PAPAYI NEDEN VURDUM
7 Ekim 2017
DEVRAN
7 Ekim 2017

GÜCÜN GELECEĞİ (The Future of Power)

Joseph S. Nye, Jr. :
(1937) Harvard’da Kennedy Siyasi Bilgiler Fakültesi eski dekanı ve üstün hizmet
madalyalı bir ö
ğretim görevlisidir. Görev aldığı kurumlar arasında Uluslararası Güvenlik İşlerinde Savunma Müsteşarlığı, Ulusal İstihbarat
Konseyi Ba
şkanlığı ve ABD Dışişleri
Bakanl
ığı’nda Delegelik
bulunmaktadır. Birçok kitabın yazarı olan Nye, Jr. Amerikan Bilim ve Sanat
Akademisi, Britanya Akademisi  ve
Amerikan Diplomasi Akademisi üyesidir. Yazdı
ğı kitaplar arasında Yumuşak
G
üç:
D
ünya
Politikas
ında
Ba
şarının Yolu (2004) vardı
r.

ÖNSÖZ
Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary
Clinton, 2009 yılında yaptığı konuşmada şöyle bir tespit yapıyor: “ ABD, acil
sorunları tek başına çözemez ama geri kalan ülkeler de bunları ABD olmadan
çözemez. Bu yüzden ‘akıllı güç’ diye tanımlanmış gücü kullanmalı, elimizde
bulunan güç türlerinin tümünü devreye sokmalıyız”. Öncesinde ise Savunma Bakanı
Robert Gates, Amerikan hükümetine, diplomasi, ekonomik yardımlar ve iletişim
gibi “yumuşak güç” unsurlarının kullanımı için daha fazla  ödenek ayrılması konusunda çağrıda
bulunmuştu. Gates, tek başına askerî gücün, ABD çıkarlarının dünya ölçeğinde
savunulmasına yetmeyeceği görüşündedir. Yıllık yarım trilyon doları aşan askerî
harcamalara karşın, Dışişleri Bakanlığının bütçesinin sadece 36 milyar dolar
olduğuna dikkat çekerek görevinin, “ ‘yumuşak güç’ kullanma kapasitesini
artırarak bunun, ‘sert güç’ kapasitesi ile daha uyumlu bir biçimde çalışmasını
sağlamak” olduğunu da ifade etmişti.
Ne anlama geliyor bu söylem?
“Güç”ün işleyiş mekanizmaları nedir? 21. yüzyılda nasıl bir değişime uğrayacak?
Bu sorulara daha anlaşılır cevaplar verebilmek için, biri kendimden, iki örnek
vereyim: 1970 yılında Fransa Pakistan’la askerî
amaçlar için de kullanılması mümkün olan bir nükleer santral satış
anlaşması yapmıştı. Nükleer silâhların yayılmasını önleme telaşındaki Ford ve
Carter yönetimleri Fransa’yı anlaşmayı uygulamaya koymaktan vazgeçirmek için
çok   çalıştı ama 1977 yılına kadar bunu
beceremedi. 1977 yılında, Carter yönetiminin nükleer silâhların yayılmasını
önleme politikalarını yürütmekten sorumlu biriminin başındaydım ve Fransız
yetkililerine Pakistan’ın nükleer silâh üretmeye yönelik hazırlıklar içinde
olduğuna dair deliller sundum. İkna oldular ve tesisi  tamamlamaktan vazgeçtiler. Amerika istediğini
elde etmiş, bunu yaparken ne bir tehditte bulunmuş ne de “havuç – sopa”
yöntemine başvurmak zorunda kalmıştı. Fransızların tutumu ikna ve güven tesisi
yoluyla değiştirilebilmişti. Oradaydım ve olana bitene tanığım!
Daha yakın bir örnek ise 2008
yılından. Rusya ve Çin, güçlerini sergilemek konusunda çok farklı yöntemler
peşindeydiler. Çin, dünyayı olimpiyatlarda aldığı madalya sayısıyla etkilemeye
çalışırken, Rusya askerî üstünlük gösterileri yapmaktaydı. Çin’in yumuşak gücü,
Rusya’nın sert gücüne karşı! Bazı uzmanlara göre Rusya’nın Gürcistan’ı işgali
sert gücün, yumuşak güç karşısındaki tartışılmaz üstünlüğünün kanıtıdır. Ne var
ki uzun vadede ortaya çıkan sonuçlar, her iki ülke için de beklenenden çok
farklı biçimde tecelli etti. Rusya’nın sert güç kullanımı, haklılığını gölgeledi,
dünyaya korku ve güvensizlik tohumları attı, Avrupalı komşularının kuşkularını
yükseltti. Bunun sonucunda da Polonya, kendi topraklarına Amerikan
anti-balistik füzeleri yerleştirilmesi konusunda gösterdiği dirençten vaz geçti
ve gereken izni verdi. Rusya, uluslararası forumlarda Gürcistan politikaları
konusunda aradığı desteği bulamadı. Çin ise, Olimpiyat oyunları düzenlemesiyle,
Çin kültürünü uluslararası alana yaymak için kurduğu Konfüçyüs Enstitüleri ile,
cezbettiği yabancı öğrenci sayısındaki müthiş artış ile, Güneydoğu Asya’daki
komşularına karşı uyguladığı uzlaşmacı diplomasi ile “yumuşak güç” kavramına
büyük yatırımlar yaptı ve karşılığında uluslararası saygınlığını yükseltti.
Sert gücünü artırmanın yanında  cazip bir
yumuşak güç söylemi sayesinde Çin, barışçıl bir yükseliş sergilemekte ve dünya
güç dengesi terazisine bu yönüyle ağırlık koymaktadır.
21.yy’da Amerikan Gücü
2008-2009 ekonomik krizi
sırasında ABD ekonomisi tökezleme, Çin ekonomisi ise büyüme sürecindeyken,
Çinli yazarlar, ABD’nin gerilemesini aşağılayıcı bir üslupla yorumlayan sayısız
makale kaleme aldı. Pew Araştırma Merkezînin 25 ülkede gerçekleştirdiği 2009
tarihli bir araştırmasına göre ise de 13 ülkedeki çoğunluk, Çin’in ABD’yi
geçerek yeni süper güç olacağı kanısındaydı. ABD Ulusal İstihbarat Konseyi bile
2025 yılına kadar ülkenin dünya egemenliğini büyük ölçüde yitireceğine işaret
ediyordu. Benzer düşüncelerin Rusya ve hatta Kanada tarafından da paylaşıldığı,
idarecilerinin yaptığı açıklamalardan anlaşılıyordu.
Bu görüşün doğru olup olmadığını
nasıl bilebiliriz? Bu soru, on yıllardan beri kafamı kurcalayıp durdu.
Elinizdeki bu kitap, anılan soruya yanıt arayışım sırasında Amerikan gücünün
kaynakları ve sınırları konusundaki bazı bulgularımın sonuçlarını da kapsıyor.
Soruya tatmin edici bir yanıt bulmak için “güç” dediğimizde tam olarak ne   kast
edildiğini   ve   gücün,
bilişim   teknolojileriyle   küreselleşme     devriminin filizlendiği 21.yy koşullarında
nasıl evrim geçirdiğini anlamak gerekiyor. Bunu yaparken de bazı tuzaklara
düşülmemeli.
Öncelikle, insanların doğal
yaşlanma süreçleriyle devletlerin ömrünü birbirine benzeten teşbihlerden uzak
durulmalı. İnsanların aksine ulusların belirli bir ömürleri yoktur. Örneğin
İngiltere, 18.yy.’da Amerika kıtasındaki kolonilerini kaybettiğinde, sonunun
geldiği düşünülmüştü. Ülkenin yöneticileri bile uluslarının Danimarka veya
Sardunya gibi etkisiz bir piyona dönüştüğünü beyan etmişti. Ancak takip eden
dönemde İngiltere’de meydana gelen Sanayi Devrimi, eskisinden de fazla bir  büyüme getirdi ve yükseliş bir asır daha
devam etti. Öte yandan üstünlüğünü üç asır boyunca sürdürmüş olan Roma
İmparatorluğu’nu dize getiren olgu, bir başka bir  güce yenilmesi değil, barbarlardan aldığı
küçük yaraların yekûnuydu. Çin, Hindistan veya Brezilya’nın ABD’yi geride
bırakabileceğine dair popüler öngörüler bir yana,  esas tehditler modern barbarlardan ve devlet
dışı güçlerden yani sivil aktörlerden gelebilir. Gücün büyük ülkeler arasında
klâsik anlamda el değiştirip dönüşmesinden ziyade, bahse konu sivil aktörlerin
yükselişi daha büyük sorunlar teşkil edebilir. Bilişime dayalı bir
siber-güvensizlik ortamında, gücün el değiştirmesinden çok, gücün çeşitli
oluşumlara dağılıyor olması daha ciddi bir tehdit oluşturabilir.
İkinci bir tuzak, “güç” ve “güç
kaynakları” kavramlarını birbirine karıştırmak ve meseleyi sadece devletler
bazında ele almaktır. 21.yy. küresel bilgi çağında hangi kaynaklar güç
sağlayacak? 16.yy’da İspanya bu gücü, sahip olduğu sömürgeler ve altın hazinelerinden
sağlamıştı. 17.yy’da Hollanda’yı güçlendiren, ticaret ve finans  idi. 18.yy.’da Fransa gücünü kalabalık
nüfusundan ve güçlü ordusundan alıyordu, 19.yy,’da Britanya gerçekleştirdiği
Sanayi Devrimi ve denizlerdeki askerî hakimiyeti sayesinde yükselmişti. Düz
mantık, en büyük orduya sahip ülkenin hakimiyetini sürdüreceğini söylese de
içinde bulunduğumuz bilgi çağında kazanan onlar değil, bunu en iyi söylemlerle
anlatabilen olacaktır muhtemelen. Bu  bir  devlet
veya  devlet dışı güç olabilir
çünkü Bilgi Devrimi ve küreselleşme sivil aktörlere giderek daha fazla güç
vermekte. 11 Eylül saldırılarında ölenlerin sayısı, Japonya’nın Pearl Harbor
baskınında öldürdüğü Amerikalı sayısından daha fazlaydı. Aslında, gücün devlet
dışı oluşumlar yönüne dağılmasına, “savaşın özelleştirilmesi” denebilir. Artık
güç dengelerini ölçmek de, yeni dünya düzeninde hayatta kalmayı sağlayacak
başarılı stratejiler belirlemek de kolay değil. Dünyada güç dengelerinin ne
yöne kaydığını anlamak için genellikle sadece tek bir gösterge kullanılır:
Gayrisafi Milli Hasıla. Ancak GSMH oranını, büyümenin yegâne göstergesi olarak
algılamak, bu kitapta tartışılacak olan, gücün diğer boyutlarını göz ardı
etmektir. Bu farklı boyutları,  başarılı
stratejilere dönüştürmenin zorlukları da tartışacağımız diğer konular arasında.
Akıllı Güç
Akıllı güç, dayatma ve ödetmeye
odaklı “sert güç” ile, ikna etme ve cezbetmeye dayalı “yumuşak gücün” bir
alaşımıdır. Sunulan tüm cazip önerilere rağmen
Taliban  hükümetini  El
Kaide’yi  desteklemekten  vazgeçirmek
konusunda başarılı olunamaması örneğinden de anlaşılacağı üzere yumuşak
güç her ihtilâfın çaresi değildir elbette. Nitekim bahse konu sorun, 2001
yılında sert askerî gücün kullanılmasıyla sonlandırılabildi. 2004 yılında
yazdığım Yumuşak Güç: Dünya Politikasında Başarılı Olmanın Yöntemleri adlı
kitabımda “akıllı güç” kavramı ilk
olarak gündeme getirildi. Bu kitapta, sert ve yumuşak güç kaynaklarının
etkili stratejiler oluşturmak amacıyla birleştirilmelerine ilişkin fikirler
tartışılıyordu. İlerleyen yıllarda, Richard Armitage ile birlikte Stratejik ve
Uluslararası Çalışmalar Merkezî bünyesinde kurduğumuz partiler üstü Akıllı Güç
Komisyonu raporu, Amerika’nın imajının ve etkisinin son yıllarda dumura
uğradığı ve Birleşik Devletlerin bundan böyle korku salmak yerine iyimserlik ve
umut dağıtmaya odaklanması gerektiği sonucuna varmıştı. Bu yargıya sonradan
başka kurumlar da katıldı.
Amerikan hükümeti içerisinde en
iyi eğitilmiş ve en büyük kaynaklara sahip olan kurum Pentagon’dur ancak askerî
gücün tek başına yapabileceklerinin bir sınırı vardır. Demokrasi, insan hakları
ve sivil toplumun gelişmesi gibi meseleleri silâh zoruyla çözmek mümkün
olamıyor. ABD ordusunun hayranlık uyandırıcı bir operasyon gücü olabilir ama
sivil yönetimin, her başı sıkıştığında sorunların çözümünü Pentagon’a havale
etmesi, aşırı militer bir dış politika imajı yaratılmasına neden olmaktadır.
Askerî yetkililer de artık bunun farkındadırlar ve sivil yönetimi, yumuşak güç
kullanımına daha fazla önem vermesi konusunda teşvik etmekteler. Akıllı güç
sadece yumuşak güç olmayıp sert ve yumuşak güç yöntemlerinin değişik şartlara
göre etkin bir biçimde harmanlanmasını öngörür.
Yirmi Birinci Yüzyıl Şartları
Güç her zaman, “hangi bağlamda
güç?” sorusunu akla getirmelidir. Stalin, Papalığın gücünü aşağılamak amacıyla,
kaç tümene sahip olduğunu sorgulamıştı. Bu sorgulamadan elli yıl sonra, fikir
bağlamında Papa’lık yaşamaya devam ediyor ama Stalin’in imparatorluğu çöktü.
Günümüzde güç dağılımı, üç boyutlu karmaşık bir satranç tahtasına benzer. En
üst düzlemde ekseriyetle tek kutuplu askerî güç vardır  ki ABD, bu alandaki üstünlüğünü bir süre daha
koruyacak gibidir. İkinci düzlemde, on yılı aşkın süredir çok kutuplu hale
gelen ve ana oyuncuları ABD, Avrupa, Japonya ve Çin olan ekonomik güç vardır.
En alt düzlem ise, devlet kontrolü dışında, uluslar ötesi ilişkiler diyarıdır.
Devlet dışı oyuncular arasında, tek işlemle, bazı ülkelerin ulusal
bütçelerinden büyük meblağları oradan oraya transfer etme yeteneğine sahip
bankalar, silâh ticareti yapan teröristler ve siber-güvenliği tehdit eden
bilgisayar korsanları bulunmaktadır. Satranç tahtası aslında, salgın
hastalıklar ve iklim değişikliği gibi yeni ve uluslar ötesi sorunları da
kapsamaktadır. En alt düzlemde güç dağılmıştır ve burada tek-kutupluluk,
çok-kutupluluk ve hegemonyadan söz etmek anlamsızdır.
Yaşadığımız yüzyılda gücün el
değişimi iki farklı boyutta gerçekleşmektedir. Biri gücün ülkeler arasındaki el
değişimi, diğeri gücün ülkelerin elinden kayarak devlet dışı oyunculara
dağılması.
Uluslararası politika alanında,
“Asya’nın geri dönüşünü” izlemekteyiz. 1750 yılında dünya nüfusunun ve
üretiminin yarıdan fazlası Asya’daydı. Sanayi Devriminden sonra, 1900’lere
gelindiğinde, bu oran beşte bire indi. Öyle görünüyor ki 2050’ye doğru Asya, tarihteki
rolünü yeniden elde edecek ve oluşum sırasında bazı istikrarsızlıklar
yaşanacak. Benzeri değişikliklerin yaşandığı bir asır önceleri, Britanya,
ABD’nin yükselişini sükûnetle izlemiş, bir çatışma meydana gelmemişti ancak
Almanya’nın güçlenişine seyirci kalan dünya, üst üste iki korkunç savaş
geçirdi.
Bilgi Devrimi uluslar ötesi
ilişkilerde – satranç tahtasının en altındaki üçüncü düzlem – gerek duyulan
bilişim ve iletişimin maliyetini inanılmaz derecede ucuzlattı. Hızlı küresel
iletişim 40 yıl önce de vardı ancak çok masraflıydı ve sadece devletlerin
kullanabildiği bir lükstü. Günümüzde internet kafelere erişimi olan herkes
küresel iletişim halinde. Dünya siyasetine girmenin önündeki engeller zayıfladı
ve şimdi sahnede devlet dışı oyuncular da var. Siber-suçlular, devletler ve
şirketlere karşı büyük zarara neden oluyor. Kuşlar veya seyahat yoluyla yayılan
virüsler Dünya Savaşlarında ölenlerden daha fazla can kaybına neden olabiliyor.
İçinde bulunduğumuz devir, hakkında çok az deneyime sahip olduğumuz yeni bir
dünya düzeni, en güçlü devletlerin bile kontrolü dışında gelişen olaylarla
dolu, gücün,  meşru oyuncuların elinden
(devletlerden), devlet dışı gri alanlara kaydığı bir dönem. İşler, tüm askerî
gücüne rağmen Amerika’nın da denetleyemeyeceği boyutlara geldi. Örneğin ABD,
kendi vatandaşlarının refahı için elzem olan mâli istikrarı, başka ülkelerin
işbirliği olmaksızın gerçekleştiremez, tıpkı küresel iklim değişikliği
sorunlarıyla tek başına mücadele edemediği gibi.
Sınırlar giderek
geçirgenleştikçe, uyuşturucu ve silâh ticareti gibi alanlarda olsun, salgın
hastalıklar konusunda olsun devletlerin uluslararası dayanışmayı harekete
geçirmesine, ortak tehdit ve zorluklara çözüm bulmak için özel kurumlar
kurmasına giderek daha fazla ihtiyaç duyulmakta. Birçok uluslar ötesi sorunun
çözümünde, öteki ile işbirliği yapmak kadar, sorunun çözümünü ötekinin
yetkisine bırakmak, kendi hedeflerimize ulaşmamıza yardımcı oluyor. Bu anlamda,
özellikle uluslar ötesi konular söz konusu olduğunda, “başkalarına oranla üstünlük”
yerine “başkalarıyla birlikte toplam üstünlük” anlayışı, amaçlanan ortak
hedeflere ulaşılmasında önem kazanıyor.
Evrim geçiren bir ortamı
anlayabilme ve eğilimlerden faydalanma becerisi olarak tanımlayabileceğimiz
“Bağlamsal Zekâ (Contextual Intelligence)” liderlerin ellerindeki gücü başarılı
stratejilere dönüştürmesinde vazgeçilmez bir rol oynayacaktır. 21.yy.’da ABD
gücüyle ilgili sorunun, basit bir “inişe geçme” sorunu olmayıp, en büyük
ülkenin bile başka ülkelerle işbirliği yapmadan amaçlarına tek başına
ulaşamayacağını kavrama sorunu olduğunu anlamak için Bağlamsal Akla
ihtiyacımız  olacaktır.  Bunun
için  gücün  ne
anlama  geldiğini,  nasıl
evrildiğini iyice anlamak ve bununla nasıl akıllı güç stratejileri
oluşturabileceğimizi öğrenmek gerekir. Bu yüzden büyük güçlerin yükselişi ve
çöküşüyle sınırlı klâsik hikayelerden daha akılcı bir anlatıya ihtiyacımız var.
Amerika büyük olasılıkla 21.yy.’da da en güçlü ülke olmaya devam edecek ancak
bu, her şeye hükmedeceği anlamına gelmez. Amerika’nın istediklerini elde
etmesi, etkin bir akıllı güç söylemi geliştirmesine bağlıdır. Amerikalılar
kimin birinci olduğuna takılmaktan ve kendilerini pohpohlamaktan vazgeçip
çeşitli güç araçlarını nasıl akıllı stratejilere  dönüştüreceğini düşünmeli, sadece başkaları
üzerinde değil başkalarıyla beraber güç sahibi olmayı hedeflemelidir. Güç
hakkında daha net fikirlere sahip olunmasına yardımcı olmak ve sözünü ettiğimiz
kapsamlı söyleme dikkat çekmek, bu kitabın hedeflerinin başında gelmektedir.
İleride Amerika’nın, Çin’in, ya
da siber-çağda devlet dışı güçlerin durumu ne hale gelecektir? Bunu kimse
kestiremiyor ama madem ki bu konuları konuşmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz, o
halde tartışmaya biraz daha açıklık ve stratejik vizyon getirmekte fayda var.
İşte bu, “akıllı güç”tür.
FASIL I
GÜÇ ÇEŞİTLERİ
 BÖLÜM 1
KÜRESEL İLİŞKİLER BAĞLAMINDA GÜÇ
NEDİR?
Bu kadar sık kullanılan bir
kavram olmasına karşın, “güç” öyle ele avuca gelmeyen kaypak bir kavramdır ki,
tanımlamak ve ölçümlemek şaşırtıcı derecede zordur. Kesin bir şekilde ölçmek
olanaksız olsa da güç, gündelik hayatın her yerinde karşımıza çıkar. Bertrand
Russel, sosyal bilimlerde gücün rolünü, fizikteki enerjinin rolüne benzetmişti.
Yanıltıcıdır. Zira fiziksel anlamda enerji oldukça kesin bir biçimde
ölçülebiliyor. Oysa “güç” farklı şartlar altında biçim değiştirebilir ve gelip
geçici olmak gibi bir özelliğe sahip olan insanlar arasındaki ilişkilerle
ilgili bir şeydir. Bazılarına göre para ekonomi için ne kadar önemliyse, güç de
siyasette o kadar önemlidir. Ancak bu metafor da yanıltıcıdır. Para likit bir
kaynaktır ve mübadelesi  mümkündür,  ne
zaman isterseniz, parayla bir çok şey satın alabilirsiniz. Halbuki,
belli şartlar altında belli konulara çözüm getirebilen bir güç, şartlar
değiştiğinde hiç bir işe yaramayabilir.
Uzmanlar, yıllar boyunca
uluslararası ilişkilerde tarafların gücünü ölçmek için formüller oluşturmaya
çalışmıştır. Tavsiyeleriyle Amerikan yönetiminin yüksek risk içeren
kararlarında önemli rol oynayıp milyarlarca dolarlık harcamalara vesile
olan  bir CIA yetkilisinin soğuk savaş
sırasında geliştirdiği görüşe göre gücün formülü şöyledir:
Algılanan Güç = (Nüfus + Toprak +
Ekonomi + Asker) x (Strateji + İrade)
Bu formüle rakamlar
yerleştirildiğinde Sovyetler Birliği’nin ABD’den iki kat güçlü olduğu sonucuna
varılmıştı. Elbette artık bu formülün o kadar da etkili bir öngörü aracı olmadığını
biliyoruz. Sonuçta SSCB tarihe karıştı ama ABD hala ayakta.
Bir güç dizini geliştirmek için
yakın zamanda yapılan bir çalışma, kriter olarak bir ülkenin kaynaklarını
(teknoloji, girişimcilik, insan, sermaye, fiziksel) ve ulusal performansını
(dış politika sorunları, altyapı, fikirler) denkleme dahil etmiş ve bu
etmenlerin askerî yetenekleri ve çatışma maharetini nasıl etkilediğini
incelemiştir. Bu formül bize göreceli askerî güç hakkında bir fikir verse de
tüm göreceli güç türlerini açıklamaya yetmez. Etkin bir askerî güç uluslararası
ilişkilerde hala önemli bir kriter ama artık tek başına yetersiz.
Askerî güç ve savaş yeteneğinin,
örneğin uluslararası finans veya iklim değişikliği gibi konularda pek bir
kıymet-i harbiyesi yoktur. Bu hasletler devlet dışı güçler üzerinde de fazla
etkili olamamaktadır. Askerî olarak ele alındığında El Kaide, Amerika’ya
kıyasla bir cüce sayılır ancak terörün tesiri, emrindeki güçlerin boyutundan
çok, eylemlerinin yarattığı travma ve neden olduğu toplumsal reaksiyonla ölçülmektedir.
Bu açıdan bakıldığında terör zayıf olanın, rakibinin gücünü kendi lehine
kullandığı dövüş sanatı jiujitsu’ya benzer. Zayıflık bazen önemli bir pazarlık
gücü kaynağı olabilir. Örneğin bin dolar borcu olan biri fazla umursanmaz ama 1
milyar dolar borcu olanın batışı çok kişiyi etkileyeceğinden, zayıf durumda
olanın elinde önemli bir pazarlık gücü oluşturur. Kuzey Kore lideri Kim Jong-İl
ülkesinin param parça ekonomisi ile, koskoca Çin’i korkudan titretmektedir. Çin
bilmektedir ki komşusuna yaptığı yardımları kesecek olsa, milyonlarca mülteciyi
kapısında bulacaktır. Toplam güç, şartlara göre değişebilen insanî ilişkilerin
bir ürünü olduğu için genel olarak kabul gören bir tanım çerçevesi içine
oturtulamamaktadır.
Gücü Tanımlamak
Birçok temel fikir gibi güç de
tartışmaya açık bir kavramdır. Gücün kabul görmüş ortak bir tanımı yoktur ve
seçilen tanımlama, bireyin çıkarlarını
ve değerlerini yansıtır. Bazıları gücü, değişiklik yaratma veya
değişikliğe karşı durma yeteneği olarak tarif eder. Bazılarına göre ise güç
istediğini elde etme yeteneğidir. Bu geniş kapsamlı tanım, gücün farklı
toplumlar üzerine uygulanmasını içerdiği kadar doğal olayları etkileme
anlamında da kullanılmaktadır. Belki de gücün sözlük anlamına bakarak işe
başlamak en doğrusu; güç iş başarma kapasitesidir, sosyal bağlamda ise
istediklerimizi elde etmek amacıyla başkalarını etkileme yeteneğidir. Belirli
bir oyuncuyu ele alsak bile oyuncunun “neyi yapma” gücü olduğunu belirtmeden
“gücü olduğunu” söyleyemeyiz. Güç ilişkisinde kimin (gücün kapsamı)  ve hangi hususların (gücün etki alanı)
irdelenmekte olduğunu belirtmemiz gerekir. Örneğin Papa’nın bazı Hristiyanlar
üzerinde etkisi varken başka Hristiyan grupların (mesela Protestanlar) üzerinde
etkisi olmayabilir. Sadık takipçilerini dahi ikna edemediği durumlar mevcuttur
(örneğin doğum kontrolü). Dolayısıyla, Papa’nın
güç sahibi olduğu tespitinde bulunurken Papa ile birey arasındaki
ilişkinin hangi bağlamda olduğunu da belirtmek gerekir. Pol Pot milyonlarca
Kamboçya yurttaşını öldürmüştü. Bazıları bu zorbalığı, iki taraflı bir ilişkiyi
içermemesi nedeniyle güç olarak nitelemiyor. Oysa, eğer güç başkalarını belli
bir amaç doğrultusunda etkilemekse ve amaç salt bir sadizm ve terör uygulaması
ise Pol Pot’un gücü pekâlâ sözlük anlamıyla örtüşüyor. Güç ilişkilerinde, zarar
gören tarafın da düşüncesi çok önemlidir. Başkaldıran bir muhalifi öldürerek
veya başka bir yolla cezalandırarak gücünü kanıtlamaya çalışan bir diktatör, bu
zorbalıkla, şehit ve kahraman olarak toplumu etkileme arzusunda olan maktulün
amacına hizmet etmiş olmaktadır. Gücü, amacının tersine bir durum meydana
getirmiştir.
Ekonomisi büyük olan bir ülkenin
eylemleri, daha küçük bir ülkede, kasıtsız da olsa zarara (veya faydaya) neden
olabilir. Yani, niyet öyle olmasa bile zarar verme (veya fayda getirme) gücü
vardır ancak bu, istenen sonuçları elde etme gücü demek değildir. Kanadalılar
sıklıkla ABD ile yan yana yaşamayı bir fille uyumaya benzetirler. Kanada
tarafından baktığımızda Amerika’nın niyetinin ne olduğunun önemi yoktur zira o
koca fil kazara şöyle bir yan dönse ezilen Kanada olacaktır. Fakat politik bir
bakış açısıyla iş, istenen sonuçları elde etmekse, niyetin ne olduğu önemlidir.
Politika odaklı güç kavramı, kimin ne alacağını ve bunun nasıl, nerede ve ne
zaman olacağını belirten hatları çizilmiş bir bağlama dayalıdır.
İnsanlar davranış ve motivasyonla
ilgili soruları, çoğunlukla karmaşık ve
tahmin yürütülemez olarak algılar. Davranışsallığı benimseyen tanımlar,
gücü eylemden sonra ortaya çıkan sonuçlara dayalı olarak yargılar. Ancak
politika geliştiriciler eylemlerine ışık tutabilmesi adına gelecek hakkında
öngörülere sahip olmak isterler. İşte bu nedenle gücü, sadece, sonuç almaya
yarayan imkânlar bütünü olarak algılarlar. Gücü imkân/kaynak odaklı olarak
tanımlarsak bir ülke göreceli olarak büyük nüfusa, toprağa, doğal kaynaklara,
ekonomik güce, askerî kuvvete ve sosyal düzlemde istikrara sahipse güçlüdür.
Böyle bir tanımın özelliği gücün somut, ölçülebilir ve öngörülebilir
görünmesini sağlamasıdır. Ne var ki, güç kavramını, istenilen sonucu elde
etmeye yönelik kaynaklar bütünü olarak algılayanlar, sıklıkla eli kuvvetli
olanın oyunu her zaman kazanamadığına şahit olurlar. ABD, kaynak açısından
Vietnam’a göre çok daha güçlüydü ama savaşı kaybetti.
Yanlış anlaşılmasın, güç
kaynaklarının önemini küçümsemiyorum. İster soyut ister somut olsun güç, bu
kaynaklar/olanaklar sayesinde uygulanır. Kaynakları, istenen sonuçları elde
etmeye yönelik bir alet olarak kullanmak, iyi tasarlanmış stratejiler ve üstün
liderlik becerileri gerektirir. Ben buna “akıllı güç” diyorum. Ne yazık ki
stratejiler çoğunlukla yetersiz kaldığı gibi liderler de sıklıkla yanlış
değerlendirmeler yapıyor.
Elde bulundurulan kartların
değeri önemli elbette ama hangi kartın hangi şartlarda oynanacağını bilmek de
bir o kadar önemli. Sanayi Devrimi öncesinde petrol önemli bir kart değildi,
tıpkı nükleer çağ öncesinde uranyumun da önemli bir kart olmaması gibi.
Uluslararası ilişkiler üzerine kafa yoran geleneksel gerçekçilere göre nihaî
çözüm, savaş meydanında elde ediliyordu. Gelişen ve evrilen teknoloji
nedeniyle, 21.yy.’da savaş, artık son kararı veren hakem olma özelliğini
yitirdi.
Bunun bir sonucu olarak da birçok
uzman, yanıltıcı ve çapsız olduğu gerekçesiyle “ulusal güç unsurları”
yaklaşımını bir kenara bırakıp son 50 yılda sosyoloji çevrelerinin benimsediği
davranışsal ve ilişkisel yaklaşımı benimsedi. Aslına bakılırsa, şüpheciler
haklı. Güç kaynakları esasen güç ilişkilerinin altında yatan soyut veya somut
olanakların bütünüdür. Belirli bir güç kaynağının istenen sonuçları elde edip
edemeyeceği, kullanımın tarzı ile ilgilidir. Bir arabanın beygir gücünü ve
hızını bilmekle, o arabanın bizi tercihimiz olan noktaya ulaştıracağı yargısına
varamayız. Belirleyici olan, şoförün arabanın gücünü nasıl kullanacağıdır. Bu
benzetmeyi küresel boyuta taşıyarak şöyle bir örnek daha verelim; Çin ve
Hindistan’ın yükselen gücünden bahsedilirken genellikle bu ülkelerin kalabalık
nüfusları ve artan ekonomik ve askerî kaynakları kastediliyor. Oysa o
kaynakların, elde edilmek istenen sonuca dönüşüp dönüşmeyeceği, bunları
kullanan ülkelerin kendi yeteneklerine bağlıdır.
Peşinde olduğumuz şey kaynak
değil, o kaynaklarla elde edilecek sonuçların beklentilerimize cevap verip
vermediği olduğuna göre, içeriğe ve stratejilere daha fazla ağırlık vermek
durumundayız. Üzerinde yeterince durulmayan çok önemli bir parametre, gücü
istenilen neticeyi elde etmeye yarayan bir manivelaya dönüştürebilme
stratejileridir. Farklı şartlara uyum sağlayarak sert ve yumuşak güç
kaynaklarını başarılı bir şekilde birleştiren stratejiler, akıllı gücün
anahtarıdır.
İlişkisel Gücün Üç Ayrı Yönü
Somut kaynaklara dayalı güçle,
ilişkisel bağlamdaki güç tanımlamaları arasındaki farka ek olarak, ilişkisel
gücün kendi içindeki üç ayrı yönü arasındaki farkı da görmekte yarar var: (1)
değişime hükmetmek, (2) gündemi kontrol etmek ve (3) tercihleri oluşturmak.
Başkalarını, başlangıçtaki tercihlerinin aksine bir davranış biçimine
yöneltebilme ve onların isteklerine hükmetme kapasitesi, ilişkisel güç
kavramının önemli bir boyutudur ama tek başına değil. Bir diğer boyut,
başkalarının tercihlerini etkileme yeteneğidir. Bu etki sayesinde başkaları da
sizin tercihlerinizi benimser duruma gelir ve onları değişime zorlamak
mecburiyetinde kalmazsınız. Eski ABD Başkanlarından (ve general) D. Eisenhower
bu durumu şöyle tarif eder “insanlara bir şey yaptırtmak illâ emir yoluyla
olmayabilir, içgüdüsel olarak sizin istediğinizi onlar da ister hale
gelebilirler”. Bu işbirliğinin gücüdür. Hükmetme gücünün tersi bir yöntemdir
ama onu tamamlar. Gücü dar anlamıyla uygulamak ve işbirliğine dönük bu yönünü
umursamamak ülkelerin dış politikalarının kötü biçimde şekillenmesine yol
açabilir.
Gücün birinci yönü, başkalarını,
başlangıçtaki tercihlerinin aksine bir davranış biçimine yöneltebilmeye
odaklanır. Belli bir oranda da olsa karşıdakinin seçme şansı varsa bu kez baskı
unsuru öne çıkar. Birisi “ya paranı, ya canını” diyerek başınıza silâh dayarsa,
seçme şansınız vardır ama azdır ve başlangıçtaki tercihlerinizle uyumlu
değildir (tabii eğer niyetiniz intihar veya şehitlik değilse).
Ekonomik tedbirler biraz daha
karmaşıktır. Negatif yaptırımlar (ekonomik menfaatlerin geri çekilmesi)
kesinlikle baskı unsuru olarak addedilir. Başlangıçta yapmak istemediğini maddi
çıkar karşılığında yapmak, kişiye önceleri cazip gelebilir ama bu çıkarların
sonlandırılması tehdidi negatif yaptırımdır. Toprak ağasının fukara tarım
üreticisine, “ya şunu kabul edersin, ya da hiç” diyerek önerdiği sadaka misali
para, köylüye az da olsa bir seçim şansı vermektedir. Ancak önemli olan,
birinin, bir başkasını, başlangıçtaki beklentilerinin aksine zorlamakta oluşu
ve her ikisinin de bu gücün farkında oluşudur.
Gücün ikinci yönü gündemin
çerçevesini belirleme ve bu çerçeve içinde kalmak şartıyla gündemi yazma
kapasitesidir. Bu yaklaşıma göre başkalarının neyin meşru veya yapılabilir
olduğuna dair beklentilerini etkilerseniz, onların başlangıçtaki tercihlerini
geçersiz kılabilir ve böylece onları itip kakmak zorunda kalmadan
istediklerinizi kabul ettirebilirsiniz. Gündemin çerçevesini belirlemek,
istenmeyen sorunların masaya gelmesine engel olma mantığına dayanır (Sherlock
Holmes muhtemelen buna, “havlayamayan köpekler teorisi” derdi).
Güçlü oyuncular daha zayıfların
asla masaya davet edilmemesini sağlayabilir. Zayıf oyuncu masada kendine yer
bulsa bile bütün kurallar masaya ilk oturan tarafından zaten belirlenmiş olabilir.
Uluslararası para politikalarının bu yönde
olduğu söylenebilir, en azından 2008 krizine kadar. Bu tarihe kadar 8’li
grup (G 8) olarak götürülen işler, G 20 olarak genişledi. Gücün bu ikinci
yönünün etkisi altında olanlar, herhangi bir güçle karşı karşıya olduklarının
farkında dahi olmayabilirler. O güç, gündemindeki eylemleri gerçekleştirmek
için baskı uygulamaya başladığında gücün birinci yönü ortaya çıkmıştır.
Hedeftekilerin, gündemin meşruiyetine
inanması, gücün bu çehresini, “işbirliğinin gücü” biçimine dönüştürür ki
bu biraz da yumuşak gücün temelini oluşturur; yani, gündemin çerçevesini
belirleyerek, ikna ederek ve pozitif çekim yaratarak, işbirliği görüntüsü
altında istediğini elde etme.
Gücün üçüncü yönü taraflardan
birinin, diğerinin temel inançlarını, algılarını  ve tercihlerini oluşturmak veya
şekillendirmek esasına dayanır. Değişime uğratılan taraf çoğu zaman böyle bir
işlemden geçmekte olduğunun farkında olmadığı gibi, işlemden geçirenin böyle bir
güce sahip olduğunun bilincinde değildir. Örneklemek gerekirse; delikanlı
modaya uygun yeni bir tişört satın alır. Amacı güzel komşu kızının dikkatini
çekmektir. O delikanlı, aldığı tişörtün neden moda haline geldiğini, bunu
sağlamak için ne tür pazarlama kampanyalarının yapıldığını, satışları arttırmak
maksadıyla yapılan karmaşık plânların varlığını bilmez ama tercihleri görünmez
bir takım oyuncular tarafından biçimlendirilmiştir. Başkalarını, sizin
tercihlerinizi benimseyip arzulama noktasına getirebilmişseniz, onların
başlangıçtaki tercihlerini çiğnemek zorunda kalmazsınız. İşte gücün üçüncü
yönü.
Gücün ikinci ve üçüncü yönlerini
azımsayıp bunları gücün birinci boyutu içindeki
bir  detay  seviyesine
indirgeyenler,  yaşadığımız  yüzyılda
giderek  önemini arttıran bu
unsurların, amaçlanan hedeflere ulaşılmasına yönelik faydalarından
yararlanamazlar.
Gerçekçilik ve Güce İlişkin Tüm
Davranış Biçimleri
ABD siyasî kültüründe güç denince
ilk akla gelen, gücün birinci yönüne dönük davranış tarzıdır. Hiçbir Amerikalı
siyasetçi “yumuşak” bir görüntü vermekten hoşlanmaz. Uluslararası ilişkilerde
“gerçekçilik” adı altında, kökü Makyavel’e
dayanan klâsik yaklaşım biçimi hakimdir. Buna göre, uluslararası
siyasette işler çıkmaza sürüklenip, ulusal güvenlik tehlikeye girdiğinde tek
çıkar yol askerî güç kullanmaktır. Oysa bu yol, güç kavramını tek boyuta
indirgemektir. Pragmatik ve sağduyulu gerçekçiler, güç kavramının, fikir
aşılama, ikna etme, cezbetme gibi tüm boyutlarını hesaba katarlar. Klâsik
gerçekçilerin bir çoğu, “yumuşak güç” kavramının işlevini çağdaş gerçekçilerin
bir çoğundan daha iyi anlamışlardır.
Günümüzde yaşanan olayların
ortaya koyduğu gibi, küresel
ilişkilerdeki aktörler meşru devletlerden ibaret değildir. Güvenlik,
elde edilmeye çalışılan yegâne sonuç olmadığı gibi istenen sonuçların elde
edilmesindeki en uygun güç de zor kullanımı olmayabilir. Karmaşık ve derin
uluslar ötesi ilişkilerin ve yer yer anarşinin hüküm sürdüğü günümüz ortamında,
gerçekçi yaklaşım olayların bütün boyutlarını görmekte yetersiz kalabiliyor. Bu
nedenle, akıllı güç stratejilerinin oluşturulması sürecinde, gücün ikinci ve
üçüncü yönleri giderek daha geniş bir uygulama alanı buluyor.
İçinde bulunduğumuz iletişim
çağında, ortaya çıkan sonuçların istenilen biçimde şekillenmesini, sadece
oyuncuların orduları belirlemiyor. Söylemlerin de inandırıcı olması gerekiyor.
Örneğin, terörizmle mücadelede, kitlelerin gönüllerine dokunan bir söylemin,
sıradan insanların radikal örgütlere katılmasını önleyici bir rol oynadığı
anlaşılmıştır. Yumuşak gücün önemi burada ortaya çıkıyor.
Devletler, toplumların
tercihlerini etkilemek ve şekillendirmek için büyük  uğraş vermektedirler. Örneğin, 1991 Körfez
Savaşı sırasında sorunların çerçevesini BBC ve CNN çizdi. 2003’e gelindiğinde,
Irak Savaşı sırasındaki söylemleri belirleyen El Cezire oldu. Bu propaganda
mücadelesi sırasında Irak olayları “Amerikan birlikleri Irağa girdi” biçiminde
de anlatıldı, “Irak, Amerikan birlikleri tarafından işgal edildi” biçiminde de.
Aslında her ikisi de doğru olan bu söylemler, toplumsal tercihlerin belirlenmesinde
çok farklı roller oynadı. Dünya gündeminin birkaç davetliyle birlikte sekizli
bir grup (G 8) tarafından belirlenmesi bir şeydir, hepsi birbiriyle eşit
konumdaki yirmili bir grup (G 20) tarafından belirlenmesi bambaşka bir şey.
Bütün bu örnekler, bilgi çağı dünyasındaki politikaların içinde güç kavramının
ikinci ve üçüncü yönlerinin ne kadar önem kazandığını göstermektedir.
Yumuşak Güç Kullanımına Yönelik
Davranış Tarzları ve Yumuşak Güç Kaynakları
Bazı yorumcular yumuşak güç
kavramının çok genişlediğini, artık havuç – sopa formülü ve askerî güç de
dahil, neredeyse gücün her türünü kapsar bir hale geldiğini, bu yüzden anlamını
yitirdiğini savunuyorlar. Bunlar yanılıyorlar, çünkü istenen sonuçları elde
etmek için yapılan eylemler ile yöntemleri karıştırıyorlar. Yöntemlerin bir
çoğu, yumuşak güç uygulamalarına katkıda bulunur ama bu, her yöntem  yumuşak güç demek değildir. Sert güç
“itmek”’tir, yumuşak güç ise “çekmek”. Yumuşak güç, gündemin belirlenmesi sürecinde,
başkalarının işbirliğinden yararlanarak onların tercihlerini etkileme
yeteneğidir. İkna etmek, pozitif bir cezbedici enerji yaratarak istenen sonuca
ulaşmaktır.
Para ve zor kullanımı gibi somut
yöntemler sert güçle ilişkilendirilir. Buna karşın fikirler, değerler,
politikaların meşruiyet algısı gibi soyut kavramlar ise yumuşak güç ögeleridir
ama savaşı kazanmaya yönelik askerî güç kullanımı yöntemine katkıda bulunurlar.
Hükmetme olgusu, ileriki
dönemlerde yumuşak güç oluşumuna neden olabileceği gibi (Ör. Hakim olmak
sayesinde kurulabilen barışçıl kurumlar) işbirliğine dayanan yumuşak güç
uygulamaları da ilerleyen dönemlerde sert güç kaynakları oluşumuna katkıda bulunabilir
(Ör. Askerî ittifakların kurulması). Donanma gücü gibi bir sert güç ögesi,
kullanıldığı maksada, konunun türüne ve insan algılamalarına göre, savaş da
kazanabilir, gönül de (Ör. ABD donanmasının 2004 tsunamisinden sonra yaptığı
kurtarma çalışmalarıyla Endonezya’nın gönlünün kazanılması).
Niall Ferguson gibi bazı
tarihçiler, yumuşak gücü kültür ile özdeşleştirmiş, “kültürel ve ticari meta
benzeri geleneksel olmayan güçler” şeklinde tarif ederek,  “alt tarafı –yumuşak- işte!” diye
aşağılamışlardı. Coca Cola içip, Nike giymeleri militanları saldırı yapmaktan
alıkoymuyor elbette ama en güçlü tank birlikleri de bataklıkta hiç bir işe
yaramıyor. Muhtelif güç türlerinin, hasmın davranış biçimlerinin istenilen
şekli alıp almamasındaki rolü, o gücü kullananın yeteneğine göre farklılık   arz eder. Suratıma oturttuğum güzel ve
samimi bir gülümseme ile bana bir hoşluk yapma yönündeki isteğinizi harekete
geçirebilirim ama aynı sırıtık suratla annenizin cenazesinde boy göstersem bana
karşı aynı hisleri beslemezsiniz herhalde.
Yumuşak Güç ve Akıllı Güç
Akıllı güç, yumuşak ve sert güç
yöntemlerinin etkin stratejiler oluşturulması amacıyla harmanlanması anlamına
gelir. Akıllı güç, sadece Amerikalıların kullanımına özgü bir güç değildir, bu
gücü küçük devletler, hatta devlet olmayan oyuncular da kullanabilir. Örneğin,
beş milyon nüfuslu küçük Norveç, kalkınma yardımları ve barışçıl politikaları
gibi yumuşak güç uygulamaları sayesinde imajını yüceltmiş ama NATO’nun önemli
bir askerî ortağı olmaktan da geri durmamıştır. Diğer uçta, muazzam nüfusuyla
Çin bulunmaktadır. Askerî ve ekonomik gücünü sürekli olarak yükseltmekte olan
Çin, bir yandan da yumuşak güç uygulamalarına yatırdığı malî kaynakları
arttırarak, gücünün komşuları üzerindeki tehdit algısını hafifletmek suretiyle
akıllı stratejiler geliştirmektedir.
Bazı ülkeler diğerlerine oranla
çok daha büyük bir güç sahibidirler. Ama, ABD örneğinde olduğu gibi, bu gücü
amaçladıkları hedeflere ulaştıracak stratejilere dönüştürmekte yetersiz
kalırlar. Akıllı güç kullanımı ve gücün akıllı stratejilere dönüştürülmesi
yönünde atılacak ilk adım, nitelik ve niceliksel olarak sahip olunan güç
kaynaklarının tümünün bilincinde olmak ve bu çeşitlilik içinde amaçlanan hedef
için en uygun olanlarını etkin biçimde harmanlayabilmektir. Dünya politika
arenasında, sert ve yumuşak güçlerden hangisine sahip olmayı tercih ettiğimiz
sorulsa muhtemelen sert gücü tercih ederiz. Akıllı güç, ikisine de sahip
olunmasını önerir. Yumuşak gücün, askerî güçle aynı istikamette ve bir
koordinasyon içinde kullanılmadığı durumlarda, askerî güç çoğunlukla amaçlanan
sonuçlara ulaşamaz. 2006 yılında Savunma Bakanı D. Rumsfeld, Başkan Bush’un
teröre açtığı savaş konusunda şunları söylemişti: “Bu savaşın en kritik
çatışmaları Afganistan dağlarında veya Bağdat sokaklarında değil, New York,
Londra, Kahire veya başka yerlerdeki televizyon stüdyolarında gerçekleşebilir”.
The Economist dergisinin yazdığı şekliyle; o güne kadar yumuşak güç kavramı
için “yumuşak işte” deyip burun kıvıran Rumsfeld, gönülleri ve düşünceleri
kazanmanın önemini anlamaya başlamıştı. Ama reklam endüstrisinin başta gelen
kuralını unutuyordu; eğer ürününüz işe yaramaz bir şeyse, en iyi reklam bile
onu satamaz! Rumsfeld, parçası olduğu ABD yönetiminin, ülkenin güç
çeşitliliğinin doğru biçimde harmanlanması ve amaçlanan hedeflere ulaşılmasına
yönelik stratejilere dönüştürülmesi yeteneğinden yoksun olduğunu da
unutuyordu…
 BÖLÜM 2
ASKERİ GÜÇ
Askerî güç denince akla tank,
top, tüfek gelir. Oysa askerî olanak ve yöntemler bundan çok daha fazlasını
ifade eder. Askerî yaklaşım tarzları da, sadece savaşmak  ve savaşla tehdit etmek demek değildir.
Savaşmak denince akla ilk gelen tanım, “devlet tarafından donatılan ve organize
edilen üniformalı birliklerin, başka devletlerin birlikleriyle giriştiği çatışma”
şeklinde yapılan tanımdır. 21. yy.
savaşlarının bir çoğu, devletlerin birbirleriyle kapışmaları biçiminde
değil, kendi içlerinde yaptıkları çatışmalar biçimindedir, savaşanlar da
genellikle  üniforma giymez. İçinde
bulunduğumuz çağ, modern teknolojiler sayesinde tahrip ve tehdit gücü çok
yüksek, devlet statüsünde olmayan küçük gruplarla yapılan savaşların öne
çıktığı bir çağdır.
Kavga ve Savaş
Bundan 2500 yıl önce Thucydides1,
Melos adasını istila edip sakinlerini kılıçtan geçirmek veya onları esir almak
isteyen Atinalı generallerin bunu niye yaptıklarını soranlara şöyle demişti;
“Güçlüler yapacaklarını yapar, zayıflar da çilelerini çeker!”. İncil’de de
“Ülkeler neden birbirlerine bu denli acımasızca saldırır?” diye sorulur. Kimine
göre cevap “insan doğası”dır, kimi klâsik gerçekçilere göre “açgözlülük”,
bazılarına göre ise “hükmetme hırsı”. Cengiz Han ve Hernan Cortes2  gibi
ünlü  fatihler ise bu kavramların
bir karışımı olmalıydı. Anılanlardan başka, fikirler de insanları fetihler
yapmaya yönlendirir. Muhammed’in vefatından sonraki yüzyılda İslam’ın
yayılması, ortaçağ Hristiyan Haçlı istilaları ve 19.yy’dan sonraki
milliyetçilik  ve bağımsızlık akımlarında
görüldüğü gibi.
Büyük imparatorluklar ve çağdaş
devlet oluşumları her ne kadar savaşlar sonucu şekil almış iseler de, baskı ve
zorbalık yöntemleri tek başlarına tam
hakimiyeti sağlayamamıştır. Uzun süre hüküm sürmüş olan Roma
İmparatorluğu bile kendisi için tehlike arz eden barbar kavimlerin mensuplarına
Roma vatandaşlığı vaat ederek onları yandaş haline getirmeye çalışmış, böylece
bir yumuşak güç olanağını kullanmıştır. Orduyu beslemek zor ve masraflı bir
iştir, mesafeler uzadıkça masraflar artar. Oysa eğer işbirliğine ikna
edilebilirlerse, yerel insanları kullanmak daha ucuz gelir.
Teknoloji sayesinde küçük
birimler, büyük toplulukları kontrol altında tutabilmişlerdir. Tüfek sayesinde
işgalci bir avuç İspanyol’un Güney Amerika halklarını, sömürgecilik döneminde
100 bin İngiliz asker ve yöneticisinin 300 milyonluk Hindistan’ı denetim
altında tutabilmesi buna örnektir. Ancak, başarının sırrı teknolojide değil,
işgal güçlerinin yerel halkı bölmesi ve bir kısmını işbirlikçi olarak kendi
yanına çekme becerisindedir. Günümüzün muhalif güçlerle mücadele doktrinleri,
halkların gönül ve düşüncelerini kazanma çabalarına daha fazla önem verir
şekilde değişmektedir.
Günümüzde kuvvetli bir orduya
sahip olma isteği, açgözlülük ve hükmetme hırsından ziyade, güvenlik ve varlığı
sürdürebilme amaçlarına yöneliktir. Taraflardan biri güvene dayalı olarak
silâhlardan vaz geçer, diğeri silahlanmaya devam ederse, barışçıl olanın ve
etrafındakilere güven duygusuyla yaklaşanın, belli bir vade içinde yok olması
kaçınılmazdır. Bu bakımdan askerî güç, her durum için geçerli olmasa da, hâlâ
güç türleri arasındaki en önemli olanı olarak kabul görmektedir.
Askerî Güç Kullanımı Geçen Zaman
İçinde Azaldı mı?
ABD Başkanı için geleceğe dönük
tahmin çalışmaları yapan Ulusal İstihbarat Konseyi, 21. yy. İçin bu soruya
“Evet” cevabı veriyor. Sayıları bir ara 50 bine ulaşmış olan  nükleer
silâhlar,  1945’den  bu
yana  kullanılmadı  ama
böyle  olması,  nükleer silâhların dünya siyasetinde rol
oynamadığı anlamına gelmiyor, özellikle caydırıcılık özellikleriyle.
———————————————————————————————————-
*Thucydides (M.Ö 4395):
Peleponnes Savaş larının tarihini yazmıştır. Bilimsel tarihçiliğin babası
sayılır.
*Hernan Cortes (1485-1547):
İspanya adına Meksika’yı fetheden denizci.
____________________________________________________________________
Milli ve sosyal nedenlerle motive
olan toplumları askerî güçle kontrol altında tutmak çok daha masraflı bir hale
gelmiştir. İletişim olanaklarının gelişmesi, çeşitlenmesi ve internet
uygulamaları sayesinde toplumlar kimliklerine daha fazla sahip çıkar oldular.
Fransa 19.yy’da 34 bin kişilik bir askerî güçle Cezayir’i işgal etti ama
20.yy’a gelindiğinde 600 bin kişilik bir güçle dahi bu sömürgesini elde tutmayı
başaramadı. Ev yapımı patlayıcılar ve araba bombaları, işgal ordularının
benzeri mühimmatına oranla çok daha ucuzdur. Ayrıca, yabancı güçlerin işgali ile
intihar bombacılığı arasında çok sıkı bir ilişki vardır.
Askerî güç kullanımının
azalmasının bir başka nedeni de, özellikle demokratik ülkelerdeki asker
karşıtlığını öngören ahlâki değerlerin yükselmesidir. Şüphesiz, bu değişim güç
kullanımını tamamen sonlandırmıyor ama can kayıplarının neden olduğu tepkiler
siyasetçileri, özellikle milli menfaatlerin çok gerektirmediği hallerde yabancı
ülkelere askerî birlik göndermekten alıkoyuyor.
Son olarak da, dünyada askerî
yöntemlerle çözülmekten başka çare bırakmayan sorunların sayısındaki azalmadan
bahsedebiliriz. Örneğin 1853 yılında, Amerikalı amiral Matthew Perry Japonlara,
eğer limanlarını ticarete açmazlarsa kentlerini bombalayacağını
söyleyebilmişti. Bu yöntemin Amerika ile Japonya arasındaki güncel ticari
sorunların çözümünde kullanılması pek de faydalı olmasa gerektir. Bugün Çin
sera etkisi sorununun baş aktörüdür ve her hafta yeni bir termik santralı
devreye almaktadır. Bu durum başka ülkeler üzerinde çok olumsuz etkiler yaratsa
da kimse Çin’e füze yağdırmayı düşünmüyor. Ekonomideki küreselleşme ve ülkeler
arasındaki çok karmaşık bağımlılık ilişkileri günümüzde 19.yy’da olduğundan çok
ama çok farklı.
Askerî güç, uluslararası
siyasetin önemli bir unsuru olmaya devam etmekle birlikte, karşılıklı ekonomik bağımlılıklar,
iletişim ve beynelmilel kurumlar, bazen askerî güce göre daha etkin bir rol
oynar hale gelmiştir. Bir devlet mekanizması olarak askerî güç işlevsiz kalmış
değildir. Terör örgütlerine ev sahipliği yapan Taliban hükümetinin ABD
güçlerince devrilmesi, İngiliz ve ABD güçlerinin Saddam rejimini bertaraf
etmesi olaylarını, askerî gücün önemini koruduğuna örnek olarak gösterebiliriz.
Her iki olayda da devletlere karşı girişilen bu savaşlar nisbeten kolaylıkla
kazanılmış olsa da, muhalif güçlere karşı barışın kazanılması kolay
olamamaktadır. Askerî güç bulundurmanın maliyeti ve etkinliğinde meydana gelen
değişimler, bu konudaki hesapları geçmişe göre çok daha karmaşık hale
getirmiştir.
Savaş Olgusunda Meydana Gelen
Biçimsel Değişiklikler
Savaş ve askerî güç kullanımı
belki azaldı ama yok olmadı, sadece şekil değiştirmekte. Olan, savaş meydanı ve
cephe kavramlarının tarif edilebilir bölgeler olmaktan çıkması, sivil / asker
ayırımının giderek birbirine karışmasıdır. Orta çağlarda savaşlar   ancak
birkaç   bin   kişiyle yapılıyordu.   20.yy’da
gerçekleşen   iki  dünya savaşında, 7 ulus, 100 milyondan fazla
askerîni harbe soktu. Topyekûn savaş niteliğine bürünen çatışmalarda 45 milyon
insan öldü, bir kıtanın büyük bir bölümü harabeye döndü. 6 Ağustos 1945’de
atılan atom bombasıyla her şey sonsuza dek değişmiş oldu. Topyekûn savaş
döneminin sonuna gelinmişti. Ne var ki, silahlı çatışmaların sonu gelmedi.
Sadece devletlerin birbirleriyle doğrudan giriştiği çatışma sayısı giderek
azaldı. 1990’lara gelindiğinde savaşların çoğu devletler ile silahlı devlet
dışı güçler arasında gerçekleşir oldu. Bu gruplar; muhalifler, teröristler,
militanlar ve suç örgütleri şeklinde örgütlendiler, kendi aralarında
işbirliğine girenler de oldu. Örneğin, Kolombiya’nın devrimci silahlı güçleri,
uyuşturucu kartelleriyle birlikte hareket etti, Afganistan’daki Taliban
grupları da uluslararası El Kaide terör örgütüyle.
Bu tür gruplar, çatışmayı;
şiddete dayalı, belli bir düzeni olmayan operasyonlarla yerel halkları baskıyla
kontrol altında tutma yöntemi olarak benimsemişlerdir. Zayıf devletlerin,
bulundukları toprakları yönetme becerisi ve meşruiyetindeki zafiyetlerinden
istifade ederler. Kuzey İrlanda ve Balkanlarda komutanlık yapmış İngiliz
general Rupert Smity bu durumu “halklar arasındaki savaş” olarak tanımlar. Bu
savaşlar çok ender olarak bildiğimiz savaş meydanlarında, geleneksel askerî
güçler tarafından sona erdirilir. Bunlar, konvansiyonel silâhların, yasa dışı
taktiklerin, terörizmin ve kriminal davranışların birbirine karıştığı hibrit
savaşlardır. Yoğun nüfusun yaşadığı Lübnan’da 2006 yılında yaşanan, bilahare
Gazze’de Hizbullah ile İsrail arasında gerçekleşen savaş böyle bir savaştı. Her
cep telefonunda bulunan kamera ve her bilgisayarda kullanılan Photoshop
sayesinde , çatışma süresi boyunca bilgi savaşı da üst düzeydeydi. Bazı
teorisyenler, savaşın bu yeni biçimini “asimetrik savaş” olarak tanımlamıştır.
Sovyetlerin dağılmasından sonra
geleneksel savaş yeteneği açısından “simetri” ciddi biçimde ABD lehine bozuldu.
Amerikan ordusu üstün hava gücü sayesinde neredeyse hiç kayıp vermeden Çöl
Fırtınası (Irak) ve Kosova operasyonlarını tamamladı. Bu güçle başa
çıkılamıyacağını anlayan hasım taraflar ise, içinde elektronik, diplomatik,
ekonomik, sibernetik, taşeron terör unsurları da dahil, belirgin hiçbir kuralı
olmayan “sınırsız savaş” stratejisini geliştirdi. Aslında, asimetrinin
üstesinden gelebilmek için geleneksel olmayan taktiklerin kullanılması  hiç de yeni bir şey değildir. Bundan 2 bin
yıl önce Sun Tzu3, en iyisinin, hiç savasmadan kazanmak olduğunu söylemişti.
İşte bu kuramı yasal devletler kadar terörist oluşumlar da bilmektedir.
Terörist taktikler büyük güçleri
hırpalamayı öngörür. Eylemleri, sert tepkileri tahrik eder, güçlünün intikam
amacıyla uyguladığı sertlik ise bizzat kendi imajını zedeler. Nitekim, Osama
bin Ladin’in tahrik tuzağına düşen ABD, uyguladığı sertlikle tüm Müslüman
dünyasındaki müttefikliklerini zayıflatmıştır.,
ABD, savaşların değişmekte
olduğunu kavramakta yavaş kalmıştı. Donald Rumsfeld’in 2001 yılında Savunma
Bakanı olmasıyla yeni teknolojilere büyük
yatırım yapılarak değişimler yakalanmaya çalışılmış ve doğru da yapılmıştı
ama yanlış olan bunun yeterli olacağını düşünmekti. Max Boot 4 savaş alanındaki
teknolojik gelişmeleri dört kategoriye ayırır; barut devrimi, 19. yy. Yıl
Sanayi Devrimi, 20. yy. Başlarındaki ikinci Sanayi Devrimi ve içinde
bulunduğumuz Bilişim Devrimi. Boot’a göre tarih, süper güçlerin bu devrimleri
ıskalama örnekleriyle doludur. Moğollar Barut Devrimini, Çinliler, Türkler ve
Hintliler Sanayi  Devrimini,  İngilizler
ve  Fransızlar ikinci Sanayi
devriminin önemli bir bölümünü ve Sovyetler de Bilişim Devrimini
ıskalamışlardır. Sonuçlar ortada
_______________________________________________________                      
*Sun Tzu: Dünyanın en eski
askerî strateji ve uluslararsı ilişkiler çalışması olarak bilinen “Savaş
Sanatı” adlı eserin Çin’li yazarı
______________________________________________
Öte yandan teknolojiye gereğinden
fazla bel bağlamak da pahalıya
patlayabilir. Teknoloji, iki yanı keskin kılıç gibidir, istenilmeyen
kişilerin eline geçmesi ve üreteni vurması çok büyük bir olasılıktır. Nitekim
Amerikalılar, 2009 yılında düşman bilgisayar korsanlarının (hacker) 30 dolarlık
basit bir düzenekle insansız hava aracı Predator’ların yazılımlarını berbat
ettiklerine hayretle şahit olmuşlardı. Araba bombalarının, akıllı bombalara kök
söktürdükleri de unutulmamalı. 2006 yılına gelindiğinde, general D. Patreus önderliğinde
geliştirilen, isyancı unsurlarla mücadele talimnamesinde öncelik listesinin
tepesine, düşmanı yok etmek yerine sivil halkı korumak konulmuştu. Artık gerçek
savaş, muhalif “balık”ların, sivil “deniz”lerde yüzmesini engellemek biçiminde
gerçekleşecekti. Aslolan, insanların gönüllerini ve düşüncelerini, yumuşak güç
yöntemleriyle kazanmaktı. Ne var ki, bu yöntemlerin maliyeti,
sürdürülebilirliği ve etkinliği, Batı kamuoyunun bazı şüphecileri tarafından
sorgulanmaktadır. Bir Afgan savaşçının söylediği gibi; “Saat sizin kolunuzda
ama zaman bizim!”.
Kültürel muhafazakârlık,
güvensizlik, sivil kayıplar ve yolsuzluk kültürü, yumuşak güçle kalpleri ve
zihinleri kazanmayı zorlaştırmaktadır. Bir RAND raporu şu cümlelerle sonlanır:
“İslamî muhaliflerle savaşımdaki en büyük zafiyet Amerikan ateş gücünün sınırlı
olması değil, İslamî zorbalığa alternatif olma iddiasındaki rejimlerin
yeteneksizliği ve meşruiyetten uzak oluşları, yâni bizzat kendileridir”.
Dört yılda bir yayınlanan
Pentagon Savunma Eleştirileri Raporu’nun 2010 nüshasında, devletler arası
savaşın yanı sıra, ulusal güvenlik açısından tehdit oluşturan açık deniz
korsanlığı, nükleer silâhların yayılması, uluslararası suç, uluslar ötesi
terörizm, ve doğal âfetler gibi olgulara karşı doktrinler geliştirilmektedir.
Buna göre teknolojinin gücü fazla abartılmamalı, özellikle kara savaşları
açısından teknolojik yeteneğin, geleneksel savaş yöntemlerinin yerini alacağı
varsayılmamalıdır. Bu görüş, birliklerin nasıl bir eğitimden geçirilmesi
gerektiği ve kısıtlı mali kaynaklardan savunma bütçesine ne büyüklükte bir pay
ayrılması gerektiği gibi soruları çok karmaşık bir hale getirmektedir.
________________________________________________________________________
Max Boot (1969): Milliyetçi
bir Amerika’lı askerî tarih uzmanı.
_________________________________________________________________________________
Askerî Olanaklar Davranış
Tarzlarını Nasıl Etkiler?
Askerî planlamacılar, sürekli
olarak ülkesel güç kaynak ve yeteneklerini hasım ülkeninkilerle mukayese ederler.
Nüfus, bütçe, askerî altyapı, silâh envanteri, organizasyon, yenilikçilik gibi
bir dizi unsur, enine boyuna incelenir. Ancak tüm uzmanların üzerinde anlaştığı
bir konu vardır ki o da, tüm imkânların kullanılmasına karşın uygulamada karşı
tarafın tutum ve tavrında istenilen değişiklikleri meydana getirilemiyorsa, bu
yetenekler bir işe yaramamış demektir. Kaynak ve olanakları, amaçlanan
sonuçların alınmasına dönüştüren stratejiler, akıllı askerî güç kavramının
anahtarıdır.
Askerî olanaklarla güç kullanımı,
dört farklı tarzda uygulanır; (1) Fiziki olarak çatışmak ve tahrip etmek, (2)
Baskı içeren siyaset sürecinde tehdit unsuru olarak kullanmak, (3) Barışın
korunup sürekli kılınması ve koruma şemsiyesi altına alma vaadiyle yandaş
edinmek, (4) Bu gücü muhtelif yardımlara dönük olarak kullanmak. Bu
uygulamaların başarısı, gücün hedef toplumlar üzerindeki etkisini doğru
hesaplamaktan geçer. Çünkü seçilen stratejinin doğruluğuna bağlı olarak sonuç
“kabullenme” de olabilir “direniş” de.
Çatışma
Çatışmanın başarısı, yetenek ve
meşruiyet ile bağlantılıdır. Asker sayısı, donanım, teknoloji, eğitim, malî
kaynaklar gibi ölçülebilen unsurlar kadar bu unsurların doğru biçimde
kullanımına yarayan stratejik bilgi, sağlam doktrinler, siyasi inançlar
konusunda derinlemesine bilinç gibi yetenekler de, gücün bu tarz
uygulanmasındaki başarıya etki eder. Tanrı, sadece daha büyük birliklere
sahip  olanın yanında değildir. Uzun
süreli savaşlarda fazla bir başarı şansları olmasa da küçük uluslar dahi
çatışma yeteneklerini etkinlikle kullandıklarında düşmana kolay lokma olmaktan
korunabilmektedirler. İsviçre ve Singapur buna örnektir. Meşruiyet ise daha
bulanık bir alandır zira sübjektiftir, çeşitlilik arz eder ve evrensel bir
nitelik taşıdığına ender rastlanır. Ancak gerek hedef alınan toplum, gerekse
üçüncü taraflar nezdindeki meşruiyet algısı, hedefin nasıl bir tepki vereceği
(çabuk bir teslimiyet mi, çatışmaların uzaması mı?) ve güç kullanımının
bedelinin ne olacağı ile ilgilidir. Meşruiyet algısını BM’deki siyasi
manevralar, sivil toplum örgütleri, medya tarafından takınılan tavır,
internetteki sosyal paylaşım platformları ve cep telefonları da çok etkiler.
2003 Irak savaşının hemen sonrasında ABD lehine oluşan meşruiyet algısının
bilahare, yağmaların, mezhep kavgalarının önlenememesi sonucunda nasıl tersine
döndüğü unutulmamalıdır. Ebu Gureyb cezaevi olayları gibi deneyimler, zamanla
doğa içerisinde yok olup giden nesnelere benzemiyor. Öldürülen direnişçi
sayısı, tahrip edilen altyapı nedeniyle 2006 yılındaki Hizbullah – Israil
çatışması da benzer şekilde, başlangıçta İsrail’in üstünlüğü olarak
algılanmıştı ama TV benzeri iletişim kanallarının akıllıca kullanımı sonucu
dünya kamuoyunda,  İsrail’in
saldırganlığı ve Hizbullah’ın zaferi olarak tescillendi.
Rusya istediği kadar Gürcistan’a
yaptığının NATO’nun, Kosova’ya yaptığından farklı olmadığını savunsa da
(ikisinin de BM onayı yoktu) Kosova’da yapılanın meşru, kendi yaptığının
gayrimeşru olduğu algısını değiştiremedi. Savaş teorisi bize, çatışmanın nedeni
kadar, çatışmada kullanılan yöntemlerin de meşruiyetin oluşmasında etkin
olduğunu hatırlatmaktadır.
 Baskı siyaseti
Askerî gücün siyasi bir baskı
aracı olarak kullanılması, tehdidin inanılırlığına ve bedeline bağlıdır. Güç
kullanma tehdidi, dayatma veya caydırma amaçlı kullanılabilir. Tehditlerin kof
çıkması, direnişi güçlendirdiği kadar, sonucun ne olacağını bekleyen üçüncü
tarafları da olumsuz etkiler. Donanmaların okyanuslarda bayrak dalgalandırması,
ulusal bayramlarda görkemli geçit törenleri yapılması, baskı siyasetinin klâsik
örnekleridir. Yakın geçmişte Çin’in dünya yörüngesinde kendisine  ait bir uyduyu patlatıp yok etmesi, ABD’nin
uzayın tek hakimi olmadığı yolunda bir hatırlatmaydı.
Koruma
Askerî gücün müttefik ülkelere
koruma sağlama amaçlı kullanılması da uygulanan stratejilerin inandırıcı
olmasını gerektirir. 2009 yılında Rusya’nın yaptığı geniş çaplı bir tatbikat
sırasında ABD donanmasının Baltık denizinde dolanması,  çevre ülkelere “korkmayın yalnız değilsiniz”
mesajı veriyordu. Korumanın derecesi, koruyanın bölgedeki çıkarlarının çapıyla
orantılıdır. Amerika’nın, Japonya ve Kore’de kara birlikleri bulundurması, bir
çatışma durumunda can kayıplarının göze alındığının ifadesidir ki bu da diplomatik
sözlerle sağlanabilecek inandırıcılıktan çok daha fazladır.
NATO benzeri askerî ittifaklar,
ABD’nin sert güç kullanma yeteneğini artırdığı kadar kurulan ilişkiler ve
yaratılan cazibe ortamı sayesinde yumuşak güç anlamında da kapasitesini yükseltmiştir.
Bu iki gücün birleşmesi ise soğuk savaş döneminde Atlantik bölgesinde
istikrarın ve ekonomik refahın sağlanmasına yaramıştır. Buna mukabil, ABD’nin
S. Arabistan’a sağladığı koruma, resmi bir ittifak mahiyetinde olmayıp dar
kapsamlı pazarlıklar çerçevesinde belirlenen milli çıkar edinimine  yönelik bazı garantilerden ibarettir. Ortaya
çıkardığı yumuşak güç kısıtlıdır ama yine de Suudi enerji politikalarının, ABD
çıkarlarına uygun biçimde şekillenmesine yaramıştır.
Çatışma bölgelerinde sağlanan
ateşkesin korunmasına yönelik olarak
kullanılan askerî olanaklar da sert ve yumuşak güç unsurlarını
barındırır. Başarısı ise bu unsurların kullanımında gösterilecek hassasiyet ve
beceriyle ilgilidir.
 Yardımlar
Askerî güce, yabancı orduların
eğitilmesi, müşterek tatbikatlar yapılması, insanî yardımlar sağlanması ve
doğal felaketlerle baş edilmesi bağlamlarında da baş vurulabilir. Bu tür
uygulamalar hem sert, hem yumuşak güç kapasitelerinin yükseltilmesi bakımından
yararlıdır. Örneğin ABD ordusu, Irak ve Afganistan ordularını eğitme sürecinde,
kendisi de isyancılarla mücadele konusunda çok şey öğrenmiştir. Bu eğitimler
sırasında belli sempati ortamı yaratılabilirse bu, silahlı kuvvetlerin yumuşak
güç oluşturması anlamına gelir.
Öte yandan, askerî olanaklar, hem
sert hem yumuşak güç üretebilir. Önemli olan, kaynağını barış severlikten,
yetenekten, meşruiyet ve güvenden alan yumuşak gücün, sert güçle birlikte,
doğru stratejiler çerçevesinde harmanlanması ve sonuçta ortaya akıllı askerî
gücün çıkarılmasıdır.
Askerî Gücün Geleceği
Obama, 2009 yılında aldığı Nobel
Barış Ödülünü kabul konuşmasında şunları söylemişti: “Kendi yaşam sürecimiz
içerisinde şiddet dolu çatışmaları önlememizin mümkün olamayacağını kabullenmek
zorundayız. Öyle zamanlar gelecektir ki, uluslar bazen tek başlarına, bazen bir
ittifak halinde hareket ederek güç kullanmayı sadece gerekli görmekle
kalmayacak, bunu bir ahlâkî mecburiyet olarak uygulayacaklardır”. 21.yy’da,
önceki çağlara göre devletler arası savaşlarla birlikte iç savaşların da azaldığını
göreceğiz. Ama mantıklı uluslar, savaş tehdidine karşı pahalı sigorta
poliçeleri satın almaya devam edecekler ve ana sigortacı da ABD olacaktır.
Askerî güç en alt düzeyde de olsa
(normlar, kurumlar, ve ilişkilerle birlikte) dünya nizamının sürmesini mümkün
kılmaya devam edecektir. Askerî güç, sağladığı güven duygusu yönüyle oksijene
benzer, iyice azaldığında gerçek önemi anlaşılır. İhtiyaç anında yokluğunun
önemi öylesine ortaya çıkar ki, geride kalan her şey teferruattır.
BÖLÜM 3
EKONOMİK GÜÇ
Soğuk savaşın sonunda bazı
düşünürle “jeopolitiğin” yerini “jeoekonomi”nin aldığını söylediler. Havuçlar
sopalardan daha önemli konuma gelmekteydi. 19. yy. Liberalleri, ticaret ve
finans alanında gelişen karşılıklı bağımlılığın savaşları gereksiz hale getireceği
görüşünü savunuyordu. Buna cevap gerçekçilerden geldi; 1914’de İngiltere ve
Almanya birbirlerinin ana ticaret ortağı idiler ama bu, küresel bir ekonomik
entegrasyon sağlama idealinin yarım yüzyıl ötelenmesine yol açan muazzam bir
yangını önleyemedi. Bunlara göre piyasaların bir düzen içinde işleyebilmesi
için siyasi bir yapı gerekliydi. 19.yy’da “serbest ticaret” diye anılan kavram,
büyük ölçüde donanmanın gücüne yaslanmaktaydı. Ne de olsa, askerî güçle sonuç
alma süreci, piyasaların işleyiş sürecine göre daha hızlı ve etkiliydi.
Her iki tarafın da haklı olduğu
yönler vardır. Eğer niyetiniz katırı suyun başına götürmekse havuç, sopaya göre
daha etkilidir ama niyetiniz katırı sahibinin elinden almaksa silâh daha çok
işe yarayabilir. Siyaset dünyasında silahlı kuvvetler “gücün nihaî biçimi”
olarak tanımlanır, böyle bir güce sahip olmaksa ancak canlı ve sağlıklı  bir ekonomiye sahip olmakla mümkündür.
Büyük ve başarılı bir ekonomi
sadece sert güç olanakları sağlamaya değil, yarattığı çekim alanıyla, yumuşak
güç olanakları sağlamaya da yarar. Gerek sert gücün, gerekse yumuşak gücün
dayandığı temel ekonomik unsurlar, GSYİH’nın büyüklüğü ve kalitesi, kişi başı
milli gelir, teknolojinin seviyesi, doğal kaynaklar ve insan kaynakları,
piyasalar için gerekli olan yasal ve siyasal kurumlar, ayrıca ticaret, finans
ve rekabet gibi özel alanlara yönelik imkânlardır.
Serbest piyasa şartlarında,
taraflar arasında özgürce yapılan bir pazarlık
sonucu gerçekleşen alışveriş, her iki taraf için de, mutlak çıkar
anlamında kazançlıdır. Ancak siyaset aleminde mutlak kazancın ötesinde dolaylı
kazançlar önem kazanır. Örneğin, Fransa, 19.yy’da Almanya ile yaptığı
ticaretten çok memnundu ve iyi kazanıyordu ancak bu alışverişten Almanya da
kazanıyor, giderek zenginleşiyor ve askerî gücünü artırıyordu. İşin bu yönü
Fransa’nın hiç hoşuna gitmiyordu doğal olarak. Ekonomik büyüme, paylaşılacak
pastayı genişletir ama hangi tarafın daha büyük dilimi alacağını göreli güçler
tayin eder.
Ülkelerin piyasaları
yapılandırmak amacıyla baş vurduğu uzun enstrümanlar listesinde, gümrük
vergileri, kotalar, yasal yaptırımlar, döviz kurlarının manipüle edilmesi,
doğal kaynakların kullanımını kartelleştirmek, kalkınma yardımları gibi
unsurlar bulunur. Ama ekonomik gücü kullanma amaçlı politikaların en önemli
boyutu, başkalarını kendine, onlara duyduğun ihtiyaçtan daha fazla muhtaç hale
getirebilmektir.
Karşılıklı Ekonomik Bağımlılık ve
Güç
Ülkeler piyasa dinamiklerinin
itmesiyle birbirlerine bağımlı hale geldikçe bu bağımlılığı o şekilde
yapılandırmaya çalışırlar ki müşterek çıkarların daha büyük bir bölümü kendi
taraflarında kalsın ve böylece başka maksatlar için kullanabilecekleri güç
türleri artsın. “Karşılıklı Bağımlılık” kavramı içinde kısa süreçte
“hassasiyetler”, uzun süreçte “savunmasız kalmak” bağlamları bulunur.
“Hassasiyet”, bir tarafta meydana gelen değişimlerin, diğer tarafı hangi hızda
etkilediği ile ilgili bir konudur. 2008 yılında New York’da Lehman Brothers’in
batışı, dünya piyasalarını çok kısa süre içinde etkilemişti. Hassasiyetin
yüksek seviyede olması ile savunmasız kalmak aynı şeyler değildir. “Savunmasız
Kalmak” karşılıklı bağımlılık sistemi içerisindeki yapısal değişikliklerin
taraflara ödettiği göreli bedel ile ilgilidir. Savunmasız bırakmak, hassas
hale  getirmeye  oranla
daha  büyük  bir
gücü  ifade  eder.
ABD,  1998  yılında Doğu Asya’da meydana gelen krizlere
karşı hassastı ama savunmasız kalmadı çünkü güçlü bir ekonomik yapısı vardı,
büyüme hızı % 0,5 düştü, o kadar. Öte yandan Endonezya aynı kriz sırasında
küresel ticaret ve yatırım alışkanlıklarındaki değişime karşı hem hassastı hem
de bu değişimler nedeniyle savunmasız kaldı, ekonomisi ciddi çöküş yaşadı, bu
da siyasi çatışmalara yol açtı.
“Simetri” karşılıklı bağımlılığın
nispeten dengeli olduğu durumları ifade eder. Daha az bağımlı olmak bir güç
kaynağına sahip olmak demektir. Ekonomik gücün önemli bir boyutu karşılıklı
bağımlılığın simetrisini kendi lehine bozabilmektir. 1980’lerde Başkan Reagan
vergileri düşürüp harcamaları arttırmıştı. ABD, bütçe açıklarını yamamak için
Japon sermayesine muhtaç hale geldi. Bazılarına göre bu durum Japonya’ya ABD
karşısında muazzam bir güç kazandırmıştı. Ancak Japonya Amerika’ya borç vermeyi
durdursa, bu ülkedeki ekonomi sarsılacak ve bundan ABD’deki Japon yatırımları
da olumsuz etkilenecekti. Amerikan ekonomisinin yarı büyüklüğündeki Japon
ekonomisi de ihracat açısından ABD piyasalarına muhtaçtı. Kısacası birlerine
ihtiyaçları vardı ve bundan yararlandılar. Benzeri bir durum bugün Çin’le
Amerika arasında yaşanıyor. Çin’in 2,5 trilyon dolarlık muazzam bir döviz
rezervi bulunuyor. Bunun büyük bir bölümü ABD hazine bonolarına bağlı. Bu
Dolarların satışı halinde Amerika’nın dizleri üzerine çökeceği söyleniyor ama
düşen dolar fiyatları Çin’in rezervlerinin değerini de düşürür. Ayrıca ABD ucuz
Çin mallarını almak konusunda eskisi kadar iştahlı olmaz, malını satamayan
Çin’de işsizlik sorunları çıkar, bu da siyasi karışıklıklara yol açar. Özetle
ABD dizleri üzerine çökebilir ama Çin yerlerde sürünür.
2010 yılında Amerika’nın Tayvan’a
silâh satması Çinlileri kızdırdı. Tepki olarak ABD Hazine Bonolarının satışı
gündeme geldi. Çin’de kimse bu öneriye kulak asmadı. Döviz rezervlerinden
sorumlu Çinli yetkili durumu şöyle özetledi: “Çin’in ABD bonolarına yatırım
yapması benimsemiş olduğumuz bir piyasa üslubudur, bunu siyasileştirmek
istemiyoruz.”
Her şeye rağmen denge, istikrarın
güvencesi değildir. Beklenmeyen sonuçlar doğuracak yol kazaları her zaman
mümkün olduğu gibi, ülkelerin savunmasız kalmama adına yaptıkları manevralar da
tehlike arz eder. Ekonomik gücün önemli bir unsuru döviz piyasalarındaki
simetri bozukluğudur çünkü ticarî hayat ve para piyasaları üzerinde derin
etkileri vardır. Döviz piyasalarının manipülasyonundan önemli bir parasal güç
doğar. Çin Yuanı’nın konvertibilitesini kısıtlı tutmaktadır. Amacı, iç pazarına
yönelik kararlarını, uluslararası döviz piyasalarının dikte ettiği şartların
etkisinden kurtarmaktır. Bu Çin’e rekabet üstünlüğü sağlamaktadır.
Ülke parasının, uluslararası
rezerv dövizi olarak kullanılması o ülkeye önemli bir güç katar. 1998’deki Doğu
Asya krizinin aşılması için IMF’nin Endonezya ve Güney Kore’ye dayattığı
şartlara bir bakın, bir de 2008 malî krizi sırasındaki duruma uyum sağlama
sürecindeki ABD’nin elinin rahatlığına. Bu rahatlık, ABD’nin bütün dış
borçlarının kendi milli para birimine dayalı olmasından kaynaklanıyordu. Dünya
rezervlerinin büyük bölümünü oluşturan para birimi hangi ülkeninse o ülkenin
büyük bir dayatma gücü var demektir. Örneğin Süveyş problemi nedeniyle Fransa
ve İngiltere’nin 1956 yılında Mısır’ı işgal etmeleri, İngiliz Sterlinini malî
piyasalarda krize soktu. ABD, Süveyş’ten çekilmesi şartıyla Sterlini
destekleyeceğini söyleyince bu iş İngiltere’nin hiç hoşuna gitmedi ama
söyleneni yapmaktan başka bir
çaresi  de  yoktu.
Amerika’nın askerî gücü, parasına
duyulan güvenin ana nedenidir. Güven duyulan para değerlidir, bunun da bazı
bedelleri vardır. Örneğin Dolar’ın dünya piyasalarındaki hakimiyeti, rekabet
dezavantajı nedeniyle malını ihraç etmekte zorlanan Amerikalı üreticiyi
fazlasıyla üzmektedir. Ama görünen odur ki, ABD ekonomisinin büyüklüğü, para
piyasalarının genişliği ve derinliği nedeniyle Dolar en azından gelecek on yıl
veya daha uzun bir süre boyunca dünya rezerv parası olma özelliğini
koruyacaktır.
ABD bütçe açıklarının Çin döviz
rezervleriyle kapatılması biçimindeki asimetrik dengenin değiştirilmesi
anlamında her iki taraf da fazla bir acele içinde gözükmemekle birlikte ABD,
Çin’in uluslararası forumlardaki etkinliğinin kontrollü bir biçimde
yükselmesine göz yummaktadır.
Doğal Kaynaklar
Zengin doğal kaynaklara sahip
olmanın, büyük ekonomik güce sahip olmakla
eş anlamlı olduğu düşünülür. Oysa doğal kaynak fukarası Japonya’nın
zenginliği, bu varsayımı çürütüyor. Doğal kaynakların azlığı, bir ülkenin  düşük
ekonomik  güce sahip olduğuna dair
yeterli bir gösterge değildir. Mesele, ülkenin savunmasız olup olmadığıyla
ilgilidir. Bu ise, doğal kaynak konusu ürünün alternatifi olup olmadığına,
tedarik kaynaklarında çeşitliliğin sağlanabilip sağlanamadığına bağlıdır.
1970’li yıllarda bazı
teorisyenler, ABD’nin 13 temel sanayi girdisini teşkil eden maddeler konusunda
savunmasız kalabileceği alarmını verdi. ABD, alüminyum, krom, manganez ve nikel
ihtiyacının %90’ını ithal etmek zorundaydı. Bunların üreticileri, petrolcülerin
örneğinde görüldüğü gibi kartelleşebilirlerdi. Ama takip eden yıllarda fiyatlar
yükseleceğine düştü! Teorisyenler, sanayideki girdilere alternatif olabilecek
başka girdilerin de kullanılabilme olasılığını ve teknolojik ilerlemenin
yaratacağı faydaları doğru hesaplayamamış ve tahminlerinde yanılmışlardı.
Petrol, Gaz ve Ekonomik Güç
Gerek siyasi, gerekse ekonomik
anlamda petrol dünyanın en önemli ham maddesidir ve 21. yy. boyunca da öyle
kalmaya namzettir. Her ne kadar artıyor olsa da Çin’in %8’lik tüketimine
karşılık ABD, dünya petrolünün % 20’sini tüketmektedir. Bilinen 1 Trilyon
varillik rezerv nedeniyle petrolün yakın bir zamanda tükeneceğini düşünmek
yersizdir ama bu rezervlerin % 66’sının Basra körfezinde olması, bu bölgedeki
istikrarın dünya ekonomisi açısından önemine işaret eder.
1960’larda, petrol ticareti,
büyük tüketici ülkelerin hükümetleriyle yakından ilişkili özel bir oligopol’un
elindeydi. Ağırlıkla İngiliz ve Amerikan menşeli 7 büyük şirket (bunlara 7 kız
kardeş denilirdi) tüketimin fazla olduğu zengin ülkelerdeki talebe göre arzı
düzenlerdi. Fiyat da bu zengin ülkelerdeki şartlara göre oluşurdu. Askerî
anlamdaki güçlü ülkeler petrol piyasasındaki bu dengesiz yapıyı korumak için
zaman zaman müdahalelerde bulunurdu. Örneğin, 1953 yılında millileştirme  yanlılarının İran Şahını devirmeye yönelik
teşebbüsü, İngiliz ve Amerikan güçlerince üstü örtülü bir biçimde önlendi.
1973 petrol krizinden sonra,
zengin ülkelerden, nispeten zayıf ülkelere doğru muazzam bir güç ve zenginlik
transferi oldu. Ne miktarda üretim yapılacağı bizzat üretici ülkeler tarafından
belirlenmeye başlanınca, fiyat oluşumunda da bu ülkeler daha fazla söz sahibi
olur bir konuma geldiler. Bu değişim genellikle, petrol üreticisi ülkelerin
OPEC çatısı altında gruplaşmasına bağlandı ama OPEC 1960 yılında kurulmuştu,
oysa değişimler 1973 yılında meydana geldi. Bu zamanlamanın nedeni, OPEC
ülkelerinin yarısının, ancak 1973’de bağımsızlıklarına kavuşmasıdır. Bu tarihe
kadar Avrupa ülkelerinin sömürgesi idiler.
Milliyetçiliğin yükselmesiyle,
askerî müdahalelerin de maliyeti yükseldi. İngiltere ve ABD’nin 1953 yılında
İran’a yaptıkları müdahalenin maliyeti nispeten düşüktü, 1979 İslam devriminden
sonra bu ülkeye yapılacak bir müdahalenin maliyeti, altından kalkılamayacak
boyutta olurdu.
1956 ve 1967 yıllarında Arap ülkelerinin
uygulamaya çalıştığı petrol  ambargosu
başarılı olamadı çünkü, oluşan arz açığını ABD kendi kaynaklarıyla
kapatabiliyordu. 1971’de ABD’nin üretim kapasitesi zorlanmaya başlayıp ithalat
başlatılınca, petrol piyasalarındaki hakimiyet S. Arabistan ve İran gibi
ülkelere geçti. ABD artık, petrol darlığına düşen ülkelerin başvurabilecekleri
son çare tedarikçisi olma özelliğini yitirmişti. Bu dönemde 7 kız kardeş,
önemini büyük ölçüde kaybetti.
İlk başlarda, sermaye, teknoloji
ve pazarlama gücü açılarından tekel olma konumundaki çok uluslu şirketler,
doğal kaynakların bulunduğu fakir ülkelere
giderler ve yaptıkları anlaşmalarla hizmetleri karşılığında aslan payını
alırlardı. Zaman içerisinde, fakir ülkeler paylarını arttırmanın peşine
düştüler. Monopollerin çıkıp gitme tehditleri önemini yitirmişti zira geçen
zaman içinde malın esas sahipleri işi kendileri yapabilir seviyeye gelmişti.
Çok uluslu şirketlerin petrol rezervlerini kontrol etme oranı günümüzde %
5’lere kadar düşmüştür, % 95 devlet şirketleri tarafından yönetilmektedir.
Piyasalarda fiyat ve talebin
düştüğü dönemlerde, güçlü kartellerin üretim kotaları konusunda hileye
başvurmak gibi bir özellikleri bulunur. 1973 Orta Doğu Savaşı, OPEC’e gücünü
gösterme fırsatı verdi. Arap ülkeleri 1973 savaşı sırasında arz kaynaklarını
kesti. Bu dönemde ABD’nin Basra Körfezindeki polisliğini yapmakta olduğu
sanılan İran Şahı, bir anda fiyatları dört misli arttırdı, OPEC ülkeleri de onu
takip etti. Kriz öyle bir noktaya tırmandı ki, dönemin ABD Dışişleri Bakanı H.  Kissinger,
eğer  boğazı  daha
fazla  sıkılırsa  askerî
güç  kullanımının  kaçınılmaz hale
geleceğini söylemek zorunda
kaldı. Üretim %15 oranında kısılmış, Arap ambargosu nedeniyle Amerika’ya giden
petrol %25 azalmıştı. Bunun üzerine Venezuela ve Endonezya petrolü devreye
girdi. Arz talep dengesi nisbeten sağlandı. Zengin ülkelerin talebinin sadece
%7-9’luk bir bölümü karşılanamamış oldu. Bu, bir “boğulma” noktasının çok
uzağındaydı. Piyasa oyuncuları, esas itibariyle kendi çıkarlarının peşindeyken,
istikrarı dolaylı olarak sağlamışlar, ekonomik çatışmanın, silahlı çatışmaya
dönmesini önlemişlerdi.
1973 yılındaki dönüm noktasında,
petrol bir ekonomik silâh olarak ne denli güçlüydü? Petrol sayesinde Araplar
sorunlarını ABD’nin gündemine getirmeyi başardılar. İsrail ile Araplar
arasındaki Yom Kippur sonrasında gerçekleştirilen barış görüşmeleri sırasında
ABD, Arap isteklerine karşı biraz daha hoşgörülüydü ama hepsi o kadar. Petrol
silâhı, ABD’nin Orta Doğudaki temel politikaları üzerinde fazla etkili olamamıştı.
Bu gün için çıkaracağımız dersler nelerdir? Cevap: Karşılıklı bağımlılığın
simetrisi! Petrol piyasalarında anahtar ülke haline gelen S. Arabistan’ın
ABD’de önemli yatırımları vardı. Amerikan çıkarlarına zarar verdiklerinde
bundan kendi çıkarları da zarar görecekti. Ayrıca ABD’nin koruması
altındaydılar, bu yüzden petrol silâhını dikkatli kullanmak zorundaydılar.
Petrol kaynaklarına sahip olmanın bir yandan yarattığı, diğer yandan
kısıtladığı güç, günümüzde de karmaşık yapısını koruyor. Bulunan rezervler ve
tasarruflu kullanım teknolojilerinin gelişmesiyle 90’larda petrole talep
azaldı, fiyatlar düştü. 2005’den sonra ise Asya’da büyüyen ekonomiler, başta
Çin ve Hindistan olmak üzere talebin ve paralelinde fiyatların yükselmesine
neden oldu. Devam edeceğe benzeyen bu trend nedeniyle de Basra Körfezindeki
istikrarın korunması, dünya siyasetinin en önemli sorunlarının başında kalmaya
devam edecektir.
Petrol ve doğal gaz piyasalarının
mukayesesi ilginç bir konudur. Rusya, her ikisinin de üreticisi olmakla
birlikte gaz piyasasında asimetriler yaratmaya daha fazla önem verir
gözükmektedir. Rus hükümeti gaz kaynaklarının işletilmesi ve boru hatlarıyla
nakledilmesi işini Gazprom şirketinin çatısı altında, tek merkezde topladı.
Gazdan kaynaklanan ekonomik gücünü de yeri geldiğinde, fiyatlar konusunda
anlaşamadığı Ukrayna’ya gaz ihracatını keserek gösterdi.  Daha
sonraları  da, önerdiği cazip gaz
fiyatları karşılığında donanmasını Ukrayna limanlarında barındırabilme hakkını
uzatma çabasına girişti. Bu girişim, ileride bir gün NATO üyesi olmayı düşleyen
Ukrayna’yı fena bir ikilemde bıraktı.
Almanya gaz ihtiyacının 1/3’nü
Rusya’dan sağlıyor ama bağımlılığın boyutu onları fazla tedirgin etmiyor zira
karşılıklı bağımlılığın simetrik olduğu ve sağladıkları gelirden kolay kolay
vazgeçemeyecekleri düşünülüyor. Bu nedenle Almanya, AB’nin Hazar doğal gazını
Rusya’ya uğramadan Avrupa’ya getirme projesine fazla ilgi göstermedi. Bunun
yerine Rus gazını, Ukrayna ve Polonya’ya muhtaç
olmadan,  Kuzey Denizinin altından
Almanya’ya getirme projesine destek verdiler. Kısacası, Rusya boru hattı
diplomasisini ekonomik gücünü arttırmak amacıyla kullandı. Bir yandan  Almanya
nezdindeki  güvenilir  tedarikçi
imajını  sağlamlaştırırken,  gücünü, etki alanı olarak gördüğü, küçük
müşterilerden oluşan Baltık ülkeleri, Beyaz Rusya ve Ukrayna bölgesi üzerinde
tehdit unsuru olarak tutmayı sürdürdü. Benzer şekilde, Orta Asya ülkelerindeki
gazı, kendi boru hatlarıyla Avrupa’ya ulaştırma gayretine  girdi ve girmesiyle de Çin’in hamlesiyle yüz
yüze geldi. Çin de kendi inşa edeceği
boru hatlarıyla Orta Asya gazını ülkesine getirme çabasındaydı. Daha
önemli bir olay, ABD’de büyük gaz rezervlerinin bulunması oldu. Gazın
sıvılaştırılarak gemilerle Amerika’ya taşınması ekonomik olmaktan çıktı. Bu gaz,
ABD yerine Avrupa’ya gitmeye başladı böylece de Rusya’nın boru hattı
diplomasisinde eli zayıflamaya başladı. İçinde bulunduğumuz, bilişim çağının,
“yükte hafif, pahada ağır” ekonomileri döneminde, doğal kaynakların önemi
Sanayi devrimi sürecindeki kadar fazla değilse de ekonomik güç olarak yine de
ihmal edilemez. Bu güç, büyük ölçüde piyasa şartlarıyla ilintilidir.
Yaptırımlar: Negatif ve Pozitif
Askerî gücün ana unsurunun nasıl,
fizikî çatışma tehdidi ve eylemi olduğu düşünülüyorsa, ekonomik gücün en görünür
enstrümanının da yaptırımlar olduğu yaygın bir düşüncedir. “Yaptırım” bir
kararın uygulanmasını veya bir politikanın yürürlüğe konulmasını sağlamak amacı
ile oluşturulmuş teşvik veya caza biçimindeki önlemlerdir. Negatif veya pozitif
olabilirler. Thomas Schelling 5 yaptırımlar için, “Tehdit ile vaat, baskı ile
tazminat/telafi arasındaki fark, referans çizgisini nereden çektiğinize
bağlıdır. Çocuğumuza, yatağını toplamak gibi belli bazı günlük işleri yapması
karşılığında bir harçlık veririz. Bu uygulama bir alışkanlık haline geldikten
sonra, verilen görevin yerine getirilmemesi nedeniyle harçlığın kesilmesi çocuk
tarafından bir ceza olarak algılanır”. Yaptırımların nasıl deneyimlendiği
algılara göre değişir.
Yaptırımlar devletler tarafından
uygulanabildiği gibi Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) tarafından da uygulanabilir.
David Baldwin’in6 yaptığı listeden 11 farklı negatif yaptırım biçiminden bazı
örnekler: ambargo, varlıkların dondurulması, ayırımcı vergilendirme,
yardımların kesilmesi… Pozitif yaptırım örnekleri ise  şunlardır: gümrük duvarlarının indirilmesi,
yardım sağlanması, yatırım vaatleri… Tüm yaptırımların ortak özellikleri
iktisadi işlemleri, siyasi amaçlara yönelik olarak manipüle etmektir. Geniş bir
pazara sahip ülkelerin, piyasayı kontrol etmek ve yaptırımları uygulamak
konusunda daha büyük bir gücü vardır. ABD, dünyanın en büyük ekonomisine sahip
olmaktan aldığı güç sayesinde, 1996 ile 2001 yılları arasında, yabancı ülkelere
85 yeni yaptırım uygulamıştı, yani, insanlığın yarısı ABD yaptırımlarından
payını almıştı. Buna rağmen yaptırımların işe yarayıp yaramadığı tartışmalıdır.
O halde neden yaptırımlara bu kadar sık başvurulur? Araştırmalar,
yaptırımların, hedeflerin fazla büyük tutulmaması, amacın net ve açık biçimde
anlaşılır olması, uygulanan ülkenin, daha işin başında zayıf bir konumda    bulunması,
____________________________________________________
*Thomas
Schelling (1921): Nobel ödüllü A.B.D.’li iktisatçı ve Dış Politika profesörü.
*David
A. Baldwin (1936): A.B.D.’li iktisatçı ve Dış Politika profesörü.
________________________________________________
önlemlerin ağır olması, uygulama
sürecinin sınırlı olması hallerinde, büyük ölçüde başarılı olduğunu
göstermektedir. Ekonomik yaptırımlarla, amaçlanan hedeflere ulaşılma olasılığı
düşükse, bunun alternatifi nedir? Askerî güç bazen daha iyi sonuç vermekte ama
maliyeti çok yüksek olmaktadır. Füze krizi sırasında, Castro’nun Küba’sına
uygulanan yaptırımları bir örnek olarak inceleyebiliriz. Buraya ABD tarafından
bir askerî müdahale nükleer savaşa kadar gidebilirdi. Olaya sessiz kalmak ise,
soğuk savaş döneminde ABD’yi Sovyet’ler karşısında çok zayıf duruma
düşürebilirdi. Yaptırımlar Castro’yu iktidardan düşüremedi ama ülkesine bir
bedel ödetti, davranışlarını sınırladı ve Sovyetlerle haşır neşir olmanın
faturasının ağır olduğu konusunda tüm dünyaya bir mesaj verdi. Bu bakımdan,
uygulanacak alternatif politikalar arasındaki en etkin olanı olduğu
söylenebilir (bu yaptırımların işlevini yitirip yitirmediği, soğuk savaşın sona
ermesiyle birlikte olayın boyut değiştirip değiştirmediği ise ayrı bir tartışma
konusudur).
Dikta rejimiyle yönetilen
ülkelere uygulanan yaptırımlar yönetici elitlerden ziyade, zaten korunmasız
durumda olan halka zarar verir bir biçime dönüşebilir. Diktatörler de bunu,
zulmü önlemek amacıyla yaptırım uygulayan devletlerin aleyhine bir propaganda
malzemesi olarak kullanabilirler. Yaptırımların başarılı olamadığı 90’lı
yıllarda, münhasıran elitleri hedefleyen “akıllı yaptırımlar” uygulamasına
geçildi. Bunlar, yönetici elitlerin seyahat özgürlüklerini kısıtlamak, yurt
dışı hesaplarını dondurmak gibi yöntemlerdi.
Yaptırımların, “mesaj verme”
anlamındaki işlevleri azımsanmamalıdır. Hedeflenen ülkenin adını lekelemek,
STÖ’lerin sıkça başvurduğu bir yöntemdir. İtibarını koruma derdine düşen
ulusların, tutumlarına meşruiyet kazandırmak ve muhtemel bir dışlanmadan
korunmak için politikalarını yumuşattıkları veya değiştirdikleri görülmüştür
(Güney Afrika’nın ırk ayırımcılığına son vermesi gibi).
Bağışlar, kalkınma yardımları ve
sair pozitif yaptırımların, hem sert, hem yumuşak güç boyutları vardır.
Uluslararası forumlarda bazı küçük ülkelerin, Japonya’nın balina avcılığı
politikaları lehine tavır alması, bu ülkeden
aldıkları bağışlar nedeniyledir. Rusya’nın, Gürcistan’dan ayrılıp
bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Doğu Osetya’yı tanımaları karşılığında,
Pasifikteki minik bir ada ülkesi olan Nauru’ya 50 Milyon Dolar bağış yaptığı
yaygın bir iddiadır. Aynı Nauru’nun, Taipei yerine Pekin’i tanıması mukabilinde
de Çin Halk Cumhuriyetinden 5 Milyon Dolar aldığı iddia edilmişti.
Büyük ülkeler, çeşitli nedenlerle
bağış yaparlar. ABD’nin, Mısır ve İsrail’e yaptığı bağışlar, bölgede güvenliği
sağlama amaçlıdır. Çin ise genellikle ham madde imtiyazları elde etmek için
bağış yapar. Hindistan ve Brezilya gibi ekonomisi yükselen ülkeler de bağış
yapmaya başlamışlardır. Bunlar (Rusya hariç) bir yandan da bağış almaya devam
ederler. Ne var ki hiç birinin defteri açık ve şeffaf değildir. ABD’nin yardım
programlarına bakıldığında, Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID)’nin, yardım
bütçesinin,  gerçekten  kalkınma amaçlı olarak,  ancak
yarısından azını   yönettiğini
görürüz. ABD, bu yardımları sadece kalkınma amaçlı olarak yapmaz, başka
hedefleri de bulunur. Zaten paranın dörtte birini de Pentagon yönetir.
Yardımların sırf kalkınmaya
yönelik olanları dahi, sert ekonomik güç yaratma amacıyla kullanılabilir. ABD,
Marshall Planı çerçevesinde, GSYİH’sının % 2’sini, 2. Dünya Savaşı ile perişan
olan Avrupa ülkelerine, ekonomilerini kalkındırmaları amacıyla tahsis etmişti.
ABD, bu sayede yükselen komünizme karşı sağlam bir direnç oluşturarak dış
politikasının temel amaçlarından birini gerçekleştirebilmişti. Avrupa’nın
duyduğu minnet ise, ABD’nin bölgedeki yumuşak gücünü arttırmıştı. Günümüzde
bazı iktisatçılar, kalkınma yardımlarının amaçlarının tersi yönde bir işlev
kazandığını, yardım alan ulusları tembelliğe ve yolsuzluğa ittiğini iddia
etmektedir.
Yardım programları insanî
amaçlarla da uygulanır ve iyi yönetilirse, bunun da bir yumuşak güç üretme
kapasitesi vardır. Kötü yönetim ise yolsuzluğa
yol açabileceği gibi, yardım alanlarla almayanlar arasında husumet ve
kıskançlığa yol açabilir ve bu çekişmelerden dolayı yardım veren zararlı çıkar.
Sert ve yumuşak güç üretebilme kapasiteleri bağlamında her iki yaptırım
biçiminin de eksi ve artı yönleri vardır.
Ekonomik Gücün Geleceği
Devletler, özel sektör şirketleri
ve bunların bir karışımı biçimindeki kurumlar, birbirleriyle sürekli olarak
pazarlık halindedirler ve bilek güreşi yaparlar. Rusya’nın Gazprom’u, Çin’in
devlet kuruluşları, Dubai World gibi kraliyet vakıfları piyasanın işleyişini
çapraşık bir hale getirir ve politik manipülasyon fırsatları yaratır. Sağlıklı
ve büyüyen bir ekonomi, gücün tüm türlerinin temelidir. Ama 21. yüzyılın
“jeoekonomi” çağı olacağını savunmak yanlış olur. Gücün, uluslar ötesi kurumlar
da dahil olmak üzere, devlet dışı sivil yapılaşmalara doğru kayması, ekonomiyi
bir güç olarak kullanma anlamında devletlerin elini zayıflatmaktadır. Zira, hem
piyasa şartları değişkendir, hem piyasa oyuncularının kontrolü zorlaşmıştır.
21.yy’da ekonomik gücün askerî güce oranla daha önemli hale geleceği yolunda
genellemeler yapmak yanlıştır. Ekonomik güç, “akıllı güç” politikalarının alet
kutusundaki en önemli aletlerden biri olmayı sürdürecektir yeter ki, bu
aletlerin her birinin ayrı ayrı işlevleri iyi bilinsin ve uygun alet uygun
pazarlarda kullanılsın.
 BÖLÜM 4
YUMUŞAK GÜÇ
Yumuşak güç, akademik bir kavram
olarak, basında yer aldıktan sonra, Çin, Endonezya, Avrupa ve başka yerlerde
kullanılır oldu ama çoğu zaman “askerî olmayan güç, yumuşak güçtür” şeklinde
yorumlanarak hataya  düşüldü.  Yumuşak güç, gücün herhangi bir türü gibi iyi
ve kötü amaçlarla kullanılabilir. Hitler, Stalin ve Mao,  müritlerinin
gözünde  yumuşak  güç
sahibi  kişiliklerdi  ama
böyle  olması, bahsedilen
şahsiyetleri düzgün insan yapmadı. Demek ki, insanların düşüncelerini eğip
bükmek, kollarını bükmekten daha hayırlı olmayabiliyor.
Yumuşak güç, yeni bir kavram
olmakla birlikte, bir davranış biçimi, tarz olarak insanlık tarihi kadar
eskidir. Lao-tzu7 “İyi bir lider olmanın ölçüsü bütün insanların o liderin
verdiği emirlere itaat etmesi değil, neredeyse liderin varlığından bile
haberdar olunmadığı hallerde işlerin yolunda gitmesidir” der. 18.yy.
Avrupa’sında Fransız dili ve kültürünün yaygınlaşması, Fransa’ya çok önemli bir
güç kazandırmıştı. 1. Dünya Savaşı öncesinde ABD, savaşa İngiltere’nin mi,
yoksa Almanya’nın mı yanında girmesi gerektiği konusunda tereddüt yaşıyordu. Bu
dönemde, ABD kamuoyu nezdindeki sorun, Almanya imajının iyi mi, kötü mü olduğu
değil, herhangi bir Almanya imajı bulunmamasıydı. Atlantik ötesi iletişim
kanallarına İngiltere öylesine hakimdi ki, ABD kendiliğinden o yöne meyletti.
Şüpheciler yumuşak güce, “sayısız dış politika sınavından çakmış şahane (!)
fikirlerden biri daha…” diye burun kıvıra dursunlar, geleneksel gerçekçiler
bu fikirde değildir. E.H. Carr8 1939 yılında uluslararası gücü şu üç sınıfa
ayırmıştı: Askerî güç, ekonomik güç ve fikirlere hakim olma gücü. Yeni
gerçekçiler ise yumuşak güce “mügalata” damgası vurup güç kavramına salt
ölçülebilir somut kaynaklar olarak baktılar. Onlara göre güç, sadece şehirlere
ve kafalara yağdırılacak bombalardan ibaretti, bunları atma konusundaki
fikrinizi değiştirebilecek bir mefhum değil! Gerçekçilerin en azılılarından
biri olan Makyavel ise, beş yüz yıl önce “Korkulası Prensler sevimlilerinden
daha iyidir, nefret edilmesi ise en kötüsü…” demişti.
Yumuşak güç, idealizm ve
liberalizmin bir türevi değildir. İstenilen sonuçların elde edilmesine yarayan
bir güç biçimidir. Kuvvetini, meşruiyetinden alır. Özellikle içinde
bulunduğumuz bilgi çağında. Bu gücü sadece devletler değil, şirketler,  STÖ’leri, uluslararası teröristler de
kullanır. Bir devlet politikası olarak yumuşak gücün kullanımı zordur zira sert
gücün aksine sonucu, üzerinde güç uygulananın düşünceleri tayin eder. Kamuoyu
ve politikacılar, hızlı sonuç almayı severler oysa yumuşak güç geç sonuç verir.
Ekonomik veya askerî güç kullanımına göre daha az riskli görünse de uygulaması
zor, kaybı kolay, geri kazanılması ise çok masraflıdır.
Kuzey Kore’yi nükleer
ihtiraslarında vaz geçirme anlamında bir işe
yaramadığını gerekçe göstererek, yumuşak gücün, güç bile olmadığını
savunanlar vardır. Ama söz konusu olan, bazı bölgelerdeki, demokrasi, insan
hakları, özgürlükler gibi kavramların yüceltilmesi ise, yumuşak güç, sert güce
oranla çok daha yararlı bir yöntemdir ve “akıllı güç” stratejilerinin önemli
bir unsuru haline gelecektir.
——————————————————————
7   Lao-tzu: M.Ö 6. yüzyılda yaşamış Çin’li filozof.
8   E.H. Carr (1892-1982): Liberal görüşten
Marxizm’e geçiş yapmış İngiliz tarihçi, dış politika uzmanı, gazeteci.
————————————————————————-
Yumuşak Gücü Üreten Kaynaklar
Yumuşak gücün üç temel dayanağı
vardır:
Kültür (Uygulanacağı bölgenin
insanına cazip gelmesi şartıyla).
Siyasi Değerler (Gerek içerde,
gerekse dışarda bu değerlere sadık kalınması şartıyla)
Dış Politika ( Başkalarının bu
politikaları meşru görmeleri şartıyla)
Ekonomik kaynaklar, sert güç
kadar yumuşak güç de üretebilir. Bu kaynaklar, cezbedici de olabilir, zorlayıcı
da. Avrupa’nın ekonomik alanda cezbedici gücüne örnek olarak, komünizmle
yönetilen Orta Avrupa ülkelerinin, birliğe girebilmek için tüm mevzuatlarını
ters yüz etme konusunda gösterdikleri çaba ve Türkiye’nin insan hakları
yasaları ile ilgili yaptığı değişiklikler sayılabilir.
ABD’nin 2008 yılı malî krizinden
sonra, Çin’in Asya ile ekonomisi gelişmekte olan ülkeler üzerindeki yumuşak
gücünün artmakta olduğu gözlemlenmektedir. Öyle ki buralarda, Pekin’in
“otoriter bir devlet ve başarılı bir ekonomi” modeli, Washington’un “demokratik
devlet ve liberal piyasa ekonomisi” modeline tercih edilir hale gelmiştir. Ama
söz gelimi Venezuela veya Zimbabwe gerçekten Çin modeline hayran mıdır yoksa bu
ülkenin geniş pazarı mı onları cezbetmektedir orası tam belli değildir. Çin’in
otoriter yaklaşımları, demokratik ülkeler için cezbedici olmaktan uzaktır.
Karakaş’ı cezbeden Paris’e itici gelebilir.
Askerî gücün yumuşak güce destek
olduğu durumlar da vardır. ABD, Çin, Brezilya, ve diğer bazı ülkelerin, askerî
kaynaklarını 2010 yılındaki Haiti depreminden sonra kurtarma faaliyetlerinde
görevlendirmeleri, bu ülkelerin yumuşak güçlerini arttırmıştır.
Yumuşak Güç ve ABD Hegemonyası
Bazı yorumcular, 21.yy’da yumuşak
gücü kültür emperyalizminin bir biçimi olarak görmekte ve Amerikan kültürünün,
liberal bir söylem çerçevesinde hegemonya kurduğunu iddia etmektedirler.
Amerikan kültürü, her ne kadar evrensel değilse de, katılımcılığın ve ifade özgürlüğünün
yeşerdiği bu bilgi çağında Amerikan değerler manzumesi geniş kitleler
tarafından benimsenmektedir. Amerikan hegemonyası söylemini yerli yerine
oturtmak için belki biraz Çin’in neler yapmakta olduğuna bakılması gerekiyor.
Yumuşak güç felsefesini iyiden
iyiye benimseyen Çin, bu tabiri resmi söylemlerinde bile kullanır olmuştur. Çin
komünist partisin başkanının 15 Ekim 2007 tarihli konuşmasından: “Ülkelerin
topyekûn güç rekabeti savaşımında zemin kazanmalarının önemli bir unsuru haline
gelmiş olan yumuşak gücümüzü artırmak için kültürümüzü öne çıkartmalıyız.” Çin
bu alanda sayısız girişim yapmış, sadece 2009, 2010 yıllarında dış tanıtım için
8,9 Milyar Dolar harcamıştır. Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) katılım, 2008
Olimpiyatlarının düzenlenmesi, BM gücüne asker verme, komşularıyla sınır
anlaşmazlıklarını çözümleme gibi barışçıl atakları sayesinde
kendi hakkındaki yaygın korkular
inişe geçmiş ve diğer ülkelerin, yükselen Çin gücüne denge oluşturmak için
ittifak arayışları azalmıştır. Ama Amerikan yumuşak gücünün olduğu gibi Çin
yumuşak gücünün de sınırları vardır. Tibet’e yaptığı sert müdahale, Nobel
ödüllü insan hakları savunucusu Liu Xiaobo’ya yaptığı baskılar Çin’in yumuşak
güç birikimini zayıflatmıştır. CNN ve BBC ile rekabet etmek  amacıyla
milyarlarca dolar harcanarak kurulan ulusal Çin TV kanalları propaganda
koktukları için uluslararası alanda seyirci cezbedememektedir. O kadar ki,
Hindistan’ın Bollywood filmleri dahi Çin TV’lerine oranla daha fazla izleyici
çekmektedir. Sanırız bunun nedenini tanınmış Çinli film yapımcısı Zhang
Yimou’nun kendisine film konularını neden hep geçmişteki olaylardan seçtiğine
ilişkin sorulan soruya verdiği şu cevaptan anlayabiliriz: “Konularımı çağdaş
Çin yaşamından seçsem filmlerim sansür tarafından hadım edilir!”.
Yapılan son kamuoyu
araştırmaları, Çin’in bu alanda yaptığı büyük yatırımlara rağmen yumuşak gücünün
etkili olamadığını ve Pakistan ile Afganistan dışında pozitif imajının
Amerika’nın seviyesine erişemediğini göstermektedir. Bu da gösteriyor ki, eğer
satılmaya çalışılan imaj, yereldeki gerçeklerle çelişiyorsa o ürün satılmıyor.
Buna rağmen Çin’in bu çabalarını küçümsemek aymazlık olur. Çin ve ABD’nin
birbirleri nezdindeki imajları karşılıklı olarak yükselirse, bu ülkelerin
çatışma ihtimalleri azalır.
Yumuşak Güç Davranış Biçimleri:
Gündem Belirleme, Çekim Gücü Oluşturma, İkna Etme
Yumuşak gücün, 1. Bölümde
tartışılan “ilişkisel güç kapsamındaki üç ayrı yön” mefhumu ile yakın bir
ilişkisi bulunur. Örnek olarak, öğrencisini sigara alışkanlığında vaz geçirmeye
çalışan okul müdürünün yaklaşımlarını inceleyelim. Gücün birinci  yönü çerçevesinde müdür, çocuğun sigara içme
yönündeki tercihini değiştirmek için onu cezalandırmak veya okuldan
uzaklaştırmakla tehdit edebilir (sert güç) veya saatlerce ikna etmeye uğraşır
(yumuşak güç). İkinci yönü kapsamında, okuldaki otomatik sigara satış
noktalarını yasaklar (gündem belirlemenin sert tarzı) veya sigara içmeyi gözden
düşürmek, akla gelmesini dahi engelleyici bir ortam yaratabilmek için her
tarafa sigaranın dişleri sarartıcı, kanser yapıcı etkilerini anlatan posterler
asar (yumuşak güç). Üçüncü yön çerçevesinde ise, bir açık oturum tertip ederek
öğrencileri sigaranın zararları üzerine tartıştırır (yumuşak güç) veya daha
ileri gider ve sigara içen azınlığı dışlamakla tehdit eder (sert güç). Müdürün
yumuşak   güce ilişkin başarısı, onun
yarattığı cazibe, inandırıcılık ve güvenin derecesine bağlıdır.
BİRİNCİ YÖN
BAŞKALARININ BAŞLANGIÇTAKİ
TERCİHLERİNİ AKSİ YÖNE ÇEVİRMEK
Sert: A, B’nin stratejilerini
değiştirmek için kuvvet / para mekanizmalarını kullanır.
Yumuşak: A, B’nin mevcut
tercihlerini değiştirmek için cezbetmeye / ikna etmeye çalışır.
İKİNCİ YÖN
GÜNDEMİN ÇERÇEVESİNİ DEĞİŞTİRMEK
VE BU ÇERÇEVE İÇİNDE GÜNDEMİ YENİDEN YAZMAK
Sert: A, B’nin gündemini budamak
için (B istese de istemese de) kuvvet/para kullanır.
Yumuşak: A, olayı cazip
gösterecek biçimde sunar veya kurumları yardımıyla B’nin, değişimi meşru olarak
algılamasını sağlar.
ÜÇÜNCÜ YÖN
BAŞKALARININ TERCİHLERİNİ
ŞEKİLLENDİRMEK
Sert:  A,
B’nin  tercihlerini  şekillendirmek  için
kuvvet  /para kullanır (Stockholm
Sendromu).
Yumuşak: A, olayı cazip
gösterecek biçimde sunar veya kurumları yardımıyla B’nin, başlangıçtaki
tercihlerini yeniden şekillendirir.
Ülkeler bazında cazibe yaratma
yoluyla isteklerin benimsetilmesi karmaşık iştir. Temel unsurları, hoşgörü,
sevecenlik, yetenek ve karizmadır. Kültür, değerler ve politikalar gibi
mefhumların güce dönüştürülmesi, bunlar ve bunların alt katmanlarındaki diğer
unsurlar sayesinde gerçekleşir. Bir toplum için çekim gücü yaratan bir değer,
başka bir toplum için itici olabilir. (Hollywood filmlerindeki özgür kadın modeli,
Rio’da başka Riyad’da başka algılanır).
İkna metodu, cazibe yöntemiyle
benzerdir ve içinde bir miktar manipülasyon barındırır (Olumluyu öne çıkarma,
olumsuzu gizleme). Cazip söylemlerle ambalajlanmış bir dava büyük çoğunlukla
hedef toplum tarafından ikna edici bulunur ama açık biçimde propaganda
kokuyorsa ikna ediciliğini yitirir. Yumuşak gücün oluşmasını, büyük ölçüde,
hedef alınan toplumun algıları belirler.
Yumuşak Gücün İşleyişi
Yumuşak gücün, doğrudan veya
dolaylı işleyiş biçimleri vardır. Başkan Obama’nın G 20 toplantısında yaptığı
ikna edici konuşma, katılımcı ülkelerin, az gelişmiş ülkelere yardım
taahhütlerini arttırmıştı. Bu doğrudan işleyiştir. Daha sık görülen işleyiş tarzı
ise iki adımdan oluşur. Önce toplumlar etki altına alınır, o toplumlar bilâhare
kendi liderini etki altına alır. Yumuşak güç uygulamalarının neden/sonuç  ilişkisi,
bu  biçimlere  göre
farklılık  arz  eder.
Amaçlanan     hedeflere ulaşılıp
ulaşılmadığıyla ilgili kamuoyu yoklamaları ancak yaklaşık neticeleri yansıtır.
Hükümetlerin çoğu kamuoyu yoklamalarını fazla ciddiye almaz ama bu tavır,
yumuşak gücün safsatadan ibaret olduğu anlamına gelmemelidir. Yumuşak gücün,
politika oluşturanlar üzerindeki doğrudan etkilerine anlamlı bir örnek, öğrenci
değişim programlarıdır. Hali hazırda görevde bulunan 46 devlet başkanı ile
geçmişte devlet başkanlığı yapmış 165 kişi ABD üniversitelerinde eğitim
almışlardır. ABD’ye,  bir yılda,
üniversite eğitimi için 750 bin öğrenci geldiği düşünülürse, bu gücün etkinliği
daha iyi anlaşılır.
Yumuşak gücün aşağıdan yukarıya
doğru işlediği durumlarda toplumun yöneticileri etkilemesi, liderlere,
istenileni yaptırmak veya caydırmak yönünde olabilir. Örneğin 2003 Irak
olayları sırasında Türk kamuoyu, karar vericileri, ABD birliklerinin ülke
toprakları üzerinden Irağa geçmelerine izin vermemeleri yönünde etkilemişti.
Birlikler Türk topraklarını kullanamadı. Böylece Bush yönetimi, yumuşak gücünü
iyi kullanamayarak kendi sert gücünün zedelenmesine yol açmıştı. Yumuşak gücün
hedefi, geniş kitleleri etkileyerek kamuoyu oluşturmak ve tavır değişikliği
sağlamaktır. İkinci dünya savaşı sırasında, ABD, Avrupa’yı sadece askerî ve
mali gücüyle (Marshall Programı) değil, yeri geldiğinde Hollywood’u da arkasına
alarak, kültürü ve değerleriyle de etkilemişti. Bu konuda Norveç’li bir bilim
adamının tespiti şöyledir: “Federal yapı, demokrasi ve serbest piyasa; işte
Amerika’nın ana ihraç ürünleri!”.
Bu türden genel hedefler
günümüzde de önemlidir. Örneğin, terörist eylemlerin birçoğunun hedefi, belli
bir hükümeti devirmek olmayıp, bir kutuplaşma yaratmak ve geliştirdikleri
radikal söylemleri bu kutuplaşma ortamında, Müslüman dünyasının daha geniş bir
bölümüne yaymaktır. Soğuk savaş sonrasında Avrupa yumuşak gücünün genel ve uzun
vadeli hedefi ise, Merkezî Avrupa ülkelerini demokratikleştirmekti, başarılı da
olundu. Ne var ki bu güç, 2009 Kopenhag, Dünya İklim Konferansı sırasında fazla
işe yaramamıştır. Avrupa ülkelerinin, başka ülkelere kendi karbon salınım
standartlarını empoze etme şeklindeki yüksek idealleri, bireysel çıkarlar
uğruna yapılan küçük pazarlıklar arasında boğulmuştur.
Ülkeler, yumuşak güçleriyle
sadece birbirlerini, dolaylı ve doğrudan yöntemlerle etkilemeye çalışmakla
kalmaz, diğer ülkelerin çekim gücüne ve meşruiyetine zarar vermek için de
uğraşırlar. İstihbarat teşkilâtları, diplomasi, değişim ve eğitim programları
bu işlere yarar.
Kamu Diplomasisi Yoluyla Yumuşak
Gücün Kullanılması
Devletlerin yumuşak gücü koruması
zordur çünkü, çekim gücünü sürekli kılabilmek için uygulamaların da değer
yargılarıyla uyumlu olması gerekir. Hükümetlerin ise tüm değişkenleri kontrol
altında tutabilmesi neredeyse imkânsızdır. Gücün devletin elinden, devlet dışı
oluşumlar yönüne doğru kaymakta olduğu günümüz bilişim ve iletişim ortamında,
siyasi otoritenin, sosyal paylaşım ağlarının öneminin arttığını ve gücün
hiyerarşik yapısının artık değişmekte
olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Çağımızdaki sosyal paylaşım ağlarının
etkinliği karşısında liderler, çekim gücü yoluyla benimsenmeyi ve gruplarla
işbirliği yapmayı, emir / komuta yoluyla yönetmeye tercih etmek zorunda
kalmaktalar. İletişim alanında komutanın yerini diyalog alıyor. Bir Çek
diplomatın dediği gibi; “Böylesi propagandanın en hası, zira propaganda değil!”.
Bazen “kabine diplomasisi” diye
de anılan klâsik diplomaside, liderler arasında, çoğu zaman gizli olan mesajlar
gelip giderdi. İletişim doğrudandı. Ancak hükümetler, diğer devletlerin
halklarıyla iletişime geçerek o ülkelerdeki hükümetleri dolaylı yoldan etkileme
yönteminden de faydalanırlar. Dolaylı yoldan yapılan bu diplomasinin adı “Kamu
Diplomasisi”dir. Kökleri tarihin derinliklerine gider. Fransız devriminden
sonra, yeni Fransız hükümeti, kamuoyu oluşturmak için ABD’ne ajanlarını
göndermişti. 1. Dünya Savaşından sonra, ABD, dünyadaki imajını parlatmak için
Hollywood’u kullanmıştı. 1920’lerde, teknolojinin gelişmesiyle kamu
diplomasisinin en etkili yöntemleri arasına radyo girdi. Bu yöntemi en iyi
kullananların başında BBC gelir.
Gücün devlet dışı oyuncular
yönüne kayması, iletişim imkân ve kanallarının olağanüstü boyutlarda artması,
kamu diplomasisini çok karmaşık bir hale getirmiştir. Artık devlet dışı güçler
de, kamu diplomasisini kendi amaçları doğrultusunda yaygın olarak
kullanmaktadır. Bunlar, kendi aralarında, sınır tanımadan işbirliği
yaptıkları  gibi hükümetlerle de birlikte
çalışarak yumuşak güç üretebilmektedirler. Örneğin, kara mayınlarının
yasaklanmasını öngören bir kampanya sonucunda, Kanada ve Norveç gibi nispeten
küçük bazı devletlerle, aktivist Vermont’un başını çektiği bir sosyal paylaşım
ağı işbirliğine girişti. Bu girişime, çok popüler bir kişilik olan Prenses
Diana’nın da katılmasıyla, dünyanın tek süper gücünün en sarsılmaz bürokratik
kalesi Pentagon yenilgiye uğradı.
Günümüzde bilgi güç üretiyor.
Dünya halklarının büyük bir bölümü  de,
ilerleyen ve ucuzlayan teknoloji sayesinde bu güce sahip oldu. Sonuç bilgi
patlamasına dönüştü, sapla saman birbirine karıştı, dikkatler dağıldı. Şimdilerde
önemli olan, bilginin niteliği ve niceliği değil, önemli bilgileri arka
plândaki kuru gürültüden ayıklayıp dikkatleri doğru olanın üzerine odaklama
becerisidir. İnanılırlık ve itibar, yumuşak gücün en önemli ögelerindendir.
Günümüzdeki siyasi mücadelelerin ciddi bir kısmının konusu, ülkelerin
birbirlerini itibarsızlaştırma veya yüceltme kampanyalarıdır. Politika,
inanılırlık ve güvenirlilik yarışına dönüşmüştür. Propaganda izlenimi veren
bilgi akışı işe yaramadığı gibi ters tepki yaratır. Saddam Hüseyin’in kitle
imha silâhlarına sahip olduğu yolunda yapılan yoğun  bilgilendirmenin abartılı olduğu ortaya
çıkınca İngiltere ve ABD büyük itibar kaybına uğramıştı.
Kamu diplomasisi sadece bir
halkla ilişkiler uygulaması değildir. Uzun vadeli ilişkiler kurulmasını öngörür
ve bu yolla istenilen hükümet politikalarının oluşumuna zemin hazırlamayı
amaçlar. Ulusal itibarı olmayan ülkeler, kamu diplomasisi yöntemleriyle    kültürel
olanaklarını    yumuşak    güce
dönüştüremezler.
Kamu diplomasisinin başarılı olup
olmadığı, istenilen biçime getirilmiş zihin sayısıyla ölçülür (kamuoyu
yoklamaları  bunu belirler), harcanan
dolarlarla değil!
Bir merkez tarafından
kurgulanmamış şahısların, bire bir diyalog yoluyla oluşturdukları sosyal
paylaşım ağları vasıtasıyla yapılan diplomasi türüne “Yeni Kamu Diplomasisi”
diyoruz. Kamu diplomasisinde bu yeni kavramı öne çıkaran hükümetler, sınır
olgusundan vareste olan sosyal ağları kontrol etmek yerine teşvik etmeyi ve
bunlara katılmayı tercih ederler. Ne kadar az karışırlarsa da toplum nezdindeki
itibarları o ölçüde artar. Şüphesiz, bu da, devlet dışı güçlerin ve STK’ların
siyasi hedeflerinin, resmi politikalarla çelişebilmesi gibi bir riski
beraberinde getirir. Hükümetler, hedefleri doğrultusunda yayın yaptırmak
amacıyla kendi memurlarına Facebook veya Twitter gibi imkânları kullanma
yetkisi vererek sosyal iletişim alanında etkinliğini arttırmaya çalışabilir.
Fikir ayrılıkları ve eleştiriler, hükümetleri zaman zaman rahatsız etse de buna
gösterecekleri tahammül, güvenilirliklerini artırıcı yönde olumlu bir yumuşak
güç üretir. Buna karşın, Floridalı rahip örneğinde olduğu gibi (2010) Kur’anı
yakma tehdidinde bulunan sorumsuz yurttaşlar, yumuşak gücü berhava da
edebilirler. Kamu diplomasisi bu yönleriyle demokratik ülkeler için zor
olabilir ama uluslararası ilişkiler alanında, Çin gibi otokratik yönetimler
için daha da zordur. Zira, yumuşak güçlerinden faydalanan STK’ların,, insan
hakları, yükselen ekonomik ve askerî güç, siyasi sistem gibi konularda
yaptıkları eleştiriler, Çin gibi ülkeleri fazlasıyla hırpalamaktadır. Kısacası
içinde bulunduğumuz siber çağda yumuşak gücün kullanılması kolay iş değildir.
FASIL II
 GÜÇ KAYMALARI:
 GÜCÜN YAYILMASI VE EL DEĞİŞTİRMESİ
 BÖLÜM 5
YAYILMALAR VE SİBER GÜÇ
Çağımızda güç kaymaları iki
biçimde tezahür etmektedir: gücün yayılması ve/veya bir elden diğer ele intikal
etmesi. Gücün, hakim konumdaki bir ülkeden diğerine geçmesine tarihte çok
rastlıyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz bilgi çağında gücün yayılarak dağılması
yeni bir olgu. Olup bitenler artık en güçlü devletler tarafından bile kontrol
edilemez duruma geldi. Bir ABD dışişleri yetkilisinin yorumu: “Bilgi yoğunluğu,
dünyanın kutupsuz hale gelmesinde en az silahlanmanın yaygınlaşması kadar rol
oynamıştır”. Bir İngiliz düşünürün görüşü: “Belli bir ülkenin halkını tehdit
eden, onları riske sokan oluşumların neredeyse tamamı başka ülkelerden
kaynaklanır… mâli krizler, organize suçlar, küresel ısınma, salgın
hastalıklar, uluslararası terörizm bunlardan bazılarıdır. Zorluğun ana nedeni,
gücün hem dikine hem enine yayılmasıdır. Artık çok kutuplu dünyadan söz
edilemez. Dünya kutupsuzlaştı!”
Bazı gözlemciler, bilgi
devriminin hiyerarşik bürokrasiyi yerle bir edeceğini, bunun yerini ağ
(network) organizasyonlarının alacağını öngörmekteler. Onlara göre,
hükümetlerin birçok görevini piyasa oyuncuları ve kâr amacı
gütmeyen kurumlar üstlenecek.
İnternet ortamında sanal topluluklar oluştukça, bunlar bölgesel yargı
sınırlarını aşacak, kendi yönetişim modellerini oluşturacak. Hükümetlerin
toplum yaşamı üzerindeki önemi azalacak, insanlar seçtikleri bir topluluktan
diğerine tek tıklamayla geçebilecekler. Toplumlar arası bu geçişler ve
beraberinde gelişen yönetişim modeli, çağdaş devletlerin meydana gelişinden
önceki feodal yapıya kıyasla çok daha modern ve uygar model oluşturacaktır.
Bilgi Devrimi
Bilgi devrimi gücün doğasını
değiştirmekte, yayılıp dağılmasını hızlandırmaktadır. Devletler dünya
sahnesindeki egemenliklerini sürdürecekler ama sahneyi, sayıları giderek artan
farklı oyuncularla paylaşmak zorunda kalacak ve
oyunu kontrol etmekte zorlanacaklardır.
Bazılarınca “Üçüncü Sanayi
Devrimi” olarak da adlandırılan bilgi devriminin temelinde bilgisayar ve
benzeri teknolojilerdeki hızlı ilerlemeler yatar. Bunlar sayesinde bilginin
üretilmesi, işlenmesi, ulaşılabilirliği ve iletilebilirliği olağanüstü ölçüde
hızlanmış ve ucuzlamıştır. Bilgisayarların hızı, son 30 yılda, her 18 ayda bir,
ikiye katlandı. 21.yy. başlarındaki maliyetler, 70’li yıllara göre binde bir
oranında düştü. Eğer otomobil fiyatları, yarı iletken fiyatlarının düştüğü
hızla düşseydi, bugün iyi bir otomobili 5 dolara alabilirdik.
1993 yılında dünyada 50 adet web
sayfası vardı. 2000 yılında bu sayı 5 milyonu geçti. Sadece Çin’de 400 milyon
internet kullanıcısı var, dünyada Facebook kullanıcısının sayısı ise yarım
trilyonu aştı. 1980 yılı gibi çok yakın bir geçmişte, bakır teller vasıtasıyla
yapılan telefon iletişiminde saniyede bir sayfalık bilgi gönderilebiliyordu.
Şimdi fiber optik kablonun tek bir telinden saniyede 90 bin ciltlik bilgi
aktarılabiliyor. Dijital bilgi miktarı her beş yılda bir ona katlanıyor. Bilgi
devriminin en karakteristik özelliği, iletişimde sağlanan hızın, zengin ve
güçlülere münhasır bir ayrıcalık olmayışı, maliyetlerdeki büyük ucuzlama sayesinde
bu olanaktan her kesimin istifade edebilmesidir. Bu özellik, devletlerin
doğasını değiştirmekte, gücün yayılma hızını arttırmaktadır.
20. yy.’ın ortalarında bu
gelişimin, George Orwell’in “1984” isimli romanında anlatılan merkezî ve
otoriter bir devlet modeli yaratacağından korkulmuştu. Aksine,
merkeziyetçilikten uzaklaştıran etkileri oldu. İnternet ortamı, yayıncılar ve
editörlerin kontrolündeki görsel ve yazılı medyaya kıyasla, bireyden bireye
(e-posta yoluyla), bireyden topluma (bloglar, Twitter vs. yoluyla), toplumdan
bireye (Wikipedia ve benzerleri yoluyla) ve belki en önemlisi, toplumdan
topluma (sohbet odaları, Facebook, LinkedIn ve benzerleri yoluyla) iletişim
kanallarını alabildiğine açtı. Temel bir
güç  kaynağı  olan
bilgiye  sahip  olanların
sayısı  şimdilerde,  hiçbir
dönemde olmadığı kadar fazlalaştı. Bu durum, bireylerin, STK’ların,
terör örgütlerinin, devlet dışı güçlerin velhasıl her kesimin, dünya
politikalarının oluşumunda bir söz sahibi olabilecekleri anlamına gelmektedir.
Böyle bir gelişmenin sonucunda
teorik olarak, büyük devletlerin gücünün azalması, küçüklerin ve devlet dışı
oluşumların gücünün artması beklenir. Fakat pratikte tam olarak böyle olmuyor
çünkü, uluslararası ilişkiler, teknolojinin
dikte ettiği kuramlardan çok daha karmaşıktır. Büyük ülkeler binlerce
eğitimli insanı istihdam etmek suretiyle şifreleri kırabilir, başka kurumların
özeline girebilirler. Öte yandan, var olan bilginin dağıtılması artık masrafsız
hale geldiyse de yeni bilgi toplanması ve üretilmesi hala büyük yatırımlar
gerektirir. Bazı durumlarda, bir kişinin elindeki bilgiye, başkalarının da
ulaşması zararlı değildir. Thomas Jefferson mum örneğini verir: “Size ışık
verebiliyorsam, bu benim de aynı ışıkla aydınlanmamı engellemez”. Ne var ki, söz
konusu olan rekabet ise, çok şey fark edebilir. Örneğin ışık bendeyse ve bazı
şeyleri sizden önce görebiliyorsam…. Bu örneği ABD, Rusya, İngiltere ve Çin
gibi büyük ülkelerin istihbarat toplama kapasiteleri ile küçük ülkelerin bu
husustaki yeteneklerini mukayese ederek somutlaştırabilirsiniz.
Önceleri çok pahalı olan ama
şimdilerde neredeyse elektronik eşya satan mağazaların raflarına kadar düşmüş
olan askerî teknolojiler, küçük ülkelere, devlet dışı güçlere ve terörist
gruplara yararken büyük ülkeleri tehlikelere karşı savunmasız bırakmaktadır.
Google Earth’den yabancı ülkelerde ne olup bittiğini izleyebilirsiniz, bir
zamanlar sadece askerlerin kullanımına mahsus GPS cihazlarıyla şaşmaz konum
tespitleri yapabilirsiniz. Bu olanaklar, istenmeyen ellere şantaj yapma olanağı
verdiği kadar, devlet tarafından desteklenen bireysel kullanıcılara da, siber
saldırılarda bulunma yolunu açmaktadır.
Uzaya yerleştirilen
algılayıcılar, yüksek hızlı bilgisayarlar, geniş bir coğrafya üzerinde meydana
gelen olayları izleme, bilgileri toplama , tasnif etme, işleme ve yaymaya
yarayan karmaşık yazılımlar ise devletlerin tekelinde olmaya devam etmektedir.
Önemli olan fantezi donanımlara, gelişmiş sistemlere sahip olmak değil,
sistemleri entegre edecek sistemlere sahip olmaktır. Büyük devletler, bu alanda
da hakimiyetlerini sürdürmektedir.
Hükümetler ve Uluslar Ötesi
Oyuncular
Gücün yayılması ve bunun
devletlerin egemenliği üzerindeki etkileri konusundaki tartışmalar basite
indirgeniyor. Bunun nedeni, devletin yerini ancak devlet benzeri bir
yapılaşmanın alabileceği yolundaki yaygın inanıştır. Orta çağlardan bir örnek
vererek konuyu açalım. Bu çağlarda kurulan ticaret panayırları, feodal
otoritenin yerini tutabilecek bir oluşum değildi. Ne kale duvarlarını yıkma, ne
prensleri devirme gücü vardı ama yeni ve müreffeh bir zümrenin oluşmasına,
ittifaklar kurulmasına ve davranış şekillerinin değişmesine yol açtılar.
Ortaçağ tüccarlarının geliştirdiği Lex Mercatoria (Ticaret Hukuku), bu
tüccarların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen özel yasalar
niteliğindeydi. Benzeri şekilde bugün de bilgisayar korsanlarından tutun, büyük
şirketlere kadar uzanan geniş bir yelpazede yer alan kişi ve kurumlar, internet
dünyasında, resmi politikaların haricinde, kendi özel sistemlerini, kurallarını,
kodlarını geliştiriyorlar. Bu oluşumlar (Ör. Çevre savaşçıları) devletin
egemenlik yetkileri üzerinde doğrudan bir tehdit değilseler de, ilişkiler
dünyasında, devletin kontrolü dışında bir katman daha meydana getirmekteler. Bu
katmanlar, rekabet halinde birlikte yaşamak zorundalar. Karşılıklı bağımlılığın
küresel boyutlar kazandığı çağımızda, uluslararası gündemin kapsamı genişlemiş,
aktörleri çoğalmıştır.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde,
uluslararası ölçekte 176 adet STK vardı (Sosyalist Enternasyonal, Kızılhaç
gibi). 20. yy.’ın son on yılında bu sayı 26 bine ulaştı. İletişimin bu denli
ucuzladığı bir dönemde, uluslar ötesi organizasyonların ve ağların kurulmasının
bedeli neredeyse sıfırdır! Dünya üzerinde kalabalık insan  topluluklarının benimsediği bu uluslar ötesi
oluşumlar, “global vicdan” olmak iddiasındadırlar. Bu özellikleriyle de zaman
zaman hükümetleri ve çok uluslu şirketleri baskı altına alarak politikalarını
değiştirtebilmekteler. Sert güçleri olmasa da, teşhir etme, ve karalama
kampanyalarından aldıkları yumuşak güçle oldukça da kolay bir şekilde etkili
olabiliyorlar.
Uluslar ötesi bu oluşumların
sayısı kadar çeşitliliği de artmıştır. Yakın geçmişe kadar, çok uluslu
şirketler, Katolik Kilisesi gibi resmi kurallar çerçevesinde faaliyet gösteren
bu organizasyonlar günümüzde, ya çok gevşek bir kurum yapısı çerçevesinde ya da
hiç bir yere bağlı olmaksızın, bireysel bazda faaliyet gösteriyorlar. Terörist
gruplar da bunlara dahildir.
Terörizmin kökleri tarihin
derinliklerine dayanır. Bugün için yeni olansa, günümüz teknolojisinin bazı
sapkın kişi veya organizasyonlara tahribat ve yıkım gücü vermekte oluşudur.
Bazılarına göre bu durumun adı “savaşın özelleştirilmesi”dir. Şiddet yanlısı
Müslüman kökten dincilerin günümüzdeki temsilcileri, 7.yy’daki İslami
ideallerin savunusunu yaparken 21. yy. olanaklarını da ustalıkla
kullanabiliyorlar. Terörizm, tiyatro kumpanyaları gibi kendine seyirci çekmeye
çalışır. Şok yaratıcı eylemler, dikkati çekmek, hasmı gerektiğinden fazla bir
şiddetle karşılık vermeye tahrik etmek için yapılır. Amerikalı bir rehin
askerin 2004 yılında Irak’ta kafasının kesilmesini gösteren videonun
internetten 1 milyon kez indirildiği tespit edilmiş ve bu olay yandaş terör
unsurlarına yayılarak sıkça tekrar edilmiştir.
Terör örgütlerinin
karşılaştıkları en büyük zorlukların başında, yasal güçlerin takibinden
kurtulmak gelir. Hücre biçiminde sınırlar ötesine yayılmakta güçlük çekerler
(di). 1990’larda elemanlarını camiler, hapishaneler gibi fiziki ortamlarda
buluyor ve örgütlüyorlardı. Oysa şimdi, dünyanın her tarafından, sanal
ortamlarda WEB üzerinden yandaş edinebiliyor, onları eğitebiliyorlar. Bu WEB
sayfalarından bir kısmı devlet organlarınca tespit edilip kapatılabiliyor,
bazılarına ise, faaliyetlerin izlenebilmesi için göz yumuluyor. Yasal güçler
ile terör grupları arasındaki kedi – fare oyunu böylece sürüp gidiyor. ABD gibi
sert gücü yüksek devletler dahi, terörist olsun olmasın, sayısız sanal
oyuncuyla sahneyi paylaşmak zorunda kalmakta, bunları kontrol altında tutma
çabasıyla sınırlarını korumakta güçlük çekmektedir.
Coğrafi alanların üzerinde
devletlerin egemenlik gücü bulunur. Siber alanlar, belki bu alanları yok
etmeyecektir ama 21.yy’da “ulusların egemenliği” ve “büyük devlet” gibi
kavramların ne anlama geldiği fazlasıyla karmaşık bir biçime bürünecektir.
Siber Güç
Bilginin güç üretmeye dönük
kullanımı yeni bir şey değildir. Siber güç ise yeni bir şeydir. “Siber Alan”
kavramının onlarca tarifi vardır ancak genel olarak belirtmek gerekirse
“siber”in, elektronik donanımlar ve bilgisayarlarla yapılan tüm faaliyetleri
tanımlayan kelimelerin başına takılan bir ön sözcük olduğunu söyleyebiliriz.
Bir tarife göre siber alan, sınırları elektronik olanaklarla çizilen ve içinde
çeşitli faaliyetlerin sürdürüldüğü sanal bir bölgedir. Söz konusu alanda,
enterkonnekte sistemler ile bunlarla ilgili alt yapı olanakları sayesinde,
bilginin kullanımıyla ilgili her türlü faaliyet gerçekleştirilir.
Siber alanların nasıl oluştuğunu
bazen unutuyoruz. 1969 yılında Savunma Bakanlığı, bir kaç bilgisayarın
birbirleriyle iletişim kurabildiği ARPANET adlı bir uygulama başlattı. 1972
yılında, dijital bilgi alışverişinin yapılabildiği iptidaî bir internet ortaya çıktı.
İnternet adreslerinin alan adı almalarına yönelik sistem 1983 yılında devreye
girdi, ilk bilgisayar virüsü de bu yılda ortaya çıktı. İnternet sunucu ağları
(World Wide Web. WWW) 1989’da kullanılmaya başlandı. En yaygın arama motoru
olan Google 1998’de, en popüler açık ansiklopedi Wikipedia 2001 yılında
kuruldu. Şirketler, 1990 sonlarında bu yeni teknolojiyi kullanarak global bir
tedarik zinciri oluşturdu. Yakın tarihlerde, bilgilerin, kişi veya kurumların
kendi bilgisayarlarında tutulması yerine internet ortamında (cloud = bulut)
saklanması sistemi gelişti. Böylece geniş arşivlerin ve dosyaların,
bilgisayarların hafıza kapasitesini işgal etmesi önlendi. Bu bulutlara destek
hizmeti vermek amacıyla da Server Farm’lar (Servis sağlayıcıların birbirlerine bağlanarak
oluşturdukları ağ) kuruldu. Siber güvenliğin sağlanmasına yönelik girişimler
ise ABD tarafından ancak içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarılarında
başlatıldı.
1992 yılında 1 milyon olan
internet kullanıcı sayısı 15 yılda 1 milyara çıktı. Bazı düşünürler bu
gelişmeyi, “bilginin özgür olma isteği”ne bağladı. İnterneti, devlet
kontrolünün bittiği yer olarak resmettiler ve “mesafe kavramı ölmüştür”
yargısına vardılar. Pratikte, devletler ve coğrafi yargı alanları hala önemli
rol oynamaktadır ama oyunun oynadığı alan çok genişledi ve gücü ellerinde
bulunduranların sayısı epey arttı.
Siber alanlar yığınla faaliyet
katmanının bulunduğu bir ortam olmakla birlikte esas itibariyle, kendine özgü
fizikî ve sanal (bilişsel) ögelerden oluşan hibrit bir nizamdır. Fizikî altyapı
katmanı, egemen güçlerin yasaları ve kontrol mekanizmalarından oluşur. Sanal ya
da bilişsel katmanın yasalarla kontrolü zordur. Sanal alanlardan fizikî
alanlara saldırı gerçekleştirmenin maliyeti düşüktür ve bu sıklıkla   yapılır.
Bu   saldırıların
fiziksel   alanlar   tarafından
bertaraf  edilmelerinin maliyeti
ise çok yüksektir. Buna karşın, fiziksel alanları kontrol eden güçlerin, sanal
alanlar üzerinde gerek bölgesel bazda, gerekse sınır ötesi bağlamda etkisi
bulunur.
Siber güç, “Bilgisayar temelli
enformasyon altyapısı, ağ oluşumları, yazılım ve insan becerilerinin
üretilmesi, kontrolü ve iletilmesiyle ilgili olanaklar manzumesi” olarak tarif
edilebilir. Davranışsal olarak siber güç ise, bu olanakların kullanılmasıyla
amaçlanan sonuçları elde edebilme yeteneğidir. Siber güç kullanımıyla siber
alanların içinde amaçlanan sonuçlar alınabildiği gibi, muhtelif siber olanaklar
yardımıyla dışında da sonuç alınabilir. Benzetme yapmak gerekirse, “deniz
gücü”, açık denizlerde hakim olmayı sağlayan olanaklar bütünü anlamına gelir.
Hakimiyet, ülkenin kendi kıyıları dışında da var olduğunun kanıtıdır. Bu
varlık, topyekûn savaşların gidişatını da, okyanusların ticari amaçlarla
kullanımını da, karadaki kamuoyu oluşumlarını da etkiler.
Üzerinde hakimiyet kurulacak bir
alan olarak, karasal alanları denizler, denizleri hava, havayı uzay ve nihayet
uzayı da siber alanlar takip etti. Teknoloji geliştikçe hakimiyet alanları da
değişiyor, siyasi liderler de bu değişime ayak uydurmaya çalışıyor. Siber alanların
özelliği henüz çok yeni olmaları, insan yapısı olmaları ve diğer alanlara
oranla teknolojik gelişmelerle birlikte büyük değişimlere gebe olmalarıdır.
Dağları denizleri yerinden oynatmak zordur ama siber alanlar bir tıklamayla
açılıp kapanabilir.
Askerî olarak fiziksel bir alana
girmek ne kadar güç ve maliyetli ise, siber alanlara girmek o kadar kolay ve
ucuzdur. Bu yüzden küçük devletler ve devlet dışı güçler bu alanlara kolayca
nüfuz edebilmekteler. Nitekim, ABD, Rusya gibi büyük devletlerin, deniz ve hava
gücü üstünlüğünden bahsedilebilse de iş siber güce  gelince bu büyüklüğün pek bir anlamı
kalmıyor. Aksine, bu büyük ülkeler, karmaşık siber sistemler kullanmaları
nedeniyle küçük oyuncuların siber saldırıları karşısında savunma zafiyetine
düşebiliyorlar. İnternetin saldırı amaçlı kullanımı, savunma amaçlı kullanımını
fazlasıyla aşındırmaktadır.
Siber güç, savaştan ticarete
kadar bir çok sahayı etkilemektedir. Bu gücün sert boyutuyla kullanılışına
ilişkin bazı örnekler verelim: Devlet veya devlet dışı güçler “Botnet” isimli
bir saldırı programıyla yüzbinlerce bilgisayarı kilitleyebilir, şirketlerin
hatta devletlerin internet altyapılarını çökertebilirler. Bu saldırı, 2008
yılında Gürcistan’a karşı yapılmıştı. Botnet programları yasa dışı olarak, internet
üzerinden bir kaç yüz dolara kiralanabilir. Bunların bireylerce şantaj amaçlı
olarak kullanıldığı görülmüştür.
Çin ve Tayvanlı bilgisayar
korsanları sık sık çatışarak birbirlerinin web sayfalarına zarar verirler. 2007
yılında “Yurtsever Ruslar” adlı bir korsan grup, servis durdurma saldırısı
(Denial of Service Attack) düzenleyerek Estonya’nın internet altyapısını zarara
uğratmışlardı. Korsanlar bu eylemi, Estonya’nın, 2. Dünya Savaşı şehidi Rus
askerlerini temsil eden bir anıtı yerinden kaldırmak istemesine kızdıkları için
yapmışlardı (İnkâr etse de, saldırıyı Rus hükümetinin kışkırttığı biliniyor).
Sistemlere  virüs  bulaştırılarak  her
türlü  gizli  bilgilerin
çalınmasına  sık rastlanır.
Suçlular bunu hırsızlık amacıyla
yaparken devletler de üstünlük sağlama amacıyla yaparlar. Çin bu konuda birçok
kez suçlanmıştı ama böyle eylemlerin ispat edilmesi çok zordur. Nasıl takip
edilebilsin ki, örneğin, Gürcistan ve Estonya’ya yapılan saldırılar, Amerikan
servis sağlayıcıları üzerinden gerçekleşmişti.
Siber bilgi, hiçbir sınır
tanımadan siber alanlarda bir ülkenin, diğerleri nezdinde olumlu imaj yaratması
amacıyla, yani bir yumuşak güç ögesi olarak kullanılabildiği gibi sert güç
ögesi olarak da kullanılabilir. Örneğin bilgilerin depolandığı ve işlemlerin
yönetildiği SCADA9 sistemlerine sokulan Stuxnet isimli bir solucan, 2010
yılında İran nükleer tesislerinin faaliyetlerinin durmasına yol açmıştı. Bir
bilgisayar korsanının, Şubat ayının ortasında Moskova veya Chicago’nun
elektriklerinin kesilmesine yol açabilecek bir siber saldırısı, bu şehirlerin
tepesine indirilecek bombalardan daha fazla zarar verebilir.
Fizikî donanımların, siber dünya
üzerine güç uygulama potansiyeli mevcuttur. Örneğin, servis sağlama donanımları
ve fiber optik kablolar, belli ülkelerin topraklarında yer alır ve bunların
kullanımı o ülkelerin yasalarına tabidir. Devletler, yasalarına uyulmadığı
gerekçesiyle, topraklarında bulunan donanımların kullanılmasına engel olur veya
olma tehdidinde bulunarak baskı yapabilir. Fransa, Yahoo’nun içeriğine müdahale
etmiş, kısıtlamalar getirmişti. Google, Almanya’dan yapılacak nefret söylemi
içeren aramaları, bu ülkenin talebi üzerine durdurmuştu. Bu şirketler, düşünce
özgürlüğünün büyük savunucusu ABD menşeli şirketler olmalarına rağmen yerel
yasalara uymak zorunda kalmışlardı zira aksine bir tavır, hapis dahil, ağır
cezalara muhatap olmak demekti. İnternet kullanımına aracılık eden servis
sağlayıcılar, arama motoru işletmecileri gibi kurumların davranış ve  tavırları, devletler tarafından bahsedilen
şekildeki önlem ve mekanizmalar yardımıyla denetlenir.
Devletler, yumuşak güç üretmek
amacıyla özel donanım ve yazılım yatırımları yapabilir. Örneğin İran’da, 2009
seçimleri sonrasında, protestocuların serbestçe haberleşmesini kısıtlamak için,
İran devleti Firewall benzeri engelleyiciler devreye sokmuştu. ABD ise ciddi
ciddi masrafları göze alarak bu engellemeyi etkisiz kılacak her türlü yazılım
ve donanımla protestoculara yardım etmiş, böylece yumuşak güç oluşturmuştu.
Siber alanlardaki güç
uygulamaları ile ilgili olarak 1. Bölümde değindiğimiz “İlişkisel Gücün Üç Ayrı
Yönü” başlığına dönüş yaparsak konumuza açıklık
getirebiliriz. Siber alanlarda gerek yumuşak, gerek sert güç anlamlarında
bu  üç  yönün izlerine rastlayabiliriz şöyle ki;
Başkalarını, başlangıçtaki
tercihlerinin aksine bir davranış biçimine yöneltmek: Sert Güç; Servis durdurma
saldırıları düzenlemek, muhalif bloggerları tutuklayarak mesaj göndermelerini
engellemek (Ör. Devlet gücünü
zayıflatmayı kışkırtan yayın yaptığı gerekçesiyle Çin’in, insan hakları
savunucusu Liu Xiaobo’yu tutuklaması).
———————————————  
9   SCADA: Supervisory Control and Data
Acquisition.
Yumuşak Güç: Yine Çin,
1930’lardan kalma bir ihtilâf nedeniyle, öğrencileri internet üzerinden
örgütleyerek Japonya aleyhine protesto gösterileri yapmaya kışkırtmıştı.
Gündemi belirlemek, başkalarının
tercihlerinin tartışma ortamına dahi çıkmasını, muhtelif taktiklerle bloke
etmek: Gündemin bu şekilde oluşturulması hasmınızın istekleri hilafına ise bu
sert güç uygulamasıdır ama meşru olduğu biçiminde bir algı yaratılabilirse bu
yumuşak güçtür.
Open Net10’e göre, en az 40 ülke
şüpheli gördüğü içeriğin internet ortamında dolaşımını engellemek için yüksek
kapasiteli filtreleme uygulamaktadır. 18 ülkede ise siyasi sansür vardır (Çin,
İran ve Vietnam’da yaygın olarak, Libya, Etiyopya ve
S. Arabistan’da ağır ölçüde).
Sosyal nedenlerle engelleme yapan 30 ülke bulunuyor (Seks, kumar, uyuşturucu
gibi konularda). ABD ve bazı Avrupa ülkeleri bile, seçmeli de olsa filtre
uygulamaları yapmaktadır. Bu uygulamaların bazıları kabul görür, gizli
yapıldıklarında ise fark edilmezler bile. İnsanların,  bilmediklerinin ne olduğunu bilmeleri zor
iştir. Müzik endüstrisi 12 binden fazla Amerika’lı hakkında internetten yasa
dışı müzik indirdikleri gerekçesiyle fikrî mülkiyet hakları çerçevesinde dava
açmış ve bu uygulama, sert güç kullanımı olarak algılanmıştı. Fakat Apple,
sessiz sedasız, bazı uygulamaların i-phone’larına indirilmesini olanaksız
kılacak düzenleme yaptı ve pek az tüketici, potansiyel bir ihtiyacının
karşılanması olanağının tırpanlanmış olduğunu fark edebildi.
Gücün üçüncü yönü, bir oyuncunun,
diğerinin temel inanç ve algılarını yeniden şekillendirme esasına dayanır.
Şirketler yazılım üretirken şu kodu değil de
bu kodu kullanırlarsa bunu çok az tüketici fark edebilir. Ama o kodları
içeren yazılımlarla mücehhez donanımları kullanan, örneğin ABD vatandaşları,
kredi kartıyla kumar oynayamaz, Fransız ve Almanlar internet üzerinden Nazi
ideolojilerini takip edemez, S. Arabistanlılar bazı Tanrı tanımaz web
sayfalarına giremez. Çocuk pornosu gibi bazı konuların erişimine engelleme
getirilmesi konusunda uluslararası alanda bir uzlaşma vardır ama geniş
katılımlı uzlaşmalara oldukça ender rastlanır.
Oyunun Aktörleri ve Bu Aktörlerin
Göreli Güç Kaynakları
Siber alanda güçlerinin derecesi
birbirlerine göre büyük farklılıklar gösteren sayılamayacak kadar çok aktör
bulunur. Yirmisini doldurmamış genç bir bilgisayar korsanı da, devletler de,
siber uzayda büyük problemler çıkarabilir. Filipinler kaynaklı ünlü “Love Bug”
virüsünün 15 milyar Dolarlık zarara yol açtığı tahmin edilmektedir.
Pentagon’un, 15 bin ağa bağlı 7 milyon bilgisayarı vardır. Bu ağlara her gün,
yüzbinlerce defa siber saldırı düzenlenir. Siber uzayda dikkat çekici olan,
bu  alandaki aktörlerin farklı güç
kaynaklarına sahip olması ve yetenek açısından devlerle aralarındaki uçurumun
daralıyor olmasıdır. Genel bir yaklaşımla siber uzaydaki oyuncuları üç kategori
altında toplayabiliriz.
______________________________________________________________________
10
OpenNet: İnternet’in herhangi bir sansür / filtreleme uygulamasına maruz
kalmadan serbestçe kullanılabilmesini savunan bir STK.
Devletler
İnternetin fiziki altyapısının
belli bir coğrafyada olması ve o coğrafya üzerinde belli devletlerin yasal
egemenliğin bulunması dolayısıyla siber uzay denildiğinde lokasyon önem
kazanmaktadır. Devletler, kendi sınırları içinde, eğitimden ticarete kadar birçok
alanda ilerleme sağlamak amacıyla internet altyapısına büyük yatırımlar yapar
(Ör. Güney Kore). Bu çabalar, barışçıl, meşru ve insan odaklı olarak
algılanırsa ülkenin siber uzaydaki yumuşak gücü artar. Bulunan coğrafyada
egemen güç olmak, devletlere baskı ve denetim yapma açısından yasal dayanak
sağlar. 2009 yılında Xinjiang bölgesinde meydana gelen kalkışmalar sırasında
Çin hükümeti, Teksas’tan  iki misli büyük
bir alana yayılmış 19 milyon insanın mesajlaşmalarını, uluslararası telefon
görüşmelerini ve internet erişimlerini engellemişti. Şüphesiz bunun ticaret ve
turizm üzerine olumsuz etkileri olmuştu ama Çin hükümetinin önceliği siyasi
istikrarın sürmesiydi.
Eğer pazar büyükse, devletler
güçlerini sınırların ötesinde de hissettirebilirler. Örneğin, özel hayata
ilişkin hakların çok sıkı korunduğu bir kısım Avrupa ülkelerinde, Yahoo ve Dow
Jones’in bazı uygulamaları, bu hakları zedeler mahiyette görülmüş ve adı geçen
ABD şirketleri hizaya çekilmişti. Pazarın büyüklüğü nedeniyle bu dev şirketler
seslerini çıkaramamış, tepki göstererek pazardan çıkıp gitmek yerine o pazarın
kurallarına uymayı yeğlemişlerdi.
Devletlerin siber saldırı  kapasiteleri de vardır.  Örneğin
ABD’nin  10.  filosu ile Hava Birliğinin ne savaş gemileri
vardır, ne de uçakları. Onların savaş meydanı siber uzaydır ve taburları
bilgisayarlar ile internetten oluşur. Sağlam verilere göre, İsrail 2007 yılında
Suriye hava savunma sistemlerini siber saldırıyla devre dışı bırakmış, ardından
bu ülkenin nükleer tesislerini bombalamıştı. Askerî uzmanlar  siber saldırıları, nükleer güç gibi bitirici
bir silâh olarak görmeseler de, gerçek savaş meydanında zaferi kazandıracak
önemli bir unsur olarak görürler. Ülkelerin birbirlerine karşı düzenledikleri
siber saldırıların pek azı basına yansır, bu saldırıların başarısını ise hedef
ülkenin savunma olanakları belirler.
Gelişmiş Yapılanmalara Sahip
Devlet Dışı Güçler
İdeolojik veya suç amaçlı, servis
durdurma ve sistem çökertme türünden siber saldırılar, devlet dışı aktörler
tarafından da düzenlenebilmektedir. Ancak bunların yetenekleri, büyük
devletlerinki kadar gelişmiş değildir. Bazı çok uluslu şirketler, muazzam bütçe
ve insan kaynaklarıyla bir çok devleti geride bırakan güç olanaklarına
sahiptir. 2009 yılında Microsoft, Apple ve Google’ın toplam gelirleri 115
milyar dolar, toplam çalışan sayısı 150 binden fazlaydı. Bu tür şirketler hem
geniş pazarlarda iş yapabilme imkânlarını sürdürebilmek, hem de marka
değerlerini koruyabilmek adına yerel hükümetlerle iyi geçinmek, onların
yasalarına uymak zorundadırlar.
Suç örgütlerinin ise böyle bir
derdi yoktur. Bazıları küçüktür, yasaların takibine girmeden vur-kaç eylemleri
yapar. Bazılarının ise çok etkileyici sınırlar ötesi yetenekleri bulunur,
muhtemelen de zayıf devletleri satın alarak, oralarda sığınır, hatta o
devletlerle gizliden işbirliği yaparlar. Kanun kuvvetiyle dağıtılmadan önce,
Darkmarket isimli sitenin 2500’den fazla üyesi, çalınmış bilgi, şifre ve kredi
kartı ticareti yapıyordu. Siber suçların dünyaya yıllık maliyetinin 1 trilyon
dolar olduğu tahmin ediliyor. ABD yetkililerinin açıkladığına göre, siber
suçluların sadece % 5’i yakalanıp hüküm giymekte. Siber suçlular, büyük
tahribat yaratma kapasitelerine rağmen, siber saldırı yerine fizikî saldırıları
tercih etmekteler. Çünkü siber saldırı, hedef kitle üzerinde, fizikî saldırı
kadar dehşet yaratmıyor, yeterince fotojenik (!) değil. 11 Eylül saldırısından
sonra ABD tarafından karşılaşılan 22 eylemin hepsinde patlayıcılar veya hafif
silâhlar kullanılmıştı. Oysa ABD’nin ulusal
elektrik  şebekesi veya finans
sistemi gibi teşkilatlarının elektronik altyapısı, siber saldırılara karşı son
derece hassastır. El Kaide’nin bu hassas alanlara karşı saldırı kapasitesinden
yoksun oluşu ve bunu edinmeye yeterince hevesli gözükmemesi dikkat çekicidir.
Yetkililer, teröristlerin yeterli beceri düzeyine geldiklerinde, bu
yeteneklerini kullanmakta tereddüt etmeyeceklerini düşünüyorlar.
Suç örgütleri, interneti,
teşkilâtlarına komuta etmek, para toplamak, eleman kazandırmak, onları eğitmek
ve daha pek çok amaç için yaygın olarak kullanırlar. El Kaide bu sayede,
coğrafî bazda örgütlenmiş hiyerarşik bir yapı olmanın sınırlamalarından
kurtulmuş, enine bir biçimde genişleyerek küresel bir şebeke  haline gelmiştir. Radikal unsurlar artık
sadece Pakistan, Yemen veya Afganistan’dan çıkmıyor, web adlı sanal ummanın her
yerinden eleman katılımı sağlanabiliyor.
Kısıtlı Yapılanmalara Sahip
Bireysel Aktörler
Maliyetlerin iyiden iyiye
düşmesi, giriş-çıkışın kolay olması ve gizlenme olanakları sayesinde bireysel
aktörler de siber alanda yerlerini aldı. Bunlar bazen devlet onayıyla
çalışırlar, bazen de devletlerin aleyhine faaliyet gösterirler. Rusya /
Gürcistan örneğini yukarıda belirtmiştik. Büyük aktörler kadar kaybedecek şeyi
olmayan bireysel oyuncular, bu asimetriyi kendileri yarayan bir biçimde
kullanmaktalar. Devletleri veya büyük şirketleri dizleri üzerine çökertecek
kadar olmasa da minicik bir yatırımla bunların faaliyet ve itibarlarına büyük
zarar verebilirler. Öte yandan, devletler internet dünyasının en büyük
yırtıcısıdırlar ama unutulmasın ki küçük köpekler de ısırır ve bu ısırıklarla
uğraşmak meşakkatli bir iştir.
Google ve Çin
Kamu ve özel sektör aktörlerinin
karşılıklı etkileşimlerine ilginç bir örnek Çin’deki Google olayıdır. 2010 yılı
başlarında Google, Çin’den çekileceğini açıklamıştı. Çin’in yumuşak gücüne
vurulmuş önemli bir darbeydi bu. ABD’li şirket, İhtilâfın konusunu şöyle
açıklıyordu: Çin hükümeti Google’ın kaynak kodlarını çalmaya uğraşıyor (fikrî
mülkiyet hakları), Çinli muhaliflerin e-posta hesaplarına girmeye çalışıyordu
(insan hakları). Buna bir tepki olarak da Google, dört yıldan beri uymakta
olduğu Çin sansür yasalarına artık uymayacak, muhalif güçlerin internet
yollarını açık tutacaktı.
Bu dönemde, Çin arama motoru
piyasasının hakimi Baidu adlı bir yerel şirketti. Ayrıca, Google’ın gelir
kaynakları arasında Çin’den yapılan aramalar önemli bir yekûn da tutmuyordu.
Google, çekilme açıklamasını, fikrî mülkiyet ve insan hakları konusuna, ticari
hesaplardan daha fazla önem verdiği şeklinde bir görüntü vererek itibarını
arttırma amacıyla da yapıyor olabilirdi. Amaçların ne olduğu bir yana, çok
uluslu şirketlerin fikrî mülkiyet haklarına yönelik Çin kaynaklı siber
saldırıların artması ve Google’ın, düşünce özgürlüğü ve gizliliğin kutsallığı
temelinde kendi itibarını koruma mücadelesi vermesi, konuyu Beyaz Saray’ın
gündemine getirdi. Dışişleri Bakanı H. Clinton bir konuşmasında problemi masaya
koydu. Çin ise meseleyi, Google’ın yerel yasalara uyması gerekliliği açısından
yorumladı ve ABD’yi siber emperyalizme yönelmekle suçladı. Bazı uzmanlar da
mücadeleyi, ABD’nin internet dünyasındaki hegemonyasını koruma çabası olarak
gördüler. Çinli tüketiciler, Google’in piyasadan çekilmesi halinde yerel
Baidu’nun tekel konumuna  geleceğinden
endişe ediyordu. Çekişme sürecinin başında Google, Çin anakarasından yapılan
erişimleri otomatik olarak Hong Kong’daki sitesine yönlendirdi. Çin bu  girişimi kınadı ve Google’ı servis
sağlayıcılık alanındaki çalışma ruhsatını iptal
etmekle tehdit etti. Bunun üzerine Google, açılış sayfasını seçenekli
hale getirdi ve sadece arzu edenlere Hong Kong bağlantısı verdi. Böylece Google
Çin’de kalabildi, Çin de kendi hukukunun üstün olduğunu bir kez daha kanıtlamış
oldu.
ABD bu olay üzerine, internet
alanına yeni kurallar getirilmesi çağrısında bulundu ama kendisinin neleri
yapmaktan imtina edeceğini belirtmedi. Meselâ, ABD, bireysel korsanların Çin
sitelerine yaptığı saldırıları önlemeye çalışacak mıydı? Belki ABD, Çin’in
yaptığı gibi şirketlerin fikrî mülkiyetlerine veya insan haklarına yönelik saldırılar
yapmıyordu ama her türlü bilgisayar tekniğini, amaçları doğrultusunda istismar
etmekten geri durmuyordu. Clinton’un Çin’e “yapma” dediği şeyleri kendisi
fazlasıyla yapıyordu. Hatta Çin’den sonraki en büyük internet ihlalcisiydi. Bu
ihlâllerin bir çoğunun bizzat Amerikan devleti tarafından gerçekleştirildiğine
hiç kuşku yok ama büyük bir kısmı da Çin’deki insan haklarının ilerlemesi,
Çin’de veya dünyanın diğer köşelerinde internet özgürlüğünün yaygınlaştırılması
adına yapılmakta. ABD,  bu tür “hacktivist”leri
kontrol etme iradesine veya yeteneğine sahip miydi?
ABD ve Çin çıkarları birçok
konuda çelişir ama bir özel sektör temsilcisiyle Çin devletinin  ihtilâfı
çok  karmaşık   siyasi
olayların   habercisidir.  Şirketler, devletler,
bireyler…. bunların hepsinin
siber alanlarda amaçladıkları hedeflere ulaşmak için ellerinden geleni
artlarına koymadıkları bir mücadele dönemindeyiz.
Hükümetler ve Yönetişim
Bazıları siber alanları,
yasaların işlemediği vahşi Batı’ya benzetir. Ama pratikte bu alanların bir
çoğu, özel ve kamu kurallarına uymak durumundadır. Kurallar, Internet
Engineering Task Force (İnternet Mühendisliği Görev Gücü) adlı devlet dışı bir
oluşum bünyesindeki mühendisler tarafından geliştirilir. World Wide Web
Consortium (Küresel Ağ Konsorsiyum’u) adlı yine devlet dışı bir organizasyon
WEB (Ağ) standartlarını belirler. ABD yasaları altında kâr amacı gütmeyen
ICANN11 adlı kuruluş (artık devlet memurları da bu kuruluşta görev almaya
başladı), alan isimleri ve yönlendirme yönetimi konusunun yetkilisidir. Ulusal
hükümetler ise, yayın hakları ve fikrî mülkiyet hakları konusunu
denetlemektedir. Devletler aynı zamanda, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği
çerçevesinde görüşmeleri yapılmış ulusal alanların tahsisi konusunda söz
sahibidirler. Bütün bunların üzerinde de güvenlik, casusluk, suç gibi sorunları
denetimlerinde tutmaya çalışırlar.
Siber alanların yönetimini tek
bir rejim altında gerçekleştirmek mümkün olamıyor. Bu nedenle siber alanlar,
kuralları koyup belli bir hiyerarşi çerçevesinde uygulamaya çalışan
teşkilâtlarla, bağımsız kurumlar arasındaki gevşek bir işbirliği doğrultusunda
yönetilmektedir. Siber alanlar, kamu malı veya belli bir sahibi olmayan,
herkesin eşit oranda hak sahibi olduğu müşterek mülkiyet konusu alanlar olarak
tanımlansa da bu tanım mevut durumla tam olarak örtüşmüyor. Zira kamu malının
kullanımından kimse dışlanamaz ama fizikî alt yapı olanakları belli bazı
ülkelerin egemenlik sahalarında yer almaktadır ve bu olanaklara sahip olan
ülkeler  de istemediklerini dışlayabilmektedir.
Siber alanları, yönetim kuralları yeterince geliştirilmemiş müşterek mülkiyete
tabi apartmanlara benzetebiliriz.
İnternet başlangıçta, herkesin
birbirini tanıdığı bir köy yeri gibiydi, şifrelere, karmaşık kurallara gerek
yoktu. Müthiş genişleme belki iletişim olanakları açısından herkesin işine
yaradı ama beraberinde gelen kriminal faaliyetler, saldırılar, çok ciddi
güvenlik sorunları yarattı. Ortaya çıkan korunma ihtiyacı, “yüksek duvarlı özel
siteler” misali, özel internet ağları oluşturulmasını gündeme getirdi. Güvenlik
konusu devletin ana işlevi olduğuna göre, siber alanların güvenliği konusunda
da devlete giderek daha fazla iş düşeceğe benziyor. Bir çok devlet, egemenlik
alanlarını siber uzaya doğru genişletmek sevdasında ama bunu yaparken yetki ve
sorumlulukları  özel sektöre aktarmak
istiyorlar. Örneğin, bazı bankalar ve özel finans kurumları, kendileri için,
çok yüksek nitelikli güvenlik sistemleri geliştirmişlerdir. Bu sistemi
kullanmak isteyen diğer kurumlar kurallara uymak zorundadır. Aksi halde cezası
vardır; iletişimleri kesilebilir, ticaret yapmaları engellenebilir, kullanım
ücretleri arttırılabilir, vs.
________________________________________
11   ICANN: Internet Corporation for Assigned
Names and Numbers.
Devletler, halklarının istifade
edebilmesi için interneti korumak isterler ama halklarını da internet üzerinden
gelebilecek tehlikelerden sakınmak durumundadırlar. Meselâ Çin, güvenlik
duvarının arkasında kendi şirketlerini geliştirme aşamasındadır ve saldırı
halinde kendini internetten ayırmayı plânlamaktadır.
“Hactivist”lik olgusunu bir “baş
ağrısı” olarak niteleyip bir kenara ayıracak olursak, her birinin kapsamı ve
çözümü birbirinden farklı dört tip siber tehdit ile karşı karşıyayız: İktisadî
casusluk, cürüm, siber savaş ve siber terörizm. Bunların arasından ABD’nin
başını en çok ağrıtanı ilk ikisidir. Şimdilik! İşbirlikleri ve taktikler
geliştikçe sıralama tersine dönebilir. Ulusal İstihbarat Örgütü eski başkanının
şöyle bir tespiti var: “Terörist gruplar bugün için siber savaş yetenekleri
açısından, suç  örgütleri kadar gelişmiş
değildir. Ortada bir hiyerarşi var. Piramidin tepesinde, her şeyi tahrip etme
yeteneğine sahip devletler, sonra her şeyi çalabilen hırsızlar, ardından son
derece rahatsız edici, bilgili ve ihtisaslaşmış bilgisayar  korsanları…
Er  veya  geç, terör grupları siber yeteneklerini
geliştirecekler. Nükleer silâhların yayılmasına
benzer bir olgudur bu, ancak çok daha kolay”.
Başkan Obama, siber dünyadaki
gelişmelerin ele alındığı toplantıda, diğer devlet ve şirketler tarafından
kendilerinden çalınan fikir haklarının, ABD için en yakın tehlike olduğunu
söylemiştir. Yapılan açıklamalara göre, bu hırsızlıklar, ülkeye ekonomik açıdan
ve rekabet üstünlüğü açısında zarar vermekle kalmıyor, gelecekteki sert güç
kullanma kapasitesini de zedeliyordu. Her yıl, Kongre Kütüphanesinde mülkiyeti
tescilli fikir haklarının kat be kat fazlası Amerikan şirketlerinden,
devletinden ve üniversitelerinden çalınmaktaydı.
Siber savaşlar, potansiyel
tehlikelerin en dramatik olanıdır. Uluslararası bir caydırıcılık programı
kapsamında (klâsik nükleer caydırıcılık girişimlerinden biraz farklı olsa
da…) saldırı yeteneklerinin artırılması, altyapı dayanıklılığının
geliştirilmesi, bu tehditle baş edebilmenin çareleri arasında gösterilmektedir.
Siber savaşların en zor yanı, siber hedeflerin, askeri hedeflerden nasıl ayrı
tutulacağı hususu ve  verdirilen dolaylı
zararın boyutlarıdır. Amerika’lılar, savaş sırasında, Fransız yapımı Irak hava
savunma sistemlerini çökertmekten kaçınmışlardı zira bunu yaparlarsa,
Paris’teki bütün ATM’lerinin çalışamaz hale gelmesi olasılığı vardı.
Bazı gözlemciler, saldırı
gerçekleştirenlerin kimliklerinin belirgin olmayışı nedeniyle caydırıcılığın
siber savaşlarda işe yaramayacağı görüşündedirler. Siber savaşlarda
caydırıcılık zordur ama imkânsız değildir. İnsanlar bu tip caydırıcılıkla
nükleer caydırıcılık arasında bir benzerlik kurarlar. Nükleer modelde,
saldırıya verilecek cevabın çok ağır olması ihtimali caydırıcı bir etken olarak
kabul edilir. Nükleer caydırıcılık, erken uyarı sistemleri, konvansiyonel
silâhların hedefe yakın yerlere konuşlandırılması gibi yan önlemlerle
desteklenir. Yarattığı tahribat açısından siber saldırıların, nükleer
saldırılara benzer yanı yoktur. Günümüz şartlarında, ulusların ağlar
marifetiyle birbirlerine olan siber bağımlılığı bir nevi caydırıcılık işlevi
görmektedir. Örneğin, Çin’in, ABD ekonomisinde ciddi tahribata yol açabilecek
bir saldırısı, bizatihi kendi ekonomisi üzerinde de büyük zarara yol açar. Bu
senaryonun tersi de geçerlidir.
Bazı savunma mekanizmaları vardır
ki, saldırıya otomatik olarak anında cevap verir. Güçlü savunma sistemlerine
sahip olmak, hasım tarafı risk/menfaat hesabı yapmaya zorlar, bunun da
caydırıcı etkisi yüksektir. Saldırının kaynağı hakkındaki spekülasyonlar,
dedikodu mahiyetinde olsalar da ciddiye alınır (mahkemelerde delil olarak
geçerli olmasalar da…). Böyle bir töhmet altında kalmak, saldırı düşüncesinde
olanı, adımını çok dikkatli atmaya zorlar. İtibarın zedelenmesi, bunun
sonucunda yumuşak gücün zayıflaması olasılığı da caydırıcı bir unsurdur.
Siber terörizm ve devlet dışı
güçlerin caydırılması daha zordur. Önceki bölümlerde değinildiği gibi, siber
saldırılar, günümüz teröristleri için çok tercih edilen bir yöntem değildir.
Ancak önümüzdeki yıllarda, teröristlerin yeteneklerini geliştirerek altyapı
tesislerine saldırılarda bulunmaları beklenmelidir. Günümüzde internet,
güvenlikten ziyade kullanım kolaylığını öne çıkaran bir yapıdadır. Hassasiyet
arz eden ulusal altyapı olanaklarının internetle olan bağlantısını azaltmak,
bir savunma stratejisi olarak geliştirilmektedir. Bazı uzmanlar, kritik alt
yapı tesislerine sahip kuruluşlara (finans ve elektrik gibi) açık interneti
kullanmak yerine önceden onay alınarak girilebilen (opt-in) özel güvenlikli
sistemleri kullanmalarını önermektedir. Şüphesiz risk alma toleransı geniş
olanlar açık interneti kullanmaya devam edebileceklerdir.
Geçmiş yıllarda, deniz
korsanlığına karşı nasıl bir uluslararası işbirliğine gidildi ise, siber suç konusunda
da aynı yöntemle yasa dışılıklar önlenebilir. Ne var ki geçmişte, korsanların,
devletler tarafından desteklendiği oluyordu, siber suç bağlamında da aynı
olasılık bulunuyor. Örneğin Çin, otuzdan fazla ülke tarafından kabul edilen
Avrupa Konseyi Siber Suçlar Konvansiyonu’nu imzalamayı ret etmiştir. Bu tür
suçlar yüzünden Çin’in uğradığı zarar bir gün, bu yollardan elde ettiği kazancı
geçmeye başlarsa tutumunu değiştirebilir. Konvansiyon çerçevesinde genel bir
uzlaşma şimdilik zor gözükse de, para aklama, güvenlik gibi belli başlı
konularda ittifaklar kurulmaya başlanmıştır. Böylece saldırı düşüncesinde
olanların maliyetleri giderek artmaktadır.
Devletler tarafından bir takım
önlemler alınmadıkça internet üzerinden
yapılan casuslukların dinmeden sürmesi beklenmelidir. Casusluk insanlık
tarihi kadar eskidir. Devletlerin casusluk olayları karşısında bire bir
karşılık verme biçimindeki tutumu, siber casusluk bağlamında da öne çıkmakta ve
zararı bir nebze azaltıcı bir tedbir olarak uygulanmaktadır. ABD siber güvenlik
dairesi başkanının şöyle bir söylemi var: “Çözümün anahtarı olabilecek
yaklaşımların başında, casusluğun menşei olduğu düşünülen ülkeye dönüp ‘bu işi
sen yapmadıysan, kimin yaptığını iyice araştırmalısın’ demek gelir, bu çağrıya
uymayan devlete mukabelede bulunulur”. Uluslararası hukuk doktrinlerine göre,
eğer saldırı belli bir ülkeden kaynaklanıyorsa, saldırıyı yapan devletin
kendisi olmasa bile, o ülkeye karşı orantısal bir karşılık verilmesi yasaldır.
2000’li yıllarda, BM Genel
Kurulunda, siber suçlarla ilgili bir dizi kınama kararı ve ulusların
alabilecekleri savunma tedbirleri konusunda bazı yönergeler çıkarıldı. Aynı
dönemde Rusya, internetin uluslararası bağlamda daha geniş bir denetime tabi
tutulması için BM’den bazı kararlar çıkartmanın peşindeydi. ABD saldırıları
önleyici tedbirlerin, savunma mekanizmalarına zarar verebileceğini, uygulamanın
da  olanaksız olduğunu söyleyerek Rus
önerisine karşı çıktı. BM’de bu önlemlerin, otoriter yönetimlerce interneti
sansür etme amacıyla kullanılabileceği gerekçesiyle olaya sıcak bakmadı. Yine
de ABD ile Rusya arasında uzlaşma arayışları sürüyor.
İnternet alanlarında “Davranış
Standartları” belirlenmesi, ulusların davranış normları konusundaki
farklılıkları nedeniyle geniş bir uzlaşmaya varamayacak gibi gözükmektedir.
Jack Goldsmith12’in söylediği gibi: “Topraklarımızdan çıkan bütün siber
saldırıları önleme olanaklarımız olsaydı bile, bu olanakları kullanmayı pek
istemeyecektik. Çünkü, özel alanlardaki ‘hacktivist’ler demokrasi adına iyi
işler yapıyorlar. Kamu alanında ise kritik bilgisayar sistemlerini savunmak
için alınacak en yararlı önlem, esaslı bir karşı saldırıya geçmektir”. Amerikan
gözlükleriyle bakıldığında, Twitter ve YouTube kişisel özgürlükler alanına
girer, Çin gözlükleriyle bakıldığında ise bunlar saldırı silâhlarıdır. Çocuk
pornosu gibi çok yaygın olarak kınanan bir konuda bile genel bir yasaklama
yerine, ulusal filtreleme sistemlerini devreye alınması önerilmektedir.
Yardımın başkalarından beklenmesi yerine, ulusların kendi tedbirlerini kendilerinin
alması hakim kuraldır.
Siber alanlar, güç sahnesindeki
aktörler arasında bulunan kuvvet dengesizliğini azaltmıştır. Bu durum, içinde
bulunduğumuz yüzyılda gücün yaygınlaşması olgusuna bir örnek teşkil eder. Ama
eşitliğin sağlandığı ve hükümetlerin artık dünya politikaları üzerinde eskisi
kadar etkili olamadığı şeklinde bir yanılgıya düşmemek gerekir. Küçücük bir
devlet olan BAE’nin, Blackberry üreticisini taviz vermeye nasıl zorladığını
unutmayalım. Fransa’nın Yahoo’yu, Çin’in de Google’ı nasıl hizaya getirdiğini
de. Devletler güçlü olmaya devam edecektir çünkü siber alanlar tamamıyla özel
sektöre devredilemeyecek kadar önemlidir.
Siber alanlar, asimetrik savaş
taktikleri kullanarak öne fırlamayı başaran bazı ülkeler arasında güç el
değişimlerine yol açacak olsa da bu değişimler, oyun kurallarını baştan aşağıya
farklılaştıracak boyutta olmayacaktır. Devletler siber alanların en güçlü
aktörleri olmaya devam edecekler ancak güç, giderek devlet dışı aktörlere doğru
yaygınlaşacaktır. 21.yy’da gücün anahtar boyutunu siber ağın
merkezîleştirilmesi oluşturacaktır.
__________________________________________
12   Jack Goldsmith (1962): Uluslararası siber
hukuk ve güvenlik profesörü.
 BÖLÜM  6
GÜCÜN EL DEĞİŞTİRMESİ
ABD’nin Güç Kaybı Meselesi
Güç, nasıl ölçülürse ölçülsün,
ülkeler arasında bölüşüm eşitliğine rastlamak çok enderdir. Kaynakları
açısından diğer ülkelere göre üstünlük gösterenlerin hegemonyasından söz
edilir. Eski Yunan medeniyetinden bu yana, büyük savaşların çıkış nedeni olarak
hegemonya kurma özlemleri gösterilir. Yunan şehir devletleri sistemini yerle
bir eden Peleponnes savaşları (M.Ö.5. yy.) Sparta’nın, Atina’nın güçlenmesinden
duyduğu endişe yüzünden çıktı. 1. Dünya savaşı da Almanya’nın yükselişinin
Britanya’da yarattığı korkular yüzünden çıkmıştı.
Bazı uzmanlara göre, Çin’in
yükselişi de ABD üzerinde benzeri etkiler yaratacak. Köşe yazarı Robert Kagan,
Çinli liderlerin dünyayı, aynen geçtiğimiz yüzyılda Kaiser Wilhelm II’nin
gördüğü gibi gördüğünü yazıyor ve ekliyor “ Çinli liderler, uluslararası
sistemlerin ülkeleri üzerine uyguladığı baskıya illet oluyor. Amaçları, bu
sistemlerin kendilerini değiştirmesine fırsat vermeden, kendilerinin bu
sistemleri değiştirmeleri”. Chicago Üniversitesi siyaset bilimi profesörü John
Mearsheimer çok yalın konuşuyor: “ Çin’in barışçıl bir şekilde yükselmesi
mümkün değildir!”. Bazı uzmanlar daha dikkatli bir dille şöyle bir tespitte
bulunuyorlar:  “Çin’in, ABD çıkarlarına
bir tehdit haline gelmesi oldukça düşük bir olasılıktır ama ABD’nin Çin’le bir
savaşa tutuşması olasılığı, başka herhangi bir güçle savaşma olasılığından çok
daha yüksektir”.
Hegemonyanın El Değiştirmesi
Bir ülkenin diğerleri üzerindeki
üstünlüğü hangi ölçüde olmalı veya ne tür kaynaklara sahip olmalı ki bu ülkenin
hegemonyasından bahsedilebilsin? Bu sorunun üzerinde genel bir uzlaşma
bulunmuyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD dünya üretiminin 1/3’ünden
fazlasını gerçekleştirmesine, nükleer silâhlar konusunda tartışılmaz bir
üstünlüğe sahip olmasına rağmen Çin’i “kaybetmiş”, Doğu Avrupa’nın komünizme
kaymasını önleyememiş, Kore Savaşı’ndan bariz bir galibiyetle çıkamamış, Kuzey
Vietnam’ın kaybını durduramamış, Küba’daki Castro rejimini yerinden
oynatamamıştı. Hegemonyasının varlığının iddia edildiği bir dönemde ABD’nin,
başka ülkeleri tavır değişikliğine zorlayan askeri tehditlerinin sadece 1/5’i ,
ekonomik yaptırımlarının ancak yarısı başarılı olmuştur. Birinci bölümde
belirtildiği gibi, kaynakların büyüklüğü bu kaynaklarla elde edilmek istenen
sonuçların mutlaka alınacağı anlamına gelmiyor.
Birçokları, güç kaynakları
dikkate alındığında ABD’nin hegemonya sahibi olduğu ve Britanya örneğinde
görüldüğü gibi düşüşe geçeceği inancındadır. Bu “düşüş/güç kaybı” meselesinin
birbirine karıştırılmaması gereken iki boyutu vardır: mutlak  düşüş,
ülkenin  kendi  içindeki
çürümelerden  kaynaklanır,  kaynaklar
etkin biçimde kullanılamaz hale gelir.
Oransal düşüş ise başka ülkelerin kaynaklarının büyümesi ve bunları kullanış
biçimlerindeki gelişmelere dayalı olarak nisbi bir irtifa kaybını ifade eder.
Örneğin 17.yy.’da Hollanda yerel anlamda çok müreffeh bir durumda olmasına
karşın, diğer ülkelerin güçlenmesi nedeniyle orantısal olarak bir düşüş
yaşamıştır. Öte yandan, Batı Roma İmparatorluğu, dışarıdan tehdit eden  büyük bir güç olmamasına rağmen, kendi
içindeki çürümüşlük yüzünden batmıştı.
ABD ile Britanya arasında güç
kaybı ile ilgili kıyaslama yapmak revaçtadır ama yanıltıcıdır. Britanya,
üzerinde güneşin batmadığı bir imparatorluktu. Dünya insan nüfusunun 1/4’ünü
yönetiyordu, büyük bir deniz gücü üstünlüğü vardı. Buna karşın imparatorluk
Britanya’sı ile çağdaş Amerikan Devleti arasında nisbi güç kaynakları
bakımından büyük farklılıklar bulunur. Örneğin 1. Dünya Savaşı sırasında
Britanya’nın 8,6 milyon kişiden oluşan askeri gücünün 1/3’i, yönetimi altındaki
başka uluslardan müteşekkildi. Yükselen milliyetçilik akımları Londra’yı tehdit
ediyordu, Rusya ve Almanya gibi komşuları giderek güçleniyordu. Buna karşın,
her iki yanında iki okyanusun koruması altındaki ABD homojen bir yapıya sahipti,
kıtasal ölçekteki ekonomisi kendine yetiyordu ve komşuları zayıftı.
Amerikan kamuoyunda güç kaybı
psikolojisi hep vardı. Örnekleri, 1957’de Rusların Sputnik’i uzaya
yerleştirmesinden sonra, 1970 petrol krizinin ardından, 1980’lerde Reagan
yönetiminin bütçe açıklarını açıklanmasının arkasından hep görüldü ama 90’lara
gelindiğinde ABD tek süper güç olarak algılandı. Şimdilerde ise yine ABD’nin
düşüşte olduğundan söz ediliyor. Bunlar dönemsel psikolojik algılamalardır. Bu
algılamaların altında yatan, güç kaynaklarının bir yerden bir başka yere kayma
olgusu gözden kaçmaktadır. Bundan sonraki iki bölümde, tartışmalı  tarihi kıyaslamalardan, dönemsel değişim
söylemlerinden uzak durmaya çalışarak ABD’nin başka ülkelerin yükselişiyle
belirginleşen orantısal güç kayıplarını ve kendi içinden kaynaklanan değişimler
sonucu meydana gelen güç kayıplarını inceleyeceğiz.
Güç Kaynaklarının Dağılımı
21.yy.’a, güç kaynaklarının
eşitlikten çok uzak bir dağılım gösterdiği ortamda girildi. Dünyadaki
üretimin1/4’ü, askeri harcamaların neredeyse yarısı, dünya nüfusunun sadece %
5’ine sahip ABD tarafından gerçekleştiriliyor. Kültürel ve eğitimsel yumuşak
güç kaynaklarının en büyük bölümü de bu ülkenin elinde. Ancak ABD’nin dünyanın
güç kaynaklarından aldığı payın gelecekte ne şekle dönüşeceği hararetle
tartışılmaktadır. 2010 yılındaki Davos toplantılarında, gücün farklı yönlere
doğru kaymaya başladığının göstergesi olarak küresel malî krize işaret
edilmişti, Wall Street’teki çatlama da Amerika’nın gücünün inişe geçmeye
başladığının delili olarak yorumlanmıştı. Daha uzun vadeli bir görüş beyan eden
Ulusal İstihbarat Konseyi, 2025 yılı için yaptığı tahminlerde ABD’nin birinci
güç olma konumunu koruyacağını ancak üstünlüğünün azalacağını öngörmektedir.
Hakkında çok konuşulan BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) 2027
yılına gelindiğinde üretim açısından zengin dünyaya geçeceğinden bahsedilmekte
olsa da yüzyılımızın başında Avrupa  ve Japonya
ekonomileri bu ülkelerin adam akıllı önündedir. Önce Amerika’nın zengin
müttefiklerine bir göz atalım sonra BRIC ülkelerinin nisbi güç kaynaklarını
inceleyelim (Bkz. Ek Tablo).
Avrupa
Amerikan ekonomisi, Alman
ekonomisinin dört katı büyüklüğünde olsa da Avrupa Birliği’nin toplam ekonomik
büyüklüğü ABD’nin biraz önündedir. 500 milyonluk nüfusu ise ABD’nin oldukça
üzerindedir. Birliğe yeni katılan ülkelerin ortalamayı aşağıya çekmesi
nedeniyle ABD’nin kişi başına milli geliri AB’ye göre daha yukarı olsa da AB
gerek insan sermayesi, gerek teknolojisi ve ihracatı ile ABD’nin en yakın rakibidir.
Yunanistan ve sair ülkelerde baş
gösteren malî sıkıntılar nedeniyle çıkan 2010 krizine kadar, AB’nin ortak para
pirimi Euro’nun uluslararası rezerv para olma anlamında ABD dolarının yerine
geçeceği konuşuluyordu. Öyle olmadı, Avrupa ülkeleri ve IMF, 925 milyar
dolarlık kurtarma paketiyle piyasanın güvenini tazeleme çabasına girişti. Alman
Başbakanı A. Merkel; “Euro başarısız olursa, bu sadece para biriminin
başarısızlığı olmaz, Avrupa birliği mefhumu ile birlikte Avrupa’nın da çöküşü
olur” diyerek endişelerini dile getirdi.

 

Askerî açıdan mukayese edilirse,
Avrupa savunmaya ABD’nin yarısından azı kadar para harcamaktadır. Buna karşın
askeri personel sayısı ABD’den fazladır ve üyelerinden ikisi nükleer silâhlara
sahiptir. Yumuşak güç olarak da Avrupa kültürü dünyanın bir çok ülkesini
cezbetmekte, yakın komşular, Brüksel’i birleşmenin odağındaki cazibe merkezi
olarak algılamaktadır.
Avrupa’nın güç kaynaklarının
değerlendirmesi yapılırken  sorgulanması
gereken esas konu şudur; Avrupa ortaya çıkan bir dizi uluslararası sorun karşısında
siyasi ve sosyokültürel bir birlik anlayışı geliştirebilecek midir yoksa
kuvvetli milliyetçi görüşlerin, farklı siyasi kültürlerin ve dış politika
önceliklerinin hakim olduğu ülke gruplaşmaları
görünümü  mü  arz
edecektir?  Farklı  durumlara
göre  farklı cevaplar mevcuttur.
DTÖ nezdindeki etkinlik anlamında Avrupa, ABD ile eşittir ve onun  gücünü dengeleyebilir. Siber dünyadaki
kişisel özgürlükler konusundaki global standartları Avrupa belirlemektedir. Öte
yandan milli kimliklerin güçlü olması nedeniyle bir türlü müşterek bir Avrupalı
kimliği oluşamamaktadır.
AB’nin 27 ülkeyi ihtiva edecek
şekilde genişlemesi (diğerleri de yolda) Avrupa kurumlarının sui generis
(kendine özgü) bir biçimde kalacağı ve kuvvetli bir federal Avrupa veya tek
ülke haline gelemeyeceği izlenimini veriyor. Dış politika ve savunma
alanlarında üyeler arasındaki entegrasyon henüz tam anlamıyla sağlanamamıştır.
Avrupa komisyonu eski üyesi Lord Patten’in deyişiyle; “Küresel anlamda ABD
kadar önemsenmiyoruz”. 2008 malî krizi ve başta Yunanistan’ınki olmak üzere,
çeşitli AB üyelerinde ortaya çıkan malî sorunlar, Euro bölgesindeki malî
entegrasyonun zafiyetini açığa çıkarması bakımından anlamlıdır. Ekonomist
dergisinin gözlemleri: 1900 yılında Avrupa dünya nüfusunun1/4’ini barındırıyordu.
2060 yılında bu oran % 6’ya düşecek, bunun da 1/3’i, 65 yaşın üzerinde olacak.
Avrupa Konseyi Dış İlişkiler Direktörü konuyu şöyle özetliyor: “Yaygın inanca
göre Avrupa, dönemini yaşamış ve tamamlamıştır. Avrupa şimdilerde, vizyon
eksikliği, bölünmüşlüğü, yasal konulardaki takıntıları, askeri gücünü
yansıtmaktaki isteksizliği ve ekonomisindeki hantallığı ile, bir zamanların
Roma’sından bile daha hakim bir durum arz eden ABD’nin tam tersi bir görünüm
vermektedir… Fakat problem Avrupa değildir, problem, bizim çağ dışı kalmış
güç anlayışımızdır”. Öte yandan Avrupa için iyimser görüşler beyan edenler de
vardır. Bunlara göre, Avrupa dünyanın ikinci büyük askeri gücüdür, dünya
savunma harcamalarının %1’ini gerçekleştirmektedir (Çin %5, Rusya %3, Hindistan
%2 ve Brezilya %1,5). On binlerce AB askeri Sierra Leone, Kongo, Lübnan,
Afganistan, Fildişi Sahili  gibi  ülkelerde
görev  yapmaktadır.  Ekonomik
güç  olarak  dünya
ticaretinin %17’sini temsil etmektedir (ABD %12).
Amerikan ve Avrupa kültürleri,
yeri geldiğinde birbirlerini didiklese de 200’ü aşkın yıldan beri uyumlu bir
seyir izlemektedir. Daha geniş açıdan bakılacak olursa, demokrasi ve insan
hakları konusundaki değerler silsilesi, başka hiç bir ülke veya ülkeler
topluluğu ile olmadığı kadar birbirine yakındır. Güçler dengesi açısından
değerlendirildiğinde ABD ve Avrupa’nın birbirlerinin hayati çıkarlarını tehdit
edecek bir duruma gelmesi beklenmemelidir. Menfaat çatışmaları çıksa da bunlar
önemsiz seviyelerde kalacaktır.
Japonya
1990’ların başındaki spekülatif
balonun patlamasıyla Japon ekonomisi 20 yıl süren bir yavaşlama sürecine girdi.
Kişi başı milli geliri (alım gücü paritesi) Japonya’nınkinin 1/6’i olan Çin,
toplam büyüklük açısından Japonya’yı geçti. 1988’de piyasa değerleriyle
dünyanın en büyük 10 şirketinden sekizi Japon’du. Bugün anılan 10 şirket
arasında Japon şirketi yok. Japon ekonomisi yakın zamanlardaki düşüşüne rağmen
dünyanın üçüncü büyük ekonomisine, çok gelişmiş bir sanayi yapısına ve
Asya’daki en modern orduyu bünyesinde
barındırmakla  etkileyici  güç
kaynaklarına
sahiptir. Askerî personel sayısı
bakımından Çin daha büyüktür, üstelik nükleer güce de sahiptir ama Japonya
üstün teknolojik imkanlarıyla kolayca ve kısa sürede nükleer güç sahibi
olabilir. Bundan sadece 20 yıl önce Amerikalılar Japonların kendilerini
geçeceğinden korkuyorlardı. O kadar ki Japon öncülüğünde oluşturulacak bir
Pasifik Bloğunun Amerika’yı dışlayacağı ve bunun bir ABD – Japonya harbine
neden olacağı tahminleri yapılmaya başlanmıştı. Bütün bunlar bize, hızla yükselen
güç kaynaklarını esas alarak, düz mantıkla yapılan ileriye dönük tahminlerin ne
kadar yanıltıcı olabileceğini göstermektedir.
2.Dünya Savaşı öncesinde Japonya
dünya sanayi üretiminin %5’ini gerçekleştiriyordu, tahribat sonrasında bu
seviyeye ancak 1964 yılında yeniden gelebildiler. 1950-1974 arasında yıllık
ortalama %10 gibi olağanüstü biçimde büyüdüler. 1980 yılında %15’lik sanayi
üretimi payıyla dünyanın ikinci en  büyük
ulusal ekonomisi oldular. Dış ülkelerde yaptıkları yatırımlar ve verdikleri krediler
konusunda birinciliğe ulaştılar. Başarılı bir stratejiyle GSMH’larının sadece
%1’ini savunmaya ayırarak tüm kaynaklarını ekonomiye yönlendirdiler. Bu
kısıtlamaya rağmen, Doğu Asya’nın en modern, en iyi donatılmış ordusunu
yaratmayı bildiler. Japonya’nın kendini yeniden keşfetmek diye
adlandırabileceğimiz, tarihinden gelen bir özelliği bulunur. 2. Dünya
savaşından sonra, 1945’den başlayarak küllerinden yeniden doğdular. Japon
Başbakanlığına bağlı kalkınma komisyonu, 2000 yılında yaptığı açıklamasında,
21. yy. hedeflerine ulaşmak için buna benzer bir yeniden doğuşa gereksinim
duyulduğunu belirtmişti. Siyaset açısında bakıldığında, liberalleşmenin
hızlandırılması, yaşlanan nüfusla bağlantılı sorunlar, göçmenliğe karşı duruş
gibi hassas konularda gerekli değişikliklerin yapılması kolay olmayacaktır.
Japonya’nın çok ciddi demografik
problemleri bulunuyor. Nüfusun 2050 yılına kadar 100 milyona düşmesi bekleniyor
ve toplum, göç alınmasına şiddetle karşı duruyor. Buna mukabil Japonya, yüksek
yaşam standartları, çok yetenekli iş gücü, istikrarlı toplumu teknolojik
önderliği, sevgi ve saygı duyulan kültürü, uluslararası kurumlara verdiği yoğun
destekle hatırı sayılır bir yumuşak güce sahiptir.
10-20 yıl içinde Japonya kendini
toplayarak, on yıl önce varsayıldığı gibi ABD’nin karşısına askerî ve ekonomik
anlamda bir rakip olarak çıkabilir mi? Kabaca Kaliforniya eyaleti büyüklüğünde
bir Japonya’nın gerek coğrafi açıdan, gerekse demografisinin yarattığı sorunlar
nedeniyle böyle bir noktaya gelebilmesi mümkün gözükmüyor. Japon siyaset
sahnesinden, Anayasa’nın savunma harcamalarını kısıtlayan 9. maddesini gözden
geçirmeyi ve nükleer silâhlara sahip olmayı savunan sesler çıkmaya başlamıştır.
ABD, Japonya ile olan ittifakını sonlandırırsa, Japonya’nın bu tür arayışlara girmesi
beklenebilir ama nükleer bir Japonya dahi ABD’ye rakip olmaktan çok uzaktır.
Alternatif olarak, olası bir
Çin-Japonya ittifakı bileşen güç etkisiyle ABD’ye kuvvetli bir rakip olabilir.
2006 yılında Çin, Japonya’nın en büyük ticaret ortağı haline geldi. 2009
yılında yapılan anlaşma ise ülkeler arasındaki işbirliğinin geliştirilmesini
öngörüyor. Ne var ki 1930 yılının savaş yaraları henüz sarılmadı ve iki ülkenin
dış politika konularında ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor. Bu bakımlardan,
yakın tarihte bir ittifak olası görünmüyor. Çin’in yükselen gücü ise
Japonya’yı, ABD ile birlikte hareket etmeye zorluyor. Kısacası, ABD’yi yerinden
edebilecek bir Doğu Asya ittifakı pek inandırıcı değil.
BRIC Ülkeleri
Bu tabir, Goldman Sachs’ın, kârlı
yatırım fırsatları sunan “yükselen piyasalar”a sahip ülkeler için 2001 yılında
yapmış olduğu bir akronimdir. BRIC ülkelerinin dünya sanayi üretimindeki payı,
2000-2008 yılları arasında % 16’dan, % 22’ye çıkmıştır. Hepsi birlikte, dünya
nüfusunun % 42’sini meydana getirirler. Yüzyılımızın ilk on yılında dünya
büyümesinin % 33’ünü sağlamışlardır.
BRIC kısaltması her ne kadar
dünya siyasi sözlüklerinde kendine hızla bir yer edindiyse de Rusya bu resmin
içinde biraz aykırı duruyor. Bu akronim ortaya çıktığında, ne ekonomistler, ne
de dünyanın geri kalanı, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkelerin,
günün birinde bir araya gelip hatırı sayılır bir platform oluşturabileceklerini
hayal edebilirlerdi. 2009 yılında bu ülkelerin Dışişleri Bakanları Rusya’da bir
toplantı yaparak, BRIC kısaltmasını, sadece akılda kalıcı, sevimli bir
yakıştırma olmaktan çıkarıp, anlamlı bir işbirliğine dönüştürmeye karar
verdiler. Her ne kadar büyük bir kısmını Çin oluşturuyorsa da bu ülkeler, bir
arada, 2,8 Trilyon Dolar ile global rezervlerin % 42’sinin üzerinde
oturmaktaydı. Medvedev, tek para birimine dayalı bir global döviz sisteminin
başarılı olamayacağı düşüncesine sahipti. Beijing ve Sao Paolo, aralarındaki
ticareti kendi milli para birimleriyle yapmaya karar verdi. Çin’in ticari
ortakları arasında Rusya sadece % 5’lik bir paya sahip olsa da onlar da benzeri
bir anlaşmayı kendi aralarında yaptı. Yakın geçmişte yaşanan kriz sonrasında
Goldman Sachs, BRIC’in müşterek GSMH’sının 2027 yılına kadar G 7
ülkelerininkini geçeceği tahmininde bulundu. Bu ve benzeri lineer ekonomik
değerlendirmeler ne derece yerindedir bilinmez ama uzun vadeli bir
perspektiften bakıldığında, bu ülkelerin güç kaynaklarını birleştirmesi,
aralarındaki derin uyuşmazlıklar nedeniyle dış siyasetin realiteleriyle fazla
örtüşmüyor. Rusya gibi, bir zamanların iki süper gücünden birinin, kalkınmakta
olan üç ülkeyle birlikte anılmasının fazla bir mantığı yok. Dört ülke arasında
en küçük nüfusa, en büyük okumuş-yazmışlık oranına ve kişi başı milli gelire
sahip olanı Rusya’dır. Ama birçok gözlemciye göre bu ülke düşüş sürecinde,
diğer üçü ise çıkışta. Bundan sadece 20 yıl önce Rusya bilimsel anlamda da
süper güçtü. Şimdilerde ise yalnız Çin’in değil, Hindistan ve Brezilya’nın da
gerisinde kaldı. Az sonra değineceğimiz gibi BRIC akroniminin kalbi, neresinden
bakılırsa bakılsın Çin’dir.
Rusya
1950’lerde  ABD,
Rusya’nın  kendisini  geçeceğinden
endişe  ediyordu. Rusya,
dünyanın en geniş toprağına,
üçüncü kalabalık nüfusuna, ikinci büyük ekonomisine sahipti. Petrol ve gaz
kaynakları olarak S. Arabistan’dan daha fazla üretim yapıyor, ABD’den daha
büyük bir orduyu besliyor, dünyadaki nükleer silahların yarısından fazlasını
topraklarında bulunduruyordu. Araştırma, geliştirme faaliyetleri açısından en
fazla eleman çalıştıran ülkeydi.
Yumuşak güç kaynaklarına gelince,
faşizm karşıtlığı nedeniyle Avrupa, komünizm ideolojisine sempati ile bakıyor,
sömürgecilik karşıtlığı nedeni ile de üçüncü dünya ülkeleri tarafından
benimseniyordu. Sovyet propagandası, komünizmin zaferinin kaçınılmaz olduğunu
başarılı biçimde  pompalamaktaydı. Leonid
Brezhnev, 1976 gibi yakın bir geçmişte, Fransa Başkanına komünizmin 1995
yılında dünyanın hakim ideolojisi haline geleceği iddiasında bulunuyordu. Bu
söylenenler de –Sovyetlerin kendi raporlarına göre- yıllık ortalama % 5-6
gibi  büyüme rakamlarıyla
destekleniyordu. Düşüş 1970’ lerde başladı. 1986’ ya gelindiğinde Gorbachev,
Sovyet ekonomisinde düzen diye bir şey kalmadığını, elde mevcut tüm endekslere
göre gerilemekte olunduğunu beyan etmişti. Çarpıcı olan, 1970’li yılların
sonlarında Sovyet gücünün ABD’yi geride bırakacağı yolunda bizzat Amerikalılar
tarafından yapılan tahminlerin, gerçeğin ne kadar uzağında olduğudur.
Sovyetler birliğinin 1991
yılındaki çöküşünden sonra Rusya’nın elinde eskiden sahip olduğu toprakların %
76’sı ,nüfusun % 50’si askeri personelin % 33’ü kalmış, ekonomisi ise % 55
oranında daralmıştı. Bundan öte, komünist ideoloji üzerine bina edilmiş yumuşak
gücü sıfırlanmıştı. Askeri harcamaları, ABD’nin % 10’una, GSYİH’sı % 14’üne,
satın alma paritesine göre ölçülen kişi başı milli geliri ise yine bu ülkenin %
33’üne  gerilemişti.  Ekonomisi
büyük  ölçüde  petrol
ve  gaz   ihracatına
dayanıyordu ve yüksek teknoloji ürünü sınai mamul ihracatı, toplam sınai
ürün ihracatının % 7’sine gerilemişti.
Rusya artık komünist ideolojiyi
ve hantal merkezi planlama sistemini geride bıraktı. Etnik bazda parçalanma
tehdidi eskisi kadar büyük değil. Sovyetler birliğindeki etnik Rusların toplam
nüfusa oranı % 50 idi, günümüz Rusya Federasyonu’nda bu oran %81’dir. Rusya’da
piyasa ekonomisi iyi işlemiyor, yolsuzluklar had safhada, kamu sağlığı
sistemleri çalışmaz durumda, doğum oranı düşüyor, ölüm oranı artıyor, ortalama
hayat beklentisi erkeklerde 59’a düşmüş vaziyette. Yüzyılın ortalarına doğru
nüfusun bu günkü 145 milyon rakamından, 121 milyona düşmesi bekleniyor.
Rusya’nın modernizasyon ve reform çabalarıyla, eski gücüne kavuşabileceği,
liderlerin de bunu gerçekleştirmenin samimi gayreti içinde olduğunu iddia
edenler de var. Medvedev Rus ekonomisinin, doğal kaynaklarının ihracatı
sayesinde ayakta durduğunu, bu durumun utanç verici olduğunu söylemiş ve Sovyet
kafa yapısının tarihe gömülmesi gerektiğini beyan etmişti. Bu söylemler
umutları destekliyor.
Her şeye rağmen Rusya soğuk savaş
sürecindeki kadar olmasa da elinde kalan nükleer silahlarla , büyük insan
sermayesi ile siber teknoloji alanındaki yetenekleriyle, Avrupa’ya yakınlığı
ile ve Çin’le bir işbirliğine girişme ihtimalinin varlığı ile , ABD’nin başına
dert açma potansiyeline sahiptir.
Bir Çin-Rus ekseni oluşması
ihtimali ne kadardır? 1950’lerde ABD’ye karşı bir Rus-Çin ittifakı vardı.
Nixon’un 1972 yılında Çin’e açılmasıyla ittifak tersine döndü zira hem Çin, hem
ABD, Sovyet gücünün yükselmesini tehdit edici buluyor, tedirgin oluyordu. Bu
işbirliği Sovyetlerin çöküşü ile son buldu. 1992’de Rusya ve Çin, ’’yapıcı
ortaklık’’ diye isimlendirdikleri işbirliklerini ilan ettiler. 1996’da buna
‘’stratejik ortaklık’’ dediler. 2001’de ise ‘’dostluk ve işbirliği’’ anlaşması
imzaladılar. Anlaşmaların ana teması, ABD’nin hakimiyetindeki tek kutuplu
dünyada müşterek bir karşı cephe oluşturmaktı. Bazı Ruslara göre, ’’küçük
kardeş’’ statüsünün kabullenilmesi pahasına, Çin’le işbirliğine öncelik
verilmelidir.
Bu tür söylemler bir yana, bir
Fransız diplomatın özetlediği gibi, Rusya ve Çin arasında, dünya görüşü
açısından zıtlıklar, dış politika alanında farklı yaklaşımlar ve çelişen
öncelikler mevcuttur. Rusya / Çin sınırının, Rusya tarafında 6 milyon, Çin
tarafında 120 milyon insan yaşar. Bu durum, Rusya’yı fena halde tedirgin
etmektedir. Medvedev’in dediği gibi “Eğer Rusya, uzak doğusundaki varlığını
güçlendirmezse ,  her şeyini Çin’e
kaptırabilir“.
Geleneksel realist düşünce, Çin’in
yükselen gücüne karşı, Rus-Hint, Rus-Japon, hatta Rus-Amerikan işbirliğini dahi
öngörebilir. Rusya, inişte olmasının tedirginliği ile nükleer gücünden taviz
vermek istememektedir. Bu da ABD için potansiyel bir tehdittir. Ama Rusya’nın,
2. Dünya savaşını takip eden kırk yıl boyunca, ABD gücü karşısında sergilediği
meydan okuyucu tavrı bir kez daha yakalaması mümkün gözükmemektedir.
Hindistan
Hindistan’ın, ABD’nin dört katına
varan 1,2 milyarlık nüfusu ile, 2025 yılında Çin’i geçeceği ve dünyanın
gelecekteki büyük güçlerinden biri olacağını düşünenler bulunuyor.
Hindistan on yıllardır ‘’Hindu
tipi ekonomik büyüme hızı’’ denilen düşük performansın sıkıntısını çekti. 1947
yılındaki bağımsızlığından sonra içe dönük, sosyalist ekonomik planlamaya
dayalı ve ağır sanayi ağırlıklı bir modeli benimsedi ama hızını artıramadı.
1990’ların başında, piyasa odaklı reformların gerçekleştirilmesinden sonra
büyüme hızını % 7’lere yükseltti. Bir İngiliz yazar ülkeyi, yaşam standardı
düşük ama ekonomisi büyük anlamında ‘’prematüre süper güç’’e benzetti. Aynı
yazar Hint ekonomisinin on yıl içinde Britanya’yı, 20 yıl içinde Japonya’yı
geçeceğini düşünüyor. Hindistan’ın yüzlerce milyonluk yükselen bir orta sınıfı
bulunuyor. 50-100 milyon arası insan resmi dil olan İngilizceyi konuşuyor. Bu
temele dayanan Hindistan, iletişim teknolojileri alanında uluslar arası bir
oyuncu ve aktif biçimde faaliyette olan bir uzay programı var. Hindistan, 60-70
adet nükleer silaha, orta menzilli füzelere, 1,3 milyon askeri personele ve 30
milyar dolarlık savunma bütçesine (dünya toplamının %2 si) sahip. Yumuşak güç olarak,
yerleşmiş bir demokratik yapısı , hareketli bir pop kültürü bulunuyor. Etkin
bir diasporaya ve yılda yapılan film sayısı bakımından dünyanın en büyük sinema
yapımı endüstrisine sahip (Bollywood).
Buna karşın Hindistan nüfusunun
1/3’ü geçim için asgari şartların altında bir yaşam sürdürüyor ve yüz
milyonlarca insanın okuma yazması yok. Ülkenin GSMH’sı Çin’in % 33’ü, ABD nin %
20’si kadar. Kişi başı milli geliri Çin’in yarısı, ABD’nin % 7’si ölçüsünde.
Çin nüfusunun % 91’i okur-yazar, şehirleşme oranı % 43, Hindistan’da ise
çarpıcı biçimde düşük; % 61 ve % 29. Ülke her yıl ABD’nin iki katı kadar
bilgisayar uzmanı yetiştiriyor ama bunların ancak % 4,2’si yazılım firmalarında
iş bulabiliyor çünkü üniversite eğitiminin yetersizliğine bağlı olarak
kaliteleri düşük.
Hindistan’ın, yüzyılımızın ilk
yarısında ABD ye rakip olabilecek bir gücü geliştirmesi mümkün gözükmüyor ama
olası bir Çin-Hint ittifakına büyük katkısı olabilir. İki ülke arasındaki
ticaretin artması ve bu ülkelerin gösterdiği büyüme performansından yola
çıkılarak, olası bir ittifak söylemi anlamında ‘’Chindia ‘’ terimi ortaya
çıkmış olsa da aralarındaki görüş ayrılıklarının derin olduğunu, sınır
anlaşmazlıkları nedeniyle 1962 yılında savaşa tutuşmuş olduklarını ve 1998
yılında Hintli savunma bakanının Çin’i ‘’potansiyel bir numaralı düşman’’ ilan
ettiğini unutmamak gerekir.
Hindistan’ın Çin’le ittifak
kurmak yerine, Asya ülkeleri ile gruplaşarak, Çin’i dengeleyecek bir güç olma
arayışına girmesini beklemek daha akılcı olacaktır.
Brezilya
Brezilyalılar kendileri için şaka
yollu şöyle bir tespitte bulunurlar: ’’Biz büyük geleceği olan bir ülkeyiz…. Ve
hep öyle kalacağız!’’. Ülkenin bir önceki başkanı Lula  da Silva,’’Hep geleceği olan bir ülke
olduğumuzu söyleyip durduk ama yeteneklerimizi somut bir başarıya döndürmeyi
bir türlü beceremedik“ demiştir.
Brezilya, 1825 yılında
Portekiz’in hakimiyetinden kurtulup bağımsızlığını kazandıktan sonraki yüzyıl
boyunca ekonomisinde durağan bir seyir izledi. 20.yy’ın ortalarında, yarı
kapalı bir ekonomik yapı içinde, dış borca dayalı bir çıkış yaşadı ise de 1970
petrol krizi ile birlikte ülke ekonomisi tamamıyla çöktü. Enflasyon çılgınca
yükselişe geçti, 90’larda yıllık % 700’e vurdu. 1994 de dalgalı kur ve
enflasyon hedeflemesi uygulaması başlatarak kamu harcamalarına istikrar
getirdi.
The Economist dergisinin yorumuna
göre ’’Şimdi Brezilya, diğer BRIC ülkeleri arasında sınıf atladı; bir kere
demokratik. Çin değil, Hindistan gibi etnik ve dini çatışmalarla boğuşmuyor,
komşuları, düşmanı değil, Rusya gibi ihracatı petrol ve silâhtan ibaret değil,
yabancı yatırımcılara saygılı davranıyor“. Brezilya, yabancı yatırım çekiyor ve
birçok güçlü siyasi kurum oluşturmuş durumda.
Çoğu cezasız  kalsa da
yolsuzlukların üstüne giden ve ortaya çıkaran özgür bir basına sahip.
Hindistan’ın üç misli boyutundaki topraklarında % 90’ı okuryazar olan 200
milyon kişi yaşıyor. Kişi başı milli geliri, Hindistan’ın üç, Çin’in iki misli.
2007 yılında keşfedilen açık deniz petrol yatakları, Brezilya’yı enerji
alanında önemli bir güç yapıyor.
Brezilya, diğer BRIC ülkelerinin
sahip olduğu nükleer silahlardan yoksun ve askeri gücü kısıtlı ancak komşuları
ile hasmane bir rekabet içinde değil. Karnavalları ve futbolu ile Brezilya tüm
dünyayı kapsayan yumuşak bir güce sahip.
Brezilya’nın ciddi problemleri de
bulunuyor. Alt yapısı yetersiz, yasal sistemi hantal, cinayet oranı çok yüksek
ve aşırı yolsuzluk var (180 ülkeden oluşan sıralamada, 75. sırada. Çin 79,
Hindistan 84, Rusya 146!). Dünya ekonomik forumunun yaptığı rekabetçi
ekonomiler sıralamasında 56. (Çin; 27., Hindistan; 49., Rusya 63. sırada).
Prodüktivite artışı gevşek, bu durumun tasarrufları artırıp eğitime daha çok
yatırım yapılmadan hızlandırılamayacağı düşünülüyor. Yoksulluk ve gelir
adaletsizliği çok ciddi sorun, ama ilerleme var. 2003’de nüfusun % 28’i yoksul
iken bu oran 2008’de %16’ya düştü.
Dış politika alanına gelince,
Brezilya, dünya siyasetindeki ağırlığını daha yeni yeni farkına varmaya başladı
ama 2003’de önüne koyduğu, BM güvenlik konseyinde daimi üye olmak, güçlü bir
Güney Amerika bloğu oluşturmak ve benzeri hedeflerini henüz gerçekleştiremedi.
Brezilya, ABD diplomasisini eskiye oranla daha fazla zorlayacak fakat 21.yy.’da
Amerika’nın karşısına bir rakip olarak çıkma olasılığı gözükmüyor. Bu rol
Çin’in olacak.
Çin
BRIC   ülkeleri
arasında   bir   dev
olan   Çin’in   ekonomisinin   ve
nüfusunun
büyüklüğü, diğer üç ülkenin
toplamından da fazladır. Kıyaslamaya devam edecek olursak, ordusunun büyüklüğü,
savunmaya ayırdığı ödenek, büyüme hızı ve internet kullanıcısı sayısı
bakımından da birinci sıradadır. % 7’nin üzerindeki her türlü büyüme oranı Çin
ekonomisini ikiye katlayacaktır. Nobel ödüllü bir iktisatçıya göre 2040 yılına
gelindiğinde Çin dünya GSYİH’sının % 40’ını tek başına üretir hale gelecektir.
Çin, “güç” konusundaki algılanışı
hakkında yapılan geleceğe yönelik büyüklük söylemlerinden nemalanmaktadır. Öyle
ki, yakınlarda yapılan bir kamuoyu araştırmasında insanların %44’ü Çin’in halen
dünyanın en büyük ekonomisi olduğunu söyledi. Amerikan ekonomisinin Çin’den üç
kat büyük olmasına karşın bunu  bilenlerin
oranı sadece % 27’de kaldı. Amerika’da yapılan bir diğer araştırmada insanların
%50’si ülkelerinin karşısına dikilip meydan okuyabilecek başlıca ülkenin  Çin olduğu kanısındaydı (Japonya olacağını
söyleyenler %8, Rusya ve Avrupa görüşü belirtenler %6)
Çin’e ilişkin gelecek tahminleri
çoğunlukla hızla büyüyen GSYİH’sına dayanmaktadır ancak ülkenin başka güç
kaynakları da vardır. Yüz ölçümüne bakıldığında
ABD  ile  eşit
olsa  da  Çin’in
nüfusu  4  kat
büyüktür.  Bununla  birlikte dünyanın en büyük ordusuna, 200’e
yakın nükleer silaha ve hatırı sayılır uzay ve siber-uzay kapasitesine
sahiptir.
Yumuşak güç potansiyeli
itibarıyla kültür endüstrisi bakımından Hollywood ve Bollywood’a kıyasla çok
zayıftır. Üniversite eğitim seviyesi ABD’nin gerisindedir. ABD’nin sahip olduğu
yumuşak gücün büyük bölümünü oluşturan STÖ’leri bakımından da çok fakirdir.
Bunlara rağmen Çin yumuşak gücünü arttırmak için büyük çaba sarf etmektedir.
Gittikçe büyüyen bir kitleye cazip gelen kültürünü vitrine çıkarmakta, dünyanın
başlıca şehirlerinde kurduğu Konfüçyüs Enstitüleri yardımıyla dilini ve
kültürünü yaymakta, çok taraflı anlaşmalara daha yatkın bir davranış tarzı
benimseyerek hakkındaki korkuları yatıştırmaya çalışmaktadır.
Çin’in büyük kaynaklara sahip
olduğu doğru olmakla birlikte ülkenin
geleceğine dair yapılan tahminler sadece günlük büyüme verilerine ve
siyasi spekülasyonlara dayandırıldığından bu göstergelere fazla itibar  etmemek
gerekir. Çin halen ekonomik olarak ABD’nin bir hayli gerisinden
gelmektedir ve temel politik stratejileri kendi yurt içi bölgelerine, kendi
ekonomik kalkınmasına odaklıdır. Çin’in “Piyasa Leninizmi” olarak adlandırılan
ekonomik modeli bazı otoriter yönetimler üzerinde yumuşak güç yaratsa da
demokratik toplumlarda tam tersi bir etki yaratmaktadır. Çin’in yükselişi
Thucydides’in uyarısını akla getiriyor, “Çatışmanın kaçınılmaz olduğuna dair
inanış, çatışmanın ana nedeni haline gelebilir”. Er veya geç, savaşa
tutuşacağına inanan taraf öyle askeri hazırlıklar yapar ki, bu durum karşı
tarafın korkularını doğrular, eylemi tetikler.
Aslında “Çin’in yükselişi” yanlış
bir ifadedir. Buna Çin’in yeniden çıkışı demek daha doğru olabilir.  MS 500’den MS 1500 yılına kadar teknik ve
ekonomik olarak  Çin zaten dünyanın en ileri
medeniyetiydi. Sanayi Devriminin lokomotifleri Britanya ve ABD’nin gerisine
düşmesi çok yakın bir geçmişte meydana gelmiştir. Çin, 1980’lerin sonunda
Başkan Deng tarafından uygulamaya sokulan piyasa reformları sayesinde yıllık %
8-9 büyüme oranları yakalamış ve 20.yy.’ın son 20 yılında GSYİH’sını üçe
katlamayı başarmıştır. ABD’nin sahip olduğu güç kaynaklarına sahip olabilmesi
için Çin’in henüz önünde kat etmesi gereken uzun bir yol vardır. 21.yy’da
Amerika’nın satın alma gücü paritesiyle hesaplanan ekonomisi, Çin’in iki
katıdır. Resmi döviz kurlarına göre hesaplandığındaysa bu oran üç katına
çıkmaktadır.
2030’lu yıllarda Çin ekonomisinin
GSYİH bakımından ABD’yi geçmesiyle ekonomiler eşitlenmiş olabilir ancak ekonomi
bileşimi çok farklı olmaya devam edecektir. Örneğin o tarihlerde Çin’deki az
gelişmiş bölgelere hala sık rastlanacaktır. Yönetimin 20.yy.’da uygulamaya
başladığı “tek çocuklu aile” politikasının gecikmiş etkilerini hissetmeye
başlayacak, demografik sıkıntılar baş gösterecektir. 2011 yılı itibarıyla
işgücüne yeni eleman katılım sayısı da gerilemeye başlayacaktır. İlerleyen
yıllar içinde ABD’nin de bir şey yapmadan yerinde sayacağını düşünmek de
anlamsız olur. Dolayısıyla, elimizdeki veriler savaş çanlarının çalmaya
başlayacağı yolundaki tahminleri doğrulamıyor.
Bununla birlikte, kişi başı milli
gelirin 10 bin dolar seviyesini
geçmesinden sonra ülkelerin büyüme hızlarının yavaşladığı görülmektedir.
Dahası, kamu iktisadi kuruluşlarının yükü, büyüyen gelir dağılımı
adaletsizliği, büyük ölçekli iç göçler, sosyal yardım yetersizlikleri,
yolsuzluk gibi, ileride Çin’in siyasi istikrarını bozabilecek çok önemli
sorunlar vardır. Çin’deki 31 eyaletin sadece 10 tanesinin kişi başı geliri ülke
ortalamasının üzerindedir. Tibet gibi az gelişmiş eyaletlerde nüfusun büyük
kısmını azınlıklar oluşturur. Kalkınmakta olan ülkeler arasında en hızlı
yaşlanan Çin’dir. 2030 yılına gelindiğinde Çin’deki bakıma muhtaç yaşlı sayısı
çocuk sayısını geçecektir. Bazı araştırmacıların dediği gibi ülke
“zenginleşemeden yaşlanacaktır”.
Çin şu anda dünyanın en büyük
ihracatçısıdır ama Dünya Bankası Başkanı Robert Zellick 2008 mali krizinden
sonra Çin’in ihracata dayalı büyüme modelinin sürdürülemez olduğunu, % 8’lik
bir büyüme hızıyla devam edebilmek için 2020 yılına kadar ihracatını ikiye
katlaması gerektiğini söylemiştir. Tasarrufları azaltıp iç tüketimi körüklemek
kolay bir cevap olabilir ancak uygulaması zordur, hele yaşlanmakta olan bir
nüfusla.
Çin’in otoriter yönetim biçimi,
şu ana kadar güç dönüştürme bağlamında özel hedeflere yönelik olarak çok
başarılı olmuştur. Olimpiyatları
düzenlemek,  yüksek hızlı raylı
sistemler geliştirmek, hatta küresel finansal krizden hemen sonra ekonomisini
düzlüğe çıkarabilmek bunun örneklerindendir. Ancak bunun ne kadar devam
edeceğini, ne yabancılar, ne de Çinli liderlerin kendileri tam olarak biliyor.
Komünist ideoloji çoktan çökmüştür ve mevcut yönetimin meşruiyeti sadece Han
milliyetçiliği ile ekonomik büyüme temeline dayanmaktadır. Ekonomide yaşanacak
sarsıntılar içeride büyük huzursuzluklar yaratabilir. Siyasî yapısını
değiştirmeyen bir Çin’in uluslararası arenadaki etkinliği kısıtlı kalacaktır.
Siber politikalar bir başka
sorunlu alandır. En fazla  internet  kullanıcısına
sahip Çin aynı zamanda internette devlet sansürünü ve filtrelemeleri en
çok uygulayan ülkedir. Çin uzmanı Susan Shirk’in şöyle bir tespiti var; “En
büyük tehlikeyi Çin’in güçlenmesi değil bu ülkedeki iç kırılganlıklar
oluşturacaktır. Çin Komünist Partisinin ve liderlerinin zayıf olan meşruiyet
tabanı, onları fazlasıyla hassas bir durumda bırakıyor. Bu da bir kriz
durumunda aceleye getirilmiş kararlar alınması olasılığını arttırıyor.” Benzeri
bir tespit 1999 yılında Başkan Clinton tarafından  yapıldı; “Herkes Çin’in güçlenmesinden endişe
duyuyor oysa iç çatışmalar, sosyal çekişmeler ve yasadışı faaliyetlerle
boğuşarak zayıflayan bir Çin, Asya’da geniş bir coğrafyada istikrarsızlığa
neden olabilir.“
Çin her ne kadar gücünü askerî
anlamda dünyaya yansıtmakta fazla etkin olamadıysa da, uzun menzilli füzeleri
ve genişleyen denizaltı filosuyla ABD donanmasının başını ağrıtabilir. Bu da
Amerika’nın bölgedeki müttefiklerini rahatlatmak için kendi gücünü arttırması
anlamına gelir.
1974 yılında BM Genel Kurulunda
yaptığı konuşmasında Başkan Deng, Çin’in bir süper güç olmadığını ve böyle        bir arayış içinde de olmadıklarını
beyan etmişti.
Günümüz Çinli liderleri de
içerideki istikrarın ancak sürekli bir büyüme ile sağlanabileceğinin
bilincindedir ve bu yüzden ekonomik kalkınmaya odaklanarak uluslararası alanda
çatışmalardan uzak durmaya çalışmaktalar.
Bazı şüpheciler Çin’in ana
hedefinin bir dünya gücü olarak ABD’nin yerini almak olduğunu düşünmekteler
fakat Çin’in bunu gerçekleştirebilecek askerî kapasiteye sahip olmadığı
aşikârdır. Bununla birlikte saldırgan bir Çin, komşularının güç birliğine
gitmesini teşvik eder ki bu Çin’in hem sert hem de yumuşak gücünü zayıflatır.
Çin’in küresel bazda Amerika’ya
rakip olamayacağını söylemek, bölgesel bazda meydan okuyamayacağı anlamına
gelmemelidir. Ancak Hindistan ve Japonya’nın Çin’i dengeleme çabaları ve bu
ülkelerin ABD’nin müttefiki olmaları, bölgedeki diğer müttefiklerle birlikte
Amerika’ya önemli bir avantaj sağlamakta ve Çin’i sorumlu davranmaya
zorlamaktadır.
Amerikan Gücü: İçten Çürüme
Bazı görüşlere göre gücün her
zaman ve her yerde hakim kılınmaya çalışılması bir süre sonra bütün
imparatorluklara ağır gelmeye başlar, bu yorgunlukla güç el değiştirme sürecine
girer. ABD de gereğinden fazla açılmış ve bahsedilen sürece girmiştir. Bu
teori, günümüz gerçekleriyle pek örtüşmüyor. Çünkü dışa dönük harcamalar zaman
içinde yükselmedi. Aksine savunma ve dışişlerine harcanan paranın GSMH’ya oranı
yıllardır azalmakta. ABD’nin gücü, diğer ülkelere kıyasla bir düşüş
gösterebilir ama bunun nedeni emperyal amaçlarla dışarıya fazla açılması olmaz,
içeriye yeterince önem vermemesi olur.
ABD’nin dünya olaylarını etkileme
gücü, içeride yaşadığı kültür çelişmeleri, kurumların çökmesi, ekonominin
durağanlaşması gibi sebeplere bağlı olarak
azalabilir mi? Olabilir, neticede elinde kuvvetli kağıtlar bulunan
oyuncuların hepsi masadan kazançlı kalkmayabiliyor.
Toplum ve Kültür
ABD’nin bir yığın sosyal sorunu
var ama bunlar giderek kötüye gitme eğiliminde değil. Üstelik, suç oranı,
boşanmalar, erken hamilelik gibi bazı göstergeler iyileşme gösteriyor. Eşcinsel
evlilik, kürtaj gibi konularda fikir ayrılıkları olsa da hoşgörü düzeyi
artışta. Algılananlarla gerçekler arasında bir iyimserlik uçurumu bulunuyor,
bunu da basının sansasyonel yaklaşımları genişletiyor. İnsanların çoğunluğu
anketörlere hayatlarından, çevrelerinden, okullarından, kongredeki
temsilcilerinden memnun olduklarını ama ülkedeki işlerin iyi gitmediğinden
endişe duyduklarını belirtiyorlar. Oluşan kötümser ortam, çöküşün varlığına
inanmak için yeterli değil. Geçmişte, göçmen sorunları, kölelik düzeni, alkol
yasağı, McCarthy’cilik gibi konularda yaşanan ayrışmalar bugünkülerden çok daha
ciddiydi.
Bu tür kültürel yargılar Amerikan
gücünü iki yolla olumsuz yönde etkileyebilir. Birincisi sosyokültürel
konulardaki ayrışmanın büyümesi ve dış politika konularında bir bütünlük içinde
tavır alınamaması, ABD’nin sert gücünün zarar görmesine yol açar. Örneği
1970’lerdeki Vietnam konusunda yaşanmıştır. İkincisi, ABD sosyal ortam
şartlarındaki kalite düşüşüdür ki bu da yumuşak gücü zedeler.
ABD bazı sosyal konularda
iyileştirmeler sağlamış olsa da diğer zengin ülkelerle karşılaştırıldığında
çocuk ölümleri, yaşam beklentisi, çocuk yoksulluğu ve cinayetler gibi konularda
geride kalmaktadır. Bu gerçekler ABD’nin yumuşak gücünü zedelese de benzeri
sorunlar başka ülkeler de yaşanıyor, problemler paylaşıldıkça, yumuşak güç
üzerindeki etkisi azalıyor. Örneğin 1960’lardan bu yana Batı dünyasının tümünde
kamu otoritesine gösterilen saygının azalması, standart davranış biçimlerinde
bir düşüş gibi olgular net biçimde gözlemlenmektedir. ABD’nin vatandaş
sorumluluğu açısından diğer Batı toplumlarının gerisinde olduğuna ilişkin fazla
bir belirti olmadığı gibi sosyal yardımlaşma ve kamu hizmetleri alanında daha
ileri olduğu yönler vardır.
Göçler
Amerika’nın içine kapanıp göçleri
ciddi biçimde engellemesi büyük sorunlar yaratır. ABD şimdiki göç seviyelerini
sürdürebilirse, gelecekte demografik problemlerden kendini koruyabilir ve dünya
nüfusu içindeki payını muhafaza edebilir. Kalkınmış ülkelerin pek azı bu
olanağa sahiptir. Eğer yabancı düşmanlığı ve terörist olaylara tepki artar da
sınırlar kapanırsa durum farklı bir hal alabilir. 20.yy. boyunca, ABD dışında
doğmuş yurttaşların sayısı en üst düzeydeydi. 1910’da toplam nüfusa oranları %
14.7’yken şimdilerde bu aran % 11.7’dir. ABD bir göçmen ülkesi olmasına karşın
göçe şüpheyle bakanların sayısı, hoşgörüyle bakanların sayısından fazladır.
2000 yılı nüfus sayım sonuçların göre Latin Amerika kökenlerinin sayısı
(yasadışı göçle gelmiş olanlar dahil) en büyük azınlık olan siyahların sayısına
yetişmiştir. Nüfus bilimcilerin öngörüsüne göre 2050 yılında Latin Amerika
kökenli olmayan beyaz toplum, sadece küçük bir farkla çoğunlukta kalacak (Latin
Amerika kökenliler % 25, Siyahlar % 14, Asya kökenliler % 8’i oluşturacaklar).
Göçmenler iletişim olanakları ve piyasa güçleri sayesinde İngilizceyi hızla
öğreniyor ve topluma entegre olmayı becerebiliyorlar.
Kalkınmış ülkelerin çoğu
yüzyılımızın ilerleyen dönemlerinde insan sayısında azalmayla
karşılaşacaklardır. Japonya’nın bugünkü nüfusunu koruyabilmesi için gelecek 50
yıl boyunca topraklarına yılda 350 bin göçmen kabul etmesi gerekir ki ülkenin
kültür yapısı doğrultusunda bunun kabullenebilmesi mümkün gözükmemektedir. ABD
nüfusunun ise önümüzdeki kırk yıl içinde % 49 oranında artması beklenmektedir,
bu da 50 yıl sonra (Hindistan ve Çin’in ardından) hala dünyanın üçüncü en
kalabalık ülkesi konumunda olacağını gösterir ki ekonomik güç açısından önemli
bir veridir.
Amerika’nın verdiği H-1B13 vizesi
sayısıyla, patent başvurusu sayısı arasında
çok sıkı bir ilişki gözlemlenmektedir. Üniversite mezunu göçmen
sayısındaki her % 1’lik artış, kişi başına düşen patent sayısının % 6
artırmaktadır. 1998 yılında Silikon Vadisi’nde dönen 17,8 milyar dolarlık iş
hacmini yönetenlerin üçte biri Çin veya Hindistan doğumlu mühendislerdi. ABD
bir mıknatıs gibi insanları kendine çekmekte, gelenler de geride bıraktıkları
aileleriyle yaptıkları iletişim sonucu ABD’nin yumuşak gücüne katkıda
bulunmaktadır. Farklı kültürlerle tanışmak da, içinde bulunduğumuz küreselleşme
çağında Amerikalıların ufkunun genişlemesine yardımcı olmaktadır.
ABD ve Çin’i uzun zamandır çok
yakından gözlemleyen Lee Kwan Yeu’ya göre Çin, 21.yy.’da ABD’yi güç yarışında
geride bırakamayacaktır çünkü ABD, dünyanın en parlak beyinlerini kendine
çekmekte ve kültürel çeşitlilik içinde bir yaratıcılık ortamı oluşturmaktadır.
Buna karşın Çin, eleman ihtiyacını sadece kendi ülkesi içinden karşıladığı için
bu yaratıcılıktan yoksun kalmaktadır.
Ekonomi
Sözü geçen kültürel ve sosyal
sorunlar ABD’nin gücünü zayıflatacak boyutta olmasa da ekonomik performansta
yaşanacak bir olumsuzluk ciddi sonuçlar doğurabilir. Ekonomik olumsuzluk derken
kastımız kapitalist ekonomilerde yaşanan olağan resesyonlar değildir.
Anlatılmak istenen, üretim seviyesindeki uzun süreli gerilemeler ve
sürdürülebilir büyüme kapasitesindeki zayıflamalardır. Ekonomik tahminler her
ne kadar yanıltıcı olabilse de 2008 finans krizi sonrasındaki on yıllık dönemde
ABD’de büyümenin yavaş olacağı öngörülüyor.
Birçok gözlemci 80’lerde ABD
ekonomisisin nefesinin tıkandığını düşünmüştü. Otomotiv ve tüketici elektroniği
dahil imalât sektörünün bir çok alanında teknolojik üstünlük kaybedilmişti. 2.
Dünya Savaşı’ndan sonra tutturulan yıllık % 2.7’lik iş gücü üretkenliği
80’lerde % 1.4’e gerilemişti. Ünlü iş dergileri 1987’de, ülkenin büyüme krizine
girdiğini haykırıyordu. Japonya ve Almanya ABD’yi geçmek üzereydi. Ülke
rekabetçi gücünü kaybetmişti ve tüm bunlar ABD’nin sert ve yumuşak gücünü
zayıflatıyordu. Oysa 2008 krizinden sonra bile Dünya Ekonomik Forumu tarafından
yapılan uluslararası ekonomik rekabet gücü sıralamasında ABD, İsviçre, İsveç ve
Singapur’un ardından dördüncü durumda.
ABD bilişim teknolojileri (BT),
biyoteknoloji, nanoteknoloji gibi birçok yeni sektörde başı çekiyor. ABD,
AR-GE’ye, kendisini takip eden yedi ülkenin toplamından daha fazla ödenek
ayırıyor. Üretkenlikteki artış ABD’yi 21.yy.’ın ilerleyen dönemlerinde ayakta
tutabilir mi? Üretkenlik konusu hayati, çünkü bir işçinin saat başına üretimi
ne kadar artarsa darlıklara ve enflasyona kurban olmadan ekonomik büyümeyi
sağlama olanağı o denli artar. Enflasyonsuz bir sürdürülebilir büyüme ortamı
ise yumuşak gücü besleyecek olan sert güce yatırım kaynakları yaratacaktır.
___________________________________________________________________
13   H-1B Vizesi: Sadece üniversite mezunları
için verilen, geçici çalışma vizesi.
1960-2006 döneminde bilgisayar ve
elektronik endüstrisi, üretkenlik
artışının % 44’ünü sağlamıştır. ABD’de BT sektörünün GSYİH içindeki payı
diğer gelişmiş ülkelere oranla daha büyüktür. AR-GE’ye yapılan yatırımlar
konusuna gelince, başka ülkelerin yatırımları büyüdükçe ABD’nin orantısal
büyüklüğü gerilese de (1996 % 40, 2007’de % 35) 2007 yılında yaptığı 369 milyar
dolarlık harcamayla dünya liderliğini korumaktadır (Asya 338 milyar dolar, AB
263 milyar dolar). ABD GSYİH’sının  %
2.7’sini AR-GE’ye harcarken Çin bunun sadece yarısını ayırmaktadır (Japonya
ve  Kore: % 3). Amerikalı mucitler 2007
yılında toplamda 80 bin patent başvurusu yaptılar. Bu, tüm dünya ülkelerin
toplamından daha fazla. ABD risk sermayesi kuruluşları ülke dışına yatırım
yapmak yerine paralarının % 70’ini  ABD
topraklarındaki yeni şirketlere yatırmaktadır. Bu olumlu şartlara zemin
hazırlayan unsurların başında kültürel ortamın müsait oluşu, dünyanın en
gelişmiş  risk sermayesi kurumsallaşması,
üniversite-sanayi arasındaki gelenekselleşmiş işbirliği ve açık göçmen
politikaları gelir.
Öte yandan, büyüyen üretkenlik
oranlarının sürdürülebilir olup olmadığı, tasarrufların düşük seyri, dış
ticaret açığının büyümesi (Amerikan vatandaşlarının dış borcunun artması),
devlet borçlanmalarındaki yükselme gibi hususlar düşündürücüdür. Ciddi bir
resesyon durumunda yabancıların paralarını alıp hızla ABD’den çıkmaları
istikrarı bozabilir ancak 2008 krizinin hemen sonrasında dahi Dolar’ın güvenli
bir liman olduğu ve ABD hazinesinin AAA şeklindeki derecelendirmesini koruduğu
görülmüştür. Yine de ABD’nin yatırımlarını iç kaynaklardan finanse etme oranını
yükseltmesinde fayda vardır.
Finansal krizden sonra devlet
borçlarının büyüklüğü gündeme oturmuş, İngiliz tarihçi Niall Ferguson “İşte
imparatorluklar böyle batar, her şey borç patlamasıyla başlar. 1941’de Pearl
Harbor ne kadar güvenli idi ise, parasal anlamda ABD de o kadar güvenlidir”
demişti. Sosyal güvenlik harcamalarını kısıp vergileri yükseltmedikçe, ABD’nin
asla bütçesini denkleştiremeyeceğini savunan Ferguson, borç geri ödemelerinde
de problem yaşanacağını öngörüyordu. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir
husus var; ABD, bir Yunanistan değildir.
ABD Kongresi Bütçe Dairesi 2023
yılına kadar devlet borçlarının GSYİH’ya oranının % 100’ne ulaşacağını tahmin
etmektedir. Zengin ülkelerde bu oran % 90’a ulaştığında ekonomistler
paniklemeye başlar. Ancak ABD’nin diğer ülkelerin sahip olmadığı çok büyük iki
avantajı bulunmaktadır: Dünyanın rezerv para birimine ve Hazine Bonoları olarak
dünyanın en likit tahvil piyasasına sahip olması. Mâli kriz sonrasında dolar
yükseldi, bono faizleri düştü böylece ABD açıklarını daha kolay finanse
edebildi. Borçların yükselmesi, düşüşün başlangıcında olunduğuna dair bir
işaret değilse de bir risk faktörü olduğu kesindir.
İçinde bulunduğumuz bilişim
çağında iyi eğitilmiş bir iş gücü ordusu ekonomik başarının anahtarıdır.
ABD’nin yüksek eğitim için GSYİH’sından ayırdığı pay, Fransa, Almanya,  İngiltere
ve  Japonya’dan   fazla
olup   üniversiteleri  dünyanın
en   iyileri arasında
gösterilmektedir. Nobel Ödülü kazanan ABD’li bilim adamlarının sayısı diğer tüm
ülkelerden fazladır. Yayınlanan bilimsel makale sayısı bakımından ABD  yine önde gitmektedir (Çin’in 3 katı).
Bununla birlikte başta az gelişmiş eyaletler olmak üzere ilk ve orta öğretim
konusu, ABD’de bir sorun teşkil etmektedir. Bu da işgücü ordusu kalitesinin
bilişim çağının gereklerini karşılayamaması gibi bir tehlike doğuruyor. Diğer
ülkelerin ilk ve ortaöğretim alanında gösterdikleri ilerleme, ABD’nin geride
kaldığı izlenimini veriyor. Dünyanın en zengin 30 ülkesi arasında yapılan bir
sıralamada lise mezunları sayısı bakımından ABD, sadece Türkiye, Yeni Zelanda,
İspanya ve Meksika’yı geride bırakmaktadır. ABD, bilişim odaklı bir ekonomi
içinde büyüyecekse eğitim sistemini acilen elden geçirmelidir.
Amerikan ekonomisi için problemli
sahalardan bir diğeri gelir dağılımıdır. 1947-1968 döneminde aile gelirlerinde
görülen eşitsizlikte azalma görülürken 1969 sonrasında artışa geçmiştir.
İşyerlerinin eleman ihtiyacı az eğitimlilerden çok eğitimlilere doğru kayınca
maaşlar erimeye, gelir dağılımı bozulmaya başladı. Eşitsizlikler siyasi
tepkilere bu da üretkenliğin azalması yoluyla büyüme hızında yavaşlamaya neden
olabilir. Şüphesiz bu da sert ve yumuşak gücü zedeleyici bir faktördür.
Amerikan ekonomik modelinin
yarattığı yumuşak güç etkisi tartışmalı bir konudur. ABD’de devlet harcamaları
GSYİH’nın üçte biri oranındadır. Avrupa’da devletler GSYİH’nın yarısını harcar.
ABD’de rekabetçi piyasa güçleri hakimdir. Sosyal güvenlik, sendikalar, iş gücü
piyasaları daha az denetime tabidir. Yasalar girişimciyi korur niteliktedir.
Yabancıların bir kısmı bu özellikleri övse de bir kısmı yaratılan eşitsizliğin,
güven yoksunluğunun, piyasa güçlerine bu denli bağımlı olmanın ve makro
ekonomik dengesizliklerin bedelinin çok yüksek olduğu düşüncesindedir.
Siyaset Kurumları
Bütün bu sorunlara rağmen
Amerikan ekonomisi ülke için güç üretmeye devam etmektedir. Belirsizliğin
büyüğü, Amerikan kurumlarının sorgulanmasında ortaya çıkmaktadır. Bir çok
gözlemci, ABD siyasi sistemindeki kilitlenmenin, gücü uygulama yeteneğini
kısıtladığını savunmaktadır. Sahip olunan güçleri, amaçlanan etkiyi yaratacak
şekilde kullanma yeteneği diye tarif edebileceğimiz ‘gücü dönüştürme’ konusu,
ABD için öteden beri sorun olagelmiştir. Anayasa 18. yy. liberal görüş
felsefesine dayanır. Buna göre, güç ancak parçalanarak ve bir fren ve denge
(checks and balances) düzeni içinde kontrol altında tutulabilir. Anayasal yapı,
dış politika konularında başkan ve kongreyi sürekli bir mücadele içinde tutar.
Güçlü ekonomik ve etnik baskı grupları, ulusal çıkarları hep kendi yönlerinden
yorumlar ve siyaseti etkilemeye çalışırlar. Kissinger’in bir zamanlar işaret
ettiği gibi “Yabancı gözlemcilerin, ABD’nin üstünlük kurma hevesi diye
eleştirdikleri politikalar, genellikle içerideki baskı gruplarının
iteklemesiyle ortaya çıkar ve süreç içinde tek taraflı dayatma politikalarına
dönüşür.”
Bir başka sorun da halkın kamu
kurumlarına duyduğu güven eksikliğidir. 2010 yılında yapılan bir kamuoyu
araştırmasında, muhatapların % 61’i ülkenin inişte olduğunu; % 81’i hükümetin
çoğu zaman yanlış işler yaptığını belirtmiştir. William Galston’un belirttiği
gibi “Halkın güvenine en fazla ihtiyaç duyulan anlar, daha iyi bir gelecek için
kendilerinden fedakarlık istendiği anlardır. Böyle zamanlarda karşılaşılan
güvensizlik, inişin habercisi, hatta nedenidir”.
1964 yılında halkın 3/4’ü federal
hükümete güven duyuyordu. Arada iniş çıkışlar oldu ama en düşük seviyeye 2009
yılında rastlandı. Güvensizlik bağlamında yönetim yalnız değil. Temel kurumlara
duyulan güvende de ciddi azalma var; üniversiteler, önemli şirketler, sağlık
sektörü ve medya buna dahil.
Birleşik devletlerin kuruluşunda,
yönetime karşı güvensizlik felsefesi vardır. Anayasa özellikle gücün merkezde
toplanmasını önleyecek şekilde düzenlenmiştir. Geleneksel Jefferson ekolüne
bakılırsa Amerikalıların yönetimlerine güven duyup duymadıkları konusuna fazla
kulak asılmamalıdır. Günlük sorunlar bir an için kenara bırakıldığında toplum
anayasal yapıdan memnundur. Halkın % 80’i yaşanılacak en iyi yerin ABD olduğunu
söyler; % 90’ı ise sahip oldukları demokratik sistemi beğenir.
Şimdiki ruh hali, muhtemelen
dönemseldir. Büyük bunalımı ve 2. Dünya Savaşı’ndaki zafer sürecini yaşamış
olan neslin yönetime duyduğu güven anormal derecede yüksekti. Aslına bakılırsa
tuhaf olan, 1960’ların başına kadar süren bu yüksek güven duygusuydu, bundan
sonra görülen düşüş değil. Her şeye rağmen bu durum, yönetime duyulan güvenin
azalmasının bir sorun teşkil etmediği şeklinde yorumlanmamalıdır. Böyle bir
eğilim, vergi ödemede isteksizlikten, yasalara gönüllü olarak uyma
alışkanlıklarına; parlak gençlerin kamu hizmetinde çalışmaktan uzak durmalarına
kadar bir çok alanda olumsuzluk yaratır. Toplumsal huzursuzluklar sonucu bazı
sapkınlar, 1995 Oklahoma bombacısı olayında olduğu gibi işleri, devleti sabote
etmeye kadar götürebilirler. Neyse ki vergi gelirleri istatistikleri gibi bir
takım göstergeler olumsuzluğun büyük boyutlarda olmadığını göstermekte. Modern
toplumların birçoğunda otoriteye başkaldırma ve bireysellik yükseliştedir.
Özellikle 2008 mali krizinden
sonra Amerikan yönetiminde ve siyasi kurumlarındaki kutuplaşmalar artmış;
kilitlenmeler daha sık görülmeye başlamıştır. Bir İngiliz gözlemci, siyasi
sisteminin yasa yapmayı kolaylaştırıcı değil zorlaştırıcı şekilde tasarlanmış
olduğunu söyler.
Sistemin reforma muhtaç bir çok
yönü olduğu açık ama bazı eleştirmenlerin gündeme getirdiği Roma
İmparatorluğununkine benzer bir çöküş de yaşanmamakta. Amerika içinde
gözlemlenen bozulmaların 21.yy.’ın ilk yarısında, gücün hızla el değiştirmesine
yol açması mümkün gözükmüyor.
Net Değerlendirme
ABD’nin gücünün gelecek on
yıllarda nasıl bir biçim alacağına ilişkin değerlendirmeler yapmanın bazı
zorlukları var. 1970’lerde Sovyet gücü, 1980’lerde Japonya’nın gücü hakkında
bizzat Amerikalıların abartılı değerlendirmelerde bulunduklarını gördük.
Şimdilerde bazıları, kendilerinden gayet emin bir şekilde 21. yy. içerisinde
Çin’in, liderliği ABD’nin elinden alacağını söylüyor. Bazıları da 21.yy.’ın
Amerika’nın yüzyılı olacağını… Öngörülemeyen olaylar tahminleri allak bullak
edebiliyor. Spekülasyona açık pek çok alan var.
Çin ve Amerikan güçlerinin
birbirlerine karşı nasıl bir konumlanma içerisinde olacağı büyük ölçüde, Çin
içinde ne tür gelişmeler yaşanacağına bağlı. Bunları bir  yana bırakacak olursak Çin, büyüklüğü ve
yüksek kalkınma hızıyla ABD karşısındaki gücünü göreceli olarak artıracaktır
ama bu, liderlik yarışında ABD’yi
geçeceği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Çin eğer gelecekte hiçbir siyasi
karışıklığa sahne olmasa dahi, günümüzde bu ülke hakkında sırf GSYİH büyümesine
dayalı olarak yapılan tahminler fazlasıyla tek boyutludur. ABD’nin askerî ve
yumuşak güçleri, Çin’in Asya coğrafyasındaki güç dengeleri mücadelesindeki
sıkıntıları, ABD’nin, Avrupa, Japonya, Hindistan ve diğerleriyle olan güçlü
ittifakları göz ardı edilmektedir. Şahsi kanaatim Çin’in Amerika’ya kök
söktüreceği ama yüzyılın ilk yarısında liderlikte onu geçemeyeceği şeklindedir.
İngiliz strateji uzmanı Lawrence
Freedom Amerika’yı diğer egemen güçlerden şu özellikleriyle ayırır: “ABD gücünü
sömürgelerinden değil, müttefiklerinden alır. İdeolojileri de esnektir.
Gereğinden fazla açılmışsa geri adım atmasını bilir”.  Geleceğe yönelik bir tespit ise ağ (network)
oluşumlarının hiyerarşik gücün tamamen yerini almasa da onun kadar önemli
duruma dönüşeceği biçimindedir. Geleceğin dünyasında ABD, kültürünün açıklığı
ve yenilikçiliğiyle çok merkezî bir konumda olacaktır. ABD’nin göreceli değil
de mutlak inişe geçtiği konusuna gelince;
bu  ülkenin borç, orta öğretim,
siyasi kilitlenmeler gibi alanlarda ciddi sorunları bulunuyor. Bunların
çözümleri zor ama en azından mevcut, hatta bazı sorunların çözümü anayasa
değişikliği yapılmadan da mümkün. ABD’nin inişe geçmesi sonucu gücün el
değiştireceğine dönük tahminler yanıltıcıdır. Bu analizler, Çin’i ABD’ne karşı
maceracı bir politika izlemeye teşvik edebilir, Amerika’yı da korkuya kapılarak
gereğinden sert tepki vermeye yönlendirebilir.
ABD “mutlak düşüş” sürecinde
değildir. Kültürel ve ekonomik üstünlüğü yüzyılın başına oranla daha düşük
olacak olsa da gelecek on yıllarda herhangi bir ülkenin tek başına Amerika’dan
daha üstün bir hale gelmesi de mümkün değildir.
ABD birçok devletin ve devlet
dışı güçlerin meydan okumasıyla karşılaşacaktır. Ayrıca gücünü başkalarının
üzerine değil ama başkalarıyla birlikte uygulamak zorunda   kalacağı
durumlarla   da   karşılaşacaktır.   ABD’nin
müttefikleriyle     dost kalabilme
ve yeni işbirliği ağları kurma yeteneği, sert ve yumuşak gücünün önemli
unsurları olacaktır.
Bu şartlar altında ABD’nin mevcut
olanaklarını dışa dönük bir güç haline dönüşebilmesi için, dahili reformları
akıllı stratejilerle harmanlanması daha da önem kazanmaktadır. Bunları da bir
sonraki fasılda inceleyeceğiz.
FASIL III
 POLİTİKALAR
 BÖLÜM 7 AKILLI GÜÇ
Güç, bir diyet uygulamasındaki
kaloriye benzer. Fazlalığı iyi olduğu anlamına gelmeyebilir. Güç
oluşturabilecek kaynaklar az ise, istenilen sonuçların elde edilebilme
olasılığı şüphesiz azalıyor. Fakat yarattığı aşırı güven duygusu, uygun olmayan
stratejilerin seçimine yol açıyorsa, gücün fazlası da fayda yerine zarar
getirebiliyor. Elimizde Lord Acton’un “Güç yozlaştırır; mutlak güç mutlaka
yozlaştırır” sözünü doğrular nitelikte bir çok örnek var. Deneyimlerle sabittir
ki; gücü en çok yozlaştıranlar, o gücü fazlasıyla hak ettiklerini
düşünenlerdir.
21.yy’ın akıllı güç söylemi, gücü
en üst düzeye çıkarmak, ya da hegemonyayı korumaktan bahsetmez. Bahsettiği;
ötekilerin yükselişe geçtiği, gücün
değişik yönlere dağıldığı bir ortamda, güç kaynaklarını başarılı stratejilerle
harmanlamanın yollarını bulmaktır. Strateji, eldeki imkânlar ve bunlarla elde
edilebilecek sonuçlarla ilgilidir. Bu da hedeflerin belirgin olmasını
gerektirir. Akıllı strateji aşağıdaki beş soruyu yanıtlayabilmelidir:
Seçilen hedefler ya da elde
edilmek istenen sonuçlar nelerdir?
İstenilen her şeyin elde edilmesi
mümkün olamayacağına göre önceliklerin ve al/ver pazarlıklarına yönelik
hazırlıkların yapılmış olması gerekir. Tanınmış bir tarihçi, Savunma Bakanı
Dick Cheney ile ilgili şöyle demişti: “1990’ların savunma stratejisi, sadece
ABD üstünlüğünü kabul ettirme amacına dayalıydı. Bunun hangi maksatla yapılmak
istendiğine dair bir açıklaması yoktu”.
Eldeki        olanaklar  nelerdir
ve     bu     olanaklardan     hangi         bağlamlarda yararlanılabilir?
Esaslı bir envanter listesi
edinilmelidir elbette ama bu yeterli olmaz. Bunların ne zaman
kullanılabilecekleri ve kullanılabildikleri zamanlarda, farklı durumları nasıl
değiştirebileceklerini öngörmek de gerekir.
Etkilemeye         çalışılan     hedefin      konumlanması   ve
tercihleri   nelerdir? Rakiplerin
ellerinde ne var, daha da önemlisi ne düşünüyorlar?
Amaç sadece hasmı öldürmekten
ibaretse onun ne düşündüğünün önemi yok, ama ya sonrası?
Başarı olasılığı en yüksek olan
güç kullanım tarzı hangisidir?
Örneğin hangi durumlarda sert,
hangi durumlarda yumuşak güç kullanılmalıdır? Bunların birbirlerini
tamamlamaları nasıl ve ne zaman gerçekleşebilir?
Başarı şansı nedir?
Başarı olasılığı yönünde körü
körüne iyimserlik, çok asil olduğu düşünülen gerekçelerle birleştiğinde bazen
inanılmaz kötü sonuçlar doğurabilmektedir (ABD’nin Irak işgalinde olduğu gibi).
Devletlerin Uyguladığı Akıllı Güç
Stratejileri
Gerek sert, gerek yumuşak güç
olanaklarının mantıklı bir biçimde bütünleştirilmesi ile ortaya çıkan ‘Akıllı
Güç’ kavramı, Obama ve Clinton’ın dış
politika vizyonunun odağında olmakla birlikte bu güç, küçük ülkeler
tarafından da ustalıkla kullanılmaktadır. Singapur, bir yandan komşuları
tarafından kolayca yutulabilecek bir lokma konumundan çıkacak ölçüde
silahlanmış, bir yandan da üniversiteleriyle, uluslararası diplomatik
örgütlenmelerdeki rolüyle söz sahibi bir ülke haline gelmiştir. İsviçre,
zorunlu askerlik uygulamasını sürdürmüş, dağlık coğrafi konumunu bir caydırma
gücü olarak değerlendirmiş, öte yandan da bankacılık kültürü ve ticari
örgütlenmeleriyle kendisini başka ülkeler nezdinde cazip bir konuma taşımıştır.
Mao yönetimindeki Çin, nükleer
silahlar da dahil olmak üzere askeri gücünü yükseltmiş, yumuşak gücüyle de
kendine ideolojik müttefikler bularak Üçüncü Dünya dayanışmasını
sağlayabilmişti. 1970’lerdeki ideolojik iflastan sonra Çin liderliği, ekonomik
kalkınma amacıyla piyasa mekanizmalarına sarıldı. Deng, tüm vatandaşlarını,
kendilerini kalkınma hedefinden saptıracak dışa dönük maceracı heveslerden uzak
durmaları konusunda uyardı. Başkan Hu, 2007 yılında Çin’in yumuşak güce ağırlık
vermesi gerektiğini beyan etti. Bu politika, ekonomik ve askeri alanda büyük
adımlar atan bir ülke için akıllı bir stratejilerdir. Ne var ki; elde ettiği
ekonomik başarılar nedeniyle aşırı bir güven duygusuna kapılmış olan Çin,
2009’un ikinci yarısından itibaren bu akıllı stratejilerden uzaklaşmaya  başlamış görünmektedir. Deng’in, adımların
dikkatli atılması ve “ustaca düşük profilli kalınması” şeklindeki tavsiyesi
unutulmuş gibi duruyor.
Bir devletin “Büyük Strateji”si,
liderlerinin, güvenlik, refah ve kimlik konusundaki teorilerdir. Bunu sağlamak
için ülkeler genel bir oyun planı yaparlar ama bu planın esnek olması ve
değişen şartlara uyum göstermesi gerekir.
Soğuk Savaş sonrasında, ABD’nin,
kalan tek büyük güç olarak, dünyaya ne isterse kabul ettirebileceği şeklinde
bir algı oluştu. Bu üstünlük algısı Bush yönetimini çok etkiledi. Böylece
önleyici savaş ve baskı yoluyla demokratikleştirme doktrini ortaya çıktı. Ne
var ki, yeni tek kutupluluk teorisi gerek dünya siyasetinde gücün nasıl
değerlendirildiği, gerekse hangi güç olanaklarının, hangi şartlarda, hangi
sonuçları vereceği bağlamında çok vahim yanlışlıklar içeriyordu.
Günümüz dünyasında ana temayüller
nelerdir, bunlar nasıl bir değişime uğramakta? Günümüzün politikalarını üç
boyutlu bir satranç tahtasına benzetmek mümkün. Tahtanın 1. boyutundaki
devletler arası güç, büyük ölçüde ABD’de birikmiştir. İkinci boyuttaki ekonomik
güç çok kutuplu bir biçimde ABD, AB, Japonya ve BRIC ülkeleri arasında
bölüşülmüştür. Üçüncü boyutta yer alan iklim değişimi, suç, terör, salgın
hastalıklar gibi uluslar ötesi konular üzerindeki hakim güç ise çok dağınıktır.
Dünya ne tek kutuplu, ne çok
kutuplu ne de kaotiktir. Aynı anda hepsidir! Bu yüzden büyük bir akıllı
strateji, gücün çeşitli dağılım biçimlerini, bunların farklı bölgelerdeki
etkinliklerini ve aralarındaki al/ver ilişkilerini çok iyi tahlil etmiş
stratejidir. Realist bir gözlükle, satranç tahtasının en üst boyutuna veya
liberal bir gözlükle diğer iki boyutuna odaklanmanın artık bir anlamı
kalmamıştır. Günümüzün bağlamsal zekâsı her üç boyuta, liberal bir realizmle
bakmayı gerektirir. Tepe boyuttan kaynaklanan sorunlar için ittifaklar kurmak,
güç dengelerini gözetmek anlamlı olabilir ama askeri çözümler üçüncü boyuttaki
sorunlar konusunda fazla işe yaramaz. Bunlar toplumun iyiliğini öngören,
kimsenin dışlanmadığı işbirliklerini ve kurumsal örgütlenmeyi gerektirir.
Böylesi konularda yönetişimin etkinliği
bakımından egemen devletlerin liderliğine ihtiyaç duyulur zira küçük
ulusların bu tip işlerle uğraşmaya kapasiteleri yetmez. Ne yazık ki toplumların
genelini ilgilendiren güvenlik, ticaret gibi konuların görüşüldüğü
platformlarda kümelenmeler  olabilmekte
ve bazı uluslar küme dışı bırakılabilmektedir.
21.yy. için küresel bir hükümet
olası gözükmüyor ama küresel bir yönetişim belli ölçüde yürürlüktedir.
Telekomünikasyon, sivil havacılık, ticaret, hatta nükleer silahların yayılması
ve atıkların okyanuslara boşaltılması gibi sayısız konuda devletler arası
ilişkileri düzenleyen anlaşma, rejim ve kurum bulunmaktadır. Ancak bu oluşumlar
nadiren kendi kendilerine yetmektedir. Çoğunlukla büyük güç sahibi ülkelerin
liderliğinden yararlanırlar. Büyük ülkelerin, 21. yy. boyunca sorumluluklarına
sahip çıkıp çıkamayacaklarını, Çin, Hindistan gibi başa güreşmek sevdasında
olanların, bu uluslararası kurumları kendi çıkarları çerçevesinde biçimlendirme
savaşına girip girmeyeceklerini bekleyip göreceğiz.
Uluslararası diplomasinin en
büyük zorluklarından biri hem herkesi bir rol sahibi yapabilmek hem de herkesin
rol aldığı bir oyunu, kaostan uzak tutarak anlamlı kılabilmektir. Bu ancak
bazılarına yalan söylemekle mümkün olabiliyor ki Avrupalılar buna  ‘değişken
geometri’  diyor.  Deneyimli
bir  diplomata  kulak
verecek   olursak:
“Döviz kurlarıyla ilgili
olarak  düzenlenen ve 20 ülkenin
katıldığı bir toplantıdan, ya  da Clinton
döneminde olduğu gibi, Meksika’yı düştüğü mali darboğazdan nasıl kurtarılabileceği
konusundaki geniş katılımlı bir birleşimden sonuç almak zordur. 10’lu bir
katılım bile çetrefillidir. Neticede 3’lü bir toplantıda 3 çift ilişki
bulunur.  10’lu katılımda 45 çift, 100’lü
katılımda neredeyse 500 çift ilişki söz konusudur. İklim değişiklikleri
toplantısını ele alalım: Bu meselede BM bir rol oynayacaktır  oynamasına ama yoğun pazarlıklar 10-12
ülkenin yer aldığı küçük forumlarda yapılacaktır. Çünkü sera etkisinin
%80’ininden bu 10-12 ülke sorumludur”.
Küresel yönetişimin kotarılması
resmi ve gayri resmi örgütlenmeler vasıtasıyla gerçekleşir. G 20 benzeri
örgütsel ağlar gündemi belirler, uzlaşmaları yapılandırır, politikaları
koordine eder, bilgi değişimini sağlar ve standartları belirler. İşte ağ tipi
bu örgütlenmeler diğer oyuncuların üzerine basarak değil, onlarla birlikte
sonuç alıcı güç oluşumunu meydana getirirler. Bir ülke eğer BM, IMF, Dünya
Bankası gibi örgütlerde önemli bir sesin sahibi değilse uluslararası bir güç
olma şansı yoktur. Bu açıdan bakıldığında 21.yy.’ın Asya’nın yüzyılı olacağına
dair söylemler olgunluktan uzaktır. ABD, yoğun yönetişim ağlarının merkezindeki
rolünü sürdürecektir.
Amerikan Akıllı Güç Stratejisinin
İnşası
Başarılı stratejilerle ilgili
olarak sorulması gereken beş soruya yukarıda değinmiştik. Amerikan akıllı güç
stratejilerinin inşası bağlamında atılması gereken adımları irdeleyelim:
Birinci Adım
Amerikalılar çoktandır, hangi
amaçla güçlü olmaları gerektiğini tartışmaktalar. Amaç, ülkenin kendi gücünü
korumak ve yüceltmek mi olmalıdır, yoksa bu güç, demokratik değerleri yurt
içinde ve yurt dışında, liberal müdahalecilik yöntemleri kullanarak hakim
kılmak için mi kullanılmalıdır? Bu tartışma bir bakıma, gerçekçilik ve idealizm
arasındaki çekişmedir. Amerikan söylemi her ikisini de içermelidir.
Demokrasi bağlamında ülke
çıkarları demek, halkın tercihleri demektir. Halk, etraflı bir tartışmadan
sonra ülke çıkarlarını ve önceliklerini nasıl belirlemişse, çıkar ve öncelikler
de onlardır. Büyük strateji, kendi yaşamını garantiye aldıktan sonra insanlığın
çıkarlarının gözetilmesini ve savunulmasını öngörür. ABD, kendi yurttaşlarının
tercihi olan demokratik ve liberal değerleri, dünya geneline yaymaya çalışacak,
bölgesel çatışmaların taraflarını uzlaştırmaya uğraşacak, istikrar ve refah
sağlama yolunda gayret göstererek gücünü hem kendi yararına hem de başkalarının
yararına kullanacaktır.
İkinci Adım
Değerleri ve çıkarları
harmanlayan yönetilebilir hedeflerin ortaya konmasından sonra, amaçların
gerçekleştirilebilmesi için gereken sert ve yumuşak güç kapasitelerinin bir
analizi yapılmalı ve hangi gücün, nerede, hangi hedefe yönelik olarak
kullanılabileceği saptanmalıdır. Dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan
ABD, belirlenen hedefler doğrultusunda ilerlerken, elinin ağır, uygulamalarının
sert olduğu algısı yaratmaktan özenle kaçınmalı, yumuşak gücünü en üst düzeyde
kullanmalıdır.
Üçüncü Adım
Stratejinin üçüncü adımı, etki
altına alınmak istenen bölgelerdeki olanakların ve toplum tercihlerinin hangi
yönde olduğunu belirlemek olmalıdır.
Dördüncü Adım
Bu adımda, güç olanaklarından
hangilerinin kullanılacağına karar verilir. Uygulamaların, komuta yoluyla mı
yoksa işbirliği sağlanması yoluyla mı yapılacağı konusunda seçim yapılır. İki
uygulamanın birbirinin etkisini azaltan bir sarmala girmemesine, aksine
bunların birbirini desteklemesine dikkat edilir, süreç içerisinde değişen
şartlara ayak uyduracak taktiksel farklılıklar yaratılır.
Beşinci Adım
Nihayet beşinci adımda, amaçlanan
hedeflere ulaşılabilme şansının ne ölçüde olduğu özenle değerlendirilmelidir.
Akıllı strateji, gücünün sınırlarını bilir, ötesine geçmez. Başka ülkeleri,
Amerikan değerlerine uyacak şekilde yeniden yapılandırmak, bitmeyecek bir Amerikan
dürtüsüdür. Ancak, eğer pragmatik bir dış politika kıyafeti dikilecekse, kumaşı
oluşturan güç kaynaklarının o kıyafete uygun olması gerekir. Bu ülke için
akıllı güç stratejisi ve söylemi, “uygun kıyafet için uygun kumaş“ olmalıdır.
Sonuç
Akıllı güç stratejisi,
gerçekçiler ve liberaller
arasındaki  eski  görüş
farklıklarının bir yana bırakılmasını ve bunun yerini, liberal gerçeklik
başlığı  adı altında yeni bir sentezin
almasını gerektiriyor. Liberal gerçekçi bir akıllı güç stratejisinin
bileşenleri ne olmalıdır?
İlk olarak Amerika’nın gücü ve bu
gücün sınırlarının ne olduğu konusunda gerçekçi bir anlayışa gerek vardır.
Üstün olmak, imparatorluk olmak veya
hegemonya oluşturmak anlamına gelmez. ABD dünyanın birçok yanını etkileyebilir
ama kontrol edemez. Güç kavramı şartlara göre farklılık gösterir. İklim   değişiklikleri, yasadışı uyuşturucu trafiği,
salgın hastalıklar ve terörizm gibi sınırlar ötesi konular bağlamında daha da
farklılaşır. Güç her yöne yayılmış ve kaotik bir biçimde paylaşılmıştır. Askeri
güç bu türden sorunların üstesinden gelinmesinde yetersizdir. Bu sorunları
çözmek devletler arası işbirliğini ve uluslararası kurumların çabaları ile
koordinasyonunu gerektirir. ABD, dünya halklarının ortak alanı olan, hava ve
açık denizlerde askerî üstünlüğünü tescillemiş olabilir fakat bu üstünlük ona,
milliyetçiliğe bağlı sorunlar baş gösterdiğinde yeterli avantajı sağlamaz.
Başarı ortak çalışmayı gerektirir. Bunun yolu eski ittifakları korurken yeni
örgütlenmeler oluşturmaktan geçer. Bu süreçlere, Çin, Hindistan ve Brezilya
gibi yükselen güçler de dahil edilmelidir.
İkinci olarak, liberal gerçekçi
strateji, Soğuk Savaşın kazanılması sürecinde örneği görüldüğü gibi, sert ve
cezbedici yumuşak güç unsurlarının büyük bir Akıllı  Güç Stratejisi çerçevesindeki bileşiminden
oluşmalıdır. ABD, uzak coğrafyalardaki haşin ve uzlaşı bilmez terörizmle
uğraşırken sert gücünü kullanmak zorundadır. Fakat ılımlı Müslümanların
akıllarını ve gönülleri kazanmadan bu savaşta üstün gelmek söz konusu değildir.
Üçüncü olarak; liberal gerçekçi
stratejinin dayandığı ana payandalar, ABD ve müttefiklerinin güvenliğini
sağlamak, güçlü bir ekonomik yapı tesis etmek, çevre felaketlerini önlemek
(salgın hastalıklar, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri gibi), liberal
demokrasi ve insan hakları prensiplerini içte ve dışta, mümkün olduğunca makul
bir bedel karşılığında teşvik etmek olmalıdır. ABD’nin, kültürel çeşitliğin
gerçeklerini özümseyip, bunu kabullenmiş bir anlayışla demokrasinin evrimini
desteklemesi akıllıca olacaktır. Bu strateji ise aşağıda listelenen beş soruna
öncelik verebilmelidir:
Amerikan yaşam tarzına en ciddi
darbe uluslararası terör yapılanmalarının nükleer silahlarla bulaşması
olacaktır. Bu kesinlikle önlenmelidir.
Siyasi İslâm ve bunun nasıl bir
gelişme göstereceği: Aşırılık yanlısı İslâmî unsurlarla bugünlerde verilen
mücadele, bir medeniyetler çatışması değildir. Aslına bakılırsa İslâm’ın kendi
içindeki savaştır. Radikal bir azınlık, İslâm dininin basite indirgenmiş ve
ideolojikleştirilmiş bir türevini çok daha geniş bir bakış açısına sahip ılımlı
Müslümanlara baskı ve şiddet yoluyla dayatmaya çalışmaktadır. Müslümanların
çoğunluğu Asya’da olsa da, olay Orta Doğu’dan kaynaklanmaktadır ve dünyada çok
geniş bir alanı etkiler hale gelmiştir. Küreselleşme, şeffaflık, kurumsallaşma
ve demokratikleşme bağlamlarında Orta Doğu dünyanın kalanına kıyasla geri
durumdadır. Ekonomik büyüme sağlanabilirse, bunun, sivil toplum örgütlerinin
güçlendirilmesi, yönetime katılım sürecinin hızlandırılması, genel toplumsal
tercihlerin zaman içinde evrilmesine yardımı olur ama Müslümanların bu süreç
içinde Avrupa ve ABD’de nasıl muamele görecekleri de büyük önem taşımaktadır.
Batının Orta Doğu    politikası,    ılımlı
Müslümanları
cezbedebilecek    mi    yoksa
radikal
İslâmcıların        kollarına   mı
itecek.        Bunun       üzerinde    önemle
durulması gerekmektedir.
Dünya nüfusunun yarısından
fazlasını barındıran Asya’nın ekonomik yükselişinin, bu bölgede düşman bir
hegemonya yaratıp yaratmayacağı: Böyle bir oluşumun önlenmesi için Çin’in
sorumluluk sahibi bir ortak olarak kabullenilmesi gerekir. Ancak Çin gücünün
düşmanca bir hal almaması için Japonya, Hindistan ve Asya’daki diğer ABD dostu
ülkelerle işbirliğini korumak ve geliştirmek gerekir.
Kötü finansal yönetimden
kaynaklanan problemler ve/veya  Basra
Körfezi’ndeki enerji kaynaklarıyla ilgili bir istikrarsızlık nedeniyle dünyanın
ekonomik bunalıma girmesi: Bunun çaresi petrole olan bağımlılığı azaltmak
olacaktır. Fakat bu, ABD’nin enerji piyasalarından kendini soyutlaması ve
faydadan çok zarar getirecek korumacılık tedbirlerine başvurması anlamına
gelmemelidir.
Beşinci büyük sorun, salgın
hastalıklar veya iklim değişikliğinin olumsuz etkileri gibi çevresel
felaketlerdir. Bu sorunlarla baş edebilmek için akıllı enerji politikaları
geliştirmek ve uluslararası kurumlarla daha yakın işbirliği içinde olunması
gerekmektedir.
Sonuç itibarıyla, uluslararası
yapılanma içindeki en güçlü ülkenin, küresel veya müşterek fayda ve iyilikler
yaratma sorumluluğu içinde, dünya düzeninin uzun vadeli evrilmesi sürecini
dikkate alan bir akıllı güç stratejisi geliştirilmesine gerek vardır.
21.yy.’ın en büyük ülkesi olarak
ABD, açık bir uluslararası ekonomiyi, denizlerin, uzayın ve internetin dünya
halkları tarafından serbestçe kullanılmasını desteklemelidir. Ayrıca
uluslararası ihtilâfları büyümeden yatıştıracak arabuluculuk görevleriyle,
uluslararası kurumlar ve kuralların düzenini koruma işlevini de yerine
getirmelidir.
İletişim teknolojileri çok daha
fazla oyuncunun katıldığı bir dünya ortamı yaratmıştır. Bu ortamda ABD’nin
kültürel ve ekonomik anlamdaki  üstünlüğü
nispeten azalacaktır. Ancak bu söylem, çöküşün başladığı anlamına
çekilmemelidir. 21.yy.’ın ilk yarısının “Amerika Sonrası Dünya” olması mümkün
görünmüyor fakat ABD’nin “Diğerlerinin Yükseldiği Dünya” kavramına, gerek
devletler arası, gerekse devlet dışı güçler bağlamında kendini alıştırması ve
bu doğrultuda stratejiler geliştirmesi gerekmektedir. ABD’nin, ittifakları,
kurumları ve küresel bilgi çağı kavramıyla bağdaşan örgüt ağlarını güçlendiren
bir söyleme ve  buna  uygun stratejiler geliştirmesine ihtiyaç
vardır. Kısaca, ABD, 21.yy.’da başarılı olabilmek için, nasıl akıllı güç
olunabileceğini yeniden keşfetmelidir.
                                                                 — SON —
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: