YEŞİL ÖLDÜ MÜ ?
7 Ekim 2017
CİA TARİHİ – 2- KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)
7 Ekim 2017

GEN BENCİLDİR

ÖNSÖZ
Şempanze ve insanın evrimsel geçmişlerinin
yakla
şık yüzde 99,5’i ortaktır; yine de birçok
mantıklı insan 
şempanzeye eğribüğrü, insanla ilgisiz, tuhaf bir yaratık
olarak bakar ve kendisini Mutlak Yaradan’a eri
şme yolunda bir basamak taşı olarak
görür. Evrimci için böyle bir 
şey olamaz. Bir türü, diğer bir
türden üstün kılacak hiçbir nesnel dayanak yoktur. 
Şempanze
ve insan, kertenkele ve mantar, hepimiz, üç milyar sene
kadar önce do
ğal seçilim olarak tanıdığımız bir
süreç içerisinde evrimle
ştik. Her tür içerisinde, kimi bireyler diğerlerinden
daha çok sayıda, ya
şamını sürdürebilen döl vermişlerdir.
Buna ba
ğlı olarak da, üreme bakımından başarılı olan
bireyin kalıtsal özellikleri (genler), bir sonraki nesilde sayıca artmı
ştır. İşte bu doğal
seçilimdir (Genlerin farklı, geli
şigüzel olmayan üremesi). Bizi doğal
seçilim in
şa etmiştir ve eğer kendi kimliklerimizi kavrayabilmek
istiyorsak anlamamız gereken de bu do
ğal seçilimdir.
GİRİŞ
Bu kitap
bir bilim kurguymu
şcasına -ya da ona benzer birşey gibi-
okunmalı. Dü
ş gücüne seslenmek üzere tasarlandı. Ancak
bilimkurgu de
ğil; bu kitap bilimin ta kendisi. Size kalıplaşş bir
tanım gibi görünebilir ama, “kurgudan daha tuhaf” sözcükleri benim
gerçek hakkında hissettiklerimi bütünüyle yansıtıyor. Bizler ya
şamkalım makineleriyiz,
genler adıyla bilinen bencil moleküllerini körü körüne korumak için
programlanmı
ş robot araçlarız. Beni hala şaşkınlığa
sürükleyen bir gerçek bu; yıllardır bilmeme kar
şın, hiçbir zaman tam alışamadım.
Besleyebilece
ğim umutlardan biri ise, başka insanları şaşırtma konusunda başarılı olabilmek.
Fazlasıyla
arzuladı
ğım bir başka amaca, kitabın konusunun hakettiği orandaeğlendiricikılınması veokuyucunun “yakalanmasının” sağlanması amacına
ula
şıp ulaşmadığını da kestiremiyorum.
 Uzun zamandır, biyolojinin başkaları için
de gizemli bir öykü kadar heyecanlandırıcı olması gerekti
ğini düşünüyorum, çünkü biyoloji
gizemin ta kendisidir. Konunun verebilece
ği coşkunun küçücük bir parçasından daha
fazlasını açı
ğa çıkartabildiğimi düşünmeye
cesaretim yok.
İNSANLAR NEDEN VAR?
Bir
gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak ya
şa
gelirler. E
ğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar
gelirse, uygarlı
ğımızın düzeyini değerlendirmek için
soracakları soru 
şu olacaktır: “Evrimi keşfettiler
mi?” Canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde
varoldular ve neden ya
şadıklarını hiç bilemediler, ta
ki güne
ş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek.
Bu ki
şinin adı Charles Darwin’di… Dürüst olmak gerekirse,
ba
şkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi.
Ancak ilk kez Darwin, neden varoldu
ğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir
bir açıklamasını yapmı
ştır.
Bu
kitaptaki tez, bizim, di
ğer bütün hayvanlar gibi, genlerimiz
tarafından yaratılmı
ş makineler olduğumuzdur.
Ba
şarılı Şikago gangsterleri gibi, bizim genlerimiz
de, epey rekabetçi bir dünyada milyonlarca sene boyunca, hayatta
kalmayı ba
şarabilmişlerdir. Buna dayanarak, genlerimizde
belirli nitelikler oldu
ğunu ileri sürebiliriz. Ben başarılı bir
gende, baskın özelli
ğin acımasız bir bencillik olduğunu
savunaca
ğım. Genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır.
Bununla birlikte, görece
ğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına ulaşmak için
tutabilece
ği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri
benimsemek oldu
ğu özel durumlar vardır. Bu son
cümledeki “sınırlandırılmı
ş” ve “özel” çok önemli
sözcükler.
Her ne
kadar aksine inanmak istesek de, sevgi ve türün  – bir bütün olarak –
iyili
ği hiç de evrimsel anlamı olmayan
kavramlardır.
Bu
kitap, gen bencilli
ğdiye adlandırdığım temel yasanın, gerek bireysel bencilliği gerekse
bireysel özveriyi nasıl açıkladı
ğımı gösterecek.
Ancak, önce, özveri söz konusu oldu
ğunda ortaya çıkan özel bir yanlış açıklamadan
bahsetmek istiyorum, çünkü yaygın olarak biliniyor ve de yaygın
olarak okullarda ö
ğretiliyor. Bu açıklama daha önce
sözünü etti
ğim yanlış kavram üzerine
temellendiriliyor: Canlılar “türün iyili
ği için” veya “grubun iyiliği
için” bir
şeyler yapmak üzere evrimleşirler.
Biyolojide bu görü
şün nasıl başladığı kolayca görülebilir. Bir hayvanın
ya
şamının çoğu üremeye ayrılmıştır ve doğada
gözledi
ğimiz,  kendini kurban etme eylemlerinin çoğu
ebeveynlerce çocukları için yapılır. “Türün devamı”, üreme
kavramına ili
şkin sıkça kullanılan bir başka deyim olup, tartışmasız, üreme
olayının bir sonucudur. “Üremenin ‘i
şlevi’ türün devamını ‘amaçlar’” şeklinde
bir sonuca varabilmek için mantı
ğı bir parça çekiştirip
uzatmak yeterlidir. Buradan hareketle, bir ba
şka yanlış adım, hayvanların genelde türün
devamını sa
ğlayacak şekilde davranacakları yorumunu yapmak
olacaktır. Bunu ise, türün di
ğer üyelerine karşı özverili
davranacakları yorumu izler. Bu dü
şünce şekli, Darwinci terimlerle söylendiğinde, muğlak
kalacaktır. Evrim, do
ğal seçilim yoluyla işler ve doğal
seçilim de “en uygun” olanın, farklılıkları nedeniyle ayakta
kalmasıdır. Ancak, “en uygun” ile kastedilen nedir? En uygun bireyler mi; en
uygun ırklar mı; en uygun türler mi? Ya da ba
şka bir şey mi? Bazı amaçlar için bu sorunun
yanıtı çok önemli de
ğil; ancak özveriden bahsediyorsak,
can alıcı bir nokta oldu
ğu çok açık. Darwin’in varolma
mücadelesi olarak adlandırdı
ğı yarışma türler arasında ise, bireye bu oyunda
bir piyon olarak bakılabilir, o da en iyi niyetli yakla
şımla; bu piyon, türün daha yüksek
olan çıkarları gerekti
ği takdirde kurban edilecektir. Daha saygın
bir 
şekilde dile getirmek istersek, eğer bir
grup, – örne
ğin, bir tür ya da türün içindeki bir
topluluk – kendilerini grubun iyili
ği için feda etmeye hazır bireylerden oluşmuşsa, kendi
bencil çıkarlarını önde tutan bireylerden olu
şmuş rakip bir gruba kıyasla, neslinin
tükenmesi olasılı
ğı daha düşüktür. Böylece, dünya nüfusu, bireyleri
kendini adamı
ş gruplardan oluşur.
Ben, reductio
ad absurdum 
(bir dü
şüncenin doğru olduğunu göstermek amacıyla, aksinin yanlışğını kanıtlamak)
yakla
şımıyla tartışmaya devam edebilir ve grup seçilimi
kuramının güçlüklerine dikkat çekebilirim, ancak bireysel özverinin
açıkça varolması açıklanmayı bekliyor. Ardley i
şi,
Thomson’un gazellerindeki zıplamada, davranı
şın tek açıklamasının grup seçilimi olduğunu
söylemeye kadar vardırıyor. Zıplayan hayvanın bir avcının önüne
atlayıvermesi, avcının dikkatini kendine çekerken bir yandan da arkada
şlarını uyarmak
istemesiyle, ku
şların uyarı çığlıklarına
benzer.
Kullanacağım temel
şünce, yüzyılın başlarında, genler-öncesi günlerde A.
Weismann tarafından öngörüldü: Weismann’ın “germ-plazmanın süre
ğenliği” doktrini. Şunu
savunaca
ğım: Temel seçilim birimi -ve bu arada
kendi çıkarımız- ne tür ne de gruptur; hele birey kesinlikle de
ğildir.
Gendir; yani kalıtım birimidir Kimi biyologlara bu, ba
şlangıçta çok uç bir görüş gibi
gelebilir. Umuyorum ki, ne demek istedi
ğimi anladıklarında, alışık olmadığımız bir
tarzda ifade edilmi
ş olsa bile, bu tezin aslında
ortodoksça oldu
ğunu kabul edeceklerdir. Bu tartışmayı geliştirmek
zaman alacaktır. 
İşin en başından başlamamız gerekiyor: Yaşamın ta
ba
şlangıcından…
EŞLEYİCİLER
Başlangıçta
basitlik vardı. Tümüyle donanmı
ş, karmaşık düzendeki bir yaşamın ya
da ya
şam yaratma yeteneğine sahip bir oluşumun bir anda ortaya çıkmasını açıklamanın
daha da zor olaca
ğının kabul edileceğini varsayıyorum. Darwin’in doğal
seçilim yoluyla evrim kuramı doyurucudur, çünkü bize basitli
ğin nasıl
karma
şıklığa dönüşebileceğini, düzensiz atomların kendilerini nasıl
olup da daha karma
şık desenler şeklinde gruplandırabildiklerini ve bunu
insanları olu
şturana kadar sürdürebildiklerini açıklar.
