ETİYOPYA KRALININ GÖZLERİ — Mustafa BALEL

Dinbaz Herifler
21 Mayıs 2020
Peki Sizce Aşk Nedir?
22 Mayıs 2020

ETİYOPYA KRALININ GÖZLERİ — Mustafa BALEL

Mustafa BALEL,1964’te Sivas Lisesi’ni, 1968’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünü bitirdi. Ardahan Lisesi’ndeki Fran­sızca öğretmenliğinin ardından burs kazanarak gittiği Fransa’nın Poitiers Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Dünya Edebiyatı üzerine yüksek lisans yaptı. 1978-1980 arası İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde 20. yüzyıl Fransız edebiyatı ve çeviri, 1980-1997 yıl­ları arası İstanbul Bahçelievler Lisesi’nde Fransızca ve edebiyat, 1997-2000 yıllan arası Adnan Menderes Anadolu Lisesi’nde edebi­yat dersleri verdi. Edebiyat yaşamına 1972’de Yeni Ortam gazete­sinde yazdığı kitap tanıtma yazılan ve edebiyat eleştirileriyle baş­ladı. Gazete ve dergilerde yayımladığı öyküler, eleştiriler ve çevirileriyle tanındı. Ansiklopedilerde çalıştı: Meydan Larousse: Büyük Lügat ve Ansiklopedi, Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklo­pedisi, Gelişim Büyük Larousse, Meme Larousse, Axis2000 vb. Kendi çıkardığı Öykü Dergisini yönetti. (Nisanl975-Mayıs 1976, 7 sayı) Eserlerinde, erkek egemen olarak bilinmesine karşın toplum­da el altından uzlaşmalı bir şekilde sürdürülmekte olan anaerkil bir yapıma varlığını su yüzüne çıkardığı görülür. Anlatımının sı­caklığı ve insan ruhunun derinliğine inmedeki inceliğiyle dikkat­leri çeken, toplum-birey ilişkisi içinde toplumsal konulan işlediği hikâye ve romanlarında belli bir hüzün hakimdir. Eserleri: Kurt­boğan (Öykü, 1974), Kiraz Küpeler (Öykü, 1977), Gurbet Kaçtı Gö­züme (Öykü, 1983), Turuncu Alanı (Öykü, 1991), Karanfilli Ahmet Güzellemesi (Öykü, 2005), Peygamber Çiçeği (Roman, 1981-2005), Aşmalı Pencere (Roman, 1984), Bükreş Günleri (Gezi, 1983), Bizim Sinemamız Var (Çocuk romanı, 1979), Cumartesiye Çok Var mı? (Çocuk romaru, 1981-1986), Nöbetçi Ayakkabıcı Dükkânı (Çocuk öykü, 2005), Çember Miyar (Masal derlemeleri, 2005), La Trans ana- Tolkien (Fransızca öykü kitabı, 1988 Paris). Çevirileri: Çalı Horozu (Lee Com de la bruyère, Michael Toumier), Altın Damla (La Goutte d’or, Michael Tournier), Veda Yemeği (Le Medianoche amoureux, Michel Tournier), Kaynak ya da Çalı (Eléazar ou la Source et le brouissaille, Michael Tournier), Barbar Düğünler (Les Noces barba­res, Yanın Queffelec), Hmç Aylan (Lunes de fiel, Pascal Bruckner), Güzellik Hırsızları (Les Voleurs de beauté, Pascal Bruckner), Ne- çayev Dönüyor (Nétchaev est de retour, Jorge Semprun), Sünger Avcısı, (Le Pêcheur d’épongés, Panait Istrati), Banyo (La Sille de bain, Jean-Philippe Toussaint), Mösyö (Monsieur, Jean-Phihilippeppe Toussaint), Son Sürgün (Le Dernier exilé, Dragan Babic), Eski Kız Kardeşim (La femme sana tête, Mailene Emer), Lee Sor Danslı Bateau Longa (Uzun Gemide Akşam, Aysen Mutlu

Etiyopya Kralının Gözleri

“İnsan yaşamı hendekten atlayıp ansızın gözden yitiveren bir kır at gibidir.”

Çin atasözü

Kuğuların gagaları turuncu, tüyleri kar beyazdır. Ama çenesinin ortasında tıpkı benimki gibi küçük bir çukur bulunan bakın, işte bu çukur- uzun boy­lu sarı bıyıklı amcanın hediye ettiği kuğu bunun tam tersiydi: Gagası kar beyaz, tüyleri turuncu…

Altında tekerlekleri olan plastik bir kuğu… İpin­den çekince bu siyah tekerlekler dönüyor ve turuncu kuğu tıpkı uysal bir süs köpeğinin yaptığı gibi sessiz­ce peşim sıra ilerliyordu. Hele de birkaç metre uzağa koyup karşıdan “Geh bili bili!” diye seslenerek hafif­çe ipini çektiğinizde sağa sola yaylanarak öyle bir badi badi yaklaşışı vardı ki gülmekten ölürdünüz!

Geçenlerde kaybettiğim rahmetli anneannemi nasıl işlettiğim aklıma geldikçe bugün bile dudakla­rımda buruk bir gülümseme belirir.

Birkaç adım ötedeki turuncu kuğumun karşısına geçmiş, “gel bili bili” diye sesleniyordum ve o se­vimli şey incecik boynu ek yerinden öne arkaya sal­lanarak sarsıla sarsıla bana doğru yaklaşıyordu. Te­kerleklerinden biri halının, öteki parkenin üstünde…

Anneannemin, oyuncağın halının kenarında ince bir şerit halinde uzanan ipliğini fark ettirmeden çek­tiğimden haberi yoktu tabii. Kadıncağız onun sesi­me doğru ilerlediğini sanıyor ve şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi oluyordu. Ne zaman bir kuğu, hatta bir kuğu resmi bile olabilir bu, görecek olsam kadıncağızın gerçeği öğrendiği andaki o derin iç çe­kişi çınlar kulaklarımda. Kendisini işlettiğimi söyle­yerek aralan hayli ayrık dişlerini şakacıktan etlerime geçirmek üzere kolumu yakaladığı andaki yüzünün ifadesi canlanıverir gözlerimin önünde. Bu kadarla kalsa ne âlâ, tenimde de tombul ellerinin sıcaklığını duyar gibi olurum.

İşte bu turuncu kuğuma bütün çocukların ağzı­nın suyu akıyordu. Yalnızca onların mı? Birçok bü­yüğün bile gözünün kaldığına emindim. Ama her­kes Arlet teyze gibi değil tabii… Açığa vurmaktan çekmiyorlardı. Bundan adım gibi emindim.

Oysa Matmazel Arlet’in içi dışı birdi. Kimsenin lafı onu ürkütemezdi. Sesli düşünmeyi severdi. Öyle olmasa maymunun hikâyesini bütün çıplaklığıyla anlatır mı?.. “Biri hediye etti,” ya da “Canım çekti, aldım,” der çıkardı işin içinden. Hatta, “Sandık oda­sında elime geçti. Çocukluğumdan kalma,” demesi­nin ne sakıncası olabilirdi ki Allah aşkına?

“Hadi oradan! O zamanlar böyle maymunlar ne geziyordu?” diye karşı mı çıkacaktı sanki herkes?.. Ama ne yapmıştı o? Çirkince olduğu için hayatı bo­yunca hiçbir erkeğin kendisine laf atmayışı karşısın­da duygulanmış, sınırlı miktardaki parasından bi­razını ayırarak kendine önünden her geçişinde ıslık çalan, hatta her defasında değişik laflar atan pelüş bir maymun satın almıştı. Üstelik bunu da hiç gizlememişti.

Ne zaman evine gidecek olsak, mutfak girişine astığı bu maymunla ilgilenmeden edemiyordum. Yalnızca ben mi? Annem, anneannem de öyle… Hele de bir karış boyu ve geniş karınlı küpleri andıran vü­cuduyla defalarca önünden geçen anneannemin, maymunun şöyle uzun ve anlamlı bir ıslığın ardımdan sıraladığı İngilizce sözcüklerin annemin ya da Arlet teyzemin ağzından “Fıstığa bak, fıstığa!”, “Ka­dın değil, sülün” gibisinden anlamlara geldiğini duydukça kıkırdayışı görülecek şeydi!

Önünden her geçişinde maymunun böyle ıslık çalarak ruhunu okşayıcı şeyler söylemesi hoşuna mı gidiyordu? Yoksa utanıyor muydu, kızıyor muydu? Anlamak pek de kolay olmuyordu hani. Ancak an­neannemin fazlasıyla heyecanlandığı görülüyordu. Pancar gibi kıpkırmızı kesilen suratı ve gerdanın­dan göğüs aralarına aşağı süzülmeye başlayan terler bunu açıkça ele veriyordu.

Arlet teyzemin ıslıkçı maymunu kadar değilse bile, benim beyaz gagalı turuncu kuğum da gayet güzeldi. Annemin ara sıra herkesten gizli olarak gö­türdüğü pastanelerde buluşturduğu adını bilmedi­ğim uzun boylu sarı bıyıklı ‘amca’ vermişti onu.

Uzunca bir süre gizlemek zorunda kaldığım bu oyuncağın hiç beklenmedik bir anda büyükbabamın gözüne ilişivermesi olasılığına karşı gerekli önlem de alınmıştı bu arada.

Annemle gittiğimiz havuzlu pastanede ikide bir saçlarımı sıvazlayan, bıyıkları ve yana yatırılmış saç­ları platin gibi parlayan uzun boylu ince yapılı genç adam şık bir paket içerisinde hediye etmemişti bu tu­runcu kuğuyu. Arlet teyzemin yeğeni Amerika’dan getirmişti.

Böyle diyecektik büyükbabama.

“Yalan söyleyeyim deme, çarpılırsın” ı dilinden düşürmeyen anneannemin kimi zaman şeytanın bile aklına gelmeyecek en karmaşık yalanları bir saniye içinde uyduruverdiğini gördükçe aklım duruyordu. Büyükbabam söz konusu oldu mu, akan sular duru­yordu. Ne çarpılma kalıyordu kadında, ne de taş ke­silme…

Gelip gidenlerin, annemin değirmi yüzlü, pofudur yanaklı, yağ tulumu anneanneme değil de bü­yükbabama benzediği yolundaki sözlerinden hare­ketle büyükbabamın hayli yakışıklı olduğunu dü­şünüyordum. Böyle söylüyorum, çünkü bu konuda herhangi bir fikrim yoktu. Büyükbabamın yüzünü hiç görmemiştim.

Başı öne eğik bir insanın karşısındakinin yüzünü gördüğü nerede görülmüş? Yanındayken döşemeye, halılara, kilimlere bakardık yalnızca. Büyükbabamın yanında başımızı kaldırmak ne haddimize!

Ailemizde bir alışkanlıktı bu. Onun yanımdayken başımızı kaldırıp da şöyle bir yüzüne bakmaya cesa­ret edemezdik.

Ben, kendi hesabıma, büyükbabamın bir uyansı üzerine yapıyor değildim bunu. Gözümü açıp öyle görmüş, bu havaya uymuştum sadece. Hani, el yı­kanmadan sofraya oturulmadığı, kışın soğuğunda kar altında lahana gibi kat kat giyinip boynumuzu boğazımızı sarmadan sokağa çıkamadığımız, için­de kimsenin olmadığı bir odanın ışığını yanar halde gördüğümüzde hemen söndürdüğümüz, apartman girişinde servis beklerken elinde poşetlerle dönen bir komşuyu gördüğümüzde kapıyı açıp girişini ko­laylaştırdığımız gibi benimsene gelmiş şeylerden bi­riydi. Ne demişler, kurt ulusundan gördüğünü işlermiş. Benimki de o hesaptı işte.

Annem ve anneannemin büyükbabamın yaranda başlarını kaldırdıklarına ya da konuşurken seslerin- deki şu ezik, yalvarırmış gibi havadan bir an olsun kurtulduklarına asla tanık olmamıştım. Annesiyle tartışırken aslan kesilen annem babasının yanında süt dökmüş kediye dönüveriyordu. Anneannem de öyle… Temizliğe gelen kadının karşısında yırtıcı bir kaplan kesilirken büyükbabamın huzurunda uysal bir kedi yavrusundan farksızdı. O kadarla kalsa ne âlâ, zavallıcık korkudan tir tir titriyordu bir de.

Yüzünü görmediğim halde varlığını evin hemen her köşesinde hissettiren bu adam neden bu kadar baskındı? Neden koskoca evde hemen her şey ona bağlıydı? Neden attığımız her adımda onun kuralla­rına uymak zorundaydık? Anlamam mümkün değil­di. Uzayıp giden bu soru zincirine bir yanıt bulmak o küçük beynimin harcı değildi.

Başka büyükbabalar evlerinde oturup heyecanla çocuklarının ve torunlarının ziyaretlerini beklerken bizimki neden farklıydı?

Bazı yakınlarımız da böyle, bizim gibi, çocukları ve torunlarıyla bir arada yaşıyorlardı ama hiç de öyle etmiyorlardı. Uzağa gitmeye gerek yoktu. Büyükba­bamın özbeöz kardeşi Faik Bey Amca, Sivas’taki ko­nak satıldığında, hani şu Muammer Bey Parkımın karşısında  dedikleri konak satıldığında İstanbul’a gelmiş, o günden bu yana oğlunun yanında kalıyor­du. Ama anneannemin deyişiyle ‘sustalı maymun’dan farksızdı. Üstelik bir defasında annemle birkaç gün­lüğüne Sivas’a akraba ziyaretine gittiğimizde kaldı­ğımız şu ahşap evi elden çıkaran zavallı Faik Bey Amca’nın kendisi bile değil ki, hadi o güzelim kona­ğı yok yere heba etti diye kendini suçlu hissetsin de oğlunun yanında bu kadar ezik olsundu. Konağın satılmasına yol açan oğlunun kendisiydi.

Kendini tutamayıp sık sık ağlayan anneannem ahlayıp oflayarak bunları söylediği halde bu gidişe dur demek için bir gün olsun kılını kıpırdatmadı­ğına göre, kendi ifadesiyle ‘dangalak’lığı, ‘sersem tavuk’luğu peşinen kabullenmiş oluyordu. Böylece ‘Sait Bey’ diye etrafında fır döndüğü büyükbabam da, fırsat bu fırsat, küçük bir memur olarak haya­tı boyunca boyun eğmiş olmanın acısını çıkarmak istercesine evin içinde beyliğini sürdürmeye bakı­yordu.

Akıllı adam!..

Hazır başına devlet kuşu konmuş! Önünde el pençe divan duran ve kendilerinin uyguladıkları bu kölece davranışların benzerini neredeyse eşikten adımını atan konuklardan, kapıcıdan, hatta telefon faturalarını getiren postacıdan, sık sık arıza yapan bulaşık makinesini onarıma gelen ve göbeği mavi iş tulumunu yırtacakmışçasına geren ‘yerden bitme’ ustaya, içme suyu taşıyan sucudan beklemeye kadar vardıran küçük bir tebaası olur da böyle bir krallığı kim bırakmak ister? Fırsat bu fırsat deyip alabildiği­ne tadını çıkarmaya bakıyordu.

Ender olarak bir araya geldiğimizde, hırıl hırıl öten göğsünden güçlükle çıkan nefesi, buz rengi sa­ten boyanın zaten bir iglo havası verdiği salonu bir anda tam anlamıyla buzhaneye dönüştürüyordu.

Salon aynı salon… Buz rengi saten boyalar aynı boya… Yanı başlarında gündüzleri saray muhafızla­rı gibi kıpırtısız bekledikleri halde karanlık bastırır bastırmaz dışarı en ufak bir ışık zerresinin sızmasına izin vermeyecek şekilde sıkı sıkıya çekilen vişneçü­rüğü kadife perdelerin yer aldığı çiğ iplikten dantel perdeler aynı perde… Pencerelerden birinin önünü neredeyse baştanbaşa kaplayan devasa kauçuk sak­sısı aynı saksı… Sinekkapan bitkiler gibi oturanın bir anda içinde kayboluverdiği, en azından ufalıp kaşık kadar kaldığı duygusu yaratan güderi koltuklar yine öyle. Ahşap oyma tavandan sarkan ferforje avizenin, düğmeyi çevirdiğinde ışıl ışıl parlayan çivit mavisi taşları da…

Büyükbabam olmadığında pek de öyle soğuk ol­muyordu bu salon. Ne tüylerimizi diken diken eden ayaz, ne iç karartıcı loşluk!.. Ne solunum güçlüğü çeken bir göğüsten yayılan hırıltılı bir soluk… Ne de büyükbabamın ağzından çıkacak sözleri bir padişah fermanı gibi soluklarımız kısılı dinlerken ellerimizi nereye koyacağımızı bilemeden geçirdiğimiz o bit­mek bilmez dakikalar…

Bu arada, onun ortadan kaybolmasıyla her şeyin hallolduğunu ve evin herhangi bir evden farkı kal­madığını da söyleyemem doğrusu. Büyükbabamın ezici varlığı evin her zerresine öylesine sinmişti ki, o hayatta olduğu sürece kendini hissettirmekten geri kalmayacağa benziyordu.

Neden böyle yapıyordu? Neden bizlere, annean­nemin dediği gibi, kabir azabı çektiriyordu? Bundan eline ne geçiyordu? En ufak bir fikrim yoktu. Ancak karşısında ezildiğimizi görmekten haz alıyor olma­lıydı ki bunu değiştirecek en ufak bir çabada bulun­muyordu.

Bazen annem ya da anneannem ikram için dışarı çıktıklarında, konuklar kendi aralarındaki fısıldanmalar da da dile getiriyorlardı bunu. Bu memur es­kisinin bu krallığı nasıl kurduğunu çeşitli fırsatlarda sorup duruyorlardı birbirlerine.

Kraldan söz eder etmez, hemen ardından oturdu­ğu dairenin bile karısının babasından kalmış eski bir ev oluşundan hareketle, kikirdeşerek ‘Etiyopya Kra­lı’ diye eklemeyi de ihmal etmiyorlardı.

Gerçekte annem olsun, “ev hali her şey olur” an­layışını kendine anahtar sözcük seçmiş olan annean­nem olsun, büyükbabamın nemrutluklarını örtbas etmek için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlardı.

Biri geldiğinde ikisinde de bir telaş başlıyordu ki görecektiniz!.. Aman biraz önce bu evde bir hen­gâme yaşandığını kimse fark etmesin! Kimse orada burada arkalarından çekiştirmesin…

Normal bir aile ilişkisi içinde olmadığımız halde neden her şey yolundaymış gibi bir hava yaratılma­ya çalışılıyordu, anlayamıyordum doğrusu. Evde kan gövdeyi götürse dışarı sızmayacak, illa da her şey yolundaymış gibi görünecek!

Onlar böyle ser verip sır vermemek için canhıraş bir çaba gösteriyorlardı; ne var ki pek yararı olmu­yordu. Hani derler a, göz var izan var, herkes görü­yordu. “Bizim beyin sinirleri üstünde yine…” diye geçiştirmenin ne âlemi vardı? Anneannem neden böyle yapıyor, neden büyükbabamın her hareketini örtbas etmeye çalışıyordu anlayana aşk olsun!

Akrabalar belki anneannemin, büyükbabamın sinirli oluşu konusundaki sözleri üzerinde pek dur­muyorlardı. Ama herkes öyle değildi ki! Konu kom­şu anneannemin ve annemin onun karşısında böyle süt dökmüş kediden farksız oluşlarını kabullenemi­yor ve bu tavırlarını çeşitli fırsatlarda eleştiriyorlar­dı. Yüzlerine karşı değil tabii, kendi aralarında fısıldanarak…

Bu konuyu açıkça dile getiren bir tek Arlet teyze vardı.Zaten bu kadının sevdiğim yanı maymunuyla oynamama izin vermesi ya da bana gösterdiği yakın­lık değildi sadece. Böyle güzel huylarıydı… Özü sözü bir olmasa maymunuyla oynar mıydım sanki! Öyle birçokları gibi içten pazarlıklı değildi. Duyar da gü­cenirler falan bilmezdi. Bir şeyi doğru bulmuyorsa, uygun bir dille doğrudan söyleyiverirdi.Zaten bü­yükbabamın tavırlarındaki anormalliği keşfetmeme diyemeyeceğim ama bunun adını koymama yardım­cı olan da oydu.

Matmazel Arlet annemin en yakın arkadaşların­dan biriydi.Hatta yegâne dostu bile diyebilirim. Büyükbabamım korkusundan kadıncağızın fazla bir ahbabının olması da beklenemezdi. Eve rahatlıkla girip çıkan ender kişilerden biriydi Arlet teyze. Bü­yükbabamla da arası oldukça iyiydi hani. Canı iste­diğinden mi yapıyordu, yoksa bu suratsız Sait Bey’in evine teklifsizce girip çıkmanın yolunun onunla iyi geçinmekten geçtiğini bilecek kadar zeki olduğun­dan mı bilinmez, geldiğinde salona şöyle birkaç da­kikalığına uğrayıp bir iki cümleyle gönlünü almayı ihmal etmezdi. Hiç olmazsa kapıdan kafasını uzatır, merhaba der, hal hatır sorardı.

O olmasa büyükbabamın bu sinirlilik halinin sıra­dan bir şey olduğunu düşünerek bunun bir hastalık olduğunu aklımızın köşesinden bile geçirmeyecektik.

Bereket versin ki kadıncağız doğrucu Davut’un tekiydi ve birkaç olaya tanık olduktan sonra:

“Ne bu ayol! Sinirli deyip geçiyorsunuz. Dü­pedüz hasta bu adam,” diye kesip atmıştı hemen. “Sinirliyse doktoru var, hastanesi var bu zıkkımın. Bakırköy hemen şurada, burnunuzun dibinde. Git­se ya…”

Bu son sözüne önceleri bir anlam verememiştim doğrusu. Bakırköy’e gitmiyor değildi ki büyükba­bam. Her gün ikindi vakti çıkıp biraz dolaşıyor; fatu­ra falan varsa onları yatırıp dönüyordu. Biz de öyle… Bakırköy’ün göbeğinde oturuyorduk. İki sokak öte­miz çarşıydı. Bütün alışverişlerimizi Bakırköy’den yapıyorduk. Sonradan anladım ki Arlet teyzenin Ba­kırköy sözüyle kastettiği oturduğumuz semt değil de, hemen yanı başımızda koca bir koruluğun içinde kaybolan akıl hastanesiydi.

Büyükbabamın ortadan kaybolmasıyla herkes ra­hat bir nefes alırdı ama bu rahatlık sonsuza dek sür­mezdi tabii. Topu topu birkaç saat bir şey… Döndü­ğünde de bir bahaneyle bizleri karşısında sıraya di­zip alışılmış denetimini yapardı. Boy değil yaş sırası­na tabii… Boy sırasına göre olsa annem en başta, anneannemse en sonda olurdu. Oysa şimdi grubun ba­şında anneannem yer alıyor, dolayısıyla “sinirli”nin şimşeklerine de en çok o maruz kalıyordu. Zaten büyükbabamın gözünde her şeyin meşveret başı bu “bastıbacak et yumağı lanet”ti. O kuş beyinlinin azı­cık kafası çalışsa, bir parça olsun burnunun ucunu görebilmiş olsa bunların hiçbiri olmayacaktı. Ondan yüz bulmasa bu “kafasız” annem bu kadar şımarıp kendini ve ailesini bu durumlara sokmazdı.

Bunlar bir telefon konuşması sırasında Sait Amca’ya söylediği ve tesadüfen duyduğum sözler­di. Salondaki kanepenin arkasında mutfaktan gizlice aşırdığım anneannemin küçük el radyosunun tamiriyle -bozan da yine bendim, merakımı yenemeyip bakayım diye kapağını açtığımda içinden birkaç par­çayı düşürmüş onları toplayamaya çalışıyordum- uğraşırken duymuştum. Orada olduğumu fark et­mediğinden rahat rahat konuşuyordu.

Annemin ve anneannemin büyükbabamın karşı­sında bu kadar ezilip büzülmeyi kabullenmeleri an­laşılır gibi değildi. Böyle yapmaları için bağışlanmaz bir suçları olmalıydı. Bu seziliyordu. Ama neydi bu? Karanlıkta kalan işte buydu. Her türlü suçlama, sa­vunma, sitem, üçü dışında bir dördüncü kişinin an­layamayacağı ölçüde kapalı olarak geçiştiriliyordu. Bu yüzden de bazı noktalardan yola çıkarak bir so­nuca varmam mümkün olmuyordu.

Kuyruğun en sonunda, başım önüme eğik bü­yükbabamın yüzük parmağının bir işaretini ya da “Hadi bakalım, çekilin de daha fazla sinirlendirme­yin beni!” diye kükremesini beklerken bir yandan da bu sırrı çözmeme yardıma olacak anahtar sözcükler yakalamaya çalışırdım.

Gerçekte büyükbabamın yüzünü görebilmiş ol­sam belki bakışlarından bir şeyler çıkarabilirdim. Ama bunu da yapamıyordum. Onun o haşmetli tavrı karşısında başımı nasıl kaldırır, gözlerinin içine nasıl bakabilirdim ki? Üstelik de “kafasız” annem ne ol­duğunu bilmediğim böylesine bağışlanamaz bir suç işlemişken…

Gerçi ara sıra sorduğu bir soruyu yanıtlarken, “Öyle yere bakarak değil, gözlerimin içine bakarak söyle!” diye müdahale ettiği olmuyor değildi tabii büyükbabamın.

Maksadı gözlerimin içine dikkatle bakarak orta­da bir yalan durumu söz konusu olup olmadığını okumaktı. Bunu anlamıyor değildim. Yine de başımı kaldırıyordum tabii. Hatta dediğini yapıp söyleye­ceğimi gözlerinin içine bakarak söylediğim bile olu­yordu. Ne var ki o heyecanın arasında bende onun yüzünü görecek göz nerede! O benim gözlerinin içi­ne baktığımı sanabilirdi. Çünkü görünüşte bakışla­rım gözlerinin içine dikiliydi. Ancak bir şey görmü­yordum ki! Yoğun bir sis perdesini aralayıp kendi iç dünyama dalıveriyordum.

Beklerdim. Başım yukarıda, gözlerim gözlerine dikili öylece beklerdim. Ama aklım hep koltuğun kolunun kıvrımına yapışmış olan ellerinde olurdu. Şişkinlikten derisi alabildiğine gerilmiş mosmor par­maklarından birini “tamam, gidebilirsin” dercesine şöyle hafifçe yukarı kaldırarak özgürlüğümün işare­tini verinceye dek o halde dururdum.

Çoğu zaman işaret parmağı ya da fındık büyük­lüğündeki kaşından morun, vişneçürüğünün çeşitli tonlarında ışık oklarının yayıldığı bir şövalye yü­züğün neredeyse yansını kapladığı orta parmağı olurdu bu. Gözlerimin önüne ışıktan bir perde çe- kilmişçesine, hiçbir şey göremeden öylece dikilip dururdum…

Tanıklığıma başvurması için illa gözlerimin içi­ne bakmasına gerek yoktu. Daha cümlesi ağzından çıkar çıkmaz bedenimin verdiği tepki onaylamamı istediği şeyin yalan olup olmadığını anında ele veri­yordu. Hastalıklı kimseleri hatırlatan solgun yanak­larımın bir anda eline fırçayı alıp boyamışsın gibi kıpkırmızı kesildiğini görüp de, gerçeği mi söylü­yorum yoksa annemin ve anneannemin yalanlarına mı katılıyorum, anlamaması olanaksızdı. Hele de bir anda sökün eden ter, bu kıpkırmızı yüzü, üstüne cila çekmişçesine ışıl ışıl etmişse!

İşte büyükbabamın kesin bir hükme varamayıp benim tanıklığıma başvurduğu böylesi günlerden biriydi.

Konu, o günlerde bir rastlantı sonucu birkaç kez gördüğü ama üstünde durmayıp kabullenmiş gibi göründüğü turuncu kuğum olmalıydı.

İçerisinde daha da bir küçüldüğüm, düğmelerin­den biri ters iliklenmiş ceketimin eteğini kıvırarak başım önümde dikiliyordum. Sırtımdan soğuk so­ğuk terlerin sökün ettiğini hissediyordum. Bir de ba­caklarımın titrediğini.

Büyükbabam, yalnızca göğsünün hırıltısının du­yulduğu uzun bir sessizlik anından sonra sorusunu sormuş, yanıtını bekliyordu.

Yeterince sustuğumu, biraz daha beklersem bü­yükbabamı sinirlendireceğimi, onun bir soruyu ikin­ci kez soracak insanlardan olmadığını biliyordum. Gel gör ki ağzımı açıp da bir şey söyleyemiyordum.

Kolay bir soru değildi bu. Öyle “evet” ya da “ha­yır” gibisinden kolayca yanıtlanacak bir şey değildi. Konu turuncu kuğu olduğuna göre Arlet teyzemin verdiğini söyleyecektim. Mister Bogos Amerika’dan getirmiş diyecek ve kucakladığı vakitler ya da ya­nımdaki sandalyede otururken bazen kolumu uzatıp çenesindeki küçük çukura işaret parmağımı yerleş­tirdiğimde zile basmışım gibi gonk sesleri çıkaran uzun boylu sarı bıyıklı amcadan hiç söz etmeyecek­tim. Bu sarı bıyıklı amcanın yüzdürmeme yardım et­tiği turuncu kuğumu pastanenin fıskiyeli havuzun­dan çıkarıp elime tutuşturduktan sonra vedalaşmak için uzunca bir süre beni bağrına bastığında yanakla­rımı ıslatan göz yaşlarımdan da öyle… Büyükbabamın karşısında bunların hepsini hiç yaşanmamış gibi bir anda unutuverecektim.

Ben öyle yapacaktım ama o, düşündüğümüz so­ruyu sormamıştı ki! Ne “Bu kuğuyu sana kim ver­di?” dediği vardı, ne de “Kuğuyu gerçekten de Bogos mu getirdi?” dediği… Kalkmış bana hiç hesapta olmayan bambaşka bir soru soruyordu:

“Şu Bogos denen adamı biraz tarif etsene bana… Uzun boylu sarı bıyıklı biri değil mi?.. Çenesinin şu­rasında da…”

Hiç beklemediğim bu soru karşısında apışıp kal­mıştım. Bogos’u tanımıyordum ki! Yalnızca Arlet teyzenin yeğeni olduğunu ve Paris ile New York arasında mekik dokuduğunu biliyordum. Hepsi o kadar. Yüzünü hiç görmemiştim. Gerçi o günlerde halasını ziyarete gelmişti ama bir iki gün kalıp Antal­ya’ya geçmişti.

Bir elimle, koltuğumun altına daha bir sıkı bas­tırdığım turuncu kuğumun tekerleklerinden biriyle uğraşırken, öteki elimle de ceketimin düğmelerini çözüp yeniden iliklemeye çalışıyordum.

Tam o anda birden kuğumun koltuğumun altın­dan kaydığını hissettim.

Neye uğradığımı bilemeden yerimden sıçramış olmalıyım ki annem yıldırım hızıyla atılıp cam seh­panın üzerinde sendelemeye başlayan kristal va­zoyu son anda güçlükle yakalayıverdi. Böylece ata yadigârı o nadide kristal vazo kırılmaktan kurtuldu.

Turuncu kuğumun düştüğünü sanıp yaptığım ilk şey şaşkınlık içinde yere bakmak oldu.

Yoktu.

Sağa sola bakındım. Yine yok…

Başımı kaldırdım ki ne göreyim! Tanrım, turun­cu kuğum büyükbabamın elinde değil mi! Tahtına olanca haşmetiyle kurulmuş olan Etiyopya kralının bir elinde kuğumun hareketli bir mekanizmayla gövdeye tutturulduğu yerden koparılmış başı, öte­ki elinde de kuyruğundan maşayla tutulmuş ölü bir fare gibi ipliğin ucunda tepesi aşağı sallanan turun­cu gövdesi…

Şaşkınlık içinde, öfke dolu bakışlarla o güzelim kuğumun bu halini seyrederken, daha da ötesi Eti­yopya kralı, zavallı kuğumun beyaz gagalı turuncu renkli uzun boynunu rugan terliklerinin altında ez­meye hazırlanırken bir anda göz göze geliyoruz.

Gözlerini ilk kez görüyordum.

Gözlerini ilk kez görüyordum büyükbabamın.

Yeşildi!

Yani, annemin, benim gözlerimden hiçbir farkı yoktu.

Tanrım, bizler gibi eli ayağı, bizler gibi yeşil göz­leri, bizler gibi ağzı, burnu olan bir Etiyopya kralı, nasıl olur da, benim o güzelim turuncu kuğumun gövdesinden ayırdığı başını ayaklarının altında ez­meye kalkışırdı!

Bunu düşünmek bile yetiyor.

Tanrım, bana bir haller oluyor!

Nerede o düğmelerinden biri ters iliklenmiş bol bir ceketin içinde kaybolan bir karış boyunda sük­lüm püklüm çocuk? Nerede o büyükbabası görüp de bunu sana kim aldı diyecek diye kartal görmüş bıldırcın gibi yüreği gümbür gümbür atan çocuk?

Kükremiş aslan kesiliyorum adeta.

Kartal gibi sağılmamla beyaz gagalı turuncu ku­ğumu acımasız Etiyopya kralının ayaklarının altında bin parça olmaktan kurtarmam bir oluyor.

Büyükbabam gerçekleşmesine rüyalarında bile izin veremeyeceği bir duruma düşmenin şaşkınlığı içinde taş kesiliyor adeta.

Elinin biri ağzında, bir kolu “tamam, teslim olu­yorum” dercesine avuç içi bana doğru çevrili olarak havaya kalkmış bir halde donup kalıyor.

İki parçaya ayrılmış beyaz gagalı turuncu kuğu­mu bağrıma basıp anneme ve anneanneme yaptıkla­rının acısını çıkarmak istercesine haykırıyorum:

“Bogos falan getirmedi, tamam mı? Babam verdi onu bana, babam!..”

Etiyopya krallığı işte o gün devriliyor ve büyük­babamın saltanatı, benim, sebilhane bardakları gibi dizildiğimiz sıradan birkaç adım geriye çekilip aya­ğımın birini yere vura vura bu sözü defalarca yinele­diğim anda sona eriyor.

Bir daha da ne krallık kalıyor, ne de taht!

O günden sonra da çok sürmedi zaten. Büyük­babamın evlenmelerine bir türlü izin vermediği an­nemle babam evlendiler ve belki küçük ama aydın­lık, sıcacık bir eve yerleştik.

Medreseye Bakan Evde Son Kurban Bayramı

Birçoklarının olduğu gibi bizim ailenin de bir ge­leneği vardı. Her yıl kurban bayramı arifesinde an­neannemin Sivas’taki evinde toplanırdık.

Sivas’taki evi diyorum, çünkü anneannemin tek evi değildi orası. İkisi İstanbul’da, biri Dikili’de ol­mak üzere üç evi daha vardı Mehveş Hanım’ın.

İstanbul’daki evlerden biri iyice harap bir köşktü. Oturulacak hali kalmamıştı. İkinci dereceden tarihi eser olduğu için yıkılması şöyle dursun, bir tek çivi dahi çakarken bir sürü işlem gerekiyordu. Yoksa kat karşılığı isteyenlerin haddi hesabı yoktu. Yıkıp yeri­ne on iki bloktan oluşan koca bir site kurmak isteyen müteahhitler mi dersiniz, elden geçirip dispanser yapmak ya da otantik bir Osmanlı restoranına dö­nüştürmek isteyenler mi?..

Bakırköy’deki daireyi de hesaba katmanın bir an­lamı yoktu zaten. Beleşçi Eniştemler oturuyordu ora­da. Ailenin en büyük kızı Neveser teyzem ile kocası evlendiklerinden kısa bir süre sonra elleri mi sıkış­mış ne, kira ödememek için güya birkaç aylığına yer­leşmişler Gençler Caddesi’ndeki bu eve. O zaman­dan beri ellerini toplayamamış olmalılar ki, büyük oğullan Ruhi ağabey üniversite son sınıfa geldiği halde hâlâ orada oturuyorlardı. Bir türlü bir ev alıp çıka­mamışlardı. Kiraya çıkmayı da akıl edemiyorlardı.

Onların bu gamsızlıklarından annem de, öteki üç kardeş de basbayağı rahatsızdı ama kimsenin bu konuda ilgili kişilere doğrudan bir söz ettiği olmu­yordu. Her türlü eleştiri ve hoşnutsuzluk onlardan uzak dile getiriliyordu.. Hiç insaf yoktu adamda… Suratı herkes gibi etten, kandan değil, meşinden, kö­seleden, hatta plastikten yapılmıştı adeta…

Birtakım dolaylı anıştırmalar yapılmıyor değilse de bir yararı olmuyordu. Bir insan vurdumduymaz oldu mu hiçbir şey kâr etmezmiş. Bizimki de o he­saptı. Duymazdan geliyor ve bu tür dokundurmaları hiç üstüne almıyordu. Ötekilerin hoşnutsuzluklarını dört duvar arasında kalan söylenmelerin ötesine ta­şımamaları adamın ekmeğine yağ sürüyordu tabii ve kurulu düzen sürüp gidiyordu…

Yine bu dört duvar arası konuşmalardan çıkardı­ğım kadarıyla Neveser teyzemin de kocasından fazla bir saygınlığı kalmamıştı. Beleşçilik bulaşıcı bir hasta­lık gibi onu da mı sarmıştı ne? Kadına bir haller ol­muştu! Hayata bakışı değişmişti. Ne koparırsan kâr anlayışıyla bir yerlerden bir şeyler koparmaktan başka düşündüğü yoktu. Anneanneme göre giderek daha da kötü oluyordu. Kırk beş yıllık kızını tanıyamayacaktı hani! Bundan önceki gelişinde de müştemilattaki fuka­ralara takmıştı akimi. O uyuz şeylere vereceğine doğru dürüst bir kiracıya ver de üç kuruş payımıza düşsün, diye sıkıştırdığını, daha sonra birkaç kez telefonla da bu konuyu gündeme getirdiğini anneannemin hayret­ler içinde anneme aktardığına tanık olmuştum.

Dikkatsizlik edip benim yanımda bu konuyu ko­nuştuğuna da basbayağı pişman olmuştu. Adama­kıllı tedirgindi hani. Böyle düşüncesizlik yapmazdı ama nasıl olduysa olmuştu işte. Bir şekilde kulağına gitsin istemiyordu. Çocuk dediğin belli mi olur, ba­karsın ağzından kaçırıverirdi. Yani kaçırıverirdim.

Bu yüzden de aklına geldikçe dikkatli olmamı ve Neveser teyzemin yanında ağzımdan bir şey kaçır­mamamı, daha doğrusu bu konuyu tümüyle unut­mamı öğütlüyordu. Hem de sıkı sıkı… Ayrıca, bunun için bir rüşvet bile veriyordu bana: Rahmetli büyük­babamın kenarı ve sapı altın kakmalı büyütecini…

Aslında köstekli cep saatini verecekti ama annem kabul etmemişti. Neveser teyzemin ikide bir sözünü ettiğini, günün birinde bakarsın sorar da bana verdi­ğini öğrenirse bunu hiç de hoş karşılamayacağını ile­ri sürerek almama izin vermemişti. Anneannem de bu konuda ısrarcı olmamıştı. Hatta sanırım, sevin­mişti. Annem sesini çıkarmasa bile anneannem bu köstekli cep saatini kolay kolay bana vermezdi gibi bir duyguya kapılmadım desem yalan olmaz hani.

Büyük kızını anneme çekiştirirken benim de ora­da olduğumu fark edince bir şey hatırlamışçasına ortadan kaybolmuştu. Az sonra elinde ışıl ışıl köste­ği sarkan şu ünlü saatle içeri girdiği anda kendisi de karmaşık duygular içinde olmalıydı. Davranışların­da tuhaf bir kararsızlık görülüyordu. Bir şey yapı­yordu ama doğru mu yapıyordu, yanlış mı? Bundan kendisi de emin değildi. Neyse ki annemin bu itirazı tanrısal bir olay gibi yardımına yetişmişti ve kadınca­ğız koşup bir yerleri karıştırarak bu antika büyüteci bulmuştu. Annemin bile anımsamakta güçlük çekti­ği bu büyüteci gençlik yıllarını evden uzakta geçir­miş olan Neveser teyzemin biliyor olması mümkün değildi. Yine de ne olur ne olmaz, evimize dönene kadar büyütecin ortaya çıkarılmaması gerekiyordu. Hatta İstanbul’da bile Beleşçi Enişte, Neveser teyzem ya da çocuklarından biri görüp soracak olursa, baba­mın babasından kalma olduğunu söylemekte yarar vardı. O yüzsüzlerin bu kadar basit bir şeyden çın­gar çıkarmasına fırsat vermenin âlemi yoktu.

Mehveş Hanım’ın Sivas’taki evi, Selçuklulardan kalma o muhteşem yapı Gök medrese’nin hemen ar­kasında, iki katlı ahşap bir konaktı. Üstüne kiremitle kaplı bir beşik çatı yerleştirilmiş büyük bir kanatlı kapıdan girilen, etrafı yer yer aşınmış kerpiç du­varlarla çevrili büyük bir bahçe içinde, giriş kapısı önünde kaymaktaşı döşeli büyücek bir taşlık bulu­nan eski bir konak…

Üstünde, salonun iki ahşap direğin taşıdığı bir sundurmayla genişletilmiş kısmının yer aldığı bu taş­lıktan, yine kaymaktaşıyla kaplı geniş bir aralığa geçi­liyordu. Evi nemlendiriyor, küfsü bir koku yayılması­na yol açıyor diye, aralığın ortasındaki küçük havu­zun uzunca bir süredir suyu kesilmişti. Bu arada ha­vuzun suyunun kesilmesinin tek nedeni bu değildi tabii. Havuzda sürekli olarak suyun bulunması yete­rince eskimiş olan ahşap direklerin ve aralıktan ikinci kata geçişi sağlayan merdivenin çürümesini hızlandı­rıyordu. Ayrıca su da pahalıydı. Hem de çok pahalı…

Eski devirler geçmişti artık… Devir hesap devriy­di. Anneannemin büyükbabamdan aldığı emekli maaşıyla idare edip hiç olmazsa iki dükkânın kirası­nı ihtiyacı olan çocuklarına vermesi gerekiyordu. (Bu sözler Neveser teyzeme aitti ve ihtiyacı olan çocukla­rı sözüyle de kendi ailesini kastediyordu.)

Üstelik yosun tutmasını önlemek için havuzun birkaç günde bir suyunun boşaltılıp yenisinin doldu­rulması vardı bir de… Boşaltıldıktan sonra içinin bir güzel fırçalanması, mermerin çamaşır suyuyla ağartılması… Bütün bunlar parmağın ucuna üflenerek yapılabilecek şeyler değildi. Her biri para istiyordu. Hizmetçilerin, beslemelerin ortalıkta el pençe divan dolaştıkları o günler geride kalmıştı artık.

Ondan geçtik, birkaç yıl öncesi gibi arada bir gün­delikçi bile getiremiyordu. Onun için havuzun suyu kesilmiş, kenarını sekizgen biçimde çevreleyen mer­mer duvarın üzerinde hemen her ortamda yaşaya­bilen arsız, dayanıklı bir bitki olan ve aşağıya doğru sarkan dallardan minik filizler veren boy boy kurde­le çiçekleri, mor telgraf çiçekleri sıralanmıştı.

Havuzun ve hemen her tarafta ince ahşap işleme­lerin, ilk bakışta konağın eski şaşaalı günlerine tanık­lık ettiği bu aralık bir bakıma tüm yolların açıldığı birer merkezi nokta olan kent meydanlarını andırı­yordu. Bina içindeki her kapı oraya açılıyordu. Mut­fak, kiler, üst kata çıkan merdiven, yaz boyu taşlıkta ve bahçede kullanılan hasır örgü koltuklarla ferforje masa ve sandalyelerin kaldırıldığı döküntü odası… Onun hemen yanında, büyük divanın karşısına dü­şen kapının açıldığı piyano odası… Uzunca bir süre­dir piyano falan yok artık. Sağ olsun bizim uyanık enişte, ayrıntısını unuttum, bir bahaneyle kısa bir sü­reliğine alıp götürmüş ve gidiş o gidiş, bir daha da piyanonun yüzünü gören olmamış. O nedenle boş bir oda…

Boş dedimse, sadece biz geldiğimizde boş oluyor­du. Çünkü gelir gelmez içinde ne var ne yok ortaya döküyorduk. Çoğu dedem zamanında alınmış ya da annemlerin çocukluk dönemlerinden kalma, bir kıs­mı da anneannemin, ziyaretine geldikçe oynayalım diye aldığı, içlerinde iki çocuğun rahatça binebile­ceği hayli havaleli üstü açık araba ve itfaiye aracının da bulunduğu bir dolu oyuncakla bir anda oyuncak odasına dönüşüveriyordu… Sonra hamam, çamaşır­lık, alafranga ve asri olmak üzere iki tuvalet…

Bahçenin mevsime göre değişen kokusu kapıdan adım atar atmaz kaybolmazdı hemen. Bu aralıkta da sürerdi… Tabii kilerden yayılan keskin meyve koku­suna karışmış olarak… İlkbahardan yaza kadar, önce nergis ve sümbül, ardından bahçenin medrese duva­rıyla kesiştiği noktada her fırsatta anmadan edeme­dikleri hani şu, kesildi diye arkasından neredeyse ağıtlar yakılan mor armutların hemen oradan başla­yıp Tumancıyanların bahçelerini eflatun bir kartpos­tala çeviren leylak ağaçlarının kokusu… Hemen ar­dından mürver çiçeği ve adaçayı kokusu, kilerin ay­va, kış kavunu, Amasya elması kokusuyla karışırdı.

Yaz başlarından itibaren de iğde çiçeği kokusu sa­rardı her yani. Rabia yengemin alerjisi olduğunu söy­leyerek homurdanıp durduğu bu iğdelerin tarihçesi hiçbir zaman görmediğim şu ünlü mor armutlara ka­dar uzanıyormuş. Gerçekte mor armutların kaderiyle Rabia yengemi bir defasında yataklara düşüren iğde ağaçları arasında bir bağ olduğu görülüyordu.

Mahalle çocuklarının yolacağım diye duvarın aşı­nan yerlerinden sızarak bahçeyi tarumar etmeleri üzerine, rahmetli büyükbabam ölümünden kısa bir süre önce içi kan ağlayarak mor armutları kesmiş. Daha doğrusu yaşlı karısıyla müştemilatta kalan Sevdakâr Amcaya kestirmiş ve çocukların girmesini önlemesi için bir şeyler yapmasını söylemiş. O da bahçe duvarının aşınmış kısımlarına köylerinde yap­tıkları gibi dikenli dallarıyla bir tür çit oluştursun diye işte bu iğde ağaçlarını dikmişti.

Aradan onca yıl geçmesine rağmen, anneannem ne zaman aklına düşse, yaprağından meyvesine ka­dar mosmor olan o nadide armutları kestirdiği için büyükbabamın arkasından söylenir dururdu.

Bir keresinde de Tumancı yanların Pırlanta teyze­nin yanında yapmıştı bunu.

Kendimi bildim bileli, kıvır kıvır ak saçlarına daha bir vurgu katan siyahtan başka renk elbise giydiğine tanık olmadığım yaşlı komşu Pırlanta Hanım (bazen de neden bilmem, birdenbire Madam Briyant’a dönüşüverirdi) hemen araya girmişti o zaman:

“Köylüler!.. Mor armutların da, gül gibi Sivas’ı­mızın da katili onlar!..”

Anneannemin arada bir tanık olduğum sızlanma­larından aklımda kaldığı kadarıyla Sivas’ın yerlileri tüccar ya da esnaf iseler ellerine biraz para geçer geç­mez hemen İstanbul’a yerleşiyor, okuyanlarsa üni­versiteyi bitirdikten sonra bir daha buranın yüzüne bakmıyorlardı. (Anneannemin bunu söylerken o sı­rada yanında bulunan çocuklarına şöyle anlamlı ve sitemli bir bakış fırlatışı aklımdan hâlâ çıkmaz). Do­ğal olarak Sivas’ın yerlileri İstanbul’a yerleşirken bu arada kasaba ve köylerden de kente göçenler oluyor­du. Tam olarak bileşik kaplar örneği… Çarpık kent­leşme, işsizlik ve yaşam koşullarındaki zorluğun iv­me kattığı bu yoğun göç sonucu, kentte köylüleşme başlıyordu. Aslında aşağı yukarı Türkiye’nin birçok kentinde görülen bu göç olayı orada biraz daha yo­ğun yaşanmaktaydı, hepsi bu.

Beleşçi Eniştenin kafasının iyi olduğu bir sırada yaptığı bu çözümleme herkesin beyninde birtakım şekillenmelere yol açarken, anneannem bildiğinden şaşmıyordu.

Belki de Beleşçi Enişteye bir tepki olarak yinele­yip duruyordu:

“Ben onu bunu bilmem… Şu ya da bu nedenle ol­ması önemli mi?.. Kent köylüleşmiş mi, köylüleşmemiş mi? Ben ona bakarım…”

İğde çiçekleri işte böyle, duvarın gediklerini ka­pamak üzere girmiş oluyordu ailenin yaşamına.

Anneannem, kendisi de hoşlanmıyordu bu yaba­nıl kokudan. Kestirip yaz başlarında gelen konukla­rın bu keskin kokudan sızlanmalarına gerekçe bulma külfetinden kurtulmayı o da çok istiyordu. Ancak iğ­delerin kesilmesiyle koku sorunu belki çözülmüş olacaktı ama duvardaki gedikler öylece kalacaktı. Yerlerine başka şeyler dikilmesi ya da duvarın elden geçirilmesi gerekiyordu, onu da göze alamıyordu.

İğdeler çiçek açtığında aralığın kokusu olmazdı zaten. Taşlığa açılan kapı neredeyse gün ağarırken açılıp ortalık kararıncaya dek öyle kalır, böylece içe­ride kokudan eser kalmazdı. O mevsimde kilerde uzun süre saklanan meyveler olmadığından meyve kokusu da olmazdı. Anneannemin kışın havasızlık kokusunu bastırsın diye merdiven korkuluğunda- ki dikmelere ve aralıktaki taşıyıcı ahşap direklerin uygun yerlerine yerleştirdiği vazolara, heybelere doldurduğu lavanta demetlerine de gerek kalmazdı. Havuz kenarında kışın kurdele çiçekleri arasına sı­kışıp gözden yiten o sıska ıtırlar bile, gün boyu açık bırakılan kapıdan yeterince güneş aldığından gür­leşmeye, hatta küçük küçük eflatunumsu çiçekler açmaya başlardı.

Yalnızca ıtırlar değil, anneannemin içindeki çi­çekler de öyle…

Bunu bizlerin fark etmesi pek mümkün değildi tabii. Anneannemin neşeden uçar hali bize doğal ge­liyordu. Her zaman böyle cıvıl cıvıl sanıyorduk. Biz­lerin gelişinin ona kattığı neşenin dozunu ancak onun biz orada değilken ne halde olduğunu bilenler değerlendirebilirdi. Sağ olsun, konu komşu ve bay­ram ziyaretine gelenler bunu yapıyorlardı zaten:

“Gözün aydın Mehveş Hanım, yüzünde güller açıyor… Torunlarına kavuştun tabii…” diyorlardı.

Hatta aygazı değiştirmeye gelen tüpçü, sabah ve ikindi vakti olmak üzere günde iki vakit kapı önle­rini süpürürken bir yandan da tiz bir düdük sesiyle birazdan gelecek olan çöp kamyonunu haber veren emektar çöpçü… Köşe başındaki bakkal hanım…

Anneannemin bizleri gördüğünde yaşadığı mut­luluk gerçekten görülmeye değerdi. Bizlerin orada bulunduğumuz o birkaç gün, anneannem için yal­nızca bir kurban bayramı olmaktan çıkıp hayatına yeni bayramların eklendiği, dolu dolu yaşanmış bir­kaç gün oluverirdi. Bir yıl boyunca örülmüş hırkalar, kazaklar, şallar verilir, alınmış oyuncaklar dağıtılır, her birimizin sevdiği yemekler hazırlanıp tıka basa yedirilirdi.

Ailenin tam kadro toplanmasının tamamlandığı akşam anneannem kızlı erkekli tüm çocukların avuç­larına kına yakardı. Kızlarınki süslü, erkeklerinki daha çok birtakım ufacık simgesel işaretler ya da kü­çük parmağın ucuna yerleştirilen minik şapkacıklar, yüksükler şeklinde… Kınayla adlarımızın baş harflerini yazar ya da çam ağacı, kar tanesi, papatya, deve (anneannem anneden yana Arap kökenli olduğu için deve geleneğini bir türlü üstünden atamamıştı; hatta bir defasında çeşitli bahanelerle bir kurban bayra­mında rahmetli büyükbabama deve kurban ettirme­nin yolunu bulduğu bile söylenmekteydi), kırka­yak… resimleri yapardı.

Kınalar yakılırken öyle bir heyecanla bekleyişi­miz vardı ki görülecek şeydi! Soluğumuz kısıcı he­yecanla bu sahneleri incelerdik…

Hele de kızlar!..

Anneannem ötekinin avucuna kınayı daha fazla mı koydu? Onunkinin deseniyle daha çok mu uğ­raşacak, yoksa avucuna bir parmak kına koyduktan sonra eski bir yorgan yüzünden yırtarak bu iş için hazırladığı bezlerden birini mi sarıverecek?.. Bunu anlamaya bakıyordu herkes.

Kazara herhangi bir nedenle kaçırıvermişse, daha sonra ilk işi sahneyi izlemiş olanlardan bilgi almak olurdu. Olur a, bakarsın tam o anda elinde içi nar suyu bardaklarıyla dolu kocaman tepsi, salon kapı­sında görünen annesini ya da teyzesini bekletmemek için kalkıp camlı kapının ikinci kanadını açayım der­ken, anneannemin bir ritüeli yerine getirmenin coş­kusu içinde gerçekleştirdiği bu kına sahnesini kaçı­ranlar olabilirdi pekâlâ.

Özellikle akşam yemeğinden sonra, yatmadan kı­sa bir süre önce yaşanan bu kına sahnesinin asıl önemli kısmı kınalar yakıldıktan sonraki bekleyiş olurdu.

Sabah kalktığınızda karşılaşacağınız manzara gö­rülecek şeydi!

Kiminin avucunda çok güzel buğday başakları, kar taneleri olurken ya da avuç içine kıstırılmış me­tal paranın kalıbı olduğu gibi çıkarken kimininki bir şeye benzemezdi. Bu yüzden de kınalı elimiz pan­suman odasından çıkan bir kazazede gibi sargılara bürünmüşse bütün gece, inanır mısınız, meraktan gözümüze uyku girmezdi.

Bunu yaşayan yalnızca ben değildim. Kına yak­tırsın yaktırmasın tüm çocuklar için geçerliydi bu dediğim. Geniş bir bahçe içinde, dört ailenin cümbür cemaat toplandığı bu iki katlı ahşap binanın üst katında dört odanın açıldığı, bir taraftan avluya, bir taraftan Gök medrese’ye bakan kocaman salonunda bunu anlamak hiç de zor değildi. Yedi sekiz kişi iki­şerli üçerli üç yatağa dağılarak orada yatıyor ve bir­birimizin kıkırdayışını, nefes alışını, burun çekişini bile duyuyorduk. Hatta yellenişini…

Bazen uyanıklık edip anneannemin ağzından laf almaya çalışırdık.

O curcunanın arasında kimin eline ne yaptığını unuttuğundan mıdır, yoksa merakımızı kamçılamak için mi bilinmez, ser verir sır vermezdi.

“Sabreden derviş, muradına ermiş” sözünü anne­annemin bir tür oyuna dönüştürdüğü bu kına olayı sırasında öğrenmiştim.

Anneannemi sorguya çekmek için en uygun za­man, daha çok, uyku saati gelip de yataklarımıza çe­kildiğimizde, az sonra gelip içimizden birinin yanına sokulduğu an olurdu. Ne yapsın kadıncağız, odası elinden gidince yatmak için elinde iki seçenek kalır­dı: Ya salondaki divanlardan birine kıvrılacak ya da aşağı inip aralıktaki kerevette yatacaktı.

İnsanın içini kasvetle dolduran o koskoca aralık­ta tek başına yatsın da cinlerle yoldaşlık mı etsin? Elbette salonda bizimle yatmayı tercih ederdi. Üç ki­şilik koltuğa kıvrılır ya da kıramayıp yatağına davet edenler arasında en çok ısrar edenin koynuna sığı­nırdı. Bir yatakta ayaklı başlı iki kişi yattığımızdan birinin ısrar etmesi ister istemez ötekini de ısrarcı­lardan biri haline getirirdi tabii ve hemen yastığım alıp onlardan yana taşınırdı. Böylece anneannem de aramıza katılmış olurdu.

Ama nasıl bir kimlikle?

Etrafı iki ısrarcı torun tarafından sarılmış bir an­neanne olarak mı?Yoksa bizlerden biri olarak mı?

Bunu anlamak zordu biraz. Çünkü en küçük to­rununun boyunda ve kilosunda bu yaşlı hanım kimi zaman kendisini öyle bir kaptırırdı ki bizlerden tek farkı kalırdı: İkide bir “Anneanne şu İlki’ne bir şey söyler misin…” diye kendisine dirsek vuran yatak komşusunu şikâyet etmeyişi…

Gerçekte onu da yapabilirdi ama kimi kime şikâyet edecekti ki? Bizim sızlanacak bir anneanne­miz vardı. Onun kimi vardı? Koskoca kadın “Çağla şu İlkine bir şey de…” mi desin?

Anneannemin ağzından laf almak için bu şa­mata anlarının en uygun vakit olduğunu düşünür ve fırsat bu fırsat deyip öteki torunlarının avucuna kondurduğu şekillerin ne olduğunu öğrenmek için hemen sıkıştırmaya başlardık kadıncağızı. Ama ne mümkün, bu konuda ağzı İngiliz kınnabıyla dikili- verirdi adeta:

“Siz anneannenizi bir tuşuna dokunduğunuzda her şeyi söyleyebilen bilgisayar mı sanıyorsunuz? Sabredin biraz canım… Sabahleyin nasıl olsa göre­ceksiniz…”

Anneannemin başka zamanlar kendisinin kaldığı bir düğmeye basarak sıcak suya kavuşulan banyolu odasını Gunnar Eniştelere vermesi başkalarını da rahatsız ediyor muydu, bilemiyordum ama Beleşçi Enişte ile Neveser teyzemi fazlasıyla rahatsız ettiğini adım gibi biliyordum.

Bunun gizli kapaklı bir yanı yoktu. Beleşçi Eniş­te ile sevgili karısı kimseden çekinmezlerdi. Sözleri hemen dillerinin uçundaydı. Yeter ki içlerinden bir şey geçmesin, önünü arkasını düşünmeden pat diye yumurtlayıverirlerdi. Onların düşündükleri tek şey çıkarlarıydı. Kendilerine bir zarar gelmeyeceğine akıllan kestiği anda gözleri hiçbir şeyi görmezdi. Ayıp olacakmış, karşıdaki alınacakmış, birileri incinecekmiş, aldırmazlardı. Azıcık bir çıkar söz konusu olduğunda ise vermeyecekleri ödün kalmazdı.

Kendilerine ulu vişne ağacının gölgelediği odayı layık görürken sokağa bakan, o aydınlık, geniş ban­yolu odayı ‘Gâvuroğlu’na vermesi her zaman söy­lenmelerine neden olurdu.

Anneannemse Hıristiyan olduğu halde her bay­ram kurbanını kesen, kiraladığı arabayla dört gün boyunca evin neredeyse tüm taksi ihtiyacını kar­şılayan, bayramın birinci günü mezarlığa iki sefer düzenleyerek herkesin mezar ziyaretini yapmasını sağlayan bu adama onun gibi gamsız, kaygısız bir ayyaşın dil uzatarak “gâvur” demesini bir türlü sin- diremiyordu. Ne var ki bir şeyleri değiştirmesi de mümkün değildi. İsveçli Enişte yabancı olabilirdi. Ama yerliden ayırt etmiyordu kendini. Her kurban bayramı işini gücünü bırakıp Stockholm’den karısını ailesiyle buluşturmaya getiren, toplumdan ayrılma­mak için kurbanını kesen, çoğu zaman kesim sıra­sında kasaba canhıraş bir biçimde yardım eden bu dünyalar tatlısı adama dilleri varıp da nasıl söyleni­yorlardı, anlayamıyordu doğrusu.

Dinime küfreden Müslüman olsa bari! Evet, işin en acı yanı da buydu. Kendinin dinle imanla ne ilgisi varsa “gâvur” deyip duruyordu adama. Bayramlar­da kurban kesmeyen tek aile reisi, hayatını bedava­ya bağlamış Beleşçi Enişte idi. Yine de kesilen onca kurbandan herkes mütevazı bir biçimde payını alır­ken, yani sadece bayramın birinci günü öğle yeme­ğinde yediği bir ızgara ve müştemilatta kalan Bahri­ye teyzenin kütükte dövdüğü kurban etiyle yaptığı sarmayla yetinirken, onlar birkaç aylık yiyeceklerini yüklenip götürürlerdi.

Bayramın üçüncü gününü, başta anneannem ve annem olmak üzere ailenin tüm kadınları, gezip to­zarak bayramın tadını çıkarmak yerine, kesilen kur­banların en iyi yerlerinden seçilen parçaları doğra­yıp kavurmak ve onlar götürsünler diye iki kiloluk zeytinyağı tenekelerine doldurmakla geçirirlerdi.

Leğenler, tepsiler, minderler, kütükler, satırlar, boy boy bıçaklar, biley taşları…

Medreseye bakan konağın taşlığının küçük bir kavurma imalathanesine dönüştüğü bu saatlerde Neveser teyzem ile gamsız kocasını evde göremez­diniz. Etlerin kavrulacak parçalarını seçtikten sonra birden önemli bir işleri olduğu bahanesiyle çıkar, gün boyu ortadan kaybolur ve akşamın ilerlemiş sa­atinde ancak dönerlerdi onlar.

İsveçli Eniştenin kiraladığı arabanın anahtarını al­madan çıkmadıkları şu “önemli” işin gerekçesi, çoğu zaman bir arkadaşın ailesine hemen kapıdan bırakı­lacak bir mektup, İstanbul’daki bir ahbabın karısına götürmek üzere alınıp su dolu minik bir kavanozda sakladıkları kenger sakızı olurdu. O küçük kavano­zu bile üç kuruş verip çarşıdan almazlardı. Alırken kâğıda sardırdıkları ya da küçücük bir naylon torba­ya koydurdukları sakızları, döndüklerinde mutfak­taki baharat kavanozlarından birini pervasızca bir kâsenin içerisine boşaltarak, ona koyarlardı. Bu ara­da bilgiççe bir edayla kağıtta ya da naylonda olursa bozulacaklarını, suda saklanırlarsa tazeliklerini yitir­meyeceklerini söylemeyi de ihmal etmezlerdi.

Anneannem ve Mehlika teyzem beleşçinin böyle gamsızca İsveçli Eniştenin elinden arabanın anahta­rını bir saatliğine diye alıp gün boyu evden uzaklaş­malarına çok bozulurlardı doğrusu. Hele de dedik­leri saat gelip çattığı halde ortada görünmedikleri zaman bu öfkeler adeta bir patlamaya dönüşürdü. Yakın bir zamanda, birkaç saat içinde dönmeyecek­lerine olan inançları öylesine tamdı ki, daha fazla beklemeye gerek duymadan bir yaşlı yengenin elini öpme gibi günler önceden planlanmış bir ziyareti duraktan çağrılan bir taksiyle gerçekleştirmek zo­runda kalırlardı. Gümüş zarflar içinde ince belli çay bardakları, telkâri işleme broşlar ya da düğmeler, köy işi el dokuması heybeler, halı yastıklar, minder­ler, kemik saplı çakılar, boynuz taraklar gibi dönüşte İsveç’te konu komşuya dağıtmak üzere alacakları he­diyelik eşyaları da öyle…

Tam bir karnaval havasında geçirdiğimiz bu bü­yük buluşma günleri bir süre sonra, bazılarımızın büyümesi üzerine biraz değişmişti tabii… Daha önce hiç hesapta olmayan bir kız-oğlan sorunu çıkmıştı…

Günün birinde kaçınılmaz bir şekilde ortaya çı­kacak olan bu durumun böyle paldır küldür uygu­lanmaya başlamasının sorumlusu da büyükannemin deyimiyle “babası kılıklı” idi. Yani Beleşçi Eniştenin ikinci oğlu Tuğrul…

İşte bu bayram ziyaretlerinden birinde Neveser teyzem kendi dört çocuğunu az bulmuş olacak ki el­tisinin ikizlerini de getirmişti. Gerçi ikizlerin Sivas’ taki bayram buluşmalarımıza ilk gelişleri değildi bu. Daha önce de birkaç kez gelmişlerdi ama o zaman henüz küçüklerdi. Biz de küçüktük ve bir yerlere sıkışıveriyorlardı.

Babamın “Tilki deliğe sığmaz…” diye başlayan sözünü de zaten ilk kez olarak işte bu İpek ve Çiçek adındaki ikizlerin anneannemlere geldiği bir bayram buluşmasında duymuştum. İyi ki de duymuşum! Daha sonra derste işime yaramıştı ve koskoca sınıfta sözün geri kalan kısmını tamamlayıp açıklamasını eksiksiz bir biçimde yapan bir ben çıkmıştım.

Bu kaygısızlık sadece babamın değil, Perizat tey­zemin de dikkatini çekmişti. Ailenin en hoşgörülü bireyi olan Gunnar Enişte bile durumu son derece yadırgamıştı doğrusu. O gün anneannemle annemin kapı arkası fısıldanmalarının ana konusu da işte bu olmuştu. Varlığıyla yokluğu belli olmayan dayım ile Rabia yengemin pek evde durdukları yoktu. An­neannemin deyişiyle, gelinin akrabalarından fırsat bulamıyorlardı, iğde ağaçları da işin bahanesiydi. Alerji yapıyor, eli yüzü şişiyor bahanesiyle, iğdelerin çiçeğe durduğu mevsimde bavullarını alıp annesine gidiyor ve haftalar boyu ortalıktan kayboluyorlardı.

Bu nedenle de ne düşündükleri konusunda bir fikri­miz yoktu.

İpek ile Çiçek’in daha önceki gelişleri pek o kadar tepki çekmemişti. Sadece Neveser teyzem düşün­cesizliğinden dolayı arkasından biraz eleştirilmişti ama bu kez durum farklıydı.

Birbirini daha da güçlendiren iki gerekçeyle bu davetsiz konukların gelişi anneannemin konağında yeni bir düzenlemenin gündeme getirilmesini kaçı­nılmaz kılmıştı: Beleşçi Eniştemin oğlu Tuğrul’un yüzünü pıtrak gibi sivilce kaplamıştı ve birkaç yıldır çeşitli bahanelerle artık bayram buluşmalarına katıl­mayan büyük oğulları gibi değildi o. Aklı fikri cin­sellikteydi. Daha el kadar çocukken bile dayımın kızı Firdevs’e pipisini göstermişti de olay dallanıp bu­daklanmadan örtbas edilme yoluna gidilmişti. Genç kızlığın eşiğindeki İpek ile Çiçek’in eve adımlarını attıkları gün evdekileri bir telaşın alması işte bu yüz­dendi.

Nitekim beklenen de oldu. Alışıldığı üzere, ai­lenin toplandığı böyle özel günlerde olduğu gibi o gün de Bahriye teyze aralığı silip süpürmüş, hamamı yakmış, mermer döşemeyi, kurnaları bir güzel ov­muş, kahvaltı masalarımı kabataslak hazırlayıp bah­çeyi ve girişi temizlemeye koyulmuştu.

Kahvaltının tümünü hazırlaması mümkün de­ğildi. Onu anneannem bile yapamazdı. Herkesin o kadar değişik alışkanlıkları ve kahvaltı tarzı vardı ki ancak çekirdek ailelerin hanımları bilebilirdi. Çocu­ğu ya da kocası yumurtayı katı mı, rafadan mı sevi­yor? Ekmeği kızarmış mı, taze mi, bayat mı istiyor? Zeytini kekikli mi, limonlu mu olacak? Yayık yağ mı süzme bala mı katacak, karıştırırken içine bir tutam karabiber ve tarçın katacak mı? Daha bir yığın soru… İster istemez herkes kendi kocasının ve çocuğunun kahvaltısını hazırlıyor, böylece anneannem de rahat bir soluk almış oluyordu: “Oh be, hırsız asıldı, söz kesildi!”

Arife günü öğlene doğru Sivas’a vardığımızda, bizden birkaç saat önce gelmiş olan Beleşçi Enişte ile oğlu Tuğrul’u kahvaltıda bulduk.

Yanlarında da iki genç kız…

Birden bire gelişen bedenleri, dolmaya başlayan göğüsleri, cilveli hareketleriyle birkaç yıl önceki saçları belikli şu sevimli ikizler olduğunu anlamak mümkün değildi. İki belik halinde örülmüş ve kafa­larının arkasında sıkı sıkıya toplanıp üzerlerine ko­caman kırmızı kurdeleler tutturulmuş saçların yeri­ne dalda dalga saçları omuzlarına salınmış iki genç kızdı bunlar.

Neveser teyzem onlarla birlikte kahvaltı yapmı­yordu. Ara sıra görünüp sofraya bir şeyler bırakıyor, sonra çabucak oradan kayboluyordu.

Sonradan öğrendik ki anneannem Tuğrul denen şımarığı, yıkandıkları sırada hamam kapısının anah­tar deliğinden onları seyrederken yakalamıştı. An­nesinin oturup doğru dürüst kahvaltısını yapamayışın nedeni de işte buydu. Anneannem ve annem teyzeme oğlunun huyunu bile bile bu kızları kuyruk gibi yanına takıp getirdi diye söyleniyor ve kimseye bir şey sezdirmeden akşama yatmak için planlar ya­pıyorlardı.

Neveser teyzem, oğlanları Bahriye Hanım’a gön­deririz olur biter. Alt tarafı dört gün değil mi? diye omuz silkiyordu ki, tam o sırada aralığın açık kapı­sından önce kırmızı beyaz bir balon ardından da kı­vır kıvır saçlı şirin mi şirin bir kız çocuğu göründü.

Bunun üzerine anneannem büyük kızını olduğu kadar, annemi, merdivenden bavullarımızı yukarı çı­karmakta olan babamı, ona yardım eden Perizat tey­zemi de tedirgin eden aksi tesadüfü açıklamasın mı?

Bahriye Hanım’ın Balıkesir’den yeğeni gelecekti. Karısı ve iki çocuğuyla o nohut oda bakla sofaya on­lar bile zor sığardı.

Bavulların taşınmasına yardım eden İsveçli Eniş­te de yarım yamalak Türkçesiyle ortada ters giden bir durum olduğunu sezip hanımına bir şeyler fısıl­dadı.

İsveççe mi, yoksa Türkçe mi olduğunu anlayama­dığım kısa bir konuşmanın ardından yüzünü buruş­turarak:

“Kötü bu, çok kötü bu…” diye başını iki yana sal­lamaya başladı.

Olayın vahameti ortaya çıkınca o sırada orada bulunanlar aralıktaki kanepeye, sandalyelere çöktü, havuz kenarındaki mermerin üstüne oturdu ve nasıl bir formül bulmak gerektiği konuşuldu.

Herkes kendince birtakım önerilerde bulunuyor­du. En çok öneri de sofrada adını seslenerek ardı ar­kası kesilmeyen siparişlerde bulunan doymak bil­mez kocasına ikide bir mutfaktan bir şeyler bırakıp dönerken de kendi ağzına tepiştirdiği bir salam ya da kaşar dilimini çiğnemekte olan Neveser teyzem­den geliyordu. Çoğunlukla da dayımların ya da an­neannemin erkek torunlarını alarak bir komşuya git­mesini öneriyordu. (Gerçi Antranik Amca her bay­ram olduğu gibi anneanneme haber salıp koskoca evin boş olduğunu, bu kadar insan tıkış tıkış kalaca­ğımıza iki odalarını rahatça kullanabileceğimizi söy­lemişti ama nasıl olurdu ki…)

Bir başka parlak fikri de anneannemin oğlanlarla aralıktaki kerevette yatmasıydı.

Annemle babam buna şiddetle karşı çıkıyorlardı. Anneannem bu nemli aralıkta dört gün yatacak olur­sa dizlerinin ağrısı iyice yerleşirdi. Kadıncağız zaten hastalıkla cebelleşiyordu.

Bu arada İsveçli Eniştemin de bir önerisi olmuştu. Bir karı kocanın otele giderek odalardan birini bo­şaltması mantıklı bir çözüm olabilirdi. Böylece kızlar o odada kalır, erkekler de eskiden olduğu gibi salon­da yatabilirlerdi.

Neveser teyzem kendinden bekleneni yapıp sözü hemen İsveçli Eniştenin ağzından alarak:

“Tamam, iyi fikir valla, biriniz gidersiniz…” dedi.

İsveçli Enişte Perizat teyzemin elini tutup “Biz gi­deriz” demeye kalmadı, Neveser teyzem deliler gibi atılıverdi hemen:

“Tamam, Gunnar’lar gidecekmiş işte. Mesele kal­madı…”

Anneannem ta İsveç’ten kalkıp üç günlüğüne bu­ralara gelen bir adamı koskoca konak dururken ote­le göndermenin akılla, vicdanla bağdaşmayacağını söyleyerek tepki gösterdi ve annem kura çekmeyi önerdiyse de Gunnar Enişteler karı koca temiz bir otelde yer ayırtmak üzere kent merkezine gitmeye karar verdiler.

Onlar bu kararı verdiklerinde Neveser teyzem sanki içine doğmuş ve tetikte bekliyormuş gibi he­men telefonu uzatıverdi. Perizat teyzemin, annesi te­lefon çaldığında soluk soluğa konağın bir ucundaki telefona koşmasın diye İsveç’ten getirdiği önlük cebi­ne sığacak büyüklükte vişneçürüğü taşınır telefonu.

Ama Gunnar Enişte telefonu almadı.

Telefonla olmazdı bu iş. Gidip gözleriyle görme­den, ı-ıh!.. Olacak şey mi ayol, dünyada olmazdı! Doğru dürüst bir yer mi? Temiz mi? Telefonda an­laşılır mı?

Rastlantıya bakar mısınız? Tam çıkmak üzerey­ken, aralık kapısını kanatlı bahçe kapısına bağlayan kaymaktaşı kaplı ince yolda kiminle karşılaştılar dersiniz? Koltuğunda omzundan eksik etmediği si­yah ipek şalıyla gizlemeye çalıştığı kocaman bir sarı­ğıburma tepsisi tutan Pırlanta teyze ile…

Tumancı yanların evi anneannemin adeta tatlıcı dükkânıydı. Pırlanta teyze her bayram koca bir tepsi sarığıburma yapıp arife öğleden sonra adeta kurul­muş saatin belirlediğin anda çalması gibi getiriverirdi. Bu kez de yine öyle olmuştu. Neveser teyzemin dengesizliğinden yakınıp bin bir özür dileyerek kü­çük kızıyla isveçli damadını otelde yer ayırtmak üze­re uğurlamaya çıkan anneannem, taşlık yolda Pırlan­ta teyze ile burun buruna gelmişti.

Ayaküstü durumu öğrenen kadıncağızın tepkisi görülecek şeydi! İnsan en yakm akrabasından göre­mezdi o tepkiyi! Öylesine içten, öylesine yürektendi.

Böylece Pırlanta teyzenin bu sıcak ve ısrarlı da­veti karşısında sırf onu kırmamak için kabul etmek zorunda kalmıştı anneannem: Otele gitmeye falan gerek yoktu. Konağın suyu mu çıktı? İçimizden bazıları Tumancı yanlarda kalacaktı.

Gelebilecek her türlü tepkinin yolunu kesmek için otoriter bir tavırla aynen böyle söylemişti.

Bunda öyle yadırganacak bir yan yoktu. Gençlik yıllarında annemin ve öteki teyzelerimin de çeşitli nedenlerle onlarda kaldıkları oluyordu. İşte bunu yeni öğreniyordum. Ama buna en çok şaşıran İsveçli Enişte olmuştu. Duyar duymaz gözleri buğulanmış ve uzunca bir süre dalıp gitmişti. Sonra çenesindeki bir tutam sakalı sıvazlayarak birkaç kez üst üste:

“inanamıyorum, demek Tumancı yanlar ve siz bu kadar yakınsınız ha!..” deyip durmuştu.

Bu arada büyük teyzemin yaşında Varderes diye bir kızları olduğunu, mahallede Türkçedeki karşılığı olan Gülyüz adıyla bilinen bu kızın şimdi Amerika’ da yaşadığını da öğrenmiştim. Liseyi bitirene kadar birlikte okumuş, sonra yolları ayrılarak teyzem An­kara’ya, Gülyüz ise Amerika’ya gitmişti.

Tamam, otel olayı kapanmıştı. Birkaç kişi Tumancıyanlarda kalacaktı. Ama kim? Kimse gönüllü ola­rak gitmek istemiyor olmalı ki herkes birbirinin yü­züne bakmıştı.

Beleşçi Enişte her zaman ve her şeyde olduğu gibi kendi yerine İsveçli Enişteyi göndermeye kalkışmışsa da herkes büyük bir tepki göstermişti buna. Kısa bir süre sonra erkek çocukları toplayıp Tumancı yanlarda kalması karara bağlanan kurban belirlenmişti. “Adaş”tı bu. Yani babam…

Beleşçi Enişte dediğini yaptırdığını görmenin mutluluğuyla kollarını yana açarak pervasızca uzun uzun gerinmeye koyulmuştu. Ne var ki insanlar tam bu iş halloldu düşüncesiyle sohbete koyuldukları ve Gülyüz’ün Amerika’ya anneannemin dediği gibi liseyi bitirdikleri yıl mı, yoksa Neveser teyzemin id­dia ettiği gibi lise sondayken mi gittiğini tartışmaya başladıkları sırada ne olduysa Beleşçi Enişte birden fikir değiştirip Antranik Amcalarda babamın değil de kendisinin kalacağını söylemişti. Üstelik bunu bir öneri olarak getirmeyip kararlı bir biçimde söyleme­si babamı biraz tedirgin etmişti ama durumdan şikâ­yetçi sayılmazdı.

Antranik Amcanın babama adaş deyişine birkaç kez tanık olmuştum. Ama o zamanlar sözcüğün an­lamını pekiyi bilmediğim ya da üstünde bu kadar durulmadığı için derinliğini kavrayamıyor, bunun adamın bir hitap biçimi olduğunu düşünüyordum.

Babamsa, her ne kadar yakınlık duysa ve soh­betinden keyif alsa da, onun kendisine böyle “ada­şım” deyip durması karşısında karmaşık duygular yaşadığına emindim. Bir yandan memnunlukla göz­leri parıldarken öte yandan içini bir kuşkunun kemi­rip durduğu şu sözlerinden anlaşılırdı:

“Bu deyyus böyle “adaş, adaş” deyip duruyor. Birinin kulağına falan gider de rezil oluruz hani…” Annem hemen itiraz ederdi: “Neden öyle diyorsun ki elin adamına? Kendi ya­kınlarımızdan görmüyoruz o yakınlığı…”

Babam sıkıntıyla tarak yaptığı parmak uçlarıyla bıyıklarını tarayarak:

“Orası öyle de şu ‘adaş’ sözü zor durumda bıra­kıyor adamı.”

“Aman, kim nereden bilsin canım. Antranik nere­de, İlker nerede?.. Üstelik kimin kulağına gidecek ki Allah aşkına…”

Bu defa artık dayanamayıp sormuş ve şunu öğ­renmiştim: Antranik de tıpkı babamın adı olan İlker gibi ailenin ilk çocuğu anlamına geliyordu. Yani Ant­ranik Amca babamla gerçekten de adaştı.

Pırlanta teyzelerin gecenin ilerlemiş bir saatinde dayandığımız lacivert boyalı kanatlı kapılarındaki kükreyen bir aslan başının resmedildiği pirinç tok­mağı mı vurduk? Yoksa pervaza tutturulmuş minik butona basarak zili çalmayı mı tercih ettik? Yaşlı adamla kısacık boylu tombul hanımı kapıyı açma­dan önce gelenin gerçekten bizler olduğumuzu anla­mak için küçük delikten defalarca baktılar mı? Dört çocuk bir adam kapılarına dayandığımızı görünce iki kanatlı kapının bir kanadını tümüyle açtılar mı? Yoksa kanatlardan biri üzerindeki minik kapıdan mı geçtik?..

Gözümden uykunun aktığı bu saatte bunları kav­rayacak durumda değildim. Hatta yürüyerek gitmiş olduğumdan bile emin değildim. Babam pekâlâ ku­cağında getirip bırakmış bile olabilirdi.

Yatakların dağıtımı sırasında kendimi toparlamış olmalıyım ki Tuğrul ile aynı yatağı paylaşma konu­sundaki itirazım üzerine Pırlanta teyze bana yeni bir yer hazırlarken sandalyenin üzerine çökmüş, her­hangi bir şey düşünmeden gözlerimi dikmiş karşıma bakıyordum. Daha çok da komşu teyzenin narçiçeği rengi kanepenin üzerine sermek için çıkardığı lavan­ta kokulu beyaz çarşafla kahverengi çizgili turuncu battaniyeyi aldığı, ceviz ağacından yapılmış heyula gardırobun üstünde duran kocaman silindir kutu­ya… Hani şu her yerde görebileceğimiz tenekeden yapılmış, geniş tabanlı, basık bisküvi kutularından tek farkı, perdeler ve mobilyalarla aynı narçiçeği ku­maşla kaplanmış oluşu olan kutu.

Zamanın biraz kirleterek kızılımsı bir kahveren­giye dönüştürmesine rağmen parlaklığından bir şey kaybetmemiş bu kutu, iki kapısı boydan boya ayna­lı gardırobun üzerinde etrafı denetleyen büyük bir göz gibi haşmetli, ezici ve mağrur bir tavırla adeta kasılıyordu.

Yabancı bir evde, Beleşçi Enişte gibi çıkarcı ve dü­zenbaz, onun küçük bir kopyası olan oğlu Tuğrul ve Perizat teyzemin biri benim gibi on bir yaşında, öteki bir yaş büyük olan, anneannemin deyimiyle “soğuk nevale” iki oğlu arasında sevgi ve güvenden uzak, tedirginlik içinde geçen gecenin sonunda sabahleyin gözümü açtığımda kafam kazan gibiydi. Uyuşuk bir haldeydim ve gece boyunca kâbuslar içinde kıvran­manın sonucu olarak son derece bitkindim.

Bitkin dediysem, uyandığımı fark eden Beleşçi Eniştenin köşedeki masada yerinden fırlayıp bir şey­leri gizlemeye çalıştığını fark edemeyecek kadar da değil tabii… Ne de aynalı dolabın önüne yerleştiril­miş sandalyeyi apar topar kenara çektiğini ve narçi­çeği kumaşla kaplı kutunun yerinde olmadığını fark edemeyecek kadar…

Kimsenin uyanmasını beklemeden, karakteri adı­nın bile önüne geçerek belleklere Beleşçi diye kazı­nan, kimsede saygı ve güven uyandırmayan enişte­nin, henüz erken olduğunu söylemesine aldırmadan, odadan çıkıp merdivene yöneldiğimi anımsıyordum.

Bir de merdivenin son basamağından inerken yu­karıdan gelen gürültüyü… Yere düşen ağır bir cismin parke kaplı döşemede çıkardığı sesi…

Sesin duyulmasıyla benim merdivenin son basa­mağını inip kendimi Pırlanta teyzenin sallanır koltu­ğunda örgüsünü örmekte olduğu aralıkta bulmam aynı ana rastlıyor. Gürültünün hemen ardından, hat­ta belki de neredeyse aynı anda duyulan şangırtı se­siyle, pamuk gibi ağarmış saçlarını hayatımda ilk kez topuzlu değil de omuzlarına salınmış olarak gör­düğüm yaşlı hanımın elindeki fincanın sarsılıp tar- çınlı elma çayının kadıncağızın dizlerinin üstüne boşalışı da…

Kadının hemencecik yerinden doğrulup hiçbir şey olmamış gibi elindeki fincanı işaret ederek:

“Ben kendime elma çayı daha alacağım, sana da bir fincan vereyim mi?” diye sorduğunda herhan­gi bir yanıt vermeden doğrudan kapıya yönelişimi anımsıyorum hayal meyal. Bir de kendimi soluk so­luğa anneannemlerin avlusuna atışımı…

Daha sonra öğrendim ki, meğer aynalı dolabın üstündeki o kırmızı kutu canlı renkleriyle ilgimi çek­miş, merak edip bakmak istemişim… Sandalyeyi aya­ğımın altına çekip oradan almaya çalışırken elimden kayıp kırılıvermiş. Çocuk aklı, kadifeyle kaplı oldu­ğunu görünce cam olabileceğini hiç aklıma getirme­mişim. Hayret, kendisi, o dolabın üstünde öyle bir kutunun olduğunu bile fark etmemiş… Ne dersin, çocuk işte, meraklı oluyorlarmış.

“Bilirsiniz işte, çok hayalci oluyorlar. İçinde sizin atalarınızla ilgili aile resimleriniz olduğunu ne bil­sin.”

Evet, işte böyle demiş Beleşçi Enişte Pırlanta tey­zeye…O kurban bayramı katıldığım son bayram buluş­ması oldu. O kurban bayramı Beleşçi Enişteyi gördü­ğüm son kurban bayramı.Ve sanırım o kurban bayramı medreseye bakan evde tüm ailenin toplandığı son bayram oldu.

Mücella ya da Dayımın Daldaki Limonları

Limonlu çayı sevmediğini söyleyecek bir insanın çıkabileceğini düşünemiyorum.

Tabii, benden başka.

Gerçekte uzun bir yolculuktan döndüğünüzde, yorgunluğun üstüne kendinizi bir sandalyenin, kol­tuğun üzerine attığınızda, şöyle içine bir dilim limon atılmış sıcacık bir çayın ne kadar makbule geçtiğini ben de en az sizin kadar biliyorum. Ama sevemiyo­rum işte, zorla mı, sevemiyorum!

Oysa bir zamanlar öyle miydi?..

Hamamın sıcak havasından ve vücudunuzu haş­lanmış ıstakoza çeviren kaynar su işkencesinden kurtulup kendinizi soğukluktaki soyunma odanıza atıyorsunuz… Size kapıyı açan ve hemen arkanız­dan içeri dalıveren tellak sırtınızı bir güzel ovduktan sonra ıslakları alıp yerine bedeninizi sıcacık sararken burnunuza tanımlanması zor garip bir koku yayan, soba başında ya da külhanın ateşinde ısıtılmış sıcak havlularınızı sarıyor… Eskileri koltuğunun altına topluyor, makineleşmiş bir biçimde eğilip biri bir ta­rafa biri bir tarafa savrulan nalınlarınızı çeviriyor ve küçük soyunma odasını son bir kez kolaçan ettikten sonra sessizce çekiliyor.

Bu arada siparişleri almayı da unutmuyor tabii: İki çay!

Tellak gitmiş… Ha, gitmeden de babanızın siga­rasını yakmış…

Siz ayaklarınızı uzatmışsınız… Üstünüze bir reha­vet çökmüş… Ama burnunuzda yoğun bir koku…

İşte bu anların, yani havluların sabun, ter, baba­mın deyişiyle göynümüş, yani yanmaya yüz tutmuş kumaş ve odun kömürü kokusunun harmanlanma­sından oluşan keskin kokusunu bastırmanın bir yo­lunu bulmuştum: Burnumu her türlü kokuya kapa­tarak birazdan gelecek şu iki çayın o mis gibi koku­sunu düşlemek!

Sırtınızı kerevetin köşesindeki muşamba yastığa verip çayın damağınızda bırakacağı tadı ve burnu­nuza yayılacak kokusunu beklerken havlulardan ya­yılan o garip kokuyu farkına bile varmadan dünya­nızın dışına iti vermiş oluyorsunuz.

Kerevetin öteki köşesinde en az sizin kadar rahat bir biçimde yayılıp kollarını muşamba yastığın iki tara­fına germiş olan babanızın anlattıklarını dinlermiş gibi görünüyorsunuz… Oysa gerçekte her an uyumaya ha­zır bir haldesiniz… Babanızın her ne kadar dostça gö­rünmek için elinden gelen yakınlığı göstermeye çalışı­yorsa da, yüz göz olma korkusu içinde belli bir mesa­feyi korumaya da özel bir dikkat göstererek söyledik­lerine pek nadir tepkide bulunduğunuz oluyor. Örne­ğin çocukluğunda yaşadığı bir olayı anlatırken, olup bitenleri gözünüzün önünde daha iyi canlandırabilesiniz diye, mekânın günümüzdeki adını söyleyerek bilip bilmediğinizi sorduğunda, burnunuzu çekerek ya da üst damağınıza yapıştırdığınız dilinizin hızla geri çe­kilmesi sonucu çıkan bir sesle, “Cık” diyorsunuz.

Aklınızda tek bir şey var… Çay… Az sonra gelecek çaycıyı bekliyorsunuz…

Babanızın sorusuna doğru dürüst bir yanıt ve­receğiniz yerde yavan, isteksiz bir “cık” sesiyle ge­çiştirmeye, sırf açılıverecek olası bir diyaloga kapıyı kapatmak için bildiğiniz bir şeyi bilmediğinizi söy­lemeye iten, üstünüze çöken uykunun ağırlığı değil. Hazır babanıza uyku haline geçmek üzere olduğu­nuz yolunda sinyaller göndermişken bunun tadını çıkarmalıydınız.

Ben de aynen işte öyle yapardım.

Yani Mestan Amcayı beklerdim.

Kant, paşa çayı gibi çocuk işi şeyleri bir kenara bı­rakarak beni bir an önce ‘delikanlı’ aşamasına yük­selttiğinden olmalı, bu adamın benim gözümdeki yeri bir başkaydı. Onun pırıl pırıl parlayan pirinç as­kıdaki iki çaydan yarıya yakın kısmı eksik safi dem bulunan bardağı babamın, o zamanlar sözüm ona ‘açık çay’ dedikleri bugünkü ‘tavşankanı’ çayın bu­lunduğu ağzına dek dolu olanı da benim elime tu­tuşturacağı anı beklerdim.

Oh, ne keyif ya!.. Düşünebiliyor musunuz? Kay­nar su, şeker ve limon dilimlerinden oluşan kant, kantin içine birkaç damla dem damlatılmış olan pa­şa çayı evrelerini geride bırakmış, açık da olsa, limon­lu da olsa, çay içiyorsunuz artık!

Gelgelelim çocukluktan kurtulup gençliğe adım atmanın tadına doyulmaz bu keyfi ne yazık ki fazla sürmeyecek ve limonlu çaya olan düşkünlüğüm bir anda yok olu verecekti. Bununla da kalsa ne âlâ, sö­zünün edilmesine bile tahammül edemez olacaktım.

Ne zaman mı?

Çok oluyor…

Baharın müjdecisi nergisler, sümbüller, frezeler, mor menekşeler, sarı güller, japonelmaları… Tan­rım, şubat sonlarından başlayarak cennete dönerdi o bahçe!

Aslında, ne zaman öyle değildi ki! Yılın her mev­siminde ayrı bir güzelliği vardı. Masallardaki cennet bahçesinden farksızdı adeta.

Sivas’ın şimdilerde tarihe karışan hani şu eski so­ğuklarının yaşandığı demlerde…

Kışın ayazı… Dışarısı kardan, buzdan geçilmi­yor… Faytonun kenarında durduğu kaldırımla viş­neçürüğü boyalı kanatlı kapının arasındaki mesafe, en fazla iki metre…

Fazla bir şey değil ama sokak lambasının ölgün ışığında, üstüne serpilmiş soba külünün altından bile ışıl ışıl parlayan cıncık gibi buzla kaplı… Düşüp de bir yerimizi kıracağımız korkusu içinde yüreği­miz ağzımızda vardığımız kapının el şeklindeki tok­mağını birkaç kez vurup beklemeye koyuluyoruz… Tokmağı vuran benim… Önce benden üç yaş büyük olan ablam el atıyor, ancak annem nedense bu ayrı­calığı ona değil, bana tanıyor ve benim çalmama izin veriyor… Üstelik de onun boyu yettiği ve benim gibi belinden sarılıp biraz yukarı kaldırma külfeti olma­dığı halde…

Soğuktan titreyerek beklediğimiz bitmek bilme­yen bir iki dakika… Belki o kadar bile değil de, dışa­rının ayazından bize öyle geliyordu. Bahçenin taş­lığında Mücella’nın takunyalarının takırtısı ya da -bazen aceleyle yalınayak koşmak zorunda kaldığın­dan- çıplak ayaklarının çıkardığı sesler duyuluverirdi. Çoğu zaman sanki aralık kapısının eşiğinde bekliyormuş gibi tokmağı ikinci kez vurmama kalmazdı desem yalan olmazdı hani.

Bu demekti ki kapının açılması an meselesiydi.

Her şey çok hızlı gelişiyor olsa da süre bana çok uzun görünürdü. Bunda soğuğun payı yok diyemem tabii. Ancak beni böyle sabırsız hale getiren, gerçek­te, birazdan gözlerimin önüne serilecek olan manza­raydı.

Bu mucize nasıl oluyor da gerçekleşebiliyordu, anlamak mümkün değildi!

Bodur bir minareyi andırdığından “Güdük Mina­re” diye adlandırılan tarihi kümbetin bitişiğinde iki katlı bir ev… Başta sokağa bakan pencerelerin cum­baları olmak üzere tüm pencereleri vişneçürüğüne boyalı…

Aynı ağırbaşlı renge boyalı kanatlı kapı açılıp da kendimizi avluya inen merdivenin mermer basa­maklarında bulduğumuz anda hava birden değişi- verirdi.

İlk giren ben olurdum kapıdan. Ardından ablam. Sonra şalını çözmeye çalışarak annem girerdi. En son da faytoncuya parasını ve dönüş saati konusundaki talimatını veren babam… Bu arada bunları ağırdan alarak biraz önce yaktığı sigaradan birkaç nefes daha çekmeyi de ihmal etmezdi artık. Çünkü vişneçürüğü kapıdan girdiği andan itibaren, üvey de olsa kayın­validesinin yanında sigara içmek aldığı terbiyeyle bağdaşmazdı.

Eşikten adımımı atınca, bir anda gözlerimizin önüne serilen bu cennet bahçenin tadını çıkarmak için basamakta durup gözlerimi merak içinde bahçe­nin dört bir yanında gezdirmek isterdim. Ne var ki buna pek fırsat bulduğum söylenemezdi. Etrafı kola­çan etmek bir yana, doğru dürüst bakmama bile fır­sat bırakmadan, daha üçüncü basamakta Belkıs yen­gem yetişmiş olurdu. Kaptığı gibi kucağına alırdı beni; sonra da bir kenara çekilip saygıyla annemle babamın girmesini beklerdi.

Beklerdi dediysem put gibi dikilirdi demiyorum tabii. Bir yandan da kendisinin ördüğü tiftik eldiven­lerimi çıkarıp küçük ellerimi sıcacık avuçları içinde ovar, zaman zaman ağzına yaklaştırıp hohlar, öpü­cüklere boğardı… Ara sıra da sevgisini ve beni gör­mekten mutlu olduğunu göstermek istercesine koltukaltlarımı, yanlarımı gıdıklamayı ve beni kıkırdat­mayı ihmal etmezdi.

Ailemizin basamakları inip taşlığı kat ederek ara­lık kapısından içeri girmesi fazla sürmezdi hani. Ayazın etkisiyle kaşla göz arasında bir anda gerçekleşiverirdi her şey. Sarılma, öpme gibi sevgi gösteri­lerinin asıl bölümü sonraya bırakılırdı. Herkes içeri girdikten, paltolar alınıp eller öpüldükten sonraya.

Annemin ya da babamın elinde bir paket varsa, yengem beni kucaklayayım derken ayağımdan çıkı çıkıveren ayakkabılarımdan biri düşmüşse, üvey an­neannem (gözkapaklarından biri biraz düşük oldu­ğu için arkasından ‘Kör Anne’ derdik aralık kapısı­nın eşiğinden kafasına çekiçle çakarcasına:

“Kız, Allah canını almaya, emi! Öküz gibi dikile­ceğine alsana o paketi eniştenin elinden!” diye gür­lerdi hemen.

Belkıs yengeme değil, onu gözünün bebeği gibi severdi. Mücella’ya derdi.

Ardından da, anneme babama sitemler yağdır­maya başlardı:

“Bizleri artık iyice unuttunuz. Yüzünüzü gören hacı oluyor. Önünüze yılan kavurup koyduk sanki, bir kayboldunuz pir kayboldunuz…”

Sonra kucaklamaya hazır bir biçimde kollarını aç­mış beklemekte olan ona değil de kendisine özel bir ilgi göstermediği halde yengemin eteğine sokulan ablama dönerek:

“Donyağının dolması, dağlarının gelin ablası…

Daha doğduğunuz günden belliydi… Sarılma yok, sokulma yok… Kıyı kıyı kaçarsınız…”

Gerçi “Kör Anne”mizin gözünde ikimiz de “don- yağının dolması” idik ama onun şaka yollu çimdik­lerinden, et burmalarından nasibini alan hep ablam olurdu.

Şaka mı içten gelerek mi olduğunu bir türlü an­layamadığımız yumruğu başına yiyen de… Çingene­lerden alman da…

En ufak bir yaramazlık yapsın ya da diyelim ki bu lafebesi anneanne tarafından öpülmüş de, hemen ardından elinin tersiyle dudaklarının değdiği yeri silmiş olsun, bir anda Çingenelerden alınmış öksüz bir çocuk oluverirdi zavallı ablam.

Üstelik de karşılığında Çingene ye ödenen bedel de bir şey olsa bari! İnsana hakaret edermiş gibi de­ğersiz bir şeydi… En üst değeri bir beşibiryerdeye kadar yükselirken bazen bir yumurtaya kadar düş­tüğü olurdu.

Bunu belirleyen de ablamın yaptığı hareketin öne­mi ya da anneannemizin o günkü ruhsal durumuydu. İnanır mısınız, bazen bir kalbur suya kadar düşebilir­di bu bedel. Yani sıfıra… Sırf ablamı kızdırıp esmer yüzünün orta yerinde aşağı doğru sarkmış dudağının biraz daha sarkmasına yol açarak kahkahaları koyu­vermek ve tombul kollarına çimdiği basabilmek için.

Gerçi ablamın yaptığı her şeyi belki çok daha fazlasıyla ben de yapıyordum ama kimsenin benim Çingenelerden alındığımı söylediği yoktu. Çünkü ben erkektim. Üstelik de ablam gibi esmer değildim. Aslında esmerlik pek önemli değildi galiba. Dayımın küçük kızı Bedice sarışın olduğu halde onu da elek- çilerden aldıklarını söylüyordu babaannesi. Hani yüzündeki çiller poşuları andırıyor ya… Hem de kaç paraya biliyor musunuz? Bir kalbur bulgura.

Kimselerden alınmamış olmanın verdiği kasıl­mayla Belkıs yengemin kucağında ablama dil çıkara­rak taşlık merdiveninden çıkış sıramı bekliyordum.

Taşlığı aralığa bağlayan ve giriş kapısının arkasındakinin küçük bir kopyası olan topu topu iki ba­samaklı bu merdivenin elektrik lambasının ışığı al­tında sütsü bir ışıltıyla parlayan basamaklarından ilk çıkan anneanne olurdu.

Ardından babam. Daha sonra kucağında ben va­rım diye mi, kendisinden iki yaş büyük olduğu için mi bilinmez, bir süre sırasını Belkıs yengeme vermek için direten annem.

Sonra sıra Belkıs yengeme gelirdi. Kucağında bir eliyle sıkı sıkı sarıldığı ben, öteki elinde de ablamın eli… İki çocuğun sorumluluğunu üstlenmiş olmanın sorumluluğu içinde adımlarını dikkatle atarak, bas­tığı yere özen göstererek kısacık bacaklarıyla badi badi ilerlerdi.

En son da elindeki fileleri yere değdirmemeye özen göstererek aralık kapısını kapatıp arkasındaki mandalı indiren Mücella…

Ancak bizim gibi anneannemin peşine düşüp ara­lığın bir köşesindeki kıvrıla kıvrıla üst kata çıkan ah­şap merdivene değil; hemen soldaki iki kapıdan, üzerinde takvim arkalıklarından dekupe kesilmiş birkaç meyve sebze resmi tutturulmuş kiler kapısına yönelirdi o.

Süzülmüş yüzü, üstünden kaçacakmış gibi du­ran giysisi içinde narin mi narin bedeniyle insanda tanımlaması zor bir acıma duygusu yaratan bu kız, her zaman dikkatimi çekerdi. En çok da duygularını ele vermeyen yüzü…

Tanrım, ne yüzdü ya!..

Gülüyor mu, ağlıyor mu? Öfkelendi mi, sevindi mi? Anlamak mümkün değildi.

Dayımın kızı ya da bir yakını değildi Mücella. Evin beslemesiydi. Besleme dediysem yakın çevrem­de gördüğüm öteki beslemeler gibi değil tabii. Evin kızıymış gibi davranıyorlardı ona.

Gerçi cici anneannemiz nemrutluk edip biraz ha­şin davranıyordu ama yapısı öyleydi onun. Kendi torunlarına karşı da sert ve ödünsüzdü. Azıcık bir güldüklerini görse, hele biraz da dozu kaçmış bir gülümsemeyse bu “Yılışma! Cennetinden müjde mi geldi, sırnaşık!” diye çıkışırdı hemen.

Ah! Siz bir de Sakıp eniştemlerin beslemesinin halini görecektiniz! Ya da bitişik komşumuz yüksek mimar hanımın beslemesinin… Çocuklarla aynı yaş­ta, ama oynamasına izin verilmeyen, pırasa gibi düz saçları orasına burasına makas vurularak koyun kır­par gibi kırpılmış…

Sürekli kötü söz işiten, itilip kakılan bu kızların üzerlerindeki hiçbir şey kendilerine ait değildi. Ad­ları bile…

Oysa Mücella’nın adı kendi adıydı. Cici annean­nem büyük bir cömertlik göstererek, biraz da Belkıs yengemin ve dayımın zoruyla alnına “Fatma”, “Dö­ne”, “Dudu” gibi yaftalardan birini yapıştırmaktan feragat etmiş ve kızım eve geldiğindeki adını kullan­masına izin vermişti. Ancak bayramlıklar dışında giysilerinin hepsi üvey anneannemin ya da yenge­min eskileriydi. Boyu kısaltılıp eni daraltılarak ona giydirilmiş; hatta çoğu kez bu tamirat işi kızın bizzat kendisine bırakılmış (Zavallı Belkıs yengem saçları­nı kırpmaya kıyamayıp kendi kızları gibi her gün di­zinin dibine oturtarak özenle taradığı ve iki belik ha­linde ördüğü kıza, bu dikiş işinde de yardım edece­ğim diye ne dalavereler çevirdiğini bir kendisi bilir­di, bir de Tanrı!). Yaşına uygun bir biçimde üzerine oturtulmaya çalışılmışsa derhal müdahale edilmiş ve besleme olduğunu bir bakışta ele vermesi için kü­çültmeye ya da büyültmeye zorlanmış bir elbiseydi bu.

Bugün adı aklıma geldiğinde, hanımının talimatı üzerine faytoncunun uzattığı fileyi babamın elinden kapmaya hazır bekleyen bu kızı görür gibi olurum. Onun merdivenin en üst basamağında soğuktan mo­rarmış çıplak ayaklarıyla bekleyişi gelir gözlerimin önüne. Ya da küçük bahçeyi ikiye bölerek giriş ka­pısını aralık kapısına bağlayan ve fıskiyeli küçük bir havuzun kenarında ikiye ayrılıp kısa bir süre sonra yeniden birleşen, kenarları ferforje çiçekliklerle beze­li taşlığın başlangıcında…

Babamın, iplik gibi incecik narin mi narin bede­niyle kırılgan bir vazoyu andıran bu kıza vermeyip “Sağ ol kızım, ben taşırım. Hadi sen koş içeri, soğuk alacaksın, bu havada çırılçıplak…” diye sitemle baş­layan itirazından sonra götürüp kendi eliyle aralık­taki yuvarlak masanın üzerine bıraktığı filede çoğu zaman kavun, karpuz olurdu. Ya da mevsimine göre Amasya elmaları, Yafa portakalları, hevenk halin­de örülmüş üvezler, parmak büyüklüğünde Besni üzümleri, mis kokuları daha uzaktan duyulan taze kavrulmuş leblebi, fındık fıstık…

Bunu anlamak için ne yazık ki yemek sonrasını beklemek zorundaydık.

Pek de büyük olmayan bu aralıktaki, ıhış tıkış bir halde hiç de öyle azımsanmayacak bir hareketliliğe yol açan palto çıkarma ve sitemlerle süslü el öpme faslının ardından, döne döne çıkılan, Mücella’nın her gün arapsabunuyla ovduğu basamaklarını haf­tada bir de cilaladığı ahşap merdivenden, üst katın büyük salonundaki masalara geçilirdi.

Büyükler, sakız gibi ağartılmış bir örtü serili, ağır tombul sapları avuçlarımıza sığmayan gümüş çatal ve bıçakların, ütülenip özenle katlanmış peçeteler üzerinde beklediği görkemli bir şekilde donatılmış büyük masaya otururdu. Biz çocuklar ise daha mü­tevazı küçük masaya…

Çocuklar dedimse hepimiz çocuk değildik tabii. Belkıs yengem de bizimle aynı masadaydı.

Bunun iki nedeni vardı: Bir yandan çocukları de­netim altında tutarken, öte yandan da gelinlik ettiği kimselerle bir arada olmaktan, onların bakışlarını üzerinde hissetmenin verdiği rahatsızlıktan kurtul­muş oluyordu.

Zavallı Belkıs yengem gelinlik etmeye o kadar alışmıştı ki bu hali dokularına sinmişti adeta. Cici an­neannemin ölümünün üstünden bir kuşaktan fazla bir zaman geçtiği ve boyunca torunları olduğu halde, kendisini son gördüğümde, en yakını olarak kabul ettiği bana bile söyleyecekleri fısıltı halinde mırılda­nan bir iki sözcükten oluşan birkaç cümleden öteye geçmeyecekti. O da yetmezcesine her zaman yaptığı gibi elini ağzına tutmayı da ihmal etmeyecekti.

Limonlu çaydan soğumam, dayımlara yaptığımız işte böylesi ziyaretlerden birinde oldu.

Rastlantı bu ya, aynı şekilde soğuk mu soğuk günlerden biriydi. Her zamanki gibi sofraya oturma­dan önce, denetlemeye gelmiş bir müfettiş edasıyla dayımın bitkilerini şöyle alelacele bir gözden geçir­miştim. Ama bu kadarla bırakacak değildim elbet­te. Yemekten sonra da dayımın elimden tutup ba­zı açıklamalar yaparak bana çiçeklerini kendisinin göstermesini istiyordum. Bu da, tahtaboştan, aynalı dolaplarla süslü yatak odalarına, kilerinden tuvale­tine, anneannenin namazını kıldığı ve iki sandıkla işe yaramadığı halde neden atmayıp da sakladıkla­rına anlam veremediğim ahşap bir beşiğin bekledi­ği sandık odasına varıncaya dek, evde burnumuzu sokmadığımız yer kalmayacak demekti. Çünkü da­yımın minik bir botanik bahçesinden farksız bu evi, merdiven başlarındaki küçük boşluklardan, bir za­manlar lamba yerleştirmek amacıyla duvarlara açıl­mış gömme raflara kadar, akla hayale gelmeyen bit­kilerle doluydu.

Hele bir limonu vardı ki, görecektiniz! İnsanın ağzı açık kalıyordu. İçi saksılarla dolu pencere yakın­larında bir komodinin üzerine yerleştirilmiş orta boy bir salon radyosunun üstündeydi. Büyüklüğü radyo­nun yarısı kadar bile yoktu. Küçük bir kuş kafesinin yanında öylece dururdu ve üzerinde limon eksik ol­mazdı. Kimi sapsarı, kimi henüz zehir yeşili boy boy limonlar… O kadar gerçekçi bir görünümü vardı ki yanma yaklaştığınızda etrafa yaydığı diriltici kokuya karşın acaba sahte mi diye kuşkuya kapılırdınız. Sah­te olur mu oysa! Öyle olmadığını bal gibi bildiğim halde yine de içimi sık sık yoklardı bu kuşku. Gerçi dayımın benden başkasının ona yaklaşmasına izin verdiğini hiç sanmıyorum; gözü gibi sakınırdı. Yaşa­mında özel bir yeri vardı bu minik limon ağacının: Yemeğin üstüne ikram edilen çay sırasında onun için büyük bir övünç kaynağı oluşturuyordu. Sıradan bir işi kutsal bir törene dönüştürmesini sağlayan bu se­vimli limona gereken özeni gösterip üstüne titremek ona gizemli bir haz veriyormuşçasına, yaz kış sırtın­dan eksik etmediği, hani şu avcı yeleklerini çağrıştı­ran yeleğinin sayısız ceplerinden birinden çıkardığı kemik saplı çakının yeni bilenmiş ağzıyla, daldaki li­monlardan birinden ince bir halka kesip uzatılan kristal bardaklara öyle bir özenle bırakışı vardı ki, gö­rülmeye değerdi! Herkes bardağını uzatmak isterse de bu limondan tatmak öyle önüne gelene tanınan bir hak değildi. Bu ayrıcalığa yalnızca babam ve annean­ne sahipti. Her alanda olduğu gibi bir de ben tabii. Ama ben bu hakkımı kullanmıyor ve kimseye de kullandırtmıyordum. Çünkü üzerinden dilimler almakla limona zarar verildiğini düşünüyor ve tanımlanması zor bir duygu yoğunluğu yaşıyordum. Bu nedenle bazen gitmeden önce babama rica edip limonlu çay içmemesini istiyordum. Gelgelelim dayımın ısrarı üzerine dayanamıyordu. Hele de anneanne uğruna zaten kesilmiş bir limon varsa ister istemez içiyordu.

O güzelim limonun dayımın keskin bıçağıyla ince dilimlere ayrıldığını, hele zavallının kendini koru­mak amacıyla kesilen kısmın üzerini ince ve saydam bir tabakayla örttüğünü görünce, limonlu çaya duy­duğum sevginin yerini nefrete bırakması pek uzun sürmedi.

Belki de hemen bir sonraki ziyaretimizdeydi. Hayli geç saatte yenilen yemek sonrası, içine kuru kaymak gömülerek üzerine bir kaşık süzme bal gez­dirilmiş, fırında közlenmiş ayvanın ardından sıra çaya gelmişti ki, kanımı donduran bir şey olmuştu. Daha doğrusu bir şeye tanık olmuştum.

Yok yok, öyle olağanüstü bir şey yaşanmış falan değil. Sadece gözlemlediğim bir şey söz konusuydu.

Gözlerinde o ana dek görmediğim garip bir ür­keklikle Mücella süklüm püklüm yaklaşarak, anne­me fısıltı halinde biraz önce yediğimiz tatlının ta­rifini vermekte olan Belkıs yengemin kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra, saygıyla çekilip gözden kaybolmuştu.

Bunda olağanüstü bir yan yoktu. Kızcağızın ilk defa yaptığı bir şey değildi bu. Şaşırtıcı olan kızca­ğızın o andaki yüzünün ifadesiydi. Adeta alçıdan yapılmış bir mask geçirilmişçesine hiçbir durumda değişmeyen, hiçbir olay karşısında duygularını ele vermeyen zavallı kızın gözlerindeki korkuydu.

Merak edip sorduğunda, Belkıs yengemden, çay yapmak için evde tatlısu -musluk suyunun çayı bula­nık oluyor diye özel çeşmelerden alınıyordu- kalma­dığını söyleyerek çeşmeye gitmek için izin istediği yanıtını alan annemin tepkisi beynime kazınacaktı:

“Ne! Bu havada, bu karda buzda mı? Allah’ım! Sizinki de iş mi yani! Gecenin bu saatinde, el kadar çocuk…”

Evet, limonlu çay denince dayımın daldaki limon­ları geliyor gözümün önüne. Mücella geliyor. Onun gecenin o saatinde, bir demlik tatlı su uğruna kendini her türlü tehlikenin kol gezdiği sokaklara atmanın eşiğinde duyduğu korkunun okunduğu gözleri geli­yor.Limonlu çayı değil, Mücella’yı seviyorum ben.

Kuyumcu zade Mehmet Hilmi Bey’in Gümüş Saplı Bastonu

Körle yatan şaşı kalkar derler a, başına gelmeden anlamıyor insan.

Ben yaşadım bunu. Hem de yeniyetme çağımda. Üstelik izleri geçmiş ve gelecek kuşakları ağır bir bi­çimde etkileyecek bir deneyim oldu bu…

Ailemin Ak değirmen mahallesindeki konağında sakin bir şekilde geçmekte olan yaşamım, kuzenim Muhi’nin gelişiyle bir anda değişiverdi.

Muhi, halamın oğlu. Enise halamın… İstanbul’da oturuyorlar. Gerçi adı Muhibbi ama o kendisi Muhi densin istiyor. Ne o öyle, eski kafa dedesi başka bir şey bulamayıp kendi adını koymuş. Yuh be, onun babası da tutup ileride Muhi’nin oğluna kendi adını koyacak olursa biraz büyüdüğünde zavallı çocuğun utancından insan içine çıkacak hali kalmazmış. Ya gidip Kapadokya’daki yeraltı kentinde yaşaması ya da yüzünü plastikle kaplatması gerekirmiş… Tanrım ne biçim babalar vardı, ileride o çocuğun yaşayaca­ğı utancı hiç düşünmüyorlardı. Kalkıp oğluna Şeker diye bir ad koy, olacak iş miydi yani!

Muhi yalnızca bunları değil, daha neler  neler bi­liyordu…

Babaannemin ünlü bir sözü vardı: Onun bilmedi­ği beş vakit namaz, onu da bilir, kılmaz…

Henüz on dördüne basmıştı ama nice büyükleri suya götürür de susuz getirirdi. Zeki bir insandı. Bü­yükbabamın deyişiyle zeki değil de cindi, cin! Öyle­lerine zeki denmez, cin ya da hinoğluhin denilirdi.

Zeki dediğin kimse yeteneklerini olumlu işlerde kullanırdı. Oysa bununki öyle miydi? Aklı sadece şeytanlığa işliyordu.

“Kime çekmiş bilmem ki, babasıyla uzaktan ya­kından ilgisi yok. Nerede o kuzu gibi adam, nerede bu zırtapoz…”

Bunu da babaannem söylüyordu.

Babaannemin damadına bir gün olsun toz kon­durduğunu görmemiştim. Sürekli bir şeyler bulup övmeye, yüceltmeye bakardı onu. Bir kez bile hak­kında ağzından kötü bir söz çıktığına tanık olma­mıştım. Tanımayan babaannemi Enise halamın ka­yınvalidesi, Şeker Enişte’nin de annesi sanırdı. Enise halamın ikide bir bavulunu ve belalı oğlunu alıp baba evinin kapısına dayanmasının kusurunu da hep ona yükler, hiçbir zaman damadında aramayı akıl etmezdi. Çünkü babaannem gördüğüne inanırdı, su akıyor göz bakıyordu. Hani derler a, malı ortadaydı. Alemin bildiğini kuldan mı saklayacaktı, geçimsizin, şımarığın tekiydi kızı. Maymun iştahlı, evleneceğim diye tutturmuş, sonra da bir türlü ısınamamıştı ko­casına… İkide bir sudan bir bahaneyle tartışma yara­tıyor, ardından da tası tarağı topladığı gibi doğruca baba evine damlıyordu… Süpürge gibiydi mübarek. Hani çat burada, çat kapı ardında diye bir laf vardır ya… Bu da o misaldi işte. Bir yerde durduğu yoktu. Çat İstanbul’da, çat Sivas’ta… İki şehir arasında me­kik dokuyordu adeta. Eh, hoş geldi sefa geldi, gele­cekti elbette; burası onun da eviydi. Ancak öyle olu­ra olmaza kızıp baba evine sığınmaya da kalkışmazdı ya insan. Buradakiler de insandı canım. Onların da dostu düşmanı vardı. Millet ne derdi? İnsan biraz düşünce sahibi olmalıydı.

Tam bir felaketti Muhi. Geleli daha bir hafta ol­madan mahalleyi avucunun içi gibi öğrenmişti. Han­gi kız kiminle kırıştırıyor, hangi kadın kiminle gayri- meşru bir hayat sürüyor bunların hepsini biliyordu. Birçoğunu da kendi kendine uyduruyordu. Geldiği gün beni sigaraya alıştırmaya kalkışmış, alışverişle­rin üstünden nasıl tırtıklanır bunları öğretmişti. Bun­ların hiçbirini yapamıyorsam da, öğrenmiştim so­nunda.

Dedemiz Kuyumcu zade İbrahim Bey’i nasıl tır­tıklayacağımızı da…

Bu hinlikleri öğrenirken bir yandan da tırtıklandığım, harçlıklarımdan bir köşeye ayırdığım para­ları birer ikişer elden çıkardığımın hiç farkında de­ğildim. Dik tuttuğunda soyunan Amerikan dilberi­nin bulunduğu bir kalemi vardı. Onu kullanarak sızdırmıştı benden bütün paraları… Bunda kızmaya, laf etmeye hiç hakkım yoktu. O gizemli kalem onun­du. O sarışın kadını kaç kere soymuşsam eşek gibi parasın da verecektim. Bu işi o değil de bir başkası yapıyor olsa, kalemi alıp istediğim gibi bakacak ol­sam, parasını vermeyecek miydim yani?

Muhi’nin bir de küçük kardeşi vardı. Kundakta mı kucakta mı anımsayamıyorum. Adı bile aklımda değil. Belki de henüz konmamıştı… Ah, o çocuk yok mu? El kadar et parçasıydı ama görseniz ne belalı bir şeydi!.. O minnacık vücuttan çıkan ses koca konağı ayağa kaldırıyordu. Gecenin ilerlemiş bir saatinde bir ağlamaya başladı mı herkes ayaktaydı. Annesi, annem, babaannem… Babam bile ister istemez kal­kar, pantolonu elinde söylene söylene bacağını pan­tolonun paçasına geçirecek mi, yoksa yeniden sıcak yatağına mı dönecek, bu konuda gelecek talimatı beklerdi. Doktora, hastaneye götürülecekse arabaya atıp götürecek olan oydu tabii.

Enise halama söylenmelerin en yoğunlaştığı anlar işte bu saatler olurdu. Yürümeyeceğini bile bile bu evliliği neden sürdürdüğü, bu da yetmezmiş gibi on küsur yıl aradan sonra şu çocuğu neden doğurduğu sorgulanırdı. Üstelik öyle sakin sakin değil. Sitemle, azarlayarak. Birçok şeyi başına kakarak…

İşte o zaman dedem Kuyumcu zade Mehmet Hil­mi Bey devreye girerdi. Muhi’nin küçük kardeşinin gece ağlamalarında büyükbabamın yalnızca iki du­rumda devreye girdiği görülürdü. Ya çocuğun ağla­masının kaynağını sezmiş ve yardımcı olmak istiyor­dur ya da ev halkının çocuğun ağlamasını fırsat bile­rek Enise halamın üstüne fazla yüklendiğini düşün­müştür…

İşte bu iki durumda açılırdı ancak büyükbabamın odasının kapısı. Gıcırtısı falan duyulmazdı öyle. Uyandığı ayak seslerinden ve bastonunun takırtısın­dan anlaşılırdı. Büyükbabam elinde içine birkaç damla zeytinyağı damlattığı minik bir kâse ve bir te­lek, başta kendi odasının kapısı olmak üzere tüm menteşeleri arada bir yağlamayı ihmal etmezdi. Bo­yunun yetişmediği yerleri de birine yaptırırdı. Bu biri de daha çok, gün aşırı iğnelerini yapmaya gelen bir akrabamız vardı, o olurdu. Kardeşinin damadı. Babam amcasının yüzünü hiç görmemişti, aklı yetti­ğinde o çoktan ölmüştü. Altmış sekiz kuşağının ünlü simalarından biri olan amcasının duvara asılı çerçe­veli resmini, büyükbabamın şu iki nedenle kaldırmış olabileceğini düşünüyordu babam: Birincisi hazin bir şekilde ölümünü hatırlattığı için; ikicisi de küllenmiş bir yarayı deşmesin, tarihin tozlu raflarında unutulup gitmiş bir geçmişi anımsatarak ailenin geç­mişinde bir solcu olduğu yeniden gündeme gelme­sin… Eh, haksız da sayılmazdı, babama göre. O ka­ranlık günlerde o resmin duvarda durması hiç man­tıklı değildi. 12 Eylül’ün hemen ardıydı… Beşler Yönetimi’nin gün boyu televizyonda boy gösterip tehditkâr nutuklar atarak, dört bir yana korku saldıkla­rı, insanları gölgelerinden bile korkar hale getirdikle­ri günlerdi “nitekim”. (Sıra o günlerde anlamını bil­mediğim bu sözcüğe geldiğinde, usta bir taklitçi olan babamın biraz genizden gelen mekanik bir sesle üs­tüne bastıra bastıra sözcüğü heceleyişi bugün bile gözümün önündedir.) Evinize dost diye giren bir adamın, bir önceki darbecilerin fellik fellik aradıkları bir kişinin resminin evinizin başköşesinde asılı oldu­ğunu şöyle ufak yollu çıtlatması ya da boşboğazlık edip ağzından kaçırması ne demekti, düşünebiliyor musunuz?

Babam o günlerde en yakın arkadaşlarının arasın­da bile amcasının adını anmaya çekiniyordu. Anım­sıyorum da, bir keresinde böyle 12 Eylül’de gözler­den uzak yerlerde yaktıkları ya da duvarlara kazdır­dıkları gizli kütüphanelerde kıyı bucak sakladıkları kitaplardan kasılarak söz eden kendini bilmez arka­daşlarının alaylı sözleri ve dolaylı küçümsemeleri karşısında dayanamayıp böyle bir kişinin yeğeni ol­duğunu ağzından kaçırmaktan kıl payı kurtulmuştu. Bunu tabii onlar gittiğinde itiraf ediyordu…

Müveddet teyze işte bu ikinci kuşaktan amcanın kızıymış. Büyükbabamın iğnelerini vurmaya gelen Saffet Amca da onun kocası… Bitişikteki apartmanın ikinci katında oturuyorlardı. Kat karşılığı verdikleri, büyük babamların konağın bir eşi olan evlerinin ye­rine kondurulan beş katlı apartmanın… Saffet Amca iğneci değil, elektrik idaresinde çalışan bir memur­du ama iğneyi de bir iğneci kadar rahatlıkla yapabi­liyordu. Hatta şeker hastası olduğu ve sık sık kendi iğnelerini yaptığı için iğneciden bile iyi yapıyordu. Hani eli hafif diye bir söz vardır ya öyleydi işte. İğ­nenin ete battığını duymak bir yana tene değdiğinin bile farkına varmazdın. Bu yüzden de ailenin iğnele­rini hep o yapıyordu. Para kazanmak için değil, iyilik olsun diye. Zaten para kazanmak için iğne yapması­na gerek yoktu ki! Hanımı da kendi de çalışıyordu. Çocuksuz bir aile, kira derdi yoktu, maaşları onları gül gibi geçindiriyordu. Üstelik Saffet Amca iğnecili­ği aile içinde yapıyordu sadece. Şimdi büyükbabam haber salıp çağırtmış, yapılacak iğnem var, demiş, gelmiyorum mu desin? Geliyordu adamcağız… Müveddet teyze de ondan aşağı kalmazdı doğrusu. Ne zaman, hangi işimiz olsa koşarlardı. Saffet Amca yalnızca iğnelerimizi yapan uzak bir akrabamız ya da bir komşumuz değil, aynı zamanda da evimizin her türlü tamirat işlerine bakan ustamızdı. Duva­ra bir çivi çakılacak olsa ona haber verirdik. Çünkü elinden her iş gelirdi. Etrafa zarar vermeden, nereye nasıl çakacağımı bilirdi. Ne gibi malzemeler gerekti­ğini de… Sorunun ne olduğunu öğrenmesi yeterdi, ne gerekiyorsa alıp damlardı hemen… Büyükbabam çivi düşmanıydı. Çivi çakmaktan söz edildiğinde feleğini şaşırıyordu… Küçüklüğünde babam istiyor diye konağın sundurmasına yerleştirmek üzere kuş­ların barınması için bir kuş evi yapıyormuş. Bir şeye öfkelenip çiviyi yapmayı planladığı kuş evinin tah­tası yerine dalgınlıkla kendi dizine çakmıştı… Daha doğrusu sipariş verdiği marangozun yaptığını beğenmeyip evde kendisi yapmaya kalkıştığında o hır­sın arasında olmuştu bu kaza… Aksayan bacağı ve elinden düşürmediği şu gümüş saplı bastonu işte o yarım kalan kuş evinin eseriydi.

O gün bugündür çekiç, çivi şöyle dursun tornavi­daya, penseye bile el süremiyor, dokunmaktan geç­tik, görmeye tahammül edemiyordu. Gözleri önünde yaşanan bu olay babamı da derinden etkilemiş olma­lı ki eline kerpeten, pense aldığı görülmezdi. Onun çeşitli bahanelerle üzerinden atmaya baktığı bu iş ya bir usta çağrılarak halledilirdi ya da çok acil değilse, Saffet Amcaya bırakılırdı. Her iki durumda da bü­yükbabam o gün o saatlerde konaktan uzaklaşmanın bir yolunu bulurdu. Onun evden iyice uzaklaştığın­dan emin olmadıkça da usta işe başlatılmazdı.

Keyfi yerinde değilse, diyelim ki sızıları tutmuş ve yürüyerek ya da faytonla çarşıya gidecek kadar kendini iyi hissetmiyorsa bahçenin bir köşesine çeki­lir, güllerle uğraşırdı. Bazılarının üstüne üfürerek ağ kurmaya çalışan örümceği uzaklaştırır; gezinmekte olan bir uğurböceğini özenle alıp elinin üstüne yer­leştirerek sevgi dolu bakışlarla uçup gitmesini izler; bazılarını dayanamayıp hapşırtacağını, burnunu yü­zünü mosmor edeceğini bile bile eğilir, koklardı. Ba­zen de mevsimine göre bastonun tıpkı sapı gibi gü­müş bir zarf içine alınmış olan ucuyla bir dalı eğerek meyvelerden birini koparıp tadına baktığı olurdu. Bu arada kulağının bir pamuk parçasıyla sıkı sıkıya tıkalı olduğunu da unutmadan söyleyeyim… Neden diyecek olursanız hemen söyleyeyim: Çekiç sesi ku­lağına kadar ulaşmasın diye…

İş bittiğinde de ustanın gittiğini haber vermek için bağırmanın bir faydası olmadığını bildiğimiz­den birimizin yanına kadar gidip omzuna dokunma­sı gerekirdi. Çoğu zaman da bu ben olurdum ve om­zuna dokunmak yerine elinden tutmayı tercih eder­dim. Elinden tutup eve doğru sürüklemeyi… Çünkü büyükbabamın kendini bu şekilde bir kenara itilmiş hissetmekten mutlu olmadığını bilirdim.

İşin bittiğini anlayıp rahat bir nefes alır, kulağın­dan çıkardığı pamukları yakındaki bir küllüğe bıra­kır ve elimden tutup yürümeye koyulurdu… Yakın­da küllük yoksa elinden kapıp bahçenin çeşitli yer­lerine serpiştirilmiş çöp sepetlerinden birine atmak üzere koştururdum…

Tamir işiyle ilgilenen kişi herhangi bir usta değil de Saffet Amca ise aletleri toplayıp takım kutusunu aralığı taşlığa bağlayan kapının orada uygun bir yere yerleştirdikten sonra gider, kendisi haber verirdi işi­nin bittiğini. Ya da iki sandalye alıp büyükbabamı bahçedeki havuzun o sırada hangi tarafı gölgeyse oraya götürürdü. Bahçenin oldukça serin bu kesi­minde annemin ya da babaannemin getirdiği sade kahvelerini yudumlarken, karşılıklı olarak, hastalık­larından söz ederlerdi. Kanıksadıkları ve herhangi bir iyileşme beklemedikleri hemen belli olan bu has­talıklar konusunda ikisinin de tek dileği daha kötüye gitmemesiydi…

Bu içten dertleşmeler sırasında bakışları, neden bilmem, genellikle havuzun neredeyse balçığa dö­nüşmüş sularında yeşermiş bitkiler üzerinde fıldır fıldır gözlerle etrafı süzen küçük kurbağalara çevrili olurdu. Özellikle de konuşacakları başka bir şey kal­madığında… Ya da konuşmaları bir açmaza girmiş de konuyu değiştirme gereksinimi doğduğunda… Birbirinin soluklarını dinlemektense cankurtaran si­midi gibi sarılıverdikleri bir konu oluyordu bu. Ha­vuzda nilüferlerin, suterelerinin, kırmızı balıkların olduğu o görkemli günleri anmanın politik sorunlar­da olduğu gibi karşı tarafı üzme, gönlünü kırma ris­ki yoktu. İki tarafın da söyleyecek söz bulmakta zor­lanacakları bir konu değildi. Bu yüzden havuzla ilgi­li bir şeyler söylemek, sıkıştıklarında sıklıkla başvu­rulan bir yoldu. Havuzun geçmişiyle ilgili birtakım şeyleri anar, bugünkü haline ağıtlar yakmaktan bir türlü geri kalmazlardı. Sonu derin bir iç çekişle biten bir anma olurdu bu. Bu arada Saffet Amca da her fır­satta dile getirdiği pişmanlığını kim bilir kaçıncı kez yinelemeyi unutmazdı: O güzelim konağı kat karşı­lığı vererek bir beton yığınının ikinci katma tıkılmak gibi bir akılsızlık yapmış olmanın pişmanlığını…

Evde kim var kim yok üstüne yüklenmeye başla­dığında büyükbabamın bastonunun sesi Enise hala­ma ilaç gibi gelirdi. Salonun tahta kaplama zemi­ninde babasının bastonunun takırtısını duyunca öyle rahatlardı ki! Bu ses birazdan babası gelip onu yürü­meyen bir evliliği ısrarla sürdürmekte direndiği ya da geçinmek için zerre kadar bir çaba göstermediği yolundaki eleştiri bombardımanından kurtaracak demekti. Böylece   İstanbul-Sivas arasını suyoluna çe­virerek her atışmada bavulunu toplayıp baba evinin kapısına dayanan bir kadına ev halkının söylenmele­ri kesiliverecekti. Akıl kârı mıydı Allah aşkına? Onca yolu tepip geliyor, bir süre sonra buradan da bıkarak kendisini almaya gelen kocasının peşine düşüp yeni baştan evinin yolunu tutuyordu, akılsız!.. Sebat edip birkaç yıl dayanabilseydi, hadi neyse yine… Birkaç ay sonra yeniden damlamayacağını kim garanti ede­bilirdi ki?..

Herkese karşı çok katı olan büyükbabam, Enise halam söz konusu olunca bir yumuşayıveriyordu ki, görecektiniz! Babam, bazen babasının bu dangalağın – Enise halamdan söz ediyordu tabii – on beş yılda en azından yirmi beş kere küsüp geldiği halde bir gün olsun kızına “ya bu işi bitir ya da dizini kırıp evinde kocanın çocuklarının yanında otur… Ne bu böyle pırt zırt da gelinmez ki…” dediğine tanık olma­dığından yakınırdı.

Babasının derdi onlarlaydı. Şikâyetleri, homur­danmaları, bağırıp çağırmaları sadece babama ve Firdevs halamaydı. Aynı mahallede oturduğu halde yatalak kayınvalidesine baktığı için son zamanlarda hayli seyrek uğrayan Firdevs halam bu tür dertleş­meler sırasında büyükbabam için, “Tabii Enise’yi di­şi kesmiyor…” diyordu. Ancak Enise halamın da öyle dişli bir insan havası yoktu doğrusu. Neden öyle di­yordu, anlayamıyordum… Hem öyle olsa bu kadar ezilir, kendisine bu kadar laf söyletir miydi? Babaan­nem zavallıyı köşelere sıkıştırıp “Her defasında ada­mın aramasını bekleyecek değilsin a, bir de kendin ara, gönlünü almaya bak… Adamınki de can, bir gün canına tak deyip ne arayıp ne soracak… Allah’a ayan, ben olsam öyle ederim…” diye başının etini yiyordu ve o da buna katlanıyordu. Bu ne biçim dişlilikti? Ba­bama göre resmen dangalaktı kız kardeşi. Bacak ka­dar oğlu bile ondan akıllıydı. Kafası ondan çok daha iyi çalışıyordu.

Kafası çalışıyor da söz mü yani? Ohoo, oğlu Muhi cindi cin! Ne uyanıktı! Ne hinoğluhindi! Anasının gözüydü. Hani derler a, Muhi de, yat bakalım, neler görecektin rüyanda? Hoş, yatmaya ve rüya görmeye gerek yoktu. Yatmadan da görüyordum Muhi’nin cinliklerini. Bir, beş değildi ki! Yeri geliyor, bir saatin içinde kırk hinlik yapıyordu.

Bir gün nereden akıl ettiyse “aşağı mektep” de­diği geneleve gitmeyi aklına takmıştı. Ben de gitmek istiyorsam, destek olmalıydım kendisine.

Nasıl mı?

Nasıl olacak? Oraya gitmek için para gerekiyor­du. Birkaç gün harçlıklarımızı biriktirecek, o parayla gidecektik.

Bu arada bu birkaç gün akla hayale gelmeyen bir sürü masraf çıkararak annelerimizden, babamdan, babaannemden hatta büyükbabamdan çeşitli bahane­lerle paralar almıştık ama bunların bir kısmı Muhi’nin el altından içtiği pahalı sigarasına gittiğinden birik­tirdiğimiz para gerekenin yarısını bile karşılamıyor­du. Tam bir hafta boyunca bir şeyler aldırmak için çarşıya yollasın diye babaannemin burnunun dibin­den ayrılmaması, Müveddet teyzeye uğrayıp bir şey alınacak mı diye sorması da işe yaramamıştı. Muhi bu alışveriş dümenini dönüşte paranın üstünden kendisine uzatılacak olan birkaç kuruş harçlık için yapmıyordu yalnızca. O para asıl kazancının yanın­da devede kulak kalırdı… Pirinci, şekeri, zeytini sipa­riş olarak kendisine verilenden daha az satın alarak aradaki farkı cebine atıyordu. Bu da öyle azımsana- çak şey değildi. Bu yüzden de belli saatlerde kapı önünde kulağı kirişte tetikte bekliyor, bakkala yolla­mak üzere bir çocuk çağıran konu komşu oldu mu, ok gibi fırlayıveriyordu. Başardığı da oluyordu hani. Daha ilk denemesinde pencereden başını uzatarak komşu çocuklardan birini rica minnet bakkala gön­dermek isteyen bir hanıma kendi deyişiyle “yardım­cı olmuştu” ve yine kendi deyişiyle “bir papele yakın yolunu bulmuştu.”

Ne var ki az sonra adamcağız bir kilo pirinç üç bardak mı gelir diye üşenmeden bakkalın kapısına dayanıvermesin mi!.. Bereket versin, adamcağız, dük­kanı işlek bir yerde bulunduğu ve kime ne sattığını anımsayacak kadar sinek avlayan yer olmadığı için tartışmayı büyütmek istememişti. İnsanlık hali, hata­lar bizim için diyerek pirinç dolu kesekağıdını terazi­nin gözüne yerleştirmiş ve küreği daldırıp üstünü tamamlamıştı. Hem de kadını terazinin yanına çağı­rıp rakamları gözünün içine sokarcasına göstererek…

Kadın da çaçaronun biri olmalıydı. Eksik tartıp ardından da bir yanlışlık olsa bile düzeltirim havala­rında dürüstlük taslayan bakkala söylenerek uzakla­şırken bir yandan da tehditler savurmaktan geri kal­mıyordu. Bir daha dükkânının kapısının önünden bile geçmeyecekti. Yalnızca bu kadarla kalsa canına minnet! Eksik tarttığını herkese söyleyecek ve o boyunsuz kamburu cümle âleme rezil edecekti…

Belki bu olay değil ama Muhi’nin yaptığı birçok şey annemin ve babaannemin de kulağına gidiyor­du tabii.

Hınzırlıklarından zarar gören komşular çocuğa karşı uyanık olmaya çalışırken onu anneannesine, yani babaanneme şikâyet etmeyi de ihmal etmiyorlardı.

Babaannemin kendi kendine ya da annemin, hat­ta babamın yanında “Ne yapmalı da şu lanet herife bir telefon ettirmeli?.. Şu kızın gönlünü alsa da, be­nim akılsız kızım uğursuz oğlunu alıp tıpış tıpış evi­ne dönse. Bizi el içine çıkamaz hale getirecek bu oğ­lan… Bir şey değil, ötekine de örnek olacak…” diye söylendiğine, hatta bunun için dualar ettiğine bile tanık olmuştum.

Bana kötü örnek olabileceği konusu sırf babaan­nemi değil, annemi ve babamı da rahatsız ediyordu.

Emin değildim ama büyükbabamın bile kafasını kurcalıyor olabilirdi. Öfkeliydi falan ama duygusuz bir insan değildi büyükbabam. Çok zekiydi. Olanla­rı görüyor, seziyordu. Gerekli bağlantıları kuracak kadar kafası çalışıyordu. Enise halama olan sevgisi, onu iflah olmaz bir ipsizin zehrini öteki torununa ak­tarmasına göz yumacak kadar kör ediyor olamazdı. Ne kadar iyi yetiştirilmiş olursam olayım, etkilenme­mem mümkün mü? Muhi denen o çocuk şeytana pa­bucu ters giydirip evliyayı bile yoldan çıkarırdı. Bir keresinde annemin anneannemle yaptığı bir telefon konuşmasına tanık olmuştum. Aynen böyle diyordu. Babaannemin sabrının iyice taştığını, kadıncağızın tekkelerden, muskacılardan medet umar hale geldi­ğini söylüyor, beni de etkilemesinden duyduğu kor­kuyu dile getiriyordu. İçeri girdiğimi fark edince ko­nuyu hemen değiştirmeye kalkışmıştı ama kimden ve neden söz ettiği bal gibi ortadaydı.

Korkmakta da haksız sayılmazdı hani. Sigarayı ilk kez onun zoruyla denemiştim. Çeşitli bahanelerle girilen mağazalarda tezgâhtarın gözünden uzak so­yunma kabinlerine kafa uzatılarak nasıl çıplak kadın bedeni görülür bana o göstermişti. Mutfaktan çaldığı elmaların aynı sokakta, iki ev aşağımızdaki açık ha­va sinemasında satışına beni de bulaştırmıştı. Satış işiyle ilgim yoktu, sadece onun ikisi pantolon ceple­rimde biri elimde, sinemaya üç elma daha götürme­sine aracılık ediyordum, o kadar. Ama sonuçta işin içindeydim tabii… Bütün aile yesin ve Muhi’nin kü­çük kardeşine suyu içirilsin diye alınan elmaları cep­lerimize doldurup satıyorduk… Bir gün filmin en he­yecanlı, gerilimin en yoğun olduğu yerinde “elma” diye bağırarak ilgiyi dağıttığı ve reflektörün önün­den geçerek ekranı kararttığı için görevliler tarafın­dan yaka paça sinemadan atıldığında ben de onunla birlikteydim.

Arbede sırasında aldığımız darbe izlerini, çürük ve morlukları da iki kuzen güreşirken oldu diye ge­çiştirmiştik.

O haydudun bana yaptıramadığı tek şey babaan­nemin mutfak masrafları için ayrılan parayı koydu­ğu kavanozdan ara sıra fark ettirmeden bir avuç alıp kendisine vermemdi. Buna asla yanaşmıyordum. Be­ni götürmeye söz verdiği “aşağı mektep”ten vazgeç­mek pahasına da olsa yapamazdım bunu… Kendisi bu konuda damgalıydı. Babaannem tarafından her an göz hapsinde tutuluyordu. Su alma bahanesiyle gittiği mutfakta ortalığı ıssız bulup elini kavanoza daldırırken az enselenmemişti hani. Bu yüzden de o geldiği zamanlar para kavanozu mutfakta çekirge gibi o tencerenin içinden ötekine taşınmaktan bir hal oluyordu. Bir gün bir yere koymuşlarsa ertesi gün alıp bir başka yere koyuyorlardı. Üstelik kavanozda pek o kadar para olmazdı. Çünkü gerekli malzeme­yi babam, çoğu zaman da büyükbabam toptan alıp depoluyorlardı.

Bizim ev öyle başka evlere benzemezdi. Şekerin yağın, yarım kilo, bir kilo alındığı, her şeyin gidim gidim kullanıldığı bir ev değildi. Kâhyalar, hizmetçi­ler görmüş bir konaktı. Kavanozdaki para sadece hiç hesapta yokken ihtiyaç duyulan bir şeyin ya da var sanıldığı halde bitmiş olan bazı malzemelerin o an için karşılanmasında kullanılmak üzere ayrılmıştı.

Lanet kavanozu saklamak bir dertti. Yalnızca sak­lamak olsa ne âlâ, sakladığın yeri bulmak, taburenin üzerine çıkıp onu oradan almak da öyle… Bir gün ba­baannem onu üst rafta dizili kubbemsi kapakları olan sahanlardan birine saklayacağım diye çıktığı ta­burenin üzerinden düşmekten mucize eseri kurtul­muştu. Hafta sonu ya da bir bayram tatili olmalı ki; babam evdeydi de, bir şey almak, belki de birine bir şey söylemek üzere girdiği mutfakta annesinin düş­mek üzere olduğunu görüp hemen belinden yakalayıvermişti. Gerçi bu arada babaannemin dirseği oğ­lunun çenesine çarpmış ve babamın yüzü kabarıp kalkmıştı ama buna şükürdü. Kadıncağız düşüp kal­çasını kırsa daha mı iyiydi? O yaştaki bir insanın ke­miği kolay kolay iyileşir miydi?

Ne zaman ki işi babaannemin sandığının anahta­rını yaz kış sırtından eksik etmediği yeleğin cebin­den alıp kendisine vermem konusunda ısrar etmeye vardırmıştı, daha fazla dayanamayıp durumu anne­me yetiştirmeden duramazdım artık.

Her ne kadar gammazlıktan nefret ediyorsa da bu davranışım bayağı sevindirmişti annemi. O şeytan çocuğun aklına uyup da dediğini yapmayışım doğ­rusu çok çok iyi olmuştu. Eh, boru mu, kimin oğluy­dum! Annem de, babam da, öteki büyüklerim de ne­yin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor, söylüyor, en önemlisi de kendileri o doğrultuda davranıyorlardı.

İşaretparmağıyla burnumun ucuna bir fiske kon­durup ardından saçlarımı dağıttıktan sonra çıkıp taşlıkta fasulye ayıklayan babaannemin kulağına fısıldayıvermişti olanları. Hoş, ortada gözle görünür bir değişiklik olmamıştı. En azından benim görebil­diğim bir şey yoktu. Ama Muhi’nin işi bu kadar ileri götürebildiğini görerek paniğe kapılmadıkları söyle­nemezdi. Boş bulunup da o şeytanın aklına uymaya­yım diye annemin sık sık yaptığı uyarılarından açık­ça anlaşılıyordu bu.

Babaannem de her fırsatta o şeytana haddini bil­dirmek istercesine onun gözleri önünde sırtımı sı­vazlıyor, hatta kolumdan yakalayıp başımı eğdire­rek sarı saçlarıma öpücükler kondururken “Boyunu severim ben senin… Herkes senin gibi olsa… Senin halin bir başka” deyip duruyordu.

Bundan rahatsız olmasına oluyordum elbette. Ne var ki yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Rahatsızlığımın iki nedeni vardı: En başta bu tür pohpohlanmalar bende henüz küçük bir çocukmuşum duygusu yaratıyordu. Oysa on üç yaşımı doldurmak üzereydim. Yakında on dördüme basacaktım. Artık bu tür pohpohlanmalar değil de daha başka şeyler bekli­yordum. Delikanlılığımı, evin direği oluşumu vurgu­layan şeyler… İkincisi de Muhi daha sonra bu cümlele­ri sık sık yineleyerek benimle dalga geçiyordu…

Muhi’ye “şeytan” demeleri yanlış sayılmazdı. Ze­kâsını onun kadar şeytanca kullanabilen bir başka insan görmedim. Ne o zamanlar, ne de bugün…

Şeytan’ın bile aklına gelmeyenleri akıl eden Muhi, her gün beni havuzun yanındaki çardağa çekip top­lam paramız konusunda bilgilendiriyor ve üstünü tamamlamak için birçoğu yerine getirmem mümkün olmayan işler yapmamı öneriyordu.

Çardak boş değilse konağın arkasında, ateş dikenlerinin dibinde, yan yatırılmış ve içine rengârenk sar­dunya saksıları yerleştirilmiş devasa küplerin orada, çimenlerin üzerine uzanarak yapıyorduk bu gizli görüşmeleri.

Çardağın da yaz ortasında boş olduğu nerede gö­rülmüş? Her saat birileri oluyordu mutlaka…

En çok da Enise halam… Dirseğini kilim desenli yastığa gömer, ayağını masanın üzerine uzatıp ki­tap okurdu. Onu bu halde gören annem ifrit olurdu. Kazık kadar oğluyla henüz kırkı bile çıkmamış ço­cuğunu alıp baba evine sığınmış bir kadının şımarık bir kız gibi biraz önce görümcesinin yaprak sardığı, sigara böreği hazırladığı masanın üzerine ayağını uzatıp roman okuduğunu görmesi kimi çıldırtmazdı ki?.. Üstelik biraz sonra bütün aile bu sofranın başı­na toplanıp yemek yiyecekti… Masayı sabunlu suyla ovarak bir güzel yıkıyordu. Temizlik yönünden bir sorun olmadığından emindi, ama o ayrıydı. Yeme­ğe çatalı her uzatışında bunu düşünerek iğrenmek­ten de kendini alamıyordu. Ne yapsın, aileden öyle görmüş de diyemiyordu. Çünkü ailede öyle bir şey olmadığını gayet iyi bilirdi. On beş yıldır bu ailenin içindeydi ve ne biliyorsa gelin olarak hiçbir şey bil­meden geldiği bu evde görmüş, burada öğrenmişti. Bunu arkadaş sohbetlerinde sık sık itiraf ederdi, ha­lamın, üstünde yemek yenilen masanın üzerine ayak uzatıp kitap, gazete okuma alışkanlığını bu evden almadığı kesindi. Babaannemin, büyük babamın bu konularda ne kadar duyarlı olduklarını çok iyi bilir­di. Bu aileden nasıl böyle bir kız çıkmıştı, anlayamıyordu bir türlü.

İşte yine çardağı Enise halamın işgal ettiği böyle bir gün olmalıydı ki, çok önemli bir konuyu konuş­mak istediğini söyleyerek beni sardunyaların süsle­diği küplerin dibine çekmişti Muhi.

Vakit öğleye geliyordu. Büyükbabam sabahleyin kahvaltıdan kalkarken bastonun ucuyla saçlarımızı yukarı kaldırarak çok uzadıklarını, eğer ördürmeyi düşünmüyorsak ikindi vakti bizi berbere götürece­ğini söylemişti.

Ardından da birkaç adım sonra durup duyguları­mızı kamçılamak istercesine, şunları eklemişti:

“Yok eğer, annelerimizin dizlerinin dibine oturup güzel güzel ördüreceğiz diyorsanız, bileyim de ona göre, birkaç tokayla kırmızı kurdeleler alayım…”

İkimiz aynı anda “berber!” diye haykırmıştık.

Önemli diye beni soluk soluğa gözlerden ırak ar­ka bahçeye çekişinin nedeni şuydu Muhi’nin: “Hani büyükbabam bizi berbere götürecekti ya…”

“EE?” diye sözünün arkasını bekliyordum.

Düşünmüştü de, hani berbere büyükbabam kendi­si götürmese de, şöyle yapsaydık… Tıraş parasını bize verse, berbere biz kendimiz gitseydik, daha iyi olmaz mıydı? Üstelik büyükbabam büyüdüğümüzü gör­mekten mutlu olurdu. Kocaman adam oldular, kendi işlerini kendileri görebiliyor diye göğsü kabarırdı. Ba­karsın harçlığımızı bile artırırdı. Öyle ya delikanlı ada­mın harçlığıyla, çocuğun harçlığı bir olur muydu?..

Tamam, bunun kötü bir yanı yoktu ama bunları kim söyleyecekti büyükbabama?

Ailenin kendisiyle ilgili görüşlerini çok iyi bildi­ğinden, Muhi bunu benim yapmamı istiyordu. Bu konuyu ben dile getirecek olursam, büyükbabam al­tında bir hinlik aramazdı. Oysa o söylerse, kim bilir aklına neler gelirdi?

“İyi ama akla gelebilecek ne var ki? Bunda nasıl bir hinlik olabilir?” dememe kalmadı, seninki kolu­ma yapışıverdi:

“Uyuma oğlum…”

Kulağıma yapacaklarımızı fısıldadı bir bir Bü­yükbabamdan tıraş parasını alacak ama berbere git­meyecektik… Gittiğimizi söyleyecektik sadece. Birbi­rimizin saçını kesecek ve paraları cebe indirecektik.

“İyi ama ben bilmem ki! Korkarım. Tıraşın nasıl yapıldığını bilmiyorum… Tıraş makinesini elime bile almadım…”

Bir an boş bulunup verdiğim bu ilk tepki öyle bir işine geldi ki sormayın! Kendini olaydan sıyırıverdi hemen. Benim tıraşımı o yapacaktı. Sonra da gidip berberde kendi tıraşını yaptıracaktı. Zaten onunkinin o kadar acelesi yoktu. Baksana benimkinin yarısı kadar bir şeydi. Hem belli mi olur, bakarsın bir süre sonra büyükbabam unutur, “Kestir şunu!” diye yeni­den para verirdi… O vermezse, dert mi yani, annean­nesinden alırdı… Korkmama gerek yoktu, berberden iyi kesiyordu saçı. Ohoo, bu ilk kesişi olmayacaktı ki… Kırk kere yapmıştı bu işi. Babası bile çoğu za­man berberin yaptığı tıraşı beğenmiyor, eve geldi­ğinde saçını ona düzelttiriyordu. Muhi’nin bir konu­yu kafasına takıp da başaramadığı nerede görül­müş? Allem kalem edip, beni buna ikna etmenin ve hiç vakit kaybetmeden büyükbabamın yanına yolla­manın bir yolunu bulmuştu.

Çardaktaki hasır örgü koltukta gözleri havuzun yosunlu suyuna dikili gül şerbetini yudumlarken çe­kine çekine yanına sokulduğumu fark edince kalan şerbeti tepesine dikip bardağı masanın üzerindeki tabağına bıraktı büyükbabam. Parmaklarının ucu­nu tabağın kenarında bekleyen ince bir dantel şerit çekilmiş ıslak beze bastırıp şöyle hafifçe sildi. Bir is­teğim olacağını anlayıp yaz boyu çardak masasının üzerine yerleşen ve düğmelerinden biri zaman za­man fırlayıveren sırtına bağlı pili kendinden büyük radyonun sesini kıstı. Ardından bu isteği dile getir­memi kolaylaştırmak istercesine gümüş saplı basto­nun ucuyla şöyle bir daire çizdikten sonra, “Hayrola, bir şey söyleyeceksin galiba…” dedi.

Oldukça serinkanlı davranmaya çalışarak:

“Hani bugün ikindi vakti bizi berbere götürecek­tin ya…” diye söze koyuldum ve Muhi’nin söyledik­lerini bir bir aktardım.

Hem de hiç değiştirmeden tam onun cümlele­riyle. Seslendiren bendim ama söylediklerim birebir onun cümleleriydi.

Büyükbabamın sevincini görecektiniz! Torunu büyümüştü de berbere kendi başına gidecekti artık. Bundan âlâsı olur muydu? En ufak bir kararsızlık ifadesi göstermeden çıkarıp ikimizin berber parasını masanın üstüne bırakıverdi hemen.

Çırağa vereceğimiz bahşişi de unutmadı tabii. O da kentli olmanın şanındandı. Böyle üç beş kuruş­tan kaçmanın âlemi yoktu. Üstelik her birimiz ber­ber parasını ve bahşişi teker teker ödeyecektik ki, bu işi usulü erkânınca yerine getirmiş olalım. Bu arada dondurma paralarımızı da ekledikten sonra uzatıp uzatmama konusunda kararsızca beklediğim elimi yakalayıp masanın üzerinden aldığı paraları avucu- ma kıstırdı. Biraz önce gül şerbeti içtiği bardağı da tabağıyla birlikte öteki elime tutuşturdu.

Heyecandan kalbim duracak gibiydi. Nasıl olup da kendimi ele vermediğimi ve nasıl olup da havuç gibi kızarıp bu sırrın açığa çıkmasına yol açmadığı­mı, inanın, şu anda bile anlayabilmiş değilim.

Aslından da kızarmadığım nereden belliydi?.. Belki de kızarmıştım da büyükbabam bunu hayatımda ilk kez olarak kendi başıma berbere gitmeyi önermiş oluşu­ma yormuş olabilirdi pekâlâ. Ben böyle bunları düşü­nerek kararsız adımlarla yürürken büyükbabamın arkamdan seslendiği ve çırağa bahşiş vermeyi unut­mamamızı bir kez daha öğütlediği duyuluyordu.

Şerbet bardağını taşlıktaki masanın üzerine bırakıp soluğu konağın arkasındaki kocaman küplerin orada aldığımda, Muhi’yi sabırsızlıkla beni bekler buldum. Bu işin olacağından o kadar emindi ki beni çardağa yolladıktan sonra hemen koşup annemin dikiş maka­sını pantolonunun cebine yerleştirmiş, gizli köşemiz­de beni bekliyordu. Yaşıtı, hatta yaşının çok çok üstün­de bir kız ya da tanımadığımız genç bir kadın gördü­ğünde şöyle fiyakayla çıkarıp kulaklarının gerisine doğru iki darbe attıktan sonra ince dişli tarafını yeni terlemeye başlamış bıyıklarının üzerinden geçirdiği tarağı zaten gömleğinin cebinden eksik olmuyordu. Avuç içine sığacak küçüklükteki çift taraflı aynası da hep orada olurdu. Terslik bu ya, o gün yerinde olma­yacağı tutmuştu. Belli mi olur, işin vahametini görüp tepki göstermeyeyim diye saklamış da olabilirdi. Muhi’nin işine akıl ermezdi. Her şey beklenirdi.

İşin garibi, hani bir söz vardır, yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış.

Aynayı yanına almayı unuttuğu için kendini suç­lu hissedip özür dileyeceği ya da gidip bir koşu ge­tireceği yerde beni suçluyordu. Ne pimpirikli adam­dım, gölgemden korkuyordum… O benim yerimde olacaktı ki şimdi tozunu attırırdı her tarafın… Kendi­si gidip alamazdı aynayı; hemen kuşkulanıverirler- di. Bir işler çevirdiğini düşünürlerdi. Çok istiyorsam ben gidip alabilirdim…

Ancak, unutmamam gereken bir nokta vardı. Onu da hesaba katmalıydım. Aynayı almaya gitti­ğimde, bak söylemedi demeyeydim, bir yere yollaya­bilirlerdi beni… Bu her zaman mümkündü… Bizim­kilerin huyunu ben ondan iyi biliyordum… İçeri gir­diğimi görüp de bir yere yollayacak olurlarsa bu iş yattı demekti. Ertesi gün büyükbabamın peşine takı­lıp tıpış tıpış berberin yolunu tutmak zorunda kalır­dık. O zaman da “aşağı mektep”i falan unutmamız gerekirdi.. Hem insan biraz güvenirdi canım… Ya­bancısı mıydım ben onun? Zor duruma düşmemi is­ter miydi hiç? Bugüne bugün kuzendik biz. Birbiri­mize destek olmamız gerekiyordu. Şu pısırıklığı üze­rimden ne zaman atacağımı merak ediyordu doğru­su… Kazık kadar adam olmuştum, hâlâ ana kuzuları gibi davranıyordum. Hani ağzı süt kokan ana kuzu­ları vardı ya onlardan farksızdım. Böyle giderse be­nim birkaç gün içinde gitmeyi planladığımız “aşağı” da bir iş becerebileceğim konusunda da kuşkulan­maya başlayacaktı artık…

Tamam, bazı yaramazlıkları olmuyor değildi. Ama o kadar da olacaktı canım. Gençti, hareketliydi. Kendini tutamayıp yaptığı birtakım ufak tefek haşa­rılıklardı bunlar. Hepsi o kadar. Üstelik adı üstünde haşarılık… Öyle bağışlanamayacak şeyler değildi. Ai­lede ona pek iyi gözle bakmıyorlardı ama bunun ne­deni onun kötü bir çocuk oluşundan kaynaklanmı­yordu. Babasına olan öfkelerinden dolayı onun küçü­cük şeylerini gözlerinde büyütüyorlardı. Hani anne­siyle birbirini yiyorlardı ya, işte temel sorun oydu.

Sonuçta ne yapıp etmiş, beni önüne oturtmayı başarmıştı. Hem de ayna falan olmadan… Çok geç­meden parmaklarına geçirdiği ve berberlerin yaptığı gibi artistik bir biçimde şöyle birkaç kez şakırdattı­ğı makasın saçlarım üzerinden geçtiğini hissetmeye başlamıştım. Geçerken de önce bir kırt sesi, ardından da başımın makasın geçtiği kısmında bir hafifleme hissediyordum.

Berber dediğin çenesi düşük olur tabii. Sürekli konuşur, futboldan söz eder, politikadan söz eder, artistlerden, günün filmlerinden, gündemdeki şarkı­cının yeni şarkısından… Muhi’nin onlardan nesi ek­sikti ki… Onlar kadar o da biliyordu bütün bunları. Durmadan bir şeyler anlatıyor, ara sıra çenesini din­lendirmek istercesine durup makası şaklatıyordu… Belki de işe biraz heyecan katmak istediğinden yapı­yordu bunu… Ama sık sık yineliyordu bu makas şak­latma işini… Ardından da yeni baştan daldırıyordu saçların arasına… İkide bir de bir şeyler soruyordu. Elimden geldiğince serinkanlı olmaya bakıyordum. Kıpırdamıyor, ağzımı açmıyordum. Kıpırdarsam makas yanlışlıkla saçımı kökten alırdı ya da kulağı­mı falan keserdi… Muhi bu konuda kendisi de her­hangi bir garanti veremiyordu. Gelgelelim bunu işin başında değil, her şey olup bittikten sonra söylüyor­du bana. Ne zaman ki beni önüne oturttu, ne zaman ki saçlarımı kırkıp kırpıp atmaya başladı ancak o za­man… Belli mi olur her işin birtakım riskleri vardı… Tanrım, bakar mısınız, neler söylüyordu!.. Oysa saç­larımı kesmesini kabullendirene kadar ne diller dök­müştü! Şimdi de kalkmış risklerden söz ediyordu. Tabii maskara maymuna dönecek olan o değildi na­sıl olsa. Onun için de rahattı ve makası saçlarımın arasına daldırırken hınzırca bir keyif alıyormuş gibi geliyordu bana. Makasın çeliğinin soğukluğunu his­seden tenimin şöyle kasılıp gevşediğini, bedenime bir ürpertinin yayıldığını fark etmenin keyfi…

O tıraşını bitirmişti ama ben de bitmiştim hani. Üstelik bitti dedikten sonra bile, dur şurası uzun kal­mış… şurayı unutmuşum diye beni kim bilir kaç kez yeniden dizinin dibine oturtmuş, kurbanlık koyun gibi kafamı eğip beklemek zorunda bırakmıştı. Her şeye de bahanesi hazırdı, kıpırdamıştım da ondan öyle olmuştu. Ne vardı sanki, sineği kovmanın sırası mıydı? Makasın altında kıpır kıpır oynayıp durur­sam olacağı buydu… İki dakika sabretsem ölürdüm, değil mi? Onu suçlamaya hiç hakkım yoktu. Berber koltuğunda o yana bu yana kıpırdanıp duran bir in­sanın mükemmel bir tıraş beklemeye hakkı yoktu.

Saçlarımı ne hale getirdiğini görüyor ve paniğe kapılıyor olmalı ki gördüğümde şok yaşamayayım diye beni buna hazırlamaya çalışıyordu. Bu arada suçu kafamın anatomisine yüklemek de başarısızlı­ğına akılcı bir kılıf bulmanın bize başka yolu oluyor­du: Kafa kafa değildi ki, tıraş tıraşa benzesin… En­gebeli araziydi mübarek… Kafam yamuk yumuksa makas ne yapsın dı?.. Kuş mu konduracaktı yani? Birtakım kusurlar olacaktı elbette…

Elimde ayna yoktu ama bir berber aynasının önündeymişim gibi kafamın içler acısı halini göre­biliyordum. Üstelik sadece ön kısımlarını da değil… Hani berber işini bitirir de başınızın arkasını ve ense­nizi gösterip onayınızı almak istercesine kafanızın ar­kasına bir el aynası tutar ya aynen öyle işte… Ensemin halini bile gözlerimin önünde canlandırabiliyordum.

Sonunda parmaklarıyla tutabildiği fazlalıkları al­dıktan ve dişlerinden birkaçı kırık tarağıyla ön kı­sımdaki saçları alnıma dökerek perçemlerimi de dü­zelttikten sonra, makası ve tarağı kendisine hayli ol­gun bir yetişkin havası veren mavi çizgili kahverengi gömleğinin cebine yerleştirdi. Elinin tersiyle omzuma, enseme, sırtıma, yüzüme dökülen saçları silkeledi.

Bunu da öyle rahat sakin bir şekilde değil, belki ilgisini bu kadar zaman bir noktada toplamaya alışık olmadığından usandı onun için, belki de fırsat bu fırsat deyip kendisine oranla hayli rahat bir yaşam sürdüğüm için, canımı acıtarak yapıyordu. Büyük bir olasılıkla bana duyduğu hıncı çıkarmak amacıyla böyle hırpalıyordu. Hem de ne hırpalama! Vurduğu yerden şimşekler çaktırıyordu.

Bu duygu o kadar baskın çıkıyordu ki, saç kesimi sırasında hissettiğim yolunmaların da o anda sandı­ğım gibi acemilikten değil, kasten olduğunu düşün­mekten alıkoyamıyordum artık kendimi.

Bu arada fırsattan yararlanıp daha fazla tartakla­masına, elinin değdiği yerlerde şimşekler çakmasına, her tarafımın kabar kabar olmasına engel olmak için onu dirseğimle uzaklaştırmış, kendi temizliğimi ken­dim yapıyordum. Üstüme yapışan kılları temizlemek için silkinip dururken bir yandan da parmak uçlarımı kafamda gezdirerek telaş içinde Muhi soytarısının kafamı neye benzettiğini anlamaya çalışıyordum.

O da en az benim kadar heyecanlanmışa benzi­yordu. Şu iş bir an önce bitse de ne olacaksa olsa der gibiydi. Çünkü işi henüz bitmemişti. Bir de saçların yıkanması faslı vardı. Birkaç adım ötemizdeki tu­lumbaya dikmişti gözünü. Sonra tulumbanın kolu­nun çok gürültü çıkardığını anımsamış olacak ki vazgeçti… Bunu böyle söylemedi tabii. Tulumbada yıkarsak konağı ayağa kaldırırız demedi. Kendince bir gerekçe buluverdi hemen. O lanetin suyu soğuk oluyordu… Bunu ileri sürerek bu telaşlı, ivecen hava içerisinde beni bahçenin dip kısmında, iki duvarın birleştiği köşeye yerleştirilmiş ocağın yakınındaki musluğa doğru sürükledi. Onun suyu çok sıcaktı sanki!.. Buz gibi suyun altında birkaç gün önceki ız­gara sefasının izleri henüz üzerinden gitmemiş sa­bun kalıbıyla saçlarımı yıkayıp üstü kapalı bu böl­medeki kasap kütüğünün üzerine atılmış örtüye el­lerini bir güzel kuruladı… Sonra yoğun bir et ve so­ğan kokusu yayan aynı örtüyle saçlarımı kurulayıp derin bir nefes aldı.

Kendi payıma ben de derin bir nefes almıştım ama bu sadece Muhi’nin elinin altında bir oyuncak olmaktan kurtulmanın verdiği bir rahatlamaydı. Sonrasının ne olacağı konusunda bir fikrim yoktu. Şimdi yapmam gereken ilk iş bir an önce gidip ken­dimi yatağa atmak olacaktı. Başımın ağrıdığını söy­leyecektim. Aslında yalan da değildi. Sıkıntıdan ba­şıma ağrılar girmişti. Ayrıca başımı gürül gürül akan buz gibi suyun altına soktum ya, hemen hapşırmala­rım başlamıştı.

Ne hale geldiğimi görmekten o kadar korkuyor­dum ki kendimde aynaya bakacak güç bile bulamı­yordum. Aynaya bakmaktan geçtik, taşlıktaki masa­nın camına ya da herhangi bir parlak yüzeye bakma­ya bile çekiniyordum. Tek düşündüğüm, bir an önce yatağa girip pikeyi başıma çekmekti.

Neyi bahane etmiş, kendimi yatağa atmanın yo­lunu nasıl bulmuştum, anımsayamıyorum ama ba­şarmıştım.

Kapıların sürekli açılıp kapandığı, başımda, alev alev yanan alnımda buz gibi ellerin gezindiği kâbus­lar içinde geçen bir gecenin ardından sabahleyin kahvaltı masasında saçlarımın halini gören büyükba­bam çılgına dönüyordu. Sonra Muhi’yi kolundan ya­kalayıp hangi berbere tıraş olduğumuzu soruyordu.

Ardından salonun tahta döşemesini gıcırtıya bo­ğarak uzaklaşan ayak sesleri ve hırsından önüne ge­len yere vurup durduğu bastonunun takırtısı uzunca bir süre kulaklarımda çınlayıp durdu.

Büyükbabamı hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. Sinirlerinin en bozuk olduğu anlarda bile soğukkan­lılığını korumasını bilen o ağırbaşlı insan bir anda canavara dönüvermişti.

Onun böyle herkesi hayretler içerisinde bırakan bu öfkeyle önüne kamyon çıkacak olsa ezecekmiş gibi bir havayla çıkıp gitmesi herkesi kaygılandır­mıştı. Tamam, onlar da saçımın haline gülmüş, hatta “koyun kırpar gibi kırpıp bırakmış” diye berbere bi­raz söylenmişlerdi. Aslında bunda bu kadar da öfke­lenecek ne vardı ki? Kılın yokluğu kırk gündü. Sonra her şey yoluna girerdi.

Bu adam bu öfkeyle nereye, ne yapmaya gitmişti? Anlamak mümkün değildi.

Gerçekten de bunu epeyce bir süre anlayamadık.

O gün yaptığı tek şeyin gözü dönmüş bir biçimde evden çıkmak ve bir süre sonra hiçbir şey olmamış­çasına öfkesi yatışmış bir halde dönmek olduğunu düşünüyorduk. Sonrasında da bizi bir faytona bin­dirip kent merkezindeki bir berbere götürüp saçla­rımızı sıfıra vurdurmuştu. Biz onun o gün yalnızca bunları yaptığını biliyor, böyle düşünüyorduk. Oysa büyükbabam o gün çok büyük bir şey yapmıştı.

Üstelik öyle az buz büyük değil hani. Hem kendi­nin, hem de ailesinin adını etkileyecek kadar büyük bir şey…

Büyükbabam o öfkeyle evden çıktığında meğer nereye gitmiş, dersiniz?

Muhi’nin gittiğimizi söylediği berber dükkânına. Hani şu, Küçük Hamam’ı biraz geçtikten sonra, pide fırınının yanındaki Kanarya Berberi’ne…

Elindeki gümüş saplı gül dalı bastonuyla adamın dükkânını bir güzel benzetmiş. Ne cam bırakmış, ne çerçeve. Her tarafı alaşağı etmiş…

Zavallı berber ve kalfaları neye uğradıklarını şa­şırmış kalmışlar.

Gerçi adam büyükbabamı tanıdığı için şikâyetçi olmamış, karakola falan gitmemişti. Büyükbabam da bu işin ardından hemen bir camcıyla bir marangoz gönderip dükkânda yaptığı hasarı gidermeyi ihmal etmemişti tabii.

Ne var ki büyükbabamın ödediği bedel yalnızca marangoza ve camcıya ödediği para değildi. Zavallı, bu olaydan çok daha büyük bir yara almış ve Ku- yumcuzade Mehmet Hilmi Bey’den Deli Hilmiliğe inmişti…

Biz de artık Kuyumcu zade Mehmet Hilmi Bey’in değil, Deli Hilmi’nin torunlarıydık.

Kuyumcu zade Mehmet Hilmi Bey gibi soylu bir gömleği üzerinden çıkartarak adamcağıza Deli Hil­mi gömleğini giydirten torunları…

20 Temmuz 2008

Ötekiler Gibi Bir Balık

Ötekiler gibi bir balıktı. Kuyruğu, solungaçları olan bildiğimiz balık işte. Yine de merak ediyordum.

Ne olmuştu acaba? Ben bırakıp gittikten sonra ne yemişti? Kimler beslemişti onu? Bir taşın üstüne çömelip elindeki çöple dalgalandırdığı suyun altında dalgaların kıvrımına uyarak deformasyona uğrayan, şekilden şekle giren gümüş rengi pullarla kaplı be­denini kimler seyretmişti? Büyükbabama aldırttığım balık yeminin su yüzeyine düştüğünü görür görmez kuyruğunu oynatarak hemen atılıverişini kimler seyretmişti? Hele de yem bulamadığımda elimdeki simit parçasını ya da kek dilimini ufalayıp attığımda suda şişen bu kırıntılardan minik parçalar koparmak amacıyla yaptığı peş peşe hamleleri veya ısırdığı si­mit parçasını daha kolay yenebilir hale getirmek için başını iki yana sallayışını…

Ne kadar zaman yaşama fırsatı bulabilmişti? En çok merak ettiğim de işte buydu.

Sıradandı. Ötekiler gibi bir balıktı. Ama benim balığımdı.

İnsan bir günlüğüne bile olsa evden uzaklaşırken kedisini, köpeğini, çiçeğini, güvendiği bir yakınının, bir komşusunun ilgisine emanet ederken, ne yapmış­tım ben?

Bırakın söylemeyi, anımsamaktan bile utanıyor, yerin dibine giriyorum ama doğru doğru dosdoğru… Sorumsuzca yazgısına terk edivermiştim zavallıyı.

Evet, maalesef öyle yapmıştım.

O zavallının, bir köşesinde etrafı yılın büyük bir bölümünde üzerinde kırmızı kırmızı tespih tanele­rini andıran meyvelerin eksik olmadığı ateş dikeni çalılarıyla kaplı minicik bir gölcüğü barındıran bir parkta kimsesiz kalıvermesine, acımasızca göz yum­muştum.

Şu anda içinde bulunduğum şu parkta…

Sorumsuzca öyle mi?

Yıllar önceydi.

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Dokunsan ağlayacak gibiydi.

Gözlerinin kızarıklığına bakılırsa gelmeden önce bir yerlerde yapmıştı da bu işi. Üstelik fazlasıyla… Ağlamaktan şiş şiş olmuş, kan çanağına dönmüş gözleri bunu açıkça doğruluyordu. Doğrulamak da söz mü? Düpedüz haykırıyordu. Saçlarının ıslaklığı ise, yukarı çıkmadan önce kanatlı giriş kapısının sağ tarafında bir nişe yerleştirilmiş küçük lavaboda ya da avlunun ortasındaki küçük havuzda yüzünü yı­kadığını gösteriyordu. En azından birkaç avuç su vurmuştu. Gelgelelim yüzündeki derin üzüntünün yalap şalap yapılan bu yıkama ya da yüze vurulan birkaç avuç soğuk suyla bir anda silinip gidecek gibi bir hali yoktu.

Şaşırtıcı olan bir başka yan ise kılık kıyafetindeki özensizlikti.

Babamın kendini bu kadar bıraktığına ilk kez ta­nık oluyordum. O titiz insanın, babaannemin deyi­şiyle “tirendaz” adamın, günün birinde bu hallere düşmüş olması inanılır gibi değildi.

Sırtında son zamanlarda üstünden hiç çıkarmadı­ğı, neredeyse üniforması haline gelmiş olan, şu beyaz çizgili lacivert gömleğiyle diz yerleri hayli yıpranmış fitilli kadifeden haki pantolonu ve onun birkaç ton açığı, hani büyükbabamla sürtüşmelerinin başlıca kaynaklarından biri olan şu ünlü anorağı vardı.

Bugün düşünüyorum da o anorağın neresi sakil­di sahi? Büyükbabamı neden bu kadar rahatsız edi­yor ve adamcağızı oğluyla ilişkisinin bozulması nok­tasına götürecek kadar sinirlendiriyordu? Bir türlü anlam veremiyordum.

Basbayağı şık, modern, oldukça da ağırbaşlı bir giysiydi.

Tamam, büyükbabanın istediği gibi takım elbise­ler giymiyor olabilirdi ama giydiklerini yakıştıran bir insandı Sururi. Üstelik bir evden bir kişi yeterdi zaten. Herkesten aynı şeyi beklemenin bir âlemi yoktu. Bü­yükbabam kendisi giyiyordu takım elbiseleri. Dilediği kadar giysindi füme takım elbiselerini; fes rengi fular­larını istediği kadar taksındı. Oğlundan ne istiyordu?

Babaannemin, gözlerden ırak, kimselere duyur­madan her fırsatta homurdandığı bu sözleri bazen dayanamayıp kendini beğenmiş kız kardeşinin ya­nında da dile getirdiği olurdu.

Sahi, kız kardeşi dedim de, babaannemin kolejde yetişmiş kız kardeşi Nevhiz teyzenin bu konuda bir sözü hiç aklımdan çıkmaz: Köpeğini boğmak isteye­ne gerekçe mi ararsın, çok; kuduzdu, der, olur biter.

Babaannem kocasına toz kondurulmasına asla göz yumamazdı. O yüzden de bir bahane çıksa da şunu aşağılayıversem diye dört gözle bekleyen evli­lik düşmanı kız kardeşinin eline koz vermekten ödü kopardı. Kız kardeşinin büyükbabam hakkında en ufak bir karalama gayreti içinde olduğunu sezdiği anda büyük tepki gösterirdi.

Gerçekte kendi kafasından da aynı şeyler geçiyor olsa bile sırf burnu bulutları delen kız kardeşi söyledi diye hemen karşı çıkardı:

“Olur mu, canım? O ne biçim söz! İnsan evladını karalamak için fırsat mı ararmış, daha neler?”

Bakışlarındaki bitkinliğin dış görünümüne de yansıdığı görülüyordu babamın. Sadece gömleğinin yakası ya da anorağının omzundaki madeni para bü­yüklüğünde yağ lekesi değil, epeyce bir süredir ta­rak yüzü görmediği hemen belli olan ön tarafı hafif­çe dökülmüş saçları, birkaç gündür tıraşsız yüzü, yataktan yeni kalkmış izlenimi bırakan saçları… bir bakışta ele veriyordu bunu.

Lacivert gömleğinin yakasının bir ucu anorağın yakası altında kalmış, öteki uç ise kulağına doğru kalkmıştı. Hatta biraz dikkatli bakınca gömleğin düğmelerinin yanlış iliklendiği görülüyordu.

Bunu fark eden yalnızca ben değildim.

“Baba gömleğinin yakası şey olmuş,” demek üze­reydim ki babaannem bu küçücük mutluluğu bana çok gördü. Oturduğu hezaren koltukta yerinden kı­pırdamadan belini hafifçe doğrultarak kollarını uza­tıp düğmeyi düzeltmeye çalıştı.

Ne var ki olmadı. Pek de kolay olacağa benzemi­yordu bu iş. Kadıncağızın yüzünün hali bunu göste­riyordu. Dudaklarını büzüşü, keskin bir koku var­mış da içine çekmek istemiyormuş gibi burnunu buruşturuşu…

Düğmeleri düzeltmeyi becerememiş olabilirdi ama becerdiği bir şey vardı. Birtakım bilgileri oğlu­nun kulağına aktarmayı ustalıkla başarmıştı: Devasa salonun minik bir serayı andıran sundurma kısmın­daki mercan kırmızısı kadife kaplı berjer koltukta sessizce bitkileri süzmekte olan ve geldiğini duydu­ğu halde arkasını dönüp de kendisine bir merhaba demeyen babasıyla ilgili birtakım bilgiler…

Babaannemin babama aktardığı bilgiler daha çok onun üzüntüsünü yatıştırmak için söylenmiş, baba­sını mazur göstermeye yönelik şeylerdi.

Babasının bu davranışını sakın ha, kendisine kar­şı bir tavır sanıp da canını sıkmasındı. Tamam, su­ratsızdı, sinirliydi. Öfkeden gözü bir şeyi görmüyor­du ama suratsızlığının onunla bir ilgisi yoktu. Şey olmuştu da…

Zaman kazanmak, düşünmek, uygun bir gerekçe bulmak amacıyla bir süre susup gerdanını kaşıyor­du. Sonra, ne olduğunu açıklamaya gerek duyma­dan, daha da önemlisi o konuyu unutturmak ister­cesine, oğlunun şakaklarının üst kısmından alnına doğru kaymış bir tutam saçı özenle alıp yerine yer­leştiriyor, ardından da bu iş için ara verdiği gömlek yakasını düzeltme işine yeniden başlıyordu.

Bu arada fısıltı halindeki konuşmasını da sürdü­rüyordu tabii: Hem, kulak asmasındı, Allah aşkına! Eski katılığı kalmamıştı. Belli etmiyordu ama yelken­leri bayağı indirmişti hani. Yakında balmumundan yumuşak oluverirdi.

Aman canım, unutulmayan ne vardı ki, o da unutuluverirdi… Et tırnaktan ayrılır mı? Baba oğuldu on­lar. Ne olacak, ortada kan yoktu ya sonunda… Unu­tulur, giderdi. Neler unutulmuyordu ki… Zaman… Biraz sabır, her şeyi halledecekti. Ne demişler, za­man her şeyin ilacıydı.

Gerçi annesi, baba ile oğlun arasını yapmak için çırpınıp duruyordu ama sözlerinin ne kadarının oğ­lunun kulağına girdiği konusunda babaannemin kuşkulan olduğu görülüyordu. Babamın yıkılmış hali ve herhangi bir ifadeden yoksun boş bakışların­da kısa bir zaman dilimine sığdırmak amacıyla peş peşe sıraladığı bu sözleri anladığını gösteren en ufak bir ipucu göremeyince çaresizliği daha da artıyordu.

Evet, görmezden gelmesine gelmişti. Hatta daha da ileri gidip basbayağı tavır almış, geldiğini fark eder etmez arkasını dönerek rahatsızlığını bir bakı­ma beden diliyle anlatmıştı. Daha da önemlisi ver­diği selama bile karşılık vermeye gerek duymamıştı ama o babaydı. Baba ile oğlun dargınlığı bir tülbent kuruyuncaya kadardı.

Bunları fısıldayabilmek için fırsat yaratmak iste­diğinden midir nedir, yakanın düzeltilmesi işi bir türlü bitmiyordu. Düğmelerin iliklenmesindeki hata zincirleme gittiğinden üstteki düğmeyi doğru ilikle­mek yetmiyordu, ikinci düğmeye gelince tıkanıp ka­lıyordu. Bu arada yüzünün düğmeyi ilikleme anın­daki ifadesi insanda ister istemez düğmenin iliğe biraz büyük geldiği duygusu yaratıyordu.

Onu bu haliyle uzaktan gören, sabahleyin ilko­kula göndermek üzere olduğu oğlunun önlüğünün yakasını düzeltirken ya da kravatını bağlarken bir yandan da kaldırımdan gitmesini, karşıdan karşıya geçerken yaya geçitlerini kullanmasını öğütleyen meraklı bir anne sanırdı.

Fazla uzun sürmemişti bu sahne. İster istemez vaz­geçmişti sonunda. Usandığmdan değil elbette. Oğlu ve ben söz konusu olduğumuzda usanmak ve yorul­mak nedir bilmezdi babaannem. Ancak uzun uzun bu işle uğraşarak dikkatleri oğlunun içine düştüğü hüzünlü duruma çekmek istemiyordu tabii. Onu aciz biri durumuna düşürmeye gönlü razı olmuyordu.

Sonunda kendinden emin bir tavırla geri çekil­miş, dikkatleri dağıtmak ve her şeyin yolunda oldu­ğunu göstermek istercesine, ne olduğunu şu anda çıkaramadığım birkaç sorunun ardından biraz önce dizinin üstüne bıraktığı mendili alarak babamın şa­kaklarından iplik iplik süzüldüğünü ve düzenli ara­lıklarla anorağının omzuna damladığını gördüğüm terleri silmeye koyulmuştu.

Bu ter silme sırasında da, ana yüreği durur mu, baba oğul arasındaki sürtüşmeyi yatıştırmanın yol­larını aramaktan vazgeçmiyordu elbette.

Beyefendi’nin (babaannem büyükbabamdan söz ederken öyle derdi, hatta çoğu kez adını da ekleye­rek Sermet Beyefendi dediği bile olurdu; bir tek bana ve kardeşime ondan söz ederken büyükbabanız der­di), eve gelirken yaşlı başlı bir postacının parktan çiçek köklediğini görüp söylene söylene geldiğini, o nedenle kafasının bozuk olduğunu ekleyerek ba­bamın üzüntüsünü bir ölçüde de olsa azaltmaya ba­kıyordu.

Bu arada olaya inandırıcılık katmak için de park­lardan çiçek kökleyen kazık kadar postacıyı ayıpla­yın birkaç cümle eklemeyi de ihmal etmiyor hani. Çiroz gibi sıska mı sıska, ahi gitmiş vahi kalmış bir adam, yapağı gibi ağarmış saçından başmdan da utanmadan, yeni dikilmiş gülfidanlarını, lale soğan­larını ve rengârenk çuha çiçeklerini poşete doldura­rak bisikletinin arkasına atıp hiçbir şey olmamış gibi ıslık çala çala uzaklaşıyordu. Tanrım, yapılacak şey miydi? Bunların hepsi zamanın getirdiği olumsuz­luklardı. Köylülüğün bir sonucuydu. Son zamanlar­da köyden kente akının artması sonucu ortaya çıkan bozulmanın bir göstergesiydi. Eskiden böyle miydi oysa? Yolup götürmek bir yana, millet bir yerde eline en ufak bir çiçek geçecek olsa balkonunu, pencere­sini süsleyerek sokağını, mahallesini güzelleştirme­ye bakardı. Hatta cebinden para verip gülfidanları alarak kaldırımlara, yol kenarlarına dikenlere bile rastlamıştı. Oysa şimdi her şey değişmişti. Sermet Beyefendi’yi sinir yumağına çeviren de buydu işte.

Ne yapsın yaradılışı buydu onun. Bu gibi şeyleri içi­ne sindiremeyip çatacak adam arıyordu. Ne yapsın yani, yolda gördüğü insana öfkesini kusacak değildi ya elbette. En kolayı oğluna söylenmekti. Hem ba­basının kolay kolay her insanı muhatap almadığını kendisi de biliyordu.

Kısa bir süre susuyor, ardından da yeniden fısıl­tıya dönüştürdüğü sesiyle, kaldığı yerden sürdürü­yordu.

Babasını bilmiyor değildi a, canım… Saman alevi gibiydi. Önce böyle bir köpürür, sonra yelkenleri indiriverirdi. İndirmeyip de ne yapsın, babaydı sonuç­ta… Eh, ona da hak vermek gerekiyordu, öyle gör­müş, öyle yetişmişti. Bir de, biliyorsun, çok severdi rahmetliyi… Onun gözünde öz kızından farkı yoktu. Ruhat dedi mi ağzından bir Ruhat daha çıkardı. Bunca yılın adamıydı, söyledindi, babasının birini karşısına alıp da doğru dürüst konuştuğunu görmüş müydü?

Bunların hepsi o yanlış iliklenmiş düğmeleri dü­zeltmeye çalışırken ya da şakaklarında biriken terleri silerken söylediği şeyler olmayabilirdi.

Aradan geçen kırk yıla yakın bir zamanın belleği­me bir oyunu da olabilirdi pekâlâ. Sonuçta anımsayabildiklerimden bir kısmıydı bunlar. Yaşamımdan bazı kesitler… Tıpkı kardeşimle bana bakan dadının yalnızca kısa kesimli saçları, boyayla büyütmeye çalıştığı kağıt gibi ince dudakları ve kazara üstüne basacak olsa anında delip öte tarafına geçeceği kor­kusuyla o evin içindeyken ellerimizi saklayacak yer bulamadığımız sivri topuklu ayakkabıları gibi…

Ha, pardon, bir şeyi daha eklemem gerekiyor… Bir de evin içine yaydığı buz gibi soğuk hava vardı ki; unutulur gibi değil…

Topuklarının sesini duyar duymaz kendimize çe­kidüzen verir, olduğumuz gibi değil de olmamız ge­rektiği gibi görünmek, dadımızda her şeyin kendi kontrolünde gittiği izlenimi yaratmak zorundaydık. Bunun için de ahşap konağın kağşamış döşemelerin­de çivi çakılıyormuş gibi bir duygu yaratan bu topuk sesini hangimiz duymuşsak ötekini fısıltıyla uyar­maya koyulurduk.

Örneğin, en ufak bir itaatsizliğimiz söz konusu olduğunda dadımızın bizlere sayfalar dolusu yazma cezası vermesi, sofrada tatlı yasağı uygulaması her an söz konusu olabilirdi. Hatta pazar sabahları bizle­ri toplayıp götürdüğü çocuk sinemasından mahrum bırakılmamız ya da duruma göre oda hapsi gibi ce­zalara çarptırılmamız…

Sahi, hışmından topuk sesleri sayesinde kurtul­mayı başardığımız, adını duyduğumuzda bile tüy­lerimizi diken diken eden, yıllar sonra izlediğimiz filmlerdeki gestapo şeflerini anımsatan bu hanımın konaktan ayrılışı, yani kardeşimle benim özgürlüğe kavuşmamız ne zamandı? Ruhat’ın gidişinden önce mi, yoksa sonra mı?

İçimden bir sesin Ruhat’ın gidişinden önce dedi­ğini duyar gibi oluyorum ama yanılıyor olabilirim. Galiba da öyle oluyor.

Tamam, o sıralarda büyükbabamın öfkeli olmadı­ğı gün yoktu. Ancak öfkeden gözünün döndüğü de söylenemezdi doğrusu. Adamcağızın o hale gelişi büyük bir olasılıkla Ruhat’ın gidişinden sonraya rastlıyor. Tıpkı birbirini izleyen bir dizi olaylar gibi.

Her şey o kadar hızlı gelişiyor, öylesine zincirle­me ilerliyordu ki birtakım şeyleri birbirine karıştır­mamak elde değil.

Hani şu, gözünü açıp nasıl zengin olduğunun hikâyesini pişkin pişkin anlatarak ağzından cımbız­la söz çıkan büyükbabamı çileden çıkartıp hırsından elindeki kristal bardağı kırarak avuçlarını param parça etmesine yol açan adam, üst kattaki patlak gözlü kiracı mıydı? Yoksa babaannemin deyişiyle o ‘Allah’ın ayısı’nm densizlik edip kuyruk gibi yanına takarak getirdiği ukala akrabası mı?

Bakın, kimliğini anımsamıyor olabilirim; ancak olayı, yani Allah’ın ayısının bir gün yanına bir başka Allah’ın ayısını takarak hiç beklenmedik bir anda ani bir baskınla eve damladığı ve büyükbabamın gün­lerce kendi kendine söylenmesine yol açtığı akşamı çok iyi anımsıyorum. Hem de sanki bugünmüş gibi, sanki birkaç saat önce gözlerimin önünde yaşanmış gibi en ufak ayrıntısına dek…

Konuklardan biri, konuk oldukları için doğal ola­rak onlardan başlayıp sonra sırasıyla büyükbabamın ve babaannemin çaylarını dağıtacak olan Nemide’yi, büyükbabamın çayını bırakıp babaanneme doğru yöneldiği anda küstahça bir tavırla yanına çağırıp bir dikişte boşalttığı bardağı kadıncağızın elindeki tepsinin üstüne bırakmıştı. Bu da yetmezmiş gibi her sabah Nemide’nin gümüş çekiçle kocaman bir ka­lıptan küçük parçalar halinde kırıp gümüş şekerliğe doldurduğu kıtlama şekerlerden birkaçını avuçlarına beş parmağıyla tutup hepsini birden ağzına attıktan sonra ballandıra ballandıra anlattığı hikâye aynen şöyleydi: Daha el kadar çocukken… Yalan ol­masın, ilkokul son sınıfta ya da ortaokuldaymış… Bir arkadaşından 100 kuruş borç almış ve kantine inmiş. Bir çay, bir de tost almış. Ardından da karışıklığa ge­tirip kaç lira verdiğini unutturmuş kantinciye. Adam kendisine ne kadar verdiğini sorunca da 250 kuruş verdiğini söylemiş. Böylece kantinciye aldığı malla­rın karşılığı olan doksan kuruşu ödemekten kurtul­duğu gibi fazladan yüz altmış kuruş da para almış.

Bununla arkadaşından aldığı yüz kuruş borcunu ödediği gibi cebinde altmış kuruş da para kalmış.

İşte zenginliğinin temelinde yatan buydu. Şu an­da böyle bir konakta kiracı olarak oturabiliyorsa bu­nu bu becerikliliğine borçluydu. Oh, Allah’ın izniyle konağın kendisini de satın alırdı. Alanların kuyruğu kulağı yoktu ya… Bakın, şuraya yazıyordu, o günleri de görecektik.

Bunları dinlerken büyükbabamın elinde kristal bardak kırılıvermiş ve avucu kanlar içinde kalmıştı. Nemide’nin kabalarını eliyle faraşın içine topladığı cam kırıklarını daha sonra süpürgeyle (bin bir özür­den sonra) alırken babaannemin panik içerisinde he­yecanla büyükbabamın avucunu oksijenli suyla yı­kayışını görür gibi oluyorum. Bir de o dağdan inme türedi zenginin, büyükbabamın gerildiğini görünce havayı biraz yumuşatmaya gideceği yerde, kasten yaparmışçasına üstüne üstüne gitmesi üzerine ka­dıncağızın yaşadığı korkuyu…

Tanrım, zavallının, bir elinde tentürdiyot şişesi, ötekinde kana ve rengi ondan pek de farklı olmayan tentürdiyoda bulanmış pamuk, salonun camlı kapısı gerisinde bir süre durup belini dikleştirdikten sonra başını holün ahşap oymalarla süslü tavanına dike­rek söylenişi… Kadıncağızın, her insanın yüreğinde uyuklayan bir canavar yattığını söyleyerek büyük­babamın o “lanet” in gırtlağına sarılacağı anın bek­lentisi içinde kıvranışı görülesi şeydi doğrusu! Öyle ya büyükbabamın, adamın densizlikleri karşısında, içindeki canavarın aniden faaliyete geçen bir yanar­dağ gibi depreşmeyeceği ne belliydi? Adamcağızın, Allah’ın ayısının kışkırtmaları sonucu kendini tuta­mayıp karşısındakine saldırmayacağının bir garanti­si var mıydı? Tamam, konsolos olmasına konsolos­tu, en azından emekli konsolos, ama konsolos böyle yapmayacak diye bir yasa mı vardı? O da etten ke­mikten yapılmıştı, onun da sabrının sınırları vardı.

Aradan şunca zaman geçmiş, bugün bile ne vakit ortalıkta bir tentürdiyot kokusu duyacak olsam bu sahne gelir aklıma. Büyükbabamın diplomatlıktan gelen alışkanlıkla öfkeden içi içini yediği halde, tav­rında en ufak bir değişiklik olmadan bakışları salon kapışma çevrili mağrurca duruşu… Babaannemin şaş­kınlıktan faltaşı gibi açılmış gözlerini kaçırmak ama­cıyla bakışlarını nereye çevireceğini bilemez bir halde ellerini ovuşturuşu… Ve o görgü fukarası herifin yap­tıklarından en ufak bir pişmanlık duymaksızın “Ko­nak ne ki, daha neler alacağım” diye üstüne basa basa vurgulayarak gamsızca konuşmasını sürdürüşü…

Bu olayın üzerine sanırım epeyce bir süre büyük­babam babaannemle küs kalmıştı. Nedeni de ko­nağın bir katını kiraya verelim diye tutturmasıydı. Masrafları biraz kısıp idare etmeye baksa, üst katı kiraya vermek zorunda kalmayacaklardı. Böylece büyükbabamın da ne yaptığı belirsiz insanlarla muha­tap olması gerekmeyecekti. Bu tatsız olayların hiçbiri yaşanmayacaktı.

Evet, bütün bunlar özünde olmuş şeylerdi. Olsa olsa sıralanmalarında bir yanlışlık söz konusu olabi­lirdi. Ya da kişilerde bir karıştırma…

Babaannemin, babamın gömlek cebine bir deste kağıt para sokuşturması ya da büyükbabamın baba­mın içeri girdiğini görmezden gelmesi, verdiği sela­mı duymamış gibi yaparak minik seradaki nadide çiçeklere dalmış görünmesi… Bunlar o kadar sık olan şeylerdi ki sözünü ettiğim o akşam da olup olmadı­ğından eminim desem yalan olur doğrusu.

Büyükbabamın “Rahmetli” yi pek sevmesi de o günlerde sık sık yinelenen konulardan biriydi yine.

O günlerde bir türlü anlam vermediğim “rah­metli”nin ise sonradan parçaları bir araya getirdi­ğimde Ruhat, yani annem olduğunu çıkarmıştım.

“Rahmetli”, babaannem ile Nemide’nin ya da yi­ne babaannemin bazı yakınlarımızla veya eski kom­şularla yaptığı konuşmalarda sıkça söz edilen kimse­lerden biriydi. Büyükbabam başta olmak üzere her­kes tarafından sevilen, inceliği, zarafeti, bilgi ve do­nanımı ile herkesin gönlünü kazandığından, bir say­gı belirtisi olarak; belki de kardeşim ya da annemiz­den söz edildiğini anlayıp üzülmeyelim diye o sözü kullanıyorlardı. Bu konuda bir bilgim yoktu.

Büyükbabam konuşmasını seven bir insan değil­di. Özellikle de evdekilerle… Ağzından söz cımbızla çıkardı. O da Nemide’ye bir emir vermek ya da ba­baanneme bir şey sormak için… Biz torunları da da­hil kimseyle konuşmazdı desem pek de abartmış ol­mam hani.

Ruhat’ı saymazsak tabii.

Onun yanında ağzından bal damlayan bir insan olup çıkıyordu adeta. Çünkü Ruhat’ın onun gözün­de çok özel bir yeri vardı. Gelininin yanında bambaş­ka bir insan olup çıkıyordu. Adının anılması bile içi­ni bir enerjiyle dolduruyor, yüzünü aydınlatıyordu.

Bunun dışında birine bir iş yapması gerektiğin­de aracı olarak büyükannemi kullanıyordu. Emirleri onun aracılığıyla iletiyordu. Aralarındaki bu konuşmaları da uluorta değil, çoğu kez günün büyük bir bölümünü kapanıp kitap okumakla geçirdiği çalış­ma odasında yaparlardı. Gözlerden uzak… Baş başa… Gözlerden ırak derken, Cicim’i hesaba katmıyorum tabii. Evde, büyükbabamla dilediği saatte bir arada bulunabilmek yetkisine sahip tek canlı olan dünyalar tatlısı kedimizi…

Cicim dedim de aklıma geldi. Büyükbabam ko­nuşmayı sevmezdi demiştim ya gözünün bebeği Ci- cim’den bile esirgerdi insana güven veren, sorgula­ma arzusunu bir anda silip götürüveren biraz kısık sesini. Parmak şakırdatarak çağırırdı yanma. Adıyla seslenmezdi.

İlki hayli güçlü, ikincisi aşağı yukarı onun yarısı kadar olan bu artarda şakırtıları duyan Cicim nerede olursa olsun, bir bakardık, damlayıvermiş. Hangi odada, hangi sofada, hangi minderin üzerinde uyu­yor olması ya da üstündeki rengârenk çizgilerle insa­nın aklına hemen gökkuşağını getiriveren topların­dan biriyle oynuyor olması, kanepe altlarında eline geçirdiği bir terlik tekini ya da mutfağın bir köşesin­de bulduğu ve bir hazine kadar değerli gördüğü zey­tin çekirdeğini fellik fellik arıyor olması, hiç fark et­mezdi. Mutlaka duyardı o. Büyükbabamın çıkardığı, kendisini çağırmaya yönelik uzlaşımsal bu sesi du­yar ve doğruca sesin geldiği tarafa doğru koşturur­du. Büyükbabam parmağını şakırdattığında derin uykuda olduğunu, parmak şakırtısına doğru ilerler­ken ağzını fırın gibi açarak esnemesinden, koşarken sağa sola sallanmasından, bir de arada bir durup bu­ğulu gözlerle etrafa şöyle bir göz atmasından anlar­dık. Sonunda mahmur gözlerle, belki pek net görme­se de inanılmaz keskin koku alma duyusuna sahip burnunun ve bir o kadar duyarlı bıyıklarının yardı­mıyla ne yapar eder dedesini bulur ve gelip önünde dikilirdi. Bir süre ayaklarının dibinde gözlerini dikip büyükbabamın gözlerinin içine bakardı. Acaba bir emri mi var onu anlamaya çalışırdı. Göz göze gelme­den bunu anlaması mümkün olmazdı tabii. Çünkü gözleriyle konuşurlar onlar. Babaannem yarı seve­cen, yarı çıkışmak bir sesle kediyi de kendine benzet­tiğini söylerdi büyükbabamın. Bir bakışıyla yere ayaklarının dibine halı gibi seriliverir, bir bakışıyla çenesini altına götürdüğü elinin aşağı doğru sarkıttı­ğı ve hafif hafif oynatmaya başladığı işaret parmağı­nı yakalamak için belirli aralıklarla tatlı zıpla­maya başlar, nadiren de bir sıçrayışta kendini bü­yükbabamın dizleri üzerine atarak çöreklenir ve bü­yükbabamın elinin sırtıyla tüylerini okşamasına fır­sat tanır, sonra da yine bir bakışla etraftan kayboluverirdi. Buna şaşmamak, ‘kendine benzetti’ deme­mek elde miydi?

Evin emektarı Nemide’ye söyleyeceklerini bile ço­ğu kez büyükanneme söyleten büyükbabamın, ba­bamla oturup konuştuklarını, dertleştiklerini, hatta atıştıklarını hiç görmemiştim. O babama söyleyecek­lerini, babamsa ona söyleyeceklerini babaannem ara­cılıyla iletirlerdi. Üstelik babaannemin dediğine göre bu yakın bir zamanda başlamış olan bir şey de değil­di. Kökeni babamın yeniyetmelik dönemine kadar iniyordu. Babaannemin incir çekirdeğini bile doldur­mayacak dediği bir sorundan çıktığını söyleyip dur­duğu ve kocasıyla oğlu arasında bir seçim yapama­manın sıkıntısı içinde çaresizlikten kıvranmaya sü­rükleyen bu incir çekirdeği kadar şeyin, bir anorak ve ensede bırakılan bir tutam saç olduğunu neden sonra öğrenecektim. Bu trajikomik olay çocuk beynime öy­lesine işleyecekti ki şu anda bile onu oradan silip at­mam elde değil. Ne zaman sırtında anorak ve ense­sinde bir tutam saç, bıyıkları terlemeye başlamış bir genç görsem, babaannemin bu incir çekirdeğini dol­durmayan şey uğruna katlandığı çileleri anımsarım ve yüreğimin derinliklerinde bir kanama hissederim.

Bunların hepsi o günlerden kalan bölük pörçük anı kırıntıları… Şurasından burasından hasar gör­müş, unutulmuş, değişikliğe uğramış kırık kırpık anı parçalarının kırk yıla yakın bir süre boyunca titizlik­le uğraşılarak devasa bir puzzle’ın parçaları gibi yer­lerine yerleştirilmesi sonucu elde edilmiş bir tablo adeta. Büyük bir bölümü, aradaki boşlukların şu an­daki beynim tarafından doldurması suretiyle oluş­muş uçsuz bucaksız bir tablo…

Babaannemin şu bitmek bilmeyen yaka düzeltme çalışmalarından mı sıkıldı, yoksa bir başka neden­den dolayı mı bilemeyeceğim, bir süre sonra baba­mın kalkıp salondan çıktığını anımsar gibi oluyo­rum. Merdiven gıcırtılarına bakılırsa aşağı kata indi­ği anlaşıyordu. Bir süre ortalıktan yok olmuş, tam sessiz sedasız çekip gittiğini düşünmeye başladığım sırada koltuğunda paketlerle yeniden görünmüştü. Mis gibi sabun kokusuna bakılırsa yüzünü yıkamış olmalıydı. Bu arada gömleğinin düğmelerini düzelt­tiği ve saçlarının iki yanma tarak vurduğu da gözden kaçmıyordu.

Her birimize bir paket getirmişti. Annesine, baba­sına, Nemide’ye, dadımıza (yoksa Matmazel gitmiş miydi o günlerde), bana ve kardeşime. Onları sahip­lerine verdi. Babasınınki hariç tabii… Onu babaanne­me teslim etti.

Konaktan ayrıldığı günden beri ilk kez koltuğun­da paketlerle geliyordu babam.

Bizi salon girişindeki hole açılan dikiş odasında bir araya topladı… Paketlerimizi dağıttı. Sevincimizi paylaşmak istercesine bir süre susup paketlerimizi açmamızı bekledi.

Ne var ki paketlerimiz kucaklarımızda öylece bekliyorduk. Bizim için hiçbir paket onun kendisi kadar önemli olamazdı. Kırmızı renkte minik minik kalpler serpiştirilmiş yaldızlı kağıtlara sarılı, üzeri kırmızı kurdelelerle süslü paketler, annemizin ve babamızın yerini asla dolduramazdı. Biz onların pa­ketlerini değil, sıcacık parmaklarının saçlarımızı da­ğıtmasını istiyorduk…

Son zamanlardaki hediye paketlerinin pek hayra alamet olmadığını da öğrenmiştik artık. Kardeşim değilse bile en azından ben olup bitenlerin birçoğu­nu sezecek kadar büyüktüm. Ne zaman böyle bir he­diye paketi alacak olsak ardından bir şeylerin çıktığı­nı görüyorduk hemen. Bizi yaralayan, içimizi kana­tan bir şeylerin… Ruhat’in gidişi, Matmazel’in gidişi, muhabbet kuşumuz Kaçak’ın kayıplara karışması… Hemen ardından hediye paketlerine boğulduğumuz önemli olaylardı.

Nitekim bu defa da öyle olmuştu. Tek farkı; öteki durumlarda paketler hep olayların ardından geliyor­du, oysa bu kez olayın öncesinde geliyordu. Bir sü­reliğine bizlerden ayrılmak durumundaydı babam. Bir iş için Gaziantep’e gitmesi gerekiyordu. Hemen o akşam. Yani yemekten sonra.

O akşam yemek büyük bir suskunluk içinde geçi­yordu. Diyebilirim ki o zamana dek ve aradan geçen otuz yıl içinde gördüğüm en sessiz yemekti. O kadar ki üst kattakilerin radyolarının sesi yemeğin yen­diği büyük salonu inletiyordu. Sanırsınız, ‘Allah’ın ayıları’nın değil de bizim radyo çalıyor. Hani büfe­nin üstündeki, bizim devasa salon radyosundan ge­liyor sesler. O kadar güçlü.

Nitekim büyük babam öyle sanmış olacak ki ara­lıkta sessizce gümüş takımların tozlarını almakta olan Nemide’ye seslenip şu lanetin sesini biraz kıs­masını ya da tümüyle kapatmasını söyleyecekti. Ev­deki gümüşlerin bir kısmını salondaki maun büfenin gözünden alıp aralıktaki masanın üzerine yığmış, onları ovmakta olan Nemide, bir koşu gelip radyo­nun düğmesine el attı. Bizim radyonun kapalı oldu­ğunu, duyulan sesin üst kattan geldiğini söyleyip geri dönerken büyükbabam kadıncağıza gidip üst kattakileri uyarmasını söyleyecekti.

Ne var ki, büyükbabamı duymadığından mı, yoksa yapabileceği bir şey olmadığından mı, bilemi­yorum, Nemide doğruca aralıktaki masanın başına dönmüş, gümüş parlatmaya kaldığı yerden devam etmişti. İşini bırakıp dışarı çıktığı ve üst kattakileri uyardığı yoktu. Haksız da sayılmazdı. Kapılarına dayanıp radyonun sesini biraz kısmalarını söyleme­nin bu sonradan görmeleri tahrik etmesi ve kısacak­ları yerde tersine daha fazla açmalarına yol açması söz konusu olabilirdi. Allah’ın ayılarının ne yapacak­ları belli mi olur?

O günden aklımda kalanlar bunlardı. Babaan­nemlerin, Bezirci Mahallesi’nde, Ethem bey’in Parkı­na bakan o büyük konaktaki evinde, babamın yüzü­nü son kez gördüğüm o ilkbahar akşamından anım­sadıklarım ve unutmamak için yıllar yılı tıpkı salon­daki sekinin önünde oraya bir saray odası havası ka­zandıran tombak mangalın üzerindeki desenler gibi, beynime kazıdığım anılarımdı onlar benim.

Bu arada o gün son gördüğüm yalnızca babamın yüzü olmayacaktı kuşkusuz. Nemide’nin saatler bo­yunca büyük salona açılan holde bir an önce parla­maları için gereken bütün güç dişlerindeymişçesine onları birbirine kenetleyerek ovup durduğu bilmem hangi sultanın tuğralarıyla süslü gümüş takımları da son görüşüm olacaktı.

Büyükbabam son zamanlarda alışılageldiği gibi bu konuyu da görmezden gelecek ve babaannem bü­yük bir gizlilik içinde Nemide’nin aracılığıyla bunla­rı belki de yok pahasına elden çıkaracaktı. O kadar gizliydi ki götürdüğünde Nemide bunların, hanımı­nın adını vermek istemediği bir arkadaşına ait ol­duğunu söyleyecekti. Sağlık sorunları yaşayan yaşlı kadının tek başına bunlarla ilgilenemediğini, üstelik evde kalabalık ettiklerini söyleyecekti. Hatta ayıp değil a, hırsızdan uğursuzdan korktuğu için evinde tutmak istemediğini…

Kadıncağızın bunları Nemide’ye öyle bir fısılda- yışı vardı ki sormayın! Komşuların kulağına gider de kimselerin yüzüne bakamaz oluruz korkusuyla diken üstündeydi. Bu yüzden de yapacaklarını söy­lerken gören sanırdı ki devlet sırrı açıklıyor.

Oysa kendini bu kadar sıkmanın bir âlemi yok­tu. Ne demişler, olan olmuş, torba dolmuştu zaten. Değirmenin şar telini indirmişti görünmez bir el… Dişliler hızla başlamıştı dönmeye ve arasına giren taneleri un ufak eden taşlar harıl harıl dönüyordu. Ailenin üzerinde dolaşan kara bulutların sağanağa dönüşeceği günler gelip çatmıştı.

Babaannemin bir süreden beri dost-akraba ziya­retine gidermiş havasında her gün, düzenli olarak yaptığı hastane ziyaretlerini eskiden olduğu gibi saklayıp gizlemesine gerek kalmamıştı artık. Çünkü bir iş için Gaziantep’e gittiğini sandığı oğlunun amansız bir hastalıktan dolayı hastanede can çekiş­mekte olduğunu öğrenmeden, hızlı bir çöküşün acı­masız dişlisi bu kez de büyük babamı yakalayıver- mişti bir yerlerinden… O güçlü, o mağrur insan, tıpkı içi boşalmış asırlık bir çınar gibi günün birinde güm diye devrilivermişti.

Bu devrilmede Ankara’daki kardeşinin bir süre­den beri satması ve mirası paylaşmaları konusunda ısrar edip durduğu konağı mahkeme kararıyla sattır­dığı günlere rastlıyor olmalı… Özellikle de konağın yeni sahibinin, üst kattaki kiracı ‘Allah’ın ayısı’ oldu­ğunu öğrendiği günlere.

Dayım ve teyzemin sanki mal paylaşıyormuş gi­bi, kardeşimle beni aralarında paylaşarak alıp götür­dükleri günlere…

Ötekiler gibi bir balıkü. Kuyruğu, solungaçları olan bildiğimiz balık işte.

Yine de merak ediyorum.

Söyler misiniz lütfen!

Bu durumda balığımı nasıl götürebilirdim ki?

13 Temmuz 2010

Kavanoz

“Pişmanlık, muhteşem bir hançerin üzerine yerleşip kalmış çıkmaz bir pastır.”

Andrew Suaren

Kavanozu bilirsiniz. Reçel, zeytin, turşu, pirinç… Neyse işte, akla gelen gıda malzemesinin konulduğu camdan yapılmış yaygın saklama kabı. Bir de bun­ların hayli küçük olanları vardır. Boyları basık, şe­killeri daha bir güzel, ilaç ve krem koymaya yönelik kavanozlar.

Sevmem ben pek onları, biliyor musunuz? Hat­ta sevmemenin de ötesinde bir şey, ürperti verirler bana. Görünce boynumda bir tırtıl dolaşıyormuş gibi pütür pütür olur tenim.

İlaç ve krem koyma gibi işlevlerinden söz ettim de, bir başka işlevleri daha olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim, sedef rengi, pastel mavi, pembe, leylak rengi bu küçük kavanozların: Öykü yazdırma özellikleri…

Herkes için geçerli olmayabilir ama en azından benim için bu böyle.

Bir sabah tuvalet masasında, aynanın önünde gördüğünüz bu tür ağzı açık, kapağı bir kenara itil­miş bir krem kavanozunun getirip avucunuzun or­tasına bir öyküyü koyabileceği hiç aklınıza gelir miydi?

Bana geçenlerde öyle oldu.

Sabahleyin uyandığımda yatağın içinde tembel tembel o yana bu yana bakınıp dururken tuvalet ma­sasının üzerinde gözüme ilişen pastel mavi bir krem kavanozuyla başladı her şey… Eşime ait bu kavanoz yarattığı çağrışımlarla bir anda beni onlarca yıl geri­lere götürerek genelinde kavanoza, özelinde ise bu tür krem ve ilaç kavanozlarına olan ürpertimin ne­denini bulmama yardımcı oldu.

İlkokul üçüncü ya da dördüncü sınıftaydım. Si­vas’taydım dememe, bilmem, gerek var mı? İlkokul­dan söz ettiğime göre başka nerede olabilirdim ki?

Mahkeme Çarşısı’nın girişindeki, döşemeleri bas­tıkça gacırdayıp duran, iki ya da üç katlı kağşamış Cumhuriyet İlkokulu’ndan Nalbantlar başı’ nda, yo­lun Vişneli Cami’ye yönelen bölümünde bir ara so­kakta eğitim veren Recep Handan İlkokulu’na taşı- nalı birkaç ay olduğuna göre dördüncü sınıfta olma­lıydım.

Okul deyince öyle ahım şahım bir yer değildi ha­ni. Daha önceki okulda okuyan öğrencilerden Gök medrese ve Kaleardı’nda oturanlar, yapılması tasar­lanan Dumlupınar okuluna verilmiş, kalan öğrenci­ler de binanın yapımı tamamlanıncaya dek çok daha uzaktaki bu okula verilmişti.

Mahallenin zenginliğiyle hiç mi hiç uymayan yı­kık dökük bir konak eskisiydi burası. Daha önce Re- cep evi diye bilinen adı, o günlerde Recep Handan’a dönüştürüldüğü için de bazıları eski adını, bazıları da yeni adını kullanıyordu. Her ne kadar pencerele­rin bazılarında Çingene pembesi ya da yavruağzı çiçekleriyle hemen dikkatleri üzerine çeken sakız sar- dünyalarla ya da morlu sarılı menekşe saksılarıyla, bazen de patlıcan moru yaprakları aşağı doğru sark­mış telgraf çiçekleriyle süslenmeye çalışılmış olsa da hüzünlü bir hali vardı yapının. Bu dediğim, sokağa bakan dış cephesiydi tabii. Vişne ağaçlarının ve ba­harla birlikte mis gibi çiçekleri ortalığı iç gıcıklayıcı bir kokuya boğan akasyaların gölgelendirdiği bahçe­ye ve dizi dizi tuvaletlerin, gürül gürül suların gün boyu akıp durduğu yüz yıkama yerlerinin sıralandı­ğı yan tarafa bakan pencerelerde ise daha çok kon­serve kutularında çimlendirilmiş, buğdaylar, fasul­yeler oluyordu.

Şimdi düşünüyorum da, müdür odasının giriş katının salonuna açılan kapısından zaman zaman süzülen hareketli müzik sesine rağmen bir hapisha­neden farksız, iç karartıcı, uçtu uçacak bu yapıya na­sıl okul diyebiliyor, yüzlerce çocuğu ne cesaretle böyle bir yapıya emanet edebiliyorlardı anlamak zordu doğrusu.

Bahçe kapısından sonra taşlığı geçerek merdiven­leri tırmanıp binanın ana giriş kapısına -sanki ne di­ye ana giriş kapısı diyorsam, binanın varı yoğu bir kapısı vardı aslında- dayandığınızda şöyle bir me­rak edip burnunuzu uzatmaya kalkışacak olursanız hemen kolunuza yapışıveren zebani kılıklı bir hade­me karşılardı sizi. İşte o Osman Efendi’nin -Yoksa Cabbar mıydı?- beklediği giriş kapısının sol tarafın­daki köşedeydi müdür odası. Güzel havalarda ağ ip­liğinden perdelerin pencerelerinde püfür püfür dal­galandığı bu odadan müzik sesi hiç eksik olmazdı. Genelde insanın kulağını rahatsız etmeyen, hoş, sa­kin bir müzik… Bazen de birden yükseliverir, kulak tırmalayıcı bir hal alırdı… ‘Çift dikişler’ dediğimiz, arka sıralarda oturan birkaç öğrencinin dediğine gö­re kurallara uymayan öğrencileri öğretmenler za­man zaman müdür odasına alıp ‘dersini veriyor’, ya­ni bir güzel benzetiyorlardı. Çoğu zaman da müdü­rün kendisi yapıyordu bunu. Bakmayın siz kadınmış, ufak tefekmiş ama vurdu mu uzatıyormuş… Çift dikişler gibi deneyimli öğrenciler söylediğine göre elbette ki doğruydu. Müziğin bazen iyice yük­seli vermesi de işte bu ‘ders verme’ anında dayak yi­yen öğrencinin çığlıklarının dışarıdan duyulmasını önlemede kullanılıyormuş… Bu yüzden, hemen ya­nında açık kapısından gürültülerin ve soba tütüyor- muş izlenimi bırakan sigara dumanlarının yükseldi­ği öğretmen odası bulunan müdür odasının yakının­dan geçmeye bile ödümüz kopardı. Ne var ki tek giriş oradan sağlandığından ister istemez bu ikisinin önünden geçmek zorundaydık. Hem de günde giriş ve çıkış olmak üzere en az iki kez. Teneffüslerde bah­çeye inmeyi ya da öğretmenlerden birine karşıdaki bakkaldan sigara, bisküvi türünden bir şeyler almak için yapılan zorunlu giriş çıkışları da saymıyorum tabii.

Herkesin adını saygıyla andığı bir semtte böylesi bir okul… Akıl almıyordu doğrusu! Bu haliyle, güm güm gümleyen zengin bir konağın açlık ve bakım­sızlıktan kadidi çıkmış, bir deri bir kemik zebun bir kedisini anımsatıyordu bana.

Bir gün sınıfa yeni bir öğrenci gelmişti. Aslında kendisi değil de haberi gelmişti günler önceden. Ve bizi almıştı bir telaş! Acaba öğretmen bu ‘aptal şeyi’ nereye, kimin yanma oturtacaktı?

Daha çocuğun yüzünü bile görmeden damgayı vurmuştuk hemen: ‘Aptal şey’ idi o. Yeni gelen oldu­ğuna göre hak ediyordu bu tanımı.

İki kişilik bir sıra olsaydı, bir sorun olmayacaktı. Yeni gelen hiç tartışmasız doğrudan o sıraya otura­caktı. Ne var ki en son iki kişilik sıraya birkaç hafta önce gelen Müyesser oturtulduğundan, bu yeni ge­len ister istemez birimizin sırasına dördüncü kişi olarak sıkıştırılacaktı. Doğal olarak bunu da kimse istemiyordu.

Eh, kendini sıkıntıya sokmayı kim ister ki? En ufak bir kıpırdanışta sağdan soldan dirseği böğrüne yiyeceğini bile bile, yanına uğursuz ‘aptal şey’i al­mak akıl kârı mı? İnsanın cebinden mendilini çıkar­ması, yere düşen silgisini alması, yanlışlıkla çıkardı­ğı bir defteri çantasına geri koyup gerekli olanı çıkar­ması için küçücük bir kıpırdanma alanı kalmayacak­tı. Daha da önemlisi bir yeri kaşınsa, bedeninin en doğal bu gereksinimini yerine getirme olanağı bula­mayacaktı.

Bu yüzden de öğretmenimiz çocuğu yanlarına oturtmasın diye birtakım yollar arıyordu herkes. Öğretmenin uygun bir anını kollayarak ‘yeni geleni kendi yanma oturtmayacağına dair söz almaya kal­kışanlar mı dersiniz, bu konuda bir başka öğretmeni aracı olarak kullanmak isteyenler mi? Neler yapıl­mıyordu ki! Daha ortada fol yok yumurta yokken annesini ya da babasını getirtip bu konuyu daha işin başında halletmeye bakanlar bile vardı.

Öğretmenimiz Mürşide Hanım, elinin biriyle ense kısmında bastırarak yukarı doğru kaldırdığı to­puzunu dişleri arasında beklettiği, yakından bakınca bile güçlükle görebildiğim incecik tel tokayla tuttur­duktan sonra, “Dur bakalım çocuğum, nereden çı­kardınız?” diye karşı çıkıyordu hemen. “Bizim sınıfta geleceği ne belli, tek dördüncü sınıf biz miyiz?”

Tek dördüncü sınıf biz değildik ama ‘aptal şey’i ne yazık ki bizim sınıfa vermişlerdi.

“Dur bakalım çocuğum” diye bizi susturmaya ça­lışan öğretmenimiz aynı günün yemek molasından sonraki ilk derste önüne katıp getirmişti uğursuzu!

Aman Allah’ım, gelecek, gelebilir, geliyor, derken bir anda etiyle kemiğiyle karşımızdaydı sonunda!

Tahmin ettiğimiz gibi, ufak tefek, süklüm püklüm bir şey Adı da Aytekin… Tanrım, daha da önemlisi, siyah önlüğü ve utançtan kıpkırmızı kesilmiş yüzü dışında her tarafı süt beyaz, garip mi garip, kaşık kadar bir çocuk!

Gök medrese’nin karşısındaki yıkık dökük ahşap evlerden birinde oturan Metin tanıyıverdi hemen. Bitişikteki bahçenin içindeki mavi kapılı eve taşınan komşuların oğluymuş. Anneannesinin dediğine ba­kılırsa, zaman zaman saklambaç oynarken duvardan atlayıp kömürlüğüne saklandığımız, yaz tatilinin sonlarına doğru erik ve vişne aşırdığımız o evde bir zamanlar yaşlı bir kadın yaşıyormuş. Yanında bir de torunu varmış. Olsa olsa o çocuk büyümüş, evlen­miş, birer yaş aralıkla birkaç çocuğu olduktan sonra ata yadigârı eve geri dönmüş olmalıydı.

Kaşık kadar bir şey ama yarattığı tedirginlik hiç de azımsanacak türden değildi. En ön sıralarda gö­rülen hareketlenme bir anda bütün sınıfa yayılıverdi tabii. Öğretmen çocuğu yanlarına oturtmaya kalkış­masın diye herkes, canhıraş bir biçimde, sırasında, bırakın oturacak yeri, bir kitabın yanlamasına yer­leştirilebileceği kadar bir yer bile olmadığını kanıtla­mak için çırpınmaya başladı.

Öğretmen gözünü şöyle sıraların üzerinde gez­dirdikçe herkesin yüreği ağzına geliyordu. Ne var ki, olanla ölene çare yok derler, sonuçta bu çocuğun bir yere oturması gerekecekti.

Mürşide Hanım bu durumda çareyi çocuğu yanı­na alıp ilk sıradan başlayarak ilerlemede buldu. Ba­kıyor ki, kim hoşgörülü, davetçi davranacak? Öyle bir şeyi sezdiği anda hemen onun yanına bırakıverecek… Hatta bunun için bizlerin kendisine olan saygı ve sevgimizi kullanmaya bile kalkıştığı oluyor. Yanı­mızdan geçerken gözlerimizin içine bakıyor. Karşı koyamayıp da çocuğun yanımıza sıkışmasına izin verelim, bekliyor.

Ne var ki hangi sıraya yaklaşsa, kendileri bile zor sığıyormuş havası yaratmaya çalışıyor, uflayıp puflayarak birbirlerine dirsek vuruyor ve çakmak çak­mak bakışlarını çocuğun ürkek gözlerine öyle bir di­kiyorlardı ki zavallı, ister istemez birkaç adım gerile­yerek Müyesser öğretmenimizin döpiyesinin eteğine doğru sokuluyordu.

Sonunda nasıl olduysa kimsenin dikkatini çek­meden kaşla göz arasında hallolmuştu bu iş. Aytekin, Kaya’nın yanına yerleşmiş ve herkes rahat bir soluk almıştı nihayet.

Belki öğretmen parmağıyla işaret edip oturttu; belki de Aytekin kendiliğinden gidip oturdu; Kaya da buna ses etmedi.

Gerçi bu iş çözülmüştü ama geçici olarak çözül­müştü demek daha yerinde olacak. Çünkü ertesi gün Aytekin’in yalnızca bir gün tadını çıkarabildiği ceviz sıradan alınıp hemen bir başka sıraya yerleştirilmesi gerekiyordu. Kaya’nm ailesinin gönderdiği bir tem­silci bunu öğretmenden açıkça istiyordu. Bu durum­da yeni baştan bir tedirginlik başlamak üzereydi ki Jirayir ve arkadaşları büyük bir özveri göstererek aralarında anlaşmış ve Aytekin’i yanlarına almaya karar vermişlerdi. Ancak, sıra kenarında değil, dipte oturacaktı.

Böylece babaannemin deyişiyle hırsız asılmış, söz kesilmişti. Sınıf da, Kaya da ‘aptal şey’den kur­tulmuştu.

Kaya, sınıfta ceviz ağacından yapılmış sırası olan tek öğrenciydi.

‘Olan’ derken ortak bir mülkiyet anlamında söy­lemiyorum tabii… Basbayağı kişisel mülkü… Yani o ceviz sıra Kaya’nın evinden getirdiği bir eşyaydı. Bir marangoza özel olarak yaptırmış ve getirip sı­nıfa yerleştirmişlerdi. Bu yüzden de sıralardan söz edildiğinde adı sanı geçmezdi. Her sırada üç kişinin oturduğunu söylerken, Kaya’nın sırasını bunların dışında tutuyordum elbette.

Kaya bizlerden büyük, fazlasıyla kalıplı, boylu mu boylu bir çocuktu. Çocuk demem pek de uygun olmayabilir. Basbayağı bir adamdı çünkü. Arkadan birkaç düğmesi iliklenememiş siyah önlüğü ve beyaz yakalığı olmasa bilmeyen biri rahatlıkla öğretmen sanabilirdi.

Denilenler doğruysa 2A’nm, hani şu sınıf kapı­larından başını eğerek giren kıvırcık saçlı kıl bıyık öğretmeninden bile büyüktü. Kent eşrafından, nere­deyse her caddede bir ya da birkaç dükkânları bu­lunan anlı şanlı bir ailenin oğluydu. Küçüklüğünde hizmetçi merdivenden düşürdüğünde beyninde bir arıza kalmış. O yüzden de öteki çocuklardan farklı davranılıyordu ona. Ders başladığında ayağa kalk­ması, teneffüste illa da smıfı boşaltması, sıra daya­ğı sırasında demir kenarlı cetveli yemek üzere elini uzatması beklenmiyordu. Karatahtanın silinmesi ve sınıf temizliği gibi yükümlülükleri yoktu. İstediğine katılıp istediğine katılmamakta serbestti. Ders sıra­sında herhangi bir soruyu yanıtlamak üzere ısrarla parmak kaldıracak olursa ancak o zaman söz veri­yordu öğretmen. Yanıtı da çoğu kez “Bilmiyorum, örtmenim,” ya da “Özür dilerim örtmenim, dikkati­mi veremedim,” oluyordu.

Bir başkası yapacak olsa sınıfın kahkahaya boğu­lacağı bu hareketi nedense pek yadırgamıyor, du­daklarımızda beliren hafif bir gülümsemeyle geçiş­tiriyorduk.

İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz on yılın bile zor geçtiği o yokluk günlerinde, sürekli olarak ütülenip kolalanan beyaz yakasından siyah önlüğü­nün ortasına kadar sarkan sağlam bir tespih ipliğine mi desem, bir misinaya mı desem takılmış kocaman bir silgisi vardı. Kocaman dediysem söylemek iste­diğimi tam olarak anlatamamış olabilirim. İnsan is­ter istemez bildiği silgilerle kıyaslayarak onların bir boy büyüğünü getirebilir gözlerinin önüne. Oysa Kaya’nın silgisi neredeyse bir peynir kalıbı büyüklüğündeydi. İşin garibi, peynire de benzemiyor değildi hani. Onun gibi, dokundukça kendinden irili ufaklı parçalar bırakıyordu. Öyle ki kopup etrafa fırlayıve- ren bazı parçaları silgi taşımayı sevmeyen arkadaşla­rın bazen rahatlıkla kullandıkları bile oluyordu.

Ne yazıyordu bilmiyordum ama sabahtan akşam kadar yazıp duruyordu Kaya.

Arada sildiklerini hesaba katmayacak olursak ak­şamüzeri, son derste de silme faslı başlıyordu. Bir milim kenar boşluğu bırakmadan ilk yarım santimet­resinden başlayıp son yarım santimetresine varınca­ya kadar köşeli bir elyazısıyla doldurduğu, o yıllarda son derecede zor bulunan, pırlanta değerindeki bir ortalı ipek kağıt defteri sil babam sil…

Bu arada sıranın üstü ve altı da batıyordu hani… Ders bitiminde şoförleri gelip saygıyla koluna gire­rek zavallıyı dış kapıda bekleyen arabaya götürmek üzere sınıftan uzaklaştırdığında, geride koca bir fa­raş dolusu silgi yığını kalıyordu.

Ertesi gün Kaya, İngiliz kumaşından kaliteli pan­tolonunun üzerine geçirdiği siyah satenden önlüğü, kolalı beyaz yakası -çoğu zaman bir ucu düğmeden fırlayıp aşağı doğru kaymış olurdu- ipin ucunda boynundan aşağı sarkan peynir kalıbı büyüklüğün­de yepyeni bir silgiyle çıkagelirdi.

Kullanılmış, biraz aşınmış, yarım bir silgiyle gel­diği asla görülmezdi. Gelirken yanma almayı unut­madığı önemli bir şey de yedek bir düzine kalemdi.

Her ne kadar Kaya’nınki kadar değilse bile bizim de yanımızda bir iki yedek kalemimiz oluyordu ta­bii. Çünkü o zamanlar kalemlerin uçları sık sık kırı­lıyordu. Bazen koskoca bir kalem, henüz tek bir harf bile yazmadan açıncaya dek kırıla kınla kuşa dönü­yordu ve ister istemez yeni bir kalem açmak zorunda kalıyorduk.

Böyle bir şeyin Kaya’nın başına gelmesi pek mümkün değildi. Çünkü bizler elimizdeki kalem bir parmak boyunda kaldığında bitti diye atıyorduk. Oysa Kaya’nın kaleminin bitmesi diye bir şey söz ko­nusu olamazdı. Tırnağının ucuyla bile olsun tutabil­diği sürece o kalemi atmıyor, ısrarla kullanıyordu.

Bizler kalemin ucu değdikçe yüzeyinden saman kırıntıları fırlayıveren, diviti dokundurduğun anda mürekkebin geniş bir alana yayılıverdiği saman yap­rak san defterleri zor bulurken, ipek kağıt defterlere yazan, bizler parmak ucu kadar bir silgiyi aylar boyu kullanırken, kendisi her gün peynir kalıbı büyüklü­ğünde silgiler tüketen, teneffüslerde, öğle paydosla­rında sınıf kapısında bekleyen hizmetçileri tarafın­dan ağzına muzlar, çikolatalar tepiştirilen Kaya her haliyle sınıf arkadaşları için bir alay malzemesiydi ama bu acımasız çocuklar böylesine zengin bir mal­zemeden zerre kadar yararlanamıyordu.

Çünkü Kaya ile uğraşmak kolay değildi. Bir yan­dan, hizmetçisi, şoförü her an üstüne sinek konma­sın diye etrafında fır dönerken, öte yandan öğret­menlerin de gözleri her an üstündeydi. Başına en ufak bir şey gelecek olursa ailesinin bunu hiç de hoş karşılamayacağını biliyorlardı.

Böylece hiçbirimizin Kaya ile bir rekabete girmesi söz konusu olamazdı. O bizim için sadece Kaya idi ve her hareketini doğal karşılıyorduk. Onun hiçbir hareketi bizi kışkırtmıyordu.

Oysa Aytekin öyle mi?

‘Yeni gelen’ gibi bir sıfata sahip oluşu yetmezmiş gibi albinoydu bir de. Işıktan aşırı rahatsız olan, ileri derecede hipermetrop gözleriyle, karşısındakine kı­zıyor, ona dudak büküyormuş gibi buruşuk bir su­ratla bakışı insanda doğal olarak tepki yaratıyordu. Doğal olarak elinizde olmadan sizin de ona aynı ba­kışlarla bakmanıza yol açıyordu.

Böylece Aytekin birçok özelliğiyle ister istemez şimşekleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Kar beyaz saçları, masmavi gözleri vardı. Kirpik­leri ve kaşları da kar beyazdı. Yakından baktığınızda içindeki kılcal damarlara kadar açıkça görünüyordu. Gözleri problemliydi ve tüm albinolar gibi o da şişe dibi gözlük kullanıyordu. Öğretmenin kendi eliyle yazdığı ya da tahtaya yazma alışkanlığı edinelim diye -bunu inanmıyorduk ve öğretmenin bunu sırf eli kirlenmesin diye böyle yaptırdığına ama ona kılıf uydurduğunu düşünüyorduk- bizlerden birine yaz­dırdığı konuları tahtadan almakta zorlanıyordu. Bi­rinin ona metni okuması gerekiyordu ya da tahtanın dibine kadar gidip burnu neredeyse karatahtaya de­ğecek kadar yakından yazması gerekiyordu. Ancak öğretmen bu konuda hiç anlayış göstermiyordu.

Bir arada olmak istemiyorduk onunla. Sırada ya­nında oturmak, Amerikalıların ya da Nato’nun Mars­hal yardımı adı altında dağıttığı sütün, garip bir tadı olan yavruağzı peynirlerin, kanarya sarısı tereyağların zorla yedirildiği beslenme saatlerinde aynı masayı paylaşmak istemiyorduk. Hatta bayrak törenlerinde, pazartesi sabahları, cumartesi öğlenleri okul müdü­rümüzün kılık kıyafetimiz konusundaki uyarılarını dinledikten sonra istiklal marşını okumak üzere bah­çede okulun önünde toplandığımızda kendisinden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyorduk.

Kısacası onu görmemek için yapabileceğimiz ne varsa yapıyorduk.

Bu kadarla kalsa ne âlâ! Zavallıyı leyleğin yuva­dan attığı yavru gibi bir kenarda bıraktığımız yet­mezmiş gibi bir yandan etmediğimizi bırakmıyor­duk çocuğa.

Çeşitli bahanelerle ellerimizin tebeşirini onun üzerinde temizlemeler… Hatta karatahtanın önünde biriken tozları avuçlayıp fark ettirmeden kar beyaz saçlarına, siyah önlüğünün omuzlarına serpmeler…

Görünüşte sorunlu, zavallı bir çocuktu ama asıl zavallı olan bizdik. Geldiğinin ikinci haftasında ça­lışkanlığıyla öğretmenin dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştı. ‘Aptal şey’ diye hafife alıp dalga geçtiği­miz ‘yeni gelen’, bir ay, bilemedin bir buçuk ay için­de de başarısıyla hepimizi gölgede bırakmayı becer­miş, hatta öğretmenimiz Mürşide Hanım tarafından neredeyse deha gözüyle görülmeye başlamıştı…

Bu durum ister istemez öfkemizi kamçılıyordu tabii. Günün birinde bir ‘aptal şey’ geliyor ve o siyah önlüğü içinde adamakıllı dikkat çeken bembeyaz ka­fası, bembeyaz elleriyle bir anda sivrilip çıkıyordu. Buna kim bozulmazdı ki?

Bu arada nereden çıktı, kim uydurduysa, Aytekin’in gerçekte bir ‘ilaç çocuk’ olduğu yolunda bir haber çıkmış, bir anda bütün okula yayılıvermişti. Albino denilen bu tür kimselerden bazılarının bizler­den farklı dokuları vardı. Çeşitli hastalıkların tedavi­sinde ve güzellik kremlerinin yapımında hammadde olarak kullanılıyordu. ‘Aptal şey’in de ilaç ya da krem olması eli kulağımdaydı. Bu nedenle de fazla eziyet etmenin gereği yoktu zavallıya.

Bu haberi sınıfın girişinde, en ön sırada oturan Atagün dedikleri yerden yığma çocuğun yaydığı­nı anlamak hiç de zor değildi. Nereden, kimden duyduğunu sorduğumuzda bize, nereden duydu­ğumuzu boş vermemizi ve bu güzel haberin tadım çıkarmaya bakmamızı söylemişti. Biz de bir yandan bu önemli haberin hızla yayılmasını sağlarken, öte yandan moralini bozmak için kendisiyle dalga geçi­yorduk. Bakarsın morali bozulur da dahi çocuk du­rumundan biraz gerilere kayıverirdi.

Gelgelelim ‘ilaç çocuk’ olmak, babasının, eğer anlaşabilirse büyük bir para karşılığında Almanlara satacak olması yolundaki takılmalarımız onu hiç mi hiç etkilemiyordu ve Aytekin’in başarısında en ufak bir gerileme görülmüyordu.

Ancak bizi etkilediği açıkça ortadaydı. Hani aşa­ğı mahallede bir yalan uydurmuş, yukarı mahalleye çıkmış kendisi de inanmış diye bir söz vardır ya ay­nen öyle olmuştu. Aytekin’in durumu içimizi parala­maya başlamıştı. Bize hiçbir zararı dokunmayan bir insanın günün birinde değirmende çekilerek macun haline gelmesi ve kavanozlara konup eczanelerin raflarım süsleyecek olmasını kabullenemiyorduk.

Zamanla işler daha da ilerlemiş Aytekin’in gele­ceği bizi adamakıllı kaygılandırır olmuştu.

Yüzünü görmeye can attığımız yoktu ama görme­diğimiz zaman da merak ediyorduk. Hele de orta­dan yok oluşu birkaç gün sürmüşse merakımız iyice arüyor, kara kara düşünmeye başlıyorduk. Bir kor­kudur alıyordu bizi. İçimizi bir kurt kemirmeye baş­lıyordu. Ne oldu çocuğa? Hasta mı olmuştu acaba? Yoksa?..

Tanrım! İşte bu konuyu düşünmek bile istemi­yorduk…

Bir başkası olsa üstünde durulacak bir şey değil­di. Alt tarafı birkaç gün okula gelmedi diye kıyamet mi kopacaktı? Olsa olsa ateşi yükseldiği için annesi o gün okula yollamayıp evde ateşini düşürecek birta­kım tedavi yolları uygulamıştır. Belki de doktora gö­türüp birkaç günlük bir rapor ve birkaç ilaç almıştır, deyip işi oluruna bırakır, birkaç gün sonra elini kolu­nu sallayarak geldiğinde de işin aslını öğrenirdik.

Oysa Aytekin söz konusu olunca aynı ölçüde ra­hat davranamıyorduk. Kötü kötü şeyler geliyordu aklımıza. Çünkü o herhangi bir öğrenci değildi. Bir ‘ilaç çocuk’ idi ve babası istediği parayı verecek birini her an bulabilirdi.

Bu yüzden de bir süre ortadan kayboluverince hemen Metinlerin bitişiğindeki, ikindi vakitleri Gök- medrese’nin gölgesine gömülüveren küçücük pence­relerin gerisindeki dantel perdeleri bir gün olsun aralanmayan evlerinin kapısına dayanıyor ve zilleri­ne basıveriyorduk. Ortalığı yaygaraya veren bahçe­deki vişne ağacının dallarından bir iki grup serçenin şaşkın şaşkın havalanmalarına yol açan zilin sesi ku­lakları tırmalayarak çıngıl çıngıl öttükten epeyce bir süre sonra, tam umudunuzu kesip ayrılmayı düşün­düğünüz bir anda, giriş kapısının yanındaki küçük pencere açılır ve ev sahibi kadının güneşte fazla ka­lan körpe derilerin pembemsi kırmızılıktaki yüzü beliriverirdi.

“Şaziment teyze…” diye atılıverirdik hemen. “Oğ­lun evde mi? Okula gelmedi de merak ettik.”

Ertesi gün elini kolunu sallayarak okula gelip du­var kenarındaki sıralardan birindeki yerine oturdu mu, her şey bir anda unutuluyor, bir gün önce gele­ceği konusunda kaygılandığımız Aytekin gidip ye­rine yeni baştan, yüzümüze bakarken suratını asan, gözlerini ve burnunu buruşturarak öfkemizi kamçı­layan ‘ilaç çocuk’ geliyordu.

Her an takıldığımız, ellerimizin tebeşirini önlü­ğünde temizlediğimiz ‘yeni gelen’…

Duvarın dibine yapışıp kalmış olan zavallıyı çığ­lık atacak kadar rahatsız etmekten bile çekinmeyenler oluyordu bazen. Bu kendini bilmez aradan geçermiş gibi yaparak gövdesinin yandan fazlası dışarı taşmış olan Jirayir’i omzundan tutup da şöyle biraz geri doğ­ru itince hedefine kolayca ulaşmış oluyordu. Jirayir Harutyun’un,  üstüne devriliyor ve duvarla üç çocuğun araşma sıkışan en dipteki za­vallı yeni gelenin kemiklerinin çatırdadığını duyar gibi olunca bu kadarının fazla olduğunu düşünüyordum.

Böyle düşünen salt ben değildim. Daha niceleri vardı. Tamam, çocuk kendisi cesaret edip de gidip öğretmene ya da müdüre durumu anlatamıyor olabi­lirdi. Belki evinde anne babasına bile anlatmaya çeki­niyordu. Ama sınıfta bu tür haksızlıklara dayanama­yıp öğretmenimize ya da müdire hanıma söyleyenler yok değildi. Aptal şey’e yapılanın onda biri Kaya’ya yapılacak olsa, bütün öğretmenler sınıfa üşüşür, he­sap sorarlardı. O da yetmezmiş gibi hepimiz teker teker müdür odasına çekilir, bir güzel benzetilirdik. Bir daha böyle aptallıklar yapmayalım diye.

Ne var ki ilaç çocuğun Kaya gibi zengin bir ailesi yoktu. Sınıf kapısında bekleyen ve teneffüslerde re­çelli çöreğini yedikten sonra yumuşacık nemli peçe­telerle ağzını bununu silen hizmetçileri… Böylece bir kısmı zamanla zararsız olduğunu gördüğünden, bir kısmı acıdığından, bir kısmı da artık kanıksadığın­dan çocukla ilgisini kesmişlerdi; en azından ona her­hangi bir kötülük yaptıkları yoktu.

Bu arada çalışkanlığıyla bizleri utandırmasına ve karşısındakini küçük görüyormuş gibi kaşlarını ça­tıp yüzünü buruşturarak bakışma bozulan ben ve birkaç arkadaş çeşitli fırsatlarla burnunu sürtmeye çalışmaktan da geri kalmıyorduk. Bunu başarama­dığımızda da elimizdeki yegâne malzemeyi kullanı­yorduk. Yani albinoluğunu.

Meşveret başı diye bir söz vardır ya, bir olayın ortaya çıkına neden olan temel kişi… Birçok olayda olduğu gibi ‘ilaç çocuk’ olayında da meşveret başı Atagün idi. En başta ‘ilaç çocuk’ gibi garip bir adı ya­kıştırarak herkesin ilgisini zavallı Ay tekin’in üstüne çekmeyi başarmıştı.

Ardından da bir kavanoz hikâyesi çıkararak artık öğretmenlerimizin bile tepkilerini çekmeye başla­mış olan ‘ilaç çocuk’ sözünün yerine onu kullanma­ya başlamıştı. Ha Kel Hasan, ha Hasan Kel, ikisi de aynı kapıya çıkmıyor muydu? Kavanoz hikâyesinin de bundan bir farkı yoktu. Merhem ya da krem ne demekti, ilaç… Peki, bu tür macun şeklindeki ilaçlar neye konuluyor, nerede saklanıyordu? Kavanoza… Olay buydu işte! Böyle bir kavanoz gördükçe, hatta adını duydukça bizim Aytekin, ister istemez geleceği­ni anımsayacak, böylece bizleri küçümsediğini haykı­ran o iğrenç bakışırım bedelini ödemiş olacaktı.

Böylece yüzü bir türlü gülmeyen, bir tehlike anın­da tırnaklarını çıkardığı pençesini gösteren bir kedi yavrusu gibi, gülerken bile öfkesini yüzünüze haykırıyormuş gibi bir hal alan Aytekin’in kavanozla, daha doğrusu krem kavanozuyla tanışıklığı başlayacaktı.

Günün birinde babası uygun fiyat veren birini bulunca, Almanya’ya gidip bir fabrikada yapılan ufak bir işlemin ardından krem olup kavanoza tıkıla­cağım ve annelerimizi güzelleştirmek için evlerimize geleceğini ima etmek amacıyla onun duyacağı bir şe­kilde kavanoz sözcüğünden söz eder olmuştuk. Açık açık kavanozdan söz ederek ya da elimizle şeklini çi­zerek ona kavanozu yani ‘aptal şey’in bir süre sonra tıkılacağı küçük cam kabı anımsatıyorduk.

Hatta bunu sadece onun yalnız bir anını kolla- yarak gözlerden ırak bir yerde yapmayıp sınıfta öğ­retmenin huzurunda uluorta yapanlarımız bile olu­yordu.

Bu iş için şöyle bir formül bulmuştuk, daha doğ­rusu bu da Atagün denen hınzırın işiydi yine: Öğret­men bir soru sordu mu, vereceğimiz yanıtın içinde illa da ‘kavanoz’ sözcüğünün geçmesine özen göste­recektik. Diyelim ki öğretmen “reçel” dedi, hemen parmaklarımız havaları yırtacak, öğretmen söz verdi­ğinde de: “Bizim evde bir sürü reçel kavanozu var” diyecektik. Diyelim ki “bayrak” dendi, verilecek ya­nıt belliydi: “Kavanozun gerisinden bakınca bayrak bulanık görünür” veya ona benzer başka bir cümle…

Kısa bir süre sonra da başta yine sınıfın elebaşı Atagün olmak üzere bazı çocuklar ilaç ya da krem ka­vanozları getirerek çocuğun gözüne sokacakmış gibi uzatıp onu kızdırmaya çalışıyor, adamakıllı büzüş­türdüğü gözleriyle bakarak tavşan gibi burnunu kı­pır kıpır edişini görmeden de bunu bırakmıyorlardı.

Daha önce matematik ve Türkçe derslerinden bi­rincilik unvanımı elimden alışını içime sindiremedi­ğimden kıskançlık krizleri içinde kıvranıp dururken olan oluyor. Bir gün iyi bir not alsın diye bir arkada­şın resmine yardım ettiğim, daha doğrusu resmin tamamını yaptığım için öğretmenimiz tarafından tahtaya çağrılıp herkesin karşısında kulağım çekile­rek cezalandırıldığım sırada dananın kuyruğu kopuveriyor.

Mürşide Hanım’ın sivriliğiyle nam salmış tırnak­ları perçin zımbası gibi kulak memelerime gömül­düğü anda acıdan ve utançtan kıvranırken birden gözüm bizim ilaç çocuğa ilişiyor. Ben acıdan yüzüm gözüm şebeğe dönmüş bir halde ağlamamak için var gücümle dişlerimi sıkarken, o şapşalı kırpıştırıp dur­duğu gözlerinde bir sevinç parıltısı, buruşturduğu dudaklarında bir hafife alma ifadesiyle görmeyeyim mi! Gözlerindeki o parıltı gerçekte düşündüğüm gibi bir sevinç belirtisi olmayabilirdi. Hatta belki gözle­rinde öyle bir parıltı, dudaklarında hafife alıcı bu tür bir ifade hiç olmadı da bana öyle geldi.

Oldu ya da olmadı, sonuçta bu olay bardağı taşı­ran son damla oluyor.

Ve ertesi sabah bir kavanoz getiriyorum yanımda. Annemin boşalmış krem kavanozunu. Boşalmasında kendimin de katkısı olduğu, son birkaç gündür her fırsatta bir parmak alıp evyenin altındaki çöp sepeti­ne silkelediğim sonra da parmağımı mendilimle ku­ruladığım kavanozu…

Biraz önce tuvalet masasının üzerinde gördüğüm kavanozun hemen hemen aynısı… Yalnız bu pastel mavi, oysa o günkü pembeydi. Bugün gibi anımsı­yorum, baygın bir pembe…

Önceden göstermemeye, kimseye bir şey fark ettirmemeye büyük bir özen göstererek kavanozu ba­zen çantama bazen de önlüğümün altındaki panto­lon cebime alarak gözüm gibi koruyorum. Nerede, hangi koşulda değerlendirme olanağı bulacağım bel­li olmadığından ister istemez böyle yapmak gereki­yor tabii.

Bekliyorum ki bir fırsat çıksın da şu kavanozu di­lediğim gibi kullanabileyim. Hor gören bakışıyla beni aşağılamaya çalışan şu kendini bilmez ilaç çocuğa had­dini bildireyim. Lanetin burnu sürtülüversin biraz.

İlk gün beklediğim fırsatı yakalayamıyorum tabii. İkinci gün de… Ama yılmak yok bu işte. Ne demişler, sabreden derviş, muradına ermiş. Ben de tam dört gün sabrediyor ve sonunda muradıma eriyorum.

Tam da gözlerimde çapaklar başladı diye öğret­menin izniyle öndeki bir arkadaşla birkaç gün için yer değiştirdiğimiz beşinci gün bir fırsat çıkıyor ki sormayın! Mumla arasanız ele geçmeyecek bir fırsat!

Öğretmene ve kitabıma bakmaktan fırsat bulup da uzunca bir süre etrafı kolaçan edemediğimden gözlerimi şöyle bir sınıfın içinde gezdirip sonra yeni baştan önüme dönmüş, kitaptaki bir bölümü defteri­me geçirmeye koyuluyorum. Tam bu sırada bir gü­rültü!.. Hayda! Herkes gibi iş gibi sıranın gözünden düşürdüğü çantalar ve sefertaslarının gürültüsüyle bütün sınıfı ayağa kaldırarak tahtaya fırlamasın mı?

Bir süre sonra gürültü patırtı kesilip de ders ye­niden başladığında en ön sırada, kavanozum elimde heyecanla beklemeye başlıyorum.

Bu defa başarılı olacakmışım gibi bir duygu var içimde. Görünüş bunu gösteriyor. Bir ara dikkatini çekmeyi başardığım için her ne kadar öğretmene belli etmemeye çalışıyorsa da fırsat buldukça göster­meye çalıştığım şeyi merak etmekten kendini alıko­yamıyor tabii.

Eli işte, gözü oynaşta derler a, aynen öyle işte! Bir yandan tahtanın önünde gözlerini kırpıştırarak öğ­retmenin sorduğu soruya yanıt ararken, ara sıra da bu kırpık gözleri bana çevirerek göstermek istediğim şeyin ne olduğunu, hareketlerimle neyi anlatmak is­tediğimi anlamaya çalışıyor.

Tam sırası deyip usta bir oyuncu havasıyla sınıfın köşesine sıkışmış masasında oturmuş öğretmenimiz ve aralarında oturmakta olduğum iki kız arkadaş başta olmak üzere kimsenin dikkatini çekmeden işe koyuluyorum.

Öğretmenin bir yandan çocuğa sorular sorup, al­dığı yanıtlar karşısında mutluğunu dile getirirken, bir yandan da harıl harıl çantasında bir şeyler ara­makta olduğu bir sırada hemen kavanozun kapağını açıyor ve gösterime başlıyorum.

Kavanoza daldırdığım parmağımın ucuyla alır gibi yaptığım kremi yüzümün çeşitli yerlerine do­kundurduktan sonra kümeler halinde duran bu kre­mi yüze yedirmek ve her tarafa yaymak istercesine avuçlarımın içiyle, zaman zaman parmaklarımın ucunu da kullanarak yüzümün her tarafını bir gü­zel ovuyorum. Ardından da, kavanozun kapağını o kırpık gözlerine sokarmışçasına törensel bir biçimde kapatıyorum.

Sonra da dudaklarım cetvelle çizilmiş gibi düm­düz bir biçimde iki yana gerilmiş, gözlerimi kırpış­tırarak yüzüne bakıyorum. Bu arada kavanoz elden ele geçmeye ve aynı hareket sınıftaki bazı öğrenciler tarafından yinelenmeye başlıyor…

Epeyce bir süre devam ediyor bu böyle ve öyle bir an geliyor ki, olan oluyor işte!

Kavanozu ele geçiren çocuklardan birinin parma­ğıyla anlattığı şeyleri daha iyi görebilmek umuduy­la başını biraz daha eğeyim derken bizim ilaç çocuk birden dengesini kaybediyor. Karatahtanın önünde­ki yükseltiden düşmesiyle başını öndeki sıranın kö­şesine çarpması bir oluyor…

Acı bir çığlık… Ardından birbirini izleyen çığlık­lar ve ağlama sesleri, gürültü, patırtılar…Kavanozun içinde ne zaman bir krem ya da po­mat görsem Aytekin gelir hemen gözlerimin önüne. Onun o kırpıştırıp durduğu ak kirpikli gözleri gelir.

O gün yaşananlar gelir. Herkesi birden yıldırım çarpmışa çeviren olay karşısında sessizce sınıfı bo­şaltmamız istendiğinde karatahtanın önünden ge­çerken gördüğüm tablo gelir.

Kimsenin farkına varmadığı aptalca bir şaka so­nucu heyecanlanıp dengesini kaybederek bir anda yuvarlanan bir çocuk… Karatahtanın önündeki yük­seltinin dibinde boylu boyunca uzanan hareketsiz bir gövde… Paldır küldür devrilirken öndeki sıralar­dan birinin köşesine çarpan, saçları kana bulanmış bembeyaz bir kafa… ve bu kafanın etrafında göllen- dikten sonra kapıya doğru yöneldiğinden çığlıklar içinde telaşla sınıfı boşaltırken basmayalım diye üze­rinden atlamak zorunda kaldığımız kan…

18 Ağustos 2010

Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: