Finans Krizi mi, Mali Kriz mi? Besim TİBUK
12 Ocak 2019
AŞK GİBİ AYDINLIK ÖLÜM GİBİ KARANLIK
19 Ocak 2019

GÖZDAĞI — Turgay ŞIK

GÖZ DAĞI

A- Her şeyi gören ve yapan göz şekli:

Tek Dünya iktidarı anlamında, Başta Rockefeller ve Rothschild Siyonist Yahudi hanedanlığı olmak üzere, 10’u geçmeyen Siyonist ailelerin bulunduğu yer. (Tevrat’a göre Tanrı’nın gözü “Yehova”. Tevrat’tan evvelki zamanda da Mısır Tanrıçası İsis’in oğlu Horos’un Gözü’dür. Tüm Mason Localarında yer alır, temel bir semboldür.)

B- Yarım kalan piramit şekli:

Siyonizm’e hizmet eden, ırkın önemli olmayan büyük ser­maye kuruluşları, CFR, Bilderberg, IMF, CIA, MOSSAD, Mason Locaları, Tapınak Şövalyeleri, Siyon Tarikatı, Gül Haç Kardeşliği, İlmünati, birçok İslami tarikatlar, birçok vakıflar, daha pek çok kuruluş ve sivil toplum örgütleri… Yarım kalan piramidi bunlar oluşturmaktadır.

(Hz. Süleyman’ın tapınağıdır. Yeni Dünya Düzeni kurulduğunda, piramit tamamlanacaktır.)

C- Piramidin altındaki MDC CL XXVI tarihi:

Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığının ilan ettiği 1776 yılının Roma rakamı ile yazılışı. Göz Dağı oluşumunun başladığı tarih de sayabiliriz.

(İlmünati örgütünün başlangıcı değildir. Sadece onun ismi altın­da çıkan siyonist oluşumdur. İlmünati, Orta Çağ’da bilim adamlarının temsil ettiği aydınlanma oluşumu olup Siyonizm’le alakası yoktur.)

D- Başlamışın Tamamlanması, yazısı:

Başladığını bitirmek için, Doğuşunu ilan ederiz. Göz dağı’nın kurulduğunu anlatıyorlar.

E- Yeni Dünya Düzeni, yazısı:

Piramid tamamlanınca, Yeni Dünya Düzeni’nin kurulacağını anlatmaktalar.

ÖN SÖZ

Siyonistlerin bulunduğu demokraside, istila etmenin veya hak­lı çıkmanın meşrulaşması, tertiplenen terörde yatar. Kitabı yazma sebebim de 1993 yılının ölümlerinde yatar, bunlar sıradan ölümler değil bir yapılanmanın dünyaya uyguladığı terördür. Büyük Orta­doğu Projesi, Siyonist Petrol Tröstü (Göz Dağı’nın) uyguladığı bir felsefenin ürünüdür, kim engel olursa cezalandırılır. Sonradan de­ğiştirilmiş kutsal kitaplar da öyle yazar!

 

26 Eylül 1990 günü, sabah 10.30 suları Ortadoğu’nun bir nu­maralı tecrübeli istihbaratçısı, oradaki her türlü yapılanmayı bilen ve çözen insan çapraz ateşe tutularak öldürülüyor. Bu, hiçbir za­man sıradan bir vaka olamaz. Zamanın ABD başkanı G. Bush es­kinin CIA başkanı, T. Özal’a “Ortadoğu’nun en iyi, bir numaralı istihbaratçısı, ondan faydalanmalıyız.” diyerek, T. Özal’ın da takdi­rini kazanmış. MİT’in başına getirmeyi ve ondan Büyük Ortadoğu Projesi’nin kapsamının neler olduğunu, ne dolaplar döndüğünü öğrenecekti! Ama her ikisinin de ömürleri yetmedi.

1993 yılına girerken Türkiye’de siyasi faaliyetlerin birilerinin hoşuna gitmediğini eylemleri ile görüyoruz. Bu eylemlerin Ortado­ğu’daki petrol antlaşmalarının bittiği tarihlere gelmesi çok önemli­dir. Petrol Tröstü bu anlaşmaları yenilemek için her türlü müdahaleye karşı zaten yerlerini almışlardır. 1991 yılında Kuveyt’in ve Suudi Arabistan’ın antlaşması bitti. Saddam istila etti. Sonra ABD yar­dım için girdi, çıkmadı ve yeniden antlaşma yaptı. Irak Petrolleri­nin antlaşması 2000 yıllarında bitti. Petrol Tröstü’nü barındıran ülkeler hemen Irak’a savaş açıp hesapta petrol değil demokrasi için girdiklerini beyan ettiler. Sonra hedef İran demekteler. Neden? Çünkü İran Petrolleri millileştirilmiştir. Petrol Tröstü bunu kabul­lenememektedir. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu’da bizim politikamıza zarar vermeden ona gözdağı verelim! Açığa çı­kartanları veya oluşumları yok edip, genel olarak da kaoslar yara­tıp BOP Projesi’nden uzak tutalım düşüncesi, III. Dünya Savaşı çıksa dahi olmalıdır felsefesini savunurlar!

Eylemlerimize baktığımızda:

 

10 Eylül 1992 günü, İçişleri Bakanı İ. Sezgin sınır güvenliği konusunu görüşmek için İran’a gidiyor,

 

22 Eylül 1992 günü, Kuzey Irak’a sınır ötesi harekatın, T.C hükümeti ile TSK’nın aldığı bir kararla yapılması, Siyonistlerin pek hoşuna gitmiyor!

 

02 Ekim 1992 günü, ABD SARATOGA Savaş gemisinden atılan iki adet Sea Sparrow güdümlü füze ile vurulan Muhribimiz MUAVENET, 5 asker şehit verilerek, 11 askerimiz yaralı; Göz Dağı, bazı yerlere mesaj gönderiyor!

 

19 Ocak 1993 günü, Başbakan S. Demirel’in, Suriye gezisi!

 

24 Ocak 1993 günü, Uğur Mumcu’nun ölümü!

 

05 Şubat 1993 günü, Adnan Kahveci’nin ölümü!

 

10 Şubat 1993 günü, Dışişleri bakanlarının (Türkiye, Irak, İran) Suriye’de bir araya gelip sınır güvenlik konularını ele alması!

 

17 Şubat 1993 günü, Eşref Bitlis’in ölümü!

 

17 Nisan 1993 günü, Turgut Özal’ın ölümü!

 

05 Mayıs 1993 günü, Bingöl’ün taranması ve 33 askerin ölümü!

 

02 Temmuz 1993 günü, Aziz Nesin’in kaldığı otelde yangın çıkartılarak 37 kişinin öldürülmesi!

 

22 Ekim 1993 günü, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanlığı sırasında, helikopterden indiği sırada uzun menzilli bir suikast silahı ile öldürülmesi!

24 Ekim 1993 günü, JİTEM Binbaşısı ve kurucularından, Cem Ersever’in ölümü!

(Eşref Bitlis Paşa’yı çok iyi tanıyan, beraber çalışan ve sabotajı kimlerin veya kimlerle yaptığını belgeler ile açıklamaya hazırlanı­yor muydu?)

Mesut Yılmaz Susurluk komisyonunda verdiği ifade tutanağın­da bakın neler söylüyor: “Uğur Mumcu cinayeti 1993 başındadır. Bu olayla ilgili değil. 1993 sonundan itibaren, sistematik bir şekil­de mafya şeyleri öldürülüyor, bazılarının şeyi bulunuyor, bazılarının bulunamıyor. Şimdi de, her bir olayla ilgili, bunların birbiriyle bağ­lantılı olduğuna dair spekülasyonlar var.”

Bu tarihteki fotoğraflara bakan akıllı bir insan bunların sıra dışı olduğunu ve tesadüf olmadığını T.C’ye ve siyasetine yapılmış bir gözdağı olduğunu görür. Siyonistlerin siyasetini engelleyen bütün faktörleri ortadan kaldırmaları, mevki ne olursa olsun gözdağı ver­melerini tesadüf görmemek gerekir.

Bu yüzden, Yeni Dünya Düzeni’nin Tanrısı para ve enerji ola­caksa, peygamberleri de, ırkları da bellidir!

Dünya siyasetine ve ekonomisine 300 yıldan beri damga vuran başlıca ailelerden Rockefeller ve Rotshchildlar hemen hemen her oluşumun arkasındaki en büyük Siyonist güçlerdir. ABD ve Avru­pa onların onaylamadığı hiçbir yasayı çıkartamaz. Dünya barışı ve savaşı bu ailelere bağlıdır.

Dünya hakimiyeti hayalleriyle, ihtirasları kabarmış siyonist ta­rikatlar ve kavimleri, bunlara hizmet eden yıkıcı güçlerin askerleri, bankerleri, sermayedarları ve de ihtilalcileri her zaman karanlık güç ve gölge konsey olarak mücadele etmektedirler. Savaşları çı­karırlar, parayı kayıtsız şartsız kontrol ederler, medya gücü tama­men bunların tekelindedir. Çoğu hükümetleri onlar kontrol eder­ler. Nihai hedefleri başkent önce İstanbul, sonra Kudüs olacak şe­kilde Yeni Dünya Düzeni başlığında, hanedan ve kan bağı ittifakı ile dünya hakimiyetini ellerine geçirmek için yaşamaktadırlar.

1983 yılında (Christians Awake Newsletter, Alabama) Hıristiyanlar Uyanıyor gazetesi şöyle yazmaktadır: “Tanrının Dünya Üze­rindeki Krallığı para ve servet tekeli olan, küresel bir süper devlet olacak.”

İşte bu yapılanmanın karşısında olan İslam dini, Türkiye ve Türkler bu düşüncenin engelidir. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) hadislerinden biri “Ben, ancak ahlâkın en gü­zellerini tamamlamak için gönderildim.” İşte bu yüzden ahlaki de­ğerleri olmayan bu insanların yaşantıları, ahlaksızlar üzerine kuru­lu olduğundan, İslam Dini onların siyasetlerine ve ekonomilerine engeldir. Bu yüzden Peygamber efendimize dil uzatmaktalar savaş dinini getirdi diye. İslam Dini’nin gerçek koruyucuları da Türkler olduğunu bilmektedirler, İslam’ı yok etmenin yolu da Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi kötüleyerek, Türkleri veya Türk kelimesini yok etmekten geçmektedir. Fiziki anlamda medeniyetleri yok ede­meyecekleri için karakteristik, ruhsal ve ekonomik bozukluk sağlayarak, kaoslar yaratarak, Türk Milletinin sağlam yapısını, bildik­leri her türlü oyunlar ile yok edip karşılarındaki yegane engeli ve engelleri ortadan kaldırmayı and içmiş, Kabala öğretileri ile de­vamlı genç Yahudi beyinlere, seçilmiş bir ırk olduklarını* (Allah hiç böyle adaletsiz olur mu ki!), diğerlerinin insan olmadıklarını öğretseler de, siyonizme hizmet eden bu beyin özürlü topluluk** emellerine ulaşmak için her yolu denemeye başlamışlardır. Bunların kutsal saydıkları kitapları Faşizm ve Komünizmi getirmekle kalma­yıp, tapu kadastroyu, vahşeti, sapıklığı öğretip, katliam yaptırmaktadır.

*** Tanrı’nın “Ben’i İsrail”i sevgili seçilmiş bir ırk olarak seçmesi de, dinlerinin kendi ırklarına gelmesi de Siyonizmi meşru kılmaktadır.

Bu araştırmam, adına Göz Dağı verdiğim oluşumunun ideolojisini, organik yapısını ve eylemlerini anlatıp, yukarıda sözünü ettiğim Dünya Derin Devleti yahut Gizli Dünya Devleti, her ne haltsa, dünyanın her tarafına elini uzatan bu elit tabakayı (Göz Dağı’nı) ve buna bağlı kurumların, şirketlerin bilerek veya bilmeyerek Türkiye Cumhuriyeti’ne verdikleri gözdağı ve zararları hakkında bilgiler sunmaya çalışacağım.

10 Kasım 2005

  • Talmud; “İnsanlık Yahudiliğin yüzü suyu hürmetine kutsanmıştır” Jebamot, 63a.
  • Talmud; “Bütün Yahudiler kral çocuğu olarak doğar” Shabbat 67a.
  • Talmud; “Yahudiler, Tanrıya daha yakındır” Chullin 91b.
  • Talmud; “Yalnız Yahudiler insandır. Goyim (Yahudi olmayanlara denir) hayvan­dır” Baba Batra 114b, Jebamot 61a, Keribot 6b ve 7a.

** Jewish World Gazetesi sormaktadır: “Yahudiler arasındaki akıl hastalıklarının başka milletlere oranla neden çok fazladır?”

*** Tevrat; “O gün Rab Abramla ahd edip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, FIRAT ırmağına kadar senin zürriyetine verdim.” Tekvin Bölümü 18. ayet (13. sayfa)

*** Tevrat, Bab 11/11-12 “Ve o gün vaki olacak ki, Asur’dan ve Mısır’dan ve Patros’tan ve Kus’tan ve Elam’dan ve Sinar’dan ve Hamat’tan ve denizin adalarından arta kalacak olan kavmin (Yahudilerin) bakiyesini kurtarmak için Rab yine ikinci ke­re elini uzatacak. Ve milletler için bir bayrak kaldıracak ve İsrail’in sürgünlerini Top­layacak ve yerin dört köşesinden Yahuda’nın dağılmış adamlarını bir araya getirecek.”

*** Zebur; “Yabancıların en iyilerini öldürün.” diğer bir kaynaklarında da; “.. yabancıların (Yahudi olmayan) en iyi olanları ölümü hak ettiğini haber vermektedir”. Bölüm Valgra yaprak 14b

*** Talmud; “Goyim’in en iyisi bile öldürülmelidir.” Avodak Zara 26b, Tosefoth.

*** Tevrat; “Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın. Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.” Tesniye Bölümü, Ayet 10-17 (Sayfa 197)

*** Tevrat; “..onları kasaplık koyunlar gibi ayır ve öldürme günü için onları hazırla.” Yeremya Bölümü, Ayet 3 (Sayfa 736)

*** Tevrat; “..onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme; erkek­ten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hep­sini öldür.” I. Samuel Bölümü, Ayet 3 (Sayfa 286)

*** Tevrat; “Et yiyin ve kan için. Yiğitlerin etini yiyeceksiniz ve dünya beyle­rinin kanını içeceksiniz. Sarhoş oluncaya kadar kan içeceksiniz.” (Hezekiel Bölümü 39/18-20)

*** Tevrat; “İki memen sanki bir çift geyik yavrusu, kaptın gönlümü kız kardeşim, yavuklum. Okşamaların ne güzel kız kardeşim, yavuklum.” (Neşideler Neşidesi, 4/5, 910)

*** Tevrat; “Ve büyük kız küçüğüne dedi: Gel babamıza şarap içirelim… Onunla yatarız… Ve o gece babalarına şarap içirdiler ve büyük kız gidip babasıy­la yattı. Ve öbür gece dahi babalarına şarap içirdiler ve küçük kız kalkıp onunla yattı.” (Tekvin 19, 31-35)

Giriş

Türkler Anadolu’ya 1071 yılında Malazgirt Savaşı ile girmedi­ler, zaten yaşadıkları topraklardı. Bizans ile Hazar Türkleri (Yahu­di olanların Hazar bölgesinden gidenlerine Aşkenazi denmekte) M.S. 550-760 yılları arası üst düzey evlilikler yapmışlar. Bizans im­paratoru III Leo’nun annesi Hazar Türkü olması ispatıdır. Os­manlı’nın Muhteşem Sultanı Kanuni’ye de Kırım’dan Roksalina (Hürrem Sultan) isminde kız hediye edilmesi ve ileride bunun ta­rafından, Kanuni’ye Türkmen oğlunu (Mustafa) öldürtmesi, yeri­ne kendinden olan oğlu Selim’i getirtmesi, Aşkenazi siyasetini gös­termesi açısından ilginçtir. Daha eskiye de dönersek, Nuh peygam­berin gemisi burada ise, biz de onun oğlu Yaseften geliyorsak, Anadolu’nun göbeğinde yaşamış Hiritler’in dillerinde Türkçe harfler varsa, ispata gerek yok, Anadolu Topraklarına sonradan geldiğimize. Moğollar geldi, yendiler, talan edip gittiler. Birçok bi­lim adamı Moğolların Türk olmadığını yazmakta, bazıları da Türk olduğunu yazmakta. Bunun üzerinde fazla durmayalım ayrıca bir kitap konusudur. Bu kitapları da Bilimsel Araştırmacı-Etnolog Haluk Tarcan yazmıştır. (Ön-Türk Uygarlığı 1 ve 2)

Bu topraklarda yaşayan birçok halk kendi kültürleri ve diğer ya­şayan halkların kültürleri ile bir sentez yapıp milattan sonraki yıl­larda Hıristiyan Bizans’ı oluşturduktan sonra, Türk boylarının başı­nı çektiği diğer halklarla, Müslüman Osmanlı’yı meydana getirmiş­lerdir. Türk İmparatorluğunu değil (Bizans’ta M.S 717 yılında ilk cami, 2. cami ise Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile Bizans imparatoru ve halkların dostluğu anısına 1050 yılında yapılmış, Anadolu’nun bu mozaiğinin sadece Osmanlı kuruluşunda olmadığının ispatıdır).

Osmanlı Devleti’nde önemli olan, halkların Müslüman olması ve devletin bekasıydı, ama zorlama yoktu dostane ilişkiler çok önemliydi. Arapçada Romalıya Rum, Türkçede Rumi, Anadolu’daki Selçuklu Sultanlığı’na Diyar-ı Rum Sultanlığı (Selçuklu Roma Devleti) deniyorsa. Osmanlı’daki yöneticilerin, Padişah hanımlarının çoğunun devşirme olması da bunun ispatıdır diyebiliriz.

Osmanlı’da yöneticilerin, Sultana köle gibi olması gerekiyordu. Bu durum Türk’ün karakterine ve yaşam tarzına uygun değildi. Bu yüzden devşirmeler sarayda çoğunluktaydılar. Türkler İslam’la tanış­madan önce çeşitli kültür ve dinlerle tanışıp tecrübe kazanmışlar, paylaşmayı öğrenmişler, gizli oyunları değil. Ne yazık ki Osmanlı, Bi­zans’ı aldıktan sonra, Bizans’ın meşhur saray entrikalarını doğal ola­rak olmasa da, devşirmeler sayesinde kabullenmek zorunda kaldı.

21 yaşında Fatih Sultan Mehmet Bizans’ı aldıktan sonra Selçuklu’dan ve eski tarihten beri var olan kültürlerle, Bizans Kültürü’nü de benimsemesiyle Yeni Dünya’nın İmparatoru ilan edildi. Orta Çağ kapandı, Yeni Çağ başladı. Hıristiyan Bizans gitti, yerine Müslüman olan Bizans geldi. Bunu kabullenemeyen Hıristiyan Av­rupa halkları, Müslüman Türkleri yok etmenin çarelerini aramak­ta. Her fırsatta savaş çıkarıp, sonradan barış istemektedirler. Barış­tan sonra altına imza attıkları antlaşmaları kendileri bozmaktaydı­lar (bkz. Osmanlı Tarihi).

Bununla da yetinmeyip Fatih’i kendilerinden biri olarak görmeye başlamaları ve öyle lanse etmeleri, Sultan’ın “Kayser-ı Rum”, “Basileus” sıfatları ile Bizans tarihçisi Kritovulos’un “Mega Basileus” 1 demesi, Otlukbeli Savaşı’nda 40.000 Türk’ün canını kaybetmesinin nedeni miydi? Otlukbeli Savaşı’na, bir göz atarsak, Hoca Sadettin Efendinin şu sözlerle ve şiirleri ile olayı anlatması ilginçtir:

“Rum dilaverleri kılıcı satır gibi kullanarak Akkoyunlu Türkmenlerine girişip yaralı ve düşmüş koyun boğazlarcasına savaştan hepsini çıkarmışlardı.”

LEŞ VE BAŞ İLE DOLMUŞTU ORDU YERİ,

AZ BULUNUR ÇOK EŞYALAR ELE GİRDİ,

KESTİ TÜRKMEN BOYUNU RUM PADİŞAHI,

KEDERLERE DÜŞEN UZUN HASAN HADDİN BİLDİ. 2

İşte insanoğlunun aklına bir soru geliyor. Hangi Rum Hüküm­darı iyidir, Konstantin mi, Fatih mi? Sıfatlarından ötürü söylüyo­ruz, Fatih Rum’dur demiyoruz, yanlış anlaşılmasın.

Bu yaşlarda insan bırakın devlet yönetmeyi kendini tam yöne­temez bile. Zaten Bizans’ın alınmasındaki Türk gücü olan Çandarlı Paşa’yı, Bizans’ı aldıktan sonra öldürten 21 yaşın ruhu değil midir? 5 yaşında bile tahta çıkmış çok insan vardır Osmanlı’da, Dünya’da da… Bu işleri yapan hep akıl hocaları vardır. Yoksa ilk altın para bastıran Fatih, Türkçe olmayan bir ismi (Filorin diye) koyar mı? 40 yaşında bir insan olan babası II. Murad tahtını bırakır mı? Bırakı­yorsa neden tekrar alır? Sadece Fatih mi? Bizans’ta da bu vardır. Bizans’ın 107 imparatorunun 65 tanesi zorla bıraktırılmış (zehir­lenmiş, boğulmuş, hançerlenmiş, kazaya kurban gitmiş).

İşte bu soruların cevabını aşağıdaki şıklarda aramak çok doğru olacaktır:

  1. Sultan anaları ve kadınları, devşirmelerin yaşam şekilleri ve tahta geçecek insanları bulup yetiştirmek,
  2. Her şeyi bilen ve gören Harem ağalarının saray içindeki entrikaları,
  3. Dış devletlerin emelleri,
  4. Din sömürüsü

Hepsinin ortak özelliği, kaos çıkmasıdır.

Yurtları olmayan kavimlerin, nesillerini devam ettirebilmesi için en güvenilir yol kaosları çıkarıp güçlenmektir. Dikkat ederseniz bütün şıklar kaos ortamını yaratır. Kaos olan yerde de onlar vardır. Şimdide aslında değişen birşey yok. Büyük sermaye gücü ve Dünya’ya hakim olmak onların vazgeçilmez emelleridir. Böylelikle he­sapta mahvolmuş ve batmış olan dünyayı kurtaracaklar! Yaklaşık 4,5 milyar yıldır var olan Dünya’yı…

Osmanlı sarayının katiplerinden devşirme yazarları Hafız Ah­met Çelebi’nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtasından devam edelim:

                                              

1- Bizans-Osmanlı Sentezi: Bizans Kültür ve Kurumlarının Osmanlı Üzerindeki Etkisi, İsmail Tokalak, s.272

2- Fatih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, Erdoğan Aydın, Doruk Yayıncılık.

SAKIN TÜRK’Ü İNSAN SANMA

BİR AN BİLE OLSA TÜRK’LE OLMA

TÜRK ELİNE ŞEKER ALSA, O ŞEKER ZEHİR OLUR

TÜRK’ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEME

BABAN BİLE OLSA TÜRK’Ü ÖLDÜR. 3

 

Osmanlı, Davudi şairlerinden Baki’nin, Kanuni Sultan Süley­man’a sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:

HER TAÇ YOKSULLUK VE YOKLUK

EHLİNE BAŞ TACI OLMAZ.

EY HOCA, TÜRK TOPLUMUNDAN OLANIN,

BAŞI KABADIR.

TÜRK, SULTAN OLMA YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR. 3

Yine bir Osmanlı şairi olan Nef’i ise; “Tanrı, Türk’e irfan çeşme­sini yasaklamıştır.” demiştir. Daha örnekleri çoktur. Halbuki çocuklarını ve torunlarını öldüren bu sultanlar Türk’e dil uzatın­ca niye katledilmediler bu şairleri, katipleri? Nasıl bu kadar emin tavırlarla hakaretten öteye cinayet için tahrik teşebbüsünde bu­lunurlar Türkler’e?  Neden konuştukları Türkçe’yi bırakıp da Arapça-Farsça bir kırma olan Osmanlı lehçesi çıkarmışlardır? 19. yüzyılın sonuna kadar Türk kelimesinin aşağılayıcı bir tabir olarak Anadolu köylülerine söylenmesi nedendir? Bunların nedenleri Osmanlı yaşam biçimini devşirmelerinin öğretisi olarak almaları sayesinde midir?

ŞALVARI ŞALTAK OSMANLI,

EYERİ KALTAK OSMANLI,

EKEN DE YOK, BİÇEN DE YOK

YEMEDE ORTAK OSMANLI. 3

Osmanlı sadece Türk’ün değil, Ortak kültürlerin devletidir. Bir Çok Osmanlı Sultanlarının sadrazamlarına baktığımızda, yabancı olmakla beraber, hekimlerinden, mimarlarından, maliyecilerinden tercüman başına kadar daha niceleri birçok kültüre mensup in­sanların gelmesi, Osmanlı kültürünün yapıcılığını gösterir.

Selçuklu İmparatorluğunda da, Eski Anadolu kültürü ve Bi­zans kültürü ile haşır neşir olmuşuz. İznik yöresinde Rum Sultan­lığı bile kurmuşuz. Selçuklu sultanlarının bir kısmının anneleri Rum olarak akraba olmuşuz. Bunu çekemeyen Avrupa Hıristiyanlığı ve Arap Müslümanlığı ileriki zamanlarda Osmanlı-Memluk sa­vaşını çıkartarak emellerini göstermişlerdir.

İslam dinini kabul etmiş Osmanlı Beyliği ortaya ümmetçilik anlayı­şıyla çıkınca, Devlet yapısına ister istemez tarikatları sokmuş. (Bu tarikatların ileride başımıza neler getireceğini görememişler, bugün bile bir­çok devlet tarikatlarla yönetilmektedir.)

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra sarayda yaşayan devşir­me şakşakçıların, menfaatlerine uygun olarak başlayan Kapitülasyon­lar (yabancılara imtiyaz), 1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yılla­rında yeni kapitülasyonlar ile                                              

3- Fatih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, Erdoğan Aydın, Doruk Yayıncılık.

Fransa’ya tanınan haklar daha da geniş­letilmiş, diğer batılı ülkelere de aynı hakların kabul edilmesi sağlanmış.

– 1768 yılında, Osmanlı yenileşme hareketleri ile Anadolu’daki isyanları bastırırken, müttefik Fransa’mız, Osmanlı’yı kışkırtarak, Rusya’ya savaş açtırması, Padişah, III. Mustafa, (Sadrazam Muhsinzade Mehmet Paşa savaşacak durumumuz yok diyerek karşı çıkı­yor), Fransızları dinleyerek, Sadrazam azlediliyor, Rusya’ya savaş açı­lıyor. 1769’da 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Edirne’den yola çıkı­yor, Tuna’yı geçiyor, 20 bin kişilik Rus ordusu ile karşılaşıyor. Rus or­dusu, güç durumda kalmasına rağmen, 100 bin kişilik Osmanlı or­dusunu bozguna uğratıyor. 1798 yılına girerken birden Rusya ile ba­rış antlaşması yapılıyor. Tekrar Fransa’nın kışkırtmasıyla (Bu sefer Fransa’nın başında Napolyon vardır) Rusya ile savaşıyoruz. Fran­sa’nın bu durumdan memnun kalmamış olması lazım ki bu sefer kendileri Rusya ile bir antlaşma imzalıyorlar, İngiltere’nin müttefiki olan Rusya’ya bir ortak daha geliyor Fransa. Görevleri Avrupa’da bulunan Osmanlı vilayetlerini elinden almak. Müttefikimize bir ba­kın. Şimdiki ABD gibi Türkiye Cumhuriyetinin topraklanın eyalet­lere bölüp yeni sömürülecek halklar yaratmak.

– 1776 yılında ABD’nin, İngilizler’in yardımlarıyla bağımsızlığını kazanması, Osmanlı Devleti’nin gizli bir yıkıcısını ortaya çıkarmıştı. O tarihlere kadar Osmanlı-Fransa ittifakına karşı kendisini Rusya ile müttefik gören İngiltere, ABD’nin bağımsızlığını kazanmasıyla Rus­ya ile olan siyasetini değiştirmeye başlıyor, İngiltere’deki bu değişiklik son derece önemlidir; çünkü İngiltere, Rusya’nın özellikle askeri alanda güçlenmesinden çekinerek, Osmanlı’yı “Rusya’nın Akdeniz’e inmesini engelleyen bir tampon devlet” olarak görmeye başlaması. Hatta Rusya ile müttefik olduğu zamanlarda dahi, Boğazlar ve Ak­deniz’e, Orta Asya’ya inme hassasiyetlerini koruyor olmasıdır.

– 1800 yıllara geldiğimizde, Avrupa’da bankerliğin çıkması ile bü­yüyen Rothschild ailesi, Avrupa devletlerinin finans kaynağı olarak gözükmesi, ırkçı politikaları ile Siyonizm’e destek vermeleri Osmanlı sınırları içinde bir sürü isyanlar çıkartıyor ve Bab-ı Ali’de söz sahibi oluyor.

 

            – 1826 yılında, Yeniçeri Ocağının dağıtılmasıyla, fırsat bilen Si­yonistler harekete geçerek 1827 yılında nerdeyse donanmamızın tamamını yok ederek Ruslar’ı bize karşı savaştırıp Edirne’ye kadar gelmelerine göz yummuşlardır.

  • 1829 yılının 14 Eylül’ünde Edirne Antlaşmasıyla birçok top­rak kaybedilerek,

bağımsız bir Yunan Krallığının kurulmasına yar­dım etmişlerdir. Hesapta müttefik olan Fransa’da, Cezayir’e el ko­yarak dostluğunu göstermiştir! Hatta Mısır Valimiz Kavalalı Meh­met Ali bile şımararak ayaklanmış, Kütahya iline kadar gelip kafa tutmuştur. Sultan II. Mahmut, Valisi olacak insandan korkarak Ruslar’a sığınmıştır. Ruslar da fırsat bilerek filolarını İstanbul’a demirlemişler.

Bu sırada Siyonistler yeni oyunlarını ortaya koymuşlardır. Os­manlı paraları gümüş sikke iken, II. Mahmut kağıt paraya geçirte­rek, mali güvencesi ve değerli maden karşılıkları olmayan, üstelik el yazısı ile düzenlenen kağıt paraların sahte olarak basılması, bun­ların kontrolünü yapacak eleman da olmayınca oyun cuk diye oturmuştur. Resimlere baktığımızda AB yıldızlarını görürsünüz (12 yıldız) paramızı basarken bu yıldız figürünü kullanmışlar.

İşte Osmanlı Devletinin her zaman olduğu gibi bu yıllarda da devşirme yöneticileri, Siyonizm’in tuzaklarına bilerek düşüp, Osmanlı sınırları içerisinde­ki yabancı devletlere çok geniş ticaret yapma olanakları verilerek ve bunların kontrol edilmemesi, Osmanlı Devletinin içinde Siyonizm’i güçlendirmişti! Osmanlı’nın kontrol edemediği bu güç, İstanbul’da yabancı postaneler açarak düşmanların daha rahat hareket etmeleri zamanında sağlanmış.

Osmanlı Paraları

Sultan Reşad’tan evvel ve onun zamanında basılan 5 kuruşlar

 

– 1854 yılında da İngiliz ve Fransız vatandaşı olan (Alman Aşkenazi Yahudisi) Rothschildler’den alınan paralar (onların kontrolünde basılan Osmanlı paraları), ödenemeyip katlanması ile Osmanlı padişahlarının yanı başındaki devşirmelerin (195 sadraza­mın hepsi, çoğu padişah kadınları da olmak üzere) siyasi ve ekonomi menfaatlerine uygun olarak verdikleri imtiyazlarda eklenince, önce Genç Osmanlılar, sonra Jön Türkler, Mason Localarının des­teğiyle Avrupa’dan aldıkları ve bastıkları sahte paralarla (Matbua tamamen kendi ellerindedir), Bizans’ın devamı olan, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında büyük katkıları olmuştur.

Avrupa Siyonistleri, bizzat kendileri tarafından yapmış oldukları Fransız İhtilali’nin, 1789 yılında getirdiği ulusçuluk anlayışı İle Osmanlı Devletini, 1839’daki Tanzimat Fermanı, 1859’daki Isla­hat Fermanı, I. ve II Meşrutiyet’lerle reformlar yapmaya zorlama­ları da yetmemiş, 1876 yılında Abdülaziz tahtan indirilerek, Ma­son yaptırılan V. Murat tahta çıkarılıp, üç ay gibi kısa sürede şeh­zade Abdülhamid’i, Meşrutiyet’i ilan edip seçimleri yapması şartıy­la tahta getirilmesi, bir yılda üç taht değişim hikayesi, Göz Dağı’nın gizli ilişkilerinin ne kadar kuvvetli olduğunu gösterir.

Bu Göz Dağı’nın hareketi, Encyclopaedia Judaica, vol.1, vol.2’ye göre 1836 yıllarında Eski Ahit ve Kabala öğretisinin Hahamları Judah Alkalay ve Zevi Hirsch Kalisher (T. Herzl’in fikir babaları) çok güçlü sermayesi olan Yahudi Meyer A. Rothschild’la görüşe­rek, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan, İsrail Topraklarını satın almasını istiyorlar. Mesihi döneminde insan eliyle başlaması gerekti­ğini söylemeyi de ihmal etmiyorlar. İşte Mesih Planı’nın altında Si­yasi Siyonizm başlamış oluyor. 4

– 1900 yıllarına doğru geldiğimizde, Siyonistler, Sultan Abdülhamid’den istenen vaat edilmiş toprakları (buram buram petrol fışkıran) alamayınca tahtan indirmeye giden ekip başında Osmanlı mebusu olan Yahudi dönmesi Emmanuel Karasso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Toptani, Laz Arif Hikmet icra komitesi ola­rak tahtan indirmekle görevliydiler. İşte Meclisimiz de böyle siyonizme hizmet eden devşirmeler, hainler, asalaklar varken, Sultan Abdülhamid Meclisi feshetmesinin ne kadar doğru olduğunu gö­rürüz. 24 Nisan 1909’da Abdülhamid’in tahtan indirilmesi üzerine, Oriens Dergisi’nde çıkan resimli karikatürde, Sultanın hesapta asılısını göstererek, Sultan’ın sonu bu mu olmalıydı? Peki, suçu neydi? Sofranın kurulmasını geciktirmek mi? İşte dergide çıkan karikatürdeki bu soru herşeyi açıklamaktadır. Bu karikatürü doğ­rulayan ifadelere bir tanede, Enver Paşanın, Mersinli cemal paşaya                                              

4- İsrailli tarihçi Moshe Sevilla Sharon, İsrail Ulusunun Tarihi, Çev. Yahudi Cemaatleri Dairesi, Kudüs: Graph Press, 1981, ss. 248-250.

söylediği söz ile anlayalım. “Turan yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mesuliyetimiz Sultan’ı anlamamak ve Siyonizm’e alet olmamızdır. Acıdır ama hakikat budur.” 5

 

Açıkçası Enver Paşa, Abdülhamit’in Siyonistlerin oyunlarına karşı hanedanlığa aldığı Musul, Kerkük topraklarını, akıl hocaları­nın desteği ile bir kanun çıkartarak kullanım hakkının (Abdülhamit Sultan’dan alamadıkları için) Siyonistlere verilmesini sağlıyor. Dolayısıyla bu petrol yataklarını alan Siyonistler iyice güçlenip bölge Kürt Halkı’nı da her zaman isyankarlığa sevk edip Osman­lı’nın parçalanmasını hızlandırmışlardır.

Günümüzde de bazı siyasetçilerimiz tekrar diriltmek istedikleri hilafeti, Türkiyeli kavramı yaratarak Siyonizm’le İşbirliği içinde olup, Atatürk düşüncelerini ezerek, yine bu toprakları bilinçsizce parçalama gayretleri içindeler. Aksi olsaydı Siyonistlerle işbirliği halinde olmazlardı.

Devam edelim. Yahudiler’in Jön Türkler’e verdiği destek, yahudi tarihçi Isaiah Friedman tarafından da vurgulanır. Friedman, Joseph Naor, Haham Jacob Meir, Nissim Russo, Nissim Mazliyah gibi isimlerin önemine dikkat çeker. Özellikle de ünlü bir ismi, Emmanuel Karasso’yu vurgular. Friedman, söz konusu kişilerin yaptıklarını açıklar: “Karasso, Mazliyah ve Russo’nun görevi, Türk politikacıları Siyonizm’den çekinmelerinin gereksiz oldu­ğuna inandırmak, bunları davalarına kazandırmaktır…

Bunlar kısa sürede amaçlarına, Ahmet Rıza, Enver ve Ta­lat’ı kazanarak ulaştılar.” 6

Siyonizme bilerek veya bilmeyerek hizmet eden (hesapta vatanı kurtarmak) ben bilirim, ben yaparım olgusuyla kurulan oluşumları (Derneklerin, Tarikatların, Locaların, Vakıfların ve Devlet görev­lilerinin çoğu), Siyonizm çok iyi kullanmıştır. 1912’de Balkan Savaşı’yla, Devşirmeler’in gayretleri, o zamanın etkin gücü ittihat ve Terakki’nin kurmayları Sadrazam Talat Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve Harbiye Nazırı Enver Paşanın, dünyanın gidişatını belirleyecek Musul-Kerkük petrollerini (Padişaha ait yerlerin ta­pusunu) Siyonistlere verip, yanlış yönetimleri de eklenince, “Has­ta Adam” artık tarihten silinmeliydi. (Bu Hasta Adam tabirini Osmanlı Devleti için söyleyen Rus Çarı 1. Nikola, İngiliz elçisine soru sorarken kullanıyor: “Hasta adam ölmek üzere ne yapalım?”)

Hainlikle, kahpelikle, ikiyüzlülükle, dinle, sömürmeyle, kanlı savaşlarla büyüttükleri sermayelerini, küresel güçlerini göstermek ve sermayelerini daha fazla çoğaltmak için 1. Dünya Savaşını 1914 yılında Petrole sahip olmak için başlattılar.

Bir şeyi tekrar hatırlayalım, Göz Dağı olarak ifade ettiğimiz bu oluşumu söyleyen, ben değil zamanın büyük devlet adamları… Biz sadece isim taktık.

1856 yılında, Avam Kamarasına konuşan İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli, “İnkar etmek yararsız, İtalya ve Fransa’nın ta­mamıyla, Almanya’nın büyük bir                                             

5- Vehbi Vakkasoğlu, 31 Mart oyunu, s.25

6- Isaih Friedman, Germany, Turkey and Zionism 1817-1918, Oxford:.

bölümü, gizli örgütlerin dernek­lerle ve vakıflar ile örülmüş olduğu gizlenemeyecek bir gerçektir. Peki amaçları nedir?.. Bunlar kendilerini gizlemeye çalışmıyorlar, Anayasal hükümet istemiyorlar, toprak sahiplerini sınır dışı et­mek ve de dinsel kurumların (kilise, cami ve diğerleri) faaliyetlerine yavaş yavaş son vermek istiyorlar” 7

Yıl 1908, 20 Ağustos günü İttihat ve Terakki Cemiyetinin ön­de olan üyelerinden Refik bey, Paris Temps dergisine verdiği röpor­tajında Muhabirin II. Meşrutiyet İhtilali’nde oynadığı rolü nedir sorusuna Refik Bey; “Masonluktan, özellikle İtalyan masonluğun­dan destek gördüğümüz doğrudur. İki İtalyan locası, Makedonya Risorta ve Labor et Lux, bize gerçekten yardım sağladı ve iltica teklifinde bulundu. Orada masonlar olarak buluştuk; gerçi birçoğumuz masondu ama aslında kendimizi örgütlemek için buluş­muştuk. Bunun yanı sıra, yoldaşlarımızın büyük kısmını bu loca­lardan seçtik. Seçtiğimiz yoldaşlar, bireylerle ilgili yaptıkları araş­tırmalar nedeniyle elek makinesi işlevi gördü. Konstantinapol’de (İstanbul) Selanik’teki gizli çalışma dikkat çekti ve Emniyet İstih­baratı bir giriş elde etmek için boşuna uğraştı. Ayrıca bu localar gerekli olduğu zamanda İtalyan Büyükelçiliği’nin müdahale edeceği sözünü veren İtalya Grand Orient’e başvurdu.” Hatırlarsak Mim Kemal Öke de, Atatürk’e, İtalya Grand Orient locasına bağlı ol­duklarını söylüyor. 11 Ocak 1935 yılında.

13 Nisan’da Abdülhamid’e yönelik İttihat ve Terakki’nin ger­çekleştirdiği isyan, Selanik Yahudisi ve Mason Albay Remzim Bey’in kumandasındaki Selanik Komitesi’ne bağlı askerler tarafın­dan yapıldı. Karşı devrimin yıkımından hemen sonra İttihat ve Te­rakki Cemiyetinin Yahudi unsurları daha fazla önem kazandı. Cavid Bey Maliye Bakanı; Talat Bey Cemiyet Partisi Başkanı ki o, Türkiye’nin Almanya’ya teslim edilip enkaza dönüştürülmesinde belki de herkesten daha fazla sorumlu; Cahid Bey, Tanin Editörü. Bunların hepsi masondu ve Cavid Bey de bir Yahudi’ydi. Siyasi mason locaları İstanbul’da mantar gibi her yere yayıldı. 1 Nisan 1909’da 45 Türk locasının temsilcileri İstanbul’da buluştu ve “Grand Orient Ottoman’ı kurdu (Osmanlı Büyük Doğu). Mahomed Orphi (Mahmud Örfi) Paşa büyük üstad seçildi ve ardından gelen Türkler (I) yüksek derecelere yerleştirildi: Dayid Corıen, Raphaelo Ricci, Nicholas Forte, Marchione, Jacob Souhami, George Sursock. Sonradan Türk Maliye Bakanı olan Yahudi Cavid Bey ise İstanbul localarından…. Polis Bakanlığı (Zaptiye Nezare­ti) kaldırıldı, yerine Mason Halid Bey’in emrinde Fransız Cumhu­riyetçi çizgilerde Kamu Güvenliği Departmanı kuruldu. Fransız İhtilali’nin birçok yönden Jön Türklerce taklit edilmesi ihtilalci zin­cirde ilginç bir halka olarak not edilebilir. Örneğin Komite Senatörü, “tebaa” kelimesinin kaldırılıp yerine Fransa “citoyen” kelime­sinin getirilmesini teklif ederken, ilk Jön Türk madeni paralarının üzerinde “Uberte, Egalite, Fraternite” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yazıyor olması.

İşte şimdi burada Tutanak (siyonist protokolleri) 1’den bir alıntı: “Çok eski zamanlarda halk yığınlarının arasından “özgürlük, eşit­lik, kardeşlik” kelimelerini ilk haykıran biz olduk… Dünya’nın her köşesinde, kör (bilinçsiz) ajanlarımız sayesinde, özgürlük, eşitlik, kardeşlik kelimeleri üyelerimize taşındı, lejyonlarımız bayrakları­mızı coşkuya boğdu. Bütün zamanlarda bu kelimeler pamukçuk kurdu gibi işbaşındaydı ve refah içindeki gayrı yahudileri kemiriyordu. Her yerde barış, sessizlik ve birliğe son veriyor, gayrı yahu­di ülkelerin kurumlarını imha ediyordu. Sonradan göreceğiniz gibi                                     

7- Gizli Dünya İmparatorluğu, Jim Marss, s.19

bu, zafer kazanmamıza yardım etti, master card’ı elimize alıp imtiyazlıları, başka deyişle bize karşı tek savunma gücü ve ülkeleri olan gayrı yahudilerin aristokrasisini yıkma imkanı verdi. Gayrı yahudilerin doğal ve kalıtımsal aristokrasisinin enkazı üzerine para aris­tokrasisi liderliğindeki kendi eğitilmiş sınıfımızın aristokrasisini kurduk. Kurduğumuz aristokrasi refahta bize bağlı; bilgideyse Kı­demli Bilgeler’imizin bize sağladığı güdücü kuvvete…”

Dahası iç basın “Directeur de la Presse Anterieur” denilen Ne­cip Fazlı Bey’e, dış basın ise bir başka Yahudi’ye devredilmişti.

Maliye Bakanı Cavid Bey’in kabine şefi, bir Yahudi Masonu olan Messim Russo’ydu. Ayrıca Meclis’te İttihat ve Terakki Partisi’nin, Talat’ın direktifleri doğrultusunda oy kullanan 90 masonu bulunu­yordu. Kabine içinde Talat, Cavid, Şeyhülislam, Musa, Kazım ve Denizcilik Bakanı Mahmud Muhtar Bey’den oluşan İç mason ka­binesi oluşmuştu. Tutanaklar gerek hükmedici güç olan iç veya Yahudi masonluk ile dış veya şüphe etmediği yolun gösterdiği yol-da körlemesine ilerleyen gayrı Yahudi masonluktan bahseder.

Başkaldırma sinyalleri veren Büyük Vezir Hilmi Paşa bir anda ortadan kayboldu ve yerine Hakkı Paşa getirildi. Hakkı Paşa’nın Yahudi bir Özel sekreteri vardı. Sekreterin kayınbiraderi, Maliye Bakanı Cavid Beyle, Paris’teki Bernhard Dreyfus gruptan borç al­mak için görüşmeler yapan ve diğer mali işlerde köprü vazifesi gö­ren Jaques Menashe’ydi. Kısaca söylemek gerekirse, loca ve kulüp ağları oluşturarak gücünü kentlere yayan Yahudi-Masonik örgüt Türkiye’yi ele geçirmişti.

Türk ihtilaliyle bağlantılı bir iki noktayı daha not düşmeye de­ğer. Abdülhamid devrilir devrilmez İstanbul’da iki gazete yayınlan­maya başladı. Biri Alman yahudisi Dr. Moritz Grunwald’ın editör­lüğünü yaptığı Alman Yahudi yayın organı Osmanicher Lloyd, di­ğeri Aşkenazi Mason Sami Hoşberg’in sahibi olduğu Jeune Turc’tü. Her ikisi de Türk Masonluğu ve Siyonizmin destekçisiydi. Jeune Turc açıkça Türk imparatorluğundaki diğer milletleri boyunduruk altına alan Yahudi-Türk Devletini amaçlıyordu.” 8

Yıl 1909, General Electric Almanya, başındaki insan Walter Rathenau; “Hepsi birbirini tanıyan üç yüz adam, Avrupa’nın eko­nomik kaderine karar veriyor ve kendilerinden sonra gelecekleri de aralarından seçiyorlar”. 9

İşte biz komple senaryosu yazmıyoruz, kendileri söylüyorlar. De­vam edelim.

Yıl 1910, Selanik Subay Okuluna komutan olarak atanan M. Ke­mal, Askeri okul öğrencilerine hitaben söyledikleri bugünün tarihinde de geçerli. “Almanya Türkiye’yi gırtlağından yakaladı. Para baba­ları, tekeller ve imtiyazlı yığın sahipleri şimdiden demiryollarını kont­rolleri altına aldılar. Dönme Cavit onlara İskenderiye Limanı işletme hakkını verdi. Bu da Anadolu’ya el koymalarını tamamlar mahiyet­tedir. Türkiye savunmasız bir şekilde çakallara ve akbabalara teslim edilmiştir. Bizi yöneten bu yaratıkları süpürmek gerek. Türkler, ikti­sadi yardımsız yabancılan işimize karıştırmadan kendi kendilerini yö­netmesini öğrenmelidirler. Eğer ülkenin felakete                                          

  • Derin İhtilal / F.A.Gwynne (The Morning Post editörü. Londra. 1920) / Selis Kitapları-İst.2003 / Sh:101-106 – 10. Bölüm
  • Gizli Dünya İmparatorluğu, Jim Marrs, s.21 (Clarendon Press, 1977, s. 143)

sürüklenmesi, ön­lenmek isteniyorsa derhal harekete geçilmelidir. Türkiye Türklere verilmelidir. Yalnız ne pazarcı Türklere ne de işportacı askerlere…” 10

Balkan, Çanakkale, I. Dünya, Kurtuluş Savaşı ile

Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğuşu

Osmanlı Devleti, yabancı halklara verdiği imtiyazla şımaran top­luluklar, Selanik’te bulunan Mason Locası başta olmak üzere, aydın geçinen Jön Türkler (Paris’ten niye beslenirlerse), II. Meşrutiyet ile 31 Mart vakası (1909), Petrol’ün bulunup çok değerli olması, Siyo­nist Gruh’un iştahım kabartmış, Osmanlı toprakları içindeki (Bal­kanlar’da) halkları kışkırtarak, 8 Ekim 1912 yılında Balkan Savaşını başlatmış oldular. Libya için İtalya ile zaten savaşılıyordu. Arap yarımadasında da Osmanlı’ya karşı gizliden gizliye çalışmalar başlatılmıştı. Osmanlı’yı, Balkan savaşlarında kaybettiği topraklan yeniden kazan­mak için Almanya’nın yanında da savaşa sokmaları, Osmanlı Devleti’ni parçalamaya yetmişti.

Avrupa ve Müttefikleri de, 1915 yılının son aylarında Çanak­kale Savaşını kaybetmeleri, işlerini geciktiriyordu. Bu Avrupa Devletleri’nin Patronu, Fransız İhtilali’nin başrol oyuncusu Rothschilldler’i ve kan bağı bulunan Rockefeller’i pek memnun etmemişti. Osmanlı Devletinin içinde ki yandaşları, devleti sa­vaşa soktukları gibi, savaştan çekilme taktığı ile 30 Ekim 1918 Mondros Antlaşmasını imzalayıp, Osmanlı Devleti’nin toprakla­rı birer birer taksim edilerek, orduları dağıtılmış, yaşayan azınlık­lar kışkırtılmış, limanlar, demiryolları, telgraf-telefon hatları, di­ğer kurumlara el konulmuş ve 15 Mayıs 1919’da Yunan Ordusu’nu İzmir’e çıkarmışlardır. (Fotoğraflı Belgeler ile Hulki Cevizoğlu’nun 1919’un şifresi kitabında mevcuttur. Okumayanlar mutlaka okusunlar.)

 

Burada bir hatırlatma yapalım, Remzi Kitapevi’nin çevrisini ya­pıp bastırdığı (yazar J.P. Garnier) Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu kitabında, Kral XII. Konstantin’in veliahttı Yorgi halkına yaptığı ko­nuşmada anlatıyor: “Milletimiz asırlarca Türk hakimiyeti ve koru­ması altında yaşadığı halde milli kültür, örf, adet ve dil bütünlüğü­nü koruyabilmiştir. Türklerde adalet, insaniyet var. Siyonistler ve onlara hizmet eden Slavlar imkan bulsalar Ege’de bir tek Yunan bı­rakmazlar. Ben şahsen Türk Ordusuna kurşun atacak ve savaşa­cak insan değilim.” Yalnız başvekil olan Giritli Yahudi Elefteryos Venizelos Efendi (Osmanlı Selanik Mebusu Emanual Karasso’nun sıkı dostu) Siyonistlere hizmet için yaratıldığını her fırsatta göste­rerek, Kral’ı devirip yerine veliaht Yorgi’den daha aptal olan kar­deşini başa getirerek daha güçlü konuma geçmiştir. “Ordularım ilk hedefiniz Ankara” diyen de bu zavallı şahsiyettir. Türklerin aman­sız düşmanı olduğunu, İzmir’e girdiği zaman yaptığı katliamlarla belgelemiştir. Yunanistan’daki katliamlar hariç tabi…

Birinci Dünya Savaşı sonunda, 10 Ağustos 1920 tarihinde Fransa’nın Sevr kasabasında imzalanan Sevr Antlaşması (Osman­lı’yı parçalama) ile Osmanlı Devletine son noktayı koymak üzere oldukları anda, Türk’ün Kuvayi Milliye ruhuyla ortaya çıkan M.K. Atatürk, Sevr’i tanımayarak, Lozan Antlaşması’yla duruma müdahale etmiştir. Lozan Antlaşması’nın sonunda da, Lord Curson’un “Bütün bu                                         

10- Remzi Kitapevi, Çeviren Zeki Çelikol. Yazar, Jean-Paul Garnier / Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu, Sayfa 134-135

reddettiklerinizi bugün burada cebime koyuyorum. İleride birer birer çıkarıp sizlere ödeteceğim.” İsmet İnönü’ye söylediği meşhur söz, bu oluşumu göstermeye yeterde artar bile.

En önemlisi de Mr. Churchill’in Avam Kamarası’nda söyledi­ği; “Efendiler, şunu iyi biliniz ki, bir damla petrol bir damla kan­dan daha kıymetlidir.” 11

Bu adamlar ve oluşumlar her zaman önemli olanı söylerler. Sorun bunları anlamayan kafalarda!

AK Parti iktidarı zamanında da epey ödettiler, ödetmeye de devam ediyorlar. Yalan konuşmamış Lord Curson ve diğerleri…

Göz Dağı’nın Yapılanması

  1. yüzyıla girerken, ağır yağ’a (petrol) kim sahipse, dünya’yı ele geçirecek güç olduğu anlaşılmıştı. Artık ihtilaller, savaşlar, entrikalar kaçınılmazdı. İlk kurban dünya petrollerini coğraf­yasında bulunduran Osmanlı Devleti olmuştu. Kardeşlik, özgürlük, meşrutiyet, demokrasi bunları maskesiydi. Bu maskeyi taşıyanlarda Siyonist Yahudiler ve onlara hizmet edenlerdi.

Yıl 1922, eski New York Valisi John F. Hylan, “Cumhuriyet için asıl tehlike, bir ahtapot gibi zehirli kollarını şehrimize, eyaletimize ve ulusumuza her yandan uzatan ve saran kanımızı emen görünmez bir hükümetin varlığıdır. Bu ahtapotun başında, Rockefeller-Standard Oil, Morgan ailesi ve uluslararası bankerler olarak anı­lan ama asıl amaçları kendi çıkarları için Birleşik Devletler hükü­metini kullanmaktır.” İşte bu oluşumu o zamanın Valisi söylerken, yazar Jim Marss kitabında (Gizli Dünya İmparatorluğu) oluşumu çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.

Yıl 1923, The Atlantic Montly gazetesinin 5 Ocak günü yayınla­dığı nüshasında; “Güçlü bir ABD gemisinin Türkleri boğazın sula­rına dökmediği için Robert Koleji Türk topraklarında kalmıştır.” 12

Aynı yılın 23 Mayıs’ında New York Times gazetesinin bir habe­rinde; “Günümüzün politik ortamında Türklerle savaşabilmemizin imkanı yok. Yapabileceğimiz tek şey Türklere karşı iktisadi baskılar uygulamaktır.” Günümüzde uyguluyorlar ama onun da pek işe yaradığı söylenemez. Aynı gazetenin 28 Temmuz günü bas­kısında ise demeç veren eski Ankara Büyükelçisi Henry Morgenthau; “Türkiye gibi huzur bulucu küçük devletleri teker teker kar­şımıza alacağımıza, diğer büyük devletlerle işbirliği yapalım…” 12

Yıl 1947, Amerika’nın ilk Savunma Sekreteri James Forrestal açık sözlülüğün bedelini hayatı ile ödüyor. Ne demiş bakalım, “Bu adamlar ne beceriksiz ne de aptallar. Kesinlikle ne yaptıklarını bi­liyorlar ve çok akıllılar.” Bu açıklamasından sonra Başkan Truman’ isteği ile istifa edip hastaneye yatırılıyor, kardeşi ziyaretine                                            

11– Petrol Fırtınası, Emre Yayınları. Raif Karadağ, s. 113

12- Aydınlık Dergisi 23 Mart 2003, s.18

gittiğinde doktor sağlığı yerinde taburcu olacak deniyor ertesi gün boynunda bir ip, ölü olarak bulunuyor. Ölüm sebebi intihar!!! 13

Daha sonraki yıllarda ise yine ta­nınmış bir aile Josep P. Kennedy şöyle demiş: “Amerika’yı elli ada­mın yönetmesi fazla, bu çok yüksek bir rakam” 14

 

Mason ABD Başkanı H. S. Truman, İsrail Devleti’nin kurulma­sında büyük rolü olmuş, İsrailli Hahamlar’da Dünyaya tanrının gönderdiği özel insan olduğunu anlatmaktalar.

Harry S.Truman, ABD’nin “Tapınakçı” Başkanı loca önlüğüyle

İşte bu Göz Dağı, Ekonomi, Siyaset, devletlerarası ve din ala­nında kaoslar yaratarak, savaşlar çıkartıp servetlerine servet katıp, kan bağını koruyarak, ailelerine yüksek bilinç olarak kendilerini yönetici sınıf tanımlayıp, Dünyayı istedikleri gibi yeniden şekillendirmek isteyen, Dünya’nın en büyük sermayedarlarıdır. Bunları Atatürk’ün, Erzurum Kongresi’nde söylemiş olduğu sözünden net bir şekilde anlıyoruz. Çoğu aydınımız, İşadamımız, devlet görevli­leri bunlar “Komplo Teorileri” diyorlar, varsın desinler.

  1. Kemal Atatürk; “Şurada acıklı bir gerçek olmak üzere bil­direyim ki, ülkemizde pek çok yabancı parası ve birçok propagan­dalar dönüyor. Bundaki amaç pek açıktır ki; Ulasal eylemi başarı­sız bırakmak, ulusal isteklere inme İndirmek, yurdun kimi Önemli kesimlerinin İşgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla birlikte her dönemde, her ülkede ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri donmuş, anlayışsız insanlarla birlikte vatansız ve aynı zamanda kişisel emel ve çıkarını, yurt ve ulusun zararında arayan alçaklar da vardır.” 14

Böyle insanı nasıl anlamazlar, hayret edilecek bir şey. Dünya’da kaç tane veya var mı başka bir insan? 1920-1930 yılları arası hem sanayi, hem kültürel reformlar yapacak ve bütün bir Dünyaya ka­bul ettirip sevdirecek bir lider. Bu kadar kısa zamanda hayatına sı­ğacak bu olayları, başka hangi insanda görürüz. Neyse, konumuza tekrar geri dönelim.

Göz Dağını anlamak için, onu yaratanların ve hayata geçiren­lerin ağzından okuyalım, yine de bunlara komplo teorisi diyorsanız, artık yapacak bir şey yok.

 

“Oltaya yakalanmış balığın, yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada, Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş iktisadi yar­dım, örneğin Türkiye’ye, bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini arttırıp, mevcut askeri paktla­rı zayıflatabilir. Bu tip ülkelere, Türkiye gibi doğrudan doğruya ik­tisadi yardım yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.” 15

                                              

13- İlmünati Dünyayı Yöneten Gizli Güçler. Texe Marrs

14- 23-07-1919 / Erzurum Kongresi

15- M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, sayfa 17’de

Şimdi bu Göz Dağı’nın çok eskiye dayanan temeline bir göz atıp analizlerimize devam edelim

Nelson A. Rockefeller’in, şirket elemanı gibi çalışan zamanın ABD Başkanı Eisenhower’a yazdığı mektupla başlayarak hanedan­lığı anlatalım.

M.Ö. 900 yıllara dayanan, Babilli Kabala Bilgeleri’nin protokolleri diye bilinmekte olan, 1864 yılında Fransa’da tekrar güncelleşerek yayınlanmış, Siyon Liderlerinin Protokollerini yazan Fransız avukat Maurice Joly, bakın neler yazmış: “Bizler seçilmiş olanlarız, tek gerçek insanlarız. Zihinlerimiz ruhun gerçek gücünü yayar; dünyanın geri kalanının zekası sadece içgüdüseldir ve hayvansıdır. Şerefli ve işbirliği yapar görünmek için daima elimizden gelenin en iyisini yapacağız. Herhangi bir devlet bize direnmeye cüret ederse, komşuları ve işbirlikçileri bize karşı birlikte hareket ederse dünya savaşı çıkması için izin vereceğiz.” Söylediklerini gerçekleştirdiler değil mi, peki şimdi aynı kaynaktan beslenen insanlar şu anda ne yapıyorlar? Adamlar bas bas bağırıyorlar geliyoruz artık diye. Bush demedi mi 11 Eylül saldırısından sonra “Artık Dünya eskisi gibi olamayacak” diye? Cumhuriyetçi Parti senatörü John McCain “Bombala, Bombala, İran’ı Bombala” diye sokaklarda şarkı tuttura­rak demokratik bir şekilde seçim kampanyası yapmadı mı?

Gerçek şudur ki siyasi ve ekonomi dünyamız gibi, eğitim-öğretim sistemimizde, diğer devletler gibi Siyonizm’in çemberine girmiştir. Artık Dünya’yı devletler değil çok uluslu büyük sermaye şirketleri yönetmeye başlamışlardır. (Atatürk’ün dediği gibi acıklı bir gerçektir.)

Kişisel emel ve çıkarlarını gözeterek sermaye gurupları artık devlete ve halka değil, bizlerin çıkarları doğrultusunda çalışacağız demektedirler! (24 Ocak 1980 Hür Teşebbüs bayramı en iyi ör­nektir), aksi olsaydı başta büyük sermaye grubunun başı olarak R. Koç ve TÜSİAD, ABD destekli tavırlarını ortaya koymazlardı. Çünkü büyük sermaye olmanın yolu, ürettiğini çabuk tüketmektir, ne pahasına olursa olsun. Bunun için ne yapmalı, insanları nasıl tüketeceksiniz? Tabi ki savaşarak, değil mi? Son yüzyılda ABD’nin savaşlarına baktığınızda karşınıza büyük sermaye olan siyonist güçleri bulursunuz. Bir de kendi düzeninizi kurarsanız insanlara neyi tüketeceklerini, eğitim ve medya yolu ile beyinlerine kazıya­bilirsiniz. Unutmayalım, Siyon Protokolleri’nde anlatmaktadır; “Sermayenin, uluslararası düşmanlığa ve periyodik olarak savaş­lara ihtiyacı vardır.”

Türkiye Cumhuriyeti’nde, Güçlü Sermaye Grupları başta olmak üzere medya kuruluşlarında, siyasi kadrolarda, TSK’da, polis teşki­latında, sivil toplum örgütlerinde, bazı insanlar illegal şekillerini, le­gal görüntüleri ile ihtilaller, suikastlar, tacizler, ekonomik yaptıran­lar yaparak, Siyon protokollerinde olduğu gibi kaoslar yaratarak, halkları sindirmek ve gözdağı vermek kimlerin işine veya niçin ge­lir? Bu kaos ortamını hazırlayanlar ve çanak tutanlar kriz zamanla­rında neden çok karlı bir şirket olarak büyümeye devam ederler? Bu sorunun belki cevabını Özal hükümeti zamanında çok şeyler gören eski bir devlet bakanı, veriyor (hatta ona da cezaevini ziya­ret ettirmişler, böylelikle gözdağı vermişlerdir).

Hasan Celal Güzel, Başbakanlık Müşavirliği, Başbakanlık Eko­nomik ve Sosyal İşler Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı Müşavirliği ve Müsteşar Yardımcılığı, DPT Genel Sekreterliği, Müsteşar Vekilliği ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı gibi görevlerde bulundu,

ANAP’ın içinde görev alıp, ileriki yıllarda da YD Parti kurucusu ve lideri oldu.

Bir röportajında çok önemli açıklamalarda bulunuyor: “Bunun hesabı hukuki yollardan sorulması gerekir. Türkiye’de bir askeri vesayet rejiminin hakim olduğunu Hüsamettin Özkan’ın sözlerin­den açıkça anlıyoruz. İşin tuhaf tarafı, bunlar Rahmi Koç’un evinde yapılıyor. Türkiye’nin en büyük sermayedarının bu şekilde askerle politikacının buluşmasını sağlaması ve siyasi entrikalara karışması ibret vericidir. Anlaşılan iki mekanizma gündeme gelecekti; birin­cisi Ecevit askerin baskısı altında zorla istifa ettirilecekti. Ya da DSP grubu sermayenin ve askerin dahiliyle parçalanacak ve Ecevit’in düşmesi sağlanacaktı. Her ikisi de demokrasi dışı ve ahlak dışı uygulamalardır. Sorumlularından hesap sorulması gerekir.”

 

Devam ediyor: “Koalisyon Hükümeti’nin kara kutusu Hüsamet­tin Özkan, Önceki gün ‘suç duyurusu gibi’ açıklamalarda bulundu. Özkan, askerlerin kendisine yolladığı mesajı şöyle anlattı: “Murat Yetkin benim makamıma geldi. 29 Ekim’de paşaların kendisine ‘Ecevit gitsin, Özkan gelsin’ mesajı ilettiklerini söyledi. ‘Ecevit’e bunu aktarmak istiyorum’ dedi. Başbakanımıza telefon ederek ‘Murat Yetkin’in bir arzı var’ dedim. Beraber gittik, Ecevit’e de söy­ledi. Ecevit ‘Emekli paşalar mı’ diye sordu. Yetkin ‘Hayır efendim’ dedi ama isim vermedi. Ecevit ‘Allah Allah’ dedi… İşadamları be­ni yemeğe davet ettiler İstanbul’da. Türkiye’nin en büyük işadam­ları. Onlara da aynı cevabı verdim. Koç Ailesi’nin Boğaz’daki evin­de oldu bu görüşme.” 16

 

Bu anlatılanlar bire bir doğruysa o zaman “Kaostan Doğan Düzen’i (Ordo ab Chao) yapmışlardır artık! Şimdi bu kaoslardan sonra bütün piyasalar bozulup çoğu işyeri kapanırken ve %5-10 kar marjları ile ayakta durmaya çalışan diğer işletmeler zarar ederken, bası sermaye gurupları da net faaliyet karlarını %100’den fazla artırıyorlar.

Türkiye’nin büyük sermayedarı, Koç Holding’in CEO’su Bülend Özaydınlı, 2006 yılı 3. çeyrek sonuçlarını açıklıyor bakalım..

2006 yılı 3. çeyrek sonuçlarına göre Koç Holding net esas faa­liyet karını % 165 artırdı. 2006 yılı Eylül sonu itibariyle Koç Hol­ding’in esas faaliyet gelirleri bir önceki yıla göre %111 artarak 36,1 milyar YTL’ye; net esas faaliyet karı ise %165 artarak 2,3 milyar YTL’ye yükseldi. Koç Holding’in esas faaliyet gelirlerindeki artışı­nın yaklaşık %11’i mevcut, %90’ı yeni alınan işlerinden, net esas faaliyet karındaki artışının ise yaklaşık %43’ü mevcut, %85’i de ye­ni işlerinden kaynaklanmaktadır. Temmuz-Eylül döneminde kur­lardaki düzelmenin de etkisiyle 830 milyon YTL net dönem karı elde eden Koç Holding, böylece yılın ikinci çeyreğinde yaşanan dalgalanmanın karlılık üzerindeki olumsuz etkisini önemli derece­de azalttı ve ilk dokuz aylık vergi öncesi karını 1,2 milyar YTL’ye, net dönem karım ise 7 milyon YTL’ye yükseltti. Yetkililer, yıl içe­risinde kurlarda yaşanan dalgalanmanın net kâr üzerindeki etkisi düzeltildiğinde vergi öncesi karın bir önceki yılın aynı dönemine göre

                                              

16- YENİ ŞAFAK Gazetesi ile yapılan röportaj.

%111 artarak 974 milyon YTL’den 2,055 milyon YTL’ye yük­seldiğini belirtti.

Koç Holding CEO’su Bülend Özaydınlı, 2006 yılının mali piya­salar için zor bir yıl olduğunu; yüksek reel faizlerin ve kurlardaki dalgalanmanın pek çok şirket ve sektörü olumsuz etkilediğini; an­cak, Koç Topluluğu olarak tüm ana faaliyetlerinde büyümeye de­vam ettiklerini ve esas faaliyet karlarını, iki buçuğa katladıklarını belirtti.

Ben de şirket sahibiyim. Hem de Koç Holding’in Bilişim sektö­ründe hizmet eden kuruluşun bayisiyim. Açıkça söyleyeyim, bu faaliyet karından biz nasibimizi almadık. Alanı göremedim ama çoğu şirketini kapattı gördüm. 1990’dan beri 4-5 kriz yaşadım ama hiç­birinde kar edemediğim gibi faaliyetlerini de artıramadım.

Türkiye’nin 2006 yılının nakit zengini bir iş adımı ne demiş bir­de ona bakalım. Türk Prysmian Kablo Genel Müdürü Hakan Özmen, fabrikanın %100 kapasite ile çalıştığını ve nakit zengini olmalarına karşın Türkiye’de alacak kablo fabrikası bulmadıkla­rını söyledi. Pirelli’nin 1999’da satın aldığı Siemens Kablo’yu, 2005’te Goldman Sachs alıp ismini Prysmian Kablo olarak değiş­tirmişti. Türk Prysmian Kablo Genel Müdürü Hakan Özmen sa­tın alınmalar hakkında “Siemens ilk başta Pirelli’ye satıldığında çalışanlar olarak karalar bağlamıştık. Gelecek hakkında endişele­rimiz vardı. Fakat sonra Goldman Sachs satın aldığında sanki de­rimiz kalınlaştı, hiç etkilenmedik. Şimdi iyi ki satın almış diyoruz” dedi. Şu an yüzde 100 kapasiteyle çalıştıklarını artan kapasiteyi karşılamak için firma satın almak istediklerini belirten Özmen, “Biz nakit zengini bir firmayız. Fakat Türkiye’de satın alacak fab­rika veya firma bulamıyoruz. Bazı fabrikaların piyasaya büyük miktarda borcu var. Bazıları işçilerine maaşlarını ödememiş, işçiler makineyi çekiçleyip, kullanılmaz hale getirmişler. Bir kısmında iş­çiler makine parçalarını yağmalamış. Sonuçta biz Mudanya’daki fabrikaya sığamıyoruz. Fabrika satın almayı planlıyoruz.” dedi.

Özmen son dönemde bakır fiyatlarının hızla artması ve değer­li hale geldiği için bakır kablo hırsızlıklarının artmasıyla ilgili ola­rak da, “Bakır fiyatlarının nereye gideceğini kimse tahmin ede­mez. Fakat bakır fiyatlarının düşmesi gibi bir olasılık da söz ko­nusu değil. Bunun nedeni dünya kapasitesini 1 ton olarak düşü­nürsek, Çin’in talebinin de 1 ton kadar olması. Çin bakır fiyat­larını belirleyen en önemli etken” dedi. Dünya’daki en büyük Telekom kablosu üreten fabrikanın, Mudanya’daki Prysmian oldu­ğunu vurgulayan Özmen, 2006’yı 270 milyon Euro ciroyla kapat­tıklarını, bu rakamın 70 milyon Euro’sunu Suriye Telekom’a sat­tıkları kabloların oluşturduğunu ifade etti. Goldman Sachs’ın Amerika merkezli bir şirket olduğundan dolayı İran ile iş yapma­dıklarını belirten Özmen, gelecekte Suriye ile yapılan işlerin ne boyuta varacağını bilemediğini dile getirdi. 2007’de cironun 300 milyon Euro’yu aşacağını kaydeden Özmen, yüzde 3 kârlılıkla ça­lıştıklarının altını çizdi. 17

Hakikatten biz Türk’ler ticareti bilmiyoruz çünkü Özmen Bey fabrika satın alacaklarını, fakat herkesin borcu harcı var diyor, yani Türk işadamları iflas etmiş kısacası, ama bazıları ayakta na­sıl durup da kazançlarını çok artırıyorlar bizde merak uyandırı­yor. Demek ki birkaç malum aile şirketi dışında herkesin becerik­sizliği ortada çünkü kar edemiyorlar. Bazıları çok becerikli, Türk ticareti bilmiyorsa, bilenlerde Türk olamaz herhalde!

                                              

17- 25 Haziran 2007 sabah gazetesi

Göz Dağı’nın Oluşumunda, Büyük Sermayedarlar

Rockefeller Ailesi

David Rockefeller şöyle diyor: “Hükümetlerin yerini alacak birileri olmalı ve bana öyle görünüyor ki, bunu da en iyi şirketler ya­parlar…”

 

J.D. Rockefeller 1839 yılında New York Eyaletinin kırsal kesi­minde doğan, 1937 yılında bu dünyadan göç eden yahudidir. Ba­bası William kereste ve tuz ticareti yapıp daha sonra doktor oldu­ğunu iddia ederek bitkisel patentli ilaç satımına başlayarak devam etmesi oğlu John’u etkilemiş midir bilinmez ama bildiğimiz John’un, savaşları çıkartan ve devletleri parçalayan Petrol işiyle büyük bir dev olduğudur.

New York’taki POCOTICO Hilst’teki 3000 hektar büyüklü­ğünde yarımada, Rockefeller ailesinin efsanevi zenginliği hakkın­da bir fikir edinmeye yeter. Bu yarımadaya giriş-çıkış yasak ve son derece kontrollüdür. Basın bu gizli yarımadaya ancak 1959 yılın­da Nelson’un oğlu Stewen’in düğününde ilk kez girebilmek imka­nını elde etmiştir. Bu arazinin içerisinde 112 km uzunluğunda özel yol vardır. Arazinin altında ayrıca küçük bir yeraltı şehri bu­lunmaktadır. Burada Rockefeller ailesinin bütün gizli evrakları muhafaza edilmektedir. Arazinin üzerinde 75 tane saray tipi binada 100 aile yaşamaktadır. Bu saray tipi binaların ve bahçele­rin bakımı için 500 tam mesaili personel; hizmetçi, bekçi, bah­çıvan ve şoför çalışmaktadır. 18

1897 yılında yayınlanan bir Teksas gazetesi yazmaktadır: “John D. Rockefeller, her gece 22.30’da uyur, sabah 7.00’da kalkar 17,705 ABD doları kazanır. 8.00’da kahvaltıya oturur, 8.30’da kal­kar, önceki günden 1,040.50 dolar daha artar. Pazar günü kiliseye gider ve evden uzak kaldığı iki saat içinde 4,166 dolar daha zen­ginleşir. 1870 yılında Rothschildlere ait banka finans ederek Stan­dart Oil Company’İ kurdu.”

The New Encyclopaedia Brittanicc şöyle açıklamaktadır: “Bu şirket öylesine yasal yapı labirentiyle örülmüştür ki soruşturma ya­pılması nerdeyse mümkün değildir.

John D. Rockefeller, gizliliğe başvurduğunu her zaman kabul etmiş, bunu da “Hepsi de doğru! Ama size sorarım, Bir Komuta­nın savaşa karar verdiği zaman taarruz tarihini düşmana bildirdiği görülmüş şey midir?” 19 Bunların iş hayatı savaş gibidir, acımasız ye­ri geldiği zaman kim senin işini bozacaksa yok edeceksin mantığı bunları hep kendileri açıklıyor, kimse komple teorisi üretmiyor. Hatta daha doğrusunu söylemek gerekirse, yine aynı kitaptan pet­rol bölgesinde yaşayan anneler, yaramazlık yapan çocuklarını yola getirmek için “Sözümü dinlemezsen seni Rockefeller’e veririm” 20 demeleri bile çok şey anlatmaktadır.

1906 yılında ABD hükümeti, Standart Oil’i suçlayarak yargı­lanmasını talep etti. Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi 15 Ma­yıs 1911’de yargısını bildirdi. “Bu şirketin

                                              

  • Gary Allen; Dünyayı Kimler Yönetiyor, Çeviri H. Yavuz, İ.Akça. s.59
  • Türkiye İşbankası, Kültür Yayınları, Para-Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, Petrol isimli kitap s.40 ve 42
  • g.e syf 40 ve 42

yöneticileri ve şirket makinesi halka karşı komplo kurmuştur. Cumhuriyetin güvenliği için bu tehlikeli komplonun 15 Kasım’da sona ermesine karar verilmiştir.”

 

Dağılmanın ardından kurulan sekiz şirket Standart Oil ismini kullanmaya devam etti. 21

Tekrar hatırlamakta fayda var. Nelson A. Rockefeller’in zama­nın Başkanı Eisenhower’a yazdığı mektupla hanedanlığın büyüklü­ğüne bakalım. “Oltaya yakalanmış balığın, yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada, Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş ik­tisadi yardım, örneğin Türkiye’ye, bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini arttırıp, mevcut aske­ri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere Türkiye gibi, doğrudan doğruya iktisadi yardım yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hü­kümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bı­rakacak biçim ve miktarda olmalıdır.” 22

ABD’nin dışişleri bakanı gibi konuşuyor. Zaten Dış ilişkiler Konseyi’nin (CFR), onursal başkanlığını yapan Rockefeller ailesi değil mi?

Rockefeller ailesi, Amerika’daki Yahudi lobisinin başını çeken Siyonist bir ailedir. Bu aile de Avrupa’nın Rothschild ailesi gibi baş­langıçta banka ve finansman işine ağırlık verdi. Bu yüzden Ame­rika’da yıllardan beri para piyasalarında saltanat sürmektedirler. Hatta Amerika’da sermaye alanında 150 yılı aşan bir Rockefeller hanedanlığından söz edilir. Fakat sadece finans ve para piyasasın­da kalmamışlardır. Petrolden endüstriye çok geniş bir alana yayıl­mış ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olmuşlardır. Özellikle petrol alanında tam bir dev haline gelmişlerdir ve Amerika’nın en önemli petrol şirketleri onların elindedir. Sadece ABD’de değil, dünyada nerede petrol çıkıyorsa hepsinde hisseleri var. Asıl önem­lisi de ABD Merkez Bankası Federal Reserve’dir. 20 varlıklı aile­nin mülkiyetinde olmakla kurucu Dedeleri David Rockefeller. Daha detaylı bilgi almak için bakınız. (www. federalreserve. gov).

Yılda aşağı yukarı 200 milyar dolarlık kar yapan hisselerinin sahipleri de onlardır. İlginç birşeyi de buraya ilave etmek istiyorum. ABD’yi borçsuz para ile yönetmeye kalkan iki başkanına (Abraham Lincoln ve John F. Kennedy’e) ne olmuştur sizce? Devam edelim, ailenin birçok vakıflarından bir tanesi olan Rockefeller Vakfı’nın amacı, yöneticiler yetiştirmek amacıyla üniversite çağın­daki öğrencilere burs temin etmektir. İsmi daha önce birkaç kez geçen yahudi Henry Kissinger bu vakfın danışmanlarındandır. Kissinger’in Rockefeller ailesiyle danışmanlığın ötesinde oldukça de­rin ilişkileri bulunmaktadır. Bu yüzden birçok çalışmalarında or­taktırlar. Rockefeller Vakfı aynı zamanda Beyaz Saray’a strateji üreten bir tink tank kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bu çalışmasının asıl amacı ise ABD’nin politikasına yön vermektir. Bu vakıf Türki­ye’de yönetimde üst kademelere kadar gelmiş bazı kişilere de burs vermiştir.

            Resmi adı Filistin Arkeoloji Müzesi olan, (Rockefeller Müzesi) 1938 yıllında, İngiliz mandalığı sırasında John D. Rockefeller’in sağlamış olduğu mali destek ile açılmış. 1947-1956 yılları arasında bulunan dinlerin kaynağı olan, Kumran Yazıtları’nı ele geçirmek için bize tarih derslerinde okutulan 6 gün savaşları diye bilinen gerçeğin                                          

  • Jim Marss, Gizli Dünya İmparatorluğu, s. 58, 59, 60
  • Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, sayfa 17’de

bu aile tarafından nasıl çıkartılıp desteklendiğini bilmek, Ürdün’ün o bölgelerini ele geçirip, dünyaya bakış açılarını sömür­geci bir zihniyet ile anlatmak pekte yanlış olmasa gerek.

Chase Manhattan Bank (CMB), Rockefeller ailesinin finans kurumlarından biridir. Adında geçen Manhattan, New York’ta yahudilerin oldukça yoğun oldukları adanın adıdır. Bu bankanın Şah dönemi sırasında İran’da çeşitli yatırımları bulunması gibi, Ulusla­rarası Temel Endüstri Ortaklığı (IBEC) ailenin bir ferdi olan Nelson Rockefeller tarafından kurulmuş. Aileye ait şirketlerin Suudi Arabis­tan’da birçok yatırımı bulunduğu. Suudi petrollerine hakim durum­daki ünlü ARAMCO şirketinin hisseleri Rockefeller ailesine ait dört şirket arasında paylaştırılıyor olması bilinmektedir. Bunlar da Texaco, New Jersey Oil, Socony Vacum ve California Standart Oil şirketleri­dir. Bu dört şirket 1944’te bir araya gelerek ARAMCO’yu kurmuşlar.

Merkezi Londra’da bulunan Harts Horn J.E. Oil Company es and Goverments’in yayınladığı istatistiklere göre Ortadoğu petrol­lerinin %99’u yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi yahudi Rockefeller ailesine aittir. Geriye kalan iki Şirketten Shell’in sahibi Marcus Samuel ve Royal Dutch’ın sahibi Sir Henry Wilhelm Deterding de Yahudi’dir. Ünlü American In­ternational Corporation (AlC)’ın ortaklarından biri de Rockefel­ler ailesidir. Ailenin Avrupa’daki bazı bankalarla da iş bağlantısı olduğu bilinmektedir.

Gizli Dünya Devletinde önemli etkinliği olan Rockefeller ailesi­nin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR’nin (Dış, İlişkiler Konseyi) onursal başkanı olarak ta kabul edilmektedir. CFR I. Dünya Sava­şının sonlarına doğru yapılan toplantılarda doğuyor. Felsefesinde ABD’nin dış politikasını belirleme, açık ve serbest ticaret vardır. Etkinliklerini tartışan herhangi bir üyenin de derhal üyelikten atılma­sı söz konusudur. II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Rockefeller ailesi­nin çalışma merkezi (Standard Oil firmasınca bağışlandığı) New York City Harold Pratt Hause taşınmıştır. CFR’e üye olanlar gizli de­ğildir, fakat yaptıkları kesinlikle gizlidir. Örnek verecek olursak, Ko­re savaşını General Mac Arthur hızlı bir şekilde kazanırken Başkan Harry Truman tarafından görevden alınıp, CFR üyesi General M.B. Ridgeway’ın getirilmesi, ne tesadüf değil mi. Şimdi Irak’ta olduğu gibi, Vietnam’da Irak’ta da askeri kuvvetlerin zaferi çabuk yapmala­rına karşılar. Nede olsa Ticaretin felsefesi onlar için tüketmektir.

Araştırma ve incelemede bulduğum sonuçlar, Rockefeller aile­si, Rothschild ailesi, Harsburg ailesi ve birkaç aile ile iç içe birlikte trilyonlarca dolarları ile ırkçı İsrail devletine ve Siyonizm’e hizmet ettiklerini gösteriyor.

Hitler’in partisine maddi destek vererek, Siyonizm’in önce bir devlete sahip olması gerektiğini bunu kurmak içinde kendi kavim­lerine bile katliamlar yaparak Göz Dağı vermeleri. Dünya petrol sanayisini hala kontrol etmeleri, ABD dolarını basmaları, ülkenin en büyük bankası olan Chase Manhattan da dahil olmak üzere Wall Street şirketlerinin dizginlerini ellerinde bulundurmalarıdır.

Amerikalı araştırmacı Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers adlı kitabında, Hitler’in Yahudi finansörlerle savaş öncesinde ve savaş sırasında kurduğu bağlantılarla ilgili son dere­ce önemli bilgileri açıklıyor; “Hitler’i savaşa sokmak için ona top güllesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu, İsveç Enskilda Bankası’ndan yahudi Jacob Wallenberg, ‘SKF’ top güllesi üretim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle top mermisi sağladı” diyen Mullins, ayrıca Amerikalı yahudi finans hanedanı Siyonist Rockefeller’in sahibi olduğu Standard Oil petrol şirketinin, Nazi gemilerine ve denizaltılarına ispanya ve Latin Amerika’daki istasyonlarıyla petrol sağladığını bildiriyor. Ayrı­ca, II. Dünya Savaşı başlamadan Önce, EthylStandard şirketi, 500 tonluk etil kurşununu yahudi Warburg hanedanının perde arka­sında sahip olduğu I. G. Harben aracılığıyla Reich Hava Kuvvetleri Bakanlığına gönderiyor. Ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminat­la Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşiyor. 23

Mullins, kitabında Hitler’in bilinmeyen bağlantılarından söz et­meye devam ediyor. “Hitler’in finansmanında önemli bir rol oyna­yan isimlerden birisi; Amerika’nın önde gelen zenginlerin den Clarence Dillon (1882-1979). Samuel ve Bertha Lapowski (ya da Lapowitz) adlı iki Amerikalı Yahudi’nin çocuğu olarak dünyaya gelen Dillon, I. Dünya Savaşı sırasında ünlü yahudi finansör Bernard Baruch’un “sağ kolu” olarak çalışıyor. Hitler’le ilişkiler ise II. Dünya Savaşı öncesi yıllarda kuruluyor. Dillon, Reich’in savaşa hazırlanmasına büyük katkılarda bulunuyor.” 23 diyor.

Mullins’in kitabında verilen en ilginç bilgilerden biri de Führer ile Dulles kardeşler arasında yapılan gizli toplantı. “..Buna göre, 4 Ocak 1933 günü Ailen Dulles (Mason, CFR üyesi, sonradan CIA Şefi olmuş) ve John Foster Dulles (CFR üyesi, sonradan Dışişleri Bakanı oluyor) Baron Kurt von Schroder’in Cologne’deki evinde Hitler’le gizli bir görüşme yapıyorlar. Dulles kardeşler, toplantıda Amerika’nın dev yahudi şirketlerinden Kuhn, Loeb Co.’nin tem­silcisi sıfatını taşıyorlar ve Hitler’le Almanya’ya verilen kısa vadeli kredilerin vadesinin uzatılması konusunu görüşüyorlar. Toplantı, olumlu sonuçlanıyor” 23 diyor.

Rockefeller Hanedanlığı’nın İktidarları

ve Karşı Gelenler

Siyonist Hanedanlığa bağlı Mason Localarında, hizmetkarların ettikleri yemin ile başlayalım.

Davamızı her kim açığa vurmaya cesaret ederse,

Şövalye çeliğinin sınavından geçecektir.

İşkence yersiz olduğu taktirde,

Beyinlerini kafataslarından çıkaracağız-

Ve kafatasının içine bir lamba yerleştirerek,

Ruhunun sonsuza dek cehennemde yanmasını sağlayacağız. 24

 

  • Abraham Lincoln 1846 yılında kongre tarafından seçilerek parlamentoya giriyor. 1860 yılında da Başkan seçiliyor. Başkan Lincoln; “Arkamızdaki düşman, Önümüzdeki düşmandan ülke için çok daha tehlikeli” sözleriyle Güney ve Kuzey savaşını kim­lerin çıkardığını ima ederek, Avrupalı bankacılardan kredi al­mak yerine

                                              

  • Amerikalı araştırmacı Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers adlı kitabı, kaynak; com sitesi
  • Gizli Dünya İmparatorluğu (The Underground Bestseller), Dünyayı yöneten gizil güçler, Jim Marrs, s.244

adına “Yeşil Banknot” denen parayı basması ve parlamentoda “Kendi parasını basma ve yayınlama gücüne sahip olan devletin, faizle borç almaya ihtiyacı yoktur…” söylemesi Göz Dağının davasını açığa çıkarmaya yetmişti. Ruhu da sonsu­za dek cehennemde yanacaktı!

  • Tam 100 sene sonra 1946 yılında yine kongre tarafından se­çilerek J.F. Kennedy parlamentoya giriyor.

  • 1860 yılında A. Lincoln ABD Başkanı oluyor.

  • 1960 yılında J. F. Kennedy ABD Başkanı oluyor. Tam bir asır sonra.

  • Her iki başkanın beyazsaray görevinde eşlerinin hamileyken düşük yapmaları…

  • Her iki başkanın cuma günü kafalarına sıkılan kurşunlarla hayatlarını kaybetmeleri…

  • Lincoln’ın sekreterinin adının Kennedy olması..

  • F. Kennedy’in sekreterinin adının Lincoln olması…

  • Her iki başkanının katilinin güneyli olması…

  • Yerlerine geçen başkanlarının da güneyli olması..

  • Yerlerine geçen başkanların soyadları Johnson olması…

  • Lincoln’ın yerine gelen Johnson’un 1808 doğumlu olması….

  • Kennedy’in yerine gelen Johnson’un 1908 doğumlu olması…

  • Her iki başkanı öldüren katillerinde 1939 doğumlu olması…

  • Lincoln, Kennedy adlı tiyatroda öldürülmesi…

  • Kennedy, Lincoln marka arabada öldürülmesi…

  • Katiller Booth ve Oswald binadan çıkmadan yakalandılar ve mahkeme yüzü göremeden öldürüldüler…

  • Yerlerine gelen başkanlar hemen savaşa demişlerdir.

Bu cinayetler hakkında kafa yormak isteyenlere bir ipucu vere­yim. Para basma ve yayınlama seçeneğine başvuran iki ABD baş­kanları olmalar imidir, acaba sebebi…

O zamanın İsrail Başbakanı Ben Gurion, “Kennedy’in varlığı İs­rail Devleti için tehdit oluşturmaktadır” diyerek istifa ediyor. Fedearal Reserve Bank, İsrail Devleti’ne istediği gibi yani karşılığı ol­mayan paraları veremeyecek olması istifanın içeriğidir. Kennedy’in yerine geçen yardımcısı Lyndon B. Johnson askeri personel ve malzeme olarak, ABD tarihinde görülmemiş yardımları İsrail Dev­letine yapıyor. İsrail’de Ürdün, Filistin, Suriye ve Mısır (Arap) sa­vaşlarında hep galip geliyor.

ABD eski başkanlarından Frankli D. Roosevelt’in meşhur bir sözü: “Politikada hiçbir şey tesadüfen olmaz. Eğer oluyorsa o şekilde planlandığından emin olabilirsiniz.”

Bu olaylara rastlantı diyen bir sürü insan var ama Roosevelt’in dediği gibi Göz Dağı, iktidarları rastlantıya bırakmamaktadır. Han­gi parti iktidarda olursa olsun, Siyonist Rockefeller hanedanlığı başrolde.

Gazeteci Raif Karadağ Petrol Fırtınası kitabında güzel bir örnek veriyor. 1920 yılında, ABD’de Cumhuriyetçi Parti iktidara geliyor. Bu iktidar partisinin Başkanı Mr. Harding iktidara gelmeden evvel seçim yatırımlarını Rockefeller’in dev petrol tröstü, iç ve dış siya­sette önemli bir nüfusa sahip Standart Oil’in karşıladığı bilinmek­tedir. Bunun karşılığında zaten Standart Oil’in bir numara sayıla­cak adamını Mr. Hugheus’u Dışişleri bakanı yaparak seçimin des­teğini ödemiştir, Mr. Harding. 3 sene sonra Standart Oil’in kendi yerine kararlar vermesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu yüzden bu petrol şirketine sırtını çevirerek ABD’nin itibarını kurtarmaya çalışırken, Standart Oil’in ileri gelenlerinden birisi Daughtery yanında dinlenirken zehirli bir böcek sokması tarafın­dan hayata gözlerini yumdu. Karısı bir basın toplantısı yaparak, “Kocamı öldürenler birtakım müesseseler zehirleterek öldürdü…” açıklamasını yaptı. Müesseden kastı Standart Oil’di. 23

Ne yazık ki bunları yazan Gazeteci yazarımız Raif Karadağ’da 1973 yılında bir otel odasında daha yaşı 53 iken hiçbir hastalığı ol­madan ölü bulundu. Demek ki bu zehirli böcekler her tarafta varlar!

ABD iktidarlarından devam edelim. Kennedy’in yerine geçen yardımcısı Lyndon R. Johnson 1968 yılına kadar Oval Ofisim sa­hibi olarak, İsrail’in ırkçı ve saldırgan tutumunu kayıtsız şartsız desteklemiş ve Yahudi Devletini, işgal ettiği topraklardan geri çe­kilmemesi için cesaretlendirmişti.

1968 seçimlerinde Richard M. Nixon Demokrat rakibi Lyndon R. Johnson’u, Amerikan tarihindeki en İsrail yanlısı Başkanı yene­rek Beyaz Saray’a oturmuştu. Nixon’un Ortadoğu politikasına ta­rafsız kalmasından rahatsız olan Göz Dağının kıdemli temsilcisi Henry Kissinger Watergate skandalı yaratarak istifa etmesini sağ­lamışlardır.

Richard M. Nixon Beyaz Saray’daki Oval Ofis’in sahibiyken dış ilişkiler başdanışmanı olması için, Alman Yahudisi bay Kissinger’i bulunabilecek en akıllı adam diye tavsiye eden o zamanın New York valisi N. Rockefeller (US News&World Report, 1 Kasım 1971). Fakat Nixon, William D. Roger’ı seçip Kissinger’i seçmeyip Göz Dağı’na karşı gelmiş oldu. Dışişleri Bakanı William, İsrail’i ra­hatsız eden Ortadoğu politikasının hazırlayıcısı olduğundan göre­vinden alınarak, yerine Göz Dağının Kissinger’i atanıyordu.

                                              

25- Emre Yayınları, Petrol Fırtınası, Raif Karadağ, 4 baskı, s. 20-21

Nixon’dan sonra görevi devralan Gerald Ford, Dışişleri Bakanı olarak Kissinger’i görevde tutuyor, üstelik yardımcılığına da N. Rockefeller’i atıyor. Ford 33. dereceden Mason Başkan aynı zamanda CFR (Dış İlişkiler Konseyi) üyesi. G. Ford’dan sonra Georgia valisi Jimmy Carter Oval Ofis’e geçiyor. Artık hiçbir başkan Göz Dağına karşı gelmeye cesaret edemiyor. İlk icraatı CFR üyesi ve David Rockefeller ile beraber Trilateral Komisyonunu kuran Zbigniew Brzezinski’yi dış ilişkiler başdanışmanı ve Milli Güvenlik Konseyi başkanı yapıyor. İran’daki rehine krizini başarısızlıkla suç­layan Göz Dağımın medyası seçimleri bir başkasına kazandırtıyor. 1980 seçimleri Artist Ronald Reagan başkan oluyor, yardımcılığına da Baba George Bush’u getiriyor. Ticaret, Dışişleri, Hazine, Sa­vunmaya atadığı bakanlar, CIA başkanı, iki önemli kuruluşun yani Göz Dağı’na çalışan CFR ve Trilateral Komisyon üyelerini getirte­rek. Yüksek Ana Konseye şu ifade ile “On altı eski başkanın Far­masonluk birliğine katılmaktan şeref duyuyorum26 diyerek Göz Dağı’na şükranlarını belirtiyor. Bundan dolayı da iki dönem iktidarlığı sürüyor.

Reagan’ın yardımcılığını yapan eski CIA şefi olan Baba G. Bush dönemi başlarken diğerlerinin aksine gibi gözükse de Rockefeller hanedanlığına daha fazla güç üretebilmek, dünya petrol sanayisini kontrol edebilmek için kendilerinin yaratmış oldukları, Irak Baş­kanı Saddam’a savaş açarak, kötüye giden ABD ekonomisini kurtarmayı düşünmüştü. Ekonomi iyi gitmeyip üstüne birde İsrail Hü­kümeti Yitzhak Samir, ABD’den 10 milyar dolar yardım istemesi, kendi yönetimini iyice zora soktu. 1991 yılının 11 Eylül’ünde artık Yeni Dünya Düzeni’nden bahsetme zamanı gelmişti. 10 yıl sonra 11 Eylül’de oğul Bush’ta haçlı savaşını başlattı!

Göz Dağının iyi yetiştirilmiş çocuğu Bili Clinton başkan seçil­meden önce 1988 Eylül’ünde Trilateral Komisyonu’na seçiliyor, 1989’da CFR üyesi oluyor, 1991’de de Badende yapılan Bilderberg toplantısına katılıyor. New York Times, 16 Ekim 1992’deki tam sayfa ilanda Bili Clinton’a olan desteğini açıklıyor Göz Dağı’nın D. Rockefeller’i. Clinton seçimleri tabi ki kazanıyor. Oval Ofis’e ge­çince bunun da kabinesi, CER ve Trilateral Komisyon üyesi dolu­yor. Bili Clinton, New York Demokrat Parti Ulusal Kongresinde “Kitabı Mukaddes’in dediği gibi, yapabileceklerimizi henüz ne gözlerimiz gördü, ne kulaklarımız duydu, ne de zihinlerimiz hayal etti… Yapabiliriz.” dedikten sonra icraatlarına başlıyor.

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Sedat Ergin de bu konuda şunları yazıyordu: Demokrat aday Bili Clinton un seçim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD’deki musevi lobisi yer almaktadır… Musevi çevrelerde Clinton’a duyulan güven de De­mokrat yönetim kadrolarında İsrail’e yakın pek çok uzmanın görev alacağının bilinmesi de herhalde önemli bir faktördür. AIPAC’in başkanı David Steiner, geçenlerde: ‘Little Rock’ta (Clinton’un Ka­rargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı soka­cağız’ yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basma yansı­ması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır. Clinton’un Bush yöne­timiyle koordinasyonunu sağlayan geçiş dönemi ekibinde (Transtion Team) dış politikadan sorumlu olan üç yetkilinin hepsi musevi kökenlidir: Leon Fuerth, Nancy Soderberg, Steve Solarz 27

 

                                              

26- The New World Order (Publius Press, Arizona. 1990). s.289-290 www.harunyahya.com sitesinden.

27- Sedat Ergin, Hürriyet, 23 Kasım 1992

Rusya’da iktidara bile getiriyorlar adamlarını. Resimde, Göz Dağının tepedeki adamı D. Rockefeller’in yanında çömelmiş kişi Yeksin Rusya’da seçilmemişti bile. Misafir konuşmacı olarak bu­lunuyor, ne hikmetse bir-iki sene sonra Rusya’yı yöneten adam oluveriyor. Hanedanlar kimin kolundan tutuyorlarsa hemen ikti­dara geliyorlar.

Birleşmiş Milletler sekreteri Trygve Lie John D. Rockefeller’den BM’nin New York’daki merkezine arazi satın almak için 8,5 milyon dolarlık bir çeki kabul ediyor.
11 Eylül 1989’da David Rockefeller, Dış İlişkiler Konseyi’ne başkanlık yaptı. O zamanlar pek tanınmayan Boris Yeltsin misafir konuşmacıydı. Yeltsin daha sonra Rus devlet başkanlığına seçildi.

           

Rusya’da, Yeltsin’i Göz Dağı, Başbakan yaptıktan sonra Mosko­va’da basın toplantısında söyledikleri; (yalan da değil) “Türkiye, Çeçenistan’a silah ve adam yolluyor, onların da Kürt meselesi var, biz de yani onu mu karıştıralım” diyor. Kürt sorununu karıştırırım diye Türkiye’yi tehdit ediyor ve PKK gidip, Moskova’da bürosunu kuru­yor. Rusya içerisinde imtiyazlı, ayrıcalıklı bir şekilde çeşitli faaliyet­lerde bulunuyor, para toplamak, örgütlemek gibi imtiyazları da Rus devletinden alıyor. Aslında ona değil, onu getirene kızmak lazım!

CIA’nın Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze, Türkiye’deki 1981 yılındaki ihtilalı bildirirken Amerika’ya, “Our boys have done” – “Bizim çocuklar ihtilal yaptı” demedi mi? Rusya’ya kızmamıza ge­rek yok içimizdeki Siyonist hanedana hizmet eden sermaye kuru­luşlarına ve devlet görevlilerine kızmamız lazım. Karşımızdaki düş­man hiçbir zaman devletler olmamıştır. Bunları yöneten, Siyonist hanedanlardır. Büyük sermayenin hiçbiri Siyonizm’in ırkçılık oldu­ğunu kabul etmez. İşte bizim ve dünya insanının düşmanı, demokra­sinin arkasına sığınarak sömürgeciliklerini devam ettiren Siyonist sermaye güçleri ve yönetici konseyi.

 

Zbigniew Brzezinski

1928 Varşova-Polonya doğumlu, Siyaset bilimci Yahudi. Rockefeller’in akıl hocası olarak bilinmekte.

Henry Kissinger

Alman Yahudi bir ailenin çocuğu. Nazi baskısı yüzünden ABD’ye göç ederek! Siyaset bilimi öğrenimi görüyor. Siyonist İsrail Devletine en büyük silah sevkiyatını yapan adam. ABD’de kat­liam yapmaktan bile yargılandı ama ne çare..

Samuel Huntington

ABD vatandaşı, Yahudi yazar, Medeniyetleri çatıştıran, Siyo­nist Yeni Dünya’yı kuran büyük şahsiyet!

Dick Cheney

Operasyoncu tabir edilen, savunma bakanlığı yapan, fakat as­kerlik yapmayıp kaçan bir yönetici!

Donald Rumsfeld, Paul Wofowitz, Kari Rove, Gorge Soros

Rober Gates, Richard Perle.

Bunlar bir numaralı Göz Dağı’na çalışan yöneticilerdir.

Göz Dağı dünyayı istediği gibi yönetiyor lamı cimi yok bu­nun. Aynı zamanda komplo teorisi de yok.. Her şey ortada açık ve seçik.

Bu küresel komplo, ismini Göz Dağı olarak verdiğimiz hane­danlığın, ortak bir çıkar doğrultusunda birleştiren şeyin siyonizm olduğunu (yani ırkçılık) sadece güç ve para tutkusu olmadığımda bilmemiz lazım. Buna çok iyi bir örnek vermek gerekirse 31. say­fadaki resimde gözüken kişilerden biri dünyanın en büyük sermayedarlarından biri, diğeri de Yeni Dünya Düzeninin kurulduğunu göremeden (bilmesi de yeterli) hesap görülen yere doğru uçtu git­ti, Elias Baruh. Kim bu derseniz aşağıdaki resimde oturan şahsın gerçek isimi. Ortak özellikleri her ikisinin de yahudi olması. Ha­nımları da yahudi. Rusya’daki iktidarlara bakarsak Lenin, Stalin, Krushchev, Brejnev, Andropov, Yuri, Gorbaçov, Borris Yeltsin hepsinin yahudi olması yukarıdaki dünyayı yönetenler tezimizi doğrular niteliktedir.

  1. Dünya Savaşı bitiminde, oluşumu hızlandıran 3 lider Roosevelt, Churchill ve Kasap Stalin arasında patronlarının istekleri üzerine bir dizi antlaşmalar yaptılar. İlginç olanı bir Hazar Türk şehri! olan Kırım Cumhuriyetinin Karadeniz sahilinde olan Yalta’da yapmaları. Aşkenazi gücü budur işte! Herkes öğrenmeli, öğrenecektir de!

Tekrar ABD iktidarlarına dönelim. Babası gibi olmasa da kapağı kapalı dürbüne bakarken bir şey göremediğini söyleyen, İngiltere’nin yerini dünya atlasında gösteremeyen, zencefil aletinden (düşülmesi imkansız neredeyse) düşen, gözleri görmeyen sanatçıya el sallayan, kimyasal silah var deyip savaş çıkartan, sonra pardon yokmuş diyen milyonlarca insanın ölümüne imza atan, Oval Ofis’in sahibi ABD’nin hizmetkar Başkanı George Walker Bush.

Başkan olduktan 10 ay sonra 11 Eylül günü ikiz kulelere yapılan saldırılar onun ilk İmtihanı oluyor. Daha sonra, Afganistan’a saldırı (binlerce insan hayatını kaybetti), son olarak Irak topraklarına gire­rek (sözde demokrasi getirmişler) binlerce insanın ölüm emrini ver­mekte. Eskinin kanlı sömürge düzeni, şimdinin demokrasisi olmuş!

Irak’taki savaşın bilançosu resmi sayılara göre 65 bin, gayri resmi sayılara göre 650 bin Iraklı hayatını kaybetti. ABD ve müttefiklerinin 3 bin 500 askeri öldü; 32 bin 500 askeri savaşamayacak şekilde yara­landı. BBC’nin yaptığı son bir yoklamaya göre Iraklılar’ın yalnızca %18’i Amerikalılar’a güveniyor. ABD’nin Bush’u, Dünya tarihinin en başarısız, en iyi hizmetkar başkanı sıfatını hak ediyor ama aynı kay­naktan beslenen insanlar şikayetçi değil.

Bush zamanında olan, 11 Eylül saldırıları tamamen bir fiyasko. FBI olaydan 24 saat sonra uçağı kaçırıp düşüren teröristleri açıkladı ama daha sonra hepsi de dirilmiş kendi ülkelerinde yaşamaktaydı. Kendi­leri yapmamışsa, engel olamadıkları için görevi bırakmaları lazımdı ölen binlerce insan için. Neden bırakmıyorlar? Çünkü patronlar de­vam demekteler. Bizde de olduğu gibi… Anadolu’da milyonlarca insan aç, içecek sulan yok ama bir şekilde yaşıyorlar. Ama kendi çocukları torunları ABD vatandaşlığını bırakın da, milyon dolarlarla çok genç yaşlarda oynuyorlar. Bir de utanmadan adil düzenden bahsediyorlar maskeli ve kripto müslümanlar…

Morgan Ailesi

 

ABD’de büyük sermayedarlardan ve bu oluşumdaki diğer bir aile­de Yahudi Morgan Ailesi’dir. 1850 yıllarda İngiltere’ye yaptığı ticaret yolculuğunda Rothschild hanedanları ile tanışıp (ne de olsa kan bağı) ABD’de en büyük bankacılığı Rothschild’ler sayesinde kuran bir ai­leydi. Bu ailede ABD’yi dolandıran bir yapıda şirket olduğu mahke­me kararları ile tespit olunmuştur. 1893 yılında ABD’de kendi çıkar­dıkları banka spekülasyonunu devletin zor duruma düşmesine neden olmuş. Hemen bir organizasyon kurarak devletin yardımına koşup Rothschild altınlarını hazineye vererek durumlarını kurtarmışlar. Rockefeller ailesine bağlı olarak çalıştıkları söylenmektedir.

Morgan ailesine bağlı şirketlere de çalışan yöneticilerin çoğu bir sürü yasal olmayan işlere imza atmış insanlardır. Aynı zamanda bu aile Rockefeller ailesi gibi Federal Reserve Bank’ın ortaklarındandır.

Federal Reserve Bank, Türkiye’deki Merkez Bankası’nın karşılığı bir banka değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nin bir kurumu da değildir. Federal Reserve Bank, aralarında kan bağı olan, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek birkaç ailenin ve şirketin sahip oldu­ğu özel bir bankadır.

ABD’nin piyasaya süreceği para FRB’nin matbaalarında basılıyor. FRB, bu banknotları ABD’ye borç olarak veriyor. ABD, FRB’den al­dığı kağıtlar karşılığında FRB’ye faiz ödüyor. Piyasaya sürülen bankı-notların karşılığının olup olmadığına bakılmıyor. Nasıl olsa kimse karşılığını sormuyor, karşılığını soran çıkarsa defteri duruluyor, ABD Başkanı J.F. Kenedy, hu “borç para vererek devletten faiz toplama gücünü” FRB’nin elinden almak istemiştir. JFK’in 4 Haziran 1963 tarihli ve 11110 sayılı emri ile Amerikan hükümetine, devletin pa­rasını kendi basması yolu açılmıştı.

ABD, artık FRB’ye faiz ödemek zorunda kalmayacaktı. Kennedy’nin bu emri aynı zamanda FRB’nin iflası anlamına geliyordu. Kağıt basıp yüklü miktarda faiz geliri almak gibi tatlı bir ticaret so­na ermek üzereydi. 22 Kasım 1963 tarihinde Kennedy suikaste uğ­radı ve öldü. Kennedy öldürüldükten 5 ay sonra Amerika yine eski­den olduğu gibi FRB’den aldığı kağıtları (dolarları) piyasaya sürüp, FRB’ye faiz ödemeye devam etti.

ABD’de diğer zengin Siyonist aileler (Walton ailesi, Ford ailesi, Klug ailesi, Whitney ailesi, Perkins ailesi, Payne ailesi, Harriman ai­lesi, Weyerhauser ailesi, Gilman ailesi vb) bu oluşumun İçindedir. Bunların firmalarına da hukuk bir şey yapmamaktadır.

Göz Dağı’nın Avrupa Hanedanı

Rothschild

Rothschild hanedanlığı 1744 yıllarında doğan bir Alman Aşkenazi Yahudisi Mayer Amschel Bauer tarafından kurulmuş. Kraliyet danış­manı olduktan sonra genleri icabı kraliyet parasını iyi kullanmış. Os­manlı Bankası’nın (Bank Ottoman) finans kaynağı olarak Sarayı borç­landırarak, Selanik’e yerleşen Aşkenaziler ile çöküşü hızlandıran Aşke­nazi ailedir.

Avrupa’nın bankacılık ve sanayi tesislerinin hanedanı Rothschild İmparatorluğu’nda, Almanya asıl vatanları olmak üzere, Fransa’da, İngiltere’de, Avusturya’da vatandaşlık haklarına ve sanayilerine sahip olup, Avrupa’ya hanedanlıklarını ispat etmişlerdir. Yıllar boyunca aile Siyonizm’e büyük miktarda paralar harcayıp, İsrail Devleti’nin kurul­masında rol oynamışlardır. Baron Edmond Rothschild “İsrail’in Babası” olarak bilinir.

Osmanlı Devletinin Islahat Fermanı’na Yahudilerin dahil edilmesini bu aile sağlayarak, 1854 yılında yine bu aile desteği ile Hasköy-Piripaşa’da okulları açılmış. Bu ailenin Filistin yerleşim bölgesindeki Yahudilere 1,5 milyon sterlin yardımda bulunmuşlardır. İsrail’in kurulmasına kadar da 5,6 milyon sterlin harcamışlardır.

Bu da Filistin’deki katliamların finansörü ve sorumluları olduğunu gösterir. 28

Para’dan para kazanma yollarını bu aile bulmuştur. Fransız Rothschild’leri, İngiliz Devletine, Alman Rothschild’leri, Fransız Devletine (Napoleon kabul etmeyip, Fransa Bankası’nı kurmuş, sonrada başına gelmedik iş kalmamış), vermek üzere İngiltere va­tandaşı Nathan Rothschild’ten 5 milyon pound değerinde kredi almak zorunda kalmış. Bir cepten diğer bir cebe, halk sömürül­mekte. Daha detaylısı için Gary Allen’in, ‘The Money Masters’ ki­tabına bakınız.

Rothschild ailesi bunların yanında, özellikle, 1948’den bu yana yeni bir İsrail Devleti kurma davasının ateşli bir savaşçısı olarak or­taya çıkmakta ve bunun için de Özellikle insanlığın Nazilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere uyguladığı soykırıma karşı duy­duğu öfkeyi kullanmaktadır. Gerçekten, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un 1917 yılında Lord Rothschild’e İngiliz hüküme­tinin Filistin’de Yahudiler için bir ulusal vatan kurulması girişimini desteklediğini belirten ünlü mektubunu yollamasından itibaren Rothschild ailesi İsrail Devletinin yaratılması işine etkin olarak ka­tılmıştır. Dolayısıyla Soros’un günümüzde İngiliz ve Amerikan is­tihbaratlarıyla olduğu kadar, İsrail istihbaratıyla da ilişkilerinin ol­ması şaşırtıcı olmamaktadır. Hatta Hitler’in kan bağı bile şaşırtıcı değil artık. Birçok yazarın kitabında vardır ama Gazeteci Güneri Civaoğlu’nun yeni öğrenmesi iyi bir gazeteci olduğunu gösteriyor!

11 Mayıs 2005’te, Milliyet Gazetesi’ndeki yazısında “Babasının Yahudi kanından gelen bir erkeğin piçi olması İhtimali onun iç dünyasında büyük fırtınalar yaratmış olabilir. Yahudi kıyımının kökeninde bu tepki ve nefret aranabilir. Babası Alois Hitler’İn bi­yolojik babası Rothschild Ailesinden bir erkek değil de, sonraları dile getirildiği gibi bir değirmenci çırağı olan Johann Georg Hiedler olsa bile Adolf Hitler’İn

                                              

28- Truva Yayınlan, Prof. Dr. Ali Arslan, İkinci Yahudi Göçü, s.43

içinde ‘çeyrek kan Yahudilik ve baba­sının Rothschild’lerin piçi olduğu’ yolunda küçük bir kuşku bile yıllar içinde çığ gibi yığılan tepki seli oluşturabilir. Belki de Yahudi kıyımının arkasında bu müthiş kuşku var. Herhalde Adolf Hitler, vaftiz babasının da Viyanalı bir Yahudi olduğunu biliyordu.” diye yazmakta.

Tekrar aileye dönersek, her ne kadar işin kamuya görünen yü­zünde, N.M. Rothschild yalnızca çölü ağaçlandırmak gibi faydalı projelere bağış yapan bir hayırsever rolündeyse de, aslında birçok istihbarat operasyonunun merkezinde bulunmaktadır. N.M. Rothschild ayrıca Tory partisinin Thatcher etrafında kümelenen “serbest piyasa”cı kanadına bağlı İngiliz İstihbarat sisteminin de en etkili gruplarından biri olarak kabul ediliyor. Rothschild&Sons, 1980’lerde Thatcher’in başlattığı, bugün ise John Majör hüküme­tinin sürdürdüğü milyar dolarlık İngiliz devlet işletmelerinin özel­leştirilmesi kampanyasına büyük meblağlarda yardım yaptığı söyle­niyor. Ayrıca Rothschild’lerin dünya altın ticaretini de yönlendir­dikleri biliniyor. Altın ise küresel uyuşturucu ekonomisinin temel aracı durumundadır. N.M. Rothschild ayrıca uyuşturucu karşılı­ğında silah satılan gizli istihbarat operasyonlarını da doğrudan finanse etmektedir, İngiliz İstihbaratıyla derin bağlantıları sayesin­de, BCCI (Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası) tarafından yürü­tülen bu gizli operasyonlardaki suç ortaklığını büyük ölçüde gizli tutabilmektedir. Rothschildler, 1970’ler ve 80lerde Nikaragua Kontrgerillaları’na uyuşturucu karşılığında silah sağlanması gibi projelerde kullanılan İngiliz MI-6’sı ve Albay Oliver North ve (ba­ba) George Bush’un da içinde olduğu geniş karapara aklama şebe­kesinin de kalbidir. 29

Rothschild ailesinin 2000’li yıllara üç trilyon dolar sermaye İle girdiği tahmin edilmektedir. 12 Temmuz 2001’de Rusya Pravda’da yayınlanan bir haberde Başkan Putin’in yakın bir dostu olan Dr. Tatyana Koryagina Ağustosun sonlarında “olağanüstü bir felaketin ABD’yi vuracağını tahmin ediyor. Saldırıdan sonra, yine bir haber olarak 11 Eylül saldırısının 19 teröristin işi olmadığını dünyayı ye­niden şekillendirmek (Yeni Dünya Düzeni) isteyen 300 trilyon do­larlık bir servete sahip olduklarını söylüyor. Başkan Putin’de “Ülke­miz tehdit altında. Kendimizi korumalıyız. Bu nedenle Pasifik, At­lantik ve Kuzey Kutbu semalarında uçacağız”. Demek ki devletler değilmiş! Şayet herhangi bir devlet tehdit etse, direkt söyler Başkanlar. Devlet olmadığına göre tehtidkar unsurları taşıyanlar kimlerdir?

Bütün bu bilgilerden anlaşıldığı üzere bu aileler ve oluşturduk­ları hanedanlık faiz prangasını kullanarak hem siyasi yönetimleri kendilerine bağlamış, hem de bu yolla büyük gelirler elde etmiş, servetlerine servet katmışlardır. Tabii servetlerini katlamalarına paralel olarak yönetimler üzerindeki etkileri ve güçleri de artmış­tır. İşte bu etki ve güçlerini kullanarak, başta Illmünati şebekesi olmak üzere destekledikleri bütün karanlık teşkilatların ve masonik örgütlerin elemanlarının istedikleri yerlere gelmelerini sağla­mışlardır. Onların bu etkinlikleri de kendilerine siyaset meydanın­da parlak bir gelecek hazırlama hayalleri yapanların onların ağla­rına düşmelerini kolaylaştırmıştır.

Kabalist geleneğe bağlı bu aile, Avrupa’daki birçok soylu, kral ailesi ve birkaç devletin özel bankacılarıdır. Sömürgecilik ruhların­dan dolayı dünya’ya yaptıkları yatırımları, bazı ulusların sermaye-deleri ile iş ortağı, aynı zamanda da kan bağlarından dolayı, dev­letlerin faaliyetlerini kontrol altında tutmaları gerekiyor.

                                               

29- harunyahya.com sitesinden

Dünya’daki oldukları için milletler ve devletler üze­rine oyun oynayabiliyorlar, Siyonist Yahudiler.

Habsburg Ailesi

Avusturya İmparatoriçesi’nin soyundan olan bu aileye, Avru­pa’nın gizli krallığı denmekte. Soyları Mervonejlerden geldiği İçin Yahudi İsa’nın izlerim taşıdığı, Yazar Dan Brown’un “Kutsal Kase” isimli kitapta roman üslubuyla anlatılmakta. Diğer bir yazar J.R. Church “Kasenin Bekçileri” kitabında iddia edip Sion Manastırı’yla bağlantılı olduğunu söylemekte. Bu konularda bayağı uzman olan Texsas Üniversitesi yardımcı profesörlerinden, aynı zamanda yazar Texe Marrs kaynaklarına dayanarak Otto von Habsburg’un “Ku­düs Kralı” ünvanına sahip olduğunu, her şeyi gören gözün en üst yöneticilerinden olduğunu yazmaktadır. 30

Bu ailenin arması “Çift Başlı Kartal’dır. Bu simge Hititler’den tutun, Göktürklerde, Selçuklularda, Bizans’ta, Rus Çarı’nda, Rus­ya Federasyonu’nda, Arnavutluk Devleti’nde, Ermeni Ortodoks Kilisesi’nde, Türkiye Cumhuriyeti Polis Teşkilatı’nda ve Mason Localarında kullanılmaktadır (33. Dereceye erişen masonlara verilen armada var). Yine ayrıca bir kitap konusudur. Bu ailenin Avusturya’daki endüstri ve ticareti tamamen kontrol altında tut­tuktan Yahudi soyundan geldikleri için de bir kan bağından dolayı Siyonizm’e de destek vermektedirler.

Samuel ve Deterding Aileleri

 

İngiltere’deki Royal Dutch şirketinin gerçek sahibi Kessler ani­den hastalanıp ölünce, vasiyetinde hisselerini yahudi Henry Deterding’e bırakmış! Bu Deterding Osmanlı’nın parçalanmasından, II. Dünya Savaşı dahil olmak üzere hepsinde parmağı olan şahsiyet! Hollanda doğumlu, İngiliz vatandaşı olan bu Yahudi Deterding, İngiltere’nin Royal Dutch-Shell şirketiyle İngiltere’nin petrol devi ol­masını sağlıyan adam. Meksika’yı petrol yüzünden karıştıran, Venezüella’da, İspanya’da, İran’da ihtilaller yapan, Osmanlı Devletini par­çalayıp birçok kabile devleti yaratan, Azerbaycan Türklerinin bağımsızlığını engelleyen, Rusya’yı karıştıran birçok coğrafyayı değiştiren bu şahsiyet sadece ve sadece petrol uğruna yapmış. Bu­nu destekleyen Devlet adamlarımda unutmamak gerekir.

Shell petrol şirketinin sahibi de Rothschildlar’ın büyük desteği­ni alan Yahudi Marcus Samuel kanbağının verdiği tılsımla Royal Dutch şirketi ile birleşip daha büyük bir güce ulaşıp Yeni Dün­ya’nın Efendileri olmuşlardır.

İspanya Kralı Juan Carlos ailesi, Britanyalı Lord Carrington, Cecil Rhodes ailesi, Alman Harry Oppenheimer ailesi, İtalyan Giovanni Agnelli, Avusturyalı Pupert Murdoch ailesi, Hollanda’nın Prens Bernhard ailesi bunlardan başka birçok aile var; tabi ki on­ları tamamen yazmak ayrıca bir kitap konusu. Bizim bahsettiğimiz bu oluşuma hizmet eden Siyonist aileleri bildiğimiz kadarı ile kısaca özünü anlatmak.

Göz Dağı’nın İdeolojisi Siyonizm

İlahi bir dinin, dünyevi bir ideoloji halin­de ırkçılığı tek gerçek olarak kabul

                                               

30- Illmünati Entrika Çemberi, Texe Marrs, s 67, 68.F

etmesi, Siyonizm’i yaratmıştır. Öncülüğü her ne ka­dar daha önce Alkalay, Hess ve Kalischer yapsa da en etkili olan resimde gördüğünüz T. Herzl tarafından bayrak ve marş seçilme­siyle başlamıştır.

Theodor Herzl

1885 yılında ABD’nin, Pittsburgh şehrinde, toplanan Hahamlar Konferansında “..biz artık kendimizi ulus değil, bir dinsel topluluk olarak görüyoruz” 31 sözü diğer dinleri kendi felsefele­rinde “Siyonizm” çatısı altında toplamaktaydı. Mason Locaları başta olmak üzere bütün dinlerdeki tarikatlar, çoğu siyasi partiler ve bazı üst düzey devlet görevlileri Siyonistlerle işbirliğindedir.

Fransızlar, 1904 yılında Alman-Siyonizm bağlantısında nihai kararı vererek Siyonizm’in Alman karakterli olduğu sonucuna var­mıştı.” 32 Şimdi Fransızlara baktığımızda yönetimleri hep Siyonizm’i desteklemişlerdir. Avrupa da hâlâ desteklemektedir. Yahudi soy­kırımı yok dediğiniz zaman hemen cezalandırılırsınız. Siyonizm siyasette de, tarihte de bu tür oyunlarla güçlenmiştir. Siyonizm fırtınasında Aşkenazi (Alman ve Kırım-Hazar bölgesi) yahudileri ba­şı çekmektedirler.

Aşkenazi Yahudiler (Hazar Türkleri), Hazar imparatorluğu zamanında devlet dininin Musevi olması üst düzey yöneticileri­nin yahudi olmasından kaynaklanıyordu. Birde kutsal kitaba (es­ki ahid) göre Türk Halkları’nın soy ağacı olan Nuh Peygamberin 3 çocuğundan biri olan Yaseften olma Gomer’in çocukları Ashkenaz, Togarmah, Riphath olan kişilerin Türk Boyları’nın Togarmah’tan olması 33 Yani Türkler’in Aşkenazi Yahudileri ile kardeş çocukları olmaları! Bunun doğruluğu ancak DNA testlerinde tespit edilince çıkar. Bizim bildiğimiz Yahudiler İsrailoğullarıdır yani Sami ırkındandır. Hazar Türkleri Ari ırkındandır. Musevili­ği seçmeleri Yahudi ırkına geçti anlamına gelmez. Günümüzde Yahudilik (ırk) ile Musevilik (din) aynı tutulmakta bunları top­lumumuz ayırt edememektedir. Irak, Iran Yahudilerinin Dağıstan bölgesinden geçtikleri ve Hazar bölgesine yerleştikleri birçok ta­rih kitaplarında anlatılmaktadır. Buraya yerleşen Yahudiler eski ahid’e göre kendilerini Türk olarak belirtmiş olabilirler. Burada­ki en büyük tezimiz şudur. Hiçbir Türk kendisine Yahudi dedirt­mez ama Yahudi Türk’üm der (Tarih örnekleri ile doludur). Bu­da Hazar Devleti’nin dininin Museviliğe geçmesinde en bü­yük etken olabilir. Hazar Devletinde yöneticiler Musevi Türkler olmuş, halkın çoğu Müslüman, bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı-da şaman kalmış. Bu yüzden Aşkenazi Yahudiler’i zengin kalmışlar ve yöneticiliği bırakmamışlardır. Bugün bile İsrail üst düzey yöneticilerinin hepsi Aşkenazi Yahudisi’dir. Türkiye’nin Türkle­rinde var mıdır, onu bilemiyoruz. BOP hayata tam geçerse o zaman öğrenebiliriz. Şimdilik Hazar Türkleri ile yetinmek zorundayız.

                                               

31- Nicholas de Lange, Yahudi Dünyası, İstanbul 1987, s. 58 kaynak; Truva Yayınları, Prof. Dr. Ali Arslan, İkinci Yahudi Göçü, s.43

32- Truva Yayınları, Prof. Dr. Ali Arştan, İkinci Yahudi Göçü, s.59

33- Bir Türk İmparatorluğu, Hazar Yahudileri, yazar; Kevin Alan Brook Nokta Yayınları, çeviri: İsmail Tulçalı, s. 44

Nuh Peygamber

                                                                                                         

                         I                                       l                                   I

                      Sam                                 Ham                     Yasef

                                                                                                                                            

    I                       l                       I                       l                       I                       l                       I

Comer             Magog             Madai                 Tavan              Tuval               Meshech           Tiras

    I                                                                 

    I                               l                                   I

Ashkenaz             Togarmah                        Riphath

                                   I

                          Türk Boyları

Kutsal Kitaba Göre Türk Boylarının Soy Ağacı

Kaynak; Hazar Yahudileri, Kevin Alan Brook

The Jewish Chronicle gazetesi 24 Ocak 1958 yılında 32 sayfa ve 5 sütun’daki haber; “Tel Aviv’de dünyanın en büyük mason lo­cası kurulmaktadır. Tel Aviv Başhahamı İ.J. Unterman mabedin ilk taşını yerleştirmiştir. Dünyanın her tarafından gelmiş 3.000 mason temsilci merasimde bulunmuştur…”

Başhaham şunları söylemiş: “Bu mabet bütün dünya milletle­ri için yeni bir kıbledir. Milletler kendi batıl dinlerini terk ederek bu mabede yakınlaşmaya kendilerini mecbur göreceklerdir. Artık Müslümanlığın ve Hıristiyanlığın dayandığı akide ve küflü inanç­lar yıkılacak, insanlar sayemizde hak ve hakikatin nuruna kavu­şacaktır.” 34

1981 yılında İtalya’da bütün dünyayı sarsan P2 skandalı patlak verdi. P2 adlı locanın, ülke içindeki inanılmaz kontrolü ve kirli iş­leri ortaya çıktı. Bu skandal masonluğun bir ülke içinde neler ya­pabileceğini ortaya koyuyor ve yalnızca İtalya’da değil, masonik fa­aliyetleri su yüzüne çıkmamış çoğu ülkeye de ışık tutuyordu.

Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Fehmi Koru kitabında maso­nik yapılanmayı söyle anlatmaktadır.

“..Meğer ‘Çetin Emeç ve Abdi İpekçi gizli bir örgütün iç hesap­laşması sonucu mu öldürüldü?’ cümlesini kağıda dökerken, İtalya Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, ilgililere, Amerikan Merkezi İs­tihbarat Örgütü (CIA) ile İtalyan P-2 Mason Locasının, 1970’li yıl­larda, İtalya’daki terörü destekledikleri konusundaki iddiaları araş­tırma talimatını vermekteymiş. Palme cinayetinin Emeç cinayeti ile birçok benzer noktası bulunuyor. Galiba sonuçlan da birbirine ben­zeyecek; katil (veya katiller) cinayeti işlerken birçok delil bıraktığı halde yakalanamayacak. Kurbanları arasında Kennedy kardeşlerin de bulunduğu ‘garip siyasi cinayetlerden bunlar.. CIA, tabiatı gere­ği, cinayetlere bulaşmış olabilir, ama bir ‘iyi ahlak derneği’ gibi çalış­tıklarım iddia eden masonlar kötü işlere karışır, ileri sürüldüğü gibi gerektiğinde cinayet işlerler mi? İtalya’daki P-2 Mason Locasının kirli işler yaptığı biliniyor. Lucio Gelli adlı bir iş adamının terörle sar­sılan İtalya’da adı duyulmuş, önemli ne kadar siyasetçi, bürokrat, as­ker, istihbaratçı, gazeteci, bankacı, din adamı ve iş adamı varsa P-2 adını verdiği özel locada topladığı ve bu yolla ülkedeki gerçek ik­tidarı eline geçirdiği 1980’lerin başında ortaya çıkmıştı. Hüküme­tin birçok üyesi, sivil ve askeri istihbaratın başkanları, bazı kuvvet komutanları bu locanın üyeleriydiler. P-2 Mason Locasının                                                        

34- Cevat R. Atilhan / Ey Türk İşte Düşmanın, s 58.

kapa­tılmasından sonra, İtalya’nın terörle baş edebildiği görülmüştü. RAI ekranına çıkan iki ajanın anlattıkları, yıllardır İtalya’da nere­deyse herkesin zihninde taşıdığı bir kuşkuyu dile getirdiği için, Cumhurbaşkanı Cossiga tarafından inandırıcı bulunmuş olmalı.

Tarihi ortaçağlara kadar uzanan bir gizli örgüt olan Masonluk’un, kendilerine ait ritüelleri bulunduğu bilinir. Kendileri için özel inşa edilmiş mabetlerde (loca) toplanan masonlar uluslararası irtibatlar içindedirler. Birbirlerini tanımalarını sağlayan özel sembolleri var­dır. Hemen her meslek alanından üye kabul ettiği için, Mason Lo­caları, toplumun her kesitinde güç sahibidir. Masonluk bilenlerce, “devlet içinde devlet” olarak tanımlanır.

Masonluk ve Cinayet

 

Masonları esas güçlü kılan ordu, emniyet ve adalet teşkilatı gi­bi kurumlardan da üye kaydetmeleridir. Cinayet işleyen bir ma­sonun, mason polisler tarafından cinayet izleri yok edilerek kur­tarıldığı veya mahkemeye çıktığında mason hakim tarafından be­raat ettirildiği başka ülkelerde çok görülmüştür… Abdi İpekçi ve Çetin Emeç, bildiğimiz kadarıyla, mason olan meslektaşlarımızdandı. Görünürde Mason Locasının hışmını çekmek için herhangi bir söz ve eylemleri bulunmuyordu. Ancak, iki büyük gazeteyi yö­netirken, mensubu oldukları örgütün ülkeyi kasıp kavuran terörde payı olduğunu öğrenmişlerse… Bizde Masonluk ve Masonlarla il­gili bir soruşturma açılmasını beklemek hayal. Ama İtalya’da açı­lan soruşturma belki bizdeki bazı olaylara da ışık tutabilir. RAİ Te­levizyonu, kendilerinin CIA hesabına çalıştıklarını bildiren iki ki­şiyi kameralar önünde konuşturmuşlar: Ajanlar, 1970’li yıllarda te­rörü azdıranların CIA’dan para alan P-2 Mason Locası üstadı aza­mı Lucio Gelli olduğunu söylemişler. Ajanlara göre, İsveç Başba­kanı Olof Palme’yi öldürme emrini de CIA ile işbirliği halindeki masonlar vermiş…” 35

İsrail’in eski başbakanlarından Polonya doğumlu olan, Aşkenazi Yahudi Siyonist İzak Şamir; “Ağaçlardan inen inşalardan meyda­na gelen ulusların dünya liderliğini üstlenmeleri kabul edilecek birşey değildir..” 36

Diğer liderleri de pek farklı değil, onları da yazmamız yine ayrıca bir kitap konusu olacaktır. Bunlar Darwin teorilerinden esinleniyorlar, buradaki şifre kendileri insan, diğer ırklar hayvandan gelen yaratık­lardır. Yani değiştirilmiş ilahi kitaplarında Goyim, insana benzeyen yaratık! anlamında, işte bu yüzden Yahudilerin şifresidir Darwin te­orisi. Biliyorsunuz Darwin teorisi insanoğlunun maymundan geldi­ğini, kısaca hayvan olduğunu söyler. Burada şifre kullanmıştır. Goyim diyememiştir. Bu yüzden diğer ırklar hayvan, onlar insan!

Siyonist olan Başhaham’a dönersek, nasıl olmuş da din lideri unvanı almış, değil mi? Burada yapılan tamamen Siyonizm siyase­tidir (Sayelerinde insan olmayanlar nura kavuşacakmış!). Kendile­ri ne güzel söylüyor 3.000 tane mason geldiğini ve böylelikle de bu Masonların Siyonizm’e hizmet ettikleri belli olmuş oluyor. (Atatürk bütün bunları bildiği için kapatmış Localarını, tarikatları vs.)

1900 yılların ittihatçıların elebaşlarından Dr. Nazım, Atatürk’e yapılan suikast

                                                          

35- Terör ve Güneydoğu Sorunu, Fehmi Koru, s. 30-33

36- Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 193

sonrasında mahkemedeki iddiaların (Yahudilerin yurt kurma girişmeleri olduğu ve onlara yardım ettiği) hiçbirini ka­bul etmemiştir, ipten kurtulmak için… Ama yıllar ilerledikçe Ata’nın sinir sistemleri zehirlenerek öldürülmüş olması ve İsrail Devleti’nin de kurulmuş olması en iyi örnek değil midir bu iddia­lara? İstanbul’da kurulan, II. Meşrutiyet’in ilanı ile İngiliz-Levan­ten Bankacılık Anonim şirketi (Anglo-Levantine Banking) Siyo­nizm için çalışmadı mı? Hatta Haim Naum Hahambaşı Siyonist yahudi olarak bilinirken, İsmet İnönü’nün sağ kolu olarak Lozan Antlaşması’nda yok muydu? Haim Naum, Koçzadelere niçin des­tek oldu? Bu yüzden inkarda etseler, O zaman konuşulan iddiaların hepsi çıkmıştır günümüzde.

Aslında her şey sonradan değişikliğe uğramış kutsal kitapların­dan başlamakta. “Nil’den Fırat’a kadar”, “Mesih gelecek”, “Kutsal topraklar”, “Yahudiler Siyon’a ve Kudüs’e dönecek”… Bu hikayeler ile büyüyen Polonya’dan Viyana’ya göç etmiş bir ailenin çocuğu Eşkenaz Yahudi Nathan Birnbaum (Mathias Acher takma adımda kullanmış), Rothschild’lerin desteği ile Yahudi milliyetçiliğin geliş­tirilmesinde aktif rol almış. Peşinden T. Heriz, Aliyah’ı (Yahudilerin bulundukları yerden Siyonist devlete göç) düşünce olarak devam ettiriyor. İ948’de de Siyonist Devlet İsrail kuruluyor. Kurulmadan evvel kimse oralara gitmek istemediği için katliama uğradıktan sonra mecburiyetten giden Avrupa Yahudileri Siyonizmin kucağı­na zorla oturtturulmuş. Kimler tarafından? Batı Medeniyeti tara­fından. Dünya sömürgeciliği kimlerin elinde? Batı Medeniyetinin. Demek ki Batı medeniyeti, sömürgecilik ve ırkçılıkmış! Biz ise AB’ye girmek için daha çok çalışalım!

Şunu hatırlatmakta fayda var. Yahudilik ile Siyonizm ise aynı şey değildir. Siyonizm ile Yahudi iç içe geçmiştir ama her Yahudi de Siyonist değildir. Her Yahudi’nin Hıristiyan, Musevi veya Müslü­man olmadığı gibi… İyi bir Yahudi de hiçbir zaman Tanrı’nın İşine karışmayacağından Siyonist olamaz. Siyonistler ilahi yasayı kulla­narak, siyasi oluşum ve sermaye ile dünya hakimiyetini ırkçılıkla ele geçirme arzusundalar. Tanrıları paradır, idolleri ırktır. Kutsal ki­taplarında yazdığı (sonradan yazıldığı) gibi zenginlik İsrailoğulları’na bahşedilmiştir. Yahudilerin üstün ırk olduğuna inanan Hıristiyanlarda Siyonizm’i destekleyince ortaya birde Hıristiyan Siyonizm (Evangelizm) çıkmıştır. 1985 yılında İsviçre’nin Basel şehrin­de ve daha ileriki yıllarda da yapılan Siyon Kongresinde çok az sa­yıda Yahudi olması bunun en belirgin örneğidir.

Göz Dağının, göz içindeki oluşumda bulunan aileler tamamen Siyonist Yahudi’dir. Rockefeller ve Rothschild aileleri başlandır.

İsrailli tarihçinin yazdığını tekrar hatırlayalım, “1836 yıllarında Eski Ahit ve Kabala öğretisinin Hahamları Judah Alkalay ve Zevi Hirsch Kalisher (T. Herzl’in fikir babalan) o gününde çok güçlü sermayesi olan Yahudi Meyer A. Rothschild’Ia görüşerek, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan, İsrail topraklarını satın almasını İstiyorlar. Mesihi dönemi insan eliyle başlaması gerektiğini söylemeyi de ihmal etmiyorlar. İşte Mesih Planının altında da Siyasi Siyonizm başlamış oluyor. 37

Geçtiğimiz son 100 yılın bütün savaşları bu aileler tarafından finans edilirken, 1965-66 yıllarında Endonezya’nın başına General Suharto’yu getirerek Endonezya’yı

                                                          

37- Moshe Sevilla Sharon, İsrail Ulusunun Tarihi, Çev. Yahudi Cemaatleri Dairesi, Kudüs: Graph Press, 1981. ss. 248-250. Kaynak: harunyahya.com

nasıl sektör sektör paylaş­tıklarını birçok belgelerde bulabilirsiniz. Doğu Timur’da binlerce insanı katlettiler, Kamboçya’da yarım milyon insanın üzerine bomba yağdırdılar, Afganistan’a, Irak’a demokrasi getiriyoruz di­yerek, binlerce insanı katledip, Endonezya usulü paylaşmaya ko­yuldular. Avustralya tarihine baktığımızda da aynı senaryonun devam ettiğini görürüz. Yerli halkı katledip yerine kendi şirket elemanlarını yerleştirip kendi iktidarlarını yarattıkları gibi, güçle­rine güç katmaktalar.

Göz Dağı’nın ABD’si 1965 tarihli “ırk ayrımının her biçiminin ortadan kaldırılmasına ilişkin uluslar arası sözleşmeyi niye imzala­mıyor. Çünkü Siyonizm onlar için ırkçılık değil ki, kutsal kitapla­rında var! Bu yüzden yalan dolan her zaman güzel silahları olmuş Göz Dağı’nın.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 3379 sayılı, 10 Kasım 1975 tarihli kararı. “Siyonizm bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğuna karar verir” ABD’nin ve Avrupa’nın yöneticileri bu karara uy­mazlar. Niye? Çünkü güç dengesinin siyonizm olduğunu biliyorlar, halklarına yalan söyleyip kandırıyorlar. Terörü bahane edip dün­ya halkını köleleştiriyorlar. Asıl yokluktaki terörü görmezden ge­liyorlar (Dünyada ortalama her gün açlıktan 24 bin insanın yok olması gibi).

Göz Dağı’nın gözü kör olmadığı sürece yalanlar, talanlar, kat­liamlar devam edecektir. Asla barış olmayacaktır.

1967 yılı İsrail Devletine askeri yardım olarak 2 milyar dolar­dan fazla hibe ederken, Afrika Kalkınma Bankasına 25 milyon do­ları zor veriyor. Irkçılığa daha fazla destek…

Baphomet

Tanrılarını simgelemekte. Dikkatle baktığınızda resim bir Melek, İnsan (dişi-erkek) ve Hayvan, Dik sonsuzluk işareti (8) görülüyor. Sol el yeri, sağ el göğü gösterip Yaratıcı’yı simgelemekte.

İşte, ABD müttefikimiz di­yenler, ırkçılığı da kabul edi­yor. Siyasisi miyasisi yok bu­nun, inandıkları tanrıları Baphomet’e bakarsanız adam­ların simgeleri gibi fikirleri de iğrençtir.

Baphomet ve George Washington Heykeli

Baphomet resmine baktı­ğınızda sağ eli yukarı, sol eli aşağı göstermektedir. Aynı fi­gürü koskoca ABD Başkanının heykelinde de görebilirsi­niz. Bunlar hiçbir zaman bu oluşumu inkar etmezler edenler sıradan vatandaşlar­dır. Bu vatandaşlarımız ne etliye karışırlar ne de sütlüye. Bazıları-da öyle bir hizmetkar olurlar ki simgelerin altına sığınıp hizmetle­rini iyi yaptıklarını gösterirler. Velev ki simge olsun ne çıkar canım diyenler kendi karikatürlerine bile dayanamayıp mahkemeye vermekteler. İşte vatandaşa yutturmak için böyle konuşurlar ama işin aslı başkadır. Değiştim diyen insanlar hele belli bir yaşı geçmişse değiştiği doğrumudur. Yine değişmeyeceğini kim garanti eder? Peygamber efendimiz zamanında olmayan tarikatlar şimdi yüzlercedir. Değiştikçe değişir bunlar. Hıristiyan Siyonistlerden sonra Müslüman Siyonistlerin çıkması değişimin nerelere geldiğini belirtir.

 

Siyon Protokolleri

(Göz Dağı’nın Protokolleri)

Protokol 1: Protokol planı, hiçbir kurnaz organizasyon tarafın­dan engellenemeyecek bir güce ulaşana kadar görünmezliğini sür­dürecektir.

Protokol 2: Savaşların bölgesel genişlemelere izin verecek şe­kilde olmamasına dikkat edilecektir.

Protokol 3: Kitlelerin zihinleri endüstriye ve ticarete kaydırıl­malıdır. Böylece bütün uluslar kazanç peşinde koşmaya başlayacak ve ortak düşmanlarını fark edemeyeceklerdir.

Protokol 4: Yoğunlaştırılmış bir merkez hükümet yaratılacaktır.

Protokol 5: Gönüllükle teslim olanları koruyan bir varlık ola­rak gösterecek süper hükümet kurulacaktır. Bu yüzden en kısa za­manda büyük sermaye güçleri oluşturmak şarttır.

Protokol 6: Dünyanın bütün ülkelerinde silah ve polis güçleri­nin artırılması şarttır. Bizim dışımızda sadece işçi sınıfı davamıza bağlanmış birkaç milyoner, polis ve askerler olacaktır.

Protokol 7: Hükümet güçleri, geçmişi ve ünü açısından diğer insanlarla arasında derin uçurumlar bulunan kişilerin ellerine bı­rakılacaktır. Bu kişiler emirlerimize uymadıkları taktirde ağır yasal suçlamalarla karşılaşacaklardır.

Protokol 8: Tarafımızdan yanlış ve sahte olduğu bilinen pren­sipler ve teorilerle, gençler kandırılacak, yoldan çıkarılacak ve kullanılacaktır.

Protokol 9: Kitleler arasında ailenin önemi ve eğitimsel değeri unutturulacaktır.

Protokol 10: Bu politikaları biz geliştirdik ve kitlelerin zihinle­rine yerleştirmeye başladık. Doğrudan ulaşılması mümkün olma’ yan hedefleri dolaylı yollardan elde edebilmek için bunu yaptık. Gerek varlığı gerekse amaçları bu “sığırlar” tarafından anlaşılmayan Gizli Masonluk organizasyonumuzun temelini oluşturan prensip­ler bunlardır. Onların kendi etraflarındaki insanların gözlerini bo­yamalarını sağlamak için göstermelik mason locaları kurduk.

Protokol 11: Bugün basın bencil çıkarlara hizmet etmekten başka birşey yapmıyor. Genellikle ruhsuz, haksız, yalancı hareket ediyor ve kitlelerin büyük çoğunluğunun gerçekte basının nere­ye koştuğunun farkında değil. Bu yüzden basın satın alınıp, diz­ginler ele geçirilip kontrolümüz dışında tek bir haber, duyuru yapılmayacaktır.

 

Protokol 12: Kitleler neler olup bittiğini anlayanlasın diye oyunlar, eğlenceler, hırslar, piyangolarla ilgileri dağıtılacaktır. (O dönem TV yoktu, şimdi var, dedikleri eğlencede yapılıyor, toplu­mun ahlaki yapışımda çökertiyorlar) Basın sayesinde de spor ve sanatın her alanında rekabet yaratılacaktır.

Protokol 13: Kendi Krallığımızı ilan etme günü geldiğinde, her yerde ve aynı günlerde hükümet darbeleri yapılacaktır. Bize karşı kesinlikle komplo kurulmamasını sağlamaktır. Gelişimize karşı çıkan eline silah alan herkes acımadan ötürülecektir. Hele gizli ör-güt kurmalar gibi birşeyde örgüt yok edilecektir.

Protokol 14: Bizimkinden başka bir dinin var olması istenme­yecektir. Bu yüzden diğer inanç sistemlerinin tamamını ortadan kaldırmak şarttır.

Protokol 15: Her yerde vicdan özgürlüğü ilan edildi, dolayısıy­la Hıristiyanlık dinini tamamen çökertmemiz için bir kaç yıl yete­cektir. Diğer dinlere gelince iş biraz daha zorlanacaktır. İslamiyet İse, müslüman terörist kimliği çıkarttırılarak, eylem yaptırılıp Hıristiyan birliği kriterlerine uyum için tavizler verdirmek, (herhalde Avrupa Birliğinden bahsediyor.) diğer müslümanların dinlerin­den soğumalarım sağlamakla olacaktır. Bu konuda casus ve muh­bir olmak utanç verici değil, onurlu ve yararlı bir şey olarak gös­terilecektir.

Protokol 16: Bizlere karşı görüşte olanlar açık eyleme geçmedi­ği sürece, onlara hiç birşey yapılmayacak ama eyleme geçmeye kış­kırtmak içinde gözlem alanlarına daha tasla malzeme sunulacaktır.

Protokol 17: Ülkede kahramanlık prestijini yıkmak için, va­tanseverlik dahil tiksindirici suç (adi suç) kategorisinde yargılan­ması sağlanacaktır. Böylece halkın görüşü gerçeklerden uzaklaş­tırılacaktır. Bundan sonra protokoller finans konularına değin­mektedir. 38

Göz Dağı’nın Türkiye’deki Siyaseti

Yolsuzluk ve Çeteleşme

Türkiye’de istedikleri ortamı hazırlamak için siyasi kadrolarla, Türkiye’nin temel yapısı olan silahlı kuvvetlerini karşı karşıya geti­rip, kaos ortamını yaratıp, milli egemenliği yıkmak, rejimi değişti­rip sömürgeci yapıyı oluşturmak en büyük arzularıdır.

Askeri darbeler ve muhtıralar çok iyi bir örnektir. 12 Mart 1971 muhtırası içeriğine baktığımızda TSK’nın istekleri gayet ma­kul gözükmekte, (Milli Güvenlik Kurulu’nda bu isteklerin hepsi konuşuluyor) oradaki sivil siyasette hepsini makul karşılıyor, dışa­rıya çıkınca ne oluyorsa farklı davranılıp, farklı konuşulmakta.

Demokrasi herkesin İstediği bir şekilde yaşaması değildir hal­buki. Hukuksal bir yaşamın, yasalar nezdinde gerçekleşmesi doğrudur. O zaman hangi yasalar nasıl uygulanıyor ve kimleri haklı gösteriyor, ona bakmak lazım! Devleti soyan hırsızlar,                                                      

38- Parantez içindekiler bana ait. Kitap ismi: The Underground Bestseller Türkçesi: Gizli Dünya imparatorluğu (S. 176 protokoller) Yazar: Jim MARSS

işadamları, bürokratlar vs hepsi olmasa da %80’i bey gibi yaşıyorlar. Bazıları tekrar devlet kademelerine siyasi kadro ile geliyorlar. Lider sultala­rı koltuğa yapıştıkları gibi bırakmıyorlar demokrasi icabı.’ İşte bu yüzden, Türkiye’deki siyaset güdümlüdür. Göz Dağının finansı siyasetimizi macun gibi yapmıştır.

12 Mart 1971 günü, TBMM verilen 3 maddelik muhtıranın, 2 maddesinde diyor ki: “….hükümetin demokratik kuralları içinde teşkili zaruri görülmektedir”. Yani demokratik düzen yok. Yolsuz­luk ve çeteleşme var anlamında. Ülkenin birliğim bütünlüğünü bozmaya çalışan siyasi gruplara kimin dur demesi lazım! Tabiki karşı siyasi gurup, ama yoksa… Çıkmıyorsa… Çıkana kadarda yeri­ne bu bildiriler geliyor. Siyasiler ceplerini doldurmak için dibimize devlet kurdurdular. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapısı, betonu Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Bu yapı bozulduğunda Türkiye Cumhuriyetinin yerinde, Bizans Rum Devleti (Yeni Roma olarak ku­rulmuş bile), Ermenistan, Lazistan, Çerkezistan, Kürdistan (zaten kuruldu), Keldaniler, Süryaniler, Likyalılar, Hititler, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Helenler, saymakla bitmez. Çünkü Türk demek­ten utanan insanlar Türkiye Cumhuriyetinin yerinde ne olursa ol­sun anlayışı ile yaşamaktadırlar. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Bakın bir İngiliz Başbakanı (1876) ne diyor: “Türklerin, dünya yü­zünden kötülüklerini kaldırmanın bir tek yolu vardır. O da kendi vücutlarını dünya yüzünden kaldırmak.” 39

Tekrar 1971 Muhtırasına dönersek, 20. veya 21. madde ekle­rinde, vergi reformu, sosyal adaleti düzeltme, eğitim, sağlık re­formları isteniyor. Bunlar kötü bir şey mi? Ama yapılmadı. Hâlâ da tam yapılmıyor. TSK’Ieri muhtıra vermekten, siyasete karışmaktan (Vatanı koruma görevi kutsal olduğundan) yıpranıyor bu durumda. Çünkü her vatandaş düşmanı devletlerde arıyor. Halbuki belli bir güruh dünya insanlarının düşmanı.

1980 İhtilali’nden evvel, 100 tura yakın oylama oldu, meclis Cumhurbaşkanını seçemedi yaklaşık bir sene. Demek ki demokra­siden çıkılmış (Konya mitinginde, Malatya’da Türk bayrakları yeri­ne yeşil bayraklar, cübbeler, sarıklar, kürtçülük olayları, vatandaşlar bölünmüş sağ-sol v.s.). Anayasa’da yasak olan her şey toplumun her kademesinde ve kuruluşlarda var. Devleti yöneten birimler iş­lerini yapmazlarsa halk mı ihtilal yapsın? Halk fakirlikten, işsizlik­ten, hakkım alamamaktan kendini geliştirememiş. Okuma-yazma oranı çok düşük, hakkını nasıl arayacağını dahi bilmiyor. Karakola gidiyor azarlanıyor, belediyeye gidiyor bugün git yarın gel, çocuğu­nu okula gönderiyor akşama eve zarfla geliyor çocuğu… Anlayacağımız halk bu işi yapamaz. İşte bu yüzden kokuşmuş siyaseti bir nenize Asker düzelmeye çalışıyor herhalde! Burada sakın yanlış an­lamayın ihtilali istediğim veya savunduğum için yazmıyorum. Siya­setçilerimizin hiç biri demokrasiyi sindirememiş olduğu için, halkta demokratik bir şekilde yapamadığından kime kalıyor mantığı ile ya­zıyorum.

Şimdi 1980 İhtilalinden sonra ileriki yıllarda yaşanan olaylar çok güzel örnektir. 1990’da bildiri geciktiği İçin!!! Devlet içinde çeteleşme tavan yapmış.

Yıl 1995, seçimlerden sonra Necmettin Erbakan hükümetinde sağlık bakanı olarak görev alan ve üyesi olduğu hükümeti yıkan Aktuna; hem 28 Şubat sürecinde perde gerisinde yaşananları, hem de bir dönem başkanı olduğu Başbakanlık Psikolojik Savaş Birimi’ni, Aksiyon’a anlatıyor: “Genel Kurmay Başkanı

                                                          

39- Atatürk Devrimlerinde Tarihin Rolü, Bekir Sıtkı Baykal, s.97

İ. H. Karadayı’ya şöyle söyledim. Dedim ki valla bakın galiba bizi kandırdı­lar. Medyanın pompalamasıyla, arkasında kim vardı onu bilmiyo­rum. Medya bizi zorluyordu koalisyonun bozulması için. Asker de zorluyordu. Toplantılar yapıyordu. Hâkimleri çağırıyordu, bri­fingler veriyordu. Karadayı Paşa’ya dedim ki sizi ve bizi acaba ga­zamı getirdiler, kandırdılar mı? Çünkü haklı yere soruyorum. Çünkü hükümet değiştiği zaman yeni gelen hükümetin ilk işi, o maddeleri uygulamak olmalıydı. Bunların hiçbiri yapılmadı. O zaman sırf iktidara gelmek için oldu bütün bunlar demek ki. Bu hükümetin iktidara gelmesini isteyen birtakım çevreler var. De­mek ki birtakım çevreler Refahyol’dan istediklerini bulamadı. Neyse istedikleri, bulamadılar. Beklentilerini karşılamadı o hü­kümet.?”

Aktuna’nın konuşmasına bakarsak zevk için Silahlı Kuvvetle­rin bildirisi zırt pırt verilmiyormuş. Başbakan, bakan, müsteşar, sanayici, bazı generaller hep birlikte ülkeyi bataklığa sürüklüyor. Türkiye Devleti’nin anayasal niteliklerini, ülke bütünlüğünü ko­rumakta, TSK’ya düşüyor doğal olarak.

Türkiye Devletinin içinde Bizans kuruluyor, Kürt Devleti oluşturuluyor, Ermeni Diasporası hazır bekliyor, Çerkez, Laz kış­kırtmaları yapılıyor, nerede bu siyasi irade nerede? Sırası gelmişken bir eleştiride Silahlı Kuvvetlerimize. TSK’nın Atatürk’ün yolun­dan gittiği söyleniyor. Atatürk kapattığı halde, Mason locaları ihtilalden sonrada kapatılmıyor neden? Türk askerleri öldürülüyor, çuval geçiriliyor kafalarına, Orgeneral olan Eşref Bitlis Paşa suikaste uğruyor, Genel Kurmay Başkanları doğruları söyleyemiyor. Muhtıra o zaman da lazım bu oluşuma. Anlayacağınız siyasi veya askeri tamamen olmasa da büyük çoğunluğu ne yaptığını kime hizmet ettiklerini bilmiyor!

Muhtıralar, bildiriler, bakın bazen Öyle bir işe yarıyor ki, gerçek seçmen ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin 1973 seçimlerindeki toplam seçmen sayısı yuvarlak olarak 16 milyon 800 bin, (resmi rakamlar) katılım oranı % 67, yanı 11 milyon 200 bin.

Oy kullanmayan; 5 milyon 600 bin.

5 Haziran 1977’de erken seçim oluyor. Seçmen sayısı 21 milyon 200 bin, 15 milyon 400 bin seçmen oy kullanmış, (bir evvelki se­çime göre 4 milyonluk artış sağlanmış.

Oy kullanmayan 5 milyon 800 bin.

1980 İhtilali’nden sonra, Anayasa için halk oylaması yapılıyor, 20 milyon 600 bin seçmen çıkıyor. Artış olacağına düşme var.

1973 yılından 1977 yılına, 5 milyon artış var 4 sene içinde. 1977’den 1982 yılma düşüş var. Bu ne demektir.

İhtilal olduğu sırada seçmenlerin 6 milyona yakın kısmı yok ol­muş. Dünya savaş’ında yok olmaz bu kadar insan. Peki, ne oldu dersiniz?

Merak edenler mutlaka bulacaklardır, 1977 erken seçimlerinde seçmen sayılarındaki artışın normal olmadığını. Merak etmeyenlere de biz söyleyelim: “Hile var, seçmen sayısı fazla gösterilmiş.”

Çünkü her defasında Sülo karşımıza çıkıp, “Dün dündür, bugün bugündür.”, “Verdimse ben verdim.” demedi mi?

İşte Türkiye’de siyaset böyleyse, birileri de zırt pırt bildiri verir adama. Herkes kurtarıcı rolüne hazırlanır. Bu da kaos demektir. Kaostan kaynaklanan düzende Göz Dağının siyasetidir. Bu siya­sette bilerek veya bilmeyerek birçok şahsiyet bulaşmış mıdır ondan emin değiliz ama kötü siyaset yaptıklarından emin olduk. Biraz hatırladıklarımızı anlatalım.

Süleyman Demirel; 1964 yılında AP kongresinde genel başkan olunca, Türkiye Cumhuriyeti siyasette böyle bir adam görmemişti. “Dün dündür, bugün bugündür” onun zamanında felsefe olmuştur.

Demirel korku siyaseti üretti. Orakoğlu 28 Şubat sürecinde Cumhurbaşkanı Demirci’m kriz siyaseti izleyerek Önemli rol oyna­dığını belirterek, “Geride bıraktığımız dönemi anlamak için Cum­hurbaşkanı Demirel’i çok iyi değerlendirmek, izlediği siyaseti iyi analiz etmek gerekiyor. Demirel 25 Aralık’tan beri siyasette ina­nılmaz bir aktivite sergilemiş ve bir anlamda 28 Şubat’ın gerçek­leşmesine yol verdiği gibi, bu süreçten başka 28 Şubatlar çıkarma ustalığını da göstermişti. Demirel bunu yaparken hem Mesut Yılmaz’ı hem de Hüsamettin Cindoruk’u yakın çevrede tutmaya özen göstermiştir.” diyor. Orakoğlu şöyle devam ediyor: “Korku üzerin­den siyaset yapan Cumhurbaşkanı, 28 Şubat’tan kalma korkular buhar olmaya başlayınca bunları yeniden üretmeye çalışıyor. Demirel’in bilinen kışkırtıcı üslubu onun ne demek istediği her za­man belli olmasa bile bir kaosu hedeflediği kolayca anlaşılıyordu. Demirel durup dururken soruyu kendine soruyor yani bunalımın fitilini yakıyor sonra da körüklüyordu.” 40

Zamanın Genelkurmay Başkanı Muhsin Batur’da Cevizkabuğu programında “S. Demirel’in fikirlerinde daima çelişki vardır.” diyor. Biz de doğru söylediğini hemen örnekleri ile verelim.

Batman ilçemizde vali ziyaretinde ihtilaller ve muhtıralar için söylediği; “Bu bir siyasi olay değil görevdir. TSK’nın görevini yap­mama gibi seçeneği yoktur.” 01.10.2006 günü yayınlanan Milliyet Gazetesi’nde haberdi. Burada TSK’yı savunma durumuna geçmiştir.

Yine 1.24.2006 günü yayınlanan Milliyet Gazetesinde başka bir olay için de söylediği “Derin Devlet Askerdir” sözleri TSK için eleştiriydi. Cumhurbaşkanlığı yapmış biri böyle çelişkili konuşursa ülkeyi her zaman için kaosa götüreceğini bilmesi lazım!

Korkut Özal ise, Nail Gürelinin, Gerçek Tanık kitabında söyle­diği; “… Mafya sektörü Ecevit’e hükümeti kurmada çok yardımcı olmuştur. Bunu o zaman

                                                          

40- 28 Şubat 2003 – Yeni Şafak Gazetesi – Abdullah Muradoğlu

  1. Demirel’e de söyledik ‘Aman o İşe karışma’…” dedi.

Yani Mafya’dan uzak dur ben onları çok iyi bilirim.. 1965’ten beri 7 kez başbakan, 1 kez de Cumhurbaşkanı olan S. Demirel ül­keyi yönettiği yıllarda birçok ülke refaha ve demokrasiye erişirken, bizde de ihtilaller, muhtıralar vardı. Kardeşi, yeğeni, yakınları ikti­darın sefasını sürüyorlardı.

Süleyman’ın Başdanışmanı Hayri Gökdemir; 1930, Elazığ do­ğumlu. Babası koyu bir AP’li. Hayri Bey’in S. Demirel ile tanışma­sı 1960 yıllarında Devlet Su işlerinde olmuş. Köşk’e kadar çıkmış. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın, meşhur Yeşil’in telefon görüşmelerini, Susurluk raporları ile Mesut Yılmaza ver­mesi, Hayri Bey’in nasıl işlere bulaştığını göstermekte. Hayri Baba’nın, mafya babaları tarafından da sevilmesi ve birtakım işlerini yaptırmaları nedendir acaba, bilmek isteriz.

Zamanın birinde mafya babalarından Kürşat Yılmaz’ı Burdur Cezaevinde ziyaret etmesi, (Hürriyet gazetesi, 26 Mart 1998) gü­cünü göstermekte. Bu gücü de tabi ki S. Demirel’in sağ kolu ol­masından alıyor. Hayri Baba bir de köşkün kadrolu elemanıdır. Mersedes kaçakçılığından yargılanan oğlu, yakalandığında üstün­den başbakanlık koruması ve polis kimlikleri çıkması da ilginçtir.

12 Eylül 1980 günü rahmetli Uğur Mumcu da “Kim Bu Hayri” başlığı ile yazı yazmış, kardeşinin eroin kaçakçılığından mahkum olduğunu anlatıyordu. Bir de Susurluk komisyonunda adı sık sık geçmektedir.

Bunları S. Demirel’in bilmemesi mümkün müdür? Hâlâ da ya­nında bulunmaktadır. Hayri Baba…

Korkut Özal, eski bakanlarımızdan (Tarım ve İçişleri), ODTÜ’de hocalık, TPAO Genel Müdürlüğü, DSİ Daire reisliği ve 1970’li yıl­lardan beri Türkiye’nin siyasetinde rol alan her devrin adamı. T. Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı yaparken kavgalı olduğu Rahmi Koç’u barıştıran! AKP iktidarını, Türkiye’nin başına geti­ren midir, bilemiyoruz ama seçim hilelerini iyi bilen. Petrolden bü­yük kazanç sağlayan, Faizsiz kazanç (kâr ortaklığı) işini Türkiye’ye sokan. Bu yollarla çok büyük kazanç elde ettik (Haram ile Büyük kazanç arasında hiçbir fark yoktur aslında) diyen Nakşibendi tari­katına bağlı bir müslüman vatandaşımız.

ABD ve S. Arabistan’daki dostları vasıtası İle (ABD’deki Mormonların dini gibi) ılımlı İslam Cumhuriyetini hayal eden bir kişilik.

“Mormonlar’ı tanıdıktan sonra Müslümanlığımdan utanıyo­rum” 41 sözünü söyleyen de kendisidir. Demek ki İslam’ı yanlış öğ­renmiş! İnsan herkesi kendi gibi zannederse böyle talihsiz bir lafı söylemesi kaçınılmaz olur.

Mormonlar kimdir biraz açıklayalım; Joseph Smith adında yahudi kökenli biri tarafından kurulan, hıristiyan görünüşlü, hem din, hem de mezhep tavırlı bir teşkilatın mensuplarıdır. 1884 yılın­da “Siyon’un Gözetleme Kulesi Topluluğu” olarak örgütleniyorlar. Yaşadıkları yere, muhteşem kaya oluşumlarının, heybetli ve güzel                                                   

41- Gerçek Tanık, Nail Güreli s. 18

olması nedeniyle Siyon Vadisi demekteler. Mormonluğun esas hedefi, insanları Siyonist Yahudiler’in tuzağına düşürüp, Göz Da­ğına hizmettir.

Mormonlar’ın sayısı şu anda beş milyonun üstündedir. Amerika Birleşik Devletlerinin UTAH eyaletinin merkezi olan Salt Lake City bugün Mormonlar’ın merkezidir. Hatırlarsanız 2007 yılında Nokta dergisinde yayınlanan andıç meselesi buradan gönderilmiş­ti. Hatta Genel Kurmay Başkanı Y. Büyükanıt’ı çete kurmakla suç­layan savcının da buraya kaçtığını Kanaltürk TV’de Tuncay Özkan söyledi. Burası değerli bir yer anlaşılan!

AK Partinin oluşumundaki en büyük güç müdür? Bilemiyoruz. Rahmi KOÇ ile T. ERDOĞAN’ı barıştıran ve ABD’ye dostlarının yanma gönderip hicazet ve finans işini malum hoca ile ayarlaması kendi ağzından dostlarına anlatmış mıdır? Bunu da bilemiyoruz.

Dostu olan Nail Güreliye Gerçek Tanık kitabında seçimlerde nasıl hile yapıldığını anlatırken bizimde aklımıza 2002’de AK Par­ti birden kurulup iktidara geliyor, 3 ay içinde. 3 aylık karı-koca bir­birini tanımazken bunlar iktidara geldiler, millet de tanıyıp oy ver­di. Burada K. Özal’a tamamen katılıyorum seçimlerde hile oldu­ğuna. Siyonist Finans olmadan mümkün müdür? Akıllı olan hiç kimsenin inandığını görmedim duymadım. Zaten Tayyip Erdo­ğan’ın milletvekili seçilmesi için iptal edilen Siirt seçimleri sonra­sı genel seçimlerin iptali de gerekmiş, olmasına ve bu yolda yargı kararları olmasına rağmen Yüksek Seçim Kurulu Başkanı neden “Seçimler iptal olursa kaos olur” demiştir? Hukukun ve kuralların yerine getirilmesi hangi ülkede kaos oluşturmuştur?

Kitabımızın basılma aşamasında, 28 Mart 2008 tarihinde Show TV’deki Siyaset Meydanı’nda “ABD’yi yöneten ve Bush’a talimat veren gizli güçler var” demesi bilinen gerçeği TV programında söylemesi, bizim bu kitaba gizli güç değil de, ismini Göz Dağı koymamız yerindedir. Bunlar artık gizli filan değildir, bizimkiler korktukları için ismini koyamıyorlar bu Siyonist Yahudilerin.

Şevket Demirel, Süleyman Demirel’in kardeşi ve işadamı. TMSF haciz kararı alarak mallarına el koydu. S. Demirel’de basına, “Devlet gasp yapmaktadır.” dedi. Başkasına yapılıp da bu lafı söylemiş birine… Kim söylediyse halt etmiş, Devletin görevine kimse gasp diyemez derdi, bize Öğrettiği kıvraklık ne yazık ki!

Yahya Demirel, 1975 yılında İsviçre’deki hayali şirketler aracı­lığıyla mobilya yerine sunta ihraç ederek, haksız yere KDV iadesi alır. Ortağı AP milletvekili ermeni asılı Mıgırdıç Şellefyan’ın oğlu­dur. 21 Mart 1980 vergi kaçırmaktan 1,5 yıl hapis cezasına mah­kum oldu.

Murat Demirel, Süleyman Demirel’in yeğeni, banka yolsuzlu­ğundan (750 trilyon) ceza aldı. Dosyası kaybolduğundan zaman aşımına uğrayarak içeride yatmaktan kurtuldu.

Necmettin Erbakan, Eski Başbakan, Devlet Bakanı, Parti Baş­kanı. 1967 yılında cazlı, danslı, içkili bir düğün töreni ile evleniyor. 41 yaşındaki Erbakan smokin ve papyonu, aynı zamanda sekreteri olan 24 yaşındaki eşi ise başı açık beyaz gelinliği ile dikkat çekiyor­du. Nikah şahitleri ise 33’üncü dereceden bir mason. Erbakan 1969 seçimlerinde milletvekili olmak için Adalet Partisi’ne başvuruyor, fakat reddedilince Konyalı tüccarların desteğiyle milletvekili seçi­lip siyasi hayata giriyor. Daha sonra parti kurup iktidar olma sava­şına katılıyor.

13 Mayıs 1990 tarihinde Sivas’ta yaptığı bir konuşma; “Cihada para verilmeden Müslüman olunmaz. Kişinin Müslümanlığı ciha­da verdiği parayla ölçülür. Bir Müslüman zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytü’l male, cihad ordusunun karargahına ve­recektir. Sen kendi kendine zekat veremezsin. Beytü’l mal dağıtır. Parti çalışmaları için zekat parasından harcama yapılır. Zara’ya il­çe müşahitleri seçmeye gideceksin. Atladın arabaya, arabanın benzini yok. İşte bu zekat parasıyla arabanın benzinini alabilirsin. Zekatı Refah’a vereceğiz, o uygun yerlere dağıtacak. Bunu böyle yapmakla zekatın kimin tarafından verildiği belli olmayacak, daha çok sevap alınacak, alanın kalbi Refah’a ısınacak. Böylece insan­ları Refah’a yani İslam’a çeviriyoruz. Refah’ın emrine itaat edece­ğiz, bu orduya dahil olacağız. Olmayanlar patates dinindendir… Sen gözünle emirin günah işlediğini görsen bile emire itaat edeceksin.” 42

Mersin’de İI Başkanları toplantısında yaptığı konuşmadan alıntı: “Çekiç Güç, Türkiye’nin tepesinde ne arıyor…. Türkiye’nin bö­lünmesi için bu güç getirilmiştir.. ABD, 70 yıl önce birinci Sevr’i tatbik etmeye çalıştı. Şimdi ikincisini… Türkiye’nin güneyinde Hıristiyan bir Kürt Devleti kurmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’yu bir biri­ne düşürecekler, dünya hakimiyeti kurmaya çalışmaktalar” Böyle konuştuktan sonra “Siyonizm dünyanın başına bela” demesi, ikti­dara geldikten sonrada Siyonist İsrail Devletiyle “Savunma Sanayi işbirliği” antlaşmasını imzalaması bununla ilgili ihalelerin Siyonist kuruluşlara verilmesi, siyasetini göstermektedir. İşte siyasetimiz böyle olursa, hırsız da çıkar ben aslında çalmadım yer değiştirdim der. Neyle ispat edeceksin hırsız olduğunu? Eylemiyle değil mi! Peki sen de imza atarak eylem yapmıyor musun?

27 Ağustos 1980: Alman Hükümeti, Türkiye’ye verdiği nota­da MSP Genel Başkanı ve eski Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı eroin kaçakçılığı ile suçladı.

28 Ağustos 1980: Ankara Savcılığı, Erbakan’ın dokunulmaz­lığının kaldırılmasını istedi.

 

30 Haziran 1977: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın kardeşi Akgün Erbakan, Ankara 10. Sulh Ceza Mahkemesince dolandırıcılık suçundan mahkum edildi. 2007’nin başında da ken­disi mahkum oldu ama evinde göz hapsinde tutulmak üzere.

Tuncay Mataracı, Eski Gümrük ve Tekel Bakanı, kaçakçılığın bilinen ve ortaya çıkan en büyük boyutu bu devlet görevlisi za­manındaydı. Kardeşkanının döküldüğü zamanda (sağ-sol davala­rı) gümrüklerden geçen binlerce silah ile milyonlarca merminin rüşvetini alıp görevine devam ediyordu. Milli Güvenlik Konseyince 1981 yılında Yüce Divana sevk edildi. Suçlu bulunarak 36 sene ağır hapis ve memuriyetten temelli men cezasına çarptırıldı.

                                                          

42- www.turkmania.com/archive/

İsmail Özdağlar, ANAP’ın kurucularından, Eski Devlet Baka­nı 1985 yılında görevi kötüye kullanmaktan Yüce Divan’da yargı­lanıp, 2 yıl hapis ve 30 bin TL ağır para cezası aldı. Rüşveti aldığı şahıs Armatör Uğur Mengenecioğlu verdiği rüşvetin parasını da­hi geri istemişti.

Cavit Çağlar, eski Devlet Bakanı, Sanayici. “Etibank davası” kapsamında daha önce verilen kararın Yargıtay’ca bozulması üze­rine yeniden yargılanan sanıklardan iş adamı Cavit Çağlar, “nite­likli dolandırıcılık” suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan,  Eski Enerji Bakanları, Rüşvet karşılığında enerji ihalesi vermek, ihalelere fesat karıştır­mak, usulsüzlük ve yolsuzluk hakkında hâlâ yargılanmaktadır.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na yönelik çete, yolsuzluk, rüşvet operasyonunda gözaltına alınan diğer 13 zanlıdan yedisi tutuklandı. Tutuklananların ikisi bürokrat, dördü işadamı ve bi­risi de çaycı. Dönemlerindeki Enerji Bakanlığı’nın gerçekleştirdi­ği 20 ihaleye çete kurarak fesat karıştırdıkları ve rüşvet verip aldıkları gerekçesiyle gözaltına alınan Türkiye Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) Genel Müdür vekili Önder Piyade, EÜAŞ Genel Müdür Yardımcısı Servet Üst, Ezgi İnşaat’ın sahibi İbrahim Selçuk, Ka­zancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cemil Kazancı, AKP Batman Milletvekili Nezir Nasıroğlu’nun kuzeni ve Fernas İnşaat’ın sahibi Muzaffer Nasıroğlu, Yalçın Selçuk, Necati Altın, Yaşar Giregiz tutuklanarak cezaevine kondu.

Rahşan Ecevit affı diye bildiğimiz af olmasaydı Ersümer bey 39 yıl yatacaktı.

Savcı iki bakana 64 yıl istedi. İhaleye fesat karıştırmaktan Yüce Divan’da yargılanan eski bakan Ersümer’e 36, Çakan’a ise 28,5 yıl hapislik talep etti. Görüşünü açıklayan Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, “Cumhur Ersümer’in üç ihaleye fesat karıştırdığını, bu ne­denle üç kez cezalandırılmasını..” talep ediyor. Bu haber, 31 Mart 2007 Sabah Gazetesinin manşetiydi.

Mesut Yılmaz, Eski Başbakan, Dışişleri Bakanlığı ANAP’ın Başkanlığını yapmış, Susurluk Komisyonu’na ifade vermiş kişi.

Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, Türkbank ihalesine fesat karıştırdıkları iddiasıyla Yüce Divan’da yargılanan eski Başbakan Mesut Yılmaz ve eski Devlet Bakanı Güneş Taner’in davalarının, zamana­şımından dolayı düşürülmesini talep etmesinin sebebini, suçun yeni TCK’ya göre, “ihaleye fesat karıştırma” değil, “görevi kötüye kullan­ma” olduğunu ve bu suç için aranan 5 yıllık zaman aşımı süresinin dolduğunu belirterek, bu nedenle davanın düşürülmesini istedi.

Polis Müdürü Şerafettin Bural’ın TBMM Yolsuzlukları Araştır­ma Komisyonunda verdiği ifade, Zaman Gazetesinin 05.06.2003 günü yayınlandı. ANAP eski Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın kar­deşi Turgut Yılmaz’ın “Örümcek Ağı” operasyonun önünü kestiğini ileri süren polis müdürü Ş. Bural, “Seçime gidilirken bu işin tepe noktasına ulaşıldı. Tepe noktasındaki kişinin kardeşine de ulaşıldı. Bu kişinin adı Turgut Yılmaz’dır.” dedi. Bural, “İşin kendilerine uzanacağını anlayınca operasyon ekibini dağıttılar.” ifadesini kul­landı. 10 milyar dolar buhar olup birçok firmanın kasasına devlet yolu ile girmişti artık. Bir örnek ile hatırlatalım. Bilindiği gibi ‘Örümcek Ağı Operasyonunda adı geçenlerden birisi de Tuncay Özilhan’dı. Örümcek iddiaları arasında Özilhan’ın şirketleri ihra­cat taahhüdüyle ucuz kredi almış ama ihracat yapmamıştı. Yani ta­ahhüdünü yerine getirmemişti. Daha doğrusu taahhüdünü Orhan Aslıtürk’ün hayali şirketlerinden naylon fatura alarak kapatmaya çalışmıştı. Örümcek Ağı operasyonu bir takım siyasi girişimlerle ya­rım bıraktırıldı. Kambiyo Affı’yla TUSIAD Başkanı Özilhan, Örüm­cek Ağı’ndan hiçbir zahmete girmeden yasaların elinden yakasını kurtarıyor.

Kambiyo Affını sağlamak üzere Vergi Konseyi kuruldu. Bu Konsey’in başkanlığına da Mustafa Uysal getirildi. Mustafa Uysal Ana­dolu Endüstri Holding’in Mali işler Koordinatörü. Yani Özilhan’ı da kurtaracak olan af hazırlıkları, Özilhan’ın maaşlı elemanının başkanlığında yürütüldü.

TBMM Genel Kurul Tutanağı 29.8.2003; bu kambiyo affı, ilginç bir af; çünkü burada, bir kere, çok düşük birtakım bedellerle kam­biyo yükümlülüklerini yerine getirmeyenler; yani, 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Yasaya aykırı davrananla­rın, çok küçük birtakım bedeller ödeyerek bundan kurtulmaları mümkün hale geliyor. Örneğin, bu getirdiğiniz af tasarısının 1 inci maddesinin (b) fıkrasında, özetle “Yurda getirmekle yükümlü ol­dukları kıymeti yurda getirmeyenler, bunun yüzde 5’i tutarında bir ağır para cezasıyla kurtulurlar” deniliyor. Eskiden neydi; bu getir­mekle yükümlü olduğu tutarın kendisi kadar bir miktara çıkabiliyordu. Belki ağırdı, bunu azaltmak gerekirdi; iyi ama arkadaşlar, yüzde 100 olmasın da, bu, yüzde 5 mi olmalıydı?! Yani, bunun karar noktası, denge noktası bu muydu?! Yüzde 5’le mi bu yükümlü­lüklerden kurtulmak imkanı olacaktı!? İşte minareyi çalan, kılıfını böyle uyduruyor.

Mesut Yılmaz, Susurluk kazasında fotoğrafın net olması, kendisininde net görmesinden sonra “Hiç kimse Susurluk’un kapandığı­nı sanmasın. Bunları ortaya çıkarmak için gücümün hepsim kul­lanmazsam; başbakanlık bana haram olsun.” Başbakan Yılmaz bu sözleri Karabük’te söyledi ve şöyle devam etti: “Susurluk ve ondan önceki cinayetlerin arkasındaki gerçekler ortaya çıkmadan hiç kimse Türkiye’de hukuk devletinin işlediğine inanmasın.” Ortaya çıkmadığına göre!

31.10.2001 – 11.01’de Susurluk komisyonuna verdiği ifade: “… O adamlar da o sırada MİT’in dışında, MİT’ten uzaklaştırılmışlar, bir kısmı MİT’in içinde, bir kısmı dışında. Bana söyledikleri şey şu­dur: ‘Bizim bu raporla yapmak istediğimiz, bu raporu düzenlemekle yap­mak istediğimiz, birtakım imanları tahkir etmek değildir, onları küçük dü­şürmek değildir. Biz, bir tehlikeyi işaret etmek istiyoruz- Türkiye’de, orga­nize bir mafya olayı oluşuyor ve bu mafya, devletle organik bağa geçmek için akıl almaz yöntemlere başvuruyor. Bu başvurduğu yöntemler para ola­biliyor, menfaat olabiliyor, bazen ahlakı zaaflar oluyor; ama bu mafya dev­letle böyle organik bir bağ kurmayım şeyi içerisindedir, biz bunu teşhir et­mek istiyoruz.’ Şimdi, bu son olaylarda görüyorum ki, aslında, bu, o zaman, hakikaten, daha ciddi üzerinde durulması gereken bir uyarıymış ve bilhassa, 1993’ten sonra, hu uyarının çok ciddî izlenme­si gereken bir noktaya geldiğini görüyorum. Yani, devletin aradığı yeraltı dünyasının ne kadar ismi varsa, bakıyorsunuz, devletin üst düzey görevlileriyle bir aradadır. O şey de herhalde size gelecek, Devlet Güvenlik Mahkemesinde resimler var, Abdullah Çatlı’nın çantasından çıkan resimler var, devletin emniyet müdürü, aşiret reisi, milletvekili, 30 tane resimde beraberler, Ege’de tatil yaparken beraberler, tatil köyünde beraberler, Siverek’te Bucak’ın evin İka­metinde beraberler. Bunlar gibi, şu anda kamuoyuna yansımamış olan çok yoğun ilişkiler söz konusu; devletle mafya adeta iç içe ol­muşlar. Ben, şimdi, bundan en fazla mutazarrır olan insanlardan biriyim.” Verdiği bu ifadede MİT’e görev yapan İnsanların söylediği organik bir bağ var demeleri bizim de teorimizi güçlendirmektedir.

İfadesine devam edelim: “… ben diyorum ki, 1993 yılı sonun­dan itibaren bu İlişki artık, işbirliğine dönüşmüş; yani, emniyetin, eskiden beri, bu tür yeraltı dünyasıyla ilişkileri olabilir, onların ba­zılarını kendileri için kullanabilir, bazı şeyleri görmezlikten gelebi­lir filan; ama artık olay 1993 yılından itibaren sistematik bir işbirliğine dö­nüşmüş, operasyonlar beraber yapılıyor, haraçlar paylaşılıyor. Yani, devletin içindeki birtakım görevlilerle, mafya, artık, bir işbirliğine girmişler. Söy­lemez olayında biz bunu gördük; ama şimdiki olayı karşılaştırdığım zaman görüyorum ki, Söylemez olayı çok mütevazı bir olay, çok küçük çaplı bir olay. İçinde beş-altı tane asker var, beş-on tane em­niyet mensubu var, işte, bir de aşiret reisi var, birkaç tane de maf­ya mensubu var. Aslında, bu olay, onun yanında çok daha devasa bir olaydır. Söylemez olayını ben Başbakan olduğum halde, üstüne gittiğim halde ortaya çıkaramadık, bir yerde tıkandım; adamlar da altı aydan beri firardalar, devletin emniyet müdürleri firarda. Ben, bugün iddia ediyorum, zirvede de iddia ettim ki, onlar, aslında, devletin içindeki bazı insanlar tarafından şu anda himaye ediliyorlar, saklanıyorlar. Bunun içerisinde devletin valisi var, emniyet müdürü var. Şimdi, böyle bir ilişkiler ağının karşısında, iyi niyetli savcılarla, iyi niyetli müfet­tişlerle, iyi niyetli komisyonlarla netice alınabileceğini sanmıyo­rum. Arkada, çok güçlü bir irade lazım yani, bir devlet iradesi la­zım. Biz, bu işi ortaya çıkaracağız, sonucu ne olursa olsun, sade laf­la değil, fiilen bunu ortaya koyacağız, devleti bu kirlilikten kurta­racağız iradesi lazım. Ben bu iradeyi göremiyorum, bugünkü Hükü­mette göremiyorum, ben, pazar günü yüzlerine söyledim. Siz, olayı or­taya çıkaracağım diyen emniyet müdürünü görevden uzaklaştırıyorsanız, siz, fezleke düzenleyen savcıya, bir genelge yapıp da, fezlekesini iade edi­yorsanız, o zaman, bu aslında bir mesajdır, bütün bu işleri soruşturanlara mesajdır. Bu işte fazla ileri gitmeyin, bir netice alamazsınız demektir. Bana bu mesaj defalarca verilmiştir, bu uyarı gelmiştir, bu işleri fazla karıştırma denmiştir, bu işleri karıştırman kötü olur denmiştir.”

Fazla söze gerek yok. Bir ülkenin Başbakanı ol, bunları söyle, bu bizim yazdığımız kitap hiçbir şey değil, ifadeye devam edelim: “… Ben, istihbarat konusunda, devletin çok pahalı çalıştığını çok büyük fonlar harcadığını; ama çok az verim aldığını, bu kuruluşla­rın verimsiz çalıştığını, bu kuruluşların birbiriyle gereksiz bir reka­bet içinde olduğunu, hatta çatışma içinde olduğunu ve hepsinden kötüsü bu kuruluşların emniyet istihbarat dahil, MİT’in, zaman içinde 1993’ten sonra, siyasî amaçlarla, iç politika amaçlarıyla kul­lanıldığı düşüncesini taşıyorum. MİT’in içerisinde, ilk defa, Sayın Çiller’in Başbakanlığı döneminde özel bir birim ihdas edilmiştir. Mehmet Eymür’ün yeniden MİT’e dönüşü, o birimin oluşturulmasıyla eşzamanlıdır; o birimin başına getirilmiştir. O birim, aslında, kontrterör birimi olarak adlandırıldığı halde, benim bilgime göre iç politikaya müdahil olmuştur; bizi filan izlemeye kalkmıştır, bizim telefon görüşme­lerimizi dinlemeye kalkmıştır. Emniyet istihbaratı, aynı şekilde, bana göre, son iki-üç yıldan beri, iç politika amaçlarıyla kullanılmaktadır. Ben, istih­barat alanındaki kargaşa yanında, dağınıklık yanında, devletin, is­tihbaratı bu şekilde siyasi amaçlarla kullanmasının da çok büyük bir zafiyet olduğuna inanıyorum.” diyerek oluşumun siyasete karıştığını söylemesi, yine bizim teorimizi güçlendirmektedir.

Bu olayları Susurluk komisyonuna anlatmasından sonra, Beyaz Enerji operasyonunu yürüten Jandarmayı Gestapo diye suçlaması ne kadar doğrudur? İşte her şey birbirine geçmiş durumdadır. Bu­rada güçlenen, bu kaos ortamını hazırlayan yapan oluşumdur.

Bir diğer söz verenleri de hatırlayalım. Gazeteci Uğur Mum­cunun suikastın gerçekleştirildiği 24 Ocak 1993’te devleri yöne­ten dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in verdiği “namus söz­leri ve onur borçları” yerine getirilmedi.

Bunların hepsini yazsak ömrümüz yetmez. İş adamlarımız, Göz Dağı’nın taktiklerini iyi öğrenmişler ki Rockefeller’in şirketlerinde olduğu gibi Cavit Çağlar, Jandarma Gen. Kom. Sonra MİT Müsteşarlığı yapmış Teoman Koman’ı, Dinç Bilgin’i, Etibank’ı, Oramiral Vural Beyazıt’ı, Hayyam Garipoğlu’nu, Sümerbank’ı, K.K. Komutanı Muhittin Fusunoğlu’nu, beyaz enerjide tutuklanan Turgay Ciner’i, Genelkurmay 2. Başkanlığı yapmış Ahmet Çörekçiyi, Park Holding’i alarak, emekli paşaları da dahil etmek suretiyle Türk Si­lahlı Kuvvetlerini yolsuzluğa ve çeteleştirmeye bulaştırmak! 2007’de bir savcı Genelkurmay Başkanını çete kurmakla suçlamadı mı? TSK’nın başı olan bir komutanın böyle işlere ihtiyacı olur mu zaten elinde koskoca bir ordu var. Bunlar yıpratma politikası­dır. Şahsi oluşumlar olmuştur ama TSK’yı bu işin işine sokma Göz Dağı’nın siyasetidir. 43

Faruk Mercan’ın kitabında, “Bu emekli paşalarımız da zamanların­da çok güçlü birer askerdi. Hatta ANAP Eski lideri Mesut Yılmaz 16 Ocak 1995 günü ’12 Mart kokusu alıyorum’ derken bu paşalarımız gö­rev yapmaktaydı. 12 Mart 1971 muhtırasını kastetmişti.” diyor. Yaza­rımız devam ediyor, “29 Temmuz 1995 günü Ankara, korkunç bir ola­ya şahit olmaktaydı. Genelkurmay istihbaratında görevli Üsteğmen İsmail Kitapçı, Cumhurbaşkanı S. Demirde, Başbakan Tansu Çil­lere, Genelkurmay Bşk. İ.H. Karadayı’ya bir mektup göndererek, yu­karıdaki bahsi geçen paşalarımızı ‘ihtilal yapmağa hazırlanıyorlar’ diye uyarıcı bir mektup gönderiyor.”

Burada üsteğmenimiz görevini yapıyor ama ceza almaktan kurtu­lamıyor. Üsteğmeni niye istihbaratçı yapıyorsunuz? Bu tür olayları öğ­renip yetkili yerlere bildirmesi değil midir görevi? Aslında söylemeyip görevini kötüye kullansaydı o da suç. Yani yukarı tükürse Göz Dağı, aşağı tükürse Göz Dağı. Zaten bazı paşalarımız emekli olduktan sonra sanki yüzbaşıyı doğrularcasına ülkeyi mahveden, soyguncuların şirketlerinde görev almışlar! Onların da soyguncu olduğu anlamına gelmez ama ne acı birşey yıllarca çalış, didin dur, Türkiye Cumhuriyeti’nin paşası ol, sonra da git hırsız, arsız yanında maaşlı elaman ol. Ama nereden bilecekler kavun değil ki koklayasın! Sonra işleri de de­ğil kimin ne yaptığı ne yapacağı! Adamlar emekli olmuş!

Tansu Çiller, “Bu devlet çökmüştür” diyen, Eski Başbakanlardan, ABD vatandaşlığı bulunan. Çiller örgütü diye geçen çeteleşmenin baş aktörlerinden, TMMB susurluk komisyonunda anlatılanlar, böyle söylemektedirler.

İşçi Partisi başkanı Doğu Perinçek anlatmaktadır: “Çok tehlikeli bir çeteleşme, tamamen ABD’ye çalışmaktadırlar. Ülkücü isimlerle birlikte hesapta devlete

                                                          

43- Apolet Kılıç ve İktidar kitabı, Faruk Mercan S. 31

çalışmaktadırlar. Devlet, A. ipekçinin, U. Mumcu’nun, E. Bitlis Paşanın ve diğer aydınların öldürülmesinde ne yarar sağlayacak.” Devlete en lazım olan ve devlet için çalışan insanlar.”

Haksız mıdır, çoğunun katilleri idealist şahıslar(!) ve hepsi de devlet için yaptık diyorlar. Devlete en faydalı olan insanları nasıl yok ederler. Bunlar Göz Dağına hizmet ettiklerini hiçbir zaman çözemeyecekler. Gözü kara mert çocuklar!!!

Gelelim Başbakanlığı zamanındaki yolsuzluğa… 17 Mayıs 1995 tarihinden 15 Şubat 1996 tarihine kadar 9 aylık süreç içerisinde, TEDAŞ yolsuzluklarıyla ilgili sayısız haber kupürleri vardır ve ba­zı büyük gazeteler, hu olayın takibi için Özel muhabirler görevlen­dirmişlerdir.

15 Ocak, Hürriyet: “TEDAŞ ihaleleri iptal edildi.”

19 Ocak, Hürriyet: “TEDAŞ ihaleleri arapsaçına döndü.”

05 Şubat, Hürriyet: “TEDAŞ’ta bürokratlar silahla konuştu.”

09 Şubat, Hürriyet: “Usulsüz TEDAŞ ihaleleri onaylandı.”

10 Şubat, Yeni Yüzyıl: “TEDAŞ kovboyları görevden almıyor.”

10 Şubat, Günaydın: “TEDAŞ yolsuzluğu incelemede.”

10 Şubat, Hürriyet: “Bakan: Rüşvet varsa bürokratlar almıştır. 15 milyar istediler.”

13 Şubat, Hürriyet: “Böyle cürete pes. Bakanın teftiş açtığı gün, evrak sahtekârına ihale verdiler.” Hep bunlar, basında çıkan ha­berlerdir.

TEDAŞ’ın başında dürüst bir Genel Müdür vardır. Bu Genel Müdür, 16 Mayıs 1995 tarihinde görevden alınmış, yerine, vekâle­ten birisi getirilmiş. TEDAŞ Yönetim Kurulu, 4 Temmuz 1995 tari­hinde, başlangıç itibariyle 3,5 trilyon lira, ama neticeten 10 trilyon lira tutarında 32 şebeke ihalesi için bir şartname hazırlamış, 18 Ağustos 1995 tarihinde Resmî Gazete’de bu şartname ilan edilmiş ve 6 Eylül 1995 tarihinde bütün teklifler toplanmıştır; 167 firma, 850 teklif vermiş ve bu tekliflerin tasnifine başlanılmıştır. İşte, bu arada, hükümet değişikliği olmuş, 5 Ekim 1995 tarihinde, Başbakan yine, Tansu Çiller olarak, Hükümet kurulmuş göreve başlamıştır.

İhale komisyonuna, yukarıdan, konuttan, Bakanı aşan müda­haleler başlamış tabii, özer Bey’den 27 Ekim’de, 32 ihale, 800 tek­lif veren 167 firma içerisinden, 25 firmaya bağlanmak suretiyle, ihale sonuçlandırılmıştır; ancak beklenmeyen bir durum olmuş, 16.11.1994 tarihinde, eski Genel Müdür, Danıştay kararıyla geri gelmiş, göreve başlamış; hemen, ihale dosyalarını istemiş, verme­mişler; genel müdür yardımcılarını çağırmış, gelmemişler; ertesi gün de, 17.11.1995 tarihinde, kendisini geçici bir görevle İstan­bul’a göndermişler, cuma günü saat 16.30’da.

Bu Genel Müdür, Başbakan’la görüşmek istemiş, telefonla ran­devular İstemiş; ama randevu verilmemiş; yazılı müracaatta bu­lunmuş; ama bu müracaat kabul edilmemiş. Pazartesi günü saat 16.00’da, İstanbul’da, özel olarak görevlendirildiği görevine başlar­ken, emre uymadın diye, aynı gün, kendisi açığa almıyor. Mesut Yılmaz, Susurluk Komisyonuna katilleri bulacağım diyen adamı gö­revden aldıklarını söylüyor da yolsuzluk yapanı ortaya çıkartan müdür ne ki?

Refah Partisi tarafından DYP Lideri Tansu Çiller aleyhinde Mayıs 1996’da verilen “Tedaş Yolsuzluğu” ve Haziran 1996’da ve­rilen “Çiller in Malvarlığı” hakkındaki soruşturma önergeleri; Refahyol iktidarının kurulmasından sonra Kasım. 1996 ve Ocak 1997 tarihli komisyonlarda DYP + RP oylarıyla aklandı. Aynı şekilde Aralık 1996’da bu kez de, “RP ile partinin milyarlarca lirasını bir bankada batıran Süleyman Mercümek arasındaki ilişkiye” dair ra­por DYP + RP oyları ile reddedilmişti. Medya ve kamuoyundaki değerlendirmeler doğru çıkmış, Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi aleyhlerindeki soruşturmaları kapatmışlardı.

Devlet içindeki oluşumlar eskiden beri vardı, şimdide var, ileri­de de olacaktır. Göz Dağının sermayesi bitmediği sürece!

HÜSAMETTİN ÖZKAN; Eski Devlet Bakanı, Milletvekili. Anayasayı alıp Sezere doğru atıyor. “Asıl sen bilmiyorsun Anaya­sayı… Nankör”

  1. YILMAZ: (Ecevit’e yavaş bir sesle) Çıksak iyi olur.

  1. ECEVIT: Bu koşullar altında toplantıyı devam ettirebilme­miz olanaksız (Ayağa kalkıyor. Hemen arkasından Yılmaz da aya­ğa kalkıyor ve birlikte salonu terk ediyorlar).

SEZER: Ben ne dedim ki?

  1. ÖZKAN : (Ecevit ve Yılmaz salonu terk ederken konuşma­ya devam ediyor) Daha ne diyeceksin? Başbakanla böyle konuşa­mazsın. Nankör. Seni halk seçmedi, bu üç genel başkanın iradesiy­le ve Meclis, Cumhurbaşkanı seçti seni. Şimdi hükümeti engelle­meye çalışıyorsun, nankörlük yapıyorsun. Tribünlere oynuyorsun, seyirciye gösteri yapıyorsun. Yüzde 25’çisin sen. Kanun çıkarıldı, kira artışları bu yıl yüzde 10’la sınırlandı ama sen kiracını yüzde 25’lik kira artışına zorluyorsun (Özkan bu sözlerinin ardından kal­kıyor, onunla birlikte Tantan ve Çakmakoğlu da kalkıp salonu terk ediyor).

Türkiye’de Göz Dağı’nın kullandığı hizmetkarları vardır. Bu si­yasete mensup kişiler, partiler üstü bir yaklaşım içindedir. Hangi partiye ait oldukları fark etmez, yolları ve amaçları birdir. Partileri kavga edebilir ama onlar daima dost kalır. Birbirleriyle görüşmek­ten hoşlanırlar, birbirlerine sempati duyarlar. Bazıları devamlı şekil­de parti değiştirir. Birbirlerini dinlerler, asla aralarında parti müna­kaşalarına girmezler (Ticaret yaparken münakaşa ederler). Türki­ye’de kim zengin olacak, hangi gazete patronu batırılacak veya tu­tulacak, kime bankayı hortumlatalım, bu yapılanma karar verir.

Türkiye’nin en büyük Naylon Faturacısı Orhan Aslıtürk’ün, Özkan’ın yengesinin kardeşi olduğu bilinmez, medyada yazmaz. İçi boşaltıldıktan sonra Fon’a devredilen bankalara, 4 yıl boyunca kendisine bağlı olan Halk Bankası tarafından tek imzayla açılan krediler, Beykoz Konaklarında sahip olduğu 2 villanın bedelimi acaba diye insan düşünmeden edemez.

IMKB Başkanı Osman Birsen’in danışmanı Emre Alkın, Öz­kan’ın damadıdır. IMKB danışmanı olması sakıncalı değirmidir diye yine düşünürüz.

Necati Kurmel, İstanbul’da bulunan Beykoz Konaklarını da yaptıran kişi midir? Kurmel 1988’de İstanbul’un en güzel bölgele­rinden birisi olan Pendik sırtlarındaki, Ballıca ormanlarında 7500 dönümlük yani 7,5 milyon metrekarelik orman arazisinin sahibi mi­dir? Bu arazi aslında devlet ormanı iken 1988 senesinde bu orma­nı söylentilere göre 50 milyon dolara, hem de devlet ormanıyken almış mıdır? Alındıktan hemen sonra orman 1989’da Özel orman statüsüne kavuşturuldu. 90 yılında ise kadastro yapılmadan bu arazilere tapu verildi. Bu arazilerin devlet ormanı olduğu Hasan Ekincinin Orman Bakanlığı yaptığı dönemde 3 müfettiş tarafın­dan hazırlanan teftiş raporlarında yer alıyor olması, devlet ormanı için trilyonlar harcaması, orman olduktan sonra bu bölge imara açılması… Bunun İçin bölgenin Önce ya Orhanlı ya da Akfırat isimli belde belediyesine bağlanacağı, ardından da belde belediyeleri büyükşehir denetimi dışında bulunduğu için imar izni verileceğinin belirtilmesi. Söylenenlere göre bu arazi tahsisinin arkasında da Hüsamettin Özkan olduğu doğru mudur, bilemiyoruz.

Kumarhaneler kralı Ömer Lütfi Topal’ın en yakın dostlarından birisi olan Kurmel Adana’daki Seyhan Otel ve Antalya’daki Saray Regency Otelinin ortaklarındandır. Ömer Lütfi Topal’la arkadaş­lıkları da bu iki otele dayanıyor. Bu İki otelin kumarhanesini 1991 senesinden, kumarhaneler kapatılıncaya kadar Topal işletiyor. Baş­bakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından 1997 sene­sinde hazırlanan susurluk raporunda Ömer Lütfi Topal’ın malvarlı­ğında 1991 senesinden itibaren ciddi bir artış başladığı yer alıyor. Yani Topal Kurmel’in otelinde kumarhane işletmeye başladıktan sonra servetine servet katıyor ama sefasını sürmeye ömrü yetmiyor.

Aslında bazı fotoğraflar yeter artar bile, fazla şey yazmanıza gerek kalmaz. Bu fotoğrafın çekildiği tarih: 30 Mayıs 2000. Yer: İstanbul Samandıra’daki Sabah Gazetesinin Print City adlı tesisleri…

Başbakan Yardımcısı DSP’li Hüsamettin Özkan, Maliye Bakanı ANAP’lı Sümer Oral, batık Etibank’ın ve Sabah’ın sahibi Dinç Bil­gin ile batık Etibank’ın o günkü Genel Müdürü Zeki Ünal, olduk­ça neşeli bir hava içinde uzun uzun sohbet ediyorlar değil mi ne var bunda. Yaklaşık 5 ay sonra da Etibank batıyor ama adam devletin en üst kurumuna kitap atıyor yahu… Bunların Etibank’ın batmakta olduğundan haberleri yok muydu? Açılışlarındaki eğlencelere katıl­dıkları grubun ne işler çevirdiğini bilmiyorlar mıydı? Murakıpların raporlarını okumuyorlar mıydı? Etibank’ı hortumlayanlar ile ikti­dar, aynı karede! Şimdi kitap niye atılıyor anlaşıldı mı? “Print City”, Bilgin Grubunun trilyonlar gömdüğü bir tesis ve 30 Mayıs 2000’de açılışı yapıldı. Açılışla, Sabah’ın ve Etibank’ın sahibi Dinç Bilgin ile Etibank Genel Müdürü Zeki Ünal konuklarını birlikte ağırladı­lar. Şeref konuğu iktidarın önde gelen ikilisi Özkan ve Oral, hal­kın hortumlanan paraları ile yapılan tesislerde pişkin pişkin gülüyorlar. Tam yedi yıl sonra 2007’de anlaşılıyor ve BDFK’ya devredi­liyor, hortumlanan paraları geri almak üzere. İçişleri eski Bakanı, Elazığ Bağımsız Milletvekili Mehmet Ağar, DSP’nin oylarıyla, Meclis Soruşturma Komisyonu tarafından aklandı. Mesut Yılmaz, Türkbank’tan sonra Körfez ihalesinde de aklandı. Yılmaz’ı aklayan komisyon raporu, 8’e 7 gibi sınır oyla kabul edilirken, DSP’nin fi­releri son anda devreye giren Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan tarafından engellendi. Yılmaz bu sonuçla, POAŞ, Kurtköy ve Türkbank’ın ardından, 4. Soruşturmadan da aklanmış oldu.

Hüsamettin Özkan, hükümetin gündelik hayatında denilebi­lir ki en önemli isim. Hem perde gerisinde olup hem de bu kadar önemli olmak, Türkiye’de çok rastlanan bir durum değil. Klasik siyasetçilerin yaptıklarının hiçbirini yapmıyor. Ne seçim bölgesin­de hafta sonu turuna çıkıp nabız tutuyor ne de açılışlarda temel atmalarda boy gösterip nutuk atıyor. O zamanlar, Hükümetin giriş­tiği bütün siyasi manevraların uygulayıcısı o. Muhalefetle bir uz­laşma arandığında da o akla geliyor, Cumhurbaşkanı’yla ya da Ge­nelkurmay Başkanı’yla görüşmek gerektiğinde de. Hükümetin Meclis çalışmalarını da o yönlendiriyor, her gün konuştuğumuz gündemide. Kriz anında Başbakanlık binasında liderlerin odaları arasında mekik dokuyan da o, görev tanımında yazmadığı halde ger­çekte ekonomiyi yöneten ve Hazine Müsteşarı ile Merkez Bankası Başkanı’nın temas kurduğu isim de o. Açlık grevleri devam eder­ken pazarlık başlayınca konuşulan da o, cezaevlerine operasyon başladıktan sonra kriz merkezini yöneten de o. Bir başka görevi, başbakan adına her türlü teması yürütmek. Buna basınla, işadam­larıyla temas ta dahil.

Turizm Bakanı Bahattin Yücel, Turgay Ciner ile DSP Milletve­kili Hüsamettin Özkan kanalıyla tanışmışlar. Yücel’in 1,5-2 milyon dolar civarındaki ticari sıkıntısı, Mehmet Üstünkaya’nın da devre­ye girmesiyle Ciner tarafından, Garanti Bankası’ndaki hesabından giderilmiş. Etibank murakıpları şok bir gelişmeyle karşı karşıya. Etibank’ın hesaplarını incelediklerinde, eski Turizm Bakanı Bahat­tin Yücel ve Sabah grubu ile Etibank arasında bir kredi ilişkisine rastlıyorlar. Buna göre Sabah grubu ile Bahattin Yücel ortak bir şirket kurmuş ve Etibank bu şirkete 2,5 milyon dolar kredi vermiş. Belgelerde Bahattin Yücel’in imzası var ama Yücel hiç para alma­dığını iddia ediyor. Murakıplar şok oluyorlar, konuyu DGM’ye in­tikal ettirmek üzereler. Böyle bir gelişme eski Turizm Bakanı Ba­hattin Yücel’i çok zor duruma sokuyor. Etibank’ın paralarından sonra madeni de gidiyor. Ciner-Çörtük ortaklığında Mesut Yılmaz imzası ile 8 milyar dolarlık Beypazarı Trona Maden Yatağı Park-Bayındır ortaklığına veriliyor, imzalar zamanın Başbakanı Mesut Yılmaz ile Başbakan Yardımcıları Bülent Ecevit ve Hüsamettin Özkan’a ait. Park Holding’in sahibi Turgay Ciner ile Bayındır Hol-ding’in sahibi Kamuran Çörtük’ü 8 milyar dolarlık “stratejik ma­den ortaklığında buluşturan ismin Mesut Yılmaz olduğu belirtili­yor. Kamuoyunun yakından bilmediği bu ortaklık, I997’de Eti So­da A.Ş. adıyla gerçekleşti. Türkiye’deki soda yatakları, ABD’den sonra dünyadaki ikinci önemli yatak olarak kabul edilmekte. So­da külünün hammaddesi olan Trona, cam sanayisinin ana ham­maddesi. Ayrıca, alüminyum üretimi, sabun ve deterjan, kağıt, su­yun sertliğinin giderilmesi, petrol rafinerisi, metal arıtımları, bo­ya, tekstil, parfümeri, döküm sanayisi, galvaniz kaplama, sondaj, fotoğrafçılık gibi birçok alanda kullanılıyor. Turgay Ciner’in siya­set sahnesindeki dostları arasında Turgut Özal, Hüsamettin Öz­kan, Bahattin Yücel, Mehmet Ağar gibi isimler bulunuyor. Hatta Ciner’in emekli polis olan abisinin “TC” rumuzlu yatında Turgut Özal’la birlikte fotoğrafı basında yayımlandı. Hüsamettin Özkan becerikli bir politikacı. Hüsamettin Özkan seçilip ilk kez Anka­ra’ya geldiğinde, TBMM başkanlığına verdiği ‘mal beyanı’ itibarıy­la, “Meclis’in en fakir milletvekili” sayılabilirdi. Tanıyanlar öyle di­yorlar, ilk mal beyanında, ağabeyinin vaktiyle belediye başkanlığı yaptığı Bayrampaşa’da imara henüz açılmamış iki arsa mı görünü­yordu gerçekten?

Devlet bankalarının 20 milyar $’ın üstünde “görev zararı” oldu­ğu biliniyor. “Bu paralar nereye gitti?” sorusuna, “Bankacılık konu­larında gizlilik esastır.” cevabı veriliyor. Gizlilik perdesi altında Halkbank, Vakıfbank, Emlakbank ve Ziraat Bankası kaynakları acaba kimlere kullandırıldı? Emlakbank, Genel Müdür Erdin Arı döneminde 40 milyon dolar kredi borcu bulunmasına rağmen Eti-bank’ı batıran Sabah Grubuna ek kredi açmış! Suçlanan Genel “Suiistimal yok. Borcu olan müşteriye ek kredi açılabilir. Halk Bankası, 100 milyon dolar alacağı varken 60 milyon dolar daha kredi vermiş. O sorun olmuyor da benim verdiğim krediler neden sorun oluyor? Bir yolsuzluk varsa sadece bir bankada değil, hepsin­de var” diyen Müdür Ari’nin suçlamasına konu olan Halkbank, DSP’li Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a bağlı. H. Özkan, bankacılık operasyonlarından sorumlu çalışma grubunun başına neden getiriliyor?

Hüsamettin Özkan ile Enerji Bakanı Cumhur Ersümer bacanakmış. Türkiye ile alay ediyorlar. Özkan, bankaların başına geti­riliyor. Orhan Aslıtürk, Maliye Bakanı Sümer Oral’ın kayınbirade­ri çıkıyor; Hüsamettin Özkan’ın ağabeyi olan Bayrampaşa eski Be­lediye Başkanı Necdet Özkan’ın eşinin de kardeşi çıkıyor. Şişli eski Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk’ün eşi Orhan Aslıtürk, naylon fa­tura operasyonu ile Egebank’ın içinin boşaltılmasına yardımcı olmuş! Aslıtürk, Egebank’tan kredi aktarılacak paravan şirketler bulun­masında da önemli rol üstlenmiş.

Egebank’ın GoldBis tarım ürünleri şirketine verdiği usulsüz krediyle ilgili olan herkes gözaltına alındı. Bütün yollar Ankara’ya çıkıyor. Murakıplar dert yanıyor, “Biz 100 küsur sayfalık rapor ha­zırladık. Etibank’a el kondu. Ama bizim raporumuzda iş Mesut Yılmaz’a, Güneş Taner’e, Hüsamettin Özkan’a uzanıyor. Bundan son­rası siyasi irade meselesi.” diyorlar ama Göz Dağı fazla kaşınmasını istemez tabiki.

Mehmet Ağar, Susurluk skandalında adı geçen bir numaralı isim. Eski Elazığ Bağımsız Milletvekili. Eski Emniyet Genel Müdürü, Eski Adalet ve İçişleri Bakanı. Şimdiki durumda DYP Başkanı. Abdullah Çatlıya, Yaşar Öze, Nurettin Güven’e ve Tarık Ümit’e yeşil pasaport ve uzman silah taşıma belgesi vermekle suçlanıyor. Dokunulmazlığı kaldırılınca sanık olarak bir kez hakim karşısına çıktı. Vali sıfatı nedeniyle itiraz edince, nerede yargılanacağına ka­rar verilmesi için dosyası Yargıtay’a gönderildi. Yeniden milletvekili seçilip dokunulmazlık zırhı aldığında, Yargıtay tarafından DGM’de yargılanmasına karar verildi. Ancak TBMM Adalet Komisyonu’nda DSP milletvekillerinin üstün gayreti ve oylarıyla aklandı. Dokunulmazlığının kaldırılması halinde davanın bir numaralı sanı­ğı olarak yargılanması isteniyordu. Konuşmaması ve konuşturulmaması kimlerin işine geldi?

Sedat Bucak, DYP Milletvekili aynı zamanda Urfa’nın Siverek kazasında ağa. 3000’e yakın korucusuna devlet tarafından maaş veriliyor. Toplamda çok iyi bir meblağ! Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasında otomobilden sağ olarak kurtulan tek kişi. Önce otomobilden çıkan silahların sonradan koyulduğunu ileri sürüyor. Bir ara hafızasın yitirdiğini de söylüyor. Ağarla birlikte dokunul­mazlığı kaldırıldığında DGM’de sanık sandalyesine oturdu. DYP’den Şanlıurfa Milletvekili olarak yeniden Meclise girince do­kunulmazlık zırhına yine kavuştu. Yargılama için dokunulmazlığı­nın kalkması bekleniyor.

İbrahim Şahin, Özel Harekat Dairesi eski Başkanvekili. 28 Mart 2000’de geçirdiği trafik kazası nedeniyle tedavi görüyor. Sol kulağının duymadığı ve hafızası yerinde olmadığı gerekçesiyle son savunmasını yapmıyor. Bu nedenle Susurluk davasında karar verilemiyor. Sanıkların af çıkmasını bekledikleri, bu nedenle da­vayı sürüncemede bıraktıkları İleri sürülüyor. Şahin’in çetede emir ve talimat veren yönetici olması suçundan 10 yıla kadar hapsi isteniyor.

Korkut Eken, emekli yarbay, eski MİT’çi, Özel Harekât Daire­sinde çalışmış, üstün madalyalı bir asker. MİT muhbiri Tarık Ümit’in öldürülmesinden birinci derecede sorumlu tutulan aranan Abdullah Çatlıya görev verdiği için suçlanıp yargılanan, K. Eken çetede yönetici olmak suçundan cezaevinde yattı.

Veli Küçük, Abdullah Çatlı, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ve Hadi Özcan’la ilişkisi olduğu ileri sürülüyor. (Şahısların ismi ve telefon numaralan cep telefonunda çıkması hiçbir şey ifade etmiyormuş) Kocaeli Jandarma komutanlığı sırasında Jitem’in kurucu­ları arasında yer alıyor. Çatlı öldüğünde hastaneyi arayarak cesedi­nin Sami Hoştan’a verilmesini isteyen kişi mi? Çatlı ile yaptığı telefon görüşmeleri nedeniyle yargılanması istenmiş ancak izin alınamamıştı. Tuğgeneralliğe yükseltilen V Küçük emekli oldu. Yargılanması için yeniden girişimler başlatıldı, Ergenekon çetesi adı altında.

Hanefi Avcı, Göz Dağının hiç istemediği bir emniyetçi. 1980’lerin başında Mersin’de Komiser iken, altın trafiğini içeren ve dönemin pek çok ünlü bankacısını hedefleyen fezlekesinde dö­nemin kudretli başbakan yardımcısı Turgut Özal’ın İsmine de yer vermekten çekinmedi. 28 Şubat sürecinde, televizyonda konuşur­ken Mehmet Ali Birand’ın ona yönelttiği “Korkmuyor musunuz?” sorusuna, Allah’a bir can borcu olduğunu belirtip, onun dışında kaybedecek bir şeyi olmadığı cevabını veren insan. Susurluk çetesi ortaya çıktığında Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısıydı. Yaptığı açıklamalarla Mehmet Ağar’ın başında bulunduğu bir gru­bun PKK’ya yardım ettiği ileri sürülen işadamlarına karşı eylem yaptıklarını anlattı. Gazi olaylarını Yeşil kod adlı Mahmut Yıldı­rmam başlattığını, bunun da MİT muhbiri Tarık Ümit cinayetinin çözülmemesi için yapıldığını anlattı. Ancak anlattıklarının üstüne gidilmesi yerine tutuklandı. Bir süre cezaevinde kalan Avcı, AKP iktidarında da Ankara’da Organize Suçlar ve Kaçakçılık dairesinin başı olarak görev yaparken Göz Dağının işlerine çomak sokuyor­du. Bu yüzden görevinden alınıp sen bu işleri beceremiyorsun git Edirne’ye çalış dendi orada da rahat durmadı kapıkuledeki yolsuz­lukları ve rüşvet trafiğini kameralarla tespit edip yakalattı. Allah inşallah ona uzun ömür verir. Böyle insanlara herkesin ihtiyacı var.

Mehmet Eymür, Eski MİT Kontrterör Daire Başkanı. Susurluk skandalını ortaya çıkartan ikinci MİT raporunu yazan kişi. Arka­daşı Tarık Ümit’in, Abdullah Çatlı ve arkadaşlarınca kaçırılıp sor­gulandığını DGM’de anlattı. Ümit’in Abdullah Çatlı tarafından sorgulandığını Mehmet Ağara bildirdiğini, serbest bırakılması ha­linde mesele yapmayacağını söylediğini açıkladı. Susurluk sanıklarının uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yaptıklarını ileri sürdü. MİT belgelerini ifşa etmek suçundan hakkında başlatılmış bir soruş­turma var. Eymür emekliye ayrılıp ABD’ye yerleşti. Eymür halen ABD’de kurduğu ‘www.atin.org’ adlı web sitesinden önemli açıklamalarda bulunuyor.

Bülent Orakoğlu, uzun süre Terör ve İstihbarat Şube Müdürlü­ğü yaptıktan sonra Giresun Emniyet Müdürlüğünde çalıştı. 1980-85 yılları arasında Hatay ili Siyasi Şube Müdürlüğü, 1989-1994 yıl­ları arasında Hatay Emniyet Müdürlüğü görevlerini sürdürdü. Ha­tay’da çalıştığı dönemde bölgede yakalanan eroin miktarında önemli artışlar görüldü. 1994’te Niğde Emniyet Müdürlüğüne atandı. Uç sene burada görev yaptı. 11 Mart 1997’de Niğde Emni­yet Müdürlüğünden Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanvekilliği görevi­ne getirildi. Emniyet istihbarat Daire Başkanvekili olduğu dönemde Genel Kurmay Başkanlığı’na bağlı olarak görev yapan Batı Çalış­ma Grubunun kriptolarını deşifre ettiği ve Genel Kurmayın tele­fonlarını dinlediği iddia edilince ‘Bilgi ve görgüsünü artırmak’ üze­re görevinden alınarak ABD’ye gönderildi. Genel Kurmay Başkan­lığında Onbaşı olarak görev yapan İstihbaratçı polis Kadir Sarmusak’ın elde ettiği belge ve bilgileri Orakoğlu’na aktardığı, onun da bu bilgileri üst makamlarına bildirdiği anlaşıldı. Askeri mahkeme­de “casusluk” suçu ile yargılandı ve neticede beraat etti.

DEŞİFRE isimli bir kitap yazdı. TİMAŞ Yayınları tarafından yayınlanan kitapta 28 Şubat sürecine ilişkin enteresan bilgiler yer alıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargı­lanan ve bir süre tutuklu kalan Orakoğlu, Nesim Malki cinayeti ve Susurluk davası ile ilgili olarak yaptıkları araştırmaların 28 Şubat’ın tetikleyici faktörleri arasında yer aldığını öne sürüyor. 28 Şubat’ın önceki ilk üç darbeden farklı olduğunu belirten Orakoğlu, “Cumhurbaşkanı, bazı parlamenterler, bazı ulusal basın ve medya, bazı yargı mensupları da TSK’nın yanında görev ve yer aldı. Hangi haklı nedene dayandığı iddia edilirse edilsin darbe darbedir.” diyor. “Kanımca bugün de bu olay ‘Malki cinayeti’ tam olarak çözüleme­miştir. Operasyon yarım kalmıştır. Malki’nin arkasındaki dış güçler, kara para baronları ve yabancı gizli servis ilişkilerinin üzerine gidi­lememiştir. (Burada, aslında bizim ismini Göz Dağı olarak verdiğimiz oluşumdan bahsetmektedir.) Olayın tetikçileri ve azmettiren kişi yakalanmış, Malki’nin her türlü yasadışı faaliyetini bilen ortağı ve muhabesebecisi Erol Erkohen ise cinayetin çözülmesinden kısa bir süre sonra elini kolunu sallayarak yurt dışına çıkmıştır. Bu şalısın İsrail’de ifadesinin alınması için Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakan­lığından oluşan bir ekip İsrail’e gitmişse de maalesef düğümü çözebilecek neticeye ulaşılamamıştır.” diyen Orakoğlu, “Malki cinayeti ile ilgili gelişmelerden her safhada kendisini bilgilendirdiğimiz İçiş­leri Bakanı, cezaevinden serbest bırakıldığım günlerde bana, ‘Refah-Yol Hükümetinin yıkılmasında Malki cinayeti ile ilgili yaptığımız araştırmaların önemli bir rolü olduğunu’ söylemişti.” şeklinde konu­şuyor. Ve devam ediyor: “Beni beraat ettiren hakim ordudan atıldı.”

Orakoğlu Deniz Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’nda onbaşı ola­rak askerlik yapan polis memuru Kadir Sarmusak’ın, iddiaların ak­sine kendisini ve yardımcısı Hanefi Avcı hakkında bilgi toplamak­la görevlendirildiğini belirtiyor. Orakoğlu Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunduğu süre içinde Çevik Bire aşın bağlı bazı subayların kendisinin subay koğuşu yerine er koğuşunda tutulması yönünde cezaevi yönetimine baskı yaptıklarını öne sürerek devam ediyor: “Beni tevkif eden mahkeme heyeti içinde, yargılanma süre­cinde askeri mahkeme heyetinde de görev alan Dnz. Yzb. Hakim Ahmet Karamanlı bulunuyordu. Karamanlı askeri mahkemenin yargılama süreci sonunda beraatime karar vermesinin bedelini, ir­ticai faaliyetlerinden(!) dolayı ordudan atılarak ödüyordu. Mahke­me heyetinin başkanlığını yapan Dnz. Bnb. Mesut Kurşun da ne ga­riptir ki Deniz Kuvvetlerinden başka bir kuvvete kaydırılıyordu” diyor. Orakoğlu şöyle devam ediyor: “Postmodern darbenin bir nu­maralı ismi Çevik Bir’in ekibinden olup o dönemin güçlü isimleri arasında sayılan bazı generallerin medyaya yansıyan kimi söz ve davranışları, pek çok bürokrat ve siyasiyi sindirmişti. Zira andıçlar-la ortaya çıkan kimi plan ve komplolar, bu kişilerin devletin gücü­nü hukuksuz bir şekilde kullanarak her şeyi yapabileceklerinin açık bir kanıtıydı.” 44

Tayyip Erdoğan, Afganistan başbakanı ve Taliban liderlerinden Hikmetyar ile çekilmiş fotoğrafı aslında her şeyi anlat­makta. “Egemenlik Milletindir” sözünü söyleyen Atatürk’e karşı, “Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” diyerek birilerine mesajımı vermek istemektedir bilinmez. Bildiğimiz bir şey var, diğer din­lerde olduğu gibi Allah ile kul arasına siyaseti soktuklarıdır. Halbuki dinimizde yasak. Diğer dinlerin papazları var ya, Allah ile kul arasında vazifeli kişiler, on­larla oturup kalka aynı şeyleri öğrenmişler! Ma­dem egemenlik Allah’ın, sen niye oturuyorsun o koltukta, bırak… Sağa-sola egemenliğini ka­bul ettirmek için çalışmıyor musun? “Al ananı da git demek” egemenliktir, zira adam kendini savunamadan apartopar uzaklaştırıldı niye Çünkü siz egemendiniz. Hani Allah’ındı…

Bir rivayete göre; İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı zaman Rahmi Koç ile bir arazi (üniversite kurulması) için kavga etmişlerdi. Gazetelere de manşet olmuştu.

İleriki yıllarda Erbakan’ın yerine geçemeyince, akıl hocası Korkut Özal devreye girip “Ben seni Rahmi Bey ile barıştırıp, onun icazetini alıp yeni bir parti kurarsın ve desteği ile Türkiye’de İktidar olursun me­rak etme.” demiş midir, bu olay ne kadar doğrudur bilinmez ama 3 aylık bir partinin de iktidara gelmesi tesadüf olamaz.

Ne demişti geçmiş zaman T E: “Şu anda Türk İsrail ilişkilerini yeterli bulmuyorum, Biz bu ilişkilerin çok daha ileti gitmesini is­tiyoruz.. Bizim iktidarımızda bu ilişkilerin daha ileri gittiğini göre­ceksiniz” Irkçılarla ilişkileri daha ileriye götürmek isterken, Türk Milliyetçilerine de ırkçı deyip çelişkiye düşmekte. Kur’an-ı Kerim’de yazıyor zaten! Yahudiler ile ilişkilerinizi yeterli görmeyin, daha ileriye götürün diye (Bakınız Maide suresi, ayet 51 ve Baka­ra suresi, ayet 120).

Milli Görüş ve Siyaset Bilimci bir yazar bunların kurmuş oldu­ğu partileri ve oluşumları için bakalım neler yazmış.

Kitabın yazarı Ahmet Akgül kimdir? (Kendi anlatımı ile..) 1949 doğumlu, inşaat ustası ve marangoz derviş. Hacı Behzat Efendinin oğlu. Küçük yaşlardan itibaren

                                                          

44- 28 Şubat 2003 Yeni Şafak Gazetesi – Abdullah Muradoğlu

Kur’an-ı Kerim’i, tecvi­di, Osmanlıca mızraklı ilmihali ve diğer temel dini bilgileri Hacı Dursun Efendiden öğrenmiştir. Şu anda Medine’de hocalık yapan Hafız Mustafa Albayrak’tan Kur’an dersleri almıştır. Gülüşkür’de kaldığı 7 yıl boyunca bir nevi inziva hayatı yaşamış, Risale-i Nur üzerine o dönemler yoğunlaşmıştır. 1977 yılında hizmet ehli arka­daşlarının isteği ile Akıncılar teşkilatını yeniden kurmak üzere Ela­zığ’a taşınmıştır. 1995 RP Adana milletvekili adayı olarak seçimlere katılmış, iki sene sonra da emekliye ayrılmıştır. Araştırmacı Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci Ahmet Akgül, Milli Görüşün temel taşlarından birisidir.

Ahmet Akgül un ‘AKP İntihara Gidiyor’ kitabının 278. ve 279. sayfalarında yazanlar. Değiştirmeksizin, aynen veriyorum, işte, AKP’li DANIŞMANIN İTİRAFLARI “Kuzey Irak’ta, askerlerimizin başına çuval geçirmelerini ve Genel Kurmayı zor duruma düşürme­lerini, Amerikalılara biz söyledik.” AKP’yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan’ın özel bir önem verdiği danışmanla­rından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir pa­nik havasındaydı. “Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!” dedim.

AKP’li Danışman: “Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o za­man bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyor­sunuz.”

  1. Akgül: “Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurul­madan önce verilen sözler sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir olur’ alma­dan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.”

AKP’li Danışman: “Hayır, bizi Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; ‘İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız’ dediler.”

  1. Akgül: “Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?”

AKP’li Danışman: “Tamam, her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğuya tam yerleşeceğini bilmiyor­duk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.”

  1. Akgül: “Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.”

AKP’li Danışman: “Evet, çok yanlış yaptık.”

  1. Akgül: “Peki, o halde Özkök Paşanın ve Paşaların suçu ne?”

AKP’li Danışman: “Onlar diyebilirlerdi ki; ‘Tezkerenin çıkmasına karşıyız.’ Ancak asker karan bize bıraktı!”

  1. Akgül; “Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?”

AKP’li Danışman: “Tamam da, tezkerenin faturasını sonunda AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, ‘tezkereye karşıyız’ deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık! ?”

  1. Akgül: “Özkök Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayın de­medi mi?”

AKP’li Danışman: “Hayır demedi ama cesaret edemedik!”

  1. Akgül: “ABD, Türk askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak?!”

AKP’li Danışman: “Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKP’liler), ‘tezkerenin öcünü TSK’dan alalım’ diye ona akıl vermiş!”

  1. Akgül: “Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İs­tanbul’da iki iş adamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK de­miş olmasın?! Çünkü Amerika’ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK’yı cezalandırma teklifi, iki iş adamı ve bir danış­mandan gitmedi mi?”

AKP’li Danışman: “Çok büyük, çok fahiş bir hata yaptık, zaten Wolfowitz Türk ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi.”

  1. Akgül: “Tek başına mı?”

AKP’li Danışman: “Yok canım, Tayyip Erdoğan ve Gül’le payla­şıldı, onlar da ‘olur’ dediler.”

  1. Akgül: “Yani WoIfowitz’İn, ABD’nin bu çokbilmiş danışmanının ve İstanbul’daki iki işadamının: ‘Türk ordusunu cezalandırma önerisi­ne’ Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar ‘Evet’ mi dedi?”

AKP’li Danışman: “Maalesef öyle! Tayyip ile Gül un gezileri bu pla­na göre ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize’de, Gül de Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Bu planı Wolfowitz hazırlamıştı.”

 

  1. Akgül: “Ne tür bir terslik bekliyordunuz?”

AKP’li Danışman: “Tayyip Erdoğan ve Gül’e yönelik askeri bir ha­reket olabilir diye düşündük.”

  1. Akgül: “Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İs­tanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini bi­liyor muydu?”

AKP’li Danışman: “Evet tabi. Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu.”

  1. Akgül: “Hiçbir kimse çıkıp da Tayyip ve Gül’e bunun sonuç­larının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?”

AKP’li Danışman: “Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk!”

  1. Akgül: “Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?”

AKP’li Danışman: “Biz değil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince, G.K. Başkam Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşalar’ın, o günkü Harekat’ın nöbetçisi Büyükanıt’ın istifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşa­lar istifa etseydi, bizim G. K. Başkanımız hazırdı.”

Danışman ne güzel anlatıyor değil mi? Burada Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak kimlerin işine gelir ve niye gelir. İslam Devleti bizans oyunları ile kurulursa hayır gelir mi. Kimlerle dost oluyorsu­nuz? Yahudiler ile hıristiyanlarla iş yapıyorsunuz sonrada müslü­man devleti biz kuracağız diyorsunuz! (camiler miğferimiz, minare­ler süngümüz). Kitabımızdaki (Kur’an-ı Kerim) ayet öyle yazmıyor.

Bütün müslüman kardeşlerime sesleniyorum. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in, Maide suresinin 51. ayetinde “EY İnananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Siz­den kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır” deniyor. Kesin hükmün yorumu olur mu? İşte bu siyaseti yapanlar işlerine gelmedi mi bu ayetleri okumazlar, bilmezler. Sadece halkın dini ve­cibeleri ile oynayarak siyaset yapıp, ticarete ve çıkarlarına egemen olmak için müslüman gözükmekteler. Egemenlik kayıtsız şartsız Al­lah’ındır her müslüman biliyor. Bilmeyenler koltuk ve makam için halkı sömürenlerdir, insana değer veren insanlar çoğunluğa her za­man saygı gösterenlerdir. %47 mi çoğunluktur, %53 mü? Kayıp oy­lan yani 1970’li yıllardan beri 3-5 milyon arası olanları merak etme­yin hesaba kattık. Zaten onlar belli bir tarafa kaymamış olsaydı yine başka bir oyunla zihniyet karşımıza gelecekti!

Başbakan Erdoğan, 1 Mart tezkeresiyle verilen kararın doğru ol­madığını, Türkiye’nin bu nedenle Irak’ta denklem dışı kaldığını be­lirtti. Erdoğan dersler alınması ve aynı hataya düşülmemesi ge­rektiğini de ifade etti. Görünüşe göre Erdoğan pişmanlık duyuyor. R. Koç da -ileride okuyacaksınız- benzer ifadeler söylüyor, patron­lar söylerse elamanları karşı gelemez değil mı!

Meclisten geçmeyen, 1 Mart tezkeresi, kabul edilseydi, 62 bin ABD askeri personelinin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunmasının önü açılacaktı. TBMM tarafından “ret” edilen tezkere ile Türk Si­lahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve bu kuvvet­lerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına yeşil ışık yakılacaktı.

Tezkerenin İkinci maddesi ise ABD ve müttefiklerinin Türkiye’de konuşlanmasını içeriyordu. 255 uçak ve 65 helikopteri aşmayacak şekilde Türkiye’de yığınak yapılacaktı. Ayrıca Türkiye hava sahası­nı rahatça kullanabileceklerdi. Türkiye’ye gelecek yabancı kara kuv­vetlerinden destek unsurları dışındaki diğer unsurların geçici olarak konuşlandırıldıkları bölgeler olacaktı. Ülkeden çıkış tarihinin olma­ması ise tam bir felaket. Yani Türkiye ve Türk Milletinin elini ko­lunu rahatla bağlayacak, 2. bir Sevr olarak karşımıza dikileceklerdi.

AK Parti, Göz Dağının finansı ile kurulup büyümeye çalışan, ik­tidara gelmiş siyasi bir yapı mıdır? Bilinmez ama bilinen partiyi ku­rar ve harcama yapılırken müthiş para lazım olduğudur. Bu paralar nereden gelmiştir?

Milliyetçiliğin kafatasçı olduğunu söylüyor, ama Siyonizm için bir şey söyleyemiyor. Asıl ırkçılık ve kafatasçılık (kendi tabiri ile kel­leler var ya) Siyonizm’dir. BM karandır bu. Erdoğan Siyonist Yahu­dilere niye bir şey söyleyemez?

Mason Locaları’nda milyon dolarlık sahtekarlık çıkıyor, Başkanları görevinden istifa etmek zorunda kalıyor, yeni başkan seçiliyor yani bir şeyler var demek! Peki

dernekler yasasına tabi olmasına rağmen neden İnceleme başlatmıyorlar? Bunlar hakkında hiçbir parti ve ik­tidar neden konuşmaz?

Şimdi biraz geriye dönüp bakalım. Bu siyasi partimizin iktidarlığı zamanında AB üyesi 25 ülkenin devlet ve hükümet başkanları, 2009’da yürürlüğe girecek ve Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek AB Anayasası’nı İtalya’da imzalamıştı. Conservatori Sarayı’nın Jül Sezar Salonunda Papa X. Innocenzio’nun ayaklarının dibinde dü­zenlenen törende Türkiye adına Başbakan Tayyip Erdoğan ve döne­min Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de AB’ye teslimiyet imzası atmış­tı. İmza töreninin, Türk ve Müslüman düşmanı Papa X. Innocenzio’nun heykelinin önünde yapılması, AB’nin Haçlı zihniyetini bel­gelemişti. Osmanlı’yı çok savunuyorlar ya hangi sultan bunu yapar, tarihte bulsunlar. Atilla’nın önünde diz çökenlerin, bunlar sayesin­de bize, Papanın ayaklarının dibinde imza attırdılar. Üstelik Kur’an-ı Kerim’e ters düşüp(!) beraber yürüyeceksek bu yollarda Müslüman edebiyatı yapmanın alemi var mı?

Operasyonlar

2000 ve 2001 yıllarında Türkiye’nin belli yerlerindeki operas­yonlarda çok kişi tutuklanarak, cezaevine girdi.

Örümcek Ağı Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hayali ihracat ve kara para aklama (İstanbul, Bursa, Ankara)

Maddi Boyutu: 10 milyar $

Tutuklanan: 23

Paraşüt Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hayali ihracat, kaçakçılık rüşvet. (Ankara, Antep ve Kilis)

Maddi Boyutu: 500 trilyon

Tutuklanan: 71

Hayal Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hayali ihracat. (Ankara, Bursa, İnegöl)

Maddi Boyutu: 100 trilyon

Tutuklanan: 2

Matador Operasyonu;

Olay ve Yeri: Uyuşturucu kaçakçılığı. (Yurtdışı ve Türkiye)

Maddi Boyutu: 500 trilyon

Tutuklanan: 7

Kasırga Operasyonu;

Olay ve Yeri: Banka yolsuzluğu. (İstanbul, Muğla, Hatay, Adana, Balıkesir)

Maddi Boyutu: 2,2 katrilyon Tutuklanan: 52

Bufala Operasyonu;

Olay ve Yeri: Et kaçakçılığı. (İstanbul, İçel, Mardin, Bursa, G. Antep)

Maddi Boyutu: 500 trilyon

Tutuklanan: 10

Sis Operasyonu;

Olay ve Yeri: Şeker kaçakçılığı. (Ankara, İstanbul, Çankırı)

Maddi Boyutu: 1 katrilyon

Tutuklanan: 8

Fırtına Operasyonu;

Olay ve Yeri: Akaryakıt kaçakçılığı. (Antalya)

Maddi Boyutu: 100 trilyon

Tutuklanan: 14

Akrep Operasyonu;

Olay ve Yeri: Türk Dil Kurumu’nda yolsuzluk. (Ankara)

Maddi Boyutu: 1 trilyon

Tutuklanan: 2

Puro Operasyonu;

Olay ve Yeri: Gümrük kaçakçılığı. (Ağrı)

Maddi Boyutu: 100 trilyon

Tutuklanan: 29

Serhat Operasyonu;

Olay ve Yeri: İhale yolsuzluğu. (Kars)

Maddi Boyutu: 5 trilyon

Tutuklanan: 6

Kartal Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hayali İhracat, kaçakçılık. (Bursa)

Maddi Boyutu: 11 trilyon

Tutuklanan: 5

Balina Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hayali ihracat, (İzmir, İstanbul)

Maddi Boyutu: 100 trilyon

Tutuklanan: 43

Hasat Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hayali ihracat, kaçakçılık. (İçel)

Maddi Boyutu: 300 trilyon

Tutuklanan: 10

Yeşil Vadi Operasyonu;

Olay ve Yeri: Hazine arsası yolsuzluğu.

Maddi Boyutu: 500 trilyon

Tutuklanan: 20

Talan Operasyonu;

Olay ve Yeri; Hazine arsası yolsuzluğu.

Maddi Boyutu: 500 trilyon

Tutuklanan: 7

Ülkemiz, adanı kayırma, haksız kazanç, görev ve yetkileri kötüye kullanma, haksız rekabet yaratma, vergi kaçırma, her türlü işlerin yapıldığı memleket haline geldi. Bu işleri sıradan vatandaş hiçbir zaman yapamaz. Bu oluşumların arkasında Göz Dağı’nın bürokratlarıyla, sermaye grupları iç içedir.

YOLSUZLUKLAR

TEDAŞ’taki yolsuzluk

Kemalettin Ertan, 54 yaşında. Niğde TEDAŞ kaçak elektrik ekibinden emekli. Ertan, “1998 yılında emekli oldum. TEDAŞ yıl­larca zarara uğratıldı. Hala da uğratılıyor. Ben de bundan sonraki yaşamımı bu mücadeleye ayırdım. Tüm iddialarım belgelidir. Elim­de konuya ilişkin 800 sayfalık belge var. Yetkili makamlar sesimi duysun. İstenildiği zaman bu belgeleri sunmaya hazırım.” şeklinde ciddi iddialarda bulundu…

TEDAŞ’tan emekli Kemalettin Ertan’ın baskıları sonucu konu­yu araştıran Başmüfettiş Ziya Sarı, kurumda yolsuzluklar tespit et­ti. Sarı, raporunda “soruşturma açılması gerektiğini” belirtince, baskılar sonucu görevi bırakmak istediğine dair dilekçe verdi.

Niğde EDM’de trilyonluk yolsuzlukların yapıldığını savunan Kemalettin Ertan’ın evi kurşunlanmış. Ertan, “Tüm İddialarım bel­gelidir. Elimde konuya ilişkin yaklaşık 700 sayfalık belge var. iste­nildiği takdirde yetkili makamlara sunmaya hazırım.” diye konuş-yor ama ses seda çıkmadı o günlerde.

TEDAŞ’ta meydana geldiği iddia edilen yolsuzlukları araştıran ve araştırması sonucunda hazırladığı raporda “konuyla ilgili soruş­turma açılması gerektiğini” belirten 15 yıllık Başmüfettiş Ziya Sa­rı, koltuğundan olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. TEDAŞ’tan emekli Kemalettin Ertan’ın Kurumu yaptığı baskılar sonucu iki kere konuyu araştıran ve son araştırmasında soruşturma açılmasını İs­teyen Başmüfettiş Sarı, TEDAŞ yetkililerin baskı ve tehditleriyle karşılaştı. Görevini yaptığı için neredeyse işinden olma noktasına gelen olaylar şöyle gelişti.

TEDAŞ’tan emekli olan Kemalettin Ertan, kurumda yıllardır tanık olduğunu iddia ettiği yolsuzlukları gün ışığına çıkarmak için uğraştı. Niğde Elektrik Dağıtım Müessesesi (EDM) Bilgi İşlem Ta­hakkuk Tahsilat ve Kaçak Takip Müdürlüğünden emekli olan Er­tan çeşitli kurumlara gönderdiği sayısız İhbar ve şikayet EDM’de büyük yolsuzluklar yapıldığını, bunların ortaya çıkarılarak, suçlu­ların cezalandırılması gerektiğini belirtti.

Yolsuzlukların örtbas edilmesi. Aralıksız ihbarlar üzerine TEDAŞ Genel Müdürlüğü zaman zaman müfettiş göndererek bölgede in­celeme yapılmasını istedi. Gelen müfettişlerin, yolsuzlukları orta­ya çıkarmaktan ziyade, yolsuzlukları örtbas ettiğini öne süren Er­tan, şikayetlerine devam ediyor. 2002 yılında Niğde’ye gelerek incelemelerde bulunan Başmüfettiş Ziya Sarı, belgeleri inceledi ve Niğde EDM yetkilileri hakkında yaklaşık 450 milyar liralık zimmet Çıkardı. 2 ay içinde Genel Müdürlüğe geri çekildiğini öne süren Sarı, “Benden sonra bölgeye giden müfettişler de gerekli işlemleri yapmadı. Kemalettin Ertan’ın ısrarlı mücadelesi sonucu 2004 yılında tekrar inceleme yapmak üzere Müfettiş Çağrı Seyfi ile birlik­te Niğde’ye gittik ve orada Kemalettin Ertan’ın ifadesine başvur­duk.” dedi.

Trilyonluk yolsuzluk, 18 Mayıs-5 Temmuz 2004 tarihleri arasın­da verdiği 168 sayfalık ifadede, Niğde EDM’de trilyonlara varan kaçakçılık yapıldığını iddia eden Kemalettin Ertan, Niğde EDM’de görev yaparken tuttuğu tutanakları ve uzun süredir konuya ilişkin biriktirdiği çeşitli evrakları da müfettişlere sundu.

Başmüfettiş Sarı, bu iddialara istinaden yetkililer hakkında so­ruşturma açılması gerektiğini belirtti. İşte bu karar, Ziya Sarı’nın meslek hayatında dönüm noktası oldu. İddialara göre, İnceleme için müfettişleri Niğde’ye gönderen TEDAŞ’ın bazı üst düzey yetkilileri, Sarıya karşı cephe aldı. Olayın kamuoyunda duyulma­sından da sorumlu tutulan San, TEDAŞ’ta yetkililer tarafından is­tenmeyen kişi ilan edildi. Sarı, çeşitli baskılara maruz kaldığını ifa­de ederek, “Bana artık başmüfettişlik yapamayacağım söylendi. Görev yerimin değiştirilmesi isteğinde bulunmam için baskı gör­düm. Kimse bu kadar zamandan sonra kendi isteğiyle Başmüfettiş­lik görevinden uzman kadrosuna geri dönmek istemez.” şeklinde konuştu.

Durum bu kadar net! Bu ülkede doğru çalışmak Göz Dağı’nın işine gelmez.

 

 

TOKİ’de yolsuzluk

Hürriyet Gazetesi, 1 Aralık 2005’teki haberi; Başbakanlığa bağlı Toplu Konut idaresi (TOKI) devletin 774 trilyon lirasını müteahhitlere aktardı. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu TOKİ’nin yürüttüğü kar amaçlı konut projelerini mercek altına aldı. 7 ayrı projeyi didik di­dik inceleyen denetme kurulu, her birinde farklı usulsüzlükler saptadı.

Denetleme Kurulu’nun raporu, projelerin “Kaynak Geliştirme Projeleri” adı altında aceleyle ihale edilmesini eleştiriyor ve bu projelerin şirketin kendi kaynaklarıyla gerçekleştirilebileceğine dikkat çekiyor. Firmaların daha inşaat aşamasında satış yaparak oto finansman sağladığına vurgu yapılan raporun sonuç bölümün­de şu görüşlere yer veriliyor: “Emlak gayrimenkul yatırım ortaklı­ğı A.Ş yöneticilerinin, hasılat paylaşım modeliyle ihale edilen projelerde gerçekleştirdiği mevzuata aykırı, usulsüz işlem ve ih­mal sonucunda, Şirketin kamusal varlıklarının, emsallerine göre bariz şekilde düşük fiyatlar uygulanmak suretiyle elden çıkarıldı­ğı, bu şekilde Sermaye Piyasası Kanunu’nun 15’inci maddesi kap­samında şirketin mal varlığında ve karında azalmaya yol açtığı tespit edilmiştir.”

Denetimden geçirilen 5’i İstanbul Ataşehir’de, ikisi de Ümraniye ve İzmir’de toplam 7 projede kamunun zararı o günün rakamlarıyla 774 trilyon lira olarak hesaplanıyor. Yani TOKİ’nin 774 milyon YTL’yi müteahhitlerin cebine aktardığı vurgulanıyor.

Devlet hazine arazilerinin bir kısmına lüks konutlar yaptırıp sa­tıyor. Böylece de dar gelirliler için yapılan toplu konutlara kaynak yaratılıyor. Ama rapor gösterdi ki devlet dar gelirliye konut yap­mak yerine müteahhitleri zengin ediyor.

Gayrimenkul yatırım ortaklığının Yönetim Kurulu Başkanlı­ğını, aynı zamanda TOKI Başkanı olan Erdoğan Bayraktar yürü­tüyor. Ayrıca şirket yönetimine seçilen 7 üyenin tamamı da TOKI temsilcilerinden oluşuyor. Hazırlanan rapor, Erdoğan Bayraktar yönetimindeki şirketin, ihalelere devam etmesi halinde bu zararın 2-3 yıl içinde 1 katrilyon 105 trilyon liraya, yani 1 milyar 105 mil­yon YTL’ye ulaşacağına dikkat çekiyor.

Kurulun onayladığı raporda yapılan tespitler doğrultusunda, “yeni ihale yapılmasının acilen durdurulması”, “sözleşmelerin, ka­mu zararlarını telafi edecek biçimde yeniden düzenlenmesi”, “şir­ketin tüm hesaplarının Sermaye Piyasası Kurulu tarafından denet­lenmesi” ve “mevzuata aykırı, usulsüz işlemlerin soruşturulması” isteniyor.

28 Aralık 2004’de kurulun onayından geçen raporla ilgili hala bir işlem yapılmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi KIT Komisyonu’nda incelenen rapor kamu zararına yol açan projelerin ve yeni ihalelerin durdurulmasını istiyor. Ancak rapora rağmen TOKİ projeleri devam ediyor. 45

Daha çok yolsuzluğumuz var. En ilginç olanı, Uğur Mumcunun zeyilnamesi Karayolları Yolsuzluğu’nu ileriki sayfalarda okuyacaksı­nız. Yolsuzluklar bitmez; ayrıca

                                                          

45- Göksel Özköylü, CNN TÜRK, 1 Aralık 2005, Hürriyet Gazetesi

bir kitap değil, kitaplar konusudur.

Bankalar

Dünya Bankası ve IMF kardeş kuruluş olarak bilinir. Washing­ton merkezlidir. Aynı binada koordinasyonlu bir şekilde çalışmak­tadırlar. Hesapta Birleşmiş Milletler’e bağlıdır ama Birleşmiş Mil­letlerin aldığı “Siyonizm, ırkçılıktır” kararını tamdı mı ki bağlılığı, bağlasın… Bu iki kuruluş da tamamen Göz Dağının tekelindedir.

Yaptığı yardımlar nedeniyle ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ ile ödüllendirilen işadamı Kadir Has’ın, hazırlanan 30 kişilik yeni madalya listesine itiraz edip, “Devleti soyan bankacılar benimle eş tutulacaksa bana verilmesin.” diyerek madalyasını iade edeceğini söylemesi bizce yeter.

Türk bankacılığını yabancılaştırmayı amaç edinenler, hiç ödün vermediler. Göz Dağı’nın finans güçleri, konu bankacılık olduğun­da, en küçük öneri ve eleştiriye bile izin vermiyor, böyle bir olayla karşılaştıklarında tehdit içeren sert bir tepkiyle karşılık verirler.

IMF istekleri doğrultusunda, 1997 ile 2005 arasındaki 7 yılda, içlerinde Demirbank, Toprak Bank, Türk Ticaret Bankası (Tütünbank), Yapı ve Kredi, Pamukbank, Emlak Bankası, İmar Bankası, Türk Ekonomi Bankası (TEB) gibi köklü bankaların da bulundu­ğu, milli sermayeye dayanan 24 banka yabancılara satıldı ya da kapatıldı. 1999 yılında 81 olan milli banka sayısı Haziran 2002 iti­bariyle 57’ye düştü. Bu bankaların bir bölümü, yürütülen dış kay­naklı politikalara güç ve destek veren, IMF’nin doğal müttefiki ko­numundaki, küreselleşme yanlısı İnsanlar tarafından İçleri boşal­tılmış ve kaynaklan yurt dışındaki yabancı bankalara aktarılmıştı. Bir bölümü, yürütülen IMF politikaları nedeniyle zor duruma düş­müş, diğer bir bölümü de nedeni tam anlaşılamayan bir biçimde Fon’a devredilmişti. IMF ile halkın “hortumcu” adını verdiği ban­ka boşaltıcıları arasında sanki bir anlaşma vardı. Yurttaşların yatırdıkları paralar kişisel amaçlar için kullanılıyor, bankalar bilerek batırılıyor, ama bu işi yapanlardan, edindikleri haksız servet elle­rinde dururken borçlan tahsil edilmiyordu. Buna karşın, içi boşal­tılan bankalar “devletleştiriliyor”, bu yolla “hortumculara” giden paralar halka ödettirilmiş oluyordu. Bu uygulama, özellikle 57. ve 59. Hükümetler döneminde inanılması güç yöntemlerle yapılıyor­du. Batırılan bankalar “kamulaştırılıyor”, bütçeden bu bankalara büyük boyutlu kaynak aktarılıyor, ancak aktarılan bu kaynak, bankaya borç kaydedilmiyor ve “görev zararı” adıyla siliniyordu. Bu yolla, “hortumlanan” para meşrulaştırılmış oluyordu.

Hangi biçimde olursa olsun varlığına son verilen bankaların tümü, Fon adı verilen kurum aracılığıyla devlet tarafından satın almıyor ve ağır bir ekonomik bunalım yaşanmasına karşın bu ban­kalara Hazineden milyarlarca dolarlık kaynak ayrılıyordu.

Citibank, HSBC, Başta olmak üzere diğer bankalarda bunların belirledikleri oyunların oyuncularıdır. Adalet Bakanı Cemil Çiçek 2003 yılında; “Yetkim olsa banka patronlarının bütün malvar­lıklarına el koyar, sonsuza kadar ceza çekmelerini sağlardım” diyor.

İnsan neden devlet görevinde bulunmak ister, yapamayıp kol­tuğu işgal ediyorsan sen de en az onlar kadar suçlusun! Bu kısaca adaleti yerine getiremiyorum, demek değil midir?

Devam edelim… Kasırga Operasyonu ile açığa çıkan kamu bankalarının hortumlanması, siyasi koruma kalkanına çarpıyor. Şev­ket Demirel ile Murat Demirel’in şirketlerine yaklaşık 100 milyon dolar kredi verilmesinden haklarında ‘görevi kötüye kullanmaktan1 5 ayrı dosya ile soruşturma açılması istenen, Halk Bankası’nın üst yönetimi, yargı için ilgili Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’ın onayını bekliyor. Demirellerin şirketlerine 100 milyon dolarlık kredi hortumlanmasına ilişkin 1997 yılı hesap­larının TBMM KİT Komisyonunda görüşülmesi engellenirken,

Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunun da devre dışı kaldığı öğrenildi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 399 sayılı KHK uyarın­ca dosyaları gerekli soruşturma izni almak üzere bankanın bağlı ol­duğu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a gönderdi. Aradan 2 yıl geçmesine rağmen ilgili bakandan ‘olur’ çıkmadığı öğrenildi. Özkan’ın olurunu bekleyen dosyalar şunlar:

Hazırlık No: 1998/89503: Yenal Ansen (Genel Müdür), Barba­ros Olcay O. Nuri Ertuğ (Genel Müdür Yardımcıları), Ali İhsan Elgin, Hasan Özcan, Yücel Dirik (Yönetim Kurulu üyeleri), Mu­azzez Ela (Krediler Müdürü), Vecihi Koçer (Yenişehir Şube Md.): Görevi kötüye kullanma, usulsüz kredi açılması.

Hazırlık No: 1998/65477: Yenal Ansen, Barbaros Olcay, O. Nuri Ertuğ, Ali İhsan Elgin, Hasan Özcan, Yücel Dirik Halil Sarıaslan Muazzez Ela, Muzaffer Tek (Karaköy Şube Md.): Görevi kö­tüye kullanma, usulsüz kredi açılması.

Hazırlık No: 1998/87242: Yenal Ansen, Barbaros Olcay, O. Nuri Ertuğ, Ali ihsan Elgin, Hasan Özcan, Yücel Dirik, Muazzez Ela: Görevi kötüye kullanma, usulsüz kredi açılması.

Hazırlık No: 1998/78507: Yenal Ansen O. Nuri Ertuğ, Ertüm Gürsoy (Personel Müdürü): Görevi kötüye kullanma, usulsüz per­sonel alımı.

Hazırlık No: 1998/75674: Yenal Ansen, Yücel Dirik, Ali İhsan Elgin Barbaros Olcay O. Nuri Ertuğ: Görevi kötüye kullanma, ih­tisas kredilerinin faizlerinin yetkisiz olarak indirilmesi.

DSP’den istifa eden İstanbul Milletvekili Mustafa Düz, Başba­kan Ecevit’in dürüst olduğunu, ancak yanında dürüst olmayan ve usulsüzlük yapanlara göz yumduğunu öne sürdü. Düz, “Ecevit’in sağ koluna dikkat etmesinin ülke ve parti yararına olacağına inanıyorum” dedi.

Biz de farkı bir şey söylemiyor, bunları araştırıp kamuoyunun gözünden kaçanları yazıyoruz..

Düz, devam ediyor: “Bunun yanı sıra, Halkbank ve Emlak-bank’taki yolsuzlukları dile getirmesinin bu süreçte etkisi olduğu­nu ifade ederek, sözlerini özetle şöyle sürdürdü: “Halk Bankasının 31 Ekim 2000 tarihi itibariyle geri dönmeyen kredileri 310 trilyon 962 milyar liraya yükselmiştir. Halkbank’ın görev zararı neden her geçen gün artıyor? Çünkü olumsuz istihbarat raporları dikkate alınmıyor ve teminat olarak alınan gayrimenkuller gerçek değerinden fazla gösteriliyor. Örneğin, Yahya Murat Demirel ve Şevket Demirel’e ait 4 firmaya Halkbank’tan toplam 96 milyon dolar ve 12 milyon mark kredi verilmiş, verilen krediler geri dönmemiştir. Emlakbank’ın günlük görev zararının 1 trilyon dolayında olduğu­nu, bu bankanın bazı çevreler için haksız kazanç ve rant kapısı ha­line geldiğini, Emlak Konut’un sürekli zarara uğratıldığını ve bu zararın da bankaya ödetildiğini…” söylüyor. Bakan Özkan’ın, Beyaz Enerji Operasyonu’na konu olan müfettiş raporlarını “Hasıraltı et­meyerek”, Ecevit’e sunsaydı önlem alınabileceğini de öne süren Düz, şöyle konuşuyor: “Sayın Ecevit, 18 Nisan seçimlerinde (Halkçı Ecevit, Dürüst Ecevit) sloganıyla ekonomik zorluk içinde bulunan halkın umudu olmuştur. Çünkü Türk halkı hırsızlıktan ve yolsuzluktan haklı olarak bıkmıştır. Temiz toplum ve dürüst si­yaset özlemi çekmektedir. Sayın Ecevit dürüsttür. Ama yanında dürüst olmayan ve usulsüzlük yapanlara göz yummaktadır ya da çevresinde olup bitenlerin farkında değildir. Sayın Ecevit’in sağ koluna dikkat etmesinin ülke ve parti yararına olacağına inanıyo­rum. Sayın Ecevit sağ kolunu değiştirmediği sürece halkın umudu olma yolundan hızla uzaklaşıp, hırsızların ve yolsuzların umudu olacaktır.” O zaman, “28 Şubat” dönemiydi. Her şey konuşulur, fa­kat hiçbir şey yazılmazdı o dönemde. 28 Şubat’ın beyin takımı, banka boşaltılması, ihale paylaştırılması, özelleştirme dağıtımı gibi konulardan, rahatsız olmazdı.. Onlar andıçlar yazar ve bunları ya­yınlayan gazetelerin sermayesinin, herşeyi yapmasına göz yumarlardı. Atanmış 28 Şubat’ın iktidarları da, diledikleri gibi davranırlardı. Zaten Cumhurbaşkanı da, S. Demirel’di. O zaman “şaibeli olmak” ayıp değildi. Şaibelilerden söz etmek ayıptı. Bitti bu dönem. Ama İnsan uzun bir tren yolculuğundan sonra, en az birkaç saat kendi­ni trende gibi, sallanır hisseder ya… Ecevit’li, Mesut Yılmaz’lı, Hü­samettin Özkan’lı siyaset kadrosu da, kendilerini hâlâ 28 Şubat’ta sanıyor. Boşaltılmış bankaların sahiplerinin şirketlerini kurtarmak için, bakanlar komitesi kurup, başına Hüsamettin Özkan’ı getiri­yorlar. Ben olsam bu komiteye, onur üyeleri olarak Murat Demirel’i ve Dinç Bilgin’i de alırdım.”

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk, 1988-2003 yılları arası 21 bankanın battığını “kredi kartı verilmeyen insanlara banka verildi” “sorununda sadece banka batma­sı olmadığını daha büyük sorunlar var” diyerek ne anlatmak istedi?.

Bu batan bankalar sadece devlete zarar verdiler ve bu insanlar hala karşımıza sermaye güçleri olarak karşımıza çıkmaktalar. Karşı olanlarda devlet yöneticisi olarak durmaktalar. Bunlar bana siyon protokollerini hatırlatıyor.

Şimdi gelelim internette dolaşan birçok sitede yayınlanan Hür-Denetçiler olarak imzalı dolaşan habere;

  1. 1987-1989 Özal Dönemi: 32 Sayılı Kararın mimari Demiralp o dönemde, daha sonra arkadan vurduğu, Güneş Taner’in en yakın adamı. Banka Kambiyo Genel Müdürü olduğu dönemde 32 sayılı kararı hazırlıyor. Amaç tam konvertibilite ye geçiş sağlana­cak. Ancak yasanın eksik hazırlanması nedeniyle, kontrolün ta­mamen elden çıkmasına yol açılıyor. Yurtdışına yapılacak bazı pa­ra transferlerinin, dünyanın her yerinde olduğu gibi kontrol edil­mesi gerekirken başıboş bırakılıyor. Türkiye kara para aklama cen­neti olarak anılmaya başlıyor. Türkiye’den hızlı döviz kaçışı başlı­yor. 1994 krizinin temelleri atılıyor.
  2. 1992-1993 Demirel Hükümeti Dönemi: Demiralp UDIDEM’in savunucusu. O dönemde Tevfik Altınok Hazine Müsteşarı, Çiller ekonomiden sorumlu bakan. Altınok’un Çillerin ekonomi politikalarına ve başta Osman Unsal olmak üzere keyfi atamalarına karşı olduğu için Çillerle arası yoktu. Hazine müsteşar yardımcısı Kemal Kabataş ile Banka Kambiyo genel müdürü Demiralp, Altınok hakkındaki her türlü bilgiyi Çiller’e sızdırıyor ve asılsız dedi­kodular yayıyordu. Bu oyunlara dayanamayan Altınok, 1993 Şu­bat ayında görevinden ayrıldı. Demiralp bu ayak oyunları sayesin­de, aynı zamanda hem Çiller’in, hem de Taner’in adamı olmayı ba­şarabilen ender bürokrat unvanını aldı. Aynı anda da İstanbul du­kalığına yakın olabilmek için, Işın Çelebi ile yakın teması hiç kes­medi. İstanbul’daki belli holdinglerin adamı olarak, alınan her ka­rarda öncelikle bu holdinglerin menfaatini ön planda tuttu. Eximbank ve arkasından Ziraat Bankası genel müdürü olduğu dönem­lerde bu holdinglere en büyük desteği verdi.

  1. 1994 Krizinin Mimarı Demiralp: Banka kambiyo genel müdürü olduğu 1993 yılında, Merkez Bankasının uyarı yazısına rağmen, Dışbank’ın Lapis Grubu’na satışına, 6 gün içinde fikir de­ğiştirerek onay verdi. Tek bir bankanın kredi açmadığı bu gruba Dış­bank’ın satışı ve arkasından batışı, Türkiye’yi 1994 krizine soktu. Demiralp’in ağır sorumluluğu, büyük gecikmeyle 1998 yılında Baş­bakanlık Teftiş Kurulu tarafından soruşturuldu. Göstermelik so­ruşturma sürerken, Demiralp Hazine Müsteşarlığına atandı. MHP’nin yayın organı durumundaki Ortadoğu Gazetesi 16.7.1999 tarihinde “akıl almaz atama” manşeti altında şu yorumu yaptı: “ANAP lideri Yılmaz, yolsuzlukla suçlayıp üzerine müfettiş gön­derdiği bürokrat Selçuk Demiralp’i inanılmaz bir kararla Hazine­nin başına getirdi.” Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu’nda yer alan ağır suçlamaların bazıları; TYT Bank’ın Bankalar Kanununun 68. ve 12. maddeleri kapsamına alınmasına karşın, 8 ay boyunca “bi­lerek ve isteyerek duyarsız kalmak” şeklinde sergilediği tavır nede­niyle hakkında soruşturma açılması. Hakkında Dışbank’ın Lapis Holdinge satışı sırasında denetim görevini yerine getirmediği, Mer­kez Bankasının, TYT Bank hakkındaki, 7.7.1993 tarihli uyan yazı­sını dikkate almadığı şeklinde suçlamalar olan biri önce Ziraat’ın arkasından da Hazine’nin başına getirildi. Hakkındaki soruşturma nedeniyle açılan dava aradan 7 yıl geçmesine rağmen, Danıştay’da sürüyor ve Hüsamettin Özkan’ın gayretleriyle örtbas edilmeye çalışılıyor.

  1. 1996-1997 Demiralp Eximbank Genel Müdürü, İstanbul Dükalağı’nın En İyi Adamı: Açtığı kredilerle İstanbul Dükalağı’nın geniş destek ve güvenini kazanıyor. O dönemle ilgili sayısız iddialar incelenemedi. Eximbank’ın KİT Kanununa tabi olmama­sı nedeniyle, bu bankada yaşananlar hep sır olarak kalıyor. Devlet Denetleme Kurulu’nun bu bankayı öncelikle denetlemesi kaçınıl­maz olmuştur.

 

  1. 1997-1999 Demiralp, Ziraat Bankası Genel Müdürü: 1998 yılı zararı 7,5, 1999 yılı zararı 10 milyar, 2000 yılı zararı 15 milyar dolar. Ziraat, Demiralp döneminde 135 yıllık tarihinin en kötü dö­nemini yaşıyor. 1997 yılı sonunda, karlı durumda devraldığı Ziraat’i, 1999 yılı sonunda 10 milyar dolar zararla devretti. Bu zararın hesabi sorulmadan, Ziraat’in patronu durumundaki Hazinenin başına getirildi. Demiralp döneminde Ziraat’in yurtdışındaki Ban­ka ve şube sayısı 26’ya ulaştı. Bu birimlerden Türkiye’ye tek kuruş kaynak aktarılmadı. Aksine, Ziraat nakit sıkıntısı içinde boğulur­ken, 3,7 milyar dolar tutarındaki döviz varlığı bu birimlere gönde­rildi. Bu dövizler daha sonra yurtdışındaki birimlerden, Türki­ye’deki belirli grup ve firmalara son derce düşük faizlerle kredi ola­rak verildi. Banka adeta yurtdışına taşınarak denetimden ve göz­den uzak kaynakları heba etti. Ziraat’in Türkiye’de ihracatçıya uyguladığı döviz kredisi oranı %53’ü bulurken, yurtdışı birimlerden %34 gibi oranlarla kredi kullandırdılar. Yurtdışında heba edilen dövizler, katrilyonu aşan nakit açıklarının kapatılmasında kullanılsaydı 15 milyar dolar görev zararı olmayacak, bugünkü krizler de yaşanmayacaktı. Demiralp sayesinde Türk ekonomisini bitiren bu yanlış hâlâ devam ediyor. Demiralp’in kuklası durumundaki Os­man Tunaboylu’nun bu gidişata karşı çıkması da beklenmiyor. Aksine; Osman Tunaboylu Demiralp’in talimatıyla yurtdışından sorumlu genel müdür yardımcısı Emin Erdemi, hakkındaki sayı­sız İddialara rağmen yönetim kurulu üyesi yapıyor. Demiralp Ziraat’te birçok usulsüz kredi açıyor. Bir kısmı tüm gizleme çabalarına rağmen raporlara geçiyor. Yüksek Denetleme Kurulu’nun 1998 yı­lı Ziraat Bankası Raporunda (sh. 120-123) açıkça belirtildiği gibi, Demiralp tarafından; “Olumsuz istihbarat raporuna rağmen, Ku­la Mensucata 34 milyon dolar kredi açılıyor ve kredi batıyor. Bu kredi ile ilgili olarak, Frankfurt şubesi de Emin Erdem’in talima­tıyla, birilerine komisyon kazandırmak amacıyla ayrıca 10 milyon mark zarara uğratılıyor.” Demiralp firma hakkındaki olumsuz is­tihbarat raporunu değiştirmeyen İstanbul istihbarat müdürünü görevden alıyor. Bununla da yetinmiyor, bu kredi işlemlerini, usulsüz olduğu için, yapmayı reddeden DT Bank (%99.25’i Ziraat’e ait, Almanya’da kurulu iştirak banka) genel müdürünü de hukuka aykırı biçimde görevden alıyor. Aradan iki yılı aşkın süre geçti, henüz Demiralp’e koruyucuları sayesinde bu konuda tek bir soru bile sorulmadı.

  1. 1999’2001 Demiralp Hazine Müsteşarı: Buraya kadar olanları okuyanlar, Türkiye’yi hiç tanımasalar bile bundan sonra ne olduğunu rahatlıkla tahmin edebilirler. Demiralp’in Bakan ve­ya Başbakan olarak karşımıza çıkması halinde ne olacağını düşün­mek bile korkunç. Demiralp’e değil kendimize acıyalım: Demiralp 1999 yılı başında, Hükümet değişikliğinden sonra yeni Hükümete yaranmak ve Ziraat’te yol açtığı korkunç zararın sorumluluğunu başkalarına atmak amacıyla “Bu böyle gitmez” demeçlerine baş­vurmuştu. Ziraat’in genel müdürü olduğu dönemde de kendisini acındırmak, fedakar göstermek için sık sık “300 milyona Ziraat’i yönetmek zor” edebiyatı yaptı. Simdi de “Çocuklarımızın geleceği­ni düşünerek çalıştım” yönünde dokunaklı açıklamalar yapmakta. Demiralp’i tanıyanlar bu palavraları yutmaz. Çocuklarımızın gele­ceğini düşünüyorsak Demiralp ve benzerlerinden mutlaka hesap sormalıyız. Aksi halde bu ülke daha çok Demiralp’ler görür.

 

Krizin Asıl Sorumluları: Akbank – Ziraat – Merkez Bankası.

Krizin Galibi: Uç günde 1 milyar dolar kazanarak Akbank, Ga­zi Erçel’in açıkladığı gibi krizin gerçek nedeni. “Ziraat Bankası bir özel bankaya (Akbank) karşı olan 500 trilyon liralık borcunu ödeyemedi. Biz ikisi arasına girdik uzlaşma sağladık, ancak olan da olmuştu.” Basında ve Reuters’de yer alan Akbank açıklamalarına göre; Akbank krizden 800 milyon dolar kârlı çıkmış. Faizlerin %7.500 olduğu gün, Akbank, Ziraat’ten 500 trilyon lirasını talep ediyor. Yani 1 gecede %20 kazancı beğenmiyor. İhtiyacı olduğu için, tamamen spekülatif” amaçlı. Ziraat’ten liraları alıp döviz al­mak istiyor. Yani, devalüasyon olacağını bilmekle kalmıyor, ayrıca devalüasyon oranının %20’nin de üstünde olacağını tespit ediyor. Merkez Bankası TL vermeyerek faiz oranlarını iyice yükseltiyor. Akbank’ın pazarlık şansı iyice artıyor. Ziraat’e 3 alternatif sunuyor:

  1. a) 500 trilyon lirayı ödemek. Ancak parası yok.
  2. b) Aynı tutarda döviz satmak. Devalüasyon öncesi döviz sat­mak yoğun spekülasyona yol açacağı için uygun değil.
  3. c) Akbank’ın istediği faizi vermek. Zararı diğerlerinden az ol­mamakla birlikte, Akbank’a kâr transfer etmenin, spekülasyona daha kapalı yolu. %7.500 oranında belirlenen faiz piyasada ser­best koşullarda oluşmamıştır. Bu üç banka bir araya gelerek anlaş­mışlar ve Akbank’a devalüasyon oranına yakın bir kar transferi yapmışlardır.

Merkez Bankası kriz sonrası günlerde döviz kotasyonunu ısrar­la yüksek tutmaya çalıştı. Buradaki amaç da lira borçlanarak de­valüasyon öncesi döviz alan bankaların, dövizlerini maksimum karla satmalarını sağlamaktır. Ziraat Bankası diğer bankalar yerine doğrudan Merkez Bankası’ndan borçlansaydı, faizler bu kadar yükselmeyecekti, kriz bu kadar şiddetli olmayacaktı, sonuçta da Ak­bank’a halkın cebinden, milyar dolarlık kâr transferi yaşanmaya­caktı. Ziraat yüksek faiz Ödese bile devletin bir cebinden diğerine gidecekti. Önce devalüasyon, sonra dalgalı kur ilan edilmeliydi. Dalgalı kur ilanından Önceki saatlerde bazı bankacılar, kan koku­su almış sırtlanlar gibi Başbakanlık’ta boy gösterdiler. Basın sabaha kadar bekledi. Adeta devalüasyon olacağı ilan edildi. Halbuki böy­le kararlarda, kalp krizinde olduğu saniyelerin Önemi vardır. Yapıl­ması gereken, derhal %20 oranında devalüasyon kararı alıp yürür­lüğe sokmaktı. Zaten bir yıldır yapılması kaçınılmaz olmuştu. Dal­galı kura ise İzleyen günlerde geçilmesi en doğru yoldu. Tam tersi yaşandı. Bankalar piyasadaki lirayı adeta emerek topladılar ve do­lara yatırdılar. Devalüasyon sonrasında da satın aldıkları dövizleri yüksek fiyatlarla satarak bir koyundan iki post çıkardılar. Simdi de siyasiler doların kuru 850 bin lira olmalı diyorlar. Zaten %20 oranındaki devalüasyon 850 bin liraya tekabül ediyordu.

Akbank, Ziraat Bankasını yıllardır kendi cebi gibi kullanıyor. Coşkun Ulusoy döneminde, bankacı olmadığı halde Ziraat Bankası’nın fon yönetiminden sorumlu genel müdür yardımcılığına geti­rilen Osman Mengitürk yıllarca Akbank’ı ucuz fonlarla besledi. Akabinde de Akbank’a fon yönetiminden sorumlu genel müdür yardımcısı olarak geçti. Ziraat’le olan ahbap-çavuş ilişkisi kesinti­ye uğramadan devam etti. Ziraat’ten Akbank, Sabancı Bank veya Sabancı Holdinge transfer olan kişilerin, geçmeden evvelki pozis­yonları ve bu grupla ilişkileri İncelendiğinde inanılmaz ilişkiler or­taya çıkıyor. Önce Akbank’a menfaat sağlanıyor, arkasından trans­fer gerçekleşiyor. Ziraat Londra şubesi müdürü Engin Tuncay, Ziraat’in zararına olarak Sabancı Bank’a sağladığı menfaatler karşılı­ğında Sabancı Holding’te üst düzey göreve getirildi. 1994 yılında Sabancı Bank’ın ve Akbank’ın portföyündeki, çoğunluğu Impexbank’a ait batık krediler, bu bankalar kapatılmadan kısa bir süre önce Ziraat Londra şubesine satıldı. Akabinde Engin Tuncay, Sa­bancı Holding’te üst düzey göreve getirildi. Engin Tuncay’dan son­ra Londra müdürü olan Emin Erdem Sabancı grubunu beslemeye devam etti. Emin Erdem’in genel müdür yardımcısı olması ile Akbank’la ilişkiler inanılmaz büyük rakamlara ulaştı. Ziraat neredeyse Akbank’ın yan kuruluşu haline getirildi. Sabancı Holding sanki pi­yasada bankacı yokmuş gibi Ziraat’in yurtdışı birimlerinden ve fon yönetiminden sorumlu kişileri transfer ediyor.

Piyasadaki son dedikodulara göre Emin Erdem’in Akbank’taki yerinin hazır olduğu kısa bir süre sonra da Erçel’in ve Demiralp’in de Akbank’a geçeceği konuşuluyor. 3 milyar doları yurtdışındaki şubelerinde ziyan eden Ziraat piyasadan nakit dileniyor. Dolar mil­yarderi Ziraat’in gerçekten nakit sıkıntısı var mı? Ziraat Bankası 1 katrilyon liranın altına düşmeyen nakit açığı ile sürekli piyasadan borçlanıyor. Borçlanma faizleri son derece yüksek. Hem belli ban­kalara kâr transfer ediliyor hem de son krizde olduğu gibi piyasa­nın dengesi bozuluyor Ziraat’in gerçekten nakit ihtiyacı var mi? Nedense bu araştırma hiç yapılmadı. Tüm kamu kurum ve kuru­luşlarının mevduatı zorunluk olarak Ziraat’te tutuluyor. En likit Banka olması gereken Ziraat aksine, piyasada likidite sıkıntısı ya­ratıyor. Bankalar birliği web sayfasından (tbb.org) Ziraat in bilanç­osuna bakıldığında, döviz varlığı 3 milyar doların üstünde gözükü­yor. Bu rakam son beş yıldır 3-4 milyar dolar arasında değişiyor. Döviz mevduatın önemli kısmı kamu kuruluşlarına ait olup (ka­rarname gereği) faizsiz olduğu için maliyeti son derece düşüktür. Bu kaynak yıllardır yurtdışında açıkça ziyan ediliyor. Türkiye’de ayakta duramayan Ziraat’in yurtdışında 26 adet şube ve ortak ban­kası bulunmakta. Bu birimlerden merkeze aktarılan tek kuruş kay­nak yok. Aksine bu 3 milyar doların en az iki milyarı bu birimlere gönderiliyor. Bu birimlerden de sanki yurtdışından kaynak bulun­muş gibi Türkiye’deki şanslı firmalara son derece düşük faizlerle kredi açılıyor. Bu kredilerin çoğu da geri ödenmiyor. Yani kendi kendimize borç veriyoruz. Sultanahmet Camiinde dilenip Yenicami’de sadaka dağıtıyoruz.

Yurtdışı birimlerin yöneticileri ve bu birimlerden sorumlu kişiler yıllardır ayni. Kimse bunlara dokunmaya cesaret bile edemiyor. Bu kredilerin birçoğuna, Egebank soruşturması nedeniyle aranan Raif Zihnali’nin firmaları Maddox ve Tancot aracılık ediyor. Kre­dilerden haksız olarak alman fahiş komisyonlar birilerine paylaştı­rılıyor. Son 78 yıldır soygun giderek artarak hu şekilde sürüyor. Yüksek Denetleme Kurulu Raporu’na giren bir örnek: 1998 yılında Ziraat’in Kula Mensucat firmasına açtığı kredilere de Raif Zihnali aracılık etti. Aldığı komisyon 750 bin İsviçre Frangı. Raif Zihna­li’nin ortağının basında çıkan açıklamalara göre de bu komisyon üst düzey yöneticilere paylaştırıldı. Kimse çıkıp da Ziraat’in yurtdı­şında ne işi var demiyor. Bu döviz varlığı son 5 yılda nakit açıkla­rını kapatmak için kullanılsa idi, ne görev zararı olurdu ne de kriz­lere yol açılırdı. Hesap açık ve ortada. Ziraat sürekli ağlıyor ve bu soygun düzenini örtbas etmeye çalışıyor. Derhal yapılacak iş Zira­at’in tüm yurtdışı şubelerini kapatmak. Akabinde de, yıllardır ay­ni kadroların elinde heba edilen döviz varlığını ve tüm fon yöneti­mini profesyonel yöneticilere bırakmaktır. Türkiye’nin en büyük kaybı burada kimse farkında değil. DDK da öncelikle yurtdışından verilen kredilerin üzerine gitmek istiyor. Son derece doğru tespit.

Sonuç: Başta DDK ve BDDK olmak üzere, krizden önceki ve sonrasındaki günlerde gerçekleştirilen döviz alım satımlarının kro­nolojik olarak incelenmesi ve nedenlerinin araştırılması gerek­mektedir. Spekülatif ve manipülâsyon amaçlı işlemler kolaylıkla ortaya çıkacaktır. Nitekim SPK borsadaki bu tür hareketleri rahat­lıkla tespit edebilmektedir. Diğer tarafta Merkez Bankasının söz konusu günlerde yaptıkları piyasa koşullarına ve mantığa uygun değildir. Bu konuda da derhal soruşturma yapılması gerekmekte­dir. Gabin ve Muvazaa (Danışıklı-Dövüş) yoluyla haksız elde edi­len yüksek faiz ve devalüasyon gelirleri geri alınmalıdır: Başta Akbank olmak üzere, karşı tarafın aczinden ve çaresizliğinden aşı­rı yararlanarak (Gabin), spekülasyon ve manipülâsyon sonucu yük­sek faiz ve devalüasyon geliri (Devalüasyonu önceden öğrenerek Insider trading-açığa satış 46) elde edenlerin bu kazançlarının ver­gilendirilmesi kaçınılmazdır. Diğer taraftan Akbank ile Ziraat Bankası arasında yaşananlar Gabin yanında Muvazaa, yani danışıklı dövüş de içermektedir. Bu durumda, haksız kazançların vergilen­dirilmesi değil tamamen geri                                                      

46- Açığa satış; Borsa aracınıza henüz sahibi olmadığınız hisseleri belli alı­cılara önceden belirlenmiş bir fiyattan sattırırken aynı zamanda onları daha sonra, düşük fiyata alacağınızı, belirttiğiniz sürede alıcıya daha ince bildirdiği­niz fiyata temin ödeyeceğinize dair verdiğiniz söz veya eylemdir.

alınması gerek inektedir. Hükümet gerçekten krize çare bulmak istiyorsa öncelikle kendi kaynakları­nın peşine düşmesi gerekir. Ziraat’in yurtdışı birimlerini kapatarak, yıllardır belirli banka ve kuruluşlara peşkeş çekilen ve çoğunluğu kamu kuruluşlarına ait olan 3 milyar doların hesabını sormalıdır. Aksi halde kangren haline gelen bu soygun devam ettikçe yapıla­cak fazla bir şey yoktur.

HALK BANKASI

 

1996 yılı sonu itibariyle 221 trilyon lira olan Halk Bankasının sözde görev zararları, bu ikilinin birlikte olduğu 1997-2000 döne­minde 50 katı artarak, Nisan 2001 itibariyle 10,8 katrilyon liraya çıktı. Batık krediler ise kağıt üzerinde 1,1 katrilyon lira. 2000 yılı sonu itibariyle 6,8 katrilyon lira olan görev zararlarının, 4 ay için­de 4 katrilyon lira artarak, Nisan 2001’de 10,8 katrilyon liraya ulaşması ise başlı başına muamma. Nisan 2001 tarihinde, Halk Bankasına verilen 10,8 katrilyonluk tahvilin Hazine’ye maliyeti faizi ile birlikte 16,5 katrilyon liraya çıkıyor. 2001 yılı zararını da eklediğinizde toplam zarar 17 katrilyon liraya ulaşıyor. (12. 5 mil­yar dolar) 4 yıl gibi kısa sürede yaratılan 12,5 milyar dolar zarara rağmen, Yenal Ansen görevinden alındıktan sonra yaptığı veda konuşmasında büyük bir yüzsüzlükle; “ortaya atılan gerçek dışı bil­gilerin hiçbir sağduyulu insanın itibar etmeyeceği, spekülasyondan öte birşey ifade etmeyeceği, 38 yıla yakın hizmet verdiği ve son 6 yıldır da genel müdürlüğünü üstlendiği Halk Bankası’ndan ayrılır­ken, tüm çalışmalarında toplumun genel menfaatlerini koruduğu­nu…” bildirdi. Halk Bankası’nın batık kredilerinin tamamına ya­kınım oluşturan yurtdışı garanti mektuplarının çoğunun muhata­bı da Ziraat’in yurtdışı birimleridir. Adeta kumpas kurar gibi orga­nize hortum yaşandı. Kamu bankalarının hortumculara verdiği ga­rantiler, Ziraat’in yurtdışındaki şube ve bankalarında gözden ve denetimden uzak, yok denecek faizlerle nakde çevrildi. Bu kredi­lere aracılık eden Raif Zihnali gibi kara para aklayıcıları da milyar­larca dolar tutarındaki rüşveti birilerine paylaştırdılar.

Halk Bekası 2000 yılı YDK Raporunda; 1995-1998 yıllarında verilen 30’a yakın batık kredi ile ilgili soruşturma raporlarının 5 yıldır YDK ve KIT Komisyonu’na ulaştırılmadığı, ayrıca 2000 yı­lında şubelerin yansının denetlenmediği açıkça yer alıyor. Bu reza­lete rağmen KİT Komisyonu, YDK ve BDDK’dan ses yok. 1997’den 2000 yılı sonuna kadar Hüsamettin Özkan’a bağlı olan Halkbank döneminin bilançosu tam 60 suç duyurusu. Müfettişler Yenal Ansen hakkında 60’ın üzerinde usulsüz kredi verildiği iddia­sıyla suç duyurusunda bulunuyor. Ankara DGM Savcısı Nuh Me­te Yüksel; Halk Bankası ile ilgili murakıp raporlarının gereğini yapmadığı, savcılığa iletilen suç duyurularını geri çektirdiği, usul­süzlük ve görevini kötüye kullanmaya ilişkin suçlamaları Örttüğü için Özkan ve Recep Önal hakkında fezleke düzenliyor. Bunun üzerine Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, Nuh Mete Yüksel hakkında yetkisi olmayan bir konuda işlem yaptığını belirterek soruş­turma açtırıyor. Nuh Mete Yüksel iddianamesinde; Başbakanlık Teftiş Kurulunu yolsuzlukların üzerini örtmekle suçluyor. Görevi­ni yapan müfettişlerin cezalandırıldığı, vurgunları örtenlerin ise ödüllendirildiği iddianamede yer alıyor. Hüsamettin Özkan ve Re­cep Önal hakkında Halk Bankası’nı kapsayan soru önergeleri Meclis’te reddediliyor. Devlet Bakanı Recep Önal ile Başbakan Ecevit 27.3.2000 tarihli talimatlarıyla,  YDK’nin usulsüzlükleri içeren raporlarını geri göndererek, TCK değil Bankalar Yasası’nın esas alınmasını istiyor. Açıkça, Ceza Yasası’na giren hususlara bu­laşmayın talimatı veriliyor. YDK üzerindeki siyasetçi baskısı bu skandalla somutlaşıyor. Yenal Ansen hakkındaki birçok soruştur­ma raporlarının savcılıklara gönderilmesi Hüsamettin Özkan tara­fından yıllarca engelleniyor. Gönderilen dosyalar geri talep edili­yor. Ansen hakkında dava açılması Özkan tarafından engelleniyor. Yenal Ansen ve Hüsamettin Özkan’ın Halk Bankası’nı soydurdu­ğunu, KİT Komisyonu ve 23/5/2000 tarihli Parti Meclisinde açık­layan MHP Ağrı Milletvekili Nidai Seven, KİT Komisyonundan atılıyor. KİT Komisyonu Başkanı ANAP’lı Akın Birdal 2000 yılın­da, 3 yıllık gecikmeye rağmen başta Halk olmak üzere Kamu Bankaları’nın görüşülmesini sürekli erteliyor. Nidai Seven; Birdal’ın ibra edilmeme tehlikesi olan KİT yöneticilerine taktik verdiği, komisyon günlerini bahanelerle ileri tarihlere attığını ileri sürüyor. Anayasal görevini yerine getiren DDK’nın kamu bankaların de­netlemesi Ecevit’in “Denetim’in denetimi yapılıyor” saldırısına uğ­ruyor. Yenal Ansen batık kredileri soran DENETDE Başkanına “Devlet sırrını açığa vurduğu” gerekçesiyle dava açıyor. Daha ön­ce de hakkında suç duyurusu yaptıkları için banka müfettişlerine dava açmıştı. Bolat Ayakkabı Firmasına açılan 2 trilyonluk usul­süz krediyi ortaya çıkardığı için Konya Şube Müdürü Mehmet Üzer işinden oldu. Üzer Yenal Ansen ile Banka’nın 4 yöneticisi hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Egebank’a verilen 159 mil­yon dolarlık kredi ile ilgili olarak Yenal Ansen mahkemedeki ifa­desinde suçu şube müdürlerine atıyor. Halbuki Şube müdürlerinin bu büyüklükte kredi verme yetkisi yok. Egebank’ta Özkan’ın kayın­validesine kaynağı meçhul 300 bin dolar ödeniyor. Halk Bankası yolsuzluklarına isyan ederek partisinden ayrılan Mustafa Düz hak­kında, raporları yasadışı yollardan elde ettiği bahanesiyle fezleke düzenleniyor. Mustafa Düz Ecevit’e, “Halkın değil yolsuzların umu­du olacak” suçlamasında bulunuyor. Hüsamettin Özkan, öncülük ederek çıkarttığı af yasası ile hortumcuları ve kendi emrindeki bürokratları kurtarıyor. Yeniden yapılanma düzeniyle de BDDK ve Ortak Yönetimlere kendi adamlarını getirerek kendisini hedef tahtası olmaktan kurtarıyor. Bankalar hakkında suç duyurusu yap­ma yetkisi BDDK’ya veriliyor. Bağımsız olduğu iddia edilen BDDK’nın 7 yıllığına seçilen üyeleri, siyasilerin emirlerini dinle­meyince daha bir yılları dolmadan kapının önüne atılıyor.

Programın en önemli ayağı yolsuzlukla mücadeledir diyen Ke­mal Derviş, kamu bankalarındaki batık kredilerle ilgili olarak sav­cılara soruşturma izini vermiyor. Hortumcu Banka sahiplerinin da­vaları DGM kapsamından çıkarılarak Ağır Cezaya gönderiliyor. Akabinde de Demirel hariç hepsi serbest kalıyor. Kamu Bankala­rına çoğu batık bankalardan olmak üzere şaibeli, banka hortumla-maktan mahkemelerde yargılanan kişiler atanıyor. Kamu Bankala­rına görev zararı vurgununu aklamak için 2001 yılında, maliyeti faizlerle birlikte 28 milyar doları bulan tahvil yangından mal kaçı­rır gibi verilirken zararın gerçek nedenleri soruşturulmuyor, Mec­lis Araştırmasına gerek duyulmuyor. Başta Halk olmak üzere kamu bankalarının yüz milyonlarca dolarının battığı, Devlete maliyeti 2 milyar doları bulan İnterbank’ta, avukat Selim Sarıibrahimoğlu Cağların yurtdışındaki 1 milyar dolarını gerinmek üzereyken Tevfik Altınok tarafından görevinden almıyor. Tevfik Altınok ve Os­man Tunaboylu gibi sözde bankacılar, yönetim kurulu üyesi ol­dukları dönemde Banka’yı zarara uğrattıkları gerekçesiyle Türk Ticaret Bankası Vakfı tarafından mahkemeye veriliyor. Davalar sürüyor. Türkbank skandalı siyasetçi-bürokrat-mafya-İşadamı iliş­kisini açıkça ortaya koyuyor. Salt bu skandalı unutturmak için Türkbank tasfiye edilmeye çalışılıyor. Egebank avukatı Mehmet Tural, Fon Bankaları Ortak Yönetiminin batık kredi ve sorumlula­rının takibini engellediğini, söz konusu bankaların birleştirilmesi­nin de delilleri karartma olduğunu belirterek istifa ediyor. Egebank Hukuk Müşaviri Prof. Erden Kuntalp Bankaya el konduktan son­ra inanılmaz bir aymazlıkla, Demirel’in Azarbeycan’daki bankasına 20 milyon dolar havale edilmesine onay veriyor. Basında “Müşavir onaylı soygun” olarak yer alan bu skandala rağmen Kuntalp göre­vini sürdürüyor. Yakın arkadaşları Kuntalp için; “Para için yapma­yacağı yoktur.” diyor. Aynı suçu işleyen Hortumcu Bankaların bir kısmına el konuldu, sahipleri hapse atıldı, bir kısmına ise el konul­masına rağmen sahipleri hapse atılmadı. Şanslı olanların ise ne­dense ne bankalarına el konuldu nede hapse atıldı. Bugünlerde bu bankalara Devlet yardımı yapılıyor. Hukukta çifte standart döne­mi aşıldı. Üçlü, dörtlü standartlar dönemi yaşanıyor. 1993 yılında, hiçbir bankanın tek kuruş kredi açmaya yanaşmadığı Lapis Hol-ding’e Dışbank’ın satılmasına, Merkez Bankası’nın ağır uyarısına rağmen, 6 gün içinde fikir değiştirerek onay veren dönemin Ban­ka Kambiyo Genel Müdürü Selçuk Demiralp inanılmaz aymazlık­la, önce Eximbank arkasından da Ziraat’e genel müdür yapılıyor. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun 5 yıl gecikmeyle soruşturduğu ve Demiralp’i ağır biçimde suçladığı rapor dikkate alınmıyor.

1997 yılı sonunda 300 trilyon lira görev zararı ile teslim aldığı Ziraat’i 2 yılda 15 milyar dolar zararla uçurumun kenarına getiri­yor. Hesap sorulması gerekirken Ziraat’in patronu durumundaki Hazinenin başına getiriliyor. Bankaların durumları ile ilgili raporla­rı hiçe sayıyor, görmezden geliyor, krizin yolunu açıyor. Hazine Müs­teşarı olduğu dönemde her gün program son derece iyi gidiyor me­sajları vererek halkı kandırıyor. Skandallar ansiklopediler boyu uza­tılabilir. Türkiye; bilinçli, organize, önceden planlanarak, siyasetçi-işadamı-bürokrat-mafya işbirliğiyle soyuldu. Soygunun faturası 50 milyar dolar olup gelecek kuşakların da yaşamı karartılmıştır. Şimdi ise adalet-hukuk çökertilerek, vurgunların örtbas edilmesi, sorum­luların bugün ve yarın dokunulmazlıklar kalktıktan sonra da üzerle­rine gidilmemesi, her şeyden önemlisi de çaldıklarının geri alınma­ması için yoğun gayret sarfediliyor. 47

 

Bu saygın işadamlarımız hâlâ piyasalarda iş yapmaktadır. Sabıka­lı olmak zengin olmak mıdır? Okullarımızda artık bunlar öğretile­cektir herhalde! Bu Banka sahipleri ve saygın işadamlarımız hepsi­de T.C tarafından yargılanıp ceza almışlardır! Almayanların da dos­yaları kaybolup zaman aşımına uğrayabilir mi?

 

Hürriyet Gazetesi, Yargılanan İşadamları

Sevgili okuyucular insanın kanı donuyor değil mi? Bence ısınıyor çünkü bunları duyup, okuyup analiz ettikçe mücadele etmek için in­sanın yüreğinden bir enerji çıkıyor, işte bu enerjide insanın içini ısı­tıyor. Yahu, bankacılık insanın kendi sermayesi İle olur mu? Bildiği­miz halkın parasını kullanmaktır, hortumlamak değildir! En azından bize öyle öğrettiler. Batık bankalarda buharlaşan paralar da halkındır. Kötü siyasetçiyle, Siyonist İşbirlikçilerine kaptırılan paralar değildir.

 

                                                          

47-  evrensel.net,   milliyet.com.tr,   temizeller.org,   atin.org sitelerinden, İmza Hür Denetçiler.

Adına görev zararı denilip işin içinden çıkılıyor. Devlet nasıl bu adamlara bu işleri bırakır? Demek ki bir bildiği veya yapmak istedi­ği bir şey var! Yoksa Devletimizi başkaları mı yönetiyor?

Türkiye Cumhuriyeti’nin Gerileme Devri mi?

 

Yıl 1946, ilk devalüasyon, Recep Peker Hükümeti 7 Eylül Karar­larını aldı. Dolar 1.83 TL’den 2.83 TL’ye yükseldi. (Bu olay, hükü­met düşmesine neden olmuş.)

Yıl 1958, Demokrat Parti, 4 Ağustos Kararlarını alıyor. Dolar 2.83 TL’den 9 TL’ye yükseliyor, %320’ye yakın bir oran. (DP’ye yakın olanlar zenginleşmiş ama 60 ihtilali kaçınılmaz olup, idam­lar gelmiş.)

Yıl 1970, Başbakan Demirel, 9 Ağustos Kararları’nı açıkladı. Dolar 9 TL’den 15 TL’ye çıktı, %70’e yakın (7 ay sonra, muhtıra veriliyor 12 Mart’ta hükümet düşüyor.)

Yıl 1977, 1 Mart: MC Hükümetinin görevde olduğu süre içe­risinde TL 9. kez devalüe edilmiş. TL’nin dolara karşı toplanı kay­bı %27’ye ulaşmış. Dolar 17-50 TL.

Yıl 1980, Demirel Hükümeti, 24 Ocak Kararlarını açıkladı. Dolar 75 TL’ye çıktı. %400 küsur 3 yılda. (8 ay sonra 12 Eylül dar­besi oldu ve Demirel hükümeti görevden uzaklaştırılıyor.)

Yıl 1994, Çiller Koalisyonu 5 Nisan Kararlarını açıkladı. Dolar 32.000 TL’ye yükseldi, %430’a yakın 14 senede. 28 Şubat 1997’de Çiller hükümeti görevden ayrıldı.

Yıl 2001, Koalisyon Hükümeti (MHR ANAR DSP) 19 Şubat günü Milli Güvenlik Kurulu toplantısında anayasa kitabı atmaya kadar varan tartışma sonucunu halka, bunların ekonomik veriler­den kaynaklandığını anlatıp, ekonomiyi düzelmek için ise kurtuluşu devalüasyon yapmada buluyor. Ocak ayında 1 Dolar 682 TL iken, Şubat ayında 1 Dolar, 1.025.000 TL seviyesine çıkıyor.

Bu gelişmeleri takip ederken yakın akrabam olan, 1993-1999 arası İstanbul Defterdar yardımcılığı ve 1999-2004’e kadar en uzun 3’üncü, en çok vergi toplayan 1’inci İstanbul Defterdarı olan Kadir Bey’den, öz be öz halamın oğlundan bu ekonomiye neden sahip olamadığımızı Öğrenmeye çalıştım. Bana söylediklerini kısaca özetleyelim; Maliye Bakanlığı, 2001 yılında Türkiye genelinde vergi mükelleflerinin sadece yüzde 1’ini denetlemiş (çoğu da ufak esnaf, orta ölçekli şirketler) ve ortaya 13.3 katrilyonluk vergi ka­çağı çıkmış. (Türkiye bütçesinin 99 katrilyon dolaylarında olduğu­nu da söylemeyi ihmal etmiyor). Denetlenen Mükelleflerin, gelir­lerinin üçte ikisini sakladığını belirterek, denetlenmeyenlerin ise gelirlerinin bilinmediğini, bunları bulup çıkaracaklarını var güçle­ri ile gideceklerini ama yetersiz ve siyasi kadro yüzünden hızlı ya­pamadıklarını anlattı.

“Çok büyük sermaye kuruluşlarını diğer kuruluşlar gibi denet­liyor musunuz?” diye sorduğumda sadece o işi yapmanın defterdar olmaya yetmediğini ima etti! Ve “Maliye’nin denetim kadroları, sayısal açıdan acınacak durumda. Kadrolarda sürekli kan kaybı yaşanıyor. Gelirler kontrolörleri ve vergi denetmenleri için 8.900 kadro olmasına karşın, ancak 2.200 kadro dolu! 467 maliye müfettişi kadrosundan 107’si, 1.150 hesap uzmanı kadrosundan sa­dece 288’i dolu!” diyerek, Defterdarın çok fazla gücü olmadığını bu söylemleri ile tekrar teyit etti.

Anlaşılıyor ki burada birileri bu kadroları bilinçli bir şekilde dolduruluyor ama kendilerine sekreterlerini, çaycılarını iki katına çıkartıyorlar. Bu kadrolar dolarsa ne olur biliyor musunuz? Söyleye­lim. Mükelleflerin %50’si denetlenirse Türkiye’nin borcu 2-3 sene­de kapanır. Dışarıya borç parayı biz veririz. IMF bizden borç para alamaya gelir. Hele birde büyük sermayeyi ve bağlı kuruluşlarını (Vakıf, dernek, cemiyet v.s) denetlersek, Dünyanın en büyük gücü haline gelmemiz demektir. Kendilerine bağlı olan dengeler bozula­cağından, bu gücü kim bozmak, yıkmak, parçalamak ister?

2001’deki kriz ile banka hortumlamaları her duyarlı vatandaş gibi benim de çok dikkatimi çekmişti. Araştırmalarım neticesinde devalüasyon yapılmadan birkaç gün önce, bazı Bankalar ve kuru­luşlar Merkez Bankası’ndan yüklü miktarda, (BDFK başkanının dediğinin daha üstünde) bir alım talebi oluyor.

Yaşarbank’ın genel müdürü olduğu dönemde verdiği kredilerle batıran Gazi Erçel, Merkez Bankasına Başkan yapılıyor. Şubat Krizi öncesinde, fiyatı bir gün sonra iki katma çıkacağını bile bile 5 mil­yar dolar satıyor. Aynı tarihte Ziraat’i de fonlayarak %7.500 faizlerle soyulmasına göz yumuyor. Erçel’in 4 günde Devlete verdiği zarar 4 milyar dolar olarak hesap ediliyor. Bu zarardan Erçelle birlikte birinci derecede sorumlu olan piyasalardan sorumlu yardımcısı Serdengeçti, Erçel’in yerine Başkan yapılıyor. Erçel ve Serdengeçti hakkında dava açılması, uğranılan zararın ilgili bankalardan tahsili Kemal Derviş tarafından engellenmeye çatışılıyor. Eski İstanbul Defterdarı K.Boy’u bazı işlerde engellediği gibi. Burada bir şey sı­kıştırmak istiyorum kitap basım aşamasındayken 23/1/2008 tarihli Ulusal TV haberleri K. Unakıtan’ın bir yemekte açık unutulan mikrofondan “İsterse söylemesin” lafı nasıl çalıştıklarını anlatmak­tadır, işte bizim hala oğlu da zamanında ondan istenen şeyleri doğru bulmadığı için söylemedi ve istifa etti.

Tekrar konumuza dönersek, bazılarınız düşünmektedir, nasıl 3-4 günde 5 Milyar dolar çekilir? Karşılığındaki TL’yi bu kadar zaman­da kim bulur getirir? Ne güzel sorular değil mi. Asıl iş burada işte kılıfını hazırla, minareyi çal. Bildiğim kadarıyla istenilen döviz, TL karşılığı olarak hemen (3 günde) bulunamayacağından, sanal alem­de (bilgisayar ortamında) teminatı vardır deyip hesaba para yatır­mak, daha sonrada bu hesaptaki parayı TL alıp döviz vermede kul­lanırsak devalüasyondan doğan TL farkı korkunç bir para olur. Kı­sacası para vermeden para kazanırsınız. 2. örnekte olduğu gibi…

Örnek 1: 1995 senesinde bir arkadaşım babasından kalan 4 mil­yon lira ile döviz aldı (ABD dolar kuru, 40.000) 100.000 $ yaptı. 2000 yılının nisan ayında ABD $ kuru 609.000 İken, Dövizini boz­durdu. 4 milyar parası, oldu 60 milyar TL yani yüzde bin beş yüz (% 1500). Kazanca bakarmısınız!!! 5 senede T.C Devleti, ne zenginler yarattı. Ama halkından çıkarmayı da ihmal etmedi.

Örnek 2: 2001 yılının Ocak ayında 1.000.000.000 (bir milyar) TL verip, karşılığında dolar (ABD $) alırsanız, doların kuru; 682.000=1.466.275 $ yapar. 5 senedir Milletimizin soyulduğu yet­mediği gibi tekrar iyi bir Devalüasyon kararı alındığında, ABD do­lar kurunu önce 910.000, sonra müdahale etmeyip 1.025.000 yaptırırsanız, Devalüasyondan önce alınan 1 milyar liralık TL, ABD doları olarak 1,466.275 $ yapar. Devalüasyondan sonra aldığınız doları, tekrar TL almak için bozdurduğunuzda, bir milyara aldığı­nız döviziniz (1,466.000 x 1025) – 1.502.650.000 TL Yani kur far­kından doğan kazanç 502 milyon küsur TL. Bir Trilyonluk alanlar 500 milyar TL kazanç elde ettiler. Uzmanların söylediklerine göre 3 günde 10 milyar $’lık bir para buharlaşıyordu. Bu işlerin içindeki insanlarda 30 milyar dolara yakın olduklarını söylüyorlar. Dev­letinde iç borcunun bir kısmını bu yolla kapattığını söylersek(J) (son büyük devalüasyon tarihi 2001 şubat ayının sonlarına doğru iç borç ödemesi vardı devletimizin), pek inandırıcı gelmez, değil mi? Bizi yönetenler bu hainliği yapabilir mi?

Daha sonra devletin bütçesi açık verir, kapatmak için halka ke­mer sıkma politikası güdülür. 20 yıldır yapılan özelleşmeler ile halk kandırılır, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin dayatmaları ile devlet malının talanı başlar. Ülke bu yöneticilerle milyar dolar zarara uğratılır, yöneticiler ceza almaz, kötü yönetimden dolayı. Daha fazla iktidara getirilir.

Türkiye’de Göz Dağının İstediği, halkın parasını alarak halkı fakirleştirmek ve Türkiye’nin ekonomisini belirli sermaye güçleri­ne taşımak. Böylelikle direnç kırılıp Dünya hakimiyetine hızla ilerlemek.

Vakıflar

“Dünyanın en sapkın faşist söylemcileri arasında yer alan Al­man ırk bilimcileri-arkeologları üstün ve saf Alman ırkının Aryenlere dayandığını iddia edip… Anadolu’nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadırlar…” 48 Rahmetlinin sözü çok şey İfade etmektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu bir yandan 20 Mayıs’ta emekli olmaya hazırlanırken diğer yandan da ANAP hakkında kapatma davası açmayı planlamıştı. Kanadoğlu, ANAP’ı, Alman Vakıfları’ndan yasalara aykırı olarak yardım al­makla suçluyor. Ankara DGM Savcılığı tarafından yapılan Alman Vakıfları soruşturmasında müfettişler, ANAP için bastırılan bazı malzemelerin Konrad Adenauer adlı Alman Vakfı tarafından fi­nanse edildiğini ortaya çıkarmıştı. 795 milyon liralık matbaa fatu­rasını delil olarak gösteren müfettişler, ANAP’ı “yasadışı yollardan maddi yardım almakla” suçlamış, bunun üzerine de Yargıtay Cum­huriyet Başsavcılığı tarafından Anayasanın 69. ve Siyasi Partiler Yasası’nın 79. maddeleri kapsamında ANAP hakkında soruşturma başlatılmıştı 2003 yılında.

Federal Alman iktisadi işbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafın­dan hazırlanan ve Ocak 1990 yılında yayınlanan “Türkiye’de Al­tın Konsepti” adı altında belgedeki bilgilere bir bakın. (Bu belge­nin nüshası ve çevirisi İsveç’te yaşayan Prof. Dr. Metin Delior­man’dadır. Medya’ya ve Türk Devletinin yetkili kurumlarına gön­derdiği halde hiç ses seda çıkmamaktadır. Bunları kitabında “Al­man Bergama Vakıfları ve Dosyası” açıklayan, Cumhuriyet Tarih­çisi Dr. Necip Hablemitoğlu’nun suikaste kurban gitmesine neden olan bu Altın Konsepti de olabilir..)

Hablemitoğlu’nun kitabındaki, Deliorman’ın elindeki belgede yazanlar;

                                                          

48- Necip Hablemitoğlu, Alman Bergama Vakıflar dosyası kitabından s.59

         1) Eurogold Şirketi’nce Bergama-Ovacık’ta bulunduğu açıkla­nan altın yatağı, Almanya açısından çok önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir… Türkiye Bergama’dan Truva’ya kadar uza­nan bölgedeki altın yatakları da açıklanırsa, olumsuz yönde Al­manya zarar görecektir. Mevcut statükoyu değiştirebilecek tüm ge­lişmeler “tehdit” ve “risk” olarak algılanmalı, buna karşı hemen önlem senaryoları hazırlanarak en pratik rasyonel biçimde uygulamaya ko­nulmalıdır.

            2) Türkiye’de altın aramayı ve üretmeyi durdurmak için radikal çevreciliğin tüm eylemleri hayata geçirilecektir. Bu iş için FIAN (Fo­od First Information and Action Network) “Önce Gıda Danışma ve Eylem Ağı” örgütümüz görevlendirilmiştir. Almanya’ya davet edilecek yerel yöneticilerin, yerel liderlerin, yerel medya mensuplarının tüm yol ve ağırlama masrafları, Bakanlığımıza ait olacaktır. Türkiye’de ek harcamalar olduğu zaman İzmir Konsolosluğumuz devreye girip nakit olarak karşılayacaktır.

3) Türkiye’de kitlesel eylemlerin gerçekleştirilmesi için, sistemin uy­sal vatandaşları olan Sünniler yerine, protest özellikleri olan sistemin dışladığı Alevileri kullanmak, rasyonel bir tercih olacaktır. Operasyon­ların tüm evreleri bilgilendirme değil, ajitasyon ve provokasyondur. Brüksel’deki DHKP-C örgütü de operasyona destek vermiştir.

Araya girip bir şey hatırlayalım. Göz Dağı, çok iyi bir yatırım yapı­lacağı sırada H. Ömer Sabancıyı da, DHKP-C örgütünün elamanları tarafından öldürülmedi mi, Belçika’ya kaçmış olan Fahriye adlı milita­nı halada alabilmiş değiliz, değil mi?

Yeşiller Partisinin Hassen Örgütü sözcülerinden Milletvekili Reimer Hamman “Bugün Almanya’da 90.000 ton altın stoku bulunuyor.” diyor. Başka kaynaklara göre 100.000 üzerindedir. Bu altın stoku na­sıl olduğunu söylememektedirler. Çünkü Almanya altın üreticisi olma­dığı gibi coğrafyasında altın madenide yoktur. 1. Dünya Savaşı sonra­sında elindeki altın stokları “harp tamiratı borcu” adı altında itilaf devletleri tarafından paylaşılmıştır.

1998 yılı itibariyle dünyada üretilen altın miktarı 2.600 ton olduğu rezervlerin hiç tükenmeyeceği varsayılsa, Almanya’nın bu stok miktarı­na ulaşabilmek için tüm dünya ülkelerinin 40 yıl altın üretimi yapması gerekir, Almanya’nın da bu alanda Takipsizliğini ortaya koymaktadır.

Alman Vakıfları, neden doğal zenginliklerimizi kullandırmamaktadır? Almanya’nın, altın rezervi 90.000 ton olduğu ve dünya­da yılda 2.500 ton yılda çıkartılırken, daha fazla çıkartılması, Al­manya’nın niye zararına olur?

Şimdi dünyada altın fiyatlarının düşmesi, Almanya’nın zararı­na, yükselmesi ise yararınadır. O halde Almanya’nın çıkarı, altın üretimini dünyanın her yerinde engellemesidir.

Türkiye’de büyük eksikliğin bulunduğu altyapı projeleri konu­sunda Devletimizin dahi sahip olamadığı ölçüde teknik ve sosyal envanter bilgisine sahiptir bu Alman Vakıfları. Belediyelere “hibe krediler” vererek yeniden yapılandırma, veri toplama ve projelen­dirme çalışması yapmaktalar.

Türkiye’de Alman Vakıfları “insan hakları örgütü”, “azınlık hak­ları örgütü”, “çevreci örgütü”, “misyonerlik” gıda ve dayanışma ör­gütleri” vb örgütlerle karşımıza çıkmaktalar.

Şimdi bir Türk Vatandaşı olarak soralım soruyu kendimize 1933 yılında Atatürk’ün kurdurduğu “Altın Arama ve İşletmesi” neden kapatıldı, niye açılmıyor?

Büyük iş adamımız ve Medya Patronu Aydın Doğan’ın Doğan Vakfı Amerika Washington’da “Hasna” isimli bir dernek kuruyor. Bu derneğin Internet adresi www.hasna.org Bu derneğin başında Nevzer Gülümser Stacey adında bir şahsiyet bulunuyor. Derneğin ilk amacı Kıbrıs’ta Avrupa Birliği politikasına uygun bir şekilde iki kesimli ve Rum hâkimiyetine dayalı bir devlet kurmak. Bu amaç­la her ay onlarca Kıbrıs Türkü gazeteci ve yazar Amerika’ya gön­derilerek burada yağlı ballı geziler ve Rum tezlerini anlatan kursla­ra tabii tutuluyorlar. Derneğin çıkardığı “Hasna Journal” isimli ga­zete de her sayısında Denktaş ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri aley­hine türlü karalama ve küfür kampanyaları düzenliyor.

Hasna’nın diğer bir ilgi alanı da GAP bölgesi. Burada sulama projeleri kapsamında İsrail’le işbirliği içinde Kibutzlar açılması ve bölge halkının kendi kendini yönetmesi kapsamlı çalışmalar var. Doğan Vakfının destek olarak avuç dolusu para verdiği bir diğer dernek de Technology for Peace (Barış için teknoloji) kuruluşu. Internet adresi www.tech4pcace.org olan bu kurumun başında nö­roloji doktoru Yannis Lauris isimli Rum istihbaratıyla ilişkili bir Rum bulunmakta. 49

Sayın Doğan’ın vakıf ve hayır faaliyeti adına giriştiği işler ne ka­dar ilginç değil mi? Asıl ilginç olan, bu oluşumları anlamayanlar ve “komplo teorisi” diyen aydınlarımızın olması…

Türk Sanayici ve İş Adamları

Araştırmacı yazar Serdar Kuru, antiemperyalizm.org sitesinde Aydın Doğan hakkında yazdığı yazı; Kelkitli bir toprak ağasının oğ­lu olan(?) ve çok genç yaşta İstanbul’da zahirecilik ve ecza depo­su sahipliğiyle iş hayatına başlayan Aydın Doğan, bugünkü yerine nasıl yükselebildi acaba. Bunun cevapları geçmişte gizlidir.

Aydın Doğan’ın arkasındaki esas güç Koç Ailesi’dir. Tofaş diğer otomobil bayilerine üretim kısıtlı diye günde 3 araba gönderilir­ken, Doğan’ın bayisine günde 300 araba gönderilmesiyle yapıldı. Zaten çok büyük olan araç talebini İstanbul’da tek karşılayabildi bayi haline getirilen, Doğan kısa zamanda zenginleşti.

Bunun ardından Milliyet’i o zamanki sahibi Ercüment Kara­candan almak için teklif yaptı. Bu teklif gazetenin esas gücü Abdi İpekçi ve ekibi tarafından ret edildi. Bunun sebebi Abdi İpekçi’nin Doğan’ın arkasındaki gücün kim olduğunu bilmesi ve bunun pe­şinden neyin geleceğini tahmin etmesiydi. Abdi İpekçi ‘nin direnişi yüzünden akamete uğrayan medyayı ele geçirme planı, İpekçi’ nin daha sonra zavallı bir delinin üstlendiği son derece profesyonelce bir suikastla ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti. Bugüne kadar kendilerini çok solcu görerek ipekçi suikastını “her zamanki

                                                          

49- www.arıtiemperyalizm.org sitesinden araştırmacı yazar Serdar Kuru.

şüp­helilere” yamayanlar nedense hiçbir zaman bu suikasttan ticari ya­rar sağlayan odakları göremediler. Ya da görmek istemediler.

Doğan’ın, Türkiye’nin bir otomotiv üretim üssü olmasını nasıl engellediğini bilir misiniz peki…

Bundan yıllar önce Japon Mazda firması Türkiye’de bir fabrika açmaya niyetlendi. Bize tam bir teknoloji aktarımı yapacak ve bir süre sonra üretimi tamamen bize bırakacaktı. O dönemde Koç’lar tenekeden İtalyan arabalarına kuş isimleri verip bizlere satmakla meşguldü.

Bu proje için Halis Toprak seçildi. Bir Japon heyeti gerekli gö­rüşmeleri yapmak İçin Türkiye’ye geldi. Bu sırada Doğan’ın ekip­leri haberi almış ve Japonların peşine düşmüştü.

Türkiye’de Toprak Holding’in Japonlarla fabrika kuracağı habe­rini hemen Koç’lara yetiştirdiler. Sonra bir anda Milliyet gazetesin­de Toprak Holding’in bir firması hakkında vergi yolsuzluğu iddia­ları başladı ve devlet göreve davet edildi. Piyasaya da birileri Toprak’ın firmasının zor durumda olduğu haberini yayıyordu. Kısa sü­rede panikleyen müşteriler alacaklarını hemen isteyince firma cid­den krize girdi ve anında görev başına koşan maliye tarafından el konuldu. Bu olaylardan sonra Toprak Japonlarla ilişkisini kesti ve aynı anda Milliyet’in haberleri de duruverdi. Bizlerde tenekeden yapılma arabalara binmeye devam ettik. Japonların ikinci bir giri­şimi de ünlü bir işadamımızın kardeşinin öldürülmesiyle kesilmiş­tir bilenler bilir.

1 Temmuz 2007 – Yeniçağ Gazetesi

Sayın Doğan’ın ülkemize ettiği en büyük “hizmetlerden” biri de AKP Hükümeti’ni başa getirmesidir. Bunun için Amerika destek­li ve birden fazla grubun ortaklaşa hareket ettiği bir komplo kurul­du. Komplonun diğer faaliyetleri sonucu ekonomik kriz yaratılmış, hükümet sallantıya alınmış ve başbakanın sağlık durumu hakkın­da halk paniğe sevk edilmişti. Seçim kelimesi kamuoyunun kafasına itinayla yerleştirildi. Fakat suni ekonomik kriz ve ardından gelen Derviş önlemleri sayesinde bu seçimin ikti­dar partileri için felaket olacağı gün gibi ortadaydı. Biraz daha beklenme­si ve halka olanların tam olarak açık­lanıp alman ekonomik tedbirlerin etkisinin kamuoyuna yansımasının sağlanması gerekiyordu. Bunu bilen hü­kümet üyeleri normal seçim tarihine kadar beklemeyi uygun gördüler.

Normal şartlarda AKP ve Erdoğan’ın tek başına iktidara gelmesi imkânsızdı ama Amerika’nın Irak işgali ve Kıbrıs gibi meseleler bekle­yemezdi. Amerika ve Avrupa’yla uyumlu bir hükümetin acilen iş başı­na getirilmesi gerekiyordu. Eğer bu sağlanamazsa en azından iktidarın MHP kanadı tasfiye edilmeliydi, çünkü DSP içine malum kişiler za­ten sızmıştı ve gerektiği zaman partiyi yönlendirecek güce sahiptiler. Tam bu aşamada Doğan müthiş bir plan kurdu. MHP dışındaki bazı partilerin liderleri ve DSP İçindeki kliğin başı olan Hüsamettin Öz­kan Almanya’ya gazete tesisi açılışı bahanesiyle çağrıldı. Plana göre burada MHP’ nin dışlanacağı ve siyaseten etkisiz hale getirileceği al­ternatif bir hükümet kurulacak veya bu toplantının verdiği mesajla MHP seçime zorlanacaktı. MHP’nin bir üçüncü seçeneği yoktu ve her iki seçenekte de sonuçta kaybedecekti. Hepinizin bildiği gibi bu toplantıdan sonra MHP seçime gitme kararı aldı ve vuruşarak çekil­me yolunu seçti. Seçimlerde Doğan medyası önceden hazırlanmış psi­kolojik harekât planıyla AKP dışındaki tüm partileri yıpratarak bu­günkü hükümetin yolunu açtı. 50 diyor.

Hasna’nın diğer bir ilgi alanı da GAP bölgesi. Burada sulama pro­jeleri kapsamında İsrail’le işbirliği içinde Kibutzlar açılması ve bölge halkının kendi kendini yönetmesi kapsamlı çalışmalar var. Doğan Vakfının destek olarak avuç dolusu para verdiği bir diğer dernek de Technology for Peace (Barış için teknoloji) kuruluşu. Internet adresi www.tech4peace.org olan bu kurumun başında nöroloji doktoru Yannis Lauris isimli Rum istihbaratıyla ilişkili bir Rum bulunmakta.

Sayın Doğan’ın vakıf ve hayır faaliyeti adına giriştiği işler ne ka­dar ilginç değil mi? Sayın Doğan’ın ülkemize “geçmişte” yaptığı iyi­likler için 1999 senesinde Devlet üstün hizmet madalyası aldığını göz önüne alırsak. Bu son faaliyetleri içinde Avrupa’dan “Legion de Honeur” ve Amerika’dan “Medal of Freedom” alacağını da tah­min edebiliriz. Bu bilgileri halk ile paylaştığı için Serdar Kuru, Araştırmacı Yazarımıza teşekkür ederiz.

Diğer bir yazarımız Fatih Altaylı’dan okuyalım; “Aydın Doğan’ı eleştiriyoruz, kızıyoruz, kınıyoruz. Her gün bana ulaşan birkaç yüzü aşkın yorumun neredeyse yüzde doksanında Aydın Doğana yöne­lik bir öfke var. Bu öfke nedensiz değil elbet. Doğanın fırsatçılığı, vermeden almayı seven tavrı, Türkiye’de hiçbir üretim yapmadan sadece para kazanmakla ilgilenmesi bu “Öfkeyi” körüklüyor. Ce­binden beş kuruş vermeden, İş Bankası’nın sağladığı kaynakla iş Bankasından aldığı Dışbank’ı 1 milyar Avroya satması, devletten aldığı POAŞ’ın bedelini devlete ödemesi gereken vergiyle ödeme­si, bu durum ortaya çıkınca gelen vergi borcunu kuşa çevirmesi, elindeki medyanın siyasi gelişmelere göre fırıldak gibi dönmesi, oportünist tavrı Aydın Doğan’ı antipatik hale getiriyor. Ancak Ay­dın Doğan’ın payını da vermek lazım. Doğan müthiş bir adam. Herkesi titretiyor. İşte medyadaki durum. Sabah’ı ve ATV’yi bir hortumcuyu kullanarak da olsa yıkmayı başardı. Şu an her ikisi de suskun. Satılacaklarmış. Ne fark edecek? Aydın Doğan kendi ve­ya paravanlarından biri almazsa bile satın alan kişi Aydın Doğan’la çatışabilecek mi zannediyorsunuz. Elbette ki böyle bir şey olmayacak. İş dünyasında durum farklı mı Bir gün ziyaretime gelen çok anlı şanlı bir işadamı uzun uzun Aydın Doğan’dan yakındı. Gireceği bir ihale ile ilgili Aydın Doğan’dan üstü kapalı ve nazikçe tehditler al­dığını anlattı ve “Emin olun iş dünyasının Çakıcısı oldu. Racon ke­siyor.” dedi. Ben de kendisine, “Bir röportaj yapalım bunları anla­tın” dedim. “Bunu yapmak için delirmiş olmam lazım. Deliye ben­ziyor muyum Fatih Bey?” dedi. Siyasette durum farklı mı? Pijama ile Başbakan karşılaması ünlüydü Doğan’ın. Bu karşılama Mesut Yılmaz’ın siyasi hayatının sonu oldu. Eski yeni pek çok siyasetçi şimdi Aydın Doğanın yanında “Saray soytarısı” gibi gezmeye de­vam ediyor. Sihirli elini değdirirse yeniden parlayacaklarını düşünü­yorlar. Birleşmelerine destek verdiği partilerin listelerine hemşerilerini, köylülerini ve memurlarını aday diye yazdıran yine Aydın Doğan. Doğan yakın zamana kadar bir Tayyip Erdoğan’ın bileğini bükememişti. Sonunda onu da başardı.                                                        

50- www.antiemperyalizm.org sitesinden araştırmacı yazar Serdar Kuru.

Önce vergi borcunu indir­di, ardından bir türlü alamadığı rafineri iznini aldı. Yakında Hilton arazisi için imar iznini de çıkarırsa kimse şaşırmasın. Başbakan Er­doğan herhalde bir atasözünü hatırlamış olmalı ki, “Bükemediği eli öptü.” Berhudar olur inşallah!” 51

Mehmet Emin Karamehmet; İşadamı, Sanayici, Bankacı.

Yakın tarihte BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu), Mehmet Emin Karamehmet’in sahibi olduğu Pamukbank’a el koydu ve Pamukbank TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Si­gorta Fonu) devredildi. Karamehmet hakkında yurtdışına çıkış ya­sağı konulurken malvarlıklarına da ihtiyati ted­bir getirildi. O, köklü, Türkiye’nin ilk sanayici­leri arasında sayılabilecek bir aileden gelme. Eski bir bankacı. Türkiye’nin neredeyse üçte birine yakın bütçesine sahip, dev şirketlerin patronu. Mehmet Emin Karamehmet 1 Nisan 1944 tarihinde Mersin’in Tarsus ilçesinde doğ­du, İstanbul’da Robert Kolej’de eğitim gördük­ten sonra İngiltere’de Dover Kolej’de ekonomi eğitimi aldı. İlk şahsi şirketini 1966 yılında kuran Mehmet Emin Karamehmet, tarım ve sanayi kökenli Karamehmet ailesinden ve ailenin üçüncü kuşağı. Türk sanayisine Eliyeşil ailesi ile birlikte Çukurova Sanayi İşletmelerini kurarak giren Karamehmet ailesi, bölgede gayrimüslimlerden sonra sanayiye adım atan ilk Türk ai­lesi olarak biliniyor. 1980’li yıllarda Yapı Kredi, Pamukbank ve İnterbank’ın ve çok sayıda şirketin sahibi konumuna gelen Kara­mehmet ailesi bu gelişmelerle birlikte büyük bir mali güce de sahip oldu. Grup, çelik üretiminden deterjana kadar her alanda üretim yapmaya başladı. 1980’li yıllarla birlikte dış ticarete ağırlık veren Çukurova Grubu, bu tarihlerde New York ve Cenevre’de de ilk yurtdışı şirketlerini kurdu. Yapı Kredi Bankası, Pamukbank’ın yanı sıra, Caterpiller mümessilliği ve Turkcell, Show TV ve Akşam ga­zetesi Karamehmet’in sahibi olduğu kuruluşlardı. Ban kala ne Ün­den alman Karamehmet, 1964’te Yapı Krediyi satın aldı. Yapı Kre­di, Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın (İnterbank) da sa­hibi olduğu için, bir anda iki bankası oldu. 1973’te ise Pamukbank’ı satın alan Karamehmet, ileriki yıllarda da İnterbank’ı Cavit Çağlara sattı. Karamehmet’in yöneticilerinden üçü, Erol Aksoy, Hüsnü Özyeğin ve İbrahim Betil de daha sonra kendi bankalarının sahibi oldular. 1980’li yıllarda, ordunun yönetime el koymasının ardından, Caterpiller iş makineleri ve yedek parçalarının usulsüz ithalatı ve altın kaçakçılığı iddiasıyla M. E. Karamehmet hakkın­da davalar açıldı. Tahkikatı yürüten zamanın İstanbul Emniyet Mali Şube Müdürü Sadettin Tantan’dı. İç piyasada fiyatların düş­mesinden yararlanılarak toplanan büyük miktarlarda altının, yasa­dışı yollardan yurtdışına çıkarıldığı, dövize çevrildiği ve ‘işçi dövizi’, ‘prefinansman döviz havaleleri’ adı altında Yapı Kredi, Pamukbank ve Uluslararası Dış Ticaret bankaları, aracılığıyla yurtiçine sokul­duğu hakkındaki suçlamalardan bir netice çıkmadı. Ancak “Caterpiller kaçakçılığı davası” ile ilgili olarak, İstanbul Sıkıyönetim 3 no’lu Askeri Mahkemesi, 16 Nisan 1982 tarihin de, Mehmet Emin Ka­ramehmet ve aynı davada yargılanan Osman Berkinen hakkında tutuklama kararı çıkarttı. Bu dönemi, 2,5 yıl kadar yurt dışında ge­çiren Karamehmet, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın, yaptığı “ekonomik suça ekonomik ceza” öngören yasal düzenlemeler sonu­cu, hakkındaki davalar düşünce Türkiye’ye dönebildi.

                                                          

51 – Fatih Altaylı – Gazeteci

Mehmet Emin Karamehmet’in ve Çukurova Grubunun ticari başarısında, Turkcell’in hatırı sayılır yeri var. Turkcell, Türkiye’nin lider, Avru­pa’nın en büyük üçüncü GSM cep telefonu operatörü. Çoğunluğu­nu Çukurova Grubu’nun hisselerinin oluşturduğu Turkcell, 15 yıl içinde inanılması güç bir basan göstererek, 22 milyon üzerindeki abonesi ve 30 milyar dolar değeri ile ülkemizin en büyük özel şir­keti haline geliyor, İMKB’nin yanı sıra New York Borsasında da halka açılıyor. Turkcell, hisseleri New York Borsasında işlem gören tek Türk şirketi. 18/06/2002 tarihinde, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından, üyelerinin bir kısmının muhalefe­tine rağmen alman kararla, Pamukbank’ın, Tasarruf Mevduatı Si­gorta Fonu’na devrine karar veriliyor. Belirtildiğine göre BDDK, Pamukbank’ı kurtarmak için Çukurova grubu tarafından öne sü­rülen teklifleri dikkate bile almamış ve ekonomiden sorumlu Dev­let Bakanı Kemal Derviş’in isteği ve Başbakan Ecevit’in oluru ile operasyon tamamlanmış. Nitekim Kemal Derviş, operasyondan sonra “sevindirici bir olay” diyerek hissiyatını açıkladı. Pamukbank’a el konulmasında haklı bazı nedenler olabileceği gibi, bu ko­nuda çıkan söylentileri de ciddi bir şekilde ele almak gerekir. Dik­kat edilirse bu güne kadar hiç bir bankaya el konulmasına, Pamukbank’ta olduğu gibi tepkiler doğmamıştır. Önemli bir söylenti, Pa­mukbank’ın Demirbank ve HSBC örneğinde olduğu gibi, yabancı sermayeye peşkeş çekileceğidir. Diğer bir iddia, fon tarafından el konulan Pamukbank operasyonunun arkasında Çukurova’nın rakiplerinin olduğudur. Bu iddiaya göre el koyma, rakip sermaye gruplan arasında yaşanan savaşın parçasıdır ve ana nedenlerinden biri, Çukurova Grubu’nun medyada güçlenmesinden duyulan ra­hatsızlıktır. Diğer önemli bir iddia, Pamukbank operasyonu, Turkcell’i ele geçirme operasyonunun bir parçasıdır. Bu iddiaya göre Türkiye bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Adına yabancı sermaye de­nilen bir takım gruplar haraç mezat Türk şirketlerini ele geçirmek­tedirler. Turkcell karlılığı ve etkinli açısından pek çok kişinin işta­hını kabartan bir şirkettir. Bu bakımdan çok bilinçli bir şekilde Turkcell’i ele geçirmek için Pamukbank’a el konulmuş, birtakım çıkarcı çevrelerin isteği yerine getirilmiştir. Pamukbank’a el ko­nulmasının ardında Turkcell vardır. Bunlar ciddi iddialardı ve sıra­dan kişiler tarafından söylenmiyordu. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun, bu iddiaları doğrularcasına, alelacele Pamukbank’ın satışının başlatılmasına karar vermesi, soru işaretlerini daha da ço­ğalttı. Mehmet Emin Karamehmet’in tüm varlığına, şirketlerine ih­tiyati haciz getirilmesi, yurt dışına çıkış yasağı konulması, dünya ça­pında isme sahip bu iş adamına yapılabilecek en büyük yıkımdır. 52

Erol Aksoy, eski bankacılardan ve işadamı. Show TV, Cine5 ve İktisat Bankası’nın eski sahibi Erol Aksoy’a aitken AKS şirketinin, ihracat belgeleri üzerinde tahrifat yaparak hayali ihracat yoluyla kara para akladığı ortaya çıkması, televizyonculuk alanında faali­yet gösteren AKS şirketinin, hiç ilgisi bulunmadığı halde yurtdışına tişört ihraç etmesi ile patladı. Gümrük müfettişleri, bu tişörtlerin fiyatlarının ve adetlerinin çok düşük gösterildiğini tespit edince müthiş bir sahtekârlıkla karşılaştılar.

Erol Aksoy’a ait AKS firmasının 4 yöneticisi hakkında, “Teşekkül halinde ihracat kaçakçılığı”, “Evrakta sahtecilik” suçlarından 20’şer yıl hapis istemiyle dava açıldı. Sanıkların, 1992–1994 yılları arasında Fransa’daki Show TV S A şirketine toplam 12 bin 841 adet program ve film kasetini 60 milyon dola­ra ihraç ettikleri, bu miktar üzerinden 7 milyon 200 bin dolar (1 trilyon 225 milyar lira) vergi iadesi almayı

                                                          

52- Mehmet Eymür sitesi: www.atin.org

amaçladıkları belirtildi. Aksoy’un firmasının ihracat ve KDV oyunu da işte burada ortaya çıktı. Özel TV’lerin yurtiçinde yayın yapmasının yasak olduğu dönemde, Fransa’da da bir şirket kuran Erol Aksoy, oraya gönderip uydu ile Türkiye’ye yayın yaptığı kaset programları ihracat gibi gösterdi. Yeni Düzenin, Yeni Soyguncuları dünyada bankacılar olmuş. (Sö­zümüz meclisten dışarı tabi.)

Bankalarımız özelleştirirken dikkat edilmesi gereken konulara kısaca değinirsek. Şimdiki zamanda bir işadamı kazancını nere­de tutar? Tabiki bankada. Bu bilgiler sonra nereye gider? Tabi ki bankacılığa kim hakimse. Peki, ekonomik olarak güçlenen Türk işadamı ile kim çalışmak istemez? Tabiki Sevr Antlaşmasını iste­yenler… Lord Curzion’un dediği gibi oluyor. Fazla uzak tarihe git­meden 35 yıl geriye dönelim.

            21 Ağustos 1971: Ankara’da ekonomik zirvede. Başbakan Ni­hat Erim, 204 işadamıyla yaptığı toplantıda, işadamları “Özel ka­zanca hırsızlık diyen zihniyete karşıyız.” dedi. Erim, “Biz bir işlet­menin sahibinin kim olduğuna önem vermiyoruz. O işletme kimin elinde daha verimli olur, onun üzerinde duruyoruz.” şeklinde ko­nuştu. Toplantının sabahki bölümünde 24 işadamı söz alarak bir­çok istek ve şikayetlerini hükümete duyurdular, ayrıca 2 muhtıra verdiler. Toplantıda söz alan Narin firmasının sahibi Halit Narin, ‘Hükümet toplu iş sözleşmelerindeki işçi işveren anlaşmazlığına karışmasın. Biz parayı ve işletmeciliği bilen insanlarız. Vergiyi ve­ren biz, parayı harcayan sizsiniz. Bu paranın harcanmasında bizim söz sahibi olmamız en doğal hakkımızdır’ dedi. Adanalı işadamı Halis Toprak, ihracata dönük işlemlere uzun vadeli ve düşük faiz­li kredi verecek bir banka kurulmasını istedi. Kurumlar vergisi oranının yüzde 25’ten 15e indirilmesini diledi. Selahattin Beyazıt da yabancı sermayenin teşvik edilmesini, sermaye piyasasının bir an önce organize edilmesini istedi. İstanbul Ticaret Odası Başkanı Behçet Osmanoğlu ise Tüketiciyi Koruma Kanunu tasarısını eleş­tirerek özel sektör ile iktisadi devlet teşekküllerine aynı uygulama yapılmasını istedi.

            22 Ağustos 1971: Başbakan Erim, bu defa işçi temsilcileriyle toplandı, işçi temsilcileri en büyük fiyat artışlarının 1950–60 yılla­rı arasında olduğunu belirterek, ‘Fiyat artışlarını işçi ücretlerine bağlamak doğru değildir1 dediler. Erim ise, ‘Emek sermaye ve te­şebbüs arasında denge sağlanırsa kalkınma devam eder’ dedi.

24 Ocak 1980: Amerikalı Yahudi olan (aslen Malatya’da doğmuş diye biliniyor!) Prof. Frieadman T Özal’ın hocası diye de bilinen şa­hıs heyeti ile birlikte “Hür Teşebbüs Banker ve Banka Bayramı” olan günü kutlamak için Taksim meydanında gösteri yürüyüşü düzenli­yorlar. Parkın hemen önünde de büyük bir tribün üzerine de “Özel sektör devletin temelidir.” yazılıyor. Buna bir şey diyeceğimiz yok. Işıklı harfler ile yazılan “Yaşasın Friedmanist-Özalist system” neyin nesi. Daha bitmiyor “Tek yol kapitalizm” ışık gösterileri ile devam ediyor. Müthiş bir kalabalık.

Rockefeller ağzı ile konuşan TÜSİAD Başkanı Şahap Kocatopçu (7 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 darbelerinden sonra askerlerin iki kez Sanayi Bakanı yaptığı) konuşmasına şöyle başlıyor: “Hür teşeb­büsün yiğit ve fedakar evlatları… Üst direğin çilekeş yoldaşları, ih­racatçılar, İthalatçılar, sanayiciler, müteahhitler, holdingler, holding profesörleri, bayramınız kutlu olsun… İşveren sınıfının bilinçlenmesi için başlatılan büyük savaşın yıldönümüdür, kutlu olsun.”

Buyurun cenaze namazına. İşveren Sınıf varmış demek, biz de bunu söylüyoruz zaten farklı birşey söylemiyoruz ki. Büyük savaş­ları ne oluyorsa. Devam edelim Kocatopçu’nun konuşmasına. “..işverene dayanmayan devlet kurda kuşa yem olur. Bugüne kadar birçok siyasal partiyi etkilemeye çalıştık. Birçok kabineye; bakan verdik. Biz çalıştık, devleti bürokratlar yönetti. Niçin iktidarı biz ele almadık da başkalarının ellerine bıraktık. Niçin başkaları ile paylaştık? Niçin bizim yanımızda 3–5 bine çalışanın ermine girdik. Kim bunlar bizim ücretli elemanlarımız değil miydi? Bizim kendi sınıfımız olmalı, devleti biz yönetmeliyiz. İşte V Koç, S.Sabancı, M.E. Karamehmet, N. Eczacıbaşı, Halit Narin, Üzeyir Garih, Jack Kamhi burada. Biz mi yönetmeliyiz, yoksa önümüzde düğmelerini ilikleyen, bizden aylık alanlar mı?

Bu konuşmalar İstanbul’daki Taksim’in göbeğinde, devlet kont­rolünde oluyor. (Bunlar mı komplo teorileri, Göz Dağına çalışan­lar bas bas bağırıyor ben bir şey demiyorum.) Konuşması bittikten sonra kalabalık grup dağılmaya başlıyor ellerinde pankartlar var, bakalım ne yazmışlar… “Kaçakçılık suç olmaktan çıkmalıdır”, “Kaçakçılık suç değildir”, “Devlet bankaları özelleşmek”, “Faizler serbest bırakılmalı”, “Haya­li ihracata af, “Kredi borçları affedilmeli”, “Kurumlar vergisi kalk­malı”, “Kıdem tazminatı kalkmalıdır”…

O sırada 1 Mayıs’ta olduğu gibi ateş edilen yerlerden tekrar ateş ediliyor, kalabalık dağılıyor. Bir daha da böyle üstünkörü toplanıp devleti biz yöneteceğiz diyemiyorlar ama değişik yöntem kullan­maya devam ediyorlar.

TÜSİAD’ın Uyarısı

Yeni TCK’ya TÜSİAD’dan da eleştiri geldi. Başkan Sabancı “Özgürlükleri kısıtlayan TCK yasa dışı Kuran kurslarına ise hoşgörü gösteriyor… Bunun laiklikte geri adım olup olmadığı tartışılacak” dedi. Sonra uyardı: “Rehavet dönemi bitti. Türkiye’yi çok hareket­li günler bekliyor.” TÜSİAD’dan hükümete sert uyarılar geldi. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, TCK’da özgür­lüklerin kısıtlanması, Ermeni meselesi ve yasadışı Kuran kursları­na hoşgörüye kadar pek çok konuda hükümete tepki gösterdi.. TCK’da özgürlükler kısıtlanıyor. Yasadışı Kuran kurslarına hoşgö­rü gösteriliyor. Bunun laiklik anlayışında bir geri adım olup olma­dığı tartışma konusu edilmeli. Ermeni meselesini tartışacak bilim adamları ülkeyi arkadan hançerlemekle suçlanıyor. 53

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan’ın konuş­ması şöyle: (28 Eylül 2001) Özilhan, Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısında yaptığı konuşmada siyasetçileri eleştirdi ve Türkiye’nin liderlere ihtiyacı olduğunu belirtti. Peki, ne yapacağız? Evet. Türkiye’nin IMF’nin sıkı düzenine ihtiyacı var. Ama şartlar çok hızlı değişiyor. Bu değişen şartlara uygun biçimde bazı varsa­yımların, hedeflerin gözden geçirilmesi, programın kendi kendini boğmasına engel olunması gerekiyor. IMF ile anlaşarak, büyüme hedeflerindeki revizyona bağlı olarak, faiz dışı bütçe fazlası aşağı çekilmeli ve elde edilen kaynak, üretim ve istihdam artışı sağlaya­cak şekilde reel

                                                          

53- 4.6.2005 Sabah Gazetesi

sektöre aktarılmalıdır. Bu kaynak aktarımında selektif olunmalı ve iki temel kritere göre hareket edilmelidir: istih­dam yaratmak, ekonomiye döviz kazandırmak, TÜSİAD, modern Türkiye’nin inşası yolunda, istekli ve kararlı herkesle el ele çalışmayı, bu iddialı gerçekleştirmenin önündeki her türlü engeli de açık biçimde eleştirmeyi, teşhir etmeyi sürdürecektir. Mücadeleden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok. Hepinizi bir kez daha saygıyla se­lamlıyor.”

Çok dokunaklı değil mi? Sanki vatanını düşünüyorlar, ceplerini değil yahu…

21 Şubat Krizi’nden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük devalüasyonunda 20 Şubat’a kadar Merkez Bankası’ndan ne diye para çekmişlerdir? Bilinen bir günde 7,5 milyar dolar para çekildi­ği (MB kayıtlarında 20’nin üzerinde), diyeceksiniz ki bir günde 7,5 milyar dolar karşılığı TL’yi kim getirecek, hatta TÜSİAD’ın bütün üyeleri bir günde getiremez doğrudur. Zaten para transferi olmadı sadece sanal alemde hesaba para geçti, devalüasyondan sonrada tekrar yer değiştirdi. Birkaç günde %100-150 kâr. Bir de o hafta hazinenin çok büyük iç borç ödemesi vardı acaba bu şekilde mi kapatıldı. Anlayacağınız her şekilde vatandaşın sırtına kambur veya bele dar kemer. Ama bu elit grup refah içinde yasaya dursunlar ka­zanç onların ne yapalım!

TÜSİAD, hükümetin özelleştirme icraatlarında karlı ve stratejik bir konumda olan kuruluşlarını satarken niye uyanda bulunmaz.

Bu sanal ortam dediğimiz şey, bilgisayar ve yazılımdır (Program­cılık). Uzmanlık alanım olduğu için çok kolaydır sanal ortamda soymak bilgi edinmek yanlış yönlendirmek (seçim gibi). Dijital or­tama geçtiğimiz bu zamanlarda her şeyin yazılımla (teknik olarak 0,1 elektrik izdüşümünün kodlanması) yapılması ve bunlarda açık kapı bırakılması, aynen kanunlarımızda olduğu gibi, çok çabuk soyuluruz, gözetleniriz, dijital olarak kayıtlı olan her türlü bilgimizi bizim kültürümüzden olmayan, Anadolu topraklarına sadece bizim diyen ve haritalarını dahi bu topraklar üzerinde gösteren, kutsal ki­taplarında da yazan bu insanlara, kuruluşlara satmak ne kadar doğrudur.

Konuyu biraz daha açalım 1980 yılının başlarında elektronik ortamdaki her işlemi bilgi olarak derleyip merkezileştirmeyi amaç­layan Promis adlı yazılım (Bilgisayar Programı) sahiplerinden ve firmadan izinsiz çeşitli ülkelere satılıyor. Yazılıma yerleştirilen bir virüs (program), satılan her ülkenin gizli bilgilerini ABD ve İsrail istihbaratlarına iletiyor. ABD’de görevli bir kişinin ise 1991 yılın­da verdiği ifadesine göre, Senato Araştırma Komisyonu hazırladı­ğı raporda Türkiye’ye de satılmış.

Bakalım bu program ne işe yarıyor. Promis adlı bu yazılım elekt­ronik ortamda bırakılan her izi adım adım izleyip Devletin her ku­ruluşundaki bilgileri derlemesi. Uluslararası kayıtların birleştiril­mesi, “örnekleme” taramasının yapması. Anlayacağınız bir konu hakkında ortak görüşü bulunan bunları kaydeden ve e-posta ile dağıtanları fişlemesi. Devletin elektronik ortamdaki bütün kayıt­larını toplayıp analiz etmesi. Yazılımda birde arka kapı dediğimiz (programda açık bırakılan, programcının veya bilenin istediği za­man girebileceği yer), yani ne kadar şifrelense de bu arka kapı ta­rafından giriş olmaktadır.

Promis yazılımını Inslaw firması ve sahibi olan William Hamilton, Kanada hükümetinden gelen “Promis yazılımın İngilizce ver­siyonunu kullanıyoruz. Fransızcası varını.'” sorusu, Inslaw firma­sını harekete geçiriyor zira Kanada’ya bu yazılım satılmamıştır. CIA’da, MOSSAD’da programın kullanıldığını kabul ediyor ve hukuk davaları birbirini izliyor. Ama korsan kullanılan yazılım da­vası kaybediliyor.

Promis olayın araştıran Amerikalı gazeteci Daniel Casolaro, 10 Ağustos 1991’de kaldığı otel odasında her iki bileği kesilmiş olarak bulundu (2000’li yıllarda bizim Aselsan mühendislerimiz de inti­har ederken bileklerini kesiyorlar). Bu olayla ilgilenen avukatlar, görevliler hepsi de öldürülüyor. Demek ki amaç sadece ticaret değilmiş, nedense sermaye şirketleri vatanın bütünlüğü söz konusu olunca hiç ses çıkarmıyorlar, neden acaba?

Türkiye’nin En Büyük Sermayedarı

Son Osmanlı mı?

Osmanlı olmak tabiki ayıp değil, utançta değil ama gizlemek ve de saman altından su yürütmek pekte hoş olmasa gerek. Bilme­miz gereken Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra hi­lafete dokunmamıştı. Aradan birkaç sene geçince gizli, gizli fetva­lar verilerek, bazı silah arkadaşları ve mebuslar birlik olarak salta­nat ve hilafet bir olmalı felsefesi ile Peygamber Efendimiz’i de işin içine sokarak halkı kandırmaya kadar gittiler. Halbuki İslamiyet babadan oğla geçen bir kültür değildir. En güzel örneği de Pey­gamber efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) vefatından sonra hiçbir kanbağı olmayan Hz. Ebubekir’in halifeliğe geçmesidir (gerçi o zaman orada ne olduğunu kestirmek güçte bildiğimiz kadarı ile). İşte burada amaç sultanı halife yapmak değil kendilerini getirmek iktidara her zaman olduğu gibi. Bizans entrikalarının Osmanlı’da devam ettiğini bilen M. Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinde bu oluşumları engellemek için hilafeti kaldırmıştır. Onunda yetmediğini görerek bu oluşumları tezgahlayan Mason Localarını kapatmıştır. Ama ne yazık ki ölümünden sonra utanç abidesi olarak tekrar açılmış­tır. Artık Göz Dağı’nın devrine girmiştir.

Atatürk’ün Selanik Askeri Okul öğrencilerine hitaben söyledikle­rini hiçbir zaman aklımızdan çıkartmamamız lazım. “…Bizi yöneten bu yaratıkları süpürmek gerek. Türkler, iktisadi yardımsız yabancıları işimize karıştırmadan kendi kendilerini yönetmesini öğrenmelidirler. Eğer ülkenin felakete sürüklenmesi önlenmek isteniyorsa derhal ha­rekete geçilmelidir. Türkiye, Türklere verilmelidir. Yalnız ne pazarcı Türklere ne de işportacı askerlere…” 54

Resimde (sy. 93) görülenler, Sultan Vahidedin ile Halife Abdülmecid Efendi’nin torunu Neslişah Sultan, çocukları, kuzeni ve dostları: Ar­ka sıra soldan sağa Azize Tayları, Şehzade Osman Vasıf Osmanoğlu, Rahmi Koç. On sıra Neslişah Sultan’ın kızı Prenses İkbal Saviç. Or­tanın arkasındaki Neslişah Sultan, oturan (sağda) oğlu Prens Abbas Maneim.

 

 

                                               

54- Remzi Kitabevi, Çeviren Zeki Çelikol, Yazan Jean-Paul Garnier / Os­manlı

İmparatorluğunun Sonu, Sayfa: 134–135

Osmanlı hanedanlığı resmen yok olduğu için hanedanlık başka yollarla devam ediliyor mu, şimdilik bilemiyoruz.

Bilinen ise CFR’e, 20 Ekim 1999’da Koç Müzesi’nde David Rockefeller onuruna verilen yemekte üyeliğe kabul edilmiş. 55

Bir diğer üyelik haberi Aydınlık gazetesinde yer alan bir yazı­da Rahmi Koç’un CFR’nin Türkiye temsilcisi olduğu ve örgütün,

Şubat 2001’de Koç Holding binasında Rahmi Koç’un ev sahipli­ğinde bir toplantı yaptığı ileri sürülmüştür. Bilderberg üyesi oldu­ğu da bilinmektedir.

Bu Bilderberg grubu üzerinde, Siyonistlerin egemenliği açığa çıkarılmaz. Nasıl olsun ki… Aldıkları kararları yazılı bir metne da­hi sokamıyorlar, aksini dahi savunamıyorlar da Siyonist oldukları­nı söylesinler. Neden düşünmezler? Grubun karar mekanizmasın­da yer alanlar niye Yahudilerdir? Bilderberg’in Amerika’da ki Yahu­di lobisinin en önemli örgütlerinden B’nai B’rith ile işbirliği içinde olduğu gizlenemeyecek kadar açıktır.

Bilderberg toplantılarının ana amacı dünya siyaseti üzerin de ön­ceden programlamalar yapmak ve projeler geliştirmektir. Konuşula­cak ve tartışılacak konular önceden tespit edilir. Ama bu tespiti ör­güt hiyerarşisinin üst kademesinde yer alanlar yapar. Katılanlar ise sadece görüş beyan ederler. Fakat katılımcılar sayıca çok olduğundan görüş beyan etme süresi oldukça kısadır. Konuştuğu konuda uzman olanlara 5, uzman olmayanlara 3 dakika konuşma süresi tanınır. Sü­re kontrolü ışık sistemiyle yapıldığından kimse süresini aşma imkanı bulamaz. Buradan anladığımıza göre bu görüş beyan etme işi bir ba­kıma yeşillik olsun diye yapılmakta, karar mekanizmasında yine üst kademeyi oluşturanların sözleri birinci derecede etkili olmaktadır. Katılanlar ise siyaset sahnesinde ilerleyebilmek için kararlan uygula­ma zorunluluğu duyduklarından kendilerinden isteneni yapma dışın­da bir seçenek bulamamaktadırlar. Alınan kararlar herhangi bir şe­kilde yazılı veya görsel kayda geçirilmez. Herkes kararları aklında tut­mak ve yeri geldiğinde hatırlamak zorundadır.

                                               

55- Erol Bilbilik,  “Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler” Kaynak Yayınları,  İst, 2002, s.49.

Bilderberg toplantılarına katılan üst düzey devlet adamları alı­nan kararları, kendi ülkeleri aleyhine olsa da uygularlar.

 

Bilderberg Grubu zaman içinde üye sayısını bayağı artırmış ve etki alamın genişletmiştir.

Bilderberg’in bugüne kadar düzenlenen toplantılarının iki ta­nesi Türkiye’de oluyor. Bunların birincisi 1959’da İstanbul Çınar Otel’de, ikincisi ise 1975’dc Çeşme Altın Yunus tatil köyünde ger­çekleştirilmiş.

Türkiye’de son 50 yıldır başa geçen ünlü politikacıların birçoğu­nun Bilderberg üyeleri arasında adları geçmektedir. Bazılarının bu toplantılara katıldığına dair medyaya yansımış bilgiler bulunmaktadır. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in 1975’te Türkiye’de, Çeşme’de düzenlenen toplantıya katıldıkları bilinmekte olup. Mesut Yılmaz Dı­şişleri Bakanlığından istifa ettikten sonra 1990’da New York’ta dü­zenlenen toplantıya katılmış olduğunu Türk Medyasından öğrendik.

Yine Bilderberg çalışmalarıyla İlgili araştırmalarda geçtiğine göre 1995 toplantısına Meclis eski başkanı Hikmet Çetin, tanınmış akade­misyen Prof”. Dr. Şerif Mardin ve Cem Boyner, 1996 toplantısına eski bakanlardan Emre Gönensay ve Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, 1997 toplantısına eski bakan Vahit Halefoğlu, Sabah gazetesinin sa­hibi Dinç Bilgin, Enka Holding’ten Sinan Tara, Prof. Dr. Üstün Ergüder, 1998 toplantısına iktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Meral Gezgin Eriş, Koç Holding’ten Suna Kıraç, Özelleştirme idaresi başkanı Uğur Bayar, emekli büyükelçi Gürbüz Aktan (MHP’nden milletvekili seçi­liyor 2007 seçimlerinde) ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem, 1999 toplan­tısına Hürriyet Gazetesi’nin Ankara temsilcisi Sedat Ergin, Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, TÜSİAD Başkanı Erkut Yüceoğlu ve Koç Holding’ten Suna Kıraç, 2000 toplantısına Sosyal İşler Komisyonu üyesi ve dönemin NTV yöneticisi Nuri Çolakoğlu ve TÜSİAD üyesi Muharrem Kayhan, 2001 toplantısına Gazi Erçel, emekli büyükelçi Özdem Sanberk, 2002 toplantısına İse Dünya Bankası’ndan büyük ümit ve hesaplarla Türkiye’ye getirtilen Kemal Derviş ile birlikte bir­kaç kişilik bir ekip katıldı. Bunların dışında da katılanlar oldu tabii ki. İşadamı Selahattin Beyazıt’ın daimi üye sıfatıyla her sene katıldığı medya kaynaklarında belirtilmektedir. Onun dışında da birçok daimi üye bulunmaktadır.

Aydınlık gazetesinin yayınladığı bir listeye göre daimi Bilderberg’in Türkiye üyeleri şu kişilerdir: Selahattin Beyazıt, Şarık Tara, Bülent Eczacıbaşı, Jak Kamhi, Sakıp Sabancı, Mehmet Emin Karamehmet, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, Hikmet Çetin, İsmail Cem, İlter Türkmen, Kemal Derviş.

Fakat bu arada Bilderberg toplantısının kendi iç hiyerarşisi açı­sından daimi üyelik, üyelik ve herhangi bir toplantıya katılma ara­sında fark olduğunu hatırlatalım. Bununla birlikte toplantılara ka­tılmak da grupla bir bağ kurmayı ve siyasi sahnede grubun karar­larına ters düşecek tutumdan kaçınmayı beraberinde getirir.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı ve Amerika’daki yahudi lobisi­nin başını çeken Henry Kissinger, Gizli Dünya Devletinin diğer örgütleri gibi Bilderberg’in de üyesidir. Kendisinin Türkiye’deki “Dönmeler” kitlesinden olduğu ve aynı zamanda uluslararası güç merkezleriyle irtibatının bulunduğu bilinen eski büyükelçi Coşkun Kırca, Kissinger’in bu örgütlerdeki rolü hakkında şunları söylüyor: “Katılanların birçoğu zaten katılmadan önce kendi memleketle­rinde o tür platformlara uygun görüşler dillendirmiş insanlardır ve önemli insanlardır. Bu toplantılar onların katılmasıyla önem kaza­nıyor. Mesela Henry Kissinger zaman zaman katıldı bu tür toplan­tılara ama Henry Kissinger bu toplantıları dışında da konuştuğu zaman zaten söylediklerine önem atfedilir… Dolayısıyla Henry Kissinger’in bu toplantılara katılması toplantılara önem katar.”

Bu arada Bilderberg’in Türkiye’ye yönelik çalışmalarından Henry Kissinger’in sorumlu olduğunu hatırlatalım.

Milliyet Gazetesinden Derya Sazak ile Rahmi Koç sohbetinde ise CFR ve Bilderberg üyesi Türkiye’nin büyük sermayeden neler demiş bakalım. Rahmi Koç; “ABD iki büyük hata yaptı” Derya Sa­zak; “isterseniz burada Türkiye’yi kuşatan Ortadoğu ve Kuzey Irak kaynaklı sorunlara girelim. Irak’taki gelişmeleri ve kuzeydeki olu­şumu (Kürt devleti) nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD, Irak’ta giderek zorlanıyor, TBMM sınır ötesi müdahale seçeneğini ‘gizli oturum’ konusu yaptı. Hükümet Bush yönetimini PKK’nın tasfi­yesi konusunda zorluyor. ABD’nin gündeminde ise İran’ın Şiiler üzerindeki nüfuzunu etkisizleştirmek ve nükleer programını dur­durmak gibi hedefleri var. Körfeze askeri yığınak yapılıyor. Irak’a daha fazla asker gönderme hazırlığındalar. Rahmi Koç diyor ki: “Irak’ın önemli tarafı bir defa petrol memleketi olması. Vietnam’a benzemez. Afrika ülkelerine de benzemez. Irak bizim komşumuz. Dolayısıyla Türkiye için de önemli. Amerika, Irak’ta iki büyük ha­ta yaptı: Az adamla girdiler, oraya çok daha fazla askerle girmesi ve kontrol altına alması gerekirdi. Savaşı kazanacaksınız belli ama ondan sonra ne yapacaksınız? Barışı nasıl sağlayacaksınız, ülkeyi nasıl istikrarlı hale getireceksiniz? ABD’nin ikinci büyük hatası Irak ordusunu lağvetmek oldu. Oysa Saddam’a yakın tepedeki üç beş generali aldıktan sonra geri kalan askerlere iki misli maaş verselerdi Irak’ta vaziyete hâkim olabilirlerdi. Onlar kimin, kim oldu­ğunu gayet iyi biliyorlar, iç dinamikleri bozdular. Irak Başbakanı, yalvarıyor Amerika’ya, ‘Aman buradan çıkmayın çıkarsanız ne olacağını bilmiyoruz.’ Adam kendi canından dahi endişeli, korku­yor. Tabii Suriye’nin ve İran’ın da büyük rolü var. Direnişi devam­lı olarak tahrik ediyorlar adam gönderiyorlar, silah veriyorlar, eği­tiyorlar… O bakımdan, ABD’nin gerek Suriye gerekse İran ile masaya oturup bunlarla konuşup bir yere getirmesi lazım. İran’ın uranyum zenginleştirme programının denetlenmesi konusundaki Amerikan teklifini İran kategorik olarak reddettiği için kriz büyü­yor. Amerika’nın ikinci uçak gemisini Körfeze göndermesi İranlı­ları fevkalade rahatsız ediyor. Belki operasyonel bir şey yapacaklar. Orayı işgal etmeyecekler ama havadan belki vurabilirler, bunu bi­lemiyorum. Vururlarsa ne olur, piyasalar ve dünya ekonomisini tahmin etmek şu anda güç ama petrol fiyatlarının çok daha yukarı çıkma tehlikesi var.”

Zaman Gazetesi haberinde bakın neler söylüyor: “Türkiye’nin yönünün Avrupa” olduğunu söyleyen Rahmi Koç, “İsrail’le ilişki­leri sıkı tutmak gerektiğini, bu sayede Amerika ve Yunanistan’daki Yahudi lobisinin Türkiye’nin AB’ye girmesinde önemli katkılarda bulunabileceğini ifade etti. AK Parti Hükümetinin komşu ülkelerle iyi ilişkiler geliştirme çabalarının yararlı olduğuna da değinen ünlü işadamı, ‘Ama bu, ABD’ye rağmen yapılmamalı. Amerika, Irak Sa­vaşında kendisine en çok direnen Paris ve Berlin’in burnunu sürttü. George W. Bush, büyük bir ihtimalle ikinci kez başkan seçilecek. Bu­nu göz önünde bulundurarak Amerika ile ilişkilerde dikkatli olmak gerekir.” 56 şeklinde konuştu.

                                               

56- Zaman Gazetesi Abdullah Kılıç – Marmaris 02.06.2003- Ekonomi bölümü

CFR üyesi sermayedarımız ABD’nin yaptıklarını onaylıyor (onaylamaz ise zaten hemen üyelikten atılır), hatalarını da az adamla girdiklerini, yani daha fazla girip toptan bir soykırım yapsaydılar getiriyor, belki de yanlış düşünüyoruz biz! CFR üyeleri tabiki daha iyi bilir!

Bir de Suriye ile Iran da nasibini almalı anlamında İzah ediyor. Bu kadarı da pes artık. Adamlar sıralarının kendilerinde olduğunu bildikleri için oradaki insanlara destek veriyorlar, ne istiyordunuz hemen teslim olup Yeni Dünyanıza yardım mı etsinler? CFR üye­leri Vietnam’a benzemiyor diyor, neden? Cevabını da kendisi veriyor zaten önemli bir petrol memleketi olması. Duyduğuma göre CFR’in üst seviyedeki liderlerin bir sloganları varmış Ordo Ab Chao; Latince Kaostan Kaynaklanan Düzen anlamına geliyor. Siyon Protokolünün ilk maddesini çağrıştırıyor birden.

Türkiye’nin büyük sermayeden, Fransa ve Almanya’nın burnu­nu sürttü diyor, yani T.C’de ABD tarafından sürtülebilir dikkat et­mek lazım. Bunumu demek istedi acaba?

Biraz daha analiz edersek; Bizans İmparatorluğunu İstanbul’da tekrar hortlatmaya kalkan, Fener Rum Patriği Bartholomeos, Rah­mi Koç ile birlikte, uluslararası silah tüccarı Ağa Han, Dünya Yahu­di Cemaatleri temsilcileri, Yunanlı çevre bilimci ve işadamlarından oluşan yaklaşık 400 kişilik bir heyet “Bilim ve Çevre Sempozyumu” adı altında Karadeniz’i kurtaralım sloganı ile “Pontus hayali” gün­deme getirildi. Patrik’in bumu dibinde Haliç dururken Trabzon’da işi ne? Türkiye coğrafyasında Karadeniz Trabzon’dan mı başlıyor, Karadeniz Trabzon’danım kirleniyor? Türk düşmanlığına karşı kir­lenmeye neden duyarsız kalıyor, Papaz ile… AB İle birlikte, Dün­yayı kasıp kavuran Yahudi Cemaatleri ile iş yapılınca çevre kirlen­miyor mu?

Lozan öncesinde Mustafa Kemal Atatürk, Fransız Le Journal Gazetesine verdiği beyanat şöyle: “Bir fesat ve hıyanet ocağı olan, ülkede ayrılık ve ihtilaf tohumları saçan, Hıristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felaket sebebi olan Patrikhane’yi artık topraklarımızda barındıranlayız… Türkiye dı­şında Türkiye aleyhine yapılan gösterilerde Ortodoks kilisesi ve papazlar ön safta yer almaktadırlar. Uğursuzluk ve felaket simgesi olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda barındırmayız. Bu tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız için ne gibi nedenler ileri sü­rülebilir. Bu fesat yuvasının gerçek yeri Yunanistan değil midir?”

Buradan şu çıkmakta: Aslında Atatürk’ü sevmiyorlar ve elle­rinden gelse ismini Beni Moşe yapıp çok iyi bir Siyonistti diyecek­ler! Atatürk’ün resimlerini işyerine asmakla olmaz bu iş. Düşman gösterdiği, ayrılık ve ihtilaf tohumları saçan kuruluşlarla iş yapma­mak gerekir. Ama sizler söylenenin tam tersine, bir de onlara yol gösteriyorsunuz.

Büyük sermaye grubumuz küresel sermayeye, yani Yeni Dünya Düzenine hizmetin önemli bir görev olduğunu söylüyor. Artık gizli bırakmıyorlar!

Medeniyetler Buluşmasına

Mustafa Koç Damgası

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa V. Koç, İspan­ya’nın Madrid kentinde düzenlenen Medeniyetler Buluşması top­lantısında Türk İş Dünyasını temsil eden tek konuşmacı oldu.

“Yeni Dünya Düzeni’ne bu katkıyı sağlamanın önemli bir görev olduğunu belirten Koç, bu alanda Koç Topluluğu olarak Birleşmiş Milletlerin öncülüğünde hayata geçen bir küresel inisiyatif olan Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni imzalayarak attıkları somut adımı her geçen gün ilerleyen çalışmalar ile derinleştirdiklerini belirtti.”57

Biz Yeni Dünya Düzeni diye komplo kurmuyoruz, kendileri söy­lüyorlar. Yakında Siyonizm’e hizmet kutsal görevimiz demelerine sakın şaşırmayın, (çünkü Hahambaşı Haim Naum’un Osmanlı’ya hizmeti de böyleydi) para başka türlü kazanılmaz.

Yaratılan Ticaret kirliliğine bir göz atalım. Aşağıda görmüş ol­duğunuz Finans şirketi ile Tüketici arasında yapılan sözleşmenin 14. Maddesi. “Koçfinans, muaccel olsun veya olmasın bu sözleş­meden doğan her türlü alacağı İçin, kredi ilişkisinin herhangi bir safhasında tüketici, kefili veya kefilleri hakkında dilediği takip yo­lunu seçebilir, ihtiyati tedbir veya İhtiyati haciz karan alabilir ve uygulayabilir. Tüketici, kefil veya kefillerinin bu hususta hiçbir itirazları olmayacaktır. Koçfinans’ın ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz talebinde bulunması halinde teminat yatırmasını da tüketici ve kefili veya kefilleri peşinen kabul eder ve bu konudaki itirazlar­dan peşinen vazgeçerler.”

Osmanlı arşivlerine bakarsak mutlaka buna benzer antlaşmalar vardır. Sevr Antlaşmasının birçok maddeleri buna benzemekte­dir. Burada bir fark var, 14. Maddeye harita konmamış!

Ben rahmetli Vehbi Bey’in anılarını okurken, Erzincan bölge­sinde yol inşaatı için ihaleye katıldığını ve kazandıklarını anlatıyor. 1950’li yıllarda, 1.5 milyon TL’ye kazanılan ihale aradan kısa bir zaman geçince yapamayacaklarını ve fiyatın artması gerektiğini söylüyor ve 11 milyona ihale tekrar olmadan! Artıyor. Bunu ken­disi yazıyor rahmetlinin.

Divan Otelinin yeri 2 katlı müstakil bina alındıktan sonra be­lediyeden yasak olmasına rağmen kanunlar değiştirilip kat ittifakı alınıyor. Migros’un alınması da İlginç bir rivayet tam belgeleri göre­mediğim için yazmak istemiyorum. Eminim ihale gibi alınışı var­dır! Veya vergi çıkartılıp, alındıktan sonra affa uğraması gibi birşey olabilir!

Her türlü alacakları için, (siz isterseniz düzenli ödeme yapın) ben istediğim zaman alırım, sen de kabul edersin, hiçbir İtirazın da olamaz.  “Parayı veren düdüğü çalar”, “Güçlü olan,   güçsüzü pataklar”. Bu felsefe ile tica­ret yapılmakta, birçok işyeri bu sayede anormal derecelerde faiz ödeyip,   kendi batışını hızlandırmakta,    çalı­şan işçiler birden işle­rinden olmakta ve ül­ke insanları, genç kuşaklar bu batı

                                                          

          57- 17 Ocak 2008 Koç Holding bülteni

medeniyetinin sömürü düze­ninde ezilip kişilik erozyonuna uğramaktadır. İşte bu tür maddelerle, demokrasiyi savunmaları ve medeni gö­zükmeleri ne kadar korkunç birşey. Batının medeniyet dediğini, Göz Dağı sömürü düzenine çevirmektedir. Allah’tan 2003 yıllının Haziran ayında, Tüketici Yasaları değişti de şimdi bu gibi maddeler artık konmaz oldu.

Sadece büyük sermayeye yüklenmek de olmaz. Devlet ne güne durur. Güçlünün çıkarlarını gözetmek İçin mi? Güçsüz insanlar hangi toprakta yaşar? Onlar kendi istekleri yüzündenini dünyaya geliyorlar? Vergilerini veren insanlar, niçin Ödeme yapar? Neden ödediği paranın hesabını soramaz? Neden hırsız evin içine girdiği zaman Devlet’in kolluk küvetlerine haber verir? Neden suçlular de­vamlı affedilerek, doğru yaşamak isteyen insanlar zarar görür? Neden faili meçhul cinayetlerin çoğu Türk Vatandaşlarının dürüst ve aydın insanları olur bu ülkede?

Başbakanlar bile “verdimse ben verdim” (S. Demirel), “Dağa mı çıksınlar?” (T. Erdoğan) diyor. “Bırakın yapsınlar! Suç işlesinler canım! Suçluyu koru, suçsuzu cezalandır” siyaseti kime ve kimler içindir?

Devleti yönetenler halk olmadığı sürece belirli zümreler her zaman bildikleri en iyi işi yapa­caklardır.

Sözleşmeye tekrar geri döner­sek, hukukçu arkadaşlara da sor­dum, “Bu Devlet’in de ayıbıdır” dediler.

Bu gibi sözleşmeleri AK Parti iktidarı düzelterek doğrusunu yapmıştır. Eleştirdiğiniz kadar, hakkını da vermek lazım.

Bu sözleşmede 14. Madde ile ben seni ve kefillerini istediğim zaman mahvedebilirim diyor. Hiçbir itirazı da kabul etmiyorlar. Eee, ne de olsa devlet arkaların­da. Bu sözleşmeyi birde T.C Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı onaylıyor.

İşbu sözleşme bir nüshası T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığına ve tamamı okunarak taraflarca kabul edilmiş ve …………tarihine

Bu ülkenin büyük sermayeden, çevre düzenlemesine kalkışıyor. Ülkeye ucuz araba getirilişine isyan ediyor, hatta tehditkar bir tavır ile fabrikalarını kapatacağını söylüyor. Yanlış hatırlamıyorsam, Rahmetli Turgut Özal da, Japonya ile bir anlaşma neticesinde, Türkiye’ye ucuz araba getirilecek iken, Rahmi Bey şirketlerini kapatacağını söyle­mişti. 1989 yılının ağustos ayında Hürriyet Gazetesinde de sürmanşetti.

Bu büyük sermaye tarafından, Aydın Doğan’a yapılan hiçbir bayiye yapılamaz. Ne hikmetse A. Doğan, İstanbul bayiliği sırasında diğer bayiler teneke kutuları için sıra beklerken Doğan’ın şirketi leblebi satar gibi araba satıyor. Normal fiyatın üzerinde tabi. 1980-90 arası arabalar bile karaborsa satılırdı. Bu dengeler ticareti kirletmedi mi? Rahmetli Turgut Özal ticaret anlayışını değiştirdi diye suikaste uğramadı mı? İhtilali yapan Generaller ulusa seslenişte ti­caretin kirliliğinden bahsederek yakınmalarını unuttuk mu yoksa?

Bu kirliliği operasyonlarla ortaya çıkaran İçişleri Bakını Sadettin Tantan’ı görevden alarak daha çok kirletmedik mi?

Polis olan babam 1981 İhtilali’nde bir generalin dostunu suç iş­lerken yakaladığı zaman sürgün hayatı başlamıştı. Allah’tan emek­liliğini doldurmuştu da, kurtuldu bu Göz Dağı’nın sistemine hiz­met etmekten.

İhalelere Rotschild Adına Giriyorum

 

Hükümet deviren patronlar kulübü olarak bilinen ‘Büyük Kulüp’ün başkanlığını kıl payı kaybeden gizemli Avukat Yağız Ali Dağlı, Aksiyon’a konuştu. (Aklıma gelmişken hemen yazayım Dağlı soy ismini kullanan şahısların çoğu Aşkenazi Yahudi çıkmış­tır.) ihalelere Cem Uzan adına değil, Rothschild ailesi adına giriyordum.” Bu itiraf, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun (TMSF) Uzan ailesinin mallarım satışa çıkardığı ihalelerle adını duyuran avukat Yağız Ali Dağlı’ya ait. Uzan’ların Skorsky helikopteri, Frequency adlı yatı ve Petrus şaraplarını alarak dikkatleri üzerine çeken Dağlı, “Kim bu avukat?” sorusunu uzun süre cevapsız bıraktı. İhalelere kimin adına girdiği sorusu uzun süre zihinleri meş­gul ederken medya onun için ‘gizemli avu­kat’ yakıştırmasını uygun buldu.

          Avukat Yağız Ali Dağlı

Avukat Dağlı’nın bir başka iddiası ise Rothschild ailesinin, yatı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e hediye etmek için satın aldığı şeklinde. Ama Rusya’da “oligarklar” olarak bilinen yasadışı yollardan zengin olmuş işadamlarına savaş açan Putin’e bu şekilde jest yapmak isteyen Rothschild aile­si bu amacına şimdilik ulaşamadı. Dağlı, Uzanlara ait Skorsky he­likopterin İse şu an Rothschild’de olduğunu dile getiriyor. İhaleden sonra TMSF ile bir sözleşme yaptığım söyleyen Dağlı, anlaşmanın ayrıntılarını şöyle anlatıyor: “Sözleşmeye göre ben TMSF’ye satış işleminin karşılığı olarak 23 milyon dolar para verecektim. Bu pa­rayı müşterek bir hesapta tutacaktık. Cayman adasındaki anlaş­mazlığı 29 Haziran 2005’e kadar çözmeleri halinde parayı TMSF alacak, çözememeleri halinde yasal faizleriyle birlikte para bize ge­çecekti. Şirketin haklarını korumak adına böyle bir sözleşme yap­tım. Anlaşmazlık çözülemedi. Para faizleriyle birlikte 30 milyon doları buluyordu. Sözleşme gereği avukatlık ücreti olarak 174 bin dolarını ben aldım. Ama aradaki bazı komisyoncular beni karşı ta­rafa yanlış tanıttı. Bunun üzerine Rothschild, paranın 41 bin do­larını geri aldı. Kendisiyle hiç konuşmadım ve tanışmadım. Ama yapılan muamele yüzünden ona olan saygımı yitirdim.”

Rothschild Ailesinin Rio Tinto isimli firması tek başına dünya maden üretiminde yüzde 12,5’lik (27 milyar dolarlık) pay ile birinci sırada yer alıyor, ikinci sırada yüzde 1 İlik pay ile yine İngiltere mer­kezli Anglo American Corp. (AAC), üçüncü sırada yüzde 8lik pay ile BHP Billiton geliyor. Bu rakamlar, Türkiye’nin maden üretimi­nin payının 10 katı civarında seyrediyor. BHP Billiton firmasının, çeşitli alım satım anlaşmaları yaptığı, kanıtlanmış petrol ve doğalgaz skandalları nedeniyle ödediği tazminatlarla da tanınan dünya­nın üçüncü büyük petrol şirketi Royal Deutch Shell’e ait olduğu iddia ediliyor. Bunu takip eden bir başka iddia ise Shell’in Rothschild Ailesi’nin kontrolünde olduğu. Ayrıca, Rothschild Ailesi’nin, Oppenheimer Ailesi’ne ait AAC’de de, yüzde 34’ü AAC’ye ait olan De Beers aracılığıyla ortaklığı bulunduğu belirti­liyor. Detayları 16 Haziran 2005’te görüşen, Devlet Bakanı K. Tüzmen daha iyi bilmektedir.

 

TÜRK TARAFI Soldan Sağa): Yılmaz Karakoyunlu, Şarık Tara, Cumhur Ersümer, Mesut Yılmaz, Büyükelçi Nabi Şensoy, Bilinmiyor, Bilinmiyor; Bilinmiyor, Turgut Yılmaz, Bilinmiyor, Bilinmiyor, RUS TARAFI (Önden Arkaya):Gazprom Baykan, Yuri Lujkov (Luzkov), Bilinmiyor

 Gazetelerde yer alan haberlere göre; Ankara DGM Cumhuri­yet Başsavcısı Cevdet Volkan, Beyaz Enerji İddianamesi’ne ilişkin haberlere sert bir üslupla tepki göstermiş, iddianamenin kendisine ulaşmadan “tamamlandı” denilmesini eleştiren Volkan, üzerinde hala değiştirme yapılabileceğini kaydetmiş. Üstü kapalı olarak basına yapılan açıklamaları da eleştiren Başsavcı Volkan, “Bu işi çok büyüttünüz, belki dava bile açılmayacak.” demiş. Bir okuyucumuz “Rize Pazar’lı Cevdet Volkan, Mesut Yılmaz’ın hemşerisidir ve ona çok yakındır. Cevdet Volkan ile Talat Şalk arasındaki sürtüş­me, mesleki değil, Cevdet Volkan’ın Mesut Yılmaza yakınlığı ne­
deniyledir” demiş. Biz Ankara DGM Başsavcılığı gibi bir makamı işgal eden bir kişinin, hemşehrilik nedeniyle veya siyasi tercihleri dolayısıyla, bu tip bir ilişki içinde olacağına ihtimal vermiyoruz. Ümit ederiz ki bu düşüncemiz de haklı çıkalım. Ancak Baş­savcı Cevdet Volkan ile DGM Savcısı Talat Şalk arasındaki sürtüşmenin nedenini de anla­makta zorlanıyoruz. Gazete haberlerine dayanarak hatırladığımıza göre, “Beyaz Enerji” soruşturması kapsamında Savcı Şalk’ın, Sabah Gazetesine yaptığı “Düğmeye ben bastım” açıklamasına sert tepki gösteren Başsavcı Volkan, “Beyaz Enerji” soruşturmasını yürüten Talat Şalk ve diğer DGM savcılarına açıklama yasağı getirmiş ve “Konuşula­caksa ben konuşurum.” demişti. Daha sonra makamında gazeteci­lerle sohbet toplantısı düzenleyen DGM Cumhuriyet Başsavcısı Cevdet Volkan, soruşturmayı yürüten Savcı Talat Şalk ile “arala­rında ihtilaf olduğu” yönündeki iddiaları yalanlamıştı. Bu toplan­tıda Şalk’a sonsuz güven duyduğunu belirten Volkan, soruşturma sırasında, hiçbir bakan ya da bakanlık görevlisinin kendisini ara­madığını da bildirmişti. Cevdet Volkan’ın yeni açıklaması, Başsavcı ile Savcı arasında bir ihtilafın olduğu ve halen de devam ettiğini gösterir mahiyette. Kamuoyunun merakla beklediği “Beyaz Enerji” iddianamesi, sızan haberlere göre Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’le ilgili yolsuzluk iddialarını ihtiva ediyordu. Daha önce, “Be­yaz Enerji Operasyonu” kapsamında Cumhur Ersümer’in yanı sıra Turgut Yılmaz, Turgay Ciner gibi isimler de gündeme gelmişti. Ba­kalım bu çok gürültü yaratan Jandarma operasyonundan bir netice çıkacak mı? Herkes gibi biz de merakla bekliyoruz. Davalar devam etmektedir.

Rothschild’lerin Türkiye’deki Danışmanı Dr. Yılmaz Argüden’in Capital Dergisine Verdiği Röportaj

– Türk-ABD ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

            – Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler demokrasi, özgürlükler, İn­san hakları ve serbest piyasa ekonomisi gibi ortak idealleri paylaşmak temeline dayanıyor. Nitekim bu iki ülkenin halkı bu ortak değerler uğruna bir zamanlar kendi ülkelerinden çok uzak bir yörede, Kore’de, omuz omuza savaşmayı göze alabilmiştir, Bosna, Somali, Afganistan gibi birçok bölgedeki işbirliğimizin temeli de bu ortak değerlerdir. Her ilişkide olduğu gibi zaman zaman çıkar veya öncelik farklılık­ları ilişkilerde iniş çıkışlara neden olabilmektedir. Örneğin, 1964 Johnson Mektubu, 1975-1978 silah ambargosu ve kesinlikle aynı dü­zeyde olmasa da Kuzey Irak’taki operasyonlarda bazı öncelik farklılık­ları ilişkileri geren unsurlar olabilmektedir. Ancak, her iki ülke halkı­nın da ortak değerlere bağlılığı bu farklılıkların aşılabilmesini ve iliş­kinin uzun soluklu ve sağlam temelli olmasını sağlamaktadır.

Bu nedenle, Türk-ABD İlişkilerinin geleceğini düşünürken bu perspektifi unutmamalıyız. Ülkeler arasındaki ilişkilerin geleceği­ni düşünürken küresel boyuttaki iki gelişmeye de dikkat çekmek gerekiyor. Bunlardan birincisi ülkelerin güçleri ne olursa olsun, karşılıklı bağımlılığın artmasıdır. Brezilya’daki yağmur ormanları­nın tahribi dünyanın iklimini etkiliyor. Çin’de ortaya çıkan sars hastalığı çok kısa bir zamanda Kanada’yı tehdit edebiliyor. Afrika’daki AİDS hastalığı, bir süre sonra dünyanın en büyük sorunlarından birisi haline gelebiliyor. Asya’daki talep patlaması, tüm dünya ülkelerinin daha yüksek enerji ve lojistik maliyetlerine kat­lanmasına sebep oluyor. Dünyanın bir yöresindeki terörist tehdit, dünyanın en güçlü devletine saldırabiliyor. Bu nedenle, ortak de­ğerlere sahip olan ülkeler arasında işbirliğinin artması gerekiyor. Türkiye ve ABD, pek çok bölgesel sorun karşısında ortak kaygıla­rı paylaşmakta, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyada barış, istikrar ve güvenliğin pekişti­rilmesi için birlikte çalışmaktadır. İki ülke, AB ve NATO genişle­mesi ve uluslararası kurumların güçlendirilmesi gibi konularda da benzer görüşler taşımakta, yakın işbirliği içinde bulunmaktadırlar.

İkinci önemli gelişme ise ülkeler arasındaki ilişkilerin boyutla­rının zenginleşmesidir. Artık ülkeler arasındaki ilişkiler sadece devlet kademeleriyle belirlenmiyor, aynı zamanda iş dünyasının, akademik ve sanat dünyasının ve sivil toplum kuruluşlarının önemi artıyor. Başka bir deyişle uluslararası ilişkiler gittikçe daha çok “sivil”leşiyor, devletdışı, hükümet dışı bir kimlik kazanıyor. Örneğin, çevre sorunlarına karşı duyarlılığı, sivil toplum kuruluşlarının başlat­tığı hareketler geliştirdi. Bu hareketler dünyanın en büyük petrol şir­ketlerine kararlarını geri aldırmayı başardı. “İnsan Haklan Beyanna­mesinin” kabul edilmesi, kara mayınlarının yasaklanması gibi önemli gelişmeler sivil inisiyatifler sayesinde gerçekleştiriliyor. Bu nedenle, Türk-ABD iliş ikilerinin gelişmesinde değişik toplum kesimlerine ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşüyor.

Şimdide beyefendini kendi sitesi olan www.arguden.net’te yaz­dığı makaleden okuyalım…

Geleceği şekillendirebilmenin ortak ilkeleri şu şekilde özetlene­bilir: Birincisi, geleceği şekillendirmek isteyenler, nasıl bir gelecek İstediklerinin hayalini kurmalı, düşünce ve içerik geliştirmelidirler. Sonuçlar ve başarılar problem çözerek değil, geleceğe hazırlıklı ola­rak ve eldeki kaynakları fırsatlara yönlendirerek sağlanır. “Şans, ha­zırlıklı olanlara güler”, demişler. Geleceği şekillendirmenin özeti burada yatıyor. Geleceği şekillendirmek demek, gelecekle ilgili fikri hazırlığı yapmak demektir, ikincisi, arzulanan geleceğin değer yara­tıyor olmasına odaklanma gereği var. İnsanlar için fayda sağlayan, kaynakları verimli ve etkin kullanan, süreçleri ve sonuçlan kaliteli olan girişimlerin başarı şansı daha yüksek oluyor. Değer yaratmak, problemleri çözerek değil, fırsatları yakalayarak elde ediliyor.

Aslında demek İstiyor ki, kaos yaratmak. Bunu da en iyi şekilde paraya ve yatırıma döndürmek.

Hanedanın Türkiye’deki danışmanı her halde Avustralya’daki açılan uyuşturucu pazarlayan şirketlerin kime ait olduğunu bi­liyordur. Değer yaratmanın içeriği bu olsa gerek, uyuşturucu problemini çözerek değil, fırsatlarını yakalamak para kazandırır. Doğrudur, yalan değil.

Türkiye’ye Göz Dağı’nın, Göz Dağı Olarak Verdiği

Terör Örgütlerinin Eylemleri

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında çok büyük emeği geçen M. K. Atatürk’ün birçok suikaste uğramasından sonra ölümü diye­miyorum zira her Türk gencinin ruhunda yaşadığına inanıyorum. 1939’dan sonra Kaoslar kendini darbeler ile göstermiş ve Kıbrıs sa­vaşı ile 1975 yılında Türkiye’nin Siyonizm’i ırkçılık olarak tanıması, Göz Dağının Türkler üzerindeki bilgilerinin yanlış olduğunu fark eden ve işbirlikçileri yavaş yavaş koşullanıp ülkeyi parçalamak için (Çanakkale ve Kurtuluş savaşları denemeleri başarısız olduğundan dolayı) eylemlerini siyasi ve ekonomi üzerinde yoğunlaştırmışlar­dır. 1970 yıllan ve daha sonrası için Türkiye’nin Terör, siyasi ve ekonomik olaylarını hepsini yazamasam da önemli bulduklarıma göz atalım.

Ermeniler ile Terör Kronolojisi

1973-1986 yılları arası

 

27 Ocak 1973, Santa Barbara, California, ABD: Ermeni kö­kenli ABD vatandaşı Gourgen Yanıkyan (Yanikian) Türk Başkon­solos Mehmet Baydar ve Bahadır Demir’i öldürdü. Yanıkyan ömür boyu hapse mahkum oldu.

4 Nisan 1973 Paris, Fransa: Türk Başkonsolosluğu ve THY ofisleri bombalandı. Ağır hasar var.

2 Temmuz 1973: Santa Barbara’da iki Türk konsolosluk görev­lisini öldürerek Ermeni terör olaylarım ateşleyen Gourgen Yanık­yan cinayetten suçlu bulundu. Ermeni toplum önderleri Yanıkyan’ı ‘kahraman’ olarak niteliyor ve cinayeti meşrulaştırıyorlar.

26 Ekim 1973, New York: Türk Enformasyon Ofisi’ne bomba­lı saldırı girişimi. Bomba zamanında tespit edildi ve etkisiz hale getirildi. Olayın sorumluluğunu kendilerini ‘Yanıkyan Komandoları’ olarak adlandıran bir grup üstlendi. Amaçlarının Yanıkyan’ın serbest bırakılması olduğunu söylediler.

7 Şubat 1975, Beyrut, Lübnan: Türk Enformasyon ve Turizm Ofisine bombalı saldırı girişimi yapıldı. Bombalar zamanında tespit edilerek etkisiz hale getirildi. Olayda bir Lübnanlı polis yaralanırken ‘mahkum Gourgen Yanıkyan Grubu’ sorumluluğu üstlendi.

20 Şubat 1975, Beyrut: THY bürolarında patlama sonucunda ağır hasar oluştu. Olayı ‘Yanıkyan’ grubu ile ASALA üstlendi.

22 Ekim 1975, Viyana, Avusturya: Büyükelçi Danış Tunalıgil üç Ermeni terörist tarafından öldürüldü. ASALA olayın sorumluluğunu üstlendi.

24 Ekim 1975, Paris: Teröristler Türk Büyükelçiyi tuzağa düşür­dü. Büyükelçi İsmail Erez ve şoförü Talip Yener öldürüldü. ASALA ve JCAG (Ermeni Soykırımı İçin Adalet Komandoları) sorumluluğu ayrı ayrı üstlendiler.

28 Ekim 1975, Beyrut: Türk Büyükelçiliği’ne el bombalı saldırı. Sorumluluğunu ASALA üstlendi.

            16 Şubat 1976, Beyrut: Büyükelçilik Birinci Müsteşarı Oktar Ci­rit Hamra Sokak’ta suikasta uğradı. Sorumluluğu ASALA üstlendi.

 

            17 Mayıs 1976, Frankfurt, Essen, Cologne, Almanya: Frank­furt, Essen ve Cologne şehirlerinde Türk konsoloslukları bombalı sal­dırılara uğradı.

 

28 Mayıs 1976, Zürih, İsviçre: Garanti Bankasına ve Türk Ateşeliği’ne bombalı saldırılar yapıldı. Türk Turizm Bürosundaki bir bom­ba ise zamanında etkisiz hale getirildi. Olayların sorumluluğunu JCAG üstlendi.

2 Mayıs 1977, Beyrut: Askeri Ateşe Nahit Karakay ve İdari Ate­şe ilhan Özbabacan’ın araçlarına bombalı saldırı. Karakay ve Özbabacan olaydan yara almadan kurtulurken araçlar tahrip oldu. Olayın sorumluluğunu ASALA üstlendi.

14 Mayıs 1977, Paris: Türk Turizm Bürosuna bombalı saldırı. Büroda ağır hasar var. ‘Yeni Ermeni Direniş Grubu’ olayın sorum­luluğunu üstlendi.

6 Haziran 1977, Zürih: İsviçre’deki Türk vatandaşlarından Hüseyin Bülbülün dükkanına bombalı saldırı.

9 Haziran 1977, Roma: Türk Büyükelçisine suikast düzenlen­di. Büyükelçi olaydan kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. JCAG sorumluluğu üstlendi.

4 Ekim 1977, Los Angeles: Osmanlı tarihi konusunda tarafsız ve ciddi araştırmalarıyla tanınan Profesör Stanford Shaw’ın evine bombalı saldırır. Sorumluluğu ’28’inci Ermeni Grubu1 üstlendi.

2 Ocak 1978, Brüksel, Belçika: Bir Türk bankasının hizmet bürolarının da bulunduğu bir binaya bombalı saldırı. ‘Yeni Ermeni Direnişi1 olayı üstlendi.

2 Haziran 1978, Madrid, İspanya: Türk Büyükelçi Zeki Kuneralp’in aracına terörist saldın. Uç silahlı terörist makam aracına ateş açtı. Saldırıda büyükelçinin eşi Necla Kuneralp ve emekli bü­yükelçi Beşir Balcıoğlu ağır ateş altında hemen öldüler. Olayda ağır yaralanan İspanyol şoför Antonio Torres ise hastanede haya­tını kaybetti. Sorumluluğu ASALA ve JCAG üstlendi.

6 Aralık 1978, Cenevre: Türk Başkonsolosluğu önünde bom­ba patladı. Konsolosluk binasında ağır hasara yol açan bombalı saldırıyı ‘Yeni Ermeni Direniş Grubu’ üstlendi.

17 Aralık 1978, Cenevre: THY Bürosuna bombalı saldırır. ASALA sorumluluğu üstlendi.

8 Aralık 1979, Paris: Aynı gün dört ayrı patlama gerçekleşti. Patlamaların ilki THY bürolarında oldu. Diğer patlama Türk Ça­lışma Ateşeliği ve Turizm bürolarındaydı. En son bombalı saldırı girişimi ise Türkiye’nin OECD daimi temsilciliğine dönüktü ve za­manında fark edilerek etkisiz hale getirildi. Olayların sorumluluğu­nu JCAG üstlendi.

22 Ağustos 1979, Cenevre: Başkonsolos Niyazi Adalı’nın ara­cına bomba atıldı. Konsolos araçtan yara almadan kaçmayı başarır­ken yoldan geçen iki İsviçreli yaralandı. Araç ise tamamen tahrip oldu.

27 Ağustos 1979, Frankfurt, Almanya: THY büroları tama­men bombalı saldın sonucunda yok oldu. Yoldan geçen bir yaya ya­ralanırken olayın sorumluluğunu ASALA üstlendi.

4 Ekim 1979, Kopenhag, Danimarka: THY bürolarının yakı­nında patlayan bombalar sonucunda iki Danimarkalı yaralandı. Olayın sorumluluğunu ASALA üstlendi.

12 Ekim 1979, La Hague, Hollanda: Büyükelçi Özdemir Ben­lerin oğlu Ahmet Benler Ermeni teröristlerce suikasta uğradı. Katil­ler kaçarken olayın sorumluluğunu ASALA ve JCAG üstlendi.

30 Ekim 1979, Milan, İtalya: THY büroları bombalı saldırıda yok edildi. Sorumluluğu ASALA üstlendi.

8 Kasım 1979, Roma, İtalya: Türk Turizm Bürosu bombalı sal­dın İle yok edildi. Olayı ASALA üstlendi.

18 Kasım 1979, Paris: Bombalı saldırıda THY, KLM ve Luf­thansa büroları tamamen tahrip oldu. İki Fransız polisin yaralandığı olayların sorumluluğunu ASALA üstlendi.

 

25 Kasım 1979, Madrid: TWA ve İngiliz Hava Yolları (British Airways) büroları önünde bomba patladı. ASALA olayın sorumlu­luğunu üstlenirken saldırıların Papaya Türkiye ziyaretini iptal et­mesi yönünde bir uyan olduğu söylendi.

17 Aralık 1979, Londra, İngiltere: THY bürosu önündeki bombalı saldırıda ağır hasar meydana geldi. Saldırıyı ‘Ermenistan’ın Özgürlüğü Cephesi’ üstlendi.

22 Aralık 1979, Paris: Turizm Ateşesi Yılmaz Çolpan Champs Elysee’de sokakta yürürken suikasta uğradı. Saldırıyı birçok grup birden üstlendi. Bunlar arasında ASALA, JCAG ve ‘Soykırıma Karşı Ermeni Militanları Komandoları’ da vardı.

22 Aralık 1979, Amsterdam, Hollanda: THY ofisi önündeki bombalı patlama ağır hasara yol açtı. Olayı ASALA üstlendi.

10 Ocak 1980, Tahran, İran: THY bürosu önünde patlayan bomba ağır hasara yol açtı. Sorumlu ASALA.

2 Şubat 1980, Brüksel: THY ve Aeroflot büroları önünde birkaç dakika arayla bombalar patladı. Her iki saldırıyı da ‘Yeni Ermeni Di­reniş Grubu’ üstlendi.

6 Şubat 1980, Bern, İsviçre: Bir terörist Türk Büyükelçi Doğan Türkmen’e ateş açtı. Büyükelçi kıl payı kurtulurken olayla ilgili ola­rak Marsilya’da (Fransa) yakalanan Max Klindjian yakalanarak yargı­lanmak üzere İsviçre’ye gönderildi. Örgüt olarak sorumluluğu JCAG üstlendi.

10 Mart 1980, Roma: THY ve Türk Turizm Bürosu ofislerine bombalı saldırılar gerçekleştirildi. Olaylarda iki İtalyan ölürken 14’ü de yaralandı. Olayın sorumluluğunu ‘Ermeni Gizli Ordusunun Yeni Ermeni Direnişi’ üstlendi.

17 Nisan 1980, Roma: Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel vuruldu. Suikast girişiminde ağır yaralanan Türel’in yanı sıra şo­förü Tahsin Güvenç de yaralandı.

19 Mayıs 1980, Marsilya, Fransa: Bir roket Marsilya Türk Kon­solosluğunu hedef aldı. Zamanında fark edilmesiyle patlamadan ön­ce etkisiz hale getirildi. ASALA ve kendilerini ‘Kara Nisan’ olarak ad­landıran bir grup olayı üstlendi.

31 Temmuz 1980, Atina, Yunanistan: Büyükelçilik İdari Ateşesi Galip Özmen ve ailesine Ermeni teröristlerce araçlarında saldırı ger­çekleştirildi. Büyükelçi ve 14 yaşındaki kızı Neslihan saldırıda öldü. Eşi Sevil Özmen ve 16 yaşındaki oğullan Kaan ise yaralandı. Cinaye­tin sorumluluğunu ASALA üstlendi.

5 Ağustos 1980, Lyon, Fransa: Lyon Türk Konsolosluğu’na giren İki Ermeni terörist etrafa ateş açtı. Ateş sonunda iki kişi ölürken bir Çok kişi de yaralandı. Olayın sorumluluğunu ASALA üstlendi.

11 Ağustos 1980, New York: Ermeni bir grup BM yakınındaki
Türk Evi’ne saldırdı.

26 Eylül 1980, Paris: Büyükelçilik Basın Konsolosu Selçuk Bakkalbaşı evine girerken vuruldu. Hayatta kalmayı başaran Bakkalbaşı ömür boyu felçli kaldı. ASALA saldırıyı üstlendi.

3 Ekim 1980, Milan: THY ofisleri önündeki bombalı saldırı sonucunda iki İtalyan yaralandı. Olayın sorumluğunu ASALA üstlendi.

6 Ekim 1980, Los Angeles: Başkonsolos Kemal Arıkan’ın evine iki molotofkokteyli atıldı. Arıkan yaralı olarak olaydan kurtuldu.

12 Ekim 1980, New York: Türk Evinin önüne bir bomba yerleş­
tirildi. Yoldan geçen dört kişi yaralandı. Olayı JCAG üstlendi.

12 Ekim 1980, Los Angeles: HoIIywood’da bir Türk Amerikalı­ya ait seyahat bürosu yok edildi. JCAG olayı üstlendi.

12 Ekim 1980, Londra: Türk Turizm ve Enformasyon Bürosu’na ait ofisler bombalı saldın sonucu tahrip edildi. Olayı ASALA üstlendi. Aynı gün Londra’nın şehir merkezinde bir İsviçre alışveriş kompleksi bombalı saldırı sonucu tahrip edilirken saldırıyı 3 Ekim terör örgütü üstlendi.

9 Kasım 1980, Strasbourg, Fransa: Türk Başkonsolosluğu’ndaki patlama ağır hasara neden oldu. Sorumluluğunu ise Ermeni terör örgütü ASALA üstlendi.

19 Kasım 1980, Roma: Türk Turizm Bürosu ve THY büroları patlamalar sonucunda hasar gördü. ASALA olayları üstlendi.

17 Aralık 1980, Sydney, Avustralya: Türk Başkonsolos ve koru­ması suikasta uğradı. Olayı JCAG üstlendi.

14 Ocak 1981, Paris: Elçilik Ekonomi Konsolosu Ahmet Erbeyli’nin aracına bombalı saldırı düzenlendi. Erbeyli olaydan yara alma­dan kurtulurken araç kullanılmaz hale geldi. Olayı ASALA bağlantı­lı Alex Yenikomechian Komandoları’ adlı bir grup üstlendi.

14       Ocak 1981, Paris: Konsolos Ahmet Erbeyli’nin aracına bomba­lı saldırı düzenlendi. Erbeyli yara almadan kurtulur iken patlama aracı tamamen yok etti. Patlamanın sorumluluğunu ASALA’ya bağlı ‘Alex Yenikomechian Komandoları’ üstlendi.

4 Mart 1981, Paris: İki Ermeni terörist elçilik çalışma Ateşesi Reşat Morali, elçilik Din İşleri Ateşesi Tecelli An ve Anadolu Bankası Paris Temsilcisi İlkay Karakoç’un üzerine ateş, açtı. Morali ve Arı suikastın kurbanları olurken Karakoç olaydan kurtulmayı başardı. Saldırının so­rumluluğunu ASALA üstlendi.

12 Mart 1981, Tahran: Bir grup ASALA teröristi Türk Elçiliği’ni iş­gal etmeye kalktı. Olayda iki güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayın iki so­rumlusu yakalanarak İran makamlarınca cezalandırıldı. ASALA olay sonrasında sorumluluğu üstlendi.

3 Nisan 1981, Kopenhag: Elçilik Çalışma Ateşesi Cavit Demir dai­resinin bulunduğu binaya akşam saatlerinde girerken vuruldu. Demir ağır yaralandı. Olayı ASALA ve JCAG üstlendi.

3 Haziran 1981, Los Angeles: Gelen tehditler nedeniyle San Fransiseo’da gösteri yapacak olan Türk folklor ekibi programlarını iptal et­mek zorunda kaldılar.

9 Haziran 1981, Cenevre: Türk Konsolosluğu Sekreteri Mehmet Savaş’a Yergüz Ermeni terörist Mardiros Jamgoçyan tarafından suikast düzenlendi. Jamgoçyan’ın yakalanması ASALA bağlantılı ‘Haziran Ör­gütünün Dokuzuncusu’ adlı yeni bir ölüm timinin oluşumunu gün yüzü­ne çıkardı. Bu grup da ileride çok sayıda saldırının sorumlusu olacaktır.

20 Ağustos 1981, Paris: İtalyan havayolları önünde patlamalar ger­çekleşti. Olayın sorumluluğunu uzun süredir sesi duyulmayan 3 Ekim adlı örgüt üstlendi.

15 Eylül 1981, Kopenhag: THY önünde patlayan bomba sonucun­ da iki kişi yaralandı, ikinci bir bomba polisin zamanında müdahalesi so­nucunda etkisiz hale getirildi. Sorumluluğu Altıncı Ermeni Özgürlük Ordusu’ üstlendi.

            24 Eylül 1981, Paris: Dört Ermen terörist Türk Başkonsoloslu­ğunu işgal etti. Binaya girişleri esnasında teröristler Konsolos Kaya İnal ile güvenlik görevlisi Cemal Özen’i ağır yaraladılar. Özen daha sonra hastanede hayatını kaybetti. ASALA üyesi teröristler 56 rehine aldılar.

 

            25 Ekim 1981, Roma: Elçilik İkinci Sekreteri Gökberk Ergene-kon bir Ermeni teröristin saldırısına uğradı. Ergenekon yaralanırken ASALA saldırıyı 74 Eylül İntihar Komandoları’ adına üstlendi.

 

20 Kasım 1981, Los Angeles: Beverly Hills’deki Türk Konsolos­luğuna saldın. Binada ağır hasar var. Olayı ise JCAG üstlendi.

13 Ocak 1982, Toronto, Kanada: Türk Başkonsolosluk binasına ya­pılan bombalı saldırıyı ASALA üstlendi.

28 Ocak 1982, Los Angeles: Türkiye’nin Los Angeles Konsolosu Kemal Arıkan aracıyla işine giderken iki teröristin suikastına uğradı. Saldırı sonrasında 19 yaşındaki Hampig Sasunyan tutuklandı ve ömür boyu hapisle cezalandırıldı.

22 Mart 1982, Cambridge, Massachusetts, ABD: Türk Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüze ait bir hediyelik eşya mağazası havaya uçuruldu. Kendisine de eğer fahri görevini bırakmaz ise öldürüleceği tehdidinde bulunuldu. Sorumluluğu JCAG üstlendi.

8 Nisan 1982, Ottowa, Kanada: Ottowa Büyükelçiliği Ticari Ateşesi Kani Güngör evinin garajında Ermeni teröristlerin saldırısın­da yaralandı. Sorumluluğu ASALA üstlendi.

24 Nisan 1982, Dortmund, Batı Almanya: Bombalı saldırılarda Çok sayıda Türklere ait işyeri tahrip oldu. Sorumluluğu ‘Yeni Ermeni Direniş Örgütü2 adlı bir terör örgütü üstlendi.

4 Mayıs 1982, Cambridge, Massachusetts, ABD: Fahri başkon­solos Orhan Gündüz Boston’da suikasta uğradı. Katil yakalanamadı.

18 Mayıs 1982, Tampa, Florida, ABD: Türk Fahri Başkonsolosu Nash Karahan’ın ofisine saldırıldı.

 

7 Haziran 1982, Lizbon, Portekiz: Elçilik İdari Ateşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay evlerinin önünde suikasta uğradılar. So­rumluluğu JCAG üstlendi.

1 Temmuz 1982, Rotterdam, Hollanda: Rotterdam Başkonsolo­su Kemalettin Demirer dört Ermeni teröristin silahlı saldırısıyla öldü­rüldü. Sorumluluğu Ermeni Kızıl Ordusu üstlendi.

7 Ağustos 1982, Ankara: Esenboğa Havaalanı’nda iki Ermeni te­röristi bekleme salonundaki kalabalığa ateş açtı. Saldırganlardan biri
polis tarafından yakalanırken diğer saldırgan 20 kişiden fazla rehine
aldı. Olayda dokuz kişi öldü, 82 kişi yaralandı. Yakalanan terörist Levon Ekmekçiyan tutuklandı ve mahkum oldu.

12 Ağustos 1982, Paris: Teröristler Türk Turizm Ateşeliği’ni koru­yan bir polis memuruna ateş açtı, şans eseri saldırıda yaralanan olmadı.

27 Ağustos 1982, Ottowa: Elçilik Askeri Ateşesi Atilla Altıkat arabasında öldürüldü. Araç sabahın yoğun trafiğinde ışıklarda durdu­ğunda saldırıya uğradı. Terörist Ermeni örgütü JCAG sorumluluğu üstlendi.

9 Eylül 1982, Burgaz, Bulgaristan: Burgaz başkonsolosluğu İdari Ateşesi Bora Süelkan evinin önünde suikasta uğradı. Saldırganlar olay yerinde şu mesajı bıraktılar: “Bizler Türk diplomatı öldürdük: Ermeni Soykırımına Karşı Adalet Mücadele Birimleri”. Telefonla olayı üstlenen bir kişi ise olayın ASALA’nın bir şubesi tarafından işlendiğini söyledi.

26 Ekim 1982, Los Angeles: JCAG üyesi beş Ermeni terörist Philadelphia Türk Fahri Konsolosluğu’na saldın hazırlığı nedeniyle suçlan­dılar.

8 Aralık 1982, Atina, Yunanistan: İki Ermeni terörist bir motosik­let üzerinden hareket halinde iken Suudi Arabistan Havayolları ofisle­rine bomba fırlattılar. İranlı Ermeni Vahe Kontaverdian tutuklandı. Ancak bu kişi de daha sonra serbest bırakıldı. ASALA’dan gelen açık­lamada saldırının Suudi Arabistan’ın Türkiye ile olan dostane ilişkileri nedeniyle gerçekleştirildiği belirtildi.

22 Ocak 1983, Paris: İki terörist el bombalarıyla THY ofislerine saldırdı. Kimsenin yaralanmadığı olayın sorumluluğunu ise ASALA üstlendi. Aynı gün Fransız polisi Orly Havaalanında THY kömü­rünün yakınlarında güçlü bir patlayıcıyı etkisiz hale getirdi.

2 Şubat 1983, Brüksel, Belçika: THY bürolarında bombalı saldırı. Yeni Ermeni Direniş Örgütü saldırının sorumluluğunu üstlendi.

28 Şubat 1983, Lüksemburg ve Paris: Türk diplomatik temsil­ciliği önüne yerleştirilen bomba etkisiz hale getirildi. Sorumlunun Yeni Ermeni Direniş Örgütü olduğu iddia edildi. Aynı gün Fran­sa’nın başkenti Paris’te Marmara Seyahat Ajansı bombalı saldırı ile havaya uçuruldu. Fransız Sekreter Renee Morin patlamada hayatını kaybederken dört Fransız da yaralandı. Olaydan birkaç dakika sonra ASALA saldırıyı üstlendi.

9 Mart 1983, Belgrad: Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar şehrin merkezinde öldürüldü. Şoförü midesinden kurşun aldı. Saldırganlar çevredekiler kaçmak isterken tarafından takip edilince olayın boyutları genişledi. Bir saldırgan bir Yugoslav’ı yara­larken polis tarafından yakalandı. Kaçan diğer terörist ise kendisi­ni takip eden kalabalığa ateş açtı. Ateş sonucunda bir öğrenci ha­yatını yitirirken genç bir kız da yaralandı. Sonuçta iki Ermeni terö­rist Kirkor Levonyan ve Raffi Elbakyan yargılandı ve mahkum edildiler.

31 Mart 1983, Frankfurt, Almanya: Telefonla arayan bir kişi Tercüman gazetesi bürolarına saldıracakları ve çalışanlarını öldü­recekleri tehdidinde bulundu.

24 Mayıs 1983, Brüksel, Belçika: Elçilik Kültür ve Enformas­yon büroları ve bir Türk’e ait olan seyahat acentesi önünde bom­balar patladı. Seyahat bürosunun İtalyan yöneticisi yaralandı. Olayın sorumluluğunu ASALA üstlendi.

16 Haziran 1983, İstanbul: Ermeni teröristler kalabalık bir alanda el bombaları ve otomatik silahlar ile saldırdılar. ASALA’nın sorumluluğunu aldığı olayda iki kişi öldü, 24 kişi yaralandı.

            14 Temmuz 1983, Brüksel: Elçilik İdari Ateşesi Dursun Aksoy Ermeni teröristlerce öldürüldü. ASALA, ARA ve JCAG olayı kendilerinin gerçekleştirdiğini iddia ettiler.

 

            15 Temmuz 1983, Paris: Orly Havaalanı’nda THY bankosu­nun önünde bomba patladı. Sekiz kişi öldü, 60’dan fazla kişi yara­landı. Olay alanı katliam yerine döndü. Ölenler arasında Fransız bir genç ile Yunan kökenli bir ABD vatandaşı da var. Suriyeli Er­meni Varadjian Garbidjian bombayı kendisinin yerleştirdiğini iti­raf etti. Olayı ASALA üstlendi.

 

27 Temmuz 1983, Lizbon, Portekiz: Beş terörist Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği binasına girmeye çalıştı. Başarılı olamayınca misyonda görevli bir aileyi rehin aldılar. Saldırganların yerleştirdiği bombalar patlayınca Cahide Mıhçıoğlu ve dört terörist havaya uçtu. Yurtsev Mıhçıoğlu ve oğlu Atasay ise olaydan yaralı kurtuldular. Beşinci terörist ise Türk güvenlik güçlerinin ateşi sonucunda öldü. Saldırıda ayrıca bir Portekizli polis ölürken diğer bir polis de yara­landı. Sorumluluğu ARA üstlendi. Olay üzerine Portekiz Hükü­meti terörle mücadele için İstihbarat toplayacak birim hazırlıklarına başladı.

29 Ekim 1983, Beyrut, Lübnan: Fransız Büyükelçiliği’ne el bombalı saldırı. ASALA mensubu bir terörist tutuklandı. Fransız hedeflerine saldırılar Fransa’nın Ermeni terörüne son dönemde ar­tan sert tutumundan kaynaklanıyor. Aynı gün yine Beyrut’ta Er­meni teröristler Türk Büyükelçiliğine saldırdı. Saldırganlardan 19 yaşındaki Lübnan Ermenisi Sarkis Danielian yakalandı. Olayı ASALA üstlendi.

28 Mart 1984, Tahran: Türk diplomatlarına karşı seri saldırılar düzenlendi. İki Ermeni terörist Türk Askeri Ateşeliği’nde görevli İsmail Pamukçu’ya saldırdılar ve Pamukçuyu ciddi bir şekilde yaraladılar. Aynı gün Elçilik Birinci Sekreteri Hasan Servet Öktem evinden çıkarken yapılan saldırıda yaralandı. Elçilik İdari Ataşesi İbrahim Özdemir’in dikkati onu olası bir saldırıdan koru­du. Kendisine şüpheli bir şekilde bakan iki kişiyi polise bildiren Özdemir bu kişileri tutuklattı. Aynı gün Öğleden sonra polis üç Er­meni teröristi Türk Elçiliği’nin hemen dışında tutukladı. Tük Konsolosluğuna ait bir araca yapılan bombalı saldırıda ise bomba­yı yerleştiren ASALA teröristi Sultan Gregorian Semaperdan bombanın erken patlaması sonucu öldü.

29 Mart 1984, Los Angeles: ASALA yazılı olarak olimpiyatla­ra katılacak Türk atletleri öldürecekleri tehdidinde bulundu.

8 Nisan 1984, Beyrut: ASALA Türkiye yönüne giden tüm uçuşları askeri hedef sayacağını ilan etti.

26 Nisan 1984, Ankara: ASALA Başbakan Turgut Özal’ın Tahran’a gitmesi halinde büyük bir saldırı ile karşılık vereceğini iddia etti.

28 Nisan 1984, Tahran: İki Ermeni terörist Türk Büyükelçiliği’nde çalışan eşi Şadiye önder’i elçiliğe götüren eşi Işık Yönder’i aracında öldürdü. Sorumluluğu ASALA üstlendi

20 Haziran 1984, Viyana: Elçilik çalışanlarından Erdoğan Özen’e ait araca bombalı saldırı düzenlendi. Özen saldırıda haya­tını kaybederken İçlerinde bir polis memurunun da bulunduğu beş kişi de ciddi bir şekilde yaralandı. Saldırının sorumluluğunu ARA adlı terör örgütü üstlendi.

25 Haziran 1984, Los Angeles: Fransa’da bir haber ajansı ofisi­ne gelen tehditte Los Angeles Olimpiyatlarına katılan Türk spor­cularına yardımcı olan tüm ülkeler, şirketler ve kişilere saldırı dü­zenleneceği söylendi.

1 Eylül 1984, Tahran: Birçok Türk firmasına gönderilen mek­tuplarda kendilerinin hedef ilan edildikleri söylendikten sonra birçok işyerine saldırılar düzenlendi. Bunlardan Sezai Türkeş’in şirketine yapılan saldırıda bir Türk işçi saldırı sonucunda çıkan yangında öldü. İranlı yetkililer Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi İs­met Birsele suikast planlarını ortaya çıkardı.

3 Eylül 1984, İstanbul: İki Ermeni terörist bombalarının zama­nından, önce patlaması sonucunda öldü. Olayın sorumluluğunu ARA üstlendi.

            19 Kasım 1984, Viyana: Birleşmiş Miller Sosyal gelişme ve İn­sani yardım Merkezi yardımcı Direktörü Enver Ergim işine aracıy­la giderken Öldürüldü. Saldırganlar olay yerine üzerinde ‘ARA’ ya­zan bir bayrak bıraktılar.

            20 Aralık 1984, Brüksel, Belçika: Başkonsolos Selçuk İnce­su’nun evine yapılması planlanan bir bombalı saldırı engellendi.

 

12 Mart 1985, Ottowa, Kanada: Üç silahlı kişi Türk Büyükel­çiliğine girerek Kanadalı güvenlik görevlisini Öldürdü. Daha son­ra Büyükelçi Coşkun Kırca’nın bulunduğu kısma kapıyı havaya uçurarak bir silahlı terörist girdi. Kırca yaralı olarak olaydan kur­tulurken kızı ve eşi rehin alındı. Rehineler daha sonra serbest bı­rakılırken olayın sorumluluğunu ARA üstlendi.

1985 Kasım, Brüksel, Belçika: Belçika antiterör ekibi sahte Portekiz pasaportu ile üç Ermeni teröristi yakaladı. Teröristlerin sorgularında NATO merkez binasındaki Türk ofislerine saldırmayı planladıkları anlaşıldı.

28 Kasım 1985, Paris: Fransız polisi ABD vatandaşı olan ASA-LARM üyesi olan Monte Melkonyan’ı yakaladı. Melkonyan’ın dairesinde silahlar ve patlayıcıların yanı sıra Fransa’ya sefer düzen­leyen Türk gemilerinin resimleri, geliş-gidiş saatleri ve Türkiye’nin Fransa Büyükelçisi Adnan Bulak’ın fotoğrafı bulundu.

23 Kasım 1986, Melbourne, Avustralya: Gece 2.05’de Türk Başkonsolosluğu binası önünde patlayan bomba bir kişinin ölümüne, bir diğerinin ise yaralanmasına yol açtı. Bundan sonra da yavaş ya­vaş hiç denmeyecek kadar, eylemler oldu ve ASALA denen örgüt yok olup yerine PKK çıktı. İleriki sayfalarda açıklayacağız.

Soykırıma uğramış topluluk böyle düzenli terör faaliyeti ya­pacak, diğer devletler destekleyecek ve soykırım yasasını çıkara­caklar. Ermeni kardeşlerimizde bunlara inanıyor. Neden Afrika’da açlıktan ölen binlerce çocuğa yardım edip ilgilenmiyorlar da er­meni meselelerini çarpıtıp, temcit pilavı gibi senelerdir Önümüze koyuyorlar.

Bütün Ermeni kardeşlerimize; soykırıma uğradığınız tarihe bir bakın. Osmanlı Devleti diye bir şey var mı? Düşünün! Trakya, Bul­garlar ve Yunanlılar tarafından, Karadeniz ve Doğu Anadolu, İngi­liz-Rus-Ermeniler tarafından, Güneydoğu Anadolu, Fransız-İngiliz-Kürtler-Ermeniler-Araplar tarafından, Güney Anadolu, Fransızlar-İtalyanlar tarafından, Ege ve Marmara, İngiliz-Yunan-Rumlar tara­fından, Akdeniz’de ABD-Fransız-İngiliz gemileri tarafından toprak­lar tamamen kuşatılmış bu durumda Türk Milleti soykırıma uğra­makta, sadece 90 bin asker yolda donarak hayatını kaybediyor, ne­den? 30-35 Milyonluk nüfustan 15 milyon kalıyor, biz soykırıma uğradık diyemiyoruz. Tarihte hangi savaşta görülmüş içerdeki ve dışarıdaki topluluklarla, bir millet tek başına savaştığı… Buna ne derler biliyor musunuz? “Çetin hırsız, ev sahibini bastırırmış.”

23 Aralık 1893’te, Osmanlı Devleti’nde Ermeni meselesi yok iken, Ermenistan bölgesinde misyonerlik yapan Amerikalı Cyrus Hamlin’in Boston Misyonerlik Teşkilatı yayın organı olan “Congregotionalist” adlı bir dergi, doğacak hadiseleri “Ermenistan’da tehlikeli bir kaynaşma” başlığı ile yazdığı makalesinde an­latıyor; “Ermeni halkı, bu Hıristiyanlarla birlikte olan sahtekar­lık ve kurnazlık ile idare edilen gizli bir cemiyet olan Hıncak Komitesi’ni istememektedirler. Hıncak Komitesi’nin elemanla­rı Anadolu’nun her bölgesine yayılmıştır. Olay şöyle başlamalı­dır. Türkler ile Kürtlerin beraberce köylerini yakmak sonra da­ğa çıkmak, Ermenilerle, Türkleri savaştırıp, Hıristiyan medeni­yeti adına hareket eden Ermenilere diğer hıristiyan devletleri müdahale edip Osmanlı Devleti’ni parçalamak, Ermenistan’ın bağımsızlığını değil.”

Bir Ermeni Vesikası ve Gizli Belgeler

 

Ermeni ihtilal yayın organı olan Haik diyor ki: “Karışıklıklar Önce İstanbul’da başlayacak, sonra taşraya sıçrayacaktır. Mücadele uzun sürecek ve muhtemelen İstanbul’un büyük devletler tarafın­dan işgali ile sona erecektir. (Aynısı oldu) Ne kadar Ermeni ölürse, o kadarda Türk ölecektir. Sonra da Türkiye’nin taksimi başlaya­caktır. Ermenistan’ın kaderini ellerinde tutan İstanbul Ermenileri’dir. Hadiselerin şaşmaz mantığı milletimize artık ölümle hürriyet arasında seçim yapmak gibi mukaddes bir vazife yüklemektedir.” 58

Türkiye’de sizi aldatan birine mi rastladınız biliniz ki o muhak­kak bir ermenidir. Türk’le iş yapacaksam sözü bana yeter. Hıristi­yan, Yahudi ve Rum’la iş yapacaksam mutlaka sözleşme yaparım. Ermeni’ye gelince onların yalan ve hileleri hiçbir şeyi garanti et­mez. Para için yapmayacakları şey yoktur. Ermeni’nin doğuştan kurnazlığı muazzam inatçılığı ve riyakarlığı vardır. 59

İşte rahmetli Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu, 1 Nisan 1984’te Cumhuriyet’teki köşesinde yayımladığı “Ermenistan’a Himaye”.

Gizli Belge: S/735, belge no: 49: 2 Amiral Webb’den Lord Curzon’a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı: “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan 4 ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor.”

Gizli Belge: S/60, belge no: 46: 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay’ın Washington’dan Lord Curzon’a yazdığı yazı: “Amerikan Se­natosu, Ermenistan’ın mandası işini görüştü. 5 yılda 757 milyon dolar verecekler. Başlangıçta 50 bin kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200 bin kişiye çıkarılacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye’nin mandası İçin de görüşmeler yapılmaktadır.”

Silah ve mühimmat, Gizli Belge: S/71, belge no: 63: 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Gaddes’in Lord Curzon’a yazdığı yazı: “Ameri­kan hükümeti, Ermenistan’ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demir yolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. …Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriye­si tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket, Amerikalılar tarafından bastırılacaktır.”

 

Gizli Belge: S/81, belge no: 10: 16 Şubat 1920 Londra Konfe­ransı tutanaklarından bir başka parça: “Ermenistan’a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. (Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.)”

 

Gizli Belge: S/300, belge no: 38: 28 Şubat 1920 Londra Kon­feransı

                                              

58- Haik 1 Eylül 1898 tarihli nüshasından, sayfa 33/ Kaynak: Eski Türkler, Yağmur Yayınları, Prof. Ahmed Djevad, s.63

            59- LE DROIT DU CROISSANT Kitabında Nans Barth’ın naklettiği bazı cümleler, Paris 1898. Kaynak: Eski Türkler. Yağmur Yayınları, Prof. Ahmed Djevad. s.59

tutanaklarından bir parça: “Mustafa Kemal, kendisini Erzu­rum Valisi ilan etmiş. Erzurum’un yeni kurulacak Ermeni devleti­ne katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam ol­masaydı, Ermenilerin bir şansı olurdu…”

Şimdi bu kadar belge varken soykırım yalanı ortalarda geziyor amaç yine belli… Günümüzde siyasi partileri, bankaları ele geçirdik­leri vakit saman altından su yürütmeyecekler. Her şey doğal olacak!

Hrant Dink Cinayeti

Son yılların bir başka olayı da Ermeni olan Hrant Dink vatan­daşımızın (Diasporanın istediği Ermeni değil), Ermeni diasporası tarafından yukarıdaki özelliklere uymayıp soykırıma karşı çıktığı için öldürülmüştür. Ermeni Diasporası tamamen Siyonizm’e hizmet etmektedir. Diasporanın çoğu Ermeni’den ziyade gizli Yahudi midir? Vurulmadan birkaç dakika önce kendisini bankaya yollayan tele­fon kim tarafından açıldı? Niye başka Ermeni öldürülmedi? Kim­lerin işine gelmiyor yaşaması? Öldürüldükten hemen sonra bir günde basılamayacak matbu belgeleri (binlerce) birkaç saat sonra ortaya nasıl çıktı?

Türk-Ermeni dostluğunu savunan bu insan, öldürülmeden bir kaç gün önce gazetesinde ve röportajlarında yazmış-söylemiş oldu­ğu ifadelere bir göz atalım.

Dink, yargılanmasına sebep olan Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kura­cağı asil damarında mevcuttur’ ifadesinin sorulması üzerine, “Cım­bızla makalemden böyle bir cümle çıkardılar ve beni o cümle üzerin­den mahkum ettiler. Ben Ermeni kimliği üzerine bir yazı yazmıştım ve Ermenilere diyordum ki Türklere olan Öfkeniz sizin kanınızı ze­hirliyor. Atın o zehri dışınıza ve onun yerinde sizin artık bir devle­tiniz var Ermenistan var oranın halkı var.

Onu doldurun kimliğinize ben burada Türkler ve Ermenileri na­sıl kaynaştırırım diye bir çaba içindeyken orada kendilerinin de an­lamadıkları bir cümle ortaya çıkardılar. Anlayanlar anladı nitekim. Üniversite bilim kurulu anladı, Yargıtay başsavcısı anladı ve Yargıtay suç bulmayarak karara şerh koydular. Buna rağmen bazı güçler bana haddimi bildirmek istiyorlardı o bildirmeyi oralara kadar sızarak sürdürdüler.

Benim için aslolan Türk halkının gönlündeki yerimdir. Türk halkına şunu söylüyorum Benim söylemlerim size sert de gelse be­nim söylemlerim sizin içinizi de acıtsa yüreğinizi de burksa lütfen bana burkulmayın. Söylemlerime burkulun ama bana burkulma­yın. Çünkü ben sizden biriyim ve sizi seviyorum. Benim size düşmanlığım yok. Ben aksine ne yaparız da yeniden birlikte dostça ya­şayabiliriz diye düşünüyorum.” dedi.

Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türkiyeliyim ve çok yerel bir insanım. Anadolululuk benim iliklerime işlemiş vaziyette. Bura­sı benim atalarımın yaşadığı topraklar ben burada yaşamak istiyo­rum. Dilim giderim dese de adımlarım gitmek istemiyor. Kalmak is­tiyorum burada yaşamak istiyorum. İnşallah bunu başarırım.” dedi.

Fransa’da Ermeni soykırımının inkarının suç sayılması konusu­nun 12 Ekim’de tekrar gündeme gelecek olmasının Ermeni ve Türkler arasında düşmanlığı arttırmaktan başka bir işe yaramaya­cağını belirten Dink, “Bu korkunç bir hata. Ben bunu Ermenilerle ve Fransızlarla her görüşmemde söylüyorum. Önümüzdeki hafta belki Fransa’ya giderim onlarla da tartışırım bu konuyu. Çok git­tim çok tartıştım. Ermeni diasporası bunu talep ediyor.

Aslında Ermenilerin geleceğine de yarar getirmiyorlar. Türk-Ermeni ilişkilerinin geleceğine de yarar getirmiyorlar. Bir taraftan evrensel bir ilke olan soykırımları ve katliamları kınamak olgusu­nu yüceltmeye çalışırken diğer taraftan yine evrensel bir Türk top­lumundan soykırım hak olan ifade Özgürlüğünü ortadan kaldırma­ya çalışıyorlar. Bence bu dünya önünde Ermenilere bir artı getir­mez. Bu tutumlarından vazgeçsinler. Türkiye içinde de Türkiye dışında da tek bir çözüm var ifade özgürlüğü.” dedi.

PKK Terörü

Ermeni terörünün yerini, yine bir başka tehlike almıştı, PKK terörü… 12 Eylül öncesi devletin bekası için kullanılan ülkücüler, 12 Eylül’le kendilerini zindanlarda bulunca şok olmuşlar, sırtlarını dayadıkları, kurtarmaya çalıştıkları devlet onları arkalarından vur­muştu.. Hapislerden çıkınca apaçık ortada kalan bu insanlar, biri­leri tarafından ülkücü mafyayı kurmaya sevk edildiler. Zor durum­daki bu insanların, bu işe girmeleri, bu yüzden zor olmadı. Devlet bu kez onları başka işler için kullanmayı düşünüyordu. 12 Eylül öncesi sol hedefteydi, 12 Eylül sonrası ise PKK… PKK’yı finanse eden uyuşturucu kaçakçısı Kürt mafyasına karşı ülkücü mafya oluşturuldu. Ve çok geçmeden, PKK’yı finanse ettiği iddia edilen bu uyuşturucu kaçakçısı Kürt mafyası liderleri, birer birer ve ben­zer şekilde öldürüldü. Behçet Cantürk, Savaş Buldan ve diğer Kürt babalar.. Kaos başka nasıl oluşturulur ki!

Turgut Özal Başbakanlığı zamanında 1991 yılında 32. paralel diye geçen bölgeye yani Kürdistan’a, Çekiç Güç’ü getiren kişi ola­rak bilinmekteydi. Diğer bir eski Başbakanımız Mesut Yılmaz ise Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyerek neler anlat­mak istemişti?

Eski RP Başkanı, T.C Başbakanı N. Erbakan, Mersin’de İl Başkanları toplantısında yaptığı konuşmadan alıntı; “Çekiç Güç, Tür­kiye’nin tepesinde ne arıyor. Türkiye’nin bölünmesi için bu güç ge­tirilmiştir.. ABD, 70 yıl önce Birinci Sevr’i tatbik etmeye çalıştı. Şimdi ikincisini. Türkiye’nin güneyinde Hıristiyan bir Kürt Devleti kurmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’yu birbirine düşürecekler, dünya hakimiyeti kurmaya çalışmaktalar.” 60

Erbakan Hoca doğru söylemekte, hatta 1991 ve 1992 yılının Kara Kuvvetleri Komutanı olan Muhittin Füsünoğlu 1968-70 yıl­larında Şam ve Beyrut’ta askeri ateşelik yaptığı zaman yazar Faruk Mercan’a anlattıkları; ”        Beyrut’ta görevdeyken İtalyan Ateşesi bana kurt toplantısı olduğundan bahsetti. Bende Amerikan ateşesine gel bir kahve içelim sana önemli bilgiler vereceğim… Suriye’den Ürdün’e bir tabur askerin, İsrail’e operasyon yapmak için gireceğinden bahsettim. O da bana 4 Nisan 1970 tarihinde Beyrut’ta Türkiye’den önemli 4 kişinin katılımıyla merkezi Diyarbakır

                                              

 60- Aydınlık dergisi, 27 Aralık 1993

olmak üzere, Türkiye, Suriye, Irak, İran’ın sınırlarını içine alacak bir şe­kilde Kürdistan kurulmasına karar verilmiştir.” diyor. Yani Devle­timizin her kademesindeki yöneticileri olayları biliyor ama farklı yönlerden çözüm aramaları kaos yaratıyor.

Beyrut’ta görev yapan ateşe subayımız Beyrut’ta olan toplantıyı başkasından öğreniyor! İş işten geçtikten sonra öğrensen neye ya­rar, yılanın başını ufakken ezmeliydiniz. 4 kişinin biri de çok önemli kişi, Kürt kökenli olduğunu söyleyip isim vermiyorsunuz, önlem almıyorsunuz, demek ki sadece 4 kişi değil! Kara Kuvvetleri Komutanı oluyorsunuz ama yine nafile o kadar kişi öldü, sorumlusu hiç mi olmayacaksınız?

Demek ki bazı yöneticilerimiz Kürdistan kurulmasına karar ve­riyorlar! Niye? Devlet yönetimi halkın iradesinde değil mi? AB ve ABD (aslında Siyonistler) istedi diye halkın iradesini hiçe saymak doğru mu? Sizi bu halk niye seçiyor, o zaman mandalığı kabul ede­lim, aradan siyasi partiler gibi aracıyı ortadan kaldıralım. En doğrusu bu değil mi?

PKK’nın kuruluşunu anlatarak devam edelim. Mücadeleyi baş­latacak lider kadrosu gerekmekteydi, bu yüzden içimizden biri daha uygun olacaktı. Urfa’da doğmuş, Siyasal Bilgiler Fakültesini okumuş ama bitirememiş olması önemli değil çünkü dışarıya karşı­da eğitimli gözükmesi gerekiyordu. Eski K.K. Komutanının bahsettiği önemli kişi de, bu lideri ben biliyorum, bu şahsı PKK’nın ba­şına getireceğiz dedi mi acaba? Demese de ileriki tarihlerde kim ol­duğu ortaya çıkacaktı.

Ömer’den olma, Ermeni Öveç hanımdan doğma, Urfa’nın Hal­feti İlçesi’nin Ömerli köyüne kayıtlı bu şahıs, 1949 yılında dünya­ya geliyor. Liseyi 1968-69 ders yılında bitirir bitirmez Diyarbakır Tapulama Müdürlüğünde işe başlayıp, 1 (bir) yıl sonra da İstanbul Bakırköy Tapulama Müdürlüğü’ne atanıyor. Halbuki bir memur 2 yıl veya 3 yıl doldurmadan atanması yapılamaz. Neyse, devam ede­lim. Ataması olduktan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne de kayıt yaptırıyor. Daha sonra yatay geçişle Kürdistan liderlerine kırmızı pasaport sağlıyan T.C’nin Başkent Ankara’daki Siyasal Bilgiler Fa­kültesinde başlıyor. Mahir Cayan hayranlığı onu sol görüşlü ol­maya ve eylem yapmasına kadar götürüyor. 1971 Muhtırasında onunda Askeri ve Mit makamlarınca gözaltında tutulduğu tuta­naklarda, Mit’in hesabına çalıştığı da 1979 Aydınlık gazetesinde Doğu Perinçek’in “Apocular” yazısında mevcuttur. 31 Mart 1972 günü SBF Kamu Hukuku asistanı olan Doğu Perinçek liderliğin­de, “Şafak Bildirisi” yayınlanıyor. Bu bildirileri dağıtan grubun başı (askeri tutanaklarda yazıyor) olan Abdullah Öcalan tutuklanıyor, 3 ay içeride yattıktan sonra Askeri savcı B. Tuğ, görüş değiştirerek çık­masını sağlıyor. Bu savcı nerden bilsin 30 bin insanın öleceğini değil mi? Görev devam ediyor Milli Güvenlik Komisyon Başkanlığına ka­dar geliyor savcımız. İşte Güvenlik Başkanlarımız böyle insanlar olun­ca 30 bin İnsanda can verir. Habertürk kanalında Berhan Şimşek İle konuşmasında Deniz Gezmiş ve arkadaşları pişmanlık gösterseydiler aşılmazdı diyor. Şimdi savcıya bakalım biri 30 bin insanın hayatını mahvedip bu vatan topraklarının bölünmesi için uğraşıyor serbest kalıyor, biride bu vatanın bölünmez bütünlüğü için mücadele ediyor idama gidiyor.

Kaldığımız yerden devam edelim. Tutukluluk hali bittikten sonra devletten burs almaya devam etti. (Liseyi de devlet okutmuş.) Solcu liderler asılıp öldürüldükten sonra kendi zamanı başlamalıydı. 1973 günü bahar ayında Ankara’nın Çubuk Barajı bölgesinde yapılan top­lantılarla PKK örgütünün kurulmasına karar verildi. SBF burs alıyor fakat okul’a devam etmiyor. Ancak 1984 yılında okulla ilişkisi kesili­yor. Bu on yıl arada 1978’de çoğu kaynaklarda geçen MİT hesabına çalışan Ali Yıldırım’ın kızı Kesire Yıldırım ile evleniyor. Kürt olmayan bir aileden neden kız alıyor bu lider! Bu sırada askerlik yoklaması ha-bire geliyor, yani asker kaçağı PKK’nın lideri. Asker kaçağı ama karısı İle Diyarbakır’ın ofis mahallesindeki, Günaydın apartmanında yaşadıklarını hatta devamlı kitap okuduğunu biliyor görevlilerimiz. Kitapları­nı okuduktan sonra 1979 yılında Suriye’ye geçerek binlerce İnsanın ha­yatına mal olacak oyunun figüranı oldu. Oyunun asıl oyuncuları eski K.K.K’nın dediği gibi T.C Önemli şahsiyetleri!

Sadi Koçaş “Atatürk’ten 12 Mart’a kadar” adlı eserinde Başbakan olmadan önce S. Demirde Amerika’nın Iran, Irak ve Türkiye’nin Kürtlerini Federe Devlet haline getirelim, bunu da Türkiye’ye bağlayalım fikrini açıklıyor.

Devlet kurmak o kadar basit ki anlatamam size! Siyonizm’in yapılan­ması çok eski tarihten beri böyle, bitmez. Genetik olarak yapılarında var.

Onların rahat etmesi için kan, gözyaşı, sapıkça ayinler, kaos olması la­zımdır. Neyse kaldığımız yere geri dönelim.

Merkezi Diyarbakır olacak şekilde Kürdistan kurulurken, birileri T.C’de Başbakanlık yapıyor, birileri de Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapıyor, birileri de Milli Gü­venlik Komisyon Başkanlığı yapıyor ve olayları çok güzel bir şekilde anlatıyorlar kendi zamanlarında olan bu yapı­laşmayı. Demek ki bu en önemli kutsal görevler Vata­nı ve Birliği korumak değil, Yeni Dünya Düzeni’ne hiz­metkarlık yapmak imiş!

Rakamlarla PKK Faaliyetleri ve Karşı Mücadele

19 Eylül 1996 Hürriyet Gazetesi’nin Manşeti

PKK terör örgütünün 15. 08. 1984-20.02.2000 tarihleri arasında gerçekleştirmiş olduğu eylemlere baktığımız zaman; 21.866 terör ola­yına sebebiyet vermiş olduğu görülmektedir.

OLAYLAR

Silahlı saldırı: 6.751

Güvenlik kuvvetleriyle çatışma: 8.581

Mayın döşeme ve bombalama suretiyle patlama: 3.519

Gasp: 411

Yol kesme ve adam kaçırma: 1.076

Bildin dağıtma: 676

Kanunsuz toplantı: 852

ŞEHİTLERİMİZ

Asker: 4.027

Geçici Köy Koruyucusu: 1.265

Polis: 254

Toplam: 5.546

YARALILARIMIZ

Asker: 8.676

Geçici Köy Koruyucusu: 1.725

Polis: 986

Vatandaş: 4.561

Toplam: 11.387

Güvenlik güçlerince yurt içinde yapılan operasyonlarda; bu kanlı olaylara neden olan;

TERÖRİSTLER

Ölü ele geçirilenler: 18.958

Yaralı olarak yakalananlar: 706

Yardım-yataklık yapanlar dahil olmak üzere

Toplam: 58.165 terörist yakalanmıştır.

Teslim olanlar: 2.192

Güvenlik güçlerinin gerçekleştirmiş olduğu başarılı operasyonlar neticesinde örgüte ait;

Uzun namlulu silah: 24.183 Tabanca: 5.614 Bomba: 21.625

Çok miktarda mühimmat ve örgütsel malzeme ele geçirilmiştir.

PKK terör örgütü en büyük zararı Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkına vermiştir; Emellerini gerçekleştirebilmek için zora dayalı olarak bölge halkını sindirmeyi hedeflemiştir. Bu amaçla kendisi­ne yardım etmeyen ve destek vermeyen yerleşim yerlerine yö­nelik içlerinde kundaktaki bebelerden, kadınlardan yaşlı insanlara kadar birçok vatandaşımızın bulunduğu insanların öldü­rülmesi ile neticelenen çok kanlı katliamlar gerçekleştirmiştir. Haber alma hürriyetinin en önemli unsuru olan basın mensup­ları da maalesef yasadışı terör örgütünün hedefi olmaktan kurtulamamışlardır.

BASIN MENSUPLARI

Basın mensuplarına yönelik 35 olayda hayatını kaybeden basın mensubu sayısı: 21

Yaralanan basın mensubu sayısı: 6

Bölgeye yerel anlamda hizmet götürmek için bölge halkının hür iradesiyle seçtiği Belediye Başkanları ve Muhtarlar da acı­masızca terörün hedefleri arasında yer almıştır.

BELEDİYE BAŞKANLARI

Belediye Başkanlarına yönelik 23 olayda hayatını kaybeden Belediye Başkanı sayısı: 23

Yaralanan Belediye Başkanı sayısı: 8

MUHTARLAR

Muhtarlara yönelik 105 olayda hayatını kaybeden Muhtarların sayısı: 60

Yaralanan Muhtarların sayısı: 8

Kaçırılan Muhtarların sayısı: 30

Kaçırıldıktan sonra geri dönebilen Muhtarların sayısı: 7

Dünyanın hiçbir yerinde öğretmenler terörün hedefi olma­mışlardır. Görevleri çocukları eğitmek, insanları aydınlatmak olan Öğretmenler bu kutsal görevlerine rağmen terör örgütü PKK’nın acımasız şiddet eylemleriyle yıldırılmak istenmiştir. Eğitim müesseslerini işlemez hale getirebilmek ve bölge halkını cahil bırakabilmek için öğretmenlerin yanı sıra eğitim kurumla­rına karşı da terör örgütü PKK tarafından birçok eylem gerçek­leştirilmiştir.

ÖĞRETMENLER

Öğretmenlere yönelik 128 olayda hayatını kaybeden Öğret­menlerin sayısı:116

Yaralanan Öğretmenlerin sayısı: 48

Kaçırılan Öğretmenlerin sayısı: 37

Kaçırıldıktan sonra geri dönebilen Öğretmenlerin sayısı: 21

Ayrıca, bölge insanlarına dini hizmetleri götürmekle görevli İmamlara dahi saldırılar yapılmıştır.

İMAMLAR

İmamlara yönelik 40 olayda hayatını kaybeden imamların sayısı: 27

Yaralanan İmamların sayısı: 8

Kaçırılan İmamların sayısı: 5

Bölgenin alt yapısını geliştirmek, bölge halkına daha iyi hizmetler götürmek için gerçekleştirilen devlet yatırımlarının önlenmesine yö­nelik olarak tesislere, araç ve gereçlere de sabotajlar yapılmıştır.

Almanya Eğitiyor

2 Mayıs 1998 Hürriyet Gazetesinde yayınlanan haberde Şem­din Sakık, Yunanistan ve Suriye’nin yanısıra, Almanya’nın da PKK’ya büyük destek verdiğini açıkladı. Hürriyet’in ele geçirdiği Sakık’ın Almanya-PKK bağlantısıyla ilgili ifadesi, Almanların ör­güte sadece lojistik destek sağlamakla kalmadığını, bizzat PKK militanlarım eğittiğini de ortaya çıkardı.

Sakık, Kafkasya’da etkinlik sağlamak isteyen Almanya’nın, Türkiye’nin süper güç olmasını engellemek için, PKK kozunu kullandığını söyledi. Sakık ifadesinde, Almanya’nın Türkiye ile Kafkaslar’da girdiği rekabeti anlattı. İfadesinde Türkiye’nin, Almanya ve ABD ile ilişkilerini de yo­rumlayan Sakık, “Almanya’nın Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ABD’den daha fazla etkili olup, Kafkaslara açılması için PKK’yı koz olarak kullandığını düşünüyorum.” dedi. Sakık ifadesinde, Almanya’nın zaman zaman örgüte eğitici kadro gönderdiğini de açıkladı. Sakık, “PKK’ya eğitici kadro göndermesinin yanısıra, ka­nun dışı yollardan topladığı gelirlerin de Örgüte nakledilmesini sağlıyor. Bu paraların Öcalan’a ulaşması için bir kurye kullanılıyor” dedi. Örgütün Almanya’da da militan topladığını da anlatan Sa­kık, Apo ile Almanya arasındaki ilişkileri sağlayan militanların ad­larını da verdi. Buna göre, PKK-Almanya ilişkisini ‘Ali Gazi’ adlı bir kişi sağlıyor. Örgütün Almanya’daki en üst düzey yetkilisi ise Ali Haydar Kaytan adlı militan. Sakık, PKK’nın Avrupa’daki söz­cüsü Kani Yılmaz’ın serbest bırakılmasını ise bizzat Şam’a giderek Apo ile pazarlık yapan bir Alman savcının sağladığını açıkladı. Sa­kık, şöyle dedi: “Almanların politikası, örgüt içinde yayılmak esa­sına dayalıdır. Bu nedenle, 1993 yılma kadar PKK’nın Almanya’da faaliyet yürütmesine engel olmamışlardır. Ne zaman ki, PKK’nın Almanya’da eyleme başladığını gördüklerinde, faaliyetlerini sınırla­dılar. Alman milletvekilleri Şam’da Apo ile görüşmeye gitmişlerdir. Hatta Almanya savcısı, Öcalan ile Şam’da görüşme yapmıştır. Bu­nun sonucunda, Kani Yılmaz serbest bırakılmıştır. PKK’nın terör örgütü olmadığı açıklaması yapılmış, böylece Almanya ile PKK arasında işbirliği tesis edilmiştir.”

Sakık’ın söylemesine biz de bir örnek verelim: “MED TV’de gösterilen Işıkveren-Taşdelen köylerinin yakınındaki karakol bas­kınını (16 mayıs 1991) gerçekleştiren PKK’nın eylemini Alman TV tarafından tüm ayrıntılarına kadar çekilip propaganda malze­mesi yapması..” 61

Almanya Başsavcısı Kay Nehm, Ocak ayında “PKK artık terör örgütü değil, suç örgütüdür” diyerek, PKK militanlarının bundan sonra suç örgütü kriterlerine göre cezalandırılacaklarını açıklamış­tı. Alman yasalarına suç örgütü üyelerine, terör örgütü üyelerin­den çok daha az ceza veriliyor.

Kürdistan dedikleri yeni bir coğrafyada Siyonistlerin kurmak is­tedikleri tamamen kendilerine bağımlı ve aynı kabileden olan in­sanların yaşadıkları yer. Sadece o topraklarda Kürtler var başka hiç bir canlı yaşamaz! Bunun içinde orası Kürtlerindir!

Vatandaşlarımız kandırılmaktadır. Siyonistler başta Türkiye Irak, Lübnan, Suriye, Ürdün, Mısır gibi devletleri parçalamak için uğraşıyorlar, size o topraklan bırakırlarını. Kürdistan dedikleri yer Kutsal Kitaplarında yazar Yahudilere aittir size niye bıraksınlar. Ya­hudilerin kaybolan kabilelerinden birisi misiniz ki size bu kadar yardım ediyorlar? Birleşik İsrail’i kurmak olduklarını Talabani ve Barzani biliyor. Çünkü her ikisinin soyu Arap Yahudisidir. Judia Kürtlüğü benimsemişlerdir. Dedelerinden kalan bölücü siyonist akımının hizmetindedirler.

Devletimizin Kürt politikası devamlı değişmektedir. Bunun se­bebi Göz Dağının Petrol Tröstünden kaynaklanmaktadır, iktidar olan siyasi kadroların içinde bir sürü yerli yabancı elemanları bu­lunmakta, hatta milletvekili, bakan, başbakan olmaktadırlar. Bu yüzdende Göz Dağı’nın siyaseti, kafalarımıza çuval geçirilerek, sınırlarımız ihlal edilerek, siyasetlerine karşı koyan general ve su­baylarımızı öldürecek kadar etkili olmakta.

Hiç düşünmediniz mi bunca zamandır demokrasiye bir türlü alı­şamıyoruz, geçemiyoruz. Hangi siyasi parti oy istemeye başlasa ha­vanda su doğuyor, iktidara gelince yapamıyoruz oluyor, neden? Hükümet yapamazsa, sokaktaki insan mı yapacak?

Kimileri açıklayamıyor diyorlar ki devlet sırrı, ne sırrı, Osmanlı parçalanmış, Türkiye elden gidiyor daha devlet sırrı… Olmaz kar­deşim. Bu oyunlara gelmeyin, yıllarca böyle kandırıldık. Siyonist İnsanların hizmetkarları olduk, hizmetkarlarıyla yönetildik; artık kanmayalım, kanımızın son damlasını akıtana kadar yılmadan bu kö­tü insanlarla mücadele edelim. Bizim kaybedecek bir canımız var. On­ların servetleri. Bunu da yitirmeyi pek istemezler.

                                              

61 – Sınır Ötesi Savaşın Kurmay Günlüğü, Saygı Öztürk s.35

Göz Dağı’nın Terörü Devam Ediyor

12 Eylül İhtilaline Giden KAOS Ortamları

Taksim’de olayın geçtiği yer.

1 Mayıs katliamı ile bağlayalım. Avukat Rasim Öz anlatıyor: “DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmasını tam bitirmekte idi ki, alan o günkü Intercontinental Otelinin çatısından açılan ateşle birlikte karışmaya başladı. Kürsü hakimiyetini eline alan rahmetli Sıtkı Coş­kun kitlelerin dağılmaması yönünde çağrılar yapıyordu. Bizler de ellerimizdeki ‘megafonlarla Sıtkı Coşkun’unkine benzer çağ­rılar yapmaya çalışıyorduk. Ama panik havası dağıtılamıyor, herkes kaçışıyordu. Kurşun vızıltıları arasın da herkes yata kalka kaçışırken, bir yandan da polis panzerle­ri sirenlerini çalarak kitlenin üzerine yöneliyor, bir yan­dan da ‘ses bombası’ kulla­narak paniği daha da artırıyorlardı.

Avukat Rasim Öz, 1 Mayıs 1977’de Kemal Türkler kürsüde konu­şurken yanındaydı ve 8 milimetrelik kamerasıyla çekim yapıyordu: “Tam da Sular İdaresinin üzerine çıkan çelik yelekli, sivil giysili görev­lileri kayıt etmiştim.” dedi; ama hakkında dava açılan isim oldu, tam 13 yıl sürdü ve beraat etti. Anlayacağınız görenlere dava açıldı, ya­panlar ve onları koruyanlara değil!

DİSK’in kürsü sorumlusu Sıtkı Coşkunun “Sular İdaresi üzerinde ateş eden insanlar var. İhtar ediyoruz. Bunları etkisiz hale getirin, alın…” diye yaptığı anons işe yaramaz. İstanbul Belediye Başkanı Ah­met İsvan’ın da toplum polisinin amirine sorduğu “Bu duvarın üze­rinden ateş edildi bize. Bunlar polis midir, görevli midir?” sorusu da yanıtsız kalır ve İsvan coplanır. Ateş açılan noktalardan Pamuk Eczanesinin üst katıda dahil olmak üzere tabancalar ve mermi ko­vanları bulunacaktı.

Günaydın gazetesinden Necati Doğru, “5. katta bir odanın kapısı açıktı. Odanın pencerelerinden alanı seyreden kişiler ve masa üzerin­de teleobjektifli makineler gördüğüm için gazetecilerin bu odada ol­duğunu sanarak içeri girdim. Adımımı atar atmaz oldukça müteca­viz bir biçimde itilerek durduruldum. Garsona bu odadakilerin kim olduklarını sordum, ‘polisler’ yanıtını aldım” diyordu. 510 numaralı odada ise MİT yuvalanmıştı. Tüm bunların yanısıra, dikkat çeken bir başka grup ise, ellerindeki çantaları bir an bile yere bırakmayan ve o gece uçakla ülkeyi terk eden 8-10 kişilik Amerikalıydı.

Son derece açık olan şey, ateşin kalabalığı kürsüye doğru sıkıştıra­rak panik yaratma amacıydı. Panzerler kitleyi sıkıştırıyor ve insanları en dar yokuşa, Intercontinental Oteli ile Pamuk Eczanesi atasında kalan Kazancı Yokuşu’na doğru yöneltiyordu. Olaylar başlamadan az önce Kazancı Yokuşu başına park edilen mavi renkli bir Fiat kamyo­net ve yerlerde rastgele duran tekerlekli el arabaları Kazancı’ya iniş ve çıkışı engelliyorlardı. Sel halinde akan insanlar kamyonetin iki yanın­dan ve el arabalarının üzerinden geçerek Kazancı Yokuşu’ndan aşağı­ya doğru kaçmaya çalışıyorlardı. Tam bu sırada yokuşun biraz aşağısındaki garajdan çıkan beyaz renkli bir Renault uzun menzilli silahlarla kitleyi tarayacaktı. Beyaz Renault’da bulunan polis memuru Necati Tınaz, daha sonra bu durumu “üstümüze geldiler havaya ateş ettik” diye açıklayacaktır. Sonuçta o gün Taksim Alanında 126 kişi yaralanmış, 34 kişi de öldürülmüştü. Ölümlerin 28’i ezilmeler sonucu meydana gelmişti. Yalnızca 25 kişi Kazancı Yokuşunda ezilerek, bir bayan va­tandaşımız ise panzer altında kalarak yaşamını yitirmişti. Olayda 2000’e yakın mermi atıldığı saptanmış, buna karşın yalnızca 5 kişi kur­şun yarası nedeniyle ölmüştü. Açılan davanın iddianamesinde, amacın “halk üzerinde yılgı, korku ve panik yaratmak” olduğu vurgulanıyordu. Alanın tarandığı bir başka merkez de Inter Continental Otel’iydi.

Daha sonra otelin beşinci ile altıncı katının camlarında içeriden atıl­mış kurşunların delikleri görülecekti.

Ertesi gün boyalı basım, beklendiği gibi sol içi çatışmayı öne çıka­rıyor ve “Maocu vatan hainleri işçi bayramını kana buladı” (Günay­dın), manşetleri atıyordu. Sol gazeteler de hâlâ olayın ne olduğunu anlamamakta ısrarlıydılar. TKP’nin organı Politikaya g°re “1 Mayıs töreni tam bittiği sırada Maocu ve terörist oldukları ileri sürülen grupların silahlı saldırısına uğramıştı.” Diğer taraftan da benzer açıkla­malar birbirini izliyordu. Göz Dağı’nın istediği de buydu zaten.

Şimdi biz soralım ve biraz analiz edelim:

            1- Sular idaresi üzerinde ellerinde uzun menzilli silahlar bulunan sivil giyimli kişilerin, katliamdan önce de orada bulunduğu resim ve filmlerle sabittir. Bu kişilerin resimleri büyütülerek, adli tıbba gönde­rilmesine rağmen bu kişilerin kimler olduğu neden polis tarafından açıklanmamıştır?

            2- Sular idaresi arkasında görevli Jandarma Komando Birliği Ko­mutanı Abdullah Erim, “Buradan ateş edenlerin 20’sini yakalayıp Taksim Parkı’ndaki tuvaletin arkasında bulunan askeri birliğe teslim ettim. Sonradan Emniyet yetkilileri gelip bu kişileri ‘Emniyete götüre­ceğiz deyip oradan almıştır” demesine rağmen bu kişilerin yargı önü­ne çıkartılmasına kimler engel olmuştur?

            3- Intercontinental Oteli günlerce öncesinde boşaltılıp kontrol­den geçirilmiş olmasına, giriş ve çıkışlar yasaklanmasına ve otelin 4, 5, 6, 7 ve 8. katları tamamen polislerce kullanılmasına rağmen, bu katlardan kitle üzerine kimler nasıl uzun menzilli silahlarla ateş ede­bilmişlerdir? Kapıda nöbet tutan 100’ü aşkın resmi polis nasıl olmuş da bu silahlı kişilerin giriş ve çıkışma müdahale etmemiştir?

            4- Yine otelin yanındaki “İnşaat Ozalit” yazılı binadan, Pamuk Eczanesi üstündeki katlardan ve emniyetçe boşaltılıp aranmış ol­masına rağmen çiçekçinin bulunduğu binadan kimler kitlenin üzerine nasıl 2 bini aşkın mermi boşaltmıştır? Binalara silahları ile girip, silahlan ile nasıl çıkmışlardır?

5-Ateş açılan noktalar herkesçe görülmesine rağmen, polis, ne­den bu binaları kuşatıp katilleri etkisiz hale getirme teşebbüsünde bile bulunmamıştır? Panzerler sular İdaresinin orada zaten bekleti­liyordu. İdarenin üstünden silahlar atılıyor!

6- Dönemin emniyet müdürleri, içişleri bakanı, bakanları ve başbakanı neden bu katliamın üstünün örtülmemesi için elinden geleni yapmamışlardır?

1977 yılı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 39. Hükümet Başba­kanı S. Demirel, Başbakan Yardımcıları: A.Türkeş, T.Feyzioğlu ve N. Erbakan, Milli Savunma Bakanı: Ferit Melen, İçişleri Bakanı Sabattin Özbek, Adalet Bakanı: İsmail Müftüoğlu-Zeyyat Baykara. Genel Kurmay Başkanı: Orgeneral Semih Sancar. Bu olayı aydınlatamadığınız için kamuoyunun gözünde suçlu sizlersiniz, bile­rek veya bilmeyerek hanedanlığın hizmetkârları bilineceksiniz. Nüfus kâğıtlarınız da müslüman yazıyor, müslüman kalleşçe insan­lara ateş eder mi! Devlet adına suskun kalıyorsunuz, hangi devlet! M.K. Atatürk böylemi yaptı açıkça üniformasını çıkarttı, milletine durumu anlattı ve kalleşçe savaşmadı. Bu olayları açıklamadığınız gibi tekrar devlet görevlerinde bulunup şeytanın değirmenine su taşıdınız.

1 Mayıs’ın Analizi

 

Alpaslan Türkeş: 12 Eylül Öncesi 39. Hükümetin Başbakan yardımcısı ve devletin güvenlik işlerinden, yani MİT’ten sorumlu başbakan yardımcılığı görevindeydi. Bilmemesi imkansız, bu olay üzerine hiç konuşmaması ilginçtir!

Sabahattin Özbek: 28 Nisan 1977’de, Samsun’da valilerle yap­tığı toplantıda, zor günler geçirileceğini, ancak üstesinden geline­bileceğini söyledi. 3 gün sonra üstesinden gelemediği gibi, niye ol­duğunu açıklamadı.

Hamza Görgüç: 1 Mayıs katliamı sırasında MİT Müsteşarıydı (Yardımcısı da ABD ajanı olarak tutuklandı). Alana 10 noktadan ateş açanlar, MİT elemanları tarafından kaçırtıldıkları, emniyet birimleri tarafından söylendi. İleriki tarihlerde de MİT raporunda Emniyet birimlerince kavgalı durum anlatıldı. Olayın faillerini bı­rakın detaylarıyla bilmesi gerekir ama bizde alışkanlık bilmiyorum kelimesi. O kurumun başında ki insanın görevidir, bilmemek değil!

24 Aralıkta; MİT İstihbarat Başkan Yardımcısı, Emekli Albay Sabahattin Savaşman, CIA hesabına casusluk yaptığı gerekçesiyle, Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından tutuklandı.

Nihat Kaner: İstanbul Emniyet Müdürü idi. Katliamın sorum­luluğunu taşıyan, daha sonra gerçekleri saptırmaya çalışan Kaner, Bursa Emniyet Müdürlüğü’ne atanıyor. Bir nevi ödüllendiriliyor suya sabuna karışmadığı için!

Oktay Engin: Dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü güvenlik önlemlerinden sorumluydu. Bundan da hiçbir ses seda yok. Görev icabı bizde böyle…

Mehmet Akzambak: Eski bir emniyet müdürü. 1 Mayıs katlia­mının International Oteli güvenlik amiri. Otel içinden açılan ateşli silahlar ve kişiler hakkında neden hiçbir bilgiye sahip olamaz? Görevleri icabı olmamaları gerekir herhalde!

Milli İstihbarat Teşkilatı: 4 kişinin bulunduğu bir arabadan ateş açıldığını çoğu insan biliyor ve görüyor. Taksim meydanına giren kitleye 10 noktadan ateş açan şahısları neden MİT bilemez ve gö­remez? Bu Teşkilat ne işe yarar? Bilmesi gereken sorumlular, panzerli polis ekipleri, bunların hiçbiri yargı önüne çıkarılmadığı gibi 12 Eylül darbesinin ardından önemli görevlere atandılar. Daha sonra 1. ve 2. MİT raporları ile, MİT’in iç bünyesinde çalışan biri tarafından deşifre edildi. Olayları anlatmayan, çözemeyen insanlar neden göreve devam ederler, niye devlet sırn olur. Dünya mı, T.C mi kurtuldu masum İnsanların ölmesiyle?

1 Mayıs için işçilerin hazırlanışı

 

Eski bir Grundig işçisinin anlatımından:

 

1 Mayıs’a nasıl hazırlandık? İlk işimiz, 15 gün Önceden işyeri­mizde her bölümden birer kişi olmak üzere 10 kişilik komiteler oluşturmak oldu. Bu komiteler DİSK’in örgütlü olduğu tüm fabri­kalarda oluşturuldu. Komitelerin görevi işçilere 1 Mayıs’ı, önemi­ni anlatmak ve işçileri 1 Mayısa hazırlamaktı. 1 Mayıs hazırlık komitelerinin neler anlatacağı üzerine de hep birlikte konuşmuş, ka­rarlar almıştık. Ele alacağımız başlıca konular; 1 Mayıs nedir, nasıl doğdu, çalışma saatleri 48 saatten 8 saate nasıl düşürüldü ve saire idi. işçiler olarak 1 Mayıs geleneğine nasıl sahip çıkmalıydık? İşte bu, hepsinden de önemliydi.

Bu çerçevede belirlediğimiz konuşmayı herkes kendi bölümün­deki işçilere en iyi şekilde anlatacaktı. Herkes öyle bir çalışıyordu ki, örneğin bizim fabrikada 2 bin 300 işçi vardı, sadece 1 kişi katıl­mamıştı. Bunu da hemen araştırdık, bir bayan arkadaşımızda gel­meyen; o da doğum yaptığı için gelememişti. Çalışmalarımız bölgelere göre ayrılmıştı. İşçilerin en yoğun olduğu 6 bölge vardı. Bi­zim çalışmamız İstanbul Avrupa yakasındaydı. Grundig, Pancar Motor, Uzel, General Elektrik, Demirdöküm, şimdi adını hatırla­yamadığım bir sürü fabrikalarda oluşturulan komitelerle de bir araya gelip nasıl ortak davranacağımızı tartışıyorduk.

Hüseyin Ataçer (Eski Profilo işçisi): Fabrikalarda daha önce kurmuş olduğumuz komitelerle yoğun bir çalışma yaşadık. Sendi­kalar tarafından büyük maketler hazırlandı. Bir tarafta emperyalizmi, bir tarafta patronları, bir taraftan da işçilerin nasıl sömürüldüğünü simgeliyorlardı. Bunlar büyük kamyonlara yerleştirildi. Herkes fab­rikalardaki araçlarını alarak 1 Mayıs’a taşındı. Demirdöküm’ün kaz­malar, kürekler ve değişik aletlerle katılması güzeldi. 1 Mayıs alanı­na gelindi. 4-5 koldan 1 Mayıs alanına giriliyordu. Mesela Levent-Şişli, ondan sonra Levent’ten Zincirlikuyu Yıldız’a doğru. Diğer ta­rafta Saraçhane’den, Kasımpaşa’dan. Çatışmanın olacağını tah­min ediyorduk ama o denli bir şey beklemiyorduk. Sadece Türkiye

Maden-İş Sendikasının 20 bin tane koruması vardı. Üzerlerimizde kırmızı önlük ve göğsümüzde çark amblemi olan giysilerimiz vardı. 20 bin kişi el ele tutuşarak kortejin güvenliğini alıyorduk. Elleri­miz de barış çubuğu dediğimiz kalın sopalarımız vardı. Yeri geldi­ğinde bunları da kullanıyorduk. Coşku, bize saldın olacak düşün­cesinden uzaklaştırıyordu. Çalıştığımız anlarda bile 1 Mayıs marşını söylüyorduk. Bizim fabrikamız Gültepe’deydi. Fabrikalarımızın önün de toplandık ve Zincirlikuyu ya geldik. Buradan Yıldız’a doğru yürüyüşe geçtik. Bizimle birlikte Philips, Metal Kapak, Tekfen o bölgede bulunan diğer fabrikalar Yıldıza doğru yürüdük. Beşik­taş’ta toplandık. Tüm işçileri, siyasi gruplar toplandı ve yürüyüşe geçildi. Sloganlar, pankartlar… İnsanlar birbirini kucaklıyor, resim­ler çektiriyordu.

Göz Dağı, kaos ortamını yaratmak için çift taraflı hazırlığını ya­pıp işçileri bile örgütlemişler. Bu olaylar yaşanırken, fırsattan istifa­de ürünlerine zam üstüne zam yapıyorlar ama işçi zamları yetersiz.

Sonuçta şunu da çıkarabiliriz: 1977 yılının Mayıs ayına kadar büyük sermaye gruplarının işçileri grevler yüzünden patronların iş­leri iyi gitmiyordu. Her iki taraf için Kaos hazırdı. Göz Dağının gözdağı zamanı gelmişti. 34 ölü ve 100’lerce yaralı bıraktılar.

Alevi-Sünni Kavgasının Yaratılması

         16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesinden çıkan sol gö­rüşlü 100’e yakın öğrencinin üzerine ülkücüler tarafından bomba atıldı ve silahla ateş açıldı. Olayda 5 kişi öldü, 47 kişi yaralandı. Olayın faillerinden kimse yakalanamadı. Üniversite süresiz kapa­tıldı. Sağ-sol terörü de durmak bilmediği gibi şiddetini artırarak mezhep kavgalarına yöneliyordu.

            17 Nisan 1978, gününden önce Ankara-Emek PTT’sinden Hamit Fendoğlu adına bir koli gönderilir. Koli, Kasım Önadım adıyla gönderilmiştir. Kasım Önadım, Hamit Fendoğlu’nun çok sevdiği bir arkadaşı,  dostudur.  Koli,  Malatya PTT’sine gelir;

Fendoğlu 14 Nisan 1978’de koliyi aldırtır. İşlerin yoğunluğu ne­deniyle koli birkaç gün belediyede kalır. 17 Nisan günü akşamı Fendoğlu koliyi arabasıyla evine götürür. O anı, Hamit Fendoğlu’nun eşi Mukaddes şöyle anlatmaktadır: “Hamit eve geldi. Elin­de bir paket vardı. Çocuklar ‘Ne o dede?’ deyip etrafını sardılar. Hamit de ‘Kasım amcanız size çikolata göndermiş’ dedi.” Hamit Fendoğlu paketi açarken bir patlama ile bina sarsılır. Kendisi par­çalanmış torunları ve gelini de kanlar içinde yerde yatmaktadır. Dışarıda ise bu oluşumu hazırlayanların cihad çağrıları ile Malatya’da bulunan Alevi-Sünni çatışmasını artırmaya yönelik bildiride da­ğıtmaktaydılar. Bildiriler ne çabuk hazırlandı? Suçlular ne çabuk bulundu da cihad çağrısı yapılıyor! İşte burada halk birileri tara­fından galyana getirilip, kaoslar yaratılsın ki birilerinin istekleri hedefleri şaşmasın.

Hamit Fendoğlu’na gönderilen bomba dışında, birbirinin ben­zeri ve ağırlıkları 1 kilo 350’şer gram, ambalajlan da aynı olan üç paket daha 7 Nisanda Ankara’dan bir kişi tarafından postaya ve­riliyor. Bombalı paketler, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi CHP ilçe Başkanı Memiş Özdal’a (Alevi), Adıyaman Emniyet Müdür Yar­dımcısı Abdülkadir Aksu’ya ve Ahmet Akalın adında Adanalı bir işadamına gönderilmiştir. Pazarcık’taki alıcı Memiş Özdal kuşkula­nır ve paketi almaz. Tekrar postaneye getirilen paketi burada iki me­mur açar. Açılır açılmaz meydana gelen patlama sonucu, bir memur parçalanarak yaşamını yitirirken, diğeri de ağır yaralanır.

Adıyaman ve Adana’ya gönderilen paketlere, alıcılarına ulaşma­dan içişleri Bakanlığı’nca el konulur. Uzmanlar tarafından röntgen ışınlarıyla incelenen paketlerde bomba olduğu belirlenir ve paketler imha edilir. Yapılan inceleme sonucu, bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ile aynı olduğu belirlenmiştir. Bombaların dinamit üzerine demir çubuklar ve şarapnel parçaları konduktan sonra telle sarı­larak yapıldığı, ateşleme piminin kutunun kapağına bağlandığı saptanmıştır. Uzmanlar, herhangi bir yerde yapılmasının müm­kün olmadığını belirttikleri bu türden patlayıcıların ancak Atom Enerjisi Araştırma Merkezinde yapılabileceğini belirtmişlerdir. Bu­nun üzerine Ankara Nükleer Araştırma Merkezinde arama yapıl­mıştır. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu Ülkücüdür. Ülkü Ocaklarının eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek de burada çalış­maktadır. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatılır. Muharrem Şemsek ve arkadaştan daha sonra mahkemece serbest bırakılır.

Bombalı paketler neden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gön­derilmiştir? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapı (aşiret, şıhlık, tarikat, ağalık) ağırlıktadır. Mezhep (Alevilik-Sünnilik), Kürt-Türk çelişkisi bulunmaktadır, Bu yapının her an kavgaya ha­zır olduğu beklentisiyle bu bölgeler seçilmiştir. Amaç, bölgede ka­rışıklık çıkarmak, kavga ve çatışma ortamının fitilini ateşlemektir. Böylesine profesyonel planlar, PTT organizasyonun kullanılması, sıradan örgütlerin ve ülkücü gençliğin işi değildir. Bunlar ancak, deneyimli, çok ilişkili kurum ve örgütlerin yapabileceği eylemler­dir, hazırlıklardır.

Hamit Fendoğlu’nun hunharca öldürülmesinden sonra şehri daha fazla karıştırmak için faaliyetlerine devam etmektedirler.

Çilesiz Mahallesinin çocukları da bahçede top oynamaktadır­lar. Saat 12.00’ye doğru bir araba, top oynayan çocuklara yaklaşır. Arabadan biri iner, “Naci, Sait, Özcan” diye ismen çağırdığı üç ço­cuğu arabaya alır ve uzaklaşırlar. Arkadaşları da, herhalde öğret­menleridir, bir yeri göstermek için götürdüler, düşüncesiyle başta ailelerine haber vermezler. Ama sonra kuşkulanırlar ve ailelerine bildirirler. Götürülen çocuklar (Özcan Türksever, Sait Hazar, Naci Erguvanlı) 14-15 yaşlarında olup, Gazi Lisesi’nin öğrencileridir. Üçü de Alevi ailenin çocuklarıdır. Birkaç saat sonra acı haber gelir. Çocuklar önce işkence görmüş, sonra kafalarına sıkılan kurşun­larla öldürülmüştür. Katiller bununla da yetinmemişler, cesetleri,

Malatya’ya 8 kilometre uzaklıktaki Beylerderesi’nde demiryolu tü­neli önünde rayların üstüne bırakmışlardır. Üzerlerinden tren ge­çen cesetler paramparça olarak bulunmuştur. Çocukların aileleri, katillerin bulunması için kuşkulandıkları bazı isimleri ilgili makam­lara vermişler, ancak sanki yer yarılmış katiller bulunamamıştır.

19 Aralık 1978: Salı günü saat 20.45’te Çiçek Sinemasına bomba atıldı ve Kahramanmaraş olayları başladı. Bomba atıldığı sı­rada sinemada Cüneyt Arkının başrolünü oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı Rusya’dan Türkiye’ye kaçan iki Türk’ün öy­küsünü anlatan filmi izleyen 857 kişiden çoğu Ülkücü!..

Bir hafta önce, gizli güçler, sinemayı sözde solcular adına arayıp bombalanacağını söylemekteler…

Bombayı atan Ökkeş Kenger, daha sonra yargılandığı Sıkıyöne­tim Mahkemesi’nde beraat ederek. 12 Eylül’den sonrada Şendiller soyadını alıyor. (Şimdi Muhsin Yazıcıoğlu’nun Büyük Birlik Parti­sinin Genel Sekreteri.) Patlama sonrasında sinemadan çıkan 150-200 kişilik bir grup, sinemanın önündeki boşlukta toplanarak “Milliyetçi Türkiye, Müslüman Türkiye, Katil iktidar, Komünistler Moskova’ya!” diye bağırmaya başlayarak yürüyüşe geçerek, PTT ve CHP binalarını tahrip ediyorlar.

20 Aralık 1978: Yenimahalle’deki Alevi kökenli yurttaşların iş­lettiği Akın Kıraathanesi bombalanıyor. Kahve daha önce de ETKO (ülkücüler) tarafından otomatik silahlarla taranıyor.

21 Aralık 1978: TÖB-DER üyesi iki öğretmen Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak, Endüstri Meslek Lisesinin çıkışında öldürüldü.

23 Aralık 1978: Kahramanmaraş yanıyor. Kentin her yerinde çatışma var, Güvenlik Güçleri asayişe hakim olamıyor. 33 kişi öl­dürülüyor, 100’den fazlası ağır olmak üzere 300’den fazla yaralı var. Evler ve dükkanlar yakıldı. Şehir Cehennemi yaşıyor.

24 Aralık 1978: Kahramanmaraş alev alev. Hükümet Kona­ğına yürüyüp ele geçirmeye çalışan grup ile Polis arasında çatışma çıktı. Ölü sayısı 77’ye yükseldi, yaralı sayısı 1000’i geçti. Şehir sanki bir iç savaş yaşıyor. Şehre komando birlikleri gönderildi, çevre il­lerden Güvenlik Güçleri şehre hareket etti. Jetler Kahramanmaraş üzerinde alçaktan uçuyor. Şehirde sokağa çıkma yasağı kondu.

25 Aralık 1978: Kahramanmaraş’taki ölü sayısı 98’i buldu.

27 Aralık 1978: Kahramanmaraş’ta ölü sayısı 104’e çıktı. Olaylar yavaş yavaş yatışıyor. Güvenlik güçleri şehre hakim du­rumda.

Sıkıyönetim ilanından sonra büyük şehirlerde sükunet sağlandı. Halk artık ordu olaya el koysun diye yalvarır hale gelmişti. Göz Dağının istediği ihtilale adım adım yaklaşıldı.

Bunlar Devletin Bekası, öyle mi! Size yutturuyorlar, devlet adı­na tetik çeken arkadaşlar. Aklınız büyükse bilginizle susturunuz, bu susturma yönteminin altında iğrenç emeller yatar, Devleti ve topraklarını sizden daha iyi koruyacak insanları susturmak kimin işine gelir?

İçişleri Bakanının İlginç İstifası

İrfan Özaydınlı, 1939’da Kuleli Askeri Lisesine girerek askerlik hayatına başlamış oluyor. General rütbesinde, Ana jet Us komu­tanlığı, Hava Kuvvetleri Harekat Başkanlığı, Genelkurmay Lojis­tik Başkanlığı, 1’inci Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı, 12 Mart döneminde Eskişehir Sıkıyönetim Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı ve Yüksek Askeri Şura üyeliği görevlerinde bu­lunuyor. Özaydınlı, 1977 yılında kendi isteği ile ordudan ayrılarak CHP’den Balıkesir milletvekili seçilen Özaydınlı 1978 yılında İçiş­leri Bakanı oluyor. Özaydınlı, NATO Türk Parlamento heyeti baş­kanlığı yaptı. CHP Hükümeti’nde İç İşleri Bakanı İrfan Özaydınlı; Maraş Olayları ile ilgili hazırladığı raporda, “Katliam Planlayıcılarının 26 seyyar piyango bayisi görünümünde şehre geldikleri sap­tanmıştır.” dedikten sonra bakanlıktan istifa etmiştir. Atatürk’ten sonra Türkiye’nin en genç Orgenerali olan İrfan Özaydınlı’yı, dönemin Başbakanı S. Demirel; Hava K.K.lığına getirmemiştir. İr­fan Özaydınlı neden bakanlıktan istifa etmiştir? Olaylara karışan­ları ismen tespit edip bazı yerleri rahatsız ettiği, yetkili ve etkili or­ganlarda tartışılmış ama bir işlem yaptıramamıştır. Bu nedenle de Cumhurbaşkanı F. Koru t ürk ile görüşerek istifa etmiştir.

7 Aralık 1979: İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü Başkanı Prof Cavit Orhan Tütengil, sabah saat 07.45’te Levent’teki Sülün Sokak’ta bulunan İETT durağında, silahlı dört kişi tarafından öldürülüyor. Saldırganlar, Tütengil’in cesedinin üzerine, “Ne Amerika Ne Rusya, Bağımsız Türkiye Anti Terör Bir­liği” yazılı bir not bırakıyorlar. Aslında Göz Dağı’nın tetikçileriz diye yazmaları gerekiyordu ama tetikçiler robot gibidir, ne verirsen yer. Olay yerine tekrar dönelim. Polis, olay yerinde 9 milimetre çapın­da 12 boş kovan buluyor ama Tütengil cinayetinde yapılan soruş­turma ve yargılamalar ise sonuçsuz kaldı. Hatta yargılama dosyası bile kayboluyor. Tütengil’in cenazesi, 9 Aralık 1979 günü Şişli Camii’nden olaylı bir biçimde kaldırılarak, cenazeye katılmak İste­yenlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışma sonunda bir işçi ölüp, sekiz kişi de yaralanıyor. Yaralananlardan biri de yazar, Ümit Kaftancıoğlu. Kaftancıoğlu, bu törenden aylar sonra bir başka hain saldırının hedefi oluyor. 11 Nisan 1980 günü sabah saat 07.50’de silahlı saldırı sonucu TRT yapımcısı ve yazar Ümit Kaf­tancıoğlu hayatını kaybetti.

27 Mayıs 1980: MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Gümrük ve Tekel Eski Bakanı Gün Sazak öldürüldü. Sazak dürüstlüğü ile tanı­nan bir yöneticiydi ve Bakanlığı sırasında gümrüklerdeki yolsuzluk­lara karşı bir mücadele başlatmıştı. İşyerinde vurularak öldürüldü. Aynı zamanda kanser tedavisi görmekteydi. Bu olayı bahane eden MHP ve ÜGD’ye bağlı örgütler yurt genelinde saldırıya geçerler. Ankara, Manisa, Eskişehir, Bursa, Adana, Sakarya, İzmir, Çorum, Merzifon, Artvin, Kars, Diyarbakır, Kütahya, Trabzon, Sivas, Kırşe­hir, Ordu ve Samsun’da öldürme, bombalama olayları gerçekleşir.

28 Mayıs 1980: Çorum’un ana caddesinde toplanan Milliyetçi ve Ülkücü grup “Kanımız aksa da zafer İslam’ın, kana kan intikam, Müslüman Türkiye” sloganı ile Alevilere ve solculara saldırıya ge­çerler; öldürme, yaralama ve iş yeri tahribatları başlar. Ağır silahla­rın kullanıldığı bu olaylar 4 Temmuz akşamına kadar sürer. Sonuçta 50’nin üstünde Alevi ve solcu insan öldürülür ve 200 kişi yaralanır, 100 üzerinde işyeri tahrip edilir. Çorum Olayları sırasında bölgeden sorumlu olan 15. Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Sahabettin Esengün emekli olduktan sonra 8 Haziran 1986 tarihli Nokta der­gisine olayları anlatıyor: “Hemen Çorum’a gittim. Gördüğüm man­zara dehşet vericiydi. Tamamen Alevilere ait olduğunu öğrendiğim bir kısım dükkanlar yakılmış, yıkılmış, tahrip olmuştu.”

19 Temmuz 1980: Eski Başbakanlardan Nihat Erim ve 22 Temmuz 1980’de Maden İş Başkanı Kemal Türkler İstanbul’da uğ­rakları silahlı saldırılar sonucu öldürüldüler.

6 Eylül 1980: MSP’nin Konya Mitingi’nde, şeriat başkaldırısı de­nendi. İstiklal Marşı’nda oturanlar MSP’li değildi, devletin provoka­tör ajanlarıydı. Oturan 5-6 kişiydi. İstiklal Marşını söyleten bizzat Necmettin Erbakan’dı. Oturanlar neden yakalanmadı? Belediye Baş­kam Mehmet Keçeciler neden istifa etti? ihtilalin olacağını biliyor muydu? Daha sonra ANAP kurucusu olarak yerini siyaset sahnesin­de tekrar alacaktır. Oturanlarında Devletin ajanı olduğunu bizzat kendisi Aksiyon dergisine açıklamıştır. (Sayı 580, 16.01.2006)

İhtilale Giden Yoldaki Bazı Ekonomik Olaylar

4 Ocak 1977: Türkiye-Irak petrol boru hattının Yumurtalık ke­simi de törenle hizmete girdi. 17 ayda tamamlanan hattın uzunlu­ğu 980 kilometre. Bunun 640 kilometrelik bölümü Türk toprakla­rında bulunuyor. Hattın Türkiye’deki bölümü 15 milyar liraya mal oluyor. Boru hattından yılda 25 milyon ton ham petrol akıtılacak.

– Uluslararası Tahıl Üreticileri Federasyonuna üye 20 ülkenin tem­silcileri Ankara’da toplandı. Toplantıda Türkiye’nin elindeki stok buğdayların satılması konusu ele alındı.- THY’de grev karan alındı. Karar yurtiçi ve yurtdışındaki 5600 işçiyi kapsıyor. Sivil Havacılık Sendikası 1976’da imzalanan toplu sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini öne sürdü. İstanbul’da belediye işçilerinin maaşla­rını alamadıkları için başlattıkları ve 20 gündür sürdürdükleri di­reniş sona erdi. Varılan anlaşmaya göre işçilerin 4 aylık ücret farkı olan 36 milyon lira ile 8,6 milyon lira tutan elbise yardımları der­hal ödenecek.

13 Ocak 1977: Renault otomobillere zam. Sanayi Bakanlı­ğından yapılan açıklamaya göre Renault TI 92 bin, TS 96 bin, STW ise 98 bin lira oldu. 1975 yılında, fiyatı 59 bin olan araba, 2 senede %60 zamlanıyor.

20 Ocak 1977: TOFAŞ, Sanayi Bakanlığına başvurarak yeni üreteceği Murat 131 tipi otomobillerin satış fiyatının 112 bin 500 lira olmasını istedi. Başvuru inceleniyor.

Türk-Bulgar ekonomik protokolü imzalandı. Protokol Tuna Nehri üzerinde ortaklaşa baraj kurulması, iki ülke arasındaki enerji alışverişinin yılda 1 milyon kilovat saate çıkarılmasını Öngörüyor.

İstanbul Paşabahçe Cam sanayi ürünlerine yüzde 40, melamine yüzde 35 zam yapılıyor.

1 Mart 1977: MC Hükümetinin görevde olduğu süre içerisin­de TL 9. kez devalüe edildi. TL’nin dolara karşı toplam kaybı %27’ye ulaştı. Dolar 17.50 TL.

30 Mart 1977: Petrol iş Sendikasının Eczacıbaşı İlaç Fabrika­sında toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç alınamaması üzerine grev kararı uygulamaya konuldu. Greve 800 işçi katılıyor, işveren ise lokavt kararı aldı.

Mobilya ihracında yolsuzluk olduğu yolundaki İddiaları araştır­mak üzere bir yıl önce kurulan Soruşturma Hazırlık Komisyonu, Başbakan Demirel, Maliye Bakanı Ergenekon ve Ticaret Bakanı Halil Başol haklarında soruşturma açılmasının gerekli olduğuna karar verdi.

Bakanlar Kurulu küçük dereceli memurların 300 lira olan yan ödemelerinin 600 liraya çıkarılmasını, ayrıca 1,5 milyon ton demir ithal edilmesini kararlaştırdı.

7 Nisan 1977: Traktör fiyatlarına 27 ile 32 bin lira arasın da zam yapıldı. Sanayi Bakanlığı’nca onaylanarak yürürlüğe giren yeni fiyat­lara göre Türk Fiat’ın 480 modelleri 104 bin 860 liradan 132 bin 680, 640 modelleri ise 129 bin liradan 160 bin 500 liraya yükseldi.

15 Mayıs 1977: Türkiye’nin, tarihinin en büyük döviz sıkıntısı­nı yaşadığına ilişkin haberler büyük tepkilere yol açtı. IMF, Türki­ye’ye borç vermek için iki koşul ileri sürdü:

  1. Seçimler yapılsın,
  2. %20 devalüasyon yapılsın.

26 Haziran 1977: Türkiye’nin döviz rezervlerinin 1973 yılından 1977 yılı Haziran ayı başına kadar geçen sürede 2 milyar dolardan 500 milyon dolara düştüğü açıklandı.

20 Eylül 1977: %10 oranında tekrar devalüasyon yapıldı. Dolar 19.25 TL.

21       Kasım 1977: Türkiye’nin 210 milyon dolarlık borcunu öde­memesi üzerine, Irak petrol boru hattıyla Türkiye’ye verdiği petrolü kesti.

25 Kasım 1977: İngiltere’de yayınlanan Financial Times gaze­tesi: “Türkiye iflas etmiş bir ülkedir.”

1978 yılı

 

8 Ocak: Merkez Bankasının döviz rezervlerinin 450 milyon do­lara düştüğü açıklandı. Son yılların en düşük rakamı.

15 Şubat: Bakanlar Kurulunca, ülkenin döviz sıkıntısını hafif­letmek için yurtdışına yapılan turistik gezilerin en az 2 yılda bir ya­pılabileceği kararlaştırıldı.

11 Haziran: IMF’nin şartlarını kabul ettik. Devalüasyon yapıldı, dolar 47.10 lira.

Dolar kuru 15 ay içinde %300’e yakın artış sağlamakta sokaktaki vatandaş zengin olmakta!!!

12 Haziran: Her şeye tekrar zam yapıldı.

6 Ağustos: İlaca %100 zam yapıldı.

1980 yılı

24 Ocak günü “Hür Teşebbüs Banker ve Banka Bayramı” olan günü kutlamak için Taksim meydanında gösteri yürüyüşü düzenle­niyor. Parkın hemen Önünde de büyük bir tribün üzerine de “Özel sektör devletin temelidir” pankartı ve insanların ellerinde de “Ka­çakçılık suç olmaktan çıkmalıdır”, “Kaçakçılık suç değildir”, “Dev­let bankaları özelleşmeli”. “Faizler serbest bırakılmalı”, “Hayali ih­racata af “Kredi borçları affedilmeli” “Kurumlar vergisi kalkmalı” “Kıdem tazminatı kalkmalıdır” pankartları. En ön saflarda V. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, daha yazmamıza gerek yok.

2 Nisan: Devalüasyon yapıldı. Dolar 75 lira oldu. Dolar 2 yıl­da 14 liradan, 75 liraya gelmiştir. %501 artış. Şöyle düşünelim 1977’de, 10.000 $ bir ev alırken, 1980’de yani iki sene sonra, 10.000$ 5 adet ev alıyorum. Yurtdışında çalışanlarımız daha iyi bi­liyorlar. Hollanda’da çalışan halanım çocukları. Bir evi zor yapar­ken 2 senede apartman yaptılar aynı maaşı almalarına rağmen.

Devlette yurtdışına çıkışları 2 senede bir istiyordu döviz gitme­sin gelsin diye. Şimdi yabancı sermayedarlarla çalışan sermayedarlarımızı düşünün. Dışarıdan getirdikleri 100 milyon dolar 2 yılda 500 milyon dolar. Hem içerdeki hemde dışarıdaki kazanıyor. Ama besliyoruz adamları helal olsun bize yahuuu..

Artık yeteri kadar kazanılmıştır. Biraz ara vermeli, çok fazla hasar meydana gelmemeli. Buna benzer cümle hatırlarsanız Nelson A. Rockefeller’in zamanın Başkanı Eisenhower’a yazdığı mektupta anlatılıyor. (sayfa 24)

11 Eylül günü geldiğinde de bu ülke insanlarının beyinlerine ve ruhlarına, güncelleme adına format atılıyor!

Nasıl oluyor da bir günde bütün olaylar duruluyor? Terör olay­larını durdurdular da, ekonomik olaylara bir şey yapamıyor ne ya­zık ki dünya devletleri ve askerleri…

Göz Dağı’nın Adamları Gözdağı Veriyor

“Our Boys, have done”

Bizim Çocuklar İhtilal Yaptı

30 Ağustos 1980 Zafer Bayramında Orgeneral hedefi biliyor ve yapılması gerekeni de mesaj olarak veriyordu.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 30 Ağustos 1980 tarihinde Zafer Bayramı dolayısıyla yayınladığı mesajda, “Si­lahlı kuvvetler, güzel vatanımızı kan ve kin gölü haline getirerek parçalamayı amaçlayan anarşik eylemlerinin karşısına büyük bir heyecan ve hassas bir görev bilinci ile dikilmiş bulunmaktadır.” diyor. Evren, “Meclislerin aylardır çalışamaz ve Cumhurbaşkanı se­çimi gibi çok önemli bir görevini yapamaz duruma getirilmiş olma­sından derin ıstırap duyulduğunu”, “devlet otoritesinin zafiyet içinde bulunduğunu” bildirirken kimler tarafından bu işlerin orga­nize edildiğini söyleyemiyor. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ten sonra söyleyemeyen yöneticilerle dolup taşıyor. Atatürk’ün dediği­ni bir hatırlatalım sonra devanı edelim.

Yıl 1935, 11 Ocak günü, Cumhurbaşkanlığı konutuna çıkan kökleri dışarıda Göz Dağı’na bağlı olan Mason heyeti Localarının kapatılmasının-yanlış olacağını uygun bir dille söyleyip Meşrik-ı Azam’lık teklif etmekteler. (Şimdikilere birşey teklif etmeden kabul ettiriyorlar). Atatürk’ün verdiği cevap: “Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin. Yahudi uşakları! Sabaha kadar kapatmadığınız taktirde Divan-ı Harb-ı Örfiye verdirir, astırırım”. İşte şimdiki yöneticilere Loncalar, kancalar, tarikatlar, ıvır-zıvırlar söylemiyor mu zannediyorsunuz! Meşhur ABD’de yaşayan hocamız yok mu? Karışmıyor mu taaa oradan devletimizin işlerine? Neyse, devam edelim.

Genelkurmay Başkanı Evren, mesajında; “Yurtta doğmasını düşledikleri kargaşa ile demokratik düzenin ve ülke bütünlüğünün yok edilmesini amaçlayan anarşinin idrakten yoksun vatan haini yaratıcıları, elbette layık oldukları cezayı bulacak, tarihimizde bir zamanlar türemeye yeltenen benzerleri gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kahredici yumruğu altında ezilerek, akıttıkları kardeşkanlarının günahları içinde boğulup gidecekler ve yüce Türk ulusu, bağrından kopan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yarattığı güven orta­mı içinde, sonsuza kadar daha birçok bayramları refah ve mutlu­luklarla kutlayacaktır.” diyor.

Siyasi tarihçilere göre, Evren’in bu bayram mesajı, 12 Eylül’den önceki son uyarı niteliğindeydi. Peki, ülkeyi mahveden grubu niye açıklamaz? Bilmiyorsa da kendi ayıbı değil midir, Ata­türk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanı olarak?

CIA’nın Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze Amerika’ya şunu bil­diriyor “Our boys have done” Türkçesi bizim çocuklar yaptı, o za­manki Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları… Yani, CIA şefi, Türkiye’nin en yüksek generallerinden, bizim çocuklar diye bahsediyor. Demek, 12 Eylül, Amerika Birleşik Dev­letlerinin hazırladığı bir olay. Hükümetleri getiren güç, küresel ser­maye yani Göz Dağı.

12 Eylül 1980’de ne oldu? 24 Ocak kararları ile başladıkları işi, Göz Dağı vermek için aşağıdaki olaylara Türk Silahlı Kuvvetlerini alet ederek icraatlarına başladılar.

  • 650 bin kişi gözaltına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • 230 bin kişi yargılandı. Cuntanın askerleri hariç.
  • 7 bin kişi için idam istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • İdam cezası verilenlerden 50’si asıldı.
  • 30 bin kişi fişlenip işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 23 bin 677 dernek kapatıldı.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazeteye 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Çoğu yayınlar ve kitaplar yasaklandı.
  • 217 kişi kuşkulu bir biçimde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi “kaçarken” vuruldu.
  • 95 kişi “çatışmada” öldü.
  • 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.
  • 171 kişinin “yapılan işkencelerden öldüğü” belgelendi.
  • 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteciye 4 bin yıl ceza istendi,
  • 3 bin 315 yıl hapis cezası verildi.

Sadece bununla da kalmadı. Ülkeyi öyle bir yöneltmeye kalktılar-ki bizi tam 50 sene geriye götürdüler. Devlet arşivlerini tekrar düzen­leyerek ileride lazım olacakları kendi kafalarına göre düzenlediler. Bü­tün kamu kuruluşunun bağında bir asker bulundurdular. Başbakanlık yapmış ve suç unsuru bulunmamış kişiye ve de nicelerine keyfi tutuk­lama karan almışlardır.

Gazete manşetlerinden örnek verelim;

ECEVİT’in yabancı basma verdiği bir demeçle ilgili olarak açılan soruşturmaya ilişkin 12 Eylül Ankara Sıkıyönetim Savcısı Hakim Al­bay Nurettin SOYER ile dönemin Ankara Sıkıyönetim Komutanı Re­cep ERGUN arasındaki konuşmadan:

ERGUN: Ne oldu?

SOYER: Gazetecinin elindeki belgeleri isteyeceğiz. Bize İnandırıcı belgeler verirse ECEVIT hakkında dava açacağız. ECEVIT beyanatı kabul etmiyor. Belge yok. Dava açmamız zor.

ERGUN: Efendim!

SOYER: Tutuklanacağını sanmıyorum.

Daha sonra sorun, R. ERGUN tarafından Genelkurmay ikinci baş­kanı Necdet ÖZTORUN’a aktarılır. Bu kez N. SOYER’le o konuşur.

ÖZTORUN: Recep Paşa’dan öğrendim, ECEVİT beyanatı kabul etmemiş. Siz de tutuklamaya iştirak etmeyecekmişsiniz. SOYER: Evet generalim.

ÖZTORUN: O zaman siz gözetimi uzatın, mahkemeye çıkarmayın evrakını. Ben size belge göndereceğim.

SOYER: Efendim siz belgenizi gönderin, eğer belgeniz ciddi görü­lürse tekrar tutuklama isteriz. Ama ECEVİT bugün mutlaka mahke­meye çıkacak.

ÖZTORUN: Çıkmasın, niye çıkıyor efendim? Gözetime alın. Şart mı bugün mahkeme.” (30 Eylül ’87, Cumhuriyet)

Sonuçta ÖZTORUN, belge olarak ECEVİT’in gazeteciye yazdığı mektubu göndermiştir. Bu belgede suç unsuru bulunamayınca 2 no’lu sıkıyönetim mahkemesi ECEVİT hakkında takipsizlik kararı verir. ECEVİT tahliye olur. Ancak sıkıyönetim komutanı karara itiraz eder. Ve 3 no’lu askeri mahkeme aynı dosyadan tutuklama kararı çıkarınca ECEVİT tekrar tutuklanır.

Bu konuşmalar yargının kimin elerinde nerelerde yapıldığını göster­mektedir. Olayın bir diğer yanı ise; tutuklama kararı veren 3 no’lu sı­kıyönetim mahkemesi başkanı Hakim Ali HÜNE’nin o gün sıkıyöne­tim komutanı Recep ERGUN’un odasında görülmüş olması ve tahliye kararı veren 2 no’lu sıkıyönetim mahkemesi başkanı Gün SOYSAL’ın da aynı gün Kıbrıs’a tayin edilmesidir ki, bu da yargıç teminatının nasıl yok edildiğini ortaya koyuyor.

Bu ülkede yıllarca egemen sınıflara başbakanlık yapmış bir kişinin bile yargılanmasında bu türden müdahaleler yaşam yorsa, aynı dönem görülen davalardan çıkan idam kararlarının asıl sahiplerinin kimler ol­duğunu anlamak hiç de zor değildir: 12 Eylül şefleri, ordu ve sıkıyöne­tim komutanları… “Our Boys”lar…

Yıllardır sürdürülen “yargı bağımsızdır”, “mahkemelere kimse tel­kinde bulunamaz” ve benzerleri yalan ve demagojidir. “Mahkemeler ba­ğımsızdır” hizmetkârların davalarında geçerliliğini korur. Diğer davalar hak getire…

Devlet yönetimini tamamen elinde bulunduran “Our Boys”, hükü­meti kurma görevini Orgeneralliğini bıraktıktan sonra Bülent Ulusu’ya verdiler. Demokratik seçimlerin yapıldığı 1983 yılma kadar Başbakan­lık görevini sürdürdü. Seçimleri Süleyman Demirel yanında yetişen T. Özal, kurmuş olduğu yeni bir parti ile (ANAP) kazanarak. Türkiye’nin Göz Dağı ile ilişkilerini liberal ekonomi ile daha çok pekiştirdi, (ileriki yıllardı kendi partisine benzeyen AKP de aynısını yapıyor) ülkeyi yö­netmeye başladı. T. Özal bu liberal ekonomiyi, aslen Malatyalı yahudi olan Prof. Friedman’ı okuyarak mı öğrendi acaba?

Bu liberal ekonomiyi de bir türlü anlayamamışımda. Bildiğimiz Sosyalizmin babası sayılan K. Marks Yahudi, Kapitalizmin babası sa­yılan Prof. Friedman Yahudi. İki Yahudi’nin görüş ayrılıkları, yüzün­den dünya bir birini yiyor. İşte benim aklım basmıyor, Türk olduğum için. Ben parayı sadece ihtiyacım için kazanırım. Stokçu ve sömür­geci değilim hiçbir Türk’ün olmadığı gibi. Liboşlar’ın “bal tutan par­mağım yalar”, “müşteri velinimetimdir”, “borç yiğidin kamçısıdır”, “benim memurum işini bilir” sözlerinden anlamam. Türküm ben, pratik yaparım atalarım gibi, onlar arz ve talebi hep ihtiyaçları ol­duğu kadar yapmışlar, yoksa o kadar milleti bir arada tutamazlardı.

Mafya-Siyaset-Devlet Görevlileri İç İçe Devam

  1. Ali Demirel, işadamımız. Süleyman Demirel’in kardeşi. Demirel ailesinin kontrolünde olan Orma, Haymak, Terakki Kolektif, Kuştur, Göltaş ve Peraja, Coca Cola gibi şirketlerin ortağı. Sü­leyman Demirel’in başbakanlığı döneminde devlet bankalarında aldığı krediler kamuoyunda tartışıldı. Dünya Kalkınma Banka­sından alınan 2,5 milyon dolarlık kredinin 1,2 milyon doları Demireller’e ait Terakki şirketine verdiği öne sürüldü.

3 Ekim 1983 günü Yargıtay’ın bozma kararından sonra Ankara Birinci Asliye Ceza Mahkemesi’nde “Sahte evrak tanzim etmek ve hileli vergi” suçlarından dolayı açılan davaya yeniden devanı edil­di ve Hacı Ali Demirel beraat etti. Yurt dışında bulunan Yahya Demirel’in ise yakalanması, Emniyet Genel Müdürlüğünden yeni­den istekte bulunulması kararlaştırıldı. 19 Eylül 1981 tarihinde va­tandaşlıktan çıkarılan ve İsviçre’ye yerleşen Yahya Kemal Demirel yeniden Türk vatandaşlığına alınması için T.C. Bakanlar Kurulu’na başvurdu.

Yahya Demirel ise Süleyman Demirel’in yeğeni usulsüz teminat mektubu sağlamaktan 1 yıl 3 ay hapis yattı ve sahibi olduğu şirket­leri baz morfin kaçakçılığından, haksız vergi iadesine kadar bir di­zi yasadışlıkla suçlandı. Borçlarından dolayı Kasım 1999 ve Nisan 2000’de hakkında iki ayrı tutuklama kararı verildi. İstanbul Tarabya’daki yalısı kredi borcuna karşılık olarak İşbankası’na geçti. Mal-ki davasında Veli Sözdinler cinayetinde azmettirici olarak yargı­landı ve Nisan 2000’de delil yetersizliğinden hakkında takipsizlik kararı verildi.

“Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara’nın Malki’si olarak bilinen ve 2 yıl önce öldürülen tefeci Veli Sözdinler’in öldürülme­sine azmettirdiği gerekçesiyle Hacı Ali Demirel hakkında soruş­turma başlattı. (…)Başsavcılık, Hacı Ali Demirel’in Sözdinler’in gizli ortağı olduğu, öldürülmesinden hemen sonra polisten önce cinayet yerine giderek tefecinin kasasına el koyduğu iddialarının araştırılmasını kararlaştırdı.”

Bu haberi görünce ister istemez Sözdinler’in öldürüldüğü 2 yıl öncesinin gazetelerini karıştırıyorsunuz. 6 Mart 1996 günkü Sabah’tan birkaç cümle daha:

“Cinayetten bir saat sonra olay yerine gelen Hacı Ali Demirel, gazetecilerin sorusu üzerine ‘Alacağım, vereceğim yok. Arkada­şımdı. Kendisi Isparta Karaağaç’lıdır. 30 senedir tanışıyoruz. Kızı­nı da ben okutmuştum. Böyle bir dostumu kaybettiğim için çok üzgünüm’ dedi”.

Bursalı Nesim Malki, 28 Kasım 1995’te Bursa’da öldürülmüştü. Ankara’nın Nesim Malki’si olarak tanımlanan tefeci Sözdinler ise aradan 4 ay bile geçmeden 5 Mart 1996’da Ankara’daki ofisinde öl­dürülüyor. 7 Mart 1996 tarihli Hürriyet’te 2 tefeci cinayetinin bir­biriyle bağlantılı olup olmadığının incelenmeye alındığı belirtiliyor.

Ve aradan 2 yıl geçtikten sonra, Süleyman Demirel’in henüz Cumhurbaşkanı olduğu günlerde Ankara DGM Başsavcılığı, Uğur Dündar’ın Arena programındaki açıklamalara dayanarak Hacı Ali Demirel hakkında “tefeci Veli Sözdinler cinayetini azmettirme” suçlamasıyla soruşturma açıyor

Kemal Derinkök, T.C. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformas­yon Genel Müdürlüğü’nün web sayfasında 1983 yılına ait önemli olaylarda eylül ayında geçen haberde; “Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununa aykırı davrandığı gerekçesiyle İstanbul 7. As­liye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan İşçi Kredi Bankası sahibi ve işadamı Kemal Derinkök’ün tahliye istemi reddedildi.” demekte. Biz biraz daha içini açalım.

“İpekçi cinayetinin azmettiricisi” olmakla suçlanan işadamı Ke­mal Derinkök, Sibel İpekçiyi mahkemeye veriyor. Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Bomba gibi mektup”, tarihi bir davaya yol açtı. Yıllardır “İpekçi suikastının ardındaki adam” olmakla suçlanan ve suçlamalar karşısında sessiz kalan Kemal Derinkök, sonunda ses­sizliğini bozup, iddialara 5 milyar liralık manevi tazminat davasıyla cevap vermekte. İşin İlginç yanı, dava, “İpekçinin öldürülmesini Derinkök istedi” diye ifade veren Mehmet Ali Ağca aleyhine açıl­madı. Bu iddiayı kitaplarında inceleyen gazeteciler, Uğur Mumcu veya Hasan Uysal aleyhine de açılmadı. Savcılığa başvurup, Abdul­lah Çatlı’nın kendisine “İpekçi cinayetinin muhatabı Kemal Derinköktür” dediğini itiraf eden ülkücü Yusuf Çelikkaya da değildi taz­minat talebine muhatap olan… Derinkök, tazminat davasında Ab­di Beyin eşi Sibel İpekçi”yi hedef alması ilginç. Sibel İpekçi’nin Sabah’ta yer alan “Derinkök un o dönemde Milliyet’i alma girişimleri olmuştu. Olayların içinde olmasaydı bu durumu bilemezdi” şeklin­deki demecini gündeme getiren Derinkök’ün avukatları, Şişli Asli­ye Hukuk Mahkemesinde açtıkları davanın dilekçesinde “Sibel İpekçi bu açıklamasıyla Derinkök u cinayet işleyen ve işletenlerle ilişkilendirmiştir.” dediler. Dilekçede, bu iddialarla “Derinkök’ün ağır bir şekilde tahkir edildiği, küçük düşürüldüğü, şeref ve haysi­yetine, aile onuruna tecavüz edildiği” öne sürüldü ve Sibel İpekçi “iftirada bulunmak ve yargısız infaz yapmakla” suçlandı.

Bilindiği gibi, konu Sabah gazetesinde 22 Şubat günü yayınla­nan bir itiraf mektubuyla gündeme gelmişti. Gasp suçundan mah­kum olan Yusuf Çelikkaya adlı bir ülkücü, savcılığa verdiği el yazı­sı mektupta, İpekçi suikastının bankacı Kemal Derinkök ile silah ka­çakçısı Abuzer Uğurlu tarafından sipariş edildiğini, kendisinin de suikast hazırlıklarına katıldığını ve can güvenliği sağlanırsa bu konu­da daha geniş açıklamalar yapabileceğini, hatta katili açıklayabile­ceğini belirtmişti. Bunun üzerine gözler bir kez daha Ağca’nın hemşerisi olan esrarengiz işadamını Kemal Derinkök üzerine çevrilmiş.

İpekçi cinayetinde Derinkök bağlantısını inceleyen iki kitap, Cumhuriyet gazetesinden iki gazeteci Uğur Mumcu (Papa, Mafya, Ağca, 1984) ve Hasan Uysal (Kurtlu Kokteyl, 1990) tarafından yazıldı. Uysal, kitabında Derinkök un “infaz talimat”ını bir roman üslubu içinde verirken, Mumcu daha temkinli bir üslup kullanıyor ve şöyle yazıyordu: “Ağca’nın sorgularında ısrarla gizlediği örgüt ve kişi adlarını tek tek saptamış bulunuyoruz. Buna rağmen henüz ipekçinin Ağca’nın da aralarında bulunduğu örgüt tarafından hangi somut nedenle öldürüldüğünü saptamış değiliz. Ağca, Roma’daki son ifadelerinde, cinayeti, gazetenin Kemal Derinkök adında ki bir işadamınca alınmak istenmesine ve İpekçinin kaçak­çılık konularındaki yazılarına bağlıyor, ipekçi olayı nedeniyle Sı­kıyönetim Mahkemesince verilen karar bu nedeni saptayamamış-tır. Bu konunun inandırıcı kanıtlara bağlanarak saptanması için İpekçi dosyasının yeniden açılması gerekmektedir.”

Ağca: “Derinkök para verdi.”

Derinkök ismini ilk gündeme getiren Mehmet Ali Ağca’ydı. Ağca, Roma’da 2 Türk savcısına verdiği ifadede şöyle demişti: “Kemal Derinkök’ün Milliyet’i satın almak niyetinde olduğunu bi­liyordum. İpekçi, gazetenin satılmasına şiddetle karşıydı. Uğurlu’nun kendisi de satışla özel olarak ilgiliydi, çünkü İpekçi, Uğurlu ailesi ve genel olarak Türk mafyası aleyhine bir basın kampanyası başlatmıştı. Uğurlunun ifadesine göre Derinkök onu, İpekçi’yi öl­dürtmekle görevlendirmişti. 1979’un ocak ayında Abuzer Uğurlu’nun Efes’teki bürosunda buluşarak İpekçinin ortadan kaldırıl­masını kararlaştırdık”. Ağca, aynı ifadesinde “Askeri cezaevinden kaçış için gereken rüşvet bedelini Abuzer Uğurlunun sağladığını, Derinkök’le bu kaçıştan sonra tanıştığını kendisinden 100 bin lira yardım aldığını” da anlatıyor.

Jak Kamhi: Profilo Holding’in yönetim kurulu başkanı. Profilo Holding, Türkiye’nin beyaz eşya (buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vs. gibi ev aletleri) üreten en önemli sanayi kuruluşlarından biridir. Jak, 500. Yıl Vakfının kurucu başkanıdır. Kamhi’nin aynı zamanda uluslararası siyonist teşkilat B’nai B’rith’e üye olduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir. Jak Kamhi, iktisadi Kalkınma Vakfının da başkanıdır. Onun bu kuruluş vasıtasıyla da önemli lobi faaliyetlerinde bulunduğu bilinmektedir.

13 Ekim 1983 tarihinde Toplu kaçakçılık suçundan Tekir dağ Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan işadamı Jak Kamhi ile arka­daşları hakkındaki kamu davasının ortadan kaldırılmasına karar ve­rildi. Araya hangi hatırlı dostlar girmişti acaba? 1991 yılında devle­timiz üstün hizmet madalyası vererek ödüllendiriyor. Sadece bizim­kilerini Fransa, ispanya ve İsrail devletleri de dahildir bu guruba.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayından dört gün sonra, 28.01.1993 tarihinde saat 09.30 sularında Beylerbeyi’ndeki evin­den iş yerine gitmekte olan Jak Kahmi’ye, köprünün Beylerbeyi ayağına yakın bir yerde suikast teşebbüsünde bulunuldu. Zırhlı arabada olan ve ayrı bir araba ile korumalarının refakat ettiği Kahmi bu olayda burnu bile kanamadan kurtuldu. Eylemi yapan teröristler, çember sakallı, başlarında Arapça yazılı bereler bulu­nan kişilerdi. Olay yerine tabanca, law (roketatar), Uzi marka uzun namlulu silah, Kalaşnikov Tüfek gibi malzemelerle geliyorlar amaçları öldürmek, ne hikmetse zırh delici özelliği olan law silahı­nı kullanmıyorlar, Jak Kahmi ve arabadakilerin sağ kurtulmasını ister gibi, acemice birkaç el tabanca ateşinden sonra bir takım silah­ları olay yerinde bırakıyorlar, Camii yakınına terk ettikleri otomobil­lerini bırakarak kaçıyorlar. Silahların üzerindeki Arapça yazılar, Law silahı ise, olay akabinde, anlaşılmayan bir nedenle imha ediliyor. Amaç İran’ı sorumlu tutmak. Bu MOSSAD taktiklerinden birine benzemekte, Kamhi’nin de dostları olduklarına göre ben de olayı öy­le anladım. Zaten ABD, Türkiye’yi İran ile kapıştırmak istemiyor mu Teröristler, eylem yapmaya değil de Göz Dağının mesajını topluma adres göstererek veriyorlar. Çember sakalları, Arapça yazılı takkeleri, üzeri yazılı silahları ile “İran kökenli Hizbullah” görüntüsü tamamdı. Musevi asıllı vatandaşımız hedef seçilmesi ve zamanlama da U. Mumcu suikastının faillerine zaman kazandırı­yor. Yakalanan Çayeli’li Ali Rıza BAYRAMÇAVUŞ eyleme 4 kişi olarak katıldıklarını, kendisinin UZI marka silahla gözcülük ve KAMHI hakkında istihbarat faaliyetle rinde bulunduğunu, olayda Law silahını Ayhan SAĞ, Kalaşnikofları Can ÖZBİLEN ile Os­man ERDEMİR isimli şahısların kullandığını, Kamil AŞKIN isimli şahsın KAMHI’nin gelişini telsizle haber verdiğini belirtiyor.

Profesyonel bir iş, acemi olsalardı kesin Bülbülderesine bir fani daha katılırdı.

MİT Raporu Ekleri

Mümin Mandil Anlatıyor:

Eski MİT elemanı Mehmet Eymür’ün kurmuş olduğu sitesinde (atin.org) kendi arşivlerinden ve gelen belgeleri yayınlamaktadır. Bunlardan bir tanesi de ifadesini aldıkları şahsın konuşmaları. Uzun yıllar İstanbul Emniyet Müdürlüğü İkinci Şube’de görev yap­mış olan polis memuru Mümin Mandil ile 7 Ekim 1987 tarihinde yapılan bir görüşmenin bant çözümü.

Mandil’in, o tarihlerde ikinci Şube’de (Asayiş Şubesi) olan ka­nunsuz işlerle ilgili anlattıklarını hayretle okuyun: 7 Ekim 1987 –İstanbul

MİT: Anlat bakalım,

Polis Mümin.

Polis Mümin: İstanbul 66 Vilayetten ayrı bir vilayettir. Ben İs­tanbul’da aşağı yukarı bütün Emniyet Müdürleriyle çalıştım. Bir süre şarka gittim, tekrar İstanbul’a döndüm. Gelmiş geçmiş Mü­dürlerin içinde en dürüstü Mustafa Yiğit, o da en kısa kalan mü­dürlerden. Kemal Yazıcıoğlu Bey’de dürüstü. O kadar dürüsttü ne oldu. 6 ay beraber çalıştık. Belli bir kadroyla geldi ama Ünal Bey (Ünal Erkan) İstanbul’da Müdür muavini iken Ahmet (Ahmet Ateşli) Bey, ortaokul mezunu, birinci kısım amiriydi. Hatta ortaokul mezunu da değil, İlkokul mezunu bir adama Ünal Erkan Bey, Ahmet baba, Ahmet ağabey diye hitap ederdi. 1967’de mesleğe İstanbul’da basmadım. Şarka gittim, geldim. 18 senem hep İstanbul’da ikinci şubede geçti. Meslekte iki sefer yaralandım. Hayatta en çok zoruma giden kişi, Ahmet Ateşliydi. Onun yapısını çevresini çok iyi bildiğim için bunu da garip görmüyorum. 1982 sonbaharı veya 1983 ilkbaharında Şükrü Balcı’nın Emniyet Müdürü olduğu za­man da İzmir Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın şahsına özel mek­tupla, Ahmet Ateşli’nin eroin işi yaptığını, bunu İstanbul’dan İzmir’e getirdiğini, İzmir’den roro gemisine, boş şoförsüz Mercedes arabaya koyarak İngiltere’ye Osman Cevahir’e,…………………………………de onun adamlarına gönderdiği yazıyor. Mercedes polisin kullandığı çenç (Motor ve şase numarası değiştirilmiş araba) bir makam ara­bası. Bu ilk sefer değil, ilk sefer olmasına imkan yok. Bir seferinde İngiltere Polisi araba gemiden inerken arabaya el koyuyor. Eroin çıkıyor ortaya. Polis arabanın nereden sevk edildiğini araştırıyor ve İzmir’den konulduğunu anlıyor. Interpol’den İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne yazı geliyor. İzmir Emniyet Müdürü, Şükrü Balcı’nın bizzat kendisine mektup yazıyor. Şükrü Balcı, Ahmet Ateşli’ye te­lefon açıp, ‘kuyruğun elimde’ diyor. Ahmet Ateşli de ‘aman beyim al 5 milyon, al 20 milyon, al 10 milyon’ habire bastırıyor. Şükrü Balcı da tabii yazıyı atıyor sumen altına. İzmir Emniyet Müdürlü­ğü yazı bekliyor. Birinci yazı, ikinci yazı. O zaman İzmir Emniyet Müdürü kim, bilemiyorum. Şükrü Balcının son dönemleri ile Mus­tafa Yiğit’in Emniyet Müdürü olduğu dönemdi. Şükrü Balcı gittik­ten sonra Mustafa Yiğit geliyor. İzmir Emniyet Müdürlüğü bu sefer ona yazıyor. Mustafa Yiğit de hakkında muamele yapmıyor. Sade­ce İkinci Şube, Birinci kısım amirliğinden alıp, Beykoz Emniyet Amirliği’ne gönderiyor. Sadece onu yapabiliyor. Ateşli bu görevde 8 ay kalıyor. Cebinde Ali Tanrıyar’ın telgrafı, Başbakan da dahil torpillerle tekrar gerisin geriye geliyor. Mustafa Yiğit’in raporu, Ankara’ya ne rapor yazdıysa o kadar acı ki görevinden aldı. Fakat tekrar geri geldi. Ateşli ortalığa bir laf yaydı. ‘Ben adama tükürdü­ğünü yalatırım’ bunu bizzat mafya alemine, İstanbul’un ileri gelen kişilerine yaydı. O zaman ki İzmir Emniyet Müdürüyle görüşüldü­ğünde ne gibi yazı yazdığını öğrenmek mümkün, İzmir Emniyet Müdürü olayın üstünde çok durdu ve Şükrü Balcıya çok kızdı. Öyle ya insan bir cevap verir.

Büyük şirketlerin batma durumu iflasları falan oluyordu…………Mustafa diye bir adam, Mustafa Ulusoy olacak, piyasadan 4-5 milyar para toplamıştı. Hatta Dündar Kılıç’ın cebinde bunun 2 milyarlık senedi vardı. Bir paşa girdi araya, Orgeneral mi ne Mus­tafa Ulusoy’un adamıymış. Bu sefer Dündar ile Paşa tartışmaya başladılar. Araya başkaları girdi. Olaylar kapandı. O tarihte büyük şirketler batmış, ihtilal olmuş, şirketler alacaklarını alamamışlar. Mecburen piyasaya 500 milyon, 1 milyar, 2 milyar borcu olmuş. Ne yaptılar bunu iflas gösterdiler. 500 milyonluk senedim, çekim var ama kanunen bir şey yapamıyorum. Mecburen adam gitti Dündar Kılıç’a, siz Dündar Kılıç’ı biliyorsunuz İstanbul Mafyasının en bü­yük beyni Ahmet Ateşli. Bir kısmının haricinde Karadeniz mafyasının beyni Ahmet Ateşli’dir. Emniyet ile irtibatlıdır. Hatta ordu ile de irtibatlıdır. Bilirsiniz asker savcı mı ne açığa alınacaktı, sürgün oldu. Albay mıydı neydi, Süleyman Takkeci (ismin yanlış söylen­diği ve Şevket Kayıran’dan bahsettiği anlaşılıyor. Ahmet Ateşli’nin bir numaralı adamıydı. Her zaman gelirdi Ahmet Ateşlinin yanı­na. Ateşli ise onun yanına pek gidemezdi. Askeri şeyin içine gire­mezdi de, Süleyman Takkeci hafta demeden Ahmet Ateşlinin ya­nma gelirdi. Mesela ben geliyorum Dündar’a diyorum ki ‘Benim 500 milyonluk çekini var bunu tahsil et yarısı senin yarısı benim’ Dündar da haliyle ‘bunu tahsil ederim ama ne kadarını tahsil edeceğimi bilemiyorum. Edebileceğim kadarının yarısı senin yarısı benim işine gelirse’ Bakıyorum ben kanunen bir şey yapamam, ada­mın gırtlağına basıp da çekip ben alamam, çünkü ben bir ticaret adamıyım. Benim de gayri resmi bir adamım olmadığından bu işi kim yapar, Dündar Kılıç yapar. Dündar Kılıç alıyor eline çekleri, senetleri, açıyor adama telefonu. Bu parayı 1 hafta on gün veya 1 ay içinde ödeyeceksin diyor. Aksi halde ben Dündar Kılıç’ım öldü­rürüm seni diyor. Ahmet Ateşliye telefon ediyor. Ahmet Ateş­linin makamında özel bir telefonu bulunuyor. Özel telefondan Ahmet Ateşli’ye böyle bir durum var diye bildiriyor. Dündar bu arada borçlu kişiyle devamlı irtibat halinde ve adamlarını gönde­riyor. Artık iş öyle bir duruma geliyor ki Ateşli’nin sağ kolu bir me­mur, ekip şefi Erkan Şat diye bir memur altlarında bir Mercedes araba, bu araba çenç. Haliyle anarşi dönemi, halk tedirgin olmuş ama anarşi temizlenmemiş. Ellerinde MP-5 veya Akrep, silah çe­lik yelek mevcut. Erkan haliyle ekip şefi, bir tanesi şoför diğer iki­sinde MP-5 ve Akrep ellerinde. Dündar Ateşli’ye telefon ediyor. Filan yerdeki adres, yazıhane veya fabrikaya gidin, araba orada dursun. Araba zaten sivil araba. Arabadan bir tanesi MP-5 ile in­sin, etrafında bir tur atsın, ondan sonra gitsin. Tabii bu durumdan Erkan’ın haberi var ama o gariban üç memurun hiçbir şeyden ha­beri yok. Ateşli Erkan’a anons ediyor, ‘görüşelim’ diyor. Görüşelim deyince biz uyanıyoruz işe, muhakkak diyoruz özel bir iş var. Ekibe talimat verdiği zaman ‘kısmı arayın’ diyor. Erkan’ı aradığı zaman ‘görüşelim’ diyor. Tabi bu arada Erkan’a veriyor adresi. Erkan gidi­yor adresi buluyor, yukarıya çıkıyor bilmem ne yapıyor, memurlar arabanın etrafında dolanıyorlar. Bir yandan da Erkan’a küfür edi­yorlar ana avrat. Erkan, Ateşliye anons ediyor malum yerdeyiz diye. Ateşli de Dündar’a telefon açıyor, ‘şu anda malum yerdeler’ diyor. Dündar bu sefer şahsa telefon açıyor, ‘Bak dışarıda beyaz bir Mer­cedes göreceksin’ diyor. ‘Sen polisten başka silahlı adam dolaşmaz zannediyorsun ama, bak bakalım adamların elinde ne var’ diyor. Adam bir bakıyor pencereden hakikaten elinde MP-5 İle dolaşan bir kişi görüyor. MP-5 sadece polis de olacağını adam düşünemiyor, ‘tamam’ diyor. ‘Bana 3 gün, 5 gün müsaade et, paranı ödeyeceğim.’ 3-5 gün sonra para şakır şakır ödeniyor. Dündar 500 milyonu alıyor eline, adama diyor; ‘250 benim 250 senin’ Ahmet Ateşli’ye dolar lazım, mark lazım. Şükrü bey para lazım diye Ahmet’e söylüyor. Amerika’daki çiftliğe para lazım diyor, ver 5 milyon, 10 milyon dolar, mark… Ateşli anında gönderiyor. Şükrü Balcı bir Emniyet Müdü­rü, başmüdür. Birinci kısım amiri Ahmet Ateşli’nin makamına ge­liyor, makam koltuğuna oturuyor, ‘benim karnım aç bana yemek ver’ diyor. Aşağıya yemekler söyleniyor, kebaplar falan. Bir başmüdür kalkıyor orada yemek yiyor. Aslında birbirlerini hiç sevmezler­di eskiden. Tabii işin içine menfaatler girince iş değişti. Ahmet Ateşli emekli olduktan sonra altına ikinci şubenin kullandığı çenç 280 Mercedes arabası, şoförü ve koruması verildi. Tabii ikisi de polis memuru. Arabanın bakımı şubece yapılıyordu. Şoförlüğü­nü uzun süre kısımdan memur arkadaş Mustafa kılıç yaptı. Aslen Trabzonludur. (Dündar Kılıç’tan ve Kürt İdris’ten, Kürt İdris’in emniyetteki akrabası polis memurundan bahsediliyor.) Hatta Şişli Emniyet Amirliği’nin karşısında (İdris’in akrabası) kulüp falan aç­mıştı. Şişli Emniyet Amirliği’nin tam karşısında. Geçen kış barbut attılar dedikodu oldu. Rıdvan Bey bu işe nasıl müsaade ediyor diye, nasıl bu kadar kumar oynatıyor. Bizim teşkilat içinde bu mevzu ol­muştu. (Şişli Emniyet Amirliği’nin yanından girilen bir avlu içinde ve Şişli Emniyet Amirliği’nin arkasında bulunan ve Şükrü Balcı za­manında açılan diğer bir kumarhaneden bahsediliyor.) Onu da çok duydum. Maalesef şimdi daha berbat. Sirkeci’de Doğubank, iş hanı vardı. Kimse basamaz. Yıllardır buraya Türkiye’nin kaçak elektronik malzemesi girer, çıkar. 20 senedir Sirkeci’deyim ama Doğubank İşhanı’na 20 sefer girmemişimdir. (Hürriyet gazetesi po­lis muhabiri Kasım Gence ile İstanbul Mali Şube Müdürü Cevdet Saral’ın, Doğubank İşhanı’nda ortak elektronik dükkanı olduğun­dan bahsediliyor ve adı geçenlerin Ümraniye’de 3000 üzerinde işçi çalıştıran Netaş Telefon Fabrikasının marketini işlettikleri, Enis Karaduman’ın, Danca’da Kartal isimli bir yatta saklandığı, Zihni İpek’in sakal bıraktığı ve silahlı olarak polis hüviyetiyle dolaştığı, hüviyeti muhtemelen Ahmet Ateşlinin temin ettiği, Zihni İpek’in 1973’ten sonra THKP-C mensubu Yüzbaşı Haldun Yeşil’le ortak kahve işlettiği hususları konuşuluyor.) Şöyle bir şey söyleyeyim, Zihni İpek kumardan başka hiçbir şey düşünmez. Bazen büyük ga­zinolarda eğlenir. Para olduğu zaman almasını sever. Ahmet Ateş­li keza hiç parası olmadığı zaman 100-300 okey oynar. Yani 100.000-300.000. Bu Öyle bir şeydir ki, turu var, onu bunu var… kalkan milyonlarla kalkar. Ahmet Ateşli’nin ev hayatı yoktur. Evde 1 saat durduğu zaman canı sıkılır. Kahveye gider, kahvede 5 dakika oturdu mu yine sıkılır. Hemen adamlarını toplar, bulur ökeyi ku­rar. Veya akşam oldu mu kafa dengi arkadaşlarıyla poker oynar. Po­ker 1 milyondan aşağı değildir. Ahmet Ateşli’yle 5 sene beraber çalıştık. 5 sene 24 saatin asgari 16 saati birlikte geçiyordu. Geriye ka­lan 8 saati de istirahattı. Herkes diyor ki ikiniz kedi-köpek gibisi­niz. Zaman gelince de birbirinizden vazgeçmediniz. Ahmet Ateşli öyle birisi ki beni 3 ay ekibe veriyor, 3 ay içeride çalıştırıyor, içeri­deyken iş de vermiyor. Veya 6 ay içerideyim, 6 ay dışarıda. Sebebi onun kendi politikasıdır. Ben devamlı dışarıda kalsam dışarıyı öğ­reneceğim, İstanbul’u biliyorsunuz bir adamın yanına 1 ay uğrama-sanız, sen adamı unutursun adam seni. Cemiyetten ne gelmiş ne geçmiş bilemesiniz, kaybeder siniz. 2-3 ay önce ortaya bir şey ya­yıldı; kimden duysam Ahmet Ateşli çok kötü durumdaymış, senin bildiğin gibi değilmiş, o kadar çok ağlamış ki ‘Cebimden 200-300 bin çıkarıp veresini geldi’ dediler. Bende keşke verseydiniz dedim (Gülüyor) Bunu birkaç yerden beş-altı defa duydum. Allah Allah dedim. Meslekteyken hiç uğramadığı şahıslara, hatta ekiple aldırt-tığı kişilerin yazıhanesine uğrayıp, parasızlıktan dert yanıyor. Bu böyle dediğine göre, bir yerden bir vurgun vuracak veya vurdu di­ye düşündüm. Rahat bir şeyler yapacak, başka bir şeye yorumlayamadım. Vuruldum. Allah ekmeğimizi kesmedi. Daha yaşayacakmışız. MLSPB, Birinci Şubeye bir istihbarat gelmişti. Beykoz olayında bir polis ölmüştü. Bir akşam Balat’ta oturuyoruz, arkadaş kumar oynuyor. Bende telsizi dinliyorum. Sonra telefon geldi. Ahmet Ateşli’yi kışıma çağırdılar. Beraberce gittik. Kısımdan anons etti, ekipleri topladı. Çelik yelekler, akreplerle donatıldık. Karşıda adres vardı, oraya gittik. Anadolu yakasına. Adresin birinden iki kişiyi aldık. Hatta silah çekti biri bize, onları aldık. Aksaray’a geldik, baskınlar yaptık. Oradan Merter’e geldik. Ateşlinin belinde de­vamlı özel silahı şarjörlü Smith Wesson vardı. Silahını eline alır, her yere onunla giderdi. Elinde bulunan akrep silahı ise bana ve­rirdi. Merter’de Akrep’i bana verdi, kendisi çelik yelek giydi. Uç arkadaş çelik yelek giydi. Kapıyı çaldık, aynı Beykoz’daki olay gibi kız kapıyı açtı, içerden yaylım ateşi başladı. Yaylım ateşi sonucun­da, Smith Wesson’un horozundan seken kurşun buna isabet etti. Ondan sonra arkadaşların çelik yeleklerine isabet etti. Amca ile Ömer Çereken, İvan, Çanakkale Bölge Başkanı Tamer Tabak, iki tanesi ölmüştü. Bir tanede yaralı kalmıştı. Bu olayın devamı ola­rak 10-15 kişi toplanmıştı. Arkadaşın evinde Merter’de oturuyor­duk. 15-20 kişi odada oturuyoruz, sohbet ediyoruz. Ateşli bana ‘seninle hemşeriyiz’ dedi. O Samsun Çarşambalı, ben Alaçamlıyım. ‘beş senedir de beraberiz. Benim, başıma bir olay geldi, bunlar bizi rahat bırakmazlar, istiyorsan seni başka bir kışıma vereyim’ dedi. Affedersiniz bende dedim ki; ‘Benim kanımda puştluk gezmiyor. Bir olaya girdik, bir olay yaşadık, 5 sene gecemiz-gündüzümüz be­raber geçti, çok çatışmalara girdik’ (Başının yanlarını göstererek) bir buradan sıyırdı, bir buradan sıyırdı. Koltuk altından deldi geç­ti, kendimi yere attım, kalçamdan da bir kurşun yedim. Halen kur­şun duruyor. Bir gün yattım hastanede kurşun derindeydi. Profe­sör yarar alırım dedi, fakat etrafta sinirler var, şimdi bir şey olmaz yarın ihtiyarladığında çekme yapar. Dursun ne zaman rahatsız olursan, gel o zaman alırım’ dedi. Hastanede bir gün kaldım, yal­nız bir odada yatıyordum. Üzerimde silah falan yok. Bizim kısım­dan üç kişi geldi, sonradan ikisi gitti. Bir tanesi yanımda kaldı. O da beni korumakla görevliydi. MP5’i attı yatağın üstüne, sabaha kadar horul horul uyudu. Bende sabaha kadar oturdum, sabaha kadar sigara içtim. Tabii duymuşlar, İzmit’ten falan akrabalar gel­di. Sonra akrabalarla birlikte eve geldim. 20 gün evde kaldım. Oğlum 5 yaşında, oğlumu bakkala gönderiyorum, beylik silahımda yanımda değil. Allah’tan şahsi silahım var, 14’lük. Oğlanı bakkala gönderiyorum, eve gelip zile bastığında çocuğu, 141ü silahla karşı­lıyorum. Kapıyı başkasına da açtırmıyorum, kendim, açıyorum. 20 gün evde kaldım, sıkıldım sonra daireye gittim. Memlekete gitmek istediğimi söyledim. 45 gün memlekette kaldım, İstanbul’a döndü­ğümde bazı kişiler bana gelip geçmiş olsun, bazı kişiler ise arkam­dan köşeyi döndüler diyordu. Ben ‘Ne köşeyi döndüm’ diye sordu­ğumda, ‘Size milyonlar verdiler’ diye cevap aldım. Benim milyon­dan filan haberim yok, 2 aydır İstanbul’la irtibatım yok. ‘Senin ha­berin yok mu Ahmet Ateşliye ve şoförüne kampanyalar açıldı, Dündar Kılıç ile Oflu Osman kampanyalar açtılar, aramızda kalsın’ diyorlar. Birde böyle latife yapıyorlar. Bende ‘böyle bir şey istemi­yorum, hayatımın kurtulduğuna şükrediyorum’ diye cevap veriyorum. Bunları işite işite iyice bıktım. Bu arada Ahmet Ateşlinin ikinci ameliyatı olmak için hastaneye yattığını öğrendim. Osman Kavran’a gittim bu ne iştir diye sordum. ‘Ben Ahmet Ateşli’yi se­verim, seni de severim fakat böyle bir kampanyadan haberim yok ama şimdi Ahmet Ateşli’yi ziyarete hastaneye gideceğim, öyle bir şey olup da sana haber vermiyorsa onun ağzına bilmem ne yapaca­ğım’ dedi. ‘Ona İlk yıldızı verdirten benim, benim sayemde amir oldu, eğer sana böyle kalleşlik yaparsa………’ dedi. Aman Osman Ağabey ben sana sordum. Senden başka bir kimseye sormayaca­ğım, seninde kimseye bir şey söylemeni istemiyorum. Bundan son­rada kimseye inanmıyorum’ dedim. Tabii Osman Kavran duru mu Ahmet Ateşliye gidiyor. Ağzına geleni söylüyor, ondan sonrada araları İyi olmadı. Ateşli on gün sonra taburcu oldu, kışıma geldi. Gelir gelmez beni çağırttı. Ondan sonra zaten anarşi benim peşimde, devamlı arkama adam taktılar. Mahalleye gelirken silahlı geliyo­rum. 14-15 yaşında çocuklar arkama takılıyor. Bir gün bir tanesini kovaladım ama yakalayamadım. Ertesi gün daireye geldiğimde, bi­rinci kısımdan çağırdılar. Gittim şahıs yakalanmış oradaydı. Yakalan­dığında cebinden kağıt çıkarıp, ağzına atmak istiyor. Arkadaşlar ma­ni oluyor. Kağıdın bir tarafında benim adım, soyadını, ev adresim, diğer tarafında ise adresimin verileceği şahsın yani benim evime 200-300 metre mesafede oturan MLSPB’nin vurucu gücü Selami Şahin’in adresi. Bu Siyasal Bilgiler Fakültesi terk. Onu iki sene sonra Sultan Çiftliğinde inşaatta amelelik yaparken yakaladık. Neyse Ateşli beni çağırdı. ‘Sen’ dedi, ‘Oflu Osman’a, Dündarlara gitmişsin, onlardan para istemişsin’ dedi. Ben de ‘Ne Oflu Os­man’a, ne Dündar’a gittim, Osman Kavran’a gittim’ dedim. Ateşli döndü, ‘Bugüne kadar sana yedirdiğim içirdiğim haram olsun’ de­di. Sen şefsin, ben senin şoförünüm. Bir yere gidiyoruz, polisiz ama sıfatımızla, ama paramızla, biz bir gün bir yerden bir yere paramız­la gitmedik. Sizin yanınızda para verilecek olsa ben mi vereceğim, haliyle siz vereceksiniz. Ben de dedim ki: ‘Maaşından kaç lira yedirdin şimdiye kadar. Maaşından bana bir bardak su içirdiysen ha­ram olsun’ dedim. 15 dakika odasında o bana, ben ona. En niha­yet ceketimin düğmesini açtım vuracağım kesin. O sırada odaya Rıdvan girdi. Ondan evvel içeriye başkomiser Murat Çıkrık girdi. Gasp Masasının amiri Murat Bey’e, ‘Çık dışarıya’ dedi. Kovdu içe­riden. Adamcağız ‘Özür dilerim ağabey’ dedi, çıktı dışarıya. Rıdvan girdi içeri, Rıdvan’ı görünce bir şey demedi. Başladı Rıdvan ile ko­nuşmaya, fakat ben hala susmuyorum, devamlı konuşuyorum. Eli­ni beline atsa veya çekmecesine atsa çekip vuracağım. O duruma geldik. Baktım ki benimle konuşmuyor. Rıdvan ile konuşuyor. Rıd­van da memur arkadaş, onun çantacısı, torbacısı. Baktım onunla konuşuyor, küfür ettim ettim, çıktım dışarıya. O gündür, bu gün­dür beni bulsa bir kaşık suda boğacak. Fakat piyasaya beni sağ kolu olarak empoze etmiş. Bana bu olaydan beri taktığı lakap ‘Tahtası Eksik’tir. Genellikle bu lakabı kullanır. Beni bir gün karşısına aldığı taktirde bütün gazetelere bayrakları çekeceğimi bildiği için, kesin­likle karşısına almak istemez. Hatta kendisinden sonra gelen mü­dürlere tembih etmiş. Sefer Bey’e de bunu kesinlikle oradan alma­yın demiş. Hatta Kemal Bey ite ben 6 ay çalıştım. Bir gün Hamdi Ardalı oğlunu evlendirmek için Ankara’dan geldi. Kemal Bey, Ham­dı Bey’le Tekirdağ’a gidin dedi, gittik. Hamdi Ardalı’nın oğlunun düğününü yaptık. Pazar günü gelirken ikimiz konuşuyorduk. Çocuklar da arkada uyuyorlar. Bazı mevzular açıldı, İzmir’de eroin işini ben Hamdi Beye anlattım. Hamdi Bey de bu durumu Kemal Beye anlattı. Kemal Bey de bilmeden beni Anadolu’ya sürgün et­meye kalktı. Beni görevden aldı, hatta bir hafta gittim geldim bana araba vermedi, bana görev vermedi. Sonradan öğrendiğime göre Kemal Bey Ankara’da benim tayin işimle uğraşıyormuş. Bu öteki­nin kulağına gidiyor. Ateşli çıkıp, Kemal Bey’e ne yapıyorsun diyor. Ve bana kısımda kalsın, kesinlikle bir yere gitmeyecek diyor. Be­nim tayinimi durduruyor. Kimse oynayamadı bu adamla, Ecevit dahil. Partili dönemde bütün İstanbul II Başkanları bunun elin­deydi. 1978’de Unkapanı Sigara Fabrikası sendika seçimlerinde ül­kücülerin başa geleceğini anlayan solcular, ülkücü sendika başka­nını vurdular. Cibali Karakolu 5 kişiyi aldı, akabinde olayı bize bil­dirdiler. Erkan’ın ekibini gönderiyorlar. Ekip şahısları alıp, kışıma getiriyor. Bu sefer solcuların başkanları karakola gidiyorlar. Kara­kolun başkomiserini ve memurları tekme tokat dışarı atıyorlar. Bu arada elinde çanta ile bir avukat ve bir şahıs geldi. Ben de koridor­da geziyordum. Bana bizim adamlarımızı almışsınız, çabuk verin dediler. Bir de yanlarında Sarı lakabıyla tanınan arkadaş var. Kor­kut Bey’in şoförü ‘Ne İstiyorsun kardeşim, eğer bir şey istiyorsan bak burada amirimiz var’ dedi. Bu esnada Ateşli dışarı çıktı, ne oluyor dedi. Vatandaş ise Ateşliye sana ne diyor. Bunun üzerine Ateşli peki deyip, içeri girdi. Bir müddet sonra konuşmalar devam edince, Ateşli tekrar çıktı ve bu kısmın amiriyim, konuşmak istediğin bir şey varsa benimle konuş, dedi. Adanılan alıp, içeri girdi. Biz kapının önünde konuşmaları duyuyorduk. Ateşli konu nedir kardeşim dedi. Onlarda adamlarımızı almışsınız dediler. Adamlar buradaysa bir tahkikat vardır dedi. Adam Vali benim arkadaşımdır dedikten sonra karşılıklı küfürleştiler ve bizi çağırdı. Ateşlinin em­ri üzerine bunları nezarethaneye attık. Öteki adam avukattı, biz unuttuk. O da çekip gitti ve ortalığı ayağa kaldırdı. Derken iş An­kara’ya kadar intikal etti. Olay devrin Başbakanı Bülent Ecevit’e kadar intikal etti. Akşam 5-6 sularında bir telefon Vali Bey’e, Vali Bey’den o zaman müdür muavini Kenan Koç’a, Vali, Ahmet Ateşli’nin silahını, kimliğini derhal alın, Başbakanın emri. Kenan Koç Beyefendi lütfen buraya kadar gelin’ dedi. O da “ilk önce benim si­lahımı, kimliğimi alın sonra onunkini de alırsınız” diyor. Öyle de­yip, telefonu kapatıyor. Vali Bey bu sefer Emniyet Müdürüne açı­yor telefonu. Emniyet Müdürü de aynı şeyi söylüyor. Emniyet Mü­dürü ve muavini Ahmet Ateşliyi çağırıyor, durumu öğreniyorlar. Ateşli’de hemen CHP il başkanını çağırtıyor. Yukarıda biraz ko­nuştuktan sonra adam gidiyor ve devrin Başbakanı Bülent Ecevit tekrar valiyi arayarak, başkomiserin göreve dönmesi için emir ve­riyor. Valide zaten görevden almamıştım diyor. Düşünebiliyor mu­sunuz bir Başbakanı bile mat etmiş bir adam. Bu kadar kuvvetli, içki masalarında profesör olsun, doçent olsun. Çünkü 5 senedir hep beraberdik. Hiçbir zaman sen arabada bekle veya git demezdi. Sadece binde bir kadın mevzusu olursa bana sen git kafanı dinle, şu saatlerde gel derdi. Dündar Kılıç’ın yanına dahi beraber gider­dik. Hatta ilk zamanlar şöyle oldu: Dündar Kılıç’ın yazıhanesi Şişli Camii’nin karşısındaydı. Bu 200-300 metre mesafede arabayı dur­durup, sen bekle diyordu. Elindeki el telsizini de bırakıyordu. Ben 1-2 saat sonra geleceğim diyordu. Telsizi iyi dinle diyordu. Bir kaç sefer bekledim, bir gün kendi kendime bu nereye gidiyor dedim. Takip ettim, baktım Dündar’ın yazıhanesine çıktı. Ben de döndüm arabayı alıp, yazıhanenin tam karşısına çektim. Orada durdum. Tabii o da benim oraya gittiğini öğrendiğimi anladı. Dündar’ı da 1967 den beri tanırım. Oflu İsmail’i buradan kaçıran Kılıç, onların dayı dedikleri bir adam, şimdi ismini hatırlayamayacağım ve Ah­met Ateşli, üçü Hilton’da Dündar’ın kral dairesi vardı… O akşam bana geldi İsmail gelecekti, gelmedi dedi. Halbuki İsmail yukarıda idi ve orada konuştular, onlara akıl verdi. Hatta Malatyalılar bana düşman oldu dedi. Daha sonra İsmail Karadenizli, Ateşli Karadenizli deyip, bölgecilik yapmaya başladılar. (Meslekten atılan daha önce deniz polisinde görevli komiser muavini Savaş Çınar’ın bir deniz motoru olduğu ve bu motorla Bulgaristan Hücum botlarıyla Türk sularına gelen Oflu İsmail’i alarak Ateşli ile görüştüğünden bahse­diliyor.) Ben olayı o şekilde duymadım da Oflu İsmail’in Maslak’ta-ki evinde aşağı yukarı yirminin üzerinde kurt köpeği vardı. Köpek­lerini sevdiği kadar, karısını çocuğunu, annesini sevmezdi. Psiko­pat adam köpeklerini görmeye haftada bir, on günde bir Bulgaris­tan’dan geliyordu. Türk kara sularına kadar Bulgar hücumbotlarıyla oradan bunların kömür ocakları vardı, oraya bir yere çıkıyordu. Karaburun’da Fethi Çağatay’ın köşkü vardı. Şunu da söyleyeyim size, Fatih’te Hayri Enişte diye bir kaportacı var. Siirtli, İstanbul’da zula işini yapan tek kaportacı budur. Vatan caddesinde parkın kar­şısında Kıvırcık İsmail’in kahvesi var, bu İsmail’in kız kardeşiyle evli zaten, ondan buna enişte diyorlar. Bu yazın ilkbaharına kadar orada çalışıyordu, altı-yedi aydır görmüyorum. Hatta 1 hafta önce İsmail’e ‘Hayri nerede?’ diye sordum. Fatih’te dedi. Vallahi ne yap­tığını bilmiyorum, kamyonet almış dedi. O zaman uyandım, de­mek aynı işi yapmaya başladılar. Bunun kadar araba zulası yapan adam yoktur, iyi zulacıdır. Fatih’te iki tane kaporta, kaynak filan dükkanı vardır. Kendisi çalışmaz. 3-5 tane çocuk işçisi vardır, kal­fası vardır, onlar çalışırlar, iş olduğu zaman bizzat kendisi çalışır. İz­mir işini bu yaptı, Mercedes’te zula işini bu yaptı. O zamanlar Fet­hi Kamil denilen memur arkadaş, şimdi komiser muavinidir. Za­manında pavyonda polislerden dayak yemiş ve bende polis olaca­ğım diyerek, 1968 senesinde polisliğe geçmiş. Muazzam şoförlüğü vardır. Ateşlinin ve Erkan’ın ise şoförlüğü yoktur. Erkan, Fevzi öz vasıtasıyla eroini alıp Ateşliye götürür. Ateşli, Erkan, Fethi götü­rürler. Fethi arabayı kullanır. Arabanın zulasına yerleşir, İstan­bul’dan İzmir’e üçü birlikte giderler. Feribota koyarlar, İngiltere’ye gönderirler ve oradan filan kişi arabayı çeker. Fethi Bitlis’te şarkı­nı yaptı. İstanbul’a getirmeye çok çalıştılar ama olmadı. Herhalde Uşak’ta, İzmir Emniyet Müdürünün yazmış olduğu yazıda, İngiltere’ye giden malı bu üçü buradan İzmir’e götürüyorlardı. Ancak Erkan Şat eroini Fevzi Öz’den temin ediyordu. Erkan Şat’ın, Fevzi Öz’le arası çok çok iyiydi. Erkan Şat şu an Kastelli’nin yanında para taşıyor. Hatta bu sabah buraya geldi. Merak ettim, bir işi olmayınca kolay kolay gelmez. Ateşli de öyle. (Ateşlinin faaliyetleri konusunda, ikinci Şube’den gelme Emniyet Müdür Muavini Mehmet Ağar’ın bilgisi olması gerektiğinden bahsediliyor.)

Bakın ben size şunu söyleyeyim, ihtilal olmuş, Mehmet Ağar Birinci şube Müdür Muavinliğinden İkinci Şube Müdürlüğü’ne atanmıştı. Bir örgüt almıştık, akşam olmuş arkadaşlara öğretiyor­duk, adamı askıya aldık sorguluyoruz Mehmet Ağar da Birinci Şubeci ya biraz da hevesi var. Bu arada kısımda bir de Ermeni olayı vardı. Mahmutpaşa’da bir Ermeni. Ermeniler için Amerika’da açı­lan bir hesaba çok külliyetli miktarda dolar aktaran bu şahıs sor­gulanıyordu. Benim kişisel kanaatim ASALA’ya parayı bu gönde­riyordu. Ve olay üzerinde çalışıyor, bir de örgüt ile uğraşıyorduk. Bunlar bir örgüt, bir kısmı yakalandı. Ele geçen Amerika’daki bir hesap numarasının yırtılması karşılığında 5 milyon nakit teklif et­tiler. Arkadaşlar yok dediler, ancak arkasından bir şey çıkmadı. (Vedat Kumdagezer -Sarı Vedat- İsimli Ermeni asıllı bir şahıstan bahsediliyor) Mali şube, Klas Kuyumcusunun sahibi olan (Varujan Kumdagezer) o adamı yakaladı. 4 senedir halen firar, halen İs­tanbul’da. Geçen duydum altında 280 mercedes araba varmış. Ek­seriye onun bölgesi Yeşilyurt’tur. Ama dükkanı hâlâ Çuharcı Han’da. O Çuharcı Han’da Mehmet Kılıçarslan vardı, onu çok es­kiden tanırım. Cinayetten girdi, çıktı filan. Mehmet Kılıçarslan ta­nıştırdı beni Varujan’la. Önce Vedat diye tanıştırdı, sonradan öğ­rendim Varujan olduğunu. Bunlar İtalya’dan boyuna takılan zincir getiriyorlar. Hatta o sırada samimi söylüyorum, Mehmet Kılıçars­lan dedi ki, Mümin ağabey, bir adam ortağının oğlu ile yeleğinin içinde 15 kg falan altın zincir gönderiyor. Gelen adam Bağcılar’da oturuyor. Yugoslav arabasıyla geliyor. Yugoslav polisi yeleği benden aldı, içini boşalttı, iki saat sonra boş yelekleri verdi diyor. Filan falan… yelek nerede, yeleği de vermedi diyor. Mehmet bu Vedat’ı bana gönderdi, Ateşli o zaman Beykoz’a gitmişti. Ben ekip şefiyim. O za­man bende beyaz bir Mercedes vardı. Metin Ağabey vermişti. O zaman Vedat, ‘Böyle bir durum var ağabey, bunu çıkart’ dedi. ‘Bu adamı hiç olmasa bize boş şeyleri versin, ortağımdır, bize kazık mı attı nedir’ dedi. Tabii ben bu durumu bilmiyordum. Sen polissin adamı al, ufak tefek sorgulama yap dedi. Sana bahşiş 1 milyon lira vereyim dedi. Hatta bir akşam çocuğu Bağcılarda Jandarma Böl­gesinden aldım kışıma getirdim, nedir oğlum dedi. Ortağın oğlu İtalya’dan bana boş şeyler vermiş ve Yugoslav polisi aldı diyecek­sin demiş. Mali Şube bunun ortağının işçisinin üzerinde altın ya­kaladı. Bunun üzerine bir süre kayboldu, bizini işte yattı. Ondan sonra da piyasadan kayboldu. Fakat bir senedir duyuyorum, onun dükkanının üst kısmı vardı. Orada oturduk, çiğ köfte yedik, rakı filan içtik. Ondan sonra arkadaşlardan biri geldi, Varujan filan de­di, sonradan aklıma geldi, ondan sonra anladım Ermeni olduğunu, işte o akşam biz ayrı tarafta soruşturma yapıyoruz, öbür tarafta Cavit Okçuoğulları filan Ermeni soruşturmasını yapıyorlar. Bir ara Mehmet ağabey bizim yanımıza geldi, Ateşli girdi bunun koluna öbür tarafa gittiler, öbür tarafta bir kıyamet ‘Hırsızlar, hırsızlar… Ben hırsızlarla çalışmam’. O zaman da Şube Müdür Muavini Ah­met Şahinalp’di. Biz de bu feryat nedir diye oraya doğru geldik. Bir de baktık Mehmet Ağabey’in bir koluna Ahmet Ateşli, bir koluna Ahmet Şahinalp girmiş. Ahmet Şahinalp ağzını kapatmaya çalışı­yor, halen Mehmet ağabey, ben sizlerle çalışamam diye bağırıyor. Tabii bizim yetkimizin dışında olduğundan aradan yarım saat geç­ti, geçmedi biz ayrıldık. Suçludan bazı bilgiler aldık, dışarıya bas­kıya gitmemiz gerekiyordu. Ben de gitmemiz için Ateşlinin oda­sına girdim, bir girdim ki bir şişe viski açılmış, Ahmet Ateşli, Ah­met Şahinalp, Mehmet Ağar viski içiyorlardı. Ne olduysa ondan sonra oldu. Aslında Mehmet Ağar çok dürüst, çok iyi adamdı. İşte ilk aşıyı vuran o akşam oldu. İlk iğne o akşam yapıldı. Ondan sonra o da Ahmet Ateşliye hitap ederken Ahmet ağabey diye hitap eder­di. Ünal Erkan da Ahmet Ateşliye Ahmet ağabey diye hitap eder. Tek ters düşen kişi Kemal Beydir. Ömer Bey ile geldiği günden be­ri İçli dışlı, canım ciğerimdir. Ahmet Ateşli halen ikinci şubede et­kindir. Şubede bir değiştirme olacağı zaman Ahmet Ateşlinin de­diği olur. Başkomiser ilhan bir zamanlar Komiser Muavini, bizim büro amiriydi. Türkiye’de aşın solcu olarak, bilinçli olarak kimi tanırsanız onun üstündedir o. Bu devirde de duruyor o. Ben bunu Komiser Muavinliğinde Ateşli’ye söyledim. Ahmet ağabey vücu­dumuzda hala solcu kurşunu var, bu adamla ben ekipte çalışıyo­rum. Hani geçinemezlikten değil dedim, bir de Kahramanmaraşlı bir memur vardı, memuriyetten önce Kahramanmaraş’ta ayağın­dan yaralanmış. Biz ekipte neden yaralandın diye sorduk, o da bi­ze düğünde arkadaşlar ateş ederken yaralandım demişti. Meğer sonra duyduk ki, Kahramanmaraş olaylarına bizzat gitmiş, olaylar­da yaralanmış. Ben bunların ikisini Ahmet Ateşli’ye defalarca söy­ledim. Bak dedim bunlar ikisi de aşırı, bunlar bizim kısmımızda ya­ramayan kişiler. Sonradan memurun tayini çıktı. Bizim kısımdan bunu niye göndermiyorsun dedim. Ateşli bu adam İlerde Emniyet amiri olacak, Emniyet Müdürü olacak, icabında Valiliğe kadar çı­kacak. Ağacı yaşken eğsen bir şeyler olur, eğmesen bu memleketin başına çıban olur gider dedi. Bende bir adam kendi kendini eğitir­se bir şey olur, çünkü benim kardeşim, ağabeyim ne olursa olsun aynı durumda bir adamı ne kadar eğitsen zamanında beyni yıkan­mıştır, bitmiştir işi. Bu Türkiye’de en bilinçli solcusundan daha bi­linçli solcudur. Üzerine okumadığı kitap, yazı, makale yoktur. Ka­fası da muazzamdır, zehir gibidir. Hatta Kemal Bey ilk geldiğinde beraber çalışıyorduk. Hatta bazen kendini duyurmak için anons eder, o zaman Kemal Bey şube müdürüydü, bu masa amiriydi. Ke­mal Bey anons ettiği zaman, bu da hemen kendi ekiplerine anons ederdi. Hatta Kemal Bey bir kere bu çocuk ne kadar zeki dedi. Ben de evet kafalıdır, fakat içinin ne olduğunu biliyor musunuz dedim. Nedir dedi, ben de durum bu merkezde dedim. Yapma ya, ben bunu bir inceleyeyim dedi. Sonra ne oldu, ne yapıldı bilmiyo­rum. (Alaattin Çakıcı’dan ve İstanbul polisinin Alaattin Çakıcı’ya karşı diğer yeraltı dünyası ile birlikte hareket edip, ezmeye çalıştık­larından bahsediliyor)

İstanbul Mafya alemi olan bir şehir. Bugün eski maryadan, eski kabadayılardan hiç bir eser kalmamıştır, bitmiştir. Heybetli babası­nın mirasını yiyor. Halen Fevzi Öz gizli mafya, o da Ateşli ile Er­kan’la işler yapıyor, ikisinin direktifleriyle işini yürütüyor ve duy­duğuma göre o da İstanbul’u parsellemeye başlamış. Unkapanı, es­ki halin oraları, çay bahçelerini, oto parkları onun kontrolü altına girmiş diye geçenlerde duydum. Dün akşam biri dedi ki; Fevzi Öz şoförünün katilini bulana 50 milyon mükafat vaat etmiş. Tamam dedim, bu işi o yapmış. Şimdi bir altı aydır içerde, kalemde çalışı­yorum. İstanbul’da altı aydır ne bir cinayet olayına bakıyorum, ne­de ilgileniyorum. Altı aydır olan olaylardan kolay kolay haberim olmuyor. Olayları dışarıdaki arkadaşlardan duyuyorum. Ben Ba­kanlık, Genel müdürlük, Vilayetler arası yazışmaları yapıyorum. Başkada hiç bir şeye karışmıyorum, kabuğuma çekildim. Artık Öy­le bir duruma geldik ki, bunlar bizim şahsi sorunlarımız. İstan­bul’da kurdular bir derebeylik, ben şu Ünal Erkan dönemi kadar derebeylik görmedim. Olmaz bu kadar olmaz. Astığı astık, kestiği kestik. Şimdi ben yan bir adım atmaya korkuyorum. Gerçi emek­liliğimi hakkettim. Şu anda kimseye karşı gelmeye korkuyorum. Hatta tamire gidecek bir ekip otosu, zar zor beni eve daireye geti­rip, götürüyor. Arabada siren vardı, söktüm sireni. İstanbul’un tra­fiği malum, birisi bağırıyor, birisi küfür ediyor. Araba sivil, bende sivilim. Vatandaş gibi gidip, geliyorum ki eskiden olacak, ben şey yapacağım, indim mi aşağıya o şoförün ağzını burnunu kırmadan bırakmazdım. Şimdi düşünüyorum birisine bir karşı gelsem. Kısımda bir ilhan Öken, bir Mustafa Gündoğdu, şubede bir Ömer Tüzel, öbür tarafta bir Mehmet Ağar, bir Ünal Erkan mafya kurmuşlar. Resmen mafya kurmuşlar. Eskiden yeraltı dünyasının lideriydi Ahmet Ateş­li, bugün İstanbul Emniyet Müdürlüğünün lideri Ahmet Ateşli. Ünal Erkan da. Şükrü Balcı’nın bir fonksiyonu olup olmadığını bilemiyorum. Çoktandır Şükrü Balcı ile irtibatım yok, duyduğum kadarıyla o İstanbul’a gidip geliyor. Teksas’ta bir çiftlik kurmuş. Er­menilerle sırtını sağlama bağladı. Oraya gidip, geliyor, rahatı yerinde. Ahmet Ateşli Mafyanın lideriydi. Şimdi İstanbul Emniyeti’nin daha doğrusu Emniyet Müdürünün beyni oldu. Maalesef mafya, polis birleşti. (Kimlerin telefonu dinlendiğinde bazı deliller elde edileceğinden bahsediliyor) Kalkavanların telefonunu dinlerseniz. Ama kaç tane telefonları var, bilmiyorum. 5-6 tane var galiba. (Zi­ya ve Sefer Kalkavan ile Kaptanoğulları’nın otomobillerine mobil taktırdıkları ve uzun mesafeli müsaadesiz telsizler kullandıkların­dan bahsediliyor) Üsküdar’da güzel bir restoran vardır, köprüden çıkıldığında, Anadolu yakasında Bağlar başına dönüldüğünde oto galerisine çıkmadan. O aralarda içerde bir yer olacak. Ünal Bey, Ateşli ve Kalkavanların buluştuğu yerdir burası. Kemal bey ile ça­lışırken bir sefer oraya gittik. Hatta Ünal Beyler Kalkavanlar orada toplandık. İsmini hatırlamıyorum üç sene geçti aradan. Buluşma olarak orada buluşurlar. Bunun haricinde tamamen telefon görüş­meleri yaparlar. Bir de aracı kullanırlar. Mesela Mehmet’in şoförü Necdet’i. Necdet’i çoktan beridir görmüyorum. Hayali ihracat iş­lerini takip ediyordu. Mehmet Ağar’ın, Fevzi Öz’ün 316 bir BMW’si vardı. O olayda alınmıştı. Müdüriyetin önünde 1 ay yattı. 1 ay sonra Mehmet Ağar aldı Necdet’e verdi. Necdet açık yeşil BMW’yi paramparça etti. Mehmet Ağar Necdet’e hiç bir şey söy­lemedi. Fakat Necdet’i Sirkeci’de hiç görmüyorum. Necdet pırlan­ta yüzükler, kolyeler takan yakışıklı bir çocuktu. (Mehmet Ağar’ın kardeşinin Maksim yanındaki Caddebostan Gazinosunu çalıştır­dığı, gazinonun hazineye ait, satışı yasak çim park olduğundan, Ta­yyar Seven’in Set Kemal’e bir 14lü silah sattığını, Set Kemal’in İdris’in yeğeni Nihat’ı vurduğunu, Set Kemal’in ağabeyinin de bir ki­şiyi öldürdüğünü ancak suçun bir kapıcının üzerine yıkıldığından bahsedilmektedir.)

Fevzi Öz, Demirkapı’da, fakat Demirkapı’ya pek gelmezler. Suadiye’de bir yer yaptılar. Ateşli’de bazen oraya takılıyor. Oflunun yeğeni Kurban yakalandı, cezaevinde şimdi. Enis Karaduman si­lahla yakalandı, ancak 10-15 gün yatıp çıktı. Büro amiri İlhan onun yardımcısı İfadeyi silen ve muamelesine bakan Başkomiser Mustafa Gündoğdu, Alaattin Çakıcı da geldi. O da yatmadan çık­tı. Bunlar kışıma gelen bütün şeylerin torbasını alıyor. Ben dikkat ediyorum Önemli işlerde bağlantıyı yapıyorlar. Mustafa Gündoğdu özellikle kendisi yazdırıyor. Bazen daktilonun başına bizzat kendisi oturup yazıyor ve kendisinin yazıp gönderdiği kişiler 15 gün sonra dışarı çıkıyor. (Banker Bako olayında İbrahim Kılıç ve Kasımpaşalı Erdoğan’ın olduğu, Yaşar Keçeli, Hikmet Keçeli, Şeref Keçeli, Er­doğan Aslan ve Cevdet Saral’ın malum kişilerle İrtibatlı oldukla­rından bahsedilmektedir) Ünal Bey’in de Mehmet Ağarın da Ba­ko olayından haberi olmaması mümkün değil. Bunlar Ankara’dan geldi. Ünal Bey daha Önceden İstanbul’a geldi. Başmüdür yardım­cısı olarak, buradan Ankara Emniyet Müdürlüğüne gitti ve Şükrü Balcı gider gitmez İstanbul’a geldi. Arkasındaki kadro Ömer Tü­zel, Cevdet Saral, Sarper Baltacıoğlu başyaverleridir. Sefer Bey Kemal Bey’i aldı şu şekilde; Kemal Bey, Ankara’da İsim yapmış. Onu zaten özellikle Birinci Şube Müdürü olarak getirdi. İstanbul Birinci Şube Müdürü Mete Altan ağır bastı, bu sefer mecburen ikinci Şube Müdürlüğü’ne getirdi. Fakat en sonunda geçen sene Kemal Bey isyanı bastı, o sebepten onlardan koptu. Bir şey söyle­yeyim bir olay yaşadık, Kemal Ağabey Allah’tan İstanbul’da yoktu. Odasında kasası var. Kemal Ağabey’in kasasında kendi evrakları, silahlan var. Ömer Tüzel İkinci Şube Müdürü oldu adamın kasa­sını kırmaya kalktı inanır mısınız. ‘Kasayı açın lan gavatlar’ diyerek memurlara hakaret edip, Kemal Bey’in evraklarını ikinci kattan aşağıya attı. Böyle çirkin olaylar yaşandı. Allah’tan kendisi Anka­ra’daydı. Kemal Beyle atı ay çalıştık. Bir kaç sefer oturup içtik. (Kemal Yazıcıoğlu’nu Alaattin Çakıcıyı himaye ediyor diye hırpa­lamaya çalıştıkları, Melih Kiter’i pasifize ettiklerinden ve Eroinci Baybaşin’in vurduğu İbrahim çalışkan dosyası, Marlon Kemal, Dündar dosyası, Tilki Selim’in öldürülmesi dosyası ve Gündüz Kaptanoğlu’nun ortağının, geminin batırılması olayının dosyaları­nın kaybolduğundan bahsediliyor) 2’nci Şube’de dün saat 12.00 sı­ralarında Başkomiser Mustafa Gündoğdu telaşlı bir şekilde bana geldi. Tilki Selim ve faili meçhul dosyalar nerede dedi. Bende si­zin odanızda dedim. Ya dedi, 86’nın 12’nci ayının olması lazım de­di. 86’nın ikinci faili meçhul dosyası olması lazım o yok, ona bir ba­kar mısın dedi. Ağzından kaçırdı Tilki Selim dosyası dedi. Bende bu işin içinde bir şey var ama dedim, gittim arşivden buldum dos­yayı, fakat Tilki Selim’in dosyası içinde mi değil mi bakmadım. Bi­raz da duyulmasın diye hemen bulup götürüp verdim. Öğle yeme­ğinden geldiğimizde Ömer Üzümcü ve yanında da tanımadığım bir müfettiş ifade alıyordu. Evvelsi gün bir bayanla bir erkek (Nokta dergisinden) Ahmet Gündoğdu’nun odasına gelmişlerdi.(Nokta dergisinin Şükrü Balcı tarafından yönlendirildiği, Dündar olayıyla il­gili olarak İstanbul’da teşkilattan atılan bir şahısla birlikte Şükrü Balcının bazı muhabirlerin Genel Müdür aleyhinde bir şeyler hazır­lamalarını sağladığı, Ahmet ve Ömer Tüzel’in konuya vakıf olduk­ları, Ünal Erkan’ın Nokta dergisi muhabirlerini göndererek Ömer Tüzel’le görüştüğü, Ahmet Ateşli’nin, içinde Dündar Kılıçlama ka­rıştığı birçok cinayet dosyasını kapattığından bahsedilmektedir.)

Başka bir yerde vurulan birinin büfede vuruldu gösterilip, büfe­cinin olayı suçu üstlenmesi olayını, 1982 senesinde dosyaları karıştırırken tesadüfen buldum. (Şükrü Balcının kumarhanelerden pa­ra toplama işlerini ve şoförlüğünü yapan alabros saçlı bir adamdan söz edildiği, ancak bu adamın bir türlü ortaya çıkmadığından bahsedilmektedir) 1982’de Dündar’ların yaptığı bir olayda Ateşli, Hilton’da Dündar’ın bir adamından 500 milyon lira parayı çanta ile Rıdvan’a aldırdı. Fakat bunu Tuncer adında Şarka giden uzun boylu biri bu işi duyuyor. Tuncer, Rıdvan’ın peşine takılıyor. Beline iki tane Smith Wesson alıyor. Rıdvan parayı alıp gelirken Tuncay silahı dayayıp parayı alıyor. Rıdvan kışıma gelip, Ahmet ağabey Tuncer çantayı aldı diyor. Ateşli’de hiç ses seda yok. Aradan 2-3 gün geçtikten sonra Tuncer aynı çantayı Ateşlinin masasına koyu­yor. Buyur çantanı diyor. Bundan sonra Ateşli, Tuncer’i kısımdan atmak istedi. Fakat Tuncer’in adamı olduğundan kısımda kaldı. Sonra Ateşli’nin gücü mü yetmedi, barıştılar mı bilmiyorum.

Hürriyet Gazetesine ya da televizyon da oynamış, 14 yaşlarında bir kız vardı. Bir kaç ay önce kaçırıldı. Geçen gün dilekçesi bana geldi, ikinci bir yazı, telefonlarım tehdit ediliyor diye. Baktım di­lekçede telefon numarası. Ben de halen tehdit ediliyor mu diye eve bir telefon edeyim dedim, ettim. Ve kadın şimdi bana her gün telefon ediyor. O gün çıktı geldi yanıma, bana ne olur bulun kızı­mı dedi. Götürdüm Mustafa Gündoğdu’ya anlattım. Bana ne de­sin; sen bu kadını ne diye çağırdın dedi. Ben çağırmadım dedim. O da bana Ömer Bey özel emir verirse ilgileniriz, dedi. Kadın ha­la telefon açıp, 14 yaşındaki kızım sağ mı diyor. Sağ olduğundan şüpheliyim diyor. Kimse bana kulak asmıyor, bir tek sen dinliyor­sun diyor. Ben de ölmemiştir, ölse muhakkak bizim haberimiz olur diyorum.

Denizden çıkanı cinayet olarak almıyoruz. Ama normal olarak silahla vurulup, atıldıysa o belli oluyor zaten. Kısımda İlhan Bey geldiğinden bu yana kolejli orta ……..şeyi var. Orta K’lıları hep attı­lar, sürdüler. Yeni kolej mezunları geldiler. Şimdi ekip şefleri kolejli. İlhan Bey’in kayınpederinin kızı kaçırılmıştı. 1986 sonbaharında. O olaya biz baktık. Benim tecrübelerimle Aksaray’da evi tespit et­tik. Evin önüne geldik. İlhan Bey’in talimatını bekliyorduk. Saat 11.30 oldu, çocuk içerde, İlhan Bey’in kayınpederi Suriye Devlet Başkanı’na karşı olan bir örgüt lideri, İstanbul’da barınıyor. Bu adamlarla İstanbul’da tanışıyor. Bu adamlar Hataylı, adam da em­lak komisyoncusu, bir daire almak istiyor. Yabancıların mülk edin­mesi yasak olduğundan adam; ‘sorun değil, senin üzerine yapalım kaç para’ diyor. 18 milyon, adam parayı veriyor. Eve girip çıkıyor. Ama aile bunların ailesi o zaman duyduğuma göre adam İlhan’ın kayınvalidesi ile ….neşir oluyor. Adamla ilk tanışan İlhan’ın karısı. İlhan’ın karısıyla haşır neşir. Adam bu sefer evin tapusunu karısının üzerine yapıyor. Adamı evden atmaya çalışıyorlar ve atıyorlar. O zaman paramı verin diyor. Bu sefer bu da adamlarını getiriyor, kız çocuğunu kaçırıyorlar. Fidye durumu bu oluyor. Biz eve baskın yaptık, çocuğu aldım dışarı çıkardım. İlhan Bey geldi ve hiçbir so­nuç olmadı, sonuç yok. Benim söyleyeceklerim bu şekildi. Bunu gazeteler yazdı. Kemal Bey geçen seneden beri, bir-bir buçuk sene­den beri Ankara’da uğraşırken bir ara İstanbul kadrosu gidiyordu diye gazeteler yazdı.

Bayan Özal’ın parmağında 45 milyonluk yüzükle, ben geldim, hatta gazete de hangi Emniyet Müdürü taktı bunu filan diye, bun­ları yapan Mehmet Ağar ile Ünal Bey’dir. 45 milyonluk yüzüğü iki­si aldı, Bayan Özal’a taktılar. Tabii kuyumculara özel yaptırdılar. Aslında 45 milyonluk değil, 150-200 bin liralık yüzüktü. Ben Ke­mal Bey’e üzülüyorum, hakikaten çok değerli bir insan. Burada ki dedikodular, şeyler Alaattin Çakıcıyı saklamışız, müdafaa etmişiz onun için harcanmış. Esasında Alaattin Çakıcı olayının üstüne gidilmesi diğer olayların kapatılması içindir. Mehmet Ağar ve Ünal Erkan, diğer olayları kapatması için Ömer Tüzele talimat verdiler. Alaattin Çakıcı nefes alırken alacaksınız, tedirgin ede­ceksiniz dediler. Bundan 20-25 gün önce Alaattin’in adamların­dan duydum, Alaattin’in yeğeni Asım’ın dükkanına ateş etti ya bize geldi, ifadesinde sarhoştum, Bağdat Caddesi’nde ateş ediyor­dum, dükkana kurşun isabet etti dedi. Koskoca Bağdat caddesin­de Asım Ekren’in dükkanına geldi kurşun. Ben daha önce Asım ile Turan Çevik’in bir hayali İhracat işini duydum.

(Özal Ailesini İstanbul polisinin yıprattığı ve biçimsiz insanları bu ailenin yakınına soktuğu, basın yoluyla da bu konulan istismar ettiği, sözde koruma verdikleri, halbuki korumanın aileyi koruyacağına, zarar verdiği hususları konuşuluyor.) Zeynep Özal’ın yanında Meh­met Ağar’ın koruması vardı. 15 gün de ben çalıştım. Kemal Bey Amerika’ya gitmişti. Kızı o zaman bekardı (Zeynep Özal), 15 gün ben taşıdım. Alaattin Çakıcı ile Mehmet Ağar’ın bir ara araları iyi­ydi. Hayali ihracat konusunda ters düşme durumu oldu. Bir bağlantıları mutlaka var. Ve Asım’ın dükkânına ateş edilmesi, hepsinin bir­birine bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum. Şunu söyleyeyim, Ah­met Ateşli en ufak bir şeyde her ne kadar beni müdafaa etmeye git­se de, üstümde casusları var. Benim kısımda. Şu anda İstanbul’da duruyorum, ama İstanbul’da güveneceğim tek bir Allah’ın kulu yok. Onun içinde dedim ya altı aydır kaleme geçtim. 20 senelik meslek hayatımda İstanbul’dayım., ben böyle şekil görmedim.

Şükrü Balcı, Ahmet Ateşli ile başka diyalog içersinde çalışırdı. Ama bunlar başmüdür, başta şube müdürleri, diğer şube müdür­leri, kısım amirleri kurmuşlar tezgâhı, herkes masonların toplantı­sında, bir torba çıkarmış, ihtiyacı olan torbadan alırmış. İhtiyacı olmayan torbaya koyarmış. Onun için İstanbul Emniyet Teşkila­tında bir torba dolaşıyor. Yalnız bu torba gayrimeşru bir torba, elini torbaya atıyor, hepsini cebine koyuyor. Akün Oteli var, sahibi Ela­zığlıdır. Ama çok dürüst adamdır, ilk Anap Eminönü ilçesi Teşki­latını kuran. Siyasetle pek uğraşmaz. Muazzam oteli vardır. Geliri gayet iyidir. Bir senedir yanma gidemiyorum. Bana, bütün müdür­ler benim yanıma gelir dedi, onun orada atış yeri varmış, orada atış filan yaparlarmış.

(Akün Otelinde kadın satan, Mehmet Ağar’ın adamı Adanalı birinden, Eminönü Emniyet Amiri Haluk kanalıyla para toplatıl­masından bahsediliyor) Laleli’deki bütün otelleri randevu evi yap­tılar. Her otelde kadın satılıyor. (Laleli’deki kadın satışının İstanbul Emniyetine her ay 70-75 milyon civarında nakit para getirdiğin­den, birbirlerine düşman olmanın nedeninin de bu olduğundan, Ahmet Ateşlinin adresi ve gittiği yerlerden söz ediliyor.) Ahmet Ateşli Suadiye’de oturur, telefon numarası……’dır. Ateşli Karaköy’de Kalkavan’ların yazıhanesine gider. Bir de bir kahve vardır, Rizelilerin kahvesi, oyun oynamaya oraya gider. Karşıda Suadi­ye’de deniz kenarında bir kulüp vardır, oraya da uğrar (Serki Doryan), Caddebostan’daki Adiye Otel’e de gider.

(Alaattin Çakıcının adamlarının Suadiye Otelinde birini vur­duklarından bahsediliyor) Bizim telefonlar (Mümin Mandil’e ait) kısmın direkt telefonları………..’dur. 20 seneden beri o kadar dere­beylik gördük ama ben bu kadar görmedim. Beş sene Ahmet Ateş­li ile beraber çalıştım. Sabah 08.00, en erken 24.00’te bırakırım. Bazen gece 01.00, 05.00’te bırakıp tekrar sabah aldığım olurdu. Maalesef İstanbul yeraltı dünyasının beyni, bu Ahmet Ateşli, şim­di İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün beyni. (THKP-C İstanbul so­rumlusu Haldun Yeşil ve Zihni İpek’in ortaklığı ile Zihni İpek’le,
Ahmet Ateşlinin ortaklığından ve Sarper Baltacıoğlu’nun alına­cağı lafı çıkması üzerine, bugünlerde çok uyuşturucu yakalanma­sından söz ediliyor.)

Kalkavan’ın eskiden yaptığı işi, dışarıdan hurda gemi, yani çü­rüyen gemiyi alıp Balat’ta tersane gibi bir şeyi vardı. Orada gemiyi parçalar, saçlarını, bakırlarını ayrı ayrı satardı. Ne zaman ki Ahmet Ateşli onların akıl hocası oldu, Şadan Kalkavan’ın en aşağı 8-10 tane gemisi var ve bunlar bir anda oldu. Akıl hocası Ahmet Ateş­li olursa niye olmasın? Kalkıp ta gemileri kontrol eden kaç tane ge­mimiz var. Bir tane kaçakçılardan kalma bir sürat motoru vardı. Her tarafa yetişebiliyordu, durup dururken nasıl yanar, niçin yan­dı? Bağlı olduğu iskelede yandı, şimdi iki tane teknesi var, saatte 7 mil mi, 8 mil mi yapıyor, onlarla kimi takip edeceksin.”  62

Eski İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı

Şükrü Balcı’yı kollayan “görünen” güçlerin başında zamanın İs­tanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ, İstanbul Valisi Nev­zat Ayaz ve MİT Bölge Başkanı Nuri Gündeş vardı. İlerideki yıl­larda aralarında sıkı bir dayanışma olan bu ekibin mensuplarının isimleri çeşitli olaylarla birlikte anılacaktı. Zamanın İstanbul Valisi Nevzat Ayaz, Şükrü Balcı’nın sınıf arkadaşıydı. Lise tahsilini Polis kolejinde yapmış, Ankara Hukuk Fakültesinden 1953-1954 ders yılında mezun olmuştu. İlk                                           

62- Eski MİT’in Kontrterör Daire Başkanı. Mehmet Eymür’ün www.atin.org sitesinden

olarak Emniyet Genel Müdürlüğü 3. ve 4. Şube Müdürlüklerinde Komiser Muavini ve Komiser olarak gö­rev yapmış, askerlik sonrası 1956 yılında Ankara Emniyet Müdürlüğü 1. Şube Müdürlüğünde Komiser ve Başkomiser olarak çalış­mıştı. 07.12.1979-18.01.1988 tarihleri arasında İstanbul Valisi ola­rak görev yapan Ayaz, yolsuzlukları ile ünlü Şükrü Balcıya verdi­ği desteği, ilerideki yıllarda Balcının veliahdı Mehmet Ağara ve­rerek devam ettirdi. Başarı için, terörle mücadele etmiş olmak yeterliydi. Yolsuzluk yapmak, silah ve uyuşturucu kaçakçılarınla or­tak olmak, rüşvet almak gibi ‘basit beşeri zaafların’ bu başarıya menfi etkisi olamazdı… Evrenin “Üstün Başarı Belgesi”, Şükrü Balcı için “sen yolsuzluklara devam et, biz arkandayız” teminatı ni­teliğindeydi. Şükrü Balcı talimatı aksatmadı ve ilerideki günlerde yolsuzluklarına yenilerini ekledi. O günkü bu sakat zihniyet bu gün de aynen devam ediyor; Kanunsuzluklara, yolsuzluklara en güzel örtü: “Terörle mücadele ettim, ne yaptımsa vatan için” zihniyeti.

Kaçakçılarla mücadele etmesi gerekenler onlarla ortak olunca, daha Önce ağırlıklı olarak transit noktası olan Türkiye de yeni bir uyuşturucu pazarı haline gelmişti. Özellikle İstanbul’da uyuşturucu kullanımı artmış, zehirlenme lise talebelerine kadar sıçramış, üst üste Ölüm olayları meydana gelmişti. 25 Aralık 1982’de, son gün­lerde ortaya çıkan eroin olaylarıyla ilgili olarak İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı İstanbul’daki liselerin müdür ve yöneticileriy­le bir toplantı yaptı. Balcı, 05 Haziran 1983’de de Yankı Dergisinin sorularım yanıtlarken, ‘Alınan önlemlerle uyuşturucu madde ka­çakçılarının artık Türkiye’yi kullanamadıklarını’ belirti yordu. Ka­çakçıların ortağı Balcı, hamasi sözlerle İkili rolünü oynamaya çalı­şıyordu. ‘Alınan önlemlerle uyuşturucu madde kaçakçılarının ar­tık Türkiye’yi kullanamadıklarını’ hususu doğru değildi. Türki­ye’nin halen de uyuşturucu ve silah kaçakçıları için önemli bir üs olma görevine devam ettiği bilinen bir gerçek. Zaten tedbir filan da alındığı yoktu. Ünlü kaçakçıların zaman zaman gözaltına alınıp s alım vermeleri, yeni ortaklıkların, yeni organizasyonların kurul­ması dışında göz boyamak tan öteye bir işe yaramıyordu. Tanınmış uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Baybaşin, ‘Balcı ve Ağar ile beraber uyuşturucu kaçakçılığı yaptıklarını, bu nedenle de Emniyet tara­fından korunduğunu, kendisine diplomatik pasaport temin ettik­lerini’ söylerken, insan ister istemez bunun bir iftira olabileceğini, zarar vermek için kasıtlı söylenebileceğini düşünüyordu. Bu belki Mehmet Ağar için geçerli olabilirdi ama Şükrü Balcı zaten artık yaşamıyordu. Ona iftira atmanın Baybaşin açısından bir artısı ola­mazdı. Kaldı ki, Balcının bu işlerin içinde olduğu, devletin resmi belgeleri ile sabitti. Tanınmış kaçakçılardan Nizamettin Aytemiz’in 26 Aralık 1980 tarihinde, 9/2 numaralı Tuncay Mataracı komisyonunun alt komisyonuna, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nda özel bir odada verdiği ifade tutanağındaki İstanbul Emni­yet Müdürü Şükrü Balcı ile ilgili bilgiler bile, Balcının nasıl orga­nize bir şebeke içinde yer aldığını yeterince gösteriyordu. Osman İmamoğlu gibi birçok kaçakçı, ifadelerinde Şükrü Balâ’nın faali­yetlerinden bahsediyorlardı. Şöyle diyordu Osman İmamoğlu ifa­desinde; ‘Şükrü Balcının birinci derecede kuryesi, halen İstan­bul’da olduğunu bildiğim Başkomiser Öktem Tatoğlu’dur. Bu şahıs Şükrü Balcı Müdür Muavini İken Mali Şube’de Gümrük Grup Amiri idi ve Şükrü Balcı Emniyet Müdürü olduğunda da Öktem Tatoğlu Mali Şube Müdür Muavini idi. Bu Öktem Tatoğlu, şu kaçakçılarla irtibat kurup, kaçakçılardan aldığı rüşvetin büyük bir kısmını Şükrü Balcıya, diğer az miktardaki bir kısmını da mahiyetinde çalışan görevlilere taksim eder. İrtibat kurduğu İstan­bul’daki kaçakçılar şunlardır: Ahmet Tombul, Örfi (Urfi) Çetinkaya, Mustafa Yücel, Sadi Başkan, Yaşar Yamak, Sabri Uğurlu, Hik­met Sevcan’ diyordu.

Görüldüğü gibi bazı isimler günümüzde de geçerli. “Matador” operasyonunun ünlü ismi Urfi Çetinkaya o günlerden bu günlere kadar faaliyetini devam ettirenlerden. Zira sistemi kuranlar ve onu devralanlar, sistemi aynen, hatta her geçen gün daha da geliştire­rek devam ettirmekte, bu gibi belgelerden yüzlercesi İse devletin arşivlerinde durmaktadır. Kenan Evren Madalyalı, vali kadrolu İs­tanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı, 3 Mayıs 1983’te Büyükelçi­lik Güvenlik Müsteşarı olarak ABD’ye atanana kadar İstanbul Emniyetinin başında kaldı. Şükrü Balcı’yı kollayanlar, onu terör­den korumak için Washington Büyükelçiliğinde yeni bir kadro ya­ratmışlardı. Şükrü Balcı ABD’de iken yeraltı dünyasına yönelik bir dizi operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlar sırasında Şükrü Bal­cının İstanbul Emniyet Müdürlüğü sırasında, özellikle döviz ve il­legal para transferi yapan Musevi asıllı Türk vatandaşlarını tehdit­le ve görevini kötüye kullanarak haraca bağladığı ve büyük mik­tarda paralar aldığı ortaya çıktı. O tarihlerde yurt dışına çıkanlara çok az döviz verildiğinden, paralı kişiler bu yolla paralarını yurtdı­şına çıkarıyorlardı. Ortakları kanalıyla İstanbul’daki bütün illegal faaliyetlerden haberdar olan Balcı açığı yakalamıştı. Ülkenin eko­nomisinin bozuk olması, döviz sıkıntısı çekilmesi onun umurunda değildi. Bu işten de payını almalıydı. Şükrü Balcı bu organizasyonda “Gazinocular Kralı” diye adlandırılan ve yeraltı dünyası ile yerüstü arasındaki ilişkileri götüren Fahrettin Aslan’ı kullanmıştı. Korku neticesinde bir kısmı Türkiye dışına kaçan ve tehditle “sıkıştırılan Yahudiler” arasında İshak Lodrik de vardı. Lodrik’in ortağı tanın­mış iş adamı Raif Dinçkök idi. Lodrik, diğer Yahudiler üzerinde baskı kurmak, onlara haber yollamak ve paraları toplamakla görevlendirilmişti.

Fahrettin Aslan İstanbul polisine yabancı bir isim değildi, İstanbul Asayiş Şubesinde kalınca bir dosyası vardı. Küçük yaşlarda homoseksüellikten, daha sonraki yıllarda ise randevu evi işletmek, fuhuş gibi nedenlerle çeşitli kereler gözaltına alınmıştı. Bilahare Gazinoculuğa başladı ve ‘Gazinocular Kralı” lakabını aldı. O artık güçlü kişilere yaptığı servisler ve yerüstü İle yeraltı arasındaki ara­cılığı sayesinde cemiyette saygın bir yer elde etmiş ve “Fahrettin Bey” diye anılıyordu. Saygın kişi olunca İstanbul Emniyeti’ndeki dosyası da kayboluverdi… Yeraltı dünyasının kuryesi ‘Gazinocular Kralı’ Fahrettin Aslan, Adnan Menderes zamanından beri bu ko­nularda yürüttüğü faaliyetlerle hayli deneyim kazanmıştı: “Mende­res’e milletvekillerinin özel yaşantısıyla ilgili bilgi aktaran ve dosya­lar hazırlayan kişilerin başında ilginçtir bir gizli servis elemanı gel­mez. Bu bilgileri toplayanların başındaki kişi dönemin İstanbul Va­lisi Fahrettin Kerim Gökay’dır. O zamanlar “Tıfıl” bir gazinocu olan Fahrettin Aslan, milletvekillerinin gece yaşamıyla ilgili bilgiler der­ler, toplar, dosyasını oluşturur ve “Mini Mini Vali” Gökay’a iletir. Karşılığında da ayrıcalıklar elde eder. Gökay da bu dosyalan Men­deres’e gönderir. Hangi milletvekili nerede, kiminle yatmış, ne ya­pıyor, ne konuşuyor, ne iş yapıyor gibi bilgilerin bulunduğu dosya­lar, Menderes’in elinde birer susturucu olarak kullanılır.”

Şükrü Balcının Musevi asıllı Türk vatandaşlarından haraç alınması ile ilgili organizasyonunu, o tarihlerde gözaltına alınan yeraltı dünyasının ünlü ismi Dündar Kılıç sorgusu sırasında anlat­mıştı. Dündar Kılıç, Fahrettin Aslan ve Hüseyin Cevahiroğlu’nun (Oflu Hüseyin) sahibi oldukları Maçka’daki Kadınlar Kulübü’nde kumar oynanmasına izin verilmesi karşılığında İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’ya ortakların ayda birer milyon rüşvet verdi­ği öne sürülüyordu. Kılıç, “Şükrü Balcı ile Fahrettin Aslan gayrı müslimleri korkutarak 2 milyar lira topladılar. Fahrettin Aslan İs­tanbul’daki bazı kumarhaneler ile randevuevlerinden haraç topla­yıp Şükrü Balcıya veriyordu. Şükrü Balcı bu paralarla Amerika’da bir çiftlik aldı. 12 Eylül İhtilali’nden yaklaşık bir yıl sonra, yani 1981 ‘in sonlarına doğru. Fahrettin Aslan bütün Yahudileri, Erme­nileri çağırıp, ‘Hepinizi toplayacaklar, fakat bu parayı ödemeniz halinde sizi serbest bıraktırırım’ dedi. Benim Faruk diye bir arka­daşım var, Harbiye’de özellikle Yahudilerin geldiği bir kulübü var. Fahrettin de bu kulübe ortaktı. Yahudiler bu olaydan sonra kulü­bü terk etmişler.” diyordu. Bu olayla ve Dündar Kılıç ile birlikte bir Suudi Arabistan heyetine 150 gram kokain verdikleri iddiası ile aranan Fahrettin Aslan o tarihlerde yurt dışına kaçmıştı. 5 Nisan 1984 günü Paris’te yakalanarak yurda getirildi. 28 Haziran 1984’de Fahrettin Aslan ve Hüseyin Cevahiroğlu “rüşvet” suçuyla tutuk­landı. Fahrettin ASLAN’la ilgili soruşturma sürerken Şükrü BALCl’nın gayri müslimlerden baskı suretiyle para toplama işinde adı geçen İstanbul Valisi Nevzat Ayaz, Fahrettin ASLAN’a plaket ve­rerek Gazinocular Kralı’nı ödüllendiriyor, kamuoyuna açıkça “bi­zim himayemizde” mesajı veriliyordu.

Nevzat Ayaz’ın ismi ilerideki yıllarda da yolsuzluk konularında yer aldı. 1993’de Milli Savunma Bakanı Nevzat Ayaz’ın rüşvet teklif etmekle suçladığı işadamı Atilla Özçelik, Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak bakanı ispata çağırıyor. “Bakanın birçok açığı elimde, istifa etmesine kadar mücadele edeceğim” diyordu. Aynı tarihlerde CHP Gen. Sekr. Yrd. Mehmet Sevigen verdiği önerge­de, MSB Nevzat Ayaz’ın eşinin Başak Danışmanlık şirketine or­tak olduğunu ve bu şirketin işe adam yerleştirme ve ihalelerle uğ­raştığını öne sürüyordu. Lodrik’in ortağı Raif Dinçkök AKSU, Akmerkez, Dinarsu, AKSA, AK-PA gibi dev tesislerin sahibiydi. Tekstil’in sahibiydi. AK-PA Şirketinin yönetim kurulunda kendi­sinin dışında Ömer Dinçkök, İshak Lodrik, Necdet Çolpan, As­lan Badi ve Orhan Keçeli vardı. Ömer Dinçkök Fenerbahçe Spor Kulübü üyesi olup eski yönetimlerde görev almış, Orhan Keçeli DYP İstanbul eski II Başkanı ve Fenerbahçe Spor Kulübü basın sözcüsüydü.

Şükrü Balcı tarafından tehditle paraları gasp edilen Dinçkök’ler Balcı’nın veliahdı Mehmet Ağar ile yakın dosttu. Mehmet Ağar’ın oğlunun ABD’de tahsil masraflarının Raif Dinçkök tarafından ödendiği, Ağar’ın kardeşinin de bir süre Dinçkök’lerin mallarını açıktan pazarladığı, Ağar’ın yakın çevresi tarafından söyleniyor­du. İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın Musevi vatandaş­lardan tehditle para tahsil etmesi olayında, Ali Raif Dinçkök, İsak Lodrik ve diğer Musevilerin ifadelerine başvuruldu. Neticede hep­si ifadelerinde olayı olduğu gibi anlattılar. Ancak olay mahkeme safhasına gelince işler değişti. Mahkeme davayı “gasp ve zor kullanma, organize bir suç faaliyeti ” olarak ele almadı ve dava “rüş­vet alıp vermekten” açıldı. Bu durumda Türk ceza kanunlarına gö­re rüşvet veren de alan kadar suçlu durumuna düşüyordu. Bunun üzerine Lodrik ve Dinçkök ve diğerleri daha evvel verdikleri ifadelerinden dönüş yaptılar. Neticede Şükrü Balcı da delil yetersizliğinden beraat etti. 15 Ocak 1984’de zamanın Adalet Bakanı Ne­cat Eldem, TBMM’de bağımsız milletvekili Rüştü Şardağ’ın sözlü soru önergesini yanıtlayarak, ‘İstanbul Emniyet eski Müdürü Şükrü Balcı hakkında 2 adli, biri idari görevle ilgili olan 3 ayrı eylem ne­deniyle soruşturmalara başlandığını’ söyledi. Bakan Necat Eldem, 06 Kasım 1984’de yaptığı açıklamada ise, İstanbul Eski Emniyet Müdürü Şükrü Balcı hakkında soruşturma yapılabilmesine izin ve­rilmesi konusunda, bakanlık incelemesinin sürdüğünü, ‘Şükrü Balcı’nın idari mi yoksa adli suçlu mu olduğunun araştırıldığını’ söyledi. Şükrü Balcı, 10 Kasım 1984’de fezlekede Türkiye’de olma­dığı için “arananlar” kısmında gözükürken ABD’den yurda döndü ve ‘Hesap vermeye hazır olduğunu’ söyledi.

Bu arada 2 Aralık 1984’de Genelkurmay Başkanı Org. Nurettin Ersin’in Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ndeki yerini almak için, görevin­den istifa etmesi üzerine Org. Necdet Üruğ Genelkurmay Başkanlı­ğına getirildi. Necdet Üruğ’un Genelkurmay Başkanlığına gelmesi, yolsuzlukları aleniyet kazanmış olan Şükrü Balcı’nın beraatine büyük katkı sağladı. 22 Ocak 1985’de İstanbul Emniyet eski Mü­dürü Şükrü Balcı hakkında, ‘İrtikap ve rüşvet almak’ savıyla dava açıldı. Aralık 1985’de Şükrü Balcı, Dündar Kılıç ve diğer kaçakçı­larla ilgili soruşturmalar sırasında aleyhlerine ifade verdiği ve ta­nıklık yaptığı nedeniyle hedef haline gelen Tarık Ümit, Bebek Park Gazinosu çıkışında Dündar Kılıç’ın yönlendirdiği silahlı bir saldırı sonucu vurularak ağır yaralandı. 17 Mart 1986’da rüşvet davasın­da yargılanan eski İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı, Dündar Kılıç, Fahrettin Aslan ve Hüseyin Cevahir oğlunun İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davada, duruşmalar­dan vareste tutulmalarına karar verildi. Şükrü Balcı, 1986’da aley­hinde açılan davadan beraat etti, 8 Aralık 1989’da “Ben Tarihim Bay Başkan” adlı kitabın yazan, gazeteci Erbil Tuşalp ile yayıncısı Ahmet Küflü haklarında tazminat davası açtı. Ayrıca, kitabın sa­tışının yasaklanması ve yeni baskılarının önlenmesi için de mahke­meden ihtiyati tedbir karan verilmesini istedi. Balcı, 6 Mayıs 1993’te ABD’de öldü. İsmi, kanunları koruyacak tertemiz, idealist polisleri yetiştiren İstanbul’daki Şükrü Balcı Polis Meslek Okulu’nda yaşıyor. Onun ölümü üzerine veliahdı Mehmet Ağar tahta çıktı. Yeraltı dünyasının yükselme devri başlamıştı.. 63

16 Mayıs 1981’de Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, İs­tanbul Kalender Orduevi’nde düzenlenen bir törenle, İstanbul Em­niyetinin şaibeli Müdürü Şükrü Balcıyı çalışmalarındaki başarıdan dolayı ‘Üstün Başarı Belgesi’ ile ödüllendiriyor. Devletin bekası için herhalde. Göz Dağı, Siyaset-Mafya-Devlet elamanları ile (biliyorlar veya bilmiyorlar) nasıl sıkı fıkı çalışıyor. Rahmetli Uğur Mumcunun son yazısı olan Zeyilname’yi (ileriki sayfalarda) okuyunca daha iyi anla­yacaksınız. Durum böyle olunca da devlet içinde çöreklenmiş Göz Dağı, suikastlerini yapmaya devam ediyor.

Göz Dağının Suikastları ve Tacizleri

 

10 Kasım 1938 günü başlamasıyla biliniyor artık. Başarılı in­sanlar Göz Dağının emellerine engel olmaktadır.

27 Mayıs 1980 günü, Gümrük ve Tekel Bakanı, Gün Sazak o günkü rüşvet ve yolsuzluğu tamamen ortadan kaldırdığı için Göz Dağı’nın örgütleri tarafından öldürüldü.

31 Ocak 1990 günü, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu Prof. Dr. Muammer Aksoy evinin önünde suikaste kurban gitti.

7 Mart 1990 günü, Hürriyet Gazetesi Gen. Yay. Müd. Çetin Emeç, Arabasında suikaste kurban gitti.

6 Eylül 1990 günü, Yazar Turan Dursun öldürüldü. 26 Eylül 1990 günü, MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abbas arabasının içinde çapraz ateşe tutularak öldürüldü. 6 Ekim 1990 günü, Kadın aydınlarımızdan Prof. Dr. Bahriye Üçok bombalı suikaste uğraya­rak yaşamını yitirdi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğre­tim Üyesi ve eski milletvekili Doçent Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990’da Ankara’daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştiri­len bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi. Üçok suikastı yıl­larca karanlıkta kaldı. Ve Mayıs 2000’de Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili Umut Operasyonu başlatıldı. Ankara’da yakalanan ve kendi­lerine “Kudüs

                                              

63- Eski MİTin Kontrterör Daire Başkanı, Mehmet Eymür’ün www.atin.org sitesinden

komandoları” adını veren sanıkların sorgulanması sonucu, Üçok’a yönelik olay da aydınlatıldı! “Tekin” kod adlı Fer-han Özmen’in parmak izi, Üçok’a gönderilen bombalı pakette tes­pit edilen parmak iziyle örtüşüyordu. Üçok’un hayatına mal olan bombalı paket İstanbul’da Ekspres Kargo’nun Perşembe Pazarı Şu-besi’nden postalanmıştı. Paketi teslim alan isim ise Gülay Calap adlı bir kargo görevlisiydi. O günlerde “Kargocu kız” olarak anılan 1970 doğumlu Gülay Calap, Doçent Üçok gibi Trabzon doğumluydu ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okuyordu, ifadesin­de paketi getirenlerin eşgallerini verdi, robot resimler çizildi. Ardın­dan kayıplara karıştı. Yıllar sonra, 16 Ocak 1994 günü ise İzmir’de Türkiye Devrimci Halk Partisi İzmir sorumlusu olarak gözaltına alındı. Örgütün PKK’nın bir yan kuruluşu olduğu öne sürülüyor­du. Mahkeme, Calap’ı 22 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı. Umut Operasyonu davasında yargılanarak mahkum olan sanıkların da­vaları, ne hikmetse Yargıtay tarafından “Calap’ın mahkemede ta­nık olarak dinlenmemesi” nedeniyle bozuldu. Sonra o da mahke­meye getirildi ama sanık sandalyesinde oturan kişileri teşhis ede­medi. Paketi teslim eden kişiden telefon numarası alırken yüzüne bakmıştı. “Orta boylu, ince bıyıklı bir kişi” diye hatırlıyordu ama “Paketi veren kişiyi bugün yakalayıp getirseler, o şahıs demem mümkün değil” diyordu, işte bir zamanlar “Üçok suikastinin kilit ismi” denilen, sonra ortadan kaybolan ve ardından PKK ile bağ­lantılı bir örgüt nedeniyle hapse mahkum olup 12 yıl yattıktan sonra serbest kalan “kargocu kız” bugün nerede dersiniz? Gülay Calap, DTP’nin 8 Kasım 2007 günü yapılan kongresinde, önce Parti Meclisine, sonra MYK’ya seçildi. Şimdi ise DTP Genel Başkan Yardımcısı… Üçok suikastindeki “kargocu kız” tam 17 yıl sonra DTP kongresinden çıktı. Hem de partinin yöneticisi ola­rak… Ülkeyi karıştırmak için sağ, sol, tarikat, vakıflar, siyasi par­tiler, dernekler fark etmiyor her tarafa kolları uzanıyor bir ahta­pot gibi…

9 Ocak 1991 günü, Emekli Yarbay Ata Burcu silahlı saldın son­rası hayatını kaybetti. 30 Ocak 1991 günü, Emekti Korgeneral Hu­lusi Sayın, Başbakanlı Güvenlik Danışmanlığına getirildiği günlerde evinin önünde silahlı saldırı sonrası hayatını kaybetti.

Emniyet Genel Müdürümüz Necati Bilican da “Korumaları o gün izinliydi” açıklamışını yapıyor.

7 Nisan 1991 günü, Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, evine gelen ziyaretçiler tarafından silahlı saldırı sonrası hayatını kaybetti. Bu generalimiz çok önemli açıklamasını eski bir deniz subayı olan Erol Mütercimler’e 26 Nisan 1988 tarihinde “Türki­ye’de Ergenekon ismiyle bir yapılanma var. Ben de üyesiyim. Ergenekon bütün kurumların üstündedir.” demesi ne oluyor?

Bütün kurumların üstünde olmadığı 3 yıl sonra biliniyor. Bu mesajı da öldürerek veriyorlar.

23 Mayıs 1991 günü, Emekli İsmail Selen, kendi işyerinde si­lahlı saldırı sonrası hayatını kaybetti.

Diyarbakır Asayiş Bölgesi Komutanı Korgeneral I. Selen, Terö­rün eriştiği boyutlar çok ciddi ve kimler tarafından yapıldığını an­latan bir brifing verince, Genelkurmay Başkanı olan N. Torumtay onunla aynı fikirden olmadığını görevden alarak belirtiyor. Genel­kurmay Başkanımız da 3 Aralık 1990 günü kendisi istifa ediyor.

Rahmetli, birilerinin gözüne çomak sokmuş demek ki.

23 Mayıs 1991 günü, Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, makam otosunda silahlı saldın sonrası yaralanıp hastaneye kaldırılıyor, hayati tehlikeyi atlatmasına rağmen hayatını kaybediyor!

Faili olarak yakalanan Adnan Temiz dava sürerken cezaevinde öldürülüyor.

13 Ekim 1991 günü, MİT Müsteşarlığı yapan Emekli Orgene­ral Adnan Ersöz, evine gelen 3 kişi ziyaretçiydi, silahlı saldırı son­rası hayatını kaybetti. 2 Aralık 1991 günü, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş, İstanbul Hasdal’daki 26. Tugayı denetle­me sırasında içilecek kahvede siyanür bulunuyor. Açıklanmayan ise kahveden başka yemeklerde ve her yere bulaşmış olması. He­defleri sadece Genelkurmay başkanı değil, yemek yiyecek bütün komutanlar.

9 Ocak 1992 günü, ABD av önleme uçakları, Türk hava sahası içersinde, T.C tarafından izin verilmiş başka ülke uçaklarına taciz edilerek geçişi engellenmiştir. (Cezayir C-130 olayı) 10

Ocak 1992 günü, MCC (Askeri Koordinasyon Komitesi) he­likopterleri ırak içlerine yardım malzemesi adı altında bir şeyler bırakırken, T.C. haberi ve izni olmadan sınırlar ihlal edilip Türk tarafına da daha evvel olduğu gibi malzeme bırakmışlarıdır.

15 Ocak 1992 günü, Gaziantep’e gitmekte olan Türk Hava Ku­rumunun sivil uçağına taciz edilmiştir.

24 Ocak 1992 günü, Diyarbakır ilimize inen bir ABD uçağı, uçuş kulesinin uyanlarını dinlemeyerek, pisti de terk etmeyip ku­ralları ne cesaretle ihlal etmektedir.

2 Mayıs 1992 günü, ABD SAR helikopteri içinde Türk göz­lemcisinin uyarısına rağmen ekili bir araziye inerek şahıs malına nasıl zarar verebilmektedir.

12 Temmuz 1992 günü, İngiliz Jaguar uçakları kendilerine ve­rilen rota dışına çıkarak, Türk uçaklarının bulunduğu bölgeye gi­rerek taciz ve kuralları ihlal edip, bu aykırı davranışları nasıl yap­maktalar.

22 Temmuz 1992 günü, Oramiral Kemal Kaycan’ın evine gelen ziyaretçiler sonucu öldürüldü. MİT Müsteşarımızda Korgeneral Teoman Koman “Suikasti biliyorduk.” dedi.

7 Ağustos 1992 günü, İncirlik Birleşik Görev Kuvveti Komu­tanlığı sanki başka ülkedeymiş gibi Gen. Kur. Başkanlığından izin almadan, Yurt dışından gelen sivil ve askeri makamlarca ziyaret edilmektedir. (Özel Harp Birlikleri mi acaba?)

2 Ekim 1992 günü, Türk Deniz Kuvvetlerine ait Muhribimiz MUAVENET, NATO Tatbikatı ara safhası bittikten sonra, ABD savaş gemisi SARATOGA’dan atılan iki adet Sea Sparrow gü­dümlü füze İle vurularak 5 askerimizi şehit etmişler, 11 askerimiz yaralı ve gemimiz tahrip edilmiş. Adına da hemen NATO Komu­tanı kaza demiştir. Kaza demek bilmeden, yanlışlar neticesinde ya­pılan üzücü bir eylemdir. Bu füzeler eğitim durduktan sonra ateş­lenmiş, ateşlenmeden evvel birçok kontrolden geçmesi lazım bu kontroller yapılmadan ateşlenemez, kontrolleri yapan da bir kişi değil, en az 3 ve 4 kişinin emniyetinde bu nasıl kaza..

17 Aralık 1992 günü, Jan. Gen. Komutanı Org. Eşref Bitlis Paşa’nın helikopteri Kuzey Irak’a giderken, 2 adet ABD F-15 uçağının taciz etmesi raporlarla belirtilmiştir. Raporu yazanlar Birleşik Gö­rev Komutan lığında görevli Hv. Kur. Alb. Türk Kur. Bşk. M. Ka­çar ve Awac Göz. Sb. Hv. Kd. Üstğ. Atilla Kara. 10 Eylül 1992 gü­nü, İçişleri Bakanı I. Sezgin sınır güvenliği konusunu görüşmek için İran’a gidiyor, 20 gün sonra, ABD SARATOGA Savaş gemisi, 5 asker şehit, 11 asker yaralanmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’ne Gözdağı veriyor herhalde ilginç!!!

19 Ocak 1993 gününde, Başbakan S. Demirel Suriye gezisine, 5 gün sonra birileri yine kızıp ülkenizi karıştırırız diyerek, diğer yurtseverler gibi Gazeteci Uğur Mumcu, arabası ile birlikte hava­ya uçurularak gözdağı verilmek isteniyor.

24 Ocak 1993 günü, Uğur Mumcu’nun ölümü

Katledilmesinin üzerinden geçen 14 yılda görev yapan 9 hükü­met, 6 başbakan, 11 içişleri, 10 adalet bakanı, 7-8 savcı cinayeti aydınlatamadı. Suikastın gerçekleştirildiği 24 Ocak 1993’te devleti yöneten dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yar­dımcısı Erdal İnönü ile İçişleri Bakanı İsmet Sezgin ‘in verdiği “na­mus sözleri ve onur borçlan” yerine getirilmedi.

(7 Ocak günü yazısında MOSSAD-BARZANİ ilişkilerini yaz­dı, İsrail-Kürt ilişkilerini öğrendi halka açıklayacaktı bu oluşumu ve son yazısı ZEYİLNAME, karayollarının büyük yolsuzluğu).

ZEYİLNAME

Bugün pazar, nedense dilimin ucuna ANAP’ın o eski şarkısı takılıyor; “Arım / balım / peteğim…” Bugün bu şarkıyı ele alıp bir pazarlık yazı mı ya­zayım! Yoksa son güncel olaylara mı değineyim… Gazetecinin görevi güncel olayları yazmak, öyleyse şu Yüce Divan konusuna girelim, iki eski Bayın­dırlık Bakanına Yüce Divan yolunun açılması, ANAP içinde tepkiyle kar­şılanıyor. Bu iki eski bakan; Safa Giray ve Cengiz Altınkaya, TBMM Başkanlığına gönderdikleri açıklamada, otoyol ihaleleri ile ilgili sözleşme­lerde “büyük ekonomik bunalımlarda” yüklenici şirkete “fiyat farkı” ödeneceğine ilişkin madde bulunduğunu, TBMM Soruşturma Komisyonunun bu maddeyi “olağanüstü durumda fiyat farkı ödenmeyecektir” biçiminde yorumladığını ileri sürüyorlar, iki eski bakan, TBMM Başkanlığına gön­derdikleri açıklama metnine 16 Aralık 1986 günü Karayolları Genel Mü­dürlüğü ile yüklenici şirket “Enka-Bechtel Müşterek Teşebbüs Ortaklığı” arasında imzalanan “Gerede-Ankara ve Ankara Çevre Yolu” sözleşmesi­nin 65. sayfasının noter onaylı örneğini de sunmuşlar. İki bakanın sunduk­ları söz konusu sözleşmenin 71- maddesi şöyle: Teklif tarihini takiben işle­rin inşa edilecek olan ülke dahilinde o ülke hükümetinin döviz kısıtlamala­rı koyması veya ülke parasının devalüasyonu sonucu büyük ekonomik bu­nalım geldiği takdirde idare, söz konusu ekonomik bunalım sebebiyle veya neticesinde işlerin icrası bakımından veya işlerle ilgili olarak artan masraf­ları müteahhide ödeyecektir. Ancak işbu maddedeki hiçbir husus, söz ko­nusu durumlarda müteahhide tanınmış olan her türlü hakları veya hukuki yolları hiçbir şekilde ihlal etmeyecektir… Oysa, aynı sözleşmenin 65. sayfa­sının 19. satırında yer alan ve iki bakanın fiyat kararnamesine dayanak olarak seçtikleri bu “ödeyecektir” sözcüğü, “ödemeyecektir” biçiminde dü­zeltilmiştir!?” Zeyilname”, bir sözleşmenin koşulları üzerinde bazı değişik­likler yapan ya da sözleşme metnindeki yanlışları düzelten geçerli son me­tin demektir. Bu geçerli son metin, yüklenici şirketlere “büyük ekonomik bunalımlar”da ek para ödeneceğini değil, “ödenmeyeceğini” öngörüyor? Sözleşmenin İngilizce metninin 72. sayfasında; “Addendum” başlıklı bö­lümde de aynı düzeltme yapılmış ve 7. satırda yer alan “shall pay” sözcük­leri, “shall not pay” olarak düzeltilmiştir. Karayolları Genel Müdürlü­ğünün 1986 yılındaki bu sözleşmeden sonra yaptığı başka sözleşmelerde de bu 71. maddede hep “ödemeyecektir” sözcüğü yer almıştır. Örneğin “Tarsus-Pozantı, Ayrı-Adana-Toprakkale-Gaziantep Otoyolu Sözleşmesi, sayfa 50…” Bu iki eski bakan, kendilerini savunurlarken sözleşmede yer alan “ödemeyecektir” sözcüğünü nasıl olur da “ödeyecektir” diye sunarlar ve fi­yat farkı kararnamesini bu yanlışa dayanarak savunurlar? Sözleşmeyi ne­den baştan aşağı hiç okumazlar? Sözleşmeyi okumuşlarsa bu yanıltmayı; bilerek, isteyerek yapıyorlar demektir. Okumuşlarsa TBMM ve kamuoyu­nu bilerek yanıltıyorlar, okumamışlarsa çam üstüne çam devirerek “aymaz­lık rekoru” kırıyorlar! Bu iki eski bakan 30 Ekim 1989 gün ve 89/14657 sayılı fiyat kararnamesini, “işte bu sözleşme büyük ekonomik bunalımlarda müteahhitlere ek para ödeneceğini öngörüyor” mantığı ile savunmaya kalkıyorlar. Oysa işte kanıtlandı, sözleşmede tam bunun tersi söz konusu; bu gibi durumlarda “para ödenmesi değil, ödenmemesi gerektiği” yazdı. TBMM Soruşturma Komisyonu, fiyat kararnamesinin yürürlüğe so­kulması ile 31.12.1991 tarihine kadar geçen sürede otoyol yüklenicisi şirketlere toplam 1.152.457.550.78 Amerikan Doları ve 1.211331.87 İngiliz Sterlini ödeme yapıldığını saptıyor. (Rapor, s. 11) Bu iki sayın bakana kendilerini savunmaları için bu işlerden anlayan avukat bulmala­rını salık veririz- Yoksa, Yüce Divanda da savunmalarını TBMM Başkan­lığına gönderdikleri açıklama gibi yapacaklarsa yandılar demektir. Neyse efendim, ne diyorduk? “Arım / balım / peteğim” diyorduk… İyi pazarlar… Geçmiş olsun, geçmiş olsun. 64

Abdullah Argun Çetin, Gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun, 1993’te uğradığı bombalı saldırı sonucu tasarlanarak öldürülmesi­ne iştirak ettiği ve bu amaçla oluşturulan çeteye mensup olduğu” gerekçesiyle idam istemiyle yargılanmaya başlandı. Esasında, ken­disini Yeşil’in eski elemanı olarak tanıtan, “Abdullah Kerimoğlu” ve “Acar” kod ismini de kullanan Abdullah Argun Çetin’in, “Tür­kiye’yi sarsacak basın açıklamaları” 1996 yılında başlamıştı. TBMM’ne, ARENA ekibine, Aydınlık Gazetesine ve diğer çeşitli medya kuruluşlarına başvuran Çetin, siyasi olarak önemli noktalara gelmiş sağcı bir babanın oğlu olduğunu, Ülkücülüğe sempati duy­duğunu ancak üyelik şeklinde bir bağlantısı olmadığını, Ankara Kolejinden mezun olduğunu, birkaç dil konuştuğunu, 12 Eylül dö­neminde yurtiçinde resmi kişiler tarafından eğitildiğini, Türk İnti­kam Tugayı (TIT) üyesi olduğunu, örgüt tarafından bomba uzmanı olarak eğitildiğini, çeşitli operasyonlarda başarısını ispatladık tan sonra 1985’de Fransa’nın Marsilya Adası’nda Lejyoner eğitimi almaya başladığını, 1988’de Lejyoner olarak İtalya’da NATO (Gladio) birliklerinde eğitime gönderildiğini, boynunda NATO birliklerinde kullanılan hurma dalı ve uzmanlık alanını (patlayıcı) gösteren şerit şeklindeki bröveyi künye gibi taşıdığını, İtalya’daki “psikolojik mukavemet” eğitimlerinde sinir sisteminin bozulduğu­nu, Milano ve Fransa Paris’e pratik yapmak için gönderildiğini, Abdullah Çatlı ile birçok operasyonda birlikte olduğunu, Fransa adına Çad, Somali ve Etopya’da lejyoner (paralı asker) olarak sa­vaştığını, Amerikan Uyuşturucu ile Mücadele Teşkilatı DEA’ya hizmet ettiğini, Gürcistan’da Swerdnadze’ye, Ermenistan’da Dışiş­leri Bakanına (yanlışlıkla Turizm Bakanı’nın arabası mayına çarpa­rak havaya uçmuş) ve Azerbaycan’da Haydar Aliyev’e yönelik su­ikast teşebbüslerinde yer aldığını, Azerbaycan pasaportu taşıdığını fakat arandığı için Azerbaycan’a giremediğini, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu suikastlarına

                                              

64- Cumhuriyet. 24 Ocak 1993

katıldığını, (…),Sultanahmet Meyda­nından Bakü Metrosu’na kadar, dünyayı dehşet içinde bırakan birçok sabotaj ve bombalama eylemlerinde bulunduğunu, Matild Manukyan’a karşı girişilen ve Manukyan’ın yaralanmasına, Özer Çiller’in İstanbul Bankasında Genel Müdürlük yaptığı dö­nemde, şoför kurye olarak kullandığı Mehmet Urhan ve bir başka kişinin, hayatını kaybetmesine neden olan bombalı saldırıyı bizzat yaptığını belirtiyordu. 65

 

Fikri Sağlarla Söyleşi: “…Komisyonumuza Abdullah Argun Çe­tin isimli bir kişi geldi. Bu kişi, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili çok önemli bilgiler verdi. Kendisinin Azerbaycan’da, Abdullah Çatlı’nın komutasında çalışan bir ülkücü olduğunu anlattı. Bir gün kendisine birkaç kişiye bomba eğitimi vermesini istediklerini ve bu bombayı bir araca koyacaklarını belirttiklerini, hatta bir günlüğü­ne hangi araç olduğunu göstermek üzere Türkiye’ye geldiğini… Bu sokağın Uğur Mumcunun Sokağı olduğunu, Uğur Mumcunun aracının kendisine gösterildiğini söyledi. Ama nedense Yaşar Topçu, daha fazla ifade vermesini engelledi ve bağıra çağıra komisyonun dışına çıkardı. Yalan söylüyor diyerek… ” 66

5 Şubat 1993 günü, Adnan Kahveci’nin ölümü

1949 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. Hayatı bi­rinciliklerle geçti. Üniversite giriş sınavlarında da Türkiye birincisi oldu. İstanbul Üniversitesi burs sınavında hâlâ rekoru kınlamayan en yüksek puanı tutturdu. Indiana’da Purdue Üniversitesinden elektrik mühendisi olarak mezun oldu. Missouri Üniversitesinde doktora, Boğaziçi Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı, içişleri Bakanlığı Teknik danışmanlığı sırasında Turgut Özal ile tanıştı ve 1983 yılında ANAP kurucuları arasında yer aldı. İstanbul Kar­tal’dan Meclise girdi ve Maliye Bakanlığı yaptı. Semra Özal ile takı­şınca 1989’da kabine dışı kaldı. Yine aynı yıl partinin dağılacağı gerekçesiyle Özal’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıktı. Kızı ve oğlunu Kolej’den alarak normal okullara kaydettirdi. Kahveci, 5 Şu­bat 1993 tarihinde eşi Füsun, çocuktan Aslı ve Cihan ile birlikte 34 AK 162 plakalı Toyota marka otomobiliyle Ankara’dan İstanbul’a giderken Bolu-Gerede otoyolunun açılışı için konulan bariyerler yüzünden ters yöne girdi. Karşıdan gelen otomobille çarpıştı. Kaza­dan sadece Cihan kurtuldu. Bu araba ile çarpışmasa Susurluk ka­myonu gibi bir kamyon hazır bekliyor, birtakım iddialara göre.

İşte ANAYURT Gazetesindeki müthiş iddialar: İç Anadolu bölgesinde yayın yapan ANAYURT Gazetesi, Kahvecinin ölümü­nün ardındaki sis perdesini aralayabilecek ilginç iddialar ortaya at­tı. Buna göre Özal; silahlı kuvvetlerin yeniden yapılanması konu­sunda “Elektronik Harp” ağırlıklı taarruz ve/veya savunma mode­lini desteklemek amacıyla Jivkov döneminin sona ermesi ile dağı­tılan Bulgaristan Bilgisayar Virüs Enstitüsü öğretim üyeleri ve ba­şarılı öğrencileri ile temas kurmak üzere Adnan KAHVECİ’yi gö­revlendirdi. Bu görevlendirme Kahveci için sonun başlangıcı oldu… Özal ise Bulgaristan Konsolosluğunun açılış davetinde soğuk bir limonata içmiş, eşi Semra hanımın ifadesi ile ertesi gün kalp krizi… Yeni bay-pas olmuş ve başarılı geçen operasyon ile kalp krizi riski hemen hemen yok denecek kadar azalmıştı. Devle­te faydalı insanlar birer birer ölüme doğru yollanmakta. Bir taraftan da Devleti ve Ülkeyi zarara sokan insanlar el etek öperek yaşa­maktadırlar.

 

                                              

65- TBMM Komisyon Araştırmalarından

66- Radikal, 31.8.1998 Yurdagül Erkoca

Devam edelim…

10 Şubat 1993 gününde, Türkiye, Iran, Irak, Suriye Dışişleri bakanı Şam da bir araya gelmeleri, Göz Dağı’na gözdağı olmuştu. Buna hemen cevap vermek zorunda olan Göz Dağı’nın işbirlikçi­leri eylemlerine acımasızca devam ettiler.

17 Şubat 1993 günü, Eşref Bitlis’in ölümü; (Göz Dağı’na ve ör­gütlerinden, Çekiç Güce karşı, tavrını koyan değerli bir komutan). Ankara’dan askeri uçakla çok profesyonel ekiple Diyarbakır’a gider­ken kalkıştan hemen sonra uçak alev alıp düşüyor. Değerli subaylarımız şehit oluyor.

Gen. Kur. Bşk Org. D. Güreş de kazadan hemen sonra, “buzlan­ma” diyerek kamuoyuna medya yolu ile bilgi verdi, daha sonra sa­botaj olduğu belgelenince “böyle saçma sapan işlerle beni uğraştır­mayın” (aslında beni bulaştırmayın) diyerek, bu konuda fazla ko­nuşmak istemediğini ortaya koyuyordu. Genel Kurmay Başkanımız B 200 uçakları buzlanıyorsa, Sibirya’da, kutuplarda nasıl çalışıyor? Böyle bir insan, hayatı boyunca bütün lisanslarını üstün derece ile bitiren bir kişi olarak bunu söylemesi iki şeyi ortaya çıkartıyor: Ya, yalan söylüyor, ya da başarılarının hepsi sahte.

Sizce hangisi?

Eşref Bitlis Paşa, eğer 17 Ocak günü kazadan kurtulsaydı gi­deceği Diyarbakır da kesin başka bir operasyon İle öldürülürdü diyor bazı uzmanlar. Kazanın oluşumu tamamen imkansız %1 bi­le ihtimal verilmeyen olasılıklardan kazanın oluşumu anlatılıyor, iddialara bakarsak 2 motorunda performans kaybından, motorların yanma odalarındaki patlamalar ile kanatlarda oluşan kopmalar sonrasında kumanda sisteminin kilitlenmesi ve %60 pilot hatası %40 buzlanma olarak kaza bilirkişi raporları hazırlanıyor. Uçak aşırı buzlanma sonucu çakıldığı aktarılıyor ancak uçaklarda buz­lanma önleyici sistem mevcut ve kalkıştan önce yer ekibi tarafın­dan uçağın buzlanmaya karşı alkollendiği de açıklandı Uçakta performans kaybı varsa 3 dakika yükseldikten sonra yüksek per­formans ile seyir etmiş buraya kadar her şey normal uçuş ekibi çok iyi eğitim almış pilot hatası da kesinlikle olamaz. Tüm dünyada bu tür uçak kazalarını ülkenin sivil havacılık kurumları kaza sonrası bilirkişi raporlan hazırlar bizdeki gibi üniversite de öğretim görev­lileri değil. Ne yazık ki onların bir kısmı da sabotaj ihtimalinin yük­sek olduğunu söylediler. Kaza sonrası bilirkişi raporunu hazırlayan Prof. Ahmet N. Yüksel zaten gerçek oluşumunu söyleyemez. Paşa’ya yapanlar, Profesöre neler yapmazlar. Bu kazada da sağlam bir yöntem olan petrol jölesi (gres yağı) kullanıldığı söylendi. Gres ya­ğını bir poşet içerisine koyup güzelce ezdikten sonra bir zarf içeri­sine yerleştirip belge veya doküman süsü verilip istenilen yere ulaştırılabilir. Petrol jölesi uçuştan bir gece önce yakıt deposuna boşaltılmalı ki homojenlik sağlansın uçuştan bir gece önce nöbet­çi asker uçak etrafında birilerini gördüğünü açıklamıştı. Uçak mo­torları çalıştıktan sonra petrol jölesi motorlarda patlamalar oluş­turur, yakıt borularına sıvanır ve motorları durdurur. Bunu başka bir şeklide aynı petrol jölesini uçağın hidrolik tankına boşaltılırsa hidrolik sistemi yavaşlatır ve kontrol kumandaları kilitlenir. Uz­manlar böyle söylemekte. Eşref Bitlis’in bu kazadan kurtulma şan­sı yoktu. Kurtulsaydı Diyarbakır’da kesinlikle bir ikinci ekip sui­kastı tamamlıyor olacaktı.

Zamanın ABD Ankara büyük elçisi, Paşa’yı şikayet etmişti. Do­ğu Perinçek de Cevizkabuğu isimli TV programında “ABD Genel­kurmayın dergisi, ‘Vietnam’dan sonra en ağır yenilgiyi Kuzey Irak’ta aldık ve Türk Generalleri de bize karşı tavır aldılar’ diye yazıyor” şeklinde konuştu. Bunlara göre söylenenler ve yazılanlar %99,9 suikast olduğu yönünde.

17 Nisan 1993 günü, Turgut Özal’ın ölümü

Eski Cumhurbaşkanı ve Başbakanlarımızdan Turgut Özal da üç suikasttan şans eseri kurtuldu. Turgut Özal korumaları ve sağlık ekibi İle 2 helikopterle Marmaris’e tatile gidecek Özal’ların hangi helikoptere bineceği zaten belli daha lüks ve konforlu olana Özal’lar tatile çıkmadan önce Türk İstihbarat yetkilileri Turgut Özal’a İran’dan gelen PKK militanları tarafından Cuma namazı sonrası bombalı suikastta bulunulacağı istihbaratını alır. Bu sık kullanılan kaçakçılık yöntemi gibi küçük olan yem yakalatıp büyük parti mal kaçırırlar Turgut Özal konforu ve zaman kazanmak için helikopter­lerle değil Ankara’dan jetle Dalaman hava alanına oradan da he­likopterler ile Marmaris’e gitme kararı alır. Helikopterler Ankara Etimesgut hangarlarında uçuşu beklemektedir. Pilotlar tek başına boş gitmemek için yanlarına eşlerini de alıp Marmaris’e yola çıkar­lar kalkıştan 4 dakika sonra helikopterler tıpkı Eşref Bitlis Paşa da olduğu gibi kontrollü iniş yapabilecekken yere çakılır. Helikopte­rin üst pervanesi rotorun yerinden çıkması sonucu helikopter dü­şer. Kalkıştan bir gün önce hangarlarda yakın bir mevkide Iran pavyonu ve sivil havacılık fuarı kurulmuş. Turgut Özal şans eseri bu kazadan kurtuldu ama onu Marmaris’te biri Rodos’tan gelen kadın ve 2 si İstanbul’dan gelen hoş geldin ve güle güle komitesi Turgut Özal’ı beklemekte. Bu olaylardan dolayı sıkı güvenlik önlem­leri sonucu militanlar yakalandı. Militanların hücre sistemi ile çalıştı­ğı için hiçbir yere ulaşılmadığı açıklandı. Turgut Özal’ın 1983 seçim­lerinde büyük bir bağan elde etmesi seçim sonrası teşekkür konuşma­larına çıkılması ilk konuşmasında Atatürk’ün yanlışlarda olmuştur yanlışlarını düzeltmek bizim doğrularımız, doğrularını kabul etmek görevimizdir. İkinci konuşmasında bu ülkenin tek bir dayanağı vardır o da dindir dinimize sahip çıkacağız. Üçüncü konuşmasında bu ülke­de yaşayan bütün azınlıklara kendi dilinde eğitim ve dininde özgürce ibadet etme özgürlüğü vereceğiz. Turgut Özal konuşmalarından son­ra İzmir’den uçağa binip Amerika’ya gider ve Başbakanlığını onayla­tıp gelir bundan kısa bir süre sonra PKK ilk eylemini 15 Ağustos 1984 Şemdinli ve Eruh’ta gerçekleştirir 1. Körfez Savaşı’nda otorite eksikli­ğini doldurmak için bölgeye yerleşen Çekiç Güç sonrası PKK’nın ey­lemlerinde artış olur. Ölümünden evvel Bulgar Konsolosluğunda iç­miş olduğu limonata hayatına mal olur. Eşi Semra Hanım, limonata olayını TV kanalların birinde detaylı olarak anlatmıştır.

ÖZAL’ın Ölümünü Bilmesi Gereken Kişi

1924 yılında Amasya’nın Merzifon ilçesinde doğdu. 1943 yılında Bursa Işıklar Askerî Lisesi’nden, 1958 yılında Harp Akademisini biti­rerek kurmay oldu. 1971 yılına kadar çeşitli karargâh ve birliklerde görev yapıyor. 1971 yılında tuğgeneral, 1975’te tümgeneral, 1979’da korgeneral ve 1984’te orgeneralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesiyle Genelkurmay Özel Harp Dairesi başkanlığı, 4. Zırhlı Tugay Komutan­lığı; tümgeneral rütbesiyle 28. Piyade Tümen Komutanlığı, Kara Kuv­vetleri Harekât Başkanlığı, Doğu Yurtiçi Bölge Komutanlığı; korgene­ral rütbesiyle Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı, 7. Kolordu ko­mutanlığı, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Orgeneral rütbesinde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı ve Ege Or­dusu Komutanlığı yaptı.

24 Temmuz 1987 tarihinde atandığı Kara Kuvvetleri komutan­lığından, 1 Eylül 1989 tarihinde yaş haddi nedeniyle emekli oldu. Aynı tarihte Başbakanlık Başdanışmanlığına atandı. Başbakan Özal’ın Kasım 1989’da Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevine getirildi. Özal’ın 17 Nisan 1993’te ölümü üzerine aynı gün bu görevinden istifa etti.

Şimdi sıkı durun, bu sözler aslında çok şey anlatmaktadır. “Ke­mal Yamak, Çankaya Köşkü’nde kendisini gizli Genelkurmay Baş* kanı olarak gördü. Birçok olaylara müdahale etti.” 67

Turgut Özal döneminde Başbakanlık başdanışmanı, Birinci Körfez Krizinde, Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri; dolayısıyla Turgut Özal’ın kişiliği ve ölümüyle ilgili sorulara en iyi cevap vere­bilecek kişilerden biridir.

Sekiz yıl boyunca Özel Harp Dairesi’nde çalışan ve üç yıl bu dairenin başkanlığını ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı1 m da ya­pan Orgeneral Kemal Yamak, kontrgerilla aleyhindeki demeçleri ile tanınan Bülent Ecevit’in, 1973’te başbakan iken Özel Harp’in daha da genişletilmesini istediğini öne sürüyor. “Böyle bir örgütün varlığım ilk açıklamış bir politikacıyım ve bunun bedeli olarak da, ben ve eşim birkaç suikast girişimiyle karşılaşmıştık, ama onları göze aldık. Almak gerekiyordu.” Bu sözleri 6 Aralık 1992 günü söyleyen kişi Bülent Ecevit, bahsettiği örgüt ise “Kontrgerilla” Ece­vit’in sözünü ettiği suikast girişimi 1977 seçimleri öncesinde İz­mir’de havaalanında meydana geldi. Ecevit, Çiğli Havaalanı’nda uçaktan İnince, İzmir Emniyetinde görevli bir polis memurunun silahından çıkan kurşun yanındaki Ahmet İsvan’ın dizine isabet etti. Polis memuru kaza sonucunda yaralamaya sebebiyet suçun­dan üç ay hapis yattıktan sonra görevine iade edildi, ama iddiala­ra göre mermi bir suikast mermisiydi ve silah Özel Harp Dairesi’ne kayıtlıydı. “Kontrgerilla” deyimini ilk kullanan siyasi lider olan Ecevit’in o günlerden itibaren kontrgerilla demeçleri hiç kesilmedi. Son olarak geçtiğimiz yıl, “Kontrgerilla’yı açıkladım iyi oldu, başba­kan oldum.” dedi. Çünkü 1977’deki milletvekili seçimleri öncesinde Giresun’da yaptığı konuşmada, “Kontrgerilla’dan hesap sormak bizim için bir borçtur” diyen Ecevit, seçimlerden sonra 1978’de başbakan olmuştu.

Ecevit’in Kontrgerilla dediği ÖHD’ nin kuruluş amacı:

ÖHD, bir düşman istilasına karşı memleketi korumak ve milli direnişi Örgütlemek, yardımcı olmak amacıyla kuruluyor. Bir örgü­tün kuruluş amacı kutsal olabilir. Ama devlet adına yeraltı örgütü kurarsanız, o sizin elinizden kayar ve yeraltının her türlü pisliğine bu­laşır. Faili meçhul cinayetler birer leke olur.

Sahra Talimnamesi-31’e göre gayrı nizami harp unsurları yerüstü ve yeraltı olmak üzere iki gruptan oluşuyor.

Yeraltı grubu, işte bu bahsedilen ve bütün NATO ülkelerinde or­taya çıkarılmaya başlanan Örgütün (Gladyo’nun) kendisidir. Baktığı­nız zaman bu örgütün içinde ne var? Her kesimden insan var.

Köye kadar inmiş bir örgütlenme bu. İstihbarat birimleri, sabotaj birimleri, cinayet birimleri var. Bakınız faaliyetleri arasında neler var? Resmi talimnameden:

                                              

67- Apolet, Kılıç ve İktidar kitabı, s.76, Faruk Mercan.

“Adam öldürme, bombalama, silahlı soyguncu­luk, işkence, kötürüm haline getirme, adam kaçırmak suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonulması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık, şantaj.”

Talimname yine der ki: “Bir gayrinizami kuvvetin yeraltı unsurları kaide olarak kanuni statüye sahip değillerdir.” İşte iş burada çatallaşıyor. Denetleme mekanizması İnsanların inisiyatifine bırakılıyor buda çok büyük yanlış.

“Nasıl olur da, resmi bir kuruluş kanuna tabi olmaz?” diye bir soru gelir insanın aklına ama “Kanunsuz iş, kanun olur mu?” sorusu takı­lır sonra. Olursa da İnsan Haklan Mahkemesi yargılar ve Devlet suçlu damgasını yer.

ST-31.15 no’lu kontrgerilla talimnamesini Kara Kuvvetleri Komu­tanlığı yayınladı. Girişinde de, o zamanki komutan Ali Keskiner’in imzası var. Anayasal bir ülkede, resmi bir gizli örgüt cinayet işler diye yazarsanız, suçlusunuzdur. Ama sadece Kara Kuvvetleri sorumlu ol­maz. Devrin Genelkurmay Başkanından, devrin Başbakanı ve bilen diğerleri de bundan sorumludur.

ST-31.15 talimnamesinde bir yeraltı örgütü var. O yeraltı örgütü­nün yapacağı işler arasında adam öldürme de var. Öldürülenin sağcı ya da solcu olması fark etmez. Yeter ki cinayet bu örgütün amacına hizmet etsin. Şimdi, devlet içindeki bir örgütün kuramında adam öldürme varsa ve o ülkede faili meçhul siyasi cinayetler işleniyorsa, kuşkunun birinci odağı bu örgüt olur. Bu Talimnamede ABD felsefe­siyle birse onu ayakta tutan Petrol Tröst’leri ise adını koyduğumuz Göz Dağı çıkar karşımıza.

17 Kasım 1990 günü, Cumhuriyet Gazetesinin köşesinde yayınla­dığı, rahmetli Uğur Mumcunun yazısından okuyalım birde:

“..ST 31-15 Kara Kuvvetleri Sahra Talimnamesi, özel harbi soğuk savaş dönemlerinde de geçerli bir savaş yöntemi olarak kabul eder. Konunun can alıcı noktası da budur… “Gayrı nizami kuvvet” nedir? Sıkıyönetim dönemlerinde gözaltına alman sanıklar eğer “gayrı niza­mi hareket” üyeleri ve yandaşları olarak görülüyorsa, sorun işte bu no­ktadan kaynaklanır. Sorun, kendilerini “kontrgerilla” örgütü olarak tanıtan asker ve sivil sorgucuların sıkıyönetim dönemlerindeki etki ve yetkileridir. ÖHD görevlileri bu sorgularda görev aldılar mı, almadılar mı? Sorun budur. Sorun, ÖHD’nde görev alanların savaş ve işgal dı­şında görev yapıp yapmadıklarıdır… Özel Harp bir Sovyet saldırısı kar­şısında kullanılmak üzere sivil halkı işgale karşı örgütlemeyi amaçla­yan NATO destekli bir askeri kuruluştur. 12 Eylül Öncesi ve sonrasın­da ele geçen., sayısı 804 bin 197’yi bulan silahın onda dokuzu NATO ülkelerinde üretilen silahlardı. Bu olgu bile yaşadığımız ve daha da ya­şayacağımız olaylarda İpucu olmalıydı.”

Kaş Yapayım Derken Göz Çıkardın Nitekim!

Özel Harp Dairesi üzerinde kuşkuların yoğunlaşmasına en bü­yük katkılardan birini, belki de istemeyerek, eski Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, aşağıya alıntılanan iki açıklamasıyla yap­mıştır. Anılarının 431. sayfasında Demirel’le 5 Mayıs 1980 günkü görüşmesini şöyle aktarıyor: “..(Demirel) Özel Harp Dairesi’ndeki personeli teröristlerle mücadelede kullanmamızı ve onlarla çete sa­vaşı yapmak suretiyle öldürülmelerini, vaktiyle de bu teşkilatın böy­le kullanıldığını söyledi (1971 Sıkıyönetim dönemindeki Kızıldere olaylarında kullanılan personeli kastediyordu). Bu hal tarzına şid­detle karşı çıktım. Büyük emeklerle kurulan bu teşkilatın görevinin bu olmadığını, vaktiyle yanlış kullanıldığını, ben Genelkurmay Baş­kanı olduktan sonra Özel Harp Teşkilatı’nın esas görevine yönelttiği­mi, tekrar kontrgerilla söylentilerinin ortaya atılmasına müsaade ede­meyeceğimi söyledim..” işte rahmetli çok şey biliyordu ve kamuoyu­nu elinden geldiği kadar dürüst bir şekilde aydınlatıyordu.

26 Kasım 1990 günü, Kenan Evren’in “Hürriyet”te yayınlanan bir demecinde ise Evren, açıklamalarını daha da ileri götürüyor: “Benim Genelkurmay Başkanlığım sırasında, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel bana geldi. Özel Harp Dairesinin anarşi ve te­rörle mücadelede kullanılmasını istedi. Ben ‘Olmaz’ cevabını ver­dim. Demirel, ‘Ama 1971’deki sıkıyönetim döneminde bu amaçla kullanılmıştı’ dedi. Ben yine kullanamayacağımı söyledim. Kana­atim o ki, Genelkurmay Başkanlığım sırasında, bu teşkilat görevi dışarıda kullanılmadı. Ama belki, bana intikal ettirilmeden, bazı yerlerde gayrı resmi olarak teşkilattan bazı kişiler bu işe bulaşmış olabilir. Bunu bilemem.”

Evren, Özel Harp Dairesini asıl amacına yönelttiğini söylüyor, bizimde aklımıza şunları geliyor: Evren, Genelkurmay Başkanı ol­madan evvel OHD kanunsuz olaylara (1 Mayıs katliamı gibi mi?) bulaşmış ben asıl amacına yönelt ini. Peki, bu vatanı savunmak için kurulduysa sizin amacınız vatanı savunmak değil o zaman! Şayet sizinki savunmaksa onlarınki değil! Bu çelişkilere rağmen bu ola­yı, kontrgerillayı ortaya çıkarmak bugünkü iktidarlar için imkânsızdır Türkiye’de. Savcı beylerin kontrgerilla konusunda yazılan ve söylenenleri ihbar kabul edip soruşturma başlatması dahi söz ko­nusu olmamaktadır!.. Temiz bir Türkiye Göz Dağının işine yara­maz çünkü gelecek yeni bulunan enerji kaynaklarıdır ve çoğu da Türkiye’dedir.

Evren, yani daha önce sapmalar varmış! Derken resmen görev dışı kullanılmadığını, ama gayrı resmi olarak ve teşkilattan bazı ki­şilerin bu işe bulaşmış olabileceğini kabul ediyor! Bu da bildiği anla­ma gelir. Biz de yıllardır TSK yıpratılıyor diye dövünür dururduk.

Bu oluşumu bilen Siyasi Partiler (Bir sürü generaller, milletve­kili oldu. Hatta Alparslan Türkeş lider bile oldu.) istedikleri gibi kullandılar. Nasıl olsa yasal değil ortaya çıkarsa kimse sahiplenme­yecek, konuşamayacak.

Semih Sancar ile Ecevit’in konuşmasında, S. Sancar’ın parayı ABD’den aldıklarını artık vermediklerini söylemesi ve bu oluşu­munda müthiş şekilde paraya ihtiyaç duyması, Kaos ortamını se­ven Göz Dağı’nın müthiş işine gelmektedir.

5 Mayıs 1993 günü, Bingöl’de taranarak, 33 askerin ölüyor.

2 Temmuz 1993 günü, Aziz Nesin’in kaldığı otelde yangın çı­kartılarak 37 kişi Öldürülüyor.

22 Ekim 1993 günü, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Diyarbakır Jandarma Bölge komutanlığı sırasında, helikopterden indiği sırada uzun menzilli bir suikast silahı ile öldürülüyor.

24 Ekim 1993 günü, JİTEM Binbaşısı ve kurucularından, Cem Ersever’in ölümü; (Eşref Bitlis Paşa’yı çok iyi tanıyan beraber çalı­şan ve sabotajı kimlerin veya kimlerle yaptığını belgeler ile açıkla­maya hazırken…)

12 Mart 1995 günü, İstanbul Gazı Mahallesinde kahvehane ta­ranarak 1 kişinin ölüyor, 15 kişi yaralanıyor.

9 Ocak 1996 günü, Özdemir Sabancı öldürülüyor.

Sabancı Center’ın 25. katında 9 Ocak 1996 günü Sabancı Hol­ding Yönetim Kurulu Üyesi Özdemir Sabancı, Toyota-SA Genel Müdürü Haluk Görgün ve Başkanlık Sekreteri Nilgün Haşefe, DHKP-C üyesi Mustafa Duyar, İsmail Akkol ve Fehriye Erdal ta­rafından öldürüldü. Olaydan sonra uzun süre aranan üç katilden Mustafa Duyar, 6 Ocak 1997’de olaydan tam bir yıl sonra Türki­ye’nin Şam Büyükelçiliğine teslim oldu. Duyarın MİT ve Suriye Gizli Servisi El-Muhaberat tarafından Lazkiye’de yakalanıp ya­kalanmadığı konusunda uzun süre Emniyet’le Dışişleri Bakanlığı arasında tartışma yaşandı. Duyar’a, yakalandıktan sonra getirildiği Sabancı Center’da tatbikat yaptırıldı. Olay gününü büyük bir so­ğukkanlılıkla anlatan Duyar, 25. katta çaycı olarak çalışan Fehriye Erdal’ın aylardır burada çalışmasına rağmen heyecanla odaları ka­rıştırdığını belirterek, “Hedef Sakıp Sabancıydı. Odalar karışınca Özdemir Sabancı ve Haluk Görgün öldü.” dedi.

Çıkarıldığı İstanbul DGM’ce tutuklanan Duyar, Kırklareli E Tipi Cezaevi’nde özel hücreye konuldu. Sabancı Center suikastı davasının 3 Haziran 1997’deki duruşmasında dördü hakkında idam cezası istenen 11 sanıklı davanın görülmesine başlandı. İs­tanbul 1 No’lu DGM’deki duruşmaya, tetikçi Duyar’ın ifadesi üze­rine suikastı organize ettiği iddia edilen Bayrampaşa Cezaevi’nde DHKP-C davasından tutuklu sanık Ercan Kartal’la, suikastçılara yardım ettiği ileri sürülen Fatma Erdem, Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Metin Narin, Ejder Güngör, Mehmet Gökmen, Erhan Taş ve tutuksuz olarak yargılanan Melek Akkaya katıldı.

Duyar’ın, celp ulaşmadığı gerekçesiyle getirilmediği duruşmada Ercan Kartal, Sabancı Center’ın DHKP-C silahlı eylem timince basıldığını, Sabancı, Görgün ve Hasefe’nin cezalandırıldığını be­lirterek, “25 kata da çıksalar, özel güvenlik sistemi de kursalar, te­kelci işbirlikçiler cezalandırılmaktan kurtulamayacak.” dedi. Tür­kiye sermaye tarihinin en büyük suikastların den olan ‘Sabancı suikastinin sanıkları, Fehriye Erdal, Mustafa Duyar ve İsmail Ak-kol’un, cinayetler sonrası Türkiye’den kaçışlarının ayrıntıları ortaya çıktı. Terörist Fehriye ve suç ortakları, filmleri aratmayacak bir şe­kilde, yabancı istihbarat yardımıyla Marmaris’ten tekneyle Rodos’a kaçırıldı.

Konuyla ilgili Tercümana önemli açıklamalar yapan eski Alman Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Teknik Takıp Görevlisi Talip Karlıbel, şu bilgileri verdi: “9 Ocak 1996’da İstanbul Levent’teki Sabancı Center’da düzenlenen saldırıdan sonra DHKP-C’li suikast­çılar Fehriye Erdal, Mustafa Duyar, İsmail Akkol, yabancı bir ülke­nin gizli servis elamanları tarafından saklandıkları yerden alınarak,

Marmaris’e götürüldü. Teröristler, daha sonra, gizli servisin operas­yonlarda paravan olarak kullandığı şirkete ait yatla Yunanistan’ın Rodos Adası’na taşındı. Uç teröristin yolları Yunanistan’da ayrıldı.”

Karlıbel, Fehriye Erdal’ın Yunanistan sonrası macerasını da şöyle anlattı: “Fehriye, sahte bir pasaportla Almanya üzerinden Belçika’ya teslim edildi. İsmail Akkol, Alman ve Yunanistan gizli servislerinin iş­birliğiyle 6 ay boyunca PKK’Iıların da yaşadığı Kavalla şehrinde ko­nakladı. Bir süre sonra İtalya üzerinden Almanya’nın Bochum şehri­ne gitti. Afyon Cezaevi’nde öldürülen tetikçi Mustafa Duyar ise “Na­zım Avcı” adına düzenlenmiş bir pasaportla Atina’da bir ülkenin kon­solosluğuna teslim edildi. Duyar, kısa bir süre sonra konsolosluğun verdiği “Shengen Vizesi” ile Bulgaristan üzerinden Almanya’nın Dusseldorf şehrine ulaştı. Fehriye, halen Almanya’nın, Belçika ve Hollan­da’ya sınır olan şehri Aachen’de, İsmail Akkol da Bochum şehrinde elini kolunu sallayarak geziyor. Mutlaka bir devlet himayesi veya hoş­görüsü altında hayatlarını kontrollü idame ettirirler. Temel felsefesi Marksist Leninist olan DHKP-C’nin son on yıldaki değişikliklere ve globalleşme sürecine bağlı olarak fazla hareketlilik göstermesine mü­saade edilmiyor. Bazı devletlerin istikrarsızlaştırma operasyonları kap­samında bu tarz yapılanmalara ihtiyaçları oluyor.”

3 Kasım 1996 yılında, Susurluk kazasında bir Mersedes, kamyo­na çarparak siyasetçilerin, devlet görevlilerin, mafyanın gizli kalan bir gerçeği, halbuki zavallı vatandaşın bildiği resim ortaya çıktı. Bu yapılanma ne kendiliğinden olur, nede halka maledilir.

5 Kasım 1997 yılında, Türk Silahlı Kuvvetleri Ege tatbikatları çerçevesinde Kıbrıs’ta bir çalışma yapmıştı. Toros 2/97 adlı bu tat­bikatın 5 Kasım 97 günü yapılan bölümünde bir kaza(!) yaşandı. Özel kuvvetlerden seken kurşun, Komutan çadırında tatbikatı iz­leyen Albay Vural Berkay’a isabet ederek öldürdü. Albay Berkay’ın hemen önünde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu oturuyordu. Kıvrıkoğlu Paşa, seken (!) kur­şundan filmlerde olabilecek bir tesadüf sonucu, yerinde vücudunu oynattığı İçin kurtulmuştu. Kıvrıkoğlu hayatını kaybetseydi ne ola­caktı? Göz Dağının istediği paşa mı oturacaktı?

6 Kasım 1999 tarihinde, DSR MHP ve ANAP’ın kurduğu koa­lisyon hükümetinde (57. Hükümet) ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Hikmet Uluğbay, 6 Temmuz 1999 gece yarısı intihar girişiminde bulundu. Uluğbay’ın bu girişimi kamu­oyunda büyük yankı uyandırdı.

Uluğbay, 21 Temmuz 1999’da, Devlet Bakanlığı’ndan istifa etti. Uluğbay’ın yerine 22 Temmuz 1999 tarihinde DSP Milletvekili Re­cep Önal getirildi.

Hikmet Uluğbay, bir süre tedavi gördükten sonra, Ağustos ayı sonlarında TBMM Genel Kurul çalışmalarına katılmaya başladı. Uluğbay, 15 Eylül 1999 tarihinde de intihar girişimi ile ilgili bir açıklama yaptı.

Uluğbay’ın açıklaması şöyle: “Yaşamım boyunca kamu görevi­nin çeşitli kademelerinde görev ve sorumluluklar aldım, bu çerçe­vede stresli yaşam dönemlerim de oldu, ancak, tüm bu süreçten sanırım başarılı bir sınav vererek çıkabildim. Yaşamım boyunca her kademedeki her türlü görevin güçlüğünden hiçbir zaman yılmadım, bu görevleri başarabilmek için var gücümle çalışmayı ken­dime ilke edindim.

İki yılı aşan bakanlık görevimin Milli Eğitim Bakanlığı döne­minde aldığım kararlar ve uygulamalarım nedeniyle yoğun bir eleştiri ve stres ortamında çalışmama rağmen kararlı tutumum herkesçe bilinmektedir. 56 ve 57’ncİ Hükümetler çerçevesinde, ekonomik konulardaki görevimi de stresin farklı boyutta yoğunlaş­tığı bir ortam olmasına rağmen aynı kararlılık ve azimle çalışmala­rımı sürdürdüm. Bu dönemde bir yandan dünyadaki krizin ülkemiz reel sektörüne yansıması, diğer yandan da kamu mali dengelerin­deki olumsuz gelişmeler ekonomi yönetiminde çok dikkatli ve özenli olmayı gerektirmekte idi. Ayrıca, normal görevlerime ek ola­rak koalisyon kurulması sırasında aldığım görev de yorgunluğumu arttırmıştı. Diğer taraftan, bana bağlı kamu kurumlarında devam etmekte olan çeşitli soruşturmalar ve incelemelerin yanında, ba­sında bazı bürokratlar ile ilgili olarak yer alan ve yıpratıcı nitelikli çeşitli iddialar da bürokrasinin huzursuz bir ortamda çalışmalarını sürdürmesine neden olmakta idi. Mesai arkadaşlarımın huzursuz olmaları beni de huzursuz etmekteydi. Bunlara ek olarak, sorunlu her sektörün içine düştüğü ekonomik sıkıntı için, Devletten para­sal çözüm istemesi ve beklentisi de kamu yönetimi üzerindeki psi­kolojik baskıyı yoğunlaştırmakta idi. Ayrıca, ülkemiz kamu sektö­ründe kronik hale gelmiş sorunların çözümü için Hükümetimizce yapılması gerekli görülen reformlar konusunda, çeşitli kesim ve grupların ekonomide kalıcı uzun vadeli çözümler etrafında bir araya gelmekten çok, bu reformları engelleme yolundaki tutumları da çalışma şevkimi olumsuz yönde etkilemekte idi. Bunlara ek olarak siyasi partilerin ülkemizin yıllardır sıkıntı çektiği, başta ekonomik olanlar olmak üzere, çeşitli sorunlara yönelik reformlara, acilen çözüm üretilmesi gereken konular olarak bakmak yerine, iktidar-muhalefet çekişmesi açısından yaklaşması da toplumda gereksiz gerilim artışı ve zaman kaybına yol açtığı düşüncesinde idim. Diğer taraftan, Uluslararası Para Fonu ile yapılan görüşmelerin temposu da son derece yoğun ve yorucu geçmişti. Karşılaştığım sıkıntıları ve sorunları kabine ve mesai arkadaşlarımla paylaşmak yerine çoğu kez kendime saklamayı tercih etmem nedeni ile yıpranma süreci­min hızlandığını sanıyorum. Bu yorucu çalışma ortamı içerisinde, beslenme, dinlenme ve uyku düzenimde de aksamalar oldu. İçinde bulunduğum bu ortam, faydalı hizmet üretebilme umudumu olum­suz yönde etkilemeye başlamıştı. Bu yöndeki düşüncelerim son günlerde yoğunluk kazanmıştı ve 6 Temmuz gecesi doruğa ulaştığı için, o gece yaşamıma son verme kararı aldım ve uyguladım. An­cak Allah’ın bir lütfü olarak, girişimim başarısızlıkla sona erdi.”

Bu açıklama bana yeteri kadar doğru gelmiyor zaten kendisi söyle­mekte “…her türlü görevin güçlüğünden hiçbir zaman yılmadım..” diyerek toplumu kandırıyor. Halbuki yıldığı için intihar ediyor. As­lında şunu açıklayamadı o kadar çok sıkıştırılıyorum ki ya istediklerini yapacağım, ya da öleceğim bende ikinci yolu seçtim. Fakat se­çimleri hep farklı çıkmaktaydı.

24       Ocak 2001 günü, Gaffar Okan ve 5 polis memuru şehit edil­di. Gaffar Okan’da ilk suikasttan kurtulmuş, ikinci plan da şehit edilmişti. Eşref Paşa gibi Göz Dağı’nın Kürdistan’ına kim engel olacaksa ortadan kaldırılmalıydı. Gaffar Okan suikastı akla gelen ilk örgüt Hizbullah’a ihale edildi. Gaffar Okan kafasından 30 ya­kın kurşun almış ve korumalar silahlarına bile davranamamış. 400 metre geride Emniyet Müdürlüğü birşey yapamamış. MİT ve sui­kastı organize eden CIA’den aynı açıklama geliyor “Bundan kimse kurtulamaz” yani Devlet içindeki aktif görevdeki insanlar okeylemişler anlamında…

Zamanında PKK Örgütüne karşı kurulan Hizbullah Örgütü, G. Okan suikasti ile işi bitirilip, Devlet tarafından istenmeyen örgüt ilan edildi. Örgüt sorumluları öldürüldü, bilgiler yakıldı (Beykoz Baskını). Suikast sonrası 5 tane Hizbullah militanı yakalanıp orta­ya çıkartıldı. 6 yıl yargılama sonunda mahkeme bunların yapamayacağına karar verip bunun çok profesyonel (özel küvetler) bir iş olduğunu söyledi.

25 Ağustos 2001 günü, Musevi kökenli ünlü iş adamı Üzeyir Garih Eyüp Mezarlığında bıçaklanarak öldürüldüğünde, herkes Garih’in Müslüman mezarlığında ne işi olduğunu tartıştı.

Bütün Yahudi sermaye Siyonist İsrail’e para vermek zorundadır. Vermeyenler cezalandırılır. Rahmetli sağda-solda para vermenin gücüne gittiğini söylüyormuş. Yazmış olduğu kitaplarından da an­laşılır. “Globalleşme Sürecinde Türkiye” kitabında, Filistin dava­sıyla ilgili olarak İsrail politikasına sitemkar ifadeleri var. İsrail’e ar­tık para vermek istemiyordu. MOSSAD Dünya’daki bütün Yahu­dilerden haraç alıyor tabi ki…

Garih bıçaklandıktan sonra, bıçaklayanlar kendilerine tarif edi­len şekilde çalışmaya başlamışlar. Kutsal kitaplarında belirtildiği gibi, arkadan kalbine kadar ulaşacak bir darbe vurup, küçük ve sivri bir bıçak ile her iki gözünü delerek… Eski Ahit buna ‘göz akıt­ma’ diyor ve aç gözlülere uygulanan bir ceza (onun gibi adam açgözlüyse, inandıkları din sahte o zaman). Ne yazık ki otopsi kayıt­larına geçmiyor bu yaralar. Bunlar ilk etapta medyada görülmesin diye ceset ters çevriliyor. Ve sol diz kapağı da tam altından keskin ve kalın olan bıçakla kesilmek suretiyle parçalandığı söyleniyor. Bu da ‘Yahudilik davasından dışarı adım atmanın’ cezası olabilir. Göz Dağının çizgisinden çıkan ender dürüst insanlardan bir tanesi aslında. Ruhu şad olsun.

Resme bakarsak daha iyi anlaşılır. İç içe resimlerden biri öldük­ten sonraki hali, diğeri ölmeden bir-İki saat evvelki hali. Aynı günde çekilen 2 fotoğraf…

Merhum Üzeyir Bey sanki tanıdık birileri çağırmış da gidiyor. Tipik Göz Dağı cinayeti. Mesajı alan diğer sermaye oluşumları, Göz Dağına korkudan minnettarız şarkıları söylüyorlardır herhalde!

Son yazısında geri çekilmeye rağmen karşı tarafın haksız ve an­lamsız bir şekilde direnmesinden bahsediyor. En kötü barışın, en iyi savaştan iyi olduğunu söylüyor.

 Rus ajan-yazar Rigudin (Vasili Suguryev) MOSSAD öldürdü dedikten sonra kendisi de öldürülmüş olarak bulundu. Siyonizm’in siyasetine kim karşı gelirse çelik kılıcı tadacaktır. Me­sajı gerçek Türk olmayanlar almıştır.

Tevrat Yeremya,  Bölüm 12;3’de anlatıldığı gibi yerine getirilmiştir…

18 Aralık 2002 günü,  Dr. Necip Hablemitoğlu. Birçok kitap yazdı, bu top­raklar üzerinde oynanan oyunları hep içi­mizdeki düşmanlarla birlikte belgeleriyle açıklamaya çalıştı. İşte en son örneği de Alman vakıflarım araştırıyor bulduğu çok önemli belgeler ile

Göz Dağına çalışan işbirlikçilerini açıklamak üzereyken kalleşçe iki kelimeyi bir araya getiremeyen, hayatında sadece ve sadece silah kul­lanmasını ve robot gibi yaşamayı seven asalak insanlar tarafından kat­ledildi. Acizane benim bir sözüm olacak bunlara; “en iyi tetikçiniz, en iyi bilgili üstadınız, en iyi adamınız gelsin.. Aslolan akıldır… Hiçbir za­man başa çıkamayacaksınız oyunlarınızla… Zira sizde ne akıl var, ne de karakter.”

Federal Alman iktisadi işbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Ocak 1990 yılında yayınlanan “Türkiye’de Altın Konsepti” adı altında belgedeki bilgilere bir bakın. (Bu belgenin nüshası ve çevirisi İsveç’te yaşayan Prof. Dr. Metin DELİORMAN dadır. Medyaya ve Türk Devleti’nin yetkili kurumlarına gönderdi­ği halde hiç ses seda çıkmamaktadır. Bunları kitabında ‘Alman Bergama Vakıfları ve Dosyası” açıkla yan, Cumhuriyet Tarihçisi Dr. Necip Hablemitoğlu’nun suikaste kurban gitmesine neden olan bu Altın Konsepti de olabilir!)

1) Eurogold Şirketince Bergama-Ovacık’ta bulunduğu açıkla­nan altın yatağı, Almanya açısından çok önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir… Türkiye’de Bergama’dan, Truva’ya kadar uzanan bölgedeki altın yatakları da açıklanırsa, olumsuz yönde Al­manya zarar görecektir. Mevcut statükoyu değiştirebilecek tüm gelişmeler “tehdit” ve “risk” olarak algılan malı, buna karşı hemen önlem senaryoları hazırlanarak en pratik rasyonel biçimde uygula­maya konulmalıdır.

2) Türkiye’de altın aramayı ve üretmeyi durdurmak için radikal çevreciliğin tüm eylemleri hayata geçinle çektir. Bu iş için FIAN (Fo­od First Information and Action ‘Network) “Önce Gıda Danışma ve Eylem Ağı” örgütümüz görevlendirilmiştir. Almanya’ya davet edilecek yerel yöneticilerin, yerel liderlerin, yerel medya mensuplarının tüm yol ve ağırlama masrafları, Bakanlığımıza ait olacaktır. Türkiye’de ek har­camalar olduğu zaman İzmir Konsolosluğumuz devreye girip nakit olarak karşılayacaktır…

3) Türkiye’de kitlesel eylemlerin gerçekleştirilmesi için, sistemin uy­sal vatandaşları olan Sünniler yerine, protest özellikleri olan sistemin dışladığı Alevileri kullanmak, rasyonel bir tercih olacaktır. Operasyonların tüm evreleri bilgilendirme değil, ajitasyon ve provokasyondur. Brüksel’deki DHKP-C Örgütü de operasyona destek vermiştir.

(Türkiye’de, çok iyi bir yatırım yapılacağı sırada gözdağı vermek için, H. Ömer Sabancı da, DHKP-C örgülünün elamanları tarafından öldürül­medi mi! Belçika’ya kaçmış olan Fahriye adlı militanı hâlâ da alabilmiş de­ğiliz, değil mi?)

 

Yeşiller Partisinin Hassen Örgütü sözcülerinden Milletvekili Reimer Hamman “Bugün Almanya’da 90.000 ton altın stoku bulunu­yor…” diyor.

Başka kaynaklara göre 100.000 üzerindedir. Bu altın stoku nasıl ol­duğunu söylememektedirler. Çünkü Almanya altın üreticisi olmadığı gibi coğrafyasında altın madeni de yoktur. I. Dünya Savaşı sonrasında elindeki altın stoklan “harp tamiratı borcu” adı altında itilaf devletleri tarafından paylaşılmıştır.

1998 yılı itibariyle dünyada üretilen altın miktarı 2.600 ton olduğu rezervlerin hiç tükenmeyeceği varsayılsa, Almanya’nın bu stok miktarı­na ulaşabilmek için tüm dünya ülkelerinin 40 yıl altın üretimi yapması gerekir, Amanya’nın da bu alanda Takipsizliğini ortaya koymaktadır. Şimdi dünyada altın fiyatlarının düşmesi, Amanya’nın zararına, yüksel­mesi ise yararınadır. O halde Almanya’nın çıkarı, altın üretimini dün­yanın her yerinde engellemesidir.

TESADÜFLER (!) ZİNCİRİ 68

Dr. HABLEMİTOĞLU öldürülmeseydi; 19 Aralık’ta ADD Çan­kırı Şubesinde “Osmanlı’dan Günümüze Ermeni ve Pontus Sorunu” konulu konferansta konuşacaktı. HABLEMİTOĞLU’nun sesinin kesilmesi, kaleminin durdurulması, beyninin çalışmasının önlemesi gerekiyordu. En kolay yol seçildi, 9 mm Parabellum Mermi, O’nun ve aslında Türkiye’nin her şeyi olan beynini dağıttı…

HABLEMİTOĞLU, başrolünde Rahmi Mustafa KOÇ, Prof. Dr. Mehmet AYDIN ve Mehmet DÜLGER’in yer aldığı, PAPAZ’ı yücelten ve Trabzon’da ‘Çevre Toplantısı’ adı altında düzenlenen, genellikle Ortodoks din adamlarının katıldığı toplantının gizli ni­yetlerinin açıklanacağı (PONTUSÇULUK) toplantısından önce öldürülmüştü. Tesadüftü(!)…

O, il KASIM 2002’e 25 kişilik özel ekibi ile CIA Başkan Yar­dımcısı John Mc LAUGHLIN’in Türkiye’yi ziyaretinden ve 14-17 ARALIK 2002’de İstanbul Taksim NİPPON Otel’de İsrail’den Prof. ROTSTEIN, Prof. RYBAKOV, ABD’den Prof. ADABBEK ve Prof. TENBRIN ve Prof. El KELANİ’nin buluşmalarından son­ra katledildi. Bu da Tesadüftü (!)

ASELSAN’DA YAŞANAN ÖLÜMLER

16 Ocak 2006 günü, Aselsan’da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşındaki Ali Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor. 3 yıldır Aselsan’da çalışan mühendis ölüyor.

26 Ocak 2006 günü, ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Ev­rim Yançeken evinde intihar ediyor. 2 yıldır ASELSAN’da görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken, 7. kattaki evinin penceresinden atlıyor. Genç mühendis ölüyor. Yüksek lisans yapan genç mü­hendisin, uzun süredir tez için çalıştığı bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddia edildi. Bir de intihar notu bırakmış: “Artık daya­namıyorum. Psikolojim çok bozuldu. Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum. İntiharımdan kimse sorumlu değil. Ai­lemin üzülmesini istemiyorum.

7 Ağustos 2006 günü, Aselsan’da çok önemli projolere imza atan 31 yaşındaki makine mühendisi kanas uzmanı? Hüseyin Baş-bilen, bir aracın içinde ölü bulunuyor. Yaklaşık 8 yıldır Aselsan’da görev yapan ODTÜ mezunu mühendisin sol el bileğin de ve boy­nunda kesik İzleri var. Otopsi sonucu “intihar etmiştir” deniliyor. Genç mühendisin babası Vehbi Başbilen, “Hüseyin çok önemli gö­revlerde bulunmuş aklı başında biriydi. Hiçbir problemi yokken bu olayın olması bize mantıklı gelmiyor. Bir insan nasıl olur da kendi boğazını keserek intihar eder? Bu olayın bir cinayet olduğunu dü­şünüyoruz. Otopsi sonucunda her şey ortaya çıkacaktır.” dedi.

Anne Kezban Başbilen ise oğlunun öldürüldüğünü ileri süre­rek, “Oğlumun kayıp olduğu dönemde eşi sürekli bize ‘O intihar etti. Ağlamayın onun duaya ihtiyacı var1 diyordu. Daha ceset bu­lunmadan eşi nasıl bu kadar kesin konuşabiliyordu?” diyerek şüp­helerini dile getiriyor? Eşi ile 3 aylık bir dönemde hem tanışma, hem evlenme, hem de intihar…

                                              

68- Turkform.net sayfasından alıntı.

Kanas silahının üzerindeki gece görüş dürbünüyle ilgili yaptığı yeniliklerle tanınan genç mühendisin yeni bir silah üzerinde çalış­ma yaptığı ortaya çıktı. Genç mühendisin yakınları, kaybolduğu gün projesini sunacağı için heyecanlı olduğunu söylediler. Öldü­rüldüğü gün işe daha gitmediği halde nasıl olur da işyerindeki bilgisayarına intihar notu bırakır. Otopsi raporuna göre de 10 kişilik kurulda 3 uzman cinayet demektedir.

Göz Dağı’nın güdümlü elektronik sistemlerini devre dışı bırakarak millileştirmek için çalışmışlardı. Müsaade edilmedi.

İntiharlar son 6 aya sıkışmış. Türkiye’nin en parlak üniversitesin­den mezun olmuş 3 parlak mühendis. Ve “yüksek lisans tezi sıkıntısı” onları intihara sürüklüyor. Aselsan’ın internet sayfasında intiharlarla ilgili hiçbir açıklama yok. Türkiye’nin en gözde kurumunun 3 mü­hendisi intihar ediyor, Aselsan’ın çalışanı değil yalnızca, bu ülkenin yetiştirdiği beyinler, Türkiye’nin en gözde mühendisleri bu ölümleri görünce Aselsan’da çalışmak ister mi?

UÇAK KAZASI

30 Kasım 2007 günü, İstanbul-Isparta seferini yaparken iniş sıra­sında, havaalanını gördüğü halde pas geçip düşen, Atlasjet uçağında hayatını kaybeden 6 bilim adamının, 2 yıl önce başlatılan ve DPT ta­rafından desteklenen “Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarımı Ve Test Laboratuarları” projesinde görevli oldukları bildirildi.

Isparta’da düşen yolcu uçağının imalatçısı McDonnell Douglas fir­ması yetkilileri, uçak enkazında incelemeler yapmaya geliyorlar. Dü­şen uçağı incelemeye gelen heyette bulunan Türk görevli, görüntü al­maya çalışan IHA Muhabiri Sabri Çağlara tepki gösteriyor. Bir süre jandarma ekipleri tarafından kurulan güvenlik çadırında tutulan Sab­ri Çağlar, kamera görüntülerinin izlenmesinin ardından serbest bıra­kılıyor (Delil bulunmuşsa belki el konacak kamerasına).

Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi’nce, dü­zenlenecek “fizik” konulu bir konferansa katılmak üzere Atlasjet uça­ğına binen ve hayatlarını kaybeden yolcular arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Arık, Araştırma Görevlisi Özgen Ber­kol Doğan, Yüksek Lisans Öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan da bulunuyor.

İstanbul’da, 14 Ekim 1948’de doğan Prof. Dr. Arık, İstanbul Üniversitesi Fizik-Matematik Bölümünden 1969 yılında mezun ol­duktan sonra Pittsburgh Üniversitesi’nde fizik alanında master ve doktora yaptı.

Prof. Dr. Engin Arık, İsviçre’nin Cenevre kenti yakınlarında kurulu nükleer araştırma merkezi “European Organization for Nuclear Research (CERN)’deki “Atlas Deneyi”nde çalışarak CERN’de yürütülen “Atlas” deneyine, Ankara ve Boğaziçi üniver­sitelerinin “gözlemci” statüsünde katılıyor.

BU Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Arık ile aynı bölümde Araştırma Görevlisi Özgen Berkol Doğan ve Yüksek

Lisans Öğrencisi Engin Abat, Doğuş Üniversitesi Fen Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, aynı bolümde Öğ­retim üyesi Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde bugün düzenlenecek “Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarım ve Test Laboratuarı Kuruluşu” başlıklı, Devlet Planlama Teşkilatı proje­sinin 4. çalıştayına katılıp ÜZERİNDE ÇALIŞTIKLARI PROJE, İstanbul-Isparta seferini yaparken iniş sırasında düşen Atlasjet uçağında hayatını kaybeden 6 bilim adamının 2 yıl önce başlatı­lan ve DPT tarafından desteklenen “Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarımı ve Test Laboratuarları” projesinde görevli ol­dukları bildirildi.

Projenin Yürütücüsü AÜ Mühendislik Fakültesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Yavaş, AA muhabirine yaptığı açık­lamada, “projede görevli 6 bilim adamının, DPT desteğiyle yürü­tülen Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarımı ve Test Laboratuarları’ projesinde gelinen noktayı değerlendirmek amacıyla daha önce Ankara ve Bolu’da olmak üzere 3 çalıştay yaptık, pro­jenin 4- çalıştayım ise Isparta’da yapmayı planladık…” dile getirdi. Yavaş, olayla ilgili, “Gerçekten çok zor durumdayım. Yürütmekte olduğumuz fizibilite çalışması için Isparta’da bir araya gelmeyi bir buçuk ay önce planlamıştık. 2 yıldır yürüttüğümüz çalışmada pro­jeye katılan akademisyenlerle bir araya gelip sunumlarımızı ya­pacaktık” diye konuşan Ömer Yavaş bu fizibiliteyi açıklarsa çok iyi olacak.

Uçak kazasında, çalıştaya katılacak bilim adamları arasında bu­lunan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Arık, Araştırma Görevlisi Özgen Berkol Doğan, Yüksek Lisans Öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan hayatını kaybetmeleri Türkiye’nin geleceği açısından çok kötü ol­muştur. Kanaatimce bir otopsi yapılsaydı çok iyi olacaktı ama ne ge­reği var kaza olmuş işte! Aksilik ya uçağın kara kutusu da bozulmuş!

Projede, Ankara, Gazi, Boğaziçi, İstanbul, Uludağ, Erciyes, Niğ­de, Dumlupınar ve Süleyman Demirel üniversitelerinden 25 öğre­tim üyesi ile toplam 75 araştırmacı yer alıyor. Proje de, malzeme bi­limi, biyoteknoloji ve tıp gibi alanlarda yeni teknolojilerin kullanıl­dığı bir Ar-Ge alt yapısı oluşturmak amaçlanıyor. Geçen yıl başlatı­lan ve 2010 yılında tamamlanması öngörülen projede, Ulusal Hız­landırıcı Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Enstitüsü’nün de ku­rulması hedefleniyor. Ne yazık ki Göz Dağının kollan uzun oldu­ğundan ertelenmek zorunda kalıp işi uzatmaya ve başka bir formül oluşmasına kadar gitmesi gerekiyor. İşin başında Prof. Dr. Ank ile çalışmaya başlayan böyle bir ekibi bir daha yetiştireceksiniz, acaba kaç yılınızı alır.’

Eşref Bitlis Paşa’nın uçağı da kazaydı ama sonradan suikast oldu­ğu tespit edildi. Failleri mi aranıyor canım! Bulunursa da mutlaka ya akıl hastası olur, ya da bir kazada o geçirir.

Şimdi gelelim kaza niye oldu teorisine. Toryum da, Bor madeni gibi 2840 sayılı yasayla, ancak Eti Holding tarafından isletilebili­yor! Ama işletilmiyor! İşin garip tarafı bu… Devlet Planlama Teşkilatı’nında görevleri içinde halbuki…

Toryum, 1828’de Berzelius tarafından keşfedilmiş ve radyoaktifliği de, 1898’de Marie Curie tarafından ortaya çıkmış. Bu element, torit, torianit ve monazit gibi cevherlerin içinde bulunan ve uranyum­dan üç kat daha fazla rastlanan metal olan doğal toryum, tümü rad­yoaktif olan izotopların bir karışımından oluşurmuş. Toryum-232, bir kuluçka reaktörle, gelecekte elektronükleer sanayii için önemli bir enerji kaynağı oluşturabilecekken biz kıymet bilip bu konuda dünya çapındaki bilim adamlarımızı koruyamıyoruz.

Toryum, saflaştırıldığında alüminyum, çelik görünümünde bir elementmiş. Toprakta da toryum oksit halinde bulunurmuş. Dünya rezervlerinin yarıdan fazlası Türkiye’de, Batı Anadolu’da bulunuyorken,  (Eskişehir, Sivrihisar, Beypazarı ve Kızılcaören yörelerinde.)

Dünya’da Avustralya’da 300 bin ton, Hindistan’da 290 bin ton, Norveç’te 170 bin ton, ABD’de 160 bin ton, Kanada’da 100 bin ton, Güney Afrika’da 35 bin ton, Brezilya’da 16 bin ton. Neredeyse bütün dünyada ki toplam 1071 bin ton, Türkiye’de 800 bin ton. Bu, suikast sebebi olamaz!

Öğrendiğim kadarıyla, toryumun 21. yüzyılın en stratejik mad­desi olması büyük bir olasılık. Eğer yapılması planlanan yeni tip nükleer enerji santralleri gerçekleşirse, toryum bir numaralı ele­ment olacak. Çünkü yeni tip reaktörlerde yakıt olarak kullanıla­cak. Eğer biz toryum ile elektrik enerjisi üretebilirsek, bu trilyon­larca varil petrole eş değerde bir enerji kaynağı olacak. Bu da su­ikast sebebi olamaz!

Nasıl kullanılacak diye merak ediyorsak, yerin yaklaşık 30 metre altında, kurşun bir hedefin içinde bulunacak toryum. Bu hedefe dışarıdan, yeryüzünden hızlı protonlar gönderilerek, kur­şundan nötron üretiliyor. Bu nötronlar da gidip toryumla birleşe­rek enerji açığa çıkartıyor.

ABD’de kendi santrallerini yapmaya çalışıyor. Bunlar santrali bitirdikleri zaman bize satacaklar ama iyisini mi, kötüsünü mü? Araştırmaların içinde olursak biz kendimiz daha iyisini de üretebi­liriz ama araştırırken hemde ekip olarak yok oluyoruz. Hızlandırı­cı üzerinde çalışan bir tek araştırma grubumuz vardı şimdi yok ar­tık diğer madenlerde diğer bilim adamlarının yok olduğu gibi.

Hızlandırıcı proton ve elektron gibi temel parçacıkların ve atom çekirdeklerinin hızım çoğaltan alet. Tıpta, sanayide, savun­ma sanayinde de kullanılıyor. Türkiye’de akademik unvana sahip kaç bilim adamı var bu işin içinde? Hızlandırıcı alanında çalışan­ların sayısı onu bile bulmaz. Sıfır diyebiliriz artık. Üniversite fizik bölümlerinin bu alanda çalışmasını sağlamak, çalışma yapacak olanları iyi beslemek, yüreklendirmek lazım. Çıkartılmayan diğer madenlerimizi de işin içine katarsak büyük bir servetin üzerinde oturuyoruz, küçük bir bilimsel yatırımla toryumla enerji üretme alanının dünya devlerini geçeriz. 290 bin tonluk toryum rezervi bu­lunan Hindistan enerji geleceğini toryumda arıyormuş. Biz de Hindistan’ınkinden daha fazla olduğuna göre niye onlarla çalışmıyoruz?

Toryum nükleer enerji reaktörleri çalışmaya başladığı zaman, Türkiye’nin elektrik üretmek için dışarıdan petrol ve doğal gaz al­madığını, ısıtmada kullanılan doğal gazın yerini toryumdan üreti­len elektriğin aldığını düşünelim. Toryum için yapılan Reaktörün fişini çektiğinizde her türlü işlem duruyormuş’. Hem de doğayı kirlenmiyor, çıkan atıkların az olması gibi uzun ömürlüde değilmiş. Bu bilgileri 2005 yılında bor madenleri için araştırma yaparken Ekonomik Varlıklarımızı Koruma Derneğinin web sitesi olan www.evkd.org sitesinden almıştım. Kaza sonrası tekrar girdiğimde site yerinde yok. Sorduk site ne oldu diye ufak bir kaza olmuş ileriki tarihlerde çıkacakmış! Dediler biz de inanmak zorunda kaldık her zamanki gibi…

“Hepinizin de bildiği gibi, “Amerikan Boraks” diye Kaliforni­ya’da bir grup, daha doğrusu Kaliforniya’daki rezervleri işleten grup, aşağı yukarı dünyanın o tarihlerde yüzde 80’ine sahip du­rumdaydı ve birtakım patentleri de var. Nihai mamulleri yapı­yor. Pazarlaması gayet güçlü. O tarihlerdeki araştırmalarımızda, ya rakiplerine gidecektik, ya da onlarla bir ortaklık kuracaktık; yani monopol olacaksak, beraber monopol olalım diye düşün­dük. Bu şekilde bir anlaşmaya varma imkanı gözüktü, bu söyle­diğim 1970 yılına doğrudur. 1970 yılı dahil, bu yabancılarla dünyayı ikiye bölmek, Avrupa’yı ve Amerika’nın doğusunu Türkiye’den beslemek; Japonya, Uzakdoğu ve Amerika’nın batısını Kaliforniya’dan beslemek -ekonomik oluyor tabii, mesafeler ba­kımından ekonomik oluyor- böyle bir anlaşmaya varmak üze­reydik; ama maalesef o zaman Türkiye’deki devletleştirme hava­lan, illa her şeyi biz yapacağız havalan bu gelişmeye mani olmuş­tur. Tabu ileriki yıllarda ülkemiz bunun sıkıntısını çok çekti, döviz yokluğunun ana sebeplerinden biri, bu politikaların 1970’li yılların başından itibaren uygulanamaması, özellikle 12 Mart’tan sonra uygulanmamasıdır.”

Bu sözler 21-22 Haziran 1990 tarihlerinde Ankara’da gerçek­leştirilen 1. Maden Şurası’nın açılış konuşmasını yapan zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a ait. Devam edelim.

Milli İstihbaratımızın eski yöneticilerinden M. Eymür bu maden ve arkasındaki uzantılarım nasıl açıklıyor. US Borax, Rio Tinto’nun Londra kolu olan Rio Tinto Plc.nin alt kuruluşu Kennecott Holdinge bağlıdır. Sermayesinin %100’ü Rio Tinto’ya aittir. Afyon Ticaretinden Kazanılan Para İle Kurulan Şirket Rio Tinto, 1873 yılında Jardine Matheson firması tarafından kurulmuştur. Şirkette en büyük hisse Rothschild ailesine aittir ve İngiliz kraliyet ailesi­nin de hissesi bulunmaktadır. Jardine Matheson 1800’lü yılların başından itibaren Türkiye’den Çin’e “afyon” ticareti yapan bir fir­madır. 1837 Paniği’nde diğer afyon tüccarları Russel ve Perkins fir­malarının zor duruma düşmeleri ve Rothschildler’e başvurmaları üzerine, Jardine Matheson, Russel Co ve Perkins Co birleştirilerek Rothschild ailesine ait J.P Morgan denetiminde afyon karteli oluş­turuldu. O yıllarda afyon ticareti serbestti ve en gözde ticari işti. 1839 yılında Çin ile İngiltere arasındaki Afyon Savaşının Çin’in mağlubiyeti ile sonuçlanması üzerine Hong Kong İngilizlere bıra­kıldı. Burada, Rothschildler‘in kontrolündeki Hong Kong Shangai Bank Corporation (HSBC) afyon ticaretini finanse etmeye başla­dı. Jardine Matheson firmasının afyon ticaretinden kazanılan pa­rası ile kurulan Rio Tinto, bugün dünyanın en büyük maden fir­ması olup, tek başına dünya maden üretiminde %12,5’lik (27 mil­yar dolarlık) pay ile birinci sıradadır. İkinci sırada %11’lik pay ile yine İngiltere merkezli Anglo American Corp., üçüncü sırada %8’lik pay ile yine İngiltere merkezli Billiton/BHP gelmektedir. Tüm Türkiye’nin maden üretiminin dünya üretiminde %0,9’luk bir paya sahip olduğu dikkate alınırsa firmaların büyüklükleri anlaşılır. Billiton /BHP firması Royal Deutch Shell’e ait olup, Shell ise Rothschild ailesinin kontrolündedir.

Anglo American Corp. (AAC) ise, Oppenheimer ailesinin kontrolünde olup, Rothschild ailesinin De Beers kanalıyla payı bulunmaktadır. AAC’nin %45’i De Beers’e, De Beers’in %34’ü AAC’ye aittir. Her üç firmada ayrıca kraliyet ailesinin payları bu­lunmaktadır. Yukarıda sayılan üç firma ve diğer firmalarla birlikte İngiltere dünya madenlerinin yaklaşık %50’sini tek başına kontrol etmektedir. Bu durum altın, gümüş, elmas gibi kıymetli madenler­de %100’e yaklaşmaktadır. Türkiye’de altın, gümüş, trona, bakır, çinko, nikel, platonyum v.s. maden aramaları yapan ve yatırım için MAI, MIGA, Endüstriyel Bölgeler Yasa Tasarısı gibi düzenlemele­rin yapılmasını bekleyen firmaların tamamı sonuçta İngiltere’de yerleşik firmaların kontrolündedir. Kanada ve Avustralya’da yerle­şik maden firmalarının tamamı da bunların kontrolündedir. Rio Tinto’nun, 2001 yılında eroinin serbest bırakılması için yürütülen lobi çalışmalarını parasal olarak basma yansıyan konulardandır. Avustralya’da bazı kiliseler bünyesinde oluşturulan Tolerance Room’larda (Hoşgörü Odaları) haftanın belli gününde, belli saatler­de isteyenlere düşük miktarda eroin enjekte edildiği, T-Room’ların masraflarını karşılayanlar ve lobi çalışmalarını destekleyenler ara­sında Rio Tinto’un da bulunduğu, diğer destekçilerin Westpacbank, ANZBank, NABank gibi Rio Tinto’nun kurumsal yatırımcı­ları olduğu, ayrıca Prens Charles’e ait Queen Truest firmasının da bu çalışmayı desteklediği belirtilmektedir. Rio Tinto’nun ortaklık ya­pısı CRA-RTZ birleşmesinden sonra Rio Tinto adını alan grup, iki ana merkezde toplanmıştır. İngiltere’de Rio Tinto Plc.nin, Avustral­ya’da Rio Tinto Ltd.nin merkezleri bulunmaktadır. Rio Tinto Plc.nin % 49’u Rio Tinto Ltd.e aittir.

Diğer yatırımcılar Dodge&Cox Inc., State Farm Mutual, Sun Life Assurance (Rothschild), World Assct Management, Merrill Lynch (HSBC) Investment, Delaware Capital ve diğer firmalardır. Rio Tin­to Ltd.nin ortaklık yapısı ise Mayıs 2000’de aşağıdaki gibidir.

Tinto Holdings Australia Pty Ltd 47.39

Chase Manhattan Nominees Ltd 6.51

Westpac Custodian Nominees Ltd 6.30

National Nominees Ltd (NABank)’4.47

Citicorp Nominees Ltd 2.67

AMP Life Ltd 2.27

Queensland Investment Corporation 1.63

HSBC Custody Nominees Ltd 1.55

BT Custodial Services Pty Ltd 0.96

MLC Ltd 0.85 Perpetual Trustees Nominees Ltd 0.79

Mitsubishi Development Ltd 0.69

Permanent Truste Ltd 0.79 ve diğerleri. En büyük kişisel yatırımcı ise İngiliz kraliyet ailesidir.

Rio Tinto Ltd’in ortaklık yapısı oldukça ilginç. Şu anda Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı bankaların neredeyse tamamının hissesi bu­lunmaktadır. Chase Manhattan ile J.R Morgan’ın birleştiği, Citicorp’un, Salomon Smith Barney, Citibank ve ABN Amro’ya sahip ol­duğu, HSBC’nin de aynı sermaye grubundan olduğu dikkate alındı­ğında ülkemizin içine düşürüldüğü cenderenin boyutları anlaşılır. Bu bize finans sektöründe rekabetin olmadığını göstermektedir.

Diğer sektörler incelendiğinde aynı durumun olduğu görülecek­tir. Rio Tinto/Comalco’nun %30 hissesinin bulunduğu Queensland Alümina firmasına aynı zamanda Kaiser %28, Alcan %22 ve Pechiney %20 hisselerle ortaktırlar. Yıllık 3.650.000 ton alümina üretim kapasitesi ile dünyanın en büyük alümina tesisine rakip dört firma ortaktırlar. Tesis hammaddesini Rio Tinto’nun Weipa Boksit ma­den ocağından temin etmektedir. Bu dört firmanın bir biriyle reka­bet etmesi mümkün değildir. Rio Tinto; Normandy, BHR MİM, Newcrest, Hudson Conway, Westfield Holding, (7 milyar dolar ci­rosu var) National Australia Bank, (NABank) Mayne Nickless, Bankers Trust Australia, Westpac, Fosters Brovving, Pasific Dunlop, Santoc Ltd., Quantas, Ford Motor Australia, Telstra firmala­rını kontrol etmektedir. Ayrıca, Freeport McMoran, WMC, AR-CO, Commenwealth Bank, Macquade Bank, Reylesbury Holding, Vodafone firmaları üzerinde büyük etkisi vardır.

Rio Tinto yönetiminin tavırları ve ILO standartları karşısında­ki duyarsızlığı birçok küçük hissedarının tepkisini çekmiş ve bu hissedarlar 2000 yılı Mart ayında örgütlenerek, yönetimi hesap vermeye ve ILO standartlarına uyulacağını açıklamaya davet et­mişlerdir. Tinto Holding’den başka beş büyük ortak Chase Man­hattan, Westpac, Citicorp,.HSBC, National Nominees Ltd (Nati­onal Australia Bank) yönetime destek açıklamışlar, böylece girişini sonuçsuz kalmıştır.

Rio Tinto; Avustralya’da, çocuk işçi çalıştıran, çevre felaketle­rine yol açan, eroinin serbest bırakılması için çalışan, vergi ver­mekten kaçınan, ayrılıkçı hareketleri destekleyen bir firma olarak tanınmaktadır. Bu manada Rossing Uranyum firmasındaki uygula­maları oldukça eleştiri almıştır. Namibya’daki Rossing Uranyum firmasına İran Devleti ile birlikte ortak olan Rio Tinto, halen İran’ın nükleer hammaddesini temin etmektedir. İran’ın hissesi %10’dur, Rio Tinto’nun %67 hissesi bulunmaktadır. İsrail’in kuru­cusu ve finansörü olan Rothschild ailesine ait bir firmanın İran’a Uranyum temin etmesi düşündürücü bir durum. Ahmedinecad atar tutar Siyonizm’e ama ilişkileriniz niye onlarla, diye sorarsanız yalanlamakla kalmayıp komple teorisi derler.

Gözcü Gazetesinin 11.08.2001 tarihli nüshasında “Dehşet Ve­rici Rapor” başlığı ile yayınlanan yazı dizisinin üçüncüsünde Rio Tinto hakkında; “Rio Tinto Mining Exploration adı bir zamanlar Trabzon Liman’ının özelleştirilmesinde de geçer. Turgut Özal Hü­kümeti zamanında ünlü bir yahudi iş adamımız %50’si Avustralya­lı, %25’i Amerikalı ortaklarına, %25’i kendisine ait bir şirket kurar ve Özal Hükümeti’nden Trabzon Limanının işletim hakkını ister.

Bu iş adamımız limandan hem maden ihracatı yapacak hem de Er­menistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’a verdiği sözü yerine geti­rerek Trabzon Limanı’ın Ermenistan’ın İthalat-ihracat kapısı hali­ne getirecek. Ermeniler’de soykırım iddialarından bir şekilde vaz­geçecekler. Hükümetten onay alan bu iş adamımıza önce İstanbul basınından birkaç milliyetçi yazar tarafından, ardından Trabzon halkından büyük tepki gelir. Bu proje bir şekilde rafa kaldırılır. Bu yahudi iş adamımızın Amerikalı ortaklan Ermeni lobisidir. Avust­ralyalı ortağı ise Rio Tinto’dur. Rio Tinto kısaca; İngiltere ve Avustralya’da merkezleri olan Siyonist bir şirkettir” ifadeleri yer almaktadır. Anlaşılan Rio Tinto, Türk-Ermeni probleminden (Asala’yı da hatırlayalım.) faydalanmanın yolunu bulmuş, ancak Trab­zon halkını aşamamış. 19. yüzyılın başlarında, House of Rothschild (Rothschild tröstü) ABD’de bazı yatırımlar yaptı ve kendine bağlı bankalar kurdu. Rothschildler’in ABD’de kurduğu bu bankaların ilki, The City Bank adını taşıyordu. 1812 yılında New York’ta kurulan banka, daha sonra National City Bank adını aldı ve 50 yıl boyunca da Moses Taylor tarafından yönetildi. Tay­lor 1882’de geride 70 milyon dolar bırakarak öldü ve yerine oğlu Percy geçti. Ertesi yıl, John D. Rockefellerlar’ın kardeşi William Rockefeller bankaya yüklü bir para yatırarak ortak oldu. 1891’de ise Rockefellerlar, Percy’i ikna ederek, onun yerine banka yöneti­ciliğine ortakları James Stillman’ın geçmesini sağladılar. James Stillman’ın da bir “Londra bağlantısı” vardı; babası Don Carlos uzun yıllar Rothschildlar’a hizmet etmişti. (Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 104-105) Bu firma şimdiki Citicorp’tur.?

Türkiye ve Rio Tinto

Bor madenlerinin devletleştirildiği 1978 yılından önce Türki­ye’deki bor madenlerinin %80’ine Türk Borax adlı firması ile ha­kim olan Rio Tinto, Anatolia Mineral Development Ltd. isimli firması ile bu günlerde ülkemizde altın, gümüş, bakır, çinko v.s. araması yapmaktadır. Bu firmaya Cominco’da ortaktır. Zengin al­tın rezervi buldukları belirtilmektedir. Ancak bu bilgilere ihtiyatlı yaklaşmakta fayda vardır. Rio Tinto ve diğer altın arayıcılar, ülke­mizin içinde bulunduğu ve patronu olan bankalarca körüklenen krizden faydalanarak; “krize çare olarak işte altın, altın çıkarmak için yerli sermayenin gücü yetersiz, o halde yabancı sermayenin önünü açalım” şeklinde bir yaklaşımla önemli imtiyazlar elde et­mek isteyebilirler.

Rio Tinto’nun Rio Tur firması ile de ülkemizde trona aramala­rı yaptığı ve Ankara/Kazanda trona rezervi tespit ettiği belirtil­mektedir. Türkiye’de önemli miktarda altın sahası kapatan Eldorado Gold firması Anglo American Corp’a (AAC) aittir. Eurogold isim değiştirerek Normandy olmuştur. Ana firma Normandy Posseidon’un kontrolü Rio Tinto ve AAC’dedir. Altın fiyatları, her gün, iki kez İngiltere’de City’i bulunan Rothschild Bank tarafın­dan belirlenmektedir. Hammadde temin ettikleri ülkelerden hiç birisi gelişmişlik seviyesini yakalayamamıştır. Rio Tinto’nun GAP projesi kapsamında yapılan Ilısu barajında, Balfour Beatty firması ile birlikte hissesi bulunmaktadır. Buradaki hissesi kendi faaliyet alanı ile ilgili olmayıp İngiltere’nin Ortadoğu politikaları muvacehesindedir. Balfour Beatty’nin alt kuruluşu PacifiCorp firmasının Soma ve Orhaneli Termik santrallerinin işletilmesi ihalesini aldığı bilinmektedir.

US Borax’ın geleceği, Rio Tinto’nun kendi açıkladığı bilgilere göre, elinde en fazla 20 yıllık bor rezervi kalmıştır. Boron’daki ya­taklarda açık ocak işletmeciliği yapma imkanı kalmadığı, cevherin toprakla karıştığı, kapalı ocaklardan yapılacak üretiminde oldukça pahalı olduğu bilinmektedir. Rio Tinto, Arjantin’deki bor yataklarından üretimi durdurmuştur. ABD ise üretime en fazla 10 yıl daha müsaade eder ve kalan bor rezervini stratejik rezerv ilan ede­rek üretimi durdurur. “Yirmi Katırlı Takım” ile başlayan macera da yirmi satırlı ferman ile sona erer. Bu durumda Rio Tinto/US Borax’ın önünde iki çözüm, bulunmaktadır. Ya yeni bir bor rezervine sahip olacak ya da bor madenine alternatif bulacaktır. Yeni bir bor rezervine sahip olabilmesinin en kestirme ve etkili yolu Türki­ye’nin bor madenlerine sahip olmaktır ya da pazarlamasını tama­men kontrol altına almaktır.

Bor madenine alternatif ürün geliştirme hususunda yoğun bir çalışma yürütülmektedir. Trona madeninin bor yerine kullanılması için çalışmaları halen devam etmektedir. Owens Corning’in borsuz fiberglas üretme çalışmaları ve deterjan üretiminde borun trona ile ikame edilmesine yönelik gayretler ancak bu şekilde anlamlı hale gelmektedir. Alternatif ürün kısmen bulunsa bile, gelişmeler bor ürünlerine olan talebin süratle artmakta olduğunu, kullanım alan­larının çoğunda alternatifinin bulunmadığını göstermektedir. Bu durum da, Rio Tinto’nun Türk borlarını ele geçirme hususunda daha radikal davranmasını zorunlu kılmaktadır. US Borax, Owens Lake Operation adlı firması ile uzun zamandır trona üretmektedir. Daha fazla bilgiyi borax.com sitesinden bulabilirsiniz.

Eti Holdinge verdiği yazılarda trona üretiminin olmadığını be­lirten Rio Tinto, 1993 yılından bu yana Beypazarı trona madenle­rinin işletmeye açılmasını engelleme gayreti içinde girmiştir. Bu yatırımı engelleyemez ise kendisi kontrol altına almak istemektedir. Trona’nın en çok tüketildiği Avrupa’ya en yakındaki tek doğal soda yatağının Türkiye’de olması bu cevheri stratejik hale getir­mektedir. Buradaki bilgilerimizin kaynağı halen ABD’de yaşamakta olan eski MİT mensubu vatandaşımız Mehmet Eymür’ün sitesin­dendir.

Faili Meçhul Olayları ve Abdülkadir AKSU

12 Ekim 1944 yılında Diyarbakır’da doğuyor, ilk ve orta tamam­ladıktan sonra, 1962 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesinde yüksek eğitime başlıyor. Meşhur siyasalcılar H. Celal Güzel, M. Keçeciler, M. Karayalçın, C. Duna, D. Perinçek, A. Öcalan, sınıf arkadaşı M. Cayan daha niceleri yazmakla bitiremeyiz…

İzmir Kınık ve Yozgat Sarıkaya’da kaymakamlık yapıyor. 1978 yılında Kahramanmaraş Emniyet Genel Müdür Yardımcısı iken bombalı paket geliyor açmayarak kurtuluyor. (Rahmetli Hamido gi­bi paketi açmıyor.) Kahramanmaraş olayları patlak veriyor 104 ölü hepside faili meçhul. Herki yıllarda bu müdürümüz içişleri Bakanlı­ğı yapıyor. Peki bu şahıs müteahhit olsaydı yaptığı inşaat çökse ne olur­du? Dünyaya gelince Kur’an-ı Kerim tutmuş eliyle (Can Dündar’ın sitesinde yazıyor). Allah muhafaza Tevrat’ı tutsaydı yanmıştık!

  1. Turgut Özal Hükümeti sırasında 31 Mart 1989’da içişleri Bakanlığı’na getirilen A. Aksu, Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasının ar­dından Yıldırım Akbulut Hükümetinde de içişleri Bakanlığı yaptı. Aksu’nun göreve gelmesinden hemen sonra Türkiye, Muammer Aksoy suikastıyla sarsıldı.

Bu olayın yankıları sürerken 1,5 ay sonra 7 Mart 1990 günü Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç katledildi. Aynı yılın 6 Eylül günü Turan Dursun, peşinden MİT Müsteşar eski Yardımcısı Hiram Abas, 10 gün sonra da 6 Ekim 1990’da İlahiyat­çı Bahriye Üçok öldürüldüler. Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, 5 koruma polisi ile, işadamı Üzeyir Garih, Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde uğradığı bir silahlı saldırı sonucu ha­yatını kaybetmesi. Aselsan’daki 3 mühendisin ölümleri, Danıştay baskını, Gazeteci Hrant Dink ve aklıma gelmeyenler.

AKSU’nun görev yaptığı 1991 yılında saldırıya uğrayan TSK subayları da vardı. 9 Ocak’ta Em. Yarbay Ata Burcu, 30 Ocak’ta Em. Korgeneral Hulusi Sayın, 7 Nisan’da Em. Tümgeneral Memduh Ünlütürk, 23 Mayıs’ta Em. Korgeneral İsmail Selen, aynı gün Tuğ­general Temel Cingöz şehit edildiler.

Bu cinayeti işleyen failler hala aramızda dolaşmaktadırlar. Hepsi O’nun döneminde… Adam hâlâ ben görevimi iyi yapıyorum arka­daş, diyerek devam etmesi birilerinin istediği için midir, bilinmez!

Türkiye, Aksu’nun İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemlerde de kan­lı suikastlerle sarsıldı. Muammer Aksoy’un öldürülmesiyle başlayan zincirin son halkası Aselsan’daki mühendisler ile kanlı Danıştay bas­kını oldu.

Son Danıştay saldırısından sonra eleştirilen isimlerden birisi de içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu. Ancak “Kanlı Tesadüf olarak ni­telenebilecek olaylar zinciri, içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun yakasını bırakmıyor. Aksu’nun, içişleri Bakam olduğu her dönemde Türkiye’de önemli suikastler ve cinayetler birbirini takip etti.

1989’da Bakan. İlk olarak 46’ıncı Hükümette yani 2’inci Turgut Özal Hükümetinde 31 Mart 1989 günü İçişleri Bakanlığı görevi­ne getirilen Aksu, daha sonra 9 Kasım 1989 tarihinde Yıldırım Akbulut Başbakanlığında kurulan 47’inci Hükümet’in de İçişleri Bakanı oldu. Aksu’nun bu İkinci döneminde görevine başlaması­nın üzerinden çok geçmeden Türkiye bir suikastle sarsıldı. 31 Ocak 1990 tarihinde Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu Prof. Dr. Muammer Aksoy evinin önünde uğradığı bir suikastle hayatı­nı kaybetti. Arkası kesilmiyor. Bu suikastın kanı bile kurumadan 1,5 ay sonra 7 Mart 1990’da bir başka suikast daha yapıldı. Hürri­yet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990’da İstanbul’da arabasının içinde öldürüldü. 1990 yılı bir bakıma sui­kastler yılı oldu. Sırasıyla 6 Eylül 1990 tarihinde Turan Dursun, 26 Eylül 1990 tarihinde MİT Müsteşar Yardımcılığı da yapmış olan Hiram Abas, 10 gün sonra 6 Ekim 1990’da İlahiyatçı Bahriye Üçok öldürüldü.

Askerler de hedefte, Aksu’nun İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturduğu dönemlerde sadece aydınlar öldürülmedi, birçok asker de terör Örgütlerinin uzantısı olduğu tahmin edilen hainlerin kurşun­larına hedef oldu. işte kanlı cinayetlerin kronolojisi:

  • 9 Ocak 1991 tarihinde Emekli Yarbay Ata Burcu, uğradığı si­lahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olayı TİKKO üstlendi.

  • Emekli Korgeneral Hulusi Sayın, 30 Ocak 1991 tarihinde uğ­radığı silahlı saldın sonucu hayatını kaybetti.

  • 7 Nisan 1991 tarihinde Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, İstanbul Üsküdar’daki evine gelen kimliği belirsiz kişiler ta­rafından şehit edildi.

  • Emekli Korgeneral İsmail Selen 23 Mayıs 1991 tarihinde uğ­radığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

  • Aynı gün Adana Bölge Jandarma Komutanı Tuğgeneral T. Cingöz, makam otosunda saldırıya uğradı. Hastaneye kaldırılan Tuğgeneral Cingöz, tüm müdahalelere rağmen 27 Mayıs 1991 ta­rihinde şehit oldu.

  • 1978 yılında MİT Müsteşarlığı yapan Emekli Orgeneral Ad­nan Ersöz, 13 Ekim 1991 tarihinde İstanbul’daki evinde teröristle­rin silahlı saldırısına maruz kalarak hayatını kaybetti.

  • Yine Aksu döneminde dönemin SHP Milletvekili Erol Gün­gör’ün oğlu Mustafa Güngör öldürüldü.

Aksu’nun ikinci dönemi de bir suikastle başladı. 2002 yılında AKP’nin iktidara gelip, Abdullah Gül Başbakanlığı’ndaki 58’inci Hükümet kurulunca İçişleri Bakanlığı görevini Abdülkadir Aksu üstlendi. Aksu’nun bakanlığa başlamasından tam bir buçuk ay sonra, 18 Aralık 2002 tarihinde, yaptığı araştırmalarla Batılı güç­lerin tepkisini çeken Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde uğradığı bir silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Aksu, suikas­tın ardından Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, “Kim ya da kimler tarafından, hangi maksatla işlendiği konusunda bir şey söylemek için henüz çok erken.” dedi. Aksu, olayı şiddet ve nef­retle kınarken, olayla ilgili soruşturmanın çok yönlü olarak, bütün boyutlarıyla devam ettiğini ifade etti. Kitabımı yazarken hâlâ göre­vinin başında oluşu başarılı olduğunu göstermekte herhalde. Zira başarısız olsa, Göz Dağı’nın emriyle görevinden alınırdı.

Göz Dağı sadece içişleri makamında değil ki Türkiye Cumhuriyeti’nin her tarafına kök salmış. Devam edelim.

Aytunç Altındal’dan 12 Eylül sürecinde yaşadığı bir gerçeği nakledelim, Altındal’ın, o zamanlardaki biri yayınevi 100 önemli kitabını yayımlamış. Onların en önemlileri de masonların içyüzünü, Türkiye ve dünyadaki kök ve faaliyetlerini orijinal belgeleriyle or­taya koyan eserler. 12 Eylül darbesinden sonra Altındal’ın yayınevi ve depoları basılıyor. Bugünün fiyatlarıyla yüz milyarlarca, belki de trilyonu bulan eserler alıp götürülüyor. (Bence parayla ölçülmez­de) Kimi yakılıyor, kimi satılıyor ve parasının nerelere gittiği belli değil. Peki niye basılıyor Altındal’ın yayınevi ve depoları? “Çün­kü,” diyor Altındal, “Ben masonlarla uğraşıyordum. Türkiye Cumhuriyeti”nin başbakanı Deniz Kuvvetleri Komutanlığından emek­li Bülent Ulusu idi ve Ulusu bir masondu.” içim cız etti. Demek ki en Atatürkçü ocakta Atatürk’ün en nefret ettiği ve derneklerini kapattırdığı, kökü dışarıda bir örgüte mensup bir demeğe üye olanlar çıkabiliyor ve hatta bunlar o kurumun en üst makamları­na kadar yükselebiliyorlardı. 3. Göz TV programındaki konuşma­sı böyleydi.

Göz Dağı çalışıyor, bilen İnsanlar konuşuyor. Korkut Özal, bir TV kanalında “Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemeyen derin yerler suikast yapabilir” dedi enteresan bir şekilde… Elazığ merkezli, doğunun etkili yerel gazetelerinden El-Aziz’in editörü, “Bizler kesin olarak kade­re inanan insanlarız” dedikten sonra şöyle yazıyor: “Suikast bir yahudi geleneğidir. Özellikle ihanet eden işbirlikçilerini en elim şekilde öldürtmeleri kelimenin tam anlamıyla hiç değişmeyen bir Yahudi töresidir. Mason localarındaki tekris törenlerinde boğaza dayatılan kılıçlar gölgesinde yapılan üyeliğe kabul ritüelleri ihanetinin bedeli kellendir ikazını ifade etmektedir. Yakın geçmişte Yahudi töresi gereği yapıldığı çok net ve açık şekilde ortaya çıkan siyasi suikast girişimi Başbakan Turgut Özal’a yapılanıdır. Suikastın gerekçesine gelince… Turgut Özal ile kardeşi Korkut Özal, birlikte 12 Eylül 1980 sonrasında Erbakan’a ihanet ederek ABD Yahudi Cemaati ile işbirliği içerisinde Milli Görüş kadroları ve tabanı sayesinde ANAP’ı kurdular. Darbe yönetiminin Milli Güvenlik Konseyi’nde veto edilen partiler içerisinde olmasına rağmen ANAP’ın 1983 seçimine katılması da bir ABD Yahudi heyeti­nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ziyareti sonunda sağlandı. Son­ra Turgut Özal iktidara gelip Başbakan olunca diyet ödemek yerine Ya­hudi’ye dirsek çevirip Kenan Evren ile işbirliği yapınca bu ihanet ola­rak değerlendirildi ve Yahudi töresi uygulandı.

Tayip Erdoğan da 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde, Erbakan’a ihanet ederek ABD Yahudi Lobisi ve içerideki uzantısı Sabetaist Cemaat unsurları ile işbirliği İçerisinde AKP’yi kurup o destek sayesinde iktidar yaptı. Ancak milletvekili seçilip Başbakanlık koltu­ğuna oturamadı. Çünkü 12 Eylül’ü kontrolüne alan Göz Dağı, 28 Şu-bat’ı da kontrolüne geçirmişti. Sonuçta Tayip Erdoğan da Turgut Özal gibi Milli Derin Devlet (Göz Dağının) kontrolünde Başbakanlık kol­tuğuna oturdu ve Yahudi’ye diyet ödemek yerine dirsek çevirmek zo­runda kaldı. Gerçi Antalya’daki uluslar arası Lions Kulüpleri konferan­sına Başbakan olarak gidip katılırken Ben Millî Görüş gömleğini çıkar­dım attım, kim giyecekse giysin, dedi ama sonraki icraatları hiç de bu sözünü doğrulamadı.

Açıkçası, tıpkı Turgut Özal gibi… Millî Görüş’e ihanet ederek Ya­hudi işbirlikçiliği sayesinde parti kurup iktidar olan ve ödemesi gere­ken diyeti ödemeye gözü kesmeyince Milli Derin Devletin (Göz Da­ğının) kucağına kendini atan Başbakan Tayip Erdoğan, Yahudi’ye iha­netinin bedeli ödettirilmek üzere Yahudi töresinin hedefindedir…” Bu editör arkadaşın ben şahsen gazeteci olduğuna inanmıyorum, etki ajanlarının bir kısmı başka kimliklere rahat girerler fakat önemli olan şu ki böyle anlatımlar, senaryolar diyelim hep gerçeğe uymuştur.

Göz Dağı’nın istihbaratçısı da benzer ifadeler söylemektedir.

Graham E. Fuller, İslam ülkelerinde geçirdiği on dört yıl boyunca edindiği bilgi ve deneyimlerim Siyasal İslam’ın Geleceği adlı kitabında bir araya getirmiş. 1980’li yıllarda CIA’in Ulusal İstihbarat Konseyi Baş­kan Yardımcılığı görevinde bulunmuş ve CIA’in Ortadoğu masası şefli­ğini yapmış olan yazar Graham E. Fuller, İslam ülkelerinde -ve bu arada Türkiye’de- geçirdiği on dört yıl boyunca iyi bir analiz yaparak “Türki­ye’de Amerikan karşıtlığı yükseliyor ve Türk solu ile aşırı sağcı Türk mil­liyetçileri arasında beklenmedik bir koalisyon kurulmuş durumda. Bu koalisyon Amerikan düşmanlığı noktasında birleşiyor.” diyor ve bu Anti Amerikan uyanışı engelleme çağrısı yapıyordu.

  1. Fuller, 2000 yılında Türkiye hakkında yaptığı “şaşırtıcı” bir yo­rumda aynen şunları söylüyor: “Türkiye, yakın bir gelecekte iki par­tili bir temsil sistemine gebe… Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon (B. Ecevit liderliğindeki 57. Hükümet’ten söz ediyor) partilerinde büyük deprem yaratacak. Fazilet Partisi’nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gide­cek. Bazı etkin siyasetçiler, partilerinden istifa ederek bu yeni oluşu­ma katılacak. Yeni oluşum kartopu gibi büyüyüp gelişecek. Türki­ye’de yakın gelecekte ılımlı İslamcılar iktidara gelecek. Ilımlı İslam­cıların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen ılımlı sol bir parti de Meclise sokulacak.” 69

                                              

69- Prof. Dr. Ümit Özdağ, Yeniçağ gazetesi, 29.4.2004

 

Göz Dağı devlet adamlarına suikast hazırlarken, Natoya bağlı Özel Harpçiler’i (Türk, Yabancı subaylar ve siviller) kullandı herhalde, çünkü hiçbiri aydınlanamıyor. Soruşturmalar eksik kalıyor.

Talat Turhan, 16 Kasım 1990 tarihinde Milliyet Gazetesi’ndeki rö­portajında şöyle diyor: “Söz konusu ettiğim, ST-31.15 nolu Kontrgerilla Talimnamesi’ni, Kara Kuvvetleri Komutanlığı yayınladı. Girişin­de de, o zamanki komutan Ali Keskiner’in imzası var. Anayasal bir ül­kede, resmi bir gizli örgüt cinayet işler diye yazarsanız, suçlusunuzdur. Adamı mezardan çıkarıp asarlar. Sadece Kara Kuvvetleri sorumlu olmaz. Devrin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay da, devrin Başba­kanı S. Demirel de bundan sorumludur. Bugün ‘vardır yoktur’ diye lafı gevelemekle olmaz bu iş. Olay bu boyutta… ST-31.15 Talimnamesi’nde bir yeraltı örgütü var. O yeraltı örgütünün yapacağı işler ara­sında adam öldürme de var. Öldürülenin sağcı ya da solcu olması fark etmez. Yeter ki cinayet bu örgütün amacına hizmet etsin. Şimdi, devlet içindeki bir örgütün kuramında adam öldürme varsa ve o ül­kede faili meçhul siyasi cinayetler işleniyorsa, kuşkunun birinci odağı bu örgüt olur.”

Talat Turhan, bu sözleriyle OHD varlığının nedenlerini yorumlu­yor. Bu sayılan faaliyetlerin, devletin organlarından olan ordunun ka­ran ile yasallaştığı, yeraltında çalışmak üzere kurulduğu ve devamın­da da yıllara göre değişik kurumlaşmalara gittiği gün gibi açık. Önce­leri Emniyet teşkilatı ve bir dönem sonra Ülkücülerin de katılımıyla çeteler oluşturulduğu artık bilinen gerçekler. Bütün dünyada, bugün, devletlerin oluşumun da şöyle ya da böyle bir derin devlet vardır.

Ecevit 1974 de Başbakan iken Genel Kurmay Başkanı Semih Sancardan öğreniyor ve herkes korkuyor, soruşturulanlar sadece bizde de­ğil dünyada da öldürülüyor veya yok ediliyor.

2006 yılında Ecevit’in vefatından sonra Eski Gen. Kurmay ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Ecevit’in vefatından sonra söylediği söz “Tanıdığım en korkusuz Başbakan ve Devlet adamıydı” demek oluyor ki korkulacak bir şeyler var!

Özal’ın kendisine yapılan suikast sonrasında gazeteciyle yaptığı rö­portajından alman bir bölüm şöyle:

Özal: “Bana yapılan saldırı, içerden ve dışarıdan bir oluşum, ör­gütler ve de devletler değil.”

Gazeteci: “Peki örgüt veya devlet değilse biliyorsunuz. O zaman, açıklayabilir misiniz?”

Özal: “Açıklarsam Ülkemizde büyük kaos yaşanır.”

Rahmetli niye söylemedi? Bildiğini saklama gereği duyduysa gördüğü ve oyunların oynandığı bu yapılaşma ise tabi ki söyleye­mezdi, Çünkü Kaos onların işiydi, onlara yarardı. Bu yüzden de son zamanlarda ki tutumunu beğenmeyen Göz Dağı büyük bir engelini kaldırmıştır.

Buna benzer olaylar Dünyanın her tarafında olmuştur. İtalya ör­neği çok iyidir. Uluslararası bir oluşum olan NATO ve buna bağlı as­keri kanan olan Gladio kalyadaki P2 Mason Locaları ile yakın irtibat içinde olduğu, soruşturmalar neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu locanın üstadı azamı Licio Gelli aynı zamanda İspanya iç savaşında faşistler adına savaşmış bir isim olması da ortaya çıkmıştır, İtalya’nın mafyayla ve Gladio ile yakın irtibatı olduğu tespit edilen eski başbakanı Giulio Andreotti de bu locanın üyesiydi. Meşhur Temiz Eller Operasyo­numda sorguya çekilen Andreotti başbakanlığı döneminde Gladio’yu savunmuştu. P-2 locasının Gladio ve mafya bağlantısı araştırıldığında bu locanın üyeleri arasında 43 parlamenter, 54 üst düzey devlet gö­revlisi, başta Genelkurmay başkanı Amiral Giovanni Torrisi olmak üzere 8’i amiral 30’u general 183 askeri yetkili, 19 hakim, avukatlar, polis komiserleri, bankerler, gazete sahipleri, yazarlar, baş yazarlar, 58 profesör, siyasi parti liderleri ve haber alma servisinin 3 eski başkanı olduğu tespit edilmişti. Bu durum ülkede Gladio’ya destek veren ma­son locasının ne kadar geniş bir alana yayıldığını ortaya koyuyordu. İşte Göz Dağının nasıl bir oluşum ve gücü olduğu İtalya’nın mahkeme kayıtları ile ortaya fazlasıyla çıkıyor. Daha fazla belge gerekli ise devam edelim,

ABD’nin Dünyaya 100 Yıllık Gözdağı Tarihi

1898 yılında, Meksika’yı işgal etti. Aynı yıl Küba’ya girdi.

1921 yılında, Nikaragua’ya girdi.

1922-40 yıllan arasında Nasyonal Sosyalist Parti’yi destekleyerek Hitler canavarını yarattı. (Avrupa’nın her yerine, hatta Afrika’ya gi­den tankları su yakmıyordu, Almanya’da da petrol olmadığına göre… Amerikalı araştırmacı E. Mullins’in The World Order, Our Secret Rulers kitabında daha detaylı bilgiler var.)

1945 yılında, Japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olduğunu bildir­mesine rağmen sadece güç gösterisinde bulunmak için Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atarak 250 bin insanı bir anda vahşice katletti.

1950-53 Yılları arasında on binlerce Yurtsever Korcli’yi emperya­list hederleri doğrultusunda katletti. (Türkiye’de asker göndererek alet oldu.)

1954 yılında, Guatemala’ya girdi. Acımasızca kıyımlar yaptı. On binlerce insanı katletti.

1956 yılında, Endonezya Laos ve Kamboçya’da çok sayıda CIA operasyonu düzenledi.

1956-59 yılları, arasında Küba da 60 bin kişiyi Amerikalı danış­manların ve Batistanın birlikte yürüttüğü operasyonlarda katletti.

1961 yılında, Küba’ya karşı, Domuzlar Körfezi çıkartmasını örgütledi. Bu Çıkartmayı haklı göstermek için tıpkı 11 Eylül saldırılarındaki kumpas gibi Küba’da bulunan kendi üssü Guantanamo ya bir sal­dırı düzenlettirmek istedi. Başkan Kennedy karşı çıktı ve ABD’yi kim­lerin yönettiğim öğrenemeden suikaste kurban gitti.

1965 yılında, işbirlikçi Suharto ve onun faşist cuntası ile birlik­te 1 milyonun üzerinde yurtsever Endonezyalıyı katlederek aynı yıl Dominik’e paraşütçüleri ile saldırıp 10 binin üzerinde insanı yine emperyalist amaçlan uğruna katletmekten çekinmedi.

1970-75 yılları arası Kamboçya ve Laos’da 1 milyondan fazla insan katletti.

1973 yılında, Şili’de CIA’nın düzenlediği darbe ile Pinotche ik­tidara geldi. 30 binin üzerinde Şilili masum vatandaşlar katledildi. Onbinlercesi kayboldu sürgün edildi işkenceye maruz kaldı.

1975 yılında, Vietnam’dan kovulduğunda arkasın da milyonlar­ca ölü bıraktı. ABD’nin Vietnam halkına atmış olduğu 638 bin ton bomba II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve Afrika’da atılan bom­baların yarısı kadardır. Kişi başına yaklaşık 5 bomba düşmektedir.

1976 yılında, Arjantin’in Efsane Cumhurbaşkanı Isabel Peronu, Videla önderliğindeki Faşist Cunta ile devirip 50 binin üzerinde insanı katlettiler. Faili meçhul olanların sayısı ise bilinmemekte.

1983 yılında, 14 bin deniz piyadesi ile Lübnan’ı iki kez işgal etti. Binlerce Lübnanlı öldürüldü. Akdenizde eşkıyalık yapan Ameri­kan 6. filosuna ait gemiler günlerce Lübnan’ı bombaladı.

1983 yılında, Grenada gibi ufacık bir adaya saldırıp yandaşları­nı iktidara getirebilmek için yüzlerce insanı katletti.

1986 yılında, Libya’yı bombaladı bine yakın sivilin ölümüne neden oldu. Denizden abluka altına aldığı Libya’ya günlerce ulaşı­mı engelledi.

1989 yılında, Darbe ile iktidara gelen eski CIA ajanı Noriega’nın Panama da üslenen ABD Güney Komutanlığı’nın kapatıl­ması isteğini bahane ederek Panamaya asker çıkarttı ve 5 bin Panamalı’yı katletti.

1991 yılında, kendisine karşı petrol ambargosu uygulama teh­didinde bulunan Kuveyt’e karşı önce Irak’ı kışkırttı. Sonra Irak’ın Kuveyt’e girmesini bahane edip peşine malum tetikçi İngiltere’yi de takıp Kuveyt’i işgal etti.

1999 yılında, alakasız bir noktasındaki Afganistan’a saldırdı. Gerçek neden ise Afganistan’ın henüz işletilmeye başlanmamış olan sonsuz doğal gaz rezervleri. Bu saldırılarda 100 bine yakın Af­ganlı öldü ve bu katliam halen devam etmektedir.

2003 yılında, Saddam Hüseyin rejimini bahane ederek Irak’ı işgal etti. Oysa aynı Saddam, 1991 yılında Körfez Savaşı sonrası kayıtsız şartsız teslim olmuştu. Amerika’nın niyeti gerçekten reji­mi değiştirmek olsaydı o gün 24 saat içinde bu işi yapabilecek du­rumdaydı. AMA YAPMADI! Savaşa taraf olan bir Ülkeden gelen bir ses Irak’taki vahşetin boyutlarını çok acı bir şekilde ortaya koymaktadır. İngiltere’de The Lancet Tıp Dergisi yaptığı araştır­maların ve çalışmaların sonucunu 14 Ekim tarihinde açıklıyor.

Mart 2003’den Temmuz 2006’ya kadar, yaşlan 15-44 arası 650 bin Iraklı sivil öldürülmüştür. Aynı derginin Mart 2003 Eylül 2004 ta­rihleri arasındaki açıklamasında bu rakam 100 bin civarıydı. Ölen 650 bin sivil Irak nüfusunun yaklaşık %3’ü kadardır.

Son olarak ta BM ve tüm dünyanın tepkilerine aldırış etmek­sizin düzmece bir senaryo ile İsrail’in Lübnan’a saldırmasını sağ­lamış 700’ü çocuk olmak üzere 4 bin sivilin öldürülmesine sebep olmuştur.

Asıl amacı İsrail’in güvenliğini temin etmek olan ve Irak’ı par­çalayıp zararsız hale getirmeyi hedefleyen bu projenin bir sonraki adımı Iran, Suriye ve nihai adımı da Türkiye Cumhuriyeti’dir. ‘Vadedilmiş Topraklar’ adı altında Türkiye’nin Güneydoğusunu Erzurum’a kadar içine alan ve İsrail’in tıpkı daha öncede Filistin’de yap­mış olduğu gibi Musevi kökenli T.C vatandaşları adına Güneydo­ğuda toprak satın almaya başlaması herkesin bildiği, artık sır olma­yan bir şeydir.

Bunların yaptıklarına her zaman yanıt vardır ama en güzeli, Güney Amerika’nın yeni onurlu sesi Hugo Chavez’in BM’de yap­tığı konuşmasıdır: “Büyük Şeytan (Bush) geldi ve burada konuştu. Sanki Dünyanın tek sahibi gibi. Ama bilmediği bir şey var: “DÜNYA ONUN BİLDİĞİ YA DA ONA ANLATILAN DÜNYA DEĞİL’

Göz Dağı’nın Soykırım Edebiyatı

 

Göz Dağı tüm dünyaya “Yeni Düzen” getirme çabasını Nazi li­deriyle, denemeye kalkarak, Aryan ırkının hegemonyası altında kurulacak ve ırk ilkesini temel kabul eden Siyonist bir dünya ha­yal etmiş ve adına da “Yeni Düzen” demiş. Alman orduları, 1939 yılında söz konusu “Yeni Düzen”i kurmak İçin Avrupa’nın dört bir yanım işgal edip, Filistin’de de devlet kurulmasını sağladılar.

Her ne kadar ayrı gibi görünseler birçok gizli örgütler Göz Dağının kontrolündedir. Kullandıkları simgeler kendilerini ele verir aslında.

Siyon yıldızı, taç, kuyruğunu ısıran yılan Tevrat kaynaklı yahudi sembolü ve Thule locasının amblemi

Tapınakçı geleneğin bir devamı olan Thule Der­neği, kendisine sembol olarak gamalı haçı be­nimsemiş. Bu sembol daha sonra Thule Derneği’nin bir ürünü olan Nazi partisinin de resmi amb­lemi oluyor. İlginç olan, gamalı haçın, Thule’nin Tapınakçı kökenine uygun olarak, Yahudi mistisizmine ait bir sem­bol oluşuydu. Kabalistik ve masonik kaynaklarda çoğu kez Siyon yıldızı ile içice kullanılmış. Fransa Büyük Doğu (Grand Orient) lo­cası Süprem Konseyi’nin, Büyük Üstadı Armand Bedarride tara­fından yazılmış ve 1928 yılında loca tarafından Paris’te “Sembolizm Koleksiyonu” serisi içinde basılmış Regle & Compas (Gönye ve Pergel) adlı masonik sembolizm kitabının kapağında Siyon yıldızı içinde gamalı haç sembolü görülmesi iç içe olduklarını kanıtlar.

Amerikalı araştırmacı Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers adlı kitabında Hitler’in yahudi finansörlerle savaş öncesinde ve savaş sırasında kurduğu bağlantılarla ilgili son derece önemli bilgileri açıklıyor; “Hitler’i savaşa sokmak için ona top gül­lesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu. İsveç Enskilda Bankasından yahudi Jacob Wallenberg, ‘SKF’ top güllesi üre­tim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle top mermisi sağladı” diyen Mullins ayrıca Amerikalı yahudi finans hanedanı Rockefeller’in sahibi olduğu Standard Oil petrol şirketi­nin, Nazi gemilerine ve denizaltılarına İspanya ve Latin Amerika’daki istasyonlarıyla petrol sağladığını bildiriyor. Ayrıca, II. Dünya Savaşı başlamadan önce, Ethyl-Standard şirketi, 500 tonluk etil kurşununu yahudi Warburg hanedanının perde arka­sında sahip olduğu I. G. Farben aracılığıyla Reich Hava Kuvvetleri Bakanlığı’na gönderiyor. Ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminat­la Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşiyor. Mullins, kita­bında Hitler’in bilinmeyen bağlantılarından söz etmeye devam ediyor. “Hitler’in finansmanında önemli bir rol oynayan isimlerden birisi; Amerika’nın önde gelen zenginlerinden Clarence Dillon (1882-1979). Samuel ve Bertha Lapowski (ya da Lapowitz) adlı iki Amerikalı yahudinin çocuğu olarak dünyaya gelen Dillon, I. Dün­ya Savaşı sırasında ünlü yahudi finansör Bernard Baruch’un “sağ kolu” olarak çalışıyor. Hitler’le ilişkiler ise II. Dünya Savaşı öncesi yıllarda kuruluyor. Dillon, Reich’in savaşa hazırlanmasına büyük katkılarda bulunuyor” diyor.

Mullins’in kitabında verilen en ilginç bilgilerden biri de Führer ile Dulles kardeşler arasında yapılan gizli toplantıyı anlatması; “..Buna göre, 4 Ocak 1933 günü Ailen Dulles (Mason, CFR üye­si, sonradan CIA şefi olmuş) ve John Foster Dulles {CFR üyesi, sonradan Dış işleri Bakanı oluyor) Baron Kurt von Schroder’in Cologne’deki evinde Hitler’le gizli bir görüşme yapıyorlar. Dulles kardeşler, toplantıda Amerika’nın dev yahudi şirketlerinden Kuhn, Loeb Co.’nin temsilcisi sıfatını taşıyorlar ve Hitler’le Al­manya’ya verilen kısa vadeli kredilerin vadesinin uzatılması konu­sunu görüşüyorlar. Toplantı, olumlu sonuçlanıyor.” Bu anlatılanlar doğru mu diye düşünüyor insan, değil mi? Bizim bir atasözümüz var ya “Dervişin fikri neyse, zikri de odur.”

Bu konu üzerinde araştırmalar yapan değerli araştırmacı-yazar­larımızdan A. Altındal Sabah Gazetesi’nde yayınlanmış olduğu ya­zı dizisinde Türk okuyucularına detaylı anlatmıştır. Altındal; “Ga­malı haçın söz konusu yahudi sembolleri arasında ne aradığını so­rabiliriz. Frederick Goodman’ın, Magic Symbols (Büyü Sembolle­ri) adlı kitabında daha detaylı açıklamaktadır. F. Goodman’ın yaz­dığına göre, oldukça eski bir okült sembol olan gamalı Haç (swas-tika), Kabala mistisizmi ile oldukça yakından ilgilidir. Kabala’nın ‘Hayat Ağacı’ olan Sefirot’taki ‘Keter’ isimli Sefirah, swastikanın çıkış noktasıdır. Buna göre, swastika (gamalı haç)  Süleyman’ın Mührü (altı köşeli Siyon yıldızı) ile de yakından ilişkilidir.” 70

Bunlar ne kadar yazılırsa yazılsın, ne yasalar, nede kamuoyu birşeyler yapıyor. Demek ki sadece bilmek yetmemekte, bu oluşuma, Dünya insanları olarak dur diyemeyip karşı duramıyorsak adamlar davalarında haklılar kardeşim, bizler hakikatten onlar için goyimiz.

Türkiye’de Ekonomik Gelişmelerle Verilen,

Göz Dağı’nın Gözdağı

Atatürk’ün ölümünden sonra yapılanma tamamlanarak, 1950’lerdeki çok partili siyasi dönem başlangıcı ile devletçi ekono­miden yavaş yavaş, liberal ekonomiye doğru                                         

70- Aytunç Alındal, “Hitler Doğmadan Önce” isimli yazı dizisinden, Sabah, 5 Kasım 1995.

sancılı bir geçiş başla­mış, 1980 İhtilali’nden sonrada T. Özal’ın getirdiği liberal ekonomi’yi bilmeyen halkımız, dışa bağımlı hale getirilip soyularak fakir­leştirilmiştir. 100 milyonluk nüfusa gitmekte olan Türkiye’de zen­gin aile 200.000 geçmemektedir. En zengin 1000 ailede bu Göz Dağı’nın bilerek veya bilmeyerek ortaklan olmuşlardır. Bu devasa zengin 1000 aileye baktığınız da kanbağlarının %90’nın aynı oldu­ğunu göreceksiniz.

Göz Dağı’nın, Türkiye’ye son 30 yılda verdiği ekonomik geliş­me veya gelişememe verilerine göz atarsak aşağıdaki tablo çıkıyor önümüze.

Milli gelir büyümesi, 1970-1980 yıllarında ortalama %4-8 iken, 1980-1990 yıllarında %4,0 düşüyor, 1990-2001 yıllarında %3,2’ye düşüyor, buna mukabil büyük sermayemiz faaliyet karlarını %165 artırıyor, 80 milyonluk bir ülkede bunu yapan çok az kişi.

Tüketici fiyatlardaki enflasyon oranı ise 1970-1980 yıllarında ortalama %24 iken, 1980-1990 yıllarında %50 çıkıyor, 1990-2001 yıllarında %90’ları görüyor, bazı aydın ve uzmanlarımızda hızlı bü­yümenin maliyetidir diyorlar. O zaman mili gelirimiz niye büyümü­yor, onlar işin farkında söyledikleri büyümeyi kimler yapıyor, tab­lolarla ortada.

Yoksulluk sının, asgari ücretin 5.5 katı olması ne demektir? 2006 yılı asgari ücret 400 YTL, Türkiye İstatistik Kurumu’nun be­lirlediği yoksulluk sınırı 2.190 YTL.

Demek ki 80 milyonluk bir ülkenin çoğu yoksulluk sınırında yaşamaktadır. (200 bin aile hariç tabi!)

Vatandaşın kazancının 3’te 2’si vergi olup devlete uçuyor, son­rada devleti soymayı bekleyen bürokratlar kanalı ile Göz Dağı’na doğru yol alıyor.

Çalışan insanların bürüt kazançlarının yüzde 60’ı vergi olarak kesintiye uğruyor. Kalan net maaşından da %45’e varan oran tek­rar devlete elektrik, su ve atığı, telefon, doğalgaz, emlak ve otomo­bil vergileri olarak gidiyor. Bu vatandaş için milli gelir nasıl artar? Milli olan ailelerimizin artar tabi ona bir sözümüz yoktur!

Türkiye’de bir litre benzin için bir analiz yapalım. 71

  • Rafineri fiyatı = 746,46 kuruş,
  • ÖT vergisi = 1,362.50 kuruş,
  • Gelir payı = 1.14 kuruş,
  • KD vergisi = 379,82 kuruş,
  • Rafineri satış = 2,489.92 kuruş,
  • Pompa satış = 2,802.00 kuruş

Rafineri fiyatı üzerine konan vergi toplamı 1,743.46 kuruş %70 vergiyle Rafineri satışı 2,489.92 olmaktadır.

Şimdi ince bir analiz daha yapalım:

 

                                              

71- Kaynak: www.tupras.com.tr

Araba artışı:

  • 1990 yılı verilerine göre 3 milyon 750 bin araç,
  • 2006 yılında 12 milyon 600 bin olmuş.
  • Araba artış sayısı %235 iken.

            Benzin artışı:

  • 1990 tüketilen benzin 12,6 milyon ton,
  • 2006’da 16,8 milyon ton,
  • Benzin tüketim oranı %33.

 

Kafamızı daha fazla karıştırmadan anlatalım. Araba artış sayısı %233 iken, benzin tüketimi %33 aradaki fark %200 bu kaçak ben­zin kullanımı, yaklaşık 6 milyar dolar demek. Benzin satışları kim­lerin tekelinde, vatandaş yapamayacağına göre. Devlet kaçağı Ön­leyeceği yerde, zam yapmakla bütçesini doğrultuyor her zam da kaçakçının işine yarıyor. Vergi İadesi kalkıyor, kayıt dışı körükleni­yor. Ne güzel devlet yönetiliyor, değil mi!

Bankalardan 5-10 milyar dolar, Benzin kaçağından 5-10 milyar dolar, vergi kaçırmak için kurulan vakıflardan milyar dolarlar, kre­di kartları ile vatandaştan çalman milyar dolarlar, Ülke Göz Da­ğına çalışıyor ama haberimiz yok.

  • 2001 yılında 1 milyon 500 bin işsiz varken, 2007 yılı başında 3 milyona yakın işsiz olmuş.

  • Devletimizin 100 milyar dolara yakın borcu varken 300 mil­yar dolar’ı geçmiş. 2007’nin Ocak-Ekim ayları arası ortalama gün­de 117 milyon dolar faiz ödemesi, inanılacak gibi değil. Türkiye bu aylar arasında saatte yaklaşık 5 milyon $ ödeme yapıyor. Türkiye böyle soyuluyor göz göre göre…

  • Cari açık 10 milyar dolar iken, 81 milyar doları aşmış.

  • Milli ekonominin temelini oluşturan çiftçiler 11 milyar dolar destek kredisi alırken, 2,5 milyar dolara düşmüş.

  • Köylüye destek 4 kattan fazla azalma olmuş.

  • İşçinin maaşı %17 erimiş.

  • Memurun maaşı %23 erimiş.

  • Vergi gelirlerimizin %95’i dış borca gitmiş.

  • Stratejik durumdaki kamular, bankalar satılmış.

Verimli tarım toprağımız, madenlerimiz yabancılara ve ortak­larına satılmış, namusumu da satarım diyen adamlara devlet ka­demesinde çok önemli görev verilmiş, yok yok bunların hepsi komplo teorisi siz inanmayın boş verin, Hülya’nın donu, Gülben’in bebeği, bu senenin modası Önemli olan bunlar, yakında bunları da izleyemeyeceğimiz hale geldiğimiz zaman anlarız nasıl olsa…

Küreselleşme diye kendileri çıkardılar. Şimdi de sermaye mil­liyetçiliği olmaz diyorlar, yahu sermaye milliyetçiliğini zaten mil­liyetçiler bilmiyordu ki. Milli olan kaynaklarımızı küresel güç (Göz Dağı) kullanıyor, Milliyetçi işadamlarına sıra gelirse kulla­nacaklar! Cambaza bak, cambaza hikayesini temcit pilavlı gibi devamlı önümüze koyuyorlar.

Göz Dağı doymak bilmez taa ki Yeni Dünya Düzenini kurana kadar. Neden mi?

Devletimizin ekonomisinden sorumlu bürokratları ve bakan­ları, büyük sermayemiz ve CEO’ları her toplantıda Türkiye’deki Milli sermaye birikiminin yetersiz olduğunu (anlatamazlar), bü­yüme içinde yabancı sermayenin gelmesinin şart olduğunu söy­lerler. Eskiden mandacılığı isteyenler gibi… Bu oluşumun Önce sermayeleri gelir, sonra elemanları gelir, daha sonra toprak satın alırlar, yetmediği gibi rejimi beğenmezler, biz azınlıklar olarak bu­lunduğumuz toprakları kendimiz yönetmeliyiz derler. TÜSİAD kuruluşumuzun dediği gibi “Sermaye Milliyetçiliği” olmazdı ya!

Tarih, bunların yaptıkları oyunlarla doludur.

Ekonomide Özelleştirme (Çağdaş Kapitülasyonlar)

1981 ihtilalinden sonra liberal ekonomiye geçiş sistemli bir özelleştirme yarattı. Bu Özelleştirmede ne hikmetse devamlı Ya­hudi sermayesinin şirketleri ve Siyonistler girmekte.

Türk Telekom, Arap’ın. Telsim İngiliz’in. Kuşadası Limanı İsrail­li’nin. İzmir Limanı Hong Konglu’nun. Araç muayene işi Almanın. Başak Sigorta Fransız’ın. Adabank Kuveytli’nin. İETT Garajı Du­bailinin. Avea Lübnanlı’nın. Petkim Ermeni’nin. Rakı, Amerikalı’nın. Finansbank Yunanlı’nın. Oyakbank Hollandalının. Denizbank Belçikalı’nın. Türkiye Finans Kuveytli’nin. TEB Fransız’ın. Cbank İsrailli’nin. MNG Bank Lübnanlının. Alternatif Bank Yu­nanlı’nın. Dışbank Hollandalı’nın. Şekerbank Kazak’ın. Yapı Kre­dinin yarısı İtalyan’ın. Turkcell’in yansı Finli’nin Rus’un. Beymen’in yansı Amerikalı’nın. Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın. Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın. Eczacıbaşı ilaç, Çek’in. İzocam, Fran­sız’ın. TGRT (Fox) Amerikalı’nın. Demirdöküm Alman’ın. Döktaş Fransız’ın. TÜPRAŞ bir kısmı Shell İngiliz’in, Migros, Etibank ve diğerleri sırada. Sonra da ya soykırım ya da 3. Dünya Savaşı…

KİT’lerin satılma sebebi zararlarından kurtulmaksa, kâr eden­ler neden satılmakta?

TÜRK TELEKOM Devlet’in çok çok önemli bir kurumudur. Satılamaz ama satıldı. Hem de nasıl, bakalım.

  • 22 milyon sabit abone kapasitesi var.
  • 19 milyon aktif telefon abonesi.
  • 250 bin TTNet abonesi.
  • Dünyanın 13. büyük şebekesi.
  • 4 milyar dolar değerindeki menkul ve gayrimenkulleri.
  • 2004 yılı net kârı 3 milyar dolar olan.

       Türk Ekonomisi’ne 21 milyar dolar katma değer sağlayan en çok kâr eden kuruluşu satıldı.

Her sene kâr eden bir kuruluşunu niye satarsın? Patronlar ve Hanedanlık istedi diye mi?

Göz Dağı, özelleştirmeyle bugün Kamuyu, Tersaneleri, Sanayi Bölgelerini, Tarım Alanlarını, Yeraltı ve Yerüstü Madenlerim, Türk iletişim ağını, Turistik Bölgeleri ele geçirerek, yabancı serma­ye sizi zengin edecek yalanını getirmiştir.

Bugün “TÜPRAŞ, PETLAS, İSDEMİR, HAVAS, ERDEMİR, 16 adet ORÜS İşletmesi, Giresun, Ordu, Tekirdağ, Rize, Sinop Li­manları, Divriği ve Hekimhan Demir Madenleri, Oymapınar Ba­rajı, Ereğli ve İskenderun Limanları, Seydişehir Eti Alüminyum Fabrikası, Antalya Limanı, Eti Bakır İşletmesi, Fransızlara satılan 5 çimento fabrikası ve Kırıkkale Çelik boru Fabrikası, Danıştay’ın satamazsınız suçtur ve iade edin talebine rağmen, KİT’ler resmen işgal altındadır. Art niyetli satışlar yapılmaktadır. Ülke tamamen parçalanmaya gitmektedir. Bu satışlarla işsizlik daha çok artmak­tadır. Bunu ekonomiyi düzeltme adına yaptık zannedersiniz ama hesap vermeye geldiğiniz zaman, ne yapalım şartlar o zaman öyleydi diye Demirelvari konuşursunuz.

Çok güzel iki Örnek vereyim. Bu konuda Yalçın Doğan köşesinde neler yazıyor, bakalım.

1993 yılının kasım ayında, Demir Çelik İşletmeleri Genel Mü­dürlüğü Ankara’dan Karabük’e bir faksla ‘1994 yılını aşağıda veri­len hedefe göre hazırlayındiye talimat zarar etme emri. Zararın miktarı yine Ankara’dan emrediliyor ve ‘beş trilyon liralık zarar’ bi­çiliyor! Ne garip rastlantı ki, faks emrinde vurgulanan beş trilyon lira, 5 Nisan tarihli ekonomik pakette de yer alıyor. Başbakan ‘beş trilyon liralık zararın’ gerekçesine sığınarak, KDÇI’nın kapatılaca­ğını o günkü basın toplantısında açıklıyor! 30 Kasım’da gerekçe ha­zırlanıyor, buna dayanarak demir tüccarlarıyla birlikte çalışma yü­rütülüyor, sonra da ‘Eh ne yapalım, Karabük zarar ediyor, onun için kapatmak gerekir’ denilerek, binlerce insan kapı Önüne bırakılmak isteniyor.   Oysa yalan! Kağıt üstünde zarar ettirilerek kapatılmak istenen KDÇI ‘1994 yılında zarar değil, kâr ediyor! Beş trilyon lira zarar ettiği bildirilen Karabük’ün ilk üç ayda zararı yok!’ Uzmanla­rın verdiği bilgiye göre, biraz daha ileri gitmek gerekiyor. 1994 yı­lını da Karabük’ün kârla kapatması bile söz konusu. 72

Özelleştirme operasyonunun trajik sonuçlarından birini de Hürriyet yazan Zeynep Göğüs, “Bir devin batış öyküsü” başlıklı ya­zısında, Fransız Alcatel şirketinin özelleştirme sonucunda Türki­ye’nin en kârlı ve en parlak kamu şirketlerinden birisi olan Teletas’i batırdığı anlatılıyordu. Buna göre, Alcatel, Teletaş’ın hissele­rini ele geçirdikten sonra bilinçli bir şekilde batırmıştı. Türk mü­hendisleri şirketten kovup, yerlerine günde 1230 dolar maaş alan Belçikalı “uzman”lar getiren Alcatel, kasıtlı olarak Teletaş’ın mali­yetlerini de yükseltmişti. 73

 

Bugüne kadar yapılan özelleştirmelerde Danıştay’ın kararlarını dinlemeyip, AKP’nin yanında 1991’den başlayarak bugüne kadar yönetimlerde yer almış ANAP,

                                              

72- Yalçın Doğan, Milliyet.  11 Mayıs 1994.

73- Zeynep Gögüş, Hürriyet, 2-3 Mayıs 1994.

DYP, SHP, CHP, Refah Partisi, MHP ve DSP’de suça ortak olmuş, fakat en fazla özelleştirme su­çu AKP döneminde had safhaya tırmanarak yabancı kartellere peşkeş çekilmiştir. Hazinede bankalar bölümünde anlatıldığı gibi, görev zararlarını ödeye ödeye devlet iflasın eşiğine getirilmiş. Göz Dağı’nın hesaplarına uygun gelince IMF ve Dünya Bankası tarafından da borç bataklığına doğru adım atılmıştır.

Görevi kötüye kullanan hiçbir bürokrat ve bakan doğru dürüst ceza almıyor, aldırmıyorlar da yaptıkları yanlarına kâr kalıyor.

Babalar gibi satarım diyen insan felsefesinde etik hiçbir şey yoktur (Dervişin fikri ne ise, zikri de aynıdır). Namus da satılabilir anlamında mıdır, bilemiyoruz.

Ekonominin Temeli, Doğal Kaynaklarımız

1934 yılında Trakya/Mürefte’de bulunan doğalgaz ne alemde?

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi, su bulmak için açtığı kuyudan çıkan gazı, kurduğu sistemle kullanmaya başladı. Ancak kuyu, tüm Trakya’daki petrol arama işletme ruhsatını elinde bulunduran Amerikan şirketinin devreye girmesiyle kapatıldı. Üniversite 2002 yılında gazı çıkardı, kurduğu sistemle tüm ünitelerini ısıttı. Isınmayı kendi imkanlarıyla çözdü. Tüm Trakya’da petrol arama ruhsatını elinde bulunduran ABD şirketi devreye girdi. Üniversitenin gaz tesisi kapandı. Tapusu elin­de üniversite, arama işletme ruhsatı elinde yabancı bir şirket.

Çıkan gaz, petrol arama ruhsatı maddeleri içinde yer alıyor mu? Çıkan gaz doğal gaz mıdır? Yoksa başka bir niteliğe haiz midir? Tapu hakkı ne ölçüdedir? Bafra’nın, Doğanca köyünde insanlar buldukları doğalgazı kullanıyorlar ama devletin veya kurumun getirdiği değil, kendi buldukları yöntemle. 1960’Iı yıllarda Adana Ali Hoca köyünde bulunmuştu. Ne ol­du? TPAO neler yapıyor, ne alemdeler? Bu sorumuza Türkiye Cumhuriyeti Petrol sahasının efsane genel müdürü Dr. Yük. Müh. ve Eski Enerji Bakanı İhsan Topaloğlu; “1954 yılında kabul edilen petrol kanunundan sonra Türkiye’nin ihtiyacı olan 2,5 milyon ton petrolün 500 bin tonu-nu çıkartmamıza rağmen onu da petrol karteline vermemizi istemekteydiler… Suikaste kurban giden Muammer Aksoy’la ben bu olaya karşı çıkıyorduk. Bu kanunun hemen hemen her maddesi Türkiye aleyinedir. İskoçya’da petrol kartellerinin toplantısında alınan kararlar hâlâ devam etmektedir. Millileşen petroller asla yaşatılmayacaktır.” 74

TPAO da çalışan bir mühendisimizde şunları söylemişti. Türki­ye’de 5-6 bin metrede inanılmaz petrol denizi var ama bunları çı­karmak İçinde derine inecek makine lazım, bir tane varmış ama ben daha göremedim. ABD bize her şeyi satıyor da, neden derine ine­cek makineleri satmıyor? Rusya’dan 10 makine İçin anlaşmaya varıl­mış, bir tanesi gelmiş diğerlerini sokmamışlar durdurmuşlar bunları durduranların imzalan var onlar çıksın ortaya. TPAO’nun kuruldu­ğu günden bugüne kadar açtığı kuyu sayısı, kimilerine göre 2000, kimilerine göre 1600. Düşünün, tam 50 yılda sadece bu kadar. Şimdi size ABD’nin bir yılda açtığı kuyu sayısını söyleyeyim seksen bin. Evet, sadece bir yılda açılan kuyu sayısı bu! TPAO’nun açtığı bu kuyuların sadece bir kısmı arama sondajı. Diğer bir kısmı baş­ka maksatlarla açılmış. TPAO’nun kurulduğu günden bu yana, ürettiği petrol aşağı yukarı 50 milyon ton. Şimdi ben size; ‘Türki­ye yılda 28-29

                                              

74- Biyografi Analiz, 2 cilt, s.  32, 33, 34

milyon ton petrol tüketiyor desem’, bu 50 milyon ton petrol Türkiye’nin iki yıllık ihtiyacını bile karşılamaz. Kaba he­sap 50 yıl 50 milyon ton. Buna üretim mi dersiniz? Yıllık petrol üretimimiz 5 milyon tonu geçmez. TPAO’nun elinde bazılarına göre 15, bazılarına göre de 18 sondaj makinesi var. Bunların tamamı 3 bin metrenin altına inemiyor. O Rusya’dan gelen hâlâ iş görüyorsa eğer, bu hesaba göre bir (1) derin sondaj makinesi var demektir. TPAO’nun 120 milyon dolar olan bütçesi 30-40 milyon dolara in­dirilmiş durumda. Bu kısıntı, kurumu felç etmeye yeter. Bir normal sondajın masrafının 2 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa. Şimdi TPAO’nun yurtiçi yatırımlarındaki rakamlara baktığımızda da görebiliyoruz. Örneğin, 1992 yılında 182 milyon dolar yurt içi yatırım yapılırken, her yıl bu rakam belirgin olarak düşmüş. 1998 yılında da 57 milyon dolara kadar inmiş. 2002 yılında öngörülen yatırım sadece 28 milyon dolar 1995-99 yıllan arasında sondaj İçin sadece 7 milyon dolar harcanmış. Yıllık ortalama bir milyon dolar­dan biraz fazla eder. Bu rakamlar trajikomik bir gerçeğin ifadesidir. Neden mi? En ucuz sondaj 2 milyon dolar da ondan. Lütfen hortumlanan bankaların içini doldurmak için milletin ödediği milyar dolarları düşünün. Ben de merak ettim ve araştırdım. Olanları du­yunca sizde inanamayacaksınız. Petrol denizi üzerinde oturan Tür­kiye’de sanki her şey kurumuş gibi, TPAO yurt dışına açılmış du­rumda. Kara paranın aklanma cenneti diye bilinen Jersey adaların­da, TPIC diye bir şirket kurmuşlar. Bununla yurt dışında petrol arayacaklarmış. Peki, şimdiye kadar ne yaptırılmış, Avustralya’dan Mısır’a, Kazakistan’dan Pakistan’a varıncaya kadar birçok yerde sözde petrol aramışlar. Bundan 2 yıl öncesine kadar yurt dışında harcadıkları para 870 milyon dolar. Şimdiye kadar geri dönen para ancak 300 milyon dolar. Yani, 570 milyon dolar batmış. (Bu ra­kamları AH Türkoğlu da açıklamış. Yani TPAO’nun yönetim ku­rulu başkanı.) Düşünün lütfen, bu ülkede petrol adına neredeyse bir çivi çakmayacaksın, ama yurt dışında, inanılmaz bir savurgan­lıkla 570 milyon dolar batıracaksın. TPİC’in yurt dışı yatırımı 1994 yılında 78-79 milyon dolar. 1995’de bu meblağ 110 milyon dolar olmuş. Her yıl bu rakam düzenli olarak artmış, 1998 yılına gelin­diğinde de 146 milyon dolar olmuş. Yıllık sondaj sayısı hızla düşü­yor. TPAO elinde bulunan ruhsatları, süratle ABD Elit’in şirketle­rine devrediyor. (Federal Reserv Bank) Biliyorsunuz, son olarak Ergani’de 34 graviteli kaliteli petrol bulunmuştu. Daha sonra şayia çıkardılar, efendim, su çıktı falan diye. Diyelim doğru, su çıktı. Çok hızlı delip derine gitmiş olabilirsin. İyice araştırma yapsana. Petrol yatağının yönünü tayin et. Petrolün yönü istikametinde de­likler del. Ciddi araştırma yap. Bunları yapmak yerine, basından öğrendiğimiz ne? Ergani bölgesinin imtiyazlarının %50’si Perenco’ya devredilmiş. Neden? Ne ilgisi var, Perenco şirketinin TPAO’nun imtiyazlı bölgesiyle? Bunlar nasıl şeyler. Sıhhatli bir ak­lın bunları anlaması, temiz bir vicdanın da olanları kabul etmesi mümkün değil. Doğu Karadeniz’de, TPAO ve ARCO şirketi bir­likte, deniz içinde ortak bir proje başlamıştı. Liman 1 ve Liman 2 projeleri. Sonra bu proje yarıda kaldı. ARCO çekildi. TPAO’nun bu projedeki zararı 60 milyon dolar. Bu konu ile ilgili olarak Oy­man Sayer’in iddiası; biraz daha derine inmeleri gerektiği. Del, 60 milyon sokağa at, fakat birkaç yüz metre daha delmen gerekirken vazgeç. Olur mu böyle şey? Şimdi ne oldu, ARCO’yu BP satın aldı. BP Doğu Karadeniz’de 8000 metreye inecek, iki kuyu açma projesi­ni başlattı. Bu konu ile ilgili bir sürü laf yazıldı, çizildi. Yok efendim, projenin mali yükünü BP çekecekmiş. Bu masraf 13,5 milyon dolarmış. Bir ay sonra yok efendim masraf 50 milyon dolar olacakmış şek­linde iş kılıfına uyduruldu. Şimdi duyduğumuz bu projede hisseler %75 BI? %25 TPAO olarak belirlenmiş. Dahasını söylemeye Dilim varmıyor. Hani 1980’den sonra düzeltilen petrol kanununda, pet­rol arayan yabancı şirkete denizde %45, karada %35 hak verilmişti. Bu %75 neyin nesi? BP’nin Doğu Karadeniz’de 8000 metreye inen iki kuyu açma projesi bile, bu bölgede zengin petrolün olduğunun bir kanıtı değil mi? Biz 5-6 bin metreye inemeyelim elin oğlu gözü­müzün içine baka baka 8000 metre de petrol çıkarsın, sonrada Biz Hükümetiz, biz Adamız diye geçinelim Ey Türk Gençliği, kalma­mış!!! En zengin petrol bölgelerimizden biri olan Seyhan-Ceyhan-İskenderun Körfezi, yani Çukurova’nın imtiyazı Amty Oil tarafın­dan alınmış. Adam nerede, ne kadar petrol olduğunu uydu vasıta­sıyla, yıllar önce tespit etmiş. ABD Elit, (Federal Reserv Bank), hızla tüm Türkiye’nin ruhsatını alıyor. Şimdi hiç hareket etmiyor­lar. Adeta nefes almıyorlar. Endüstri Bölgeleri Kanunu çıktı. Şim­di Nitelikli – Sanayi Bölgeleri Kanununun çıkması ne aşamada. Şimdiye kadar çıkan Derviş ve AKP Hükümetinin Kanunlarıyla Türkiye’yi %80 teslim aldılar. Atı alan Üsküdar’ı geçti bile. Şimdi son vuruşlarla ülkeyi tamamen teslim alıp, takatsiz düşürdükten sonra, her yerden petrolü aynı anda çıkartacaklar. Onu bekliyor­lar. Bunu da, bizimkilere iyice benimsettirmişler. Başkan ne diyor Aİİ Türkoğlu, “… ancak biz tama men bütün masrafları, kendisi­nin karşılayacağı şirket arıyoruz… Türkiye Petrolleri artık şu kara­rı verdi. Mutlaka majör petrol şirketleri ile birlikte hareket ede­cek”. Buna havlu atmak denir. Bu ‘ben yokum artık’ demektir. TPAO’nun ülkemizde maliyetin düşük olduğu yerlerde dahi arama yapmamasının sebebi işte bu teslimiyetçi tavırdır. Eskiden beri söy­lenir, durur. Türkiye’nin birçok yerinde kendiliğinden yeryüzüne çıkan petrolden bahsedilir. Abartma mıdır bilmem ama bazı yerlerde dere gibi aktığından bahsedilir. Gazetelere yansımıştı. Ceyhan’ın Soysalı köyünde deprem sonrası, bir yurttaşımızın tarlasında pet­rol çıkmıştı. Daha sonra bu yurttaşımız, bir televizyon programın­da açıkladı. Kendisi TPAO yetkililerini ısrarla davet etmiş. Gelen­ler gönülsüz. Petrol olduğu resmen tespit edilmiş. Uzun uğraşmala­rından sonra kendisine verilen cevap; “Buralarda petrol arama im­tiyazı Amerikalılara ait. Bir şey yapamayız.” Buyurun cevaba bakın.

Gazeteci Vedat Yenerer’in Yazısı

 

Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu ve­rilerine göre petrol denizi olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonra­sında Silopi’de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazdıkları­mı lütfen iyi okuyun! Beşir Yılmaz telefonda…

  • Vedat Bey, gelin Silopi’de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün, diyerek feryat ediyordu.

  • Nasıl yani, diye sorduğumda, anlatmaya başladı.

  • Biz aileden madenciyiz. Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni bul­dum. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kam ulaştırıyoruz diyerek el koydu. Rezervinde 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az, neden el koyuyorsunuz? Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi’nin altı da petrol denizidir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayına karışır. Gelin, görün! Sadece petrol değil, burada çok zengin uranyum ve nikel madeni de var.

  • Belgesi var mı, diye sorduğumda şöyle yanıtladı:

  • Türkiye’deki analizlere güvenmediğim için madenin her ta­rafından örnekler alarak Almanya’ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size (Sonuçlar elimde, Yatağan ve Tunçbilek’e göre iki misli rakamlar var.) Dünyanın en önemli uranyum madenlerinden biri buradadır ve aktif haldedir.

            Beşir Yılmaz’ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tü­fek gibi art arda sıralıyor. Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum:

  • Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz?

Bu bölgede İngilizler 1967-87’de petrol aramışlar. Açılan ku­yulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ar­dından beton dökerek kapatmışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım, eğer beton ve cı­va basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak.

Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var.

Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam edi­yorum…

  • Asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Ker­kük’ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı’ndaki petro­lümüz resmen Irak’a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor.

Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi’ye bile zor gider hale gelmiş. Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni simdi Turgay Ciner’in sahibi olduğu Park Holding’e devretmiş. Durum böyle olun­ca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma ka­ran aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AİHM’ye başvuracakmış. Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da onun peşini bırakmıyorlarmış. Bütün dava tutanakları elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun. Beşir Yıl­maz, Başbakan T. Erdoğan’a bu durum üzerine başvurmuş ve di­lekçe vermiş dilekçede aynen söyle yazıyor: “Bürokrasi ve çeteler, milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda ‘hortumcu çetelerin ve bürokrasi­nin üstüne gidilecektir’ diyorsunuz, Millet buna çok seviniyor. 25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, ka­nunlar ve insan haklan hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekili­yor. Allah’a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.”

Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş: “1- 35 km yol yaptım. 2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var. 3- 3,5 mil­yon metreküp hafriyat yapılmış. 4- Mazot tankları. 5- Dinamit am­barı. 6- Kantar ve kantar binası.

Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediğim madenimde, bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan, demirbaş ve çıkarıl­mış maden içinde verilen 5.800.800 TL.” (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)

Beşir Yılmaz, Başbakan Erdoğan’a yazdığı dilekçede devam ediyor: “Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür iş­letmeleri ihaleyi, adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor.”

Beşir Yılmaz’ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne ka­dar cevap vermemiş. Beşir Yılmaz’dan al ve ABD bağlantılı şir­ketlere ver. Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu res­men petrol denizi üzerinde ve Türkiye, ABD firmalarının peşinde “bize petrol bul” diye yalvarıyor… Olacak iş değil.

İddialar devam ediyor: 6 mühendisin kafaları kesildi. TPIK di­ye Türkiye Petrollerinin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol ara­ma işlerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor.

Beşir Yılmaz diyor ki: “Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay! Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıl­dığı için sondaja son verildi. Herkes bilir, sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimse­ye ihtiyacımız yok. İzni versinler, siz görün petrol nasıl fışkıracak.”

Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma’da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon nu­marasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile gö­rüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya. Altı ay kadar önce Cudi dağlarının eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne oldu­ğunu bilip bilmediğimi sordu.  Ben de “bilmiyorum” dedim.

Mühendis ekledi: “Bu iskeletler 18 yıl önce Cudi Dağı’nda kay­bolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öl­dürülmüşler.”

Dondum kaldım. Ne diyeyim? Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur herhalde, mutlaka bildiği bir şey vardır diye düşünüyorum. Ardından devam etti: “Vedat Bey, Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ’ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından biri olduğunu biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç’in öldürülmeden kısa bir süre önce bu ma­denler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde. Prof. Hablemitoğlu da bu konuda çok belgesi olduğu için suikaste kurban gitti.”

İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya say­falar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığım ve milletin resmen uyutulduğunu ör­neklerle anlattı. Beşir Yılmaza son sözüm, “Bana anlattıklarınızı Genelkurmay’a anlattınız mı?” oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle:

“Vedat Bey, her şeyi belgeleriyle birlikte birkaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!”

Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!

Son sözüm: “AB ve ABD, PKK’yı boşu boşuna özellikle bu böl­gede güçlendirip milletin başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye’yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!”

Açıkçası Göz Dağı bize benim haberim olmadan, ben söyleme­den hiç birşey yapamazsınız. Yapanları cezalandırırım diyor. Cezalandırırken de bazen mafyayı, bazen örgütleri, bazen de Can Dün­dar’ın yazdığı gibi Devlet görevlilerini kullanıyor.

 

Tempo Dergisinin Haberi, Petrol Cinayetleri

Hazırlanan Petrol Yasa Tasarısı tartışma yaratırken, petrol efsa­neleri de resmileşti. İddiaya göre Türkiye’de petrol cinayetleri iş­lendi. Bölgede petrol arayan 6 mühendis ve araştırmacının ceset­leri Cudi Dağı’nda bulundu.

Cudi Dağında petrol arayan 6 mühendis ve Dost Tarikatı li­deri İhsan Güven, petrol konusundaki araştırmaları nedeniyle öldürüldü…

‘Petrol Fırtınası’ kitabının yazarı, gazeteci Raif Karadağ, cumhurbaşkanı ve başbakanla görüşmeden bir gün önce ölü bulundu…

Türkiye’de, petrol bulunduğu tahmin edilen tüm araziler petrol şirketlerinin elinde…

Yabancı şirketler petrol olduğu halde çıkarmıyor, çünkü Türki­ye’nin bölünmesini bekliyorlar…

Dünyadaki birçok lider suikastının ve iktidar değişikliğinin ar­dında petrol şirketleri var…

Cudi Dağından çıkarılmayan petrol, Irak ve Suriye’ye akıyor…

Türkiye’de petrol efsaneleri uzun yıllardan beri dilden dile do­laşır; büyük petrol rezervleri olmasına rağmen, yabancı firmaların petrol bulunan kuyuları ileride daha uygun koşullarda işletmek amacıyla kapattıkları anlatılır. Son aylarda, internet ortamında bu konudaki iddiaların giderek artması, yeni petrol efsanelerinin or­taya çıkmasına yol açtı. Petrol efsanelerinin temelini; Cudi Dağı’nın altının petrol denizi olduğu, hatta kapatılan bazı kuyulardan 100 metreye kadar petrol fışkırdığı gibi iddialar oluşturuyor. Ne kadar bilimsel verilere dayandığı bilinmese de Türkiye’deki petro­lün Irak ve Suriye’ye aktığı iddiası da bulunuyor. Peki, petrol varsa, yabancı şirketler neden çıkarmıyor? Buna verilen cevap ise akla yat­kın: “Yakında petrol yasası değişecek, yabancı şirketler çıkardıkları petrolün yüzde 92,5’ini götürebilecekler.”

Asıl önemli efsane, Türkiye’de petrol cinayetlerinin işlendiği ve bölgede petrol arayan 6 mühendis ve araştırmacının cesetlerinin Cudi Dağında bulunduğu iddialarını içeriyor. Devletin resmi kayıt­larında bu iddiaları doğrulayan bilgi ve belge bulunmuyor. Resmi ka­yıtlarda, petrol mühendisleriyle ilgili sadece 9 Eylül 1992 tarihinde Batmanın Sason ilçesindeki bir petrol tesisine saldıran PKK mili­tanlarının tesiste görevli 3 mühendisi öldürüp, 5 işçiyi de yaraladık­tan sonra üç dolum tankı ile bir petrol kulesini ateşe verdikleri yö­nünde bilgiler bulunuyor. Konuyu önemli kılan ayrıntı ise iddiaların artık resmiyet kazanması ve Meclis gündemine bile girmesi. AKP Adana Milletvekili Atilla Başoğlu, konuyu soru önergesiyle Meclis’e taşıyarak, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından Cudi Dağında ya­pılan petrol arama çalışmaları hakkında bilgi isteyerek, geçen yıllar­da bu bölgede kaybolan petrol, maden veya jeoloji mühendisi olup olmadığını sordu. Atilla Başoğlu, yaptığımız görüşme sırasında baş­ka bir iddiayı da gündeme taşıyarak, kamuoyunda Dost Tarikatı li­deri olarak bilinen İhsan Güven’in hayatını petrol çalışmalarına adadığını ve bu yüzden öldürülmüş olabileceğini ileri sürdü.

Cudi Dağı’nda petrol arayan 6 mühendisin öldürüldüğü yönün­deki iddiaları soru önergesiyle Meclis’e taşıdınız. Bu konuda somut bir bilginiz var mı? Hayır, yok. Bu iddiaları çeşitli yerlerde okuduk. Ayrıca bazı uzman arkadaşlarımız da bize bu yönde bilgiler verdi. Ciddi bulduğumuz için soru önergemizi verdik. Ancak yeni bir olay değil bu. Orada kayıplar var ama bu dönemin yönetimi zamanında değil, içişleri Bakanlığı’ndan alacağı bilgilerle Enerji Bakanlığı bu so­ruları cevaplayacak. Doğal olarak, böyle bir kayıp yok denecek bü­yük ihtimalle. Ama var, bizim bilmediğimiz veya bilenlerin bile bil­mediği bir şeyler ortaya çıkabilir.

Cudi Dağında bu mühendislerin iskeletlerinin bulunduğu söy­leniyor. Evet, iskeletleri var deniyor, ben oraları da görmek istiyo­rum. İskeletleri de orada bırakmazlar. Jandarma toplar götürür, kimsesizler mezarlığına bırakılır. Ayrıca bölgede dolaşan birçok ajan var. Ben Akaryakıt Kaçakçılığı Araştırma Komisyonu’nda gö­rev yapıyorum. Bölgede yapacağımız çalışmalar sırasında da bura­lara gidip inceleme yapmayı düşünüyorum.  75

Raif Karadağ hakkında kısaca bir bilgi vermekte yarar var. 28 Nisan 1920 tarihinde doğmuş, Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bi­len Raif Karadağ, çocukluk ve gençlik yıllarından beri okumayı çok seven bir insan olarak tanınmış. Onunu bu okuma aşkı, daha sonraki yıllarda yazma aşkına dönüşüyor. Bu aşkla Raif Karadağ, gazeteciliği kendine meslek seçmiş. 1952 yılında günlük Yeni Bü­yük Doğu gazetesinde yazmaya, daha sonra Son Havadis, Tercü­man ve Bizim Anadolu gazetelerinde yazmış, diğer taraftan da ba­zı dergilerde de çeşitli yazılarını yayınlamakla birlikte, pek çoğunu daha sonra kitap haline getiren Raif Karadağ, gazetecilik mesleği dolayısıyla yaptığı araştırma ve çalışmalarının gazete sütunlarında kaybolup gitmesini, hazırladığı kitaplarla engellemiştir. Bu sayede milli kütüphanemizi, gerek sade ve akıcı Türkçesi, gerekse de araş­tırma değeri yönünden 4 kıymetli eserle zenginleştirmeye hizmet etmiştir. İşte sahasında tek kaynak olma Özelliğini halen sürdüren Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar gibi eserleri yü­zünden mi bilinmez ama 22 Aralık 1973 yılında, son derece sıhhat­li bir şekilde gittiği Ankara’da kaldığı otel odasında, henüz genç sa­yılacak bir yaşta (53 yaşında) esrarengiz bir şekilde vefat etmiş!

Emre Yayınlarında Çıkan Eserleri: 1- Petrol Fırtınası 2- Muh­teşem İmparatorluğu Yıkanlar 3- Şark Meselesi 4- Musul Raporu.

Medya, Oluşumu Anlatıyor

 

19 Eylül 1996 Hürriyet Gazetesi baş sayfa haberleri: “100 mil­yon dolarlık rüşveti ortaya çıkaran Müdürü, Başbakan Tansu Çil­ler görevinden alıyor.” Ödül vereceğine görevinden alıyor sayın başbakanımız.

Barzani kravat takarak Diyarbakır’a, oradan da askeri uçak ile Ankara’ya geliyor. (Askeri uçakla gelmesi önemli!)

Ertuğrul Özkök’ün köşesinde; “Önceki akşam ilginç bir olay ya­şanıyor. RP’ye yakın medya, akşam haberlerinden itibaren, gölge dışişleri bakam Abdullah Gül’ün ABD’ye                                       

75- Hüseyin ÖZALP, Tempo Dergisi, 29.4.2005 sayısı.

davet edildiğini bildiri­yor. Aynı saatlerde Ankara’da başka bir hava var. ABD Büyükelçi­si Grossman, Gül’ün ABD’yi ziyaret etmek istediğini, kendisinden bu konuda yardım istendiğini anlatıyor. Şu manzaraya bakın, Erbakan, Perry’e randevu vermiyor, ama bir bakanı ABD’ye davet et­tirmenin yolunu arıyor. Hani onurlu politika nerede?” diye yaz­maktadır Özkök. Yani Devletin başı kıçı belli değil demekte herhalde!

Sabah Gazetesi 22-24.3.1999 ve 1-4.04.1999 yayınlarında;

Makedon göçmen olan, ABD’de beyin cerrahı olmak için oku­yan Dr. Babuna’yı allayıp pullayıp yardım altında haber yaptı. Habe­rin içeriği kan kanseri olan Babuna’yı ve benzer İnsanların kurtul­masını sağlamak amacı ile her duyarlı vatandaşın kan vermesiydi.

Bu olayda ABD ve Almanya çok uğraşıyor, yardım ekiplerini gönderiyor. (Afrika’da ve diğer ülkede açlıktan ölenler mi? Onlar insan değil!) Gelen ekip 3.000 kişiden kan örneği topluyor. Topla­mının da 80.000 kişi olduğunu söyleyip daha sonra bunların hiç­birinin kan örneğinin tutmadığını belirtiyorlar. Eee, ne var bunda demeyin. Almanın oğlu ziyaretine gelse yaptığı kahvenin parasını ister. Alman usulü diye boşuna denmemiş. Senin kanınla ne işi var? ABD’nin dünyada yapmadığı katliam kalmadı! Babuna’yı he­sapta kurtaracak!

Şimdi gelelim kan toplama hikâyesine. A. Hitler genlerle oy­nayıp saf ırk yaratma peşinde değil miydi? Güney Afrika’da Almanya sömürgeciliğini devam etmesinin sebebi altın madenleri değil miydi? Oradaki siyah ırk’a kimyevi gazlar verilerek güçleri kırılmadı mı? Türk’ün gen yapısını etkileyecek bir mikrop üzerinde çalışma­dıkları ne malum? AİDS mikrobu neden Yahudilere bir şey yapmaz? Anadolu halkı keneler ile birlikte yaşarken son zamanlarda görü­nen ölümcül vakalar bu hayvandan ve kuş gribinden olmaktadır, neden? Kısaca Babuna sağlığına ve emeline kavuşmuştur.

Hürriyet yazarı, Serdar Turgut, Mide Bulandıran İşler başlığında şöyle anlatmaktadır:

“Amerikan başkanını yönlendiren etrafındaki devlet adamlarına bakarsanız, onların uzunca bir tarihi kesitte süreklilik arz ettik­lerini görürsünüz. Yönetimler değişse de, yönetim diğer partiye gitse de bu adamların fikri önemlidir. Hep vardırlar. Onlara danışılır hep.” 18 Eylül 2001 yazısından alıntıdır.

Çok Tehlikeli Bir Gelişme” başlığında da yine anlatıyor (bizim Göz Dağı dediğimiz yapılanmayı):

“11 Eylül saldırısı ile birlikte bu film ve kitaplarda verilmekte olan mesajlar çok daha net bir hal almaya başladı. İlahi güç ve onun yanında olanlar müdahale etmezse dünyanın sonunun gele­bileceği teması işlenmeye başlandı örneğin. Kötülere karşı kutsal topraklan korumada Yahudilerin önemli rolü vurgulanmaya başlandı. Dünyanın sonunun yaşandığı filmler de yapıldı ve bu filmler de sondan kurtulan Yahudilerin kutsal topraklara geri döndüğü sahnelerle bitirildi. Kötülerin Müslüman oldukları daha net göste­rilmeye, anlatılmaya başlandı yayınlarda. Kutsal topraklarda şu an­da sürdürülmekte olan kanlı çatışma Amerikan sıradan insanının bilincine çok farklı imajlarla, çok farklı anlamlar yüklenerek işlen­di anlayacağınız. Gayet tabii ki bu son derece tehlikeli bir gelişme. Pandora’nın kutusunu açıyorlar sevgili okurlar ve bunu yapmakta olanlar eğer kutunun içinden çıkacak canavarı kolayca, istedikle­ri noktada dizginleyebileceklerini sanıyorlarsa çok ama çok yanılı­yorlar… Sıradan, fanatik ve rasyonel bilgileriyle değil irrasyonel inançlarıyla yaşayan çoğunlukların belirlediği bir söylem içine iti­liyor dünya. 20’nci yüzyılın en kritik dönemlerinde bile dizginlen elinden kaçırmayan devlet adamları yok ortada.” 76

Hürriyet Gazetesinin bir diğer yazan Emin Çölaşan, “Banka Ba­tar Patron Batmaz” başlığındaki yazısında şöyle diyor:

Şöyle geçmişe bir bakalım.

Örneğin 1980’li yılların başında İstanbul Bankası ile Hisarbank battı. Bizim Özer Çiller de bunlardan birinin, İstanbul Bankası’nın genel müdürü idi.

Bankanın paraları, bankanın sahibi olan Has Ailesinin şirketle­rine pompalanmış ve bu aile köşeyi dönmüştü. Ayrıca Özer Çiller, bankanın genel müdürlüğünü yaparken bazı işadamlarına kredi ve­rir, karşılığında komisyon alırdı. Bunu burada geçmişte yazdım ve belgeleriyle kanıtladım.

Aldığı komisyon genelde yüzde 15 olurdu.

Yani Çiller Ailesinin sonraki yıllarda edindiği inanılmaz serve­tin kökeninde, Özer Çillerin aldığı bu komisyonların da önemli pa­yı vardı. Bu paralarla Yeniköy’deki yalı alınmıştı.

***

İzleyen yıllarda da nice bankalar battı. Devletin Anadolu Ban­kası gümbürdeyip gitti.

TYT Bank, İmpeksbank, Marmarabank, Esbank, İnterbank, Yaşarbank, Citibank ve daha niceleri battı.

Dün son olarak bu kervana İktisat Bankası katıldı.

Şimdi genel anlamda iki soru sormak istiyorum:

1-Hortumlanıp batırılan devlet bankalarının sorumluları orta­ya çıkarıldı mı?

Hayır!

2- Hortumlanıp batırılan özel bankaların patronlarına bir şey oldu mu?

Şimdi bu 2. sorunun yanıtı çok önemli…

 

Bu çok önemli.

Çünkü patronların bankaları, firmaları, işyerleri batar ama ken­dileri asla batmaz!

                                              

76- 10 Nisan 2002. Hürriyet Gazetesi, Serdar Turgut.

Siz bugüne kadar kendi kuruluşları battığı zaman, ya da battık­tan sonra kendisi de batmış olan herhangi bir patron duydunuz mu?

İyi düşünün, mümkün değil duymadınız.

***

Kuruluşun batması hiç önemli değildir. Patronun başına en faz­la bir tek şey gelir. Bir süre cezaevinde yatar. Böylece kamuoyunun tepkisi yumuşatılır.

Bu para babalarını Türkiye’nin en güçlü avukatları savunur. Sonra, mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde mutlaka tahliye kararı çıkar ve iş biter.

Bazıları ise korunup kollanır ve İçeri bile girmeden vartayı atlatır.

Patron dediğiniz adam işini zaten bilir. Diyelim ki bankanın sa­hibidir. Kendi payını çoktaaan ayırmıştır.

Örneğin yurtdışına stok etmiştir.

Dışarıda mülkleri, yüz milyonlarca doları vardır.

Amerika, İsviçre, İngiltere (Cayman Adaları) bu gibilere kucak açar.

Parayı ister bankacılıktan, ister uyuşturucudan, ister mafyadan kazanmış olsun, hiç fark etmez.

Onun varlığına hiçbir şekilde ulaşamaz ve el koyamazsınız.

Bay patron parasını o ülkelere gönderdiğinde, onların ekonomisi­ne katkıda bulunduğunda, kendisine orada sonsuza kadar, krallar gibi ve en güvenceli yaşama olanağını sunarlar.

Amerika Halil Bezmen’i veriyor mu?

İngiltere Gülay Aslıtürk ve kocasını veriyor mu?

Teröristler için gerekçeleri hazırdır:

“İdam etmeyeceğiniz konusunda devlet güvencesi isteriz.”

Adamına göre muamele yaparlar. Yani Türkiye’ye gönderseler, hırsızlar idam mı edilecek!

***

Dahası var. Bizim mevzuatımız batakçı ve hortumcu patronları ta­mamen boyamıştır. Adam banka kurar, hortuma geçer, paraları ken­di batık şirketlerine ya da kendi cebine hortumlar, yurtdışına çıkarır. Böylelerinin malvarlığına da el konulmaz. Yapmaya kalkışsanız yıllar alır, yargıda takılıp kalır.

Banka batar, patronlar ihya olur.

En kötü olasılıkla birkaç ay, belki 1 veya en çok 2 yıl içeride yatar, sonra tahliye edilir ve hayatını yaşamaya başlar. Bazen de Özer Çiller olayında olduğu gibi göstermelik yargılanır ve 10 yıl sonra beraat ka­rarını alır.

Ve zaten unutkan olan Türk milleti, bu olanları da bir süre sonra unutur gider.

Ama siz Murat Demirel gibilere banka kurdurursanız, halkın yüz milyonlarca dolarını ve trilyonlarca lirasını bu gibilere emanet ederse­niz, olacağı zaten budur. Başka ne olabilir ki!

***

Varsayalım günün birinde bir banka battı…

Ve onun sahibi olan kişi de battı, ihtiyaç içine düştü.

Size yemin ediyorum, kaç yaşında olursa olsun, gidip onun eli­ni öpeceğim…

Ve burada yazılar yazacağım:

“İşte bu patron namuslu ve onurlu adammış. Bu patron hırsız değilmiş, vurguncu ve hortumcu değilmiş. Ona helal olsun.”

Ben böylesini şimdiye kadar duymadım ve görmedim. Siz bili­yorsanız lütfen haber verin, sözüm her zaman geçerlidir. 77

Yazan: Aktarma Tarih. Gün ve saat: 25 Temmuz 2006 – 09:04:49

 

BÜYÜK KULÜP

Eski Mitçi, yazar, Doç. Dr. Nurullah Aydın’ın dilinden işte müt­hiş gerçekler:

Derin devlete alnı secdeye değeni almazlar. Hiyerarşik bir yapı­lanmaya sahip gizli örgütlenme 4000 kişiden oluşur. İş adamı, ga­zeteci, asker, akademisyen hepsi saygın güya laik Kemalist büyük bir gizli örgüttür. Askerler sanıldığı gibi Konsey’de çoğu zaman baş­kan değildir, üyedir. Emekli olduktan sonra büyük holdinglerde danışman sıfatıyla yüksek maaşa bağlananları araştırırsanız kimler olduğunu bulursunuz. (Korkmaz Yiğit’in danışmanı Güven Erkaya ve Cavit Çağlar-Hayyam Garipoğlu’nun danışmanı Teoman Ko­man, Fenerbahçe Cumhuriyet’inden Atilla Kıyat gibi FA.) 28 Şu­bat irticaya karşı mücadele değil İstanbul dükalığına karşı ekono­mik mücadele başlatan Anadolu kaplanlarını kafese sokma darbesidir. 5000 şirketin önü yeşil sermaye diye kesilmiştir. Bu grupların gazeteleri, derin devletin 28 Şubat operasyonunda provokasyonculuk yapmıştır. 28 Şubatla derin devlet, askerleri kullanarak Ana­dolu Kaplanı denilen ülkenin gerçek sahibi dindar kesimleri sin­dirmiş, Sebataycı sermayeyi rahatlatmıştır.

Derin devletin liberal gazeteleri Hürriyet, Milliyet; sol eli Cum­huriyet kirli tetkikçi sol eli Aydınlık, kirli sağ eli ise kendileri bil­mese de Akit – Vakit’tir. Derin devletin

                                              

77- 16 Mart 2001, Hürriyet.

gazetecileri tetikçilik yapar, ancak Uğur Mumcu gibi ileri gittiği için kalemi kırılanlarda olur. Bir dönem Sebataycı Güneri Civaoğlu parlatılır, bir dönem Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan, Fatih Altaylı tetikçilik yapar. 28 Şubat’ta olduğu gibi bir dönem gelir Sebataycı Dinç Bilgin’in gazetesi Sabah’ın manşetlerini Sebataycı Çevik Bir sabah veya öğle toplan­tılarına katılarak atar. Hürriyet ve Vakit’in bazı manşetleri taraflarından hazırlanır; biri gerer, diğeri tetiği çeker. Ülkücülere 1980 sonrası mafya görevi verilir ve yurtdışında suikastlar, darbeler ihale edilir. MİT’in derin adamları onları gizli operasyonlarda kullandığı için mutludur; ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayarak istihba­rat yaparlar. Sebataycılar, hoşlanmadıkları Mehmet Eymür-Hiram Abbas ikilisinden Mehmet Ağar-Şengal Atasagun ikilisine bayrağı darbe ile devrederek yeni bir sayfa açarlar. Bu nedenle Susurluk’ta Abdullah Çatlı, daha sonra Yeşil tasfiye edilir; kullanılan eski te­tikçiler Oral Çelik, Abdullah Argun artık yetim kalmıştır; vatanı için çalıştığını sanan aşırı heyecanlı sonuçta hep kullanılarak paçavra gibi bir kenara atılmışlardır. Oysa bir dönem kara ticaret on­larla yürütülürdü, ancak nedense cepleri hep boştur. Mehmet Ağar, geleceğin parlayan gülüdür.

Ülkenin bankaları hortumlanırken gürültü çıkartırlar ve dik­katleri başka tarafa çekerler. Bankaları hortumlayanların çoğu Sebataycıdır ve derin devletin bilgisi dahilinde olmuştur. Eğer derin devletin mafya kasası, tefeci Yahudi Nesini Malki öldürüldüğünde İsrail’in 2 milyar doları kaybolmamış olsaydı, Kurtlar Vadisi bu denli karışmayacaktı. Mossad seri suikastlarla tahsilata başlamasa idi ne Türkbank skandalı ortaya çıkar, nede bankaların hortumlandığını kavrayabilirdik. Çakıcı-Yiğit-Mesut Yılmaz-Güneş Taner bağlantıları saçılırdı. MOSSAD, para derdine kendi ayağını vur­muştu. Bu ülkenin 50 milyar dolarını bankalarda batıranların ar­kasında gizli bir örgüt yapılanması aranmalıydı. Derin devletin ha­beri olmadan bu kadar soygun yapılamazdı. Bazılarına göre bu giz­li örgütün adı Ergenekon’dur. Diğer tanımıyla NATO üyesi ülke­lerde CIA tarafından kurdurulmuş Gladio. Yalnız tek farkı Mossad’ın katkılarıyla örgütlenme Sebataycı eksenli Masonik bir te­melde gelişmişti. Çıkarları için sağ el veya sol el fark etmiyordu. Logosunun yanında 50 yıldır takiyye yaparak ‘Türkiye Türklerindir’ diyen gazete medyadaki ana üsleriydi; dolayısıyla Koç Gru­bunun çıkarları Türkiye’nin çıkarlarından önce geliyor. Kemalizm ve laiklik oyuncaklarıyla Sebataycı örgütlenmeye karşı çıkanlar yok ediliyor veya sindiriliyor.

Bir ahtapot gibi kolları olan bu örgütün ülkemizdeki yasal adı ‘CIRCLE D’ORIENT’-‘Büyük Kulüp. İngilizce isminde geçen ‘Circle’ aynı zamanda Tapınakçıların yurtdışındaki yayın organının ismidir. Siyonizm, Sebataycılar ve Tapınak Şövalyeleri arasındaki gizli bağlantı Siyonist Tapınağı Tarikatına kadar uzanır. Üstadı azamlarının unvanı ‘Denizcidir. Güven Erkaya’nın bir dönem başkanlığını yürütmesi sadece eski Deniz Kuvvetleri Komutanı olma­sından kaynaklanmamaktaydı. Emekli deniz oramirali ve 12 Eylül sonrası başbakanlık yapan Bülent Ulusu, uzun süre Büyük Kulüp’ün başkanlığını yürüttü, halen üyedir. Onun döneminde üye olan meşhurlar arasında babasından misyonu devralan Mehmet Ağar ve Beşiktaş’ın efsanevi başkanı Süleyman Seba sayılabilir. Hakkın­daki onca delile rağmen beraat ettirilir. Çakıcı, bu ülkede devletin adamı olarak derin devlete çalışan en derin adamdır. Konuşursa alem karışır. Bu nedenle devlet eliyle kaçırılır. Sinan Engin sadece talimatı yerine getirmiştir. İngilizcesiyle “MORAL REARMAMENT-MR”, Türkçesiyle “MANEVİ CİHAZLANMA TEŞKİLATI’nın kökleri dışarıdadır. Tapınakçıların, zuhuruna vesile oldukları Protestan mezhebinin bağlısı (Lutheryan) Amerikan Pastor’u Frank Buchman tarafından, 1929’da “Oxford Group” olarak tesis edilir. Buchman daha sonra, İngiltere’de EVANJELİK olur; yani Bush oğlu Bush’un, “Yeni Dünya Düzencileri’nin mezhebine du­hul eder! Bu derneğin Türkiye şubesi Beyoğlu’ndadır. Hatta ora­nın bir sokağında, “Asmalı Mescid vardır; aynı sokakta, “B’NAI B’RITH-AHDİN KARDEŞLERİ” teşkilatı, “FAKİRLERİ KORUMA DERNEĞİ” adı altında faaliyet göstermektedirler. İşte bu sokakta, “MANEVİ CİHAZLANMA TEŞKİLATI” da faaliyete başlar. “Toplum faydasına dernekler” listesinde olup, vergiden muaf ve üste “bütçe”den para da alan bu -bu iki- derneğin kurucu başkanı, Prof. Dr. FAHRETTİN KERİM GÖKAY’dır. 33. dereceden mason olan bu adamın, Göztepe-İstasyon durağındaki köşkü teşkilatın toplantı yeri idi; şimdi dikkat, bir başka toplantı yeri ise İSMAİL AĞAR’ın, Kadıköy’deki köşkü… Bu adam, 60 İhtilali’nde idam edi­len F.R. Zorlu’nun da akrabası ve Ayasofya’nın Ortodoks ibadetine açılmasını istiyor. Heybeliada’daki Ruhban okulunun açılmasıyla İstekleri durulmayacak. Bu teşkilatın bir diğer üyesi ise, HAZIM ATIF KUYUCAK; bu adam, “Supreme Konsul’de Türkiye Mason­larını temsil eden iki kişiden biri; diğeri de “Ceza”cı meşhur dön­me Sahir Erman… Celal Bayar, Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, İ. Sabri Çağlayangil, bunun “altında” olan adamlar… Bu “Manevi Cihazlanma Teşkilatı’nın bütün üyeleri aynı zamanda ‘Büyük Kulüp’ün üyeleri…

Bu BÜYÜK KULÜP’e kimler üye… Gündüz Kılıç, Bülent Ulu­su, Cevher Özden (Banker Kastelli) Ali Rıza Çarmıklı, A. Emin Yalman, (Tek Dünya Fikrini Yayma Cemiyeti’ni dahi kurmuştur.), Ömer Çavuşoğlu, -kardeşi- Nazlı Ilıcak ve kocası Kemal Ilıcak, Nejat Eczacıbaşı, Sabri Ruso, Duran Kalkan, (99’a kadar 13 sene başkanlığını yapmış), Çetin Emeç, Ahmet Fevzi Ellialtıoğlu (dev­şirme, babalarından biri Yeniçeri Ocağı’nın “56. Ortası”na mensup), Sadettin Bilgiç, Gazanfer İlge, Atalay Coşkunoğlu, Yuda Leon Cukran, Mehmet Emin Karamehmetler, Ümit Aslan Utku, Ne­jat Tümer (emekli Oramiral), Enver Necdet Egeran (Muhteşem Salomon’a “Mason değildir” belgesi veren TPAO’nun yıllarca ba­şında oturmuş adam) Başaran Ulusoy, Selçuk Maruflu, (ANAP’lı, “Arı Grubu”, “Finans Kulüp” ve “Mülkiyeliler Birliği” üyesi, DPT ve Eximbank’ta uzun süre çalıştı.) Raif Dinçkök, Adem Ceylan (meş­hur Ceylan Holding’in “para işlerine” bakan üyesi, bu aile eski İs­tanbul Emniyet Mdr. Hasan Özdemir ile eski Mly. Bkn. Masum Türker’i parmaklarında oynatırlar ve “iş” takibi yaptırırlardı) Veh­bi Koç, Sakıp Sabancı, Şerif Egeli vesaire…78

Can Dündar Köşesinde, kitabımızın özeti gibi anlatmakta;

1988 Özal Suikastı, Soruşturması

Nasıl Ecevit, kendisine karşı düzenlenen Çiğli suikastının ardında kontrgerillayı aramışsa Özal da kendi suikastçısının ardındaki “örgüt’ü aramıştı. Afyonlu işadamı Kemal Horzum’dan kuşkulanıyordu. Horzum, Emlakbank’ı dolandırmakla suçlanıyor­du. . Banka bünyesinde Horzum’u soruşturan komisyona, suikast işiyle de ilgilenmelerini söyledi.

Komisyon üyeleri hem suikastçı Kartal Demirağ’ın hem Horzum’un memleketi olan Afyon’a gitti. Orada ne bulduklarını ko­misyon üyesi Uğur Tönük, daha sonra TBMM’de kurulan Horzum Araştırma Komisyonu na şöyle anlattı:

Kartal kontrgerillacı,

“Afyon Dazkırı’da 1974-77 seneleri arasında Ege’de meydana gelen sol hareketleri önlemek için bir kontrgerilla teşkilatı kurul­duğunu, Kartal Demirağ’ın da bu

                                              

78- www.turkforum.net/showthread.php?t=184511?

teşkilatın yetişmiş bir elemanı olduğunu tespit ettik.”

Demirağ Özel kamplarda emekli askerlerce eğitilmişti. “Her şe­yi vatanımız için yaptık” diyor, MİT’le ilişkisi olduğunu söylüyor­du. Komisyon soruşturmayı derinleştirince Özal’ı vuran silahın Demirağ’a Kongre salonunda polisler tarafından verildiği yönünde duyumlar aldı. Afyon’daki teşkilatın üzerine gitmeye karar verdi­ler, işte tam o aşamada Tönük, Ortaköy’de bir villaya davet edil­di. MİT görevlisi olduklarını sandığı üç görevli kendisine “Bu tahki­katı kesin” dedi. Bir generalin adını verdiler ve “Paşa kararınızı bekli­yor.” dediler. Tönük soruşturmadan çekildi.

Özal’a söylüyor

Yargıtay 7. Ceza Dairesi üyeliğinden emekli bir savcı olan Tönük’le daha sonra tanıştım ve suikast soruşturmasının nasıl kesildiği­ni onun ağzından dinledim.

O günlerde başına gelenleri bir tek Turgut Özal’a açıklamıştı. O sahneyi bütün ayrıntılarıyla anlattı: Özal’ın Harbiye Orduevi’ndeki odasında buluşmuşlar, diz dize oturmuşlar. Tönük, kendisini tehdit edenlerin adını verdiği generali açıklayacağı anda Özal odadaki bü­yük ekran televizyonun uzaktan kumandasına uzanmış ve sesi sonuna kadar açmış. Sonra da Tönük, Paşanın ismini Özal’ın kulağına fısıldamış: “Sabri Yirmibeşoğlu!”

“Olacak iş mi?”

Yirmibeşoğlu o dönem MGK Genel Sekreteri idi. Görev süresi 1 yıl uzatılsa Kara Kuvvetleri Komutanı olabilecek, oradan Genelkur­may Başkanlığı’na tırmanabilecekti. Olmadı. Özal’a adı fısıldandıktan 1 yıl sonra emekliye sevk edildi. Yıllar sonra suikast konusunu soran Aksiyona “Hiç ciddiye almadım. Olacak iş değil.” dedi.

Düşman kim?

Acaba kimler engellemişti suikast soruşturmasını?

Yılma Durak ya da Kartal Demirağ da özel Harp’in istihdam edip silahla eğittiği “vatansever gönüllüler” miydi? “Bazı olaylar yaratılır, düşman yaratmış gibi gösterilir” taktiğinin uygulayıcıları mıydı? “Düş­man” kimdi? “Düşman’ı ve ona karşı kurulan resmi örgütü ABD bilir­ken neden Türkiye’nin Meclis’i ve başbakanı bilmiyordu?

“Bunları sormaya devam edeceğiz.”

Ecevit’e brifing

İşte Başbakan Ecevit Özel Harp Dairesi’nden o aşamada “tesadü­fen” haberdar oldu. 1974’te “Daire” için örtülü ödenekten para iste­nince, daha önce adını bile duymadığı bu resmi kurum hakkında der­hal brifing istedi.

Başbakanlık konutundaki brifingi veren, Özel Harp Dairesi’nin Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu idi.

Ecevit o günden sonra Özel Harp’i denetim altına almaya çalışırken Yirmibeşoğlu daha önemli bir göreve, NATO İstihbarat Başkanlığına tayin edildi. 1978’e kadar burada kaldı. Dönüşte tümen komutanı ola­rak Sarıkamış’a atandı. Ecevit’le yolları orada bir kez daha kesişti.

“Vatansever arkadaş”

1978’de Ecevit başbakan olarak Sarıkamış’a gittiğinde Tümg. Yir­mibeşoğlu Orduevi’nde kendisine ve eşine yemek verdi.

Ecevit, Komutan’dan Özel Harp’le ilgili bilgi almaya çalıştı. (B. Ecevit, “Karşı Anılar”, DSP, 1991, s. 43) “Daire”ye bağlı sivil örgütte görev alanlardan bazılarının olaylarda yer aldığından kuşkuluydu. Yirmibeşoğlu “Kuşkularınız yersiz” deyince Ecevit şunu sordu: “Farzı muhal, buradaki MHP il başkanı, aynı zamanda Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?”

Yirmibeşoğlu samimiyetle doğruladı bunu: “Evet, öyledir ama kendisi çok güvenilir, vatansever bir arkadaşımızdır.”

“Güvenilir gençler”

Yamak, kitabında bu anıyı anlatırken “Ecevit, bu teşkilatın içinde kendi partisinden kaç milletvekili bulunduğunu öğrenseydi ne olur­du?” diye soruyor ve bunda şaşılacak bir şey olmadığını ekliyor: “Özel harpçi olarak eğitilenler daha genç yaşlarda bölgesinde güvenilir, say­gın, sözü geçen, (…) önder niteliklere sahip oldukları için seçilmişler­di. Milletvekili oluşları da bu seçimin doğruluğunu göstermiyor mu?”

Sabri Yirmibeşoğlu tamamlıyor:

“Birçok olay olmuş, bu teşkilatın tek bir üyesi bu olaylara karış­mış mı?” Peki kimdi MHP’nin Erzurum’daki “güvenilir” il başkanı?

CHP’li Süleyman Genç’in “Kuşatılan Devlet Türkiye” kitabın­da yazdığına göre İpekçi’nin öldürülmesinde ve Ağca’nın cezae­vinden kaçırılmasında adı geçen, Musa Serdar Çelebi’nin iş ortağı, “Doğunun Başbuğu”

Yılmaz Durak… Ülkücü Gençlik, Alparslan Türkeş’in vatanse­ver gençleri. 79

Zülfi Livaneli, Vatan Gazetesinin köşe yazarı; “Ortalıkta her­kesin garipsediği ve yorum yapamadığı rüzgarlar esmekte. Acaba bunlar büyük değişimin habercileri mi? Türkiye Ulus birliğinden hızla uzaklaşıyor. Beceriksiz yöneticiler, muhteris siyasetçiler ve aklıevvel iktidar sahipleri Türkiye’yi bu duruma getirdiler işte.

…AKP 2007 yılında Çankaya’ya istediği kişiyi oturtacak. Dev­leti ve Türkiye’yi ele geçirme operasyonunda son aşama da böyle tamamlanacak.

Uluslar üstü irade, Türkiye’de laik cumhuriyetin sona ermesini istiyor…” 80

Yazarımız bizim kitabımızı birkaç cümleyle özetlemiş sanki! Biz­de biraz açarak                                     

79- 8 Ocak 2006 Milliyet Gazetesi, Can Dündar.

80- Vatan Gazetesi. Zülfi Livaneli köşesi, 16 Kasım 2005

 

isim taktık oluşuma sadece. Burada yine bir not düşmek istiyorum biz diye yazmanım sebebi benlikten hoşlanma­mamdır.

Dağlara Kamplar Kuruldu

Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından, Hikmet Çetinkaya’nın “24 yıllık Hikaye” yazı dizisinde neler anlatmış bakalım.

Adalet Partili Milli Eğitim Bakan Ali Naili Erdem’in ilçesi Kemal­paşa dolaylarında, gözden ırak yerlerde eğitim kampları kurulduğunu öğrenmiştik. Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Sutüren, Kemalpa­şa’nın, Ören ve Yiğitler ile Manisa’nın Turgutlu ilçesinin Ahmetli bu­cağında kurulmuştu bu kamplar.

Günlerden 1 Temmuz 1975 Salı… Saat 12.30… Anılarımızdan hiç çıkmayacak bir görünüm. İlahiler gittikçe yükseliyor… Tekbir getirili­yordu. Ören kampına beş kilometrelik yol yapımında Turgutlu Bele­diyesinin dozerleri kullanılmış. İçişleri Bakanlığından bir müfettiş, Turgutlu’da bu konuyu kovuşturmuş.

Ancak sonuç alınamamış….

Bir gün önce özel şekil verdiğimiz sakallarımız belki güven vermiş­ti ona o küçücük aklıyla… Gözleri olanca saflığın çizgisiydi ve kimse duymasın diye bir solukta “Risale-i Nur” dedi… Yerimizden doğrulduk yavaşça. Çocuk arkasını döndü ve yaşı daha küçük olanının yanına doğru yürüdü. Az sonra ikisi birden ilahiler söylemeye başladılar.

Fethullah Gülen… Biz 24 yıllık öyküyü anlatmadan önce, 30 yıl öncesine gitmek istiyoruz… Din bezirganlarının nasıl örgütlendiğini belgelerle ortaya koymayı amaçlıyoruz…

Fethullahçılar nasıl örgütlendi? İsterseniz, “Nur Kampları’ndan başlayalım; 1970 yılının ortalarına bir göz atalım…

Kemalpaşa dağlarına vuruyorduk bir öğle sıcağında…

Adalet Partili Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdemin ilçesi Kemal­paşa dolaylarında, gözden ırak yerlerde eğitim kampları kurulduğunu öğrenmiştik. Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Sutüren, Kemalpa­şa’nın Ören ve Yiğitler ile Manisa’nın Turgutlu ilçesinin Ahmetli bu­cağında kurulmuştu bu kamplar. Anadolu’nun

çeşitli yerlerinden yaş­ları on iki (12) ve on beş (15) arasında değişen bu çocuklar bu kamplarda eğitim (!) görüyorlardı.

Acaba gördükleri eğitim miydi?

Saptadığımıza göre eğitim kampları adı altında “Nur eğitimi” yaptırılıyordu. Anadolu’nun çeşitli il, ilçe, bucak ve köylerinden gönderilen bu çocuklara, üç ay süreceğini saptadığımız bu kamplar­da, sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri veriliyordu. Çocukla­rın haftada bir gün ise tatilleri vardı. Evet, haftada bir gün, sadece cuma günleri…

Sıcak yine bastırmıştı. Kemalpaşa’nın, Ören bucağının değirmen çevresinden kampa doğru yaklaşıyorduk. Kayalık ve çalılarla kaplı, yer yer fundalıklı yamaçlardan yürüyorduk. İki yüz metre aşağımızda dere vardı. Çınar ağaçlarıyla çevrili dere uzayıp gidiyordu.

Bize kampı gösterecek olan kişi “Az sonra çadırları göreceksiniz” diyordu. Bizim istediğimiz gibi fotoğraf çekme olanağı yoktu şimdilik ortada.

Bir süre daha yürüdük. Artık kamp görünmüştü. Çınar ağaçlarının arasındaydı. Kampın sadece giriş bölümüyle yarısı görülüyordu. Tah­tadan bir konut İskelesi yapılmış ve üzeri naylon ile örtülmüştü. Ön­ce mavi gömlekli ve takkeli bir çocuk dışarıya çıktı. Biz yukarıdaydık. Kampla aramızda iki yüz metre uzaklık vardı. Sağ tarafımızda ise bir kulübe görülüyordu. Mavi gömlekli çocuk elinde ibrikle çınar ağaçla­rının arasında kayboldu.

Bir süre olduğumuz yerde kaldık. Sonra aşağıya inmeye karar ver­dik. Fotoğraf makinemizi ve teleleri torbamıza koyduk.

Şimdi dere boyunda yürüyorduk…

Ağaçların altında iki çocuk göründü. Birisi on iki yaşlarında, diğeri on altısındaydı sanırım…

Bizim geldiğimizi görünce büyük olanı elinde kitabıyla bize doğru yürümeye başladı. Biz “selamünaleyküm” deyip irice bir taşın üzerine oturduk. Takkeli, çizgili gömlekli çocuk, on metre kadar yaklaştı ve bize “Aleykümselâm” diye karşılık verdi.

Sorduk:

“Ne yapıyorsunuz burada?”

“Kitap okuyoruz…”

“Çok güzel… Adı ne okuduğunuz kitabın?”

Çocuk birdenbire öfkelendi…

“Siz kimsiniz?”

“Biz madenciyiz, maden arıyoruz. Şurada biraz dinlenelim dedik.”

“Fazla kalmayın burada. İleriye gitmeyin sonra.”

“Ne var ileride?”

“Bizim kampımız var…”

“Ne kampı o?”

“Din kampı..”

“Aferin… Çok güzel…”

Bu sözler üzerine yumuşadı çocuk. Daha fasla ileriye gitmememiz için ikinci kez uyardı.

Az daha konuşmak istiyorduk. Hemen aklıma geldi ve sordum:

“Bu su derin mi?”

“İnsan boyunu geçmiyor…”

“Dereye giriyor musunuz?”

“Giriyoruz.”

“Hangi günler?”

“Cuma günleri tatil. Dereye giriyoruz. Çay içmeye gidiyoruz. Ören’e kahveye…”

“Diğer günler çalışıyor musunuz?”

“Çalışıyoruz…”

“Okuduğun kitabın adını söylemedin bize.”

Kitabı sıkı sıkı tuttu ve bize biraz daha yaklaştı. Kampın girişine üç yüz metre kadar kalmıştı. Kitap kaplıydı…

Bir gün önce özel şekil verdiğimiz sakallarımız belki güven vermiş­ti ona o küçücük aklıyla… Gözleri olanca saflığın çizgisiydi ve kimse duymasın diye bir solukta “Risale-i Nur” dedi… Yerimizden doğrulduk yavaşça. Çocuk arkasını döndü ve yaşı daha küçük olanının yanına doğru yürüdü. Az sonra ikisi birden ilahiler söylemeye başladılar. Ça­lıların arkasından yüz metre kadar öteden teleyle resimledik ikisini… Fundalıklar arasında zor tırmanıyorduk, kampı tam olarak seçiyor­duk. Bizim oralarda dolaştığımızı sezinlediler. Ya da nöbetçiler haber saldılar. Koyu yeşil çınar ağaçlarının altında beyaz takkeli çocuklar dalgalanmaya başladılar. Aralarında sakallı ve takkeli kişiler de vardı. Bizi görmüşlerdi. Çınar ağaçlarının arasında kurulmuş, dal ve yaprak­larla örtülü çınarlara sindiler.

Gözcülerden birisi bağırıyordu:

“Çekilin oradan, buralarda dolaşmak yasak…”

Sesinden en fazla on beş yaşlarında olduğu anlaşılıyordu. Bir köylü çocuğunun sesiydi bu…

Bu kez ben bağırdım:

“Neden çekileceğiz?”

“Yasak buralarda dolaşmak…”

“Neden yasakmış?”

Bu kez kaim bir erkek sesi:

“Burası devletin kampı. Şimdi oraya gelirsek gösteririz size…”

Günlerden 1 Temmuz 1975 Salı… Saat 12.30… Anılarımızdan hiç çıkmayacak bir görünüm. İlahiler gittikçe yükseliyor… Tekbir getirili­yordu. Ören kampına beş kilometrelik yol yapımında Turgutlu Belediyesi’nin dozerleri kullanılmış.

Turgutlu Belediye Başkanı Dr. Hüseyin Orhun’un bu davranışını CHP’li belediye meclisi üyeleri İçişleri Bakanlığına duyurmuşlar. İçiş­leri Bakanlığından bir müfettiş, Turgutlu’da bu konuyu kovuşturmuş. Ancak şimdiye dek bir sonuç alınamamış.

Ören’de kamp konusunu çok kişiyle konuştuk. Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasıyla bu yörede siyasal baskı artarken, Nurcular, Süleymancılar ve komandolar istedikleri gibi at oynatmaya başlamış­lar. (Hatırlatmak adına, solcu gençlerde ODTÜ’de, öğretim görevlisi Erdal İnönü de solcu olan gençlerle haşırneşir, bazılarını da güvenlik güçlerinden saklamaktaydı. T.Ş.)

Ören’de konuştuğumuz, ancak adlarını vermeyeceğimiz kişiler, bize Atatürk devrimlerinin nasıl alaşağı edilmek istendiğini, yurdun çeşitli yerlerinden gelen çocukların çağ dışı medrese eğitimiyle beyinlerinin nasıl yıkandığını anlattılar.

Kimse bunlara dur diyemiyor… Kimi vakıfların kurduğu özel okullar. Bu okulların arkasında olan kurum ve kuruluşlar. Okullara parasal destek veren işadamları. Tüm bunların arkasında olan “malum gaze­te” ile malvarlığı trilyonları bulduğu söylenen bir hoca. Tehlike gi­derek tırmanıyor. Gazeteleriyle, televizyonlarıyla laik cumhuriyete karşı tavırlarını giderek arttırıyorlar.

PKK terörünü silahlarla, şeyhlerle, hocalarla, tarikat liderleriyle çözmeye çalışan ve durmadan teori üreten kara yobazlar, kendi kişisel çıkarlarıyla birlikte hedeflerine adım adım ilerliyorlar. Şimdilerde Te­rörle Mücadele Yasa Tasarısı’nın anayasaya aykırı olduğunu öne sürenler, TCK’nin 163. maddesinin hortlayacağını yazıp çiziyorlar. Üniversiteleri medrese ve tekke yapmak isteyenler, sözde bilim adam­larını da konuşturup kamuoyu oluşturma amacındalar. (Şimdiki za­manla iktidara bile geldiler. T.Ş.)

Şimdi DGM tutanaklarına bir göz atalım… Esas: 1987/86-Karar: 1988/72 sayılı dosyadan bir bölüm: “…Toplanan delillere ve dosya içe­riğine nazaran suçlan sabit görülen bu sanıkların eylemleri, sanık ve­killerinin savunmalarında belirttikleri gibi münferit olarak Maltepe Askeri Lisesi Öğrencilerine Nur Risalesi okumaktan ibaret değildir. Gerek suçları sabit görülen bu sanıklar ve gerekse daha Önce hakla­rında aynı suçtan mahkûmiyet kararı verilip kesinleşen İbrahim Bel­ge ve Nihat Özdemir organize bir teşkilat oluşturup bilinçli olarak gö­rev taksimi yapmışlar, kendilerinin benimsediği Nurculuğu İleride yüksek mevkilere geçecek gençlere aşılamak için faaliyete geçmişler ve bu faaliyetleri cümlesinden olarak: Önce ortaokulların son sınıflarında okuyan ve başarılı olan fakir aile çocuklarını tespit etmişler, on­lara sizleri fen liselerine ve askeri liselere sokacağız diye kurs vermeye başlamışlar, bu arada yavaş yavaş onlara Nur risaleleri okumak, dini konularda konuşmalar yapmak suretiyle Nurculuğu benimsetmeye bağlamışlar. Maltepe Askeri Lisesi’ni kazanan öğrencileri bizzat İzmir’e getirmişler, İzmir’de karşılamışlar, onlara yatacak yer temin etmişler, raporları ile meşgul olmuşlar, öğrencileri önce özel doktora muayene ettirmişler, rahatsızlığı tespit edilenler yerine sağlam öğrencileri muayene­ye göndermek suretiyle sahte sağlam raporları alıp öğrencilerin Malte­pe Askeri Lisesine girmelerini temin etmişler, okula başlamalarından sonra da öğrencileri rahat bırakmayıp onları Konyalılar, Ankaralılar gi­bi gruplara ayırıp aralarında pay etmişler, öğrencileri çeşitli semtlerdeki evlere dikkat çekmemek için kıyafetlerini önceden değiştirerek kendi vasıtaları ile götürmüşler, o evlerde onlara Nur Risaleleri okumuşlar, açıklamışlar, bu düzenin iyi olmadığını, ileride bu düzeni değiştirip şe­riat düzeni getireceklerini, ileride yüksek mevkilere geldiklerinde bu konuda kendilerine yardımcı olacaklarını, şimdiki subayların dinsiz olduğunu, kendilerinin dinlerine bağlı yetişmelerini, laik düzeni kaldırıp İslami devlet kurmak için bunun şart olduğunu aşılamaya başla­mışlardır.”

DGM tutanağında ayrıca “Bu düzen iyi bir düzen değildir. İleride bu düzeni de değiştirerek şeriat düzeni getireceğiz” diyen Fatih kod adlı İb­rahim Belge’den söz edilmekte ve şöyle denilmektedir: “Biz bu toplan­tılarda Fethullah Hoca’nın kasetlerini de dinledik.” Tarikat kampları yurdun dört bir yanında gencecik insanlarla dolu. Atatürk ve laik Tür­kiye Cumhuriyeti düşmanı şeriatçılar bu kamplarda ortaokul ve lise ça­ğındaki öğrencilerin beyinlerini yıkıyorlar.

Kimse bunlara “dur” diyemiyor.

Kimse kanlı Sivas olaylarından ders çıkarmıyor… 8.8.İ993 Medrese eğitimi mi?

Bugün kimi üniversitelerde laik düzene ve bilime meydan okuyan rektörler ve öğretim üyeleri kimden destek görüyor; hu kişileri kimler koruyup kolluyor?

Üniversiteler, laik Cumhuriyet’in birer bilim kurumu olduğuna gö­re, oralara yerleşen öğretim üyeleri, çağdışı kafalarıyla bu ülkenin genç­lerini hangi amaçları doğrultusunda eğitecekler?

Son bir yıl içindeki gelişmeleri dikkatle izlemenizde oldukça yarar vardır. Biz bu köşede bıkmadan, usanmadan Türkiye’deki “tarikatçı gelişmeleri” aktarmaya çalışıyoruz. Bu gelişmelerin laik Cumhuriyet’e karşı bir eylem hazırlığı olduğunu, bu işin de bilim kurumları olan üni­versitelerden başlatıldığını yazıyoruz.

Salt üniversiteler mi?

Hayır!

Kimi vakıfların kurduğu özel okullar. Bu okulların arkasında olan kurum ve kuruluşlar. Okullara parasal destek veren taşralı işadamları. Tüm bunların arkasında olan “malum gazete” ile malvarlığı trilyonları bulduğu söylenen bir hoca. Tehlike giderek tırmanıyor. Gazeteleriyle, televizyonlarıyla laik Cumhuriyete karşı tavırlarını giderek arttırıyorlar.

Şanlıurfa’daki Harran Üniversitesinde olup bitenleri acaba bu ül­kenin Başbakanı, Milli Eğitim Bakanı, YÖK Başkanı biliyor mu?

30 yıldır Nurculuğun gelişmesinde büyük çaba harcadığı öne sürü­len Abdülkadir Badilli ile Diyanet işleri Başkanlığınca kurulan İstanbul’daki Haseki Eğitim Merkezinde “fıkıh ve hadis” dersleri veren es­ki Şanlıurfa Müftüsü Halil Gönenç’e, Harran Üniversitesi neden “Fahri İlahiyat Doktoru” unvanını vermiştir? Harran Üniversitesi Rektörü bir medresenin ya da tekkenin başında değildir. Rektörün kimliğini bilim adamları çok iyi bilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Harran Üniversitesinde yaşanan bu çağdışı olay, insanın tüylerini diken diken etmektedir. İki Nurcu, Türkiye Cumhuriyeti Harran Üniversitesi’nden onursal doktora alıyor ve tüm basın gözlerini kapayıp olup bitenleri sadece izliyor.

Neyin adına?

Düşünce ve inanç özgürlüğü için mi, yoksa demokrasi ve insan hak­larına saygılı oldukları için mi? Üniversiteler bir dönem, demokratik dü­zene darbe düzenleyen Kenan Evren’e de onursal hukuk doktorluğu ver­mek için yarışa başlamışlardı. Aynı yöntemi, 1983 sonrası Turgut Özal’ a, birkaç ay önce de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirde uygulamışlardı.

Türkiye’de PKK terörü ülkeyi ne denli bölmek istiyorsa kara yo­bazlar da gazeteleri ve televizyonlarıyla laik düzeni devirmek için o denli harekete geçiyorlar.

Tehlike giderek büyüyor…

Dumlupınar Üniversitesi Senatosunun bildirisini okudunuz, pek çok üniversitede olup bitenleri bu köşede zaman zaman izlediniz…

Üniversiteleri medrese ve tekke yapmayı amaçlayan bir düşünce, bilim kurumlarına giderek egemen oluyor. Laik bilim kurumları Said-i Nursi’nin müritleri tarafından kuşatılıyor. Nurcular onursal doktora verilerek ödüllendiriliyor. Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline dinamit konuluyor.

Adamlar açık açık şöyle diyor:

“Güneydoğuya ayrı bir eğitim modeli uygulansın…”

Nedir bu model?

Said-i Nursi’nin eğitim anlayışı…

Van’daki Serhat Özel Lisesi, Akyazılılar Vakfınındır. Bu okulda neler olup bittiğini belki Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri bulup çı­karırlar.

Sadece Van’daki Serhat Özel Erkek Lisesi mi?

Şöyle bir araştırılsın, tarikatların kurduğu özel liseler bir bir sap­tansın, göreceksiniz neler çıkacak…

Elbet bir de üniversitelere el atılmalı. YÖK, bilim yuvalarının ne hale geldiğini kış uykusundan uyanıp görmeli…

Oralarda, bilim kurumlarının nasıl çağdışı bir yapıya kavuşturulduğunu saptamalı. Evet, dün 10 Kasım’dı. Bağımsızlık savaşımızın, 1923 Devrimi’nin önderi Mustafa Kemal’in ölümünün 55. yılıydı.

İşte Atam, ölümünden 55 yıl sonra, bize emanet ettiğin laik Tür­kiye Cumhuriyetinin görünümü böyle. Seni çok üzdüm biliyorum.81

Burada yazarımız, F. Gülen hocaya takılmış ona kamp açma yetki­sini kim verdi? Böyle oluşumu kollayan kim? Onlar üzerine gitmemiş ama iyi bir belge oluşturmuş. İşte biz de diyoruz ki bütün örgütlerin ku­ruluşunda devletlerin parmağı var. O devletleri yöneten işçiler patron­larını her zaman saklamak zorunda kalıyorlar, isteyerek veya istemeye­rek, bilerek veya bilmeyerek… Burada bir kişiyi tenzih edelim. Patron­lara karşı gelen ve onların oyunlarına düşmeyen Atatürk’ü.

Aydınlık Dergisi “PKK’yı MİT kurdu” 18 Kasım 2007 nüshasında kapak olan yazısı. Doğu Perinçek, Ceyhan Mumcu ve Gazeteci Avni Özrürel Devletin içindeki bazı güçlerin ABD ile birlikte 30 bin kişi­nin hayatına mal olan yapılanmayı anlatıyor.

Aynı nüshanın 26’cı sayfasında Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığı (TPAO) Genel Müdürü Osman Saim Dinç 30 Mart 2007 de emekli­ye ayrılıyor. Tam 6 gün sonra Çalık Grubu’na Genel Müdür olarak göreve başlıyor. Kanunen yasak ama kim dinliyor. Çalık Grubunda Başbakanın damadı da var. Zaten 12 yıldır çalıştığı ABD’deki General Electric’ten ayrılarak TPAO’nun başına geçmesinin altında RTE oldu­ğunu söylemekte Aydınlık dergisi.

Bu haber bu kadar değil tabi kısaca anlatacağım. Burada şahsın ora­ya buraya gitmesi değil, bulunduğu makam önemli TPAO’nun başı ya­ni enerjinin basındasınız çok önemli bilgilere sahipsiniz devlet adamı olduğunuz için kanunen her bilgiye sahipsiniz. (Örnek; Denizli’de yük­sek oranda petrol var bilgisi dahilinizde veya benzer şey, görevi bırakıp aynı sektörde faaliyet gösteren kuruluşa geçerseniz bilgilerinizde tabiki uçacaktır! Buna benzer olayı Çalık Grubu enerjide ihale kazanmadı mı?) 3 sene aynı sektörde çalışamayacağınızı kanunen bildiğiniz halde nasıl bir kanunsuzluk yaparsınız?

 

Calikenerji.com sitesine de girdiğinizde 2007’nin ilk çeyrek sonun­dan sonra Erzurum ve Ağrı bölgesinde 8 yerde petrol arama ruhsatı alınmış, Trakya bölgesinde ise 2 adet ruhsatın %50’sini almışlar. Tesa­düf kardeşim o bilgileri şerefli bir insan tövbeler olsun vermez, sakın aklınıza kötü bir şey getirmeyin!

RTE, 13 Kasım’da partisinin TBMM’deki grup toplantısında Çalık Grubu’nu savunarak neyi kapatmaya çalışıyordu. Mal ortada işte!

Şimdi de Hıncal Uluç köşesinde yazıyor:

 

Bu ülkenin güçleri nerde?

Korkunç şeyler yaşıyoruz, uzun bir süreden beri. Korkunç şeyler…

                                              

81- Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet Gazetesi, 26. 6. 1999’dan 4.7.1999’a kadarki yazıları.

Anneler ve babalar sokaklara dökülüyorlar, televizyonlara, gazete­lere koşuyorlar ve insanın kanını donduran şeyler anlatıyorlar.

“Çocuklarımız kaçırıldı. Bir garip tarikatın tutsağı yapıldılar. Be­yinleri yıkandı. Onlara Hasan Sabbah vari bir sahte cennet vaat edil­di. Burada çok zengin bir hayatın tüm imkânlarına kavuşturuldular. Özgür sekse alıştırıldılar. Mürid yapıldılar. Ya da uyuşturularak hazır­lanan sahnelerde çok çirkin görüntüleri kaydedildi, şimdi şantaj yapa­rak ellerinde tutuyorlar!”

Neresinden bakarsanız bakın, bu ülkedeki tüm savcıları, biraz hu­kuk okumuşları harekete geçirecek, anne ve babalık duyusundan bi­raz nasiplenmişleri sokağa dökecek ithamlar bunlar..

En aptalca edilmiş laflar “İhbar” kabul edilip insanların peşine düşü­lürken, bu korkunç söylemler kimsenin umurunda olmuyor ülkemde..

Bu ülkede içişleri Bakanı yok mu? Adalet Bakanı yok mu? Aileden Sorumlu Bakan yok mu? Başbakan yok mu yahu? Bu kadar mı sahip­siz, bu kadar mı başıboş kaldık?

Bu ithamlar soruşturulur. Anne ve babalar haklıysa, bu sahte cen­net tarikatını kuranların canına ot tıkanır. Haksızsa, ikide birde med­yaya çıkıp masum vatandaşlara iftira atanlara öyle bir ibreti alem ce­za verilir ki, bir daha kimse ortaya atılıp, insanı dehşete düşüren ya­lanlar söylemez. Hayır! Bizde medya balık hafızalı. Üzerine gitmez, ik­tidarda bulunanlar, zaten kendi dönemlerinde yeniden bitleri kanlanan tarikatçılarla asla uğraşmaz. Muhalefet desen dünyadan haberi yok.. Böyle bir rezilliği Meclis araştırması konusu yapmaz. Eee! O za­man… Vatanın birinci sayfasına kapak yaptığı konu acı…

“Beni babam kaçırdı” diyor kız. Annesi ölümcül hasta… Kızı­nı tarikatçıların evinden alıp, Anneler Günü’nde hiç değilse, anasına getirmeye çalışan baba “Kızını kaçırmaktan” suçlu oluyor sonunda.

Kız tarikatçılara telefon ediyor. Onlar jandarmaya gidiyor. Jandar­ma kızı ana ve babasından kurtarıp (!) tarikatçılara teslim ediyor.

Bu nasıl jandarma komutanıdır? Gazete okumaz mı? Bu garip ta­rikatı ve şikâyetçi olan onlarca anne ve babayı hiç mi duymamış? O kendi kızı olsa gene teslim eder miydi, gelen garip adamlara?

Babayı ve anneyi hiç dinlemez mi? Ortada “Ciddi” bir “Beyin yıka­ma” iddiası var. Kızı bir ruh kliniğinde gözetime sevk etmez mi, mese­la? Bir aile, bir insanlık faciası yaşanıyor. Kız çocukları için çırpınan anne ve babalara bir yenisi daha ekleniyor.

Bu ülkede sözüm ona “Ahlak”ı ve “Din”i temsil eden iktidarın umurunda değil.

Dünyadan habersiz muhalefetin hiç umurunda değil.

Satır yazdıkları zaman haklarında anında yüzlerce dava açılan ga­zeteler “Bana dokunmayan yılan, bir yaşasın” havasında. Pısmış, yılmış, korkmuş çekilmiş… Meydan bu garip tarikata kalmış. İşte bu or­tamda Vatan “Bu Vatan sahipsiz değil” diye ortaya çıkıyor. Ben de şap­ka çıkarıyorum. 82

Hıncal Abi’nin yazdığı gibi meydan değil sadece. Bir tarikat dedi­ği aslında, asıl tarikatın kolları, dalları ama hepsi bir yere çalışmakta, Göz Dağına.

Nakşicilik, AKP Eliyle İktidarda

Özgür Gündem Gazetesi’nde Niviskar isimli makale yazarı A. Öcalan’ın yazısını yayınlamakta, okuyalım: “Barzanilerin İsrail ile iliş­kileri uzun bir süreden beridir devam ediyor. 1946’da Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurulduğunda Barzani, bu Cumhuriyet’in asıl gücüydü. Barzaniler 1700’lü yıllarda Nakşibendiliğe geçtiler. Daha sonraları da Kürt liderliğine oynadılar. Nakşibendilik, toplumda çok güçlü bir ta­bana sahiptir. Biz, PKK’nın ideolojisini oluştururken Nakşiliğin bu ka­dar güçlü olduğunun farkına varamamıştık. Nakşibendilik, dinin ya­nında hatta dinden de çok siyasettir. Devletin birçok önemli nokta­sında Nakşibendilik vardır. Kürtler’de de Mevlana Halid-i Bağdadi ta­rafından çok yayıldı, 1826’dan beri siyasette de rol oynadılar ve bil­hassa, II. Mahmut’tan itibaren daha da güçlendiler. Hamidiye Alayla­rında da büyük güce sahiptiler ve rol oynadılar. Hatta Seyit Abdülkadir, Şurayı Devlet Başkanıdır. Daha sonraları Nakşibendiliği Said-i Nursi devam ettirmiştir. Şeyh Sait de Nakşidir, Birisi Bitlislidir, birisi de Palu-Genç-Hınıs taraflarındadır. Said-i Nursi, yeni Cumhuriyet’te devlet içinde Nakşiliği uygulatamadığı için Mustafa Kemal ile ters düşmüş ve Mustafa Kemal’e küsmüştür. Daha sonraları sürgüne gön­derilmiş ve hapis yatmıştır. Şeyh Sait olayında Kürtçülük vardır fakat esas Kürtçü Bitlis mebusu Yusuf Ziya, Nuri Dersimi ve diğerleridir. O dönem Kürt burjuvazisine verilmekte olan önemli bir Kürt elit kesimi ve çevreleri vardı. Kürt Nakşiliği, Cumhuriyet’te iktidardan pay al­mak istedi, Cumhuriyet’le anlaşmak istedi, anlaşamayınca da Kürt hareketiyle birlikte isyan ettiler. Cumhuriyet, Nakşiliğin gücünü kırdı ve Nakşiliği geriletti. Şimdi de AKP’de Nakşilik çok etkindir ve AKP eliyle iktidardalar. AKP eliyle toplum dönüştürülüyor, Kürtleri de yanlarına almak istiyorlar. AKP’deki bazı Kürt milletvekilleri eliyle Kürtleri yanlarına çekiyorlar. Mesela Mir Dengir Fırat, çok tecrübeli­dir, Almanya ile bağlantıları var, Almanya’da ve diğer bazı yerlerde çok örgütlüdürler. Ben bunu şimdi daha iyi fark ediyorum. Melik Fı­rat da bu işleri çok iyi biliyor. İngiltere bunların bu gücünü çok İyi bi­liyor. Bunlar kirli politikacılardır. Kürtlere hiçbir faydaları olmamıştır. En ufak kültürel haklarını bile savunmamışlardır. KDP de Nakşidir. ABD, bunları destekliyor.” 83

Tarikatlar sadece cumhuriyet devrinde değildi, Osmanlı Devleti’nde de vardı. Son zamanların Osmanlısında Molla Said-i Kürd-i, Sul­tan Abdülhamit’ten “Doğuda Kürtçe tedrisat yapan okullar istiyorum.” dedikten sonra Toptaşı akıl hastanesine tedavi amaçlı sultan tarafından yatırılıyor. Birtakım cemiyetler kurarak veya kuruluşunda bulunarak İngilizler tarafından desteklenip Doğuda Kürt Devleti’nin kurulmasını istiyor. Harb-i Örfi Risalesinden “Ey! Asuriler ve Kiyanilerin cihangirlik zamanında pişdar, kahraman askerleri olan aslan KÜRTLER. Beş yüz senedir, yattınız; yeter artık uyanınız sabahtır.” 84

31 Mart Ve Said-İ Nursi (Kürdi de denir)..

                                              

82- 15 Mayıs 2007 Sabah Gazetesi. Hıncal Uluç

83- İmralı 4/4/2007 yazıları, 1 Ağustos 2007 gazetede yayınlanan makale.

84- Bediüzzaman, Risalei Nur Külliyatı.

13 Nisan 1908 yılında, (Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te) Abdülhamit’in tahtan indirilip ülkenin parçalanmasında rolü ne kadardır bilinmez ama Nurculuk cemaatini kurması bilinir. Peygamber efendi­mizin “kurmadığı ve tasvip etmediği şeyleri ediyormuş gibi göstermek, Kürt halkını galeyana getirmek, Siyonistler den başka kimseye yara­maz. (31 Martla – Said-i Kürdi ilişkisi için bakınız: tr.wikipedia.org)

 

Adnan Menderes ve Said-i Nursi

          Said-i Nursi

“Ben kütüğü aday göstersem milletvekili seçtiririm.”, “İstersem hilafeti geri getiririm” söylemlerinde bulunan ve Anayasa’yı ihlal ederek dik­tatörlük yolunda giden Adnan Mende­res Doğu’daki ve Güneydoğu’daki Şeyh, ağalık oluşumu düzeltmek için Atatürk döneminde başlatılan toprak reformunu sürdürmek bir yana oranın sömürücüleri olan ağalarla ve şeyhlerle işbirliğine girmiştir, Said-i Nursi’nin de elini öpmek seviyesine kadar düşerek cemaate hoş görünmeye çalışmış ve başarılı da olmuştur. (A. Menderes toprak reformunu kabul etmemesinin sebebi halada soyunun büyük arazilere sahip olmasındandır.) Yetiştirilmiş beyinleri ülkeye kazandırmak için Atatürk tarafından kurulmuş olan köy enstitülerini kapatan ve yerine İmam hatip okulları açan, demiryollarını “komünist işi!” diye bırakan ve ulaşım­da, sanayide, ticarette ülkenin geri kalmasına yol açan Adnan Mende­res ülkeyi Amerikan benzinine bağımlı kılmayı tercih etmiş, ABD’nin isteği üzerine uçak fabrikasını kapatmıştır.

Said-i Nursi – Hz. Mehdi

 

Bediüzzaman, Risale-i Nur külliyatında geleceğe dair de birçok önemli haber vermiş! Said Nursi’nin ileriye yönelik tahminleri mucizevi şekilde gerçekleşmiş! Allah gerçekleşecek birçok olayı kendisine ilham etmiş! Hz. Mehdi’nin gelişinin, Allah’ın bir vaadi olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini şöyle bildirmiş! Bediüzzaman, hem kendisinden sonra­ki asırda gelecek olan müceddid olması, hem de 1400 senedir tüm Müs­lümanların şevk ve heyecanla beklediği kutlu bir şahıs olması nedeniy­le, eserlerinde Hz. Mehdi’den çok açık ve detaylı olarak bahsetmiştir. Risale-i Nur’da ahir zaman alametlerinden, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikin­ci kez gelişinden, Hz. Mehdi’nin cemaatinden, görevlerinden ve Hz. İsa ile birlikte hareket edeceğinden söz edilmektedir. Bunun yanı sıra Hz. Mehdi’nin geliş vakti, geleceği ortamın şartları, göreve başlayacağı yer, onu diğer müceddidlerden ayıran görevleri ve bu görevinde ona yardım edecek şahıslar hakkında da önemli bilgiler verilmektedir. Said-i Nursi, Kastamonu Lahikası’nda Hz. Mehdi ve cemaatini “ahir zamanın sahiple­ri” olarak nitelendirirken, Hz. Mehdi’nin Allah’ın izniyle kesin olarak geleceğini de açıkça ifade etmiştir. Hz. Mehdi ve öğrencilerinin etki alanlarının gittikçe genişleyeceğini ve onların bu ihlaslı çabalarıyla gü­zel sonuçlar alacaklarını haber vermiştir “..ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani MEHDİ ve ŞAKİRTLERİ (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz” 85

                                              

85- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, sf. 72

Bediüzzaman, Hz. Mehdi’yi diğer müceddidlerden ayıran üç önemli vazifesini şöyle açıklamış:

Hz. Mehdi’nin birinci görevi: “Materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle fikri mücadele Tabiyyun, Maddiyun (Darwinist, ateist, materyalist) felsefesinden tevellüd eden (doğan) bir cereyan-ı nemrudane, (inkarcı akım) gittikçe Ahir zamanda felsefe-i maddiye (mate­ryalist felsefe) vasıtasıyla intişar ederek (yayılarak) kuvvet bulup, uluhiyeti (Allah’ın varlığını) inkar edecek bir dereceye gelir” 86

 

Mehdi’nin İkinci görevi: İslam birliğini sağlamak olarak açıkla­mıştır. Hz. Mehdi, hali hazırda çeşitli gruplar halinde dağınık olarak bulunan Müslümanları birleştirecek, İslam ahlak ve faziletini, Pey­gamberimiz (sav)’in gerçek sünnetlerini canlandıracaktır! “Hilafet-i Muhammediye unvanı ile (peygamberiminiz yerine halife olarak) SEAİR-Î İSLAMİYEYİ (İslam’ın esaslarını) İHYA ETMEKTİR (yeni­den canlandırmaktır). ALEM-İ İSLAM’IN VAHDETİNİ (İslam ale­minin birliğini) nokta-i  istinad edip (dayanak noktası yapıp) beşeriye­ti maddi ve manevi tehlikelerden ve gadab-i İlahiden (Allah’ın gaza­bından) kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı (dayanak nokta­sı) ve hadimleri (hizmetkarları), MİLYONLARLA EFRADI (fertleri) BULUNAN ORDULAR LAZIMDIR.” 87

Mehdi’nin üçüncü görevi: Kuran ahlakını ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini yeniden canlandırmak! Talebeleri Papa ile Barthelomous ile sıkı fıkı olmaları dinler arası diyalog ile mi canlandıracak bilinmez!

Hz. Mehdi üçüncü görevini iman sahiplerinin, Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen fedakar seyyidlerin ve diğer tüm Müslüman­ların yardımı ve desteğiyle gerçekleştirecektir. Peygamberimiz (sav)’den sonraki dönemlerde özellikle materyalist dünya görüşünün etkisiyle öz ardı edilen Kuran ahlakı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerinin yeniden canlandırılmasına ve uygulanmasına vesile ola­caktır. “İnkilabat-ı zamaniye ile (zamanın değişmesiyle) çok ahkam-ı Kur’aniyenin (Kuran hükümlerinin) zedelenmesiyle… O ZAT, bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihat-ı İslam’ın muavenetiyle (İslam birliğinin yardımlaşmasıyla) Müslümanların dayanışmasıyla ve bütün ulema (alimler) ve evliyanın ve bilhassa AI-i Beyt’in neslinden (Peygamberimizin soyundan) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok sayı­da) bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin (Peygamberimizin soyun­dan gelenlerin) iltihaklarıyla (katılmasıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR.” 88

          

Bediüzzaman bir başka sözünde ise Hz. Mehdi’nin üçüncü vazife­sinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hıristiyan alemiyle ittifak yap­mak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi’nin çok geniş bir alanda ya­pacağı bu görevler tüm dünyada herkes tarafından bilinecektir: (F. Gülen Hocaya benziyor Hz. Mehdi) “O ZATIN üçüncü vazifesi, Hi­lafeti İslamiye’yi İttihad-i İslam’a bina ederek (İslam halifeliğini İs­lam birliğinin üzerine kurarak), İSEVİ RUHANİLERİYLE (Hıris­tiyan alimleriyle) İTTİFAK EDİP (birlik olup) DİN-İ İSLAM’A (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir (yeri­ne getirilebilir). Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade

                                              

86- Emirdağ Lahikası, sf. 259

87- Emirdağ Lahikası, sf. 259

88- Emirdağ Lahikası, sf. 260

kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında (halkın gözünde) daha ehemmiyetli (önemli) görünüyorlar.” 89

Burada Bediüzzaman Kur’an-ı Kerim’e ters düşmektedir açıklayalım. Maide Süresi, Ayet 51; “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.” Herkes kafasına göre yorum yapar­sa ortaya milyonlarca mezhep, tarikat, cemaat, v.b. çıkacaktır.

Bediüzzaman’ın Şam Hutbesi, Hz. Mehdi’nin görev zamanı ile ilgi­li net tarihler vermiş olması açısından son derece önemlidir:

1981-1991 yılları – Hz. Mehdi’nin faaliyetlerine başlaması

1) … Evet, şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA…

Bediüzzaman’ın vermiş olduğu bu tarih ile, bu hutbenin okunduğu tarihten 30-40 yıl sonrası, yani Hicri 1401-1411 yılları kastedilmiştir. Miladi olarak ise bu tarihler 1981-1991 tarihlerine denk gelmektedir.

2001 – Hz. Mehdi’nin materyalist felsefe karşısındaki galibiyeti

2) … İnşallah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek…

Said Nursi, yukarıdaki sözünün bu son kısmında Hz. Mehdi’nin bu görevini yarım asır yani 50 yıl içinde tamamlayacağını bildirmiştir. Ya­ni materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerin insanlar üzerindeki etki­sinin 10 yıl gibi kısa bir süre içinde yok olacağına işaret etmiştir. Bu ta­rih ise Hicri 1421 yani 2001 yılına denk gelmektedir. Herhalde iktida­ra geleceklerini biliyorlardı. Bu planlar Siyonizm’in mührü olmadan ya­pılamaz. Siyonizm’e en büyük desteği veren ülkede yiyip içip yatmak bunun en büyük kanıtıdır.

 

2004- Hz. Mehdi önderliğinde insanların Kuran ahlakına yaklaş­maları

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatında, Hz. Mehdi’nin mücade­le ve hakimiyet devreleri ile ilgili olarak verdiği tarihlerden bir diğeri ise 2004 yılına ilişkindir. Bediüzzaman Kuran’ın “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler İstemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” (Tevbe Suresi, 32) ayetindeki “…Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” cümlesi hakkında, geleceğe yönelik şöyle bir bilgi vermektedir:

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirtleri (talebeleri) olabilir.” 90

                                              

89-Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9

90- Şualar, sf. 605

 

9.5.2007 Yeniçağ Gazetesi

 

Erdoğan, Anayasa değişikliği konusunda kendisini eleştiren pat­ronlar kulübüne rest çekti: “işinize bakın.”

TÜSİAD, 4-5 yıldır desteklediği AKP hükümetine seçim kararının kesinleşmesiyle birlikte sırt çevirdi. “İktidardan düşenle dost olma” il­kesini işleten patronlar, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtup, önce Cumhurbaşkanlığı seçimleri ardından da Anayasa de­ğişikliği konusunda topa tutu. Başbakan, “Parlamento ne yapacağını onlardan gayet iyi bilir.” dedi.

HER KONUDA DESTEK GÖRDÜĞÜ TÜSİAD, ERDOĞAN’I TERK ETTİ

TÜSİAD: Siyasal sistem değişikliği içeren Anayasa paketi yeni Meclis’e bırakılmalı.

Başbakan Erdoğan: “Parlamento ne yapacağını onlardan daha iyi bilir.”

  1. Erdoğan bunların yanında çalışırken ceketini ilikliyordu ya. Devleti bürokrasi yönetemez, sermayedarlar yönetir hatırlatması ya­pıyorlar… Her şey Para, para, para… Napolyon’un meşhur sözüdür. Her ne kadar onlara çalışsa da, bu Siyonist Yahudiler’den çok çek­miştir çook!

9.5.2007 Sabah Gazetesi

Citi ve Akbank arasındaki 3,1 milyar dolarlık dev ortaklık, New York’ta Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı ile Citi Başkanı ve CEO’su Charles Prince’in katıldığı gala yemeğiyle kut­landı. Amerikan-Türk Cemiyeti (ATS) tarafından düzenlenen ye­mekte, Güler Sabancı “Doğru ortağı bulduk” diyen Sabancı, “Bütün ortaklıklar gibi bizimki de hâlâ beslenip büyütülmeye muhtaç, ama eminim ki görev yerlerinde Akbank’ın geleceği emin ellerde. İnanıyo­rum ki bunu kanıtlamış olan ekipler bunu da başarabilecek çapta ve kararlılıkta olacaktır.” dedi.

Dünya finans sektörünün en tanınmış simalarından olan Citi CEO’su Charles Prince de konuşmasında, “Türkiye bizim için öncelik sahibidir. Türkiye’ye ve geleceğine inanıyoruz.” dedi. 17 Ekim 2006 tarihinde 3,1 milyar dolara imzalanan ortaklık anlaşması sonucunda Citi, Sabancı Holding’e ait Akbank’ın yüzde 20 oranında hissedarı olmuştu. Güler Sabancı, aynı salonda 1999 yılında amcası Sakıp Sabancının At­lantic Records’un sahibi Ahmet Ertegün’den ödül aldığını hatırlatarak birkaç yıl arayla yaşamını yitiren iki adamı andı. Galanın açılışını ya­pan ATS Başkanı Murat Köprülü (bu soy isim yabancı değildir Os­manlı Çöküşünü araştıran bulacaktır) yemek fikrinin ölmeden önce Ahmet Ertegün’den çıktığını hatırlatarak geçen yıl Ford-Koç ortaklığını, bu yıl da Sabancı-Citi ortaklığını ödüllendirdiklerini söyledi. Konuş­macılar, yıllarını ABD’de Türkiye’yi tanıtmaya adayan Ahmet Ertegün’den söz ederken sık sık duygulu anlar yaşadı. Geceye, Ertegün’ün eşi Mica Ertegün de katıldı. Gecede, Cemiyetin onursal başkanı ve At­lantic Records’un kurucusu Ahmet Ertegün’ün anıldığı kısa bir film de gösterildi.

Gazete haberindeki bu film şöyle olmasın, Türkiye Cumhuriyeti parçalanmış Göz Dağı’nın sermayedarları, kanbağı aileleri ve hizmet­karları ülke yönetimini ellerine almış, Bizans Osmanlı gibi, Bizans İsrail kurulmuş, Yeni Dünya Düzeni’nin büyük engeli de ortadan kaldırılmış­tır. The End. Olabilir mi? Biz burada uyduruk bir senaryo yazdık (sanki zamanında olmadı). Bunlar mutlaka belgesel bir film yaparlar!

Türk Milletini, Atatürk’ü ve Kuvay-ı Milliye’yi küçümseyenler böy­le filmleri çok çevireceklerdir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da vardı bu oluşumlar. Şimdi de varlar, değişen bir şey yok, daha da ola­caklar. Çoğunun akrabaları ve torunları, yeni hizmetkarlar olarak, içi­mizde yaşamaktadırlar. Bize düşen mücadeleye devam.

Bakın hatırlatmakta fayda vardır. Osmanlı Devletinin son zamanla­rındaki görevli insanlarımız, aydınlarımız, onlara hizmet edenlerin bel­geleri en güzel örneklerdir bu filmler için.

Küresel Emperyalizm

KÜRESEL Emperyalizm Türkiye’yi sarsıyor! Türk ekonomisi “tam bağımsız” olsaydı, Amerika’daki, Avrupa’daki dalgalanmalardan bu kadar zarar görür müydü?!

Küresel kapitalizm bizi o kadar bağımlı hale getirmiş ki, Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimali, bizi ve bütün dünyayı sarsıyor.

Türkiye’de borsa yüzde 6.4 kayba uğradı. Yirmi günde 10 milyar dolar kayıp demek bu!

Emperyalizm öyle bir “yenidünya düzeni” kurmuş ki, herkes “Amerikan ekonomisi tökezlenmesin” diye dua ediyor!

1950’den beri bizi yönetenler Türkiye’yi bu hale getirdi! “Küçük Amerika” diye diye Türkiye’yi Amerikan emperyalizmine bağladılar! Ekonomimizi küresel kapitalizme, IMF’ye, Dünya Bankası’na teslim ettiler!

Şimdi küresel kapitalizm hapşırsa biz zatürree oluyoruz, diyor yazar-Taha Akyol.

Milliyet Gazetesi 23.01.2008 tarihli yayın.

Bizde diyoruz ki herkes bu oluşumdan ve yarattığı negatif enerjiden bahsediyor da, yapanları söyleyemiyorlar! Kısaca kral çıplak diyemiyorlar.

Devlet Yöneticilerinin Anlatımı

Eski Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Süleyman Demirel, “Verdimse ben verdim” “Dün Dündür, Bugün Bugündür” diyen! Kardeşi ve yeğenlerinin yolsuzluklara bulaşması! “Derin devlet denilen hadise, darbelerle devlete el koyup, devleti eline alan askerdir”, “TSK doğru yapmıştır” sözleri! Bunları söyleyen insanın devamlı hükümet kurup birkaç defa iktidara gelip Askerlerle çalışması!

Eski Cumhurbaşkanı ve Başbakan Turgut Özal, Çekiç Gücün kurulmasına destek veren. “Benim memurum işini bilir” diyen!

Eski Başbakan Tansu Çiller; “Bu devlet çökmüştür.” diyen!

Eski Başbakan N. Erbakan, Mersin’de İl Başkanları toplantısında yaptığı konuşması; “Çekiç Güç, Türkiye’nin tepesinde ne arıyor? Tür­kiye’nin bölünmesi için bu güç getirilmiştir. ABD, 70 yıl önce birinci Sevr’i tatbik etmeye çalıştı. Şimdi ikincisini… Türkiye’nin güneyinde Hıristiyan bir Kürt Devleti kurmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’yu bir biri­ne düşürecekler, dünya hakimiyeti kurmaya çalışmaktalar.” diyen!

Eski Başbakan Bülent Ecevit, “Bu ülkede kontrgerilla var” diyen! B. Ecevit’in hanımı, Rahşan Ecevit, “Ülkeyi parçalamak istiyor­lar” diyen!

Eski Genel Kurmay, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Ülkeyi kaos ortamına sürükleyen güçler var” diyen!

Orgeneral Edip Başer, “Terör bitmez, çünkü PKK, ABD’nin taşe­ronu” diyen!

Eski Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş, “ABD ve AB, Tür­kiye’nin bölünmesini istiyor” diyen!

Eski Bakan, Vali, Emniyet Müdürü, Parti Başkanı Mehmet Ağar, Susurluk komisyonunda susurluk kazası için “Devlet sırrı” diyerek ko­nuşmamayı tercih ediyor!

Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Füsünoğlu, “PKK’nın merkezi Diyarbakır olmak üzere Şam’da kurulduğunu çok önemli bir aileden olan şahsın Ankara’dan geldiğini.. ” söylüyor ama isim vermi­yor. (PKK’nın kurulmasına hem izin veriyorsunuz, hem de yok ediyor­sunuz! T.Ş.)

Eski Başbakan Mesut Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyen. İhaleye fesat karıştırma iddiasından Yüce Divan’da yargılanan!

“Hiç kimse Susurluk’un kapandığını sanmasın. Bunları ortaya çı­karmak için gücümün hepsini kullanmazsam; başbakanlık bana ha­ram olsun.” Başbakan Yılmaz bu sözleri dün Karabük’te söyledi ve şöy­le devam etti: “Susurluk ve ondan önceki cinayetlerin arkasındaki gerçekler ortaya çıkmadan hiç kimse Türkiye’de hukuk devletinin iş­lediğine inanmasın.”

Hasan Celal Güzel, Başbakanlık Müşavirliği, Başbakanlık Ekono­mik ve Sosyal İşler Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı Müşavirliği ve Müste­şar Yardımcılığı, DPT Genel Sekreterliği, Müsteşar Vekilliği ve Başba­kanlık Müsteşar Yardımcılığı gibi görevlerde bulunan, “Bunun hesabı hukuki yollardan sorulması gerekir. Türkiye’de bir askeri vesayet reji­minin hakim olduğunu Hüsamettin Özkan’ın sözlerinden açıkça anlı­yoruz, işin tuhaf tarafı, bunlar Rahmi Koç’un evinde yapılıyor. Türki­ye’nin en büyük sermayedarının bu şekilde askerle politikacının buluş­masını sağlaması ve siyasi entrikalara karışması ibret vericidir.” diyen!

 

Eski içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, birçok faili meçhul aydın­larımızın, görevlilerimizin öldürülmeleri görev aldığı zamanlara gel­mesi ve devamlı görev verilmesi!

Eski Sağlık Bakanlarımızdan Yaşar Okuyan, “Ben bakanım beni bile tehdit ediyorlar.” demesi!

Eski Askeri Savcı Baki Tuğ, Adam öldürmemiş kişiyi idama gö­türdü, 30 bin kikinin canına mal olan (hâlâ da olmakta) şahsı serbest bırakması! (İdam olan D. Gezmiş, serbest kalan Abdullah Öcalan)

Eski Mit Müsteşarı, Jan. Gen. Komutanı Teoman Koman, 22 Temmuz 1992 günü, Oramiral Kemal Kaycan’ın evine gelen ziyaretçiler sonucu öldürüldü. MİT müsteşarı iken “Suikastı Biliyorduk” demesi.

Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, “Üzüntü ile ifade edi­yorum ülke içinden desteklenen, ülke dışı saldırılardır.” demesi!

Eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, “Kurtuluş Savaşı’ndan daha zor günler geçiriyoruz.” demesi!

Tayip Erdoğan, “Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allah’ın iz­niyle! Bu çalışmalarımız senaryoyu değiştirme çalışmalarıdır. Biz onun için geliyoruz. Biz Kemalist düzenin koruyucusu olamayız, bu mümkün değil… Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşa­na kadar demokrasiye bağlıyız.” İktidara gelmeden evvel söylediği cümlelerdi. Geldikten sonra değiştim dedi!

Yani yalan söylemek müslümanlık demek! Bunların müslümanlığı bu. İlk müslüman olanlardan köle Bilal bile böyle yalan söylemedi ka­firlere. Demagojiyle dini bilgi verip insanlardan oy istiyorlar. Siyonist­ler Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Bosna’da, Afrika’da müslümanları katlederken kol kola girip sırıtmaları gibi! Milliyetçiliğe laf söyleyip, Irkçılığa (Siyonizm’e) söylememesi! Başörtüsüne sahip çıkıp dünyada ölen müslümanlara sahip çıkmayıp onları öldüren insanlarla birlik ol­ması! Gerçek bir müslüman bunları yapar mı?

Yöneticilerimiz bunları söylüyorlar, çözümü halk ihtilal yaparak mı sağlasın? Sizler ne iş yaparsınız? Ne işe yararsınız? Bu şahıslar yıllardır devleti yönetti ve yönetime talip oldular… Halkı yönlendirdiler, yö­nettiler! Yorumu artık sizlerin yapması lazım…

Osmanlı’nın Son Zamanlarındaki

Devlet Yöneticileri, Yazarlar, Aydınlar ve Ulema

Sadrazam Tevfik Paşa: “Ankara Sevr Antlaşmasını kabul etmeli­dir.” (4.11.1920). “Anadolu’yu boşaltmaları karşısında, Trakya Yunan­lılara bırakılabilir.” (19.09.1921)

Sadrazam Salih Paşa: “İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.” (20.08.1921)

Hariciye Nazırı Sefa Bey: “Hükümet Ermenilere toprak verilme­sini kabul ediyor.” (29.01.1921)

Adliye Nazırı Ali Rüştü: “General Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekata devam eyleyecek olursa, birkaç haf­tada Ankara Surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz. Bu ordu bizim ordumuzdur.”   (12.07. 1920)

Nazır Rıza Tevfîk: “Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeni­yeti Anadolu’yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibin­dir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küs­tahlıktır.” (18.10.1920)

Jandarma Komutanı Kemal Paşa: “Yunanla çarpışmaktan vazge­çiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir.”  (3. 08. 1919)

İzmir Valisi Kambur izzettin: “Yunan kuvvetlerinin özel bir tören ve saygı ile karşılanması…” (26.05.1919)

Adana Valisi Abdurrahman: “Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.” (05.11.1920)

İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı Sait Molla: “İngiliz mandası istediğinizi bütün itilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiri­niz.” (23.05.1919) “Milliyetçi hareket boşa gitmeye mahkumdur…” (01.05.1920)

Yazar ve Nazır Ali Kemal: “Düşmanlar, Teşkilat-i Milliye’den bin kere daha iyidir.” (23.04.1920). “Ankara’dakilerin Yunanlılara hâlâ meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken onlarla muhabereye girişilemez.” (07.08.1920). “Avrupa İle başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim?” (06.02.1921).

Bu Ali Kemal’i incelerken aklıma hep bu adamın soyu ve akraba­ları günümüz tarihinde parti kurarsa ismi de Ali Kemaller’in Partisi olursa! Amblemleri de İlluminati’den esinlenme yani aydınlanma bir ışık gibi bir şey olursa diye… Burada okuyuculara not düşelim sakın bunu Adalet Kalkınma Partisiyle (AKP) bir tutmayın. O kadarda değil!

Yazar Refi Cevat Ulunay: “Türkler kendi güçleri ile adam ola­maz, İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” (21.05.1919). “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne za­man anlaşılacak?” (23.03.1920). “Milliyetçi hareketi yok etmek, mil­let için var olma meselesidir. O alçaklara karşı çıkanlar, dine, halifeye, milliyete unutulmaz hizmette bulunmuş olacaklardır.” (04.04.1920) .

Divitli Eşref Hoca: “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” (1920)

Delibaş Mehmet: “Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-i Milliyeciler’i yeneceğiz.” (1920). “Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse şer’an kafir­dir.” (1920)

İslam Yüceltme Derneği: “Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır.” (1920)

Edirne Temin Gazetesi’nden: “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye Cami’inde hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır.” (13.08.1920)

İşte bunlar mazide kalmadı. Bu topraklar o kadar çeşni ve zengindir ki insanoğlunun var olduğu tarihten beri savaş görmüştür ve görecektir bu Anadolu yurdu. Her ırkın ve her dinin yaşamak istedi­ği bu topraklar, tarihi ve geleceği çok zengindir. Bu yüzden gizli emel­ler hiçbir zaman yok olmayacaktır.

Bu Göz Dağı oluşumu, siyonizm rüzgarını da arkasına alarak, Kurtuluş Savaşı öncesinde, yandaş güçlerle, Türkiye toprakları üzerinde Rum, Ermeni ve Kürt devletleri kurma ve bunları kendi güdümüne yani Birleşik İsrail yaratma girişimleri sevdasındaydılar (halada bitmiş değil). Kurtuluş Savaşı’yla boşa çıkartılmıştır. Türkiye’yi de “manda” adı verilen yönetim biçimiyle kendine bağlamaya çalışan Göz Dağı, Türkiye toprakları üzerinde kurulacak 3-4 dev­letin de mandalığını üzerine alma peşindedir. Yakın tarihimizden bu yana, Göz Dağı ve ona bağlı olan güçler, Türkiye’de azınlıklara ve sermaye güçlerine ayrımcılık yaratıp, örgütleyip, medya ve ka­nunlarla desteklemişlerdir. Amaç aynı amaçtır, plan aynı plandır. Kurtuluş Savaşı öncesindeki bu çabalar, Türkiye Cumhuriyeti kurul­duktan hemen sonra da sürdürülmüş, etnik kökenli ve dış destekli isyanlarla karşılaşılmıştır. Atatürk’ü zehirleyip öldürmeselerdi, İsrail devleti hala kurulamamıştı. Bunları unutmuş ve bilmiyor değiliz.

Göz Dağı’nın misyonerleri ve Anadolu’da kurulan misyoner okul­ları, Kurtuluş Savaşı öncesinde, Ermeni, Rum ve Kürt toplulukları üzerinde nasıl bir ayrımcı siyaset izledikleri belgelerle sabittir. Bugün Kürt devletini’de kurmuşlardır. Ermenilere ve Kürtler’e o tarihte Amerikalılar tarafından (Amerikalı Siyonist fabrikatör Bernard Baruh tarafından) silah yardımı yapıldığı ve doğu illerimizin, Ermenile­re güvence vermek gibi yapay gerekçelerle Amerikan askerleri tara­fından işgalinin düşünüldüğü, Amerikan vatandaşlarının ve İngiliz vatandaşlarının buldukları gizli belgelerle kanıtlanmış ve yayınlanmış durumdadır. Bunlara onlarda hayır dememektedirler zaten. Niye diye sorarsanız istedikleri bu kaos ortamının sağlanması.  Demokratik bir tavırla halkları kışkırtıp çıkan kaosta istediklerini yapmalarıdır.

Lozan Konferansında Göz Dağı’nın delegeleri, “Ermeni yurdu proje­si” diye getirdikleri ve kongrede sonuna dek bu projeyi savundukları, Lozan görüşmelerinin tutanaklarında yazılıdır. Amerika’nın ünlü Devlet Başkanı Wilson’un “Ermeni Devleti” önerileri de aynı yakın tarihin arşivindedir. Amerikan Hükümetinin Lozan Antlaşmasını onaylamamasının nedenlerinden biri, Ermeni devleti kurma projesi­nin başarısızlığa uğramış olmasıydı. Bunları da unutmuş, bilmiyor de­ğiliz. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra başlatılan ve yer yer Rum desteğiyle sürdürülen Ermeni siyaseti ve terörü, bugün de hiç şüphe­siz, değişik amaçlı ve çok uluslu desteklere sahiptir. Fransa’nın Erme­ni terörü konusundaki utanç verici tutumu, Amerika’da dikili Erme­ni anıtları, bu yeni “Haçlı zihniyeti” ile ilgilidir. Ermeni ve Kürt terö­rü yalnızca eylemci teröristlerle ilgili bir sorun değildir. Önemli olan, Ermenilerin dünya çapında kurdukları ilişkiler, sağladıkları destek­ler ve bunların siyasi-ekonomik nitelikleridir. Ön plana çıkartılması gereken, siyasal desteklerle birlikte, bazı özel sermaye kuruluşlarıdır.

Yıllardır Türkiye’yi, terör ve iktidar boşluğu ortamına sürüklemeyi, kaoslar yaratarak göstermişlerdir. Aynen Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi Ermeni, Rum ve Kürt ayrımcı güçlerin çok uluslu destek­lerle bir araya geldikleri de, kendi aralarındaki anlaşmalarla bilinmek­tedir.? Amaç, “Kutsal Topraklar’daki Lozan Antlaşmasını hükümsüz sayıp, Sevr Anlaşması’nı yürürlüğe sokup, ülkeyi parçalayıp Siyonizmin tek engelini ortadan kaldırmaktır. Gerçi Sevr Antlaşmasını sok­maya gerek kalmadı. Gelen iktidarlar AB diye tutturunca, teslimiyet­çi bir hükümet rahatlıkla onların her istediklerini yaptı, yapmaya da devam ediyorlar.

Artık Kürdistan’dan sonra Yeni Hıristiyan Roma Devleti’de kurul­du. Lideri de Ekümenik Patrik Bartholomeus. Yeni Roma Başpiskoposu olarak, Ortodoks kiliseleri içinde dünyada birinci tahta sahip olmak ve İstanbul’u Yeni Roma yapmaktır amaçları. Buna karşı çıkan bizim devletimizden ziyade Yunanistan ve Rusya’dır. Hıristiyanların gözünde Dünya’nın başkenti İstanbul olmakla kalmayıp Anadolu toprakları’nı­ da Hıristiyan olarak görmekteler. 2006 yılının kasım ayında Türkiye’yi ziyaret eden Papa 16. Benedikt, Fener Rum Patrikhanesi’ndeki Aya Yorgi Kilisesinde kendisi için düzenlenen Şükran Ayini sonrasında “Hristiyan imanıyla çok yakından bağlantılı olan ve eski çağlarda bir­çok kilisenin yeşerdiği bu topraklarda bulunmaktan dolayı seviniyo­rum.” diye konuşarak mesajını vermiştir.

Bizde diyoruz ki Hristiyanlık’tan evvel kültürleri ve dinleri yok mu sayacağız? Cevap evet ise Anadolu’nun geçmişini yok sayıp İslam di­niyle yaşamayı öğreneceğiz. Cevabımız hayır ise Hıristiyanlığı yine kaale almamak gerekiyor. Yani işin içinden çıkılmaz hiçbir zaman. Bu yüzden bırakın mesajlar vermeyi gerçek barışı sağlamak için çalışın. Buna da Göz Dağı müsaade etmez.

 

Sırada KELDANİLER…

Fransa’da yaşayan Ermenilerden sonra, şimdi de Keldaniler, 1915’te Osmanlı İmparatorluğu tarafından soykırıma uğradıkları iddiasıyla, Paris’in banliyösü Sarcelles’de sözde soykırım anıtı açtılar. Fransa’da yaşayan yaklaşık 10 bin Asuri-Keldani, 1915’te Ermeniler gibi kendi­lerinin de Osmanlı imparatorluğu tarafından soykırıma uğratıldıkları iddiasıyla, Paris’in banliyösü Sarcelles’de bir sözde soykırım anıtı açtı. Sarcelles Belediyesi tarafından finanse edilen 2 metre yüksekliğinde­ki sözde soykırım anıtının üzerinde “1915 yılında Osmanlı imparator­luğunun soykırımına uğramış 250 bin Asuri-Keldani’nin anısına” iba­relerine yer veriliyor. Sözde ‘Keldani soykırım anıtı’, daha evvel diki­len sözde 1915 Ermeni soykırım anıtıyla aynı meydanda bulunuyor. ‘Keldani soykırımı’ anıtının açılışına katılan Sarcelles Belediye Başka­nı François Pupponi, 300’e yakın kişinin iştirak ettiği açılış konuşma­sında, ‘Ermeniler ile birlikte 1915’te soykırıma uğrayan, 250 Asuri-Kelda­ni’nin acısını paylaşmak’ amacıyla bu anıtın dikildiğini belirtirken ‘bu anıtların dikildiği meydanda bulunan Nelson Mandela Stadı’na spor için gelen gençlerin, geçmiş tarihi anımsamaları, bir daha böyle soykırımların oh maması ve gençleri düşünceye sevk etmek amacıyla’ bu meydanın ter­cih edildiğini’ söyledi. Belediye Başkanı François Pupponi, Türki­ye’nin 1915 Ermeni ve Asuri-Keldani soykırımını kabul etmediği sürece, AB’ye üye olmasının asla mümkün olmayacağını belirttiği ko­nuşmasında, “Türkiye ne zaman ki bu soykırımları kabul eder o za­man AB içinde hep birlikte yaşamayı düşünürüz” dedi. Asuri-Keldani sözde soykırım anıtının açılışı için özel olarak Irak’tan geldiğini belir­ten Keldani asıllı Milletvekili Yonadam Kanna konuşmasında, 1915’te Osmanlı imparatorluğu tarafından 250 bin Asuri-Keldani’nin soykırı­ma uğratıldığını iddia ederken, 700 Asuri-Keldani’nin ise başka ülke­lere göç ettiğini ve bu insanların, yerinden yurdundan olduğunu sa­vundu. Iraklı Keldani asıllı Milletvekili Kanna, ‘burada dikilene ben­zer anıtların, Türkiye’de Hakkari’ye, Botan’a dikildiği zaman Asuri-Keldanilerin acısının belki biraz hafifleyeceğini söyledi. Paris’teki Asuri-Keldani Derneği Başkanı Naman Adlun da konuşmasında, “1915’te 250 bin vatandaşımızın, Osmanlı imparatorluğu döneminde uğradığı soykırımı anısına Sarcelles Belediyesi’nin, Asuri-Keldani ca­miasının acısını dindirmek ve tarihe bir not düşmek amacıyla finan­se edip yaptırdığı bu anıt, burada yetişen Keldani gençlerinin tarih­lerini hatırlamalarına katkı sağlayacaktır” ifadelerini kullandı. Na­man Adlun ayrıca, “Bu anıt, Türkiye’ye düşmanlık beslediğimizin bir göstergesi değildir. Geçmişte yaşanan bir soykırımın bilinmesinde fayda olacağı için bu anıtın dikilmesini istedik.” dedi.

Bunlarda kaybolan Yahudi kavimi midir? Yahudi ansiklopedisine baktığımızda hepsinin aynı kabileden olduğunu okuruz. Kürtler için kayıp iki kabilenin biri olduğunu söylemektedirler. Bugün K. Irak’ta­ki oluşum en canlı örneğidir. İsrail’de 250.000 Kürt Yahudisi vardır. Ataları da tabiki Türkiye topraklarında yaşayan Kürt’lerdir. Niye diye sormayın çünkü kutsal kitapları bu yüzden önce Kürdistanı gösterir, sonra Birleşik İsrail’i.

1924 TBMM’de Karakaşi Reşit Bey kendi topluluklarını ele vere­rek, hiçbir zaman müslüman ve Türk olmadıklarını sadece öyle görü­nüp ideallerine kavuşmak… Bunun içinde her yolun doğru olduğunu kendimize inandırdık diyerek yaşam biçimlerini deşifre ediyordu. Ah­met Almaz’ın Yahudilik Tarihi kitabında daha detayları bulunmaktadır.

Sebatay Sevi ile başlayan azınlık ayaklanmaları durdurulduktan sonra, Fransız Devrimi’nde tekrar güçlenerek oyunlarına kaldıkları yerden devam ettiler.

1820 yıllarında, diğer azınlıklarda boş durmayıp, Türk toplumunu nasıl bozguna uğratırız hesabını yapan patrik efendi, Rus Çarı’na gön­derdiği mektubunda anlatıyor.

Padişah İkinci Mahmud’un fermanı ile idam edilen Patrik II. Gregorios’un (Nisan 1821) Rus Çarı İkinci Nikola’ya yazdığı mektup özet­le şöyledir: “Türkler’i maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetlidir. Ga­yet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvve­tinden, padişahlarına olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sa­hip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve secâ’at duyguları da ananelerine olan bağlılıkla­rından, ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir. Türklerde önce ita­at duygusunu kırmak ve manevi bağlarını parçalamak, din sağlamlığı­nı zayıflatmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, milli geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan harici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler’in kendilerinden şeklen çok güç­lü, kalabalık kuvvetler önünde zafere götüren asil kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni tasfiye için mücerred olarak harp meydan­larındaki zaferler kâfi değildir. Yapılacak olan; Türkler’e bir şey hisset­tirmeden, bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.”

Rahmetli Patrik Efendi çok doğru bir analiz yapmış. Hun Devleti­nin kurucusu Mete Han M-Ö. 250 yıllarda Çinli’lerle yaptığı savaşları devamlı bir şekilde kazanıyor, her kazandığında birleşmeler çoğalıyor. Çin imparatoru, Patrik Efendi’nin söylediği gibi yaparak amacına ka­vuşmuş. Demek ki Türk birliğini parçalamanın yolu doğru. İşte günümüzde de aynısı yapılmıyor mu? Medya da her gün ahlaki değerleri yok etmek için sanat camiasını, Toplumumuza yaşam biçimi olarak gösterip, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Atatürk’ü rencide ederek yapmıyorlar mı? Çok önemli bir şey daha, Müslüman maskesi altında dini değerleri de çarpıtarak siyonizmin ekmeğine yağ sürmekteler. Hatta ve hatta bu oyunlarla iktidara kadar gelip ülkenin bölünmesine, parçalanmasına sebep olmaktalar.

Türkiye, Göz Dağı’nın bu eskimiş kirli oyununu dün olduğu gibi, bugün de elbet tarihin çöplüğüne atmasını bilecektir. Bu kan akıtma­ya ve yok etmeye doymayan Göz Dağının karşısında Kurtuluş Savaş’ımızın o kutsal “Kuvay-ı Milliye ruhunu” diriltmek, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” inanç ve siyasetini bir bayrak gibi dalgalandırmak tek yol­dur. Göz Dağını yenecek güç milli birlikten geçer. Bu oyunları tek tek aydınlığa çıkartıyor artık, Türk Milleti.

Allah’ın izniyle de, milletçe üstesinden geleceğiz. Yeter ki Ayağa Baş, Başa Ayak demeyelim.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 

Bu kitabımızda Atamızın bir yönünü okuyuculara anlatmak istiyo­rum belgeleri ile. Cumhuriyetimizin kuruluşuna önderlik eden ve bize güzel miras bırakan Atatürk’ü anlatmadan bitiremeyiz kitabımızı.

Atatürk’e çoğu kesim inancı yok veya dinsiz demekte. Atatürk ka­dar müslüman olamayan bu zavallılar aciz olan karakterlerinden ötürü çamur atmaktalar. Daha ileri gidenleri de vardır. Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı’nda bulunmadığı hepsini yeşil sarıklı evliyaların yap­tığını anlatır dururlar. Bazıları da cehaletlerini sakal bırakıp, camiye giderek toplum içine karışıp gizlemeye çalışırlar. Bunların çoğuna okumak, araştırmak zor gelir. Kolay yolu seçerek dindar gözükürler.

Bazı kesimde ne yaptı ki., diye söylenirler…

Sizin gibi müslüman maskesi takıp, korkarak yalan söylemedi, ül­kesini satmadı, Hz. Muahmed’e dil uzatanların ellerini sıkmadı, hak­kında idam fermanı var iken ülkesinden kaçmadı! Ülkesini borçlu bı­rakmadı! En basiti hiçbir vatandaşına “al ananı git” demedi.

Yıl 1937 TBMM’de yaptığı konuşmadan başlayalım.

“… Fakat kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nü­fuzunun altına girmesine mani olacağız… Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.

Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik. Bu ithamlara rağmen Peygamberin son arzusunu, yani Mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını te­min için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.

Cetlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfusunun tah­tında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bu­gün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz.

Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp, icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.” 91

“Allah birdir ve büyüktür.” 92

“9 Mart 1922 Perşembe günü, Saat 8’e doğru İsmet paşa geldi yemek yedik, yemekten sonra 10 Mart için suret-i harekat kararlaştırıldı. Ondan sonra hafıza Kuran okuttuk. 10 Mart Cuma günü, İsmet, Yakup, Şevki ve Selahattin Paşalar gelmişlerdi, beraber yemek yedik. Bazı telgraflar gelmişti, gördüm. Hafıza Kuran okuttum…” 93

“Karargaha avdet. Saat 08.00’e kadar yalnız kaldım. Mustafa Abdülhalık bey geldi. Hafıza Kur’an okuttuk…” 94

İşte bunun gibi daha çok kayıtlı örnek vardır. Harekat kararlaştı­rıldıktan sonra Kur’an okutması niyedir? Atatürk’e çamur atanların hangi birisi bunları yapmaktadır? Para toplamak için yapanları da çok gördük. İnancı olmayan bir insanın bunları yapması ve söylemesi man­tık dışıdır. Dil uzatan insanlar, sadece işin havasındalar, İslamiyet’in ve dinin ruhunda değiller.

ATATÜRK’ÜN DİNİMİZ HAKKINDA GÖRÜŞLERİ

 

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz. Hz. Muhammed efendimiz, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur.. O, sonsuza kadar ölümsüdür.”

“Bütün dünyanın müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar onu örnek almalı, İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmelidir. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”

“Hz. Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.”

“Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın se­lameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçil­miştir. Bunun temel esası, Yüce Kurandaki anlamı açık ayetleridir. Dinimiz son din olup,

                                              

91- Türkiye Cumhuriyeti Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 27.7.1937 tr. Ve 438-A sayı.

92-Atatürk’ün Not Defterleri, Ali Mithat İnan. S.85

93- Atatürk’ün Not Defterleri, Ali Mithat İnan. S.100. 101

94- Atatürk’ün Not Defterleri, Ali Mithat İnan. S. 103

diğer dinler arasında en mükemme­lidir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyup, uygun düşmektedir.

“Bizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için ak­la, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. …İslam’ın sosyal hayatı içinde hiç kim­senin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulun­muş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz”.

Bunlardan daha çoğunu Atatürk’ün notlarından, söylevinden, demeçlerinden, Nutuk’unda Devlet arşivlerinde, yabancı yayınlar­da bulabilirsiniz.

O bizden, içimizden biri, gerçek Müslümandır. Ruhu şad olsun.

Unutmayalım… Hâlâ çağımızda tarikatlara bağlı din getirmeye çalışmaktalar. Kürt meselesi ile Kürdistan’ı kurdukları yetmediği gibi, topraklarımızdan pay istemektedirler. Sen o toprakta büyüdüysen Ecdadımın kanını, canını ve varlığını kullandın. Beslenmeseydin bu yüzyıla kadar gelemezdin zaten. Ya birlikte yaşamayı öğ­ren ya da tarih dersini iyice al, ondan sonra iste ne isteyeceksen!

Ermeni soykırımını tekrar gündeme getirdiler, Alevi dini diye birşeyler yaratmaktalar, Patrikhaneye diyalog diye İstanbul’da Yeni Roma kurulup, patriğide ekümen ilan ettiler, Atatürk resmini kaldırttılar,  ihtilal hazırlığı yaptılar,  çeteler kurdular, türban meselesini kaşıyorlar. Müslümanlara ve bize ait olmayan simge­lerle! Laiklik neymiş canım demeye başladılar, Yugoslavya’da ol­duğu gibi! AB uyum yasalarında çok güzel anlatmaktadır! Ey Türkiye koca gövdenle bu kapıdan giremezsin! Girmen için parça parça olman gerekir!

SİYONİZM’E HİZMET,

SİYASETTE, TİCARETTE, DİN’DE,

KAOSLARLA OLUR

 

SONUÇ

 

Devleti Bürokratlar değil, Sanayiciler ve İşadamları yönetsin, devlet etliye-sütlüye karışmasın, Sermaye grupları ne yapıyorsa yapsın doğru olamaz. Bu felsefeyi savunan sermayedarlarımız sıkıştıklarında devletin kolluk görevlilerini arar, üstüne üstlük abartılı bir şekilde korumalarla gezerler. Bilmiyorlar mı dünyada paranın Siyonist Yahudi tekelinde olduğunu! Bunlar demek ki Dünyamızı Siyonist Yahudilerin yönetmesini istemektedirler!

 

Kurtuluş Savaşı’nda bu vatanın evlatları can verirken, Siyonizm’e çalışan, gayri müslümlerle iş yapıp, holdingleşmek, hemde dünyanın her yerinde savaş çıkaran, Lozan Antlaşması’nı kabul etmeyip, Sevr Antlaşması’nı dayatan, Ermeni Hıncak Komitesine, Taşnak örgütüne finans sağlayan, fitneci misyonerlik okulları açan ve kaoslar yaratan bir ROCKEFELLER ve ROTHSCHILD şirketler grubu ve bunlardan bayilik alıp, büyüyüp, yabancı sermaye ile bilerek veya bilmeyerek, Ülke bütün­lüğünü bozmak, Yeni Dünya Düzeni’ne hizmet edip, diğer kültürleri yok etmek ne uğruna?

 

Türk’ün ihtiyacı kadar arzusu, karakteristik gen yapısı olmasaydı, bu dünyada 600 sene değil, 6000 sene egemenliği sürerdi. Göz Dağı kimdir? Nedir? Tekrar hatırlayalım.

 

Göz Dağı ismini kendi simgelerinden aldığımız, Petrol Tröstü, Eko­nomi, Siyaset, Devletler arası ve Din alanında kaoslar yaratarak servetlerine servet katıp, kanbağını koruyarak, ailelerine yüksek bilinç olarak kendilerini yönetici sınıf gösterip, Dünya’yı istedikleri gibi yeniden şekil­lendirmek isteyen dünyanın en büyük Siyonist Yahudi sermayedarları olan, başta Rockefeller ve Rothschild aileleri, diğer SİYONİSTLER ve HİZMETKARLARIDIR.

 

Bazı büyük kuruluşlar ekonomik krizden etkilenirken, Ne hikmetse kanbağı olan güçlü sermaye grupları hep kâr ederler. Bütün melanetin başı değilmiş gibi beyanatlar verip, tehditler saburan ve parti kurma ça­lışmaları yapanlar, mafya temsilcisi milletvekilleri… Görevini kötüye kullanıp kardeşleri, akrabaları, eşi dostu devamlı kaos ortamıyla zen­ginleşenler, Bankalar, Medya kuruluşları, Başbakan, Başbakan yar­dımcıları, Başbakan çocukları ve yeğenleri, akrabaları, hemşerileri… Daha mahkemelere hesabını vermeyen, hala dokunulmazlığı hala yüksel­meye çalışan devlet görevlileri… Doymayıp Türkiye’nin yönetimine talip olduklarını açıklayıp, meydanlarda halka seslenenler hizmetkarlar…

 

Büyük çoğunluğu gittikçe artan ağır geçim sıkıntısı altında olan, bir kısmı da aç ve işsiz bir halk topluluğu yarattınız. Diğer taraftan, kayna­ğı kaos ortamıyla oluşan servetleri ile yurt içinde, yurt dışında görmemişçesine su gibi para harcayan, hayatlarını gece kulüplerinde, seks par­tilerinde, tatil beldelerinde, yurt dışı gezilerde geçiren küçük mutlu bir grup…

 

Stratejik kuruluşların, toprakların satılması, Milli Sermayeyi oluştu­ran madenlerimizin (Petrol, Bor, Altın, Doğalgaz v.s) yasalarla, antlaş­malarla çıkartılmaması, yasalarla korunan hırsızlar, katiller, sabotajlar, spekülasyonlar, şantajlar, kaçakçılık, siyasi oyunlar… Bütün bu olumsuz tablo, Göz Dağı’nın eseridir diyoruz.

 

Unutulmamalıdır ki,

 

Bu ülkenin topraklarında, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana birçok halkların oluşturduğu medeniyetler gelmiştir. Şaman ve Pagan toplumlar için Tanrılar, Tanrıçalar, kahinler, kahineler çıkmıştır.

 

Tek Tanrı dinleri içinde Nuh ve birçok peygamber gelip geçmiştir. Kral Midas, Aziz Paul ve Nikola, Homeros ve Herodot bulundu, yaşadı bu topraklarda, Pisagor, Aristoteles, Sokrates (Sokrat), Platon (Eflatun) felsefe öğretti, Büyük İskender, Hannibal, Diyojen, eski çağı kapatıp yeni çağ açan Fatih Sultan Mehmet, kudretli, muhteşem lakaplarına layık Kantini, Dünya milletlerinin inandığı ve sevdiği Mevlana, Hacivat-Karagöz, Noel Baba, Yunus Emre, Evliya Çelebi, Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Nasreddin Hoca, Dünya haritasına damga vurmuş Piri Reis, Mimar Sinan, İbn Sina, Kutsal Meryem Ana, Selahaddin Eyyubi, Farabi, Yüzyılın Dünya lideri M. K. Atatürk daha niceleri, niceleri bu topraklardan çıkmış, bu topraklarda savaşmışlar, bu topraklarda yaşa­mışlardır. Dünya’da hiçbir ülkenin coğrafyasında yüzyıllar boyunca kültürleri birbirinden farklı medeniyet bulunmamıştır. Anadolu’da saf bir kül­tür yoktur. Eşsiz bir Uygarlıktır, kültür mozaiğidir Türkiye. Medeniyetler Çatışması olamaz bu uygar Anadolu’da. Sadece yaratmaya çalışırlar.

 

Bilinmelidir ki, bu uygarlığı da, zulmetmeden çok eski tarihlerden beri korumaktadır Türkler.

 

Başa ayak, ayağa baş diyen, Dünya toplumunu savaşa sürükleyen, ka­os yaratan Siyonistler ve onlara hizmet edenler, güzel dünyamızı mahvet­mektedirler. Yoksa devletlerin birbirine düşmanlığı yoktur. Kendi yasmış oldukları Kutsal Kitapları (Tapu Kadastro ve ırkçı) ayrımcılık yapmaktadır. Allah öyle ayrımcılık yapmaz. Ayrımcı bir Allah da olamaz…

 

Çok tanrılı kültürlerinden ve maddeye bağımlılıktan kurtulamamışlar bu insanlar!…

—- BİTTİ —-

Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.