Darwin, varolu
şumuzla ilgili zor soruya bir yanıt sağlar; ki
bu, 
şu ana kadar önerilen tek olası yanıttır. Bu
büyük kuramı, alı
şılmış olandan daha genel bir yolla,
evrimin ba
şlamasından öncelere giderek
açıklamaya  çalı
şacağım.
Darwin’in “en
uygunun ya
şamda kalması” kuralı, aslında daha genel bir yasanın,
kararlı olanın varlı
ğını sürdürmesi yasasının özel
bir durumudur. Evren kararlı nesnelerle doludur. Kararlı bir nesne, bir
ismi hak edecek kadar kalıcı ya da sık görülen bir atomlar toplulu
ğudur. Bu,
Matlerhorn gibi, adlandırmaya de
ğecek kadar uzun süreli olan benzersiz bir
atomlar toplulu
ğu olabilir. Ya da, yağmur
damlaları gibi, içlerinden herhangi bir tanesi kısa ömürlü olsa da,
oldukça hızlı bir biçimde olu
şan ve bu nedenle de toplu bir ismi hak
eden bir varlıklar sınıfı olabilir. Etrafımızda gördü
ğümüz ve
açıklamak istedi
ğimiz şeyler -kayalar, galaksiler, okyanus
dalgaları- hepsi de, 
şöyle ya da böyle, kararlı atom
desenleridir. Sabun köpükleri küresel olma e
ğilimindedir, çünkü küresellik,
gazla dolu ince tabakalar için kararlı bir biçimdir. Bir uzay aracındaki
su da kürecikler halinde kararlıdır, ancak dünyada, yerçekimi etkisinde,
hareketsiz haldeki su, düz ve yatay bir yüzey halinde kararlıdır. Tuz
kristalleri küp 
şeklini almaya
yatkındır çünkü bu, sodyum ve klorür iyonlarını paketlemek için
en kararlı yoldur. Güne
şte, bildiğimiz en basit atomlar olan hidrojen
atomları, helyum atomları olu
şturmak üzere birleşirler, çünkü oradaki
ko
şullar altında helyum şekillenmesi daha kararlıdır. Daha da karmaşık başka
atomlar tüm evrende olu
şmaya devam ediyorlar; günümüzde kabul
gören kurama göre de, evreni ba
şlatmış olan “big bang” ile oluşmuşlardı.
Dünyamızdaki elementlerin kökeni de budur.
Atomlar
kar
şılaştıklarında, bazen, kimyasal tepkimelerle bağlanarak
molekülleri yaparlar. Bu moleküller atomlardan daha az ya da daha çok
kararlılık gösterebilirler. Böylesi  moleküller çok büyük de olabilirler.
Elmas gibi bir kristale tek bir molekül olarak bakılabilir. Hepimizin bildi
ği gibi
elmas kararlı bir moleküldür; ayrıca, iç atom yapısı sürgit
tekrarlandı
ğı için de çok basittir. Günümüz
canlılarında çok karma
şık başka büyük moleküller de vardır ve bunların
karma
şıklığı birçok düzeyde kendini
gösterebilir. Kanımızdaki hemoglobin tipik bir protein molekülüdür; daha küçük
moleküllerin, amino asitlerin, olu
şturduğu zincirlerden yapılmıştır. Her
bir amino asit ise belirli bir düzende bir araya gelmi
ş birkaç düzine atom içerir.
Hemoglobin molekülünde 574 amino asit molekülü vardır. Bu atomlar dört
zincir 
şeklinde düzenlenmiştir ve zincirler birbirleri etrafında
sarılıp bükülerek, 
şaşırtıcı karmaşıklıktaki, üç boyutlu küresel
bir yapı olu
ştururlar. Bir hemoglobin molekülünün
modeli sık dikenli bir çalıya benzer. Ancak gerçek dikenli bir çalının tersine
rastlantısal yakla
şık bir desen değil de, belirli ve değişmez bir
yapısı vardır ve bu yapı ortalama bir insan vücudunda, tek bir dal ya
da tek bir büklüm yerinden oynamaksızın, altı bin milyon kere milyon kere
milyon kereden de fazla kendini aynen tekrarlar. Hemoglobin benzeri
protein moleküllerindeki kesin biçim kararlıdır; 
şöyle ki, aynı amino asit dizisine
sahip iki zincir -iki yay   gibi-
aynı   üç   boyutlu,   kıvrımlı
biçimi   almaya   e
ğilimlidir.   Hemoglobin  çalıları vücudumuzda saniyede
dört yüz milyon kere milyon hızıyla, ye
ğledikleri düzeni alırlar ve başka
hemoglobin molekülleri de aynı hızla bozunurlar.
Hemoglobin,
atomların kararlı yapılar olu
şturmaya eğilimli olduğunu göstermek için kullandığım modern
bir molekül. Burada konumuzla ilgili olan nokta 
şu: Yaşam dünyaya gelmezden önce, moleküller
kimya ve fizi
ğin bildiğimiz süreçleriyle de ilkel bir evrimleşme
geçirebilirlerdi. Tasarım, amaç ya da yönelim aramamıza gerek yok; e
ğer bir
grup atom,  enerji e
şliğinde kararlı bir yapı alırsa, bu
biçimde kalmaya e
ğilimlidir. En ilksel doğal
seçilim, basitçe, kararlı yapıların seçilip kararsızların reddedilmesiydi.
Yaşamın başlangıcından önce
hangi kimyasal hammaddelerin bolca bulundu
ğunu bilmiyoruz, ancak en akla yakın
olasılıklar arasında su, karbondioksit, metan ve amonyak var: Hepsi de Güne
ş sistemimizdeki
di
ğer bazı gezegenlerde bulunduğu bilinen basit bileşikler.
Kimyacılar, genç dünyanın kimyasal ko
şullarını taklit etmeye çalıştılar. Bu
basit maddeleri bir kaba koydular ve bu kaba morötesi ı
şık veya
elektrik kıvılcımı gibi ilkel 
şimşeği taklit eden bir enerji uyguladılar.
Bundan birkaç hafta sonra, kabın içinde ilginç bir 
şeyler
bulundu: Ba
şlangıçta kaba konulanlardan daha karmaşık olan
moleküllerden çok sayıda içeren, koyu olmayan kahverengi
bir çorba. Özellikle, amino asitler bulundu: 
İki büyük
biyolojik molekül sınıfından biri olan proteinlerin yapı ta
şları. Bu
deneyler yapılmadan önce, do
ğada bulunan amino asitler yaşamın
varlı
ğının bir göstergesi olarak düşünüldüler. Şimdi ise, amino asitlerin varlığı yalnızca
atmosferde birkaç basit gazın, bazı yanarda
ğların, güneş ışığının veya yıldırımlı bir havanın
bulundu
ğuna işaret eder. Daha da sonra, dünyada yaşamın
ortaya çıkmasından önceki kimyasal ko
şulların laboratuarda taklit edilmesi
sonucu, pürin ve pirimidin adı verilen organik maddeler de elde edildi.
Pürin ve pirimidinler ise, genetik molekülün, yani DNA’nın yapıta
şlarıdır.
Bunlara
benzer süreçler, biyologların ve kimyacıların dört bin milyon yıl önce
denizleri olu
şturduğuna
inandıkları “ilksel çorba”yı ortaya çıkarmı
ş olmalı.
0rganik maddeler yer yer deri
şik bölgeler oluşturdu; belki de kıyılar boyunca kurumakta
olan köpüklerde ya da küçük, asıltı halindeki damlacıklarda… Bu bölgeler
enerjinin, örne
ğin güneşten gelen morötesi ışık gibi,
devam eden etkisiyle daha büyük moleküller yapmak üzere birle
ştiler.
Günümüzde, büyük organik moleküller fark edilecek kadar uzun varolamıyorlar:
Bakteriler ya da ba
şka canlılar tarafından özümleniyor ve
parçalanıyorlar. Ancak, bakteriler ve di
ğer canlılar sonradan oluştular ve
o günlerde organik moleküller gittikçe koyula
şmakta olan çorbanın içinde rahatsız
edilmeksizin sürüklenebiliyorlardı.
Bir
yerlerde, rastlantısal olarak, dikkate de
ğer özellikleri olan bir molekül oluştu.
Buna E
şleyici adını vereceğiz. Bunun ortalıktaki moleküllerin en büyüğü ya
da en karma
şığı olması gerekmiyordu, ama kendi
kopyalarını yaratabilmek gibi ola
ğandışı bir özelliği vardı.
Bu rastlantının olu
şma olasılığı pek fazla gibi
görünmeyebilir; öyleydi de… Gerçekle
şme olasılığı çok düşüktü. Bir insan yaşamı ele alındığında, çok
şük olasılıklar pratik amaçlar için olanaksızdır, denebilir. Spor Toto’da
büyük ödülü hiçbir zaman kazanamamamızın nedeni budur. Ancak, neyin olanaklı
neyin olanaksız oldu
ğu konusunda insanca tahminler yaparken,
yüzlerce milyon sene ile u
ğraşmaya alışkın değiliz. Eğer yüzlerce milyon sene boyunca her hafta
Toto kuponu doldurursanız, birçok kez büyük ödül kazanabilirsiniz.
Aslında,
kendi kopyalarını yapabilen bir molekül dü
şünmek, ilk başta sanıldığı kadar da  zor değil
(Unutmayalım ki, tek bir kez ortaya çıkması yeterli). E
şleyiciyi
bir 
şablon veya bir kalıp olarak düşünün; çok çeşitli yapıtaşı  moleküllerden oluşmuş, karmaşık
zincirler    içeren büyük
bir molekül dü
şleyin. Küçük yapıtaşları eşleyiciyi çevreleyen çorbada
bolca bulunuyordu. 
Şimdi, her yapıtaşının kendi türü ile birleşmeye eğilimli
oldu
ğunu varsayınız. Bu varsayım sonucu, çorba içindeki bir
yapıta
şı, eğilimli olduğu eşleyici parçasının yanına geldiğinde
orada kalmaya yatkın olacaktır. Bu 
şekilde bağlanan yapıtaşları, kendiliklerinden eşleyiciyi
taklit eden bir dizi 
şeklinde düzenlenecektir. Bundan sonra,
aynen asıl e
şleyicinin oluşumunda olduğu gibi, yapıtaşlarının kararlı bir zincir oluşturacağını düşünmek çok
kolay. Bu süreç üstüste dizilen tabakalar halinde devam edebilir.
Kristaller de i
şte böyle oluşur. Öte yandan iki zincir
ayrılabilir; o zaman da elimizde iki tane e
şleyici olur ve her biri başka
kopyalar yapmaya devam edebilir.
Daha da
karma
şık bir olasılık şöyle olabilir: Her yapıtaşının
kendi türüne kar
şı değil de, belirli başka bir türe karşı eğilimi vardır. Böyle olduğu
takdirde, e
şleyici tam bir eş yerine, bir çeşit “negatif” için
kalıp i
şlevi görecektir. Bu negatif ise, tekrar orijinal
pozitifin tam bir kopyasını yapacaktır. Bizim amaçlarımız için, ilk e
şleme işleminin
pozitif negatif mi yoksa pozitif-pozitif mi oldu
ğu önemli değil, ancak belirtilmesi gereken nokta, ilk
e
şleyicinin günümüzdeki benzerleri DNA moleküllerinin pozitif-negatif eşleme
kullanmalarıdır. Önemli olan, dünyada bir anda yeni bir
tür “kararlılı
ğın” ortaya çıkmasıdır.
Bundan önce, büyük olasılıkla, çorba içinde bolca bulunabilen belirli
bir molekül türü yoktu; çünkü moleküllerin hepsi de 
şans eseri
belirli bir kararlı biçim alan yapıta
şlarına bağlıydı (Eşleyici doğar doğmaz kopyalarını hızla denizlere dağıtmış olmalı;
daha küçük yapıta
şı moleküller ender rastlanır hale
gelene ve di
ğer daha büyük moleküllerin oluşumu gittikçe seyrekleşene değin).
Böylece,
e
ş kopyalardan oluşmuş kalabalık bir nüfusa
geliyoruz. 
Şimdi de, her türlü kopyalama işlemine
ili
şkin çok önemli bir noktadan söz etmeliyiz: Kopyalama mükemmel değildir.
Eğer evrim
hakkında zaten bir
şeyler biliyorsanız, bu son noktada küçük
bir paradoks bulabilirsiniz. Kopyalama yanlı
şlarının evrimin oluşmasında
temel bir önko
şul olması düşüncesi ile doğal seçilimin aslına sadık kopyalama
lehine çalı
şğı nitelemesini bağdaştırabilir
miyiz? Yanıt 
şöyle: Evrim, bir anlamda, “iyi
bir 
şey” gibi görünüyorsa da, – özellikle bizler evrim
ürünleri oldu
ğumuz için- gerçekte hiçbir şey
evrimle
şmek “istemez”. Evrim ister istemez oluşan
bir 
şeydir, eşleyicilerin (günümüzde genlerin) bunu
engellemek için harcadıkları tüm çabaya kar
şın… Jacques Monod bu
noktayı Herbert Spencer konferansında çok iyi vurguladı: “Evrim kuramının
ba
şka bir garip yönü de herkesin onu anladığını zannetmesidir!”
İlksel çorbaya dönecek olursak,
kararlı molekül çe
şitleriyle dolmuş olduğunu  düşünebiliriz; tek tek moleküller ya uzun yaşıyordu ya
daha hızlı e
şleniyorlardı ya da hatasız eşleniyorlardı.
Bu üç tür kararlılı
ğa doğru evrimsel eğilimler ortaya çıkmasının
anlamı 
şu: Eğer çorbadan iki
farklı zamanda örnek alırsak, son alınan örnekte
uzun ömürlü/do
ğurgan/doğru kopyalayıcı çeşitlerin
oranı daha fazla olacaktı. 
İşte, bir biyologun canlıların evriminden
bahsederken kastetti
ği temel olarak budur ve kullanılan
mekanizma da aynıdır, do
ğal seçilim…
Şimdi, ilk eşleyicileri “canlı” sayacak
mıyız? 
İlk eşleyicilere canlı desek de demesek de,
onlar ya
şamın başlangıcı ve bizim atalarımız oldular.
Tartışmada
bundan sonraki önemli ba
ğlantı, Darwin’in kendisinin de önem
verdi
ği (aslında o hayvanlar ve bitkilerden söz ediyordu,
moleküllerden de
ğil) bağlantı, yarışmadır. İlksel çorba,
sonsuz sayıda e
şleyici molekülünü yaşatabilecek
nitelikte de
ğildi. Bunun bir nedeni de dünyanın büyüklüğünün
sonlu olmasıdır. Ancak daha ba
şka sınırlayıcı unsurlar da önem
kazanmı
ş olmalı.
Eşleyici
molekülüne bir kalıp veya 
şablon olarak bakarken, molekülün, kopyalar
yapmak için gerekli olan yapıta
şlarından bolca içeren bir çorba
içinde yüzdü
ğünü düşündük. Ancak eşleyici moleküllerinin sayısı çoğaldıkça,
yapı ta
şları hızla azalmış, ender rastlanır ve değerli hale
gelmi
ş, değişik eşleyici çeşitleri ve soyları yapı taşları için
yarı
şmaya başlamış olmalı. Avantajlı eşleyici
türlerinin sayısını artırmı
ş olabilecek unsurları ele
aldık. 
İşte şimdi de, daha az avantaja sahip çeşitlerin
sayılarının, yarı
şma nedeniyle, azalmış olması gerektiğini görüyoruz. Sonunda birçok çeşit
tükenmi
ş olmalı. Eşleyici çeşitleri arasında bir
varolma çabası vardı. Çabaladıklarının farkında de
ğillerdi,
kaygılanmıyorlardı da; birbirlerine kar
şı kötü duygular beslemeden
-aslında hiç duyguları olmadan- çabalarını sürdürdüler.  Çabaladılar, çünkü daha
yüksek bir kararlılık düzeyine yol açabilecek bir yanlı
ş kopyalama ya da rakiplerin kararlılığını azaltabilecek
yeni bir yol hemen kalıcı oluyor ve yaygınla
şıyordu. İlerleme sürecinin birikimci bir karakteri
vardı. Kararlılı
ğı artırma ve rakiplerinkini azaltma
yolları daha incelikli ve daha etkili hale geldi. Bazı e
şleyiciler,
rakip türleri kimyasal olarak parçalamayı ve bunun sonucunda olu
şan yapıtaşlarını kendi
kopyalarını yapmak için kullanmayı ö
ğrenmiş bile olabilir. Bu ilk et-oburlar,
aynı zamanda hem rakiplerini ortadan kaldırdılar, hem de besin elde etmi
ş oldular.
Ba
şka eşleyiciler, belki de, ya kimyasal olarak ya da
etraflarına proteinden yapılmı
ş gerçek bir duvar örerek
kendilerini korumayı ö
ğrendiler. İlk canlı hücrelerin ortaya çıkışı böylece
gerçekle
şmiş olabilir. Eşleyiciler yalnızca varolmakla kalmadılar,
varlıklarının devamı için kendilerine kaplar, araçlar da yaptılar.
Varolmaya devam edebilenler, kendilerine içinde ya
şamak için yaşamkalım
makineleri 
yapabilenler
oldu. 
İlk yaşamkalım makineleri, olasıdır ki, koruyucu
bir örtüden fazla bir
şeyler içermiyordu. Ancak, daha incelikli
ve daha etkin ya
şamkalım makineleri olan yeni rakipler
ortaya çıktıkça, hayat daha da zorla
ştı. Yaşamkalım makineleri büyüdü ve daha
karma
şıklaştı; süreç ilerledi ve özellikler
birbiri ardına eklendi.
Eşleyicilerin
kendilerini devam ettirebilmek için kullandıkları tekniklerin ve
kurnazlıkların giderek geli
şmesinin bir sonu var mıydı? Gelişme için
epey zaman vardı. Milyonlarca yıl boyunca, daha ne gibi tuhaf kendini koruma
makineleri geli
şecekti? İlk eşleyiciyi dört bin milyon yıl sonra hangi
alınyazısı bekliyordu? Soyları tükenmedi, çünkü onlar ya
şamkalım
sanatının en eski ustalarıydılar. Ama onların hala denizlerde ba
şıboş gezindiklerini
sanmayın; bu 
şövalye özgürlüğünden
uzun zaman önce vazgeçtiler. 
Şimdi devasa koloniler içinde kaynaşıyorlar;
hantal ve kocaman robotlar içinde, dı
ş dünyadan kopuk ve onunla yalnızca
dolaylı yollarla ileti
şim kurarak ve onu uzaktan kumanda ederek
ya
şıyorlar. Sizin içinizdeler, benim içimdeler; bizi, gövdemizi ve
aklımızı yarattılar ve onların korunması varolu
şumuzun nihai amacı. Uzun bir yol
katettiler bu e
şleyiciler. Şimdi genler adıyla tanınıyorlar ve biz
onların ya
şamkalım makineleriyiz.
ÖLÜMSÜZ
SARMALLAR
Biz yaşamkalım
makineleriyiz, ancak “biz” sözcü
ğü sadece insanları kapsamıyor. Bu
kelime tüm hayvanları, bitkileri, bakteri ve virüsleri kucaklıyor. Yeryüzündeki
ya
şamkalım makinelerinin toplam sayısını bilmek çok zor; toplam tür
sayısı bile bilinmiyor. Sadece böcekleri alsak bile, canlı türlerinin
sayısının üç milyon dolaylarında oldu
ğu sanılıyor; böcek bireylerin
sayısı ise bir milyon kere milyon kere milyon olabilir.
Değişik çeşitten yaşamkalım
makinelerinin hem dı
ş görünüşleri hem de iç organları büyük
farklılıklar sergiler. Ahtapotun fareye benzer bir tarafı yoktur ve her ikisi
de bir me
şe ağacından oldukça farklıdır. Yine de, temel
kimyaları ve özellikle, ta
şıdıkları eşleyiciler – genler- bakteriden file kadar,
hepimizde, temelde aynı tür moleküldür. Bizler, hepimiz, aynı tür e
şleyici
-DNA adını verdi
ğimiz moleküller- için yaşamkalım
makineleriyiz; yine de yeryüzünde birçok farklı hayat biçimi var ve e
şleyiciler
kullanmak üzere geni
ş bir makineler yelpazesi geliştirmişler. Bir
maymun, genleri a
ğaçlar üzerinde koruyan bir makine,
bir balık ise genleri suda koruyan bir makinedir. Hatta, genlerini Alman bira
mayasının içinde koruyan bir kurtçuk bile vardır. DNA bu anlamda gizemli
yöntemlere sahiptir.
DNA
molekülü yapı ta
şlarından -nükleotid adı verilen küçük
moleküllerden- olu
şmuş uzun bir zincirdir. Protein
moleküllerinin amino asit zincirleri olması gibi, DNA molekülleri de nükleotid
zincirleridir. Bir DNA molekülü görülemeyecek denli küçüktür, ancak tam biçimi
dolaylı yollardan, dahice ortaya çıkartılmı
ştır. Bir çift nükleotid zincirinin
birlikte zarif bir helezon 
şeklinde bükülmesiyle oluşur: “çifte
sarmal” ya da “ölümsüz sarmal”. Yalnızca dört çe
şit
nükleotid yapı ta
şı vardır ve A, T, G ve C harfleriyle
kısaltılırlar. Bunlar tüm hayvanlarda ve bitkilerde aynıdır. Farklı olan,
dizili
ş sıralarıdır. Bir insandaki G yapı taşı, her
açıdan bir sümüklüböcekteki ile aynıdır. Fakat bir insanın yapı ta
şlarının dizilişyalnızca sümüklüböceğinkinden
farklı olmakla kalmaz; tüm di
ğer insanlardaki dizilişinden de farklıdır aradaki fark,
sümüklüböcekle olan farktan daha az olsa da… E
ş ikizlerin özel durumu bu
kuralın dı
şındadır.
DNA’mız
vücudumuzun içinde ya
şar. Vücudun belli bir bölgesinde yoğunlaşş değil de,
hücrelerimize da
ğılmıştır. Ortalama insan vücudunu yapan, yaklaşık, bin
kere milyon kere milyon tane hücre vardır ve gözardı edebilece
ğimiz
bazı istisnalar dı
şında, bu hücrelerin her biri içinde
bulundu
ğu vücudun DNA’sının tam bir kopyasını içerir. Bu
DNA’ya, nükleotidlerin A, B, C, G alfabesiyle yazılmı
ş vücudun nasıl yapılacağına
bildiren bir yönetmelik olarak bakabiliriz (Devasa bir yapının her odasında,
mimarın tüm bina için yaptı
ğı planları içeren bir kitaplık
varmı
şcasına). Bir hücredeki “kitaplığa” ise, çekirdek
diyoruz. 
İnsanda mimarın planları 46 cilt tutuyor, diğer
türlerde ise bu sayı de
ğişik.
“Ciltler”
ise kromozom olarak adlandırılıyorlar; bunlar mikroskop altında uzun iplikler
biçiminde gözlenebilirler ve genler de kromozomlar üzerinde dizilmi
ştir. Bir
genin nerede bitip, di
ğerinin nerede başladığına karar verebilmek kolay değil;
aslında anlamlı bile olmayabilir. Neyse ki, bu bölümde görece
ğiniz
gibi, bizim amaçlarımız için farketmiyor.
Mimarın
planları e
ğretilemesini kullanacak ve bilimsel dili bu eğretilemenin
terimleriyle, özgürce, karı
ştıracağım. Kromozom yerine “cilt”, gen
yerine de “sayfa” sözcüklerini kullanaca
ğım. Genler arasındaki ayrım, sayfalar
arasındaki ayrım kadar keskin olmamakla birlikte, bu e
ğretileme bize oldukça yol aldıracak.
DNA
molekülleri iki önemli i
ş yaparlar. Birincisi eşlenirler,
yani kendilerinin kopyalarını yaparlar. Bu ya
şamın başlangıcından beri, hiç durmaksızın
süre gelmi
ştir ve günümüzde DNA molekülleri bu işte
gerçekten çok ustala
şşlardır. Bir yetişkin olarak, siz, bin kere milyon kere
milyon hücreden olu
şursunuz ama anneniz gebeliğe,
mimarın planının bir ana kopyasını içeren tek bir hücre ile ba
şladı. Bu
hücre ikiye bölündü ve bu iki hücrenin her biri planların  bir
kopyasını aldı. Birbiri ardısıra gelen bölünmeler hücre sayısını 4’e,
8’e,16’ya, 32’ye ve bu 
şekilde devam ederek milyarlara götürdü.
Her bölünmede DNA planları aslına sadık kalarak ve çok ender hata
yaparak kopyalandı.
DNA’nın
ikilenmesi, önemli iki i
şten biri. Peki, DNA gerçekten bir bedeni
yapmak için bir planlar takımıysa, bu planlar nasıl gerçekle
ştiriliyor?
Bedenin dokusuna nasıl çevriliyor? Bu bizi, DNA’nın yaptı
ğı ikinci
i
şe getiriyor. DNA, dolaylı olarak, farklı bir tür molekülün –
proteinin- yapımını yönetir. Son bölümde bahsetti
ğim hemoglobin, çok sayıdaki
farklı protein moleküllerinden sadece biridir. Dört harfli nükleotid
alfabesi ile yazılmı
ş olan şifreli DNA mesajı, basit bir mekanik
yöntemle ba
şka bir alfabeye, protein moleküllerini heceleyen
aminoasitler alfabesine çevrilir.
Protein
yapımı, bir beden yapımından çok uzakmı
ş gibi görünüyor, ancak bu doğrultuda
atılan ilk küçük adımdır. Proteinler yalnızca vücudun fiziksel
dokusunun ço
ğunu  oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda, hücre
içindeki tüm kimyasal süreçleri hassas bir denetim altında tutarak, tam yerinde
ve tam zamanında bu süreçleri seçmeli bir yöntemle ba
şlatır ya da durdurur. Bu süreçlerin bir
bebek olu
şumunu nasıl gerçekleştirdiği ise, embriyologları onyıllar, belki
de yüzyıllar boyunca u
ğraştıracak bir öykü. Bu bir gerçek.
Genler bedenlerin yapımını dolaylı yollardan denetler ve etkileri
kesinlikle tek bir do
ğrultudadır: Edinilmiş özellikler
kalıtsal de
ğildir. Yaşamınız boyunca ne kadar bilgi ve akıl
edinirseniz edinin, bir damlası bile çocuklarınıza genetik yollarla geçmez. Her
yeni ku
şak sıfırdan başlar. Bir beden, genlerin kendilerini değiştirmeden
saklama araçlarıdır.
Genlerin
cenin geli
şmesini denetledikleri gerçeğinin evrime ilişkin önemi şudur:
Genler, gelecekte ya
şamlarını sürdürebilmelerinden
sorumludurlar -en azından kısmen-, çünkü ya
şamaya devam edebilmeleri, içinde yaşadıkları ve
yapılmasına yardım ettikleri bedene ba
ğlıdır.
Genlerde
uzak görü
şlülük yok; geleceği planlamıyorlar. Genler yalnızca varlar,
bazı genler di
ğerlerinden daha becerikli ya da değil, ve işte hepsi
bu… Ancak, bir genin uzun ömürlülü
ğünü ya da doğurganlığını belirleyen nitelikler eskisi
kadar basit de
ğil.
Geçmiş yıllarda
-son altı yüz milyon yıl içinde- e
şleyiciler, yaşamkalım makinesi teknolojisinde kayda değer başarılar sağladılar:
Kas gibi, yürek gibi… Hele göz birçok kez di
ğerlerinden bağımsız olarak gelişti. Bundan önce, eşleyiciler
olarak, ya
şam tarzlarının temel özelliklerini değiştirdiler;
e
ğer tartışmaya devam edeceksek bunu iyice anlamamız gerekiyor.
Çağdaş bir
e
şleyici hakkında kavramamız gereken ilk şey, çoğunlukla sürü halinde yaşamasıdır.
Bir ya
şamkalım makinesi, yalnızca tek bir geni değil,
milyonlarcasını ta
şıyan bir araçtır. Bir bedenin
yapımı öylesine karma
şık, öylesine bir işbirliği ürünüdür
ki, bir genin katkısını bir di
ğerinden ayırmak hemen hemen olanaksızdır.
Belirli bir genin, bedenin de
ğişik bölgelerinde birbirinden
farklı etkisi olacaktır. Bedenin belirli bir bölgesi birçok genin etkisi
altındadır ve bir genin etkileri, birçok ba
şka genlerle etkileşime dayanır. Bazı genler, başka gen
kümelerinin i
şlemlerini denetleyen ana genler olarak işlev
görürler. Benzetmemizin terimleriyle, planların verilen bir
sayfası yapının birçok farklı kısımlarına göndermede bulunur; her
sayfa, yalnızca, çok sayıda ba
şka sayfalara göndermeler yaparak
anlamını bulur.
Bir insan
bedenindeki in
şaat planlarının 46 cilt tuttuğunu söylemiştim. Aslında bu, aşırı bir basitleştirmeydi;
gerçek oldukça tuhaf… Bu 46 kromozom, 23 kromozom çiftinden olu
şuyor. Her
hücrenin çekirde
ğinde dosyalanmış, iki tane 23 ciltlik plan seçeneği var.
Bunları Cilt la  ve Cilt lb, Cilt 2a ve Cilt 2b 
şeklinde,
Cilt 23a ve Cilt 23b’ye kadar adlandıralım. Elbette ki, ciltler için kullandı
ğım ve
daha sonra sayfalar için kullanaca
ğım bu numaralar gelişigüzel
seçildiler.
Her
kromozomu, onları erbezlerinde veya yumurtalıklarında geli
ştiren iki ebeveynimizi birinden alırız.
Diyelim ki, Cilt la, 2a, 3a, … babadan, Cilt lb, 2b, 3b, … ise anadan
gelsin. Uygulamada çok zor ama kuramsal olarak, herhangi bir hücrenizdeki 46 kromozoma
mikroskopla bakıp da, annenizden gelen 23 taneyi ve babanızdan gelen 23 taneyi
seçmek olanaklı.
Tüm
genler, sürekli olarak, bireysel ya
şamkalım makinelerinin içinde bağlıdır.
Genlerimiz, bizlere, döllenme sırasında payla
ştırılır ve bu konuda yapabileceğimiz
hiçbir 
şey yoktur. Yine de, tüm toplumun genleri, uzun dönemde
bir gen havuzu olarak dü
şünülebilir. Gerçekte de, bu terim
genetikçilerin kullandı
ğı bir teknik terim. Gen havuzu işe yarayan
bir soyutlamadır, çünkü e
şeylilik genleri dikkatle örgütlenmiş bir
biçimde karı
ştırır.
Bir
hücrenin her biri tüm 46 kromozomun tam kopyasını ta
şıyan iki yeni hücre oluşturmak üzere
bölünmesini açıkladım. Bu biçimdeki ola
ğan hücre bölünmesine mitoz adı
veriliyor, ancak mayoz olarak adlandırılan bir ba
şka hücre bölünmesi
türü daha var. Mayoz bölünme yalnızca e
şey hücrelerinin, sperm veya yumurtaların,
üretiminde gözlenir. Sperm ve yumurtaların di
ğer hücrelerimizde görülmeyen
bir özelli
ği var: 46 kromozom yerine, yalnızca 23
kromozom içeriyorlar. Bu 46’nın tam yarısı; e
şeyli döllenme ile birleştiklerinde
yeni bir birey yapmak için çok uygun! Mayoz, yalnızca erbezlerinde ve
yumurtalıklarda gözlenen özel bir tür hücre bölünmesi. Mayoz bölünmede, iki
şerli tam
bir takımdan olu
şan 46 kromozomlu bir hücre bölünerek, tekli
bir takımdan olu
şan 23 kromozomlu eşey hücrelerini oluşturuyor (Kullanılan örnekteki
rakamlar insanlara özgü kromozom sayılarıdır.)
23
kromozomuyla sperm, erbezlerindeki ola
ğan 46 kromozomlu hücrelerin mayoz
bölünmesi ile olu
şur.
Bir
spermdeki herhangi bir kromozom kırk pareli bir bohça, anneden gelen genlerle
babadan gelen genlerden olu
şan bir mozaiktir.
İşte bu noktada genler için kullandığım sayfa
e
ğretilemesi aksamaya başlıyor.
Yaprakları kolayca çıkartılabilen ciltte tam bir sayfa eklenebilir,
alınabilir ya da de
ğiştirilebilir, ancak sayfanın bir
bölümü için bu geçerli de
ğil. Gen kompleksi belirgin bir biçimde
ayrı ayrı sayfalara bölünmü
ş değil; yalnızca nükleotid harflerinden oluşmuş uzun
bir zincir. Aslında, protein mesajlarının yazılı oldu
ğu dört
harfli alfabenin aynısı ile yazılmı
ş, PROTEİN  ZİNCİRİ MESAJININ SONU ve PROTEİN ZİNCİRİ MESAJININ
BA
ŞI için özel  simgeler vardır.
Bu iki noktalama i
şareti arasında da, bir tek proteinin
yapımına ili
şkin şifrelenmiş talimatlar bulunur. İstersek,
bir geni, BA
ŞLA ve SON simgeleri arasında yer alan ve bir protein
dizisi için 
şifre oluşturan nükleotid harfleri dizisi olarak
tanımlayabiliriz. Bu 
şekilde tanımlanmış bir birim için sistron kelimesi
kullanılıyor, kimileri ise gen sözcü
ğünü sistron ile değişimli olarak
kullanıyor.
Bir
genetik birimin beklenen ortalama ya
şam süresi nesillerle ifade edilebilir ki,
bu da yıllara çevrilebilir. Genetik birim olarak bütün bir kromozomu ele
alacak olursak, ya
şam öyküsü yalnızca bir nesil
sürer. 8a numaralı kromozomunuzu babanızdan aldı
ğınızı düşününüz. Siz oluşmadan hemen önce, babanızın
erbezlerinde yaratılmı
ştı. Dünya tarihinde daha evvel
hiç varolmamı
ştı. Babaannenizden ve büyükbabanızdan
gelen kromozom parçalarının bir araya gelip, mayoz sürecindeki karı
ştırma işleminden
geçmesiyle olu
ştu. Belirli bir spermin içine yerleştirildi;
e
şi yoktu. Sperm ise, milyonlarca spermden bir tanesiydi, Bu milyonlarca
sperm, koca bir teknecikler ordusu, annenizin içine do
ğru hep birlikte yüzdüler. Sizin özel
sperm ise (çift yumurta ikizleri olmadı
ğınız sürece), bu donanma içinde, annenizin
yumurtalarından birini kendine liman seçen tek sperm oldu; i
şte
varolmanızın nedeni bu!
 
Unutmayınız
ki, bir bireyden olu
şan nesiller düz bir çizgide
ilerlemezler, aksine dallanırlar. 8a kromozomunuzdaki 
şu özel
kısa birimi atalarınızdan hangisi “yaratmı
ş” olursa olsun, aynı soydan
gelen sizden ba
şka kişiler de vardır. İkinci
dereceden kuzeninizde de belki aynı genetik birim vardır. Bende de
olabilir. Ba
şbakanda da ve köpeğinizde de; yeterince geriye gidersek hepimiz aynı ataları paylaşırız.
Ayrıca, aynı küçük genetik birim, 
şans eseri, birçok kereler bağımsız
olarak yaratılmı
ş olabilir: Eğer birim küçükse, böyle bir
rastlantı hiç de olanaksız
de
ğil. Ancak, en yakın akrabanızla bile tümüyle aynı bir kromozoma sahip
olma 
şansınız çok az. Bir genetik birim ne kadar
küçükse, ba
şka bir bireyde aynısını bulma olasılığı o
kadar artar (Dünya üzerinde kopyalar halinde birçok kez bulunma olasılı
ğı o
kadar fazladır). Daha önceden de varolan alt-birimlerin rastlantısal
olarak çaprazlama yoluyla biraraya
gelmeleri, yeni bir genetik birimi olu
şturan alışılagelmiş yöntemdir. Evrimsel önemi büyük
olan ba
şka bir yol ise, nokta mutasyonlarıdır. Bir
nokta mutasyonu, bir kitapta yanlı
ş basılmış tek bir harfe karşılık
gelir. Ender görülür; genetik birim ne kadar uzunsa, bu uzunluk boyunca bir yerlerde bir
mutasyon sonucu de
ğişmesi olasılığı da o kadar fazladır.
Uzun-dönemdeki
sonuçları önemli olan bir ba
şka hata ya da mutasyon ise
ters çevrilmedir. Bir kromozom parçası iki ucundan da kopar, tepe
taklak döner ve ters dönmü
ş konumda tekrar kromozoma bağlanır. Önceki
benzetmemizin terimleriyle bu, sayfaların yeniden
numaralanmasını gerektirecektir. Bazen de kromozom bölümleri ters dönmekle
kalmaz, gidip kromozomun tamamen farklı bir yerine ba
ğlanır ve hatta tamamen farklı bir
kromozoma da yapı
şabilirler. Bu, bir sayfa tomarının bir
ciltten ba
şka bir cilde aktarılmasına karşılık gelir. Bu tür yanlışlar
genellikle vahim sonuçlar do
ğurur ancak bazen de genetik malzeme
parçaları, yakın ba
ğlantı oluşturarak birlikte iyi çalışıvermeye
ba
şlarlar. Belki de, yalnızca birarada iken yararlı etki gösterebilecek
iki sistron –bir biçimde birbirlerini kuvvetlendiriyor ya da tamamlıyor
olabilirler-, ters çevrilerek biraraya gelirler. Böyle bir durumda,
do
ğal seçilim yeni “genetik birim” lehine çalışacaktır
ve gelecek ku
şaklarda yeni birim yaygınlaşacaktır. Olasıdır ki, yıllar boyunca, gen
kompleksleri bu gibi yollarla yo
ğun biçimde yeniden ayarlanmış ya
da “yayınlanmı
ştır.”
Genin
parçacık özelli
ğinin bir başka yönü de, ihtiyarlamayışıdır;
milyon ya
şına geldiğinde ölme olasılığı 100
ya
şındakinden fazla değildir. Nesiller boyunca bir bedenden diğerine
atlar, kendi amaçları do
ğrultusunda ve kendi yöntemleri ile bu
bedenleri yönlendirir, birbiri  pe
şisıra, bu ölümlü bedenler
ihtiyarlayıp ölmeden onları terkeder.
Genler
ölümsüzdür, daha do
ğrusu, ölümsüz yakıştırmasına
yakla
şabilen genetik varlıklardır. Bizler,
dünya üzerindeki bireysel ya
şamkalım makineleri, yalnızca 10-20 yıl
daha ya
şamayı umabiliriz. Dünyadaki genlerin yaşam süresi
ise binlerce, milyonlarca yıl ile ölçülmelidir.
Bireysel
bir beden ya
şadığı sürece başkalarından yeterli derecede
ayrı görünür, ancak bu  ne kadar sürüyor ki? Her birey tektir; bir e
şi yoktur.
E
ğer her varlığın tek bir kopyası varsa, varlıklar
arasında seçim yaparak evrimi gerçekle
ştiremezsiniz! Eşeyli üreme, eşleme değildir. Bir topluluğun başka topluluklarla karışması gibi,
bir birey de cinsel e
şi ile kaynaşarak döllerini yapar. Çocuklarınız
sizin yarınızdır; torunlarınız ise dörtte biriniz… Birkaç ku
şak
sonrası için umabilece
ğiniz en iyi şey, birkaç tanesi sizin
soyadınızı ta
şıyan, ama hepsi de sizden minik bir parça
-birkaç gen- içeren, çok sayıda döl olacaktır.
Bireyler
kararlı varlıklar de
ğildir; geçicidirler. İskambil
ka
ğıtlarının dağıtılıp bir el oynandıktan
sonra,   unutulmak   için   karılması
gibi,   kromozomlar   da   karı
ştırılırlar  ve unutulurlar. Ama karıştırdıktan
sonra kartlar yok olmuyor, hala varlar. 
İşte, genler de kartlar
gibi. Çaprazlama genleri yok etmiyor, yalnızca e
şlerini değiştiriyorlar ve genler yollarına devam
ediyorlar. Elbette devam edecekler. Onların i
şleri bu! Eşleyici olan onlar ve bizse onların yaşamkalım
makineleriyiz. Amaca ula
şıldığında bir kenara konuruz. Genlerse jeolojik
zamanın yerle
şik sakinleridir: Genler ölümsüzdür.
Pırlantalar
gibi genler de ölümsüzdür, ama tam da aynı anlamda de
ğil… Bir  pırlanta kristali, değişmeyecek
bir atom düzeninde varlı
ğını sürdürür. DNA moleküllerinin ise bu
tür bir kalıcılı
ğı yoktur. Tek bir DNA
molekülünü ele alırsak, ya
şamı oldukça kısadır (Belki de
birkaç ay; bir birey ömründen kesinlikle daha uzun de
ğil).
Ancak, bir DNA molekülü kuramsal olarak, kendisinin kopyaları halinde,
yüzlerce milyon yıl ya
şamaya devam edebilir. Bunun
da ötesinde, ilksel çorbadaki eski e
şleyiciler gibi, belirli bir genin
kopyaları tüm dünyaya da
ğılabilir. Aradaki fark ise, çağdaş genlerin
ya
şamkalım makinelerinin bedenleri içinde düzgünce paketlenmiş olmaları.
Yaptığım şey, bir
genin tanımlayıcı özelli
ği olarak, kopyalarını yaparak ölümsüzlüğe yakınlaşabileceğini
vurgulamak. Geni tek bir sistron olarak tanımlamak bazı amaçlar için
yeterli, ancak evrim kuramı gözönüne alındı
ğında bu anlamı genişletmek
gerek. Ne kadar geni
şleteceğimiz, tanımı ne amaçla yaptığımıza bağlı. Doğal
seçilim için uygulanabilir bir birim bulmak istiyoruz. Bunu yapabilmek için,
kullanı
şlı bir doğal seçilim biriminde
olması gereken özellikleri saptamakla i
şe başlıyoruz. Bir önceki bölümün terimleriyle,
bunlar uzun ömürlülük, do
ğurganlık ve aslına sadık kopyalama olarak
saptandı. Bundan sonra, “geni” bu özellikleri ta
şıyan -en
azından potansiyel olarak- en büyük birim olarak tanımlarız. Gen, birçok ikili
kopya halinde varolan, uzun ya
şayan bir eşleyici… Sonsuza dek yaşamıyor.
Bir pırlanta bile gerçek anlamda sonsuza dek ya
şamaz ve bir sistron bile çaprazlama
sonucu ikiye bölünebilir. Gen, dikkate de
ğer bir doğal seçilim birimi olarak işlev
görmeye yetecek uzunlukta ya
şayabilecek (potansiyel olarak) denli küçük
bir kromozom parçası olarak tanımlanır.
Bu
“yeterli uzunluk” ne kadar? Kesin ve anında verilebilecek bir yanıt yok. Bu, do
ğal
seçilim “baskısının” ne denli 
şiddetli olduğuna bağlıdır; yani, “kötü” genetik
birimin “iyi” aleli kar
şısındaki ölüm olasılığının ne
denli fazla oldu
ğuna. Bu, bir örnekten diğerine değişebilecek,
niceliksel bir ayrıntıdır. En büyük, uygulanabilir do
ğal seçilim birimi -gen- için bu süre
sistron ve kromozomun ya
şam süreleri arasında bir yerde.
Gen
düzeyinde, özverili olma kötü, bencillik ise iyi olmalıdır. Bu özveri ve bencillik
tanımlarımızın do
ğal bir sonucu… Genler, yaşamda
kalabilmek için, alelleriyle do
ğrudan bir mücadele içindedirler; gen
havuzundaki alelleri, gelecek ku
şakların kromozomlarındaki yerler için
rakip durumundadırlar. Gen havuzu içinde ya
şamını alelleri pahasına sürdürecek
biçimde davranan herhangi bir gen, tanım gere
ği, yaşamda kalacaktır. Gen bencilliğin temel
birimidir.
GEN MAKİNESİ
Yaşamkalım
makineleri, genleri rakiplerinin kimyasal saldırılarından ve moleküllerin geli
şigüzel bombardımanlarının zararlarından koruyan edilgen kaplar olarak işr;ebbiarşladıla
çe
şit duvar sağlamaktan öte bir
fonksiyonları da pek yoktu. 
İlk günlerde, çorba içinde bol bulunan
organik moleküllerle “beslendiler”. Güne
ş ışığının enerjisiyle yüzyıllar
boyunca çorba içersinde yava
ş yavaş birikmiş olan organik besin bittiğinde ise,
bu rahat hayat sona erdi. Ya
şamkalım makinelerinin ana dallarından birisi şimdi onlara bitkiler diyoruz- güneş ışığını doğrudan kullanarak basit moleküllerden karmaşık
moleküller yapmaya ba
şladı; bu karmaşık moleküller ilksel çorbadaki sentez
süreçlerini çok daha yüksek hızlarda yürütebiliyordu. Hayvanlar dedi
ğimiz başka bir
dal ise, bitkilerin kimyasal emeklerini nasıl kullanabileceklerini “ke
şfetti”:
Onları yiyerek ya da ba
şka hayvanları yiyerek… Her iki ana
ya
şammakinesi dalı da, kendilerine ait yaşam tarzları içinde verimliliklerini
artırmak için durmaksızın yeni ve ustalıklı hileler evrimle
ştirdiler;
yeni ya
şam biçimleri durmadan gelişti. Her biri yaşamını kazanmak için özel bir yol
seçerek uzmanla
şan ve mükemmelleşen alt- dallar ve alt-alt-dallar oluştu:
Denizde, topra
ğın üstünde, havada, yeraltında, ağaçlarda,
ba
şka canlıların içinde… Bu alt-dallanmalar, bugün bizi bunca etkileyen
uçsuz bucaksız bitki ve hayvan çe
şitliliğine yol açtı.
Hem
hayvanlar hem de bitkiler çok-hücreli gövdeler biçiminde evrimle
ştiler; öyle
ki tüm genlerin eksiksiz kopyaları bu gövdelerde her hücreye da
ğıtılmıştı. Bu
evrimle
şmenin ne zaman, neden ya da kaç kez bağımsız
olarak gerçekle
ştiğini bilmiyoruz. Kimileri bedeni bir
hücreler kolonisi olarak tanımlayıp, bir koloni e
ğretilemesi kullanıyorlar: Bense bedeni
bir genler kolonisi, hücreyi ise genlerin kimya endüstrileri
için uygun bir çalı
şma birimi olarak düşünmeyi yeğliyorum.
Gen
kolonisi olabilirler, ancak bu bedenlerin davranı
şlarıyla kendilerine özgü bir
bireysellik kazandıkları tartı
şılmaz. Bir hayvan, uyumlu bir bütün
halinde hareket eder. Ben kendimi bir birim gibi hissediyorum, bir koloni gibi
de
ğil. Bu beklenmesi gereken bir şey. Seçilim, diğerleri ile işbirliği yapabilen genlerin lehine çalışır. Az
bulunan kaynaklar için yapılan bu yırtıcı yarı
şmada, bir başka deyişle diğer yaşamkalım makinelerini yemek için yapılan bu
amansız kavgada, ba
şkaları tarafından yenmemek için,
ortak beden içinde karga
şa yerine merkezi bir düzenlemeye prim
verilmi
ş olmalı. Günümüzde, genlerin bu karşılıklı ve
karma
şık evrimleşmeleri öyle bir düzeye gelmiştir ki,
bir ya
şam makinesinin komünsü yapısı gözden
kaçmaktadır. Birçok biyolo
ğun bu fikrimi kabullenmeyeceğini ve
kar
şı çıkacağını biliyorum.
Öyle
görünüyor ki, ya
şamkalım makineleri mil dirseği ve
delikli karta hiç yüzvermemi
şler; devinimlerini zamanlamak için
kullandıkları alet, temel i
şleyişi çok farklı olmasına karşın, bir
bilgisayara daha çok benziyor. Biyolojik bilgisayarların ana biriminin
-sinir hücresi ya da nöron- iç i
şleyişi hiç de transistöre benzemiyor.
Aslında nöronların birbirleri ile ileti
şim kurdukları şifre,
dijital bilgisayarların atım 
şifrelerine bir parça benziyor, ancak bir
nöron transistörden çok daha fazla geli
şmiş bir veri-işlemci birimi. Diğer bileşenlerle yalnızca üç bağlantı yapmak
yerine, tek bir nöron binlerce ba
ğlantı yapabilir. Nöron transistörden
daha yava
ştır; ancak son yirmi senedir elektronik endüstrisini
yönlendiren minyatürle
ştirme eğilimi doğrultusunda çok daha öte
noktalara ula
şştır. Bunu göstermek için insan beyninde on
bin milyon civarında nöron oldu
ğu gerçeğini öne sürebiliriz; oysa bir
kafatasının içerisine  yalnızca birkaç yüz transistör 
ğdırabiliriz.
Bitkilerin
nörona gereksinimleri yok, çünkü ortalıkta dola
şıp durmuyorlar. Fakat hayvan gruplarının
birço
ğunda nöron görüyoruz. Belki de nöron, hayvanların
evrim sürecinde erken “ke
şfedilmiş” ve tüm gruplara kalıtımla aktarılmıştır, ya
da birbirinden ba
ğımsız bir biçimde tekrar tekrar keşfedilmiştir.
Nöronlar,
temelde, di
ğer hücreler gibi bir çekirdeği ve
kromozomları olan hücrelerdir. Ancak hücre duvarları uzun, ince,
tel-benzeri uzantılar 
şeklindedir. Genellikle, nöronun akson adı verilen tek bir uzun “teli” vardır. Aksonun kalınlığının mikroskopik olmasına karşın, uzunluğu
birkaç metre olabilir: Örne
ğin birçok akson, tek başlarına,
bir zürafanın boynunu bir uçtan di
ğer uca katedebilir. Aksonlar, genellikle,
sinir adını verdi
ğimiz kalın, çok-telli  kablolar
biçiminde biraraya gelerek demetler olu
ştururlar. Sinirler bedenin bir bölümünden
di
ğerine telefon hattının kabloları gibi uzanır ve mesajları taşırlar. Diğer
nöronların aksonları kısadır ve yo
ğun bir sinir dokusu olan sinir düğümlerinde
bulunurlar; e
ğer nöron çok büyükse beyinde yer alır. Beynin işlevi
bilgisayarların i
şlevine benzetilebilir; her iki makine de
depolanmı
ş bilgilerine başvurarak karmaşık girdilerin çözümlemesini yaptıktan
sonra, karma
şık çıktılar oluştururlar.
Beynin,
ya
şamkalım makinelerinin başarısına yaptıkları asıl katkı,
kasların kasılmalarını denetleme ve düzenleme yoluyla olur. Bunu
yapabilmek için gereksindikleri 
şey kaslara giden motor sinirler
adını verdi
ğimiz kablolardır. Ancak, bu sistemin
genlerin etkin korumasını sa
ğlayabilmesi için, kas kasılmalarının zamanlanmasının
ş dünyadaki olguların zamanlanması ile ilişkili olması gerekir. Çene
kaslarının yalnızca çenede ısırılmaya de
ğer birşeyler olduğunda kasılması, bacak kaslarının yalnızca
kaçılacak veya yakalanacak bir
şeyler olduğunda koşma düzenine geçmesi önemlidir. Bu
nedenle, do
ğal seçilim, dış dünyadaki fiziksel
olguları nöronların atım 
şifrelerine çeviren cihazlar olan duyu
organları ile donanmı
ş hayvanların lehine çalışştır.
Beyin duyu organlarına -gözler, kulaklar, tat tomurcukları, vs.-, duyu sinirleri
dedi
ğimiz kablolarla bağlanmıştır. Duyu sistemlerinin çalışma şekilleri şaşırtıcıdır. Çünkü en
iyi ve en pahalı insan yapısı makinelerden çok daha karma
şık desen
tanıma becerileri geli
ştirmişlerdir; aksi takdirde, sekreterlerin
yerini konu
şmaları tanıyabilen ya da el
yazısını okuyabilen makineler alırdı. Ancak göründü
ğü kadarıyla
insanlar daha uzun bir süre sekreterlik yapmaya ve sekreter kullanmaya devam
edecekler.
Genler de
ya
şamkalım makinelerinin davranışlarını denetlerler; doğrudan
kuklaları oynatan ipleri kullanarak de
ğil, bilgisayar programcısı gibi dolaylı
yollarla. Yapabildikleri tek 
şey önceden herşeyi
hazırlamaktır; bundan sonra ya
şamkalım makinesi kendi başınadır ve
genler yalnızca içeride oturup beklerler.
Karmaşık bir
dünyada öngörülerde bulunmak bir 
şans işidir. Bir yaşamkalım makinesinin alacağı her
karar bir kumardır ve beyni önceden programlayarak genelde
sonuç verecek kararlar almasını sa
ğlamak da genlerin işidir.
Evrim kumarhanesinde kullanılan fi
şler ise yaşamkalımdır: Kesinlikle konuşmak
gerekirse, burada genin ya
şamda kalması olarak ifade edilen şeyin,
daha çok bireyin ya
şamda kalması olarak anlaşılması mantıklı bir
yakla
şım olacaktır. Su içmek için kuyuya gittiğinizde,
kuyu kenarında gizlenerek av bekleyen ve ya
şamını bu şekilde
sürdüren avcılar tarafından yenme riskiniz artar; kuyuya gitmezseniz
susuzluktan ölürsünüz. Ne tarafa dönerseniz dönün risk vardır ve genlerinizin
uzun dönemde ya
şama şansını artıran
kararları vermeniz gerekir. Belki de izlenecek en iyi yol, iyice susayana
kadar beklemek, sonra da gidip uzun süre yetecek kadar çok su içmektir. Böylece
su  kuyusuna gidip gelme sayısını azaltmı
ş olursunuz, ama bu durumda da kuyudan
su içerken ba
şınızı uzun süre eğik tutmak zorunda kalırsınız. Başka bir
seçenekse, sık sık ve az su içmek olabilir; kuyunun yanından ko
şarken
hızla, küçük yudumlar alınabilir. Hangisinin en  iyi kumar stratejisi oldu
ğu,bir
sürü karma
şık unsura bağlıdır. Önemsiz sayılamayacak
unsurlardan biri ise, avcının avlanma alı
şkanlıklarıdır; avcı açısından bakıldığında, bu
da en verimli olacak biçimde evrimle
şmiştir. Olasılıkların
tartılması gerekir. Ancak, elbette ki, hayvanların bu
hesapları bilinçli olarak yaptıklarına inanmamız gerekmiyor; inanmamız
gereken tek 
şey, genleri doğru kumarı oynayabilecek beyni yapmış olan
hayvanların ya
şamda kalma şanslarının
daha fazla olması ve böylelikle de aynı geni ço
ğaltabilmeleri.
Ortaya
çıkarttı
ğı sorunlar ne olursa olsun, bu öykünün
amaçları çerçevesinde, bilinç, ya
şamkalım makinelerinin asıl efendilerinden
-genlerden- özgür karar vericiler olma yolundaki evrimsel e
ğilimin
doruk noktası olarak dü
şünülebilir. Beyin yalnızca yaşamkalım
makinesinin günlük i
şlevinin yürütülmesini yönetmiyor;
aynı zamanda gelece
ği tahmin etme ve buna uygun hareket etme
yetene
ğini de kazandı. Hatta, genlerin yazdıklarına da karşı çıkıyor. Örneğin,
mümkün olan en fazla sayıda çocuk yapmayı reddediyor. Görece
ğimiz
gibi, bu açıdan insan oldukça kendine özgü.
Bütün
bunların bencillik ya da özverili olma ile ne ilgisi var? Olu
şturmak
istedi
ğim düşünce şu: Genler, hayvan davranışını -ister
bencil ister özverili olsun- yalnızca dolaylı yollardan denetler,
ancak bu yine de çok güçlü bir denetimdir. Genler, ya
şamkalım
makinelerinin ve onların sinir sistemlerinin yapımını belirleyerek davranı
şları etkilerler.
Ancak, ne yapılaca
ğına ilişkin anlık kararları sinir sistemi
alır. Asıl politikayı çizenler genlerdir; beyin ise yürütme i
şlevini
yerine getirir. Ama beyin geli
ştikçe, öğrenme ve  öğrenme
için simülasyon yapma gibi hileleri kullanarak asıl politika kararlarının
gittikçe daha fazlasını üstlenmektedir. Bu e
ğilimin mantıksal sonucu, genlerin yaşamkalım
makinelerine  tek bir genel politika talimatı vermeleri olacaktır:
Bizi canlı tutmak için, ne gerekiyorsa yapın. Henüz hiçbir tür bu noktaya ula
şamadı.
Genin
davranı
şı etkilemesine yol açan, ceninle ilgili
nedenlerin kimyasal zinciri hakkında en ufak fikrimiz olmasa da, “belirli
bir davranı
şın geni” olduğundan rahatlıkla söz edebiliriz. Bu
nedenler zincirinin ö
ğrenmeyi bile içerdiğini
farkedebiliriz.
Genler
usta programcılar ve kendi canlarını kurtarmak için programlıyorlar. Ya
şamkalım
makinelerinin kar
şılaşğı tüm tehlikelere karşın,
yaptıkları programın kopyalama i
şlemindeki başarısı ile yargılanıyorlar ve hakim,
ya
şam kavgası mahkemesinin acımasız hakimi.
Bir yaşamkalım
makinesi bir ba
şka yaşamkalım makinesinin davranışı ya
da sinir sisteminin içinde bulundu
ğu durumu etkiliyorsa, onunla iletişim kurduğu
söylenebilir.
Ne zaman
bir ileti
şim sistemi evrimleşse, birileri bu sistemi
kendi çıkarları için kullanmaya çalı
şır. Evrime, “türün iyiliği” açısından
bakmak üzere yeti
ştirilmiş olan bizler, doğal
olarak, yalancı ve sahtekarların farklı türlerden oldu
ğunu düşünürüz:
Avcılar, av, asalaklar, vs…  Oysa, farklı bireylerin
genlerinin çıkarları farklıla
şmaya başlar başlamaz, yalan, aldatmaca ve iletişimin
bencilce kullanımının ortaya çıkmasını beklemeliyiz; bu
aynı türün bireylerini de içerir. Hatta görece
ğimiz gibi, çocukların
anababalarını kandırmasını, kocaların e
şlerini aldatmasını ve kardeşin kardeşe yalan
söylemesini bile beklemeliyiz
SALDIRGANLIK:
BENC
İL MAKİNE ve KARARLILIK
Bir yaşamkalım
makinesi için, ba
şka bir yaşamkalım makinesi (kendi çocuğu ya da
ba
şka bir yakın akrabası olmayan) çevresinin bir parçasıdır;
tıpkı bir kaya veya nehir veya bir yiyecek parçası gibi.
Aynı türün ya
şamkalım makineleri birbirlerinin yaşam
sınırlarını daha do
ğrudan ihlal etmeye yatkındırlar.
Bunun çe
şitli nedenlerinden biri şu: Bireyin kendi türünden bir popülasyonun
yarısı potansiyel e
şlerdir ve bu
bireyin çocuklarının çalı
şkan ve kullanılmaya yatkın potansiyel
ana/babalarıdır. Ba
şka bir neden de, aynı türün üyelerinin,
birbirlerine benzer bireyler olarak, genleri aynı cins bir çevrede ve aynı ya
şam
tarzı içersinde koruyan makineler olarak, ya
şam için gerekli tüm kaynaklar karşısında doğrudan doğruya
rakip olmalarıdır.
MEMLER:
YEN
İ EŞLEYİCİLER
Buraya
kadar insandan özellikle söz etmedim ancak kasıtlı olarak dı
şarda da
bırakmadım. “Ya
şamkalım makinesi” terimini
kullanmamın nedeni, kısmen “hayvanlar” sözcü
ğünün bitkileri ve bazılarının kafasında da
insanları konu dı
şı bırakacağı. İlk bakışta, öne sürdüğüm savlar, evrimleşmiş herhangi bir varlığa
uygulanabilir nitelikte. E
ğer bir tür dışarda bırakılacaksa, bunun çok iyi
nedenleri olmalı. Kendi türümüzün e
şsiz olduğunu düşünmek  için iyi nedenlerimiz var mı?
Yanıtın evet oldu
ğuna inanıyorum.
İnsanın sıradışı olan yönleri tek bir
sözcükle özetlenebilir: “Kültür”. Bu kelimeyi züppece de
ğil, bir
bilim adamının kullandı
ğı anlamda kullanıyorum.
Ateşli bir
Darwin taraftarıyım, ancak Darwincili
ğin bir genin dar kapsamı ile
sınırlandırılamayacak denli büyük bir kuram oldu
ğunu düşünüyorum. Öne süreceğim
sava  gen sadece bir analoji olarak girecek.
Peki,
sonuç olarak, nedir genleri böylesine özel yapan? Yanıt, e
şleyici
olmaları. Fizik yasaları, tüm eri
şilebilir evren de geçerlidir. Biyolojide
de, benzer evrensel geçerlili
ği olan ilkeler var mı? Astronotlar uzak
gezegenlere yol aldıkları ve ya
şam aradıklarında, düşünemeyeceğimiz
kadar tuhaf ve dünya-dı
şı yaratıklar bulmayı bekleyebilirler.
Fakat, nerede bulunursa bulunsun ve kimyasının temelleri ne olursa olsun, tüm
canlılar için do
ğru olacak birşeyler var mı? Kimyası karbon yerine
silisyum veya su yerine amonyak üzerine temellenmi
ş yaşam biçimleri varsa, -100 derece
santigratta kaynayıp ölen yaratıklar  bulunursa, kimya ile ili
şkisi
olmayıp, elektronik yankılamalı devreler üzerine temellenmi
ş bir
ya
şam biçimi keşfedilirse, hala tüm canlılar için doğru olacak
genel ilkeler olabilir mi? Bilmiyorum, ancak bu konuda bahse girecek olsaydım.
Paramı tek bir temel ilkeye yatırırdım. Bu, tüm canlıların, e
şlenebilen
varlıkların ayrımsal biçimde ya
şamda kalabilmesiyle evrimleştiği ilkesi.
Gen -DNA molekülü-, kendi gezegenimizdeki  e
şlenebilen  varlık. Başkaları da
olabilir. E
ğer varsa, belirli bazı koşulların sağlanması şartıyla, kaçınılmaz olarak evrimsel bir
sürece temel olu
şturacaklardır.
Başka eşleyici
türleri ya da buna ba
ğlı başka evrim çeşitleri bulmak için uzak dünyalara
mı gitmemiz gerekiyor? Ben, bizim gezegenimizde, son zamanlarda, yeni bir
tür e
şleyici ortaya çıktığını düşünüyorum. Hemen yanımızda, yüzümüze
bakıyor. Henüz çocukluk ça
ğında,  ilksel çorbasının
içinde çalkalanıp sürükleniyor; yine de soluk solu
ğa olan eski genimizi arkada bırakan bir
evrimsel de
ğişim hızına. ulaş bile.
Bu yeni
çorba, insan kültürünün çorbası. Yeni e
şleyici içinse bir ad bulmamız gerek; bir
kültürel iletim birimi ya da bir taklit birimi dü
şüncesini
ta
şıyan bir isim… “Mimeme” bu iş  için uygun bir Yunanca kök. Fakat
ben, bir parça “gen” sözcü
ğüne benzeyen tek heceli bir sözcük
istiyorum. Mimeme sözcü
ğünü mem olarak kısaltacağım için
klasikçi dostlarımın beni affedece
ğini umuyorum. Eğer bir teselli
olabilecekse, “bellek” ile ya da Fransızca memê (kendi) ile ba
ğlantılı olduğu düşünülebilir. “Cream” sözcüğü ile
uyumlu olacak biçimde okunmalıdır.
Ezgiler,
fikirler, sloganlar, giyside moda, çanak çömlek yapım yolları, kemer yapımı mem
örnekleridir. Tıpkı genlerin sperm ya da yumurtalar yoluyla bir bedenden di
ğerine
atlayarak gen havuzunda ço
ğalmaları gibi, memler de, geniş anlamda
taklit denilebilecek bir süreç yoluyla, bir beyinden di
ğerine
zıplayarak kendilerini gen havuzunda ço
ğaltırlar. Bir bilim adamı güzel bir
şünce duyduğunda ya da okuduğunda, bunu arkadaşlarına ve öğrencilerine aktarır. Yazılarında ve
derslerinde bundan söz eder. Bu dü
şünce tutunursa, beyinden
beyine yayılarak kendini ço
ğalttığı söylenebilir. Çalışma arkadaşım N.K.
Humprey bu bölümün ilk taslaklarından birini okudu
ğunda gayet güzel bir özet yaptı: “….
Memlere canlı yapılar olarak bakılmalıdır; yalnızca e
ğretileme olarak değil, teknik olarak da. Benim
kafama üretken bir fikir sokarsan, beynimi konukçu olarak kullanmı
ş olur
ve onu memin ço
ğalması için bir araç haline
getirmi
ş olursun. Tıpkı bir virüsün konukçu hücrenin
genetik mekanizmasını kullanması gibi. Bu yalnızca bir konu
şma
tarzı de
ğil. Bir mem -diyelim ki, `ölümden sonraki yaşama
inanma’ memi, milyonlarca kez, tüm dünyadaki bireylerin sinir sisteminde
bir yapı olarak, fiziksel olarak gerçekle
şir ”
Temelde,
biyolojik olguları gen avantajı ile açıklamaya çalı
şmanın bizim için iyi bir politika
olmasının nedeni, genlerin e
şleyiciler olması. İlksel çorba
moleküllerin kendi kopyalarını yapabilece
ği koşulları sağlar sağlamaz, eşleyiciler yönetimi ele alır. Üç bin milyon
yıldan beri, DNA, dünya üzerindeki sözünü etmeye de
ğer tek eşleyici oldu. Ancak bu, hep tekel olacağı anlamına
gelmiyor. Yeni bir cins e
şleyicinin kendi kopyalarını yapabileceğkoşullar oluşur oluşmaz, yeni eşleyiciler yönetimi ellerine alırlar
ve 
kendi evrimlerini ba
şlatırlar. Bu yeni evrim bir kez başladıktan
sonra, hiçbir biçimde eskisine ba
ğlı olmayacaktır. Eski gen-seçmeli
evrim, beyinleri yaparak ilk memlerin do
ğacağı “çorbayı” sağladı.
Kendini kopyalayan memler bir kez olu
ştuktan sonra, çok daha
hızlı gerçekle
şen kendi evrimleri başladı. Biz
biyologlar genetik evrim dü
şüncesini öylesine benimsemişiz ki,
bunun olası evrim türlerinden yalnızca bir tanesi oldu
ğunu unutuyoruz.
Dünya
kültürüne bir katkıda bulunursanız; iyi bir fikriniz varsa; bir ezgi
bestelerseniz; bir ate
şleme bujisi icat ederseniz; bir şiir
yazarsanız… 
İşte, genleriniz ortak havuzda eriyip
gittikten çok sonra bile, bunlar bozulmaksızın ya
şamaya devam edecektir. G.C. Williams’ın
dedi
ği gibi, günümüzde, Socrates’tan bir veya iki gen kalmıştır, ya
da hiç kalmamı
ştır; kimin umurunda ki? Socrates’ın,
Leonardo’nun, Copernicus’in ve Markoni’nin mem kompleksleri güçlerini
kaybetmeksizin hala ya
şıyor.
İnsanoğlunun bir başka özelliği de -büyük olasılıkla-
has, çıkarsız, gerçek özverisi. Böyle oldu
ğunu umuyorum ama bunu tartışmayacağım ve
olası memsel evrimi üzerine spekülasyonlar yapmayaca
ğım.
Vurgulayaca
ğım nokta şu: İşe karanlık tarafından baksak da, insan
bireylerinin temelde bencil oldu
ğunu varsaysak da, bilinçli öngörümüz
-gelece
ği düşsel olarak öykünme yeteneğimiz-
bizi kör e
şleyicilerin bencil aşırılıkların en kötüsünden kurtaracaktır.
En azından bizim, yalnızca kısa-dönemli bencil çıkarlar yerine
uzun-dönemli çıkarları ye
ğleyebilecek beyinsel donanımımız var. Biz,
bir “güvercinlerarası anla
şmanın” uzun-dönemli
yararlarını görebiliriz. Biz, biraraya gelip, bu anla
şmaya işlerlik
kazandıracak yöntemleri tartı
şabiliriz. Bizim doğumda devraldığımız bencilgenleri yenebilecek gücümüz
var. Ve gerekirse, bize a
şılanmış olan bencilmemleri de yenebiliriz.
Has, çıkarsız özveriyi bilinçli olarak büyütecek, besleyecek
yolları bile tartı
şabiliriz biz; doğada asla yeri olmasa, tüm dünya tarihinde
asla varolmamı
ş bile olsa… Çünkü gen makineleri olarak yapılmış ve
mem makineleri ile yeti
ştirilmiş olsak da, bizim yaratıcılarımıza karşı çıkacak
gücümüz var. Biz, dünya üzerinde yalnızca biz, bencil e
şleyicilerin
tiranlı
ğına karşı isyan edebiliriz.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: