HALKIN TİRANI MİLOSEVİÇ -VİDOSAV STEVANOVİÇ

ZLATA FİLİPOVİÇ’İN ÖNSÖZÜ

Slobodan Miloseviç mahkeme karşısına çıktığında, hayatımın asla yaşamamış olmayı dilediğim bir bölümünün üzerine nihayet bir çizgi çekebileceğimi hissetmiştim. Savaş memleketim Saraybosna’ya sızarken başlayan ve 10 yıldan fazla süren bir tartışmaya artık bir son verebilirim diye düşünmüştüm. Hala bekliyorum.

            Eski Yugoslavya’daki savaşın hikayesi yavaş yavaş unutulmakta.Öksüz ve yetim çocukların, Saraybosna’dan ayrılan otobüslere koltuklara bağlanmış halde dolduruluşunu, keskin nişancı ateşinin ve yere düşen mermi kovanlarının arasından koşuşturmalarını unuttuk. Yaşlıların sessiz sedasız soğuktan donarak öldükleri yaşlı evlerini unuttuk. Cesetlerle dolup taşan hastaneleri, Pazar Yeri katliamını, ekmek ve su kuyruğunda açlıktan ölmek üzere olan sivillerin kurşuna dizilişini unuttuk. Mezarlığa dönüşen futbol sahalarının, her yere saçılmış paramparça camların. Harap olmuş binaların, yaralıların, can çekişenlerin ve ölülerin görüntüleri dünyanın öteki yerlerindeki acılarla birleşti ve artık bunlar bile belleklerden silinmekte.                   

xiii

Geriye sadece rakamlar kalıyor: Bu çılgınlık başlayalı yıl geçti: bin ölü, yerinden edilmiş 5 milyon kişi, binlerce kayıp, yaralı, dul, öksüz ya da yetim. Yaşayan ve hayatta kalan bizler için, savaş hep olacak. Bu savaş, çocukluğumu alıp götürdü, ailemin hayatını mahvetti ve büyükannemle büyükbabamın son yıllarını acıya boğdu. Savaşın mirası yani parçalanmış ülkeler, kültürler, halklar ve parçalanmış kişiler hâlâ yaşamakta ve gelecek nesillere de damgasını vuracaktır.

            Vidosav Stevanoviç, Miloseviç’i dünyada kimsenin onu durdurmaya hazırlıklı olmadığı bir anda bürokrasinin griliğinden ve anonimliğinden doğan ve hiçbir özelliği olmayan küçük bir adam olarak tanımlar. Miloseviç’i hepimizin ürünü yapan da budur. Koşullar onu son 10 yılda eski Yugoslavya’nın siması haline getirdi; benim içinse, kendi hayatımı, ailemin ve daha birçok insanın hayatını belirleyen dehşet dolu bir dönemin temsilcisidir.

            Bugün, değişen bir şeyler var gibi. Zaman geçiyor, Miloseviç davası sürüp gidiyor ve onun da belleğimizdeki yeri silikleşiyor. Mahkeme şu ya da bu şekilde son bulacaktır. Fakat bu, gerçekten hepimiz için bir sonu temsil edecek midir? Benim acım, Vidosav Stevanoviç’in acısı, Balkanlar’a dağılan bir sürü insanın, mülteci ve sürgün olmaya zorlanmışların acılara elbette hiçbir zaman iyileşmeyecek. Miloseviç’in sonu, şayet görürsek, asla yeterli olmayacak. Sadece belleğimize kazınmakla kalmadı, başını çektiği ve temsil ettiği barbarlık dönemiyle yaşamları sonsuza dek değişen milyonlarca insanın gündelik hayatında da yaşıyor. İçinden çıktığı griliğe, belirsizliğe dönen Miloseviç, hepimizin yaşamında kanayan bir yara olmayı sürdürüyor.

                                                                                       Zlata Filipoviç

xiv

TRUDE JOHANSSON’UN ÖNSÖZÜ

Bu kitap, aslında kimsenin tanımadığı bir adamı anlatıyor; yazarı da, onun karakterinin dağılmış parçalarını bir yapboz gibi birleştirme çabasında: Genç Miloseviç, siyasetçi Miloseviç, aile adamı Miloseviç, yalnız Miloseviç ve nihayet fiyasko timsali Miloseviç’e dair bir eser bu. Sadece Miloseviç’in değil ailesinin ve yurttaşlarının hikâyesi de acımasız bir şiddetin ve acının hikâyesidir. Miloseviç ailesinin bütün bireyleri, başkalarına karşı işlenen­­kanlı ya da kansız­­suçlarda rol sahibiydiler. Slobodan Miloseviç, halen Lahey Uluslar arası Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi (ICTY) tarafından yargılanmakta. Ağustos 2000’de ortadan kaybolan eski cumhurbaşkanı Ivan Stamboliç’i öldürmekle suçlanan eşi Mira Markoviç’in de ona katılması bekleniyor.

            ICTY huzuruna ilk kez 3 Temmuz 2001’de, Kosova’da işlenen suçlardan dolayı çıkan Slobodan Miloseviç, mahkemede,

xv

suçsuz olduğunu savundu. Ardından, Hırvatistan’da işlenen suçlardan dolayı açılan 29 Ekim 2001’deki davada da, suçsuz olduğunu savundu. Bosna’da işlenen suçlardan dolayı 11 Aralık 2001’de aleyhine açılan davada da, yine suçsuz olduğunu savundu. Kosova iddianamesinde, 4 insanlık suçu işlemek ve  bir kez savaş hukukunu çiğnemekle suçlandı. Hırvatistan’daki suçlardan dolayı 1949 Cenevre Anlaşması’nı 9 kez ağır şekilde ihlâl ekmekle, savaş hukukunu ihlâl etmekten 4 kez ve insanlığa karşı suçlardan 13 kez suçlandı. Bosna’daki suçlardan dolayı 2 toplu katliam davası, insanlığa karşı işlenen suçlardan 10 dava, Cenevre Anlaşması’nın ağır ihlâlinden 8 dava ve savaş hukuku ihlâlinden 9 dava açıldı. Tüm bu davalar, hem şahısına hem de devlet adamlığı sıfatına karşı açılmıştır. 12 Şubat 2002’de, Kosova’da işlenen suçlar nedeniyle açılan dava başladı ve Hırvatistan’la Bosna-­Hersek’te işlenen suçlar için birkaç ay sonra 26 Eylül 2002’de başlayan davalarla devam etti. Miloseviç, uluslar arası mahkemeyi tanımamayı sürdürmektedir,

            Bütün bu davalar boyunca, Miloseviç kendi savunmasını kendisi yapmayı tercih etti. Kasım 2002’de mahkemenin avukat atama teklifini geri çeviren Miloseviç,”Mahkeme konuşmamı engelliyor ve bana kukla bir avukat dayatmaya çalışıyor; bunu yapmaya kesinlikle hakkı yok”1 şeklinde konuştu.

            Yargılama sürecinin başında iddia makamının davayı 14 ay içinde, yani en geç Nisan 2003’te bir sonuca bağlayacağı tahmin ediyordu; fakat Miloseviç’in sık sık rahatsızlanması bunu imkânsız kıldı. Adlî kovuşturma ancak Şubat 2004’te son buldu­yaklaşık 2 yıl sonra. Mahkeme kurallarına göre, Miloseviç savunma hazırlıkları için bir bu kadar süreye sahip.Halen süren davada ifade vermeyi reddeden ve kendisini yargı­

___________________________

1              BBC Dünya Servisi, 11 Kasım 2002

xvi

layan mahkemeyi tanımayan Miloseviç, 8 Haziran’da savunmasına başlayacak. Şimdiye dek çağırdığı 1600 tanık arasında İngiltere Başbakanı Tony Blair ve eski ABD Başkanı Bill Clinton da bulunmakta.

            Bugüne dek dava,Miloseviç’in hastalığı (hafifleyecek gibi görünmeyen yüksek tansiyon) nedeniyle tam 9 kez ertelendi.Davanın 2006 yılına kadar sürmesi bekleniyor. Dava, bu mahkemenin tarihindeki en uzun ve en pahalı davalardan biri olacak.

            Tutuklanmasıyla beraber Miloseviç’in Sırbistan ve Yugoslavya’ya dair milliyetçi hayalleri de sönüp gitti. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Şubat 2003’te yeni anayasasının imzalanması sonucunda, Sırbistan ve Karadağ olarak ikiye bölündü. Gerçi Miloseviç’in idealleri ülkesini artık karıştırmıyor ama, tıpkı metotları gibi mirası da yaşamaya devam ediyor. Demokrasi, modernleşme, kalkınma ve ekonomik büyüme çok yavaş gerçekleşmekte. Hatta, her tümüyle durma noktasına da gelebilir.

            12 Mart 2003’te, Sırbistan Başbakanı Zoran Cinciç Belgrad’da suikasta kurban gitti ­ve tabiî onunla birlikte yeni Sırbistan’ın bütün umutları da. Sırbistan’da demokrasinin en öndeki sözcüsüydü Cinciç. Ve bütün Avrupa onun Sırbistan’ı yepyeni bir döneme taşıyacağına inanıyordu. Bu olaydan sadece 2 hafta sonra 27 Mart 2003’te, bu kez eski Sırbistan Cumhurbaşkanı Ivan Stamboliç’in cesedi bulundu. Stamboliç, Ağustos 2000’de ortadan kaybolmuş; bu kaçırma ve cinayetin Miloseviç’in özel polis güçlerinin işi olduğuna dair ciddî kuşkular ortaya çıkmıştı. Olaydan Miloseviç ve eşinin yanı sıra eski özel polis şefi Milorad Lukoviç de suçlanmıştı. Lukoviç, Cinciç suikastında da, tıpkı eski Sırbistan istihbarat şefi Radomir Markoviç gibi, başta gelen şüphelilerdendi.

            Miloseviç rejiminin tanınmış üyelerinden birçoğunun nere-

xvii

de olduğu hâlâ bilinmiyor. Bosna’daki en korkunç zulümlerden sorumlu Sırp milis lideri Arkan’ın 2000  yılında suikastla ­ve muhtemelen Miloseviç’in emriyle­ öldürülmesine rağmen, Kaplanları halihazırda Sırbistan’ın çeşitli bölgelerinde faaliyet göstermekte. Diğer birçok milis örgütü de halen firarda. Radovan Karadziç hâlâ hayatta ve Interpol tarafından aranıyor. Lahey’de Miloseviç’le aynı zamanda suçlanmış fakat şu ana dek yakalanmamayı başarmıştır. Republika Sırpka’da bir yerlerde olduğundan şüphe edilse de, tam olarak nerede olduğu bilinmemekte. Ratko Mladiç de firarda olanlardan; yakalamak için çeşitli operasyonlar düzenlendi, hatta annesi öldüğünde cenaze evine baskın bile yapıldı; bu operasyonların sonuncusu 26 Ağustos 2003’te oldu. Lahey Divanı, Mladiç’i Miloseviç ve Karadziç’le aynı zamanda suçlamıştır.

            Miloseviç’in yakın arkadaşları, yeni devletin siyaset hayatında hâlâ aktifler. Halen Lahey’de soykırım ve savaş suçları nedeniyle gözaltında tutulan Vojislav Seselj liderliğindeki ultra ­milliyetçi Sırp Radikal Partisi, Aralık 2003’teki parlamento seçimlerinde diğer partilerden daha çok sandalye kazanmış ve toplam sandalye sayısının üçte birinden fazlasını elde etmiştir. Vojislav Koştunitsa iktidarda kalabilseydi, bunu ancak ­davalardan sonra siyasete döneceğine ant içen­ Miloseviç’in ismen hâlâ lideri sayıldığı Sırbistan Sosyalist Partisi (SPS)’nin desteğiyle başarabilirdi. Haziran 2004’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kesin favorisi,Seselj’in yokluğunda Sırp Radikal Partisi’ni yöneten, Stevanoviç’in memleketi Kragujevaç’ın eski mezarcısı, aşırı milliyetçi Tomislav Nikoliç’tir.

            Kendisine yönelik suçlamaların Sırp karşıtı dünya tarafından uydurulduğuna inanan bir de Uluslar arası Slobodan Miloseviç’i Savunma Komitesi (ICDSM) bulunmaktadır. Bu komitenin ABD kolu başkanı şu iddialarda buluyor:

xviii

1.         Lahey Divanı, BM Güvenlik Konseyi’nin Washington’un     emriyle illegal olarak oluşturduğu bir maşadır; tüm yasal standartları ihlâl ederek , Sırp liderlerini ve Sırp halkını         şeytan gösterip onlara acımasız biçimde muamele          etmektedir.

2.         NATO ve onun vekil güçleri savaş suçları işlemişlerdir.

            Bu amaçla örtü çekilmesi divanın temel amacıdır.

3.         Medya, Sırp halkını karalayarak,NATO ve sadece       kendine ait yan kuruluşu Divan’la işbirliği içinde             sistematik olarak yalan söylemektedir.2

Miloseviç’in hikâyesi bitecek gibi görünmüyor. Miloseviç rejiminin uzayıp giden gölgesi, Sırbistan’ın geleceğini hâlâ karatmaktadır.

                                                                                        Norveç, 2004

2              Jared Israel,başkan yardımcısı. ICDSM, www. icdsm.org

xix

KRONOLOJİ

1986        Mayıs) Miloseviç, Sırbistan Komünist Partisi Başkanı oldu.

1987        (Mart/Nisan) Miloseviç, Arnavut çoğunluğun zulmüne maruz kaldıklarını iddia eden              Kosova Sırpları lehine müdahalede bulundu.

1988        (Ocak) Miloseviç yandaşları, Sırbistan Cumhurbaşkanı Ivan Stamboliç’i azlettiler.

1989        (Haziran) Miloseviç. Türklerin Kosova Savaşı’nda yenilişini 660. yıldönümünde      Polje’de (Kosova)1 milyon Sırp’a seslendi. (Kasım) Miloseviç, Sırbistan                 Cumhurbaşkanı seçildi.

1990        (Ocak) SKJ dağıldı. (Aralık) Miloseviç çok partili seçimlerde yeniden Sırbistan       Cumhurbaşkanı seçildi.

1991        (Haziran) Hırvatistan ve Slovenya, Yugoslavya’dan bağımsızlıklarını ilân ettiler.    Yugoslavya Ordusu, Slovenya’nın bağımsızlığını engelleyemedi. Hırvatistan’da          Hırvatlar ve azınlık Sırplar arasında çatışmalar baş gösterdi. (Aralık) AB, demokratik,           insan haklarına saygılı, etnik azınlıkları koruyan tüm es-

xxi

                 ki Yugoslav cumhuriyetlerini tanıyacağını ilân etti. Sırplar, Hırvatistan’ın Kranija    bölgesinde bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bosna Sırpları, Bosna içinde bağımsız cumhuriyet ilân ettiler.

1992        (OCAK) AB, Hırvatistan ve Slovenya’yı tanıdı. (Şubat/Mart) Bosnalı Müslümanlar ve             Hırvatlar, bağımsızlık için referanduma gittiler; Sırplar seçimi boykot etti. (Nisan) AB            ve ABD. Bosna-Hersek’i tanıdı. Bosna hükümeti ve Bosnalı Sırplar arasında iç savaş           başladı. Bosnalı Sırp güçler, Saraybosna kuşatmasına başlattı. SRJ kuruldu. (Mayıs)        BM, Bosna ve Hırvatistan’daki Sırplara verdiği destek nedeniyle Sırbistan’a           yaptırımda bulundu.

1993        (Ocak) Bosnalı Hırvatlar ve Müslümanlar arasında savaş çıktı. (Ekim) Miloseviç, Sırp            parlamentosunu feshetti ve yeniden seçim çağrısında bulundu                  

1995          (Ağustos) Bosna’daki Sırp hedeflerine hava saldırıları düzenledi. (Kasım) Bosna iç            savaş  sona  erdirmek için Dayton Barış Anlaşması hazırlandı. (Aralık) Barış         Anlaşması, Paris’te imzalandı.  

1996        (Nisan) KKO. Kosova’daki Sırp hedeflerine saldırılar başlattı. (Kasım) Sırp           muhalefeti, seçim yolsuzlukları sonrasında Miloseviç’i azletmeyi denediler.

1997        (Temmuz) Miloseviç, Yugoslavya Cumhurbaşkanı seçildi.

                 (Şubat) Sırp güvenlik kuvvetleri KKO’ya karşı saldırılar başlattı. (Haziran/Temmuz)              Sırp güçleri, Kosova’da KKO’ya bıraktıkları mevzileri geri aldı. (Eylül) NATO, Miloseviç’e Kosova’daki şiddeti durdurması için ültimatom verdi. (Eylül) Sırplar,      Kosova’daki askerî ve güvenlik güçlerini azalttı.

1999        (6 Şubat) Rambouillet görüşmeleri başladı ancak Kosova Arnavutları barış planına               karşı çıktılar. (Mart) Görüşmeler sürdü ve Kosova Arnavutları barış planını kabul   ettiler. Yugoslav temsilcisi, barış planını kabul etmedi. Kosova’daki NATO askerî   hareketi başladı. (Mayıs) BM Savaş Suçları Mahkemesi, Miloseviç’i savaş suçu              işlemekle suçladı. (Haziran)     Miloseviç teslim oldu ve Sırp kuvvetleri Kosova’dan                çekildi.

2000        (Nisan) Belgrad’da Miloseviç karşıtı gösterilerde 100 bin kişi

xxii

                erken seçim istedi. (Mayıs) 18 Sırp siyasi partinin Sırbistan Demokratik Muhalefeti (SDM)’yi kurmasıyla muhalefet birleşti. Hükümet baskıyı artırıp                 huzursuzluğun tüm suçunu, NATO ülkeleri adına çalışan iç düşmanlara attı.         (Temmuz) Miloseviç, cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimi ile yerel seçim       kararı       aldı.(Ağustos) Muhalefet, “İşi Bitti” sloganıyla Miloseviç karşıtı kampanya               başlattı.   (Eylül) Ulusal seçimlere geniş çaplı katılım. Vojislav Koştunitsa cumhurbaşkanlığı    seçimini kazanınca, Miloseviç bu sonucu reddetti. Muhalefet genel grev çağrısında bulundu. (Kasım) Avrupalı liderler Miloseviç’in çekilmesi               için           çağrı yaptılar. Yüz   binlerce Miloseviç karşıtı protestocu barış içinde     Belgrad’da               protesto yürüyüşü yaptı. Grevler ülkeyi felce uğrattı. Miloseviç istifa etti.

2001        (Ocak) BM Savaş Suçları Savcısı, Miloseviç’in iadesini talep etti. (Nisan) Belgrad yetkilileri Miloseviç’i tutukladı. (Haziran) Sırbistan Başkanı Zoran Cinciç, Miloseviç7in azlini onayladı. Miloseviç, Lahey’deki ICTY’ye transfer edildi. Koştunitsa ve Cinciç.                iade konusunda uzlaşamadı. Zoran Cinciç, protesto amacıyla istifa etti. (Temmuz)    Miloseviç, BM Savaş Suçları Divanı’na ilk kez çıktı ve tüm suçlamaları reddetti.      (Ağustos) Cinciç’le siyasi ayrılıkların büyümesiyle Koştunitsa’nın SDP’bi sözde               yozlaşmayı protesto etmek için Sırp hükümetinden çekildi. (Eylül) BM, Yugoslavya’ya           uyguladığı silah ambargosunu kaldırdı. (Ekim) Miloseviç, Hırvatistan suçlamalarının       tümünü reddetti. (Aralık) Miloseviç, Bosna’yla ilgili suçlamaları reddetti.

2002        (Şubat) Savcı, Miloseviç aleyhinde dava açtı. İbrahim Rugova, Kosova parlamentosu           tarafından cumhurbaşkanı seçildi. (Mart) Yugoslav, Sırp ve Karadağlı liderler,    Yugoslavya yerine Sırbistan ve Karadağ adıyla anılacak yeni bir devlet kurulması için           AB-destekli bir anlaşma imzaladı. (Nisan) Karadağ hükümeti yeni Sırbistan ve        Karadağ birliği hakkındaki ayrılıklar nedeniyle çöktü. (Mayıs) Miloseviç, Kosova     Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova’la mahkemede yüzleşti. (Ekim) Vojislav      Koştunitsa’nın çoğunluğun oyunu kazandığı Sırbistan cumhurbaşkan-

xxiii

            kanlığı seçimi, yeterli sayıda seçmen olmadığı gerekçesiyle geçersiz sayıldı. Karadağ           seçimleri, yeni Sırbistan ve Karadağ birliğinin onaylanmasıyla sonuçlandı. (Kasım)      Cumhurbaşkanlığı Djukanoviç, Karadağ parlamentosunda güç kazanmak için istifa               etti. (Aralık) Yetersiz çoğunluk, Sırp cumhurbaşkanlığı seçimlerini geçersiz ilân etti.                Parlamento sözcüsü Natasa Miciç başkanlığa vekâlet etti. Yetersiz çoğunluk, Karadağ                 seçimleri de geçersiz kıldı.

2003        (Ocak) Sırbistan Cumhurbaşkanı Milan Milutinoviç, aleyhindeki tüm insanlığa karşı               suç iddialarını reddettiği Lahey Divanı’na teslim oldu. Sırp ve Karadağ parlamentoları,     yeni Sırbistan ve Karadağ birliği için anayasa belgesini onayladılar.( Mayıs) Savcılar,            Miloseviç davası için fazladan 100 gün kazandılar. Filip Vujanoviç, üçüncü turda                Karadağ Cumhurbaşkanı seçildi. Miloseviç, eski Slovenya Cumhurbaşkanı Milan   Kucan’ı sorguladı. (Haziran) Eski Yugoslavya Cumhurbaşkanı, Miloseviç’in         Srebrenika katliamıyla hiçbir ilgisi olmadığını ifade etti. (Ekim) 1999 yılından bu yana,          Sırbistanlı ve Kosovalı liderler arasında ilk görüşmeler yapıldı. (Kasım) Yetersiz          çoğunluk nedeniyle, başka bir Sırbistan cumhurbaşkanı seçme girişimi başarısızlığa                 uğradı. David Owen, Miloseviç’e karşı tanıklık etti. (Aralık) Sırbistan Parlamento   seçimleri yetersiz kalarak çeşitli siyasi partiler arasında uzatmalı görüşmelerle            sonuçlandı. ABD’li General Wesley Clark, Miloseviç aleyhinde tanıklık etti. BM,      2005’taki son görüşmelerin koşullarını düzenledi.

2004        (Şubat) Miloseviç davasına ara verildi. (Mart) Eski Yugoslavya Cumuhurbaşakın    Vojislav Koştunitsa, Miloseviç’in Sosyalist Parti’sinin desteğine dayanan merkez-sağ               koalisyonunda Sırbistan Başbakanı oldu. 1991’de Vukovar kasabasında Hırvat    sivillerin katledilmesi nedeniyle, çok sayıda Sırp hakkında Belgrad’ın ilk büyük savaş       suçları davası açıldı. bölünmüş Mitroviça kasabasında şiddet patlamalarının ardında,           Sırplar ve Arnavutlar arasında, 19997dan beri yaşanan en ciddi etnik çatışmalar   başladı. (Haziran) Miloseviç savunması başladı. Sırbistan’da cumhurbaşkanlığı    seçimleri.

xxiv

1

ARKADAŞSIZ YETİM

Erkeklere konulan Slobodan adı, “özgürlük” anlamına gelen Sırpça sloboda kelimesinden türetilmiş olup, “özgür insan” demektir. 19. yüzyılda yaşamış ve sürgünde ölen bilim adamı, yazar ve politikacı Slobodan Javanoviç, bu adı taşıyan ilk kişiydi. Zaman içinde bu ad popülerlik kazanarak ülkenin her yanına yayıldı. Sırplarda adları takma adlarla değiştirme alışkanlığı olduğundan, Slobodan adı da Sloba’ya daha doğrusu aile içinde ve arkadaşlar arasında mali Sloba (küçük Sloba)’ya dönüşmüştür. Sırp kasaba ve köylerinde bu küçük Sloba’lardan binlerce vardır.

            Ama özellikle bir Slobodan vardı ki, yurt içinde ve dışında yaşayan Sırplarca Sloba-Slobod olarak tanınır olmuştu – sözcüğün bu hali, kişi adından ziyade bir kavram adını, belirli bir insan yerine bir kavramı belirtiyordu. Özgürlüğün bütün doğu Avrupa’da ümitle beklediği bir dönemde, Sloba-Sloba-

1

da özgürlük idealini temsil eder olmuştu. Ama ne olduysa oldu ve bu adam, özgürlük idealinden uzağa düşerek halkın milliyetçilik bataklığına sürüklendi. Paradoksal olarak hem Sırplar hem de Avrupalılar için özgürlüğün bir yandan sayısız farklı yüzünü, öte yandan ise inkarını temsil eden bu zat, kendini modern Sırp tarihi içinde benzeri olmayan bir konuma taşımıştır.

            Sloba’dan Miloseviç’in hikayesi işte budur. Miloseviç… diplomalı avukat, siyasetçi, demokrasi karşıtı, yarı diktatör, Sırbistan’ın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı, 2000 yılındaki seçimlerin bozguna uğramış adayı, ayaklanan halkı tarafından devrilmiş lider ve nihayet Scheveningen cezaevindeki mahkum ve Lahey Adalet Divanı’nın sanık sandalyesindeki zanlı. Batı medyası onu yıllarca Belgrad’ın nüfuzlu adamı, büyük taktikçi, Balkan Kasabı olarak andı. Ama bugün bizzat Sırplar bile, onun tabiatında var olan ve yıllarca saklı kalmış ikiliği sonunda kavramaya başladılar. Bir yandan o bizim Sloba’mız, yeni Aziz Sava’mız, 20. yüzyıldaki en yetenekli Sırp siyasetçimiz , kurtlar arasındaki kuzumuz; ama öte yandan da Dedinjeli Şeytan’ımızdı. Düşmanları ve muhalifleri ona gizliden gizliye saygı duydu, hayranları ve yandaşları ise sağı solu olmamasından çekindiler. Hiç kimse ona karşı kayıtsız kalamıyordu: insanlarda aşırı ve çelişik tepkiler uyandırıyordu. Bir zamanların Yugoslavya’sını paramparça eden onca hatanın ve trajik çatışmanın ardında yatan şey, işte tam da bu kutuplaştırıcı ikilikti.

            Miloseviç efsanesi, Tito’nunkini gölgede bırakmıştır. Onu, ne kadar çok keşfedersek o kadar az anlıyoruz. Hakkında gerçekten ne biliyoruz? Neredeyse hiçbir şey. Aslında, siyasetçi ve insan olarak, bundan fazlası değildi –yani neredeyse hiçbir şey.

2

İkinci Dünya Savaşı’nın Balkanlar’a sıçradığı günlerde, ilk Yugoslavya’nın dağılmasından beş ay sonra, Ağustos 1941’de doğdu.3  Faşizmin bozguna uğratıldığı gün 4 yaşındaydı.Ama çocukluğu hakkında çok az şey biliyoruz;resmi hiçbir biyoğrafik portrede çocukluğundan, delikanlılık çağından ya da gençliğinden söz edilmiyor.

            Miloseviç, mazisini kesip atarak geride sadce bir gölge bıraktı.tek bir aile fotoğrafı bile bulunmadı; neden böyle olduğu da açıklanamadı.Küçük Sloba’nın piknikte çekilmiş hiçbir aile resmi yok, bir Pazar günü sofrasında ya da sınıf arkadaşları arasında çekilmiş bir resmi de yok. Ne okul kayıtları ne de eski kimlik kartları gün yüzüne çıktı. Onun hayatını araştırmak, tüm suç kanıtlarını ortadan kaldırmış bir kanun kaçağının izini sürmek gibi. Derinlere kök salmış bir nevroz, onu mazisini silmeye zorladı.

            Alfred Adler ,nevrotik güç arzusunun güdümlendiğini yazar. Miloseviç’in tüm varlığı güç istenciyle kuşatılmıştı ve çoçukluk yaraları aslha iyileşmedi. Konünizm ona , amacın araçları haklı kıldığını çok erken öğretmişti. Nevrotik hırsının sonuçları barış zamanında önemsiz kalabilirdi ama iç savaş varken nasıl da yıkıcı oldukları görüldü.

***

Miloseviç ailesi ,Karadağ kökenli olup , Lijeva Rijeka’nın merkezi bir güç tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla denetim altına alınmamış, uzak ve dağınık bir yerleşim bölgesinden gelmiştir. Geçmişte bu dağ sakinleri vadilere süzülerek ani baskınlar yapar ve yağmaladıkları ganimetlerle tekrar dağlara dönerlermiş. Dağlı nüfus oldukça azdı ve çok yoksuldular;

3              1918­1928 arasında Yugoslavya, “Sırp­Sloven­Hırvat Krallığı (Yugoslavya)” olarak               biliniyordu. 1929’daki Kral I. Alexander iktidarında Yugoslavya adını aldı. Tam da bu          noktada dokuz banovina’ ya (bölge) bölündü.

3

tek kültürel varlıkları, yaptıkları talanları ve baskınları öven ve bölgenin geleneksel yaylı çalgısı gusle’nin feryatlarının eşlik ettiği epik ezgilerden ibarettir.

            Slobadan’ın babası Svetozar, çalışma hayatına Ortodoks papaz olarak başlar. İkinci dünya savasından sonra iş arkadaşlarını yeni yetkililere ihbar ettiği için papazlıktan kovulur. Karısından boşanır; küçük Sloba annesinde kalır, Büyük oğlan Borislav babası ile gider.4 boşanmanın nedenleri bilinmemektedir. Svetozar, Karadağ’da bir lisede birkaç yıl tarih öğretmenliği yapmış okulda öğrencileri kendisine aziz korku adını takmışlardır, yalnız arkadaşsız Kindar bir kişi olan   Svetozar diğer öğretmenlerle dalaşmaya her an hazırdır. Kasabanın dışındaki bir arazide bulunan, yürüyen insanları andıran dikili taşlardan oluşan bir topluluğa yüksek sesle vaazlar verdiği bilinmektedir.1962’de vaaz verdiği bir yerde ölü bulunur. İntihar nedeni bilinmemektedir.5

            Slobodan’ın annesi Komünist parti çalışanıydı ve Sırbistan’ın doğusundaki Pozarevaç’ta okul Müdiresi idi. Eski öğrencileri yoldaş Stanislava’yı çevresindeki insanlarla hiçbir kişisel ilişki kurmayan, katı ve adil bir kişi olarak anlatıyorlar. Yoldaş Stanislava parti işlerinde fırsat bulduğu zamanlarda küçük  Sloba’ya bakıyordu. Sloba ne futbol oynamış ne de  yüzme öğrenmişti; komşular onan Pozarevaç’ın çamurlu sokaklarında ayakkabılarının kirlenmesinden nefret ettiğini hatırlıyorum. Okulun en iyi öğrencisi idi ortalamanın dü-

4              Stevtozar Karadağ’a dönmüştür; ama Borislav’ın da onunla mı gittiği yoksa Svetlana           ve Sloboadan’la  mı kaldığı konusunda çelişkili hikayeler bulunmaktadır.

5              Miloseviç’in siyasi rakibi Seselj, bir kızgınlık anında rakibinin aleyhinde şunları      yazmıştır (Velika Srbija[ Büyük Sırbistan], Sayı 21 Ocak 1995): ”Küçük Slobodan                babasının ölümünü istemiştir; en azından bilinçaltında vardı bu. Babası ölünce,   suçluluk duygusu ve depresyonu üstünden asla atamadı. Depresyonu ancak manik        dönemlerle kesintiye uğruyordu.”

4

şecek olursa annesinin gazabı ile karşılaşmaktan ödü patlıyordu. Küçük Sloba, her ana bozulabilecek sağlığı yüzünden beden eğitimi dersinden muaf olmuştu.

            Stanislava, oğlu liseye başlarken müstakbel gelini yetim Mirjana Markoviç’le tanışır. Mirjana, hep karalar giyen dul ananesinin yanında, banyosuz eski bir evde büyümüştür. Çift pek az kişi ile görüşür hem onlar akrabalarından hem de komşular onlardan uzak dururmuş. Ama Slobodan ve Mirjana, Aralık 1958’de karşılaştıkları andan itibaren ayrılmaz ikili olurlar.Liseyi bitirdikten sonra Belgrad’da Üniversiteye birlikte giderler.6 Her ikisi de, ancak az sayıda seçkin öğrenciye verilen devlet bursunu almaya hak kazanır. Pozarevaç ziyaretleri gitgide daha da azalır; bunun nedeni, şüphesiz her ikisinin de orada yaşadıkları acı çocukluk anılarıydı.

            Sloba’nın artık yalnız kalan annesi, 1972’de eski kocasının izinden giderek intihar eder.Ondan geriye iyi yada kötü pek az anı kalmıştır. O sırada Hukuk Fakültesi Parti Örgütü’nün genç bir görevlisi olan oğul Sloba, annesinin mezarını düzenli olarak ziyaret eder ama bu ziyaretlerde eşi Mirjana asla yanında olmaz.7 Yoldaş Mirjana , mezarlıklardan nefret edermiş. Bir rivayete göre, yasadışı örgüt üyesi olan ve hamile olduğu için idamı ertelenen annesi Vera Markoviç Miletiç, Mirjana’yı savaş sırasında hapishanede doğurmuştur. Çocuğun Doğumu yaklaştıkça annesinin de idam saati yaklaşmaktadır. Vera’nın idamına dair herhangi bir resmi kayda rastlanmamıştır ama kesin olan şudur ki, Mirjana doğumdan hemen sonra annesiz kalmış, onu hiç görememiştir.

            Mirjana.düz saçlı, ağır makyaja hayli düşkün, pek de alımlı olmayan bir kızdı. Küçük Sloba’yla ilk karşılaşması muhte-

6              Slobodan, 1964’te hukuk diploması aldı.

7              1965’te evlenmişlerdi

5

melen okul bahçesinde gerçekleşmişti. Birbirlerinde gördükleri güç tutkusu, aynı kaynaktan- çocukluklarını kasıp kavuran ölüm dehşeti ve bu dehşetle başa çıkma ihtiyacından- besleniyordu. İlişkilerine o sarsılmaz dayanıklılığı veren de buydu. Gözleri birbirinden başka hiçbir şey görmediği için kimse onları ayıramazdı. Kendilerini herkesten soyutlayıp, onları birleştiren benzerliklerin kollarına bırakmışlardı.komünizm, onları tecrit eden bu duvarı daha da destekledi; çünkü nede olsa, dogmatik Marksizmin onların tüm sorularına verecek hazır yanıtları vardı. İkisi de komünist gençlik örgütlerine erken yaşlarda katılmış ve o günden sonra totaliterciliğin sarsılmaz destekçileri olmuşlardır.

Birbirleri için toplumun yerini alırlar. Küçük Sloba’nın annesinin boşluğunu Mirjana doldurur ve onun kadınlara karşı duyduğu korkuya kalkan olup onu güvenmediği ve hor gördüğü arkadaşlarına karşı korur. Küçük Sloba ise, Mirjana’nın olmayan babasının yerine geçer. Annesiz Mirjana Sloba’ya annelik, babasız Sloba’da Mirjana’ya babalık etmiştir.

            Mirjana’nın annesi Vera ve teyzesi Davorjanka Paunoviç, dramatik hayatlar yaşamış, Pozarevaçlı iki güzel kız kardeşti. Savaş sırasında, Zdenka takma adlı Davorjanka, daha o zaman Tito olarak bilinen ve partili yoldaş olarak tüm mücadelelerinde yanında olduğu Josip Broz’un metresi ve vazgeçilmez sırdaşı olur.8 Tito’nun arkadaşları ve emrindekiler Zdenka’ya karşı kin besliyorlardı: Josip Broz’a bağlı çalışmayı istiyorlardı ama liderleri üzerindeki nüfuzu metresi hayli tehlikeli kılıyordu. Bu ilişki savaştan sonrada, hatta öncekinden daha da tutkulu sürdü. İki aşık, bazen şiddet sınırına varan bir tutkuyla birbirilerine tapıyorlardı. Aşkları, güzel Zdeka’nın verem-

8              Zdenka,1941 de Tito’ya kurye olarak gönderildi ve Tito, Zdenka’yı sekreteri yapmaya           karar verdi.

6

den ani ölümüyle son buldu.9 Kederli Tito, sevgilisinin Belgrad, Dedinje’deki beyaz şatonun bahçesine gömülmesini emretti.

            Vera da Yugoslav-Sırp tarihinde önemli rol oynadı. Savaş sırasında öneli bir yer altı hareketinin üyesiydi ve yüksek rütbeli bazı parti yetkililerinin metresi olmuştu. Tito’nun da bu aşıklar arasında olduğu ve Vera’nın onun çocuğunu taşıdığı söylentisi hala ortalıkta dolaşır. Vera, gizli bir görev sırasında yakalanır ve Gestapo’nun işkencesine maruz kalır.10 Belgrad direniş ağının tamamını ele vererek, partinin savaş dönemi tarihinin en kötü felaketi olarak kayıtlara geçer. Gestapo görevlilerinden birinin ona acıyıp hayatını kurtarması dikkat çekicidir. Bir rivayete göre, adam bu güzel partizana aşık olmuş ve onun sonradan hapiste doğurduğu kızına sahip çıkmıştır. Bu noktada Vera’nın hayatına ilişkin bilgiler belirsizleşir bazıları onu Belgrad’ın kurtuluşunda direnişçilerce idam edildiğini, bazılarıda Gestopa aşığıyla Almanya’ya kaçtığını ve halen orada başka bir adla yaşadığını iddia eder.11 Büyütülmek üzere Sırbistan’da büyük annesine gönderilen bir kız çocuğu doğurması dışında, Vera’nın savaş sonrasında neler yaptığı hakkında doğrulanabilir hiçbir bilgiye rastlanmadı.

            Küçük kıza, Mir(barış) sözcüğünden türetilmiş Mirjana adı verilmiştir. Markoviç soyadını ise, doğumundan on yıl sonra kendisini evlat edinen bir parti yöneticisinden alır. Büyüdüğünde kendine bir zamanlar annesinin de takma ad olarak kullandığı Mira adıyla hitap edilmesini ister. Büründüğü bu kırıl-

9              Mayıs 1948.

10            Bu olay,Vera Belgrad’da parti sekreteriyken 1943’te oldu. Partinin en azılı           hainlerinden biri olduğu iddiasıyla tarihe geçti.

[1]1            Hapishane avlusunda volta atarken genç komünistler tarafından vurulduğu yada                1945’te Slovenya’da öldürüldüğü şeklinde söylentiler de vardır. En inanılır hikaye 7       Eylül 1944’te Benjica’da öldürüldüğüdür

7

gan kimliğine öyle sıkı bağlanır ki, Miloseviç’le evlendiğinde onun soyadını almayı reddeder. Ama geçmişine dair korumak istediği tek şey budur; resmi babası ve üvey kız kardeşlerini evlendikten sonra hayatından tamamen siler.Slobodan,bir arada yaşadığı tek insandı;sürekli birliktelikleri onların dünyaya karşı yek vücut olmalarını sağladı.Büyülü çemberlerinin dışında kalan herkes, silik yüzlü siluetler olarak kaldılar ve sadece çıkar uğruna yönlendirebildikleri sürece değer taşıdılar.

***

            Yugoslavya, 6 cumhuriyet, 2 özerk bölge12 ve 20 ulusal azınlıktan oluşuyordu. Eleştirenler bu yapıyı iki büyük imparatorluğun ­Osmanlı ve Avusturya- Macaristan-kalıntılarından doğmuş bir ideal çılgınlığı olarak görüyor; savunanlar ise etnik çeşitliliğe sahip, bütünleşik, mükemmel bir toplum modeli olarak övgüler düzüyorlardı. Bir diller, kültürler, gelenekler ve tahliller bileşimi olarak Babil’e benzeyen bu yapı, bir hükümet, anayasa ve yasal sistem sayesinde değil Tito’nun şahsında oluşan bir kült ve Yugoslavya’ya özgü görülen bir sosyalizm formu sayesinde bir arada tutuluyordu. Tito, hem gücün,hem de birliğin sembolü idi. Yugoslav sosyalizmi, Kapitalist batı ile Stalinci doğu arasında bir denge tutturma yeteneği nedeni ile özgün bir konumda idi ama Yugoslavya, karmaşık ve kırılgan bir bütünlüğü sahipti: hem özgün bir Marksist yapı, hem de farklı ulusal parçaları bir toplama halinde var olduğu. Sayımlarda Yugoslav nüfusu kaydedilirken iki kategori kullanılmıştı: Yurttaşlık(Yugoslav) ve Uyruk(Verdiğimiz Listedekilerden biri). Her Yugoslav’ın Çift kimliği vardı. Yugoslav ve Sırp, Yugoslav ve Hırvat, Yugoslav ve  Arnavut olabiliyorlardı. Ama önce Sırp sonra Yugoslav olanak mümkün değildi. Uyruk,

  1. Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya

    Cumhuriyetleri  ile Kosova ve Voyvodina Özerk Bölgeleri.

8

asla yurttaşlıktan önce gelemezdi. Sadece, kimliklerini bilhassa farklı kriterlere göre tanımlayan milliyetçiler ve aydınlar bu sistemi tutarsız bulmuş ve sonradan ulusal kimlik olarak bilinecek bir şeye zemin hazırlamışlardır.

İkinci Dünya savaşı sonunda komünistler Yugoslavya’da iktidarı ele geçirdi. O zamanlarda ülke, birkaç sanayileşmiş şehir ve bölge dışında neredeyse tamamen kırsal kesimden oluşuyordu. İşçi sayısı azdı. Sovyet tankları eşliğinde halkın diktatörlüğü ilan edilmişti ama gerçekte sadece parti liderlerinden oluşan küçük bir gurubun diktatörlüğünden ibaretti. Çok geçmeden, güç tek bir adamın, Tito’nun ellerinde toplandı.Tito kültünün gelişimi, Henüz varolmayan fakat yeni ideolojinin güvenilirliğini destekleyecek asli unsur olan işçi sınıfının gelişimiyle paralellik gösterir. Her geçen gün daha çok insan yeni kurulan fabrikalarda iş bulmak için kırlardan şehirlere göçüyordu. Gençler köyleri terk ederken,yeni gelenlerle dolup taşan şehirler kendi kimliklerini kaybetmeye başlamış, köy hurafelerine ve varoş fantezilere yenik düşmüştü.    

Yeni ideoloji, yeni bir sınıf sistemi yaratmayı  aklına koymuştu. Yugoslavya, kendini de Almanya gibi bir ulus-devlet ne de Fransa gibi bir devlet-ulus olarak görmüyor, tamamen farklı ve özgün bir şey olarak görüyordu.Fakat katliam ve zulümlerle dolu çatışma anıları dolayısıyla uyruk sorunuyla yinede karşılaşıldı. Komünistler, bu sorunu aşmanın en iyi yolunun savaş sırasında verdikleri  sözü tutup çoğunluğun desteğini sağlamak olduğuna karar verdiler. Herkesin kendi özgün kültürünü yaşama ve kendi dilini konuşma hakkı güvenceye alınacaktı.

Geçmişteki çatışmaların yeniden hortlamasını engellemek –ve parti yapıları için bir temel kurmak-amacıyla yeni bir uluslar topluluğu yaratıldı.Ulusal sorun kesin olarak çözülmüş ve hızla hasır altı edilmişti.

9

            Bu sorunun yaşandığı yerlerden biri de Karadağ’dı. Önceden kendine ait bir devleti ve yönetici hanedanı vardı.13 Karadağlıların bağımsız bir devlet olma talebi hemen kabul edilmişti. Fakat Karadağlıların zihninde kuvvetli bir ikilik hakimdi. Bazı Karadağlılar kendilerini liderlik için yaratılmış saf ve üstün Sırp ırkından görürken, bazılarıda ulusal dil olarak Karadağca’yı Sırp-Hırvatça’ya yeğleyerek Sıplarla bütün bağlarını yadsıyor ve hatta Kelt kökenli olduklarını öne sürüyorlardı.     

Bir de, topraklarında uzun süre hüküm süren Osmanlı varlığı sırasında İslâm’ı kabul eden ama dillerini koruyan Bosnalı Slavlar vardı. Sırbistan’da bunlara Türk dönmeler denirdi. Sırplar ve Hırvatlarla yan yana yaşadıklarından, ulusal konumlarının yeniden tanımlanması gerekiyordu. Sonunda parti kararıyla, Müslüman oldukları ve resmi dillerinin Sırp-Hırvatça olduğu ilan edildi.14

            Ülkenin Komünist Birliği (dokuz ayrı Partiye bölündüğü için Komünist Birlikleri de denir.)15 adıyla bilinen tek partinin gözünde bölgesel milliyetçilik ölümcül bir günah sayılıyor,büyük devlet  kavramı üst kimlik olarak kabul ediliyordu. Uyruk kavramı, sadece Marksist sınıf kimliği kavramına ters düşmekle kalmıyor, mesleki ilerlemenin bariz aygıtı  olarak görülüyordu. Her ulus ve ulusal azınlığın kendi cumhuriyeti ve böl-

13            Petroviç Hanedanı (1697-1918). Karadağ’ın son Kralı Nikola Petroviç, uzun bir     Saltanatın sefasını sürmüştür (60 yıl) eski Avrupa hanedanlarıyla ilişkilerini   güçlendirerek –kızlarından biri, son İtalyan kralının karısı Savoylu Yelena’ydı küçük              Devletinin sınırlarını genişletmiştir. Son yıllarda zamanının çoğunu şiir yazarak geçirmiş ve sonunda sürgünde ölmüştür.

14            1965’te Müslüman adı, Sırp ve Hırvat’a eşit bir ad oldu.

15            6 Cumhuriyet ve 2 özerk bölgenin her birinde bulunan Komünist Birliği’ne ek olarak,            bir de Yugoslavya Ulusal Ordusu Komünist Birliği oluşturuldu. Bu birliğin yasalarına            bağlı Sırp ve Hırvatlara Yugoslav  deniliyordu. Bu ortamın mensupları, emekli       olduklarında diğer 8 birlikten birine katılır ve bir kez daha Sırp, Hırvat vs. olurlardı.

10

gesi vardı ve hakları yasayla korunmuştu; bunlara ek olarak, kendi cumhuriyetlerinde ve federasyonda yer alacak kadroları belirleme hakkına da sahiptiler. Bu listelerde kimlerin adının yer alacağı konusunda partiler arasında bitmek bilmez çatışmalar doğmuştur. Zaman zaman bu parti çatışmaları küçük ölçekli ulusal çatışmalara dönüşmüş; bu durumda sorun, Tito tarafından, ya belli kimselere imtiyaz tanıyıp onları diğerlerinden ayırarak ya da listeyi tümden lağvederek çözülmüştür. Parti çizgisinden sapanlara verilen ceza ve ıslah merkezi olma işlevini kaybetmişti. İnsanlar emekli edilir ve genellikle de bir daha sesleri duyulmazdı.

            Bir kaz partiden atılan yoldaş, artık mesleğini icra etme hakkını kaybediyordu. Emekli aylığına mahkûm ediliyor ve sadece kendisiyle aynı kaderi paylaşanlarla arkadaşlık etmesi bekleniyordu. Çeşitli istihbarat birimleri (sayıları asla bilinmemekle birlikte, muhtemelen 6, 7 ya da 8 farklı birimdi) bu emeklilik sürecini yakından izliyordu.

            Slobodan, Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini tamamlamış ve mesleğini icra etmeye başlamıştı. Bir Karadağ kökenli Sırp olarak, Sırp kadroları listesinde kendine sağlam bir yer edinmeyi başardı. Abisi Borislav ise, geleceğin Sırp kökenli Karadağlı’sı olarak Karadağ listesinde yerini alacaktı. Aynı aileden olmak aynı uyruğa ait olmak sayılacağınızın garantisi değildi: uyruk, söz konusu kişi ile parti arasındaki ilişkiye bağlı olarak belirleniyordu.

            İki kardeş arasında güçlü denilebilecek hiçbir bağın olmadığı görülür. Birbirleriyle sadece aynı partinin üyesi olarak görüşüyor, nadiren özel olarak bir araya geliyorlardı. Slobodan’ın karısı Mirjana, ne eltisiyle ne de başka kadınlarla vakit geçirmeye hiçbir zaman istekli değildi, ama tek neden bu de-

11

gildi. Ağabey Miloseviç başarılı bir diplomattı: Cezayir büyükelçiliği görevini yürütüyordu ve Dışişleri Bakanlığı’nda polis şefliğine atanmıştı. Başarısı herhangi bir özel uzmanlığı olmasından değil, farklı cumhuriyetlerin kadro listelerinin gücünden kabaklanıyordu. Sadece yarım milyon Karadağlıyı temsil eden kadro listesi 10 milyon Sırp’ı temsil eden liste ile aynı uzunluktaydı ve Sırp listelerinin oluşturulmasında Karadağlıların etkisi orantısız bir biçimde ağırdı. Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar, Makedonlar.Arnavutlar ve Voyvodinalılar ise Sırp rakiplerinin aksine kendi listelerinin sıkı denetim altında tutuyor ve dışardan herhangi bir yönlendirmeye izin vermiyorlardı.

            Tito döneminde enternasyonalistlerin düsturu, ”Milliyetçiliğe son ver, devleti yücelt” olmuştur. Tito, bir ılımlı komünizm yani insancıl sosyalizm(terminolojik bakımdan reel sosyalden farklıdır) döneminde iktidarda olmuş, bu dönemde milliyetçilik büyük günah sayılmıştır. Milliyetçilikle mücadele parti programlarının kongrelerin ve meclislerinin vazgeçilmez zorunlu bir unsuruydu. Bütün raporlar milliyetçiliğe yüklenerek başlar ve biterdi. Parti yöneticileri ise kendi uyruğunu korur, devlete ait kamulaştırılmış konutlarda oturur, tatillerini özel tatil köylerinde geçirir, Askeri tıp akademisinde (Özellikle üst düzey üyelere hizmet ederlerdi) Tıbbi tedavi görür ama bir yandan da bıkıp usanmadan mekanik bir biçimde ve özel mülkiyet karşıtı sloganlar yinelerlerdi.

            Cumhuriyetlerin federasyonu birer kurucu unsuru olmak dışında anlamı yoktu neredeyse. Ama yinede devlet deniliyordu çünkü onlarında olmaya çabaladığı şeydi bu. Federal düzeyde her cumhuriyet kendi çıkarını savunurdu yani kendilerinden olabildiğince az verip diğerlerinden olabildiğince  çok almaya çalışırlardı. Harcamalar her düzeyde federal hazineden yapılır, sonradan konması gerekirdi. Sonuçta or-

                                                           12
taya çıkan karmaşa, gelişmiş ve az gelişmiş cumhuriyetler arasında derin bir uçurum yarattı. Ülkenin kuzey batısı (Slovenya ve Hırvatistan) geri kalmış güneyden (Bosna,Karadağ, Kosova, Güney Sırbistan ve Makedonya) daha hızlı gelişiyordu. Parti bu kutuplaşma sorununu çözmek için bir demokratik merkeziyetçilik siyaseti uygulamaya başladı ve böylece daha gelişmiş cumhuriyetler üretim fazlalarını çeşitli Azgelişmiş Bölge Fonları’na devreder oldular. Fakat bu kez, Yugoslavya’daki tüm belediyeler, topluluklar, bölgeler ve eyaletler çirkin bir koşuşturma içine girerek, kendilerinin de azgelişmiş olduğunu kanıtlamaya çalıştırlar. Veren taraftakiler, ceplerinden çıkan paranın asla dönmeyecek olması nedeniyle, bu uygulama karşısında anlaşılabilir bir öfkeye kapıldılar. Geliştirme amacıyla alınan bu para, açgözlü yerel kadroların ortaya çıkarttığı devasa projeler tarafından yutuldu.

            Bu durum en çok, yüksek nüfuslu ve sefalet içindeki Kosova Cumhuriyeti’nde belirgindi. Kosova oldukça aşikâr biçimde azgelişmiş ülke konumunda değerlendirilerek Kosova’nın Arnavut liderlerine bu fondan paralar aktarılmış, onlar da bu paraları başkentleri Priştina’nın altyapısına yatırmışlardır. Bu parayla Doğu-stilinde devasa bir kütüphane, üniversite binaları, modern bir hastane, bir kültür merkezi, çeşitle siyasal kurumlara tahsis edilmiş binalar ve liderlere lüks konutlar inşa edildi. Avrupa’nın en yoksul ülkesi ve dünyaki ilk ateist devlet olan Arnavutluk’un başkenti Tiran’la kıyaslandığında, bütün bu yapılar oradakilerinken daha büyük, daha pahalı ve daha gösterişliydi. Arnavut diktatörü Enver Hoca ise, ülkesinin ekonomik refahından çok, emperyalist saldırılara direnecekleri binlerce sığınak inşa ettirmekle meşguldü.

***

13

Küçük kardeş Miloseviç’in kariyeri yavaş ilerlemiş; başlangıçta koruyucusu ve eski dostu Ivan Stamboliç’e bağımlı kalmıştır. Ivan, yüksek rütbeli bir komünist yetkili olan güçlü kuzeni Petar Stamboliç sayesinde hızlı yükselmişti. Petar, her nasılsa Tito’yu hırstan yoksun olduğuna ikna etmişti. Aslında Tito demir yumruklu liderliğin sembolüydü ama iktidar hırsından daha yıkıcı bir şey olmadığını söylemekten hiç vazgeçmedi.     

            Miloseviç ilk yıllarda, tıpkı selefi Ivan gibi,kendisine verilen emirleri dikkatle dinleyen ve tereddütsüz yerine getiren bir ast ol-maya doğru gidiyor gibiydi. Ivan onu hükmeder bir tavırla Ufaklık diye çağırırdı. Miloseviç’ten daha sadık ve uyumlu, daha mülayim bir mesai arkadaşı bulamayacağına inanmıştı. Bu noktada daha fazla ilerleme pek muhtemel görülmemektedir: Miloseviç bir Küçük İnsan’dı. Kuralları basitti. Astlarına karşı acımazsızdı. Sadece üstlerine verdiği sözleri tutuyordu.

            Sonunda Miloseviç, Techogas’da (1968-1978) Ivan Stamboliç’in yerini önce müdür yardımcısı, sonra da müdür olarak alır. Performansı, en iyi tahminle sıradan, en kötü tahminle ise ayrışmacıydı. Fakat devrin mantığı, beceriksizliğin terfiyle ödüllendirilmesini dikte ediyordu. Üç aylığına, Belgrad Belediye Başkanı Peçiç’in chef de cabinet’liğini yapmıştı. Pesiç homurdanıyordu: “Ne yapacağım ben bu Ivan’ın Ufaklık’ıyla? Hiçbir şeyden anlamıyor, kendi cehaletinin bile farkında değil. İşe yaramaz biri.” Sonraki belediye başkanı ve 1980’lerde Washington büyükelçisi olan Zivorad Kovaceviç, Miloseviç’i yanına alması için gerekli yazıyı imzalamayı reddetmiştir.

            Kimselerin istemediği genç yöneticinin başka bir iş bulması gerekiyordu. İşte tam da bu noktada. En büyük yeteneği olan sinsi manevra kabiliyeti meyve vermeye başlıyordu: ekonomiden ve idarecilikten hiç anlamadığı halde bir şekilde Belgrad

14

Bankası Müdür olmayı başardı (1978-1982). Sosyalist ekonomi vizyonunda her şeyden çok kadronun partiye sadakatine önem verildiğinden, Miloseviç’in tecrübesizliği terfisinde gerçek  bir engel olmadı. Onun işlerini yürütecek, hatta parti üyesi bile olmayan ve gölgede kalmaya razı bir uzman bulunabilirdi. Parti kadrosundaki kişi terfi edeceği zaman, üye olmayan uzman da onunla birlikte yükselirdi ama ancak asıl üyenin yetersizliğinin anlaşılmayacağı seviyeye kadar. Yani parti dışından bir uzman, örneğin hiçbir zaman bakan olamazdı.

Miloseviç, kendisine işin nasıl idare edileceğini öğretecek bir eğitim programı dahilinde birkaç aylına ABD’ye gitti. Geri döndüğünde İngilizce konuşması hayli ilerlemişti. Bir gece içinde saygıdeğer bir banker ve sonunda gerçek istidadını keşfetmiş yetenekli bir adam olmuş gibiydi. Sonrasında sosyalist görev rotasyonu ilkesi gereğince Miloseviç, Belgrad Ticaret Odası Başkanlığına atandı. Siyasal kariyerindeki en anlamlı, tam da doğru bir zamanda atılmış ileri adamlardan biriydi bu; çünkü Belgrad Bankası’ndaki halefi, Miloseviç’in ABD’de imzaladığı milyonlarca dolarlık bir borçtan doğan sorunlar nedeniyle sepetlendi.16 Özellikle de kamuoyuna sızdırıldığından, bu yıkımın suçunu birilerinin üstlenmesi gerekiyordu. Böylesi durumlarda, her komünist kadro üyesi için, onun yerine suçu sessizce üstlenecek ve yalnızca işi elinden alınarak cezalandırılacak bir ikiz kişi bulunuyordu. Olay kamunun gözünden hızla kaçırıldı.

            Ama bağışlanamayacak bir suç daha vardı ki, bu siyasal

bir suçtu ve hırslı Miloseviç bu suçu işlemekten kaçınmak için

16            Bu borç, Dünya Bankası’nın Miloseviç vasıtasıyla Belgrad Bankası’na tahsis ettiği                yapısal düzenleme amaçlı özel kredi idi. Söz konusu miktar, 275 milyon ABD       dolarıydı. En hafif koşullarda, Belgrad Bankası’nın 388 milyon ABD doları borcu vardı.

                Kaynaklarıma göre,  bu borç asla kapanmadı. Şimdi milyar-doları geçmiş olmalı.

15

her yola başvurdu. Komünist mantraları görev duygusuyla tekrarladı, hiçbir toplantıyı kaçırmadı, partideki görevlerini saat hassasiyetiyle yerine getirdi. Bu arada, kendisinin üstündeki hiçbir parti üyesinin onu rakip görmemesine de titizlikle dikkat etti. İlgi odağı olmaktan kaçınarak, parti çevresi dışında tanınmayan, bebek-yüzlü bir apparatçik oldu. Çocukluğundaki örüntüleri izleyerek, kendini dünyanın geri kalanından gizledi. Sadece karısının gözünde bir insan, bir erek, bir âşık ve geleceğin politikacısıydı. Miloseviç, karısının siyasî projesiydi.

            Slobodan ve Mirjana arasında ta ergenlik çağlarında başlayan ilişki, üniversite yıllarında da sürüp evliliğe dönüştü. Birbirlerinden hiç ayrılmadılar. Tıpatıp aynı şeyleri düşünür, aynı şeyleri konuşurlardı. Arkadaş çevresinde karısı konuşur, Slobodan ise sessizce otururdu. Mirjana’nın her konu hakkında bir fikri vardı. Kendisine karşı olan herkesi düşman görür v hemen siyasî sapkınlıkla suçlardı. Ama Slobodan bu tartışmalar katılmazdı. İkna gücünü aile içinde ya da arkadaşları arasında değil, parti toplantılarında ve –belki de çok daha anlamlı olarak-kapalı kapılar ardında yapılan gizli hesaplaşmalarda gösterirdi. Marksizme dair kuramsal konular onu ilgilendirmiyordu, sadece siyasî işlerle ilgiliydi.

            O zamanlar Yugoslav basını, içerik bakımından birbirinden farksız, bir sürü renkli dergi ve gazete kaynıyordu. Birinci sayfalar hep Tito’nun uluslar arası başarılarına, yabancı devlet adamlarını, düşünüleri, yazarları, oyuncuları, ünlü sporcuları ve kralları nasıl ağırladığına ayrılıyordu. Ağzından çıkan her kelime not ediliyor, okuyuculara harfiyen aktarılıyordu. Yakın çevresi ve yardımcıları, cenazelerinin kaldırılacağı gün dışında birinci sayfalarda ender görülürlerdi. İç sayfalarda ise uluslar arası ve ulusal konular( pek de gerçeği yansıtmaksızın), yerel haberler, kültür ve eğlence yer alırdı. Okuyucu nihayet en

16

önemli ve popüler sayfaya, spor sayfasına gelirdi. Futbolcular politikacılar dahil herkesten çok tanınıyor ve futbol günün diğer haberlerinden çok daha fazla yer kaplıyordu.

            1970’lerde yaygınlaşmaya başlayan televizyonla birlikte, yazılı basının hegemonyası tehlikeye düştü. Yugoslavlar, özel otomobillerinin cazibesine nasıl kapıldılarsa, kısa süre de televizyon müptelâsı oldular. Televizyon sahibi olmak, önemli bir statü göstergesiydi. Kısa bir süre içinde televizyon kanallarının sayısı üçe çıkmıştı. İlki, yerel ve uluslar arası spor olaylarını yayınlıyordu; ama asıl hızla kült haline gelen kanal, ikincisi olmuştur. Bu kanal, her akşam saat yedi buçukta yayın yapan İkinci Haber’di ve halkın çoğunluğu bu yayını asla kaçırmazdı. Propagandayla dolu olsa da, hepimiz –komünist olalım ya da olmayalım- bu kanala güvenirdik. Üçüncü kanal ise Amerikan pembe dizileriyle doluydu.

            Miloseviç ailesinin de normal ailelilerden bir farkı yoktu. Slobodan ve Mirjana da tıpkı ötem-ki çiftler gibiydi; artık kendilerine  de bir kamulaştırılmış daire verildiğine göre çocuk sahibi olmaya hazırdılar. İlk çocukları bir kızdı, adını Marija koydular (1966). Mirjana ikinci kez hamile kalınca, doktorlar birkaç ay dinlenmesini tavsiye etti. Şahsen ihtiraslı bir yoldaş (Mirjana o sırada lisansını ve sosyoloji mastırını bitirmişti) ve kendinden de ihtiraslı bir yoldaşın karısı olarak, parti hayatından uzak kalmayı pek de hoş karşılamadı. Neyse ki sadık Slobodan hep yanındaydı ve sabırsızlıkla çocuğun dünyaya gelmesini beklemekteydi. 1974’te bir erkek çocukları oldu. Çocuğa epik halk şiirlerindeki bir kahramanın adını verdiler: Kral Marko. Fakat anne ve baba arasında küçük bir çatlak oluşmuştu: baba en çok kızın, anne ise oğlunu seviyordu.

17

2

DÜNYANIN EN BÜYÜK CENAZESİ

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Tito adını alan Josip Broz, savaştan muazzam bir ordunun Mareşal unvanlı komutanı, en başarılı anti-Nazi gerilla savaşçısı, bir kahraman, Komünist Parti Genel Sekreteri, halk kurtuluş harekâtının lideri ve ikinci Yugoslavya’nın babası olarak çıktı. 53 yaşında, güçlü ve yakışıklıydı. Karalı ve genelde sert bir tabiatı vardı. Deneyimleri ona pragmatizmi öğretmişti. Silâh arkadaşlarının hiçbiri, bir gün onun yerini almayı hayal bile edemezdi. Yugoslav siyasetindeki veya sürgündeki tek bir kişi bile onunla boy ölçüşemezdi. İktidardayken ne kadar keskin , becerikli ve amansız olabileceğini, kişisel cazibesiyle ve hitabet gücünden yoksunluğunu telâfi eden demagoji yeteneğiyle kanıtlamıştı.

            1948 yılında Stalin’e karşı koyup bu mücadeleden yenilgi almadan çıkacak kadar cesur ve zekiydi Tito –belki de seçeneği yoktu. Onun sayesinde Yugoslavya, diğer Doğu Av-

18

rupa ülkelerinin kaderini ve halk demokrasilerinin tatbik ettiği reel sosyalizmi paylaşmaktan kurtulmuştu. Tito efsanesi, daha kimse onun kim olduğunu veya neye benzediğini bilmezken savaş zamanında doğdu. Genç partizanlar, Tito’nun Stalin’in en yakın Rus dostlarından biri olduğuna inanıyorlardı. Nazi işgalcilerinin ve işbirliklilerinin arananlar listesindeydi. Kadın olduğuna dair ısrarlı söylentiler vardı. Anti-komünistler, adının Komintern terör örgütlerinden birinin başharflerini temsil ettiğine inanıyorlardı. Ancak Vladimir Dedijer’in Josip Broz: Tito’nun Biyografisi adlı kitabı yayımlandıktan sonra, Tito’nun önceki hayatıyla ilgili gerçekler açığa çıkmıştır. Slovenyalı bir annesi vardı ve Hırvat kökenliydi.17

            Josip Broz, 7 Mayıs 1892’de Zagrep yakınlarındaki Zagorje bölgesinin Kumroveç köyünde doğdu. İlkokul birinci sınıfı tekrar etmek zorunda kaldı. Garson olmak için şehre geldi –sonraları bu işi şık giyinmeyi sevdiği için yaptığını açıklamıştı. Ama subaylığa kadar yükseldiği Avusturya-Macaristan ordusuna katılmadan önce tamirci ve elektrikçi olarak çalıştı. Bolşevik devriminde yer aldığına dair hiçbir kanıt olmasa da, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus sınırında yakalandı. Bu olaydan önce, 1919 yılında bir Rus köyünde Rus bir  kadınla yaptığı evlilikten üç çocuğu olduğu bilinmektedir. Karısı ve diğer iki çocuğu ölmüştü.18

17            Bir rivayete göre, bilinen Tito gerçek Tito değildi. Moskova’ya yaptığı ziyaret sırasında,         yerine Stalin’i desteklemesi planlanan fakat sonunda Stalin’e ihanet eden bir Alman                dükünün oğlunun getirildiği rivayet etmişlerdir. Bu teorinin kaynağında Tito’nun kaç              parmağı olduğu sorusu (asıl Tito’nun metal fabrikasında çalışırken parmaklarından            birini kaybettiği, sahte olanının ise beş parmağının da yerinde olduğu söyleniyordu) ve        bir metal işçisinin dört dili akıcı biçimde konuşabilmesi ve hayret verici becerilere sahip olması vardı.

18            Tito’nun iki Çekoslovak, bir Avusturyalı-Hırvat, bir Hırvat ve içlerinden biri Pelagija                 Belousova’la evlenmeden önce evlendiği, Ira Glogorieva da olan beş Rus kadınla              uzun süreli ilişkisi olduğu söylenir. Hepsinden çocukları olmuştur. Sonradan evlendiği           Herta Haas’la tanışana dek ilişkilerini devam ettirdi. Herta’dan sonra son karız-sı             Jovanka’yla evlenmeden önce, Mirjana Markoviç’in teyzesi Zdenka’yla ilişkisi oldu.

19

Tito, 1920’lerin sonlarında Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nda yeniden ortaya çıktı. Yasadışı bir siyasî partinin sekreteriyken Zagrep’te yakalanıp 5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Tepkisi standarttı: “Bu mahkemenin yargısını kabul etmiyorum.” Stalin’in 1930’lardaki temizlik harekâtı sırasında Komintern kadrosuna girmiş, Lux  otelde yaşamıştı. O tehlikeli dönemi nasıl atlattığı hâlâ bilinmiyor.

            Sonradan su konuyla ilgili konuşmak istememesi saklamak istediği bazı gerçekler olduğunu düşündürür. 1937’de Yugoslavya’nın küçük Komünist Partisi’nde genel sekreter oldu ve  partiyi tepeden tırnağa değiştirdi. Kendisine Starı (Yaşlı Adam) diyen ve büyük saygı gösteren yetenekli gençleri etrafında toplamıştı. Polis onu asla ele geçiremiyordu (“Onlar bir işçi arıyorlardı fakat ben burunlarının dibinde, şık giysiler içinde kanişimi gezdiriyordum”). 1940’ta, savaştan hemen önce(Herta Haas adında bir Avusturyalı’yla) evlendi. Her kış birkaç haftalığına yasadışı faaliyetlerine ara verip kırdaki inzivasına çekilmekteydi.

            Tito, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından yaralanarak, 19. yüzyılda birçok ayaklanmaya şahit olmuş Sırbistan’ın göbeğinde yeni bir ayaklanma daha başlatmıştı. Partizanlarının büyük bir kısmı genelde Hırvat ve Boşnak kökenli Sırplardı. Sırplar, savaştan sonra bile partide, polis teşkilâtında, orduda ve bürokrasinin her kolunda çoğunluğu oluşturmuştu. Sırp pretoryanlar, bu kahraman Hırvat komünisti tüm ulusal sorunların çözüldüğü çok-etnili devlet ideallerinin önderi olarak görüyorlardı.

            Stalin’le ihtilâfa düşmek, Sovyet ideolojisinden ayrılmak

20

anlamına gelmiyordu. Yugoslav muhalifler büyük bir sadakatle komünist ve Marksist kalmışlardı. Ama bu ihtilâf Sovyetler’in ekonomik ambargo uygulamasına neden olarak tarımda kolektivizme yol açacak ve böylece Yugoslavya’nın doğru yoldan ayrılmadığının göstergesi olacaktı. Şehirli eylemciler, kırsal kesime sızıp onları modernleştirmeye çabalayınca kırsal kesimin katı tutuculuğuyla karşı karşıya kaldılar. Silâhlı çatışmalar ve kan dökme az rastlanır olaylar değildi. Ziraî kooperatifler kuruldu ve çiftçiler bunlara katılmaya zorlandı fakat köylüler isteksizdi ve çok az çalışıyorlardı. Plan işlemiyordu. İşte tam da bu sıralarda Yugoslav komünizminin pragmatik ruhu açığa çıktı ve kurulduktan tam üç yıl sonra ziraî kooperatifler kapatıldı. Fakir bir hayat yaşamayı kabullenmiş çiftçilerin işleyeceği küçük özel arazi sahipleri sistemi, Sovyet canavarına üstün gelmişti.

            Savaş ve sefaletten bitkin düşmüş bu ülke için hazırlanan beş yıllık sanayileşme planı as da olsa iyi sonuçlar vermeye başlamıştı. Fabrikaların, hidroelektrik santrallerin, demir yollarının ve modern otoyolların inşasında büyük çaba ve enerji harcanıyordu. İşçiler, çiftçiler ve onurlu aydınlara göre, ideolojinin şart koştuğu görevlerin yerine getirilmesinde yalnızca şevk ve hayranlık yeterli değildi. Parti, Sovyetler Birliği ile kapitalist Batı arasında orta bir yol tutturmak için politikalarını yumuşatması ve daha gerçekçi planlamalar yapması gerektiğinin farkına varmıştı. Bu noktada Yugoslav komünistler maharetlerini yeni ve farklı bir şey deneyerek ortaya koymuştu. Toprağın çoğu çiftçilere bırakıldı ve nüfusun temel ihtiyaçlarının büyük bölümü gene tarımla karşılandı. Büyüyen işçi sınıfı, etkileri tüm dünyaya yayılmış “işçilerin kendi kendilerini yönetmesi” kavramıyla tanıştırılmıştı. Yasa, fabrikaların idaresini işçilere ve işçi konseylerine verdi ve böylece kontrol sağlanmış oldu. Diğer yandan devlet yani parti, her kararda son

21

sözü söyleyen en üst otorite olmaya devam etmişti. Proje başarılı gibiydi. Gelişme kendini göstermeye başlamıştı. Tüketim toplumunun tohumları atılmış, Marksizmin sert maskesi ardında filizlenmeye başlamıştı. Bir zamanlar hor görülen burjuva egoizmi, artık insanları daha sıkı ve daha iyi çalışmaya iten bir unsur olarak kabul görüyordu. Görev başındaki parti mensupları, Yugoslavya’nın Japonya’dan daha hızlı gelişmesiyle övünüyorlardı, Yugoslavya, Batılı devletlerin ulaşmak için 100 yıl uğraştıkları noktaya 10 yıl içinde gelmeyi başarmıştı.

            Fakat geleceğe dönük yatırımlar için gerekli fonlar, kazanılan kârla değil de umulmadık farklı bir kaynak tarafından sağlanıyordu. Tito ve arkadaşları, Yugoslavya’nın, Doğu ve Batı arasındaki konumu düşünüldüğünde asla tam anlamıyla kendi kendine yetemeyeceğini çok iyi kavramışlardı. Soğuk Savaş iki büyük rakip doğurmuştu. Yugoslav komünistler, bu noktaya kadar kendi üçüncü yollarını izleyerek taraf tutmaktan uzak durmuşlardı. Onlara göre, Stanlinizm ve emperyalizm aynı madalyonun iki yüzüydü. Ellerindeki en iyi seçenek, saygı görmeleri ve desteklenmeleri şartıyla her iki tarafın da yanında bulunmaktı. Tito’nun gizli diplomas isi kısa süre içinde meyvelerini verdi ve Batı’dan açık vadeli krediler gelmeye başladı. Bugüne kadar sosyalist Yugoslavya’ya akıtılan paranın miktarı hâlâ bir muamma. Bazı ekonomistler, Yugoslav ekonomisini düzeltmenin 100 milyar dolardan daha fazlaya mal olduğunu iddia etmektedir.

            Söz konusu paranın tam olarak ne kadarının orduya ve polis gücüne tahsis edildiği, Titoizmin büyük sırlarından biridir. Yugoslavya Ordusu Avrupa’nın dördüncü en güçlü ordusu haline gelmişti. Yavaş yavaş ülkeye girmeye başlayan ilk turist kafileleri, Yugoslavya’nın emniyetli bir ülke haline geldiğini ve Belgrad’ın eski kıtadaki en güvenli başkent olduğunu keşfedi­

22

yordu. Caddeler, geceleri bile gündüz aydınlıkta olduğu kadar güvenliydi. Suç neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış, suç işleyen sınıf başka bir yerlere gitmişti. Toplumdaki bu huzuru tek bir adam, Tito’nun vekili ve halefi olmaya en yakın aday olan Aleksander Rankoviç sağlamıştı. Çok sayıda devlet ve parti mevkisine sahip olmanın yanı sıra, resmî ve gizli polis güçlerini gayriresmî olarak idare etmişti.

            Rankoviç, sonradan UDB’ ye (Unutrasnja Drzavna Bezbednost ­ Dahilî Devlet Güvenliği) dönüşen OZN’ nin (Odeljenje Zastite Naroda­ Halk Savunma Bölümü) başına geçmişti; bu iki birim, halk arasında “OZN her şeyi bilir. UDB’den kaçış yok” sözüyle ün salmıştı. Kamu kurumlarının , devlet dairelerinin ve okulların duvarları iki kişinin resmiyle süsleniyordu: Tito ve Rankoviç. Sırbistan’da önceden Kraljevao diye bilinen şehrin adı Rankoviçevo  olarak değiştirilmişti. Takma adları ­Marko ve Leka­ korku ve saygıyla anılıyordu. Rankoviç, Sovyet sosyalizm modelini destekleyen komünistlerin yeniden eğitilmesinde kullanılan Goli Otok kampının da başmimarıydı.

            Rankoviç idaresinde polis gizemli güçler geliştirmiş, toplumun her yerde her şeyi gören ve bilen gücü haline gelmişti.

Rankoviç, çeşitli yeteneklere sahip uluslar arası bir polis şefi olarak algılanıyordu; Tito’nun sağ kolu, Yugoslav birliğinin koruyucusu, Sırpların kurtarıcısı, bilim adamları ve yazarların patronu, gerçek bir komünist ve yararlı bir milliyetçiydi. Ancak, bu propagandayla beslenen efsanede derin çelişkiler vardı. Önceden küçük bir kasaba terzisi olan Rankoviç, şimdi ülkenin asayişinden sorumluydu; bunun için polisler, muhbirler ve iyi niyetli vatandaşlardan oluşan şebekesini kullanıyordu. Aralarında Rankoviç’in favorisi, resmî devlet yazarı Dobrica Cosiç’in de bulunduğu çok sayıda aydın, onun insanüstü meziyetlerinden oluşan efsanesinin devam etmesini sağlamışlardı. Epik şiirler yazan Cosiç, hükûmetin edebî sözcüsü

23

olmuştu. Kendisine, kampları ve hapishaneleri ziyaret etme ve hapishanelerde rejimin ideolojik düşmanlarıyla yaptığı konuşmaları eserlerinde malzeme olarak kullanma hakkı verimleşti.

            Fakat bir anda liderlik koltuğunda beklenmedik bir değişiklik oldu. 1965 yılında Brioni’de (Adriyatik’te Tito’nun kullanımına tahsis edilmiş bir ada) düzenlenen parti genel kurul toplantısında, fazilet ve kibarlık abidesi Rankoviç polis gücünün siyasî emelleri için kötüye kullanmakla suçlandı. Toplumu komünizme aykırı yönetmekten ve yoldaşların telefonlarını dinlemekten suçlu bulunmuştu; hatta Tito’nun yatak odasına yerleştirecek kadar ileri gitmişti. Resmi işlemler bile yapılmadan tüm asistanlarıyla birlikte süratle görevden alınmış ve özeleştiri sürecinden geçmeye zorlanmıştı. Onunla birlikte binlerce polis memuru erken emekli edildi. Rankoviç’in adını onurlandıran şehir tekrar Kraljevo adını aldı.19 Bu olaylar üzerine Rankoviç, sessiz sedasız Belgrad Dedinje’deki villasında inzivaya çekildi.

Özgür bir ruhlu insandı; mağdur ettikleri dahil hiç kimse onunla sokakta yüzyüze gelmeye cesaret edememişti. Ölene dek 20 yıl boyunca ortaya çıkmadı ve ardında hiçbir yazılı kayıt bırakmadı. Arkadaşları da ona verdikleri gizlilik sözünü tutmuşlardır.

            Aslında olup biten şey, merkeziyetçilik ve âdemimerkeziyekçilik  arasındaki fiili çatışmaydı; diğer bir deyişle efsanelere inanan savaşçı­ komünistler ve gerçek dünyayla ilgilenen teknokrat komünistler arasındaki gizli çekişmeydi. Batı’dan gelen para ülkeyi tüketim hastalığına bulaştırmıştı. Gençler kot pantolon giymeye coca­cola içip rock müzik dinlemeye ve Beatles gibi saçlarını uzatmaya başlamışlardı. Özel

19            Rankoviç’in azledilmesinin gerçek nedeninin, dönemin ekonomik reformuna karşı sert           muhalefeti olup olmadığı hâlâ sorgulanıyor.

24

otomobillerin sayısı da artıyordu. Güzellik yarışmalarına rağbet artarken, Belgrad stüdyoları ortak yapım filmler çekmeye başlamışlardı. Gazeteler moda sayfaları çıkarmaya başlamış, genç kızlar mini etek giyer olmuş, plajlar rengârenk bikinilerle dolarken kürtaj yasallaşmış ve prezervatif kolay bulunur hale gelmişti. Ancak, Yugoslavya ekonomik büyümeye açık olmasına rağmen, değişime karşı derin bir şüphe içindeydi; özellikle de Tito tedirgindi. Her şeye rağmen, Kruşçev’in yeniden uzlaşma ziyaretini kabul etti. Eski müttefikinin yardımı olmadan hayatta kalamayacaklarını bilerek, Sovyetler Birliği ile barış yaptı.

            Bu arada, ekonomik reformlar parti zirvelerinde oylamaya sunuldu ve şirketler personel fazlasını işten çıkarmaya başladı. Bu durum, hükümetin kalıcı istihdam politikasıyla doğruda çelişiyordu. Yugoslavya hep tam istihdam sağlamakla övünüp durduğundan, bu yeni işsiz kesim için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Ayrıca devlet otoritesi zayıflamıştı ve tüm ülke daha refah dolu bir gelecek beklentisi içindeydi. Bu durumdan bir çıkış yolu olmalıydı.  

            Önceleri yurtdışına çıkma hakkı sadece yüksek rütbeli görevlilerle ve Yugoslavya’yı temelli terk etme kararı alanlara verilirdi. Şimdiyse komünistler sınırları tüm vatandaşlara açma kararı almıştı ve bu nedenle yüz binlerce Yugoslav yurtdışında iş bulma telâşıyla yollara düşmüştü. Bu durumun Yugoslavya için iki avantajı vardı: Hem devletin ve partinin sorumlu olduğu işsizler ülkeyi terk ettiklerinden işsizlik sorunu ortadan kalkmış, hem de onların ailelerine ve arkadaşlarına gönderdikleri para sayesinde ekonomi rahatlamıştı. Fakat bu yeni kapitalizme yöneliş sosyalizmden uzaklaşmaya neden olmamıştı. Yugoslavya, yozlaşan Batı dünyası içinde saflığını korumak amacıyla yurtdışında elçilikler, kültür merkezleri, işçi kulüpleri ve yurtsever kuruluşlar tesis ediyordu. Gurbette-

25

ki işçiler, büyük arabalarını, renkli televizyonlarını ve yeni giysilerini göstermek için tatillerde memlekete dönüyorlardı. Eski devrimciler ise artık muhafazakâr olmuştu.

            Her sosyalizm modelinde, sistemin işleyişini geliştirmek için belirli aralıklarda reform sürecine girilir; fakat bu yapılan reformlar merkezî otoriteyi ciddî biçimde sarsmaktaydı. Devlet, gücü elinde tutmak istiyorsa ipleri biraz daha sıkı tutmalıydı. 1960’ların Yugoslav ekonomisi iyiye gidiyor gibiydi ve uzun vadede refah bekleniyordu. Bu arada ülke çapında yeni siyasî gruplaşmalar baş göstermişti. Bunlardan biri de, Sırbistan’da Marko Knezeviç’in önderliğinde ortaya çıkan ve üyelerine  liberaller  denen gruptu. Liberaller, Ortodoks Marksistlerin kalıplaşmış görüşlerine ve Rankoviç’in takipçileri tarafından teşvik edilen Sırp milliyetçiliğine karşı sessiz sedasız iki cephede yerlerini almışlardı. Mika Tripalo liderliğinde genç ve yetenekli militanlardan oluşan benzeri bir grup da Hırvatistan’da ortaya çıkmıştı.20 Bunlar ekonomik ve sosyal reform yanında liberalizme geçiş talebinde bulunuyorlar ve halkın desteğini almak için Hırvat milliyetçiliğinden yaralanıyorlardı. Bu hareket maspokovçi (masovni Pokret- “kitlesel eylem” anlamındaki deyimin kısaltılmışı) adıyla anılmıştır. Her yeni siyasî eğilimi tehdit olarak gören Tito, Hırvat liberalleri Hırvat milliyetçiliği, anarko-liberalizm ve tekno-yönetim yapmak bahanesiyle resmî makamlardan azlederek tepkisini göstermişti. Sırp liberaller de onlarla aynı kaderi paylaşmıştı. Sonradan, bu aklamaların Yugoslavya’nın en büyük iki cumhuriyetin gelişmesine inen ağır darbeler oldukları anlaşıldı.

            Tito, genç grupların saf dışı bırakılmasıyla, devrim zama-

20            Mika Tripalo, siyasî kariyerini sürdürdü. Tudjman’ a karşı muhalefetin ve Tudjman sonrası ilk Hırvat iktidarı yapılandıran koalisyonun mensuplarından biriydi.[- Trude          Johansson]

26

nında kalan kadroya güvenmek zorunda kaldı. Bu devrim artığı eski kafalı yöneticilerin sistemin işleyişini korumakta başarısız olmaları hiç de şaşırtıcı değildi. Yeni ekonomiyi ne geliştirebilecek ne de tersine döndürebilecek durumdaydılar. Bu yüzden, hiçbir şey yapmamayı tercih edip önceden denemiş mekanizmalara bel bağladılar. Ellerinde kalan tek şey, Tito efsanesinin gücüydü. Böylece Tito son bir kez daha Yugoslavya’nın en çetin sorunu olan uyruk sorunuyla yüzleşmek zorunda kaldı. Bu sorunu çözmek için atılan ilk adım, zor durumdaki komünist bürokrasisinin dayattığı 1974 anayasası olmuştur. Yeni anayasa, devlet birliği ve uyruk çeşitliliği arasında uzlaşma sağlamaya çalışırken, istemeyerek de olsa yeni problemlere yol açtı. Yarı-devlet sayılan cumhuriyetlerin, birleşik federasyonu oluşturan Yugoslavya’ya bağlı hayatlarını sürdürmelerine izin verilmişti. Her cumhuriyetin kendi merkez komitesi, hem bu birliğin koruyucusu hem de nihaî tasfiyesinin garantörüydü. Her cumhuriyet tek bir lidere, tek bir orduya, tek bir polis gücüne, tek bir diplomasiye ve tek  ideolojiye sahipti fakat her birinin hedefleri farklıydı. Bununla beraber, yeni anayasa aleyhinde konuşup hapse girmeyi sistem karşıtları bile göze alamamıştır.

            Bu yeni statükoda etnik Sırp çoğunluğun baskın olmasını engellemek için, Sırbistan Cumhuriyeti iki özerk vilâyete ayrıldı: ilki Voyvodina ve Kosova Vilâyeti, diğeri ise Metohija ( aynı zamanda Kosmet adıyla bilinir). Bu vilâyetler sonraki 20 yıl boyunca Belgrad yönetiminde kaldı. Cumhuriyetleri  federasyonun kurucu unsurları olarak gören yeni anayasa hükümleri, vilâyetlere genişletilmiş haklar tanımıştı. Belgrad Merkez Komitesi’nin temsil ettiği çoğunluk, bu vilâyetleri kendi istekleri doğrultusunda yönlendiremiyordu. Her vilâyetin kendi bağımsız kadro listesi vardı. Başkent Novi Sad ve Priştina’nın

27

kendi bilim ve sanat akademileri, sanatsal kuruluşları, spor federasyonları, bankaları, kültürel miraslarını korumak için bağımsız daireleri, her dilde gazete ve dergileri ve kendilerine ait televizyon merkezleri vardı. Her bir kurum için yeni idarî bürokrasiler oluşturulmuş ve bunun sonucu olarak yönetim mekanizması yavaşlayıp daha karmaşık bir hal almıştı. Örneğin Dar Sırbistan ( artık sadece idarî değeri olan bir terim) vilayetlerin onayı olmadan kendi bütçesini düzenleyemez, buna karşın vilayetler cumhuriyetin rızası olmadan kendi bütçelerini belirleyebilirlerdi. Bu karışık işler yumağı gitgide daha fazla gerilime yol açtı ve ekonomik büyümenin önüne yeni engeller çıkardı. Bütçeler genelde sert kavgalar ve karşılıklı tehditler yüzünden çok geç oylamaya sunuluyordu.

            Fakat bu gerginlik, eski polis şefi Aleksander Rankoviç’in milliyetçi ve radikal taraftarlarına merkezî yönetim seçeneğini tekrar gündeme getirmek için mükemmel bir fırsat vermişti. Onlara göre bu merkez, küçük düşürülmüş ve gücü elinden alınmış Sırbistan’da,Belgrad’da yeni bir merkezî yönetim kurma fikri, (komünistken milliyetçi olmuş) akademili bir aydın grubu tarafından ortaya atılmıştı. Bu yaşlı adamların, aldatılmış Sırp ulusu ve onun diğer federasyon üyeleri üzerindeki devredilmez hakları üzerine anlattıkları hikayelere polis dahi hiç kimse fazla kulak asmadı.

            Halkın dikkati bir kez daha, Tito’yu odak noktası haline getiren, onun kahramanlığını ve Yugoslavya’nın tek birleştirici gücü olma özelliğini ön plana çıkaran propagandalara çekilmişti. Tito kültü hâlâ, halkın federasyon içindeki gerçek gerginlikleri görmesini engelleyen bir güce sahipti. Yugoslavya’nın ihtişamı bu peri masalının uyuşturucu etkisiyle sürmüştü ancak içindeki çok sayıda bölünmelerle Tito efsanesi gelecek kuşaklar için yıkıcı sonuçlara gebeydi. Yabancılar bu

28

olgu karşısında şaşkına dönmüş, Yugoslavlar ise onunla hipnotize olmuşlardı. Ülke eskisinden daha güçlü ve zengin gözüküyordu. Devlet milliyetçiliği, azınlık milliyetçiliğine başarılı bir alternatif ve maske olarak gösteriliyordu. Yugoslav pasaportu tüm dünyada saygı görüyordu, hatta karaborsada bile belirli bir değeri vardı. İnsanlar iyi yaşıyor, çok çalışmak zorunda kalmıyor ve iş güvenceleri oluyordu. Bu arada ahlâkî çöküntü örtbas edilmişti ve dışardan ülkeye sürekli kredi akmaktaydı. Halk (gücü elinde tutanlar hariç) siyasete dahil edilmemişti. Kendi kendini idare fikri, altyapıda şirketlere verdiği, halka hiç açıklanmamış ciddî ekonomik zararlara rağmen devam ediyordu.

            Yurtdışında ise Tito, küresel güç blokları arasındaki konumundan ve Bloksuzlar hareketinin kurucusu olma şöhretinden en iyi şekilde yaralanmıştı. Doğu ve Batı, onu güç dengesinin garantörü olarak görüyordu. Aslında her iki tarafında da demirperdeler vardı ama o bunları kendi lehine kullanmıştı. Yugoslavya’da dokunulmazlığı vardı. Üç kez Ulusal Kahraman unvanı almıştı ve elinde sınırsız yaptırım gücü bulundurmaktaydı: ömür boyu cumhurbaşkanıydı ve sarsılmaz Firavun gibiydi. Birçok şehre, tıpkı sayısız kurum, fabrika ve fakülte gibi onun adı verilmişti. Karadağ’ın başkenti Titograd adını aldı. İnsanlar, “ Yoldaş Tito, taze çeklerimizi kabul et, tüm vatan senin izinde” diye türküler tutmaktaydı. Tavırları, sonradan görme bir sanatçı ve çapkın bir bon vivant  bileşimiydi. Kameraların ününde ise bilge adam oynuyordu.

            Ama Tito yaşlanıyordu. Beyazlaşın saçını gülünç bir kırmızıya boyattı. Gençliği oynayan bir aktör gibi, rapor sayfalarını çevirirken elini alenen dudaklarına götürüp parmaklarını ıslatıyordu. Giysileri daha şatafatlı ve gülünç bir hal almıştı; rütbesine bakmaksızın her defasında farklı bir askerî ünifor-

29

mayla ortalıkta görünmekteydi. Arkadaşların ve konukların isimlerinde unutmaya başlamıştı. Tek bir viski bile düşüncelerini bulandırmaya yetiyordu. Bu arada çevresi onu her türlü tehlikede korumaya çalışıyordu. Sonunda, 1959’da evlendiği eşi Jovanka’yı hayatından çıkartılar. Yoldaşlar, eşin Jovanka’nın siyasete müdahalede iyice ileri gittiğine karar verdiler ve onu Sırp generallerini kayırmakla suçladılar. Tito bu durumu üzüntüyle kabul etti; Jovanka, Tito’nun hayatından çıkarak sessizce kendi köşesine çekildi.21 Gene de sonuna kadar Tito’ya sadık kaldı ve onun aleyhinde hiçbir şey söylemedi.

            Jovanka’nın ayrılışı, Tito’nun sağlığına ağır bir darbe olmuştu. Artık dokturlar bitişik odada kalmaktaydı. Attığı her adımı izleyen bir albay nezaretindeydi ve yürürken topallandığına dair söylentiler yayılmaktaydı. Yaşlılıkla gelen hastalıklar ve yağcıların dalkavukluğun bir zamanların pragmatik siyasetçisinin keskin zekâsının küretmişti. Sonunda, kendisinde önce gelen çoğu diktatör gibi oda kendi propagandasına inanmaya başlamıştı. Ömür boyu Cumhurbaşkanı ilân edildiğinde, (1971) yayımlanan bildiride, hayatının ne zaman son bulacağına değinilmemişti. Ona sadece sınırsız yönetmek için vermişti. Dikkate değer rakipleri yada ondana sonra gelecek  belirgin bir aday yoktu ve yasalar onun görevden almaktan âciz. Hızla yaşlanıyordu; sonunda Yoldaş Cumhurbaşkanının tedbir nedeniyle hastaneye kaldırıldığı haberi duyuruldu. Bundan sonra, birkaç ay boyunca tedavisinin iyiye gittiğine dair düzenli haberler gelirken, ülkenin her köşesinde sadakat mesajları yağıyordu. Hikâye meşhurdur: Sırbistan’da bir şehir Ti-

21            Jovanka, ev hapsine mahkûm edilmiş ve Tito’nun ölümünün hemen öncesine dek                orada tutulmuştur. Daha sonra tekrar cumhurbaşkanının karsı olarak tüm hakları           feshedilerek ev hapsine mahkûm edilmiştir.

30

to’ya imzalarla dolu bir Sevgi Kitabı gönderir ama imzaların sayısı şehrin nüfusundan fazladır! Fakat Josip Broz Tito da herkes gibi ölümlüydü ve Slovenya’daki Kranj tepesindeki Brdo kalesinde, 4 Mayıs 1980 tarihinde öğleden sonra saat üçü dört geçe vefat etti. Bu ölüm haberi, Yugoslavya çapında bitmek bilmeyen bir sirenler kakofonisi başlatmıştı.

            Çoğu insan gerçekten üzülmüştü. Yugoslavya Cumhurbaşkanlığı binasına hepsi aynı mesajı taşıyan yüz binlerce telgraf gelmişti. Cumhurbaşkanı’nın cenazesi mavi trenle, ona son kez saygılarını sunan kalabalıkların arasından ağır ağır geçerek, Ljubljana’dan Belgrad’a taşınmıştı.22 Tito’nun cenazesi Balkan tarihinde görülmeyen görünmeye değer bir manzaraydı. Dünyanın dört bir yanında yüzden fazla devlet ve parti delegesi, doğu ve batıdan, kuzey ve güneyden ve üçüncü dünya ülkelerinden temsilciler törende hazır bulunmuştu. Yabancı ziyaretçiler, Tito’nun son istirahatgâhı olacak Kući Cveća ( çiçek evi) yolu üzerine kurulan muazzam podyuma oturtulmuştu. Buralarda cumhurbaşkanları, generaller, diktatörler, darbeciler, göçlü bürokratlar, imparatorlar, sultanlar, popüler, devrimciler, terörist liderler ve muhafazakârlar saf olup, büyük diktatörü onurlandırdılar. Kariyeri buyunca işlediği suçlarla birlikte, bunaklığının uyandırdığı acıma hissi de unutulup gitti.

            Tito, beyaz mermer bir bloğun altına gömüldü. Taşa beş uçlu yıldızın ( komünizminin sembolü) işlenmemiş olması dikkat çekiciydi. Tito, onsuz var olması mümkün olmayın ideolojisinden de üstündü. Ne hayranları nede rakipleri, o öldüğü günün

22            Herkes göz yaşı dökmüyordu. Yugoslavya’da 4-8 mayıs 1980 tarihleri arasında 4000           kadar vatandaş, davranışlarının sonuçları gayet iyi bildikleri halde, Josip Broz’un                ölümünün sokaklarda şarkı söyleyip dans ederek kutladılar ve bu yüzden tutuklanıp             cezalandırdılar. diğer yandan, Sırbistan’da büyük buna benzer vakalar                 kaydedilmemişti. Milenko Vuçetiç, “HilJe i Maroderi [ sıçanlar ve çapulcular]”,  Srpska             Rijec [ Sırp sözü], sayı 74, 21 Haziran 1993

31

sabahından kendilerini neyin beklediğini tahmin edemiyorlardı. Halk spekülasyondan, baskıcı polisin dehşetinden ziyade, beklide en çok belirsizlikten kaçınıyordu. Sloganlardan biri bu duruma ışık tutmuştu: “ Tito’dan sonra –Tito”. Kimse bunu açıkça ihtiraz edemezler. Tito’nun villaları ve  dinleme yerleri boş ve terk edilmişti; fakat Tito’yla ilgili fotoğraflar portreler, ilânlar ve sloganlar tüm bakanlıklarda, kurumlarda, okullarda, hastanelerde, kışlalarda, üniversitelerde ve evlerde, kısacası her yerdeydi. Varlığa ve onu kuşatan efsane sürmekteydi. Tepelerden dağlardan geçenler hâlâ onun taşa kazınmış, beton bloklarla dizilmiş ve hatta sıra sıra ağaçlarla yazılmış adını görebilirlerdi.

            Tıpkı onun cumhurbaşkanlığında olduğu gibi, Yugoslav kentleri, kasabaları ve köyleri her ilkbaharda Tito bayrak yarışı için bir araya toplanırdı. Serenomiden bir gün önce Belgrad’a ahşap bir baston getirilir ve bir geceliğine gençlik balonuna bırakılırdı. Onun etrafında sohbetler edilir, sahne oyunları oynanır, şiirler okunur, müzik çalınır ve siyasî konuşmalar yapılırdı. Ertesi gün bu baston, JNA (ordu) stadyumunda dönemin Yugoslavya Cumhurbaşkanı tarafından, merhum cumhurbaşkanı adına resmî bir törenle devralınırdı. Koroların şarkılarında “Yoldaş Tito, kendimizi sana adıyoruz” nidaları yükselirdi.23 Ama herkes bu şarkıya katılmazdı çünkü Tito’nun geride bıraktığı çirkin miras her geçen gün daha da çok gün ışığına çıkmaya başlamıştı.

23            Bu şarkının mısralarından bazıları şöyleydi: “ Yüzyıllar geçti ıstırap içinde Usulca   ölürken özgürlük adına/ Çığlık yerine şarkıyla/ Yoldaş Tito, amadeyiz emrine.” Tito            efsanesinin, bir sembol olarak geçmişe de meydan okuduğu açıktır: Tito’dan önce –             Tito

32

3

SOMURTKAN SİYASETÇİ

Tito’nun ölümünün ardından oluşan kaygılı sessizlik, her yeri kuşatan ayaklanmaların gümbürtüsüyle bozuldu. Bu ayaklanmaların temlinde milliyetçilik vardı. Tito-sonrası belirsizlik döneminin henüz ilk yılında, Kosova’nın başkenti Priştina’da öğrenci hareketleri başlamıştı. Olaylara kötü eğitim ve üniversite imkânlarındaki yetersizlik gerekçe gösterildiyse de, gerçekte, çalışma hayatında ayrımcılığa maruz kaldıklarına inanan Kosovalı Arnavut akademisyen ve yazar seçkinler kışkırtmıştı bu hareketi. Bu koşullar altında yaşamaya mecbur kalacaklardı.

            Kosovalılar ve Tiran’daki suflörleri, bölgelerindeki sefaletin Yugoslavya’nın Kosova’yı sömürmesinden kaynaklandığına inanıyorlardı. Kuzey Kosova’nın Trepca bölgesindeki zengin maden ocaklarını örnek göstererek, “Trepca üretiyor ama

33

sefasını Belgrad sürüyor” diyorlardı. Hiç kimse bu yoğun nüfuslu vilâyetin azgelişmiş bölgeler fonundan aldığı paradan muhtemelen bu paralar çarçur edildiği için söz etmiyordu. Gene de, zengin ve fakir bölgeler arasındaki uçurum gitgide büyüyor ve Yugoslavya tüm sosyalist ülkeler içinde hem en müreffeh hem de en fakiri olma özelliğini aynı anda bünyesinde barındırıyordu. Priştina olayları sırasında Marksist- Leninist göstericilerin taşıdığı pankartların çoğunda “Kosova Cumhuriyeti” yazıyordu. Polisin müdahalesi üzerine sokaklarda çatışmalar yapanmış, ölümler olmuş, tutuklamalar yapılmıştı. Bu ilk olaylarda yer aldıkları için tutuklanıp hapse gönderilen gençlerin çoğu içeride bilenmiş ve gelecekteki isyanın liderleri haline gelmişlerdir.

            Olaylar medyada çok az yer aldı ve sonunda unutulup gitti. Komünistler olup bitenleri ne kendilerin ene de halka itiraf etmeye niyetli değillerdi. Fakat devletin bekası sorunu ve değişim yokoluş arasında tercih yapma zorunlulu3u enikonu kendini göstermişti. Yanı sıra baka bir sorun daha önem kazanmıştı: Sırplar Kosova’daki varlıklarını nasıl sürdüreceklerdi? Kimse bu hortlakla yüzleşmeye hevesli değildi. Propagandacı Dusan Miteviç24 meseleyi hafife alıp şunları söylemişti: “Bir şey olduğu yok, birkaç cam kırıldı, o kadar. Camcılara iş çıktı.”

***

Slobodan Miloseviç, Arnavut milliyetçiliği ve ayrılıkçılığını kınayanlar arasındaydı ancak sesi diğerlerinden yüksek değildi. Artık profesyonel bir politikacı olarak biliyordu ki üstlerinin fikirlerini ve bayanlarını desteklemekte başarısız olursa, zamanında özeleştiri yapmamış Arnavut liderleri gibi

24            Sonradan Belgrad Televizyonu’nun müdürü olan Dusan Miteviç, 1987’deki Miloseviç            darbesinin ardındaki beyinlerden biriydi.

34

siyasî arenadan silineceğini anlamıştı. Sözkonusu liderlerin yerine, onlar adına özeleştiri yapacak Yugoslav yandaşı Arnavut politikacılar –daha doğrusu muhbirler- atanmıştı.

            Önceden de söylediğim gibi, Belgrad Yugoslavya üzerinde olağanüstü bir otoriteye sahipti. Kendini etnik bakımdan Sırbistan’ın diğer unsurlarından ve aslına bakılırsa da tüm federasyondan üstün hisseden zengin bir iktidar merkeziydi. Bütün kamu kurumlarının karargahı konumundaki Belgrad, kendini ulusal başkent ve –Doğu ile batı arasındaki dengeli konumundan dolayı –Avrupa’ya açılan kapı olarak görmüştür. Ama aslında herkesin birbirini tanıdığı küçük bir metropoldü. Güçlü insanların oluşturduğu bir oligarşi burada siyasi kararlar alıyor ve bunların ülkenin geri kalanına anında dikte ediyordu. Bu da derin ve sürekli bir huzursuzluğa neden8 oluyordu.

            1982’de Miloseviç, hamisi Stamboliç’in izinden giderek, iktidarı yönlendiren Merkez Komite’ye giden yolda bir bekleme odası sayılan Belgrad Komünist Birliği Şehir Komitesi’ne başkan seçildi. Şehir Komitesi’ne seçilenler daha sonra ya Merkez Komitesi’ne terfi eder ya da siyasi arenadan tamamen silinirlerdi. Belgrat Şehir Komitesi, Yugoslavya’daki en çok parti üyesine sahip komiteydi (tüm Slovenya veya Makedonya Komünist Birliklerinden fazla) bu terfi, Miloseviç için çok daha büyük bir kariyerin başlangıcıydı.25

            Belgrad’da adı ilk kez duyuluyordu. Eylem adamıydı: İlk olarak, Sırp milliyetçiliğinin kökünü kazımak için saldırıya geçti. Ta 1947’de vatana ihanetten ölüme mahkum edilmiş anti-komünist yazar Slobodan Jovanoviç’in toplu eserlerin yayımını yasaklattı; sonra da, parti ve üniversite kadrolarına sızmış liberallere karşı açıkça savaş ilân etti. Marksizmin okul

25            1984 yılında Belgrad Komünist Partisi Başkanlığına atandı ve 1987 yılında Sırp   Komünist Partisi’nin lideri unvanını aldı.

35

dersleri arasında özel biri yeri olması gerektiğini düşünüyor, sadece felsefe derslerinin bir bölümü değil, eğitim sisteminin bizzat temelindeki felsefe olmasında ısrar ediyordu. Belgrad’daki gençler bayrak törenlerine katılmayarak dikkatleri üzerlerine çekiyordu; Miloseviç onların bu yaptığını Tito’nun mirasına hakaret olarak değerlendirmiş ve böylece tüm alkışları toplamıştı. Devrim kutsaldı ve ona saygı gösterilmeliydi. Moskova’daki akıl almaz gelişmelerden bir hayli rahatsızlık duyan reddedilmiş ve unutulmuş yaşlı parti kadroları, Miloseviç’i gerçek komünizmi yeniden tesis ederek modern zamanların aşırılıklarından ve tavizlerinden arındıracak adam olarak görmeye başladı. Miloseviç’in metodu basitti; saldır, kandır, kışkırt. Ilıman komünizm ikliminde rahatları yerinde olan Belgrat entelijensiyası, Miloseviç’i kendilerine bir rakip olarak görmüyorlardı. Miloseviç, strateji ve manipülasyon yoluyla güvenlerini kazanmayı başarmıştı. Akşam yemeklerinde ve toplantılarda “Bu adamda bir şeyler var” lâfı ortalıkta dolaşıyordu. Menfaatkâr taktiklerinin sorumluluğu muhaliflerinin üzerine atılıyordu. Ondan korkulmasına ve kendisine güven duyulmamasına rağmen, partinin liberal kanadındaki yoldaşlardan daha çok popülerdi.

            En önemli kararlar, uzlaştırıcı şekilde Komünist Birliği olarak adlandırılan parti içinde alınırdı. Burada, atlı karınca prensibi uygulanmaktaydı. Her kadro belirli bir yetki düzeyinde bir süre kaldıktan sonra bir üst düzeye geçirilirdi. Sonunda, geriye sadece en üst düzey makam kalırdı. Sistemdeki tek sorun, hiç kimsenin ikinci kez seçilme hakkı olmaması ve yönetimlerin saçma bir şekilde çok kısa süre aralıklarla değişmesiydi. Özünde diktatörlüğü kabul eden bir sistem olduğu halde, diktatörü olmayan bir diktatörlüktü. Bir diktatöre ihtiyaç vardı fakat üst düzey yöneticiler arasında böyle bir adama rastlanmıyordu.

36

            Yugoslavya’da cumhurbaşkanlığı süresi sadece bir yıldı. Cumhurbaşkanı birinci yılından ardından emekli olur ve emrine hiç ziyaretçisi olmayan bir büro, yaşlı bir sekreter, hiç çalmayan telefonlar ve bir şoför-koruma tayin edilirdi. Kısacası, cumhurbaşkanlarının hiçbir yaptırım gücü yoktu. Çok az yenilik yapılmıştı; hâlâ Tito’nun ardında bıraktığı efsanenin düzenini koruyacak güçte olduğuna inanılıyordu. Ordunun temelinde polisten bir farkı kalmamıştı. Komünist Birliğinin raporları bile eskilerinin kopyalarıydı ve ikinci haberler eskisi gibi her akşam yedi buçukta yayınlanmaya devam ediyordu.

            Tito döneminde iktidar yapısı, en tepesinde Tito’nun, diğer herkesin ise onun altında olduğu, parti-bürokrasi-ordu-polis hiyerarşisi içinde örgütlenmiş bir piramide benzerdi. Piramit kendi içinde bütünlüğünü korurdu. Tito’nun ölümünden sonra bu piramitten geriye sadece iskeleti kaldı. Güç; cumhuriyetler, vilâyetler ve kadroları daha kalıcı ve âdemimerkeziyetçi roller yürütmek üzere eğitilen parti forumları arasında bölündü. Kimsenin acelesi yoktu ve kimse kimseden korkmuyordu. Kadrolar, kendi cumhuriyetleri üzerindeki güçlerinin federal düzeyde uygulayabilecekleri güçten daha fazla olduğunun farkına varmışlardı. Üstelik cumhurbaşkanı bile olsalar görev süreleri sadece bir yıldı.

            Teorisyenler ve pratik siyasetçiler yeni bir Tito’nun olamayacağına ikna olmuşlardı. Ülke parçalanmış ve merkezî denetim ortadan kalkmış durumda iken hiç kimse iktidarı ele geçirip Yugoslav birliğini ayakta tutamazdı. Yoldaşlar, kolektif idarenin tek düze çarkının hep aynı şekilde sorunsuzca işlemeye devam edeceğine inanıyordu. Aralarından biri o gücün bir kısmını ele geçirebilir ama kimse ona tamamen sahip olamazdı. Sınırsız güç imkânsızdı.

            Atlıkarınca sisteminin kısır döngüsünde yükselen Ivan

37

Stamboliç, Sırp Partisi başkanlığında Sırp cumhurbaşkanlığına geçmişti. Böylece, Stamboliç’in sadık takipçisi ve himayesindeki Miloseviç, kendini Yugoslavya’da en geniş üye kitlesine sahip Sırp Komünist Birliği Merkez Komitesi için aday gösterme fırsatını yakalamıştı.

            Adaylar arasında kimin kazanacağı önceden kararlaştırıldığından, parti seçimleri formalite olmaktan öteye geçemiyordu; öyle ki, seçim sonuçları yıllar önceden tahmin edilebiliyordu. Ama bu kez sıra dışı bir şey gerçekleşti. Sırp merkez komitesinin büyük çoğunluğu, üst kademedekilerinden hazzetmediği küçük bir Ortodoks Marksist grupla zaman geçiren bir adam olan Miloseviç’e karşıydı – bu gruptakiler karısının arkadaşlarıydı. Ivan Stampoliç, himayesi altındaki Miloseviç’i kurtarmak için devreye girmiş ve Miloseviç’in faziletleri konusunda yoldaşlarını ikna etmek için üç gece boyunca yiğitçe çabalamıştı. “Yoldaşlar, bu onun son şansı. Seçilmezse siyaseti terk etmek zorunda kalacak. O zaman onu ne yapacağız?” bu hakikaten de onun için bir dönüm noktasıydı; Miloseviç bu seferde yükselemezse daha yolun başında iken siyasî arenadan silinmiş olacaktı. İltimas sisteminin desteği olmasaydı hiç ilerleyemeyebilirdi. Sonunda Miloseviç, -kendisini muhtemelen bir düşman veya cellât olarak görmeyen-Arnavut ve Voyvodina temsilcilerinin yoldaşlığı ve yardımıyla Sırp Komünist Partisi tarihindeki en küçük çoğunluğun desteği ile galip gelmişti. Zorlayarak verilmiş sayısız oy kariyerini devam ettirmesini sağlamış ve trajedi ile son bulacak bir süreci başlatmıştı.

            Bu arada, Sovyetler Birliğinde Marksist teori tamamen zıt olaylar gelişiyordu. KGB’ nin dahi efendisi Yuri Andropov’un himayesindeki çömez Mikhail Sergeyeviç Gorbaçev, perestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) adına komünizme sırt çeviriyordu. Komünizm ideolojik gücünü

38

kaybediyordu, Uzun süreden beri, gerçekliğe ve insan hayalinin kaprislerine evrensel bir alternatif olarak görülen Marksizm, son demlerini yaşıyordu.

            Doğu Almanlar, Polonyalılar, Çekler, Macarlar, Romenler, Bulgarlar ve Arnavutların geleceği belirsizlik içindeydi. Bir yandan da, yıllarca siyasî olarak Moskova’dan bağımsız olsa da Sovyetler birliği ile sıkı dostluk bağlarını korumuş olan Sırbistan komünistleri, işlerin yeniden eski haline döneceği günü umutsuzca beklemekteydi. Bu tepkisel kesim için, Slobodan Miloseviç’in sahneye çıkışı şanstı. Miloseviç, Gorbaçev karşıtı bir lider olarak kabul ediliyor ve glasnost konusunda kendi değişik çözümlerini sunarak, gereğinden fazla perestroika’yı önleyebilecek biri olarak değerlendiriliyordu.

            Bazı yaşlı komünistler ise, Sovyetler’in 1930’lardaYugoslav Komünist Partisi’ne, kolektif devleti yok etmeleri ve Hırvatistan, Slovenya, Bosna. Karadağ ve Makedonya’da ulusal devrimler yapmaları için verdiği emirleri hâlâ unutamıyordu. Sırbistan büyük hegemonyanın güç merkezi olduğu için, onlara böyle bir devrim teklif edilmemişti. Her hâlükarda, Belgrad’ın üstün statüsü Sovyet modelinin tam zıttıydı. Komintern’in kendine has mantığına göre, Sırbistan Komünist Partisi savaş öncesinde ve sırasında resmen mevcut değildi; 1945’te, zaten denetim altına alınmış bir şehir olan Belgrad’da gizlice kurulmuştu. Sırp partisi, tüm Yugoslav komünist partileri içinde en son kurulanı olmasına rağmen. Yugoslav federasyonundaki en çok üyeye sahip parti oldu. 1980’lerin sonları itibariyle, tanımlayıcı karakteristiği gizlilik olan Sırbistan dışında her yerde parti varlığını kaybetmeye başlamıştı bile. Sırp partisinin, barış zamanlarında bile komplocu bir tavrı vardı. Glasnost’un gelişiyle birlikte, illegal eylemciler nihayet karanlıklar içinde, kendi kapalı muhitlerine saklanarak çalışma şansını bir kez daha yakalamıştı.

39

Sırp Sanat ve Bilimî Akademisi,26 sadece bir kamu kuruluşu değil, bir siyasî entrika kazanıydı da. Üyeleri çoğunlukla düş kırıklığına uğramış komünistlerden ve katı milliyetçilerden oluşuyordu. Maaşlarını devletten alır, gelir beyanında bulunmaz, haftalık dinî tatil günlerinde çalışmaz, toplu taşıma araçlarına ücretsiz biner ve kendilerini rejime karşı potansiyel bir tehdit olarak görürlerdi. Faaliyetlerini belgeleyecek yazılı hiçbir belge bırakmamaya dikkat ediyorlardı. Eğer bir Hırvat Yugoslavya’ya 40 yıl hükmettiyse, aynı şeyi Sırpların sonraki 40 yıl boyunca yapmaması için hiçbir neden yok, diye düşünüyorlar. Dahası, tıpkı sistem muhalifleri gibi sistem taraftarları da diktatörlüğün Yugoslavya için en iyi yönetim biçimi olacağına inanıyorlardı.

            Peki, bu ünlü Hırvat’ın izinden gidecek Sırp neredeydi? Uzmanların çoğu, aranan adamın Dobrica Cosiç olduğunu düşünüyorlardı. Bir zamanlar parti yazarı olan, hatta komünist Birliği programlarından birine de katkıda bulunan bu milliyetçi yazar, dedikodulara fazla temkinli yaklaşıyordu; çünkü teklif hem hoş hem de şüphe uyandırıcıydı. Daime halkına hizmet ettiğini ve bundan sonra da devam etmeye devam edeceğini açıkladı. Ayrıca, Sırpların yönettiği yeni Yugoslav devletinin kuruluşunda kendisinden daha genç ve sağlıklı bir adamın görev alması gerektiğini de söyledi.

            Sırp ulusal sorununa dair temel yönergeleri açıklayan bir metin üzerinde yaklaşık yirmi yıl boyunca çalışıldı. Kimileri bu belgenin var olmadığın ama bir gün yazılabileceğini iddia ederken, kimileri var olduğunu ama yasaklandığını, kimileri de yazılmakta olduğunu asla tartışmaya açılmadığını id-

26            SANU    (Sırp Sanat ve Bilim Akademisi) 1886 yılında Sırp Kraliyet Akademisi adıyla             kuruldu. Bosna ve Kosova savaşlarının güç odağı olmakla suçlanmaktadır

40

dia ediyordu. Bu kadar uzun uzadıya tartışılan metin, nihayet bildiri27 olarak çıktı; 1986 yılının sonlarında bellibaşlı ulusal gazeteler bu bildirinin bazı bölümlerini yayınladı.28 Akademisyenlerin yapacağı bir şey yoktu; yazımı halen süren bir metin olduğunu ve dolayısıyla resmen henüz mevcut olmadığını söylediler. Metin, Yugoslavya’nın perişan durumdaki ekonomisi katı bir Sırp milliyetçiliği penceresinden değerlendiriyordu. 19.yüzyılın devlet kurma ideallerinin, tarihi fantezilerin, çarpıtılmış gerçeklerin, tarihi anakronizmlerin, vahşice tutkuyla sarmalanmış milliyetçi ideallerinin bir karışımıydı. Üslûbu ve varsayımlarının ateşli eksantrikliğine rağmen, bu bildiri Belgrad entelijensiyasını bir hayli etkilemişti. Böylece Sırp ulusal sorunu gündeme getirilmişti. Tek başına bu gerçek bile, metnin yazarlarını yüreklendirmiş ve işi yapabilecek bir siyasetçinin aranmasına artık başlanması gerektiği sonucuna varılmıştı.

            Aralık 1986 itibariyle (efsanevi konumunu ta o zaman elde etmişti) bildiri, hem halk arasında hem de kapalı kapılar ardında siyasi çatışmalara neden olmaya başlamıştı bile. Komünistler, bazı gizli güçlerin yeni bir güç merkezi oluşturmak amacıyla kendilerinden bir ortaklık talep etmelerinden endişe duyuyorlardı. Ivan Stamboliç, “Bu bildiri Yugoslavya’nın mezartaşı yazısıdır” demiş ama demokratik yollardan bildirinin önüne nasıl geçilebileceğine dair bir yol göstermişti. Demokratikleşmenin Belgrad’da ve tüm Sırbistan’da hızlandırılması gerekiyordu; ortak devletin bekası için şarttı bu. Diğer.

27            Sırp Sanat ve Bilim Akademisi (SANU)’nin 1986’da yayınladığı bildiri, o zamanki  bile            Yugoslav sistemine karşı iyi organize edilmiş eleştiriler ve şikayetler listesidir.   Bildirideki argümanın ana teması, 1974 Yugoslavya anayasasının Sırbistan’dan hatalı         biçimde faydalanıp onu zayıf düşürdüğünü ve diğer meselelerle birlikte Sırpların            Kosova’da soykırım kurbanı olduğunu kanıtlamaktır              

28            1987’de, tüzüğün bir parçası olarak Helsinki Komitesine de gönderildi   

41

Komünistlerin  eleştirileri de Stamboliç’inki kadar açıktı ama belli bir kişinin adını telaffuz etmeyerek büyük bir üstü kapalılıkla kendilerini korumuşlardı. Miloseviç görünürde tarafsız gibiydi fakat Belgrad’da Sırp partisi içinde ulusal sorunla29 ilgili ciddi fikir ayrılıklarının baş gösterdiği söylenir olmuştu.

            Başka söylentiler de yayılıyordu. Arnavutların baskısı altındaki Sırplar evlerini ve arazilerini yok pahasına satarak Kosova’yı terk etmeye başlamışlardı. Sırp kadınlarına tecavüz ediliyor, mezarlıklar yıkılıyor ve manastırlar ateşe veriliyordu. Bu olaylara ait haberler çok geçmeden medyada da duyulmaya başlamıştı. Sırplar, Sırp kültürünün ve geleneğinin tam kalbinde tehdit altındaydı. Yeni demokrasiyi şimdi kim omuzlayacaktı? Kosova’daki Sırplar, çeşitli etnik toplulukların eşlik ettiği eski subay ve polislerden oluşan gruplar halinde örgütlenmişlerdi. Dilekçeler yazıp koruma istiyorlar ama Belgrad’daki Sırp siyasetçiler bunlara kulak asmıyordu. Başkente vardıklarında boş vaatlerle avutulup evlerine gönderiliyorlardı. Bu sorunu çözmek için güney vilayetine liderlerden oluşan bir heyet gönderildi.

            27 Mart 1987’de Miloseviç, Priştina’da Sırpların yaşadığı

29            Mimar ve eski Belgrad Belediye Başkanı Bogdan Bogdanoviç (Akademiye terk eden            tek akademisyen), daha sonra şöyle yazdı: “Yeni milliyetçiliğin klonlamasında     entelejensiya bariz ve belirleyici rol oynamıştır. Önceki dönemde milliyetçi muhalifler              acımasızca eleştirilmiş ama nafile çıkmıştı. Analitik eleştiriye yer yoktu. Bütün bu        kargaşa, eleştirilerin şöhretine şöhret katmaktan ve eserlerinin değerini artırmaktan               başka işe yaramadı. Öte yandan, birçok milliyetçilik şampiyonunun merkez ve ulusal             komitelerle doğrudan ilişkisi olduğu aşikardı. Gerektiğinde, onlardan [,,,,] Bu ulusal       fantezi     kuleleri her gün biraz daha yükseliyor ve gölgeleri büyüyordu. Kronolojik               olarak yanlış konumlanmış bu sanat ve bilim akademileri (bunlardan Yugoslavya’da       tam 8 tane vardı!), Bacon’un Yeni Atlantis’indeki laboratuardaki gibi, yeni bir hastalığın        virüsünü hazırladı. Sonradan, bildiğimiz gibi, tartışmalar ve Molotof kokteylleri patladı,         hayaletler hortladı ve virüs yayıldı,.” (İntelektualci i Rat (Entelektüeller ve Savaş), Belgrad Çevresi, Savaş-Karşıtı Eylem Merkezi, Belgrad,1993.)

42

bir varoş olan Kosova Polje’deki mitinge katıldı. Miting esnasında, çoğunluğu Arnavutlardan oluşan polis coplarla Sırp göstericilere saldırdı. Miloseviç, “Kimsenin bu insanlara vurmaya hakkı yok!” (Bu adamlar) … size bir daha asla vuramayacaklar” diye haykırmıştı. Şans ondan yanaydı: tam da o anda devlet televizyonunun kameraları Miloseviç’in öfkeli yüzüne çevrilmişti. Çok daha geniş bir izleyici topluluğu, bir liderin kitlelerin hayal kırıklığını yansıtan sesini işitmiş ve bu sesten etkilenmişti. Bir ay sonra, Sırp Edebiyat Derneği’nin dergisi Kosova’dan bir Sırp şairin bazı mısralarını yayınlamıştı: “Güzel genç bir sözcü çıktı ortaya/Batan güneş saçında parıldarken/ ‘Halkımla konuşacağım, öyle ya da böyle’ diyordu.”30

            Bir anda neredeyse farkında olmadan, ulusal liderlik için aday olarak Miloseviç gösterilmeye başlanmıştı. Miloseviç, Kosova Polje Sırplarının karşısında konuşma yaptığı gece,31 Stamboliç de Belgrad’ın ünlü Skadarlija’sında eski kasaba şarkılarının söylendiği bir konserdeydi. O yaz, tatilini huzur içinde ailesiyle geçirdi: kargaşadan sağ salim çıkmıştı. Bu arada

30            Bu kritik an birçok şekilde yorumlanmakta ve Miloseviç’in nihai iktidara yükselişinde               mihenk taşı olarak görülmektedir. Ancak, kendisiyle yaptığım özel bir görüşmede Vidosav Stevanoviç’ n o gün orada Miloseviç’le birlikte bulunan tanıdıklarının        dediklerine göre, Miloseviç bariz biçimde titrer durumda ve korkuluymuş ve hitabet            becerisinden ve cazibeden yoksunmuş. (Zlata Filipoviç’in notu)

31            “Yoldaşlar, öncelikle söylemek istiyorum ki, burada kalmalısınız, Burası sizin          toprağınız; bunlar sizin evleriniz, tarlalarınız, bahçeleriniz, anızlarınız, Karşılaştığınız         güçlükler yüzünden toprağınızı terk etmeyeceksiniz, çünkü haksızlıklara ve           aşağılanmaya maruz bırakıldınız. Sırp ve Karadağ halkının ruhunda, engeller    karşısında geri çekilmek, savaş zamanında kaçmak, güçlü olma zamanında zayıf                 düşmek yoktur. Atalarınız ve torunlarınız için burada kalmalısınız. aksi takdirde           atalarınızın onuru kırılır ve torunlarınız hayal kırıklığına uğrar. (….) Yugoslavya     Kosova’ sız varolamaz! Kosova olmazsa Yugoslavya parçalanır! Yugoslavya ve      Sırbistan Kosova’yı yüzüstü bırakmayacaktır!”

43

Miloseviç de destek topluyordu. Binlerce vilayet kadrosu onun ofisinden geçiyordu. Bu ofise komünist girenler milliyetçi komünist olup çıkıyorlardı. Miloseviç’in programındaki ayrıntılar önemsizdi; önemli olan, yeni bir liderin olmasıydı.

            Sonbahar geldiğinde, çok partili sistemi, ekonomik liberalizmi ve partinin iktidardan feragatini destekleyen herkesin yerinden edilmesi için koşullar hazırdı. Muhafazakarların forumlarda ve parti kademelerinde ezici bir çoğunluğu oluşturduğunu bilen Miloseviç, kendini bu kesimin lideri olarak görmüş ve ilk açık saldırısını başlatmıştı. İlk hedef, Belgrad Şehir Komitesi’nin Miloseviç’ ten sonraki başkanı olan ve Miloseviç’in geride bıraktığı çatlamış örgütü yeniden düzenlemeye çabalayan, modern fikirlere sahip bir liberal olan Dragista Pavloviç’ti.32 Pavloviç, Miloseviç’in Kosova’daki Sırplara yaptığı konuşmayı kitabınının adıyla cevap vermişti: çabuk değişim kolay vaat33 Miloseviç Pavloviç’in eleştirisine karşı harekete geçmek için yeterli bahaneyi bu dört kelimede bulmuş ve bu hiddetle Pavloviç’i bir günah keçisi olarak kullanmayı kafaya koymuştu.

32            Birkaç yıl süren siyasi ve sosyal tecridin ardından Dragisa Pavloviç, 1996’da 53    yaşında, en küçük oğluyla konuşurken öldü. Çok gerekli bir kalp ameliyatını               reddetmişti. Olako ohencana brizina (Çabuk Değişik, Kolay Vaat) adlı kitabı çıkmıştır.           (Globus, Zagrap, 1989), Bu kitapta Slobodan Miloseviç’in görünüşünü dikkatle analiz   edip gelecekteki eylemlerine dair çıkarımda bulunmuştur. Söz konusu kitabı pek az              kişi okumuştur.

33            “Kosova sorununun çözüm fırsatları umutları yok edercesine azalıyor; öyle ki, en küçük bir hata bile, Kosova Sırpları ve Karadağlıları için ve genel anlamda Sırp halkı ve tüm Yugoslavya için trajik sonuçlar doğurabilir. Hatalı olmalarına rağmen          Kosova’da gerçekleşmesi istenen değişiklikler, bugün alkışladığımız fakat gelecekte                 başımıza bir sürü bela getirecek faydacı ve bürokratik politikaların tipik özelliğidir. Kosova Sırplarının ve Karadağlı’ların bir zamanlar açık elleri şimdi yumruğa          dönüşüyor ve bur gerçek Kosova’da zaten berbat olan durumu daha da kötüleştiriyor.         silahları, kamu önünde ve yazılı basında duyulan bu kontrolsüz ve histerik sözlerin        ateşlediğinin farkına varmak için neyi bekliyoruz?” (Olako Obecana Buzina, Zagrep:             Globus, 1989).

44

            Fakat Miloseviç’in asıl hedefi, kendisiyle iktidar arasındaki tek engel olan Başbakan Stamboliç’ti. Stamboliç, himayesindeki bu adamın kendisini hafife almaya cesaret edemeyeceğini düşünüyordu. Sırbistan Komünist birliği Merkez Komitesi’nin sekizinci konferansı yaklaşmaktaydı (1987 yazı) ve bunun da diğerleri gibi alışıldık parti  törenlerinden biri olacağı sanılıyordu.

            Ama bu konferans farklı oldu –halka açık yapıldı. Üç gün üç gece geç saatlere kadar süren ve konferansı tam bir politik sürece dönüştüren toplantının tamamı, Belgrad televizyonunda yayınlandı. Oturumlardan, “Pavloviç, Tito adının ve imajının kutsallığı zedeliyor ve Kosova’daki çatışmaların çözümlenmesine karşı çıkıyor” gibi suçlamalar çıkmıştı. Fikirlerden taviz vermeyen 8 üye dışında tüm parti üyeleri Pavloviç hemen görevden alındı. Daha da önemlisi, Stamboliç gücünü kaybedişin halka teşhir edilmesiyle küçük düşürülmüştü. Devleti hala parti kontrol ediyordu. Konferanstan birkaç gün sonra parti eylemcileri, halkın güvenini kaybettiğini iddia ederek Stamboliç’ten cumhurbaşkanlığı görevinden istifasını istediler.

            Stamboliç’in, yasal yollardan seçildiği makamını terk etmekten başka çaresi kalmamıştı. Karşı koymak için hiçbir girişimde bulunmadı. Sonraki birkaç ay boyunca, devrimden önce kasap yamağı olan emekli general Gracanin, Sırbistan’ın geçici cumhurbaşkanı oldu. Müteakip seçimlerde (1989) yerine, yandaşlarından birinin deyimiyle Sırbistan’ın en sonunda lidersiz bir ülke haline getiren Slobodan Miloseviç geçti. Miloseviç tükenen bir partinin son, yeni bir milliyetçi rejimin ilk lideriydi artık.

            Yugoslavya’daki profesyonel siyasetçiler şaşkındı. Slobodan Miloseviç’in zaferi, umulmadık bir şekilde çok hızlı ve kolay olmuştu. Hiçbir direnç görmedi. Konferans öncesinde,

45

Sırp partisinden liberal kesim iktidar olma ya da en azından katı komünistleri ikna etme potansiyeline sahipti. Şimdiyse, gerçekte çok az sayıda liberal olduğu ve onların da gerek parti içinde gerekse de dışında destek bulamadıkları ortadaydı. Tito’nun 1970’lerde yaptığı tasfiyeler, liberallerin çoğunun kökünü kazımıştı; geriye kalanlar da, komünizme inanmayan ama bir alternatif de sunamayan vasat liberallerdi. Miloseviç, bu kişilerin de siyasi arenadan silinmesiyle, Sırp ulusal sorunuyla dilediği gibi uğraşmakta serbest kalmıştı.

            Miloseviç, yükselişini şansa değil, perde arkasında dikkatle yürütülen çalışmalara borçluydu, Partiye, orduya ve polise bir başkası tarafından tavsiye edilmişti; bu kişi, profesyonel bir polis ve amatör bir diplomat olan ağabeyi Borislav’dan başkası değildi. Borislav, gizli polis eğitimi için Moskova’da bir yıl geçirmiş ve nerdeyse KGB’nin bir parçası oluştu. Yugoslavya’da çoğu kişi, bu tür eğitimlerden geçtikleri için aynı Stalinci, Slav-sever ve Ortodoks inançlarını paylaşırlardı. Akademisyenler bildiri yazmakla meşgulken, bu komplocular da aldıkları talimatları uygulamak için eğitiliyorlardı. Borislav, küçük kardeşini mevkileri tehlikede olan bazı önemli adamlarla tanıştırdı ve kabul görmesi için ısrar etti. Gizli çevreler, iktidarın ellerinde kalmasını bir tek Miloseviç’in sağlayabileceğine inandılar. Slobodan, bu adamların güvenini kazanarak eşiyle birlikte gözüne kestirdiği iktidara erişebileceğini biliyordu. Kısa bir süre sonra lider olma sırası küçük kardeşe gelecekti.

            Bu süre içinde üniversite komitesinin sadece sıradan bir üyesi olan Mirjana Markoviç tanınmıyor ve halkın içinde neredeyse hiç görülmüyordu. Niş fakültesinde antropoloji doktorasını tamamlamıştı. Pek fazla takı takmayan ama saçını ve ayakkabılarını yapay çiçeklerle süslemekten çok hoşlanan gösterişsiz bir kadındı. Adı gazetelerde yalnızca bir kez, Mark

46

sizmin okullarda özel ders konusu olup olmaması üzerine bir tartışmada görülmüştü. Bir çok profesör Marksizmin felsefede bir konu olmaktan öteye gitmesinin gereksiz olduğun düşünürken, Profesör Markoviç onu geleceğinin en parlak umut kaynağı olarak savunuyordu.

            Yoldaş Markoviç, kendini öteki politikacıların eşlerinden ayıran meraklarını gizlemiyordu. Evde oturmayı tercih etmezdi. Kocası başkalarının bekleme salonunda otururken, o da etrafında destekçiler topluyordu. Bu destekçilerin çoğu, üniversite parti örgütleri üyelerinden, isimsiz profesörlerden ve öğrencilerden oluşuyordu. Bunlar arasında, yeni boyattığı saçlarıyla dikkatleri çeken Slobodan Unkoviç, evlendikten bir gece sonra boşanan yakışıklı Zeliko Simiç ve Zozan Todoroviç ve daha düzinelercesine vardı. Bunlar ancak sekizince konferanstaki zaferden sonra halkın odak noktası oldular. Belgrad’da ise skandal söylentileri yayılıyordu: Slobodan’ın eşi Mirjina’nın sayısız aşığı, hatta erkeklerden oluşan bir haremi vardı. Küçük komitelerin Messalina’sı olarak çağrılıyordu. Halbuki gerçekler gayet açıktı: Mirjana’nın etrafına genç erkekleri topladığı doğruydu fakat kocasından başka kimseyle ilişkisi yoktu. Etrafındaki erkekler, liderlerini takip  etmeye ve kocasını desteklemeye hazır Marksistlerden başka bir şey değildi onun için. Mıknatısın cazibesine kapılan metal parçacıkları gibi onlar da Mirjjana’ya yapışıyorlardı. Mirjana’yı çekici yapan şey evindeki gücüydü.

            Miloseviç-Markoviç ailesinin özel hayatları dış dünyaya kapalıydı. Evlerinde bir sır perdesi ardında çalışıp yaşıyorlardı. Önceden kararlar kolektif idare izlenimini korumak için partinin önde gelenleri arasında uzun süren müzakereler sonunda alınırdı. Miloseviç’in iktidara gelişiyle birlikte yeni bir sistem geçerli oldu:  Parti ve devlet forumları önemlerini kaybederken güç bir anda cumhurbaşkanının eline geçmişte ve o da bu

47

gücü akşamları karısının ellerine teslim ediyordu. Artık meseleler Miloseviç malikanesinin mahremiyeti içinde halledildiğinden, kararların alınmasında delegelere ya da hükümet üyelerine ihtiyaç kalmamıştı. Kariyer yapmakla ilgilenenlerin kendilerini korumak ve rakiplerinden kurtulmak için her şeyden çok bu malikanenin anne-baba ve büyüyen çocuklarıyla sağlam ilişkiler kurmaları şarttı. Sloba ve Mira’ya ulaşmak zor değildi: Müdürler, bakanlar, elçiler, şef editörler, gizli teşkilatların başkanları ve hatta futbol kulübü antrenörlerinin bile hepsi, nasihat dinlemek, terfi etmek yada cezalandırılmak üzerine bu ailenin oturma odasından en az bir kez geçerdi.

            Miloseviç-Markoviç çifti kimseyi geri çevirmiyordu. Amaçlarına hizmet eden her şey iyiydi. Onlardan önceki iktidarın aksine adam kayırmacılığa kötü gözle bakmıyorlardı. Tam tersi, başarıya çıkan yol bu yeni şöhret kazanmış ailenin salonundan geçiyor ve Mirjana ya da Marija’yla özel sohbetler ya da Marko’yla araba yarışlarına katılıp kulüpte ona eşlik etmekle hedefe ulaşılıyordu. Slobodan, poliste şüpheli sicilleri olanlar (yada olma ihtimali olanlar) dahil, eşinin ve çocuklarının tesviye ettiği herkesi huzuruna kabul ediyordu.

            İktidarı ele geçirdikten birkaç ay sonra Miloseviç’in arabası yola çıkıp takla attı. Kimseye zarar gelmemesine rağmen eşi histeriye kapılıp bunun bir suikast girişimi olduğunu iddia etmişti. Olay medyada yankılandı. Olay yerini inceleyen polis şüphe uyandırıcı hiçbir şeye rastlamamış ve lastiğin kazara patladığı soncuna varmıştı. Ancak, Markoviç bir an önce soruşturma başlatılmasını ve sorumluların cezalandırılmasını istiyordu.

            Kısa bir süre sonra 1990 yılında Ivan Stamboliç’in kızı, Karadağ kıyılarında gerçekleşen bir araba kazasında hayatını kaybetti. Olay asla açıklık kazanmazken medya olayın üzerinde pek fazla durmamıştı. Cenazede Stamboliç’in eşi, Slobodan

48

Miloseviç’in taziyesini reddetti ve kollarını iki yana açarak, “Utanmıyor musun?” demişti. Orada bulunanlar hiçbir tepki gösteremedi. Yeni liderin yüzündeki ifadede zerre kadar değişiklik olmadı. Uzun zamandır, tüm sırlarını gizleyen bir maske takılıydı yüzünde. Bu arada bu olay da çok çabuk unutuldu. Markoviç, hayatını kaybeden kızı gayet iyi tanımasına rağmen cenazeye katılmadı, Kaleniç pazarı yakınındaki Miloseviç malikânesinden Dedinje’deki yeni villaya taşınmakla meşguldü. Güvenlik nedeniyle, villayı kuştan eski duvar sağlamlaştırılmış ve bir duvar daha eklenmişti. Miloseviç ailesi, meraklı gözlerden ve komşulardan –düşmanlarından olduğu kadar hayranlarından da- saklanma ihtiyacı duyuyordu.

            Bu arada, Belgrad’ın ayrıcalıklarla yozlaşmış aydınlar kesimi, güç merkeziyle dolaylı yollardan işbirliği yapmanın yollarını bulmuştu. Yönetimde çok az rol üstlenmelerine gücenmiş olsalar da, bu kesim siyasî elit tabaka olmanın avantajlarından faydalanırken, özel komiteler halinde hareket ederek kendi çevreleri içinde güvenle dolaşabiliyorlardı. İçlerinde ne gerçek muhalif, devrimci, geleneklere aykırı biri, ne de gerçek bir liberal veya demokrat vardı. Sergiledikleri uysallık, Miloseviç sistemine başkaldıramayacağını garantiliyordu. Yeni iktidarla işbirliği yapmaları olağan ve kaçınılmazdı.

            Ancak her ne kadar onlar farkında olmasa da, aydınların desteği Miloseviç için hayatî önem taşıyordu: Miloseviç’e Tito efsanesinin temelindeki güçlü imajı sağlıyorlardı; tek fark, yeni idolün kimliğiydi. Aydınların varlığı ve desteği –Tito’nun karşı konulmaz kışkırtıcı imajını pazarladığı gibi- Miloseviç’in başarıyla vitrine çıkarılmasına da yardım etmişti.

            Slobodan Miloseviç, yeni şekillenen imajıyla artık kitlelerin önüne çıkmaya hazırdı. Halkın tepkisi çabuk geldi: Dualarının karşılığını görmüşlerdi; izinden gözükapalı gidebilecekleri bir kurtarıcı yollanmıştı.

49

4

“KOSOVA, SIRP GEZEGENİNİN EKVATORUDUR”

Miloseviç’in karşısında önemli bir muhalefet yoktu –eski rejimin düsturlarını korumak gerektiğini ilân ederek, bürokraside entelektüel sınıf da dahil herkesin bir hissesi olacağının garantisini vermişti. Sonraki hedef pasif halk kitlesiydi, onlara da en kolay medya yoluyla erişilebilirdi. Meydanının denetimi kimdeyse halkın bilinci ve iradesi de onun elinde demekti; Miloseviç de bu denetimi ele geçirmek için, kendisine destek vermeyen tüm baş editörlerin ve gazetecilerin yerine, kendisine itaat etmeye dünden hazır olanları yerleştirdi. Belgrad’da elden geçirmediği tek bir medya kuruluşu, tek bir editör bile bırakmadı. Tüm haber ve bilgi, Miloseviç’in medyanın merkezi haline gelen Dedinje’deki villasından idare  ediliyordu.

            1981 yılındaki Priştina gösterilerini” Camcılara iş çıktı” diye tanımlayan ve Miloseviç’in aile dostu olan gazeteci Dusan Mitoviç, Sırp radyo ve televizyonun başına getirildi. Dusan’ın

50

elinde, propaganda ve haberin çarpıtılmasıyla yepyeni bir boyut kazanıyordu. Komünizmden öğrenilen tüm beceriler artık onları kullanmaya hazır post-komünist bir liderin elindeydi.

            Mirjana’nın hayali gerçek olmuştu. Kocası, büyük Yugoslav cumhuriyetinin zirvesindeki adamdı. Fakat Miloseviç’in kendi iktidarını korumaktan başka ne ekonomik ne de politik özel bir programı yoktu. Ekonomi bilgisi sınırlıydı; ancak, Sırbistan’da çocuklarının geçtiği topraklarda petrol bulunmuştu.Sırbistan önceden petrol konusunda başka ülkelere bağımlıydı. Miloseviç, ilk kuyunun açılışında televizyonda heyecan verici bir konuşma yaptı. Sadece iç tüketim için değil ihraç etme için de yeterli petrol bulunabileceğini ilân etti. Konuşmasında, “Modern Sırbistan her vatandaşımız için 10,000$’a eşdeğer gelir sağlayacaktır” diyordu. Bu konuşma çılgınca bir sevinçle karşılandı.

            Miloseviç stratejisi, Belgrad’a ve dünya’ya, halk adına yapılan anti-bürokratik bir devrim sunmuştu. Bu devrim, Mao’nun Kültür Devrimi’ne benziyordu –ve Mira bu yanılsamanın sürmesi için elinden geleni yapmıştır. Miloseviç’in devrimi kişiseldi, ideolojik değildi. Sırbistan’ın yeni liderine bürokratlar arasında kim muhalefet ederse, yerlerine anti-bürokratik devriciler getirilecekti. Federal gazete Borba (Mücadele)34 hariç ülkenin tüm gazeteleri Miloseviç’in saldırılarını ve suçlamalarını savunuyordu. Bunlar genellikle çelişkili olmalarına rağmen hep başarılı oluyorlardı. Savaş sonrasındaki parti-içi tasfiyelerden bu yana görülmemiş şiddette bir muhalif avı

34            Gazetenin çizgisindeki, iki yıl sonra ölen baş editör Stasa Marinkoviç hayata         geçirmişti. Borba, Miloseviç rejimini eleştirme ısrarında karalıydı ve muhalefetin             görüşlerini yayan tek araçtı. Sürekli okur kaybı yaşadı. Sonunda yasaklandı ve     Miloseviç rejimi         gazetenin ilk adını alıp kendi yayınlarından biri için kullanınca,             Nasa Borba (Mücadelemiz) adıyla yasadışı olarak faaliyetini sürdürdü. Borba ise, adı           kızıl harflerle yazılan Miloseviç yanlısı bir gazete oldu.

51

başlatılmıştı. Üç kişilik ekipler Belgrad’da ve Sırbistan’ın şehirlerinde dolaşıp zanlıları sorguluyor ve yargılıyorlardı. Kurbanları şikâyetçi değildi. Rejim muhalifleri bile partinin kararlarının değiştirilemez olduğuna şartlandırılmıştı. Temyiz sözkonusu bile değildi.

            Miloseviç, politikasındaki belirsizliğe rağmen geniş çapta bir etki bırakmıştı. Belgrad vatandaşlarından Chicago’daki göçmen Sırplara kadar dost ve düşman herkes, Sırp birliği çağrısına koşmuştu. Bu dönem boyunca Miloseviç, çoğunlukla evine çekilmiş ve işleri propaganda makinesine   havale etmişti. Villasını kuşatan yüksek duvarların arkasında yaşayan Miloseviç, insan içine nadiren çıkmaktaydı.35 Kargaşadan uzak olmayı yeğlemişti.

            Politikayla uzaktan ilgilenenler için, Miloseviç yeni kurtarıcıydı. Eski komünistler, onun sosyalizmi sürdüreceğine inanıyorlardı. Akademisyenler ve sanatçılardan yurtsever gruplar ve ülke dışındaki işçi kulüplerine uzanan geniş bir yelpazedeki katı ve ılımlı milliyetçiler, onun öncelikle bir Sırp olduğunu ve ideolojisinin kimliğinden sonra geldiğini ısrarla belirtiyorlardı. Ortodoks Kilisesi, onun millî değerleri geri getirecek ve kendilerine geleceğin devletinde öncü rol verecek gizli bir mümin olarak görüyordu. Eski muhalifler ise, toplum yaşamını özgürleştireceğine inanıyorlardı. Anti-komünistler ve orta sınıf, Miloseviç’in eninde sonunda gerçek yüzünü gösterip kendilerini temsil

35            Bu sırada, Politika’da Miloseviç’ten gelen açık bir mektup yayınlandı. Mektupta adının          fazla kullanılmasına itiraz ediyordu. “Siyasî bakımdan kendim için hiçbir şey               istemiyorum; daha da önemlisi, adımın yeni bir kül-tün oluşturulmasında                kullanılmasının istemiyorum. Böyle bir şey çağdaş sosyalist, demokratik toplum    anlayışımla doğrudan gelişir.” Taraftarları bu mektubu, doğuştan gelen                 ılımlılığının mükemmel bir işareti olarak niteleyerek, şüphecilerin argümanlarının                 çürütmek için kullandı. “Sloba’mız diktatör olma niyetinde değil.”

52

edeceğine ikna olmuşlardı. Monarşistler, monarşiyi yeniden kurup Karadjordjeviç36 hanedanını tahta döndüreceğine ümit ediyordu. Miloseviç tüm Sırp milliyetçileri iktidardan temizlediği için, diğer cumhuriyetlerin merkez komiteleri Sırp milliyetçiliğinden kurtulduklarını düşünüyorlardı. Kısacası her grup, ne kadar çelişkili olursa olsun, inanmak istediklerine inanıyordu.

            Medya Miloseviç efsanesini beslerken, o, ziyaretçilerini kabul ettiği villasından çıkmıyordu bile. Miloseviç, başkalarının hırslarından yararlanarak kendini yükseltmiştir. Miloseviç’in desteğine, Miloseviç’in de onlara desteğine muhtaç olmadığı liberaller, milliyetçilik karşıtları ve Batı yanlıları dışında herkes Miloseviç’in misafirperverliğine nail oluyordu. Bu istenmeyen küçük azınlık, Miloseviç’in kibirli bir idareci, Yugoslavya ve Sırbistan’da inşa edilen her şeyi yok edecek kifayetsiz bir lider olduğuna inanıyordu. Gerçek yüzünü görebileceklerinden korkan Miloseviç, bu insanları aşağılamak, makamlarından etmek ve kısıtlamak için elinden geleni yaptı. Karakterinin en belirgin özelliklerinden biri de, başkalarının başarılarını hor görmesidir. Başarılı insanlar onda kin ve nefret uyandırırdı; bu insanlar, gelede üç kişilik bir ekip tarafından sorgulandıktan sonra ya zorunlu emekli olur ya da görevden alınırlardı. Hatta bazı grevlerin, başarılı yöneticilerin istifasını hazırlamak niyetiyle rejim tarafından stratejik olarak desteklenmiş olması ihtimali bile vardır.

            Miloseviç milliyetçi ve devrimci söyleminin maskesi ardında yüzyılın vurgununa yani yalnız kendisinin sahibi olacağı devlet mülkünün özelleştirilmesine hazırlanıyordu. Altyapının

__________________________

36            Kral Aleksander Karadjordjeviç 1921’den  1934’te bir suikasta kurban gidene kadar             iktidarda kaldı. Oğlu II.Petar 1941 yılında kral ilân edildi, fakat 29 Kasım 1945’te Halk   Kongresi’yle devrildi.

53

her düzeyine; bankalara, şirketlere, bakanlıklara. Polis departmanlarına ve mahkemelere kendi sadık vekillerini yerleştirmişti. Artık harekete geçmeye hazırlardı.

            Sırbistan Cumhuriyeti’nin ekonomisi, sosyalist politikaların doğurduğu sonuçlardan çok çekmişti. Ülke, 19.yüzyıl Sırp Devrimi37 ile gelen arazi-sahipliği yasalarına sadık kalarak, kendini bir kırsal tarım ve sanayi ekonomisine mahkûm etmişti. Büyük oranda köylü bir toplumdu ama malikâneleri, kütüphaneleri ve sanat koleksiyonları olan bir aristokrasisi yoktu. Tito iktidarında Sırbistan’ın sanayileşmesinin tek bir ideolojik hedefi vardı: büyük fabrikalar inşa ederek kitlelere istihdam sağlamak. Kırsal kökenleri ve şehir hayatı arasında sıkışıp kalan işçi sınıfı, tüketim toplumu hayaliyle uyutulmuştu. Verimlilik azaldıkça yeni fabrikaların idarecileri daha çok devlet fonu talep etmeye başladılar. Devlet, gücünü ve sosyal dengeyi muhafaza etmek için endüstriye para pompalamak zorundaydı. Fakat gereken fonlar nereden bulunacaktı? Önceden kredi veren kimseler, artık yeni hükûmete güven duymuyordu. Sermaye bulmak için tek bir yer kalmıştı: halk. Ancak, halkın büyük bir kısmı, paralarını bankaya koymak yerine gelecek için yastık altında saklamayı tercih ediyordu.   

            Miloseviç’in, Belgrad Bankası’nda, şimdi onun için çok daha önem kazanan birçok arkadaşı vardı. Fransız vatandaşı Paris’teki Yugoslav-Fransız bankasının müdürü M.Zeçeviç,38 yaklaşık 4 milyar dolar toplama ümidiyle ülke içinde ve dışın-

________________________________

37            Alman tarihçi Leopold von Rnake tarafından yazılan bir kitabın başlığı. [Zlata       Filipoviç’in Notu]

38            Birkaç yıl sonra Fransa’da hakkında zimmete geçirme davası açıldı. 1998             ilkbaharında, diplomatik pasaportuyla saklandığı Paris’te tutuklandı. 3 ay sonra serbest bırakıldı ve her şey unutuldu. Batılı devletlerin hiçbiri Miloseviç’in               arkadaşlarına karşı harekete geçmedi; ama bu dönemde Miloseviç’in düşmanları, vize      almak gibi önemsiz prosedürlerle bile sorunlar yaşadılar.

54

 da “Sırbistan’a Kredi” talebinde bulunmuştur. Bu kredinin başarıya ulaşması durumunda, sanayi geliştirmek yeni bir üretim döngüsü başlayacaktı. Sırbistan, Yugoslavya’nın en zengin cumhuriyeti, en güçlü Balkan ulusu ve kendi anti-bürokratik devrimi diğer ülkelere ihraç eden önemli bir Avrupa ülkesi olacaktı.

            Medya, ekonomiye destek verdiğinin göstergesi olarak paralarını ulusal bankalara uzun vadeli sosyal ve finansal kazançlar vaat ediyor, büyük paralar kazanmış yatırımcılar dergilerde boy gösteriyordu. Kampanya öyle başarılıydı ki, yaşlı kadınlar takılarını bozdurup bankaya götürmeye başlamıştı. Ülke dışındaki zengin Sırplara, yardım için televizyon ekranlarından teşekkür ediliyor; sanatçılar eserlerinin fona katkı müzayedelerinde satılmasını teklif ediyorlardı. Müzisyenler yeni refah çağını müjdeleyen şarkılar besteliyor, şairler ise Tito zamanında olduğu gibi yeni bir şafaktan bahsediyorlardı. Heyetler, gurbetteki Sırplardan yardım toplamak üzere yola koyulmuştu bile Toplanan miktar resmî olarak kaydedilmediği için, bu toplanan paranın ne kadarının aracıların cebine girdiğini asla öğrenemeyeceğiz. Kesin olan şey, bu fon-toplama sürecinin sonunda kayda değer pek az şeyin başarıldığıdır. Bundan sonraki hedef federal devletti.

            Bu arada, yeni Sırp cumhurbaşkanının ilk ekonomi atağı halktan gizlenmişti. Büyük miktarda para toplanmış ama toplanan para konusunda açıklama yapılmamıştı. Yatırıcılar gerçeği keşfetme korkusuyla olup bitenleri anlamaya çalışmazken, sadece meraklı olmakla yetinenler de kimsenin doğru cevapları vermeye cesaret edemediğini görüyordu. “Sırbistan’a Kredi”nin tam bir fiyasko olduğunu ve Milosveviç’in ekonomik istikrar için güvenilecek bir lider olmadığı apaçık ortaday-

55

dı. Zaten Miloseviç de olup bitenlere karşı kayıtsızdı. Onun önceliği, yönetmek değil hükmetmekti. Tarihî ve millî meseleleri çözebilirse, şöhretini koruyarak halkın dikkatini ekonomik sorunlardan uzak tutabilecekti.

            İki dünya savaşının ortasında, Sırp Ortodoks Kilisesi dünyanın en büyüğü olacağı umulan Ortodoks ibadethanesini inşa etmeye başlamıştı –Türklerin 16. yüzyılda son Sırp azizine ait kalıntıları ortadan kaldırdığı Vracar’daki Aziz Sava ibadethanesi- fakat inşaat bir türlü tamamlanamamıştı. Miloseviç’in Sırpları eski şanına kavuşturmasından sonra, yarım kalan inşaatın devam etmesine karar verilmişti. Miloseviç kısa sürede kilise militanlarıyla yakın bağlar kurdu ve rahiple ülke içinde ve dışında para toplamaya teşvik edildi. Bu çalışmaya destek olmak için, Sırp diyasporası terimi tüm Sırp kökenlileri kapsamak üzere yayılmış Sırplar şeklinde değiştirilmişti. Fakat olaylar Sırbistan’a Kredi hikayesinde yaşananlara benzemeye başlamıştı. Dinî eğilimleri gittikçe güçlenen aydınlar, şiirler okumak, şarkılar söylemek ve genel olarak Belgrad Kilisesi adına kitap satarak ve nakit bağış toplayarak davaya yardım etmek için yayılmış Sırpların olduğu her yere seyahat ediyorlardı.Bu kez de bağışlar karşılığında tek bir makbuz bile kesilmiyor ve yurtseverler bir öncekinde olduğu gibi paranın çoğunu cebe indiriyordu. Yine de proje hızla ilerliyordu: rahipler büyük kilise şantiyesini takdis ettiler ve inşaat yeniden başladı.

***

1389 yılında Kosova’da Prens Lazar Hrebljanoviç ve müttefikleri Türklere karşı önemli bir savaşı kaybedince. Balkanlar’daki Osmanlı ilerleyişinin önündeki son engel de ortadan kalkmıştı. Türler 60 yıl  içinde bu bölgenin tamamını kontrol altına alıp sonraki beş yüzyıl boyunca burada hüküm sürdüler. Eski Sırp devletinin büyüklüğü sadece hatırlarda, halk türkü-

56

lerinde ve geleneksel ayinlerde yaşıyordu. Semavî olanı dünyevî krallığa tercih eden Prens Lazar, efsanevî bir figüre dönüşmüştü. 19. yüzyılda devletin yeniden yapılandırılması sırasında, semavî krallık için hayatlarını feda etmeye hazır Sırp halkının faziletini göstermek için Prens Lazar efsanesine başvuruldu. Miloseviç, sonradan Sırplara büyük bir ciddiyetle semavî  halk  diye hitap etmişti.39

            20. yüzyılın başında Kosova bir kez daha ordunun eline geçti. Yüzyıllar boyunca yerinden edilmiş Sırplar, simdi kendilerini Kosova-Arnavutlarının içinde azınlık olarak bulmuşlardı. Kosova-Arnavutları kendilerini Balkanlar’ın yerlileri olarak görüyor ve antik illiryalı oymakların soyundan geldiklerini iddia ediyorlardı. Sırp-Arnavut ilişkileri arasındaki hassas denge, barış ve savaş arasında gidip geliyordu. Çatışmaların nedeni hep aynıydı: her iki tarafın da milliyetçi propagandasıyla körüklenen, bir arada yaşamayı reddeden saldırganlık. Hiçbir hükûmet bu meseleyi çözmeyi başaramadı. Büyük Sırbistan ideolojisi de en az Büyük Arnavutluk ideolojisi kadar geçerliydi.40 Sırplar ve Arnavutlar  düzenli biçimde farklı ülke-

______________________________

39            Miloseviç’in müttefiki Sırp Ortodoks Kilisesi, bu efsanenin yayılmasına aktif katkıda               bilinmişti. Sabac-Valvejo bölge piskoposu Jovan Velirniroviç şöyle yazmıştı: “Prens             Lazar dönemi ve Kosova’dan beri Sırplar zalimlere karşı savaşlarında hayatlarını feda          etmişler ve böyle yaparak da SEMAVÎ SIRBİSTAN’I İNŞA ETMİŞLERDİR. Bizimkisi           en büyük semavî devlettir. Ancak, bu son savaşı örnek alırsak ve kaç milyon masum            Sırp erkek, kadın ve çocuğun katledildiğini, dehşet verice işkencelere maruz     bırakıldığını ve Ustaşa canileri tarafından  mağaralara atıldığını hatırlarsak           Sırbistan’ın semadaki azameti hakkında bir fikrimiz olabilir.”

40            Büyük Sırbistan ideali, coğrafî olarak bugünkü Sırbistan, Makedonya, Karadağ ve               Bosna’nın büyük bir bölümü ile Slovenya’nın tamamı ve Dalmaçya’nın büyük bir           bölümü olarak bilinen Kosova’yı da kapsayacaktı. Büyük Arnavutluk emeli ise, kuzey            Yunanistan, Makedonya ve Karadağ’ın bir bölümünü kapsayacaktı. Ayrıca Arnavutluk        da Kosova’yı ve orta Sırbistan’ın (Kraljevo) bir kısmını istiyordu.

57

lere gönderiliyor ve huzursuzluğun çoğu da bundan kaynaklanıyordu. Sonuçta tek çözüm yolunun bir değil iki genişletilmiş devlet oluşturmaktan geçtiği açıklığa kavuşmuştu, fakat bir problem daha ortaya çıkıyordu: her iki taraf da Kosova’yı kendi kutsal vatanları olarak görüyordu. Tito problemi çözmeye çalışmış ancak kendi kimliği ve elinde tuttuğu güç tarafından sınırlanmıştı. Yugoslav halkının tek hükümdarı olarak kendi statüsünü tehdit edeceğinden, Arnavutlara toprak veremezdi. Onun zamanında demokratikleşme bizzat kendisini denetlediği bir süreçti. Pragmatizmine ve esnekliğine rağmen Titoizm, gerçek anlamda şeffaflık için çok az ilerleme sağlamıştı.

            Miloseviç, kendi sırası geldiğinde, bu vilâyetin problemlerini bir gecede çözeceğine söz vermişti. Bunun olması için gerekli gördüğü koşullar ise ; tüm yetkinin kendisine verilmesi, düşmanlarının yönetimden uzaklaştırılması ve Sırp milli mizacına zıt olduğu için hiçbir demokratikleşme söyleminde bulunulmamasıydı. Konuşmalarından birinde şöyle demişti

Sınırları değiştirmenin , Kosova’nın Yugoslavya’dan ayrılıp Arnavutluk’a katılmasının hayalini kuran fanatiklerden çok azı kaldı. Bu hayallerin asla gerçekleşmeyeceğini garanti edeceğim. Sırbistan, Kosova’nın elden gitmesine asla izin vermeyecektir; aksinin olacağını ümit edenler, sadece beyhude mücadele etmekle kalmayıp, kendilerini trajik bir geleceğin de kucağına bırakıyorlar. Bunlar asala başarılı olamayacaklar çünkü Kosova Sırbistan’ın kalbidir.41

Miloseviç’in planı, Kosova Polje’deki o meşhur gecede ta-

_____________________________

41            Prens Lazar savaşı ve bölgedeki eski manastırlar nedeniyle Kosova Polje her zaman           Sırp Ortodoksluğunun Beşiği kabul edilmiştir. Kosova için yapılan bu savaşta Miloseviç, Sırp ve Ortodoks taleplerini birleştirmiş ve kendisini her ikisini de kurtarıcısı            olarak göstermeye çalışmıştır –yeni bir Prens Lazar.

58

nık olduğu milliyetçi tablonun üzerinde yükselmekti. Kosova’dan binlerce Sırp, Sırbistan kentlerinde, genellikle eski polis ve ekmeli askerler tarafından düzenlenen gösterilere katılmıştı. Bu şehir gösterilerinin düzenlenmesinden, parti içi belirli işlevleri yerine getiren Sosyalist Sendika sorumluydu.

            Protestocuların arasında, Miloseviç ile yanında destekçileri Joviç, Ckerbiç ve Kertes’i de gösteren posterleri taşıyan ve sloganlar atan çiftçiler, memurlar, öğrenciler ve o gün izinli olan işçi orduları vardı. Kitle şarkılar söylüyor, bağırıp çağırıyor ve tehdit yağdırıyordu. Medya, olayları  sakin ve ılımlı42 olarak tanımlamış ve atılan sloganların  kendiliğinden atıldığını iddia etmişti. Bu gösterilerin mesajı tek bir sloganla özetlenebilirdi: “Batı’nın demokrasiyi Yugoslavya’ya sokmasına izin vermeyeceğiz.” En büyük gösteri, Kasım 1988’de, yaklaşık 1 milyon kişini Miloseviç’i desteklemek için toplandığı Usce’de (Belgrad yakınında) gerçekleşti. Ben de oradaydım ve binlerce gösterici arasında dikkatimi, elinde “Çok yaşayayım!” yazan bir pankart taşıyan yakışıklı, iyi giyimli, orta yaşlı bir adam çekmişti. Onu bir daha görmedim. Miloseviç’ten farklı olmaya cüret eden her insan gibi,o da bir kaosa kurban gitmiştir herhalde.

            Fakat ortada daha önemli meseleler vardı. Göstericilerin baskısıyla Voyvodina ve Karadağ’ın beceriksiz liderleri kovuldu ve yerlerine yeni liderler getirildi.43 Miloseviç, Voyvo-

____________________________       

42            Eğer o dönemden yerel basın haberlerine güvenecek olursak, bazı şehirlerde      vatandaşların sayısından daha çok gösterici olduğu söylenebilir: Örneğin Niş’te 300   bin, Kraljevo’da 100 bin ve Kragujevaç’ta 200bin. Fazlalığı oluşturan kalabalık,     otobüslerle şehirden şehre hareket ediyordu.

43            Seselj sonradan şöyle yazmıştır: “Miloseviç’in Ivan Stamboliç’le çatışmasından sora              Sırp güvenlik güçleri tüm sözde halk eylemleriyle ilgili her şeye el koydu ve böylece        yeni liderler Belgrad’dan gelen emirlerin uygulayıcısı olmaktan öteye gidemedi. Bu, o           zamanlar şarkılardaki ve sloganlardaki komünist söylem-

59

dina  ve Karadağ’ın kontrolünü ele geçirerek Yugoslav başkanlığındaki oyların yüzde 50’sine sahip oluyordu. Önceden oylamalar, tam ortadan ikiye bölünmüş 8 grupla yapıldığı için her zaman çıkmaza giriyordu. Bu yüzden, ortak federasyonda hiçbir karar alınamıyordu. Miloseviç7in Sırbistan, Karadağ, Voyvodina ve Kosova’yı temsil etmesiyle bu değişecek ve sonunda Miloseviç desteğin büyük bölümünü garantileyecekti. Bu federal organların işlevsizliği Miloseviç’in lehine işliyordu. Parmağının ucunda oynattığı üç bölgesel başkanla Miloseviç denetimi garantilemiş ve çıkmazı kendi lehine kullanmıştı. Bu başkanlardan biri de, bir zamanlar küçük bir futbol kulübünün kantininde tombalacılık yapmış, resmî görevde olmayan Arnavut başbakanı Seydo Bayramoviç’ti.44 Kolektif Yugoslav federasyonunun verimsizliği ve ataleti, Miloseviç’in milliyetçi fantezilerinin peşinde tökezlemeden ilerlemesini sağlamıştı.

            Miloseviç, bu taktiğiyle federal başkanlığın daha fazla zarar görmesini engellemekten ziyade, kendi karşı-reformlarının daha olumlu bir ortamda sahneye çıkması için propagandaya zaman kazandırmaya çalışıyordu. Başkalarını suçlamak en alışıldık tekniğiydi: örneğin, para yoksa, mutlaka başkaları Sırp halkının parasını çalıyordu. Miloseviç’in uzun dönem planı, Sırbistan dışındaki bölünmüş Sırp azınlıkları toparlamak ve bunları çoğunluk haline getirmek ve ülkenin her yerine yayılmış Sırp olmayan azınlıkların da hep azınlık olarak kalmalarını sağlamaktı. Yugoslavya’da Gorbaçevizm ya da herhangi bir

__________________________________________________

                ri ve Titocu yeminleri açıklamaktadır.Voyvodina’daki tüm gösteriler Sırp gizli polisi tarafından teşvik edilmiş, desteklenmiş ve koordine edilmiştir. Novi Sad’daki ilk             gösterilerin örgütlenmesine katıldığım için tüm bunlara bizzat tanık oldum. “(Velika                Srbija [Büyük Sırbistan]. Sayı 21,1995)

44            Seydo Bayromoviç oğlunu savaşa göndererek tek eski Yugoslav liderdi. Delikanlı,                Hersek’te bir yerlerde öldürüldü.

60

Batı tarzı demokratik olmayacaktı. Bunun yerine, yeni lideri destekleyen Marksistler farklı bir sosyal yapıyı ­ partisiz çoğulculuğu­ desteklediler.

            Sırp milliyetçiliği, Hırvat milliyetçiliği ve diğer uluslarınki de daha çok aşırıydı. Bununla beraber, fiilen istilâ bu aşamada imkânsız olduğu için, talepleri de sınırlıydı. Dobrica Cosic, “Kendi küçük devletleri kurmaktan özgürler. Yeter ki bizim olalı geri versinler” demişti. Ama “Yugoslavya dan bağımsız olmanın bir beledi olmalı” diyerek tehlikenin sinyallerin de vermişti. Aslında Sırbistan aleyhtarlarına ancak Sırp taleplerini kabul etmeleri şartıyla bazı temel haklar sunuluyordu.

            Sırp milliyetçiliğini gerçek yüzü, ilk olarak, resmen Yugoslavya içinde var olmaları ret edilen Arnavut vakasında ortaya çıkmıştı. Sırplar, Siptarlardan ­Kosova Arnavutları için kullanılan aşağılayıcı bir deyim­ medeniyetsiz, aşırı yoksul, bir sürü çocuk yapan, faturalarını ve vergilerini ödemeyen, nüfus sayımlarına katılmayın insanlar, Sırpların ezeli düşmanları olarak bahsediyorlardı. Bunlar, geldikleri yere göndermesi gereken mültecilerle. “Siptarlar, üzerinde yaşadıkları topraklara taşıdıkları adlara ve konuştukları dilin yarısını Sırplara borçludur.” Tümcesi sık tekrarlanan bir Sırp nakaratıydı. Bu ön yargılar cehaletle birleşince daha da kütü bir hal aldı: Neredeyse hiçbir Sırp Arnavutça konuşamadığı, gibi genelde hepsi Arnavut halkının tarihinden, geleneklerinde ve kültüründen habersizdi.

            Miloseviç’in propagandası, Kosova sorununun daha karmaşık bir hale getiriyordu. Sırplar, sevdikleri ırkçılıkla, meseleye barışçı bir çözüm arama peşinde olmadıklarını göstermişlerdi. Müzakereler tıkanma noktasına geldiğinde, meselenin yalnızca kaba kuvvetle çözülebileceği anlaşılmıştı. Tarihçi ve akademisyen Vasa Çubriloviç, 1937’de gizli yayınlanan bir bil­

61

diride,45”Kosova meselesi kaygı nedeni olmamalı. Eğer Almanlar on binlerce Yahudi yi ülkelerinde sürebiliyor ve Rusya milyonlarca insanı kıtanın bir uçundan öteki ucuna taşıyabiliyorsa, bizimde birkaç yüz bin Arnavut’u yeni bir dünya savaşına mahal vermeden başka bir yere taşımamız mümkün” diye yazmıştı.46 mevcut durumda çatışma imkânsız olacağından, Arnavutları Kosova dan sürme planı bir süreline ertelenmişti. Miloseviç’in yürüttüğü politikalar, Sırp ruhunda eski milliyetçi fantezilerin büyük bir kinle yeniden filizlenmesini sağlıyordu.

            Bu dönemde Miloseviç, Arnavutlara karşı şahsî bir nefret sergilenmişti. Bu kadar basit düşünmüyordu. Tek yaptığı kendi konumunu güçlendirmek için kolektif bilinç altında var olan duyguları ve çarpıtmakta ve böyle yaparak da sonu bir tek barbarlıkla bitecek bir yola girmişti. Kosova da bu yeni kolayca vaat edilen ayak üstü değişimi sağlamak için, Yugoslav federas yonun da onayıyla Sırp ordu ve polis karargâhları kuruldu. Diğer cumhuriyetleri merkez komiteleri, verecekleri onayı Miloseviç’in yatıştırması ümidiyle  ve bu durumun Sırbistan’ın kendi içi meselesi  olduğu gerekçesiyle kabul ettiler. Yugoslavya’nın içinde ki Arnavut ulusal azınlığının ( Kosova’da kesinlikle çoğunluğu oluşturuyorlardı.) Özerklik hakkı geri almıştı. İnsanların haklarından mahrum edilmesinin demokrasi adına ağır sonuçlarının sadece liberaller durup düşünmüştü. Büyük çoğunluk, sonuçlarına düşünmeksizin, öylece, tarihî bir olayı47 kutluyordu.

_______________________________

45            1937 bildirisinde Cubriloviç, Kosova Arnavutlarının Arnavutluk ve Türkiye’ye          yerleştirmesinin tavsiye ediyordu. Arnavutların sömürgeleştirilerek güçsüz     düşürülmesi çabalarını tamamı boşa çıktığında, şimdiki önerisinin  temelinde         Arnavutlarının kitlesel olarak sınır dışı edilmesi yatıyordu.  Cubriloviç ayrıca Sırp               Sanat ve Bilim Akademisi  üyesiydi.

46            1937 bildirisi.

47            Miloseviç7in icraatçısı Borislav Joviç tarafından yazılan bir kitabın başlığı.

62

Yugoslavya yanlısı Arnavutlar, görevden uzaklaştırıldı; Özerk Kosova Vilâyeti’nin son komünist cumhurbaşkanı Azem Vlasi tutuklandı ve Belgrad yürüyüşündeki göstericiler gibi ihanetle suçlandı. Artık bir Arnavut milliyetçi lider için Miloseviç’e karşı koyma fırsatı doğmuştu. Bunu yapacak adam, şair,deneme yazarı ve şiddet karşıtı İbrahim Rugova’ydı. Rugova, aynı zamanda, Sırp hükûmetinin Kosova üzerindeki egemenliğini reddeden ve devlet içinde devlet kurmayı planlayan bir Arnavut milliyetçisiydi. Belgrad’ın yasakladığı fakat engelleyemediği yasadışı seçimlerde oyların yüzde 97’sini alan Rugova, Kosova Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olmuştu.48

Miloseviç’in propagandası onu ileri görüşlü ve zeki bir siyaset adamı olarak göstermiş olabilirdi fakat gerçekte hiçbir özelliği yoktu. Maalesef, görünen tüm düşmanlarının çoğu da ona benziyor ve onunla aynı taktikleri kullanıyorlardı. İzlediği politika, kendisine karşı koyacak eşdeğer bir politikacı  gerektiriyordu. Böylece kendini Sırp halkının tek koruyucusu olarak gösterebilirdi. İktidarı eski komünistlerin, polislerin, bürokratların, emeklilerin ve ulusal kilise görevlilerinin varlığı bünyesinde topluyordu. Keyfini çıkardığı desteğin büyüklüğüne ve taşıdığı fikirlerin çeşitliliğine bakılırsa, “Sırbistan ya bir büktün olacak ya da hiçbir şey olmayacaktır ­isteklerimi yerine getirin! Yoksa, her şeyi yok ederim” diyebilmesi doğaldı.

            1988­1989 yılları arasında birleşmiş Sırbistan, içinde sadece bir tek satılık malı bulunan bir dükkân vitrine benziyordu. Vitrinde yalnızca, acımasız görünümlü, sabit bakışlı, gri saçlı, mavi takım elbiseli ve kravatlı bir adamın fotoğrafı asılıydı. Resimde Miloseviç’in alnı açık ve bakışları tam ortaya odaklanmıştı. Resim her yerde görülebilirdi ­arabaların, kamyonetlerin, otobüslerin üzerinde, evlerin duvarlarında, kafeler­

_______________________________

48            24 Mayıs 1992

63

de, tefeci dükkânlarında, okullarda e üniversitelerde. Yaşlı kadınlar bu adamın resmini mumların ve aziz ikonaların yanına koyuyor, genç kızlar ise onu aşk mektuplarını ve makyaj malzemelerini taşıdıkları çantalarında gezdiriyorlardı. Kiliseler bu resimleri Aziz Sava ikonalarıyla birlikte satıyordu. Miloseviç, kendini taraftarlarının benliğinde cumhurbaşkanından öte bir yere kazımamıştı. Sonradan akademi üyesi olan bir yazar, Miloseviç’i “ulus ruhunun tutkulu haykırışı: Sloba­Sloboda” tümcesiyle tasvir etmiştir. Kitleler delilik derecesindeki körü körüne bir inançla, bu adamın yerini bir gecede büyük bir masal kahramanı almıştı. Karadağ’daki halk, “Slobodan, komünist olsan bile seni Yüce İsa’yı sevdiğim gibi seveceğim” diye şarkılar söylüyordu. Şarkıcılar, kendilerine kapılarını açan semavî krallığa geri dönmüşlerdi. Kendi medeniyetlerinin dünyadaki ilk medeniyet olduğuna gerçekten inanmışlardı.49

***

            Halk kelimesini kullanımı ( ya da yanlış kullanımı       diyelim), bir   halk olgusunu sunmak, ya da belirli bir        nüfusa gönderme   yapmak için değildir. Aynı şey,     propaganda dilinde halk   kelimesinin türevleri olan tarih  veya  gelenek için de geçerlidir. Amaç, şekilsiz, hissiz         ve dinlemeye hazır bir kitle     oluşturmaktır, Bu kitle        bir kez oluşturuldu mu, artık her şey       mümkündür:            İktidarın alt edilmesi, yerine bir başkasının    kurulması,     sosyal değişim, devrim, sokak isyanları, mevcut             düzenin hantallaştı­

_________________________________

49            Srbi, narod najstariji  [ Sırplar, dünyanın en eski medeniyeti] adlı kitap bugün bile                 bulunabilir. Kitap, Sırpların sadece dünyanın eski medeniyeti olduğunu değil, aynı             zamanda üç ırkın atası da olduğunu da iddia eder: beyaz, sarı, siyah. Kitap,        Çince7nin Sırp kelimeleriyle zenginleştiğini ve günümüz Almanlarının çoğunluğunun         Sırp kökenli olduğunu da iddia eder. Kitabın yazarı Dr. Olga Lukoviç­Paynoviç’in yaşamı, bunaklık içinde. Bir bakımevinde noktalanmıştır.

64

            rılması, komşuları katletme, tecavüz, hırsızlık, çocuklara       şiddet uygulama, sarhoşluk ve milyonlarca insanı aynı     anda   eğlendirmek.50

    Elias Canetti kitle’nin dört niteliği şöyle sıralar:

1.         Kitle daima büyümek ister

2.         Kitle içinde eşitlik vardır.

3.         Kitle yoğunluğu sever

4.         kitlenin bir yöne gereksinimi vardır.

            Miloseviç’in iktidara yükselişinde, bu dört niteliğin dördü de etkili olmuştur. Bunlara, “Kitle kurban arar” diye beşinci bir karakteristik de eklenebilir. Evet, kitle kurban arar fakat kurbanını seçmez. Bu rolü, kitlenin dışındaki biri üstlenmelidir, ancak o zaman kitle hedefini seçebilir.

            Kitleyi oluşturduktan sonra, Miloseviç’in politikası kurbanlarını seçmeye yönelmişti. Miloseviç’in milliyetçi idealleri asla idrak edilemeyeceğinden, kurbanlar değişse bile onlara duyulan nefret devam ettirilecekti. Sırp ulusal sorunu çözümsüzdü ve her zaman da öyle kaldı. Bir bakıma, bu davanın en büyük özelliklerinden biriydi bu: sonu gelmeyen yarı­mistik siyasî bir macera. Gelecek kuşaklar da bu meseleyle yüzleşecek ve acılarına katlanacaktır.

            Kosova savaşındaki ölümcül yenilginin (28 Haziran 1389) 600. yıldönümünde Miloseviç, gerçek anlamıyla semadan arza iner. Milliyetçiler, hep savaşın aslında bir zafer olduğunu ve Sırpların, kendilerini kurban ederek Avrupa’yı Türklerden koruduğunu iddia etmişlerdir. Avrupa bunun karşılığını nasıl ödeyebilirdi? Resmî raporlara göre, Vidovdan’da (sonsuz mücadeleyi başlatan savaş günü, ismi eski Slav tanrısı Svantovid’i çağrıştırır) Kosova Polje’de 2 milyon kişi ­Sırp ulusunun nere­

____________________________

50            Elias Canetti, Kitle ve İktidar

65

deyse beşte biri­ toplanmıştı. Öğle vakti güneşli gökyüzünde bir nokta belirdi; bu siyah nokta, şovmenlerin, müzisyenlerin, aktörlerin ve büyük bir kilise korosunun da bulunduğu, çığlına dönmüş halkın ortasına inmeye hazırlanan bir helikopterdi. Sloba­Sloboda, toz bulutu içinden çıkarak 18 metrelik podyuma tırmandı ve içinde eski ve yeni savaşlara gönderme yaptığı ünlü konuşmasını yaptı.51 İnsanlar ”Çar Laza, Slobo’yu yanında bulunduracak kadar şanslı değildin” diye şarkılar söylüyordu. Halk, Prens Lazar’ı Miloseviç gibi Laza ya da Mali Laza (Küçük Laza) lâkabıyla anmaya başlamıştı. Belgrad’daki ­ABD büyük elçisi dahil­ yabancı büyükelçilerin hiçbiri, yeni önderin semadan insanlar arasına inişine tanıklık etmek üzere orda bulunmamıştı. ABD büyükelçisi, serenomiye katılamadığı için dokuz ay boyunca cumhurbaşkanının huzuruna kabul edilmemekle cezalandırılmıştı.

            Önceden,ABD’de eğitim alması nedeniyle Miloseviç’e Amerikalı da denirdi. Ancak o, ABD’ye ve Yeni Dünya Düzeni’ne meydan okumaktan hiç çekinmemişti. Diğer yandan, Doğu’nun eski komünist dünyasıyla da ilişkilendirilmişti. Sırp medyası onu sadece Sırpların kurtarıcısı olarak değil, tüm insanlığın kurtarıcısı ­Doğu ve Batı’yı kendi ulusunun lehine kullanabilen Rus ve Çinli adam­ olarak  da adlandırmıştı. Medya ona birçok çelişkili rol atfetmişti ama hakikat çok başkaydı.

___________________________

51            Şair ve akademisyen Matija Beckoviç olayı şu şekilde tanımlamıştır:”Gazimestan   kutlaması [Kosova cephesinin bulunduğu yer ­Zilita Filipoviç] Sırp ulusal       ayaklanmasının zirvesi, Kosova’da Sırp gezegeninin ekvatoruydu.[…] Kosova      savaşının 600. yıldönümünde Kosova’nın Sırbistan olduğunu vurgulamalıyız; bunun             Arnavut doğum oranları ve Sırp ölüm oranlarıyla ilgisi olmayan temel bir gerçek     olduğunu da vurgulamalıyız. Orada öyle çok Sırp kanı ve mukaddesat var ki,      Kosova’da tek bir Sırp kalmasa bile Kosova Sırbistan olarak kalacaktır.[…] Tüm Sırp            topraklarına Kosova denilmemesi hayret vericidir.

66

5

BELGRAD DUVARI İNŞA ETMEK

Günlüğünden :

            1990’larda başındayız. Beklenmedik bir Yugoslav      Komünist      Birliği Kongresi kapıda. Belgrad medyası,        Sloba-Sloboda’yı ve           komitesini kararlı bir şekilde         destekliyor. Bu sözde             yurtseverlerin amacı, tüm parti     anlaşmazlıklarını ortadan kaldırıp siyasi iktidarı yeniden      tek bir merkezde birleştirmek.       Bu da, her konuştukları     insanı kendilerini farklı tanıtmak için      bin bir türlü             zahmete giren Sırp komünistleri denetiminde yapılıyor.        Anakronik merkeziyetçiliğin yeniden yürürlüğe      girmesi,          sadece komünistlerin değil, yaşlıların, gezilerin,         ordunun, polisin ve bürokratların –yani Yugoslavya   çoğunluğunun- ve bazı ulusal azınlıklarla emeklilerin de     desteğini alacaktır. Bu değişime karşı direnebilecek hiç kimseyi göremiyorum.

            Bürokrasi karşıtı  devrimcilerin iddialı saldırıları bir sonuç

67

            vermedi. Aslında bunlar, yıllarcı tek başına hüküm     sürmüş ve     şimdi hatalarının bedelini ödeyen bir     zamanların   merkezileşmiş partisinin dağılmasını      körüklemişlerdi. Bu süre    içinde bağımsızlıklarını      kazanmış olanlar, şimdi tek          merkezden yönetimini       kabul etmiyorlar. Bu arada, Slobodan      yandaşlarının           gösterdiği şiddet, federasyondaki diğer ülkelere          kötü örnek oluyor. Slovenlerin ardında Hırvat delegeler    de       parlamentoda çıktı. Makedonyalılar ve   Bosnalıların kafası             karışık –bu kaygan zeminin          neresinde duracaklarını    bilemiyorlar. Geriye sadece,             zafer sarhoşu Sırp ve Karadağ    delegeleri kaldı. Artık          ne gizli müzakereler ne de tehditler bir             şey değiştirebilir.     Kongre iptal edildi ve ancak uzlaşma     gerçekleştikten        sonra devam edebilecekmiş. Tabii ki hiçbir       zaman           devam etmeyecek, artık çok geç. Tüm bunlar, yıllar    önce eski diktatör öldüğünde  yapılmış olmalıydı. Her          şeyi     alaşağı eden milliyetçilik barikatı, özgürlüğe çıkan tüm yolları     tıkadı çoktan.

                        Kongreden sonra federal başbakan Ante Mirkoviç,    kameraların karşısında şunları söylüyor:” Yugoslavya       yaşamaya devam edecek, Komünist Birliği olmasa bile. “     Mirkoviç’te pişmanlık ibaresi yok, fakat gülümsemiyor da.             Tarihe geçecek bir bildiri gibi. Fakat kimin tarihi bu?             Görüşe          göre, tarih burada sayısız alt tarihler       doğuracak katmanlara       bölünüyor. Elbette bir devlet       siyasi partilerden biri olmadan     yaşamını sürdürebilir         ancak halk bu konuda hemfikir ve        haklarını        savunmaya istekli olursa. Son zamanlarda bu ülkede           çok sayıda ulus yeniden harekete geçirildi. Pek az vatandaşlar   neler olup bittiğini anlayabiliyor. Kalabalıklar, kendi devletleri             Yugoslavya’ya milli            duygularını ifade etmelerine izin vermediği      için     acımasızca saldırıyorlar.

            Sırp liderler de böyle düşünüyordu. Miloseviç’in adamı ve Yugoslav cumhurbaşkanlığının memuru Borislav Joviç, 26 Mart 1990’dagünlüğüne şunları not etmişti: “Yugoslavya SKJ’nin (Yugoslavya Komünist Birliği) dağılmasına benzer bir 

68

süreci yaşamaktadır. Önüne geçilmesi imkansız bir süreç. Sırbistan, anavatanda bir yandan bağımsızlık hazırlığı yaparken, diğer yandan federal Yugoslavya’nın devamını sağlayacak. Eğer ülke gerçekten de bölünürse Karadağ’la birleşmeyi planlıyoruz. Makedonya’ya yanaşmayacağız. Makedonyalılar bize yanaşırsa, Sırplara karşı Birinci Dünya Savaş’ında işledikleri suçları için özür dilemek zorunda kalacaklar. Amacımız, soykırımın önüne geçmek ve içinde çatışma yaşanmayacak sınırları belirlemek. Bosna-Hersek devlet olarak varolmayacağından, içinde kan dökülmemesi mümkün değildir; koyduğumuz sınırın dışında savaş kaçınılmaz olacaktır. Sırbistan, konfederasyonu kabul etmeyecektir.”52

            Gobeçivizmin sonuçları Varşova Paktı’nda belirlendiği üzere tüm Doğu Bloğu’na yayılıyordu. 12 yıllık bir aman dilimi içinde Sovyet imparatorluğu dağılmıştı. Lazek Kolakovski, “Marksizm, 20.yüzyılın en büyük ve en pahalı yanılsama oldu” diyordu. Bu illüzyonun gerçek bedeli tahmin bile edilemiyor.

            İlk sarsıntılar Romanya’da başladı. Ömür boyu cumhurbaşkanı Nikolay Çavuşesku (Karpatlı Sezar lakabıyla da bilinirdi) ve karısı Elena, kendilerini bizzat düzenledikleri bir gösteriden hayatlarını kurtarmak için kaçarken bulmuşlardı. Havaalanı yakınlarında köşeye sıkıştırılıp ve kışlaya götürüldükten sonra, sözde bir mahkemede yargılandılar ve terk edilmiş bir bina duvarının önünde sıradan kaçakçılar gibi kurşuna dizildiler. Bükreş’te sokak çatışmaları çıktı, göstericiler televizyon binasını ele geçirip kameraların önüne geçerek reform planlarını  okudular. Miloseviç’in tüm bu olaylar zincirini yayımlama kararı üzerine tüm dünya görüntüleri Belgrad televizyonu aracılığıyla izledi.

____________________

52            Borislavı Joviç, Poslijednji SFRJ (Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin son              günleri), Belgrad: Politika, 1995.

69

Ne Sloba ne de destekçileri, Çavuşeskular ve Miloseviçler arasında bir benzerlik görmüyorlardı. Borislav Joziç, “Sırbistan Romanya değildir: burada ordu polis ve halk bizim tarafımızdadır” diyordu. Sonuç olarak Belgrad’da anti-Gorboçevizm gelişmiş ve beraberinde anti-perestroyka ve anti-glasnots getirmişti.  Marksist ideolojisinin özündeki sınıf kavramı yerine halk kavramı getirildi. Bu basit kelime değişikliği yeterli gibi görünmekteydi ve bu kullanım Sırbistan’da zorunlu hale gelmişti. Tüm bu değişikliler halk adına, onlar için yapılıyordu; teoride kendi kendilerine önderlik edeceklerdi. Elbette bu, pratik anlamda, Miloseviç’e itaat etmek demektir.

            Dobrica Cosiç, “Sırp ulusal sorunu, temelinde bir demokrasi sorunudur” iddiasında bulunmuştu. Fakat diğer ulusal sorunların neden demokrasiyle ilgili olmadığına ya da demokrasinin milliyetçilikle nasıl bir arada bulunabileceğine dair bir açıklama yapmamıştır. Bunun için gereken açıklama, bir zamanlar akademisyenlere yaptığı bir konuşmasında ortaya çıkmıştı: “Sırplar, barış zamanında, savaşta kazandıklarını kaybetmişlerdir.” Eski bir komünist olan Cosiç, kalıcı bir devrim yerine, Sırbistan ve komşuları arasında tüm dünyanın da katılacağı sürekli bir savaş ön görüyordu.53  Ayrıca, bu savaşı kumanda etmesi gerektiğini düşündüğü, adamı da seçmişti: “ Miloseviç, 20. yüzyılın en yetenekli Sırp siyasetçisidir.” Başka bir akademisyen, Beckoviç, “ Miloseviç, Sırplar için Sırp Ortodoks Kilisesi’nden daha çok şey yapmıştır” diyordu.

            Politikacılar, bilim adamları, sanatçılar, ekonomistler, sporcular ve şovmenler, Miloseviç’e saygılarını sunmak üzere

______________________

53            Modern tarihte Sırbistan 13 kez savaşa girmiştir. Eğer bu savaşlar olmasaydı, şimdi              Sırbistan nüfusu 45 ila 50 milyon arasında olurdu. Bu dönem barış içinde geçseydi, ülkedeki refah kayda değer biçimde artmış olurdu.

70

hacılar gibi yanına akın ediyorlardı. Yeni bir ayin oluşmuştu Ziyaretçiler şöyle derdi: “Sırp haklı adına yaptıklarınız için teşekkür ederiz. Şanımızı yeniden yücelttiğiniz için teşekkür ederiz. Şanımızı yeniden yücelttiğiniz için teşekkür ederiz.” Miloseviç dikkatle dinler ve söylenenler bitince, ”Ziyaret bitmiştir” diyerek huzurundakileri gönderirdi. Gülümsemeyi zayıflığın işareti ve kibarlığı da otorite kaybına ilk adım olarak görüyordu. Miloseviç’in savunucuları, onun kabalığını haklı çıkarmak için sonradan çok uğraşmışlardır. 54

            Belki de Berlin Duvarı’nı bilinçsizce inşa eden komünistler, eserlerinin (ideolojik olduğu kadar fizikî olarak da) sonsuza dek ayakta kalacağına inanıyorlardı. Unter den Linden Bulvarı’nda bir dünya sona eriyor, Brandenburg Gati’in öte yanında bir başkası doğuyordu: hep bölünmüş kalacak ve sonsuza dek çatışmaya boğulmuş iki dünya. Soğuk savaş her iki tafra da şunu söyleme şansını tanımıştı: “onlar Kötü’nün imparatorluğundalar, halbuki biz iyi’nin imparatorluğunda hüküm sürüyoruz.”

            Yine de, sonunda Berlin vatandaşları duvarı yıktı, polis müdahale bile etmedi. Milyonlarca insanı tek bir ideolojik federasyonda toplayan, devasa bir nükleer cephaneye sahip Varşova Paktı ortadan kalkıyordu.Batı savunmasının demir yumruğu ve nükleer silahlarla donanmış NATO’nun tek muhalifi artık dağılmış durumdaydı. Katı komünist ülkeler, fakirlik nedeniyle direnecek durumda değillerdi. Polonyalı, Çek, Doğu

_________________________

54            Borislav, Miloseviç’le baş başa yaptığı görüşmeyi şu şekilde aktarır:” Ona, Sırp önde            gelenlerinin birliği konusunda, herhangi bir tehditle sorunumuz olmadığına inandığımı          söyledim. Ayrıca, politikalarımızı desteklemeleri için daha çok yazar, sanatçı,         akademisyen vs.nin desteğini almamız gerektiğini de söyledim.[…] Sloba,          akademisyenlerin, yazarların ve sanatçıların neredeyse tamamının bizimle olduğunu            ve ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da onlardan faydalandığımızı söyledi. Bu           inancını, aydınlar sınıfı üyeleriyle yaptığı birçok konuşmaya dayandırmıştı. “(Borislav            Joviç, Posljednji dani SFRJ [Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin son               günleri], Belgrad: Politika, 1995 )

71

Alman ve Macar liderler, ilk açık seçimlerde iktidarlarını devretmişler, daha doğrusu kaybetmişlerdi. En azından bu ülkelerde devir­teslim, sokak çatışmaları, sivil savaş veya kan dökülme olmadan daha az korkulur bir şey olduğu açıktı. Bölünmüş Almanya yeniden birleşmiş ama herkesin korktuğu gibi bu durum Avrupa’nın parçalanmasını ya da Üçüncü dünya savaşı’nı tetiklememişti. Yeniden birleşen Almanya, birleşik Avrupa’nın temeli olmayı ümit ediyordu.

            100 milyon insanın dünya üzerinden silinmesinden sorumlu olan Marksizmin büyülü dünyası can çekişiyordu. Ne bir özgürlük imparatorluğu kurabildi ne de açgözlülük imparatorluğunu alt edebildi. Eski düzenden kalan siyasetçiler bu yeni düzende boy göstermenin yollarını aradığı için,yeni yanılsamaların oluşması an meselesiydi. Soğuk Savaş’ta elde ettiği zaferden sarhoş olmuştu Batı, Doğu’nun küçük güç tacirlerinin oluşturduğu tehdidi pek önemsemiyordu. Bu liderler diktatör olarak  bile bilinseler, bir kez gücü ele geçirdiler mi yasal başkanlar olarak edileceklerdir.

            Bu yeni kargaşa döneminde, Yugoslavya’da cevaplanmayı bekleyen en acil soru şuydu: “ Sosyalizmden nasıl çıkarız?” Yugoslav sosyalizmi, Doğu’daki benzerlerinden farklıydı. Daha liberaldi; konsantrasyon kampları ya da halka baskı yoktu; mevcut öz-idare sistemi,-en azında teorik olarak –şirketlerin çalışmalara ait olduğu anlamına geliyordu; komünist birlikleri glasnot’sun daha hafif bir versiyonunun uygulamış ve aydın kesimini politikada rol almasına da izin verilmişti. Yüzeysel ideolojik bir değişimin başını çekebilecek bir Tito  yoktu ortada fakat arkasında bıraktığı miras, tembelliğin  göz ardı edilmesini ve yabancı kredilerin akmaya devam etmesini garantileyecek kadar etkiliydi. Liberalleşme süreci, Balkan devletlerinin en büyüğü ve en zengin olan Yugoslavya’da, başka he –

72

hangi bir yerden çok daha kolay olacak gibiydi. Yapılması gereken, birkaç taktik düzenlemeydi, o kadar.

            Belgrad’dan gelen güçlü adam olmasaydı, bu liberalleşme büyük ihtimalle gerçekleşecekti. Miloseviç  gündeminin önce kendisine ve taraftarlarına, ardında da tüm dünyaya  yönelttiği bir soruyla oluşturmuştu: “ Yugoslavya’da statükoyu korumak çok daha iyi değil mi?”

            Miloseviç, medyanın bu retorik soruya  “evet” cevabı vermesini sağlamıştır. Önceliğini ulusta ve halkta olduğunda ve demokrasiye geçmeden  önce ulusal sorunun çözülmesi gerektiğini ısrar etmişti. Sırbistan’ın Birinci Dünya Savaş’ından sonra Yugoslavya’nın bir parça olmaya zorlandığını ve “bu bedelini sonradan yağmalanan ve aşağılanan halkının, kanıyla ödediğini” iddia ediyordu. Gizli milliyetçilik yeniden hortlamaya başlamıştı; milliyetçilik, hükümdarlığını yasadışı yollardan genişleten yeni cumhurbaşkanının idaresi altında kısa sürede endişe verici boyutlara ulaştı. Miloseviç, önüne çıkan ideolojik ve kişisel engellerden kurtulmak için hep bu milli coşkuyu kullanmıştı. “Sloba her şey halleder” diyordu yeni hayranı yönetmen Emir Kusturica55 ve gerçekten de dediği gibi olmuştu. Ülke homojen hale gelmişti. Yugoslavya’yı yeni çağa taşımada kritik rol oynayacak ve merkezinde Miloseviç’in bulunduğu milliyetçe bir kitle oluşturuluyordu. Diğer birleşmiş Avrupa devletleri en azında sözde demokrasileşme yolundayken, Yugoslavya’da ülkeyi sonradan tamir edilmesi mümkün olmayan zararlara sokacak yeni bir tür milliyetçilik gelişiyordu.

            Aydınlar, devrin propagandasını büyük ölçüde destekli-

________________________________

55            Önemli filmleri arasında When Father was Away on Business [Babam İş Gezisinde],             Arizona Dream [ Arizona Rüyası], Underground [Yer altı] ve Black Cat: White Cat               [Kara Kedi, Ak Kedi] sayılabilir. Kusturica, çok sayıda uluslar arası  ödül almıştır.   Koştinitsa’nın yakın arkadaşıdır.

73

yordu fakat post-komünizm çağında Miloseviç’in kimliğini destekleyenler, bir tek onlar değildi. Köylü kökenleri ve yeni şehirli kimlikleri arasında sıkışıp kalmış Sırpların imdadına yeni bir tür halk müziği yetişti. Bu müzik, eski Sırp köylerindeki kırsal yaşam güzelliklerini betimlemekteydi: “ Köyüm Paris’ten daha güzeldir, uzaktan güzel, yakından enfes.” Bu tür şarkılar yüz binlerce satılmıştı. Sanatçılardan oluşan yeni dernekler kurulmuş ve magazin dergileri yeni ürünlerin özel hayatları, kavgaları ve boşanmaları üzerine uzun uzadıya yayınlar yapmaya başlamıştı. Bu dergiler “Kosova, Kosova, eve dönüyorum!” diyerek ve Miloseviç’i yücelterek propagandaya açıkça katılıyorlardı. Genç ve güzel ünlü bir şarkıcı, yatağına girmesine izin vereceği tek erkeğin cumhurbaşkanı olduğunu söylüyordu.

            Futbol stadyumları, bağımsız Sırbistan’ın ilan edildiği ve desteklendiği merkezler haline dönüşmüştü. Bu stadyumlarda halktan insanlar serbestçe bağırır, deşarj olur ve açıktan açığa takımlarına bağlılık yemini edip rakiplerini  aşağılarlardı. Tüm bu amaçların baş sloganı “Çok Yaşa Sırbistan”dı ve taraftarların çığlıkları neredeyse Dresten’den duyulurdu. Bir zamanlar komünizm karşıtı olduğuna inanılan Kızıl Yıldız polis futbol kulübü, birleşmiş devletin kısa sürede sembol haline gelmişti. Kızıl Yıldız stadyumunun yakınında pastane işleten bir polisin oğlu ve bir suçlu olan Zeljko Raznjatoviç Arkan, kendini Delije (Kahramanlar) taraftarlarının lideri ilan etmişti. Arkan, Zagrep’e gidip Belgrad takımlarını destekleyecek ve olabildiğince fazla kargaşaya yol açacak holiganlar toplamak görevini üstlenmişti. Aralarından bağlılıklarını ve inançlarını kanıtlayan holiganlar seçilir, sonra da özel olarak eğitilirlerdi. Aslında ne için eğittikleri ise çok sonra anlaşıldı.

            İyimser olanlar, henüz her şeyin kaybedilmemiş olduğuna inanıyorlardı. Federal hükümet ve Cumhurbaşkanı Ante Mar-

74

koviç, yeni ekonomik planı açıklamış ve bunun uygulamak için kolları sıvamıştı.

            Mirkoviç’in reformları açık Pazar oluşturmayı, ülke ekonomisini dünyaya açmayı, insan hakları merkezli bir hukuk devleti kurmayı, siyaseti demokratikleşmeyi ve çok-partili sisteme geçişi hedefliyordu.56

            Yugoslav devletine has özeliklerinden biri de, devletleştirilmiş mülktü.  Sonradan bu Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nde başarılı bir yöntemle özel mülke dönüştürülecekti. Bu değişim sürecinin 5 yıl süreceği tahmin ediliyordu. Yugoslavya, bu yeni soysa-ekonomik değişimlerin hayata geçirilmeyle, AB’ne Doğu Avrupa komşularından çok daha önce girmeye hak kazanacaktı. Federal hükümet, sosyalist devletler içinde kendi özgür iradesiyle komünizmi darbesiz ve kan dökülmeden ilk terk edenin, Yugoslavya olmasını ümit ediyordu.

            Bu değişimler refah habercisiydi. Enflasyon  düşmüş, Yugoslav ekonomisi yeniden canlanmış ve kişi başına düsen gelir Yunanistan ve Portekiz’i geçmişti. Ortodirek, serbest ticaret fikrini saplantı haline gelmiş, kendi tüketim isteğini herkesin paylaşması gerektiğine inanıyordu. Yüzde 90’ı ticari amaçlı binlerce özel işletme kurulmuştu. Komünizm idaresi altında edilen kötü alışkanlıklar yüzünden, üretim verimsizdi. Balkanlar, refah kaynağı olarak sadece ticarete odaklanmıştı.

            Siyasi liberalizmin yerini ekonomik liberal yaklaşım alıyordu. Federal hükümet, kapılarını çok partili sisteme açmıştı ve cumhuriyet kendi çok partili sistemini oluşturabiliyordu. Federal devlet, kendine göre bir mantık ve kararlılıkla ilerleyerek içinden Balkan çılgınlığı çıkacak olan Pandora’nın kutusu-

_______________________

56            Miladyan Dinkiç, Ekonamija destrukcije: velike pljucka naroda [Yıkım ekonomisi:    büyük ulusal soygun], Belgrad: VIN,1995

75

nu açtı. Geçmişin 50 yıllık komünizmle bastırılmış ama tam anlamıyla susturulmamış yankıları büyük bir gürültüyle yeniden ortaya çıkmıştı. Dünya değişmişti ama Çentikler, Ustaşalar, Ljotiçevciler, Balistler, Vemerocular, Domobranlar57 ve Belgrad komünistleri oldukları gibi kalmışlardı. Bunlar, Miloseviç tarafından teşvik edilerek, birbirleriyle çatışan ideolojilerini güçlü ve tek bir milliyetçilik şemsiyesi altında birleştirdiler. Yapay milliyetçilin bu yeni türü, Miloseviç propagandacılarının emrine verilmiş ve medya kanalıyla yayılmıştı.

            Çok partili seçimlere geçişi ilk olarak Slovenya gerçekleştirmişti; sonuç olarak da milliyetçiler tarafından ilk ele geçirilen de o olmuştu. Slovenya’yı  Hırvatistan takip etti. Seçimleri, İkinci dünya Savaşı sırasında Nazi destekçisi olarak  ortaya çıkan, bağımsız Hırvatistan destekçilerini bünyesinde toplamış sağ kanat milliyetçi HDZ (Hrvatska Demokratska Zajednica, Hırvat Demokrat Parti ) kazanmıştı. Partinin lideri, emekli general ve tarihçi olan Franjo Tudjman’dı.58 Seçimlerde ayrıca, Sibenikli Dobrica Cosiç’in himayesindeki, psikiyatr Jovan

_______________________

57            Tüm bu isimler, İkinci dünya Savaşı’nda ortaya çıkan siyasî bölünmelere gönderme              yapar. Çentikler, General Dragoljub Mihajloviç ve tümü kendilerini Dük ilân etmiş         komutanlarının yandaşıydı. Ustaşalar, Hırvat Nazisi Ante Paveliç’i destekliyorlardı.                Ljotiçevciler, Sırp milliyetçisi Dimitri Ljotiç taraftarıydı. Balistler, işgalcilerle işbirliği   yapan Bali Kombatar örgütünün üyesiydi. Vemeroistler, Bulgarlar vemakedon       milliyetçilerini destekleyen IMRO (Ulusal Makedon Devrim Örgütü ) üyeleriydi.       Domobranlar, Sloven işbirlikçileriydi.

58            En önemli eseri, Ustaşaların Jasenovaç kampındaki cinayetlerini Ustaşaların değil                Yahudilerin işlediğini iddia eden  Bespuca povijesne zbilijnosti [Sonsuz tarihî           gerçeklik] adlı kitaptır. Dahası, partizanların (o zaman kendisi de dahildi) 1945 yılında          300 binden fazla Hırvat’ı Bleiburg yakınlarında katlettiğini de ileri sürer. Kitabında,     “Neyse ki karım ne Sırp ne de Yahudi” der. Cleveland’daki Hırvat göçmenleriyle    görüşüp programının, Hırvatistan’daki Sırplara Hırvat vatandaşları denilmesini ve     Hırvat­Ortodoks unvanıyla anılmasını ve Sırp­Ortodoks teriminin yasaklanmasını   içeren kısmını ilân etmişti. Hırvatistan’daki Sırp Ortodoks Kilisesi de yasaklanmalı ve          Hırvat Ortodoks Kilisesi olarak Sırbistan’a göç etmeme kararı alanlar tarafından                 kullanılmalıydı.

76

Raskoviç’in liderliğini yaptığı SDS adlı Srpska Demokratska Stranka [Sırbistan Demokrasi Patisi] de yer almıştı. Raskoviç Sırbistan’ı  oral ulus olarak tanımladığı bir kitap yazmıştı. Anal’ı asla oral’a hükmetmeyeceği ima etmek istiyordu. Hırvatlar, Sırpların üstünlük iddialarına karşılık olarak, kendi üstünlüklerini öne sürüyorlardı. Küçük fısıltı oyunları gibi başlayan bu atışma, zamanla birbirine düşman milliyetçi grupların patırtılı kavgasına dönüşmüştü.

            Başbakan Markoviç,reformların içerden gelen büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu fart ettiğinde, birkaç ay gibi kısa sürede,cumhuriyetlerin her birinde yeni reformcu partiler kurulmasına karar verdi. Bu partiler,Markoviç7in zaten yürütme olduğu reformların tamamını hayata geçirecekti. İyileşme her yerde apaçık görünüyordu. Ekonomi iyiye gidiyor, enflasyon düşüyor, borçlar siliniyor ve Yugoslavya’daki döviz rezervleri 10 milyar dolar­markı aşıyordu. Gene de tüm bu reformlar faydasızdı: çoğunluk, apaçık ortada olan bu reformları görmek istemiyordu. Markoviç aldığı desteği kaybediyordu ve tüm cumhuriyetler içinde en çok umut veren çok­etnili Bosna’da bile milliyetçi partilere( Müslüman, Sırp ve Hırvat) yenik düşmüştü. Reformcular sadece Tuzla’da kazanabilmişlerdi.

            Sahneye yeni liderler çıkmıştı: yumuşak mizaçlı, Müslüman Aliya İzzetbegoviç ve uzun saçlı şair­psikiyatr, Karadağ kökenli Radovan Karadziç. Milliyetçiler; reformculara, liberallere ve yeni komünistlere bir tek Makedonya’da mağlup olmuştu. Tecrübeli Gligorov, Yunan, Arnavut, Sırp ve Bulgar milliyetçileri arasında köşeye sıkışmış bu küçük cumhuriyeti idare etmeye başlamıştı.

            Sırbistan ve Karadağ’da (Miloseviç’in müritleri Bulatoviç ve Djukanoviç’i yerleştirdiği bölgeler) bir gecede milliyetçi oluveren komünistler, iktidardan feragat etmeye yanaşmadı­

77

lar. Zaten komünizm karşıtları bile onlardan böyle bir şey talep etmiyordu.

            Diğer tüm komünist ülkeler gibi Sırbistan’ın da değişmeye hakkı vardır. Ancak, komünizmle hesaplaşmanın ötesine geçen halkının ve muhalefetin Büyük       Sırbistan arzusu nedeniyle Miloseviç, öteki Avrupa liderlerinden önde gidiyordu.       1980’lerde entelektüel seçkinler diye bilinen Sırpların kalplerine daha büyük bir Sırp     devleti hülyasının tohumları ekilmişti.59

Reformcu, Titocu, demokrat, monarşist, dindar, milliyetçi, safkan Sırp ve keramet sahibi addedilen Sloba­Sloboda, hakikatte geçmişteki Miloseviç’ten farksızdı, eski bir apparatçik’ti. Demokratikleşme sürecini, öteki cumhuriyetlerde seçim sonuçları belli olana dek Sırp seçimlerini ertelemekle başlaşmıştı: parti konferansları, kurul toplantıları ve kongrelerde edindiği deneyim sayesinde, en son konuşanın asıl kararları şekillendireceğini biliyordu.

            1990 yazında Miloseviç, eski Komünist Birliği’ni eski yoldaşlarla birleştirerek yeni bir parti kurdu. Tek bir manevrayla, tüm parti fonuna ve partiye ait her şeye el koydu. Yeni partisine Socijalisticka Partija Srbije (SPS, Sırbistan Sosyalist Partisi) adını vermiş ve amblem olarak da kırmızı bir gül seçmişti. Parti, ilk iş olarak ve resmen medyayı ele geçirdi. SPS, bankalar, şirketlere, kurumlara, bakanlıklara, sanayiye, ulusal sermayeye ve lüks villalara da el koyuyordu. Sonuçta aynı insanlar aynı yerlerde duruyorlardı. Seçimler olana kadar idare etmeye devam edebilirdi. Nasıl olsa seçimler, kaçınılmaz da olsalar, her zaman yönlendirilebilirlerdi.

            Sırp demokratikleşme süreci henüz bitmemişti. Çok partili

_________________________

59            Milorad Domaniç, Srpska crkva u ratu i ratovi u njoj [ Savaştaki Sırbistan Kilisesi ve               Sırbistan Kilisesi’ndeki savaşlar], Belgrad: Media Bookshop Krug, 2001

78

sistemin daha fazla partiye ihtiyacı vardı, yani mümkün olduğunca çok sayıda partiye. Böylece ciddî bir muhalefet oluşturulup partiler arası çekişme ateşlenmiş olacaktı. Her bir kendi  ulusal programlarını uygulama derdine düşmüş, mantar gibi türeyen bir sürü muhalefet partisi birbirlerinin ilerleyişine engel olmaktan öteye gitmiyordu. Miloseviç de bu uydu partilerin türemesini teşvik ediyordu. Sol kanatta Komünist Birliği, Yugoslav Hareketi (generallerin partisi), İşçi Partisi (işçi üyesi olmayan bir parti) ve Yeni Komünist Parti (Kim II Sung’un Kuzey Kore modelinin takip edilmesi gerektiğine inanan bir parti) bulunuyordu. Sağ partiler arasında, radikal ve kralcılık yanlıları tarafından desteklenen eski Marksist Seselj önderliğindeki Çentikler vardı; bunların arasında bir de Tüm Dünya Sırpları Birliği yer alıyordu.

            Miloseviç, ciddî sorunlar çıkarabilecek tüm muhalefet oluşumlarını belirleyip dağıtıyordu. Orta sınıf liberalleri için olası bir birleşme noktası olabilecek Demokrat Parti’yi bile Miloseviç’in adamları istilâ etmişti: yerel çeteler, eski Marksistler, milliyetçiler ve hatta Monarşistler.60

            Miloseviç’in gerçek hedefi, düzinelerce farklı partiye bölünmüş hararetli milliyetçiler değil de, federal devlet tarafından desteklenen liberaller ve gerçekleştirmek istenen reformlardı. Ulusal restorasyon ve genişleme, ekonomik reform be Batı liberalizminden daha öncelikliydi. Miloseviç, dikkati bu meselelere çekerek reform hareketinin hem içeride hem de dışarıda tarafsız kalmasını sağlamıştı. Reformların tehdit ettiği azınlıklardan reformlardan fayda sağlayacak çoğunluğa kadar herkes reformlara karşıydı. Yeni Sırp politikacılar tüm

________________________

60            Üyeleri arasında bulunan Dragoljub Mijunoviç, Zoran Cinciç, Vojislav Koştunitsa,   Nikola Miloseviç, Vladan Batiç, sonraki yıllarda kurulacak yeni partilere lider oldular:             Demokratik Merkez, daha küçük Demokratik Parti, Sırbistan Demokrasi Partisi ve   Hıristiyan Demokrat Parti

79

Sırpları içeren sarsılmaz ulus vizyonuna yoğunlaşmışken, reformlar siyasî ve ekonomik değişikliklerle ilgiliydi.

            Yugoslavya, bir merkezî devlet ve altı uzantı cumhuriyete ilâve olarak iki farklı öğenin bileşiminden oluşuyordu.

            Yugoslavya Ordusu, ikinci gölge devlet sayılıyordu. Dünyanın dördüncü en büyük ordusu olarak görülüyor ve İkinci Dünya Savaşı’nda kazandığı zaferler ve faşizm karşıtı olması yönünden övülüyordu. Ordu, aynı zamanda, dış müdahaleye izin vermeyen muazzam bir siyasî ve ekonomik güçtü. Ordu, Tito’nun ölümüyle kumandansız kalmıştı. Üçüncü gölge devlet, diğer komünist ülkelerdekinden daha ılımlı ama sayısız şubeleriyle toplumun her yanına yayılmış polis teşkilâtıydı. Yugoslav polis arşivleri hiçbir zaman açılmayacağı için, örgüt bünyesinde tam olarak kaç kişinin çalıştığını asla bilemeyeceğiz; bu işbirlikçi, muhbir ve gönüllü ihbarcılardan oluşan ağın ne kadar geniş olduğunu asla öğrenemeyeceğiz. Tito’nun ölümüyle, polis teşkilâtı da liderini, kurucusu ve koruyucusunu kaybetmişti.

            Askerler ve polisler, Miloseviç’in geçmişi yeniden vaat ettiğinin farkına varmışlardı; Sırp milliyetçiliğiyle pan­Yugoslavvizmi ve anti­faşizmle proto­Nazizmi birbirine karıştırmasına pek de aldırmıyorlardı. Politikanın işleyişini çözmüşlerdi: onlara göre, her şey merkezî denetim altında toplanmalı aynı amaca hizmet etmeliydi. Bu devlet içinde oluşan iki gölge devlet, Tito’nun ölümünden sonra liderlerinin efsanesiyle10 yıl daha idare etmişlerdi. Ancak, sonunda altında yeni piramitlerini yükseltecekleri ve yeni efsanelerini şekillendirebilecek bir figür bulmuşlardı. Miloseviç, Tito’nun yerini alabilirdi. Onun emri altına girebilirlerdi. Tıpkı eskiden olduğu gibi, tek bir kişi bir kez daha tüm ulusun itici gücü olabilirdi.

            Din, Sırbistan’da hiçbir zaman hayatî bir rol oynamamıştır. Eski ataerkil Sırp Köylerinde, rahibe ve öğretmene (varsa ta­

80

bii) saygı duyulurdu fakat saygıdan en büyük payı alan hep polis şefi olmuştur. Şehir kiliseleri vaftiz törenleri, nikâhlar, cenazeler gibi hizmetler karşılığında sürekli bağış toplardı. Tarihe bakıldığında, devletin daima kilisenin etki alanını frenlemeye çabaladığı ve kilisenin de devletle iyi ilişkiler yürütme derdinde olduğu görülür. Ancak, Sırp Ortodoks Kilisesi’ne en büyük eziyeti komünist yönetimler yapmıştı. Kilise arazileri haczedilmiş, yetkileri kısıtlanmış ve okullarda din dersleri ve araştırmalara yasaklanmıştı. Podyumlarda ve medyada yayılan ateizm, resmî dünya görüşü olmuştu artık. Kiliselerin yarısı boştu; yalnızca yaşlılar, koyu dindarlar ve muhbirlerden oluşan bir cemaatleri kalmıştı. Yaşlı kilise cemaati, her zamanki gibi çatışmadan sakınmayı tercih ediyordu. Ateist devlet aleyhinde hiçbir şey söylenemiyordu ve aşırı dinciler siyasetten uzaklaştırılmak üzere uzak manastırlara kapatılıyorlardı.61 Kilise üst rütbeye din adamı seçerken, iktidardakilerin önerileri devreye girerdi.

            Bu barışçıl birliktelik, Miloseviç’in sahneye çıkması ve dengenin kiliseden tarafa tayamsıyla bozulmuştu. Önceleri gündelik hayatta ve medyada pek görülmeyen kilise, bir anda her yerde görünür olmuştu.

            Ulusal programın gelecekteki yegâne temsilcisi ve gerçek, evanjelik ve organik milliyetçiliğin temelini teşkil edecek kilise, Miloseviç için çok iyi bir müttefikti. Milliyetçilik ve Sırp ulusal sorununun  tartışıldığı her yerde, akademisyenlerin ve

____________________________

61            Bunların arasında en çok bilineni, Piskopos Nikolay Velimiroviç taraftarı başkeşiş Dr.             Justin Popoviç’ti. Fanatikler olarak anılan öğrencileri, sonradan Sırp Kilisesi’nin        papazları ve radikalleri olmuşlardır: Amfilohije Radoviç, Atanasije Jeftiç, Irinej Buloviç,           Artemije Radosavljeviç ve çok sayıda başka isim. Fanatikler komünizm karşıtı   olmalarına rağmen, Miloseviç’in politikalarını uzun süre desteklemişlerdir. Miloseviç’le            ancak  tüm Sırp ülkelerinin birleşmesinden  vazgeçtiğini fark ettiklerinde ters    düşmüşlerdi.

81

yazarların hemen yanında Ortodoks rahipleri ve piskoposları görmek mümkündü. Tüm ülkede yeni bir müminler cemaati oluşmaktaydı. Orta yaşlı eski komünistler, büyük kalabalıklar içinde vaftiz ediliyor ve Miloseviç’in partisinde görevli kişiler kilise merasimlerinde göstermelik olarak haç çıkarırken görülüyordu. Yeni siyasî partilerin bir kısmı, programlarında Ortodoksluğa da yer vererek, önceden ateizme yaptıkları gibi şimdi de dinî bağlılığı parti vazifesi haline getirmişlerdi.

            Sonunda, Aziz Sava Partisi bir kilise partisi olarak kurulmuş ve liderliğe bir ilâhiyatçı getirilmişti. Piskoposlar, bu partiyi ne açıkça reddetmişler ne de kabul etmişti. Piskopos Amfilohije Radoviç, “Tanrı bu adamları dünyanın merkezine koyduğuna göre, bunlardan büyük bir şeyler istiyor olmalı” yorumunda bulunmuştu.

            Miloseviç’le kilise arasındaki ilişkinin dinle alâkası yoktu elbette. Miloseviç, Atina’ya yaptığı bir ziyaret esnasında ortadan kaybolmuş, bir süre sonra hiçbir kadının ayak basmadığı, Ortodoks keşişlerinin bulunduğu Athos Dağı’nda ortaya çıkmıştı. Henüz küçük olmasına rağmen oğlu Marko da, Miloseviç’le beraberdi. Cumhurbaşkanlığına ait helikopter Hilandar’daki Sırp manastırı üzerinde durmuş ve avlusuna inmişti. Orada hazır bulunan 20keşiş, bu beklenmedik ziyaret karşısında şaşkına dönmüş fakat misafirlerinin onuruna, irticalen kabul töreni tertip etmişlerdi. Miloseviç, keşişleri komünist yoldaşları gibi karşılamış ve manastırı gezmeden önce başrahiple el sıkışmıştı. Keşişler komünistlerin şeytanın elçileri olduğuna inandıkları için çoğu hücrelerinden çıkmamış, Miloseviç ayrıldıktan sonra ise ayak bastığı her köşeyi yıkayıp temizlemişlerdi.

            Miloseviç, bu yeni ortağının ne geleneklerini kabul etmiş ne de dindar rolü oynamıştı. İçindeki komünist ruhu kiliseyi

82

hor görüyordu fakat büründüğü milliyetçi rolü de kiliseyi korumasını gerektiriyordu. İktidarının amacı ulusa, devlete ve Kilise’ye hizmet değildi. Tam aksine, bu üçünün kendisine hizmet etmesiydi. Devleti özelleştirilerek yavaş yavaş kendi üzerine başlamıştı bile.

83

6

SAVAŞ MAYALANIYOR

Miloseviç, eşinin savunduğu ve modası geçmiş Marksizm ile akademisyenler, yazarlar ve kilisenin temsil ettiği ve henüz başlangıç aşamasındaki milliyetçilik arasındaki sonu gelmeyen tartışmalarla ilgilenmiyordu. O, sadece gücünü kullanıyordu. Demokrasinin kaçınılmaz olduğunu anlaya başlamıştı. Batı tarzı çok partili sistem. Çoktan Belgrad bilincine yerleşmişti bile. Artık resmî olarak benimsenmeli ve tabiî ki, Miloseviç’in ihtiyaçlarına göre şekillenmeliydi. Çok partili sistem, bir kez uysallaştırıldı mı rahatça kontrol edilebilecek yetersiz ve gülünç bir sistem haline gelebilirdi. Demokrasi kolayca çarpıtılabilirdi. Aslında demokrasi, özgürlüğün tercih edilmemesi gibi çok sayıda fırsat sunuyordu. Bu demokrasinin lideri Slobodan, özgürlüğün alternatifi olmuştu.

            Erken seçimin heyecan, dikkati diğer seçimlerden uzak tutmuştu. Kalçasını kıran Ortodoks eski patriği German

84

aylardır hastanedeydi. Olay haberlere ilk şöyle yansımıştı:”Kilise meclisi Patrik German’ı tüm yükümlülüklerinden ve görevlerinden azat etti.” Ruhban sınıfı telãş içindeydi. Parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün önce, aralık ayının başında haberlerin devamı geldi. “Eski Raksa ve Prizren Piskoposu Pavle, yeni Pec Başpiskoposu, Belgrad ve Korlovaç Piskoposu ve yeni Sırp Piskoposu olmuştur.” Siyasî liderin arkasından gidecek yeni ruhanî lider seçilmişti.

            1990 Sırp seçimleri, rejime ait seçim komisyonları ve oyların gizlice sayılması göz ardı edilirse resmen bağımsız yapımlaştı. Cumhurbaşkanlığı makamına, aralarında biri tramvay kondüktörü, diğeri akıl hastanesi kaçağı bulunan toplam 32 kişi aday olmuştu. Televizyonda hepsine eşit süreyle görünme fırsatı veriliyordu. Ciddî üyeler, kendileriyle birlikte aday olan delileri ve polis piyonlarını eleştirmeye hazırlanmışlardı. Ünlü bir rock yıldızı. Sürekli Ayyaşlar Partisi’nin lideri olarak sahneye çıktı. Televizyon röportajlarında ve Miloseviç’in kendi gazetecileri tarafından sorgulanırken, bu sıra dışı adayların etrafında büyük kalabalıklar toplanıyordu. Halkın yanı sıra, bunları tertipleyen rejim de adayların çılgınlığıyla dalga geçiyordu. Günülü politikacılardan biri, bütün problemleri birkaç gün içinde çözeceğini ilân etmişti: “Paspas, süpürge ve bir kova su yeter.” Sırplar, uzun zamandır hasretini çektikleri demokrasinin böylesi somut halde ortaya çıkması karşısında şaşkına dönmüşlerdi. “ Sloba’mız televizyonda görünmemekte haklı. Onun program, birkaç yıl içinde barış elde etmek, Yugoslavya’yı korumak ve herkes için İsveç yaşam standartlarını getirmek. Ötekilerin tek istediği ise savaş.” “Sloba, büyük Sırp halkının savaşta can vermesine izin verme!” diyen şarkılar söylüyorlardı.

            Propaganda insanların düşünceleri üzerine kurulurken, insanlar da duydukları ve okudukları her kelimeye inanıyordu.

85

Etrafta dolaşan propagandaya göre, muhalefet kötü niyetli insanlarla doluydu. Miloseviç’in aksine onları güç hırsı bürümüştü. Miloseviç gücü zaten elinde tutuyor ve daha çoğuna da ihtiyaç duymuyordu. Kime oy vermeleri gerektiği gayet açıktı. Sırbistan tarihinde yalnızca bir kere, 1888 yılı seçimlerinde muhalefet kazanmıştı. Bu da ancak zamanın hükümdarı Kral Milan Obrenoviç ve muhalefet lideri Nikola Pasiç’in iktidarı devretme konusunda hemfikir olmaları sayesinde gerçekleşmişti. Bu uzlaşma, polisin aktif katılımıyla gerçekleşmişti. Pasiç’in radikal takipçileri uzun yıllar hüküm sürdü; üç savaş ve ekonomik ambargo yaşadılar; Sırbistan sınırlarını genişletip nüfusun dörtte bir oranında azalmasına neden oldular. Sonunda yeni Yugoslavya için başka bir seçenek olmadığı için, Versay Anlaşması’nı kabul ettiler.

            Sosyalistlerin zaferi, neredeyse eski tek partili seçimlerde ki kadar kesindi. Rakipleri güçsüzdü. Sosyalistler parlamentoda 250 sandalyeden 190’ını kazandılar. Arnavutlar, seçimleri boykot ederek sosyalistleri desteklemiş oldular. Arnavutların sandalyelerinin yaklaşık 30’u sosyalistlere ve kendilerini özerklikten mahrum bırakan fakat aynı zamanda devlet içinde devlet kurmalarını mümkün kılan adama gidiyordu.

            Cumhurbaşkanlığı yarışında Miloseviç’in kendisi, partisinden daha inandırıcıydı. Belgrad’da ve diğer şehirlerde, kasabalarda ve köylerde seçimleri bizzat kendi kazandı. Cumhurbaşkanlığı adaylarının hepsinin aldığı oy, onun topladığı oyların yanında önemsiz kalıyordu. Miloseviç bir tek, çoğunluğunu Macarların oluşturduğu 3,000 nüfuslu Senta’da Dr.lvan Djuriç’e mağlup olmuştu.62

_______________________________

62            Bizans tarihi profesörü lvan Djuriç sonradan liberal siyasetçi oldu. Macaristan        Demokratik Forum’unun tamamlayıcısı olarak düşünülen Liberal Forum’un                 kurucusuydu. Yeni partiler onun tarafını tutmuyorlardı. Savaşın başında, aleyhinde              başlatılan rejim kampanyası henüz yeni filizlenirken, Makedonya ve Türk­

86

Seçimler, tüm yasama, yürütme ve yargı gücünün Miloseviç’in elinde kalacağının göstergesiydi. Denetimi altındaki polis ve medya kanalıyla müthiş güç toplamıştı. Önceki yıl çıkan yeni Sırbistan anayasası, Miloseviç’e tüm parlamento kararlarını veto hakkı veriyordu. Bu da pratikte, sadece Miloseviç ‘in verdiği kararların geçerli olacağı anlamına geliyordu. Buna rağmen Miloseviç, yeni Yugoslav demokrasisinin Fransız ve Amerikan sistemlerinin en iyi özelliklerini birleştiren yeni bir Batı modeli geliştirdiği iddiasında bulunuyordu.

            Kıyametten önce tüm Katoliklerin, ayrılıkçıların ve diğer din ve mezheplerin imhası için Miloseviç’i seçilmiş önder olarak gören bağnaz Sırp Ortodoks Kilisesi, yeni seçilmiş cumhurbaşkanının ilk kurbanı olmaktan kurtulamamıştı.63 Ortodoks Kilisesi’nin komünistler tarafından istimlâk edilen tüm topraklarının iadesini isteyen yasa önerisi parlamentoda aylamaya sunulmuş fakat yeni cumhurbaşkanı tarafından asla imzalanmamıştı. Bunun sebebi açıklanmazken, bir daha da önerilmemiştir. Zaten kilise de bu durumdan şikâyetçi olmadı.

            Sosyalistler zaferlerini kutluyorlardı. Miloseviç halkın karşısına galip olarak çıktı ama çok kısa bir süre medyada göründü. Bazı Kremlin politikacıları gibi gizemli bir kılığa bürünüyordu. Hakkında medyada bir yığın şey çıkmakta fakat gerçek Miloseviç hakkında pek az şey bilinmekteydi. Kimse onun gerçekten ne yaptığını bilmiyor ve herhangi bir şey konusunda

__________________________________________________

            kiye üzerinden Fransa’ya iltica etmeye zorlandı. Göçmen olarak Demokratik          Özgürlükler Hareketi’ni kurdu. Batılı idarelerden hiç biri demokratik programını               desteklemedi. 50 yaşında 1997’de Paris’te öldü.

63            Peder Justin Popoviç şunları yazıyordu: “ Ekümenizm Avrupa’nın sahte kiliselerinin ve          sahte Hıristiyanlığının ortak adıdır. Başlangıçta Roma Katolik Kilisesi olmak üzere tüm               Avrupa hümanizmini temsil eder. Tüm bu sahte Hıristiyanlıklar ve sahte kiliseler,    sapkınlıktan başka bir şey değildir. Yaygın evanjelik adı mutlak sapkınlıktır.”

87

hesap sormuyordu. Ancak, şahsen tüm güç araçlarını elinde bulundurduğu ortadaydı: başbakan, polis, saf generaller, bağımlı partilerin liderleri ve belediye başkanları kontrolü altındaydı. Sırbistan’ın önemli önemsiz her köşesi, gözü bağlı Miloseviç kuklaları ya da en azından adları polis dosyalarında bulunan ve sorgusuz sualsiz emirlere boyun eğmeye hazır kişilerle doluydu.

            Ne demokratik bir geleneği ne de demokrasinin korunması ve devam ettirilmesi için bir kurumu bile bulunmayan bu ortamda demokrasi için bu kadar umut beslemek saçmalıktı belki de. Gene de Miloseviç’in ezici zaferi herkesi gafil avlamıştı. Demokrasinin savunucusu olması ümit edilen orta sınıf, kendi çelişkilerinde takılıp kalmışlardı. İmtiyazlarla şımararak tüketim Avrupa’sının en kötü örneğini teşkil ediyorlardı. Köylülerin hafızalarında ise, sadece eskilerin aktardığı efsaneler ve onları sahip oldukları her şeyden mahrum bırakan ulusal savaşlar vardı; hiç olmazsa istikrar sağlıyormuş gibi gözüken yüzeysel bir düzeni korumak bile yeterdi onlar için. Emekliler, maaşlarını koruma derdindeydi. Halk arasında birlik, ancak ulus gibi güçlü bir ideoloji sayesinde veya anavatana karşı dünya çapında bir komplo olduğu bahanesiyle sağlanabilirdi. Galip gelen adam ve ailesi, halka istedikleri her şeyi sunacak  durumdaydı; bu sunum cazip bir biçimde yapıldı mı insanların toplanması kaçınılmazdı.

            Sırbistan’da iktidar garantiye alınmıştı. Sözde demokrasiye geçiş, medya ve siyasî çarpıtmalar sayesinde pürüzsüz olmuştu. Fakat Yugoslavya’nın Belgrad iktidarını tehdit eden bölgeleri ne olacaktı? Slovenya’ya iktidar, Yugoslav hazinesine para ödemeyi açıkça reddeden ve bağımsızlık için referandum hazırlığı yapan milliyetçilerin elindeydi. Durum, çoktan kendi polis gücünü ve ordusunu yapılandırmış olması dışında Hırvatistan’da da aynıydı. Bosna’daki iktidar ise, Müslüman, Sırp ve

88

Hırvat milliyetçiler arasında orantısal biçimde bölünmüş durumdaydı. Mülayim Karadziç dışında Miloseviç’in küm muhalifleri tamamen saldırgan görünüyordu.

            1930’larda Slobodan Jovanoviç, “Yugoslavya’yı biz yarattık. Şimdi Yugoslavları yaratmalıyız” diyordu. Sonunda başarısızlığa uğrayacak, uzun ve kesintili bir süreçti bu. Kendilerini Yugoslav addedenler resmî bir kökenden, vatandaşlık ya da devletten mahrum kalmışlardı; hiçbir millete ait değil gibiydiler. Karışık evliliklerden doğan çocuklar için de durum aynıydı. Bu kimliksiz insanların sayıları safkan Makedon, Arnavut ve Müslümanların sayısını aştığı halde, kimse onların çıkarlarını resmî olarak temsil edemiyordu. Uluslara ve ulusal azınlıklara bölünmüş diğer Yugoslavlar ise, siyasî kimliksizliklerini siyasî fanteziyle değiştirdiler. Tüm iyi niyetlere rağmen, federal hükûmetin başlattığı reform terkedilmişti. Dinar, göreceli bir istikrarın ardından inişli çıkışlı bir sürece girdi. Federasyon içindeki herhangi bir ülke için ekonomik istikrarın sağlanması, komşularına kıyasla ortak mülk ganimetlerinden daha fazla ele geçirilmesine bağlıydı.

            Ancak, halen müşterek devlete ilgi gösterenler vardı ya da öyle gözüküyordu. Belgrad medyasında, Yugoslavya Ulusal Ordusu (JNA) tarafından yapılan siyasi beyanata göre, Yugoslavya’ya karşı dünya çapında bir komplo harekatı düzenleniyordu. ABD ve CIA önderliğinde Yeni Dünya Düzeni kurulmuştu. Komplo üç aşamadan oluşuyordu: sosyalizmin istikrarını bozmak, iç savaş çıkarmak ve Yugoslavya’yı parçalamak. Bu arada, ayrılıkçılar Yugoslavya’yı yok etmek için dış güçlerle işbirliği halindeydi.

            Fakat ordu “bunun olmasına izin vermeyecektir.” Generaller, bağlılık yemini ettikleri bir devleti savunma hazırlığına girmişlerdi sanki. Somut kanıtlara dayanan suçlamalarda bulundular: örneğin, Hırvatistan’daki yeni iktidar gizlice polisi silah­

89

landırmakta ve orduyu eğitmekteydi. Bunları kanıtlayan film kareleri yayınlanıyordu.

            Macaristan’dan Hırvatistan’a silâh yüklü kamyonların gittiği söyleniyordu. Sırbistan’ın saldırı hazırlıklarını destekliyordu.

            Gizli kamerayla görüntülenen bir fragman, Mart 1991’de tüm Yugoslav televizyon kanallarında yayınlanmıştı. Filmde Hırvat ordu bakanı General Spegelj, şarap içip ses çıkarmadan oturan iki dinleyicisine şunları söylerken görünüyordu: “Zamanı geldiğinde herkese ateş açın. Çocuk, kadın ya da yaşlı, fark etmez. Hepsi düşmanımızdır.” Dinleyicilerden biri, Yugoslavya Ordusunun karşı­istihbarat biriminin muhbiriydi. Bu, Hırvatların bir kez daha Sırpları katletmeyi planladıklarının açık bir kanıtı değil miydi? Federal ordu, böyle bir şeyin gerçekleşmesine bir kez daha göz yumamazdı. Sosyalizmin ve Sırpların korunması ordunun saplantısı haline gelmişti.

            Federal hükümet, Sırbistan Cumhuriyeti ve Karadağ Cumhuriyetinin (Miloseviç’in çırağı Djukanoviç’in idaresinde) Yugoslav federal rezervlerinden izinsiz para almaları üzerine duruma müdahale etti.64 Bu meblâğın 2­3 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilirken, paraya ne olduğu sır olarak kalmıştı. Medya, anında federal başbakan Markoviç’i Hırvatistan ve Slovenya lehine Sırbistan ve Karadağ’ı soymakla suçladı. Sloboda­Sloboda ve Nebosya Djukanoviç, kendilerine ve Sırp halkına ait olana sahip çıkan liderler olarak görülüyorlardı. Önleyici tedbir adı altında, federasyonda diğer devletlere ayrılmış paraya el koydular.

            Bu durum, Belgrad’da ulusal zafer havasında kutlandı. “Sloba’mız elimizden alınanı geri aldı” denilirken, medya da kendi çevikliğine övgüler yağdırıyordu. Aslında bu olay, toplu

______________________________

64            Hem Sırbistan hem de Karadağ’daki kaynaklar tarafından onaylanmıştır.

90

hırsızlık ekonomisinin başlangıcıydı. Yöntemi gayet basitti: Miloseviç komşularının malını çalıyor ve onları Sırp ulusuna karşı hırsızlıkla suçluyordu. Miloseviç’in karşı atağı akıl dışı, paranoyak milliyetçilikten destek alıyordu. Bu paronaya aynı zamanda onun kişisel özelliklerinden biriydi; ve neredeyse elindeki iktidara mal olmuştur. Rakiplerinden korkusu ve kontrolü kaybetmeye karşı duyduğu dehşet, onun için belaya davetiye çıkarmıştı.

            9 Mart 1991’de, Birleşik Sırbistan Muhalefeti (Birleşik Sırbistan Muhalefeti olduktan 2 ay sonra) Cumhuriyet Medyası’nda bir gösteri düzenledi. Protestocular, Ulusal Müze’yle Ulusal Tiyatro arasında, yakın Sırp tarihindeki tek siyasi suikasta kurban giden Dük Mihajlo Obrenoviç’in anıtının önünde buluştular. Ancak, Miloseviç dilinden düşürmediği “Hakikat halktadır” beyanlarına rağmen gösteriye yasaklattı.

            O sabah protestocularla polis arasında çatışmalar oldu. Demir yumruk politikasını harekete geçirmek üzere eğitilen, Kosova ve kırsal kesimlerden gelen polisler de oradaydı. On binlerce insan, polislere rağmen barikatları aşıp meydanlarda toplanmayı başarmıştı.

            Göstericiler şehri kuşatan polisle çatışırken, muhalefetten konuşmacılar Ulusal Tiyatro’nun balkonundan kalabalığa sesleniyordu. Küçük çatışmalar, göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su da işin içine girince gittikçe büyüdü. Muhalefet lideri Vuk Draskoviç, karşı saldırıya önderlik etti. Gazın etkisiyle yarı kör haldeki bu gençler, polise karşı kararlılıkla karşı koymuştu. Asiler, Mareşal Tito’nun adını taşıyan ana caddede65 ilerlerken, bir anda savunmasız cumhurbaşkanlığı binasının karşısındaki Sırp parlamento binasına yöneldiler. Binada, olup bi­

_______________________________

65            Caddeye sonradan Sırp Hükümdarları Caddesi adı verildi. Miloseviç’in adını          taşımıyorsa, başka hiçbir isim taşıyamazdı.

91

tenler karşısında şaşkına dönmüş birkaç muhafızdan başka kimse yoktu. Ağır silâhlarla donanmış polis timleri, Miloseviç’in Dedenje’deki villasına çıkan caddeyi koruyordu. Muhalefet, Sırp parlamento binasına girdikten sonra protestonun ilk heyecanı da sönmüştü. Ne programları vardı ne de net bir istekleri. Bir adım sonra ne yapacaklarını ya da kime karşı koyacaklarını da bilmiyorlardı. Dışardan hiçbir destek almadılar; 1,5 milyon Belgrad vatandaşı evlerinde oturuyordu.

            Belgrad halkı onları kuşatan görünmez duvarı karşı ayaklanma niyetinde değildi. Tüm şehir bekliyordu. Belgrad merkeziyetçiliği, sosyal statükoyu koruma niyetinde olanlar için sessiz siyasî bir savaşa dönüşmüştü.

            İlk bağımsız şehir televizyonu istasyonu olan  Studio B, Miloseviç’in bir zamanlar Kosovo polje’de dokunulmaz addettiği insanlara şimdi sopa çeken kasklı polislerin görüntülerini, yayınlıyordu. Gece yarısı, bu sefer kasksız polisler, Beogracljanka (Belgradlı Kız) adındaki televizyon stüdyosuna girip yayını durdular. Halk sadece rejimin muhalefet karşıtı, “Muhalefet ülke dışından yönetilip Zagreb ve Ljubljana tarafından finanse edilmektedir” propagandasını duyup görebilirdi. O akşam, Yugoslav Federasyonu cumhurbaşkanı Borislav Joviç televizyondan, Sırbistan’ın düşmanlarını kınadı. Ertesi sabah -10 Mart 1991’de- Belgrad İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez, caddelerinde ilerleyen tankları görmek üzere uyanacaktı. İşgalci, bu kez içerdendi.

            Tanklar, propagandanın ana tabyalarını –yani  politika gazetesini, Sırp radyo ve televizyon binasını ve hepsinin tam kalbinde bulunan binayı yani Miloseviç’in Dedinje’deki villasını korumak için orada bulunuyordu. Miloseviç’in lüks malikânesine çıkan tüm yollar kapatılmıştı.

            O gün Sloba-Sloboda, gönüllü olarak güvenli hücresine girdi. Kalabalıklardan uzakta, gerçekle anasındaki tüm bağlantıları

92

koparmış bir halde, nadiren terk ettiği villasına kapandı. Olup bitenlerden, özenle seçilmiş ve söyleşecekleri konusunda gayet seçici davranan aracıları vasıtasıyla haberdar oluyordu. Sonunda, onu yaratan dünyaya kapılarını kapatmıştı. Muhaliflerinin gözünde şahsiyeti kesinlik kazanmıştı: o artık Dedinjeli Şeytan’dı . Yandaşları içinse, yeri doldurulamazdı. Hem hayranları hem de muhalifleri, sevgi ve nefret arasında sıkışmış olsalar da, kiminle uğraştıklarını kesinlikle biliyorlardı: kedileriyle.

            İki­üç gün boyunca Belgrad’da sessizlik hâkim olmuştu. Sanki parti bu çatışmalarla zirveye ulaşmıştı. Kaos ve çılgınlık güçlerince66 parçalanmış vitrin camları yenilenmişti. Ancak, soğuk bir gecede çok sayıda öğrenciden oluşan bir kalabalık Yeni Belgrad’da toplanıp eski kente doğru harekete geçti. Sava Nehri üzerindeki köprüde polisle çatıştıktan sonra şehre girip Tarazije fıskıyesinin etrafında toplandılar. Bu bir Açıkhava forumu olup Jakoben Kulübü ve  altmış­sekizliler kongresi(Batı Avrupa’daki 1968 öğrenci protestoları Yugoslavya’da da yankılarını göstermiş) olarak adlandırılmıştır. İnsanlar nutuklar atıyor, şiirler okuyor, şarkılar söylüyor, ağlıyor ve gülüyorlardı. Bir kişi hariç herkes düşündüklerini sansürsüz dile getirebiliyordu. Bu adam, gerçek düşmanın Sloba­Sloboda değil Hırvatlar ve Müslümanlar olduğunu söylemeye çalışan ancak yuhalamalarla bastırılan milliyetçi Seselj’den başkası değildi.67

_________________________________

66            Mira Markoviç’e göre olaylar çok daha dramatikti:” Şehir tamamen harap edilmişti. 2              kişi öldü; pencereler yere indirilmiş, otomobiller yakılmış; beton saksılar yerlerinden       sökülmüştü. Ortalık tımarhaneye dönmüştü! Göstericilerin yarısı sarhoştu.             Polis        köpeklerini öldürüp atları eziyorlardı. Korkunç! Berbat bir sahneydi ve tüm halkı              aşırı         derecede sarsmıştı.”

67            Küçük düşmüş halde derme çatma podyumdan inerken kazara yanımdan geçti.   Dehşetten titrer halde, “Bunun hesabını vereceksiniz” demişti. Birkaç gün sonra diğer       100 kişiyle birlikte idama mahkum edilenlerin listesine girdiğimi öğrendim. Bu gizli ve              var olmayan listedekilerin çoğunluğu artık yaşamıyor ya da artık Sırbistan’da değil.

93

Bosna Sırplarının lideri olan ve kendine ait küçük gayriresmî bir orduya önderlik eden Karadziç, onu paralı askerleriyle Belgrad’a gelip kötü Sırpları kapı dışarı etmekle tehdit ediyordu. “Gerçek Sırplar Sırbistan dışında yaşamaktadır; içerdekiler yozlaşmışlardır” diye gürlüyordu.

            Miloseviç’in halkı da Sava ve Tuna nehirlerini kesiştiği noktada bir karşıt gösteri düzenliyordu. Hükûmet kontrolündeki televizyon ekranlarından en genç katılımcıların altmış yaşının üstünde olduğu görülüyordu. Birbiri ardına kürsüye çıkan konuşmacılar, ak saçlı kalabalığa öğrencilere karşı yürümeleri için cesaretlendiriyordu. Ancak, birkaç halay çekme ve slogandan sonra göstericiler dağılmıştı. Şahsen savaşmaktansa savaşı çocuklarına, hatta torunlarına bırakmayı tercih etmişlerdi.

            Çamurlu ve buruşmuş posterleri yerlerde olan adam, bir karara varmak üzeredeydi. Ne muhalifleri ne de yandaşları, Miloseviç’in ne yapacağını bilmiyorlardı. Sokaklardaki saldırgan enerji onu ciddi biçimde sarsmıştı ve artık elini çabuk tutmak zorundaydı. Belediye başkanlarıyla toplantı düzenleyip, “Tol­erans sınırları güçlüler tarafından belirlenmeli. Güçlü olmak zorundayız.[…] Savaşmamız gerekirse savaşırız! Umarım bizimle savaşmaya cüret etmezler” demişti. Ne tür bir savaş ve kime karşı olduğundan ve amacından bahsedilmemişti. Dedinje’den gelen emirlere itaat etmeyen herkes, her birey yani tüm Yugoslav ulusu düşmandı.

            Kapıda bekleyen bir savaş olup olmadığı askerî bir sırdı. Ordudaki generallerin bile bu sırdan haberleri olup olmadığı şüpheliydi. 8 üyeli Yugoslav cumhurbaşkanlığı 4’er oya sahip iki cepheye ayrılmıştı; anlaşmaya varılamıyordu. Yugoslavya artık idarî bakımdan işlevsel bir yapı olma niteliğini kaybetmişti.

            Uzun süren müzakerelerden sonra ­Avrupa Topluluğu üye­

94

leri aracılığıyla­, Hırvat Stepjan Mesiç bir yıllık Yugoslavya cumhurbaşkanı olarak, katı merkezci Sırp Joviç’in yerine getirildi. Çok geçmeden, Mesiç federasyonu parçalama niyetini beyan etti.

            Yugoslavya dışındaki olaylar dramatik bir hal almıştı. Parti bürokratları ve canı sıkkın Kızıl Ordu generallerinden oluşan ittifak, Sovyetler Birliği’nde darbe hazırlığında bulunuyordu. Mikail Gorbaçev, Kırım’daki villasında tutuklanmıştı. Bu olaylardan önce, 13 Şubat 1990’da, Borislav Joviç günlüğüne, Yugoslavya Ordusu Genelkurmay Başkanı General Veljko Kadijeviç tarafından dile getirilen bir ifadeyi not etmişti:” Tamamen Gorbaçev’in hatası. Sosyalizm ve komünizmi yok pahasına sattı. Varşova Paktı’nı ihlal etti, Doğu Avrupa sosyalizmini yok etti, SSCB’yi istikrarsızlığa sürükledi; en kötüsü de, Avrupalı iktidarları tedirgin etti ve böylece bütün komünistleri şüpheli duruma soktu. Şimdi ya kendimizi savunacağız ya da öleceğiz.”68

            Darbeden sonraki ilk gün, Miloseviç taraftarları iyi güçlerin zaferini kutladılar; sosyalist parti binalarında şampanya kadehleri tokuşturuldu. Ne var ki, hayal kırıklığı pek yakındı. Boris Yeltsin, Moskova’daki durumu tersine çevirerek devrimcileri tutuklatmış ve Gorbaçev’i tekrar iktidara getirmişti. Miloseviç, karısının pekiştirdiği kararlılıkla destekçilerini yeniden toparlamak için elinden geleni yaptı. Sovyetler Birliği’ndeki devrim şimdilik başarısızlığa uğramış olabilirdi fakat Miloseviç’in hem komünist hem de milliyetçi tüm Rus müttefikleri hâlâ hayattaydı. Arka planda tüm aile işleriyle ilgilen Miloseviç’in büyük kardeşi Borislav, danışmanı olarak Ruslarla devamlı temas halindeydi. Mirjana da dışişlerinden sorumluydu.

________________________________

68            Borislav Joviç, Posljednji dani SFRJ (Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin               son günleri), Belgrad: Politika, 1995.

95

Mirjana’nın Niş’teki hocası Prof. Danilo Z. Markoviç, Moskova büyükelçisi olmuştu. Çin komünist rejimi sapasağlam ayaktaydı ve güvenilir müttefikler arasındaydı: ünlü Tianenman Meydanı katliamının uluslar arası basında yankılanmasından tam 2 yıl sonra. Mirjana’nın takipçisi, turizm profesörü Unkoviç, Pekin büyükelçiliğine atanmıştı.

            Miloseviç ve Slovenya Cumhurbaşkanı Kucan arasında gizli bir toplantı yapıldı. Miloseviç Slovenyalıların kendi devletlerine sahip olmalarını onayladı.69       Kucan, buna karşılık olarak Sırpların da kendi devletlerine sahip olma hakkını tanıdı. Bu toplantının sonuçları umulmadıktı. 1991 yazında federal ordu, sınırdaki federal gümrük noktalarını koruma bahanesiyle Slovenya’ya girdi.70 Sloven propagandasına göre şehirleri kuşatma altındaydı; Ljubjana üzerinde askeri uçak filoları uçuyor ve tanklar yollarına çıkan her şeyi yok ediyordu. Batı bu olaylar karşısında aşırı derecede sarsılmış ve gelecek yıllarda bir çok kez ortaya atılacak, müdahale edilip edilmemesi konusu ilk kez sorgulanıyordu. Fakat Slovenya kuşatması kısa sürdü ve federal ordu geri çekilmeyi kabul etti.

            Miloseviç’in belli başlı bütün parti makamlarını ele geçirerek kendini ve politikalarını Yugoslavya’nın tamamına dayatma girişimi, Komünist Birliği’nin son kongresinde hüsranla sonuçlandı. Bu onun ana stratejisiydi. Komünizmin yeniden getirilmesi planı başarısızlığa  uğradığı taktirde bir sonraki plan, milliyetçiliğin denenmesi ve Sırp ulusal programından faydalanmak olacaktı. Slovenya kaderine terk edilmeliydi.

_________________________­

69            O toplantıda kısa süre önce Miloseviç, “ Yugoslavya’nın dağılacağını zannetmiyoruz.           Ayrılıkçılara rağmen Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılacağını zannetmiyorum.    Ancak bunlar olsa da Sırbistan Avrupa’daki en küçük ülke olmayacaktı” demişti.

70            Bu 25 Haziran 1991’deydi. Savaş sadece bir hafta sürdü 7 Temmuz Brioni           anlaşması’yla tamamen son buldu.

96

Tüm ordu ve polis ağı Sırp topraklarının –yani Sırpların yaşadığı bölgelerin –korunmasına odaklanmak zorundaydı. Ordu Bakanı ve Genelkurmay Başkanı General Kadijeviç buna karşı çıktı: ekonomisini yok etmeden Slovenya’yı bir kenara bırakmazlardı. Her yerin ateşe verilmesi prensibinin uygulanması gerektiğine inanıyordu.

            Federal orduyla resmi hiçbir ilişkisi bulunmayan Sırp Cumhurbaşkanı barbarlığa ve yıkıma karşı çıkmış ve sonunda bu karar baskın çıkmıştı. Slovenya Yugoslavya’dan çekilmiş ve Miloseviç’in düşmanlardan biri daha eksilmişti. Miloseviç, Yugoslavya’da geriye tek düşmanın kaldığına inanıyordu. Bu düşman –sonraki bin yıl için bağımsız Hırvatistan’dan söz eden- yeni Hırvatistan Cumhurbaşkanı  Tudjman’dı.

            Medya sonradan, Miloseviç ve Tudjman’ın Tito’nun göz mekanı olan ve diplomatların av partileri düzenledikleri Voyvodina Karadjordjevo’da buluştuklarını duyurdu. Neler konuşulmuştu? Cumhuriyetlerini ve temsil ettikleri bin  yıllık halklarını bölen meseleleri halletmeye mi çalışmışlardı? Bunu kimse bilmiyor. Parlamento ve seçmenler ikisinden de emin değildi ve görüşmeye dair  hiçbir şey kaydedilmemişti. Yayınlanan tek fotoğrafta, duygularını saklamaya çalışan, çekişmeli bir poker oyunundaki rakipler gibi masa başında oturan  asık suratlı iki adam görünüyordu.

            Sonradan yaşanan olaylar bu gerilimi daha da artırmıştı. Gelecek olayların taslaklar oluşturmaktaydı. Misha Glenny sonradan söyle yazdı: “Miloseviç güçlü  bir federasyon için bastırmasaydı ve Tudjman Sırp azınlığıyla müzakere başlatma isteği gösterseydi çatışmaya gerek kalmazdı. Her iki cumhurbaşkanı da yetersiz devlet adamları olduklarını sergilemişlerdir.”71

________________

71            Misha Glenny, The fall of Yugoslavia: the third Balkan war (Yugoslavya’nın düşüşü:             üçüncü Balkan savaşı), Londra: Penguin, 1996

97

            Balkan halklarıyla ilgili olarak Balkanlaştırma kavramı kullanılırken, siyasi seçkinlerin ve ulusal aydınlar sınıfının da dikkate alınması gerekir. Balkanlar’daki politikaların ve utopyacı ideolojilerin temelini genellikle bu aydınlar oluştururlardı. Bu bir şekilde işe yaramıştı. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yaygın ideoloji, bölge dil ve köken birliği sayılan ulustu. Bu ideoloji 20. yüzyılın ortalarında, tek bir politik sınıfa güç sağlayan halkın diktatörlüğüyle yer değiştirmişti. Şimdi üçüncü bin yılın arifesinde halktan beklenen, sadece bu birliği sağlamasıydı.

            Ekonomik ilerleme, daha iyi yaşam okulları, daha büyük hastaneler, okullar, temiz sokaklar ve yasaların uygulanması gibi basit şeyler sunan politikacıların artık başarılı olma şansı  yoktu; böylesi şeyler ne zenginleri ne de isimsiz fakirleri ilgilendirmekteydi. Trenlerin zamanında gelip gelmediği yada şirketlerin aşırı işçi alıp almadığı kimin umurundaydı ki? Gerçek bir politikacı, ulusal egemenlik ve uluslar arası statüyle ilgili daha ciddi meselelerle ilgilenmekteydi. Kitlelerin tek yaptığı, kendileriyle alakası almayan propagandayı –şaşaalı bildirileri ve muazzam ideolojileri- tüketmekti.

98

7

SIRPLARIN YAŞAMINI VE SIRBİSTAN

SINIRLARINI SAVUNMAK

Belgrad propagandası, bu kez yeni amaçlar uğruna eski yaraları  deşmeye başlamıştı. Slovenyalılar Avusturya-Macaristan yaltakçısı, Sırp düşmanı ve nankör olmakla suçlanıyordu. Bir rock şarkıcısı, “ Viyanalı yamaklar bizi terk etmek istiyor” diye şarkı söylüyordu. Propaganda, Ustaşaların Jasenovaç kampında 1 milyondan fazla Sırp’ı katlettiğini ve Bosna-Hersek boyunca toplu mezarların bulunduğunu iddia ediyordu.

Hırvat propagandası en az yarım milyon Hırvat’ın 1945 yılında Bleiburg (Avusturya) yakınında katledildiğini iddia ediyordu. Duke Mikailo Caddesi’nde, Drazo Mihajloviç resimleri yanında “Büyük Sırbistan” haritaları satılmaktaydı. Bu büyük yeni Sırbistan haritası, Bosna ve Hırvatistan’ın bazı bölümlerine de sınırları içinde gösteriyordu. Zagrep’teki Jelacıç Meydanı’nda ise, Ante Paveliç resimleri yanında “Büyük Hırvatistan” haritaları satın alabiliyordu; bu haritalar da Bosna’nın

99

tamamına ve Sırbistan’ın bazı bölümlerini içeriyordu. Her propaganda örgütü, halkının soykırım kurbanı olduğunu etme derdine düşmüştü. Entelektüeller bu tartışmayı,Hırvatlarla Sırplar arasındaki farklara dikkat ederek çekerek sürdürüyorlardı. Brana Crnceviç şöyle yazmıştı:” Hırvat aydınları özgür değiller. Ancak Sırp aydınları özgürdür.” Aralarında rahip eksik olmayan bu özgür entelektüeller, Belgrad televizyonunda ciddi bir havayla, bir sonraki savaşa verilecek kurbanların sayısı üzerine tahminlerde bulunuyorlardı. Şair Beckoviç, “Bir halkın büyüklüğü, feda ettiği kurbanlarının sayısıyla ölçülür” diyordu. Saraybosna’da yaşayan Belgradlı akademisyen Milorad Ekmedziç, daha kesin konuşuyordu: “ Bizden yaklaşık 250 bin kayıp olur; Hırvat tarafından en az 750 bin. Hırvat sorunu işti bu şekil çözüme ulaşır.” Ekmedziç daha delikanlı iken tüm ailesi Ustaşalar tarafından katledilip hepsi bir çukura gömülmüştü. Artık ödeşme zamanı gelmişti. Küçük yaşlarda ailesi  boğazlandığı için, şimdi onların çocuklarından intikam alma vakti gelmişti.

            Sırp Ortodoks Kilisesi tarafından düzenlenen bir operasyonda, Bosna’nın her yanında, İkinci Dünya Savaşı’nın Ustaşa kurbanlarına ait mezarlar ortaya çıktı. Genç müminler acemice haç çıkarırken, atalarının başında toplanan torunları dualar ediyor, rahipler ilahiler okuyordu. Dobrica Cosiç, Vreinesmrti (Ölüm zamanları) adlı üçlemesini imzalamak üzere, teşhir edilen kemiklerin ortasında duruyor; Sırp televizyonu, anma törenlerini canlı yayınlıyordu. Kilise meclisi de şu sonuca varmıştı: “Alçaklık, nefret ve kayıtsızlık karanlığından nihayet çıkarılan binlerce kurbana tanık oluyoruz; kurbanlar bulundukları çukurlardan çıkarıldıkça zalimlerin vicdanlarında da yeniden canlanıyorlar. Bunların hepsi herkesin iyiliği için; ölülere ve yeni ölenler arasındaki barış, yaşayanlar arasındaki huzur için şarttır.”

100

Önceki kuşakların korkuları yeniden uyandırılırken, propaganda gençleri sahte inançlar ve fantezilere boğuluyordu. 40 yıl önce sona ermiş savaşa ait resimler ve anılar, eskisinin sona erdiği noktadan devam edecek yeni savaşa hazırlık için uygun birer araçtı. Fakat gerçek bir savaş başlamadan önce, halkların hafızaları arasında savaş72 açılmalı ve bu savaş kazanılmalıydı. Her iki taraf da,y kendi kurbanlarının sayısını muazzam derecede büyüterek intikam çağrısında bulunuyor ve öteki halkın hafızasını hor görüyordu.

Barış şampiyonu ve bölgenin en önemli denge unsuru Yugoslavya, ansızın kendini açıkça ilan edilmemiş bir savaşın içinde bulmuştu. Savaşı sahne arkasından yönetenler haricinde hiç kimse bunun nasıl olduğunu anlayamamıştı. Dışarıdan bakıldığında önemsiz ve yersiz çatışmalar dizisi olan bu savaş gitgide kızışıyordu. Her şeyin plana göre yürüdüğü ancak sonradan açığa çıkmıştı.

Hırvat parlamentosunun garantilediği anayasal haklar, uzun süreden beri Krajina’da yaşayan Sırpları kapsamıyordu. Hırvatlar buna sebep olarak da, Sırpların kurucu halklardan sadece biri73 yalnızca biri olduğunu öne sürüyorlardı. Sırplar tepkilerini, yeni Hırvat polis gücünü yok sayıp yollara kütükler ve muhafızlı barikatlar kurarak gösterdi. Bu eylem sonradan kütük devrimi adıyla anılmıştır. Slovenyalı Sırplar da, çoğunluk oldukları tüm belediyelerde aynı eylemi yapmışlardı.

_____________________

72            Bogdan Bogdanoviç, “Belki de güzel bir günde Yugoslavya’nın yeni (gerçek)        anayasası şu sözlerle başlayacak: ‘Ülkemizde tüm toplumların hatıraları eşittir” diyordu.

73            1 Ocak 1992’e Pravoslavljie’de (Ortodoksluk) Piskopos Pavle şöyle yazmıştı:        “Hırvatistan’daki mevcut iktidar, Sırp kültürel özerkliğini ve Sırpların çoğunluğu teşkil      ettiği bölgelerde bile yazılı ve sözlü dillerini tanımak istemeyip, bunun yerine siyasi                güç ve silah kullanmaya başvurdular. Sırplar kendilerine devletin uyguladığı şiddete   karşı korumak zorunda kaldı ve böylece tüm dehşet verici yanlarıyla savaş başlamış             oldu.”

101

Birçok SAO (Srpska Autonomna Oblast­Sırp Özek Bölgesi) kurulmuş ve bunların çoğu devletten ayrılmış belediyelere dönüşmüştü. Bosna­Hersek’te de bunların birkaçı aynı yoldan gitti. Böylece, küçük Trebinöe özerk bir bölgenin başkenti oldu. B garip coğrafi oluşumların liderleri genellikle önemsiz kişilerdi, çoğunluğu çete lideriydi dişçi Babiç, mağaza görevlisi Hadziç ve kamyon şoförü Vucureviç bunlardan birkaçıydı. Kentlerdeki saygın Sırplar bu yeni kardeşliğin bir parçası olamıyordu, fakat her nasılsa gangsterlerin eylemleri Belgrad propagandasıyla bire bir örtüşmekteydi. Her ikisi de Sırpların, çoğunluk olduğu bölgelerde devredilemez bölgesel haklara sahip oldukları konusunda ısrarcıydı. Azınlık oldukları yerlerde de tarihi haklara sahiptiler. Her iki durumda da, bölgenin Sırplara ait olduğu ve başka hiç kimseye devredilemeyeceği söz birliğiyle kabul edilmişti. Cumhuriyetler arasındaki mevcut sınırların tito’ya Komitern ve Vatikan tarafından dayatıldığı düşünülüyordu, artık değiştirilmeleri gerekiyordu. Tek demiryolu hattı olan, bir sineması bile bulunmayan küçük Knin kasabası, Sırbistan’la birleştiğini ilan ediyordu. Knin’le anavatan arasında binlerce kilometrelik bir mesafe olmasının hiçbir önemi yoktu. Sadece iki seçenek vardı: Sırp sorununu adilce çözerek barış yapmak ya da Sırp haklarının çiğnenmesinin intikamını almak için savaşmak.

            Sırbistan ve Hırvatistan arasında, sınırda bulunan sanayi kenti itaatsız Borova bir anda kötü şöhret sahibi olmuştu. Asilleri sürmek için Borovo varoşlarına giren Hırvat polisleriyle dolu bir otobüse pusu kuruldu ve otobüste bulunanların çoğu hayatını kaybetti. Seselj halkın ödünde adamlarını kutlayarak, Hırvatları bizzat kendi kör bıçakla boğazlamak istediğini ilan etmişti.74

_____________________

74            Bu büyük Sırp yurtsever Hersek’te doğmuş fakat Hırvat kökenliydi. Kendi teorileri                 kesin biçimde uygulansaydı, Sırp vatandaşlığı iddiası için geçerli hiçbir

102

 Hırvatistan’a karşı saldırı düzenlenmeliydi; ilk bölük Zagrep’i 15 günde alabilecek durumdaydı, Çetnik denizatlıları ise Sava Nehri kıyısında Hırvat başkentine yaklaşmak üzere demirlenmiş hazır bekliyordu. Seselj’in denizatlılarının Zagrep’e ulaştığında ne yapacağı belirsizdi ve planlanan taarruzun başarıya ulaşıp ulaşmayacağı tartışma konusuydu.

            Barış sözü vererek seçimleri kazanan Miloseviç, birkaç ay geçmeden savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Açık çatışmayı kınar gibi görünmesi gerekiyordu ve bunu da Sırp meselesine adil bir çözümde mutabık kalmaları koşuluyla muhalifleriyle işbirliği yapmaya hazır olduğunu defalarca dile getirerek yapıyordu. Bununla gerçekten neyi kastettiği belirsizdi. Miloseviç’in kendisi patırtılardan hoşnutsuz görünürken, yandaşları onun adına tehditler yağdırmaktaydı: Draskoviç’in “Sı4rp toprakları Sırp mezarları bulunan her yeri kapsar” demeci, fazlaca epik ve müphem görünüyordu; Piskopos Atanasije Jeftiç, biraz daha kesin konuşmuştu: “Sırp halkı Metohija, Dalmaçya, Krajina, Slovenya, Banija, lika, Kordun, Srem ve Bosna­Hersek’te çarmıha gerilmiştir.” Ancak, Seselj hiçbir şüpheye yer bırakmaz ve “Son savunmamız Karlobağ­Karfovac­Vinkovci­Virovitica hattındadır” demişti.75  Bu da Hırvatistan’ın üçte iki-

__________________________

                hakkı olmazdı. Muhalefetin milliyetçiler uyruğunu sorguladıklarında, Seselj ikinci    dereceden akrabaları aracılığıyla Sırp uyruklu olduğunu gösteren bir belge çıkarttı.          Kendini Vali ilan eden adamın babası, birinci Dünya Savaşı sonrasında                Müslüman topraklarının bölünmesi esnasında Ortodoks olmuştu. Saf uyruğunu teyit     eden belge nüfus idaresi tarafından değil, Sırp Sanat ve Bilim Akademisi tarafından            çıkarılmıştı.

75            1991 yılında Seselj’in partisinin esas amacı, “tüm Sırp halkını ve Sırp topraklarını                 kuşatan özgür. bağımsız ve demokratik Sırp devletinin canlandırılması” idi. Bu,           (halihazırda empoze edilmiş olan Sırp federal birimine ilâveten) sınırlarının Sırp     Makedonya’sı, Sırp Karadağ’ı, Sırp Bosna’sı, Sırp Hersek’i, Sırp Dubrovnik7i, Sırp               Dalmaçya’sı,  Sırp Lika’sı, Sırp Kordon’u, Sırp Banija’sı, Sırp Slovenya’sı, Sırp batı               Srem ve Sırp Baranja’sını kapsayacağı anlamına geliyordu

103

sinin  ve neredeyse tüm kıyı şeridinin  fethedilmesi ve Bosna’nın kuşatılması anlamına geliyordu. Bağımsız muhalefetten olmasına rağmen, Seselj’in beyanları Miloseviç’in beyanlarıyla birebir örtüşüyordu.

            Ayrıntılı açıklamalardan daima kaçınan Miloseviç, lâfebeliğinin güvenli sularında kalmayı yeğliyordu. Sadece, “iki gerçek olamaz” ya da “tek bir gerçek vardır” diyordu. Bu arada. Diğer cumhuriyetlerdeki meslektaşlarıyla uzlaşmayı reddederek onları Yugoslavya’nın parçalanmasına sebep olmakla suçlamıştı. Tudjman ve Kucan tarafından öngörülen asimetrik federasyona ( bu modele göre diğer cumhuriyetler sosyalizm ve kapitalizm rejimlerinden istediklerini seçmekte özgür kalırken. Hırvatistan ve Slovenya kapitalizme geçiş yapmalıdır) karşı çıkmıştı. Ayrıca, İzzetbegoviç ve Gligorov tarafından öngörülen çok merkezli federasyona da (kapitalizm, sosyalizm ve farklı cumhuriyetlerin isteklerine göre üçüncü bir seçeneğe izin veren yapı) karşı çıkıyordu. Ülkeleri mevcut sınırlarla ayırma fikrine de karşıydı (Bu hem asimetrik hem de çok merkezli federasyonun reddedilmesi anlamına gelebilirdi; Sırbistan bu teklifi, Sırpların tüm Yugoslav topraklarına yayılmış olduğu ve böylesi bir çözümün adil olmayacağı iddiasıyla geri çevirmişti. AB temsilcisi Lord Carrington da, sonradan aynı planı dayatmaya çalışmıştı). Hiç kimse, Sırpların ulusal taleplerini karşılayamazdı.

            Cobrica Cosiç, bir keresinde şunları söylemişti: ”Yugoslavya’dan bağımsızlığımızı büyük bir bedel ödeyerek alacağız.” Ünlü bir isyan onu haklı çıkarmıştı. Birkaç ay öncesinde öğrencilere karşı gösteri düzenleyen emekli protestocular, Yeni Belgrad’da tekrar toplanmışlardı. Kalabalık, mart ayıda başkenti  kötülüğün ve azgınlığın güçlerinden korumak için kuşatan tanklara şimdi coşkulu tezahüratlarla çiçek fırlatıyordu. Bu kez hedef Belgrad’ın merkezi değil de, Tuna boyunda küçük

104

sakin bir kent olan Vukovar’dı Belgrad propagandası, o bölgede bir zamanlar Sırpların çoğunlukta olduğunu ve bu nedenle Sırbistan’ın tarihsel olarak bu kenti geri alma hakkına sahip olduğu iddiasında bulunuyordu. Zagrep propagandası ise, artık çoğunluğun Hırvat olduğunu ve komünistlerin bile toprak haklarının etnik orana göre verilmesini kabul ettiğini söylüyordu. Belgrad propagandası da buna karşılık olarak, cumhuriyetlerin sınırlarının doğal olmadığını ve Tito’nun bu sınırları Sırp komünistlere zorlayarak kabul ettirdiğini iddia ediyordu. Sonuçta, önceden hiçbir etnik çatışmanın yaşanmadığı Vukovar’da dramatik bir katliam gerçekleşmişti.76 Fiziki çatışma, ideolojik savaşın çözülmesinde kullanılan tek yöntem haline gelmişti. Çatışma sona erdikten sonra, sağ kalanlar hangi tarafın doğru olduğun kesin olarak anlayacaklardı.

            Halen resmi anlamda var olmayan cumhurbaşkanlığının kontrolünde gözüken Yugoslavya Ulusal Ordusu’nun (JNA) artık yeni bir efendisi vardı. Önceden barışın ne pahasına olursa olsun korunmasını ve karşılıklı görüşmelere başlanması gerektiğini iddia eden, şimdi ise savaş başlatan bir lideri olmuştu. Ortada ilan edilmiş bir savaş yoktu fakat Vukovar kuşatması devam ederken bombardıman yayılarak kırsal kesime ulaşmıştı. Mısır tarlaları cesetlerle doluyordu.

            Vukovar müdafilerinin lideri, eski JNA subayı Albay Jastreb’di (Albay Şahin). Gerçek adı ­Mile Dedakovaiç­ sonradan ortaya çıkmıştır. Hırvatistan Cumhurbaşkanı ve JNA eski generali Tudjman, bu savunucuların kim olduğundan habersizdi ve bu yüzden onlara yardım göndermekte geç kalmıştı. Kuşatma altındaki insanların kendilerini müdafaa etmelerine izin vermenin en yararlı yaklaşım olacağını düşünüyordu, çünkü bu insanların çektikleri ıstıraplardan gayet güzel propaganda

___________________________

76            Ağustos 1991’de başlamıştır.

105

Malzemesi çıkabilirdi. Saldırganların da problemleri vardı: adamları tükeniyordu. Sırbistan’dan yedek kuvvetler çağrılmış, gelenler gönüllü sayılarak gayriresmi bir şekilde cepheye sürülmüşlerdi. Bu genç adamların çoğu, savaş karşısında dehşete kapılıp emirlere uymayarak evlerine dönüyorlardı. Valijevo, Cacak, kragujevaç ve diğer gruplar, şehirlerine dönüp belediye binaları önünde gösteriler düzenlemiş, silahlarını teslim etmiş ve evlerine dönmüşlerdi. İktidar bir sonraki adımından pek emin değildi ve muhalefet de sessizliğe bürünmüştü. Özgürlük savaşçılarından oluşan köklü bir ailenin oğlu Ivan djuriç’ten başka tek bir muhalefet lideri bile savaş aleyhinde konuşamamıştı. Medya tarafından bu ailenin tümü vatan haini ilan edilmişti. Bu arada Vuk Draskoviç, Miloseviç’in kendi ulusal programını çaldığından şikayetçiydi.

            Genç bir tank operatörü, Belgrad’ı bir başına ele geçirmeyi kafasına koymuştu. Tanklardan birini çalan genç adam, tüm kontrol noktalarını aşmayı başararak Belgrad’a girdi, federal parlamento binasına doğru ilerledi ve zırhlı aracı oraya park etti. 200 kilometrelik yolculuğu boyunca hiç durdurulmamıştı. Bu adamın adı Vladimir Zivkoviç’ti. Bunun gibi 10 tank daha, Sırp Cumhurbaşkanlığını kuşatıp Miloseviç’i saldırıdan vazgeçirebilirdi ancak böyle bir eylemi organize edecek gençlik ortada yoktu. Hepsi yavaş yavaş siyasetten uzaklaşmış ve başlarını çekecek bir liderleri olmadığı için isteklerini net bir şekilde belirtemez duruma gelmişlerdi.

            Ordu büyük bir hızla milli parçalara bölünüyordu. Hırvatlar gibi Slovenyalılar da parçalanmıştı ve bunları sonradan Bosnalılar ve Makedonlar takip edecekti. Ulusal azınlıklar, milletlerarası savaşa girmek istemiyordu. Ordu rütbeler arası çekişmeler içinde yaralanmış haldeydi; subaylar artık verecekleri emirleri bilmiyordu ve astları da emirlere kulak asma niyetinde değillerdi. Hırvatistan’la tek bir sınırı bile bulunmayan

106

merkez Sırbistan’daki gençleri Hırvatların düşman olduğuna ikna etmek neredeyse imkânsızdı. Ordu bakanı ve genelkurmay başkanı Gereral Velmjko Kadijeviç, federal cumhurbaşkanlık üyesi Borislav Joviç’ten 150 bin asker daha talep etti. İki oğlunu birden askerlikten muaf tutan militan Joviç’in açıklaması, kimsenin orduya katılmak istemediği yönündeydi; ne yazık ki, Sırplar da artık bir zamanlar oldukları gibi sadık askerler değillerdi. Marko Miloseviç de, Belgradlı birçok yurtseverin çocuğu gibi ordu hizmetine uygunsuz görülmüştü. Erkek evlatlar hasta olmuş ve kız çocuklar devlet ödeneğiyle yurtdışında yaşamaya gönderilmişti. Medya bunu hiçbir zaman gündeme getirmedi fakat fısıltılar yayılıyor ve olay gittikçe büyüyordu. Acemi erler saklanmıştı ve ebeveynleri de onları askeriyeye teslim etmiyordu. Bir baba şunları yazıyordu: “Oğlum orduya katılmaz. Babası buna izin vermeyecek.”

            Polis, ordudaki dosyalarına yardım etmek için harekete geçti. Aylar gizli eğitim görmüş milis oluşumlar büyük kamyonlarla getiriliyordu. Bunlar resmi olarak ne polis örgütüne ne de orduya aitti. Aslında bunlar her ikisine birden aitti. Vukovar ve diğer şehirlerde, çoğu suçlardan ve haydutlardan oluşan gönüllü gruplar türemişti. Oluşan farklı gruplardan bazıları Arkan’ın Kaplanlar’ı,77 Seselj’in Çetnikler’i78 ve Bokan’ın Be­

___________________________________

77            Arkan’ın özel ordusu; Sırp Gönüllü Muhafızları (SDG/SSJ) Kaplanlar, 1992’de      örgütlendi. Birçok savaş suçundan sorumludur.

78            Seselj’in validelerinden Branislav Vakiç’in beyanatı (Velika Srbija [Büyük Sırbistan].no.         21 Aralık 1996) şu şekildedir:” Sırp Radikal Partisi, ulusal ve yurtsever parti, savaşın           etkilediği bölgelere yüzyıllık düşmanlarımız Hırvatlar ve Türklere karşı savaşmak için              30 binden fazla gönüllü( Sırp Çentikleri) göndermiştir.[…] Slobodan Miloseviç’in bilgisi          ve onayı dahilinde. Sonradan JA (Jugoslavenska Armija­ Yugoslavya Ordusu) adıyla           anılan eski JNA’dan yüksek rütbeli subaylar Belgrad, Sırbistan ve Karadağ’daki      kışlalarında Sırp Çentikleri savaş bölgelerine göndermek üzere eğitmeyi                 memnuniyetle kabul ettiler. İçişleri Bakanlığı’na bağlı özel kuvvetlerin önemli bir     kısmını da binlerce Sırp Çetnik’i oluşturdu.”

107

yaz Kartalları’ıydı.79 Kaçakların boşluğunu bunlar doldurmuş ve yüzlerce yıllık Sırp topraklarını ve Sırp Ortodoksluğunun haklarını savunmak için orada olduklarını iddia etmişlerdi. Bu gönüllüler ortalıkta dolaşıp yurtseverlik adına akıl almaz tecavüz ve yağmalama suçları işlemişlerdi; muhalif güçlerle ancak tesadüfen karşılaştıklarında çatışmaya giriyorlardı. Sırp milis güçlerine paralel olarak oluşturulan Hırvat milisleri de aynı şeyleri yapmaktaydı. Her zamanki gibi, her ülkenin kendi propagandası suçu diğerine atıyordu. Hırvatlar Sırpları Çentikler ve Sırplar da Hırvatları Ustaşalar olarak biliyordu.

            Sosyalizmle doğup büyüyen, kardeşlik ve birlik içinde eğitim gören torunlar, Sırplar ve Hırvat atalarının İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettikleri savaşları devam ittiriyorlardı. Sanki hayatları boyunca savaşla yaşamışlar gibi, yanıp tutuşan bir nefretle çatışmaya gidiyorlardı. Komşu komşuya silâh doğrultuyordu. Komşuların böylesi canavarlara nasıl dönüştüğünü kimsenin aklı almıyordu; herkes kendini farklı görüyordu. İki­üç yıllık bir propaganda, yarım yüzyıl barış içinde sürdürülen birlikteliği silip süpürmeye yeterli olmuştu. Bu bölücü ve yakıcı nefretin kökündeki esas tahrikçi, Miloseviç’ti. Misha Glenny’nin sözleriyle:”Yugoslavya’da savaş, Slobodan Miloseviç’in tuhaf kişiliği olmasaydı böylesine vahşi olmazdı. […] En büyük başarısı, balkan politikalarının en etkin araçları olan hile, ahlâksızlık, şantaj, demagoji ve iktidarı pervasızca kullanmasıdır.80

            Bu, gerçekten de doğrudur. Açıkça görülmeyen şey, kullandığı araçların, sadece iktidara karşı duyduğu iştaha ve suça

_______________________________

79            Bosna’daki Savaş Sırasında Sırp İçişleri Bakanlığı tarafından donatılmış silâhlı milis            oluşumlar, Sırp Radikal Partisi’yle (SRS) bağlantılıydı.

80            Misha Glenny, The faal of Yugoslavia the third Balkan war [Yugoslavya’nın Düşüşü,            Üçüncü Balkan Savaşı], Londra: Penguin, 1996.

108

meyilli doğasına hizmetle kalmayıp, aynı zamanda çağdaşlarının ihtiyaçlarına da uygun düşüyor olmasıydı. Sırplar, fantezilerini gerçekleştireceğine inandıkları için Miloseviç’e boyun eğmişlerdi; eski Yugoslavya’daki diğer uluslar ve azınlıklar da, kendi liderleri için aynen böyle düşünmüşlerdi.

            Kasım 1991’de Vukovar düştü ve hayatta kalanlar sığınaklarından çıkmaya başladı. Benim sürgünüm de aynı gün başladı: 18 Kasım. İstilâcıların gururla ele geçirdikleri şehir, tamamen imha edilmiş durumdaydı. Milorad Paviç, Sırp­Bizans stili ile yapılacağını söylüyordu. Hiç kimse, katledilen insanların yerini neyin dolduracağı ya da mültecilere ne olacağı konusunda bir şeyler söylemeye hazır değildi. Büyük Sırp ressamı Miliç Stankoviç,81 şehre askerler eşliğinde girer; şövalesini paramparça olmuş Vukovar meydanına yerleştirerek halkının ıstıraplarını resmetmek üzere meydanda resim çizmeye başlar. Sırp annesinin karnındaki melez çocuğunun, doğmasına engel olmak için Hırvat babası tarafından kesilerek öldürülmesini resmeder. İddiaya göre bu olay, Vukovar kuşatması esnasında gerçekleşmiştir.

            Sırp sanatçılar Hırvatları canavarlar, acayip yaratıklar ve katillerden başka bir biçimde resmedemez hale gelmişlerdi sanki. Stalin iktidarında sanatçılar ruh mühendisleri olarak el üstünde tutulurdu. Tito iktidarında ise sanatçılar, onurlu ay­

_______________________________

81            Stankoviç, medyayı istilâ etmiş ve tüm gazeteler demeçler vermişti. “Sırbistan sıra                dışı bir ulustur, daha iyi hepsinden daha eski. Ulusun ismi, eski Yunanlıların ve                 Romalıların soyundan geldiğini gösteren Sorabi’den gelir.” Ona göre Sırplar çamdan            kubbelerin altında binlerce yıl yaşayan Atlantis sakinleri gibidir. Saçma sapan iddiaları       büyük bir ilgiyle okunmuştu. Savaş sırasında mal mülk edinen birçok yurtsever      resimlerini almaya karar verince  o da zengin olmuştu.

109

dınlar  unvanıyla övülürdü. Şimdi yeni iktidarda ise, bunlar suçları yüceltmekte, gerçekleri saklamakta kullanıyordu. Sonuç olarak da bol bol ödüllendiriliyorlardı. O zamanlar, düzmece yurtseverlik insanların suçluluk duyan vicdan pazarında bir hayli değerliydi; özellikle de bu türden yurtseverliği meslek edinen bazıları bunun gerçek etkilerini hissedecek durumda değilse. Ressam Stankoviç bu konuda açık sözlüdür:” Sanatçılar halka karışıp onları yüreklendirmelidir. Öldürülme tehlikesi olmayan yerlere gitmeliler çünkü halkın yüreklendirilmeye ihtiyacı var.”82 Anlaşılan ölüm, yüreklendirilmeye muhtaç olanlara has bir zevkti.

            Tüm bunlar olurken, medyada iğrenç bir olay gündeme geldi: müteşebbis bir işadamı Vukovar’da özel krematoryum açmıştı. Üstelik turizm acentelerinden biri neredeyse hiç kimsenin hayatta kalmadığı özgür Sırp Vukovar’ına geziler düzenliyordu. Bir hayli ziyaretçi geliyordu.

            JNA’nın askerî birlikleri şehirleri ele geçirmek için yetersizdi fakat ağır silâhlara sahipti. Slovenya’daki Osijek ve ardından Dalmaçya’daki Zadar ve Split bombalandı. Son olarak kökleri Ortaçağ’a dayanan güzel Dubrovnik kenti topa tutuldu. Bunun gerekçesi ise, içinde Ustaşa barınıyor olmasıydı. Cephe hatlarının nerelerde olduğunu ya da çatışan grupların kimlerden oluştuğunu kimse bilmediğinden, bu ek cephe Bulatoviç ve Djukanoviç’in insafına kalıyordu. Kendilerini süper Sırplar addeden Karadağlılar, yakın zamana dek turizm gelirlerini paylaştıkları ve aynı kaynaktan su içtikleri komşularına saldırıyorlardı.

            Sırp donanması tarafından açılan top ateşinin ilk kurbanlarından biri, Sırp kökenli Milan Milisiç oldu. Konavlje (Dubrov­

_________________________

  • Jelica Rocenoviç, Srbi bez krivice krivi ( Suçsuz, Suçlu Sırplar), Belgrad: Cigoja, 1997

110

nik yakınında bir bölge) yerle bir edilmiş ve bu hedefsiz savaşın tek hedefi yağmacılık olmuştu. Yurtsever olduğunu iddia eden bir gazetecini, Konavlje’yi altı besili sığırla birlikte terk eden silâhlı bir Karadağlı’yla yaptığı röportajda adam şunları söyler: ”Evime dönüyorum. Ben amacıma ulaştım.” Herhalde ulusal programında yedinci ineğe yer yoktu. Kentin geri kısmında, kendi halinde küçük Trebinje belediyesinin başkanı, kamyon şoförü ve gusle çalgıcısı Vucureviç de bundan geri kalmamıştı:” Dubrovnik’i yok etsek ne olacak ki? Daha güzelini ­ve eskisini­ yaparız.” Sırp akademisyen Samardziç ise şöyle buyuruyordu: ” Dubrovnik tehlikede değil. Orası Miamili kocakarılar. İngiliz homoseksüeller, Fransız şapşallar ve Alman sekreterlerinin kaldığı otellerin bulunduğu yozlaşmış bir şehirden ibaret.”

***

Zagrep ve Belgrad, mültecilerle dolup taşıyordu. Kaybolmuş, köklerinden kopmuş, gelecek umutları olmayan bir halk… Evlerini eşyalarını, hayvanlarını, atalarının mezarlarını, tarihlerini, yani sahip oldukları her şeyi bir yerlerde bırakıp gelmişlerdi. Eski idarecilerine dert yanamazlardı çünkü onları çoktan kaybetmişlerdi. Zaten bir zamanlar liderleri olanlar şimdi soygun ve talanla meşguldü. İktidarın yeni sahipleri, hayatta kalmak için, savaşın parçaladığı ülkelerinden ele geçirdikleri ganimetleri kullanarak düşmanlarıyla pazarlık etmek zorunda olduklarını biliyorlardı. Eğer birisi iki tarafın liderlerinin telefonlarını dinleyecek olsaydı, samimî sözlerle dolu, zaman zaman birkaç dostane hakaretle süslenen sohbetlere şahit olacaktı. Propaganda yaygarası, sefalet ve ölüm ikliminde ticaret yapan işadamlarını etkilememişti. Caddelerde, bitpazarlarında, her yerde savaş ganimetleri satılıyordu. Mobilyalar, otomobiller, kamyonetler, televizyon ve videolar serbestçe el

111

değiştiriyordu. Mallar, ele geçirenin ya da satın alanın oluyordu. Her tarafta, heyecanla para harcayan yeni zenginler belirmişti.

            Sadece birkaç ay içinde, iki büyük Yugoslav cumhuriyeti harap edilmiş ve halkının çoğu da fakirlik sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmişti. Kendilerini modern Avrupa yerine Ortaçağ Balkanlar’ında bulmuşlardı ansızın. Yeni cumhuriyetler arasındaki sınırların nerede başlayıp nerede bitiğini kimse bilmiyordu. Seselj, Hırvatistan’ın Zagrep katedralinden gözle görülebilecek son noktaya kadar uzandığını iddia ediyordu. Hırvat muadili Paraga da, Sırbistan’ın Belgrad’daki  Sava Nehri’nde bulunan köprüye kadar uzandığını, hatta Zemun’un (Belgrad belediyelerinden biri) Hırvatistan’a ait olduğunu iddia ederek karşılık veriyordu.

            İki rakip cumhurbaşkanı, devletleşen ve BM’in yakın zamanda tanıdığı üçüncü cumhuriyete göz dikmişti bile: yani üç uluslu , üç liderli Bosna’ya. Miloseviç. Sırbistan’ın batı sınırlarının Hırvatistan’la sınırı olan Bosna’nın en batısındaki Una Nehri’ne kadar uzandığını iddia ediyordu. Elbette bu, tüm Bosna’nın Sırp egemenliği altında olması demekti. Tudjman da, Hırvatistan’ın doğu sınırının Bosna’nın en doğusundaki, Sırbistan’la arasında sınır oluşturan Drina Nehri’ne kadar uzandığını iddia ediyordu. Bu da, tüm Bosna’nın Hırvat egemenliğinde olduğu anlamına geliyordu.

            Miloseviç ve Tudjman, Karadjordjevo’da baş başa yaptıkları gizli görüşmede bir anlaşmaya varmışlar mıydı? Cevap sonradan gelecekti. İki liderin de propagandası, anlaşma olmadığını ilân etmişti. Batılı politikacılar, gizli bir anlaşma yapıldığı gerçeğini anlayamamış ve boşuna arabuluculuk yapmaya çabalıyorlardı. Hiç kimse Zagrep ve Belgrad’dan gelen iki cumhurbaşkanının gizli buluşması üzerine bir mantık yürütemiyordu. Hırvat muhalefet üyesi Vlado Gotovaç: “ Bu skan­

112

dalın ortakları tek bir şeye sadık kaldılar: birbirlerinin varlığına saygı duyma yeminlerine. Ne Tudjman Miloseviç’e ne de Miloseviç Tudjman’a saldırdı.[…] Politikalarının provoke ettiği çatışmalar kişisel ilişkilerini kesinlikle zedelememiştir.” Savaşlarını, kişisel çatışmaya girmeden, katı anlaşmalara göre yürüttüler. Her iki tarafın verdiği binlerce kayıp, tarafların anlayışında en ufak bir değişikliğe yol açmamıştı.

            Apaçık farklılıklarına rağmen, Balkan siyasetçileri olarak Miloseviç ve Tudjman birbirine çok benziyordu. Her ikisi de ailelerinde intihar trajedisi yaşamıştı(Tudjman’ın babası ikinci eşini öldürdükten sonra intihar etmiş fakat sonra suç Ustaşalara yıkılmıştı). Geleceğin cumhurbaşkanlarının seçimlerden önce tıbbî muayeneye girmemesi nedeniyle, kimsenin adayların fizikî ve aklî durumları konusunda bilgisi yoktu.83 Tam olarak aynı ideolojiyle yetişmiş ve onun en vefakâr destekçileri olmuşlardı. İkisi de Tito’nun kültünü ve ömür boyu süren iktidarını yüceltmişlerdi. Tudjman ömür boyu cumhurbaşkanı gibi şaşaalı unvanlarından etkilenmekte, Miloseviç ise Tito gibi Küba purosu tüttürüp viski içmekteydi. İkisinin de farklı fikirlere ve muhalefete tahammülü yoktu. Sonuçta bu iki adaman kurduğu rejimlerin benzerliği, her türlü karşılaştırmadan çok daha etkili bir şekilde ortak noktalarını gözler önüne sermişti.

            Elbette bu olup bitenlere Belgrad’daki herkes taraf olmuyordu, hatta aydınlardan oluşan bazı gruplar direnmek için ellerinden geleni yapıyordu. Belgrad Çevresi,84 Savaş karşıtı Hareket, Siyahlı Kadınlar,85 Helsinki Komitesi ve Batılı STÖ’lere benzer birçok örgüt kurulmuştu. Bu örgütler, Belgrad’ın ana

________________________________

  • Yüksek makam için aday olmadan önce tıbbî muayeneden geçmek, 1974 anayasası ve sonraki seçim yasaları ve prosedürlerinde zorunlu kılınmıştı.
  • Şu anda aktiviteleri ve eğitimli ilgili projeleri yayınlayan bir STÖ.
  • 1998’de Kudüs’te kurulan STÖ’ nün bir kolu.

113

caddesinde siyah renkli devasa matem bayrağı taşıdılar, ölüler adına mumlar yaktılar ve protestolar düzenlediler; mektuplar, dilekçeler yazıp. Toplanan yandaşlarına konuşmalar yaptılar.

            Bunların toplam sayısı 2­3 bin kişi kadardı; bir araya gelip kendi grupları dışındaki insanları etkileri altına alabilecekleri bir mesaj üretemediklerinden, rejimi tehdit etmiyorlardı. Vatandaşlar bu örgütlere katılamazken, medya bazen göz ardı etmiş, bazen de büyük tepki göstermişti.

      O zamanlar dilinde barış kelimesi ya hiçbir şey ifade etmiyor ya da ihanet anlamına geliyordu. Bir Çekoslovak tarafından yazılan ve sonradan Sırbistan tarafından benimsenen Yugoslav millî marşı şöyle der:” Vatanına ihanet eden haine lânet olsun.”Pasifist adıyla anılmak, reformcu adıyla anılmaktan daha kötüydü.

            Belgradlı akademisyenler, çoğunlukla eski milliyetçi ekolden geliyordu; ölüp gitmiş politikacılardan kalma, bir önceki yüzyıla ait programlara. Uzun zaman önce unutulmuş efsanelere inanıyorlardı. Fakat bu akademisyenlerin bildirilerinin halk içinde nefret körüklemeye yetecek gücü yoktu. Propaganda cephelerinde kullanılmak üzere, faşizm ve milliyetçi sosyalizm yerine daha yeni terimler içeren programların hazırlanması gerekiyordu. Akademik kadro bu görev için fazlaca ılımlıydı ve bu nedenle yerlerine hemen yenileri getirilmişti: bunlar hırslı fakat silik profesörler ve başarısız sanatçılardan oluşuyordu. Bu kadrolara hizmetleri karşılığında para veriliyor, çalışacakları ofisler tahsis ediliyor ve tüm masraflar rejim tarafından karşılanıyordu. Rejim, bu yeni akademisyenler tarafından kurulan dergiler ve yayınlanan kitaplara da malî destek sağlıyordu. Bunlara rağmen, bu yeni nesil Miloseviç taraftarı yazarlar Marksist değildiler. Onlar farklıydı. Neredeyse hepsi faşist: ırkçı, anti­Semitist ve anti­Müslim.

114

Sırp anayasasında,86 din, ırk ya da ulusal hoşgörüsüzlük propagandası yapan parti veya örgüt veya medya organının varolmasına izin verilmeyeceği belirtiliyordu. Ancak, Belgrad’ın Kara Gömlekliler’i dokunulmazdı. Miloseviç’in demokrasi anlayışı, üstünlüğü hangi gruba ait olduğuna bakmaksızın demokrasi düşmanlarına veriyordu. Radikaller, demokrasi adına bağımsız medyanın yazı işlerine saldırıp makineleri harap ettiler, işçileri tartakladılar ve başkaldırma cüretini gösteren herkesi aşağıladılar. Polis olay yerine her zamanki gibi geç gelmişti ve doğal olarak da bu olayın failleri asla bulunamadı. Failleri tutuklamakla sorumlu olan müfettişler dışında herkes ­Belgrad sokaklarındaki çocuklar, gazete satıcıları va garsonlar bile­ bunların kim olduğunu biliyordu.

            Bu faillerden bir olan Dragoslav Bokan, sonradan etnik soykırım sırasında Arkan’ın Kaplanlar’ı kadar nam salmış Beyaz Kartallar çetesinin lideri olarak, Bosna’da dehşet verici suçlar işlemiştir. Toplum faşizme, devlet  de suça yönelmişti. Miloseviç tüm siyasî seçeneklere açıktı; tek amacı, iktidarda kalmaktı; iktidarın muhafaza edilmesi kaosun artmasını gerektiriyorsa kaos artmalıydı. Miloseviç gizlice radikalleri desteklemişti.

      İkinci dünya Savaşı, parçalanmış bir Almanya’yla ve Balkan bakış açısına göre kesinlikle faşizm karşıtı birliğe üye birleşik Yugoslavya’yla sonuçlanmıştı. 1990’larda her şey tersine döndü: Almanya’nın iki parçası barış içinde tekrar bir araya gelirken, Yugoslavya kana bulanmış ve paramparçaydı. 1991 yılının sonunda Almanya tek başına, Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını tanıdı; Almanya’nın birleşmesine bir hayli katkıda bulunan Alman Dışişleri Bakan Hans­Dietrich Genhscher, Yugoslavya’ya idarî anlamda ölümcül bir darbe in­

  • Neredeyse tamamen 1974 Yugoslav anayasasına dayanır.

115

dirmişti. Bu olaydan sonra Genscher ­Yugoslavya’daki siyasî arenadan sürüldü. Avrupa topluluğu üyeleri. Bir oldubitti ile karşı karşıyaydı ve neler döndüğünü iki hafta sonra öğreneceklerdi.87 Belgrad ve Miloseviç medyası öfke içindeydi; Almanlar. Bir kez daha. Kendilerini iki kez alt eden Sırplara cephe almışlardı. Diğer yandan Zagrep’te minnettarlık fırtınaları esiyor; radyo ve televizyonlarda, doğaçlama bestelenmiş Danke Deutschland (Teşekkürler Almanya) şarkıları yayınlanıyordu. HDZ üyeleri Dalmaçya, Brae adasında, Alman Dışişleri Bakanının heykelini dikmeye hazırlanıyorlardı.

            Bu Süre boyunca bomba yağmuru ve milis birliklerinin yıkımı devam etti. Yıkım tamamlanmıştı; artık dış güçlerin müdahalesi için doğru zaman gelmişti. BM’nin savaş halindeki ayrılıkçı grupları ayırma niyetiyle Hırvatistan’a gönderdiği birlikler, Miloseviç’in istilâlarını ve Tudjman’nı başarılarını destekler hale gelmişti. Cyrus Vance tarafından hazırlanıp 1992 yılının başında (1993 Vance­Owen Planı sadece Bosna’yla görüşülmüştür) tüm partiler tarafından onaylanan Cyrus Vance Barış Planı uygulamaya konulmuş ve her iki taraf da yazıyla cevap vermişti. Borislav Joviç şöyle yazıyordu:” Sayın Vance, SFRJ (Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti) Cumhurbaşkanlığını, Slovenya, Banranja, batı Srem ve batı Slovenya’nın Sırp özerk bölgelerinin yetkili temsilcileri dahil tüm ilgili şahıslardan BM tarafından öngörülen planın tam anlamıyla uygulanması için tam destek aldı.” Franjo Tudjman ise şöyle yazmıştı:” Herhangi bir yanlış anlamanın önüne geçmek için, BM Genel Sekreteri tarafından BM’ye ait güçlerin konuş­

  • Birçok AB ülkesinin onaylamasının nedeninin Maastricht Anlaşması’nın o zamanlar tartışılan Sosyal Bölüm’den elde etmek istemesinden kaynaklandığına dair söylentiler vardı. Diğerleriyle beraber John Major’un İngiltere’yi de içeren bazı ülkelerle anlaşma yaptığı söylenir.

116

lanma koşullarını ve bölgelerini aynen ve kayıtsız şartsız kabul ettiğimi bildirmek isterim.”88

      Belgrad bunu zafer kabul etti; Zagrep de tatmin olmuştu. Büyük Sırbistan’ın temelleri atılmıştı artık. Büyük Hırvatistan’ın89 temeli atılmıştı. Yabancı askerler, kısmen yerel savaşçıların işlerini yüklenecekti. Öldürmeyecekler fakat cinayetlerin bıraktığı etkiyi sürdüreceklerdi. İnsanları yerlerinden etmeyecekler fakat yerlerinden edilmişlerin de geri dönmesine izin vermeyeceklerdi. Hem Hırvat hem Sırbistan tarafının propagandası, savaşı mutlak zafer olarak gösterecekti. Propaganda, tüketicilerini zafer kazanıldığına inandıracak yeterli malzemeye sahipti.

  • Borislav Joviç, Posljednji dani SFRJ (SFRJ’nin Son günleri), Belgrad: Politika,1995.
  • Büyük Hırvatistan projesi şimdiki Hırvatistan devleti, Bosna’nın tamamı, Voyvodina’nın Srem adındaki bir bölümünü kapsıyordu. Ayrıca, Zemun şehrini, bir süre Seselj’in seçim bölgesi olmuş bir Belgrad belediyesini de içeriyordu.

117

8

“BOSNA’NIN YÜZDE 66’SIYLA İLGİLENİYORUM”*

Miloseviç, yeni sınırları belirleyecek haritanın çizilmesinde, üzerindeki en güçlü ve büyük devletin kendi devleti olması amacıyla taraflı davranıyordu. Halklar, bölgeler ve şehirler haritaya yerleştirilen farklı renklerde bayraklarla temsil ediliyordu. Bu bayraklar isteğe göre yer değiştiriyordu. Cosiç’in insan yerleştirme planı hiçbir direnişle karşılaşmadan ilerliyordu. Tudjman da benzeri bir plan peşindeydi.

            Miloseviç’in ikiyüzlü tutumu devam ediyordu. Propagandasına göre cumhurbaşkanı olduğu Sırbistan aşağılanmıştı. Ne var ki Miloseviç, Yugoslavya’nın bir zamanlar barındırdığı ve koruduğu insanlara karşı kendi devletini korumaktaydı. Diğer cumhuriyetler Yugoslavya’dan ayrılmaya karar verdiklerinde ( 1991 yılında Slovenya ve Hırvatistan; Bosna ve Make­

  • Miloseviç’in savaşın başında Franjo Tudjman’a söylediği  meşhur söz.

118

donya da 1991 yılında ayrılmaya karar vermiş fakat nihaî referanduma 1992’de ulaşılmıştır), Miloseviç Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (Savezna Republika Jugoslavija ya da SRJ) adını verdiği Sırbistan ve Karadağ federasyonunun temelini atmıştı.

            Bu yeni oluşumun anayasası, küçük Zabljak kasabasında birkaç gün içinde şekillendirilmişti. Nüfus bakımından oranları bire on sekiz olmasına rağmen, resmî olarak eşit haklara sahip oluyorlardı. Kendi hükûmetlerine, parlamentolarına ve cumhurbaşkanlarına ilâve olarak, iki federal bir cumhurbaşkanları vardı. Denk Sırplar ve Karadağlılar, kendilerini Yugoslavya’nın meşru vârisleri addediyorlardı. Yeni federasyon, uluslar arası topluluklar tarafından tanınmamış olmasına rağmen, parçalanan devletlerin mal varlıkları ve uluslar arası kurumları üzerinde hak iddia ediyordu. Miloseviç’in uluslar arası hukuk uzmanları bu politikaya, önceki Yugoslavya’nın mantıksal devamı adını vermişlerdi. Eski yerine önceki sözcüğünü kullanmakta bir hayli özen gösteriyorlardı.

            Gerçeklerin böylesine çarpıtılması, Batılı diplomatları ve politikacıları şaşkına çevirmişti. Gerçekle ilgisi olmayan belgeler ve belgelerle ilgisi olmayan gerçekler karşısında şaşkına dönmüş diplomatlar ve politikacıların iki seçeneği vardı: ya bu gerçekleri kabul ediyorlar ya da her ikisini de görmezlikten geliyorlardı. Resmî olarak tanımadıkları yeni devlete Yugoslavya diyorlardı ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Miloseviç’le müzakerelere başlamışlardı. Aracılar ya fazlasıyla saftı ya da Miloseviç’in seve seve imzaladığı ateşkes anlaşmalarına sadık kalmayacağını anlamayacak derecede yanlış bilgilendirilmişlerdi. Her iki taraf da, hemen meyve verecek ve geniş çaplı bir etkisi olacak önemli bir misyonu yerine getirir gibiydi.

            Eski sosyalist cumhuriyetlere ait sınırlar içine yerleşmiş yeni ülkelerin cumhurbaşkanlarının hepsi, istisnasız, eski Ko­

119

münist Parti üyeleriydi. Tek anti­komünist, kabul edilemez inançlarından dolayı iki kez hapse atılan Panislamist Aliya İzzetbegoviç’ti İzzetbegoviç, Adil Zülfikarpasiç’le beraber 1990 yılında SDA’yı (Stranka Demokratske Akcije ­ Demokratik Eylem Partisi) kurmuştu. Bu, demokratikleşme, ulusal eşitlik ve sivil özgürlüklere gönderme yapıyordu. Miloseviç ve Tudjman’dan gayet farklı bir siyasetçi olan İzzetbegoviç’in siyasî tecrübesi yoktu. Samimî, kibar, yavaş konuşan ve muhataplarını dinleyen biriydi. Çetin komşuları için kolay bir av olacak gibiydi. Ancak, Miloseviç ve Tudjman’ın kendisi hakkındaki karışık değerlendirmelerinin aksine, İzzetbegoviç’in partisi millî ve dinî olmak üzere iki katı prensip üzerine kurulmuştu. Bu sakin cumhurbaşkanı, aslında sert olmaya ve karalı hareket etmeyi de biliyordu. Ona göre, ulus dinin filizlenmesiyle ortaya çıkarken, din de ulusun zırhıydı:”Şiarımız savaşmak ve inanmaktır” diyordu.

            Sırbistan Yugoslavya Ulusal Ordusunu kendi amaçları için kullandığı ve tüm silâh ve teknolojisine el koyduğu için, İzzetbegoviç’in kendi ordusunu toparlayacak gücü kalmamıştı. En büyük hatası, Sırp ve Hırvat partilerinin protestoları ve savaş tehditlerine rağmen bağımsızlık referandumuna gitmesi olmuştur. İzzetbegoviç referandumu kazandı; Bosnalı Sırplar ve Hırvatlar çekimser kaldıklarından, kendi Müslüman halkının yüzdesi sonuçlara yansımıştı. Söylediğine göre bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’dan geri çekilişinden sonra kurulan ilk Müslüman devlet olacaktı:”İslâm hukukundan mahrum bir İslâm toplumu güçsüz ve eksiktir; Müslüman olmayan bir toplumda uygulanan İslâmî hukuk ise, utopya ya da saldırı olmaktan öteye geçemez.”

            Her zaman üçüncü bir tarafla ilgili her şeye razı olan Belgrad ve Zagrep propagandaları, bir anda, İslâm’ın Hıristiyanlığı

120

yeniden tehdit etmeye başladığını iddia etmeye başlamışlardı. Hıristiyanlık ve Avrupa, bu yeni saldırganlara karşı savunulmalıydı. Fakat bu savunmaya kim önderlik edecekti? Hırvat propagandacılar asırlar boyunca ülkelerinin Ante­murale Christianitatis (Hıristiyanlığın kalesi) olduğunu iddia ettiler. Sırp propagandacılar, 28 Haziran 1389 Kosova Savaşında, Avrupa’yı Türk istilâsına karşı koruduklarını iddia ediyorlardı. Bu savaştan sonra Paris’teki Notre Dame Kilisesi’nin çanları üç gün boyunca çalarak Hıristiyanların zaferini kutlamıştı. Uyuklayan propaganda tüketicileri, her zamanki gibi, ortaya atılan iddiaları irdeleme zahmetinde bulunmadılar ve olduğu gibi kabul ettiler.

            Komünizm egemenliği altındaki Bosna­Hersek Cumhuriyeti, özellikle Yugoslav kimliğiyle ilişkilendirilirdi; bu da onu sevilmeyen Hırvatistan ve Sırbistan’la birleşmekten uzak tutmuştu.90 Halkını üçte biri kendini Yugoslav ilan etmişti ve böylece anayasal düzeyde var olmayan bir ulus olmasına rağmen onlara da diğer uluslarla eşit haklar verilmişti. Ancak çok önemli bir farklılık vardı: özerk cumhuriyet olmadıkları için, kendilerine ait kadro listeleri ve gelecekteki liderlerini seçme şansları yoktu. Diğer yandan, Bosna halkı kendilerini kırıp geçen kanlı savaşlardan derslerini almış, artık özellikle de hoşgörünün günlük hayatın somut bir parçası olduğu Saraybosna’da görünür haldeydi. Burada içten bir hoşgörü hâkimdi.

            Bu arada, birlikteliğin sakin yüzeyi altında farklı bir hareketlilik vardı. Tarihçi, dilbilimci ve yazarlardan oluşan birçok entelektüel, Bosna’nın sergilediği modus vivendi’ ye başkadı­

________________________________

90            Tito, 1949 yılında Yugoslavya içinde sunî Bosna­Hersek’i kurdu. Bosnalılar resmî                 statülerine ancak 1945 yılında resmî olarak Müslüman ulusal kategori         oluşturulduğunda kavuştular. Bu, Bosna­Hersek sakinlerinin kendilerini diğer         cumhuriyetlerinden daha çok Yugoslav görmelerine yol açtı.

121

ran Kopernik teorisine katılıyordu; yani birlikte yaşamın imkânsız olduğuna inanıyorlardı. Birlikte yaşam o zamana dek mümkün olmuştu; çünkü özgürlük yoktu ve dolayısıyla başka bir seçenek de yoktu. Özgürlüğün ilk etkisi, farklı etnik kökenden olan insanların birlikte yaşamasına karşı çıkmak olmuştur. Örneğin Müslümanlar Hırvat ve Sırplarla yaşamaya tahammül edemediği gibi, Sırplar da Hırvat ve Müslümanlarla yaşamaya katlanamıyordu. Sırpların Müslümanlarla yaşamaya itiraz etmeleri, ironik bir biçimde, Belgrad medyası tarafından bilgece ortaya atılan, Müslümanların Yugoslavya’da hiç var olmadığı iddiasına ters düşüyordu. Kendilerine Müslüman diyenlerin, zorla ya da uyum sağlamak için İslâm dinine giren Sırplar oldukları söyleniyordu. Yeni politikacılardan Biljana Plavsiç, “ Müslümanlar yozlaşmış Slavlardır, Bunun böyle olduğunu biliyorum çünkü ben bir biyoloğum”91 diyordu. Üç taraf da, kendini Yugoslav kabul edenlerin hain olduğuna ve kendi ortak düşmanları olduklarına inanıyorlardı.

            Bu arada, Bosna’da çıkacak bir savaş için gizliden gizliye hazırlıklar yapılıyordu. Üç ulusal parti de işin içindeydi: her bir diğerine karşı duyduğu korkudan silâhlanıyordu. Paranoya veba gibiydi. Hırvatistan’daki dehşetli savaşın yankıları hazırlıkları hızlandırıyordu.

            İktidardaki üç ulusal parti ­Demokratik Eylem Partisi, Sırp Demokrat Partisi ve Hırvat Demokrat Partisi­ yer altı harekâtları üzerinde çok sıkı çalışıyorlardı. Onlara göre, ulusal kimlik masum­

  • Norveç barış planı arabulucusu Thorvald Stoltenberg, benzer bir argüman ortaya atmıştı. 1994 yılında Norveç Mülteci Konseyi’ndeki bir konuşmasındaki beyanı şöyleydi:” Temel olarak bütün bu savaşların neden olduğunu anlayamıyorum, hepsi de Sırp; Boşnaklar Müslümanlaştırılmış Sırplar ve Hırvatlar da Katolikleştirilmiş Sırplardır.” Bu alıntı Balkanlar’a kadar taşındı fakat Owen­Stoltenberg Barış Planı kabul edilmedi.

122

ların kanıyla sulanıp liderlere körü körüne sadakatle güçlenecekti. Haltlar ırklara dönüşmüştü. Bu tarafların demokrasi anlayışı aslında bir tür etnokrasi anlayışıydı. Gelecekte bu üç devlet, kurulduktan sonra üç dinî gruba bölünecekti: Ortodoks, Müslüman ve Katolik. İzzetbegoviç şunları yazıyordu:”Müslüman kimliği, genel anlamda bireyden ziyade cemaatle ilişkisini öne çıkarır.” Diğer iki tarafın liderleri de tam olarak aynı iddiada bulunabilirdi. Artık halk içinde bireyler yoktu. Saflara girmeyenler saf dışı kalacaklardı.

            Bosna’da karşılıklı yıkım hazırlıkları hızla devam ederken, Belgrad’daki akademisyenler ve yazarlar, görevi Sırp ulusal            çıkarların korumak ve genişletmek olan SS’yi (Srpski Sabor kurdular. Bu birlik, bağımsız bilim adamları, yazarlar, sanatçılar ve entelektüellerden oluşuyordu. Elbette, bu bağımsızlık birlikte sıradan vatandaşlara yer yoktu. Bir dilbilimcinin başkanlık ettiği birlik, kısa süre sonra gelecekteki Sırp devletinin sınırlarını gösteren etnik haritaları hazırlama görevini üstlenmişti. Söz konusu haritalar, 1992 Şubat ayı sonunda Saraybosna’da düzenlenen Sırp aydınları kongresinde merasimle açıklandı. Eserin oluşumunda ön ayak olan Dobrica Cosiç ve Miloseviç kongreye katılmadılar. Aynı siyaset okulundan gelen Cosiç ve Miloseviç, olayları uzaktan izleminin daha emniyetli olduğunu biliyorlardı.

            Bir her hafta sonra bir Sırp düğününde, Saraybosna caddelerinde ilerleyen tören alayındaki gelinin babası vurularak öldürüldü. Bu suikastçı Müslüman’dı. O kurşun, çok­etnili modern Bosna’nın sonuydu. Uzun zamandan beri beklenen kıvılcımdı bu. Her tarafın kendi entelektüelleri, Batılı güçlerin müdahale edip kendi davalarını destekleyeceklerini umut ediyordu.92 Sırp mil­

_________________________

  • Yazar ve siyasetçi Milan Komneniç, 3 yıl önce, “Eğer Sırbistan istediğini elde

123

liyetçileri Ruslara, Hırvatlar Almanlara, Müslümanlar da Arap din kardeşlerine güveniyorlardı; üç taraf da haklarının korunması için, yüzlerini Batı demokrasilerine çevirmiş durumdaydı.

            Parlamentodan Radovan Karadziç, savaş çıkması halinde Müslümanların yok olmasının kaçınılmaz olacağını beyan etmişti. Hırvatlardan söz etmiyordu. Hırvatları bağışlaması için Belgrad’dan emir almıştı. Hırvatlar idama mahkûm edilmeyecekti. Bu gelişmelerin sonrasında Karadziç ve destekçileri, uzun zaman önce Belgrad’da hazırlanan gizli bir planın parçası olarak resmî makamlarından ayrıldılar. Ardından, Saraybosna manzaralı yüksek bir piknik alanı olan Pale’ye çekildiler. Geleceğin başkenti ne bir köy ne de bir kasabaydı fakat bir sürü villâdan oluşan bir yerleşim yeriydi. Sonradan buradaki villalardan bir Karadziç ve Krajisnik için hapishane halini alacaktı.93 ileride general olacak Bosnalı Sırp albaylar, çoktan savaş konseyleri düzenlemeye başlamışlardı. Bunların arasında, bir süre sonra Hırvatları merhamet göstermeden yerlerinden etmesiyle tanınacak Ratko Mladiç de bulunuyordu. Karadziç ve parlamentosu ( kendisininkinden başka hiçbir partiden temsilci bulunmayan parlamentosu) sonradan Republika Srpska olarak bilinecek Sırbistan Cumhuriyeti’nin doğuşunu ilan etti. Bu cumhuriyet, etnik bakımdan saf, Ortodoks ve bağımsız olmalıydı. Operasyon entelektüeller tarafından planlanıp siyasetçiler tarafından yönetilmişti.94 On binlerce insan

                                                                                                          ___

edemezse tüm dünyayı Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğine getirir” demişti. Bu şekilde düşünen kek kişi değildi.

  •         Karadziç, Energo Invest’in parasını zimmetine geçirmekten hapse girmedi ancak Krayisnik parmaklarının arkasında 8 ay kaldı.
  •         Karadziç iktidarının başkan yardımcısı, Shakespeare uzmanı Dr. Nikola Koljeviç’ti                 Dışişleri Bakanı, felsefe profesörü Dr. Aleksa Buha’ydı. Yeni kurulan haber ajansının müdürü, şair Todor Dutina idi. Enformasyon Bakanı, roman yazırı Miroslav Toholj’du.            Doğduğu yer Foça’da etnik kırımdan sorumlu kişi de,

124

Saraybosna caddelerin protesto gösterileri düzenlendi ve el ele tutuşarak barış zincirinin birer halkası oldular. Bunların hepsi nafileydi. Güçsüz olduklarından dikkate alınmadılar.

            Barış isteyenlerin aksine, ne istediğini gayet iyi bilen, kararlı ve iyi donanımlı bir kitle savaş hazırlanıyordu. Balkanlar’a hükmeden, henüz yazılı olmayan yeni kanun hayata geçirilmek üzereydi: bu kanun, farklı kökenlerden insanların bir arada yaşamasının imkânsız olduğunu açıkça belirtiyordu. Kim olursa olsun, diğerlerinden kurtulmadıkça normal yaşam mümkün değildi. Şaşkına dönmüş JNA(hâkimiyetin kimde olduğunu kimse bilmiyordu, bildikleri tek şey kime hizmet ettikleriydi), Saraybosna’yı parçalamaya çalışmış fakat girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çatışma ciddileşiyordu. Şehir hemen kontrol altına alınamayacağından, önce kuşatılmalıydı. Kuşatmayla teslim olmayacağı için de üzerine mermi yağdırılmalıydı. Pale propagandasının iddiasına göre, Müslümanların elinde on binlerce Sırp rehine olması da önemli değildi.

            Yurtdışından büyük mas raflarla tedarik edilen ve yeni Yugoslavya rezervlerinden beslenen Yugoslavya Ordusu’nun ( artık Sloven, Hırvat. Makedon ya da Arnavut barındırmıyordu) harp teçhizatı etkili ve güçlüydü. Miloseviç, Yeni Yugoslavya’nın savaşta olmadığını iddia ediyordu. Savaş asla açıkça ilân edilmemişti. Miloseviç, “Bosna topraklarında tek bir Sırp askeri yoktur”95 diyordu. “Sırp topraklarında tek bir milis oluşum yoktur.”

__________________________________________________

edebiyat profesörü Dr. Vojislav Maksimoviç’ti. Meclis Başkan Yardımcısı, biyolog      Dr. Biljana Plavsiç’ti. Akademik unvanların yüksek insaniyetin göstergesi olmadığı    aşikârdı.

  •  Seselj, Velika Srbija’da [Büyük Sırbistan] (no.21, 1995) şöyle yazıyordu:”^Miloseviç    silâh, üniforma ve araç vaat ederek bizden Drina Nehri’nin ötesine gönüllü gönderme işlemlerini hızlandırmamızı istedi. İşbirliği Eylül 1993’e kadar mükemmel biçimde devam etti. Tüm polis ve ordu mühimmat depoları emrimiz

125

Miloseviç asker değildi. Tehlikeden daima uzak dururdu ve fiziksel çatışmadan aşırı derecede korkardı; ancak. Tüm zamanını ve dikkatini orduyu ve polis gücünü organize etmekten de zevk alıyor gibiydi. Sonuç, tahrip ediciydi. Sırp olmayanların neredeyse tamamı ordudan ayrıldığından Yugoslavya Ulusal Ordusu gitmiş, yerine sadece Sırplardan oluşan Yugoslavya Ordusu gelmişti. Bu değişimin başında, artık başkent sokaklarına çıkamayan bir adam vardı. Sırbistan savaşta olmadığına göre, Yugoslav Ordusu’nun geri kalan kısmı tüm teçhizatı, silâhları ve subaylarıyla birlikte Bosna topraklarında kalmıştı. Bu güç, kendine Republika Srpska Ordusu adını veriyordu.96

                Eski ve yeni ordu, savunmasız Saraybosna’ya mermi yağdırmaya başladı. İnsanlar evlerinin bodrumlarında saklanmaya çalışıyordu. Yeni şehir idaresi susuz, elektriksiz ve benzinsiz kalmış ve en temel idarî görevlerini yerine getiremez hale gelmişti. Fiyatlar artmış ve yeni para birimi Alman markı olmuştu. Uluslar arası gazetecilerin Saraybosna’ya gelişiyle, modern dünyanın en kapsamlı biçimde canlı yayınlanan kuşatması başlamıştı. Paris’te televizyonumun karşısında savaşın iğrençliğine tanık oluyordum. Bitmeyen bir cinayet dizisi gibiydi. Bir de ayrıntılar! Bazen savaş Sırplarla röntgenciler arasında geçiyor gibiydi.

                                                                                                          ___

deydi ve gönüllülerimiz İçişleri Bakanlığı’na bağlı JNA birimlerine, Sırp kuvvetlerine ya  da Sırp polis gücü birliklerine katılıyordu. Çok kısa sürede gönüllüleri profesyonel statülerini, izinlerin, hizmet sürelerini ve ailelerine desteği örgütledik. Gönüllülerden bir öldürüldüğünde resmî şeref töreni düzenlenirdi.”

96            Emekli Ordu Bakanı ve Kurmay Başkanı General Veljko Kadijeviç Moje vidjenje raspada [Benim Görüşüme Göre Dağılma] adındaki kitabında (Belgrad: Politika, 1994) şunları söyler:”JNA, üç orduyu oluşturan esas kaynağı temsil ediyordu: Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti Ordusu, Republika Srpska Ordusu ve Srpska Krajina Ordusu.” 6 cumhuriyetin ortak mülkiyeti tek bir ulusa verildi, ki böylece talepleri meşrulaştırma hakkını kaybetti. Ordu olmadan Miloseviç bile savaş isteyemezdi.

126

Uzun zaman önce, Vaso Miskin Caddesi’nde97 etmek kuyruğunda bekleyen insanlar katledilmişti. Bu olay, sonunda dünya kamuoyunun dikkatini bu bölgeye çekebilmişti. Yabancı televizyon ekipleri canlı görüntüleri sunmak üzere saldırı mahalline üşüşmüşlerdi. Fransız filozof Jean Baudrillard, dökülen kanların, yaralı askerlerin ya da ölen çocukların görüntüleri yayınlanmadığı için Körfez Savaşı’nın neredeyse olmadığını öne sürmüştü. Saraybosna’da birçok cesur gazeteci ­özellikle de kuşatma cehenneminin ortasında canlı yayın yapan CNN­ tarafından savaş inkâr edilemez biçimde gözler önüne seriliyordu.

   Balkanlar’ın uzun ve kanlı tarihinde, bu ilân edilmeden başlayan savaşın özel bir yeri olacaktı. Ne ilk ne de son olacaktı. Bu savaşın eşiz olmasının sebebi, ham emperyalizm ve tedavisi mümkün olmayan milliyetçilik fikirleriyle beslenmesiydi. Baştaki milliyetçi liderlerin doğası dikkate alındığında, sözkonusu savaşın tamamıyla zalim ve duygusuz olması hiç de şaşırtıcı değildir. Tüm dünyada insanların oturma odalarında canlı yaşanmıştır. Röntgencilik, savaşın çektiği muazzam dikkati dengeleyen bir denklemin parçasıydı. Kuşatmanın gazeteler tarafından aktarılışı standart kaidelerle ve okuyucunun tercihiyle uyumluydu: gerçeklerin, acıma duygusunun ve doğrulanmamış iddiaların karışımıydı.Tüm bunların hepsi, her zamanki gibi spor haberleri. Moda şovları, ekonomi haberleri ve Prenses Diana’nın üzüntüsüyle bir arada sunuluyordu. Ancak. Televizyon farklıydı: savaşı dizi halinde ve canlı  aktarıyordu. Taraflar ­yabancılardan saklanması gerekenler ve yerel amaçlar için kullanılacaklar hariç­, tüm eylemlerini kamera önünde icra ediyordu. Bu ilk başta, küçük pis bir savaş olarak adlandırıldı. Fakat sonradan, uzun ve vahşi bir sa­

___________________________

97            27 Mayıs 1992

127

vaşa dönüştü. Bir süre sonra dam, kışkırtıcılarının  müzakere masasına oturmaları gereken bir savaş haline geldi. Yani Balkan devletlerinde halihazırda yazılan tarihî belgelerde, buna kurtuluş savaşı ya da sivil savaş denecektir. Fakat biz pek az yazarın savaş hakkındaki gerçeği aktaracağından ve bu savaşın milliyetçilerin sivillere karşı açtığı bir savaş olduğunu yazacağından emin olabiliriz.98

                bu atlıkarınca dehşetinin tarzını, rengini ve esas niteliklerini belirleyen, Miloseviç’ti. Daima barıştan yana olduğunun iddia etmişti. Her zaman aydınlığın ve karınlığın orta yerinde kalmaya çalışmış, yüzünün bir tarafı aydınlıktayken diğer tarafı gölgede kalmış, sonra aniden yer değiştirmiştir. Savaşın esas faili ve lideri, sanki hiçbir şey yapmamış gibi davrandı ve hâlâ öyle yapmakta. Neler olduğunu anlatmak ve sorulara cevap vermek üzere röportaj yapmamış, televizyonlarda görülmemiştir; sahne arkasında gerçekleştirdiği eylemlere dair hiçbir açıklamada bulunmamıştır.99 Evinden çıkmamıştır. Onun

  • Eski kuşak Sırp siyasetçi Milos Miniç’ten söyler diyor (Dogovori u Karadjordiyevu o podeli Bosne i Hercegovine [ Karadjordievo’da Bosna ve Hersek’in bölünmesi üzerine görüşmeler), Saraybosna: Rabiç, 1998): “20. yüzyıl sonunda ve 21. yüzyıl başındaki      uluslar arasındaki savaş benzeri milliyetçiliğin gerçek yüzünü hiçbir şey değiştiremez; bu milliyetçilik her kimin olursa olsun ya da nereye ait olursa olsun. uluslar arasında        gerçekleşecek savaşlara hazırlanırken ve bu savaşlar yapılırken milliyetçiliğin bütün korkunç özellikleri sergilendi. Sanırım Bosna­Hersek ve Hırvatistan’daki savaş, çağdaş milliyetçiliğin kendi halkına ve insanların birlikte yaşadığı diğer uluslara verdiği zararla kötü bir örnek olarak dünya tarihine geçecektir.”
  • Hırvatistan’da savaşın sürdüğü ve kimsenin Bosna’nın bir sonraki cephe olduğunu bilmek istemediği 1991 yılında Slobodan Miloseviç ve Radovan Karadziç arasında geçen bir telefon görüşmesi kaydedilmiştir. Miloseviç “Endişe etmeyin, her şeyiniz olacak. biz en güçlüsüyüz. […] Ordu oldukça bize hiçbir şey olmaz” diyordu. Karadziç de söyle karşılık veriyordu: “ Bu iyi. Peki ya hava taarruzu?” Miloseviç araya girer: “bugün hava kuvvetleri için uygun değil. Avrupa Topluluğu oturum halinde.”

128

Gözünde iki dünya vardı: biri dış dünya, diğeri de aile dünyası. Karısı her Pazar , yeni bir sol parti kanadının hazırlığını müjdeleyen duygulu makaleler yayınlıyordu. Bu arada, oğulları Marko kariyerlerini riske edip, kendisini yenen yarışçılarla araba yarışlarına katılıyordu. Hayatına giren tüm erkekler onu tanımadan önce hayal bile edemeyecekleri mevkilere getirilmelerine rağmen, Marija erkek arkadaşlarıyla problemler yaşıyordu.

            Belgrad propagandası imajını muhafaza etmek için fazla mesai yaparken, Miloseviç yuvasının dinginliğinde gizlenmekteydi. Halkının sevgisini sınamak tehlikeli olacağından, bunlardan uzak durmayı yeğlemişti. Değil stadyumda, tiyatro, sergi ya da konserde bile görülmüyordu. Miloseviç, kartal yuvasından kendi adamlarıyla devamlı telefon görüşmeleri yaparak ülkeyi kendi kıskacına almıştı. Kimsenin fikrini almamış ve danışmanlara başvurmamıştı. Her şeyi bildiğini iddia etmişti. Kesin emirler vermiş, itaat etmeyenler tek bir telefonla kovulmuşlardı.

            Ratko Mladiç’in yükselişi kademeli olmuştu: yeni totaliter rejimde kumandan olma yolunda basamakları birer birer tırmanan komünist bir subaydı. Astlarından biri bir keresinde gazete röportajında şunları söylemişti:” Ben de önceden diğer yoldaşlar gibi iyi bir komünisttim. Emir geldiğinde iyi bir Sırp oluverdim.” İyi Sırp olma emrini kim vermişti? Emir farklı olsaydı bu subayın başına ne gelirdi? Eğitim uzun, beyin yıkama çetindi; önce itaat sağlanmalıydı. Genç subaylar, sahip olacakları ayrıcalıklar karşılığında emirleri yerine getirmek üzere eğitiliyorlardı. Ordu, toplumla ne ilişki kurmuş ne de problemlerini paylaşmıştı. Miloseviç sahneye çıktığında, üniformalı olmasa da. Tito’nun ölümüyle bozulan düzen yeniden sağlanmıştı. Eski ideoloji, komünist olmayanın düşman olduğunu ve insan yerine konulmaya lâyık olmadığını ileri sürüyordu. Yeni

129

İdeoloji ise, sadece bir kelimeyi değiştirmişti: Hepimiz Sırp’ız, Sırp olmayan herkes düşmanımızdır ve insan değildir.100 Mladiç’in iktidara yükselişine dair birkaç ayrıntıdan daha bahsetmek gerekir: gayet hırslıydı, patolojik olarak zalimdi ve hiçbir kuralı olmayan bir savaşı sürdürme ve gücünün ötesinde kararlar alabilme potansiyeline sahipti. Kısacası, Bosna­Sırp güçlerinin kumandanı bir sokak çetesinin başından farklı değildi.

            Miloseviç, doğru ortakları seçmeyi iyi biliyordu; hiç yanılmadan aralarından en kötülerini seçerdi. Bir kez bile, Yugoslav sefaletinin buzlu vadisinde bıraktığı anlaşılmaz ayak izlerini takip edemeyecek birini seçmemişti. Ortakları görevlerini tamamlayınca da, hiç aldırış etmeden onları gözden çıkarıyordu. Şikâyetçi olana da rastlanmıyordu, çünkü işledikleri suçların, yaptıkları soygunların ve yolsuzlukların listesi Miloseviç’in elindeydi. Korkunç sicillere sahip olanlar ifşa edilme korkusuyla kendilerine emredilen her şeyi yapmaya hazır olacaklarından, Miloseviç rejiminde yeterince kötü bir geçmişe sahip olmayanlara yer yoktu. Herhangi bir şeyle suçlanabilirlerdi: hırsızlık, yolsuzluk, şantaj, polisle işbirliği, sevdiklerinin aleyhinde polis tutanakları, alkolizm, homoseksüellik, çocuklarının uyuşturucu müptelâsı olduğuna dair raporlar, astlarına karşı cinsel taciz… Hepsi de gururla, “İnsanlık dışı hiçbir şey bize yabancı değildir” derlerdi.

            Rejim gitgide efendisine benzemekteydi: saldırgan, küstah,

  1. Profesyonel Sırp milliyetçisi Brana Crnceviç’e şöyle yazmıştı (Slajoljub Djukiç, Izmedju slave i anateme, politicka biorafija Slobodana Miloseviça [Şöhret ve nefret arasında: Slobodan Miloseviç’in siyasî biyografisi]): “Sırplar nefretten değil ümitsizlikten öldürüyor. Ümitsizlikten öldürmek, katil ve Tanrı arasında anlaşmadır; ama nefretten öldürmek, katil ve Şeytan arasında anlaşmadır. Sırp suçlarından Tanrı sorumludur ve başka herkesin suçlarından Şeytan sorumludur.”

130

akıldışı ve demagojik; ne müttefik ne de yandaş arıyor, aşırı derecede gizlilik içinde sadece medenî dünyanın dışladığı kişilerle irtibat kuruyordu. Miloseviç’in ancak birkaç kişiyle paylaştığı gizli planı, dünyanın geri kalanının onlara düşman olduğunu söyleyerek Sırpları dünyadan soyutlamaktı. Sırbistan, kendi cumhurbaşkanının psikolojisiyle aynı çizgiye getirilmeliydi. Bu dünya komplosunu destekleyecek kanıtlar yetersiz kalırsa, gerekli kanıtlar uydurulacaktı. Düzmece kanıtlar gerçek olanlardan daha iyiydi, çünkü bu değiştirilebilir ve koşullara göre şekillendirilebilir ya da tümden inkâr edilebilirdi.

            Sırpların, her şey başarısızlığa uğradıklarında başvurdukları inkâr edilemez bir kanıtları vardı:” Televizyonda gördük.” Bu formül kutsal metinlerin, halk deyişlerinin, azizlerin ve âlimlerin hikmetlerinin hepsinden çok gerçeklerin yerini almıştı. Her akşam saat yedi buçukta Sırbistan Radyo Televizyonu İkinci Haberleri, dünya çapında kendilerine karşı oluşturulan bir komplodan bahsediyordu. Tüm dünya Sırbistan’ı ve Sırpları yok etmeye, Ortodoksluğu ( orijinal saflığını koruyan tek inanç) ortadan kaldırmaya ve Yeni Dünya Düzeni’ne ve küreselleşmeye kafa tutma cesaretini gösteren tek ulusu ezmeye niyetliydi. Kesin kanıt olmasa da televizyona güvenilebilirdi. Bilge Sırplar, bıkmadan aynı mesajı sayıklayıp duruyordu: “Tüm dünya bize karşı. Kimse bize yardım eli uzatmayacak fakat biz varlığımızı sürdüreceğiz.”

            Batılı idareciler, Sırbistan ve Karadağ’a ekonomik yaptırımlar uygulayarak, farkında olamadan Sırp halkını, propagandanın desteklediği komplo teorisinin varlığına ikna etmişlerdi. Sınırlar dışa kapatılmış ve ticaret tamamen durdurulmuştu. Yabancı elçiler Belgrad’dan çekilmiş, uçaklar seferlerini iptal etmiş ve Yugoslavya’nın uluslar arası finansal ve politik kurumlara çıkan yolları kapatılmıştı. Yugoslav cumhurbaşkanlığı eski üyelerinden Branko Kostiç, “Gerekirse bitki kökleri ye­

131

riz” beyanında bulunmuştu. Bu beyanın hemen ardından, kendisine Kök adı takılmıştı. Seselj, “Depomuza koyacak benzinimiz kalmazsa biz de ata bineriz” diyordu. Ancak, muhalifler ona sırf vahşi faşistliği nedeniyle değil, aynı zamanda eşcinsel olduğuna dair iddiaların göstergesi olarak Pisipisi İdareci demeye başlamıştı. Bu arada. Nişli bir iş adamı Niş ve Belgrad arasında, yol boyunca büyük şehirlere uğrayan at arabası seferleri başlatmıştı.

            Sırbistan, Miloseviç’in sihirli tepesi Dedinje’nin denetimi altında olduğu kadar, uluslar arası nezaretle çevrelenmiş bir adaya dönüşmüştü. Uluslar arası topluluk, Sırplara no pasaran [geçiş yok] direktifi çıkarmıştı. Miloseviç, bunun bir benzeri yaptırım çıkararak Batı’ya hazırcevaplılığını göstermişti. Ülkeye girebilecek yabancı diplomatları özenle seçiyordu: tuhaf dışişleri bakanı, işi düştükçe Sırp halk dostu olan ve milyonlarca dolar yatırım sözü verip bir türlü yatırım yapmayan, arada sırada ortaya çıkan isimsiz iş ortağı örneğin. Rejim propagandası, gelen tüm ziyaretçilerin evsahibinin görüşlerine birebir katıldığını savunuyordu. Evsahibi, fikirlerini sık sık ve aniden değiştirme hakkına sahipti. Buna rağmen. Batılı politikacılar Miloseviç’e karşı sabırları tükendiğinde ise, gittikçe fakirleşen ve daha da tecrit olan Sırpları cezalandırmış, sonra da sanki bu sefalet ve ambargo onların eseri değilmiş gibi davranmışlardı. Bu yaptırımların uygulandığı zamanlarda, seyahat arkadaşı, gazi milliyetçi yazar Dobrica Cosiç, Miloseviç’in danışmanıydı ve kendini üç yıldan beri ruhanî baba addetmişti. 1991 yılındaki savaşın öncesinde. Miloseviç’in en sadık gazetesi Politika, Cosiç’in insan yerleştirme planı bağlamında, yaklaşan savaşın stratejisini belirleyen ulusal programı anlattığı röportajını yayınlamıştı. Bu fikirler, Sırp milis gruplar,

132

Seselj’in kuvvetleri ve diğerleri tarafından yürütülerek ivme kazanan etnik soykırım şeklinden yeniden ortaya çıkmıştı.

            Cayman Adaları’nda şirketleri olan, eski bisikletçi ve ABD vatandaşlığına alınmış iş adamı Milan Paniç’in, Miloseviç’in onayı ve ona yakın olanların desteğiyle Zemun ilaç şirketini aldıktan sonra Belgrad’a girişine izin verilmişti. Parasıyla yatırım yapmak yerine, anlaşma yaptığı kişilerin milyon dolarlık fikirleriyle yatırım yapıyordu. Kısa süre sonra Belgrad’da ciddi bir ilaç kıtlığı baş gösterdi.

            Miloseviç’in rejim propagandasını dünyaya yayılan uydu kanalın sahibi, Ostap Bender adında bir Sırp’tı. Bazı nedenlerden dolayı, yaptırımlar propaganda için geçerli oluyordu.Miloseviç, Bender’i üstü kapalı bir tehditle ele geçirmişti: “Senin paran, benim şöhretim, bu yetmez mi?”

            Cosiç ve Paniç, huzursuz ve endişeliydi. Yaptırımların devreye sokulması  Miloseviç’i alaşağı etmemiş, fakat kendisine has saldırı metotlarını uygulamasını zorlaştırmıştı. Yardım gerekiyordu. Cosiç, yeni Yugoslavya’nın ilk cumhurbaşkanıydı; bu arada,sosyalistler ve muhalefetten birkaç  üyenin oyuyla Paniç başbakan olmuştu.101 Bu Sırbistan’ı NATO bombardımanından korumak için yapılmıştı. Cosiç, kendisinin bile anlamadığı ılımlı beyanlarda bulunuyordu. Paniç devamlı gazetecilerle berberdi, hatta kendisine gazetecilerini ülke içinde ve dışında yanında bulundurabilmesi için hükümet uçağı tahsis edilmişti, ki bu da onu kolay ve hızlı yoldan büyük bir üne kavuş-

101          Her ikisi de sonradan, kabul etmeden önce, uzun zamandır kurtarıcı olma şerefini reddettiklerini iddia ettiler. aynı zamanda, Miloseviç’in bizzat her ikisine birden, eğer Sırbistan ve Karadağ üzerindeki yaptırımların kalkmasını sağlayacaklarsa iktidardan ineceğine dair şeref sözü verdiğini de iddia ettiler. Bunlara Miloseviç ailesinin dostu Dusan Miteviç dışında tanık olan hiç kimse olmamış ve bu konuda yazılı hiç bir kanıt yoktur. Tek kanıt böylesi bir fedakarlığın Miloseviç’in mizacına tamamen aykırı olması gerçeğidir.

133

turmuştu. Aslında bu ikilinin görevi, Batılı yöneticileri Yugoslavya’nın saldıran taraf olmadığına, Sayın Miloseviç’in Yugoslavya Ordusu’yla hiçbir bağlantısının olmadığına ve son olarak da bu ordunun Bosna’daki savaşla hiçbir alakası olmadığına ikna etmekti. Bu,Vatikan ve Komintern tarafından tohumları atılmış ve mağlup Yugo-nostaljikler tarafından desteklenen, Sırp karşıtı propagandadan başka bir şey değildi. Yugo-nostaljikler, Sırbistan düşmanlarının hepsinde daha tehlikeliydi; çünkü bunlar, birlikte var olmanın mümkün olduğunu ve gelecekte de mümkün olabileceğini düşünen tek tanıklardı. Böyle bir gelecek kesinlikle kabul edilmezdi. Dağılmadan en az on yıl önce Yugoslavya’nın öldüğünü iddia eden Cosiç, şimdi birden bire kendini hayalet bir ülkenin cumhurbaşkanı  olarak bulmuştu. Dümensiz ikili, hala Miloseviç’in elindeydi; Cosiç ve Paniç ikilisi, gururla suça karşı savaş ilan ettiler. Sırbistan ve Karadağ’da suç oranı hızla artıyor ve suçun neredeyse tamamen Miloseviç ailesiyle ilişkileri olan mafya örgütlerine bağlı gelişiyordu. Aslında bu mafya örgütlerinin Dedinje villası sakinlerine düzenli olarak gayrı resmi bir vergi ödedikleri de düşünülüyordu. Cosiç ve Paniç bunlardan haberdar olmaması mümkün müydü acaba?

            Cosiç ve Paniç, organize suça karşı planladıkları savaşı federal parlamento kürsüsünde duyurdular. Ne var ki, sürekli olarak medyaya görüntülerine ve –sokaklarda oynayan çocuklar dahil – herkesçe bilinmeyenlerine karşın, ikisi de asıl suçluları tutuklamaya ve milis birimlerini dağıtmaya hazır değildiler. Miloseviç’e karşı Cosiç-Paniç direnişi sadece laftan ibaretti. Cosiç ve Paniç’in meseleyi kökünden kazıma yeminlerine rağmen, suç ağı ülkeyi istila etmeye devam ediyordu. Milis kuvvetler tarafından işlenen suçlara karşı savaş açmak gerçekten komik bir manzaraydı. Yugoslav gizli polisi yıllarca yabancı

134

ülkelerdeki suçluları yöneltmişti. Bu suçlular ülke dışında başkalarına zarar veriyor ve yeri geldiğinde, Tito’ya dil uzatan göçmenleri iflâs ettirmek gibi vatanperver görevler üstleniyorlardı. Miloseviç iktidarıyla Sırplar eski şanına kavuştuğundan, bu enternasyonalistler anavatanın çağrısını duyup Sırbistan’a döndüler. Gizli polis bunları eski listelerden göreve alarak, güçlerini yerel vahşiler, manyaklar, serseriler ve sarhoşların güçleriyle birleştirdi. Bunlar sonradan Kaplanlar, Kurtlar, Kartallar, halkan ordusunun generalleri ve albayları ve askerî liderler olacaktı. İşe yaramaz askerlerdi fakat normal koşullarda hapse ya da Interpol’ün arananlar listesine girmelerine neden olacak suçları işlemeye yatkındılar. Bu kahramanlar yaptıkları yağmalamalarla dehşet salarak, savunmasız halkı kırıp geçirerek, Cosiç’in insan yerleştirme vaadini yerine getiriyorlardı.

            Sırbistan ve Karadağ’a karşı adaletsiz  ve sebebsiz yaptırımlar, devlet düzeyinde bir karaborsa piyasasının doğmasına önayak olmuştu. Bu da, yağmalayabildiği her şeye el koymaya hazır rejime uygundu zaten. Devletin yasal organları tarafından resmî soygunlar yapılıyordu. Suçlular, polis koruması altında ve politikacılarla beraber toplu hırsızlığa girişmişlerdi. Güçlü yabancı düşmanlığı propagandasının körüklediği suç, toplumun tamamına sirayet ederek, eski ahlâkî değerlerin son kırıntılarını da tüketmişti ve yerine yenisi gelmişti: Miloseviç’in saldırı metodunu yansıtan bir ahlâk dışılık. Hile, hırsızlık ve kısa yoldan zimmetine geçirme zihniyeti, yeni oluşan sınıfı hızla zengin etmişti. Üstelik, vergilerini sadece rejimin liderinin temsilcilerine ödeyebilirdi.

            Artık Miloseviç, suçlulara dönüştürdüğü politikacılar ve politikacılara dönüştürdüğü suçlular tarafından Patron diye çağırılıyordu.102 Yeni iş koşulları, kurbanlarının durumundan

  1. Vojislav Seselj şöyle diyordu (Velika Srbija [Büyük Sırbistan], Belgrad, no. 21

135

Habersiz, Sırbistan’ın yeni egemen ailesinin hızla artan zenginliğini besliyordu. Muhalefetten tek bir milletvekili bile, Miloseviç ailesinin şüpheli gelir kaynağını sorgulamamıştır. İki yıl sonra The Economist, Miloseviç ailesinin 1.1 milyar dolarlık serveti olduğunu gösteren rakamlar yayınladı. Tudjman’ın kazancının da pek aşağı kalır yanı yoktu. Mekke’de hac ibadetini yerine getiren İzzetbegoviç’e gelince, onun mal varlığı hakkında güvenilir bir tahmin yok.

                                                                                                                                             ____

1995):” Mülk ve kişisel güvenlik asla mafyanın her yerde hüküm sürdüğü zamanlardaki tadar azalmamıştır. Sadece, yargıçlara rüşvet veremeyenler ya da rejimin tepesindeki adamın nefret ettikleri hapse giriyordu. Yeni ekonomiye göre, suç başarılı işin koşulu olmuştu. Akaryakıt, uyuşturucu ve silâh elde etmek için kullanılan karaborsa kanalları doğrudan polisler ve Arkan’la Kaptan Dragan’ın milis güçleri tarafından kontrol ediliyordu.” Bu fazla ses çıkaran Sırp yurtseveri Seselj öfkeliydi ve tekelcilere şiddetle saldırdı. Bir süre sonra bu büyük endüstrinin küçük bir sektörünü ele geçirmişti. Ayrıca, sonradan Kaptan Dragan’ın ortadan kaybolmasıyla Arkan’la barışmıştı.

136

9

SUÇ, ENFLASYON VE DİĞER OYUNLAR

Sırbistan’daki tek altyapıyı güç, propaganda ve yağmacılık oluşturduğundan, propaganda makinesine gerekli malzemeleri sağlamak için en kısa zamanda seçim düzenlemesi gerekiyordu. Çünkü propaganda. İktidarın meşruluğunu ve işlevselliğini teyit eden tek şeydi. Bu iktidardakiler için önemsiz riskleri olan bir tür toplu eğlence gibiydi. Rejim, doğru zamanı seçerek, seçim zamanlarını ve seçim komisyonundaki üyelerin adlarını medyadan ilân etmişti. Gerisi, teknik ayrıntılardan ibaretti.

            1992 sonbaharında, halihazırda uygulanan politikanın oluşturduğu karışıklık öteki meseleleri gölgede bırakmıştı. Miloseviç, zaten işgal ettiği koltuk için yeniden kendini öneriyordu. Bir önceki ortaklarından olan Milan Paniç, saf değiştirerek Miloseviç’e karşı adaylığını koymuş ve birleşik Sırp muhalefetinin (SDH) temsilcisi olmuştu. Tek bir kuruş bile harcamadan

137

kocaman bir fabrikanın sahibi olmuştu; dilini unuttuğu bu halkın cumhurbaşkanı olmaması için bir neden mi vardı? Dobrica Cosiç, bu işlere hiç karışmıyordu. “Beni destekleyen politik güçleri destekliyorum” diyordu. Fakat yaşlı adam artık eski önemini kaybetmişti. Ulusal programı amacına ulaşmıştı ve kendisi de kısa süre sonra emekli edilecekti. O zamana kadar yedek kulübesinde oturan yaygaracı Vojislav Seselj, sahadaydı artık. Muhalefete karşı koymak ve kafası karışık olanların, komünizm eleştirisini ciddiye alanların, Büyük Sırbistan ve tüm Sırbistan coğrafyasının birleşmesi fikrine hâlâ inanan milliyetçilerin oylarını toplamak için Miloseviç’in ona ihtiyacı vardı.103 Bu proje, Bosna’nın ölüm tarlalarında meyve vermeye başlamıştı.

            Sonraki yıllarda, hileli seçimler hem hükûmet hem de muhalefet tarafından benimsenerek normal bir hal alacaktı. Miloseviç, Cayman Adaları’yla bağlantılı Kaliforniyalı işadamı ve önceden Galenika ilâç fabrikasının104 ganimetlerini paylaştığı rakibi Paniç’i alt etmişti. Cumhurbaşkanı ve Seselj’in partisi, iki yıl önce kazandıkları sandalye sayısına eşit sandalye kazandılar –yaklaşık yüzde 80. Muhalefet partilerinin çoğu geri

103          Vojislav Seselj şunları yazmıştı (Velika Srbija [Büyük Sırbistan],21 Kasım 1995):” Miloseviç’in çoğunlukla, diğer yakın ortaklarından çok bana güvendiğini              hissetmişimdir.[…] 1992’de seçim günüde nöroşirurji’de bir an önce ameliyat olmam              gerektiğini duyduğunda çok endişelendi. Başlangıçta rahatsızlığımın bel omurunda              disk kayması olduğunu bilmiyordu. Çok daha ciddi olduğunu zannetmişti. Yüksek                 rütbeli UDB (gizli polis) muhafızlarından birine, ameliyattan sonra hastanedeki odamı      tüm gece boyunca korumasını bizzat emretti. o zaman yanımdakilerden sadece ikisi                 Sırp Radikal Partisi üyesiydi, geri kalan herkes gizli polisti.”

104          Bu fabrikanın ürünleri Rusya’ya ihraç ediliyor ve ödeme Batı’da başka bir yerlere   yapılıyordu. Sırbistan’da yaşanan ilâç kıtlığı halkın sağlığını ciddî biçimde etkiledi.       Rejimin propagandasına ve Paniç tarafından idare edilen uydu kanallarına göre   bundan adaletsiz ve gereksiz yaptırımlar  suçluydu.

138

çekilmişti. Fakat çekilenlerden de fazla parti sahneye çıkmış ve bunlar bir yandan çirkin oylama ortamından ve hilelerden yakınırken, bir yandan da boş kalan sandalyeleri aralarında paylaşmışlardı. Miloseviç’in partisi –komünist Birliği, Yugoslavya Hareketi- tek bir sandalye bile alamamasına rağmen, seçimle ilgili düzensizliklerden asla şikâyetçi olmuyordu. İktidar bir kez daha, her bireyin eşit olduğu ailenin elindeydi. Yoldaş Markoviç bir keresinde şöyle demişti:” Hep kendi cinsiyetimin daha üstün olduğunu düşünmüşümdür”; ancak, Yoldaş Markoviç’in karısı kendisinden daha üstün etkiliydi. Sırp seçmenin tuhaf kimyası ve Arnavut boykotu sayesinde, Miloseviç iktidardan düşmek yerine daha da çok güç kazandı.

            Gerçekte, Sırbistan’ın altyapısı tam bir harabeydi. Fabrikalar durmuştu, ilâç yoktu, okullar ısınmıyor, otobüsler saatlerce gecikiyordu, eskimiş arabalar dökülmeye başlamıştı, elçiler Belgrad’ı terk etmişti, Hırvatistan ve Bosna’nın Sırbistan kontrolündeki bölgelerinden mülteciler akın ediyordu; fakat tüm bunlara rağmen, rejimin propaganda makinesi kendi mesajlarını pompalamaya devam ediyordu. Propagandanın merkezinde, elektrik faturalarıyla geçinen Sırp Televizyonu vardı. Elektrik ve ısıtma isteyen herkes, televizyon ruhsatı için ödemeye itiraz eden, kayıtlı hiçbir şikâyet ve protesto olmamıştır. Para, düzenli bir şekilde rejimin en çok ihtiyaç duyduğu yere akıyordu. Binlerce kişiyi bünyesinde barındıran (asiler çoktan kapı dışarı edilmişlerdi) bu medya ahtapotu, başkentten gelen her şeyi kabul ederek, kollarını merkezle işbirliği yapan her şehre, her ofisi uzatabiliyordu.

            Her akşam, ülkenin büyük ekonomik başarılarından dem vuruluyordu. Savaşta işlenen suç iddiaları yalanlanıyordu. Hatta ortada savaş filân olmadığı da söyleniyordu. Demek ki

139

Müslümanlar Sırplara inat olsun diye kendi kendilerini kurşuna dizip katlediyorlardı. ASD de (Balkanlar yoluyla Sibirya petrollerini ele geçirmek istediğine inanılıyordu), Yeni Dünya Düzeni’ne direnen bu küçük ama cesur ulusa karşı komplo hazırlamaktaydı. İslâm dostu Fransa ise, Birinci Dünya Savaşı’ndaki sadık müttefikini kınıyordu.

            Hain İngilizler, faşist Hırvatlarla işbirliği içinde olan Almanlarla açıktan açığa işbirliği içindeydiler. İkinci Dünya Savaşı’nda sergiledikleri davranışa sadık kalan Hırvatlar. Sırpları yeniden katledip vatanlarından sürmekteydi. Neyse ki, Rusya’da Amerikan-Yahudi-Mason-Müslüman arabulucusu Gorbaçev rejimi devrilmişti; fakat aynı zamanda Sırpların doğal müttefikleri ve kardeşleri komünistler ve milliyetçiler de güç kaybetmişti. Papa’ya  gelince; kendisi Polonyalıydı ve ne kutsal bir adam ne de Sırp piskoposu gibi aziz biri sayılıyordu. Ortodoks oldukları için Slav kuzenlerinden nefret ediyorlardı. İşte bunun gibi bir sürü propagandayla Miloseviç medyası, saldırıları ne kadar saçma veya temelsiz olursa olsun, insanların desteğini kazanmayı başarmıştı. Halk onlara güveniyordu ve böyle yaparak da bilinçsiz işbirlikçileri oluyorlardı.

            Eğer biri Sırp seçim sonuçlarına güveniyorsa bu Miloseviç’in seçmenler arasındaki popülaritesinden kaynaklanırdı; fakat seçmenler onu her zaman memnun etmemiştir. Gücü Miloseviç’in ellerine onlar teslim etmişti; kararlarını sorgulamadılar, greve gitmediler, sosyal ayaklanma alâmeti yoktu; anlamamalarına rağmen eylemlerini haklı gösteriyorlar ve ona ancak kendi vicdanlarını aklamak veya muhataplarını kandırmak için lânet okuyorlardı. Diğer yandan, yıllar boyunca tasarruf ettikleri ve gurbette çalışan aile fertlerinden gelen paraları saklamakta da inat ediyorlardı. Memleketlerini seviyorlar ama dinarlarından nefret ediyorlardı; Almanlardan tiksiniyorlar fakat Alman markına sımsıkı yapışıyorlardı. Bu göz ardı edilebi-

140

lirdi. İlân edilmemiş savaş, en az ilân edilen kadar pahalıya patlamıştı. Miloseviç’in destekçileri hep daha çok para istiyor, gençlerin her şeyden önce polis olma hayali kurduğu yerlerde bile polis gücü oluşturmak yüksek meblâğlar gerektiriyordu.

            Yurtdışında yürütülen propaganda kampanyası bir hayli masraflıydı(New York Times’ta bir ilânın 2 milyon dolar olduğu söyleniyordu) ve Marko Miloseviç 17. lüks otomobilini de bir yerlere çarpmıştı.105 Slobodan’ın gizli bankeri, kendi finans anlayışını sergileme fırsatı gözetmiyordu. Bankalar kendi paralarıyla değil de başka insanların paralarıyla anlaşmalar yapmak için değil miydi? Hem bankacılık –salt güven sorusuyla- politikaya benzemiyor muydu? Yatırımcılar kendileri isteyerek gelmiyorlarsa ayartılabilirlerdi. Eğer  kendilerini üst üste iki kez soyan çünkü öyle yapmak zorundaymış) devlete güvenmiyorlarsa, devletin güvendiklerine güvenebilirlerdi. Bu nedenle, şüphe etmeden itimat edilebilecek ideal arabulucular bulunmalıydı. Gerisi zaten kendiliğinden gelecekti.

            Sırbistan’da uzun süre sabit kalan enflasyon, bir anda tekrar yükselişe geçmişti. Sokak satıcıları (daha çok eski doktorlar ve üniversite profesörlerinin bazen yaptığı yeni bir işti) şehirlerde Alman markına karşılık daha çok federal dinar dağıtıyorlardı. Darphaneden daha yeni çıkmış bu para, her geçen gün değer kaybediyordu. Mark biriktirmek bile faydasızdı. Ulusal Banka müdürü, “Alman markının değerini düşürdük” diye beyanda bulundu. İyi ama değeri düşürülmüş bu Alman marklarıyla ne yapılabilirdi ki? Bu soru daha halkın kafasında şekillenmeden, devletin medya organı vasıtasıyla cevaplanmıştı: Biriktirin, dövizinizle yatırım yapın, dünyanın en yüksek

105          Marko Miloseviç’in izah ettiği gibi :” On beşinci arabaya kadar babam kızıp durdu                 fakat sonunda vazgeçti.”

141

oranla faizini alacaksınız: ayda yüzde 10. Tabiî ki, devlet bankalarına değil de sadece özel bankalara yatırım yapılmalıydı. Devlet bankaları çok büyük olduklarından ne olacağı belli olmazdı, özel bankalar daha güvenilirdi çünkü devlet onları yakından takip ediyordu.

            Durum, partinin kurulduğu 3 yıl önceki durumla aynıydı. Kapılar herkese açıktı, koşul yoktu. Özel bankalar bir anda mantar gibi her yerde bitmiş ve kendilerine tasarruf bankası adını vermişlerdi, fakat bunlardan sadece üçü hükûmetle beraber halkın tam güvenini kazanabilmişti. İlki, Braca Kariç’ti (Kariç Kardeşler); Kariçler, düğünlerde ve meyhanelerde orkestra çalarak işe başlayıp sonradan Sırp iş dünyasının zirvesine tırmanan Kosovalı Sırplardı. Cumhurbaşkanının arkadaşı olan ve Bogi adıyla bilinen Bogoljub Kariç bankanın başındaydı. Miloseviç ve Cosiç’in villalarının arasında onun da bir villası vardı. İkinci bankayı, Patron Jezda olarak tanınan Jezdimir Vasiljeviç kurmuştu. Kimse onun hakkında, yurtdışında çok başarılı olduğundan ve halkına yardım eli uzatmak üzere memleketine döndüğünden başka bir şey bilmiyordu. Üçüncü banka, hapishaneden çıkıp doğrudan özel bir bankanın en üsüt makamına yükselen ve Dafina Anne  adıyla bilinen Dafina Milanoviç tarafından işletiliyordu. En az 10 suçtan mahkûm edilmiş olan Dafina, bir defasında 700 sahte çek yazmaktan tutuklanmıştı. “Sırbistan’ın, gözbebeği olduğunu” iddia ediyordu. Bu da, bankacılık yeteneklerinin ispatı için, aldığı hapis cezalarından daha ikna ediciydi.

            Medya, Patron Jezda ve Dafina Anne’yi özellikle seçmiş Kariç Kardeşler için başka planlar vardı) ve bunları efsanevî kahramanlara dönüştürmüştü. Onlar da karşılık olarak, ya haklarında yazılan ve söylenen her şeye inanarak ya da mimarlarının emirlerini koşulsuz yerine getirerek, efsanevî kahramanlar gibi hayatlar yaşamışlardı. Patron Jezda ve Dafina

142

Anne’nin bankalarının önünde uzun kuyruklar oluşuyordu.106 sihirli vezneye ulaşabilmek için, öndeki ve arkadakilerle boğuşmak, tüm gece beklemek ya da numaralı bir ilet satın almak zorunda kalınırdı. Fakat herkes bir şekilde parasını yatırmayı başarıyordu. Sonraki birkaç ay içinde bu yatırımcılar, evde oturup televizyon seyrederken zengin olma hayalinin tadını çıkarmıştır. Sırbistan’da halk Hâlâ, “Kimse bize zarar veremez/ Biz kaderden de güçlüyüz/ Bizi sevmeyenler/ Bizden ancak nefret ettikleriyle kalırlar” şarkısını söylüyordu. Bu yaz gecesi rüyası devam ettirilmeliydi ­ halk, sevgililerinin birer eşek olduğunu anlamaması için sürekli pışpışlanmalıydı.

            Patron Jezda, başka insanların parasıyla kendi gösterisini oluşturacak bir yapımcının hayal güçüne sahipti. Halkın ilgisini pek çekmemesine rağmen, insanları saygın satranç maçlarıyla eğlendirmeye çalışıyordu. Birkaç yıl önce, Reykjavik’te Bobby Fischer ve Boris Spassky arasında yapılan ünlü maç yeniden yapılacaktı. Ödül 5 milyon dolar olacaktı ­bankacılar bile yerli para birimini kullanmıyordu. Spassky’yle anlaşmaya varılmıştı fakat satrancı bırakıp sosyal yaşamdan elini eteğini çekmiş Fischer’le başarılı bir anlaşma nasıl yapılacaktı? Patron Jezda, bunu bir şeklide başarmıştır.107 Fischer, sadece Yugoslavya’ya gelmekle kalmayıp, heyecanla televizyon kameralarının karşısına geçip, ABD’nin BM yaptırımlarına karşı koyduğu gerekçesiyle Yugoslavya’ya girmesini yasaklayan belge_

106          13 Nisan 1992’de Borba [Mücadele] Bayan Dafina Milaviç’in beyanatını yayınladı: “            İtiraf etmeliyim ki, işimde ara sıra Sırbistan Cumhuriyeti cumhurbaşkanını taklit ettim.   Doğru zamanda kalabalığa karıştım ve ‘Kimse sizden çalamaz’ dedim. halkın güvenini          kazandım ve şimdi buna ihanet etmek istemiyorum. “

107          Jezda’nın başka bir satranç maçı (bu kez Kasparov’la) organize etme girişimini kısa              süre sonra Budapeşte’den kaçışı izledi. sonra tam anlamıyla ortadan kayboldu. uzun          zaman sonra yürütülen soruşturmalar sonucu, Miloseviç ailesine 100 milyon Alman               markının üzerinde bağış yaptığı ortaya çıktı. bugün Güney Pasifik’te özel bir adada           yaşadığına dair söylentiler dolaşmaktadır.

143

ye tükürdü. Sonradan, Karadağ’daki lüks Aziz Stefan tatil yerinde yüzyılın maçı tekrar yapılmış ve sonuç gene aynı olmuştur. Amerikan yaşam ve düşünüş tarzını kınayan ABD’li satranç oyuncusu, rakibi olan eski Sovyet muhalifi ve ABD yanlısı oyuncuyu yenmeliydi. Böylece, kendilerini Sırp kabul eden Sırplar ve Karadağlılar, Başkan Clinton’a ve ABD işgali altında acı çeken tüm uluslara mesaj göndermiş oluyorlar.

            Miloseviç de bu medya etkinliğinde yer almalıydı. Fischer’i huzuruna kabul edip uzun ve samimi bir konuşma yapmıştı. Fotoğraflar, aralarındaki benzerlikleri net bir şekilde ortaya koymaktadır: sert bakışlar, maskemsi yüz ifadesi, garip hareketler, gündelik hayattan kopma ve otistik davranışlar. Fischer, bir keresinde, “Hayat yolunda erkenden yetim kalan küçük ve kederli çocuk, yürüdüğünde kederli bir adam olur” demişti. Çocukluk yıllarında acı çekmiş her iki adam da, büyüdüklerinde güçlü adamlar olmuşlardı. Fischer savaş yerine geçen bir oyunda satranç taşlarıyla, Miloseviç ise gerçek çatışmalarda canlılarla oynuyordu. İkisinin de rüyası gerçek olmuştu ama oynadıkları oyun siyahla beyazın sonsuz savaşını yansıtıyordu.

            Toplumda yayılan açgözlülük, hangi hızla yükseldiyse şimdi aynı hızla düşüşe geçmişti. Özel bankalar bir anda batmış ve tabiî ki topladıkları para da ortadan kaybolmuştu. Para özel aracılar vasıtasıyla, halkın  cebinden devlet bankalarının kasalarına girmişti. Devlet bankaları da bu parayı telefon rehberlerinden ve ölüm ilânlarından rasgele seçtikleri isimler adına Sırbistan’dan Kıbrıs’a uçurmuştu. Miloseviç’in aile bankası (nostaljik biçimde Belgrad Bankası denirdi) ve çok sayıda denizaşırı şirket, Miloseviç’in bankacılık yıllarından arkadaşı Bayan Vuciç’in himayesi altında, bu gelen parayı kabul etmişlerdi. Para oradan da, gerçek sahibi ihtiyaç duyana dek ona seve seve sahip çıkacak yurtseverlerin Batılı bankalardaki özel hesaplarına aktarılmıştı. Sevgili vatanları için en azından bu iyi­

144

ligi yapabilirlerdi. Bu gurbetçilerden Sırp ressamları tarafından yapılan pahalı resimler, Rolls­Royce arabalar satın alanlar ve kumarhanelere dadananlardan iki ya da üçü sonradan öldürülmüştür. Sırpları soyan ellerin uzun ve merhametsiz parmakları vardı.batı polisi katilleri hiçbir zaman bulamadı çünkü izleri hep Yugoslavya’da sona eriyordu. Yugoslavya polisi de suçluların peşine düşme niyetinde değildi zaten.

            1993 yılının sonunda, Sırpların ve Karadağlıların ülkelerinde enflasyon rekor düzeylere ulaştı. Sonraki yılın ocak ayında, tarihin gördüğü en yüksek seviyeye tırmanmıştı. “Fiyatlardaki artış inanılmaz bir şekilde yüzde 313,563,558 artmıştı. Fiyatlar günlük ortalama yüzde 62 saatte yüzde 2 ve dakikada yüzde 0.029 artıyordu.” 108 “5’le başlayın 11 sıfırlı banknot basıldı (yazıyla beş yüz milyar dinar) ve paranın basıldığı gün bu banknotla, bir kutu kibritten başka bir şey almak mümkün değildi.

            İsraf duygusuna kapılmadan bu banknotlardan biriyle ayakkabı parlatılabiliyordu örneğin. Ya da gelecek uşaklara ibret olması için koleksiyona konuluyordu. Hâlâ üzerinde “Sahtesi basılamaz” açıklamaları yanında, millî şair Jovan Jovanoviç Zmaj ve Belgrad’daki Ulusal Kütüphane’nin resimlerini taşıyordu. Kağıt olarak hiçbir değeri yoktu; üzerine basılmış bu kültür sembolünün bile değeri kalmamıştı. “1993 yılının sonunda dinar, günlük kullanımdan tamamıyla kalktı. Bu nun üzerine hükûmet, kendini Sırp ulusal çıkarlarının katı savunucusu olarak görmesine rağmen, Alman markının ulusal para birimi olmasına izin verdi. Sonunda hiperenflasyon, başlangıçta kendini tetikleyen nedeni geçersiz kaldı.”109 O zamanlar Miloseviç’in ekonomi danışmanı ve memorandumun ya­

108          Mladyon Dinkiç, Ekonomija destrukcije: Velika pljacka naroda [ Yıkım ekonomisi: büyük ulusal soygun), Belgrad: VIN, 1995.

109          Bir önceki kaynaktan.

145

zarlardan biri olan akademisyen Kosta Mihajloviç. Şu iddiada buluyordu: Yugoslav ekonomisinin uzun vadede en önemli avantajlarından biri, halkının zorluklara karış gösterdiği sabırdır.” Elbette bu sabra, üst tabakanın yaşanan güçlükleri paylaşmamaktaki kararlılığı eşlik ediyordu.

            Dinar milyarderlerinin çoğu intihar ediyordu. Emekli aylığının tamamını bir sosisli sandviçe harcayan, ümidini kaybetmiş bir adam, “Açlıktan ölmek istemiyorum” diye not bırakmış ve ardından kendini asmıştı. Hayatına son veremeyen bir kadın şunları söylüyordu:

            Ölmekten korkuyorum çünkü çocuklarıma cenaze masrafımla     yük olmak istemiyorum. Yiyecek bir şeyleri bile yok. Meyvenin,    etin ve hatta sütün bile tadını unuttum. Kahvaltı yapmıyorum,         öğle yemeği de yemiyorum, kahve içmiyorum ve sigara da             içmiyorum.[…] Son    emekli maaşımın tam 8 milyar dinardı,             onunla da ancak bir rulo tuvalet kâğıdı alınabiliyordu.

            Miloseviç hâlâ Sloba­Sloboda rolünü oynarken, halkına Sloven ve Hırvatların Sırp ekonomisini yağmalamasını engelleme sözü veriyor ve İsveç yaşam standartlarını vaat ediyordu. Tabiî ki tam aksi gerçekleşti. Sırpların dünyanın en yüksek yaşam standartlarına ulaşmamasının nedeni olarak, adaletsiz ve temeli olmayan BM yaptırımlarını göstermişti. Gene de halk, Miloseviç’i enflasyondan ve halkın çoğunu ezen sefaletten sorumlu tutmamıştı. Suçlularla ve dolandırıcı bankacılarla alâkası olmadığı gibi, gündelik sefalet, hatta savaşla bile bir ilgisi yoktu.110

110          “Büyük Yugoslav hiperenflasyonu doğal nedenlerden ortaya çıktı. Hiperenflasyon,              kendi çıkarlarının peşine düşmekten korkmayan insanlar tarafından başlatıldı ve           beslendi; her şeyin halk adına olduğunu beyan ederek yönettikleri devlet kurumlarının         malî ve siyasî gücünü sömürdüler. İktidar sahibi olmak, para basmak üzerinde mutlak tekele sahip olmak anlamına geliyordu. Para basma tekeli, mutlak güç demekti.”(Bir              önceki eserden)

146

Olup biten her şeyin dışındaydı o. Hiçbir şeyden sorumlu tutulamazdı. Miloseviç büyük bir sihirbazdı çünkü elleri şapkadan her çıkışında boş olmasına rağmen seyircisi her seferinde vaat ettiği şeyleri gördüklerine ikna oluyorlardı. Artık halkın ıstıraplarını anladığından, ıstırapları tek darbede yok etmeyi planlıyordu. Tıpkı Arnavut sorununda Kosova’da yaptığı gibi.

            Miloseviç’in seçilmiş emeklilerinden biri olan, BM eski çalışanı, sonradan herkesin Avram Dede ya da Süper Dede adıyla tanıyacağı Dragoslav Avramoviç, yeni bir anti­enflasyon programı önerdi.111 Pazardan yeni dönmüş yaşlı bir adam gibi görünüyordu. Fakat ekonomik durumla köyün büyücü doktoru gibi başa çıkmış ve gözden düşmüş eski başbakan Markoviç’in önerdiği modeli(özelleştirme veya serbest Pazar fikrinin tamamen dışlandığı bir model) taklit etmişti. Buna rağmen, o da efsanevî bir kahraman oluverdi. Bu kez Patron Jezda ve Dafina Anna(unutulması gereken) gibi azılı suçluların tam zıttı bir kişiyle uğraşıyorlardı. Avramoviç, halka kusursuz  ve dürüst bir adam olarak sunuldu; rejimin propaganda makinesi, ona güvenmeleri için kitleleri bir kez daha ikna etmeyi başarmıştı. Avramoviç, Miloseviç ailesinin takdirine şayan biçimde rolünü tamamladıktan sonra emekliliğine geri dönecekti.

            Enflasyon kontrol altındaydı; korkunç kıtlıklar dinmiş ve hayatı idame ettirmek için yeterli para bulunmuştu. Sefalet hâlâ artıyordu ve yeni iş yoktu; yine de, fakirleşen halktan savaş vurguncularına kadar herkes tatmin olmuş gibiydi. Sloboda Miloseviç’in adil sosyal politikası halkı fakirleştirmeye devam ederken, hiçbir yerde ne ayaklanma ne de gösteri düzenleniyordu. Miloseviç, “Ambargo altına alınamayız. Binlerce yıl sü­

111          Miloseviç’in böylesi insanları emeklilikten tekrar önemli makamlara getirme eğilimi,                 yeni sınıfının abartılı iştahıyla açıklanabilir. Yaşlı adamlar ve kadınlar daha az     istiyorlardı ve başları belâya girdiğinde dikkat çekmeden doğal nedenlerle ölebilirlerdi.

147

ren yaptırımlardan etkilenmiş olabiliriz fakat bize başka hiçbir şekilde zarar veremezler ve bizi tehdit edemezler” diyordu.

            Miloseviç yurtiçindeki durumu müzakereyle yatıştırabiliyordu fakat uluslar arası cephede koşullar hem Sırbistan hem de Karadağ için tehlikeli bir hal almıştı.Ülke içinde ve dışında uygulanan politikaların hepsi, Belgrad’ın tek güçlü adayının iradesindeydi. Artık AB’nin siyasi belirsizliğini ve ABD’yle anlaşmasızlıklarını Sırbistan lehine kullanmanın zamanıydı. Dobrica Cosiç şöyle yazıyordu.

            Avrupa­ABD ittifakıyla aramızda sürtüşme olması için        geçerli nedenlerimiz var. Şansımız  biraz yaver gidersi, bu       durum konumumuzu değiştirecek ve ulusal hak ve             çıkarlarımızı koruyacaktır.[….] Aynı zamanda Rusya’nın da          Balkanlar’daki güçlü varlığını yeniden göstermesini             bekleyebiliriz. Rusya’nın varlığını yeniden ortaya koyması, bu             ittifakın dengesini ve Balkanlar’daki Almanya­ABD ilişkilerini             bozacaktır. Artık kimse burada AB ve Uzak ve Yakın Doğu           İslam ülkelerinin desteğiyle faaliyet göstermeyecektir.

            Ulusun babası, Sırpların Avrupa­ABD ittifakını hoş karşılayabileceklerini düşünmemişti.

            Miloseviç, manevi babasının bu fikrini reddetmiş, hatta Seselj’in alenen Cosiç aşağılamasına izin vermiştir. Fakat bunun yerine geçebilecek başka bir politika da düşünemediğinden, Cosiç’le aynı yolun yolcusu olmayı sürdürmüştür. Politikası olmayan bir siyasetçisi olarak Miloseviç, şahsı dünya görüşünü ve dünyanın kendisini nasıl gördüğüne dair inancını yansıtan negatif düşünme sistemine dayanıyordu. Sırbistan ve Karadağ’daki zarar önemsizdi. Şimdi öncelik, sefalet ve felaketleri, kinci Batılı güçleri tarafından kösteklenen karmaşık dış politikanın sonucuymuş gibi göstermedeydi. Batılı idareciler çözüm bulmakta yetersizdi ­belirli kurallara sadık kalmaya

148

alışmışlardı ve kendilerini durmadan hayal kırlığına uğratan bu adamla başa çıkmanın yolunu bulamıyorlardı. Miloseviç, sonraki 2 yıl boyunca uluslar arası toplulukla anlaşmaya yanaşmamış, sadece Sırbistan’da ghali­ghali112 adıyla bilinen paktlar ve önergeler zamanında bu tutumuna bir süreliğine ara vermek zorunda kalmıştır.

            Miloseviç, BM’yi oyalayarak, istilasını tamamlamak için zaman kazanıyordu. Sonunda ghali­ghalicilere  belirsiz bir sonuca tercih ettikleri emrivaki zaferini sunma zamanı gelmişti. Artık kendi taraftar topluluğuyla ilgilenebilirdi.Miloseviç’in adamları, muhalefeti kandırma süreci içinde kendileri de propagandaya inanmaya başlamış, dolaysıyla kendilerin de kandırıyorlardı.

            Miloseviç’in Bosna’daki astları Karadziç ve Mladiç, dokunmazlıklarına güveniyorlardı; arka arkaya hatalar yapıyorlar ve bunların halkın gizlemeye ihtiyacı da görmüyorlardı. Kameralarının önünde Saraybosna’ya mermi yağdırıyorlar ve zalimlikleriyle övünüyorlardı. Bu durum ister istemez Miloseviç’i kötü etkiliyordu. Gerçek kumandaları, patronları ve tedarikçileri oydu; suçlar onun emriyle işleniyor ve programları da onun sayesinde yürütülüyordu. Miloseviç’in kontra metodu, astlarının kontrolü ele almasına olanak tanımıyordu.

            Karadziç, Belgrad’da arabuluculuk yapan Bosnalı yurtseverlerden faydalanarak, kendisinin sadece Türklerden değil aynı zamanda Bolşevizmden de nefret eden, Sırpların gerçek lideri, has Ortodoks ve monarşi yanlısı olduğunu ilan etmişti. Şöyle buyuruyordu: “Biz burada Birinci Dünya Savaşı’nın sonuyla uğraşıyoruz. Ancak şimdi bitebilir, kendi devletimizi kurduğumuzda. […] Bolşevizm, Rusya ve aynı zamanda Paris, Berlin, Ljubljana ve Zagrap tarafından beslenen dış mihraklı

112          BM’nin karasız genel sekreteri Boutros Ghali’nin adı verilmiştir.

149

bir komploydu.” 113 Ortalıkta. Kral Aleksander’in son oğlu Duke Tomislav Karadjordjeviç’in taç giyerek Bosna’nın kralı olacağına ve biyolog Biljana Plavsiç’le evleneceğine dair söylentiler dolaşıyordu.

            Dobrica Cosiç, tıpkı 4 yıl önce Miloseviç için söylediği gibi, şimdi Karadziç için yüzyılın en yetenekli Sırp politikacısı diyordu. Diğer yandan, Dedinjeli Patron’un şeflerin kendi gücünü azaltmasına veya yerini almasına göz yummaya niyeti yoktu. Miloseviç, her zamanki gibi Bosna’daki savaş suçlarıyla bağlantısı olduğunu yalanlayarak, o zaman dek uluslar arası yaptırımlardan etkilenmeyen Republika Srpska’ya kendi yaptırımlarını dayatmıştı. Republika Srpska’yla Sırbistan arasındaki en önemli ticarî geçit olan, Drina Nehri’ndeki sınır kapısını da kapattırmıştı.114

                Rejim propagandası, adaletsiz ve sebebsiz yaptırımların kurbanları olan halkın nezrinde, bu ani politika değişikliğini haklı çıkarmak zorundaydı. İçeriği ne denli çelişkili olursa, propaganda o kadar iyiydi. Devam eden siyasî karmaşa içinde ancak yapay gerçekler geçerliydi, çünkü hakikatin kendisi fazlasıyla korkunç ve anlaşılmaz derecede saçmaydı. Bu düzmece gerçekler karmaşık bir yapıya büründürülüyor ve halkın gözünü kör ediyordu. Halkın, kendilerini gündelik ıstıraplarından uzaklaştıracak kahramanlara da ihtiyacı cardı elbette.

113          Jelica Rocenoviç, Srbi bez krivice [ Suçsuz, suçlu Sırplar], Belgrad, 1997.

114          4 Ağustos 1994’te federal iktidar şu beyanda bulundu:” Barışı reddederek Republika          Srpska liderleri Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne, Sırplara ve Karadağ halkına ve            bu topraklarda yaşayan tüm vatandaşlara karşı en sert eylemde bulunmuştur. Bu                 durumda federal hükûmet Republika Srpska’yla tüm siyasî ilişkisini kesmeye ve               Republika Srpska liderler birliği ( parlamento. cumhurbaşkanlığı, hükûmet)             mensuplarının Yugoslavya Federal Cumhuriyeti topraklarına adım atmalarını   yasaklamaya karar vermiştir. Bugünden itibaren Yugoslavya sınırları Republika     Srpska’ya, gıda, giyim ve ilâç ulaştırma dışında tüm giriş çıkışlara tamamen         kapalıdır.”(TANJUG)

150

Savaşta olduğunu hala inkâr eden devletin, aynı anda hem savaşçı hem de barışsever siyasetçi olarak hareket edebilecek figürlere ihtiyacı vardı. Yabancı misafirlerini huzuruna kabul ettiği villasındaki koltuğunda Miloseviç, hem cephedeki kumandan hem de savaşla zerre kadar alâkası olmayan masum seyirciydi. Her iki rolü de yüzüne gözüne bulaştırmadan oynayabilmek için, kendisi yerine ön cephede duracak adamlar üreten devlet propagandasına güveniyordu.

            Hırvatistan’daki çarpışmalar esnasında klonlanması gereken birçok kahramandan ilki, Kapetan Dragan’dı Kaptan Dragan).115Gerçek adı medyadan gizli tutuluyordu ama  Dragan kökten Sırp’tı. Birçok cephede çarpışmıştı ve Sırp halkına karşı büyük tehdit açığa çıktığında Avustralya’daydı. Hiç vakit kaybetmeden baba ocağına dönmüş ve özel görevleri yürütecek çeteleri yetiştirmek üzere devletin emrine amade olmuştu. JNA eski subayları onu kıskanmış ve nefretle karşılamışlar fakat ellerinden de bir şey gelmemişti.

            İlk başarısının ardından medyanın sürekli peşinden koştuğu Belgrad’a gitmişti. Ufak, sert yüzü birinci sayfaların ayrılmaz bir parçası oluvermişti. Röportajlarında Miloseviç’i cömertçe övmüştü. Pratik savaş becerileri yanında, ciddî askerî stratejisiyle de tanınıyordu. Generallerden bile daha popülerdi. Kamuflaj elbisesini giymiş bir şekilde; ama silâh kuşanmamış halde sokaklarda, restoranlarda ve moda gösterilerinde boy gösteriyordu. Kendisinin baş karakter olduğu çizgi romanlar, tüm

115          1992 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendini Dragah Vasiljkoviç adıyla tanıtmıştır. 80           binden biraz az oy topladı. İkinci cumhurbaşkanı adayı, o zamanlar Patron Jezda           adıyla bilinen Jezdimir Vasiljeviç’ti. neredeyse aynı sayıda oy toplayarak kazandı. Altı           adaydan biri, Yoldaş Markoviç ve ailesinin dostu Blazo Peroviç’ti. Bu adamların rolü   200­300 bin oyu garantiye alarak muhtemel karşı adayın gücünü zayıflatmaktı.

151

gazete bayilerinde satılıyordu. Yüzü karikatürlere ilham vermekteydi. Tüm bunlar onun insani hedefi olan Gaziler ve Savaş Yetimleri Fonu’nu kamuoyuna sunmak için bir başlangıçtı.

            Televizyonda devamlı olarak yayınlanan fon reklamları, “Sizi savunanlara yardım edin” diyordu.116 Ancak, yıldızın sönmesi uzun sürmeyen Dragan, kısa bir süre sonra sahneden indirildi. Bu fona ne kadar para bağışladığı ve bu paraların ne için kullanıldığı elbete bilinmiyor.

            Elbette, Sırp semalarında hiç sönmeyen yıldızlar da vardı. Arkan, Dragan’dan daha yavaş yükselmiş ve Miloseviç rejiminin ünlü demirbaşlarından biri olmuştu. Birkaç yıl boyunca Avrupa’daki bankaları soymakla meşgul olduktan sonra, hakkında, önüne çıkan siyasi düşmanların iflas ettirdiği dedikoduları yayılmıştı. Çok sayıda Avrupa devletinden kovulmuş ve İnterpol’un arananlar listesinde yerini almıştı. Fakat bunların hiçbiri, Belgrad’da pastane açmasına ve Kahramanlar olarak bilinen Kızıl Yıldız futbol takımı taraftarlarının lideri olmasına engel olmamıştı. Ona bağlı birimler kırmızı bereler takar ve üyeleri Kahramanlar arasından seçilirdi. Kısa süre sonra Kaplanlar adıyla nam yapmış ve Slovenya ve Baranja’daki Bosna bölgesine ilk girenler arasında yer almışlardı. Bilijana Plavsiç, Bijeljina’yı Müslümanlardan temizleyen Arkan’ı kameralar önünde öperek tebrik etmişti. Bu durumla ilgili tek yorumu, özgür Sırbistan topraklarında modern pastaneler zincirleri açmak isteği şeklindeydi.117

            Arkan, 3 evlilik geçirmiş ve 7 çocuk sahibi olmuştu. İnsan

116          Propaganda bazen beklenmedik suçlara yol açıyordu. Uzuce Kasabası yakınında              savaştan dönen kudurmuş bir adam, “Ben Kaptan Dragan’ım!” diye bağırarak      traktöründen atlayıp, oradan geçen bir kızı boğazlamıştı.

117          “Düşmanlara göndermek istediğiniz Yeni Yıl mesajınız nedir?” diye soran bir         gazeteciye Arkan şu şekilde cevap vermişti: “Hepsinin anasını babasını düzeceğim.”              Miloseviç gibi Arkan da ağza alınmayacak küfürler savurmaktan hoşlanıyordu.

152

lar onun iyi bir koca, şefkatli bir baba, kendisine ihanet etmeyenlerin sadık dostu ve iyi bir Sırp olduğunu söylüyordu. Piskopos Pavle’ye saygı duyduğu kadar, Miloseviç’e de saygı duyuyordu. Sonra medya birden Arkan’ın turbo­halk müziği şarkıcısı Ceca Veliçkovaiç’le yaşadığı aşkla kasıp kavrulmuştur. Eşinden boşanmış ve Ceca’yı görkemli bir düğünde 4. Bayan Raznjatoviç yapmıştı.

            Arkan gelini geleneksel bir törenle villasından almaya giderken, Belgrad’ın jet sosyetesi de ona eşlik ediyordu. Nikah tıka basa dolu bir kilisede rahipler zümresinin seçkin üyeleri tarafından kıyıldı. Gelin orkestrayla müzisyenlere binlerce Alman markı dağıtmış ve bunu kameraların tüm ülkede yayınlanmak üzere kaydettiği Belgrad Sava Merkezi’nin seremoni salonundaki kutlamalar takip etmişti.

            Bu kutlamalar, tüm ulusun sefaletini, savaşı ve hepsinden önemlisi Saraybosna’yı unutturuyordu. Arkan’ın düğün kasetleri tüm Sırbistan’da ve dağılmış Sırplar için değerli eşyalar arasına girmişti bile. Miloseviç’in hasta ülkesinin üzerine, rengarenk resimler, bangır bangır müzik ve vatanperver sloganlardan bir örtü çekilmişti.

            Bu arada Karadziç de kendini büyük Sırp yurtseveri ve savaşçısı ilan etmiş ve şöhret tutkusu onu dünya medyasına taşımıştı.118 Roma, Paris, Londra ve hatta gerektiğinde New York ve Washington’u bile bombalamakla tehdit eden adamdı o.

            Halka yaptığı konuşmalarda elde ettiği şöhretin tadını çıkarıyordu; fakat o savaş vurguncularından oluşan sınıf için şöhretten fazlası gerekiyordu. Eylemlerinin sıradışı doğasından tüm dünyanın haberdar olması gerekiyordu. Karadziç’in askerleri eylemlerinin tüm dünyada izlendiğinden emin olmak

118          Beyanlarından biri şu şekildedir: “Biz Bosna­Hersekli Sırplar, Müslümanlar için yüksek           kaliteli bir yaşam alanı oluşturmak için çok gayret gösteriyoruz.”

153

için, UNPROFOR temsilcilerini ele geçirip elektrik direklerine bağlamışlardı. Karadziç’in maskeli adamları kameraya poz vererek şunları söyler “Kimse bizi incitemez. Biz kaderden de güçlüyüz.”

            Dördüncü yurtsever, General Mladiç’ti. 1995 baharında cephanelerin genişliği, askerlerin yavaş ilerleyişi, motivasyonundan mahrum olmaları ve düşmanlarının direnci Mladiç’in uykusunu kaçırmaya başlamıştı. Bulduğu çözüm, doğu Bosna’da kapsamlı bir soykırıma girişmekti. Müslümanları ve Sırp olmayan herkesi ne pahasına olursa olsun ve ne gerekirse gereksin temizlemek üzere ağır silahlı ordusuna şahsen kumandanlık etmişti. Kimse bu yeni saldırının önüne geçmek için parmağını bile kıpırdatmıyordu. Seslerini çıkarmayan BM güçleri kamplarda otururken, Müslümanlar da karşı askeri saldırıda bulunuyordu. Sonradan gayriresmi Bosna kaynaklarından öğrenildiğine göre, İzzetbegoviç Mladiç’le anlaşma yapıp Tuzla’ya karşılık Srebrenika’yı vermişti. Dünya’nın sessizliğinden güç alan ihtiraslı General, Srebrenika halkının tamamını sürerken, bir yandan da bütün erkeklerini katletmişti. Uluslar arası komisyonlar kurban sayısının yaklaşık 8.000 olduğunu bildirmişti. Bosna’nın diğer bölgelerinden sürülen Sırplar, bu ıssız kente doluşmuşlardı.119

            Markale pazarındaki katliamın ardından 120 Batı kamuoyu,

119          4 yıl sonra Srebrenika, Le Courtier des Balkans’da (1990) şu şekilde tasvir ediliyordu:           “Balkanlar’ın kanlı haritasındaki en karanlık nokta. Orası çorak bir arazi. Şehri dikenli     teller ve yüksek duvarlar kuşatmış: insan vahşetinin anıtı, […] Yaz vakti ve çorak topraklarda ne nehirler, ne göller ne de içme suyu var; dinlenecek bir park bile yok              burada. Srebrenika’nın Sırp sakinlerinin orada kalmaya karşı en ufak bir istekleri yok            ve kentin Müslüman nüfusu asla geri dönmemeyi diliyor.” Anlaşılan, Mladiç’in cenneti        cehennemin tüm özelliklerine sahip.

120          5 Şubat 1994 önceden olduğu gibi Belgrad propagandası bunun Sırplarla, orduyla ya         da General Mladiç’le hiçbir alakası olmadığını iddia etti. Ancak Srpska

154

nihayet NATO paktını harekete geçirmeye yetecek kadar güçlü bir tepki gösterdi. Hava saldırıları, ordunun konuşlandığı bölgeleri hedefliyordu. İnsan yerleştirme planının yürütmekle meşgul kumandalar ve bunların Belgrad’daki liderleri, kendilerinden üstün bir güç karşısında geri çekildiler. Ne var ki, soykırım mücadeleleri amaçlarına çoktan ulaşmıştı.

            Artık sıra Hırvatlardaydı. Cumhurbaşkanı Tudjman, kapıda bekleyen tehdide karşı birimlerini eğitmesi için, Hırvatistan’a emekli bir grup ABD’li generaller getirmişti. Bu birimler, göz alıcı isimlerle –Blesak(Yıldırım) ve oluja (fırtına)- önceki yılda Miloseviç’in beceriksiz kumandanları tarafından kontrol altına alınan bölgelerde 2 eylem gerçekleştirdi. Bu eylemler kimsenin burnu bile kanamadan yapılmıştı. Bomboş bölgelerden geçerken, Sırp tarafından kimse Hırvat birliklerine karşı koymamıştı. Hiçbir askeri çatışma ya da bireysel direnişle karşılaşılmamıştı. Belgrad’da Piskopos Pavle, Miloseviç’e neler olup bittiğini ve Sırbistan’ın kendi kardeşlerini desteklemesi gerekip gerekmediğini sorarken, Miloseviç ser bir üslupla her şeyin plana göre yürüdüğü cevabını vermişti.

            Sırp halkının aşılmaz kalesi ve eski başkent Knin civarında bile gerçek bir direniş yoktu. Belgrad’dan gönderilmiş generaller (Vukovar’da nam yapmış yeni kumandan General Mile Mrksiç dahil) bölgeden ilk kaçanlar arasındaydı. Eski polis Mi-

                                                                                                          ___

Krajina Cumhuriyeti ordusunun kumandanı General Milan Celekiç tarafından yapılan şu beyanat tam aksinin kanıtıdır: “Ustaşa saldırısı başlarsa biz de en zayıf noktalarına saldırma fırsatını yakalamış oluruz. Bu yerler gayet iyi bilinmektedir ve en zayıf noktaları da tespit edildi. Şehir meydanları hareket ediyor çünkü hepsi vatandaşlarla dolu. [….] Sadece merhametsizlik olmayacak. Bir kumandan olarak psikolojik ve fiziksel bakımdan en çok hasarı verebileceğimiz noktalara saldırdığımızdan emin olacağım.” (Argument, Belgrad, Mart 1995).

155

lan Martiç’in önderliğindeki121 Srpska Krajina Cumhuriyeti’nin liderleri, herkesten daha hızlı davranıp bir gün önceden ortadan kaybolmuşlardı. Sonradan aynı adamlar, saklandıkları yerden tüm Sırbistan topraklarını korumak için daimî gerilla savaşı ilan etmişlerdi. O zamandan beri onlardan haber alınmadı.

            Kendilerini terk eden orduya yetişmek için ümitsizce çırpınan mülteci gruplar yolları dolduruyordu. Kayda değer ilerlemeden cesaret alan Hırvat birlikleri, bir sürü Sırp yurtseverin kaçma hazırlığı yaptığı Banja Luka kentine yaklaşıyordu. Kara Kuvvetleri Komutanı ABD’li General Shalikasvili, ilerlemeyi Saraybosna’dan bir uyarıyla durdurulmuştu, fakat Hırvatlar hedeflerine ulaşmışlardı bile. Topraklarını ve Bosna­Hersek’i geri almışlardı. Sırplar artık Bosna’nın dörtte üçünü kontrol altında tutmalarına rağmen, Müslümanlar devletlerinin varlığını sürdürmeleri için yeterli birkaç şehir ve kuşatılmış bölgede tutunmayı başarmışlardı.

            Diktatörlerin ikisi arzularına ulaşırken, üçüncüsü destekçilerini tatmin etmek için ufak şikayetlerde bulunuyorlardı. Temas Grubu olarak bilinen büyük güçler için, Sırp­Hırvat­Bosna arenasına çıkıp savaşın sonuçlarını değerlendirme zamanıydı artık.

121          Şubat 1995’te Glas: Srbi Sveta’da [Ses: Dünya Sırpları] yayınlanan beyanda şöyle              diyordu: “Hırvatistan, Sırpska Krajina Cumhuriyeti’ne karşı savaş açarsa tüm bölgeyi        savaşa sürükler. […] Bu nedenle, eğer Hırvatistan yeni bir savaş başlatmaya karar               verirse hazır olacağız ve Republika Srpska ve Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nden    kardeşlerimiz yardıma koşacaktır.” Bunlar olduğunda kardeşler yardım eli uzatmadı ve          Martiç halkını korumak için hiçbir girişimde bulunmadı.

156

10

OK DAYTON’DA ÜÇLÜ KARŞILAŞMA

Sırbistan caddelerinde dizilmiş kamyonetler ve eski otomobiller kadın, çocuk ve yaşlılarla doluydu. Başka birçok insanı mülteci olmaya zorlayan Krajina ve Slovenyalı ailelerin şimdi kendileri de mülteci olmuşlardı.122 Artık, onlara bağımsızlık vadeden, onları silahlandıran, komşularıyla savaşa zorlayan ve sonunda kendilerini yüz üstü bırakan anavatanlarındaydılar.

            Bu aileler yüzlerce yıl Sırbistan dışında yaşamış olduklarında, Sırbistan’da pek az akrabaları ve tanıdıkları bulunu­

122          Kaplanlar’ın komutanı Zeljko Raznyotoviç Arkan şöyle diyordu: “Gururlu bir Sırp   olarak, hepsinin katledilmiş olmasını ve onları kahraman olarak hatırlamamızı tercih                 ederim.” Kendi adına yaşayan bir kahraman, zengin bir suçlunun ve ünlü bir kişinin              hayat tarzını benimsemişti. Sırp Birliği Partisi’ni kurdu. Parlamentoda kısa süre milletvekilliği yaptı ve Obiliç futbol kulübünün sahibi oldu.

157

yordu. Bunların birçoğu, Tito’nun vaktiyle Volksrdeutsche denilen Alman sakinlerini sürüp kendi partizanlarının ailelerini yerleştirdiği Voyvodina’ya yönelmişlerdi. Sadece as sayıda mülteci hedefledikleri yerlere ulaşmıştı, çünkü Belgrad’dan gelen emirle hareket eden yerel yetkililer onları güneye, Kosova’ya yönlendiriyordu. Oraya ulaştıklarında, Türlerin sürülmesiyle 1920’lerde oraya yerleşen uzun dönem Sırp, Karadağ ve Hersek sakinlerinin arkalarında bıraktığı etnik boşluğu doldurabilirlerdi. Akademisyenler iktidardakilere, hazırladıkları planı sundular: 400 bin Arnavut sürülebilir ve yerlerine Batı Sırbistan topraklarından eş sayıda Sırp getirilebilirdi. Sonraki görev, devlet politikaları aracılığıyla Arnavutların çoğalmasını durdurmak ve Sırp nüfusunun artmasını sağlamaktı.

            Ancak, önceki girişimlerin hepsinde olduğu gibi, Sırplıktan çıkmış Kosova’yı yeniden-Sırplaştırma (bu kez Hırvatistan’dan ayrılmış Sırplarla) ve Hıristiyanlığı bölgeye yeniden sokma projesi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Yeni savaşlara girmek istemeyen mülteciler, Sırp vilayetlerinde kurulan kamplarda kalmayı yeğliyordu. Kaplardaki yaşam çetinde; çok az yiyecek vardı ve ümitsizlik hakimdi. Mültecilerin çoğu, Miloseviç’in çizdiği tozpembe tabloyla karşılaştırıldığın,a Sırbistan’daki hayatın eski vatanlarındakinden daha zorlu olduğunun farkına varmışlardı.123

            Kayıplara karışmış banker ve para sihirbazı Patron Jez-

123          Kninli Slavko şöyle diyordu ( Nezavisna Svetlost [Bağımsız Işık], Kragujevaç, 18   Kasım 1955): “ Mülteciler, üzerlerinde deneyler yapılan insan gruplarıdır. Biz onlarız             Sırpları anavatanın topraklarında yaşatma  deneyi bizim üzerimizde denendi. Deney            başarısızlıkla sonuçlandı fakat biz her şeyimizi kaybettik. Bugün Sırp olmaktan utanç        duyuyoruz ve Sırbistan da bizden utanç duyuyor. Bizi kandırdığı için kendinden   utanmalı. Bugün Sırp devleti biz yokmuşuz gibi davranmaya çalışıyor, çünkü      işledikleri suçların yaşayan kanıtıyız. Tıpkı birinin çalıntı bir malı sakladığı gibi bizi                 saklamaktalar. Aslında biz onların gözünde nesnelerden başka bir şey değiliz.”

158

da’nın bir kez daha, “Kâr sağladıkça savaşlar sürmeli” dediği duyuluyordu. Savaş artık karlı değildi. Kasabalar ve şehirler yağmalanmıştı, ekonomi çökmüş ve tüm iletişim hatları kesilmişti. Tarım bile tamamen duraklamıştı. Bu durumda Miloseviç elini çabuk tutmalıydı. Hemen medyada göründü ve barıştan, şiddet ve açlığa son vermekten ve ulaştıkları şeyin zafer değil bir anlaşma olduğundan bahsetti. Kimse mağlup olmamıştı. Gerçekte kazananlar ve kaybedenler gayet açıktı, muhtemelen 200 bin kadar insan ölmüştü.124 Silâhlılar silahsızlara saldırmıştı. Cellâtlar ve dünyanın kayıtsızlığı karşısında şaşkına dönmüş sivillerinse kendilerini savunacak gücü yoktu. Orduların ve milislerin sivillere yaptığı bir savaştı bu.

            3 milyon savaş mültecisinin yaklaşık üçe birini, kendileri adına anlamsız bir savaşın başladığı Sırplar oluşturuyordu. Bugün, 2007’de AB üyeliği için sıraya girmiş olmasına rağmen Hırvatistan hâlâ mücadele etmekte, Bosna mahvolmuş durumda ve Sırbistan iktisadi ve ahlâki çöküntü içindedir. Rejimleri galip olduğunu ilan etseler de, tüm nüfus helak olmuş ve ezilmiştir.125

  1. En düşük tahminler bile 50 bin ölü kadardır.
  2. Belgrad Çevresi toplantılarından birinde, yönetme kuramları uzmanı dr. Ivan Ahel şu verileri sunmuştu (Nasa Borba’da [Mücadelemiz] yayınlanmıştır. Milos Miniç, Dogovori u Karadjordjevu o podeli Bosne i Hercegovine’den [Karadjordijevo’da Bosna ve Hersek’in bölünmesi üzerine görüşmeler] alınmıştır; Saraybosna: Rabiç, 1998): “^Savaşta öldürülenler: Bu savaşta yaklaşık 300 bin kişi hayatını kaybetti; bunların yüzde 90’ı sivildi. […] Pratik anlamda bu, orduların ve milis kuvvetlerin savunmasız halka karşı yürüttüğü bir savaştı. […] Mülteciler÷ yaklaşık 3 milyon kişi kasabalardaki ve köylerdeki evlerini terk etti ya da evlerinden sürüldü. […] Savaş suçları÷ Kesin sayı muazzam ölçüde fakat halka açıklanmadı. Bu suçlar intikamın temel nedenidir ve bu şiddetin etkileri kuşaklar boyu sürecektir [ …] 9 İşkence : Masum ve savunmasız şehir halkına ateş açılması (Saraybosna, Mostar ve diğerleri), gıda, su, elektrik, ısıtma yokluğu, ıstırap ve keskin nişancıların saldığı dehşetin sonuçları özellikle de etnik grupların birlikte yaşamı üzerinde ciddi etkileri olacaktır. […]

159

            Verilen zarar yetmiyormuş gibi, iktidardakiler mültecilere gönderilen insanı yardımlara ­sadık taraftarlara ve yurtseverlere vermek adına­ el koyuyordu. Bu yurtseverler Batı medeniyetine ve Yeni Dünya Düzeni’ne açıkça karşı çıkmalarına rağmen, kendilerini zengin eden Batı yardımlarını ve sermayelerini sağlama almak için Batı’daki banka hesaplarını kullanmaktan çekinmiyorlardı. Balkanlar’a insani yardım, sivil toplum örgütleri tarafından getiriliyordu. Yardımın gönderilenlere ulaştırılması için, silahsız gönüllü konvoyları, sonradan uydurulmuş gümrük bariyerlerinden ve sonu gelmeyen pusulardan geçmek zorunda kalıyordu. Yapılan yardımın ancak yüzde 10 kadarı aç, hasta ve yaralılara ulaştırılabilmiştir.  Geri kalanı ise çalınıp özelleştirildikten sonra, üç ülkenin de yurtseverleri tarafından eşletilen pazarlarda ve dükkanlarda muhtaçlara satılmıştır.

            Çoğunun yağmalanmış olmasına rağmen, yardım gönderenler yardımın yerine ulaşan kısmını ihtiyacı olanları hayatta tuttuğunu iddia ediyordu. Bu kesinlikle doğruydu fakat yardımlar aynı zamanda en başından açlığa ve sefalete neden olanları da zenginleştiriyordu. İnsani yardım trafiği, sonunda Karadziç ve destekçilerinin güçlerine güç katmıştı. Bir gecede zengin oldu. Kumar düşkünlüğü olmasaydı daha da zengin olabilirdi. Savaş sırasında, çatışan üç grubun her birinde de-

                                                                                                          ___

                Kasabaların ve köylerin yıkımı: Birçok kent yok edildi (Vukovar, Saraybosna, Mostar,            Gorazde, Dubrovnik ve diğerleri) ve binlerce köy yerle bir edildi. […] Bozulan aile            ilişkileri: Eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti topraklarında 1 milyon 300               bin insan melez evlilikler yapmaktadır, yakın akrabaları yaklaşık 10 milyon insana             tekabül etmektedir. Yaklaşık 3 milyon kişi melez evlilikler sonucu dünyaya geldi […]              Soykırım: Birçok bölgede melez uyruğa sahip nüfusun yaşadığı yerlerde binlerce            insan en merhametsiz biçimde yerlerinden edildi. Bu temizlik sırasında, kovulan    nüfusun arkasında bıraktığı tüm etnik izler tamamen silinmiştir (mülkleri, mezarlıkları,           dinleri ve diğer kurumları, kültürel anıtları ve eşyaları).”

160

mokratik değişikliğin nasıl gerçekleştirilebileceği üzerine araştırma yaptıklarını iddia eden, hibe peşinde koşan örgütler kurulmuştu. Bu örgütlerin hükümetlerden bağımsız faaliyet göstermesi bekleniyordu. Bu örgütler kendileri için fon ayrılmasını istemiş ve bünyelerinde tıpkı eski sosyalist şirketler gibi aşırı sayıda işçi toplamışlardı. Belgeler hazırlanmış ve farklı komisyon ve yan komisyonlardan oluşan hiyerarşi içinde dağıtılmıştı. Bu hiyerarşinin her kademesindeki ve bürokrasi merdivenindeki her kişiye ödeme yapılmalıydı. Yıl sonunda, giderleri haklı çıkarmak ve bu yeni demokratikleşme sürecindeki başarıları izah etmek için kapsamlı raporlar hazırlanırdı. Bu sayede, bürokratları zengin eden ve savaşın yıprattığı eski Yugoslavya’da ilerleme kaydedildiği izlenimi vererek Batı’yı yatıştıran yeni bir iş modeli oluşmuştu.

            Sırbistan’da, kendi halkının sırtından beslenen Miloseviç rejimiyle, uluslar arası yardımları cebe indiren örgütler arasında aniden derin bir uçurum belirivermişti. Bu yeni durum iki tarafın da işine gelmiyordu. Aralarındaki kopukluk, her iki tarafın da güvenirliğini kaybettiğini gösteriyordu. Rejim, doğrudan kontrol etmediği örgütlerin hepsini tenkit etmiş ve örgütler de popüler basında rejimi eleştirerek misilleme yapmışlardı. Artık Miloseviç’in çözüm bulması gerekiyordu. Sırbistan’da hâkimiyetini tehdit eden hiçbir şey olmadığına göre, diktatörlük için resmî bir neden de kalmamıştı. Sahte bir parlamenter sistem, onun amaçları için tek partili sistemden daha uygundu. Miloseviç, resmî diktatörlüklerin temel özelliği olan, farklı düşüncelere karşı hoşgörüsüzlüğün, kendi amacına hizmet edemeyeceğini anlamıştı. Basın üzerine geliyor ama o sakin davranıyordu; muhaliflerini tutuklatmadı, toplama kampları yaptırmadı, soykırımı tahrik etmedi; kendisini ordunun ve polisin kumandanı ilân etmedi.

161

Miloseviç, geçmişte zararsız muhalefeti besleyerek tüm gücü kendinde toplamış ve güçünü sadece kendi partisinin –Seselj ve eşinin de yaptığı gibi- ve kendi partisine yakın olan partilerin zirvesindekilerle paylaşmıştı. Her şey kontrolündeydi; olup biten her şey onun sorumluluğundaydı ve verdiği kararlara kimse itiraz edemezdi. Miloseviç ‘in ilgilendiği tek şey, iktidarı ve son bulmayan siyasî  entrikalarıydı. Hükūmet, Başbakan Mikro Marjanoviç’e gelen her emre uysalca itaat ediyor ve muhalefet de yapılan her şeyi uygun bulurdu. Otoriteleri kolayca kontrol edilebiliyor ve sınırlandırılabiliyordu.

            Kitleler, medyanın, önlerine koyduğu demokrasiyle yetiniyordu. Batılı politikacılar, miloseviç’e istediklerini yaptırabilecekleri saf ve zayıf biri gözüyle bakıyorlardı. Ne yazık ki Batılı politikacılar, ne zekăsını ene de aklındaki stratejiyi görebilmişlerdi. Miloseviç ve ailesine göre her şey plana göre yürümekteydi.

            Ne var ki, Bosna’daki savaş örgütsel bir karmaşaya dönüşmüştü. Daha birçok savaşa yetecek kadar teçhizat vardı, 126 fakat askerlerin sayısı her geçen gün azalıyor ve geriye kalanlar da, eğitilmemiş ve ümitsiz köylülerden oluşuyordu. Eğitilmiş yurtseverler ise, bir yandan huzur içinde yaşadıkları şehirlerde oturdukları yerden düşmanlarına karşı kin kusarken, bir

  1. Londra Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nden alınan rakamlara göre, en güçlü bölgesel kuvvet Yugoslavya Ordusu idi: 125,000 asker, 600 tank, 1,500 ağır silăh, 200 uçak, 100 helikopter, Republika Srpska Ordusu’nun 80,000 askeri, 330tankı, 800 ağır silăh, 40 uçağı ve 30 helikopteri vardı. uysalca teslim olmasından önce Srpska Krajina Cumhuriyeti’nin 50,000 askeri, 240 tankı, 500 ağır silăhı, 12 uçağı ve 6 helikopteri vardı. […] Hırvatistan 100,000 asker, 170 tank, 900 ağır silăh, 20 uçak ve helikoptere sahipti. Bosnalı Hırvatların 50,000 askeri, 20 tankı, 20 ağır silăhı ve 6 helikopteri vardı. […] Müslümanların 110,000 askeri, 40 tankı, 400 ağır silăhı vardı. […] Askeri harcamalar on milyarlarca doları bulmuş olmalı.”

162

yandan da onlarla gizlice ticaret yapıyorlardı. Sırbistan’ın hapishanelerinde firar gayet olağan bir hadise olmuştu. Kaçaklara yetecek hapishane yoktu ve gittikçe artan kaçak sayısı karşısında rejim olayın peşini tamamen bırakmıştı. 12 bin genç suçlu bulunmuş fakat mahkemeye çıkarılmamış ve geri kalanlar da unutulmuştur. 127 Milis güçler, rahatça yağmalayamayacakları ve kadınlarla çocuklardan başka düşman güçlerinin bulunduğu bölgelerde savaşmayı reddediyorlardı. Bu durum, çocuklarını ülke dışına gönderen ve bitişik dairelerde oturan hainlere karı mücadele eden yurtseverleri üzüyordu. Rejimin tutarsızlığı, sonradan yukarıdan gelen emirleri kafalarına göre yorumlayacak olan astlara da sirayet etmişti.

            Daha önelli bir projesi olan tek kişi, Vojislav Seselj’di. Hırvatları Voyvodina’dan sürüp evlerine el koyduktan sonra, ganimetleri adamlarına dağıtma derdindeydi. Bu arada, mimarı ve sözde düşmanı Miloseviç aleyhinde makale yazmaya cüret eden gazetecilere de savaş açmıştı. Eğer Seselj birine saldırdıysa yada birinin hakkına tecavüz ettiyse, mahkemeler iddia makamının suçlamalarını kabul etmiyordu. Dük Voja ve koruyucusu Miloseviç üzerine kanun yoktu. Miloseviç, fikirlerini beyan etmesindeki tutarlılığı ve yurtdışından gelen yardımı reddettiği için Seselj’in,  en sevdiği rakiplerinden biri olduğunu ilăn etmişti. Anlaşmazlığa düştüklerinde, (Seselj yapılan barışa kamuoyu önünde karşı koymuştu) Miloseviç Seselj’i mahkemeye çıkarmış ve güçlü dük şunların kayda geçmesini istemişti: “ Slobodan Miloseviç’in Sırbistan’daki en azılı suçlu olduğunu beyan ediyorum.” Yargıç ve savcı tepkisizdi; aynı şekilde cumhurbaşkanı ve savunucuları da tepkisizdi. İfade

127          Rejim onları cezalandırmanın yolunu bulmuştu. Hepsi pasaport alma haklarından                mahrum bırakıldı. sınırları geçmeleri yasaklanmıştı. kendi ülkeleri bir tür hapishane         olmuştu. Yurtdışına çıkmayı başaranlar, insan hakları ve yaşamlarının tehlikede   olmadığı gerekçesiyle siyasî sığınmadan yaralanmıyordu.

163

öyle doğal ve apaçıktı ki, kabul etmek ya da itiraz etmek imkănsızdı.

            Miloseviç’in yüce halkının refahına gösterdiği muazzam ilgiye rağmen, Sırbistan büyük bir yeyin göçünün etkisindeydi. Sağlıklı ve öfkeli bilim adamları, sanatçılar, gençler ve olanlar üzerine şu yad ta bu görüşü savunan herkes sürüler halinde ülkeden ayrılıyordu. Ne var ki, rejimin karşısına çıkıp savaşmaları ve ekonomiyi istikrara kavuşturmak için çabalamaları gerekenler tam da bunlarında; gidişleri Sırbistan’ın sefalet bataklığından kurtulamayacağının garantisiydi. Bu süreç, hem psikolojik hem de siyasî bakımından  Miloseviç’in lehine olmuştu. Çalışan kafaların Sırbistan’ı terk edişiyle Miloseviç muhalefeti daha da zayıf düşmüş ve gözü bağlı kitlesi genişlemişti. Kendi iktidarını tehdit etmedikçe, Miloseviç bu durunun devlete verdiği zarara aldırmıyordu.

            Sırbistan 19. yüzyılda, dağınık nüfusuna ve fakir olmasına karşın göçmenleri çeken bir ülke olmuştur. İnsanların iyi yaşayabilecekleri, bir derece kişisel özgürlüğe sahip olabilecekleri ve genel olarak başarı yakalayabilecekleri bir ülkeydi. Fakat 20. yüzyılda Sırbistan tam iç göç dalgası yaşadı. İlki, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi işbirlikçileri ve anti-komünistler kaçtığında oldu. İkinci göç, 1970’lerede temel olarak kötü ekonomik koşullar nedeniyle gerçekleşti. Üçüncü ve en dramatik olanı ise, 1990 yılında canını kurtarmak isteyen Miloseviç muhaliflerinin, düşmanlarının ve kurbanlarının göçüydü. Bu üçüncü göç dalgası, ülkeyi yok eden adamı ciddî biçimde etkileyecek çaptaydı.

             Sırp paradoksu, içeride olduğu kadar dışarıda da etkili oldu. İlk göçe katılanlar bu arada Avrupalı, ABD’li Kanadalı ve Avustralyalı olmuşlardı bile; ayrıldıkları için daha az Sırp değillerdi –tam aksine, bunlar Miloseviç’in milliyetçi retoriğinde başrolü üstlenmişlerdi. Propaganda, ülkeden ayrılanlar üze­

164

rindeki etkisini, uydu üzerinden yayınlanan Sırp TV’siyle sürdürmüştü. Dünyanın her erinden izlenebilen yayınlar, Miloseviç ve Sırbistan üzerindeki baskılardan bahseden özel haberlerle doluydu. Uzaklarda bile, gerçek propagandanın sunduklarıyla yeni bir şekil alıyordu. İlk iki göç dalgasına katılanlar uydu televizyonu üzerinden yapılan sihirbazlık numaralarını memnuniyetle yutmuşlar, fakat vatanlarına dönüp Sırp ekonomisine katkıda bulunmaya ya da savaşa katılma zahmetinde de bulunmamışlardı. Sırbistan’ın içinde bulunduğu zor duruma karşı gösterdikleri tepki, destek mesajları göndermek ve arada sırada elçiliklerinin ve kültür merkezlerinin önünde “Kahrolsun Yeni Dünya Düzeni, Kahrolsun Clinton!” sloganları atmaktan ibaretti. Ancak hiçbir zaman “Kahrolsun Miloseviç!” demediler.

            Üçüncü göç dalgasındakiler, gurbette hayatta kalmak için en aşağılık ve en aza kazançlı işlerde çalışmak zorunda kaldılar. En zor zamanında vatanlarını terk ettiklerini düşünen hemşerilerinden yardım alamıyorlardı. Ülke dışına çıkanların çoğu, sığındıkları ülkede yaşayabilmeleri için gereken belgeleri ve çalışma izinlerini alamıyorlardı. Elçiliklerin ve konsoloslukların önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlar, ama ellerine geçen tek şey yasal yoldan çalışma ve hayatlarını idame etme taleplerine verilen ret cevabı oluyordu. Miloseviç’in dostlarının ve müttefiklerinin, kendilerini yaptırımlarla cezalandıran yabancı idarecilerle hiçbir derdi olmadığını görmek de hayrete düşürüyordu bu göçmenleri. Bu liderlerin hepsinin pasaportu vardı, sınırlar onlara açıktı, bankalarda paraları ve oturacak evleri vardı. Slobodan’ın büyük kardeşe Borislav elini kolunu sallayarak Avrupa’da dolaşıyor, fakat ne ortalıkta dolaşması ne de eylemleri kimsenin dikkatini çekmiyordu.

            Miloseviç, basiretsizliğini gösterip bir kez daha kendini olmayacak işlere kaptırmış gibiydi. Bu elbette aldatmacaydı.

165

Gerçekte karısı kadar kurnaz bir stratejistti; ayrıca, karısının aksine onda işlerin ne zaman tatsızlaşmaya başladığını görebilme içgüdüsü vardı. Askerî bakımdan yenildiğinin garkına milliyetçilerden ve generallerden önce varmıştı; Müslüman ordusunu yenilmediğini, sadece, ağır silâhları olmadığından saldırılara ara verdiğini biliyordu. Sırp topraklarının sınırlarının parçalanmasına birkaç ay kalmıştı. Müttefiklerine duyduğu güven hüsranla sonuçlanmıştı. Yunanistan Belgrad’dan yavaş yavaş uzaklaşıyordu, Çin Miloseviç’e tamamen sırt çevirmişti ve Rusya da zaten sefalet ve kargaşayla boğuşmaktaydı. Fakat Miloseviç’in vazgeçilmez kontra metoduna göre hâlâ bir çözüm vardı. Düşmanlarına güvenebilirdi. Şirketleri Sırbistan’da para aklayan, küçük ticarî bir gümrük birliğinden başka bir şey olmayan AB’ye değil de ABD’ye güvenebilirdi elbette. Rusya’yla Çin artık gönüllü destekçiler olmadığına göre, Amerikalı adam Miloseviç, bir taraftan Yeni Dünya Düzeni’ni hor gören ideolojisini sürdürürken, diğer taraftan ABD’yle olası bir ilişki için ortalığı yoklamaya başladı. Görüşmeler başlamıştı; ABD Dışişleri Bakanı değil, bakanın özel temsilcisi Richard Holbrooke devredeydi.

            Clinton iktidarının başkanlık seçimlerinden önce Yugoslavya sorunuyla uğraşmaya karşı duyduğu istekten faydalanan Miloseviç, kendine yeni bir rol biçiyordu: barış garantörlüğü, “Dünyadaki tüm diplomatlar, Yugoslavya’daki savaşta, çatışan gruplar arasında hep barışçıl bir çözümü desteklediğini bilirler” diyerek kendini sağlama alıyordu. Miloseviç’in muhakemesi öyle mantıklı ve ikna ediciydi ki, söyledikleri tartışmasız kabul görüyordu. Zemini hazırlanmıştı; artık tek ihtiyaç duyduğu şey, Tudjman ve İzzetbegoviç’i kendine katılmaya razı etmekti. En iyi performansı, üçü bir arada gösterebilirlerdi: biri uzun süredir iman eden, biri yeni imana gelmiş ve biri de ateist olan üçlü oluşacaktı. Her biri farklı dilleri konuşsalar da

166

Tercümana ihtiyaçları yoktu. 128 Tudjman, Miloseviç’i güvenilir ortak diye anarak, uzun zamandır devam eden ortaklık anlaşmaları yaptıkların dair şüpheleri teyit etmiş oluyordu. Tudjman kabinesinden üst rütbeli bir subaya göre, savaş sırasında tam 18 kez görüşmüşlerdi; ama nasıl oluyorsa, her şeyden haberi olan Batı istihbaratı bu görüşmelerden haberdar olmamıştı.

            Rebuplika Srpska’dan temsilciler delegesi, Dayton Ohio’daki müzakereler için ülkeden ayrılmadan önce Miloseviç’i ziyaret ettiler. Miloseviç’in arabulucu maskesinin arkasında, hala eski Sloba’ların varolduğuna inanıyorlardı. Fakat Miloseviç’le yüzleştiklerinde öfkeyle karşılaşmışlardı: “Bu kadar az sayıda insanın böylesi zarara yol açtığı görülmemiştir… Her şeyin sorumlusu sizin şu aptal milliyetçiliğiniz.” Kendi milliyetçiliğine tek bir kelime ettirmezken, temsilcilerin milliyetçiliği geçiciyken ötekilerinki kalıcıydı. Karadziç’in şaşkına dönen adamları olup bitenleri medyaya anlatmaya başlamışlardı. Miloseviç, milliyetçi değilse Sloba’ları da olamazdı. Yeni Dünya Düzeni ve ABD’ye hizmet eden küreselleşme yanlıları adına, onlara ihanet edecekti. Hepsinden daha da kötüsü, o zamana dek kendini sadece Bosna’daki Sırp politikacılarına gösteren yeni şeytanın –Yahudi­Müslüman komplosu­ işbirlikçisi olabilirdi. Miloseviç’in prensiplerini, vaatlerini bilen ve halkını mevcut koşullara kurban ettiğine tanık olan vatandaş­

128          Eski Yugoslavya’nın resmi dili Sırpça­Hırvatça’ydı. Hırvat yazar Miroslav Krleza      durumu şu şekilde tanımlamıştı: “Sırpça­Hırvatça, Sırplar tarafından Sırpça ve                 Hırvatlar tarafından da Hırvatça olarak adlandırılır.” İktidarlardakilerin kararıyla yeni               devletlere yeni diller girdi: Sırpça, Hırvatça ve Boşnakça. Diller arasında önemsiz          farklar vardı, fakat üç ulusun aydınlar sınıfı ittifakla farkların önemsiz derecede az                olduğunu inkar ettiler. Hatta Karadağ dilinin oluşması olasılığı da öngörülmüştür.

167

lar dehşet içindeydi. Hüküm sürdüğü 3 yıl boyunca hiçbir şey öğrenmedikleri açıktı. Miloseviç’i ilgilendiren tek şey, ne pahasına olursa olsun iktidarı elde tutmaktı.

            Bazı önemli noktalar, heyet Dayton’a gitmek üzere ülkeden ayrılmadan önce kararlaştırılmıştı: Sırp cumhurbaşkanı, tanınmayan ama kendi cumhurbaşkanına ( iktidarsız ve görünmez Zoran Liliç), hükûmetine ve parlamentosuna sahip SRJ’yi temsil edecekti. Gerekli tüm devlet organlarını kontrol eden ve Kilise’nin desteklediği ­gene resmî olarak tanınmamış­ Republika Srpska’yı temsil edecekti. Miloseviç, son olarak, anayasanın federasyonda ayrı bir devlet olarak tanıdığı Karadağ Cumhuriyeti’ni de temsil edecekti. Bu üçlü ancak, ulusal çıkarları nasıl temsil edeceğini tam anlamıyla bilen ve Sırbistan’ın en önemli çıkarlarının arkasında duracağından emin olunan Slobodan Miloseviç’in şahsında toplanabilirdi. Bu kararlar, anlaşmayı imzalayanlardan biri olan Sırp Ortodoks Kilisesi piskoposunun tam desteğiyle alınmıştı.

            Srpska Krajina Cumhuriyeti artık var olmadığından, cumhurbaşkanı, bürokratlar, ordu ve polis gücü mültecileri kendilerini savunmaları için terk ederek daha emniyetli bir yere taşınmışlardı. Şimdiyse bu cumhuriyet, kendisini cebren oluşturan ve sonra da dağıtarak büyük bir trajedi yaşatan kişi tarafından temsil edilecekti.129

            Görüşmeler Dayton, Ohio, ABD askeri üssünde yapıldı. Üç delege de gayriresmî göz hapsinde tutuluyordu ve ancak an-

  1. 1995 yılının başında Srpska Krajina Cumhuriyeti, Hırvatistan’daki Sırplara uluslara güvenceyle daha geniş özerklik tanıyan Z barış planını teklif etti. Zamanın cumhurbaşkanı Milan Martiç’e göre, Miloseviç kendisine barış planını reddetmesini tavsiye etmişti (emretmişti). 1991 yılında Karadjordjevo’da Miloseviç Tudjman’a, “Hırvatistan’daki Sırplara ne olduğu umurumda bile değil” demişti. “Onlara istediğini yapabilirsin, istersen hepsini kazığa vurursun. Ben Bosna­Hersek’in yüzde 66’sıyla ilgileniyorum.”

168

laşmaya vardıklarında serbest bırakılacaklardı. Buldozer diplomasisi uzmanı Richard Holbrooke farklı masalarda oturan ortaklar arasında usanmadan mekik dokumuştu. Üç Balkan politikacı ilk kez erteleme olmaksızın, parlamentolarına ve hükümetlerine danışmaksızın ve kuzenleriyle, destekçileriyle yada danışmanlarıyla görüş birliğine varmaksızın anlaşmaya zorlanıyorlardı.

            Miloseviç, alt konumdayken bile üstünlüğünü koruyordu. Koşullarından biri, Kosova’nın gündeme getirilmesiydi. Aksi takdirde görüşmeleri sonlandıracağını beyan etmişti. Bir sürü çatışma doğuran ve kendisinin bölgedeki iktidarı elinde tutmasını ve Karadziç’in ulusal lider olma ihtirasını baltalamasını sağlayan Saraybosna’nın Sırp bölgesinden rahatça feragat ediyordu. Diğer tek koşulu, her akşam eşini araması için izin verilmesiydi. O telefon görüşmelerinde, Belgrad’ın güçlü adamı yeniden küçük Sloba’ya dönüşüyordu. Karizması gibi kişiliğinin gücü de, Belgrad’dan uzaklaşmasıyla bir derece azalmıştı. Onun öz güvenini ancak Mirjana yenileyebilirdi. Dileğine kavuşmuştu. Birkaç günlük sancılı belirsizliğin ardından, anlaşmaya varıldığına dair haberler gelmeye başlamıştı. Çatışan üç ulusal programın üç uzlaşmaz savunucusu barış sağlamışlardı. Güçleri ellerinden alınmamıştı. Suçlanmamışlardı. Aleyhlerinde açıklanan hiçbir şey yoktu.

            Liderlerin her biri, hala neden eşitlik sağlayamadıklarını halklarına hiç zorlanmadan izah edebileceklerdi. Ulusal yenilenme kısa süre sonra tamamlanacak  ve tamamlanınca da sadece ulusun hükmeden kesimi eşit haklara sahip olacaktı. Terör, güç ve sefalet sayesinde saf bir ırkın doğduğu düşünülüyordu.

            Dayton anlaşması, Avrupalı güçlerin en azından sayısız hatalarının tesellisi olarak başarıya katkıda bulunmaları için Paris’te imzalandı. Bosna, üç ayrı bölgeden oluşan bağımsız bir

169

devlete dönüştürüldü. Sırp varlığı ayrıydı ve Bosna bölgesinin yüzde 49’unu temsil ediyordu. Tudjman ve İzzetbegoviç’in itirazlarına rağmen birleşen Müslüman ve Hırvat varlıkları, Bosna’nın yüzde 51’ini teşkil ediyordu. Bosnalılar hariç her birine anavatanlarıyla özel ilişkiler kurma hakkı tanınıyordu, çünkü onların bir anavatanı yoktu. Bosna tam da kendini bir araya getirecek anlaşmayla bölünüyordu. Soykırımın, sivillere karşı savaşın, suçların ve yalan dolanların başarısı böylece resmen onaylanmış oluyordu.

            Televizyon kameraları bu tarihi sürece ve sonrasında yapılan seremonilere tanıklık ediyordu. Önce Cumhurbaşkanı Chirac’ın Tudjman ve İzzetbegoviç’le el sıkıştığı Palais d’Eysee’de kabul töreni düzenlendi. Chirac, Miloseviç’e elini uzatmamıştı. Şimdi barışa imza atan üç savaş provokatörü, Slobodan Miloseviç, Franjo Tudjman, Aliya İzzetbegoviç, bütünlemeye giren öğrenciler gibi aynı masanın başında toplanmışlardı. Teftiş komisyonundan somurtkan 6 kişi, arkalarında nöbet tutuyordu. Bunların içinde her şeye gücü yeten Temas Grubu’nun 5 üyesi ve AB dönem başkanı bulunuyordu. Gonzales, Clinton, Chirac, Kohl, Major ve Çernomırdin, konuyla ilgisiz ve uzak gibiydiler. Hepsi de huzursuz görünüyorlardı. Suçlular belgeyi imzalayıp el sıkıştılar. Onlar da cenaze töreninde gibiydiler. İlk alkışı Clinton başlatmış ve orada hazır bulunanlar da ona eşlik etmişti. Alkışların ardından, siyasi körlüklerini ve sorumsuzluklarını teyit eden komisyon üyeleriyle el sıkıştılar. Clinton göz göze gelmemeye gayret ederek Miloseviç’le çok kısa el sıkışır. Clinton’un isteksiz el sıkışı, Miloseviç’i kurtarmıştır. Yenildiğini kabullenerek kazanmıştı; bir barış sağlayıcı olarak, savaşta işlediği suçların unutulmasını garantiliyordu.

            Artık Miloseviç’in zaferini kutlamanın zamanıydı. Sırbistan kurtarılmış ve ulusal çıkarları da savunulmuştu. Belgrad medyası, Miloseviç’in savaşla ilgisi olmadığını ve Slobodan Milose­

170

Viç’in barışçıl politikası sayesinde, çatışan tarafların nihayet uzlaşmaya vardığını empoze ediyordu. Stockholm’deki Sırp büyükelçisi, patronun Nobel Barış Ödülü adaylığından bahsetmeye başlamıştı; eğer dünya çapında tanınan terörist Sayın Arafat böylesi bir onura layık görülebiliyorsa, Miloseviç neden olmasın ki? Miloseviç sadece savaşa karşı olduğunu beyan ediyordu. “İdarem altındaki yerlerde, benim kararlarımın uygulandığı yerlerde savaş olmayacaktır.” Miloseviç’in kontra metot eğilimi dikkate alındığında bu beyan tek başına yeni bir savaşın kapıda olduğunun kesin kanıtı olabilirdi.

171

11

BALKANLAR’DA BARIŞ FİYASKOSU

Dört yıl süren kanlı çatışma ve üç anlamsız savaşın ardından, 1995’in sonlarında barış nihayet Balkanlar’daydı. Dünyanın başka yerlerinde böylesi bir olay, liderlerin, cumhurbaşkanlarının ve stratejilerin çoktan değişmiş olması anlamına gelirdi. Verilen onca kurbana, çekilen acılara, sayısız sosyal ve siyasi hatalara ve ortadaki hasara bakılırsa, görevden alınmalar, istifalar ve seçim mağlubiyetlerinin ardı arkası kesilmemeliydi. Fakat her şeyin anlaşılmaz  veya mantıkdışı olduğu bu efsaneler ve mucizeler ülkesinde, böyle bir şey sözkonusu olamazdı.

            ABD’nin hiçbir ülkeyi galip veya mağlup ilan etmeme politikası, her ulusun kendi liderlerini muzaffer ilan etmesine yol açmıştı. Yeni belirsizliklerin, hataların ve yenilgilerin davetçileri olmalarına rağmen, aynı liderle hala iktidardaydı. Çekilen çileler ve sefalet, hep başkalarının suçuydu. Halkının refahına adanmış hiçbir cumhurbaşkanının sefalet, suç ve yozlaşmay­

172

la alâkası olamazdı. Cumhurbaşkanları ve tebaası ­bunlara Sırbistan’da iş adamı, Hırvatistan’da nüfuzlular deniliyordu, Bosna’da ise isimsizlerdi­ inanılmaz bir şekilde sonu gelmeyen sefaletten ve ahlâksızlıktan sorumlu tutulmuyorlardı. Halk, yaptıkları her şeyi daha baştan affetti ve gelecekte diledikleri her şeyi yapabilmeleri için egemenliklerini onlara teslim etti.

            Üç tarafın aydınları, bir kez daha topluma gerçekleri anlatma görevini üstleniyorlardı. Medya savaş kışkırtıcılarının tutumlarını göz ardı ediyor ve muhalefet ısrarla rejimi savunuyordu.

            Kimseden hesap sorulamıyordu; karşı çıkma cüretini gösteren az sayıda kişi, ânında susturuluyor ve dikkate alınmıyordu.130 Propagandadan aldığı destek göz önünde tutulursa, Miloseviç’in daimî cumhurbaşkanı ilân edileceği önceden belliydi. Kendisine asla sınırsız yetki verilmemesine rağmen, o sanki öyleymiş gibi davranıyordu. Rakipleri de öyle davranıyordu. Sırp halkının çoğunluğu, hatta kendilerini muhalefetten addedenler bile, Miloseviç’in bir eşi olmadığına büyük bir samimiyetle inanıyorlardı. Mükemmel olmadığı kesindi ama alternatifleri daha da beterdi, hatalar yaptığı doğruydu fakat diğerleri daha kötü hatalar yapabilirlerdi. Gayrimeşru yollardan zengin olduğu neredeyse herkes tarafından biliniyordu fakat ötekilerin de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Birçok kişiye, o za­

130          1996 yılında Belgrad Çevresi toplantılarından binide Dr. Ivan Ahel, Milos Miliç’in    kitabında şunları aktarmıştı:” Savaşın etkisi korkunç ve bu zarar suçlu partilerin   bulunup cezalandırılmasıyla telâfi edilemedi.[…] Trajik durumdan kim sorumlu olursa             olsun savaş sonrası etkiler aynı şekilde devam ediyor.[…] Yine de halk savaşın               korkunç maliyetini görünce savaşlarıyla ilgili fikirlerine farklı bir cepheden bakabilir.[…]           Siyasetin, ekonominin, toplumun ve savaşın hepsinin birbirine bağımlı olduklarını          anlamak önemlidir. Olan şey, siyasetin sonucu ve çarpıtılmasıdır. Siyaset olmasaydı,            tüm bunlar olmazdı.”

173

manki cumhurbaşkanlarının yerinde kimi görmek istediklerini sordum. Aldığım cevapların hepsi de ürpertici biçimde benzerdi: günübirlik fikir değiştiren muhalefet liderlerinin hiçbiri, toplumdan hiç kimse ve genç olan hiç kimse olamazdı. Bu olası adayların her biri için, karşı konulamaz bir itiraz vardı. Biri, gayrimeşru çocuğunu terk etmiş; diğeri, komünistlere fazlasıyla yakın; üçüncüsü, “ biz burada bombalanmayı beklerken” yurtdışında saklanıyordu ­kısacası, uygun tek bir aday bile yoktu. Batı desteğine sıcak bakan bir adayı seçme fikri ortaya atıldı ve ânında reddedildi. Herkes aynı şeyi söylüyordu:”Zamanı geldiğinde Miloseviç’i değiştireceğiz.” Kimse bu zamanın ne zaman geleceğini biliyor gibi görünmüyordu.

            Batılı hükûmetler, faal bir şekilde, Miloseviç’in yerini alacak uygun bir kişi arıyordu. Sorun, eski Yugoslavya’nın siyasî arenasında böyle bir adamın bulunamamasıydı.

            Kimse, başkasını getirmenin bir yararı olmayacağının ve esas olan şeyin değişim fikrinin aşılanarak restorasyon sürecinin başlatılması gerektiğinin farkında değildi sanki. Batılı idareciler, yanlış bir varisin Sırbistan’da bir kriz çıkararak tüm Balkan istikrarını sarsabileceğini biliyorlardı. İstikrar, mazeret olduğu kadar bir saplantı haline de gelmişti. Nitekim, Miloseviç istikrar garantörü olarak iktidarda tutuldu. Büyük Batılı güçlerin Miloseviç’in iğrenç eylemlerinin mantıklı olduğuna inanması mümkün müydü?

            Batının anlayamadığı tek şey; Miloseviç milliyetçi miydi, komünist miydi, yoksa her ikisi miydi? Fakat gerçekten kavrayamadıkları şey, Miloseviç’in tanımsız oluşuydu, özellikle de politikaları öylesine karışıkken. Tek ilgilendiği şey güçtü, ne pahasına olursa olsun güç. Miloseviç milliyetçi ya da komünist olmadığından, iktidar müzakereleri mümkün görünüyordu. Batılı idareciler, Miloseviç’in gözünü korkutarak, baskı yaparak, makamından vazgeçmeye ve geri adım atmaya zorlaya­

174

rak istediklerine ulaşabileceklerinden emindiler. Ancak, Miloseviç’in bir şey söylerken başka bir şeyi kastetmedeki hüneri, Batılı şefleriyle yürüttüğü tüm görüşmeleri nafile kılmıştır. Miloseviç, şahsî tavizlerde bulundu; birçok durumda Sırbistan’ın çıkarlarına da ihanet etti; fakat genel anlamda, muhataplarını kurnazlıkla alt edip iktidarı avuçlarının içinde tutmayı başarmıştı.

            Miloseviç’in iç politikası, az kalsın evrensel felâkete yol açacak savaş macerasını haklı çıkarmakla ilgilenmiyordu. Ancak hainler mazeret gösterirdi. Ekonomi her zamanki gibi sürekli gerileme halindeydi, Miloseviç de her zamanki gibi daha iyi bir gelecek vaat etmeye devam ediyordu. Ne zaman huzursuzluk çıksa, dünya çapında komplo dosyası raftan indiriliyor ve kitlelerin çektiği ıstıraplardan sorumlu tutuluyordu. Miloseviç bu sistemin, kitleleri yatıştırmada ­örneğin­ maaşlarını artırmanın yollarını bulmaktan daha etkin bir yol olduğunu biliyordu. O zamanlar ortalama maaş yaklaşık 100 Alman markıydı ve enflasyon bu parayı neredeyse tamamen değersiz kılıyordu. Sırp dış politikası da çöküyordu: Sırbistan aşağılanmış, eski müttefiklerini kaybetmiş ve 200 yılı aşkın bir sürede oluşan güvenirliğini birkaç yıl içinde tüketmişti. Sırplar, Avrupa’nın ayak takımı olmuştu; üzerinde hala SFRJ (socialist Federal Republic of Yugoslavia- Yugoslavya  Sosyalist Federal Cumhuriyeti) harflerini taşıyan kırmızı pasaportları bile göçmen bürolarında derin bir şüpheyle karşılanıyordu.131

131          Film yönetmeni Zilnik bir kez İtalyan sınırında bulunuşunu aktarır. Gümrük memuru kendisini kaba bir tavırla kuyruktan çıkarır, yakındaki odalardan birine gönderir ve orada beklemesini emreder. Zilnik, kötü muamele göreceğine emindir. Gümrük memuru odaya girer, kapıyı kapatır ve beklenmedik bir gülümsemeyle kollarını açarak, “Buraya Sırp kardeşim!” der. Zilnik  şaşırmıştır. “Neden efendim!” Gümrük memuru resmen sıcakkanlılıkla şu cevabı verir: “Ben de faşistim!”

175

                Miloseviç’e göre, Sırbistan’ın gözden düşmesi dikkate almaya değmeyecek bir ayrıntıydı. Toplum, gerçeği görmeyecek kadar kör ve hissizdi. Kandırmaca, şantaj ve yağmalama devam etmeliydi. Yanlış anlamalar oldukça Miloseviç’e de yapacak iş çıkıyordu –Miloseviç’in metodu, problemler oluşturup sonradan kamuoyu önünde bunlara çözüm üretmek ve böylece halkının güvenini tekrar kazanmaktı. Eğer her şey yolunda giderse, barış garantörünün pabucu dama atılırdı.

            Miloseviç savaşta olduğu kadar barış zamanında da tek takıntısı olan, bölgenin en güçlü adamı olma hayali peşinde koştu. O zamana dek başarılı olmuştu; hükmettikleri pahasına uyguladığı güç tehdit altında değildi.

            Dayton’da her şey alelacele ve kolayca tamamlanmıştı. Miloseviç, ülkelerin şehirlerin bölünmesi kabul ederken, yüzyıllardan beri Sırplara ait toprakları feda etmişti. Büyük ve birleşik Sırbistan planının unutmuştu bile. Kafa tutup tehditler de yağdırmamıştı. Kendisinden istenmeyenleri bile teslim etmişti. Hem dostları hem de düşmanlarıyla kadeh tokuşturmuştu. Anlaşmaların gerçek sonucu ne olursa olsun, Miloseviç tehlikede değildi ve iktidarı sağlamdı. ABD Dışişleri Bakanı’nın önünde “ Teşekkür ederim efendim. Resimleriniz Sırbistan’ın her yerinde görülecek” derken neredeyse ağlayacak haldeydi. Evine, sadık eşine ve Dedinje’deki hücreye benzeyen villasının sığınana dönmek için sabırsızlanıyordu. Anlaşmayı imzalayıp zafer kazanmış bir edayla ülkesine yani kendi çöplüğüne dönen mütevazı delege, eski kibrini yeniden kavuşup anlaşmaların gerçekleşmemesi için planlar yapmaya koyulmuştu bile. En küçük bir ayrıntıyı bile iyici sürüncemede bırakılmadan ve doğruluğu uzun uzadıya tartışılmadan çözülmezdi. Dayton anlaşmaları artık Batılı diplomatların elinden çıkmış, Miloseviç’in kontrolü altına girmişti. Anlaşmalara sadık kalmasını sağlamanın tek yolu, hava saldırılarıyla Milose-

176

veç’in gözünü korkutmak gibiydi. Hava saldırıları yapılınca  geri adım atacak ve olayın etkisi geçince tekrar bıraktığı yerden devam edecekti.

            Bu oyun yıllarca sürdü. Sonunda Batılı diplomatlar, Miloseviç’in iktidar saplantısını görebildiler; fakat aynı zamanda ölüm döşeğinde, Batı’dan gelen baskılara boyun eğeceğini de biliyorlardı. Bu ilişki Batılı iktidarların durumu hakim olduklarını düşündürürken, Miloseviç onların arkasından kendi fantezilerinin peşine koşuyordu.

            Elbette, tüm Batı politikaları Yugoslavya’ya karşı bu kadar vurdumduymaz değildi. Uluslararası adalet güçleri o kadar da kolay engellenemezdi. Lahey’deki uluslar arası adalet divanı, eski Yugoslavya’daki savaş suçlusu şüphelilerinin ve insanlık suçu işlediğinden şüphe edilenlerin listesini çıkarmak için 2 yıl harcamıştı. Listenin tepesindeki ilk isim, Karadziç ve Mladiç’ti. Üçüncü adam, polisken cumhurbaşkanlığına atanan Milan Martiç’ti. Liste, tanınmayan sayısız suçlu adlarıyla uzayıp gidiyordu.123  Listede, çoğu büyük suçluların yardakçıları olan önemsiz uyuşturucu satıcıları, manyaklar, azılı suçlular, serseriler ve katiller de vardı. Genelde insanlar bu listede bulunmalarını ya şaşkınlıkla karşılıyor ya da bununla garip bir şekilde gurur duyuyorlardı.

            Barış istediği gerekçesiyle, Miloseviç suçlananları teslim

123          Bu listede bulunan tanınmış isimler arasında, doğduğum yerin yakınındaki          Karagujevaç şehrinden bir adam da vardı. bu kişi, Ormancı Miljko ya da Deli Miljko           adlarıyla da bilinen Slobodan Miljkoviç’ti. hapisten çıkarılarak Bozkurtlar (Seselj’e bağlı milis kuvvetlerden biri) adlı birime katılmak üzere Bosna’ya gönderilmişti. Geri    döndüğünde kafelerde oturup 700 Müslüman öldürdüğünden övünerek bahsetmişti.            aptallar onu binlercesine ulaşmaktan alıkoymuştu. Lahey’den müfettişler nerde               olduğunu ortaya çıkarmak için çok uğraştılar. Kragujevaç polisi tarafından 1998’in                eylül ayı başında öldürüldü. Aynı gece Saraybosna’nın Sırp tarafında, Beyaz Kurtlar’ın    eski kumandanı Knezeviç de (neo­Nazi, Combat 18 adlı örgütün uzantısı)                 öldürülmüştü.

177

etmeye yanaşmadı. Suçlamaları, tüm Sırp halkının itham edilmesi olarak görüyordu.

            Sonu gelmeyen listede askerlerinin adı bulunan Tudjman da, Sırp yanlısı uluslar arası birlik tarafından yapılan suçlamaların çoğunu kabul etmedi. Ona göre, savaş suçu işleyenler Hırvatlar değil Sırplardı. Paris’te anlaşmaya imza atanların üçüncüsü, İzzetbegoviç, adamlarından birçoğunun şüpheliler listesinde görünmesinden huzursuzdu. Ona göre, Müslümanların istisnasız hepsi masum kurbanlardı.

            Liderlerin üçü de, askerlerini veya astlarını suçlamanın tüm ulusu yargılamak olduğuna hemfikir olduklarından, suçluların özellikle de yabancılar tarafından kurcalanmaması gerektiğin düşünüyorlardı. Yeni devletlerdeki yerel mahkemeler, bu devletleri bizzat kurmuş olan insanları sanık sandalyesine oturtamazdı ­ve bunu yapmayacaklardı. Bunun nedeni, mahkemelerin özellikle rejim düşmanlarını yargılamak için düzenlenmiş olmasıydı: bu da, hain ilan edilen barış yanlıları, insan hakları eylemcileri ve demokratların yargılanması demekti.

            Ekonomik bakımdan resmî ve legal pazardan daha büyük olan Sırbistan karaborsasında, mafya ve patronlarının çıkar çatışmaları sıklaşmıştı. En az üç büyük mafya şebekesi vardı: Sırp, Karadağ ve Arnavut mafyası. Bu mafyalar, milliyetçilik ya da dar kafalılığın kurbanları değildi; bunlar iş dünyasındakine benzer biçimde koordine çalışıyor ve her grup hayatta kalmak için işbirlikçilerine muhtaç olduğunu biliyordu. Politikacılar, bu ilişkilerini uzaktan yönetiyordu. Bir grup petrol işlerine bakarken, öteki grup uyuşturucu trafiğini, sigara, alkol ve kadın ticaretini kontrol ediyordu. Her sektör kesinlikle tek bir grubun kontrolünde tutuluyor, kurallara karşı koymaya müsahama gösterilmiyor ve en tepedeki Miloseviç, kuralları ihlal edenlerin en korkunç cezalara çarptırılmasını sağlıyordu. Sırp, Karadağ ve Arnavut mafyalarının mensupları elbette

178

onurlu adamlar değildiler ve kendi yer altı dünyalarının yazılı olmayan kurallarını bile sık sık çiğniyorlardı. Tabiî ki, bu da çatışmalara sebep oluyordu. Pusular kuruluyor, araba cinayetleri ve makineli tüfek çatışmaları sıklaşıyor ve yeraltında her yıl çok sayıda önemsiz suçlular katlediliyordu. Fakir Sırp kentleri, 1930‘ların Chicago’suna benziyordu. Polis katillere yaklaşmıyordu. O korkunç cinayetlerin bir tanesi bile hâlâ aydınlatılmamıştır. Yeraltında olup biten her şeyi gören büyük güç’e ulaşma korkusuyla, tek bir dava bile açılamıyordu.

            Kundak (Dipçik) adıyla tanınan Zoran Todoroviç, bir keresinde kendisinin “toplum için AIDS’ten daha büyük bir tehdit” olduğunu söylemişti. Daha uysal anlarında ise Teodor A  takma adıyla şiirler yazardı. Miloseviç’in eşinin etrafındaki diğerleri gibi o da zengin olmuştu. Hangi kanallardan zengin olduğunu kimse bilmiyor. Ne zaman bir şeyler özelleştirilse ya da bedeli ödenmeden alınsa ganimet aile üyelerine kalırdı. Şirketler, ortaklar arasında akşam  yemeklerinde bölüşülürdü. Yoldaş Markoviç’le dostluk, paraya karşı duyduğu Marksist nefretine rağmen zenginlik getiriyordu. Todoroviç, Voyvodina’da 3,500 hektarlık tarihî bir malikânede oturuyordu. Yeni sınıfın üyesi olarak, dilediği şeyi dilediği fiyattan alabilirdi. İş yöntemleri kesinlikle sorgulanmazdı. Beopetrol’ü özelleştirdikten kısa süre sonra ( Hırvat JNA’nın 200 petrol istasyonunu ele geçirerek) şirket binasının önünde vurularak öldürüldü.

            Suikastçı onu başından vurmuştu. Kimse suikastçıyı görmedi. Rahatça yanına sokulup başından vurmuş ve yürüyüp gitmişti. Maske takmamıştı; tanıkların söylediklerine bakılırsa adamın yüzü falan olmamalıydı.

            Kundak’ın cenazesi cumhurbaşkanının tüm adamlarının bir araya gelmeleri için bir fırsat olmuştu. İşten fırsat bulamayan Yoldaş Markoviç’ten (o sırada yurtdışında kitabını tanıtmaktadır) gelen mesaj, açık mezarın önünde okunmuştu.

179

            Sevgili Zoran,

            Senden hiç bu kadar uzak kalmamış, hiç böylesine            yakın   hissetmemiştim. Hindistan’ın güneyinde, Madras’tayım.            Seni bir kez daha görüp hoşça kal diyemiyorum.[…] Fakat            dağların ve denizlerin ötesinden sana bu mesajı gönderiyorum      ­Senden asla ayrılmayacağım.[…] Seni ömrümün geri       kalanında hep özleyeceğim. Ayrılırken beni terk etmediğini            bilmek isterim. Bizim seni hatırlayacağımız gibi, sen de             arkanda bıraktıklarını unutma lütfen.[…]

                        Hoşçakal,

                        Mira.133

            Cinayetin işleniş tarzı ve Teodor A.Kundak için düzenlenen cenaze töreni, sonradan sadece üst tabakaya has bir ayrıcalık olmuştur. Yeni zenginler ve yurtseverlerin sonu, genellikle kafalarına sıkılan bir kurşun oluyordu. Katiller ise asla bulunamıyordu. Yüksek sosyete cenazeleri, düzenli aralıklarla devam ediyor ve cenazeye katılanlar da bir süre sona ölenler arasına giriyordu. Gazeteciler, törenlere katılanlardan sıranın kime geldiğini tahmin etmeye çalışıyordu. Yeni zengin sınıfının itirazsız boyun eğdiği yeni kaderiydi bu

            Yoldaş Markoviç, makale ve kitap yazmakla aşırı meşgul olduğundan, yeni ölümleri haber veren telefonlara cevap vermiyordu artık. “Hep birkaç kitap birden yazıyorum.” Bölünmüş kişilik denilebilecek türden bir kişiliğe sahipti. Bir yan­

133          Zoran Todoroviç’in cenazesine iktidarın zirvesindeki herkes katıldı. Slobodan        Miloseviç, Zoran Liliç, Milan Milutinoviç, Mikro Marjanoviç, Dragan Tomiç, Nikolo           Saynoviç, Gorica Gajeviç, Milorad Vuceliç, Zorica Brunclik, Dragoljub Milanoviç,     Sırbistan Radyo Televizyon müdürü Dragan Haji Antiç, politika gazetesi müdürü,         Çetnik Dükü ve Sinisa Vuciniç. Ljubisa Ristiç ve Snezana Aleksiç törende konuşma              yaptı ve Mira Markoviç’in mektubu okundu. Miloseviç ağlamaklıydı.

180

dan kurbanların ailelerine ilgi gösterirken, diğer yandan muhtemelen cinayetin kim tarafından ve neden işlendiğini bildiğinden, kederlerini paylaşma zahmetinde bulunmuyordu.

            Miloseviç’e ve eşine yakınlık çok insana imtiyaz kazandırmış, ancak bu imtiyazların karşılığını çoğu hayatlarıyla ödemiştir. Sayısız cinayetlerin neden işlendiğini ne polis ne de halk biliyor.134 Şüphesiz bu sermaye biriktirme sürecinden sağ çıkanların anlatacakları müthiş hikayeleri vardır.

            Yeni koşullar dikkate alındığında, propaganda aracının modernize edilmesi gerekiyordu. Yoldaş Markoviç, “Bosna’daki savaş sırasında hangi ordunun hangi bölgeyi işgal ettiği ya da bağımsızlığa kavuşturduğunu bir türlü hatırlamayan nadir vatandaşlardan biriyim. Elbette bu, göz yumak istemediğim ve karşısına geçip hiçbir şey yapamayacağım bir gerçeğe karşı çaresiz protestomdu” gibi ifadelerle propagandaya yeni bir soluk getirmişti. Yeni propaganda gönüllü vurdumduymazlıktı; bilinen her şeyi inkar edip kendini bir günahsız bir kuzu göstermek, merhamete erişmenin en iyi yoluydu.

            Eski propaganda, tüm dünyanın –Libya, Küba, Kuzey Kore ve Çin hariç-Sırplara karşı olduğunu iddia ediyordu. Buna göre, Sırbistan’ın Rus Jirinovsky ya da Fransız Le Pen gibi sadece birkaç dostu vardı. Yeni propaganda ise, Sırbistan’ın adaletsiz bir şekilde şeytan gibi gösterildiği fikrini empoze ediyordu. Bu yeni Sırbistan gerçeği kaçınılmaz olarak tüm dünyaya yayılmış ve Sırbistan kendini savunacak daha çok destekçi bulmuştu. Sadece, daha yeni biten savaşı, Miloseviç’in yeniden başlattığını iddia eden barış yanlıları, Slobodan

134          Glas: Srbi Svet’da [Ses: Dünya Sırpları] (Şubat 1996) yayınlanan haber şu şekildeydi: “Yeni Belgrad’da BMW çalan bir gurup, kendi istekleriyle polise teslim oldular. Teslim olmalarının nedeni, teslim olma isteği değil arabanın bagajında buldukları cesetti. Bagajdaki adamın vurulduğu anlaşıldı.” Polis kurbanın kim olduğunu tespit edemediğinden katilleri bulamıyordu.

181

Miloseviç’in tutarlı politikalarına karşı koyuyordu. Sırbistan’ın eski savunucuları artık popüler değildi; bunların yerine, Sırp hakkındaki yalanların perde arkasını gören ve amaçlarını destekleyen Avrupalı aydınlar getirilmeliydi. Bu sahte propagandanın asıl yüzünü görmüş olmaları gereken Avrupalı aydınla, şimdi dünyanın başka yerlerindeki krizlerin yasını tutmakla meşguldürler; akılları ve vicdanları mevsim koşullarına göre yer değiştiren göçmen kuşlar gibiydi. Rwanda’da soykırım başlamıştı.

            Sırpların ilk yeni destekçisi, Peter Handke’ydi. Karadziç Sırplarının, atalarının kemiklerini kazıp çıkardıktan ve kendi evlerini ateşe verdikten sonra Saraybosna’yı terk edişini aktaran görüntülerini gördüğünde dehşete düşmüştü. Kusturica ona şöyle demişti: “Sırpların evlerini sevdikleri için ateşe veriyor.” Sonrada Avusturyalı yazar, Sırbistan’a 15 günlük bir gezi düzenledi. Özel refakatçisi, rejim propagandasıyla aklım çeldiği dost canlısı- yaşlı centilmen Bay Paviç’ti. Handke, ne dünyayla bağları kopmuş bir halkın sefaletine ve ıstırabına nede yozlaşma ve şiddete tanık oldu. Bu bilinmeyen ülkeler bulundukları, Ortaçağ’dan kalma manastırlar, sevimli kırlar, dost yanlısı yazarlar ve bir hayli medeni vatandaşlardı. Handke’nin ziyareti, onun Sırp aleyhtarı topluluğa karşı güçlü bir eleştiri yazısı yazmaya zorladı. Avrupa’daki Yugoslav (Sırp) elçileri, yazarın konuk konuşmacı olarak katıldığı edebiyat geceleri düzenlemişlerdi. Liderlerinin otistik politikalarıyla dünyanın paryalarına dönüştürülen Sırp dinleyiciler, Handke’nin Belgrad propaganda makinesinin ürettiği fikirlerini savunmasını can kulağıyla dinliyor, ardından  da kitabını satın  alıyorlardı.

            Zaman zaman Handke’nin durumuna karşı koyanlar da oluyordu. Belgradlı muhalif  bir şair, Handke’ye “Danke, Handke” başlıklı ironik bir şiirle mesaj göndermişti. İroniyi anlamayan Handke,  şiirlerine sahip çıktıkları için Sırplara teşekkür

182

Etmişti. Miloseviç ve yandaşları, Handke’ye para yedirmekle kalmayıp kendisini çok sayıda etkinlikte konuşmak üzere davet ettiler ve onu Almanca konuşan dünyanın en büyük şairi ve Avrupa’nın edebi ve ahlaki vicdani unvanlarıyla şereflendirdiler. Belgrad’daki Uluslar arası Kitap Fuarı’nın açılışını yapmaya bile bu yarı-Sloven Avusturyalı yazar davet edildi. Hiçbir yabancı yayınevinin temsil edilmemesi ve kendisiden daha eleştiril meslektaşlarının eserlerini tek bir kopyasının bile bulunmaması, yazarı pek rahatsız etmiyor gibiydi.

            Bosna’daki savaşın bitmesi ve ekonomik yaptırımları kaldırılması, rejim tarafından ilan edildiği gibi, Sırp ekonomisinin üstün avantajlarını sergilememişti. Fakirlik alt edilmemişti, fabrikalar hala döküntü haldeydi, köyler hala uykuda kentler uyuşukluk içindeydi. Genç ve becerikli olanlar ülkeyi derhal terk ediyorlardı. Ekonominin işleyen tek parçası, cumhurbaşkanlığı ailesini ve yardakçılarını zengin eden yağmacılıktı. Suça karşı mücadele- cumhurbaşkanı konuşmalarında sadece iki ya da üç kez dile getirilmişti- aslında suçlularla toplumun geri kalanı arasındaki savaştan başka bir şey değildi. Sırbistan’ın dünya kadar silahı, eski savaşçısı, kamplarda kalan Hırvat Mülteci ve Drina Nehri’nin öteki taraftan gelen, bir şekilde para kazanan ve Dayton’da belirlenen Bosna7da yaşamak isteyen çok sayıda yurtseveri vardı. Ancak, hükümette tek bir değişiklik yapılmamıştı. Başbakan Marjanoviç, bu gerçeklere karşın iyimserliğini koruyordu ve Miloseviç de, ekonominin yavaş yavaş çöküşüne ve dolaysıyla kendi ailesinin mal varlığının artmasından katkılardan dolayı ondan hoşnuttu. Bireysel servet için,umumi sefalete göz yumuluyordu.

            Bu kesişim noktasında, Sırp sahnesine Sırbistan’daki yeni gücü temsil ettiğini iddia eden yeni bir siyasi parti çıktı. Özellikle ahlaksızlığı ve yasadışı zenginliği kınayan parti, JUL kısaltmalı Jugoslovenska Udruzena Lavica (Yugoslavya Birleşik

183

Sol Kanat) idi.1994 yılında 23 küçük partinin birleşmesiyle kurulmuş fakat tüm ihtişamıyla simdi ortaya çıkmıştı. Başkanı, deneysel tiyatro yönetmeni, “68’li bir ordu generalinin oğlu olan Ljubisa Ristiç’ti. Halk içine her zaman kravatsız ve askeri botlarıyla çıkardı.135 Bu yeni partinin fikir babası, kurucusu, yöneticisi ve sözcüsü, Miloseviç’in eşi Yoldaş Markoviç’ten başkası değildi.Depresyondan dolayı bir süre hastanede kalmış ve birkaç ay boyunca da evinden çıkmamıştı. Artık ayağa kalktığına göre, Sırbistan, Yugoslavya ve Balkanlar’ın fukaralarının kendilerini doğru dürüst temsil  edecek, iyi bir fona sahip ve solcu fikirleri en iyi şekilde dile getirecek bir partiye ihtiyaç olduğunu düşünüyordu.

            Miloseviç’in bağlantılarıyla, partiye birkaç yeni yetme zengin, savaş asalağı ve özel girişimci de katılmıştı. “21. yüzyıl, sol kanat politikasının, bilimin ve kadınların yüzyılı olacaktır”  diye yazıyordu Yoldaş Markoviç, hiç çekinmeden. Medya, Yoldaş Markoviç’e katılıyordu ve savaş bittikten sonraki tüm ilk bahar sezonu boyunca gazeteler ve televizyonlar JUL’un (Yugoslavya Birleşik Sol Kanat) kuruluş toplantıları, tanıtım kampanyaları, kutlamalar  ve ödül törenleriyle benzemişti. Yoldaş Markoviç’in röportajları her yerde görülüyordu; düzenli Pazar makaleleri gittikçe uzuyor ve yurtdışında da basılmak üzere Rusça ve diğer dillere tercüme ediliyordu. Ukrayna Akademisi Moskova’daki Lomonosov Enstitüsü’nün fahri üyesi ol

  1. 1968 Avrupa’sı gibi, Yugoslavya’ da öğrenci ayaklanmalarına tanık oldu. 1968 yılı, Belgrad için garip bir dönüm noktası oldu; ayaklanmalara, aralarında sonradan Miloseviç taraftarı olan Mihajlo Markoviç ve Ljubo Tadiç’in de bulunduğu Marksist profesörleri öncülük etti. Öğrenciler daha eşit sosyal haklar atelb ediyordu, ki bu daha çok komünizm anlamına geliyordu. Olup bitenlerin farkına varan Tito, öğrencilerin tarafını tutup ekonomik reformu yavaşlatmıştı. 1968 yılında Belgrad’da birçok kişi yeni kariyer hayatına başladı. Bunlara Ljubisa Ristiç, Vuk Drakoviç, Zoran Cinciç ve birçok müstakbel milliyetçi de dahildi.

184

muştu. Bir yandan da, Yugoslavya’nın değişime ve gelişmeye hazır olduğu fikrini yaymak için sık sık seyahatlere çıkıyordu:

             Yeni seçimlerin zamanı geldi fakat yeni hastaneler, yollar,            okullar, ana okulları ve binalar inşa etmenin de zamanı geldi.         Bilgi edinme, okullarda yeni tarih ve edebiyat kitapları, suça           karşı mücadele, ekonomiyi iyileştirme ve eğitim üzerine yeni      yasalar çıkarmanın zamanı. Akşam haberlerinden sonra huzur      içinde uyuma hakkımızı beyan etme zamanıdır artık.

            İdil başlıyordu. Ya da Yoldaş Markoviç’e göre, bu idil Yugoslavya’yı bölmek için müdahale eden dış güçlerin duraklattığı yerden devam ediyordu. “Böyle bir şeyi nasıl yapabilirler? Hiç mi Tanrı korkusu yok bunlarda? Şeytanın dönüp dolanıp günahkârlara musallat olduğunu bilmiyorlar mı?” Ona göre, en büyük hakaret kendisini ve kocasını suçlamaya cüret etmeleriydi.” Kocam 1990 olaylarında önemli bir rol almamıştır.136

            Miloseviç ailesinde doğum günü partileri diğer ailelere nazaran daha sık oluyor ve evleri daima çiçekle bezenmiş oluyordu. Yoldaş Markoviç şöyle yazıyordu:

            Her tarafta çiçeklerim var ­halıların üzerinde, avizelerde,    lambalarda, eteklerimin ve ayakkabılarımın üzerinde, bahçede      sigaranın üzerinde.[…] Çiçeklerin zamanın ötesinde oldu­

136          Yoldaş Markoviç önceki olaylarda kimin parmağı olduğunu biliyordu. Kitabı           Dekatlon’da (Prosveta,1998) belirttiği gibi:” Yugoslavya’nın dağılmasından ve    savaştan üç parti sorumludur.[…] Her şeyden önce, bunlar SSSCB ve   Çekoslovakya’nın dağılmasından faydalandıkları gibi, Yugoslavya’nın dağılmasından        tarihî ve siyasî ve jeostratejik olmak üzere birçok nedenden çıkarı olan Yugoslavya              dışındaki siyasî ve ekonomik güçlerdir.[…] İkinci grup ise, iç güçlerdir. Siyasette,               ekonomide, kültürel hayatta, bilimde ve hatta sporda 1980’lerin sonunda ve 1990’ların         başında temsilcilerine gönderme yapıyorum.[…] Üçüncü kısım, tüm Yugoslav          uluslarından İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaçan siyasî sığınmacıları kapsar.    Bunlar komünizm karşıtı milliyetçilerdir.

185

ğunu düşünüyorum. Sonbaharda öldüklerine inanmıyorum, aslına bakırsanız hiçbir zaman ölmediklerine inanıyorum. Belki de çiçeklere öylece uykuya dalıyordur. […] Evim sessiz ve huzurlu. Bir şeyler beklemenin tarif edilmez hissini yaşıyorum. 137

            Miloseviç ailesinde, o sakin ve huzurlu evde, o bir şeyleri bekleme hissiyle doğum günleri yılda birkaç kez tekrarlanıyordu. Çocukları ­30 yaşındaki Marija ve 20 yaşındaki Marko­ aile dostlarından ve Yoldaş Markoviç7e sadakatlerini göstermek isteyen zengin sol­kanat destekçilerden sık sık hediyeler alıyordu.

            Marija’nın gelip geçici erkek arkadaşlarının hepsi yi bir kariyere sahip olmuştu. Bu erkek arkadaşlar şirketlerin yöneticileri ve sahipleri oldular; kimisine hükûmete makamlar verilirken, diğerleri diplomatik görevlere getirildiler. Merkez komite binasındaki katlardan birinde bulunan radyo istasyonu Kosova (Rüzgâr); en modern ekipmanlar, profesyonellerden oluşan bir ekip, program listesi ve bir sürü dinleyiciyle birlikte Marija’nın emrine verilmişti. Canının istediğini yapmakta serbest bırakılan Marija, çok geçmeden kendi televizyon istasyonunu kurdu. Fırsat buldukça, sayısız talipleri için uyarı olsun diye evlenmeye veya çocuk sahibi olmaya asla niyeti olmadığı nakaratını tekrarlıyordu.

137          Yoldaş Markoviçc, birinden nefret ettiği zamanlar bu hisli tonu bir kenara bırakırdı. vur          Draskoviç’in karısı Danica hakkında, “Üç­beş okura sahip, küçük, işbirlikçi bir haftalık        gazetenin müdürü kılığına girmiş bir androittir. […] Tamamlanmamış, yarı vahşi     eşkıya gibi bir kadın” diye yazıyordu. bayan Draskoviç ise, Yoldaş Markoviç ‘te           kendine âşık olan bir cumhurbaşkanı karısı ve “hasarlı bir karakter ve bilinçle beraber           mongolizmin” tüm niteliklerini sergileyen birini görüyordu. o ve kocası iki hastadan              başka bir şey değillerdi. “Aileleri ve davranışları dikkate alınırsa, ne Sırbistan’da ne de          başka bir yerde bunların akıl sağlıklarının yerinde olduğunu onaylamak üzere imza              atacak tek doktor bulunamaz.”

186

Marko Miloseviç içinse, kendini eğlendirecek ve para kazandıracak bir iş bulundu. Pozarevaç şehrinde Madonna  adında ultramodern ekipmanla donatılmış büyük bir diskotek inşa edildi. Açılışa katılanların içinde yeni solcular, Belgrad jet sosyetesi, polis şefleri ve Interpol’ün en çık arananlar listesindeki birçok karakter, gazeteciler ve Miloseviç­Markoviç çifti vardı. Turbo­folk müziğin ritmine karışan parlak ışıklar her şeyin­ savaşların, ölenlerin, bombardımanların ve en önemlisi bireylerin suçluluk duygularının­ unutulduğu ânı sembolize ediyordu.

            Birkaç yıl önce Belgrad ve Sırbistan şevkle coşuyordu; tansiyon yükselmişti, büyük projeler yoldaydı ve mucizeler bekleniyordu. Huzursuz halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve tüm dileklerini gerçekleştirmek üzere bir lider bulunmuş ve ardından çoğunluğun anlayamadığı, medyanın zaferler zinciri olarak lanse ettiği olaylar gerçekleşmişti. Ne var ki, Sırbistan’ın yer olmadığı savaş biter bitmez, gündelik yaşamın boşluğu ulusu vurmuştu. Çoğunluk bilinçaltında ahmaklık ve gönüllü vurdumduymazlığın, gerçeklere karşı en iyi savunma olduğunun farkına varmıştı. Eğlenceye harcayacak para olmadığından (zaten zar zor yiyecek bulunuyordu) televizyon tek eğlence aracıydı. Televizyon programları moda gösterileri, turbo­folk, Amerikan şovları, pahalı JUL (Yugoslavya Birleşik Sol Kanaat) reklamları, falcıları ve astrologlardan oluşuyordu.

            Bu falcılar ve medyumlar, özellikle de televizyonda o zamana dek rejim propagandasında düzenli olarak yer alın rahiplerin yerini almaya başlıyordu. Sıradan ölümlülerin gerçekleştirmekten âciz olduğu mucizeler için semavî ve ruhanî güçlerden medet umuluyordu. 138

138          Bosna’daki savaş sırasında Yugoslavya Ordusu karargâhında, parapsikologlar,    medyumlar, falcılar, mucizeciler ve üçüncü olan insanlardan oluşan

187

Yoldaş Markoviç’in inançları vardı; toplumun kendini anlamasında ve ilerlemesinde siyaset ve sosyolojinin tek disiplin olduğunu söylemesine rağmen, gizli ilimlere de inanıyordu.

            Ben ve çocuklarım uzun süredir astrolojiyle ilgileniyoruz.[…]          Astroloji hayatımızın bir parçası.[…] Marko kendi burcu     Yengeç hakkında çok şey biliyor. Marija da Başak burcu   hakkında bir sürü şey biliyor.[…] Ne kadar ironik ve hüzünlü        de olsa, her zaman dediğim gibi, bir ya da bakanlığın          çözemeyeceğini belki de yıldızlar çözebilir.

            Miloseviç’in eşinin böylesi kozmik güçlere inanması, başka birçoğunun onu örnek almasına neden oldu.

            Ataerkil Sırbistan’da baba, aile içindeki en yüksek otoriteydi. Nasıl biri olursa olsun baba her şeyi bilir ve dilediği her şeyi yapardı. Babanın olmadığı durumlarda ( çoğu sonu gelmeyen savaşlarda ölmüştü ) dul kalan anne, babanın yerini alırdı. Hem anne hem de babanın rolünü üstlendiğinden, tartışılmaz otoriteye sahipti.

            Miloseviç­Markoviç ailesinde, bu roller bazen birbirine karışıyordu. Bazen Mira Slobodan rolü üstlenirken, çocuklar da anneleriyle babalarının yerini almak için her fırsatı değerlendiriyorlardı. Halkın otoriter lideri, kendi ailesinden otorite sahibi değildi ve bunu da büyük aileyi yönetirken sergilediği sertlikle telâfi ediyordu. Gerçek ailesinin önünde maskesini indirmek zorundaydı. Bazen o sessiz ve huzurlu evde, başı önde

                                                                                                          ___

gizli bir kadro oluşturuldu. Bu kadrodan, ruhanî güçlerini birleştirip, Pentagon’u yok edip ABD’yi perişan etmeleri ve sonra da Sırp halkının öteki düşmanlarına karşı koymaları bekleniyordu. Bu ruhanî milis gücünün yaptıkları işlerin sonuçları bilinmiyor. Sonradan bunların bazıları ordunun kendilerine yeterince ödenek ayırmadığından yakınıp düşman için hizmet edeceklerini söylediler.

188

parmak uçlarında yürümek zorunda kaldığı da oluyordu. Karısının mistik biçimde varoluşunun derinliklerine daldığı saç tarama ritüllerini bölmesine imkân yoktu. Eşinin gözyaşlarından, düşmanlarında ve yabancı devlet adamlarından daha çok korkardı. Mira’nın bakışları, bir kez kendi varoluşunun derinliklerini bırakıp ona baktığında, hile ve ihaneti bir kez daha bağışlanmış çocuk Miloseviç kadehini kaldırıp, “Yeni kitabına pisiciğim ­ve beni daima sevmen dileğiyle” derdi.139

            Savaş sonrası Sırbistan’ında savaşla ilgili tek bir soru bile sorulmuyordu çünkü savaş falan olmamıştı. Sırp ulusal programının akıbeti belli değildi; suçlar itiraf edilmediği ve suçlular yargılanmadığı için herhangi bir ahlâkî veya entelektüel arınma olmamıştı. Bosna’da toplama kampları da olmamıştı. Soykırım, Batı propagandasının uydurmasıydı. Sırp ağır silâhlı birlikleri Saraybosna’yı topa tutmamıştı. Srebrenika civarındaki ceset dolu çukurlar, yenik Müslümanların uydurmasıydı. Sırp gönüllüler, Müslüman kadınlara tecavüz falan da etmemişti. Banja Luka’da 15 cami yerle bir edilmemişti. Yalanlar böylece uzayıp giderken önemsiz meselelerle odaklanmış ve aydın kesim de sissizliğe bürünmüştü.

            Rejimin gayriresmî yazarları, Sırp halkına karşı dünya çapında tertiplenen komploları incelemekle ­zaten nereye baksalar bir tane görüyorlardı­ meşguldüler; bağımsız yazarlar yüzyılın dönüm noktasında James Joyce’un Trieste’deki yaşamı üzerine kuru akademik kitaplar ya da “ Yeni Belgrad’daki dairemin penceresinden hayat neye benziyor?” gibi sempatik otobiyografiler yazıyorlardı.

            Arkadaşlarımın çoğu, savaştan bahsetmemem konusunda uyarmıştı beni. Bunun kibar bir davranış olmadığını söylerler­

139          Slavovoljub Djukiç, Izmedju slave i anateme, politicka biografija Slobodana Miloseviça          [ Şöhret ve nefret arasında: Slobodan Miloseviç’in siyasî biyografisi].

189

di. “ İnsanların savaş hakkında yeterince şey duydu zaten” derlerdi. Savaştan söz etmenin bile ayıp karşılanması, ulus adına adaletin yerini bulması için gereken savaş suçlularının

mahkemeye çıkartılmaları veya en azından sorgulanmalarına dair en ufak ümidi bile beyhude kılıyordu.

            Sessizlik, hem muhalefetin hem de rejim ve destekçilerinin işine geliyordu. Miloseviç masumsa ­beraber anlaşmalar imzaladığı insanlar öyle olduğunu iddia ediyordu­ o halde emirlerini yerine getirenler ya da müneccim gibi Miloseviç’in ne istediğini önceden tahmin edip onun adına uygulayan insanlar da masumdu, tıpkı kitlelere uyarak gerçeklere sırt çevirenler gibi.

            Kimse, bu ürpertici sessizlik perdesinin arkasında neler olduğunun farkında değildi. Miloseviç ve icraatçıları işledikleri suçlar dolayısıyla suçlanmadıkça, dünya savaşın suçunu Sırp halkının omuzlarına yükleyecek ve sonunda da Sırplar öfkeyle kendilerini suçlayarak Slobodan Miloseviç’e güvenmekle nasıl korkunç bir hata yaptıklarını anlayacaklardı.

12

“BEN DE SİZİ SEVİYORUM”

Miloseviç, problem çıkarıp bunları defetmeye dahiydi. Mart 1991 seçimlerini kazandıktan sonra gösterileri yasaklamış ve neredeyse ayaklamaya neden olmuştu. Muhtemel isyanların önüne geçmek için, Hırvatistan’da iktidarı ileride ciddi biçimde tehdit edecek bir savaş başlattı. Bosna’da tetiklediği savaşla gelen yaptırımlar, kendini yok edecek yerde hayatta kalmasını sağlamıştı. Bosna savaşında resmen mağlup olmasına rağmen kendini muzaffer ilan etmiş ve barış anlaşmasını da kendi lehine kullanmıştı.

            Miloseviç, iktidarı elinde tutmak için 1996 Ağustos’unda seçim çağrısında bulundu. Medya tamamen abluka altına alınmıştı. Miloseviç, Batı’nın barış kuklası olarak kendini güvende hissediyor ve cezalandırılmasının imkansız olduğunu düşünüyordu. Avrupalı ve ABD’li ortakları, Yugoslavya’ya karşı uyguladıkları ekonomik yaptırımları tam zamanında kaldırmışlardı.

191

Bazı Batılı gazeteler, uluslar arası topluluğun Miloseviç’ten yana oy kullandığını yazıyordu. Eşinin acemi partisini de içeren koalisyonla, seçimi ezici çoğunlukla kazandı.140 Diğer yandan, seçmenleri Miloseviç’in hiç hoşlanmayacağı ve de hiç beklemediği bir şeyi yapmayı başarmıştı: genel seçimlerde aynı anda gerçekleştirilen belediye seçimlerinde Jajedno (Birlikte) ardıyla bilinen muhalefet koalisyonuna oy vermişlerdi. Aynı seçmenler, aynı anda ve aynı yerde iki zıt kutba oy vermişti. Gerçeğin şizofrenik yorumu, şizofrence alınan kararlara davetiye çıkarıyordu. Miloseviç, seçimlerin hileli olduğu iddiasıyla mahkemeleri ve yargıçları vasıtasıyla muhalefetin kazandığı seçimi feshetti; bu çirkin hilebazlığı örtbas etme zahmetinde bulunmadan yalanları ve kibriyle Sırbistan’ın sıradan insanları hor gördüğün tam anlamıyla ortaya koymuştu. Fakat halkın mazoşizmi, Miloseviç’in sadiziminden de fazlaydı.

            Seçimlerde bir kez daha oynandığını görünce tepesi atan muhalefet, rejim tarafından yasaklanmasına rağmen gösteri çağrısında bulundu. Birbirlerini fazlasıyla iyi tanıyan rakipler arasında geçen rutin bir çatışmaydı bu. Bu kavganın inandırıcı olması için hiçbir şey yapmıyorlardı; halkın kendilerini suçlama cesaretini ya da aptallığını gösteremeyeceğini bildikleri için, öyleymiş gibi yapmanın bile enerji israfı olduğunu düşünüyorlardı.141

            Sonra hiçbir kışkırtma olmadan, kendiliğinden, beklenme

  1. Miloseviç’in eski adamı Milan Paniç, 1992 seçimlerinde muhalefet liderliği yaptı ve kaybetti. 1996 seçimlerinde ekonomik mucizeler yaratan kovulmuş Dragoslav Avramoviç (Süper Büyükbaba) muhalefet liderliği yapacaktı fakat ­Miloseviç’le yapılan bir anlaşmayla­ son dakikada geri çekildi.
  2. Sosyalist milletvekili Radovan Radoviç şöyle demişti:”Muhalefetimiz bana şubat ayındaki kedileri hatırlatıyor: penisleri küçük ama çok ses çıkarıyorlar!” Özellikle  baş başa görüşmelerde taşraya özgü müstehcenlik kullanan Miloseviç’in taklidiydi. Ziyaretçilerden bir Batı demokrasileri hakkında ne düşündüğünü sorunca, Miloseviç şu cevabı verdi:” Onları kucağıma oturtacağım.”

192

dik bir şey oldu. Her yaştan binlerce Belgrad vatandaşı sokaklara dökülmüştü ­öncekilerden çok daha fazla sayıda insan vardı. Huzursuzluk çıkarmaktan, gürültü patırtı yapmaktan ve bazı pencereleri yerle bir etmekten geri durmadılar fakat ertesi gün geri döndüler. Sonra her gün sokağa dökülmeye başladılar; başkent sokaklarında sanki olağan işlerini yapıyorlarmış gibi olaysız, öfkesiz, barış içinde, protesto edip kahkahalar atarak geziniyorlardı. Öğrenciler de paralel bir protesto başlattılar. Aynı şey düzinelerce Sırp şehrine bulaşmıştı. Birbirinden tamamıyla farklı sosyal gruplar aynı kalabalık içindeydi. Farklılıkları unutmuş ve aynı şeyleri istemek için tek yumruk olmuşlardı: rejimin değişmesi, Miloseviç’in çekip gitmesi, demokrasi ve AB. Hükûmet ve muhalefet durumu kontrol altına almaya çalışmış fakat gittikçe yükselen eylem dalgasıyla karşı karşıya kalmışlardı. Miloseviç’in, tıpkı 1989 yılında olduğu gibi, Sırbistan’da düzinelerce karşıt gösteri düzenlemesi boşunaydı ve sonunda bu tehlikeli ve kontrol edilemez olaya tamamen son vermişti. İşini kaybetmiş işçiler, fakir köylüler, yıllardır işsiz olan madenciler, sarhoşlar ve ayaktakımından oluşan aynı göstericiler düzeni, işi ve ulusu savunan güçleri temsil etmek üzere otobüslere, kamyonetlere ve trenlere doldurup bir şehirden ötekine taşınıyorlardı. Bunlar her yerde küçümseniyor ancak tek bir olay bile çıkmıyordu. Kimse talihsiz insanlara katılmıyordu, Seselj’in yerel destekçileri bile. Birkaç konuşma ve monoton sloganın ardından başka bir şehre geçiyorlardı. Protestoları ruhsuz ve bitkindi.

            Medyada bir hayli yankı bulan ve Belgrad’ın merkezindeki Terazije fıskiyesinin yakınında gerçekleşen öğrenci direnişini sembolize eden son muhalif protesto büyük bir fiyaskoya dönüşmüştü. Yoldaş Markoviç’in yanında duran ve ardı arkası kesilmeyen konuşmacılar yabancı dalkavuklarına, kiralık askerlere ve Sırbistan halkını içindeki hainlere karşı ağızlarına

193

geleni söylüyorlardı. Güç belâ toplanmış kalabalık neredeyse tepkisizdi. Eşini kurtarmaya gelen Miloseviç, mikrofonu son dakikada eline almıştı. İlk kez söyleyecek bir şey bulamıyordu ve kimse onu dinlemiyordu. Kiralık taraftarlar “Sloba, seni seviyoruz” diye bağırıp duruyordu.

            Kalabalığa kulak vermek üzere elini sallayarak, “ Ben de sizi seviyorum” demişti. On dakika içinde Miloseviç mitingi dağılmış ve muhalif protestocular canlarını kurtarmak için kaçışmaya başlamışlardı. Tam donanımlı polis hatları, rejim karşıtı kitlenin toplandığı Kolerceva Caddesi girişlerini kapatmış ve öğrencilerin protesto gösterileri yaptığı Knez Mihajlova Caddesi’ne doğru ilerlemeye başlamışlardı. Sırbistan’daki şehirlerin neredeyse tamamında aynı şeyler oluyordu. Protestolar her gün devam ediyordu. Bu arada her gece durmadan yağan kar, Miloseviç rejiminin üstünü örtmek istiyordu sanki.

            Miloseviç, kendi kazdığı kuyuya düşmüştü. İlk kez yenilgiye bu kadar yaklaşmıştı. Otoritesi ciddî biçimde sarsılıyor ve muhalefet her geçen gün daha da güçleniyordu. Halk, rejimi besleyen korkusunu yenmeyi başarmıştı nihayet. Miloseviç’in kardeş partileri ­Seselj ve karısının partileri­ onun için bir sıkıntı ve külfete dönüşmüştü. Daha da kötüsü, ortakları ayrılma hazırlığına girişmişlerdi: dairelerini satıyor, bankalarda kalan son paralarını çekiyor, muhalefetten arkadaşlarını arıyor ve onlara daha kibar, uzlaşmacı ve demokratik davranıyorlardı. Liderlerinin alaşağı edilmesiyle taraf değiştirmelerinin bir olacağı kesindi. Duruma bakılırsa, Dedinjeli münzevinin sokaklardaki kaos ve çılgınlık güçleri diye hitap ettiği umutsuz halka verecek cevabı kalmamıştı artık.

            Propaganda makinesi bozulmuştu. Akşam haberlerinin yayınlandığı saatlerde,. Yüz binlerce insan Sırbistan kentlerinde tencere­tava çalarak yalan makinesi televizyonlarının can sıkı­

194

cı sesini bastırıyordu.142 Bu, şimdiye kadar olan en kötü şeydi. Gözlerdeki perde bir kez kalktı mı, halk kralın çıplak olduğunu ve soğuktan titrediğini görebilirdi. Şayet birileri bu öfke dalgasını dizginleyip Belgrad’a ve Dedinje’deki tepeye sürseydi, ikisi de belirsizlik içinde kalan polis ve ordu kenara çekilmek zorunda kalırdı. Bunlar gösterileri başlatan adamı alaşağı etmek için yapılan son gösteriler olacaktı. Zaman tükeniyordu.

            Miloseviç, karış koydu. Olup bitenlerin tersyüz edilmesi gerekiyordu. Mademki ortaklar düzgün çalışmıyordu, öyleyse sokaklardaki bitkin halkı örgütleyen ve bu kaosa yol açan düşmanlar denenebilirdi. Kazar uyandırdıkları isyanın enerjisinden ürkmüş gösteri liderleri, meşru yoldan seçimleri kazandıkları şehirlerde bir parça söz sahibi olmaktan başka bir şey istemiyorlardı. Daha fazlasını istemiyorlardı ve insanların huzursuzluğunu siyasî olarak dile getirme girişiminde bulunmamışlardı. Ne kendilerinden büyük olan güce itiraz ediyor ne de rejimin meşruluğunu inkâr ediyorlardı. Aslında, planlanmış bir gündemlerinin olmayışı işbirliği teklifi olarak değerlendirilebilirdi ve bu durumda teklif kabul edilmeliydi. Miloseviç, gerektiğinde yararcı olabilir ve zorlandığında işbirliğine yanaşırdı. Tek ihtiyacı, Batılı idarecilerin onayıydı ve öncekilerin tamamını kabul ettiklerine göre isteklerinin bu kez reddedilmesi için hiçbir neden görmüyordu.

            İki tarafı bir araya getirdiği ya da anlaşmaların nere­

142          Slavoljub Djukiç, 1997’de Belgrad Radyosu B92’de On, Ona i Mi programında     durumu şöyle anlatıyordu:”Saat akşam 7.90. Televizyon haberlerinin başlama saati.         Pencereler açık, insanlar balkona çıkıyor, fişekler atıyorlar, bulabildikleri her şeyle,                tencere, tava, tahta kaşık, kasetçalar, otomobil sireni, trampet, gürültü yapıyorlar.[…]      Rahatı bozulan köpekler havlayarak sahiplerine eşlik ediyor. Cehemnemvari uğultu              her yerde yükseliyor, sanki doğal felâket duyuruluyor. Bu durum akşam haberleri             boyunca sürer (spor haberleri ve hava durumu dahil) çünkü insanlar artık hiçbir şeye            inanmaz hale geldiler.”

195

de gerçekleştiği bilinmiyor. 1997 Şubat’ının ilk günlerinde olaylar, sanki önceden planlanmış gibi doğal ve pürüzsüz bir şekilde yön değiştirdi. Miloseviç’in üniversitede aldığı hukuk eğitim şimdi faydasını gösteriyordu. Kendi adına Lex specialis [özel yasa] olarak bilinen bir kanun maddesi ilân etmişti. Bu, birleşik muhalefetin kazandığı seçimleri kabul eden ve hükûmet ile Başbakan Marjanoviç’e iktidardan çekilmelerini emreden bir kararnameydi. Miloseviç’in olayları çarpıtmadaki ustalığını gösteren Lex specialis’e göre, 3 ay süren isyanlara neden olan seçim hilelerinden kimse sorumlu tutulamazdı. Ulusal uzlaşma, küçük hataların soruşturulmasından çok daha önemliydi. Muhalefet, bu anlaşmayı kabul edip gösterileri durdurdu. Sokaklardan çekilen yorgun düşmüş halkı, soğuk odalarındaki sıcak televizyonları beklemekteydi: bir kez daha moda gösterileri, Venezüella aşk dizileri ve futbol maçları her şeyin yerini almıştı.

            Bu sıra dışı süreçteki tecrübelerimi Kradljivci sopstvene slobede[Kendi özgürlüklerinin hırsızları] adlı günlüğümde anlattım.143 Kragujevaç’a yeni yerleşen halk, benimle irtibat kurmuştu ve Fransa’daki sürgünümden dönüp onlara katılmıştım. Silâhlı polisler tarafından korunmasına rağmen, Kragujevaç Radyo Televizyonu’nu (o zaman Sırp Televizyonu’nun bir parçasıydı) kuşatıp ele geçirmeyi başardık. Olay tüm dünya televizyonlarında yayınlanmıştı. Parasız, minimum ekipmanla ve profesyonel gazeteciler olmadan tam 144 gün özgürce yayın yaptık. Düsturumuz, “ Biz açık bir televizyon istasyonuyuz. Milliyetçi, ırkçı ya da dinî kin gütmedikçe herkes burada fikrini beyan edebilir” idi. Bir sürü başka radyo ve televizyon istasyonlarının programlarını yayınladık; Hırvatistan ve Bos­

143          Sırbistan’da ya da Balkanlar’ın herhangi bir yerinden kimse bu günlüğü yayınlamak             istemedi. Fransızca’ya tercüme edildi.

196

na’yla televizyon bağlantısını ilk kuran kanal olduk; eski Yugoslavya’dan insanlarla röportajlar yapıyorduk. Rejim öfke içindeydi. Seselj bana her fırsatta “hain, yabancı destekçisi ve Sırp kalan tek şey adı” gibi hakaretlerde bulunuyordu. Beni idam cezasına da çarptırmıştı. Kosova’yı Arnavutlara satmakla suçluyordu. Kısa süre sonra hem iktidar hem de muhalefetten herkes, benim yüzümden taraf değiştirmişti. Ülke dışından vaat edilen yardım asla gelmedi. Sonunda bunun daha fazla süremeyeceğini anlayınca geri adım attım. Başlangıçta vaat ettiğim gibi, televizyonu 6 ay idare etmiştim. Kragujevaç Radyo Televizyonu bir gecede tek partinin, Vuk Draskoviç’in sesi oluverdi. Artık rejimin başını ağrıtmıyordu ve Sırbistan’daki duruma uyum sağlayan TV istasyonları arasına tekrar katılmıştı. Bunun üzerine be de Fransa’ya döndüm.

            Gösterilerin sona ermesine ve Miloseviç’in eski formuna kavuşmasına katkıda bulunan iki sebep vardı. Birincisi, sözde düşmanlarıyla işbirliği yapan muhalefet liderlerinin etkisiydi. İkincisi ise, Batı demokrasisini temsil edenlerin,  bir yandan gizlice ortakları ve istikrarın garantörü Miloseviç’i desteklerden bir yandan da göstericilere vaat ettiği sözde bağlılıktı. Her halükarda, yeni doğan bir felaketi engellemek için son şans da kaybedilmişti. Yurtdışından mali ve profesyonel yardım alamayan özgür şehirler, kafası karışık ve bitkin halde kendi hallerine terk edilmişlerdi; bir kez daha tüm enerjilerini boşuna harcayarak umutsuz bir atalete gömülmüşlerdi. İsyan çöldeki gökkuşağı kadar parlak görünmüştü. Gökkuşağı ortadan kaybolunca çölün eskisinden daha da kurak ve ıssız olduğu anlaşılmıştı.

            Günlüğünden:

Geçen kış göstericiler eski hükümetin temsilcilerine bağırıp çağırdılar, bazen amaçsızca bazen de seslerinde yeni bir umu-

197

Dun coşkusuyla: “Hırsızlar, hırsızlar.” Haklıydılar. O iktidar gerçekten de sahip oldukları her şeyi almıştı: özgürlüklerini, potansiyellerini, tarihlerini, paralarını, insan olma haklarını, modern dünyaya girme şanslarını ve seçim şansların almıştı. Bugün, birkaç ayın ardından, onları derinden hayal kırıklığına uğratan ve umutlarına ihanet eden yeni hükümetin temsilcilerinin karşısına geçip ne haykıracaklar ki? Yapabilecekleri bir şey olmadığını, zayıf ve yetersiz olduklarını, öylece oturup bir şeylerin kendiliğinden olmasını ümit ettiklerini, kendilerini çoktan mağlubiyete mahkum ettiklerini ve bizi insanlığın geri kalanından ayıran duvara tırmanmak için gedikler aradıklarını itiraf etmekten bile acizler.

            Bugün, olanların ışığında, göstericiler kederli ve öfkesiz bir şekilde tek bir şey söyleyebilirler, liderleri için bir kitabe gibi: onlar kendi özgürlüklerini çaldılar.

            Fakat artık konuşacak nefesleri kalmadı. Kendi tuzaklarına düştüler ve şimdi sessizce beklemekten başka bir şey yapamazlar.

            Kısa soluklu özgürlük kutlamaları ardından, Miloseviç rejiminin yıkılmasına, kendisinin bile umduğundan daha çok zaman olduğu kesinleşti artık. Şüphesiz Guinness Rekorlar Kitabı’na, sıra dışı olaylar ansiklopedilerine ve çocuk masallarındaki öcüler gibi ders kitaplarına geçecek. Tarih dediğimiz karmaşık hatıralar, gerçekler ve umutlar yumağı içinde, zalimlik timsali ve çarpıtma ustası olarak gömülüp gidecek.

            İyileşme, aldatıcı ve kısa ömürlüydü; Miloseviç rejiminin ölüm döşeğinin etrafına toplanmış göstericiler, boşuna kutlamalar yapıp kendini beğenmişlik taslamışlardı fakat hastalık, sadece mimarı öldürmek yerine herkese yeniden bulaşmış ve gazabını göstermeye başlamıştı.

            Karadağ’daki öğrencilerin gösteriler düzenlemeye hazırlandığına dair söylentiler yayılıyordu. İnsanlar, acaba öğrenci-

198

ler olgunlaşıp bağımsızlıklarını mı ilan ediyorlar iye meraklanıyorlardı. Ne yazık ki, durum böyle değildi. Gösterilerin amacı, Miloseviç’in kontra metoduna saldırmak değil de, metodun uygulanmasında daha zararsız bir yol bulunmasını istemekti. Karşı koydukların iddia ettiklerinin modern türevleriydiler sadece. Aynı tarz ve zevklere sahiptiler. Yapmacık liberalizmleri ve yurtseverlikleri, hırsızlıklarını meşrulaştırma aracıydı. Miloseviç, kendi adına, sermaye birikimi sürecini uzatmayı ve yeni zümresini bir süre daha askıda tutmayı istiyordu. Kimler hayatta kalacaktı? Kimler çaldıklarını elinde tutabilecekti? Suçlular listesine girmekten kimler paçayı kurtaracaktı? Yorgun düşmüş savaş yağmacıları, korkuya kapılmış katiller ve çenesi düşük hırsızlar ne zaman yargılanacaklardı? Bu soruların cevabını kimse bilmediği için, yeni sınıfın üyeleri kendilerini liderlerine sadık kalmaya mecbur hissetmişlerdir.

            Karadağ Cumhurbaşkanı Djukanoviç, başlattığı çift taraflı işi bitirerek büyük bir başarı elde etmişti. Batılı idareciler onu kabul edip desteklediler; o faydalıydı çünkü tüm dünyaya Miloseviç’e karşı olduklarını göstermelerini sağlıyordu. Batılı idareciler de Djukanoviç’in işine geliyordu çünkü onların destekleri sayesinde savaş sırasında işlediği suçlardan ya da Dubrovnik’in yerle bir edilmesinde Karadağ’ın payından dolayı yargılanamayacağından emindi. Batılı diplomatlar ve Batı medyasının, eski bir totaliteri demokratik biri gibi görmeleri için artık ılımlı biri olduğunu söylemesi yeterliydi.

            Savaş sırasında Biljana Plavsiç iki nedenden ün salmıştı. Kardeşliğindeki tek kadındı ve Sırp güzelliğinin bir örneği olarak görülüyordu. Üstelik en inatçı ve radikal olanlarıydı. Hastanelerdeki yaralı adamlara, “Sizi böyle çok sayıda görmek beni memnun ediyor” der ve felsefesinin özünü şöyle ifade ederdi: “Eğer 6 milyon Sırp ölürse, diğer 6 milyonu mutluluk ve refah içinde yaşar.” İlk barış işaretleriyle birlikte, Plav­

199

siç kendi canını kurtarma derdine düşmüştü; ya kendisi öyle istediğinden ya da savaş yoldaşları tarafından zorlandığından, beyanları daha ılımlı bir hal almıştı.

            Banja Luka’ya taşınıp Sırp varlığının cumhurbaşkanı olarak Karadziç’in yerini almış ve başka koşullarda kendisini kelepçeleyip hapse atabilecek uluslar arası güçlerin koruması altına girmişti.

            Plavsiç’in davranışı genel tutumu temsil ediyordu: savaş kışkırtıcıları, Dayton anlaşmasını uygulamaya koyup izlemek durumundaydılar. Bu rolü oynayanlar sadece Mladiç ve Karadziç’ti, çünkü onlar işledikleri suçlarla tüm dünya medyası karşısında düşüncesizce ve açıktan açığa övünmüşlerdi. Şayet gazetecilerin önünde böyle davranmamış olsalardı, muhtemelen o zaman Dayton anlaşmasını uyguluyor ve Müslüman­Hırvat varlığının temsilcileriyle tartışıyor olurlardı.144

            Medyada gazetecileri, izleyicileri ve diplomatları bir hayli eğlendiren bir tür saklambaç oyunu başlamıştı. Karadziç ve Mladiç, kamuoyundan çekilmişlerdi. Karadziç artık başbakan değildi ve Mladiç de ordu komutanlığından alınmıştı. Herkes nereye saklandıklarını, hayatta olup olmadıkların ıve neler yaptıklarını merak ediyordu. Haberler genel olarak olumluydu. Karadziç, kendisi için ölmeye sadık muhafızlarıyla birlikte Pale’deydi.

            Uluslararası barış koruma birlikleri, her gün villasının

144          Dayton anlaşması Bosna­Hersek’i üç ulusu barındıran iki bölüme ayırdı: Sırp ulusunu           barındıran Republika Srpska ile Müslüman (Boşnak) ve Hırvat uluslarını barındıran      Bosna­Hersek Cumhuriyeti. Bu ulusal varlıklar Bosna­Hersek Federasyonu’nu       oluşturur. Her iki cumhuriyetin bağımsız parlamentosu, hükümeti ve anayasası vardır.         Buna ilaveten, federasyonun da üçlü cumhurbaşkanlığından oluşan ayrı bir yönetimi           vardır. Hersek ya da Bosna­Hersek’in anavatanı Hırvatistan’la yakın ilişkisi olduğu            gibi, Republika Srpska’nın da anavatanı Sırbistan’la yakın ilişkisi vardır. Boşnak    ulusunun diğer ülkelerle bağları yoktur ve bu nedenle de üç ulusun en zayıfı görülür.

200

Önünden geçiyor ve kendisiyle iyi komşuluk ilişkileri kuruyorlardı: “Bonjour, monsieur Karadzic” “Salut, les mecs.”145 Ara sıra, ilk tutkusu şiire dönüp halkının ıstıraplarını asimetrik, onluk vezinle betimliyordu:

            Sahte gözyaşlarıyla, Allah’ın çocukları

            Geçirdiler Sırp şehirlerinin anahtarlarını ellerine

            Dayton jürisinin çocuğu,

            Bu ihtilaf kardeşliği ve şeytani güç.

            Sürüyor bizi, İsa’nın muhafızlarını, İsa’nın topraklarından,

            Hiçliğe, unutuluşa.

            Kazandıktan sonra tüm savaşlarımızı öylesine adil

            Yeşil masaların laneti yakaladı bizi.146

            Yeşil masalar, kumarda kaybettiklerine gönderme yapar: otomobiller ve savaşlar. Bir grup akademisyen ve parti dışı şahsiyet, suçlu ilan edilen savaş kahramanlarını müdafaa etmek için Belgrad’da komisyon kurmuşlardı. Bu girişimin arkasındaki esas mantık, Dr. Radovan Karadziç’in kaderinin tüm Sırp halkının kaderi olması idi. Rus edebiyat ödülüne layık görülen uzun saçlı şaire yapılan eziyetler, yüzyıllarca aynı şeye katlanmak zorunda olan başka bir halkın soykırımını sembolize ediyordu.

            Komisyon yasalarında General Mladiç’in adı geçmiyordu. Nerelerde olduğu hakkında pek bir şey bilinmiyordu. Gizli bir yerde saklanıyor ve sadece gerektiğinde kameraların önüne çıkıyordu. Belgrad’da silah arkadaşlarından birinin cenazesinde ve sonra da bir evin restorasyonuna katılırken Bosna’da görülmüştür. Bundan kasıt, kendisinin sadece tankçı ve topçu olmadığın, aynı zamanda hayatlarını ve rızklarını kendi eliyle

145          Orijinal metinde Fransızca. “Günaydın Bay Karadziç” “Selam beyler.”

146          Yazarın çevirisinden.

201

Yok ettiği insanlar tarafından yıkılanı da onarabilecek bir inşaat ustası olduğunu göstermekti.

* * *

Sırbistan ve Karadağ’a uygulanan yaptırımlardan sonra birçok fabrika faaliyetini durdurmuş, geri kalanlar da üretimi büyük oranda azaltmış yada yarım gün çalışır hale gelmişlerdi. İşçiler ücretli izne çıkarılmış, zehirlenmiş nehirler yeniden eski temiz günlerine dönmeye başlamıştı. Sular, yeniden sanayileşmede büyük sıçrama öncesindeki gibiydi ­gerçekten de eski haline dönmüştü. Balıklar ve yengeçler tekrar ortaya çıkmış ve insanlar yeniden yüzmeye başlamışlardı. Herkes Gorbaçev karşıtı, antidemokratik, Avrupa karşıtı Sırp Miloseviç’in eski kıtanın en büyük çevrebilimcisi olduğunu söyleyip dalga geçiyordu.

            Miloseviç’in yaptırımlara tepkisi gecikmemişti: 1997 sonbaharında asileri ve daha da önemlisi kendisini meşrulaştıracak bir seçim hazırlığına girişti. Seçimlere şahsen katılmadı, fakat daha da önemlisi federal hükümetin yetkisiyle Yugoslav Cumhurbaşkanı ilan edilmişti. Liliç’in yerini alarak emekliye ayrılmış ve neredeyse 80 yaşına gelmiş manevi babası Dobrica Cosiç’in izinden yürümeye başlamıştı. Yeni düşmanlarının rolünü üstlenmesine karşın, aynen önceden olduğu gibi, Karadağlılar federal parlamentoda Miloseviç’e oy vermiştir. Düşmanları olmasaydı, muhtemelen aleyhte oy kullanırlardı. Bu arada, Sırp cumhurbaşkanlığını çevreleyen sandalyeler ve cumhuriyet parlamentosundaki sıralar için seçimler yapıldı.

            Parti işleyişini daha sade ve keskin hale getirmek için, dikkat çeken bazı kişiler görevden uzaklaştırıldı. İşler artık, farklı adaylar arasında seçim yapmamın zorluğunu yaşamak istemeyen seçmenler için daha da kolaylaşmıştı. Kimi seçerlerse seçsinler sonuç hep aynı olacaktı zaten. Seselj, “Aptallar oldukça

202

 seçmenlerim de olacaktır” diyordu. Seçmenlerinin sayısı gerçekten de kayda değer biçimde artıyordu; çoğu fakirleri karşılıksız tedavi eden hayırsever bir hekim olduğun zannediyordu. Ona oy vererek muhalefete oy verdiklerine inanıyorlardı.147 Seselj’in vekili olan Grobar (Mezar Kazıcı) lakabıyla tanınan Tomislav Nikoliç şöyle yazmıştı: “Sırbistan, Sırp radikalizmi dönemine girmiştir.” Sırbistan cumhurbaşkanlığı adayları Liliç, Seselj ve Draskoviç’ti. Meşru seçimlerden mahrum kalan Cinciç ve demokrat Parti’si geri çekilmişti -7 yıl çok uzun gelmişti.148 Nüfusun yarısı oy kullanmadı; geri kalan yüzde 50’si halkın fikirlerini ve isteklerini temsil etmeye yetecekti.

            İlk rauntta ortaya çıkan sıralama şöyleydi: Seselj, Liliç, Draskoviç. Draskoviç’in yarış dışı kalmasıyla, Mitsotakis iktidarı arasında Yunanistan’da büyükelçilik.149 ve ardından (itibari) dışişleri bakanlığı yapan Milutinoviç, liliç’in yerini almıştı. Çok yönlülüğü nedeniyle bakanlık görevi özellikle dikkate değerdir: elinden birçok iş gelen cumhurbaşkanı, bizzat tüm dış politikadan sorumluydu. Özellikle seçmenlerin sayısı dikkate alındığında ikinci tur sonuçları belirsizdi. Çenebaz Se­

147          Tomislav Nikoliç’in seçim öncesi bildirisinden: “Vılislav Seselj, Sırbistan   cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmalı. Üç oğlu, iyi yürüyen bir evliliği ve ailesi olan         bir adam. Çocuklarını ve vatanını seviyor. dr. Seselj kendi çocukları ve başkalarının             çocukları dahil tüm çocukları sever.”

148          1990 yılındaki ilk açık seçimlerden önce muhalefet seçim şartlarını değiştirmedikçe              oy kullanmayacaklarına dair söz verdiler. Bu mantıklı bir talepti ve ilerlemenin de tek     yoluydu. Emrinde bir çok yedek parti bulundurmasına rağmen Miloseviç’in başı ciddi             anlamda belaya girebilirdi. Miloseviç’in hiçbir müdahalesi olmadan, muhalefet adil              olmayan koşulları bir anda kabul etmiş ve mağlup olmuştu. Sonraki seçimlerde aynı              senaryo tekrarlandı. Muhalefet birkaç nedenle mağlup olduktan sonra, seçim     koşullarından şikayetçi oldu fakat geç kalan şikayetleri hiçbir işe yaramadı.

149          AET üyesi ülkenin cumhurbaşkanı Mitsotakis, 1992 yılında Sırbistan’a uygulanan                 yaptırımları ihlal etmekle suçlandığında, “Yunanistan yaptırımları ihlal etti fakat bir    daha böyle yapmayacağım” demiştir. ihlallerin sonu gelmedi.

203

selj yenilgisini kabul ederken, Milutinoviç şaibeli bir galibiyet kazanmış, bu yüzden de zaferini kutlamayı tercih etmişti. Sonradan bu zaferin büyük dükten satın alındığı ortaya çıkmıştır; o zamanın tabiriyle zaten özelleştirilmişti. Batılı idarecilerse durumu görmezden geliyordu. Dayton anlaşmasına sözde sadık kalındığı sürece, anlaşmayı imzalayanlar evlerinde istediklerini yapmakta serbesti; tabi ki yaptırdıkları ne kadar az duyulursa o kadar iyiydi. Miloseviç minnettardı. Görülmeyen bir şey, olmamış bir şey demekti.

            Bir yıl önce demokrasi temsilcileri, seçimlere hile karıştırdığını iddia ederek kendisine saldırmışlardı, şimdi aynı kişiler ondan gelecek seçimler için özel ilgi ve destek istiyorlardı. Kimse tutarlı değildi: İktidarın korunması için, pek yasal olmasa da aslında Miloseviç taktiğinin en iyisi olduğu açıklık kazanmıştı.

204

13

TERÖRİSTLERE KARŞI DEVLET

Domanoviç’in Stradija150 adlı kitabında tasvir edildiği gibi, bu seçimler muhalefet liderlerinin son eserleriydi. Vilayet örgütleri sadece kağıt üzerinde mevcuttu ve başkentte bile paravan olmaktan öteye geçemiyorlardı. Gösteriler, protestolar, sokak çatışmaları ve talepler yoktu artık. Sadece rejim karşıtı Zajedno koalisyonu değil diğerleri de birleşmeyi başaramamıştı. Muhalefet partileri yok olmaya yüz tutmuştu. “Büyük bir problemimiz var,” diyordu Miloseviç destekçilerine, “Muhalefet tamamen çöktü.” Şimdiki stratejisi, kontra yöntemini kullanarak, eski muhalefeti mümkün olduğu kadar ayakta tutmaktı. Muhalefet kendisinden isteneni tam anlamıyla yerine getiriyor-

150          20. yüzyılın başında yazar Radoje Domanoviç, Sırbistan’daki durumu Stradija       [Felaket] başlıklı bir lhicivle tasvir eder. Yüzyılın sonunda bile köle zihniyetinin, siyasi    düzenbazlığın ve her zaman başarılı olan propagandanın tenkidine denecek bir şey            yok.

205

du, yani neredeyse hiçbir şey yapmıyordu. Güçlü siyasi beyanatlarını bırakıp, gösteriler sırasında güç bela kazanılan ve hala denetim altındaki şehirlerde küçük hesapların peşine düşmüştü. Rejim kendi kendini yok edene dek, kenarda beklemeyi tercih etmişti. Muhalefet siyasi anlamda sona ermişti ­kendini bir tane bile temsilcisi olmayan bir çoğunluğa dönüştürmüştü.

            Batı devletlerinde ve eski Yugoslavya cumhuriyetlerinde de pek olay olmuyordu. Yeni ülkeler, eski ülkelerden kendilerine miras kalan varlıkları, saygı duyarak ya da onları düşünerek değil de duyarsız bir açgözlülük ve eşkıyaya has bir yıkıcılıkla bölüşmüştü. Elle tutular bir şey olmadığından ve bu nedenle de korunması mümkün olmadığından, kültür mirası hepsinden daha zalim ve anlamsız biçimde talan edilmişti. “Güçlü olan haklıdır” kaidesine göre, herkes elini attığı her şeyi ya zimmetine geçiriyor ya da kendine ait olduğunu iddia ediyordu. Bir zamanlar kendilerini Yugoslav addeden sanatçılar,y artık pratik bir faydaları olmadığından, tamamen reddedilmiş ve unutulmuşlardı. Yugoslav kültürü neredeyse yok olmuştu. Kendini imha etmiş ve her ayrı ulusun kültürü kendi içinde tepeden tırnağa yeniden yapılandırmayı bekliyordu.

            1998’in başında medyada yeni hükümetin bileşimi üzerine yoğun spekülasyonlar yapılıyordu. Miloseviç’in sosyalistleri ve eşinin JUL (Yugoslavya Birleşik Sol Kanat) partisi Draskoviç’in SPO’suyla koalisyon iktidarı oluşturacak mıydı? Draskoviç dışişleri bakanı olsaydı ve ortakları tatmin edici elçilik makamlarına getirilselerdi, koalisyon yapabilirlerdi. Merakı olanlar, diplomatik ateşi kapmışlardı bir kere. Örneğin, ilk ödül Prag elçiliğiydi: yapılacak çok şey yoktu, Sırp ulusal azınlığı yoktu, güzel bir şehirdi ve bu ufak siyasetçiler için Çek kadınları erotik aşırılık ve sefahat imgeleriydi. Ancak bir gün, her şeyi alt üst eden haberler duyuldu. JUL (aşırı sol), sosya­

206

listler(propagandalarına göre merkez sol),Seselj’in partisiyle (aşırı sağ ve gizlenemeyen faşistler) birlikte ulusal birlik iktidarı kurmuşlardı.Seselj, kurulan hükümetin birinci başkan yardımcısı,eski mezar kazıcısı Nikoliç15 ise ikinci başkan yardımcısı olmuş ve faşist taraftarları da başka görevleri üstlenmişlerdi. Yıllarca gizlice ve başarıyla işbirliği yapan kırmızı­siyah koalisyonu, nihayet ilişkisini açıkça beyan ediyordu. İdeolojik (resmi) düşmanları memnuniyetle bu yeni oluşumla uzlaşmaya varmıştı. Yanlış anlama falan olmayacaktı, tartışma ve hepsinin ötesinde rekabet de olmayacaktı.152

            Geçmişte hilekarlığını daima mantık çerçevesinde gizlemiş olan Miloseviç’in, şimdi iktidarının öteki yüzünü neden ifşa ettiğini kavramak güçtü. Bir süre sonra, öncekilerden daha karmaşık ve riskli,  başka bir sihirbazlık gösterisine hazırlandığı anlaşıldı. Kosova meselesini ya da daha kesin bir ifadeyle Kosova’daki Arnavut sorununu çözeceğini vadederek, yurttaşlarının kalbini nerdeyse tamamen fethetti. Özerkliklerini feshederek ordu ve polis idaresini dayattı. Cebren birleşmiş Kosova devleti ve rejimi, Arnavut milliyetçilerinin demokratik olmayan benzer bir devlet kurmalarını sağlamıştı. Arnavut kaynaklarına göre, 1990 yılında yapılan gizli oylamada seçmenlerin yüzde 99’u bağımsızlıktan yana ­anavatanları Arnavutluk’la birleşme sonrası tam bağımsızlık oy kullanmıştı. “Hepimiz orada yasadışı vatandaşlarız. […] iki milyon yasadışı va-

151          Tomislav Nikoliç, Miloseviç’in kaybedeceği sicimlerde cumhurbaşkanı adayı olacaktı.

152          Seselj ara sıra eleştirdiklerine güveniyordu; Miloseviç ve karısına güveniyordu fakat              yurtseverlikleri ispatlanmış olan milletvekillerine güvenmiyordu. Parlamentoya girmeden önce hepsi istifa dilekçesi yazıp imzalamaya zorlandılar. Zarflar, gerekli olursa ve gerektiği zaman dilekçelere tarih atıp yürürlüğe sokacak Dük Voja’ya teslim      edildi.Bu nedenle ,temsil ettikleri halka karşı değil Miloseviç’e hesap vermek zorunda            olan oymak beylerine karşı sorumluluk duyuyorlardı.

207

tandaşın cumhurbaşkanıyım” diyordu, kendi evinde oturan ve serbestçe gezip dolaşan Kosova Cumhuriyetti cumhurbaşkanı. Arnavutlar seçilmeden çekilerek, Miloseviç’in var olmayan oylarını kullanmasını ve böylece ihtiyaç duyduğu çoğunluğu sağlamasını mümkün kılmıştı. Arnavut Ulusal meselesi strateji uzmanlarına göre, Miloseviç’in  sertliği umumi şiddeti ulusların uyandırılması için şartı.

            Miloseviç, işe yarar mazeretlerle kuşanmak ve düşmanlarını kışkırtmak için, kendini en çirkin Sırp Politikacı  diye adlandıran kopyası Seselj’den faydalanıyordu. Seselj, düşmanları, hepsinden önemlisi Kosova’daki Arnavutlar arasındaki radikalleri kışkırtmak için kendinden isteneni yaptı­ tehdit etti, aşağıladı ve saldırdı. Tüm bunların karşılığında, Milosevic de uzun zamandır hazırlandığı şeyi yapmak için mazeret elde etmiş oldu.

            Miloseviç, Bulatoviç ve Djukanoviç neredeyse 10 yıl  boyunca saadet içinde yaşamıştı. Baba ve ikiz oğulları gibiydiler. Tek bir kelime söylemeden anlaşıyor ve anlaşmasalar da uyum içinde çalışıyorlardı. Sonra, tıpkı komedi oyunlarındaki gibi, halkın önünde dolaşmaya başlamışları: baba sert rolü, oğulların biri asi, diğeri de sadık rolü oynamaktaydı. Seyirciler oyunun gidişatını izlerken, eski ortaklar onları soyup sıvışmakla meşguldüler.

            Balkanlar’da otomobil, ulaşım aracı yada sosyal statü sembolü olmaktan öteye gitmiştir: otomobil erkeklik göstergesidir. Ailenin parası son kuruşuna kadar, babanın, arabasına binip meyhaneye kadar gidebilmesi için harcanırdı. Krugayevac’ta  binek otomobil üreten bir fabrikayı ­Crvena Zastava [Kızıl Bayrak ]153 ­korumak için, yabancı arabaların ithalatına ağır gümrük vergileri getiren bir yasa çıkarıldı.

153          1989’ un başında  Fiat, Zastava’nın üretim ortağı o zaman yılda 250 binin üzerinde             otomobil üreten fabrikayı satın alarak genişletmek istedi.Miloseviç şah

208

Ne var ki, bu arada Karadağ Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olan Djukanoviç, halkına yardım etmek istiyordu: her Karadağlı, en aza indirgenmiş gümrük vergili ithalat hakkına kavuştu. Aylarca, tuhaf bir ticaret söz konusu oldu: Karadağlılar yurtdışından otomobiller getirip Sırbistan’da satıyorlardı. Federal hükûmet ­kendi ülkesinde seçimleri kaybeden Bulatoviç başbakandı­ buna tepki vermiyordu. İthal edilen otomobillerin sayısı bir anda 200 bine fırlamış, federal hükûmet sonunda uyanmış ve ithal otomobil sahibi herkese vergi ödeme zorunluluğu getirmişti; aksi takdirde otomobillerine el koyulacaktı. Söz konusu otomobillerin çoğunun Avrupa’da çalınmış olduğunu bilen yeni sahipleri vergiyi ödediler.

            Yağmalamalardan elde edilen ganimetler, tıpkı Yugoslav federal rezervlerine girildiğinde olduğu gibi bölüşüldü. Her ortak, yüz milyonlarca marka el koymuştu. Çalıntı araba düzenbazlığı, o zamanlar Kosova’da çevrilen dolaplara nazaran çocuk oyuncağı gibiydi. Miloseviç’in propagandası, 9 yıl boyunca defalarca Kosova meselesinin çözüldüğünü ve oradaki Sırpların korunduğunu anlatıp durdu. Borislav Joviç, “Bugün Kosova’daki Sırp halkı kimsenin gücünü korumak için maşa olarak kullanmıyor; artık özgürlükleri var ve egemenlik kendi ellerinde ­kayıtsız şartsız ve tamamıyla” diye beyanda bulunuyordu. Miloseviç’in halkı, şimdi Kosova’daki durumun kaotik ve tehlikeli olduğunu iddia ediyor ve bu durumu orada yeni bir çatışma başlatmak için mazeret olarak kullanıyordu. Karargâhları, kumandanları ve resmî liderleri olmayan bir örgüt olan silâhlı kurtuluş ordusu ( OVK ve UCK),154 hiç vakit kaybetmeden harekete geçmişti.

                                                                                                          ___

                sen müdahale ederek, “ Ülkemizin zenginliğini satmayacağız” demişti. Aynı fabrika                bugün yılda yaklaşık 5,000 otomobil üretiyor. Ülkemizin zenginliği  kurtarılmış ve          sefalete dönüştürülmüştür.

154          UCK: Ushtria Clirimtare E Kosova; OVK: Oslobodilacka Vojska Kosova;[ Kosova Kurtuluş Ordusu].

209

OVK ve UCK’nin lider kadrosu, ortak saldırı için bir araya gelen, Tito hapishanelerdeki Marksist­Leninistler ve Tito’nun eski ordusundaki subaylardan oluşuyordu. Belgrad karargâhı, bu gerilla savaşçılara bölgeyi ele geçirmeleri ve maksimum hasara yol açarak şehirleri kuşatmaları için yetki vermişti.

            Bir zamanlar Balkan Mandela olarak bilinen Azem Demaci, onlara katılan tek Arnavut politikacıydı. Alkan Gandi diye bilinen Rugova ise, sesini çıkarmadan sırasını bekliyordu. Saldırgan biri değildi, devrimci de değildi. Hükûmeti ülke dışında olan, devlet içinde tanınmamış bir devletin cumhurbaşkanıydı sadece. Barıştan başka bir şey istemiyordu. Yurttaşlarının silâhsız savaşlarından bahsederken, Sırp tarafının kullanmaya hazır silâhları olmasına kızıyordu. Kosova’nın bağımsızlığı ve Arnavut milliyetçiliğinin uzak hedeflerinin gerçekleştirilmesinden yanaydı. Ona göre, önemli olan mesele, Kosova’nın Arnavut ve Sırp yakın ilişkileriyle tarafsız devlete dönüştürülmesi fakat aynı zamanda da Makedonya ve Karadağ’a açık kalmasıydı. Bunun bir başka Balkan savaşı olamadan nasıl olabileceğini izah etmemişti; zaten sorulmamıştı da.

            Taraftarların hiçbiri, olup bitenlerin sorumluluğunu üstlenmiyordu. Kendilerinin masum ve diğerlerinin suçlu olduğuna inanan kitlelerini ikna etmeleri kolaydı, fakat aynı durum uluslar arası hakemler söz konusu olduğunda bu kadar kolay değildi. Gene de denemeye değerdi. Her iki tarafın da dünya çapında lobileri ve hayranları vardı. Lobilere kayda değer fon ayrılıyordu ve saf hayranların da beyni yıkanıyordu.

            Rugova’yla halkının iki avantajı vardı: Binicisi, Batı kamuoyuna karşı kurban ve barışın koruyucusu rolünü oynuyorlardı, hatta bazen Balkanlar’daki tek Avrupa yanlısı olduklarını bile iddia ediyorlardı. Kimse onlara halklarını neden belirsiz tehlikelere ve devamlı sefalete maruz bıraktıklarını sormuyordu. İkinci olarak, düşmanlarının şahsen katılmadığı askerî

210

oyunlara düşkünlüğü gayet iyi biliniyordu. Miloseviç, cepheye asla ayak basmamış, askerî kampları, mezarlıkları ve hastanede yatan yaralıları kesinlikle ziyaret etmemişti. Bir yandan olup biten nahoş olayları reddediyor, öte yandan kan kokusunu aracıları vasıtasıyla içine çekiyordu. Ona göre, bunların hepsi, yabancı güçlerin kiralık askerleri tarafından yayılan yalan haberlerdi. Son olarak, çatışmayla ilgisi olduğunu da inkâr etmişti ki, bu da pratik anlamda yalan sayılmazdı. Savaşla ilgili hedefleri olmadığından, savaşı tetikleyen kişi de olamazdı ­ancak gelecekte saldırılardan sorumlu tuttuğu bilinmez ve görünmez bir varlık adına ateşkes anlaşması imzalayacaktı.

            Önceden Hırvatistan ve Bosna’da olduğu gibi Kosova’da da evlerin harap edilmesi, köylerin yakılması ve halkın sürülmesine başlanmıştı. Güçlü ve iyi eğitilmiş gençlerden oluşan özel birimler, köylere saldırıp işgal etmişlerdi. Saldırıyı izleyen tarafsız bir gözlemci için, eylemler önceden iyice prova edilmiş gibi görünüyordu: önceki iki savaşa katılanlar uzun zamadır cepheye dönmeyi bekliyorlardı. Cepheye ayak basar basmaz kadınlara, çocuklara ve yaşlılara saldırma konusunda kararlı bir taşkınlık sergilemişlerdi. Korumasızların ıstırap çekmesi oyunun kuralıydı; bir askerin öldürülmesi nadir görülen bir olaydı. Her zaman olduğu gibi, komutanlar ve cumhurbaşkanları hiçbir şeyden sorumlu değildiler.

            Tüm suçları Sırpların işlediği tezine karşı, Arnavutların en berbat saldırganlar olduğu tezi öne sürülmüştü. İki propaganda mesajı birbirini tamamlıyordu: bizimkiler gerçeği söylüyorlar, onlarınkiler utanmadan yalan söylüyor; biz kendimizi savunduk,onlar bize saldırdı. Yabancı temsilciler herhangi bir tarafı destekleyebilir ama her durumda eşit derecede kandırılıyorlardı.

            Fakat yabancı temsilcilerden önce halkın bir kez daha kan­

211

dırılması gerekiyordu. Ailenin reisini, karısını ve yeni oluşan zengin sınıfı kabul etmeleri ve kendi adlarına yapılacak gaddarlıkları bağışlamaları için halkın ikna edilmesi gerekiyordu. Sırbistan’ın içişlerine yabancı müdahaleyi engelleyen bir referandum tertip edildi.155 Soru şuydu: “Kosova ve Metohija’daki problemlerin çözülmesi için yabancı temsilcilerin müdahalesini kabul ediyor musunuz? Problemin özü ve büyüklüğü tam olarak açıklanmadığından, bu soru referanduma katılanlar için her türlü yoruma açıktı. Yabancı temsilcilerin kimler olabileceği ya da bu temsilcilerin ne yapacakları açıklanmıyordu. Uzun süre önce tedavülden kalkmış Kosova ve Metohija deyimi bir kez daha kullanılmaya başlanmıştı. Deyim, halkın şu aydınlar zümresinin bir süredir üzerinde tartıştığı bölgelerin gelecekte bölüneceğinin göstergesiydi. Kosova Arnavutlara, Metohija da Sırplara kalacak ya da tam tersi olacaktı. Her iki taraf da yaslanıp aynı kapacağını düşünüyordu.

            Referandum başarıyla sonuçlandı. “Sırbistan tarihine geçecek hayır cevabını vermiştir.” Miloseviç, bir kez daha defalarca kandırdığı ve felaketin kıyısına getirdiği halkının tek meşru temsilcisi oldu. Suskun çoğunluk, Kosova ve Metohija’daki problemlerin çözümünde yabancı temsilci olmasına karar vermişti. Mesele, işleri her defasında daha kötüye götürecekleri kesin olan yerel tamircilere emanet edilecekti.

            Kosova yüzlerce gazetecinin akınına uğradı. Gönderdikleri haberler ve resimler Batı kamuoyunu bir kez daha şaşkına çeviriyordu. Batılı politikacılar, zaman kazanmak ve eski hatalarını örtbas etmek için bir şeyler yapmak zorundalardı. Bunun üzerine, bir kısmı kabul edilen, bir kısmı da kabul edilmeyen muallak ve karmaşık BM kararları öngörüldü. Müdahale için,

155          24 Nisan 1998.

212

Açık ve kesin koşulların oluşturulması hayati önem taşıyor, fakat bu da çok zaman gerektiriyordu.

            Pragmatik ABD’liler durumun çıkmaza girmesini beklerken –çünkü o zaman kördüğüm buldozer diplomasilerle çözebileceklerdi-, Avrupalı akademisyenler kullanılması gereken terimler üzerinde aylarca tartışıyorlardı. Bu arada ABD’liler ucu açık mekik diplomasisini başlatmışlardı. Skopje’deki ABD Büyükelçisi çatışan gruplar arasında mekik dokurken, Belgrad’daki meslektaşı görüşmelerden uzak duruyordu. Sanki düşmanların müzakere masasına getirilmesi, her ikisi de keyfi seçilmiş ve eşit derece karar almaktan aciz Miloseviç ve Rugova’nın temsilcileri arasındaki ilişkiye mucizevi bir etkisi olacakmış gibi görülüyordu.

            Avrupa, ABD, Avrupa Konseyi ve NATO’yla çatışma halinde olan Miloseviç, Moskova’ya gitti. Kameraların önünde sendeleyen Yeltsin’le birkaç saat süren bir görüşme yaptı. Miloseviç’i ihya edip yenileyen aynı iktidar gücü, Çar Boris’i yavaşça ama kesin biçimde ezmeye başlamıştı. Uzun görüşmeler sonunda (tercüman, Miloseviç’in kısa süre sonra Kremlin’e büyükelçi olarak atanan kardeşi Borislav’dı)156 taraflar aynı okulun mezunlarıydı.

            Kosova’da süren çatışmalar sadece siyasi yollarla çözüme kavuşturulmalıydı. Ortaklar, siyasi yollardan ne kastettiklerini ve bunun ne zaman ve nasıl olacağını beyan etmişlerdi. Batılı hükümetler itiraz etmiyordu. Rusya’nın kendi iç meselesi olan Çeçenistan’ı hatırlamak istemiyorlardı. Medyanın bu

156          Borislav Miloseviç, 1998 yılından Miloseviç’in Ekim 2000’de tutuklanmasına kadar                 Kremlin büyükelçisiydi.

213

önemli haberi duyurması ve diplomatların sakinleşmesiyle, Miloseviç’in güçlerini Kosova’da saldırıya başlaması bir olmuştu. Saldırı olmayacağına dair yemin etmemiş miydi acaba? Etmişti elbette, Fakat kontra metodu, çelişkiye ve beklenmedik davranışlara dayanıyordu. Miloseviç’in, Belgrad’daki taraftarlarını yatıştırması için gücünü göstermesi ve olası düşmanlarını sindirmesi gerekiyordu.

            Defalarca mağlup olmasına rağmen, Miloseviç halkın kendi iktidarına, yeteneğine ve becerilerine inancıyla besleniyordu. Belki de başka herkes ­sadece Sırplar değil­ ona duydukları inançla ayakta duruyordu. Sırbistan dışındakilere göre, Miloseviç mükemmel rakipti, hep kaybediyordu.

            UCK’nın mensuplarının ve silahlarının sayısı bilinmeyen birimlerini konuşlandırdığı köyler ve kasabaların hepsi sürmüştü. Ortada gerçek b.ir savaş yoktu. Önce askerler, sonra da halk kaçmıştı. Tıpkı Hırvatistan’dan kaçan Krajina Sırpları gibi, Arnavutlar da ordudan kendilerini korumasını istemediler. Hırpalanmış Balkan bilincinde askerler hep aynı niteliğe sahip olmuştur: hiçbir şeyden sorumlu değildirler. Eğer kaçıyorlarsa bunu kendi hayatlarını kurtarmak için yapıyorlardı. Halk bir şekilde durumu idare ederdi, çünkü onlar ölümsüz, adil, devamlı soykırıma maruz kalmış, yok edilemez ve dünyanın en eski medeniyetiydiler. Yaz ayları göz açık kayıncaya kadar geçmiş, kış bastırmaya başlamıştı; birkaç yüz bin mülteci, Kosova korularında ve ormanlarında yaşam savaşı veriyordu. Eski Yugoslavya’nın karmaşasında, doğru dürüst işleyen tek şey mevsimlerdi. Herkes, bir an önce önüne geçilmesi gereken bir insani felaketten söz ediyordu. Fakat ne kadar sürecekti bu? Saraybosna ve Bosna’da tam 3 yıl. Bosna’yla Kosova’da, ancak insan yerleştirme tamamlandığında engellenecekti.

            Dayton anlaşması, olayları destekleyen bir anlaşma olmaktan pek öteye gitmemişti. Avrupalı garantörler olan, tipik bir

214

pax-amerakana [Amerikan barışı] idi ve hiçbir işe de yaradığı yoktu.

            Bu dönem boyunca Miloseviç, NATO, AB ve BM ile Kosova hakkındaki muallak tutumunu sürdürdü. Her zaman olduğu gibi kendini masum ilan etti ve suçu düşmanlarına attı. Kosova’daki saldırıları, “meşru bir devlet teröristlere karşı önlem alıyor” şeklinde tanımlamıştı. Olaylara böylesi bir bakış açısı reddetmiştir. Dayton müzakerecisini ve Paris’te imza atan küçük bir ulusun içine doğmuş büyük politikacıyı suçlayan bazı

kararlar alındı. Şayet boyun eğmezse, her biri bir öncekinden daha kesin olacak kararlar alınacaktı.

            Batı demokrasilerinin cumhurbaşkanlarının resmi beyanlarını dışişleri bakanlarının daha sert beyanları takip etti –ve nedendir bilinmez, bu beyanlar hep ülkelerindeki seçimlerin arifesinde yapılıyordu. Monoton bombardıman tehditleri sona ermişti ancak suçluyu ve örgütleyeni korkutmak yerine Sırbistan halkını sindirmeyi yeğlemişlerdi. Böylece kıyamet gününü bekleme psikozonu girilmişti. Belgrad sokaklarında “Kurtarıcımız yok ama yok olmayacağız” sloganı yükseliyordu. Yarının gelmesi garanti değilse neden beklensin ki? Miloseviç’in propagandası gerçekleri gittikçe daha çok inkar etmiş ve tamamen duygulara hitap eder hale gelmişti. En akla yakın olanlar bile, korkunun soğuk nefesini hissettiriyordu.

            15 yıl önce merkez Sırbistan’daki şehirlerden biri, çok kötü bir haberle sarsılmıştı. Kendini peygamber ilan eden biri, belirli bir günün bir saatinde gerçekleşecek bir depremin orayı yerle bir edeceği kehanetinde bulunmuştu. Halk şoktaydı Kehanetle bildirilen felaketten bir gün önce, her on kişiden dokuzu şehir çevresindeki açık arazide kamp kurdu. Gece boyunca depremi beklediler. Hiçbir şey olmadı. Ertesi gün sakin sakin evlerine döndüler. Kimse sahte peygamberden hesap sormadı. Deprem olmamıştı o kadar.

215

            1998 Ekim sonunda televizyon NATO jetlerinin havalanışını gösterirken, Sırbistan sarsılmaya başlamıştı. Duvarlar titriyor, avizeler sallanıyor, pencereler çatırdıyordu. Batı demokrasisi, silahsız Sırp halkına saldırıyordu. Bir süre sonra halk neler olduğunun farkına varmıştı: merkezi birkaç yıl önce depremden kurtulmuş şehrin yakınında olan yeni bir depremdi bu.

            Orada bulunan dostlarımdan biri, o çılgın gecede herkesin, özellikle de senlerdir onlara boşu boşuna güvenmiş olanların Batı’ya AB ve ABD’ye157  karşı derin bir öfke duyduğunu söylemişti.

            Sadece doğal etkenlerin yol açtığı yanlış bir alarm, rejim tarafından hemen kullanıldı. Propaganda durmuyordu. Rejime ait medya hala bombardıman tehlikesinden bahsediyordu; önce Çarşamba günü, sonra da Cuma günü başlayacağı iddia ediliyordu. Sırbistan’da 180 hedef belirlendiğine dair haberler duyuluyor, sonrada hedeflerin sayısı artıp duruyordu. Tüm köyler ve kentler tehlikeydi. Kediler köpekler bile canını kurtaramazdı. ADB, Adriyatik Denizi’nde yeraltında hareket edebilen ve Sırbistan’ın altına kadar gelip infilak edecek bir atom bombası saklamıştı.

157          ABD karşıtlığı arasında uzun zamandır yayılıyordu. Gazetecilerin, aydınların ve bilim adamların buna katkısı olmuştur. Akademisyen ve tarihçi  Dr.Cedomir Popova’a Vojska’dan (ordu) yaptığımız şu alıntı, büyüyen ön yargıya örnek teşkil etmektedir: “ ABD tarihsiz bir ülkedir. Tarihin tamamı üç yüz yılı kapsar. [….] Protestanların yerleştiği her yere soykırımda yerleşmiştir. Avrupa uluslarının aksine, Amerikan medeniyeti saldırganlık  politikası üzerine kurulmuştur. [….] Böyle bir şeye Slavlar arasında rastlanmaz. [….] Siptari [ Arnavutlar  yerine kullanılan aşağılayıcı  terim-Çev.] Sırpların ezeli düşmanıdır, fakat soykırım falan yoktur. Sırp halkı şahsen onları yok etme fikrine sahip değildir. […] Avrupa’da hiç görülmeyen Amerikan saldırganlık ve duyarsızlık faktörü , ancak Nazilerin Yahudileri yok etmesi ve Yahudi düşmanlığıyla karşılaştırılabilir.

216

Anavatanlarını ve sevdiklerini her an kaybetmeyi bekleyen sürgündeki Sırplar, sürekli memlekettekilerle telefon görüşmesi yapıyordu. NATO uçakları piste çıkıp  sırayla havalanıyordu. Her açıdan filme alınmışlardı. Generaller soğukkanlılıkla silahları inceliyordu, planlar hazırdı, artık saldırı başlayabilirdi. Rugova, Kosova’yla sınırlı kalması koşulluyla, müdahaleyi hala destekliyordu. Arnavutlar bombardımandan korkmuyor muydu, yoksa barışsever cumhurbaşkanları  yurtdışlarının ne kadarını gözden çıkardığını çoktan hesaplamış mıydı?

            Olaylar tepe noktasına tırmandıkça tüm gözler- hem ulusal hem de uluslar arası üne sahip- Miloseviç’e odaklandı.  Miloseviç, Holbrooke’un eylemleri karşısında düşüncelere dalmış hala sahnede tek başınaydı. Beyanat sonunda gelmişti. Kosova macerasına  amaçsızca gönderdiği birlikleri, geri çekmeye kabul ediyordu. Karar iki türlü yorumlandı: Sırplar onun Arnavut yanlısı Batı’yla çarpışmaktan kaçınmadığına inanıyordu ve Batılı müttefikler büyük taktik ustasının Sırpları çekilmeye ikna ettiğine inanıyorlardı.

            Artık herkes rahat bir nefes alabilirdi: bombardıman falan yoktu. Yugoslavya Federal Cumhuriyet Cumhurbaşkanı, Sırbistan’ı  bir kez daha kurtarmıştı. “Slobamız her şeyi halletti “ Periyodik olarak savaşlara yol açan barışsever politikalarına minnettarız. Tüm dünyanın elbirliğiyle Miloseviç’e sunduğu paha biçilmez propagandanın başarısını tenkit eden tek bir ses bile duymuyorum.

217

14

İKİ DEPREM ARASINDA

Kosova Arnavutları çatışmalarda bir hayli ıstırap çekmişti. Gönülsüz gerilla kuvvetleri mağlup olmuş, yerinden edinilen  yüz binlerce insan mülteci haline gelmişti. Kendilerine şaibeli bir özerklik vaadinde bulunulmuştu fakat sonuç değişmemişti. Arnavut halkının sefaleti artmış ve daha da uzun yıllara yayılmıştı. Aşırı radikal siyasi örgütler ise, kendilerine bu zulmü  yapanlara karşı savaşmaktan karalıydı. Sırplara göre, sonuçlar aynı derecede ürkütücüydü. Bir kez daha tüm dünyanın gözünde küçük düşmüşlerdi, elde ettikleri kırılgan bir zaferdi, Batılı güçlerin gazabına maruz kalmışlardı, siyası bakımdan izole olmuşlar ve tıpkı Arnavutlarda olduğu gibi aralarında radikallik artmıştı.

            Tarafların ikisi de çatışmayı kaybetmişti. Kosova’dan  gelen Sırplar Sırbistan’da  ve Arnavutlar da Kosova’nın halen Sırbistan’a ait bir bölgesinde mülteci durumundaydılar. Birlikte ya-

218

şama şansı artık ortadan kalkmıştı. Tarafların propagandaları nefreti körüklüyordu; eski komşulardan ve hemşerilerden nefret etmemek tehlikeli bir tutum olarak değerlendiriliyordu. Geriye sadece insan yerleştirme kalıyordu. Hiçbir şey çözüme kavuşturulmamıştı ve ancak daha fazla şiddet, daha çok referandum ve daha çok barış görüşmelerinin ardından yeni kırılgan bir çözüm önerilecekti.

            Miloseviç ve Rugova, siyasî danışmanlarıyla birlikte ayrı masalarda oturuyorlardı.158 Her ikisi de, kendilerine ait iktidarı ve yıkım politikasını sürdürebilmeleri için, gururları kırılmış halklarından aldıkları fiilî ferman gücünü hâlâ ellerinde tutuyorlardı. Belki de bu yüzden, gerçek galip sadece onlardı. Bu adamaların halkları, gırtlaklarına kadar sefalete batmış olmalarına ve geleceğe ait perspektiflerini kaybetmelerine rağmen, böyle yıkıcı politikalara halen direniş göstermiyorlardı. İki liderin beceriksizliği ve merhametsizliğine ne aydın kesim ne de sıradan halk karşı koyuyordu. Batılı idareciler bir kez daha bu liderlerin politikalarını destekliyor ve sözde barışı sağlamak için çatışmaların gerçek sebeplerini irdeleme ve sözde zahmetine girmiyorlardı.

            19. yüzyılda büyük bölgesel güçlerin aşırı güçlenmesine karşı kalkan olmuş küçük Balkan uluslarının ılımlı milliyetçiliği, şimdi saldırgan, vahşi ve her şeyi hor gören, beceriksiz liderler tarafından yönetilen, kendi kendini imha eden kitle hareketlerine dönüşmüştü. Yolları açıktı. Uydurma efsanelerle destekledikleri küçücük ulusal kültürlerine sıkışan aydınlar sınıfı, yabancı fobisi ve “birlikte yaşam imkânsızdır” düşüncesini yayıyorlardı. Siyasetçilerin cevabı gecikmemişti: birlikte yaşam mümkündü, elbette haritalar yeniden çizilirse.

158          Hikâye şu şekilde de anlatılır: Dayton görüşmelerinde birbiriyle yüzleşmek istemeyen           katılımcılar ayrı odalarda oturmuşlardır. Arabulucular odalar arasında tüm           ayrıntılarıyla cevapları aktarıp durmuşlardı.

219

Balkanlar’daki ulusal devletler. Ebediyen sürecek çatışmalarla lânetlenmiş gibiydi; istikrarsız, zar zor geçinen, kendileri ve başkaları için tehlike teşkil eden devletlerdi bunlar. Tek çare, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olacakları demokratik devletler kurmaktı. Böyle devletlerin, militarizmden arındırılmış olması ve bir süreliğine uluslar arası denetim altında tutulması gerekiyordu. Bir kez bir arada yaşam ortamı sağlanabildi mi, yeni demokratikleşmiş devletler daha büyük bir devlet oluşturmak üzere birleşebilirdi. Birlikte yaşam mümkün olacaktı çünkü bu, gerekli ve kaçınılmazdı. Bu proje, Batı demokrasilerinin önediği çözümlerden daha ucuz ve makuldü. Fakat Batılı diplomatların hiçbirinin, hayata geçirmek şöyle dursun, daha böyle planları yoktu bile.159

            Bu noktada, Sırbistan’daki ulus zaten bir deprem yaşamış ve şimdiki ikinci bir depremi bekleyen bir ulus gibiydi. Sırplar, her nasılsa sonuncusundan da sağ çıkmışlardı. Bir sonraki, daha güçlü ve daha yıkıcı mı olacaktı? İnsanlar öylesine huzursuzdu ki, tıpkı eski masallarda olduğu gibi, durumu şeytanı defedecek şaman Miloseviç’in ellerine bırakmayı tercih ettiler. Miloseviç’in kendilerinden daha güçlü olduğuna inandıkları gibi, dünyadan da daha güçlü olduğuna inanıyorlardı.160

159          “İş Balkanlar’a geldiğinde çatışmaların önlenmesi için önlemler alınması zorunludur.             Avrupa bunları göz ardı etmekte inat ettikçe, korkular dinmeyecek. Birleşme ve         uzlaşma olmadıkça sonunda hem büyük hem de küçük devletler için ne kurtuluş ne             de kaçış mümkün olabilir. Seçenekler çok karanlık fakat bunlar Avrupa ve büyük              askerî güçler isteseydi daha net olabilirdi. Bu güçler gözlerini kapalı tutmasalardı, her           şeye rağmen problemi çözebilirdi.” Bu sözler, 1914’te Desturnel de Kontsan adındaki                bir Fransız diplomatın kaleminden çıkmıştır. Bu görüş Balkanlar Carnegie Komisyonu              tarafından ilk (transatlantik) raporunda yayınlanmıştır.

160          Milliyetçi ressam Miliç Stankoviç şöyle demişti:”Arz üzerindeki ilk medeniyeti temsil ediyorum ve Sırbistan’daki gezegenler arası öncüler grubunun başkanıyım. Temel amacımız, kıyametin kopacağı 2001 yılından önce medeniyetimizi kurtarmak için hazırlık yapmaktır( daha kesin tarih 2021). Sonunda sa­

220

            Bağımsız  basın neredeyse tamamen ezilmişti ve tahsili, karalı ve inatçı bir kesimle sınırlı kalmış izleyici çevresi, Sırp devleti toprak kaybından da büyük bir hızla azalıyordu.161 Miloseviç, demokratik işleyişi çarpıtarak basını kökünden kazımayı düşünüyordu. Yayın yoluyla hakaret ve karalama suçlamaların ortasında, itaatkar mahkemeler editörleri yargılıyor ve gazetecileri para cezasına çarptırıyordu.162 Buna doğrudan sansür denemezdi, çünkü her iki taraf da oyunun kurallarını biliyor ve kuralları saygı duyuyordu. Her zamanki gibi Miloseviç’in emirlerini yerine getiren Seselj, gerekçesiz bir şekilde ve yasadışı yollarla sermayeye el koyuyordu.

            Suç ve ceza arasında yasal ya da ahlaki bir ilişki yoktu. İn­

                natçılar ve politikacılar arasında işbirliğinin gerçekleşecek olması da beni ayrıca mutlu          ediyor, çünkü bu şimdiye dek gerçekleşemedi. Şimdiye dek hep farklı yollardan yürüdük, çünkü biz Sırplar gerçekten de dünyanın etno­genetik merkeziyiz. bunun gibi         yeryüzü vatandaşlarına ve bizi ve dilimizi yapan ve sakinleri bizimle çoktan üç kez            irtibat kuran kadim ama gezegenimiz Petnica’ya karşı sorumluyuz […] Almanlar ve                Amerikalılar kıyamettin sağ çıkamayacaklar! Fakat biz Sırplar, düşmanlarımıza bile           yardım etmek istiyoruz. Amerikalılardan ve Batı’dan mallarını mülklerini alıp,          gezegenimizin ­Sırbistan, Rusya (Sibirya), Güney Amerika ve Afrika ve güney               Avustralya ­gezegenimizin huzurlu cennetine girmesini istiyoruz. Dağlık Balkanlar’da                 Sırplara karşı savaşmaktansa sahra çölünde su bulmak için kazmaya başlamak onlar           için daha iyi olurdu. (…) Yersiz haritalar, 26 Haziran 2001’den önce alınması gereken            önlemlere göre yetersiz. Tektonuk sarsıntı Portland’da başlayacak ufki biçimde tüm              Amerika, Atlantik ve Akdeniz havzasından Yakın Doğu’ya ve oradan Adriyatik kıyıları,        Avusturya, Almanya ve İtalya’ya kadar yayılacak kıyamet Amerikan topraklarını ikinci            kez vuracak.”

161          “Uluslar arası örgütlerin iddialarına göre, basın özgürlüğünün sınırları bakımından                Sırbistan’dan daha kötü durumda olan ülkeler sadece Kuzey Kore, Tacikistan, Küba,                Türkmenistan ve Çin.” (Slavoljub Djukiç, On, ona i mi programında, Belgrad, 1997,               Radyo B92)

162          Hükümet Mahkeme başkanlarını, yargıçları ve savcıları adalet bakanlığı vasıtasıyla             atadı. anayasanın yetkisiyle avukatlar iki kategoriye ayrıldılar: kazanabilecekler ve kazanamayacaklar. En iyi kazanan avukatlar Lahey savaş suçluları listesindekileri                savunanlardı.

221

sanlar, suçlu veya masum oldukları için değil suçlandıkları için suçlu bulunuyorlardı. Kimse güvende değildi ve ayağa kalkıp direnecek kimse de yoktu. Nüfusun yarısı oy kullanmamıştı, ortadirek hor görülüyordu, işçiler işbaşında değildi, işten kaçanların devletle yaptıkları her işleri kayıpla sonuçlanıyordu ve aydınlar zenginlerden kopardıklarıyla geçiniyordu. Ordu küçük düşmüştü ve yoksulluğun penceresinde kıvranan ulusal azınlıklar tüm haklarını kaybetmişlerdi, sağlık hizmeti diye bir şey yoktu, ortalama ömür süresi azalıyordu,onarılamayan yollar harap durumdaydı, turizm durma noktasına gelmişti ve tek bir yabancı yatırım bile yoktu.Felâket kapıdaydı.

            Tüm nüfusun, rejimi ve rejimin kayırdıklarını bir kenara bırakıp bu sefaletten kurtulmak için bir yol araması gerektiğini düşünebilirsiniz; ancak gerçek şu ki, durumu düzeltme adına tek bir adım bile atılmıyordu. Eksik olan şey , işinin ehli bir parti ve de çoğunluğun lehine olan bir program hazırlayabilecek aydın bir liderdi. Hareketsizlik büyüleyici ve hipnotize ediciydi. Görünüşe göre nüfusun tamamı gayret etmenin vereceği acı yerine,durdukları yerde acı çekmeyi tercih ediyor gibilerdi. Kesin olan şey, yüzeyin altında yeni toplumsal gösterilerle patlayabilecek negatif bir enerjinin birikiyor olmasıydı; tabiî ki kitlelere birisinin önderlik etmesi koşuluyla. Elbette bu enerji Dedinjeli Şeytan’a yeniden desteğe de dönüşebilirdi. Her zamanki gibi her şey ona bağlıydı.

            Bundan böyle muhalefetle boğuşmak zorunda kalmayan ve sırtını savaş vurguncularından oluşan yeni zengin sınıfa yaslayan Belgrad idaresinin artık hem zamanı hem de direnişten gelecek memnuniyetsizliği engellemede kullanabileceği araçları vardı. Bu, protesto edenlerle alenen alay ederek ya da protestocuları Seselj  hayranlarının eline bırakarak yapılıyordu. Seselj, “Hain yabancılarla işbirliği yapan kişi bize yabancı-

222

dır. Yurtsever bir Sırp onlarla işbirliği yapmayandır” demişti. Seselj taraftarları, memnuniyetsizliğini belli etmeye kalkışanların bile haince bir suç işledikleri ve cezayı hak ettikleri fikrini destekliyordu.

            İki kez ayaklanmış öğrenciler ve gençler, harabeye dönmüş ülkelerinde  ve parçalanmış uluslarında geleceğe dair hiçbir umut besleyemiyorlardı. Üniversite özerkliğini elinden alan basit bir kararnameyle sindirilmişlerdi. Artık dekanlar tepeden gönderiliyor ve bulundukları yere zarar veriyorlardı. Felsefe fakültesinin dekanı tüm profesörleri kovmuş ve dünya edebiyatları bölümünü boşaltmıştı, çünkü incelemeye değer tek edebiyat ulusal edebiyattı. Diğer dekanlara, adayları seçme ve diledikleri kişileri makamlara yerleştirme sorumluluğu verilmişti. Gençlerin hayatta kalmak ve geleceklerini kurtaracak bir fırsat yakalamak için,rejimin akademisyenlerinin sevgisini ve desteğini kazanmaları gerekiyordu. Ya milliyetçi olmak yada en azından öyleymiş gibi davranmak zorunda kalıyorlardı. Yapmacık destekleri, alışkanlık ve şartlardan dolayı tarf değiştirmelerine neden oluyordu. Kimisi de tepetaklak olup toplumun en alt katmanlarına yuvarlanıyor yada sıfırdan yeni bir hayata başlamak üzere Batı’ya  kaçıyordu.

            Sırbistan,gırtlağına kadar siyasi hissizliğe, umutsuzluğa ve bir tür dipsiz çılgınlığa batmıştı. Eski ahlaki derlerin modası geçmişti: adalet yok olmaya yüz tutmuş ve gerçek tanımlanamaz olmuştu. Toplum içerden çökertilmişti: en temel toplumsal dayanışmaya dair tek bir işaret  bile  görünmüyordu. Rejim medyası sürekli aynı propaganda  malzemelerini kullanıp duruyordu. Belgrad’ın durgun ümitsizliğinde görülen tek  hareketlilik, birbirlerini hain olarak niteleyen ve parlamentoda yer kapmak için didişen milliyetçilerle ultra ­milliyetçiler orasındaki  çatışmalardı. Dilin durduğu noktada dünyanın boşluğu başlar.Kelimeler anlamlarını yitirdiğinden, geriye kalan

223

az sayıda protesto artık birbirlerini dinlemiyordu ­kendilerinden başka herkesin aleyhinde konuşuyorlardı.

            Kısa süreli bir sessizlikten sonra, Kosova’daki durum yeniden kötüye gitmeye başlamıştı. Batılı hükümetler, bir kez daha tekrarlanan olaylar karşısında şaşkına dönmüştü. Fakat bu kez, en azından kamuoyu önünde onurlarını kurtarmak için bir şeyler yapmaları gerekiyordu. Her zamanki gibi, barış konferansı çağrısında bulunuldu. Bu da başarısızlığa uğrarsa katılımcılar bıkıp anlaşmayı imzalana dek bir başkası ve onun ardından bir başkası yapılacaktı.

            Temas Grubu adına kimin Rambouillet’de bir barış konferansı yapmayı akıl ettiği kesin olarak bilinmiyor. Bu konferansın kuralları hayra alâmet değildi ve bu uğursuzluk sadece Miloseviç’in uzun süreden beri yenik düşmüş muhalifleri için geçerli değildi. Diğer tarafların görüşmeler başlamadan bile suçlu işgalci diye kınadıkları Sırp tarafı. Gerçekte pek yetkisi olmayan bir delegasyon tarafından temsil ediliyordu. Bu delegasyonda, Kosova’daki azınlıkların temsilcileri yanı sıra, Mısır kökenli bir adam bile vardı. Arnavut tarafı da bir sürü partiler, hareketler ve bireyler yanı sıra, Belgrad rejiminin terörist ve suçlu olarak kabul ettiği UCK’lı askerî kumandanlardan oluşuyordu.163 İki uzlaşmacı ekip, Rambouillet Şatosu’nun ayrı katlarındaydı; aralarında hiçbir iletişim yoktu; birbiriyle karşılaşmaktan kaçınıyorlar, hatta yürüyüşlere bile ayrı çıkıyorlardı.

            Orada bulunan diplomatlar bile, konferansta işleyen tek şeyin güvenlik sistemi ve Balkan konuklara sunulan İsveç ye­

163          Henry Kissinger şu iddiada bulundu:” Rambouillet onlar için [Arnavutlar] NATO’nun              hava kuvvetlerinin nefret edilen Sırpların üzerine salınmasını garantilemek için taktik         bir araçtı.”

224

meği olduğunu itiraf etmişlerdi. Kimse konuklara saldırmadı. Güzelce yiyip içtiler uyudular. Tarafların hiçbiri temas Grubu’nun teklifine imza atmamıştı. Konferans, mart ayında yeniden toplanma kararıyla sonlandırıldı. Müttefikleri adına müzakereleri yöneten diplomatların ilk sonuçlardan memnun oldukları söyleniyordu, ki bu da imzalanmamış metin üzerine yalpan konuşmalardan memnun kaldıkları anlamına geliyordu.164

            Bu gelişmeleri, 3 haftalık bir mekik diplomasisi takip etti. Arabulucular, gerçekten de her iki tarafı da taleplerine ikna edeceklerine inanıyorlardı. Dağıtılan konferans mart ayında devam etti. İlk sonuçların olmaması gerçeğine dayanarak konferansın ikinci ayağı da ilave sonuçlar sunmamıştı. Katılımcı listesinde hem eski hem de yeni adlar görünüyordu. Görüşmeler gene yüz yüze yapılmıyordu. Delegeler odalarında kalıp öğle yemeklerini ayrı masalarda yiyorlar ve birbirleriyle tek kelime konuşmuyorlardı. Arnavut temsilcilerinden biri,uluslar arası düzeyde tanınmayan UCK’nın siyasî kanadındandı ­bu temsilci, Yılan takma adıyla bilinen katı Haşim Taci’ydi. Birkaç ay önce ABD hükûmeti, Taci’nin mensup olduğu örgütün terörist örgütlerden biri olduğunu beyan etmişti. Sırp tarafı Miloseviç’e danışmak için konferanstan ayrıldı ­tabiî ki imza falan da atmamışlardı.

            Bunun kimsenin bilmediği bir nedeni vardı. Miloseviç, kendini oluşturduğu bir bulmacayla yüzleşiyordu. Propagandası, Kosova konusunda fazlaca gürültü çıkarmıştı; öyle ki, artık itibar kaybı olmadan çekilmenin yolu yoktu. Geri çekilmemekle

164          Madelaine Albright, Sırp Cumhurbaşkanı Milutinoviç’e kibarca şunları söylemişti:” Sırplara karşı olduğunu düşündüğünüzü biliyorum fakat babam, Çekoslovak              olmasaydı Sırp olmak isteyeceğini söylerdi.” Ne var ki, yorumu uzlaşmayı teşvik adına           hiçbir işe yaramamıştı.

225

göreceği zarar onun için hiç önemli değildi, yeter ki iktidarı etkilenmesin; yine de bir seçim yapmalıydı.

            Görüşmeler olumlu hiçbir sonuç vermediğinden, büyük taktik ustasının sırlarını çözmek için bir arabulucu gönderilmişti. Holbrooke ve Miloseviç arasındaki son toplantı 8 saat sürdü. Gazeteciler bekliyordu, diplomatlar endişeliydi ve askerler savaşmaya hazırdı. Bir kez daha hiçbir şey olmadı. Ne özel elçi ne de Miloseviç, ne tartıştıklarına ilişkin tek kelime etmemişlerdi. Her iki taraftan gelen üstü kapalı açıklamalar, neden bir anlaşmaya varılmadığını açıklamıyordu. Miloseviç yeni bir şeyler söylemeye zahmet etmiyordu: “Yugoslavya kendi topraklarında yabancı birlikleri kabul edemez ve etmeyecektir.”

            Miloseviç, her zamanki kurnazlığıyla bu meselelerden kaçmıştı, konuklarını ümitlendirmiş ve kendini ve politikaların olduğundan başka göstermişti ­böylece de uzlaşmayı kesinlikle imkansız kılmıştı. Kendini ciddi bir konuşmacı, sıkı bir uzlaşmacı, sözlerini tutan bir adam, zeki bir düşman ve kibar bir ev sahibi gibi göstermiş fakat tüm bunlara rağmen hiçbir sonuca ulaşılmamıştı. 165

            Müttefikler nihayet harekete geçme kararı aldı. Yıllar süren tereddütlerdin ve yalan dolanların ardından, Belgrad’ın nüfuslu adamı onlara saldırı düzenlemekten başka bir seçenek bırakmamıştı. Demokrasinin karmaşık mekanizması geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmıştı. Şu anda karşılarında seçebilecekleri bir tek yol vardı. Önce düzinelerce, ardından yüzlerce savaş jeti İtalya’daki üslerden havalandı. Bu, NA-

165          Holbroke’un ortaklarından biri, “Miloseviç’e NATO kara birlikleri ve NATO bombaları               olmak üzeri iki seçenek sunduk. Bombaları seçti. “Sonradan kara birliklerini seçmiştir.           Tam aksi yönde seçim yapsaydı (önce kara birlikleri), Arnavut halkına istediği zararı              verme şansını kaybetmiş olurdu.

226

TO’nun kuruluşundan beri ilk taarruzuydu –ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman askerleri ilk kez silahlı çatışmaya katılıyordu.

            Sırbistan, Kosova ve Karadağ’daki belirli hedeflerin bombalanması 24 Mart 1999 akşamı başladı. Yaklaşık 58 yıl önce -6 nisan 1941 sabahında­ Lutwaffe (Alman Hava Kuvveti) Yugoslavya başkentini bombalayarak binlerce insanı molozlara gömmüştü. Eski elyazmaları ve kıymetli kitaplarla dolu ulusal kütüphane yanıp kül olmuştu: bundan 54 yıl önce müttefik uçaklar Belgrad’ı ve Alman işgali altındaki başka birçok Sırp kentini bombalamıştı. Tarih tekerrür ediyordu ancak bu kez geleneksel müttefiki Rusya ya da Almanlara karşı Sırplarla omuz omuza çarpışan diğer Avrupa güçlerinin desteği olmayan Sırbistan, tek başınaydı.

            Flip David, 1993 yılında şunları yazıyordu: “Kaçınılmaz felakete karşı genel tepkimiz duyarsızlık. En acı cezamız, feryatlarımızın bir gün aynı duyarsızlıkla karşılanması olacaktır.” Filip David kesinlikle haklıydı ­dünya Sırbistan’a ne acıyor ne de durumunu anlıyordu, sadece hor görme ve nihayet adalet yerini bulduğu için tatmin duygusu yaşıyordu.

            Sırbistan’a karşı savaş ­Karadağ’ın savaştaki rolü ve Yugoslavya’daki yeri kadar muallaktı­ şeklinde gönderme yaptığım savaş iki hatanın sonucuydu. Bu hatanın biri Miloseviç’e, ikincisi de Batıl müttefiklere aittir.

            Miloseviç, müttefiklerin kendi medyalarını yatıştırmak için bombardımanı birkaç gün devam ettirip bitireceğine inanıyordu. Tıpkı Hırvatistan ve Bosna’da olduğu gibi bir kez daha cezalandırılmayacağı sonucuna varmıştı. Düşmanlarının kendi kafasında çizdiği bir portresi vardı. Hepsinin iş işten geçene kadar ya da bir sonraki seçime kadar problemlere çözüm bulunmayan bürokratlar olduğunu düşünüyordu.

            Müttefikler Miloseviç’in, önceden yaptığı gibi, birkaç gün

227

Sonra teslim olacağından emindiler. Onlar da düşmanlarının kendi kafalarında çizdikleri portresine güveniyorlardı. Müttefiklerin hesaplarına göre, Miloseviç sadece saldırıya tepki veren ve izlediği tek mantık zayıflara saldırmak ve güçlülerden sakınmak olan bir politikacıydı. Kimse Miloseviç’in gerçek ruhsal profilini çıkarmak ya da doğuştan gelen psikolojik zaaflarından faydalanmak için çaba göstermemişti; sadece onun gölgesiyle çatışmaya girdiler.

            Tarafların hiçbiri geleceğe hazırlık yapmıyordu. Bunun Sırp halkına karşı değil Slobodan Miloseviç’in suçlu rejimine karşı bir savaş olduğu resmi olarak açıklanmıştı. Miloseviç ise, terörizme karşı savaştığını ilan ederek Kosova­Arnavutlarına (Arnavutlardan farklı olarak) karşı savaş açmıştı. Bu hatalar sayısız sivilin yaşamına mal olmuş ve bir çok devlet ve ulusun geri çevrilmez biçimde itibar kaybetmesine yol açmıştır.

228

15

DÜNYAYLA SAVAŞ

Miloseviç, savaş ilan etti ve resmi olarak Başkomutan unvanı aldı. Milis kuvvetlerle güçlendirilmiş ordusu ve polis gücü kuzeyden güneye ve güneyden güneydoğuya kadar, UCK cephesi olduğundan şüphelendikleri her yere saldırdılar. Harekâta sonradan Potkovica (Nal) adı verildi. Artık Kosova’da gerçek bir soykırım başlıyordu; dikkatle planlanmış ve Bosna’da edinilen deneyimlere dayanarak geliştirilmişti. Senelerdir medya, milliyetçiler, akademisyenler, Seselj ve küçük faşist örgütleri tarafından arzulanan, Arnavutları sürme ya da yok etme fantezisi artık gerçek olmuştu; bunun en büyük kanıtı da perişan mültecilerin Arnavutluk, Makedonya ve Karadağ kapılarına yığılmış olmalarıydı. Tarafsız tanıklar yoktu çünkü tüm yabancı gazeteciler sınırdışı edilmiş ve uluslar arası gözlemciler günler  önceden çekilmişlerdi. Bu sükunet duvarının ardında, yıllarca açığa çıkmayacak bir sürü dehşet verici şey oldu.

229

            Yugoslav ve Sırp parlamentoları, Rusya ve Çin hariç dünyanın geri kalanına savaş açıyordu. Yugoslav topraklarında genel seferberlik ilan edildi. Karadağ Cumhurbaşkanı Djukanoviç’in de üyesi olduğu savunma Konseyi toplanamadı. Karadağlı Bulatoviç tarafından idare edilen federal devlet savaş istiyordu. Anayasal cumhurbaşkanı Miloseviç, hiç de yasal olmayan yöntemlerle ilerliyordu. Askeri mahkemeler ve askeri sansür getirilmişti. Bağımsız medya, resmi devlet haber ajansı TANJUG’un sunduklarıyla yetinmek zorundaydı. Tüm gazeteler, radyo ve televizyon istasyonları da aynı şeyleri yayınlamak zorundaydı. Seselj, Amerikan faşistleriyle işbirliği yapan vatan hainlerine tehditler yağdırıyor ve ona hainlere hakaretler yağdıran Yoldaş Markoviç eşlik ediyordu. Bu, zaten var olmayan muhalefeti daha gerçek kılmıyordu.

            Aşırı sağcılar ve aşırı solcular yurtseverlik seline kapılmış ve militanları Belgrad’daki yerlerine sıkıca tutunmuşlardı; diğer bir deyişle seçilmiş kişilere ayrılmış sığınaklarda saklanıyorlardı. Halk da derme çatma kiler sığınıklarla idare etmek zorundaydı ve hiçbir şeyden habersiz , dehşete düşmüş haldeydiler. Her zamanki gibi, rejim temsil ettiklerine neredeyse hiç ilgi göstermiyordu. Dehşet, korku ve panik dolu propaganda gitgide her zamankinden daha saçma bir hal alıyordu. Durum hem propagandanın efendileri hem de hizmetçileri için değişmişti. Önceden söyledikleri yalanlar başka insanların tepesine bomba yağmasına yol açıyordu, şimdi ise kendileri bombalanıyordu. Raporları gerçeklikten uzaklaşmıştı: “Yugoslavya faşist saldırılara karşı bağımsızlığını savunuyor”, “Bill Clinton Hitler’dir”, “Madelaine Albrighth kalbinin üzerinde gamalı haç taşıyor”, “Wesley Clark haindir”. Bu arada, Miloseviç’in eylemleri bir kez daha sorgulanmıyordu. Bunun yerine Sırbistan ve Kosova üzerinden Sibirya’nın gizli hazinelerini

230

ele geçirmek isteyen Yeni Dünya düzeni Nazizmine karşı dünyanın direnen tek ülkesi oluvermişti Sırbistan.

            Politikacılar ve medya tüm dünyadaki Sırpları birleşmeye çağırıyordu. Seselj, dağılmış tüm Sırpların, yaşadıkları ülkelerde terörist eylemler yaparak faşist saldırganlara karşı savaşa destek olmalarını istiyordu. Tüm muhalefet partileri Miloseviç’in arkasındaydı. Savaşa girmiş bir ülkenin cumhurbaşkanıydı o. “Onu değiştirmek zorundaysak bunu savaştan sonra yaparız.” Bu, sivil örgütler, feministler, barışseverler, medya (yurtdışından destekle) ve geriye kalan son bağımsız entelektüeller tarafından tekrarlanan genel slogan olmuştu.

            Bombalar boyunca, çoğu uydurulmuş ve polis istihbarat merkezleri tarafından yayılmış dedikodular tüm Sırbistan’ı kasıp kavuruyordu. Birilerinin su kaynaklarını zehirlediği, kimyasal ve biyolojik silahların kullanıldığı, atom bombası hazırlandığı iddia ediliyordu. Sırp kentlerinden her biri her an ikinci Hiroşima olabilirdi. Ülkenin tek kurtarıcısı orduydu ­Arkan kurnaz Miloseviç ve kardeş Rusya gibi kahramanlar, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın başında olduğu gibi bir kez daha Sırp davasını korumak için savaşa gireceklerdi.

            Fakat eski Sovyetler Birliği’nin dış politikası değişmişti. Eski Sovyet devletleri şimdi bağımsızdı ve Sovyet birliği geçmişte kalmıştı. Miloseviç, bundan sonra tarihi müttefiklerine ve koruyucusuna güvenemezdi.

            Ekonomik ve siyasi huzursuzluk içinde kıvranan Rusya, totalitarizmden demokrasiye geçiş sancısı çekiyordu. Ruble değerini neredeyse tamamen kaybetmiş, yoksulluk salgın hastalık gibi yayılmış, kaos çıkmış, Yeltsin’in durumu kötüleşmiş, komünistlerle milliyetçiler Duma’daki çoğunlu ele geçirmişlerdi.

            İlk NATO taarruzlarının başladığını haber alan Başbakan Primakov, Atlantik ortasında uçağını geri çevirip, protesto

231

göstergesi olarak Rusya’ya dönmüştü. Şaşkına dönen Yeltsin, savaş itin ültimatom veriyordu. “Bizi yeniden savaşa zorlayan NATO’yu, ABD’yi ve Almanya’yı uyarıyorum; böylesi bir macera, dünya savaşına yol açmasa da, Avrupa’da kaçınılmaz olarak savaşa neden olacaktır. Böyle bir sonuç istemiyoruz.” Generaller de tehditlere eşlik ediyordu. Duma, güçlü beyanlarda bulundu. 10 yıl bekledikten sonra Rusların eline bir kez daha ABD karşıtı bir koz geçmişti.

            Miloseviç hiçbir zaman, ateşkes anlaşmaları imzalarken bile, bir Sırp devlet adamı gibi düşünüp hareket etmemiştir; hep kendisinden başka herkesi göz ardı ederek sadece kendi iktidarıyla ilgilenmiştir. Sırbistan’ın problemlerini çözmede beceriksiz olduğu kadar, tüm Balkan komşularının başına bela açmakta da üstüne yoktu. Şimdi ise, Rusya’nın Sırbistan’ı desteklemekle çıkar sağlayacağını iddia ediyordu.

            Gazeteciler, araştırmacılar ve siyasetçilerin hepsi Sırbistan’la ilgili olarak homojenleştirmeden bahsediyordu. Bu kelime, olan ve olmayan her şey için bir çözüm sunuyor gibiydi. Aydınlara, uzmanlara ve spekülatörlere göre, Sırbistan’da homojenleştirme Irak’takinden bile daha iyi tamamlanmıştı. 10 yıllık süre içinde Miloseviç ve ailesi (hem büyük hem de küçük ailesi) ikinci kez iktidardaydı. Yoldaş Markoviç şöyle yazıyordu: “Keşke 20. yüzyılın son 10 yılı yaşanmasaydı. Keşke bu yüzyıl 1988’de son bulsaydı. 1989 ve hatta 1999 yaşanmadan da hayatımıza devam edebilirdik.” Onun düşüncesine göre, tarih sadece inkar edilebilir veya silinebilirdi. Yoldaş Markoviç’in düşüncesine göre, Sırp halkı dört bir yandan kuşatan savaşı unutup, tek yumruk olmuş devlet ve ulusun saf ve ebedi ütopyasını hatırlamalıydı.

            Hava koşulları uygun olmamasına rağmen, NATO hava taarruzları gece gündüz durmadan devam etti. Hiç susmayan si­

232

renler, gerekmediğinde bile çalıyordu. Rejim, halkı kontrol etmek için yıllar boyunca korku aracından faydalanmıştı; şimdi ise korku tek seçeneğiydi. Miloseviç, saldırıya uğrayan sadece rejimi olmadığını, aynı zamanda her kadın, erkek ve çocuğun da saldırıya uğradığını ilan ediyordu. Halkı bir kez daha bağımsızlıklarını kurtarabilecek tek kişi olduğuna inandırmıştı. Miloseviç’e duyulan öfke artık ABD’ye ve Almanlara yönelmişti. Sırbistan mahzenlerine sinmiş halk tek bir şeyden emindi: Miloseviç Sırbistan’dı.

            Hem iktidarın hem de muhalefetin başkenti Belgrad’da, rejimin istediği şey açıktı. İstedikleri, çatışmayı kişiselleştirip NATO’ya kimi katlettiğini göstermekti. Bir zamanlar rejim karşıtı gösterilere ev sahipliği yapan Cumhuriyet Meydanı’nda, durup dururken konserler veriliyordu. Göğüslerine yapıştırdıkları “Hedef” yazılı çıkartmalarla, kışkırtılmış binlerce genç gök kubbenin altında protesto için şarkılar söyleyip dans ediyorlardı. Çok sayıda grup da, meydan okuma işareti olarak, kameraların önünde, en bariz bombardıman hedeflerinden biri olan Sava köprüsünün aşağısındaki kampa gönderilmişti. Sosyalistler ve JUL’cüler her yerde direniş düzenliyordu ­tabiki cephe haricindeki her yerde.

            Başkente ulaşan yabancı gazeteciler, mallarla dolu dükkanlar ve tertemiz vitrinlerle karşılaştılar. Kafeler tıklım tıklımdı ve tiyatrolar her gece ücretsiz gösteri yapıyordu. Varılabilecek tek sonuç, tüm Sırbistan’ın Miloseviç’in arkasında birleşmiş olduğuydu. Fakat gözden uzak velayetlerde dükkanlar bomboştu, kafelerde ne müzik ne de müşteri vardı, konser ya da tiyatro oyunları da yoktu, boş caddelerde uyuşturucu ve döviz satıcıları geziniyordu. Erkeklerin çoğu saklanmış ve kadınlar da makyaj yapmaz olmuştu. Her şey durmuştu ­emekli maaşları, çocuk yardımları, insani yardımlar ve devletin şehirlere borçlandığı paraları geri ödemesi. Su arıtmada kullanıla-

233

cak kimyasal madde bulunmuyordu, elektrik kesintisi sürüyordu ve yiyecekle dolu buzluklarla buzdolapları dökülüyordu. Belediye binaları, özellikle de Zajendo koalisyonun iktidar sahibi olduğu yerlerde boşaltılmıştı. Tek kuruş girmeyen hazine boşalmış, muhalefet üyeleri ya seferberliğe katılmış ya da kaçmıştı ve faal olan son fabrikaların üzerine bomba yağıyordu. Kosova’dan gelen ve sayıları hızla artan Sırp mültecileri başkente ulaşamadılar; polis ve ordu onları muhalefetin kontrolünde bulunan bölgelere yönlendiriyordu. Devlet her iki tarafı da terk etmişti.

            Vilayetlerin önceki Miloseviç karşıtı gösterilerini hala hatırlayan Belgrad, bu bölgelere bomba yağdıran müttefiklerin yardımıyla feci şekilde öç alıyordu. Yabancı gazeteciler, başkentteki sözde birliğin farkına varmışlar ve Sırbistan’da gelecekte patlayacak bir isyanı besleyebilecek direnmiş hareketleri tespit etmişlerdi.

            Sırp köyleri, 1950’lerin başlarındaki büyük sanayileşme döneminde yattıkları kış uykusundan hala uyanmamışlardı. Fakat artık işçi-çiftçilerin ne şehirlerde ne de topraklarında işleri vardı. Fabrikalara dönemezlerdi çünkü artık fabrika falan yoktu. Toprağı nasıl işleyeceklerini de unutmuşlardı. Hiçbir siyasi parti, kısa ömürlü Çiftçi Halk Partisi bile birleştirememişti onları, Miloseviç iktidara gelene kadar, modern Sırbistan gerçek açlığı tatmamıştı. Neyse ki, kırsal kesimde hem karın doyuracak hem de fakirleşmiş şehirlere yüksek fiyatla satılacak kadar yiyecek vardı. Şehir kaçkınları, artık ordudan uzak durup kasabalardaki aile ocaklarında saklanıyorlardı. Aynı zamanda, gittikçe daha çok asker (Kosova’da savaşmayanlar) kışlasını terk edip köylerde saklanmak üzere kırsal kesime dağılıyordu.

            Propaganda makinesi hala homurdanıyordu; devamlı olarak uçakların düşürüldüğüne ve müttefik pilotların esir alındığına dair haberler yayılıyordu. Köylerde Sumadija’ya saldır-

234

ma cüretini gösteren Wisconsin ve Nevada çete üyeleri aranıyordu. Her gece, çoğu ordudan kaçmış silahlı adamlardan oluşan kalabalık gruplar, kendi köylerinin etrafında dolaşıp arama devriyesine çıkacak sağlıklı gençler topluyorlardı. Ortada pilot falan yoktu; bu av rejiminin istediği kadar sürecekti.

            NATO strateji uzmanları, sadece askeri hedefleri bombaladıklarını iddia ediyorlardı. Bombardıman, “Miloseviç’in başkalarına zarar verme kabiliyetini azaltacaktı.” Bu ilk aşamaydı. Havaalanları, elektronik komuta merkezleri, kışlalar, ağır topçu ve tank birlikleri, karargah binaları, polis binaları ve rejimin diğer önemli sembolleri vurulmuştu. Sonradan, saldırıların çok yetersiz sonuçlar verdiği ortaya çıktı. İkinci aşamada, askeri güç kaynağı olabilecek ekonomik hedefler vardı: petrol rafineleri, fabrikalar, uzun mesafeli elektrik hatları, köprüler, yollar ve raylar. Ara sıra NATO sözcüsünün “talî hasar” gafı duyuluyordu. Leskovaç’ta bir apartman binası ve Gredelica vadisinde yolcu treni bombalara hedef olmuştu. Kurbanlar kadınlardan, çocuklardan ve yaşlılardan oluşuyordu. Kosova’da bir grup Arnavut mülteci katledildi ­bunlar da kadın, çocuk ve yaşlı halktı Miloseviç ise kendini kapattığı evde güvendeydi.

            Cesurca savunduğu Kosova’yı ziyaret etmeyi ya da kendisini o kadar çok seven Belgrad sokaklarında yürümeyi aklından bile geçirmiyordu. Televizyonda görünmüyordu fakat medya usanmadan adından ve barışçı çözümler bulma çabalarından söz ediyordu. Bombaların ve füzelerin hiçbiri Miloseviç’in sığınaklarından ya da malikanelerinden birini hedef almıyordu.166 Miloseviç malikanesinin NATO’nun yok etmek istemedi-

  1. Miloseviç, neler olup bittiğini şöyle açıklıyordu: “Bombardıman başladığında mülteciler göründü. Elbette bu bombardımanın etkisiydi. Bunu herkes biliyor. […] Herkes bombardımandan kaçıyor –Sırplar, Türkler, Romanlar, Müslümanlar, Elbette en kalabalık olanlar Arnavutlar, Binlercesi birden kaçıyor. Kuşlar, hayvanlar kaçıyor.”

235

ği paha biçilmez bir Rembrandt tablosu nedeniyle vurulmadığına dair saçma söylentiler dolaşıyordu.

            Fakat Seselj’in her zaman olduğu gibi yeni bir planı daha vardı: “NATO’nun saldırganlığından bir hayli endişe duyan Sırp radikalleri Rusya ve beyaz Rusya’yla olası Yugoslav konfederasyonu için referandum talep ediyorlar.” Planın duyurulmasından sonra birkaç gün sessiz geçti. Kimse Seselj’in ­şahsen Miloseviç tarafından önerildiği neredeyse kesin olan­ planına katılmamıştı fakat bu, Rusya ve Beyaz Rusya’yla konfederasyonu ittifakla onaylayan Yugoslav parlamentosunun gündemine oturmuştu. Müttefik güçlere karşı şiddetle savundukları devlet egemenliği, şimdi tuhaf bir uysallıkla uzak Rusya’ya sunuluyordu. Neden? Son anda bir kurtarıcının aranması, çaresizlikten değil de Sırp elitlerin yeni servetlerinin büyük oranda Rus mafyasına dayanmasındandı: işbirliğinin arttırılması kendi çıkarlarına hizmet edecekti. Bir güzel soyulan Sırp halkı ­Avrupa’nın paryası ve görünüşe göre sonu gelmeyecek saldırıların kurbanı­ bu suç kardeşliğine karşı direniş göstermiyordu.

            Ayaklanmalar ülkesi itaat ülkesine dönüşmüştü; Sırplar en berbat yoldaşlarının arkasından gitmeye ve en beceriksiz komutanlarına güvenmeye razıydılar. Sırbistan’ın siyasi elitleri, yozlaşmış vurguncular ve suçlulardan oluşuyordu. Halk bu elitlerin karşısında tıpkı çaresiz bir hastalığa yakalanmış gibi çaresiz olduğunu düşünürken, onlar kendilerini zamanın ihtiyaçlarını gören gerçekçiler olarak görüyorlardı. Talan vakti gelmişti ve bunu engellemek için bireysel yada toplu olarak yapılabilecek bir şey yoktu. Felç, elit tabakada da hissediliyordu: ne ABD’yle baş edebileceklerine ne de Batı ittifakı saldırılarının, varacağı kanlı ve kaçınılmaz noktaya kadar süreceğine inandılar. Her konuşmada, Körfez Savaşı7ndan sonra iktidarda kalan Saddam Hüseyin’den söz ediliyordu. Sırbistan’da da benzeri bir senaryo uygulanmalıydı ­ne yenilgi ne de zafer.

236

            Bombardımanın sona ereceği ve Sırbistan’a ­aynen 120 yıl önce olduğu gibi­ Kosova’ya da Bosna’nın başka bir bölümünün daha verileceği, yeni bir Berlin kongresi yapılacağı ümit ediliyordu. Kongre, elit tabakanın iktidarda kalmasını garantileyecek ve sonraki savaşa kadar iş yapmasını mümkün kılacaktı. Batılı güçler, doğrudan veya dolaylı olarak Miloseviç’le tekrar uzlaşmak zorunda kalacaklardı. Başka seçenek yoktu. Ne tür görüşmeler olacağına ve görüşmelerin ne şekilde yürütüleceğine bakılmaksızın, patron kendisinin, ailesinin, yeni sınıfının ve destekçilerinin adına bir şeyler garantilemenin yolunu bulacaktı. Yapılması gereken tek şey, beklemekti.

            Bu arada, bombardımanın pek az şey kazandırdığı açıktı. Sırp kuvvetler vazgeçmemişti. Müttefik güçler, Miloseviç’in askeri güçlerini yok etmeyi başardıklarını iddia ediyorlardı, fakat bunu derinlemesine destekleyen tek bir rapor çıkmıyordu. Hala sınırlardan geçen Arnavut mülteciler aceleyle yapılmış kampları dolduruyordu. Kosova’nın derinliklerinde akıl almaz derecede dehşet verici şeyler oluyordu. Dedinjeli adam, yok etme tutkusuyla yanıp tutuşuyor ve son felaket tablosu şaheseri haline geliyordu.

            Bombardıman başlamadan önce, hayati derecede önemli iki ayrıntı gözardı edilmişti: tek bir savaş hedefi bile belirlenmemişti ve saldırılar sona erdiğinde Sırbistan, rejim ve komşularıyla ne yapılacağına dair hiçbir ön hazırlık yapılmamıştı Hava taarruzları sonuç vermeyince kimse ne yapılacağını bilmiyordu. Müttefikler taarruza devam etmekte kararlıydılar fakat aynı zamanda kara harekatı yapma konusunda tereddütleri vardı. Planlar hazırlanmış ve lojistik hesaplamalar yapılmıştı; nerede ne kadar asker gerektiği hesaplanmış ve katılımcı devletlerin güçleri yüzde olarak hesaplanmıştı. Ancak, evlerindeki havayı hisseden batılı politikacılar, askerlerini tehlikeye atmayı istemiyorlardı. Bu, Batı’ya özgü bir ihtişam ânıydı

237

-tek bir insan yaşamı bile tüm siyasi amaçlarından önemliydi. Ancak, yıllar süren savaşların ardından Balkanlar’da insan hayatının o kadar önemi kalmamıştı. Balkan politikacıları ve aydınları, ulusu oluşturan bireylere değil sadece ulus kavramına değer veriyordu.

            Balkanlar’ın ve Avrupa’nın insan yaşamına bakışı arasındaki uçurum sonucu modern bir ölüm sırası oluşturulmuştu. Bir ABD’linin hayatı bir Sırp’ın hayatından ne kadar değerliydi? Bir Sırp’ın hayatı bir Arnavut’un hayatından ne kadar değerliydi? Bunların cevabını bir gün masum kurbanlarının sayısı verecekti, tabii ki savaş sonrasında tarafsız olarak hesaplanabilirse.

            İktidardaki üç partiden tek bir üye bile orduya alınmamış ve bunların çocukları da hayret edilecek bir şekilde kayırılmışlardı. Seselj, canı pahasına savaşacağını söylerken, belli ki başkalarının canını kastediyordu. Sırbistan’ı terk etme şansları olanlar üç yerden birini tercih ediyordu: Kıbrıs yeni sınıfın favorisiydi fakat pahalıydı ve yetkililer bürokratik problemler çıkarıyordu, ki bu da maliyeti iyice arttırıyordu. Avrupa’daki ana varış yeri, Batı ülkeleri için vize alınabilen Budapeşte idi. İçlerinden en iyisi ise, açıkça savaştıkları ABD ve Almanya idi. En garibi de, kimse sevgili Rusya’ya gitmek için vize istemiyordu.

            Nefret edilen Batı’ya ulaşamayanlar için dördüncü bir seçenek vardı: bombardıman ve seferberlik tehlikesi olmayan ve tüm Yugoslavya Ordusu’nun kışlalarında kaldığı Karadağ. Karadağ, ayrı zamanda federal devletin malıydı ve henüz orada tali hasar ve kıtlık baş göstermemişti.

            Diğer yandan, genişleyen Miloseviç ailesi henüz başkentteki savaştaki görevini yada sığınaklarını terk etmemişti. Yurtseverlik şovu yapıyorlardı fakat tek başlarına kaldıklarında Miloseviç’e duydukları güven uçup gidiyordu. Savaştan önce nadiren ortaya çıkan Miloseviç, artık tamamen görünmez ol-

238

muştu. Tekrar değişen gizli telefon numaraları, yakın yandaşları bile verilmiyordu. Olup bitenlerden herkesten çok bilgisi olan Yoldaş Markoviç’in maiyetindekilerin bile, Miloseviç çiftçinin nerede olduğuna dair en ufak bir bilgileri yoktu. Miloseviç ara sıra bildirilerde bulunmak üzere televizyonda görünüyordu. Yaşlı görünüyordu, yüzü şişmişte ve kameraya doğrudan bakmamaya çalışıyordu. Başkumandan rolü, üzerinde iyi durmuyordu artık.

239

16

HERKES GALİP

Miloseviç’in kariyeri, Sırbistan’ı sözde diğer cumhuriyetlerin zararlı etkilerinden kurtarmak ve Yugoslavya’yı genişlemiş Sırbistan olarak muhafaza etme bahaneleriyle oluşturduğu komployla başlamıştı. Kendisine karşı koyanlara ya merhametsizce karşılık vermiş ya da bölgenin problemlerinin çözümü için milliyetçiliğe zıt alternatifler sunmuştur. Kendini Sırbistan’daki farklı siyasi görüşlerin –sağcı, solcu, radikal veya ılımlı-tek temsilcisi addetmişti. Ateistlere ve inançlılara kendini zorla kabul ettirmiş ve bu arada her iki tarafı da küçümsemeye devam etmişti. Anayasaya, kanunlara ya da herhangi bir ahlăk sistemine saygı duymuyordu.167  Fanteziler telkin edi-

________________________________

167          Belçika Louen Karşılaştırmalı Hukuk Enstitüsü şunları yazar:”Miloseviç, Sırbistan   cumhurbaşkanı olduğu dönemde devletin anayasasını yüzden fazla durumda ihlăl etti.    Yugoslav Anayasasını elliden fazla durumda ihlăl etti. Bunu herhangi bir demokratik            ülkede     yapmış olsaydı, makamından anında indirilirdi.”

240

yor, gereksiz çatışmaları körüklüyor ve devam edemeyecek ittifaklar kuruyordu. Bunlar da onu Sırbistan’ın en başarılı politikacısı yapmıştı. Başlattığı tüm savaşlarla arasındaki bağlantıyı koparmak için yıllar süren titiz bir çalışmaya girişmişti. Kan denizinin ortasında batmayan en kullanılabilir şeye tutunmuştu: barış söylemi.

            Şimdi ise, görünmez düşmana karşı yürütülen bir savaşın ortasında köşeye sıkışmış ve sonuç olarak da kendini bir anda kötü adama dönüşmüş olarak bulmuştu. Artık astlarının arkasına saklanamazdı. Müttefikler, onu çatışmaya neden olan kişi, diktatör ve suçlu ilăn etmişti. Miloseviç, seri katildi artık. Hep öyleydi zaten ama kimse görmek istememişti. Batı medyası vahşice saldırırken, politikacıların çoğu da Miloseviç’i derhal ortadan kaldırılması gereken bir suçlu olarak tanımlamaya başlamışlardı. Sadece Henry Kissinger biraz daha ılımlıydı: “Slobodan Miloseviç, ikinci bir Hitler değil önemsiz bir Balkan gangsteridir.”168  Artık onunla başka bir barış anlaşması imzalanamazdı. Dünya sununda anlamıştı.

            Brüksel’den gelen askerî uzmanlar, uzman olmayan 19 kişinin de onayladığı (NATO üyesi devletlerin başkanları) başka bir planı hayata geçiriyordu. NATO güçleri, şehir merkezindeki televizyon istasyonunu, Yeni Belgrad’daki merkez komitesinin eski binasını (komünizmin sembolü ve Yoldaş Markoviç’in kalesi) ve son olarak da Miloseviç’in villasını bombalamıştı. Ancak, merkez komite binası boştu ve Miloseviç de malikănesinde değildi-antika eşyalar bile taşınmıştı. Birilerinin bulunduğu tek yer televizyon istasyonuydu. Saldırıdan sonra, çocuk tiyatrosundan birkaç metre uzaklıktaki ana binaya ait mo-

168          Ölümsüz Henry, Hitler Almanya’sı ve Miloseviç Sırbistan’ı arasındaki farka gönderme            yapıyordu. Bu iki adam arasındaki esas farkı görmemiştir. Hitler Alman bilinçaltına           isteyerek sızmış fakat Miloseviç’i halkının korku içindeki bilinci doğurmuştur.

241

loz yığınından cesetler çıkarılıyordu. Bunlar, kimsenin tehlike bölgesinden uzaklaştırma zahmetinde bulunmadığı teknisyenler ve idarecilerdi. 169 Taarruz yapılırken binanın o bölümünde Miloseviç’in partisinden tek bir kişi bile yoktu. 170

                Rejim, gizli bir yerden yapılan yayınlarla halkın kontrolünü birkaç saat içinde yeniden ele geçirmeyi başarmıştı. İlkyardım merkezi olarak, özel bir istasyon ağı kullanıldı. Rejim, televizyon olmadan uzun süre ayakta kalamayacağını bildiğinden yayında kalmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Müttefiklerin, televizyon istasyonlarının Miloseviç’in zayıf noktası olduğunu anlamış olmaları gerekiyordu fakat Belgrad’daki meslektaşlarının hayatlarının tehlikeye girmesine karşı çıkan Batılı gazetecilerden gelen istekler üzerine istasyonlara saldırmaktan vazgeçmişlerdi. Oysa aynı gazeteciler, yıllarca yalan dolanla başka halkların canlarını tehlikeye atmışlardı.

            Önceden birçok defa olduğu gibi, Miloseviç tam gırtlağına kadar belăya batmışken son anda şans kapısını çaldı ve biraz daha zaman kazandı. Bu kez düşmanı hata yapmıştı. Belgrad’a düzenlenen saldırılardan birinde Yugoslavya Oteli’ni ve bitişi-

169          Belgrad’dan hepsi de Batı karşıtı duygular barındıran Rus muhabirleri, sonradan                 devlet televizyonundaki meslektaşlarının kendilerini Aberdar Caddesi’nde düzenlenen        tuhaf akşam toplantılarına davet ettiklerini teyit etmişlerdir. Konuklar, gelecek        saldırıların gerçekleşeceği yerde saatlerce oturup bir türlü gelmeyen ev sahiplerini              beklerlerdi. Ruslar, sonunda neler olduğunu anlayıp toplantılara gelmeyi reddettiler.             Televizyon çalışanlarının böyle bir şansı yoktu, işyerlerini terk etmeleri yasaktı.              Suçluların yerine onlar öldürülmüştür.

170          Nisan 1999’da, Brüksel dışındaki NATO karargăhında sonunda bir casus yakalandı.            Müttefiklerin casusun kim olduğunu bulmaları 3 haftalarını aldı – ofisindeki fakstan           bazı başka yerlerle birlikte Belgrad’daki merkez komiteye tam 3 hafta boyunca      NATO’nun bombardıman planlarının taslaklarını faksladığı ortaya çıktı. NATO  binasından gönderilen ve NATO’ya gelen tüm faks mesajları izlenmektedir. NATO’nun          kırmızı alarmda olduğu dönemde bu mesajları tercüme eden kişi bazı basın    konferanslarını izlemek üzere binaya yan kapıdan sokulmuştu. Ne giriş ne de kimlik              kartı vardı.

242

ğindeki yeni Çin elçiliğini bombaladılar. Sonradan, eski haritaları kullandıklarını söyleyerek hatalarını haklı çıkarmaya çalıştılar. Çok sayıda araştırmacı, müttefik karşı-istihbarat ajansları ve her şeyi gören Ajax uçakları, tüm Belgrad’ın bildiği şeyi bir türlü bulamıyordu-Çinliler zaten çoktan gitmişti. 171

                Bu hatanın doğurduğu Çin histerisi, Sırbistan’daki Batı karşıtı ruh haliyle örtüşmüştü. Güvenlik Konseyi üyelerinden birinin elçiliğine yapılan saldırının pek dikkate alınmaması şaşırtıcıydı. Dikkatleri dağıtan bu olay, tam da müttefiklerin haritasında yer almayan bir yerde saklanan Miloseviç’in beklediği bir şeydi.

            Yugoslavya Ordusu, önceden daha büyük bir devletin içinde barınırken şimdi bağımsız bir devlet kurmuştu. Bu devlet, sadece kimseye hesap vermek zorunda olmayan genelkurmay başkanına karşı sorumluydu. Ülkeyi bayanca düşmanlara karşı koruma ve anayasal düzeni sağlama görevini üstlenmişti. Anayasal düzeni sağlama düzenlemesi, olsa olsa rejime karşı düşünsel ya da fiili herhangi bir biçimde karşı koyan herkese savaş açmak anlamına geliyordu. Harici saldırganlar olmadığı için, ordu içerdeki düşmanla yani kendi halkıyla savaş halindeydi. Değişim yılları geldiğinde ideolojik ordu kendisinin olduğu kadar düşmanlarının vereceği zarar üzerinde de değişiklikler yapıyordu. Komünizm ve Yugoslavya arasında seçim yaparken, komünizmden yana oluyordu. Çok partili sistem şüpheli görünüyordu ve zaten ordu da bu sisteme başından beri karşıydı. Sistem, tüm ulusların temsilcilerinden oluşması gerektiğini göz ardı ediyordu; bir gecede, etnik bakımdan saflaşmış ve tek ulusun temsilcilerinden ibaret olmuştu. Sonradan kendi devleti ve Miloseviç arasında seçim yapmaya zorlandı-

171          Çin elçiliğinin zemin katında bir radyo istasyonu olduğu ve saldırının kaza olmadığına          dair söylentiler duyulmuştur.

243

ğında da Miloseviç’i tercih ediyor ve birlikte suç ve yenilgi arasında gidip geliyorlardı. Seçilmiş liderlerinin iktidarı altında yaşamak istemeyen halkına karşı savaş ilan ediyordu. Milis güçlerle işbirliği yapmaktan çekinmiyor ve savaş kurallarına uymuyordu. Ne suç işleyenleri cezalandırıyor ne de kaçakları mahkemeye çıkarıyordu. Şehirleri kurşun yağmuruna tutan, köyleri ateşe veren ve toplu soykırım emri veren subayların bir tanesinin bile rütbesi elinden alınmıyordu. Sadece uyum sağlamayanlar yargılanıyordu.

            Ordu, generallerin periyodik olarak değişmesine ses çıkarmıyor ve yeni kumandan itaatsizlik sergileyen tüm üst rütbelilerden kurtuluyordu. NATO bombardımanının başlangıcında ordu, sonradan tamamen yerle bir edilecek kışlalardan kaçmıştı. Askerler şehirlere ve köylere dağılıp  halkı kalkan olarak kullanıyorlardı. Sonradan da olacaklara hazır olmak için kendilerini koruyor ya da korunmak için başkalarına güveniyorlardı.

            NATO, Miloseviç’in başkalarına zarar verme kabiliyetini azaltmam için Sırp enerji sistemini imha etmeye başlamıştı. Uzun menzilli karbon bombaları, enerji hatlarını tam anlamışla yok etmeden sadece fiziksel tahribata uğratarak etkisiz hale getiriyordu. Bu da elektrik kesintisine ve su kaynaklarının tehlikeli düzeyde kirlenmesi yol açmıştı. Bir kez daha, Miloseviç yerine halk baskısıyla karşı karşıya kalmıştı. Batı’daki politikacılar, gazeteciler ve sıradan insanlardan oluşan hem kötü hem de iyi niyetli halk, köşeye sıkıştırılmış bu insanların neden isyan etmediğini anlayamıyordu. Sırpların ve müttefik bombardımanı ile rejimleri arasında sıkışıp kalan Sırbistan’daki diğer ulusların duruma el koyma cesaretini toplayamamalarını şaşkınlıkla izliyorlardı. Manzara, ulusların kumandanları, diplomatları, idarecileri ve askerlerinin yapılan tehditlere karşı sergiledikleri rahatlık ve umursamazlıkla iyice kafa karıştırıcı bir hal almıştı. Kimse, Nazizme karşı ayaklanma-

244

dıkları ya da Hitler’i iktidardan indirmedikleri için Almanları ya da De Gaulle ve müttefikleri gelmeden önce Pêtain’i devirmedikleri için Fransızları kınamamıştı

            Batılı güçler bile, demokrasi ve diktatörlük arasındaki bariz farkı göz ardı etmeye niyetlilerdi. Demokraside direnç mümkündür çünkü iktidar hem yasalarla hem da zamanla kısıtlanır. Diktatörlük görüş farklılıklarına izin vermediği için, direnç göstermek imkansızdır. Diktatör seçimlerle devredilemez çünkü seçimler diktatörün keyfine göre kısıtlanır ve çarpıtılır. Gösteriler ve sokak eylemleri, kararlı ve zeki politikacılar tarafından yönetilmedikçe kısıtlı bir etkiye sahiptir çünkü başlangıçta aşırı derecede enerjik olan direnişin yerini sonunda bıkkınlık alır ve bu bıkkınlık daha sonra hayal kırıklığına dönüşür. Protestolar ise, ancak polisin müdahalesi ve yıldırma çabalarının şiddet, acı ve küçük düşürmeye dönüşeceği noktaya kadar devam edebilir.

1990 yılı sonlarında, Batılı hükümetlerin Miloseviç hakkındaki fikirlerinde değişiklik olmuştu. Bu değişikliğin tam olarak nerede ve ne zaman olduğu bilinmiyor fakat Miloseviç artık Balkanlar’ın istikrar garantörü olarak görülmüyor ve uygun bir arabulucu olarak kabul edilmiyordu; ayrıca, Miloseviç’in yasal yollardan cumhurbaşkanı seçilmediği ve makamı gasp ettiği de ortaya çıkmıştı. Sonunda, olduğu gibi görülmüştü –suça meyilli bir adam, mafya ailesinin lideri, azılı bir suçlu ve zorbanın tekiydi. 172 

172          Yoldaş Markoviç’in zorbalar üzerine fikirleri şu şekildeydi: “Zorbalar genellikle kendini             tamamlamış insanlardır. Eksik, güvensiz, zayıf ve kötü insanlardır. Ne var ki,               başkalarına dokunan kötülükleri başkalarının üzüntüsü sonucu ortaya çıktığı için az             değildir. Ulusların ve bireylerin yediği darbenin arkasında genellikle çarpık kişilikler          vardır –şüpheli salgıları olan adamlar, alkoliklerin çocukları, başarısız yazarlar, yarı               deliler, büyük ve küçük intikamcılar.” Deyimlerine dayanarak yazdığı ortadadır.

245

Ulaştıkları sonuçları unutmak ya da gizlemek bu demokrasilerin elindeydi fakat öyle yapmadılar –bu sonuçlara göre hareket ettiler. Hâlâ müdahale edip etmemekte bir tereddütleri olabilirdi; bu, demokrasinin bir dezavantajı olduğu kadar avantajıyda da. Yine de, iyi ya da kötü, bir yön belirlenmişti ve hedef önlerindeydi. Rubicon Nehri geçilmişti. Çok hassas bir noktada, Batılı politikacılar, kendi teslim olması dahil hiçbir koşulda Miloseviç’le aynı masaya oturup uzlaşmayı düşünemez olmuşlardı. Onlara göre Miloseviç’in aktif rolü sona ermişti. Kötümser olanlar için bile, bu hızlı fikir değişikliğinin sonuçları beklenmedik olmuştur. Miloseviç, Lahey Adalet Divanı’nda savaş ve insanlık suçları işlemekle suçlanıyordu. Savcı, ser mizaçlı bir Kanadalı olan Louise Arbour’du. Miloseviç, bir kez daha Avrupa ve dünya tarihinde hatırlanacağını garantilemişti. Savaş ve insanlık suçları işlemekle suçlanan ve halen görev başındaki tek devlet adamıydı. Mahalli siyasetçi olarak başladığı kariyerini, dünyanın en büyük canilerinden biri olarak tamamlamıştı. Sırbistan’ı terk edemiyordu; gözbebeklerinden biri olan Karadağ’a bile gidemiyordu. Zapt ettiği ve sonradan kaybettiği tüm Sırp toprakları onun için erişilmez olmuştu. Sürekli daralan bir hücredeydi artık.

            Miloseviç yalnız değildi, beraberinde başka sanıklar da vardı; Milan Milutinoviç, Dragoljub Ojdaniç, Vlajko Stojiljkoviç ve Nikola Sainoviç. Bu adamların elinden ıstırap çeken Sırp halkı için bile bu isimler bir şey ifade edemiyordu –sadece, Miloseviç’in emrindeki adamları olduklarını biliyorlardı. Bu da onun yalnız olduğu anlamına geliyordu; yani sahne arkasındaki Lady Macbeth, Yoldaş Markoviç’ten başka yardım edecek kimsesi yoktu.

            Oyun bitmişti. NATO delegeleri Rus diplomat Çernomırdin ve Finlandiyalı diplomat Ahtisaari, Belgrad’a varmışlardı. Çernomırdin Dayton anlaşmasının imzalanmasında da bulundu-

246

ğundan, ilgisiz gibi görünüyordu. Ahtisaari’nin yüzü, tıpkı mahkemenin arka odasındaki jürinin verdiği sert kararı bildiren bir yargıcın yüzü gibi buz kesmişti. Miloseviç, şimdi bizzat kendi saldırıya uğradığından ve gerçekten tehlikede olduğunun farkına vardığından, NATO’nun taleplerini kabul etti. Uzak ülkelerden büyük bir ciddiyetle gelen bu elçilerin karşısında Sırp halkının çıkarlarını koruduğu ve suçsuz olduğu tavrını takınamamıştı.

            Batı’yla 10 yıl süren oyunun bittiğini biliyordu –ya da bu oyuna sonun habercisi olan uzun bir ara verilmek üzereydi. Miloseviç’le onun nasıl biri olduğunu görmek zorunda kalmışlardı. Onu olduğu gibi, bir diktatör ve suçlu olarak görmek ve iktidardan indirilmesini talep etmek zorunda kalmışlardı. Fakat Miloseviç’in gözü yeterince korkutulmamıştı. Daha her şey kaybedilmemişti. Henüz mahkemeye çıkarmak üzere kapısına dayanmamışlardı. Gerçek suçlamaları ve uygun cezayı savsaklıyorlardı. Miloseviç, hem düşmanlarını hem de taraftarlarını tatmin edecek ve bitene kadar gerçeklerin yerini alacak yeni bir oyun bulmalıydı. İlk olarak, aylardır inkar ettiği aşırı köyü koşulların kabul edilmesi gerekiyordu. 173

            Geleneksel Miloseviç yöntemlerine göre, istenmeyen konuklar sahneyi terk eder etmez koşullar değişecek ve kabul edilmiş

173          AB ve ABD, sonradan Miloseviç işbirlikçilerinden ve bunların ailelerinden 300 kişiyi                daha demokratik ülkelere girmeleri yasak olan insanların bulunduğu listeye ekledi.         Bunlar 1993’te öngördüğü ve şimdiki yaptırımları uygulayan idarecilerin saçma ve                 anlaşılmaz diye alay ettikleri siyasi çözümlerdi. Plan, 6 yıl sonra nihayet uygulamaya   konulmuştu fakat hatalı biçimde. Bu liste neden 300 isim içeriyordu? Neden 3.000               isim yoktu? Cezalıların sayısı on kat artırılsa bile bu ancak şiddet ve suç buzdağının              görünen kısmına tekabül ederdi. Miloseviç’in çevresindekilerin ya da ailesindekilerin         hiçbiri masum değildir. Yasalara uyan bir ülkede ne kadar uzar olursa olsun          ortaklarının hiçbiri en az 20 yıl hapis cezasına çarptırılmadan paçalarını kurtaramazdı.  

247

her şey kategorik olarak reddedilecekti. Kosova’da işlenen suçların tamamı, önceden isteyerek çatışmanın dışında tutulan BM üzerine atılıyordu –BM bir anda kaçınılmaz ve zaruri hale gelmişti. Bu, Miloseviç’e en azından kendi medyasında, kendini adaletin ve istikrarlı bir dünya düzeninin gereklerinden biri olarak gösterme fırsatı vermişti. Rusya ve Çin, gene kendileri olmadan iş çeviren ABD’yi azarlıyorlardı. Bu arada, Balkan halkının acılarını hafifletmek için çok az şey yapılıyordu.

            Felâket senaryosu gerçek olmuş gibiydi: “Sırbistan yok edilmiş, Kosova boşaltılmış, komşu ülkeler istikrarlarını kaybetmişti –ve Miloseviç kurtulmuştu.” 174  Bombardımana katılan Batılı hükümetler için bu, zafer demekti. Halklarına söyleyecek bir şeyleri vardı artık. “Medeniyetimizin ahlaki değerlerini savunmak için” yapılan bir savaşı kazandık. Ancak, rakipleri Miloseviç’de kutlama yapıyordu. Televizyon ve radyodan ulusa seslenişini elinden geldiğince kısa keserek, 8.5 dakika konuşmuştu. Sırbistan’ın kazandığını iddia ediyordu. Sadece 600 ölü ve kayıp asker olduğunu söylüyordu. Yugoslavya, toprak bütünlüğünü koruyup Yeni Dünya Düzenini alt etmekle kalmamış, aynı zamanda “BM’nin onurunu da yüceltmişti.” Belgrad’da zaferin şerefine havai fişek gösterileri yapıldı. Sosyalistler ve JİL’cüler yurtseverlikleri ve tarihi liderlerinin cesaretini kutlarken, Seselj ve taraftarları savaşın ABD’ye karşı tam zafer kazanana kadar devam etmesinin hayal kırıklığını yaşıyorlardı. 175

174          Miloseviç önceki meselelerden biri için arabuluculuk misyonlarından birinde           Primakov’a, “Sonraki yüzyıl-binyıl olmasa da-boyunca tek bir NATO askeri Yugoslav       topraklarına ayak basmayacaktır” demişti. Her zamanki gibi, iddia ettiği şeyin tam aksini yapmıştı.

175          Sesejl taraftarlarından biri, şu sözleri içeren kısa bir şarkı yazdı: “Amerikalılardan   nefret ediyorum/Onlar sadece küçük pislikler/ Ve onlar Sırpların zincire vurulmasını              istiyor.”

248

            Birkaç  yıl önce kasım ayında, Usce’deki protestoda ulusal önder tacı giydiğinde Miloseviç, “Her ulus, kalbini ebediyen ısıtacak bir sevgiye sahiptir. Sırplar için bu sevgi Kosova’dır. İşte bu yüzden, Kosova Sırbistan’ın parçası olmaya devam edecektir” diyordu. Kalabalıklar haykırmaya başlamıştı: “Kosova Sırbistan’dır, Sırbistan Kosova’dır.” Bunları duyunca dehşetten kıpırdayamaz olmuştum. Gerçekten de ne dediklerinin ya da hangi zamanda yaşadıklarının farkında değillerdi. Bundan 10.5 yıl sonra, ne kalabalık ne de Miloseviç o gün söylenenleri hatırlıyordu; o zamandan beri kendilerinin dünyanın geri kalanının gözünde hak etseler de etmeseler de canavara dönüştüren derin hüsranı ve aşırı hassasiyeti de unutmuşlardı. Bununla beraber, bu insanlar kültürlerini paylaştığım ve dillerinde yazdığım Sırp halkıdır.

            Batı medyası, hiç yorulmadan aynı soruyu sordu: “Miloseviç neden teslim oldu?” Sonu gelmeyen tartışmalar başladı. Bana göre, Miloseviç’in teslim olmasının nedeni politikanın dışındaydı ve yönettiği ülkeye veya onu takip eden halkına karşı duyduğu sorumluluktan kaynaklanmıyordu. Bu durumun açıklaması, Miloseviç’in sıradışı kişiliğinde ve kendi çıkarları –ve temsil ettiği zümrenin çıkarları- doğrultusundaki hareket etmedeki kararlılığında yatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, teslim olmadığı sonucuna da varılabilir. Kendi prensiplerine göre, yenilmemişti. Miloseviç’in uzatmalı ailesinin mal varlığı zarar görmüştü fakat tamamen yok olmamıştı. Ne Doğu’daki ne de Batı’daki varlıklarına hiç el konulmamıştı ve yakın gelecekte böyle bir şey mümkün görünmüyordu. Kendinden istenileni imzalamış, maiyeti ve sadık muhalifleriyle son müdafaa hattına çekilmişti. Şimdi, aklından geçenleri fark eden ve iktidardan vazgeçmesi için ısrar edebilecek olanlarla anlaşmaya hazırlanırken, bekleyecekti. Ayrıca, Lahey Adalet Diva-

249

nı’nı aleyhinde yapılan suçlamalardan vazgeçmeye de ikna etmesi gerekiyordu.

            Miloseviç’in propagandasının kendini düşürdüğü tuzaktan baka – “Kosova Sırp tarihinin ve kültürünün beşiğidir”, “Kosova Sırp dilindeki en pahalı kelimedir”- Kosova’daki çatışma için kişisel bir savaş nedeni daha vardı. Yunan ve Fransız arabulucularla yapılan bir dizi iş görüşmeleri sayesinde, ailesi Trepca madenleri ve gizli gümüş rezervlerini ele geçirmişti. Bunlar ne pahasına olursa olsun korunmalıydılar. Bu arada, Arnavut lider de Kosova’nın ihmal edilmiş yer altı zenginliklerinin hayalini kuruyorlardı.176 Bir de Arnavut topraklarındaki kuyulardan fışkıracak ve görenlere haz verecek petrolün hayali kuruluyordu; sırf bu yüzden, Miloseviç kendisinin ve ailesinin çıkarlarının galip gelmesini garantilemeliydi.

            Fakat Batı bu kez hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde Sırplara şunları söylüyordu: “Miloseviç iktidarda kaldıkça ekonomik yardım olmayacak. Mevcut rejim yıkılmadan, güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı Sırbistan için geçerli olmayacaktır.” Teklif açıktı. Tek yapılması gereken, bu gereksiz adamdan kurtulmak, ona sırt çevirmek ya da ona karşı koymaktı. Miloseviç’in sonu gelmişti ve Sırp halkı onunla aynı kaderi paylaşmak için hiçbir neden görmüyordu.

            Gene de Sırp halkı, yenilginin hemen ardından Miloseviç’ten kurtulma girişiminde bulunmamıştı. “Tarih tekerrür etmez, tekerrür eden insan doğasıdır.” Şayet akla ve sağduyuya güvenselerdi, daha erken mantıklı kararlar alınabilirdi. Fa-

176          İbrahim Rugova, 1998 yılında Clinton’la ilk görüşmesine Trepca’dan bir parça       almadan cevheri getirdi; önceden başka bir münasebetle Papa II. John Paul’a da aynı                hediyeyi vermişti. Clinton hoşnut kalmıştı: memleketi Arkansas topraklarının altında              da aynı zenginlikler vardı. Toplantının sonuna kadar, Kosova’da kızışan savaşa               değinmedi. Rugova işini tamamlamadan geri döndü ve Clinton’da yeni saplantısına              döndü: Lewinsky macerasına.

250

kat öyle yapmadılar; her şey akıl eşiğinin altında, fantezi ve hüsran karanlığında olup bitiyordu. Miloseviç, bilerek veya bilmeyerek, kolektif bilinçaltında tekrar tekrar sömürebileceği bir gedik oluşturmuştu: gerçeklere direnme ve kurbanlara hayranlık duyma eğilimi. Destansı acıma duygusu, onun acımasız yararcılığına taban oluşturuyordu.

            Sırp halkı sefalet ve kıtlıktan dökülüyor bile olsa, bir çoğu kendilerine ne isterlerse yapabilme özgürlüğü veren bu politikacıya karşı gelmeye niyetli değillerdi. Onun iktidarına ve kendine karşı olmadıkları müddetçe, tüm dünyaya meydan okuyabilecek bir halk olmuşlardı. O halkın destanıydı, halk ise onun şizofren gerçekliğinde beliren silik yüzlerdi; ve bu iki semptomun etkileşimi birbirini besleyip büyütüyordu.

            Yabancı birliklerin, ret edilmiş Kosova’ya varması aşamalı olarak gerçekleşti. İngilizler ve Fransızlar acele etmeden ağır ağır ilerlerken, diğer yanda Almanlar istilacı rollerinden pek memnun değillerdi –buna demokrasiyi kendilerine öğreten müttefikler tarafından zorlanmışlardı. Artık bitkin düşmüş Yeltsin politikaları için, Sırpların lehine ve diğerlerinin aleyhine bir şeyler yapma fırsatı doğmuştu.

            Priştina’ya ilk giren ve havaalanını ele geçirenler bir tabur Rus paraşütçüsü olmuştu. Bosna’dan Belgrad ve Niş’e kadar dairevi bir yolculuk yapmışlardı. Tüm Sırbistan’da Rusların gelişi kutlanıyordu. Yıllar süren propagandayla, 1944 yılında Kızıl Ordu’nun Yugoslavya’dan son geçişinde verdiği tahribatı yaşlı kuşak bile unutmuştu. Ruslar, Priştina Sırpları tarafından kurtuluş ordusu gibi karşılandılar; onlara çiçekler fırlatıp tankların üzerine zıplayarak Doğulu kardeşlerini –aslında gelecekteki istilacıları olan kardeşlerini- öptüler. Sırbistan’ın başka yerlerinde Rusların gelişine farklı tepkiler gösteriliyordu fakat bunlar rejimin medyasında gösterilmiyordu.

            Bu arada Kosovalı Sırplar, organize biçimde geri çekilen

251

Yugoslavya Ordusu’na katılıyorlardı. Artık onlar da tıpkı birkaç hafta önce Arnavutların yaptığı gibi uzun ve kalabalık kuyruklar halinde Sırp bölgelerini terk ediyorlardı. Ne kadar yalan dolanla bezense de, bunun tam bir yenilgi olduğu ortadaydı. Bu, önceden Slovenya, Krajina ve Bosna’da üst üste yaşananlar gibi sefil bir kaçıştı.

252

17

GECE YARISINI ON İKİ YIL GEÇE

Miloseviç döneminden önce Sırbistan ve Yugoslavya’da, tek parti olan Komünist Birliği hüküm sürüyordu. Ne bir rakibi ne de bir alternatifi vardı. Dışardan bakıldığında, parti güçlü ve birleşikti; Tito’nun tabiriyle yekpareydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaştan sonra oluşan cumhuriyetçi partiler ortaya çıkmadan önce, birbirlerine zıt ve fikir çatışmaları yaşayan gruplaşmalar başgöstermişti. Milojan Djilas gibi muhalifler vardı. Farklı düşünüp farklı hareket eden ve böylece hâkim ideolojinin sınırlarından çıkan memurlar grubu vardı. Sırp liberaller ve Tito’nun azlettiği 177 Hırvat maspokovci (bkz. Bölüm 2) bunlara örnek gösterilebilir. Son dönemlerini yaşayan par-

177          Tek bir Sırp liberali bile, Miloseviç’le ya da muhalefet partilerinden biriyle işbirliği     yapmaya yanaşmadı. Maspokovci siyasi yaşama geri döndü ve Drazen Budisa ve    Vlado Gotovaç gibi bazı mensupları Hırvat muhalefetinin liderleri oldu. Eski silah   arkadaşları, cumhurbaşkanı Fanjo Tudjman’a karşıydılar.

253

ti, hoşgörü belirtileri gösteriyordu. Aslında, farklı amaçlar için aynı retoriği kullanan farklı bir insanlar topluluğuna benzemeye başlamıştı. Her ne kadar kısa ömürlü olsa da ve güvensiz bir zemin üzerinde gerçekleşse de, düşünceleri ve argümanlarının sınırları içinde dile getirilmeyen şeyler kişisel özgürlük için alan bırakıyordu.

            Miloseviç çok partili sistemin defedilemeyecek bir şeytan olduğunu anladığından, çok sayıda parti kurulmuştur. Sadece Sırbistan’da, bu partilerden yaklaşık 180 tane vardı. Sahne arkasında iş gören rejim, bu karmaşayı birçok kanaldan besliyordu. Miloseviç, bir yandan perde arkasında ulusu soymakla meşgulken, Büyük Sırbistan projesi için kendi partisi SPS’yi kurmuştu.178 Çok sesli ortamın karmaşası içinde SPS, en varlıklı, en iyi biçimde örgütlenmiş ve en etkin gruptu. Retoriği ve bunu halka iletmekten sorumlu olanlar devamlı değişiyordu gerçi ama parti içi bir ikilik söz konusu değildi. Daimî olarak ofiste kalacağını ve azlonulmayacağını garantileyen, devlet işleriyle meşgul cumhurbaşkanının izni olmadan parti adına tek bir karar bile alınamazda.179

            Batılı politikacılar, bir başka yenilginin ardından partilerin ve politikacıların hiçbirinin yarı diktatörlerine ve dengesiz karısına karşı koymadıklarını görünce şaşkına dönmüşlerdi.

178          Socijalisticka Partija Srbije, Sırbistan Sosyalist Partisi.

179          Miloseviç, 1995 yılında yön değiştirip savaş yanlısından barış yanlısına dönüşürken,            artık başkanı olmadığı parti zirvesinde bazı değişiklikler yaptı. Kendisini on dakika       coşkuyla alkışlayan ana komitenin huzuruna çıktı ve bundan sonra parti önderleri                arasında bulunmayacak kişilerin isimlerinin bulunduğu listeyi okudu. Neden              kovuldukları konusunda hiçbir açıklama yapmadı. Okunan isimlere Borislav Joviç,                 Profesör Mihajlo Markoviç ve devlet televizyonu müdürü Milorad Vuceliç dahildi-bu          adamlar toplantıya davet edilmemişti. Kimse itiraz etmedi ve kararlara itiraz hakkı istemedi. Toplantı, Miloseviç’in alkışlandığı süreden biraz daha fazla, 17 dakika sürdü.        Ardından kokteyl düzenlendi; kadeh tokuşturma olmadı.

254

Gizli servisleri Miloseviç çiftinin yerini tespit etmeye çalışırken, Batılı liderler Miloseviç muhaliflerinin gelip kendilerine muhbirlik yapacağını düşünüyorlardı, fakat Sırbistan gerçek siyasî partilerin gerçek toplumsal katmanları temsil ettiği bir ülke değildi. Her şey ailenin kontrolündeydi ve ailenin kararlarını uygulayanlar ve astlar bu hiyerarşi içindeki görevlerini yerine getiriyorlardı. Sadece karşılıklı veya kişisel menfaatlerin önemli olduğu mafyada, ideolojik ya da siyasî bir bölünme yoktu. Talan edilen malların paylaşılması bir düzene bağlanmıştı ve başkasının bölgesine girildiğinde ya da sessizlik kuralı bozulduğunda cinayetler işleniyordu. Sırp mafya mensuplarının ne devletle ne de yasalarla çatışmak zorunda kalmaması dikkat çekiciydi; devlet ve yasalar mafyanın kontrolü altındaydı. Polis, mahkemeler ve ordu, asla mafya üyelerini yargılayamıyordu; tam aksine, onları koruyup kolluyorlardı. Diğer partilerin tamamı da işbirliğine hazır olduğundan ya da zaten işin içinde olduklarından ülke içinde tek bir düşmanları yoktu.

            Bu nedenle de düşman ancak dışardan gelebilirdi ve bu düşman Sırp halkının düşmanına dönüştürüldü. Tüm Sırbistan’a, Miloseviç’in cumhurbaşkanlıktan alınmasını talep eden mektuplar yağıyordu. Ne tuhaftır ki, bu mektuplar Miloseviç’in iktidarını oluşturan ve ayakta tutan eski müttefiklerinden geliyordu. Sırp Bilimler ve Sanat Akademisi, Sırp Ortodoks Kilisesi Meclisi, Sırbistan Edebiyat Birliği, emekli Dobrica Cosiç ve birçok başka yerden mektuplar gelmişti. Yıllar sonra düşmanlarına –Batı’nın paralı askerleri, Hırvat müttefikleri, Müslümanlar, Arnavutlar ve küreselleşme taraftarları karşı yaptıkları suçlamaların aynısını Miloseviç’e karşı yaptıklarında iş işten geçmişti artık. Hiçbiri, Slobayı  sevmeyen hainlerle, halen hain olarak görülen ve hiçbir hakları olmayan

255

halka aynı fikirde olduklarını itiraf etmemişlerdir.180 Görüş ayrılığı bildiren açık mektuplar yazanlar, bir kez daha liderlik için aday olmuşlar ve siyasî babaları, eski efendileri Miloseviç hakkında yaptıkları eleştirileri gizli tutmuşlardır. İnsan yerleştirme sırasında işlediği suçlardan ya da sebep olduğu savaşlardan dolayı Miloseviç’i kınamadılar. Kendi halklarına ve başka halklara uygulanan şiddete aldırmadılar; onun yaptığı hileler ve soygunlarla yaşayabilirlerdi. En büyük problemleri, kendi programlarının gerçekleşmemiş olmasıydı. Miloseviç, Büyük Sırbistan yerine daha küçük ve hızla da küçülen bir Sırbistan bırakmıştı. Miloseviç kendilerine yetki verseydi, her şey daha farklı olabilirdi. Şimdi Miloseviç’ten, yarım bıraktığı projesini tamamlamaları için kenara çekilip kendilerine devretmesini istiyorlardı. Miloseviç’in programının iyi ama icraatının yetersiz olduğunu inanıyorlardı.181 Bu düşünceleri, programın merhametsiz veya barbar olmasından değil de başarısızlığa uğramasından kaynaklanıyordu.

180          Eski muhalif Mihajlo Mihajlov, “Bugün dünyanın küçüldüğünü, küresel bir toplumun               oluştuğunu söyleyebiliriz. Adını ne koyarsak koyalım, küreselleşme ya da başka bir şey, böylesi bir toplulukta ulusal hainlerden ya da buna benzer şeylerden             bahsetmenin gittikçe zorlaştığı apaçık ortadadır. Bu, temelde totalitarizm ve      demokrasi arasında, kölelik ve özgürlük arasında süren bir savaştır. Benim iddiam                şudur ki, bir kişi ülkesine ya da ordusuna ihanet edemez. Bir kişi ancak özgürce    seçtiği şeye ihanet edebilir, yani köleliği destekleyerek sadece özgürlüğe ihanet   edebilir” demiştir.

181          Sözde büyük Sırp yazarı Milorad Paviç, “Bay Miloseviç gerçek bir demokrat değil” diyerek genel havaya ayak uyduruyordu. Önceki eylemlerini unutmuştu. 8. Kongre             sırasında yeni adan toplumun her tabakasından insanların desteğini ve rızalarını                 bildiren yüzlerce sahte telgraf almıştı. O telgraflardan sadece bir tanesi gerçekti ve o           da Milorad Paviç’ten gelmişti. Telgraf, Sırp halkının kurtarıcısına tam desteğini ifade             ediyordu. Bu ileri görüşlülüğü ona ülke dışında bir Sırp sanatçı için düzenlenen en          kapsamlı medya kampanyası olarak geri dönmüştü.

256

Miloseviç tepkisiz kaldı. Sırbistan’da kimseye –parlamentoya, kendi partisine ve özellikle de hayal kırıklığına uğramış müttefiklerine –cevap vermemesi gerektiğine inanmıştı. Kendisini başa geçiren onlardı fakat o da demokrasi fırtınasında onların hayatlarını kurtarmıştı. Fakat Miloseviç’e göre, onlar uzun zaman önce halkın huzurundan çıkarılmalıydılar, yerlerine daha yetenekli ve becerikli kişiler getirilmeliydi. Ona sadakat ve sessizlik borçluydular. Diğer yandan, Miloseviç’in savunmasını sözcüsü Seselj üstleniyordu. Bu arada Seselj, hükümetten istilâcılara teslim olduğu gerekçesiyle ayrılmış, fakat sonradan Sırp halkının içinde bulunduğu tehlike nedeniyle tekrar hükümette kalmayı tercih etmişti. Miloseviç gibi o da avukattı ve doğrudan şiddet istemediğinden hukuka başvuruyordu.

            Sesejl’in argümanı, yasal yollardan seçilen cumhurbaşkanın sadece halkına karşı sorumlu olduğu ve yerine başkasının ancak yasal yollardan getirilebileceğiydi; bu arada, yasal yollar derken tam olarak neyi kastettiğini belirtmiyordu. Miloseviç’in istifasını isteyen mektupları yazanlar, Clinton ve Almanlar için çalışıyordu. Bu düşmanlarla işbirliği yapmayanlar ise, yasal yollarla seçilmiş cumhurbaşkanına mektuplar yazmayanlardı. Hal böyle olunca, en has yurtseverler okuma yazma bilmeyenler oluyordu ve Sesejl’le adamları bunların sayısının daha da çoğalmasını sağlamalıydılar. Tanım gayet açıktı: “Yurtsever vatandaş, içişlerimize yapılan tüm dış müdahalelere karşı olandır. İçişlerimize karışmaları için davetiye çıkaranlarsa, işgüzarlar ve hainlerdir. Bunlara merhamet gösterilmeyecektir.”

            Sözde NATO bombardımanıyla başlayan Balkanlar’ın Avrupalılaştırılması yerine Sırbistan’ın Saddamlaştırılması süreci başlamıştı. Zaten bir çeşit Irak modeli uygulanmış durumdaydı –nüfusun yüzde 5’inin her şeyi var ama geri kalanının hiçbir şeyi yoktu. Artık orta sınıf yoktu. Şehirleri ve köyleri ölü

257

bir gelecek bekliyordu. Genel sefaletten az sayıda kişi çıkar sağlarken, geri kalanlar umutsuz ve itaatkarlardı.

            1898 yılında Sırp siyasetçi Nikola Pasiç, “Sırp halkı arasında asiller, belirli imtiyazları olan ruhban sınıfı, burjuvazi, ve işçiler gibi sınıf ayrımı yoktur. Avrupa’da topraklarını ve servetini Sırbistan kadar eşit bölen tek bir devlet yoktur” demişti.182 Fakat 100 yıl sonra, Avrupa’daki hiçbir devletin, toprağını ve servetini Sırbistan’daki kadar vahşi bir adaletsizlikle paylaştırmadığı gerçeği ortaya çıkıyordu. Tüm toprakları ve serveti gasp eden bir idareci, 10 yıl içinde bir asırlık savaş, ıstırap ve çabayı çöpe atmıştı.

            Tarihlerini bilen insanlar, bu ürkütücü karakteri değiştirmekte ya da devirmekte neden başarısız oldular? Bu sorunun cevabı, bir kez belirli düzeyde totalitarizmin oluşmasıyla bireylerin zayıflamasında yatıyordu. Sırbistan’da artık toplum reylerin zayıflamasında yatıyordu. Sırbistan’da artık toplum katmanları ve sınıflar kalmamıştı. Kolektif hafıza bir cesaret ve kimlik kaynağı olmaktan çıkmış, sadece ucuz propagandanın malı olmuştu. Kör bir kıyamet makinesine benzeyen iktidar, işleyen tek mekanizmaydı. İyiye ya da kötüye doğru değişim şahsen diktatörün kendisine bağlı değildi: o sadece, adım adım felâkete yürüyen mekanizmanın bir parçasıydı. Bu makinenin ilerleyişini hiçbir şey durduramazdı, diktatörün kendisi bile. Böyle bir şeye girişseydi makine onu da ezerdi. Sırbistan için uygun çözümler bulmanın zamanı geçmişti. Geriye sadece en kötü çözümler kalmıştı. Aynı şey Miloseviç için de geçerliydi.

            Büyük Britanya’da 1945 yılında, iktidardaki hükümet tarafından kazanılmış bir savaşın hemen ardından seçimi muhalefet kazanmıştı. Diğer yandan, Sırbistan’daki muhalefet, kaybe-

182          Djordje Dj. Stankoviç, Nikola Pasic i Jugoslovesko pitanje (Nikola Pasiç ve Yugoslav             sorunu), Belgrad: BIGZ, 1985.

258

dilen ve ülke çapında eziyete ve sefalete yol açan savaş sonrasında bile hükümeti devirmiyordu. Bunun nedeni, Sırbistan muhalefetinin ne Kilise ve Piskopos Pavle’nin vesayetinde, ne Batılı hükümetlerin isteğiyle ne de Sırp göçmenlerin teklif ettiği parayla bile bir araya getirilmez olmasıydı. Çoğu sadece kağıt üzerinde var olan yaklaşık 180 parti, rejim değişikliği ve diktatörün çekilmesini gerektiren ortak bir vizyonun peşinde akıntıya kürek sallıyorlardı. Liderleri birbirlerinden nefret ediyor ve birbirlerinin arkasından iş çeviriyorlardı, fakat bunun dışında sonuç getirecek hiçbir şey yapmıyorlardı. Bu politik çöküş içinde yer alan en büyük oyuncular, beraber iptal ettikleri gösterilerden sonra birbirleriyle konuşmayan iki büyük partinin başkanları Draskoviç ve Cinciç’ti. Taraftarlarına ve seçmenlerine birbirlerine katlanamadıkları söyleniyordu. Karşılıklı nefret yaygın politik tavır haline gelmişti; aralarındaki önemsiz rekabete odaklanan bu iki adam ivedi siyasi sorumluluklarını ihmal ediyorlardı.

            Bu arada, kendilerini iktidara taşıyan halk pek az ilgiye nail oluyordu. En önemli şey liderlerinin zarar görmemesiydi.183  Halk, nasıl olsa hayatta kalmanın yolunu bulurdu. Muhalif siyasetçiler, Nikola Pasiç’in sloganını tekrarlayıp durdu: “Kurtarıcımız yok ama yok olmayacağız.” Kimin kurtarıcısı yoktu? Ve kim yok olacaktı?

            Bu kitapta ana hatlarıyla aktardığım dahili faktörler Yugoslavya’nın dağılmasına neden olmuştur. Herkes kimin sorumlu olduğunu gayet iyi biliyor. Suçları apaçık ortada ve kayıtlara geçmiş durumda. Batılı hükümetler, aydınlarının ve siyasetçi-

183          Paranoyalarını haklı çıkaran bazı şeyler vardı. Kum yüklü bir kamyon Vuk             Draskoviç’in arabasına çarparak kuzenini ve korumalardan üçünü öldürdü. Cinciç’in     partisinden bir sekreter dairesinde ölü bulundu –intihar ettiği sonucuna varıldı. Polis             davaların hiçbirini sonuçlandıramadı. Lucien Rebatet şunları yazmıştır: “Siyaset          olgusu cinayet olgusundan ayrılamaz.”

259

lerinin daha iyi bir hayat sunacağını düşünen ama bir anda daha büyük devletler olmak isteyen küçük ulusların felaketine 1991 yılının sonlarına karıştı. Dayton anlaşması eksik ve alaycı olmasına rağmen, yine de halkın acılarını dindirmek ve tüm bölgenin yok edilmesini engellemek için yapılmıştı. O günden Sırbistan ve Karadağ’da bombardımanların sona erdiği güne kadar, Batı’nın Miloseviç’le ya da savaş oyunlarının diğer oyuncularıyla yaptığı işbirliğinde ne kadar sorumlu olduğunu incelemek, isteyen herkese açıktık. Suçlular hâlâ milliyetçi programlarını uygulamakta inat eden mahalli diktatörler, politikacılar ve bunların aydınlar zümresidir, fakat sokumluluk Batılı politikacılarındır.

            Batılı güçler, Miloseviç’le başka bir ateşkes anlaşması imzaladıklarında suçu üzerlerine almışlardı ve bu sorumluluğun önemi, sonradan belli olacak kurbanların sayısıyla belirlenecekti. Bu sorumluluk herkese –uluslara ya da örgütlere- değil sadece belirli idarecilere ve belirli bireylere atfedilebilir. Peki ama bunu kim tayin edecekti? Lahey Adalet Divanı, bu fonksiyonu yerine getirmek için tasarlanmıştı. Entelektüeller, Balkanlar’ı hemen unutmuş ve diktatörlükler altında ezilen başka egzotik ülkelere yönelmişlerdi. Bir sonraki patlamaya dek Balkanlar rafa kaldırılmıştı.

            Çaldıkları paralarla gösteriş yapmalardı, suçluların büyük bir kısmı asla yakalanamazdı. Bir banka soygunundan sonra polisin yapacağı en doğru şey, yer altı dünyasındaki harcama artışlarını izlemektir. Fakat uluslar arası hakları konusunda sesini çıkaran ülkelerde durum tersinedir. Burada devletin tepesindekiler adına çalışan aracılar polisin korumasında hırsızlık yaparlar, fakat kurbanlardan gasp edilen para sonra onlardan saklanmaz, çünkü halka direnme güçlerinin olmadığı gösterilmelidir. Dahası bu, onların ertesi gün de soyulacakları fikrine alışmalarına yardımcı olur. Bu mekanizma ga-

260

yet verimli işler. Kurbanlarının nefretini ve direncini kışkırtmaktansa, sessiz kalmalarını garantiler.

            Sırbistan’a hapsedilmiş olmasına rağmen, Marko Miloseviç 5 milyon markın üzerinde para vererek Yunanistan’dan yat almıştı. Bu parayla Sırbistan’da bir yıl boyunca 50 bin emeklinin maaşı ödenebilirdi –daha doğrusu bu sayı, ödenmeyen emekli maaşlarının kesin sayısıydı. Böylesi rakamlar Mira ve Slobodan’ın büyüyüp baba olan oğlu için bir şey ifade etmiyordu. 184

                Gerçek haberse, Miloseviç’in özel hesabından ülkesinin büyük borcu olan Ruslara bir miktar para aktarmaya karar vermesiydi. Bunun sayesinde, yaklaşan kış aylarında akaryakıt ve doğalgaz için ödeme yapabileceklerdi. Aile kasasından yapılan bu küçük yatırım dönüp dolaşıp (Rus mafyası ve Sırp devleti vasıtasıyla) gene ailenin yasaklı oldukları ülkelerdeki hesaplarına ekleniyordu. Doğalgaz ya da akaryakıt olmamasına rağmen, rejim bir derece ısınma sağlayacağına göre bahara kadar iktidarda kalmayı garantileyecekti. Yaz ayları göz açıp kapayıncaya dek geçerdi zaten: insanlar güçlerinin yetmediği tatillerin ve anlaşılmaz şekilde ellerinden kaçıp giden Sırbistan denizinin hayalini kuracaklardı. Uzun sonbahar geri döndüğünde muhalefet partileri tehditler yağdırıp gösteriler

­­­­­­­­­­­­

184          Aile saadeti savaşlara rağmen devam ediyordu. Yoldaş Markoviç tarafından yazılan             ve Miloseviç’in 2000 yılına hitaben Politika’yla yaptığı röportaj metninde şu cümleler vardı: “Torunumuz Marko’nun dünyaya gelişi bu zorlu yılı bizim için çok daha         güzelleştirdi. Küçük Marko hayatımızı kesinlikle değiştirdi. Torun sahibi olana dek bu       minik şeyin hayatınızda ne kadar önemli olabileceğini anlayamazsınız. Küçük       torunumuz çok güzel ve çocuklarımız Marija ve Marko’nun küçüklük hallerine    benziyorlar. Torunumuzun fotoğraflarını kızımızın ve oğlumuzun 1 yaşındayken    çekilen fotoğraflarıyla karşılaştırdığımızda aralarında küçük Marko’nun biraz daha   tombul olması dışında hiçbir fark göremiyoruz. Annesinin müthiş sevgisi ve babasının           ailesiyle kuşatılmış halde büyüyor ve umuyorum ki, bu onun karakterinin oluşmasında        etkili olacaktır.”

261

düzenleyerek varlıklarını ortaya koyacaklardı. İşte Sırbistan’da hayat böylece akıp gidecekti.

            Rejimin şahsen ısınma, beslenme ve para tasası olmamasına rağmen nüfusun geri kalanı gibi o da gelecek günler, haftalar, aylar ve yıllar boyunca nasıl ayakta kalacağını düşünüyordu. Miloseviç’in stratejisi, durumun yavaş yavaş kötüye gitmesine göz yumarak kaçınılmaz ertelemek olmuştur hep –yeterli zaman verildiğinde iktidardakiler, her çöküşten kâr elde etmenin yolunu mutlaka bulurlardı. Miloseviç, aile üyeleri ve onlarla beraber çalışan partiler batan bir geminin yolcularını ve denizcilerini denize atan çılgın kaptan ve subayları gibi davranıyorlardı. Onların tek derdi, hayatta kalanlar ne kadar az olursa olsun, 2001 kıyılarına erişmekti.

            Komünistlerin ve milliyetçilerin kısa süre sonra Rusya’da iktidara geleceğine ve yenilenmiş Rus imparatorluğunun da orta Balkanlar’ı devralıp Büyük Arnavutluk’un inşasının ilk aşamasında Kosova’dan öteye ilerleyemeyen Batılı müttefiklerin yerine geçeceğine samimiyetle inanıyorlardı. 185  Yeni Berlin duvarı, Kosovska Mitroviça’da olacaktı. Bu, madalyonun bir yüzüydü ve diğer  yüzü, ABD’de Cumhuriyetçilerin iktidara geleceğine işaret ediyordu. Miloseviç rejimi, Cumhuriyetçilerin kendi davalarına Demokratlardan daha sıcak yaklaşacaklarına inanıyordu. Demokratlar seçilmeden önce Sırp medyası, Cumhuriyetçileri Sırp halkının düşmanı, Demokratları da müstakbel ilân ediyorlardı. Şimdi ise, genç Başkan Bush’un Sırplara karşı babasından daha adil davranacağını düşünüyorlardı. Miloseviç destekçileri mantık dışı bir hoşgörüsüzlük sergilemişlerdir. Görüşleri ve davranışları eski bir

185          İkinci aşama, Makedonya’nın bölünmesini kapsayacaktı. Üçüncü aşama, güney Sırbistan ve Karadağ üzerinde hak iddia eden Arnavutluk’u içerecekti. Aşamaların              sırasına bakılmaksızın yeni Balkan savaşları yapılacaktı.

262

türkünün sözlerini çağrıştırıyor: “Beyaz gülüm/ ne kadar da mavisin/ yeşil çimler gibi.” 186

Sırbistan dışında tüm dünyada iktidarlar değişiyordu, ama 20. Yüzyılın en yetenekli Sırp siyasetçisi politikalarını değiştirmiyordu, çünkü en belirleyici özelliği, hiçbir özelliği olmamasıydı. Arkan, medyada sesini duyurmaktan hiç geri durmuyor ve “Bundan sonra koyun olmayacağız! Kurt olacağız, hatta daha da iyi kaplanlar olacağız! Damarlarımda Obiliç ailesinin kanı akıyor ve bu kan beni faşist canavarın Sırp köylerini yutmasına seyirci kalmaktan ya da Ustaşa hançerlerinin Sırp çocuklarını ve annelerini boğazlamalarına göz yummaktan alıkoyuyor” gibi beyanlarda bulunuyordu. Özgürleştirilmiş Sırp topraklarında patronu için çok sayıda görev tamamlayan Arkan, zamanını, kaleye dönüştürdüğü evinde geçiriyordu. Dışarıdan

186          Politika gazetesiyle 2000 yılı karşılanması vesilesiyle yapılan bir röportajda Miloseviç,           “Yeni yüzyılın daha iyi ve daha adil olacağına inanıyorum, ta ki insanlar adil olanı ve        adil olmayanı, iyi ve kötüyü ayırt edebilsinler ve birincisi için neler ve ikincisine karşı               neler yapabileceklerini bilsinler. Sonraki yüzyılda herkes daha iyi ve daha adil bir                 dünya için çabalamalıdır. [….] İstekli olanlar için birlikte yaşamak hoş ve kolaydır, ama          birlikte yaşamaya zorlananlar için zor ve iticidir. Birlikte olmaya zorlandıkları yerde              hayatın çekilmez olması yanı sıra, onlar için herhangi bir gelecek de olmaz. […] Ben,                 özellikle uluslar arası siyaset dünyasında sadece yakın komşularıyla değil en uzak               ülkelerle bile işbirliği yapmaya açık olan Yugoslavya’nın büyük deneyimine ve              Sırbistan’a vurgu yapmak istiyorum. Bize gelmek isteyenlere kapılarımız her zaman              açık oldu ve bizimle beraber olmak isteyenlere karşı hep iyi niyet besledik. Bu bizim     ulusal tavrımızdır. Bu bizim tarihi mirasımızdır. […] Yugoslavya’da ve özellikle        Sırbistan’da tam bir haber alma özgürlüğü vardır. […] Tüm dünya insanları suçluların      suçlarından sorumlu olacağını ümit etmektedir. Sorumlu olanlar bu süreçten         korkuyorlar. Hun savaşları döneminde yaşamıyoruz; bu nedenle halkın katledilmesi ve    insanlık suçları sonunda suçlu bulunma korkusu olmadan işlenemiyor artık. Bu     yüzyılın ortasında faşizm insanlığın huzurunda hesap vermeye davet edildi.      İnanıyorum ki, yeni faşizm canavarı zamanımızın ve tarihin yargısından                 kaçamayacak. […] Üzerimize yaptırımlarıyla gelen düşmanlarımıza rağmen tecrit   olmaya niyetimiz yok. Tam aksine, biz özgür dünya ülkelerine –tüm gezegene-               bağlanıyoruz ve onlarla işbirliği yapıyoruz.”

263

bakıldığında etrafını gecekonduların kuşattığı ve yeni zenginliklerin lüks kalelerinin gölgesinde kalan Belgrad’ın en gösterişsiz binalarından biriydi. Arkan’ın yürüttüğü işlerin kârlı olup olmadığı bilinmiyordu. Polisin ve yetkililerin sessiz kalmasıyla yasallaşan ve Sırp kentlerine yayılan uyuşturucu ticareti özellikle Arkan ve adamları tarafından yürütülüyordu. Kurt olmayan kuzular, kaplanların her istediklerini yapmalarına göz yumuyorlardı. Koyunlar sık sık, Arkan’ın satın aldığı Obiliç banliyö futbol kulübünün maçlarına gidiyordu. Aynı yıl takım birinci kümeye çıkmış ve Miloseviç’in ülkesinde birinci olmuştu. Silâhlı kaplanlar, koyunlar arasına karışmıştı ve rakip takımlar Obiliç’in kazanması için ellerinden geldiğince kötü oynamaya çalışmıştı. Arkan’ın eşi Ceca, kulüp başkanı olmuştu; çünkü eşinin aksine, o sözde faşist canavarın çok arananlar listesine girmemiş ve hâlâ yurtdışına çıkabiliyordu. Arkan da Belgrad sokakları arka bahçesiymiş gibi elini kolunu sallayarak dolaşıyordu.

            Büyük Kaplan sonunda kuzu olmuştu. Bir gün öğleden sonra, birkaç dakika önce selâm verdiği kimliği bilinmeyen iki adam, Interkontinental Hotel’in girişinde Arkan’ı kurşun yağmuruna tuttu. 187 Yarım saatlik bir gecikmenin ardından ambulans gelmişti fakat Arkan hastaneye giderken yolda can verdi. Muazzam cenazesine ünlü siyasetçiler, rahipler ve suçlular katıldı. Sonradan ağır silâhlı Kaplanları yatıştırmak için polis Arkan’ın sözde katillerini yakaladı; tüm şüpheliler eski polisler arasındaydı. 188

            Avrupa devletlerinde bakanlık makamındaki bir, suçlu-

187          15 Ocak 2000.

188        Arkan’ın 3 katili mahkemeye çıkarıldı. Cinayeti kendilerinin işlediğini ve olayla ilişkileri            olduğunu yalanladılar. Tanıklar genelde sessiz kaldı. Yas tutan Ceca tanıklık etmek        istemedi. Üç adam suçlu olduklarına dair kanıt yetersizliğine rağmen ağır hapis     cezasına çarptırıldı.

264

nun birinden daha değerlidir. Miloseviç’in devletinde ise bir bakan gözden çıkarılabilirdi ama bir suçlu paha biçilmez birinci gibiydi. İşlerin tamamını aile liderleri idare ediyor ve bakanlar da arada sırada birkaç imza atıp liderin kararlarını uyguluyordu. Bakanlar yüzlerce işe yaramaz adamdan başka bir şey değildi.

            Sırbistan’da görevli bir Karadağlı olan Pavle Bulatoviç, yıllardır savunma bakanlığı yapıyordu ve önemsizlerin en önemsiziydi. Kamu önünde bayanlarda bulunmadı, sadece ortalıkta görünmek için işe gelirdi ve koltuğunda oturup pencereden manzarayı seyretmek dışında ne yaptığını kimse bilmezdi. Her zamanki içki arkadaşı iki generalin arasında favori meyhanesinde otururken öldürüldü. Dışarıdan, pencereden ateş eden ve kimsenin görmediği katil bulunamadı. Bulatoviç’in Karadağ’daki köyünde yapılan cenaze töreniyle akademisyen Beckoviç ilgilenmişti. Monoton bir şekilde şu sözler sarf edilmiştir. “Pavle, kardeşimiz, bugün Belgrad’ı resimlerinle süsledik.” 189

            Bundan bir süre sonra Bozoviç Giska’nın [Kükreyen Dev] halefi ve Sırp ulusal muhafızlarının kumandanı Lainoviç de temizlendi. Önceki iki suikast girişimi başarısız olmuştu; üçüncü denemede yeni zengin olmuş ve çok sayıda muhalefet partisinin sermayedarı bu kaslı sokak dövüşçüsünün de defteri dürülmüştü. Cinayetler kesinlikle siyasî nedenlerle işlenmiyordu –Sırp politikasının tam ortasında çalıntı para bulunduğunu kabul etmezsek tabii. Başka çok sayıda suçlu, silâhlı çatışmalarda hatta bazıları arkadaşlarının cenazesinden dönerken öldürülüyordu. Görünüşe göre, görünmez patronla entri-

189          Söylentiler çok yönlüydü. Miloseviç’in adamlarının Arkan’ı öldürdüğü ve intikam almak           için Arkan’ın adamlarının da Bulatoviç’i öldürdüğüne  dair teoriler ortaya atıldı. İntikam    teorisi sonrasında katilleri bulunamayan her kurban için ortaya atılmaya başlandı.

265

kacı karısının sebep olduğu düzensizlik mafyayı bile etkilemişti.

            Miloseviç, Hırvatistan, Bosna ve Kosova’da sorumlusu olduğu gaddarlıklara şahitlik eden önemli ve önemsiz tanıklardan kurtularak kendini büyük bir manevrayla geleceğe taşıyordu.

266

18

“KENDİNİ ÖLDÜR VE SIRBİSTAN’I KURTAR,

SLOBODAN

Miloseviç’in yaklaşan çöküşünün ilk belirtileri Hırvatistan’da ortaya çıktı. Politikacılar, gazeteciler ve araştırmacılar, siyasi olarak, “Miloseviç ve Tudjman Siyam ikiziydi” iddiasından vazgeçmişlerdi. Bu iki adamın rejimlerinin, çatışmalar ve savaşlar esnasında birbirlerini destekledikleri inkâr ediliyordu. Sırbistan ve aynı şekilde Hırvatistan, bunun gerçek olmadığını ispatlamak için ellerinden geleni yaptılar.

            Uzun zamandır, Tudjman’ın sağlık durumunun iyi olmadığına dair söylentiler dolaşıyordu. 190 Tıbbî açıklaması tam bilinmeyen cerrahî bir operasyon geçirmişti. Önceki seçimleri çift kişilikli biri olarak kazanmıştı –ölümcül hasta ve sapasağ-

190          1996’da beyninde tümör olduğu ve 1998 sonbaharında ikinci bir beyin tümörü daha            teşhis edilmiştir. Bazı söylentilere göre, yetkililerin 1999-2000 seçimleri tamamlanana   kadar öldüğünü gizlemek istedikleri için açıklanan tarihten çok daha önce öldüğü                 varsayılıyor.

267

lam bir adam. 20. Yüzyılın son yıllarında, Hırvatistan ve Hırvat Demokrat Parti’nin (HDZ) cumhurbaşkanı hastanedeydi ve halkla tüm ilişkisi kopmuştu. Üstelik başkanlık ve parlamento seçimleri de yakındı. Tudjman’ın adı ve imajı etrafında birleşmiş iktidar partisi panik halindeydi: ekonomiyle ilgili hedefleri ve Hırvatistan’ın özelleştirilmesi henüz gerçekleşmemişti. Bu arada, tarihçi ve eski general hem gücünü hem de gerçekle olan bağlarını kaybediyordu. Öldüğü haberi öldükten birkaç gün sonra duyuruldu, fakat seçimlerin sonucunu görmeye ömrü yetmemişti.191 Miloseviç’in Hırvatistan’daki muadilinin cenazesi, yaşarken sahip olduğu zevklere uygun olarak şaşaalı bir şekilde kaldırıldı. Fakat, cenaze merasimindeki eksiklik saklanamıyordu –cenazeye Avrupa’dan ve Balkanlar’dan, Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel haricinde, önemli devlet adamlarının hiçbiri katılmadı. Eski ortakları ve koruyucuları, Tudjman’ı unutmuştu. Miloseviç, söylenenlerden çok söylenmeyenlerin önemli olduğu kısa bir telgraf gönderdi. Artık, Miloseviç sahnede tek başınaydı.

            Hırvatistan’da olup bitenleri anlamak Batılı devletlerin yıllarını aldı. Sonra halkın büyüyen öfkesine karşılık olarak, Hırvatistan muhalefetine baskı uyguladılar: düşmanları aynıydı ve ona karşı güç birliği yapmalıydılar. Hırvatlar bunun öneriden çok bir türlü emir olduğunu anlamışlardı.

            Altı muhalefet partisi, seçim cephesi için ittifak kurdular. Başka seçenekleri yoktu. O zamana dek rahat yaşamın tadını çıkaran Hırvat liderlerin artık Miloseviç’le çatışmadan kaçmaları ve sorumluluklarını ihmal etmeleri mümkün değildi. İttifakları, o zamana kadar sürdürdükleri bireysel çıkarlara dayanan politikalardan daha başarılıydı. Seçmenlerin çoğu, sol-

191          Kasım ayında öldü. Parlamento seçimleri 23 Aralık tarihindeydi, arkasından 2000 yılı           ocak ve şubat aylarında cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı.

268

cu, sağcı ve merkez kanadın birleşmesiyle oluşan, herkesi memnun edip sadece ölen cumhurbaşkanını, taraftarlarını ve Belgrad’daki Miloseviç’i öfkelendirecek koalisyon partilerine oy verdiler. Hırvat muhalefeti, seçimleri ikinci kez kazanamamıştı – ilkinde galip gelen Tudjman’dı ve ikincisinde seçmenler Tudjman’ın temsil ettiği hiçbir şeye yanaşmamıştı; artık Sırp muhalefetinin de aynı şeyi yapması muhtemeldi. Miloseviç deliye dönmüştü.

            Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ne Hırvat hükümetinin ne de muhalefetin kazanacağını ummadığı bir adam, Stepjan Mesiç192 galip gelmişti. Stepjan Mesiç Stipe, Tudjman’ın silah arkadaşı ve sadece birkaç aylığına yetkili komutan olduğu dönemde Yugoslavya’nın sonunu ilan eden193 ünlü milliyetçi olarak biliniyordu. Sonradan, Bosna’daki savaş konusunda Tudjman’la ters düşmüş ve yolunu değiştirerek başka birine dönüşüvermişti. Eski halinde geriye sadece kısa saçı, sakalı ve tavırlarındaki içtenliği kalmıştı. Miloseviç Mesiç’i gayet iyi tanıyordu ve bu yüzden teorik olarak Mesiç onun için bir tehdit teşkil etmiyordu. Ancak, gerçekte Lahey Adalet Divanı’yla işbirliği yapıp Tudjman’ın gizli belgelerini ve kayıtlarını ifşa etmeye hazırlandığı için Miloseviç için büyük bir tehlikeydi.194

                Miloseviç, tüm kanıtları arka bahçesine gömmüştü fakat aynı şeyi komşularının bahçesinde yapamıyordu. Halkın cumhurbaşkanı ve özel gangster rolünü kendi başına oynamaya

192          Mesiç, liberal partilerden olan Hırvat Halk Partisi’ne mensuptu.

193          1991 yılı Hırvat Meclisi’nde şu şekilde konuşmuştu: “Görevimi tamamladım. Artık Yugoslavya yok.”

194          Aslında bunların hiçbiri açığa çıkarılamazdı, çünkü Tudjman’ın sağ kolu Tudjman’ın             hastanede kaldığı dönemde neredeyse her şeyi ortadan kaldırmıştı. Bazı belgeler ve    kasetler hâlâ Tudjman’ın tesadüfen gizli polis şefi olan ve şimdi Hırvatistan                           Demokratik Birliği adındaki yeni bir sağ kanat partinin lideri olan oğlundadır. Tudjman         katıldığı her toplantıyı kaydetmiştir.

269

devam etti. Hiçbir şeye imza atmadı, hiçbir şey not etmedi, tek bir rapor bile yazmadı. Gizli planlar ya da eylemler hakkında konuşmak için telefonunu bile kullanmıyordu. Arabulucular, cumhurbaşkanının sözlü talimatlarını taşıyorlardı. Bu adamların çoğunun işe yaramaz hale gelmez katiller tarafından imha edilerek ortadan kaybolduğu rapor edilmiştir. Aynı şekilde, eylemlerin olabildiğince az duyulması için Miloseviç’in sadık muhalefeti de sessiz kalıyordu. Bu konuda bir şeyler yazmaya karar veren gazeteci Slavko Curuvija, karısından birkaç metre ötede evinin önünde vurularak öldürüldü. Bu cinayet, hassas bilgiler ifşa etmek isteyen herkese açık bir uyarıydı.

            Miloseviç büyük bir hata yapmıştı. Özelleştirme sürecinde meslektaşı olan, güvendiği Tudjman’la gizli görüşmeleri vardı. Fakat Tudjman kendini önemli bir devlet adamı olarak görüyordu ve Hırvat tarihine de önemli biri olarak geçmek istiyordu. Sloba, Franjo’nun ve Tudjman’ın kendini anladıklarından emindi –milliyetçi üslûp; sadece yüzyılın en büyük soygununun önündeki paravan, saflar ve aptallar için oyalayıcı bir şeydi. Gerçekten önemli olan şey ebedî kalmaktı; büyük bir siyasetçi başka bir sürü insanın parasını oğullarına ve torunlarına bıraktığı, ölünce adının tüm pisliklerden arındırıldığı ve gelecek kuşaklar tarafından saygı gördüğü zaman öldükten sonra adını yaşatabilir demekti. Tarihi yorumlamak ve atalarını yüceltmek torunlara kalıyordu. Çirkin emelleri  açığa çıkaracak deliller bırakılmadığı takdirde, bu daha başarılı bir şekilde gerçekleşecekti.

            Miloseviç, Tudjman’ın kesinlikle gizli tutulması gereken şeylerini –Hırvatistan ve Bosna’daki savaşların neden başlatıldığını, nasıl yönlendirdiklerini, Bosna’nın bölünmesi hakkında gizli görüşmelerini ve soykırım için yöntemlerini, araçların

270

ve niyetlerin uzun uzadıya tanımlamalarını –Mesiç’in ortaya çıkardığını gördü. Diğer yandan, Miloseviç emrindeki medyanın büyük liderlere karşı yırtıcı iştahının artmasından korktuğu için düşmanı ve eski ortağı Franjo’ya saldırmasına izin vermedi.

            Karadağ, Sloba’nın ikinci gözdesi, Sırbistan ve Hırvatistan’daki olaylara gözlerini yummuştu. Djukanoviç, eski liderine sırt çevirerek Batılı hükûmetlerin ortağı ve gözdesi olmuştu. Miloseviç’e karşı olma cesareti gösterdiği ve demokrat olduğu için Batılıların favorisi oluvermişti. 10 yıl boyunca Miloseviç’in destekçisi ve hizmetçisiydi ve son 3 yıldır demokrattı. Çoğu doğuştun demokratın aksine, Djukanoviç demokrat olduğu günü bile hatırlayabiliyordu. Bombardımanda Djukanoviç’in küçük cumhuriyetteki mal varlığı yıkımdan kurtulmuş, İtalyan mafyası ve tütün mafyasıyla işleri gelişmiş, hatta kamuoyu tarafından kabul görmüş ve yabancı devlet adamları onu kendilerinden biri kabul etmişti.

            Karadağ, Miloseviç’in zayıf düşmesinden faydalanarak bağımsızlığa doğru birkaç adım daha atmıştı. Belgrad artık dış ilişkileri idare edemiyordu; Yugoslav dış ilişkiler bakanının sınırdan geçmesine güç belâ izin veriliyordu. Karadağ’da polis gücü oluşturuldu ve yerel gümrük memurları getirildi. Bir tane ikinci el yolcu uçağıyla yerel hava yolu şirketi kuruldu.

            Mevcut Sanatlar ve Bilimler Akademisi’ne ilâve olarak Duklja195 Akademisi kuruldu. Dünyanın hiçbir ülkesinde, Sırbistan’da bile, kişi başına bu kadar çok akademisyen düşmüyordu. Emekliler için tesisler ve diğer paralel kurumlarla birlikte, bağımsız spor dernekleri hazırlık aşamasındaydı. Son olarak da, Karadağ Ulusal Bankası, düşmanlarından biri Milo-

195          Dukjla, Karadağ’ın eski adlarından biridir; gerçek Karadağ kimliğini güçlendirmek için            yeniden gündeme getirildi [Zlata Filipoviç’in notu].

271

seviç iken bile başarılı olabileceklerinin kanıtı olara, para birimi dinarı Alman markıyla değiştirdi. Avrupa polisinden kaçanlar Sırbistan’da saklanıyordu. Sırbistan’dan ve hüküm süren ailesinden kaçanlar da Karadağ’da saklanıyorlardı. Bu yüzden, iki kanunsuz sistem birbirini gayet iyi tamamlıyordu.

            Şair Matija Beckoviç ve filozof Ljubo Tadiç önderliğinde toplanan, Belgrad’da Sırpçılığı yayan Karadağ kökenli bir grup olan Terazije Karadağlıları, sanki ayaklarının altındaki yer sarsılıyormuş gibi hissediyorlardı. Ellerinde kalan tek malı –her türden Sırpçılık- fakirleşen Sırplara satamayacaklarından korkuyorlardı.

***

1995 yılında Miloseviç, hizmetkârı Joviç’e, “Eğer barış yaparsak 20 yıl daha hüküm süreriz” demişti. Bu süreçte bir barış yapmış, başka bir savaşa neden olmuş ve manevi zafer addettiği bir kapitülasyona imza atmıştı ve hâlâ 20 yıl daha hüküm sürebileceğine inanıyordu. Bir keresinde, Yoldaş Markoviç’in edebî başarısının finansörü Bogoljub Kariç’e hiddetlenerek, “Bogi, ne kadar hüküm süreceğimden sana ne?” diye çıkışmıştı, “İstediğim kadar hüküm sürerim ben.” Miloseviç hâlâ sınırsız yetkiye inanıyordu.

            Onun kafasında, istemek eylemi her zaman yapabilmek eyleminin yerine geçmiştir. Kendi iradesine göre hareket etmemek, Mirjina’yı ve onun mistik varoluşunun derinliklerini, kendi suç işleme gücünü ve Kariç gibi kişileri hor görme şansını kaybetmek anlamına gelirdi. Sınırsız yetki sahibi olmak için –Miloseviç’in tek amacı da budur zaten- anayasa yeniden düzenlenmeli, erken genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmalı, SRJ cumhurbaşkanı federal parlamentonun yargısından muaf tutulmalı ve seçmenlerin düşünceleri belirlenmeliydi. Miloseviç ve halk arasında diyalog olacaktı. Miloseviç

272

yeni seçimlerde Sırbistan’ın kendine ihanet etmesi için bir neden görmüyordu. Maiyetindeki belirli kişileri kullanıp oyların üçte birini kazanabilir ve böylece her iki cephede de zafer kazanabilirdi; geri kalan seçmenlerin neredeyse yarısı bitkinlikten seçimlere katılamayacaktı. Muhalefetin kâğıt üzerinde sahip olduğu çoğunluk böylece ciddî biçimde daralacak ve Seselj ve taraftarlarının katılımı muhalefeti daha da zayıflatacaktı. Oyların yönlendirilmesi ve Seselj’in desteği yeterli olmazsa elbette ilâve önlemlerle Miloseviç’in zaferi garantileyecekti.

            Yenilgi imkansız gibiydi: Sırbistan televizyonu ve Politika gazetesi ilave yayınlar yaptılar, kampanalarda devlet fonları kullanıldı, seçim komisyonlarına rüşvet verildi, itaatkâr yargıçlar getirildi ve orduyla polis destek sözü verdiler.

            Sırbistan’a dayatılan ekonomik ve politik yaptırımlar, sınır kontrolleri, Batılı iktidarlarla Rusya’nın destek vaatlerinin gecikmesine güvenen Miloseviç, halkının güvenini ve sadakatini yeniden kazanmak için uygun iklimin oluştuğundan emindi. Bir kez daha bu zafer kazanıldı mı, bir daha teorik olarak bile yenilemezdi.

            İktidar aracılar –parlamento, mahkemeler, bakanlıklar ve medya- vasıtasıyla planlarını gerçekleştiren Miloseviç, artık ayrıntılara takılmıyordu. Muhalefetin zayıflığına dayanarak seçim sorumluluklarını emrindekilere ve propaganda makinesine devretmişti. Yeni hırsı, karısının iktidardaki statüsünü yükseltmekti. Mirjana’nın Miloseviç’in gölgesinden çıkıp federal parlamentoda başkanlık makamına geçmesinin zamanı gelmişti. Neyse ki, cumhurbaşkanı olmakla ilgilenmiyordu; kendisinin de belirttiği gibi, bu işin gerektirdiği sabra sahip değildi ve zaten bitirmesi gereken bir sürü kitap vardı.

            Sırp muhalefetinin, parlamentoda bulunduğu 10 yıl boyunca iktidara gelmek için mücadele etmemesiyle ilgili bir sürü açıklaması vardı. Asıl nedenler gizli tutulurken, sürekli sahte

273

nedenler tekrarlanıyordu. Muhalefet liderlerinin çoğu profesyonel niteliklerinde mahrum ve başka herhangi bir işi başarıyla tamamlayamamış kişilerdi. Miloseviç’in takımında oyuncular birbirine benziyordu; tek fark, kaptanlarının aynı zamanda hakem olmasıydı. Sonu gelmeyen siyasî ve seçim mağlubiyetlerinin karşılığında bu liderler sosyal statülerinde ani gelişmeler yaşamışlardı.

            Zengin oldular, villalar ve araziler edindiler, bol bol seyahat ettiler, televizyonda konuştular, büyük elçilerle görüştüler, yabancı politikacılarla anlaşmalar yaptılar ve çok sayıda destekçileri ve hayranları vardı. Yeni kostümlerinin içinde artık neredeyse tanınmaz olmuşlardı, hatta kendileri için bile. Miloseviç bu adamların kendisine karşı gelerek sahip oldukları lüks ve imtiyazları tehlikeye atmalarının mümkün olacağına inanmıyordu. Kimse başka bir Kosova istemiyordu.

            Geçmişte muhalefet liderlerinin Miloseviç’e başkaldırmamak için hep bir mazeretleri olmuştur. Miloseviç oyunun kurallarına uymuyordu; konuşmalarını dinletiyor, aralarına casus gönderiyor, rüşvet veriyor, gözdağı veriyor ve polis dosyalarını hayatlarına ait ayrıntılarla dolduruyordu. Muhalefet liderleri aynı zamanda seçim koşullarının adil olmadığından da yakınıyorlardı. Yeni bir lider bulunsa, bu koşullar iyileşecekti ve adil seçimler mümkün olacaktı. Diğer bir mazeret de paralarının olmamasıydı. Keşke Batı demokrasileri Polonyalılara, Çeklere, Macarlara ve Bulgarlara gönderdikleri gibi onlara da para gönderseydi! “Henüz zamanı gelmedi”, “Doğru zaman değil”, “İktidar için çatışmaya girmek Sırp ulusal çıkarlarını zedeleyebilir”  ve bunlar gibi başka iddialar da ellerindeki son mazeretleriydi.

            Sırp muhalefet liderleri devletlerine karşı yapılan adaletsizlikleri için inatla Hırvat muhalefetini suçladılar. Avrupalıların, Vatikan’ın ve Komintern’in, Sırp karşıtı Protestan Komplo

274

ve tüm Müslümanların bu adaletsizliği desteklediğini iddia ediyorlardı –ancak ortada korkunç sonuçlar yoktu, Hırvat muhalefetinin birleşmesi ve zaferi, Sırp liderler arasında kıskançlık doğurmuştu. Kendileri daima ortak bir düşmana karşı birlikte savaşmanın imkansız olduğunu düşünmüşlerdi. Ancak, şimdi önlerinde örnek almak zorunda  oldukları bir model duruyordu.

            Dünyada hiç kimse, uzun zamandan beri ıstırap çeken seçmenleri bile, artık mazeret dinleyecek durumda değildi. Ya birleşmek  ya da yok olmak zorundaydılar.

            Birleşmeden önce liderler, kendilerini temsil edecek tek bir lider seçmek zorundaydılar. Memnuniyetle kolektif temsilcilik organize ederlerdi fakat Dedinjeli Şeytan’a karşı koymak için tek bir lidere ihtiyaçları vardı. Bir anda ikileme düşmüşlerdi. Cinciç, Draskovic’e ve Draskoviç de Cinciç’e güvenmiyordu. Novi Sad’lı Canak’a, kafasını Voyvodina bölgesinin sosyal demokrat partinin liderlerinin de –ikisi patronun kovduğu general, üçüncüsü Miloseviç’in eski Belgrad belediye başkanıydı- hiç üyesi olmayan partileri vardı ve sosyal demokrasiden bahsettiklerinde ne demek istediklerini kimse anlamıyordu. Cacaklı İliç’in içinden çıkılmaz bir problemi vardı: Belgradlı değildi ve bu da carcija196 nezaretinde olmadığı anlamına geliyordu. Belki de, yıllarca işbirliği yaptıktan sonra, Miloseviç’e karşı koymasıyla ün salmış Djukanoviç işe yarayabilirdi. Ancak, Karadağ Cumhurbaşkanı başkalarına ait topraklarda kendini tehlikeye atmaktansa, kendi derebeyliğinde emniyette kalmayı tercih etmişti.

196          Carsija kelimesi, küçük bir kasabada bir kişinin kendi davranışlarını başka insanların             görüşlerine göre ayarlamasına gönderme yapar (Zlata Filipoviç’in Notu].

275

Draskoviç müzakere etmeyi reddetti. General Drazo Mihajloviç de dahil tüm Sırp halkının desteğini aldığı için, kendini tüm adayların üstünde tutuyor ve arbedeyle bir ilişkisinin olmadığını düşünüyordu. Fakat şimdi Cinciç işlere şahsen el atmıştı. Per rağbet görmediğini bilen Cinciç, gelecekteki koalisyonun lideri olarak ön sırada yerini alacak birini ayarladı. Bu kişi, Cinciç’in Demokrat Parti’den eski yoldaşı ve sonradan Sırbistan Demokrasi Partisi’ni (SDP) kuran ve kendini büyük demokrat ve büyük Sırp olarak tanımlayan Vojislav Koştunitsa’ydı. Parti tıpkı başkanı gibi küçük, dar görüşlüydü ve rağbet görmüyordu. Denkler arasından kimin koalisyon liderliğini üstleneceği belirlenirken Koştunitsa ve Slav milliyetçileri oyların sadece yüzde 2’sini aldı.

            Fakat Koştunitsa, diğerlerine göre bazı önemli avantajlara sahipti. Aslen Sırbistanlıydı ve Belgrad’ın gerçek vatandaşlarından biri olmuştu. Yozlaşmamıştı ve gösterişsiz bir yaşam sürüyordu. Dindardı; hatta militan Metropolitan Amfilohije’yle bile bağlantısı vardı. Diğer liderler ondan korkmuyordu; tabiî ki, Miloseviç de korkmuyordu. Koştunitsa’nın partisi sesini büyük oranda rejime ait televizyon istasyonlarından düzenli olarak yayınlanan yurtsever beyanatlarla duyuruyordu.

            Cinciç ve diğer liderler doğru adımı attıklarına inanıyorlardı. Çatışmanın yükünü Koştunitsa omuzlayacak ve yenilgi olursa suç da onun üzerine kalacaktı. Kazanırsa –bunun mümkün olduğuna inananlar da vardı- tek bir bakanlığı dolduracak kadar üyesi olmayacaktı ve böylece diğer liderler boş makamlara kendi adamlarını yerleştirebileceklerdi. Kimse onu tehdit olarak görmüyordu –Miloseviç bile. Kişisel ihtiraslara ulaşmak için kullanılacak bir maşadan fazlası değildi Koştunitsa.

276

19

KÖYÜNE ADINI VEREN ADAM

Güç belâ birleşen Miloseviç muhaliflerinden oluşan gruba, Sırbistan Demokratik Muhalefeti (SDM) denildi. 18 partiden oluşuyordu ve Zagreb koalisyonunun tam üç katıydı. Partilerin genelde birkaç üyesi vardı ve tam olarak örgütlenmemişlerdi. Koştunitsa’nın önderlik ettiği SDP’nin her şehirde komitesi bulunmuyordu; başkentteki merkezi bile küçüktü ve aktif değildi. Sadece Cinciç’in her yere ve herkese ulaşan bir örgütü vardı. Cinciç kendine seçim öncesi kampanya yöneticisi görevini ayırmıştı. Başkaları Miloseviç’e karşı koyma tehlikesiyle yüzleşirken, kendisi sahne arkasında çalışabilirdi.

            Önceden muhalefet, sadece rejimin eylemleri tekrarlardı. Şimdi ise rejim, muhalefetin ikinci derece rütbelilerini taklit ediyordu. Draskoviç, vilayetlerdeki direnişin sözcüsü SPO’yu birleşik muhalefete dahil etmek istemiyordu. Muhalefet kendisine katılmadığından, Draskoviç kendini bir vekilin

277

temsil etmesini tercih etti. General Drazo Mihajloviç’in torunu ve beceriksiz bir avukat olan Vojislav Mihajloviç, SPO’nun başkan adayı olarak ileri sürüldü. Draskoviç’in Hersek’ten yakın dostu Seselj de aynı taktiği benimsiyordu. Sesejl, muhalefetin seçmen kitlesinden kurtulmak için uğraşıyordu. O da Sırp radikallerinin cumhurbaşkanlığı adayı olarak kendi başkan yardımcısını, Tomislav Nikoliç’i ileri sürdü. Miloseviç, “özgürlük ve ulusal onur için savaşta en büyük, en mükemmel ve en yeri doldurulmaz lider” olduğundan, vekil kullanmayan tek adamdı. Şimdi karşısında kendisine kafa tutan üç dublör vardı.

            Kokuşmuş rejim ve rejimi taklit eden muhalefet arasında sıkışıp kalmış erkekli ve kadınlı genç bir grup, Otpor (Direniş) adlı bir örgüt kurdular. Bu örgütünü sembolü, sıkılmış bir yumruktu. Siyasî partilerin merkezîleşme eğiliminden bilerek uzak duran hareket, bir sürü küçük gruptan oluşuyordu; fakat tek bir lidere hesap verecek idarî yapılanmaları ve yönetici komiteleri yoktu. Tüm birimler eşitti, kimse diğerinin astı değildi, kimse emir vermiyordu, kararlar fikir birliğiyle alınıyordu, lider yoktu ve içlerinde herhangi biri sözcü olabilirdi. Otpor birimlerinin Belgrad’la sınırlı kalmayıp diğer şehirlere de sıçraması, rejimi ve sözde muhalefet partilerini şaşırtmıştı. Vilayetler ilk kez başkent tarafından sindirilmiyorlardı. Otpor üyeleri posterler hazırlıyor, duyurularda bulunuyor, gösteriler ve etkinlikler düzenliyorlardı. Düşmanlarını gülünç duruma düşüren mizahtan ve istihzadan yararlandılar ve milliyetçilerin aşırı ciddiyetine karşı koydular. Gülüp eğlendiler, mümkün olan her yerde ve beklenmedik yöntemlerle direniş gösterdiler ve böylece sadece rejimi, politikacıları ve medyayı etkilemekle kalmayıp ailelerini de etkilediler.

            2000 yılını, bir dizi Otpor eylemi ve rejimin bunlara son verme girişimi noktaladı. Ne rejimi ve de muhalefeti desteklemi-

278

yor gibi davranan genç erkekler ve bayanlar sık sık bilgilendirici görüşmeler için alınıp götürülüyor, geçici süreyle tutuklu kalıyor, aşağılanıp küfre maruz kalıyor ve bazen de dayak yiyorlardı. Ara sıra Otpor üyelerinin sesini kesmek için, suçlulardan oluşan birimler görevlendiriliyordu. Rejimin kontrolündeki medya Otpor’a muhalefetten daha fazla saldırıyordu, fakat bu gençler üzerinde pek etkili olmuyordu çünkü ebeveynleri ve önceki kuşakların aksine onlar korkmuyorlardı. Direniş birimleri gittikçe yayıldı ve eylemleri zamanla dikkate değer bir hal aldı. Bir zamanlar rejimi omuzlayan, şimdi ise rejimin kayıtsız düşmanları olan elit tabaka üyeleri, kendilerinin daima Miloseviç’e karşı olduklarını ispatlamak için bu gençlerden ne şekilde faydalanabilecekleri üzerine kafa yormaya başlamışlardı. 80 yaşına girmiş ve Miloseviç’in eski komitesinin yaşlı lideri Dobrica Coşiç, Otpor üyeleri onun torunları gibiydi; işlediği suçları hatırlayamazdı ve zaten uzun zaman önce kendi kendini affetmişti.

            Sırbistan’ın hareketli tarihinde tek bir kural vardı: her şey ansızın ve beklenmedik bir anda olurdu. Bahar ve yaz aylarında yapılan anketler, yarışa bir hayli geriden başlayan SDM (Sırbistan Demokratik Muhalefeti) adayı Koştunitsa’nın gittikçe destek topladığını gösteriyordu. Utangaç Mihajloviç’i ve embesil Nikoliç’i sollamıştı; hızla Miloseviç’i ve Draskoviç ve Seselj anket sonuçlarının hileli olduğundan yakındılar, fakat bu boşunaydı çünkü Vojislav Koştunitsa’nın aldığı destek artmaya devam ediyordu. Sırp Voj 197 öteki Sırp Voja’yı198 ardından Sırp Toma’yı199 ve son olarak da Sırp Sloba’yı geçme yolundaydı.

197          Vojislav Koştunitsa.

198          Vojislav Seselj.

199          Tomislav Nikoliç.

279

Sırbistan hep küçük çiftçilerin ülkesi olagelmiştir. İki büyük hanedanı da köylü soyundandı. Politikacılar, bilim adamları, yazarlar ve son zamanların generallerinin tümü aynı kökten geliyordu, ki bu  da köy kültürünü neden hor gördüklerini ve bazen de köy kültüründen açıktan açığa neden nefret ettiklerini açıklıyordu. Belgrad’ın eski burjuva aileleri sadece iki ya da üç kuşaktır burjuvaydı. Akademisyenlerden biri otobiyografisinde şöyle yazmaktadır: “Isokoviç ailesinden gelen hepimiz Ljuba dedenin torunlarıyız.” Şehirli bir büyükbaba bulunamıyordu. Sırp tarihindeki kahinler bile, kentlerde yaşayan dolandırıcılar değil okuma yazması olmayan köylülerdi. Köy halkı bu kahinlere yumurta verir ve kehanetleri  yanlış çıktığında da üzerlerine hayvan pisliği fırlatırlardı.

            20. yüzyılın en çok anlatılan mistik kehanetlerinden biri, 19. Yüzyılda Uzice’deki Kremna adındaki küçük bir kasabadan çıkmıştı. Kehanette bulunan, Mitar Tarabiç adında bir köylüydü; kehaneti rahip not etmişti ve yeni oluşan kentlerdeki sakinler bunu ağızdan ağza yaymışlardı. Rahibin yazdığı sahte metinde Tarabiç, Sırp halkının ıstıraplarını, savaşları, salgın hastalıkları, mültecileri, yanıp kül olmuş kiliseleri ve aynı erik ağacının altında durmadıkça halkın uzun süren yok edilişini öngörüyordu. Bu kâhin – veya belki de sonradan onun yaşam öyküsünü yazanlar- Sırp halkının birlik, inanç, krallarına saygı ve Drina’nın ötesindeki kardeşleriyle birleşmeyle kurtulacağını da ilân ediyordu.

            Tarabiç, Sırbistan’ı kurtaracak kişiyi de tarif ediyordu ama tanımı öyle bulanıktı ki, tarif herhangi birine uyabilirdi. Sloba- Sloboda efsanesi doğduğunda meslektaşlarımın ve hemşerilerimin çoğu Tarabiç’in tarifinin Miloseviç’e mükemmel biçimde uyduğunu düşünüyorlardı.200 Bu düşünce o zamanlar bir hayli yaygındı.

200          Akademisyen Matija Beckoviç, “Sırbistan’ın kurtarıcısı iki kutsal Sırpça kelime­

280

Erken seçim kampanyasının müdürü, Cinciç Koştunitsa’nın adaylığı için, televizyon duyurularına, reklamlara, medya veya büyük toplantılar için rüşvete fazla harcama yapmadan daha mütevazi bir kampanya düzenledi. SDM (Sırbistan Demokratik Muhalefeti) aday pahalı arabalardan oluşan konvoylar ya da dev ekranlar kullanmadan köyleri, kasabaları ve şehirleri ziyaret etti; Koştunitsa sadece sokaklarda dolaşıp insanlarla el sıkıştı. Önce bu kampanyasız kampanyanın ancak vasat bir başarı elde edebileceği düşünülüyordu ama birden her şey değişmişti. Koştunitsa Kreinna’nın yukarısında bulunan, Mitar Tarabiç’in torunlarının yaşadığı ve çiftçilerin kendilerini kâhin addettiği bir köyü ziyaret ederken, köylülerin en yaşlısı Koştunitsa’da yeni cumhurbaşkanını görmüştü. Bir anda her tarafta, Tarabiç’in geldiği köyün adını taşıyan bir adamın Sırbistan’ı kurtaracağı kehanetinde bulunduğuna ve Koştunitsa’nın da Sırbistan’ın içlerinden geldiğine göre Sırbistan’ı kurtaracak adam olduğunu ilân eden broşürler yayılmaya başlamıştı. Eski Damjanoviç ailesinin (Koştunitsa adını şehre geldiklerinde almışlardı) torununu bir anda Miloseviç’in tahtına oturttuklarına göre, olası bir kurtarıcı olduğu düşüncesi Sırpların bilinçaltında ve efsanevî miraslarında derin bir yerlere dokunmuş olmalıydı.

            Vasat bir çiftçinin sözleri, Sloba-Sloboda’nın sahip olduğu son desteği de ortadan kaldırıyordu. Sloba, artık gerekirse sopayla defedebilecek Dedinjeli Şeytan’dan başka bir şey değildi.

            20. yüzyılın başlarında milliyetçiler, Sırp anayasasındaki “Sırbistan Krallığı’nda basın özgürlüğü korunacaktır” diyen maddeyle övünüyorlardı; ancak, bunu garantileyecek özel ya-

                                                                       ___________________

                yi içeren   bir adam olacaktır: Slovoda (özgürlük) ve Milos (1389 Kosova Savaşı    sonrası    Osmanlı Sultanı I. Murat’ı öldüren ulusal kahraman Milos Obiliç’i andırır).”

281

salar yoktu. Zaten modern zamanda devleti yönetenlerden veya muhalefet partilerinden rüşvet alan ve Nikola Pasiç ve bakanları gibi hükümeti eleştirenlerin sağ kalmasına pek izin vermeyen gazeteler, bu maddeyi göz ardı ediyorlardı. Bu dönemde Sırbistan’ın en önemli düşünce özgürlüğü kurbanı, yazar Radoje Domaniç olmuştu ve çoğu Sırp yazar gibi o da sefalet içinde öldü. Ekmek parası bile kazanamıyordu, içmeye başladı, tüberküloza yakalandı ve doğduğum yerden birkaç kilometre uzaktaki kasabada babasının evinde öldü. Bu kaderin aynısı ya da benzeri, eğer Miloseviç’in rejiminde yaşasaydım benim de kaderim olabilirdi: 10 yıl boyunca Belgrad’daki hesabımda tek bir kuruş birikmemişti. Önüme iki seçenek koyuluyordu: ölmek ya da işbirliği yapmak. İkisini de seçmedim.

            Yoldaş Markoviç taraftarlarından biri, yeni seçim kampanyası başlatarak, basın özgürlüğünün 20. yüzyılın başından beri var olduğu efsanesini canlandırmaya çalıştı. İletişim Bakanı İvan Markoviç, “Medya özgürlüğü inanılmaz bir düzeye ulaştı. SRJ’de enformasyon özgürlüğü öylesine geniş ki, vatandaşların diğer hak ve özgürlüklerini koruyan bir enformasyon yasa taslağı hazırlamalıyız” diyordu. Yani halk medyadan ve gazetecilerden korunmalıydı. Gazetecileri halktan ayıran bariyer Miloseviç’ti. Domaniç, Miloseviç döneminde yaşasaydı, yazdığı acı şeylerin gerçek olduğunu görünce utancından ölürdü.

            Tek acı çekenler medyada çalışan rejim karşıtı insanlar değildi elbette. Bağımsız basın üyeleri de , aleyhlerinde açılan hakaret ve karalama davalarıyla devamlı olarak rahatsız ediliyorlardı. Rejimin ajanları şahsen kontrol altına alamadıkları sayısız tazminat davası açıyordu; mahkemeler davaları derhal karara bağlıyor ve bağımsız tazminat cezalarını yurtdışından gelen paralarla ödüyordu. Seslj, Sırp devletinin düşman-

282

larından elde ettiği ganimetlerden ne kadar memnun kaldığını alenen duyuruyordu. Enformasyon Bakanı Vuciç de olup bitenleri seyrediyordu.

            Bilinen Yunan trajedilerinden biri, tanrılara hakaret ettiği için kör edilen bir kahramanla başlar ve kahramanın hatalarını kabul edip cezasına razı olmasıyla son bulur. Oedipus, karanlıkta kalmak için kendi gözlerini çıkardı. Yugoslav trajedisi de genel bir körlükle başlamıştır. Kimse göremiyordu; kimse neler olabileceğini tasavvur edemiyordu. Yugoslavlar, sosyal ve ekonomik problemlerinin kendiliğinden çözüleceğini düşünüyorlardı. Doğu sosyalizminin sefaletinden uzak durmayı başarmışlardı; sıkıntılardan ya da kapitalizmden korkmuyorlardı. Az çalışıp saçmalıklarla oyalanıyorlardı. O zamanın sorumsuzluğuna tanık oldum; her şeyin içindeydim ve hâlâ sonuçlarının acısını çekiyorum. İvan Stamboliç, körlüğünün bedelini birçok kez ödedi. Ona müthiş bir hırsla, kritik bir anda tuzağa düşürüp deviren Miloseviç’i doğurdu. Kızı acayip koşullarda hayatını kaybetti. Yıllarca politikadan uzak kaldı ve inzivada kendini, bir zamanlar ait olduğu komünist sistemi ve nefret ettiği Sırp milliyetçiliğini sorguladı. Saraybosna’yı bombalanırken ziyaret eden ilk gruba katıldı. İşlediği siyasi günahlar için kefaret ve bağışlanma arıyor gibiydi. Fakat konuşurken orada bulunanlar, ciddî fikirleri olan ve bunları uygulamaya hazır bir politikacıyı dinlediklerini fark ettiler. Ben de Paris ziyareti esnasında kendisini görmüş ve dinlemiştim. Muhtemelen Sırp siyasetine dönmeye karar vermiş fakat henüz bunu duyurmamıştı.

            Benzer düşünceler başka yerlerde de ortaya çıktı. 25 Ağustos 2000’de Sırbistan eski cumhurbaşkanı, evinin yakınlarında koşu yaparken ortadan kayboldu. Orada bulunan bir tanık, iki adamın onu sürükleyerek beyaz bir minibüse bindirdiklerini görmüş. Resmî soruşturma başlatıldı ancak ne Ivan Stamboliç

283

ne de onu kaçıranlar bulunabildi. 201 Sonradan, rejim kontrolündeki medyada ortadan kayboluşuyla ilgili hiçbir yorum yapılmamıştı. Miloseviç, Makedonya eski cumhurbaşkanı Gligorov’la yaptığı telefon görüşmelerinden birinde, olayla ilgili olmadığını iddia etmişti. Stamboliç’in varsayılan ölümünün ardından, bu iki gözü dönmüş politikacının ondan korkmasına gerek kalmamıştı. Mira, “Asıl tehlike muhalefet değil. Sekizinci konferanstaki vampirlere karşı uyanık olmalıyız” diye beyanatta bulunuyordu.

            Hâlâ halk adamı olan ve Sırbistan’ın her köşesini avucunun içi gibi bilen eski arkadaşlarından korkmuşlardı. Mira, “Devleti ve hakikatleri korumak için kendimizi savunduk- politikayla, medya yoluyla ve NATO hava saldırılarına karşı” diyordu, fakat elinde başka savunma araçları da vardı. Kocası devletin tüm kaynaklarını emrine vermişti. 202  

            Florence Hartmann (Le Monde muhabiri ve şimdi Carla Del Ponte’nin sözcüsü), İvan Stamboliç’le, ortadan kaybolmadan önce Paris’te kaldığı dönemde bir kez daha görüşme fırsatı yakalamıştı. Yurttaşlarımızı şöyle tanımlamıştır.

            Sırpların esas problemi, Slobodan Miloseviç. Artık lider, halkın       kurtarıcısı    ya da Sırp şanının savunucusu değil. Sırplara görev o artık Mesih değil. Sırp halkı onu tanrı gibi gördü ve             onunla anılırsa kendilerinin de tanrı olacaklarına inandılar.

201          Stamboliç’in cesedi 27 Mart 2003’te bulundu. Oğluyla Moskova’ya kaçan Mira       Markoviç, dava hakkında sorgulanmak için aranıyor.

202          Yoldaş Markoviç sonradan şunları yazmıştır: “İvan Stamboliç kocamın arkadaşıydı.               Ancak güçlü bir aile dostluğumuz yoktu. Sekizinci kongreden sonra İvan Stamboliç             siyaseti bıraktı ve talebi üzerine kocam kendisini Jumbes Bank’ın müdürlüğüne     getirdi. Stamboliç artık siyasette olmadığından, kocamla siyasî irtibatı kesildi. Ailemde             Stamboliç’e karşı belirli bir düşmanlık yoktu ve İvan’dan hiç bahsetmedik. Yeni ve                 çalkantılı dönemler kapıdaydı. İvan Stamboliç geçmişte kaldı.”

284

            Ancak halkı her geçen gün bataklığa biraz daha gömülürken,        Slobodan Miloseviç bulutların üzerinde geziniyor. Bu zamana            dek, ona göre yönlendirilmesi gereken bir obje olmaktan    başka bir şey ifade etmeyen Sırp halkıyla alay etti. Slobodan        Miloseviç ve Sırp halkı tekti. Artık aralarında böyle bir bağ yok:      Slobodan Miloseviç’le Sırplar ayrılmış durumdalar. Sırplar bu yeni gerçekle yüzleşmeli. Bu onlar için hiç de kolay olmayacak             çünkü geleceklerini inşa etmelerinin tek yolu, öncelikle       yenilgiyi kabul etmeden geçiyor. Yenilgiyi kabul etmenin tek     yolu, Slobodan Miloseviç’i ve politikalarını çöpe atmaktır.

            Bu sözler durumu gayet doğru tarif ediyor ve siyasî bir çıkış yolu öngörüyordu. Ama ümitsizlik kendine çıkış yolu seçmez. Çıkış yolu aramaz bile: önceki hatalarıyla tanımlanır ve sadece bunları tekrarlar. Domanoviç’in Staradija’sında –sokaklarda, stadyumlarda, kafelerde ve toplantılarda- yeni bir türkü tutturulmuştu: “Kendini öldür, Sırbistan’ı kurtar Slobodan.”

            Halk aynı zamanda yeni bir kurtarıcısı bulma derdine de düşmüştü. “Koştunitsa, Sırbistan’ı çılgınlıktan kurtar.” Bu şarkı da her yerde duyuluyordu; bazen birincisinin  öncesinde, bazen de sonrasında duyuluyordu. Hemşerilerime göre her zaman bir kurtarıcı olmalıydı, bir gün bu seçtikleri kurtarıcıdan da kurtulmak zorunda kalacak olsalar bile. En uygun adaylar, haklarında hiçbir şey bilinmeyenlerdi.

            Kimse bu yeni adamın, sonuncusu kadar beceriksiz olup olmayacağını bilmiyordu. Zaten beceriksiz çıksa da, onu seçenler suçu başkasına atarlardı. Yenilgiyi itiraf etmekten ve yenilgiye yol açan politikaların kınanmasından kaçınıldığı sürece her şey uygundu. Gerçekte Sırbistan’da kimse bu imkânsız göreve uygun değildi: hem yenilgi politikalarını hem de Miloseviç’i doğuran politik ve kültürel elit tabaka, yenilginin ara-

285

cısı Miloseviç’in yerine birini bulursa kendini suçlu konumuna koymuş olacaktı. Miloseviç, muazzam bir koruma eşliğinde, eski kalabalıklardan arta kalan acınacak derecede az insan tarafından karşılandı. Her zamanki gibi monoton konuşuyor ve dinleyicisini asla dikkate almıyordu. Dinleyicileri de uyuşmuş halde tezahürat yapıyorlardı.

            24 Eylül seçimleri olaysız geçti. Hava ılık ve güneşliydi ve çatışma yaşanmıyordu. Polis bu sefer gerçek seçmenler olan seçmenlere saldırmıyordu: yıllardan sonra ilk kez geleceği kendi ellerinde tutuyorlardı. Belki de işaretledikleri oy pusulalarıyla ekmek, süt ve elektrik fiyatları arasında bağlantı olduğu nihayet birilerin aklına dank etmişti. Yabancı muhabirlerin, o zamana dek görülen en yüksek düzeyde katılım olduğu dışında bildirecekleri pek bir şey yoktu. Belgrad ve vilâyetler dışında aynı mucizeye tanık oluyordu: sadece birkaç kişi evde oturup iyi zamanların gelmesini bekliyordu. Slobodan ve Mira oylarını Savski Venac belediyesinde birlikte kullandılar. Rakip aday Koştunitsa kameralara gülümsedi bile. Diğer adaylar önemsizdi –onların dönemi kapanmıştı ve artık eski yaşamlarına dönme zamanı gelmişti.

            Oy sandıkları kapanır kapanmaz sokaklara, meydanlara, kafelere, harap olmuş kasabalara ve şuursuz köylere sessizlik çökmüştü. Seçmenler televizyon başında yerlerini almışlardı. Sosyalistler birinci sırada olduklarını, Miloseviç’in Koştunitsa’nın önünde olduğunu duyurdular. JUL da aynı şeyleri söylüyordu. Muhalefet ise, Koştunitsa’nın Miloseviç’ten çok önde olduğunu iddia ediyordu. Tartışma gece boyunca kızıştı. Sırp radikaller Koştunitsa’nın Miloseviç’ten önde gittiğini duyurduğunda, Seselj’in partisi için bir ümit ışığı doğmuştu; fakat daha oyların yarısı bile sayılmamıştı. İkinci tur seçime gidilebilir gibiydi. Seselj patronun sözcülüğünü son kez üstlendi ve muhalefeti kutlamakla, diğer tarafa geçiş teklifini yapmış oldu. Yalnız değildi.

286

Sırbistan’a birkaç gün içinde farklı bir ülke olma şansı verilmişti. Miloseviç’in seçim komisyonu sonuçları duyurmaktan vazgeçti ve ikinci tur duyurusu yapıldı. Miloseviç henüz yapılan seçimleri feshetti ve bir yıl erteledi. Rejim işleri olabildiğince sürüncemede bırakmayı istiyordu; bu arada kazanılan zamanda ordu ve polis NATO hainleriyle son hesaplaşmaya hazırlanabilecekti. Muhalefet, federal ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandığını ilân etti ve bir kez daha gösteri çağrısında bulundu. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin ansızın iki cumhurbaşkanı ve iki ordu kumandanı olmuştu. Miloseviç ortaya çıkıp herhangi bir beyanda bulunmadı. Önceki kritik anlarda yaptığı gibi kendini ulaşılmaz kılmıştı. Karısı da ortalıkta görünmüyordu artık.

            Batılı iktidarlar yeni cumhurbaşkanını tanıdılar: eskisini son 2 yıldır tanımıyorlardı. Sırbistan’da, 10 yıl gecikmiş olsa da dananın kuyruğu kopmak üzereydi. 5 Ekim’de Belgrad’da gerçekleştirilen bir gösteriyle olan oldu. “Dört saat boyunca insanların kente akın edişini izledim. Sonra evimden çıkıp onlara katıldım.” Bu sözler oğullarımdan birine ait. Başkent girişindeki polis barikatlarını aşan on binlerce insan şehir merkezine hücum ediyordu. Belediye başkanı İliç önderliğinde Cacak’tan gelen konvoy ve uzunuydu: konvoyda otomobil ve kamyonetlerle birlikte buldozerler de yer alıyordu. Sumadija’dan bıkanlar güç merkezine saldırarak 19. Yüzyıl ayaklanma modeline dönmüşlerdi. Yugoslav parlamentosu önündeki meydanda, gerçek demokrasiden halen habersiz olan bir ülke, başkentinde gördüğü en büyük kalabalıkla özüne dönüyordu. Güçlü gençlerden oluşan gruplar polis birimlerini aşıp binaya girdiler. Binadan duman yükselmeye başlamıştı; Miloseviç’in Reichstağ’ı vardı fakat ondan faydalanamazdı –bunun için artık çok geçti. Asiler Sırp televizyonunu kuşatıp güvenlik görevlilerini aşarak, yıllar boyunca iğrenç programların hazırlandı-

287

ğı odalara hücum ettiler. Dayak yiyen müdür, linç olmaktan ucuz kurtulmuştu. Filip David aynı akşam şunları yazmıştı: “Her şey iki saatte bitti.”

            Polis birimleri sokaklarda halka karışıyordu; artık hepsi kardeştiler. Hazır konumda bekleyen zırhlı birlikler, kaos ve çılgınlık güçlerine saldırmadılar. Birbirini tanımayan insanlar sarmaş dolaş olup birbirlerini kutluyorlardı. Şarkılar söyleniyor, dans ediliyor ve sevinç gözyaşları dökülüyordu. Bu arada şehirdeki dükkânların çoğu yağmalanmıştı. Devlet televizyonu yayına devam ediyordu. Bu kez sadece gerçekten olanlar yayınlanıyordu –medya ve gerçeklik arasındaki duvar nihayet yıkılmıştı. Muhalefet liderleri mekik dokuyor, bir yerlerde birileriyle müzakereler yapıyorlardı.

            Belgrad, düşmanına ve kendisine karşı ilk zaferini kutluyordu. Sırbistan’daki diğer şehirlerin tamamında kutlama vardı; sokaklar kalabalıklar ve orkestraların gürültüsüyle şenleniyordu. Sosyalistler ve JUL’cüler ortalıkta görünmüyordu –onlar geceyi kendileriyle hemfikir kişilerin ve arkadaşların evinde geçirmişlerdi. Her ikisi de Marko Miloseviç’e ait, Pozarevaç’taki Madonna diskoteği ve Bambiland yerle bir edilmişti. Ertesi gün yüz binlerce insan kutlamalara devam etti.

            Eski Yunan tanrıların habercisi Hermes, Belgrad’a gelmemişti. Ya morali bozuktu ya da umurunda değildi. Önceden de böyle şeyler görmüştü –Akdeniz ve Tuna arasında sadece mevsimler değişirdi ne de olsa; geri kalan her şey olduğu gibi kalırdı. Tarih dairevî hareket eder, yüzyıllar birbirine benzer, rejimler zamanla birbirine karışır, diktatörler gider ve gelir, savaşlar sürer, aynı topraklar mütemadiyen kaybedilir ve kazanılır. Ancak, Hermes’in elçilerinden biri, Rus Dışişleri Bakanı ve Putin iktidarının katı temsilcisi İvanov kılığında ertesi gün Belgrad’a geldi. İvanov,muzaffer Koştunitsa’yı kutlayıp Rusya’nın desteğini vadetti. Miloseviç’le işi kısa sürmüş

288

ve artık arkasında Rusya desteğinin olmadığını açıkça bildirmişti.

            General Nebojsa Pavkoviç, gece boyunca hiçbir yerde görülmedi. Pavkoviç’i Miloseviç bile bulamıyordu. General ertesi gün Koştunitsa’yı arayarak selefiyle görüşme talebinde bulunmuştur. Görüşmeye eski cumhurbaşkanı oval ev203 adıyla bilinen villasında ev sahipliği yapmış, fakat Koştunitsa toplantıda sadece bir saat kalmıştı. İkisi de sonradan görev teslimi dışında bir şey görüşmediklerini beyan ettiler. Toplantıda not almadılar, tanık bulundurmadılar ve toplantıya medyayı da davet etmediler. Miloseviç televizyona çıkmıştı ve bu kez yıpranmış yüzündeki maske düşmüştü. Sanki vücuduna girmiş başka birinin konuştuğu yaşlı bir adamdı. “Muhalefetin seçimleri kazandığını henüz duydum.” Ağır bir sorumluluktan kurtulduğu için rahatladığını ve artık torunuyla ilgilenecek zamanı olacağını söylüyordu eski cumhurbaşkanı. Her zamanki gibi yalan söylüyordu; belki de bu sefer yalanlarının doğru ol-

203          No. 11 Uzice Caddesi bugün Yugoslavya Federal Cumhuriyeti cumhurbaşkanın resmî          ikametgâhıdır. Miloseviç-Markoviç ailesi, 11 Uzice Caddesi’ne (malikâne, müze ve bir          tür kale karışımı sıradışı bir mekân) 33 Tolstoy Caddesi’ndeki şahsî evleri onarım görürken taşındılar. No.11 Uzice Caddesi, yıllar boyu gizemli biçimde farklı sahiplere                ve amaçlara hizmet etti: bu büyük beyaz modern bina, 1970’lerin sonunda, oraya hiç                 taşınmayan Josip Broz (Tito) için inşa edilmişti. Ölümünden sonra ev Josip Broz    Tito’yu Anma Merkezi’nin önemli bir parçası oldu. Burada, yurtiçinde ve yurtdışında              aldığı kalabalık madalya koleksiyonu teşhir ediliyordu. Teşhir edilenler arasında J.V.             Stalin’in faşizme karşı savaşta muvaffakiyet karşılığında hediye ettiği, kabzası elmas                 kaplı bir şövalye kılıcı; Yunan Kralı I. Paul tarafından takdim edilen, MÖ 7. yüzyıldan            kalma Korint miğferi; Fiat’ın sahibi Giovanni Agnelli tarafından verilen antik mozaik    parçası ve Rus Patriği Aleksey tarafından hediye edilen altın ve gümüşten yapılmış bir                 sehpa vardı. Josip Broz Tito Anıtı Merkezi’nde çalışanların hazırladığı ayrıntılı listede           112 otantik parça, 177 parçalık antik silâh koleksiyonu, 2075 işlevsel sanat eseri,        J.B.Tito’ya ait 106 madalya (çoğu kıymetli metal ve taşlardan yapılmıştır), 4774     parçalık etnoloji koleksiyonu ve 3886 parçalık güzel sanatlar koleksiyonu bulunuyordu (Vreme, Nisan 2001, Belgrad).

289

masını diliyordu. Sahnedeki oyuncu sessizliğe büründü ve ışıklar söndü.

            Hiç kimse bir zafer hissetmiyordu. Hiçbir şeyden anlamayanlar hariç hepimiz yenilmiştik.

            Sonraki gün yeni cumhurbaşkanının konuşmasında böyle bir farkına varış sezilmiyordu. “Sevgili özgür Sırbistan…. Bugün Belgrad Sırbistan’dır ve küçük bir Sırbistan değil büyük bir Sırbistan. Bu büyük Sırbistan’ımız ancak bir adam terk ederse ayakta kalır –Slobodan Miloseviç.”

            Koştunitsa duraklamıştı. Kalabalıkları ateşleme konusunda iyi değildi. Fakat önünde duran kalabalık deliler gibi bağırıyor, inliyor ve çığlıklar atıyordu. Birileri, “Slobodan’ı tutuklayalım”, “Dedinje’ye gidelim” diye bağırıyordu. Konuşmacı hemen şunları ekledi: “Onu tutuklamamıza gerek yok. O uzun zaman önce halkın içine çıkamaz hale geldiğinde zaten tutuklanmıştı.” Bu sözler kalabalık tarafından kabul edildi.

            Koştunitsa konuşmasına devam etti. Dinleyiciler söylediklerini anlıyor muydu acaba? Ilımlı bir konuşmacının sesi halkın coşkusunu ifade etmiyordu; fakat dinleyiciler podyumdan gelen doğaçlama sesi duymaktan memnundu. Farklı bir sesti, kendilerini yıllarca imkânsız şeylere ikna etmeye çalışan, bilinmezliğe sürükleyen ses değildi. Söylenmeyenlere inanmak bile yeterliydi, “Sırbistan vatandaşı olmaktan ve kilisemize mensup olmaktan onur duyuyorum; bana güvenip Yugoslavya cumhurbaşkanı seçtiniz için gururluyum” diye devam etti Koştunitsa. Yıllarca baskı altında tutulmuş, sonra mağlup Miloseviç’in fesat politikalarıyla ön plana çıkarılmış Ortodoks Kilisesi, ilk kez Sırbistan’dan hemen sonra anılıyordu. Bu sıralama mantığa aykırıydı –Sırbistan vatandaşı ve Kilise mensubu Yugoslavya cumhurbaşkanı oluyor! Pek umut verici görünmüyordu ama dinleyiciler duymak istedikleri şeyi duyuyordu –yani coşkularından doğan türküleri ve sevinç çığlıklarını.

290

Gülücükler dağıtan ve alkışlayan muhalefet liderleri yeni liderlerinin arkasındaydılar: saçları kırlaşan, çocuk yüzlü Cinciç, bıyık bırakmış Mihajloviç, dik kafalı küçük Tomo Vuciç Perisiç, rütbelerini çıkarmış, öğretmen gözlükleri takmış General Obradoviç ve sinirli Profesör Koraç. Çoğu ne olduğunu bile anlamıştı. Gerçi acil kaçış için pasaportları hazırdı. Miloseviç’i bir zamanlar kurtarmak için kullandıkları aynı hamlelerle alt etmişlerdi. Kalabalık, bu adamları artık halktan biri olmayan fakat kaynayan ve coşan kalabalığın lideri, sert suratlı adamın otoritesi altında olan önderleri gibi görüyordu. Yeni idolleri vardı artık. Koştunitsa konuşmasını şöyle sürdürdü: “Moskova’ya ya da Washington’a ihtiyacımız yok. Sırbistan her şeyi kendisi halledebilir. Fransa, Yunanistan ve Norveç’le birlikte yeni bir geleceğe yürüyoruz. Dünyadan yaptırımlarını kaldırmasını istiyoruz. Sırbistan bugün Avrupa’nın ve dünyanın bir parçasıdır.” Koştunista geleceğe beraber yürüyecekleri komşularını unutmuştu. Ulusal azınlıkları, farklı dinî grupları, batı ve güney bölgelerinden gelen göçmenleri, ilk iki göç dalgasını ve selefini ve onlar için hazırladığı çekilmez hayattan kaçan yarım milyon genç insanı da unutmuştu.

            Yine de,”Sırbistan bugün Avrupa’nın ve dünyanın bir parçasıdır” diyerek en önemli meseleye parmak basmıştı.

291

20

AYNI KALMAK İÇİN HER ŞEYİ DEĞİŞTİRMELİYİZ

Böyle diyordu Koştunitsa’nın sloganı. Sırbistan –daha doğrusu Yugoslavya –nefes kesen bir hızla Avrupa’nın ve dünyanın bir parçası olmuştu, en azından resmen. Batılı hükŭmetler ilk demokrasi savaşanın seçimlerde ve sokaklarda zaferle sonuçlandığına inanıyorlardı; Batılılar galip gelenlerin desteğe ihtiyaç duyduklarını da anlamışlardı. Önceden Miloseviç’le müzakere masasına oturmuş olanlar, sonunda anlaşmalara ve kontratlara saygı duymaları sağlanabilecek Sırp politikacılarla karşı karşıya olduklarına ve ileriye atılım için en iyi yolun bu politikacıları uluslar arası topluluğa kabul etmek olduğuna ikna olmuşlardı.

            Koştunitsa, AB liderleriyle buluşmak üzere hiç vakit kaybetmeden Biarritz’e davet edildi ve Fransız devletinin konuğu olarak karşılandı. Cumhurbaşkanı Chirac ve Başbakan Jospin, Koştunitsa’nın dikkatini çekme konusunda çekişmeliydi. Biar-

292

ritz’dekiler Koştunista’nın ciddî, çekingen, kötü giyimli olduğunu ve vaatlerde bulunma konusunda bir hayli güçlük çektiğini, ayrıca NATO bombardımanına da şiddetle karşı çıktığını ve ev sahiplerine öfkeli olduğunu gördüler. Koştunitsa, hepside Miloseviç taraftarı olan ülke dışındaki Sırpların temsilcileriyle gizli bir görüşme yapmıştı; hiçbiri düşman değildi. 204

                Tüm kapıların kendilerine açık olduğu SDM (Sırbistan Demokratik Muhalefeti) mensuplarından oluşan yeni federal hükûmetin temsilcileri görevlerini güçlük çekmeden yürütebileceklerdi. Ekonomik yaptırımlar kaldırılmış ve Yugoslav Federal Cumhuriyeti, BM, IMF, Dünya Bankası ve diğer örgütlere tekrar kabul edilmişti. Belgrad havayolu şirketi, Zagrep ve Ljubljana’ya uçamasa da kıta üzerinde yeniden seferlere başlayacaktı. Sırplar, önceden nasıl kolayca paryalar oldularsa şimdi de bir anda Avrupa’nın gözde çocukları oluyorlardı. Bu durum kendilerini Sırbistan’dan daha demokrat ve her biri kendilerine has nedenlerle kendilerini Avrupa’ya daha yakın gören ya da en azından kendini Avrupa’nın parasını almaya daha haklı gören komşu ülkeler arasında hoşnutsuzluk oluşturuyordu.

            Sırbistan’dan gelen haberler, yorumlar ve makaleler, yeni keşfedilmiş bir ülkede yapılan keşif gezilerinin tarifine benziyordu. Politikacılar, iktisatçılar, göçmenler ve turistler, bir kez daha kıtayı birleştiren adaya çıkmıştı. İlk kez iktidarın bir parçası değil iktidarın ta kendisi olan Belgrad kamuoyu (ya da carsija) pişman, dönme ve hepsinden öte borçlu olan ziyaretçileri karşılıyordu. Bu insanlar kendileriyle ve vîlayetlerde kazandıkları ahlâki zaferle gurur duyuyorlardı. Yabancıların

204          O zamanlar Kanada televizyon istasyonundan benimle röportaj yapmak isteyen bir               gazeteci beni ziyaret etti. İlk soru şuydu: “Karşılaştığınızda Bay Koştunitsa size ne            söyledi?” Şu yanıtı verdim: “Karşılaşma olmadı.”

293

duymak istediği demokrasi ve insan hakları dillerinden konuşuyorlar ve rejime, eski yurtseverliğe ve bir sürü yeni olağandışı olguya karşı direniş gösteriyorlardı. Bu bazı kişilerin liberal sosyalizm olarak tanımladığı demokratik sosyalizmdi –Belgrad’a has ve sadece orada mümkün olan bir olguydu. Miloseviç geçmişe sürülmüştü. Kimse onu savunmuyordu; kuşkusuz akademisyenler, yazarlar, gazeteciler ve nouveaux riches (yeni zenginler) de savunmuyordu.

            Diktatörlüğe karşı direnişin bu türden yorumuna göre, Miloseviç’in asıl işbirlikçileri Miloseviç’e açıktan açığa karşı çıkanlar, Sırp milliyetçiliğini eleştirenler ve göçmenlerdi. Sonradan bunlara doğru Taliban denildi çünkü bunlar aşırı derecede temiz Koştunitsa’yı bile kınamaya cüret etmişlerdi.

            Miloseviç, oval ev’ine kapanmıştı. Miloseviç’i villa dışındaki halktan korumak ve de ortalıktan kaybolmasını engellemek için muhafızlar kuşatmıştı. Ancak, gözaltı o kadar da katı değildi. Miloseviç’in oğlu Marko, kendi ailesi ve amcası Borislav’la Yugoslav Havayollarının olağan seferlerinden biriyle Belgrad’dan Moskova’ya uçtular. Miloseviç Çin’e kaçma girişimde bulundu fakat bir şekilde Sırp ve Rus göçmenlik yetkililerinin gözünden kaçan sahte pasaportu Pekin havalimanında geri çevrildi. Marija Miloseviç, radyo-televizyon istasyonu Kosova’yı satıp kendine yeni bir silâh aldı. Mira artık makalelerini yayınlayamıyordu; bir yıl önce kitabı her tarafta görülen Ekim Kitap Fuarı’nda adından söz edilmiyordu. Aile dostlarının sayısı her geçen gün azalıyordu. Onları tanıyan ve onlarla işbirliği yapanların sayısı neredeyse sıfırlanmıştı.

            Miloseviçleri aksine, 2000 yılına oyların yüzde 2’siyle giren Koştunitsa popülarite rekoru kırıyordu. On binlerce oy milyona ulaşmıştı. Yayılmış Sırplar arasında da aynı süreç işliyordu. “Daima Voja’mızla” diyenlerin sayısı yüzde 80’i aş-

294

mıştı. Hayranlık dalgası yeni cumhurbaşkanının ne yüzündeki ifadeyi ne de huylarını değiştirmişti; hâlâ kendi dairesinde oturuyordu ve bir gecede zengin de olmamıştı. “Daima onunla” olduğunu söyleyenlerin çoğu evli ve çocuksuz olduğunu, eşinin avukat olduğunu ve Seselj’in aksine 17 yerine sadece 3 tane kediye sahip olduğunu öğrendiler. Ne resmî biyografisini ne de kitaplığını genişletiyordu; eski siyasî inançlarını muhafaza ediyor. Sırp ulusal programının demokratik yollardan gerçekleştirilebileceğine, Sırbistan dışında işlenen suçların soruşturulması gerektiğine ve Lahey Adalet Divanı’nın yasadışı ve Sırp karşıtı olduğuna inanıyordu. Açıkçası bunlar ilgilenmesi gereken konulardı.

            Eski Miloseviç yandaşlarının çoğu, önceden şekillendirdikleri aynı temaları kullanıyorlardı. Dobrica Cosiç, Koştunitsa’nın ulusal varlığın gerçek ifadesi olduğunu yazıyordu. Ulusal yazara yakın olanlar, yüzyılın en yetenekli Sırp milliyetçisi tabirini kullanması konusunda uyarıyordu; çünkü bu tabir ilk olarak Miloseviç ve arkasından Karadziç için kullanılmıştı ve ikisinin de sonu Lahey Adalet Divanı’nın şüpheliler listesine girmek olmuştu. Belgrad carsija’sının az çok seçkin beyinleri Cosiç’in izinden gittiler. Taraf değiştirmekteki çabuklukları, hiçbir şeyin değişmediğinin ispatıydı.

            Miloseviç rejimi, ideolojisinin temelleri ve Sırp milliyetçiliği üzerine tenkitler koro halinde tekrarlanıyordu. Bir anda, Sırplar arasında milliyetçilik, savaş suçluları ya da herhangi bir suçlu, hatta Miloseviç’in bile çıkamayacağı sonucuna vardılar. Şimdi her şey eskiden olduğunun tam aksiydi ve görülmüş olan hiçbir şeye benzemiyordu. Geçmiş aslında NATO hümanistlerinin uydurmasıydı. 205

205          Propaganda, Sırbistan’ın bombalanmasını NATO tecavüzü olarak niteledi. Er-

295

            Eskiden televizyon fazlasıyla Miloseviç’ten ibaretti, şimdi ise Miloseviç hiç görünmüyordu. Ortadan kaybolmuştu; televizyonda hakkında tek kelime edilmiyordu. Eski yöneticisi 206 manastırda saklanan, editörlerin birçoğunun değiştirildiği ve yazarlarının çoğunluğunun tutulduğu sadık Politika gazetesinde ise isminden iş olsun diye bahsediliyordu. Sözde bağımsız gazeteler Miloseviç’e daha çok yer ayırıyorlardı fakat bu da muhtemelen devletin ve toplumun gerçek meseleleriyle yüzleşmeye karşı isteksizliğinden kaynaklanıyordu. İktidardaki yeni grup kendilerinden söz ederken Miloseviç’i anıyorlardı; onun devrilmesi zaferlerinin tek kanıtıydı.

            Dobrica Cosiç ve akademisyenler, “Cumhurbaşkanı Koştunitsa’nın zekice kurgulanmış ulusal siyasetiyle millî çıkarların sağlanması” fikrine dönüş yaptılar. Bogoljub Kariç, “Cumhurbaşkanı Miloseviç’le pek fazla görüşmezdim” diyordu. Miloseviç’i bir zamanlar samimiyetle sevenler artık ondan nefret ediyorlardı.

            Mafya, yeni iktidar sahipleri arasında baba makamı için adaylar aramaya koyulmuştu. Sırp elit tabakasının en büyük ve en önemli ürünü Miloseviç, hızla çıktığı sahneden bir anda yok olmuştu. Generalliğe getirilen koruması Senta’nın 207 bile

                                                                                                          ___

                ken seçim kampanyası sırasında düşmanlara NATO muhalefeti ve NATO paralı    askerleri denildi. Batı demokrasilerini temsilcilerine ve milliyetçilik karşıtı                 göçmenlere gönderme yapan NATO hümanistleri suçlaması yeni kullanımlar için   türetilmiştir. Bu tabir yeni tüm Sırp meridyenleri propagandası tarafından kullanıldı.

206          Adı sonradan Dragan Haji  Antiç olan Dragan Struja, Miloseviç’in kızının çok   yakın            arkadaşı, belki de sevgilisiydi.

207          Sonradan polis bakanı olan Dusan Mihajloviç: “Miloseviç, halkının değil kendi

                çıkarlarını koruması için polis gücünden başka bir güç yarattı. Sadakat karşılığında              Miloseviç devlet ve kamu güvenliğinde çalışan üst rütbeli memurlara askeri rütbeler        verdi. Suçu ortadan kaldırıp Sırp halkının güvenliğini sağlamış gibi albay ve general             rütbeleri aldılar. Her türden suçun virüs gibi yayıldığı bir zamanda polislere ebedî               makamlar ve madalyalar veriliyordu; üstelik tüm bunlar tam da suçluların ve mafyanın           polis gücünü istilâ ettiği dönemde oluyordu.”

296

cumhurbaşkanı olmak için daha çok şansı vardı. Slobodan’dan daha az şanslı olan sadece Mira Markoviç’ti. Yoldaşlarının yoldaşı Mira, Sırbistan’ın en nefret edilen kişisi olmuştu. Tragedya kahramanı olsaydı şöyle derdi; “Kocamı rahat bırakın! Her şey benim hatam.” Çoğunluk inanırdı buna.

            5 Ekim’de kopan fırtına, sonbahar yağmuruna dönmüştü. Yıldırım büyük suçluların tepesine ya da onların yarattığı ve kendilerini ayakta tutan kurumların tepesine düşmemişti. koştunitsa’’ın erken seçim sloganlarından biri şöyleydi: “Herşeyin aynı kalması için her şeyi değiştirelim.” Miloseviç’in orduda, polis gücünde, bakanlıklarda ve diğer kurumlardaki adamları bulundukları makamlarında ve büyükelçileri de oturdukları koltuklarda görev sürelerinin sonuna kadar kaldılar. Bu arada yeni SDM (Sırbistan Demokratik Muhalefet) elçileri dörtnala diplomasiye dalmışlardı. Cinciç’in kriz karargahındaki ekonomi ve para hareketleriyle ilgili önemli sorunlar ara sıra bu güzel rüyayı bölüyordu.

            Her şey Aralık ayındaki cumhuriyetçi parlamento seçimlerine kadar ertelenmişti. Muhalefetin o zamana dek hakkında konuşabileceği bir ekonomik ya da siyasî programı ve bu programlar üzerinde çalışacak ümit vadeden mensupları olmaması gerçeği, yeni hükümetin tam olarak kurulmamış olması mazeretiyle örtbas edilebilirdi. En uygun strateji ertelemeydi.

            Koştunitsa döneminin başında bir kez daha ölen birinden siyasî çıkar için faydalanıldı. Bu kişi, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’de ölen ve Libertyville’de toprağa verilen şair Jovan Duciç’ti. Vasiyetnamesinde memleketi Trebinje’de, artık etnik bakımdan saflaştırılmış toprağa verilmek istediğini beyan etmişti. Kamyon şoförü ve gusle çalan Trebinje Belediye Başkanı Vucureviç tüm Müslümanları sürmüş ve arkalarından “Gayet iyiler ve hiçbir şeyi özlemiyorlar” diyerek övünmüştür.

297

Terk etmek zorunda kaldıkları sadece memleketleri, evleri, mezarları ve geri dönme haklarından ibaretti. Eski bir diplomat ve milliyetçi olan şair Duciç’ten geriye kalanlar, istediği gibi memleketindeki kiliseye getirildi. Olaya tanıklık etmek üzere aralarında Koştunitsa’nın da bulunduğu bir grup rahip, Republika Srpska politikacıları, yerel halk ve Sırbistan’dan gelen konuklar kilisede toplanmışlardı. Cenaze konuşmasını akademisyen Matija Beckoviç yapmış ve bir kez daha başka inanca sahip insanlarla birlikte yaşamanın imkânsızlığını vurgulamıştır. Sonraki konuşmacı, “Adını anamayacağımız kişiden söz edelim” diyordu. Konuşmacı Miloseviç’e gönderme yapıyordu: Sloba-Sloboda, efsanevî değerini kaybetmişti. Sırada başka bir Sırp şövalyesi vardı –soykırıma ve şiire meraklı psikiyatr Radovan Karadziç.

            Batılı yönetimlerin temsilcileri, Koştunitsa’nın atılımıyla oluşmuş bu farklı ve önemli Sırbistan imajını zedeleyebilecek her türlü siyasî zararın yolunu kesiyorlardı. Koştunitsa’ya, Saraybosna’da ziyaret etmek zorunda olduğuna ikna ettiler. Koştunitsa, Saraybosna havaalanına ayak bastığında Dayton sonrası Bosna’sında kurulmuş üç  başkanlı sistemin iki temsilcisiyle görüştü ve birkaç kelime ettikten sonra “Özür dileme ve barışma için zaman var” diye mırıldandı. Dayton anlaşmasını sabote etmekten ve BM komisyon başkanının gözetiminde yaşamaktan bıkan Karadziç taraftarları tekrar harekete geçmişlerdi. “Sırbistan, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve Republika Srpska bölünmez” diyen bir siyasetçi vardı.208 Ekim ayında kopan fırtınayla iyice sendeleyen Belgrad milliyetçileri tekrar

208          Cumhurbaşkanlığı sürecince Koştunitsa, Kosova ve Republika Srpska’nın Sırbistan’ın          parçaları olmaları gerektiğini vurgulamayı sürdürmüştür. Devamlı olarak, “Republika      Srpska Sırbistan’ın kalbidir” diyordu. Bu elbette onun ve Bosna’da ne de uluslar arası          toplulukta popülaritesini artırmadı.

298

ayağa kalkmışlardı. Büyük projeleri ne reddedilmiş ne de engellenmişti. Belki de yeni adam, farklı demokratik ulusal politikalarla bu projeye önderlik edecekti.

            Yoldaş Markoviç bile Koştunitsa’yı övüyordu: “Yoldaşlarımın çoğu bu ulusal politikaların Miloseviç’in 1990’da kurduğu SPS (Sırbistan Sosyalist Partisi) savunduğu politikalara benzediğini söylüyor.” Bu beklenmedik destek reddedilmedi. Mirjana bir kez daha tek siyasî silahını eline almıştı –kocası bıraktığı yerden devam edecekti, bu kez en güçlü muhalefet partisinin başkanı olarak. Mahvolmuş ülkenin ve sefaletin suçu yeni iktidara, ABD’ye ve NATO paktına atılmalıydı. Viskisiyle uyuşmuş Slobodan uyanıp yeniden ürkütücü vantrilok kuklasını hatırlattığı SPS toplantılarında görünmeye başlamıştı. Miloseviç’in tüm iyileşme ümitlerini ortadan kaldırmış olmasına rağmen, SPS Kongresi usule uygun biçimde yapıldı.

            Miloseviç, parçalanmış SPS’nin başkanı seçildi fakat tüm eylemlere Lahey’in karanlık gölgesi düşmüştü. Bu kritik anda karşı saldırı yapmayı planlayan Yoldaş Markoviç şu sonuca varmıştı:

            Çoğu kez Lahey Divanı’nı şimdiki Gestapo’ya ve    hapishanesine de Sırp  toplama kamplarına benzetmiştir.             Tuhaf Hırvat ve Müslümanların orada bulunmasının tek nedeni      dünya kamuoyunu yanıltmaktır. Orada bulunanların çoğunluğu          Sırp’tır ve sanki onları oraya Sırplar göndermiş gibidir. Hep            böyle olup olmadığımızı bilmiyorum. Yoksa son zamanlarda    mı bu hale geldik? […] Kocamın, Sırpların Hırvatistan’da,             Bosna-Hersek’te sürdürdüğü savaşların sorumluluklarına   gelince, herhangi bir uluslar arası mahkemeyi ya da Yugoslav    mahkemesini tatmin edecek kanıtlar göremiyorum. 

            Sırplar, bir kez daha Slobodan ve suçlularının değil de kendilerinin Lahey Adalet Divanı tarafından yargılanıldıklarına ve

299

bunun yerel mahkemelerin sunduğu seçici olmayan adaletin aksine seçici adalet olduğuna ikna edilmeliydiler. Eski iktidarla bağlantıları olan ve ona güvenen birçok yeni iktidar mensubu bu fikre katılıyordu; gerçi onlar bunun kendi fikirleri olduğunu iddia ediyorlardı. Suçluların mahkemeye çıkarılması tehlikeli bir örnek olurdu. Masumlar durumdan hoşlanabilir ve bu yerel mahkemelerde devamlı gerçekleşen bir olaya dönüşebilirdi. Daha da kötüsü, yeni oluşan sınıfın çıkarları gerçek bir tehditle karşı karşıyaydı.

            İktidarından mahrum kalmış aile, özgür basında yeniden hayat bulmaya başladı. Yeni bir imaj yayılıyordu. Paraya ve bazılarının gizli desteğine sahip uzman eller yeni robot resmi çiziyorlardı. Yoldaş Markoviç’le, bir şeyleri bekliyormuş hissi veren sakin evinde röportaj yapmak üzere Slovenya’dan haftalık haber magazini Vreme’den (The Times) iki gazeteci getirildi. Solgun halıların üzerinde yürüyüp, beyaz oturma salonundaki beyaz koltuklara oturdular; her yerde yapay çiçekler vardı. Gazeteciler ev sahiplerinin sorularını samimiyetle ve açıklıkla cevapladığına dikkat çektiler. Sıcak ev sahibesinin ziyaretçilerine sunduğu doğaçlama metindeki yanlışlıkları hiçbir şey saklayamazdı.

            Aralık seçimleri seçmenler hariç herkes için can sıkıcıydı. Sesejl ve Arkan taraftarlarının sebep olduğu şamatayı dikkate almazsak, ön seçim kampanyası falan yoktu. Seçmenler bireylerden ziyade listeler için oy kullanıyorlardı ve böylece liderlerin sandalyeleri sonradan paylaştırmalarını sağlıyorlardı. Sırbistan’ın demokratik muhalefeti, Vojislav Koştunitsa listesi, iktidara gelmek için ihtiyaç duyduğu çoğunluğu sağladı –ve muhalefetteki adı SDM’yi (Sırbistan Demokratik Muhalefeti) kullanmaya devam etti. Drakoviç’in partisi barajı geçemedi. Kickbox şampiyonu Peleviç önderliğindeki Arkan taraftarları sınırda kalmışlardı. Sırp radikaller ancak Seselj’i ayakta tutma-

300

ya yetecek kadar oy toplayabildiler. Miloseviç’in sosyalistleri oyların yaklaşık yüzde 14’ünü almıştı.

            Önceden yapılan bir anlaşmaya göre, Zoran Cinciç hükûmetin başbakanı oldu. Miloseviç’i devirecek güce sahip olabilirdi fakat sonradan seçmen sayısında artış olmamıştır. Tanınmayan ve az tanınan bakanlar seçip 7 bakan yardımcısının adını duyurdu. Bunlardan sadece ikisi önceden Miloseviç için çalışmamıştı.

            Sırp radikalleri parlamentodaki işlemleri devamlı olarak yavaşlatırken, yeni atanmış hükûmetinse bu karmaşada görevlerini yerine getirmesi gerekiyordu. Seselj, kanıtların örtbas edilmesi ve gizli anlaşmaların yapılabilmesi için Miloseviç ve rejiminin önemli aracılarına bir ay daha zaman kazandırmış oldu. Yağmalamalardan elde edilen ganimetlerin bölüşülmesi gizlice devam ediyordu. Bu ganimetlerin sonradan meşrulaştırılması da gerekiyordu. Biraz şansla yeni sınıf Sırbistan’ın enkazından topladığı şeylerle kendini sağlama almış olacaktı ve böylece yeni oligarşi rejiminden geriye kalanların üzerinde hüküm sürecekti.   

            Kitlelerin önüne birkaç kurban atıldı. Devlet fonlarının partiye ve sosyalistlerin, JUL’cülerin ve Sırp radikallerin özel hesaplarına aktarmakla suçlanan sadık Kertes tutuklandı. Rejim taraftarlarına –bunlara profesyonel Sırp milliyetçisi Brana Crnceviç de dahil – verdiği hediyeler kalem veya çakmak değil de otomobillerdi. Marko Miloseviç’e diplomatik pasaport sağlayan eski dışişleri bakanı Zivadin Jovanoviç hakkında da suç duyuruları  yapılmıştı. Mirjana’nın oğlunda bu pasaportlardan tam 7 tane vardı. Ancak Ibar otoyolundaki suikastta gazeteci Curuvija’nın öldürülmesi ve Ivana Stamboliç’in ortadan kaybolmasıyla ilgili hiçbir soruşturma başlatılmadı. Olayların olası planlayıcısı gizli polis teşkilâtının şefi Radomir Markoviç makamında kaldı. Kaçınılmaz olarak şu sonuca varılıyordu: “Muhalefette kokuşmuş bir hükûmet ve iktidarda da kokuşmuş eski muhalefet duruyor.”

301

21

ÖLÜ BİR ORMANDA KURU BİR AĞAÇ

Balkanlar’daki entelektüeller, tarihi, kazananların yazdığını söylemekten hoşlanırlar. Bunu söyleyerek iki şeyi vurgularlar: Bizim tarihimiz doğrudur ve bu nedenle biz galibiz. Onların tarihleri yanlıştır, öyleyse onlar  mağlup olanlardır. Gerçeklerden ta başında kaçarlar –eğer gerçekler bize uymuyorsa, bunlar onların tarihine ait gerçeklerdir. Aynı gerçekler bizim tarihimize taşındığında hemen farklılaşır ve daha iyi olurlar çünkü onlar bizimdir. Sorumlulukları ve suçlamalar da önceden bellidir –biz masumuz ve kurbanlarız, onlar ise katiller ve suçlular. Ulusal tarihçilerin herkesin bildiğini teyit etmek gibi oldukça kolay bir görevi vardır. Birileri bunlara karşı koydu mu, dünya çapında komplo ve onlar için çalışan hainler yaftası boyunlarına asılır. Balkanlar’daki tarih yazarlığı modern zamanlar öncesine ait çocuk hastalıklarından muzdariptir. Yüzlerce akademisyen –ve akademisyen olma hayali kuran binlercesi-

302

aynı masalı anlatıp durur. Sadece kazananlar ve yenilenlerin adları karşılıklı değiştirilebilir; aynı suçlularla kurbanların adlarının yer değiştirdiği gibi. Gerçeklere sadık kalan tarihçi, tarihçi olmaktan çıkar. Söylenenleri tekrarlamayan ve ulusal efsanelerin arkasında durmayan bir yazar, yazar olmaktan çıkar. Bu birçok meslektaşımın başına geldi. Aslında benim başıma da geldi. Farklı bir yoldan yürüyen –gerçekte olduğundan daha büyük bir yazar ve adam haline getirilen – Dobrica Cosiç’in başına tam tersi geldi. 209

            Miloseviç’in düşüşünden sonra Sırp toplumu başka bir ikilemle yüzleşti –vicdanını yoklayıp savaşlara ve suçlara ortak olmak ya da bir kez daha her şeyden başkalarının sorumlu olduğuna inanmak… İlk çözüm sancılı bir düzelmeye yol açabilirdi, ikincisi ise hastalığın ve daha derin bir ıstırabın ömrünün uzatılması olurdu. Sırp aydın tabakası bu güç görevde bu sefer de halkından yana olmayı tercih etti. Sonuçlarını sonradan kabul ettikleri Ekim Devrimi’nden sağ çıkan eski Miloseviç aydınları, Sırp halkının kurbanları ve geriye kalan herkesin suçlular ve katiller olduğuna ikna olmuşlardı; aynı zamanda da gerçek suçların Sırplara karşı işlendiği ve suçluların Belg-

209          Bir keresinde dürüst olmayı başarmıştı. 2001 yılında bir görüşmede Slavoljub Djukiç             şu şekilde konuşmuştu: “Tarih ve zaman çoğu kanaatimin ideolojik hatalardan ibaret       olduğunu ya da sosyal ve eğitimle ilgili ütopyalar olduklarını gösterdi bana. Bu      hatalardan utanç duymuyorum ve bunları yaptığım için kendimi savunuyorum;        Sırbistan’daki sefalet ve zor koşullara dayanan hatalar yıllar boyunca hayatıma anlam          kattı. Gene de tarihin ve zamanın görüşlerimin ve tahminlerimin çoğunu doğru             çıkardığını düşünmüyorum. Bugün kendimi ne günah çıkarmaya çalışan pişman bir                 günahkâr ne de devletin ve düzenin yıkıntılar üzerinde kendini metheden muzaffer kişi        ya da peygamber gibi görüyorum. Artık ümidim kalmadı. Uğrunda savaştığım dünya     gerçek olmadı, üzerinde yaşadığım dünya kayboldu, artık yok, bugün kendimi      üzerinde bulduğum dünyada arkadaşlarımdan sadece birkaçı kaldı. Her şeyden            bıktım. Sen, Slaboljub ve ben, biz geçmiş zamanların adamlarıyız, biz ancak şans                eseri hayattayız. Hasretini çektiğimiz her şey hüsranla bitti.”

303

rad’dan başka her yerde oldukları inancını sürdürmeye devam etmişlerdir. Miloseviç efsanesini inşa etmeleri ve ulusal programı savunmaları için eğitilmiş, aynı kafadaki insanlardan oluşan bir koro, 10 yıl önce olduğu gibi, kendinden başka herkesin sesini bastırmayı başarmıştı. Miloseviç rejiminin temellerini eleştirenler, bir kez daha her yandan saldırıya maruz kaldılar. Eski suçlamaları yenileri takip etti.

            Belgrad carsija’sını temsil eden Koştunitsa, resmî emirle “barışı sağlama ve gerçeklerin tayin edilmesi komisyonu” kurdu. Bu komisyonun sorumlulukları, Yugoslavya’nın dağılışının sebeplerini, Tito’nun ve dağılma sürecinde öteki kötü cumhuriyetlerin etkilerini belirlemeyi, dilbilimsel sorunlara hitap etmeyi ve Sırpların korkunç imajının değiştirilmesini içeriyordu. Komisyon, Cosiç’in propaganda örgütünden birkaç kişi, rejimle işbirliği yapmaktan pek rahatsız olmayan ikinci tabakadan düzinelerce milliyetçi ve komisyondan gazete yoluyla haberdar olan bir sürü bağımsız üyeden oluşuyordu. Uluslar arası hukuk profesörü Vojin Petroviç ve tarihçi Latinka Peroviç, açığa çıkarılması gerekeni örtbas etmeye hazırlıklı olmadıkları için hemen istifa ettiler. 210 Komisyon, Karadağ dahil diğer uluslardan ve cumhuriyetlerden üyeleri kabul et-

210          Sırp tarihçisi liberal Latinka Peroviç şunları yazmıştı. “Sanırım savaş sırasında       Yugoslavya’da işlenen suçlara karşı sergilenen tavır önceki politikaları terk edişin                önemli bir göstergesi. Bu sadece böylesi politikaların faillerinden kurtulma sorunu değil, aynı zamanda ve öncelikle politik şablonda değişiklik sorunu. Tabiî ki bu durum        birçok faktöre bağlıdır. Bence bu, temelde bu dönemde Sırbistan’ı yönetme gücünü            elinde tutan halkın siyasî iradesine bağlıdır. Siyasî iradeleri halka, yavaş yavaş politik suçların ya da o zamanlar tabir edildiği gibi, daha büyük bir hedefe ulaşmak amacıyla          devlet adına işlenen suçların kınanması için hazırlıklara başlanıp başlanmaması       gerektiğini gösterecektir. Bu sorunun ucu açıktır; geriye dönemeyiz ve bu soru yakın                 gelecekte Sırbistan’daki siyasî iklimin belirlenmesinde önemli bir yere sahip olacaktır.”

304

miyordu. Kendilerini galip görenler, büyük bir hararetle kendi gerçeklerini yazmaya koyulmuşlardı.

            Lahey Adalet Divan, kurucularının tüm niteliklerini taşır: yüksek ahlâkî değerler, yavaşlık, bürokrasi, tedirgin bir pragmatizm ve ilgilenmesi gereken kişileri göz ardı etmek. İnsanî iyi niyet ve Batı hükûmetlerinin bulanık siyasî oyunları arasında sıkışıp kalmış bu kobay divan, sahneye geç çıkmasına rağmen ilerliyordu. Scheveningen hapishanesinin hücreleri yavaş yavaş savaş suçlularıyla doluyordu; generallerin komşu hücrelerine kapatılmış gaddar astlar, bağımsızlığa kavuşmuş şehirlerin belediye başkanları ve mahallî polis şefleri. Bunların arasında, Karadziç’in hücre arkadaşı, ilkel fanatik Momçilo Krayisnik de bulunuyordu. İkisi de bir hayli ilerleme kaydetmişlerdi. Bir zamanlar hırsızlıktan tutuklanırken şimdi soykırım iddialarıyla suçlanıyorlardı.

            Biljana Plavsiç, ulus adına işlenen suçlar listesine katılmıştı; mahkeme masumiyetini ispatlamak için teslim olmaya karar vermişti. Diğer yandan, Karadziç ve Mladiç, suçlandıktan sonra hâlâ serbestler; uluslar arası kuruluşların askerleri bu adamları görünce başka tarafa bakıyor ve kimse onları tutuklamaya kalkışmıyor. Batılı iktidarlar, askerlerinin hayatlarını kurtarmak için kendi hayatlarından başka kimsenin hayatını dikkate almayanları korumaktan rahatsız görünmüyorlar.211 Daha binlerce suçlu serbestçe ortalıkta geziyor.212

211          Pierre Hazan’la görüşmede Louise Arbour, “Madelaine Ablright’tan Hubert Vedrine’e,          konuştuğum politikacıların hepsi aynı  şeyi söyledi: çok karışık, çok tehlikeli” demiştir.   Lahey Adalet Divanı’nın işleyişi üzerine yazdığı müstesna bir kitapta(Justice in the               face of war: from Nuremberg to The Hague (Savaşta Adalet: Nuremberg’den                 Lahey’e], Paris: Stock, 2000) şunları ifade eder: “Ahlâkî bakımdan utanç verici, politik          bakımdan tehlikeli olmasına ve Divan’ın kuruluş prensiplerine doğrudan ters       düşmesine rağmen Bosna-Sırp liderlerini suçlamalardan muaf tutma politikası yıllarca           devam etti.”

212          Saraybosna’daki arkadaşlarım, Bosna’nın parçalanması, etnik arındırma, cami-

305

            Asıl emirler veren kişi, Lahey’de toplanan grubun içinde değildi. Miloseviç, oval evine dönmüş, partisinin genel merkezlerini ziyaret etmek ve gerçeküstü demeçler vermekle meşguldü. 213 Savaşlarla ya da suçlarla, özellikler de ordu, polis ve milis güçlerle hiçbir ilgisi olmadığını söylüyordu. Yugoslavya’nın dağılmasına da, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte işlevi kalmayan NATO’yu yeniden harekete geçirmek isteyen ABD’liler neden olmuştu zaten. Soykırım sadece Sırplara uygulanmıştı. Ülkesini 2-3 milyar dolar dolandırdığı suçlaması tam bir saçmalıktı –hep maaşıyla geçinip gitmişti o. Her iki villası da yasal yollardan alınmıştı. Bu villaların parasını kendi cebinden ödeyip ödemediğini ya da Mirjana’dan para ödünç almak zorunda kalıp kalmadığını söylemiyordu. Savunmasını iktidarın yeni liderlerine, Belgrad carsija’sına, yurtdışındaki taraftarlarına ve sütten çıkmış ak kaşık Koştunitsa’ya bırakmıştı. Miloseviç, bunlara kısa süre önce Sırbistan’ı bombalayan müttefiklere kendisini neden teslim etmediğini kendileri açıklamaları için zaman tanıdı. Miloseviç sefalet, yozlaşma, mafya bağlantıları, milliyetçilik ve bizzat teşvik ettiği büyüyen

                lerin sistematik biçimde yok edilmesi ve Müslümanlara karşı soykırım fikrini             Sırbistan’da yaşayan Milorad Ekmedziç adlı bir akademisyenin ortaya attığını     söylüyordu. Knez Mihajlova’daki eski akademiden meslektaşları da Ekmedziç’e     yardım etmiş.

213          Belgrad gazetesi Danas (Bugün) Miloseviç’ten şu alıntıyı yapmıştır: “Siyasî ortamla               alâkalı olarak kanaatim şudur ki, iktidardaki hariç tüm partilerin medya tarafından      yargısız infaza maruz kalması, yasal yollardan sahip oldukları mallara el konulması ve          seçkin milletvekillerinin devamlı olarak tutuklanmayla tehdit edilmeleri nedeniyle bu           ülke tek partili sisteme geçme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hileli politik uygulamalar şu           anda uygulamada ve yenileri de yolda. Bu, halk arasında korkuya sebep oluyor;                hayatlarını, varlıklarını ve işlerini kaybetmekten korkuyorlar. […] Haberleşme araçları                 yalnızca iktidarın elinde; iktidar tamamen üniform ve hâkim olandan başka fikre yer               bırakmıyor. Demokrasiye gelince, o sadece boş bir vaat. Ancak şiddet, düşen               standartlar, siyasî bağnazlık ve istikrarsızlık ülkenin her köşesine yayılmış durumda.”

306

ruhban sınıfıyla, onları kendisi de tam merkezinde durduğu kaotik bir siyasî girdaba mahkûm etmiştir. Artık iktidar sahibi değildi fakat hâlâ hasara neden olabiliyordu. İktidarı halkla paylaşıyor olabilirdi fakat gene de Miloseviç’e zarar veremezlerdi.

            İsviçreli, kararlı Başsavcı Carla Del Ponte, daha Miloseviç’in düşüşünden önce propaganda hedefi olmuştu. Seselj destekçisi federal adalet bakanı, Carla Del Ponte’ye resmî bir mektupta “sokak kadını” diye hitap etmiş ve bunun dışında hükûmetin özür dilemediği daha birçok aşağılayıcı  tabir kullanmıştır. Miloseviç ayrıldıktan sonra kullanılan dil biraz daha yumuşamıştı fakat nefret unsuru, olduğu gibi kalmıştı. Yeni iktidar ve bağımsız Sırp medyası da aynı yolda yürümeye devam ediyorlardı. Başsavcının Belgrad’ı ziyaretinden hemen önce hakaret ve karalama fırtınası kopuvermişti. “Del Ponte, mitolojilerden fırlamış canavar, gökyüzünde kanat çırpıyor ve halkı ürkütüyor” diyordu başkentten Kosova’nın savunuculuğunu yapan Igiç. Koştunitsa, Del Ponte’yle görüşemeyecek kadar meşgul olduğunu bildirmişti.214

            Sonunda gerçekleşen karşılaşma soğuk rüzgarlar estirdi. Cumhurbaşkanı, Sırp halkının düşmanına karşı kibar olamıyordu. Bir saat süren görüşmenin sonunda yapılan bildiri kısa ve belirsizdi; fakat çoğunluk, Vojalarının o Sırp düşmanı yaratığa söylediği her şeyden hoşnut görünüyordu. Gazetecilerden biri Carla Del Ponte’ye, “Koştunitsa’ya ilettiğiniz mesaj neydi?” diye sorduğunda Del Ponte, “Hiçbir şey. Görüşme Koştunitsa’nın monologuyla başladı ve bitti” diye cevap vermişti.

214          Koştunitsa’nın favori gazetecisi ve aile dostu M. Glisiç’ti. Makaleleri Yoldaş           Markoviç’in bıraktığı yerden devam etti; bunlar devletin baş düşmanını ortaya koyup           kime saldırılacağını gösteriyordu. Kariç Kardeşler Glisiç’e hemen yıllık 33 bin Alman              markıyla ödüllendirdi –devleti yabancı etkileri ve Carla Del Ponte’ye karşı koruma             karşılığında alınan yıllık 330 maaşa eşdeğer.

307

Diğer yetkililer daha az konuşuyordu ancak kibarlıkları konusunda aynı şeyi söylemem.

            Sadece birkaç tane SDM (Sırbistan Demokratik Muhalefeti) üyesi, Miloseviç’le aralarındaki göbek bağını kesmeye hazırdı. Batı demokrasilerinin sistemi yavaş yavaş yol almış ve sonunda geri dönüşü olmayan bir sahaya girmişti. Oluşturdukları belge dağı onları yaptıkları işe devam etmeye zorlamış, ve dağ gittikçe büyümüştü. Düzenledikleri konferanslar, aldıkları kararlar, diplomatik kuruluşları, medyaları, seçmenleri ve sivil örgütleri bunlara katkıda bulunuyordu. Sonunda yeni başbakanları George W. Bush idaresindeki ABD, Miloseviç’in mahkemeye çıkarılması için ağırlığını koydu. 215

            ABD yönetimi, Yeni Belgrad iktidarına dayatması gereken şartları yavaş yavaş belirlemeye başlamıştı. Sırplar, eğer önemli uluslar arası kurumlarda ABD’nin desteğine ve özellikle de malî yardımını istiyorlarsa, devletlerini demokratikleştirip önceki rejimle bağlarını tamamen koparmalıydılar. Bununla birlikte de, Lahey Adalet Divanı’yla işbirliği yapmaları gerekiyordu. Diğer bir deyişle, Miloseviç konusunda bir şeyler yapmalıydılar. Fakat Miloseviç’e çıkan yolların hepsinin üzerinde yeni iktidar sahipleri ve onların yeni kurumlardaki çalışanları bulunuyordu. Akademiden müzisyenler derneğine kadar her yerde Miloseviç’in etkisi devam ediyordu. Cumhurbaşkanı Koştunitsa, konumunu netleştirmek için Miloseviç’i en güçlü muhalefet partisi olarak kabul etti. Seselj, Arkan’ın yerine geçen kickboksçu Peleviç gibi çoktan devredışı bırakılmıştı. Mi-

215          Slobodan Miloseviç şunları söyledi: “Amerikalılara Clinton iktidarındayken demokratik            bir ülke olmadıklarını defalarca söyledim. İktidarın halkına gerçekleri anlatmak yerine       yalan söyleyip sistematik biçimde yalan tacirliği yaptığı sürece demokratik kurumlar ve           halkın demokratik ve özgür ruhu bir şey ifade etmez. Halk kandırıldı ve kullanıldı.                Gerçeklerin olmadığı yerde demokrasi olmaz.”

308

leviç’le Koştunitsa’nın arasında geçen konuşma gizliydi. Toplantıdan sonra yapılan bildiriden, iki adamın sadece siyasî durum üzerine tartıştıkları anlaşılıyordu. Kameralar yoktu, yazılı kayıt yoktu, basın konferansı yoktu, Cumhurbaşkanı Koştunitsa federal parlamentoyu  bilgilendirmemişti, Miloseviç partisine rapor vermemişti. O akşam gene Yoldaş Markoviç olup bitenler hakkında herkesten çok şey bilen kişi olmuştu. Gerçi bu son bir defaya mahsustu.

            Her ikisinin de demokratik devleti desteklemelerine rağmen Cumhurbaşkanı Koştunitsa ve Başbakan Cinciç’in yolları ara sıra kesişiyor fakat genelde birbirlerinden zıt yönlere gidiyorlardı.

            Başlangıçta Batılı iktidarlarla bir müddet flört ettikten sonra, avukat Koştunitsa, eski inançlarına ve geleneksel değerlerine –ordu, kilise, akademi, Belgrad carsija’sı, Dobrica Cosiç’in fikirleri- ve tabiî ki doğuştan sahip olduğu inatçılığına geri dönmüştü. Filozof Cinciç, cumhurbaşkanının arkasında, gözlerden uzakta hareket ederek kendisine iktidar alanı oluşturmak için Miloseviç’in devletinden arta kalanları toplamaya gönüllü olmuştu. Popülaritesi Koştunitsa’nınkiyle yarışacak seviyede olmadığından, ayakta kalması için bağış yapmaya gönüllü olan ve olabilecek ülke dışındaki Sırp azınlıklara güvenmek zorundaydı.

            Batı, yeni iktidara Lahey’e karşı sorumlulukları da dahil, tüm uluslar arası taahhütlerini uygulaması için baskı yapmadan önce 3 aylık süre tanıyordu. Bunun en az 3 yıl anlamına geldiğini anlayan Koştunitsa ve danışmanları, büyük bir soğukkanlılıkla demokratik milliyetçilik söylemini yaymaya başladılar; fakat Cinciç’e göre, bu baskı birkaç haftaya uygulanacaktı. Her şeyden önce, gizli polis eski şefi Radomir Markoviç azledildi ve tutuklandı. Ortalıkta, soruşturmacılarla işbirliği yapmayı reddettiğine ve eski efendisini suçlamayacağına dair

309

haberler dolaşıyordu. Cinayetlere katıldığına dair hiçbir kanıt yoktu;216 bu nedenle de ortada suç falan yoktu. İvan Stamboliç’e gelince, o sadece ortalıkta yoktu. Ne cinayeti? Adam sadece ortadan kaybolmuştu. Markoviç, birçok insanın arkalarında iz bırakmadan kaybolduğu bir devletin en güçlü polisiydi. Sorgu yargıcı, çarpık bir mantıkla örülmüş bir duvarın önünde bulmuştu kendini. Markoviç’in tutuklanmasını, önemsiz birkaç kişinin daha tutuklanması takip etti. Onlar da bir şey bilmiyordu. Tüm ipuçları doğrudan Dedenje’deki villaya işaret ediyordu; ancak bir anda hepsi ortadan kaybolmuştu.

            Karısıyla beraber bir sürü cinayeti ve ortadan kaybolmayı emreden kişi kendini şimdilik emniyette hissediyordu. Sırbistan’a kredi ve bağış verenlerin baskısı her geçen gün artıyordu. Koştunitsa, Federal Yugoslavya’da demokratik süreci tehlikeye soktuğu gerekçesiyle, yargılamalara öfkeyle direndi. Ona göre, asıl, anti-demokratik olana sarılmak bu sürece yardım edecekti. Bir Sırp’ın, ne yapmış olursa olsun ülke dışında yargılanması söz konusu olamazdı. Çözüm önerisi de vardı –Miloseviç ve halk arasında diyalog. Hazinenin boş olduğunu gayet iyi bilen bakanlar bunu biraz daha farklı yorumladılar: veren tarafa geri ödeme yapılmalıydı. Sırbistan’ın kazanç getiren tek ihracatı suçlular ve onların kumandanı baş suçluydu. Herkes gibi Cinciç de Belgrad carsija’sının hükmüne inanıyordu- Miloseviç, Lahey Adalet Divanı’nın önünde Belgrad’da olduğundan daha tehlikeli olacaktı. Halka suçlu biri olarak sunulması gerekirken, bir efsane, şehit ve yeni bir aziz olacaktı.

            Miloseviç, ansızın sıradışı bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Villasının önündeki bahçesinin bir kısmını yasadışı yollardan satın almakla suçlanıyordu. Aynı zamanda emrindekiler-

216          Markoviç, Slavko Curuvija’yı öldürmekle ve İvan Stamboliç’in ortadan kaybolmasıyla              ilgili olarak suçlandı.

310

den, devlet hazinesinden büyük miktarlarda para çekip ülke dışındaki gizli hesaplara yatırmalarını sözlü olarak istemişti. 217 Geriye sadece ödenmemiş park cezaları kalıyordu. Carsija halkı bir kez daha bıyık altından gülümsüyordu –bir kez daha yurtdışındaki düşmanlarını kandırmayı başarmışlardı. Mart sonuna kadar gülmeye devam ettiler.

            Filip David şunları yazıyordu:

            Miloseviç’in tutuklanma hikayesinin, kamuoyu tarafından   neredeyse   tamamen bilinmeyen ve ancak şimdi açığa çıkan,    kendine has bir tarihçesi vardır. Yeni cumhurbaşkanı          Koştunitsa, Miloseviç’e ve ailesine ordu ve polis korumasında      (sözde sadece cumhurbaşkanlığı malikânesini koruyorlardı)          cumhurbaşkanlığı malikânesinde kalmalarına izin verdi.           Böylece Miloseviç, Cumhurbaşkanı Koştunitsa tarafından koruma altına alınmıştı.

            Demokrasinin koşullarından biri, birinin siyasî muhalifine ve haklarına saygı göstermesidir. Fakat savaş suçlusunu korumak suçlunun politikalarını desteklemek ve demokrasinin kurallarını çiğnemektir. Koştunitsa, ulusal aydın tabakanın uzun zaman önce hazırlayıp Sloba-Sloboda’ya sundukları projeye sadık kalmak anlamına gelen ikinci yolu seçmişti. Koştunitsa, tamamen Miloseviç politikasının ürünüydü; değişiklik yapma-

217          “Miloseviç” bir grup federal yetkiliyi –anlaşma yaparak federal yasaları çiğneme emri              verdiği Kertes, Saynoviç ve Zebiç’e ilave olarak 1994 ve 1995 yılında diğer kişiler –       örgütlemekle- suçlandı. Bu emirler yerine getirilirken ülkenin bozulan ödemeler      dengesi sonunda çökerek Sırbistan Cumhuriyeti ve Yugoslavya Federal            Cumhuriyeti’nin bütçelerine 1.8 milyar dinar –200 milyon mark zarar vermiş ve parasal           istikrarsızlığa yol açmıştır. İddianame Slobodan Miloseviç’in doğrudan elde ettiği             maddi gelirleri kapsamıyordu fakat eski polis şefi Rade Markoviç’in teknesi ve daireler           iddianameye dahildi. Rapora göre, iktidar talan iktidarı. Bu suçlamalar genellikle 5 yıl                 hapis cezasına karşılık geliyor fakat bu 15 yıla kadar çıkabilir.” (Vreme, Belgrad,                 Nisan 2001)

311

nın zamanı geldiğinde ve milliyetçiliğin sesi kesildiği bir zamanda iktidara gelerek, sonradan kendi zararına olsa da kendinden önce geleni destekledi. Gizli milliyetçi, gizli demokratı tamamen alt etmişti.

            Sorgu yargıcı Slobodan Miloseviç’i suçlayıp tutuklanmasını            emredince bazı pürüzler ortaya çıktı; Miloseviç mahkemenin          huzuruna çıkma davetini kabul etmiyordu.

            Bu nedenle, Miloseviç istese de istemese de iddianameyi dinlemek üzere mahkeme huzuruna çıkarılmasına kadar   problem ortadan kalkmayacaktı. Bir sürü karışıklık ve sonunda     komediye dönüşen iki gün iki gecelik dramdan sonra bu olay          gerçekleşti.

                        Miloseviç bir ay süreliğine geçici tutuklu olarak merkez      hapishanesine götürüldü. Böylece soruşturma güven içinde       sürdürülecekti. Yaklaşık 10 Belgrad televizyonu ve radyo   istasyonları yüzlerce tarafların ve muhalifin toplandığı        Miloseviç malikânesinde gelişmeleri canlı aktarıyorlardı.

Oval ev, silâhlar ve güvenlik teçhizatıyla dolu bir kaleydi.218

218          “Uzicka 11’deki malikânesinde, polis şaşırtıcı şekilde Yugoslav Ordusu’na ait olduğu            ortaya çıkan iki zırhlı otomobilin yanı sıra bir yığın silâh, cephane ve patlayıcı madde   buldu. Cephanenin büyük bölümü yerliydi ve orduyla polisin tipik mühimmatındandı;             fakat asıl soru tüm bunların Uzicka 11’e nasıl geldikleriydi. Sorunun cevabı, yürütülen         tahkikatla geldi. Diğer yandan evde bazı sıradışı silâhlar da bulundu –bir adet      otomatik Heckler und Koch MP5K Amerikan ve başka ülkelere ait silâhlar, bir adet 9        mm Ruger, bir adet 93R Beretta, siviller tarafından hiç kullanılmayan özel otomatik bir           silâh. Üç adet silâhı olduğundan Marija Miloseviç’in neyle ateş açtığı bilinmiyordu.               Slobodan Miloseviç’in ticarî amaçlı üretilen 20 veya 25 mermilik şarjörü olan Sig                 Sauger 226’sı da vardı. Bu çarpıcı koleksiyondaki en dikkat çekici silah, üzerine   General Nebojsa Pavkoviç’in resmi ve imzası işlenmiş, General tarafından Slobodan’a            hediye edilmiş CZ-99’du. General Pavkoviç hediye ettiği silâhların üzerine kendi    resmini işleten tek örnek ateşli silâhlar tarihine girmiştir.” (bir önceki kaynaktan)

312

Halkın onu savunacağından emin olan Miloseviç, silâhlı bir direnişe hazırlık yapıyordu. Bu arada, dışarıdaki taraftarları isyan başlatıp hükūmet darbesi yapmayı ümit ediyorlardı ama tüm bunlar boşunaydı. Cumhuriyet iktidarının temsilcileri, histeri krizleri geçiren, ailesini katledip intihar etme tehditleri yağdıran Dedinjeli Şeytan’la saatlerce konuştular. “Ben başım dik yaşadım ve öyle öleceğim”  diyordu. Cüceler arasındaki dev, 219 nihayet sorgu hapsine gitmeye karar verdiğinde, Mirjana çantalarını toplamasında ona yardımcı oldu. Polis arabasına binince, kızı Marija bir şişe konyağı devirmiş halde arkasından koşup ateş ederek “Öldür kendini!” diye bağırdı.

            En azından kızında, Rusya’da saklanan ve ara sıra evi arayan kardeşi Marko’nun aksine savaşçı ruhu vardı. Filip David şöyle devam ediyordu:

            Zamanla hararet iyice arttı ve olayların beklenmedik çok    tehlikeli bir dönemece ulaştığı açıklık kazandı. Koştunitsa’yla             Cinciç ve orduyla polis arasındaki tehlike arz eden çatışmaların yanı sıra, federal iktidar ve cumhuriyetler             arasındaki anlaşmazlıklar da yüzeye çıkmıştı. SDM  (Sırbistan       Demokratik Muhalefeti) liderleriyle yaptığı görüşmenin           ardından Cumhurbaşkanı Koştunitsa’nın bildirisi bunları bir şekilde düzene koydu fakat sürtüşme devam etti. Birçok şey          dile getirilmemişti.

            Aynı şekilde, başka birçok şey de yarım, kuşkulu ve gizli saklı kalmıştı.

            Miloseviç’in hapis günleri sakin geçiyordu. İyi bir mahkūmdu, tıpkı iyi bir öğrenci, bürokrat ve parti apparatçik’i olduğu gibi. Eskiden annesine ve eşine karşı itaatkârlığını şimdi gardiyanları gösteriyordu. Favorisi Macak’tı (erkek kedi) ve

219          Deyimi, Miloseviç’in partisinde görevli Branislav İvkoviç icat etmiştir.

313

onunla hapishane bahçesinde sık sık yürüyüş yapardı. Hapishane müdürü onunla yaptığı her görüşmeyi kaydetmiş ve sonradan bunlar üzerine bir kitap yayınlamıştır. Miloseviç, merkez hapishanede hükümleri kendi iktidarı sırasında kararlaştırılmış sıradan katiller ve oluşturduğu toplumun ürünleriyle yani başka tutuklularla görüşmüyordu. Sırp ordu kumandanlarının adamlarıyla aynı karavanadan yemek yedikleri efsaneyi hatırlayan Miloseviç, hükümlülere hazırlanan fasulyeler için şükrediyordu.

            Yine de Mirjana evden her gün yiyecek getiriyordu. Miloseviç, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını istemişti. Gazete okumuyordu ve televizyonu da yoktu. Avukatlar, partiden yoldaşlar ve aile fertleri onu ziyaret ettiler ve ziyaretlerini resmî saatlerde yapmaya zorlanmadılar. Bunlar arasında, Rusya’dan geni dönen gelini Miliça da vardı; polis Miliça’ya kocasının nerelerde olduğunu sorma zahmetine katlanmıyordu. Miloseviç dağılmış partisini her zamanki gibi uzaktan idare ediyordu.

            Miloseviç, iddianamedeki tüm maddeleri yalanladı. Temyiz dilekçesini şahsen yazıp savcı ofisine ve kamuya bildiren avukatına verdi. Bu tuhaf metinde, devlet hazinesinden alınıp gizli hesaplara yatırılan parayı cebine atmadığını, tam tersine Hırvatistan ve Bosna’daki Sırplara yardım etmek, savaşı finanse etmek ve Karadziç’in subaylarının ve adamlarının parasını ödemek için kullanıldığını iddia ediyordu. Miloseviç’e göre, bu paralar doğrudan bütçeden çıkamazdı çünkü bu ulusal bir sırdı. Burada, yıllarca inkâr ettiği şeyi yani kendi iktidarı sırasında devletin başka topraklarda savaşa girdiğini itiraf ediyordu. Bir kez daha kendi çıkarını diğerlerinden önde tutmuştu böylece. Üç kere üst üste ettiği görev yeminini bir kenara bırakıp, bu ulusal sırrı kendisine aitmiş gibi kullanmıştı. Kimse bunun hesabını vermesini istemedi. Vicdanı rahattı. Varoluşunu sorgulama ve vicdan azabı kişiliğinin bir parçası olmamıştı hiçbir

314

zaman. Birçok kez kendini ahlâkî olarak galip ilân etmişti ama kime karşı? Tabiî ki NATO’ya karşı ama aynı zamanda ABD  ve kendine karşı koyan herkese karşı glip gelmişti. Taktik olarak aldatmacadan vazgeçmiş gibiydi.

            Diğer yandan, hapishanenin Hayat  adlı özel bölümünde kendisinin yönettiği ve başrolde oynadığı küçük bir komedi sahneleniyordu. Hekimler kurulu, eski cumhurbaşkanının sağlık durumunun iyi olduğuna, sadece yüksek tansiyonu olduğuna karar verdiler. Miloseviç, uzmanların vardığı kararı hatalı buluyordu –daha doğrusu iyiliğini düşünmediklerine inanıyordu. Sosyalistler, JUL’cüler ve radikaller hasta olduğunu, hayatını kaybetme tehlikesi yaşadığını, kötü muamele gördüğünü- ve tüm bunların SDM (Sırbistan Demokratik Muhalefeti) ve NATO arasındaki komplonun bir parçası olduğunu- söyleyip durdular. Mirjana ve Miloseviç’in kızı Marija da, ailenin varlıklarını koruyan Miloseviç’in Moskova’daki kardeşi Borislav gibi bu koroya katılmışlardı. Sırp Radikalleri (hemşireden daha kıdemli tek bir tıp uzmanı bile barındırmayan parti) Hekimler Kurulu, Miloseviç’e yapılanların kesinlikle tıbbî cinayet olduğunu beyan ettiler. Miloseviç, Belgrad’daki en saygın tıp kurumu VMA’ya (Vojno Medicinska Akademija – Askerî Tıp Akademisi) götürülüp birçok testten geçti. Bir grup uzman, testlerin ardından Sırp Radikallerinin ortaya attığı iddialardan hiçbirinin doğru olmadığı kararına vardı. Bunun üzerine Miloseviç hapse döndü. Gene de istenen etki bırakılmıştı –bazı kişiler gangsterin kurbanı olduğunu düşünüyordu.

            Gerçek kurbanlar başka yerlerdeydi ve çoğu zaten çoktan ölmüştü. Eski Yugoslavya’da, Hırvatistan’da , Bosna’da ve Kosova’daydılar. Kayıp listelerine giren binlerce insandan bir daha haber alınamadı. Yeni ulusal devletlerdeki yeni demokratik hükûmetler, ölüler şöyle dursun, hayatta kalanlara bile aldırmıyorlardı. Suç işlemiş ordu, polis ve söz konusu devlet-

315

lerin politikacıları kendilerini dokunulmaz görüyordu –ulus adına çarpışmak düşmanı öldürmekte serbest oldukları anlamına geliyordu.

            Yaptıklarını, askerleri suçlamayan yerel mahkemelerden de saklamak zorunda değillerdi; bu suçlar sadece, kendi geçmişlerindeki günahlarla ilgilenmek yerine başkalarının işlerine burnunu sokan yabancılardan gizli tutulmalıydı.

            Sonradan, küçük yerel gazeteler sayesinde, Kladovo yakınlarında Tuna sularının yüzeyine çıkan cesetlerle dolu derin donduruculu bir kamyon bulunduğu duyuldu. Cumhuriyet iktidarı ve yeni polis bakanı, Miloseviç’in eski başkan yardımcısı, soruşturmayı devam ettirmeye mecbur bırakıldılar; bütçe rezervleri her geçen gün azalıyor, dolayısıyla da Sırbistan’ın Batı’ya bağımlılığı artıyordu. Donduruculu kamyondan çıkarılan cesetler başkente götürülüp Batajnica mezarlığında toprağa verildi. Uzmanlar cesetlerin Arnavut erkeklere, kadınlara ve çocuklara ait olduğunu tespit ettiler.

            Bu haber, yıllarca tüm suçların Sırplara karşı işlendiğine inandırılan kitleyi şaşkına çevirmişti. Diğer yandan, elit tabakanın ve politikacıların durumundan etkilendiği falan yoktu: Belgrad’ın bilge adamları mazeretlerini ve açıklamalarını çoktan hazırlamışlardı. Sosyalistler, JUL’cüler ve radikaller bir kez daha birleşerek utanmadan cesetlerin keşfini devam eden NATO saldırısına ve Sırp halkının propagandayla altüst edilmesine bağladılar. Bazıları polis ve askere bile kızıyordu –eğer insanları ulusun çıkarı için öldürüyorlarsa bunları örtbas etme becerisine da sahip olmalıydılar. Kamyonun arkasındaki manzarayı gördükten sonra uyuyamayan, kaçmadan önce istiflenmiş cesetlerin fotoğrafını çeken Şoför Nikola –Avrupa’da saklanan bu adamın takma adı – hikâyesine inanmayanlar da vardı. Şoför mahkemede tanıklık ettikten sonra kimlik değiştirip vatanından uzak bir yere yerleşmiştir. Derinlikler 2

316

operasyonuna karışanların çoğunluğu asla tutuklanmadı. Önemli inşaat projelerinin yürütüldüğü yerlerde yeni kamyonlar ve toplu mezarlar ortaya çıkmaya başlıyordu. Sırp polis bakanı en az 800 cesedin bulunduğunu ve başka birçoğunun yeni dökülen asfaltların altında ya da köprülerin beton bloklarında gömülü olduğunu bildirdi.

            Miloseviç’in bombardımandan sonra bir hayli övülen yeniden-inşa ve inşa’sı, sadece propaganda bakımından değil gerçeğin gizlenmesi bakımından da önemliydi. Ordu dilinde, çarpışmadan sonra ölenlerin cepheden toplanması anlamına gelen mıntıka temizliğinin daha derin bir amacı vardı. Miloseviç’in emriyle ya da izniyle gerçekleşen hiçbir suçtan iz kalmamalıydı. Kaybettiğini anlayan Miloseviç, savaşa ait tüm izleri silmeye çalıştı. Sonra da tarihe geçecek küstahlığıyla ortaya çıkıp, yaptığı hiçbir şeyden utanç duymadığını ve Şoför Nikola’nın aksine geceleri huzur içinde uyuduğunu beyan etti. Ahlâkî açıdan, canlarına kıydığı insanlar kadar ölüydü.

            Vidovdan 2001’de –Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümünden ve Miloseviç’in milyonlarca yoldaşın huzurunda yaptığı konuşmadan 12 yıl sonra- polis, Miloseviç’in hücresine giriyor ve yolculuk için hazırlanmasını söylüyordu. “Nereye gidiyorum?” diye sordu. Nereye gittiğini anlayınca birkaç dakika direndiği ve yatağına yapışıp kıpırdamak istemediği söylenir. Sonra birden davranışını değiştirip bulabildiklerini valizine yerleştirmiş –eski ortağı Metropolitan Amfilohije’nin verdiği İncil’i de yanına almıştır- ve muhafızlar eşliğinde uysalca polis minibüsüne yürümüştür. 10 ay önce benzer bir araç İvan Stamboliç’i kaçırmak için kullanılmıştı. Hapishane müdürü minibüsün arkasından arabasıyla takip etti. Operasyonun adı Güvercin’di. Merkez hapishanenin kapılarından problemsiz geçtiler. Ana girişin dışında toplanmış yaklaşık 100 Miloseviç taraftarı, kıymetli yükü taşıyan aracı tanıyamamış ve araların-

317

dan geçip gitmesine izin vermişlerdi –bunların çoğu ülkelerine sefaletten ve yıkımdan başka bir şey getirmeyen adamın son müdafileri yaşlı erkekler, kadınlardan oluşuyordu.

            Bir süre sonra Yoldaş Markoviç’i taşıyan zırhlı siyah bir limuzin geldi -kocasının başına bir şeyler geleceğini hissetmişti. Meraklı gazetecinin birinin suratına kapıyı çarpıp “Lanet olsun sana” diye bağırmıştır. Ardından siyah limuzin oradan uzaklaşıp gitti.

            Miloseviç’i taşıyan minibüs Belgrad yakınındaki polis kontrol noktalarından birinde durmuş ve Miloseviç helikoptere transfer edilmişti. Helikoptere binmeden önce orada bulunanlara dönüş, “Elveda Sırp kardeşlerim. Beni gerçekten de ucuza sattınız” demiştir. Cevap gelmemişti. Milyonların lideri Sırp halkının kurtarıcısı, Sırp ulusunun eski şerefine kavuşturan adam, Sloba-Sloboda, bir an önce gitmesini bekleyen sadece birkaç düzine vatandaşı tarafından uluslar arası hapishaneye gönderilmek üzere uğurlanıyordu. Bir zamanlar onu görünce korkusundan ve sevgisinden titreyen polis, bu beyaz saçlı, hafif kamburlaşmış adamın helikoptere binmesine yardımcı oluyordu. Miloseviç, bu son birkaç adımla Sırp tarihinden çıkıp farklı bir arenaya, daha büyük ve bir o kadar da belirsiz bir arenaya adım atmış oluyordu artık.

            Helikopter havalanıp Batı’ya doğru uçtu. Bir müddet sonra Sırpların halen efsanevî özelliklerle andığı Drina Nehri üzerinde uçuyordu –bazıları nehrin, Sırp ulusal varlığının iki parçasını birleştirdiğini düşünürken, bazı insanlar da nehri Sırp devletinin batı sınırı olarak görüyordu.

            Kısa süre sonra Miloseviç, Bosna, Tuzla yakınındaki bir üste uluslar arası güçlere teslim edildi. Yüksek askerî güvenlik önlemleri alınmıştı. Lahey Adalet Divanı temsilcileri, tutuklanma gerekçelerini okumak ve nereye gittiğini bildirmek üzere

318

onu bekliyorlardı. Serinkanlılıkla, söylenenleri dinlemiş ve tek kelime etmemişti. Numarasız tutuklu –birkaç saat sonra bir numarası olacaktı- bildirim yapıldıktan sonra İngiliz ordusuna ait uçağa transfer edildi. Uçak hiç vakit kaybetmeden havalanıp Batı’ya doğru yöneliş ve yolculuğu boyunca yüzlerce radar tarafından izlenmiştir.

            Yaşlı kıtanın üzerine alacakaranlık çökmekteydi. Televizyonlar ve radyo istasyonları hem doğru hem de yalan haberleri yayınlıyorlardı. Binlerce uzman, gazeteci, entelektüel ve politikacı, uçakla Lahey’e giden adamı konuşuyordu –bir kez daha ihtilâf konusu olmuştu Miloseviç. Bazıları savaş suçları işlemekle suçlanan daha birçok kişinin de aynı uçakta oldukları tahmininde bulunuyordu. Gece yarısından 15 dakika önce Paris’teki dairemde telefonum çaldı. “Şimdi gel.” Bir süre sonra televizyon istasyonları, amatör bir fotoğrafçı tarafından Lahey’deki hapishanenin çatısından çekilen görüntüleri yayınlamaya başladı. Kelepçeli adama iki polis eşlik ediyordu. Adam, uzun zaman hareketsiz kalmış birinin hantal adımlarıyla ilerliyordu. Belirsizlik gerçekliği doğuruyordu. Hiçliğin mimarı hiçliğe dönüyordu.

            Miloseviç’in hükümlü numarası 39, dava numarası IT-99-37’dir. 60. yaş gününü kamerayla izlenen hücresinden kutladı. Dünya çapında şöhret ve bol para ümidine kapılan bir sürü avukat Miloseviç’i savunma teklifinde bulunmuşlardır.220

 220         Lahey Adalet Divanı farkına varmadan yeni kasta savaş suçlularının savunmasını               yaparak yeni bir gelir kapısı açmış oldu. Ücretleri divan tarafından, yani BM                 tarafından, ödenecek avukatların seçimi Belgrad’da koordine ediliyordu: hem divan              hem de sanık kandırılmış ve para yine aynı ayrıcalıklı kişilerin kasasına akmıştır.               Seselj yasalarla, mahkemelerle ve yargıçlarla alay ediyordu; eski avukatı Baroviç’e               saldırmıştır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nden farklı kaynaklar sanık durumundaki Sırpları savunan avukatların çoğunun aslında Yugoslav güvenlik     teşkilatı için çalıştığından şüphe ediyor. Kaynakların iddiasına göre avukatların amacı             divanı Yugoslavya eski

319

Slobodan Miloseviç’i Savunma Komitesi (ICDSM) kuruldu. Komite listesinde 200 isim vardı. Sırbistan vatandaşları pek alâkalı görünmüyordu.

            Kalabalıkların sevgisi nefrete değil kayıtsızlığa dönüşmüştü. Şimdi hatırlanması acı veren histeri ve yalanlar, ihlaller ve suçlardan sonra böylesi bir kayıtsızlık, iğrenç ve aşağılık bir tutumdu.

            Sosyalistler, JUL’cüler ve radikaller cumhurbaşkanlarının derhal serbest bırakılmasını talep ettiler. Koştunitsa’nın parti yoldaşları, kendilerini iktidara taşıyan koalisyonu bozmaya hazır bir şekilde, Miloseviç’in teslim edilmesinin bardağı taşıran son damla olduğunu duyurdular. Hiç beklenmedik yerlerden daha çok sayıda Miloseviç müdafileri çıkıyordu. Batı demokrasilerinde, kendilerine göre nedenlerle halen Miloseviç’in Belgrad’da yargılanması gerektiğini iddia edenler vardır. Bu iddianın sahiplerine, şu adı bilinmeyen Bosnalı’nın yalın ve insanı dehşete düşüren sözleriyle cevap verilmeli: “Miloseviç Lahey’de ha? Bosna’yı gelip binlerce toplu mezarlarımızdan sadece birini kazın da haberi orada yatanlara verin siz. Ama biraz bağırmanız gerekecek çünkü hepsinin kulaklarına toprak dolmuş.”

            Hayatta kalanlara gelince, onlar ölenlere ağıt yakmaktan, hayatta kalmanın utancından ve Scheveningen hapishanesinde yükselip tüm Avrupa’yı veba gibi istilâ eden yaygaralardan sonra ümitsizlikten kendilerini kaybetmiş haldeler. Miloseviç’in suçlu bulunmadığını bildiren bir kararı imkânsız göremiyoruz. Her zaman en kötüsü olabilir. Kaçırılan bir ayrıntı ya da bir çeşit uygun koşullar bütünü Miloseviç’e kendini yeniden ortaya koyma şansı verebilir.

                                                                                  _____________

                cumhurbaşkanının suçların azmettiricisi olmadığına ikna etmekti. Avukatların işlevi                müvekkillerini korumak değil müvekkillerinin Miloseviç’i işaret etmediklerini            garantilemekti.

320

Olayın acınacak tarafı şudur: 13.5 yıl önce Belgrad’da Kaleniç pazarının yakınlarındaki Savo Kovaçeviç Caddesi’nde oturan Miloseviç adındaki önemsiz memur ve komplocuyu tutuklamak üzere birkaç polis memuru gönderilmiş olsaydı, şu anda binlerce asker, polis, politikacı, yargıç ve müfettişi meşgul eden mesele çözülmüş olabilirdi. Ertesi gün, karısı dışında herkes onu unutmuş olurdu. Belki de Yugoslavya’nın hayatı bağışlanmış, Hırvatistan korunmuş, Bosna kurtulmuş ve Kosova özerk bölgeye dönüşmüş olurdu. Sırbistan bütün kalır, tüm bölge AB’ne girmeye hazır olur, pek az ABD’li Saraybosna’nın nerede olduğunu bilir ve yeryüzünde hiç kimse Karadziç adını duymazdı.

            En az 200 bir kişi hâlâ yaşıyor ve bugün 5 milyon mülteci hâlâ evlerinde olabilirdi. Nefret fırtınası ve ıstırap kasırgası Balkanlar’a hiç uğramamış olurdu. Tüm bölge İncil’de anlatılan sel felâketlerindeki gibi sefalet içinde boğulmazdı. Niteliksiz adam Miloseviç, uzun zaman önce hapisten çıkmış olurdu; emekliliğinde torunuyla vakit geçiriyor olabilirdi.

            Bu kitap hiç yazılmamış olurdu. Kendimiz, başkaları, yaşadığımız medeniyet, dünya ve asla ulaşamayacağımız cennet hakkındaki gerçeği bulmamış olurduk. Bu dünyanın bu kadar acı ve ıstırapla dolu olduğunu, dehşet ateşiyle aydınlandığını ve güzellik parıltılarının kısa ömürlü olduğunu bilmemiş olacaktık. Ya da, sahip olduğumuz tek dünya olduğu için onu kendimizden kurtarmamız gerektiğini anlamamış ….

            Lahey davası’nda, ailesinin tamamı Karadziç’in askerleri tarafından katledilen, adı bilinmeyen bir tanık, “Ölü bir ormandaki kuru bir ağacım” demişti. Şayet onun acılarını anlamıyorsak, onunla paylaşmıyorsak biz o ölü ormanız. Bizi hiçbir ateş ısıtmaz. Miloseviç, kaderimizi belirlediğimiz an, varoluşumuzun sınırı ve vicdanımıza başkaldırıydı. Kurban-

321

ları sadece kurban değil; onlar biziz. Onların ıstıraplarının bir parçası da bizimdi ve onlar bizim yerimize bu ıstırabı çektiler.

            Bunu göremeyen, hiçbir şey görmemiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir