MASTER ALGORİTMA — Yapay Öğrenme Hayatımızı Nasıl Değiştirecek?
7 Ekim 2017
YÜKSELEN KREMLİN — Vladimir Putin’in Rusya’sı ve Devrimin Sonu – 2 –
7 Ekim 2017

HRANT’IN KATİL(LER)İ…

ÖNSÖZ
Sait Çetinoğlu
Hukuk ve adaletten koparıldığında,
insan hayvanların en kötüsüdür
Aristo
Kardeşimiz Hrant
Dink’in, herkesin bilgisi dahilinde ve de herkesin gözü önünde devlet’in
kolayla
ştırıcılığıyla katledilmesi karşısında, her vicdan sahibinin göstereceği tepki ve adalet isteminde, Temel Demirer tarafından dile
getirilen Ermeni Soykırımı’na dair sözlerinin mahkeme koridorlarına ta
şınmasıyla başlayan süreçte demokratiklik iddialarıyla bağdaşmayan bir
durumla kar
şı karşıya kaldık. Bu önsöz, Temel
Demirer’in 
şahsında insanlığın vicdanına uygu­lanan yargı kıskacının
hikayesidir.
Temel Demirer, Hrant’ın katledilmesinin ardından, Ermeni
Soykırımının dile getirilmesi yargı kıskacının ba
şlatılmasına neden olmasının yanında, ilk kez bir savcılık
iddianamesinde, resmi olan ve Türk Devlet tezi terimleri
kullanılarak resmi tarih argümanlarına kar
şı çıkmayı suç konusu haline
getirerek iddiana­meye geçirmi
ştir. Savcılık
ve bakanlıkça Resmi tarih açısından 1915’te meydana gelen olayların tartı
şılması, Ermeni Soykırımının dile getirilmesi
suç kapsamına alınmakta ve bu sayede 1915’te Ermeni halkının ya
şadığı Büyük
Felaketten/ Soykırımdan halkın haberdar olması engellenmek istenilmektedir.
Şu soruyu
sorarak ba
şlayalım: Soykırım, Türkiye
de tartı
şılmamakta mı dır?
Evet. Soykırım devletin üst düzey yöneticileri tarafından tartı
şılmaktadır. Soykırım, sadece
Dünyanın önde gelen saygın hukukçuların ve siyasetçilerin bi­limsel
toplantılarında gündeme getirilen bir konu de
ğildir. Bu toplantılarda devletin resmi
argümanlarını tekrarlamakla görevlendirilen Dı
şişleri
diplomatları da tek tip inkarları/savunmalarıyla (nicelik olarak da olsa)
soykırımı tartı
şmak­tadırlar.

 

Ermeni Soykırımını, Türkiye Cumhuriyetinin üst düzey yetkilileri,
muha­tap saydıkları Ermeni temsilcileriyle de tartı
şmaktadırlar. Bildiğimiz
kadarıyla Ça
ğlayangil
den beri üst düzey görevliler bazen kapalı kapılar arkasında, bazen
de 
açıktan Ermeni Sorununu/Ermeni Soykırımını gündeme
getirmektedirler. Ça
ğlayangil’in İsviçre’de Ermeni Parti yetkilileriyle ve
Türke
şin Ermenistan Devleti yetkilileriyle yaptığı temaslar
da bu çerçeve içinde sayılabilir. “Ramgavar 
Azadagan
Gusagtsutyun   Partisi basın temsilcisi Haig Naccashian’ın ,
Barak Obama’ya yazdı
ğı 24 Kasım
2008 tarihli açık mektubunda bu konuya de
ğinir:
Ben size tanıklarla ispatlayabilirim ki, Ermeni milleti soykırımı
unutması ve toprak talebinden vazgeçmesi karalı
ğ
ında Türk hükümeti kısmi tazminat öde­meye taraftardı.
Bu hususta Türkiye ve diyasporadaki üç Ermeni parti temsilcileri
ile 27 Kasım 1977de 
İ
sviçre’nin
Zürich kentinde bir toplantı gerçekle
ş
ti. Temsilcisi bulunduğum Ramgavar
Partisinin Beyrut’daki öncü toplantılarına katılmı
ş
 biri olarak,
söylemek isterim ki üç Ermeni parti kurulları toplanmı
ş
 ve Türk Dışişleri Bakanı Sabri Çağlayangil’in tekliflerini değerlendirmiştir.
Bu toplantıda üç Ermeni Partisi Zürich ‘teki
toplantıya katılmak üzere birer 
temsilci görevlendirmiştir. Bu üç temsilciye
gerekli talimatlar verilmi
ş
 ve kendi
yetkilerinin sınırları belirlenmi
ş
tir. Buna göre Türkiye’nin işlemiş olduğu soykırım ve işgal etmiş olduğu Ermeni vilayetleri her
hangi bir suretle pazarlık konusu olamayaca
ğ
ı bildirilmiştir.
Bu toplantı Zürich, Dolder Grand Hotel’de gerçekleşti. Önce, Türk bakan barışçı bir tonla geçmişteki üzücü olaylar
hakkında, gerekirse tazminat ödemek suretiyle kanlı geçmi
ş
i unutmak gerektiği hakkında bir konuşma gerçekleştirdi. Adalet telkin eden
bir üslupla, olaylarda Ermeni tarafının ki
ş
isel veya bir züm­renin karşılık vermiş olduğunu, diğer taraf ise, devlet
tarafından tasarlanmı
ş
 olduğunu belirtti’. Arkasından
da ilave ederek, ‘fakat bu olayların hepsi o zamanki Osmanlı hükümetine
aittir ve bugünkü Türk hükümetlerinin bu konu­da her hangi bir mesuliyeti
söz konusu de
ğ
ildi’ diye
ekledi.
Çağlayangil,
Ermeni milletine yardımcı olmak istedi
ğ
ini bildirerek, saka ile karışık kendisi ve sülalesine atfedilen soyadındaki “yan”
kelimesinden mütevellit Ermeni kökenli olması sanıldı
ğ
ı gibi konuşmalardan sonra
tazminat konusunu tekrarladı. Toprak konusunda ise, ‘her hangi bir Türk veya
Türk hükümeti bir karı
ş
 topraktan
vazgeçmesi söz konusu olamaz’ dedi. Devamında, benim ya
ş
ım itibarıyla, bundan sonraki hükümetlerde görev almayı düşünmediğimden Ermenilerin bu
iyimser teklifi iyi de
ğ
erlendirmesi
gerekti
ğ
ini bildirdi.
Görüşmenin sonunda
Ermeni temsilciler te
ş
ekkürlerini
bildirirken, Türk hükümeti ancak, tıpkı Almanya’nın örne
ğ
inde olduğu gibi, işlemiş olduğu cinayetlere uygun bir
tazminat ödemek suretiyle bu barı
ş
ı tesis
edebilece
ğ
ini, ayrıca, bu
konu asla pazarlık konusu olamayaca
ğ
ını bildirmişlerdir.
       (http://vvvvw.network54.com/Forum/149359/thread/12275813S7/last-1227581357/Open+Letter+to+U.S.+President-Elect+Barack+Obama,Yeni Aktüel, 11-17 Aralık 2008, sayı 179,sh 40-42)
Çağlayangil’in,
Soykırımın devlet tarafından tasarlanmı
ş olduğunu söyleme­si
de anlamlıdır.
Ermenistan ile süregelen diyalog sürecinde devlet tezi olarak
ileri sürülen ortak tarih komisyonu önerisi yada soykırımı
tarihçilere bırakalım 
sözleri de soykırımı tartı
şma sürecinin bir parçasıdır.
İkinci bir
soruyla devam edelim: Soykırım tartı
şmasının bir
arka planı var mı dır? Evet, Soykırım ilk defa Osmanlı
parlamentosunda tartı
şılmıştır.
İTC’nin Ermeni
vatanda
şlarına uyguladığı soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar bağlamında Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisinde
tartı
şılmış, konuyla ilgili komisyon kurularak soruşturma konusu olmuş ve yargıya intikal etti­rilmiştir. İTC iktidardan
şmesi ve yöneticilerin
Almanlar tarafından yurtdı
şı­na
kaçırılmasından sonra, sonra kurulan Ahmet izzet Pa
şa hükümeti nin pro­gramının Meclis-i Mebusan’da görüşülürken tartışmalar başlar. Ahmet
izzet Pa
şa Hükümetinin istifa
etmesi de bu konuda soru
şturmamın
yapılamamasıdır. Bu tartı
şmalara biraz
geni
ş yer veriyoruz ki, o
dönemin parlamentosunun tartı
şma düzeyi ile bugün İngiltere Parlamentosuna Mavi
Kitabı 
kınamak için mektuplar yazmaya
çalı
şan parlamenterlerin zihniyeti daha iyi anlaşılabilsin.
(Osmanlı parla­
mentosundaki tartışmalar
bölümünde Taner Akçam’ın 
İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu adlı eserinden
yararlanılmı
ştır İmge Y. 2002)
İTC Hükümetinin düşmesiyle birlikte Savaş ve
Soykırım suçlarının yargılan­
maları gerektiği meselesi
sadece kamuoyunu de
ğil, Meclis-i
Mebusan ı da u
ğraştıran konuların başında gelir. Meclis-i Mebusan’ın yaptığı ilk işlerden biri,
sorumlular için ilk kez soru
şturma yolunu
açacak olan, Divaniye Mebusu Fuat Beyin geçmi
ş hükümet üyelerinin Divan-ı Ali’de yargılanmasına
ili
şkin on mad­delik önergesinin
kabul edilmesidir. Önerge gere
ği kurulan ve Beşinci Şube olarak adlandırılacak Komisyonda ilk kez sorumlular
sorgulanacaktır.
İTC
yöneticilerinin Ülkeyi terk etmesinden sonra konu meclise ta
şınır. Meclis-i Mebusan’ın 10 Ekim 1918’de
açılı
şından Aralık 1918’de
kapatılmasına kadar geçen zamanda üzerinde en çok tartı
şılan konu bu olur. Ekim ayında İtti­hatçılar hâlâ iktidarda
oldukları için hiçbir tartı
şma olmaz. İttihatçıların iktidar­dan çekilmeleri ile
Ahmet 
İzzet Paşa’nın hükümet kurması ve Şeflerin ülkeden ayrılmasıyla birlikte o
güne kadar susan milletvekilleri konu
şmaya başlarlar. Hükümet Programı üzerine yapılan
görü
şmelerde, 4 yıldır
memlekette binlerce masum insanın zulüm ve kahırlar altında ezildi
ğini ve bunu yapanların ceza­landırılması gerektiğini söylerler.
Ancak, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, savaş sırasındaki cinayetleri soruştur­ma konusunu programına almamıştır. Programında Ermeni Tehciri/Soykırımı meselesinde daha
çok savunma havası egemendir. Bu nedenle sert ele
ştirilere maruz kalır. Trabzon mebusu Mehmet Emin Bey; Kabinenin
bu programında bendeniz bir 
şeyi eksik görüyorum ki o da şudur: Kabine bu harb-i umumi içinde vukua gelen mezâlim ve cinayet
ve itisafâtın esbabını 
[yolsuzlukların sebeblerini] tahkik
ve haklarında takibât-ı kaanuniyye ifa edece
ğini bize taahhüt etmiyor. İşlenen tüm cinayetlerin suçlarının bütün Türk milletine mal edilmek
istendi
ğini söyleyen Mehmet Emin
Bey gerçek suçluların bulunması ve bu lekenin Türklerin üzerinde
kalmasının engellenmesini önerir. Kendisi de bir 
İttihatçı olan Emin Beyin konuşması bir özeleştiri gibidir:
Vakıa biz, 
şimdiye kadar
sükût ettik… Aman harp içinde ses çıkarmayalım; dedik Fakat bu
vazife­leri, sırası geldikçe… makamât-ı aidesine arzettikçe; Harp içindeyiz,
hiçbir 
şey yapamayacağız, inşallah akd-i sulhu müteakip
bunların tatbikatını yapaca
ğ
ız; ce­vabını aldık. Biz bunlara karşı mecliste sükût ettikçe içimiz titriyordu… Yapılacak tahkikatla
masum olanlar, bigünah olanlar ve bu i
ş
te alâkadar olmayanlar
nazarı 
halkta tebrie edilmelidirler [temize
çıkarılmalıdırlar]. Hakikaten menfaat-i 
şahsiyyeleri uğrunda yapmadık cinayetleri
bırakmayanları da kanun tecziye etmelidir [
cezalandırmalıdır]… Hükümet
bize burada demelidir ki, ben bu taki­batı yapaca
ğım. Her halde bu millet
masumdur. Tarih nazarında tebrie olun­malıdır. Ve herkes de
cezasını görmelidir.
Yapılan eleştirilere yanıt
veren Ahmet 
İzzet Paşa, milletvekillerinin sukutun devam
ettirilmesini ister: Nasıl sizler dört sene müddet sükût etmi
ş iseniz bugün biz de
az çok sükûta mecburuz… Biz, adalet-i mutlakayı vaadediyoruz. Ve icra
edece
ğ
iz. Ve
mahâkimin de tenfiz ve icra edilmedik hiçbir hükmü kalmayacak, hepsi icra
olunacaktır.
Ahmet İzzet Paşa Hükümetinin, konuya ilişkin kayda değer tek girişimi gerek Tehcir gerekse
Ermeni mallarının satılmasına ili
şkin geçici
kanunların ivedilikle görü
şülmesi
konusunda meclise teklifte bulunmasıdır.
Tehcir/ Soykırım üzerine sert tartışmalar 4 Kasım günü, 11. Oturum ile birlikte başlar. Verilen değişik takrir,
teklif ve suallerle gerek sava
ş suçları gerek
Kırım gerekse suistimaller gündeme getirilir.
Bu oturumda, Doğrudan Ermeni
Kırımı/Soykırım konusunu direkt olarak ele alan bir önergede 
şu maddelere değinilerek, kırımın failleri hakkında hükümetin bilgisinin ne olduğu ve ne tür tedbirler almak istediği sorulmaktadır:
1) Ermeni milletine mensup olmaktan başka hiçbir cürümleri bulunmayan bir milyon nüfus, kadınlar ve çocuklar
ile istisna edilmeyerek kati ve itlaf edilmi
ş
tir.
2) Lâakal [en az] kırk asırdan beri
memlekette medeniyetin âmil-i hakikisi olan Rum unsurlardan 250 bin nüfus,
hudud-ı Osmani’den tard edilerek malları müsadere edilmi
ş
tir.
3) Badelharb 550 bin Rum nüfus daha,
Karadeniz, Çanakkale, Marmara ve Adalar denizleri sevâhil ve havalisinde ve
sair mahallerde kati ve imha edilmi
ş
 ve malları da zabt ve gasb edilmiştir.
4) Memlekette anasır-ı gayrimüslime icra-yı
ticaretten men edilmi
ş
 ve ticaret yalnız
er-bab-ı nüfuzun yedd-i inhisarına terkedilmi
ş
 olmakla
bu yüzden bütün efrad-ı millet adeta soyulmu
ş
tur.
5) Mebusandan Zohrab ve Vartkes Efendiler
ifna edilmi
ş
tir.
6) Arap kavm-i necibine karşı reva görülen sui muamelat şimdiki
felaketlerin ba
ş
lıca sebeblerini teşkil etmiştir.
7) Seferberlik vesilesi ile teşkil edilen amele taburu efradından 250 bin kişinin
açlık ve mahrumiyetten müteessiren telef olmalarına sebebiyet verilmi
ş
tir.
8) Harb-i Umumiye ye bilâ sebep girmiş ve bu şeref-i meşuma
nailiyet için Bulgarlara memleketin bir cüzü de terk edilmi
ş
tir.
Önergesinin bir hiss-i intikam şevki ile tanzim olunmuş bir takrir olmadığını ifade eden Emanuel Efendi,
Hatta failler hakkında icra-yı adalet edilmesi hükümetin vazifesi olmakla
beraber, 
şu takrirden
maksad-ı aslî icra-yı adalet talebi bile de
ğ
ildir… Maksadımız birtakım anasır aleyhine irtikab edilmiş ve irtikab edilmiş olduğunu
yalnız bizim de
ğ
il bütün alemin ve hatta düne kadar belki müşevvikimiz
olan müttefiklerimizin de malûmu olan birtakım sui istimalâtta tekerrür
etmemesi ve bunların izalesi için hükûmet-i cedidenin ciddi surette tasavvuratı
neden ibaret oldu
ğ
unu anlamaktır. Olayların sorumlularının asla Divan-ı Aliye sevk edilen üç-dört kişiyle
sınırlı olamayaca
ğını söyleyen önerge sahibi Emanuel
Efendi, bir tasarıma i
şaret ederek, zihniyetin mahkum edilmesini
ister. Bu i
şi yapan şiddedi
bir cereyandır.
Emanuel Efendi ye göre, birkaç kişinin
cezalandırılması ile olayların önü alı­namayacaktır. Asıl mesele
bugüne kadar izlenmi
ş olan siyasettir. Bunun bugün iflas
etmi
ş olduğu ortadadır. Bilinmek istenen acaba
hükümetin bugüne kadar-kinden farklı olan bir siyasetinin olup olmadı
ğıdır.
Ve bu olayların bir daha olmaması için bir program/bir dizi tedbir
istemektedir.
Bu konuşmalara
cevap veren Dahiliye Nazın Fethi Bey (Okyar, Kemalist dönemde Ba
şbakanlık ve Bakanlık görevine getirilecektir), Yaşadığımız 4 sene zarfında bu memleketin havasından gayet fena,
gayet muzır birtakım cereyanlar geçmi
ş
 ve
memleketin altını üstüne getirmi
ş
lerdir. Fakat, sayılan
Rum, Ermeni Arap ulusların yanına, belki hepsinden ziyade, mutazarrır
ve ma
ğdur olduğu için, Türk unsuruna da yer verilmesi
gerekti
ğini söyler ve
yapılanların gayet yanlı
ş bir cereyan, fevkalâde hata alud halet-i fikriye
neticesi 
olduğunu
belirttikten sonra bütün yapılan haksızlıkların onarılaca
ğı, azınlıklara tam eşitlik tanınacağı ve
seçimlerde kendilerine nispi temsil hakkı verilece
ği, sözünü verir. Ayrıca, tağrib olanların yerlerine
iadesi, bunların hasarat-ı maddiyesinin mümkün oldu
ğ
u kadar tazmini işinin hükümetin cümle-i
makâsıdından 
oldu
ğu ve bunun için
icraata ba
şlandığını söyler. Yine bu gibi ahvalin
tekerrür edememesi, bu gibi hareketlere cüret eden memurin ve sair efrad-ı
ahaliden olanların takibi 
de Hükümet’in vazifesidir ve fakat bunu iyi
yapabilmek için, 
şikâyeti olanın
mutla­ka gerekli yerlere 
şikâyette
bulunması gerekmektedir. Yalnız gazetelere yazı yaz­makla, yalnız
burada nutuk söylemekle bir netice hasıl olmaz. Do
ğrudan doğruya herkimin
herkimden 
ş
ikâyeti varsa
onu bildirsin; hakkında her türlü takibat icra etmeye hazırız.
Bakanın bu sözleri, bravo sözleriyle karşılanır.
Emanuel Efendi’nin, bu konuşmaya verdiği cevapta,
Kırım dan tek tek ki
şi­leri değil, bir akımı sorumlu olarak göstermesi
ve bu akımı destekleyen herkesin, hatta bir ulusun olayın siyasi sorumlulu
ğunu taşıdığını ima
etmesi Türk mil­letvekillerinin, bu Türk unsuru hakkında bir
ithamnamedir… Biz bunu kabul edemeyiz, 
biçiminde sert tepkilerine
yol açar. Hükümetin soru önergesine son derece yumu
şak yanıt vermesi, Türk milletvekillerinin tepki gösterdiği bir başka noktadır. Sahib-i takrir birtakım ithamâtı mevzu ediyor
ki buna Hükümet müsamaha ile cevap vermi
ştir. Atiye ait, mevcudiyet-i milliye-yi lekeleyen, bir milyon
nüfusun bilâ sebep Türkler tarafından canavarca katledildi
ğ
ini söylüyor­lar. Hükümet
temsilcisinin verilen soru önergesinin amacının suçlama de
ğil, bir siyasetin eleştirisi ve yenisinin ne olduğunun sorulması ile ilgili olduğu yolunda­ki yumuşatıcı konuşmasından sonra diğer soru önergelerine geçilmiştir.
Bir diğer
soru önergesi, Kozan Mebusu Matyos Nalbantyan ve arkada
şları tarafından verilir. Önerge
ile, vakt-i seferde icraat-ı hükümete kar
şı gelenler için cihet-i
askeriyyece ittihaz olunacak tedâbir hakkındaki kararname ile i
ş
bu karar­name mucibince
ahar mahallere nakledilen e
ş
hasın emval,
emlâk ve matlubât-ı matrukeleri hakkındaki kararnameye tevfikan yapılan
mezalimin mürettip ve failleri ile dûçar-ı gadr olanlar hakkında hükümetçe ne
ş
ünüldüğü, öğrenilmek istenmektedir.
Hükümet adına verdiği yanıtta Fethi
Bey, Matyos Nalbantyan Efendiye te
şekkür
eder. 
İstenen kati
proje için, “hâlde tehcir edilmi
ş olanların mahalle­rine iadesinden başka bir şey değildir… Fakat bunun
cihet-i icraiyyesi de zan­netti
ğ
imiz kadar
kolay bir 
ş
ey değildir. “Gelecekler
için “bir mesken, sıcak bir çorba bulmak bir sorundur,
ayrıca büyük bir kısmı da gelmek istememektedir. Bu nedenle hükümet bu i
şi ancak tedricen yapmak taraftarıdır. Bunların
gele­cekleri yerde mesken bulmalarını ve hiç olmazsa bir çatı altında ikâmet
etmeleri­ni temin eylemek için lâzım gelen talimatı vilâyete vermi
ştir.” “Yapılmış olan haksızlıklar,
zulüm ve gadrlerden bahsetmek istiyorsanız; herhangi bir adam, herhangi bir
memur, bir kimseye zulüm ve gadr yapmı
ş
 ise bunun hakkında bizim yeddimizde tahkikat
evrakı varise, size temin ederim ki bunları muhake­meye
bilâ tehir sevkedece
ğ
iz ve
sevketmekteyiz… herkes için bâb-ı 
ş
ikâyet açık­tır; hakkını müdafa etsin ve bu lâzımdır. Bunlar
müracaat etsin, biz de tahkik ederiz… zulüm ve gadr yapmı
ş
 olan, haksızlık etmiş olan memurların
hiçbir su­rede kanunun pençesinden kurtulmasını arzu etmiyoruz.
Bazı Türk milletvekilleri, soru önergelerinde öldürüldüğü söylenen Rum ve Ermenilere ilişkin verilen sayılarla uğraşırlar. Trabzon
Mebusu Mehmet Emin Bey, bunların çok abartılı oldu
ğunu söyler ve bunu haksızlık olarak
niteler. Bir haksızlı
ğı diğer bir haksızlık ile izale
etmek caiz de
ğ
ildir…
Evet… bizim memurlarımızın birçok Ermeni çoluk
ve çocuklarını kestik/erini ben de söylü­yorum. Ve malları da ya
ğ
ma edildi. Fakat bu sayı,
iddia edildi
ğ
i gibi bir
milyon de
ğ
il, 500-600 bin
civarındadır. 
Emin Beyin sözlerinde inkar yoktur, sadece sayılara itiraz
etmektedir.
Tartışma, Allah
zalimleri kahr eylesin, Amin, amin 
sedaları ile sona erer.
Soykırım üzerine tartışmalar,
Ahmet 
İzzet Paşa Hükümeti’nin istifası üzer­ine kurulan
Tevfîk Pa
şa Hükümeti’nin programı
üzerine yapılan görü
şmelerde de
devam eder. 18 Kasım da okunan hükümet programında Ermenilere yapılan
muamele/Soykırım konusuna de
ğinilecek ve
hükümetin temel görevleri arasın­da sayılacaktır, birkaç seneden beri
devam eden gayri kanunî ve gayri tabiî muamelat ve icraatın serian refve
izalesi ile ahkâm-ı 
şeriyye ve
kanunniyyenin fiilen ve tamamen icrasına ve bilâ tefrik-i cins ve mezhep
bilumum sunuf-ı ahali arasında samimi bir vikafve muhadenetin 
sağlanması hükümetin en temel göre­vi
sayılır.
Halep Mebusu Artin Boşgezenyan, hükümetin
hedefleri arasında olan, barı
ş görüşmelerinden olumlu bir sonuç almanın tek
yolunun Ermeni Kırımı konusunda bir 
şeyler yapmaktan geçeceğini söyler.
Barı
ş görüşmelerini kastederek, bendeniz diyorum
ki: O masanın ba
şına bizim
elimiz bo
ş
 gitmeyelim.
Kendimizi müdafa edecek, hukukumuzu muhafaza eyleyecek bazı istihzarat ile
gidelim. Açık söyleyelim: Efendiler, biliyorsunuz ki Türk milleti alem-i
medeniyet ve alem-i siyaset nazarında bugün müttehim mevkiinde bulunuyor…
Bugün ortada Osmanlı tarihinin en matemli ve en kızıl safhasını te
ş
kil eden bir cinayet-i
azime vardır. Yerleri gökleri titreten bu cinayet-i azime, malumdur ki Ermeni
kıtalidir, Ermeni faciasıdır. Türk milletini bundan dolayı müttehim
tutuyorlar fakat asıl müttehim Türk milleti de
ğ
il, Türk hükümeti veyahut idarei sabıkasıdır… Millet başka hükümet başkadır… Ben diyorum ki:
Türk milletini itham ettikleri o cinayatı azime, idare-i sabıka daha do
ğ
rusu,
idare-i çeteviye tarafından icra edilmi
ş
tir… Bütün bir milleti birtakım canilerin, mecnunların cürmü ile
itham etmek do
ğ
ru değildir. Fakat eğer barış görüşmelerinden olum­lu
sonuç alınmak isteniyorsa, sorumlu olan kim varsa tutuklanmak ve yargılan­malıdır. Bizim
de fıkr-i adalete ve hakkaniyete yabancı olmadı
ğımızı isbat için bu adamları tutup alelacele fakat
bilmuhakeme ve bihakkın muhakeme ile adalede cezalandırmak lâzımdır. Bunlar
hâlâ ba
ş
ıboş geziyorlar.
Boşgezenyan
sorumluların cezalandırılması için, Dahiliye Nazırı Fethi Bey
in, 
şikâyetleri
bekliyoruz 
biçimindeki tavrının doğru olmadığını da ekler. Çünkü şikâyet edecek kimse de kalmamıştır. Boşgezenyan, Ermeni yetimleri ile alıkonan kadın ve kızlara da
dikkat çeker: Netice-i maruzatım mücrim memur ve efrad-ı nasın
cezalandırılması, 
şurada burada
sunun bunun yedd-i gasb ve esaretinde olan nisvanın ve eytamın toplanması,
onların tarafı hükümetten ia
ş
e­si ve emval
ve emaletinin iadesi ve Zararlarının tazminidir.
Bazı Türk milletvekilleri tehcir olayını savaş koşulları ve Rus birlikleri ile işbirliği
yapan çetelerin varlı
ğı ile
açıklamaya çalı
şırlar. Eğer ortada bir cürüm varsa, bunun sebebi de
Ermenilerdir. Bunlardan biri de Soykırım faillerinden Mu
ş Mebusu İlyas Sami Efendi (Muş), ortada bir
cinayetin 
de
ğil bir
mukatelenin 
söz konusu oldu
ğu tezini ortaya
atar. Ilyas Sami, Ermenilerin Rusya saflarında sava
ştıkları, Van ve civarında Müslüman katliamında bulunduklarını öne
sürer. 
İlyas Sami ye
göre, ileri sürülen iddialar Türk/ere bir iftiradır (Sami
Efendi daha sonra Ermeni Kırımına i
ştirak ettiği için tutuklanacaktır. Ocak, Şubat 1920 aylarında İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi de
yargılandı
ğına dair basında haberler
yer alır. 29 A
ğustos 1920’de
Mal taya sürülür, 
İngilizlerin
birinci derece sorumlu olarak gördükleri ki
şiler arasındadır ve bu nedenle 16 Mart 1921 Londra Anlaşması ile serbest bırakılmayacak kişiler arasında yer alır).
Trabzon Mebusu Mehmet Emin Bey Ermeni Kırımı konusunda son derece
önemli bazı bilgiler aktarır: Ordu kazasında bir kaymakam vardı.
Ermenileri kayı
ğa doldurarak
Samsun a göndermek bahanesi ile denize döktürdü.
 Emin Bey kendi uğraşları sonucu
kaymakamı görevden aldırdı
ğını fakat
aynı 
şeyleri yapan Trabzon
Valisi hakkında bir ba
şarı elde
edemedi
ğini söyler. Samsun
civarından yapılan tehcire gerekçe olarak gösterilen Rum çeteleri ve
bunlarla çatı
şmalar üzerine
ayrıntılı bilgiler veren Emin Bey’e göre, bölgenin kendi içinde kısmi köy
bo
şaltmalarla da
sorun çözülebilecekken, bu i
şle alâkasız
insanların toptan bölge dı
şına sürülmesi
yoluna gidildi
ğini, bunun da
yanlı
ş olduğunu söyler. Ama sınır­lı sayıdaki vali ve
kaymakam yüzünden tüm bir milletin suçlanması da do
ğru olmadığını iddia
eder.
Matyos Nalbantyan, konuşmasında
mebuslara, hem tehcir edilen nüfusun büyük kısmının kadın ve çocuklardan
meydana geldi
ğini hem de savaş bölgesi olmayan yörelerden de
insanların sürülmü
ş olduğu gerçeğini hatırlatır. Bazı olay­lar bahane edilerek tüm bir halkın
imha edilmesinin izah edilir bir tarafının ola­mayaca
ğını söyler. Orada bir çete çıksa ve vukuat yapsa o
civar sekenesi de bu vukuata i
ştirak etse ve
teferruata müteallik gayrı me
ş
ru birtakım
harekederde bulunsa acaba böyle bir halin vukuu ta memleketin her noktasında ve
en hücra kö
ş
esinde
bulunanların, mesela Edirne’de, izmit’te ve sahilde bulunan üç Ermeni’ye
varıncaya kadar umum Ermenilerin kaldırılıp imha edilmesini, namusunun büsbütün
heder edilmesini, emlâkinin müsadere ve ya
ğ
ma edilmesini icab ettirir mi?
Nalbantyan, sözlerinin, Ermeni milletine mensup olduğu için, Ermeni mil­letinin teessüratından
veyahut intikamından do
ğmuş Türklüğe hitap edilmiş bir hakaret, bir
husumet diye
 anlaşılmamasını
ister. Meclis Ba
şkanı’nın,
durmadan sözünü kesmesi üzerine de, Ermenilerin pırasa gibi do
ğrandığını… Neronların vahşiliğini gölgede bırakan
eylemler
 yapıldığını,
Ermenilerin imha edildi
ğini, Anadolu içlerinin mezaristana çevrildiğini ve
kendisinden örnek vererek, ailesinin sürgün edilip, kendisinin de mebus oldu
ğu için idamdan son anda kur­tulduğunu, yollarda kendi gözleriyle gördüklerini
anlatarak, bunlar binbir gece hikâyeleri de
ğildir, aynen vâki ahvaldir, demiştir. Nalbantyan a göre, Vukuat, sis­tematik
bir surette cerayan etmi
ştir.
Nalbantyan Efendi’nin konuşmasının en önemli kısmı kolektif sorumluluk üzerine
söyledikleridir. Bir milleti imha edecek surette i
şlenen cinayetin sorum­luları, milleti adına
hareket eden Heyet-i Müdirân’dır. Bu memlekette öteden
beri… hâkimiyet, Türk hâkimiyetidir. Gerçi Türkler tekrar tekrar yapılan
zulüm­lerin, eylemlerin aleyhinde olabilirler, fakat yapılan mezalim Türklü
ğün namına yapılmıştır… Bunu
yapan üç be
ş
 kişi deniliyor…
bunu üç be
ş
 kişi yapamaz… bu
harekâtı yapanlar: Türk hâkimiyetine istinad ediyoruz, diye ba
ğ
ırıyorlardı; sonra bizim
kuvvetimiz Türk süngüleridir, diyorlardı… Bunu yapan Türk milletine mensup e
ş
hastır. Türklerin ulus
olarak bu sorumluluktan kaçamayacaklarını söyler: Efkâr-ı umumiye ve
mazlum milletler bunun hesap ve bilançosunu mut­lak Türklerden isterler ve
Türkler de bunu vermelidirler. O lekesiz ellerden oldu
ğunu iddia eden Türkler,
bunun bilançosunu yaparlar, tecziye edilmesi lâzım gelen kimseleri,…
mevkiine, 
ş
ahsına adedine
bakılmaksızın tecziye ederler; hukuklarını iade ederler. Ondan sonra be
ş
eriyete ve dünyaya karşı bir hakikat
gösterebilirler. Yoksa ba
ş
ka
türlü kimi kimden 
ş
ekva edeceğiz? Türklerin kendi
ma
ğduriyetlerini diğerleri ile bir tutmak istemelerini de eleştiren Nalbantyan, Türklerin mağduriyeti, millet-i
hâkime 
ş
eklinde bir mağduriyetdir.
Nalbandyan’a göre, meselenin hallinin tek yolu vardır: Gidip
o cinayet yapanlar her kim ise, ne kadar ki
şi ise meydana çıkarıp mutlak tecziye etmeli ve tepelenmiş, çiğnenmiş hukukları mudaka
istirdat etmeli, iade etmeli ve ondan sonra da alem-i medeniyete çıkıp
bizim namımıza heyet-i mümessilimiz olmak itibarı ile,
icraat-ı caniyede bulunanları i
ş
te bu surede biz tecziye ediyoruz, velev yüz bin olsun yaptık,
yapıyoruz, diye ilan etmekle, bununla beraat mümkün olur… ve en salim ve do
ğ
ru çare de budur…
İki gün süren
tartı
şmaların sonunda eleştirilere yanıt veren hükümet yetki­lisi, çarenin
umumî surette söylenenler olmadı
ğını, somut, delil göstererek mer­cilere başvurulması gerektiğini, eğer o merci tahkikat yapmazsa o zaman yapıla­cak eleştirilerin haklı olacağını söyler. Öte yandan, beş seneden beri yapılan
vukuatı tekrar etmek… yaraya merhem sürmek de
ğ
il, aksine anasır arasındaki ihtilafı derinleştirmek ve uçurumu büyütmek
demektir.
İlyas Sami’nin
bu konu
şmaya verdiği yanıt, bugün bile (bir Kırım olduğunu kabul edenler tarafından dahi) sıkça
kullanılan bir mantı
ğı göstermesi
bakımın­dan önemlidir. Gayrimüslimlerin Osmanlılarda, sekiz
asırdan beri… bir göz bebe
ği olarak
muhafaza edildi
ğ
ini söyleyen Sami
Efendi, sadece bu son fecâyinin tekrar edilip durmasını
haksızlık sayar.
Tartışmalar Ermeni ve
Rum mebusların itirazlarına ra
ğmen, yeterli
görülerek kesilmi
ştir.
Meclis-i Mebusanda, Ermeni Kırımı/Soykırımı meselesi en son olarak
kapanma kararının okundu
ğu 21 Aralık
1918 günü ele alınır.
Ayan Meclisi’nde konu üzerine ilk tartışma Ahmet Rıza’nın açış konuşması vesilesiyle
yapılır. 19 Ekim 1918’de Ayan Ba
şkanı atanması dolayısıyla
yaptı
ğı konuşmada Ahmet
Rıza, 1915 katliamı sırasında gösterdi
ği dürüst tavrı sürdürmeye devam eder. Padişahın da kendisi gibi düşündüğünü ima ederek; Padişahımızın amâl-i mülûkanelerine vakıfım… Devr-i Şevketlerinde bütün
Osmanlılar bilâtefrik-i cins ve mezhep, nizam-ı adalet ve hürriyetten aynı dere­cede
istifade edeceklerdir. Ulüvv-i 
ş
efkat-i
Hümâyûnları, o vah
ş
iyâne öldürülen
Ermenilerin, asılan, sürülen Arapların eytam ve eramilini hak-i sefalette
makhur bırakmayacaktır. Menfalarda
artık a
ğ
layan ve inleyen kalmayacaktır.
Ayan Meclisinin 21 Ekim tarihli oturumunda Ahmet Rıza’nın bu
sözleri ele
ştiri konusu
olursa da, Ahmet Rıza’nın bu itiraza verdi
ği yanıt önemlidir: Geçen içtimadaki nutkumda yalnız
Ermenileri ve Arapları zikirden maksadım bu cihetin siyasî bir mahiyeti haiz
olmasından ileri geliyordu. Çünkü o bir resmi haksızlıktı. Ondan dolayı
nutkumda yalnız Arap ve Ermenilerden bahsettim. Yoksa di
ğer mağdurinin eytam ve eramiline
bakılmasın fikri, asla hatır ve haya­limden bile geçmemi
ş
tir. Diyerek Vukuatın siyasi
boyutuna dikkat çeker. Taner Akçam, Ahmet Rıza’nı bu tavrının altını
çizerek, Ermenilerin devlet eliyle planlı olarak öldürülmü
ş olduklarını hatırlatarak,
di
ğ
er cinayetlerle aradaki
önemli bir farka i
ş
aret
ediyordu 
der.
Ahmet Rıza Bey’in 21 Kasım 1918 tarihli önergesinde,
kırımlar 
şu sözlerle
ifade edilir. Hatiat ve mezalim-i siyasiyye ile beraber katliam,
aleni 
şekavet,
masuniyet-i 
ş
ahsiyyeye ve
emval ve mesâkine tecavüz gibi bilcümle Osmanlılar hakkında birçok efal ve
cinayet dahi irtikab edilmi
ş
 ve
bilhassa Arap, Ermeni, Rum vatanda
ş
larıma, şimdiye kadar tarih-i
Osman’ı de emsali görülmedik meza­lim icra olunmu
ş
tur.
Ahmet Rıza ekler: Arzum vicdan-ı beşerin bir an evvel tatmin
edilmesidir. 
Ahmet Rıza’nın insanlığın vicdanına
gönderme yapması son derece önemlidir.
Ferit Paşa da
Osmanlı Hükümeti’nin, bu mülk ve milleti nalan ve peri
şan ve ika eyledikleri
fecâyi vicdan-ı be
ş
eriyeti lerzan
eden nuzzar-ı sabıka ile hempalarını… derhal
taht-ı muhakemeye 
alması gerektiğini söyler.
Çürüksulu Mahmut Paşa’da
Kırım’dan 
İTC hükümetinin
sorumlu tutul­ması gerekti
ği düşüncesindedir, meclis soruşturma komisyonu kurulması gerektiğini savunur. Gerek Ermeni, Rum gibi
gayrimüslim ve gerek Müslim unsurlar hakkında irtikap olunan mezalim ve cinayet
ekseriyetle o vakit mevkii iktidarda olan kabinenin bazı âzâ-yı faa-lesi
tarafından tasmim ve tanzim aledderecat birtakım âlat ile çeteler denilen Te
şkilât-ı Mahsusa
vasıtasıyla icra edilmi
ş
tir. Bütün bu
ahval ve ef alin vükela-yı sabıkaya tahmili mesuliyyef edece
ğ
i tabiidir. Devleti
bugünkü akibet-i elimeye sevk eden bu çirkin mezalim ile suiidare ve
suistimaldir
Osmanlı Meclislerindeki bu tartışmalar sonucunda Soykırım sorumluları, insanlığa karşı işlenen suçlar
kapsamında adaletin kar
şısına çıkarılacaklardır.
Ahmet 
İzzet Paşa ve Tevfik Paşa hükümetlerinin yapmadığı soruşturmalar, Ferit Paşa hükümetince yapılacak ve sorumlu görülen kişiler tutuklanarak yargıla­maları sağlanacaktır.
Mustafa Kemal de 1 Ağustos 1926’da
Los Angeles Examiner’a verdi
ği röportajda,
Soykırıma ve faillerine 
şu sözlerle değinir: Milyonlarca Hıristiyan uyruğumuzun acımasızca,
kitleler halinde evlerinden sürülüp katledilmesinden sorumlu
tutulması gereken bu eski Jöntürk Fırkasının artıkları…
Tehcir uygulaması adı altında Ermenilere yapılan muameleye/Soykırıma ilk
tepkiyi gösteren ve soykırım suçlularını insanlı
ğa karşı işlenen suçlar kapsamın­da Divan-i
Harbi Örfi de yargılayarak cezalandırma cesareti gösteren de bir Osmanlı hükümetidir. Tutuklamaları gerçekle
ştiren
Dahiliye Vekili Ali 
Kemal’in sonunda linç edilmesine bu tutuklama
ve yargılamaların rolü olsa 
gerektir. Kurbanların anısına ilk Ermeni
Soykırım anıtı da -bugün ortadan kaldırılmı
şsa da-1919’da İstanbul’da,
bugünkü Harbiye Orduevi ve TRT binasının oldu
ğu kompleks içinde açılarak kurbanlara ilk saygıyı da bir Osmanlı
hükümeti göstermi
ştir. Ancak birinci
sava
ş sonunda oluşan zayıf Ermenistan’ın, Karabekir tarafından
ezilerek tamamen mecalsiz bırakılması ve ardından Ermenistan’ın Sovyetle
ştirilmesi ile Milli mücadelede, soykırım
sırasındaki kazanımlarının kaybedilece
ği endişesiyle Anadolu
hareketine kapa
ğı atan
soykırım suçlularının galipler konseptinde yer bulmaları, hem bu suçluların
cezalandırılmasını önlemi
ş hem de
Ermeni sorunun geçici bir süre siyasi gün­demden kaldırılmasına neden olmu
ştur. Ancak sorun insanlığın vicdanında gün­demden düşmemiştir.
1915’ten beri dış politikada
süren sıkı
şıklık iç politikaya
da yansımasının yani, cumhuriyetin kurucularının 
İTC’den miras aldığı inkar
söyleminin ve siyasetinin sonuna gelinmi
ştir. Soykırımı gündeme getirenlere karşı yükselen şiddet dozu bu sıkışşlıktan kaynaklıdır. Sorunun/soykırımın tartışılmasına ceza yasasının hükümleri yetersiz
kaldı
ğından
vicdanları susturmak için 
şiddet örgütlenmektedir.
Bu 
şiddet yelpazesi bir yanda
en uç noktada cinayete varıp Karde
şimiz Hrant Dink
katledilirken, bir yanda Temel Demirer davasında oldu
ğu gibi yazarlara ve yayıncılara dava
açılarak, adalet istemi yargı kıskacına 
alınmakta, bir yandan
23–24 Eylül 2005‘te 
İstanbul’da
düzenlenen Osmanlı’nın Son Döneminde Ermeniler konferansında
oldu
ğu gibi sorunun/soykırımın
tartı
şılması Adalet
bakanı tarafından ihanet olarak nitelenip, katılımcılar hedef gösterilerek
neredeyse linçi aratmayacak örgüdenmi
ş şiddete maruz
bırakılmak­ta, di
ğer yanda şiddet, gözdağı olarak da algılanması gereken Savunma Bakanı Gönül’ün
itirafında/konu
şmasında
gizlenmektedir. Sorunu dile getiren Yayınları yayınlayan Ragıp Zarakolu
yıllardır TCK tehdidi altındadır. 
Şiddetin yetmediği, TCK’nın
yetmedi
ği durumlarda özel
hukuk maddeleri çalı
ştırılmaktadır.
Pencere Yayınları yayın yönetmeni Muzaffer Erdo
ğdu, Peri Yayınları yayın yönetmeni Ahmet Önal, yazar
Taner Akçam, yazar Murat Erol Co
şkun… özel
hukuk maddeleri zorlanarak ödeyemeyecekleri para
cezasına çarptırılarak sustu­rulmak istenilmektedir
Adalet isteyen vicdan sahibi kişiler, her şeye rağmen sorunu/soykırımı işlerken, cezasızlığın yeni soykırımlara çanak tutacağını ve cesaretlendireceğini vurgulamışlardır, insanlığın ortak vicdanı yaralayan da
sorumluların cezasız bırakılarak ödüllendirilmesidir. Nitekim Ermeni
Soykırımı’nın cezasız bıraktırılması Hider’i Yahudi Holokost’una
cesaretlendiren en önemli etmenlerin ba
şın­da geldiği de soykırım
ara
ştırmacıları tarafından
kabul edilen bir olgudur. (Kevork B. Bardakjian, Hitler ve Ermeni Soykırımı,
Çev. Ali Gelen, Peri Y. 2006) Hider’in Ermenilerin imhasıyla ilgili imaları da
güçlü delillerle dillendirilmektedir. (Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırım
Tarihi, Çev. Ali Çakıro
ğlu, Belge Y.
2008 s) Bu bakımdan Nuremberg deki Nazilerin yargılanması sırasında Ba
şsavcı Sir Hartley Shavvcross un insanlığa karşı suçlar konusunda Nuremberg hukukunun doğuşunun temeli
olarak Ermeni örme
ğine işaret etmesi de anlamlıdır. Soykırım terimini
bularak, bu suçu ulus­lararası hukuk aracılı
ğıyla ortadan kaldırmak isteyen Raphael Lemkinde, soykırım araştırmalarına yönelmesinde Ermeni Soykırımının
en önemli etken oldu
ğunu
vurgulamaktadır. 
İnsanlık
vicdanının mücadelesi sonunda BM’ce 1948 yılında sınırlı olsa da Soykırım
Suçunu önleme ve Cezalandırma Sözle
şmesi kabul edilmiş ve
Türkiye de bu sözle
şmeyi ilk
imzalayan ülkeler arasına katılmı
ştır. Bu ilk imzanın o sırada Ermeni Soykırımının unutulmuş soykırım olmasının rolü olsa
gerektir. Soykırım Sözle
şmesi dönemin
güçler dengesine göre soykırım tanımını sınırlı tutsa da soykırımı
ayrı bir suç kategorisine almı
ştır. Bu sınırlı tanıma
göre de 1915’te Ermeni halkının ba
şına gelenlerin
soykırım oldu
ğunda saygın araştırmacılar ve siyasetçiler birleşmektedir.
Tartışmayı kolaylaştırmak ve sürecin ilerlemesi bakımından
birçok ara
ştır­macı sürece
katkı sunabilmek amacıyla görü
şlerini
açıklamakta, taraflara öneri­lerde bulunmaktadırlar. Bu katkıların
bir örne
ği de soykırım
ara
ştırmacıları tarafından
son zamanlarda ba
şbakan Erdoğan’a gönderilen aşağıdaki
mektup örne
ğidir:
“Ermeni Soykırımı uluslararası akademi, hukuk ve insan hakları
toplulu
ğunca kanıtlarla
desteklenmi
ştir:
1) Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin, 1944’de soykırım terimini ilk
ortaya attı
ğında,
soykırımla kastetti
ğşeyin tanımlayıcı örnekleri Türklerin
Ermenileri ve Nazilerin Yahudileri imhasının oldu
ğunu söylemişti. [ Lemkin
1949 yılında Amerikan CBS televizyonundaki, BM Soykırım Sözle
şmesi ve Ermeni Soykırımı konusundaki bir
röportajında, 1915 sürecini Soykırım olarak tanımlayarak, Soykırım
kavramını yaratmasının nedeninin Ermenilere yapılanlar oldu
ğunu açıkça söyler. Lemkin’in Soykırım tezinde
soykırıma u
ğrayan grubun
ulusal niteliklerinin tasfiyesi ve uygulayıcı grubun
ulusal özelliklerinin kabul ettir­ilmesi (zorla asimilasyon), zorunlu göç,
kültürel soykırım gibi daha ayrıntılı ve derinlikli çizgiler bulunmaktadır.
(Recep Mara
şlı, Ermeni
ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı,-Peri Yayınları, 2008, s 418,
lemkin ya
şamı boyunca 1915
olaylarını aynı fadelerle tanımlayacaktır: Soykırım.)
2) Ermenilerin öldürülmesi 1948 Birleşmiş Milletler
Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözle
şmesinde tanımlanan bir soykırımdır.
3) 1997’de dünyanın en önde gelen soykırım uzmanları örgütü olan
Uluslararası Soykırım Ara
ştırmacıları Derneği, Ermeni Soykırımını tanıyan resmi bir
kararı oybirli
ğiyle geçirdi.
Elie Wiesel ve Yehuda Bauer dahil, 126 önde gelen Holokost araştır­
macısı, 2000 Haziranında New York Times’a verdikleri bir açıklamada, su
götürmez Ermeni Soykırımı olgusu nu ortaya koyarak, batı demokrasilerini
bunu tanımaya ça
ğırmışlardı.
 Holokost ve Soykırım Enstitüsü (Kudüs), Soykırım Araştırmaları Enstitüsü
(NYC) Ermeni Soykırımı nın tarihsel olgu olduğunu kabul etmişlerdir.
6) William A. Schabas in Genocide in International Law (Cambridge
University Press, 2000 [William A. Schabas, Uluslarası Ceza Mahkemelerine Giri
ş, Çev. Gülay Arslan,Uluslar
arası Af Örgütü Türkiye 
Şubesi, 2004] ) gibi soykırımla ilgili önde gelen
uluslararası hukuk metinleri, Ermeni Soykırımı’nı Holokost un ilk
habercisi ve insanlı
ğa karşı suçların geçmiş örneği olduğunu bildirmişti. [Soykırım araştırmacısı Schabas,
eserinin orjinalinde, Armenian genocide terimini kullanır]
“Soykırımın farklı yorumları olabileceğini – Ermeni Soykırımı’nın nasıl ve neden olduğunu – not ediyoruz. Ama bunun soykırım olarak
olgusal ve ahlaki gerçekli
ğini inkar
etmek, akademisyenli
ğe değil, faili aklayıp kurbanları suçlama
amaçlı propaganda ve çabalara girerek, bu tarihin etik
anlamını ortadan kaldırır… (Raphael Lemkin in Ermeni
Soykırımı Dosyası, çev Ali Çakıro
ğlu, Belge Y.)
Başbakan’ın
mektubu nasıl de
ğerlendirdiğini bilmiyoruz, ancak mektup yeterince
açıklık ta
şımakta, mektubun sahipleri
soykırım ara
ştırmacılarının
ve soykırım inceleme kurumlarının 1915’te Ermeni halkının ba
şına gelenleri bir soykırım olduğunda dair yargılarını bir kez daha T.C. Başbakanına ulaştır­mışlardır.
Son günlerde Ermenistan la başlayan zoraki yakınlaşma, son ABD seçimleri ve Soykırım Suçunu önleme ve
Cezalandırma Sözle
şmesi’nin BM de kabul edi­lişinin 60. yılındaki soykırım ile ilgili
programlar, gündemden hiç dü
şmeyen Ermeni
Soykırımı’nı yeniden sıcak gündemin ilk sırasına yerle
ştirmiştir.
Savunma argümanları tamamen ortadan kalkan Ermeni Soykırımının
inkarı ve sözde soykırım’a indirgeme olanakları ortadan kalkmı
ştır. Bu konuda yayın­lattırılan ipe sapa
gelmez yayınların bir de
ğeri kalmamıştır. Yapılan bunca mas­raf ve lobi çalışmasından bir sonuç çıkmamaktadır. Türkiye’nin
tavrı tartı
şmanın
kilitlenmesine yöneliktir ve bu bakımdan hiçbir zaman sonuç çıkmayacak
olan ortak tarih komisyonu önerisine inada sarılmaktadır. Bir
anla
şma zemini yakalayamayacak
olan komisyon bile
şimi ve
yaptırımı olmayacak olan komisyon, tartı
şmanın kilitlenmesinde temel aktör rolü oynayacağı için uluslar arası siyasette
ciddiye alınmamasına ra
ğmen Türkiye
inada bu önerisini ortaya sürmektedir.
AB ilerleme raporları doğrultusunda değişen yeni TCK 301
ile, yargılanma izni Adalet Bakanı tarafından verilmesi de
ğişikliğiyle yeniden yargılanmasına karar verilen
Temel Demirer hakkındaki Bakanın verdi
ği yargılama izninde, suç işlediği kanaatine
varılmı
ş
tır ibaresinin
kullanılması, resmi tezin sıkı
şşğının
yanı sıra hukukun nelere alet edildi
ğinin de bir göstergesi olarak hukuk fakül­telerinde örnek
olay olarak verilecek cinsten bir vakıadır.
Bakan bu onayla da kalmayarak devletime katil
dedirtmem 
noktasına ge­lerek açıktan mahkemeyi etkileme noktasına
gelmi
ştir. Bakan, Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu Ba
şkanı olduğunu unutmaktadır.
Bakanın girişimlerinin
sonucu gelinen noktanın çok vahim oldu
ğunu dile getiren Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Bakanın sözleriyle kendini ele verdiğini. Böyle bir kişinin bu denli
kritik bir görevde bulunmasını yurtta
ş hak­ları açısından sakıncalı gördüğünü kamuoyuna duyurarak, Adalet
Bakanı’nı der­hal istifaya ça
ğırdığı ve
istifaya yana
şmaması durumunda
görevden alınmasını talep eden açıklamasında: Adalet
Bakanı öncelikle, dü
şünce ve
ifade özgürlü
ğü kavramının
tam da yöneticiler ve/veya devlet tarafından sakıncalı, tehditkâr, zararlı, vs.
bulunan görü
şleri ifade
etmek üzere biçimlendi
ğini göz
ardı ediyor/ettiriyor… E
ğer
bir ülkede bu türden, yani iktidar/yönetim konumundakilerin “sakıncalı” buldu
ğu ifadeler cezalandırılmak isteniyorsa,
o ülkede dü
şünce ve
ifade özgürlü
ğü YOK
demektir! Adalet Bakanı, “E
ğer Bakan onayı olmasa 381 dosya mahkemelerde olacaktı” sözleriyle,
bizlere “halinize 
şükredin; bakın ben 381 davanın yargıya
intikalini önledim” 
demeye getiriyor gerçi; ama neyin suç olup
neyin olmadı
ğını tayine
ili
şkin yetkiyi tekeline aldığını da itiraf ediyor aynı solukta.
Yani Adalet Bakanı, “Yargının Ba
ğımsızlığı” ilkesine müda­hale
etti
ğini açıkça ilân ediyor.
Adalet Bakanı, Temel Demireri pe
şinen,
yargı sürecinin sonunu beklemeden suçlu ‘ilan
etmekle, bir yargısız infaz gerçek­le
ştiriyor. Hakkında kesinleşmiş (hatta
kesinle
şmemiş) bir hüküm bulunmayan bir kişinin suçlu olduğunu söylemekle, masumiyet
karinesini 
, yani hakkında kesinle
şmiş bir hüküm
bulunmayan herkesin masum sayılaca
ğına ilişkin temel hukuk
ilkesini çi
ğniyor
pervasızca. Adalet Bakanı, “devletime katil dedirtmem” sözleriyle, o
çok yakından bildi
ğimiz, tanığı, mağduru, kurbanı olduğumuz devlet
suç islemez 
mantı
ğını genel
geçer bir kabule dönü
ştürerek, en
yetkili a
ğızdan, devlet güçlerince,
yönetim mercilerinin bilgisi ve onayı dahilinde i
şlenmiş yüzlerce,
binlerce cinayeti yok saymakla, suça, suçluya
yardım/yataklık” 
ediyor! Çok gerilere gitmeye, Örnekleri ço
ğaltmaya gerek yok; Bakan’a soru­yoruz:
Susurluk, 
Şemdinli
davaları ve Partinizin büyük umutlar ba
ğladığı Ergenekon
davası, “devlet görevliler”i ya da devlete “yardımcı” güçler
tarafından, (en üsttekilere dek) üstlerinin bilgisi, onayı ve koruması altında
taammüden i
şlenmiş cinayetler/kadiamlar üzerine değil ise ne üzerine sizce? Ya gözaltında
kaybolanlar? Emniyette, cezaevinde kafaları parçalanmı
ş, bedenleri ekimozlar içindeki ölüler?…
Sayın Bakan, “devletime katil dedirtmem” söyleminizin devle­tinizin
kadrolu ya da sözle
şmeli işkencecilerine, kiralık katillerine,
tetikçilerine cesaret vermekten, arka çıkmaktan ba
şka bir anlamı var mı gerçekten? Ve nihayet Adalet Bakanı, “Adam
‘Türkiye katil devlettir. Önce Ermenileri katletti 
şimdi Kürteri
katledecek’ diyor, 
dediği Temel Demirer’i, hedef göstermekte­dir. Aynı kardeşimiz Hrant Dink’in hedef gösterilmesi gibi…
Bakan, Sabah gazetesine verdiği mülakatta Adalet Bakanlığına 381 dosya ulaşğını ve bunların sadece 47 sine onay
verdi
ğini belirterek eğer bakan onay
mekanizması olmasaydı §u anda 381 dosya mahkemedeydi 
demektedir.
Bakan de
ğişiklikten bu yana 6 aylık bir sürede 381 adet dosyanın önüne
gelmesinin nedenlerini sorgulamamaktadır.
Radikal Gazetesinden Oral Çalışlar, bu vahim ve kritik durumu şu sözlerle açıklamaktadır: Olaya neresinden bakarsak
bakalım acı bir durumla yüz yüzeyiz. Hâlâ Türkiye’de yüzlerce insan yazıp çizdi
ği nedeniyle, fikirleri
nedeniyle yargının hedefi olmaya devam ediyor. Bir tek 301. madde yok ki… Di
ğ
erlerinden açılan
davaları da eklersek, ‘dü
ş
ünce özgürlüğü’ noktasından ne
kadar uzakta oldu
ğ
umuz
ortaya çıkar. Adalet Bakanı ayıplı bir durumu bir ba
ğ
an gibi sunuyor. TCK 301.
maddesinden o kadar çok dosya hazırlanıyorsa, ortada bir sorun var demektir. Bu
sorun herhalde insanların dü
ş
üncelerini
açıklaması de
ğ
il. Bu sorun
yargı sistemimizin, hukuk sistemimizin ‘dü
ş
ünce’yi hedef alma konusundaki ısrarını ve tabii ki geriliğini gözler önüne
seriyor. Adalet Bakanı bu tabloyu da ba
ş
arılı bir tablo olarak görüyor mu?
1915fte ne olduğunun adlandırılmasına cevap olarak, Bakanın, ben devle­time
katil dedirtmem 
sözünün anlamsız oldu
ğunu ifade eden Çalışlar, Suçları
devletler islemez, suçları siyasetçiler ve o devleti yönetenler i
ğler. Hiçbir zaman ‘katil
devlet’ yoktur, ancak katliama karar veren, uygulayan yöneticiler vardır.
Mehmet Ali 
Ş
ahin’in sözleri
hamasettir, daha da açıkçası ‘devletçi dil’dir. 1915’te neler oldu
ğ
u tartışılacaktır. Siz
bu ülkede tartı
ş
mayı yasaklasanız
bile, bütün dünyada bu tartı
ş
ılmaya devam
edecektir. Yurtdı
ş
ına gittiğinizde bu konuda neler
söylendi
ğ
i duyacaksınız,
duymaya devam edeceksiniz. Temel Demirer’in yazıp çizdikleri, ‘incitici’,
‘kı
ş
kırtıcı’ olabilir.
Sonuç olarak söyledikleri onun dü
ş
ünceleridir. Onu susturmak yerine kendi düşüncelerinizi söylersiniz, onun gerçek olmadığını kanıtlamak
amacıyla belgelerinizi, bilgilerinizi ortaya koyarsınız. Demirer’i mahkemeye
verip hapse mahkûm ettirdi
ğ
iniz zaman,
onun söylediklerinin yok olaca
ğ
ını mı sanıyorsun? sözleriyle
gerçe
ğin inatçı olduğu­nun altını çizmektedir. Çalışlar sözlerini şöyle bağlar: Düne
kadar kendilerini ‘biz siyasetin zencileriyiz’ diye tarif etmekten ho
şlanıyorlardı, şimdi üslupları değişti. ‘Devletime laf söyletmem’ deyişi, bildik tanıdık bir deyiştir… AKP’nin bu dili­nin kendilerine bir hayrı olmadığı gibi memlekete de
bir hayrı olmuyor. Üstelik bunu çok iyi bilebilecek deneyleri ya
ş
ayarak gördüler.
Bakanın bu davranışı ve
sözleri kar
şısında gelinen
nokta ve aldı
ğı tepkiler
kar
şısında Bakan,
takkesini önüne koyup bir kez daha dü
şünmelidir. Bakana her gün bir hukuk dersi verilmektedir:
Yeni Şafak Gazetesinden Kürşat Bumin Şu sözlere (bakanın Sabah’a
yaptı
ğ
ı açıklamadan)
bakın 
diyerek başladığı hukuk dersinde: “Bu kişinin söylediklerine kimse
dikkat etmiyor. Dava açılınca ‘Vah’diyor. Adam ‘Türkiye katil
devlettir. Önce Ermenileri katletti 
ş
imdi Kürtleri katledecek’ diyor. Kimse kusura bakmasın. Ben,
devletime ‘katil’ dedirtmem. Bu ifadeler dü
ş
ünce özgürlüğü değildir. Tam da 301. maddede
düzenlenen devletin 
ş
ahsiyetini aşağılama suçudur.’ Neresi doğru ki, misali bir açıklama bu. Her şeyden önce işin
“adab-ı mua
ş
eret”
faslı: Davaya konu olan açıklamayı yapan bir “adam “de
ğ
il. O da Adalet Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı gibi bir vatandaş. Adalet Bakanı ve diğer şahsiyetler, o
“adam”ların birer yurtta
ş
 olmasından
dolayı bulundukları mevkileri doyura­biliyorlar. Yani o e
ğ
er bir “adam”sa,
otomatik olarak Adalet Bakanı da bir “adam”dır. Açıklamanın
“Ben devletime ‘katil’ dedirtmem” faslı ise -gerçekten- kendisini
hepten kaybetmi
ş
 bir
meydan okuyu
ş
 hali
“Bu ifadeler dü
ş
ünce özgür­lüğü değildir.” Öyle mi
gerçekten? Ne münasebet; bakan bey ikna olmazsa Avrupa’da dola
ş
an ve “katil
devlet” adını ta
ş
ıyan bir şarkıyı ısmarlayabilir.
Bir dizesi de “Polis ve ordu organize olmu
ş
 gangsterlerdir şeklinde bu şarkının. Ne
sanıyoruz biz; “dü
ş
ünce özgürlüğü” nün genel olarak
devlet, özel olarak polis ve “ordu” gibi devlet aygıtlarına
hiç bula
ş
madığını mı? Olur mu
böyle 
ş
ey? Böyle
olsaydı, demokrasilerde kar
ş
ılaşğımız o büyük külliyat oluşabilir miydi? Tam da 301. madde düzenlenen devletin şahsiyetini aşağılama suçudur. Devletin “aşağılanacak”
ya da tam tersine “yüceltilecek” bir “
ş
ahsiyeti” olmadığı, bütün bu “suçlar”ın
“Eski Rejim”de kaldı
ğı hâla
anla
ş
ılamadı mı?
Adalet Bakanı gazeteci
 Demirer’in 301 ‘den yargılanmasına izin verirken şöyle demişti: Türkiye Cumhuriyeti
Devletini alenen a
ş
ağılama suçunu işlediği kanaatine varılmıştır.” Bakanın
mahkemeye izin veren bu yazısı çok ele
ş
tirildiği için üzerinde
ayrıca durmayaca
ğ
ım. Söylendiği gibi, Adalet
Bakanı bu yazı ile neredeyse mahkeme kararını da kaleme almı
ş
. Ama diyelim ki (ve
dileyelim ki) mahkeme sanık Demirer’i suçsuz buldu. Böyle bir durumda Adalet
Bakanı nasıl bir yorum yapacak?Bugün öfkeli biçimde “Ben devletime
‘katil’dedirtmem” diyen bakan, muhtemel bir beraat kararından sonra
“Devletime ‘katil’ diyenleri salıverenlere ben yargıç dedirtmem”de
diyecek mi? Demesi lazım; madem ki bu tehlikeli yola girdi, tutarlı kalabilmesi
için arkasını da getirmesi lazım… 
Kürşat Bumin’den aldığımız bu uzun alıntı tam da bir hukuk dersidir.
Sabah Gazetesinden Ergun Babahan, insanlara adil, tarafsız
yargılama 
şansı vermek
adaletin temeli oldu
ğunu Bakana
hatırlatarak, Bakanın bu sözleri en azından bu davada bu 
şansın kalmamış olduğunu gösteriyor. Diyerek
Bakan’ın açıklamalarının kabul edilemez oldu
ğunu vurgulayarak davanın düşürülmesini talep etmektedir. 301 gibi netameli bir maddeye Bakan
onayı eklenmi
ş olmasını tek
kelimeyle talihsizlik.olarak 
niteleyerek Bakanın açıklamalarının
cezaevinde i
şkenceden ölüm
kadar vahim oldu
ğunun
altını çizmektedir: Engin Çeber’in cezaevinde i
şkence
sonucu ölümünde çok do
ğ
ru bir tutum
takınmı
ş
tı Adalet
Bakanı Mehmet Ali 
Ş
ahin. Ancak
yazar Temel Demirer’in Türk Ceza Kanununun ünlü 301’inci maddesinden
yargılanmasına izin veri
ş
ini açıklarken
bizce büyük bir hata yaptı. Bence burada iznin Adalet Bakanı’nca verilmesi
kendi ba
ş
ına tartışmalı. Çünkü yargı sistemi
Adalet Bakanı’nın izin verdi
ğ
i bir dosyaya
yanlı yakla
ş
abilir; çünkü
bakanın bile yargılanmaya de
ğ
er gördüğü bir olayın var olduğunu düşünür. Siz
bunun üzerine “Ben devletime ‘Katil’ dedirtmem” der­seniz,
görülmekte olan bir dava hakkında ihsas-ı reyde bulunmu
ş
 olursunuz. Üstelik
bunu yargının ba
ğ
ımsızlığının tartışmalı olduğu bir ülkede
yaparsanız dava sürecine ciddi gölge dü
ş
ünmüş olursunuz.
Ke
ş
ke Adalet Bakanı Şahin, bu davaya izin
vermesiyle ilgili bir görü
ş
 beyanında
bulunmasaydı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Ba
ş
kanı da olan Adalet Bakanı’nın bir davayla ilgili bu kadar
açık tavır almı
ş
 olması yanlıştır. Hakkında
suç duyurusu bulunan ve 
ş
u anda sanık
haline gelmi
ş
 bir kişi hakkında kanaatinizi
basın mensubu olarak yap­sanız, yargıyı etkilemekten davalık oluyorsunuz.
Bunu Adalet Bakanı’nın yapması kabul edilemez. Burada yapılması gereken
belki de bu davada tarafsız yargılama olana
ğ
ının kalmamış olmasından
dolayı davayı dü
ş
ürmektir. Çünkü Adalet
Bakanının Devletime Katil dedirtmem sözü bu davayla ilgili bir hüküm
niteli
ğ
indedir ve
yargıyı do
ğ
rudan etkileme
gücüne sahiptir. Bakan bu dava için izin vermekle kalmamı
ş
, sanık hakkında hüküm
niteli
ğ
inde bir
beyanda bulun­mu
ş
tur.
Altını tekrar çiziyorum, kendisi aynı zamanda Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu Ba
ş
kanı’dır. Bu
sözleriyle davayı do
ğ
rudan
etkileyici bir açıklama yapmı
ş
, sanığı daha yargılamadan
mahkum etmi
ş
tir.
“Önemli de
ğ
il” deyip
geçe­bilirsiniz ama bence bu cezaevinde i
ş
kenceden ölüm kadar vahimdir.
Londra da yaşayan gazeteci
Ali Keskin, Türkiye garip bir ülke. Mesela Anayasa Mahkemesi Ba
şkanı çıkıp ortaya düşüncemi açıkça söylemekten
korkuyorum diye konu
ş
abiliyor.
Türkiye’de. Anayasa Mahkemesi Ba
ş
kanı sıfatında
biri ba
ş
ına
geleceklerden dolayı dü
ş
üncesini söylemekten
korkuyorsa, bir de Temel Demirer ve onun gibi muhalif dü
ş
ünenlerin halini düşünün. Diye başlayan yazısında, Adalet Bakanının dava
sürecine müdahalesiyle olu
şan vahim duruma
i
şaret eder: Demirer,
haklı olarak Adalet Bakanı’nın bu demecini ken­disine yönelik bir tehdit olarak
algıladı ve “ba
şıma bir şey gelirse katilim Şahin’dir” dedi. İHD de, “yazar Temel
Demirer’in can güvenli
ğ
ine dair
kaygılarını anlıyoruz. Ya
ş
am
hakkı tehdit altında olabilir” açıklamasını yapıp, yazar Temel
Demirer’in hem ya
ş
am hakkının hem
de ifade özgürlü
ğ
ü hakkının
devletçe garanti altına alınmasını talep ederek, Temel Demirer’in insan
hak­larının korunması için acil eylem ça
ğ
rısında bulunulmasının yararlı olacağını düşüncesiyle
uluslararası kurulu
ş
lara acil
eylem ça
ğ
rısı yaptı, Ali Keskin,
Türkiye ula
şmak istediğmuasır medeniyetten bir
örnek vererek bizim bu yolda daha çok i
şimizin olduğunu
vurgular: Benjamin Obadiah Iqbal Zephaniah adını duy­mu
şsunuzdur. İngiltere’nin tanınmış şairlerinden. Sıkı bir
muhalif. Ama muhalif olmasına ra
ğ
men Kraliçe
tarafından kendisine bir zamanlar “Devlet Üstün Hizmet
Madalyası” ödülü verilmek istenmi
ş
ti. Jamaika asıllı şair, Kraliçe 2.
Elizabeth’in vermeyi planladı
ğ
ı madalyayı reddetmekle
kalmamı
ş
, tüm televiz­yon
kameralarının, gazetecilerin önünde, 
İ
ngiltere’ye yönelik zehir zemberek sözler etmekten geri durmamıştı, “imparatorluk
“kelimesini duyunca kızıyorum. 
İ
ngiltere’nin emperyalist, köleci geleneğini hatırlıyorum. Atalarımı nasıl katlettiklerini düşünüyorum. Bana köleliği, binlerce yıllık vahşeti hatırlatıyor. … Asla
köklerini kafasından çıkaramayan biri de
ğ
ilim ve kesinlikle kimlik bunalımı yaşa­madım, benim kaygılarım geleceğe ve tüm insanların siyasi haklarına dair. Ödül mü. Tamamen
hayır. Bay Blair ve Bayan Kraliçe. Ben anti emperyalistim. … Bize yalan
söylediniz. Yalan söylemeye devam ediyorsunuz. Adil bir düzen için çalı
ş
an işçi sınıfını müşfik bir şekilde imparatorluğun kirli lağımları içine
döktünüz. Bay Blair ve Bayan Kraliçe imparatorluk dü
ş
lerinizden vazgeçin…” dedi. Bu sözler başta İngiltere’nin devlet
televizyonu BBC olmak üzere, tüm medya kanallarında 
İ
adelere ulaştırılmıştı. Ama İngiltere’de hiç bir
Allah’ın kulu çıkıp ta Benjamin i “ne vatan haini ilan etmi
ş
” ne de bir devlet
yetkilisi çıkıp, “ben devletime katil, katliamcı dedirtmem”
diye görü
ş
 belirtmişti, işte aradaki fark…
Modern 
şüncenin yerleşmiş olduğu ülkelerde muhalif düşüncelere tolerans gösterildiği ve farklı düşüncelerin koruma altına alındığını fakat Türkiye gibi devletin temel görevinin kendi
ideolojisini bireylere benimsetmek ve bu amaçla kitleleri mobilize etmek
olan ülkelerde ise, Resmi görü
şten başka hiçbir görüş korunmadığı gibi bizzat devleti
yönetenler “bizden” olmayanları ayıklama yoluna gidiyorlar. Bu
nedenle de muhalifler ve farklı görü
ş
lere sahip olanlar, bunun bedelini ya Hrant Dink gibi
hayatlarıyla ödüyor ya da Temel Demirer gibi hedef gösterilerek, 
tehlike
altında, dü
şünceleriyle
birlikte ya
şamaya devam
ettiklerini vurgular.
Milliyet Gazetesinden Mehmet Ali Birand, Hayır Sayın
Bakan, görü
şünüzü paylaşamıyorum diye başlayan yazısında; Mehmet
Ali 
Ş
ahin, bu
kabinenin en ilginç, açık sözlü ve cesur bakanlarından biridir. Bu kö
ş
ede, attığı çeşidi adım­lar ve
açıklamalar için övgü ya
ğ
muruna tutulmuş bir isimdir. Ancak,
son bir demeci oldu ki, yakı
ş
tıramadım..
Adalet Bakanımız, yazar Temel Demirer hakkında 301 den dava açılması için
onay verdi
ğ
ini şşekilde açıkladı:
“Adam, ‘Türkiye katil devlettir. Önce Ermenileri katletti 
ş
imdi Kürtleri katledecek’
diyor Kimse kusura bakmasın. Ben, devletime ‘katil’ dedirtmem. Bu ifadeler dü
ş
ünce özgürlüğü değildir. Tam da 301. maddede
düzenlenen devletin 
ş
ah­siyetini aşağılama suçudur” Neresinden bakarsak bakalım, Demirer’in bu
sözleri, ne kadar a
ğ
ır bir suçlama
içerirse içersin yine de ifade özgürlü
ğ
üdür. Demirer, TC. Devleti hakkındaki görüşünü açıklamaktadır Tepki duyabiliriz, ancak yine de
bir özgürlük/e kar
ş
ı karşıyayız. Bakın
göreceksiniz, Demirer 301 ‘den ceza­landırıldı
ğ
ı takdirde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi cezalandıra­caktır
Demirer’in durumu, 301 inci maddeyi yeterince de
ğ
iştirmediğimizi gösterecektir.
Taraf Gazetesinden Adnan Keskin, Bakanın, Temel Demirer’e ilişkin kararındaki tutarsızlığının yanında, İLKAV’ın 2006’da düzenlediği “Resmi İde­oloji
Kıskacında E
ğitim”
konulu paneldeki konu
şmaları nedeniyle
Mehmet Ali 
Şahin’in,
Tanrıverdi ile Pamak hakkında 301. maddeden dava açılmasına Devlet Bakanı
olarak neden oldu
ğu davanın,
Adalet Bakanı olarak onay vermemesi kar
şısında, davalıların yargısız infaza diye niteledikleri
Bakanı, özür dilemeye ça
ğırdıklarını gündeme
ta
şır: Yazar Temel
Demirer’e 301’den mahkeme yolunu açmasını ‘Devletime katil dedirtmem’
sözleriyle savunan Adalet Bakanı Mehmet Ali 
Şahin’in, TCK 301. maddeden
yargılama izni vermedi
ğ
İLKAV Başkanı Mehmet Pamak
ile Özgür E
ğ
itim-Sen Başkanı Yusuf Tanrıverdi
hakkındaki davanın ‘muhbiri’ çıktı. Sendikacı Tanrıverdi,
haklarındaki davanın açılmasını sa
ğ
layan kişinin dönemin Devlet
Bakanı Mehmet Ali 
Ş
ahin olduğunu açıkladı.
Tanrıverdi, ‘yargısız infazcı’ olarak suçladı
ğ
ı Bakan Şahin’i
kendilerinden özür dilemeye, bunu yapmaması halinde yargılanmasına
izin vermeye ça
ğ
ırdı.
Yusuf Tanrıverdi, olayın gelişimini, süreçle ilgili Bakanın tutarsızlığını ve bundan dolayı Bakanın özür dilemesini istediği açıklamasında, “yargısız
infazcının kamuoyu önünde bir “adalet mele
ği kisvesine” bürünmesine vic­danım elvermemektedir. Sözlerinin
altını çizer: Hatırlanaca
ğı gibi Kanal D enkırmeninin servisi üzerine M. Ali ŞAHİN, TV’lere yaptığı açıklamada
(açıkla­ma görüntü kayıtları bizde mevcuttur): “haber
programı daha bitmeden hemen aradım ve Cumhuriyete, Atatürk’e hakaret var.
Gere
ğ
i yapılacaktır,
dedim” demi
ş
tir. Bakana ve
kamuoyunu bazı sorular sormak istiyorum:
1- Bu enkırmen senin amirin midir ki, program daha bitmeden
arayıp “gere
ğ
i
yapılacaktır” deyip adeta tekmil veriyorsun? Bir enkırmenin tesirinde bu
denli kalmanızın nedeni nelerdir? Böyle bir zaafla hakkaniyeti nereye kadar sa
ğ
layabilirsiniz?
2- Olayı incelemeden, konuşma içerikleri hakkında saptırılarak servis edilen iki cümleden başka hiçbir şey bilmeden iki sivil
toplum ba
ş
kanın konuş­masında hakaret içerdiği kanısına varıp yargısız
infaz yapmak hangi devlet adamlı
ğ
ına, hangi
ahlaka, hangi adalet duygusuna sı
ğ
maktadır?
3- Bir devlet adamına yakışan: “eğer ortada bir
suç varsa ba
ğ
ımsız
mahkemelerimiz savcılarımız var onlar gere
ğ
ini yaparlar. Bizim açımızdan da gerekli araştırma ve inceleme
sonucunda yapılması gereken neyse o yapılır. demek de
ğ
il miydi?
Ancak siz o gün yargısız infazcılığı oynamayı kendinize yakıştırıldınız. Eğer,
bugünkü tavrınız hakkın yerine teslim edilmesi ve bir yanlı
ş
tan dönülmesi ise, o zaman
yapmanız gereken bir 
ş
ey daha var.
Bizden kamuoyu önünde yaptı
ğ
ınız yargısız
infaz nedeniyle özür dileyiniz. Ya da benim hakkımda ki kararınızı geri
alarak mahkemede yargılanmamı sa
ğ
layın. Zira
“yargısız infazcımın” kamuoyu önünde bir “adalet mele
ğ
i kisvesine”
bürünmesine vicdanım elvermemektedir.
Adalet Bakanı kendi ihbar ettiği ve kendisinin yargılamayı durdurduğu Mehmet Pamak ve Yusuf Tanrıverdi hakkında açılan 301 davasındaki
müta­laasında 
şu görüşleri ileri sürerek , mahkeme sürecini
durdurmu
ştur: … [K]onuşmalar yapmak suretiyle
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Devletin askeri te
ş
kilatını alenen aşağılama suçunu işledikleri, iddia edilmiş ise de; Avrupa insan
Hakları Sözle
ş
mesinin 10’ncu
maddesinin 2. fıkrasının Avrupa insan Hakları Mahkemesi’nce yapılan
yorumunda, dü
ş
ünce ve ifade
özgürlü
ğ
ünün, sadece
toplumda be
ğ
enilen, kabul
gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgiler veya fikirler için de
ğ
il aynı zamanda
kırıcı, 
ş
ok edici veya
rahatsız edici olanlar için de geçerli sayılması ve bunun demokratik bir
toplumun olmazsa olmaz unsurların­dan olan çok seslilik, tolerans ve ho
ş
görünün gereği olduğunun vurgulanmış olması, ayrıca
Avrupa 
İ
nsan
Hakları Mahkemesi’nin 08.07.1999 tarih ve 23536/94 sayılı, 08.06.1999
tarih ve 23500/94 sayılı kararlarında, 
ş
iddete teşvik söz konusu
olmadı
ğ
ı, şiddete çağrı anlamında anlatım
tarzı benimsenmedikçe devletin resmi politikasının ele
ş
tirilebileceğinin ve bu ifadelerin
medya aracılı
ğ
ıyla
açıklanmamı
ş
 olması nedeniyle
ula
ş
ğı insan kitlesi nazara alındığın­da toplumun büyük bir kesimini etkileme imkânı olmadığından ulusal güvenlik ve
kamu düzeni açısından tehlike olu
ş
turmayacağının belirtilmesi
nedeniyle iddiaya konu sözlerin dü
ş
ünce ve
ifade özgürlü
ğ
ü kapsamında
ele
ş
tiri amacı ile
söylendi
ğ
i, kanaatine
varılmı
ş
tır. Bu
bakımdan; sanıklar Mehmet Pamak ve Yusuf Tanrıverdi haklarında Türkiye
Cumhuriyeti Devleti ve Devletin askeri te
ş
kilatını alenen aşağılama suçlarından
5237sayılı Türk Ceza Kanununun 301/4. madde­si uyarınca soru
ş
turma yapılmasına izin
verilmemesi dü
ş
ünülmektedir. “
Radikal Gazetesinden Erkan Goloğlu, Bakanın tutumunu sorgulayarak can alıcı bir soru
sorar. 14 Ekim 2008 günü, Engin Çeber’in tutukevinden ölüsü çıkınca,
özür dilediniz. 2 5 Ekim 2008 tarihli yazımda, özrünüzde ba
şka bir mana aramanın
bu özrü a
ş
ındırmak
anlamına gelebilece
ğ
ini ifade
ettim. Hatta bu özre, dile getirdi
ğ
inizden daha büyük bir önem atfettim. Temel Demirer’in Ceza
Kanununun 301. maddesinden yargılanması için verdi
ğ
iniz izni savunurken sarf ettiğiniz sözleri okuyunca, şimdi ister istemez şu soruyu sormak
zorundayım: Siz Engin Çeber’in yakınlarından hangi 
ş
ifada özür dilemiştiniz?… Tutukevinde
devlet yetkisiyle hareket edenler tarafından i
ş
kenceyle öldürüldüğü, artık ayan
beyan ortaya çıkmı
ş
 bir kardeşimizin
yakınlarından özür dileyen birisi, bir ay sonra Devletime katil dedirtmem
diyorsa, ya özründe samimi de
ğ
ildir ya da
devletine sevgisinde. Özrünüzde riya aramamı
ş
tım, sevginizde hamaset bulmak istemem. Bakanın buna ne
cevap verdi
ğini bilmiyoruz.
8 Aralık günlü Radikal Gazetesindeki Yurdagül Şimşek’in Bakanla
yaptı
ğı görüşme haberinde de bundan söz etmemektedir
Bakan 
Şahin, incelemenin
de A
İHS’nin 10.
maddesi ve A
İ
HM’nin düşünce, ifade özgürlüğüyle ilgili verdiği içtihatlara dayanarak
yapıldı
ğ
ını söyler.
Haberde, 
Ş
u ana
kadar önüne 462 dosya geldi
ğ
ini, bunun 58
tanesine soru
ş
turma izni
verdi
ğ
ini
anlatan 
Ş
ahin, bir kıs­mının
incelemesinin devam etti
ğ
ini, 258-260
tanesine de izin vermedi
ğ
ini… izin
verilenlerin oranı yüzde 19 dur. Bu yüzde 19’un içerisinde basın mensubu
olup da dosyası gelenlerden izin verilenlerin oranı ise sadece yüzde
8’dir. Bu eskiden çok yüksekti’ 
demektedir.
Bakan tepkilerden dolayı geri adım atmakla birlikte, Temel
Demirer’e yük­lenmekten kendini alamamaktadır, Bakanın söylediklerinden soru
şturma izni verdiği basın dosyalarının daha çok marjinal ve aşırı sol
dergilerin 
hedef tah­tasında olduğunu
anlıyoruz. 
Şahin, şöyle devam eder: Kamuoyunda pek bilin­meyen şeyler. Burada öyle ağır ifadeler var ki, ancak
ş
man yazabilir. Devlete karşı, Silahlı Kuvvetlere
kar
ş
ı o ifadeleri ancak
ş
man bir kişi yazabilir. Onlara tabii
izin veriyoruz. Adam öyle 
ş
eyler yazıyor
ki rahatsız olursunuz, küfrediyor yani. O nedenle biz izin veriyoruz ama tabi
kararı yargı verecek. Ben karar ver­miyorum, suçludur
diyemem, çünkü ben yargıç de
ğ
ilim. ‘Adalet Bakanı Şahin, yazar Temel Demirer’e soruşturma izni vermesi ve Demirer’in kendisine yöne­lik beni hedef
gösteriyor seklindeki sözlerini de de
ğ
erlendirdi.
Temel Demirer, herkesi devlete kar
ş
ı suç işlemeye davet
ediyor, katil devlete kar
ş
ı…
diyen 
Ş
ahin, bunun da
vatanda
ş
lar üzerinde
olumsuz etki yaptı
ğ
ını öne
sürdü.
Demirer’i hedef göstermediğini kaydeden Şahin, şöyle dedi: Suç işlemeye davet ediyor, şiddete ve teröre teşvik ediyor. Şiddet ve terör düşünce açıkla­masıyla
aynı yerde bulunamaz. Bu cümleler bana göre 
ş
iddet ve teröre davettir.

İ
zin vermiş olmam dolayısıyla
beni ele
ş
tirdi. Ben düşünce açıkladım, benim
hakkımda izin verildi dedi. Ben de bir de ne söyledi
ğ
ini söylesin, ne söyledi de ben böyle bir soruşturmaya izin verdim dedim.
Ne söylediklerini açıkladım. Bu beyanlar 
ş
iddet ve teröre davetiyedir diye yorumladım. Tabii ki,
kararı mahkeme verecek. Bakan biraz olsun ne söyledi
ğ
inin farkına varmış görünmektedir. Ben
yargıç de
ğ
ilim sözlerine
vurgu yapması bundan olsa gerektir.
Başta da ifade
etti
ğimiz gibi devletin yüce
katında kapalı kapılar ardında tartı
şılan Ermeni
Soykırımının açıktan tartı
şılmasına, resmi
ideolojiye yedeklenen resmi tarih tahammül edememektedir. Ermeni
Sorunu/Soykırımına resmi tarihçi­lerin, tarih dı
şı, şıracının şahidi bozacı tavrı dışında bir tartışmaya izin verilmeme­si, Soykırımı dile getiren yazarların, düşünürlerin ve yayıncıların
yargı kıskacına alınması bir baskı rejimine i
şaret etmesi yanında, aynı zamanda
acılı Ermeni halkı­na kar
şı da bir
saygısızlık ve Türkiye halklarını aptal yerine koymaktır.
        
Aydınlar bildirisinde söylendiği gibi: imparatorluğun son döneminde Osmanlı Ermenilerinin uğradığı insanlık dışı felaketin tüm ağırlığını üzerimizde
hissedi­yoruz.  Ermenilerin acıları bizim acımızdır. 1915 vah
ş
etini, insan olduğunu söyleyen hiçbir kişi inkâr edemez. Bu konuda
neden ve amaç aramak nafiledir.
Bu çalışma Temel
Demirer’in, sözleriyle insanlı
ğın ortak
vicdanının yargı kıskacına alınması sürecinin hikayesidir ve mahkeme
belgeleriyle yargı safahatını anlatmaktadır. Ayrıca Soykırım tartı
şmalarının daha iyi anlaşılması için ülke­mizin önde
gelen ara
ştırmacı ve
yazarlarından Ragıp Zarakolu, Taner Akçam ve Ay
şe Hür ün, Soykırıma ilişkin çalışmaları ile
zenginle
ştirilerek, konunun/soru­nun
bir bütünlük içinde okurlara sunulması amaçlanmı
ştır.
Temel Demirer sözleriyle, insanlığın vicdanına tercüman olarak insanlığın ortak vicdanının sesini dile getirmiştir, insanlığın ortak
vicdanını yargı kıskacına almayalım.
 ——————————————————————-
 
HRANT’IN KATİL(LER)İ
Kitaba geniş bir perspektiften bakıldığında işlenen konuların genel itibariyle üç bölümden oluştuğu
görülmektedir. Bunlar;
Osmanlı Devleti
yönetimindeki azınlıkların ve özelde Ermenilerin ya
şadıkları,
Hrant Dink’in öldürülmesi
olayı ile ilgili de
ğerlendirmeleri,
Hrant Dink’in ölümü
akabinde yapmı
ş olduğu konuşma neticesi hakkında TCK 301. maddeden açılan davaya ilişkin itirazlarıdır. 
Yazarımız, kendisinin TCK
301’den yargılanmasına sebep olan “Tarihimizde Bir Soykırım Vardır. Adı
Ermeni Soykırımıdır.”Dedim! Do
ğrudur… Şeklinde söylediği cümleleri aşağıda özetle şşekilde
ifadelendirmektedir.
Osmanlı Devleti,
içerisinde Ermeni Halkı’nın da bulundu
ğu baskıcı bir imparatorluktu. Şer’i esaslara dayalı olarak yönetilen Osmanlı Devleti
hegemonyası altındaki gayrimüslim tebaaya ibadetlerini yapmalarından tutun giyim
ku
şamlarına kadar özel
türden baskılar uyguluyordu. Müslüman olmayanları zimmî olarak
adlandırıyor ve mahkemelerde Müslümanlara kar
şı şahitlikleri
bile kabul etmiyordu. Gayri Müslimlerin evlerinin Müslüman evlerinden yüksek
olması bile yasaktı. Belirlenen yasaklara uymayanlar para ve hapis cezasına
çarptırılıyor hatta bununla da kalmayıp sert bir padi
şaha denk gelirlerse öldürülüyorlardı. Bu şekilde bir esaret altında ezilen halklar
uygun 
şartlar oluştuğunda
Osmanlı Devletine kar
şı mücadeleye
giri
şiyor ve çeşitli talepler ileri sürüyorlardı.
Osmanlı’yı parçalama hırsında olan Batılı emperyalist-kapitalist
güçler de kendi çıkarlarına uydu
ğu müddetçe bu
ezilen halkların koruyucusu rolüne bürünerek devreye giriyorlardı. Çökü
ş dönemine girmiş Osmanlının elit sınıfı ise ezilen halkların taleplerini
baskı, 
şiddet ve
entrikayla bastırmaya çalı
şıyordu.
Osmanlı Devleti Avrupa’da sürekli toprak kaybediyor, özellikle
Hıristiyan Balkan halkları artarda ba
ğımsızlıklarına
kavu
şuyorlardı.
Ermeni meselesi resmi anlamda
1878’de imzalanan Berlin Antla
şması’yla başlasa da bu yalnız diplomatik yönünün başlangıcıdır; çünkü bu
tarihten çok çok öncesinden itibaren Osmanlı Ermenileri
baskılara maruz kalmaktaydılar. Abdülhamit tarafından, Kürtlerden olu
şturulan alaylar Ermenilere karşı çok sayıda katliam gerçekleştirmişti. Ermenilere karşı başlatılan asıl katliamlar 1894-1896‘da yaşanmaya başladı. Sadece bu iki yıl içerisinde 100 bin ile 300 bin arasında
Ermeni’nin katledildi
ği
belirtilmektedir. Kırımın asıl ba
şlangıç tarihi
olarak Van’daki olayların bahane edilerek 
İstanbul’da Ermeni önde gelenlerinden 235 şahsın tutuklandığı gün “24 Nisan 1915” kabul
edilir. Bu tarihten sonra i
şkenceler ve
idamlar ülke çapında yürürlü
ğe konmuştur. Doğu vilayetlerindeki tehcir ve kıyımlar da mayıs ayı ile başlamaktadır. Birçok Ermeni yanlarına eşya bile almalarına fırsat verilmeden sürgün
edilmi
şlerdir. Birçok
görgü tanı
ğı sürgün
yolu boyunca belli aralıklarla imha yerlerinin olu
şturulduğunu, buralarda
konvoyların ya
ğmalandığını ve insanların öldürüldüklerini,
genç kadınların ayak takımına da
ğıtıldığını anlatmaktadır.
Bazı köşe yazarı ve aydının bildiklerinin aksine
Ermeniler sadece Do
ğu Anadolu’dan
de
ğil, Afyon, Balıkesir,
Bolu, Bursa, Edirne, Kütahya, Tekirda
ğ, Uşak, v.b batı illerinden de sürülmüşlerdir. Bunu öğrenmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin yayınladığı resmi belgelere bakıldığında bile Anadolu’nun dört bir yanından
Ermenilerin sürüldükleri görülmektedir.
Osmanlı Hükümeti korumakla
sorumlu oldu
ğu tebanın bir
bölümünü, sivil halkı çoluk çocuk genç ya
şlı demeden, ellerinden mallarını ve
mülklerini de alarak yüzlerce kilometre öteye Irak çöllerine sürmü
ştür.  Bütün bu olumsuzlukların
yanında Ermenilere yönelik zulmü protesto eden bazı Türkler de yok de
ğildi. Başta Gaziantep halkı kentteki Ermenilerin sürülmesine izin vermedi;
ancak daha sonraki günlerde çıkarılan bir emirle Müslümanlara gözda
ğı verilerek, tek bir Ermeni’yi dahi
korumaya kalkı
şacak olanın
kendi evi önünde asılaca
ğı ve
evinin yakılaca
ğı ilân
edilerek bu tür yardımlar da engellenmi
ş oldu.
Osmanlı Devletin
toprakları üstünde 18. Yüzyıl sonlarında  Mara
ş ilinde başlayan isyanlar aralıklarla 1915 yılına kadar sürdü ve Ermeni
ulusal hareketinin bir parçası oldu. O zamanın ermeni kaynaklarına göre Osmanlı
topraklarında yakla
şık olarak 2.1
milyon Ermeni ya
şamaktaydı ve
katledilenlerin sayısı ise yakla
şık
1.3 – 1.5 milyondur.  Günümüz resmi ideoloji savunucuları
ölen ermeni sayısını 300 bin olarak veriyorsa da, eski Türk kaynaklarında bile
bu sayının 800 bin oldu
ğu belirtilmektedir. İnkarcılar soykırım iddialarını kabul
etmemekle birlikte ya
şananların bir
tehcir oldu
ğunu ve Müslüman
Türk ve Kürt halkları ile Ermeni halkı arasında kar
şılıklı kıyım olduğu
iddiasını ileri sürmektedirler. Tehcir yani zorla göç ettirme Ermeni
Halkına kar
şı bir
kıyım aracı olarak kullanılmı
ş, bu bağlamda insanlar ya öldürülmüş ya da çöl koşullarına terk edilerek ölmelerine göz
yumulmu
ştur. Bu karşılıklı kıyım iddiası tamamen Devleti
temize çıkarma giri
şiminden başka bir şey değildir. Zira
esaret altındaki ve Millet-i Sadıka olarak nitelenen bir halk ne ölçüde
kar
şılık verebilecektir.
Ermeniler maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklar kar
şısında yer yer karşılık vermişlerdir; fakat
bu tür saldırılar zulüm altındaki Ermeni Halkının kendisini savunması 
şeklinde olmuştur. Bütün bunların sonucunda ise ciddi bir Müslüman Türk nüfus
kaybından söz edilemez.
Ermeniler yüzyıllar
öncesinden beridir Do
ğu, Güneydoğu, Orta Anadolu ve bugünkü Ermenistan’da yaşayan bir haktır. M.Ö. 500’lerde Urartu Krallığı’nın mirası üzerine kurulan Ermeni
Uygarlı
ğı M.Ö. 50 yıllarında
gücünün doru
ğuna çıkmıştır; ancak sonraki yüzyıllarda büyük
imparatorlukların rekabeti arasında kalmı
şlardır. M.S. 300’lü yıllarda Hristiyanlık Dinini kabul ederek
Bizans 
İmparatorluğu etkisine, 653’de ise Arap egemenliği altına girmişlerdir. 11. Yüzyılda Türklerin, 13. yüzyılda Moğolların istilasına uğrayan Ermeni halkı 16. Ve 17. Yüzyıllarda ise
Osmanlı ve 
İran Devletleri
arasında kalmı
ştır.
Çarlık Rusyanın 19. yy.
Kafkaslarda geni
şlemesi, Avrupa
da aydınlanma dü
şüncesi ve
Ermeni Kültürünün yeniden canlanması Ermeni Ulusal Hareketinin ilk
hareketini veren etmenler arasında sayılabilir. 
İlk ihtilalci örgütlenmeler Marksist-Merkeziyetçi Hınçak ve
Milliyetçi-Sosyalist Ta
şnak
komitelerinin kurulmasıyla ortaya çıkmı
şlardır.
Avrupalı bazı devletler
“ıslahat” adı altında fermanlarla bir yandan Osmanlı Devleti’nin iç i
şlerine karışırken bir yandan da Ermeniler Osmanlı Hükümetine karşı teşkilatlanmışlardır.
Bu 
şekilde ülke içinde ve
şında teşkilatlanan Ermeni komitelerinin kışkırtmaları sonucunda, Ermeni toplumu
yava
ş yavaş Osmanlı’dan uzaklaşmaya başlamıştır. Başta İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni Sorunu
aslında emperyalizmin Osmanlı Devletini parçalama, yıkma ve payla
şma politikasının bir uzantısındır. Bu
politikalar sonucu 1890’da Mara
ş ve
Erzurum illeri ba
şta
olmak üzere birçok ilde ayrı ayrı isyanlar ba
ş göstermiştir. Bu isyanları 1892-93 Kayseri, Yozgat, Çorum, Merzfon
olayları, 1894 Sasun isyanı, 1896’da Van isyanı, 1914-15 Mu
ş isyanları izlemiştir. Bu isyanların bastırılması yukarıda
da belirtti
ğimiz üzere
Osmanlı kuvvetlerince kanlı bir 
şekilde batırılmış ve
böylece olu
şturulan
kamuoyunun da etkisiyle Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteli
ği kazanmıştır.
“Hrant DİNK’in Katili
Devlettir.” Dedim! Do
ğ
rudur…
Yazarımız, Hrant DİNK’in öldürülmesine Devlet tarafından
göz yumuldu
ğunu iddia
etmekte ve bu iddialarını duru
şmalarda geçen
ifadelerle örneklendirerek özetle 
şşekilde
ifadelendirmektedir:
Hrant DİNK’in öldürülmesinde ihmalleri olduğu gerekçesiyle tanık olarak dinlenen Jandarma
Yüzba
şı Hüsamettin POLAT, DİNK’in öldürüleceği ile ilgili ihbarın kendilerine ulaşğını, bu durumu
komutanları Albay Ali ÖZ’e iletmelerine ra
ğmen herhangi bir önlem alınmadığını, Albay Ali ÖZ’ün en küçük bir olayı bile
atlamamasına ra
ğmen bu
konuyu ‘sonra görü
şürüz’ diyerek
geçi
ştirdiğini. Yine aynı şekilde Dink’in öldürülmesinde istihbarat yönünden ihmalleri
oldu
ğu gerekçesiyle yargılanan
Jandarma Astsubay Okan 
ŞİMŞEK, Uzman Çavuş Veysel ŞAHİN’İN tarafından
istihbar edilen bu konunun rütbeli askerler arasında yapılan bir ba
şka toplantıda Albay Ali ÖZ’e iletildiğini; ancak Ali ÖZ’ün ‘özel görüşelim’ diyerek konuyu kapattığını söylemektedirler.
Olay öncesi Trabzon
Emniyet Müdürlü
ğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde görev
yapan polis memuru Muhittin ZEN
İT
azmettiricilerden Erhan TUNCEL’
İ “muhbir”
olarak kullandı
ğını ve Erhan
TUNCEL’DEN, Yasin HAYAL’
İN Hrant DİNK’İ öldüreceğini öğrendiğini belirterek
“Bildiklerini amirlerime anlattım ama görevden alındım” demi
ş; Trabzon Emniyeti eski İstihbarat Şube Müdürü Engin DİNÇ ise
konu ile ilgili “Biz olayı rapor ederek görevimizi yerine getirdik,
olmamı
ş bir eyleme müdahale
edemezdik” diyerek kendini savunmu
ştur.
Cinayet işlendiği tarihte Emniyet İstihbarat Daire
Ba
şkanı olan Ramazan
AKYÜREK’in “cinayetin i
şleneceğinin önceden haber alınmasına karşın neden önlem alınmadığı?” yönündeki sorulara söz konusu cinayetle
ilgili olarak çe
şitli bilgiler
aldıklarını ve almı
ş oldukları bu
bilgileri gerekli yerlere ula
ştırdıklarını,
söz konusu eylemin gerçekle
şeceğini İstanbul Emniyeti’ne bildirdiklerini ve konunun gereğini yapmalarını istediklerini, yazdıkları
yazıda söz konusu 
şahısların ses
getirecek bir eylem yapacaklarını bildirdiklerini söyleyerek kendini savunmu
ş ve İstanbul Eski Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın İstihbarat Dairesi Başkanlığı tarafından
yazılan yazının dü
şük kodlu
olması sebebiyle kendisine ula
şmadığını, gelen istihbarat uyarısının düşük kodlu olduğu yönündeki savunmasını da yalanladı. Ramazan Akyürek ‘Düşük Kodlu’ şeklinde nitelenen biz yazışma türünün olmadığını, yazıyı
okuyan herkesin tedbir alması gerekirti
ğini, bütün illere azınlıklar ile ilgili ayrı ayrı yazı
yazdıklarını Mutafyan ve Dink ile ilgili özel bir yazıya gerek olmadı
ğını söylemiş ve söz konusu konu ile ilgili kendi üzerlerine düşeni yaptıklarını ifade etmiştir.
Yazarımız; Hrant DİNK cinayetinin faili Ogün SAMAST’ın
yakalanması akabinde geli
şen ve gazete ve
televizyonlara yansıyan; olayın faili Ogün SAMAST’ın Samsun Emniyeti’nde bir
kahraman edasıyla kar
şılanma
görüntüleri, polis ve jandarmaların Ogün SAMAST’ın eline Türk Bayra
ğı vererek fotoğraf çektirmeleri, cinayet sonrasında bazı internet
sitelerinde Hrant Dink’e hakaretler içeren sözlerin yanı sarı katillere övgüler
bulunan açıklamaların bulundu
ğunu,
Trabzonsporlu bazı taraftarların cinayetin i
şlenmesinin ardından maça Ogün SAMAST’ın cinayet günü takmış olduğu gibi beyaz bereler giyerek gitmeleri, sanatçı İsmail Türüt ve Ozan Arif’in cinayet
sanıklarını öven ‘Plan yapmayın plan’ isimli bir 
şarkı bestelemeleri, sanıkların davanın görüleceği mahkemeye önünde ‘Ya Sev Ye Terk et’
ibareli yazının bulundu
ğu cezaevi nakil
aracıyla getirilmeleri, 
İzmir’de Rahip
Adriano Franchini’yi öldürme giri
şiminde bulunan
Ramazan Bay’ın Hrant Dink cinayeti zanlılarına özenerek böyle bir eylemde
bulundu
ğunu ve söz konusu şahısların kahraman olduğunu söylemesi, 301. maddenin Hrant DİNK’in ölümünden sonra oğlu Arat DİNK için de işletilmesi gibi
davranı
şların devlet içindeki
zihniyeti açıkça ortaya koydu
ğunu söyleyerek
Hrant D
İNK’in katilinin Devletle
irtibatlı oldu
ğunu ve adına
Derin Devlet, J
İTEM, Seferberlik
Tetkik Kurulu, Kont-gerilla, Özel Harp Dairesi, Ergenekon, Susurluk, 
Şemdinli, …. ve diğerleri ne derseniz deyin; bunların hepsinin devletin kendisinin
oldu
ğunu ve bu cinayetin de
asıl katilinin dolayısıyla Devletin kendisinin oldu
ğunu vurgulamaktadır.
Kitabın büyük bir kısmı
yazar Temel DEM
İRER’in Hrat
Dink’in öldürülmesini protesto etmek amacıyla 20.01.2007 tarihinde Ankara 
İli Yüksel Caddesi’nde bulunan İnsan Hakları Anıtı önünde
20.01.2007 tarihinde toplanan kalabalı
ğa hitaben yaptığı “Çok
kısa konu
şacağım. Çok çok kısa
konu
ş
acağım. Gerçekleri
haykırma[ma]nın cinayete ortak oldu
ğ
u
bir ülkede ya
ş
ıyoruz. Hrant
sadece bir ermeni oldu
ğ
u için değil Hrant bu ülkede
soykırım oldu
ğ
u gerçeğini ifade ettiği için katledildi. Türkiye
aydınları e
ğ
er Türkiye’nin
aydınları 301 kere 301 suçu i
ş
lemezlerse
Hrant’ın cinayetine ortak olmu
ş
 demektirler.
Tarihimizde bir soykırım vardır. Adı ermeni soykırımıdır. Hrant bu gerçe
ğ
i hepimize
kanı canı pahasına anlattı. Suç i
ş
liyorum herkesi suç işlemeye çağırıyorum. Bu
katil devlet kar
ş
ısında bu katil
devlet kar
ş
ısında suç işlemeyenler Hrant Dink
cinayetine ortak olanlardır. Dün Ermenileri katledenler bu gün Kürt karde
ş
lerimize
saldırmaktadırlar. Halkların karde
ş
liğini isteyenler bu tarihle
hesapla
ş
mak zorundayız.
Dün Ermenilerin ba
ş
ına gelenin
bugün Kürt karde
ş
lerimizin başına gelmemesi için
suç i
ş
lemeliyiz.
Hepinizi hepinizi suç i
ş
lemeye çağırıyorum. Evet
bu ülkede ermeni soykırımı olmu
ş
tur, ” şeklindeki konuşması sebebiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 24.12.2007 tarihli 2007/106 no’lu
iddianame ile TCK’nın 301 “Türklü
ğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişiler
altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır”  
ve 216/1 “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya
bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, di
ğer bir kesimi aleyhine kin
ve dü
ş
manlığa alenen tahrik eden
kimse, bu nedenle kamu güvenli
ğ
i açısından
açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile ceza­landırılır” 
maddeleri
istemli açılan kamu davasına yönelik yaptı
ğı savunmalarından oluşmaktadır.
TCK’nın 301. maddesi ile
ilgili olarak 30.04.2008 Tarih ve 5759 Sayılı Kanunun 1 maddesinde yapılan de
ğişiklik sonucu bu
suç ile ilgili soru
şturma
yapılma 
şartı Adalet
Bakanı’nın iznine ba
ğlanmıştır. Yazar kanunun bu maddesindeki Adalet
Bakanı’nın soru
şturma izni
verme yetkisini, Adalet Bakanı’nın kendisini yargının yerine koyarak hüküm
verme kudreti olarak de
ğerlendirmekte
ve bu yönüyle Adalet Bakanı’nın görevini suiistimal etti
ğini ileri sürmektedir.
Temel DEMİRER’e göre; Adalet Bakanı Mehmet
Ali 
Şahin’in, kendisi hakkında
süren ceza davasında verdi
ği yargılama
iznine ili
şkin bazı basın kuruluşlarına; “Bu kişinin söylediklerine kimse
dikkat etmiyor. Dava açılınca “vah” diyor. Adam “Türkiye katil
devlettir. Önce Ermenileri katletti 
ş
imdi Kürtleri katledecek” diyor. Kimse kusura bakmasın. Ben,
devletime “katil” dedirtmem. Bu ifadeler dü
ş
ünce özgürlüğü değildir. Tam da 301. maddede
düzenlenen devletin 
ş
ahsiyetini aşağılama suçudur” şeklinde yapmış olduğu açıklamalarından dolayı Adalet Bakanı’nın;
Adil bir şekilde yargılamayı etkilemeye teşebbüs etme,
Soruşturma veya kovuşturma evresindeki bir olay ile ilgili olarak konu kesin hüküm ile
sonuçlanana kadar savcı, hakim, mahkeme, tanık ve bilirki
şiyi etkilemek amacıyla
beyanatlarda bulunarak suç i
şlediğini, dolayısıyla Adalet Bakanı tarafından yapılan bu tür
açıklamaların yargıcın objektifli
ği zedeleneceğini söylemektedir. Adalet Bakanlığı, kendisine Hâkim ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nun (HSYK) ba
ğlı olduğu siyasi bir kurumdur. Bakanlığın ‘yargılayın’ dediği bir yerde yargının etkileneceği, dolayısıyla ‘mahkûm edin’ anlamını taşıyacağı çok
açıktır.
 Bu durumda yargının etki altına alınması söz konusudur olmaktadır.
Adalet Bakanı, düşünce ve ifade özgürlüğünü devlet otoritesini kullarak ihlal etmiştir. Bu sebeple Anayasa’nın 25 maddesini ve
Avrupa 
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine aykırı hareket ederek şünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlama eğiliminde bulunmuştur.
Bakan, kendisini (yazarı)
hedef göstererek can güvenli
ğini tehlikeye
sokmu
ştur. Bunun sonucunda kendi
güvenli
ğine yönelik her
türlü giri
şimin sorumlusu
Adalet Bakanı olacaktır.
Adalet Bakanlığı ne iddia ne de yargılama makamıdır.
CMK 223/8. maddesinde belirtildi
ği üzere
soru
şturma ya da kovuşturma yapılabilmesi için gereken izni veren
makamdır. Söz konusu Bakanlık yasadan kaynaklı bu sınırlı yetkisini geni
şletmiş ve dolayısıyla “mutlak gücün mutlaka yozlaşacağı varsayımına
ba
ğlı olarak
gücü güçle sınırlama esasına dayanan” kuvvetler ayrılı
ğı ilkesine aykırı bir işlem yürütmüştür.
Yukarıda belirtildiği üzere Adalet Bakanlığı’nın yargılama izni işlemi şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka
aykırı olması nedeniyle i
şlemin iptali
gerekti
ğinden 2577
Sayılı Kanunun 27/2. maddesinde belirtti
ği üzere; “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız
zararların do
ğması ve
idari i
şlemin açıkça hukuka
aykırı olması 
şartlarının birlikte
gerçekle
şmesi durumunda gerekçe
göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.” hükmü uyarınca
yürütmenin durdurulması gerekmektedir.
TCK 301. Madde sebebiyle
mahkum edilen Hrant D
İNK’in cinayete
kurban gitmesinin en büyük nedenleri arasında bu madde gelmektedir. Bu sebeple
çe
şitli kamplaşmalara, hedef göstermelere, Hrant örneğinde gördüğümüz üzere suikatslara neden olabilecek TCK 301. maddenin
uygulanması a
şamasında
idarenin, yargılama a
şamasında da
yargı organlarının titiz ve sorumlu davranması gerekmektedir.
Yazar kendisi ile ilgili
atılı suçlamaları kabul etmeyerek devlet olarak kastetti
ğinin “İttihat ve Terakki Geleneği” olduğunu, bu geleneğin hala ‘Susurluk’ gibi kendisini ortaya koymakta olduğunu, sözlerini eleştirisel olarak bilimsel sınırlarda ortaya koyduğunu, Osmanlı döneminde Ermenilere ilişkin bir soykırımın oluştuğuna inandığını, üst kimlik tartışmalarını doğru bulmadığını”
belirtmektedir. Ayrıca yargılanmasına konu olan konu
şmasının muhatabı olan dinleyicilerin “halkın sosyal
sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir
kesimi” de
ğil, her yaş, meslek, etnisite, cinsiyet, bölge, sınıf,
mezhep ve benzerinden insanlar oldu
ğunu söylemekte
ve konu
şmasında “halkın diğer bir kesimi”ni değil, doğrudan devleti, daha doğrusu devletin
(soykırım, katliam, baskı gibi) yüz
kızartıcı uygulamalarını hedef aldı
ğını, bu nedenle, hakkındaki TCK 216/1 isnadını ciddiye
almasının mümkün olmadı
ğını, 301.
maddenin 1. fıkrasına ili
şkin isnat
konusu iddialarla ilgili olarak ise; Türklü
ğü ne aşağılayıp ne de yücelteceğini, bir Türk olarak, kendisi açısından bir
Ermeni’nin, Kürt’ün, Rum’un, Arap’ın ya da Türk’ün bir di
ğerinden hiçbir aşağı ya
da üstün niteli
ğinin olmadığını, Bunları düşünen birisi olarak neyle ve niçin suçlandığını anlaya­madığını söylemektedir.
301. Maddede yer alan
Türklük kavramı; Türk ulusu ve ulusunu olu
şturan Türkleri ifade etmektedir. Türklerin manevi değerlerinin tümü bu kavram içerisinde düşünülmektedir. Bu haliyle madde Türk
“ulusu”nu olu
şturan (etnik)
bir Türklük’ü varsaymakta, ve kendilerini bu “etnik Türklük”ün
şın­da görenleri, korumak
bir yana, hedef hâline getirmektedir. Buna örnek yazar olarak; Hrant Dink
suikastının ikinci duru
şmasında Yasin
Hayal’in avukatı Fuat Turgut’un, “Kuduz Ermeniler… Hepimiz
Ermeniyiz diyen güruh nerde? Allah hepinizi Hrantlara kavu
ştursun,” şeklindeki sözleri sebebiyle TCK 301’den
yargılanma sebebi sayılmadı
ğına; sebebinin
de burada hakarete u
ğrayanların
Ermeniler -T.C yurtta
şı olsalar
da- (“Türklük” de
ğil!) olmasından
kaynaklandı
ğını dile
getirmektedir. Bunun yanı sıra Türk etnisitesine mensup olmayan Türk
vatanda
şı olsalar dahi farklı
etnisitelere mensup ki
şiler de
korunmamaktadır. Örnek verecek olursak Günümüze Kadar Kürt etnisitesine
mensup ki
şilerin “Kıro, hain­ler,
kuyruklu, da
ğ adamı v.s.” şeklindeki aşağılamalardan
dolayı bu fiillerde bulunan ki
şilerle ilgili
soru
şturma açılmamış ve herhangi bir ceza verilmemiştir. Türk ırkına bu şekilde yapılan saldırıyı suç kabul
edip di
ğer etnik kimliklere
yapılan saldırıları suç Kabul etmezsek bir çifte standart yapmı
ş oluruz, bu sebeple bünyemizde yaşayan diğer etnisiteye mensup vatandaşların tepkisini çekmiş oluruz. Bu sorunun çözümü noktasında herhangi bir soya, dine
küfretmek, saldırmak yasaktır gibi genel bir çerçeve çizildi
ği takdirde Türk Milleti de diğer başka tüm soylar da korunmuş olur.
Bana yapılırsa ceza, sana yapılırsa bana ne mantı
ğının ürünü olması yanında ortak yaşama iradesine vurulan darbelerden biri olan
TCK 301 bu 
şekilde
yapılacak bir düzenleme ile mantıklı bir hal alacaktır.
Yazara göre TCK 301;
muktedirlerin, egemen pozisyonlarının koruyucu kalkanıdır. TCK 301 ile asıl
korunmak istenen iktidarın kendisidir, bunun sonucu olarak despotizme,
totalitarizme kapı aralanmaktadır. Yürürlükte olan Anayasamızda, hemen hemen
tüm maddelerinde bir 
şekilde insan
hak ve hürriyetlerini kısıtlayan düzenlemeler bulunmaktadır. Bunların, ba
şta düşünce ve anlatım özgürlüğü olmak üzere, tüm temel hak ve özgürlüklere bakışın, bu özgürlükleri yaşama geçirme algısının tümünün değiştirilmesi,
Yasama-Yürütme ve Yargı erklerinin, kamuoyunun, insan hak ve
özgürlüklerini ya
şama geçirecek
bir algılama bilincine kavu
şması gerekmektedir.
Aksi takdirde ünlü dü
şünür Balzac’ın
da dedi
ği gibi ‘Yasa, büyük
sineklerin delip geçti
ği, küçük
sineklerin takılıp kaldı
ğı bir örümcek
a
ğıdır’ görüşünü haklı çıkaracak uygulamalarla
hukuk devleti olunamaz. Günümüz hukukçularının, politikacılarının,
akademisyenlerinin, her 
şeyi bilen köşe yazarlarının ağızlarında sakız gibi Türkiye’nin ‘demokratik, laik, sosyal
bir hukuk devleti’ oldu
ğunu
söylendiklerini; ancak Türkiye için hukuk devleti yerine devlet hukuku 
şeklinde bir hitabın daha uygun olduğunu, hatta bunun da ötesinde
Türkiye’deki geçerli hukuk sisteminin daha çok ‘asıl devlet
partisi’nin hukuku oldu
ğunu
vurgulamaktadır.
Avrupa ülkelerinde de TCK
301 benzeri bazı yasalar (
İtalyan Ceza
Yasası Madde 278 ve 292, Almanya Ceza Kanunu Madde 90, Polanya Ceza Kanunu
Madde 133, 
İspanya Ceza
Kanunu Madde 543, Danimarka Ceza Kanunu Madde 110, Fransa Basın Özgürlü
ğü Kanunu Madde 30, Portekiz Ceza Kanunu
Madde 332) bulunmaktadır. Hangi rakamla ifade edilirse edilsin, 301, dünyaya
ötekile
ştirme penceresinden bakan
bir mantık(sız)lıktır.
Son olarak yazar,
bir radikal sosyalist olarak kendi gözünde, AB (Avrupa Birli
ği)’yi ve dolayısıyla AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’yi -özü itibariyle- T.C. Mahkemeleri’nden
farksız gördü
ğünü, AB’yi
emperyalist olarak niteledi
ğini ve bu
sebeple onunla ba
ğıntılı “demokrasi”,
“hak-hukuk” söylencelerini ciddiye almadı
ğını, bu nedenle de Türkiye’deki mahkeme ne karar alırsa
alsın, buna A
İHM’de itiraz
etmeyece
ğini ifade etmektedir.
Sonuç olarak Kitap Yazar
Temel Demirer’in yargılanmakta oldu
ğu TCK 301.
Maddeye yönelik savunmalarından olu
şmaktadır.
Yazar ‘Sivil 
İteatsizlik’ eylemcisi örneği sergilemektedir. Kendisini “Hrant
Dink’in Türk Karde
şi” olarak
nitelendiren yazarımız -sözde- Ermeni Soykırımı oldu
ğu yönündeki iddialarını çeşitli kaynaklardan yapmış olduğu alıntılarla ıspatlamaya çalışmakta ve bu tezden bir ileriki aşamaya geçerek Türkiye Cumhuriyeti’nin şuan Kürtlere yönelik bir kirli savaş hazırlığı içerisinde olduğunu
ifadelendirmektedir.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: