İBN-Î HALDUN

                                                 Devrim ALTAY

Birinci Bölüm

Kişi ne kadar hassas, zeki, bilinçli, hareketli olursa has­sasiyeti o kadar gelişmiş olur ve algılaması da diğer insanlar­dan daha fazla olur.

İber Yarımadası çok karışıktı. Sık sık iç ayaklanmalar mey­dana geldikçe yankılar, bağrışmalar gökyüzünde rüzgâra karışıp kara bulutları Endülüsler’in üzerine çökertiyordu. Korkunç ge­celer kâbus gibi inmişti tepelerine! Uzun süredir sıkıntı yaşı­yorlardı. En sonunda Kuzey Afrika’daki Murabıtlar[1] Devleti’nin Hükümdarı Yusuf Taşfin’den yardım istediler.

Kuzey Afrika’dan gelen Sultan, kısa sürede Hıristiyanları bozguna uğrattı. Ardından da İber Yarımadası’ndaki çatışmalar durul durulmaz tüm Müslümanların yüreğini sevinç kapladı.

Yusuf Taşfin Endülüs’te yeni kurulan emirlikleri tek tek merkezi idare altında birleştirmek istiyordu. Bir müddet sonra Endülüs’ü Afrika merkezli devlete eyalet olarak bağlayan hü­kümdar halkı bu şekilde yönetti.

Epeyi zaman geçtikten sonra Murabıtlar, Afrika’da 12. asırda yeni kurulan Muvahhidler[2] ile büyük bir savaşa girdi. Bu durumu değerlendiren Endülüs’teki emirlikler ise karıştı. Murabıtlar ’ı yenen Muvahhidler Kuzey Afrika’dan Endülüs’e gelerek emir­liklere müdahale etti. Böylece îber Yarımadası normal yaşantı­sına döndü.

Aradan çok yıllar geçti ve zaman ilerledikçe Muvahhidler, kendi aralarında iç sorun yaşamaya başladı. İçlerinde oluşan isyanlarla uğraşırken çok kan kaybettiler. Yerine Mermiler[3] ve Hafsiler[4] kuruldu; ancak bu kargaşalığı değerlendiren İspanyol Hıristiyan devletleri Endülüs’ü işgal etti.

İber Yarımadası’ndaki Hıristiyan devletlerinden olan İspan­ya ve Portekiz’in Endülüs’ü hızla işgal etmeleri Müslümanların başındaki Muhammed Nasr’ı[5] çok hırslandırdı. Genç hükümdar düşman devletlerle savaşarak Endülüs’ün güney doğusundaki îlbire’den Ronda’ya kadar uzanan sahil şeridini kurtardı; ama diğer yerler hâlâ işgal altındaydı.

Nasr çok büyük bir orduya sahip değildi ve savaşta fazla can kaybı istemiyordu. Bu yüzden Hiristiyan devletlerle barış anlaşması yaptı; ancak antlaşmanın çok ağır siyasi şartları vardı.

Endülüs’te İslam hâkimiyetini anlaşma sonrası Nasriler sağ­ladı ve bu durum epey zaman devam etti; ancak yıllar sonra çıkan Tolos Savaşı’nda Hıristiyanlara yenilen Endülüs Emevileri par­çalandı. Buradan pek çok Arap ailesi Arabistan’ın güneyindeki Hadramut’a göç etti; ancak Gırnata Emirliği’nin kurulmasıyla bazıları 1232 yılında gerisin geriye îber Yarımadası’na geldiler.

Gırnata Emirliği’nin kurucusu Muhammed bin Ahmer baş­kent Gırnata’yı önemli bir ticaret merkezi haline getirdiği için Emeviler burada rahat bir yaşam sürüyordu.

Aradan tam bir asır geçti. Geçmişte birçok önemli devlet ve bilim adamı yetiştirmiş bir aileye mensup olan Muhammed Efen­di Gırnata’da yaşıyordu ve kendisi değerli bir bilim adamıydı. Orta boylu, hafif göbekli, geniş omuzlu adam ailesine çok düş­kündü. Gözleri oldukça iri olan adam beş çocuk sahibi olmuştu; ancak ilk dört çocuğu doğar doğmaz öldüğü için sağ kalan küçük oğlu Hüseyin’e gözü gibi bakıyordu.

1330 yılında Gırnata Emirliği’nden ayrılıp Hadramut’a göç edip daha sonra Tunus’a yerleşen Muhammed Efendi’nin iki yıl sonra bir oğlu daha oldu. Adım Veliyyüddin Ebu Zeyd Abdurrahman koydu.

Beş yıl geçti. Küçük oğlu Muhammed Efendi’nin babasına çok benziyordu. Bu yüzden herkes ona aile arasında Haldun di­yordu.

Muhammed Efendi İber Yarımadası’nı çok özlüyordu. En­dülüs Emevileri’nin yıkılışından sonra Hıristiyanların gittikçe artan baskıları karşısında Tunus’a yerleşmek zorunda kalmıştı.

Kuzeybatı Afrika’da bir kıyı ülkesi olan Tunus doğuda ve kuzeyde Akdeniz ile çevriliydi. Doğası İber’i hatırlattığı için Muhammed Efendi burayı çok seviyordu.

Haldun’un küçük yaşlarda ilk öğretmeni Muhammed Efendi oldu. Küçük çocuk babasından aldığı ilk derslerle eğitime evde başladı. İki yıl içinde babasından epeyi bilgi öğrendi. Muham­med Efendi onun diğer oğlu Hüseyin gibi Tunus’ta geleneksel medrese öğrenimi görerek yetişmesini istediği için önce Kuran-ı Kerim’i ezberletti. Küçük Haldun zaten öğrenme isteği ile yanıp tutuşan bir çocuktu, her şeyi çok kolay öğreniyordu. En büyük amacı da ilerde iyi bir âlim olmaktı.

Muhammed Efendi ilim adamı olduğu için sık sık araştırma yapardı. Bedevi yaşamları ile ilgileniyordu. Devesi ile araştırma gezisine çıkma niyetindeydi. Haldun da geziye katılmak istedi.

“Yaşın küçük, bazı şeyler gezide seni ürkütebilir,” dedi Mu­hammed Efendi.

Haldun bir an durdu, babasının ne demek istediğini anla­maya çalıştı; ama boşunaydı. Pek bir yorum yapamadı. Ümitsiz görünüyordu. Durumunu fark eden baba içtenlikle gülüp şöyle dedi.

“Çöllerde çok gizemli olaylar olur.”

“Gizemli mi?”

“Evet,… Bizim için bilinmeyen bir dünyadır. İçinde sırlı şey­ler yaşar. Bunlar aklımızın ötesinde olduğu için insanlar üzerinde etkili olabilir. Hatta bazı korkak kimseleri tam anlamıyla delir­tebilir de! Gizemli şeylerin olduğunu anlamayan insanlar durup dururken, aniden bağırıp çağırabilir; ama sakinleştiklerinde niçin öfke veya korku nöbetine girdiklerini bilemezler.”

Haldun’un babasının ne kastettiği hakkında hiçbir fikri yok­tu. Gizemli olayların varlığını işitmek üzerinde beklenmedik bir etki yapmıştı. İlerde çok şeyler yapmak istediği için bu gezinin kendisi için bir dönüm noktası olacağım hissetti.

Birkaç saniye geçti. Haldun babasına gözlerini diktiğinde yüzünde geziye gitmek için çok ısrarlı bir ifade vardı. Çölü ta­nımak arzusundaydı ve o anda anladı ki çöl gezisi; âlim olmak için taşıdığı tutkularla, hedeflerle, hatta fikirlerle ilgisi olmayan bambaşka bir isteğin doruk noktasındaydı. Çöldeki yaşamı şimdi her zamankinden daha fazla merak ediyordu; ancak babası onu yanında götürmek niyetinde değildi. Hatta bunu açıkça da dile getirdi.

Haldun böyle bir şey beklemiyordu ve aniden gezi için ayak­larını yere vurdu. Babası ise onun gösterisine epey şaşırmıştı. Gerçi Haldun da niye böyle bir tavır sergilediğinin farkında de­ğildi.

Muhammed Efendi hayretler içinde oğluna bakarken aniden gözleri parladı; çünkü onun bu haline gülebileceğini hiç düşün­memişti. Haldun ise öfkenin neden olduğu taşkınlık için özür diledi.

“Takma kafana olur böyle şeyler!” dedi babası.

Haldun “Nasıl yani?” dedi çekinerek.

“Sen de bugün âlim olma ışığı gördüm.”

“Şimdi mi gördün baba!”

“Evet.”

“Öfkelenmemin dışında bir şey yapmadım ve ani öfkem sizi üzdü diye çok üzüldüm; ama âlim olma olasılığımı gösteren bir şey yapmadığım için sözleriniz beni şaşırttı. Fark edemediğim bir şey olmalı ki siz böyle söylediniz.”

“Aynen dediğin gibi oldu. Senin iyi bir öğrenci olacağın muhakkak! Öğrenmeye meyilli kimseler çok çabuk incinirler ve kendilerinden başka kimse bunu anlamaz. Geziye gelme demem seni çok incitti ve bu yüzden tepinip durdun. İyi bir filozof adayı hiç kimsenin anlamayacağı incelikte yapılmış hareketleri yakala­mak için sürekli tetikte durur. Sen de biraz önce öyleydin.”

Haldun babasının sözlerini tarttıktan sonra dudaklarını bü­züp başını hafifçe salladı.

“Gerçekten benim başıma biraz önce anlattıklarınız mı gel­di?”

“Evet. Sen benim oğlumsun. Abini ve seni çok severim. İkiniz birbirinizden çok farklısınız. Sen bir anda istediğin yolda ilerleyemezsen çığırından çıkmaya meyillisin; ama hedefine ula­şacağını bildiğin zaman kontrolü elden bırakmıyorsun.”

“Bu iyi bir şey mi?”

“Hım, hım… Kişi ne kadar hassas, zeki, bilinçli, hareketli olursa hassasiyeti o kadar gelişmiş olur ve algılaması da diğer insanlardan daha fazla olur.”

Haldun bu sözleri tam olarak anlayamasa da aklına yatmıştı. Muhammed Efendi ona geziye gelebileceğini söylediğinde se­vinçten havalara uçtu. Çöldeki yaşamı görecek olmak onu öyle çok keyiflendirmişti ki hiçbir şey sormak istemedi. Sonunda eğ­risini doğrusunu düşünmeden sokağa çıkıp oyun oynadı.

Ekim ayının ortalarıydı. Geziye çıkmak için güneş doğma­dan yola koyulacaklardı. Sabaha karşı Muhammed Efendi oğlu­nu uyandırdı.

Haldun çok zor uyandı; fakat kendine geldiğinde bir an pa­niklerken kısa sürede kendini toparladı. Çantaları, öteberileri, çı­kınları hazırdı zaten. Kızgın güneş çıkmadan yüklenip yola çık­tılar. Hava henüz tam aydınlanmamıştı; fakat birazdan gün ışıdı ışıyacaktı. Muhammed Efendi yol boyu oğluyla konuştu.

“Geleneksel medrese eğitimini tüm ailemizin üyeleri aldı. Senin de eğitimine hiç ara vermeni istemiyorum.”

“Ben büyüdüğümde âlim olmak istiyorum.”

“Eğer çok çalışırsan olursun oğlum.”

ıo

Epeyi deniz kenarında yol aldılar. Tarıma elverişli alanlar daha çok Akdeniz kıyısındaki Mecerda bölgesindeydi. Bu bölge hem ekonomik hem de kültürel olarak iyi imkânlara sahipti. Me­cerda Irmağıyla sulanan topraklara bakan Haldun manzaradan çok etkilendi.

Muhammed Efendi de Tunus’a ilk geldiği günden bu yana bölgeyi çok seviyordu. Akdeniz bölgesinin orta kesiminde yer alan İtalya Yarımadası ve Sicilya Adası ile karşı karşıya olan Tunus çok önemli bir konuma sahipti; çünkü Doğu ve Batı Akdeniz’i birleştiren ve ayıran bir boğaz meydana getirdiği gibi Sardunya Adası’ndan 200 km, Sicilya Adası’ndan 140 km uzak­lıkta bulunuyordu.

Ayrıca Tunus, el Mağrib el Arabi’nin en önemli yerleşi­mini oluşturuyordu. Mağrip; Kuzeybatı Afrika Bölgesi’ni, Îber Yarımadası’nı, Malta’yı ve Sicilya’yı da içeriyordu. Tunus, Ce­zayir, Fas ve Batı Sahra çok uzun zamanlardır Mağrip’in için­deydi. Libya ve Moritanya’nın da bunlara eklenmesiyle “Geniş Mağrip” diye adlandırılabilecek bölge ortaya çıkmıştı. Muvahhidler döneminden (1159-1229) sonra Mağrip tekrar birleşmemek üzere parçalanmıştı. Bu yüzden bu bölgelerde daha çok ha­nedanlıklar vardı.

Tunus, Mağrip’te çok önemliydi. Avrupa ve Afrika kıtaları arasında bağlantıyı kolaylaştırdığı için tarihte bu yüzden sık sık Hıristiyan devletlerin saldırısına uğramıştı.

Muhammed Efendi ve Haldun sahilden güneye doğru iki saat yol gittiler. İklim artık kavurucu sıcaklığa dönmüştü. Çölün kavurucu sıcağından korunmak için Haldun mavi kumaşla yüzü­nü iyice sardı.

“Susadın mı?” diye sordu babası

“Hım, hımm,” dedi ve gözlerini hafif kırparak başım salladı küçük çocuk. Su ve yiyecek molası verdikten sonra deve üzerin­de devam ettiler yollarına.

Epey saat geçti. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Taşlıktan geçerken arkadan gelen tapırtı seslerini duydular. Hem kendi de­veleri hem de arkadan gelen atların ayak tapırtıları sessizliği de­liyordu. Haldun ve babası develerini durdurup geriye döner dön­mez birden karşılarında beş tane doludizgin atlı çıktı. Muhammed Efendi daha yakından görünür hale gelen Çöl Bedevileri’ne baktı.

Göçebe hayatı yaşayan ve çoklukla hayvan yetiştirmekle ge­çinen Bedeviler’i orta yaşlı adam epeyi zamandır gözlemliyordu. Onlar mevsimine göre çöllerde yaşadıkları gibi çöl yakınların­daki bozkırlarda da yaşarlardı. Deve, koyun ve keçi gibi yetiştir­dikleri hayvanların sütünden yaptıkları yiyeceklerle geçinirlerdi.

İkinci Bölüm

İnsanlar sadece bir dış dünyanın var olduğunu düşün­memelidir; çünkü içimizde içsel bir dünya vardır. İnsanoğlu­nun sorumluluğunda her iki dünyayı bilip keşfetmek yer alır.

Muhammed Efendi yakınlarda Bedevi köyünün olup olma­dığını merak ediyordu. Birkaç dakikaya kalmaz yanma gelen Bedeviler’e  kendini tanıtıp geceyi geçirecek yer aradıklarını söyledi. Bedeviler misafirperverdi. Köylerinin iki saat uzaklıkta olduğunu söyleyerek geceyi köylerinde geçirebileceklerini söy­lediler.

Muhammed Efendi buna çok memnun oldu. En öndeki adam kabile şefi olmalıydı. Düz burunlu, kara gözlü Bedevi oldukça sakin birine benzediği için Muhammed Efendi onu kendine çok yakın bulmuştu.

“Biz yarım saat sonra buradan tekrar geçeceğiz,” dedi Bede­vi, sonra kendini tanıttı. “Adım Ali. Güneydeki göçebe köyümüz çok iyidir.”

“Köyünüz bizim yolumuz üzerindeymiş,” dedi Muhammed Efendi.

“Evet. Bu yönü takip ederseniz biraz yol gittikten sonra köye varırsınız. Biz de birazdan geri döneceğiz. Size yetişiriz,” dedi Kabile Şefi Bedevi Ali.

Muhammed Efendi atlılar gittikten sonra develeri oğluyla yürüttü.

“Ya bizi köylerinde misafir etmeselerdi ne yapacaktık?” diye sordu Haldun.

“Bedeviler çok konuksever insanlardır. Köylerine gelenleri hiç ücret almadan birkaç gün misafir etmek zorunda olduklarına inanırlar. Konuk edilen misafirin deve başlığı çadırın orta yerine asılarak baş tacı edilir.”

“Çok ilginç,” dedi Haldun; ama Bedeviler hiç gözünün önünden gitmiyordu. “Yaz günleri ile güneşli sıcak günlerde be­yaz veya açık renkli giysiler giyiyoruz. Beyaz renk, güneş ışığı­nın içinde bulunan bütün ışınları yansıttığı için çok terlemiyoruz. Siyah renkli kumaşlar ışığın hepsini tuttuğundan açık renklere göre tenimizi daha sıcak tutar. Durum böyle iken biraz önceki Çöl Bedeviler’i niçin siyah renkte giysi giymeyi tercih etmiş?”

 “Neden?”

“Çöl bedeviler’i genellikle siyah rengi tercih eder”

“Siyah renkli giysi, kumaş ile deri arasındaki havayı ısıtıyor; ama aynı anda doğal bir havalandırma mekanizmasını da çalış­tırıyor. Bu ısınan havanın yerini alan ılık hava Bedeviler’in se­rinlik hissetmesine neden oluyor. Sanırım onlar da bu işin sırrına vakıf olduğu için siyah giyiyorlar.”

Haldun çok zekiydi.

“Belki de üzerimize beyaz, içe ise siyah giymek; giysi, deri ve hava arasındaki ısı alışverişi için en ideal ortamı yaratıyor ola­caktır. Ben de çöle çıktığımda bu giysi kombinasyonuna dikkat edeceğim.”

“Dikkat et bakalım.”

Biraz yol gittiler. Haldun’un kafasına türlü som geliyordu. Dayanamayıp şöyle dedi.

“Baba, sen doğa bilimleri ile doğada yaşam ve astroloji üze­rine araştırmalar yapıyorsun. Bedevi yaşamı ile ilgili araştırma­ların da yeni mi başladı?”

“Evet. Bedeviler çok doğal insanlar. Biz şehirlerde yaşayan adamların hiç aklına gelmeyen yöntemleri, ihtiyaçlarını karşı­lamak için kullanıyorlar. Ben de bu yöntemleri keşfetmek için bu geziyi düzenledim. İnsanlar sadece bir dış dünyanın var ol­duğunu düşünmemelidir; çünkü içimizde içsel bir dünya vardır. İnsanoğlunun sorumluluğunda her iki dünyayı bilip keşfetmek yer alır. ”

“Endülüs Emevileri peki eskiden bilim üzerine hiç çalışma yapmışlar mı?”

“Evet. Emeviler ve Nasriler, geçmişte Endülüs’ü Avrupa’nın ilgisini çeken bir bilim ve kültür merkezi yaptılar. Özellikle tıp, matematik, doğa bilimleri ve astroloji alanında önemli çalışmalar yaparak tüm dünyanın dikkatini çekmiştir. Hele II. Hakem’in[6] Kurtuba’da kurduğu kütüphanede 40 bin cilt kitap vardı ve hiç­birinin eşi benzeri yoktur. Kitapların çoğu Eski Yunan ve Mısır kültürü ile ilgiliydi. Pek çok alim ve İbni Cebirol, İbni Bâcce, îbni Tufeyl, İbni Rüşd gibi büyük düşünürler de bu kitapları in­celeyerek yetiştiler.”

“Ben de onlar gibi olmak isterim.”

“Gezi dönüşü inşallah bir gün birlikte bahsettiğim kütüpha­neye gideriz. Biraz önce isimlerini saydığım düşünürler de bu kütüphaneye gidip felsefe tarihine çok büyük katkı sağlamışlar­dır.”

“Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılması ile İspanya’da neler oldu?”

“İspanya’daki yönetimde doğal olarak bir otorite boşluğu oldu ve her bölgede Tavaif-ül Mülk denilen irili ufaklı yirmi kü­sur yerel hanedanlıklar kuruldu. Yıllar geçtikçe onlar da yöne­timden tamamen koparak bağımsızlıklarını ilan ettiler.”

“Bu gelişmeler olurken hiç ortalık karışmadı mı?”

“Karışmaz olur mu?”

“Peki neler oldu?”

“İspanya’da siyasi hayat, Endülüs Devleti’nin yıkılmasının ardından çok değişti. Avrupa’daki devletler de bu durumu de­ğerlendirmek için kollan sıvayarak sınırlarda sürekli çatışmalar çıkardı. Yeni kurulan emirlikler arasında yaşanan kıyasıya ça­tışmalar oldukça babam Haldun geleceğimiz için çok tasalandı. Kardeşlerim ile beni karşısına aldı ve Tunus’a yerleşeceğimizi söyledi. Biz Tunus’a geldikten sonra sen doğdun.”

Küçük Haldun çok dalgındı. Atalarının neler yaşadığını dü­şünürken Bedeviler doludizgin yanlarına geldiler.

Aşiret ve kabileler halinde yaşayan Bedeviler, gelenek ve göreneklerine fazlaca bağlıydılar; ama aralarında sık sık kan güt­me dâvaları oluyordu. Ayrıca yay ve ok kullanmayı da çok sevi­yorlardı.

Köyün girişinde birbirinden güzel atlar vardı. Bedevi Ali bu atları çöllerdeki vahalarda bulduğunu söyledi.

“Bunlar çok iyi Arap atıdır! Bizim nimetimizdir; çöl atla­rı yani anlayacağınız hayatta kalabilmemiz için bir gerekliliktir. Kabile Şefi’yim ve her şef atları çok iyi tanır.”

“Atları özelliklerine göre mi değerlendiriyorsunuz?” diye sordu Haldun.

“Evet. Çıkık bir alma sahip olan at çok fazla nimet taşır. Ka­visli bir boyunu olan at ise her zaman cesaret gösterir.”

Haldun dikkat kesilmişti.

“Bu kadar mı atların özellikleri?”

“Hiç bu kadar olur mu? Sizi sıkmamak için fazla örnek ver­medim; ama isterseniz daha devam edebilirim.”

Haldun çok heyecanlıydı.

“İsterim.”

“Kalkık bir kuyruğu olan at onuru simgeler. At seçiminde ayırt edici niteliklere dikkat ederim. Asil ırk atlarda önemlidir. Bu yüzden Arap atlarım asla farklı ırklarla çiftleştirmeyiz. At sa­vaş aracımızdır.”

“Savaş aracınız mı?”

“Yaşamak için savaşırız. Düşman kabileye saldırıp koyun, deve ve keçi sürülerini almak için ani, hızlı ve süratli olmamız gerekir. Bunu da atlarımız ile yaparız.”

“Ama bu hırsızlık değil mi?”

“Aç aslandan tok domuz yeğdir,” dedi Bedevi Ali. “Sadece soyluluk işe yaramaz.”

Haldun’un şaşkın bakışlarını fark eden babası şöyle dedi.

“Ali, kabile ilkelerini anlatan sözle; soysuz olup para kaza­nan, soylu olup da para kazanmayandan üstündür demek istedi.”

Bedevi Ali başını onaylarcasına salladı. Sonra küçük bir açıklama yaptı.

“Çölde yaşam zordur. Kurak iklime alışkın olmayan hiçbir canlı buralarda yaşayamaz. Her şeyden korkup ürkerek yaşayan insanlar, sanki kendilerini bir ceviz kabuğuna hapsederler. Sa­nırlar ki ördükleri kabuk onları tehlikelerden koruyacaktır; ama bu düşünce asla işe yaramaz; çünkü acı çekmekten korkup bir şeyler yapmayanlar giderek kalınlaşan kabuklarının bir gün çok ağır darbe alıp kırılacağını düşünmezler. Ağır darbe ise ya insanı delirtir ya da öldürür.”

Haldun, Bedevi Ali’den çok etkilendi. Derin bir nefes alıp korkusuz olduğuna sevindi. Muhammed Efendi’nin ise onların yaşamı ile ilgili merak ettiği şeyler vardı.

“Gün içinde ne ile beslenirsiniz?” diye sordu.

“Koyun, keçi eti ve benzeri yiyecekleri ancak bayramlarda ve şenlik günlerinde yiyebildiğimiz için sık sık ava çıkarız.”

“Bugün de mi ava çıkmıştınız?”

“Evet. Şanslı günümüzde olmadığımız için sadece iki tane yılan avlayabildik,” dedi Bedevi Ali ve onları dinlenmeleri için çadırlarına götürdü. “Bir saat sonra yemek hazır olur. O zamana kadar dinlenin.”

Haldun çadırda daha önce hiç kalmamıştı. Yerdeki kilimleri, hayvan postlarım dikkatlice süzdü. Çadır oldukça heybetliydi. Keçi kılından ip yapılarak dokunmuştu. Taşıdığı özellikler ara­sında yağmur geçirmemesi, sıcakta serin, soğukta sıcak tutma özelliği vardı. Çadırın bu özelliği keçi kılının yağmurda şişme­sinden kaynaklanıyordu. Çadır yağmur yağdığında şişerek doku­ma gözenekleri kapanarak dışarıdaki hava akımım kesip soğuk havayı içeriye almazken; sıcak havada ise gözenekler açılıp dışa­rıdaki sıcak havayı içeri almayarak serin mi serin oluyordu. Ama Haldun bunları bilmediği için çadırın kullanımım merak etti.

“Çadırı neden tercih ediyor Bedeviler?”

“Hem seyyar, hem de sağlıklı oluşu nedeniyle çölde çadır tercih edilir. Dokuma gözenekleri filtre gibidir. Adeta rüzgârdan kalkan kumu süzer, yağmuru içeri almaz.”

Epeyi sonra Bedevi Ali yanlarına geldi ve saat altıda mey­danda kurulan sofraya oturdular.

Bedeviler, Ortadoğu Çölleri’nin Arapça konuşan göçebe halkıydı. Ava çıkmayanların büyük çoğunluğu çobanlıkla meş­guldü. Yağmurlu kış mevsiminde çöle göç ederken; kurak yaz aylarında ekili topraklara geri dönerlerdi. Mevsim kışa yaklaştı­ğı için çöle yerleşmişlerdi. Bedevi toplumunun kabilelere dayalı yapısı nedeniyle kabile içi evlilik ve erkeğin çok eşlilik üzerine kurulu ataerkil aile düzeni vardı.

Yemek sonrası Muhammed Efendi kabile şeyhini çadırına girerken gördü. Hakkında Bedevi Ali’den bilgi almak için soru sordu.

“Şeyh bu kadar insan üzerinde etkili olabiliyor mu?”

“Oluyor.”

Onlar konuşurken Şeyh çadırından çıkıp yanındaki insanlar­la ağır ağır yanlarından geçerek güneye doğru yürüdü. Haldun yaşlı şeyhe uzun uzun baktı.

Oldukça uzun boylu, iriyarı bir adamdı ve altmışlı yaşla­rının ortalarında olmalıydı. Bedevi Ali, Şeyh uzaklaşınca onun gençliğinde asker olarak çok savaşlara katıldığını, bu yüzden üzerinde hâlâ askeri bir disiplin havası taşıdığını söyledi.

Haldun’un gözleri Şeyh’e takılmıştı. Heybetli, gösterişli bir bıyığı ile etkileyiciydi. Gözlerindeki otoriter sert bakış, bıyığı ile bütünleşince kabilede kolaylıkla düzen sağlıyor olmalıydı. Teni koyu, saçları kırlaşmış adam büyük çadırın önündeki gençlere seslendi. Güçlü, tok ve kulakları çınlatan sesi sanki çevresini et­kileyebilmek için yaratılmıştı. Gençler onun işaret ettiği tarafa doğru gitti. Şeyh de yanındakilerle yoluna devam etti. Ayakla­rında sandalet vardı; ama o yürüdükçe sanki tüm kabile mahmuz şakırtısı duyuyordu.

“Şeyh kabileden para topluyor mu?” diye Muhammed Efen­di sordu.

“Şeyh’e, yaşlı erkeklerden oluşan kabile meclisimiz köyden para toplar.”

“Anladım,” dedi Muhammed Efendi. “Kabile içinde önemli bir kişi olmasında en önemli etken nedir?”

“Bedeviler içinde birtakım münafıklar vardır. Şeyh onların kabileyi karıştırmasını önler. Bedeviler çölün sert şartları içinde kış boyunca yaşadıkları için sert ve kaba bir karakter edinmiş­lerdir. Düzenli bir eğitim imkanımız olmadığı için de çok geri bir kültüre sahibiz. Sanat ve edebiyattan tümüyle habersiz yaşı­yoruz. Dolayısıyla daha şiddetli olup sınır tanımayan bir sosyal grubuz.”

Üçüncü Bölüm

Acı çekmekten korkup bir şeyler yapmayanlar giderek kalınlaşan kabuklarının bir gün çok ağır darbe alıp kırıla­cağını düşünmezler. Ağır darbe ise ya insanı delirtir ya da öldürür.

Gökyüzünde ay ışıl ışıl parlıyordu. Haldun bu köydeki bazı insanları cahil, kültürsüz, kendi içine kapalı, sert ve kaba tabiatlı olmalarına rağmen çok sevmişti. Dönem dönem uygulamak zo­runda oldukları vahşet, sosyal yapılarının bir sonucuydu. Büyü­düğünde Haldun bu konu üzerine çalışmalar yapmayı düşündü.

Muhammed Efendi geleneksel yaşamlarına ilişkin sorular sordukça Bedevi Ali içtenlikle neler yaptıklarım anlattı. Haldun pür dikkat ona bakıyordu. Kırklı yaşlarının ortalarında kısa, ince yapılı bir adamdı. Aslında sinsi bakışlı siyah gözleri vardı. Görü­nümünün en dikkat çeken yanı konuşurken sürekli başını salla­yarak konuşmasıydı. O öyle yaptıkça gözleri; her biri diğerin tam aksinde dönüyomıuş izlenimi veriyordu. Şaşırtıcı bir görüntü ol­duğu için hiç gözlerini ondan ayırmadı.         

İki saat sonra baba oğul çadırlarına giderek yattılar. Erken­den uyanıp sabah kahvaltısını yedide yaptılar. Haldun sadece vahalarda toplanan hurmalardan yedi. Yemek sonrası Bedevi Ali en hızlı ve en cesur atlarının hikayeleri anlattı. Bir ara konu haftasonu yapılacak at yarışma geldi. Yarışa katılacak olanlar he­yecanlıydılar. Kazanan ödül olarak kaybedenin en iyi sürüsünü alacaktı.

İki saat geçti. Muhammed Efendi ve oğlu Haldun araştır­ma için köyden ayrılacaklardı. Develerinin yanma geldiklerinde Şeyh ile karşılaştılar.

Haldun onu inceledi. Kesinlikle yaşlı olduğu halde pek öyle gibi görünmüyordu. Oldukça dinç ve çevikti. Haldun’u fark eden adam ise kaşlarını çatıp gözlerini üzerine dikti. Aslında düpedüz ürkütücüydü. Ortamı yumuşatmak için Haldun konuşmaya ça­lıştı; ama olmadı. O sırada Bedevi Ali, Muhammed Efendi’ye kendilerinin ava çıkacaklarını söyledi.

“Sıkılmazsanız bizimle gelebilirsiniz.”

Muhammed Efendi gülümseyerek şöyle dedi.

“Avlarınızı da merak ediyordum. Benim için iyi bir araştır­ma olur. Size eşlik edebiliriz.”

Dördüncü Bölüm

Saldırgan enerji eğer bir insanın içinde güçlenirse kendi­ni ifade etmek için kişiyi esir alır, hatta karşısındaki kimsele­re saldırtabilir.

Yolda Haldun ürktüğü Şeyh’i Bedevi Ali’ye anlattı.

“O ihtiyar görebileceğim en kaba adam!.. Tek kelime etme­den bana gözünü dikip baktı, sonra da yokmuşum gibi davrandı. Ben onunla konuşmaya çabaladımsa da kabaca beni geri çevir­di.”

Bedevi Ali bu sohbetten hiç hoşlanmadı ve Haldun’a sert ses tonuyla yanıldığını söyledi. Küçük çocuk çok hassastı. Be­devi Ali’nin ruh halini kolayca anlayabilmişti. Kızdığı besbel­liydi. Ancak neden bu kadar sinirlendiğini çıkaramıyordu küçük çocuk.

Haldun için Şeyh’in hiçbir olağanüstü yanı yoktu. Ali’nin bu kadar bozulmasına biraz afallamıştı.

Epeyi yol gittiler. Bedeviler av dönüşü köylerine, Muhammed Efendi de oğluyla kentteki evine dönecekti.

Kuş uçmaz kervan geçmez ıssız bucaksız çöllerde yaşayan çöl bedevileri, avda çok zorlanırken Haldun çok tedirgindi. Ba­basına baktı. Ali’ye bir şeyler söylüyordu. Yanlarına vardı. Ba­basının kısa bir araştırma gezisi yapacağım işitince çok sevindi.

“Biraz etrafı keşfedeceğim. Siz buradan ayrılmadan geliriz,” dedi Muhammed Efendi.

Haldun babası ile tek başıma kaldığı için mutlu olurken ona biraz önce Bedevi Ali ile yaşadığı şeyi anlattı.

“Bana sözlerimden dolayı neredeyse saldıracaktı!”

“Bedevi Ali mi?”

“Evet.”

“Sen ne söyledin ki ona?”

“Şeyh’i eleştirdim.”

“Şeyh onlar için çok değerli bir insan olduğu için yaptığın şey, hoş olmamış.”

“Ama beni çok korkutmuştu.”

“Anlıyorum seni… Biliyor musun bazen insanların içinde saldırgan enerji birikir.”

“Saldırgan mı?”

“Evet. Bu saldırgan enerji insanın içinde güçlenirse kendini ifade etmek için kişiyi esir alır, hatta karşısındaki kimselere saldırtabilir.”

“Saldırması nasıl olur?”

“Bunlar hem eylemle, hem de sözle olabilir. Ancak saldır­ganlık akıntısı dışarı boşaltılmayıp insanın içinde bastırılırsa ya psikolojik, ya da fizyolojik olarak hasta eder.”

“Bana göre anlattıklarınızın her ikisi de kötü. Bunun hiç iyi bir tarafı olamaz mı?”

“Şöyle iyi bir tarafı var. O da şudur,” deyip durdu. Sonra konuşmasına devam etti. “Saldırgan enerjiyi bazı kimseler kendi içinde bir dönüşüm geçirerek yok edebilirler.”

“Nasıl yani?”

“Saldırgan enerjiyi bazıları seçmiş oldukları faaliyeti başar­mak için itici güç olarak kullanırlar. Saldırgan enerji acı vermesi­ne ve yıkıcı olmasına rağmen bahsettiğim güç olarak kullanılırsa insanı başarıya götürür.”

Bir saat sonra av sahasına geri geldiler. Döndüklerinde Be­deviler mutluydu. Ali’nin sağ kolu olan Ahmet bölgenin en iyi kertenkelelerle kaynadığını söyledi Muhammed Efendi’ye.

Kabile Şefi Bedevi Ali bir dakika içinde iri bir kertenkele yakaladı. Haldun kertenkele avlanmasına çok şaşırmıştı. Hiç avın kertenkeleler için düzenlendiğini anlamamıştı.

Kertenkele etine düşkün olan Bedeviler’e şaşkın şaşkın bak­tı.

“Avdan kastınızın kertenkele olduğunu bilmiyordum,” dedi yanındakilere.

“Biz kertenkele, kirpi, yılan avlarız,” dedi Ali. “Çölde başka avlayabileceğimiz hayvan yoktur. Hayatta sağ kalabilmek için günlerimizin önemli bir kısmım çölde kertenkele, kirpi avlaya­rak geçiriyoruz.”

Kabile Şefi Ali yakaladığı kertenkelelerin bir kısmım öğle yemeği hazırlamak için girişti. Bir tanesinin başını itinayla kesip tıpkı koyun yüzer gibi derisini yüzdü. Şaşkın olan Haldun’a ba­kan adam şöyle dedi.

“Kertenkelelerin kuyruklarından da güzel bir yemek yapa­rız. Anlayacağın eşlerimiz onların gövdelerinden çok güzel yahni yapar.”

Oğlunun kafasının karıştığını fark eden Muhammed Efendi açıklama yaptı.

“Güneydeki bölgeler kum çölleriyle kaplı olduğu için dev­let buralara çok iyi bakamıyor. Güneydeki kurak step ve iklim kişisel gelişimleri çok zorladığı için insanlar kendilerine türlü imkanlar yaratıyorlar. Ben de bunları araştırmak için bu geziye çıktım. Şimdi beni daha iyi anlıyorsundur.”

Yemekten sonra Muhammed Efendi ve Bedeviler kuzeye doğru gittiler. Haldun evlerine doğra yol aldıkça çok mutlu oldu. Epeyi sonra çok güzel bir vaha ile karşılaştılar. Şeyh’in hiç orada bulunacağını Haldun ve diğerleri düşünmemişti.

Haldun bu gizemli adamı tekrar görmeye hazırlıklı değildi; çünkü onun ne yapacağını kestirmenin hiç yolu yoktu.

Şeyh, Bedevi avcılarına gözleri ile selam verip öylece suya yürüdü, üstelik giysileriyle… Vaha ufak ve oldukça sığa ben­ziyordu. Su bileklerini geçtiğinde gözden kaybolup gitti. O an babasının geziye çıkmadan ki sözleri kulaklarında çınladı ve ba­basına yaklaşıp şöyle dedi.

“Gizemden kastın bu tür olaylar mıydı?”

“Hımm, hımm,” dedi Muhammed Efendi.

“Şeyh basbayağı gözden kaybolarak yitip gitti. Aslında an­lattıklarına tam olarak inanmamıştım,” dedi Haldun.

“Gösteri yeni başlıyor izle,” dedi babası ve onun duracağı noktayı tarif etti. “Buradan vahaya bak ve neler olduğunu gör!”

Babasının işaret ettiği yerden Haldun hiç kımıldamadı ve Şeyh’i iki dakika sonra sudan çıkarken gördü. Şeyh kısa süre­liğine suya dönüşmüştü, sonra sudan yeniden doğmuştu. Küçük çocuk hiçbir şey anlayamıyordu.

“Bu nedir?” diye sordu.

“Ben de bilmiyorum ve bu yüzden bu olayları açıklayamıyo­rum. Belki biz burada serap görüyoruz; ama cevabın ne olduğunu gerçekten bilemiyorum. Çok defalar böyle şeyler gördüm. İşte bu anlarda bir insan olmaktan çıkıyorum ve içimden gelen sese uyarak tepki vermeye çalışıyorum.”

“Peki baba içinden gelen ses ne diyor?”

“Bu olayların bilimsel bir kıyaslama ile açıklanamayacağını ve hatta üzerinde konuşulmasının bile imkânsız olduğunu söy­lüyor.”

“Bu gördüklerimizin mutlaka bir açıklaması olmalı!”

“Vahalarda serap çok görülür ve insanlar bu tür şeylere serap deyip geçebiliyor. Belki biz de öyle olmalıyız. Ben çöllerde çok gezdim.”

“Bana da gördüğün olayları anlatır mısın?”

“Çölde bulutlara, sise dönüşen çok insan gördüm; ama belki de dediğimiz gibi bir serap bu! Aklım hep bu noktada karışır!… Bir keresinde yaşadığımın serap olup olmadığını kafaya taktım ve sise dönüşen adamı yani pusu takip ederek izlemeye çalıştım. Gözden kaybolduğu için nereye gittiğini açıklayamıyordum; ama işte aniden gözden kaybolmuştu. Ortalıkta hiç kaya, ya da kak­tüs türü bir bitki yoktu. Serap olayını çözmek için o adamı yani pusu kovalayıp durdum,” dedi ve derin bir nefes aldı. “Bunların bir serap mı yoksa başka bir şey olup olmadığım anlayamamak, ben de gerçek bir duygusal kargaşa yarattı. Hem büyülenmiş hem de dehşet içindeydim. Ancak neden bu halde olduğumu kendime sorduğumda işin içinden çıkamıyordum. Sana bütün söyleyebile­ceğim bu öykülerden ibarettir. Ama bu öyküler bana her seferin­de bir darbe indirdi ve hep kendimi sorguladım. Sorguladıkça da algılamam açılarak farkındalığım gelişti. Belki de seraplar bunun için arada bir yaşamımızda oluyor. Bu tip olaylar bizim kendi sınırlarımızın çıtasını yükseltmek için bir uyarıdır belki de. Ne dersin?”

“Olabilir.”

“Çok olay yaşadığım için şunu kendime ilke edindim.”

“Neyi ilke edindin baba?”

“Başarılı olmak için çabalarken ortaya güçlükler çıkıyor; ama bu bizi yıldırmasın. Başlanılmaya değer olan her şey bitiril­meyi hak ediyordur. Ben bunu öğrendim.”

Aradan on ay geçti. Haldun medrese eğitimine bugün baş­lamıştı. Ders öncesi Müderris ondan kendini tanıtmasını istedi.

“Uzun adım Veliyyüddin Ebu Zeyd Abdurrahman. Babam Haldun oğlu Muhammed Efendi. Bana ailem kısaca Haldun di­yor.”

“Ailen uzun yıllardır Tunus’ta mı yaşamış?”

“Dokuzuncu yüzyılda atalarım Arabistan Yarımadası’nın güneyindeki Hadramut’tan İspanya’ya göç etmiş. Endülüs Emevileri’nin yıkılışından sonra ise Tunus’a yerleşmişler.”

Esmer, siyah sakallı, gözleri iri olan hoca genellikle öğ­rencilerin sınıf düzeyini yaptığı küçük mülakat ile belirliyordu.

Haldun’u hangi sınıfa yerleştireceğini çözmek için basit bir soru sordu; ancak Haldun yaşından çok büyük cevap verdi.

Hoca şaşırdı; ama cevabın tesadüfi olabileceğini düşünerek hayata bakış açısını öğrenmek için yükselişe ya da inişe geçtiği anlarda neye bakacağım sordu. Haldun çok zekiydi; fakat hoca henüz bunun farkında değildi. Hiç düşünmeden cevap verdi.

“Yaşadığım olayın arkasında saklanan gerçeğin arayışına girerim.”

“Arayışına mı girersin?”

“Hımm, hımm… Bilincimiz her şeyi ister; ama isteklerinin gerçekten işe yarayıp yaramayacağım bilmez. Bizi yönlendiren niyet ise isteğin ne işe yarayacağını bilir. Bu yüzden sadece is­teklerimi değil, niyetlerimi de sorgularım ve yükselmemin veya inişimin sebebinin arkasındaki gerçeği bulurum.”

Hocası çok etkilenmişti.

“Yani eylemlerinden ortaya çıkan sonuçların kolay kolay seni aldatmasına izin vermezsin.”

“Evet. Hayatta sınırlı seçme imkânlarımızın olduğunu dü­şünüyorum. Yaratanın izin verdiği ölçüde istekte bulunabilirim.”

Hoca zekâ seviyesini çok yüksek bulmuştu. Kendisinden beş yaş büyüklerin eğitim aldığı sınıfa yerleştirdi onu. Günler hızlı geçerken hocası, Haldun’un kısa sürede her şeyi çabuk kav­rayıp öğrenmesinden çok etkilenerek bir gün babasını görüşmek için çağırdı.

“Oğlunuz çok zeki. Sizin bilim adamı olduğunuzu biliyo­rum. Aileniz de hiç alim, düşünür var mı?”

“Neslimiz Vail bin Hacer’e uzanıyor. Pek çok aile büyükle­rimiz, milletimizin gelişmesine katkıda bulunmuştur.“

“Demek soyunuz Yemen kabilelerinden Hadramut’a kadar uzanıyor.”

“Evet. Babamın adı Halid b. Osman. Çok çok büyük atala­rım eskiden Endülüs’teki Karmuna’ya göç etmiş. Babam oralar­dan ta buralara kadar bizleri getirdi.”

“Babanızın adını Haldun diye biliyordum.”

“Endülüs halkı Halid ismini Haldun olarak telaffuz eder. Bu yüzden bizlere Haldunoğlu derler. Zaten oğlum Abdurrahman’ı bu yüzden herkes Haldun olarak biliyor.”

“Birkaç kuşak önce benim de atalarım Kamuna ve Sevilla’da yaşamışlar.”

“Demek aynı topraklardanız.”

“Evet.”

“Damlayarak birikmiş olan ailenizdeki her başarı sanki oğ­lunuzun ruhuna işlemiş. Her zaman aile bireylerinin kişinin en değerli hazinesi olduğunu bilirim. İnsan bunu bazen anlayama- ya biliyor; ama yakınlarımız ölünce eksikliklerini hissediyoruz. Haldun yaşı küçük olmasına rağmen her şeyin farkında!…”

“Sözleriniz beni çok mutlu etti.”

“Haldun her şeyi hak ediyor. Dikkatimi çeken başka önemli bir mevzu daha var.”

“Nedir?”

“O asla arkadaşları ile rekabet içinde değil. Sanki kendi ken­diyle yanşıyor. Aşırı hırsın kıskançlığa, çevre tarafından dışlan­maya sebep olduğunu galiba yüreğinin derinliklerinde hissediyor ve bu meziyetleri beni çok etkiliyor. İlerde tüm dünyayı etkileye­ceğini düşünüyorum.”

Beşinci Bölüm

Başarılı olmak için çalışırken ortaya çıkan güçlükler sizi yıldırmasın. Başlanılmaya değer olan her şey bitirilmeyi hak ediyordur.

Muhammed Efendi gururlanmıştı. Her zaman iyi bir baba olmaya çalışıyordu. Erkek çocukları, erkeklik rolünü her zaman babadan öğrenirdi. Baba olmak Muhammed Efendi için çok önemliydi; çünkü onun için kendi canından bir parçanın yaratıl­dığım görmek ve çocuklarının eğitiminin sorumluluğunu üstlen­mek, hayata anlam katan güzel bir duyguydu.

Huzurlu bir aile ortamında çocuklarını büyütmeye çalışan Muhammed Efendi’nin en büyük arzusu iyi bir baba olmaktı. Babanın maddi sorumluluktan önce, çocuklarına iyi bir örnek olması gerektiğini iyi bildiği için elinden gelen her şeyi yapıyor­du. Baba kavramı; hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin ederdi ve Muhammed Efendi bunun çok iyi bilincindeydi. Bu yüzden o çocuklarına hayatın kurallarını, beklentilerini, kaçınılmazlıklarını öğretmekteydi. Za­manın sınırlarım ancak gereken yer ve zamanda iktidarım kulla­narak öğretebiliyordu.

Orta yaşlı adam medreseden mutlu ayrıldı. Eski evlerin ol­duğu alandan geçti. Dar ara sokaklar tarih bezeliydi. Küçük bi­tişik evler, eskilerden kalmış dökülmüş sıvaları ile dile gelseler sanki çok şeyler anlatacaklardı.

Gıcırdayan kapıdan küçük bir çocuk çıktı. Sanki onun bağı­rıp çağırmasıyla evler dile geldi. Hatta sokak, buralardan kimle­rin gelip kimlerin geçtiğini anlatırken;

“Küçükler büyüdü, büyüyenler gitti, dönmedi,” diye bir şar­kı mırıldandı.

Hüzünlenen Muhammed Efendi en sonunda sokağın köşesi­ne vardı. Yıkık dökük evlerden boş köhne olanlar çok bedbahtı. Eski evlerin arasındaki taş sokaklardan akşama doğru kendi ma­hallesine vardı.

Kendi sokağında Muhammed Efendi’yi gören eski bir arka­daşı koşarak yanma vardı; ancak halini hatırım sormadan hemen sıkıntısını dile getirdi.

Nedense o herkesin dert ortağıydı. Tanıdığı her kim varsa sı­kıntılarını, dertlerini, inişlerini, çıkışlarını üzerine boca ediyordu. Muhammed Efendi de çevresinin kendisine öyle yakın olmasın­dan çok hoşnuttu ve yaşadığı durumu çok normal addediyordu. O an adamın sıkıntısını çözecek bir fikir söyleyerek onu uğurladı, sonra evine girdi.

Aradan epeyi zaman geçti. Bir tatil günü Haldun eve gele­rek ailesi ile bir güzel hasret giderdi. Annesi ona en sevdiği yi­yecekleri yapmıştı. Yemekten sonra üzerine ağırlık çöktüğü için uyudu; ancak öğleden sonra dışarıdan gelen seslerden rahatsız olup uyandı.

Hava çok sıcaktı ve yapış yapış olan göğsünü havlu ile ku­ruladı. Dışarıdan hâlâ sesler geliyordu. Pencereden gözü dışarı ilişti; ancak birde ne görsün! Mahallenin üç beş yaramaz çocuğu önlerindeki köpeğe çektirmedikleri eziyet yoktu. Pencerenin ka­natlarını açarak pervazına sıkı sıkıya yapışıp bağırdı; ama çocuk­lar onu dinlemedi.

Zavallı köpekçik kaçamıyordu, ip takmışlardı boğazına, el­leriyle kuyruğunu çekiştirmelerine de sinir olmuştu. Hayvanlara iyi bakmayıp eziyet etmeleri onu çok öfkelendirdi. Tez koşup yanlarına vardı.

“Yaptığınız eziyetler komik gibi kahkahalar filan atıyorsu­nuz. Yazıktır!”

Sokağın köşesinde duran yaşlı adam Haldun’a seslendi.

“Suç onlarda değil! Onlara hayvan sevgisi aşılamayan aile­lerde…”

“Haklısınız,” dedi Haldun ve köpeği yaramaz çocukların elinden kurtardı.

Ortadan aniden kaybolan çocukların daha başka hayvanların canını yakmasını istemediği için keşfe çıktı.

Uzakta içinden miyav sesleri yükselen bir bina gördü. Kedi sesleri ortalığı inletiyordu. Bakımsızlıktan harap olmuş durumda olan binaya gelerek kapıyı açıp kilitlenen kedileri çıkardı.

Kediler bacaklarına dolanarak ona teşekkür etti. Haldun biraz sevip okşadıktan sonra binanın bitişiğindeki dar bir yola saptı.

İlerdeki binanın önünde de köpekler vardı. Oraya ulaştığı zaman üç dört köpek, bağlı oldukları ipleri gererek ileriye havla­yarak fırladılar. Bu köpeklerin her halinden özel eğitim gördük­leri anlaşılıyordu. Sevip okşayarak onları çözdü.

“Daha başka yerde zor durumda olan hayvanlar var mıdır?” diye söylenerek yürüdü.

Biraz uzakta basık tavanlı kulübeler vardı. Berbat görünüş­lüydüler. Depodan farksız birer tahta yığınıydı. İçerilere baktı. Bomboş toprak zemin ve saman yığınından başka bir şey yoktu.

Kapıdan çıktığında bir adam ile karşılaştı. Çiftçi olduğu her halinden belli oluyordu. Yük taşıyan adama selam verip;

“Kolay gelsin,” dedi.

“Sağ ol,” dedi adam. “Seni biraz önce hayvanları zalim ço­cukların elinden kurtarırken gördüm.”

“Yaramaz çocuklar kedileri, köpekleri toplayıp esir etmiş­lerdi. Zavallı hayvanlara daha fazla eziyet etmemeleri için onları salıverdim.”

“İyi yapmışsın.”

“Siz çiftçisiniz.”

“Evet, öyle ama buradan ayrılıp sahilin bitişine yerleşece­ğim.”

“Neden?”

“Tarıma elverişli alanlar daha çok Akdeniz kıyısındaki Me- cerda bölgesinde… Yani oralar Mecerda Irmağıyla sulandığı için çok bereketli.”

“Biliyorum. Oraları babam ile çok sık gezdiğim için yakın­dan tanırım. Daha başka yerleri de bilirim. Örneğin güney böl­geleri çok kurak”.

“Haklısın, kurak! Hele güneyde Cezayir sınırına yakın böl­geler kum çölleriyle kaplı.”

“Güneydeki çöl yaşamı beni çok korkuttu. Ülkenin kuze­yinde Akdeniz iklimi varken; güneyde kurak step iklimin hâkim olması orada yaşayanlara sanki bir haksızlık gibi değil mi?”

“Dediklerin doğru ama biz çiftçilerin işine Akdeniz iklimi yaradığı için hiç güneyde yaşayamayız.”

Haldun adamın sakinliğinden etkilenmişti.

“Bazı çiftçiler çok karamsar ve pireyi deve yapıyorlar.”

“Bazı çiftçiler ile bunu sınırlamak yanlış bence!…” dedi umursamaz bir ses tonu ile.

“Yanlış mı?”

“Evet.”

“Peki doğru olan ne?…”

“Söylediğini sıradan insanlarla genellersek daha doğru bir yaklaşım elde etmiş oluruz.”

“Sıradan insanla neyi ifade etmek istediniz?” diye Haldun afallamış bir yüz ifadesi ile sordu.

“Her şeyin farkında olan ve algılaması açık insan, pireyi deve yapmaz; ama yaşamının ifadesini yakalayamayan sıradan insan, kişiliğinde yaşayan iki zihnin mücadelesine girer.”

“Dediklerinizden hiçbir şey anlamadım.”

“Neyi anlayamadın?”

“Örneğin farkındalığı anlayamadım!”

“O bir enerjidir?”

“Enerji mi?”

“Hımm, hımm.”

“Nasıl bir enerji?”

“Asla durağan olmayan, kendiliğinden devinen ve sürekli akış halinde olan bir enerjidir. O bizi sardığı için varlığını gün­lük olayların ayrıntılarında göremeyiz. Ta ki sükuneti hissedene kadar…”

“Yine bir şey anlamadım.”

“Sen çocuksun. Aslında senin kafanı karıştırmam bir hata.”

“Bence hata değil. Sadece anlattıklarınızı iyi öğrenmek is­tedim.”

“Dediklerimi kendini iyi yetiştirirsen büyüdüğünde anlar­sın.”

“Ben zaten ilim adamı olacağım,” dedi ama o sırada gözleri­ne dikkatli bakan adam biraz ürküttü.

Sol gözünde sanki arada bir kayma olan adam çiftçiydi; an­cak azametli bir tavrı vardı. Öylesine pervasız, öylesine tumtu­raklıydı ki Haldun ne diyeceğini bilemeden öylesine baktı.

“Madem çok meraklı bir çocuksun ve ilerde ilim adamı ol­mak istiyorsun ki sana şunları söylemeden edemeyeceğim.”

“Neyi?” dedi sabırsızlanarak Haldun.

“Çatışan zihinleri?”

“Çatışan zihinler mi?”

“Evet, kafamızda çatışan zihinler bize aittir. Tüm yaşam de­neyimlerimizin ürünü olan gerçek zihin çok mücadele verdiği için ancak çok nadir olarak kendini belli eder; ama bir de sahte zihnimiz vardır ki; o her an kullandığımız zihindir ve çevrenin aynasıdır. Yani anlayacağın görünürde bize ait iken aslında de­ğildir.”

“Çevrenin aynası ne demek?”

“Gördüğümüz her şey..

“Sahte olması kötü bir şey mi?”

“Hem evet, hem de hayır.”

Kafası karışan Haldun sordu.

“Nasıl oluyor böyle?”

“Karşımıza gelen insanlar ve başka şeyler bize aynalık göre­vi yapar. Bize zararı olacak kimselerle arkadaşlık kurarsak başı­mız dertten kurtulmaz!…”

“Peki o zaman gerçek zihin, sahte zihnin oyunlarına neden izin veriyor?”

“Onun ortaya çıkmasına çok fazla izin vermediğimizden o sessiz kalmıştır ve sesini çıkarmayı bilmez.”

“Ona ses çıkarmayı öğretelim.”

“Evet, öğretmek gerekir.”

Haldun düşündü, taşındı, işin içinden çıkamadı.

“Peki nasıl öğreteceğiz?”

“Tek başına sessizce bir köşeye çekildiğinde geçmiş amla- rm zihnine dolmasına izin verirsen gerçek zihin uyanır; sonra da içinin derinliklerinden sesini duyurarak sana neler yapman ge­rektiğini söyler.”

Sohbet uzadıkça Haldun’un kafası iyice karıştı. Düşüncele­ri Arap saçı bitkisi gibi birbirine dolanmıştı. Akşama doğru eve gitti, kamını doyurdu. Babası henüz evde değildi. Annesi ocak başındayken o tahta kasalardan yapılmış yatağına uzandı. Altın­da yatak diye kullandığı bir şilte vardı.

Haldun geçmişe ait anıların gelmesini beklerken kamı ağrıdı ve üzerinde derin iz bırakan olaylar dahil pek çok şeyi anımsa­makta zorlandı; çünkü aklı başka başka düşüncelere kayıyordu. İşte o zaman Haldun insanın beyninde iki zihin olduğunu gerçek­ten anladı. Biri sürekli dert, sorun, istek, arzu peşinde olduğu için diğerini hiç konuşturmuyordu.

“Bunu ruhsal dünyamda oturtabilmek için kendime zaman tanımalıyım,” dedi ve bir müddet sonra uykuya daldı.

Altıncı Bölüm

Yaşadığımız anda farkında olmadan ürettiğimiz olum­suz duyguları, pozitife dönüştürüp içimizde biriken saldır­gan enerjiyi duygusal huzura çevirmeliyiz.

Saat dokuza doğru uyandı. Yatağından kalktığında babası işten yeni gelmişti; ancak onu çok iyi görmemişti. Rengi benzi soluk adam oldukça kederliydi. Muhammed Efendi yemek yedi; ama hiç ağzının tadı yoktu. Biraz konuştular.

“Baba bir sorun mu var? Hiç iyi görünmüyorsun.”

“Yıllardır eşime dostuma yardımcı olmaya çalışırım; ama nedense benim işlerim eskiden beri iyi gitmez.”

“İyi gitmez mi?”

“Evet.”

“Neden?”

“Medreseye gelen müderrisler çoğunlukla iyi bir ulemadır. Ama bazıları bu konuma torpille geliyor. Böylelerinin arasından münafık çıkabiliyor. Ben de çok sık olmamakla beraber münafık kimselerle karşılaştım. Onların girdikleri her şeyi alt üst ettikle­rini yeni anladım.”

“Hiç bunları bize anlatmamıştın.”

“Evet, anlatmadım; çünkü bu durumu öyle kanıksamışım ki yıllardır içinde bulunduğum durumu bile fark edememişim.”

“Neden peki fark edemedin?”

“Belki de basiretim bağlandı; yine de bilmiyorum ama derdi olan arkadaşlarımla ne kadar çok benzeştiğimizi yeni fark etmem gözümü açtı.”

“Arkadaşlarınla benzeşmek mi?”

“Evet. Dostlarım çok gergin; ama onlar kadar gergin oldu­ğumu yeni algılamam beni çok incitti. Çevremde dost bildik­lerimin konuşmalarındaki özenti de hiç gözüme çarpmayan bir şeydi. Şimdi onların hep var olduğunu görememek beni çığırdan çıkardı. Çevremdekiler hep yapmacıklı konuşuyorlar.”

“Anlattıklarınız çok ilginç… Bence artık canınızı sıkmayın.”

“Elimde değil. Zihinlerinde canlandırdıkları imaları yeni yeni gördükçe sinir katsayım çok yükseliyor.”

Haldun üzülmüştü babasına. Bir anda orta yaşlı adamın ken­disiyle aynı durama gelmesi onu şaşırttı.

“Peki bugün ne oldu da siz her şeyle yüzleştiniz?”

“Sokaklarda dolaşan kimsesiz Hüsam ile karşılaştım. Ada­mın çalışmayıp haksız kazanç sağlaması dövülmesine sebep ol­muştu. Birkaç saat önce yolda karşılaştığımda darmadağın bir haldeydi. Dudakları patlamış, yumruk yediği gözü morarmış ve kızarıp şiştiği için diğer gözü de kapanmak üzereydi. Ben başına ne geldiğini sormaya fırsat bulmadan yaşadıklarım anlattı. Ancak öyle bir anlatışı vardı ki içim bir tuhaf oldu.”

“Nasıl bir anlatış?”

“Hüsam yaşadığı anı anlattıkça kudurdu, bir yandan titreyip sürekli kasıldı. Başı açıldığı için dalgalı saçları havaya dikilmişti. Anlattıkça bir anda kendinden geçerek ağlama krizine tutuldu. Hatta midesine yediği yumruklardan olacak ki üzerime kusmu­ğunu boca etti. Anlayacağın onun hali gibi benim halim de tam bir rezalet oldu. Onu bir köşeye çektim. Hem onun üzerine hem de kendi üzerime yeni giysiler almak için bedestene girdim. Dön­düğümde aldıklarımı ona verdim; ama adam yeni giysileri alınca her şeyi unuttu ve yaşadığı sevinçten havalara uçup gözden kay­boldu.”

“Yani adam bir anda yaşadığı bütün sıkıntıları unuttu!…”

“Evet; ama ben sonra kendime kızdım.”

“Neden?”

“Kim oluyordum da başkalarının derdine sürekli çareler arı­yordum. Başkalarına acıya acıya acınacak hale düşmüştüm. De­rin bir suçluluk duygusuna kapıldım. Daha önceleri tanımadığım bir ruh haliydi. Ama en fazla zoruma giden başkalarının sorun­larını ve sıkıntılarını şaşılacak kadar basit bulmamdı. Ben aynı adamdım da bir anda ne değişmişti ki kendimi böyle bir halde bulmuştum. Çevremdekilerin yakınmalarını, sıkıntılarını ifade ediş tarzları yüzlerce kez aynı olmuştu; ama bir anda benim tep­kilerim değişmişti. Şimdi dinlediklerimle derin bir özdeşleşme içindeydim ve bunu Hüsam’ı gördüğüm an hissetmiştim. İçim­deki bu yeni ruh halini keşfetmek yaşadığım üzüntüye rağmen güzeldi. Yıllarca kendi kendime ben öyle değilim, diye tekrar­lamışım ki şimdi yanıldığımı anlıyorum. Öyle bir an geliyor ki insanın kafasına gerçekler dank ediyor.”

“Ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

“Yaşadığımız anda farkında olmadan ürettiğimiz olumsuz duyguları pozitife dönüştürüp içimizde biriken saldırgan enerjiyi duygusal huzura çevirmek gerektiğine inanıyorum artık.”

“İnsan günlük ayrıntının içinde dalınca bu tür durumları fark etmiyor? Bundan nasıl haberdar olabiliriz baba?”

“Sezgi ile…”

“Sezgi ile mi?”

“Evet. Sezgi bir duygudur, huzur hissi verir. Sezgi yok olma­dan bize verdiği sinyalin ne olduğunu bilmeliyiz.”

İki saatlik sohbetin ardına Haldun yatağına uzandı. Uyuma­dan çok şeyler düşündü. Aklına sık sık gizemli çiftçi geliyordu. Ertesi gün onu buldu. Tecrübe etmeye çalıştığı şeyleri anlattı.

“Ben bu konuda başarılı olmak istiyorum.”

“Maharetinden kuşku duymuyorum.”

Sözleri etkileyiciydi. Öyle bir heyecan sarmıştı ki Haldun’u pervasız adama hayranlık duyuyordu.

“Zamanla niyet edersen gerçek zihni konuşturmakta usta­laşırsın. Anılarını düşünebilmeye başladığında; içinde bir zen­ginlik bulacaksın. Her anı sana tarih gibi kılavuzluk edecektir. İnsan kendisi ile yüz yüze geldiğinde aşamadığı engelleri aşmaya başlar.”

Çiftçi konuşmasını bitirdiğinde Haldun’a uzun uzun baktı. Aslında sadece bakış atmıyordu. Dalgın ve düşünceliydi; sıradan gözle görülmeyen bir şeyler görüyor gibiydi. Sonradan Haldun, adamın gerçek zihnine seslendiğini fark etti. Niyeti, evrenin ni­yeti ile uyum sağlayarak bir güç gibi anılarını dürttü ve şans ese­riymiş gibi görünen gelişmeleri aslında niyetle buluşan gerçek zihin ele aldı, hatta sahte zihni susturup artık devreye girdiğini de belli etti.

“Sen çok zeki bir çocuksun. Pek çok şeyi aynı anda yapabi­liyorsun.”

“Farkındalık arttıkça arınma; içsel ve dışsal yoğunlaşmayı beraberinde mi getirir?” diye sordu Haldun.

“Evet. Yeni şeyleri hayatımıza çektikçe eskiyi kaparız. Bu da bir devrin sonuna benzer. Eski; insanı hiç patırtısız, sessiz se­dasız bırakıp gitmez. Bazen bizleri kıvrım kıvrım kıvrandım.”

Eve geldiğinde Haldun çok düşünceliydi. Abisi Hüseyin ye­mek yerken yanına ilişip o da bir şeyler yedi. Yarım saat sonra da yatağına gitti. Yapmak istediği şey sadece sessiz kalmaktı. Süku­neti bekledi dakikalarca; ama yapamayınca dışarı çıktı.

Meydanda pazar kuruluydu. Burası her zaman Haldun’un dikkatini çekerdi. Bölgede yaşayan bahçıvanlar, çiftçiler ürettik­leri ürünleri burada satardı.

Pazara açılan kaldırım taşı döşeli yoldan geçti. Peynir tez­gahının önünde durdu. Sonra kenardaki taşa oturup karşı tepeyi izledi. Aşağı yamaçtan yüklerini sırtına vurmuş insanlar geliyor­du. Önce başlarını gördü, sonra bedenleri ağır ağır ortaya çıktı. Bir an toprağın içinden çıkıyormuş gibi görünmeleri içini titretti. Bazıları ağır, bazıları da hızlı yamacı çıktı.

Aradan tam dört yıl geçti. Haldun; Kuran, Arap dilbilimi, hadis ve İslam hukuku dersleri almak istiyordu. En iyi öğretmen­lerden eğitim almak için kolları sıvadı; ancak hukuk derslerinden önce tarih dersleri alma imkanı oldu. Hata bir ara Endülüs Eme- vi tarihine bayağı merak sardı. Gırnata Emirliği’nin kuruluşunu öğrenirken yaşanılan sıkıntıları öğrendi. Hocası Muhammet îbn İbrahim al Abili ile konuyu görüştü.

“İber Yarımadasındaki yeni emirlik hâlâ sınırlarda sıkıntı yaşıyor,” dedi Haldun. “Çatışmaları Hıristiyan devletleri destek­liyor olmalı değil mi?”

“Evet.”

“Peki emirlik bu olayları durdurmak için nasıl bir yol izle­meli?”

“Varlıklarım, esnek bir diplomatik siyaseti takip etmeleri sa­yesinde koruyabilirler.”

“Tunus şehri de geçmişte çok baskılara maruz kalmış mı?” diye sordu Haldun.

“İlk Çağlarda Fenike ve Roma Devletleri ile yakın zaman öncesinde de Bizans hâkimiyetinde kaldı.”

“Tunus’ta yaşayan halk ne zaman Müslüman oldu?”

“Tunus, Hz. Osman döneminde İslâm egemenliğine girmiş­tir.”

“Bu duruma göre topraklarımızın üzerinde çok değişik me­deniyetler kurulmuş.”

“Aynen öyle.”

“Aynı medeniyetler İspanya Yarımadası’nda da yaşamış mı?”

“M.Ö. 1100 yıllarında Fenikeliler, İspanya topraklarına yer­leşmişler. Onları Keltler ve Yunanlılar takip etmiş.”

“Benim bildiğim kadarıyla Kartacalılar da o bölgede yaşa­dı.”

“Haklısın. M.Ö. 202 yılında Romalılar Kartacalılar’ı İberik Yarımadası’ndan attılar.”

“Demek Roma’nm hakimiyeti o yıllarda başladı.”

“Roma İmparatorluğu bahsini ettiğim tarihten itibaren İspanya’da birliği sağladı ve zamanla Hıristiyanlığı oraya yer­leştirdi.”

“M.S. 5. yüzyılda İspanya, Germen kabilelerinin saldı­rılarına hedef olunca Roma’nın çok zor durumda kaldığını tarih kitaplarında okumuştum,” dedi Haldun.

“Germen kabileleri İberik Yarımada’ya çok saldırdı. Sıray­la Alanlar, Suevler ve Vandallar ve Vizigotlar İspanya’ya hakim oldu.”

“Vizigotlar’ın hakimiyeti çok uzun sürdü değil mi?” diye sordu Haldun.

“Hıristiyanlığı kabul eden Vizigotlar, İspanya’da bu dinin yerleşmesini sağladı.”

“Emeviler’in İslam Medeniyeti’ni Hıristiyan devletlere rağ­men İberik Yarımadası’na 8. asırda yerleştirmeleri talihin gidişa­tını değiştirmiş olmalı,” dedi Haldun.

“Doğru söylersin. M.S. 711 ’de Afrika’dan gelen Müslüman- lar, 8. asırdan 10. asra kadar İspanya’ya hakim oldular ve burada Endülüs medeniyetini kurdular.”

“Endülüs çok büyük kültür mirasına sahipmiş ve onların bu kültüm dünya insanlarına bırakması çok büyük toplumsal hizmet değil mi?”

“Gerçekten çok büyük bir hizmet,” dedi Hocası. “Endülüs Emevileri üniversiteler açarak, İslam medeniyetini oraya yerleş­tirdiler.”

“Endülüs Emeviler Devleti’nde yetişen İmam-ı Kurtubi, Şatibi, îbn-i Hazm, Nurettin Batruci gibi birçok alim in kitaplarım okudum. Onlar gerçekten çok büyük filozof ve bilim adamları…”

“Onlar üniversitede hocalık yaptıkları dönemlerde Papa ve Krallar dahil birçok Hıristiyan dinine mensup insanların da ho­cası olmuşlardır. Birçok ilimi batılılar, Emeviler’in kurduğu üni­versitelerde öğrendiler. On birinci yüzyılda Endülüs Devleti’nin iç karışıklıklarından faydalanan düşman devletler yarımadayı tekrar ele geçirdi. 1276 yılında ise Müslümanlar’ ın elinde yal­nızca güneydeki Gırnata kaldı.”

Haldun ders çıkışı kütüphaneye giderek aklına takılan som­ları çözmek için araştırma yaptı.

Yedinci Bölüm

Yaşamının ifadesini yakalayamayan sıradan insan, kişi­liğinde yaşayan iki zihin mücadelesini fark edemez.

Günler geçtikçe Haldun kendini iyice ilme verdi. Gözü ders­lerinin dışında hiçbir şey görmüyordu; ama o bu arada pek çok genç kızın dikkatini çekiyordu.

Haldun’un yüreği gibi eli yüzü de tertemizdi ve yakışıklığı evlilik çağma gelmiş kızları etkiliyordu. Çevresinde onu tanıyan herkes sevdiği gibi; tanımayanlar da tanıdıkça ona imreniyordu.

Haldun’un gözleri ışıl ışıl, yüreği sevgi doluydu ve tüm dün­yayı kucaklamaya yetecek kadar büyük bir kalbi vardı. Birçok genç kız onun için deliriyordu adeta; ama o hiç böyle işlerle uğ­raşmak istemiyordu. Aile onun için çok değerliydi. Ayrıca evlilik için hiç acele etmiyordu; çünkü bir gün doğru insanın karşısına çıkacağına ve onunla evleneceğine inanıyordu. Bu yüzden her genç kızın yüreğini yakan Haldun sakindi ve kalbi her hangi bir kıza karşı alev alev yanmadığı için hiç doğru düzgün sevdalan- mamıştı. O kötülük nedir, aldatma nedir bilmiyordu.

Bir gün Haldun kendini çok yorgun hissetti. Hatta başı iki yana çılgınca sallanıyormuş gibi oldu. Duyduğu derin rahatsızlı­ğı, bedeni hareketleriyle yüzeye çıkartmaktaydı. Tepeden tırna­ğa titreyince uzandı. Günlerdir aralıksız çalışıyordu. Kendisine özgü gözlemler ve saptamalarda bulunmuş ve bunları sayfalara geçirmek için gece gündüz hiç uyumamıştı.

İki gün dinlendikten sonra kendine geldi; ancak hiç hasta­lanmamış gibi günlerini yine kütüphane sıkı çalışarak geçirdi.

Haftalar geçti. Çok okuyordu. İbni Rüşd’ün kitabında söz et­tiği inanç ve akıl, günlerce onu düşündürdü. Bu alime göre inanç, evrendeki her şeyden, akıl ise düzenlenmiş ve yorumlanmış duyu verilerinden besleniyordu. Konuyu Hocası Muhammet İbn İbra­him al Abili ile görüştü. O da diğer filozof ve alimlerden örnekler verdi. Konu açıklığa kavuştuktan sonra felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yap­mış olan Farabi’yi anlattı.

“Farâbi, Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmez. Ona göre eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmez.”

“Bu deney ile boşluğun ne ilgisi var?” diye sordu Haldun.

“Farabi havanın bir cisim olduğunu ve kabın tamamını dol­durduğundan suyun içeri girmesini engellediğini söyler.”

“Yani bu ne demek oluyor?”

“Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur anlamına geliyor. Ayrıca hava ve su arasında yakın bir ilişki var­dır ve nerede hava biterse oraya su yaklaştırılırsa oraya dolar. Ancak bana göre Farabi’nin de açıklaması yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kal­mıştır.”

“İbni Rüşd de Aristoteles felsefesi ile ilgilenmiş mi?” diye Haldun sordu.

“Endülüs’ün yetiştirmiş olduğu en büyük filozoflardan ve hekimlerden birisi olan İbni Rüşd yapmış olduğu yorumlarla Aristotelesçiliğin dirilmesini ve güçlenmesini sağlamıştır.”

Hocası ile epeyi konuşan Haldun akşama doğru medreseden ayrıldı.

Ertesi gün Haldun’un cam pek fazla çalışmak istemedi. Tunus’un tarihi bölgelerini gezmek için dışarı çıktı. Kentin ku­zey ve doğusundaki Akdeniz çok güzeldi. Tel Atlaslar’ın uzan­tıları olan dağlar denize paraleldi. Bir an dağın zirvesinde oldu­ğunu düşünerek gözlerini kapayıp hayal kurdu. Ülkenin orta kı­sımlarındaki tuzlu bataklıklar, güneyindeki Büyük Sahra ve onun devamı olan çöl alanları tek tek gözünün önünden geçti.

Gördükleri çok heyecanlandırmıştı. Tepeye doğru yürüyüp araziye yakından bakmak istedi. Zorlansa da her yere hakim olan bölgeye vardı. Ova Akdeniz kıyısında toplanmıştı ve ortasından ülkenin en önemli akarsuyu Mecerda geçiyordu. Ülkenin başka ırmakları da vardı; ama yazın kuruyorlardı. Mecerda Irmağı ise kolay kolay kuruyacak gibi değildi. Çok engin, büyüktü ve suyun yoğunluğu insanı büyüliiyordu. Akan suyunun her ışıltısında par­layan nehir sanki Akdeniz iklimine hayranlığım etrafa anlatmak istiyordu. Haldun da kıyılardaki Akdeniz iklimini çok seviyordu ve iç kesimlere gidildikçe sertleşen iklimden pek hoşlanmıyordu.

Günler geçti. Haldun bir gün medreseye döndüğünde arka­daşlarını çok telaşlı konuşurken buldu. ‘Kara Ölüm’ olarak bili­nen veba salgınını konuşuyorlardı. Epeyi bir müddet onları din­ledikten sonra hastalığın nereleri sardığını merak etti.

“Salgın nereleri sarmış?”

“Dünyanın pek çok bölgesini… Yakında bizim toprakları­mıza da girmesinden endişe ediyoruz,” dedi arkadaşı Abdullah.

“Salgın o kadar çok mu büyükmüş?” dedi Haldun.

“Evet,” dedi lafa karışan uzun boylu, ela gözlü Hamdullah. Medreseye ilk haberi getirdiği için salgına dair özellikleri daha çok biliyordu. “Bu hastalık ilk olarak 1300’lerde Çin’de ortaya çıkmış. Kurbanların şikayetleri ağrı, ateş ve bulantıyla başlıyor­muş. Benim de sabahtan beri kamım ağrıyor. Salgına tutuldum diye korkuyorum.”

“Daha başka ne gibi belirtileri varmış bu hastalığın?”

“Dirseklerde ve kasıklarda mor kabarıklıklar oluşup kısa sü­rede yumurta büyüklüğüne ulaşarak sertleşiyormuş. Bu yumur­talar patladığında içinden pis kokulu siyah bir iltihap fışkırıyor­muş.”

“İltihap mı?” dedi Haldun irkilerek.

“Hım, hım… ancak bu fışkırmadan sonra üç beş gün içinde hasta ölüyormuş,” dedi Hamdullah.

Haldun’un morali çok bozuldu.

“Bu hastalığın bilinen bir tedavisi yok mu?”

“Yokmuş ve alman hiçbir önlem işe yaramıyormuş,” dedi Hamdullah. “Kırk elli yıl içinde hastalık Çin nüfusunun üçte bi­rini yok etmiş.”

“Tüm dünyaya peki nasıl yayılmış?”

“İpek ve baharat ticaret yollan aracılığıyla salgın batıya doğru, yani anlayacağın Hindistan’dan Ortadoğu’ya ilerliyor, her gün binlerce insanın ölümüne sebep olduğundan salgın bizim kapımıza kadar dayanabilir. Belki de dayandı.”

Haldun ailesine çok düşkündü. Sevdikleri ve tüm insanlar için dua edip Allah’tan herkese yarım istedi.

Bu sohbetin ardından günler geçti ve salgın tüm dünyada hızla ilerlerken Asya kıtasında durdu ve diğer ülkelere sıçramadı. Bu durum herkese derin bir nefes aldırdı.

Sekizinci Bölüm

Günlük yaşamdaki krizler, başarmak zorunda oldukla­rımızın varlığını bize anımsatır.

Beş ay sonra Haldun İspanya’ya gitti. Medrese eğitimine orada devam edecekti. Sarayda tanıdıkları vardı. Katip olarak işe girdi. Ardından sarayın arkasında bir ev tuttu. Gırnata’nın başın­da 1. Yusuf vardı. Devlet idaresinde çalışırken öğleden sonraları medresede eğitim görüyordu.

Pazartesi günü o bir sınıf arkadaşı ile tartıştı. İşin kavgaya dönüşmesini engelleyen Haldun’un en yakın arkadaşı Musa ise hemen olaya müdahale edip onu sakinleştirdi. Hatta birlikte ders çıkış yemek yemek için evine davet etti. Musa’nın evi de saraya yakındı. Dar sokaktan geçerken o, Haldun’a biraz sitem etti.

“Çabuk öfkeleniyorsun.”

Haldun bu huyunun farkındaydı.

“Rahatsız edildiğimde çok çabuk öfkelenen bir yapım var. Aslında böyle anlarda günlerce uyumak, rahatsız edilmek iste­mem. Beni kızdıran çocuğun anlattığı şeyleri düşünmek dahi is­temiyorum.”

Konuşma sırasında Musa köşedeki evini gösterdi. Köhne, ama büyük bir yapıydı. İçeri girdikten yarım saat sonra o, yemeği pişirdi. Birlikte sofraya oturdular. Haldun günlerce yememiş gibi hepsini silip süpürdü. Sonra evden çıkıp dağ silsilelerine doğru gittiler.

Yamaçta durdular; ama Haldun öyle uyku sersemiydi ki uzandı, ta ki dağın ardından çıkan güneşi görene kadar… Delik­siz sabahın ilk saatlerine kadar uyumuştu. Uyandığında Musa’nın da karşıdaki ağacın altında uyuduğunu gördü.

Musa uyandığında o bütün gece hiç kıpırdamadan uyuduğu için özür dilemek istedi; ama Musa buna izin vermedi.

“Çok öfkeli olduğun için iyi bir dinlenmeye ihtiyacın vardı. Olur böyle şeyler,” dedi, sonra bazı bitkiler toplayacağım söyle­di.

“Toplayacağın bitkileri ne yapacaksın?” diye Haldun sordu.

“Kendini toparlaman için sana şifalı bitki çayı yapacağım.”

“Sen şifalı çay yapmayı nereden öğrendin?”

“Botanikçi, şifacı bir bayandan.”

“Ben de tanışmak isterim onunla.”

“Fatima, Kuzey Avrupa’dan îber Yarımadası’na gelmiş bir botanikçidir. Kendisi çok tanrıya inanan putperest bir aileden geldiği için hem kendisi hem de çevresindeki kadınlar cadılık ile suçlanmış. Endülüs’e gelince burada Müslüman olup kendine bir yaşam düzeni kurmuş.”

Haldun şimdi Fatima’yı merak etmişti. Onun hakkında daha fazla bilgi vermesini, biraz yaptıklarını tarif etmesini, nerede ya­şadığım ve nasıl tanıştıklarını anlatmasını istedi.

“Yavaş ol, bu kadar merak iyi değildir,” dedi yarı sert bir tonla. “Ağır ol, ağır ol.”

Haldun bu sözlere çok bozuldu ve Musa bitki ararken hiç konuşmadı. Hatta bu konu üzerine fazla gitmemeye karar verdi.

Bitki aramak için birlikte dağ eteklerinin içlerine kadar gir­diler. Haldun saatlerce düzenli biçimde yürüyünce bir ara bu bit­ki arama işinin sadece yürümekten ibaret olduğunu düşündü.

Sonunda Musa aradığı otu buldu ve yamaçların gölgelik ta­rafına oturdular. Çay kaynatacak olan Musa çok keyifliydi.

“Şifalı bitki içeceği hazırlarken insan hiç hüzünlenmemeli-

dir.”

“Neden?”

“Sevgi içinde yapılan iş, şifanın gücünü artırır. Bu nedenle işe başlarken ki ruhsal durumumuz çok önemlidir.”

Haldun yarım saat sonra Musa’nın hazırladığı içeceği içti. Kendini daha iyi hissediyordu. Dakikalar geçti. Bir ara aklına Fatima geldi, onu tanımayı gerçekten çok istiyordu. Musa’ya çe­kinerek genç kızı sordu.

“Fatima neden iber Yarımadası’nda yaşamayı tercih etmiş?”

Sırtını ağaca yaslayan, üçgen yüzlü, alnı çok dar olan Musa hafif hafif başım sallayarak cevap verdi.

“Fatima’nın ailesi çok çok eskiden burada yaşamış. Nineleri, dedeleri putperestmiş; ama onların komşuları şamanmış. Botanik ilmini ataları onlardan öğrenmişler. Yarımadanın Hıristiyanlar­ca fethinde herkes bir tarafa giderken onlar da Kuzey Avrupa’ya kaçmış. Anlayacağın bu topraklarda çok yıkıcı kıyametler yaşan­mış. İspanyollar buraya geldiğinde bazı kadim bilgileri de yok etmişler. Kıyametleri atlatan çoğu kimse ihtiyatlı davranarak dünyanın değişik yerlerine kaçmışlar. Fatima da ninelerinden za­manın çok büyük değer taşıdığını öğrenmiş.”

“Bunları hepsini Fatima’dan mı öğrendin?”

“Evet,” dedi Musa. “Zaman her şeyin temeliymiş. Çok sı­kışık bir zaman dilimi içinde İslam alim adayları olan bizlerin pek çok bilgiye yaşadığımız şu dönem içinde sahip çıkmamız gerekiyormuş.”

“Söylediklerine katılıyorum. Geçmişte yaşamış pek çok alim benim idolümdür.”

“Büyük insanlar güneş gibidir,” dedi Musa. “Onların baktığı bir şeye bakarak ya da konuştukları şeyleri konuşarak onlar gibi ışığa dönüşebiliriz.”

“Gerçekten öyle… Büyük insanlar bizleri zenginleştirerek üzerimize ışık yayarlar.”

“Sende ben büyük bir alim ışığı görüyorum,” dedi Musa. “Alimler öncüdür. Her zaman savundukları yeni kuramlarını içe­ri almak için onu koyacak bir alan yaratmaları gerekir.”

“Sözlerin beni mutlu etti. Çok sağ ol,” dedi Haldun. “Ama son sözlerinle ne anlatmak istediğini tam olarak anlayamadım.”

“Günlük yaşamın ayrıntılarının içinden çıkamıyorsak yeni kuramlar ortaya koymak için bir yer açmalıymışız.”

“Bir yer mi açmak?”

“Evet. O yeri oluşturmayı bana Fatima anlattı. Ona da eski kadim bilgileri bilen kendi soy silsilesi öğretmiş. Ne demek iste­diğimi anlıyor musun?”

Cevap veremedi Haldun. Konuştukları aklını karıştırmıştı. Hızla ayağa kalktı; ancak başı döndü. Musa renginin kaçtığını fark etmişti.

“Pekiyi görünmüyorsun,” deyip koluna yapıştı ve usulca oturmasına yardımcı oldu.

“Yavaş ve dikkatli bir şekilde soluk al. Eğer çok süratli nefes alıp verirsen yorulup kaslarını gevşetemezsin.”

Haldun arkadaşının söylediklerini yapınca kendini daha iyi hissetti. Biraz zaman geçtikten sonra kendini zımba gibi dinç buldu.

“Şenle karşılaşmamız bir tesadüf mü sence?” diye sordu Haldun.

“Hayır,” dedi Musa.

Haldun’un gözleri parlıyordu. Derin bir iç çektikten sonra anlatmaya başladı.

“Alim adaylarının hep niyetleri vardır. Onlar toplumun dü­şünemediği olayları aydınlatmak için istek duyarlar. Bu bir ni­yettir. Niyetleri oldurmak için ve adım atabilmek için olaylara tesadüfler karışır.”

“Burada olmaya niyetlendik ki bunları konuşuyoruz değil mi?” diye Musa sordu.

“Evet; ama buna engel olan her şeyi de başımızdan atamay­dık burada olamazdık. Demek ki îber Yarımadası’na gelmem bir tesadüf değil,” dedi Haldun. “Alimlerin, filozofların dokunuşu hassas ve hafiftir. Hatta alimler toplumları peşinden sürüklerken hiçbir iz bırakmazlar. Onların dünyaya meydan okumaları böy- ledir.”

Bu sefer Musa, Haldun’un son sözlerini pek anlamadığı için biraz düşünmek istedi. Ayağa kalkıp bedenini esneten birkaç ha­reket yaparken her şeyi tek tek gözden geçirdi. Uzun bir süre sessizlik oldu.

Haldun ise Fatima’yı düşünüyordu. Aklı bir an evvel onunla karşılaşmaktaydı; ama bunun için Musa’yı sıkıştırmayı hiç iste­miyordu. Hatta genç kız hakkında bilgi almak için Musa’yı çok sıkıştırdığına pişman olduğundan mutsuz bir ruh haline gömül­müştü.

Musa jimnastik yaparken o çimlerin üzerine uzandı. Haldun’un gözleri bulutların arkasındaki sonsuzluğa kaydıkça içi bir garip oldu. Rahatlamak için derin bir nefes aldı. Göğe uzun süre bakmak ona çok iyi gelmişti. Şöyle dedi.

“Niyet etmek aslında zordur; çünkü hedefe ulaşmak için biz uğraşıp dururken geçmişimizdeki süprüntüleri sürekli yüzeye çı­kartıp engellere takılmamıza sebep olur.”

Musa suratını ekşitip sordu.

“Geçmişimizdeki süprüntüler mi?”

“Evet.”

“Hiç senin gibi düşünmek aklıma gelmemişti.”

Bir hafta soma Gırnata Emirliği’nde siyasi karışıklık oldu. Medresede tartıştığı genç bunu fırsat bilip değerlendirerek Haldun’a iftira attı. Onun yüzünden iftiraya kurban giden Haldun on altı yaşında hapse düştüğü için çok üzgündü.

Günler boyu Haldun bu olayı sorguladı. İftira çok ağırına gidiyordu. Bunu çok düşündü. En sonunda kendisini rahatlatacak bir şey buldu ve kendi kendine şöyle dedi.

“Anladığım kadarıyla bilinç geliştikçe iç ve dış dünyamız­daki zıtlaşmalar çoğalıyor. Eğer zamanı doğra kullanabilirsem bunu aşacağım.”

Zaman su gibiydi. Bu arada kara ölüm (veba), yeniden hort­ladığı için herkes kabuslar içinde yaşıyordu. Çin’den gelen salgın ticaret yolları üzerinden tüccarlar ve diğer gezginler aracılığıyla yavaş yavaş batıya doğru ilerliyordu.

En sonunda Kırım’daki Kafka’ya veba 1346’da ulaştı. Has­talık, siyah sıçan (rattus rattus) tarafından taşınmaya başlayınca salgın çığ gibi büyüme gösterdi. Bu hayvandaki pireler, virüsü oradan oraya taşıyordu. Hastalık Avrupa kıtasında yayıldığı anda dünyada toplu toplu ölümler başladı. Hapiste iken tüm ailesinin kara vebaya tutulup öldüğünü öğrenen Haldun ise yıkıldı. Hayat­ta bir tek abisi Hüseyin kalmıştı.

Görünüşünde sükunet hakim olsa da salgında yakınlarını ve ailesini kaybeden Haldun’un acıları uzun süre dinmek bilmedi. Duyduğu acı, rüyalarında bile içini eziyordu.

Dokuzuncu Bölüm

Niyetleri oldurmak için ve adım atabilmek için olaylara tesadüfler karışır

yılının ortalarında Haldun suçsuz bulunup hapisten çıktı. Veba salgını henüz İber Yarımadası’nda yoktu. Salgın hastalık yüzünden abisi dışında bütün ailesini kaybetmiş olmak Haldun’un yaşama sevincini elinden almıştı.

Bir gün o aile özlemi ile yanıp tutuştu. Abisini görmek isti­yordu. Ona annesini, babasını ne kadar özlediğini söylemek için sabırsızlanıyordu; ama abisi Fas’ta olduğu için yapabileceği çok fazla bir şey yoktu. Çaresizlik içinde masaya oturup günlük ki­taplarından birini okumak istedi; ancak özlem içini ezdikçe ezdi. Bu yüzden kitap okuyamadı. Kendini toparlamak için ayağa kalktı; fakat bir an bir sersemlik hissetti. Başının dönmesini ma­sadan hızlı kalkmaya yordu. Görüşü bulanmıştı. Önünde sarı le­keler uçuşuyordu. Bir an nefes alamayınca bayılacağını düşündü. Kendini kaybetme duygusu giderek güçleniyordu. Derin soluklar alarak ruhsal çalkantının neden olduğu durumu yatıştırmaya ça­baladı.

Gözleri sımsıkı kapalıydı ve olağanüstü sessizleşmişti; ama zifiri karanlık içinde olma duygusu bünyesini sarmalar sarma­lamaz gözlerini açtı. Bu durumdan kurtulmak için kendini dı­şarı attı. Öylesine başı boş dışarılarda avare avare gezdi durdu. Şuuru yerine geldiğinde kendini yarımadanın ovasında buldu.

Yanından geçen dereye baktı. Bu Sevilla’dan geçen Guadalaviar Nehri’nin bir koluydu ve yakında dere büyük su akıntısına katılıp Akdeniz’e dökülecekti.

Epeyi dolandıktan sonra Gırnata’ya döndü. Kendine özgü ulusal renkler sokaklarda sanki kaybolmuştu. Gırnata yahut Gar- nata, İbranice tepeler kelimesinden geliyordu. Endülüs Emevileri ilk zamanlar Kemata el Yahud diye isim vermişti buraya. Gama- ta şehrindeki büyük El Hamra buranın tepelerine inşa edilmişti. Ama henüz inşaatı tam bitmemişti.

Ertesi gün Haldun Sevilla’ya gitti. Burayı oldum olası se­verdi. Cuma namazım Kurtuba Camii’nde kıldı. Kent sık sık Hı­ristiyan devletlerin işgaline uğrayınca caminin mimarisi ile çok oynanılmıştı. Zaman zaman işgaller sırasında kilise olarak kulla­nılmıştı ve ek yapılar burada hâlâ varlığını sürdürmekteydi. Sü­tunlar ormanının ortasında daha önce katedral olarak kullanılan alan çok net belli oluyordu. Haldun biraz yürüdü. Caminin ünlü mihrabının yanma vardı. Sütunlar ormanının mistisizmi onu çok etkiledi.

Çıkışta dar sokağa girip esnaf lokantasında kamını doyurdu. Ders notlan için kağıt alma niyetindeydi. Bedestene doğru epeyi yürüdü. Ancak Sevilla sokakları at çişi kokuyordu ve faytonların cürufları temizlenmemişti hiç.

Haldun, Sevilla’nm yerli halkının temizliğe dikkat etmeme­sine öfkelendi. Bu arada sokaklar gençlerden geçilmiyordu. Hiç Endülüs ile alakası olmayan bir hava ortalığı sarmıştı.

Oyalanmadan Haldun kağıt alıp kütüphaneye giderek biraz araştırma yaptı. Endülüs’te bir zaman önce Yahudi ve Müslümanlar birlikte devleti idare etmişlerdi. Felsefe çalışmalarını da birlikte yürütüp tıp alanında çalışmışlardı. Endülüs parçalanırken

Yahudi Maymonides (İbn-i Meymûn) ve Müslüman îbn-i Rüşd ilimlerini Arap Yarımadası’na getirmişlerdi. Birisi Mısır’a tıp il­mini, diğeri Fas’a felsefeyi götürmüştü. 12,’nci yüzyıldan önce­ki parlak medeniyet Kuzey Afrika’yı olumlu etkilemişti. Ondan sonra ne Avrupa’da ne Asya’da böyle Hıristiyan-Yahudi-Müslüman işbirliği görülmüştü.

Kütüphane çıkışı karşı yamaçta kalabalık gördü. Zalim Pedro kendi sarayını inşa için Müslüman şehirlerden ustalar getirt­mişti ve Sevilla Sarayı inşa edileceğinden tepelik alanda bayağı bir kalabalık grup vardı. Biraz o tarafa yürüdü. Yamaç eteğinde konuşan adamların yanma vardı. Aralarında Alkazarlarm[7] içinde en güzelinin yapılacağı dilden dile dolaşıyordu.

Haldun biraz uzaklaşıp bir ağacın altına gelip sırtım daya­dı. Eflatun mor bulutların içinden fışkıran kendine özgü lacivert renginde kocaman bir leke gökyüzüne derinlik vermişti. Gözle­rini oradan alamadı. Lekenin içinde minik ışıltılar görüyordu ve onlar bir müddet sonra peş peşe patlıyordu.

Bir hafta sonra Haldun, Gımata’ya geldi. Kente girerken Musa ile karşılaştı. Yanında bir bayan vardı. Hemen aklına ilk gelen isim Fatima oldu. Musa da oyalanmadan onları tanıştırdı. Hep birlikte meydana gittiler ve orada güvercinlere yem verirken bir yandan da sohbet ettiler. Musa’nın bazı işleri vardı, onlardan izin isteyip ayrıldı.

Haldun, Fatima’yı çok sıcakkanlı bulmuştu. Onun Kuzey Avrupa’da dost bildiği çevresi tarafından dışlanılmış olmasına çok üzüldü. Avrupa’da cadı katliamı tam olarak bitmemişti ve ara ara hâlâ devam ediyordu. Genç kız Kuzey Avrupa’da kendisinin cadı olarak düşünülmesinden dolayı İspanya’ya kaçtığını anlattı.

Aradan bir yıl geçti. 1348 yılının ortalarında Avrupalı savaş­çılar bir Ceneviz şehrini kuşatarak vebanın daha çok yayılmasına sebep oldular; çünkü mancınıkla hastalıktan ölmüş cesetleri şeh­re sanki iri kaya parçalarını fırlatır atar gibi attılar. Şehir halkı hastalığa kısa sürede yakalandı. Çare olarak sokaklardaki ceset­leri toplanıp yaktı halk; ancak hastalığın yayılması engelleneme­di. Şehir mahvolduğu için sağ kalan Cenevizliler, Avrupa’nın iç kısımlarına ve Sicilya Adası’na kaçtı. Böylece hastalık, yeni bir nüfusa yayıldı. Sicilya üzerinden Orta Avrupa ve Güney Avrupa da hastalıkla tanışmış oldu ve milyonlarca insan öldü.

yılında Haldun bir süreliğine Fas Emiri Ebu İnan’ın yanına giderek saraya işe girdi. Bir yandan hukuk üzerine tah­silini yapacak bir yandan çalışacaktı. Bu arada abisine geldiğini haber eden bir mektup yazdı; ancak cevap gelmedi. Buna çok bozuldu. Halbuki mektup, abisine ulaşmamıştı. O boşa kendini üzmüş ve abisinin günahını almıştı.

Bu olayı unutmak isteyen Haldun bir daha abisini aramadı. Kendini hem işine hem eğitime verdi. İlk bilimsel çalışmalarını hukuk üzerine yapma niyetindeydi. Kendisini iyi yetiştirdiği için yapacağı çalışmalara çok güveniyordu. İleriki yıllarda matema­tik, edebiyat, mantık, tefsir, hadis ve gramer dallarında öğrenim görerek ilmini iyice geliştirme arzusundaydı. Fırsat buldukça da Fas’ın en iyi bilim adamlarından dersler aldı.

Günler geçerken bir gün Haldun ülkenin sosyolojik gelişim­lerini analiz edebilmek için topografyayı gezmek için tek başına dağ bayır dolaştı. Genelde kıyı kesimlerini tercih ediyordu.

Öğleden sonra göz ucuyla maki bitki topluluklarını süzdü, bir ara gözü kaydı yüksek kesimlere. Oradaki mantar meşesi ve Halep çamlarından oluşan seyrek orman insanın içine huzur ve­riyordu. Çocukluğunun geçtiği bozkırları ve Tunus’un güneyin­deki çöl bitkilerini düşündükçe Akdeniz kıyılarına bir kez daha hayran oldu.

Fas’ta nüfusun büyük bölümünü Berberiler oluşturuyordu. Çiftçilikle uğraşan insanlar kuzeydeki ovalar ve vadilerde top­lanmıştı. Çöl dolayısıyla güneyde çok az insan yaşıyordu. Fas’ta su kaynakları azdı ve yazın buharlaşma fazla olduğu için su kay­naklarından çok uzakta tarım yapılamıyordu.

Akşama doğru şehre girdi. Sebze pazarı kuruluyordu. Esnaf­ları izlemek, onlarla sohbet hoşuna gittiği için aralarına katılıp alışveriş yaptı. Yiyeceği kadar hurma, biraz da üzüm aldı. Pazar­da insan ne ararsa her şey vardı. Ülkenin zaten başlıca ürünleri buğday, arpa, üzüm, turunçgiller, zeytin ve hurmaydı.

Pazarın doğu kapısına vardığında ekşimtırak koku yayan keçi peynirlerinin satıldığı tezgaha geldi. Fas’ta hayvancılık, iç kesimlerdeki tarıma elverişsiz alanlarda yapılıyordu. Özellikle koyun ve keçi yetiştirildiği için peynirler o hayvanların mahsulü oluyordu. Kıyılarda balıkçılık ve sünger avcılığı yapılırken yaz aylarında pek balıkçılar pazara gelmeyip günlük satışını sahilde yapıyordu. Bu yüzden pazarda hiç balıkçı yoktu.

Haldun dolaşırken Akdeniz kıyısına komşu olan tüm dere­beyleri, emirlikleri, devletleri bir gün gezmeyi çok istedi; hep­sinin güneşli ve sıcak kumsallarım yakından görmek istiyordu.

Ertesi gün medresede Haldun tasavvuf, matematik konula­rında çok iddialı olan hocası al- Abili ile karşılaştı. Matematik, mantık, felsefe dersi ile ilgili şimdiye kadar çok detaylı bir eğitim almamıştı. Zamanın su gibi aktığım düşündüğünden bilgi açısın­dan kendini yeterli bulmadığı için telaşlanıyordu. Ondan bu ko­nuda yardım istedi.

“Seninle bilgide yetersizlik konusunu konuşmalıyım,” dedi hocası.

Haldun, al Abili’ye çok güvenirdi.

“Hocam müsaitseniz şimdi bu konuyu konuşabilir miyiz?”

“Elbette,” dedi al Abili ve birlikte meydana gidip oturdular.

Gökyüzünde tek bir bulut parçası yoktu. Haldun hocasının açıklamalarını duymak için sabırsızlanıyordu.

“Zamanının olmadığını hissediyorsun. Bu da seni telaşlandı­rıp sabırsızlandırıyor.”

“Hiç böyle düşünmek aklıma gelmemişti; ama bir de ben çok sinirliyim.”

“Sinirliliğin zamanın dolduğunu bilinçaltı düzeyde fark et­meden dolayı!… Benimle karşılaştığın an algılaman değişiyor.”

“Doğru söylüyorsunuz; ama neden böyle bir duruma giri­yorum?”

“Sana geçmişte çok şey öğrettim ve her karşılaşmamızda bunları hiç üşenmeden özetliyorum.”

“Açıklamalarınız beni her zaman rahatlatıyor. Bir de sordu­ğum her soruya beni aydınlatacak cevaplar veriyorsunuz.”

“Senin iyi bir alim olacağını yüreğimin derinliklerinde his­sediyorum. Sana yardımcı olabilmek beni çok mutlu ediyor. Bu yüzden yaşamını kolaylaştırmak için gündelik aydınlatmalar ya­pacak bilgiler sunuyorum. Geçmişi özetlemem ve gündelik ay­dınlatmalar senin algılamam etkiliyor.”

“Şimdi anladım. Bu yüzden sizinle karşılaşınca algılamam değişiyor.”

“Evet,” dedi al Abili. “Dünyaya geliş sebebini sorguladıkça zamanın su gibi akıp gittiğini fark ediyorsun.”

“Galiba dediğiniz gibi oluyor.”

“Sen ilerde bilime yaptığın çalışmaları miras bırakacaksın ve bunu özün çok iyi biliyor. Bu yüzden özün, zaman konusunda sana uyarı verdikçe iki ayağın bir pabuca giriyor.”

Al Abili sözlerine ara verip Haldun’dan kendine olanların tümünü anlatmasını istedi; ama o bu konuda pek başarılı olama­dı.

“Tamı tamına anlatmalısın. Hiçbir ayrıntıyı atlamamaksın,” dedi Al Abili.

Zaman konusunda Haldun’u rahatsız eden şeyin tüm etkisini dile getirmesini istiyordu; ancak o yine çok bocaladı.

“Her şey kitabına göre olmalı. İlim yolunda ilerleyenler hiç­bir şeyi kendilerine saklamazlar.”

Haldun, kendini toparlamaya çalıştığı için biraz sustu, sonra tüm yaşamını özetledi. Al Abili onu rahatsız eden şeyi bulmuştu.

“Ömrünce bildiğin yaşam seni patırtısız, gürültüsüz, sessiz­ce terk etmiyor; ama artık sen bir devrin sonuna gelmişsin ki beni bulduğunda o sona ermek için bir adım attı.”

Haldun çok etkilenmişti. On dakika sonra hocası ile birlik­te kenti bir uçtan bir uca dolaştı. Yürürken çeşit çeşit insanlarla karşı karşıya geldiler.

Bir hafta sonra da hocası ona felsefe dersi vermeye başladı. Güzel bir eğitim dönemi olmuştu. Eğitime bir yıl sonra Haldun ara verip Tunus’a döndü.

Onuncu Bölüm

Düş kırıklığına uğrama korkusu bizi yanlış yola sevk eder.

yılı çetin geçecek gibiydi; veba Fransa, İtalya ve İspanya’ya varmıştı ve bir de üstelik salgın hızla yoluna devam ediyordu. Hatta senenin son günleri Kuzey Denizi’ne ve Batlık Denizi’ne ulaştı. Batı Avrupa bu salgın yüzünden nüfusunun yaklaşık yüzde ellisini kaybetti.

Günler su gibi akıp geçiyordu. îbn-i Haldun 19 yaşında devlet idaresinde görev üstlendi. Tunus Emri’nin baş katibiydi. Ortalık çok gergindi ve en sonunda Kuzey Afrika’da kış ayla­rına doğru İslam devletleri arasında siyasi ve fikri mücadeleler başladı.

Bu gerginlik Haldun’u çok olumsuz etkilemişti. Kendini iyi geliştirmek niyetindeydi. Katiplik görevinde iken boş vakitlerin­de medresede eğitime devam etti. Günleri hep hocaların yanın­da geçiyordu. Bir gün edebiyat dersi almak için Hoca Abdullah ile görüştü. Konuya çok vakıf olan Hoca Efendi, Haldun’a hem dilbilgisi hem de Farsça konusunda çok yardımcı oldu. Bir gün uzun uzadıya sohbet ettiler.

“Sen çok iyi bir öğrencisin,” dedi hocası ve ders çıkışında kendisinden İbn-i Sina, Fahrettin Razi’nin ve Şerafeddin Al- Tusi’nin eserlerini okumasını istedi.

“Fırsat buldukça zaten çok kitap okuyorum,” dedi Haldun.

“Çok iyi…,” dedi hocası. “Ben sana bildiklerimi anlatacağım; ancak senin kendini donatman için çok kitap okuman lazım.”

“Söylediğiniz kitapları mutlaka okuyacağım. Ancak dediği­niz kitapları nerede bulabilirim?”

“Cezayir’deki ve Fas’taki büyük kütüphanelerden şehrimi­ze çok kitap getirttik. Külliyenin içindeki kütüphaneye gidersen dediğim kitapları rahatlıkla bulabilirsin. Ayrıca orada senin eğiti­mine katkı sağlayacak pek çok güzel eserler var.”

“Ders çıkışı ilk işim oraya gitmek olacak hocam. Bir de Bi­zanslılar ve Persler’ le sık sık savaşan Abbasiler’ in yaşam tarzını merak ediyorum. Bu konu üzerine bana tavsiye edebileceğiniz bir kitap var mı?”

“Bildiğim kadarı ile yok.”

“Üzüldüm buna….”

“Neden öyle diyorsun?”

“Kaynak olmamasına çok üzüldüm.”

“Boşuna üzülüyorsun. Sen yaratıcı bir insansın. Eğer yaz­mak için bir uğraş içine girersen kendin bu konu ve başka konu­larla ilgili eserler ortaya çıkarabilirsin.”

Hocasının fikri Haldun’un beyninde şimşekler çaktırdı. Yo­ğun bir çeviri faaliyetine girişerek, kendi yarattığı sosyoloji bili­mi ile tarih ve felsefe alanlarında kısa sürede atağa kalktı. Önce var olan birikimi ortaya çıkardı, daha sonra da bilgisini daha çok yazıya dökerek geliştirdi.

Hatta Beni Hafs Hanedanın’ndan Sultan Ebu lshak’ın kâtipliğinde ortaya çıkardığı fikirleri çevresi ile tartışmaya başladı. Ancak bu durum pek hoş karşılanmadı. Böylece İbn-i Haldun’un çalkantılı siyasal yaşamı başlamış oldu. Hanedan üyeleri onun fi­kirlerinden hiç hoşnut değildi. Bir yıl sonra katiplikten ayrıldı.

Bunun üzerine o İspanya’ya gitti. İspanya’nın iklimi genel­likle kurak olmakla birlikte yazları sıcak, kışları soğuktu. İklim, Kuzeybatı İspanya’da, doğu kıyıda ve iç kesimde farklılıklar gös­teriyordu. Kuzeybatı İspanya, Atlas Okyanusu iklim alanı içinde olduğu için her mevsim bol yağmurlu, yazlar ılık, kışlar ise çok yumuşaktı. Haldun her konuda bilgili olduğu için coğrafyaya da hakimdi. Burada yağışların kuzeyden güneye doğru azaldığını ve iç kesimdeki ova ve yaylalarda kara iklimiyle karışık bir Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğünü çok iyi biliyordu.

13. yy’ın ortalarında Gırnata, İspanya’da tek kalan Endülüs Krallığı idi. Nasri Hanedanlığı daha önce bu krallığı idare eder­ken Gırnata’da sanat ve eğitime çok önem vermişti. Buraya her gelişinde İbn-i Haldun bu yüzden eksantrik havasından çok etki­leniyordu.

İbn-i Haldun İber Yarımadası’na geldikten bir süre son­ra Gırnata’da devlet idaresinde çalıştı. Geldiği günden beri Fatima’yı görmek istiyordu. Musa, Cezayir’e gittiği için genç kıza bir türlü ulaşamamıştı. En sonunda bir gün kent pazarın­da Fatima ile tesadüfen karşılaştı. Aralan kısa sürede eskisi gibi oldu. Bir hafta sonra da yarımadayı gezmek için seyahate çıktılar.

On birinci Bölüm

Olumsuz görünen olaylar içinde fırsatlar yaşar. Bunu yakalayabilirsek hedefimize ulaşabiliriz.

İspanya çok güzeldi. Dörtte üçünü Meseta adı verilen düz­lükler sarmıştı. Meseta çok yüksek faylı bloklardan meydana gelmişti. Ayrıca Guadarrama ve Grados Dağları’yla ikiye bölün­düğü için manzara ister istemez insanı büyülüyordu.

Yamaçlarda açan badem çiçekleri olağanüstü bir görüntü sergiliyordu. Her ikisi de gördüklerinden gözlerini alamadılar. Haldun manzarayı izledikçe Tunus’u düşündü. Oralarda da ba­dem bahçeleri vardı. Fatima’ya bakıp şöyle dedi.

“Bademin tarihçesi eski Babil’ e kadar uzanırken Mısır’da İskenderiye’deki Faros Adası’nda badem yetiştiriciliğini anlatan tarihi pek çok eser bulundu.”

“Söylediklerinde doğruluk payı var; ama eksik… Ben bota­nikçi olduğum için pek çok bitkinin ilk kez yetiştiği yerleri çok iyi bilirim. Bademin anavatanı Çin ve Orta Asya’dır. Asya ile Avrupa arasındaki İpek Yolu’nda, bademin seyyahlar tarafın­dan dünyaya yayıldığı bilinmektedir. Onlar vasıtasıyla Roma, Orta Doğu, Anadolu ve Akdeniz kıyılarında özellikle İspanya ve İtalya’da badem yetiştiriciliği başladı.”

Haldun uzun zamandır genç kızla ailesini konuşmak istiyor­du. Doğanın güzelliğinden cesaretlenip sordu.

“Ailenin başına gelenleri Musa’dan öğrenmiştim. Birkaç kez sana daha önce sormak istemişken hiç soramamıştım. Haber alabiliyor musun onlardan?”

Fatima bu soruyu duymazlıktan gelince uzun süre sessizlik içinde yürüdüler. Nice sonra genç kız biraz ailesini anlattı; ama Kuzey Avrupa’daki derebeylerine kızgındı.

Eski bir yarayı deşmişti İbn-i Haldun. Fatima’nın üzerinde hüzün yağmurları vardı. Tam bir sağanak değildi yağan; daha çok kalbinin derinliklerine işleyen ince bir pus gibi çiseleyen bir yağıştı.

Hatta Fatima bir ara Haldun’a bir hayalet görmüş gibi ba­kakalırken yüzündeki renk tamamen uçup gitmişti. En sonunda sesini yükselterek kızdı; ama dermanı yoktu.

“Ama sen bana unutmak istediğim bir şeyi hatırlattın,” dedi sadece zoraki konuşarak.

“Özür dilerim,” dedi Haldun.

Ancak genç kız onu işitmedi. Hırçındı, öfkeliydi, suçlar gi­bisine baktı. Haldun’un ise sessizliği gerçekti, başka yapabilece­ği bir şey yoktu. Fatima bir ara güç bulunca makineli tüfek gibi sözcükleri birbiri ardına sıraladı.

îbn-i Haldun ise gözyaşları, suçlamalar arasında bir orta yol bulup onu sakinleştirmeye çalıştı. Hayatına karışmak ya da onu herhangi bir şekilde rahatsız etmek niyetinde olmadığını söyledi. Genç kız bu sözlerden etkilenmişe benziyordu. Dakikalar sonra açık yüreklilikle gülümsedi ve kendini biraz daha iyi hissediyor­du. Hatta şimdi her zamankinden daha güzeldi. Kendini toparla­yınca tane tane konuştu.

“Benim doğduğum dağlarda geleneksel aile yerleşik düze­ni vardı. Yaşlılarımız kocakarı ilaçlan yaparak aile ekonomisine katkıda bulunurdu. Şifacılık yaptığımızı öğrenen derebeylerin şövalyeleri bizleri Hıristiyanlık karşıtı propaganda yapmakla suçladı.

Böyle bir şey yaşamaya hazırlıklı değildik. Sevgi dürüstlük içinde asırlardır yaşamımızı sürdürüyorduk. Bir gün dağ kö­yümüz basıldı. Müthiş bir kargaşanın doruğunda ve büyük bir umutsuzluk içinde birbirimizi bir daha hiç görmemek üzere ayrı ayrı yerlere kaçıp gittik. Aile üyelerim İtalya’ya kaçarken ben Fransa’ya kaçtım. Onların şansızlığı İtalya’ya kaçmaları oldu. Çünkü orada ailemden, köyümden, Avrupa’nın daha değişik yerlerinden pek çok kadının cadılıkla suçlanıp yakıldığını öğren­dim. Bunları işittiğimde mahvolmuştum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Fransa’yı terk ederek îber Yarımadası’nın dağlarına kendimi vurdum. Üzüntümü dindirebilmek için sayısız şeylerle kendimi meşgul ettim. Sanki cehennemin derinliklerine defalar­ca inip çıkıyordum. İnan bana zerre kadar abartım yok. Cehenne­me her girdiğimde oradan hiç çıkamayacağımı düşünüyordum. Burada İslam alimleri ile tanıştım. Onların yaşantım ve kişiliğim üzerindeki etkisi olmasaydı beni yiyip bitiren geçmişimle baş et­memin imkanı yoktu. Buraya gelmeden önce yaşamla yüz yüze gelmeye kendimi hazır hissetmiyordum. Cadı diye yakılan ya­kınlarımın haksızlığa uğramasına engel olamadığım için sürekli kendime kızıyordum.”

“Senin bunda bir suçun yok. Kendim suçlaman neredeyse seni mahvetmiş. Derebeylerini unut artık. O bunu yaptı, öbürü bizi köyden attı, şu şunu söyledi türü cümleleri anılarının arasın­dan çekip çıkar. Sadece duygularının yoğunluğunda dur.”

“Galiba haklısın.”

“Olumsuz görünen olaylar içinde fırsatlar yaşar. Bunu yaka­layabilirsek hedefimize ulaşabiliriz. Sen de yaşadığın olumsuz­lukların içinden eline geçecek fırsatları sıkı sıkıya tutmayı ihmal etme. Her şeyi çok fazla kafaya takmışsın.”

“Evet, çok şeyi kafaya taktım.”

“Eğer takmasaydın elinde geriye ne kalırdı? Bunu hiç kendi­ne sordun mu?” dedi îbn-i Haldun.

“Hayır.”

“Şimdi sor.”

Fatima bu soruyu sorar sormaz içini hasretlik sardı. Bu yüz­den kendini pek iyi hissetmedi.

“Onlara duyduğum özlem ve sevgi hiç bitmeyecek,” dedi boğazı düğümlenerek.

Haldun çok düşünceli baktı ona.

“Bu sevgide bir azalma veya bir çoğalma olmuş mu?”

“Hayır,” dedi mertçe Fatima; ama yıllarca kendini kovala­yan kederin sızıntısını kalbinin derinliklerinde hissetti.

“Duygularınla bütünleşmelisin,” dedi Haldun.

Genç kız derin bir nefes aldıktan sonra sevgiyle kucakladı onları. Derebeylerine olan kızgın suçlamaları olmadan ve kendi­ne acımalar duymadan sessizliğin içinde sımsıkı sarıldı duygula­rına. Bu tarz bir yaklaşım genç kıza çok iyi gelmişti.

“Başarmak istiyorsam her sıkıntıyı üstümden atıp her şeyimi ortaya koymam gerekiyor değil mi?” diye de sordu.

“Evet.”

Fatima çok rahatlamış görünüyordu. Birden ellerini tuttu; ama karşı konulmaz bir sevgi dalgası Haldun’un bedenini sar­dı. Biraz utanmıştı. Fatima ise oldukça rahat görünüyordu. Şöyle dedi.

“Haklısın suçlamalardan arındığımda kalan şey sadece duy­gularım oldu.”

Genç kız bir müddet öylece kaldı. Dakikalar geçerken bir ara Haldun’un yanından ayrılıp aniden yandaki ağacın gövdesini hafif hafif yumrukladı. Bedensel bir tepkiydi bu! Istırabı hayret verici bir şaşkınlığa dönmüştü. Ağlıyordu; ama bu üzüntüden de­ğil, içinde yankılanan hasretten dolayıydı. Bir müddet sessizce bekledi.

On ikinci Bölüm

Niyet etmek aslında zordur; çünkü hedefe ulaşmak için uğraşıp dururken geçmişimizdeki süprüntüleri sürekli yüze­ye çıkartıp engellere takılmamıza sebep olur.

Fatima’nın hâlâ gözü yaşlıydı. Kuzey Avrupa’da cadı diye yakılan bütün genç kızları düşündü.

“Biliyor musun Avrupa’da daha önce de cadılarla ilgili olay­lar oldu!” dedi.

“Evet. İrlanda’da 1324’te Leydi Alice Kyteler büyük bir kar­gaşaya neden olmuş.”

“Ben bunu bilmiyorum. Anlatır mısın?” dedi Fatima.

“Leydi ’nin eski eşleri ölümcül hastalıklara tutulup öldükten sonra o son evliliğini Sir John ile yapmış; ancak daha önceki eş­lerin gizemli bir şekilde ölmesi Sir’i çok düşündürmüş. Dördün­cü koca, Sir John da diğer eşlerle aynı korkunç hastalığa yakala­nınca öleceğinden korkmuş. Şatonun hizmetkarlarına Leydi’nin eski eşlerini sormuş. Bir hizmetkarı da sonradan gizlice bir açık­lama yapıp şöyle demiş.

-Ben Leydi ’nin büyücü olmasından çekiniyorum efendim. Bazı gizemli kutuların içinde bir şey saklıyor.

İşe yeni giren hizmetkarın uyarısı ile kutuların anahtarlarını ele geçiren Sir içlerinde hayvan bağırsakları, kırkayaklar, solu­canlar, örümcekler, kurtlar, çeşitli otlar, insan ve hayvan tırnak parçaları, kime ait olduğu belli olmayan beyinler, cesetlerin be­denlerinden alınmış yağ ve tuhaf tuhaf giysiler onu dehşete dü­şürmüş. Eşinin bunlarla ne yaptığını araştıran adam en sonunda karısının onları kaynatıp büyüler yaptığını öğrenmiş. Sir John bu konularla ilgili araştırma yapan Ossory adlı papazı bularak eşini kiliseye şikayet etmiş. Kilise kadını suçlu bulmuş ve dini redde­den, iblislerle işbirliği yapma suçundan onu yargılamak istemiş; ama arkası sağlam olduğu için bir şey yapılamamış.”

“Neden?”

“Çünkü kadın saray ile ilişkisi olan Robert adındaki bir kişi­nin ayinlerine katılıp büyüler yapıyormuş. Kadının çok güçlü bir çevresi olduğu için kilise ayinlere bir şey yapamamış. Sir John ve kilise eli kolu bağlı öyle beklemişler. Kadın ayrıca Papa 22. John’ın koruması altındaymış. Bu yüzden kimse kadına ve şey­tana tapan çevresine bir şey yapamamış. Ama birkaç yıl sonra yönetim değişince Leydi Alice, İngiltere’ye kaçmış; ancak şato­da kalan ve yapılan iğrençlikleri itiraf eden hizmetçiler de bir bir diri diri kilise tarafından cadılık ile suçlanıp canlı canlı yakılmış. O günden sonra anladığım kadarıyla bitkilerden şifalı ilaç yapan kadınlar, Leydi Alice ile hiçbir ilgisi olmamasına rağmen günah keçisi olmuşlar.”

“Aynen öyle olmuş,” dedi genç kız. Biraz düşündükten son­ra devam etti konuşmasına. “Mağaralarda bulunan resimler de tarihte büyülü ayinler yapıldığım gösteriyor zaten. Büyü, bizim anlama gücümün ötesinde bir olay!”

“Sana katılıyorum.”

“Büyücülerin görevi aslında eski toplumlarda çok büyüktü; çünkü onlar yaptıkları iksir ve ayinlerle hastalık, kötü hava, sa­vaş, ölüm ve doğum gibi olaylardan toplumu koruyordu. Yapılan iksirler, bitkilerin köklerinden ve çiçeklerinden yapılan karışım­lardan oluşuyordu. Bu güçlü iksirleri de ayinlerde kullanarak be­layı savuşturduklarını düşünüyorlardı.”

Haldun pür dikkat kızı dinliyordu. Onu onaylarcasına başını salladıktan sonra şöyle dedi.

“Fakat hiç akla gelmeyen bir şey oldu ve veba salgınını ki­lise çok tanrılı dini savunan kişilerin büyü ile ortaya çıkardığını savundu.”

“Aynen öyle oldu,” dedi Fatima.

“Bu yüzden ilaç yapan kişileri de cadı sınıfına koyup yak­maları insanlık dışı,” dedi îbn-i Haldun yüzünü buruşturarak. “Bunu şiddetle kınıyorum.”

Fatima, Haldun’un gözlerinde derin bir hüzün gördü.

“Konuşurken sesi titriyor. Dünyada gelişen olaylara çok duyarlısın.”

İbn-i Haldun, aklına ailesi geldiği için kendini pek iyi his­setmiyordu.

“1348’deki büyük veba salgınında ben de ailemi kaybettim.”

“Bunu bilmiyordum. Veba pek çok masum insanın canını aldı. Bir de üstelik Provence ve Queyras’da vebaya cadıların ne­den olduğu kilisenin düşünmesi beni çileden çıkarıyor.”

“Aslında biliyor musun geçmişte de toplu salgın ve ölüm olaylarında, her zaman kilise cadılık ve büyücülük suçlamaları ile ithamda bulunmuştur.”

“Evet, biliyorum. Zaten bitkilerle uğraşan her kadının Avrupa’da cadı olarak kabul edilmesiyle botanikçiler kötü sayıl­dı.”

“Tek tanrıcılık, hiçbir zaman çok tanrılı inançlara ve onlara tapılmasına tahammül etmez. Bu yüzden cadılar ve büyücüler kilisenin baş düşmanıdır,” dedi îbn-i Haldun. “Sıkma canını, gel biraz dolaşalım.”

Kıvrım kıvrım olan kuzeydoğudaki îberik Dağları ’na Haldun’un gözleri kaydı. Başım ağır ağır sola çevirdi. Tam ku­zeydeki Cantabria Dağları vakur duruşuyla ormana, vadiye ha­kimdi. Bu dağlar birbirlerinden havza ve ovalarla ayrılmıştı; ancak diğer bölgelerde ovanın varlığından bile söz etmek konu olamazdı.

Haldun, Fatima’ya baktı; en çok kendi özgür iradesiyle hare­ket etmeyi isteyen bir genç kızdı. Özgür iradesiyle hareket ettiği için her zaman doğal güzelliğini koruyordu. Gözlerinin buğusu, teninin beyazlığı Haldun’u çok etkilemişti. Kendini daha fazla kaptırmak istemiyordu.

“Bölge büyük yaylalarla kaplı değil mi?” diye sordu.

“Evet,” dedi genç kız. “Yarımadada Meseta’nın genellikle batıya doğru meyilli olması nedeniyle Ebro haricindeki tüm ne­hirler denize akıyor.”

“Buranın doğası her zaman sıkıntılarımı unutturuyor.”

“Gerçekten İspanya’da doğa olağanüstü güzel,” dedi Fatima ve ilerdeki aspen ağacına gözü takıldı. Tir tir titremesi genç kızı büyülemişti. Çok sevdiği bir ağaç türü olan aspene bakarak konuştu.

“Kavak cinsi olan aspen bir titrek ağaçtır,” dedi ve parma­ğıyla onu işaret etti. Haldun gösterdiği noktaya bakarken Fatima büyülü bir şeye bakar gibi konuşuyordu.

“Narin yaprakları nadiren durgun olur.”

Haldun yaprakların hışırtısını duydukça coştu. Hava güneş­liydi ve iri bir bulut parçası dev sarı parlak toptan bayağı uzak­taydı. Aspenin ince yapraklan ufacık bir esintide titredi.

îbn-i Haldun yaprakların hışırtısını dinledikçe gaipten sesler duydu. Sanki ağaç gelmişi geçmişi dile getirip anlatıyordu. Ona bakarak şöyle dedi.

“Bu bir fısıldayan ağaç…”

“Evet. Sanki evrenin mesajını rüzgâr ile her yere iletiyor de­ğil mi?”

“Hım, hım,” dedi Haldun. “Bu ağaç sihir ve periler dünya­sının ana kapısı olmalı.”

“Eski Mısır kültürü zaten bu ağaç ile yakın temasta bulunan insanların şanslı olduğunu söylüyor,” dedi Fatima.

“Neden böyle söylüyor?”

“Hayatın zorluklarına karşı insanları güçlendirilmiş ve sı­kıntılı durumlarda dayanma gücü hissi verilmiş. Bu yüzden Me­zopotamya uygarlığında bu ağaçtan kalkanlar imal etmişler. İn­sanlığı acılardan ve karanlıktan koruduğuna inanmışlar. Ben de böyle olduğuna inanıyorum.”

“Sahi mi?”

“Evet. Aspen korkularımızı emdikten sonra daha parlak bir görüşle bize dirilten bir enerji aşılar.”

“Anlattıkların ilginç şeyler. Ben ise en kötünün içinden bir olumlu durumun çıkacağına inanırım. Eğer böyle bir kabulüm olmasaydı yaşadığım üzüntülerin içinden hiç çıkamazdım.”

“İnci de denizin dipteki çöplüğünün içinden doğuyor,” dedi Fatima.

“Sen çok gizemli bilgiler biliyorsun. Bunda botanikçi olma­nın etkisi büyük olmalı.”

“Elbette. Bitkiler ve onların meyveleri iksirdir. Örneğin el­malar insan bünyesinde oluşan öksürük, hipertansiyon, kabızlık gibi fiziksel hastalıklarla çok kolay savaşır.”

Haldun genç kıza hayran olmuştu. Bakışlarını uzun süre üzerinden çekemedi.

“Mesela sevdalı bir genç beğendiği, sevdiği kıza elmasının yansım verirse aşkı karşılık bulup elmanın mucizesini hemen gö­rürmüş.”

“Mucize neymiş?”

“Elmanın dostluğu ve ebedi arkadaşlığı sağladığı söylenir. Elma her zaman kendi başına gizemlidir. Etkilerini saya saya bi­tiremeyiz.”

“Daha başka ne özelliği var bu meyvenin?”

“Elma ağacı yetiştikleri mekanı şimşek çakmalarından ko­rur. Bu yüzden bunu bilen aileler kendilerini koruma altına almak için bahçelerine elma ağacı dikerler. Ayrıca elma püresi ve suyu teni gençleştirir ve yaşlanmayı geciktirir.”

“Galiba senin yaşam tecrüben benden çok fazla.”

“Bunu nereden çıkarıyorsun?”

“Benim hiç bilmediğim konularda bilgi sahibisin.”

“İnsan tecrübeleriyle güçlenir; ancak güç içinde ihtişam vardır,” dedi Fatima. “İhtişam kişiye güç vermeden önce aksilik ve arabozuculuk meydana getirir. Yani anlayacağın ihtişam yeni şeylere kapıyı açmadan yıkar geçer. Bu yüzden hiçbir şeyin seni yanıltmasına izin verme.”

“Hiç vermemeye çalışıyorum.”

“Güç; bir insana gelmeden önce aksayan işler, yanlış numa­ralar, görünürde çıldırtan hadiseler yaratır; ama sen onlar içinden gizlenmiş olan haberciyi, şansı yakalarsan yolun açılır.”

Üç gün sonra seyahatten döndüler. Akşama doğru şehre gir­diler. Pazar iyice kalabalıklaşmıştı. İspanya halkı çeşitli ırk grup­larının karışımından meydana geldiği için her çeşit insan vardı pazarda. Endülüs bölgesinde yaşayanlar, esmer; Basklar ve Ka- talanlar sarışın; Galiçya bölgesinde yaşayanlar ise alçak boylu ve buğday tenliydi. Her kesimden pazarcı ürünlerini Gırnata paza­rına getirdiği için tüm etnik gruplar burada uyumlu çalışıyordu.

Etnik grupları İbn-i Haldun, tipleri dışında birbirlerinden yaşayış ve giyiniş bakımından farklılıklar gösterdikleri için çok kolay ayırt edilebiliyordu. Andalusia kadınları[8] 5. yüzyılda bu bölgede yaşamış olan Faslılar gibi yüzlerine peçe örtüyorlardı.

Endülüs Emevileri İberik Yarımada’da çok iyi işler yapmış­tı. Bunların içinde en önemlisi de Gotlar’m hakimiyetine son verip Hıristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların yarımadada huzurlu yaşamalarını sağlamış olmalarıydı.

Fatima, Haldun’a buğulu gözleri ile baktı. Teni esmer, yu­varlak sakalı yüzüne ayrı bir hava katan Haldun çok yakışıklıydı.

Fatima ondan çok hoşlanmıştı; ama duygularının karşılıksız ola­cağını düşündüğünden açılamıyordu. Bir an uzaklaşmak isteyip ani bir karar aldı.

“Ben bir hafta sonra Tunus’a geçeceğim.”

“Neden?”

“Botanik konusunda kendimi geliştirmek istiyorum.”

“Anlıyorum seni,” dedi Haldun hüzünlenerek. “Bir daha gö­rüşemezsek sana iyi yolculuklar.”

On üçüncü Bölüm

His, bilge gibi yol gösterir.

Bir ay sonra îbn-i Haldun’un işleri çok yoğunlaştı. Sıkı bir çalışma vardı sarayda. Sınırlarda sık sık çatışma çıktığı için dev­let önlem almak için büyük bir program içindeydi. İbn-i Haldun bu çalışmada bayağı aktif bir rol aldı. Toplumların ortaya çıkış, gelişme ve çöküş kanunlarım araştırarak önemli buluşlar ortaya koydu ve bunu saray çevresi ile görüştü. Tanrı ya da herhangi bir gizli gücün etkilerini hiç göz önünde bulundurmamıştı. Gözlen­mesi mümkün olan tabiat ve tarih olaylarını işin içine soktuğu için tarih bilimini ve tarih felsefesini kurma niyetindeydi.

O toplumları, biyolojik varlıklar gibi düşünüyordu; ama coğrafya şartlarını ve ekonomik şartları ileri sürmesi bazı kesim­lerin işine gelmedi. Hatta onu Emir’e şikayet edenler oldu. Orta yaşlardaki Beni Ahmer Sultanlarından Ebü’l-Haccac Yusuf b. İs­mail ise Haldun’u seviyordu; huzuruna çağırdı.

Sarayın uzun koridorlarından îbn-i Haldun telaşla geçti. El Hamra Sarayı Gırnata Emirliği zamanında yapılan en büyük yapıydı. Sarayda pek çok etnik gruptan kimse çalışıyordu. Bir­çok Müslüman ve Yahudi Gırnata’da uzun yıllardır bir aradaydı. Emir, Haldun huzuruna geldiğinde öfkeliydi.

“Hakkında şikayet var. Tuhaf fikirlerinin olduğunu söy­lüyorlar. Bu durumun toplumu olumsuz etkilemesini istemem.

Zaten sınırlarımız karışık, bir de senin fikirlerin halkı isyana sü­rüklemesin.”

“Böyle bir şeyin olması mümkün değil efendim.”

“Nedir insanların kafasını karıştıran fikirlerin?”

“İnsanları toplumlar kurmaya yönelten nedenleri araştırdım. Ama bu çoğu kimsenin işine gelmedi.”

“Neymiş nedenler?”

“Tek başına üretim yapamamak insanların birlikte yaşamak zorunda bulunmasına sebep oluyor. Ayrıca, ekonomik şartların ve olayların da toplumlar üzerinde köklü bir etkisi var. Toplumun manevi hayatının toplumdaki ekonomik şartlardan etkilendiğini fark ettim. Toplumların şekillenmesi ve insanın manevi hayatı­nın, ekonomik şartlarla, üretim tarzları ile açıklanabilmesi bir tarih felsefesidir.”

Emir, Haldun’a baktı.

“Sen iyi bir medrese eğitiminden geçmişsin. Bu yüzden bil­gilisin. Ama bu dediklerini kimse anlamaz, bir de üstelik kafala­rını karışır. Felsefeni kendine sakla.”

Bu konuşmanın ardına îbn-i Haldun, hükümdarın huzu­rundan ayrıldı. Saray çok büyüktü. Ağır ağır yürüdü. Dalgındı, Emir’in sözleri canım sıkmıştı. En gözde salona girdiğinde in­şaat tamiratı vardı. Küçük kalabalığın arasından sıyrılıp küçük bahçeye geçerek boş bulduğu banka oturarak topluluğu sessizce izledi. Çok güzeldi her yer. Etrafın cıngılı ona sıkıntılarını unut­turdu.

Emir’in konut ve kale olarak kullandığı yapı topluluğu olan Elhamra Sarayı İspanya’nın en gözdesi idi. Yapımına Nasriler Devleti’nin kurucusu olan îbnü-1 Ahmer zamanında yani 13.yy’ın ortalarında başlanmıştı. Yapımı çok uzun yıllar sürdüğü için hanedan bölümüne Sultan I. Yusuf yeni başlamıştı. İnşaat birkaç aya biterdi.

îbn-i Haldun bir an durdu. Sarayın rengarenk dekorasyonu ilaç gibi geldiği için biraz önceki yaşadığı sıkıntıyı tamamen unutmuştu. Hisleri ona eğitim alanında çok ilerleyeceğini söy­lüyordu. His duygusunun bilge gibi yol gösterdiğini daha önce eğitim aldığı hocaları da söylemişti. O iyi bir öğrenci olduğu için hiçbir şeyi kolay kolay unutmazdı.

Şimdi keyifli olduğu için şükretti, sonra güzel saraya hay­ranlıkla baktı. Dışarıdan bakıldığında, Elhamra Sarayı insanda müthiş duygular uyandırıyordu. Yirmi üç kulesi olan kale muh­teşemdi. Elhamra Sarayı îbnü-l Ahmer tarafından Hıristiyanlarca tehdit edildiği sırada, inşa edilmeye karar verilmişti. O dönem­den beri Elhamra Sarayı, hanedan için karargâh, siyasi merkez ve yaşam alanı vazifesi görmekteydi.

On dakika sonra Haldun ayaklandı. Avlulardan, koridorlar­dan ağır ağır geçti. Sarayın içindeki ince suyolları güzel bir görü­nüm ortaya çıkarmıştı. Neredeyse insanı büyülüyordu.

Sarayın bu bölümünün içini de pür dikkat gezdi. Dekorasyo­nu, çinileri, yerdeki ipek halıları, oyma taş işçiliği, ağaç düzenle­meleri, antik vazoları, gümüş şamdanları ve karmaşık kaligrafisi ile Elhamra Sarayı oldukça şatafatlıydı.

Bir hafta sonra saraya bir alim geldi. Eı-Ru’ayni, Emir Yusuf ile görüştü. Müderris olarak çalışmasını istiyordu Emir. Alim bu konuya sıcak bakınca Yusufiye Medresesi’nin fikir babası olan vezir Ebü’n Naim Rıdvan ona kalacak yerini gösterdi.

Yusuf Medresesi önemli bir mevkide konumlanmış olan el- Kayseriye’nin arkasında bulunan Ulu Cami’nin çevresindeki ticaret bölgesi yakınlarında inşa edilmişti. Çarşının dükkânları da el- Kayseriye diye anılıyordu. Özel giriş kapısı olan çarşı dar sokakları ve küçük dükkânları ile klasik şark usulü bir eski çar­şıydı. Medresenin inşaatı sırasında su ihtiyacını karşılamak için nehirden medreseye su tesisatı bile döşenmişti.

Er- Ru’ayni derslere başlamadan Sultan ile görüşüp bir kü­tüphane kurmak istediğini söyledi.

“Mimarlara söyleyelim de medrese yakınma bir kütüphane inşa etsinler.”

Kısa sürede medresenin yanı başında bir kütüphane inşa edildi. Kütüphane doğrudan medreseye bağlıydı. Eğitim ve öğ­retim faaliyetlerini destekleyen Sultan gelişmelerden çok mem­nundu.

Er- Ru’ayni bir gün derste Haldun’un çok zeki olduğunu fark etti. Onu çok başarılı buluyordu. Kendisinden kütüphane için yardımcı olmasını istedi. Haldun memnuniyetle bunu kabul ederek hemen bir kitap bağış kampanyası düzenledi. Kısa sürede toplanan bağışlarla kütüphane kitap doldu, taştı.

Günler geçti. İbn-i Haldun yeni bilgiler öğrendiği için mut­luydu. Ayrıca medreseyi çok seviyordu. Dünya hayatının dört te­mel üzerinde kurulduğunu anlatan giriş kapısındaki kitabeyi de her gün okumadan edemiyordu ve içeri her girişinde bu dörtlüğü okuyordu.

Hikmet sahiplerinin taşıdığı bilim

Yöneticilerin gösterdiği adalet

İyi ve salih insanların yaptığı dua

Yiğit kişilerin gösterdiği Şecaat

Haldun hem saraydaki işini, hem eğitimini, hem de kütüp­hanedeki sorumluluğu hiç aksatmıyordu. Er- Ru’ayni vezirle gö­rüşüp Haldun’un medresede yaşamasını istedi. Sultan arada bir Haldun’a kızsa da onu severdi. Bir şartla itiraz etmeden medre­sede yaşamasına izin verdi. O da elçilik yapmasıydı… Haldun bu görevi seve seve kabul etti. Er-Ru’ayni de ona kalması için doğu yönüne bakan binaların birinde küçük bir oda verdi.

İbn-i Haldun oldum olası tarihe meraklıydı. Bir gün saray­daki yazıtları inceledi ve öğrendiklerinden çok etkilendi. Çünkü yıldızlardan ve cennetten bahsediliyordu. Sarayın içindeki su­ların önemini yazıtlardan öğrenmiş olmak onu çok şaşırtmıştı. İslam dinine göre dört ayrı mekândaki ince suyollarının cennetin dört akarsuyunu sembolize ettiğini ve ona göre tasarlandığını bil­mek içine ayrı bir huzur vermişti. Bu bilgiyi öğrenince suyollarını daha dikkatli süzdü. Bakışları keskindi. Su ile ışığın bir arada düşünüldüğünü fark eder etmez çok heyecanlandı. Tüm ta­sarımın ana öğelerinde cennetin tasviri çok iyi verilmişti. Sanki bu saray dünyadaki cennetti. Haldun sarayı her gezişinde farklı şeyler öğreniyordu.

İki gün geçti. Salı günüydü, saraya yabancı milletlerden konuk gelecekti. Medreseden biraz erken ayrılıp saraya geldi. Elhamra’nın bahçe ve avluları da çok ilginçti. Uzun bir havuz boyunca dikilmiş ağaçlardan oluşan Mersinli Avlu’nun her yanı mermer döşeliydi. Civarın temizliğini yapan görevli buranın be­yaz mermerlerinin çok ünlü olduğunu söyledi.

Bu avludan iki Kız Kardeş Salonu’na geçti. Salonun çıkış kapısı on iki adet aslan heykeli ile desteklenmiş bir çeşmeye sahip olan Aslanlı Avlu’ya varıyordu. Bu avludan İbn-i Haldun Elçiler Salonu’na vardı. Gelen elçileri hükümdara götürerek ter­cümanlık yaptı.

Günler su gibi akıp geçiyordu. Arada bir Haldun’un aklına Fatima geliyordu. Onu çok özlemişti; daha önce hiçbir kıza böylesine bir hasretlik hissetmemişti.

İbn-i Haldun, Yusufiye Medresesi’nde çok iyi bir eğitim ol­duğundan iş saatlerinin dışındaki vaktini hep burada geçiriyordu. Fıkıh, tefsir, kıraat ve hadis gibi din bilimlerinin yanı sıra fizik, botanik, tıp ve kimya gibi müspet ilimlerin yanı sıra felsefe, psi­koloji, tarih ve edebiyat gibi beşeri bilimler de öğreniyordu.

İbn-i Haldun, ayrıca Er- Ru’ayni ile sık sık hadisler hakkın­da görüşüyordu. O sosyal teoriler ile birlikte hadislere yaklaş­tıkça hocası ile fikir ayrılığına düştü. Ibn-i Haldun’un hadisleri anlama konusunda yaptığı şey, teorik açıdan sufilerin yaptığına benzemekteydi. Temelde metinden yola çıkmamakta; metne git­mekteydi. Aralarındaki tek fark İbn-i Haldun sosyal tecrübeler­le hadise yaklaşırken sufiler ise bireysel ve manevi tecrübelerle yaklaşmaktaydı.

Hocası ile fikir ayrılığına düşse de İbn-i Haldun medresedeki derslerini hiç aksatmıyordu. Medreseye Müslüman öğrencilerin yanı sıra Kastilya Krallığı ile Aragon Krallığı gibi birçok yabancı ülkeden kimseler geliyordu.

Bir gün Sultan Yusuf fıkıh, usul, hesap ve Arap dilbilimi uzmanlarından olan Muhammed b. Muharib es-Sarıhi’yi saraya davet etti. Onun adına verilen yemeğe Haldun da giderek onunla tanışma imkanı buldu.

Ondördüııcü Bölüm

Negatif olayları hayatımıza çekmemek için günlük olay­ların arasındaki tatsız durumları fark etmeliyiz.

Güzel bir yaz günü İbn-i Haldun doğayı gezmek için seyaha­te çıktı. Dağlar onun en büyük dert ortağı idi. Fatima’ya duyduğu özlemi yüksek sesle haykırdı. Avazı çıktığı kadar bağırmak çok iyi gelmişti. Vakur dev dağların yamaçlarında dolaşırken kuş gibi hafifleyip derdini tasasını unuttu.

Dev Pirene’ye doğru ağır ağır tırmandı ve güzel bir ağaç gölgeliği bulur bulmaz dinledi. İspanyol Pireneleri, Fransız Pireneleri’nden daha genişti. Doğu Pireneler, bitişiğindeki sıra­dağlar ile İberik Sıradağları’na bağlanıyordu. Daha önceki doğa turlarında Haldun Endülüs Sıradağları’na gitmişti; ama buraya ilk defa geliyordu. Endülüs dağları, Pireneler’e göre çok büyük ve kıvrılmış kütlelerdi.

“Doğa ile haşır neşir olmayı çok seviyorum. Ebro ve Guodalguivir ovalarıyla Manche’de yazlar sıcak, kışlar sert geçer. Kış gelmeden bir gün de o tarafları gezeyim,” diyerek Haldun ayağa kalkıp yürüdü. Epeyi yürüdükten sonra Mino Nehri’ne geldi.

İlerde çok güzel görünen muhteşem bir orman vardı. İçine dalmak için sabırsızlandı ve hızlı adımlarla on dakika gibi kısa sürede uzun ağaçların altına geldi. Bir oduncu kurumuş bir ağacı kesiyordu. Ona doğra ilerlerken kurumuş ağaç yapraklarının hı­şırtısını duyan adam Haldun’u fark etti.

İnsana hasret olan adam tanımadığı biri görmekten çok hoş­nut olmuştu ve aniden gülümserken yüzündeki gamzeler belirdi; adeta minik derin çukurlar dans ediyordu.

Güzel bir yüz ifadesi ile karşılanan îbn-i Haldun tebessüm ederek kendini tanıttı; adam da kendini… Epeyi sohbetin ardına Haldun civar hakkında bilgi almak istedi. Adam çok bilgiliydi ve kısaca bir şeyler söyledi; ama bu Haldun’u pek kesmedi. Adamın ise yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Sanki Haldun ile karşı­laşmanın keyfini çıkarıyordu. Evinin yakında olduğunu söyledi. Yarım saat sonra adamın evine gittiler. Avlusuna bir çardak yapa­cağını, gölge yapması ve üzüm vermesi için de asma yetiştirmeyi istediğini belirtti.

“Yalcın bir zamanda yapacaksanız size yardım edebilirim,” dedi îbn-i Haldun.

“Aslında her şeyim hazır. Sadece benim bu işe zaman ayır­mamı bekliyor.”

Yemekten sonra Haldun adama yardım etti. Oduncu Hüsa­mettin, uzun boylu, çok kuvvetli bir adamdı. Onu farklı kılan şey görünümü değil, meçhul konuşma biçimiydi. Her sözcüğü Haldun’un hiç duymadığı kadar açık ve net telaffuz ediyordu. Hatta bazılarım uzatarak vurguluyordu. Sanki yabancı bir aksam vardı; ama hiç yapmacık değildi. Aşırı azametli davranışına rağ­men îbn-i Haldun konuşmalarından büyülendi.

Hüsamettin’in kendini önemseyişi çok pervasızdı. Onu din­ledikçe Haldun, hâkimiyetinin heyecan verici olduğunu fark etti.

Direkleri çardağın yapılacağı alana taşıdılar. Hüsamettin iki dakika gibi kısa sürede çardağın çerçevesini hazırladı. Birlikte bir kenarını kaldırıp yatay kirişlere cıvataladılar.

Haldun çerçevenin öbür tarafını yukarı kaldırırken adam kirişlere açmış olduğu deliklere cıvataları yerleştirdi, sonra da iyice sıktı.

Onlar iş yaparken Hüseyin’in karısı tarladan geldi. Akşama doğru kadıncağız içeriden yiyecek tepsisiyle çıktı. Ona bakayım derken Haldun’un dengesi bozuldu, hatta ağır tahta çerçeveyi ha­vada tutmayarak dikkati dağıldı ve aniden yere yığıldı.

Hüsamettin cıvataların çoğunu sıkıştırdığı için çerçeve üze­rine düşmemişti. Haldun kısa sürede kendini toparladı ve kadının ikram ettiği ayranın ardına kendini daha iyi hissetti.

İbn-i Haldun geceyi burada geçirecekti. Hava kararınca bahçeye çıkıp ay ışığım altında oturdular. Adam mükemmel bir pragmatistti. Çok gizemli konuşuyordu.

“Sen çok kitap okumuşsun anladığım kadarıyla,” dedi.

“Evet.”

“Kaç tane kitap bitirmiş olursan ol asıl önemli olan disiplin­dir. Örneğin sen hep okumak istediklerini okumuşsundur; ama okumak istemediklerini asla okumamışsındır.”

“Doğru söylüyorsun okumak istemediğim şeyleri okumam.”

“Eğer sende, okumak istemediklerine karşı bir disiplin olur­sa can alıcı noktaya gelirsin ve dünyanın gidişatını değiştirirsin.”

İbn-i Haldun şaşkındı; çünkü hiçbir şey anlamamıştı.

“Yüzün allak bullak oldu,” dedi Hüsamettin. “Ben anla­şılmayacak bir şey demiyorum. İnsan algılamasını geliştirmek istiyorsa reddettiği şeyleri incelemeli, kabul ettiklerini değil di­yorum. Sen hiçbir zaman küçük hesaplar peşinde koşma sakın, insan oğulları farkında olmadan bu kısır döngünün içinde sıkışır kalır. Aslında bu duygu insani değildir; atalarımız yaşam müca­delesi içinde sıkışıp kaldığı için dışarıdan zorla kabul ettirilmiş bir döngüdür.”

“Ama çok olumsuz olaylar oluyor gün içinde,” dedi İbn-i Haldun.

“Negatif olayları hayatımıza çekmemek için günlük olayla­rın arasındaki tatsız durumları fark etmeliyiz.”

İbn-i Haldun’un ağzı bir kaç kez istem dışı açılıp kapandı; sanki zoraki esniyor gibiydi. Bir som somaya çabaladı umutsuz­ca; ancak soruyu kafasında şekillendiremedi. Bütün düşünceler­den arınmıştı, zihni bomboştu.

Hüsamettin anlattığı şeyleri İbn-i Haldun’un sindirmesini istiyordu. Bu yüzden konuyu değiştirip şöyle dedi.

“Kuzeybatı İspanya’da meşe ve gürgen ağaçlan bulunur. Ben her gittiğim bölgede ağaç kesmeden önce mutlaka beş tane meşe palamudu dikerim. Doğa bize karşılıksız her şey veriyor. Biz de ona şükranlarımızı sunmalıyız.”

İbn-i Haldun etkilenmişti adamdan.

“Her yeri karış karış bilir misin?”

“Elbette. Doğu kıyılarında yeşil meşeler, sulak bitkiler ve bozkırlar hâkimdir. İç kesimde karışık orman, güneyde meşe ormanları ve bozkırlar, bazı kesimlerde ise çayır ve fundalıklar bulunmaktadır.”

îbn-i Haldun sersemlemişti onu dinlemekten. Adamın o ka­dar ağdalı, akıcı bir konuşması vardı ki gece kuşları bile ötüşle­rini bu sersemleten konuşmanın içine serpiştirmişti. Hüsamettin durumunu fark edince kıkır kıkır güldü. Bir çocuğun kıkırtıları gibiydi gülüşü. Haldun en sonunda duygularını dile getirdi.

“Doğayı bu kadar net anlatman çok ilginç geldi bana.”

“İlginç mi?”

“Evet,” dedi İbn-i Haldun. “Ormanda peki hiç hayvan yok mu?”

“Olmaz olur mu?”

“îber Yarımadası dağlık ve ormanlık bir araziye sahip oldu­ğundan yoğun ağaçlık bölgelerde ayı, kurt, tilki, tavşan, sincap, yaban kedisi, yaban keçisi gibi hayvanlar yaşar.”

“Bu tarafa doğru gelirken ben de turna sürüsü görmüştüm.”’

“Mevsimden mevsime göçmen kuşlar İspanya’ya gelmekte­dir. Topraklarımızın yaklaşık beşte ikisi tarım ürünleriyle işlenir. Elde edilen tohumlardan bu göçmen kuşlar da nasiplenir.”

“Ama İspanya’da çok kurak ve çok dağlık alanlar olduğu için tarım her bölgede yapılamıyor.”

“Yazlan nemli olması nedeniyle benim köyümde mısır ta­rımı yapılır. Benim asıl işim odunculuk; ama küçük bir toprak parçam var, o da az çok elverişli; ama tahıl fazla ekmem. Patates ve fasulye ektim daha önceki yıllarda. Eşim çok sever tarla işle­rini. Ben odunculuk yaparken hanım sağ olsun ekinle ilgilenir.”

Bu arada kadıncağız yanlarına gelip kışın bahçesinden top­ladığı turuncu portakallardan ikram etti.

On beşinci Bölüm

Günlük yaşamımızdaki doğrulamalara dikkat etmeliyiz. Doğrulama kendimizi iyi, kötü, hoş ve sıkıcı durumlarda ne hissettiğimizi bilmemizi sağlar.

Ertesi gün İbn-i Haldun yola çıktı. Üçüncü günün sonunda evindeydi. Sabah erkenden kalkıp Yusufiye Medresesi’ne gitti. Artık eğitimini tamamlar tamamlamaz Fatima’yı görmek için Tunus’a gitmek istiyordu. Ancak altı ay soma eline bir fırsat geç­ti ve îber Yarımadası’ndan ayrıldı.

Doğduğu topraklara gelmek İbn-i Haldun’u çok sevindirmiş­ti. Saraya kâtip olarak işe girdikten sonra bir an evvel Fatima’yı bulmak istedi; ama genç kızın Cezayir’e gittiğini öğrenince sükût hayale uğradı.

Epeyi zaman geçti. Bir müddet sonra Kuzeybatı Afrika ka­rıştı ve kabileler arası savaş çıktı. Haldun kabile şefleriyle her zaman iyi anlaşırdı. Ortamı düzeltmek için çalıştı; ama bu durum onu çekemeyenlerce olumsuz karşılandı.

Bir müddet sonra Tunus Hükümdarı savaşta öldürüldü. Onun yerine geçen idareciler ise, İbn-i Haldun’a karşı cephe aldı­lar. Bu nedenle İbn-i Haldun kardeşinin bulunduğu Fas’a geçmek zorunda kaldı. Zamanla burada da siyasi kargaşalar baş gösterdi; ancak kısa sürede olaylar duruldu.

Fas Emiri Ebu İnan bir gün İbn-i Haldun’u bilim meclisine kabul etti. Başkâtip olarak çalışıyordu. Ama iki ay sonra siya­sal bir nedenle hapsedildi. Suçsuz olduğu kısa sürede anlaşılınca Ebu İnan tez emir buyurup hapisten onu kurtardı.

İbn-i Haldun bir müddet devlet işlerinde çalıştı. Hükümdarı tanımak istemeyen belli bir kesim vardı ve onlar sık sık ayaklan­ma çıkardığı için her gün ortalık karışıyordu.

Bir gün İbn-i Haldun işte kendisini çekemeyen bir adam ile tartıştı; morali çok bozuktu; çünkü zıtlaştığı adamın sözlerinin ağırlığını kaldırmakta bayağı zorlanmıştı.

Gece zor uyudu. Bu yüzden sabah yataktan kalkmaya üşen­di. Kendini bayağı çökmüş hissediyordu. Biraz daha uzanma­sı gerektiğini düşünüp başını yastığa gömdü. Başı dönüyordu. Dünkü tartışmadan olduğunu düşünüyordu; ama belki de hava­dandı. Derin bir iç çekti. Yattığı yerden gökyüzü görünüyordu. Doğmakta olan güneş muhteşem bir altın sarısı renkteydi. Oda­nın duvarlarına portakal, şeftali renginde yansımalar yapıyordu.

Semada tek bir bulut tanesi yoktu. Işık süzmelerinin dışında sanki hiçbir şey kıpırdamıyordu. Bir an tüm dünyanın bir yerlere saklandığını düşündü. Ailesini özlüyordu. Annesinin ve babası­nın ölümünden sonra onu arayıp sormayan abisini hatırlayınca içi cız etti. Aslında abisi de o aramadığı için sitem ediyordu ve Haldun’un çok önceden gönderdiği mektup onun eline hiç geç­memişti. Her ikisi de gerçeği bilmediği için bir araya gelmek is­temiyorlardı.

Dakikalar sonra İbn-i Haldun yataktan kalkmaya çalıştı; ama son anda vazgeçti. Bir başına kalmak ona çok acı veriyor­du. Sessizlik bir hançer gibi kalbine saplandı. Aileye olan özlem iliklerine işledikçe işledi. Nefes alamaz bir haldeydi. Yataktan aniden kalkıp bir bardak su içti. Şehirde olmak, gürültünün için­de yitip gitmek istiyordu. Ancak geri yattı ve saatlerce yataktan kalkamadı, ta ki öğleden sonraya kadar… En sonunda mutfağa geçip bir iki lokma bir şeyler yedi.

Saat dörtte kapı önündeydi; ama dışarı çıktığında midesi bu­lanıyordu. Pazar meydanına geldi. İpekten, baharata kadar her şey vardı. Kakule kokuları her yeri sarmıştı. Karışık baharat ko­kuları içerilere girdikçe daha çok artıyordu. Geleneksel tarzda yapılmış maskların başına vardı. Orada dikilen orta boylu, geniş omuzlu, başında siyah türbanı olan bir müşteri İbn-i Haldun eline mask alınca şöyle dedi.

“Bunlar olağanüstü şeyler değil. Boşuna alma. Onları bura­lara gelen gezginlere satıyor.”

İbn-i Haldun adama bir yandan ters ters baktı, diğer yandan da sinsi adamı inceledi. Adam çok zayıftı. Üçgen yüz hatları ile kum bir yüzü, çıkık elmacık kemikleri ve koyu bayağı kahve bir teni vardı. Cildi ve boynu bayağı gergindi. Yüzüne hain bir ifade veren sarkık bir bıyık bırakmıştı. Kargaburnu onun görüntüsü­nü daha da sertleştiriyordu. Vahşi bakışlı kara gözlerine bakarak konuştu.

“Ben emeğe her zaman saygılıyımdır. Bana göre bunlar ola­ğanüstü!” dedi ve beğendiği bir tanesinin fiyatını tezgâhın kar­şında mask yapan adama sordu; ama adam işe daldığı için onu duymadı.

İbn-i Haldun maskın nasıl yapıldığım öğrenmek istediğin­den biraz adamı izledi. Sanatkâr, ince uzun bacaklarının arasında yaptığı maskı iyice sıkıştırmıştı. Neredeyse omuzu dizlerine de­ğecek gibiydi. İbn-i Haldun bir kez daha fiyatını sorunca bu sefer duydu ve aniden ayağa kalktı. Bir ray kadar ince olan bedeni bir o kadar da kavak ağacı gibi uzundu. Bir yandan ayaklarına

sandaletlerini geçirdi, diğer yandan da maskın fiyatım söyledi. Haldun istediği maskı alıp tezgâhtan ayrıldı.

Pazarın pek çok ince dar yolları vardı. Bu yolları oluşturan tezgâhlardan geçti; ama yol boyu mask yapan adamı düşündü. Adamın hiç boşa harcayacak zamanı yoktu. Bu yüzden önündeki işe kendisini tümüyle vermişti. Yaptığı her şeyi ölçerek biçerek yapması olağanüstüydü. Kendisi de çalışkandı; ancak onun kadar değil…

îbn-i Haldun zamanını geçmişte arada bir boşa harcadığını düşününce kötü oldu. Geçmiş, acımasız pençeleriyle onu yakala­mış bırakmıyordu. Bir duvarın üstüne oturup derin düşüncelere daldı, epeyi sonra kendine geldiğinde bir kuş gibi olmuştu. Çün­kü nerede hatalı olduğunu fark etmişti. Şöyle dedi.

“Günlük yaşamımızdaki doğrulamalara dikkat etmeliyiz. Doğrulama kendimizi iyi, kötü, hoş ve sıkıcı durumlarda ne hissettiğimizi bilmemizi sağlıyor. Arada bir aklımdan olumsuz düşüncelerin gelip geçmesine engel olamıyorum. Bundan sonra zihnime hâkim olabilecek konsantrasyonu sağlayacağım.”

Zaman su gibiydi. Fas’ta hâlâ ara ara devlet yönetimi karı­şıyordu. Özellikle son ayda peş peşe pek çok iç ayaklanma ol­muştu. Ebu İnan’ın yaptığı atamalar sonucunda devlete hizmet eden pek çok memur bu olaydan etkilendi ve birer birer ülkeden ayrıldılar.

İbn-i Haldun da ortamdan çok bunalmıştı. Bir ara Cezayir’e girmek istedi; çünkü Fatima’yı aklından çıkamıyordu; gerçi ona duyduğu sevginin de ne olduğunu tam olarak bilemiyordu. Tam Cezayir’e geçeceği sırada orası da siyasal açıdan karıştı. Bunun üzerine en sonunda Haldun İspanya’daki devlete geçti.

Sultan Yusuf, Haldun’un geri gelmesinden çok hoşnuttu. Onu eski işine aldı; ama bu arada Avrupa’da veba salgını yeni­den hortlamıştı. Oradan kaçan pek çok insan İber Yarımadası’na geliyordu. Kilise bu salgının faturasını yine cadılara ve kedilere biçmişti. Aklına Fatima geldi. Bu tip olaylar genç kızı geçmişte perişan etmişti. Onun adına üzülürken birden onu bir kez daha görebilme duygusu bedenini sardı.

Aradan günler geçti. İbn-i Haldun’un aklı fikri Fatima’daydı. Bir gün çok güzel bir tesadüf yaşayarak Fatima’yı pazarda gördü. Bu onun için çok büyük bir şanstı. Genç kız da onu gör­düğüne çok memnundu. Çünkü aradan geçen onca zamana karşı genç kızın Haldun’a duyduğu sevgide hiç azalma olmamıştı.

İki ay geçti. Her ikisi sık sık bir araya geliyordu. Bir gün Haldun, Fatima ile buluşup kırlara çıktılar. Hoş bir gündü. Gü­neş tam tepedeydi; ancak canları veba salgını yüzünden bayağı sıkkındı.

“Kuzey Avrupa’da veba salgınına neden olarak düşünülen pek çok genç kız yine cadılık ile suçlanıp kedileriyle yakılıyor,” dedi Fatima.

“Bu korkunç katliamın ara ara tekrarlanması beni çok üzü­yor.”

“Beni de,” dedi Fatima ve geçmişe ait pek çok can sıkıcı olayları sinirlenerek anlattı.

Ama bu derin keder İbn-i Haldun’un kamının içinde vol­kanik patlamalar yarattı. Hatta bedeninin üst kısmına kadar uzanıp onu tepeden tırnağa kadar sarstı. Açıkça belli etmese de Haldun’un düşüncelerinin berraklığının yittiğini Fatima hissetti.

îbn-i Haldun’un artık gözleri de kararmıştı. Dengesini bir ara kaybeder gibi oldu. Fatima hemen durama müdahale edip onu yere oturttu.

îbn-i Haldun çevresini saran zifiri karanlığı hissedebiliyor­du, bir de üstelik baş dönmesi uykuya dalıyormuş duygusu ve­riyordu. Bedeni kaskatı kesilmişti. Kendine geldikten sonra sır­tını ağaca yasladı. Akşam vaktiydi. Batan güneşin ışıkları îbn-i Haldun’un içinde bir umutsuzluk duygusu yaratıyordu. içinde bulunduğu durumu kendi bile tanıyamıyordu. Fatima ağır ağır, kısık, ciddi bir sesle yürüyüp yürüyemeyeceğini sordu.

“Yürüyebilirim,” dedi Haldun; ama takati yoktu. Zoraki kuru bir nehir yatağına vardılar. İlerde bir kalabalık grup var­dı. Kendilerine doğru geliyorlardı. Çevredeki çalıların arasından yürüyen insanların hışırtılı ayak seslerini duydukça silkindi. Ge­lenlerin dost mu düşman mı olduklarını bilemediği için kendine çeki düzen verdi.

On altıncı Bölüm

Güç kazanma yolunda ilerleyen insan; aksayan işler, yanlış numaralar, görünürde çıldırtan hadiselerle karşılaşır; ama onlar içinde gizlenmiş olan haberciyi yakalarsa istediği­ne sahip olur.

İki adam yanlarına geldiğinde İbn-i Haldun öne çıktı; sessiz­ce süzdü onları… Bölgenin insanlarına benziyorlardı. Biri kayıt­sız bir ses tonuyla yollarını kaybettiklerini söyleyerek ana yola çıkmak için ne yöne gitmeleri gerektiğini sordu. O da elinden geldiğince tarif etti.

Haldun adamlar gidince derin bir nefes aldı; çok tekin bin­lerine benzemedikleri için huzursuz olmuştu. Hayati eylemlerde bulunacağı zaman o asla duygusal ve mantıksız tepki göstermez­di. Babasından mantıklı hareket etmeyi öğreneli çok zaman ol­muştu. Rahmetli babasını minnetle anarak eskiyi düşündü. Man­tıksız tepki göstermemeyi öğrenmesi için babası çok uzun zaman onu soğukkanlılıkla gözlemlemişti.

Fatima ile ağaçlık alana geçip oturdular. İkisinden de çıt çık­mıyordu. Aradan bir saat geçti. Ağaç gölgeliği Haldun’a bayağı iyi gelmişti.

“Cadı ve kedi katliamını bir daha konuşmayalım,” dedi Fa­tima düşünceli ses tonu ile.

İbn-i Haldun genç kızın ne amaçla böyle dediğini anlama­mıştı.

“Ne için böyle dedin?”

“Sen çok üzülüyorsun.”

“Elimden bir çözüm gelmediği için üzülüyorum. Ortaçağ Avrupası’nda kediler ve cadılık ile suçlanan kadınlar çok uzun bir zamandan beri korkunç bir yaşam sürüyor.”

“Evet öyle.”

“Kedilere ve cadılık ile suçlanan kadınlara yapılan katliamın yaklaşık elli yıldır ara ara sürmesi beni kahrediyor.”

“İberik Yarımadası ’nda bu tür olaylar yok; çünkü burası Müslümanların elinde ve genç kızlar ile kediler Ben-i Ahmer Devleti’nde[9] çok güvende.”

“Aslında Avrupa Romalılarla birlikte kedilerle tanıştı. Daha önce tek bir kedi bile bu kıtada yoktu.”

“Sahi mi?”

“Evet. İsa’dan önce Mısır’ı egemenliği altına alan Romalılar Mısır’ın kutsal kedilerini Avrupa’ya getirdi. Herkes kedileri tıpkı Mısırlılar gibi tahıl ambarlarını farelerden korumak için kullan­dı; ama bu veba salgınıyla kocakarı ilacı yapan kadınlar ve onla­rın kedileri suçladı. Eski Mısırlılar, kedileri kutsal gördüğü için ona çok değer verirken Avrupa kediyi sadece bir evcil hayvan olarak yaşamlarına soktu.”

“İspanya’da en çok Burma kedileri ile Japon kedileri var,” dedi Fatima.

“Başka tür kedi yok mu?”

“Yok.”

“Buraya başka değişik kedilerin gelmemesi ilginç,” dedi İbn-i Haldun. “Hâlbuki sadece Romalılar değil Haçlılar da Ana­dolu Yarımadası’ndan kedileri Avrupa’ya taşıdı. Özellikle Anka­ra Kedisi Avrupa’ya götürülen bu kedilerin başında geliyor.”

“Ben aslında cadılık suçlamalarının ve kedi yakmalarının ardında başka sebepler olduğunu düşünüyorum.”

“Ne var sence?” diye sordu İbn-i Haldun.

“Hıristiyanlar, Eski Mısırlılar’ ın kedileri çok sevdiklerini öğrenerek dinsel semboller içinde kedi figürünü de kullandıkları­nı fark ettiler. Bence bu yüzden kediler günah keçisi oldu.”

“Ortaçağ Avrupası’nda Hıristiyanlar kendileri dışında­ki her türlü inanışı kötülük olarak görüyor,” dedi îbn-i Haldun. “Veba salgını ortalığı kasıp kavurmaya başlayınca Hıristiyanlar da Mısır kültürü içinde yer alan her şeyi karalayarak kötü olarak kabul etti. Cadılığı çok tanrılı putperestlikle ilişkili buluyorlar.”

“Kesinlikle,” dedi Fatima.

“Kediler de Mısır ile bağlantılı olduğu için koca karı ilacı yapan kızlar, kadınlar ve olanlardan habersiz kediler bu karala­manın ilk masum kurbanları oldular.”

“Bereketin temsilcisi olan kedilerin Ortaçağ Avrupası ta­rafından kötü güçlerle işbirliği yapan yaratıklar olarak görülmesi çok kötü,” dedi Fatima.

“Çok kötü; ama öyle oldu.”

Ağaçlık alandan çıkıp kente gitmek için ayaklandılar. Ya­rım saat sonra meydana geldiler. Caminin arkasındaki meydanda hasta leyleklerin tedavi edildiği, korunduğu bir bölüm vardı. Her ikisi orayı ziyaret edip kuşlara yiyecek verdiler.

“Sokak kedilerinin beslenmesi için bir vakıf kurmayı planlı­yorum,” dedi Fatima gülümseyerek.

“Hayvanlara yardım etmek dinimizce büyük sevaptır.”

“Kimsesiz hayvanlar için bir şeyler yapabilirsem ne mutlu bana!”

“Ben de oldum olası hayvanları severim ve çocukluğumdan beri kuşların bulunduğu yerlere ekmek kırıntısı koyarım. Eskiden mimari de kimsesiz hayvanların barınacağı bölümler yapılırdı. Örneğin kuş evleri şefkatin göstergesiydi eski yapılarda. Emevi tarihini anlatan çok kitap okudum. Hele bir tanesinde tavuklarını aç bırakan kişileri tespit edip sorumluları cezalandıran kadı’nın hikâyesini okumuştum.”

Epeyi dolaştıktan sonra her ikisi de dar eski bir sokağa girdi. Etrafta ölü fareler vardı. Çok telaşlandılar; suratları kaskatı kesil­mişti. Zıplayıp kaçmak istediler bir an şehirden.

Vebanın buraya sıçramasından endişe etmişlerdi. Şifahaneye gidip salgın olup olmadığını öğrenmek istiyorlardı.

Kentin girişindeki küçük binaya vardılar. İçerisi kalabalıktı. Sokakta tek bir fare gören, ölü ya da diri hiç fark etmeksizin veba mikrobunu sorguluyordu. Neyse ki yaşanılanlar bir tesadüftü ve îber Yarımadası’nda veba salgım yoktu.

Herkes derin bir nefes alıp dışarı çıktı. Ancak bazı kimseler fare ölülerini yeni görmüş olmalıydı ki şifahaneye doğru geli­yorlardı.

Fatima ve îbn-i Haldun ağır ağır yürüyerek meydana vardı; ancak bir at arabası yolun ortasından doludizgin gelip geniş mey­dana doğru önlerinden hızla geçti. Telaşlı olduğu her halinden belli olan arabacı muhtemel fare ölülerini görmüştü. Belli ki çok korktuğundan arabayı kötü sürüyordu.

îbn-i Haldun, onun tam birine toslayacağını düşünürken köşeyi dönemeyen at arabacı aracı yan devirdi. Neye uğradığını anlamayan sürücü kendini kurtarır kurtarmaz ellerini havaya kal­dırıp bağırırken herkes ona baktı.

“Vebaaaa var. Vebaaaa!”

îbn-i Haldun yaşanılan olumsuzlukların artacağından endişe ediyordu.

“İnşallah çok kötü şeyler olmaz.”

“Dünyadaki salgın nüfusun bir kısmını yok edecektir; ama mutlaka geride sağ kalanlara güç verecektir diye düşünüyorum,” dedi Fatima.

“Seninle aynı fikirdeyim. Güç; bireye, topluma gelmeden önce aksayan işler, yanlış numaralar, görünürde çıldırtan hadise­ler yaratır. Bu tip olaylarla karşılaştığımda çevremde gizlenmiş olan haberciyi ararım.”

“Çok ilginç bir yaklaşım!”

Bir ay geçti. Fatima artık sokak kedileri ile uğraşıyordu. Haldun da ona yeni kuracağı vakıf için arada bir yardım ediyor­du. En nihayet temmuz ayının ortasında vakıf kuruldu.

Bir gün vakfa gelirken İbn-i Haldun tarihi bedestene girdi; ancak herkes bir kaçış içindeydi. Neler olduğunu anlamak ister­ken çökmüş bir suratla oturan bir adam gördü. Ne olduğunu sor­du. O da hiç konuşmadan peşinden gelmesini işaret etti.

Köhne yapının alt katandaydılar. Mahzenden tavan arasına doğru on tane fare, merdivende ölü yatıyordu. İbn-i Haldun irkil­di. Adam daha ne ki bunlar dercesine başını sağa sola yatırıp dı­şarıyı gösterdi. Birlikte yan bahçeye çıktılar. Komşu evlerin çöp tenekeleri de ölü farelerle doluydu.

O büyük endişe içindeydi. Fatima’yı bulup şifahaneye gitti­ler ve birlikte olanı biteni tek tek anlattılar; ama doktor şaşkınlık içinde değildi.

“Oluyor böyle şeyler; ama bu veba değil. Hepsi bir tesadüf!”

Ancak oraya gelenler sadece onlar değildi. îbn-i Haldun ba­şını geri çevirdiğinde gümüş rengi saçlı, kara gözlü ve sert bakış­lı bir kadın gördü. Orta yaşlı kadın çok hızla yürüyüp doktorun yanma vardı.

“Avrupa’nın kuzeyini saran lanet kapımıza dayandı,” dedi bağırarak. “Fareler bu salgına dayanamazken biz insanlar hiç da­yanamayız. Önlem almayı hiç düşünmüyor musunuz bir şifacı olarak?”

Doktor, kadının ukalaca tavır takınmasına kızmıştı.

“Lanet diye bir şey yok. Ölen fareleri inceledim. Hepsi in­sanlarda korku yaratmak için bazı art niyetli kimseler tarafından zehirlenmişler. Tamam, dünyada veba hastalığı var; ama lanet yüzünden değil.”

Fatima ile İbn-i Haldun dışarı çıktı.

“Hastalığın lanet olarak gösterilmesini ben de yanlış bulu­yorum. Şeytanın sivri boynuzlu keçi simgesini, kilisenin pagan dinlerini yok etmek için öne sürdüğü bir şey olduğunu daha önce söyledim.”

“Sana ben de katılıyorum; Paganların simgesi olan her şeyi, kilisenin şeytan olarak göstermesinin diğer dinleri yok etme gö­revleri arasında yer aldığının farkındayım,” dedi İbn-i Haldun.

“Ama bu oyunların ardında masumların yakılması çok kötü bir durum ve gün geçtikçe daha çok sinirlenip üzülüyorum.”

Epeyi zaman geçti. Genç kız ile İbn-i Haldun her gün bir aradaydı. Fatima çok hassas bir dönem geçiriyordu; çünkü genç adama âşık olmuştu; ama İbn-i Haldun onun kadar derin duygu­lar içinde değildi. Fatima aşkının karşılıksız olmasına çok üzül­düğü için birkaç aylığına dağ köyüne yerleşip botanik ilmiyle uğraşmayı düşündü. Bu kararını İbn-i Haldun’a söyler söylemez ona veda etti.

Birkaç ay geçti. İbn-i Haldun, Fatima Gırnata’dan gittiğin­den beri kendini boşlukta hissediyordu. Ona bu kadar çok alış­tığının hiç farkında değildi. Genç kızı görememek içini burduğu için artık Kuzeybatı Afrika’ya dönmek niyetindeydi.

Ekim ayının ilk günü İbn-i Haldun Hükümdar Yusuf ile gö­rüşerek elçilik görevinden ayrılmak istediğini söyledi. Hüküm­dar bu konuya çok sıcak bakmasa da Fas’a gitmesine izin verdi.

Bu arada Fatima sevdiği adamı çok özlüyordu. Onu gör­meden yapamayacağını anlayınca botanik işini bırakmak için hazırlık yaptı; fakat o İbn-i Haldun’un Gırnata’dan ayrılacağını bilmiyordu. Aşkını itiraf etmek için her şeyi göze alıp Gırnata’ya döndüğünde âşık olduğu adam eşyalarını toplamıştı ve kentten ayrılmak üzereydi. Medrese çıkışında karşılaştılar.

İbn-i Haldun onu gördüğüne çok memnun oldu; ancak is­temeye istemeye Fas’a döneceğini söyledi. Fatima hiç böyle bir şey beklemediği için çok üzüldü ve ani bir kararla Fas’a gitmeye karar verdi. İbn-i Haldun böyle bir şey beklemediği için çok şa­şırmıştı; ancak diğer yandan çok mutlu oldu.

Yol boyu Fatima, îbn-i Haldun’a açılmak istese de açılamadı. Sinirleri çok bozulmuştu. Geceyi geçirmek için bir handa mola verdi at arabasının sürücüsü. Yolcular hana yerleşti.

Gece boyu uyumakta zorlandı Fatima. Kendi kendine şöyle mırıldandı.

“Nasıl bir duygudur bu aşk? İnsan karşılık göremeyince; sevdiğine söyleyemiyor hislerini… Karşılıksız sevmek bir alış­kanlık mıdır yoksa! Yoksa yalnızlıkla kabuğuna çekilmek midir? Utanıyorum karşılık göremeyeceğim diye. Korkmak ile utanma­yı birbirine mi karıştırıyorum acaba! Korkulanlardan korkmayan biriyim diye kendi kendime övünürdüm; ama bunca yıl kendimi kandırmışım. Korkuyorum işte reddedileceğim diye! Belki uta­nıyorum ve belki de reddedilmek istemiyorum… Ancak bildiğim bir şey var; o da sevdiğim adam ile aşkımı konuşamıyorum işte. Duygusal olmak belki de beni karamsar yapıyor.”

Onun mırıldanışlarım duyan yan yatakta yatan kadın seslen­di.

“Arkadaşım bu kadar acı çekeceğine konuş onunla.”

Fatima çok şaşırmıştı. Küçük şoku atlattıktan sonra özür dilercesine konuştu.

“Kusura bakmayın sizi uyandırdım. Kendimi kaptırmışım duygularıma.”

“Aşk güzeldir her şeye rağmen. Hayatta yakaladığın ışığın peşinden gitmelisin. Geçmişte çektiklerimiz bugünlerimizi esir almasın. Yüreğini umutla doldur. Aşık olduğun adama sevdiğini söyle, bence aşk risk almaya değer.”

Fatima onu dinlerken sessizleşti. Kadın ise devam etti ko­nuşmasına.

“Çok öğüt verici mi buldun sözlerimi?”

“Hayır.”

“Seven, sevdiğini kaybetmeyi göze almamalı. Sürünse de aşkına karşılık bulmak için savaşmalı.”

“Eğer sevdiğimi söylersem ve aşkıma karşılık bulmazsam diye korkuyorum. Ben bu acıyla yaşayamam.”

“O zaman uygun zamanı kollayana kadar bekle.”

Bu cümle Fatima’yı rahatlattı.

“İfade edilemeyen duygular o kadar güçlüdür ki, bir şekilde kendini belli etmek ister. İfade edilemeyenler anlayacağın mutla­ka davranışlara yansır. Seven insana evren de aslında her konuda her türlü yardım etmeye çalışır.”

“Ama ben hiç yardım görmüyorum.”

“Mutlaka yardım görüyorsundur.”

“Peki yardım nasıl gelir?”

“Yaşadıkların hayırlı olanı fark ettirir.”

“Nasıl yani?”

“Sevilen, iyi niyetliyse seven ile arkadaş olmaya çalışır. Bu da hayrın yolunu açar.”

“Peki ilişki hayırlı değilse ne olur?”

“’’Sevmeyen kişi seven kişiyi kullanır.”

“Konuşmalarınız beni çok etkiledi. Söyleme ve kaybetme çelişkisi arasında kaldım. Ama sözleriniz beni rahatlattı. Haldun beni sevmese benimle arkadaş olmaya çalışmazdı. Büyük bir ih­timalle beni seviyor olmalı.”

“Bak gördün mü boşa üzmüşsün kendini.”

O gece Fatima rahat bir uyku çekti. Gönlü rahattı ve artık her şeyi oluruna bırakacaktı.

Aradan on gün geçti. Fas Sultanı Ebu inan îbn-i Haldun’un ülkeye dönmesinden çok hoşnuttu, onu eski işine aldı. Fatima da sokak kedilerine kendini adadı. Sahipsiz hayvanları bulmak için dağ bayır her yeri dolaşıyordu. Bir gün ona Haldun eşlik etti.

On yedinci Bölüm

İnsan kendi gemisini yönetmezse karakteri başkalarının idealleri ve iradeleriyle şekillenir.

Epeyi yürüdüler. Hava rüzgârlıydı. Fatima uğultuya rağmen bir ara bir hayvan sesi işitti. îbn-i Haldun’a tereddüt etmeksizin sesi işitip işitmediğini sordu. Ama uğultu o kadar çoktu ki genç adam onun ne sorduğunu anlamadı; elini kulağına koyarak ken­disini işitemediğini, bağırarak konuşmasını istedi.

Fatima’nın kulakları çok hassastı. En ufak sesi dahi işitirdi. Yüksek sesle ise bağırmaktan nefret ederdi; ancak Haldun’un an­laması için sıkıla sıkıla sesini bayağı yükseltti. Böylece Haldun ne sorduğunu anladı. İkisi ayrı yanlara gidip etrafı kolaçan ettiler.

Bir ara Haldun aşağıdaki kayanın arkasında bir şey görerek geç kızın yanma varıp güneye doğru uzanan arazide gördüklerini anlattı.

Fatima heyecanlanıp yamaç aşağı indi ve Haldun’a aşağı­ya inmesini işaret etti. O da peşinden gitti. Hareketliliğin olduğu yerde biraz beklediler; ama görünürde bir şey yoktu. Bir müddet öylece oturdular. Hiç kımıldamaksızın durmak Haldun için bir işkenceydi. Boynu ve omuzları tutulmuştu. Hatta uyuşmaktan tüm vücudu duyarsızlaşmıştı. Çöl akşamı yaklaştığı için ısı ba­yağı düşmüştü. îbn-i Haldun hareketsizliğin de etkisiyle birden titredi. İçi üşüyordu.

Fatima durumu fark etti ve ayaklarının üzerinde dikilerek kalkmasına yardım etti. Haldun da bacaklarını esnetmeye çalıştı. On dakika sonra kendini toparladı.

“Ayakların açılsın. Biraz yürüyelim,” dedi Fatima.

İbn-i Haldun ilk başta rahat yürüdü; ancak Fatima hızla yü­rüdüğü için çabuk yoruldu ve onun fiziksel gücüne bayağı şaşır­dı.

Genç kız saatlerce yürümesine rağmen hiç yorulmamıştı. İbn-i Haldun onu tedirgin etmemek için bir şey demedi; ama ra­hat takip edebilmek için ağır bir tempo tutturdu. Genç kız yama­cın eteğinde etrafı süzerken onun duraklamasını fırsat bilen genç adam ise şöyle dedi.

“Bedenin ince ve narin; ancak dağlan oynatacak bir güce sahipsin.”

Fatima böyle bir şey beklemediği için şaşırdı.

“Güçlü müyüm?”

“Evet. Nereden buluyorsun bu gücü?”

“İnsan kendi gemisini yönetmezse karakteri başkalarının idealleri ve iradeleriyle şekillenir. Doğduğumdan beri kendi ge­mimin kaptanıyım. Her halde bu yüzden güçlüyüm.”

Kısa sohbetin ardına yola devam ettiler. Genç kız üç adım önde gidiyordu. İbn-i Haldun eğer bacaklarının ağrısı azalsa yü­rüyüş temposunu artıracaktı; ama sızı arada bir kesilse de yine devam ediyordu.

Genç kız yürürken arada bir yan çizip öyle yoluna devam ediyordu. Sonra patikaya yönelip İbn-i Haldun’un kendisine yetişmesini kolaylaştırıyordu. Yarım saat kadar daha yürüdüler. Arazi umulmadık şekilde engebeler çıkarmıştı. Değişken yapı onları bayağı yormuştu. Kurak bir bölgeye geldiler. Etrafta kuru­muş çalı çok fazlaydı. Bazı insanlar buraya gelip çalı çırpıyı ate­şe verdiği için toprak yer yer kararmış otlarla kaplıydı. Kararan gök, tepenin üzerine siyah bir şapka geçirmiş gibiydi. O tepeye doğru yürüdüler. Sonra tepenin pek az eğimli yamacından yukarı çıktılar.

Genç kız aniden durup son derece dikkatli bir pozisyon aldı. Sanki avcıydı. Gözleri bir noktaya yoğunlaşmıştı. Bir ara titredi­ği için kollarını ovuşturarak bir iki saniye kollarına masaj yaptı. Bu onu gevşeterek rahatlattı.

Tam o sırada şiddetli bir yel etraflarında dönüp durdu. Yer­deki toz toprak birden havaya kalktı ve karşıdan gelen küçük hor­tumun içine katıldı.

“Şu kayanın dibine çökmeliyiz. Hortum bize çarpmadan yo­luna devam etsin,” dedi Fatima.

Gerçekten de küçük hortum bayır aşağı giderken onlar da rüzgârın estiği batı yönüne kaydılar. Bedenleri sanki bir kuvvet tarafından çekiliyor gibiydi. Her ikisi de ayakta durmakta zorla­nınca yere çömeldiler,

İbn-i Haldun bu arada aralıksız kıza baktı. Yüzünde azim, hırs, kararlılık ve büyük bir amaç vardı.

“Rüzgârın geçmesini bekleyelim,” dedi Fatima; ama o sıra­da korkunç bir hırlama işittiler. İlerde bir hayvan olma ihtimali Haldun’u oldukça tedirgin etmişti.

“Galiba ilerde vebaya yakalanmış bir hayvan var,” dedi.

“Galiba.”

İbn-i Haldun cesaretlenip ayağa kalktı. Hırıltı iki, üç metre öteden geliyordu.

“Açık sarı bir hayvan! Sürekli titreyip duruyor,” dedi Hal­dun ve tüm dikkatini üzerinde yoğunlaştırdı. Gövdesi uzun bir hayvandı.

“Tavşan olabilir,” dedi Fatima.

“Kıvrılmışa benziyor,” dedi îbn-i Haldun ve bir kaç adını atarak yaklaşmak istedi; ama genç kız onu durdurdu.

“Uyumakta ya da ölmekte olan bir hayvan bu,” dedi.

O sırada hayvancık gene titredi.

“Kesinlikle can çekişiyor.”

“Evet, öyle,” diye fısıldayarak karşılık verdi genç kız.

“Ama bu pek tavşana da benzemiyor. Acaba ne tür bir hay­van bu?” diye sordu Haldun.

“Bilemiyorum,” dedi Fatima ve çekine çekine bir iki adım ilerledi.

Hava iyice kararmıştı. Her ikisi de hayvanı yakından gör­mek istiyordu.

“Dikkatli olalım, eğer ölmek üzereyse can havliyle son gü­cünü kullanarak aniden üzerimize atlayabilir.”

Solukları iyice düzensizleşen hayvan aniden ayaklarını, sırt üstü yatarak havaya kaldırdı. Can çekiştiği her halinden belliydi. Bir kaç saniye sonra ayakları aniden yere düştü, artık hayvancık titreme nöbetleri geçirmiyordu.

Yanma usulca vardılar ve onun bir köpek olduğunu fark etti­ler. Yaralıydı ve hayvancağız kan kaybından ölmüştü. İbn-i Hal­dun bir çukur açarak onu gömdü.

Epey saat geçti. Artık göz gözü hiç gömüyordu. Geceyi kamp kurarak geçirdiler. Fatima gece ihtiyacını gidermek için İbn-i Haldun’u uyarmadan kalktı. Çalılıklara gidecekti; ancak çok düşünceliydi, gürültü yaparak Haldun’u uyandırmak istemi­yordu. Rahatsız etmemek için kamptan bir hayli uzağa gitti. An­cak dönüşte karanlıkta kayıp yamaçtan aşağı yuvarlandı. Vadinin dibine kadar düşecek gibiyken şans eseri bir ağaca tutundu; ama ayakları destek arayacak bir yer bulamıyordu. Bir an uçurumda olduğunu düşünüp korkusu yüze katlanarak saatlerce orada asılı kaldı kolları, artık dayanamıyordu.

İbn-i Haldun ise onun kamptan ayrıldığını bilmediği için derin uykudaydı ve genç kızın sıkıntıda olduğunu bilmiyordu. Fatima için ağacı bırakmak ölüm demekti. Bacakları ile müm­kün mertebe dayayacak çıkıntılar aradı; ama artık dayanamıyor­du. En sonunda kollarım bırakarak içinden her şeye veda etti. Ne olduğunu anlayamadan biraz havada süzüldükten sonra yere sert bir düşüş yaptı. Biraz önce tutunduğu ağaç yere iki metre uzaklı­ğı olan bir ağaç olduğu için Fatima ölmediğine şükrederek küçük sıyrıklarla bir yeri kırılmadan yerden kalktı. Ancak gün ışırken kampa gelebildi.

İbn-i Haldun yeni uyanmıştı. Başına gelenleri genç kız vakit kaybetmeden anlattı.

“Bağırıp çağırsaydın seni bulurdum. İyi ki başına bir şey gelmeden kampa dönebildin.”

“Bağırmanın bir yararı olmayacağını düşündüm. Kim duyar ki beni dedim? Kamptan çok uzaklaşmıştım.”

Dakikalarca olayı anlatan Fatima bir an İbn-i Haldun’un yüzünde babasını görür gibi oldu. Kalın kaşları, açık alnı, uzun sakallan ile tıpkı babasını anımsatıyordu. Üstelik düz burnu, el­macık kemiklerinin çıkıklığı da aynıydı. Bir an babasının hatla­rını zihninde canlandırınca her iki görüntünün çok benzediğine bir kez daha şahit oldu. Ancak çok hırçınlaşmıştı. Öfkelenerek konuştu.

“Beni baş edemediğim duygulara götürüyorsun. İçimdeki özlemi dindirmeye çalıştıkça sen bana hep unutmak istediğim şeyleri hatırlatıyorsun.”

“Neyi hatırlattım?” dedi şaşkınlıkla.

“Babamı!”

İbn-i Haldun bu kelimeyi duyunca ses çıkarmadı. Genç kızın ne demek istediğini sanki anlamıştı. Onda hayatı boyunca fazla çaba göstermeden başarı elde etmiş bir çocuğun güveni vardı.

Fatima bir müddet sonra gecenin verdiği stresle olduğu yer­de büzülüp kaldı ve ağlamaya başladı. Kontrol edemediği hıçkı­rıklar arasında Haldun’dan elini tutmasını istedi. Dakikalar sonra Fatima kendini daha iyi hissetti. Hatta öyle mutluydu ki kendile­rinden geçmiş bir halde göz gözeydiler. Fatima o an Haldun’a bir kez daha aşık oldu. Kendini kaptırdığı için Haldun’dan ruhunu okşayacak sözler bekliyordu; ama o, Fatima’yı bir kız kardeş gibi gördüğü için bu tür sözler söyleyemezdi.

Genç kız, umutsuz bir aşkın içinde olduğunu onun gözlerine dikkatli baktığında bir kez daha anladı. İşte o an çaresizlik içinde aşık olduğunu söylemek geldi içinden. Fakat sonra kendine;

“Aptallaşma,” diye kızdı.

Duygularının karşılığı yoksa hiçbir erkeğe böyle bir şeyi açıklayamazdı. Şımarık bir kız gibi Haldun’un asık suratına bak­tı. Öfkesinden dudakları titriyordu. Duygularını anlamayan genç adama bir tokat atmak istedi; ama bunu yapmaya çekindiğinden yanından hızla zıplayıp kaçtı.

İbn-i Haldun ne olduğunu anlamamıştı. Genç kız ise bir kez daha karşılıksız aşkının meydan okuması ile yüz yüze gelmişti. Eskiyi hatırladı. Ninesi bilge bir kadındı. Ona meydan okumalar­dan korkmaması gerektiğini anlatmıştı. Ninesine göre âşık olan kişi ya bu meydan okumayı başarır ya da mahvolurdu. Bu sözler Fatima’yı güçlendirdi; çünkü o mahvolmamak için kazanmak zorundaydı. Hatalı olan Haldun değildi. En sonunda bir çıkar yolunun olduğunu düşündü ve ilerde aşkının karşılık bulacağına inandı.

Fatima şu an karşılık göremediği için mahpustu; ama mah­pushanesindeki meydan okumanın insanları olduğu gibi kabul etmek olduğunu anladı.

Genç kız şimdiye kadar gündelik yaşamın iniş çıkışları için­de bunu fark etmemişti. İnsan yaşarken ya kazanır, ya da kaybe­derdi ama ne zaman kazanıp ne zaman kaybettiğini bilemezdi.

Fatima bunu anladığında garip bir titreme her yanını kap­ladı. Hatta bir ara bayılacağını sandı. Gözlerinin önünde lekeler uçuşuyordu. Kusmak üzere olduğundan emindi. Korku ve endişe içinde gözleri bulandı. Sonra öyle bir an geldi ki artık oturuyor mu yoksa ayakta mı olduğunun ayırtma varamadı.

Sarhoş gibiydi. İnsanın hayal edebileceği en zifiri karanlıkla kuşatıldığını düşündü. Kendini son derece zayıf ve savunmasız hissetti. Onu uzaktan izleyen Haldun ise bir şeyler olduğunu an­layıp yanma vardı ve onu kucaklayıp otlardan yaptıkları yatağa uzandırdı.

Genç kız kendinden geçmişti. Bir ara gözlerini hareket etti­rebildiğini hissetti. Göz kapaklarının arasından ışığı seçebiliyor­du; ama gözlerini açmaktan korkuyordu. En sonunda hiçbir şey işitmezken gözlerini açmaya cesaret etti ve sevdiği adamla burun buruna geldi. O kadar çok heyecanlandı ki kalbi neredeyse dura­caktı. Onun yanında olduğunu bilmek bile anında sakinleşmesi­ne sebep olmuştu. Şimdi çılgınlığı kayıtsızlıkla yer değiştirmişti. Sanki bir haz duyuyordu; tıpkı iyi bir yemek yemiş gibi kendini mutlu hissediyordu.

On sekizinci Bölüm

İnsan ne yaptığını bilmezse kendini belli bir disiplin al­tına sokamaz.

Aradan bir hafta geçti. İbn-i Haldun bir yandan devlet işinde çalışıyor, diğer yandan da medresede eğitim görüyordu. Fas’ta müderrislik yapan dönemin en iyi hocası Ebu’ Abdullah M. al- Ansari’den ders almak istedi. Bunun için yanma gitti. Yaşlı hoca azminden, zekasından etkilenmişti. Bir süre sonra îbn-i Haldun bilginlerin meclisine girdi. Bir gün hocası şöyle sordu.

“Yunanca biliyorsun değil mi?”

“Evet.”

“Birçok klasik bilim ve düşün eserlerini Arapça’ya kazan­dırabilirsin.”

“Aslında uzun zamandır planladığım şeyi söylediniz.”

“Demek bunu düşünmüştün.”

“Platon, Aristoteles, Eukleides, Archimedes, Ptolemaios ve Galenos gibi Yunan kültürünün belli başlı temsilcilerinin eserle­rinden çok etkilendim. O kitapları okudukça İslâm felsefesinin, Yunan felsefesinin bir uzantısı olduğunu fark ettim.”

“Çok doğra söylersin. Pek çok büyük Müslüman filozofların geride bıraktığı eserleri ben de tek tek inceledim. Onlar da ço­ğunlukla Platon, Aristoteles ve Plotinos’un kurmuş olduğu felse­feden bahsedilmektedir.”

“Farabi, İbn Sinâ, İbn Rüşd ve Gazzali’nin eserleri bilme­diğim konulan anlamada bana büyük yardımcı oldu,” dedi İbn-i Haldun. “Büyük İslam filozoflarının toplum yaşamı ile ilgili bir çalışma yapıp yapmadığım merak ediyorum. Bu konuda bir bil­giniz var mı?”

“Hepsi bu konuya kısmen de olsa değinmişlerdir.”

Hoca Ansan’den aldığı dersler îbni Haldun için çok faydalı olmuştu. Aristoteles felsefesini daha önceden çok iyi öğrendiği için yeni bilgileri bütünleştirebiliyordu.

Günler geçti. Fatima, İbn Haldun’u sık sık ziyarete geliyor­du; ancak genç adam kendini çok sıkı bir çalışma temposu içine sokmuştu. Fatima ilgi görmemeye dayanamıyordu. Kısa bir süre­liğine Cezayir’e geçti. Tek amacı duygularım kontrol edip huzur içinde yaşamaktı.

O gittikten sonra İbni Haldun felsefe sorunlarını akılla çöz­meye çalışırken dini konularla çatışmamaya ve çelişmemeye bü­yük bir özen gösterdi. Ona göre gerçekten doğru olan tek bir şey vardı; o da evrende her şey büyük bir uyum içindeydi.

Al Ansari’den aldığı dersler bitince Tunus şehrinde Hafsid Hanedanı’ndan Sultan Abu İshak İbrahim II. al-Mustansır’m yazmanı olarak işe girdi. Onun Fas’tan ayrılmasından bir ay sonra Fatima Cezayir’den döndü. İlk işi Haldun’un evine gelmek oldu. Onun Fas’tan taşındığım duymak içini ezdi. İlk fırsatta o da Tunus’a gidecekti.

Bu arada İbn-i Haldun sıkıntılı idi. Tunus’ta aradığını bula­mamıştı. Bu kentte iyi eğitim imkanı yoktu. Morali çok bozuktu.

Bilmediği konularda istediği eğitimi alamamak onu çok üzüyor­du. Geri Fas’a taşındı. Buna en çok Fatima sevindi.

Bir sonbahar sabahı yine aynı şehirde olmak Fatima’nın ayaklarım yerden kesmişti. Birbirlerine yakın oturuyorlardı ve sık sık yolda karşılaşıyorlardı.

Bir akşamüstü karşılaştılar. Hoş bir meltem esiyordu. Batan güneş sırtlarındaydı. Solmaya başlayan ışıklarını güneş ağaçlara vurdukça yeşilin, sarının, turuncunun harika tonlarını yaratıyor­du. Doğu ve kuzey büyük ağaçlarla çevriliydi. Onlar olmasa bu yöre çok ıssız olacaktı.

Fatima bugün çok doğaldı. İçten gülüp hal hatır sordu; ama îbn-i Haldun’un içini bu gülüş eritti. Ne olduğunu anlayamayan genç adam o an nasıl olduysa birden ondan hoşlandığım ve bir ilişki yaşamak istediğini düşündü. Ama sonra utanıp aniden sil­kindi.

“Ben neler düşünüyorum?” diye zihninden geçirerek aklına gelen düşünceleri, istekleri tek tek kafasından sildi.

Hatta Fatima ile bu duygudan sonra çok zor konuştu. Aklın­dan sildiği düşünceler geri geldikçe bu tür düşüncelerden rahat­sız oldu ve genç kızın kendisi ile düşüncelerini uzun zamandır anlayamadığı için çaresizlik içinde kendini bu tür duygulara kap­tırmak istemedi.

Bir müddet sonra derin bir iç çekerek Fatima’ya baktı. Genç kız gülümsüyordu. Bakışları o kadar güzeldi ki etkilenmemek mümkün değildi. îbn-i Haldun kendini çok çaresiz hissetmişti. İşi olduğunu söyleyip hızla yanından kaçtı.

Aradan günler geçti; ama genç kız hiç aklından çıkmıyordu. Ona iyice aşık olduğunu ye giderek kalbinin yanıp tutuştuğunu hissettikçe geceleri umutsuzluğa kapıldı. Bu ruh hali yüzünden uyku tutmuyordu. Hatta bazen sırf gündüzleri göreyim diye evi­nin önünden geçtiği bile oluyordu.

Bir gün bu işkenceden kurtulmak istedi; ancak kızın yanma gidince dili tutulduğu için duygularını paylaşamadı. Başını ateş­ler sardıkça duygusal iki kelime edemiyordu.

Takvim yaprakları tek tek düşerken Haldun artık bu utan­gaçlıktan biraz sıyrılmak istedi. Bir birey olduğuna ve sevmeye sevilmeye herkes gibi hakkı olduğunu düşünüyordu. Gerçi kız­larla eskiden beri duygusal iletişime geçmekte bir hayli zorlanıl­dı Haldun.

O, Fatima’ya sevdalanmıştı; ama utangaçlık, cesaretsizlik ve reddedilme korkusuyla aklı karışmıştı. Halbuki bu sabah neşe içinde uyanmıştı ve sevdiği ile güzel bir yuva kuracağını hayal etmişti; ama şimdi onun karşısında heyecandan ne yapacağını bilmez durama geldi.

Çıldıracak gibiydi. Fatima’ya karşı bir an evvel bu gizli kor­kularım yenmek, cesaretsizliğini kendine güvene dönüştürmek için yanıp tutuştu. Bir an evvel utangaçlığı üzerinden atmalıydı. Bu özgüvensiz durumlar, iletişimini engelliyordu ve artık onları yenmek istiyordu. Yarım saat sonra o, Fatima’nın yanından ay­rıldı.

Bir hafta geçti. îbn-i Haldun, eğer bu işin altından kalkabi­lirse rahatlayacaktı. İnsan ne yaptığını bilmezse kendini belli bir disiplin altına sokamazdı. O da bu yüzden şaşkındı. Ne yapaca­ğım bilemiyordu.

Bir gün kendini umutsuz aşk içinde buluyor, bir gün cesa­retlenip sevgisini dile getireceğini düşünüyordu. Ancak sürekli ikilem içinde yaşamak kendini kötü hissetmesine sebep oluyor­du. Çünkü sevgisinin karşılıksız olma ihtimali çabuk pes etme­sine sebep oluyordu. Fatima’nın içinde kendine karşı sevgi, aşk yoksa veya hayatında başka biri varsa gibi somlar onu perişan ediyordu.

Halbuki o, çok uzun zamandır genç kızın kendisine aşık ol­duğunu anlayabilse bu kadar acı çekmeyecekti. Fatima, aşkına uzaktan yakından ilgili değilse diye düşünüp kahroluyordu ve bu fikir içini sürekli hop oturtup hop kaldırıyordu. Sonucun ne ola­cağı bilememek içini kemirdikçe kemirdi.

Günler böyle geçti. Fatima’yı uzaktan sevmek, onu düşünüp hayal etmek; ama açılıp konuşamamak günlerce içini zihnini yi­yip bitirdi.

On dokuzuncu Bölüm

Bilinçaltına giren duygusal ifadelerimizi soğukkanlılıkla gözlemlersek mantıklı hareket etmeyi öğreniriz.

Her ikisi de birbirlerinden habersiz duygusal çöküş yaşarken Fas’ta veba salgını çıktı.

İbn-i Haldun tüm dünyayı etkileyen bu hastalığın bir an ev­vel durmasını istiyordu. Bu hastalık yüzünden geçmişte umut­suzluk içinde çabalayan insanların asla bitmeyen mücadelesi içini ezmişti ve daha önce yakınları bu salgınla ölmüştü. Onla­rın ölümünü henüz kabullenmemişken salgının yine hortlaması bayağı canım sıktı. Artık karşılıksız aşkına üzülmeye bile fırsat bulamayan bir çaresizlik içindeydi.

Bugün işlerini bitirdikten sonra oyalanmadan Fatima’yı bul­mak istedi ve genç kızı kentin girişinde sokak köpekleri ile ilgi­lenirken buldu. Yanma varıp veba salgınını konuştu.

“Cenevizlilerin gemilerinde çok sayıda mikroplu fare var­mış. Afrika kıtasında her durdukları limanda insanlarla birlik­te karaya çıkan fareler hastalığı Akdeniz kıyılarına taşımışlar. Avrupa’da daha önce aynı olay olmuştu ve hastalık önlenemeyip yayıldıkça yayılmıştı. İtalya, Fransa ve diğer ülkelerin limanla­rında bir sürü kedi öldürülmemiş olsaydı fareleri yiyeceklerdi ve hastalık yayılmayacaktı. Hastalıklı kemirgenler bizim kıyılarımı­za geldi ve salgın topraklarımıza bulaştı.”

“Aslında Avrupalılar kedileri öldürerek salgına karşı tüm dünyanın yenik düşmesine neden oldu,” dedi Fatima iç çeke­rek. “Salgına karşı en kuvvetli silahları yok ettiler. Veba salgını, Yersinia Pesüs adındaki bir fare biti tarafından her yere çabucak bulaşıyor.”

“Hadi gel etrafı dolaşalım. Kentte durum acaba nasıl?”

Her ikisi alelacele dar sokaklara girip ön inceleme yaptı.

“Her yer ölü fare dolu,” dedi Fatima.

“Kanalizasyonumuz çok ilkel. Caddeler insan dışkısından geçilmiyor. Çöp kutuları ölü hayvan artıklarıyla doldukça hasta­lık her yere kolayca yayılıyor,” dedi Haldun.

“Avrupa’da yaşam, ağırlıklı olarak şato üzerine odaklı olma­sına rağmen vebanın korkunç saldırısına uğradı.”

“Haklısın.”

“Derebeyiler kalesiz yapamaz.”

“Kale Avrupalılar için çok önemli değil mi?” diye sordu Haldun.

“Evet. Yiyecekler ve düşmanlara karşı savaşta kullanılacak silahları şatolarda saklıyorlar. Ama veba onların yakasına yapış­tığı için ne yapacaklarını şu an bilemiyorlar.”

“Derebeyi şatosunda rahat yaşam süremediğine göre artık ortaçağ yakında kapanacak,” dedi Haldun.

“Şatolar her ne kadar yabancıların saldırıları ile baş etse de farelerle baş edemiyor. Kilise de derebeylerin mekânında kedileri yaşatmıyor. Herkese yetecek temiz kap kacak olmayınca salgın da önlenemiyor. Avrupa kısa zamanda veba salgınına yenik dü­şerken bu salgının elini kollunu sallayarak her yere yayılmasına izin verdi. Ama bunun bedelini masum insanlar ödüyor.”

Aradan beş gün geçti. Tüm dünya salgım durdurmanın yol­ları ararken kara vebaya yakalananlar evlerinde karantina altına alındılar; ancak hastalık yine de bir sel gibi yayıldı.

Fas’ta pek çok insan vebanın Tanrı’nın gönderdiği bir ceza olduğuna inandı. Avrupa’da ise Tanrı’nın öfkesini yatıştırmayı düşünen soylular yine bitkilerden ilaç yapan kadınları ve kedileri günah keçisi ilan etti. Bazı kimseler de ibadetlerini tam yapma­dığını düşünerek lanetten kurtulmak için günahlarından arınma yolları aradı. Hatta arınmak için kendilerini kırbaçlayan insanlar vardı. Kimisi Musevilerin uğursuzluğuna inanıp onları dışladı. Özellikle Brüksel ve Strasburg’da soylular Musevileri kurban edip laneti yok etmek için yanlış yola saptılar.

Tüm dünya hastalıktan kırılıyordu. Panik dönem Avrupa’da daha çok vahimdi ve binlerce insan kısa sürede salgından öldü. Hastalık taşımayanlar evlerinden alınıp hastalığın yayılmasını önleme amacıyla diri diri yakıldı. Kedi Avrupa dışında Asya’da da lanetli kabul edildi. Parlayan gözleri ve geceleri dışarıda çok dolaşmaları yüzünden lanetli olduğu düşünüldü ve katledildi.

Avrupa’da Engizisyon Mahkemeleri’nde kedi beslemek ya­saklandı. Evi farelerden korusun diye kedi besleyen birçok ma­sum insan suçlanarak öldürüldü.

îbn-i Haldun bu gelişmeleri duydukça kahroldu. Çıldırmış gibiydi. Kendini sakinleştirip çözüm üretmek için çok uğraştı. En sonunda tüm dünyada salgın yüzünden oluşan olumsuzluğu yok etmek için soğukkanlı olmak gerektiğini düşündü. Bu yüzden kendi bilinçaltını gözlemleyerek mantıklı hareket edip çevresine yardımcı olmak istedi.

Bir gün Fatima ile buluşarak ülkedeki son gelişmeleri ko­nuştular.

“Kedi düşmanlığı Avrupa’yı bir çığ gibi sararken özellikle siyah kediler bu barbarlığın birinci hedefi oldu. Hallowen kut­lamalarında siyah kedi kötü güçlerin simgesi olarak görülüyor,” dedi Fatima.

“Ben bu gelişmeleri hiç anlamıyorum.”

“Daha korkunç şeylerin olacağından korkuyorum.”

“Ne gibi?”

“İşin en korkunç yanı bazı insanlar Avrupa’da bu hastalığın fareler kanalizasyonda yaşadığı için suyla bulaştığını düşündük­lerinden yılda bir kez yıkanıyorlar.”

“Aman Allah’ım!”

“Yaşın yanında kura da yanarmış,” dedi Fatima.

“Bildiğim kadarıyla İngiltere nüfusunun yarısı, Avrupa’nın ise üçte biri hayatım vebadan dolayı kaybetti.”

“Çok fazla kayıp olmuş. Ama ne ilginçtir ki, vebadan, sade­ce kadınlar ve kediler sorumlu tutuluyor.”

“Kötü güçlerle işbirliği yapan kadınlar var; ama Avrupa’da kedi besleyen her kadına cadı gözüyle bakılması çok kötü,” dedi Haldun sinirlenerek.

“Dünya giderek kötü koşullara kucak açıyor. İnsan bu du­rumdan kurtulmak için ne yapmalı sence?”

“İnsan yaşamında doğra yolda ilerlemek istiyorsa üstün bir ideale, asil bir amaca kendini adayabilmeli diye düşünüyorum.”

Bu konuşmanın ardına ayrıldılar. Fatima sokak hayvanları ile ilgilenirken İbn-i Haldun evine gitti.

Bir hafta sonra veba yüzünden şehir karantina altına alın­dı. Haldun, Fatima’yı bu süre içinde göremediği için sıkıntılıydı. Çok özlemişti. Her ikisi de bir nevi esir olmuştu şehirde.

İbn-i Haldun karantinadan bugün çok bunalmıştı. Her gece gözlerine Fatima’yı düşünmekten uyku girmiyordu.

Öğleye doğru karantinaya aldırmadan sokağa çıktı. İnce bir inlemeyle bir çocuk yerde kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Yardım etmek istedi. Çocuk su diye inliyordu. Yanındaki su kabından azar azar su içirdi. Minik çocuğun inlemesi kesilince Fatima’ya ulaşmak için ayrıldı yanından.

Genç kız evindeydi; kapışma varınca usulca çaldı; ancak açmadı; çünkü Fatima vebaya yakalanmıştı. Veba mikrobunu Haldun’a bulaştırmak istemediği için ses çıkarmıyordu; ama da­kikalarca Haldun kapıyı çaldı; sonra aklına genç kızın hasta ola­bileceği geldi ve kapıya zorla dayanıp cılız kilidi kırdı.

İbn-i Haldun içeri girdiğinde korkunç manzara ile karşılaştı. Fatima halsizdi ve ona hastalık bulaştırmamak için telaşla bağır­dı.

“Hemen git buradan!”

İbn-i Haldun sevdiğini vebaya kaptırdığı için çok üzgündü; ama korkmuyordu hiç vebadan. Fatima’ya sarıldı.

“Haldun, ben hastayım! Sana mikrop bulaşacak.”

“Veba mikrobu bana bir şey yapamaz,” dedi İbn-i Haldun ve yanından ayrılmadı. Sevdiği kadının gözünün önünde eriyecek olması yüreğinde kasırgalar estiriyordu.

Fatima, hasta olmasına rağmen güzel bir bakışla Haldun’un yüzünü uzaktan da olsa okşadı. O arkadaş oldukları günden beri hep Haldun’dan bir hamle beklemişti. Her ikisinin de utan­gaç olması bu aşk ateşinin tutuşmasını önlemişti. Fatima, İbn-i Haldun’u samimi ve temiz bulduğu için çok sevmişti.

İbn-i Haldun artık genç kızın da kendini sevdiğini anlamıştı ve geçte olsa konuşup sevgilerini dile getirdiler.

“Ben de neden tek kelime etmediğine şaşıp duruyordum!” dedi Fatima morarmış dudaklarından.

“Utangaçlığım her şeyi mahvetti.”

“Seni çok seviyorum,” sözcükleri genç kızın ağzından dö­küldü.

“Ben de.”

İbn-i Haldun sevdiğinin başından bir an olsun ayrılmadı. Çok şeyler söylemek isteyen genç kızı kendini yormaması için hep susturdu.

O gece İbn-i Haldun bir sürü şey düşündü. Uykuya dalma­dan önce güzel bir hayal kurdu ve ilk karşılaştıkları zamanı dü­şünerek gözlerini kapadı.

Üç gün içinde hastalık iyice şiddetlendi. Genç kızın her ye­rinde mor mor urlar vardı. Saatler boyunca, genç kız nöbet titre­meleri ve ürpermeleriyle inledi. Zayıf gövdesinin her yanı şişler içinde morarmıştı.

Küçük beden vebanın korkunç şiddeti altındaydı ve ateşten her yanı cayır cayır yanıyordu. Nöbet fırtınası bir ara dinince bi­raz gevşedi genç kız. Konuştular.

Akşama doğru Fatima’nın ateşi düşer gibi oldu, ancak bir saat sonra şiddetli bir ateş dalgası geldi. Cayır cayır yakan kor­kunç alev genç kızı inim inim inletiyordu. İbn-i Haldun elinden bir şey gelmediği perişandı; çaresizlik içinde sadece başını sağa sola çevirip durdu.

Genç kız tüm gücü toparlayarak üstündeki ince örtüyü attı. Alev alevdi göz bebekleri. Damla damla gözyaşları süzüldü. İbn-i Haldun’un ise üzüntüden kireç gibiydi yüzü, o da ağladı.

Ertesi gün genç kızın krizi şiddetlendi. Bitkin bir haldeydi. Bir deri bir kemik kalmış gövdesinde bacakları, kolları mosmor­du.

Genç kız hastalığının son aşamasındaydı. Bedeni artık tama­men koyu mor bir renge dönmüştü. Zaten bu yüzden bu hastalığa “Kara Ölüm” deniliyordu. Akciğer artık çalışmaz durumdaydı ve soluma sorunları yüzünden kanda oksijenin azalması neticesinde bedeni morarmıştı. Acı çekmesine rağmen îbn-i Haldun’a tebes­süm ederek son nefesini verdi.

Kara ölüm Haldun’un kalbini bir kez daha darmadağın etti. Birkaç yıl önce salgın ailesini elinden aldığı yetmezmiş gibi şim­di de sevdiği kadını elinden almıştı.

İbn-i Haldun onun ölümüyle uzun süre sessiz kaldı. Acısı çok büyüktü. Ne yapacağım bilemiyordu. Göğsünün üzerinde bir sarsıntı oldu. Nefes alamazken sanki göğsü yarılıp kalbi yerinden çıktı.

Yirminci Bölüm

İyi bir filozof fazla sorgulamadan her durumun anlamını yorumlar.

Günler geçti. İbn-i Haldun bu acıya dayanamıyordu. Tek te­sellisi yakında kendisinin de vebaya yakalanacağını umut etme­siydi; çünkü veba virüsü ile çok haşır neşir olmuştu. Ancak hiçbir şey düşündüğü gibi olmadı ve o veba salgının ortasında genç kı­zın ölümünden iki ay geçmesine rağmen hastalığa yakalanmadı.

îbn-i Haldun Fatima’yı çok özlerken ne yapacağını bilemi­yordu. Sadece iç dürtüsü onu nereye götürse oraya gidiyordu.

İbn-i Haldun aşkını kaybetmiş bir kimseydi. Tek tutunduğu dal şimdiye kadar aldığı eğitimdi. Sıkıntılı anlarında hep kitap okuyordu.

O bir alim, bir filozoftu… Büyük bir sıkıntıda olmasına rağ­men tetikte yaşamayı ihmal etmiyordu. En ufak bir ipucundan en fazla etkiyi rahatlıkla alabilirdi. Yaşadığı anların bir gücü oldu­ğunu düşünüyordu. Çevredeki her şeyi değerlendirmesi gerekti­ğini bildiğinden hastalanmamasını toplum için çalışması gerek­tiğine yordu.

İyi bir filozof fazla sorgulamadan her durumun anlamını yo­rumlardı. Yaşadığı olayların üzerinden geçti. Yaşam öyküsünü düşünüp altında yatan dokuyu anlamaya çalıştı.

Günler sonra yemden kendini çalışmaya verdi. Vakit akşam­dı. Bir gaz lambası yakıp duvardaki çiviye astı. Loş, ölgün ışık odanın içinde garip şekiller oluşturuyordu ve her biri bir yana kayarak devinip duruyordu.

Gözleri henüz ortamın alaca karanlığına alışamamıştı. Siyah saçlarım geriye attı. İyice seyreldiklerini hissetmek; acaba yaşla­nıyor muyum sorusunu zihnine getirdi.

Bu soru onu geçmişin tesirinden kurtardı. Yerinden kalkarak aynaya baktı. Köşeli bir çenesi ve uzun sakalları vardı. Bakımlı iri beyaz dişleri karanlığa rağmen ışıldıyordu. Koca ayaklarının üzerinde aniden geriye dönüp kitaplığa gitti.

Üzerindeki tüm sıkıntıları bir yana koydu ve bu durum onu bayağı rahatladı. Odanın içinde eline bir kitap alarak dört döndü. Yürümenin insana ilaç gibi geldiğini biliyordu.

Epeyi volta attıktan sonra sandalyeye oturup bacaklarının arkasını ovdu. Stres her zaman bacakların ardına saklanırdı. Azı­cık yaptığı masaj onu müthiş rahatlattı; ama birkaç dakika sonra kaybettiği sevdiklerini hatırlayınca ister istemez hüzne kapıldı.

İbn-i Haldun yaşam öyküsünün altındaki dokuyu anlamak için günlerce uğraşmasına rağmen şimdi yeniden bir boşluğa düşmüştü. Bir kapana kıstırılmış gibi hissetmekten kendini ala­mıyordu. Bu Fatima’ya uzanan bir hasretlik duygusuydu. Ağla­mak istiyordu; ama kendinden utandığı için derin bir nefes alıp buğulanan gözlerini sildi. Sıkıntısının nedenini ve derinliğini çok iyi biliyordu. Hasretlik ve zihinsel tahrik bazen bazı şeylerin kontrolünü kaçırabiliyordu. Nitekim bu akşamda öyle olmuştu.

Yirmi birinci Bölüm

İnsan, yaşamında doğru yolda ilerlemek istiyorsa üstün bir ideale, asil bir amaca kendini adayabilmelidir.

Ertesi gün İbn-i Haldun pazarda dolanırken Endülüs’te or­manda karşılaştığı Oduncu Hüsamettin’i gördü. Çok şaşırdı. Hiç onunla karşılaşmayı aklımın ucundan dahi geçirmemişti. Hemen evine davet etti. Birlikte yemek yedikten sonra uzun uzadıya ba­şına gelenleri anlattı.

“Tam yolumu buldum derken birden boşluğa düşüyorum. Seni pazarda görünce işte benim habercim dedim.”

“Beni haberci gibi görmen güzel!”

“Ama öyle olduğunu düşünüyorum. Sanki söyleyeceğin bir şeylerle, ben bu boşluktan kurtulacağım,” dedi İbn-i Haldun.

“Ben de bir sefer senin gibi olmuştum. O zaman yoluma devam etmek için kişisel eşiğimi geçmenin gerekli olduğa inan­dım.”

“Eşik mi?”

“Evet.”

“Bilim için mücadele verenler geride hiç borç bırakmazlar. İnsan borçlarını öderken sık sık meydan okumalarla karşılaşır. Senin bir an rahatlayıp sonra boşluğa düşmen bu sebepten olabi­lir. İnsan borcunu öderken kaldırmadık taş bırakmaz.”

“Eşiği geçip borçlarımı ödeyememek sence neden? Bunu neye bağlıyorsun?”

“Bilgi savaşında olanlar için mücadele vardır ve bunun hiç sonu yoktur. Borç ödeme saf bir duygu inceliği ister. Sana iyiliği dokunmuş olan; ama senin kırılıp görüşmediğin biri var mı?”

O an aklına abisi geldi. Ailesinin ölümünden sonra abisi ile hiç görüşmemişti. Sebep de abisinin ona mektup yazmamasıydı. İçi acıyarak abisinden bahsetti.

“Onun sende emeği var. Belki mektubun eline geçmemiştir. Boşuna ona gücenmiş olabilirsin. Küçük bir jestle ona teşekkür edersen eşiğini kolay geçersin. Senin iyi bir âlim olacağını dü­şünüyorum. Kendini hiçbir şeyden sakınma, hiçbir çabadan da sakın kaçınma.”

Oduncu Hüsamettin sabah kahvaltısından soma İbn-i Haldun’a veda edip ispanya’ya döndü. Gün boyu onun sözlerini düşündü. En sonunda cesaretlenip kendisine iyiliği dokunan abi­sini bulup af diledi.

Abisi de boşa geçen yıllara üzülmüştü. Sessizce yürekten sarıldı kardeşine. İbn-i Haldun’da bir sevinç şaşkınlığı vardı. Gülümsedi; ancak hıçkırırken kocaman bir ses çıkardı. İçi çok rahattı. Minnetini sunduğu abisinin yanından ayrılırken ağladı. İçinde yankılanan bir hasret ifadesiydi.

Aradan çok uzun zaman geçti. İbn-i Haldun çok çalışıyordu. Tarih ve sosyoloji sahalarındaki şöhreti, onun hadis âlimi olma yönünü gölgelediği için İslam âlimleri arasında çok fazla adı geçmiyordu.

İbn-i Haldun için aile çok önemliydi. Artık o anlaşabileceği bir insanla evlenmek ve çoluk çocuğa karışmak isterken peşini bırakmayan sıkıntıların son bulması için de bol bol dua ediyordu. Tek niyeti kendine ait yeni bir sayfa açmaktı.

Bir gün medresedeki hocasını evinde ziyaret etti. Onun çok güzel bir kızı vardı. Fatima’dan sonra ilk defa birinden böylesi- ne etkilenmişti. Tam evlenebileceğim bir insan diyerek gönlünün olup olmadığını öğrenmek istedi; ancak bir türlü genç kız ile baş başa kalabileceği bir ortam oluşmadı.

Ibn-i Haldun hayatında ilk kez bir kıza görür görmez vurul­muştu. Gerçi kız da o kadar güzeldi ki kimse cesaret edip ona yaklaşamıyordu. îbn-i Haldun da yanma varıp bir selam vermeye çekiniyordu. Hele onu her gördüğünde çok havalı olması sebe­biyle yüreğine beğenilmeme korkusu düşüyordu. Genç kızın saç­ları gece gibi siyah ve parlak, gözleri denizler kadar güzel, teni pamuklar gibi yumuşak, bakışları dağları delecekleyin keskin ve anlamlıydı. Hocasının her evine gelişinde yüzü aynı bir bebek gibi olan kızla karşılaşmak için sürekli içinden dualar ediyordu; ama uzun süre İbn-i Haldun reddedilmek istemediği için ona bir türlü yaklaşamadı.

Yirmi ikinci Bölüm

Yeni sayfa açmak için eski karışık durumlardan ve sabit fikirlerden kurtulmak gerekir.

Bir gün îbn-i Haldun hocasına geldiğinde kapıyı güzel kızı Ayşe açtı ve hatta ona selam verip gülümsedi. Genç adam çok mutlu oldu, hatta eve gittikten sonra geceleyin sevincinden uyu- yamadı.

Zaman su gibiydi ve o genç kızı tekrar tekrar görmek istedi­ğinden hocasını daha çok ziyaret eder oldu; ancak ibn-i Haldun kapıda hiç kızla karşılaşmadı. Sadece arada bir genç kızın keskin ve anlamlı bakışlarını uzaktan görme imkânına sahip oldu.

Aylar ayları kovaladı; ancak bir türlü İbn-i Haldun açılamadı güzeller güzeli kıza. Beğendiği kıza karşı kendini çok savunma­sız hissediyordu. Halbuki her zaman mütevazi olan Haldun’un dehası herkes tarafından kabul görmüştü. Deha zaten insanları gözünde küçültmez, tam aksine yükseklere çıkartırdı. Haldun da genç kızı çok sevdiğinden başının tacı etmişti. O artık kendine düzenli bir yuva kurma niyetindeydi ve yeni sayfa açmak için eski karışık durumlardan ve sabit fikirlerden kurtulmak gerekti­ğinin bilincindeydi.

İbn-i Haldun, Ayşe ile evlenmeyi kafasına koyduğu için şeh­rin girişinde büyükçe bir ev kiraladı. Evlilik için uygun zamanı kollarken de sıkı bir çalışma temposu içine girdi.

Aradan bir ay geçti. İbn-i Haldun bu sabah işe gitmedi. Aşırı sıcak vardı. Ayşe’yi uzun süredir görmediği için içi sıkılıyor ve ne yapacağını bilemiyordu. En kısa zamanda kendini tefkir ve kiraate vererek Magrib ve Endülüs halkından ilim adamlarından özel dersler almayı planladı. Bu arada öğrendiklerini pekiştirmek için kütüphanelere gidiyordu. Bilgi birikimi çoktu. Hatta bunları birkaç kitapta toplamak istedi. Kitapların biri Mukaddime, diğeri de el-Ibar olacaktı.

Bir gece İbn-i Haldun yatağa uzandığında sevdiği kızı dü­şünerek uykuya daldı. Rüyasında bir de üstelik Ayşe’yi gördü. Yanında rahmetli annesi de vardı. Annesine sarılıp “Çok güzel bir gün başlıyor anneciğim,” dedi.

Sabah uyandığında rüyanın kendine verdiği güçle îbn-i Hal­dun, hocasının evine gitti. Öğle yemeğini bahçede yiyeceklerdi. Ayşe sofrayı kurarken İbn-i Haldun’un gözü saksıdaki çiçeğe kaydı. Taptaze bembeyaz çiçeği dalından kopararak hocası gör­meden Ayşe’ye verdi. Kız, beyaz güzelliğin en sevdiği çiçek ol­duğunu söyleyince gönlünün kendisinde olduğunu anladı ve bir hafta sonra araya büyükler koyup babasından istetti. Böylece Ayşe Hanım ile İbn-i Haldun çok güzel bir ilişkiye adım atarak evlendiler. 1355 yılında bir oğulları, iki yıl sonra da bir kızları oldu.

Bir gün İbn-i Haldun eşiyle dertleşti.

“Bazı insanlar sevgiyi çabuk tüketmeyi çocuklarına öğreti­yor. Çocuklar da bu yüzden değer bilmeden yetişiyorlar. Sonra eksik olan her şeyi çok kolay elde etmeye çalışmaları ve sürek­li daha fazlasını istemeleri yaşam enerjilerini çabuk yok ediyor. Çocukluğumdan beri bazı çocukların hayvanlara yapmış olduğu eziyeti anlamam. Yolda karşılaştığım bazı çocuklar hep hayvan­lara, yavru köpeklere eziyet etmişlerdir. Halbuki bütün canlılara, hatta cansızlara yönelik sevgi, insan sevgisine giden yoldaki en­gelleri kaldırır. Hayvan sevmeyen, daha doğrusu sevmeyi bilme­yen insan nasıl mutlu yaşar ki? Yaratılmış her şeyi Yaratan’ından ötürü seven, sevmenin aynı zamanda bir sorumluluk taşıma ve hak gözetme anlamına da geldiğini bilen eski kültürler bize ders almamız için pek çok örnek bırakmıştır.”

Temmuz ayında İbn-i Haldun, Fas Emiri Ebu Salim’in ya­nına sır katibi[10] olarak girdi. Onun çalışkanlığını Emir çok takdir ediyordu. Ekim ayının ortalarında Ebu Salim onu Mezalim Da­iresi Başkanı yaptı. Fakat bu uzun sürmedi ve kabilelerin isyanı üzerine Emir, 1362 yılında iktidarı kaybetti. Memleketin siya­sal hayatından rahatsız olan İbn-i Haldun, ailesini Fas’ta bırakıp Gırnata’ya gitme niyetindeydi.

Gırnata, ispanya’da İslam devletinin son sığmağıydı. Tarihçi İbn-i al-Hatib İber Yarımadası’ndaydı. İbn-i Haldun, orada tarihi çalışmaları için en elverişli ortamı bulacağını düşünüyordu.

Endülüs’e gitmek için eşi ile görüştü ve onayım aldıktan sonra İspanya’ya varmak için gemi ile yola çıktı; ancak İber Yarımadası’na gelince kara yolu ile devam etti seyahatine. Akdeniz’e dökülen Ebro nehri kıyısında mola verdiler.

Haziran ayında eski bir dostu olan Gırnata Emiri Ebu Abdul­lah Muhammed’in hizmetine girdi. Ona belli bir süre geçtikten sonra tarihi çalışmalarından bahsetti. Abdullah konuyu çok ilginç buldu. Onu Kastil kralı Zalim Pedro’ya elçi olarak göndererek orada tarih eğitimi için imkân bulmasını sağladı.

İbn-i Haldun yeni görevine başladıktan sonra İbn-i Hatib’den dersler aldı. O hocasından çok memnundu. Kısa sürede çok şey öğrenmişti ondan.

Zaman hızla ilerliyordu, ailesini çok özlemişti. Bir fırsatını bulduğunda Fas’a gelmek istiyordu.

İbn-i Haldun öğrendiklerini gözlemleri ile birleştiriyordu. Hatta bunları ilerde değerlendirmek için günlük tuttu. Ona göre insanların öğrendikleri ilimler ikiye ayrılırdı: Akli ve nakli ilim­ler.

İbn-i Haldun, felsefeyi ve fen bilimlerini akli ilimde görü­yordu ve onun ancak akılla öğrenilebileceğini savunuyordu. İn­sanlar, bilinçleriyle ilimlerin konularını, meselelerini inceleyebi­lir, kavrayabilir ve anlayabilirlerdi. Diğer ilimleri ise nakli sını­fına koymuştu ve ancak dini vaz’ edenlerden öğrenilebilirlerdi. İbn-i Haldun, nakli ilimler içinde tefsir, hadis, kelam, fıkıh ve dil ilimlerini bu bölüme koydu.

Nakli ilimlere kendi de gözlemlediği bilgileri yerleştirmek istiyordu; ama belli bir yere oturtamıyordu. Ona göre bu aşamada farklı açılımlar sağlanmalıydı. Sanki İbn-i Haldun, kendi sosyo­lojik çalışmalarına bir zemin hazırlamak istiyordu. Bu yüzden daha fazla sosyal olaylarla ilgilenmek istedi.

Muhaddisler, Kahire’de hadis konusunda bazı teknik tabirler geliştirmişlerdir. Onlara göre hadislerin içinde iki tür vardı. Biri sahih, diğeri de hasen adım verdikleri hadislerdi. İbn-i Haldun bunları tek tek inceledi.

Yirmi üçüncü Bölüm

Büyük insan pozitif etki yaratır, ondan dolaysız akan her bilgi karşı tarafa aşılanır.

Bir gün îbn-i Hatib, îbni Haldun’a Yunan felsefesinden bah­setti.

“Ortaçağın artık bitmeye yüz tuttuğunu düşünüyorum. Dini öğretilere dayanan dinsel bakışın ön plana çıkmasıyla şimdiye kadar pek çok din savaşları yapıldı. Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk, Stoacılık dönemleri neredeyse artık tamamen kapandı,” dedi.

“Dünyada ulemalar, âlimler ve bilginler de artık yeniçağın kapıya dayandığını düşünüyor,” dedi İbn-i Haldun araya girerek.

“Yunan düşüncesinde Hıristiyanlık doğması ve yayılması temel almıyor. Benim bundan anladığım; düşüncelerinde dinileş­me sürecine büyük bir ivme kazandırılmak istenilmesidir. Biz İs­lam âlimleri olarak İslami bilgiyi tüm dünyaya yaymak için sıkı çalışmalar yapmaktayız.”

îbn-i Haldun biraz durdu.

“Güçlü devletlerin bir dini benimsenmesi sonucunda dün­yada dini düşünce, dini olmayan düşünceyi giderek etkisiz hale getirdi,” dedi. “Düşüncede ben doğru bilgi arayışı içindeyim. Elde ettiğim doğruyu da çevremle paylaşmak benim en büyük görevimdir.”

“Hepimiz evreni merak ediyoruz,” dedi İbn-i Hatib.

“Acaba Evren, Aristoteles’in belirttiği gibi ezeli ve ebedi midir?” dedi İbn-i Haldun, “Ortaçağın elli yıl sonra biteceğini ulemalar da tahmin ediyor. Düşünürler asırlardır en büyük dü­şünsel sıkıntıları ve bunalımları yaşadı; ama biz de onların yo­lundan giderken hâlâ uzlaşmaz görüşlerle karşılaşıyoruz.”

İbn-i Hatib konuşmaya dışarıda devam etmeyi istedi. Hava çok hoş ve ılıktı. Avlu girişindeki bölümde aşevi vardı. İçeri girip görevliden yiyecek tabağı istedi. Bir iki saniye içinde hizmetli içine düzenli bir şekilde yerleştirdiği fındık, fıstık, kuru kayısı, hurma ve keçi peynirli tabağı verdi.

“Aşevindeki görevli işini çok iyi yapıyor değil mi?”

İbn-i Haldun, “Hım, hım,” deyip başını salladı.

“Tabağı gelişi güzel dizmemesi, onun iç olgunluğunu göste­rir. Hayatında müthiş bir disiplin ve uyum olmalı.”

İbn-i Haldun bu ince detayı kaçırdığını fark edince daha öğ­renecek çok şeyin olduğu düşündü.

Patika yoldan geçerken hocası ona bir kuru kayısı ikram etti. İbn-i Haldun yemek istemedi; ancak ısrarcı oldu hocası. O zaman ağzına lezzetli kayısıyı attı.

Dışarıdaki geniş, ferah banklara oturdular. Her ikisi de aynı anda kuru yiyeceklerden atıştırdı.

“Sana bazı şeyler anlatacağım. Sözlerimi iyi sindirebilmek için yediklerini de iyi çiğneyip sindirmen lazım. Şimdi lokmala­rını ağır ağır ve özenle çiğne.”

“Sizinle konuşurken çok rahatlıyorum. Sanki havalara uça­cak gibi oluyorum.”

“Bilgili insan pozitif etki yaratır, dolaysız akan her bilgi kar­şı tarafa aşılandığı için kişi kendini mutlu hisseder.”

“Babam, çok büyük insanlar hatırlandığında saflaştırıcı etki­ye sahip olur derdi.”

“Çok doğru söylemiş.”

Uzun bir süre sessizlik oldu. İbn-i Hatib öğrencisine anla­tacaklarını zihninde toparlamaya çalışıyordu. En sonunda söze başladı.

“Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamış İslam âlimleri Yunanlılar’m bilimsel bilgi birikimlerinin büyük bir bölümünü Arapça’ ya aktarmıştır. Hıristiyanlar ise, bu süre zarfında kendi aralarında savaşlara girdiklerinden bilgi konusunda içlerine ka­pandıkları için pek çalışma üretmemişlerdir. Ta ki bu durumu fark edene kadar! Yunan bilim adamları on birinci ve on ikinci yüzyıl başlarında özellikle bilim ve felsefeye olan ilgilerini yeni­den yoğunlaştırdıkça, geçmişin mirasına ulaşmak için harekete geçtiler. Hatta on üçüncü yüzyılda Arapça’ dan Latince’ ye yo­ğun bir şekilde çeviriler yaparak İslâm biliminin ve felsefesinin önemli bir bölümünü Latince olarak yazdılar. İslam âlimleri ve bizler çalışmalar yapmasaydık Ortaçağ zihniyeti çökmeye yüz tutmazdı. Anlayacağın bizler yeniçağın öncülerine şimdiden ho­calık ediyoruz.”

İbn-i Haldun hocasının sözlerinden çok etkilenmişti.

“Öyleyse, İslam âlimleri bilimsel düşünceyi koruyarak top­lumsal bir hizmette bulunmuşlardır.”

“Aynen senin tanımladığın gibi oldu.”

“Bizden önceki İslam âlimlerinden bizler ve Avrupa çok feyz aldık. Bilim adamlarımız felsefenin yeniden uyanışını sağlaya­rak Avrupa’da düşsel bir canlanmaya katkıda bulunmuşlardır.”

İbn-i Haldun, bu konuşmanın ardına evine gidip dinlendi. Yatağında uzanırken rafta duran Buhari’ nin[11] eserine gözü takı­lınca aniden kalkarak kitabı eline aldı. Hızla göz gezdirdi. Hadis­lerin yorumlanması bayağı dikkatini çekti.

Bir hafta boyunca bu kitabı inceleyerek günlüğüne notlar aldı. En son sayfaya Buhari’nin eserinin sıhhat açısından en yük­sek derecede olduğunu belirtti.

İbn-i Haldun, daha önce İbnu’s-Salâh ve Ahmed b. Hanbel’in eserlerini de incelemişti. Aldığı nota bakarken onlarla ilgili daha önce hiçbir şey yazmadığını fark etti ve günlüğüne eserlerinde kendine göre bir çelişki olduğunu beyan etti; ancak tam kalka­cağı sırada Buhari’nin eserine şerh yazılması gerektiğine dair tespitini de yazdı. Hatta İbn-i Haldun, İmam Buhari’nin eserini Müslim’in[12] eserinden üstün buldu.

İbn-i Haldun bir Mağripli’ydi ve tüm Mağripliler Müslim’i üstün görürdü. Buhari’yi üstün kabul ettiğini yazılarına dök­tüğünde kendini siyasi bir çalkantının içinde bulacağı kesindi. Ama hadis ilmiyle pek ilgilenmeyip kendisinin ortaya koyduğu sosyoloji bilim dalı diye isimlendirdiği konularda daha çok ya­zılar yazacağı için etrafındaki tartışmalar, çalkantılar çok uzun boylu olmayabilirdi. Bu yüzden ilerde yazacağı kitaplar için çok fazla hadis ilmini araştırmayacaktı. Zaten hadislerin tamamıyla açıklandığını da düşünüyordu. Bundan dolayı daha önce tashih edilmeyen hadisleri tashih etmek yoluna hiç gitmedi. Ona göre nakli ilimler içinde hadis rivayeti ile hadis bilgisi çok farklıydı.

Ertesi gün fikirlerini İbn-i Hatib ile paylaştı; ancak araların­da görüş ayrılığı olunca bir daha bu konulan hocası ile görüşme­di. Bir müddet sonra da aralarında rekabet oluştu ve aralarındaki hoca öğrenci ilişkisi bitti. Ama İbn-i Haldun elçilik görevini sev­diği için Kral Pedro’nun yanından ayrılamadı. Boş vakitlerinde yeni bilim dalı olarak gördüğü sosyoloji üzerine araştırma yaptı.

Toplumun temel yapısı olan ailenin sosyal yapısına çok önem veriyordu. Ailenin önemli bir parçası olan çocuklar ile il­gili bir araştırma yapıp gözlemlerini not etti. Toplumların sosyo­lojik gelişimlerini belirlemede ilk adım olarak bu konuyu düşün­müştü. Günler geçtikçe edindiği gözlemlerin sonucunda babasız büyüyen çocuklarda suça eğilimin arttığım keşfetti.

Ebeveynin yokluğu ya da çocuğun ebeveynle sık iletişim kuramaması çocuk üzerinde bazı olumsuz sonuçlara neden ol­maktaydı. Baba ve annenin yokluğu hem kız hem de erkek ço­cukların sosyal davranışlarım olumsuz yönde etkiliyordu.

îbn-i Haldun bir gün araştımıa sonucu dehşete düştü; anne veya baba yokluğu yaşayan çocuklar ciddi anlamda davranış problemleri gösteriyordu. Hatta okulda, özellikle matematik ve fen derslerinde pek başarılı olamadıklarını yaptığı anketlerle tes­pit etmişti.

Günler geçti. İbn-i Haldun sosyoloji için yaptığı araştırma­ları tarih ile bütünleştirme niyetindeydi. Tarihin kaynaklarını tek tek gözden geçirdiği için tarihsel olayları mantıksal düşünüyor­du.

İbn-i Haldun toplum biliminin yeterince kavranabilmesi için uygarlık (ümran) adım verdiği fikrini etrafıyla paylaştı. Ona göre gereksinimlerin karşılanması amacıyla insanlar köylerde ve kentlerde toplanıyordu. Geçinmek sebebiyle yardımlaşmak zo­runda olan insanlar mutlaka bir arada yaşamak zorundaydı. Bunu da ikiye ayırıyordu. Yerleşik uygarlık ve bedevi (göçebe) uygar­lık diye…

Kral Pedro, İbn-i Haldun’un görüşlerinden etkilenmişti. Zalimliliği ile ünlü olan bir kralı şaşılacak derecede etkilemek hiç de kolay değildi. Gerçekten Kral ona hayran kalmıştı. Hatta zekiliği ve zekası ona pek çok konuda ilham veriyordu. Hiç tered­düt etmeden Kral birçok problemin çözümünde İbn-i Haldun’a danıştı.

Bir yıl sonra İbn-i Haldun, Fas’a geçmek istedi. Artık aile özlemine dayanamıyordu. Niyetini Kral’a söylediğinde pek hoş karşılanmadı ve görev süresi bitiminde ülkesinde kalması için Kral Pedro tarafından kendisine büyük vaadlerde bulundu.

İbn-i Haldun, Kral’ı kırmak istemiyordu; ancak pek çok ko­nuda araştırma yapıp tarihin aydınlanmayan bölümlerine ışık tut­mayı çok arzuladığını söyledi. Kral çok zalim olsa da işin ucunda büyük bir toplumsal görev olduğunu düşününce engel olmadı. Böylece İbn-i Haldun elçilik görevinden ayrılır ayrılmaz ayak­lanmaların bastırıldığı Fas’a dönmek için Gırnata Emiri’nden izin alarak Kuzey Afrika’ya gitti. Eşini ve çocuklarını çok özle­mişti. Doyasıya hasret giderdi.

Üç ay sonra İbn-i Haldun ailesini alıp Tunus’a yerleşti. Bicaye’de, çok istediği haciplik (baş vezirlik) makamına kavuştu. Maceralı bir hayatı vardı.

Aradan epey geçti. Hem memleketinde hem de Endülüs’te bulunan küçük sultanlıklarda vezirlik de dahil olmak üzere çok önemli idari görevlerde bulundu; ama eğitimine hiç ara vermek istemediği için en iyi hocalardan ders almak için bilginin peşinde koşmaktan geri durmadı.

Dünyanın çeşitli yerlerinde savaş vardı. Afrika da bu du­rumdan nasibini almıştı ve Becaye ile Constantin arasında baya­ğı gerginlik vardı. Vezirlik makamında olan İbn-i Haldun siyasi hayatın devamlı huzursuzluğundan bunalmıştı. Yeniden memle­keti bırakarak Tilimsan’da ya da Cezayir’de bilimsel çalışmalar yapmayı düşünüyordu.

İbn-i Haldun konuyu eşiyle görüştü. Ayşe Hanım onun mut­lu bir ortamda çalışmasını istiyordu. Destek vererek evlerini Ce­zayir’deki Biskra’ya taşıdılar. Fakat çok geçmeden Biskra karıştı ve siyasal gerginlik İbn-i Haldun’u perişan etti.

Bu sabah aşırı sıcak vardı. İçi sıkılıyor, ne yapacağını bile­miyordu. Kendini tefkir ve kiraate vererek Magrib ve Endülüs halkından olan ilim adamlarından özel dersler almak niyetindey­di. Hocası Al Abili’den fikir almak üzere medreseye gitti. Ama hocasının Libya’ya geçtiğini öğrendi. Üzülerek kütüphaneye git­ti.

Epeyi saat çalıştı. Bilgi birikimi çoktu. Bunları bir kitapta toplamayı çok arzuluyordu. Fakat siyasal karışıklık düşünceleri­ni toplamasına izin vermiyordu. Rahat bir çalışma ortamı yarat­mak için en doğru yerin artık Fas olduğunu düşünüyordu; ama bu sefer önden gidip ailesini daha sonra getirmeyi planladı. Yaz başlarında ailesini bırakarak Fas’a geçti ve ardından yeni emir ile görüşüp devlet işlerinde çalışmaya başladı.

Yirmi dördüncü Bölüm

Deha insanları gözünde küçültmez onları yükseklere çı­kartır.

1366’daki yönetim değişikliği üzerine İbn-i Haldun görev­den ayrılarak ailesinin yanma geldi. Bir ay sonra evini Tilimsan’a taşıdı.

Şimdiye kadar edindiği bilgileri derlemek istiyordu. Kabile­ler arasında dolaşmaya başladı; muhtemelen, yazmayı tasarladığı eserler için veriler toplamak üzere, Bedevi yaşam tarzını ince­leme niyetindeydi. Fakat siyasal hırsı ve yönetme yeteneğinden faydalanmak isteyenler onu tekrar devletle ilgili faal hayata sok­tu.

Tilimsan Sultanı Ebu Hammu onu sınırlarını koruyan kabi­lelerin başkanı tayin etti. Bu askerlik görevi olduğu için îbn-i Haldun’a Sahra halkını tanıma ve göçebeler hakkında derin tet­kikler yapma imkânını verecekti. Tarih felsefesinin önemli bir kısmını bu tecrübelerden çıkarmak istediğinden halkın arasına karışıp sık sık sohbet etti.

İbn-i Haldun’un yaşlılardan geçmiş zamanları öğrenmek ho­şuna gidiyordu. Hele geçmiş günleri tane tane anlatan birisi ile göz göze gelecek olsun mutluluktan havalara uçuyordu.

Bir gün hayvancılık yapan Berberiler’in arasına girdi. Ara­larındaki yaşlı Mehdi’yi çok sevmişti. O İbn-i Haldun’un her zaman arayıp da bulamadığı ender insanlardandı. Çok yaşlıydı, saçı sakalı aktı. Ondan bütün köyün akraba olduğunu öğrenince çok şaşırdı.

Sabah güneş çıkmadan erkenden kalkıp göçebe köyünü do­laştı. Küçücük bir köydü. Berberi çobanları sürü sürü koyun gü­düyorlardı. Çadırlara tek tek uzaktan baktı. Kara çadırları vardı çoğunun altı direkli. Burada yaşayan köylüler direklerinin sayı­larını artırdıkları zaman çok övünüyorlardı.

îbn-i Haldun bir ağacın altına oturdu. Uzun bir süre hiç kı­pırdamadan ellerini yumruk yapıp yere dayayarak ufka baktı; ancak köyde hareketlilik başlayınca bakışlarını kaydırdı. Sabah gün doğmadan Berberi kadınları yayıkta tere yağ yapımına giriş­ti. Ayaklanıp yürüdü. Mehdi kapıda belirince yanma varıp çadı­rın önüne oturdular.

Kaldığı çadırın kızı önlerine sofra kurdu. Dünya güzeliydi ve yaşı oldukça küçüktü. Uzun saçları vardı beline kadar inen. Herkes ona dünyanın en güzel kızı diyordu. Köyde istemeyen delikanlı kalmamış; ama babası kızının gönlü olmadan kimseye vermemişti onu. Kahvaltıda üstü ayran kabarcıklı tereyağını îbn-i Haldun sıcak ekmeğin üzerine sürdü ve kamı doyunca havanın ılık esintisinden etkilendi ve içi içine sığmayarak ne yapacağım bilemedi. Mehdi’den izin isteyip ayağa kalktı. Çılgıncasına kabi­le yerleşiminin etrafında dolandı durdu.

Günler geçti. Zaman su gibi akarken kabile başkanlığı gö­revini o severek devam ettiriyordu. Ayrıca ailesi yanında olduğu için çok huzurluydu; ancak yeni bilgiler öğrenmek için medre­sedeki hocalardan ders almak istiyordu. Yedi yıl Tilmisan’da ça­lıştıktan sonra Fas’a gitti. Fas’ta ilim öğrenmeye ve öğretmeye devam etmek istediği için medreseye yerleşti.

Kabile başkanlığı görevinde iken köy ile kent farklılaşması hakkında toplumsal çözümlemeleri anlatan kitabı Mukaddime’ye başlama kararını vermişti. Göçebe ve köy toplumsal yaşamı ile yerleşik kent toplumsal yaşamı arasında önemli saptamaları var­dı. Ona göre göçebe köy toplumsal yaşamı, çok eskilere dayanı­yordu ve yerleşik kent toplumsal yaşamından binlerce yıl önce başlamıştı. Bir cuma günü o kitabına başladı ve yazarken bu ko­nuları derinlemesine inceledi.

Köy halkı; saftı ve para kaygısı taşımadığından kent halkın­dan daha sağlam, güvenilir, doğru, mert, özgüveni daha fazla, özgür ve kökleri dayanıklı temellere sahipti. Asla bozulmamıştı. Bu da köydeki ailelere yansıdığı için köy düzeninde yaşam; kent aile yaşamından daha dengeli, daha düzgün, daha mutlu ve daha huzurluydu. Toplumsal bilinç ve duyarlılık, paylaşma, karşılıklı yardımlaşma bu yüzden köylerde daha fazlaydı. Ayrıca çocuklar, yaşlılar ve kadınlar kent halkı için pek önemli değilken köy halkı için çok değerliydi.

Yirmi beşinci Bölüm

Büyükler hatırlandığında saflaştırıcı etkiye sahiptir.

İbn-i Haldun kendini sıkı çalışmaya vermişti ve Mukaddime adlı kitabı hızla ilerliyordu. Göçebe ve yerleşik düzen ile göz­lemlerini tüm toplumsal yaşama uyarlamıştı. Devletler ve kral­lıklar dâhil her topluluğun canlılar gibi doğum, gelişme, durakla­ma ve ölüm evreleri olduğunu savundu. Hatta doğum ve büyüme açısından kırda yaşayan halk arasında kültür ve ahlakın gelişme kaydettiğini söylerken, kent yaşamının gerileme ve ölüm evresi geçirdiği tezini öne sürdü. Örnek olarak da yok olmuş medeni­yetleri gösterdi.

Aylar geçti. îbn-i Haldun bu çalışmalarıyla bayağı dikkat çekti ve eylül ayının son günlerinde Mukaddime’yi bitirdi. Ki­tabında tarihsel gelişimi anlatırken sosyoloji adını verdiği bilim dalını etrafındakilerle paylaştı; ancak alim çevresi bu bilim dalını kendi aralarında çok tartıştı.

Mukaddime’nin birinci cildinde; önce tarihi olayları yani geçmişi gözler önüne serdi. İkinci cildinde; sosyal olayları tah­lil etti ve İslam toplumunun güncel problemlerini ortaya koydu. Üçüncü cildinde ise; geleceğe ışık tutacak önemli tespitlerde bulunarak sorunlara çözüm üretecek metodlar belirledi. Eserin­de objektif, realist ve tecrübeci bir hareket tarzını benimsemeye çalışmıştı. Ayrıca coğrafi şartlarla sosyal hayatın ilişkisini, dev­let biçimlerim, din ve devletin sınırlarını, şehir ve köy ilişkisini, ekonomik hayatı, eğitim seviyesini, ilimlerin birbirinden ayrılı­şım ve edebiyat meselelerini de ele almıştı. Yazdığı eserin tüm ciltlerini gözden geçirirken eksiklerini fark etti ve genel dünya tarihine de değindi. Hatta özellikle Türk tarihine geniş bir bölüm ayırmak niyetindeydi. Türklerin dünyadaki milletler içinde en büyük olduğunu söylemek istiyordu.

îbn-i Haldun eseriyle tarihe, sosyal yapıya eleştirel ve sorgu­layıcı bir metot getirmişti. Tarihin çok önemli bir ilim olduğunu ve tarihin sırf olayların anlatılmasından ibaret olmadığını söylü­yordu. Tarihte sadece olayların oluş sıralamasına bakılamazdı. Siyasi oluşumlar, uygarlığın (ümranın) tabiatı ve insan toplulu­ğundaki gelişimler temel alınmazsa gelecekte hataya düşmek ka­çınılmaz olurdu. Tarihçilerin, olayları anlatırken içine düştükleri hataların bunlar olduğunu tek tek kitabında açıklayarak yeni bir bakış açısı getirdi.

İbn-i Haldun kitabının içine başka bilgiler de koymuştu; on­lar nahiv, tefsir, kıraat, hadis, fıkıh, usûl-i fıkıh, feraiz, kelam, tasavvuf, felsefe gibi ilimler ile ilgili görüşleriydi. Sosyolojik gözlemlerini ise el- İbar’ adını vermek istediği eserinde topla­mak istiyordu. Amacı mezkûr[13] ilimleri bir ders kitabı niteliğinde ortaya koymaktı. Ancak felsefe ile ilgili görüşleri içine katmak niyetinde değildi; çünkü İbn-i Haldun felsefe ile ilgili olarak hem araştırmacı hem de eleştirel bir tavra sahipti.

Günler hızla geçerken etrafında bayağı bir görüş farklılığı oluştu. Çok fazla hedef tahtası olmak istemiyordu; çünkü o ka­dar çok çalışma, araştırma yapmasına rağmen tarih konusunda kendini çok yetersiz buluyordu. 1374 yılında kendini bu alanda yetiştirmek ve biraz da buralardan uzaklaşmak istedi. Zaman za­man da siyasal nedenlerle bayağı güçlükler yaşıyordu.

Tunus’ta Beni Hafs, Cezayir’de Beni Abd-el-Vaad, Fas’ta Beni Merini Hanedanları vardı. Fakat gerçekte her şehirde ayrı bir hükümet olup Sahra’nın bulunduğu bölge hiçbir güce bağlı değildi. Hanedanlar arasında savaş, şehirlerin güvensizliği, ker­vanlar ve köylerin kabileler tarafından yağma edilmesi yerel hal­kı yaşaması için istikrarlı bir hayatta bırakmıyordu.

Bu yüzden İbn-i Haldun Kuzey Afrika’dan Endülüs’e git­mek istiyordu; ancak ailesini götürmeyecekti. Tek başına nisan ayında yarımadaya gitti. Gırnata Emiri onu iyi karşıladı. Ama hakkında; ‘Ebu Hammu’nun casusudur,’ şeklinde yapılan dedi­kodular canını Gımata’da bayağı sıktı.

Burada İbn-i Haldun çok fazla kalamayacağını anlayınca Magrib’e geri geldi. Ailesi ile artık Fas’ta yaşamak niyetindeydi. Aradan bir ay geçti; ancak sürtüşmelerle dolu siyasal geçmişi her gittiği yerde peşini bırakmıyordu. Emir, Kasabe Camii’nde hatip olmasını isteyince ailesinin yanından iş için bir süreliğine ayrıldı.

Bir kaç ay geçti. Kurak bir mevsimdi. Civardaki nehirlerin suyu azalmış, çok parlak akmıyordu. İbn-i Haldun bir gün dışa­rı çıktı. Epeyi dolaştı. Yarlarda kırmızı şakrak kuşları vardı. Bir tanesine çok dikkatli baktı. Böyle bir kırmızı görülmüş değildi. Seyrederken pembe bir düş içine girdi. Düşü renklendikçe bir esriklik içinde renkler çoğalıyordu. Akşama kadar dolandı. Göz- gözü görmez olduktan, ortalıktan el ayak çekildikten sonra evine döndü.

Bir müddet sonra geçmişte aralan pek de iyi gitmeyen Til- misan Sultanı Ebu Hammu kendisini yanma çağırdı. Görüşme sonrası hatiplik görevine haftanın iki günü devam etmek şartıyla Sultan’ın önerisini kabul ederek kabileler arasında onun propa­gandasını yapmak için işe koyuldu. Daha sonra Saray Nazırlığı görevine getirildi; ama siyasi görevinin yanı sıra camide ders vermeye devam etti. İki ay sonra sarayda çalkantılar başladı. An­cak siyasal çalkantılardan bıkan İbn-i Haldun, Ebu Hammu’dan iznini alarak Sahra Çölü’nün ortasındaki îbn-i Selame denilen kaleye yerleşti ve kendisini tümüyle bilimsel çalışmalara verdi. Ünlü eseri Mukaddime’yi de yeniden gözden geçirerek ekleme­ler yaptı; ama aklında hep olan El-îbar’ı yazmaya koyuldu.

Bir hafta sonra aldığı mektupta ailesinin Fas’ta ekonomik sıkıntı çektiğini öğrendi. Hemen işlerini bırakıp yanlarına gitti ve kısa süre sonra kaleye yerleştiler.

İbn-i Haldun artık 47 yaşındaydı. Devamlı okumaları ve siyasi tecrübeleri ile büyük bir bilgi biriktirmişti. Siyasi haya­tı hiç düşünmüyordu. Muhtelif toplulukları yakından gözleme olanağım elde ettiğinden onlara ilişkin görüşlerini ve Berberi tarihini de bu yedi ciltlik yazacağı Kitâbu’l-İber’in içine koy­ma arzusundaydı. Çok yoğun bir çalışma içindeydi. Kitap dört yıl içinde bitti. Ancak eksikleri olduğunu düşünüyordu. Kitabı yazarken incelediği kaynaklarını bir kez daha gözden geçirdi. Yazılması gereken bölümleri belirleyip biraz eklemeler yaparak yeniden düzenledi. Milletler tarihini sonradan içine ilave ettiği için huzurluydu. Kitabı çeşitli çevrelerle görüştükten sonra 1380 tarihinde ilk nüshasını Tunus Sultanı’na sundu. Sultan, kitabı çok beğenerek bu önemli eserin yazılmasıyla ilgilendi. İbn-i Haldun da eserini Sultan’a ithaf ettikten sonra bir yazma nüshayı kütüp­haneye verdi. Ancak siyasal geçmişi Tunus’ta da kendisini rahat bırakmıyordu. O da 1382’de ailesinin yanma geldi.

İbn-i Haldun, artık hac ibadetini yerine getirmek istiyordu. Yola çıktı; ancak kesik kesik yola devam edebildi. En sonunda kırk gün deniz yolculuğu yaptıktan sonra İskenderiye’ye ulaştı. Memluk Devleti’nde Sultan Berkuk yönetimi üstleneli henüz on gün olmuştu. Yönetim tam ülkede hâkimiyeti ele geçiremediği için hacca gitme imkânı yoktu. O bu yüzden Kahire’ye geldi.

Devrin ilim merkezi olan Kahire’de, büyük muhaddislerin bu­lunduğunu öğrenince yerleşimin ünlü medresesine gidip sık sık sohbetlere katıldı.

Muhaddisler, Kahire’de hadis konusunda bazı teknik tabirler geliştirmişlerdi ve sahih ile hasen hadislerini tartışıp fikir alışve­rişinde bulunuyorlardı. İbn-i Haldun’u pek çok kimse çok bilgili bulmuştu. Kahire’de, çoğu ilim talebeleri kendisinden ders al­mak isteyince o Ezher Camii’nde ders vermeye başladı.

Günler geçtikçe Memlûk Hükümdarı Berkuk onun ününü duydu ve bir gün İbn-i Haldun’u saraya yemeğe davet etti. O da Sultan’ın davetine geç kalmamak için yola düştü.

Sarayın etrafı kale şeklindeydi ve uzun bir surla çevrilmişti. Surun birçok kuleleri ve pek çok kapısı vardı. O surdan girdi­ğinde büyük caddeler, yüksek taraçalar üzerinde yapılmış asma bahçeleri gördü ve anıtsal saray ve tarihten kalma eski medeni­yetlerin tapmakları bitişikdeydi.

Görüntü ona tarih kitaplarından okuduğu Babil’i hatır­lattı. Babil sülalesi içinde tarih bakımından önemli ilk kişi Hummurabi’ydi. Onun kanunlarını belirten ünlü dikili taşı hep görmek istemişti; ama üzerinden geçen asırlar içinde dikilitaş yok olduğu için hiç görememişti; ama tarih kitapları taşın en üstünde tahta oturmuş güneş tanrısının önünde dua eden kralı çok güzel tasvir etmişti. Okuduğu bir kitaba göre Güneş Tanrısı Samaş’ın önünde bulunan Hammurabi, başında kenarları köşeli bir başlık ya da perukayla birlikte omuzu açıkta bırakan elbise giymişti. Rölyefteki konu zafer veya savaş sahnesi değildi. İbn-i Haldun düşüncelerinden sıyrılarak anıtsal saraya doğra ilerledi, ana kapıya çok az kalmıştı.

Yirmi altınncı Bölüm

Kararsız insan seçim yapamadığı için hedef ve idealini belirleyemez. Bu yüzden iş disiplini gelişmez.

Girişle heykeller vardı; ancak figürlerin ifadesi çok durgun­du. Çok büyük ve sert taşlardan yontulması kasların gücünü çok hissettirmiyordu.

Duvardaki eski Mısır kabartmalarına bakarak yürüdü İbn-i Haldun. Mısır resminde perspektif yoktu. Sadece yüzey resmiy­di. Doğu yönündeki freskten gözlerini alamadı. Fresk insanı bitki ve hayvan dünyası içinde betimlemekteydi. Koridorun sonundaki savaş resimleri, cenk arabası içinde insan figürü, kaçan insanların oluşturduğu kalabalık ona tarih içinde gezinti yaptırdı. Aklına bir an Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgede yaşayanların bırak­tığı eserlerde görülen Mezopotamya Sanatı geldi.

Mezopotamyalılar iklimi gereği parlak ve bulutsuz bir gök­yüzü altında yaşıyorlardı. Birçok bakımdan geri olmalarına kar­şın gök bilgisi, matematikte kesin sonuçlara varmışlardı. Mezo­potamya mimarlığı hep kendini tapmak mimarlığı ile ispat etmiş­ken Dicle ve Fırat nehirlerinin taşıdığı alüvyonlar çamur yığını gibi olup sanat eseri yaratmaya elverişli değildi.

Yemek saat yedide başladı. Oldukça kalabalıktı. Sultan yeni bir saray yaptıracağını söyledi.

“Bu sarayı çok beğendim. Neden başka bir saray yaptırmak istiyorsunuz?” diye İbn-i Haldun sordu.

Sultan Berkuk tarihi sarayı anlattı.

“Bu eski sarayı çok güzel buluyorum. Saray odalarının du­varları sırlı tuğla, tunç veya taş kabartma ile fresklerle süslüdür. Sarayı bir gün size detaylı gezdirmek isterim. Avlu ve koridor­ların zemini taş ile kaplıdır. Ben buraları yapılandırıp buranın anıtsallığını bozmak istemiyorum. Dikkat ettiysen yapı tekniği Mezopotamya’nın devamıdır. Bina tuğla, tonoz ve kubbeler daha geniş ölçüde kullanılmıştır. Anlayacağın burası tarihi bir yapı! Ben eskinin yok olmasını istemem! Kendi dönemimi yansıtan mimari eserler geride bırakmak istediğimden yeni bir saray yap­tırmayı uygun buldum.”

İbni Haldun da saray ile ilgili gözlemlerini paylaştı.

“Saray duvarlarını süsleyen taş kabartmalarının üslübunu çok gerçekçi buldum. Savaş veya av sahneleri gerçek bir dekor içinde bütün ayrıntılarıyla canlandırılmış ve bu beni çok etkile­di.”

Sultan Berkuk yemek sonrası onu geniş odaya aldı. Birlikte köşedeki sedire oturdular. Sultan şişkin adaleli bir atlet vücuda sahipti. Büyük gözleri, kaim kaşlan, kuvvetli bir burunu, uzun bir sakalı vardı.

Berkuk’tan büyük saygı görmek İbni Haldun’u bayağı memnun etmişti. Kahire’ye kısa süreliğine gelmişti; ama gizemli Mısır’ı tanımak istediği için Sultan’ın müderrislik teklifini kabul etti.

İbn-i Haldun bir müddet burada çalışıp ailesinin yanma dön­mek niyetindeydi; ama Sultan Berkuk onu hiç ülkesinden gön­dermek istemiyordu. Bir gün ona eğer ülkesinde devamlı yaşa­mayı kabul ederse çeşitli devlet görevlerinde çalışacağını, hatta baş kadılığa getirileceğini söyledi. îbn-i Haldun bunları düşün­mek için biraz zaman istedi.

Birkaç gün geçti. Sultan’ın teklifini düşünürken önce o gi­zemli Mısır’ı tanımak istedi. Burası onu çok cezp ederse ailesi ile burada yaşamak istiyordu. İlk gün Nil kıyısında dolaştı.

Nil Vadisi olağanüstüydü… Binlerce yıldan bu yana durmak­sızın akıp giden, yalayıp geçtiği kıyılara ayrıcalıklı bir medeniyet getiriyordu. Dünya tarihinin en uzun süreli krallığım doğuran Nil nehri muhteşemdi. Herodot’un da vurguladığı gibi Nil olmasaydı Mısır da olmazdı, tanımı çok doğruydu.

İbn-i Haldun Nil’i boydan boya gezdi. Koyu mavi suyu sey­retmek içini ferahlattı. Tanrılar, firavunlar ve mezarlar üçgeni arasında kalan eşsiz tarih onu bir hayal dünyasına sürüklemişti. Haldun her yer tarihin izini taşıdığı için ister istemez hayalinde düşsel bir tarihi gezi yaptı.

İbn-i Haldun kendine geldiğinde şehre doğru gitti. İki saat­lik yürüyüşün ardından kent meydanındaydı. Karınca misali bir insan kalabalığı vardı. Arap’ı, Fellah’ı, Levanten’i, Nübyalı’sı, Ermeni’si ve yedi milletten insanıyla eşsiz bir mozaik oluşmuştu kent meydanında.

Dar sokağa saptı. Hacı yağı türünden esans kokuları bu­ram buram solunan havayı sarmıştı. Büyük bedestenin yakının­da durdu. Önündeki kaldırıma çömelmiş çarşaflı, uzun entarili Fellahlar’a selam verip çarşıya girdi. Duvarları oyma taş beze­meli pasajın yolları dolambaç gibiydi. Nereden girdiğim nereye çıkacağını kestiremeyen İbn-i Haldun yemek lokantasında otur­du. Kamı doyduktan sonra aşçıya kitapçı aradığını ve pasajın ne­resinde bulabileceğini sordu.

Uzun entarili adam kendisine eşlik edebileceğini söyleyip kitapçıya götürdü. Bedestenden çıkarken îbn-i Haldun mekanda­ki derin tarihin eşsizliğine tanıklık ettiği için mutluydu.

Mısır’ı sevmişti. Evini en kısa zamanda buraya taşıyacaktı. O vakit geçmeden Sultan ile görüşüp artık Mısır’da yaşamak is­tediğini söyleyerek ailesini de getirtmek istediğini açıkladı. Sul­tan buna çok memnun oldu.

İbn-i Haldun oyalanmadan eşine haber yollayıp Kahire’ye çağırdı. Fakat bunu duyan Tunus Sultan’ı Haldun’un geri dön­mesini sağlamak için ailesine engel oldu.

İbn-i Haldun da durumu hemen Sultan Berkuk’a iletti. Hünkâr akıllıydı, durumu değerlendirir değerlendirmez devreye girip Tunus Sultanı’na mektup yazdı ve neticeyi beklerken İbn-i Haldun’a, Amr b. As Camii yakınındaki Kahire Medresesi’nde öğretmenlik görevini verdi.

İbn-i Haldun ailesi için endişeli olsa da işinin başına geçti ve verdiği ilk dersle, devlet adamlarının da içinde bulunduğu izleyi­cileri adeta büyüledi.

Kahire’de herkes onu konuşurken ünü giderek büyüyordu. Zaman su gibiydi. Günler hızla geçiyordu ve henüz Tunus’tan bir haber gelmemişti. İbn-i Haldun da bir müddet El-Ezher’de ek ders vermeye başladı. Çok başarılıydı. İslam ülkelerinde fazlaca rağbet gören İmam Malik’in Muvatta’nın ve Müslim’in Sahih’ini derslerinde anlatıyordu. Hadis ıstılahları ve senedleri konusun­da çok iyiydi. Yüksek seviyedeki okullarda da Muvatta okutmak için derslere giriyordu.

Yirmi yedinci Bölüm

İnsanoğlu varoluşun temel sorunlarını çözmek için alt ve üst benliğini anlamalı.

Aylar geçmişti ve Tunus’tan hiçbir haber yoktu. îbn-i Hal­dun çok bunaldığı için arada bir Kahire’yi dolaşıyordu.

Bir gün kent içinde epeyi yürüdü. Bakışları bir binada takılı kaldı. Yapının dışa bakan hiçbir penceresi yoktu. Hatta çatı düz ve beşik ile örtülmüştü. Buradaki ilkel yapıların aksine merkezde çok gözlü yapılar vardı. Farklı kültürlerin ve çağların mimariyi nasıl çeşitlendirdiğini İbn-i Haldun gittiği her hanedanlıkta daha önce görmüştü. Pek çok yapıyı rahat şekilde göreceği bir yere oturarak uzun uzadıya baktı.

Çoğunlukla insanoğlunun tarihsel gelişimi ve ruhsal yansı­maları mimariyi farklılaştırdı. Ona göre insanın bilinçsiz kıs­mında olan çözümlenmemiş sorunlar binaların arka yüzeyleri gibiydi ve bu tür sıkıntılar hep bilinçaltında saklanırdı. Arka bölümleri bu yüzden İbn-i Haldun düşman gibi görüyordu. Bi­linçaltına itilen bastırılmış bölümlerin daima sıkıntı yarattığını düşünerek derin bir nefes aldı.

“Düşman kişiliğini yansıtan bölümler dengesiz enerjiye sa­hiptir,” diye mırıldanırken başındaki örtü rüzgârdan etkilenip ge­riye doğru savruldu.

Başlığım düzeltirken o arka yüzeylere baktı ve kendi bilin­çaltını binaların yeterince ince çalışılmamış arka yüzeylerine çok benzeştirdi,

O çoğunlukla bilinçaltına ittiği soranları çözmek için onları ortaya çıkarması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için de hisset­me yetisinin artması ve saflaşması gerektiğine inanıyordu. Bu da ancak sevgi ile olurdu. Kendini bilmenin ve evren enerjileri ile içsel enerji arasında bağ kurabilmenin önemini hep savunuyordu. Hatta bu bağ ona göre bir zorunluluktu ve bu yüzden herkes sev­gi yolunda ilerlemeliydi.

İbn-i Haldun her zaman sevginin kişiliği aydınlatıp yaraları sardığını biliyordu; çünkü sevgi kişiyi rahatlatabilecek ve yük­seltebilecek bir olgu olarak kendini her zaman göstermekten çe­kinmezdi.

Saniyeler ilerlerken îbn-i Haldun gözlerini binalardan çeke­rek birkaç adım atıp aşağı indi. O sırada karşı yoldan bir kadın bir erkek geliyordu. Her ikisi de hayatlarından bezmiş görünüyordu. Psikolojik olarak her iki cinsin de aslında terk edilmiş konumda olduğunu fark etti ve onların kendilerini gerçekten ifade etme zorluğu çekmelerine üzüldü. Aslında ona göre karşı cinste görü­len hataların çoğu bastırılmış ve geliştirilmemiş enerjilerin dışa yansımalarıydı. Toplumda pek çok kişi bu durumdaydı ve ona göre insanın yanılgılardan çabuk çıkması için kendine iyi model olacak kişilerden feyz alması gerekiyordu. Tarihe iz bırakmış bü­yük insanlar sayılmalı, sevilmeli ve öğretileri özümsenmeliydi. Adam ile kadın gözden kaybolduktan sonra;

“İnsanoğlu varoluşun temel sorunlarını çözmek için alt ve üst benliği anlamalı,” diye söylendi îbn-i Haldun.

Günler geçti. Bir gün o hünkârın huzuruna çıkıp ailesinden haber gelmediğini söyledi.

“Biraz daha bekleyelim. Eğer hiçbir cevap gelmezse bir mektup daha yazarız,” dedi hünkâr, sonra îbn-i Haldun’u Kadi- ül-Kudat (kadıların kadısı) tayin ederek Mısır Kraliyet Kadılığı görevine getirdi.

Epey zaman geçmişti. Ibn-i Haldun bir kaçakçılık davasının mahkemeye düşmesi yüzünden konuyu yerinde incelemek için söz konusu müzeye gitti. Binlerce yıl önce yaşamış genç kral Tutankhamon’un iç çamaşırlarını, aksesuarlarını, mücevherlerini, ambarlarda saklanan buğday, mısır, nohut tanelerini; Mısır’dan kaçan İbranileri kılıçtan geçirmeye kalkışan Kral Merenptalı’nın mumyasını, keçi kılından yapılmış perukalara; üzerleri kıymetli taşlarla bezenmiş saf altın takıların ve gümüş takıların tek tek sa­yımını yaptırıp kaybolan parçayı arattı. En sonra aranan kıymetli parça bulundu ve böylece dava düştü.

Kahire’de yaşam îbn-i Haldun için çok gizemliydi. Bitmez tükenmez heyecan ve şaşkınlık arasında gidip gelen gözlemleri ile çalışmalarını sürdürüyordu.

Libya Çölü’nde yer alan ve antik tarihin yedi harikasından biri olarak bilinen Giza platosundaki piramitleri yakından gör­meyi çok arzuluyordu.

Bir gün deve kiralayıp tek başına kilometrelerce ötede, çöl kumlarının kaldırdığı toz bulutunun içinden bir dağ gibi yükselen Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri üçlüsünün bulunduğu yere gitti. Piramitler geçmiş medeniyete uzanan bir inanış, bir kültür, bir yaşam simgesini hâlâ burada yaşatıyordu.

Kefren’nin heykelleri muhteşemdi. Piramidin yanındaki sfenks ve yumuşak taşlar ile tahtadan yapılmış prens, rahip ve memur heykelleri onu çok etkiledi. Buradaki heykellerin ben­zerlerini Kahire müzesinde görmüştü. Hele soldaki tahta rahip heykeli, tıpkı yıllar önce Bedevi köyünde gördüğü şeyhe benzi­yordu. Onu iyice süzdükten sonra karşı duvara baktı.

Heykellerin yüz ifadeleri çok şeyler anlatıyordu… Sert ku­ralları olan krallar otoriter bir havadayken halk tabakasından olanlar ise günlük yaşamlarındaki gibi çömelmiş, bağdaş kur­muş, yerde yatar ve belli bir işle uğraşırken gösterilmişti.

İbn-i Haldun dudaklarım büzüştürerek yürüdü. Sonra iler­deki Nefertiti büstünün tam önünde durdu. Dikkatlice ona baktı. Yüz git gide daralıyor ve alt kısmı yani özelikle çenesi ileri doğru uzanıyordu büstün. Kafatası geriye doğru yassıtılmış ve başın bir perukayla ağırlaşması büstte bir denge kurmuştu. Nefertiti’nin başının yan görünüşündeki bu zariflik, ileriki yıllarda bir akımın doğmasına sebep olacak gibiydi.

İbn-i Haldun ağır ağır ilerlerken gözleri Mısır yapı ve ta­pmaklarının duyarlarındaydı. Yapıların payeleri heykeltıraşlık süsleri ile kaplı iken onun yüreği birden heyecanlandı. Teknik bakımdan kontur hatları ve iç ayrıntıları figürlerin çevresi oyu­larak derinleştirilmişti. Bu suretle alçak ve yüksek kabartmalar gösterilmişti.

Tanrı ve kral figürleri diğer insanlardan daha büyük ölçüde yapılmıştı ve insanı ister istemez etkiliyordu. Baş, göğüs, karın, kol ve bacakların yandan görünüşü yapılırken; gözler ve omuzlar cepheden gösterilmişti. Figürlere biraz daha yakından bakınca İbn-i Haldun süslerin soldan sağa ilerlediğini gözlemledi. Sol kol ve bacak hep ileri gidiyordu. Köylü, işçi, halk tabakası ise daha ufak ve daha insani boyuttaydı.

Mısır kabartmalarında anlatılan olaylar çok sahiciydi, sanki bir grup figür topluluğu bir odadaki günlük yaşamı anlatıyordu. Hepsine dikkatli bakınca onlar günlük yaşamı canlandıran eser­lerdir.

İbn-i Haldun büyülenmiş gibiydi.

“Mısır piramitlerinde sanat resim ve kabartma olmaktan çık­mış bağımsız bir sanat kolu olarak yazılaşmış,” diye söylendi.

Dakikalar hızla geçiyordu. O hava kararmadan yakınlarda kendine geceyi geçirebileceği bir han buldu. Hanın sahibi tombul bir adamdı. Yüzü nurlu olan adam ona yemek verdi. Kapı önün­de küçük tepsilerden oluşmuş yemek yerleri vardı. Boş bir ağaç kütüğünün üstüne oturan Haldun yemek tabağını tepsiye koyup kamını doyurdu. Yemeği bitince boş tabağı öylece tepside durdu. On dakika sonra onu almaya gelen hancıdan biraz bilgi aldı.

“En eski piramit bu bölgede nerede?”

“Firavunlar tarafından mezar olarak kullanılmış piramitlerin en eskisi, Giza’nm 22 kilometre kadar güneyinde kalan Sakkara Çölü’ndedir. Basamaklı piramit adı verilen bu piramit, Kral Zoser’in ünlü mimarı ve hekimbaşı Imhotep tarafından inşa edil­miştir.”

Sohbet ilerledikçe Avrupa’daki kıtlığı konuştular.

“Avrupa’da baş gösteren büyük açlık yüzünden halk orada zor günler yaşıyor. Pek çok insan Asya’ya ve Kuzey Afrika’ya göç etmeye başladı,” dedi İbn-i Haldun.

“Avrupa insanları kedi eti yemek için zavallı hayvanları öldürüyormuş,” dedi hancı.

îbn-i Haldun bunu duyduğuna çok üzüldü. Daha düne kadar vebada suçu Avrupa’daki derebeyleri kedilere atmışlardı. Şimdi içinde bulundukları zor günlerde onları kesip yemeleri onu kah­retti.

“Anlaşılan kediler yine tehlike altında,” dedi İbn-i Haldun.

“Evet,” dedi hancı. “Yiyecek bulamayan Avrupalılar kedi dâhil, doğada gördükleri her kuş, kurbağa ve pek çok hayvanı yiyorlarmış. Bu yüzden Avrupa köylerinde kediler bir anda kayboluyormuş.”

Haldun hancıya bakarak şöyle dedi.

“Avrupa’yı saran her melanetin faturası kedilere çıkıyor.”

“Bu faturadan kedilerin zarar görmesi beni de çok üzüyor. Sizce neden insanlar bu kadar zalim olabiliyor?”

“Kararsız insan seçim yapamaz. Bu yüzden yollarını şaşı­ranlar sık sık bela ile karşılaşıyor olmalı,” dedi İbn-i Haldun.

“Kararsız olmak kötü bir şeymiş,” dedi hancı.

“Evet, çok kötü!”

“Sizin hiç kararsız kaldığınız oluyor mu?”

“Arada bir olur.”

“O zaman ne yaparak bu ruh halinden kurtuluyorsunuz?”

“Hedef ve idealim her zaman bellidir. Eğer bu ikisi belirlenmezse iş disiplini gelişmez ve kişi kararsız ruh halinden hiç çıkamaz.”

Akşam yaklaşıyordu… Büyük yaratıcı Ra’yı simgeleyen güneş, uçsuz bucaksız çölde son ışıklarını gezindirirken İbn-i Haldun ayağa kalktı. Bakışları yukarıları süzüyordu. Çok uzakta görünen doğudaki tepede yükselen camii, krem rengi mermerden yapılmış duvarlarında, batan güneş ışıklarını tüm güzelliğiyle yansıtarak yıldız gibi parlıyordu.

İbn-i Haldun yanında tarih kitabı getirmişti. Odasına çıkıp yatağına oturup komidinin üzerindeki gaz lambasını yaktı. Epe­yi okudu. Tapmak kompleksi Luksor çok ilgi çekiciydi. Tanrı­lar, mezarlar ve firavunlar üçgeninin merkezi olarak biliniyordu ve Luksor’un antik çağlardaki adı Teb’di. Teb’in doğu yakası, yaşamın var olduğu yer olarak işlev görürken karanlıklar alemi olarak nitelendirilen batı yakası ölüm tapmaklarının yer aldığı, mumyaların hazırlandığı, mezarların bulunduğu yer olarak kul­lanılıyordu.

İbn-i Haldun sabah uyandığında kilometrelerce kare içinde uzanıp giden Tanrılar Tanrısı Amon’un tapmağına gitmek için yola düştü. Kamak’a epeyi yol gittikten sonra vardı. Tapmak olağanüstüydü. Kendini bir sütunlar ormanının içinde buldu. Amon’un sevgili eşi Tanrıça Mut için yaptırdığı Luksor tapmağı Kamak tapmağının yanında çok küçüktü. Sanki biri dünya diğeri de aydı.

O her yeri gezmek istiyordu. Seyahatin geri kalanını sandal ile devam etmek istedi. Nil’in kıyısında boş sandalcılar vardı. Birini kiralayıp Luksor’dan Edfn’ya geldi. Mısır-Yunan karışımı krallar tarafından yaptırılmış şahin başlı Tanrı Horus’un tapmağı gözlerini kamaştırdı. Duvarlarında dizili binlerce hiyeroglif, geç­mişin tarihini sanki dile getirmeye çalışıyordu. Edfu’dan sonra, Komombo’ya vardı. Sobek tapmağının sırlı duvarlarında eski Mısırlı cerrahların kullanmış oldukları bisturi, makas tülünden tıbbi aletlerin resimleri vardı. Oranlar insan ölçülerinin kaba; fa­

kat gerçek boyutlarını yansıtıyordu. Vücudun eklem yerlerinin birleşmesi ise çok sert gösterilmişti. Frenklerdeki gözler de pat­lak, çok açılmış biçimdeydi ve süs unsurlarından oldukça çekinilmişti. Her şey olabildiğince sadeydi. Saç ve sakaldaki bukle ve tarama biçiminde detaya kaçınılması İbn-i Haldun’u oldukça şaşırttı. Ayakta duran heykellerin yanma vardı. Onların bir sütu­nu andırması iliklerine işledi.

Buradaki figürlerde vücut cepheden, baş ve ayaklar ise yan­dan gösterilmişti. Kompozisyon içindeki figürler birbirini kes­miyor ve vücut normal ölçülerde gerçeğe yakın biçimdeydi; ama asla kişisel ifadeleri yoktu. Onlar belli kişileri temsil ederken fi­gürlerin büyüklükleri toplumdaki mevkilerine göre belirlenmişti.

îbn-i Haldun’un Nil üzerindeki yolculuğu bir hafta sürdü. Nübya bölgesinin merkezi Assuan onu çok etkilemişti. Bura­nın çikolata renkli insanları çok sıcakkanlıydı. Baharat satan dükkânlardan ipek yolundan gelen kimyon, zencefil, safran, köri, vanilya ve Nübya’nın ünlü içeceği karkadeyi alıp çıktı. Özellikle karkadeyi aldığı için ayrı keyiflenmişti. Hibisküs familyasından olan ağacın kurutulmuş çiçekli karkadelesini çok seviyordu. Çi­çekleri kaynatıp elde ettiği iç ferahlatıcı içeceği Fatima’dan öğ­renmişti. Sıcak veya soğuk olarak içilebildiği bu içeceği o her içişinde Fatima’yı şükranla anıyordu.

Şimdi kaybettiği sevdiği kadını yeniden hatırlamak içini ezdi. Çok sevdiği arkadaşı, eski sevgilisi artık yoktu ve onun ölü­müne alışmak zor olmuştu. En sonunda kendini toparlayıp yeni bir düzen kurabilmesine çok şükretti; ama kaybettiği sevgilisinin anısını taze tutmak, yaşamının geri kalanında onu anımsamak ve ona teşekkür etmek boynunun borcuydu.

Hüznün her zaman kişisel bir şey olmadığını biliyordu. Hü­zün evrenin derinliklerinden gelen bir dalgaydı. Eğer kaybettiği­miz veya görüşmediğimiz sevdiklerimize teşekkürlerimizi sun­mazsak onlara teşekkür edemediğimizden kaynaklanan hüzün insanı bunalıma sürüklerdi. Hüzün teşekküre dönüştüğü an bu­naltı, depresyon ve insanı negatif saran enerji dalgası yok olurdu ve bedenimizdeki enerji noktaları daha sistemli çalışarak sağlıklı kalırdık.

Ertesi gün, İbn-i Haldun erkenden uyandı. Kahvaltıdan son­ra Assuan’m güneyindeki, Tanrıça İsis’in küçük bir adacık üze­rinde yükselen tapınağım ve granit ocaklarında yatan 42 metre uzunluğundaki bitirilmemiş dikilitaşa gitti. Her şey olağanüstüy­dü. Tapınağı hayranlıkla izledi. Görüntü yaşamında unutamaya­cağı bir andı. Saatlerin burada nasıl geçtiğini anlamadı. Öğleden sonra Assuan’ın 350 km. güneyinde yer alan Kral II. Ramses’in yaptırmış olduğu Abu Simbel ve Speos tapmağı çok uzak olduğu için oraya gitmek istemedi. Sadece kayıkçıdan ora hakkında bilgi aldı.

“Koskoca dağın içi kazılarak yapılmış mağara tipli tapınak Speos inanılmaz güzelliktedir. Tapmağın duvarlarında Hititler’ in Mısırlılar’ a karşı yaptıkları ünlü Kadeş Savaşını anlatıyor.”

“Sahi mi?”

“Evet.”

İbn-i Haldun sandalcının anlattığı tapmağı çok merak etmiş­ti; ama oraya gidecek hiç vakti yoktu. Altında büyük bir yılan gibi uzanıp giden masmavi suya bakarken derin düşüncelere dal­dı. Bir ara nehrin kıyısındaki sararmış yeşillikler dikkatini çe­kince uzayıp giden sapsan sonsuzluğa baktı. Şimdiye kadar hiç göremediği doğu tarafında Arabistan Yarımadası’nın Arap Çölü; batıda ise dünyanın en büyük çölü Büyük Sahra’yla kucaklaşan Libya Çölü vardı. Çok yer gezmişti. Ama bu küçük gezi ömür boyu unutamayacağı bir anı olacaktı. Buralara yeniden gelebilme hayallerini kurarak Nil nehrine bakıp iç çekti.

Üç gün soma evine geldiğinde ailesinin Kahire’ye gelmek için yola çıktığını öğrendi. Bu haber onu çok sevindirdi. Heye­canlanarak kendine çorba pişirdi. Bu arada gezdiği yerler aklın­dan hiç çıkmıyordu.

Yemekten sonra oyalanmak için îbn-i Rüşd’ün bir eserini eline alıp okudu. Endülüs’ün yetiştirmiş olduğu en büyük filozof­lardan ve hekimlerden birisi olan İbn-i Rüşd 1126 yılında doğmuş 1198 yılında ölmüştü. Haldun’un okuduğu kitapta Aristoteles’in yapıtlarına yapmış olduğu yorumlar oldukça ilgi çekiciydi. Bu yorumlar Aristotelesçiliğin dirilmesine ve güçlenmesine yakında katkı sağlayacağa benziyordu.

Felsefecilerle kelamcılar arasında gelişen tartışmalara yer veren İbn-i Rüşd, açıkça felsefecilerin tarafını tutuyordu. Bu durum Haldun’un hoşuna gitti; ama Gazâli’nin kitabı ile ilgili görüşlerine çok sıcak bakmadı. Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlıkları) adlı yapıtını daha önce İbn-i Haldun okumuştu ve akıl yoluyla ulaşılan bilgilere onun gibi güvenilebileceğini savunuyordu. Kitabın ilerleyen sayfalarında İbn-i Rüşd akıl ile vahiyin çatışmaz olduğunu yazmıştı. Bu sözlerin altını çizdi. Hatta İbn-i Rüşd’ün ilahi bilgiye götüren yollardan birisinin akıl olduğunu söylemesi kendisini bayağı şaşırttı.

“Bu yaklaşım, felsefecilerle kelamcılar arasındaki çatışmayı giderecektir ve onun görüşleri mutlaka Hıristiyan dünyasında da çok etkili olacaktır,” diye mırıldandı.

İlerleyen saatlerde uykuya daldı. Sabah gün doğarken kapı­nın tak tak vurulmasıyla uyandı. Bu saatte ona kimse gelmeye­ceğinden birden aklına ailesi geldi. Bayağı telaşlanıp heyecanla­narak kapıyı açtı; ama gelenler ailesi değildi. Tunus’tan gemi ile

Kahire’ye gelen ailesinden haber getirmişlerdi. Ailesini getiren gemi kasırgaya tutulup batarak eşi ve çocuklarının boğulduğunu kapıdaki adamlar söyledi.

İbn-i Haldun boğularak yaşamlarını yitiren ailesinin habe­ri ile yıkıldı. Birdenbire hayatı zindan oldu, kimseye tek kelime söylemeden içeri girdi. Şoktaydı ve günlerce hiç odasından çıka­madı. Perişan bir haldeydi.

O sevecen şen şakrak kişi gitmiş yerine hep hüzünlü, karan­lık bir odada yaşayan, kimse ile görüşmek istemeyen aksi biri gelmişti. Haftalardır inanılmaz bir tedirginlikteydi.

Bu sabah erkenden kalktı; ancak şu dünyada sarılacak canlı bir dal ararken içindeki fırtınayı kimseye söyleyemiyordu.

Doğra düzgün bir şeyler yemediği için çok zayıflamıştı ve tüm bedenini çaresizlik sarmıştı, kuşatmıştı dört bir yandan. Bir türlü o ne yapsa, bu kuşatmadan kurtulamıyordu. Hatta başını kuşatıldığı yerden kurtarmak için duvardan duvara vurmak isti­yordu ve kendini bir lanetin sardığını ve ailesini bu yüzden kay­bettiğini düşünüyordu. O lanet olası durumdan çocukluğundan beri çıkamıyordu. Önce veba laneti sevdiklerini elinden aldı, sonra da bir kasırga tüm ailesini yok etti. İçi cayır cayır yanıyor­du kederden. Kaçabilse dünyadan kaçacaktı…

Günler böyle geçerken bir akşam az da olsa yemek hazırladı kendine. Bir ara yemek yerken bir çıtırtı geldi dışarıdan. Kulak kabartırken elindeki lokma bir süre öylece kalakaldı. Sanki ses­sizce beklerken pencereden bir ışığın çakıp söndüğünü gördü. İnanılmaz bir korku sardı her yanını. Gaipten bir şeyler gördüğü­nü düşündüğü için ödü neredeyse kopmak üzereydi. Dışarıdaki ışık sürekli çaktı söndü, bir daha çaktı, söndü. Çok tedirgindi; ama gücünü toplayıp kapıya gittiği sırada tak tak kapı çaldı.

Korkuyu üzerinden atabildiği için tereddütsüzdü ve kapıyı açar açmaz karşısında Sultan Berkuk’u görünce şaşırdı; çünkü ziyaretine gelmesini beklemiyordu. Hünkârı bu şekilde karşıla­mak istemezdi. Üstünün perişan olmasından utandı. Bu yüzden sultanı evinin başköşesine oturtup giyinmek için izin istedi.

İbn-i Haldun kısa sürede takati olmamasına rağmen bir gü­zel giyinip kuşandı. Sonra sultanın karşısına gelir gelmez halini hatırını sordu.

“İyiyim. Asıl sen nasılsın?”

“İdare ediyorum,” dedi İbn-i Haldun zoraki konuşarak.

Epeyi bir süre havadan sudan konuştular. Sultan Berkuk te­miz bir yüze sahipti ve o Haldun’a bakarken yüzünün çehresi ışıyarak içerinin loşluğunu kırıyordu.

“Çocuklarıma iyi bir baba, eşime iyi bir koca olamadım,” dedi İbn-i Haldun. “Gemide yanlarında olsaydım belki hayat­larını kurtarabilirdim. Vicdan azabım beni öldürüyor. Yüreğim yanıyor. Bu vicdan azabıyla mezara giremem. Girsem bile orada rahat uyuyamam. Kemiklerim sızım sızım sızlar yerin altında. Anlayacağınız eğer bir gün ölürsem gözlerim açık öte tarafa gi­deceğim. Bahtsızım ve şansızlığım gözümün önünde dolaşıp du­rurken bağrımı ezip geçmektedir.”

Yirmi sekizinci Bölüm

Bireyler ve toplumlar görüşlerini kaybettikleri zaman kendilerini ifade etme güçlerini de kaybederler.

Sultan Berkuk üzüntüsünü yüreğinde hissettiğinden buz kesmişti. İbn-i Haldun’u bu durumdan kurtarmayı çok istiyordu, destek olmak için sevgiyle kucakladı onu.

İbn-i Haldun, hünkârın candan sarıldığını hissettiği için ra­hatlamıştı. Sultan aslında onu çok sevdiğinden zor anlar yaşıyor­du. Haldun’un anlattıkları içini bir tuhaf ettiği için tüyleri diken diken olmuştu.

Uzun uzun İbn-i Haldun’a baktıktan sonra iç çekti. Hâlâ al­lak bullaktı. Hünkâr onu sakinleştirmek için epeyi dil döktü. Hal­dun da dakikalar sonra kendim biraz olsun iyi hissetti.

“Çalışmazsan kafan daha karmakarışık hale gelir. Üzüntün büyük biliyorum; ama yaşama tutunmam lazım,” dedi Sultan Berkuk. “Bireyler ve toplumlar görüşlerini kaybettikleri zaman kendilerini ifade etme güçlerini de kaybederler. Bu durumdan eğer çıkamazsan ilim için yaptığın tüm çabalar boşa gidecektir. Çalışmaların senden sonraki pek çok nesile ışık tutacakken kendi başına buyruk davranamazsın. Bu bir suçtur. Kendini koy ver­mek sana hiç yakışmıyor.”

Sultan gittikten sonra İbn-i Haldun, dediklerini düşündü; an­cak üzerine yalnızlık bulutlan çökmüştü. Hem de olabildiğince bir karanlığın içinde hissediyordu kendini… Karanlık bir odada koyu, yalnız ve ıssız bulutların altındaydı. Eşinin ve çocuklarının yanında daha çok zaman geçirmediğine çok üzülüyordu. Saat­lerce ağladı. Kimsesi yoktu. Aklına abisi geldi. O an onun ha­yatta olmasına o kadar çok sevindi ki içine anlatılmaz bir sevinç doğdu. Tertemiz yüreği katran kazanı gibi karanmış durumdan kurtuldu ve tüm güzel duygular birer birer üzerine geldi. İçinde kaldığı ateşte yanmış olan yüreği birden ferahlayıp gaz lambasını yakarak abisine mektup yazdı. Tüm sevdiği şeylerin kendisinden alınmasına mektubunda isyan etmişti ve abisini ziyaret için ya­nma çağırmıştı. Bir yandan mektup yazmak, bir yandan ağlamak içini rahatlatmıştı. Sultan dışında kimse ile görüşmemişti gün­lerce. Abisi dışında da hiç kimsenin ona ulaşmasını istemiyordu.

Abisi bir ay sonra yanma geldi ve onun varlığı çektiği tüm sıkıntıları unutturdu. Kardeşinin durumuna üzülen Hüseyin abi bir gün şöyle dedi.

“Her insan tek başına gerçekleştirebileceği kişisel gelişimi­ni yürütmek zorundadır. Dışa değil içe bakmalısın. Biz dünyayı kontrol edemeyiz. Eğer bunu yapmaya kalkarsak egomuzu besle­riz. İnsanoğlu kendini değiştirmek, dönüştürmekle yükümlüdür. Sen bir âlimsin ve en önemli görevlerin arasında bunu insanlara anlatmak varken kabuğuna çekildin. Biliyorum yaşadıkların zor; ama yeniden ayakların yere sağlam basmalısın.”

Bu sözler İbn-i Haldun üzerinde çok etkili oldu. Birdenbire silkinip iç çekerek konuştu.

“Doğru söylüyorsun,” dedi. “Sultan Berkuk da bireyler ve toplumların görüşlerini kaybetmemesi gerektiğini söyledi. Eğer bunlar kaybolursa insanlar kendilerini ifade etme güçlerini kaybediyormuş.”

On gün abisi yanında kaldı. Bu süre içinde İbn-i Haldun kendini bayağı toparladı. Abisini yolculadıktan sonra tüm sev­diği şeyleri geride bırakarak, aylarını geçirdiği evden sessizce ağlayarak ayrıldı ve başka bir eve taşındı.

Günler zor geçerken İbn-i Haldun arada bir karamsar olu­yordu; sık sık boşluğa düşüyordu. Uzun bir zaman hep kahrettiği için kendini bayağı yıpratmıştı ve bir gün ağır bir soğuk algınlığı geçirerek yatağa düştü. Fakat arkadaşlarının yardımıyla kısa sü­rede ayağa kalktı.

Takvim yapraklan tek tek düşüyordu; ama o artık eskisi gibi çok sık boşluğa düşmüyordu. Hatta yaşama sıkı tutunurken çok fazla olmasa da ilim için çalışıyordu. Bazen yalnızlığa çekilip sadece kitap okuyordu. Ancak o köşesinde iken ilim çevresi yaz­dıklarını okuyarak kendi aralarında tartışıyorlardı.

Tüm yaşadığı sıkıntılara rağmen yine de onu kıskananlar ve görüşlerine tahammül edemeyenler vardı. Bu durumu hisseden İbn-i Haldun hırslanarak yeniden çalışmaya başladı.

Çok doğru, adaletli, vicdanlı, yardımsever bir kadıydı; ama kadılık görevindeki adaleti, yansızlığı ve yürekli tutumu nede­niyle görevinden alındı; fakat bir ay sonra yeniden atandı.

İbn-i Haldun bu görevinde bazı hoşnutsuzluklara rağmen hukuki reformlar yaptı. Yarattığı sosyoloji biliminin kuramları­nı işinde de uyguluyordu. Ona göre toplumsal gelişmeye en çok katkı sağlayan kişisel bilgi ve deneyimlerdi. Bu yüzden İbn-i Haldun’a göre kişi, içinde yaşadığı sosyal yapıda; bir yandan olanlardan haberdar olmalı, diğer yandan da bunları anlıyor ol­ması zorunluluktu ve bunu sık sık dile getiriyordu. Eğer insan bu şekilde yaşarsa seçimler yaparak yaşamsal hedefine ulaşabilirdi. Bunun için kişi kendini devamlı zorlamalıydı. Kişi çevresini an­layıp geliştikçe duyguları, hayal gücü de gelişirdi.

Onun bu fikirleri bayağı tartışma yaratıyordu. Bir gün çevre­sindekilere dünyadaki yaşamın giderek hızlandığını söyledi. Ona inananlar sebebini sorduğunda ise o şöyle açıkladı.

“Bu hızlanma farkındalıkların uyanmasına sebep oluyor.”

Sözleri hep olay yaratıyordu. Onu çekemeyenler sözlerini hiç anlamadıkları gibi devamlı hakkında dedikodular yapıyordu. Buna tahammül edemeyen İbn-i Haldun 1394 yılında görevden ayrılıp bir çiftliğe çekildi ve Kitâbü’l-îber’i yeniden gözden ge­çirip eksiklerini gidermek için uğraştı.

Epey kitabın üzerinde çalıştıktan sonra Hicaz, Kudüs ve Suriye’ye gitti. Ortalıkta Timurlenk rüzgârı esiyordu. Osmanlı Padişahı Bayezit’i yendikten sonra Timur’un Mısır’ı zapt edece­ği kulaktan kulağa dolaşıyordu.

Aradan iki ay geçti. îbn-i Haldun Şam’da iken Timur’un orduları Mısır ordularım yendi ve bunun üzerine Şam kuşatıldı. Melik Nasır tehlikeyi atlatmak için îbn-i Haldun’u elçi olarak gö­revlendirdi. Şâm kuşatması sırasında, Memlûkların sefaret heye­tine başkanlık eden îbn-i Haldun, Timur’la görüşerek Şâmlıların teslim olmak için ileri sürdükleri koşullan benimsetmeye çalıştı.

Timur çok zeki bir komutandı ve îbn-i Haldun’un bilgisine ve zekâsına hayran olduğu için bir müddet yanında misafir etti. Hemen hemen her akşam sohbet ediyorlardı. Timur tüm Mısır’ı ele geçirme niyetindeydi; ancak îbn-i Haldun zekâsını kullana­rak Timur’u istila fikrinden vazgeçirdi.

Timur her zaman yanında ulema kesiminden âlimler bu­lundururdu. îbn-i Haldun’a yanında kalması için ısrar etti; ama Timur’un parlak vaatlerini bir kenara iterek o tekrar Mısır’a gel­di ve kısmen de olsa uzlete çekildi.

Hünkâr onu yeniden kadılık görevine çağırınca itiraz ede­medi ve îbn-i Haldun çok istekli olmasa da işinin başına geçti; ancak dedikodu kazanları sürekli kaynıyordu. Fitne fesat düşün­celer çoğaldıkça büyük bir üzüntüye uğrayan İbn-i Haldun göre­vinden ayrılmaya karar verdi. İlim, ders verme, okuma ve kitap telif etmeden başka kendini teselli edecek bir iş yoktu ve kendini ilime verdi.

İbn-i Haldun, Augustinus, Albeitus Magnus, Thomas Aqu­inas gibi düşünürlerinin kitaplarım çok beğeniyordu. Onların olguları açıklarken doğaüstü güçleri kullanma eğilimlerini çok ilgi çekici bulmuştu. İbn-i Haldun da toplumda sosyolojik ge­lişmelerin hızlanmasını istiyordu. Ona göre insanın, yaşamda duygusal arınma ve dengeye ulaşmak için duygusal dengelemeyi ve mantıklı davranmayı öğrenmesi gerekiyordu. Bunun için in­sanlar mutlaka çevresiyle doğru ilişki kurmalıydı. Duygularını bilinçaltından, bilinç seviyesini gerçek anlamda yükselten insan; tüm olayların bir anlam ve amacının olduğunu bir gün kesinlikle anlayacaktı.

İbn-i Haldun için yaşamda tecrübe çok önemliydi. Tecrübeyi doğru algılayıp nasıl tepki gösterdiğimiz yaşam yolunu biçim­lendiriyordu. Her zaman yetenekli irade eğer tecrübe ile birleşir­se sosyolojik gelişmeler hızlanırdı.

İbn-i Haldun iyi belirlenmiş bir amacın kişinin dikkatini odaklamasına yardımcı olacağına inanıyordu. Ona göre doğru bir amaç, kişiyi kendini saran dış güçlerin esiri olmaktan koruyordu ve insanı kaderine hâkim kılıyordu. Kişisel gelişim ile amaçları­na ulaşanlar böylece üst bilinçten doğan kuvvetli güçlerin tesirle­rinden korunuyordu.

İbn-i Haldûn, son gözlemlerini Kitâbu’l-İber’in girişine ek­lerken son sayfalarına ise tarih disiplinim bilimleştirmeye çalış­tığı yazılarım koydu.

O, Aristoteles tarihini pek sevmiyordu. Tarihi araştırmayı bilimin dışına bırakmak ona çok saçma geliyordu. Tarih bilimi­ni insanların neden oldukları değişken olaylarla değil, değişken olmayan olaylarla açıklamaya çalışıyordu. El İber kitabından sonra Mukaddime’ye de ek yapmak için işe koyuldu. Ama onun son fikirleri ilim çevresinde bayağı tartışma yarattı. Modem tarih kavramını ilk kez duyan filozoflar ayağa kalkıp ortalığı karıştırdı. İbn-i Haldun ise bir sosyolog olarak yeni tarih kuramını ve tarihi bilimleştirebileceğini belgelerle savundu.

İbn-i Haldun’a göre tarih; bir takım siyasi ve askeri olayları oluş anlarına göre arka arkaya sıralamaktan, hükümdarların ha­yatlarını anlatmaktan ibaret değildi. Bir tarihçinin, çok büyük gö­revleri vardı. Tarih medeniyete bir kılavuzdu. Modem bir tarihçi öncelikle tarihi olaylardaki benzerlikleri ve farklılıkları saptaya­rak işe başlamalıydı. Olaylar arasındaki zaman ve oluş sebepleri belirlenerek tarih bilimleşebilirdi.

Çalışmalarıyla kısa zaman içinde İslam âleminde ve dünya düşünce tarihinde önemli bir yer edindi İbn-i Haldun. Kendisin­den evvelki bilginlerin eserlerini tek tek inceleyip araştırarak farklı bir bakış açısı geliştirmişti. Bu yüzden yeni bir bilim dalı olan sosyolojiyi yarattığım belli bir kesim kabul ediyordu. Hem metot hem de içerik bakımından özgün bir düşünce sistemi olan ilm-i ümranı kabul edenler de çoğunluktaydı.

Bir gün İbn-i Haldun çalışmak için medreseye geldi. Büyük kapılı kütüphaneden içeri girdi. Köşedeki rafta bir kitap dikkatini çekince onu alıp eve geldi. Yatağına uzanarak vakit kaybetmeden okumaya başladı. Öğrendikleri onu çok şaşırttı. Hayal gücünün görüntü yaratarak insanın hedefinde başarılı olmasını sağladığını öğrenmişti. Kitap imgelerin, simgelerin, ayinlerin hayal gücü­nü beslediğini söylüyordu. Eğer bu anlatılanlar doğruysa görüş gücü; imgeleri, simgeleri kullanarak hayallerin gerçekleşmesi­ne sebep olabilirdi. Üstelik hayal gücü dünyanın üstüne çıkarak geçmiş ve geleceği de kapsıyordu. Tüm bunlar gerçekse insanın görüş gücüyle pek çok şeyi başarabileceğini düşündü.

Yataktan hızla kalkıp notlar aldı. Hayal gücünün ve görüş gücünün bilinci kontrol ederek eğitilebileceğine ikna olmuştu. Bunu başarabilmek için imgelemeyi öğrenip düzenli olarak uy­gulama yapmak gerekiyordu. Bu konu üzerine araştırma yapmak için gerisin geriye kütüphaneye gitti. Konuya ilişkin kaynaklar aradı; ama pek bir şey bulamayınca bu konu üzerine kendisi bir şeyler yazmak istedi.

Akşama doğru eve geldi. Sürekli yazacağı kitabı düşünüyor­du. Yemekten sonra birkaç sayfa yazı yazdı. Sonra bir ara durdu. Aklına sosyolojik gelişim sürecindeki toplumlar ve bireyler gel­di. Bu gelişim içinde herkes kendi içinde bir iç savaş yaşıyordu; ama bu savaşların hayati önemi vardı. Çünkü her bir savaş iç dünyada krizler yaratıyordu. Bu da sakıncalı bir durumdu; herkes kolay kolay bu faizleri atlatamadığından kriz içinde kalan top­lum ya da birey çözüm bulamayınca delirebiliyor, ölebiliyordu.

İbn-i Haldun bu süreci yaşayan tanıdığı kimseleri düşündü. Aslında herkesin tepkisi farklıydı. Kimi bu krizi atlatırken ken­dini katılaştırarak egosunu şişirip karamsar ve şüpheci olabili­yordu. Eğer insanlar bu yolu seçmeyip şükran duyarak çabayla çalışıp duygusal arınmaya girerse toplum veya birey dönüşümü sağladıkları için yeniden doğmuş gibi olabiliyordu.

Düşüncelerini toparladıktan sonra îbn-i Haldun çok uzun süre bu konu ile ilgili çalıştı; ancak sık sık hastalanması heve­sini kursağında bırakıyordu. Hatta bir ara hiç evden çıkamadı, kendini toparlamak istiyordu. Bir müddet çalışmaya ara verdi. Hele son zamanlarda kendini çok yorgun hissetmesi evden bile çıkmasına engel oluyordu.

Bir gün îbn-i Haldun sabah erkenden uyandı; ama hiç takati kalmamıştı, çok hastaydı ve hiç yataktan çıkamaz bir haldeydi. Eski öğrencileri onun çaresiz bir hastalığa düştüğünü öğrenince başucundan hiç ayrılmadılar. Onu çok seviyorlardı. Belki düzelir diye umut ederek hiç yardımlarını esirgemediler.

Günler böyle geçerken îbn-i Haldun gözlerini bir daha hiç açmamak üzerine kapattı. Kanı artık akmıyor, o güzel kalbi at­mıyor, gözleri eskisi gibi ışıl ışıl bakmıyordu. îbn-i Haldun’un bilimin ve siyasetin verdiği iki kat yorgunlukla geçen hayatı 1406’da Kahire’de sona ermişti.

îbn-i Haldun’un özgün fikirlerinden faydalanan Müslüman âlimler ve Hıristiyan filozoflar çoktu. Ama ölümünden çok son­raları büyüklüğü daha çok kabul gördü ve dünyanın ilk sosyolo­gu olarak tarihe geçti. Özellikle fikirleri XVII. asırdan itibaren Osmanlı imparatorluğu’ nda, XIX. asırdan itibaren de Avrupa’da önem kazandı.

îbn-i Haldun bir sosyoloji âlimi olmakla beraber pek çok bilim dalına hizmet etmişti. Eserleri yeri geldi tarihçilere, ikti­satçılara, hukukçulara, siyasetçilere, şehircilere, çevrecilere, ila­hiyatçılara ve filozoflara konu oldu. Pek çok bilim adamı onun fikirlerinden feyz aldı. Çok yönlü bir düşünür olmasından dolayı XX. asırda îbn-i Haldun’un ünü bütün dünyaya yayıldı.

Devrim ALTAY

Devrim ALTAY, Ankara’da dünyaya geldi. Demirli bahçe İlköğretim ve Ortaokulu’nda öğrenim gördü. Ankara Kurtuluş Lisesi’ni bitirdi. 1991 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mi­marlık Fakültesi Şehir Ve Bölge Planlama Bölümü’nden mezun oldu.

1992 yılından beri şehir plancısı olarak çalışan Devrim AL­TAY, aynı zamanda şair, öykü yazarı ve romancıdır.

Eğitici, Öğretici Dizisi (8 öykü), Hayal Bahçesi (50 öykü), Kitap Kurdu’nun Öyküleri (20 öykü), Şevval Dizisi (40 öykü) yazdığı öykülerden bazılarıdır.

Sessizliğin Ötesi, Karanlığın Ardındaki Işık, Ve Güneş Doğ­du, Bir Kuş Geçti Gökyüzünden Seni Beklerim, Nedenim Sen, Kayıp Gezegen yazdığı romanlarıdır.

İnsanlığa Işık Tutanlar adlı kitabında ağırlık olarak araştırma ve incelemeye önem vererek Albert Einstein, Thomas Alva Edi­son, Madam Curie, Alexander Graham Bell, Hypatia adlı ünlü bilim adamlarının hayat öykülerini romanlaştırdı.

Türk Büyükleri ile ilgili de çalışmalar yaptı. Bunlardan bazıları; Şems-i Tebrizi ve Mevlana Celaleddin-i Rumi, Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Mimar Sinan, Hayme Ana, Halide Edip Adı var, Mehmet Akif Ersoy, Sait Faik Abasıyanık ve Mustafa Kemal Atatürk, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Bir Büyük Sultan Bir Büyük Aşk’dır.

Devrim ALTAY evlidir, iki çocuğu vardır ve yaşamım Ankara’da sürdürmektedir.


[1] Murabıtlar: Bugünkü İspanya ve Fas topraklarında, Orta Çağ sırasında önemli bir siyasi güç olmuş olan devletin ve bu devleti oluşturan halkın adıdır.

[2] Muvahhidler: Bugünkü İspanya topraklarında Murabıtlar Devletini yıkarak onun yerine geçen Kuzey Afrika kökenli Müslüman halk ve onlar tarafından kumlan devletin adıdır.

[3] Mermiler: Muvahhidlerden sonra 13.-15. yüzyıllarda Fas’ta, geçici sürelerle de Kuzey Afrika’nın öteki kesimlerinde hüküm süren Zenate Berberileri kolun­dan hanedan (1196-1465).

[4] Hafsiler: 1228-1574 yılları arasında Tunus’ta hüküm sürmüş hanedan.

[5] Muhammed Nasr: Endülüs’te 1121-1269 tarihleri arasında hüküm süren Muvahhidler’in 1199-1213 arasında tahtta kalan hükümdarı.

[6] II.Hakem: Abdurrahman II bin Hakem Endülüs Emevî Devleti ’nin dördüncü hükümdarı. Babası I. Hakem’in yerine 822’de tahta çıktı. Endülüs’ün yerli Hıristiyanlan ve ilk kez Endülüs’te görünen Normanlar ile savaştı. Bilim adamlarım korudu, eğitime önem verdi, büyük kültür merkezi oluşturdu ve Endülüs’ü imar etti.

[7] Alkazar: Kale ya da hisar

[8] Anadalusia Kadınları: Endülüs kadınları

[9] Ben-i Ahmer Devleti: Diğer adı Gırnata Emirliği

[10] Sırkatibi: Kendisine gizli yazılar yazdırılan kimse.

[11] Buhari: (d. 21 Temmuz 810, Buhara – ö. 31 Ağustos 869 Hartenk, Semerkand), Buhara’lı bir muhaddistir. Arap geleneklerine göre adı Ebu Abdillah Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin el-Mugîre bin Merdezbehe-1’ Cufî el-Buhârî (Arapça:               sO           , Muhammed b. Ismâ‘11 b. İbrahim b. al-Muğlra al-Buhârî al-Ğu‘fî)’dir. Yazdığı Sahih-i Buhari diye bilinen (Arapça: al-Ğâmi‘u ’ş-şahlh) eser sonradan Kütüb-i sitte diye anılan serinin ilk kitabım oluşturur.

[12]  Müslim: Sünni inanışın ikinci büyük hadis bilginidir. O’nun tertiplediği es-Sahih adlı hadis külliyatı, ünlü altı hadis kitabı (Kütüb-i Sitte)’nin İkincisi olarak asırlardır İslam dünyasına hizmet vermektedir. İslam’ın ana ilimlerinin geliştiği en önemli merkezlerden biri olan Nisabur’da doğup yine bu şehrin bir semti olan Nasrabad’da ölüp defnedildi.

[13] Mezkûr: Adı geçen, anılan, sözü geçen, zikredilen, zikrolunan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir