GÜÇ – BUYRUK – DÜZEN

Ali Murat Özdemir, 1968 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Sussex Üniversitesi Hukuk Çalışmaları Merkezinde, Uluslararası Ti­caret Hukuku üzerine yüksek lisans yaptı. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yöne­timi Bölümü’nden Siyaset Bilimi doktorası aldı. İş hukukunun ekonomi politiği üzerine olan tezi, 2005’te Mustafa Parlar Vakfı yılın tezi ödülüne layık görüldü. Doçentliğini sosyal politika alanında aldı. Halen Hacettepe Üniversitesi Uluslara­rası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesidir. Deneme, makale, kitap bölümü, kitap ve tezden müteşekkil çalışmaları siyaset felsefesi, ekonomi politik, sosyal politi­ka ve hukuka sosyolojik yaklaşım başlıkları altına yerleştirilebilir.

Özdemir’in Eserleri:

Sözün Mülkiyeti: Hukukun Ekonomi Politiği (Dipnot, 2008)

Sermayenin Adaleti: Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika (Gamze Yücesan-Özdemir ile birlikte, Dipnot, 2008)

Ulusların Sefaleti: Uluslararası Ekonomi Politiğe Marksist Yaklaşımlar (İmge Kitabevi Yayınlan, 2010)

Political Economy of Labour Law: The Case of Turkey (Roman Books, 2011)

Güç, Buyruk, Düzen: Uluslararası Hukuk Kuramında Eleştirellik ve Emper­yalizm (İmge Kitabevi Yayınlan, 2011)


                                                  Teşekkür

Babam Celal Özdemir ve değerli hocalarım Erkan Akın ve Galip Yalman’a öğrettiklerinden ve kazandırdıkların­dan ötürü borçluyum. Hem de nasıl… Onlar olmasa -di­ğerleri gibi- bu kitap da yazılamazdı. Kızım Güneş Ada Özdemir ve annem Senem Güler Özdemir’e verdikleri yaşam enerjisi, eşim Gamze Yücesan-Özdemir’e yoldaş­lığı nedeniyle teşekkür, yolda olup henüz ikinci ismine karar veremediğimiz küçük Celal Özdemir’e de -bin- se­lam ederim.

Raşit Kaya, Barış Çakmur, Serdal Bahçe, Ebubekir Aykut, Göksu Uğurlu, Necat Akyıldız, Orsan Akbulut, Hürkan Çelebi, Emel Oktay, Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki arkadaşlarım, öğren­cilerim, metni okuma, eleştirme, cesaretlendirme, fikir verme, bitkin hallerime hoşgörülü yaklaşma eylemleri­nin bir ya da birden fazlasını gerçekleştirerek çalışmayı desteklediler. İsimleri unutulan dostlar ve kurumlar bu­lunmaktadır muhakkak, bağışlasınlar. Yayıncım başta, kitabın üretim sürecine katılanlar var bir de. Hepsine ama hepsine teşekkürler.

              Sunuş

    Ekonomi politikle ilgilenen birisiyim. Ne zaman masa­nın üzerine bir şeyler yatırsam, masanın üzerine yatırı­lan bu şeyi (çalışmasının nesnesini), ekonomi politiğin[1] sunduğu imkânlarla[2] incelemeye gayret ederim.

Hukukçu bir babanın yanında büyümüş olmanın, avukatlıkla başlayan çalışma yaşamımın ve akademisyen olarak iktisadi idari bilimler fakültelerinde hukuka giriş, anayasa hukuku ve devletler hukuku derslerini verme­nin neticesinde, hukukun çeşitli alları ile ilgilenen bi­risiyim. Ancak bu ilginin hukuku açıklayan değil de açıklanması gereken bir şey olarak masaya yatırmaya başladıktan sonra yoğunlaştığını belirtmem gerekir.

Çalışmanın nesnesine “nasıl” sorusundan ziyade “neden” sorusuyla yaklaşan birisiyim. Uyarmama müsa­ade edin: Neden sorusu çalışmanın nesnesine (masaya yatırılan şeye) yöneltildiğinde tehlikeli bir hal alır. Ma­nalı sayılabilecek herhangi bir cevap başlangıcı bile, eleştirel bir duruş noktasının mevcudiyetini ve sosyal bütünlüğün birbiriyle bağlantılı pek çok veçhesini hem dikine hem de enine keserek (eklektizme düşmeyecek şekilde) ilerlemeyi gerektirir. Oysaki bugün, eleştirel duruş noktası edinmeyi neredeyse gereksiz hale getiren kesif bir pragmatizm, sosyal bilimler alanını sarıp sar­malamış durumdadır. Ayrıca sosyal bilimleri oluşturan çalışma alanları, sosyal bütünlüğün birbiriyle bağlantılı pek çok veçhesini hem dikine hem de enine keserek ilerleme yönündeki çabaları en başından anlamsız hale getirecek şekilde bölümlenmiştir. Anılanlar başta olmak üzere bir seri nedene binaen, “neden” sorusu ile başla­yan araştırma teşebbüslerinin, nakıs kalma, nakıs kal­madıklarında da tatmin edici sonuçlar üretememe ihti­malleri yüksektir.

Her şeye rağmen “neden” sorusuyla başlamak önemlidir. Şeylerin nasıl olup da oldukları gibi oldukla­rını betimleyerek, somut gerçekle zihindeki somut ara­sındaki mesafeyi azaltmak mümkün değildir zira. Ayrıca “nasıl” sorusu, bir şeyin farklı görünümleri arasındaki çelişkileri açıklamak için uygun değildir. “Nasıl” soru­sunu yegâne soru olarak kabul eden araştırmacı, çelişki­lerle başa çıkamadığında ya önüne çıkan sorun yumağı­na âşık olur, gösterileninden kopuk gösterenler akışı karşısında büyülenerek ipe sapa gelmez ama “şık” laflar eder (Bu durumda farklı zamanlarda farklı toplumlar­dan farklı konularla ilgilenen bu araştırmacıların dedik­lerinin özeti, “hiçbir şeyi bilemeyiz”, “o da olur bu da”, “yaşasın liberal demokrasiler”, “bırakın herkes kendi kimliğini yaşasın”, “yüzer gezer iktidar her yerde” gibi tanıdık cümle kalıplarından oluşan bir paragrafta veri­lebilir.) ya da çelişkilerden korkarak kendisini “teknik” bir alanın güvenli sularına demirler ve kendi alanının içerisinden icazetsiz geçen gemilere gülle sallar. Öyleyse “neden” sorusunu göz ardı edemeyiz; görünmez ve öl­çülemez olanı, toplumsal ilişkiler dünyasını incelemenin nesnesi haline getireceksek; bilimsel tahayyülde nesne-leştirilmiş, fetişleştirilmiş ve kendi kendisini kendi var­lığına referansla olumlayan teorik nosyonlara saplan­mayacak isek, ondan vazgeçemeyiz; içerdiği onca riske rağmen.

Beklenebileceği gibi hukukun ekonomi politiği ile ilgiliyim. Elinizdeki kitap hukukun ekonomi politiği ek­seninde ilerleyen çalışma programımın etaplarından bi­risini oluşturmaktadır. Hukuka açıklayan değil de açık­lanması gereken bir şey olarak bakma; onu, üretim iliş­kilerinin işletilmesindeki rolü üzerinden inceleme fırsa­tını, iş hukukunun ekonomi politiği ile uğraştığım dok­tora tez çalışmamda (2004) buldum. Hukukun ekonomi politiğine odaklanmanın potansiyellerini ve sınırlarını Sözün Mülkiyetinde (2008) tartıştım. Hukukun eko­nomi politiğinin gerektirdiği teorik/pratik, söylem teori­si ve devlet kuramını gündeme getirdi. Gamze Yücesan-Özdemir’le birlikte yazdığımız Sermayenin Adaleti (2008), devlet iktidarının sınıf içeriğinin en belirgin ol­duğu alanlardan birisi olarak ekonomi politik yöntemi sosyal politikaya (ve bu alanı biçimlendiren mevzuata) uygulamayı hedefledi. Ulusların Sefaleti (2010), ulusla­rarası ekonomi politiğin Marksist izleklerini eleştirel yoruma tabi tutarak tanıtmaya çalıştı. Uluslararası eko­nomi politiğin Marksist izlekleri tartışılmadan ve bu kapsamda emperyalizm hususu ele alınmadan, elinizde bulunan bu son çalışma üretilemezdi. Uluslararası hu­kuk, kapitalist dünya ekonomisinin düzenlenmesinde en temel unsurlardan birisini oluşturur zira.

Bugün uluslararası hukukun ne olduğuna ve yoru­munun nasıl olması gerektiğine yönelik iddiaların, kü­resel güç ilişkilerinin belirleyicileri arasına her gün daha da yoğunlaşarak girdiğini görüyoruz. Uluslararası hu­kuki meseleler günlük hayatımıza artan ölçülerde sirayet ederken, yorumcu-haberciler, bilgisine sahip olmadığı­mıza inandıkları bu “teknik” alan hakkında yargılar üre­tiyor; kendi konumlan üzerinden “doğru olanı”, mimik ve jestleri ile güçlendirerek biz “izleyicilere” aktarıyor­lar. Yapılan yorumlar örtüşmediğinde, herkes kendi kri­terlerini üretiyor; karşıt görüş sahipleri birbirlerini, “bi­rilerine” hizmet eden kimseler olarak adlandırmakta be­is görmüyorlar. Futbol ve iç siyaset tartışmalarının dü­zeyi, formatı ve tartışma üslubu, uluslararası hukukun yorumunda da kendisini tekrar ediyor.

Uluslararası hukuk, emperyalizm dahil, küresel güç ilişkilerinin anlama/izahata kavuşması için göz ardı edi­lemeyecek bir alandır: Küresel güç ilişkilerinin basit bir tezahürü ya da türevi olmadığı gibi, kendilerinden al­dıkları enerji ile havada asılı olan kuralların özgül bir bileşkesi de değildir. Elinizdeki çalışma, ekonomi poli­tik yöntemi kullanarak, uluslararası hukukun küresel güç ilişkileri ağı içerisindeki konumunu değerlendiren ve sorgulayan (dolayısıyla uluslararası hukuku masaya yatıran) çalışmaları gündeme getirmekte ve meselenin hiç de teknik olmayan boyutlarını açığa çıkartmaya ça­lışmaktadır.

Giriş

    7 Mart 2003 tarihinde, uluslararası hukuk yazınının 16 önemli teorisyeni ve aydını, İngiliz Guardian gazetesin­de kamuya açık bir mektup yayımladılar.[3] Söz konusu metin, Irak Savaşının, mevcut veriler ışığında, uluslara­rası hukuk açısından meşru hiçbir yönünün olmadığını saptayarak başlıyordu. Anılan saptama savaşın ahlaka uy­gunluğu üzerine değil, hukukiliği üzerine odaklanıyor­du. Daha ilk cümle içerisinde metne imza koyan kimse­lerin kendilerini yazar, teorisyen ya da aydın olarak de­ğil de uluslararası hukuk hocaları olarak tanımlamaları, söz konusu saptamanın gücünü belirlemek açısından önemlidir. Metin, klasik hukuksal tasım kalıplarını ta­kip ederek, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nm (Birleşmiş Milletler Şartı’nm) otoritesini iddiasının temeline yerleş­tiriyor; önleyici saldırı (pre-emptive attack) doktrininin uluslararası hukuk açısından geçersiz bir savaş sebebi teşkil ettiğini, yürütülen saldırının güç kullanımı yasa­ğının mevcut ve meşru istisnaları arasında yer alamaya­cağını, bu nedenle de bütünüyle hukuksuz olduğunu vurguluyordu.

İçinde bulunduğumuz dönemin büyük trajedilerin­den birisi (belki de en önemlisi) üzerinden biçimlenen bu örnek, küresel güç ilişkilerinin belirleyicileri arasına hukukun ne olduğuna ve yorumunun nasıl olması ge­rektiğine yönelik iddiaların ne şekilde müdahale ettiğini göstermek açısından önemlidir. Uluslararası hukukun dönüm noktaları büyük ölçekli savaşlar ertesinde görü­nür hale gelir.[4] Bu bağlamda Irak trajedisini başlatan saldırı, 1945-1990 arasında geçerli uluslararası hukuk karşısında yeni bir hukukun tesisi için gerekli adımları da kapsamakta olduğundan, saldırıya tepkiler kaçınıl­maz olarak hukuk yorumlarını öne çıkarmış; buna ve diğer belirleyenlere bağlı olarak Irak Savaşının gerçek­leştiği düzlem belki de daha önceki hiçbir savaşta olma­dığı kadar ateşli-silah-harici silahlarla donatılmıştır.

Birleşmiş Milletler hukuku çerçevesinde Irak’a karşı kolektif güç kullanımına cevaz veren bir Güvenlik Kon­seyi Kararı çıkarmakta başarısızlığa uğramasından[5] kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri, İstekliler Koalisyonu {Coalition of the Willing)[6] olarak bilinen bir grup ülke ile birlikte Irak saldırısını başlatmıştır. 20 Mart 2003 tarihinde Irak fiilen istila edilmiş; 1 Mayıs 2003 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, kendi baş­kanının ağzından, büyük ölçekli savaş faaliyetinin bitti­ğini bildirmiştir. Irak’a karşı güç kullanımına cevaz vermemiş olan Birleşmiş Milletler, savaş sonrası yeniden inşa sürecinde rol almıştır. Irak istilası, ister Birleşmiş Milletler ister NATO isterse özel koalisyon inisiyatifiyle gerçekleştirilmiş bulunsun, son dönem askeri müdaha­lelerinin bütününde gözlemlenen siyasi mühendislik pra­tiklerini içermekle kalmamış; bu pratikleri siyasi mü­hendislik terimine yeni anlamlar katabilecek boyutlarda geliştirmiştir. İstila, işgal ve siyasi tahakküm zemininde Irak, kimilerine göre yeni uluslararası hukukun (ya da hukuksuzluğun) miladını oluşturmaktadır. Saldırıyı des­tekleyenlere (ya da sonradan icazet verenlere) göre, ön­leyici/engelleyici vuruşları yapma kabiliyeti olanın ta­hakkümü, hem bir olgu hem de bir haktır.

Irak istila ve işgal edildiğinde, Amerika Birleşik Dev-letleri’nin müttefikleri tarafından sergilenen “makul” tep­kiler içerisinde, istila ve işgali gerçekleştirenlerin Birleş­miş Milletler üyeliklerinin askıya alınması gibi bir öneri gündeme getirilmemiştir. Aynı ülkeler istila ve işgali gerçekleştirenlerin bulunduğu uluslararası kurumlardan -en başta da Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’ndan (WB)- çekil­meye zorlanmamışlardır. Özgürlüğü piyasaya (ve bireysel haklar lisanına) endekslemek suretiyle toplumsal so­runlara “toplumsal” çözümler üretme çabasındaki “ra­dikal” burjuva söylemlerinin duyarlı taşıyıcıları, küresel ya da yerel düzeylerde, yukarıda adı geçen stratejilerin tatbikatını hükümetlerinden talep etmeyi dahi düşün­memişlerdir. Yapısal dönüşüme uğramış haliyle burjuva kamusalhgı içerisinde sesi duyulabilenler arasmda kim-se Irak istilası ile neticelen talepleri üreten nesnel ilişki­ler sistemi üzerinde konuşmamış; kimse mevcut yapısal sınırlamalar içerisinden düşünülmesi olası -ve bu ne­denle gerçekten radikal olmayan, gerçekten burjuva de­mokratik ve gerçekten hukukun üstünlüğü ilkesinin et­ki alanı içerisine giren- önerilere kafa yormamıştır. Bu­nun yerine Amerikan pragmatizmi (imparatorluğun hu­kuku) karşısında Avrupa düşünce geleneklerinin (hu­kukun imparatorluğu) ufuk açıcı unsurları desteklen­miş, Bush yönetiminin sığlığı vurgulanmıştır.

Söz konusu mektupta aydınların dışa vurulan tep­kisi, Irak Savaşı olarak adlandırılan olayın ne olduğuna ve nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin önkabuller içermektedir. Buna göre hukukun belirleyiciliği (huku­kun imparatorluğu), siyasi sistemin gerçekçiliğinin (im­paratorluğun hukuku) karşısına konulmalıdır: “Menfaa­timiz haleldar olmasa dahi haklarımız ihlal edilebilir”. Hatta bu şekilde (doğrudan menfaatimiz zedelenme­mişken) deneyimlenen ihlal, özgürleştirici bir hukuk pratiğini gündeme getirmekte araçsallaştırılabilir. Hem söz konusu önkabullerin hem de mektup metninin ürettiği etki, saldırganın hikâyesini ve hukuki dayanak­larını yıkacak şekilde tertiplenmiş durumdadır. Saldır­ganın hikâyesinin ve hukuki dayanaklarının, onun sa­vaş teçhizatı arasında olduğunu hatırlarsak/düşünürsek;savaş ve barış durumlarının karşıtlığı üzerine tesis edi­len liberal anlatının çöküşünü, neo-liberal dönemin sa­vaşlarında söylem alanının eskisine göre daha etkin bir müdahale kaynağı haline geldiğini görebiliriz. Olaylar (savaşlar, kıtlıklar, göçler, yıkımlar, toprak kaymaları, sel baskınları vb.) hiçbir zaman kendi adlarına konuş­madılar. Bugün de kendi adlarına konuşmayacaklardır. Olaydan etkilenenler hiçbir zaman rastgele belirlenme­di; bugün de öyle. Olaylar onları hikâye eden, bilinir kı­lan, aktaran, yayımlayan, yorumlayan kanallar içerisin­den insani ilişkiler dünyasına girer; böylelikle cisimle­nip biçimlenirler. Olayın yorumcuları da muhatapları da kendi hallerini anlamalarını (üretim ilişkileri ile iliş­kiye girmelerini) sağlayan kavramların/nosyonların ak­tüel tertibinin büyük bir bölümünü, bu kanallar içeri­sinden edinirler. Cisimleşme ve biçimlenme sürecini oluşturan bütün momentler/uğraklar çekişmeye konu olur. Dünyanın bir bölgesini (örneğin Rwanda’yı) küre­sel çapta haberlere konu eden kitlesel kıyımın IMF gü­dümündeki yapısal uyum projelerinin ve piyasalaşma-nm neticesi olup olmadığı sorusuna verilecek cevap, üretim ilişkileri ile girdiğiniz ilişkiyi belirlediği ölçüde, masum, nesnel ya da tarafsız değildir. Cevabı oluşturan kavramlar/nosyonlar, bu cevabı veren insan tarafından icat edilmemiştir. Cevap, cevabı veren insan tarafından formüle edilmemiştir. Aynı şey soru için de geçerlidir. Her cevap bir soruyu getirir. Her soru bir söylemsel formasyon içerisinden biçimlenir. Rwanda’yı anlamak için girişilen çaba, Stand-By antlaşmalarının, antlaşma kurumunun, bu kurumu imkân dahiline sokan iradenin üstünlüğü tezinin, iradenin üstünlüğü tezinin ardında bulunan özel mülkiyet kurumunun, kısaca sınıf pozis­yonlarımızı belirleyen bütün bir değerler ve ilişkiler sis­teminin sorgulanmasına kadar gidebilir. Bu bağlamda küresel düzlemde etkileri olan olayların, bunlar karşı­sında alınacak tavırların, bu tavırları oluşturan normla­rın ve değerlerin belirlenmesi sürecinin bütünü, yine nesnel toplumsal konumlarımızla rabıtalı olan ve bu konumlar üzerinde etkiler doğuran bir seri çekişmenin konusu olacaktır. Öyleyse, ister 7 Mart 2003 tarihli mektup ister Rwanda üzerine olsun, uluslararası huku­kun ve bunun tatbik edileceği olayın ne olduğuna yöne­lik bütün tartışmalar, söylemsel mücadelelerin nesnesi­ni oluşturmaktadır.

Söylemler birbirleri ile ilişki içerisinde bulunan önvarsayımlar ve önkabullerle örülüdür. Bir söylemin her bir unsuru bir diğeri ile rabıtalıdır. Kapalı söylemler söylem dışını temellük ederken kendisini, olgulara iç­kin, “şeylerin doğasından türeyen zorunlu ilişkiler” ola­rak dayatan söylem dışını hesaba katamazlar ve somut gerçekle {real in concrete) karşılaştıkları (somut gerçe­ğin kendisini dayattığı) her yerde bir boşluk {absence) verirler (Althusser, 1987:18-21). Burjuvazinin söylem­leri kapalıdır. Eleştirel söylemler açık olma iddiasında bulunurlar. Diğer yandan, kapalı olsun ya da olmasın, söylemlerin unsurları arasında bir tutarlılık ilişkisi bu­lunmak gerekir. Söylemin etkisi açısından tutarlılık öl­çütü, eleştirel konumlar edinen söylemler için hâkim söylemlere göre daha belirleyicidir. Bu ölçüte uyulma­ması durumunda eleştirel söylemler, hâkim söylemlere göre daha çabuk yaralanırlar.

Elinizdeki çalışmanın maksatlarından ilki, uluslara­rası hukukta eleştirellik imkânları barındıran dört ana çizgiyi (söylemi) değerlendirmektir. Örtük olarak farklı, hatta zıt, uluslararası hukuk politikalarının üretilme­sinde kullanılabilecek olan bu söylemler; kendi dilleri içerisinden temellük ettikleri sosyal ilişkileri ve olguları, hâkim teorik dillerin göstermediği yönleriyle ifşa edebi­lecek kudreti haiz oldukları gibi kendi boşluklarına da sahiptirler. Bu boşluklar bazen Irak istilası ile neticele­nen talepleri üreten nesnel ilişkiler sistemi üzerinde fi­kir yürütmeyi imkânsız hale getirirlerken, bazen de mev­cut yapısal sınırlamalar içerisinden düşünülmesi olası önerileri karanlığa sokarlar. Belirli bir söylem içerisin­den belirli bir durumda makul/apaçık sayılan -gerçekten radikal olmayan, gerçekten burjuva demokratik ve ger­çekten hukukun üstünlüğü ilkesinin etki alanı içerisine giren-, başka bir durumda abartılı bulunabilir.

Çalışma boyunca ele aldığımız söylemler, önvarsa-yımları görünmez kıldıkları ve anlatılır/anlaşılır kıldık­ları ile birlikte değerlendirildiler. Aynı söylem içinden bir durumda makul/anlaşılır/apaçık sayılanların başka bir durumda abartıh/yersiz/gereksiz sayılması durumu, söylem dışının belirleyiciliğine (toplumsal üretim ilişki­lerinin nesnelliğine) binaen açılanabilir kabul edildi. Tesadüfi olduğu varsayılanın saklı bir gerekliliğe denk gelip gelmediği; rastlantısallığm yapısal belirleyenleri tartışıldı. Anılan endişe ve çaba içerisinde metin, betim-leyici olmaktan çıkarak eleştirel yorumlamanın sınırları içerisine girdi. Diğer yandan, elinizdeki kitabın uluslar­arası hukuk kuramında eleştirelliği öğrenmek için baş­langıç, giriş ya da tanıtım kitabı olarak okunmasında sakınca yoktur. Ancak değerlendirme sürecini belirle­yen anlatım tarzı, eleştirel betimlemeden ziyade eleştirel yorumlama olduğundan, çalışmayı bir giriş kitabı olarak değerlendirmek isteyen okuyucunun elinde tuttuğu me­tinle arasına -bir kez daha- eleştirel bir mesafe koyması gerekir.

Elinizdeki çalışmanın uluslararası hukukta eleştirel-lik imkânları barındıran dört ana çizgiyi (söylemi) de­ğerlendirme gayreti içerisinde olduğunu belirttik. As­lında beş demeliydik. Çalışmanın ikinci maksadı, bu dört ana çizgiyi eleştirel yoruma tabi tutmamızı sağla­yan beşinci bir söylemin içerisinden uluslararası hukuk kuramına dair bütünsel bir çerçeve çizmektir. Bu bü­tünsel çerçeve sayesinde, emperyalizmin düzenlenme­sindeki uluslararası hukukun -yeni haliyle- işlevini de­ğerlendirmek mümkün olabilecektir. Ancak anılan bu beşinci söylem, diğer söylemler hakkındaki yorumları­mıza mündemiç olup -Sonsöz haricinde- kendini açıkça ifade etmediği gibi, anlatısı da ancak satır aralarına giz­lenmiş halde bulunmaktadır. Bir başka deyişle bu kitap, kendini oluşturan cümlelerin yerini değiştirmek sure­tiyle, bu sefer bir tek muhalif söylemi açıkça tanıtıp di­ğerlerini örtük olarak verebilecek şekilde, yeniden yazı­labilir durumdadır.

Elinizdeki çalışmanın maksatlarından üçüncüsü; uluslararası hukuk kuramında ve sosyal bilimler olarak adlandırılan alanın bütününde eleştirelliğin farklı kay­nakları bulunduğunu, ancak bir kez pozisyonunuzu se­çip söyleminizi belirlediğinizde seçtiğiniz dilin imkânla­rı ile olduğu kadar sınırları ile de bağlı kalınacağını vur­gulamak, söylemin biçimlendirici etkisini okuyucuya göstermektir. Söylemin biçimlendirici etkisinden kur­tulmak için basitçe söylemsel tutarlılıktan vazgeçmenin bedeli anlamsızlaşmak ve/veya açıklayıcılığı yitirmek olacağından, eklektizmin ne dâhice bir buluş ne de bir çare olamayacağını vurgulayalım. Eklektizm (yeni bir söyleme dönüşüp kendini ortadan kaldırmadıkça) çoğu kez ne yaptığını bilmeme halinin ya da “just do it gibi reklam sloganlarının (burjuva ideolojisinin) etkisiyle yeni başlayanlara musallat olmuş bir tür aceleciliğin ürünüdür. Oysaki özgürlük, pozitivist yöntemlerle ba­kıldığında doğrudan ifşa edilemeyecek olan yapısal sı­nırların idrakine varmak -somuttaki gerçekle {real in concrete), düşüncedeki somut {concrete in thought) arasındaki açıklığı mümkün olabildiğince kapatmak-için daimi gayret göstermeyi gerektirir.

7 Mart 2003 tarihli mektuba geri dönerek kitabın yapısını açıklayalım. Metin uluslararası hukuk yazının­da farklı eleştirel duruşlar sergileyen, farklı akımlara mensup aydınlarca kaleme alınmıştır.[7] Metni imzalayan aydınlarca sergilenen farklı duruşların önemli bir kıs­mının ortak noktası, uluslararası hukukun iyileştiri­ci/ilerletici {progressive) imkânlarına yapılan vurguda yatmaktadır. İyileştirici Yaklaşım, savaşın karşısına dik­tiği hukuka, özgürleştirici bir potansiyel atfeder. Aynı yaklaşım hukukun genelleştirilmiş soyutlamasını temsil eden hukukun üstünlüğü prensibinin küresel ölçekli uygulamasını, evrensel barışın önkoşulu haline getirir. Anılan yaklaşım içerisinden bakıldığında hukuk, farklı söylemlerin çatıştığı bir alandır. Bu yaklaşım içerisinden yazan kimileri, hukukun yapısal olarak farkı pozisyon-dakiler için farklı sonuçlar doğurmaya meyilli olduğunu kabul etseler de; zayıf olanın çıkarının da savunulabile­ceği bir mücadele alanı olduğunu savlarlar. Vurguyu daha da ileri götürerek ekleyelim: Ele alman yaklaşıma göre meşru mücadeleler için mevcut yegâne alan, hu­kuk alanı olabilir. İşte kitabımızın birinci bölümü bu yaklaşımı ele almaktadır.

İyileştirici Yaklaşımlarda mündemiç eleştirelliğin karşısına başka bir eleştirellik getirilebilir. Hukuku, ona iyileştirici bir işlev yüklemeksizin, üretim ilişkileri ile rabıtası üzerinden ele almak olarak özetlenebilecek bu duruş, uluslararası hukuka ekonomi politik üzerinden yaklaşır. Çalışmanın ikinci bölümünün konusunu oluş­turan ekonomi politik duruş, dünya sisteminin etken bir unsuru olarak kabul ettiği uluslararası hukuku, veri­li amaçlar doğrultusunda kullanılabilecek özgürleştirici bir araç olarak kavramsallaştırmaktan imtina eder. Uluslararası hukukun düzenlediği ilişkilerin, bu ilişkile­re yapılmak istenen iyileştirici müdahaleleri imkânsız­laştıracağını savlar. Sayılan nedenlerle bu çizgiden yo­rum yapanların 7 Mart 2003 tarihli mektuba imza atmış olmaları beklenemez. İkinci bölümde inceleyeceğimiz savların temelinde uluslararası hukukun kaynağı üze­rindeki saptamalar bulunur: Uluslararası hukuk, düzen­lediği değişim ilişkilerinin kaynağı değil neticesidir. Uluslararası hukukun kaynağı üzerindeki tartışmaları öne çıkaran bu duruşun bütünsel teorik formülasyo-nunu, meta-biçim tartışmalarını Sermaye Mantığı Oku-lu’na uğramaksızm Pashukanis’ten devralan Mieville’in (2005) çalışmasında bulmak mümkündür.

Uluslararası hukukta eleştirel yaklaşımlar, İyileştiri­ci ve Ekonomi Politik yaklaşımlarla sınırlı değildir. Ki­tabın üçüncü bölümünde, Uluslararası Hukuka Üçüncü

Dünya Yaklaşım(lar)ı (TWAIL[8]) olarak bilinen yaklaşım incelenecektir. TWAIL, uluslararası hukuki rejimin Üçüncü Dünya’nm tahakküm altına alınmasıyla sonuç­lanan pratiklerine karşı kendisini konumlandırmakta-dır. Uluslararası hukukun azgelişmiş devletleri avantaj­sız konumlara mahkûm eden eşitsiz ve haksız uygula­malarına karşı diyalektik bir muhalefet çizgisini temsil eden ve Antony Anghie’nin (2005:3-12) ifadesiyle ulus­lararası hukuk yazınında medeni/gayrı medeni dikoto-misine karşı çıkan TWAIL çizgisi, günümüzün Üçüncü Dünya’sma dahil edilebilecek bir ülke olan Türkiye’de az tanınıyor olmasına karşın; uluslararası hukuk teori­sine sunduğu yeni ve zengin imkânlar ve sınırlılıklar se­ti ve Marksizm’le olan karmaşık ilişkisi[9] gibi nedenlerle ayrı bir bölüm altında incelenmiştir. 7 Mart 2003 tarihli mektup metni, üçüncü bölümde inceleyeceğimiz birta­kım çekinceleri dikkate almak kaydıyla, TWAIL yorum­cularının imzalarına açık gözükmektedir.

Kitabın dördüncü bölümünde yapısalcı meta-biçim tartışmaları dışında ilerleyen ve çoğu kez hümanist ve/veya tarihselci siyaset felsefelerinden (Arthur, 1983, 2004; Bowring, 2008a; Carty, 2007) etkilenen çeşitli Marksist izlekler, Hümanist-Marksist yaklaşım adlan­dırması altında ele alınacaktır. Bu izlekten ilerleyen tar­tışmalarda hukuk normunun içeriği (kuralda cisimleşen emir), hukuk normunun biçiminin doğuracağı etki kar­şısında öncelik taşır. İyileştirici Yaklaşımlardan farklı olarak hukuk normunun içeriğini belirleyen sınıf ilişki­lerinin bu içeriğin dönüştürülmesi önünde engel olaca­ğım savlayan Hümanist-Marksist tutum, çözümlemele­rinde, normun içeriğini belirleyen yapılarda temsil iliş­kisinin dönüştürülmesi stratejisine gönderme yapar. Dördüncü bölümde inceleyeceğimiz yaklaşıma dâhil ya­zarlar 7 Mart tarihli mektubu imzalayabilecek olsalar da bunun bir iyi niyet ifadesinin ötesine geçebilmesi için pek çok farklı mücadele yöntemi ile birleştirilmesi ge­rekliliğini vurgulayacaklardır.

Kitabın Sonsöz’ü Louis Althusser ve Bob Jessop’un devlet yaklaşımlarına, emperyalizm çalışmalarına devlet teorisinin eklenmesi gerekliliğini savunan Leo Panitch ve Sam Gindin’e ait devletin uluslararasılaşması tezini eklemlendirerek oluşturulan özgül bir yorum çerçeve­sinde, uluslararası hukukun küresel düzenleme faaliyeti içerisindeki yerini tartışmaya odaklanmıştır. Son bölüm aynı zamanda, çalışma boyunca örtük olarak kendisini dayatan beşinci söylemin bir ölçüde kendisini ifşa ettiği yer olacaktır.

Belirli bir olayı ele alırken kullanılan bütünsel kav­ram setleri, gizledikleri ve açığa vurdukları ile farklı so­nuçların üretilmesine ve savunulmasına katkıda bulu­nurlar. Söylem kendi taşıyıcısının üretim ilişkileri ile kurduğu ilişkiyi belirlerken, onun hiçbir zaman ham halleriyle insani ilişkiler dünyasına giremeyecek olan olaylar karşısındaki tavrını da biçimlendirir. Bir mektu­ba atılmış ve atılmamış imzalardan yola çıkarak geliştir­diğimiz yorumların ardında bulunan mantık budur. Bir başka mektuba bakalım. Zizek aktarıyor[10]: “Eski bir De­mokratik Alman Cumhuriyeti fıkrası vardır: Bir Alman Sibirya’da iş bulur; bütün haberleşmelerin sansürden geçeceğini bildiğinden arkadaşlarına önerir: ‘Bir kodla-ma sistemi kuralım: Benden gelen mektup mavi mürek­keple yazılmışsa doğru, kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalan olsun.’ Bir ay sonra arkadaşları mavi mürekkeple yazılmış bir mektup alırlar: ‘Burada her şey mükemmel, dükkânlar tıka basa, yiyecek çok, apartmanlar büyük ve iyi ısıtılıyor, sinemalar Batı’dan filmler gösteriyor, ilişki kurabileceğim çok sayıda güzel kız var, tek bulunmayan şey kırmızı mürekkep…”

Söylemsel etkinin farkmdalığı, sosyal bilimler ala­nına giren bütün disiplinler açısından bilimsel çalışma­ların önkoşulu olarak kabul edilmelidir. Uygun bulu­yorsanız geriye kitabı okumak kalıyor.

              I.BÖLÜM

Uluslararası Hukukun İyileştirici İşlevini Öne Çıkartan Eleştirel Yaklaşımlar İçin Bir Çatı

Okumakta bulunduğunuz bölüm boyunca ele alman ya­zarlar ve düşünceler, uluslararası hukukun iyileştiri­ci/ilerletici {progressive) imkânlarına yapılan vurgu ek­seninde bir araya getirilebilirler. Bu nedenle onları İyi­leştirici Yaklaşım başlığı altında ele alıyoruz. İyileştirici Yaklaşım, savaşın karşısına diktiği hukuka, özgürleştiri-ci bir potansiyel atfeder. İncelemeye başlamış bulundu­ğumuz bu yaklaşım penceresinden bakıldığında, hukukla barış (düzen) arasında doğrudan bir ilişki bulunmakta­dır. Barış olarak tanımlanan durumun sürdürülmesi es­nasında ve sürdürülmesi için üretilen şiddet teorik he­saplara katılmaz. Banş kendinde iyidir. Barış düzeninin (hukukun) genelleştirilmiş soyutlamasını temsil eden hukukun üstünlüğü prensibi, tatbik edilebildiği ölçütte, kendini gerçekleştiren iyiliğin cisimleşmesi sürecinin ismidir adeta.[11] Böylelikle hukuk, mücadelelerin ve ça­tışmaların meşruiyetinin en yetkin garantörü ve barışın kurucusu unvanlarıyla donatılmış olur.

Kozmopolitan Söylem, Pragmatizm ve Eleştirel Hukuk Çalışmaları Mektebi

İyileştirici Yaklaşım, öncelikle dünya sisteminin ürettiği toplumsal etkilerin kural olarak istenilebilir, katlanılabi­lir ya da kaçınılmaz olduğunu önvarsayar.[12] Bu perspek­tiften bakıldığında, dünya sisteminin ürettiği toplumsal etkileri ortadan kaldırmak gibi bir amaç meşru değildir: Sistemi kabulleniyoruz; ancak onun ürettiği patolojileri değil. Savaş, açlık, göç gibi toplumsal felaketler bu sis­temin ürettiği patolojilerdir. Sistemin ürettiği patoloji­lerle yine sistemin sağladığı imkânlarla mücadele etmek mümkündür. Eleştirel düşüncenin süzgecinden geçiril­miş hukuk kuralları, anılan imkânlar seti içerisinde ay­rıcalıklı yeri haizdir. Böylelikle İyileştirici Yaklaşımın penceresinden uluslararası hukuk, patolojilerin gideril­mesi için esaslı bir araç haline gelir. Patolojilerin gide­rilmesi amacı içerisinden bakıldıkta, hukukun biçimi (hukuk kavramlarının içinde anlamlarını bulduğu iliş­kiler), içeriğinden (normların içerdiği emirlerden) so­yutlanmış halde ele alınabilecektir.

Diğer yandan İyileştirici Yaklaşımın yekpare bir si­yaset felsefesine ya da teorisine dayandığı söylenemez. Kantçılık kadar Marksizm de bu çerçeve içerisinden ko­nuşan yazarların dayanağını teşkil edebilir. Marksist ekolden yürüyerek iyileştiriciliğin sularına girenler için, dünya sisteminin ürettiği toplumsal etkilerin kural ola­rak istenebilir olduğu savlanamaz belki. Ancak “şimdi­lik eldeki en olası seçenek” formülü, katlanılabilirlik ya da kaçınılmazlık üzerinden hukuka, -özellikle de- hu­kukun üstünlüğü prensibine vurgu yapmayı mümkün kılar. Darfur ya da Abu Ghraib gibi en galiz hukuk ih­lallerinde, tehlikenin esaslısına maruz kalmış olanın hukukun üstünlüğü prensibi olduğu açıklanır. Bu, çok tehlikeli bir durumdur. Evet, birilerinin eti kemiğinden ayrılmış, ruhu bedenini terketmiş ya da terkedeyazmış olabilir. Bu kötüdür muhakkak ama esas tehlike, huku­kun üstünlüğü prensibinin büsbütün çiğnenmesindedir. Diğer yandan, doğrudur, hukukun kendisini oluşturan nesnel ilişkiler üzerindeki etkisini göz önüne aldığımız­da, hukukun direniş için bir fırsat sunduğu iddiası ko­layca göz ardı edilebilecek türden bir iddia değildir. Ba­zen bir dünya dolusu silah, foto muhabiri, yazar, dip­lomat ve televizyon kanalı karşısında günün ölçütlerine göre makul sayılabilecek sözlerden başka bir dayanağı­nız kalmayabilir. Uluslararası hukuk normları ve yo­rumları makul sayılabilecek sözlerden müteşekkildir: İyileştirici Yaklaşımlar altta kalanlar için en makul söz dizinini diğerlerinden ayrıştırma gailesine düşmelidir-ler. Öyleyse geldiğimiz noktada, İyileştirici Yaklaşım dediğimizde belirli bir ekolden daha ziyade bir tutum­dan bahsetmekteyiz. Öyle ki ilerideki bölümlere giren bazı yazarlar yer yer anılan tutumu sergileyebilir, aynı anda iki konumu doldurabilirler. Bu paragrafta son ola­rak, Marksist ekolden yürüyerek iyileştiriciliğin sularına girenler için bir alt başlığı, okumakta olduğunuz bölü­mün sonuna eklediğimizi belirtelim.

İyileştirici Yaklaşıma göre, uluslararası hukuk kav­ramlarının içinde anlamlarını bulduğu ilişkiler dizininin sürdürülmesi/işletilebilmesi için düzenleme yapma ge­rekliliğinin kendisi, bu düzenlemelerin/normların (ve onlara beden veren kavramların) içerdiği emirlerden bağımsız etki doğurur. Hukuk ve düzen {.lawand order) kendiliğinden iyidir. Uluslararası hukukun en başından itibaren verdiği bir söz vardır. Bu sözün içeriği muhte­liftir: İçinden konuştuğunuz söyleme göre evrensel ba­rış, istikrar, güven vs. gibi ilkelerden birisi ya da birkaçı ile doldurulabilir. Irak Savaşı’nm yarattığı türden ulus­lararası hukuk krizleri gündeme geldiğinde, bu söz dev­reye girer: Çözümler bu sözün ne olduğu ve nasıl yerine getirileceği tartışmaları etrafında listelenir.[13] Bu bağlam­da uluslararası hukuk, kurtarılması gerekendir; (yazarı­na göre bazen) zayıftır ama “özünde” iyidir. Tiranlık, to­taliterlik, imparatorluk güdülerinin ve hegemonun tek taraflı taleplerinin karşısında, uluslararası hukuk koz-mopolitan değerleri, sistemin adil işleyişini ve hukukun üstünlüğünü temsil eder.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan 21 Eylül 2004 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu­nun 55. oturumunu açarken hukukun genelleştirilmiş soyutlamasına, hukukun üstünlüğü prensibine vurgu yaparak uluslararası hukuka mündemiç iyileştirici etki­ye olan güveni seslendiriyordu. Avrupa Birliği 1990’la-nn hemen başında Sovyet sisteminden kopan yeni ülke­lerin tanınması için hukukun üstünlüğü prensibine say­gı ararken aynı güdü ile hareket etmişti. Hem teröre karşı savaşın hukuki-etik zeminini veren Eylül 2002 ta­rihli ulusal güvenlik stratejisinde hem Obama’nm baş­kanlığına giden yolda sarf edilen sözler benzer ifadelere dönüşmüş, hukukun üstünlüğünün ve bunu adlandıran prensibin hepimize, dünyanın bütün insanlarına gere-ken bir şey olduğu vurgulanmıştı. Bağlam, zaman, sos-yal olgular ve kavramın içeriği değişirken adlandırmalar sabit kalmış, retorik hukukun üstünlüğü prensibi üze­rine inşa edilmişti. Hukukun üstünlüğü prensibi bir yandan -Bush yönetiminin kullandığı haliyle- oluşmakta olan/oluşması gereken yeni bir uluslararası hukukun normlarında korunan -Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin- menfaatine; diğer yandan uluslararası hukuk söyleminin tutarlılığından kaynaklanan ve altta kalanlar için de koruma sağlayan hükümlere ve yorum­lara denk düşüyor; her durumda kapitalist dünyanın ve bu dünyanın düzeni içerisinden üretilen çözüm ve ar­gümanların başrol oyuncusuna dönüşüyordu. Verilen karşıtlık içerisinde İyileştirici Yaklaşım ikinci anlamı sahiplendi.

Bu bağlamda İyileştirici Yaklaşımı, Amerika Birleşik Devletleri’nin son dönem Yugoslavya, Irak ve Afganis­tan müdahalelerini savunan Yeni Uluslararası Hukuk

savunucularının, bir başka deyişle Amerika Birleşik Devletleri’nin önleyici meşru müdafaa (saldırı), insa­ni/insancıl müdahale {Humanitarian Intervention), dev­let inşası gibi nedenlerle ve maksatlarla yaptığı müdaha­lelerin, -başta güç kullanımı kavramında ve düzenleme­sinde[14] yapılacak değişikliklerle- uluslararası hukukun içeriğine taşınması gerektiği inancını savunanların (Bkz. Elshtain 2004; Farer, 2003; Feinstein ve Slaughter, 2004; Pollack, 2002; Taft ve Buchwald, 2003; Wedgwood, 2003; Yoo, 2003) karşısına yerleştirebiliriz. Yeni Ulusla­rarası Hukuk yaklaşımının savunusu, sorun alanının ve bu alana uygulanacak hukukun tek taraflı tespitini he-gemon devletin uhdesine bırakırken, hegemonun ken­dini istisnai bir pozisyona yerleştirme, dolayısıyla kendi akdettiği kurallarla bile bağlı kalmama hakkını ihdas etmektedir (Bartholomew, 2006:162-163). Yeni Ulusla­rarası Hukuk savunucularının, haydut devletler olarak etiketlenebilecek “uyumsuz” devletlerin yanı sıra (ne olduğu bir türlü tanımlanamayan, dehşetengiz kitle im­ha silahları ile mücehhez olduğu savlanan ama böyle olduğu bir türlü kanıtlanamayan) küresel terörizm, (Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatının katkılarıyla geliştiği Nikaragua’da ortaya çıkan) silah ve uyuşturucu ticareti ve benzeri konularda ortaya çıkan oluşumların (“bugünün düşmanlarının”) “küresel barışa” (ve huku­ka) karşı oluşturduğu tehdidi vurguladıklarını; buna karşılık uluslararası işbölümünün geldiği noktada orta­ya çıkan etkilerin, en başta da küresel yoksulluğun/ka­dınlara karşı sistemik ayrımcılığın, çevresel felaketlerin ve benzerlerinin uluslararası hukukun krizi üzerindeki tesirlerini çalışma alanlarından dışladıklarını tahmin et­mek güç değildir.

Yeni Uluslararası Hukuk savunucularının ilan ettiği düşmanın küresel barışa ve hukuka karşı oluşturduğu tehdidi değerlendirmek için öncelikle düşmanın daha sonra da düşmana karşı uygulanacak tedbirlerin (meşru müdafaa ve insani müdahale) kısa bir değerlendirmesini yapmak yerinde olacaktır. Düşman teröristtir. Bir eyle­min terörist eylem olduğunu ya da olmadığını saptaya­bilmek için, eylemin sıradan/adi suçlarda bulunmayan unsurları taşıması gerekmektedir. Bu durumda “Terörist eylemleri diğer şiddet biçimlerinden ayıran unsur ne­dir?” sorusu öne çıkar. 16 Kasım 1937 tarihli Tedhişçi­liğin Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Söz-leşme’de ifadesini bulan anaakım yaklaşımlardan birisi­ne göre, hedef grup içerisinde etkin (ya da aşırı) korku ve endişe yaratmak suretiyle siyasi hedeflere ulaşmak için güç kullanımı ya da tehdit, terörist faaliyeti belirle­yecektir (Cassese, 2004; Gray, 2008; Pazarcı, 2003:167-168; Schachter, 1994:162-163). 1990 öncesi dönemde geliştirilen ikinci bir tutum, uluslararası antlaşmalar yo­luyla eylem alanlarının kategorize edilmesi tutumudur. 27 Ocak 1977 tarihli Tedhişçiliğin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, terörist eylemleri, uçak kaçırma; uçaklara saldırı; diplomatlara ve uluslararası korunan kişilere saldırı; adam kaçırma, rehin alma ya da özgür­lükleri yasadışı yollarla sınırlandırma; bomba, roket, otomatik ateşli silahlar ve bombalı mektup ya da koli kullanarak gerçekleştirilen eylemler gibi kategoriler al­tında toplamıştır. Ne 1977 tarihli sözleşmede ne de benzeri bölgesel düzenlemelerde terörizm tanımlanma-mıştır (Pazarcı, 2003:167-168). Bir üçüncü yaklaşım, şiddet içeren eylemin yöneldiği hedeflere vurgu yap­maktadır (Chomsky, 2001). Buna göre hedefler ilgili si­yasal yapının idari ya da askeri personelini ve maddi varlıklarım hedefliyor ise şiddet, terör bağlamında de­ğerlendirilmeyecek; sivillere ya da ilgili faaliyetle doğ­rudan ilişkili olmayan devlet personeline zarar veriyor ise bu kapsama sokulabilecektir. Üçüncü tanım da di­ğerleri gibi hukuki kriterler getirmek açısından elveriş­siz olup (Bkz. Higgins, 1997), içerdiği üstü kapalı değer sıralamasının bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Ayrıca tanım, devlet aygıtlarının göreli bütünselliği ve burjuva iktidarının belirleyenleri göz önüne alındığında anlam­sızlaşmaktadır.

Verilen tanımlar şiddet içeren eyleme odaklanmış olup, bu eylemi gündeme getiren koşullar üzerinde hiç­bir şey söylememektedirler. Bunun yanı sıra ele aldığı­mız (ve ihmal ettiğimiz) tanımlar, muhakeme esnasında kullanılabilecek özgül hukuki anlama sahip değildirler (Higgins, 1997). Koşulları içerisinden ele alındığında, birinci ve üçüncü tanımlara tamı tamına uyan bir ey­lem, sömürge karşıtı, yurtsever, kendi kaderini tayin da­iresinde kurtuluşçu, meşru müdafaa eksenli, devrimci vb. gibi başlıklar altında değerlendirilebilecektir. Eyle­min koşullarının bütünüyle tartışma dışı bırakılması, mevcut ulus devletlerin iktidar yapılarının desteklen­mesi anlamına gelebilirdi; devletler de haydut ya da te­rörist sıfatına malik kabul edilip kategorize edilmeseler-di. Bugün devletler terörist faaliyetin eyleyicisi ya da destekçisi olmak hasebiyle, terörist sıfatını taşıyabil­mektedirler. Gelinen noktada, bir devleti haydut olarak niteleyebilme iktidarını; dolayısıyla terörizm sayılacak olayın sunuluşunu, dolaşımını ve yorumunu yapıp ka­muoyu oluşturma, ilgili uluslararası kuruluşlarda yük­sek ölçüde temsil edilip karar çıkartma iktidarını haiz devletin (bu devlet içerisindeki temsilleri dolayımı ile siyasi iktidarı üretme gücünü haiz grupların), bugünün düşmanını üretmeye kadir olduğunu saptamak gerekir. Bugünün düşmanı, sermayenin ve devletin uluslararası-laşması süreçleri ekseninde biçimlenen, çok belirleyenli bir üründür.

Uluslararası hukukta meşru müdafaa {self-defence) kurumu, kural olarak, saldırı sonrasında verilecek silah­lı cevapları kapsar (Malanczuk, 1997). Bu kuralın istis­nası, ilerisi düşünülerek yapılan meşru müdafaadır {an­ticipatory self-defence). Kavram henüz bir uluslararası mahkemenin kararma esas teşkil etmemiş olsa bile; ol­dukça istisnai durumlarda, açık ve gerçekleşmesi kuv­vetle muhtemel bir tehdit oluştuğunda ve başka bir se­çenek kalmadığında, ilgili tehditle orantılı bir cevabın verilmesi imkânı doktrinde tartışılmıştır (Natarajan, 2008). Amerika Birleşik Devletleri’nin senelik ulusal gü­venlik stratejilerinde ifadesini bulan kaygılar/talepler, somut ve açık bir tehdit karşısında ilerisi düşünülerek yapılan meşru müdafaa yoluyla bile karşılanabilir olmak­tan çıkmış olup; meşru müdafaayı tehdit henüz somut bir hal almadan öncesine, tehdidin tebarüz etme, biçim­lenme, oluşma aşamasına çekmeyi hedeflemektedir. Anı­lan taleplerin biçimlendirdiği kavram, önleyici meşru müdafaa {pre-emptive self-defence) kavramıdır. Önleyi­ci meşru müdafaa kavramı, tebarüz etme aşamasındaki tehdide karşı yapılan meşru müdafaaya gönderme yap­maktadır.

“Bugünün düşmanlarına” karşı geliştirilen tedbirle­rin, ilerisi düşünülerek yapılan meşru müdafaa kuru­munun içerdiği koşulların yeniden yorumlanması sure­tiyle meşru müdafaa kapsamını fersah fersah aşıyor ol­ması durumu, Yeni Uluslararası Hukuk’un istisnailik te­zi ile uyumludur. Buna göre meşru müdafaa eylemini meşru kılan yakın tehdit kavramı, “bugünün düşmanla­rının” imkân ve maksatları ile birlikte düşünülmeli; bir dönem tehdit dahi sayılmayan pek çok olgu (inanç, ya­şam tarzı, teröristlere silah verme ihtimali vs.) yakın tehdit olarak adlandırılmalıdır (Bkz. Yoo, 2003). Teröre karşı savaş, silahlı çatışma durumuna değil de terörist tehlikeye (bir potansiyele) dayanmakla, daha en başın­dan güç kullanımını düzenleyen Birleşmiş Milletler kül­liyatının tümünü geçersizleştirmektedir (Bkz. Ferguson, 2002; Gray, 2008). Terörist, uluslararası hukukta hak süjesi değildir. Kural olarak terörist faaliyet, ulusal mev­zuat kapsamında yargılanır/yargılanması gerekir. Terö­rizmin devletlerarası ilişkilere giriş kapılarından birisi (belki de en önemlisi), ilgili terör eyleminin bir devlet tarafından desteklenmesi ve devlet sorumluluğunu do­ğuracak koşulların oluşmasıdır. Devlet sorumluluğu dev­reye girmedikçe, terörü silahlı saldırı kapsamında de­ğerlendirip meşru müdafaa yapmak mümkün değildir. Uluslararası hukukta hak süjesi olmayan, tanınmayan varoluş kipliklerine karşı yürütülen bir savaş olmak ha­sebiyle, terörizme karşı savaşı düzenleyen kurallar, her durumda taraflardan yalnızca birisinin menfaatini ko­rumaya müsait olacaktır. Ancak sorun sadece tek taraflı­lık sorunu değildir. Taraflardan birisinin belirsizliği, di­gerinin (hukuk tarafından tanınanın) menfaatinin kapsamını da belirsizleştirmektedir. Bunun neticesinde, savaş tutsaklarının durumu başta olmak üzere bir seri so­run savaş hukukunun dışındaki alanlara taşacaktır. Amerika Birleşik Devletleri teröristle asker arasındaki farktan yola çıkarak, terörist olarak saptanan kimselerin savaş hukukunun {jusin bellö) getirdiği korumadan ya­rarlanamayacağını savlamaktadır.[15] Ulusal hukuk sistem­lerine göre sanık ya da mahkûm olan ve bu nedenle te­baası olduğu ülkenin ya da suçun işlendiği mahallin ce­za usul ve ceza hukuklarından yararlanmaları gereken kimselerin jus in bello’dan yararlanamayacağım söylemek; uluslararası hukukun tespit edemediği bir entiteyi (düşmanı), uluslararası hukukun getirdiği korumadan (jus in bellddan) dışlamaktır: Adeta “hayaletler medeni kanundan faydalanamaz” demektir. Hayaletin olmadı­ğına eminseniz bu tarz bir cümle kurmazsınız. Hayale­tin varlığı kendini diretmiyorsa bu tür cümlelerin edebi söylem dışında bir yaşam alanı bulmaları mümkün ol-mayacaktır. Terörist sıfatı yakıştırılan şey, uluslararası hukuk söyleminin sunduğu imkânlarla kendi somut varlığına uygun olarak cisimlendirilememekte, ancak söylem dışının belirleyici etkisi, onun mevcudiyetini di­retmektedir öyleyse. Söylem dışı alan terörist sıfatı ya­kıştırılan varlığı direttiğinde, uluslararası hukuk söyle­mi boşluk vermekte ya da bu varlığı gösteren kavramın içeriğini kaydırmaktadır. Bu bağlamda terörist sıfatıyla betimlenen varlığı sanık, suçlu ya da düşman askeri ola­rak cisimleştiremeyen Yeni Uluslararası Hukuk, hukuk dışı dövüşçü/muharip {unlawful combatant) terimini geliştirmiştir (Bkz. Natarajan, 2008:289). Hukuk dışı dövüşçü terimi, kapitalist üretim ilişkilerinin üretimi ve yeniden üretimi için gereken şiddet türlerinin seçici ola­rak tatbik edilmesine cevaz verecek şekilde esnektir. Sa­vaş alanını yerküre olarak tanımladığınızda, bu kategori altına soktuğunuz herkesi, uygun bulduğunuz her yerde öldürme hakkını kendinizde bulabilirsiniz. Dövüşçüyü hukuk dışı yapan şey, onun siyasal/iktisadi/ideolojik bağ­lamıdır. Bir başka deyişle onu dövüşmeye zorlayan nes­nel koşullar altında üretilen taleplerdir. Dövüşçüyü hu­kuk dışı yapmakla siyasal/iktisadi/ideolojik bağlam hu­kukun kapsama alanına sokulmakta (siyasal olan hu-kukileştirilmekte), dolayısıyla bağlamın kendisi yargı­lanmaktadır. Ancak gerçek (bağlam), kendisini -terörist olarak cisimleştirilen varlığın ağzından- savunamaya-caktır. Savunmaya müsaade edilmez; müsaadeye konu olan yegâne şey değişimdir. O da istenilenlerle uyumlu olması kaydıyla.[16] Bu durumda -uluslararası hukukun terörizm olarak cisimleştirilen olgunun somut gerçek-liğiyle zihindeki gerçekliği arasındaki mesafeyi azalt­maktan aciz diliyle konuşursak- savaşın yürütüldüğü düzlemin, savaşın taraflarından olmayan bir ülkenin in­sanlarının yaşam menfaatini ihlal etme olasılığı yüksek­tir. Böyle bir söylem, içerdiği özgün taahhütleri gerçek­leştiremez; kelimenin Althusserci anlamıyla kapalıdır.

Dönemin Amerika Birleşik Devlederi Başkanı Bush’a göre bir şeyin [terörist] tehdit sayılması için onun bü­tünü ile cisimleşmesini beklemek, gereğinden fazla bek­lemektir (Yoo, 2003). Caydırıcılık terörizme karşı etkin bir silah olmadığından, doğrudan şiddet meşrudur (Pollack, 2002). Böylece doktrine yeni bir meşru müda­faa anlayışı kazandırılmıştır: Önleyici meşru müdafaa.

Mevcut uluslararası hukuka göre güç kullanımı ya meşru müdafaa ya da Birleşmiş Milleder Güvenlik Kon-seyi’nin yetkilendirmesiyle mümkün olacağından; saldı­rının kendisini değil, saldırı potansiyelini esas alan ön­leyici meşru müdafaa kavramının ekürisi insancıl mü-dahale kavramıdır, insancıl müdahalenin kaçınılmazlığı iddiası, Güvenlik Konseyi’ndeki tartışmalarda doğrudan yer almamıştır. Ancak her iki kavram da Irak saldırısını meşrulaştırmak maksadıyla üretilen tezlerin ve liderler tarafından yapılan resmi açıklamanın esasını oluştur­maktadırlar. Birleşmiş Milletler Antlaşmasında doğru­dan insancıl müdahaleyi düzenleyen bir madde bulun­mamaktadır (Murphy, 1996). Ancak Yugoslavya, Soma­li, Rwanda, Haiti ve Doğu Timor gibi örneklere bakıldı­ğında; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, insani güvenliğin, demokrasinin ve insan haklarının ilgili dev­letlerce güvence altına alınmadığı durumları, barışa kar­şı tehdit olarak kabul ettiği görülmektedir. Öyleyse 1990 sonrası Birleşmiş Milletler pratiği, devletin ulusla­rarası hukuk tarafından kabul edilen üç klasik unsuru (ülke, iktidar, nüfus) yanma bir dördüncüsünü (insan haklarını) eklemiş bulunmaktadır (Chandler, 2006:97). Barışa karşı tehdit bir kez anılan şekilde formüle edildi­ğinde, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nm 39. ve 42. maddeleri gereği silahlı müdahale gündeme gelebilecek­tir.[17] Uluslararası hukuk yazını, bu tarz müdahalelere in­sancıl müdahale ismini uygun bulmuştur. Ancak Irak’ta gördüğümüz gibi bir saldırının insancıl müdahale oldu­ğunun savlanması için, her durumda Birleşmiş Milletler onayına gerek bulunmamaktadır.

İnsani müdahale kapsamında “engelleme görevi”ni (duty to prevent) yeni bir hukuki doktrin olarak sunan Feinstein ve Slaughter’a (2004) göre “engelleme göre­vi”, insancıl müdahale kavramının meşrulaştırılmasında kullanılmış bulunan “koruma sorumluluğu”[18]{responsibility to protect) kavramının zorunlu açılımı­dır. Adı geçen ikiliye göre erken müdahale karinesinin işletilebileceği durumlarda, kitle imha silahlarıyla mü­cehhez olup da siyasal iktidarı kullanırken herhangi bir “iç denetim mekanizmasıyla sınırlanmamış” bulunan iktidarların engellenmesi, uluslararası toplumun kolek­tif görevidir. Bir başka deyişle koruma sorumluluğu ne­ticesinde teröristlere karşı tedbirler, teröristlere yardım edebilecek ülkelerin yönetimlerine kadar uzatılabilir. Dahası da var: Kitle imha silahlarının stoklanmadığı (mevcut olmadığı) durumlarda, kitle imha silahlarını yapma ve kullandırma kapasitesinin mevcudiyeti, ko­lektif görevin (herhalde hegemonik devlet önderliğinde) ifası için yeterli olabilecektir. Öyleyse “koruma sorum­luluğundan” türeyen “engelleme görevi”, saldırı potan­siyelinin bulunduğu durumlarda, hem “insani müdaha­le” hem de “önleyici meşru müdafaa” zemininde yürü­tülecek silahlı müdahalenin hukuki temelini oluştura­caktır. Engelleme görevinin gerektirdiği şiddetin muha­tabı herkes olabilir, ancak görevin sahibi en başından bellidir. Kimin korunacağını, kimin engelleneceğini gös­teren, genele değil belirli kişilere buyruklar veren tuhaf bir hukukun cüretkâr tasarımı, halihazırda yeterince kas­vetli olan küresel ufuk çizgisini daha da karartmaktadır.

Gelinen noktada iki saptama yapalım. Birincisi “iç denetim mekanizması bulunmaması” ölçütü, devlet biçime yönelik kaygılarla (dönüşüm talepleriyle) birlikte 1990’lardan sonra şahit olduğumuz gelişmelerin uzantı­sıdır. Anılan ölçüt, 1990 öncesinde geçerli uluslararası hukuk doktrini açısından -en hafif ifadesiyle- anlamsız­dır (Bkz. Gardner, 2003; Gore, 2003; Gray, 2002). İkin­ci saptama “iç denetim mekanizması bulunmaması” öl­çütünü kimlerin getirdiğiyle ilgilidir: Şimdilik askeri operasyonların meşruiyeti, Güvenlik Konseyi’nin karar­larına dayanmaktadır ve “iç denetim mekanizması bu­lunmaması” gibi kriterleri doğrudan içermemektedir. Ancak yakın gelecekte askeri operasyonları gerçekleş­tirme kararlarının, kendi kendisine referansla kriter, hedef ve eylemlerini meşrulaştıracak (İstekliler Koalis­yonu; Demokrasiler Komitesi Konseyi gibi) grupların uhdesine geçme ihtimali vardır (Bkz. Wedgwood, 2003).

Yeni Uluslararası Hukuk savunucularının bir kısmı, (Bkz. Yoo, 2003) önleyici meşru müdafaa stratejisini uluslararası hukuka ve güç kullanımı yasağının istisna­sını (meşru müdafaa kurumunu) düzenleyen Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51. maddesine uygun sayarken; bir kısmı da [uluslararası] hukuka aykırı, ancak meşru bulmaktadır (Wedgwood, 2003). Önleyici meşru mü­dafaa kurumunu hukuka aykırı ancak meşru bulanlara göre, 51. maddenin tarihsel bağlamı içerisinde “okun­ması” gerekliliği, meşruiyet iddiasının dayanağını oluş­turmaktadır (Pollack, 2002; Wedgwood, 2003). Ancak bahsi geçen, neyin tehdit olduğunu adlandırma ve ta­rihsel bağlamı yorumlama iktidarı, iç denetim meka­nizmaları bulunmayan (organik bir devlet tahayyülü içerisinden psikolojizme düşerek konuşursak, “iç dene­tim mekanizmaları bulunmayan” ifadesi yerine “süper-egosu bulunmayan” ya da “gayrı mümeyyiz” ifadelerini de koyabiliriz) ve hukuku daha az gözeten {less law-abiding) devletlerin uhdesine bırakılmamalıdır (Bkz. Natarajan, 2008:41-42, 184). Yani her isteyen kendi kendisine referansla hedef ve eylemlerini meşrulaştıra-cak gruplar oluşturamayacaktır. Açıkça belirtilmemekle birlikte açıktır ki anılan grupların belirlenmesinde kri­ter, “mevcut kapitalist devlet formunu benimseyen mer­kez kapitalist ülkelerden olma” kriteridir. Bu bağlamda “…önleyici meşru müdafaa nosyonu, insanların Islami aşırılığa ve terörizme yönelme sebebini, liberal demok­rasinin bulunmamasına bağlamaktadır” (Natarajan, 2008:184). Konunun etraflı tartışmasını Sonsöz’t bıra­kalım.

İyileştirici yaklaşıma geri dönelim: Uluslararası/kü­resel barışa karşı tehdidin kaynakları ve meşru askeri müdahalenin kriterleri bir kez yukarıda tasvir edilen şe­kilde saptandıktan sonra, Bush yönetiminin somut poli­tikalarını eleştirmek, eleştiri sahibini İyileştirici Yakla­şım içerisine sokmayacaktır (Buss, 2006:92-97). İyileşti­rici Yaklaşım, kendisini Yeni Uluslararası Hukuk savu­nucularının karşısına yerleştirirken, uluslararası huku­kun krizinin kökeni konusunda da bir konum benim­semekte, krizi somut ihlallerin resmi hukuki gerekçele­rinden öteye, daha derin (evrensel) normlar/değerler alanına taşıma temayülü göstermektedir. Ancak değer­lerde derinleşme ve genişleme sosyal ilişkilerin analizi­ne bir türlü dönüşememekte, bir şekilde “olması gere-ken’ler üzerinden yürütülen tartışma, “olmuş olanı” sa­vunanlara karşı eleştirinin merkezine yerleşmektedir.

Gerek Bush yönetiminin gerekse İyileştirici Yakla­şımların sunduğu içerikleriyle hukukun üstünlüğü kav­ramı benzer önvarsayımlarla biçimlenmiştir/çerçevelen­

mistir. Anılan önvarsayımlar iyi yönetişim ve burjuva demokrasilerinin kendinde iyiliği inancı üzerine tesis edilmiştir. 1945-1990 arası dönemde geliştiği haliyle uluslararası hukukun devletlerin siyasi düzenleriyle ilgi­lenmediğini, bu hukuk alanında hak süjesi olmak için belirli bir siyasi düzenin önkoşul olmadığını biliyoruz (Bkz. Bartholomew, 1990; Malanczuk, 1997; Preuss, 2006; Verzijl, 1878). Bu durum egemenlik ilkesinin doğrudan sonucudur. Anılan kavramsal setin (hukukun üstünlüğü, iyi yönetişim, demokrasi) hem saldırının hem de savunmanın dilinde yer etmesi, uluslararası hu­kukun nimetlerinden yararlanabilmek için önkoşul ha­line dönüşmesi, bize iç siyasi düzenle ilgilenmeme -do-layısı ile egemenlik- prensibinin dönüşümü hakkında fikir edinmek için gerekli başlangıç noktasını vermek­tedir. Bir ülkenin “hür demokratik parlamenter sistem” ile yönetilmiyor oluşu, artık ilgili ülkenin varoluşunu merkezi dünya için bir güvenlik sorunu haline getire­bilmektedir.[19] Bu bağlamda, “demokrasiler birbirleri ile savaşmaz” deyimi, merkez kapitalist ülkeler arasında bi­riken negatif enerjinin dışarıya (eski Üçüncü Dünya’ya) yönlendirilmesi sürecinin güzel ifadesine (veciz formü-lasyonuna) dönüşmüştür (Carty, 2007:128). Aynı şekil­de, bugün kapitalizmin uluslararası örgütleri tarafından demokratik yönetişim ilkesinin dayatılmadığı bir toprak parçası bulmak neredeyse imkânsız bir hale gelmiştir. Çoğulculuk, yönetişim, hoşgörü ve demokrasi gibi kav­ramlar kendi zıtlarım ifade eden liberal çoğulculuk kar­şıtlığı {liberal anti-pluralizni) ekseninde siyasi dolaşıma girerlerken (Simpson, 2003); küresel ölçekte, insanların kendi yaşamlarına müdahale edebilme, yaşamlarını be­lirleyen kararların alınması süreçlerine katılabilme, pi­yasaların ve özel mülkiyetin ürettiği şiddete direnebilme kapasiteleri gözle görülür ölçekte azalmaktadır (Bkz. Bhuta, 2006).

Söz konusu kavramsal setin kullanıldığı durumlar­da -içeriği ne olursa olsun- hukukun üstünlüğü prensi­bi, devlet düzleminde (devletin biçiminde) kapitalist merkez tarafından benimsenen sermayeye uygun {capi­tal friendly) hukuki çerçevenin (ve devlet biçiminin) te­sisi ile sınırlanmaktadır (Purvis, 2006:112). Hukukun üstünlüğü ilkesinin söz konusu kavramsal setin bir par­çası olarak kullanıldığı durumlarda, hukukun üstünlü­ğü ilkesinin neoliberal formatı ile karşı karşıya olduğu­muzu; İyileştirici Yaklaşımın da bu formatı tartışmaksızın kabul ederek içerik üzerine yapıcı öneriler getirme­ye çalıştığını söyleyebiliriz.[20]Beyaz adamın yükümlülü­ğü {white man’s burderî) dün olduğu gibi bugün de gü­nün merkez kapitalist devletleriyle uyumlu -ve bu yüz­den iyi ön ekini hak eden- yönetişimi/yönetimi imkân dahiline sokabilecek belirli sosyal formları/biçimleri kü-reselleştirme görevinde somutlaşmaktadır. İyileştirici Yaklaşımların hukukun üstünlüğünden anladığı şeyin herhangi bir normun sırf mevcudiyeti (ya da hegemon tarafından ihdas edilmiş olması) nedeniyle üstün olması durumuna denk düşmediği açık olsa da; hukukun dü­zenlediği ve koruduğu sosyal ilişkilerin açık hukuksuz­hık niteliği taşımaya başladığı ve hukukun üstün ilkele­rinin hak süj elerinin davranışlarına etki edemediği du­rumlarda, hukukun üstünlüğü ilkesine yapılan vurgu­nun, hukuku üstün hale getirmeyeceği ama hukuksuz­luğu hukuk biçimine büründürebileceği, bir başka de­yişle hukukun üstünlüğü terimini, -bu terimin gerekli-likleriyle çelişen- hukuk kurallarının üstünlüğü terimi­ne tahvil edebileceği aşikârdır (Purvis, 2006:113).

Bush yönetiminin 1945-1990 arasında geliştiği ha­liyle uluslararası hukuku, “zayıf olanın stratejilerinin toplamı” olarak algıladığı ve betimlediği dikkate alınırsa (Bartholomew, 2006:162-163), hem Yeni Uluslararası Hukuk savunucularının hem de İyileştirici Yaklaşımı savunanların ortak noktalarının ilk görünenden daha fazla olduğu kolayca anlaşılabilecektir. Zayıf olanın stra­tejileri İyileştirici Yaklaşım tarafından meşru bulunur­ken, Yeni Uluslararası Hukuk iddiası takipçilerinin bu stratejilere zemin sağlayan uluslararası hukukun ihlal edilebileceği yönündeki yargıları sabit kalacak, ancak tartışma aynı zeminde yürütülecektir. Bu durumda öner­melerini Marksist teoriye ait terimlerle üretmekten çe­kinmeyen Norman Geras (2005) ya da Michael Ignatieff (2003; 2004) gibi işgal (Yeni Uluslararası Hukuk) savu­nucularının; zayıf olanın her zaman haklı olmayabilece­ğini, ahlakın güçlünün hareketlerini de destekleyebile­ceğini, insan haklarını yaygınlaştırmanın evrensel, ahla­ki ve hukuki bir yükümlülük olduğunu vurgulayarak Irak Savaşı’na destek vermelerine şaşırmamak gerek­mektedir. Onlara göre sol akımlar kapitalizme mün­demiç olmayan -kapitalist olmayanlar tarafından ger­çekleştirilen- kötülüğün büyüklüğünü görmekte kifa­yetsiz kalmışlardır.

Irak’a yönelik saldırının meşrulaştırılması sürecinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin silahsızlan­dırmaya yönelik kararlarının ihlal edildiği gerekçesi kul­lanılmıştır (Carty, 2007:129). Oysaki operasyonun he­defi Irak’ta rejim değişikliğiydi (Bkz. Curtis, 2004). Ignatieff in çizgisinden ilerlendiğinde; bir haydut devle­tin silahsızlandırmasının dolayısı ile barışın korunma­sının yegâne yolu o devletin rejimini değiştirmek ise, re­jimi değiştirmek maksadıyla tatbik edilen şiddet meşru sayılacaktır. Norman Geras ya da Michael Ignatieff e gö­re emperyalizm kötü olabilir, ancak daha kötünün bu­lunduğu ortamlarda daha az kötünün (lesser evil) se­çilmesi bir zorunluluk hali oluşturmaktadır. Buna ek olarak, Yeni Uluslararası Hukuk savunucuları gibi İyi­leştirici Yaklaşım taraftarları da hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi ilkeler için kurban edilmesi gereken şe­yin serbest piyasa düzeni olabileceği düşüncesine ol­dukça uzak görünmektedir (Purvis, 2006:118-119). Bu haliyle İyileştirici Yaklaşım savunma amacıyla uluslara­rası hukukun mevcut prensiplerine sarıldığında -tıpkı kendi karşısına aldığı Yeni Uluslararası Hukuk önerile­rinde olduğu gibi- savunduğu şeyi dönüştürmektedir.[21]

İyileştirici Yaklaşıma göre uluslararası sistemin üret­tiği patolojik sonuçlar, normlara mündemiç eşitsizlikler düzeltildikçe azalacaktır. İyileştirici Yaklaşımı inceler­ken akla ilk gelen isimlerden birisi olan Koskenniemi’ye (2005:59) göre; uluslararası çekişmenin taraflarının kul­lanımına -eşitsiz de olsa- açık ve yer yer birbiri ile çeli­şen genel terimler, savlar barındıran bir alan olarak uluslararası hukuk, haklı ama zayıf pozisyonda bulu­nanlar için iyileştirici müdahale zemini oluşturur. Bu durumda eleştirel etkinlik, normların içerdiği eşitsizlik­lerin sergilenmesi, bunların istenilir şekilde yeniden formüle edilmesi ve düzeltilmesi ekseninde gelişecektir.

İyileştirici Yaklaşımın bir diğer tanınmış yazarı olan Richard Faik (1983:324), uluslararası hukukun ilke ve öncüllerinin liberal teorinin radikalleştirilmesi suretiyle ulaşılmış bir anarşizm, hümanizm ve militan bir şiddet karşıtlığına dayandırılarak, daha adil bir dünya düzeni­ne doğru iyileştirici etkiler üretilmesinin mümkün ol­duğunu savlamaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Kyoto Protokolü’ne karşı tavırları, Irak Savaşı başta ol­mak üzere uluslararası müdahalelerdeki rolü gibi olay­lara dayanarak Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslara­rası hukuka karşı bir saldırı başlattığını belirten Philippe Sands (2005:238) da, İyileştirici Yaklaşımın bir başka temsilcisi olarak, uluslararası hukukun çeşitli ba­şarısızlıklarına rağmen, uluslararası hukuk kurallarının kabul edilebilir devlet davranışlarının minimum stan­dartlarını yansıttığını ve uluslararası eylemleri yargıla­mak ve değerlendirebilmek için bağımsız bir standart getirdiğini vurgulamaktadır. Aynı damardan ilerleyen Peter Fitzpatrick (2003:429-466) uluslararası hukukun belirlenmiş içeriğinin baskın kuvvetin taleplerine cevap vermek için geliştiğini, ancak hukukun kendisine içkin eşitlik, özgürlük ve tarafsızlığı vurgulayan etik ilkeler nedeniyle yetkenin tek taraflı uygulamasına karşı çıka­cağını, hukukun kendi sınırlamalarım aşabileceğini be­lirtmekte ve sormaktadır: “Eğer uluslararası hukuk ikti­dar karşısında bütünü ile uysal ve pasif ise, … yalnızca buyurma yetkisinden müteşekkil ise Amerikan impara­torluğunun eylemleri neden uluslararası hukuku aş­makta ya da ihtilafa düşmektedir?” Anılan özelliklerinin yanı sıra İyileştirici Yaklaşım, uluslararası kamuoyunun yaratılmasında ve uluslararası hukukun oluşturulma­sında etkin siyasi birimlerin harekete geçirilmesinde et­kili olabilecek bütün süreçlere katılımı da öngerektir-mektedir. Yine bu perspektiften düşünce üreten Frank şöyle diyor: “Öyleyse hukukçu için uygun rol nedir? Şüphesiz hukukun üstünlüğünü savunmak” (Frank, 2003).

İyileştirici Yaklaşıma ayırdığımız bu bölümün deva­mında önce İyileştirici Yaklaşımın temel unsurları ince­lenecektir. Bütün eklektikliğine rağmen (belki de özel­likle bu sebeple) İyileştirici Yaklaşımı unsurlarına ayır­mak mümkündür. İyileştirici Yaklaşım, kendisini oluştu­ran unsurların bir aradalığmm ürettiği etki olarak kar­şımıza çıkar. Bu unsurlar, kozmopolitan söylem, Ame­rikan hukuk geleneğine mündemiç pragmatizm ve Eleş­tirel Hukuk Çalışmaları Ekolü başlıkları altında incele­necektir. İyileştirici Yaklaşıma ilişkin bölüm, Marksist söylem içerisinden bu yaklaşıma sokulabileceği düşünü­len belirli bir grubun incelenmesiyle bitirilecektir.

Kozmopolitan Söylem

Farklı felsefi ve teorik izleklerden üretim yapan yorum­cuları ortaklaştıran İyileştirici Yaklaşımın unsurlarından birisi, kozmopolitan söylemdir. Bugün için devletleri ve toplumları aşan ilişkilerin yorumlanmasında üç temel söylemin bulunduğu söylenebilir: Kozmopolitan, teri-toryal (ülkesel) ve devletçi söylemler. Günümüzdeki içe­rikleri kapitalist dünya ekonomisinin biçimlendiği dö­neme kadar götürülebilecek olan bu söylemler, Sovyet­ler Birliği’nin çöküşü ile birlikte oluşan yeni tartışma or­tamında artan ölçeklerde kullanılmaya başlanmıştır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ardından geçen onca seneye rağmen içinde bulunduğumuz dönemin ruhunu belirleyen faktörler arasında ayrıcalıklı bir yeri haizdir öyleyse. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün sol üzerinde ya­rattığı kasvetli hava, çöküşten yaklaşık bir on beş sene önce başlamış postyapısalcı ve/veya postmodern saldırı­ların etkileriyle birleşerek güçlenmiştir. Ancak iki binli yıllardan sonra bir siyaset felsefesi, entelektüel tavır ve kariyer stratejileri amalgamı olarak postyapısalcılığm zayıfladığını, bu alanda ya da bu dil içerisinden yapılan çalışmalardaki niceliksel ve niteliksel düşüşe referansla görebiliyoruz. Dönemin ruhunu belirleyen diğer unsur­lar arasında kuzey, güney, batı ve doğuda esnek ve gü­vencesiz çalışma koşullarının genellik, meşruiyet ve ya-sallık kazanması; istikrarsız, az kazanç getiren ve geçici çalışma biçimlerinin yaygınlaşması; eğitim, sağlık, emek­lilik gibi temel hizmetlerin artan ölçülerde metalaşması; sürekli artan işsizlik; küresel ve yerel ölçeklerde gelir dağılımı eşitsizliklerinin derinleşmesi; doğanın değişen ritmi; Amerikan hegemonyasının krizi gibi bilindik ka­lemler eklenebilir.

Bugün uluslararası hukuka eleştirel yaklaşımların yürüttüğü tartışmalar ağırlıklı olarak kozmopolit ve te-ritoryal (ülkesel) söylemlerin etkisi altında biçimlen­mekteler. Devletçi söylem, kozmopolit ve teritoryal söy­lemler kadar çok belirmemektedir tartışma satırlarının arasında. Tekrar edelim: Burada yeni olan söylemlerin kendileri değildir; kapitalist dünya sisteminin başından beri var olmakta olan bu söylemlerin biçimlendirici et­kisindeki artıştır. İçinde bulunduğumuz dönemde anı­lan iki söylemin belirleyiciliğinde (ve siyaset felsefesi, sömürgecilik sonrası dönem araştırmaları, milliyetçilik çalışmaları, küreselleşme tartışmaları gibi temel alanlar­da gelinen düzeylerin paralelinde) uluslararası hukuka farklı perspektiflerden bakan yeni bir literatür gelişmek­tedir. Bu literatüre, kitabın akışı içerisinde değineceğiz. Şu noktada eski literatür içerisinden yeni ruhla (koz­mopolit ve teritoryal söylemlerin etkisiyle) yazılan me­tinlerin de bu yeni literatüre eklemlenebilme imkânı bu­lunduğunu belirtelim. Yeni literatürün belirleyici özellik­leri arasında, uluslararası hukukun teşekkülü sürecinde devletin öncelikli rolü, sosyalist ve kapitalist devletler ve/veya sosyalist devletler arasındaki ilişkinin doğası, proleter uluslararası ilişkiler sisteminin inşası gibi ko­nular neredeyse hiç yer almamakta; tartışmalar ağırlıklı olarak küreselleşme, neoliberalizm, emperyalizm, küre­sel ölçekli sermaye ilişkisinin düzenlenmesi, uluslarara­sı düzlemde hegemonyanın tesisinde ve krizinde ulus­lararası hukukun rolü, uluslararası örgütler hukuku, uluslararası ticaret, fikri mülkiyet ve gümrük hukuku, insan hakları hukuku, entegrasyon ya da bloklaşma hu­kuku gibi hususlara odaklanmaktadır.

Kozmopolitan söylemi üretim ilişkileri ile rabıtası içerisinde anlayabilmek için Buharin ve Mandel’in çalış­malarından yardım alabiliriz. Buharin (2009), sermaye­nin aynı anda işleyen iki çelişik temayülünün (ulusla­rarasılaşma ve ulusallaşma eğilimlerinin) ürettiği çeliş­kileri önemsiyordu. Uluslararasılaşma eğilimi karmaşık-laşan sosyal işbölümü nedeniyle uluslararası bağımlılı­ğın artışında gözlemlenebilirdi. Ulusallaşma eğilimi ise sermayenin ulusal devlet içerisinde artan temsiline (te­kelci kapitalizm) dayanarak, siyasi iktidarı diğer ülkeler sermayelerinin ve işçi sınıfının aleyhine kullanma eği­liminde açığa çıkıyordu. Buharin için devlet, sermaye­nin gelişimine bağlıdır; bu bağlamda devlet sivil toplu­mun üzerinde, havada asılı duran bir kurum değildir. Tekeller kendi iktisadi güçlerinin yanı sıra devletin im­kânlarını da kullanırlar. Buharin’e göre tekellerin devlet iktidarı üzerindeki denetiminin tarihsel olarak ortaya çı­kışı, sınaî sermaye ve banka sermayesinin finans serma­ye içinde kaynaşmasıyla birlikte mümkün olabilmişti.[22] Bu bağlamda savaş, uluslararasılaşma eğiliminde bulu­nan dünya ekonomisinin bloklara ayrılmış bir düzlemde işlemesinin getirdiği çelişkilerin ürünüydü. Bu durum­da, “üretimin toplumsallaşması” (bir ürünün hammad­deden başlayıp mamul hale gelene kadar sürece dahil olan insan ve işlem sayısının olağanüstü karmaşıklığı) ile “artı-değer birikimi neticesinde ortaya çıkan zengin­liğin az sayıda insanın elinde toplanması durumu” ara­sında, Marx tarafından veciz bir şekilde saptanmış bu­lunan çelişki, özel bir form içerisinde kendisini yeniden ve yeniden ifade etmekteydi.

Mandel (2008), Buharüf de en veciz ifadesine kavu­şan klasik emperyalizm teorisinin öncüllerini eleştirir. Mandel için kapitalist üretim tarzının genel gelişimi sermayenin mantığına, denge önvarsayımma ve yeniden üretim şemalarına dayanarak açıklanamaz. Kapitalizm, kendi içindeki çelişik üretim mantığının düzenlemesiyle değil, sosyalist üretimin özgün nitelikleriyle aşılacaktır. Ona (2008:51) göre sosyalist üretim “…yalnızca üreti­min her bir alanı arasındaki orantıyı değil, aynı zaman­da ‘sermaye’nin doğrudan toplum tarafından gereksi­nimlerine göre istihdam edilmesini de (yani meta ya da mübadele değeri üretimi değil fakat kullanım değerleri üretimini de)…” gerektirecektir. Mandel’e göre klasik emperyalizm yorumları ilk önce, sosyalist ekonominin kullanım değerleri üretmeye yönelik veçhesini göre­memiştir. Klasik emperyalizm teorisi ayrıca “…kapitalist dünya ekonomisinin, kapitalist, yarı kapitalist ve kapita­lizm öncesi üretim ilişkilerinin, kapitalist mübadele ilişkileri ile birbirine bağlanmış ve kapitalist dünya pa­zarının egemenliği altında eklemlenmiş bir sistem oldu­ğun u…” kavrayamamıştır.

Marksist uluslararası ekonomi politik disiplininin iki yorumunu belirttikten sonra, Buharin tarafından sapta­nan eğilimlerden birisinin (uluslararasılaşma) kozmo-politan söylemi, bir diğerinin de (ulusallaşma) devletçi ya da ülkesel söylemi benimsemeye daha açık taşıyıcıla­rın teorik tercihleri üzerinden kendini açığa vurabilece­ğini söyleyebiliriz; ama bu saptamanın her somut du­rumda kusursuz olarak kendini tekrar eden bir kanuna denk düştüğünü iddia edemeyiz. Ayrıca her iki söyle­min de kendi siyasi projelerine (alternatiflerine), kulla­nım değerleri üretimine odaklanmanın sonuçlarını ek­lemediklerini belirtmek gerekir. Diğer yandan belirtmek gerekir ki; andığımız eğilimlerden birisine yapılan vur­gu diğerinin inkârı anlamına gelmemektedir, ikinci ola­rak, siyasi ve ideolojik alanların, devlet teorisinin ve dü­zenleme kipliklerinin (tarzlarının) işin içine girmesiyle Marksist yaklaşımlara yeni boyutlar eklendiğini vurgu­lamak gerekir. Yine de karmaşıklaşan sosyal işbölümü nedeniyle artan uluslararası bağımlılığın (değişim değe­rine odaklı toplam mübadelenin) verili toplum üzerin­deki etkilerini, o toplumun iç dinamiklerinin (aynı anda bir arada bulunan prekapitalist ve kapitalist üretim ilişkilerinin, bunların özgün eklemlenme tarzlarının) ürettiği etkilerin önüne geçirmek gerektiğine inandığı­nız noktada kozmopolitan söylemin içinden konuşmak­ta olduğunuzu (onu taşıdığınızı), aksi durumlarda da teritoryal ya da devletçi söylemin taşıyıcılığını yapıyor olabileceğinizi saptayalım.

Kozmopolitan söylem dediğimiz şeyin köşeli bir ta­nımını vermek mümkün değildir. Yukarıda çizdiğimiz çerçeveye ek olarak şunlar söylenebilir: Kozmopolitan söylemin odak noktası dünya toplumunun kendisidir. Bu perspektiften bakılınca dünya insanları denilen kü­me, bir retorik olmanın ötesine geçip bireysel (ilk kuşak insan hakları) ya da kolektif olarak (ikinci ve üçüncü kuşak insan hakları) haklara sahip olan insan ve/veya insan gruplarına ya da sınıflara denk gelmeye başlar. Bu durumda, devletler (ve diğer kurum ve örgütler) dünya toplumuna ulaşmak için araç haline dönüşmekte, beklenilebileceği gibi ikinci plana alınmaktadırlar. İkinci plana alınmanın gereği olarak egemenlik ve iç işlerine karışmama ilkeleri de karşılıklı bağımlılık, uluslar üstü-cülük, küreselleşme ve tek dünya ilkeleri karşısında geri plana itilmektedir. Yine bu perspektiften bakılınca; uluslararası eylemlerin çeşitlenmesi, sivil toplum örgüt­lerinin sayısındaki artış, hukuken olmasa da fiiliyatta devlet iradesini sınırlayan uluslararası kuruluşların be­lirlenmesi, bölgesel oluşumların yasal olarak devlet ik­tidarını sınırlamaya başlıyor oluşu, dünya toplumlarının içinde bulunduğu dönüşümün bir göstergesi olarak ele alınmaktadır. Aynı şekilde ülke toprakları “insanlığın” ortak topraklarının cüzü durumuna düşmektedir.

Olan karşısında olması gerekene vurgu, kozmopo-litan söyleme Kantçı perspektiflerden katılanların ala­meti farikası gibi bir şeydir. Ancak kozmopolitan söy­leme Spinoza ya da Kant üzerinden olduğu kadar Marx üzerinden, bir başka deyişle evrenseller ve normlar üzerinden olduğu kadar üretim ilişkileri üzerinden de giriş mümkündür. İlk iki durumda liberal kozmopolitan, diğer durumda ise Marksist kozmopolitan tutumlar gün­deme gelecektir. Marksist kozmopolitan tutumun bir versiyonu, okumakta olduğunuz bölümün son çalışma konusunu teşkil ettiğinden, burada derinlemesine ele alınmayacaktır. Liberal kozmopolitan söylem olarak ad­landırdığımız anlatılar burjuva enternasyonalizmi ola­rak da tanımlanabilirler. Patnaik (2000:169-170) burju­va enternasyonalizminin unsurlarını şöyle dökümlüyor: 1) Dünyanın bütününü kapsayacak şekilde insanca ka­pitalist bir düzenin mümkün olduğu inancı. 2) Bu küre­sel adil kapitalist düzen içerisinden ortaklaşa ilerleme inancı. 3) Üçüncü Dünya’daki felaketlerin küresel kapi­talizmle, sömürgecilik ve emperyalizmle bir rabıtası ol­madığı inancı. 4) Kapitalist dünya sistemi içerisindeki çatışmaların sistemin ürünü olmadığına ve çelişkilerin kapitalist sistemin sağladığı araçlarla giderilebileceğine yönelik inanç. Marksist kozmopolitan teorik tutumlar, Sovyetler Birliği sonrası dönemin ruhuyla uyumlu ola­rak yukarıdaki listenin kalemlerinden bazılarını içselleştirme temayülü göstermektedir. Ancak Marksist teori içerisinden üretim yapan yazarların ve duruşların içeri­sinde bu unsurların tümünü birden içselleştiren kimse bulunmamaktadır.

Kozmopolitan söylemin karşısında bir değil iki söy­lem; (sivil toplum-politik toplum karşıtlığından gidiyor iseniz) devletçi ve (uluslararasılaşma-ulusallaşma çeliş­kisinden ya da düzenleme, ideoloji ve/veya devlet teorisi üzerinden gidiyor iseniz) ülkesel (teritoryal) söylemler bulunmaktadır. Devletçi söylem, devletlerden oluşan bir toplumu merkeze alır. Egemenlik ve iç işlerine karış­mama ilkeleri sorgulanmaz. Uluslararası ilişkilerde rea­list yaklaşımların bu söylemin önvarsayımlarım belirle­diğini belirtmek yanlış olmaz. Devlet (politik toplum) ve vatandaşları (sivil toplum) arasındaki ilişkilerin diğer uluslararası aktörlerin ilgi alanına girmemesi temel il­kedir. Evrensel ahlaki ilkeler; egemenlik ve iç işlerine karışmama ilkelerinin çiğnenmesi için geçerli bir sebep oluşturmazlar. Devletlerin insan hakları konusunda bir­takım standartlar getirmesi durumunda, bu standartla­rın içerdiği hak talepleri ancak temel aktörleri devletler olan bir [uluslararası] hukuk içerisinde anlam bulabilir­ler ve hakları tanıyan son mercii devletin bizatihi kendi­sidir. Devletçi söylem, bu haliyle kapalı bir söylemdir. Tartışmalar, ulusal ve uluslararası kamuoyunun beklen­tileri bu söylemin gelişmesine katkıda bulunamazlar. Şu aşamada belirtmek gerekir ki, bu satırların yazarı, Sov­yet sonrası dönemde Marksist yaklaşımlar arasında, devletçi söylem içerisinden bilgi üreten önemli herhangi bir isim, grup ya da ekolle karşılaşmamıştır.

Ülkesel söylem olarak adlandırabileceğimiz teori ve pratikler seti, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üre­tilmesinde nirengi noktasının somut ülkeler olduğu varsayımından hareket etmektedir. Burada devlet özne olmadığı gibi temel çelişki sivil toplumla politik toplum (devlet) arasında değildir. Ele aldığımız söylem, norma­tif (benim ulusum, dindaşım vs. güzeldir) bir tutum içermediği gibi, mevcut nirengi noktasının kutsiyetini de kabul etmez; hiçbir kurumsal düzenleme olduğu gibi olmaya mahkûm değildir, dinamik bir süreç içerisinde bütün yapısı ve işlevi değişebilir. Bu söylem merkezine farklı devletlerin sınırlarına mapus somut (sömürülen) insanlardan müteşekkil bir dünya toplumunu ve onun bir parçası olarak analiz edilen ülkenin insanlarını ko­yar. Somut devlet ve onun vatandaşları arasındaki ilişki­ler sınıfsal içerimleri üzerinden değerlendirilmelidir. Bir işçi sendikası üzerine giden devlet aygıtlarına karşı, di-ger devletlerde mukimdi sendikalannm yardmu ya da bir ülkenin burjuvazisinin kendi iktidarını diğer ülkele­rin burjuvazilerinin katkılarıyla koruması (ikili güven­lik antlaşmaları, bölgesel oluşumlar, uluslararası örgüt­ler, kontrgerilla vs.), bu bağlamda göz ardı edilemez sosyal olgulardır. Teritoryal söylemin enternasyonalist bir tutumla birleşmesinin önünde bir engel bulunma­maktadır: Ancak buradaki enternasyonalist tutum koz-mopolitan söylemin içerdiği enternasyonalist tutumdan farklı özellikler sergileyebilecektir.

Yukarıda verdiğimiz söylemsel harita, küreselleşme üzerine yürütülen tartışmalarda takınılan tavırlarla bir ölçüde ilişkilidir. Küreselleşme konusunda takınılan ta­vırlar üçe ayrılabilir (Tonak, 2000:28-29): Bu bağlamda, küreselleşmenin kaçınılmazlığı ve bu durdurulamaz sü­reç karşısında ulus devletlerin ya da sendikaların yapa­bilecek bir şeyleri bulunmayan madunlar olduğu iti­kadını taşıyan görüşlerin (Held, 1995; Luard, 1990; Ohmae, 1990, 1995; Reich, 1992; Waters, 1995) karşı­sına, küreselleşmenin -bazı durumlarda birtakım meka­nizmaların ilk kez ortaya çıktığına şahit olsak bile – sö­mürü ilişkilerinin belirleyenlerini değiştirmediği (bu­nun ilk kez yaşanmadığı) ve sonuçları itibariyle tarihi bir yenilik sunmadığı iddiası (Amin, 2000; Boratav, 2005; Krugman, 1995; Magdoff, 2005; Petras, 2002, Rodrik, 1997; Tabb, 2005; Weiss, 2002; Wood, 2003) konulabilir. İkinci görüşün bir uzantısı olmasa da ona yakın bir üçüncü görüş, küreselleşmenin abartıldığı gö­rüşüdür. “Özellikle Hirst ve Thompson [1995] dünya ekonomisindeki değişme eğilimlerinin kurumsal ve iş­levsel önemli sonuçları olabileceğini teslim etmekle bir­likte, dünya ekonomisinin küreselleşmiş değil, üç ku­tuplu uluslararasılaşmış bir yapı {triad) olarak görülme­si gerektiğini ileri sürmektedir” (Tonak, 2000:29). Üçüncü görüş, bir yandan çokuluslu şirketlerin küresel­leşme sürecindeki işlevine yüklenen anlamın abartıldı­ğını vurgularken, diğer yandan küreselleşmeye hiçbir alternatif bulunmadığı savını reddetmekle, ikinci gö­rüşe birincisinden daha yakın durmaktadır (Munck, 2000:147). Birinci tavrın -Marksist ya da liberal- koz-mopolitan, ikinci tavrın devletçi ya da teritoryal, üçün­cü (reformist) tavrın da teritoryal söylemler içerisinden daha iyi anlamlandırılabileceğini düşünüyoruz.

Amerikan Pragmatizmi

İyileştirici Yaklaşıma dahil yazarların bütününü tek bir teorik çerçeve içerisinde toplama olanağı bulunmasa da, bu tutumu belirleyen düşünsel çizginin haritasını, kay­nağını Amerikan pragmatizminde bulan Eleştirel Hu­kuk Çalışmaları ekolü (Critical Legal Studies) özelinde incelemek mümkündür. Sosyolojik Hukuk Bilimi {So­ciologicalJurisprudence) ve Amerikan Realizmi akımla­rına mündemiç pragmatizm, uluslararası hukukun iyi-leştirici-eleştirel yorumuna esas olarak Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolü aracılığı ile girmiştir. Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolünün uluslararası hukuk alanındaki ça­lışmaları, Uluslararası Hukuka Yeni Yaklaşımlar {New Approaches to International Law-NAIL) olarak bilin­mektedir. Çıktılara/sonuçlara odaklanmış modern bir felsefi yaklaşım olarak pragmatizm, uluslararası hukuk alanında klasik hukuksal tasım ve soyutlamayı geri plana iterken; kurumsal işleyişin hesaba katılmasının, uluslararası örgütlerde karar alma süreçlerinin analizi­nin, işlevsel iyileştirmenin ve somut sorunlara odakla­nan doktriner çalışmaların önemini vurgular (Mieville, 2005:45).

Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolü, kendi öncülleri olup, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nde iç hukuk tartışmaları ile sınırlı kalan Sosyolojik Hukuk Bi­limi ve Amerikan Realizminden çeşitli unsurları bünye­sine katmıştır (Milovanovic, 2003; Purvis, 1991). Bu unsurların başında hukuk biliminin; genel kuralları mevcut olaya tatbik eden özgül bir teknik olarak kabulü yerine, hukuki süreci bütün unsurları ile irdeleyen bir sosyal bilimler disiplini olarak ele alınması anlayışı gelir

(Llewellyn, 1962). Bu bağlamda hukuki karar alma sü­recinin biçimsel olmayan ya da hukuk dışı unsurları, inceleme konusu haline gelir. Anılan perspektif içeri­sinden bakıldıkta, hukuki tasımla sınırlı klasik hukuk bilimi; hukuki sürece içkin biçimsel olmayan unsurları araştırmaya dahil edemediğinden, hem statik hem de hukuki gerçekliği kavramaktan uzak bir çalışma alanı olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde klasik hukuk biliminin kesinlik ve kestirebilirlik idealleri de eleştiri konusu olmuştur (Frank, 1963:139-142). Hukuki karar alma sürecinin her aşamasının farklı çekişmelere konu olduğunu, sonuçların soyut normlardan değil de her aşamada gerçekleşen çekişmeden kaynaklandığını vur­gulayan Llewellyn’e göre, hukukta kesinlik bir illüz­yondur. Tahmin için ele alınması gereken asıl husus savlayanm, savunmanın ve karar vericilerin değerleri ve toplumsal konumlarıdır. Bir başka deyişle [koşullara ve dolayısı ile] bireyin kapasitesine içkin hukuk, hukukun üstünlüğü prensibini önceler (Llewellyn, 1962:62).

Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolünün kendi öncül­lerinden aldığı bir diğer unsur da klasik hukuk bilimin­de olguların kesinliğine olan inancın eleştirisidir (Bkz. Llewellyn, 2003:23-34). Olgusal şüphecilik olarak ad­landırılabilecek bu yaklaşıma göre “bir davanın olgula­rını oluşturan Unsurların ne olduğu” sorusunun cevabı verili değildir: Olgu çok sayıda etmenin müdahalesi ile hukuki süreç içerisinde inşa edildiğinden, her zaman tartışmaya açıktır (Rumble, 1968). Burada eleştirinin, klasik tasımın ikinci unsuru olarak, kuralın tatbik edi­leceği somut duruma yöneldiğini gözlemliyoruz.

Klasik hukuk biliminin idealleri, kesinlik konusun­da olduğu gibi kestirilebilirlik konusunda da eleştiriye tabi tutulmuştur. Buna göre hukuk dışı faktörler, hu­kuksal karar üretimi sürecine etkin olarak müdahale et­mekte, bir başka deyişle olguların tanımlanması ve bunlara tatbik edilecek normların seçimi, savlayanlar, savunanlar ve hüküm verenler arasındaki aktüel ilişkile­re ve toplumsal konjonktüre (topluduruşa) göre belir­lenmektedir (Leiter, 2005). Öyle ki, pek çok olayda, hâkimin kararı muhakeme sürecinden önce oluşmakta­dır (Frank, 1963:142). Anılan sebeplerden dolayı kesti-rilebilirlik ideali daha en başından sakatlanmakta, hu­kuki ideoloji alanına hapsolmaktadır. Diğer yandan Jerome Frank dışındaki Amerikan Realistleri, hukuk dı­şı alanın önemini vurgulayan kendi yaklaşımlarının göz önüne alınması durumunda, hukuki sonuçların önce­den tahmin edilebileceğini savlarlar (Milovanovic, 2003:118). Amerikan Realistlerinden farklı olarak Eleş­tirel Hukuk Çalışmaları ekolüne bağlı yazarlar, belirle-nimsizlik tezi kapsamında, örtük olarak, kestirilebilirlik unsurunun yeniden tesisinin mümkün olmadığını sav­lamaktadırlar.

1920’lerde Sosyolojik Hukuk Bilimi perspektifi, 1940’larm başında da Amerikan Realizmi entelektüel gündemden düşerler. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ilk 30 yıllık dönem süresince hâkim pragmatist tutu­mun eleştirellikle buluşmadığını gözlemleyebiliriz. Eleş­tirel Hukuk Çalışmalan ekolünün 1970’lerdeki çıkışma kadar geçen 35 yıl boyunca Sosyolojik Hukuk Bilimi ve Amerikan Realizmi akımlarının etiketini taşıyarak yazan önemli bir yazar bulunmaz (Milovanovic, 2003:119). Yaklaşık 1970lerin başında Amerika Birleşik Devletleri’nin özgün koşullarında gelişen, Marksizm’le ilgisi ilk dönemlerle sınırlı ve yüzeysel kalan ve genelde Mark­sizm dışı kaynaklara dayanan bir tür eleştirelliğin (Milovanovic, 2003:118),[23] 1980lerden sonra Eleştirel Hu­kuk Çalışmaları ekolü aracılığıyla uluslararası hukuk alanına tasmasıyla birlikte, pragmatizmin uluslararası hukuk teorisine tatbikatında bir rota değişikliğinden bahsedilebilir (Hunt, 1993).

Eleştirel Hukuk Çalışmaları Ekolü

Şu ana kadar anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolü, 1970’lerden itibaren, Ameri­kan Realizminin inisiyatifleri ile anaakım hukuk bilimi­nin eleştirisi ekseni üzerinden gelişmeye başlayan hete-rodoks (aykırı) bir akımdır (Hunt, 1993:211; Milovano-vic, 2003:122). Akımın yazarları tek bir siyasi programa sahip değildirler. Mieville akıma dahil yazarların ortak noktasını, “içsel çelişkiler içeren, ancak bu içsel çelişki­lerin sistematik bir biçimde baskılandığı bir düşünce sistemi olarak liberalizmin eleştirel analizi” ifadesi ile tanımlamaktadır (Mieville, 2003:47). Anılan eleştirel analizin yoğun bir eklektizm (seçmecilik) içerdiğini, bu durumun da ekolün teorik tutarlılığına koyu bir gölge düşürdüğünü eklemek gerekir (Hunt, 1993:211). Bir başka deyişle içsel çelişkilerden uzak olmayan libera­lizm, yine içsel çelişkilerden uzak olmayan (tutarlılık açısından zayıf) heterodoks bir yaklaşım tarafından gay­retkeşlikle eleştirilmektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Eleştirel Hukuk Ça­lışmaları ekolünün uluslararası hukuk alanındaki ça­lışmaları Uluslararası Hukuka Yeni Yaklaşımlar {New-Approaches to International Law-NAIL) başlığı altında toplanmaktadır. NAİL 1990’larm ortalarından itibaren Harvard Hukuk Fakültesi çevresinde etkileşime giren yazarlar tarafından geliştirilmiş, daha sonra inceleye­ceğimiz Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yakla­şımlarını (TWAIL) da derinden etkilemiştir. TWAIL teriminin isim babalığını da NAİL çevresinin üstlendiği belirtilmektedir (Natarajan, 2008:77).

Bu çalışma kapsamında Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolünün öğretisi içerisinden belirlenimsizlik {indeter­minacy) tezi ele alınacaktır. Tez, yalnızca akıma dahil yazarların ikinci bir ortak noktasını vermekle kalma­makta, aynı zamanda da İyileştirici Yaklaşım perspekti­finden yapılan çalışmaların temel argümanlarını etkin bir şekilde biçimlendirmektedir. Koskenniemi’nin (2005:67-70) formülasyonunda etkileyici bir tanıma kavuşan be­lirlenimsizlik tezi, kısaca uluslararası hukukun mevcut çatışmaların taraflarına, her durumda bir diğerine karşı kullanılabilecek yeterli hukuki argüman ve prensip sağ­lama kapasitesini vurgular. Buna göre, en olmayacak durumun -örneğin Irak’ın işgalinin- en olmayacak taraf için -işgalci için- hukukileştirilmesi imkânı, piyasa ak­törlerinin belirli durumlarda önlerini görebilme ihtiya­cını bütünsellik içerisinde karşılama işlevi bulunan iç/ulusal hukuklar karşısında uluslararası hukukun ayı­rıcı özelliğini oluşturmaktadır. Bu durumda belirlenim­sizlik, belirli yorum ilkeleri etrafında ve sürekli müza­kere haletiruhiyesi içerisinde çatışma taraflarının yürüt­tükleri hukuki sürecin karakteri haline gelecektir.

Uluslararası hukukun, uluslararası aktörlerin dav­ranışım meşrulaştırmak için de eleştirmek için de uy­gun olduğunu savlayan bu yaklaşım, hukuki tasımın yanı sıra uluslararası hukuk alanındaki teorik duruşları da kapsamaktadır. Şöyle ki; bir uluslararası hukuk poli­tikası saptarken, doğal hukuku pozitivizme ya da dünya düzenini egemenliğe tercih ettiğinizde, doğal bir ahlaki-liği önvarsaymak durumunda kalıp, uluslararası huku­kun normatif içeriğini anlaşılmaz hale getirmek sorunu ile yüz yüze kalabilecekken; pozitivizmi öne çıkardığı­nızda egemen davranışın yansımalı/eleştirel bir yoru­mundan mahrum kalıp, her türlü egemen davranışı onaylar duruma düşebilirsiniz. Koskenniemi, Walter Ullmann’a referansla, ortaya çıkarılan bu farklı uçlarda dolanma halini, alçalan (descending) ve yükselen (as­cending) argümanlar arasındaki zıtlık durumu olarak açıklamaktadır. Alçalan argümanlar adalete, ortak çıkar­lara, ilerlemeye, kozmopolitik duruşlara, evrenselliğe yönelik içerikler taşır ve devlet davranışını öncelerler. Yükselen argümanlar ise ters yönde, devlet iradesi, çıka­rı ve davranışının, kökeni başka olan irade, çıkar ve davranışlar karşısında mutlak önceliğine/üstünlüğüne giden yolda dizilirler. Bu sonuncusunda, devletin varlı­ğını veri almak ve normatif düzeni, olgusal devlet dav­ranışı, iradesi ve çıkarı üzerine inşa etme eğilimi vardır. Anılan argümantasyonlar biri diğerine karşı konumlanır ve dışlayıcıdır (Koskenniemi, 2005:59).

Koskenniemi’nin (2008) tutumu ile paralel olarak Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolü, liberal görüşün, bi­reysel özgürlükle toplumsal düzen ihtiyaçlarının aynı anda ürettiği taleplerin çelişik doğasını uzlaştırmak­taki yetersizliğini saptar (Bkz. Unger, 1983). Buna göre

“…liberalizm sürekli birbirini tehdit eden iki farklı eği­limi içermektedir. Yükselen dizi, siyasal düzeni bireysel amaçlara referansla meşrulaştırır. … Bireyler yalnızca diğerlerine zarar verilmesini önlemek için engellenebi­leceklerdir. Alçalan dizi daha iyi durumda değildir. O, bir temel haklar seti ya da özel ve kamusal alanlar ara­sındaki doğal bir ayırımın, ilgili özgürlüğün ihlal edil­memesi için mevcut bulunduğunu varsayar. Ancak bu durum, anılan özgürlüklerin içeriği olarak herhangi bir kolektif eylemin savunulabilirliğini engeller…” (Kos-kenniemi, 2005:87); öyleyse liberal özgürlükler (daha doğrusu serbestlikler) bireysel kullanımla sınırlıdır. Oy-saki uluslararas. hukukta hak süjeleri genelde tüzel kişi-liklerdir ve onların bireyselliği, kolektif varlıkların tem­sili ölçüsünde düşünülebilir hale gelmiş, imkân dahiline girmiştir. Devlet olarak adlandırılan tüzellik (entite) ba­sit bir hak taşıyıcısı değil, siyasi, iktisadi ve ideolojik boyutları ile milyonlarca insanın birlikte yaşama koşul­larını üreten ve yeniden üreten bir tasarımdır. Bu kap­samda, adalete, ortak çıkarlara, ilerlemeye, kozmopo-litik duruşlara, evrenselliğe yönelik talepler, yalnızca il­gili hak süjesinin ilgili serbestisinin ihlal edilmemesi amacı ile sınırlanamazlar.

Anılan öncüller üzerinden ilerlenildiğinde İyileştiri­ci Yaklaşımın eleştirel çalışmalara yüklediği görevler açığa kavuşabilecektir. Bu kapsamda, uluslararası huku­kun iyileştirici potansiyelleri de, eleştirel/iyileştirici mü­dahalelere açık olması durumu da, hukuki argüman-tasyonun doğasına mündemiç çift uçluluk özelliğinde (belirlenimsizlik tezi) yatmaktadır (Lachs, 1987). Buna göre, uluslararası hukuku yalnızca güçlü olanlar yararı­na kullanılabilir bir araç olarak görüp değersizleştirdi­ğinizde, bu sistemin içinde yatan karşıt potansiyelleri de inkâr eder hale düşersiniz. Oysaki hukuki süreci bütün unsurları ile irdelemek, hukuki karar alma sürecinin bi­çimsel olmayan ya da hukuk dışı unsurlarını inceleme konusu haline getirmek suretiyle, uluslararası hukuku sistemik konumları zayıf olanlar yararına kullanabilme imkânları doğacaktır.

Belirlenimsizlik tezi bağlamında ve Kosova Üzerine Bağımsız Komisyon Raporu’nu ele alalım, İçinde Richard Faik, Hanan Ashrawi ve Richard Goldstone’un isimleri­nin bulunduğu Kosova Üzerine Bağımsız Komisyon Ra­poru, karşıt potansiyeller arasındaki gerilime bir örnek teşkil etmektedir.[24] İnsani müdahale iddiasını taşıyan Kosova müdahalesini destekleyen bir Güvenlik Konseyi kararı bulunmamaktadır. Diğer yandan müdahaleyi kı­nayan bir Güvenlik Konseyi kararı da çıkartılamamıştır. Bağımsız Komisyon Raporu’nda müdahalenin hukuk dı­şı ama meşru olduğu sonucuna varılmış, böylelikle yük­selen ve alçalan argümanlar bir arada kullanılmıştır (Bkz. Chandler, 2006:133-139). Bu sonuç İngiltere ve Hollanda da yürütülen parlamento soruşturmalarının vardığı sonuçlarla büyük benzerlikler göstermektedir (Natarajan, 2008:203-204). Komisyon raporu üzerine aynı anda zıt yorumlar yapılmıştır. Alçalan dizi perspek­tifinden geliştirilen bir argümantasyona göre, komisyo­nun raporu, insanlık değerlerini ve insan hayatının kut­siyetini öne çıkardığı için, içtenlikle desteklenmeliydi. Bu çizginin temsilcisi olarak kabul edebileceğimiz Thomas Weiss’e (2002:121-127) göre, yaşam hakkının savunulması ve korunması bütün devletlerin çıkarma olan yükümlülükler arasında bulunuyordu. Bunun tam karşısında raporu, değerli kişiliklerin, uluslararası libe­ral demokratik düzenin kalkındırılması yolunda iyi ni­yetli düşüncesi (fikir eksersizi) olarak değerlendiren bir başka çizgi bulunuyordu. Bu çizginin temsilcisi olarak kabul edebileceğimiz David Rieff (2002:111-119), ege­menlik kurumunun yabancı hegemonyasına karşı en iyi korumayı vereceği inancına sahip olması beklenen azge­lişmiş devletlerin, Kosova müdahalesine karşı çıkmakta haklı olduklarını belirtiyordu.[25] Ona göre bu tür giri­şimler, Birleşik Milletler güdümünde de yapılsalar, yeni bir sömürgeleştirici girişimin başlangıcını teşkil ediyor­du. Aynı çizgiden bir başka argüman Kosova müdahale­sinde ne meşru müdafaanın ne de Birleşmiş Milletler Şartı’na mündemiç güç kullanma yasağının istisnasının bulunmadığını vurguluyordu (Brownlie ve Apperley, 2000; Charney, 1999). David Rieff karşısında Thomas Weiss çizgisi, burada “uluslararası hukukun kendi ken­disini gerçekleştirmesi” olarak adlandırabileceğimiz bir olgu ile karşı karşıya olduğumuzu, düzen karşısında adaletin tercih edilmesi gerektiğini iddia etmektedir.

Diğer yandan karşıt görüşteki iddiaları, Uluslararası Adalet Divanı’nın 1986 tarihli ABD’ye karşı Nikaragua davası üzerinden desteklemek, böyle bir tavır tarüşmaya açık olsa da, mümkündür.[26] Anılan kararında Divan,Amerika Birleşik Devletleri’nin Sandinist Rejim karşı­sında kontra olarak tanınan gruba verdiği doğrudan ve dolaylı desteğin Nikaragua’nın içişlerine hukuk dışı bir müdahale [27]olduğuna karar vermiş ve tazminata hük­metmişti. Buna karşın, Amerika Birleşik Devletleri, önce Divan’m hükmünü tanımayı reddetmiş, ardından da ka­rara dayanılarak çıkarılmaya çalışılan Güvenlik Konseyi Kararını veto etmişti (Malanczuk, 1997:289). Amerika Birleşik Devletleri’nin ya da bir başka devletin konumu nedeniyle yaptırımlardan muaf olabilmesi durumu, uluslararası hukukun iyileştirici maksatlarla kullanılabi­leceği fikrini savunan yazarların önünde bir engel oluş­turmaktadır. Ancak bu durumda bile İyileştirici Yakla­şımlar yararına kullanılabilecek bir zemin mevcuttur: Karar, meşruiyeti insan haklarında liberal demokratik modelin üstünlüğü tezi (Bkz. McDougal, 1954:120) üzerine tesis edilen Amerika Birleşik Devletleri müdaha­lesini, Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası örf ve âdet hukuku karşısında hukuk dışı ilan ederek, devletler için -silahlı ya da silahsız olarak- bir başka ülke içerisindeki muhalefeti desteklemek suretiyle müdahale etme hak­kının bulunmadığını saptamaktaydı (Chimni, 1993:116-117). Ülke içi muhalefeti açıkça desteklemek yolu ile gerçekleştirilen müdahalelerin açıkça hukuk dışı ilan edilmesi durumunun, sınırlı da olsa, uluslararası huku­kun yapıcı rolünü vurgulamak için bir destek tesis ettiği söylenebilir (Halliday, 2004:123). Ancak dikkat edilme­si gerekir ki, Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolünün tav­rını benimseyen yazarların, bu ve benzer davalarda, uluslararası hukukun etkili olma halini savunmak ama­cıyla ürettikleri optimizm (iyimserlik), hukukun kendi­sinden çok evrensel adalet ve hakkaniyet prensiplerine dayanmaktadır (Bkz. Marks, 2000).

Bu noktada, uluslararası hukuk yazınının 16 önemli teorisyen ve aydını tarafından kaleme alınıp, 7 Mart 2003 tarihli Guardian gazetesinde yayımlanan Irak Mektubu­na dönebiliriz. Söz konusu metin, savaşın ahlakiliği üzerine değil, hukukiliği üzerine saptamalar içeriyordu. Ağırlıklı kısmı Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolüne ya­kın olan İyileştirici Yaklaşıma dahil yazarların kalemin­den çıkan yazı, ekolün teorik tutumu ile çelişir biçimde, klasik hukuksal tasım kalıplarını esas hareket noktası kabul edip, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nm otoritesi­ni iddiasının temeline yerleştiriyor; yürütülen saldırının güç kullanımı yasağının mevcut ve meşru istisnaları arasında yer alamayacağını, bu nedenle de bütünüyle hukuksuz olduğunu vurguluyordu. Söz konusu yazarla­rın, kendi argümanlarını desteklemek için bu çelişik tu­tumu benimsemelerinde şaşılacak bir şey bulunmamak­tadır. Burada yapılan şey, önceki durumlarda olduğu gibi mevcut hukuk normlarının içeriğine odaklanmak, elde edilen yorumu hakkaniyet ölçüsünde benimsenen taraf çıkarı için yeniden kendine mal edilebilir hale ge­tirmek ve yeniden yorumlanmış kuralı adil sonuçların üretilmesinde istihdam etmektir. Muhakkak ki adalet nosyonu, ezilen taraflar için kurtarıcı/iyileştirici ölçütle­rin tesisinde etkin olarak kullanılabilir. Ancak sorun, bu nosyona dayanarak getirilen ölçütlerin hukuki olmama­sından, uluslararası hukukun etkisini ahlak prensipleri üzerinden kurmaya çalışmasından ve bu suretle de, as­lında, güçlendirmek istediği uluslararası hukuku zayıf­latmasından kaynaklanmaktadır. Bu husus, uluslararası hukuka ekonomi politik yaklaşımın irdeleneceği bir sonraki bölümde açığa kavuşturulmaya çalışılacaktır.

Uluslararası Hukukun İyileştirici İşlevini Öne Çıkartan Marksizmler İçin Bir Çatı: Açık Marksizm

Marksist projeleri temelinde ikiye ayırmak yanlış olmaz: Bunlardan ilki sermaye birikimini ve buna bağlı olarak sermayenin dinamiklerini, eğilimlerini, dönemselliğini ve krizlerini merkeze çekerken; bir diğeri sınıfı, sömü­rüyü ve mücadeleyi merkeze çekmektedir. Açık Mark­sistler ve Otonomcular ikinci cepheyi oluşturan grup­lara dahil edilebilirler. İkinci cepheden yazanlar, Kapi­tal /’de kullanım değeri ve değişim değeri üzerine yapı­lan ayrım gereği, değeri (ve bir metanın değer biçimi­ni[28]) saptamak için önerilen somut (concrete) ve soyut (abstract) emek kavramlarına vurgu yaparlar. Onlara göre devrim hedefinden ayrı düşünülemeyecek olan te­orik analiz, canlı/somut emeğin yaşamsallığı ile kapita­list komuta altındaki ölü/soyut emek arasındaki çelişki­nin üzerine gitmek durumundadır.[29]Sermayenin krizi kapitalizmin iç engellerinden değil, dış engellerden gelmektedir. Bu dış engel esas olarak işçi sınıfıdır. Öy­leyse asıl üzerinde durulması gereken şey, -sermaye et­kinliğinin Marksist terimlerle analizi değil- işçi sınıfının disipline edilmesi süreci ya da sermayenin kendi çıkarı­nı bu sınıfa dayatma kapasitesidir (Bkz. Negri, 2005a; 2005b; 2006; Lebowitz, 2006).

İyileştirici savları benimseyen yazarların Marksist cepheye düşen kısmı, ağırlıklı olarak Açık Marksizm ve Otonomcu Marksizm akımlarından çıkmaktadır. Her iki akım arasında yakın ilişkiler bulunmaktadır. Otonomcular sınıf mücadelesi ve teknoloji ilişkisine[30] daha çok eğilmişken; Açık Marksizm içerisinden yazılanlar dev­let, sınıf ve uluslararası ekonomi politik çalışmalarını yatay olarak kesmektedirler.

Çalışmanın okumakta olduğunuz kısmı, Açık Mark­sizm’in uluslararası hukuka yaklaşımını ele almaktadır. Anılan maksada ulaşmak için öncelikle, iyileştirici Yak­laşıma egemen olan pragmatist ve burjuva enternasyonalist damarlarla Açık Marksizm’in teorik açılımları ara­sındaki ilişkiler değerlendirilecektir. Ardından belli baş­lı Açık Marksistlerin uluslararası hukuk alanına giren görüşleri ele alınacaktır.

Kozmopolitan söylemin Marksist varyantlarından Açık Marksizm’i sahiplenen ve iyileştirici tavırlar be­nimseyen yazarlar, pragmatizmin ve burjuva enternas­yonalizminin daha önce incelemiş olduğumuz öncül­lerini bütünüyle benimsemezler. Pragmatizmin çıktı­lara/sonuçlara odaklanarak uluslararası hukuk alanın­da, klasik hukuksal tasım ve soyutlamayı geri plana itti­ğini; kurumsal işleyişin hesaba katılmasının, uluslarara­sı örgütlerde karar alma süreçleri analizinin, işlevsel iyi­leştirmenin ve somut sorunlara odaklanan doktriner ça­lışmaların önemini vurguladığını belirtmiştik. Açık Marksizm’e de bir yandan hukuksal biçimci ve pozitivist açılımlardan kaçınırken bir yandan da hukuk bili­mine içkin eğilimi takip ederek norm ve hukuki olgu arasındaki kesişme noktasını (biçim ve içerik) kabul edilebilir biçimde tanımlamaya çalışan bir akımdır di­yebiliriz. Haliyle, Açık Marksizm akımının müellifleri, iktidarın hukuki organizasyonu ile toplumsal yapılan­masını somutta birleştirebilmek problemini çözmeye ça­lışırken; kurumsal işleyişin hesaba katılmasının, ulusla­rarası örgütlerde karar alma süreçleri analizinin, işlevsel iyileştirmenin ve somut sorunlara odaklanan doktriner çalışmaların önemini vurgulayacaklardır. Onları farklı kılan, somut kurumsal ve örgütsel faaliyeti düzenleyen hukuk kurallarının kapitalizmin mağduru olan çokluk için sağlayabileceği potansiyellerin araştırılmasına odak­lanan programlarıdır. Açık Marksistler, bu potansiyelle­rin burjuva toplumunun kurumsal ve normatif dizgesi içerisinde arandığını, bu dizgenin imkânlar kadar im­kânsızlıklar üretmeye temayülü olduğu gerçekliğim in­kâr etmezler. Ancak sistemin barındırdığı imkânların, yine aynı sistem tarafından üretilen imkânsızlıklar kar­şısında statik ve verili olmadığını, bu imkânların (po­tansiyellerin) kullanılması durumunda, imkânsızlıkların kapsam ve tanımının da değişeceğini vurgularlar. Aynı damardan, kapitalist bir toplumda sınıf iktidarını tesis eden temel metinlerin, yeni bir kuruluşun potansiyelle­rini açığa çıkarabildikleri ölçüde yeni bir iktidarın aracı haline gelebileceğini savlamaktan da geri durmazlar (Bkz. Hardt ve Negri, 2004).

Burjuva enternasyonalizmi konusu pragmatizme oranla daha karmaşık görünmektedir. Patnaik’in daha önce verilen sıralamasından ilerlersek, Açık Mark­sizm’in ilk iki unsuru (1- Dünyanın bütününü kapsaya­cak şekilde insanca kapitalist bir düzenin mümkün ol­duğu inancı. 2- Bu küresel adil kapitalist düzen içeri­sinden ortaklaşa ilerleme inancı) bütünüyle benimse­mediğini söylemek mümkündür. Ancak son iki unsu­run (3- Üçüncü Dünya’daki felaketlerin küresel kapita­lizmle, sömürgecilik ve emperyalizmle bir rabıtası ol­madığı inancı. 4- Kapitalist dünya sistemi içerisindeki çatışmaların sistemin ürünü olmadığına ve çelişkilerin kapitalist sistemin sağladığı araçlarla giderilebileceğine yönelik inanç) Açık Marksizm içerisindeki konumu tar­tışmalıdır. Bu hususu irdelemek için önce Negri’ye son­ra da Holloway’e bakalım.

Negri’nin İmparatorluk’ta. -ve müteakip yazılarında-ileri sürülen iddialarından birisine göre, uzamsal içerisi ve dışarısı ayrımı ve bunu teorize eden modern yazında algılandığı haliyle zaman kavramı -kapitalist birikimin dönemleri ve her bir döneme bir hegemon devlet öne­ren teorizasyon kiplikleri-, imparatorluğun jeopolitik, iktisadi ve kültürel mantığını idrakten yoksundur: İm­paratorluk döngüleri kırar, o “ileri” bir aşamasıdır kapi­talizmin. İmparatorluk’ta yer alan bir ikinci “yenilik”, yeni bir egemen ulusüstü dünya iktidarı fikrinin, birbiri ile çekişen birden ziyade emperyalist kuvvet arasındaki ilişkilere odaklanan yazını kenara kaldırma gerekliliğine olan vurgudur. Bu bağlamda Negri’nin yaptığı Lenin “okuması”, Lenin’i, Kautsky’nin analitik önermelerini benimserken, politik önermelerini reddeder halde gös­termektedir (Hardt ve Negri, 2001:245). Negri’nin tas­vir ettiği elle tutulmaz yeni ulusüstü güç diğerlerini be­lirlemektedir: Yüzüklerin Efendisi adlı eserdeki yüzük gibi.

İmparatorluğun bir diğer çarpıcı yanı, teorik çatıyı kurarken, üretim alanından, imparatorluğu ve onun ik­tisadi çelişkilerinin anlaşılmasını (ve açıklanmasını) imkân dahiline sokan yeni bir üretim rejiminden yola çıkmak yolundaki gayretidir. Ancak burada düzenleme­yi gerçekleştiren normlar ön plana alınırken, normları aktive eden yapısal biçimler unutulur. Bir yandan sınıf mücadelesi vurgusu ile çizilen bir hayli hareketli, göçer, dolaşım yeteneğine ve maddi olmayan malların üreti­minden kaynaklanan iktidara sahip, erdemli ve (yete­neklerinde, değerlerinde güçle kurdukları ilişkide) me­lez bir proletarya, diğer yandan üretim alanından kay­naklanan dönüştürücü herhangi bir vaat ya da strateji önermeyen bir tasavvur, Negri’nin çalışmalarını doldu­rur. Negri’nin bugünün sol liberallerine de esin verdiği şüphesiz olan iki önerisi şunlardır: a) liberal yurttaşlık hakkının (yurttaşlık hakkına mündemiç dışlamaları içermeksizin) evrenselleşmesi; b) kapitalist bir toplum­da sosyal güvenlik hedefinin garanti edilmiş yıllık gelir üzerinden (sermayenin üretim ve dolaşım koşullarına dokunulmaksızın) sağlanması. Negri’nin üçüncü önerisi ise üretim araçlarının yeniden temellükü ve bilgi, ileti­şim ve enformasyona doğrudan ulaşım hakkının tanın­ması önerisidir. Ancak bu üçüncü öneri ilk iki öneri ile birlikte ileri sürüldüğünde, ilk ikisinin bu üçüncüsünü anlamsız değilse de etkisiz hale getireceği aşikârdır. Ay­rıca Negri’nin açıkça dışladığı (Leninist) örgütlenme il­keleri dışında hangi araçlar bu üçüncüsünün talebi için kullanılacak, orası da belirsizdir (Boron, 2005:26-30; Panitch ve Gindin, 2003:58).

Holloway (2003:35) devlet, devrim ve özel mülki­yet konularında çok net saptamalarda bulunmaktadır. “Dünya devlet aracılığı ile değiştirilemez. … Devrim fik­ri öylesine yoğunlukla devlet kontrolüne sahip olmakla özdeşleştirilmişti ki, devlet iktidarına sahip olarak dün­yayı dönüştürme girişimlerinin iflası, pek çok kişinin devrimin imkânsız olduğu neticesine varmasına neden olmuştur”. Öyleyse devrim ve devleti (ve onun iktidarı­nı) birbirinden ayıralım. Devrimin ihtiyaç duyacağı ik­tidarı (bir şey için iktidar), eyleyişten (yapabilme yeti­sinden) kaynaklanan iktidarı; devletin iktidarından (bir şeyler üzerinde iktidardan -“yapma-yeteneksizliğimiz-den”) ayıralım. “Devrimci hareket genellikle iktidarın aynadaki yansıması olarak yapılandırılmıştır: Orduya karşı ordu, partiye karşı parti. Bunun sonucunda ikti­dar, devrimin içinde de kendisini yeniden üretir. Öyley­se anti-güç karşıt-güç değil, bundan daha radikal bir şey olmalıdır: Yaptırma-gücünün yok edilmesi ve yapma-gücünün özgürleşmesi. Bu komünist rüyanın büyük, absürd ve mutlak mücadelesidir: Yaptırma gücünün yok edilişiyle iktidar ilişkilerinden bağımsız bir toplum ya­ratmak” (Holloway, 2003:59). Eyleyiş araçlarını ele ge­çirmeliyiz. Ancak “…[e]ğer eyleyiş araçlarının kontrolü sermayede ise, o halde sermayeden herhangi bir kaçış, hayatta kalma gerekliliğinin, eyleyiş araçlarının kontro­lünün bizde olmadığı bir dünyada eyleme gereğinin kar­şısında durur. Eyleyiş araçları sermayenin elinde olduğu müddetçe, eyleyiş kopuşlara uğrayacak ve kendi aleyhi-ne dönecektir. Kamusal olan gerçekten de kamulaştı-rılmalıdır. Mülksüzleştirenler gerçekten de mülksüzleş-tirilmelidir” (Holloway, 2003:280).

Güzel, ama bu formülasyonda sorun, mülksüzleş-tirme işleminin kendisinde yatmaktadır. Kapitalist dev­letin gelişimini genelleştirilmiş meta üretiminden çıkar-sayan Holloway’e göre kapitalist yönetimin özü bir kişi ile bir nesne (mülk) arasındaki yerleşik ilişki değildir. Mülkiyet, kapitalist yönetimin bizi eyleyiş araçlarından ayırmak için kullandığı tekniğin/işlemin ismidir. Bizim eyleyiş araçlarına ulaşmamızı engelleyen sorun “…üre­tim araçlarının kapitalistlerin mülkiyetinde olmasında da değildir…” (Holloway, 2003:280-281). Öyleyse mülk-süzleştireni mülksüzleştirmek, nesneyi yeniden ele ge­çirmek suretiyle değil, bunun nesneliğini (nesne olma halini) ortadan kaldırmak suretiyle gerçekleştirilebile­cek bir sonuçtur. Ancak sakın ola ki internet çağında nesnenin nesne olma halini ortadan kaldırmak için işçi konseyi ya da Sovyetleri sabit bir model olarak şeyleş­tirmeye kalkmayınız (Holloway, 2003:282). Militanlık yapmayınız, “…militanlık devrimci düşüncenin ekseni olamaz” (Holloway, 2003:282). Her bir mücadele safha­sının kendi komünal örgütlenme biçimleri vardır. Gün­lük yaşamı konseyler ya da Sovyetler kurmaksızm ve bir hukuki biçim olarak mülkiyet kurumu ile uğraşmadan dönüştürünüz! Özel mülkiyeti onun dayandığı toplum­sallığın içerisinden reddetmek mümkündür, tek yap­manız gereken iplememek! Bunun (ve sovyet ve konsey kurma yasağının) dışında bir devrim reçetesi yoktur; “…çünkü devrimci örgütlenme reçetelerin karşısında-dır” (Holloway, 2003:286). Size güveniyoruz!

Açık Marksizm içerisinden verilen bu iki örnek, bu akımın burjuva enternasyonalizminin sınırlı etkisi altı­na girdiğini göstermeye yetmektedir. Açık Marksizm bir yandan Üçüncü Dünya’daki felaketlerin sömürgecilik ve emperyalizmle rabıtasını kurmayı sağlayan Marksist te­orik cephaneliği (bugünün kapitalizmiyle emperyalizm arasındaki bağı reddetmek suretiyle) zayıflatırken, diğer yandan kapitalist dünya sistemi içerisindeki çatışmala­rın sistemin ürünü olsalar bile ancak sistemin içerisin­deki araçlarla çözülebileceği iddiasını savunarak, çeliş­kilerin kapitalist sistemin sağladığı araçlarla giderilebi­leceğine yönelik inancı beslemektedir.

Açık Marksizm’in uluslararası hukuk ve uluslararası ekonomi politik alanına dahil edilebilecek görüşlerine kısaca bakalım. Açık Marksizm yaklaşımına dahil edebi­leceğimiz birtakım yazarlar teorik ilginin soyut bir kate­gori olarak devletten, mevcut ve somut ulus devletlere ve daha geniş olarak da sermayenin küresel devrelerinin siyasi yönetimine (dolayısı ile kapitalist dünya ekono­misinin küresel yönetişimini mümkün kılan uluslararası kurum ve örgütlere, bölgesel oluşumlara, sivil toplum örgütleri denilen yeni aygıtsal donanıma, bölgesel olu­şumlara vs.) çevrilmesi gerektiğini savlamaktadırlar (Holloway, 2004a; Holloway, 2004b; Picciotto, 2004). Siyasi alan daha en başından itibaren bir uluslararası sistemi biçimlendiren ulus devletler içerisine bölünmüş­tü. Diğer yandan sermaye uluslararasılaşıyordu. “Ulus­lararası devlet sisteminde giderek artan gerilimler ve ih­tilaflar, sınıfsal çatışmaların uluslararasılaşması ve ulus-lararasılaşmış sınıfsal ittifaklarla birlikte gitmektedir. Ne ki, sınıfsal ilişkilerin uluslararasılaşması yeni uluslarara­sı hukuk ve devlet biçimleri içinde gerçekleşmek duru­mundadır, bunlar da siyasal ilişkileri yeniden yapılan­dırmaya yardımcı olabilir” (Picciotto, 2004:270). Doğ­ru, ancak anılan “yeniden yapılandırma”mn faili kim olacaktır, bu faaliyetin ördüğü aygıtlar içerisinde kim, nasıl temsil edilecektir? Açık Marksizm, oluşan yeni bi­çimlerin sınıfsal etkisi üzerine, taleplerin söz konusu aygıtlar sistemi içerisine nasıl gireceği, taleplerde so­mutlaşan çıkarların bu aygıtlar içerisinde nasıl temsil edileceği hususlarında tek kelam etmez.

Holloway (2007) aynı yaklaşım içerisinden fikir yü­rüterek devletin sadece bir devletler çokluğu biçimi içinde var olduğunu ve siyasal iktidarın doğasının tek bir devlete odaklanarak anlaşılamayacağım savlar. Dev­letin genelleşmiş özelliklerini anlamak ve onu tekil dev­letlerden (ulusal devletler) ayırabilmek için “siyasal olan” terimini önerir. Holloway’deki haliyle “siyasal ola­nın” yapısal bir etki üretme kapasitesi yoktur. Olduğu haliyle “siyasal olanın” biçimi üzerinde konuşma imkâ­nı dahi yoktur. Siyasal olan küresel bir bütünlüğü haiz kapitalist toplumsal ilişkiler denizi içerisinde bir uğrak­tır sadece. Siyasal olan en başından beri küresel bir iliş­kinin uğrağıdır. Fiilleriyle uluslararası hukukun üretil­mesine dolaysız katkı koyamaz.

Bu uğrak, ulus devletler çokluğunun varlığında ifa­desini bulur. Küresel toplumsal ilişkilerin ülkesellik yo­luyla ayrışması, “…kapitalist tahakküme karşı muhalefe­tin parçalanmasında, emeğin bir sınıf olarak ayrıştırıl-masmda son derece önemli bir unsurdur… ‘Zengin’ veya ‘yoksul’ hiçbir ulusal devlet, küresel sermaye ilişkisinin bir uğrağı olarak kendi varlığından kopuk bir şekilde anlaşılamaz. ‘Bağımlı’ ve ‘bağımlı olmayan’ devletler ara­sında sık sık yapılan ayrım ortadan kalkar. Tüm ulusal devletler, tarihsel olarak ve tekrarlanan bir biçimde ka­pitalist toplumsal ilişkiler bütünlüğü ile olan ilişkileri yoluyla tanımlanır” (Holloway, 2007:145). “Küresel top­lumsal ilişkilerin ayrışması sürecinde tek etmen ülkesel­lik midir?” diye sorulabilir. “Ülkesellik parçalanmışlık dışında bir etki yaratmamakta mıdır?” sorusu bu soruya eklenebilir. Ve devam edilebilir: “Emek, mekândan kop­muş, kendisinden uzaklaştırılmış aygıtlar içerisinde da­ha mı iyi temsil edilecektir, talepleri bu aygıtlara daha mı rahat girecektir?” “Ulus devletin kendisi gibi, zamanı ve mekânı dönüştürülen yeni aygıtlar da kapitalist top­lumsal ilişkiler bütünlüğü ile olan ilişkileri yoluyla ta­nımlanmayacaklar mıdır?”

Holloway’den (2007) ilerlediğimizde, ulusal devlet­lerin sermaye ile olan ilişkileri, mekânsal olarak sabit-lenmiş devletlerin ve bunların insani unsurlarının küre­sel olarak hareketli sermaye ile olan ilişkisidir. Devletin kendisi gibi bunlar da fetişleşmiş biçimleri haiz olabilir­ler. Bu kapsamda, ulusal devletler üretilen küresel artı-değerden kendi paylarını çıkarmak gailesiyle sınırları dahilindeki bölgeyi çekici kılmak için birbirleriyle reka­bet ederler (yönetici bireyler rekabet sonucu doğuran siyasi çözümleri üretirler). Bu durumda çevre-merkez arası bir sömürü ilişkisinden değil, devletler arasında (tekil devletlerin kontrolü altındaki uzamın sermaye için cezbedici hale getirilmesi için) sürdürülen bir çe­kişmeden bahsetmekteyiz. Eğer ulusal devlet, küresel sermaye ilişkisinin (zihinlerde türetilen) bir uğrağı ise küresel sermaye ve diğer uğraklar (devletler) ona dış­sal/harici sayılamaz. Devlet gelişiminin belirleyicileri iç­sel ve dışsal olarak ayrıştırılamaz hale gelirler. Ulusal devleti de küresel kapitalizmi de ancak bunların kendi­lerinin de içsel bir parçası olduğu kapitalist toplumsal ilişkilerin gelişimi bağlamında anlayabiliriz. Devlet, böl­gesel bloklar, küresel sistem, kısaca hemen her şey kü­resel bir çelişkinin (zihinlerde üretilen) tarihsel sonu­cudur.

Bir açıklama teşebbüsü bağlamında fetişizme bu ka­dar yüklenmenin doğru olmadığını, Althusser’in (2009) fetişizmi ele alış biçimine bakarak göstermeye çalışalım. Marx’a göre fetişizm, emeğin toplumsal yüklemlerinin maddi görünüşüdür. Bu görünüş yorumcu-insan özneyi yanılsamalara sürükler (Bkz. Elster 1999:56). “Pek çok iktisatçının yanılsamaları” olarak fetişizm öznel anlam­lar dünyası içerisinden iş görür. Althusser’e (2009:185) göre Marx böyle yapmakla “…’pek çok iktisatçının ya­nılsamalara’ kapılması zorunluluğunu, bu dünyanın kendisini bir kitap başlığı değil de bir dünya kılan so­mut ilişkileri hesaba katmadan, ‘meta fetişizmi’ne ilişkin tümüyle doğaçlama ve de düş ürünü bir kuramdan…” çıkarsamaktadır. “Meta[J fetişizmin faili olabilirmiş gi­bi, metanın fetişizminden söz etmenin hiçbir anlamı olmadığı kanısındayım. Fetişizmden söz etmenin bir an­lamı var elbette, ama fetişizmi fiilen üretenle ilintilen-dirmek koşuluyla…” (Althusser, 2009:188). Althusser’e (2009) göre fetişizmi ve diğer ideolojik formları bilincin bilme haline, bilinci de öznenin kendisine yönelik dü­şüncelerine indirgememek gerekmektedir. “Fetişizmi fi­ilen üreten”, ideolojileri maddi varoluşa kavuşturan şey; tekrarlanan, yeniden üretilen, bu bağlamda da toplum­sal yapıları (bu yapıların maddi gerçekliğini) oluşturan toplumsal üretim ilişkileridir. Evet, Holloway’in dediği gibi devlet, toplumsal ilişkilerin bir biçimidir. Ancak bu biçimlenme, bireyin bilincinin bilme haline, öznelik du­rumuna değil toplumsal ilişkileri katılaştıran, onları ya­pı haline getiren maddi gerçekliklere dayalı (maddi varoluşa sahip) bir biçimlenmedir. Devletin katılaşması maddi varlığını bilinç yoluyla bulmasından (fetişleşme-sinden) değil, toplumsal üretim ilişkilerinin maddili­ğinden kaynaklanır.

Kapitalist devletin gelişimini genelleştirilmiş meta üretimi (ve bunun içerdiği çelişkilerin zihindeki etkile­ri) bağlamına oturtan bu yaklaşımın uluslararası hukuk ve uluslararası ekonomi politik açısından sonuçları bu­lunmaktadır: Picciotto’ya göre (yapısalcılık ekseninde gelişen bazı yaklaşımların yaptığının aksine) burada işe piyasalarla başlamamak “…-fakat üretim ve sömürü iliş­kilerinden ve bunların dolaşım sayesinde nasıl bir ulus­lararası etkileşime girdiklerinden başlamak, hem müm­kün hem de gereklidir.” (Picciotto, 2004:266). Öyleyse üretim ilişkilerini değiştiren ticaret değil, feodal ve post-feodal üretim ilişkilerinin daha sonraları dünya piyasa­sının ve devletin biçiminin de dönüşmesine neden ola­cak çelişkileridir. Çelişkiler meta biçime içkindirler. Ulus devletleri sermayenin küresel akışı içerisinde siyasi kavşaklar (hareketsiz noktalar) olarak görmek, hem pi­

yasalara eleştirmeksizin odaklanmak suretiyle ortaya çı­kan (ve bu suretle tarihsel olarak özgün biçimleri ken­dinde verili ve doğal şeylermişçesine kavramsallaştıran burjuva düşüncesini cisimleştiren) Smithçi eğilimin hem de devlete ve piyasaya bağımsız değişkenler mua­melesi yapan ortodoks uluslararası ekonomi politiğin ve uluslararası hukukun hatalarına düşmemeyi olası kıla­caktır. Anılan yaklaşımın neticesinde uluslararası hu­kukun normları (ve bunlara içkin sınıf ilişkileri) devle­tin tepesine dışarıdan binmemekte ya da iç/ulusal top­lumla sınırlı kalıp etkilerini uluslararası alanda işlemler yapan devlet üzerinden doğurmamaktadırlar. Aksine devletin kendisi de içinde yüzdüğü uluslararası normlar denizi de küresel kapitalist ilişkileri oluşturan sınıf ilişkisinin bir formu haline gelmektedir (Burnham, 2001:107). Şu durumda uluslararası hukukun öznesi aslında bir özne değildir. Devlet, meta üretiminin genel­leşmesi için bir çerçeve sunan uluslararası devletler sis­temi bağlamından türeyen ve/veya sınıfsal ilişkilerin uluslararasılaşmasmm ürünü olan-bilişsel- bir entitedir. Bu bağlamda devlet, analiz için bir başlangıç noktası olarak alınamaz. “Kategori olarak devleti çözmenin an­lamı, devleti kendinde bir şeymiş gibi değil, toplumsal bir biçim, toplumsal ilişkilerin bir biçimi olarak anla­maktır… devlet toplumsal ilişkilerin katılaşmış (veya Marx’m kavramını kullanırsak ‘fetişleşmiş’) bir biçimi­dir. Bu, insanlar arası olarak görünmeyen insanlar arası bir ilişkidir; toplumsal ilişkilere dışsal bir şey biçiminde var olan toplumsal bir ilişkidir” (Holloway, 2007:137).[31]

Bu çizgiden ilerleyen Picciotto (1997) eleştirel-nor-matif bir pratikle uluslararası hukukun şeyleşmiş kate­gorilerini (devleti) aşmak ve hukukun ve hukukçuların özgün taahhüdünü uluslararası hukuki pratiğe yerleş­tirmek maksadını benimser. Normatif tahayyüle yöneliş, dünya çapında hukukun üstünlüğü arayışını beraberin­de getirecek, ardından, hukukçu sadece yorumlamakla mükellef bulunduğu tutarlı prensiplerden müteşekkil bir uluslararası hukukla karşı karşıya kalabilecektir. Bu bağlamda, Picciotto, bir Marksist için pek de savunula­bilir olmayan bir öneriyi, uluslararası düzenlemelerin [her halde formel-parlamenter] demokrasinin güçlen­mesi ve piyasalara güvenin artması yolunda kullanılma­sını, anılan iyileştirici kayma nedeniyle, gündeme geti­rebilmektedir.

Aynı damardan ilerleyen Hardt ve Negri’nin İmpa­ratorluk adlı çalışması da uluslararası hukuka ilişkin çarpıcı iddialar taşımaktadır. Buna göre, bir dönem ka­pitalist küreselleşmenin nesnel uzamını oluşturan ulu­sal devlet ve onun içerdiği yerellikler, kapitalist faaliye­tin tüm düzeylerini kapsayan eylemlerce oluşturulan bir ağ tarafından,[32] sermaye birikiminde oynadığı rollerle birlikte geri plana itilmiş, yerinden edilmiştir: “Modern birikim kapitalist-olmayan çevrenin biçimsel boyundu­ruğuna, postmodern birikim ise bizatihi kapitalist ala­nın gerçek boyunduruğuna dayanır” (Hardt ve Negri, 2001:286). Kapitalist alanın gerçek boyunduruğunda yerel olana içrek yalıtılmışlık ve kendine benzerlik du­rumları da dönüşmüş, duvarları parçalanan yerel, ev­rensele bağlanabilir hale gelmiştir (Hardt ve Negri, 2001:368). Yeni bir ülkeselleştirme var ise embriyonik formda bile olsa yeni bir devlet de ortaya çıkacaktır. Ancak burada bahsi geçen oluşum, klasik uluslararası hukukun tanıdığı, egemenlik aktarımına dayanan (kla­sik üçte iki çoklukla karar verme yeteneğini elde etmiş) uluslararası örgütlerle aynı soydan gelmemektedir. İm­paratorluğu oluşturan egemenlik alanı (imparatorluğa aktarılan egemenlik imtiyazları) şiddet kullanımını as­keri eylemler alanından polis eylemleri alanına aktaran, vergi koyma iktidarını ya hiç içermeyen ya da marjinal bir şekilde kapsayan, sınırlarda belirsizliğe dayanan, sü­reksiz, tek referans noktasını kullanabildiği gücün mutlaklığma yerleştiren ve düzenliliği sağlamak yerine dü­zensizliğe müdahale etmek maksadını güden yeni bir egemenlik alanıdır (Hardt ve Negri, 2001:64-65).İmparatorluk küresel düzlemde iktisadi ve siyasi is­tikrarın sağlanması için hukuki düzenlemeyi gerçekleş­tirmek çabasına dayanmaktadır.[33] “Kuruluş açısından bakacak olursak, küreselleşme süreçleri artık sadece bir olgu değil; aynı zamanda tek bir ulus üstü politik ikti­dar figürü tasarlama yönündeki tüzel tanımların bir kaynağıdır” (Hardt ve Negri, 2001:33). Ancak daha ön­ce de belirtildiği gibi imparatorluk deyince, kendi peri-ferisindeki artığı kendi merkezine taşıyan ya da kendi merkezinden başlayan sermaye devirlerini kontrol eden bir tür organizasyon anlaşılmamalıdır. İmparatorluk kü­reselleşen iktidarın parçalanmış, merkezsiz, yaygın ve anonim ağına denk düşer (Bkz. Savran, 2008:172). Bu aşırı gelişkin iktidar ağının sinir, tendon ve damarları öylesine yaygındır ki metropol merkezler tarafından tam anlamı ile kontrol edilemezler. Artık imparatorlu­ğun kuruluşunu sözleşme temelli ilişkiler üzerinden fe­deratif kaynaklar yaratma eyleminde arayamayız. Akta­rılan sebeplerle “…bu tüzel model en ileri gelişme düze­yine erişmiş BM ve öteki büyük uluslararası örgütlere göre anlaşıldığında bile uluslararası hukukun mevcut yapılarıyla kurulamaz.” (Hardt ve Negri, 2001:65). Aynı şekilde parçalanmış, yaygın ve anonim ağın -uluslar­arası hukuk tarafından- düzenlenme süreci de kontrol edilemez bir hal almıştır. Bu bağlamda uluslararası hu­kuk salt metropol merkezlerin ya da bir devletler top­lumunun iradesi olmak hüviyetini kaybeder. Ortak pay­dası – devletler toplumunun (bir nevi devletler gemein-schaffrnm) yan ürünü olan organik bir tözden değil-çokluktaki tekilliklerin üretken faaliyeti tarafından (ya da bu faaliyete karşı) oluşturulur (Bkz. Hardt ve Negri,2004:225). Buradaki çelişki, günümüz siyasal pratiğin­de, “çokluktaki tekilliklerin üretken faaliyetf’nin, ezi­lenlerin taleplerini şekillendirmek yerine, içinde yer alabilmek için (İngilizce bilmek, bilgisayar kullanmak, günümüz tüketim kültürü tarafından biçimlendirilen tüketim normları ekseninde bireysel ve ailesel yeniden üretimi gerçekleştirmek gibi) küçük burjuva donanım­lara sahip olmak gereken, fonlamaları devlet faaliyetine ve devlet içerisindeki temsil kabiliyetine dayanan sivil toplum örgütlerinin pratiklerini biçimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.

Diğer yandan emperyal iktidar kendi ağlarını örer­ken direnişi imkân dahiline sokacak boşluklar da ör­müştür. Bu hayaletimsi iktidar genişlemesinin bedelini böyle ödemeseydi, biz siber direnişçilere de bir şey kal­mayabilirdi. “Bu yeni güç ortaya çıkarken mevcut bir gücü, Birleşik Devletleri eksen alacaktır herhalde” diye düşünebiliriz. Ama dikkatli olmalıyız: Negri’de modern imparatorluk, devlet tabanlı eski emperyalizmi bütünü ile dışlar. Bu durumda imparatorluğun kuruluşunda Amerika Birleşik Devletleri’nden alman şey, onun kendi özgün kuruluş projesidir. “Çağdaş İmparatorluk fikri ABD’nin içerisindeki kuruluş projesinin küresel çapta yayılmasıyla doğmuştur” (Hardt ve Negri, 2001:197). “Modern egemenliğin, ya Hobbesçu ya da Rousseaucu biçimiyle sunulan, yıpranmış aşkmcılığma karşı Ameri­kan kurucuları ancak cumhuriyetin demokrasiye düzen verebileceğini, daha doğrusu çokluk düzeninin iktidar ve hak yetkisinin aktarılmasından değil; çokluk içi bir düzenlemeden, iktidar ağlarının demokratik bir etkile­şiminden doğması gerektiğini düşünmüştü. Başka bir ifadeyle yeni egemenlik, ancak (ikisi de merkezi bir ik­tidar oluşturan ve iktidarın çokluğun elinde kalmasını sağlayan) sınırlar ve dengelerin, denetim ve istikrar me­kanizmalarının anayasa tarafından düzenlenmesinden doğabilir. Artık burada iktidarın aslanlığına ne gerek ne de yer vardır” (Hardt ve Negri, 2001:178). Diğer yandan “Amerika Birleşik Devletleri bütün o eşitlik söylemleri­ne rağmen aslında sınıflara bölünmüş bir toplumdu ve anayasa da zenginlerin servetini garantiye alacak biçim­de hazırlanmıştı” (Hardt ve Negri, 2004:265).

Öyleyse direnişi imkân dahiline sokacak boşluklar, aşkın olmayan bir iktidarın prosedürel ifadesini içeren Amerikan demokrasisinin anayasal düzeneğinin küresel ölçekte tatbikatından doğacaklardır. Amerikan demok­rasisinin anayasal düzeneğinin küresel ölçekte tatbik edilmesi ile biçimlenecek olan toplum, bütün o eşitlik söylemlerine rağmen aslında sınıflara bölünmüş bir top­lum olacaktır kuşkusuz. Ancak Amerikan anayasal dü­zeneğinin küresel ölçekli tatbikatı, direniş hakkını dış­lamamaktadır. Aksine, Amerikan anayasal düzeneğinin küresel ölçekli tatbikatı, tahakküm ve direnişin bu dü­zenek içerisinden biçimlendirilişine dayanacaktır: İm­kânlar imkânsızlıkları belirleyeceklerdir. “Bu açıdan otoriteye itaatsizlik, hatta tirana karşı şiddet bir direniş­tir veya şiddetin savunmacı kullanımıdır. ABD Anayasa-sı’nm ikinci maddesinin gerçek anlamı da bu cumhuri­yetçi direniş hakkıdır zaten: ‘Özgür bir devletin güven­liği için elzem olan düzenli bir milis ve halkın silah bu­lundurup taşıma hakkı yasaklanamaz.’… ikinci madde­nin türediği genel cumhuriyetçi gelenek ve İngiliz hu­kuk geleneği, çokluğun yani ‘silaha sarılmış halk’m ti-ranlığa direnme hakkına dayanır” (Hardt ve Negri, 2004:358). Yine buna bağlı olarak, dönüşen kapitalist üretim ilişkilerinin yoğunlaştığı noktalar üzerinde ikti­darını geliştiren bu yeni ve direngen politik toplumun kirişleri, yeni bir uluslararası hukuk sistemi ve daimi barış hayali üzerinde yükselecektir. Dolayısıyla ulusla­rarası ilişkilerde hukukun üstünlüğü prensibinin yeni bir düzlemde tesisi çabası basit bir “emperyalist” hile olmaktan ötede, bu kirişlere gerçek gücünü verecek bir proje olduğu ölçüde, normlar (öncelikle de Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nm normları), kendi başına varlığı olan ve sosyal gerçekliği değiştirebilecek varlıklar olarak ele alınmalıdır.

Anılan çerçeve içerisinde [uluslararası] hukuk ken­di kendisini üreten (autopoetic), kendi kendisini üre­tirken bilgiyi de üreten ve kontrol eden, alternatif güç odaklarını oluşturabilecek alternatif düşünme biçimle­rini ezmeye çalışan ve bu suretle belirli bir rasyonaliteyi temsil eden emperyal düzenlemenin merkezine oturur. Ama emperyal düzenleyici aktivite sırf direnişin geniş­leyen tabanını örtmek için yayıldığından, ileriye doğru her adımında -aslında- direnişin sirayet ettiği yerleri kap­samaya çalıştığından, hep bir adım geridedir. En güçlü olduğu noktada bile zayıftır. Bir adım geride olma hali­nin yanı sıra, emperyal güç -kendi temsil ettiği rasyona­liteyi karşısına alamayacağı için ve bu ölçüde- söz ko­nusu rasyonahtenin getirdiği sınırlarla bağlıdır. Bu bağ­lamda normlar sadece iktidar için konuşmazlar. Norm­lar, aynı zamanda, bir kez hayata geçirildiklerinde, geri dönüp kendisini üreten güce muhalefet üretmeyi müm­kün kılan olanakları da içlerinde barındırırlar. Böylece emperyal hukuk ve onun cismanileştiği somut ve evren­sel normlar -ve bunlar arasında uluslararası hukuk normları-, iktidarı ele alanın bir kez değiştirip bir kena­ra koyabileceği, her somut durumda önceden kestirile­bilir sonuçları vermek üzere tasarlanmış bir iktidar kır­bacı olarak değil; “çoklukla” “muktedir olan” arasındaki ilişkilerin her gün yeniden tezahür edişi süreci içerisin­de etkili bir araç olarak ele alınabilir. İyileştirici etki de buradan kaynaklanır. Bu haliyle normlar, bütün muha­lefet odakları tarafından ciddiye alınması gereken, “iç­sel” müdahale araçlarıdır ve “dışsal” olan müdahale araçlarına göre, bir başka deyişle “eski” ülkesel egemen­lik iddialarına, onların çökeltilerine dayanan araçlara göre, “çoğunluğun/çokluğun” menfaati açısından, çok daha etkindirler. Yeni hukukun yeni normlarına binaen şekillendirilen talepler, yeni iktidarın yeni uzamlarında yeni yankılar oluşturacak, yeni direnişin yeni ufukları bu yankıların izdüşümlerinin bitiştirilmesi ile çizilecek­tir. Çokluk ancak bu yeni ülkesel egemenlik düzlemi içerisinde bir ütopyaya[34] sahip olabilecektir. Çokluğun-yine-yeni cumhuriyetinin toprakları, yeni ülkesel ege­menlik düzlemi içerisinde yeşerecektir.

Burada hukuka ve özellikle Amerikan demokrasisi­nin anayasal düzeneğinin küresel ölçekte tatbikatından sorumlu tutulan uluslararası hukuka, iyileştirici {pro­gressive) roller verilmiştir. Haksızlık etmemek için be­lirtelim: Anılan yaklaşım içerisinde hukukun iyileştirici rolü “düzen iyidir” önermesinden ziyade “düzenin man­tığı direniş için imkânlar üretmektedir; bu nedenle di­renişin taleplerini içselleştirdiği (çokluğun karşı-projelerini barındırdığı) ölçüde yapısı itibariyle sadece düze­ne ait olmayan bir kurum olan hukuku kullanarak, di­renmek iyidir” ifadesine dayanarak savunulmaktadır. Hukuk özgürleştirici potansiyellerini, Amerika Birleşik Devletleri’nin evrenselleşmesi beklenilen ve yeniden in­şa edilmiş bulunan kurucu projesinde bulmaktadır. An­cak beklenilen evrenselleşme sürecinde bir tuhaflık bu­lunmaktadır. Kapitalist dünya sistemi içerisinde ulusla­rarası hukuk, eşit olduğu varsayılan hak süj eleri arasın­da sözleşme temelli ilişkileri düzenler. Bir başka deyişle uluslararası hukuk, devletin tüzel kişi olarak tahayyül edilmeye başlandığı; hakların hukuk önünde eşit oldu­ğu varsayılan hak süj eleri arasındaki sözleşme temelli ilişkilere konu olduğu; ulusun düşünülebilir hale geldiği; genişletilmiş meta ekonomisinin koşullarının oluş­tuğu, özgün bir dönemin siyasi iktidarları arasındaki ilişkileri konu edinmekle kendi prekapitalist öncülle­rinden esaslı olarak farklılaşmıştır. Diğer yandan, Açık Marksistlerin ve bunların çevresinde bulunan yeni yo­rumcuların önvarsaydığı evrenselleşme süreci, (fetişleş-miş duyumsal izlenimler olarak kuramsallaştırılan) dev­letler arası bir etkileşim sürecinden ziyade çokluğun kurucu ama muğlak eylemleri aracılığı ile gerçekleşece­ğinden; çokluğun yeni cumhuriyetini kaplaması bekle­nen -yeni- uluslararası hukukun, prekapitalist Roma İmparatorluğu’nun ius gentiunîuna benzer bir düzen­leme kipliği olması, yani Amerikan İmparatorluğu’nun diğer devletlerle olan sözleşme temelli ve dolayısı ile eşitler arası ilişkilerinden ziyade, imparatorluğun tanı­dığı/tanımak durumunda kaldığı ya da muhatap olduğu kimselerle imparatorluk arasındaki ilişkileri düzenleme­si beklenmelidir. Kurgusal bir geleceğin milletlerarası özel hukuku ya da uluslararası kişiler hukukuyla ulus­lararası medeni hukuk arasına denk gelen normlardan oluşacak olan bu külliyatın, sermaye hareketleri yerine direnişin gelişmesine yarayacağına yönelik inanç, koz-mopolitan ütopyanın boşlukları arasından gelişmekte­dir.

Ele alman yaklaşıma göre meşru mücadeleler için mevcut yegâne alan, -çokluğun- hukukunun kapsadığı alandır. Burada -Açık Marksizm’in iddia ettiğinin ve he­deflediğinin aksine- hukukun biçimi, içeriğinden (hu­kuk kavramlarının içinde anlamını bulduğu ilişkiler, bu kavramların içerdiği emirlerden) soyutlanmış halde ele alınır. Zira çokluk kavramı -emek süreçlerindeki dönü­şümler üzerinden- toplumsal yapıya mündemiç pozis­yonlarla gevşek olarak irtibatlandırılsa bile, bu muğlak ve zorlama bütünlüğün kurucu projeyi neden ve nasıl benimseyeceği, hangi koşullar altında bir fail olarak ey­leyeceği hususları belirsizliğini korumaktadır. Dolayı­sıyla kimin hukukunun üstünlüğünü tesis ettiğine ve egemenin hukukunun çokluğa sağladığı imkânların az­lığa sağladığı imkânlara oranına bakılmaksızın, huku­kun üstünlüğü prensibi, kerameti kendinden menkul bir “iyi”yi temsil eder haline gelir. Oysaki hukukun dü­zenlediği ilişkilerin ve tanıdığı hakların içeriklerinin te­orik hesaplara katılması, herhangi bir açıklama edimi için elzemdir.

Okumakta olduğunuz alt başlığa Marksist projeleri ikiye ayırarak başlamış ve Açık Marksizm’in sınıfı, sö­mürüyü ve mücadeleyi merkeze çektiğini belirtmiştik. Geldiğimiz noktada görülmektedir ki, Açık Marksistler ve Otonomcular canlı/somut emeğin yaşamsallığı ile kapitalist komuta altındaki ölü/soyut emek arasındaki çelişkinin üzerine gidelim derken, emeğin kapitalist di­siplin altına almış sürecinin Marksist terimlerle analizi uğraşma dalmışlar; ancak burada da durmayıp kapitalist şiddetin mistifiye edilmesiyle sonuçlanan yeni bir dil geliştirmişlerdir. Otonomcularm çalışmaları Amerikan Anayasası’nm evrenselleşen hükümlerinin koruması al­tında eyleyen (yapabilme yetisini artıran) sermayenin, kendi çıkarını işçi sınıfına dayatma kapasitesini eksilt-memektedir. İşçi sınıfına ya da proletaryaya gelince, ka­pasitesini bilemiyoruz ama adı (çokluk, prekarya vs.) sürekli olarak değiştirilmektedir.

           II. BÖLÜM

Hukuku Üretim İlişkileri ile Bağlantısı Üzerinden Ele Almak: Uluslararası Hukuka Ekonomi Politik Yaklaşım

            Okumaya başlamış bulunduğunuz bölümde, henüz rüşeym halinde de olsa, uluslararası hukukta var olan bir başka eleştirel yaklaşım, ekonomi politik yaklaşım, İyi­leştirici Yaklaşımın daha önce irdelenmiş bulunan ön­cüllerine paralel olarak ele alınacaktır. Ekonomi politik yaklaşımın uluslararası hukuk teorisine uygulanması yeni değildir. Ancak çeşitli kitap bölümleri ve makale­lerde yoğunlaşan çalışmalar, konuyu sistematik olarak incelemek ve bütünsel bir eleştirel duruş noktası geliş­tirmekte uzunca bir süre yetersiz kalmışlardır (Chimni, 1993). Kısa süre önce entelektüel dolaşıma giren bir ça­lışma, Mieville’in (2005) hacimli eseri Between Equal Rights, ünlü hukukçu Evgeny Bronislavovich Pashukanis’in çalışmaları ekseninde, uluslararası hukuk çalış­maları alanına, bütünsel bir eleştirel duruş için gerekli ilk açılımları sunmaktadır.

            Ekonomi politik yaklaşımın Mieville’in çalışmasın­da cisimleşen açılımını diğer eleştirel yaklaşımlardan ayıran temel unsur, öncelikle, nesnesine sorduğu soru­dan kaynaklanmaktadır. Buna göre sorulması gereken soru, “Bir uluslararası hukuk normunun içeriğinde ko­runan menfaat hangi güç odaklarının işine yaramaktadır?” sorusu değil; “Eğer hukuk, üretim ilişkilerinin ye­niden üretiminde ya da sürdürülmesinde, devlet iktida­rını üreten güçlerin normun içeriğinde somutlanan doğrudan taleplerinden -bir ölçüde- bağımsız olarak rol oynuyor ise, bu işlevi hangi mekanizmalar ya da süreç­lerle realize eder?” sorusudur. Şurası açıktır ki, sorunun bu şekilde ortaya konulması, “…devlet iktidarını üreten güçler” den bahsetmenin mümkün olmadığı (ve bu ne­denle de “…hukuk normunun içeriğinde somutlanan doğrudan talepler”den bahsedemeyeceğimiz ya da bah­sederken epeyce bir zorlanacağımız), uluslararası ilişki­ler alanını düzenleyen hukukun, uluslararası hukukun, incelenmesi sürecinde önemli cevapların üretilmesine yol açacaktır.

Mieville’in eseri Between Equal Rights, hukuka sos­yolojik yaklaşımları özetleyen kitaplarda Marksist yapı­salcılık olarak ele alman yaklaşımın (Bkz. Milovanovic, 2003), iki alt kolundan birisini oluşturmaktadır. Yapı­salcı Marksizm denildiğinde, öncelikle, Althusserci yak­laşımlar akla geliyor. Ancak Althusserci Marksizm’in ya­nı sıra, özetleyicileri tarafından değişim ilişkilerine endekslenen bir başka alt başlığı daha var Yapısalcı Mark­sizm’in. Pashukanis bu bağlamda ele almıyor. Pashukanis’in meta biçim üzerinden geliştirdiği hukuk teori­sini açıkça kendi uluslararası hukuk teorisine tatbik eden China Mieville’in yaklaşımını da buraya oturtmak mümkün. Toplumsal iktidar ilişkilerine odaklı ve bu nedenle de normun içeriğini merkeze alan Marksist hu­kuk yazını ilgilerinin yetişmediği, çabalarının yetersiz kaldığı yere yöneliyor meta biçim çalışmaları. Tarihselci-hümanist bir çizgiden gelmekle birlikte, “yapısalcı” olarak fişlendirilen bir izlekten uluslararası hukuka yak­laşmak durumunda kalan Mieville (2005:4), Between Equal Rights’m satırlarında maksadını ortaya koyarken, içinde bulunduğu gerilimi de satır aralarında yansıtıyor: Sıklıkla “değer biçim”i (value-form) analizin başlangıcı haline getiren “toplumsal biçim” (social form) analistlerinden oluşan Marksist gelenekle gerçekte mevcut ka­pitalizm üzerine yoğunlaşan ve -diğerleri arasmda-Buharin ve Lenin’den çıkış yapan tarihsel maddeci gele­neği uzlaştırmak.

Mieville’in çalışmasından hareketle ekonomi politik yaklaşımı irdelediğimiz bu bölümde, öncelikle, Mievil­le’in kendi konumunu güçlendirmek için mevcut ulus­lararası hukuk teorileri içerisinden, çalışmasına taşıdığı unsurlar ele alınacaktır. Yürütülecek olan derinlemesine incelemenin maksadı; Mieville’in çalışmasının altına gir­diği yükü sergilemek, nihayetinde, sonuçlarına katılın­sın ya da katılnılmasın, çalışmanın kolektif eleştirellik potansiyeline yaptığı katkıyı vurgulamaktır. İkinci ola­rak, Mieville ve Marksizm başlığı altında, yazarın yakla­şımının temelini oluşturan hukuki biçim tartışmaları ve bunların uluslararası hukuk ölçeğinde tatbikatı üzerine saptamalarda bulunulacaktır.

Mieville’in Teorik Yaklaşımının Unsurları ya da Bir Cephanelik Olarak Genel Uluslararası Hukuk Teorisi

Mieville, Marksist perspektiften uluslararası hukuk üze­rine yazılmış az sayıdaki[35] bütünlüklü eser arasında yer alan Between Equal Rights adlı çalışmasının birinci ve ikinci bölümlerinde, kendi materyalist yaklaşımını ulus­lararası hukuk teorileri külliyatı içerisinde konumlan­dırmak niyetiyle, tafsilatlı bir kuram analizine girişiyor. Between Equal Rights’ın ilk bölümü hukukun kaynağı­nın tartışılmasında bir kaldıraç işlevi görüyor. Hukukun kaynağı tartışması, Mieville’in sonraki bölümlerde Pashukanis’e referansla geliştireceği uluslararası hukuk teo­risinin kilit noktalarından birisi zira.

Hukuk soyut meta taşıyıcılarının meta dolaşımında beliren ilişkilerinin ifadesi olarak ele alındıkta, menşei, bir anda, burjuva hukukunun hâkim pozitivist açıkla­malarının kaynak diye saptadığı yerin; mevcut iktidarın iradesinin, fersah fersah ötesine kayar. Muhakkak ki (hukukun) kaynağı(nı) iktidarın ötesinde bir yerlere yerleştiren tek açıklama biçimi değildir Pashukanis’in hukuk teorisi. Burjuva hukuk ideolojisinin doğal hukuk varyantlarında da hukukun kaynağı, somut siyasi ikti­darın iradesi ötesine yerleştirilir. Ancak meta biçim yak­laşımı, hukukun kaynağını iktidarın ötesine taşırken, materyalist tutumla uyumlu olarak soyut, evrensel ve tarih dışı üstün ilkelere gönderme yapmaz; üretim iliş­kilerinin belirli bir döneminde, içine girilen değişim ilişkilerinin ürünü kılar hukuku. Pashukanisci açılımla­rın yegâne muhalifi burjuva teorileri değildir. Marksist teorinin bazı önemli varyantları da hukuku, tıpkı devlet gibi burjuvazi iktidarının tesisi ve sürdürülmesinde kul­lanılan basit bir araç olarak ele almışlardır (Bkz. Jessop, 1990).

Hukuk basit bir araç seti olarak ele alındığında, esas ilgi normların içeriğine kayar. Buna göre burjuvazi, dev­letin içerisinden ve devletin tüzel kişiliğini kullanarak, kendi menfaatine olan emirleri hukuk normlarına dö­nüştürür ve ortaya çıkan mevzuatı proletaryaya karşı iş­letir. Burada derdimizi net bir şekilde ortaya koymak için Marksist-araçsalcı yaklaşımlara bir ölçüde haksızlık ettiğimizi de belirtelim. Ama anlatmak istenilen şudur: Araçsalcı açılımlar da (farklı saiklerle yola çıkmalarına rağmen burjuva hukuk ideolojisinin pozitivist varyant­larının yaptığına benzer bir şekilde) hukukun -şekli-kaynağının (burjuvazi tarafından araçsallaştırılmış bulu­nan) devlet iktidarında ararlar. Aynı çıkış noktasına sa­hip ama farklı vurgular içeren ve iktidarın farklı “kulla­nımlarına” gönderme yapan çeşitli Marksist formülasyonlar, proleter devletin de aynı yolla kendi iktidarını kuracağını (bu bağlamda, hukukun kalıcılığını) günde­me getirirler. Bu saptama, devrimin, toplumsallığın kurgulanışı ve örgütlenmesinden başlatılması gerekliliğini vurgulayan, Austro-Marksist yaklaşımın hukuk anlayı­şını koyan Renner (1976) ile siyasi stratejiyi öne çıka­ran (ve uzak/belirsiz bir gelecekte hukukun sönümlene­ceğini inkâr etmeyen) Lenin’de ortak olanı vurgulamak­la beraber, farklılıkları da örtmez.

Mieville, Between Equal Rights\rı ilk bölümünde, burjuva hukuk ideolojisinin kaynak sorunu karşısında­ki açmazlarını, burjuva hukukunun “uluslararası alanda düzenleyici normlara hukukilik vasfını kazandıran şe­yin ne olduğu” sorusu karşısındaki suskunluğunu işaret ederek vurguluyor. Yazar, önemli yazarların açıklamala­rını sıraladıktan sonra “egemen devletler arasında tatbik edilen kurallar bütünü” ifadesinin ötesine geçebilen bir uluslararası hukuk tanımı bulunmadığını, haklı olarak, saptamaktadır. Boş tanımlarda kendisini açığa vuran bir suskunlukla karşı karşıyayız. Bu suskunluğun neticesi, uluslararası hukuku hukuk yapan şeyin, onun hukuk olarak düşünülmesinde yattığı gibi bir totolojinin yay­gın kabulünde kendisini hissettirir (Mieville, 2005:13).

Mieville, uluslararası hukukun etkinsizliği anlayışı üzerinden uluslararası hukuka skeptik davranışlar geliş­tirenlerin (Morgenthau) ya da bir üst otoritenin bulun­madığı ortamda uluslararası hukukun varlığını inkâr edenlerin (Austin), hukuki ve siyasi biçimciliğini eleşti­rirken, kaynak sorununun açmazını gidermek yolunda ilk adımların neler olabileceğini de belirtir: “…[Hukuki biçimciliğin ötesine gitmeliyiz” (Mieville, 2005:23). Böyle bir teşebbüs, yazara göre, devlet davranışlarını ve­ri almak suretiyle yapılan açıklamalarda kullanılan so­yut “ulusal çıkar” ve “hukukun üstünlüğü” kavramları­nın da ötesine gitmeyi gerektirir. İncelediğimiz kitabın perspektifinden bakıldığında, şiddet hukuka içkindir. Biçimcilik ise şiddeti, politikanın; düzeni, hukukun ala­nına hapseder. Biçimciliğe göre şiddet, hukukun karşı kutbunda yer alır, onun olmadığı yerde tebarüz eder. Oysa ki “siyasi olan, en başından itibaren hukukidir: Bunu kabul etmek, hukuk hakkındaki yaklaşımınız ister idealist ister skeptik olsun biçimcilikten kopmak de­mektir.” (Mieville, 2005:24). Şiddet hukuka içkindir.

Kaynak sorununun açmazını gidermek yolunda, kar­maşık iç içeliklerini göz ardı etmeksizin, hukuk ve siya­set kategorilerinin problematize edilmesi olarak özetle­yebileceğimiz ikinci adım, Schmitt incelemesinde ortaya çıkar: Uluslararası hukuk, şiddet içeren iktidar kullanım biçimlerine yapısal olarak bağımlıdır (Mieville, 2005:25). Çatışkı ve güç kullanımı, uluslararası hukuku belirleyen süreçlerin mayasında bulunur. Bu haliyle uluslararası hukuk kendiliğinden, savaşın karşısında olan bir iyiliğin normatif ifadesine denk düşmez. Oysaki liberal pozis­yonlardan yorum yapanlar için dünya politikasının te­mel yapısı kabul edilebilir sonuçlar doğururken, çatışkı bir patoloji olarak ortaya çıkmaktadır. Eleştirel Hukuk Çalışmaları Mektebi gibi liberal-pragmatist içeriklerle doldurulmuş perspektifler içerisinden, dünya politika­sının temel yapısının her durumda kabul edilir sonuçlar doğurmadığını saptamak mümkündür. Ancak liberal-pragmatist perspektiflere bağlı yazarların eleştirel tu­tumlar takınanları da, uluslararası hukuk başta olmak üzere, çeşitli araçlarla bu yapının işlerliğinin istenebilirliği üzerine anlaşırlar (Mieville, 2005:25). Çatışkı, en son tahlilde, bu perspektif içerisinden de patoloji ben­zeri bir durum olarak ele alınabilir, zira eldeki araçlarla semptomları tedavi etmek olasılığı vardır.

Hem saf liberalizmin hem de Eleştirel Hukuk Ça­lışmaları Mektebinin paylaştığı bu optimizmin karşısı­na, iki farklı pesimizmi çıkartabiliriz. İlk pesimizm, uluslararası ortamda üstün bir kanun koyucunun yok­luğunda, uluslararası hukuku inkâr eder (Austin) ya da kerameti kendinden menkul bir kurallar seti olarak var­lığını kabul eder, ama devlet davranışları üzerindeki et­kisini hiçlik konumuna oturtur (Morgenthau). İkinci tür pesimizm ise uluslararası hukukun varlığını kabul eder, onu etkin de bulur, ancak kabul ettiği bu etkinlik halinin kapsamına iyileştirici (progressive) etkiyi koy­maz. Mieville, uluslararası hukuku, uluslararası ilişkile­rin içinde yer aldığı siyasi sürecinin bir parçası olarak görürken, onun etkinliğini tanır. Uluslararası hukuk, gücün basit bir türevi değildir; etkindir, ancak bu etkin­lik önceden verili bir iyinin gerçekleştirilmesinin koşul­suz aracı değildir. Bir başka deyişle uluslararası hu­kukun etkin olma hali, işletilmesinde işlev gördüğü toplumsal ilişkiler tarafından belirlenmiştir. Öyleyse Mieville, uluslararası hukuku sömürü sürecinin içine yerleştirirken, bu etkinin iyileştirici bir etki olamayaca­ğını önkabullenir (Mieville, 2005:27). Bu suretle de kendisini anılan pesimizmlerin ikinci türüne dahil eder. Schmitt nomosu, mekânı temellük etmek için gerekli esas süreç olarak ele aldığında, siyasi şiddeti de ona mündemiç bir olgu olarak sunmaktadır. Temellük edi­mi hukuku ve mekânı düzenleyen belirli tipte ilişkilerin yaygınlık kazanmasının neticesidir (Swan, 2006:138). Schmitt’in formülasyonunda daha fazla yer {grossraum) esasında gerçekleşen temellük edimi, uluslararası huku­kun kurucu öğesi olarak belirir (Mieville, 2005:29-30).

“Daha fazla yerin ille de bir devletin siyasi ve aske­ri müdahaleleri ile yaratılması gerekmiyorsa ne olacaktır peki? Bir başka deyişle “daha fazla yer” birden ziyade sermayeye bağımlı tekil devletlerin, birden ziyade devle­te bağımlı sermaye grupları ile kurdukları ilişki netice­sinde, devletlerarası düzlemi biçimlendiren yeni bir nomosxm ürünü olarak üretilebiiiyorsa, bu durumda ne olacaktır? Bu bağlamda küresel bir gücün odağında bu­lunduğu devletler arası düzenleme faaliyetinin her uğ­rağında kendi grossrauniumı arayan kapitalist şiddetin, görüngülerine muhatap olacağımızı saptamak mübalağa sayılmaz. Kapitalist devletin mekâna yaklaşımının ve şiddeti istihdam etme biçiminin farklı dönemlerde farklı açılımları vardır. Örneğin tekelci kapitalizmin dinamiklerinin etkin olduğu emperyalist dönemde kapitalist devletle, ikinci Dünya Savaşı sonrasında görülen uluslararasılaşma dalgasında yükselen liberal korporatist uygulamaların kapitalist devleti esaslı olarak farklıdır. Birincisi dretnot politikalarında simgelenen doğrudan siyasi ve askeri müdahaleleri çağrıştırmakta iken, diğeri agresif bir nükleer tahrip gücü ve tehdidi ile destekle­nen verimlilik ve üretkenlik yarışının (sistemden ziyade insanların günlük ihtiyaçlarına odaklanan sosyalist sis­tem üzerindeki) yıkıcı sonuçlarını ve küresel piyasaların hesapsız şiddetini kullanır. Schmitt’te dönemsellik vur­gusu bulunmaz ve birden ziyade sermayeye bağımlı te­kil devletlerin, birden ziyade devlete bağımlı sermaye grupları ile kurdukları ilişki irdelenmez. Bunda şaşıla­cak bir şey yoktur, Schmitt’in kendi çağının güç ilişkile­rinin ötesine gitmesi ve Marksist terimlerle düşünmesi beklenemez. Diğer yandan Mieville de Pashukanis ek­seninde geliştirdiği tezine, birden ziyade sermayeye ba­ğımlı tekil devletlerin, birden ziyade devlete bağımlı sermaye grupları ile kurdukları ilişkiyi (devletin ulus-lararasılaşması tezini) dahil etmez. Ancak Schmitt’ten uluslararası hukukun -temellük edimi başta olmak üze­re- şiddet içeren iktidar kullanım biçimlerine yapısal bağımlılığını almak mümkündür; açıktır ki Mieville de öyle yapmıştır.

Burjuva teorizasyonunun üstesinden gelemediği kaynak sorununun içerdiği açmazları gidermek yolunda üçüncü adım, kavram fetişizmi ile uğraşılırken atılmak­tadır. Pozitivist yaklaşımların soyut devleti, natüralizmin de soyut hukuku öne çıkardığı belirtilebilir. Poziti­vizmin uluslararası hukukla ulusal hukuk arasında yap­tığı, neticede birisi ulusal diğeri uluslararası olmak üze­re iki farklı hukuki düzeni önvarsayan ama “Onca far­kına rağmen neden hem uluslararası hukuk hem de ulusal hukuk, hukuk sayılmaktadır?” sorusunu yanıtlayamayan (düalist) teorizasyonu karşısında, en veciz ifa­desini Kelsen’de bulan monizmin, hukukun işlevi­ne/doğasına yönelik hiçbir şey söyleyemeyen, hukuk normunu toplumsal ilişkilerden değil de hukuk feno­meninden türeten totolojisi bulunmaktadır (Mieville, 2005:33-36). Mieville, bu noktada İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde beliren uluslararasılaşma dalgası­nı hukuk teorisi içerisinde seslendiren[36] Kelsen’e tersten referansla, saf hukuk teorisinden vazgeçerek, Gramsciyan bir saf olmayan hukuk teorisinin arayışına destek verir. Buna göre, ilişkileri oluşturan eylemler saf değil­lerdir. Onları, pürüzsüzce hukuki, iktisadi, siyasi gibi kategorilerin altına yerleştiremezsiniz. Her birisi aynı anda farklı ilişkileri üretirler. Bu yaklaşım, aynı zaman­da, Miéville’in entelektüel formasyonunun köken itiba­riyle yakın olmadığı Althusserci çizgiyi güncelleştirme çabasına girişen Woodiwiss’in (1990) iç içelik {imbrica-tedness)[37] dediği olguyla da yakınlık içerir.

Siyasetin yapısı içine hukukun gömülmesi esas ise, hukuk ve politika arasına çizilen kaim çizgi, bu kaim çizgiyi mümkün kılan formalizm ve fetişizmle birlikte silinmelidir. Ama nasıl? “Ne çıplak güç (politika) ne de kural fetişizmi (hukuk)” diyerek. Miéville, bu çözüme en uygun açılımları, ironik olarak, neoliberal dönem Amerikan uluslararası hukuk siyasetinin düşünsel da­yanaklarından McDougal’m formülasyonlarmda bulur. McDougal, uluslararası hukuku eleştirel maksatların aracı haline getirerek uluslararası eylemlerde öncü yo­rumlar üreten ünlü yazar Richard Falk’m yanı sıra, daha önce incelemiş bulunduğumuz eleştirel hukuk çalışma­ları mektebi ile benzer öncüllere sahiptir. İsmi zikredi­len yazarlar, Amerikan pragmatizmini, sosyolojik hu­kuk bilimi {sociological jurisprudence) ve Amerikan Realizmi akımlarının geliştirdiği pozitivist hukuk eleşti­risi ekseninde birleştirirler. Ancak McDougal diğerle­rinden farklıdır. O, hukuku bir süreç olarak değerlendi­rip politikanın parçası olarak (hukuki ve siyasi) for­malizmin karşısına koyarken; geliştirdiği ya da bir par­çası olduğu yaklaşımı, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası yükümlülüklerinin inkârı için bir yöntem haline getirir (Chimni, 1993). Anılan yaklaşım içerisin­den önerilen yorum ilkeleri, yorumun kendisi ile birlik­te, güçlü tarafın hukuk normlarından (antlaşma kural­larından) bağımsızlığını ilan etmenin yöntemine dönü­şür ve hukuk, yorum aracılığıyla politik gerçekliğe du­hul eder. Bir başka deyişle burada yorum, kendisi hu­kuk olan bir sürecin parçasıdır, yoksa hukuku anlama­nın basit bir aracı değildir (Mieville, 2005:39). Huku­kun siyasiliği yönünde geliştirilen argüman tersinden okunduğunda siyasetin hukukiliğine denk gelir.

Mieville, beklenilebileceği gibi, McDougal’m süreç olarak hukuk kavramsallaştırmasını eleştirel bir okuma yapmaksızın devralmaz. Yazar, öncelikle McDougal’ın süreç kavramsallaştırmasnın arka planını oluşturan me­todolojik bireyselciliğin yapıyı anlamada yetersiz oldu­ğunu vurgular. Ardından, Marksist yazar Chimni’ye re­feransla, McDougal’m güç kavramını şeyleştirip, ulusla­rarası düzlemde sömürüyü gizleyecek şekilde kullandı­ğını vurgular. Ve hemen sorar: “Bir süreç olarak hukuk fikrini materyalist bir iktidar kavramsallaştırmasıyla bir­likte düşünemez miyiz?” Cevap açık: “[E]limizdekilerle bunu yapmak imkânsız”. Elimizde olmayan ve Mieville’in önerdiği şey, bir form (biçim) teorisidir. Form teo­risinin eksikliğinde, hukuku siyasetle iç içe ele almak, bunları birbirinden ayıracak bir kriter olmadığından, her birini bir diğerine indirgemek anlamına gelir. Bu bağlamda, McDougal’ın yaptığı da Amerikan siyasetine indirgenmiş bir hukuktan öteye anlam taşımamaktadır (Miéville, 2005:40-43).

Sosyolojik hukuk bilimi {sociological jurispruden­ce) ve Amerikan Realizminden aldığı teorik unsurları her iki yaklaşımın da sönümlenmesinden sonra -İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda- uluslararası hukuk teorisine taşıyan Eleştirel Hukuk Çalışmaları Mektebi’nin, homojenlikten uzak ve bütünselliği tartışmalı öğretisinin Miéville’in hesabına denk düşen bölümü, yi­ne daha önce ele almış bulunduğumuz belirlenmişizlik {indeterminacy) tezinde yatmaktadır. Hatırlayalım; Koskenniemi’nin formülasyonunda etkileyici bir tanıma kavuşan tez, kısaca uluslararası hukukun, mevcut çatış­maların taraflarına, her durumda bir diğerine karşı kul­lanılabilecek yeterli hukuki argüman ve prensip sağla­ma kapasitesini vurguluyordu. Bu durumda belirlenimsizlik, çatışma taraflarının, belirli yorum ilkeleri etrafın­da, sürekli müzakere haletiruhiyesi içerisinde yürüttük­leri hukuki sürecin karakteri haline gelecektir.

Ancak anılan bu saptama, aynı zamanda Kosken­niemi’nin açılımının varabileceği bir sınır çizgisini de oluşturur: Zira liberalizme mündemiç iki farklı eğilimin saptanması önemli olsa da, yeterli değildir. Bu çatışma­nın maddi temellerine de inmek, bir kez inince de ana­lize üretim ve değişim ilişkileri üzerinden devam etmek gerekir. Örneğin “…özgürlüklerin içeriği olarak herhan­gi bir kolektif eylemin savunulabilirliği…”, toplum adı­na piyasa düzenine karşı (kolektif) talepler geliştirile­bilmesinin imkânı ile paralel gelişir ki; bu düpedüz sı­nıfsal pozisyonların etkinliğinin kabulünü öngerektirir. Yine, üretim ilişkilerinden yola çıkamadığı ölçüde, Kos­kenniemi’nin analizi, çelişik argümantasyonlar arasında her daim mevcut bir çocuk itiş kakışının varlığından ötesine işaret edemez. Liberal görüşün çelişik doğası idealar düzeyinde tespit edildiğiyle kalır (Miéville, 2005:53-54).

Miéville, Koskenniemi’yi kendi materyalist pozis­yonuna ithal edebilmek için eklemeler ve çıkartmalar yapmaya mecburdur. Bunun için ilk önce Kapital HTe başvurur. Bu başvuru, aynı zamanda, sonraki bölümler­de esaslı olarak yararlanacağı meta biçim/hukuki biçim yaklaşımının okuyucuya ilk sunuluşudur. Marx (1990: 694) “emek-rant”tan bahsederken “Tüm toplumsal ya­pının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişki­sinin siyasal biçiminin, kısacası buna uygun düşen özel devlet biçiminin en içteki sırrını, gizli temelini açığa vu­ran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir – bu, her zaman, doğal olarak, emek yöntemlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ve böylece de onun toplumsal üretkenliğine uygun düşen bir ilişkidir.” der. Koskenniemi’ye geri dö­nersek; yükselen ve alçalan argümanlar, iç hukuk düz­leminde, bireysel egemenlik (teşebbüs hürriyeti, söz­leşme hürriyeti, iş sözleşmesinin tarafı olma hürriyeti) ve hukuk normu ile korunan menfaate bağımlılık terim­leriyle devlet üzerinden dolayımlanır. Peki, uluslararası düzlemde? Burada da ilişki, egemenlik ve bağımlılık te­rimleriyle kurulmakta, ancak bu sefer, devlet biçimin yokluğunda (Miéville, 2005:54). Yükselen ve alçalan ar­gümanlar, kendi dolayımlarmı, bir devlet iktidarının di­ğerleri karşısındaki yegâne sığmağı olan çıplak güç dı­şında bir yerde bulamamaktalar. Dolayımın çıplak güç olması, hukukun hücrelerine şiddetin işlemesi ile aynı anlama gelmektedir öyleyse. Bu durumda uluslararası hukukta belirlenimsizliği olası kılan şey, devletler arası güç ilişkilerinin yapısal istikrarsızlığıdır. “Bu yapısal is­tikrarsızlık içerisinde ortaya çıkan ilişkileri nasıl kuram-sallaştırmalı?” sorusunun cevabı, Pashukanis tarafından geliştirilen meta-biçim tartışmaları aracılığıyla verile­cektir. Ancak bu sorunun cevabını Mieville ve Mark­sizm başlığı altına bırakıp yazarın mevcut uluslararası hukuk doktrini üzerine tespitlerine devam edelim.

Bir yandan, tekil kapitalistlerin kendi aralarındaki ve tekil kapitalistlerle doğrudan üreticiler arasındaki ilişkiler (sosyal ve teknik işbölümünü oluşturan ilişki­ler) ulusal sınırları aşmaktadır.[38] Diğer yandan, müstakil üretici birimleri özel mülk sahibi olarak belirli davranış­lara zorlayan şey, yani değişim ilişkilerinin yapısı, dev­letleri de, uluslararası ortamda gelişen ilişkilerinde, aynı müstakil üretici birimleri zorladığı gibi zorlamaktadır; “… çünkü bu sistemde ve uluslararası hukukun bu sis­temin kaidesini oluşturan hükümlerinde, devletler, tıp­kı bireyler gibi, mülk sahipleri olarak karşılıklı etkile­şime girerler; her devlet kendi egemen bölgesine sahip­tir” (Mieville, 2005:54). Bu durumda devletler arası iliş­kileri, uluslararası (kamu) hukuk(u) düzenler. İşte bur­juva hukukunun açıklamakta yetersiz kaldığı problemin çözümü: İç hukuk da, uluslararası hukuk da bu neden­le, farklı düzlemlerde taşıyıcılar arasındaki ilişkileri dü­zenliyor olmak nedeniyle, hukuktur. İç hukukta güç ilişkilerinin gerçekleştiği koşullar, uluslararası ortamda-kine oranla daha fazla belirlenmiştir.

Mievüle’in, belirlenimsizlik tezini kendi materyalist pozisyonuna ithal edebilmek için yaptığı eklemelerden bir diğeri de Koskenniemi’nin dünya çapında hukukun üstünlüğü {world rule of law) önerisine getirdiği eleşti­ride ortaya çıkar. Koskenniemi (2005) eleştirel-normatif bir pratikle uluslararası hukukun şeyleşmiş kategorile­rini aşmayı ve hukukun, hukukçuların özgün taahhü­dünü uluslararası hukuki pratiğe yerleştirmeyi önerir. Mieville’in nedenlerine geçmeden önce kendi saptama­larımızı yapalım: Öncelikle, Koskenniemi’nin önerisin­de “özgün taahhüdün” nesnel koşulları da, içeriği de, söz konusu içeriğin nasıl belirleneceği de tartışma dışı­dır. Yazar, ikinci olarak, Kelsen’e düştüğümüz dipnotta yapılan saptamalarla uyum içerisinde, bir toplumda hu­kukun üstünlüğü ilkesinin gözetildiğinin varsayılması için, o ülkenin milli iradesinin ürünü olan normların, hukukun evrensel ilkeleri olduğu varsayılan birtakım ilkeler ile uyum içerisinde olmasını gerekli görmektedir. Bir başka deyişle dünya çapında hukukun üstünlüğü önerisi yeni bir şey olmayıp, “yönetenlerin de yönetilen­lerle aynı hukuk karşısında aynı şekilde bağlı olması durumunu” hukukun üstünlüğü ilkesinin gözetildiğinin varsayılması için yeterli saymayan ve hukukun evrensel ilkeleri olduğu varsayılan birtakım ilkeyi göreve çağıran Kelsen’in (ve onun Kantçı önvarsayımlarının) tekrarın­dan ibarettir.

Koskenniemi’ye göre, dünya çapında hukukun üs­tünlüğü prensibiyle uluslararası hukuk söylemine içkin iyileştirici potansiyeli kurtarmak ve normları istenilen amaçlar yolunda kullanmak mümkün olacaktır. Norma­tif tahayyüle yöneliş, dünya çapında hukukun üstünlü­ğü arayışını beraberinde getirecek, ardından hukukçu sadece yorumlamakla mükellef bulunduğu tutarlı pren­siplerden müteşekkil bir uluslararası hukukla karşı kar­şıya kalabilecektir (Mieville, 2005:57). Oysaki bu satır­larda yer alan liberal-kozmopolitan söylem, uluslararası hukukun akdediliş ve tatbikat süreçlerinde emperyal siyasi iktidarın sürekli etkisini gözardı etmektedir (Mieville, 2005:306). Savaş, hukukun karşıtı değildir. Böyle olabilseydi, liberal-kozmopolitan söylemin savla­dığı gibi, hukuku özgürleştirici bir proje olarak sunmak -belki-[39] mümkün olabilecekti. Savaş, hukukun kurucu bir parçası olduğu için belirlenimsizlik de hukukun üs­tünlüğü teziyle aşılabilecek bir husus olmaktan çıkacak­tır (Mieville, 2005:315). Bir başka deyişle egemen dev­letler, müstakil ve izole edilmiş çıkarlarını, bu çıkarların realize edilmelerinin önkoşulları olan hukuki biçimlerin getirdiği sınırlamalar içerisinde ve bu çıkarların taşıyıcı­sı olmak nedeniyle, öyle bir şekilde korumak duru­mundadırlar ki; hukukun üstünlüğü prensibinin içerdi­ği ideallere ulaşmak gibi bir hukuk politikası kendi rasyonalitesini dayatamaz. Bu bağlamda, uluslararası hu­kukun iyileştirici maksatlarla kullanılması neticesinde ulaşılabilecek bir ideal olarak dünya çapında hukukun üstünlüğünün {world rule of law) tesisi hedefi, ele aldı­ğımız ekonomi politik perspektif açısından savunula­maz hale gelir.

Hukukun üstünlüğü prensibinin içerdiği ideallere ulaşmak gibi bir hukuk politikası kendi rasyonalitesini dayatabilseydi; farkındalık denilen halin bizi çevreleyen yapıların değişmesi ile sonuçlanacağı düşüncesi/inancı kabul edilebilir olsaydı, İyileştirici Yaklaşımlara tutarlı itirazlar öne sürülemezdi. Ancak farkındalık halinin do­ğuracağı olumlu sonuçlara aşırı anlam yüklemek olarak tanımlayabileceğimiz inşacı (constructivisi) duruş, ma­teryalist perspektiflerden düşünen, yapıları üretim iliş­kileri üzerinden algılayan/tanımlayan insanlar için ka­bul edilebilirlik sınırlarının çok ötesine gitmektedir. Kavramlarımız dış dünyayı algılayışımız üzerinde temel nitelikli etkiye sahiptirler; ancak kavramların kendileri de mevcut üretim ilişkileri içerisinde vücut bulurlar. Örneğin “tüzel kişilik”, “hukuk önünde eşitlik” gibi dü­şünceleri içermeyen Roma hukuku, tarihleri aşıp da ge­len bir bilgenin ilgili praetorlam çağdaş hukuku anlat­ması ile değişmezdi. Zira sorun, onca görkemli işi ger­çekleştirmiş Roma hukukçularında mevcut olabileceği düşünülen bir algı eksikliği ya da düşünce kifayetsizli­ğinden ziyade, anılan kavramların düşünülebilmelerinin önkoşullarının, belirli bir tarihsel dönemeç ve mekânda (kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal hayatta belir­ginleştiği ve giderek hâkimiyet kazandığı bir Avrupa’da) oluşmasından kaynaklanmaktadır. Ele almakta olduğu­muz ekonomi politik yaklaşım da materyalist tutumla, İyileştirici Yaklaşımlara mündemiç idealizmi eleştirmek­te, düşünsel aktivitenin müstakil yaratıcılığından besle­nen postyapısalcı transpraksis yöntemine kuşkuyla yak­laşmaktadır.

Bu noktada İyileştirici Yaklaşımları irdelerken ele almış bulunduğumuz söylemlere geri dönebiliriz. Hatır­lanacağı gibi İyileştirici Yaklaşımların beslendiği kozmopolitan söylemin karşısında bir değil iki söylem; (si­vil toplum-politik toplum karşıtlığından gidiyor iseniz) devletçi ve (uluslararasılaşma ulusallaşma çelişkisinden ya da düzenleme, ideoloji ve/veya devlet teorisi üzerin­den gidiyor iseniz) ülkesel (teritoryal) söylemler bu­lunmaktadır. Sivil toplum-politik toplum karşıtlığını en başından dışlayan Mieville, ülkesel söylemi tercih eder görünmektedir. Ona göre devlet, kapitalist üretim ilişki­lerinin yeniden üretilmesinde somut bir (ulusal) mekâ­na duyulan gereksinimin siyasi ifadesidir. Somut devlet ve onun vatandaşları arasındaki ilişkiler sınıfsal içe-rimleri üzerinden değerlendirilmeli ve devletin kendisi de sınıfsal gerilimler için bir temsil alanı olarak görül­melidir. Mieville’in formülasyonunda devlet, vatandaş­ları karşısında havada duran bir özne değildir. Diğer yandan dikkatli olunmaz ise, Mieville’in formülasyo­nunda karşımıza çıkan kayma (sermaye ilişkisinin bi­reysel taşıyıcısından devlet-taşıyıcıya doğrudan geçiş) onun çalışmalarına devletçi söylemin unsurlarının ko­layca girmesine yol açabilecektir.

Mieville’in uluslararası hukuk teorisi eleştirisinin genel hatlarını incelemiş bulunuyoruz. Bu süreçte, hâ­kim uluslararası hukuk teorileri içerisinden, baskın uluslararası hukuk tanımının yetersizliğini; şiddetin hu­kuka içkinliğini; uluslararası hukukun etkisinin emper­yalist niteliğini; hukukun, aynı anda, siyaset, ideoloji gibi farklı alanlarda da sonuçlar üreten toplumsal ilişki­lerden yola çıkılarak anlaşılabileceğini ve fetişizmlerin bu sayılanları gizleyen etkisini; form teorisi içerisinden ele alınması kaydıyla hukukun bir süreç olarak kavram-sallaştırılması gerekliliğini ele aldık.

Mieville ve Marksizm

Hukuka sosyolojik yaklaşımlar, sömürgecilik araştırma­ları, milliyetçilik çalışmaları ve küreselleşme tartışmala­rmda gelinen düzeylere paralel olarak, 1980lerin ortala­rından itibaren, uluslararası hukuka Marksist perspek­tiften bakan yeni bir literatür gelişmektedir. Marksist yazındaki gelişmenin esas istikameti “küreselleşme içerisinde uluslararası düzenleme ve bunun hukukunun doğuracağı ‘etkiler'” olduğu ölçüde, uluslararası huku­kun politik ekonomisinin gündemden düşemeyeceği de ortadadır.

Miéville, Marksist uluslararası hukuk yazınındaki uyanışın sıkıntılardan azade olmadığını da belirtiyor. Ona göre sıkıntı, Marksist yazının, uluslararası düzen­lemelerdeki dönüşümün neoliberalizmle olan rabıtasını yeniden ve yeniden vurgulamakla yetinip, belirli bir po­zisyona çakılmasından kaynaklanmaktadır. Bir başka de­yişle Marksist irdeleme “küreselleşme içerisinde ulusla­rarası düzenleme”yi ele almakta, ama “…bunun huku­kunun doğuracağı [sınıfsal] etkiler” çoğu zaman karan­lıkta kalmaktadır. Anılan sıkıntı, bazı Marksist yazarlar­da, “neoliberalizme karşı bir araç olarak uluslararası hukukun güçlendirilmesi” savında ifadesini bulan iyi­leştirici pozisyona kayışla sonuçlanırken, uluslararası hukuk üzerinden kapitalizmle örtüşmeyen menfaatin korunmasının mümkün olup olmadığı hususu tartışma dışına itilmektedir. Örneğin Picciotto (2004), bir Mark­sist için pek de savunulabilir olmayan bir öneriyi, ulus­lararası düzenlemelerin [formel-parlamenter] demokra­sinin güçlenmesi ve piyasalara güvenin artması yolunda kullanılmasını, anılan iyileştirici strateji nedeniyle, gün­deme getirebilmektedir.

1993 tarihli kitabıyla Marksist literatüre önemli bir çalışma armağan eden Chimni de Miévilleci eleştiriden payını alıyor. Eleştiri konusu, Chimni’nin uluslararası hukuk normlarının biçimleri yerine sınıfsal içeriği ile il­gilenmesi. Mieville göre, ilgi normun içeriğine kayınca, her şeyden önce Pashukanis, ardından da biçim tartış­maları, araştırma alanı dışına çıkmaktadır. Haksızlık etmemek için Mievüle’in (2005) biçim-içerik ekseninde gelişen tartışmalara hâkim olduğunu saptayalım. For­malistlerin aksine, biçim ve içeriğin karşılıklı etkileşi­mini gayet iyi ortaya koymuş bulunan ama hukukun sı­nıf karakterini sadece içerikte arayan Chimni de (1993) böyle. Chimni (1993) hâkim uluslararası hukuk teorile­rinin tahakkümün dilini içerdiğini saptıyor. Ancak içe­riğe odaklanmış olması, Chimni’yi, eşzamanlı olarak, “uluslararası hukuka iyileştirici bir kapının açılmasına itiraz etmemek” gibi bir tavra götürüyor. Mieville göre bu kabul edilebilir bir şey değil (s. 66-67). Öncelikle hukukun sınıf karakterinin içerikte aranması, içeriğin farklı yorumları aracılığı ile sınıf etkisinin değiştirilebi­leceği gibi bir sonuç üretecektir. Oysa ki farklı yorumla­ra açık olma durumu, burjuva uluslararası hukuk siya­setinin temelini oluşturur. Öyle ki, bu külliyat içerisin­den Irak’ın işgali bile savunulabilmiştir. İfadesini kural içeriklerinde bulan hukuki biçim, “egemenlik”, “özgür­lük” ve “eşitlik” gibi önkabulleri dolayımıyla, daha en baştan, etkilerini sınıf eşitsizlikleri olarak üreten yapılar lehine sonuçlar üretmektedir. İkinci olarak, içerik tar­tışmaları hukuki biçimin etkisini görünmez hale getire­cektir. Bu hususu bir örnekle açıklamaya çalışalım: Hid­roelektrik santrallerine (bu santraller nedeniyle başta meraları ve ormanlık alanları olmak üzere kolektif var­lıklarına yönelen saldırıya ve bu saldırıyı imkân dahiline sokan mevzuata) direnen köylüler, direnişe burjuva mülkiyet kurumunun sorgulamasını eklemediklerinde, hidroelektrik santrallerin kuruluşuna karşı çıkan grup­lar içerisine söz konusu kolektif varlıkların başka şekil­lerde özel mülkiyete tahvil edilmesine ihtiyaç/gerek duydukları için (mesela belirli bir bitkinin tarımını ya­pabilmek için) giren insanların talepleriyle paralize ol­maktadırlar. Bir başka deyişle, hidroelektrik santraller dolayımı ile metalaşma süreçleri karşısına özel tarım do­layımı ile metalaşma süreçleri dikilebilmekte, bu yolla direnişi gerektiren kolektif talepler kendi içlerinde kar­şıt yönde (bireysel) talepler bulabilmektedirler.[40]

“Uluslararası ortamı çevreleyen yapısal istikrarsızlık içerisinde ortaya çıkan ilişkileri nasıl kuramsallaştırmalı?” sorusunun cevabını bu noktada verebiliriz. Mieville’e göre bu noktada Pashukanis tarafından geliştirilen meta-biçim tartışmaları açıklayıcı olacaktır. Mieville, Pashukanisci çizgiyi takiben, hukuku, soyut meta taşı­yıcılarının meta dolaşımında beliren ilişkilerinin ifadesi olarak ele almaktadır. Ele aldığımız tanım, piyasa eko­nomileri kapsamında meta dolaşımının gerçekleştiği öz­gün koşulların, dolaşıma giren malın biçimini, dolaşıma giren malın taşıyıcılarının karşılıklı ilişkilerini ve bu ilişkileri mümkün kılan kavramsal ve politik düzeneği belirlediği düşüncesine dayalı meta-biçim çalışmaların­dan türetilmektedir. Hukukun bu şekilde kavramsallaştırılması, uluslararası hukukun, somut hukuk normu­nun içeriğinde somutlanan doğrudan taleplerden ayrı olarak incelenmesini mümkün kılmaktadır.

Konuyu daha net ortaya koymak için, Mieville’in açıklamalarının dışına çıkarak, bir pazaryeri (piyasa) düşünelim. Mevcut değişim ilişkileri, elindeki metayı “özgürce” satmak için pazara gelen kimsenin, aksi ka­nıtlanmadıkça, elinde bulundurduğu malın meşru mali­ki olduğunu önvarsaymayı gerektirir. Aynı kural, satış akdinde para ödeme yükümlülüğü olan ya da trampa akdinde elinde mukabil meta bulunan kimsenin zilyet­liği (elindeciliği) için de geçerlidir. Meta-biçim yaklaşı­mı içerisinden bakıldığında, anılan önvarsayımlarm ve bunun hukuk alanındaki ifadesi olan kuralların kayna­ğı, ne doğal hukukta ne de ilgili ulus devletin parlamen­tosunda akdedilen yasanın ya da pazaryerinin bağlı ol­duğu feodal lordun çıkardığı fermanın hukuki içeriğin­de aranabilecektir. Buna göre kaynak, değişim ilişki­lerinin dayattığı gerekliliklerde yatmaktadır. Mieville (2005:42-43), burada kullanılan örneğin içerdiği soyut­lamanın, egemen devletler arasındaki ilişkilere de uygu­lanabileceğini savlarken, uluslararası hukukun kaynağı­nı, bu sefer taşıyıcısı devletler olarak beliren değişim ilişkileri zeminine oturtmaktadır.

Yukarıdaki örnekten devam edelim; Pashukanis’e göre meta sahibini çevreleyen ve onun önkabullerini bi­çimlendiren üretim ve değişim ilişkileri, onun hukuk alanında, hak süjesi olarak tanınmasını gerektirir (Pashukanis, 2002). Bir pazar var ise, burada değişim ilişki­leri gerçekleşecek ise, zilyetlik, satım akdi, mülkiyet gi­bi hukuki kategoriler ve bunlara bağlı karineler de (be­lirtiler), pazarla birlikte vücut bulacaktır. Öyleyse, meta-biçimin mantığı, hukuki biçimin mantığı ile özdeştir. Çıkarların izole hale gelip karşıt menfaat sahibi olanla­rın bulunduğu bir ortamda öne sürüldüğü yerde (maddi değişimin meta-biçim halini aldığı yerde), istediği metayı istediği şeyle değiştirmekte “özgür”, taşıdığı mal üzerinde “egemen”, metalar evrensel eşitleyicinin terim­leri ile değerlendirildikleri için “eşit” insan taşıyıcılar arasındaki ilişkiler, “hukuki biçim” aracılığı ile düzen­lenir (Bkz. Özdemir ve Aykut, 2011). “Özgür”, “eşit” ve “egemen” sıfatları yasa koyucunun lütfuna dayanılarak temellük edilmezler. Karşıt menfaat sahibi olanların bu­lunduğu bir ortamda ileri sürülen izole çıkarların deği­şim ilişkilerine konu olması durumunun ürünüdürler, iktidarda olan bunları reddeder ise, ya değişim ilişkileri ya da kendi dönemi sonlanacaktır. Anılan durum siyaset yolu ile üretim ilişkilerinin dönüştürülmesine karşılık gelir ki, tarihte örneklerine rastlamak kolay değildir. Pashukanis ve Mieville’de devlet, pazar yerine giren sa­tıcı (üretim ilişkilerinin taşıyıcısı) ile yer değiştirir. Bu yer değiştirme (kayma) kaşla göz arasında gerçekleşir: Tekil birey için geçerli olan bir soyutlama devletler arası ilişkilerin açıklaması için kullanılmaya başlanır. Yuka­rıda da belirtildiği gibi yer değiştirme, sonuç olarak, Mieville’in teorizasyonunun devletçi söylem içerisinden yapılan okumalarına meşruiyet kazandırır. Mievilleci açılımda devletler, kendi ulusal sınırları içerisindeki zenginliğin hamili ve maliki olarak (uluslararası) ilişki­ler tesis eder hale gelirler. Bir başka deyişle egemen dev­letlerin taşıyıcısı olduğu müstakil ve izole edilmiş çıkar­ların realize edilebilmesi için gerekli kurallar, kendileri­ni devletler arası ilişkilere diretirler ve bu durum bildi­ğimiz haliyle uluslararası hukukun temelini oluşturur.

Diğer yandan ne Pashukanis’in ne de onu izleyenle­rin, hukuku salt değişim ilişkileri alanına sıkıştırdıkla­rını söylemek mümkün değildir.[41] Ancak Pashukanis’in ve de onu izleyenlerin, hukuku salt değişim ilişkileri alanına sıkıştırdıkları düşünüldüğünde; hukukun, ideo­lojik ve siyasi olanları başta olmak üzere bütün çağdaş işlevleri, “çıkarların izole hale gelip karşıt menfaat sahi­bi olanların bulunduğu bir ortamda öne sürüldüğü yer­de” realize edilirler. Anılan yer iç hukukla sınırlı değil­dir. Hak süjeleri de özel ya da kamu hukuku alanında varlık gösteren birey-taşıyıcılarla sınırlı değildir. Uluslararası hukuk dahil, hukukun etkinliği de kaynağının -de­ğişim ilişkilerinin- evrenselliğine dayanır. Bu nokta, bi­ze, neyin hukuk normu olduğu hususunda hâkim ulus­lararası hukuk teorilerine mündemiç belirsizliğin aşıl­masında ve hukuki biçimin neden hukuk normunun içeriğinde aranamayacağı hususunda, esaslı bir kriter verir. Hukuki biçim belirli bir ilişkinin hukuk alanın­daki ifadesidir. Norm ancak bu ilişkiden türetilebilir, doğal hukuktan ya da devlet iradesinden değil. Anılan nedenle hukuk normlarının içerikleri, biçimleri karşı­sında, kaynak sorunu açısından talidirler. Alacaklı, ala­cağını, ilgili icra yasasındaki “öde” emrinden bağımsız olarak talep eder.[42] “Öde” emrinin yasadaki mevcudiyeti varlığını değişim ilişkilerinin belirli bir mekân ve za­mandaki somut gelişmişlik düzeyine borçludur. Bir kez bu yola girildiğinde, değişim ilişkilerini düzenleyen ku­ralların içerikleri üzerindeki tartışmalar ve yorumlar, arka planda işleyen değişim ilişkileri karşısında ikincil hale gelmektedir.

Burada tanıtılan ekonomi politik perspektife göre hukuki biçim, gerçek ve etkin bir sosyal unsur olmakla birlikte, iyileştirici sosyal dönüşüm için bir kuvvet de­ğildir (Mieville, 2005:98). İncelemekte olduğumuz eko­nomi politik perspektif içerisinden bakıldığında, huku­kun işlevine yüklenilen anlam, hukukla adalet arasında geleneksel olarak kurulmuş olan bağlantının reddini ge­rektirmektedir (Mieville, 2005:89). Zira hukuk kuralları evrensel bir etiğin gereğinden değil, üretim ilişkilerinin maddi gerçekliğinin ürettiği zorunluluklardan kaynak­lanmaktadır. Bu bağlamda, normun içeriğine müdaha­lede bulunarak, hukukun menfaatini koruduğu süjele­rin toplumsal yerlerinin (ve statülerinin) esaslı biçimde değiştirilmesi mümkün değildir.

Egemenlik, eşitlik, özgürlük, sözleşme, hak süjesi gibi kavramlar, hukuki tasım ve hukuki ilişkinin kendi­si, hukuk kurallarının içeriğindeki dönüşüme rağmen, hukukun değişmezleri olarak kalırlar. Bu durumda “İyi ama rekabetçi kapitalizmle liberal korporatizmin hu­kukları aynı kefeye konulabilir mi” diye sorulabilir. İçe­rikteki dönüşüm, tüzel kişiliğin çeşitli biçimlerinin hu­kuk tarafından tanınması[43] ve hak süjesi haline gelmesi­ne sebebiyet verebilir. Aynı şekilde, idarenin ve onun hareketini düzenleyen hukukun dönüşümü de içerikte­ki dönüşümün göstergesi olarak sunulabilir. Mieville göre, sayılan dönüşümler ekonomi politik duruşu zayıf­latmaktan ziyade güçlendirmektedirler. Buna göre hu­kuki biçimin sabitliği karşısında normların içeriklerindeki dönüşüm, yalnızca hukukun meta-biçim teorisinin tam tatbikatı üzerinden anlaşılabilir bir hale gelir. Zira yeni hak süjeleri oluşumu ve idarenin etkinlik alanının kamu hukuku ile birlikte genişlemesi durumları, üretim ilişkilerinin dinamiklerinin hukuki biçimler aracılığıyla düzenlenmesinin ürünleridirler (Mieville, 2005:110). Buna göre idare, sınıf çatışması içerisinde artan düzen­leme konularını kapitalizmin yeniden üretimi amacıyla seçer, bunları hukuki biçimleri içinde soyutlar ve soyut­lama ile çözümlenemeyecek yeni sorunlar doğurur. Bu da yeni bir idari genişleme halkasının başlangıcını oluş­turur. Bir başka deyişle sorun, meta-biçim teorisinin “tarihselleştirilmesi” ile çözülebilecektir. Bu bağlamda, “[özgül durumları düzenleyen] idari hukuk- [genelle­melere yatkın] özel hukuk” dikotomisi, kamusal-özel karşıtlığına değil, diyalektik bir dönüşüme denk gelir. Hak süjeleri arasındaki ilişkilerin ücretli emekle değil de, değişim ilişkileri ve idari ilişkilerle daha derin bir şekilde rabıtalı olduğu uluslararası ortamda, Pashukanisci soyutlamanın hukukun derin gramerinin ifşası için daha da uygun olduğu aşikârdır. Böylelikle farklı dönemlerin hukuk düzeneklerince farklı olarak gelişti­rilen içerikler, ekonomi politik yaklaşımın ilgi alanına dahil edilebilirler. Ancak içerikteki dönüşüme rağmen, müstakil üretici birimleri özel mülk sahibi olarak belirli davranışlara zorlayan şey, yani değişim ilişkilerinin ya­pısı, devletleri de uluslararası ortamda gelişen ilişkile­rinde, aynı müstakil üretici birimleri zorladığı gibi zorlar (Mieville, 2005:54).[44]

Bu noktada Pashukanis’in sonradan sermaye mantı­ğı okuluna ışık tutacak olan sorusunu ele almak gerekir: “Neden, sınıf iktidarı, olduğu gibi, toplumun bir kesi­minin diğer kesimine olgusal olarak boyun eğdirmesi biçiminde, kalmıyor? Neden resmi devlet iktidarı (ya da -aynı anlamda- neden devlet baskısının mekanizması) iktidardaki sınıfın özel baskı mekanizması haline gelmi­yor; neden kendisini yönetici sınıftan ayırıyor ve kamu­sal iktidarın, toplumdan ayrılmış gayri şahsi biçimini alıyor?” (Mieville, 2005:123). Pashukanisci yaklaşım içe­risinden, burjuva devleti genelleştirilmiş metalaşmanın mantığından türetilmektedir. Bu devlet biçimi, değişim ilişkilerinin artışına paralel olarak sayıları artan ve so­yutlanmış hukuk süjeleri haline gelen hak süjeleri top­lumu ve bu toplumsal varoluşun ürettiği sayısız işlem karşısında, tarafsız, kamusal, gayri şahsi bir biçime bü­rünmek durumunda kalır. Artık burada korunan teker teker bireyler değil, bir bütün olarak toplumsal üretim ve değişim ilişkileridir. Bu çerçevede, belirli gruplar, so­yadları ve çevreler değil; hukuki işlem menfaati koru­nur. Hukuki işlemler hukuki biçimler dolayımı ile ön­görülebilir sınıfsal etkiyi haiz hale gelirler. Bir başka de­yişle kapitalist A’nın kaprisleri değil, aynı kişinin iş akdi yapma özgürlüğü korunacaktır. Emeğin metalaşmasınm koşulları sağlanacak, emek potansiyelini satın alma öz­gürlüğü korunacak, sözleşme dolayısı ile ilişkiye giren­lerin aldıklarını alma, sattıklarını satma menfaati koru­nacak, ama emeğin metalaşmasma karşıt talepler dinlenmeyecektir (bu halleriyle siyasal iktidara tahvil edil­meyeceklerdir). Sermaye ilişkisi ve sermayeyi temsil eden kimseler ancak bu yolla, doğrudan kişisel koru­manın reddi yoluyla korunabilir. Devlet-sivil toplum ayrışmasının temeli de bu özgül koruma kipliğinin bir ürünüdür.

Devlet gayri şahsileşmek durumunda bulunan ko­lektif iradenin ifadesi haline gelir; kapitalist sınıf için kapitalist üretim ilişkilerini ve bunlara içkin sınıf eşit­sizliklerini sürdürmenin yegâne yolu, hukukun üstün­lüğü kalkanına sarılmaktır. Sınıflı toplumun temeli olan baskı ve şiddet, sivil toplum olarak adlandırılıp, gayri şahsi devlet iktidarının karşısında konumlandırılan şe­yin içinde gelişirken, kendi fail ve mağdurunu devlet ik­tidarı üzerinden biçimlendirecektir. Şiddet devlet tara­fından tatbik edildiğinde de bunun sınıfsal içeriği inkâr edilebilecektir. Genelleştirilmiş meta üretimi, piyasa do­layımı ile hak ve ihtiyaç kavramlarını karşıt kutuplara yerleştirir (Mieville, 2005:126). Bu suretle şiddet, genel­leştirilmiş meta üretimine ve onun hukukuna içkin hale gelir.[45] Daha önce de belirttiğimiz gibi bu durumda hu­kuk şiddete alternatif değildir, aksine şiddet hukukun ayrılmaz bir parçasıdır. Eski bir deyişi Ekonomi Politik Yaklaşıma uygun bir şekilde yeniden formüle edelim: “Nerede hukuk varsa orada şiddet vardır”.

Şu ana kadar anlatılanlar üzerinden bakıldıkta, ulus­lararası ilişkiler alanında açıkça tanınan devlet benzeri bir üst otoritenin bulunmaması durumunun, uluslarara­sı hukuku diğer hukuk alanlarından daha az hukuk yapmadığını rahatlıkla savlayabiliriz. Mieville, uluslara­rası ortamda hukukun özgül biçimlenişinin dinamikle­rini yine Pashukanis’ten bir alıntıyla vurguluyor: “… Herhangi bir baskı mekanizması örgütlenmediğinde … hukuk karşılıklı bağımlılık olarak tanımlayabileceğimiz bir biçimde tebarüz eder. Karşılıklı bağımlılık prensibi, güçler dengesi koşullarında, uluslararası hukukun tek ve -denilebilir ki- en istikrarsız temelini oluşturur” (Pashukanis’ten aktaran Mieville, 2005:128). Bir ikin­ci Pashukanis alıntısında şunlar belirtilmektedir: “… [H]ukuki etkileşim, tıpkı ticarette olduğu gibi, doğal olarak bir barış durumunu önvarsaymaz … silahlı soy­gunu önlemez, aksine onunla el ele gider. Hukuk ve kendi kendine yardım gibi ilk görünüşte çelişik kavram­lar, gerçekte çok yakın bağlantılar içerir” (Pashukanis’ten aktaran Mieville, 2005:134). Bir başka deyişle, “benim” derken aynı anda “senin değildir” deriz. “Be­nim” ifadesinde kendisini bulan iddia, bu bağlamda, ör­tük olarak, ilgili metayı başkasından uzak tutacak gücü de sınırlarına dahil eder. Soygun, gasp ya da dolandırıcı­lık, “benim” ifadesine mündemiç iddianın değillenme-sidir. Hukuki etkileşimin mevcudiyeti için düzen ya da istikrar dediğimiz şey sadece bir sonuçtur, asla çıkış noktası olamaz (Mieville, 2005:134). Hak süjesi ile si­lahlı birim arasındaki morfolojik benzerlik hiçbir yerde uluslararası hukuktaki kadar berrak değildir (Mieville, 2005:136).

Katılımcıların şiddet kapasitelerinin görünür hesap­lardan düşülebilmesi için üçüncü bir kuvvetin, tüzel ki­şi formunda devletin tebarüz etmesi gerekir. Bu durum­da, devletin yokluğunda, uluslararası hukuk; gücünü, farklı koşullar ve biçimlerde gerçekleştirilen sınıf sömü­rüsünden alan silahlı hak süjeleri arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk haline gelir. Burada kapitalist eko­nomileri olan devletler arasında gerçekleşen bir müca­deleden bahsedilmemektedir. Kitabın ilerleyen bölüm­lerinde ortaya konulacak tezlerin selameti açısından ek­leyelim: Gücünü sınıf sömürüsünden alan silahlı hak süjeleri arasındaki ilişkiler her zaman silahlı olmak du­rumunda değildir. Tıpkı piyasaya giren bireylerin ortak­lıklar oluşturması ve bireysel mülklerini şirket mülkiye­tine, sermayenin (metaların) temsilciliği şeklinde teba­rüz eden bireysel varoluşlarını şirket tüzel kişiliğine devretmelerinde olduğu gibi, ortaklaşa faaliyeti imkân dahiline sokan silahsız mücadeleleri de içerebilir. Ancak Mievilleci açılım, silahların kullanılmadığı durumlarda da devletin silah kullanma potansiyelini kendi merkezi­ne yerleştirir. Devletin gelirleri ve kendisini diğer dev­letler karşısında koruma kapasitesi sermaye birikiminin sürekliliğine dayandığından, kapitalist dünya ekonomi­sinde, “yapısal karşılıklı bağımlılık” Mieville’in birey-taşıyıcıdan devlet-taşıyıcıya atlaması için gerekli düze­neği verir.

Bu anlatılanlardan sonra yeniden belirlenimsizlik tezi ve bir süreç olarak hukuk kavramsallaştırmasma dönebiliriz. Önce belirlenimsizlik tezini ele alalım. Chimni’nin 1993 tarihli çalışmasında geliştirdiği savın aksine, belirlenimsizlik tezi karşısına “doğru yorumun bağlayıcılığı” gibi özsel bir ilkenin getirilmesi mümkün görünmemektedir. Kuralların sınırsız yorumu mümkün olduğu gibi, anlam üretiminin yapısı, kuralı “mutlaklaştıracak ölçüde” sabitleyebilecek sonuçlar doğurmaz. Mieville göre belirlenimsizlik tezi, bizatihi hukuki biçi­min ürünüdür. Belirlenimsizliğin uluslararası hukuk alanındaki etkileri, uluslarüstü bir egemenin yokluğun­da, bariz olarak gözlemlenebilir.[46] Bir süreç olarak hu­kuk kavramsallaştırması da, bu bağlamda, Mievilleci yo­rumun içerisinde kendisine yeni bir anlam bulabilmek­tedir. Mieville’e (2005:142) göre, uluslararası hukukun mevcut biçimi, hukuk önünde eşitler arasındaki güç eşitsizliğinin ürünüdür. Ancak Mieville, hukuk önünde eşitler arasındaki güç eşitsizliğinin devlet biçim üzerin­deki etkisini teorik hesaplarına katmaz. Hukuku bir sü­reç olarak ele alan Mieville’i anlayabilmek için hukuki etkileşimin çeşitli aşamalarına bakmak gerekir: Müzake­re süreci içerisinde, öncelikle hangi eylemin meşru hangisinin gayri meşru olduğu saptanır ki; takdir edile­ceği gibi buradaki çekişme, siyasi ve ideolojik etkilerden soyulup da teknik bir hale sokulamaz. “Şiddet içeren bir eylemin terörist faaliyet mi yoksa evrensel direnme hakkına dayalı meşru bir kurtuluş mücadelesi mi sayı­lacağı” sorusunun teknik bir cevabı bulunduğu iddiası­nın kendisi -terimin günlük dildeki kullanımı ile- ideo­lojiktir. Bizi, Tahran’daki çarşı çevresinin eylemini dire­niş, Pakistan’daki falanca grubun faaliyetini terörizm olarak değerlendirmeye mecbur bırakabilecek nesnel kriterlerden mahrumuz.

İkinci olarak, mevcut somut eylemin ya da duru­mun, daha önceden belirlenen ve belirleniş süreci çe­kişmeye konu olan kategorilerden hangisine girdiği so­rusu karşımıza çıkar. Olaya uygulanacak kategorinin seçimi ya da inşası, olayın taraflarının adlandırılması (mağdur, terörist, haydut) ve yargı kararlarının önbelir-lenmesi sonuçlarını doğurur. Olaya uygulanacak kate­gorinin inşasına en iyi, haydut devlet (rogue state) ve başarısız devlet {failed state) nosyonları ışık tutabilir. Her iki nosyon da -adeta bir boşluktan fışkırmışçasma-Sovyet sonrası dönemde gündeme düşmüştür. Uluslara­rası toplumun bir üyesi olarak kendisini sürdürmekten aciz halde bulunan devletlere başarısız devlet denilmesi önerisi (Helman ve Ratner, 1993) bir anda genel kabul görmüş ve kullanıma girmiştir. Haydut devlet tanımı daha yenidir. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Baş­kanı Bush tarafından Kuzey Kore ve Suriye rejimlerini betimlemek için kullanılmıştır. Teorik mülahazalardan ziyade politik tutumdan kaynaklanmakla beraber, bu te­rim de çabucak dolaşıma girmiş; verili haliyle akademik çalışmaların nesnesi haline dönüşmüştür. Başarısız dev­letler kurtarılmaya muhtaç varlıklar olarak betimlenir­ken, haydut devletler disiplin altına sokulması gereken yapılar olarak kabul edilmişlerdir. Bir devletin haydut olarak kabul edilmesinin sonuçlarından birisinin, hay­dut sıfatına malik devletin kendi fiillerinden doğrudan sorumlu tutulması; ilgili devletin istenilmeyen bu kötü pozisyona geçişinin dünya sistemi ve hegemon devletin politikaları ile bütün bağlantısının kopartılması oldu­ğunu saptamak güç değildir. Saddam Hüseyin’in Irak’ı, 1990 senesinde Kuveyt’i işgal ettiğinde bunu tek başına yapmış, bir boşluğun içerisinde hareket etmiş sayılmalı­dır öyleyse. Başarısız devlet tamlaması da aynı tutarsız­lıklardan payını almaktadır: “Çökmüş”, “kriz halinde”, “bölünmüş”, “altyapı problemleri içerisinde olan” yeri­ne “başarısız” teriminin kullanılması önemlidir. Liberal ideoloji yoksulluğun sebebini yoksulda bulur. “Yoksul olan yeterince gayret etmiş olsaydı”, der bir liberal, “ba­şına bu istenmeyen durum gelmeyecekti” (Bkz. Özde­mir, 2006). Aynı mantık “başarısız” devlet karşısında alınması gereken iktisadi, ideolojik ve siyasi tavrı belir­leyecektir. “Başarısız” devlet, kendi ihmalinden sorum­ludur. Küresel ölçekli güç ve üretim ilişkileri, sınıf itti­fakları ve benzeri unsurların ilgili devletin başına gelen­lerle bir alakası yoktur (Richardson, 1996). Bu durumda uluslararası toplumun (siz bunu alacaklıların olarak okuyabilirsiniz) müdahaleleri, dayattığı koşullar ve tah­silat usulleri, iyiliği tartışmaya açık olmayan insaf poli­tikaları kapsamında değerlendirilmesi gereken edimler olarak karşımıza çıkacaklardır.

Üçüncü aşamada yargılama ve müeyyide tatbik et-me problemi ile karşılaşırız. Uluslararası kamuoyu yargı merci gibi kullanılabilir mi?; Cevap olumlu ise uluslara­rası kamuoyu nedir?; Uluslararası kamuoyu inşa edile­bilir mi?; İnşa edilebilirse nasıl?; Bir uluslararası örgüt tarafından yargılama yapılabilecek midir?; Yargılamayı gerçekleştirmesi beklenen örgüt kimler tarafından oluş­turulacaktır?; Bu örgüt içerisine hangi menfaatler gire­bilecektir (talepler nasıl formüle edilecektir)?; İlgili örgüt içerisinde hangi menfaat daha fazla temsil edilecektir (ilgili örgütün yapısı nasıl belirlenecektir)? gibi soru­ların cevabı çözüm üzerinde doğrudan etkiyi haiz ola­caktır. Müeyyidenin türünün saptanması, saptanan tü­rün meşruiyeti, saptandıktan sonra hangi yoğunlukta tatbik edileceği, müeyyideye maruz kalması gerekenle­rin kimler olduğu, müeyyideyi kimin tatbik edeceği, tatbikat esnasında ortaya çıkan ihlallerin nasıl değerlen­dirileceği, tatbikatın süre ve kapsamı gibi soru ve sorun­lar teker teker ve bütün olarak bir çekişme sürecinin unsurlarını oluştururlar.

Daha önce farklı biçimde sorulan bir soruyu yeni­den gündeme getirelim: Bir normu özelde uluslararası hukuk, genelde de hukuk normu yapan şey nedir? Pashukanis’in izinden gidip, “normların düzenledikleri ilişkiler -özel mülkleri üzerinde- egemen hak süj eleri arasındaki çelişik hak iddiaları olur ise hukuk normla-rıyla karşılaşırız” diyebiliriz. Mieville (2005:145) böyle diyor ve bize hukukun nerede başladığı konusunda et­kili bir cevap sunuyor. Ancak aynı anda kendi cevabına, cevaplanması güç bir soru aşk ediyor: “İyi de o zaman, hukuk nerede bitecek?” Bu çalışma kapsamında soru­nun yanıtını vermek güç olsa da yanıtı vermek için bir başlangıç çizgisi işaret etmek mümkündür: Yanıt kıs­men uluslararası hukuk ideolojisinin ve uluslararası hukuk siyasetinin birlikte irdelenmesi; bir başka deyişle uluslararası hukukun işlettiği ilişkilerin iç içeliği husu­sunun kabul edilmesiyle verilebilir.

Ele aldığımız yaklaşımın terimleri içerisinden ulus­lararası hukukta savaş kurumu ve ona atfedilen anlam ilgi çekici bir dönüşüme uğrar. Ana akım uluslararası hukuk teorisine göre savaş, uluslararası hukukun esaslı bir ihlalini oluşturur: Genellikle savaş taraflarının her birisi yek diğerini hukuku ihlal etmekle suçlayacaktır. Ancak Mieville çizgisinden ele alındığında, savaş, ilgili hukuki ilişkinin içeriğinin belirlendiği düzenleyici me­kanizmadır. Yukarıdaki örneğe dönersek savaş “benim” iddiaları arasında geçerli olanın tespiti işlevini görür: “Savaş, eylem halindeki uluslararası hukuktur” (Mieville, 2005:148). Marx’a ait bir ifadeyi kullanalım: “Eşit hak­lar arasında belirleyici olan güçtür”. Mieville’in kitabı­nın ismi de {Between Equal Rights) buradan gelmekte­dir. Şu noktada Althusser’e (2002; 2006) örtük bir refe­ransla denilebilir ki, ideolojik ve siyasi ilişkilerden so-yutlanamayacak olan burjuva hukuku hiçbir düzlemin­de çelişkileri çözmez; onları, ertelenebilir hale getirir. Sürekli yenilenen bu erteleyici süreçlerin yeniden üre­timi, her durumda iktidarın -bazen örtük bazen de açık-müdahalesini içerir.

Ekonomi politik yaklaşıma ayırdığımız bu altbaşlığı üç saptamayla bitirmek mümkündür. Öncelikle, Mievil­le’in yapısalcılığı süreç fikriyle uzlaştırma çabası, aynı çabanın Althusserci versiyonları ile taban tabana zıt bir teorik stratejiyi içermektedir. Althussercilik, özellikle Kapitali Okumakta., süreç fikrini teori içerisinden yü­rütülen bir hesaplaşmayla içselleştirmeye çalışırken, Mieville olguları kendi mantıksal düzeni ile uyumlu olarak sunmakla yetinmiştir. Ne başarısız olduğu söyle­nebilir ne de gerçekleştirilen gayretkeş tarih okuması­nın, hem sosyal bilimcilerin geneli hem de uluslararası hukuk ve bunun tarihi ile ilgilenenler için zihin açıcı olmadığı. Burada, bu büyük serüven için kaydedilebile­cek bir olumsuzluk, anılan çabanın bir sentezle değil de, Mieville’in yapısalcığınm teyidiyle sonuçlanmış olması­dır.

Bir başka olumsuzluk meta biçim yaklaşımının hiç­bir dolayım gözetmeksizin, doğrudan, uluslararası hu­kuk teorisine tatbik edilmesinden kaynaklanmaktadır. Pashukanis’in çalışmaları bir siyaset teorisini örtük ola­rak içersin ya da içermesin, birey-taşıyıcıdan devlet-taşıyıcıya doğrudan geçiş beraberinde pek çok sorunu da birlikte getirmektedir. Her toplumda kapitalist üre­tim ilişkileri farklı biçimlerde hâkim hale gelirler ve farklı biçimlere dönüşerek kendilerini yeniden üretebi­lirler. Hâkim hale gelirken de, yeniden üretilirken de, farklı uluslararası ve uluslarüstü etkileşimler üzerinden dolayımlanırlar. Birikim stratejileri, kapitalist birikimin farklı dönemlerinde farklı sınıfsal ittifaklara yol açarlar ve bu ittifaklar farklı devlet biçimlerine tekabül edebilir­ler. Sınıfsal ittifakların içinde gerçekleştikleri ve dönüş­türdükleri devlet-biçim kapsamındaki siyasi ifadeleri, her zaman ilgili devletlerin önvarsayılan (mantıksal ola­rak türetilen) müstakil çıkarlarına denk gelmez. Bir baş­ka deyişle, devlet iktidarı bazen (günümüzde artan sık­lıkla) özel mülkiyet sahibi devlet-taşıyıcmm varsayılan menfaatiyle çelişik olarak kullanılır.

Bir üçüncü saptama/olumsuzluk olarak, ele aldığı­mız eserde uluslararası hukukun kavramsallaştırılış bi­çimine değinmek gerekir. Uluslararası hukuk, sadece, ay­nı anda karşıt menfaati korumak üzere gelişmiş ilkeler ve kurallar deposu değildir. Bu külliyat, içerdiği norm­ları kapsayan ve aşan bir değerler sistemi ve ifade ediş biçimi de içerir. Ona referansta bulunduğunuzda artık, asgari bir ölçekte de olsa, tutarlılık yükümlülüğü altına girersiniz. Bu yükümlülüğün kendisi, etkin olarak üret­tiğiniz hukuki sonuçlara -konumunuza göre az ya da çok- müdahale eder. Uluslararası hukukun normlarının biçimi ve evrenselliği doğrudan ayrıcalık üretimi önün­de -konumunuza göre az ya da çok- engel teşkil eder. Bu normların hepsinin bir defasında bir tek hegemon tarafından akdedilmediğini düşünürsek, -eğilimsel ola­rak kapitalist merkezlerin menfaatini korudukları söy-lenebilse de- normların oluşturduğu sistemin her du­rumda önceden belirlenmiş (ısmarlanmış) etkiler doğu­rabileceğini düşünmek zorlaşır. Girift yapı göreli bir otonomi için imkânlar sunar. Ancak Mieville’in unut­madığını biz de unutmamalıyız: Her somut imkân gibi, bu imkânların potansiyelleri ve sınırları, sınıfsal yapı ta­rafından biçimlendirilir ve sınıfsal çekişmeler içerisin­den güncelleşir. Bir başka deyişle, yapısal sınırları tanı­madan imkânları vurgulamak suretiyle yapılan açıkla­maların gücü sınırlıdır.

Karşıt menfaate denk düşen karşıt ilkeler, çoğu za­man, ortak değerler içerir. Bir eylemin, örneğin silahlı bir hareketin, kabul edilen sınırları içerisinde, kendi kaderini tayin {self-determination) hakkının kullanımı mı, yoksa terörist bir faaliyet mi olduğu tartışılıyor ise, bu tartışmanın gerisinde kendi kaderini tayin hakkının kabul edilirliği yönünde bir değer silsilesi bulunur. Bu değerler silsilesi koşullanmıştır, kendi söylem dışının etkilerini taşır; ilgili toplumda kamusal ile özelin ayrıl­ma kipliğine göre farklı işlevler edinir. Değerleri taşıyan hukuki kavramlar, sabit anlamların değişmez taşıyıcıları değildirler; ancak bu kavramlar, kendi iç tutarlılığı bu­lunan söylemsel formasyonlar içerisinde anlam ifade et­tikleri ölçüde rastgele kullanılamazlar; ilgili söylemin ürettiği sınıf etkileri ve pozisyonlarla bağlantı içerisinde var olurlar. Sembolik olanın radikal bir belirlenimsizliğe tabi olduğunu söylemek mümkün değildir. Gösterilenle gösteren arasındaki bağ zorunlu olmayabilir, ancak gös­terge ile gönderge arasındaki irtibat zorunluluk içerir (bu konuya ileride döneceğiz). Tarihin bizim ona atfet­tiğimizden daha geniş bir hayal gücüne sahip olduğunu söylemek başka şeydir; saçma sapan, ipe sapa gelmez ve tutarsız hayaller kurduğunu iddia etmek başka. Bir baş­ka deyişle insan hakları başlığı altında öbeklenen norm­lar, salt havada asılı değerler üzerine kurulmuş bir sis­teme denk gelmez (Bkz. Roth, 2008). İdeolojik, siyasi ve iktisadi momentleri ile kapitalist üretim ilişkilerinin üretim ve yeniden üretiminde rol sahibi olan ve maddi varlığını -çoğu kez- uluslararası hukuk normları içeri­sinde bulan ya da uluslararası hukuk normlarına gön­dermelerle yerelleşebilen bu düzenek, her etkisinde ka­pitalist iktidar ilişkileri tarafından doğrudan ya da do­laylı olarak şekillendirilmektedir. Diğer yandan insan hakları söylemi başta olmak üzere uluslararası hukuk ideolojisini oluşturan söylemsel formasyonların tümü, kendilerini şekillendiren sınıf ilişkileri üzerinde -salt bu şekillendirici etkinin devamlılığını sağlayabilmek için-etki sahibidir. Bir başka deyişle, burada ideoloji, deği­şim ilişkilerinin basit bir türevi değil, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde etkin bir unsurdur.

Bugün hâlâ, Pashukanis’ten olduğu kadar, Althus-ser’den de öğrenebileceklerimiz olduğunu hatırlamalı­yız.

                                    III. BÖLÜM

Üçüncü Dünya’nın Uluslararası Hukuku: Üçüncü Dünya Yaklaşım(lar)ı

Küreselleşme sürecinin azgelişmiş ülkelerin insanları üzerinde yarattığı tahrip edici sonuçlara bir tepki olarak gelişen Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşım(lar)ı (TWAIL[47]) geçen on yılın uluslararası hukuk teorisi üzerinde esaslı bir etkiyi haizdir. 1997 senesinin Mart ayında Harvard Hukuk Fakültesi’nde düzenlenen bir konferansla[48] entelektüel dolaşıma girmiş bulunan TWAIL’in ardında yine Harvard Hukuk Fakültesi mer­kezli olup 1990 lar ortasından başlayarak gelişen Ulus­lararası Hukuka Yeni Yaklaşımlar {New Approaches to International Law – NAIL) hareketinin[49] entelektüel biri­kiminin bulunduğu söylenebilir (Bkz. Natarajan, 2008: 77). TWAIL’in Uluslararası Hukuka Yeni Yaklaşımlar (NAİL) hareketi ile bağlantısı, TWAIL hareketinin Ame­rika Birleşik Devletleri eksenli entelektüel üretiminden ziyadesiyle etkilenmesi ile sonuçlanmıştır. Hareketi de­rinlemesine inceleyen yazarlardan Natarajan (2008:55), akıma dahil Üçüncü Dünya kökenli yazarlar bulunmak­la birlikte, akımın Üçüncü Dünya’da mukim sosyal ileti­şim kanalları ekseninde gelişmediğini; bu nedenle de Üçüncü Dünya’ya ait sayılamayacağını belirtmektedir. Bahsi geçen konferansın sonuç bildirgesinde katılımcı­lar kendilerini yeni dünya düzeninde Üçüncü Dünya in­sanlarının karşılaştığı sorun ve fırsatlarla ilgilenen ulus­lararası hukuk uzmanları olarak tanımladılar. Aynı katı­lımcılar ana akım uluslararası hukukun Üçüncü Dünya halkları üzerinde etkin küresel marjinalleştirme ve tahakküm süreçlerini güçlendirdiğini de vurguladılar (Fidler, 2003:29). 1997 tarihini takip eden senelerde TWAIL çizgisi ana akım uluslararası hukuku biçimlen­diren muhafazakâr evrenselciliğe tepki içerisinde gelişti.

TWAIL uluslararası hukukun Üçüncü Dünya dev­letleri üzerindeki etkilerine yoğunlaşarak, eleştirel bir uluslararası hukuk yorumu sunmaktadır. Akıma dahil yazarların hukuk yorumlarında, sömürge sonrası dö­nemde de sürmekte olan küresel eşitsizliği Batı-Üçüncü Dünya ilişkileri ekseninde öne çıkarmak eğilimi bu­lunmaktadır (Bkz. Gandhi, 1998:129). TWAIL yorumları, uluslararası hukukun, Üçüncü Dünya halkları üze­rinde etkin küresel marjinalleştirme ve tahakküm süreç­lerini güçlendirdiği ve Batı’nın küresel konumunu tah­kim ettiği yönünde gelişmektedir (Gathii, 2000b). Buna göre uluslararası hukuk, baskıcı pratiklerle belirlenmek­tedir. Ancak uluslararası hukukun baskıcı yönü, onun veçhelerinden yalnızca biridir. Uluslararası hukuk aynı zamanda biçimsel de olsa eşitliği gündeme getirip, gü­cün aşırı kullanımını engelleyerek küresel düzeni yaşa­nılır kılma potansiyellerine de sahiptir.

İncelemekte olduğumuz yaklaşıma dahil yazarlar, uluslararası hukukun Üçüncü Dünya halkları üzerinde­ki etkilerine odaklanan savlarının, edebiyat, sanat, tarih ve dilbilim alanlarındaki sömürgecilik sonrası (post-coloniaî) çalışmaların[50] etkisi altında biçimlendirmekte­dirler (Bkz. Natarajan, 2008; Orford, 2003). Sömürgeci­lik sonrası çalışmalar teorik olduğu kadar politik içeriğe sahiptir: Yalnızca akademik çözümlemelerle sınırlı ol­mayıp, emperyalizmin varoluş kipliklerinin tümünün sonlandırılmasma yönelik politik-pratik eylem tarzlarını içerirler/önerirler. Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşım(lar)ı da aynı tutumu benimser.

Ancak uluslararası hukukun, Üçüncü Dünya halk­ları üzerinde etkin küresel marjinalleştirme ve tahak­küm süreçlerini güçlendirdiği iddiası ne yenidir ne de TWAIL ve esin kaynaklarına özgüdür (Mutua, 2000;Mickelson, 1998). Politik pratiğe ayrıcalıklı yer vermek olarak özetlenebilecek tutum da TWAIL ve sömürgeci­lik sonrası çalışmalarla sınırlı değildir. TWAIL’in yoru­mu, Üçüncü Dünya hareketinin küresel ölçekte etkin olduğu 1950-1970 arası dönemde ürün veren bağımsız­lıkçı, sosyalist, Marksist yazarların eserlerinden bildiği­miz çözümlemelerin -önceki “başarısızlıkların” ışığında ve küreselleşme koşullarında- özgün bir yeniden değer­lendirilmesini içerir. Ancak bununla sınırlı kalmaz: Ön­ceki dönem çalışmaların ürünleri akımın kendi öncelik­leri ve kavramları ekseninde ele alınmışlar ve yeni bağ­lamları içerisinde yeni bir içerik edinmişlerdir (Bkz. Anghie ve Chimni, 2003).

TWAIL’in yeniden değerlendirmesinin özgünlüğü ve önceki çalışmalardan farkı, güler yüzlü bir kapitaliz­me olan inancında bulunabilir. Bir başka deyişle TWAIL, kapitalist uluslararası hukuk sisteminin kendi iç tutarlı­lığı, (Avrupa merkeziyetçilikten kurtarılabilecek) evrenselciliği ve biçimselliği neticesinde Üçüncü Dünya lehi­ne sonuçlar üretebileceğini savlamaktadır. Bu haliyle TWAIL, uluslararası hukuk ve azgelişmişlik ilişkisini yorumlayan perspektifler içerisinde İyileştirici Yakla­şımlara yakın bir noktada bulunmaktadır.

Öyleyse TWAIL “gelişmekte olan” (azgelişmiş) dün­yanın halkları için daha adil ve hakkaniyetli bir ulusla­rarası hukuk arayışı içindedir. TWAIL çalışmaları eşitli­ğe dayalı bir sistemin, artan güç ve refah orantısızlıklarına rağmen nasıl işletilebileceği sorusu ekseninde bi­çimlenmektedir. Verdiğimiz bu kısa ve ilk tanım bizi daha önce ele almış olduğumuz iyileştirici Yaklaşımla­rın vurgularını/savlarını yeniden hatırlamaya götürme­lidir. Her iki yaklaşım da uluslararası hukuk aracılığı ile daha iyi bir dünya tahayyülü içerirler. Ancak bu ortak noktanın ötesine geçildiğinde farklılaşmalar başlar. Bu­rada ilk bakışta kendini hissettiren farklılık, “Üçüncü Dünya lehine yorum ilkesi” de diyebileceğimiz bir nevi “Üçüncü Dünyacı” duruşta bulunmaktadır. Kısaca be­lirtmekte yarar var; ileride göreceğimiz gibi 1990 sonra­sı dönemin “Üçüncü Dünyacı” sı bir önceki dönemin Üçüncü Dünyacısından bir hayli farklı iddia ve önvar-sayımlarla ortaya çıkmaktadır. İyileştirici Yaklaşımla TWAIL arasındaki ayrılıklar Üçüncü Dünya vurgusu ile sınırlı değildir, her iki duruşun hukuk anlayışları da farklıdır. Bu farklılığa da ileride değineceğiz.

Okumakta olduğunuz bölüm önce TWAIL’i kendi öncellerinden farklılaştıran hususlara değinecektir. İkinci olarak, TWAIL’i oluşturan yazarların teorik tutumları ele alınacaktır. Bu ikinci kalem altında TWAIL’i diğer eleştirel akımlardan farklılaştıran özellikler irdelenecek­tir. İkinci kalem kapsamında incelenen özelliklerden il­ki, Üçüncü Dünya’nm halen mevcut bir politik gerçek­lik olarak kabul edilmesi hususundaki TWAIL vurgusudur. İkincisi hiyerarşi karşıtlığıdır. TWAIL çizgisini be­lirleyen hiyerarşi karşıtlığı ağırlıklı olarak incelenecek­tir. Hiyerarşi karşıtlığı hususu bağlamında, çalışma, ulus­lararası hukukun gelişiminde sermaye birikiminin rolü üzerine bir analizi içermektedir. Analiz TWAIL çizgisi­nin yetkinliğinin değerlendirilmesinde önemli kriterler sunduğu gibi, kitabın bütününü oluşturan çizginin be­lirlenmesine de katkı koymaktadır. İkinci kalem kap­samında incelenen özelliklerden üçüncüsü, TWAIL’in karşı-hegemonik bir duruş üretme gerekliliği ekseninde biçimlenen teorik pratiğidir. Dördüncü özellik, Avrupa merkeziyetçi olmayan bir evrenselliğin savunusunda yat­maktadır. İkinci kalem altında incelenecek olan son özel­lik, TWAIL’in daha en başından klasik anlamıyla bir ekol ya da doktrin olmayı reddedişi ve kendi açılımla­rından bazılarını yeni teorik ittifaklarla yaygınlaştırma­ya yönelik çabasıdır. Her bir kalem aynı anda TWAIL’i oluşturan tezlerin sergilenmesi ve eleştirileri içerdiğin­den TWAIL’e ayırdığımız bölüm kısa bir değerlendirme paragrafı ile sona erecektir.

TWAIL’i Kendi Öncesinden Koparan Unsurlar

Daha önce de belirtildiği gibi, uluslararası hukukun Üçüncü Dünya’yı oluşturan coğrafyada mukim toplum­lar yararına kullanılması önerisi yeni bir öneri değildir. Bu öneriyi Sovyetler Birliği’nin mevcut olduğu bir dün­yada sahiplenen yazarlarla TWAIL’i oluşturan yazarların sahiplenişleri esaslı olarak farklıdır. Önceki kuşak ho­mojen bir grup oluşturmadığı gibi, salt uluslararası hu­kuk yazını ile sınırlanamaz. TWAIL ve önceki kuşak arasındaki ilişki bir devamlılık değil, kopuş ilişkisidir.[51] Bu farkı yaratan koşullara değinmek, akımın özgüllü­ğünün anlaşılması açısından elzemdir. TWAIL’i kendi öncellerinden farklılaştıran hususlar, bu duruşa sahip yazarların ele aldığı konuların güncelliğinde ve ele alış biçiminde bulunabilir.

Öncelikle, TWAIL sesini önceki kuşak Üçüncü Dün­yacı yorumlar setinin geliştiği koşullardan oldukça fark­lı koşullarda yükseltmekte, sermayenin küresel ölçekli birikiminde yeni bir döneme tekabül eden sorunlar ve perspektifler içinden yorum yapmaktadır (Bkz. Chimni, 2006). Egemen eşitlik ve içişlerine karşımama ilkeleri­nin öne çıktığı önceki kuşak Üçüncü Dünyacı yorum­lar, uluslararası hukuk normlarını ilgili ülkelerin ege­menliği ile çelişmeyecek şekilde yorumlamaya yönel­mişlerken (Bkz. Ferguson, 1987; Flory, 1987), bugün Üçüncü Dünya insanlarının menfaatiyle devlet egemen­liğinin her zaman örtüşmediğini savlayan TWAIL’in, ege­men eşitlik ve içişlerine karşımama ilkelerinin üstünlü­ğü konusunda ısrarcı olduğunu söylemek mümkün de­ğildir (Anghie ve Chimni, 2003:82-83; Rajagopal, 2003). Konu TWAIL yazarları tarafından açıkça tartı­şılmamış olsa da, TWAIL’in, Üçüncü Dünya insanları­nın bireysel menfaatini, onların ortak siyasal süreçlere katılarak yurttaş olma pratiklerinden ayırdığı ya da bu pratikleri imkânsız hale getiren devletlerin egemenliğini savunmaktan imtina ettiği savlanabilir (Bkz. Anghie, 2005; Baxi, 1993; Rajagopal, 2003). Diğer yandan, TWAIL perspektifinden bakıp, insanlarına yurttaşlık haklarını tanımayan devletlere karşı uluslararası toplu­mun müdahalesinin her durumda istenilir sonuçlar üre­teceğini iddia etmek mümkün değildir. Muhalif bir akım için yurttaşlık hakları hususunda, baskıcı ulus devletlerin, uluslararası koalisyonlar tarafından kurulan geçici idari otoritelerden daha duyarsız olduğu iddiasını savunmak gerçekten zordur. Uluslararası hukukta ege­menlik, devletin sahip olduğu niteliklerden olup, (dev­letten ayrı olarak tasavvur edilen) halklara bırakılma­mıştır. Bir başka deyişle, devletsiz halklar egemen de­ğildir. Egemenlikle devlet arasındaki irtibatı savunmak konusunda isteksiz görünen TWAIL’in tutumu, serma­yenin küresel ölçekli birikiminde yeni bir döneme teka­bül eden sorunlar ve perspektifler içerisinde sivrilen ulus devlet tartışmalarından ayrı düşünülemez.

Önceki kuşak yorumcular katılımdan bahsettikle­rinde, devletler düzeyinde uluslararası hukukun oluşu­muna katkı vermekten, örf ve âdet hukuku ile antlaşma­lar hukukunu biçimlendirmekten bahsetmektedirler (Bkz. Alexandrowicz, 1967; Ferguson, 1987). TWAIL yorumlarında belirdiği haliyle katılım hedefi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. TWAIL lisanındaki ka­tılım, piyasalar başta olmak üzere küresel kapitalizmin düzenleyici kurumlarında ve örgütlerinde ses sahibi ol­mak ve egemen uluslararası hukukun Avrupa merkezi­yetçi dilini değiştirmek hedeflerinin ötesine geçeme­mektedir (Bkz. Anghie ve Chimni, 2003:95).

Öyleyse birinci unsur, TWAIL’in geliştiği yapının etkisi olarak belirir. Ekonomi politiğin teorik üretim araçlarını istihdam etmekten kaçınan TWAIL yorumcu­ları -ikinci Dünya’nın çökmesiyle birlikte anlamı bulanıklaşan- Üçüncü Dünya lehine yorumlar üretirken; bir dönem “bağımsızlık”, “kendi kaderini tayin”, “ulusal kaynaklar üzerinde tam hâkimiyet” gibi talepleri içeren siyasi bir hareket içerisinde bulunan sömürgecilik sonra­sı (post-colonial) kuşağa ait ülkelerin, bugünün dünya sistemi içerisindeki pozisyonlarını (ve sınıf yapılarının kendi uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk politi­kaları üzerindeki etkilerini) değerlendirme dışı bırak­maktadırlar.

Önceki kuşak yorumcular iktisadi ve sosyal hakları, kendi kaderini tayin hakkım, bütün halklar ve devletler için kalkınma hakkını savunurlarken, kolektif bir hak olarak ulusal kalkınmayı uluslararası hukukun günde­mine getirmekteydiler (Flory, 1987). Burada kalkınacak olan birey devlet ya da belirli bir toplumun içerisindeki girişimciler değil, toplumun (halkın) kendisidir. Koru­nan menfaat, özel mülkiyet ya da sınırsız zenginlik hakkı değil, toplumsal var olma hakkıdır. 1960’lar ve 1970’lerde küresel gündemi belirleyen “Yeni Uluslarara­sı İktisadi Düzen” önerilerinin ve bu öneriler ekseninde gelişen uluslararası düzenlemelerin ardındaki mantık budur. G-77 olarak adlandırılan koalisyon Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda çıkardıkları kararlarla kendi doğal kaynakları üzerinde egemenlik ve denetim kur­maya çalıştığında, Üçüncü Dünya’nın toplumsal var ol­ma haklarını savunmaktaydı[52] (Bkz. Agrawala, 1987; Bedjaoui, 1979; Malanczuk, 1997; Zakaria, 1987). Bir toplumun emek ve doğal kaynaklar başta olmak üzere kendi kolektif varlıklarını sahiplenebilme hakkı, ilaç patenderi başta olmak üzere başka birçok düzlemde ileri sürüldü (Zakaria, 1987). Aynı mantık Birleşmiş Millet­ler sistemi ile uluslararası para ve finans sistemini dü­zenleyen Bretton Woods sistemi arasındaki uçuruma karşı geliştirilen tutumda gözlemlenebilir. Üçüncü Dün­ya lehine yorum yapan önceki kuşak yazarlar, Bretton Woods sisteminin Birleşmiş Milletler çatısı içerisine alınmasını talep ederlerken, kolektif bir hak olarak ulu­sal kalkınmayla ilgili iktisadi düzenlemeleri, katılımcı bir uluslararası hukukun nesnesi haline getirmeye ça­lışmaktaydılar (Ferguson, 1987).

Oysaki TWAIL çizgisini sahiplenen insanların ürün vermeye başladığı dönem, her ülkenin kendi ulusal sı­nırları içerisinde benzer aşamalardan geçerek bağımsız bir ulusal kalkınmanın imkânlarından yararlanacağı önvarsayımma dayalı kalkınmacı projelerin/ekonomi politikalarının kredilerini yitirdiği bir zaman dilimine denk gelir (Bkz. Gathii, 2000b). Yeni zamanların belir­leyeni “Yeni Uluslararası İktisadi Düzen” projesi değil, küreselleşmedir (Malanczuk, 1997). Buna bağlı olarak TWAIL yorumlarında belirdiği haliyle kalkınma hakkı, kolektif içeriğini kaybetmeye başlamış; bireylerin ve bir piyasa aktörü olarak devlet ve diğer tüzel kişiliklerin kendi bağımsız teşebbüslerini gerçekleştirebilmek için uluslararası imkânlardan (genelde kredilerden, ticaret kolaylıklarından, uluslararası kurum ve örgütler içeri­sinde oy kullanma vs.) yararlanma hakkına (bireysel haklara) dönüşme temayülü göstermiştir. TWAIL eme­ğin ve doğal kaynakların metalaşmasma karşı bütün­sel/programlı bir tepki geliştirmez. Gelinen noktada İyi­leştirici Yaklaşımlarla tam bir paralellik içerisindedir. Burada TWAIL’in geliştiği yapının etkisi yeniden ortaya çıkmaktadır.

Kolektif bir hak olarak ulusal kalkınmayı uluslara­rası hukukun gündemine getiren önceki kuşağın ilgileri azınlık, kadın, köylülük, tarım gibi sorunları kapsamı­yordu (Bkz. Ferguson, 1987). Bu meseleler uluslararası hukuk tarafından değil, ilgili devletler tarafından halle­dilmeliydi. TWAIL’in bu alanlarda kendi öncellerine bir katkı yapması beklenebilirdi. Ancak TWAIL’in teorik cephaneliğini oluşturan nosyonların, sömürgecilik son­rası devletlerin homojenleştirici ulus-inşa politikaların­daki başarısızlıkları (azınlık, kadın, köylülük-tarım, in­san hakları alanlarındaki kronikleşen sorunları) değer­lendirmekte yetersiz kaldığı gözlemlenmiştir (Bkz. Anghie, 2000). Anılan durumun nedenlerinden birisi, TWAIL içinde bütünsel bir anlayış geliştirme yönünde­ki itkilerin zayıflığında bulunabilir. Bütünsel anlayışlar dışlayıcı olup, farklı perspektiflerden gelen teorisyenler arasında oluşması beklenen pratik-yönelimli ittifak sis­temleri tarafından kolayca benimsenemezler. Olayların etkilerine odaklanmış bulunan TWAIL yorumları gün-deme bağlı olarak gelişmektedir. Bu strateji katılımı yükseltmekte, ancak karşılaşılan tekil sorunları birbiri­ne bağlayan ilişkilerin bütünsel analizini imkânsız hale getirmektedir. İşin yıpratıcı kısmı, bütünsel teorik bir tutum geliştirmeyi reddeden TWAIL yorumcuların, 1990 öncesinde geliştiği haliyle Üçüncü Dünya lehine yorum geliştiren yazarları yasacılığa sıkışmakla itham ettikleri noktada başlamaktadır (Bkz. Anghie, 2000; Anghie ve Chimni, 2003; Mutua, 2000; Otto, 1996). Tıpkı TWAIL yazarları gibi farklı[53] teorik perspektifler içerisinden gelen önceki kuşak yazarlarının ortak nok­taları, toplumların kolektif varlıklarının kolektif haklar çerçevesinde savunulmasıydı. Metalaşma süreçlerine karşı tutarlı bir tutum sergiliyorlardı. Teorik bütünsel­likten yoksun haliyle, metalaşma süreçlerini ve bu sü­reçlerin amillerini karşılarına almaksızın yasacılığı aş­maya kalkan TWAIL yorumcularının vardığı nokta, okumakta olduğunuz bölüm boyunca tartışılacaktır.

Öyleyse TWAIL’i kendi öncesinden ayıran ikinci unsur, kapsayıcı bir teorik-pratik inşa etmedeki gönül­süzlüğü ve kifayetsizliğidir. Bu durum yaklaşımı betim­leyen ve kendisini bu başlık altında değerlendiren yazarlarca da kabul edilmiştir (Bkz. Anghie ve Chimni, 2003:102). TWAIL çizgisine dahil yazarların -İyileştirici Yaklaşımlarda da olduğu gibi- paralel/benzer siyasi, ikti­sadi veya ideolojik duruşları olduğu söylenemez (Bkz. Fidler, 2003; Mickelson, 1998; Mutua, 2000). Yaklaşımı bütünleştiren olgu, dünya düzeninin ürettiği olumsuz et­kilere yönelik muhalif duruştur (Bkz. Kennedy, 2000). Yapılan bu ikinci saptama, yapısal koşullara dayanan bi­rinci saptamayla uyumludur.

TWAIL’i Oluşturan Yazarların Teorik Tutumları

Gelinen noktada Mutua’nın (2000:31-32) TWAIL için verdiği üç birleştirici özelliğe eğilebiliriz: TWAIL’e dahil yazarlar hâkim uluslararası hukuku ırkçı ayrımlara da­yalı bir uluslararası normlar ve kurumlar hiyerarşisinin yaratılması ve sürdürülmesi için araç/dolayım olarak görürler (Bkz. Anghie ve Chimni, 2003). Anılan hiyerarşik bütün içerisinde Avrupalı olanın olmayana karşı üstünlüğü bulunmaktadır (Bkz. Anghie, 2005; Chimni, 2006). TVVAIL’e dahil yazarları birleştiren ikinci özellik, (Mutua’mn TWAIL’e biçtiği ikinci amaç) uluslararası yö­netişime yapılan olumlayıcı vurguda yatar. TWAIL çiz­gisini sürdüren kimseler uluslararası yönetişim için al­ternatif bir yasal çatı/bünye inşa etmek ve sunmak mak­sadını haizdirler (Bkz. Gathii, 2000a). Nihayetinde TWAIL, entelektüel irdeleme, siyasa ve politikalarla Üçüncü Dünya’da geri kalmışlığın koşullarını orta­dan kaldırmayı hedefler (Bkz. Okafor, 2008). Yaklaşıma dahil yazarların kendi alternatif uluslararası hukuk siya­seti önerileri de, uluslararası hukuku geri kalmışlığın koşullarının ortadan kaldırılması için bir araç olarak kullanmayı içerir. Bu üçüncü özellik TWAIL çizgisinin pratik içeriğini oluşturur.

Hareketin Temel Felsefi ve Siyasi İlgileri

Öyleyse TWAIL çizgisi, daha en başından kendi hedefi­ni ve katılımcılarının duruşlarım, bu katılımcıların ne olacağına değil ama ne olamayacağına yaptığı vurguyla belirlemektedir. Anılan vurguyu irdelemek için hareketin temel felsefi ve siyasi ilgilerine/hedeflerine bakmak yerinde olacaktır.

Üçüncü Dünyacılık

Birinci olarak, TWAIL’e göre Üçüncü Dünya’nın halen mevcut bir politik gerçeklik olarak kabul edilmesi ge­rekmektedir. Yeryüzünde mevcut belli başlı hammadde­lerin üzerine yerleşik olup, dünya nüfusunun çoğunlu­ğunu barındıran Üçüncü Dünya’nın insanları, kendi toplumsal zenginlikleri üzerinde etkin kontrole sahip değildirler (Nyerere, 1983). Rajagopal’e (2003) göre ge­ri kalmışlık ve yetersizlik algısı Üçüncü Dünya’nın ta­rihsel ve coğrafi anlam dünyasının merkezinde bulunur. Üçüncü Dünyalılığın yalnızca ekonomik göstergelerle saptanamayacağı söylenmişse de (Bkz. Sen, 1999), ikti­sadi büyüme ölçütü, Üçüncü Dünya’nın hem içeriden hem de dışarıdan tanımlanması sürecinde belirleyici ol­muştur.[54]

TWAIL’e göre Sovyet Bloku’unun çöktüğü ve ulusal kalkınmacılık söyleminin kredisini yitirdiği bir dünyada Üçüncü Dünya’yı imkân dahiline sokan unsurlar; onun Batı karşısındaki coğrafi, muhalif ve siyasi farklılıkları­dır (Mickelson, 1998; Mutua, 2000). Batı karşısındaki coğrafi, muhalif ve siyasi farklılıklar kendilerini Batı’yla kurdukları diyalektik ilişki içerisinde yeniden üretirler ve Üçüncü Dünya ülkelerinin benzer deneyimlerinden kaynaklanırlar (Mutua, 2000:35). Üçüncü Dünya ken­disine ait bir sese, daha doğrusu, her zaman harmoni içermese de, ortak endişelerini iletmeye yarayan bir ko­roya sahiptir (Mickelson, 1998:409). Üçüncü Dünya yalnızca bir devletler koalisyonuna değil, aynı zamanda Üçüncü Dünya halklarına, toplumsal hareketlere, sivil toplum kuruluşlarına ve diğer devlet dışı aktörlere da­yanır (Rajagopal, 2006). Uluslararası hukuk ancak Üçün­cü Dünya insanlarının, uluslararası hukukun soyut normlarının uygulamadaki etkilerine odaklanan gerçek tecrübeleri ışığında anlam kesbeder (Bkz. Anghie ve Chimni, 2003:78). Anılan perspektife göre, Üçüncü Dünya ülkelerinin benzer deneyimleri ve ihtiyaçları, en­telektüel ve siyasi bilinç açısından Üçüncü Dünya’nın -bütünün ortak sesi olmasa da- bütününe yayılan ortak çağrının temelini oluşturur. Bu bağlamda “Üçüncü Dün­ya” terimi, Avrupalı olan ve olmayan arasındaki karşı­lıklı ve çekişmeli diyalektiği yakaladığı/içerdiği ve ulus­lararası hukuki ve siyasi düzeneğin sömürgen ve gayri adil yanlarını tanıdığı için, “güney ülkeleri”, “azgeliş­miş”, “kriz eğilimli”, “sanayileşen”, “kalkınmakta olan” ya da “kalkmamamış” gibi terimlerden[55] farklıdır (Mutua,2000:36). Terim bu haliyle, direniş ve özgürleşme için kullanılan stratejik bir paradigmaya işaret eder.

Diğer yandan bu stratejik paradigma, kendi iç tutar­lılık ölçütlerini koyan bütüncül bir teoriyle desteklen­mediğinden, çelişkiler, tutarsızlıklar ve içerik üzerine anlaşmazlıklarla doludur. Her şeyden önce, Birinci ve İkinci Dünyalardan ayrı bir Üçüncü Dünya düşünüle­mez. İkinci Dünya, azgelişmiş ülkeler toplamı olmaktan fersah fersah öteye geçip politik program ve talepleri ile kendisini var eden Üçüncü Dünya’yı imkân dahiline so­kan siyasi, ideolojik ve iktisadi kaynaklar sunarak dün­yanın bölümlenmesine müdahale etmiştir. Onun yoklu­ğunda bir Üçüncü Dünya’dan bahsetmek mümkün de­ğildir. Onun yokluğunda Batı’nın küresel hegemonyası­na karşı çıkışın temelleri ortadan kalkacaktır. Onun yokluğunda, menfaatini Batılı devletler içerisinde temsil ettiren güçlü gruplar karşısında talepler üretip siyasal iktidara dönüştüren insan gruplarının Üçüncü Dünyası da yoktur. Kendisini oluşturan ideolojileri, politikaları ve iktisat programlarıyla bir Üçüncü Dünya yoktur.

Bu noktadan hareketle, TWAIL çizgisinin İyileştirici Yaklaşımlardan (Üçüncü Dünya vurgusu olarak saptadiğımız birinci farklılığından sonraki) ikinci farklılığın koymak mümkün olabilecektir: İyileştirici Yaklaşımlar (en azından liberal kozmopolitan söylemi benimseyen­leri) uluslararası hukukun dünya sisteminin ürettiği pa­tolojilere sağaltıcı çözümler getirebileceği inancını be­nimserlerken, incelemekte olduğumuz yaklaşım, her durumda hukuka sağaltıcı bir işlev yüklememekte; hu­kuku hedefleri önceden belirlenmiş (Batı’nın küresel hegemonyasına karşı çıkan) bir mücadelede araçsallaştırmaktadır (Bkz. Mutua, 2000; Gathii, 1998, 2000a;Natarajan, 2008). Ancak araçsallaştırmaya çalıştığı bu hukukun içerdiği haklar listesi esaslı şekilde dönüşmüş, “toplumların kendi kolektif varlıklarının sahibi olduğu” iddiası başta olmak üzere bir seri hak ya listeden çıkar­tılmış ya da (piyasalarla uyumlu hale getirilmek suretiy­le) esaslı olarak değiştirilmiştir. TWAIL formülasyonun-da, küresel düzenin hukukun üstünlüğü prensibine re­feransla tesisi, hem kendi içerisinde bir amaç olmaktan çıkmakta hem de -adı geçen prensip- saf bir liberalizm üzerinden tanımlanmaktadır. Bu durumda TWAIL’in sıklıkla kullandığı kavramlardan birisi olarak adalet, Batı’nın küresel hegemonyasına kapitalist bir zeminde kar­şı çıkışın ve Üçüncü Dünya’nm güçsüzlüğünün gideril­mesi çabasının etkisine/ürününe dönüşmektedir.

Hiyerarşi Karşıtlığı

İkinci olarak belirtmek gerekir ki, -Avrupa egemenli­ğinde gelişen ve örtük olarak beyaz adamın diğerlerini uygarlaştırma görevini tanıyan klasik uluslararası hu­kukun aksine- TWAIL çizgisinin savunduğu uluslarara­sı hukuk, hiyerarşi karşıtıdır (Mutua, 2000:36). İlk ba­kışta uluslararası hukuka eleştirel yaklaşımların bütü­nüne şamil bir tutumla karşı karşıya olduğumuzu, anı­lan iddianın TWAIL’e özgü olamayacağını -onu diğerle­rinden ayırmak için bir kriter olarak kullanılamayacağı­nı- düşünebiliriz. Bir başka deyişle uluslararası hukuka mündemiç hiyerarşiye karşıtlık yeni bir duruş değildir: Bir ölçüde Birleşmiş Milletler’in kuruluşunda da günde­me gelmiş ancak tamamlanamamış bir projedir (Bkz. Evans, 1996; Sponeck, 2006). Diğer yandan hiyerarşi karşıtlığının daha en başından uluslararası bir sistem olarak gelişen kapitalizmin farklı birikim dönemlerine göre farklı içerikler edinebileceği (Bkz. Chimni, 1993; Mieville, 2005), bu özelliklerin saptanması suretiyle id­dianın TWAIL e özgü yanlarının ayrıt edilebileceği söy­lenebilir.

Uluslararası hukukun başlangıç tarihi, dönemleri ve bu dönemlerin karakteri üzerine farklı perspektiflerden farklı argümanlar üretilmiştir (Bkz. Chimni, 1993; Ishay, 2004; Malanczuk, 1997; Mieville, 2005). Bugün bildiğimiz haliyle uluslararası hukuku kapitalist dünya sisteminin doğusuyla başlatsak ve uluslararası hukukun doğuş ve şekilleniş yerini Avrupa olarak değerlendirsek bile, dönemselleştirme sorunu ile yüz yüze gelmekten kaçınmak mümkün değildir. Kapitalizmin her dönemi hem ulusal hem de uluslararası düzlemlerde ayrı düzen­leyici mekanizmaların doğuşuna karşılık gelmektedir zi­ra. Dönemselleştirme problemiyle uğraşırken, öncelikle Avrupa’nın sömürgeci dönemindeki uluslararası hukuk düzenlemeleriyle emperyalist dönemin uluslararası hu­kuku arasında bir ayrım yapmak gerekecektir. Bu ay­rım, kapitalizmin dünyayı kendi döngüsüne çeken ulus üstü yapısının sürekliliği ve sömürünün değişen kiplik­leri dikkate alınarak, Marksist ekonomi politik ve ulus­lararası ilişkiler teorisinin kazanımları üzerinden yapı­lacak ve Marksist bir yazar olmakla birlikte TWAIL ya­zarları ile pek çok ortak çalışmaya ismini koymuş Chimni (1993) tarafından önerilen taksonomi takip edi­lecektir. Emperyalist dönemin uluslararası hukuku bize İkinci Dünya Savaşı sonrasının uluslararası hukukunun anlaşılabilmesi için temel kriterleri sunacaktır. Ortaya koyduğumuz analiz son olarak Sovyet sonrası dönemin özelliklerini deşifre etmek için kullanılacaktır. Nihaye­tinde hem TWAIL’in bahsettiği haliyle hiyerarşi karşıtlı­ğını anlamamıza yarayacak hem de sonuç bölümünde yapılacak olan analizi zenginleştirebilecek bir harita el­de etmeyi ummaktayız.

Chimni (1993:223-231) 1600-1875 arası dönemi sö­mürgeci dönem olarak ele almakta ve bu dönemi kendi içerisinde eski (1600-1760) ve yeni (1760-1875) sö­mürgecilikler olarak iki aşamada incelemektedir.[56] Eski sömürgecilik, Avrupa’da manüfaktür esasında örgütle­nen üretici sektörlerin görece geri olması ve sermaye birikiminin ticari sermayeye dayanmasıyla yenisinden ayrıştırılabilir (Chimni, 1993:227).[57] Chimni’ye göre (1993:228) ingiltere’nin Yedi Yıl Savaşları’nda (1756-1763) Fransa’yı bütün sömürgelerinden mahrum etme­siyle başlayan ve sanayi devrimi ile örtüşen yeni sömür­gecilik, Avrupa’nın üretici kapasitesinin Asya karşısında yükselmesi ve dolayısıyla birikimin motorunu bu kıtada mukim üretici etkinliğin oluşturması gibi yeni olgular ekseninde, eskisinden farklı dinamiklere dayanmakta­dır.

Avrupa’da kapitalist üretim ilişkilerinin diğer üre­tim ilişkilerine baskın hale gelmeye başlamasıyla, ilkel birikim süreçleri arasında bir korelasyon olduğu açıktır. Bu süreçler, birincisi, -çoğunlukla zor kullanmak sure­tiyle- doğrudan üreticilerin (esas olarak köylülüğün) ücretli emekçilere; ikincisi, üretim araçlarının ve para­nın sermayeye; üçüncüsü Avrupa dışarısından -genelde talan yoluyla- elde edilen materyalin sermayeye dönüş­türüldüğü üç temel eksende ele alınabilir.[58]Sömürgeci dönem, üçüncü eksen (talan) başta olmak üzere ilkel bi­rikimin bütün boyutlarıyla ilgilidir (Bkz. Harvey, 2004; Marx, 1986; Willoughby, 2000).

Chimni’ye göre (1993:224) egemen eşitlik prensibi ekseninde akdi ilişkilere binaen gelişen (kapitalist) uluslararası hukuk, kapitalizmin ve dolayısıyla kendisi­nin gelişimine katkı koyan sömürgeciliği, on yedinci yüzyılda Hollanda egemenliğindeki dünya sistemi içeri­sinde düzenlemeye tabi tutmaya başlamıştır. Müteakip hegemon (İngiltere) sömürgelerle ticareti kendi denizci­liğinin tekeline alıp, kendi ülkesindeki üretimle rekabe­te girebilecek sömürge üretimini yasaklarken (Chimni, 1993:224-225) sadece on yedinci yüzyıl sonunun ulus­lararası işbölümünü değil, dönemin uluslararası huku­kunu da belirlemekteydi. Bir yanda hammadde üretici­leri diğer yanda mamul mal üreticilerinin bulunduğu bir dünya ekonomisi rüşeym haline gelmekteyken, Av­rupa içerisinde merkantilist ekonomilerle bağlantı içeri­sinde mutlakıyetçi devletin (absolutist state) ortaya çı­kışını da gözlemlemek mümkün hale gelmişti (Dobb, 1963). Merkantilizmi, eski sömürgecilik döneminde ti­caret ve talanın devlet müdahalesi dolayımıyla düzen­lenmesi olarak tanımlamak mümkündür. Merkantil sis­tem daha en başından küreseldi (Arrighi, 1983, 2001; Wallerstein, 1979). Küresel boyutta merkantil düzen­leme esas olarak uluslararası hukukun sunduğu araçlara (Avrupalı) devletler arası ilişkiler ekseninde gerçekleşti­rilmekteydi (Chimni, 1993:226; Dobb, 1963). Sömürge topraklarını uluslararası hukukun nesnesi haline getiren bu -kanlı- ilişkilerin -sömürgecilik döneminde- ilkel bi­rikim süreçlerinin bütününü şekillendirdiğini bir kez daha vurgulayalım.

Çizilen çerçeve içerisinde, uluslararası ilişkileri yü­rütecek olan siyasi otoritenin (devletin) kurumsal dö­nüşüme uğraması, bir başka deyişle hükümdarın özel mülkü ile devlet mülkünün ayrışması (devletin tüzel ki­şilik edinmesi) ve devletin kendi ülkesi üzerinde mev­cut bütün siyasi iktidarın kaynağı haline gelmesi (mer­kezileşmesi) gerekmekteydi. Bu dönüşüm eski sömür­gecilik döneminde mutlakıyetçi devletin çatısı altında tamamlanmıştır. Anılan süreçte siyasi iktidarın sahibiyle ona tabi olanlar arasındaki ilişkiler, özel ve kamusal mülkiyetin kesin terimlerle ayrılması ve devletin tüzel kişiliğinin perçinlenmesi (muktedirin mülkiyeti ile ikti­darın mülkiyetinin ayrı nesnelere tekabül etmesi) neti­cesini doğuracak şekilde değişmiştir. Akabinde kapita­list uluslararası hukukun kamusal buyurma yetkisi (imperium) ile özel alanda mevcut buyurma yetkisini (dominium) ayırmaya başladığını ve özgül bir işgal hu­kukunun doğduğunu görüyoruz (Verzijl, 1978:274-278).

Günümüzde kullanılan haliyle egemenlik kavramı­nın kapitalist niteliğinin ve kendi öncesinde geçerli dü­zenekten farkının ardında, burada kısaca ele alınan dö­nüşümlerin bulunduğu belirtilmelidir. Uluslararası hu­kuku da belirleyen bu dönüşümler neticesinde sağlamlaşan kapitalist dünya düzeni, özellikle yeni sömürgeci­lik döneminde artan/yoğunlaşan uluslararası -akdi- iliş­kilerin düzenlenişinde, egemenlik ilkesini sistemin te­meline yerleştirmiştir. Hukuk önünde eşitlik ve devletin ülkesi üzerinde tam egemenlik imkânı olmadan işleye­meyecek olan anlaşmalar sistemi bu suretle yayılabilmiş; iddialar ve karşı iddiaların değerlendirilebildiği bir yazılı hukuk sistemi doğmuştur (Miéville, 2005; 2008). Fransız Devrimi ve müteakip savaşlar evresinde eski sömürgecilik döneminin (Avrupalı) uluslararası huku­kuna zemin teşkil eden hanedanlık temelli meşruiyet prensibi,[59]yerini halk egemenliği kavramına bırakmış, bu suretle anlaşmaların yorumunda ve hakların ihda­sında cumhuriyetçi tonlar içeren temel siyasi ilkeler gündeme gelmiştir (Bhuta, 2006:200).

Napolyon Savaşlan ardından toplanan Viyana Kong­resi ve ardıl gelişmelerle, aralarında uluslararası akarsu­lardan serbest faydalanma hakkı, diplomatik misyonları düzenleyen kurallar ve sürekli tarafsızlık gibi son iki yüzyıldır olgunlaşmakta olan pek çok uluslararası hu­kuk uygulamasının yazılı hale getirildiği, gelişmiş bir sistem ortaya çıkmıştır. Ancak bu sistemi belirleyen il­keler yalnızca kapitalist dünya ekonomisinin merkezi halindeki Avrupa devletlerini kapsamakta, Avrupalı ol­mayan toplumlar, manda, kapitülasyon ve eşitsiz an­laşmalar sisteminin yarattığı bir cendere içerisinde, uluslararası hukukun (süjesi değil) nesnesi haline geti­rilmekteydiler (Bkz. Anghie, 2005). Sömürgeci devletle sömürge toprakları arasındaki ilişkilerin düzenlenme­sinde cumhuriyetçi meşruiyet anlayışı bütünü ile geri plana itilmiş, savaş ve diğer baskı biçimleri sömüren devletin egemenlik hakkının bir uzantısı haline getiril­miş, doğal hukuk argümanlarıyla hayata başlayan kapi­talist uluslararası hukuk kuramı on dokuzuncu yüzyıl içerisinde sömürme hakkının ve sınıf tahakkümünün pozitivist formülasyonu ile tamamlanmıştı. Buna göre hak, egemenin hukuku tarafından korunan menfaatti. Emperyalizm bu mirası titizlikle değerlendirecekti.

Kozmopolitan söylemi incelerken gördüğümüz gibi, emperyalist dönem, tekelci sermayenin, karmaşıklaşan sosyal işbölümü nedeniyle uluslararası bağımlılığın art­tığı bir dünyada, ulusal devlet içerisinde güçlenen tem­siline dayanarak, siyasi iktidarı diğer ülke sermayeleri­nin ve işçi sınıfının aleyhine kullanma eğiliminde açığa çıkıyordu. Sermayenin temsilindeki artış olgusu, mev­cudiyetini hem sanayi devrimi sonrasında -öncesine göre- çok daha etkin hale gelen para sermayenin finans kapital olarak bilinen formuna hem de mamul mal üre­timini gerçekleştiren tekil sermayelerin -finans kapitalin belirleyiciliğinde- merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına borçluydu. Bu süreçte eski sömürgeciler ve eskiden sö­mürgeci olamamış olan diğer (Japonya dışında tümü Avrupalı) ulus devletler tarafından yürütülen silahlı bir yarış başladı: Dünyada daha önce sömürge haline gel­memiş topraklar -Afrika’nın neredeyse tümü, Asya’nın önemli bir kısmı ve okyanus adaları- teker teker düştü. Fiilen işgal edilmemiş topraklar (İran, Çin ve Osmanlı imparatorlukları) ise Lenin Usta’nın terimleriyle yarı sö­mürge haline dönüştüler. Sömürgeci dönem boyunca Av­rupa ekseninde gelişmiş olan uluslararası hukuk, emper­yalist dönemde Avrupa için uluslararası hukuka dönüştü. “Medeni” olan-olmayan ayrımı, aynı dönemin ırkçı ideolojileriyle birleşti (Bkz. Fidler, 2001; Gathii, 2007). Diğer yandan uluslararası hukukta Avrupalı ve Hıristi­yan olmayan hak süjelerinin tanınması zorunluluğu,[60] uluslararası hukukun diline seküler ve dünyanın tümü­ne şamil kavramlar enjekte etti (Chimni, 1993:233). Bu suretle, barbar ve uygar olmayan terimleri ve bunlarla nitelenenlere reva görülen hukukun, uluslararası hu­kukta hak süjesi olarak kabul edilenlere (egemen dev­letlere) tatbik edilen hukuktan farkını açıklama işi ka­buk değiştirdi: Belirli bir devlet formuna sahip olup uluslararası ilişkileri belirli tarzlarda yürütmeye ehil olanlar bir yana, dünyanın çoğunluğunu oluşturan di­ğerleri de öteki yana sıralandılar.[61] Ancak yirminci yüz­yıl boyunca önce Milletler Cemiyeti daha sonra da Bir­leşmiş Milletler çatısı altında devlet sayısı ve bunların tekabül ettiği toprakların genişliği arttıkça, egemenlik kavramının içerdiği hakların kısıtlanması işi, aralarında, insani müdahale, rejim değişikliği, önleyici saldırı gibi bilindik tamlamaların bulunduğu yeni ve gelişmiş hu­kuk teknolojilerine bırakılacaktı.

TWAIL yazarları da egemenlik kavramının her dev­lette aynı içeriğe gönderme yapmadığı hususunu sapta­mışlardır. Onlara göre egemenlik kavramının, Üçüncü Dünya gerçekliğinde somut ve her durumda aynı sonuç­ları veren pratiklerden müteşekkil bir içeriği yoktur. Kavram, daha ziyade, Üçüncü Dünya’da mevcut, esnek ve tutarsız pratiklerin ürünü olarak şekillenmiştir. Ulus­lararası hukukun verili kabul ettiği egemenlik gösterge­si, Batılı emperyal güçlerin devlet iktidarının ürünü olup; Üçüncü Dünya pratiklerinde gözlemlenen haliyle egemenlik terimi ile aynı göndergeye sahip değildir. Egemenlik kavramının, ayrı ortamlarda ve zamanlarda ayrı içeriğe sahip olabilmesi, aynı ortam ve zamanda farklı taraflara farklı şekilde tatbik edilebilmesi, ulusla­rarası hukukun şekillendirilmesinde nesnel görünümlü öznelliklerin istihdam edilmesini kolaylaştırmıştır (Bkz. Anghie, 2005).

Emperyalist dönemde sömürgeci pratikler geliştiri­lerek sürdürülmüştür. Medeniyet prensibi ve medenileştirme görevi gibi kavramlar uluslararası hukuka dahil edilmiş; medeni olmayanlar ya da daha az medeni kabul edilenler, standartları belirsiz bir medeniyet çizgisine ulaşmak yükümlülüğü ile donatılmışlardır. Buna göre, dünyanın talihsizleri medeniyete ulaştıklarında eşit ka­bul edileceklerdir. Ancak “neden bu medeniyete ulaş­mak durumunda oldukları”, “bu medeniyetin kriterle­rinin ne olduğu” ve “ona ne zaman ulaşılmış sayılacak­ları” gibi soruların cevabını onlar veremeyeceklerdir. Devlet sorumluluğu hukukuna bakıldığında bu mantı­ğın gelişimi net bir şekilde gözlemlenebilir (Bkz. Acer ve Kaya, 2010; Anar, 1996; Bozkurt vd, 2004; Mieville, 2005; Sur, 2006; Uzun, 2007; Ünal, 2005; Verzijl, 1978). Aynı sonuca ekonomi politik üzerinden değil de Batılı ülkelerin kötü tutumlarının ifşası üzerinden varan TWAIL yazarları, bir devleti haydut devlet olarak ta­nımlama, bir devletin biçimini, bir ülkenin rejimini de­ğiştirme haklarının ardında egemenlik kavramının içer­diği nimetlerin herkese eşit bir şekilde dağıtılamayacağı yönündeki Batılı anlayışın bulunduğunu savlamaktadır­lar (Natarajan, 2008:100).

Emperyalist dönemde uluslararası hukuk -diğerleri arasında- emperyalist ülkelerin tebasına ait mülkiyet haklarının korunması esasında gelişmiştir. Buna ek ola­rak iç hukukların uyumlu hale getirilmesi sürecinden bahsedilebilir. Emperyal ülkenin tebası duhul edilen ül­kenin topraklarında da kendi hukuku ile hareket edebi­liyor ise; bir başka deyişle emperyal ülkenin tebasına ait menfaat, müdahale edilen ülkede de kendi ülkesinde­ki gibi korunabiliyor ise emperyalizmden bahsetmek mümkündür. Bahsedilen “koruma” çeşitli şekillerde te­barüz edebilir. Emperyal ülke müdahale edilen ülkede kendi tebasına kendi hukukunu tatbik edeceğini tek ta­raflı olarak ilan edebilir. Ancak bu yöntem, mevcut ye­gâne yöntem değildir. Müdahale edilen ülkenin hukuku yine o ülkenin kendi karar alma mekanizmaları tarafın­dan emperyal ülkenin hukuku ile uyumlaştırılabilir. Uyumlaştırma süreçleri uluslararası antlaşmalar eşliğin­de yürütülebilir ki, bu durumda bir kez daha uluslarara­sı hukuk aracılığı ile gerçekleştirilen koruma süreçle­rinden bahsetmek mümkündür. Bütün bu sayılanlar, ulusal ve uluslararası ölçekte sınıf ittifakları ve ilgili devletler içerisinde burjuvazinin temsil derecesi ile bağ­lantılıdır.

Emperyalizmin devlet siyasetine indirgenemeyeceği, siyasi iktidarın doğrudan kullanımının yanı sıra üreti­min ve dolaşımın uluslararası koordinasyonu ve dolayısı ile ticari faaliyet aracılığıyla yürütülen düzenli sömü­rüye dayandığı göz önüne alındığında, emperyalizmle hukuk arasındaki ilişkinin önemi kolaylıkla anlaşılabilir (Bkz. Marks, 2008b). Birazdan ele alacağımız 1945 son­rası dönemin (yeni emperyalizmin) emperyalist dö­nemle rabıtası da yine merkez ülkelere ait teşebbüsle­rin korunmasındaki süreklilikte bulunabilir. Zaman içe­risinde, finansal serbestleşme, kâr transferi, fikri mülki­yet, uluslararası tahkim, uluslararası ticaret, uluslararası yatırım, gümrükler başlıkları altında düzenlemeler geti­ren antlaşmalar ve benzerleri, anılan korumanın artırıl­ması maksadına hizmet ederek gelişmişlerdir. Hedef açıktır: Uluslararası ölçekte sermayenin üretiminin ve dolaşımının sağlanması. Emperyalistler arası çekişme­nin barışçı çözümüne ilişkin ilk teşebbüslerin ve savaşın daha insani ölçütlerde tutulmasına yönelik düzenleme­lerin on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında belirmeye başlaması yine aynı saikle şaşırtıcı görünmemelidir.[62]

Anlatılanlardan hareketle TWAIL çizgisinin eşitsiz­liğinden dem vurduğu uluslararası hukukun, Avrupa’nın emperyalist döneminin şekillendirdiği uluslararası hu­kuka tekabül ettiği ve kabaca 1870-1945 arası dönemi kapsadığı savlanabilir. Tekrar edelim: Bu dönemde ulus­lararası hukuk, ulus devletler içerisinde temsilini gide­rek artıran ulusal sermayelerin, küresel ölçekte sermaye birikiminin koşullarını oluşturan ülkesel unsurları diğer ulusal sermayelere karşı kapatmak maksadıyla kullan­dığı bir araç haline gelmiştir. Yine aynı dönemde mer­kezi kapitalist dünyanın imparatorluk adını alan ulus devletleri, kendi ülkelerindeki sermaye birikimini artır­mak maksadı başta olmak üzere pek çok belirleyeni olan politikalar eşliğinde, dünyanın geri kalanında ham­madde, işgücü ya da pazar imkânlarını işgal yolu ile ar­tırma stratejisi benimsemişlerdir. Bu dönemde -tahmin edilebileceği gibi- işgal edilen ya da manda idaresi içeri­sine alınan topraklardaki zenginliklerin temellükü baş­ka bayraklara ait sermaye gruplarına kapatılmış, ulusla­rarası hukuk da bu maksadı temin edecek anlaşmalar ve teamüllerle donatılmıştır.

1945’ten başlayarak 1990’a kadar geçen zamanı kap­sayan dönemin uluslararası hukuku, klasik emperyalist politikaların tortularından ya da yeni dönemin emper­yalizmi için gerekli düzenekten azade olmasa da farklı bir naturayı haizdir (Bkz. Malanczuk, 1997). Anılan dönemde sömürgecilik karşıtı hareketin siyasi hedefle­rinin bir kısmını gerçekleştirebildiğini görüyoruz (Bkz. Evans, 1996). Bunun ardındaki nedenlerden en önemli ikisini verelim: Öncelikle İkinci Dünya Savaşı sonrasın­da kapitalist birikim (kendi ulusal sermayeleri için diğer ulus devletlere ve sermaye gruplarına karşı siyasi-iktisadi müdahalelerde bulunan) ulus-devlet imparator­lukları ekseninden çıkarak Batı Bloku içerisinde yapılan ortak düzenlemelere dayanan yeni (1980’lerin başına kadar liberal-korporatist olarak adlandırılabilecek) bir aşamaya gelmiştir. Amerikan hegemonyasına denk ge­len bu aşamada Amerika merkezli üretim ve tüketim normlarının ve bunlarla birlikte önce Amerika merkezli sermayenin ve sonra Japon ve Avrupa merkezli teşeb­büslerin uluslararasılaştığına (farklı devletler içerisinde doğrudan yatırım yapabilmeleri ve bu devletler içeri­sinde temsil edinebilmeleri için gerekli hukuki-ideolojik-siyasi-iktisadi imkânlara ulaştıklarına) şahit olmak­tayız (Bkz. Dunn, 2009). Ele aldığımız dönemde, uluslararasılaşma denilen olguya paralel olarak, kendi ulusal sermayeleri için diğer ulus devletlere ve sermaye grup­larına karşı siyasi-iktisadi müdahalelerde bulunan dev­let politikalarını üreten düzeneğin, dolayısıyla bu politi­kaları imkân dahiline sokan devlet biçiminin yerini, ya­bancı yatırımların kendi ülkesi içerisinde hem faaliyet hem de temsil imkânı bulması için gerekli anayasal dö­nüşümleri yapan bir başkasına terk ettiğini söyleyebiliriz.

Yukarıda betimlenen dönüşümle uyumlu olarak, Amerikan hegemonyasının yeni bir uluslararası ilişkiler sistemine ve hukuka tekabül ettiği söylenebilir. Bu he­gemonyanın 1990 lı yılların başına kadar süren dönemi, yeni sömürgeci ve emperyalist dönemleri kapsayan ingi­liz hegemonyasından pek çok açıdan farklıdır: Birinci olarak, ele aldığımız dönemin uluslararası hukuku ağır­lıklı olarak savaş merkezli ilişkileri düzenleyen bir ön­ceki döneme kıyasla daha “barışçı”dır. Buradaki “barış­çı” tutumun ardında Soğuk Savaş (Sovyet mevcudiyeti) kadar, uluslararasılaşmanın etkileri de bulunmaktadır. Anılan “barışçı” dönüşümün neticesinde jus ad bellımia (güce başvurma hakkını düzenleyen kurallara) yükle­nen anlam dönüşmüş, bunun neticesinde savaş açma hakkının kullanımı Birleşmiş Milletler Şartı’nın VII. Bö­lümü gereğince silahlı saldırıya karşı güç kullanımı veya Güvenlik Konseyinin kararları doğrultusunda toparla­nan uluslararası güçlerin eylemleri ile sınırlandırılmıştır (Bkz. Gray, 2008). Artık haklı neden, yetke ve müdaha­lenin kriterleri, anılan metinler içerisinden tespit edile­cektir. Tıpkı jus ad bellum gibi jus in bello (savaş esna­smda gözetilmesi gerekli kurallar) da dönüşmüş; savaş içerisinde tatbik edilen şiddetin -şiddetin muhatapları­nın şiddeti tatbik edene verdiği zararla- orantılı olması ve savaşan unsurlarla savaşmayan unsurları birbirlerin­den ayırıp savaşmayan unsurları gözetmesi gerekliliği öne çıkmıştır[63] (Bkz. Yoder, 1984). Koalisyon güçleri­nin 2003 saldırısından hemen sonra, jus ad bellurrixm kendilerini ya da uluslararası barışı korumak için yeterli olmadığını savlamaları; içinde bulunduğumuz dönemin kendi öncesinden farklarını anlamak için önemli bir göstergedir (Bkz. Kolb, 1997).

İkinci olarak, sermayenin uluslararasılaşması süreci uluslararası hukukta devletten gayrı hak süjelerinin önemini artırmış, gerek Birleşmiş Milletler çatısı altında gerekse müstakil çabalarla (çoğu kez uluslararası örgüt biçiminde) pek çok düzenleyici mekanizma akdedilmiş, düzenleyici mekanizma kararlarından müteşekkil yeni bir uluslararası hukuk gündeme gelebilmiştir.

Sömürgecilik karşıtı hareketin başarıya ulaşmasının ardındaki nedenlerden bir diğeri de, Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında İkinci Dünya’yı imkân dahiline sokacak kadar etkin bir küresel güç haline gelebilmesidir. İkinci Dünya’nın mevcudiyeti, İngiliz hegemonyası altındaki dünya sisteminde uluslararası hukukun nes­nesi olmaktan öteye gidememiş ülkeleri uluslararası hukukun biçimlenmesinde (bir ölçüde) söz sahibi yap­mış (Üçüncü Dünya’yı gündeme getirmiş), küresel güç eşitsizliklerinin ifade ediliş biçimlerini dönüştürmüştür.Sovyetler Birliği’nin etkin müdahaleleriyle, sömürgeci dönemde düşünülmesi bile mümkün olmayan pek çok hak kategorisi uluslararası hukuk metinleri içerisine gi­rebilmiştir; kendi kaderini tayin hakkının gelişimi, Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi, iktisadi ve sosyal hakların insan hakları manzumesine girişi ve insanlığın ortak mirası kavramı gibi pek çok “ilerleme” Sovyet et­kisine örnek olarak verilebilir (Bkz. Evans, 1996; Malanczuk, 1996; Özman, 2006).[64]

Diğer yandan belirtilmelidir ki sömürgeciliğin tasfi­yesi emperyalizmin hitamı anlamına gelmez. Aksine sö­mürgeci politikaların meşruiyetini yitirdiği noktada ye­ni bir emperyalizmden, emperyalizmin yeni bir aşama­sından bahsetmek mümkündür. Sömürgecilik azgeliş­mişliğin yeniden üretilmesinde etkin mekanizmalardan yalnızca birisiydi. Sömürgeciliğe ait silahlı ve dışlayıcı mekanizmalar yerini sermaye birikiminin küresel ölçek­te korunmasına, kontrolüne ve idaresine dayalı bir baş­ka sisteme bırakırken, yeni emperyalizm sömürünün ger­çekleştirilmesinde (sömürülen ülkenin toplumsal kay­naklarının sömürenlerin inisiyatifiyle biçimlendirilmesinde) küresel yatırım ve kredi düzeninin kontrolün­den, çokuluslu şirketlerin faaliyetine; hukuksal düzen­lemelerin küreselleştirilmesinden, yapısal uyum prog­ramları ekseninde yönlendirici koşullar getiren yardım­lara; finansal serbestleşmeden (kârların ve önceden üre­tilmiş artıdeğerin transferinden), özelleştirmelere; yeni bir devlet biçiminin dayatılmasından “insani/insancıl” müdahalelere kadar pek çok “buluş’la/keşifle[65] kendini yeniden üretebilmiştir. Anılan “buluş”ların/”keşiflerin küresel ölçekli tatbiki silahlı şiddetten azade olmamakla birlikte, esas olarak sınıf eşitsizliklerini iktisadi ve me­deni (insani) düzenlemeler ekseninde gerçekleştirdiğin­den, yeni emperyalist dönemin uluslararası hukuk ku­rumları -en azından 1990’a kadar- “barış” ilkesi ekse­ninde dönüşebilmiştir (Bkz. Arato, 2006:227).

1945 sonrasını ele alırken; 1) uluslararası işbölümündeki dönüşümlerin hesaba katılması, daha doğrusu aralarında yeni sanayileşen ülkeler olgusu da bulunan bir seri dinamiğin göz önüne alınması ve 2) sermayenin temsilindeki dönüşümün hesaplanması gerekir. İlk hu­susla ilgili olarak şunlar söylenebilir: Merkez ekonomi­lerin ürünleri olan mamul malların satışları karşısında, çok az katma değer içeren birincil malların satışı için dünya pazarına girmeye çalışan çevresel formasyonların oluşturduğu uluslararası işbölümü görüntüsü, -mekân­sal ve zamansal biçimlenişini emperyal siyasetlerin ve­sayeti altında gerçekleştiren- on dokuzuncu yüzyıl dün­yasında kesin hatlarına kavuşmuştur. Marksistler em­peryalizm kavramsallaştırmalarmı geliştirirken bu şab­lonu verili kabul etmişlerdir. Örneğin Buharin’in ülkele­ri gelişmiş kapitalizm ve hammadde üreten tarım ülke­leri olarak ikiye ayırmasının ardında bu mantık bulun­maktadır (Lipietz, 1987). Aynı şekilde Lenin de (2001) bu şemaya referansla, merkez ülkeleri çevresel dünyadaki pazarlardan mahrum kılmanın devrimci bir strateji olabileceğini iddia etmişti. Luxemburg (1986) kapitaliz­min azgelişmişliği de yaratarak yayılışında, erken kapitalistleşen ülkelerin bu şemadaki tarımsal ürün sağlayı­cılarına empoze ettiklerinin, bir başka deyişle siyasi zo­run etkilerinin hesaba katılmasını önerirken; aklında yi­ne bu şema vardı. Yine Üçüncü Enternasyonal’in imge­leminde ulusal” burjuvazi ile komprador burjuvazi kavramsallaştırmasını[66] yaratan bu kavramsallaştırmaydı.

Emperyalizmin klasik döneminde merkez-çevre ilişkileri, merkez ülkelerde başlayan sermaye dolaşımı­nın uzantısı olarak, tek bir sürecin çeşitli aşamaları ek­seninde şekillenir (Lipietz, 1987). Buna göre para ser­maye merkez kapitalist ülkelerde değerlenmeye başlar, bir başka deyişle para sermayenin gelecekte üretilecek artıdeğeri temellük edebilmek için giriştiği serüvenin başlangıç yeri merkez ülkelerdir. Para sermaye, ham­madde, enerji, makine ve emeğe ya kendi ülkesinde ya da sömürge ülkede dönüşür. Kendi ülkesinde dönüştü­günde sömürge ülke, çoğunlukla mamul malın satılarak artıdeğerin realize edildiği yer haline gelir. Sermaye sö­mürge ülkelerde dönüştüğünde, ilgili ülkenin emek po­tansiyellerini ve doğal kaynaklarını kullanır. Her du­rumda para sermaye yatırıma yeniden koşulduğunda, çevrimin başlangıç noktası ilgili merkez ülke olacaktır (Lipietz, 1987). Klasik emperyalizm döneminde merkez-çevre ilişkileri neticesinde görünür hale gelen, kır­sal ekonomilerin içine sarkan üretim kompleksleri ve sömürülen ülke nüfusunun belirli bir kesimine açık olan mamul mal pazarları gibi noktasal değişiklikler karşısında eski üretim biçimlerinin ağırlıkla devam et­mesi olgusu, ortada süreçler arası ilişkilerden daha zi­yade, azgelişmiş ülkelerdeki kapitalist yayılmanın, ilgili tarımsal ekonominin iç dinamiklerine göreli olarak dış­sal bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır (Bkz. Mandel, 2008). Bir başka deyişle emperyalist dönemde, az­gelişmiş ya da (az)gelişmeye yeni başlamış ülkelerin sı­nırları içerisinde, dinamikleri merkez ülkelerdeki ser­maye dolaşımı sürecine dayalı, dışsal bir sürecin yerel uzantısı şeklinde örgütlenmiş bir kapitalizm söz konu­sudur.

Önce İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan üretim ve tüketim normlarının uluslararasılaşmasıyla başlayan, ardından 1960’lann sonunda yeni sanayileşen ülkelerin ortaya çıkmasıyla neticelenen iki uluslararası-laşma dalgası bu görüntüyü esaslı olarak değiştirmiştir. Bugün sermayenin değerlenme sürecine tek bir başlan­gıç noktasından (merkezden) girdiğini söylemek müm­kün değildir. Artık farklı bölgesel merkezlerden başla­yarak değerlenme süreçlerine giren farklı çevrimleri (ve farklı bölgesel blokları) hesaba katmak gerekmektedir.Aynı anda değerlenme sürecine giren çoklu çevrimlerin varlığı, salt artan meta dolaşımını değil; eşitsiz değişim ve karşılıklı bağımlılığın güncel görünümlerini de değiş­tirmektedir. Yakın geçmişte ağırlıklı olarak sanayi üre­timi yapıp mamul mallar üreten ülkelerin gelişmişliği konusunda pek az kimsenin şüphesi bulunabilirdi. Bu­gün uluslararası işbölümünün yeni coğrafyasında ve/veya küresel meta zincirlerinin şaşırtıcı çeşitliliğinde, geliş­mişliğin saptanmasında esas olan, bir yerde üretim yapı­lıyor olması durumu değil, ürüne mündemiç değerin realize edildiği noktada hangi ülkenin bulunuyor oldu­ğudur.[67] Uluslararası düzlemde yeni bağımlılık ilişkilerinin belirleyiciliğinde, türlü kaynak/zenginlik aktarma yöntemleri gündemdedir: Ortada yeni bir emperyalizm bulunmaktadır. Yeni haliyle emperyalizm, hegemon dev­let başta olmak üzere bir seri devlet içerisinde aynı anda temsil edilen küresel sermayenin yeniden üretimi için gerekli tüm hukuki, siyasi, ideolojik ve iktisadi düzen­lemelerin ortak etkisine verilebilecek addır.

İkinci hususla (sermayenin devlet içerisinde temsili) ilgili olarak şunlar söylenebilir: Hilferding, Buharin ve Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nm hemen öncesinde ya da başında belirttikleri gibi, sermaye yirminci yüzyı­lın başları gibi erken bir dönemde bile ulusal devlet içe­risindeki temsili ile yetinemeyecek kadar yoğunlaşıp merkezileşmişti. Varlık koşullarını tekelci teşebbüslerin işleyişinde bulan tarihsel bloklar, tek bir ulusal devlet ve onun sömürgeleri ötesine geçme itkisini derinden hissediyorlardı. Bugünün dinamiklerini anlamanın yolu (kısaca değindiğimiz iki uluslararasılaşma dalgasından sonra) sermayenin küresel ölçekte yeniden üretilebil­mesinin koşullarını sağlama işlevini yerine getiren hegemonik devleti ve bunun müttefiklerini yalnızca ulusal devletler olarak kavramsallaştırmamaktan (bu devlet formları içerisinde temsil edilen çıkarları ayrıştırabilmekten) ve yine aynı işlevi yerine getiren uluslara­rası kuruluş ve kurumlarda temsil edilen çıkarları sınıf­sal bağlantıları ile okuyabilmekten geçmektedir. Oku­makta olduğunuz kitabın son bölümünde, devletleri yalnızca ulusal devletler olarak almayan, temsil sorunu­na eğilen bir okuma teşebbüsüne girişmiş bulunmakta­yız. Şimdilik yeni emperyalizmin, devlet biçiminin ortak bir eksende dönüşümünden, piyasaların tatbik ettiği şiddete; doğrudan silahlı müdahalelerden, uluslararası örgütlerin geliştirdiği yaptırım biçimlerine kadar bir seri mekanizmayla kendisini yeniden ürettiğini belirtelim. Klasik emperyalizm teorilerinin çizdiği anlamıyla em­peryalizmin mevcudiyeti bir ölçüde tartışmalı olsa da, kapitalist dünya ekonomisinin işleyişinin tahrip edici ve eşitsiz sonuçları ortadadır. Ne diyordu Marx? -Emper­yalizm, kapitalist üretim tarzının ürünüdür. Yeni Ulus­lararası Hukukun ekonomi politiği önerilen “okuma” biçimine mündemiçtir.

1990’ların başında yaşayan kadınlar ve erkekler ta­nık oldukları olaylar silsilesinin dünya tarihine kalın harflerle kazınacağını biliyorlardı. İkinci Dünya akıl al­maz bir hızla çöktü. Onunla birlikte dünyanın coğrafya­sı (en başta da kutupları), tarih anlayışları, gelecek ta­hayyülleri, toplumsal aidiyetler ve daha niceleri tarumar oldu. İki kutupluluk basit bir silahlı güç dengesinden ötesini ifade ediyordu: İki ayrı uluslararası işbölümü ve iki ayrı anayasal kuruluş. Bu iki ayrı dünyanın kesişme noktasında azgelişmiş ülkeler için bir üçüncü dünyanın imkânı bulunuyordu.

1990’ların  başında yaşayan kadınlar ve erkekler si­yasi, iktisadi ve ideolojik anlam haritalarının değişimini izlerlerken, bir kez daha Birinci Dünya’nm uhdesine gi­recek olan uluslararası hukukun yeni içeriğini bilebile­cek durumda değildiler. Yeni içerik, IMF güdümündeki yapısal uyum programlarının kahrettiği Afrika ülkeleri­nin yüzleştiği yeni iç savaşlarla (Bkz. Chossudovsky, 1999), Bosna, Irak, Afganistan ve benzeri müdahalelerle ve Birleşmiş Milleder hukukunun bu hukuku yaratan ülkeler tarafından yetersiz bulunması gibi semptomların açığa vurduğu dinamiklerin yoğun baskısı altında yavaş yavaş şekillenecekti. Yeni içeriği belirleyen temel faktör­lere bakalım: En temel faktör -yukarıda da belirtildiği gibi- yeni emperyalizmin artık tek bir ulus devlet-imparatorluğu altında diğer ülkelere karşı güdülen devlet po­litikalarından oluşmamasıydı. Artık Fransızları uzak tut­mak için Afrika’nın belirli bir yerini işgal eden ingilizler­den ve benzeri müdahalelerden bahsetmek mümkün de­ğildi. Gerçi bu özellik 1990’lar sonrasına değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasına aitti. Ancak 1980’lerdeki dönü­şümler ve 1990’lar sonrasının çıplak şiddet ortamında oldukça belirgin bir hale gelmişti. Yeni içeriğin diğer iki esaslı öğesi yokluk (absence) durumundan türetilebilir. Öncelikle Sovyetler Birliği yoktur, ikinci yokluk durumu küresel kapitalist bir devletin (uluslarüstü bir siyasi oto­ritenin) yokluğunda bulunabilir, ikinci yokluk durumu da yeni bir olgu değildir, ancak birinci yokluk durumu­nun (Sovyetler Birliği’nin yokluğunun) yarattığı ortam­da ikinci yokluk durumu yeni anlamlar edinmiştir. Her iki yokluk halinin kapitalist üretim ilişkilerinin küresel düzlemde yeniden üretilmesinde etkin kurumsal ve ör­gütsel düzenekler üzerindeki etkisini kavramak, bugü­nün uluslararası hukukunu anlamak için elzemdir.

Şu durumda hem sermayenin kendisine uygun bir ulus üstü kılıf yaratarak “tek ülkede kapitalizm”i ger­çekleştirmeye yöneldiği iddiasının (Bkz. Hardt ve Negri, 2001; 2004; Negri, 2005a), hem de çağdaş kapitalizmi ulus devlet formları arasındaki emperyalist rekabetle sermayenin uluslararasılaşması eğilimleri arasındaki ge­rilim üzerinden okuma iddiasının (Bkz. Callinicos, 2001) reddi üzerinden şekillenebilecek bir açıklamayı savun­mak mümkündür (Bkz. Panitch ve Gindin, 2004). Buna göre sermaye, kendi yeniden üretimini bölgesellik ba­zında sağlama çabasından vazgeçememekle birlikte,[68] bu bölgesellik artık bir ulus devletle sınırlı değildir. An­cak burada Mandel’in bloklar arası rekabet yaklaşımın­dan farklı bir durum söz konusudur: Bloklaşma eğili­mine benzetilebilecek gelişmelerin yanı sıra, bu eğilim-sel dönüşümlerle aynı anda, birden çok ulus devletin Amerikan İmparatorluğu ile kurduğu girift ilişkiler gün­demi belirlemektedir. Emperyal iktidarın sınırların kalk­masıyla değil de iç içe geçmesi ile karakterize edilebile­cek bu yeni enformel biçimi, yalnızca merkez kapitalist ülkeleri değil, mümkün olduğu her yerde üçüncü dün­yayı da kapsamaktadır. Bu özgün içerilme biçimi, Negri’nin (2005) tahayyül ettiği gibi bir imparatorluk yoluyla değil, ama mevcudiyetini muhafaza eden tekil devletlerin, Amerikan İmparatorluğu’nun bütünleyici unsurları olarak yeniden inşası yoluyla gerçekleşmekte­dir. Amerikan İmparatorluğu’nun da bu yeniden inşa süreçlerinden nasibini aldığını vurgulayalım. Bütünleş­meyi sağlayacak düzenlemeler uluslararası hukukun uh­desindedir. Bu bağlamda ulus devletler, sosyal ilişkilerin ve sınıf kurumlarının, mülkiyetin, paranın, sözleşmenin ye piyasaların tesis edildiği ve yeniden üretildiği ve sermayenin uluslararası birikiminin (devletler arası eş­güdüm üzerinden) yürütüldüğü araçlar olarak varlıkla­rını sürdürmektedirler. Öyleyse paranın (üretilen değe­rin) bölgesel dağılımı her ne olursa olsun, doğrudan ya­bancı yatırımların küresel düzlemde aşırı genişlemesi olgusu, sermayenin devletten kaçışma değil, sermayenin “pek çok devlete” (ve “pek çok devletin” de sermayeye) karşı bağımlılığına delalet eder (Bkz. Panitch ve Gindin, 2004). Aynı anda uluslararası hukukun öznesi, akdedi-cisi ve tebası olmak gibi çelişik rolleri üstlenen ulus devletin imkân ve sınırları da bu kapsamda değerlendi­rilmelidir.

Sermayenin tikel devletin içerisinde etkin bir top­lumsal güç olarak varlığını, hem yabancı hem de yerel sermayeyi ve bunların uluslararası bağlantılarını içere­cek şekilde düşünmek gerekir. Sermayenin ulusal ve uluslararası düzlemde yürüttüğü ilişkilerle biçimsel dönüşüme uğrayan tikel devletlerin Amerikan İmpara­torluğunun bütünleyici unsurları olarak yeniden inşası süreci, bir yandan ulusal sınırların varlığı üzerinden bi­çim kazanırken diğer yandan klasik dönem emperya­lizm teorilerinin açıklayıcılığını yitirmesine yol açmak­tadır. Bu durumda kapitalizmle imparatorluk ilişkisi, devletin uluslararasılaşması {internationalisation of the state) olgusunda bulunabilir. Kavram, devletin kendi yerel kapitalist düzenini uluslararası kapitalist düzenin işleyişine katkı koyacak şekilde yönetmesi durumuna karşılık gelmektedir. Devletin uluslararasılaşması süreci, hegemonik devlet olan Amerika Birleşik Devletleri için özgül önemi olan bir kavramdır. Amerika Birleşik Dev­letleri bağlamında devletin uluslararasılaşması; Ameri­kan ulusal menfaatinin yalnızca Amerika’nın kendi ka­pitalist sınıfı için değil, ama aynı zamanda küresel kapi­talizmin yayılması ve yeniden üretimi için gerekenleri kapsayacak şekilde yeniden tanımlanmasını gerektirir (Panitch ve Gindin, 2004:17). Uluslararasılaşma süreci­nin düzenlenmesinde en etkin araç, uluslararası hukuk­tur. Devletin uluslararasılaşması sürecinde beliren kriz­leri “çözmek” için üretilen silahlı ya da silahsız müda­hale hukuku, bu nedenle uluslararası hukukun en temel “yeniliği” ve belirleyeni haline gelmiştir. Bir diğer “yeni­lik”, tanıma ve uluslararası topluma kabul etme prose­dürlerinde ortaya çıkmaktadır. Anılan yenilikler ekse­ninde belirginleşmeye başlayan yeni [uluslararası] hu­kuk -manda sisteminin meşru olduğu dönemin ulusla­rarası hukukundan farklı olarak- temel meşrulaştırıcı dayanağını biçimsel demokrasilerinin dışarıdan dayatılması ediminde bulmaktadır. Dayatma silah kullana­rak, uluslararası ambargo tatbik ederek, devletlerin iç işlerine karışmak suretiyle (çoğu kez insan haklan üze­rinden) ya da kredi sistemlerinin ve piyasa mekanizma­sının getirdiği baskıcı olanaklara binaen gerçekleştirile­cektir.

Bu kapsamda Irak örneğini ele alalım. Irak uluslararasılaşma olarak adlandırdığımız süreçte beliren kriz­leri “çözmek” için üretilen “yeni” silahlı müdahale hu­kukuna iyi bir örnek oluşturmaktadır. Müdahale huku­ku, kapitalist birikimin (ya da kapitalist düzenlemenin) dinamikleri ile bağlı olarak dönüşmektedir. On dokuzun­cu yüzyıl boyunca uluslararası hukuk, işgalci kuvvetle­rin işgal edilen (Napolyon sonrası dönemin Avrupa dev­letlerine ait olan) topraklann somut anayasal düzenine karışmaması temelinde gelişmiştir, işgalcinin işgal edi­len topraklar üzerindeki yetkesi meşru egemenin hakla­rına değil, kendi somut gücüne dayanmaktadır. İşgalci icra edilebilir kararlar çıkartıp düzenlemeler yaparken; şiddete dayalı mevcudiyetinin gerekli kıldığı idari işlev­leri yerine getirirken; meşru egemene benzer bir iktidar tatbik ediyor olsa da, iktidarı -salt şiddete dayandığın­dan ve dolayısı ile ilgili cumhuriyetin yurttaşlarına da­yanmadığından- meşru olmadığı gibi, söz konusu ikti­darın sınırı da yine şiddet politikalarının tatbik edilebil­diği dönemle sınırlıdır. 1815 sonrasından başlayıp on dokuzuncu yüzyılı kapsayan ve münhasıran Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri düzenleyen uluslararası hukuk, işgalcinin olgusal komuta iktidarını tanımış; an­cak bu iktidarı, kamu düzenini sağlamak ve restore et­mek yükümlülüğü ile dengelemiştir. Anılan yükümlü­lük; işgal edilen ülkenin yurttaşlarının özel mülkiyet haklarına saygı, işgal edilen ülkenin sözleşme temelli özel iktisadi ilişkiler düzenine karışmama ve özel işlem­leri düzenleyen hukuka dokunmama gibi ilkelerle örül­müştür. Belirli durumlarda işgal edilen topraklarda zo­ralım hakkını işgalciye tamsa da, kapitalist dünyanın uluslararası hukuku bu yetkeyi sadece kullanımla sınır­lamıştır. Kolayca görülebileceği gibi dönemin uluslara­rası hukuku tarafından korunan menfaat, Avrupa burju­vazisinin kolektif talepleri ile örtüşmektedir. İşgalcinin işgali altındaki ülkenin siyasi düzenini değiştirme hakkı bulunmamaktadır. Yeryüzünde henüz sosyalist bir siya­si düzenek bulunmamaktadır. Ayrıca mevcut siyasi dü­zeni koruyan ilke, Avrupa Kamu Hukuku[69] olarak ad­landırılan sınıfsal ittifak hukuku ile de örtüşmektedir. Bu durumda işgalcinin yapabileceği bütün müdahalele­rin sının askeri zorunluluk halleriyle çevrilmiştir. Bir başka deyişle işgalcinin anayasal kurucu iktidar tatbik etme hakkı bulunmamaktadır: Napolyon Savaşları’nm hatıratı ve özellikle 1848 devrimler dalgası ardından gücü ortaya çıkmaya başlayan işçi sınıfının mevcudiye­ti, burjuvazinin uluslararası hukukuna kesin çizgiler kazandırmıştır. On dokuzuncu yüzyıl uluslararası hu­kuku, çerçevesini verdiğimiz bu yükümlülükler setini Avrupalı egemenler arasındaki savaşlarla sınırlı tutup, sömürge topraklarını dışlamıştır (Bkz. Bhuta, 2006; Hobsbawm, 1989; Malanczuk, 1997; Tümay, 1995).

Diğer yandan, 1945-1990 arasında varit uluslararası hukukun, işgalcinin kurucu iktidar tatbik etmemesi il­kesinin tatbikatını evrenselleştirdiği ve küresel ölçekte “savaş yoluyla etkin kontrol” durumunu “egemenin haklarını aynı ile sahiplenme” durumundan ayırdığı söylenemez. Zira yirminci yüzyılın topyekûn savaşları ve radikal devrimci dönüşümleri, özel mülkiyetin ve si­vil toplum olarak adlandırılan eşitler arası sözleşme baz­lı ilişkiler düzleminin korunması gerekliliğinin karşısı­na, küresel iktidar ilişkilerinin çetin taleplerini çıkar­mıştır. Bu dönemde kapitalizm, karşısında ona alterna­tif, onun yerini alma iddiasına sahip başka bir örgüt­lenme ve iktidar ilişkileri sistemi bulmuştur. Kapitaliz­min küresel ölçekli yeniden üretimi çerçevesinde geli­şen talepler, yirminci yüzyıla has müdahaleci devletin etkinlik koşullan ile birleştiğinde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Japon ve Alman siyasi düzenek­lerine Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılan si­yasi ayarlar, hem Batı dünyasında hem de bu ülkelerin kapitalist sınıfları arasında genel bir kabul görmüştür (Bkz. Arato, 2006; Coates, 2006; Davies 2006). Burju­vazinin kolektif talepleri daha farklı bir dünya içerisinde farklı ifadeler edinmeye başlamıştır. İki farklı (sosyalist ve kapitalist) uzamsal düzenin çekişmesi içerisinde şu ya da bu nedenle gerçekleştirilen askeri müdahaleler, işgal edilen uzamın siyasi düzeneğinin dönüştürülmesi ile neticelenmiştir. İster Seul’de ister Saygon’da ister Budapeşte’de ya da Prag’da olsun, askeri müdahale dü­zen değişikliğinin önkoşulu haline gelebilmiştir.

İki farklı uzamsal düzenin çekişmesi içerisinde ku­rucu iktidar tatbik etme pratiklerinin Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle sona ermesi beklenmiştir. Anılan bek­lenti ile uyumlu olarak, 1483 sayılı kararı ile Güvenlik Konseyi, Irak müdahalesini gerçekleştiren Amerika Bir­leşik Devletleri ve Birleşik Krallığı açıkça işgalci kuvvetler olarak tanımlamakla kalmamış, bu iki devleti Cenev­re (1949) ve Lahey (1907) Konvansiyonlarından yü­kümlülüklere uymaya çağırmıştır (Bhuta, 2006). Söz konusu Konvansiyonlar sosyalist düzenin, müdahaleci devletin ve kitlesel savaş ihtimalinin yokluğunda tek başına belirleyicilik iktidarı kazanmış bulunan kapitalist düzenin, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa işgal hukukunu operasyonel hale getirebileceği inancını destekleyen hükümler barındırmaktadır. Örneğin Lahey Konvansi­yonunun 43. maddesi, işgalciyi işgal edilen ülkedeki ya­salara saygı duymak yükümlülüğü altına sokmuştur (Arato, 2006:225). Ancak bugünün kapitalist dinamik­leri, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa devletleri arasında geliştiği haliyle işgal hukukunun tatbikatı yönündeki iradenin karşısına devletin uluslararasılaşması başlığı al­tında incelenebilecek yeni engeller çıkartmaktadır.

Savaş yoluyla işgal {occupa tio bellied) başlığı altın­da doktrine geri dönen on dokuzuncu yüzyıl uluslara­rası hukuku, devlet inşası {state building) olarak tanı­nan güncel müdahale biçiminin operasyonel hale geti­rilmesi önünde esaslı bir engel teşkil etmektedir. İşgal­cinin kontrolü altındaki topraklarda görülmeye başla­yan uluslararasılaştırılmış geçici yönetimler {internati­onalised transitional administrations), işgalcinin tek ba­şına kurucu iktidar tatbik etme eğilimini ortadan kal­dırmak maksadı ile ilan edilmemektedir. Kamboçya, Kosova ve Bosna Hersek örneklerinde söz konusu olan işgalcinin “gerekli” dönüşümleri tek başına ve tek yönlü kararlarla gerçekleştirme iktidarının uluslararası bir me­kanizmaya aktarılmak suretiyle zayıflatılmasıdır. Ancak devletin uluslararasılaşması neticesini doğuran talepler, on dokuzuncu yüzyıl uluslararası hukukunun yeniden etkin olmasını engellemekte; işgalcinin tek başına kuru­cu iktidar tatbik etme eğilimi karşısına ilgili cumhuriye­tin yurttaşlarının iradesini koymak yerine, bu sefer uluslararasılaşmış geçici yönetimlerin iradesini/kurucu ikti­darını koymaya başlamaktadır. Uluslararasılaştırılmış geçici yönetimler on dokuzuncu yüzyıl uluslararası hu­kukunun yasakladığı şeyi, siyasi düzenin işgalci tarafın­dan değiştirilmesi edimim, küresel kapitalist menfaat doğrultusunda realize etmeye yönelik örgütlenmelerdir. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallığı açıkça işgalci kuvvetler olarak tanımlayan 1483 sayılı kararın ve bunu takip eden 1500 sayılı kararın, bir yandan on dokuzuncu yüzyıl uluslararası hukukunun ilgili ülkenin yurttaşlarının (burjuvazisinin) kurucu iktidarına yönelik saygısını içerirken; diğer yandan işgalcileri ve bunlar tarafından oluşturulan yönetimi (işgal edilen ülkenin insanlarının “menfaatine” düzen koru­yuculuğun sınırlarını fersah fersah aşıp, devlet inşası ile sonuçlanacak) -kurucu/inşai- yetkilerle donatmış olma­sı şaşırtıcı ya da çelişik gelmemelidir.

Bütünü ile işgalcinin kontrolü altında olmayan ve işgalcinin maddi kaynaklarına mahkûm olmayan ulus­lararası geçici yönetimlerin pratikleri, çok taraflı antlaş­malara binaen ortaya çıkan uluslararası kurum ve kuru­luşların işgalcilerin tek taraflı eylemlerine insanlık yara­rına müdahale ederken sergilemesi beklenebilecek pra­tiklere denk gelmemektedir. Uluslararasılaştırılmış ge­çici yönetimlerin maksadarı, işgal altındaki ülkede piya­sa ekonomisinin ve bunun gerektirdiği siyasi düzeneğin kısasıdır. Onların varlığıyla meşrulaştırılan ancak azaltılamayan vahşet, yeni bir uluslararası manda yönetimi­ni andırmaktadır. Ancak manda rejimlerinin mandater

devletle kurduğu ilişki, çekişme halindeki emperyalist devletler döneminde biçimlenmişken, bugünün uluslararasılaştırılmış geçici yönetimlerin oluşturduğu re­jimlerin, bir devletin pek çok sermayeye ve pek çok sermayenin devlete bağımlılığı koşullarında işlediğini; bir başka deyişle, ortada İngiliz ya da Fransız mandası değil, kolektif bir idare bulunduğunu vurgulamak el­zemdir. Irak örneğine bakıldığında, kolektif iradenin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararlarına bi­naen belirsiz bir süre için (“uluslararası kriterlere” göre tanınmış “temsili bir hükümet” ortaya çıkana kadar) te­sis edilmiş bulunan[70] Geçici Koalisyon idaresi (Coali-tion Provisional Authority) altında oluşturulduğunu ve anılan kurumsal düzeneğin işgal altında düzenin sağ­lanması görevini fersah fersah aşan ve devlet biçiminde odaklanan yüzlerce karar ve düzenleme yaptığını gör­mekteyiz. Öyle ki, Geçici Koalisyon İdaresi tarafından kurulmuş Irak yönetimi (Ara Yönetim Konseyi – Interim Governing Council) bağımlı yapısına rağmen hem karar alma hem de uygulama iktidarından bütünü ile mah­rum bırakılmış; neticede Irak yönetiminin yasama faali­yeti, öneri getirme kapasitesi ile sınırlanmıştır.[71] 2004 senesinin Haziran ayında tasfiye edildikten sonra bile, Geçici Koalisyon İdaresinin iktisadi çizgisi korunmuş, takip eden Irak Hükümetleri piyasa düzenine bağlı ka­lacaklarını açıklamışlardır (Natarajan, 2008:137). Avru­pa devletlerinin Geçici Koalisyon İdaresinin pratikleri karşısında aldıkları tutumun, aynı devletlerin Irak işga­line karşı takındıkları tutumla taban tabana zıt olması, işgalin idaresinde izlenen politikanın uluslararasılaştırılmış geçici yönetimlerin pratikleri ile paralel olmasından kaynaklanmaktadır (Bhuta, 2006).

Günümüzde tek bir emperyal devletin birtakım az-gelişmiş ya da gelişmekte olan devlet karşısındaki mutlak üstünlüğünün savunulması için gerekli koşullar bu­lunmamaktadır. Ulus devlet imparatorlukları arasındaki rekabete ve yirminci yüzyıl ırkçılığı tarafından biçim­lendirilen uluslararası hukukun arkaik kalıplarına karşı çıkmanın retorik değeri her ne olursa olsun, bugün için tutarlı sayılabilecek bir hiyerarşi karşıtlığının, devletin uluslararasılaşması olarak adlandırılan olgu çerçevesin­de düşünülmesi gerekmektedir. Bu noktada TWAIL çiz­gisine mündemiç hiyerarşi karşıtlığına dönebiliriz.

TWAIL çizgisi, 1945-1990 dönemini karakterize eden unsurlardan sömürgecilik karşıtı hareketi ve yeni uluslararası iktisadi düzen çağrılarım tanımakta; ancak bu hareket ve buna bağlı yeni iktisadi düzen önerisinin başarısızlığa uğradığını, buralarda üretilen taleplerin pek azmin uluslararası hukuka dahil edilebildiğini saptamaktadır (Bkz. Anghie, 2005). Söz konusu başarısızlı­ğın yorumu daha toleranslı bir dünyanın imkânını ara­yan TWAIL çizgisini karmaşıklaştırmaktadır. Onlara göre bu dönemde sergilenen çabalar kapitalizmin ve sı­nıf mücadelesinin yukarıda değinilen dinamiklerine bağlı olmayıp, uluslararası hukukta -her nasılsa “ortaya çıkmış” bulunan[72]– çoğulculaşma (pluralizatiori) hede­fine yöneliktir (Fidler, 2003). TWAIL yazınında bu he­defin neden ortaya çıktığı, çoğulculaşma hedefinin ne­den muteber kabul edildiği, neden İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde gündeme geldiği ve neden an­cak kısmi bir başarı elde ettiği soruları ya tarihsel olgu­ların sıralanması suretiyle yanıtlanmış kabul edilmekte ya da açıkta kalmaktadır.

Bağımsızlıklarını kazanan devletler uluslararası ör­gütlerde temsil edilir hale geldikçe, uluslararası huku­kun kaynakları üzerinde sınırlı da olsa etki sahibi ola­bilmişlerdir. Bu bağlamda kendi kaderini tayin hakkı, iç işlerine karışmama ilkesi, deniz hukuku, uluslararası ti­caret hukuku ve doğrudan yabancı yatırımlar hakkında düzenlemeler bir önceki sermaye birikim dönemine ait düzenlemelerin içeriğini değiştirmişler; ancak çoğulcu­laşma esasa müteallik kapsayıcı bir eşitliği, toleranslı ve yeni bir uluslararası hukuku doğurmamıştır (Fidler, 2003).

Uluslararası hukuka çoğulculaşma gibi bir hedef tes­pit etmenin sebeplerinden birisini, TWAIL’e mündemiç eklektizme egemen olan platonik devlet anlayışında bulmak mümkündür. Buna göre devletler, her durumda kendi -verili- organik ve kültürel çıkarlarını gütmeye meyilli organizmalardır. Devlet böyle kavramsallaştırıldığında, uluslararası ilişkiler alanına çıkan her devlet, temsil ettiği toplumla birlikte bir bütün teşkil eder. Çı­kış noktanız böyle bir devlet kavramsallaştırmasına da­yandığında -tıpkı bir insanın ya da hayvanın kolları ve bacakları arasında çıkar çatışması bulunmaması duru­munda olduğu gibi- devlet olarak adlandırılan bütünlük yalnızca kendi verili (organik ve çatışkısız) menfaatini kollayan bir entite olarak algılanacaktır. Dahası anılan söylemin taşıyıcıları, söz konusu bütünlüğün (devletin) zaman ve mekân bağımlı bir tür özel rasyonaliteyi (pi­yasada işlem yapan bağımsız bireyin hesap mantığını), zamandan ve mekândan bağımsız olarak içselleştirdiğini önvarsaymak durumunda kalacaklardır.

Haksızlık etmemek için ekleyelim: TWAIL, devleti sivil toplum karşısında olumsuzlamaktadır (Rajagopal, 2003). Ancak verilen bu kavramsal çerçeveden kopmamakta, politik toplumun (devletin) karşısına diktikleri sivil toplumu da aynı şekilde müstakil ve organik bir bütün olarak kutsamaktadır. Organik bir bütünlük ola­rak görülen sivil toplumu da yeni Üçüncü Dünyacı mu­halefetin taşıyıcısı olarak kodlamaktadır. Verili haliyle liberal sivil toplum-politik toplum karşıtlığından öteye gitmemektedirler. Çoğulculaşma hedefi de tarihsel de­neyimlerin ışığında evrensel rasyonalite ekseninde tavır geliştiren organizma-devletlerin; organizma sivil top­lumların; bu sivil toplumların içerisindeki kendiliğin­den muhalif varoluş hallerinin düşünüp taşınarak bul­duğu bir çözüm haline gelecektir.

Oysaki toplumsal formasyonlar aynı anda hem dev­let hem de sivil toplum içerisinde temsillerini bulan çe­lişik konumlardan (pozisyonlardan) oluşurlar. Aynı top­lumsal formasyon içerisindeki sınıfsal gruplaşmaların birinin menfaati diğerininki ile sürekli olarak çelişecek­tir. Bu gruplar sınıflar arası bir mücadelenin tarafı olabi­lecekleri gibi, aynı sınıfsal pozisyon içerisinde karşı kar­şıya gelebileceklerdir. Finans kapitali temsil eden grup­lar içerisinde bazıları (özellikle gelecekte üretilecek artı-değeri değil de geçmişte üretilmiş olanı paylaşma yarı­şma girenler), (gelecekte üretilecek artıdeğeri temellük etmek üzere örgütlenen) üretken sermayenin talepleriy­le çatışabilirler. Söz konusu toplumsal gruplar, devlet olarak adlandırılan alandaki farklı yapılar içerisinde, farklı dönemlerde farklı ölçeklerde temsil edilirler. Sivil toplum kuruluşları da devletin ideolojik aygıtları ko­numuna gelebilir. Temsilin mevcut durumuna göre dev­let olarak adlandırılan ilişkiler alanına giren talepler, farklı dönemlerde farklı sonuçlar doğurabileceklerdir. Aynı damardan ilerlersek, söz konusu taleplerden ulus­lararası ittifakları ilgilendirenleri, farklı dönemlerde farklı dış politikalar bütününe denk gelecekler; bu dış politikalar seti ile bağlantılı olarak mücadelenin yürü­tüldüğü aygıtlar, farklı tarihsel durumlarda farklı işlev­ler görebileceklerdir. Bu anlatılanlara son bölüm bağla­mında geri döneceğiz.

Söylenenler ışığında teröre karşı savaş stratejisinin Irak özelinde sivil toplum örgütleri üzerinden nasıl yü­rütüldüğüne bakalım. Sivil toplum örgütü (ya da hü­kümet “dışı” örgütler) kavramı, liberal demokrasinin ve bunun radikal varyantlarının savunusu işine soyunan söylemlerde, sınıfsal içeriği ile bağlı olmaksızın demok­ratik talepler üretmeye yazgılı teorik nesneler olarak kurgulanmıştır. Buna göre sivil toplum örgütlerinin faa­liyeti, personelinin sınıfsal yapısı, ürettiği söylem, fonlanma biçimi ile bağlı değildir. Aslında bu durumda söylem dışı alanın belirleyici etkisi, liberal projelerle uyumlu tavırlar sergilemeyen sivil toplum örgütlerinin “gerçek” sivil toplum örgütü sayılmaması ya da teorik hesaplara katılmaması olgusunda kendisini gösterir. Gö­rülen/tanınan sivil toplum örgütlerinin işlevindeki dö­nüşümlerle devlet biçimindeki dönüşüm arasında bir bağlantı olduğu söylenebilir. Yine liberal söyleme göre sivil toplum örgütleri (ya da hükümet “dışı” örgütler) hükümetin ve devletin dışındadır. Dışarlıklı olma halle­ri onları devletin baskı ya da ideolojik aygıtı gibi işlev görmekten alıkoyar. Çalışanları “sivildir” ve çalıştıkları ortamın devlet karşıtı menfaatini geliştirirler.

Sivil toplum örgütleri olarak adlandırılan aygıtlar için geliştirilen liberal açıklama kipliklerine katılamaya­cağımızı bildirelim. Konu son bölümde daha da anlaşılır hale gelecektir. Şimdilik birkaç saptama yapalım: Önce­likle bu aygıtlar da diğer aygıtlar gibi kendilerinde sınıf-sal temsillerin gerçekleştiği, içerisine giren ve çıkan ta-leplerin biçim belirlenimli olduğu yapılardır. İkinci ola­rak, bu aygıtlar, devlet içerisinde oluşan sınıfsal temsilin biçimlenmesi ve devlet içerisinde temsil edilen çeşitli menfaatin ifade ediliş biçimi üzerinde doğrudan etkiyi haizdirler. Üçüncü olarak, devlet denilen müstakil ala­nın dışında ve sivil toplumun içerisinde konumlandm-lamazlar. Aksine, pek çok durumda devlet olarak ad­landırabileceğimiz yoğunlaşmış güç ilişkileri alanı kap­samına, bu alanı oluşturan yapılar içerisine sokulabilir­ler. Anılan bu duhul ediş süreci, çeşitli şekillerde ger­çekleşir. Bazı durumlarda ilgili sivil toplum örgütünün onayı, devletin diğer aygıtları içerisine bir talebi sokma­nın gayri resmi koşulu haline gelirken, bazı durumlarda talebin ilgili örgütün üyeleri tarafından geliştirilmiş ol­masının esaslı bir önemi ve etkisi vardır. Bazı durum­larda ilgili örgütün faaliyeti, devlet denilen alan içeri­sindeki birtakım dönüşümlerin dolaylı ya da doğrudan koordinasyonu için kullanılırken, bazı durumlarda bu örgütler, devlet denilen alana girecek taleplerin oluşu­mu sürecinin vazgeçilmez momentlerini oluştururlar. Bazı sivil toplum örgütleri dışlanırken bazı sivil toplum örgütlerinin ürettiği hizmetler (projeler) fonlanır. Bu liste uzatılabilir, ancak bu kadarıyla bile, sivil toplum örgütlerinin liberal söylemin önvarsaydığı tipten olu­şumlar olmadığı -insaflı okuyucu tarafından- saptanabi­lecektir.

Teröre karşı savaşta Bush yönetiminin önemli isim­lerinden Colin Powell tarafından sivil toplum örgütleri­ne alenen biçilen role bakabiliriz şimdi. Colin Powell bu örgütleri Amerikan savaş gücünün önemli bir cüzü ola­rak tanımlıyordu. Savaş gücünün sıcak çekirdeği silahlı kimselerin varlığında cisimlenecekken, aynı gücün yu­muşak kısmı da -Amerikan devletinin uzantısı biçimine dönüşen- sivil toplum örgütleri tarafından oluşturula­caktı (Bkz. Zangana, 2006). Çoğu ya doğrudan Amerika Birleşik Devletleri ya da Geçici Koalisyon İdaresi karar­ları doğrultusunda, Irak halkının Irak petrolünden aldı­ğı pay üzerinden fonlanan sivil toplum kuruluşlarının Irak kadınının durumu ile ilgili olanları içerisinde Dick Cheney’in ve Talabani’nin eşleri en yüksek konumlarda bulunmaktaydı. Bu örgütler Irak kadınlarını demokratik yaşamın gerektirdiği yetenek ve yetilerle donatmak mak­sadıyla faaliyet gösterdiler ve bunların göstermelik mev­cudiyeti Bush yönetimince yürütülen mezalimin bir öz­gürleştirme operasyonu olarak adlandırılmasını meşru kıldı (Zangana, 2006). Beyaz adamın -bu sefer tek bir emperyal otorite tarafından değil de kolektif olarak be­lirlenen- yükümlülüğü Irak kadınlarını özgürleştirmekti.

1993 tarihli bir UNICEF raporunda,[73] 1970 tarihli Irak Anayasası’nda hukuk önünde eşitlik, cinsiyete ba­kılmaksızın eşit fırsat, herkese zorunlu ilköğretim gibi haklarla donatılmış Irak kadınlarının, Arap dünyasın­daki en özgür kitlelerden birisi olarak tanımlanmış ol­ması önemlidir. Aynı rapor 1974 tarihli iş kanununda eşit işe eşit ücret prensibinin tesis edildiğini aktarmak­tadır. 1974 tarihli iş kanununda, kadının ücreti eşinin ücretinden ayrı olarak değerlendirilmekte ve annelik iz­ni gibi pek çok modern yasada belirtilen haklar tanın­maktaydı. 1998’de, sanayide kadın işgücü oranı %13’e ulaşmıştı. Amerika Birleşik Devletlerinin silahlı saldırı­sından sonra % 70’e varan işsizlik, eğitim kurumlarının tasfiyesi, güvenlik ve sağlık sisteminin çöküşü ve benze­ri sosyal felaketler; Irak kadınlarını, dokuz saate varan benzin ve besin kuyruklarına, kötü beslenme neticesin­de ortaya çıkan ishal ve benzeri hastalıklardan ölen ya da acı çeken çocuklarının bulunduğu dar çevreye ve ka-ranlıklaşan bir savaş kültürünün ürettiği nice sıkıntı­lara hapsetti. Savaşın doğrudan sonuçlarını bir kültü­rün “özünden” kaynaklanan taassuba indirgemekte beis görmeyen propaganda makinesi, savaşın kurbanlarına, savaşın başlatıcısı eliyle yapılacağı iddia edilen göster­melik yardımların tutarsız planlarını gündeme getirdi. Irak kadını -en son tahlilde- kendi eksikliklerinden ve kusurundan kaynaklanan kölelik halinden, işgalcinin güdümünde milyonlarca dolar aktarılan sivil toplum kuruluşları eliyle kurtarılacaktı (Zangana, 2006). Bu tab­lo, koloniyel sivil toplum örgütleri ve misyonerlerden oluşan, çoğunun uluslararası personeli Irak’a giremeyen (Irak içerisindeki bürolarında kendilerine iyi gözle ba­kılmayan ancak işsizliğin baskısıyla verilen görevleri kabul etmek durumunda kalan birkaç yerel personelle varlık gösteren) ve Irak kadınının “özgürleştirilmesi” şi­arını edinmiş örgütler eliyle yumuşak güç tatbik eden bir savaş makinesini betimlemektedir. Amerika eliyle kurulan sivil toplum örgütleri Amerikan devletinin Irak içerisindeki uzantısı (işgalcinin ideolojik devlet aygıtla­rı) haline gelirken, sivil toplum örgütlerine liberal teori ve bunun radikal versiyonları tarafından atfedilen kutsi­yetin yeterince sorgulanmamış olması ilgi çekicidir.[74]

Sovyet sonrası döneme gelindiğinde TWAIL’in güç­lükleri artmaktadır. Sovyet sonrası dönemde, sivil top­luma atfedilen özgürleştirici rolün getirdiği sıkmtılar­dan az önce bahsettik. Fidler (2003:58) Sovyet sonrası dönemde, Üçüncü Dünya’nm Batı karşısında ortak men­faat ve pozisyon sahibi olduğu iddiasını getirmektedir. Yazar -hiyerarşi karşıtlığı ekseninde- Üçüncü Dünya’nın Batı karşısında ortak menfaat ve pozisyon sahibi olduğu iddiasını destekleyen üç örnek sunmaktadır: Çok Taraflı Yatırım Antlaşması’na karşı geliştirilen tepkiler bize bi­rinci örneği verir. Uluslararası emek standartlarının sa­vunulması ve bunun ticari çıkarlarla bağlantılandırılması istemiyle; uluslararası fikri mülkiyet hukukuna iti­razlar[75] da ikinci ve üçüncü örnekleri sunarlar. Ancak yine aynı yazara (2003:59) göre, Üçüncü Dünya’ya dahil ülkelerin ortak pozisyonunun bugün için doğurduğu etkiler, Soğuk Savaş dönemindeki etkin ve hırslı çoğulculaştırma stratejisiyle karşılaştırılamayacak kadar zayıf­tır. Günümüzde Üçüncü Dünya, talepler üreten ve al­ternatifler sunan bir önceki dönemin aksine, inisiyatifi kaybetmiş ve savunma pozisyonuna çekilmiştir. Çok Taraflı Yatırım Antlaşması’nın reddinden sonra günde­me gelen ve Çok Taraflı Yatırım Antlaşması’nın hüküm­lerini hayata geçiren muhtelif İki Taraflı Yatırım Ant­laşmalarında ya da uluslararası patent hukukunu oluş­turan sözleşmelerin -büyük küresel salgın halleri dışında yaygınlaşmasında görüldüğü gibi, Üçüncü Dünya’nın başarıları da geçici olma eğilimi göstermektedir.

Teorik duruş noktası eksikliği çeken TWAIL, bu­günün hegemonik düzeninde iktidarda olan bloğun es­kişine göre daha bütünsel ve güçlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalmış; ancak iktidar blokunu ayakta tutan ilişkileri analiz etmek yolunu seçmemiştir. Fidler’in (2003) Üçüncü Dünya’sıın oluşturan devletle­rin, -diğerleri yanı sıra- yukarıda bahsedilen sınıfsal temsiller ve devletin uluslararasılaşması olguları dikkate alınmadan tahayyül edildiği ortadadır. Bu bağlamda, ne­den Dünya Ticaret Örgütü’nün gündeme gelmesiyle bir­likte, bir dönem tıbbi ilaçlar alanındaki uluslararası pa­tentleri tanımayı reddeden ülkelerin bunları kabul eder hale geldikleri ya da neden Çok Taraflı Yatırım Antlaş­ması reddedildiği halde aynı hükümleri içeren İki Taraf­lı Yatırım Antlaşmalarının yaygınlaştığı gibi sorular ya­nıtsız kalmaktadır.

Yanıtsızlık, TWAIL’in teorik üretim araçlarındaki yetersizliğin bir ürünüdür. Anılan bu yetersizlik hali TWAIL’e mündemiç hiyerarşi karşıtlığını “eşitlik iyidir” türünden normatif bir ifadenin gücüne endekslemiştir. Bu durumda çözümleme için yorumcuların eline, Üçün­cü Dünya’yı homojenleştiren zamansız ve mekansız bir Batı tahakkümü fikri ve onun toleranstan azade huku­kuna Üçüncü Dünya tarafından çoğulculuk, demokrasi, tolerans ve dayanışma başlıkları altında gösterilmesi bek­lenilen tepkiden başka bir dayanak kalmamıştır (Bkz. Allott, 1999). TWAIL’e göre tahammülsüzlük, hoşgörü­süzlük, Batı’nın Soğuk Savaş sonrasında kazandığı yeni iktidarın ürünü olarak norm haline gelmişlerdir. Bu es­nada; liberal yönetişim, hukuk, iktisat kavramları ve li­beral insan hakları söylemi düşünce süreçlerini belirle­mektedir (Fidler, 2003:68). TWAIL’in teorik üretim araçlarındaki yetersizlik, karşı çıkılması gerekilen şeyin adi konusunda belli belirsiz bir uzlaşma yaratırken, kar­şı çıkılan şeyin (Batı tahakkümü ve bunu imkân dahili­ne sokan -çoğu- liberal söylemler) analizi (bir başka de­yişle adlandırılarak karşı çıkılanın ne olduğu, onu böyle yapan mekanizmaların nasıl işlediği, nasıl etki ürettikle­ri) ihmal edilmektedir. Sorun bununla sınırlı değildir; TWAIL’in isimlendirerek/adlandırarak kötü ilan ettiği şeye karşı çıkmak gerekçesi de belirsizdir. Hiçbir şey kendiliğinden iyi ve kötü değüdir. İyilik ve kötülük ci-simlerin ya da kavramların özünden değil, bunların di­ğer kavramlarla ve cisimlerle ilişkileri içerisinde kulla­nımından ve ürettikleri etkiden kaynaklanır. Mevcut bir düzen, alet, kavram vs. ancak diğeri daha iyi sonuç yaratacaksa bir sorun olarak ortaya çıkar/çıkabilir. Bu durum, bizi eleştirel duruş noktası sunma problematiğine götü­rür. TWAIL’in daha önce belirtilen eklektizmi, böyle bir duruş noktasının üretilmesi önündeki başlıca engeldir.

Eleştirel duruş noktası eksikliği, uluslararası huku-kun nasıl olması gerektiği konusunda TWAIL tarafın­dan getirilen önerileri oluşturan kavramları da belirsizleştirmektedir. Takdir edilebileceği gibi çoğulculuk, hoş­görü (tolerans), dayanışma gibi kavramlar bir hedefi be­timlemekten ziyade karmaşıklaştırmaya da yarayabilir­ler. Zira bu kavramların içeriği verili değildir. 1990’lardan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası hukuk politikası içerisine giren insani müdahale (humanitarian interventiori) kavramını ele alalım. Yapısal uyum politikaları eşliğinde uluslararası piyasalara yöne­lik kapitalist tarıma odaklanan Rwanda’da artan top­lumsal eşitsizlik ve gerilimlerin neticesinde sekiz yüz bin Tutsi katledilirken (Bkz. Chossudovsky, 1999), yapı­sal uyum stratejilerini bu ülke politikasına dahil edenle­rin (ve hoşgörü arayışı içerisinde neyin ayıp neyin ayıp olmadığını vurgulayan muhalefetin) sessizliği, söz ko­nusu katliamın (neo)liberal devlet biçiminin şiddet yolu ile yaygınlaştırılması yolunda kullanıldığı müteakip adım­ları (insani müdahaleleri) kolaylaştırmıştır. Doğu Timor ve Yugoslavya, insani müdahaleler dolayımı ile tatbikat alanı bulmuş şedit insancıllık (muscular humanita-rianisnî) ve askeri insancılık (military humanism) kav­ramlarının işlevini anlamak için önemli örnekler sun­maktadırlar (Bkz. Kurasawa, 2006). Yukarıdaki örnekler­de hoşgörü edimini sergilemesi beklenen kimdir? Ger­çekten bu edimi sergileyebilecek yekpare bir özne bu­lunmakta mıdır? Bir örnekte (Rwanda’da) faillerden bi­risi tarafından sergilenen hoşgörü (katliama sessizlik), diğer örnekte (insani müdahale bayrağı altında sergi­lenen şiddetin somutlaştığı noktalarda) hoşgörüsüzlüğe mi dönüşmüştür? Çoğulculuk, Yugoslavya’da oluşturu­lacak olan yeni devletlerin biçiminin saptanmasında, merkez kapitalist ülkelerin hep birlikte belirleyici ola­bilme kapasitelerine verilen bir ad mıdır?

İnsani müdahale kavramının en meşhur savunucu­larından Ignatieff (2004) Irak saldırısını daha az kötü olan (lesser evil) seçeneğe referansla meşrulaştırırken, aynı anda küresel dayanışma ruhuna da atıfta bulunmu­yor muydu? 1992 tarihli Somali müdahalesinde yaşa­nanlar, küresel dayanışma ruhunun güncel ifadesi miy­diler? Askeri insancılığın, egemen eşitlik ilkesini ve 1945-1990 arasında gelişen uluslararası hukuku hiçe sayan uygulamalarında hoşgörü ve dayanışma kavram­larına yer var mıdır? Aynı damardan ilerlersek, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet veriliyken (verili kabul edilmek durumundayken) ve bu durumun ürünlerin­den yalnızca birisi olarak küresel bilgi üretimini sağla­yan medya merkezleri(nde baskın iktisadi ve siyasi çı­karlar ve yine burada baskın söylemsel formasyonlar) neyin dünya kamuoyuna gösterilip gösterilmeyeceğini, gösterildiğinde hangi dil içerisinden ve nasıl anlatılaca­ğını belirlerken; -herkesin bağımsız kanallardan edin­dikleri bilgiye binaen mevcut sorunları tam anlamıyla değerlendirip, kendi bağımsız fikrini ve pratiğini oluş­turması anlamında- çoğulculuktan bahsetmek mümkün müdür? İnsani müdahale ilkesinin, kendisi ile uygula­ması arasındaki açıklığı anlamamıza ve uygulamayı il­keye göre düzeltecek kriter ve araçları üretmemize ya­rayacak ideal bir tasviri/tanımı var mıdır (olabilir mi)? Kendi meşruiyetini kendi mevcudiyetinden alan, sapta­nabilir, evrensel normlar üzerinden üretilen argümanla­ra güvenebilir miyiz? Biz kimiz? Üretim araçları üzerin­deki özel mülkiyetle sorunu olan insanlar dinozor, ortodoks, arkaik, hayalci gibi terimlerle suçlanır ve daha en başından kamusal iletişimin kıyısına atılırlarken; kı­yıya atma ediminde ifadesini bulan epistemik şiddetin üreticilerini hoşgörülü saymak, onları demokrat olarak sınıflamak olası mıdır? Yukarıda örnekleri verilen soru­ların sorulabilmeleri, bu soruların makul sayılabilmeleri ve yanıtlama işine girişebilecek muhatapların oluşturulabilmeleri için gerekli koşulların ve/veya gerekli teorik cesaretin yokluğunda, TWAIL çizgisinden üretim yapan yazarların kendi iddialarının aksine (Bkz. Clark, 1989), reel politika ile ütopyacılık arasında mevcut olduğu id­dia edilen boşluğu doldurmaları mümkün görülmemek­tedir.

Buraya kadar ortaya konulanlardan harekede TWAIL çizgisine mündemiç hiyerarşi karşıtlığı ve eşitlik öneri­sinin kendisini gerçekleştirmeye yönelik temel unsur­lardan yoksun olduğu iddia edilebilir. Öncelikle TWAIL tarafından öne sürülen eşitlik talebi -“Eşitlik iyidir” önermesinin kutsiyeti veri sayılmadıkça- gerekçeden mahrumdur. İkinci olarak eşit olması talep edilen şeyin -Üçüncü Dünya’yı oluşturan devletlerin- ele almış tarzı sorunludur: “Üçüncü Dünya’yı oluşturan çoğu azgeliş­miş devletin eşitliği kendiliğinden toplumsal bir eşitlik­le sonuçlanmayacak ise, bunların eşit olmasından bek­lenilen fayda nedir?” sorusu -diğer pek çokları gibi- ya­nıtsız bırakılmaktadır. Üçüncü olarak, en başta Birleş­miş Milletler olmak üzere önerilen eşitliği sağlaması beklenen araçların, bu araçları meydana getiren nesnel ilişkilerden ayrı olarak işlev görmesini gerektiren bir kuramı incelediğimizi belirtmemiz gerekmektedir.

Bu noktada Mutua’nın (2000:31-32) TWAIL için verdiği birleştirici unsurlardan ikincisini -yönetişim vur­gusunu- hatırlamak önemlidir. Yönetişim vurgusunu hatırlayarak, TWAIL çizgisine mündemiç hiyerarşi kar­şıtlığının içeriğini kendimiz doldurabiliriz. Hatırlanaca­ğı gibi TWAIL’e dahil yazarları birleştiren ikinci unsur (Mutua’nm TWAIL’e biçtiği ikinci amaç) uluslararası yönetişime yapılan vurguda bulunmaktaydı. Jessop (2002), bağımsız sosyal ilişkilerin koordinasyonu olarak kavramsallaştırıldığında, yönetişim teriminin üç alanda yapılan düzenleyici faaliyeti kapsayacak şekilde kulla­nıldığını belirtir. Bu bağlamda yönetişim terimi, piyasa ilişkilerinin anarşik yapısını düzenleyen faaliyetin eşgü­dümünü; hiyerarşik (buyruk içeren) ilişkilerin koordi­nasyonunu ve (market dışı ve) eşitler arası örgütlenme­lerin yatay/ufuksal çeşitliliğini düzenleyen (düzenleme etkisi doğuran) normların ve pratiklerin bütününü kap­sar. Yönetim teriminden farklı olarak, yönetişim teriminin gönderme yaptığı faaliyet her durumda devlet ikti­darının, bizatihi devlet aygıtı olarak ilan edilmiş örgüt­lerce doğrudan kullanımını içermediği gibi, yönetişimi gerçekleştiren failler de devleti oluşturan yapısal bütün­lüğe doğrudan dahil olmak durumunda değildirler. Bazı durumlarda yönetişim eylemi farklı hukuksal statülere sahip (ve hatta hepsi aynı anda aynı ulus devletin norm­larına tabi olmayan) faillerin katılımıyla gerçekleşir.

Yönetişim teriminin kapsadığı eylem öbeklerinin birliği, devlet biçimindeki dönüşümün dinamiklerini anlamak için önemli imkânlar sunmaktadır.[76] Yönetişim teriminin kapsadığı eylem öbeklerinin birliğini sağlayan toplumsal koşullar; devlet içerisinde, uluslararası örgüt­lerde ve sivil toplum örgütleri denilen yapılar içerisinde sınıfların (ve hâkim sınıf fraksiyonlarının) temsil oran­larındaki dönüşümle doğrudan ilişkilidir. Bir başka de­yişle işçi sınıfının devlet içinde temsilinin zayıflaması, bu yönde geliştirilecek koordinasyon çalışmalarında da yankısını bulacak; özellikle “Üçüncü Dünya’da” yöneti­şim, işgücünün toplumsal yeniden üretimi konusu başta olmak üzere, toplumsal düzenlemeyi yapısal olarak ser­mayenin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirecektir. Aynı şekilde, devlet iktidarının uluslararası ilişkiler po­litikası alanındaki kullanımını realize eden yapılar (ge­nellikle dışişleri bakanlıkları ve hükümetler) tarafından üretilen politikalar da ilgili ülkelerin çalışan insanları­nın temsilini ya hiç gerçekleştirmeyecek ya da yetersiz ölçeklerde gerçekleştirecek; ulusal kaynakların kullanı­mından, uluslararası ittifaklara; göç politikalarından, ka­dının statüsüne; geleneksel tarımın tasfiyesinden, azın­lıklara; eğitimden, sağlığa kadar uzanan pek çok konu­da Üçüncü Dünyacı olmak zorlaşacaktır. Bu bağlamda, TWAIL çizgisine mündemiç hiyerarşi karşıtlığı, fiiliyatta ulus devlet statüsüne sahip uluslararası aktörlerin hu­kuk önündeki eşitliğine ve “iyicil” sivil toplum kuruluş­larıyla uluslararası örgüderin fedakârane gayretlerine endekslenirken; uluslararası ilişkiler alanında tebarüz eden devlet-dışı aktörlerin ve devletin ürettiği politikaların sınıf içeriği gündemden düşecektir. TWAIL’in -politik ekonomisini yapmaktan şiddetle kaçınmak suretiyle-sınıfsal içeriğini örttüğü eşitlik ülküsü, TWAIL’e dahil yazarların hiç düşünmedikleri bir başka teorik açılıma; kapitalist devletin formlarından birisi olarak ulus devlet taşıyıcının kendi uhdesinde olan serveti, uluslararası güç ve sermaye ilişkileri ağına sokma hakkına meşruiyet sağlamaktadır. TWAIL’e dahil yazarlar farkında mıdırlar bilemiyoruz ama eşitliğin bu tarz kullanımı, uluslararası hukukun Üçüncü Dünya lehine yorumlar geliştirmek maksadıyla kullanılmasını engelleyecektir. Bu durumda, TWAIL çizgisine mündemiç hiyerarşi karşıtlığı, impara­torluk karşıtı olduğu için muhalif, ancak kapitalist ulus­lararası ilişkiler düzeneğinin gerekliliğini savunduğu için hegemonik bir söyleme denk düşmektedir.

Karşı Hegemonik Duruş

            TWAIL hareketinin temel felsefi ve siyasi ilgileri/he­defleri içerisinde üçüncüsü, karşı hegemonik bir duruş üretme gerekliliğinde bulunabilir (Fidler, 2003). Mutua’ nın (2000) hareketin deklarasyonu haline gelmiş bulu­nan çalışmasında betimlendiği haliyle karşı hegemonik duruş, Birleşmiş Milletler’in ve küresel ekonomik dü­zenlemelerin merkezinde bulunan uluslararası örgütle­rin (IMF, WB, WTO) yapısına ve işleyişine getirilen eleştiriler ekseninde ifade edilmektedir. Gerçekten de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisin­den daimi üyelik sistemine kadar pek çok mekanizma­nın, dünya [devletler toplumunun Birleşmiş Milletler içerisinde biçimsel/hukuki eşitlik temelinde temsilini imkânsız hale getirdiğini söylemek mümkündür. Hu­kuki/biçimsel eşitliğin güncel imkânsızlığı ortadadır. Fırsat eşitliğine gelindiğinde durum daha vahimleşmektedir: Görünür yanı iktisadi formlar üzerinden ifadesini bulan küresel düzenlemenin merkezinde bulunan ulus­lararası örgütler, bütün dünyaya neyin ne koşullarda ve hangi hukuksal ve siyasi düzenlemeler eşliğinde üretile­ceğini dikte ederken, uluslararası işbölümünü de belir­lemekte olduklanndan, -en mütevazi haliyle bile- fırsat eşitliğinin olasılığından bahsetmek mümkün görünme­mektedir.

Bu ahval ve şerait içerisinde TWAIL, karşı hege­monik duruşunu; Üçüncü Dünya devlederinin, devlet dışı (non-state) ve hükümet dışı {nongovernmental) ak­törlerin, şehir ve kır yoksullarının sesinin duyulur hale getirilmesi istemi üzerinden kurmakta ve uluslararası yönetişimin demokratikleştirilmesi talebini üretmek­tedir (Fidler, 2003:31). Yukarıda da belirtildiği gibi TWAIL, aynı anda hem Üçüncü Dünya devletlerinin merkez devletlerle egemen eşitliğini hem de klasik uluslararası hukukta pek de tanınmayan yeni hak süjelerinin yönetişim çerçevesi içerisinde uluslararası hu­kukun akdediliş ve tatbikat süreçlerine katılmalarını hedeflemektedir. Bu çerçevede, hiyerarşi karşıtlığı ilk maksadın (egemen eşitlik hedefinin) gereğini yerine ge­tiren talepleri meşrulaştıracakken; karşı hegemonik du­ruş da ikinci maksadı (uluslararası yönetişimin demok­ratikleştirilmesi) hedefleyen politikalara zemin teşkil edecektir.

Avrupa merkeziyetçilik ve modernitenin kalıplarına uymayanların kendi “yönetişim’lerine katılması gerekli­liğini savunan bir madunluk (subalternity) projesinde ifadesini bulan bir çeşit uluslararası radikal demokrasi önerisi ile karşı karşıya bulunmaktayız (Bkz. Mutua, 2000:37). Oysaki biraz önce iktidarın kullanım biçimle­rinden birisi olarak yönetişim kurumunu incelerken be­lirttiğimiz gibi, yönetişim kurumunun bizatihi biçimi, Avrupa merkeziyetçilik ve modernitenin kalıplarına uy­mayan madunların sesinin duyulmaz hale gelmesine neden olmaktadır: Bu kesimlerin (madunların); küresel (BM, IMF, WB, WTO), ulusal (bağımsız idari otoriteler, sivil toplum örgütleri, bölgesel oluşumların ilgili devlet içerisindeki temsilcileri, ilgili bakanlıklar, genel müdür­lükler vs.) ve ulus altı yönetişimin gerçekleştiği yapısal biçimler (valilikler, belediyeler, sivil toplum örgütleri) içerisinde temsili, klasik ulus devleti oluşturan yapısal biçimler (sosyal devletin kurum ve örgütleri, sendikalar, dernekler) içerisindeki temsilden daha zor gözükmek­tedir. Sorun salt temsil meselesiyle de sınırlı değildir, il­gili örgütlerin ve bunlara yöneltilen taleplerin biçimi de önemlidir. Yönetişim kurumu ve örgütleri madunlardan gelen talepleri kavrayıp, sosyal eşitlikçi bir zeminde si­yasal iktidara çevirmek kabiliyetinden mahrumdurlar. Aynı damardan ilerlersek, pek çok durumda madunla­rın talepleri mevcut halleriyle kolektif talepler olarak ifade bulurken, yönetişimi gerçekleştiren kurumlara yö­nelen taleplerin bireysel haklar diline çevrilmesi, bir başka deyişle bireyselleştirilmesi gerekecektir. Bu du­rumda, Üçüncü Dünya’nın madun kitlelerinin marjinal­leşmesine karşı mücadeleyi; küresel, ulusal ve ulus altı ölçeklerde yönetişimi gerçekleştiren yapısal biçimler içe­risinde madunların temsilini artırmak stratejisine bağla­yan TWAIL çizgisinin biçim sorununu ihmal ettiğini ve daha en başından en zor yolu seçtiğini söylemek müm­kündür.

Peki, TWAIL çizgisinin önerileri bu en zor seçeneği gerçekleştirmek için uygun mudur? Elimizdekilere bir bakalım:[77] “Halkların ve kültürlerin ahlaki eşdeğerliliği”; “‘Ötekileştirmenin’, ‘evrenselci akıl yürütme kalıpla­rının’ ve ‘Batı’nın kötü kopyalarının türetilmesi ile so­nuçlanan politikaların’ reddi”; “heterojenliğin ve çoklu kültürlerin tanınması”; “küresel, ulusal ve ulus altı öl­çeklerde yönetişimi gerçekleştiren yapısal biçimlerin bü­tünüyle demokratikleştirilmeleri”. Öncelikle bu önerile­rin dayanakları, “benim için her ne istiyorsan Allah sana onun iki katını versin” kabilinden popüler deyimlerin ya da normatif-Kantçı düsturların geçerliliğini ve bunla­rın bağlayıcılıklarını kendilerinden aldıkları savının doğ­ruluğunu tartışmasız kabul etmezsek, açıkta kalmakta­dır. Anılan önerilerin neden diğerlerinden iyi olduğu; neden Üçüncü Dünya için iyi olduğu; neden Üçüncü Dünya için iyi olanın küresel, ulusal ve ulus altı ölçek­lerde yönetişimi gerçekleştiren yapısal biçimler içerisin­de temsil edilen çıkarlar karşısında savunulması gerek­tiği; neden küresel, ulusal ve ulus altı ölçeklerde yöneti­şimi gerçekleştiren yapısal biçimler içerisindeki temsil­cilerin (Birinci Dünya’nm temsilcilerinin) temsil ettikle­ri menfaat yerine bu soyut Üçüncü Dünya’nm çıkarları­nı benimsemeleri gerektiği gibi pek çok soru 2011 yı­lında halen yanıtlanmayı beklemektedir.

TWAIL çizgisinin Üçüncü Dünya’nın madun kitle­leri için sunduğu önerilerin kifayetsizliği konusunda bir ikinci saptama, TWAIL’e bağlı yazarlarca getirilen öne­rilerin havada asılı duran normatif ilkeler halinde sunu­luyor olmasıdır. Bir başka deyişle Birinci Dünya’nm tem­silcilerinin yapısal sınırları göz ardı edilmektedir. Tem­silci, adı üstünde bir şeyleri temsil etmektedir; kendi adına değil temsil edilen dolayımıyla var olmaktadır. Temsilci, normatif pozisyonları benimseyip temsil edile­nin menfaatini reddettiğinde, temsil ilişkisi de sona ere­cektir. Temsil edilene gelince; temsil edilen organik var­lığını temsil ettirmemektedir. Öyle olsa temsil edenle edilen arasındaki ayrım anlamsızlaşırdı. Temsil edilen belirli bir pozisyonu (toplumsal konumu) doldurduğu için temsil edilmektedir. Pozisyonlar kişilere değil nes­nel toplumsal ilişkiler içerisinde doldurulan yere göre belirlenir. Bir başka deyişle pozisyonun gereğini talep etmeyen bir temsil edilen, yine bu pozisyonun gereği olarak temsil edilme iktidarını yitirebilecektir.[78] Temsil edilen menfaati anlamak için normatif bir tutumun öte­sine geçebilmek, temsil ilişkisini gündeme getiren ilişki­lerin belirleyiciliğine eğilebilmek, temsil edilen menfaati değiştirmek istediğimizde de bu ilişkilere karşı talepler üretebilmek gerekmektedir. Öyleyse TWAIL çizgisinin önerileri, bu en zor seçeneği gerçekleştirmek için uygun değildir. Radikal demokrasi projelerinin ve TWAIL’in içinde bulunduğu teorik kifayetsizlik hali içerisinden varılabilir son noktanın bu olması şaşırtıcı gelmemeli­dir. TWAIL çizgisine mündemiç eleştirel duruş noktası eksikliği, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin oluşturduğu tek seslilik üzerine çoğulculuk sanrısı inşa etmenin ötesinde bir ufuk bırakmamaktadır. Aynı kifa­yetsizliğin açılımları TWAIL hareketinin temel felsefi ve siyasi ilgileri/hedefleri içerisinde dördüncü ve beşinci unsurları oluşturmaktadır.

Avrupa Merkeziyetçi Olmayan Bir Evrenselliğin Savunusu

Dördüncü olarak, Avrupa merkezli değerlerin ve norm­ların evrenselliği TWAIL tarafından reddedilmektedir. Hukuku yalnızca sosyal ilişkilerin ürünü olarak değil, aynı zamanda dönüp sosyal ilişkileri biçimleyen bir kaynak olarak yorumlayan TWAIL çizgisi, hukuk kural­larının belirlenmesi ve yorumunda kültürün ve dilin et­kin rolünü tanımaktadır. TWAIL yazarları, uluslararası hukukun dil, davranış ve inanış tarafından nasıl inşa edildiğini yorumlamakla, hukukun oluşum süreci üze­rindeki tarihsel anlatıların etkilerini gündeme getirmiş­lerdir (Natarajan, 2008:79). Ancak TWAIL’in bütünü ile postmodern olduğu ya da (radikal demokrasi projele­rinde en uç noktasına varan kültürcülüğün ürünlerinden birisi olarak) rölativizme (görececiliğe) düştüğünü söy­lemek doğru olmayacaktır (Bkz. Sunter, 2007). Postmo­dern tutum Üçüncü Dünya’yı ideolojik bir kurgu olarak okuyacaktır. Bu bağlamda TWAIL’in politik hedefleri­nin dayandığı Üçüncü Dünya’nın gerçekliği iddiasını reddedecektir. Aynı damardan ilerlendiğinde, rölativizmin de TWAIL’in teorik pozisyonu ile uyuşmadığı gö­rülür. Bunun nedeni TWAIL’e mündemiç, küresel öl­çekte geçerli değerler vurgusudur. En başta da adalet ve ahlak. Hiçbir kültür bir diğerine hangi kurallara göre yaşaması gerektiğini dikte etme hakkına sahip değildir kuşkusuz. TWAIL de bu düsturu kabul eder (Rajagopal, 2003). Ancak rölativizm bir kültür içinde mevcut sınıf­sal/ahlaki çatışmalar hakkında bir şey söyleyemez (Bkz. Benton ve Craib, 2008:20-21). Oysaki TWAIL sınıfsal çatışmalara -retorik haricinde- pek değinmese bile, ah­laki çatışmalar konusunda çok şey söylemekte, uluslara­rası sistem dolayımı ile adaleti çağırmaktadır (Bkz. Bâxi, 1993; Rajagopal, 2006).

TWAIL’e bağlı yazarlar evrenselliğin kaçınılmaz ve istenir olduğunu ancak bunun Avrupa merkeziyetçi­likten çıkarılması gerektiğini savlamaktadırlar (Mutua, 2000:37). TWAIL’e göre uluslararası hukuku ve müey­yidelerini oluşturan normlar ve bunların içerdiği değer­ler Avrupalıdır.[79] Bu gerçekliğin sürekliliğini ve güncel­liğini insanlığın ortak malı olan bilgiyi şirket mülkiyeti­ne tahvil edip özelleştirme maksadını içermekte olan hâkim uluslararası fikri mülkiyet hakları anlayışında ve bu anlayışı realize eden the Treaty on Trade Related Aspects of Intellectual Property Rights (TRIPs) gibi söz­leşmelerde bulmak mümkündür. TWAIL’e göre özel mülkiyet rejimine dokunmaksızın insanlığın ortak de­ğerlerinin korunması mümkün olabilecektir. TWAIL özel mülkiyet, serbest piyasa ve ticari geleneklerin kar­şısında olmamakla beraber bunların insani değerlere üs­tün sayılamayacağını belirtir: Ancak bunların çatıştığı noktada hangisinin, hangi kriterlere göre tercih edilebi­leceğini ve insani değerlerin bağlayıcı tanımının kimler tarafından, hangi kriterlere göre ve nasıl yapılacağını bi­lemediği gibi; özel mülkiyetin ve serbest piyasanın, normlar ve bunlara zemin teşkil eden değerler tarafın­dan inşa edilmediğinin de farkında değil gibi gözük­mektedir. Avrupa merkeziyetçi olmayan bir kapitaliz­min de aynı değerleri aynı tarzda üretebileceği, üretme­diği zaman başka değerler üzerinden aynı eşitsizlikleri doğurabileceği saptaması da aynı ekip tarafından göz ardı edilmekte ve tartışma dışı bırakılmaktadır.

Teorik İttifak Stratejisi

Beşinci olarak TWAIL’in bir koalisyon hareketi olduğu iddia edilmiştir (Mutua, 2000:38). Bir başka deyişle Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşım(lar)ı ola­rak adlandırılan yaklaşım, daha en başından klasik an­lamıyla bir ekol ya da doktrin olmayı reddetmekte; ken­di açılımlarından bazılarını yeni teorik ittifaklarla yay­gınlaştırmaya çalışarak siyasi ve ideolojik pratikler üret­meyi taahhüt etmektedir. Her ittifak, katılımcıları ara­sında farklılıkları gerektirdiği kadar ortaklıkları da ge­rektirir. TWAIL’in önerdiği ittifak stratejisinin ortak noktası, sonuçlar arası paralelliğe odaklanan türden bir pragmatizmdir. Bir başka deyişle TWAIL, pragmatizm ortak tabanında buluşmayan yaklaşımlarla teorik ittifak­lar tesis edemeyecektir. Pragmatizm ortak tabanında bu­luşmanın teorik bedeli, eklektizm olarak karşımıza çık­maktadır. Eleştirel Hukuk Çalışmaları Mektebi-TWAIL ilişkisi hakkında yapılan saptamaları hatırlayalım. Bu nedenle, Üçüncü Dünya ve Batı’yı oluşturan coğrafyada benzer tavırlar geliştiren aydınlardan oluşan gruplarla (scholarly communities) ittifak stratejisinde adları olası müttefikler olarak açıkça zikredilen diğer grupların[80] Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolü içerisinde yer alması (Bkz. Milovanovic, 2003) okura şaşırtıcı gelmemelidir. Eleştirel duruş noktası olmadan yapılan eleştirinin vara­cağı yer, Amerikan işi pragmatizmin “nurlu” ufuklarını aşamayacaktır (Bkz. Hunt, 1993).

Sayılanlara maduniyet çalışmaları eklenebilir mi? Natarajan (2008:90-91) bu soruya olumsuz yanıt ver­mektedir. Ona göre maduniyet çalışmaları, madunların kendi dillerini kullanmalarının önündeki engellere karşı bir teorik tutumu benimsemektedir. Oysaki TWAIL, Ba­tılı kavramları kullanarak ve Batılı bilimsellik ölçütleri­ni temel alarak gelişmektedir. Bu bağlamda TWAIL, Ba­tılı kavramları içeriklerini zorlayarak kullanmaktadır. TWAIL ve etkilendiği sömürgecilik sonrası çalışmalar ya Batı’nm kavramlar ve dil üzerindeki iktidarını red­detmeli ya da bu dili bütünü ile temellük edip kendi amaçları doğrultusunda yeniden inşa etmelidir. Reddet­me seçeneği kullanılmamaktadır. İkinci seçenek de ye­terince gelişmemiştir. Şu durumda sömürgecilik sonrası teori (TWAILle birlikte) Batı akademisinin ihtiyaçları doğrultusunda ilerlemekte ve en iyi durumda Batı harici düşünceyi marjinalize etmektedir.

Gelinen noktada, Eleştirel Hukuk Çalışmaları eko­lünü incelerken ele almış olduğumuz Koskenniemi’yi (2005) anımsayalım. Koskenniemi, eleştirel/normatif bir pratikle uluslararası hukukun şeyleşmiş kategorilerini aşmayı, hukukun ve hukukçuların özgün taahhüdünü uluslararası hukuki pratiğe yerleştirmeyi önermekteydi. Ona paralel bir şekilde formüle etmeye çalışır isek TWAIL çizgisi -bu kez- teorik/siyasi bir pratikle ulusla­rarası hukukun şeyleşmiş kategorilerini Üçüncü Dünya lehine kullanmayı ve özgün (güler yüzlü-kapitalist) bir tür Üçüncü Dünya ütopyasını, uluslararası hukuki pra­tiğe yerleştirmeyi önermektedir.

                                    Sonuç Yerine

Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşım(lar)ı; ka­pitalizmin alternatifini düşünmenin zorlaştığı, küresel­leşme olarak adlandırılan sürecin içeriğini oluşturan ta­leplerin 1990’lar öncesine oranla çok daha güçlü bir şe­kilde bir zamanların Üçüncü Dünya’sını oluşturan ülke­leri etkilediği/şekillendirdiği bir ortamda, sistem içi araçlarla gerçekleştirilmesi beklenen çözüm önerilerini kapsamaktadır. Ele aldığımız yaklaşım eleştirel/normatif bir pratikle uluslararası hukukun şeyleşmiş kategorile­rini aşarak, ulaşılabilir ve makul çözümler üretme iddi­asını taşımaktadır. Genel olarak bakıldığında TWAIL önerilerine meşruiyet kazandıran ilkelerin, değerlerin ve normların sistemi nasıl etkileyeceği sorusu yanıtlanamamaktadır (Purvis, 1991; Roth, 2000). Bu koşullar al­tında hukukun ve hukukçuların özgün taahhüdünü uluslararası hukuki pratiğe yerleştirme ediminin kendi­si, eşitsizliklerin kaynağı olan sistemin kutsanması an­lamına gelebilecek; zayıfların iddiaları güçlüler tarafın­dan -yeniden ve yeniden- araçsallaştırılabilecektir.

IV. BÖLÜM

Hümanist-Marksist Eleştirellik

Uluslararası hukukta eleştirel yaklaşımların bu çalışma­da inceleyeceğimiz son kanadını, çoğu kez hümanist ve/veya tarihselci siyaset felsefelerinden (Arthur, 1983, 2004; Bowring, 2008a; Carty, 2007; Chimni, 1993; 2008) ilerleyen yazarlara ayırdık. Dünyanın değişen yanlarının farkında olma halinin dünyada sabit kalan özellikleri göz ardı etmeye yetmeyeceğini; nihayetinde eşitsiz ge­lişme yasasının eşliğinde her gün daha da derinlere nü­fuz eden kapitalizmin değişmezlerinin yerli yerinde ol­duğunu savlayan Hümanist-Marksist duruş geniş bir et­ki alanını haizdir (Bkz. Dunn, 2009). Yer yer daha önce incelemiş bulunduğumuz iyileştirici tutuma yaklaşsa da Hümanist-Marksist eleştirelliğin mevcut küresel düzeni “şimdilik eldeki en olası seçenek” formülüne binaen sa­hiplendiğini söylemek mümkün değildir. Daha önce in­celemiş bulunduğumuz İyileştirici Yaklaşım, “küresel­leşme içerisinde uluslararası düzenlemenin doğurabile­ceği fırsatları” ele alıp küreselleşmenin hukukunun do­ğuracağı diğer etkileri karanlıkta bırakmaktaydı. “Diğer etkiler” göz ardı edildikte “uluslararası hukuk üzerin­den kapitalizmle örtüşmeyen menfaatin korunmasının mümkün olup olmadığı” hususu tartışma dışı kalır. Hümanist-Marksist eleştirelliğin çıkış noktası da tam burada, kapitalizmle örtüşmeyen menfaatin nasıl olup da uluslararası hukuk tarafından korunacağı sorusunda yatar.

Öyleyse Hümanist-Marksist eleştirellik dediğimizde belirli bir ekolden daha ziyade (tıpkı İyileştirici Yakla­şımlarda olduğu gibi) özneye, bilince, iradeye, dönüştü­rücü çabaların önemine ve tarihte kopukluk (kırılma) kadar sürekliliğin önemine vurgu yapan bir tutumdan bahsetmekteyiz. Bu tutum Eleştirel Hukuk Çalışmaları ekolünün içerdiği pragmatizmi dışladığı gibi; Amerika Birleşik Devletlerine -uluslararası hukuku korumayı benimsemek gibi- öncü bir tarihsel rol verilmesi çabala­rının altında, emperyalist pratiklerin savunusunu sap­tamaktadır.

Uluslararası hukukta Hümanist-Marksist eleştirelliği bu şekilde adlandırmamıza sebep olan birinci özellik, incelemekte olduğumuz duruşun anti-yapısalcı tonu­dur. Anti-yapısalcı duruşu kısaca irdeleyelim. Marksizm yapı ve özne arasındaki ilişkilere farklı siyaset felsefele­rinden etkilenerek farklı ancak her durumda bütüncül bir yaklaşım getirir. Yapı kavramının Marksist teori içe­risinde edindiği ayrıcalıklı yer veri olmak kaydıyla, Marksizm’in de yekpare bir yapı tanımı içerdiğini sav­lamak mümkün değildir.

Hümanist-Marksist yaklaşımın karşısında konum­lanan Yapısalcı Marksist yaklaşım, etkisi şu an mevcut olmayan bir nedenin teorik hesaplara dahil edilmesini

olumlu karşılamaz: Etki mevcut değil ise neden de yok­tur. Tarihsel olgular oldukları halleriyle etki doğurmaz­lar. Bu bağlamda, özelde tarih yazımcılığının metinler­den türettikleri nedenler, genelde tarihselci yaklaşımla­rın tarihten seçtikleri noktalar arasında kurdukları iliş­kiler üzerinden türettikleri diyakronik anlamlandırma çabaları, yapısalcıların neden kavramsallaştırması içe­risinde kendilerine yer bulamazlar (Bkz. Althusser, 2007:346).

Buna mukabil, Hümanist-Marksist gelenek tarihsel olguları etki üretme iktidarını haiz bütünlükler olarak kavramsallaştırmakta ve bu etkiler üzerinden diyakro­nik (ardışık) bir nedensellik ilişkisi üretmektedir. Hü­manizmin anti-yapısalcılığı hem yapı karşısında özne­nin belirleyiciliğine verdiği önemde hem de tarihsel ol­gulara yüklediği nedensel etkide (ve yapının unsurları arasındaki diyakronik ilişkiden mütevellit ontolojide) bulunabilir.

Ancak hem Marksist Yapısalcılıkta hem de Hümanist-Marksizm’de yapının müstakil varlığı, Marksist teo­rinin gerçeklikle kurduğu ilişkide aldığı konumu belir­lemektedir. Marksist teorinin vurgusu yerel ya da ulus­lararası politik sistemden daha ziyade, kapitalizme, ka­pitalist üretim ilişkilerinden mütevellit yapıya yönelik­tir. Politika ve kültür alanları bu yapının basit bir türevi değildir, ancak bu yapı onların özgül gelişim eksenini belirler. Marx’ın (2009) 18. Brumairé’àt belirttiği gibi tarih serbestçe seçilen koşullarda değil, verili ve devra­lınmış mevcut durumun içinden yapılır. Teori, ittifak­lardan, bloklardan ve buna bağlı olarak siyasetin oto­nomisinden öncelikli olarak bahsettiğinde bile bütün bu failler dizgesinin ve fiillerinin imkân bulduğu bir yapıyı önvarsayar. Bu durumda, şu anda inceliyor olduğumuz Hümanist-Marksist varyantta olduğu gibi özneye vurgu yapıldığında, tarihsel ve yapısal açıklamanın özgül bir kombinasyonuyla karşı karşıya olduğumuz söylenebi­lir.[81] Anılan kombinasyonun teoride istihdam edilmesi­nin neticesinde, diyalektik, Marksist anlamlandırma ve açıklama çabasının merkezine oturur (Hay, 2002:116; Wetherly, 2005:74).[82]

Diyalektiğin yapı mantığıyla birleştirdiği noktada Marksizm’e mündemiç başka bir materyal ortaya çıkar: Değişim/dönüşüm. Diyalektik düşüncenin mevcudiyeti neticesinde, Marksizmlerin hiçbirisinde yapı, eyleyenin maruz kaldığı ve değiştiremediği etkilerin gerçekleştiği çevre olarak ele alınmaz: Daha ziyade eylem için gerekli kapasiteleri içeren ve eylem gerçekleştikçe de dönüşen ilişkiler seti/setleri izlenimi verir. Bu noktada, ilgili Marksist tutuma göre eyleyicilerin özsel ya da inşai/türevsel olabileceğini vurgulayıp; değişimin, bir sürekliği mi yoksa kopuşu mu gerektirdiği hususundaki tartışma­ları incelemekte olduğumuz Hümanist-Marksist yaklaşımın üçüncü unsuru olan tarihsel materyalizm konu­sunu ele alana kadar bir kenara bırakabiliriz.

Bahsettiğimiz anti-yapısalcı ton, uluslararası hukuk­ta kişilik çalışmalarında (Bkz. Carty, 2007) ya da tarih­sel sorumluluk tartışmalarında (Bkz. Chimni 1999; 2008) belirgin bir hale gelir; eşitsiz gelişme yasasında ifadesini bulan tarihsel süreçlerin oluşumunda bilinçli -sömürgen- öznenin faaliyetinin içerdiği şiddetin normalleştirilmesine karşı vicdani bir tavır biçimine bürü­nür. Hümanist-Marksist gelenek yine aynı damardan ilerleyerek, [uluslararası] hukukçunun tanıması gere­ken yegâne egemenin yine kendi entelektüel vicdanı oluşuna vurgu yapar. Bu vurgu, hukukçu teriminin avu­kat ya da yargıç gibi meslek adlarından müteşekkil te­rimlerden farklı olduğunu, hukukçunun meslek sahibi bir kişi ve/veya iktidarın danışmanı olmak dışında öz­gün bir varoluşu bulunduğunu hatırlatmaktadır (Carty, 2007:viii). Vicdan sahibi bir özne olarak [uluslararası] hukukçu -yeri geldiğinde- Goliath’m karşısındaki Davut rolünü oynayabilmelidir kısaca. Ayrıca [uluslararası] hukukçuya düşen yegâne görev bu değildir. [Uluslara­rası] hukukçu dünya toplumuna seslenebilmeli, gerek­tiğinde bu toplum için -[uluslararası] hukuki poziti­vizmi aşan- bir dil oluşturabilmelidir (Bkz. Chimni, 2008; Carty, 2007).

Carty (2007) uluslararası hukukun tatbikatı ile ilgi­lenenlere -en başta da uluslararası hukukçuya- eşitsiz­likler doğuran gündeme müdahale etme yükümlülüğü ve hakkı verme arayışındadır. Bunun için tasarladığı araç, doktrindir. Hukukçunun analizlerini bir müdahale aracına dönüştürebilecek fırsatı hukuk dogmatiğinin (hukukun mevcut normlarının -hukuk alanında hâkim paradigmanın içerisinden- yorumu ve sistemleştirilmesiyle ilgilenen alanı) karşısına koyduğu doktrinin (hu­kuki görüş, teori ya da tezin) bağlayıcılığını savunmakta bulmaktadır (Carty, 2007:1-12). Ona göre doktrin açık­tır: Kapalı söylemlerin tamamlayıcısı değildir. Anılan nedenle inkâr edilemez bir yetkesi vardır. Hukuk dog­matiği ise hukuki pozitivizmin önvarsayımlan dairesin­de -bunları sorgulamadan- çalışır. Hukuk dogmatiğinin hukukun gelişimindeki rolü talidir. Hukuk dogmatiği­nin ürettiği yorumların terimleri ve sınırları -hâkim pa­radigma olan- hukuki pozitivizm tarafından verilmiştir: Buna göre, verili hukuk düzeninin boşluklarını dol­durmak için gerekli çabanın siyaset alanından gelmesi beklenen yerde, hukukçunun yapabileceği bir şey kal­mamaktadır. Özedersek; hukuk dogmatiği, verili norm­ları açıklayan olarak kullanıp verili sınırlar içerisinde çözümler üretirken; doktrin normları, aynı anda açıkla­yan ve açıklanan olarak ele almak ve sınırları zorlaya­bilmek kabiliyetini haizdir.

Carty (2007) eşitsizlikler doğuran gündeme doktrin aracılığı ile müdahale etme maksadını haiz olduğundan, bu kavramın kapitalist üretim ilişkilerinin gelişim süre­ci içerisindeki dönüşümünü takip eder. Ona göre dokt­rin, insanın (hukukçunun) evrensel bir toplum tarafın­dan içerildiğini, bu toplumun düzenini benimsemesi ge­rektiğini savlayan bir tutumun yorum aracıdır. Mutlakıyetçi devletin (modern egemenlik kuramının) ortaya çı­kışı ile birlikte kuramcılar; “kutsal hukuk, doğal hukuk ve pozitif hukuk gibi- eş merkezli hukuk sistemlerinin nasıl ilişkilendirileceği” sorusunu değil, “rekabet halin­deki egemenler arası bir çekişmenin üstün bir hukuki düzenin tesisine binaen nasıl çözümlenebileceği” soru­sunu yanıtlamak durumunda kalmışlardır (Carty, 2007: 5-7). Sorunun içeriğindeki değişim, kozmopolitan top­lumun hukukuna odaklanmış bulunan doktrinin öne­minin azalmasıyla sonuçlanmıştır.

Doktrinin öneminin azalmasıyla sonuçlanan süreç, emperyalist dönemde hızlanmış ve doktrin için yeni ka­yıplar getirmiştir: Rekabet halindeki egemenler arası çe­kişmelerin arttığı ve küreselleştiği bu dönemde, devlet davranışlarının bağımsız uluslararası standartlara göre değerlendirilmesi imkânı büsbütün ortadan kalkmıştır (Carty, 2007:13). Yirminci yüzyıla gelindiğinde [ulusla­rarası] hukukçuların kamuoyu oluşturmakta hiçbir öneme sahip olamayacağı, görevlerinin karmaşık teknik süreçlerin çözümlenmesi ile sınırlı olması gerektiği ko­nusundaki pozitivist yargı güçlenmiştir. Pozitivist dö­nemin ruhuna göre uluslararası hukukunun kökeni, in­san doğasından türetilen milleder hukuku {law of na­tions) değil, devletin ve egemenlik kurumunun özgün doğasından türetilen hukuktur (Carty, 2007). Burada bahsedilen üstün egemenlik, devletin kendi yükümlü­lüklerinin sınırlarını belirlemesini de içerdiğinden, dev­letleri bağlayabilecek üstün bir hukuki düzenin bulun­maması durumu/tespiti pozitivist yaklaşımın sınırlarını oluşturmuştur.

Carty, müdahalesini pozitivizm eleştirisi üzerinden dolaşıma sokmaktadır. Daha önce değinmiş olduğumuz gibi Sosyolojik Hukuk Bilimi ve Amerikan Realizmi akımlarına mündemiç pragmatizm üzerinden yapılan pozitivizm eleştirisi, uluslararası hukuk kuramına Eleş­tirel Hukuk Çalışmaları Mektebi ve McDougaı’m yo­rumları üzerinden etki yapmıştır. Carty’nin eleştirisi bu nedenle salt pozitivizmi değil aynı zamanda Eleştirel Hu­kuk Çalışmaları Mektebi ve McDougalcı formülasyonları da hedeflemektedir.

Carty’ye göre Eleştirel Hukuk Çalışmaları Mekte­bine bağlı yazarlar, egemen devletlerin barış içerisinde yaşamaları için uluslararası düzenin gerekliliği ve devlet egemenliğinin bu düzenle uyuşmazlığı üzerine Vattel’ den bu yana süregelen çelişkiyi tartışmadan benimse­mişlerdir. Eleştirel Hukuk Çalışmaları Mektebi’nin te­mel ve esas değerlere muhalefeti (postmodern tutumla­rı), uluslararası hukuk kurallarının tekil ve siyasi yanını bıkmaksızın tekrarlamaktan öteye gitmelerine engel olmuştur. Oysaki hukukun müdahale aracına dönüşe­bilmesi için içi dolu bir alana tekabül etmesi, değerler barındırabilmesi, birtakım değerleri diğerlerine tercih edebilmesi, bir başka deyişle belirleyici bir özünün ol­ması gerekmektedir. Bu bağlamda, Eleştirel Hukuk Ça­lışmaları Mektebi’nin benimsediği haliyle uluslararası hukuk, doktrine kendi özünü takip etmeleri için bir si­lah veremeyecektir. Carty’nin tespitini ilerletelim: Anı­lan koşullar altında (iyileştirici Yaklaşımın savladığının aksine) hukukun eleştirel-normatif bir pratikle, ulusla­rarası hukukun şeyleşmiş kategorilerini (devleti) aşmak, hukukun ve hukukçuların özgün taahhüdünü yerine ge­tirmek imkânı bulunmamaktadır.

Diğer yandan Carty’nin, -yöntem açısından- McDougal’ın izlediği teorik siyaseti takip ettiğini savlayabiliriz. McDougal hukuku politikanın parçası olarak (hukuki ve siyasi) formalizmin karşısına koyarken, yorumun sı­nırsızlığına vurgu yapmaktaydı. McDougalcı perspektife göre, her aşamada kendim dayatan müzakerelerin oyun alanı olarak yorum ilkeleri, yorumun kendisi ile birlik­te, güçlü tarafın hukuk normlarından (antlaşma kural­lanndan) bağımsızlığını ilan etmenin yöntemine dönüş­mekteydi. Kural kendisine referansla bağlayıcı olamaz­dı. Kuralı oluşturan bütün kelimeler müzakere çerçevesi içerisinde yeniden ve yeniden yorumlanabilirdi. Böylece McDougal’daki pozitivizm karşıtlığı hiç de iyileştirici olmayan bir yorumlama iktidarının tatbikatına zemin hazırlıyordu. Carty de aynı yoldan ilerler gibi görün­mektedir. Ancak Carty’nin maksadı farklıdır: Yorumla­ma iktidarını, güçlülerin elinden alma yollarını aramak­tadır. Yorumlama iktidarını güçlülerin elinden alma yo­lu, doktrini (dolayısı ile normların içerisine gömülü ev­rensel değerleri) yeniden canlandırmaktır. Carty’de ku­rallar kendilerine referansla bağlayıcılık kazanırken, doktrin güçlünün karşısında doğru ve haklı olanı tespit etmeye kadir bir özne olarak öne çıkmakta, kaçınılmaz olarak hakikati saptama prosedürlerini ve iddiasını içer­mek durumunda kalmaktadır. McDougal’m yoruma ve müzakerelere yüklediği anlam (verdiği önem), Carty’nin elinde iyiliğin dayatılmasmm etkin metoduna dönüş­mektedir.

Carty’nin hukuku -doktrin aracılığıyla- politik ger­çekliğe enjekte etme çabası, McDougal’m politikayı -yo­rum aracılığıyla- hukuk alanına dahil etme çabası ile örtüşmektedir. Şu durumda, McDougal için olduğu gibi Carty için de yorum, kendisi aynı anda hem politika hem de hukuk olan bir sürecin parçasıdır. Ancak Carty (2007) McDougal’m yapmadığını yaparak, anılan siya­setin hukuki veçhesine hukukun özünü dahil eder. Aksi durumda karşıt iddialar arasındaki yoğun müzakereler, yorumlamayı daha üstün araçlarla gerçekleştirenlerin (güçlülerin) istediği gibi sonuçlanacaktır. Bu nedenle, -doktrinin çalışmalarına nesne olabildiği ölçüde- huku­kun bir özü vardır. Bu özün tebarüz etmesi engellenebi­lir. Ancak özün dışavurumu engellendiğinde ortaya çı­kacak olan şey, hukuk olmayacaktır. Herhangi bir varlı­ğın özünden ayrı bir mevcudiyeti olamayacağı veri sayı­lır ise, hukuk kurumundan doğası gereği her durumda güçlüler hesabına çözümler üretmesi beklenemeyecek­tir. Hukuku iyi yapan bu özdür. Doktrin bu özü ifade edecektir.

Ele aldığımız yaklaşımı hümanist olarak niteleme­mize yol açan ikinci unsur da hukuku “iyi” hale getiren bu “öz”de yatmaktadır. Bu haliyle Carty’nin hukuk an­layışı E.P. Thompson’ı (1975) takip ederek, hukuku in­san iyiliğinin koşulsuz aracı haline getirmekte ve insani varoluşun koşullarına (en baş koşul olarak hukuka) gönderme yaparak, nesnel toplumsal yapıları bütünü ile dışlama eğilimini barındırmaktadır. Thompson huku­kun üstünlüğü ilkesinin sadece verili bir durumu oluş­turan unsurlara odaklanarak anlaşılamayacağmı; huku­ka uyan insanların, insanlara uyan hukuktan her du­rumda üstün olacağını; ilk durumda hukukun tutarlılık ölçütü ile bağlı kalmak durumunda kalacağını ve neti­cesinde hukukun her zaman direniş için imkânlar su­nabileceğini vurgulamaktaydı (Purvis, 2006:122-123). Hümanist-Marksist yaklaşım içerisinden yapılan ulusla­rarası hukuk yorumlarının pek çoğu için bu tutum be­lirleyicidir[83] (Bkz. Marks, 2008a). Bu bağlamda hukukun üstünlüğü ilkesi gerekli, ancak yetersizdir (Bkz. Chimni, 1993; Carty, 2007; Purvis, 2006). Yetersizdir, zira kav­ramın kendi kendine gönderme yapan içeriği, hukukun kendi süjelerine dayattığı kişisel sınırlamaya dayalı ga­rantilerin ötesine geçemez (Purvis, 2006:130). “Kesin­likle hukukun üstünlüğü fikri boş bir fikir değildir ve olduğu haliyle sınıf çıkarlarından esaslı bir biçimde ba­ğımsızdır. Ancak eşit derecede, hukukun üstünlüğü fikri kendisini sınıf çıkarları tarafından yönlendirme ve denetime açık tutmaktadır. Bugün uluslararası ilişkiler alanında hukukun üstünlüğü fikrinin sınırları, bu fikrin ulus aşırı kapitalist sınıfın çıkarlarının koruması ve güç­lü devletlerin bu çıkarları eklemlendirmeleri yolunda sağladığı hizmetlerle belirlenmiştir. Zira uluslararası hu­kukun kuralları ile güçlü devletlerin çıkarları ve pratik­leri arasında bir örtüşmezlik durumu oldukça ender ol­duğundan, uluslararası hukukun ihlali sıklıkla görülen bir durum değildir. Ancak hızlı gelişme durumlarında bir örtüşmezlik durumu tebarüz eriğinde, ya kuralların kendileri dönüşür ya da bunlar ihlal edilir.” (Chimni, 2008:65).

Gelinen noktada Carty’nin (2007) formülasyonu üzerinden tarihsel maddeci ve/veya hümanist bir ulusla­rarası hukuk söyleminin kuramcıların önüne koyabile­ceği soru şudur: Pozitivizmin ötesinde bir dünyanın, bir başka deyişle devletlerin hukuku belirleyen yegâne oto­rite olduğu bir dünyanın ötesinde, doktrin için bir gele­cek var mıdır? Soruyu kendi Carty okumamızın terim­leriyle sorarsak; “Uluslararası hukukun doktrine kendi özünü takip etmesi için verebileceği bir silah bulun­makta mıdır?” Carty’ye göre bu sorunun cevabı ulusla­rarası hukukun tamamlanmamışlığmda ve küresel sis­temin açmazlarında bulunabilir. Carty “Bu şekilde ol­muyor!” diye haykırmaktadır ve eklemektedir: “Ta­mamlanmamış bir uluslararası hukuk sisteminin netice­si, devletlerin tek taraflı eylemlerinden oluşan bir kar­maşadır!”. Buna mukabil kitle “Eee, ne yapacağız peki?” diye soracaktır. Yanıt çetrefillidir: “Bu karmaşanın çö­zümü, eş merkezli hukuk sistemlerinin nasıl ilişkilendi-rileceği gibi kozmopolitan özlemlere odaklanmış ve kendi amaçlarını gerçekleştirebilecek bir uluslararası hukuk sisteminin tekâmül etmesine katkıda bulunabile­cek türden bir doktrinin gerekliliğine olan inancın ge­liştirilmesinde bulunabilir” (Carty, 2007:15). Bu dokt­rin liberal insancıllıktan soyutlanmış bir insancılığı (hü­manizmi) tahayyül ve tasavvur etme kabiliyetini haiz olmalıdır (Carty, 2007:137). Carty’nin yaklaşımının se­lameti için kitlenin dönüp şu soruyu sormayacağı umut edilmektedir: “Doktrini tahtından eden kapitalist üre­tim ilişkileri eşitsiz bir şekilde küreselleşir, nüfuz eder ve yoğunlaşırken, doktrini yeniden canlandırmaya da­yanan stratejinin dayanağı (ekonomi politiği) ne olacak­tır? Hukukçular mı?” Bir özneye bu kadar da yüklenil­mez ki!

Chimni (1993), Hümanist-Marksist bir perspektif içerisinden uluslararası hukukun güçlüler hesabına kul­lanılmasını engellemeye çalışırken, Carty’ninkinden da­ha farklı bir teorik strateji kullanır. Ona göre kapitalist üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden azade olmasa da hukukun bir otonomisi bulunmaktadır. Aksi taktirde hukuk; düzenlemesi gerekeni, kapitalist üretim ilişkile­rini düzenleyemeyecektir. işte hukukun evrensel ve bi­çimsel karakterinden kaynaklanan bu otonomi, aynı anda hukukun araçsal kullanımını da engelleyebilecek­tir. 1993 tarihli kitabında hukukun otonomisinin kay­naklarından birisinin kuralın kendi bağlayıcılığında bu­lunabileceğini belirten Chimni, daha sonra, 2008 tarih­li makalesinde kuralın kendiliğinden bağlayıcılığı ola­bileceği iddiasından vazgeçerek belirlenimsizciliğe (indeterminacy) yaklaşsa da hukukun otonomisi savını sürdürmeye devam etmiş; Marksistlere daha adil bir uluslararası hukuk anlayışının geliştirilebilmesi için Bir­leşmiş Milletler hukukunun sunduğu imkânların irde­lenmesini önerdikten sonra, kendisi de bir çerçeve sunmuştur. Anılan otonominin sağlanması sürecinde Chimni (2008: 55-57) de Carty gibi uluslararası hukuk­çulara Eleştirel Marksist Uluslararası Hukuk yazım ( Critical Marxist International Law Scholarship- CMILS) başlığı altında ayrıcalıklı bir rol vermiş, ancak işin bü­tün yükünü bu gruba yüklemekten kaçınmıştır.

Chimni’ye (2008:68-70) göre, Eleştirel Marksist Uluslararası Hukuk yazınının bir seri konuda müdaha­lesi önemlidir. Bu konulardan ilki uluslararası usul hu­kuku alanındadır. Milletlerarası antlaşmalar üzerine usul hukuku kurallarının ezici çoğunluğunu belirleyen Uluslararası Antlaşmalar Üzerine Viyana Konvansiyonu (Vienna Convention on the Law of Treaties), açık/silahlı şiddetin sözleşmelerin geçersizliği sonucunu doğuraca­ğını belirtmektedir. Chimni’ye göre, Viyana Konvansi­yonunda bahsi geçen şiddetin kapsamının genişletilme­si; şiddetin salt çıplak silah zoru ile sınırlı kalmaması gerekmektedir. Bu bakış açısına göre, taraf iradelerinin sakatlanması ile sonuçlanacak derecede etkin şiddet, si­lahtan ziyade iktisadi ve diplomatik baskı yoluyla tatbik edilen şiddettir. Ancak ilk bakışta masum görünebilecek bu istek, burjuva sözleşmeler düzeninin tümünü yıka­cak kadar radikal bir formülasyonu da içermektedir. Zi­ra kapitalist sistemde baskı, kapitalistin özel alanı içeri­sine bırakılan üretim alanından (teknik işbölümü) baş­layıp sivil toplumun bütününü kat ettikten sonra, kapi­talistin buyurma iktidarı (yedek işgücü ordusunun çalı­şan kesim üzerindeki baskısı) ve piyasanın tatbik ettiği şiddet (işsizliğin baskısı) olarak örgütlenmektedir. Bir başka deyişle -başta iktisadi vasıtalar yoluyla tatbik edi­len- şiddet, sözleşmeler düzeneğinin olmaz ise olmazı­dır.

Chimni’ye (2008:68-81) göre, Eleştirel Marksist Uluslararası Hukuk yazınının müdahale etmesi bekle­nen bir diğer husus, uluslararası antlaşmaların müzake­re ve akdedilme sürecinde ezilen sınıfların temsilcileri­nin katılması gerekliliğinin vurgulanmasıdır. Bu durum, başta dışişleri bakanlıkları olmak üzere devlet aygıtları­nın teşekkülünde, demokratik mekanizmaların işletil­mesi gerekliliğini gündeme getirir. Ancak bize göre bu­nunla sınırlı kalamaz. Zira biçim içerikten bağımsız bir etkiyi haizdir ve işlevi belirler (Jessop, 1990). Verili burjuva demokratik devlet yapılanması içerisine, daha önce de belirtildiği gibi, kolektif talepler giremez. Çok zor bir iş olan kolektif taleplerin siyasal iktidara tahvili konusu, bu talepleri üretebilecek olan kurumsallaşma ve örgütlenmenin imkân dahiline sokulması, söz ko­nusu örgütlenmelere dahil edilebilecek kimselerin ve grupların sınırsız iletişim haklarının ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü gibi haklarla birlikte tesisi gibi bir seri düzenlemeyle birlikte düşünülmelidir.

Aynı damardan ilerleyen üçüncü husus; bağımlı ve tahakküm altındaki devletlerin uluslararası yükümlü­lüklerinin icrasında (ve icraatı gerçekleştirecek ulusla­rarası örgütlerin biçimlenmesinde), bu devlederde mu­kim ezilen sınıfların korunması ve bu hususta gerekli tedbirlerin alınmasına imkân verecek esnekliğin sağlan­ması için gerekli çalışmalardır. Bu bağlamda Dünya Ti­caret Örgütü’nün kurallarının tatbikinde ulusal yorum­ların öne çıkartılması savı, yeknesaklaştırıcı yorum ku­ralları getirme gayreti sergileyen örgütün iddialarının karşısına getirilebilmelidir.

Dördüncü olarak, kuralların anlamları sosyal pra­tiklerden soyutlanamaz. Her kural, toplumsal sınıf pra­tiklerinin içinde anlamını bulur ve problematize edilme­si gereken de kuralların ürettiği sınıf pratikleridir. An­lam (kuralın bağlayıcılığı) soyutlanmış cümlelerin içeri­sinde kelimelerin edindikleri yerlerle değil, kuralın içe­risinde anlam bulduğu sosyal ilişkiler sistemine refe­ransla saptanmalıdır. Bu nedenle Eleştirel Marksist Ulus­lararası Hukuk yazınına düşen görev, anlamın belirlen­mesi sürecinde sosyal pratikleri öne çıkartacak şekilde uluslararası örf ve adet hukukuna ait yorum kuralları­nın geliştirilmesidir. Aynı damardan ilerlendiğinde, han­gi kuralın uluslararası örf ve adet hukuku kuralı olup hangisinin olmadığını belirleyen süreçler öne çıkmak­tadır. Bu süreçler incelendiğinde, örneğin devlet sorum­luluğunu belirleyen örf ve adet hukukunun yabancıların hakları ekseninde geliştiği, ancak bunun böyle olmak durumunda olmadığı, sorumluluğun “yatırımın” ger­çekleştiği ülkenin insanlarının menfaati ekseninde de gelişebileceği tespit edilebilir. Bir başka örnek, esnek hukuk {soft law) olarak tanımlanan siyasi yükümlülük­ler dizgesinin doğurduğu borçların hukuki yükümlü­lükten sayılmaması durumudur. Esnek hukuk olarak kabul edilen karar ve normlar, ne siyasi maksimler gibi alakasız ne de diğer uluslararası hukuk kuralları gibi bağlayıcı kabul edilmeyen davranış prensipleri olarak yorumlanmaktadırlar (Malanczuk, 1997). Hukukla si­yaset arasındaki bu gri bölgede beliren genel prensiple­rin bağlayıcılık kazanması durumunun ezilen sınıflar için üretebileceği olumlu sonuçlar, salt Hümanist-Marksist yaklaşımların değil, İyileştirici Yaklaşımın ve TWAIL çizgisinin de isteyebileceği hususlar arasında bulunmak­tadır.

Yine son dönemde, ülke dışı yargı yetkisinin gelişti­rilmesi olarak karşımıza çıkan eğilimin, emperyalist devletlerin eski sömürgelerin şekilsel olarak bağımlılık kazanması sürecinde kaybettikleri iktidarın yerini dol­durmak maksadıyla ortaya çıkan yeni bir sürecin baş­langıcı olup olmadığı tartışılmalıdır (Chimni, 2008:68-81) İmparatorluk fikrinin özü, ilgili emperyal devletin hukukunun uluslararasılaşması değil midir? Aynı şekil­de piyasa dolayımı ile uyum fikrinin desteklenmesi ola­rak ele alabileceğimiz harmonizasyon (uyum) süreçleri, merkez kapitalist devletlerin hukuklarının evrenselleş­mesi ve burjuva emperyal uluslararası hukukunun do­ğuşu olarak okunabilir. Burjuva emperyal uluslararası hukukunun doğuşu bir seri fenomen üzerinden takip edilebilir. Bunların arasında insan hakları kavramının artık sosyal ve iktisadi hakları içermeyecek şekilde kul­lanılıyor oluşu; (özellikle GATT’ın Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla sonuçlanan Uruguay çevriminin -1993- ardından) serbest ticaret düzenlemelerinin metaların serbest ticaretinin düzenlenmesinden çıkarak fikri mülkiyet hakları, tarım, hizmetler gibi alanlara kayması; küresel ölçekte çoğu tekel niteliğindeki kamu hizmetle­rini gerçekleştiren kamu girişimlerinin özelleştirilmesi; finansal serbestleşme; çalışma koşulları üzerindeki de­netimin giderek ortadan kalkması; önleyici saldırı (ön­leyici meşru müdafaa) ve insani müdahale gibi şiddet teknolojilerinin meşrulaşması kalemleri bulunmaktadır. Son olarak, sözleşmelerin yorumunda değişen maddi koşulların dikkate alınmasının sağlanması, bu yolla adil ve dengeli bir sözleşme kavramına varılması görevi bu­lunmaktadır (Chimni, 2008).

Halk(lar)ın hukuku perspektifinden Tarihsel Ma­teryalizm yorumları üreten Nayar’a (2006) göre ulusla­rarası hukukun emperyal maksatlarla (güçlüler hesabı­na) kullanımının en çağcıl örneği olarak önleyici saldırı doktrini karşısına, Amerikan İmparatorluğunun dünya­ya hükmetme hakkını reddedip, Birleşmiş Milletleri çok merkezli bir dünya birliğinin merkezine oturtacak yapı­sal reformlar dizisini koymak gerekir. Bu bağlamda Vi­etnam Savaşı esnasında kurulan Bertrand Russell Mah­kemesi ya da Irak Dünya Mahkemesi {World Tribunal on Iraq) benzeri oluşumlar da yararlı olacaktır.

Halk(lar)ın hukuku perspektifinden tarihsel mater­yalizm yorumları üreten bir diğer düşünür olan Amin (1997; 2006) kapitalizmin barbarca bir aşamaya geldi­ğini, Asya ve Afrika halkları üzerine açtığı sürekli savaş­ların neticesi olarak küresel düzlemde ırk ayrımcılığı ürettiğini belirterek, Amerikan emperyal projesinin kar­şısına uzun erimli demokrasi yoluyla toplumsallaşma {socialization through democracy) projesini dikmekte­dir. Ona göre, böyle bir alternatifin gerçekleştirilmesi yolundaki en önemli ve ilk adımlar olarak, Birleşmiş Milletler’in ve uluslararası hukukun esaslı olarak dö­nüştürülebilmesi gerekmektedir. Bu projenin gerçekleş­tirilebilmesi için Amin’in (2006) önerileri bulunduğu­nu, bu önerilerin Chimni’nin (2008) önerileriyle uyuş­tuğunu belirtmek gerekmektedir. Her iki yazarın öneri­leri de egemen eşitliğe saygı temelinde işleyen müzake­reci ve çok merkezli bir küreselliğe ulaşmak için Bir­leşmiş Milletler’in merkeze konulduğu kurguları öne çıkartmaktadır. Diğer yandan yakın dönemin Birleşmiş Milletler pratiğine bakıldığında, beklenilen iyimser dö­nüşümler için ümit verici herhangi bir kanıt (ya da ka­nıt başlangıcı) bulmak neredeyse imkânsızdır. Güvenlik Konseyi 1990’ların başından beri farklı adlarla sürdürü­len çeşitli Irak operasyonlarında Amerika Birleşik Dev­letleri ve İngiltere’nin talepleri doğrultusunda izole et­me, rejim değişikliği ve devlet inşası gibi politikaları ve­kil statüsünde tatbik etmekte ve kendi Evrensel Bildirge’sinin başta Güvenlik Konseyi Bileşimini veren 22-28. maddeleri olmak üzere pek çok hükmünü görmezden gelmekte, sivillerin katline seyirci kalmaktadır (Bkz. Halliday, 2006; Sponeck, 2006).

Ele aldığımız yaklaşımı hümanist olarak niteleme­mize yol açan üçüncü unsur, tarihsel materyalizmin te­orik istihdam biçiminde yatmaktadır. Tarihsel materya­lizm, postmodern yazma dahil birçoklarının iddia etti­ğinin aksine, tek sebebe dayalı ve tek yönlü bir açıklama yerine, çözümlemede kullanılan teorik unsurların dü­zeni üzerine belirli tercihleri içerir. Buna göre tarihsel gelişim, zaman ve mekân içerisinde birleşik ve eşitsiz bir sürece tekabül eder; karmaşıktır ancak gelişigüzel değil. Tarihsel dönüşümün temel amillerini diğerlerin­den ayırmak, belirli bir tarihsel sonucun (ve aynı anda nedenin) oluşumuna katkıda bulunan olgular arasında önem sırası oluşturmak mümkündür.

Aynı damardan ilerlendikte, sosyal yapılarla insan özne arasında karşılıklı ilişki kurmak olasıdır. Tarihte ortaya çıkan neticeler ve olgular -ortaya çıktıkları bi­çimde- bir kaçınılmazlığın ifadesi olmasalar dahi, sınıf iktidarının siyasi, ideolojik ve iktisadi veçheleri ve bun­ların ardındaki mantıkla mevcut somut olgular arasında bir bağlantı kurmak mümkündür. Daha önce verdiğimiz Roma Hukuku örneğini bir kez daha hatırlayalım. Yete­neklerinden kimsenin şüphe duyamayacağı Roma Hu­kukçuları tüzel kişilik ve hukuk önünde eşitlik gibi ku­rumlardan bihaberdiler. Tarihleri aşıp da gelen bir bil­genin katkıları da sonucu değiştirmeyecekti. Bu böyley­di, zira anılan kavramları düşünülebilmelerinin önko­şulları mevcut değildi. Aynı şey kâr maksimizasyonu peşinde olan atomize birey kurgusu ve bunun tarihsel yorumları için de geçerlidir. Liberal ideoloji tarafından tüm çağları kapsar hale getirilen bu birey kurgusunun prekapitalist bir toplumda yeri olmadığı gibi, anılan çıl­gın birey veri sayılarak teorizasyona dahil edildikte, bu kavramı kullanan kişiler için tarihsel ve yapısal koşulla­rı içerisinde bireyselliğin nasıl inşa edildiğinin anlaşıl­ması imkânsız hale gelecektir. Yine aynı kavilden, bi­reyci yaklaşımın temel dikotomisi olan bireysel özgür­lük ve bunun tam karşısında yer alan kolektif baskı (to-taliteryanizm) anlatısı, kolektif karar alma süreçlerine katılımın, belirli bir sosyallik algısı içerisinde sorumlu­luk taşıyarak gelişmenin ve özgür üretici faaliyetin özgürlük kavramı içerisindeki önemini dışlar (Dunn, 2009:13). Kısacası insan özne, hayata belirli yapılardan müteşekkil, zamana ve mekâna bağımlı bir mevcudiyeti olan toplumun içine doğarak başlar. Bireysellik toplum­sallığın ürünüdür.

Tarihsel materyalist açılımların önemli bir kısmına göre sosyoekonomik altyapı, siyasi ideolojik üstyapı karşısında önceliğe/göreli belirleyiciliğe sahiptir. Bu ar­güman, üretim tarzmm/kipliğinin,[84] üretim ilişkileri[85] ile dolayımlı olarak alakalı (doğrudan alakası olmayan) varoluş koşullarına -tek yönlü olmasa da- belirleyici şe­kilde içerik ve biçim kazandırdığı tezinden güç almak­tadır. Kurulu düzen ve öncelikli çıkarların yapısı, mev­cut üretim ilişkilerinde ve üretici güçlerin[86] yapısında gizlidir. Öyleyse üretim tarzının bilgisi olmaksızın top­lumsal yapı üzerinde yargıda bulunmak beyhudedir. Ancak üretim tarzının bilgisi somut tarihi olguların ve süreçlerin analizinden bağımsız olarak yorum üretimine yetmez (Bkz. Creaven, 2000:236).

Tarihsel materyalist çerçeveden burjuva uluslararası hukuk yazınının temel özellikleri incelendiğinde, ge­nelde Marksist özelde de Hümanist-Marksist yazının temel eğilimleri hakkında birtakım sonuçlar çıkartmak mümkün olabilecektir. Öncelikle farklı geleneklerine rağmen burjuva yazını, uluslararası hukukun tanımını, devletler arası ilişkileri düzenleyen uzlaşmaya dayalı normlar bütünü olarak vermektedir. Bu durumda ulus­lararası hukuk, ulusal ve uluslararası düzlemde kendi­sini biçimlendiren üretim ilişkilerinden ve kendi tatbi­katının yarattığı sınıf etkilerinden soyutlanarak ele alı­nabilecektir. Bu şekilde zamansız ve mekansız bir hale getirilen uluslararası hukukun üstün ve kerameti ken­dinden menkul normlara dayandırılmasıyla salt güç iliş­kilerine indirgenmesi arasında önemli bir fark kalmaya­cağından, daha önce gördüğümüz gibi, kaynak sorunu teorik bir fikir egzersizi olmaktan öteye geçemeyecektir. Bu karmaşada, hukuk tarafından düzenlenen ilişkiler bizatihi hukuk teorisinin ufkundan çıkartılacak, geriye -uluslararası hukukun uğraşı/nesnesi olarak- içeriklerin­den ve kökenlerinden sıyrılmış normların formel analizi kalacaktır.

İkinci olarak, burjuva uluslararası hukuku -burjuva ideolojisinin diğer varyantlarından aldığı katkıyla- devleti toplumun karşısında müstakil bir varlık haline geti­rerek, onun sınıf içeriğini büsbütün görünmez hale sok­maktadır. Burjuva tutumu böylece çoğu kez bir orga­nizma haline getirerek şeyleştirdiği devleti, toplumsal çelişkilerden azade ve özgün çıkarları peşinde koşan bir kişiye ya da organizmaya dönüştürmektedir. Bu durum­da bir ülkenin dışişleri bakanlığında temsil edilen çıkar­ların (ve bu çıkarlarla uyumlu olarak akdedilen sözleş­melerin) kaynağı, ulusal ve uluslararası boyutlarıyla devlet denilen alanda yoğunlaşan toplumsal ilişkiler de­ğil, devlet olarak kişileştirilmiş varlığın bencilce menfa­ati olacaktır. Öyleyse, hem uluslararası hukukun kay­nağı hem de devlet iktidarı dolayımıyla korunan menfa­atin kaynağı açıkta kalacaktır. Burjuva uluslararası hu­kukunun bu iki özelliği, uluslararası hukukun tarafsız (tarafların hepsine aynı ölçüde açık) bir normlar seti olarak kavramsallaştmlmasma yol açmaktadır.

Burjuva uluslararası hukuk yazını, uluslararası hu­kukun sınıfsal içeriğini ve bununla bağlı olarak zamana ve mekâna bağlı (kapitalist) yapısını gizledikten sonra, üçüncü bir özellik olarak ulusal hiyerarşik düzenle uluslararası kaotik ortam arasında oluşturulan yapay dikotomiye dayanacaktır. Bu durumda devletin ulusal örgütlenmesi içerisinde temsilini bulan uluslararası çı­karların anlaşılması ve uluslararası hukuk üzerindeki etkisi, eşitsiz gelişme, az gelişmişlik ve bağımlılık kav­ramlarıyla birlikte anlaşılamaz hale gelecektir. Oysaki sermayenin uluslararasılaşması süreci içerisinde bir ülke içine giren yabancı yatırımların, artık o ülkede talep ve baskı üreten gruplar arasına katılması; bu yatırımlarla ortaklık kuran yerel grupların uluslararasılaşarak, yeni siyasi yapılar içerisinde yeni talepler ve baskılar ürete­çekleri gerçeği, iç hukuk-dış hukuk ayrımının imkân­sızlığını (ya da kifayetsizliğini) daha en başından göste­recektir. Dahası Marksist teori, komprador burjuvazi, iç burjuvazi, finansal burjuvazi, üretken burjuvazi gibi pek çok kavramla kapitalist sistemin daha en başından ulus­lararası bir sistem olarak doğuşunu ifşa ederken, devle­tin ulusal örgütlenmesi içerisinde temsilini bulabilecek farklı taleplerin oldukça geniş bir listesini sunmuştur. Öyleyse, ulusal hiyerarşik düzenle uluslararası kaotik ortam arasında oluşturulan yapay dikotomi, kapitaliz­min uluslar üstü bir sistem olarak bu sistem içerisindeki devlet davranışları üzerine yaptığı baskının okunması önünde esaslı bir engeldir.

Uluslararası hukuk yazının temel özellikleri, hâkim uluslararası hukukun özellikleri ile örtüşmektedir. Chimni’ye (1999; 2008) göre hâkim uluslararası huku­kun özellikleri şöyle sıralanabilir: Birincisi, uluslararası hukuk tarihsel olarak özgün biçimleri kendinde verili ve doğal şeylermişcesine kavramsallaştıran burjuva epis­temolojisini içselleştirmiştir. İkincisi, uluslararası huku­kun tarihi, düşünsel ilerlemenin kesintisiz ve doğrusal bir ifadesine dönüştürülmüş, ihdas edilen yeni kurum­lar ve akdedilen normlar daha en başından ilerletici (progressive) sıfatı ile donatılmıştır. Üçüncüsü, ulusla­rarası hukuk nesnel olarak bilinebilir ve uygulanabilir bir kurallar sistemi olarak tahayyül edilmiş, yorumlama faaliyetinin iktidar ilişkilerini içeren bir eylem olduğu göz ardı edilmiştir. Nihayetinde hâkim uluslararası hu­kuk, yapısal sınırların etkisini tanımaksızın kuramlaştırılabilmiştir.

Yukarıda yapılan saptamalardan hareketle Hüma­nist-Marksist bir uluslararası hukuk kavrayışının özel­likleri üzerine düşünebiliriz. Bu konuda Chimni’nin (1993, 1999, 2008) saptamalarından hareket edilebilir. Chimni (1999:337) birbiri ile ilintili dört önermenin Marksist bir perspektifin geliştirilmesi açısından önemi­ni vurgulamaktadır. Buna göre öncelikle Marksist yak­laşım, kendi bağlamını belirleyecek -Marksist- bir ulus­lararası ilişkiler anlayışının tesisini gerektirir. Chimni’ nin birinci önermesi, incelemekte olduğumuz bölümde Marksizm ve yapı üzerine yaptığımız saptamalarla uyum­ludur. Hatırlayalım, hem Marksist Yapısalcılıkta hem de Hümanist-Marksizm’de yapının müstakil varlığı belirle­yicidir. Kapitalist üretim ilişkilerinden mütevellit yapı­nın teorizasyonu, ilgili Marksizmlerin siyaset felsefesine yüklediği anlama göre değişecektir. Hümanist-Marksist yorumlar öznenin bilinçli müdahalesini öne çıkaracak şekilde gelişmektedir. Bu perspektiften gelişen bir Mark­sist yaklaşımın, özneleşmiş sınıfların mücadelesi içeri­sinden biçimlenmiş devlete ve onun uluslararası ilişki­ler idaresine odaklanacağı; bir başka deyişle devletlerin uluslararası ilişkiler sistemi içerisindeki yeri ve eylemle­rini onların sınıf yapısı ve üretim tarzının gelişmişlik düzeyi ile irtibatlandıracağı söylenebilir. “Farklı uluslar arasındaki ilişkiler bunların her birisinin kendi üretici güçlerinin, işbölümünün ve iç bağlantılarının gelişmiş­lik düzeyine dayalıdır” ([Marx ve Engels (1976:38)’den aktaran] Chimni, 1999:337).

İkinci olarak, bir devletin dışişleri politikası onun iç politikasının tamamlayıcısıdır. Dışişleri politikası, ilgili ülkenin üretim tarzının direttiği yapısal sınırlar içeri­sinde üretilir ve tatbik edilir. Ancak dışişleri politikası iç düzenin basit bir türevi olmayıp, iç düzen üzerinde et­kiler doğurmaya kadir dinamikler de içerir. Hümanist-Marksist yorumlar, uluslararası hukuku tarihselleştirip hukukun dönüşüm sürecini, sınıfların (sınıf fraksiyon­larının devlet içerisinde temsilini bulan eylemlerinden kaynaklanan) sonuçlar (antlaşmalar, gelenekler, kurum­lar) üzerinde etkin eylemlerine bağlarlar. Bu nedenle -Hümanist-Marksist perspektiften bakıldığında- bütün uluslararası hukuki süreç, taraflara eşitsiz imkânlar su­nan bir sahada ucu açık bir mücadeleler toplamı olmak hasebiyle, belirlenimsizlik ilkesinin işleyişine tabidir. Hümanist-Marksist yaklaşımla, İyileştirici Yaklaşım ara­sındaki benzerliklerin arkasında, farklı gerekçelerle de olsa belirlenimsizlik ilkesine yapılan vurgunun bulun­duğunu belirtmek gerekir. Gelinen noktada, Yapısalcı varyantlarında Marksizm’in ülkelerin dış işleri politika­larını küresel kapitalist sistemin türevi yapabileceğini, bunun bir örneğini China Mieville’i incelerken gör­düğümüzü, Wallerstein perspektifinden ilerleyen yakla­şımların da aynı teorik stratejileri kullanabileceklerini belirtelim.

Üçüncü olarak, hümanist olsun olmasın, uluslara­rası hukuka Marksist yaklaşımların ulusal çıkar kavramı üzerinden hareket edemeyecekleri aşikârdır. Her şeyden önce Marksizm’in, sınıflı bir yapı olarak devletin, kendi dış ilişkilerinde bütün bir toplumun çıkarlarının peşin­de koşamayacağını, peşinde koştuğu ya da gerçekleş­tirmek maksadını güttüğü çıkarların her zaman toplu­mun yalnızca bir kesiminin (belirli sınıf fraksiyonları­nın) çıkarları olacağını saptadığım vurgulamak gerekir. Bu nedenle, Marksist bir uluslararası hukuk teorisi, ta­hakküm altındaki sınıfların güçlendirilmesi için gerekli yöntemleri, pratikleri ve anlayışları saptamak ve geliş­tirmekle yükümlüdür.

Dördüncü olarak, Marksizm mevcut uluslararası sistemi ve onu düzenleyen normları, bu sistemi oluştu­ran hak süjelerinin basit bir toplamı olarak göremez. Öncelikle sistemde tanınan aktörler göründükleri gibi değildirler. Bunlar -pozitivist metodoloji ile bakıldığın­da- görülemeyecek olan şeylerin (ilişkilerin) görüngüle­ri ya da etkileri olup, anlamlarını daha derinde olan ya­pıların bilgisi olmaksızın salt kendi mevcudiyetine bi­naen ifade edemezler. Kapitalizm (hem Hümanist hem de Yapısalcı yaklaşımlara göre) daha en başından ulus­lar üstü bir sistem olarak doğmuştur. Dünya piyasaları­nın işleyişinden doğan ortak etkiler ve uluslararası işbö­lümü, ülkeleri birbirinden izole ederek ele almayı imkânsızlaştırır. Bu imkânsızlık, uluslararası hukukun otonomisini anlamak için iyi bir çıkış noktası verir. Chimni’nin seçmediği bu rotaya göre, uluslararası hu­kuk kuralları uluslararası (ve üstü) bir kapitalist siste­min -kapitalist üretim ilişkilerinin- işletilmesinde işlev­seldir. Bir başka deyişle uluslararası hukuk normlarının düzenleme nesnesi, küresel boyutlarıyla kapitalist üre­tim ilişkileridir; gelişmiş kapitalist devletlerin tikel çı­karları değildir. Bu durum süper güçlerin dahi tabi ol­mak durumunda olduğu uluslararası hukuk sisteminin temelidir. Hukuku tekil süper güçlerin tikel çıkarlarını değil -kapitalist- sistemi işletir. Süper güçlerin politika­ları ile uluslararası düzlemde kapitalist üretim ilişkileri­nin yeniden üretimi arasında paralellik olduğunda (ki çoğu durumda böyle bir paralelliği gözlemlemek müm­kündür) uluslararası hukuk güçlü devletlerin çıkarlarını korur. Aksi durumda uluslararası hukuk güçlü devletin çıkarını korumayacaktır. Ancak aksi durum süreklilik arz edemez: Süreklilik arz ettiğinde ilgili devlet, süper güç olarak kalamaz. Zira gücünü küresel kapitalist sistemdeki pozisyonundan edinmektedir.

Diğer yandan Chimni (1999; 2008), uluslararası hukukun otonomisini, uluslararası hukukun oluşturdu­ğu düzenlemelerin karmaşık bütünselliğinden çıkarmak gayreti içerisindedir. Ona göre uluslararası düzlemdeki iktisadi ilişkilerle uluslararası hukukun dönemsel ka­rakteri arasında bir korelasyon olmakla birlikte, ulusla­rarası hukuku iktisadi ilişkilerin basit bir türevi saymak mümkün değildir. Karmaşık yapısı içerisinde uluslara­rası hukuk sistemi, kendi söylemini biçimlendirmeyi sağlayan dinamikler geliştirmeyi başarmıştır. Uluslara­rası hukuk alanı kendi kaynaklarını, neyin hukuki olup olmadığını, kendi hak süjelerini betimleyebilmektedir. Ancak uluslararası hukuku uluslararası boyutu olan ik­tisadi ilişkilerden doğrudan türetmeyi reddeden Chimni (1999:338), kendi duruşu ile çelişkiye düşerek, ulusla­rarası hukukun otonomisinin Üçüncü Dünya’nın aley­hine sonuçlar doğurduğunu vurgulamaktadır.

Ona göre uluslararası hukuka kendi dinamiklerini veren karmaşık sürecin bizatihi kendisi, uluslararası hukuk içeriğinin esaslı dönüşümünü sağlayacak Üçün­cü Dünya taleplerinin sesinin kısılmasıyla neticelenmiş­tir (Chimni, 1999:338). Uluslararası hukukun otonomi­si statükonun korunmasına yaramıştır. Uluslararası hu­kukun tatbikatını gözlemleyip garanti altına almaya ça­lışan uluslararası kurumlar, (bir tek devletin değil) hâ­kim küresel-toplumsal güç ve devletlerin oluşturduğu bir koalisyonun menfaatini korumaktadırlar. Hâkim ko­alisyonun menfaati için bir süper gücün menfaati geri plana itilebilse de, koalisyonun bütününe ait menfaat geri plana itilemeyecektir. Görüldüğü gibi bu yaklaşım içerisinden biçimlendiği haliyle otonomi kavramı, ilgili sosyal yapının (küresel kapitalizmin) etkisi olmaktan çıkarak, sistem içerisindeki koalisyonun bekası için ba­zen güçlü devletlerin (ama genelde zayıfların) aleyhine işleyebilecek bilinçli bir ayarlama haline dönmektedir. Güçlü devletler koalisyonu, hukukun zayıflar için ayrı güçlüler için ayrı sonuçlar veren ikili bir yapısı oldu­ğu gerçeğini bilinçli olarak örtmeye çalışmaktadırlar (Chimni, 1999:338). Anılan bu bilinçli çaba, Chimni’ye göre 1945 sonrası uluslararası hukukla öncesindeki dö­nemin uluslararası hukuku arasındaki esaslı farkı ver­mektedir. Ancak Chimni’nin yorumunun zayıf yanı yine burada yatmaktadır: iki dönem arasındaki farkın bilinçli bir örtme eğilimine dayanıyor olmasında. Bilinçli özne­lerin pratiklerinin yapı karşısındaki konumları, farklı bir siyaset felsefesi içerisinden yeniden ele alınmadıkça, Chimni’nin çözümlerine giren önkabuller, yine aynı dü­şünme kipliği içerisinden farklı kurgular oluşturabile­cektir. Farklı varyantları/kurguları incelemek yerine, Chimni’nin düşünsel pratiğinin globalleşme kurgusu karşısındaki tutumunu tartışmanın eksenine yerleştire­rek bu bölümü bitirelim. Bu tartışmada kullanılan un­surlar, kapitalizmi öznesiz bir süreç olarak betimleyen yapısalcı dil içerisinde yeniden anlamlandırılabileceğinden, Marksist perspektiflerin tümü için esaslı önemi ha­izdir.

Chimni küreselleşmeyi, sermaye birikiminin ger­çekleştiği ölçeğin ulus devletten küresel arenaya kayma­sı ile meydana gelen değişiklikler süreci olarak tanım­lamaktadır. Bu süreç iki temel doğrultuda gelişmekte­dir. Bunlardan birisi, yerel engelleri kaldırarak sermaye hâkimiyetini derinleştirmek ve geliştirmek neticesi ve­ren düzenlemelere denk gelir, ikincisi, piyasalara mü­dahale içeren evrensel bölüşüm politikalarının ortadan kaldırılması ile sonuçlanan düzenlemelerde bulunabilir (Chimni, 1999:339). Bu dönüşümün uluslararası hukuk alanındaki karşılıkları üzerine şu saptamalarda bulunu­labilir: Yerel engellerin kaldırılması doğrultusundaki ge­lişmeler denildiğinde öncelikle, Üçüncü Dünya’daki kamusal mülkiyetin özelleştirme dolayımı ile uluslara­rası kapitalizmin işlemlerine konu olmaya başlaması hususu akla gelmektedir. IMF, WB ve diğer uluslararası kuruluşlar tarafından dayatılan koşullar (conditionalities), kararlar ve ikili ya da çoklu antlaşmalar eksenin­de gelişen uluslararası finansal (ve parasal) hukuk, özel­leştirme yolu ile gerçekleşen ilkel birikim için gerekli çerçeveyi vermiştir. Uluslararası düzlemdeki bağımlılık ilişkileri ve sınıf ittifakları, esas olarak sözleşme dolayı­mı ile gerçekleştirilen küresel ölçekli bir talanı örgütle­mektedirler. Ardında küresel ölçekli borç krizinin yarat­tığı şiddet bulunan özelleştirmeler, eşitsiz pozisyonların ve küresel piyasaların oluşturduğu [çıplak güç kullan­ma hali dışındaki] zor kullanma edimlerine dayanmak­tadır. Bu durumda, özelleştirmeler ağırlıklı olarak li­man, baraj, rafineri, taşıma, telekomünikasyon vb. alan­larında ve dolayısıyla tekel konumunda bulunan mal ve hizmet üretim merkezlerinde kamusal mülkiyeti tasfiye ederken (Bkz. Hoogvelt, 1997), özelleştirme sözleşmele­rinin ve bunlara bağlı olarak yapılan uluslararası düzen­lemelerin dayandığı irade sakatlanmaktadır. Ancak bu­rada, özelleştirme sözleşmelerini ve bağlı uluslararası antlaşmaları oluşturan iradeyi sakatlayan zor, liberal hukuk ideolojisi tarafından tanınmamaktadır.

Yerel engellerin kaldırılması doğrultusunda ikinci olarak, sermayenin uluslararası dolaşımı önündeki en­gelleri ortadan kaldırmayı hedefleyen düzenlemeler dü­şünülmelidir. Bu düzenlemeler, sermayenin para formu­nun banka ve borsa aktiviteleri dolayımı ile edindiği serbesti ile sınırlı olmayıp; sermayenin meta (ve metalaştırılmış hizmet) formunun dolaşımını, edilen kârların transferini, fikri mülkiyet hukukunu, yatırımların ko­runmasını, tahkim uygulamalarını, kamu hizmeti üreti­minin dönüşümünü sağlayan antlaşmaları, yeni uluslara­rası örgütlerin kuruluşunu, küresel şiddetin yeni tarzla­rını biçimlendiren güvenlik düzenlemelerini ve benzer­lerini kapsamaktadır. Çerçeve olarak belirtilen düzen­lemelerin bir kısmı, çoğu on dokuzuncu yüzyıl sonu ve İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenlemelere dayanıyor olsa da anılan sürecin 1980’lerden itibaren niteliksel dönüşümlere yol açacak bir hıza kavuştuğu söylenebilir (Bkz. Dunn, 2009; Gilpin, 2001).

Piyasalara müdahale içeren evrensel bölüşüm poli­tikalarının ortadan kaldırılması doğrultusundaki düzen­lemeler denildiğinde, öncelikle Üçüncü Dünya devletle­rine özel ve ayrıcalıklı muamele prensibinin reddi gün­deme gelmektedir. Öncesinde birkaç kuralsızlaştırma çabası bulunsa da özel ve ayrıcalıklı muamele prensibi­nin reddi yönündeki en önemli teşebbüs GATT’ın 1994 tarihinde sonuçlanan Uruguay oturumunda yapılmıştır (Gilpin, 2001). Anılan oturumda “gelişmekte olan” ül­kelere istisnalar tanınmayacağı, GATT kurallarının topyekûn tatbikatı cihetine gidileceği belirtilmiştir. Böyle­likle neoliberal dönemin karşılıklılık kuralı yeknesak bir tatbikat alanına kavuşmuştur. Chimni (1999:340) piyasalara müdahale içeren evrensel bölüşüm politikala­rının ortadan kaldırılması doğrultusunda ikinci teşeb­büsün, ilksel metaların (primary commodities) fiyatla­rını sabitleyen antlaşmalar (Uluslararası Meta Antlaşma­ları) sistemine, Reagan ve Thatcher hükümetleriyle bir­likte başlayan sistemli saldırı olduğunu belirtmektedir.

Chimni’ye göre iktisadi yanı ağır basan küresel iliş­kileri düzenleyen (iktisadi) uluslararası hukukla paralel bir gelişim sergileyen siyasi yanı ağır basan ilişkileri dü­zenleyen (siyasi) uluslararası hukuk normları, 1980 lerde hızlanarak gündemi belirlemeye başlayan küresel­leşmenin özelliklerini yansıtmaktadır. [Siyasi] uluslara­rası hukukun -diğerlerinin yanı sıra- kendini ifşa ettiği iki alandan birisi, göç ve sığınmayı düzenleyen antlaş­malar sistemidir. Merkez ülkelerin yurttaşlarının sahip olduğu ayrıcalıkları korumak ve küresel ayrımcılığı meşrulaştırmak için geliştirilen (siyasi) uluslararası hu­kukun içeriği, sermayenin sınırsız dolaşma gücüne kar­şıt, emeğin sınırlara bağımlılığı gerçeğinden etkilenmek­tedir. Bu kapsamda, şimdikine göre daha serbest olan 1980 öncesi göç ve sığınma rejimi, merkez ülkelerin or­tak müdahaleleriyle değiştirilmiştir. Sığınmacı ve göç­menler, 1990’ların başında Sosyalist Blok’un çökmesiyle birlikte, önce Sovyetler Birliği’ne karşı açılan ideolojik savaştaki ayrıcalıklı yerlerini ve değerlerini, sonra da hukuki statülerini oluşturan haklardan kalanlarını yi­tirmişlerdir. Artık onların talihsiz görüntüleri “kötü ve totaliter” Doğu Bloku’ndan kaçanlara karşı “iyi ve öz­gürlükçü” Batı imgesini oluşturmak işlevini yerine ge­tirmeyecektir.

[Siyasi] uluslararası hukukun -diğerlerinin yanı sı­ra- kendini ifşa ettiği iki alandan ikincisi, uluslararası insan hakları hukuku ekseninde gelişmektedir. 1945’ten bu yana uluslararası ideolojik ve siyasi mücadelenin en önemli uğraklarından birisi, insan hakları kavramı ve hukuku olmuştur. Mücadelenin Soğuk Savaş dönemine tekabül eden ilk evresinde, kavramın, öncelikle ekono­mik ve sosyal hakları mı, yoksa medeni ve siyasi hakları mı imlediği tartışması gündemi belirlemiştir. Sosyalist Blok’a dahil ülkeler, kapitalist ülkelerin kendi insanları­na, gerçekleşmesi devletin olumsal katkılarını gerekti­ren ekonomik ve sosyal hakları sağlayamayacağını iddia ederek, kendi sistemlerinin daha üstün olduğunu iddia ederlerken; kapitalist dünyanın ülkeleri, sosyalist dün­yayı, devletin müdahale etmeyerek gerçekleştirmesi bek­lenen negatif haklar zemininde insan hakları karşıtı ola­rak betimlemişlerdir. Çatışma, sosyal yaşamın ve siyaset kurumunun bütün alanlarını kapladığı gibi Birleşmiş Milletler gündemini de belirlemiş; 1948 Beyannamesi’nin vaat ettiği kapsamlı İnsan Hakları Sözleşmesi an­cak 18 yıllık müzakere ve mücadelelerden sonra, 1966′ da -o da iki parça halinde- ortaya çıkabilmiştir (Bkz. Evans, 1996).

Birinci Dünya Savaşı sonrası döneme göre farklı içe­rikle yeniden gündeme gelen kendi kaderini tayin hak­kı, insan hakları ekseninde gelişen mücadelenin tüm evrelerinde karşımıza çıkan bir mücadele/çatışma alanı oluşturur. Kavram ilkönce Birinci Dünya Savaşı öncesi­nin Avrupa’sında sosyalist muhalefet tarafından günde­me getirilmiş, teorik içeriği zenginleştirilmiştir. Ame­rika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’nın biti­mine yakın bir dönemde, siyasi bir ilke düzeyinde kal­mak ve uygulamasını savaşta yenilmek üzere olan üç imparatorlukla sınırlı tutmak kaydıyla kavramı kullan­mıştır. Kendi kaderini tayin tartışmalarının ikinci kuşa­ğı, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına denk düş­mektedir. Bu dönemde, bir taraftan Sovyetler Birliği’nin mevcudiyetinden -doğrudan ya da dolaylı olarak- güç almak suretiyle, diğer taraftan değişen sermaye birikim rejimlerinin dinamikleri nedeniyle, yeni bağımsızlaşan ülkelerin, sömürge devletler ve sömürgeleştirenler ara­sındaki ilişkileri düzenleyen uluslararası hukuk külliya­tını çağdışı hale getirdiğini söylemek mümkündür. Ço­ğu, sonradan Üçüncü Dünya Hareketi içerisinde siyasi mevcudiyetini geliştiren bu devletler, Sovyetler Birli­ği’nin çöküşü ertesinde, bu devletin mevcudiyetinin et­kisinden kaynaklanan birtakım güçlerini kaybetmeye başlamışlardır. Üçüncü kuşak tartışma ve tanımlama ça­baları Sovyet sonrası dönemde belirmiş, ilke olarak bir dönem sosyalist düzenleri olan ve anayasalarında ayrıl­ma hakları tanınmış federe devletlerle sınırlı kalmıştır. Kosova’nm tanınması durumu ise ilke üzerine tartışma ve tanımlama çabalarında dördüncü kuşağı oluşturmak­tadır. Dördüncü kuşak tartışmalar, daha önce federe dev­let statüsünde olmayan ve anayasalarında ayrılma hak­ları tanınmamış ülkesel bütünlüklerin tümünü kapsaya­cak gibi gözüktüğünden, önemli çatışmaların tohumla­rını taşımaktadır. Dördüncü kuşağı belirleyen bir diğer unsur ise, tıpkı üçüncü kuşak tartışmalarda olduğu gibi, hakkın kullanımının kapitalist devlet biçiminde örgüt­lenmeyi (serbest piyasa ekonomisi olmayı) öngerektirmesidir.

Chimni (2008:58-59), kapitalist dünya ekonomisi­nin gelişme ve yayılma dinamiklerinin gereği olarak; burjuva demokratik devletinin evrensel bir form haline getirilmesi sürecinin, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ar­dından hızlandığını ve anılan sürecin uluslararası hu­kuk normları aracılığı ile dayatıldığını belirtmektedir. Chimni, bu bağlamda, 16 Aralık 1991 tarihinde Avrupa Birliği’nin çıkardığı “Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde Ortaya Çıkan Yeni Devletlerin Tanınması İçin Yönerge”yi[87] örnek göstermektedir. Avrupa devletlerinin hükümetlerine hitap eden Yönerge, bağımsızlığına yeni kavuşmuş Doğu Avrupa ve eski Sovyeder Birliği coğraf­yasında mukim devletlerin, tanıma işleminden önce, di­ğerleri arasında, “hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan haklarına” bağlılık ölçütlerini (burjuva devlet biçiminin temel belirleyenlerini) karşılayıp karşılamadıklarının tetkikini şart koşmaktadır. Bunun yanı sıra, aynı metin­de, “demokratik yönetişim hakkına” yapılan vurgu, anı­lan teftiş yükümlülüğünün, salt devletlerin -bir defaya mahsus- tanınması ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda hükümetlerin tanınmasına kadar uzayabileceğini de gös­termektedir (Chimni, 2008: 58-59).

Chimni’nin örneğine bir seri başka örnek eklenebi­lir. 1990’lardan başlayarak birbirini takip eden Amerika Birleşik Devletleri hükümetleri, iktisadi benzeşim ve yakınsaklığın {convergence) piyasa eliyle gerçekleşmesi sürecinin mevcut yapısal ve davranışsal farklılıklar ne­deniyle istenilen [biçimsel] sonuçların elde edilmesinde yeterince etkin olamadığını belirterek, zorla uyum {forced harmonisation) stratejilerine geçilmesini öneren raporlar doğrultusunda hareket etmeye başladılar. Buna göre Amerika Birleşik Devletleri, gelişmiş bir ekonomi­ye sahip olsun olmasın ticari ortaklarını, piyasa ilişkile­rini destekleyecek kurumsal değişikliklere zorlayacak, kabul edilmediği takdirde, korumacılık başta olmak üze­re bir seri müeyyide ile desteklenen karşı önlemler uy­gulayacaktı. Anılan yaklaşımın en bilinen örneklerinden birisi, Japon tarafında acı tadlar bırakmış olan Yapısal Engeller Girişimi (Structural Impediments Initiative) olarak bilinen müdahaledir. Adı geçen bu ikili görüşme­lerde Amerika Birleşik Devletleri, Japon ekonomisinin kurumsal yönetiminin önemli yönlerini değiştirmeye ça­lışmış, bir ölçüde de başarılı olmuştur (Gilpin, 2001: 194).

Hümanist-Marksist perspektiften bakıldığında, Sov­yetler Birliği sonrasında biçimlenmeye başlayan ulusla­rarası hukukun, 19.yy. sonlarında biçim ve normlarını mükemmelleştirmiş bulunan emperyal uluslararası hu­kuku özletir hale geldiği bir noktada olduğumuz söyle­nebilir. Hegemon gücün salt devletlerin değil aynı za­manda hükümetlerin tanınması iktidarını talebi, İngiliz egemenliğindeki uluslararası sistemin başaramadığı bir husustu. Bir denetim mekanizması olarak hükümetlerin tanınması “geleneği”, kendi arka bahçesini kollamak derdiyle hareket eden Amerika Birleşik Devletleri tara­fından, yirminci yüzyılda Latin Amerika ülkelerine karşı geliştirilmeye başlanmıştı (Malanczuk, 1997). Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardından çıkarılan ve yukarıda deği­nilen Avrupa Birliği yönergesini gündeme getiren man­tık, Amerika Birleşik Devletleri-Latin Amerika ilişkileri­ni düzenleyen usulün uluslararasılaşması sürecinde şe­killenmiştir. Tanıma kurumunu bir devletin biçimine odaklayan ve devletlerin tanınması ile sınırlı kalmayıp hükümetlerin tanınmasına uzanan gelişmeler, -Chimni’ nin ifadesi ile- küresel koalisyonun bütünü tarafından benimsenmekte ve dolayısıyla yeni işlevi içerisinde ta­nıma, hukuki bağlayıcılık kesbetmektedir. Dahası da var: Koalisyon Irak’ı “özgürleştirdikten” sonra, Amerika Bir­leşik Devlederi Saddam Hüseyin’in haydut (rogue) dev­letinin egemen bir devlete dönüşüm süreci içerisinde olduğunu iddia ettiğinde (Natarajan, 2008:102), iş daha önce tanınmış (silah satılmış, Iran karşısında desteklen­miş, Kuveyt işgalinde örtük olarak cesaretlendirilmiş) bir hükümetin egemenliğinin yeniden ve yeniden sor­gulanabileceği yeni bir noktaya gelmiştir.

Tanıma kurumunda saptadığımız dönüşüm ürkütü­cüdür. Bu dönüşümün, dünya piyasasının artan bütün­leşmesinin neticesi olarak, gerek emperyal devletler ge­rekse bağımlı devletlerde ağırlıklı olarak temsil edilen çeşitli sermaye kesimlerinin ürettiği münferit taleplerin yarattığı baskıdan kaynaklandığı söylenebilir. Bir başka deyişle sermaye birikim sürecinin gerektirdiği ortamın sağlanması için, şirketler dolayımı ile gerçekleşen üre­tim ve meta mübadelesini etkileyen “harici” koşullar ve durumlar üzerinde hâkimiyet kurulması zorunluluğuyla uluslararası hukukun dönüşümü arasında bir korelas­yon bulunduğu aşikârdır.

Tanıma kurumunda ortaya çıkan dönüşümle birlik­te ele alındıkta, -Sovyetler Birliği sonrası dönemde- ken­di kaderini tayin hakkı, uluslararası kapitalizmden des­tek bulduğu ve bu sayede öne sürüldüğü her köşede, burjuva demokratik devlet biçiminin önüne dikilen Üçüncü Dünya engelini aşıp yaygınlaşma ve gelişme eğilimlerini desteklemektedir. Geldiğimiz noktada ken­di kaderini tayin hakkının burjuva devlet biçiminin yay­gınlaştırılması sürecinde araçsallaştırıldığını; kavramın, insanların kendi ülkelerinde bulunan metalaşmış ya da metalaştırılabilir kolektif tasarruf hakları ve emek gücü potansiyelleri başta olmak üzere, mevcut varlıklarını pi­yasalara karşı koruyabilme kapasitesinden soyutlandı­ğını vurgulayalım. Aynı “içeriksizleştirerek kullanma” eğiliminin, insan hakları bütünü içerisine sokulmaya çalışılan sosyal ve ekonomik hakların bütününe şamil olduğunu, bu hakların başta içeriklerinin, ardından da biçimlerinin sürekli erozyona uğratıldığını belirtelim. Wilson Prensipleri olarak bilinen ideolojik savaş dokt­rinine göre, yalnız I. Dünya Savaşı’nın mağlup İmpara­torlukları (Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları) sınırlan içerisinde ilke düzeyinde tat­bikine yer verilen kendi kaderini tayin, ancak Sovyetler Birliğinin teori ve pratiğinde bir hak olarak tanınıp do­ğal kaynaklar üzerindeki egemenliği de kapsar bir şekil­de tatbik edildikten sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki içeriğine; bir başka deyişle, insanların mev­cut varlıklarını piyasalara karşı koruyabilme haklanın ifade eden anlamına kavuşmuştu. Ancak Lenin sonrası Sovyet pratiğine bakıldıkta, tıpkı proleter enternasyona­lizm gibi bu ilkenin de istismar edildiğini, dolayısı ile proleter enternasyonalizmle kendi kaderini tayin hakkı arasında özgün bir sentez imkânının, en azından yirmin­ci yüzyılda yitirildiğini belirtelim (Bkz. Lewin, 2008). Sovyetler Birliğinin yıkılışından sonra merkez kapitalist ülkeler, kavramı tekrar Wilson Prensipleri tarafından ima edilen içeriğine (büyük güçler tarafından onaylanan, piyasalara endeksli, biçimsel-siyasi örgütlenme -hakkına değil de- imkânına) dönüştürmüştür (Bkz. Bòwring 2008a; 2008b). Bir farkla: Artık yeni devletin hükümet­leri ve biçimleri de kontrol altına alınacaktır.

Vurgulayalım: Yeni anlamı içerisinde, kendi kaderi­ni tayin hakkı, 1960’lardaki bağımsızlık furyasının düs­tur edindiği “ulusal kaynaklar üzerinde hâkimiyet”, “re­fah devleti benzeri örgütlenme”, “kidesel eğitim ve sağ­lık” ve “emeğin anayasallaştırılması” gibi ilkeleri dışla­maktadır. Bu haliyle ilke, üretimin piyasa üzerinden koordinasyonunu alternatifsiz olarak kabul eden ve kaynaklarını uluslararası sermayeye açmak durumunda bırakılmış hükümetlerce yönetilen devletlerin inşası sü­recinde araçsallaştırılmıştır (Bkz. Preuss, 2006). Öyleyse Hümanist-Marksist perspektiften bakıldığında, yirminci yüzyıl boyunca, burjuva devlet biçiminin farklı birikim ve kriz dönemlerinde aldığı farklı biçimlerin yaygınlaş­tırılması yolundaki çabalara karşı kullanılabilmiş olan kendi kaderini tayin hakkının, içinde bulunduğumuz dönemde farklı bir içerik kazandığını ve küresel koalis­yonun ellerinde bir müdahale aracına dönüştürüldüğü­nü söylemek mümkündür.

[Siyasi] uluslararası hukukun insan hakları ekse­ninde gelişen veçhelerine Hümanist-Marksist bir pers­pektiften bakmaktayız. Bu bağlamda insan hakları kav­ramının ve hukukunun içeriğini irdeledik, tanıma ku­rumunu ve kendi kaderini tayin hakkını ele aldık. Hu­kukun üstünlüğü kavramı da yine aynı çerçeve içerisin­den irdelenebilir. “Küresel yönetişim”, “demokratik yö­netişim”, “kozmopolitan demokrasi” gibi adlarla “halkla ilişkiler” kuran liberal proje; 19901ı yılların başından bugüne, dünya çapında hukukun üstünlüğü çağrısında bulunmaktadır (Mieville, 2008:128). Liberalizme göre, İyileştirici Yaklaşımda da gördüğümüz gibi hukuk her zaman savaşın karşıtı olarak savlanabilecek, hukukun üstünlüğü ilkesinin gelişimi hem uluslararası hem de ulusal düzeylerde özgürleştirici etkiler uyandıracaktır (Barnett, 1998).

Hukukun üstünlüğü prensibinin dayandığı evren­sellik liberal bir enternasyonalizme (burjuva enternas­yonalizmine) tekabül eder. Liberal enternasyonalizmi önceki bölümlerde incelediğimizi hatırlatıp devam ede­lim. Bugün liberal enternasyonalizm, hem yeni bir küre­sel imparatorluk fikriyatının savunusunu üstlenen hem de burjuva devlet biçiminin çağcıl versiyonunun ulus-lararasılaşmasmı çözüm olarak sunan (görünüşte zıt) bütün argümanlara, dolayısı ile insani müdahale termi­nolojisi altında yapılan her türlü eyleme, demokratik yönetişim hakkına ve yeni anlamıyla (“ulusal kaynaklar üzerinde hâkimiyet”, “refah devleti benzeri örgütlenme”, “kitlesel eğitim ve sağlık” ve “emeğin anayasallaştırıl-ması” gibi ilkeleri dışlayan) kendi kaderini tayin hakkı­na mündemiçtir. Ancak -yalnızca esaslı maddi eşitsizlik­lerinin biçimsel eşitliğin gölgesinde bırakılması suretiy­le kendi içerisinde bir amaç haline getirilebilecek olan-hukukun üstünlüğü ilkesiyle desteklenen -ve artı-değeri temellük etme hakkıyla bunun ardından gelen kısıtsız meta dolaşımının uluslararasılaştırılması manasına ge­len- bir enternasyonalizmin, mülkiyet ilişkilerini koru­mayan bir hukukun üstünlüğüne gönderme yapamaya­cağını saptamak gerekir.

Bu durumda Hümanist-Marksist Yaklaşımın savu­nabileceği haliyle hukukun üstünlüğü ilkesi, “bütün ül­kelerin emekçilerinin birleşmesi” yönündeki teori ve pratiklere göndermede bulunan sosyalist/proleter enter­nasyonalizme gönderme yapmak durumunda kalacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çeşitli Sovyet liderlerin­ce savunulan, en açık ifadesini Brejnev Doktrininde bu­lan suiistimalleri[88] bir kenara bırakır isek, proleter en­ternasyonalizmin hem Sovyet yorumu hem de bunun dışındaki sosyalist enternasyonalizm kavramsallaştırmaları, ulus devletin yargı yetkisini aşan ölçekteki sınıf da­yanışması pratiklerine göndermede bulunurlar. Mark­sist teori içerisinde bu pratiklerin olası biçimleri üzerine bir uzlaşma bulunmamaktadır. Örneğin Austro-Marksist teorinin kuramcıları olan Kari Renner ve Otto Bauer, sınıf dayanışmasının gerçekleşeceği ülkesel uza­mın büyüklüğünün önemini vurgulayarak ülkesel ol­mayan kolektif otonomi fikrini savunurlarken, Bolşe­vikler sosyalist ülkeler arası dayanışmanın üreteceği -ül­keler arası- bir enternasyonalizmin olanağını araştırmış­lardır (Bowring, 2008a: 134-144). Bu durumda kesin bir tanım verilemese de Hümanist-Marksist perspektiften hukukun üstünlüğü prensibi ya proletaryanın hukuku­nun ya da mevcut hukukun proletaryanın menfaatini koruyan kısımlarının (ya da emperyalist hükümlerden arındırılmış halinin) üstünlüğü anlamına gelebilecektir.

Chimni’nin düşünsel pratiğinin globalleşme kurgu­su karşısındaki tutumunu tartışmanın eksenine yerleşti­rerek yaptığımız irdelemeyi, kendi kaderini tayin ilkesi ve hakkı üzerine son bir tespitle bitirelim. Geldiğimiz noktada, kendi kaderini tayin hakkının proleter enter­nasyonalizme mündemiç “ulus devletin yargı yetkisini aşan ölçekteki sınıf dayanışması pratiklerinden” ayrı tu­tulamayacağını saptayabiliriz. Kendi kaderim tayin hak­kı da ancak proleter enternasyonalizmle birlikte düşü­nüldükte, “ulusal kaynaklar üzerinde hâkimiyet”, “refah devleti benzeri örgütlenme”, “kitlesel eğitim ve sağlık” ve “emeğin anayasallaştınlması” gibi ilkelerle ifade edi­len içeriğini yeniden temellük edebilir. Bu haliyle savu­nulması gereken bir ilke ve hak statüsüne kavuşur.

Chimni’nin yorumlarının genelinde, hümanist tu­tuma mündemiç şeyleştirme ve özneleştirme eğilimini görmek mümkündür. Küresel güç eşitsizliklerinin ar­dında, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısı yerine ulus­lararası bir koalisyonun eylemleri yerleştirilmekte, öne­rilen çözümler de aksi yöndeki faaliyeti gerçekleştirecek -direngen- bir öznenin inşasında ya da güçlendirilme­sinde aranmaktadır. Yine bu çerçevede [uluslararası hu­kukun] otonomi[si] kavramı, ilgili sosyal yapının etkisi olmaktan çıkarak, hukuku şeyleştiren bir mantık yü­rütme tarzına dönüşüp, şeyleştirdiği sosyal olguya öz­ne/kişi özellikleri yüklemekte kullanılmaktadır. Çözüm de yine bu düşünme kipliğinin terimleri üzerinden ge­lecektir: Otonomiyi Üçüncü Dünya’nın ve sınıfların haklı talepleri doğrultusunda yeniden tesis etmek. Aynı şeyi Carty’de de gördüğümüzü hatırlayalım. Bir ve tek düşünme kipliğini kullanan, her iki örnekte farklı olan, şeyleştirilen ve özneleştirilen sosyal olgular ve eylem odaklarıdır. Chimni otonomiyi karmaşık yapısı ve ge­lişmiş söylemi ile uluslararası hukuka tanırken, Carty bir öz atfettiği hukuk kurumunun kendisine tanımak­taydı. Carty’nin özneleri teknik meslek erbabından ayırdığı hukukçularken, Chimni’nin özneleri hukukçu­lar da dahil olmak üzere klasik Marksizm’in diğer ajan­larını (ülkeleri içerisinde sınıfları) çağrıştırmaktadır.

Diğer yandan, özneye yüklenen işlevlerin Hüma­nist-Marksist geleneği, somut sorunlara somut çözüm­ler önerme kabiliyeti açısından, Yapısalcı Marksist tu­tum karşısında çok daha etkin hale getirdiği söylenebi­lir. Hümanist-Marksistler önerilerini, hem normun ba­rındırdığı imkânları hem de normu biçimlendirmek ve yorumlamak için mevcut potansiyelleri artıracak şekilde somutlaştırmaktadırlar (Bkz. Chimni, 2008). Ancak bu durumda da uygun normlara, tespit ve yorumlama ilke­lerine sahip olmak için yapılan müdahalelerin neticele­ri, uzun mücadelelerin olumlu sonuçlar verdiği bir baş­ka döneme kalmaktadır. Haksızlık etmemek için ekleye­lim: Hümanist-Marksist tutumun, olması gereken konu­sundaki her saptamasının radikal değişimleri önvarsaydığını söyleyemeyiz. Aksine, hümanistler hukukun üre­tim ilişkileri ile olan rabıtasını kabul etseler de, onun bir yanının -toplumsal yaşamın zorunlu bir neticesi ola­rak- insanlık için koşulsuz iyilik/güzellik getirdiğim vur­gulamakla, hukuku üretim ilişkilerinin yeniden üreti­minde olduğu kadar sermaye ilişkisine tabi olmayan top­lumsal ilişkilerin korunmasında da etkin saymaktadır­lar. İşte bu sebeple Hümanist-Marksist Yaklaşım içeri­sinden, sermaye ilişkisine tabi olmayan uluslararası iliş­kilerin (geleneklerin, değerlerin vs.) korunmasında, ulus­lararası hukukun oynayabileceği doğrudan bir rol bu­lunmaktadır. Yine bu sebeple bazı durumlarda Hüma­nist-Marksist yorumları; doğrudan uluslararası kural ko­yuculara seslenirken, kamuoyunu hedefleyen açık mek­tuplara imza koyarken bulmak mümkündür.

Chimni’nin ve ele aldığımız Hümanist-Marksist yo­rumcuların diğer Marksizmlerle birlikte kullandıkları kavramlara binaen yaptıkları yorumların, sınırsız bir zen­ginlik barındırdığı aşikârdır. Ele aldığımız eserler, sun­dukları malzemenin farklı bir düşünme kipliği içerisin­den, yeniden okuma imkânı ile birlikte düşünüldükle­rinde, Marksist yazının bütünü için önemli katkılar ge­tirmektedir.

Hümanist-Marksist Yaklaşımı; onun özgül yapı ve özne anlayışı, şeyleştirme ve özneleştirme eğilimlerinde açığa çıkan tarihsel nedensellik kurgusu, öz kavramına yaptığı göndermeler ve tarihsel materyalist tutumu ek­seninde değerlendirmeye çalıştık. Sayılan unsurlar bu başlık altına giren çalışmaların bütününde ortak olsa da bu unsurların bir araya getiriliş şekli (Carty ve Chimni örneklerinde göstermeye çalıştığımız gibi) farklıdır, farklı teorik stratejilerin farklı dışavurumlarını içerirler. Üret­kenliğini yitirmemiş, sınırsız dönemselleştirme, şeyleş­tirme ve özneleştirme teşebbüslerinden örülü zengin bir literatürle karşı karşıyayız.

                Sonuç

Okumakta olduğunuz kitap boyunca uluslararası hu­kukta eleştirellik imkânları barındıran dört söylemi ele aldık. Örtük olarak farklı, hatta zıt uluslararası hukuk politikalarının üretilmesinde kullanılabilecek olan bu açılımların önvarsayımlarını ve bu önvarsayımları ne­deniyle anılan söylemler içerisinden geliştirilmesi olası direniş stratejilerinin imkân ve sınırlarını ortaya koy­maya çalıştık.

Ele aldığımız yaklaşımlardan İyileştirici Yaklaşım, normların içeriğine olan ilgisi ve eleştirel aktivite dola­yımı ile somut durumlara somut çözümler önermek olarak özetleyebileceğimiz hukuk politikası aracılığı ile aktüel çatışmalara zamanında müdahale için elverişli bir zemin sağlamaktadır. İyileştirici Yaklaşımlar, normların içeriğine olan ilgi açısından Hümanist-Marksist tutumla yakmlaşsa da, bu yakınlaşmanın -her iki tutumun eleş­tirellik anlayışları ve norma yükledikleri anlamlar ara­sındaki esaslı fark gibi nedenlerle- belirli bir mesafeden ötesine gitmesi mümkün değildir. Hümanist-Marksist tutumların eleştirellik karşısındaki tutumları köklü ola­rak farklıdır. Bu sonuncular, hukuki ve sosyolojik ar­gümanların karşı karşıya getirilmesinden ummadık iyi­likler doğabileceği inancına sıcak bakmazlar. Onlara gö­re, mücadeleler ve çatışmalar havada asılı genel, biçim­sel ve evrensel ilkelerin biçimlenmiş hali olarak tarafsız ve nesnel kurallarla çözümlenemez. Her şeyden önce, böyle fikri vasıtalar (mükemmel normlar) bulunma­maktadır. Normlara içeriğini veren ilke, değer ve kav­ramların tespiti; normda içerden somut emir; normun biçimi; onu akdeden organlardaki sınıf temsiliyeti; çı­karların normlar ekseninde karşı karşıya gelebilmesi için aşılması gereken engeller (kamuoyunun gündemine gelebilmek için gerekli iletişim araçlarına erişim, mah­keme prosedürlerinin işletilebilmesi için gerekli düzen­lemeler, hukuki uzmanlık vs.); muhakeme eyleminin konusu olan savların üretilmesinin maliyeti gibi konu­lar hep sınıfsal pozisyonunuz ekseninde şekillenir, içe­rik kazanır ve sonuçlar üretir. Eleştirellik ve norma yüklenen anlamlar açısından benzer bir farklılaşmayı, İyileştirici Yaklaşımlarla Mieville’in Ekonomi Politik Yak­laşımı arasındaki ilişkide de saptamak mümkündür. Eko­nomi Politik Yaklaşımın -normun içeriğine olan ilgisizliği nedeniyle- İyileştirici Yaklaşımla arasındaki mesafenin büyüklüğü, İyileştirici Yaklaşımlarla Hümanist-Marksist tutum arasındaki mesafenin büyüklüğünden fazladır. Irak mektubuna atıfla konuşursak; Mieville’in ilerlediği Yapısalcı ve Pashukanisci çizgi içerisinden yorum ya­panlar için söz konusu metne imza atma gerekliliği bu­lunmamaktadır.

Uluslararası müdahaleler ve savaşlar sonucunda do­ğan insani trajediler, çoğu kez somut durumlara somut çözümler üretmek zorunluluğunu getirirler. Somut so­runlar ilgili tarafların karşısına çıktıklarında, uluslara­rası kamuoyunun verebileceği ilk tepki, saldırının meş­ruiyetinin tespiti değil, çekilen sıkıntının giderilmesi yönünde biçimlenecektir. İyileştirici Yaklaşım hesabına kaydedilebilecek yorumunda Dean (2004) uluslararası hukukun kurucu bir şiddet barındırdığını kabul eder­ken, şiddeti barındırmanın zorunlu çıkarımı olarak hu­kukun kurucu bir tahayyül içerdiğini, bu nedenle zo­runlu olarak her tatbikatında -kendi karşıtı olan- barışın koşullarını da tesis ettiğini savlamaktadır. Bahsi geçen kurucu etkinin İyileştirici Yaklaşımların ve TWAIL’in, hukukun tanıdığı araçlarla kısıtlı kalmayı en başından kabul eden eylem stratejileri için temel hareket noktası oluşturduğu söylenebilir. Çalışma kapsamında ele aldı­ğımız Marksizmler için bunun böyle olduğu söylene­mez. Hümanist-Marksistler hem normun barındırdığı imkânları hem de normu biçimlendirmek ve yorum­lamak için mevcut potansiyelleri kullanmak konusun­da tereddüt etmeyeceklerinden bu kurucu etkiyi -bütün kalpleriyle benimsemeseler de- hesaba katacaklardır. Ekonomi Politik duruş başlığı altında incelediğimiz Mievilleci tutum ise, kurucu etki olarak adlandırılan şe­yin sistemin yeniden üretimi için gerekli enerji olduğu sonucuna varacak, somut duruma mevcut araçlarla mü­dahale sürecinde ayak sürüyecektir. Ayrıca hem Hümanist-Marksist tutumun hem de Ekonomi Politik duru­şun barış olarak adlandırılan durumun içeriği konusun­daki ciddi itirazları yerli yerinde duracaktır.

Öyleyse Ekonomi Politik Yaklaşım, normları imkân dâhiline sokan nesnel ilişkilerin teorik hesaplara dâhil edilmesi gerekliliğine yaptığı vurguyla, sistemin meka­nizmasını ve işleyişini diğerlerinden daha iyi analiz et­mekte birlikte, somut sorunların somut çözümleri için -en azından şimdilik- belirgin hukuk politikaları öner-memektedir. Aynı saptamayı Hümanist-Marksist tutum için yapmak zordur. Onlar önerilerini hem normun ba­rındırdığı imkânları hem de normu biçimlendirmek ve yorumlamak için mevcut potansiyelleri artıracak şekilde somutlaştırmaktadırlar (Bkz. Chimni, 2008). Ancak bu durumda da uygun normlara, tespit ve yorumlama ilke­lerine sahip olmak için yapılan müdahalelerin neticeleri -pek çok durumda- uzun mücadelelerin olumlu sonuç­lar verdiği bir başka döneme kalmaktadır. Diğer yan­dan, Hümanist-Marksist tutumun olması gereken konu­sundaki her saptamasının radikal değişimleri önvarsaymadığmı daha önce belirttik. Hümanistler, hukukun bir yanının -toplumsal yaşamın zorunlu bir neticesi olarak-insanlık için koşulsuz iyilik/güzellik getirdiğini vurguluyorlardı. Böylelikle bu perspektif içerisinden yazanla­rın önemli bir kısmı, hukuku üretim ilişkilerinin yeni­den üretiminde olduğu kadar sermaye ilişkisine tabi ol­mayan toplumsal ilişkilerin korunmasında da etkin say­maktaydı. İşte bu sebeple Hümanist-Marksist Yaklaşım içerisinden, uluslararası hukukun sermaye ilişkisine ta­bi olmayan uluslararası ilişkilerin (geleneklerin, değer­lerin vs.) korunmasında oynayabileceği doğrudan bir rol bulunmaktadır. Yine bu sebeple, bazı durumlarda Hü­manist-Marksist yorumları doğrudan uluslararası kural koyuculara seslenirken bulmak mümkündür.

Ortaya konulanlar ışığında, Marksist ekollerin so­mut sorunlara somut çözümler sunmaya elverişli ulus­lararası hukuk politikaları önermekte yetersiz olduğu iddiası tartışmaya açıktır. Hümanist-Marksist tutum ek­seninde yorum yapan yazarlar, dış politikanın yapıldığı devlet aygıtlarında ezilenlerin temsilinin artırılması;Üçüncü Dünya’ya karşı sorumluluğun bütün insanlığın ortak çıkarlarına denk geldiğinin bilinmesi; hukukun kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretimine doğru­dan tabi olmadığı yerlerde küresel ya da yerel toplum­sallığın korunması için getirdiği ölçütlerin ciddiye alın­ması gibi önerileriyle uluslararası hukuk politikası ala­nına ciddi katkılarda bulunmaktadırlar. Aynı şekilde Ekonomi Politik Yaklaşım, hukuki biçimin bağlayıcı et­kisine yaptığı vurguyla, olası müdahalelerin ve beklenti­lerin sınırlılıklarını hatırlatmakta ve bu suretle uluslara­rası hukuk politikalarının üretim sürecinde göz ardı edilemeyecek uyarılar içermektedir. Zira devlet davra­nışlarını sınırlayan iç (Hümanist-Marksist) ve dış (Eko­nomi Politik Yaklaşım) koşulları bilmek, bu davranışla­rın harmonize edilebilmesi için uygun öneriler getirmek kapasitesini de artıracaktır. Bu bağlamda ele aldığımız teorik tavırların ne başarısız oldukları söylenebilir ne de ortaya konulan gayretkeş teorizasyon çabalarının, hem sosyal bilimcilerin geneli hem de uluslararası hukuk ve bunun tarihi ile ilgilenenler için zihin açıcı olmadığı.

İyileştirici Yaklaşım ve TWAIL’in içerdiği pragma­tizminin somut sorunlara somut müdahaleler üretmek için elverişli olduğunu saptadık. Burada ikinci bir sap­tama olarak, anılan yaklaşımlara mündemiç pragmatiz­min çözüm üretmek maksadıyla yöneldiği somut sorun­lardan, başka bir deyişle içeriğinden, müstakil bir etkisi olduğunu belirtmek gerekmektedir. Pragmatist yakla­şımlar, uzun vadeli etkiler üreten somut ilişkiler bütünü olarak yapıların somut varlıklarını doğrudan hesaba katamazlar. Bir hegemonik gücün somut müdahalesi üze­rinde sağaltıcı yöntemler üretmek, aynı anda bu hegemonik gücün gelecekteki müdahaleleri üzerine kalıplar oluşturmak ve bu suretle bu müdahaleleri bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine meşrulaştırmak anlamına gelebilir. Diğer yandan, yapıları öne çıkartan Ekonomi Politik Yaklaşım, meta biçim yaklaşımının içerdiği yapısalcılığı, hiçbir dolayım gözetmeksizin, doğ­rudan, uluslararası hukuk teorisine uygulamaktadır. Pashukanis’in çalışmaları bir siyaset teorisini örtük ola­rak içersin ya da içermesin, birey-taşıyıcıdan devlet-taşıyıcıya doğrudan geçiş beraberinde pek çok sorunu da birlikte getirmektedir. Her toplumda, piyasa ekono­milerini hâkim pozisyona getiren süreçler farklıdır. Pi­yasa ilişkileri hâkim hale gelirken, farklı uluslararası (ve ulus üstü) etkileşimler üzerinden dolayımlanırlar. Biri­kim stratejileri, farklı dönemlerde farklı güç odaklarının özgün ittifakları ile gerçekleştirilirler ki, anılan bu farklı tertiplerin siyasi ifadesi her zaman ilgili devletlerin önvarsayılan (mantıksal olarak türetilen) müstakil çı­karlarına denk gelmez. Bir başka deyişle devlet iktidarı, bazen (günümüzde artan sıklıkla) devlet-taşıyıcmm, bir özel mülkiyet sahibi olarak varsayılan çıkarıyla çelişik (ama iktidarda olan sınıf koalisyonlarının ve küresel müttefiklerinin çıkarlarıyla uyumlu) olarak kullanılabi­lir. Ortaya koyulan nedenlere binaen, yapıların nesnel varlıklarını doğrudan hesaba katamayan pragmatizmin karşısına, yapının mutlak belirleyiciliğini (o da tartış­malı bir şekilde) koyan Ekonomi Politik tutumu koy­mak mümkün görünmemektedir. Gelinen noktada, hem yapıların etki üretme süreçlerini hem de ideolojinin her daim mevcut gücünü hesaba katan dikey bir istikamette ilerlemek gerekir.

Bir üçüncü saptama olarak, ele aldığımız yaklaşım­larda uluslararası hukukun kavramsallaştırmış biçimine değinmek gerekir. Uluslararası hukuk, sadece, aynı an­da karşıt menfaatleri korumak üzere gelişmiş ilkeler ve kurallar deposu değildir. Bu külliyat, içerdiği normları biçimlendiren bir değerler sistemi ile birlikte, kendi içe­riği üzerinde az çok etkili, özgün ifade ediş biçimleri ve önvarsayımlar içerir. Onun kurallarına referansta bu­lunduğunuzda artık, asgari bir ölçekte de olsa, tutarlılık yükümlülüğü altına girersiniz. Bu yükümlülüğün ken­disi, etkin olarak, ürettiğiniz hukuki sonuçlara müdaha­le eder. Karşıt menfaate denk düşen karşıt ilkeler, çoğu zaman ortak değerler içerir. Bir eylemin, örneğin silahlı bir hareketin, kabul edilen sınırları içerisinde, kendi kaderini tayin hakkının kullanımı mı yoksa terörist bir faaliyet mi olduğu tartışılıyor ise, bu tartışmanın geri­sinde, hem devletlerin egemen eşitliği ilkesinin hem de kendi kaderini tayin hakkının kabul edilirliği yönünde­ki önkabuller bulunduğu söylenebilir. Başka bir deyişle burada ideoloji, değişim ilişkilerinin (Ekonomi Politik Yaklaşım) ve/veya emperyalist tutumların (Hümanist-Marksist tutum, TWAIL) basit bir türevi ya da iyileştiri­ci maksatların insancıl ifadesi olarak (İyileştirici Yakla­şım) değil, dünya sisteminin yeniden üretiminde etkin ve otonom bir unsur olarak karşımıza çıkar.

Ancak eleştirelliğin hedefi “karamsarlığı ikna edici bir şekilde savunmak olmadığı gibi umudu da olmadık yerlerden türetmek değildir” diyebiliyor isek, hem Eko­nomi Politik hem de Hümanist-Marksist tutumların so­runsallarını ciddiyetle ele almak, bunları kabul edilme­dikleri durumlarda bile, bütünü ile anlamaya çalışmak gerekir. Bunun yanı sıra, uluslararası hukukun dünya­nın terk edilmişlerinin davaları için seferber edilmesi yönünde sarf edilen çabalar (ele aldığımız söylemler içe­risinden sarf edilen gayretlerin tümü) her türlü takdirin ötesindedir. Bahsedilen çabanın kendisi (ister Kantçı is­ter Marksist olsun) eleştirel düşünsel faaliyetin işletildi­ği bütün durumların ortak paydasını oluşturacaktır. Bu soyutlama düzleminden bakıldıkta; ele almaya gayret et­tiğimiz başlıkların hiçbirisinin, 7 Mart 2003 tarihinde, Irak Savaşının hukuksuzluğu üzerine İngiliz Guardian gazetesinde 16 uluslararası hukuk hocasının verdiği be­yanatın arkasındaki değerlerle çatıştığını söylemek müm­kün değildir.

Yeni yüzyılın en büyük utançlarından birisidir Irak Savaşı denilen silahlı müdahale; kurbanlar ve direnişçi­ler dışında bu utançtan az ya da çok pay almayacak tek bir kimse yoktur. Bu örnekten ilerleyelim. Mieville “Sa­vaş, eylem halindeki uluslararası hukuktur.” demektey­di. Eleştirel yaklaşımlar içerisinde Ortodoks bir pozis­yon edinmiş bulunan başka bir kolun, İyileştirici Yakla­şımın, savaşı hukukun karşısına yerleştiren tutumunun tam tersi ile karşı karşıyayız. İyileştirici Yaklaşım, sava­şın karşısına diktiği hukuka, özgürleştirici bir potansi­yel atfeder ve hukukun genelleştirilmiş soyutlamasını -temsil eden hukukun üstünlüğü prensibinin küresel öl­çekli uygulamasını, evrensel barışın önkoşulu haline getirir. Burada hukukun biçimi içeriğinden (hukuk kav­ramlarının içinde anlamını bulduğu kalıplar, bu kav­ramların içerdiği emirlerden) soyutlanmış halde ele alı­nır. Kimin hukukunun üstünlüğünü tesis ettiğine ba­kılmaksızın, hukukun üstünlüğü prensibi, kerameti ken­dinden menkul bir “iyi”yi temsil eder haline gelir. Eko­nomi Politik Yaklaşıma karşı Irak Savaşı’nın yargılandığı mahkemenin uluslararası kamuoyu olduğu, kararın da­yandığı hükümlerin de evrensel adalet ve barış ilkele­rinden doğduğu söylenebilir, iddia doğru olsa bile, di­yor Mieville, bu durumda uluslararası hukukun iddia edilen sağaltımı/iyileştiriciliği hukukun dışında gerçek­leşmektedir. Arük istenilen sonucun, ileri sürülen iddia­ların -uluslararası- hukukiliğinden kaynaklandığı öne sü­rülemez. Irak Savaşı’nın gayri meşruiyeti hukuk dışı il­kelere dayanıyor ise, bu durumda hukuk dişilik iddiası, hukuk dışının hukuka içselleştirilmesine dönüşür ki; böyle bir “başarı”, ancak hukukun kendi zemininin za­yıflatılması pahasına kazanılır (Mieville, 2005:297).

Uluslararası hukuka sağaltıcı işlevler yüklemenin bir başka sıkıntısı daha var. Hukuk zemininde mücadele gayretkeşliği, müdahil devletlerin, saldırıya uğrayan ül­kenin hukuku ihlal ettiğini ispat eden kanıtları tartış­masızca üretebildiği durumlarda, müdahalenin meşru kılınmasıyla neticelenebilecektir. Saddam’m gerçekten kimyasal silah ürettiğini bir düşünün, Irak müdahalesi meşru mu olacaktı? Diyelim Iran teknolojisini nükleer silah üretmeye yöneltti, iran’a saldırılması mı gerekir? Bu ve benzeri sorulan, devletlerin egemenlik yoluyla kendilerine mal ettikleri müstakil ve izole hakları inkâr ederek değil, devletlerin karşılıklı bağımlılık içinde var oldukları bir dünya sistemi içerisinde karşılıklı sınırla­maların imkânları ve koşulları üzerinden düşünerek ce­vaplamak gerekmektedir.

Burjuva hukuk ideolojisi ekseninde (çoğu kez Kantçı) eleştiriler üreten yazarlar (İyileştirici Yaklaşıma ve TWAIL’e dahil yazarlar), hukukun sağaltıcı ve ideo­lojik işlevini öne çıkarırken, onun baskıcı işlevini ya ge­ri plana itmekte ya da arızi kabul etmektedirler. TWAIL, uluslararası hukukun Üçüncü Dünya’nın disiplin altına sokulması ile sonuçlanan yönlerini vurguladığında, hu­kukun sağaltıcı ve ideolojik işlevlerini öne çıkarmaktan uzaklaşsa da; disiplin altına sokma taleplerini Batı’nın öznelliğine ve tutumuna bağlayarak, uluslararası huku­kun sağaltıcı işlevini -eleştiri dolayımıyla- korumayı sür­dürmektedir. Anılan yazarlar devlet egemenliğiyle ezi­len insanların çıkarlarını birbirinden ayırıp, varolan ulus­lararası hukukun eleştirel bir analizini yaparken birbir­lerine yaklaşmakta; ancak olması gereken hukukun hangi değerler üzerinde yükseleceği, kapsamı ve amacı konusunda oldukça farklı yorumlar üretebilmektedirler. Her şeye rağmen çabalarının, uluslararası hukukun tek­nik bir mesele olmanın ötesine giderek felsefe, siyaset bilimi, sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinleri kapsar hale gelmesini sağladığı söylenebilir.

Burjuva hukuk ideolojisi ekseninde eleştiriler üre­ten yazarlar, uluslararası hukuk kurumunun tikel dev­letler üzerindeki olası etkilerini, çözümleme için baş­langıç noktası olarak ele alırken; Hümanist-Marksist ve Yapısalcı Marksist çevreler, çekişmenin tarafı olan dev­letler arasındaki somut güç farklılıklarını, kapitalist ulus­lararası sistemin yapısını ve hukukun biçiminin ve/veya içeriğinin ifşa ettiği sınıf ilişkilerini hareket noktası ola­rak kabul eder. Böyle yapmakla, hukukun baskıcı işle­vini, ideolojik ve sağaltıcı işlevi karşısında bütünüyle ya da kısmen öne çıkartırlar.

Eylem halindeki uluslararası hukukun, her durum­da, savunan taraf için de saldırgan taraf için de kullanı­labilecek bir seri argümana ev sahipliği yapacağı şüphe­sizdir. İkinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya’nın yöne­ticilerinin yargılandığı Nuremberg Mahkemesi, bir sal­dırı savaşını yürütme ediminin kendi başına bütün bi­rikmiş kötülüklerin toplamına eşit bir uluslararası suç olduğunu tespit etmişti (Purvis, 2006:120). Bugün “Nuremberg” Amerika Birleşik Devletleri’ni değil Saddam Hüseyin’i ve onun Irak’ını yargılamak için üretilen me­tinlerin en gözde göstergelerindendir. Emperyal otorite için zemin hazırlayan aynı uluslararası hukuk, özgür­lük, eşitlik ve “tarafsızlık” iddiaları için de ev sahipliği yapar. Ele almış bulunduğumuz yaklaşımlardan hiçbiri­si bir normun, salt uyulmadığı için norm olmaktan çı­kacağı görüşünü savunmamaktadır. İhlal, kuralın yok­luğuna değil, onun tatbikatındaki zayıflığa gönderme yapan bir durumdur. Uluslararası hukuk etkindir. An­cak unutulmamalıdır ki, İyileştirici Yaklaşımların ve TWAIL’in uluslararası hukukun buyurgan güncelliği karşısına çıkarmaya çalıştıkları ilkeler, onun iki yüzün­den birisini oluşturmaktadır. Janus’mı iki yüzü hiçbir zaman tam anlamı ile karşı karşıya gelmez. Bir başka deyişle, norm üretiminin temsil ilkesine göre işleyen uluslararası/uluslar üstü bir merkezi bulunmaması du­rumu, ihlallerin saptanmasına yarayan kavramların üre­timinde ve yorumunda etkili kurum ve kuruluşların sı­nıf içeriği, haberin içerisinden çıkarıldığı bağlamın bil­gisini ve ihlalleri yayan haber ağlarının mülkiyeti, yargı düzlemlerinin (bağımsız ve mecburi bir yargının ve bu­nun kararlarını tatbik edecek bir icra mekanizmasının bulunmamasına dayalı) paralel ve yer yer çatışkın ko­numları, norma mündemiç yaptırımın özgünlüğü (meş­ru müdafaa ve kolektif güvenlik kurumları) ve uygula­madaki zorluklar, bütün bunlar, ihlal sorunu olarak ad­landırılan karmaşık sorunun göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu hatırlatan unsurlardır. Bu durumda etkin olduğu tartışmasız olan uluslararası hukukun aynı anda iyileştirici etkiler doğurabileceğim savlamak güç­leşmekte ve Janus’mı iki yüzünün ikisini de ele almaya gayret etmek gerekmektedir.

Sonuçta, ele aldığımız bütün yaklaşımların açık ver­diklerini, somut gerçeğin temellük edilmesi sürecinde boşluklar ürettiklerini iddia etmek mümkündür. Irak’ın başına gelenler bu ülkenin uymamakla suçlandığı ulus­lararası hukukun ister eylem halinin, ister karşıtının tü­revi olsun, ortada doğrudan uluslararası hukuk kura­mının meşruiyetini ilgilendiren bir felaket bulunmakta­dır. Bu felaket, hukukun düzenlediği ilişkilerin başka boyutta yeniden teorik hesaplara katılmasını zorunluluk haline getirmektedir.

Her yer bir mücadele alanı haline getirilebilir, ulus­lararası hukuk da mücadele içerisinde güncelleşir. An­cak mücadelenin gerçekleştiği zeminin bilgisi de müca­deleye dâhildir: Biçim de içerik kadar önemlidir. Biçimi ihmal edersek, soyutlanmış içeriğin hegemonik güçler tarafından temellük edilmesi ve iyileştirici amaçlarla öne­riler getiren yazarların hiç hayal edemeyecekleri şekil­lerde kullanılması durumu üzerine söyleyecek sözleri­miz azalır. Diğer yandan içeriği ihmal eder, onu biçimin türevi haline getirirsek, bu sefer somut durumlar hak­kında somut sözler söyleme olanağımızı yitiririz. Peki, her ikisini de gündemde tutmak mümkün müdür? Bu sorunun yanıtı, hem yapıların etki üretme süreçlerini hem de ideolojinin her daim mevcut gücünü hesaba ka­tarak dikey bir istikamette ilerlemeye çalışacak olan son bölümde araştırılacaktır.

Hangisi tercih edilirse edilsin, ele almış bulundu­ğumuz (ve son bölümde inceleyecek olduğumuz) bütün yaklaşımların, hukukun ortada bir yerde tanımlanmak için beklediği inancını içeren naif pozitivizmi, gelişme ve toplum hakkında söylenen güzel sözlerin gerçeklikle örtüştüğüne ya da örtüşeceğine inanç olarak tanımlana­bilecek yapay/naif bir idealizmi ve devletin toplum ile özdeş olduğu inancına dayalı siyasi indirgemeciliği sor­gulamaya katkıda bulunacağına inanmaktayız.

SONSÖZ

Emperyalizm, Devlet Teorisi ve Küresel Düzenleme Sürecinde Uluslararası Hukuk

Klasik emperyalizm yorumlan, büyük kapitalist devlet­ler (emperyalistler) arasında rekabet fikri üzerinden ge­lişiyordu. Bu devletler içerisinde temsilini bulan tekelci sermaye, diğer devletlerde temsilini bulan diğer tekelci sermaye gruplarına karşı kendi ulusal devletini kulla­nıyordu. Uluslararası hukuka Marksist yaklaşımların önemli bir bölümü, bu hukuk alanını, kendi dönemle­rini açıklamakta hiç de yetersiz olmayan klasik emper­yalizm teorilerinin betimlediği ilişkiler sisteminin dü­zenlenmesi faaliyeti olarak tasavvur ettiler.

Bugün, klasik emperyalizm teorileri aralarında: a- İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasını şemsiyeleyen Amerikan hegemonyasının belirmesi; b- Tekil kapitalist ülkelerin (emperyalizm teorisine göre birbir­leriyle şiddetli rekabet halinde olmaları gerekirken, bir türlü beklenen ölçütlerde rekabete girmeyen) ordula­rını bir çatı altında toplayan NATO’nun ortaya çıkma­sı; c- içeride Fordist toplumsal uzlaşmanın, dışarıda uluslararasılaşan kapitalizmin düzenlenmesi için teba­rüz eden kuruluşlardan ve bunların yarattığı hukuktan oluşan yeni düzenleme biçimlerinin gündeme gelmesi; d- Sovyet sonrası dönemde sermaye ilişkisinin kapsayıcılığının artıran düzenlemelerin ortak kapitalist akıla bi­naen gerçekleştirilmesi gibi kalemlerin bulunduğu güç­lü gerekçelerle siyasal tahayyülü belirlemekten uzak gö­rünmektedirler.

Anılan açıklama sıkıntısı ve hacmi gün geçtikçe ar­tan küreselleşme tartışmalarıyla ilişkili olarak, Marksist teori içerisinden bir seri yeni emperyalizm yorumu türe­tilmiştir.[89] Çalışmanın okumakta bulunduğunuz bu son bölümünde, Louis Althusser ve Bob Jessop’un devlet yaklaşımlarına, emperyalizm çalışmalarına devlet teori­sinin eklenmesi gerekliliğini savunan Leo Panitch ve Sam Gindin’e ait devletin uluslararasılaşması tezini ek­lemlendirerek oluşturulan özgül bir yorum çerçevesin­de, uluslararası hukukun küresel düzenleme faaliyeti içerisindeki yerinin tartışılması hedeflenmektedir. Bu satırların yazarı okuyucuya, Althusser ve Jessop çizgile­rine mündemiç siyaset felsefelerinin (sırasıyla, Marksist Yapısalcılık ve Eleştirel Realizm) -en azından bu kitapta yürütülen tartışma kapsamında- uyumlu varsayıldıkla-rı,[90] ancak Panitch ve Gindin’in dayandığı siyaset felsefe­sinin benimsenmediğini,[91] onların çalışmalarının seçilen açıklama kipliğine uygun bir şekilde yeniden yazıldığını belirtmek durumundadır.

Anılan amaç doğrultusunda ilerlerken ilk etapta, ki­tap boyunca önvarsayılan devlet tanımı, önce devletin ne olmadığı daha sonra da devletin nasıl anlaşılması ge­rektiği soruları sorularak, belirgin bir hale getirilecektir. Ardından biçim vurgusunun önemi üzerinde birtakım saptamalar yapılacak ve biçimin yayılış sürecinin dina­mikleri ele alınacaktır. Üçüncü olarak, devletin ulusla-rarasılaşması süreci bağlamında Irak saldırısının, hem stratejik hammadde satıcısı ülkeler hem de Türkiye için ne ifade ettiği tartışılacaktır. Dördüncü ve son etapta, kitap boyunca yapılan saptamalar ve geliştirilen teorik çerçeve bağlamında, küresel düzenleme sürecinde ulus­lararası hukukun yeri tartışılacaktır.

Uluslararasılaşma Sürecinin Nesnesi Olarak Devlet

Kitabın akışı içerisinde kullanıldığı haliyle uluslararası­laşma sürecinin; birisi sermaye ilişkisi, diğeri de devlet olan iki nesnesi bulunmaktadır. Sermaye ilişkisinin uluslararasılaşması süreci üzerine zengin bir kaynakça bulunmaktadır. Uluslararasılaşma sürecinin nesnesi ola­rak devlet, aynı ilgiye mazhar olmamıştır ve bu bağlam­da ele alınması, irdelenmesi, kavramsallaştırılması önem­lidir. Devlet teriminin pek çok perspektif içerisinden edindiği pek çok anlamın yarattığı kargaşa ile uğraşabil­mek için genel bir tanım yapmak gerekmektedir.[92] Böyle bir teşebbüse, öncelikle bu çalışmada kullanıldığı haliy­le, kavramın dışladıkları ile başlamak anlamlı görün­mektedir. Öyleyse soralım: Devlet ne değildir?

Devlet bir organizma değildir. Organizma olarak devlet kavramsallaştırmasım, ana akım siyaset teorileri­ne mündemiç eklektizmin bütün versiyonlarında bul­mak mümkündür. Platonik devlet anlayışı, kavramın ta­rihini araştıranlar için iyi bir başlangıç noktası sunacak­tır. Buna göre devlet, her durumda kendi -verili- orga­nik (bir ineğin ota ihtiyaç duymasında olduğu gibi do­ğasına mündemiç) çıkarlarını gütmeye meyilli bir orga­nizmadır. Aynı damardan ilerlersek, devlet tarafından cisimleştirilen siyasi düzenek, içinde bulunduğu top­lumla bir bütün teşkil eder. Çıkış noktanız böyle bir devlet kavramsallaştırmasına dayandığında -tıpkı bir in­sanın ya da hayvanın kolları ve bacakları arasında çıkar çatışması bulunmaması durumunda olduğu gibi- devlet olarak adlandırılan bütünlük, yalnızca kendi verili (or­ganik ve çatışkısız) menfaatini kollayan bir entite olarak algılanacaktır. Dahası, anılan söylemin taşıyıcıları, söz konusu bütünlüğün (devletin) zaman ve mekân bağımlı bir tür özel rasyonaliteyi (piyasada işlem yapan bağım­sız bireyin hesap mantığını), zamandan ve mekândan bağımsız olarak içselleştirdiğini önvarsaymak durumun­da kalacaklardır.

Devlet sivil toplumun dışında ve karşısında konum­lanmış bir organizma ya da alan değildir. İster liberal is­ter muhafazakâr olsun, bütün burjuva yaklaşımları, po­litik toplumun (devletin) karşısına diktikleri sivil top­lumu, müstakil ve organik bir bütün olarak kavramsal-laştırmaktadırlar. Teorizasyonu yapanların tercihine gö­re sivil toplum; bazen bir özgürlükler alanı ve muhalefet odağı, bazen de politik toplum tarafından gözetilmesi ve düzenlenmesi gereken kötü eğilimli, huysuz bir varlık olarak kurgulanmaktadır.

Bugünün kuramsallaştırma çabalarının önemli bir kısmında, kötü adamın devlet olduğunu hatırlatalım. “Kötü adam devlet” yaklaşımı içerisinden bakıldıkta, devlet denilen organizmayı oluşturan bireyler (bürok­ratlar) kendi kültürlerini alt nesillere aktaran müstakil bir grup olarak algılanırlar. Buna göre bürokrasi bir temsil gerçekleştirmez, bir dolayım içermez: Kendi he­sabına bir sınıftır. Hem de kendinde değil kendisi için (eyleyen) bir sınıf![93] Anmakta olduğumuz açıklama kip­liği içerisinden bakıldıkta, (derin) bürokrasi, kendi öz­gün rasyonalitesi ve müstakil gelenekleri ve talepleriyle, kendisi için eyler.

Politik toplumu (ve dolayısı ile sivil toplumu) bir organizma olarak algılamaya meyilli bu yaklaşıma göre, bürokratlar bir kale haline getirip kendilerinden olma­yanlara karşı savundukları devleti, halkın (sivil toplu­mun!) iradesine karşı kullanıp kendi menfaatini takip etmektedirler. Bugün burjuvazinin organik entelektüel­lerinin önemli bir bölümü, yukarıdaki satırlarda tasvir edilmiş bulunan ceberut devleti ve onu kontrol altında tutmayı bilen (derin) bürokratları, piyasa düzeninden kaynaklanan bütün sıkıntıların sebebi gibi tasvir etmek-, tedirler. İthamlar bununla da bitmez, burjuvazinin or­ganik entelektüelleri, toplumsal çelişkilerin şiddet biçi­mine büründüğü her noktada bilen ve eyleyen devleti esas fail konumuna yükseltirler. Toplumun kendiliğin­den tepkileri de yine aynı fail (kötü adam devlet) tara­fından örgütlenir, ideolojilerin müstakil etkileri ve bu ideolojileri gündeme getiren söylem dışı unsurlar (ko­şullar) bir kenara itilerek kurulan anlatı, politik toplu­mun tek taraflı kararları üzerinden biçimlenir. Konturları kısaca çizilen bu hikâye, kapitalist devletin burjuva diktatoryasmm kurulması, sürdürülmesi ve tahkim edil­mesi sürecindeki işlevlerinden yola çıkmaz: Kötü çocuk devletin kendisi için eyleyişini anlatır. Hikâyeyi böyle düzenler, yüceltmekte ısrarlı gibi göründükleri sivil top­lumu, -kendi içlerinde çelişkiye düşerek- son derece aciz, pasif ve devlet ne ister ise onu yapan bir entite ha­line getirmektedirler. Kısaca, verili haliyle burjuva dev­let teorisi/ideolojisi, sivil toplum – politik toplum karşıt­lığına sıkışıp kalmıştır. Demokratikleşme hedefi de, pi­yasa rasyonalitesi ekseninde tavır geliştiren organizma-devletlerin, organizma sivil toplumların ve bu sivil top­lumların içerisinde mevcut kendiliğinden-muhalif va­roluş hallerinin düşünüp taşınarak bulduğu bir çözüm haline gelmektedir.

Devlet sınıflardan ve bu sınıflar arasında mevcut ge­rilimlerden azade bir varlık biçimi değildir. Devlet, sı­nıflı bir toplum olan kapitalist toplumun devletidir. Şid­det, öncelikle kapitalist devlette temsilini bulan çıkarlar tarafından üretilen devlet iktidarının, burjuva diktator­yasmm kurulması, sürdürülmesi ve tahkim edilmesi sü­recindeki kullanımının bir türevidir. Bununla sınırlı de­ğildir belki; ancak şiddetin kullanıldığı bütün düzlem­ler, kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde araçsallaştırılır.

Diğer yandan bu devlet, ideal kolektif bir kapitalist değildir. Genel olarak sermayenin (verili bir mekân ve zamanda sermayenin para sermaye, üretici sermaye, ti­cari sermaye uğraklarının toplamının) önceden verili (kendi telosmm gerçekleştirmeye çalışan) somut bir çı­karlar listesi bulunmamaktadır. Sermaye ilişkisinin artı-değerin temellüküne odaklanmış olması ve toplumsal zenginliklerin eşitsiz bölüşümünü hedeflemesi durumu; sermayenin kendine ait tutarlı ihtiyaçlar listesiyle birlik­te ortada dolanan bir organizmaymış gibi düşünülmesi­ne yol açmamalıdır. “Genel olarak sermaye” kendi adına talepleri olan bir özne değildir. Birçok tikel sermayenin eylemlerinin etkisi olarak mevcuttur. Dolayısıyla, bir or­ganizmaymış gibi davranıp, -kendi dışında bir entite olarak- devleti araç konumuna indirgeyerek eylemez. Sermaye hep tikel formuyla, somut varoluşuyla, zaman ve mekân bağımlı somut talepler ve stratejiler üretir.

Diğer yandan devlet, çok kaynaklı ve çok eksenli kuvvetlerin tesadüfi bir bileşkesi de değildir. Devleti, açıklanması gerekeni verili sayarak, sermayenin yeniden üretimindeki işlevi üzerinden tanımlayamasak da, bu iş­levinin {aposteriori olarak) göz ardı edilmesi mümkün olmamaktadır. Her şeyden önce üretim araçları üzerin­de özel mülkiyet veriliyken, sermayenin yeniden üreti­mini gerçekleştirecek koşullara odaklanmamış, bu ko­şulları oluşturmaya çalışmayan bir devlet tasavvur edi­lemez. Bu bağlamda devlet, sermayenin yeniden üretimi temel ekseninde bir araya gelmiş ve işleyişi çelişkilerden muaf olmayan yapısal biçimlerin, kurumların ve örgüt­lerin toplamıdır demek yanlış olmayacaktır.

Devlet, zamandan ve mekândan bağımsız değildir. Devlet farklı tarihsel dönemlerde farklı sistemler etra­fında şekillenebilir, ancak kapitalist üretim ilişkilerinin giderek artan oranlarda baskın hale geldiği bir dönem­de, kapitalist sistem tarafından şekillendirilir. Meseleyi böyle ortaya koymak, kapitalist sistemi, kendi içindeki diğer (geleneksel, değer-biçime sorunsuz olarak tahviledilemeyen) sistemleri tek yanlı olarak etkileyen mutlak unsur olarak ele almak anlamına gelmez. Kapitalist top­lumsal ilişkilerin azgelişmiş toplumlarda -diğerleri ya­nında- yanaşma ilişkileri ile birlikte yürüdüğünü, örne­ğin ihalelerin tarikat ya da hemşerilik bağları üzerinden dağıtıldığını, ihaleler sonucu üretilen malların ve hiz­metlerin piyasa değerlerinin devlete kesilenden (fatura edilenden) daha düşük olduğunu ve benzeri örnekleri kendimize hatırlattığımızda; mütehakkim sistemin ken­disine çektiği dinsel anlam sistemleri ya da başkaları ta­rafından etkilendiğini, ancak bu unsurları kendi ekse­ninde yeniden biçimlendirerek kendi mantığını onlara dayattığını saptamak kolay olacaktır.

Sermaye birikiminin dinamiği değer-biçim düzle­minde şekillenir. Kapitalist toplumsal formasyonlarda, yapısal biçimlerin, kurumların ve örgütlerin birliği, ka­pitalist devletin biçiminde altbelirlenmiştir.[94] Ancak bi­çim, farklı karşılaşmaların öngörülemez etkilerinin ger­çekleşmesi sürecini kolaylaştırdığı gibi, bu karşılaşmala­rın önkoşullarını da belirleyecektir: Kimse size ilgili alım satım sözleşmesinin içeriğini nasıl dolduracağınızı, bir dilekçeye hangi somut talepleri ekleyebileceğinizi söyleyemez. Ancak sözleşme formunun kendisi, pek çok yolla eylemlerinizi sınırlar. Sözleşmeler; malı piya­saya getirenin kural olarak onun maliki olduğunun ka­bulünü, anlaşmazlık durumda yargı ve icra düzenekle­rini, özel mülkiyetin korunması esasında gerçekleştiri­len yapılanmaları ve benzeri hususları verili kabul eden bir bağlamın ürünüdürler. Her şey sözleşmeye konu olamaz. Sözleşmenin tarafları hukuk önünde eşit sayıla­caklardır. Sözleşmenin konusu hukuka (genelde alım satıma ya da yapma ve yapmama yükümlülüklerine) uygun olmak durumundadır. Sözleşmeye konu edimin tedariki için duyduğunuz ihtiyacı karşılayacak bir iş ilişkisi içerisinde değilseniz, tarikatlara ve benzeri de-ğer-biçim dışı destekleyici oluşumlara başvurabilirsiniz. Ancak ilgili tarikatın ve benzeri dayanışma mekanizma­sının işleyebilmesi için, bunların ilgili toplumdaki ikti­dar ve sermaye ilişkilerini destekleyecek şekilde ko­numlanması gerekir. Aynı şekilde dilekçe formatı, bi­reysel talebinizin ne olması gerektiği hususunu belirle-yemese de, talebin bireysel bir talep olması ve ilgili ku­rumun verdiği hizmet kapsamında yazılması gereklili­ğini dayatır. Su ve kanalizasyon idaresinden, herkese bedelsiz öğle yemeği verilmesini talep edemezsiniz. Ta­leplerinizi sunduğunuz kurumsal ve örgütsel bileşke, sermaye ilişkisinin yeniden üretilmesi ekseninde, bu iş­levle doğrudan bağlantısı olsun olmasın, bir seri koşul­lanmış mal ve hizmeti sağlarken, şiddet yanı sıra meşru­iyet de üretecektir. Yani ilgili devlet aygıtlarında yapı­lan üretimin her zaman dokunulabilir ve dokunulamaz ürünleri olacaktır. Dokunulamaz ürünler dilekçelere konu olmazlar, ancak ilgili kapitalist toplumda üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesi sürecinde sayısız işlev görürler. Bu işlevler devleti oluşturan aygıtlar toplamı­nın belirli ölçekte içsel birliğini ve tutarlılığını gerekti­rir. Bir başka deyişle, sermayenin üretim ve dolaşımına yön vermek için birikim stratejilerine ihtiyaç duyulduğu oranda (stratejilere ihtiyaç vardır zira sermaye bir kul­lanım kılavuzu ile gelmez), devlet müdahaleleri, devle­tin belirli ölçekte içsel birliğini ve tutarlılığını önvarsay-mak ve sağlamak önkoşullarıyla mümkün olabilecek­lerdir.

Devlet, kapitalizmin ihtiyaçlarına göre kendi enerji­sini kendi başına üreterek işleyen düzenleyici bir maki­ne değildir. Birikimin koşullarını sağlamak ya da istik­rarlı olmayan uzlaşma dengelerini yönetmek eylemi, yalnızca iktisat ekseninde işleyen politikalara değil, ka­muoyu oluşturmak için -gerektiğinde tavizlerle destek­lenmiş gerektiğinde şiddet içeren- daimi ideolojik, hu­kuki ve siyasi müdahalelere gereksinim duyacaktır. Bu müdahaleler tarafların sahiplendiği ideolojiler (cumhu­riyet projeleri, örgütlenme ilkeleri, şiddet mekanizmala­rı vs.) ekseninde gerçekleşir.

Geldiğimiz noktada “Devlet ne değildir?” sorusuna vermeye çalıştığımız cevapların bizi bir yerlere getirdi­ğini savlayabiliriz. Şimdi soruyu tersten soralım: Devlet nedir? Anılan sorunun cevabı öncelikle bir devlet çizi­mini/şemasını gerektirecektir. Daha sonra -çizilen bu şema üzerinden- devlet üzerine morfolojik, işlevsel ve karma tanımlar üretilebilecektir.

Çizime başlamadan önce küçük bir uyarı: Takdir edilir ki devleti şematize eden bir çizim üzerinden üreti­len sonuçların, somuttaki gerçek (real in concrete) ile zihindeki somut (concrete in thoughi) arasındaki mesa­feyi mükemmelen daraltacağını savlamak mümkün de­ğildir. Bourdieu’ye (1977) göre, dünya hakkındaki bilgi inşa ederken kullandığımız metafor, sinopsis ve analoji gibi bilişsel aygıtlar, düşüncenin iletilmesini güçlendirebileceği gibi içeriğini de sakatlayabilir. Metafor kulla­nımı, örneğin altyapı-üstyapı fiziksel metaforu, analiz edilen toplumsal üretim ilişkisinin iletiminde ve bunun bilgisinin toplumsal dolaşımında belirli kolaylıklar sağ­lamıştır. Ancak bunun yanı sıra kompleks toplumsal kurum (hukuk, adalet vs.) ve örgütlerin (devletin ideo­lojik aygıtları, devletin baskı aygıtları) analizinde, dev­rimci stratejilerin uygulanmasında belirgin ve tanınmış zorluklar/sıkıntılar üretmiştir. Kompleks bir bilginin is­tatistik, temsili şema, diyagram ya da birleşik bir referans çerçevesine sıkıştırılması olarak tanımlayabileceğimiz sinopsis de böyle bir zararlı etkiyi haizdir. Diyag­ramların basitleştirip zamansız ve iki boyutlu bir düz­leme taşıdığı entiteler ve bunlar arasında kurulan ilişki­lerin gerçek toplumsal ilişkiler düzlemine uymama ih-finali oldukça yüksektir. Bu diyagramlar zaman ve mekân algısının inşasında hemen hemen her zaman sorun çıkartırlar. Öyleyse bilişsel aygıtların tatbikinde çok dikkatli davranılmalı, “yanlış bir berraklık” duygusu­nun teorik sakıncaları üzerine önceden hazırlıklı olun­malıdır (Bourdieu, 1977). Althusser’deki (2002) “apa­çıklık” kavramına benzeyen Bourdieu’cü “yanlış berrak­lık” kavramı çoğu kez baskın ideolojilerin ellerinde karşı araçlara dönüşebilir. Bu nedenle her zaman şemaların ya da diyagramların önüne toplumsal gerçekliğin teorik inşası konulmalı, verdiğimiz şema üzerinden ürettiği­miz sonuçlara da şüphe ile yaklaşılmalıdır. Şimdi devam edelim.

Devleti nasıl tasavvur etmeli? Burjuva ideolojileri içerisinde mümtaz bir yeri haiz liberal söylemin yaptığı gibi, kâğıdın ortasına bir yuvarlak çizip, bu yuvarlağıkalınca bir çizgiyle ikiye ayırdıktan sonra sol tarafına politik toplum (devlet), sağ tarafına da sivil toplum (pi­yasa düzeni) yazmak suretiyle değil.

Devleti nasıl tasavvur etmeli? Öncelikle, iç içe geç­miş iki çember hayal edelim. Çemberlerimizi kesik çiz­gilerle çizelim, zira hiçbir toplumsal bütünlük diğer toplumsal bütünlüklerden tamamen izole edilemez. Dış­taki çember ilgili toplumsal formasyonun kendisini di­ğerlerinden ayıran sınıra denk düşmektedir. Dıştaki çember aynı anda devletin diğer devletler karşısındaki sınırını da oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, devleti diğer devletlerden ayıran sınırlar aynı anda ilgili top­lumsal formasyonun sınırlarını da oluşturur (iki sınır arasında örtüşme olduğunu varsayıyoruz). Şu durumda, dış çemberi, toplumsallığı oluşturan diğer ilişki setlerini (yoğunlaşmış özgün iktidar ilişkileri alanı olarak) dev­letten ayırmak için kullanamayız. Bu nedenle çizdiğimiz sınırları (dış çemberi) dış çeper olarak ele alalım ve mevcut çemberimizin içerisine -yine kesik kesik çizgi­lerle yapılmış- bir ikincisini ekleyelim. Yani paragrafın başında da söylediğimiz gibi, birisi diğeri içerisine -ke­sik çizgilerle- çizilmiş iki yuvarlak[95] tahayyül etmeliyiz. Merkezdeki (içerideki) yuvarlak, siyasal iktidarın üre­tildiği yapılaşmış ilişkiler seti olarak devleti oturtacağı­mız alanı oluşturacaktır. Öyleyse daha en başından, eli­mizde bir gösteren ancak iki gösterilen bulunmaktadır: İlgili toplumsal formasyonun mekânsal uzamını oluştu­ran sınırları kaplayan devlet (dış çember) ve yoğunlaş­mış özgün iktidar ilişkilerinin biçim belirlenimli alanı olarak devlet (merkezdeki çember). Ancak daha önce anlatılanlardan çıkarsayabileceğimiz gibi, bu alanın (mer­kezdeki çemberin) içerisi yekpare olmayacaktır. Merkez­deki çemberin içerisine devletin aygıtlarını (Althusser) ya da yapısal biçimlerin örgütsel ifadelerini temsil eden (Düzenleme Okulu ve/veya Jessop) küçük kutucuklar çizmek durumundayız. Ekleyelim: Merkezde bulunup devleti temsil eden bu alan düzenlediği kadar düzenlenilmeye de açık olduğundan, ne merkezdeki çemberin içindeki kutucuklar ne de yoğunlaşmış bir siyasi ilişki­ler alanı olarak devleti (merkezdeki çember) içeren alan sabit değil.

Kesik kesik çizgilerimiz hem göreli bir sınırı imle­mekte hem de devleti oluşturan -görece- istikrarlı yapıcıklara yönelik taleplerin geçmesi için özgün şekillen­meleri olan geçitlere denk düşmektedir. Bir başka deyiş­le, merkezdeki sınır çizgiciklerinin arasında bulunup, daha geniş toplumsal ilişkiler alanı içerisinden gelen ta­leplerin içeri girmesini sağlayan geçitlerimizin biçimi önemli. Dolayısıyla her talep içeri giremiyor. Ancak be­lirli biçimlere bürünebilen -dönüştürülmüş- talepler bu geçitlere sığabileceğinden, biçim içeriği belirliyor. Kısa­ca, içeri girebilmek bile bir dert. Biçim tarafından yapı­lan müdahalenin her kutucuk için aynı ölçüde olmadı­ğını da belirtelim. Stratejik önemi haiz bazı kutucuklar daha da talepkâr.

Daha geniş toplumsal ilişkiler alanında doğup mer­kezdeki biçim belirlenimli yoğunlaştırılmış ilişkiler ala­nına duhul eden talepler, devletin bütününe değil, dev­letin içerisinde mevcut yapıcıklardan birisinin ya da birden fazlasının -ama hiçbir durumda tümünün değil-içine girer. Ancak daha geniş toplumsal ilişkiler alanın­dan doğan taleplerin sahipleri, talep üretebilme kapasi­telerini (mevcut toplumsal konumlarını) merkezdeki yoğunlaştırılmış güç ilişkileri alanı üzerinden (bu alan içerisinde çıkarlarının diğer çıkarlardan daha iyi temsil ediliyor olmasından) edinmiş olduklarından, merkezde bulunan alanla daha geniş toplumsal ilişkiler alanı ara­sındaki ilişkinin tek yönlü olduğunu tasarlamanın doğ­ru olmadığını saptayalım. Bir başka deyişle, liberal söy­lemin savladığının aksine, devlet ve sivil toplum terim­lerinin göndergeleri {referenti) büsbütün ayrı alanlara denk gelmezler. Hatırlayalım, devleti temsil eden alanın içerisine çizdiğimiz kutucukların çeperlerini de kesik çizgilerden oluşturmuştuk. Bu kutucuklar içerisinde toplumsal sınıflar ve dolayısıyla bu sınıfların -kendi ara­larındaki ilişkileri de çelişkiden muaf olmayan- fraksi­yonları temsil edilmektedir.

Temsil sorunu çağdaş devlet teorisinin en çetrefilli alanlarından birisini oluşturmaktadır. Sınıfların devlet içerisindeki temsili nasıl gerçekleşmektedir? Temsilin sınıf fraksiyonları ile devlet memurları ve diğer personel arasında kurulan ve pek çok durumda doğrudanlık içermeyen, iktisadi, siyasi ve ideolojik ilişkiler üzerin­den çeşitli mekanizma aracılığı ile gerçekleşeceği söyle­nebilir.

Benimsemiş olduğumuz perspektife göre temsilin gerçekleşmesinde ideoloji alanı diğerlerine göre daha belirleyici olacaktır. Bir başka deyişle temsil ilişkisi -pek çok durumda-, taleplerin sahipleriyle muhatapları ara­sında kurulan doğrudan ilişkiler üzerinden yürütülen sınıfsal bir diyaloga dayanmaz. Bürokratların “Ben fa­lanca sınıfın falanca fraksiyonunun temsilcisiyim, o yüzden şu talebi geri çevireyim şu talebi kabul edeyim.” kabilinden laflarla üretim ilişkileri ile ilişkiye geçeceğinitasavvur etmek anlamlı değildir. Her şeyden önce yo­ğunlaştırılmış güç ilişkileri alanına giren talepler, birey­sel haklara tekabül eden (ve bu nedenle kendi kolektif sınıf içeriklerini görünmez hale getiren) formülasyonlar içerirler. Talebin sahibi genellikle, falanca sınıfın falan­ca fraksiyonunun üyesi olarak değil, bireysel kapitalist A ya da vatandaş B formatı içerisinden konuşacaktır. Kolektiviteler adına konuşulmasına imkân tanınan kı­sıtlı durumlarda da karşımıza sınıf isimleri değil, kültü­rel grup aidiyetinin çıkması kuvvetle muhtemeldir. Di­ğer yandan, neoliberal dönemde, sermaye fraksiyonları­nın giderek artan ölçütlerde, kendi örgütleri ağzından kendi sınıfsal (kolektif) menfaatini açıkça ifade ettiğini, bu menfaatin -yine- giderek artan ölçütlerde doğrudan devlet politikasına tahvil edildiğini, işçi sınıfı için bah­settiğimiz eğilimin tersinin gerçekleşiyor olduğunu göz­lemlemek mümkündür.

İkinci olarak, varsaydığımız temsil ilişkisinin taraf­lar arasında önceden imzalanmış bir anlaşmaya dayan­dığını varsayamayrz. Pek çok durumda, temsil edilen ve temsilci olaydan önce değil sonra oluşur. Farazi temsil ilişkimiz her olayda yeniden üretilir. Temsilci -genelde-içinden konuştuğu söylemin belirleyici etkisiyle, somut durum karşısında somut tepkiler üretir, somut çözüm­leri “keşfeder”.[96]Keşfetme edimim tırnak içerisine alıyo­ruz; çünkü ilgili sorun karşısında “keşfedilen” çözüm, sınırsız seçenekler içerisinden keyfi olarak bulunmuş bir cevaba denk gelmez. Belirli bir zaman ve mekânda neyin rasyonel, neyin saçma olduğunu belirleyen yargı­lar (söylemler) “keşfetme ediminin” içeriğini önbelir-lerler. Hemen ekleyelim: Bu yargılar da havada uçuş­maz, kendi göndergeleri (refereni) ile kurdukları zorun­lu ilişkinin türevidirler.[97]

Öyleyse temsil her durumda değil ama genellikle ideolojiler üzerinden dolayımlanır. ilgili ideolojinin ta­şıyıcısının gerçekleştirdiği (temsil etme ya da edilme) eylemin(in) sınıfsal etkisini hesaplayabilmesi dahi ge­rekmez. Ancak sürekli yanlış (ilgili aygıt içerisinde temsil edilmeyen) taraf için “keşifler” yapan taşıyıcının, ka­riyer imkânının (mesleki geleceğinin) pek de parlak olacağı söylenemez. Daha önceden vurguladıklarımız­dan açıktır ki, sermaye hiçbir zaman “genel olarak ser­maye” formunda temsil edilmez. Farklı fraksiyonların -bazen birbiri ile esaslı olarak çelişen- farklı talepleri olacaktır. Sermayenin fraksiyonları arasındaki çetrefilli ilişkide, birikim stratejileri üzerinden taleplerin, içerik kazanacağını söylemek mümkündür. Örneğin Türkiye’ de Ortadoğu eksenli sermaye grupları ile kurulacak iliş­kiyi merkeze alarak,kendi dar iktisadi çıkarlarını aşma­ya yönelmiş sermaye gruplarıyla alakalı talepleri temsil eden kimseler tarafından domine edilmiş devlet aygıtla­rında, yeni-Osmanlıcı bir söylemin diğerlerine üstün ge­lebileceğini, bu aygıtın içerisine giren taleplerin de bu söylemi destekleyen -bu söylem içerisinden konuşan-grupların işine yarayabileceğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin Avrupa Birliği perspektifinin de, ilgili grup­ların ve uluslararası almaşıklarının küresel sisteme ek­lemlenme tarzlarıyla ilişki içinde gelişeceğini ummak yanlış olmayacaktır. Avrupa ve Amerika Birleşik Devlet­lerinde ağırlıklı olarak temsil edilen sermaye grupları ile almaşıklık ilişkisine giren diğer sermaye fraksiyonla­rı ise, farklı birikim stratejileri önereceklerdir. Farklı fraksiyonlara ait farklı birikim stratejilerinin her du­rumda bir diğerini dışlaması gerekmediği gibi, bir hü­kümetin bir fraksiyonu kollarken geliştirdiği politikala­rın, diğerlerine yaramayacağı da söylenemez. Burjuvazi­nin çeşitli fraksiyonları tarafından taşman, benimsenen ve yeniden üretilen çeşitli söylemleri vardır.[98] Anılansöylemler, salt birikim stratejilerinin tatbik edilmesi işin­de değil, burjuvazinin ilgili fraksiyonlarının burjuva ol­mayan toplum kesitlerini denetim altına almaları süreç­lerinde de işlev göreceklerdir. Bir sınıf fraksiyonu bu söylemler seti içerisinden yalnızca bir tanesini seçmek durumunda değildir. Osmanlıcı söylem pek ala sol-li-beral demokrat  [99]söylemle, muhafazakâr-dinci söylem­lerle, milliyetçilikle, neoliberal söylemin belirli tikel un­surları ve benzerleri ile eklemlenebilir, özgün durumda özgün etkiler doğurabilir.

Daha geniş toplumsal ilişkiler alanından kaynakla­nan talepler, temsili gerçekleştiren bürokratların (ve di­ğer kamu çalışanlarının) bulunduğu kutucuklara çeşitli yöntemlerle girerler. Bu yöntemlerin bazıları kurumsal­laşmış (ve dolayısı ile yasal) ilişkilere dayanırken, bazı­ları da atipik, informel (kartvizit sahibi yakınımdır) ya da illegal (parti, dernek vs. gibi örgütlere ya da bireye verilen rüşvet) olacaktır.

Gelinen aşamada bir devlet tanımına geçilebilir. So­rumuzu tekrar soralım: Devlet nedir? Marksist teori içe­risinden -her durumda birbirlerini desteklemeyen, hatta pek çok durumda çatışan- çeşitli tanımlamalar yapılmış­tır (Bkz. Jessop, 1990). Bunlardan perspektifimizle iliş­kili üçünü vermeyi tercih ediyoruz. İlki morfolojik bir tanımdır: Devlet, sermayenin yeniden üretimi temel ek­seninde bir araya gelmiş ve işleyişi çelişkilerden muaf olmayan yapısal biçimlerin, kurumların ve örgütlerin toplamıdır. İkinci tanım işlev üzerinden yapılabilir: Dev­let, sermayenin değerlenmesinin koşullarını sağlama al­mak ya da sermayenin toplam kârlılığını artırmak; ar­dından, fiktif/kurgusal bir meta olarak emek gücünün yeniden üretiminin koşullarını güvenceye almak işlevle­riyle donatılmış örgütsel ve kurumsal düzenektir.

İki tanımın ortak noktalarından ilerleyip karma bir tanım sunmak da mümkündür. Bu durumda devlet, ken­di içerisinde temsil bulan çeşitli sınıfların güçlerinin ke­siştiği noktada iktidarını kullanabilen yapılaşmış bir ilişkiler setidir, denilebilir. Devlet iktidarı, devletin bü­tünü tarafından kullanılmaz. Yapısal biçimler içerisine giren talepler, bu biçimleri oluşturan örgütler içerisinde mevcut sınıfsal temsil oranları ile bağlantılı olarak deği­şip (içerik değiştirip), devlet iktidarına tahvil olurlar. Sisteme giren talepler yapısal bir belirlenime tabidirler. Bu nedenle devletin biçimi, kendisini oluşturan sınıflı toplumsal yapı üzerinde etki doğurur. Devlet denildi­ğinde, biçim belirlenimli (form determined) bir ilişkiler seti ile karşı karşıya bulunmakta olduğumuzu, devleti oluşturan aygıtların tümünün aynı düzeyde iktidar üretmediğini (bazı aygıtların kontrolünün diğerlerinin kontrolünden daha önemli olduğunu ve dolayısı ile ik­tidar stratejilerinin buna göre belirlendiğini) saptayabiliriz.[100]

Ayrıcalıklı bir yapısal biçim olarak devlet, yalnızca düzenleyen değil, kendisi de düzenlenmeye muhtaç bir yapılar bütünlüğünün meydana getirdiği sistemdir. Dev­let denilen ilişkiler sisteminin kendisine giren talepler karşılığında yapısal/stratejik seçiciliği vardır. Bir başka deyişle sisteme giren her talep, aynı şekilde karşılan­maz. Bazı talepler hiç giremezlerken bazı talepler de içe­ri girmek için dönüşmek durumundadırlar. Tahakküm altında bulunan gruplar kendi taleplerini mütehakkim grubun dili (ideolojisi) ile uyumlu hale getirmek duru­mundadırlar. Örneğin emekçi sınıflar kendi kolektif ta­leplerini -gitgide artan ölçeklerde- [bireysel] haklar li­sanı içerisinden yapmaya zorlanırlar. Diğer yandan, ta­leplerin sisteme girebilmeleri için bürünmeleri gereken lisan onların içeriğini de belirler. Sistemin içerisine gir­meden önce -girebilmek için- belirli dönüşümlere uğ­ramış talepler girdikten sonra da girdikleri devlet aygıt­larının içerisinde mevcut temsiller tarafından dönüştü­rülürler.

Neticede, devlet organik ve önverili bir bütünlüğü haiz olmadığı gibi, her türlü sosyal talebe de aynı ölçü­de açık değildir. Anılan bu seçicilik hem devlet içerisin­de mevcut sınıfsal temsillerden hem de devletin biçi­minden kaynaklanmaktadır. Şu ana kadar ortaya konu­lanlardan açıktır ki, biçimin başlı başına sınıf dengeleri üzerinde etki doğurma kapasitesi bulunmaktadır.

Biçimin Yayılış Süreci Üzerine

Burjuvazinin en uygun kabuğu diyebileceğimiz bir dev­let biçimi yoktur. Her kapitalist devlet, kendi zaman ve mekân bağımlı dinamikleri içerisinden sınıf iktidarını gerçekleştiren bir form edinmiştir. Ancak tarihsel somut yapılanması içerisinde her kapitalist devletin ortak yan­lan bulunmaktadır. Bu devletler: a- Tüzel kişilikler ol­mak; b- Hukuk önünde eşitlik prensibini gerçekleştir­mek maksadına yönelik örgütlenmeler oluşturmak; c-Hukukun üstünlüğü ilkesinin dönemsel olarak değişen gerekliliklerini yerine getirmek. (Örneğin on dokuzun­cu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın ortalarına kadar bu ilke, yönetenlerin de yönetilenlerle aynı hukuk ku­rallarına aynı şekilde tabi olması anlamına gelmektey­ken, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren, -Amerikan hegemonyası döneminde sermayenin uluslararasılaşmasıyla uyumlu olarak- küresel düzlemde geçerli kabul edilen üstün hukuk ilkelerine uymak anlamını edinmiş, “milli irade” ile uyuşmadığı durumlarda bile, insan hak­ları ve mülkiyetin kutsiyeti üzerine birçok değeri küre­sel yükümlülük haline getiren süreçleri başlatmıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra söz konusu sü­reçleri oluşturan dinamiklerin zorlayıcılığı gözle görü­lür biçimde artmıştır.); ç- Sözleşme ideolojisine bağlı kalmak; d- Tabi sımflann kolektif haklara dayalı hak ta­lep etme lisanını bireysel haklar lisanına tercüme et­mek; e- Sermaye birikimini sağlayacak ve artıracak dü­zenlemeler yapmak; f- Emekçi sınıflan kapitalist çalış­ma ilişkisinin dinamiklerine göre biçimlendirmek; g- İl­kel birikim süreçlerini özel mülkiyetin güncel biçimle­rine (örneğin anonim şirket mamelekine) tahvil edecek donanımı gerçekleştirmek ve süreci organize etmek; h-Metalaşma süreçlerini yönetmek gibi ortak işlevlerini gerçekleştirmek zorunluluğu altındadırlar.

Devlet, sayılan bu işlevlerini gerçekleştirirken en­gellerle karşılaştığı noktada -geçici- uzlaşmalar gerçekleş­tirecektir. Bunlar arasında en bilineni, altın çağ (Bkz. Hobsbawm, 1996) olarak adlandırılan 1945-1970 arası dönemde ortaya çıkan uzlaşı neticesinde, emek cephe­sinin bazı kolektif haklarının anayasallaşması -anayasa­lar düzeyinde tanınması- durumudur (Bkz. Hardt ve Negri, 2003). Söz konusu uzlaşmanın koşullan değişti­ğinde, sömürü artırıcı yöntemler içeren sermaye cephesi talepleri, günümüzde olduğu gibi, anayasal uzlaşıyı ya­vaş yavaş ortadan kaldıracaktır. Anılan dönemin araştı­rılması sürecinde, altın çağ olarak adlandırılan dönemin düzenleme kipliğinin yanı sıra, Sovyetler Birliği’nin mev­cudiyeti nedeniyle liberal devletin işlevlerine getirilen sınırlamaları da göz önünde bulundurmak gerekir.

Uzlaşı koşullarının ve Sovyet mevcudiyetinin orta­dan kalkması sonucu, küresel ölçekte liberal devlet bi­çimini oluşturan tekil unsurların dünyanın çeşitli bölge­lerindeki politika üreticiler tarafından “keşfedilmeye” başlandığını gözlemlemek mümkündür. Düz bir oku­ma, toplam etkileri liberal devlet biçiminin kendisini dayatması ile neticelenen sınırsız tekil kararı, tutarlı ve özgün bir öznenin (bir organizma gibi tahayyül edilen devletin ya da genel olarak sermayenin) faaliyeti olarak ele alabilir. Oysaki hatırlayalım, ne genel olarak serma­ye ne de devlet özne/aktör/fail değildir. Devlet iktidarı devletin bütünü tarafından kullanılmaz: Bir devlet özne yoktur. Devleti oluşturan aygıtlar düzeneğinin her bir müstakil bölümü de özne değildir. Bunlar, temsillerin gerçekleştiği sosyal yapılardır. Aynı şekilde kendi ortak çıkarlarını oluşturan talepler listesini önceden bilip ce­binde taşıyan ve fraksiyonlardan azade bir sermaye ada­mı da yoktur. Fail, liberal devlet biçimi altında eskiden olduğundan farklı bir dayanışma gösteren ve Batı ittifa­kını oluşturan unsurların içerisinde ağırlıklı olarak tem­sil edilen menfaatin sahipleri olacaktır. Bunların hepsi­nin sürekli bir beraberlik oluşturmak suretiyle, belirli talepleri üretmeleri beklenemese de; bunların bir kısmı­nın belirli durumlarda bir araya gelerek etkin talepler üretmeleri kaçınılmazdır.

Farklı tikel sermaye gruplarından kaynaklanan ta­lepler, yer yer bir araya gelerek yer yer de tek başına; yer yer hegemon devletin aygıtları içerisinde oluşan si­yasal iktidarı desteklemek suretiyle belirleyerek, yer yer de farklı kapitalist devletlerin dışişleri politikalarını harmonize edecek keşifleri imkân dahiline sokacak ted­birlerin alınmasını sağlayarak, siyasal iktidarı -devlet başta olmak üzere- yapısal biçimler dolayımı ile ürete­ceklerdir. Taleplerin her durumda sermaye grupların­dan kaynaklanması da gerekmemektedir. Farklı menşei olan farklı talepler, sermayenin talepleri ile yine bir seri kurum ve örgüt dolayımı ile uyumlu hale gelecektir. Uyumlu hale getirme sürecini belirleyen eylemler bazen doğrudan, bazen de ideolojik ortamın ürettiği keşifler dolayımıyla gündeme gelecektir. Muhatap devletler ve diğer sosyal yapılar (örneğin uluslararası örgütler) bu taleplere uygun cevapları verebilirlerse, taleplere muha­tap olan toplumsal formasyonun yapısı dönüşecektir. Bu durumda uyum (harmorıisatiori) için ek kuvvete ve örgütlü siyasal eyleme gerek kalmayacaktır.

İlgili taleplere “uygun” cevaplar verilemez ise, red­dedilen münferit taleplerin yarattığı tepkiler birleşip daha örgütlü taleplerin üretilmesine yol açabilecektir. Anılan bu ikinci durumda, Lenin döneminde varit em­peryalizmin aksine, artık bir tek devletin içerisinde di­ğer rakip devletlerin sermayelerine karşı örgütlenmiş durumda bulunmayan sermaye grupları, ilişki içerisinde bulundukları bir seri devlet (ve dahi uluslararası örgüt) dolayımıyla, muhatap devletin sorun çıkaran aygıtların­da temsil edilen menfaate ve bu temsili imkân dahiline sokan biçime karşı talepler üreteceklerdir.

Bu son hususu biraz daha açalım: Sermaye grupla­rının siyasal iktidar içerisindeki temsilinde, Amerikan hegemonyası olarak adlandırabileceğimiz dönemde esaslı dönüşümler gerçekleşmiştir. Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’ndan önce tespit ettiği gibi sermaye yoğunlaşıp merkezileştikçe, ulusal devletin kabuğu içerisine sığamıyordu. Daha o zaman bile bir devlet yetmiyordu. Faa­liyetin sınırlan genişletilebilmeli, öncelikle benzer mev­zuat ve örgüt yapısına sahip siyasal düzlemleri kapsaya­cak şekilde (İkinci Dünya Savaşını takip eden uluslararasılaşma dalgası), daha sonra uyumlu mevzuat ve örgüt yapılarını yaratarak, yani siyasal/ülkesel düzlemi dönüştürerek ilerlenebilmeliydi. Sermaye faaliyetinin sı­nırlarının genişletilmesine imkân verecek şekilde devlet biçimin değiştirilmesine yönelik talepler; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Almanya ve Japonya’ya dayatılan koşullarda olduğu kadar, 1970’lerle birlikte yeni sanayileşen ülkelere önerilen ya da bu ülkelerin devlet görevlileri tarafından keşfedilen politika setlerin­de, 1982 Meksika krizinden sonra IMF’nin koşul bildi­rici yeni rolünde (Structural Adjustment), Avrupa Birliği’nin Sovyet sisteminden kopan yeni devletlerin tanın­ması hususunda çıkardığı direktifinde ve politik prati­ğinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin zoraki uyum programlarını oluşturan politikalarda ve daha nice ör­nekte siyasal etkilerini açığa vurmuşlardır. Sayılan dö­nüşümler, farklı sermaye birikim dinamiklerinin göz­lemlenebileceği farklı dönemlerde gerçekleşmiş ve her birisi sayısız farklı çelişkilerin dönemsel ve mekânsalbelirleyiciliğine (üstbelirlenime) tabi olmuşlarsa da; or­taya çıkan neticelere baktığımızda, sermayenin devleti oluşturan ve sürekli dönüşüme tabi olan aygıtlar içeri­sindeki temsilinin zaman içerisinde sürekli arttığım sav­lamak mümkündür.[101]

Tasvir edilen dönüşümün neticesinde, sermaye grup­larının faaliyeti (sömürgeler dahil) ulusal sınırları aştık­ça, bir sermayenin birden çok devlete ve bir devletin de birden çok sermayeye bağımlılığı artacaktı; arttı da. Farklı siyasal ortamlarda hareket edip, bu ortamları dö­nüştürecek talepler üreten haliyle sermaye, en başından salt iktisadi ilişkiler üzerinden anlaşılamayacak bir ol­guydu. Marx onun kapitalist devlete bağımlılığını (siya­si ve iktisadi olanın iç içeliğini) ortaya koymuştu. Bu süreç, yukarıda da belirttiğimiz gibi, kendisini yürüte­cek uluslararası kurum ve örgütler açısından Amerikan Hegemonyası döneminde, bir önceki dönemle kıyasla­namayacak ölçüde yoğunlaştı. Sermayenin kapitalist dev­lete bağımlılığı olgusunun birden çok kapitalist devlete bağımlılık olarak yeniden tanımlanması gerekti. Süreç aynı anda tersinden de işliyordu: Kapitalist devletler iş­levlerini yerine getirebilmek açısından gitgide birden çok (farklı ulus devletler içerisinde merkezlenmiş) ser­mayeye bağımlı hale geliyorlardı. Karşılıklı bağımlılık süreçlerinin küresel koordinasyonu -kapitalizmin küre­sel siyasi, ideolojik ve iktisadi ilişkiler ağının ürettiği etkinin neticesi olarak- genellikle hegemon devletin ik­tidarmm kullanımıyla gerçekleştiriliyor; bu bağlamda hegemon devlet diğer ülkelerdeki yapısal dönüşümleri imkân dâhiline sokan ilişki ağlarının merkezine yerleşip koordinasyonun siyasi odağı haline gelirken, aynı dö­nüşümü kendisi de deneyimliyordu.

Hegemon devlet dolayımı ile meydana getirilen bi­çimsel dönüşümlerin tarihini İkinci Dünya Savaşı’yla başlatmak mümkün olsa da; Sovyetler Birliği’nin çökü­şü, anılan dönüşümlerde esaslı bir ivmenin ortaya çık­masına neden olduğundan, 1990 tarihini ayrıca vurgu­lamak gerekmektedir. 1990 sonrasında artarak ortaya çıkan dönüşümlerin bir ayağında azgelişmiş ekonomiler ve Sovyet sonrası dönemde oluşan devletler bulunmak­tadır. Chimni (2008:58-59) de, kapitalist dünya eko­nomisinin gelişme ve yayılma dinamiklerinin gereği ola­rak, biçimsel demokrasilerin evrensel bir form haline getirilmesi sürecinin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından hızlandığım ve anılan sürecin uluslararası hu­kuk normları aracılığı ile dayatıldığını belirtmektedir, Chimni bu bağlamda, 16 Aralık 1991 tarihinde Avrupa Birliğinin çıkardığı “Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birli-ği’nde Ortaya Çıkan Yeni Devletlerin Tanınması İçin Yönerge”yi örnek göstermektedir. Daha önce Hümanist-Marksist tutumu incelerken değindiğimiz yönerge, ba­ğımsızlığına yeni kavuşmuş Doğu Avrupa ve eski Sov­yetler Birliği coğrafyasında mukim devletlerin, tanıma işleminden önce, diğerleri arasında, “hukukun üstünlü­ğü, demokrasi, insan haklarına” bağlılık ölçütlerini (burjuva devlet biçiminin temel belirleyenlerini) karşı­layıp karşılamadıklarının tetkikini şart koşmaktaydı. Aynı metinde “demokratik yönetişim hakkına” yapılan vurgu, merkez kapitalist devletler içerisinde temsil bu­lan sermayenin kolektif çıkarlarına ve taleplerine, biçim dönüşümünün bütün uğraklarının sürekli gözetim altı­na alınması imkânını sağlıyordu (Chimni, 2008:58-59).

1990 lardan sonra hızlanan ve hegemon devlet do­layımı ile meydana getirilen biçimsel dönüşümlerin muhatabının yalnızca çevresel-toplumsal formasyonlar olmadığını belirtelim. Bu dönüşümlerin diğer ayağında gelişmiş kapitalist ekonomiler bulunmaktadır. Muhatap yeri geldiğinde Almanya veya Japonya olabilir. 1990′ lardan başlayarak birbirini takip eden Amerika Birleşik Devletleri hükümetleri, iktisadi benzeşim ve yakınsaklı­ğın {convergence) piyasa eliyle gerçekleşmesi sürecinin mevcut yapısal ve davranışsal farklılıklar nedeniyle iste­nilen [biçimsel] sonuçların elde edilmesinde yeterince etkin olamadığını belirterek, zorla uyum {forced har­monisation) stratejilerine geçilmesini öneren raporlar doğrultusunda hareket etmeye başladılar. Buna göre Amerika Birleşik Devletleri gelişmiş bir ekonomiye sa­hip olsun olmasın ticari ortaklarını, piyasa ilişkilerini destekleyecek kurumsal değişikliklere zorlayacak; kabul edilmediği takdirde, korumacılık başta olmak üzere bir seri müeyyide ile desteklenen karşı önlemler uygulaya­caktı. Bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden birisi Ja­pon tarafında acı tadlar bırakmış olan Yapısal Engeller Girişimi {Structural Impediments Initiative) olarak bili­nen müdahaledir. Adı geçen bu ikili görüşmelerde, Ame­rika Birleşik Devletleri Japon ekonomisinin kurumsal yönetiminin önemli yönlerini değiştirmeye çalışmış, bir ölçüde de başarılı olmuştur (Gilpin, 2001:194).

Burada dikkat edilmesi gereken husus, hegemon devlet dolayımı ile diğer devletlerden talep edilen deği­şikliklerin -önceki dönemden farklı olarak- yalnızca he­gemon devleti (bu devlet ve almaşıklarını oluşturan ay­gıtlarda üstün olarak temsil edilen) merkez alan serma­ye grupları için değil; bütün sermaye grupları açısından elverişli ortamın yaratılması ile neticelenmesidir. Hege­mon devlet içerisinden siyasal iktidara tahvil edilen ta­lepler, belirli biçimlerin tesisini hedefliyor; bu bağlamda hegemon devlet, sermayenin küresel ölçekte yeniden üretiminin koşullarım tesis ediyordu. Ortaya çıkan yeni devlet biçimi, sermayenin tikel devletler içerisinde tem­silini artırıyor ancak hangi sermaye grubunun hangi ti­kel devlet içerisinde ne şekilde temsil edileceğini belirleyemiyordu.[102]

Öyleyse sermayenin farklı fraksiyonlan arasında or­taya çıkması olası ihtilafların çözümü, devlet biçimde önbelirlenmez. Bir başka deyişle fraksiyonlar arasında ortaya çıkan somut iktisadi-politik çekişmelerin ucu hep açıktır. Devlet-biçim anılan bu ucu açık olma du­rumunu sağladığı ölçüde (ve bu nedenle) etkin olaca­ğından; onun yayılması süreci, aynı zamanda sermaye içindeki gerilimlerin ve ittifakların yayılması sürecidir.

Sermayenin farklı fraksiyonları arasında ortaya çık­ması olası ihtilafların çözümü, devlet biçimde önbelir­lenmez dedik. Buna bir de sermaye içerisindeki rekabe­tin hiçbir zaman salt piyasa vasıtaları ile çözülemeyeceği saptamasını ekleyelim. Sermaye grupları, içerisinde tem­sil imkânı buldukları devlet aygıtlarını ve bunlar dola­yımı ile edinilen iktidarı -rakipleri karşısında- kendi po­zisyonlarını güçlendirmek için kullanırlar. Ancak kapi­talist toplumsal formasyonlar içerisinde etkin normların evrensel olma gerekliliğinden ötürü, sermaye birikimi­nin yoğun olduğu ve kurumsallığın geliştiği toplumsal formasyonlarda, bu kullanım hiçbir zaman doğrudanlık içermez; sıkıntı yaratan somut iktisadi sorunun kendi­sini, doğrudan devlet iktidarım kullanarak, taraflardan birisi lehine çözme seçeneğini barındırmaz.[103] Aksi tak­dirde, her sermaye grubunun içerisinde yüzmek duru­munda kaldığı sıvı kirlenecek, devlet en temel işlevi olan sermaye birikiminin koşullarını sağlamak “görevi­ni” yerine getiremeyecektir. Kapitalist siyasi düzenekler farklı gruplara ait istekler karşısında eşit mesafeyi koru­yabildikleri ölçüde, tüm bu farklı grupların menfaatini gerçekleştirebileceklerdir. Bu nedenle, farklı gruplar arasındaki mücadelede çelişen talepler, pek çok durum­da ideoloji üzerinden dolayımlanacaktır.[104]

Şu ana kadar yüksek bir soyutlama düzeyinde uluslararasılaşma sürecinin nesnesi olarak devleti incelemiş bulunuyoruz. Önce devletin ne olmadığı daha sonra da devletin nasıl anlaşılması gerektiği soruları soruldu ve bunlara yanıtlar arandı. Uluslararasılaşma süreci ekse­ninde, devlet biçimin etkisi ve yayılış sürecinin dina­mikleri ele alındı. Müteakip altbaşlıkta Irak saldırısının devletin uluslararasılaşması süreci bağlamında, hem stratejik hammadde satıcısı ülkeler hem de Türkiye için ne ifade ettiği tartışılacaktır.

Devletin Uluslararasılaşması Sürecinde Irak Saldırısı

On bir Eylül, tıpkı Türkiye’nin on iki Eylülü gibi, Irak’ta devlet biçiminin dönüştürülmesi için yapılmış talepleri cevaplayan (aynı eksende biçimlenen ve “devlet biçimi­nin değiştirilmesi istemi” gibi bir başlık taşımayan mün­ferit talepleri siyasal iktidara tahvil eden) bir müdahale­dir. En başından belirtelim: Savaş, devlet biçiminin dö­nüştürülmesi için mevcut yegâne müdahale biçimi de­ğildir. Daha önce piyasalar yolu ile yakınsaklaşma, uyum ve zorla uyum başlıkları altında farklı müdahale biçim­lerini gördük. Belirli tarihsel koşullar oluştuğunda, in­sani müdahale, önleyici saldırı (önleyici meşru müda­faa) gibi yeni uluslararası hukuk teknolojileri dolayımıyla bu sayılanlara silahlı müdahaleler de eklenilebilir.

Devlet yapısı Sovyetler Birliği’nin bulunduğu bir dünyada şekillenmiş ve uluslararası işbölümüne strate­jik hammadde satıcısı olarak eklemlenmemiş bulunan azgelişmiş kapitalizmlerin önemli bir kısmının, yapısal uyum reçeteleri, yakınsaklaşma ya da zorla uyum yön­temlerinin kullanımı ile yeni devlet biçiminin gerektir­diği kuramları ve örgüderi edinerek (dönüşerek) ulus­lararası sisteme eklemlenmiş bulunduklarını sapta­mak mümkündür. Dönüşüm süreci içerisinde ortaya çıkan değişiklikler, yer yer darbe “keşfini” yapan askeri bürokratlar, yer yer de “demokratikleşme süreçlerini” gündeme getiren ve tatbik eden politika yapıcıların “ke­şifleri” dolayımı ile realize edilmiştir. Anılan keşiflerin bir kereliğine ortaya çıkmasının biçimsel dönüşüm için yeterli olmadığını, biçimsel dönüşümün bir süreklilik arz ettiğini ve dolayısı ile müteakip keşifleri gerektirdi­ğini de burada hatırlatalım.

Dönüşümün (yeni devlet biçimini adapte etmenin) nispeten zor olduğu azgelişmiş kapitalizmler, genelde stratejik hammadde satıcılarının arasından çıkmaktadır. Önümüzdeki dönemde, stratejik hammadde satıcıları­nın Amerikan hegemonyası ile sorunları olan kısmı için (Venezüella, İran), -bunlar kendi “iç” kuvvetleri ile de­ğişmediği sürece- zorlayarak uyum yönteminin çok öte­sine giden talepler gündeme gelecektir. Bir başka deyiş­le bu devleder, merkez kapitalist ülkelerin devlet aygıt­ları içerisinde seslendirilen talepler doğrultusunda dö­nüşmeye zorlanacaklardır. Irak saldırısı, söz konusu ta­lepler karşılanmadığında olacakların tam bir habercisi­dir. Benzeri saldırıların siyasi ve mali yükü, saldırıda kullanılacak araçların “gelişmesine” ve dönüşmesine ya­rayacak, ancak -saldırgan ülkeler içerisinde ve karşısın­da güçlü bir muhalefetin yokluğunda- saldırının kendi­sini sorgulayacak bir boyuta ulaşmayacaktır. Ancak aynı geleceğin, stratejik hammadde satıcılarının Amerikan hegemonyası ile sorunları olmayan kısmı (Suudi Arabis­tan, Bahreyn vs.) için de sorunlar getireceği belirtilme­lidir.

Bu son hususu biraz daha açalım: Sovyetler Birliği’nin var olmadığı bir dünyada yaşayabilme imkânı bu­lan stratejik hammadde satıcısı az gelişmiş kapitalist top­lumsal formasyonlarda devlet içerisinde temsilini bulan güçlü çıkarlar, birikimin küreselleşen gerekliliklerine ayak uydurmak için gerekli düzenlemelerin “keşfedil­mesinde” fayda görmediklerinde iş çetrefilleşmektedir. Anılan durumun (fayda görmeme halinin) söz konusu ülke içerisinde sınıf oluşumunun özgün dinamiklerin­den kaynaklandığı ve her ülke için farklı tarihsel süreç­lerden kaynaklan farklı dinamiklerin söz konusu olaca­ğını vurgulayabiliriz. Ancak genel bir açıklama önermek gerekirse; 1990 öncesinin uluslararası işbölümüne stra­tejik hammadde satıcısı olarak eklemlenen ülkelerde kapitalistleşme süreçlerinin, ilgili hammaddenin kayna­ğı, işlenmesi ve taşınması süreçlerinde metalaşma eği­limlerini desteklemediği, devlet içerisinde temsil edilen (kapitalistler) ve eden (bürokratlar) ayrışımının tam an­lamda gerçekleşmediği, devlet yöneticilerinin aynı za­manda kapitalist dünyaya mal satan girişimlerin de yö­netici ve sahipleri olduğu ya da bir şekilde bunların kontrolünü ellerinde tuttukları gerçeğinden hareketle, bu ülkelerdeki yönetici sınıfın metalaşma süreçlerini ve iktisadi olanla siyasi olan ayrımını doruğa çıkartacak olan biçimsel dönüşümlerin önünde direndiklerini söy­leyebiliriz.[105]

Bu tarz (biçim değişimi önerilerine direngen) top­lumsal formasyonlarda, devlet içerisinde temsil edilen ve devlet olan kapitalist grubun (ya da yönetici sınıfın), hem kendi içerisinde hem de yatırımları dolayımı ile içerisinde temsil edildiği ülkelerde ürettiği taleplerin karşısına dizilen uluslararası ve üstü kapitalist talepleri belirleyen dinamiklere bakmak, Ortadoğu merkezli ça­tışmanın anlaşılması için gerekli ikinci adımı oluştur­maktadır. Anılan dinamikler küresel ölçekte sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin koşullarında bulunabi­leceklerdir. Genel olarak sermaye (ki bir özne değildir) a- gelecekte üretilecek artıdeğere yönelerek (üretken sermaye formunda); b- geçmişte üretilmiş bulunan artı­değere yönelerek (genellikle küresel ölçekli özelleştirme furyaları esnasında edinilen birikimle); c- daha önceden alım satıma konu olmamış, dolayısı ile metalaşmamış varlıkların bulunduğu alana girerek genişler. İlk durum, aşırı kârların elde edildiği geçici dönemlere tekabül eder. 1990 larda gelişen bilgisayar sektörü ve bağlantılı değerlenme alanları bu ilk duruma örnek teşkil eder. İkinci durum, azgelişmiş kapitalist toplumsal formas­yonların kapitalist sınıflarının (ve uluslararası almaşık­larının) talepleri dolayımı ile “keşfedilen” ve Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra yıkıcı boyutlara varan özelleştirme politikalarına tekabül etmektedir. Üçüncü durum, ilkel birikim alanlarını içermekte ve anılan ilkel birikimin gerçekleştirilebilmesi için mutlaka devlet bi­çimde dönüşümü gerektirmektedir. Devlet biçimindeki dönüşüm, ikinci ve üçüncü durumların (ama ağırlıklı olarak üçüncü durumun), stratejik hammadde satıcıla­rının Amerikan hegemonyası ile sorunları olmayan kıs­mı (Suudi Arabistan, Bahreyn vs.) için de gündeme gel­mesini garantiler.

Anılan nedenlerle, hammadde satıcısı az gelişmiş kapitalist toplumsal formasyonlarda devlet içerisinde temsilini bulan kapitalist çıkarlar, Batı merkezli sermaye gruplarının hammadde üretim süreçlerinde geriye doğ­ru metalaşma talepleri dayattığı durumda, küresel kapi­talizmin gerekliliklerini yerine getirme enerjilerini kay­bederler. Hammadde üretim süreçlerinde geriye doğru metalaşma talepleri şişede durdukları gibi durmayacak, ilgili toplumsal formasyonlarda verili iktidar yapılanma­sının tümünü dönüştürecektir. Bir başka deyişle, hegemon devlette siyasi temsilini bulan menfaatle uyumlu -yerel ya da uluslararası- sınıf çıkarlarını ifade eden ta­lepler, hammadde üretim süreçlerinde geriye doğru me­talaşma taleplerini içerdikleri ölçüde, “azgelişmiş” dev­letlerin hukuk düzenleri ve buna bağlı olarak bütün ik­tidar yapılarının köklü dönüşümü hedefleyeceklerdir.

Anılan bu talepler, -diğerleri arasında- stratejik ham­maddelerin üretim sürecinin bütün aşamalarının -geriye doğru- metalaştırılmasını, bir başka deyişle bu maddele­rin çıkartıldığı ocakların, onları çıkaran kuruluşların, onları çıkartan işgücünün hukuki statüsünün yeniden düzenlenmesini içerir. Artık ilgili hammaddeyi varillere koyup, bitmiş ürün formatmda dünya pazarlarına sür­mek yeterli değildir. Varillerin yanı sıra, hammaddeyi çıkaran devlet işletmesinin anonim şirket benzeri bir yapıya dönüştürülmesi (medeni hukukun, borçlar hu­kukunun, ticaret hukukunun dönüştürülmesi); bu iş­letmede çalışan kamu görevlilerinin statülerinin işçiye çevrilmesi (iş hukukunun, göç mevzuatının, vatandaşlık hukukunun gözden geçirilmesi); bu işletmeye ait mül­kün özel mülkiyet haline getirilmesi (kadastro işlemleri, imar planları ve toprak mülkiyetinin Batı’yla uyumlu hale getirilmesi); şirketlere ait varlıkların hisselendirilip piyasada satışa sunulabilmesi (finans sistemi); bütün bu -yeni- metalaştırılan varlıkların küresel alım satıma tabi olabilmesi istenmektedir. Hali hazırda fazla gibi gözüke­bilecek isteklerin/taleplerin karşılanması daha önce he­saba konu olmamış dönüşümleri tetiklemek durumun­dadır. Gündeme gelebilecek dönüşümlerin arasında, il­gili azgelişmiş toplumsal formasyonda günlük hayata doğrudan etkisi zayıf olan kâr transferi, fikri mülkiyet hakkı, bankacılık sistemi ve benzeri konular yanı sıra; hak süjesinin yeniden formülasyonu,[106] yargılama, seçim alanlarında olduğu gibi gündelik yaşama doğrudan mü­dahale eden konular da bulunmaktadır. Bu istek listesi sonsuza kadar uzatılabilir, ancak sunduğumuz hali bile söz konusu azgelişmiş stratejik hammadde satıcısı top­lumlara dayatılan yapısal dönüşümün içerdiği değişik­liklerin büyüklüğünü ve ilgili toplumlar [m sınıf yapıla­rı] üzerindeki etkilerini tahayyül etmeye başlayabilmek için yeterlidir.

Devlet biçimindeki dönüşüm, stratejik hammadde satıcılarının Amerikan hegemonyası ile sorunları olma­yan kısmı için her zaman istenebilir olsa da, her zaman gündemde değildir. Gündeme gelebilmesi için, serma­yenin yüksek kârları temellük etmeye muktedir fraksi­yonlarının gelecekte üretilecek artıdeğere yönelme ko­şullarının zorlaşması, bir kriz durumunun ortaya çık­ması beklenmelidir. Böyle bir kriz, Sovyetler Birliği’nin olmadığı bir dünyada ortaya çıktığında, yıkıcılık potan­siyelleri de güçlenecektir. Konjonktürün anılan şekilde biçimlendiği günümüzde, stratejik hammadde satıcıla­rının Amerikan hegemonyası ile sorunları olan kesimi birincil hedef olmayı sürdürecek olsalar da; gündem, (devlet biçiminde dönüşüm talepleri) kendisini Ameri­kan hegemonyası ile sorunları olmayan (ya da görece az olan) kesim için de dayatacaktır. Hele hele Amerikan hegemonyası ile sorunları olmayan ülkelerin yönetici sınıfları, kendi sınıf iktidarlarını, direnmek durumunda kaldığı taleplerin sahipleri ile kurduğu karmaşık ilişki­ler üzerinden sürdürmekteyseler işler daha da karmaşıklaşacak; doğrudan hayır demek iktidarını yitirmiş bu­lunan ülkelerin direnişi, çoğu kez yer değiştirmiş tepki­lere binaen gerçekleşecektir. Yer değiştirmiş tepkinin bir örneği, ilgili stratejik hammadde satıcısının yönetici sınıflarının, sonuçta devlet biçiminin değiştirilmesiyle sonuçlanacak taleplere karşı, içinde temsil imkânı bul­duğu bir üçüncü ülke üzerinden çıkartabileceği sorun­larla tavır göstermesi durumunda bulunabilir.[107]

Sermayenin küresel ölçekli krizi, anılan stratejik hammadde satıcısı devletlerin tümünün makbul devlet biçimi karşısında uyumsuzluğunu daha da görünür hale getirecek; devlet biçimin değiştirilmesi, uluslararası top­lumun en acil talebi olarak ilgili -uyumsuz- azgelişmiş toplumsal formasyonların karşısına dikilecektir. Devlet biçimindeki dönüşüm ilkel birikim süreçlerini gündeme getirdiği ölçüde, sermayenin üretken yatırımlara bağlı (gelecekte üretilecek artı-değeri hedefleyen) değerlenme süreçlerini de kolaylaştıracaktır.

Gelinen noktada, Türkiye için küçük bir not düş­mek uygundur: Türkiye’de devlet biçiminin dönüşümü, Amerika Birleşik Devletleri ve almaşıkları içerisinde yo­ğun olarak temsil edilen sermaye çevrelerinin ve bunla­rın Türkiye’deki almaşığı olan sınıf fraksiyonlarının içe­rik kazandırdığı politikaların ürünüdür. Ancak devlet biçimindeki dönüşüm, yukarıda da belirttiğimiz gibi, hangi sermaye öbeğinin belirleyici olacağı sorusuna ken­diliğinden bir yanıt üretmez. Tekrar edersek: Sermaye­nin farklı fraksiyonları arasında ortaya çıkması olası ih­tilafların çözümü, devlet biçimde önbelirlenmez. Batı merkezli sermaye tarafından biçimi değiştirilmiş bir devletin içeriği, pekâlâ Ortadoğu merkezli -ve devlet bi­çimindeki dönüşümler konusunda en az İran kadar is­teksiz- sermaye grupları tarafından doldurulabilir.

Bir an için, Türkiye’nin dış politika üreten merkez­lerinde, Ortadoğu merkezli sermaye gruplarından mü­tevellit taleplerin, Amerika Birleşik Devletleri merkezli grupların talepleri karşısında öncelikli bir konum elde etmiş olacağını varsayalım. Ortadoğu merkezli sermaye gruplarından mütevellit talepler, Amerikan bonolarına yatırım yapmaya endekslenmemek kabilinden güncel mülahazaların somut açılımlarına (Türkiye’de kayıt dışı sektöre yönelmek, ortaklıklar gerçekleştirmek) denk ge­lebilirler.[108] Aynı talepler, Ortadoğu’ya çeşitli proje isim­leri altında önerilen devlet biçimini benimsememe öz­gürlüğünü kullanabilmek için gerekli adımları şekillen­direbilirler. Örneğin İran’da mevcut devlet biçiminin savaş yolu ile değiştirilmesi yönündeki taleplerce oluş­turulan politikaların karşısında yer alan grupların talep­leri; Türkiye, Brezilya ve İran dışişleri bakanları arasın­da uranyum takası hususundaki mutabakat metninin biçimlenmesinde rol sahibi olabilir. Muhakkak ki, içeri­ği varsayımsal olarak tespit edilen taleplerle belirli bir mutabakat metni arasındaki ilişki, Hume’cu anlamıyla bir nedensellik ilişkisi kurularak kanıtlanamaz. Varsa­yımsal taleplerimizin devleti oluşturan yapılar bütünlü­ğü içerisine hangi somut formda girdiği dahi kolaylıkla gösterilemez. Temsil eden, temsil edileni hiç görmemiş, hiçbir surette iletişime geçmemiş olabileceği gibi, muta­bakat metnini oluşturan otoritelerin üretim ilişkileri ile girdiği ilişki bambaşka bir anlatıya dayanabilir. Ancak Ortadoğu’da belirli bir devlet biçiminin sürdürülmesi ya da değiştirilmesi yönündeki talepler, çelişkinin devam ettiği süre içerisinde, devamlı tekrarlanacak; farklı söy­lemler ve talepler dizgisi içerisinde kendilerini yeniden üreteceklerdir.

Amerika Birleşik Devletleri merkezli grupların ta­lepleri ise, pek çok durumda ortakları olan (ve siyasal yönetimleri desteklenen) Ortadoğu merkezli grupların, yeni yatırım araçları aramak, dolardan başka paraları kullanmak, eski devlet biçimini ve bu biçim altında ye­niden üretilen ilişkileri sürdürmek gibi hedeflerden (ta­leplerden) vazgeçmesi, yeni devlet biçimini oluşturacak kurumsal ve örgütsel değişikliklerin yapılması, İran’a karşı politikaların desteklenmesi ve kendi yatırım kalıp­larında sabit kalınması gibi biçimler alabilecektir. Filis­tin, uranyum zenginleştirme programı, Lübnan ve ben­zeri başlıklar, bu taleplerin biçimlenmesi sürecinin hammaddelerini oluşturacaktır. Daha önce de belirtildi­ği gibi belirlenimsizlik ilkesi uyarınca, mevcut uluslara­rası antlaşma metinleri ve diğer uluslararası hukuk normları, tarafların taleplerini aktüel hale getirecek ve somutlaştıracaktır. Bunu demekle, anılan bütün konu başlıklarının salt belirli çelişkilerin ifade edilebilmesi için icat ve inşa edildiklerini söylemiyoruz. Bu başlıklar, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesi sıra­sında oynadıkları roller nedeniyle var olmazlar. Filistin başta olmak üzere pek çok çekişme konusunun kendi özgül tarihleri vardır. Ancak bütün bu konular kapita­list üretim ve güç ilişkilerinin yeniden üretimi eksenin­de yeniden biçimlenirler. Kimse “petrol olmasaydı da Ortadoğu yine bu şekilde olurdu” diyemez herhalde. Bir başka deyişle apriori değil aposteriori bir işlevselcilikten bahsetmekteyiz. Hal böyleyken karşı karşıya gelen[109] ve çelişen taleplerin yapısal sorunlardan kaynaklandığını ve ısı yaratacaklarını söylemek için siyaset felsefesiyle uğraşıyor olmak gerekmemektedir. Yükselen bu ısı ya Ortadoğu sermayesinin Türkiye’nin devlet aygıtları içe­risindeki temsilini esaslı ölçüde azaltmak ya da Batı merkezli sermaye gruplarından kaynaklanan (ya da on­ların oluşumunda ve biçimlenmesinde etki sahibi ol­dukları) taleplerin ve bu talepleri Türkiye içerisinde ye­niden üreten grupların siyasi varlığını ortadan kaldır­mak (ya da esaslı bir şekilde zedelemek) suretiyle düşü­rülebilir.

Küresel Düzenleme Sürecinde Uluslararası Hukukun Yeri

1945 sonrası dönemde, sermayenin genişletilmiş yeni­den üretimine yönelik düzenlemeler, -diğerleri yanı sı­ra- sermaye gruplarının birden ziyade devlet içerisinde temsilini mümkün kılacak dönüşümlerin gerçekleşti­rilmesi hedefine yönelmiş talepleri karşılamaya başladı. Aynı dönüşümler, devletlerin farklı ülkelerde kaim sermaye gruplarının taleplerine açık hale gelmesine, bir başka deyişle tekil devletin birden çok sermayeye ait ta­leplere açık olmasına denk düşüyordu. Bu süreç serma­ye birikiminin farklı dönemlerinde farklı dinamiklere ve yapısal sınırlara tabi olsa da hep işledi. İkinci Dünya Sa­vaşı sonrası dönemde, karşılıklı bağımlılık süreçlerinin küresel koordinasyonu -daha önce de vurgulandığı gibi-genellikle hegemon devletin iktidarının kullanımıyla gerçekleştirildi.

Devlet biçimindeki dönüşüm, egemenlik algısı başta olmak üzere, üretim ilişkileri ile kurduğumuz ilişkileri belirleyen pek çok kavramı etkiledi. Egemenlik kavra­mının yeni içerimi, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki devlet merkezli formülasyonla örtüşmüyordu. Ancak örtüşmezlik yoğun birikime, liberal korporatist konsen­süse ve emeğin anayasallaşmasına denk gelen altın ça­ğın hitamı ile belirgin hale gelmeye başladı. Karşılıklı bağımlılık literatürünün bu dönemde gelişmesi tesadüf değildir. Bir yanda neoliberal iktisat politikalarının ve artan sermaye hareketliliğinin, diğer yanda bölgesel blok­laşmanın gündemi belirlediği 1980’ler, Sovyetler Birliği ve sosyalist blokun (İkinci Dünya’nm) çöküşü ile sona erdi.

İkinci Dünya’nın tarih sahnesinden silinmesinden sonra, devletin siyasi varlığıyla -bir dönem ondan ayrı­lamaz olarak düşünülen- düzenleyici kapasite ve yetkeleri (nin bir kısmı) birbirinden gözle görülür bir hızla ayrılmaya başladı. Anılan bu ayrışım tarihte bir ilke te­kabül etmiyordu. Sömürge haline getirilen devletlerde de benzer ayrışımlar yaşanmış; sömürge topraklarında ihdas edilen siyasi otoriteler, yönetimin günlük gerekli­liklerinin ötesine uzanan düzenleyici kapasite ve yetke­lerden (ulusal politika ve stratejiler üretme iktidarın­dan) mahrum bırakılmıştı. Ancak geçmişle olan benzer­lik başladığı noktada bitiyordu. Tarih tekerrür etmiyor­du. Her şeyden önce, ihtilaf halindeki şişkin ulus dev­letlerin genişlemeci siyasetinin üretildiği emperyal mer­kezlerin yapısı dönüşmüş; yeni devlet biçiminin yayıl­ması ile sonuçlanan ve bu biçim içerisinden üretilen si­yasetin eşgüdümünü sağlayan pratikler, önceki döne­min iktidar pratiklerinden farklılaşmıştı. 1945 sonrası süreçte devletler, ulusal kapitalist çıkarların uluslararası düzleme taşınması işlevini giderek daha az yerine ge­tirmeye başlarken; uluslararası düzlemde doğrudan ifa­desini bulmaya başlayan kolektif kapitalist çıkarların yerel düzleme taşınması işlevini giderek artan oranlarda yerine getirmeye başladılar. Tasvir edilen dönüşümün etkisi Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla kesifleşti.

Kısaca tasvir edilen bu -öznesiz- süreç dünyanın güneyi ve kuzeyinde aynı etkiyi doğurmadığı gibi, gü­ney ve kuzey arasındaki eşitsiz ilişkileri aynı temelde ama daha farklı düzlemde yeniden üretti. Uluslararası hukuk, ağırlıkla merkez ülkelerde kaim güçlü çıkar gruplarının iktisadi girişim (ve bu gruplara dahil hak süjelerinin mekânsal genişleme ve toplumsal yükselme) menfaatini korumaya odaklanırken; azgelişmiş ülkeler­de mukim hak süjelerini -kendi ülkelerinde bulunan metalaşmış ya da metalaştırılabilir kolektif tasarruf hak­ları ve emek gücü potansiyelleri başta olmak üzere-mevcut varlıklarını satmaya zorlayacak şekilde disiplin altına soktu ve dolayısıyla bağımlı pozisyonlara mah­kûm etti. Uluslararası hukuku şekillendirme iktidarını haiz aygıtlarda ezilen kesimlerin menfaati temsil edil­miyor, bu menfaati korumaya yönelik talepler ilgili ay­gıtların biçim belirlenimli yapılarından ya içeri giremi­yor ya da içeride temsil edilen menfaatler tarafından ik­tidara (somut politikalara ve bunların uygulanmasına yönelik somut eylemlere) tahvil edilmiyordu.

Diğer yandan uluslararası hukukun, güçlü çıkar gruplarının iktisadi girişim menfaatini korumaya odak­landığı durumlarda da tek başına yeterli olmadığı görü­lüyordu. Uluslararası hukuk tarafından sağlanan güven­cenin kendi başına yetersizliği, hegemon devlet ve al­maşıkları ekseninde kolektif tavır geliştirme potansiyel­leri gittikçe artan merkezi kapitalist dünyanın güçlü gruplarını tecrit, kredi baskısı, insani müdahale ve ben­zer adlarla nişanlandırılan doğrudan silahlı müdahale biçimlerini uygulamakta cesaretlendirdi.

Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra hegemon devlet, neoliberal küreselleşmenin gerektirdiği yeni devlet biçimini dikte ederken eskisine oranla daha açık güç kullanabilme iktidarını edindi. Artık Batı dünyası içerisinde egemenlikten kaynaklanan hakları kullanarak 1945-1990 arasında geliştiği haliyle uluslararası hukuku inkâr/ihlal edebilecek yegâne fiili iktidar hegemon dev­lette bulunmaktaydı. Hegemon devlet bu iktidarı diğer­lerine karşı, kendi başına edinmemişti. Bu husus devle­tin uluslararasılaşması kapsamında daha önceden irde­lendi. Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası hu­kuku görmezden gelme ve inkâr edebilme kapasitesini, hukuku doğrudan biçimlendirebilme iddiası ve iktidarı ile artırması da Sovyet sonrası dönemin ürünüdür. Hegemon devlet adeta, “Dünya için liberal devlet biçi­minin her yeri kapsaması ve serbest piyasaların üreti­min/yaşamın her alanında etkin olmasından daha iyi ne olabilir?” diye sormaktadır. Yanıtı kendisinden önce ve­rilmiş bu soru, liberal devlet biçimini yaygınlaştırmak için girişilen (asimetrik) savaşı hukukun uzantısı haline getirmekte, bunu yaptığı ölçüde de hegemon devleti bir önceki dönemin evrenselci/kozmopolitan patikasından dışarı çıkarmaktadır (Bkz. Habermas, 2006). Terörizm, barış durumu ile iç içe geçmiş bir savaş durumunu meş­rulaştırmakta; meşru ve adil savaş imkânı, silahlı kuvvet kullanımının, liberal devlet biçiminin yaygınlaştırılma­sında -diğer politika seçenekleri yanında, diğer politika seçenekleri kadar geçerli- sıradan bir seçenek haline dönüşmesiyle sonuçlanmaktadır. Terörizm karşısında meşrulaşan ve önleyici (preventive) olduğu iddia edilen silahlı şiddet, hukuku politikanın, politikayı da huku­kun uzantısı haline getiren bir sürecin olağan amillerin­den/belirleyenlerinden birisi haline gelmektedir.

Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri tarafından organize edilen müdahalelerin “çifte standart”, “hukuk dişilik”, “gerçek olanla ideal olan arasındaki mesafenin artması” gibi tanımlarla anlaşılması mümkün değildir. Zira bu tarz tanımlama girişimleri, örtük olarak “huku­ka uyulsa sorun kalmayacak” kabilinden önvarsayımları içermekte; hukuku hukuk tarafından düzenlenilen iliş­kiler setinin üzerine çıkartmakta (kutsamakta); mevcut ihtilafların koşulları (söylem dışı alan) üzerine yoğunlaşamamakta; söylem dışı alanla söylem arasındaki ilişki­leri sorgulamamaktadır. Bir başka deyişle -yanlış tarafta yer almak diye bir şey olsa bile- yanlış olan bir şey yok­tur; -olmuş olanın ve olacakların potansiyelleri böyle olmaya yazgılı olmasa bile- olanın kendisi böyledir, iş­levi kendisinden önce mevcut olmasa ve her seferinde aynı işlevi yerine getirmek durumunda kalmasa bile, hukukun bir işlevi bulunmaktadır. Olanın hukuku ya da hukukun olağanlığı dediğimiz durum da vakum içe­risinde biçimlenmemektedir.

Sovyetler Birliği’nin var olduğu bir dünyada yaşaya­bilme imkânı bulan az gelişmiş kapitalist toplumsal formasyonlar, bir dönem oldukları halleriyle var olma imkânlarını yitirmiş durumdadırlar. Bu tarz toplumlar­da devlet içerisinde temsilini bulan kapitalist çıkarlar, birikimin küreselleşen gerekliliklerine ayak uydurmak için gerekli düzenlemelerin keşfedilmesinde ve devlet biçiminin dönüştürülmesinde esaslı etkiyi haizdirler. İl­gili devlet yapısı içerisinde uluslararası kapitalizmle uyumlu çıkarların temsilinin zayıf olduğu durumlarda ya da temsil edilen kapitalist grubun küresel kapitaliz­min gerekliliklerini yerine getirme menfaati olmadığın­da iş çetrefilleşmekte, dönüşümü tatbik etmesi beklene­bilecek iktidarın “dışarıdan” tatbik edilmesi yönündeki talepler (her seferinde somut bir soruna ve kurallara re­feransla), hem -başta hegemon devlet olmak üzere-merkez kapitalist ülkelerde hem de uluslararası örgüt­lerde yoğunlaşmaktadır. Bu durumda sermayenin küre­sel ölçekli krizi, dönüşümü gerçekleştirmekte ayak di­reyen devletlerin uyumsuzluğunu daha da görünür hale getirecek; devlet biçimin değiştirilmesi ile çözümlene­ceği iddia edilen sorunlar, uluslararası toplumun en acil talebi olarak ilgili -uyumsuz- azgelişmiş toplumsal for­masyonun karşısına dikilecektir. Daha önce de belirtil­diği gibi, devlet biçimindeki dönüşüm, salt sermayenin üretken yatırımlara bağlı (gelecekte üretilecek artı değeri hedefleyen) değerlenme süreçlerini kolaylaştırmak­la kalmayacak, aynı zamanda ilkel birikim süreçlerini de gündeme getirecektir.

Hegemon devlette siyasi temsilini bulan menfaatle uyumlu -yerel ya da uluslararası- sınıf çıkarlarını ifade eden talepler, “azgelişmiş” devletlerin hukuk düzenleri ve buna bağlı olarak bütün iktidar yapılarının dönüşü­mü hedefleyeceklerdir. Taleplerin karşılanması, ilgili devletleri kapitalist merkezle uyumlu hale getirilecektir. Anılan bu uyum süreci, ilgili devletin uluslararası işbö-lümündeki yerine göre farklı sonuçlar doğurur. Uyum süreci, bugün, dünya pazarına hammadde satıcısı olarak bağlanan azgelişmiş devletlerde, -diğerleri arasında-stratejik hammaddelerin üretim sürecinin bütün aşama­larının -geriye doğru- metalaştırılması sonucunu vere­cektir. Geriye doğru metalaştırma süreci, bir başka de­yişle daha önceden piyasada alım satıma konu olmayan şeylerin (stratejik hammaddelerin üretim sürecini oluş­turan uğrakların) -bu sefer- küresel piyasalarda alım sa­tıma konu olması durumu, önemli değişiklikleri birlikte getirir. Kamusal kaynakların onları değerlendiren top­lumsallıktan soyutlanıp, karşıt menfaat sahibi olan kul­lanıcılar arasında bireysel işlemlere konu olması duru­mu yeni aile, devlet, hukuk, mekân ve zaman kavramla­rını ve yeni bir iktidar örgütlenmesini gerektirir. Koşul­lardaki dönüşümle karşılıklı ilişki içerisinde, kapitalist üretim ilişkileri derinlere sirayet etmeye başladığında, hukuk kurumu ve bağlı hukuk ve siyaset felsefeleri de dönüşür. Ancak bu dönüşüm her durumda acılı ve is­tikrarsızlıklarla yüklü bir seyir izleyecektir. Dahası var: Azgelişmişlerin kapitalisdeşmesi süreci Batılı toplumla­rın on dokuzuncu yüzyılda yaşadıklarının basit bir tek­rarını oluşturmayacak, pek çok durumda azgelişmişliğin ve kapitalist merkezlere bağımlılığın yeniden üretimi ile sonuçlanacaktır.

Dönüşüm dışarıdan tatbik edilen güçle gerçekleşti­ğinde, “içeride” ittifaklar kuracak olan “dışarlıklı” grup­ların ve bu ittifaklara dahil olan yerel grupların ideolo­jik yapılanmasına uygun şekilde, dönüşümün kimileri­ne göre hayırlı sayılabilecek unsurlarını törpülemesi de kaçınılmazdır. Her şeye rağmen, izole çıkarların giderek artan ölçütlerde istediği metayı istediği şeyle değiştir­mekte “özgür”, taşıdığı mal üzerinde “egemen”, metalar evrensel eşitleyicinin terimleri ile değerlendirildikleri için “eşit” hak süjeleri (bir başka deyişle soyut bireyler) arasındaki ilişkilere konu olması durumu, kadın-erkek ilişkisinin tahayyül ediliş biçimini dönüştürür. Eşit hak süjeleri fikrinin ilgili toplumsal formasyonu oluşturan kişiler dışındaki grupların piyasa işlemleri ile sınırlı ka­lıp diğerlerine (içeridekilere) sirayet etmemesi olanak­sız olsa da; hukuk önünde biçimsel eşitliğin, sürekli dönüşüm süreci içerisinde pek çok kuşağın acı çekme­sini engellemeyeceği belirtilmelidir. Son olarak, küresel üretici güçlerin verili durumunda dönüşümün, işçileşme/proleterleşme ile desteklenmeyeceği, yüksek oktanlı bir şehir yoksulluğu durumu ve bunun yan ürünü olan yanaşma ilişkileri ile yan yana yürüyeceği de vurgulan­malıdır.

Tekrar edelim: Anılan dönüşüm, verili iktidar ilişki­lerini, mevcut yönetici sınıfların çıkarlarını da zedele­yebilecek şekilde, yerle yeksan edecektir. Değişiklikler ilgili toplumsal formasyonlar içerisinde varit hak tanı­mını değiştirecektir. Yüksek düzey soyutlamalar içeren önermelerimizle stratejik hammadde satıcısı ülkelerin kapitalist üretim ilişkilerinden ve buna karşılık gelen düzenlemelerden hiç nasiplenmediğini, ulusal düzen­lemelerinin bütünü ile prekapitalist özellikler sergiledi­ğini ima etmiyoruz. Ne işgal öncesi Irak ne de günümüzün iran’ı, vatandaşlık eksenli sosyal politikalara, medeni kanuna, ticaret ve borçlar kanunlarına, petrol yasa­larına ve bir ölçüde nesnel kararlar üreten modern-benzeri mahkemelere yeni kavuşacak değillerdir. Bun­lar, uluslararası işbölümüne kendi koşulları içerisinden katılan, mevcut prekapitalist üretim ilişkilerini -kapi­talist dünya sistemi ekseninde yeniden ürettikleri ölçü­de- dönüştürmüş, azgelişmiş kapitalist toplumsal for­masyonlardır. Burada ima ettiğimiz şey, kapitalist üre­tim ilişkilerinin derinleşmesiyle, prekapitalist unsurlarla kapitalist unsurların eklemlenme tarzının günün koşul­larına uygun şekilde yeniden biçimleneceğidir. Bu bağ­lamda, hak kavramı tanımındaki dönüşümün, kavramın içerdiği yetkileri; taşıyıcısının özelliklerini; hakkın ileri sürülebilmesinin koşullarını (kullanıcısının özellikle­rini); bir çıkarın toplumsal bağlamı içerisinden kopartı­larak yalıtılabilmesi için gerekli düzenlemelerin dönü­şümünü (örneğin devlet mülkiyetindeki topraklar üze­rindeki hammadde işletmelerinin özelleştirilmesi için gerekli bireysel tapulama işlemlerini); karşıt menfaat sahipleri arasındaki uzlaşmazlığın çözümü için gerekli kuralların küresel düzlemde geçerli kurallarla uyumlaş­tırılmasını; kuralların akdedilmesini imkân dahiline so­kan iktisadi ve ideolojik yapıların kimlik ve etnisite üzerinden yeniden biçimlendirilmesini; temsil kurumu­nun yeni anlamlar edinmesini; tahayyül edilen bir top­luluk olarak temsil edilenin (ulusun) yeniden biçimlen­dirilmesini; temsilcilerin meşruiyetini sağlayan söyle­min dönüşümünü belirleyeceğinden bahsetmekteyiz. Sayılan unsurları, ilgili toplumsal formasyonun insanla­rının kolektif toplumsal varlıklarının bireysel zenginlik­lere dönüştürülüp, uluslararası alım ve satıma açılması durumundan (metalaşma süreçlerinden) ayrı olarak ele almak mümkün değildir. Bu unsurlar, yeni devlet biçimi altındaki stratejik hammadde satıcılarını, aynı toplum­ların Sovyet öncesi dönemdeki biçiminden kesin çizgi­lerle ayırmaktadır.

Neoliberal dönemde bir yandan dünyanın güçsüzle­rinin 1945-1980 arasında kazanılan hakları sistemli ola­rak inkâr edilirken, bir diğer yandan devletlerin biçim­leri -anlatılan karşılıklı bağımlılığın dinamikleri ekse­ninde- dönüştü. Amerikan askeri üstünlüğü karşısında emperyalistler arası rekabet fikrine hiçbir yer yoktu. Pasifik-Asya ya da Avrupa’da gözlemlenen bölgesel olu­şumlar hiçbir zaman Amerikan sermayesine ya da siyasi nüfuzuna tam karşıdan konumlanmadılar.

Bugün bütün devletleri küresel kapitalist düzenin gereklilikleri doğrultusunda yeniden şekillendiren sü­reçlerin tatbikat alanı İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marshall yardımlarının şekillendirdiği coğrafyadan esas­lı olarak farklıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ar­dından yeniden yapılandırılan Batı Almanya, kapitalist üretim ilişkilerinin derinlemesine nüfuz ettiği, kapitalist dünyanın hukukunun kendi düzenleme nesnesini ya­ratmak durumunda kalmadan tatbik edilebildiği bir coğ­rafyanın ismiydi. Oysaki bugün Irak, Afganistan, İran ve diğerleri farklı durumdadırlar. 1945’te ne Batı Almanya ne de Japonya küresel sistemin marjinal çocukları de­ğildiler. Aksine bunlar kendi sermaye birikim tarzları olan ve bunu -savaş yoluyla da olsa- dünyaya model olarak sunmak kapasitesine sahip kapitalist merkezler­di: Kendi önerileri yerine bir diğerini koymak onları salt düzen değişimi talepleri ile değil, kriz halindeki kapita­lizmin sınırsız ve vicdansız talanıyla yüzleşen Irak halkı kadar zorlayamayacaktı. Amerikalıların Bağdat’ta bul­duğu toplumsal ilişkiler sistemi ile bundan 58 yıl önce Tokyo’da bulduğu sistem arasındaki esaslı fark; ilkinin çağının kapitalizminin talepleri karşısında dilsiz, ikinci­sinin ise -yenik de olsa- muhatap oluşudur. Bir diğer fark ise bugünün kapitalizminin gelişmek için ilkel bi­rikime (talana) İkinci Dünya Savaşı sonundaki kapita­lizmden çok daha fazla muhtaç oluşunda bulunabilir.

Amerika Birleşik Devletleri eksenli politikalarda temsil edilen ulusal ve uluslararası sınıf çıkarlarının zor­ladığı taleplerle, [sosyal ve iktisadi içeriği boşaltılmış] insan hakları ve [egemen eşitlik ilkesi ile bağlantısı ke­silmiş ve insanların kendilerini yöneten iktidara katılma kapasitesini artırma görevinden azade edilmiş haliyle] demokrasi gibi kavramları yeniden anlamlandırıp ek­lemlendiren bir söylemin ortaya çıkışı arasında paralel­lik ilişkisi (korelasyon) bulunmaktadır. Anılan söylem içerisinden kararlarını oluşturan politika merkezlerinin, devlet biçimin dönüşümü için gerekli keşifleri yapmala­rı neredeyse kaçınılmaz olacaktır.

Devlet biçimindeki dönüşüm, kapitalist üretim iliş­kilerinin gerçekleştiği mekânları temellük etmek için gerekli düzenlemelerin dönüşümü ile sonuçlanmakta­dır. Schmitt’in Almanya’sının içine gömülü olduğu dö­nemden farklı olarak, bugün mekânın temellükü, bir­den ziyade devletin bir merkez ekseninde koordine edi­len faaliyetine dayanmaktadır. Bugün için “daha fazla yer”in bir devletin siyasi ve askeri müdahaleleri ile yara­tılması mümkün değildir. Bir başka deyişle bugün “daha fazla yer” birden ziyade sermayeye bağımlı tekil devlet­lerin, birden ziyade devlete bağımlı sermaye grupları ile kurdukları biçim belirlenimli ilişki neticesinde tebarüz eden ve devletlerarası düzlemi biçimlendiren yeni bir nonoşun ürünü olarak üretilmektedir. Çizilen çerçeve içinden bakıldıkta, -odağında hegemon gücün bulun­duğu- devletlerarası (ve diğer failler) düzenleme faaliye­tinin her uğrağında, kendi grossrauniunu arayan kapi­talist şiddetin (“piyasanın ürettiği şiddet”, “silahlı şid­det”, “üretim alanında bağımlılık ilişkilerine hâkim olan normlardaki şiddet”, “devlet biçiminin ürettiği şiddet” gibi şiddet türlerinin birinin ya da birden fazlasının so­mut etkisine denk gelen kapitalist şiddetin) farklı bi­çimlerine muhatap olacağımızı saptamak mübalağa sa­yılmaz.

Silahlı kuvvetleri evine gönderildikten; devletin me­murları (Nuremberg’den farklı olarak) ne hukukun ev­rensel ilkelerine ne de yerel hukuka aykırılık içine so­kulabilecek davranışlarla itham edilmedikleri halde işle­rini kaybettikten; anayasa hukuku ve idare hukuku alanlarına giren önemli değişiklikler doğrudan işgalci­nin kontrolü altındaki organlar tarafından basit karar­namelerle hukuki bağlayıcılık kazandıktan; geçimlik ta­rımı da içeren ekonomi politikaları işgalcinin tercihi ile belirlendikten sonra Irak’ta ortaya çıkan yeni devlet biçiminin (Bkz. Sponeck, 2006), Irak’ın maruz kaldığı tür­den, doğrudan müdahalelere maruz kalmayan (ama ör­neğin yapısal uyum programlarının yararını ve finansal liberalizasyonun nimetlerini keşfeden politikaların ege­men olduğu) devletlerde ortaya çıkana çok ama çok benzemesi manidardır.

Dönüşüm (moda haline gelmiş bulunan ifadesiyle değişim) ne Irak’la sınırlıdır ne de Irak’ta kullanılan “yönteme” bağlıdır. Bu bağlamda Irak’ta yaşanılanlara ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Amerika Birleşik Devletleri ve ingiltere’nin taleplerini yerine ge­tiren vekil haline gelmesine etkin muhalefet yapılma­ması durumu (Bkz. Halliday, 2006), bu devletin biçi­minde meydana gelen değişikliklerin başka süreçlerle başka ülkelerde meydana gelen değişimlerle uyumlu olmasından, bu uyumun istenmesinden/talep edilmesin­den kaynaklanmaktadır. Söz konusu dönüşüm, bazen insani müdahale bayrağı altında çıplak silahlı şiddetin, bazen yapısal uyum programları altında piyasanın uygu­ladığı şiddetin, kısacası farklı şiddet biçimlerinin etki­siyle şekillenen öznesiz bir sürece denk gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri tek başına hareket et­mediği gibi, eşitler arasında gerçekleştirilen bir ittifakın eşitler arasında birinci lideri de değildir. Söz konusu or­taklık, ittifak sözleşmeleri zemininde (eşitler arasında) gelişmediği gibi (tek yönlü buyurma yetkisine dayalı olmak anlamında) imparatorluk zemininde de gerçek­leşmemektedir. Ne müttefikler egemen failler gibi dav­ranabilmekte ne de hegemon devlet ideal kolektif küre­sel kapitalistin işlevlerini mükemmelen yerine getire­bilmektedir. Bu karmaşık sınıf ilişkileri sisteminde, ne iktidardan kopmuş bir hukuk ne de kendi hukukunu yaratan tam bir iktidar oluşmamıştır. Sözleşmelerin ta­raflar için benzer güçte dayanaklar sağlama kapasiteleri azalmış; belirlenimsizlik unsuru, yeni devlet biçiminin gerekliliklerinin inşasında farklı usullere rağmen benzer sonuçların (kararların) üretiminde istihdam edilmeye başlanmış; bir anlamda kendisini inkâr eden bir ilkeye dönüşmüştür. Ancak belirlenimsizlik ilkesinin yoklu­ğunda sonuçlann (kararların) ürettiği belirlenimsizlik artmaktadır. Bütün normlar/hükümler eşit değildir ar­tık; ne akdediliş/karar anında ne yorumlanırlarken ne de tatbikat esnasında. Hangisinin daha eşit olacağını ne­tice belirlemektedir. Netice; metalaşma, şeyleşme, sınır­sız sömürü, sınırsız dolaşım ve kâr transferi gibi kriter­lerle değerlendirmeye tabidir. Diğer yandan netice, tekil olayın basit ardılı/takipçisi olmadığı gibi, olaydan önce varolan bir şey de değildir. Sermayenin farklı fraksiyon­larının farklı düzlemlerdeki farklı eylem odakları içeri­sinde farklı oranlarda temsil edildiği ve çelişik talepler üretebildiği bir dünyada, somut durumlarda hangi kara­rın yukarıda sayılan kriterlere daha uygun neticeler do­ğurduğunu saptamak güçleşmiştir. -Bu nedenle değilse de- buna paralel olarak, uluslararası hukuk hiçbir za­man olmadığı kadar hak ediyor olsa da kapitalist öna­dını; şu an itibariyle o, ne [kapitalist] hukukun iktidarı ne de bütüncül [kapitalist] iktidarın hukukudur. Kapi­talist siyasal iktidar, küresel bir merkezin ekseninde yo­ğunlaşmış, buna mukabil merkezin iktidar tatbik etme gücü (biçim belirlenimli bu alan içerisinde ya dönüşü­me uğrayarak ya da doğrudan sonuç elde eden taleple­rin büründüğü yasal emirlerin uygulanma gücü), aştığı ulus devletlerin de dahil olduğu farklı düzlemlerdeki pek çok farklı fail ve aygıtı harekete geçirecek karmaşık ideolojik, siyasi ve iktisadi düzenlemeleri gerektirdiğin­den, iktidarın kontrolü güçleşmiştir (doğrudan kullanıla­bilme kapasitesi azalmıştır). Ancak -tekrar edelim- kont­rolü güçleşen güç tatbik edebilme kapasitesinin içeriği her zamankinden daha belirgin hale gelmiş, her zaman­kinden daha fazla kapitalist bir hüviyete bürünmüştür.

Bir ucunda 2001 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi metninde tek taraflı olarak ilan edilen “kimin potansiyel olarak tehlikeli olduğunu ve bu tehlike odağına ne zaman saldırılacağım belirle­me” hakkında ifadesini bulan istisnailik tezinin, diğer ucunda Birleşmiş Milletler Şartı’nın otoritesine yapılan kozmopolitan endişelerle dolu göndermelerin bulundu­ğu gerilim; yeni bir denge durumuyla birlikte hitama erecek türden geçici bir krize değil, yakıtını belirsizlik­ten alan yeni bir düzenlemeye ya da belirsizliğin düzen­leyici -sınıf- etkisine denk gelmektedir. Betimlenen ko­şullar altında, kolektif bir doğayı haiz günümüz emper­yalizminin uluslararası hukuku, kendi ulusal hukukla­rının ve 1945-1990 arasında geliştiği haliyle uluslararası hukukun ötesinde/hilafında faaliyet gösteren tekil dev­letlerin çelişik tavırlarında kendini biçimlendirecek; bu çelişkili süreçler yerel ve küresel düzlemlerde sermaye ilişkisinin yeniden üretilmesi sonucunu doğurduğu sü­rece makbul sayılacaklardır.

Küresel iktidarın ve -bu iktidarın hukuku olarak-hukukun iktidarının varılması kaçınılmaz bir siyasi bi­çimi bulunmamaktadır. Doğrudan sınıf iktidarı ile bağ­lantılı bulunmayan iktidar biçimleri sınıf iktidarının ye­niden üretimi ekseninde biçimlendiklerinden, kapitalist bir dünyada iktidar her zaman sınıf iktidarı, dönüşüm süreçleri de her zaman kapitalizmin eşitsiz yayılma sü­reçleridir. Dönüşüm ister askeri işgal yoluyla ister piya­sa eksenli yapısal reformlarla gerçekleşsin, dönüştürücü süreçleri realize eden normlar, her durumda kendilerini çıkartan organın yetki aşımı anlamına gelen fiilleri ile akdedilirler. Bu böyledir, zira devlet biçimindeki dönü­şümü tatbik etmek için gerekli meşru kuvvet, bir önceki biçimin kurucu iktidarında ve dolayısı ile anayasal kur­gusunda içerilmez. Anayasalardaki değişim kapasitesi­nin sınırı, bunları akdeden kurucu iktidarların döne­minde mevcut devlet biçim tarafından çizilir. Eski biçim yenisinin potansiyellerini öngöremez. Öyleyse yeni dev­let biçimini oluşturan işlemler, her durumda yetki aşımı ile batıl olacaktır. Butlan iddiası, iddiayı sahiplenenlerin verili koşullar içerisinde üretebileceği eylemlerin etki­siyle anlam kazanabilir. Anılan iddia hem dönüşümü is­teyen güçlü çevrelerin hem de direnişin sahiplenebile­ceği savların temelini oluşturur.

Kapitalist şiddete (piyasanın ürettiği şiddete, silahlı şiddete, üretim alanında bağımlılık ilişkilerine hâkim olan normlardaki şiddete, devlet biçiminin ürettiği şid­dete ve benzerlerine) karşı direniş (butlan iddiası), sos­yalist olsun olmasın bütün toplumsal formasyonlarda ama özellikle de azgelişmiş ülkelerde mukim hak süje-lerinin;

a- kendi ülkelerinde bulunan metalaşmış ya da metalaştmlabilir kolektif tasarruf hakları ve emek gücü potansiyelleri başta olmak üzere- mevcut varlıklarını piyasalara karşı koruyabilme (dolayı­sıyla -diğerleri yanı sıra- mevcut varlıklarını bi­reysel haklar lisanı içerisinden tescil ettirmeme);

b- güçlü çıkar gruplarının iktisadi girişim (ve bu gruplara dahil hak süjelerinin mekânsal genişle­me ve toplumsal yükselme) menfaati doğrultu­sunda yapılan düzenlemeler karşısında, dış ilişki­ler alanı dahil kendi hayatlarını biçimlendiren bütün kararlara katılabilme kapasitelerini gelişti­rebilme;

c- “a” ve “b” şıkları doğrultusunda, toplumsal sınıf­ların temsilini gerçekleştirebilecek şekilde, Bir­leşmiş Milletler’in kurumsal yapısının, sorumlu­luk ve yetkilerinin ve hedeflerinin dönüştürülebilmesine yönelik yerel talepler üretebilme;

d- “a” ve “b” şıkları doğrultusunda, pasaport, onay, izin gibi işlemler üzerinden devletlerin kontro­lüne tabi bulunmaksızın sınırlar ötesi ilişkiler te­sis etme kapasitesine sahip hukuki kişilikleri bi­çimlendirebilirle;

e- ve mevcut düzlemlerin (yerel, ulusal ve uluslara­rası) tümünde alternatif sosyal ilişki setleri oluş­turabilme

kapasitelerine bağlıdır. Bu süreçte sergilenecek eylemle­rin etkileri ile içinden konuşulan söylemlerin gücü ara­sında bir korelasyon bulunduğu kesindir: Üretim ilişki­leri ile kurduğunuz ilişkiyi hangi söylem dolayımı ile ürettiğiniz hususu belirleyicidir.

Dönüştürücü ve bu nedenle kurucu yeni normlara -yetki aşımına rağmen- meşruiyet ve geçerlilik kazandı­rabilmek için (kesifleşen çelişkileri erteleyebilmek için) daha iyi bir düzenin gerçekleştirileceği sözünün veril­mesi ama asla tutulmaması durumu, yeni devlet biçimi­ni ve sınıf ilişkilerinin yeni tertibini sunan/savunan ik­tidarların alameti farikası haline gelmiştir. Bugünün yasadışılığı (yetki aşımı), gelecek güzel günlerin sağladığı meşruiyetle telafi edilir. Öyleyse, -tekrar edelim- kurucu şiddet kendi hukukunu aştığında da meşru olma iddia­sındadır. Aynı şey direnişin hukuku için de geçerlidir. Kurucu şiddeti tatbik ederek bugünün sefalet düzenini realize eden kapitalist iktidar dönüştürücüdür. Direniş de öyle olmak durumundadır.

Kapitalist iktidar ilişkilerinin yeni tertibinin taşıyı­cıları, -burjuvazinin dilindeki anlamıyla- inisiyatif kul­lanan, değişimden yana, yenilikçi, devrimci sıfatlarıyla donatılırlar. Bize düşen; bu iktidarın eylemlerini müm­kün kılan ideolojik koordinadarı belirlemek (Bkz. Zizek, 2001; 2004), yeni normların normalliği ve meşruiyeti üzerine üretilen külliyatın etkisini kırmak, kapitalist dö­nüşümü açıklayıp anlatabilecek terimleri üretmek, sınıf politikalarının üretildiği zeminde, kırmızı mürekkeple yazılmış teorik bilgiyi “okuyabilmeye” ve “devrimci dö­nüşümü” gerçekleştirmeye kadir kolektif kapasitenin gelişimine katkı koymaktır.

Kaynakça

Acer, Y. ve Kaya, 1. (2010) Uluslararası Hukuk, Ankara, Usak Yayınlan.

Agrawala, S. K. (1987) “The Emerging International Economic Order”, Snyder, F. E. ve Sathirathai, S. (der.), Third World Attiudes Toward International Law: An Introduction içinde, Dordrecht, Martinus Nijhoff Publishers, 379-390.

Alexandrowicz, C. H. (1967) An Introduction to the History of the Law of Nations in the East Indies (id11, 17th, 18? Centu­ries), Oxford, Clarendon P.

Allott, P. (1999) “The Concept of International Law”, European Journal of International Law, 10, 31-50.

Althusser, L. (1987) Politika ve Tarih (çev. Alaeddin Şenel ve Ömür Sezgin), Ankara, V Yayınları.

Althusser, L. (2002) Marx İçin (çev. A. Işık Ergüden), İstanbul, tthaki.

Althusser, L. (2006) Yeniden Üretim Üzerine (çev. A. Işık Er­güden – Alp Tümertekin), İstanbul, İthaki.

Althusser, L. (2007) ‘”Kapitalden Marx’m Felsefesine”, L. Al­thusser, E. Balibar, R. Establet, P. Macharey, J. Ranciere (der.), Kapitali Okumak (çev. A. Işık Ergüden) içinde, is­tanbul, İthaki, 301-493.

Althusser, L. (2009) Yazılar IV (çev. Alp Tümertekin), İstanbul, Ithaki.

Althusser, L. (2010) Yazılar V(çev. Alp Tümertekin), istanbul, Ithaki.

Amin, S. (1997) Capitalism in the Age of Globalization: The Management ol Contemporary Society, New York, Monthly-Review Press.

Amin, S. (2000) “Capitalism, Imperialism, Globalisation”, Chil-cote, R. H. (der.), Political Economy of Imperialism içinde, New York, Rowman & Littlefield Publishers Inc., 157-167.

Anar, E. (1996) İnsan Haklan Tarihi, istanbul, Çiviyazıları.

Anghie, A. (2000) “What is TWAIL: Comment”, Proceedings of the 94th Annual Meeting of the American Society of Inter­national Law (April5-8, 2000 Washington, DC), 39-40.

Anghie, A. (2005) Imperialism, Sovereignty and the Making of International Law, Cambridge, Cambridge University Press.

Anghie, A.-ve Chimni, B. S. (2003) “Third World Approaches to International Law and Individual Responsibility in Internal Conflicts”, Chinese Journal of International Law, 2 (1), 77-103.

Arato, A. (2006) “Empire’s Democracy, Ours and Theirs”, Bar­tholomew, A. (der.), Empires Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’ içinde, Londra, Pluto Press, 217-245.

Arrighi, G. (1983) The Geometry of Imperialism: The Limits of Hobson’sParadigm, Londra, Verso.

Arrighi, G. (2001) Uzun Yirminci Yüzyıl: Para, Güç ve Çağı­mızın Kökenleri (çev. Recep Boztemur), Ankara, imge.

Arthur, C. (1983) Introduction to Y. Pashukanis Law and Marx­ism: A General Theory Towards a Critique of the Funda­mental Concepts, Londra, Pluto Press.

Arthur, C. (2004) The New Dialectic and Marx’s Capital, Lei­den, Brill Academic Publishers.

Balibar, E. (2007) “Tarihsel Materyalizmin Temel Kavramları Üzerine” L. Althusser, E. Balibar, R. Establet, P. Macharey, J. Ranciere (der.), Kapitali Okumak (çev. A. Işık Ergüden) içinde, istanbul, Ithaki, 495-661.

Bamett, R. (1998) The Structure of Liberty, Oxford University Press, Oxford.

Bartholomew, A. (1990) “Should A Marxist Believe In Human Rights?”, Socialist Register, 26, 244-264.

Bartholomew, A. (2006) “Empire’s law and the Contradictory Politics of Human Rights”, Bartholomew, A. (der.), Empire’s Law: The American Imperial Project and the War to Re­make the World’içmAt, Londra, Pluto Press, 161-189.

Baxi, U. (1993) Marx, Law andJustice, Bombay, Indian Perspec­tives.

Bedjaoui, M. (1979) Towards a New International Economic

Order, New York, Holmes & Meier. Benton, T. ve Craib, I. (2008) Sosyal Bilim Felsefesi, Bursa,

Sentez.

Berger, T. (2004) “The End of the Third World? History, Des­tiny and the Fate of Third Worldism”, Third World Quar­terly 25(1), 9-39. .

Bhuta, N. (2006) “A New Bonapartism?”, Bartholomew, A. (deri), Empire’s Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’içinde, Londra, Pluto Press, 193-216.

Bieler, A. ve Morton, A. D. (2004) “A Critical Theory Route to

Hegemony, World Order and Historical Change: Neo-

Gramscian Perspectives in International Relations” Capital

and Class, 82, 85-113. Boratav, K. (2005) “Emperyalist Sistemde Metropoller ve Çevre

Arasındaki ilişkilerde Bazı Yeni Değişiklikler”, Yeldan, E.

(der.), Yeni Emperyalizmin Ekonomisi (çev. Erdal Yüzak),

istanbul, Yenihayat Kütüphanesi, 32-46. Bourdieu, P. (1977) Oudine of a Theory of Practice, Cambridge,

Cambridge University Press. Boron, A. (2005) Empire & Imperialism: A Critical Reading of

Michael Hardt and Antonio Negri, Londra, Zed Books. Bowling, B. (2008a) The Degradation of the International Legal

Order?: The Rehabilitation of Law and the Possibility of

Politics, Oxon, Routledge.

Bowring, B. (2008b) “Positivism versus self-determination: con­tradictions of Soviet international law”, Marks, S. (der.), In­ternational Law On The Left: Re-examining Marxist Lega-cies içinde, Cambridge University Press, New York, 133-169.

Bozkurt, E., Kütükçü, M. A. ve Poyraz, Y. (2004) Devletler Hu­kuku, Ankara, Asil.

Brownlie, I. ve Apperley, C. J. (2000) “Kosovo Crisis Inquiry: Memorandum on the International Law Aspects”, Interna­tional and Comparative Law Quarterly, 49(4), 278-905.

Buharin, N. (2009) Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi (çev. Uğur Selçuk Akalın), İstanbul, Kalkedon.

Burnham, P. (2001) “Marx, international political economy and globalisation’, Capital and Class, 75, 103-112.

Buss, D. E. (2006) “Keeping its Promise: Use of Force and the New Man of International Law”, Amy Bartholomew (der.), Empires Law, Londra, Pluto, 86-109.

Callinicos, A. (2001) “Periodizing Capitalism and Analyzing Imperialism: Classical Marxism and Capitalist Evolution”, Albritton R., Itoh, M., Westra, R., Zuege, A. (der.), Phases oí Capitalist Development: Booms, Crises and Globalisations içinde, New York, Palgrave, 230-245.

Chandler, D. (2006) From Kosovo to Kabul and Beyond: Hu­man Rights and International Intervention, Londra, Pluto Press.

Charney, J. (1999) “Anticipatory Humanitarian Intervention in Kosovo”, American Journal oí International Law, 93(4), 834-841.

Carty, A. (2007) Philosophy oí International Law, Edinburgh, Edinburgh University Press.

Cassese, A. (2004) “Terorism as an International Crime”, Bian-chi, A. (der), Enforcing International Norms Against Terror­ism içinde, Portland, Hart Publishing, 213-226.

Childs, P. and Williams, P. (1997) An Introduction to Post-Colonial Theory, Londra, Prentice Hall.

Chimni, B.S. (1993) International Law and World Order: A Cri­tique of Contemporary Approaches, Londra, Sage Publica­tions.

Chimni, B. S. (1999) “Marxism and International Law: A Con­temporary Analysis”, Economic and Political Weekly, Şubat, 6, 337-349.

Chimni, B. S. (2006) “Third World Approaches to International Law: A Manifesto”, International Community Law Review, 8, 3-27.

Chimni, B: S. (2008) “An outline of a Marxist course on public internatioinal law”, Marks, S. (der.), International Law On The Left: Re-examining Marxist Legacies içinde^ Cambridge, Cambridge University Press, 53-92.

Chomsky, N. (2001) 9-11, New York, Seven Stories Press.

Chossudovsky, M. (1999) Yoksulluğun Küreselleşmesi (çev. Neşenur Domaniç), İstanbul, Çiviyazıları.

Clark, I. (1989) The Hierarchy of States: Reform and Resistance in the International Order, Cambridge, Cambridge Univer­sity Press.

Coates, D. (2006) “A ‘Just War’, or Just Another of Tony Blair’s Wars?”, Bartholomew, A. (der.), Empires Law: The Ameri­can Imperial Project and the War to Remake the World’ içinde, Londra, Pluto Press, 282-296.

Creaven, S. (2000) Marxism and Realism, Londra, Routledge.

Curtis, M. (2004) Unpeople: Britain’s Secret Human Rights Abuses, Londra, Vintage.

Davies, N. (2006) Avrupa Tarihi (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara, imge.

Dean,J. (2004) “Zizek on Law”, Law and Critique, 15 (1), 1-24.

Dobb, B. (1963) Studies in the Development of Capitalism, Londra, Routledge & Kegan Paul.

Dunn, B. (2009) Global Political Economy, Londra, Pluto Press.

Eagleton, T. (2004a) Edebiyat Kuramı Giriş (çev. Tuncay Bir-kan), İstanbul, Ayrıntı.

Eagleton, T. (2004) Kuramdan Sonra (çev. Uygar Abacı), istan­bul, Literatür.

Elshtain J. B. (2004) Just War Against Terror: The Burden of American Power in a Violent World, New York, Basic Books.

Elster, J. (1985) Making Sense of Marx, Cambridge, Cambridge University Press.

Evans, T. (1996) US Hegemony and the Project of Universal Human Rights, Londra, Macmillan Press.

Falk, R. (1983) The End of World Order: Essays on Normative International Relations, New York, Holmes and Meier Pub­lishers.

Falk, R. (1987) “The World Court’s Achievement”, American Journal of International Law, 81(1), 106-112.

Falk, R. (1991) “Reflections on Democracy and the Gulf War”, Alternatives, 16(2), 263-274.

Farer, T. J. (2003) “The Prospect for International Law and Or­der in the Wake of Iraq” American Journal of International Law, 97(3), 621-628.

Feinstein, L. ve Slaughter, A.M. (2004) “A Duty to Prevent”, Foreign Affairs, 83(1), 136-150.

Ferguson, C. (1987) “Redressing Global Injustices: The Role of Law”, Snyder, F. E. ve Sathirathai, S. (der.), Third WorldAt-tiudes Toward International Law: An Introduction içinde, Dordrecht, Martinus Nijhoff Publishers, 369-377.

Ferguson, N. (2002) Empire: The Rise and Demise of the British World Order and the Lessons for Global Power, New York, Basic Books.

Fidler, D. P. (2001) “The Return of the Standard of Civilisation” Chicago Journal of International Law, 2, 137-149.

Fidler, D.P. (2003) “Revolt Against or From Within the West? TWAIL, the Developing World, and the Future Direction of International Law” Chinese Journal of International Law, 31, 29-75.

Fine, B. (1986) Democracy and the Rule of Law: Liberal Ideas

and Marxist Critiques, Londra, Pluto Press. Fine, B., Hardach, G ve Karras, D. (1993) Sosyalist İktisadi

Düşüncenin Kısa Tarihi (çev. Sabri Çaklı), Ankara, imge. Fitzpatrick, P. (2001) Modernism and the Grounds of Law,

Cambridge, Cambridge University Press. Fitzpatrick, P. (2003) ‘”Gods would be needed…’: American

Empire and the Rule of (International) Law”, Leiden Journal

of International Law, 16(3), 429-466.

Flory, M. (1987) “Adapting International Law to the Develop­ment of the Third World”, Snyder, F. E. ve Sathirathai, S. (der.), Third World Attiudes Toward International Law: An Introduction içinde, Dordrecht, Martinus Nijhoff Publish­ers, 801-810.

Frank, A. G. ve Gills, B. K. (2003) “5000 Yıllık Dünya Sistemi: Disiplinler Arası Bir Giriş”, Frank, A. G. ve Gills, B. K. (der.), Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyılhk mı? (çev. Esin Soğancılar) içinde, Ankara, İmge, 41-139.

Frank, A. G. (2009) Yeniden Doğu: Asya Çağında Küresel Eko­nomi (çev. Kamil Kurtul), Ankara, İmge.

Frank, J. (1963) Law and the Modern Mind, New York, Double-day.

Frank, T. M. (2003) “What Happens Now The United Nations After Iraq”, American Journal of International Law, 97(3), 607-620.

Frank, T. M. (2006) “The Power of Legitimacy and the Legiti­macy of Power: International Law in an Age of Power Dis­equilibrium”, American Journal of International Law, 100(1), 88-105.

Gandhi, L. (1998) Postcolonial Theory: A Critical Introduction, St. Leonards, N.S.W., Allen & Unwin.

Gardner, R. N. (2003) “Neither Bush nor the ‘Jurispudes'”, American Journal of International Law, 97(3), 583-589.

Gathii, J. T. (1998) “International Law and Eurocentricity”, European Journal of International Law, 9,184-211.

Gathii, J. T. (2000a) “Neoliberalism, Colonialism and Interna­tional Governance: Decentering the International Law of Governmental Legitimacy”, Michigan Law Review, 98, 1996-2000.

Gathii, J. T. (2000b) “Rejoinder: Twailing International Law”, Michigan Law Review, 98, 2066-2067.

Gathii, J. T. (2007) “Imperialism, Colonialism, and International Law”, Buffalo Law Review, 54,1013-1066.

Geras, N. (2005) “The Reductions of the Left”, Dissent Maga­zine, Kış, Erişim tarihi: 22.11.2008, http://www.dissent-magazine.org/menutest/articles/wi05/geras.htm/.

Gilpin, R. (2001) Global Political Economy:Understanding the International Economic Order, Princeton, Princeton univer­sity Press.

Gore, A. (2003) “Against a Doctrine of Pre-emptive War”, Sifry, M. L. ve Cerf, C. (der.), The Iraq War Reader: History, Documents, Opinions içinde, Londra, Simon and Schuster, 325-332.

Gray, C. (2002) “The US NSS and the New ‘Bush Doctrine'”, Chinese Journal of International Law, I, 438-440.

Gray, C. (2008) International Law and the Use of Force, Oxford, Oxford University Press.

Habermas, J. (2006) “Interpreting the Fall of a Monument”, Bar­tholomew, A. (der.), Empires Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’ içinde, Londra, Pluto Press, 44-51.

Halliday, D. (2006) “The UN and Its Conduct During the Inva­sion and Occupation of Iraq”, Bartholomew, A. (der.), Em­pire’s Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’içinde, Londra, Pluto Press, 77-85.

Halliday, F. (2004) Devrim ve Dünya Siyaseti: Altıncı Büyük Gücün Yükselişi ve Düşüşü (çev. Mehmet Morali), istanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Hay, C. (2002) Political Analysis: A Critical Introduction, Bas­ingstoke, Palgrave.

Hardt, M. ve Negri, A. (2001) İmparatorluk (çev. Abdullah Yıl­maz), Istanbul, Ayrıntı.

Hardt, M. ve Negri, A. (2003) Dionysos’un Emeği: Devlet Bi­çiminin Bir Eleştirisi (çev. Ertuğrul Başer), istanbul, ile­tişim.

Hardt, M. ve Negri, A. (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Demokrasi ve İmparatorluk (çev. Barış Yıldırım), istanbul, Ayrıntı.

Harris, N. (1987) The End of the Third World: Newly Industri­alising Countries and the Decline of an Ideology, Londra, Penguin.

Harvey, D. (2004) Yeni Emperyalizm (çev. Hür Güldü), istan­bul, Everest Yayınları.

Held, D. (1995) Democracy and the Global Order, Cambridge, Polity Press.

Helman, G. B. ve Ratner, S. R. (1993) “Saving Failed States”, Foreign Policy, 89, kış, 3-20.

Higgins, R. (1997) “The General International Law of Terror­ism”, Higgins, R. ve Flory, M (der.), Terrorism and interna­tionalLaw’içinde, Londra, Routledge, 14-19.

Hirst, P. Q ve Thompson, G. (1995) “Globalization and the Fu­ture of the Nation State”, Economy and Society, 24, 408-442.

Hobsbawm, E. (1989) Devrim Çağı (çev. Jülide Ergüder, Alaed-din Şenel), Ankara, V Yayınları.

Hobsbawm, E. (1996) Kısa Yirminci Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılık­lar Çağı (çev. Yavuz Alogan), İstanbul, Sarmal Yayınevi.

Holloway, J. (2003) İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek, istanbul, İletişim.

Holloway, J. (2004a) “Sermaye Kriz ve Devlet”, Clark, S. (der.), Devlet Tartışmaları içinde, Ankara, Ütopya, 136-149.

Holloway, J. (2004b) “Devlet ve Gündelik Mücadele”, Clark, S. (der.), Devlet Tartışmaları içinde, Ankara, Ütopya, 275-314.

Holloway, J. (2007) “Küresel Sermaye ve Ulusal Devlet”, Bone-feld, W. ve Holloway, J. (der.), Küreselleşme Çağında Para ve Sınıf Mücadelesiiçinde, istanbul, Otonom, 133-162.

Hoogvelt, A. (1997) Globalisation and the Postcolonial World: The New Political Economy of Development, Londra, Mac-millan Press.

Hunt, A. (1993) Explorations in Law and Society: Towards a Constitutive Theory of Law, Londra, Routledge.

Ignatieff, M. (2003) “The Burden”, The New York Times Maga­zine, 22, 05.012003.

Ignatieff, M. (2004) The Lesser Evil: Political Ethics in an Age of Terror, Princeton, Princeton University Press.

Independent Commision on Kosovo (2000) The Kosovo Report: Conflict, International Response, Lessons Learned, New York, Oxford University Press.

International Court of Justice, Case Concerning Military and Pa­ramilitary Activities In and Against Nicaragua, http://www.

icj-cij.org/docket/files/70/6503.pdf, (Erişim Tarihi 02 Mayıs 2009).

Ishay, M. R. (2004) The History of Humarı Rights: From Ancient Times to the Globalization Era, Londra, University of Cali­fornia Press.

Janis, M. W. (2007) “Is International Law a European Conspir­acy?”, International Community Law Review, 9(3), 317-321.

Jessop, B. (1990) State Theory: Putting the Capitalist State in Its Place, Pennsylvania, The Pennsylvania State University Press.

Jessop, B. (2002) The Future of the Capitalist State, Cambridge, Polity Press.

Karahanoğulları, O. (2011) “Haklar Mücadelesinde Bir Direnç Mevzisi Olarak Hukuk”, Bürkev, Y., Özuğurlu, M., Özdek, Y., Elgür, E.V. (der.), Kuramsal ve Tarihsel Boyutlarıyla Hak Mücadeleleri 1içinde, Ankara, NotaBene Yayınları, 311-326.

Kennedy, D. (2000) “When Renewal Repeats: Thinking Against the Box”, New York University Journal of International Law and Politics, 32, 335-359.

Khan, L. A. (2005) “The Essentialist Terrorist” Washburn Law Jorunal, 45, 47-88.

Kolb, R. (1997) “Origin of the Twin Terms jus ad bellum/jus in bello”, International Review of the Red Cross, 37, 553-562.

Koskenniemi, M. (2005) From Apology to Utopia, Cambridge, Cambridge University Press.

Koskenniemi, M. (2008) “What should international lawyers learn from Karl Marx?”, Marks, S. (der.), International Law On The Left: Re-examining Marxist Legacies içinde, Cam­bridge, Cambridge University Press, 30-53.

Krugman, P. (1995) Development, Geography and Economic Theory, Cambridge, MA: MIT Press.

Kurasawa, F. (2006) “The Uses and Abuses of Humanitarian In­tervention in the Wake of Empire”, Bartholomew, A. (der.), Empires Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’içinde, Londra, Pluto Press, 297-312.

Lachs, M. (1987) The Teacher in International Law, Dordrcht, Martinus Nijhoff.

Lebowitz, M. A. (2006) Kapitalin Ötesi: Marx ve İşçi Sınıfının Politik İktisadı (çev. Arif Geniş), Ankara, Phoenix.

Leiter, B. (2005) “American Legal Realism”, Martin, G. ve Wil­liam, E. (der.), Philosophy of Law and Legal Theory, Ox­ford, Blackwell.

Lenin, V. I. (2001) Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşa­ması, Ankara, Evrensel.

Lewin, M. (2008) Sovyet Yüzyılı (çev. Renan Akman), istanbul, iletişim.

Lipietz, A. (1987) Mirages and Miracles: The Crises of Global Fordism, Londra, Verso.

Llewellyn, K. (1962) Jurisprudence; Realism in Theory and Practice, Chicago, University of Chicago Press.

Llewellyn, K.. (2003) “A Realistic Jurisprudence – The Next Step”, Dennis, P. (der.), An Anthology: Philosophy of Law and Legal Theory, Oxford, Blackwell.

Luard, E. (1990) The Globalization of Politics: The Changed Focus of Political Action in the Modern World, New York, New York University Press.

Lukes, S. (1981) “Can A Marxist Believe In Human Rights”, Praxis International, Issue: 4, 334-345.

Luxemburg, R. (1986 [1913]) Sermaye Birikimi (cev. Tayfun Er-tan), Istanbul, Alan.

Macdonell, D. (1991) Theories Of Discourse: An Introduction, Oxford, Basil Blackwell.

Magdoff, H. (2005) Sömürgesiz Emperyalizm (çev. Çiğdem Çi-damlı), İstanbul, Devin.

Malahczuk, P. (1997) Akehurst’s Modern Introduction to Inter­national Law, Londra, Routledge.

Mandel, E. (2008) Geç Kapitalizm (çev. Candan Badem), İstan­bul, Versus.

Marks, S. (2000) The Riddle of All Constitutions: International Law, Democracy, and the Critique of Ideology, Oxford, Ox­ford University Press.

Marks, S. (2008a) “Introduction”, Marks, S. (der.), International Law On The Left: Re-examining Marxist Legacies içinde, Cambridge, Cambridge University Press, 1-29.

Marks, S. (2008b) “Exploitation as an international legal con­cept”, Marks, S. (der.), International Law On The Left: Re­examining Marxist Legacies içinde, Cambridge, Cambridge University Press, 281-309.

Marx, K. (1986) Kapital I (çev. Alaattin Bilgi), Ankara, Sol Ya­yınlan.

Marx, K. (1990) Kapital III (çev. Alaattin Bilgi), Ankara, Sol Yayınları.

Marx, K. (2009) Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Istanbul, Yazılama.

Marx, K. ve Engels, F. (1976) The German Ideology, Moskova, Progress publishers.

McDougal, M. (1954) “Remarks on International Concern ver­sus Domestic Jurisdiction”, Proceedings of American Society of International Law, 120-124.

Mickelson, K. (1998) “Rhetoric and Rage: Third World Voices in International Legal Discourse”, Wisconsin International LawJorunal, 16, 353-419.

Mieville, C. (2005) Between Equal Rights: A Marxist Theory of International Law, Leiden, Brill Academic Publishers.

Mieville, C. (2008) “The Commodity-Form Theory of Interna­tional Law”, Marks S. (der.), International Law on the Left: Re-examining Marxist Legacies içinde, Cambridge, Cam­bridge University Press.

Milovanovic, D. (2003) An Introduction to the Sociology of Law, New York, Criminal Justice Press.

Morgenthau, H. (1967) Politics Among Nations, New York, Al­fred A. Knopf.

Munck, R. (1995) Uluslararası Emek Araştırmaları (çev. Cenk Aygün), Ankara, Öteki Yayınları.

Munck, R. (2000) “Dependency and Imperialism in Latin Amer­ica: New Horizons”, Chilcote, R. H. (der.), Political Econ­omy of Imperialism içinde, New York, Rowman & Little-field Publishers Inc„ 141-154.

Munck, R. (2003) Emeğin Yeni Dünyası: Küresel Mücadele, Küresel Dayanışma (çev. Mahmut Tekçe), istanbul, Kitap.

Murphy, S. D. (1996) Humanitarian Intervention: The United Nations in an Evolving World Order, Philadelphia, Univer­sity of Pennsylvania Press.

Mutua, Makau wa (2000) “What is TWAIL?1”, Proceedings of the 94th Annual Meeting of the American Society of Inter­national Law (April5-8, 2000 Washington, DC), 31-38.

Natarajan, U. (2008) The 2003 Iraq Invasion and the Nature of International Law: Third World Approaches to the Legal Debate, Yayınlanmamış doktora tezi, Australian National University.

Nayar, J. (2006) “Taking Empire Seriously: Empire’s Law, Peo­ples’ Law and the World Tribunal on Iraq”, Bartholomew, A. (der.), Empires Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World içinde, Londra, Pluto Press, 21-43.

Nyerere, J. K. (1983) “South-South Opinion”, Gauhar, A. (der.), The Third World Strategy: Economic and Political Cohesion in the South, New York, Praeger, 9-16.

Negri, A. (2005a) İmparatorluktaki Hareketler: Geçişler ve Gö­rünümler(cev■. Kemal Atakay), İstanbul, Otonom.

Negri, A. (2005b) Yaban Kuraldışılık (çev. Eylem Canaslan), İs­tanbul, Otonom.

Negri, A. (2006) Yıkıcı Politika: 21. Yüzyıl İçin Bir Manifesto (çev. Akın Sarı), istanbul, Otonom.

Ohmae, K. (1990) The Borderless World, Londra: Collins.

Ohmae, K. (1995) The End of Nation State, New York, The Free Press.

Okafor, O. C. (2005) “Newness, Imperialism, and International Legal Reform in Our Time: A TWAIL Perspective”, Osgoode Hall Law Journal, 43 (1 & 2), 171-191.

Okafor, O. C. (2008) “Marxian Embraces (and de-couplings) in Upendra Baxi’s Human Rights Scholarship: A Case Study”, Marks, S. (der.), International Law on the Left: Re-exami­ning Marxist Legacies içinde, Cambridge, Cambridge Uni­versity Press, 252-280.

Orford, A. (2003) Reading Humanitarian Intervention: Human Rights and the Use of Force, Cambridge, Cambridge Univer­sity Press.

Otto, D. (1996) “Subalternity and international Law: The Prob­lems of Global Community and the Incommensurability of Difference”, Social & Legal Studies, 5 (4), 337-364.

Özdemir, A. M. (2004) Political Economy of Labour Law in Turkey: Work, Employment and International Division of Labour, Yayınlanmamış doktora tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.

Özdemir, A. M. (2006) “Üretimin Söylemlerindeki Dönüşüm, Kolektif Hak Kavramı ve Emeğin Hukuku”, Çalışma ve To­plum, 9, 49-59.

Özdemir, A. M. (2008) Sözün Mülkiyeti: Hukukun Ekonomi Politiği, Ankara, Dipnot.

Özdemir, A. M. (2010) Ulusların Sefaleti: Uluslararası Ekonomi Politiğe Marksist Yaklaşımlar, Ankara, İmge.

Özdemir, A. M. ve Aykut, E. (2011) “Liberalizm ve Haklar”, Bürkev, Y., Özuğurlu, M., Özdek, Y., Elgür, E. V. (der.), Ku­ramsal ve Tarihsel Boyutlarıyla Hak Mücadeleleri I içinde, Ankara, NotaBene Yayınları, 297-310.

Özman, A. (2006) Deniz Hukuku I: Kaynaklar, Kişiler, Nesne­ler, Uluslararası Deniz Alanları, Ankara, Turhan.

Panitch, L. ve Gindin, S. (2003) “Gems and Baubles in Empire”, Balakrishnan, G. (der.), Debating Empire, Londra, Verso, 52-61.

Panitch, L. ve Gindin, S. (2004) “Global Capitalism and Ameri­can Empire”, Socialist Register, 2004, 1-42.

Panitch, L. ve Gindin, S. (2006) “Theorizing American Empire”, Bartholomew, A. (der), Empires Law: The American Impe­rial Project and the War to Remake the World’ içinde, Londra, Pluto Press, 21-43.

Pashukanis, E. (2002) Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm (çev. Onur Karahanoğulları), İstanbul, Birikim.

Patnaik, P. (2000) “On the Pitfalls of Bourgeois International­ism”, Chilcote, R.H. (der.), Political Economy of Imperiallyism içinde, New York, Rowman & Littlefield Publishers Inc., 169-179.

Pazarcı, H. (2003) Uluslar arası Hukuk Dersleri II, Ankara, Tur­han.

Petras, J. (2002) Küreselleşme ve Direniş (çev. Ali Ekber, Cevdet

Aşkın, Çağlar Arm), İstanbul, Cosmopolitik. Picciotto, S. (1997) “International Law: The Legitimation of

Power in World Affairs in Ireland”, Paddy ve Per Laleng

(der.), The Critical Lawyers’ Handbook 2 içinde, Londra,

Pluto Press.

Picciotto, S. (2004) “Sermayenin Uluslararasılaşması ve Uluslar­arası Devlet Sistemi”, Clark, S. (der.), Devlet Tartışmaları içinde, Ankara, Ütopya, 261-273.

Pollack, K. (2002) The Threatening Storm: The Case for Invad­ing Iraq, New York, Random Hause.

Posner, E. ve Vermeule, A. (2007) Terror in Balance: Security, Liberty, and the Courts, Oxford, Oxford University Press.

Poulantzas, N. (2004) Devlet, İktidar, Sosyalizm (çev. Turhan İlgaz), Ankara, Epos.

Preuss, U. K. (2006) “The Iraq War: Critical Reflections from ‘Old Europe'”, Bartholomew, A. (der.), Empire’s Law: The American Imperial Project and the War to Remake the World’içmAt, Londra, Pluto Press, 52-67.

Purvis, N. (1991) “Critical Legal Studies in Public International Law”, Harvard International law Journal, 32(1), 81-127.

Purvis, T. (2006) “Looking for Life Signs in an International Rule of Law”, Amy Bartholomew (der.), Empire’s Law için­de, Londra, Pluto, 110-136.

Rajagopal, B. (2003) International Law from Below: Develop­ment, Social Movements and Third World Resistance, Cam­bridge, Cambridge University Press.

Rajagopal, B. (2006) “Counter-Hegemonic International Law: Rethinking Human Rights and Development as a Third-World Strategy”, Third World Quarterly, 27(5), 767-783.

Reich, R. (1992) The Work of Nations, New York, Vintage Books.

Renner, K. (1976) The Institutions of Private Law and Their So­cial Functions, Londra, Routledge and Kegan Paul.

Richardson, H. J. (1996) ‘”Failed States’, Self Determination and Preventative Diplomacy: Colonialist Nostalgia and Democ­ratic Expectations”, Temple International and Comparative Lawjorunal, 10, 1-78.

Rieff, D. (2002) ‘”On the Wishful Thinking of Eminent Persons: the Independent Commission’s Kosovo Report’ in ‘A Sympo­sium on Kosovo'”, Human Rights Journal, 1, 111-119.

Rodrik, D. (1997) “Sense and Nonsense in the Globalization Debate”, Foreign Policy, yaz, 107:20-30.

Roth, B. R. (2000) “Governmental Illegitimacy and Neocolonial­ism: Response to Review by James Thuo Gathii”, Michigan Law Review, 98, 2056-2071.

Roth, B. R. (2008) “Marxian insights for the human rights pro­ject”, Marks, S. (der.), International Law On The Left: Re­examining Marxist Legacies içinde, Cambridge, Cambridge University Press, 220-252.

Rumble, W. (1968) American Legal Realism, New York, Cornell University Press.

Said, E. (1994) Culture and Imperialism, New York, Vintage Books.

Salter, M. (1997) “‘Habermas’ New Contribution to Legal Schol­arship”, Journal of Law and Society, 24(2), 285-305.

Sands, P. (2005) Lawless World: America and the Making and Breakikng of International Rules, Londra, Penguin Books.

Savran, S. (2008) Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyal­izm, İstanbul, Yordam.

Schachter, O. (1991) International Law in Theory and Practice, Londra, Martinus Nijhoff Publishers.

Sen, A. (1999) Development as Freedom, New York, Alfred A. Knopf.

Simpson, G. (2003) Great Powers and Outlaw States: Unequal Sovereigns in the International Legal Order, Cambridge, Cambridge University Press.

Sponeck, H. (2006) “The Conduct of the UN Before and After the 2003 Invasion”, Bartholomew, A. (der.), Empires Law: The American Imperial Project and the War to Remake the World’içinde, Londra, Pluto Press, 71-85.

Sturrock, J. (2003) Structuralism, Oxford, Blackwell.

Sunter, A. F. (2007) “TWAIL as a Naturalised Epistemological

Inquiry”, Canadian Journal of Law andJurisprudence, 20(2),

475-507.

Sur, M. (2006) Uluslararası Hukukun Esasları, İstanbul, Beta. Swan, P. (2006) “American Empire or Empires? Alternative Ju-

ridifiCations of the New World Order”, Bartholomew, A.

(der.), Empires Law: The American Imperial Project and

the ‘War to Remake the World’içinde, Londra, Pluto Press,

137-160.

Tabb, W. K. (2005) “Küresel Devlet Ekonomik Yönetişimini Anlamak”, Yeldan, E. (der.), Yeni Emperyalizmin Ekono­misi (çev. Erdal Yüzak), İstanbul, Yenihayat Kütüphanesi, 236-248.

Taft, W. H. ve T. F. Buchwald, (2003) “Preemtion, Iraq, and In­ternational law” American Journal of International Law, 97(3), 557-563.

Thompson, E. P. (1975) Whigs and Hunters, Londra, Allen Lane.

Tonak, A. (2000) “ÇTYA’nm Bağlamı: ‘Küreselleşme’ ve Yabancı Sermaye”, Tonak, A. (der.), Küreselleşme: Emperyalizm Ye­relcilik İşçi Sınıfı içerisinde, Ankara, imge, 27-44.

Tümay, M. (1995) Siyasal Tarih, Ankara, imge.

Unger, R. (1983) The Critical legal Studies Movement, Cam­bridge, Harvard University Press.

Uslu, A. (2004) “Sovyet Hukuk Doktrininde uluslararası Hukuk Teorileri” Praksis (11), 145-168.

Uzun, E. (2007) Devletin Sorumluluğu, istanbul, Beta.

Ünal, Ş. (2005) Uluslararası Hukuk, Ankara, Yetkin.

Verzijl, J. H. W. (1978) International Law in Historical Perspec­tive IX, Leyden, Sijthoff & Noordhoff.

Wallerstein, I. (1979) The Capitalist World-Economy, Cam­bridge, Cambridge University Press.

Warren, B. (1980) Imperialism: Pioneer of Capitalism, Londra, New Left Books.

Waterman, P. (1985) Fora New Labour Internationalism, Lahet, ILERI.

Waters, M. (1995) Globalisation, Londra, Routledge.

Wedgwood, R. (2003) “The Fall of Saddam Hussein: Security Concil Mandates and Preemptive Self-Defense”, American Journal of International Law, 97(3), 576-585.

Weiss, L. (1997) “Globalization and the Myth of the Powerless State”, New left Review, 225:3-27.

Weiss, T. (2002) ‘”Instrumental Humanitarianism and the Kos­ovo Report’ in ‘A Symposium on Kosovo”‘, Human Rights Journal, 1, 121-127.

Wetherly, P. (2005) Marxism and the State: An Analytical Ap­proach, Haundmills, Palgrave Macmillan.

Willoughby, J. (2000) “Early Marxist Critiques of Capitalist De­velopment”, Chilcote, R. H. (der.), Political Economy of Imperialism içinde, New York, Rowman & Littlefield Pub­lishers Inc., s. 113-126.

Wood, E. M. (2003) Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması (çev. Şahin Artan), istanbul, iletişim.

Woodiwiss, A. (1990) Social Theory After Postmodernism: Re­thinking Production, Law and Class, Wincester, Pluto Press.

Yoder, J. H. (1984) When War is Unjust, New York, Augsburg Publishing House.

Yoo, J. (2003) “International Law and the War in Iraq”, Ameri­can Journal of International Law, 97(3), 563-576.

Yücesan-Özdemir, G. (2009) Emek ve Teknoloji: Türkiye de Sendikalar ve Yeni İletişim Teknolojileri, Ankara, Tan.

Yücesan-Özdemir, G. ve Özdemir, A. M. (2008) Sermayenin Ada­leti: Türkiye de Emek ve Sosyal Politika, Ankara, Dipnot.

Zakaria, H. (1987) “Sovereignty Over Natural Resources and the Search for the New International Economic Order”, Snyder, F. E. ve Sathirathai, S. (der.), Third World Attiudes Toward International Law: An Introduction içinde, Dordrecht, Mar-tinus Nijhoff Publishers, 637-646.

Zangana, H. (2006) “The Three Cyclops of Empire-Building: Targeting the Fabric of Irai Society”, Bartholomew, A. (der.), Empires Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’ içinde, Londra, Pluto Press, 245-262.

Zizek, S. (2001) “Have Michael Hardt and Antonio Negri Writ­ten the Communist Manifesto of the Twenty-First Cen­tury?”, Rethinking Marxism, 13(3-4), 190-198.

Zizek, S. (2004) Lenin Üzerine (çev. Nilgün Aras), İstanbul, En­core.

   İmge

Kitabevi

                YAYIN LİSTESİ[110]

“Üçüncü Sınıf” Nedir? / Emmanuel-Joseph Sieyés

1. Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş/ A. Haluk Olman

100 Soruda Ekonomi Elkitabı – Türkiye Ekonomisinden Örneklerle/ Sadun Aren

100 Soruda Para ve Para Politikası / Sadun Aren

100 Soruda Sosyoloji Elkitabı / Doğan Ergun

12 Eylülün 30. Yılında 30 Yıl 30 Hayat / Çiğdem Sezer / ibrahim Dizman

12 Mart -İhtilalin Pençesinde Demokrasi- DVD Armağanlı / Mehmet Ali Birand / Bülent Çaplı / Can Dündar

12 Mart / İhtilalin Pençesinde Demokrasi / Mehmet Ali Birand / Bülent Çaplı / Can Dündar

12+1 Yalan / Aleksandros Adamopulos

1492/Jacques Attali

1578/CemSelcen

1980’li Yıllarda Türkiye’de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm / Korkut Boratav 1989 Berlin Duvarı / Engin Erkiner

20. Yüzyıl Kenti / Paul K. Hatt / Albert J. Reiss / Gideon Sjoberg / Chauncy D. Harris / Edward L. Ullman / Louis Wirth / Robert

Fishman / David Harvey / Thomas A. Reiner / Robert H. Wilson / Suzanne Mackenzie / Edward W. Soja

27 Mayıs Rejimi / Osman Doğru

68’li Yıllar • Eylemciler / Bedri Baykam

68’ll Yıllar – Tanıklar / Bedri Baykam

Abdülhamlt -Yıldız Hatıraları- / Tahsin Paşa

Absürd Tiyatro / Eugène Ionesco / Arthur Adamov / Fernando Arrabal / Edward Albee Aç Yol/Ben Okri

Adalet ve Yaşayan Hukuk / Sami Selçuk Ahşabın Öyküsü / Mehmet Ali Kılıçbay Akdeniz ve Akdeniz Dünyası-1 / Fernand Braudel Akdeniz ve Akdeniz Dünyası-2 / Fernand Braudel

Akdeniz’de Bir Ada – KKTC’nln Varoluş Öyküsü / Oktar Türel / M. Fatih Tayfur / Aylin Ege / Meltem Dayıoğlu / Serdar Şahinkaya / Fikret Görün

Akşamüstü Yine Hüzün / Tuğrul Çakar Alexander Tekniği Rehberiniz/John Gray Algı Kapıları – Cennet ve Cehennem / Aldous Huxley Alls Aynanın İçinde Neler Gördü? / Lewis Carroll Alis Harfler Diyarında / Roland Topor Alis Harikalar Diyarında / Lewis Carroll Amerika 1954/ Demir Özlü

Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi / Howard Zinn

Amerika’nın “Terörizme Karşı Savaşı” / Michel Chossudovsky

Anadolu’da Devrim Günleri/Kudret Emiroğlu

Anadolu’daki Amerika / Uygur Kocabaşoğlu

Anarşizmin Tarihi / Peter Marshall

Anayasa ve Toplum / İbrahim Ö. Kaboğiu

Anayasa Yargısı / İbrahim Ö. Kaboğiu

Anka Kuşu: Erdal İnönü Anlatıyor / Can Dündar

Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü -Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme- / Oral Sander

Arabeskler ve Tılsımlar / Erdmute Heller

Artemis Orthia’ya İlahi / Angelos Sikelianos

Arzu Tramvayı / Tennessee Williams

Asteriks ya da Uygarlığın Işıkları / Nicolas Rouvière

Aşk Acısı /J.-D. Nasio

Aşk Yanığı / Feridun Zaimoğlu

Aşk Yapıtı /Gillian Rose

Atatürk ve Cumhuriyet / Anıl Çeçen

Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği / Ahmet Taner Kışlalı

Ateş Manisa’ya da Düştü / Hüseyin Korkut

Avrupa Birliği Bekleme Odasında Türkiye / Murat Yetkin

Avrupa Tarihi / Norman Davies

Avrupa Toplum Modeli / Meryem Koray

Avrupa’da Irkçılık -Göçmenler ve Aşırı Sağ Partiler- / Mehmet Taş

Aydınlık Bir Adam Korkut Boratav / Hakan GOldağ / ibrahim Ekinci

Az Gittik Uz Gittik / Pertev Naili Boratav

Azgelişmişliğin Sürekliliği / Fikret Başkaya

Azgelişmişliğin Toplumsal Boyutu /Zafer Cirhinlioğlu

Bablllllerden Günümüze Kozmoloji / Halil Kırbıyık

Bağımsız Yargı Özgür Düşünce / Sami Selçuk

Bağışlanmış Hüzün / Nevzat Çelik

Bakan Danışmanı’nın Not Defteri / Ahmet Abakay

Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk / Kemal H. Karpat

Bana Göre Hayatın Anlamı / Jack London

Bana Neler Oluyor? / H. Nermin Çelen

Barbarları Beklerken / Konstantinos Kavafis

Barışçı Çözümsüzlük/Süha Bölükbaşı

Başyapıtların Gizemli Dünyası / Madeleine Hours

Batı Mitolojisi -Tanrının Maskeleri-3 / Joseph Campbell

Ben Biz Siz Hepimiz / Nuran Hortaçsu

Ben Sen Biz / Luce Irigaray

Beni Gerçekten Tanısaydın Yine de Sever miydin? / Eugene Kennedy Benim Gençliğim / Can Dündar Beyaz Diş / Jack London Bhagavadgita/

Biçim Değiştiren / Pauline Melville

Bilim Olarak Sosyal Teori / Russel Keat / John Urry

Bilim ve Buluşlar Tarihi / Isaac Asimov

Bilimsel Düşünme Yöntemi / Cemal Yıldırım

Bilimsel Felsefenin Işığında / Yaman Örs

Bir 12 Eylül Masalı / Sevkuthan N. Karakaş

Bir Ara Rejim Bürokratının Anıları / Osman Şıklar

Bir Başka Şehir / Kemal Ateş

Bir Dahinin Güncesi / Salvador Dali

Bir İnkılâbın Günbatımı: 1908-2008/Tevfik Çavdar

Bir Örgüt Ustasının Yaşamöyküsü – Talât Paşa / Tevfik Çavdar

Bir Sergüzeşt-I İstanbulin / Alphonse Allais

Bir Şarkıyı Dinlerken / Kemal Ateş

Bir Us ve Bilim Savaşçısı – Cemal Yıldırım’a Armağan / – –

Birlik Uğruna Ölenlere / Robert Lowell

Biyoloji Felsefesi / Elliott Sober

Biyoloji Tarihi -İlk Uygarlıklardan On Dokuzuncu Yüzyıla- / Esin Kahya / Murat Öner

Biz Zaten Avrupalıyız / Mehmet Ali Kılıçbay

Bizans Toplumsal ve Siyasal Düşünüşü / Ernest Barker

Boşluk ve Doluluk -Çin Resim Sanatının Anlatım Biçimi- / Francois Cheng

Bu Dünyayı Yaşamak / Mehmet Ali Kılıçbay

Buddhlstlerln Kutsal Kitapları / Korhan Kaya

Bugün Budur/André du Bouchet

Buza Yazılan Serüven / Işık Kansu

Bütün Şiirleri / Guido Cavalcanti

Büyülü Fener / Can Dündar

Büyülü Nisan / Elizabeth von Arnim

Cezanne Üzerine Anılar / Emile Bernard

Ciddi Olmanın Önemi / Oscar Wiide

Collingwood’un Tarih Felsefesi / Kubilay Aysevener

Con Ahmet’in Devridaim Makinesi / Faruk Selçuk

Cumhuriyet ya da Birey Olmak / Mehmet Ali Kılıçbay

Çevre EtiğI -Çevre Felsefesine Giriş- / Joseph R. Des Jardins

Çevre Politikası / Can Hamamcı / Ruşen Keleş / Aykut Çoban

Çevre ve Politika -Başka Bir Dünya Özlemi- / – –

Çin ve Japon Mitolojisi / Donald A. Mackenzie

Çocuk ve Ergen Gelişimi / Mary J. Gander / Harry W. Gardiner

Çocuk, Tarih ve Toplum / Bekir Onur

Çocukluğun Yokoluşu / Neil Postman

Çocuklukta İlişkiler / Nuran Hortaçsu

Çoğul İspanya-Anayasal Sistemi ve Ayrılıkçı Terörle Mücadele Modeli- / Akın Özçer

Çürük Kapı / Kemal Ateş

Dağı Delen Irmak -Kemal H. Karpat Kitabı- / Emin Tanrıyar

Dalgalar/Demir Özlü

Dans Eden Benlikler / Harriet G. Lerner

Değişen Kahramanımız / i Munyol

Değişiklikler Işığında 1982 Anayasası – Halk Neyi Oylayacak/ İbrahim Ö. Kaboğlu

Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi / Gencay Şayian

Deliliğin Tarihi / Michel Foucault

Demokrasi Masalı / Halit Çelenk

Demokrasi ve Politika -Hukuk Yönetim ve İktisat Üzerine- / – –

Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi / Cem Eroğul

Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek / Ülkü Doğanay

Demokratik Yönetim Özgür Birey / Sami Selçuk

Deniz: Güneşin Çocukları / Turgut Türksoy

Devenin Söylediği /Tahar Ben Jelioun

Devlet Nedir? / Cem Eroğul

Devlet Yönetimine Katılma Hakkı / Cem Eroğul

Devletler ve Toplumsal Devrimler / Theda Skocpol

Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri / Barrington Moore Jr

Dil Hurafeleri – Türkçenin Güncel Sorunları / Kemal Ateş

Din Üstüne / David Hume

Din Üzerine Antropolojik İncelemeler / Brian Morris

Dinin Fiziği Demokrasinin Kimyası / Mehmet Ali Kılıçbay

Doğa Bilimleri Tarihi / A. Osman Gürel

Doğa Tasarımı / R. G. Coilingwood

Doğu Mitolojisi -Tanrının Maskeleri-2 / Joseph Campbell

Doğu’dan Fragmanlar/ Jakob Phiiip Fallmerayer

Doğu’nun Devleti Batı’nın Cumhuriyeti / Mehmet Ali Kılıçbay

Dokumacılar / Gerhart Hauptmann

Dönüşüm/Franz Kafka

Dünden Bugüne İnsan / Metin Özbek

Dünya Ekonomisinde Dönüşüm / Sinan Sönmez

Dünya Mitolojlsi-Clltll / Donna Rosenberg

Dünya Sistemi / William H. McNeill / Andre Gunder Frank / Barry K. Gills / K. Ekholm / Jonathan Friedman / David Wilkinson /

Samir Amin / Janet Abu-Lughod / Immanuel Wallerstein

Dünya Tarihi-Clltll /William H. McNeill

Düşblllmi/ Barış Tuna

Düşsel Ortaçağ / Jurgis Baltrusaitis

Düşünce Sefaletinin Kıskacında / Erendiz Atasü

Ebedi Dönüş Mitosu / Mircea Eliade

Ecevit ve Gizil Arşivi / Can Dündar / Rıdvan Akar

Edwin Drood’un Gizemi / Charles Dickens

Efsaneler ve Gerçekler / Taner Timur / liber Ortaylı / isenbike Togan / Sencer Divitçioğlu / Suraiya Faroqhi / Mehmet Ali Kılıçbay / Ahmet Yaşar Ocak

Eğitici Cep Kitabı / Emine Demîrel Yılmaz

Ekonomi Dersleri / Sadun Aren

Ekonomi Politik/Jean-Jacques Rousseau

El Greco ya da Toledo’nun Gizi / Maurice Barrés

Entelektüelin Dramı -12 Eylül’ün Cadı Kazanı / Haldun Özen

Enver Paşa’nın Özel Mektupları / Enver Paşa

Ergenekon / Celal Kazdağlı / Can Dündar

Ergenlik / Laurence Steinberg

Erken Devlet / Peter Skalnik / Henri J. M. Claessen

Eski Ortadoğu’da Çevre ve Etnik Yapı / Pavel Dolukhanov

Eski Rejim ve Devrim / Alexis de Tocqueville

Eski Yunan’da Söylen ve Toplum / Jean-Pierre Vernant

Estetiğe Giriş / Dabney Townsend

Et/Gottfried Benn

Etlk / William Frankena

Evin Kızları / Michéle Roberts

Eylül Yorgunu / Güner Ener

Faili Meçhul Öfke / Adnan Gerger

Felsefe Felsefe Akdeniz / Adnan A. Onart

Felsefe Öyküleri / Félix Marti Ibânez

Felsefeye Çağrı / Stanley M. Honer / Thomas C. Hunt / Dennis L. Okholm Felsefi İzlenimler/Taner Timur

Fırtınaya Karşı Ayakta Kalmak -Atlantik Köle Ticareti Tarihi- / Edward Reynolds Fili Tarif Etmek: Özel Televizyona Beş Kala / Bülent Çaplı

Film Eleştirisi / Zafer Özden Flaş ya da Büyük Yolculuk / Charles Duchaussois Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler / Raoul Mortley Gan) Yunağı’nın Öyküsü / Tagor Geçmişten Günümüze Yazın Çevirisi/Berrin Karayazıcı Aksoy Geleceğin Kısa Tarihi / Jacques Attali Gelişim Psikolojisi -Yetişkinlik – Yaşlılık • Ölüm- / Bekir Onur Gelişim Psikolojisi Kuramları / Patricia H. Miller Gerçek Örgütlenme • Sendikacılık/Alpaslan Işıklı Gizli Ajan / Joseph Conrad Göçebeler ve Osmanlılar / Rudi Paul Lindner Gölgedekiler /Can Dündar Gölgeleri Sahiplenen Kadın / Paula Gunn Ailen Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev / Etienne de La Boétie Göstergebilim / Pierre Guiraud Grup İçi ve Gruplar Arası Süreçler / Nuran Hortaçsu Grup Pslkoterapisine İlk Adım / Ray Naar Gurur Dünyası/William M. Thackeray Gün Doğmadan / Alpaslan Işıklı Güzprensi/Anja Snellman Hacı Murat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Hapishanenin Doğuşu / Michel Foucault Hayalci Çocuklar / Nikolay Nosov , Hayata ve Siyasete Dair / Can Dündar Her Şeyden Çok Ağzını Severdim / Nadia Fusini Her Yerden Çok Uzakta / Ursula K. Le Guin Heykel Sanatı / Mehmet Yılmaz Hindistan Tarihi / Hermann Kulke / Dietmar Rothermund Hindistan’da Diller / Kornan Kaya Hindu Mitolojisi / Wendy Doniger O’Flaherty ‘ Hindu Söylenceleri / Rahibe Nevidita (Margaret E. Noble) Hint Destanları/ Hint Masalları/

Hint Mitolojisi Sözlüğü / Korhan Kaya

Hint-Türk-Avrupa Masalları / Korhan Kaya

Hortlağın 25 Öyküsü/

Hortlaklar/Henrikibsen

Hukuk Devletinin Sonu / Jean-Claude Paye

Hz. Muhammed ve Charlemagne / Henri Pirenne

İdam Gecesi Anıları / Halit Çelenk

İdeolojinin Serüveni -Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme- / Serpil Sancar

İki Arada Bir Derede / Uygur Kocabaşoğlu

İktidar Yumağı – Medya-Sermaye-Devlet/A. Raşit Kaya

İletişim Modelleri -Kitle İletişim Çalışmalarında- / Sven Windahl / Denis McQuail

İlkçağ Gizem Tapıları / Walter Burkert

İlkel Mitoloji -Tanrının Maskeleri-1 / Joseph Campbell

İmar Hukukuna Giriş / Ruşen Keleş / Ayşegül Mengi

İmparatorluktan Tanrı Devletine / Mehmet Ali Ağaoğulları / Levent Köker

İncelikli Go Sanatını Keşfetmeye Çağıran Küçük Kitap / Jacques Roubaud / Pierre Lusson / George Perec İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar / Marvin Harris

İnsan Çevre Toplum / Can Hamamcı / Bedia Akarsu / Erol Uluğ / Ediz Hun / Necmi Sönmez / Cengiz Bektaş / Berna Alpagut / Nur Sözen / Ayten Çetiner / Oktay Ekinci / Çelik Aruoba / Koray Haktanır / Olcay imamoğlu / Aydın Aybay / Orhan Uslu / Yaman Örs / Refet Erim

İnsan Davranışının Kültürel Temelleri / Philip K. Bock

İnsan Hakları Danışma Kurulu Raporları / – –

İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu / Taner Akçam

İnsan İlişkileri / Nuran Hortaçsu

İnsanları Etkileme Yolları / Robert B. Cialdini

İnsanlık Tarihi – Kemirgenlerden Sömürgenlere / Alâeddin Şenel

İran’ın Sınır Boylarında Göçebeler – Şahsevenlerln Toplumsal ve Politik Tarihi / Richard Tapper

jri Boynuzlu Kara Geyik Anlatıyor/ John G. Neihardt

İroni Kavramı – Sokrates’e Yoğun Göndermelerle / Soren Kierkegaard

İsfahan’dan İstanbul’a Hacı Baha’nın Maceraları / James Morier

İslam Dünyasında Yahudiler / Bernard Lewis

{slami Ortadoğu / Charles Lindholm

İsmet Paşa-Clltll ve DVD Armağanlı / Bülent Çaplı / Can Dündar

Istanbul ve Anadolu’dan Sınıf Profilleri / Korkut Boratav

İstihdam Para ve İktisadi Politika / Sadun Aren

İşletmelerde Rnansal Yönetim / Cengiz Erol,

İz Bırakan Gazeteler ve Gazeteciler -Babıâli’den Geriye Ne Kaldı?- / Tevfik Çavdar Jacopo Ortis’ln Son Mektupları / Gülbende Kuray Ulusoy / Ugo Foscolo Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders/J.-D. Nasio Japon Çocuklarının En Sevdiği Masallar/ – -Jön Türkler ve İttihat ve Terakki / Sina Aksin

Kadının Konumu Nasıl Değişti? – Feodalizmden Kapitalizme/Sheila Margaret Pelizzon

Kadınların İsveç’i / Oral Çalışlar / Gürhan Uçkan

Kadro Hareketi / Mustafa Türkeş

Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü / Fikret Başkaya

Kalkınma Yeniden -Alternatif İktisat Politikaları Elkitabı- / Ha-Joon Chang / İlene Grabel

Kamu PersonelkSistem ve Yönetim / Birgül Ayman Güler

Kamu Yönetimi Ülke İncelemeleri / Onur Karahanoğulları / Erel Tellal / Mehmet Necati Kutlu / Uğur Ömürgönülşen / Birgül Ayman

Güler / Koray Karasu / Tayfun Çınar / Özden Akın / Nuray E. Keskin / Selin Esen

Kapitalist Ekonominin Temelleri / Jacques Gouverneur

Kapitalizmin Kökenleri / Jean Baechler

Karanlık Zafer/Walden Bello

Karaoğlan / Can Dündar / Rıdvan Akar

Karaoğlan-CilUİ ve DVD Armağanlı / Can Dündar / Rıdvan Akar

Kastilya Kırları / Antonio Machado

Kategoriler/ Aristoteles

Kelimeler ve Şeyler – İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi / Michel Foucault

Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi / Ahmet Taner Kışlalı

Kent Devletinden İmparatorluğa / Mehmet Ali Ağaoğullan

Kent ve Planlama -Geçmişi Korumak Geleceği Tasarlamak- / – –

Kent ve Politika -Antik Kentten Dünya Kentine- / – –

Kentbilim Terimleri Sözlüğü / Ruşen Keleş

Kentbilime Adanan Bir Yaşam: Ruşen Keleş / – –

Kentler Kapitalizm ve Uygarlık/ R. J. Holton

Kentlerin Doğuşu / Jean-Louis Huot / Paul Thalmann / Dominique Valbélle

Kentleşme Politikası / Ruşen Keleş

Kentsel Çelişki ve Siyaset – Kapitalist Kentleşme Süreçlerinin Eleştirisi / H. Tarık Şengül

Kentsel Planlama Kuramları / – –

Kentsel Yenileme / Pelin Pınar Özden

Kesintisiz Şiir/Paul Eluard

Kırılma Noktası / Ferhan Şaylıman

Kırmızı Bisiklet / Can Dündar

Kızılderili Mitolojisi / Carol K. Rachlin / Alice Marriot

Kızılderililerin Tarihi / Clark Wissler

Kızılderlllnin Çocukluğu / Charles A. Eastman Ohiyesa

Kimlik Söylem ve Siyaset / İhsan D. Dağı

Kimlikler Kıskacında Ulusal Kişilik / Doğan Ergun

Kirli Gerçekler / Michael Parenti

Kişilerarası İletişim / Peter Hartley

Konut Bunalımı Kent Rantlan ve Proje Muhafızları / Murat Karayalçın

Kopemik Devrimi-Batı Düşüncesinin Gelişiminde Gezegen Astronomisi /Thomas S. Kuhn

Körler Alfabesi / Hans Magnus Enzensberger

Köy Enstitüleri-Ciltli ve VCD Armağanlı / Can Dündar

Köylüler/ Ene R.Wolf

Kral-Devlet ya da Ölümlü Tanrı / Mehmet Ali Ağaoğullan / Levent Köker Krai-Devletten Ulus-Devlete / Mehmet Ali Ağaoğullan / Filiz Çulha Zabcı / Reyda Ergün Kumarhane Kapitalizmi – Chomsky-lşıklı Polemikleri / Alpaslan Işıklı Kurt Kapanında Kısır Siyaset / Lale Sarıibrahimoğlu

Kurumsal İktisat / Emre Ozçelik / Eyüp Özveren / Fikret Adaman / Ceyhun Gürkan / Mehmet Gürsan Şenalp / Feridun Yılmaz /

EserPirgan Matur / Begüm Özkaynak / Aykut Lenger / Gülbahar Tezel / Burak Beyhan / D. Taner Kılınçoğlu / Ertuğaıl Kızılkaya

Kutsanmamış Azizeler / Michéle Roberts

Küçük Moti / Solom Aleyhem

Küçük Prenses / F. H. Burnett

Kül ve Ateş / Jane Austen

Külkedisi -Perrault Masalları- / Charles Perrault

Kültür / Raymond Williams

Kültürler Arası Farklılaşma ve Yönetim/A. Selami Sargut

Küreselleşme – Emperyalizm, Yerelcilik, İşçi Sınıfı / E. Ahmet Tonak / Oktar Türel / H. Tarık Şengül / Hakan Arslan / Korkut Boratav/CemSomel

Küreselleşme Sürecinde Uluslararası Sendikacılık / Seyhan Erdoğdu

Küreselleşme ve Demokrasi Krizi / Taner Timur

‘ Küskün Fotoğraflar / Kemal Ateş

La Joconde-BIr Başyapıtın Anatomisi- / René Huyghe

             Lady Windermere’in Yelpazesi / Oscar Wilde

             Laiklik ve Demokrasi / ibrahim Ö. Kaboğlu / Türkan Saylan / Pascal Texier / Bülent Tanör / Jean Michel Belorgey / Alain Bockel /

Michel Louis Martin / Andre G. Cabanis / Yılmaz Aliefendioğlu / Jean Morange / Neji Bacamene / Yoichi Koizumi / Semih Vaner / Maryse Deguergue / Ioanna Kuçuradi / Gérard Groe

             Leke /Nevzat Çelik

             Leyla / Feridun Zaimoğlu

             Lou: Özgür Bir Kadının Öyküsü / Françoise Giroud

             Maddi Uygarjık -Dünyanın Zamanı- / Fernand Braudel

             Maddi Uygarlık -Mübadele Oyunları- / Fernand Braudel

             Makineli Tüfekçiler/Robert Westall

             Mandarinler / Simone de Beauvoir

             Manitular / Basil Johnston

             Marlenbad Ağıdı / Johann Wolfgang von Goethe

             Marksizm ve… / Cem Eroğul / Taner Timur / Korkut Boratav / Barış Ünlü / Onur Karahanoğulları / Ayhan Yalçınkaya / Alev

Özkazanç / Faruk Alpkaya / Metin Özuğurlu / Sinan Kadir Çelik / Ali Ekber Doğan / Ömür Sezgin

             Marksizmin Ötesinde Marksizm / Fredric Jameson / Antonio Negri / Paolo Virno / Arif Dirlik / Dipesh Chakrabarty / Peter

Hitchcock / Kathi Weeks / Kenneth Surin / Rosemary Hennessy / Maurizio Viano / Vincenzo Binetti / Maivàn Clech Lâm

             Masallar/LevNikolayeviçTolstoy

                        Masumiyet Çağı / Edith Wharton

                        Matematik Felsefesi / Stephen Barker

                        Matmazel Ayşe/Anne Soprani

                        Mavi -Bir Rengin Tarihi- / Michel Pastoureau

                        Mimu’nun Hayat Kitabı / Yeşim Dorman

                        Mitolojiden Masallar/Müzehher Erim

                        Modern Avrupa’da Ayaklanmalar ve Devrimler / Yves-Marie Bercé

                        Modern Devletin Doğası / Rıfa’at Ali Abou-EI-Haj

                        Modern Japonya’nın Doğuşu / Janet E. Hunter

                        Modernité Aşılırken Siyaset / ilhan Tekeli

                        Muhasebe Dairesi / David Dabydeen

                        Mutlu Prens ve Diğer Masallar /Oscar Wilde

                        Mutluluğun Anlamı / Alan Watts

                        Müebbet Türküsü/Nevzat Çelik

                        Müslüman Kardeşler’den Yeni Osmanlılar’a İslamcılık / Selin Çağlayan

                        Nâzım / Can Dündar

                        Nâzım-Ciltli ve DVD Armağanlı / Can Dündar

                        Nereye?/Can Dündar

                        Oblomov / ivan Gonçarov

Çıkıyor            ‘ Oğullar ve Sevgililer / D. H. Lawrence

                        Oğuz’dan Selçukluya -Boy, Konat ve Devlet- / Sencer Divitçioğlu

                        Okulda Çatışma Çözme ve Akran Arabuluculuk Öğrenci Elkitabı / Fred Schrumpf / Donna K. Crawford / Richard J. Bodine

                        Okulda Çatışma Çözme ve Akran Arabuluculuk Program Rehberi / Fred Schrumpf / Donna K. Crawford / Richard J. Bodine

                        Okuryazarlık – Sözcükleri ve Dünyayı Okuma / Paulo Freiré / Donaldo Macedo

                        Okyanusun Kıyısında /

                        Orta-Asya Türk İmparatorluğu -VI.-VIII. Yüzyıllar- / Sencer Divitçioğlu

                        Orta-Asya Türk Tarihi Üzerine Altı Çalışma / Sencer Divitçioğlu

                        Ortaçağ İnsanları ve Kültürü / Georges Duby

                        Ortaçağın Günbatımı / Johan Huizinga

                        Ortadoğu Mitolojisi / Samuel Henry Hooke

                        Oscar Wilde’in Gizil Yaşamı / Nell McKenna

                        Osmanlı Çalışmaları -ilkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine-/Taner Timur

                        Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri 1908-1914/ Fevzi Demir

                        Osmanlı İmparatorluğumda Çalışma İlişkileri: 1850-1920 / Ahmet Makal

                        Osmanlı Kimliği / Taner Timur

                        Osmanlı Modernleşmesi – Toplum, Kurumsal Değişim ve Nüfus / Kemal H. Karpat

                        Osmanlı Toplumsal Düzeni / Taner Timur

                        Osmanlı’da Değişim, Modernleşme ve Uluslaşma / Kemal H. Karpat

                        Osmanlı’da İki Tarz-ı İdare -Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik- / Cenk Reyhan

                        Osmanlı’da Modernleşme ve Diplomasi / Onur Kınlı

                        Osmanlı’nın Peşinde Bir Yaşam – Suraiya Faroqhi’ye Armağan / isenbike Togan / Onur Yıldırım / Huri islamoğlu / Özlem Sert /

A. Halis Akder / Birten Çelik / Emine N. Caner Saltık / Leila Thayer Bisharat / Ömür Bakırer

                        Osmanlı’yı Özlemek ya da Tarih Tasarlamak / Salih Özbaran

                        Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik / Taner Timur

                        Oyuncaktı Dünya – Oyuncağın Toplumsal Tarihi / Bekir Onur

                        Oyunun Gücü / David Elkind

                        Oz Büyücüsü -Zümrüt Kent- / Frank Baum

                        Ozmos Kronos / Adam Şenel

                        Öcü’nün Yemeğine Şarkılar / Edmond Jabes

                        Öğrenme Psikolojisi -Kuramlar- / H. Nermin Çelen

             Öğretemedîğimlz Türkçe / Kemal Ateş

             Ölümüme İlişkin Bir Yazı -Hint-Pakistan Edebiyatından Öyküler- / Ahmet Nedim Kasmi / Ataulhak Kasmi / Eşfak Ahmet / Fikir

Tonsvi / Halide Hüseyin / ibn-i İnşa / İsmet Çağatay / Karnal Muhammed Han / Mustansar Hüseyin Tarar / Müştak Ahmet Yusufi / Niyaz Fetihpuri / Patris Buhari / Saldar Mahmut / Şefik-ur Rahman

             Örgüt Kuramları / A. Selami Sargut / Fuat Oğuz / Şükrü Özen / Nisan Selekler Gökşen / Çetin Önder / Behlül Üsdiken / Engin

Yıldırım

             Öteki Tanrılar -Alevi ve Bektaşi Mitolojisi- / Ertuğrul Danık

             Öyle Bir Aşk/Yusuf Ziya Bahadınlı

             Parmenides/ Platon

             Patikalar / Martin Heidegger / Adile Arslan / Ahmet Alpay Dikmen / Hasan Ünal Nalbantoğlu / Devrim Sezer / Belkıs Ayhan Tarhan

             Pazar Sabahı / Mehmet Ali Kılıçbay

             Pepe/Maksim Gorki

Çıkıyor   Petersburg / Andrey Beliy
             Plnokyo/ Carlo Collodi

             Platon’dan Habermas’a Felsefede Doğruluk ya da Hakikat /Harun Tepe

             Politikanın İletişimi İletişimin Politikası/Eser Köker

             Postmodern Göstergeler- Maddi Kültür ve Postmodern Yaşam Biçimleri / Mark Gottdiener

             Postmodernlzm / Gencay Şayian

             Psikanalizin Yedi Temel Kavramı / J.-D. Nasio

             Puslu Camın Arkasından /Sadun Aren

Çıkıyor   Radikal Medya -İsyancıların İletişimi ve Toplumsal Hareketler / John D. H. Downing / Tamara Villareal Ford / Geneve Gil /

Laura Stein
             Ramayana/ Valmìki

             Rituel ve İktidar -Küçük Asya’da Roma İmparatorluk Kültü- / S.R.F. Price

             Romans Karnavalı / Emmanuel Le Roy Ladurie

             Rönesans İnsanı / Lucien Febvre

             Ruh Yoluyla Tedavi/Stefan Zweig

             Sakıncalı Doktor -20. Yüzyıldan Anılar- / Müeyyet Boratav

             Salomé /Oscar Wilde

             Sanatta Değişmeyen Plastik Değerler / André Lhote

             Sanskrit-Türkçe Sözlük / Korhan Kaya

             Saraybosna-Karanlıkta Konuşmalar- / Alî Koçak / Munire Acım

             Savaş-Uluslararası İlişkilerde Güç Kullanımı/ Haldun Yalçınkaya

             Savaşta Ne Yaptın Baba?/Can Dündar

             Savrulan Otlar Arasında / Boris Vian

             Seçimler Siyasal Reklamlar ve Siyasal İletişim / Oya Tokgöz

             Seks Para ve İktidar – Kolektif Yaşamın Dönüşümü / Bill Jordan

             Sendikacı Kadın Kimliği / Seyhan Erdoğdu / Gülay Toksöz

             Sendikacılık ve Siyaset / Alpaslan Işıklı

             Sessiz Bir Ölüm /Simone de Beauvoir

             Sevgili Yoldaş Kurbağalar / Nevzat Çelik

             Sinemanın 5 Temel Öğesi / Joseph V. Mascelli

             Siyah Kuğu / Feridun Ulusoy

             Siyasal İletişimi Anlamak / Oya Tokgöz

             Siyasal Sistemler – Siyasal Çatışma ve Uzlaşma / Ahmet Taner Kışlalı

             Siyaset Bilimi/Ahmet Taner Kışlalı

             Siyaset ve Asker/Zafer Üskül

             Siyasetsiz Siyaset / Mehmet Ali Kılıçbay

             Siyasi İktidarın Cinsiyeti / Cemal Bàli Akal

             Siyasi Tarih -İlkçağlardan 1918’e / Oral Sander

             Siyasi Tarih 1918-1994/Oral Sander

             Soğuk Bir Bahar / Elizabeth Bishop

             Son Nefesim / Luis Buñuel

             Sorun Yaratmayan Kıyafet / Sylvia Plath

             Sosyal Demokrasinin Kuruluşu/Haluk Özdalga

             Sosyal Etkiler-Kim Kimi Nasıl Etkiler?/Nuray Sakallı

             Sosyal Politika/Meryem Koray

             Sosyal Psikoloji / David O. Sears / Shelley E. Taylor”/ Letitia Anne Peplau

             Sosyal Psikolojik Açıdan Kamuoyu ve Siyaset / Michael A. Milburn

             Sosyal Teori ve Geç Modernlikler -Türk Deneyimi- / İbrahim Kaya

             Sosyalizm Kemalizm ve Din / Alpaslan Işıklı

             Sosyalizmin Yeni Yolu /Sadun Aren           ,

             Sosyoloji ve Eğitim / Doğan Ergun

             Sosyoloji ve Tarih / Doğan Ergun

             Soytarı Gülmez Sırıtır/Mehmet Ali Kılıçbay

             Söğüt’ten İstanbul’a / Colin Imber/Elizabeth A. Zachariadou / Friedrich Giese / Gümeç Karamuk / Gyula Kaldy-Nagy / Halil İnalcık / J. A.

‘ B. Palmer / Robert P. Blake / Ronald C. Jennings / Rudi Paul Lindner / Speros Vryonis Jr. / V. L. Ménage / William L. Langer
             Sömürgecilik Tarihi /Marc Ferro

Sözde Fotoğraf/Çerkeş Karadağ

Suçlar ve Cezalar Hakkında / Cesare Beccaria

Suda Seken Hayat / Nevzat Çelik

Sürgünler/James Joyce

Sürüden Ayrılanlar / Taner Timur

Şafak Türküsü / Nevzat Çelik

Şakuntala/Kalidasa

Şam’da Raks / Nancy Llndisfame

Şamanizm / Mircea Eliade

Şehirler ve Kentler / Mehmet Ali Kılıçbay

Şeriatçı Bir Ayaklanma / Sina Aksin

Şiddet ve Demokrasi / John Keane

Şiir ve Gerçeklik /Özdemir İnce

Şizofreni Anlamak / Mehmet Kemal Arıkan

Şu Bizim Hortlak / Osear Wilde

Tan Kızıllığı / Friedrich Nietzsche

Tancrede İle Clorinde’in Dövüşü (Tasso Anısı) / Pierre-Jean Jouve Tanrı Devletinden Kral-Devlete / Mehmet Ali Ağaoğulları / Levent Köker Tanzimat Sürecinde Türkiye-Askerlik / Musa Çadırcı Tanzimat Sürecinde Türkiye-Ülke Yönetimi / Musa Çadırcı Tarımsal Yapılar ve Kapitalizm / Korkut Boratav Tarih Terimleri Sözlüğü / Bekir Sıtkı Baykal Tarihin Savunusu / Richard J. Evans

Tarihin Sonu mu? -Fukuyama-Marx-Modernlte- / Alex Callinicos / Frank Füredi / Chrislopher Bertram / Andrew Chitty / Joseph McCarney / Gregory Elliot / Keith Graham / Paula Casal / Jacques Bidet TBMM’nln Çalışma Yöntemi / Fahri Bakırcı Tehlikeli Aşk /Ben Okri

Tek Dünya – Küresel Kapitalizmin Manlk Mantığı / William Greider Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci/Atilla Özsever Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı / Adam Şenel Televizyon ve Siyasal Sistem / Bülent Çaplı Tembel Yemek Kitabı / Emine Demirel Yılmaz Temel Gazetecilik / Oya Tokgöz

Temsili Liberal Demokrasinin Önlenemez Krizi / Gencay Şayian

Terörizme Karşı Savaş Stratejisi / Ekin Oyan Altuntaş

Toplumsal Değişmeye Üniversiteler/Taner Timur

Toplumsal Savunma İlkeleri / Filippo Gramática

Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı / Max Weber

Toprak Kovgunları / Kemal Ateş

Türk Ailesi Antropolojisi / Mahmut Tezcan

Türk Bireyi Kuramına Giriş / Doğan Ergun

Türk Devrimi ve Sonrası / Taner Timur

Türk Dili/Kemal Ateş

Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu / Ömür Sezgin Türk Mitosları ve Anadolu Efsanelerinin İzsürümü / Zühre Indirkaş Türk Modernleşmesinde Çocuk / Bekir Onur

Türk-ABD Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı (1829-1929)/Oral Sander/Kurthan Fişek

Türk-Amerlkan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri / Çağrı Erhan

Türkçede Yakın ve Karşıt Anlamlılar Sözlüğü / Özcan Yalım

Türkçem Mahzun Ben Mahzun / Kemal Ateş

Türkiye Ekonomisinin Tarihi 1900-1960/Tevfik Çavdar

Türkiye İktisat Tarihi 1908-2007 / Korkut Boratav

Türkiye Komünist Partisinin Sönümlenmesi / Naciye Babalık

Türkiye Nasıl Küreselleştl?/Taner Timur

Türkiye ve Orta Asya / Kemal H. Karpat

Türkiye’de Alevilik / Murat Okan

Türkiye’de Çocukluğun Tarihi / Bekir Onur

Türkiye’de Çok Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1946-1963/Ahmet Makal Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş / Taner Timur Türkiye’de Devletçilik / Korkut Boratav

Türkiye’de Liberalizmin Kökenleri – Prens Sabahaddln (1877-1948) / Cenk Reyhan

Türkiye’de Medyanın Dönüşümü / D. Beybin Kejanlıoğlu

Türkiye’de Siyasal Sistemin Evrimi 1876-1980/Kemal H. Karpat

Türkiye’de Siyasi Parti Kapatmanın Tarihi / Hüseyin Aykol

Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1920-1946/Ahmet Makal

Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm / Kemal H. Karpat

Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1839-1950)/Tevfik Çavdar

Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1950’den Günümüze) /Tevfik Çavdar

Türkiye’nin Dış Politikası/Orai Sander

Türkiye’nin Komşuları / Mustafa Türkeş / Melek M. Fırat / K. Mehmet Büyükçolak / Gencer Özcan / Meliha Benli Altunışık /

Gökhan Çelinsaya / Nurşin Ateşoğlu Güney / Oktay F. Tanrısever / Cengiz Sürücü / İlhan Uzgel

Türkiye’nin Yönetimi -Yapı- / Birgül Ayman Güler

Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası / Burcu Bostanoğlu

Türkler ve Ermeniler/Taner Timur

TV Haberlerinde İdeoloji / Çiler Dursun

Ulus-Devlet ya da Halkın Egemenliği / Mehmet Ali Ağaoğulları

Ulusal Çıkar ye Dış Politika / ilhan Uzgel

Uluslararası İlişkilerde Eleştirel Kuram / Burcu Bostanoğlu / Mehmet Akif Okur

Ulusların Sefaleti / Ali Murat Özdemir

Uygarlığın Doğuşu / Charles Keith Maisels

Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler/Lucien Febvre

Uygarlıkların Grameri / Fernand Braudel

Uyruktan Vatandaşa Geçimden İktisada / Mehmet Ali Kılıçbay

Uzaklar /Can Dündar

Uzun Yirminci Yüzyıl / Giovanni Arrighi

Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi / Georges Perec

Üç Kadın / Minna Canlh

Ütopyacılık/ Krishan Kumar

Üzümünü Ye Bağını Sor / Nuriye Akman

Vanya Dayı / Anton Pavloviç Çehov

VI. Henry /William Shakespeare

VinlandSagaları/

Vişne Bahçesi / Anton Pavloviç Çehov Xenia/ Eugenio Montale

XVI- XVIII. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu / Robert Mantran

Yağmur Yağmasaydı / Nevzat Çelik

Yağmurdan Sonra / Can Dündar

Yakamdaki Yüzler / Can Dündar

Yakın Osmanlı Tarihinde Aykırı Çehreler / Taner Timur

Yamyamlar ve Krallar / Marvin Harris

Yanılsamalar Kenti / Ursula K. Le Guin

Yaratıcı Mitoloji -Tanrının Maskeleri-4 / Joseph Campbell

Yarim Haziran / Can Dündar

Yaşadıkça – Psikolojik Sorunlar ve Başa Çıkma Yolları / irem Anlı / Alev Çavdar / Ayla Yazıcı / Aylin Sezer / Ayşegül Kumanlı Güneş / Evrim Erten / Ayten Zara / Filiz Yurtseven / Özlem Özen / Sumru Bilge-Johnson / Yeşim Can Yaşam Kullanma Kılavuzu / Georges Perec Yaşam Yolu / Ayla Yazgan

Yaşamda ve Yargıda Devrimci Duruş -Halit Çelenk- DVD Armağanlı / Yeni Dünya Düzeni Nereye?/Korkut Boratav Yeni Ortaçağ/Alain Mine Yeni Ortaçağ/Alpaslan Işıklı

Yeni Sağ ve Devletin Değişimi -Yapısal Uyarlama Politikaları 1980-1995- / Birgül Ayman Güler

Yeni Sağ Yeni Aldatmaca /

Yeni Türk Ceza Siyaseti / Mustafa Tören Yücel

Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü / Peter Burke

Yeniden Doğu – Asya Çağında Küresel Ekonomi / Andre Gunder Frank

Yeniden Yapılanma / Hüsnü Erkan

Yenilmez Arafat / Amnon Kapeliouk

Yerel Yönetimler -Liberal Açıklamalara Eleştirel Yaklaşım- / Birgül Ayman Güler

Yerellik ve Politika -Küreselleşme Sürecinde Yerel Demokrasi- / – –

Yerlilerin Gözyaşları – Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi / Bartolomeo De Las Casas

Yeryüzüne Dokun/T. C. McLuhan

Yıldızın Saati / Clarice Lispector

Yıldızlar/Can Dündar

Yorum Üzerine/ Aristoteles

Yöntemi Bulmak / Doğan Ergun

Yurttaşlığın Kısa Tarihi / Derek Healer

Yükselen Asya / Mehmet Öğütçü

Yükselen Bir Deniz / Can Dündar

Yüzyılın Aşkları / Can Dündar

Yüzyılın Aşkları – DVD Armağanlı / Can Dündar

Zadlg ya da Yazgı / Voltaire

Zaman Kavramı / Martin Heidegger / Aristoteles / Augustinus Zaman Zaman İçinde / Pertev Naili Boratav Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu/Charles Tiily Zoraki Ejderha / Kenneth Grahame


[1] Üretim, dolaşım, bölüşüm ve tüketim ilişkilerini, bunları mümkün kılan bü­tün düzenlemelerle ve kendileri de bir tarihsel/toplumsal ürün olan düşün­me kalıpları ve kavramlarla birlikte kavrayabilmek/açıklayabilmek için yapı­lan çalışmalar ve bu çalışmaları mümkün kılan teori ve metodoloji, bir bü­tün olarak ekonomi politiği verir. Ekonomi politiğin son kırk yılında, değer-biçime endekslenemeyecek ilişki sistemlerinin (değer-dışı biçimin), değer-biçimle rabıtası/korelasyonu da gündeme gelmiş; disiplin, toplumsal yaşa­mın bütünselliği ekseninde gelişmeyi sürdürmüştür. Öyleyse ekonomi poli­tik deyince, hem bir metodolojiden ve bu metodolojinin varlığım da uygu­lamasını da mümkün kılan -ve çoğu kez kendisim açıkça ifade etmeyen- bir siyaset felsefesinden hem de bu metodolojiden ayrı ama -onu sosyal bütün­lükle bağlanülandırdığı için- onunla ilişkili bir teoriden bahsetmekteyiz.

[2] Ekonomi politik yaklaşım, toplumsal gerçekliği, tek bir bilim dalının açıklayamayacağı kadar geniş ve karmaşık bir bütünsellik olarak değerlendirir ve toplumsal gerçekliğin toplumsal bütünlük içinde anlaşılabileceğini savunur. Ekonomi politik yaklaşım, sosyal bilimlere dayatılan disiplinler arası bö-lünmeyi, en azından bu bölünmenin “uzmanlaşma” başlığı altında aldığı güncel görünümünü, teorik/pratik ya da kafa emeği/kol emeği ayrımının diğer güncel veçheleri ile birlikte reddeder. Ekonomi politik yaklaşım, top lumsal gerçekliği var eden çok katmanlı iktisadi ve siyasal yapıların etkilerini ve bu yapıları oluşturan ilişkileri birlikte çözümlemeyi hedefler. Ekonomi politik yaklaşım, şizofrenik anlamda birbirinden ayrılmış farklı disiplinlerin toplumsal gerçekliği açıklamasının imkânsızlığım kabul eder.

[3] http://www.guardian.co.uk/politics/2003/n3ar/07/highereducation.iraq (Erişim Tarihi 30 Mart 2009).

[4] Westphalia düzeni Otuz Yıl Savaşlan’nı; Milleder Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler dönemleri sırasıyla Birinci ve İkinci Dünya savaşlarım takip etmişti. Bu örnekler artınlabilir.

[5] 17 Mart 2003’te Fransa’nın veto edeceği anlaşıldığından, 1441 sayılı karan destekleyecek ikinci bir Güvenlik Konseyi Kararı için Amerika Birleşik Dev­letleri, İngiltere ve İspanya tarafından hazırlanan taslak karar oylamaya su­nulmadan geri çekildi (Wedgwood, 2003).

[6] İstekliler Koalisyonu’na dahil ülkeler başlangıçta şöyleydi: Afganistan, Arna­vutluk, Avustralya, Azerbaycan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, El Salvador, Estonya, Etiyopya, Filipinler, Güney Kore, Gürcistan, Habeşis­tan, Hollanda, İngiltere, İspanya, italya, Japonya (sonradan), Kolombiya, Le-tonya, Litvanya, Macaristan, Makedonya, Nikaragua, Özbekistan, Polonya, Romanya, Slovakya ve Türkiye. Mart 2003 tarihinden sonra pek çok ülke ya bu listeden çıktı ya da katkı biçimini değiştirdi

[7] Prof Ulf Benutz, Dr Nicolas Espejo-Yaksic, Agnes Hurwitz, Prof Vaughan Lowe, Dr Ben Saul, Dr Katja Ziegler, Prof James Crawford, Dr Susan Marks, Dr Roger O’Keefe, Prof Christine Chinkin, Dr Gerry Simpson, Deborah Cass, Dr Matthew Craven, Prof Philippe Sands, Ralph Wilde, Prof Piene-Marie Dupuy.

[8] ingilizce açılımı Third World Approaches to International Law.

[9] TWAIL ve Marksizm rabıtası için Bkz. Baxi (1993) ve Okafor (2008).

[10] Ben bu alıntıyı Zizek’in (2004) Encore Yayınlan’ndan çıkan Lenin Üzerine .adlı eserinin arka kapağından yapüm. Aynı yerde, orijinal metnin 01.05.2004 tarihinde The Guardian gazetesinde çıktığı belirtiliyordu.

[11] Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin uluslararası hukuka aykırılık durumunda değil de barışın tehdit edildiği durumlarda hareket etmekle yükümlü olduğunu vurgulayalım (Bkz. Carty, 2007:122).

[12] Elinizdeki çalışmada çizilen İyileştirici Yaklaşım portresinin oluşturulmasında kullanılan başlıca kaynaklar şunlardır: Buss (2006), Faik (1987; 1991), Fitzpatrick (2001), Frank (2003; 2006), Hunt (1993), Koskenniemi (2005), Malanczuk (1997), Milovanovic (2003), Purvis (1991), Purvis (2006), Sands (2005), Unger (1983).

[13] Örnek olarak American Journal of International Law adlı önemli bir ulusla­rarası hukuk dergisinin 2003 senesinin Temmuz ayında, Agora adı altında başlattığı tartışmalar verilebilir. Dergi bu sayısında, aralarında Amerika Bir­leşik Devletleri Hükümetine yakın hukukçuların ve Richard Faik ile Thomas Franck gibi İyileştirici Yaklaşıma dahil eleştirel kalemlerin de bulunduğu bir seri yorumcunun “Irak ihtilafının olası etkileri” üzerine tartışmalarını yayın­lamıştı. Tartışmalar uluslararası hukukun sözünü (taahhüdünü) yerine ge­tirmesi için ya değişeceği ya da etkisini yitirerek yok olacağı dikotomisi etra­fında yürütülmüştü.

[14] Anılan külliyat hem jus ad belluniurı (güce başvurma hakkım düzenleyen kuralların) hem de jus in bello’mm (savaş esnasında gözetilmesi gerekli ku­rallar) günümüz koşullarına uymadığım; yeni hukukun özgürlükler düzeni­ni suiistimal ederek her an her yerde olan (ve vuran) görünmez düşmanı  yok etmek için önleyici saldırı, insani müdahale gibi gerekli silahlarla mü­cehhez olması gerektiğini savunur.

[15] Bu noktada belirtelim: İşkenceye karşı kaleme alman uluslararası sözleşme­lerin getirdiği koruma muüaktır. Tutsak ne şekilde adlandırılırsa adlandırıl­sın, işkence koşullara bağlanamaz, meşrulaşünlamaz. Ancak terörist olarak saptanan kimselere işkence konusunda Amerika Birleşik Devlederi tarafın­dan takınılan tavır aksi yöndedir. Amerika Birleşik Devlederi sorgulamanın ve işkencenin uluslararası hukuk tarafından değil de karşı terörist faaliyetin gereklilikleri tarafından düzenlenmesi gerekliliğini savunmuştur (Natarajan, 2008:300). Aynı damardan ilerleyen Posner ve Vermeule (2007:274), acil durum politikalarımn hukukçuların uzmanlık alanına girmemesi nedeniyle, yürütmenin işkence sayılabilecek sorgulama tekniklerine özgürce karar vermesi gerektiğini savunmuşlardır.

[16] Bu paragraftaki savlarla uyumlu olarak teröristlerin geleneksel teröristler ve özcü (essena’alist) teröristler olarak kategorize edilmeye başlandığını görü­yoruz. Khan’a (2005) göre geleneksel teröristler şiddeti belirli siyasi maksat­lara ermek için kullanırlarken, özcü olanları (siz bunu “hukuk dışı dövüşçü­ler” olarak okuyunuz) şiddeti kendi içerisinde bir erek olarak görmektedir­ler. Bu nedenle özcü terörisder şiddeti siyasi terimlerle meşrulaştırmaya kalk­tıklarında, iddiaları dikkate alınmamalıdır, zira bu durumda özcü teröristin yaptığı şey kendi vahşi doğası için mazeretler üretmektir (Khan, 2005:47).

[17]   Birleşmiş Milletler Antlaşması’nm 39. maddesi: Güvenlik Konseyi, bansın tehdit edildiğim, bozulduğunu ya da bir saldın eylemi olduğunu saptar ve uluslararası banş ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için tav­siyelerde bulunur veya 41 ve 42. maddeler uyannca hangi önlemler alınaca­ğım kararlaştmr. 42. maddesi: Güvenlik Konseyi, 41. maddede öngörülen önlemlerin yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına vanrsa, uluslararası banş ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için, hava, deniz ya da ka­ra kuvveüeri aracılığıyla, gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve Birleşmiş Milletler üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonlan içerebilir.

[18] Koruma sorumluluğu kavramı devletlerin kendi yurttaşlanna karşı yüküm­lülüklerine göndermede bulunmaktadır. Eğer bir devlet, yurttaşlanna karşı koruma yükümlülüğünü gerçekleştirmekten imtina eder ya da bu yükümlü­lüğü yerine getiremezse, kendi egemenliğim ortadan kaldırmış sayılacaktır. Bu noktada uluslararası toplum, hem durumu düzeltmekle yükümlü hem de düzeltme hakkına sahip kabul edilecektir. Kavram ilk kez, Müdahale ve Devlet Egemenliği Konusunda Uluslararası Komisyon’un (International Commission on Intervention and State Sovereignty) Aralık 2001 tarihli raporunda önerilmiştir. İnsan haklannm korunması ilkesiyle egemenlik ve içişlerine karşımama ilkeleri arasındaki gerilimi ortadan kaldırma maksadım haiz olan öneri, “önleme sorumluluğu” {responsibility to prevent) ve “yeni­den inşa sorumluluğu” {responsibility to rebuild) adlı iki ilke tarafından ta­mamlanıyordu. İçişlerine karışmama ilkesiyle çelişmekte olan koruma so­rumluluğu kavramına Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1674 sayılı kararında gönderme yapılmıştır (Natarajan, 2008:209-212).

[19] Tony Blair’in 2002’de yaptığı Teksas konuşması bu zihniyetin en açık ifade­lerinden birisidir. Ona göre demokratik olmayan ülkeler demokratik ülkeler için açık bir tehdit kaynağı olduklarından, demokrasiyi savunmak sadece • kendi basma bir erdem değil aynı zamanda bir güvenlik meselesidir (Coates, 2006:283).

[20] Hukukun üstünlüğü ilkesinin neo-liberal formatı için Bkz. Sözün Mülkiyeti (Özdemir, 2008).

[21]Purvis (2006:53-54), ulusal güvenlik konusunda herhangi bir büyük güç ya da ittifaktan bağımsızlık anlamında kullandığı mutlak güvenlik (absolute security) stratejisini Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası hukuk poli­tikalarının temeline yerleştirirken, devletlerin güvenliğini, güçler dengesi üzerinde karşılıklı bağımlılık ekseninde sağlayan ittifakçı politikaları içeren göreli güvenlik (relative security) stratejisini Avrupa’nın özelliği olarak sun­maktadır. Biz de burada İyileştirici Yaklaşımın savunduğu haliyle hukukun üstünlüğü anlayışının Avrupa eksenli güvenlik stratejileriyle daha uyumlu göründüğünü vurgulayalım.

[22] “Tekelce denetlenen devlet müdahalesi, değer yasasım iki yolla değişikliğe uğratır. İlk ve en önemli olarak, uluslararası düzeyde tekeller devleti yabancı rakiplerine karşı kullanırlar, 1880’lerin yeni korumacılığıyla başlayan bir sü­reç… İkinci olarak, ulusal düzeyde devlet ayrıca içerideki rakiplere karşı kullanılır, özellikle daha küçük ve burjuvazinin kartelleşmemiş gruplarına ‘ karşı… Buharin bu ikinci sürecin özellikle savaş zamanında, kapitalist ‘savaş ekonomisi’nde nasıl işleyeceğini analiz etti” (Fine vd., 1993:108).

[23]Bu eleştirelliğin kaynaklan özetlenirken başlangıçta Marksizm’in ortodoks versiyonlarının, feminizmin ve Frankfurt Okulu’nun belirgin etkisinin yerini sonraları Derridacı yapısöküm, Lacan, Habermas ve postyapısalcılığm aldığı vurgulanmaktadır.

[24] Independent Commision on Kosovo, The Kosovo Report: Conflict, Interna­tional Response, Lessons Learned, New York, Oxford University Press, 2000.

[25] Eylül 1999’da açıklanan G-77 bildirgesinde 132 devlet, sözde {so-called) in­sani müdahale hakkının Birleşmiş Milleder Şartında ya da uluslararası hu­kukta yeri olmadığım vurguladılar (Natarajan, 2008:203).

[26] International Court of Justice, Case Concerning Military and Paramilitary Activities In and Against           Nicaragua, http://www.icj-cij.org/docket/files/70/ 6503.pdf, (Erişim Tarihi 02 Mayıs 2009), s. 1.

[27] Uluslararası Adalet Divanı, Amerika Birleşik Devlederi’nin (ABD) müdahale­sinin apaçık bir hukuk ihlali olduğunu reddetmek şansına sahip değildi. Di­van müdahalenin hukuka aykırılığını saptadıktan sonra ABD’nin fiilinin is­tisna kapsamına sokulup sokulamayacağını araştırdı. Bunu yaparken somut devlet pratiğini gözlemlemek yerine, “siyasi/önemsiz” – “hukuki/önemli” gi­bi keyfi saptamalara ve sınıflandırmalara kapı açan bir tercihle, devletlerin niyetleri üzerine bir araştırmaya girişti. ABD tarafı kendi niyetini açıkça or­taya vurmaktayken (komünist bir rejime karşı muhalefet yapan bir gruba destek verme “hakkım” açıkça savunmaktayken) Divan bu durumu “siya-.si/önemsiz” olarak sınıflandırdı (Carty, 2007:27-29). Ayrıca Bkz. Anghie (2005:304).

[28] Marx {Kapital 1) metanın değerini tartışırken üretimin koşullan dışındaki koşullan açıkça hesaba katmaz. Buna mukabil, değer biçim metayı dolaşım alanında temsil eden toplumsal olarak gerekli soyut emek zamamna tekabül eder.

[29] “… [S]ermaye, bir nesne değil, toplumun belli bir tarihsel oluşumuna ait bu­lunan belli bir toplumsal üretim ilişkisidir ve bir nesnede kendisini ortaya koyarak bu şeye belirli bir toplumsal nitelik kazandırır. Sermaye, maddi ve üretilmiş üretim araçları toplamı değildir. Sermaye, daha çok, sermayeye dönüştürülmüş üretim araçlarıdır ve tıpkı altın ya da gümüşün bizatihi para olmaması gibi, bunlar da bizatihi sermaye değillerdir. Sermaye, toplumun belli bir kesiminin tekeline aldığı üretim araçlarıdır ve canlı emek-gücünün karşısına, bu emek gücünden soyutlanmış ve sermayedeki bu zıüık yoluyla kişileşmiş ürünler ve iş koşulları olarak çıkar.” (Marx, 1990:715-716).

[30] Diğer yandan sımf mücadelesi ve teknolojik gelişmeler arasındaki ilişki Otonomcu Marksizm harici kulvarlarda da gündeme gelmektedir. Erken ça­lışmalarında Düzenleme Okulu’nun kesif etkilerini taşıyan Munck (Bkz. 1995), hızlı ve ucuz iletişimin tek başına emek enternasyonalizmi yaratma­yacağını, ancak bilgisayarların, işçi hareketlerinin eskisine göre daha de­mokratik bir çerçevede gelişmesine katkıda bulunacağım belirtmektedir (Munck, 2003:188). Onunla aynı çizgiden ilerleyen Waterman (1985:245) 1980’lerden itibaren yeni işçi iletişiminin hiyerarşik yapı ve siyasi rekabet yerine, ağ yapışım ve işbirliği ilkelerim geliştirdiğini iddia etmiştir. Bu yargı­ların Türkiye ölçeğinde derinlemesine sınandığı eserinde Yücesan-Özdemir (2009), çeşidi sendikalarda yaptığı mülakata binaen, teknolojik gelişmelerin behrleyiciliğini esaslı ölçüde sorgulayacak bulgulara erişmiştir.

[31] Devletin bir toplumsal ilişki olmasına denilebilecek bir şey yok. Ancak bu ilişkinin toplumsal ilişkilere dışsal kabul edilmesi, bizim baktığımız yerden, pek de mümkün görünmemektedir. Devleti ve aygıdanm oluşturan toplum­sal ilişkiler göreli olarak istikrarlıdır. Bu ilişkilerin istikrar kazanması, devle ti -kendileri de öznesiz bir süreçte dönüşüme ve düzenlemeye tabi olan- ya­pılar toplamına dönüştürür. Yapılar gözle görülemez muhakkak, ancak bir şeyin var olabilmesi için salt gözle görülebilir olması iddiası güçlü bir iddia değildir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ortaya koyduğumuz eleştirel çizgi -örtük olarak- geliştirilecektir.

[32] Bu düzeyler öncelikle “ulus devleüerin ya da diğer devlet yapılarının müda­halesi olmaksızın, şirketlerin küresel ekonomik faaliyeti yönettiği sayısız yeni otorite biçimim…” kapsar (Hardt ve Negri, 2004:186). İkinci olarak “…ulus devlederin daha güçlü otorite öğeleri barındıran, daha sağlam bir küresel yönetişimi…” hayata geçirmeleri neticesinde ortaya çıkan iktidar ağ­larını içerir (Hardt ve Negri, 2004:188). Üçüncü olarak küresel ekonominin düzenleyici aygıtının en fazla kurumsallaşmış öğelerim ve bunların ürettiği sınıfsal etkiyi barındırır (Hardt ve Negri, 2004:189).

[33] “Irak uluslararası hukuku çiğnemekle suçlanmıştı ve bu yüzden yargılanma­lı ve cezalandınlmalıydı. Körfez Savaşı’nm önemi, ABD’nin kendi ulusal saiklerinden harekede değil, küresel hak adına uluslararası adaleti sağlayabi­lecek tek güç olarak tarih sahnesine çıkışından kaynaklanır. Kuşkusuz daha önce de birçok güç, olur olmaz evrensel çıkarlar için hareket ettiği iddiasm-.da bulunmuştu; ama ABD’nin bu yeni rolü farklıdır. Belki de en doğrusu, bu evrensellik iddiasımn da yanlış olabileceğini, ama yanlışsa bile yeni bir bi çimde yanlış olduğunu söylemektir. Dünya polisi ABD, emperyalist çıkarlarla değil emperyal çıkarlarla hareket ediyor. Bu anlamda Körfez Savaşı gerçekten de, George Bush’un iddia ettiği gibi, yeni bir dünya düzeninin doğusunu ilan etmiştir.” (Hardt ve Negri, 2001:196).

[34] Oysaki proletaryanın ütopyası olmaz, karşılandığı ölçüde burjuva toplumu­nu -başka bir toplumsallık adma- reddeden talepleri olur. “…Marx Manifes­tonun haber verdiği yeni devrimi Fransız Devrimi’nin karşısına koyar. Yeni devrimin ütopyaya ihtiyacı yoktur artık, geleceğini, Fransız Devrimi gibi, geçmişte aramasına gerek yoktur. Neden? 18 Brumaire’de Marx şöyle yazar: ’19. yüzyılın toplumsal devrimi şiirini geçmişten değil, gelecekten esinlene­rek yazabilir ancak. Geçmişe ilişkin her tür batıl inancın hesabım tümüyle kapatmadan kendisiyle başlayamaz. Geçmişteki devrimlerin, kendi içerikle­rini kendilerinden saklamak için, tarihi anımsamaları gerekiyordu.’ Fransız devrimini örnek alalım: ‘Camille Desmoulins, Danton, Robespierre, Saint-Just, Napoleon, ilk Fransız devriminin kahramanları, partileri ve kideleri Romalı kılığına girip Romalıların sözlerini kullanarak kendi çağlarının göre­vini, yani modern burjuva toplumunun ortaya çıkması ve kurulması görevi­ni yerine getirdiler…’… Marx bu uyanlarında … tüm devrimlerin değilse bile en azından burjuva devrimlerinin gerekli yasası saydığı şeyi dile getirir: bur­juva devrimi geri geri giderek ilerler, gözlerini geçmişe çevirip öyle dalar ge­leceğe. Daha doğrusu ancak geçmişi önüne katıp ilerler gelecekte. Bir yanıl­samadır bu, ama gerekli bir yanılsama. Neden gerekli? Çünkü eşidik, özgür­lük ve kardeşliğin gerçekleşmesinin Roma’daki efsanevi örnekleri olmaksızın Roma’nın politik erdemine ilişkin ideoloji olmaksızın burjuva devrimi­nin yönetici ve oyuncuları, devrimi gerçekleştirmek ve tamamına erdirmek için kitleleri seferber edemezler, kendileri de seferber olamazlardı. Geçmişe gerek duymalarının nedeni geçmişin sağladığı yamlsamaya gerek duymala­rıydı: burjuva devriminin fiili içeriğinin darlığım gizlemek için geçmişin şimdiye göre sunduğu fazlalığa gerek duymaktaydılar” (Althusser, 2010:78-79). Ne dersiniz, Amerikan Anayasası’nm ve kuruluş döneminin hikmeti üzerine bu denli durmak, geri geri giderek ilerlemek, gözleri geçmişe çevirip geleceğe öyle dalmak anlamına gelir mi?

[35] Tabii, bu saptama, Sovyet uluslararası hukuk yazım – bu yazımn Sovyet dö­neminin güncel sorunlarıyla sınırlı kaldığı inancıyla- bir kenara bırakılırsa geçerli addedilebilecektir. Bkz. Bowring (2007; 2008) ve Uslu (2004).

[36] Kelsen’in formülasyomı özellikle hukukun üstünlüğü prensibinin küresel ölçekli algılamasını değiştiriyordu. On dokuzuncu yüzyılın bütünü ve yir­minci yüzyılın ilk yansı boyunca hukukun üstünlüğü ilkesi basitçe yöneten­lerin de yönetilenlerle aynı hukuka tabi olması anlamına geliyordu. Mahke­melerin bağımsızlığı bu ilkeyi realize etmekte birincil önemi haiz bir olguy­du. Anılan haliyle hukukun üstünlüğü ilkesi, ilgili devletlerin siyasi ve hu­kuksal düzeneklerinin biçimi ile ilgili değildi. İlgili devlederde tecelli ediş biçimi ne olursa olsun esas olan “milli irade”nin ürettiği hukukun bu ülke­lerin tebasma ayran gözetilmeksizin uygulanmasıydı. Kelsen’in katkılan, medeni millederce geçerli sayılan hukuk normlanmn, ilgili toplumsal for­masyonda geçerli milli irade ürünleri karşısında üstünlüğünü tesis etmek için gerekli teorik donamım oluşturdu. Artık “yönetenlerin de yönetilenlerle aynı hukuk karşısında aynı şekilde bağlı olması durumu” hukukun üstünlü­ğü ilkesinin gözetildiğinin varsayılması için yeterli koşul değildi. Bir top­lumda hukukun üstünlüğü ilkesinin gözetildiğinin varsayılması için, o ül­kenin milli iradesinin ürünü olan normlann, hukukun evrensel ilkeleri ol­duğu varsayılan birtakım ilke ile uyum içerisinde olması gerekiyordu. Kelsenci formülasyonun özellikle bu kitabın son bölümünde değinilecek . olan burjuva devlet biçiminin uluslararasılaşması olgusu ile yakın ilişkili ol­duğunu şimdiden vurgulayalım.

[37] Woodiwiss’in (1990) farklı pratik alanlarına ait ilişkilerin sürekli bir ara-dalığım iç içelik (imbricatedness) olarak tanımlar. İç içelik kavramı, kapita­lizmi anlarken iktisadi, siyasi ve ideolojik alanları mutlak yalıülmışlıklan içerisinde ele alamayacağımızı vurgular. Bu kavram, değer-dışı biçimi göz­den çıkarmak pahasına yalnızca değer-biçime odaklanıp, kapitalizmi iktisadi ilişkilerin kapalı sistemi üzerinden kuramsallaşüran, bu sistemi kendi ken­dine yeterli bir sistem olarak ele alan yaklaşımlara karşı da kullanılabilir.

[38] Mieville’in saptamasına küçük bir ek: Doğrudan üreticilerin sımr aşan ilişki­lerini millederarası özel hukuk düzenler.

[39] Belki diyoruz, çünkü barış durumu fetişleştirildiği ölçüde, barış olarak ad­landırılan durumun içerdiği diğer şiddet türleri (piyasanın tatbik etüği şid­det, devlet biçiminin yarattığı şiddet vs.) görünmez hale gelebilecektir.

[40] Örneği gündeme getiren Fuat Ercan’a teşekkür ederiz.

[41] İki ara not: 1) Pashukanis’in, hukuku, hukuk normlarının içeriğinden ayrı olarak, biçim üzerinden, inceleme çabası çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. Örneğin Fine (1986), Pashukanis’in vurgusunu, değişim ilişkileri karşısında üretim ilişkilerinin ihmal edilmesi olarak yorumlamayı tercih ermiştir. Oysa ki ne Pashukanis’in ne de onu izleyenlerin üretim alanını dışladığı söyle­nemez; onlar realizasyonun mekânı olarak piyasaları öne çıkarırlar, hepsi bu. 2) Değişim ilişkilerini oluşturan ilişkiler saf olarak bulunmazlar. Woodiwiss’in (1990) iç içelik olarak adlandırdığı şey, bir ve aynı sosyal iliş­kinin, aynı anda, farklı hukuki, siyasi ya da ideolojik biçimler olarak tebarüz etmesi durumuna tekabül eder. Biz, bu iç içelik durumunu, üretim ve deği­şim ilişkilerinin iç içeliği halini kapsayacak şekilde geliştirebiliriz. Althus-serci Marksizm ve düzenleme okulunun ilk kuşağı, üretim ve değişim ilişki­lerini oluşturan kategorilerin karşılıklı bağımlılığı konusunda hayli gelişmiş bir literatür sunmaktadırlar (Bkz. Ûzdemir, 2008). Karşılıklı bağımlılık du­rumu göz ardı edildiğinde, nedense Marksizm dışındaki “izm’lere tatbik edilmeyen ama Marksizm söz konusu olduğunda artık bir ezber haline gel­miş bulunan indirgemecilik ithamına kapı açılabilir. Hukukun salt bir üre­tim ilişkisi olarak tanımlamaktan kaçımlmasım sağlayacak şey, hukukun iş­levinin -Althusserci yapısalcılığın terimleriyle- üretim ihşMlerinin “işletil­mesi” olarak tanımlanması olacaktır ki, Mieville (2005:95) “kapitalizm al­tında değişim ilişkileri üstyapıya endekslenemez” derken kenarına kadar gelmekle birlikte, altyapı/üstyapı ayrımını -reddetmek yerine- zımni olarak içselleştirdiğinden, bunu hakkıyla yapmıyor. Reddedemediği için, ürettiği savunu hukuki biçim ile hukuki üstyapıyı ayrı şeyler olarak konulmamakla sınırlı kalıyor (Mieville, 2005:95). Böyle bir savunu, hukuka ikili bir belirle­yicilik (double deteımination) sağlayıp indirgemeciHkten kaçınma imkânı verirken, altyapı/üstyapı metaforunun çıkmazlarını da teoriye dahil ediyor. Öyle ki, Mieville, hukuku, hem doğrudan üretim ilişkileri ile sınırlı hem de bunu aşan bir heyula haline geliyor. Bir başka deyişle, Pashukanis’i altyapı­dan kurtarayım derken altyapı ile üstyapı arasına sıkıştırıyor. Althusserci yapısalcılığın içkin potansiyellerini değerlendirmemesinin nedeni Marksizm içi rekabete mi, yoksa Althusserciliğin ihmaline mi verilmelidir, burası belir­siz.

[42] Meşru ve karşılanması zorunlu bir talep olarak hak kavramı için Bkz. Karahanogullan (2011).

[43] Sınırlı sorumlu şirketlerin yasal düzenleme konusu haline gelmesi, sendikal faaliyetin kapsamı ve meşruiyeti konusundaki kabullerin uluslararasılaşması hukuk tarafından tanınmaya örnek olarak verilebilir.

[44] “Uluslararası hukukun mevcudiyeti için devletlerin egemen olmaları gere­kir. Eğer egemen devleder yok ise uluslararası hukuk ilişkisinin sûjeleri yoktur ve [dolayısıyla] uluslararası hukuk yoktur” (Mieville, 2005:74). “Maxx, değişimin karşılıklı olarak mülkiyet haklarının tanınması olduğunu söylemekle, süjeler arasındaki hukuki ilişkinin değer ilişkisine mündemiç olduğunu açıkça kabul eder” (Mieville, 2005:87). “Hakkın soyut biçimi yal­nızca bir meta ekonomisinde oluşur; öyleyse, genel olarak hak sahibi ol­ma kapasitesi [ehliyet] özgül hukuki iddialardan ayrışmıştır” (Mieville, 2005:93).

[45]  Şiddetin meta-biçime içkinliği olgusu bize Mieville’in Pashukanis’ten ayrıl­dığı noktayı verir.

[46] Belirlenimsizlik iç hukukta da geçerlidir, ancak bunun iç hukuktaki etkileri çoğu zaman örtülü kalmakta ve sonuçlar genelde teknik bir yargılama süre­cinin ürünü olarak sunulabilmektedir.

[47] Kısaltmanın İngilizce açılımını bir kez daha belirtelim: Third World Approaches to International Law-Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yak-laşım(lar)ı-.

[48] 1997 senesinin Mart ayında Harvard Hukuk Fakültesi’nde yapılan toplantı TWAIL üzerine ilk akademik konferans olarak kabul edilmektedir (Fidler, 2003:29).

[49] Uluslararası Hukuka Yeni Yaklaşımlar hareketi, akademi ile gevşek bağlan olup, kendi siyaseti ve iktidar stratejisine sahip olma iddiası içerisinde bulu nan bir grup tarafından yürütülen aynı adlı projeye denk gelmektedir. Gru­ba dahil yazarlar, devletler hukuku yanı sıra eleştirel ırk teorisi, feminizm, sömürgecilik sonrası kuramla iştigal etmektedirler (Kennedy, 2000). Eleşti­rel Hukuk Çalışmaları Mektebi’nin uluslararası hukuk alanındaki uzantısı olan NAIL’e daha önce kısaca değinilmişti.

[50]  Sömürgecilik sonrası terimi sömürgeciliğin hitamına gönderme yapmaz. Ak­sine sömürgeciliğin, sömürge imparatorlukları sonrasında da eski sömürge insanlarının zihinlerinde ve ilgili ülkelerin kurumlarında devam ettiğini sav­lar. Terim geniş anlamıyla sömürgeciliğin modern biçimlerinin ürettiği etki­lerin, siyasi, kültürel, toplumsal ve tarihsel sonuçlarını inceleyen disiplinler arası bir çalışma alanım adlandırmaktadır (Bkz. Childs and Williams, 1997; Gandhi, 1998; Said, 1994).

[51] TWA1L değerlendirmeleri, önceki kuşak Üçüncü Dünyacı yaklaşımlarla TWAIL arasındaki çeşitli farkları saptamaktadır. Ancak bahsi geçen çalışma­lar hem önceki kuşak Üçüncü Dünyacı yaklaşımlar üzerindeki Marksist et­kiyi görmezden gelip bu grubu homojenleştirmekte, hem de iki grup arasın­daki ilişkiyi devamlılık ilişkisi şeklinde yorumlamaya meyletmektedirler (Bkz. Anghie ve Chimni, 2003; Gathii, 2000; Mutua, 2000). Elinizdeki ça­lışma önceki kuşağın homojen bir grupmuşçasma ele alınmasının mümkün olmadığını savlamaktadır. Aynca, koşullardaki dönüşümün herhangi bir de­vamlılık ilişkisine müsaade etmeyecek kadar kesif/radikal olduğundan hare­ketle, TWAIL yazarlarının kendileri üzerine yaptıkları değerlendirmeleri reddetmektedir.

[52] Ancak Genel Kurul Kararlan yumuşak/esnek hukuk düzeyinde olup, doğru­dan hukuki bağlayıcılık kapasitesine sahip değildir.

[53] TWAIL yazarları arasındaki farklılıklar için Bkz. Fidler (2003).

[54] Bu nedenle, Asya Kaplanları olarak bilinen gruptaki ihracat yönelimli ser­maye birikim süreçlerinin geldiği nokta, Üçüncü Dünya’nın bittiği yönünde­ki argümantasyonu beslemiştir (Berger, 2004; Harris, 1987; Warren, 1980).

[55] Anılan terimlerin karşılıklı konumunu tartışan bir çalışma için Bkz. Mickleson (1998).

[56]  Sömürgeci dönemin uluslararası hukukunu başlatan 1600 tarihi üzerine bir
tartışmaya girmek mümkündür. Ancak Chimm’yi (1993) esas alarak yürüt-
tüğümüz bu çalışmada amlan tartışma üzerine kısa bir not düşmenin ötesine
geçmeyeceğiz: On altıncı yüzyıl boyunca kapitalist dönüşümü belirlemiş bu-
lunan İspanyol sömürgeciliği yeni keşfedilen kıtanın paylaşımım (Avrupalı)
devleûerin eşitliği temelinde değil Papalığın otoritesi altında yürüttüğünden
ve uluslararası hukuk bugün bildiğimiz haline -açık denizlerin serbestliği il-
kesi altında- egemen eşitik iddialarıyla ulaştığından, sömürgeci dönemin
uluslararası hukukunu on yedinci yüzyılın başına yerleştirmek -en azmdan-
kendi içerisinde tutarlı bir açıklama girişimidir.

[57]Sunulan bu tezin farklı bir perspektiften yapılan sağlaması için Bkz. Frank
(1991; 2009)

[58] Marx’a göre ilkel birikim denildiğinde bu “…emekçinin elinden üretim araç­larının sahipliğim alan süreçten başkası olamaz; bu süreç, bir yandan top­lumsal geçim araçlarım sermayeye dönüştürür, öte yandan, doğrudan üreti­cileri ücretli emekçilere dönüştürür… Ve onların mülksüzleşürilmesini anla­tan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır” (Marx, 1986:731). “Tarımsal üreticilerin, köylülerin mülksüzleştirilmeleri, topraktan ayrılmaları, bütün bu sürecin temelidir. Bu mülksüzleştirmenin tarihi, farklı ülkelerde, farklı yönler alır ve farklı evrelerini farklı sıralar izle­yerek farklı dönemlerde tamamlarlar” (Marx, 1986:731). Marx’ta ilkel biri­kimin üretim araçlarının ve talan sonucu elde edilen materyalin sermayeye dönüştürüldüğü diğer unsurları bulunsa da ilkel birikimin sürekliliği olgusu açıkça yer almaz: İlkel birikim teriminin İngilizcesi olan primitive accumu-lation teriminin KapitaPdeki Almanca karşılığı ursprungliche akkumulation orijinal ya da başlangıç birikimi olarak çevrilebilir (Willoughby, 2000:115). Geçen yüzyılda bazı Marksistler ilkel birikimi tarihte bir kez vuku bulmuş ve (kapitalizm bir kez motorunu çalıştırıp sazlıklardan kalkmaya başladık­tan) sonra bir daha gündeme gelmemiş bir olgu olarak kabul ettiler. Ancak Marx’m perspektifi ilkel birikimin sürekliliğim de içerecek şekilde genişleti-lebilir (Harvey, 2004). Buna göre, dünya çapında farklı biçimlerde sürekli olarak ortaya çıkan bir süreçtir ilkel birikim. Toprağın ve suyun metalaştı-nlması; ortak mülkiyet, komünal mülkiyet ya da devlet mülkiyetinin çıplak zor ya da özelleştirme gibi başka usullerle ortadan kaldırılması; işgücünün metalaştmlması; piyasalara karşı toplumu koruyan düzenlemelerin iptali; köle ticareti, tefecilik, korsanlık, zorla borçlandırma ve benzerleri, ilkel biri­kimin, farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı yöntemlerle tebarüz etme­sini sağlayan uğraklardır. İlkel birikim kapitalizmin ürünüdür.

[59] Tüzel kişilik, sözleşme temelli ilişkiler, mutlak egemenlik gibi kavramların ortaya çıkması ile rabıtalı kapitalist dönüşüm süreçleri sonrasında ortaya çıkan mutlakıyetçi devlet bağlamı içerisinde anlamını bulan hanedanlık temellli meşruiyet, pre-kapitalist toplumsal formasyonlarda gözlemlediğimiz hanedanlığın kutsal haklan söyleminden farklıdır. Mudakıyetçi ya da meşruti devlet formlannda hanedanlığın haklan ulusal çıkann gereği üzerinden savunulabilirken, pre-kapitalist toplumlarda iktidar kutsal makamın iradesi gereği yerinde durmaktadır.

[60] Emperyalist dönemin uluslararası hukukuna dahil edilen Avrupalı olmayan hak süjeleri bu sıfatı tam anlamıyla hiçbir zaman edinemediler. Hak süjesi olduğu 1856 tarihinde kabul edilen Osmanlı İmparatorluğu için Bkz. Bhuta (2006:199-200).

[61] Anılan sıralamanın yapılmasında çeşitli ölçütler kullanıldı. Birinci ölçüt, ta­nıma kurumunun sağladığı seçebilme iktidarı tarafından getirilmiştir. Tanı­ma doktrinine göre, bir devlet, devlet olmak için gerekli unsurları (nüfus, ülke, siyasal iktidar) tamamladığı zaman değil, mevcut devleüer tarafından tanındığında uluslararası hukuk açısından hak süjesi olabilecektir. Bu du­rum emperyal güçlere kimin tanınacağını kimin taranmayacağım (kimin devlet kurabileceğini, kimin kuramayacağını) seçme hakkı vermekteydi. 1933 tarihli Montevideo Konvansiyonunda bulunan -devlet biçime ilişkin-genel kriter bize ikinci ölçütü verebilir. Konvansiyonun birinci maddesi, egemen hakların sahibi olarak devleti -diğerleri arasında- hükümeti ve diğer devleüerle ilişkiye girme kapasitesi olan bir kişilik olarak tammlar. Milletler Cemiyeti’nin manda sistemi üçüncü ölçütü verir. Manda idaresi altında tutu­lan devletlerin toprakları ve nüfusu emperyal ülkenin menfaati doğrultu­sunda belirlendi. Aynı emperyal devlet manda idaresi altında tutulan ülkele­ri “uygun” bağımsızlık/egemenlik düzeyine yükseltme görevini de üstlendi. Dördüncü ölçüt Birleşmiş Milleüer Sözleşmesi’nin kendi kaderini tayin hak­kına getirdiği sınırlamalarda bulunabilir. Sözleşmeye göre bu hak, sadece si­yasal bağlamı içerisinde ve uluslararası toplum tarafından belirlenen ülkesel birimlerde kullanılabilecekti. Bu bağlamda ulus devlet imparatorluklarının çizdiği sınırlar, ülkesel bütünlük (uti possidetis juris) ilkesi uyarınca koru­nuyordu.

[62] Lahey (Hague) Konferansları (1899 ve 1907) bu yöndeki ilk büyük adımlan oluşturur.

[63] Latince isimlerinin uyandırabileceği eskilik intibaına rağmen her iki kurum da yirminci yüzyılın ürünü olup, Milletler Cemiyeti döneminde entelektüel ‘ dolaşıma girmiş, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde detaylı olarak ele alınmışlardır (Bkz. Kolb, 1997).

[64] Karşı görüş için Bkz. Lukes (1981).

[65] Lipietz (1987) ‘chance disoverf terimi ile yapıların dönüşümünde öznenin oynayabileceği rolü ve bu rolün sınırlılıklarını ve potansiyellerini kavramlaş tırabilmek maksadını gütmektedir. Lipietz, failin önünde seçenek olarak bu­lunabilecek çözümlerin birisim diğerlerinin önüne geçirmek yoluyla, -yapısal sınırları içerisinde- faile eylemlilik alanı tanımıştır. Fail mevcut ol­mayan bir şeyi seçemez ancak daha önce seçilmemiş olanı -önceki konjonk­tür gereği seçimi uygun olmayanı- seçebilmek de bir “buluştur”, “keşiftir”, bir eylemlilik haline delalet eder. Diğer yandan bu formülasyon içerisinde, özne/fail, yapıyı oluşturan güçlerin “ortak” “ihtiyaçları” üzerinden bir keşif­te bulunmaya zorlanamaz. Her şeyden önce ortak olan da ihtiyaç olan da ve­rili değildir. İktidarın içerisinde biçim belirlenimli olarak tebarüz ettiği dü­zenekler (yapısal biçimler) çeşitli şekilde davranma yükümlülükleri içeren normlara referansla teşekkül etmiş bulunsalar da, normlara içkin yönlendi­ricilik, tatbikat ve yorumdan gayrı anlamlı olmadığından, klasik davranış ka­lıplan özellikle kriz anlannda anlamını yitirecektir. Bu bağlamda “şans bu­luşu/keşfi” tanımı kapitalizmin içkin çelişkileri karşısında faillik için bir çı­kış noktası verir: sınıfsal duruşuna göre fail ya çelişkilerin ertelenmesi etkisi doğuracak bir “buluş” yapacaktır ya da etkisi ertelemeyi imkânsız hale geti­ren bir seçimde bulunacaktır. Bu bağlamda, bir toplumsal formasyonu belirli bir dönemde tutarlı bir yönetime kavuşturan yapısal biçimler, uluslararası rekabetin zorladığı kurumsal “dersleri” diğer ülkelerden edinebilirler. İçsel politik çekişmeler bu “derslerden” edinilen bilgilerin ışığında yapılan “keşif­lerle” biçimlenebilirler.

[66] Tanmsal ürünlerin ihracı sürecinde merkez ülke burjuvazileri ile işbirliğine girmiş komprador burjuvaziye karşı, merkez ülkelerinin burjuvazileri ile re­kabet halinde bulunabilecek ulusal burjuvazi.

[67] Lenin üretmeden zenginleşmenin ülkesel boyuttaki neticesine çürüme adı vermişti. Çürüme kavramı için Bkz. Lenin (2001).

[68] Poulantzas (2004), içeride ülkesel, dışarıda emperyal egemenlikle (emperya­lizmle) sonuçlanan eylemlerin faili olarak sermayenin ve dolayımı olarak devletin verili biçiminin, (emekçi sınıfları kafesleyen bir şey olarak) ulusal­lığın üretimi ve yeniden üretiminde kendi yaşam koşullarını bulduklarını belirtmektedir. Ülkeselliği önce üretmek (bir başka deyişle kapitalist işbö­lümünün gerçekleştiği uzamın çok parçalı ve düzlemli yapısını homojenleş-tirmek), daha sonra da -emekçiler aşamazken- aşmak, kapitalist üretim iliş­kilerinin zorladığı bir edimler seti olarak karşımıza çıkıyor bu durumda. Ül­kesel egemenliğe içkin olan dışarısı ve içerisi diyalektiği, kapitalist sömürü­ye ve bunun yeniden üretimi için gerekli olan kapitalist devlete sıkı sıkıya bağh olduğu için, içerisinde iktidarın yer alabileceği ulus devlet dışı kapita­list bir alan hayal etmek, iktidarın alternatif uzamsal ve kurumsal örgüüen-meleri için ulus devletten başka bir yer bulunamadıkça mümkün görünme­mektedir.

[69] Avrupa Kamu Hukuku dönemi Napolyon’un yenilgisinin ardından yeniden iktidarlarına kavuşmuş Avrupa monarşilerinin, iktisadi ve sosyal güçleri ar­tan burjuvazi ve işçi sınıfına karşı ortak çıkarlarının savunulması ekseninde (dışarıya değil de içeriye karşı) örülen bir kolektif güvenlik sistemim içer­mekteydi. “Napoleon Savaşlan’ndan sonra Avrupa’ya getirilen düzen, başka herhangi bir düzenden ne daha halbilir ne de daha doğruydu ama, kurucula­rının, liberalizme ve milliyetçiliğe (yani, devrimciliğe) karşı tutumları veri olduğunda, bu düzen, gerçekçi ve akıllıcaydı” (Hobsbawm, 1989:184).

  [70] Bkz. 1483 sayılı Güvenlik Konseyi Karan.

[71] Irak (Ara) Yönetim Konseyi ve Geçici Koalisyon İdaresi arasında 15 Kasım 2003 tarihinde yapılan anlaşmaya göre, Irak 30 Haziranda kendi egemenli­ğini yeniden tesis edecekti. Anlaşma gereği 30 Haziranda Geçici Koalisyon İdaresi kaldırılacaktı. Daha sonra geçici ulusal meclis kurulacak ve geçici hükümet tesis edilecekti. Bu geçiş süreci Birleşmiş Milletler Güvenlik Kon­seyi’nin 1546 sayılı ve 8 Haziran 2004 tarihli karannda teyid edildi. Biçimsel olarak işgalin bitiş tarihi, Geçici Koalisyon İdaresinin, 1546 sayılı kararla uyumlu olarak kaldmldığı 30 Haziran 2004 tarihine denk düşmektedir, is­tekliler Koalisyonuna ait birlikler, Irak Hükümeti ve ilgili Koalisyon devlet­leri arasında yapılan anlaşmalara binaen mevcudiyetini sürdürmüştür. Mec­lis seçimleri 30 Ocak 2005 tarihinde yapılmış, Meclis 16 Mart 2005 tarihin de toplanmıştır. 28 Nisan 2005’te Irak Hükümeti kurulmuştur. 15 Kasım 2005’te yapılan referandum sonucunda, federalizm ilkesinin tatbikine ve İs­lam’ın rolüne dair belirsizlikler içeren daimi anayasa -tanşmalı biçimde de olsa- kabul edilmiştir. Yeni anayasaya göre yapılan seçimlerin sonuçlan 10 Şubat 2006’da açıklanmış, yeni hükümet 20 Mayıs 2006’da atanmıştır.

[72] Siyaset teorisinin anaakım yaklaşımlarında “ortaya çıkarak” belirli bir disip­linin gelişmesine katkıda bulunan normları açıklamak için insanlık bir özne haline getirilir. Bu özne geçmişindeki felaket ve başarısızlıkları topyekûn değerlendirmeye ve artık daha iyi değer ve normları gündeme getirmeye muktedirdir. Bu iddianın doğrulanması için “İkinci Dünya Savaşı’mn getir­diği felakeüerden soma…” ibaresi ile başlayan açıklama kipliklerinin hatır­lanması yerinde olacaktır.

[73] “Irak: Irakta Çocuklar ve Kadınlar, 1993” {Iraq: Children and Women in Iraq, 1993) başlıklı rapor.

[74] Yukandaki saptamaları yaparken Irak’ta faaliyet gösteren bütün sivil toplum kuruluşlarını, Amerika Birleşik Devletleri’nin tatbik ettiği “yumuşak” gücün bir parçası olarak, bu devletin ideolojik devlet aygıtı haline dönüşmekle suç-lamıyoruz. Ancak Irak’ta sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen faali­yetin temel normlarını Amerika Birleşik Devlederi’nin ideolojik devlet aygıtı haline gelen sivil toplum kuruluşları oluşturduğundan, bu ülkede faaliyet gösteren ve işgal yönetimince olumlanan/onaylanan sivil toplum kuruluşla­rının faaliyeüerinin hiçbir zaman liberal teorinin onlara yüklediği işlevlere denk düşmediğini savlıyoruz.

[75] Üçüncü Dünya ülkelerinin yönetimleri, Birleşik Devletler ve Avrupa Birli-ği’ni, kamu sağlığının patent korumasına öncelikli olduğunu TRIPS üzerine WTO Bildirgesinde ve Kasım 2001 tarihli Doha Bakanlar Toplantısında açık­lanan Kamu Sağlığı başlıklı belgede kabul etmeye zorlamışlardır (Fidler, 2003:59).

[76] Yönetişim terimi üçüncü anlamıyla (eşitler-arası, market dışı örgüdenmele-rin yatay ilişkiler dünyasımn koordinasyonu olarak) ele alındığında, yöneti­şimin, ancak, dernek, vakıf ve benzeri örgütlerden oluşan “sivil toplum ör­gütlerine” katılmanın ve/veya bu örgütlerin desteğini almamn sınıfsal koşul­ları içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Bu durum, “sivil toplum örgütle-rf’yle, bunları fonlayan siyasi otoriteler arasındaki ilişki açısından incelendi­ğinde, anlatılmak istenilen daha net olarak ortaya çıkacaktır. Bir başka de­yişle, bu son hali ile yönetişim kavramım “koordine edilen ilişkilere giren hukuksal kişiliklerin teşekkülü ve işleyişinin” önkoşullarından bağımsızlaş-tırarak ele almak, bu kişileri her nasılsa toplumsal dünyaya gelmiş kişilikler olarak göstermenin ötesinde bir anlam taşımayacakür. Bu noktada, yöneti­şim kavramının, -kavramın yaygın kullanılan anlamının varsaydığının aksi­ne-, ilgili ülkenin sınıfsal dinamiklerinden muaf olmadığını vurgulamak ge­rekiyor. Sınıf iktidarımn güncel yüzü olarak yönetişim terimi, özellikle geç kapitalistleşen ülkelerdeki toplumsal harekederi anlamak açısından önem taşıyor.

[77] Burada bahsi geçen öneriler için Bkz. Chimni, (2006), Fidler (2003), Gathii (2000), Okafor (2005),    Rajagopal (2003).

[78] Anlatıyı somutlaştırmak için bir örnek verelim: Karbondioksit salımmım kontrol etmek için bir komisyon oluşturulsun. Bu komisyon içerisinde salınıma sebep veren otomobil üreticilerinin, hükümet temsilcilerinin ve çevre örgüderinin temsil edildiklerini düşünelim. Otomobil üreticilerinin temsilcisinin temsil edilenden ayrı ilkeleri olabilir mi? Diyelim oldu; temsil­cilerden birisi “bu dünya hepimizin” slogam eşliğinde temsil edilenlerin be­lirlediği kotanın altında bir noktaya işaret etti. Yetkisiz temsil durumu ve vekâletten azil kurumları gibi pek çok mekanizmaya binaen, o güzel ko­nuşmasını yaptığı anda kurulun dışarısına çıkartılacaktır. Aynı şey temsil edilen için de geçerli olacaktır. Zira -büyük olasılıkla- üretim maliyeti arta­cak, başka ulusal düzenlemeler içerisinde hareket eden rakip firmalar karşı­sında satışları azalacak, bir noktada söz konusu otomobil firması tarafından temsil edilen sermaye bir başkasına nakledilecektir.

[79] Anaakım Uluslararası Hukuk çalışmalarıyla ilgilenen yazarlar tarafından üretilen karşı görüşler için Bkz. Janis (2007).

[80] Bunlardan birisi Eleştirel İrk Teorisi {CriticalRace Theory) diğeri de Uluslara­rası Hukuka Yeni Yaklaşımlar olarak adlandırılmaktadır (Mutua, 2000:38).

[81] Robert Cox’un çalışmaları tarihsel materyalist çizgiyi sürdürmekle birlikte kolayca Hümanist-Marksist gelenek içerisine alınamayacak bir başka örneği oluşturur. Cox’un çalışmalarının izinde özne-yapı problemi ile ilgili çözüm­ler üreten Andreâ Bieler ve Adam Morton’un çalışmalarında tarihsel yapılar kavramı öne çıkar (Bieler ve Morton, 2004). Tarihsel yapı, insanların yapa­bileceklerini ve ilgili eylem hakkındaki düşüncelerini sınırlayan maddi dün­ya ile sosyal aktörlerin pratiğe girmelerini olası kılan manevi/fikri çerçevenin arasındaki bağlantıları konumlayan bir metot içerir.

[82] Yapısalcı varyantlarında, Marksizm, diyalektiğin Hegelci yorumlarına içkin öz, telos gibi unsurları reddeder. Burada çelişkiler (tarihten geleceğe doğru bir özün gelişimim belirleyen) telos düşüncesi yerine, toplumsal ilişkilerin sınırsız kombinasyon oluşturma potansiyelini ve kapitalist üretim ilişkile­rinden mütevellit çelişkilerin bu kombinasyon içerisindeki kurucu rolünü vurgulayan (üstbelirlenim) bir diyalektik anlayışı içerisinde ele alınırlar.

[83] “[Thompson] yapısalcı indirgemeciliğin insanlık mücadelesinin hukukun biçimlerine ve geleneklerine sirayet eden görkemli birikimini ihmal ettiğini saptamakta haklıdır” (Chimni, 2008:64).

[84] Üretim tarzının hem sosyal yapıların bir konfigürasyonu hem de temel/esaslı toplumsal pratiklerin ürünü olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, üretim tarzı bir yandan emek sürecim (ve buna mündemiç bağımlılık ilişkilerini) ve do­ğanın güçleriyle girilen ilişkiyi içerirken, diğer yandan aktörlerin girdiği başka toplumsal ilişkileri (bunun en başında da yeniden üretim için geliştiri­len faaliyeti ve sürekli yenilenen ilkel birikimi) -bir süreç ve mekân içerisin­de ele almak suretiyle- içerir.

[85] Üretim ilişkileri toplumun hâkim siyasi ve iktisadi yapılarına denk gelir. Daha özgün olarak, ürerim ilişkileri, üretim sürecinin kontrolünü ve ürünlerin dağıümmı düzenleyen ilişkilerdir. Kapitalist toplumlarda bu ilişkiler üretim araçlarının eşitsiz olarak dağılımını ve bunun neticesinde artıdeğer sö-mürüsünün koşullarını önbelirlerler. Bir başka deyişle, her ne zaman bir toplumdaki üretim araçlarının kontrolü/mülkiyeti o toplumun bir bölümünün eline geçer ise, işçi/emekçi, kendi geçimi için gerekli emek zamanına (çahşma zamamna), üretim aracının sahibi için ek bir çalışma zamanı daha eklemek durumda kahr (Marx, 1986). Üretim aracının sahibi için ek bir çalışma zamam daha eklemek durumda kalınması, sömürü olgusunun kolektif toplumsal veçhesini, bir başka deyişle sosyal yapıya mündemiç olma halini ifade eder.

[86] Üretici güçler maddi, sosyal ve fikri veçheleri olan bir seri unsurun bir aradalığına dayanır. Bu güçlerin maddi ve sosyal unsurları, çalışan kadınla­rın ve erkeklerin üretimin ve yeniden üretimin gerekliliklerim sağlamak ga­yesiyle içinde bulundukları ortak toplumsal eylemin örgüdenmiş ve kurum­sallaşmış biçimlerinden oluşur. Bir başka deyişle, üretici güçlerin maddi ve sosyal unsurları, emek ve üretim araçlarını bir araya getiren belirli bir iş or­ganizasyonunu ve buna karşılık gelen sosyal ve teknik işbölümünü içerir. Bu kapsamda maddi unsur somut hammadde, üretim aracı ve enerji imkânları­nı içerirken, sosyal unsur ise örgütlenme, kurumsallaşma, verimlüik gibi kavramların ifade ettiği ilişkilerime ve ilişki biçimlerinde aranabilir. Fik­ri/düşünsel unsurlar: a-Belirli faaliyeti gerçekleştirmek için gerekli teknik ve bilimsel bilgiyi; b-Emekle üretim araçları arasındaki birleşimi gerçekleştir­mekte kullanılan örgütsel bilgiyi içerir. Ancak, fikri unsurları oluşturan bilişsel yetilerin, örgüdü sınıf şiddetini ve toplumsal rıza üretimini imkân dâ­hiline sokan diğer bilişsel yetiler ve çoğu kez farkına vanlmaksızm yapılan hareketlerle (habitus) olan ilişkisi karmaşıktır. Hâkim ideoloji ile verili bir toplumda geçerli (apaçık) olarak kabul edilen bilgi türleri arasındaki sınır, çoğu zaman düşünüldüğünden daha belirsizdir.

[87] Guidelines on the Recognition of New States in Eastern Europe and in the Soviet Union.

[88] Brejnev, sosyalist devletler arasındaki münasebetin banş içerisinde bir arada yaşama ilkesinin kapsamından ayrı düşünülmesi gerektiğini, sosyalist top­lumlar arasındaki ilişkilerin, gerektiğinde, klasik uluslararası hukukta bu­lunmayan müdahale haklarının kullanılmasını içeren başka bir düzlemde ele alınması gerektiğini belirtiyor, Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarım bu eksende meşrulaştırmaya çalışıyordu.

[89] Bu yorumlar üzerine yapılmış bir çalışma için Bkz. Ûzdemir (2010).

[90] Marksist Yapısalcılık ve Eleştirel Realizm arasındaki ilişkilerin tartışması . için Bkz. Ûzdemir (2008).

[91] Bu konuda daha geniş bir açıklama için Bkz. Ûzdemir (2010).

[92] Burada kısaca ana hadan özedenen yaklaşımın bütünsel bir dökümü ve sa­vunusu için Bkz. Özdemir (2008).

[93] Eski Marksistler Webercileşirken, duhul ettikleri yeni söyleme, kendi geç­mişlerinden getirdiklerini hediye etmekten çekinmemektedirler.

[94] Altbelirlenim klasik epistemolojide eldeki verilerle farklı sonuçlar üreten iki veya ikiden fazla teorinin işletilebilmesinin mümkün olması haline işaret eder. Althusserci kullanımı ile altbelirlenim kavramı (köken felsefesinin sonuçları öncüllerde veren erekselciliğinin aksine, ancak ilk şekillenmeyi belirleyebilecek bir başlangıçlar felsefesine vurgu yaparak) bizi başlangıçların tahmin edilemez doğasına, olasılıkların farklı karşılaşmaların önceden bilinemez etkileri üzerinden maddileşeceği gerçeğine karşı uyarıyor. Althusser Kapitali Okumak adlı kitabın 688. sayfasında şöyle diyor: “…her yeni şekillenmenin yeni bir şekillenme olduğunu ihmal etme hakkımız yoktur”.

[95]    Yuvarlaklık konusunda ısrarcı değiliz; çizimimiz yerine göre kare, küp ya da üçgen formunu da alabilir. Çizim zorlukları aşılabilecekse amlan formlar üç boyudu olarak da hayal edilebilir. Bu son seçenek, kuşbakışı kesik kesik verilen çizgilerin ima ettiği boşlukların özgül biçimini gündeme getireceğin­den belki de en makbulüdür.

[96] Keşif (chance discovery) kavramını Lipietz’in (1987) kullandığı anlamıyla kullanıyoruz. Lipietz’in kullandığı haliyle terim, yapıların dönüşümünde öznenin oynayabileceği rolü ve bu rolün sınırlılıklarını ve potansiyellerini kavramlaştırabilmek maksadım gütmektedir. Althusserci Marksizm’in takipçilerinin, Althusserci Marksizm’de pasif bir şekilde bulunan trager’in (Althusserci Marksist teorinin içerisinde insanlar, yapıda içerilmiş ilişkilerin dayanağı biçiminde ve yapının belirli etkileri olarak (bireyselliklerinin biçimleri halinde) görünürler (Balibar, 2007:576)) eylemlihğini artıracak ve kapasitesini tanıyacak şekilde Trager’i dönüştürmeye çalışmışlardır. Yapının dönüşümü sorunsalı ile ilgili olarak Lipietz’in çözümü de keşif kavraminda yatmaktadır. TWAIL’i incelerken verilen bir dipnotta konuyu tartışmıştık.

[97] Burada söylem dışının belirleyiciliğinden bahsetmekteyiz. Pozisyonumuzun anlaşılması için amlan husus esaslı önemi haiz olduğundan uzun bir dipnot düşme gerekliliği duyduk: Yapısalcı dilbilimine göre, dilin bir gereklilik olarak birtakım ilişkilere ifade kazandırdığı fikri külliyen yanlıştır. Dil, nesnelere verilen isimlerin toplamından oluşmaz. Dünyayı aynı şekilde düzenleyen iki dil sistemi bulmak imkânsızdır. Bütün dillerin yapılarım belirleyen bir yapılar yapısı yoktur (Bkz. Benton ve Craib, 2008; Eagleton, 2004, 2004a). Bu noktadan hareketle aktörlerin nesnelere verdiği anlamların keyfiliğine ulaşan inşacılığın (belirli noktalarda post-yapısalcılıkla örtüşen) vargısı, Saussurecü dilbiliminin temel ayrımının yanlış bir yorumuyla desteklen-mektedir (Sturrock, 2003:35-36). Şöyle ki: Saussure göstergenin; gösteren ve gösterilen olmak üzere iki kısımda incelenmesini önerirken göstergeyi soyut bir nesne olarak kurgulamıştı. Bu soyut nesne; dilin nesnesiydi ve doğrudan somuttaki gerçekle rabıtalı değildi; keyfiydi. Bir başka deyişle gösterdiği şey tarafından belirlenmiyordu. Bunun kanıtı, göstergelerin farklı dillerdeki çeşitliliğinde bulunabilirdi. Bir dilde üç gösterge ile kastedilen şey/gönderge {refereni) bir başka dilde bir gösterge ile adlandınlabilirdi. Ancak buradaki keyfi olma durumu, dilin kullamcılarımn mevcut göstergelerin yerine yenilerini önerebilme keyfiyetine ya da göndergenin {refereni) istenilen durumda başka başka göstergelerle irtibatlandmlması keyfiyetine denk düşmüyordu. Söylem dışının {real in concrete) etkisini göz ardı etmek için kullanılamazdı. İnşacılığın ya da post-yapısalcılığm esaslı hataları, kastedilenle (göndergeyle), gösteren arasındaki ayrımın göz ardı edilmesinde yatmaktadır (Sturrock, 2003:35-36). Öyleyse aktörlerin nesnelere verdiği anlamlar temelinde eylediklerini ve bu anlamların da sosyal olarak inşa edildiğini savlarken göndergenin zorlayıcılığım (söylem-dışmm söylem üzerindeki etkisini) göz ardı edemeyiz: Sosyal inşa süreçleri bir norm ya da yargı seti yerine bir başka norm ya da yargı setinin rahatlıkla koyulabileceği anlamında “öyle de olur, böyle de olur” gibi ifadelerle anlaşılamaz. Önce “Neden o norm seti değil de bu norm seti?” diye sorulmalıdır. Küçükbaş hayvanlara verilen ad her dilde farklı olabilir. Hareketli üretim araçları (büyük ve küçükbaş hayvanlar) üzerindeki mülkiyetin belirleyici olduğu (ya da bir dönem olmuş olduğu) toplumlarda bu hayvanların yaşlarına, cinsiyederine ve birçok başka özelliklerine göre çok sayıda isim taşıyacağım ama bu hayvanlarla işi olmayan (ve geçmişte de işi olmamış) toplumların küçükbaş hayvanların tümü için bir ya da iki isim kullanacağım bilebiliriz. Küçükbaş hayvana verdiğiniz isimler değilse de bizatihi sosyal inşa süreçleri; üretim ilişkilerinin ve üretici güçlerin verili bir toplumda, verili bir zamanda, içinde bulundukları gelişmişlik düzeyi ile alakalıdır. Biri diğerini doğrudan belirlemiyor olsa da üretim ilişkileri göz önüne alınmadan (göndergenin önemi tam olarak idrak edilmeden) sosyal inşa süreçleri hakkında fikir yürütmek mümkün değildir. Kısacası trene ne isim verirseniz verin, tren geçerken demiryolunun üzerinde durmayın! Tekrar edelim: ortaya konulan ayrım (gösterge ile gönderge arasındaki ayrım) bir kez atlandığında, söylem dışı ile söylem arasındaki ilişki görünmez hâle gelir: Göstergeler her dilde keyfi (herhangi bir zorunluluk durumuna tekabül etmeden) oluşur ama bu durum gösterge ile kastedilen şey (gönderge) arasındaki ilişkinin maddiliği üzerinde etki doğurmaz. Bir başka deyişle bir çoban toplumu öküze bin türlü isim verebilir, ama bu insanlar öküzü bir üretim aracı olarak kullanacaklar ise; sütünü sağıp etini yiyecekler, derisinden de ayakkabı yapacaklar ise; öküzün anlamı isimlerinden bağımsız olarak -örneğin takası imkân dahiline sokacak olan evrensel eşitleyici olarak- mevcut olacaktır. Bu bağlamda gösterenler gösterilenlerden önce mevcut olmayabilir, ancak bu kural kastedilene (göndergeye) tatbik edilemez: O gösterene de gösterilene de önceldir ve söylemin tutarlılığının ölçütü olarak söylem dışını her daim teorik hesaplara dahil eder. Anılan karışıklığın (gönderge -referent- ile gösterge -sign- arasındaki karışıklığın) sürekli tekrarı, bizi söylemler arasında mudak doğru olamn saptamlmasımn imkânsızlığından yola çıkılarak oluşturulan çoğulculuk fetişizmine getirmektedir. Öyle ya, yapının dışına çıkılıp da farklı yapıları değerlendirmek için bir kriter geliştirilemiyor ise, kimseye bir doğru dire-tilemiyor ise, bütün farklılıkları bir arada bulundurmak meziyet olacaktır. Peki, ama hangi düzlemde gerçekleşecek bu bir aradalık? Üretim araçlan üzerindeki özel mülkiyetin kutsiyeti tabanında mı? Tabanın vazgeçilmezliği veri ise; çoğul bir yan yana duruş mu, yoksa tikelin üzerine eklenmiş hiyerarşik bir dizilim mi vardır? Görüldüğü gibi çoğulculuk olarak sunulan şey de ashnda bir tikelliği önvarsaymak durumundadır.

[98] Burjuvazinin toplumsal iktidarının sağlanmasında bir değil birçok ideoloji istihdam edilir. Sermaye cephesi farklı diskurlara ait farklı önerilerden buketler oluşturur ve bu buketleri dönemsel ve mekânsal olarak yeniden ve yeniden “aranje” eder.  Bu nedenle ortada bir değil birden ziyade söylemin bulunduğunu vurgulamak gerekir.

[99] Kapitalizmin güler yüzlü versiyonunun her şeye rağmen istenilirliği dışında ortak bir şeyleri olmayan post-yapısalcılardan Durkheimcı esintiler içeren cemaatçi (communitarian) yaklaşımlara; metodolojik bireycilikten Marksist olmayan yapısalcılığa; bilinmezcilikten üretimin eşgüdümü sürecinde piya­sanın vazgeçilmezliği üzerine soldan soldan neoklasik matematiksel ve de bilimsel izahata; Polanyi yorumculuğundan Giddensçı 3. yolculuğa kadar pek çok “sol” duyarlılık biçimi saptamak mümkündür.

[100] Bu paragrafta verilen devlet tanımı esas olarak Louis Althusser ve Bob Jessop’un düşüncelerine dayanmaktadır.

[101] Bu noktada Harvey’in (2004) uyarısını hatırlatalım: Ona göre devletin ulus-lararasılaşması, sermayenin uluslararasılaşması sürecinin bağıl türevi değil­dir. Bir başka deyişle, devletin ve sermayenin uluslararasüaşma süreçleri bir ve aynı mantığın inkişafı esnasında ortaya çıkan olaylar değil, iki ayn güç mantığının çelişkili ve uzun sureli ilişkisinin ürünüdürler.

[102] Hegemon devlet dolayımı ile diğer devlederden talep edilen değişikliklerin bütün ilgililer açısından elverişli ortamın yaratılması durumu, hukuki dü­zenlemenin doğasından kaynaklanmaktadır. Hukuk normları herhangi bir somut olayı düzenlemeyi hedeflemezler. Aynı şekilde kanunlar genele hitap eder (seslenir), isme kanun çıkarılamaz. Bir başka deyişle yasaların belirli bir grup adına akdedilmesi düşünülemez. Bu nedenle normlarla yüz yüze kalacak olanlar hiçbir zaman somut bir A olayının taraflarından birisi olarak kurgulanamaz. Norm, yurttaşlara ya da düzenlenen ve bu surede de bir bi­çime kavuşmuş ilişkiyi gerçekleştirebilecek herkese seslenir. Bir başka deyiş­le evrenseldir. Anıldığı haliyle evrenselleştirme ve biçimselleştirme “… ancak hukukun soyut olması koşuluyla, yani her türlü içerikten gerçekten soyut­lanması koşuluyla imkân kazamr ve her türlü içerikten soyuüanmanm, hu­kukun içeriği üstünde, yani tam da zorunlu olarak soyudandığı içeriğin üs­tünde etkili olmasımn somut koşuludur.” (Althusser, 2003:65). Bu durumda soyut normların bir tek amaç için kullanılmasını garanti edebilecek bir usul bulunması olanaksız hale gelir. Normlar eğilimsel olarak belirli pozisyonlar­daki kimseleri korusalar da, koşullan oluştuğunda bu pozisyondaki kimsele­re karşı olarak da kullanılabilme yeteneğim de içerirler. Diğer yandan huku­ki düzenlemeye konu teşkil edip zorunlu olarak soyutlanan içeriğin her za­man ekonomik pratikleri/uygulamaları içermesi beklenemez; çünkü kapita­list üretim ilişkileri salt ekonomik uygulamalara indirgenemez. Bu kapsam­da hukuk mülk sahiplerini, mülk sahiplerinin ellerinde birikmiş olan değeri, bu değerin kullanılışını ve bu yolla çalışma ve çalıştırma hakkı kapsamında emeğin yeniden ve yemden temellükünü (Negri, 2005) evrensel bir insan hakkı olarak tanıdığı ölçüde, düşünce özgürlüğünü, seyahat özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü ve diğerlerini de bir ölçüde düzenlemektedir. “Bu nedenle de hukukun somut nesnesi, tam da bu ilişkileri soyutladığı için, ka­pitalist üretim ilişkileridir” (Althusser, 2003:66).

[103] Bunun yerine ilgili devlet aygıdan içerisinde üstün temsili bulunan grup, daha az temsil edilen gruplara karşı hukukun seçici uygulamasını talep ede­bilir, örneğin Sayıştay benzeri bir denetleyici aygıtı husumet içerisinde bu­lunduğu sermaye grubunun üzerine yönlendirebilir. Ancak bu son durum da kendine has istikrarsızlaştırıcı etkiler doğuracak, ilgili ülkenin sermaye çekiciliğim azaltabilecektir.

[104] Bir örnek verelim: Amerika Birleşik Devletleri içerisinde temsilini bulmuş banka sermayesi, Körfez devlederi tarafından doğrudan idare edilen ve Petro-dolarlarla yüklü bankalara doğrudan hangi yatırım kararını alacakla­rını (hangi tahvillere ya da portföylere yatacaklarını) dikte ettiremez. İlgili Amerikan bankalarının Amerika Birleşik Devletleri dışişleri ve savunma ba­kanlıkları üzerinden böyle bir zoru dayatabildiğim düşünelim. Ortaya çıkan şey bankacılık olmayacaktır; bu şey, bankacılık olmamakla kalmayıp, Ame­rika Birleşik Devletleri içerisinde etkin temsil bulan gruplara ait bankaların piyasa değerlerini ve bunun da ötesinde, banka ilişkisini imkân dahiline so­kan değerler ve önvarsayımlar silsilesini yer ile yeksan edecektir. Amerika Birleşik Devletleri içerisinde temsilini bulmuş banka sermayesi, Körfez dev­lederi tarafından doğrudan idare edilen ve petro-dolarlarla yüklü bankaların belirli tahvilleri ve/veya portföyleri almalarına ihtiyaç duyabilir. Arap banka­larının tercihine mazhar olması istenilen kâğıdar, tercih edilmeleri duru­munda varsayımsal değerlerini ya koruyacaklar ya da beklenilenden daha az kayba uğrayacaklardır. Ama bu topla tüfekle sağlanabilecek bir sonuç değil­dir. Öyleyse, ne yapmalıdır? Yatırım kararlarını alacak olan Arap bankaları­nın yöneticileri ikna edilebilir. Ama -yine- doğrudan değil. Yatıran karan bu karan alacak olanlar için -çeşitli alternatifler arasından yapılan-, bir seçim ya da sıkmtılan aşmak için derin derin düşünürken aniden ortaya çıkan türden bir “keşif’ olmalıdır. Bu keşfin koşullan toplumsal güç ilişkileri dizgesi ile bağlantılı/ilintili olarak gelişir. Burada rasdanüsallığa yer vardır. Bir başka deyişle ilgili keşfi yapabilecek olanlan yapmayacak olanlann önüne geçirebi­lecek bir düzenek bulunmaz. Her şeyden önce keşfin kendisinin; zamanının ve -keşiften önce- keşfi yapabilecek olamn kimliğinin belirlenmesi mümkün değildir. Bu öne geçirme işlemi her şeyi bilen ve gören kötü adamlar (özne­ler) tarafından kurulacak mükemmel düzeneklere binaen gerçekleştirilemez. Buna kimsenin gücü yetmez. Her keşif bir sorular dizinine muhtaçtır. Soru­lar ise sorunsallar içerisinden türetilir. Belirli bir sorunsalı/paradigmayı egemen kılmak gerekmektedir. Ancak bu durumda da paradigma yayıcı öz­neler bulunmaz. Her söylem/paradigma toplumsal bir ilişkiler sistemi ile bağlantılı olarak gelişir. Bu nedenle farklı gruplar arasındaki mücadelede çe­lişen talepler pek çok durumda ideoloji üzerinden dolayımlanacaktır.

[105] Kuşkusuz ki bu açıklama söz konusu ülkelerin bütününe şamil kılınamaz. Örneğin Venezüella’da hammadde üretiminin devleüeştirmesi süreci Chavez’le başlamış, devledeştirme süreci mülkiyetin el değiştirmesi ile sonuçlandığı oranda örgütlenme üzerinde bir etkide bulunmamıştır.

[106] Kapitalist üretim ilişkilerinin işletilmesini sağlayan normlar, bu ilişkilerin taşıyıcıları arasında ayrım yapmazlar. Biçimsel ve geneldirler. Gerçek kişi ta­şıyıcının cinsiyeti, taşıdığı ilişkinin düzenlenmesi sürecinde önem arz etmez. Bu durumda hem borçlar hukuku hem de medeni hukuk, hukuk önünde eşitlik prensibi doğrultusunda şekillenir. Anılan sebeplerle hak süjesinin ye­niden formülasyonu azgelişmiş toplumu oluşturan kişilerin gündelik yaşam­larına doğrudan müdahale edecektir.

[107] Türkiye’nin son dönem Ortadoğu politikası arkasındaki sıkıştırılmış taleple­rin önemli bir bölümünün, bu bölge sermayesi ile bağlantı içerisinde düşü­nülmesi gerekir.

[108] Aynı şekilde 2007’de olduğu gibi, doların düşmesi, dolar rezervi olan ülke­lerde (doların değer biriktirme işlevine dayalı hesaplar yapan dünyada) ve öncelikle Ortadoğu ülkelerinde dolardan kaçış yönünde güçlü talepler üre­tebilir (Dunn, 2009:281).

[109] Varsayımsal senaryomuz içerisinde basideştirilerek iki gruba indirgenen çı­karların ima ettiği karşı karşıya olma halinin, savaş halindeki iki ordunun karşı karşıya olması gibi tahayyül edilmemesi gerekir. Burada karşı karşıyalık metaforunu anlamlı kılan, farklı gruplarca üretilen taleplerden bir kısmının çelişmesi, aynı siyasal iktidar bağlamında aynı anda karşılanama­ması durumudur.

[110] imge.com.tr adlı internet sitemizden fiyatları görebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir