İçimizdeki Zalim Anlamak ve Üstesinden Gelmek

REŞİT EMRE KONGAR, 13 Ekim 1941’de İstanbul’da doğdu.

1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü, 1966 yılında da Michigan Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’nu, M.S.W. derecesiyle bitirdi.

1968 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’nu kurdu ve buraya müdür olarak atandı.

1981 yılı Temmuz ayında “Atatürk ve Devrim Kuramları” adlı takdim teziyle Hacettepe Üniversitesi Senatosu’nca profesörlüğe yükseltildi.

15 Şubat 1983 tarihinde, askeri rejimin üniversite konusundaki uygu­lamalarını protesto etmek için üniversiteden istifa etti.

1983-1987 tarihleri arasında Hürriyet gazetesinde danışmanlık, 1987- 1991 arasında ise KAMAR Kamuoyu Araştırma Şirketi’nde yöneticilik yaptı.

17 Nisan 1992 tarihinde Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı.

Kasım 1995’te müsteşarlık görevinden ayrıldı, 1996’da üniversite öğretim üyeliğine geri döndü.

15 Ocak 1996’da Federal Almanya Devleti tarafından Üstün Hizmet Madalyası Büyük Liyakat Haçı’yla, 1 Şubat 1996’da İtalya Devleti Commandatore Madalyasıyla, 15 Şubat 1996’da da Polonya Devleti Commandor Nişanı’yla ödüllendirildi.

2001 yılında Cumhuriyet gazetesi yayın danışmanlığına atandı.

Halen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde saat başı görevli ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde de fahri olarak hocalık yapmakta, ayrıca Cum­huriyet gazetesinde köşe yazarlığını sürdürmektedir.

Türkiye’nin Toplumsal Yapısı adlı kitabıyla 1977 yılında Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü’nü, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Ger­çeği ile 1979 yılında Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilim Ödülü’nü, 21. Yüzyılda Türkiye ile 1998 Aydın Doğan Sosyal Bilimler Ödülü’nü ve Demokrasimizle Yüzleşmek adlı kitabıyla 2008’de Sertel Gazetecilik Vakfı Demokrasi Ödülü’nü kazandı.

Evli ve üç çocukludur.


 

Giriş

 

Bu satırları okuyan sevgili okurlarım;

Siz bir zalim misiniz?

İçinizde zulmetmeye dönük eğilimler var mı?

Zaman zaman öfkenize yenik düşüyor musunuz?

*

Çok kızdığınız bir insana içinizden veya dışınızdan, “Gebersin!” dediniz mi?

Hiç, “Sallandır birkaç kişiyi, bak bir daha yapıyorlar mı?” diye düşündünüz mü?

Aile içinde sizden küçüklere, çocuklarınıza, kardeşinize, eşini­ze hiç şiddet kullandınız mı?

Örneğin tokat attınız mı?

*

Yoksa siz bir mazlum musunuz?

Hiç zorla, azarlanarak susturuldunuz mu?

Okulda, evde, hiç tokat yediniz mi?

Arkadaşlarınızın, ailenizin, iş arkadaşlarınızın, siyasal sistemin size anlayışsız davrandığını, zulüm yaptığını hiç düşünüyor mu­sunuz?

*

Zulmetmek ve zulme uğramak…

İnsana özgü bu iki niteliğin, bir paranın iki yüzü gibi birbirinden ayrılamaz olduğunu biliyor musunuz?

Her mazlumun potansiyel bir zalim, her zalimin potansiyel bir mazlum olduğunu hiç düşündünüz mü?

Zalimlere karşı direnirken, onlarla hesaplaşırken önce benli- ğimizdeki zulmetme eğilimlerinden arınmak gerektiği hiç aklınıza geldi mi?

Zulüm ve faşizm bir doğa yasası mıdır?

Hitler döneminde niçin milyonlarca insan sırf ırklarından ve inançlarından dolayı fırınlarda yakılmıştır?

Bazı çocuklar hayvanları çok severken bazıları niçin onlara iş­kence eder?

Bazı anneler babalar niçin çocuklarını döver?

Bazı kocalar niçin eşlerine şiddet uygular?

Bazı kadınlar niçin kocalarını uyurken öldürüverir?

Komşular arasında çıkan masum tartışmalar niçin birdenbire alevlenir ve bazıları cinayetle sonuçlanır?

Demokratik yollarla iktidara gelen bazı partiler, liderler, niçin yetkilerini, güçlerini, toplumun demokratik hak ve özgürlüklerini sınırlayacak ve kısıtlayacak biçimde artırmaya çalışır?

*

Zulmün, faşizmin bireysel temelleri nedir?

İnsanlar doğuştan zalim ve faşist eğilimler mi taşır?

Zulüm, faşizm öğrenilir mi?

Zulüm ve faşizm eğitimle yenilgiye uğratılabilir mi?

Zalim, faşist insan olur mu, olursa nasıl olur?

*

Zulmün, faşizmin toplumsal temelleri nedir?

Zulüm ve faşizm sadece bir toplumsal azgelişmişlik sorunu mudur?

Aile, zulmün ve faşizmin gelişmesinde nasıl rol oynar?

Eğitim, zulüm ve faşizm arasındaki ilişkiler nelerdir?

Toplumlar faşizmin pençesine nasıl ve neden düşer?

*

Zulüm ve faşizm sadece bir ideoloji midir, yoksa bir davranış biçimi mi?

Faşist ideoloji mi zalim bireysel davranışları oluşturur, yoksa zalim bireysel özellikler mi faşist ideolojiyi yaratır?

Zalim ve faşist bireyler demokratik bir ideoloji içinde yer ala­bilir mi?

Demokratik, hoşgörülü, sevecen insanlar zulme ve faşizme alet olabilir mi?

Hem bireysel hem de toplumsal ve siyasal düzeyde zulümle, faşizmle nasıl mücadele edilir?

“İçimizdeki Zalim” ya da faşist, nasıl yenilgiye uğratılır?

*

Sevgili okurlarım, işte bu kitapta, bu sorunların yanıtlarını ara­yacağım.

Bu açıdan elinizde tuttuğunuz kitap bir “kendine yardım” ça­lışmasıdır…

Hem psikolojik anlamda bireysel bir kendini geliştirme, hem de toplumsal ve siyasal anlamda bir kendimizi geliştirme!

Yazdıklarımı okuyarak beni onurlandırdığınız için teşekkür ede­rim.

 

Emre Kongar

İstanbul, Ulus, 2011

 

 

BÖLÜM I

 

İnsanlar Doğuştan Demokrat mıdır,

Yoksa Faşist ya da Zalim mi?

 

 

Sevgili okurlarım, kitabın daha başında sizi biraz sarsmak is­tiyorum:

Ne yazık ki insanoğlu, bazılarının öne sürdüğü gibi doğuştan, doğal olarak “iyi” bir varlık değildir…

Ama üzülmeyin, hemen ilave edeyim:

“Kötü” bir varlık da değildir!

Sadece bencildir!

Tabii siz bencilliği “kötülük” olarak değerlendiriyorsanız o başka. O zaman ister istemez, “İnsan doğuştan kötüdür,” diyebilirsiniz.

Ama hemen anımsatmalıyım ki bu bencillik, sadece ve sadece insanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan doğal bir bencil­liktir ve yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli olan minimum etkin­likleri kapsar:

Yemek, içmek, uyumak… Korunmak… Üremek.

Tabii kötümserler, insanın doğuştan bencil içgüdülerle donan­mış olmasını, derhal onun doğasındaki faşizm veya zulmetme eği­limi olarak niteler.

Ama bu doğru değildir!

İnsan doğuştan, sevgi gibi, sürü içgüdüsünün yarattığı daya­nışma ve paylaşma gibi duygulara da sahiptir.

*

İnsan, eğitimle demokrat ya da zalim olur.

Çünkü insan doğduktan sonra ailesi ve çevresi tarafından top- lumsallaştırılır ve bu arada kendisine, başka insanlarla birlikte ya­şaması için gerekli olan değerler aktarılır.

“İyi” ile “kötü” arasındaki farkı da böyle öğrenir insan…

Hem kendisine aktarılan değerlerle, hem de yaşayarak!

Demokrasi ile diktatörlük arasındaki farkı da…

Hümanizm ile faşizm arasındaki farkı da…

Adalet ile zulüm arasındaki farkı da böyle öğrenir.

 

Bencillik ve Zulüm

 

Doğanın içgüdüsel olarak içimize yerleştirdiği bencillik, zorun­lu olarak ne faşizme ne diktatörlüğe ne zulme ne de demokrasi­ye yol açar.

Bencilliğin doğal olarak zulme yol açtığı inanışı tümüyle yan­lıştır. Hatta bencillik, yine içimizde içgüdüsel olarak bulunan sevgi (anne sevgisi, evlat sevgisi) ya da korunma duyguları dolayısıyla kimi zaman sürü içgüdüsünün de etkisiyle tam tersine, paylaşma ve dayanışmaya ve hatta demokrasiye giden yolu açabilir.

Ben hemen kendimden bir örnek vereyim:

Örneğin ben bencil olduğum için demokrasiden yanayım, fa­şizme ve zulme karşıyım.

Çünkü ancak demokratik bir rejim altında mutlu ve verimli ola­bileceğimi, insanca yaşayabileceğimi düşünüyorum.

Bu nedenle de kendi çıkarlarım, kendi egoizmim için, toplum için demokrasiyi ve insan haklarını savunuyorum.

(Bu konuyu kitabın sonunda yeniden ele alacağım.)

Tabii, diktatörlük yanlısı, zalim faşistler için de aynı mantığı yü­rütebilirsiniz. Onlar da, bir diktatörlük altında yaşamanın, faşist, zalim davranışların ve dinci, mezhepçi, ırkçı, milliyetçi sert ideolo­jilerin kendileri ve toplum için iyi olduğunu sanırlar…

Öyle öğrenmişlerdir de onun için faşist olurlar, diktatörlükler­den yana tavır koyarlar, zulüm yaparlar, zulme ve faşizme boyun eğerler.

*

“İyi” ve “kötü” kavramları, bizim toplumsal olarak geliştirdiği­miz değer yargılarıdır.

Zaten toplumdan topluma, zamandan zamana da değişirler!

O nedenle doğanın o değişmez uyumu ve dengesi içerisinde, biz zavallı insanların kendine göre eğip büktüğü, süsleyip püsle- diği, kimi zaman uğrunda savaşları ve milyonları öldürmeyi gö­ze aldığı idealler, ütopyalar, ırkçı, dinci ya da demokratik ideolo­jiler yoktur!

Doğada “iyi” ve “kötü” yoktur… Onlar bizim kafamızda, kalbi­mizde, ailemizde, toplumumuzda ya da grubumuzdadır.

Doğada “uyumlu” ve “uyumsuz”, “güçlü” ve “güçsüz” vardır!

Uyumsuz ve/veya güçsüz, zaman içinde tasfiye olur… Uyumlu ve/veya güçlü yaşar!

Bu zulüm müdür?

Bu yaşam savaşı zorunlu olarak zulmü mü getirir?

Güçlü olan, uyumlu olan, zulümle mi yaşar?

Yoksa sürü her zaman bireyden daha güçlü olduğu için, sürü duygusu, sevgi, dayanışma ve paylaşmayı mı zorunlu kılar?

Ne yazık ki bu sorunun yanıtı yoktur.

Yanıt, insanlığın serüveni içinde verilecektir. Yani bu yanıtı biz, insanlar vereceğiz, kendi irademizle ve kendi bilincimizle… Doğaya karşı ve birbirimizle yaptığımız savaşımların getirdiği bilgi, deneyim, duygu ve düşünce birikimiyle.

Zaten bu kitap da hem kendimizi, hem de toplumumuzu tanı­mak, geliştirmek, nefrete, kine, zulme, faşizme karşı çıkmak, sev­giyi, adaleti, demokrasiyi, paylaşmayı, dayanışmayı, kısacası bi­reysel ve toplumsal mutluluğu aramak için yazılmıştır.

*

Tabii şimdi insanın doğaya müdahalesi, doğanın yukarıda “güç” ve “uyum” sözcükleriyle özetlediğim kurallarını da bozuyor, değiştiriyor, yozlaştırıyor, kimi zaman da daha ilerilere götürüyor.

Sonunda insanoğlu belki doğaya egemen olacak, kendi ku­rallarını dikte edecek, onu kendi zulmüne veya adaletine uyarla­yacak…

Belki de doğayı tahrip ederek kendi kendini de yok edecektir.

Şimdilik bunu bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Doğanın ideolojisi yoktur.

Demokrasi, diktatörlük, hümanizm ve faşizm, adalet ve zulüm kavramları bizim değer yargılarımızda:

Öğrenilmiş değer yargılarımız!

*

Şimdi bu genellemeleri biraz daha ayrıntılı, biraz daha derinli­ğine irdeleyelim.

 

Bazı Çocuklar Niçin Zalimdir?

 

Bazı çocukların zaman zaman insanları şaşırtacak derece za­lim oldukları çok yaygın bir gözlemdir.

Bu gözlem o denli yaygındır ki, William Golding’in Lord of the Flies’i (Sineklerin Tanrısı) gibi (filmi Sineklerin Efendisi adıyla oy­namıştı Türkiye’de) bu konuda yazılmış edebiyat yapıtları, çekil­miş filmler, sanat ve edebiyat tarihinin unutulmaz eserleri arasın­da bile girmiştir.

Bazı çocukların zalim olmasının iki nedeni vardır:

Birinci neden, henüz eğitilmedikleri için toplumsal değerle­rin kendilerine yeterince aktarılmamış, vicdanlarının henüz tam bi­çimlenmemiş olmasıdır.

Örneğin küçük bir çocuğun zavallı bir kediye veya köpeğe ezi­yet etmesi veya şu ya da bu nedenle kendinden güçsüz bir arka­daşına şiddet uygulaması böyle bir eğitimsizlikten kaynaklanır.

Bu sorun zamanla, eğitimle, toplumsallaştırma süreciyle aşı­labilir.

İkinci neden daha vahimdir:

Bazı alt kültürler, grup normları, çocukların bu vahşetini, zul­münü üretir ve destekler. Yani bazı çocukların ve gençlerin şidde­te ve zulme yönelmesinin önemli bir nedeni de, bireyin kendini ait hissettiği grubun, alt kültürün kendine özgü kurallarıdır.

Okullarda, sınıflarda kimi zaman şamar oğlanı olarak seçilen çocuklara uygulanan işkenceler tüm insanlığın ortak sorunudur.

Bunlar okul, sınıf kültürünün bir sonucudur.

Gençlik çeteleri de böyle zalim üreten alt kültürler arasında öneıtıli bir yer tutar.

Cehaletten kaynaklanan zulümle mücadele kolaydır:

İyi bir eğitimle bu sorun aşılabilir.

Ama alt kültürden, ait olunan grubun normlarından kaynakla­nan zalim davranışlarla savaşmak çok zordur.

Bu nedenle, dünyaya nizam vermek isteyen “kurtarıcı” ideolo­jilere mensup olanların yaptığı zulmü önlemek, onları zalim davra­nışlardan vazgeçirmek çok ama çok zordur.

*

Yukarıdaki satırlarla, insanın doğuştan zalim olduğunu, dolayı­sıyla, diktatörlüğe, faşizme daha yatkın nitelik taşıdığını savundu­ğum sanılmasın sakın!

Tam tersine, bu kitapta anlatmaya çalıştığım, gerçek demok­rasinin de, diktatörlüğün de, faşizmin de, hümanizmin de “öğreni­len” ideolojiler olduğu ve bu ideolojilere dayalı bireysel ve toplum­sal davranış biçimlerinin de sonradan edinildiğidir.

Bazı çocukların ve bazı insanların zalim olmasından, zulmün zaman zaman bazı toplumlarda geçici de olsa bir egemenlik kur­masından hareketle, bütün insanlığın ve doğanın zulüm üzerine kurulu olduğu sonucuna varılamaz.

Şimdi olaya yine yakından ve ayrıntılı olarak bakmayı sürdü­relim.

 

İnsanlık Zulmü Nasıl Öğrenir?

 

Zulüm, doğrudan vicdanla ilgili bir kavramdır.

“Vicdanlı” kişi zalim olamaz!

Empati yeteneği vardır, zulüm yapamaz!

Adildir, haksızlık yapamaz!

Ama çevremize baktığımızda gerek bireysel gerekse toplum­sal tutum ve davranış olarak pek çok yerde, olayda zulüm görü­yoruz.

Bireyler ve toplumlar, zalim olmayı, zulmetmeyi nasıl öğrenir?

Nereden öğrenir?

“Vicdan” onları neden engelleyemez?

*

Tarih içinde gelişen, kendini geliştiren, teknoloji ve ideoloji üre­ten insan, ortak akıl aracılığıyla “vicdan” sahibi olur!

Hiçbir bebek vicdanlı doğmaz… Vicdan, her insana sonradan, ailesi, okulu, arkadaşları, toplumu tarafından tohumlanır.

Her insanda tohumlanan vicdan ise aileden aileye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişir.

Vicdan, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırmamızı sağlar ve toplumsallaşmanın, toplumun bireye verdiği “bilincin” önemli bir parçası, hatta doğrudan bir yansımasıdır.

(Tam burada bir açıklama yapmalıyım: Vicdan, bilinç, ahlak gi­bi birbirinden farklı ama bütünüyle birbirinin içine geçmiş ve birbi­rini etkileyen kavramları bu kitapta, zulümle ilgili tutum ve davra­nışların kökeni olarak, hemen hemen aynı anlamda, kimi zaman birbirinin yerine kullanıyorum.)

*

Tarih boyunca vicdan, sürülerin, ailenin, aşiretlerin bireydeki yansıması olmuştur. Zaman içinde özellikle de tek tanrılı dinlerin gelişmesiyle, din ve mezhep doğrudan bir vicdan aktarıcısı göre­vi yüklenmiştir:

Her tek tanrılı din, kendi ahlak yapısını da birlikte getirir.

Zaman içinde mukaddes kitaplardaki kurallar toplumlarca be­nimsenir, kimi zaman değiştirilerek, kimi zaman aynen içselleştiri- lir ve böylece toplumun örf ve âdetleri ortaya çıkar.

Bireylerin vicdanı, içine doğdukları toplumun örf ve âdetleri ve inançlarıyla yoğrulmuştur. Bu örf ve âdetlerin önemli bir bölümü, dinden, mezhepten, din adamlarının uygulamalarından ve sözle­rinden oluşur.

Tabii dünyevi düzenin yöneticileri, toprak ağaları, krallar, im­paratorlar, şahlar, padişahlar da bu din, mezhep ve ahlak düze­nini kendi egemenliklerini pekiştirmek için kullanmışlar, böylece, dinden gelen ahlak kuralları, dünyevi gereklerle bütünleşerek top­lumların feodal kültürlerini oluşturmuştur.

Feodal toplumlarda savaşlar din adına ama aslında toprak için yapıldığından, “düşmana” yani ötekine karşı zulüm son derece olağandır.

Adalet, bu tür toplumlarda sadece “kendileri” için geçerli bir kavramdır.

Tabii bu dönemin “başkaları”, başka aşiretten, dinden, mez­hepten, beylikten, krallıktan olan kişilerdir.

Sonuç olarak feodal dönemde, zulüm, toplumsal olarak öğre­nilen meşru bir tutum ve davranış biçimidir.

Ama hemen belirtmek gerekir ki bu dönemde bile kölelere ve cariyelere adil davranmak, pek çok toplumun yapısında vicdanı oluşturan bir öge olarak ortaya çıkar.

*

Tek tanrılı dinlerin ve toprak ağalarının egemen olduğu toplum düzeni de değişmez değildir elbette.

On beşinci yüzyıldaki coğrafi keşifler hem dünyanın bilinen coğrafi sınırlarını değiştirmiş, hem de Eskidünya’yı yeni ufuklara doğru yönlendirmiştir.

Kapitalizmin gelişmesi, feodalitenin çözülmeye başlaması, en­düstrileşme sürecinin başlaması yeni bir ahlak yapısı, yeni bir vic­dan anlayışını da birlikte getirmiştir.

“Öteki” ya da “başkaları” kavramı, endüstri devriminden son­ra, din ve mezhep ayrımlarına ek olarak, milliyet ve ırk bazında da insanların bilincine, vicdanına, ahlakına girmiştir.

Endüstrileşmeyle ortaya çıkan uluslaşma süreçleri, toplumsal vicdana, din ve mezhep yanında, milliyetçilik ve ırkçılık boyutunu da eklemiştir.

Günümüzde insanların kimliği geleneksel olarak din, mezhep, ırk ve milliyet temelinde belirlenmeye başlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Soğuk Savaş’ın bit­mesiyle başlayan küreselleşme döneminde, özellikle sınıfsal ay­rımları örtbas etmek ve ulus devlet yapılarını güçsüzleştirmek için, mikro milliyetçilik ve mikro dincilik akımları güçlendirilmiş, din, mezhep, ırk ve milliyet kimlikleri yeniden ön plana çıkarılmıştır.

(Küreselleşme ve Türkiye’ye etkileri üzerinde daha önce 21. Yüzyılda Türkiye ve Küresel Terör ve Türkiye adlı kitaplarım­da durduğum için, bu çalışmamda küreselleşme kavramını ay­rıca irdelemedim. Sadece neofaşizmi ele aldığımda, yeni em­peryalizm üzerinde durdum. Küreselleşmeyi “neoliberal kapita­lizmi derinleştiren politikalar” [s. 4] olarak ele alan Ray Kiely’in The Clash of Globalisations [Huntington’dan esinlenen bir isim: Küreselleşmeler Çatışması] adlı kitabı bu konuda ilginç görüşler ve eleştiriler öne süren bir yapıt. Kiely, genel kabul gören küresel­leşme kuramları ve uygulamaları ile bunlara karşı çıkan kuramsal ve uygulamalı küreselleşme karşıtlarını ele alıyor. Çok işe yaraya­bilir. [Haymarket Books, 2009.])

Küreselleşmenin güçlendirdiği ve yeniden öne çıkardığı “kim­lik bilinci” “benzer” insanları bir araya getirir, “Biz” anlayışını ge­liştirir… Ama aynı zamanda, “biz” bilincini geliştirirken, “ötekiler” kavramını da yaratır.

Ne yazık ki yukarıda sözünü ettiğim bu dinci ve milliyetçi kim­likler, kaçınılmaz olarak dini veya milli değerlere dayalı “ötekiler” kavramını ve “ötekiler” anlayışına dayalı “ayrımcı vicdanı” yara­tır”.

“Ayrımcı vicdan” ise “ötekilere” yönelik her türlü zulmü meş­ru sayar.

İşte bu noktadan itibaren zulüm, insanlığın ortak değerlerin­den biri haline gelir:

Haçlı Seferleri’yle tarihe damgasını vuran din savaşları, Fa- tımilerin İslam halifesinin gözlerini oyup hapse atması, Katoliklerin Protestanlara yönelik Sen Bartelemi katliamı gibi mezhep çatış­maları, İkinci Dünya Savaşı’yla tüm dünyayı kana bulayan ırkçı- milliyetçi faşist yaklaşımlar, hep bu “ayrımcı vicdanın” yansıma­larıdır.

Bu aşamada zalim davranışların toplumsal kökeninin, ayrımcı kimlik bilinci ve buna dayalı olarak öğrenilen “öteki” kavramı oldu­ğunu söyleyebiliriz.

İşte küreselleşmenin esas olarak sınıf bilincini yok etmek, ge­lir farklılıklarını örtbas etmek için kullandığı etnik, milliyetçi, dinci ve mezhepçi “kimlik bilinci”, bu “ayrımcı vicdan” yoluyla, sadece uluslararası düzeydeki dıştan gelen zulmün değil, ulus devletler bağlamındaki toplumlarda da içten gelen zulmün kaynağı olur.

 

İnsanlığın Zulme Karşı Savaşı

Demokrasi ve İnsan Hakları

 

Her ne kadar Soğuk Savaşı izleyen küresel dönem mikro mil­liyetçiliği ve mikro dinciliği yeniden destekleyerek ayrımcı vicdanı güçlendirmişse de, bir başka değişme ve gelişme çizgisi daha in­sanlığı etkilemeye başlamıştır:

Demokrasi ve insan hakları!

İnsanların, din, mezhep, ırk, milliyet, dil farkı olmaksızın eşit doğdukları anlayışı…

Her insanın doğuştan reddedilemez temel hak ve özgürlükle­re sahip olduğu inancı…

Eşit insan hakları kavramına dayalı laik ve demokratik devlet kavramını geliştirmiştir.

Bu kavramlar esas olarak “öteki” anlayışını reddeder…

“Ayrımcı vicdan” olgusunu demokrasiye ve insan haklarına ay­kırı kabul eder.

Böylece endüstri devrimini izleyen bilişim devrimi aşamasında zaten filizlenmiş olan insan hakları, demokrasi gibi kavramlar iyice gelişmiş, çağımızda vicdan, artık tüm insanlığı kapsayan, eşitliğe, adalete, barışa ve hoşgörüye dayanan bir nitelik kazanmıştır.

Günümüzün, çağımızın eriştiği bilinç aşamasında, artık ahlakı­mızda ve vicdanlarımızda zalim liderlere ve devletlere, zulme yer yoktur.

Şimdi zulmün kısaca aktardığım bu toplumsal kökenleri ve bu­günkü durum hakkındaki genel yargıları, bu yargılardan sapmalar açısından irdeleyelim.

 

Zulüm Niçin Hâlâ Egemenliğini Sürdürüyor?

 

İnsanlığın yukarıda özetlediğim gelişme çizgisini doğru kabul etsek bile akla hemen şu sorular geliyor:

Madem insanlık bilişim çağında artık dinci, mezhepçi, ırkçı ve milliyetçi ayrımları aştı ve bütün insanlığı tek bir bütün olarak gör­meye başladı, o halde neden haksızlıklar bitmiyor, neden adalet­sizlikler son bulmuyor, niçin zulüm her yerde?

Zulmün en belirgin dışa vurumu olan savaşlar niçin bitmiyor?

Güya insanlık suçu ilan edilen işkence niçin durdurulamıyor?

Neden bizim ülkemizin de içinde bulunduğu bazı toplumlarda hâlâ insanlar önce hapse atılıyor, sonra sonu gelemeyen yargıla­malar boyunca özgürlüklerinden mahrum ediliyor?

Madem artık bireye aktarılan vicdan, barışa, eşitliğe, adalete, insan haklarına dayanıyor, neden hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bu vicdansızlıklar yaşanıyor?

Bu sorunun iki yanıtı var:

Birinci yanıt şu:

Çünkü dünya, yani insanlık aynı anda, birörnek bir biçimde ve aynı hızda değişmiyor.

Belli toplumlar, gruplar ve bireyler, insanoğlunun yukarıda özetlediğim gelişme ve değişmesini izleyememiş, geri kalmışlar.

Bunlar, dünyayı hâlâ din, mezhep, ırk, milliyet ayrımcılığı ve sa­vaş açısından görüyor.

İkinci yanıt ise daha vahim:

Gücü elinde bulunduran gelişmiş toplumlar, kendi toplumla­rında geçerli olan vicdani değerleri, uluslararası kaynak paylaşımı kavgasında uygulamıyor:

Kendi ülkelerinin, vatandaşlarının, refahı ve mutluluğu için, başka ülkelerle olan ilişkilerinde, farklı vicdani değerleri uygula­maya sokuyor.

Bütün gelişmiş ülkeler, ne yazık ki gelişmemiş ülkeleri çeşit­li yollarla sömürerek o ülkelerin yarattığı artı değerleri kendi ülke­lerine aktarıyor.

Kimi zaman bunu ticaret yoluyla daha insani bir biçimde, kimi zaman da doğrudan savaş ve işgal yoluyla zalimce yapıyor.

Böylece kendi ülkelerindeki refahı, mutluluğu ve demokrasiyi geliştirirken, bunun tam tersini azgelişmiş ülkelere uyguluyor.

Ben buna demokrasi ve insan hakları konusunda “emperyaliz­min ikiyüzlülüğü” diyorum.

Ne yazık ki bu ikiyüzlülük, günümüzde de uluslararası terör ve benzeri gerekçelerle sürdürülüyor ve zulmün önü kesilemiyor.

*

Böylece insanlık tarihi açısından, “öğrenilen zulmün” temelin­de;

“Ayrımcı vicdanı” oluşturan toplumsal ve kültürel geri kal­mışlık (dincilik, mezhepçilik, ırkçılık, milliyetçilik)

Dünya kaynaklarının paylaşım kavgası (emperyalizm)

Gelişmiş ülkelerin içte farklı, dışta farklı vicdani uygulamaları (ikiyüzlülük) önemli öğeler olarak öne çıkmaktadır.

(Emperyalizmin ikiyüzlülüğüne ve yeni emperyalizmin ürettiği yeni kavramlara “Neofaşizm” bölümünde geri döneceğim.)

 

Çocuklar Zulmü Nasıl Öğrenir?

 

Daha önce de belirttiğim üzre, bütün davranış biçimleri gibi zu­lüm de öğrenilir:

Yaşayarak, eğitimle, uygulayarak!

Çocuklar zulmü nasıl öğrenir?

Birinci olarak aileden, çevreden edindikleri izlenimler onla­ra zulmü öğretir:

Baskıcı bir aile, aile bireylerinin tümüne ve özellikle de çocuk­larına şiddet uygulayan bir baba ve babanın bu şiddet uygulama­sını doğal ve meşru sayan anneyi de içeren bir çevre çocuğa zul­mü öğretir. Aslında aileden gelen öğrenme sürecinde ataerkil aile yapısı içinde baba şiddeti kadar, annenin ve çevrenin de bu baba şiddetini doğal, olağan ve hatta meşru sayması vardır.

Toplumsal kabul yani meşruiyet açısından aklıma hemen iki atasözü geliyor:

“Dayak cennetten çıkmadır” ve “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”. (Nasihat ile uslan­mayanı azarlamalı, azar ile uslanmayanı dövmeli…)

Ne yazık ki bizim kültürümüzde şiddete, dayağa dönük söy­lemler, özellikle de kadına şiddet uygulanmasını öneren atasöz­leri çok fazladır.

“Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemeli” sözü, bunların içinde en acımasız, kadını metalaştıran bir yargı ifa­desi olarak tam bir yüzkarasıdır.

İşte aile içinde şiddete bizzat tanık olan, bazen de doğrudan şiddetin konusu olan, kimi zaman dayak yiyen annenin bile bunu kabullendiğini veya babanın çocuklarını dövmesini annenin bile haklı gördüğünü öğrenerek büyüyen çocuk, pek doğal olarak şid­dete eğilimli zalim bir kişilik geliştirecektir.

Baskıyla, şiddetle, zulümle büyüyen bir çocuk, büyük bir olası­lıkla zalim olur! Çünkü zulmü, yaşayarak öğrenmiştir!

Yaşamın kendisi, bütün örgün ve yaygın eğitim süreçlerinden, bütün resmi ve gayriresmi eğitim programlarından daha etkilidir.

*

İkinci olarak eğitim sürecindeki yöntem etkilidir:

Ezberci, baskıcı, dogmatik eğitim, öğrenciye zulmeden bir eği­tim süreci, zalim bireyler yaratır.

Sorgulamanın yasaklanması, tek ve biricik doğrunun biat iste­yen bir biçimde aktarılması, zulme çanak tutar.

Bu eğitim yönteminde öğrencinin sorgulaması yasaktır. Sadece ezber geçerlidir. Disiplin esastır. Öğrenciler baskı ve şiddet altın­da tutulur. Hatta kimi zaman “dayağın cennetten çıkma olduğu” anımsanır. Disiplin böyle sağlanır.

Böylece zaten ataerkil ailedeki şiddetle yetişmiş olan çocuk, eğitimde de bir yöntem olarak kullanılan şiddeti iyice içselleştirir.

Ezilerek eğitilen çocuk, büyüyünce ezmeye başlar!

Eğitimin zalim yaratan yöntemi sadece baskı ve şiddet değil­dir. Yöntem olarak herhangi bir konudaki dogmatik eğitim de po­tansiyel zalimler yaratır.

“Herhangi bir konudaki” diyorum, çünkü dogmatik bir eğitim, din konusunda da, milliyet konusunda da, komünizm, faşizm gibi bir ideoloji konusunda da yapılabilir.

Yani eğitim yöntemi açısından “dogmatizm”, içerdiği konudan bağımsız olarak, bağnaz kişiler, zulmetmeye dönük davranışlar yaratmaya eğilimlidir.

Bir başka deyişle, bir eğitimin din hakkında, milliyet hakkında, komünizm ya da faşizm hakkında olması başka bir şey, bunların “adına” dogmatik olarak yapılması başka bir şeydir.

Öğrencilere, herhangi bir alanda “tek ve biricik bir doğrunun” “tartışılmaz” bir biçimde aktarılması, bireyleri tartışmaya, müsa­mahaya, etkileşime kapatır; kendi gibi düşünmeyenler açısından “ötekileştirme” sürecini devreye sokar. Ve böylece zulmün yay­gınlaşmasının ve meşrulaşmasının yolu açılır.

“Dogmatik” eğitim alan kişiye göre, kendi gibi düşünmeyenler yanlıştır, haksızdır, haindir; bu nedenle de her türlü cezaya, zul­me müstahaktır!

*

Üçüncü olarak eğitimin içeriği önemlidir:

Özellikle dinci veya milliyetçi eğitim verilirken, yukarıda sözünü ettiğim dogmatik yaklaşımın dışında başka bir hata daha yapılır:

O da, dini ya da milli kimliğe dayalı tarihsel olayların “zulüm” niteliğinin öne çıkarılması, tarihsel olarak öğrencinin sahip oldu­ğu kimliğe sahip bir toplumun “zalimlerce” nasıl ezildiğinin ballan­dıra ballandıra zihinlere kazılması… Buna karşılık “ötekilere” kar­şı yapılan savaşlarda kendileri tarafından yapılan zulmün ise çe­şitli biçimlerde meşru gösterilmesi ve hatta bunu yapanların kah- ramanlaştırılmasıdır.

Buradaki yanlış, gerçekten de Ortaçağ anlayışı çerçevesinde “normal” kabul edilebilecek olan “ötekiler” kavramının ve “ötekile­rin” yaptığı veya “ötekilere” yapılan zulmün bugünkü değer yargı­ları çerçevesinde güncelleştirilmesidir.

Tarihteki çelişkilerin, bugünkü çağdaş toplumdaki ilişkilerimi­zi etkilemesine ve biçimlendirmesine (yani düşmanlıkların, nefre­tin devamına) yol açmasına çanak tutulması, zulmü destekleyen çok büyük bir yanlıştır.

Tabii böyle bir eğitim alan bir genç, kafasında derhal “biz” ve “ötekiler” kavramını oluşturacak ve bu kavram çerçevesinde “öte­kilere” karşı kin ve intikam duygularıyla dolu olarak, “ayrımcı vic­dan” çerçevesinde her türlü zulmü günümüzde de meşru saya­caktır.

*

Bireyin kendini ait hissettiği dini ve milli kimliğin öğretilmesin­de tarihsel ve güncel zulüm vurguları, “düşmanlık” faktörü, doğru­dan zalim kişilikler oluşturabilir.

(Dikkat edelim, kesin olarak “oluşturur” demiyorum, “oluştura­bilir” diyorum. Çünkü burada çözümlemeye çalıştığım bütün aile­vi ve eğitimsel öğeler birbirleriyle ve toplumdaki farklı öğelerle et­kileşim halinde olduklarından, beklenenden, istenenden çok fark­lı sonuçlar da ortaya çıkabilir.)

Eğitimde, dini ya da milli kimliğe karşı yaşanan tarihsel ve gün­cel zulmün vurgulanması iki türlü işlev yapar:

Hem yaşanan güçlüklerin bir mazlum edebiyatıyla sunulması bireyi kinlendirir, “ötekilere” karşı zalim yapabilir, hem de bu zul­me başkaldırı, kahramanlık ve kurtarıcılık edebiyatı, bireyi dini ya da milleti adına, meşru kabul edilen zalimliğe itebilir.

Biliyorsunuz, Türkiye 1980 askeri darbesi öncesi, özellikle üni­versite gençleri arasında, sağ-sol bölünmesiyle, günde ortalama 10 kişinin öldüğü korkunç bir cinayet çılgınlığı yaşadı.

Bu genç evlatlarımıza baktığımızda (perde arkasındaki ulusla­rarası kışkırtmalar olduğunu da unutmadan), ister sağda kendile­rine “ülkücü” diyenler, isterse solda kendilerine “devrimci” diyen­ler, hepsinin sapına kadar vatanperver olduğunu görürüz.

Ama bu dogmatik ve bilinçsiz vatanperverlik ne yazık ki hepsi­ni şiddet sarmalı içine almış, “ötekileştirme” süreci pek çok evladı­mızı katil ya da maktul yapmıştır.

Türkiye’nin 1980 öncesindeki cinayet tablosu, dogmatik yak­laşımın, “ötekileştirme” sürecinin ülkemizi nasıl bir felakete götür­düğünün en belirgin örneklerinden birini oluşturur.

*

Dördüncü bir öge, bilinçli olarak düşman yaratma, “ötekileş­tirme” sürecidir.

Yukarıda da vurguladığım gibi din ve mezhep ya da ırk ve mil­liyet üzerinden aşırı kimlik veya mazlumiyet vurgusu, bireylerin ve toplumların zihinlerinde derhal bir “ötekileştirme” etkisi yaratır.

Mazlum edebiyatıyla desteklenen “ötekileştirme” süreci, doğ­rudan doğruya “düşman” yaratma sonucunu doğurur.

Genellikle din, mezhep, ırk ya da millet kimliği üzerinden yapı­lan bu “ötekileştirme” ve “düşmanlaştırma” süreci ise büyük ola­sılıkla zalim yaratır:

Çünkü bu eğitimde, “düşmanın”, “ötekinin” yaşama hakkı yok­tur!

İşin vahim tarafı birtakım kitapların ve öğretmenlerin, bilinç­li olarak “düşmanlar”a odaklanan yaklaşımlarını çocuklara aktar­ması, bilerek ve isteyerek “hainler”, “düşmanlar” hakkında kin ve nefret duygularını körüklemesidir.

 

Bir Alt Kültür Öğesi Olarak Zulüm

 

Zalim birey ve bu bireyin zulmetmeye dönük davranışları, esas olarak bir kültürün, daha doğrusu bir alt kültürün ürünüdür.

Zulme karşı çıkan, zalimleri kınayan pek çok insan, bu davra­nışları bir nevi hastalık gibi görme eğilimindedir.

Bu düşünme biçimine göre “normal” insan zulüm yapmaz, zalim olmaz. Bu nedenle de zalimler bir nevi toplumsal normlar­dan “sapan” davranış sahipleridir.           Oysa bu görüş doğru değildir. Hatta acı gerçek bu inanışın tam tersini işaret ediyor:

Zulüm, bir ait kültürün ürünüdür.

Yani zulüm yapan insan, genellikle (gerçekten bir ruhsal has­talığa sahip değilse) toplumsal normlardan sapan davranışlar de­ğil, tam tersine ait olduğu kültürün veya alt kültürün “doğru” ve “meşru” saydığı davranışlar göstermektedir.

Çünkü onun ait olduğu topluluk, grup, sınıf, kesim, tarikat, ce­maat kendisinden olmayanlara karşı zulmü meşru ve haklı bir dav­ranış biçimi olarak kabul eder.

“Düşmana” ya da “ötekine” zulüm, bu alt kültürde meşru, hat­ta istenen davranıştır. Zalim, ne kadar acımasız, ne kadar ödün­süz olursa, mensup olduğu alt kültürden o denli alkış alır, yücel­tilir!

Sevgili okurlarım, ne yazık ki bazı grupları “düşman” sayan alt kültürler dünya üzerinde çok yaygındır.

Komünistler, sosyalistler ve genellikle solcular, dinsizler (ate­istler ve agnostikler), Yahudiler, Müslümanlar, çeşitli zamanlarda çeşitli alt kültürler tarafından düşman olarak vurgulanan kimliklere örnek olarak hemen akla gelenlerdir.

Tarih boyunca ve hatta günümüzde bu tür “düşmanlıklar” üze­rinden yürütülen milli ve milletlerarası birçok politika vardır.

Sanıyorum 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra bütün dünya­da esen “Müslüman fobisi”, Avrupa ve Amerika’da yaşayan pek çok vatandaşımız tarafından bizzat gözlenmekte veya yaşanmak­tadır.

Konumuzun dışında kaldığı için, bu “ötekileştirme” politikası­nın Müslümanlara ve Türklere karşı nasıl bir “uluslararası politika” aracı olarak kullanıldığı hakkında fazla derinleşmeyeceğim, sade­ce ülkelerin dış politika çıkarları için de bu “ötekileştirme” süreci­ni kullanmalarının dünyadaki zulmü desteklediğine işaret etmek­le yetineceğim.

 

Türkiye’deki Durum

 

Bu konudaki son bir notu Türkiye’deki bir araştırma konusun­da ekleyelim ve ülkemizdeki durumun ne denli korkutucu olduğu­nu görelim:

Türkiye’nin en önde gelen bilim insanlarından Prof. Yılmaz Esmer önderliğinde “Radikalizm ve Aşırıcılık” adı altında bir araş­tırma yapıldı. 2009 yılında 1715 kişilik bir örneklem üzerinde yapı­lan bu araştırmada sorulan sorulardan biri de “Kiminle komşu ol­mak istemezsiniz?” idi.

Bakın insanlar kimlerle komşu olmak istemiyor, yani bazı grup­ları nasıl “ötekileştiriyor”?

Eşcinselleri % 87

İçki içenleri %72

Hiçbir dine inanmayanları (ateist ve agnostik) %66

Yahudileri %64

Hıristiyanları %52

Amerikalıları %43

Kızları şort giyenleri % 36

*

Her ne kadar bir insanın komşularını kendisi gibi olanlar ara­sından tercih etmesi doğalsa da, biraz daha derine inildiğinde, bu listenin çok rahatsız edici eğilimler taşıdığı görülür. Çünkü bugün­kü Türkiye’de insanların, başka insanları cinsel tercihlerinden tu­tun da dini inançlarına ve milliyetlerine ve hatta yeme içme ve gi­yinme alışkanlıklarına kadar “ötekileştirdiği”, onlarla komşu olmak istemediği anlaşılıyor.

İşte “düşmanlaştırmanın” ve buna dayalı olarak zalim davra­nışların ortaya çıkması da böyle yaklaşımların bir sonucu oluyor.

Bu durumda, toplumsal açıdan, Türkiye’deki çeşitli siyasal, ideolojik ve kültürel bölünmelerin, ülkenin dirliğini, düzenini, refa­hını, güvenliğini, insan haklarını ve demokratik rejimini tehdit eden boyutlara geldiğini söylemek aşırı bir yargı sayılmaz.

*

Buraya kadar söylediklerimizi özetlersek zalimlik, mezhepçi dincilik veya ırkçı milliyetçilik aşamasında duraklamış azgelişmiş toplumlarda daha çok görülür, ama günümüzde ve gelişmiş top­lumlarda da nadir değildir.

Uluslararası düzeyde emperyalizmle ve ikiyüzlülükle beslenir.

Zalim bir aile yapısından, dogmatik bir eğitimle öğretilen zulüm edebiyatından kaynaklanır.

“Ötekileştirme”, “düşmanlaştırma” süreciyle uygulanır.

 

Her Zalim Davranışın Altında

Bir Mazlum Psikolojisi Yatar

 

Yukarıda aileyi irdelerken, baskıyla, zulümle yetişen çocuğun büyük bir olasılıkla zalim olacağına işaret ettik.

Eğitimi irdelerken, “mazlum edebiyatının” ileride zalim kişilikler oluşturma olasılığının yüksekliğine değindik.

Toplumsal olarak da zulmün aslında dinci-mezhepçi ya da ırkçı-milliyetçi kökenli “ayrımcı”, “ötekileştirici”, “düşmanlaştırıcı” süreçlerden kaynaklandığını not ettik.

Ayrıca zulmün toplumdan “sapan” bir davranış değil, tam ter­sine mensup olunan bir kültürün veya alt kültürün ürünü olduğu­na dikkat çektik.

Bu öğeleri alt alta koyduğumuzda ve insan ruhunun çapraşık mekanizmalarını düşündüğümüzde, karşımıza çarpıcı bir psikolo­jik gerçek çıkıyor:

Aslında her zalim tutum ve davranışın kökeninde bir mazlum psikolojisi yatar.

Bir başka deyişle, zalimin tutum ve davranışları, genellikle bu davranışta bulunanların “mazlum” psikolojisinden kaynaklanır.

Bu psikoloji tarihten de gelebilir, güncel de olabilir.

“Düşman” kavramı ezilmişlikle ilişkilendirildiği takdirde ortaya “mazlum” psikolojisi çıkar.

Birdenbire bir de bakarsınız ki “dünün mazlumları” “bugünün zalimleri oluvermiştir”.

Çağımızda “zulüm” uygulamak için illa iktidarda olmak da ge­rekmez. Şiddete, teröre dayalı bir azınlık hareketi de zalimce yön­temler uygulayabilir.

Tabii zalim yönetimlerin mazlumlar yaratarak, zulmün yeniden üretilmesine katkıda bulunduğu da açık bir gerçektir.

Bu nedenle bir toplumda zulmün, zalim tutum ve davranışların kökünün kazınması ancak o toplumda, demokrasinin, insan hak­larının, adaletin egemen kılınmasıyla olanaklı olur.

Zalim bir iktidarla veya zalim bir terör örgütüyle mücadele ederken onların kullandığı yöntemlerin kullanılması zulmü yok et­mez, tam tersine besler ve geliştirir.

Toplumun uzun dönemli çıkarları ve o toplumda yaşayan in­sanların refah ve mutluluğu için zulümle mücadele de zalimce de­ğil, demokratik yöntemlerle ve adalet duygusuyla hareket ederek yapılmalıdır.

*

Konuyu Türkiye özeline taşırsak, anayasamızda doğru bir yak­laşımla yazılmış olan “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devle­ti” kavramı ve bu kavramın içinin doldurulması, zulme karşı en iyi mücadele biçimini işaret eder!

Haksız ve adaletsiz uygulamalarla halkına zulmeden siyasal ik­tidarlar ve cinayetler üzerinde yükselen zalim terör örgütleri, geçi­ci başarılar kazanmış görünseler de bilmelidirler ki günümüzde ar­tık hiçbir zalimin başarısı kalıcı olamaz!

 

Sorular

 

Sevgili okurlarım, kitabın, “İçimizdeki Zalim’le ilgili ilk bölümü­nü bitirdiniz.

Şimdi kendinize şu soruları sorun ve yanıtları dürüstçe verme­ye çalışın.

Unutmayın, “İçimizdeki Zalim”le mücadelede ilk adım, kendi benliğimizle atılır.

Zulmün doğal olduğunu düşünüyor musunuz?

İnsanın içgüdülerinin onu zulme ittiğine inanıyor musunuz?

Kendi içgüdüleriniz sizi zulme mi itiyor, dayanışmaya ve de­mokratik bir yaşam biçimine mi?

İçgüdülerinizi zulme değil de demokratik bir yaşam biçimine doğru yönlendirebileceğinizi düşünüyor musunuz?

Sizden farklı olan kişilerle etkileşim kurmaktan korkuyor, çe­kiniyor musunuz?

Sizden farklı olan kişilere düşmanca duygular besliyor mu­sunuz?

Kendiniz için nasıl bir yaşam istiyorsunuz?

Kendiniz için istediğiniz yaşam biçimini başkaları için de sa­vunmaya hazır mısınız?

 

 

 

BÖLÜM II

 

Zalim Kişiliğin Arkasındaki

Kafa Yapıları

 

 

Her zalim kişiliğin arkasında da, bütün kişiliklerde olduğu gibi bir kafa yapısı, her kafa yapısının arkasında da bir duygusal dün­ya vardır.

Kafa yapılarına bakmadan önce, insanın duygusal dünyasına bir göz atmakta yarar vardır:

Bazı insanların duygusal dünyaları sevgi üzerine kuruludur, ba­zıları ise tüm yaşamını, kızgınlık, öfke ve nefret üzerine inşa eder.

Tabii kullanacağım paradigma için iki uçtaki iki aşırı modelden söz ediyorum. Yoksa her normal insanın hayatında biraz sevgi, biraz da öfke vardır, ama ben bu duygulardan birinin uçtaki ege­menliğinden söz ediyorum. Çünkü zalimi anlamak için kafa yapı­sını bilmek, kafa yapısını bilmek için de içindeki duyguları irdele­mek gerekir.

*

Sevgi ve nefret, hayatımıza yön veren iki karşıt duygudur:

Kimileri sevgiyle beslenir, yaşar, büyür, gelişir, kimileri nefretle.

Sevgi ve nefretin ortak bir özelliği vardır:

Her ikisi de kullanıldıkça, paylaşıldıkça artar.

Sevgi sevgiyi üretir, nefret nefreti.

Sevilmeyen sevgiyi bilmez, nefret edilmeyen nefreti tanımaz.

*

Kendimize, evlatlarımıza, anne-babamıza, akrabalarımıza, dostlarımıza, yakınlarımıza, tüm insanlara verebileceğimiz en bü­yük armağan sevgidir. Bu sevgi onlardaki sevgiyi de artırır, onlara da mutluluk getirir, bizim de mutluluğumuz artar.

*

Kendimize ve başka insanlara yapacağımız en büyük kötülük onlardan nefret etmektir.

Nefret edilenler de nefreti öğrenir, mutsuz olur ve kendi geliş­tirdiği mutsuzluk girdabında yok olur gider.

*

Sevgi, şefkatle, anlayışla, empatiyle, hoşgörüyle ve demokra­tik anlayışla birlikte gelişir, büyür, serpilir.

Nefret, kinle, garezle, intikamla, bağnazlıkla, dogmatizmle, otoriterlikle beslenir, büyür, gelişir, bireyleri ve toplumları pençesi­ne alır, zalim yaratır, zulüm doğurur.

*

Ne yazık ki siyasette, hele hele demokratik rejim içinde bile ol­sa dogmatik, otoriter anlayışla yapılan siyasette, kin ve nefret, sev­giden ve dayanışmadan daha etkili olabiliyor.

Demokratik rejimler bile kin ve nefret yoluyla otoriter, totaliter rejimlere dönüştürülebiliyor.

Bir insandan nefret etmek, bir gruptan nefret etmek, bir ideo­lojiden, bir anlayıştan, bir yaklaşımdan nefret etmek, bir milletten nefret etmek, bir ırktan nefret etmek, ancak zalimlerin becerebile­ceği bir başarıdır(l). Hem bireylerin hem de toplumların hayatını karartır, çıkmaz yollara sürükler insanlığı.

Siyasette nefret üreten birinci kaynak hiç kuşkusuz iktidardır. Tabii nefrete dayanan muhalefet de yapılabilir. Ama iktidar, ege­men olduğu için, kin ve nefret sarmalında birinci derecede rol oy­nar. İktidardan kaynaklanan kin ve nefret, başta muhalefet olmak üzere tüm toplumu, bütün insanları etkiler, onları da kin ve nefre­te sürükler…

Böylece, bir süre için zafer kazanmış gibi görünse de, başta iktidar olmak üzere, bütün toplum kin ve nefret bataklığına sapla­nır, herkes mutsuz olur, sistem çöker, zulüm yükselir, zalimler ge­çici olarak kazanır.

*

Nefrete dayalı politika yapan insanları haksız yere hapse atan, onların malına mülküne el koyan, adalet duygusunu zedeleyen zalim kişiler, zulüm yapan iktidarlar, hem kendilerine hem vatan­daşlarına hem de insanlığa karşı büyük bir yanlışın içindedir.

Bu yanlışın bedelini de herkesten önce ve herkesten çok kendi öder, kendi ürettiği nefret denizinde boğulur gider!

*

Her zalimin tutum ve davranışlarını, düşünce biçimini belirle­yen kafa yapısı zaman içinde böyle bir duygusal yapıyla birlikte ya da böyle nefrete dayalı bir duygusal yapının üzerinde yükselir.

Zaman içinde aileden, okuldan, çevreden edinilen izlenimler hem duyguları hem de bu kafa yapılarını biçimlendirir.

*

Zulüm yapan hiçbir insan aslında, “Zulüm yapıyorum,” demez. Tam tersine zulmetmeye dönük tutum ve davranışları, bir kültü­rün, daha doğrusu önceki bölümde de vurguladığım gibi bir alt kültürün ürünüdür.

Buna ister yanlış namus anlayışı, ister erkek egemen feodal yapı, ister maçoluk, ister töre, ister de cehalet deyin, sonuç değiş­mez: Bazı tür kişilikler, kin, nefret, öfke duyguları ve bazı tür kafa yapıları insanları zulme yönlendirir.

Aslında bir insanı zulmetmeye iten, nefret duygularıyla birlik­te yükselen, zalim bir kişiliğin kaynağı olan bu kafa yapıları birbi­rine çok yakındır.

Bunların esas ve ortak özelliklerini söyle sıralayabiliriz:

Cehalet

Tartışmaya kapalı sabitfikirlilik

Bencillik

Benmerkezcilik

Maçoluk

Bir gruba veya bir alt kültüre sarsılmaz bağlılık

Din, mezhep, ırk, milliyet, cinsiyet temelli bazı kimliklere kar­şı ayrımcılık ve düşmanlık

Pek çok kompleks ve korkuları olan, zayıf ve kolay yönlen­dirilebilir kişilik

Maddi ve manevi çıkarlara aşırı düşkünlük…

Bu özelliklerin biri veya birkaçı her insanda bulunabilir. Ama zalim insan, bu özelliklerin birinin, birkaçının veya hepsinin, onun kişiliğini esas olarak zalim bir çizgide biçimlendirdiği, bütün tutum

ve davranışlarını zulme dönük olarak belirlediği kişidir.

*

Şimdi de yukarıda sözünü ettiğimiz bu kafa yapılarının neler ol­duğuna bakalım:

Dogmatik

Komplocu

Feodal

Aslında bu kafa yapılarının üçü de birbirine yakındır, birbirini besler, ama kökenleri farklıdır. Aralarında vurgu farkı da vardır:

Dogmatik kafanın vurgusu, yaşanan toplumsal gerçekliklerin, ulaşılmak istenen ideallerin tartışılmazlığı, tekliği ve biricikliği üze­rinedir.

Komplocu kafanın vurgusu, kendisine karşı uygulanan ve ken­disinin uyguladığı komplolar üzerinedir.

Feodal kafanın vurgusu, aile, aşiret, yaşlılık, töre ve erkeklik üzerinedir.

Her üç kafa da, genellikle ya cinsiyet ya ırk ya mezhep ya da ideoloji çizgisinde veya bunların bir karışımından oluşan bir alt kül­türle koşullanmıştır ve bütün dünyayı bu kafa yapısının işaret etti­ği doğrultuda görür. Gerek dış dünya, gerekse kendi varlığı, bütü­nüyle sahip olduğu böyle bir dar görüş çerçevesinde algılanır.

Burada önemli olan mekanizma, dış dünyayı bu açıdan gör­düğü için, sürekli olarak kendi varlığını ve kişiliğini de bu dar çer­çevedeki belirleyicilere göre yeniden biçimlendirmesidir. Bir baş­ka deyişle, bu dar ve yanlış algılama sonunda kendi zalim kişiliği­ni sürekli olarak besler ve yeniler.

O nedenle de hem algısı, hem de tutum ve davranışı gittikçe artan bir zulme yöneliktir.

*

Dogmatik kafa, eğitimle oluşur:

Dogmatik eğitimle!

Komplocu kafa, siyasetle oluşur:

Komplocu siyasetle!

Feodal kafa aileden, aşiretten, çevreden oluşur:

Feodal aileden, feodal aşiretten, feodal çevreden!

Her üç kafa da, bir cinsiyet, bir ırk, bir mezhep veya bir ideo­loji çizgisinde birbirine yaklaşır!

Şimdi birbirine çok yakın olan ve birbirini besleyen bu üç kafa yapısını ayrı ayrı irdelemeye çalışalım:

 

Dogmatik Kafa

 

Dogmatik kafaya sahip olanların belli bazı davranış biçimle­ri vardır. Soğukkanlı bir biçimde bakıldığında derhal fark eden bu davranış biçimlerini çok özet olarak şöyle sıralayabiliriz:

Birinci davranış biçimi, eleştirilere kulaklarını tıkamaktır:

Dogmatik kafanın en önemli özelliği eleştiriye kapalı olmasıdır.

Sadece kendi düşüncelerine uygun olan fikir, yorum ve öneri­leri dikkate alır.

Sadece kendi yandaşlarını dinler.

Genellikle eleştiri değil, övgü bekler.

İkinci davranış biçimi, projeleri, önerileri gerçek muhatap­larıyla değil, kendisine destek vereceğini umut ettiği çevrelerle tartışmak ve böylece eleştiri değil, doğrudan destek aramaktır:

Danıştığı, fikir aldığı kişi ve gruplar, kendisinin ön kabullerine yakın çevrelerdir.

Gerek iş yaşamında, gerek bürokraside, gerekse siyasette dal­kavukların, çıkarcıların “Evet efendimcilerin” varlığı bu kafa yapısı­nı besler, büyütür, güçlendirir; patron, amir, lider egemenliğini tar­tışılmaz sulta haline dönüştürür.

Üçüncü davranış biçimi ise, projelerine, eylemlerine destek vermeyenleri, bunları eleştirenleri, kötü niyetle, ihanetle suçla­maktır.

Zıtların etkileşimini göremeyen, yaptıklarının ve yapacaklarının sonucunu kestiremeyen, her türlü eleştiriyi reddeden, kendi doğ­rusunu tek ve biricik kabul eden antidemokratik nitelikli bu dog­matik kafa eleştiriye kapalı olduğu için, kendi kafasına uymayan her öneriyi, her katkıyı, her eleştiriyi kötü niyetli olarak algılar.

Bu tür fikirleri, sözleri, tutum ve davranışları kendisine kar­şı düşmanlık olarak niteler. Bunları yapanları çevresinden tasfiye eder…

Böylece dogmatik kafaya sahip olanlar ile dalkavuklar arasın­daki etkileşim birbirini besleyen bir ilişki ile birlikte var olur ve za­lim kişiliğin en önemli kaynaklarından birini oluşturur.

 

Komplocu Kafa

 

Her yerde komplo gören, kendi politikalarını da komplolarla yürütmeye çalışan, hoşuna gitmeyen her hareketi, her düşünce­yi kendine karşı uygulanan bir komplo olarak algılayan parano­yak bir kafadır!

Aslında herkes biraz korkaktır, herkesin korktuğu kişiler, nes­neler, hayvanlar, böcekler, olaylar, durumlar olabilir. Bu son dere­ce normaldir. Normal olmayan, insanı zalimliğe iten özellik, bütün dünyayı bu çerçevede algılamak, bütün ilişkileri bu bağlamda gör­mek ve yorumlamaktır.

Tabii bütün dünyanın kendisine karşı bir komplo içinde oldu­ğunu düşünen bu kafa, bu komplolara karşı koymak için kendisi de komplo yapmaya başlar. Böylece istese de istemese de, dün­yanın gerçekten komplolarla dolu bir dünya olduğu yanılsamasını (ya da gerçekliğini) güçlendirir, bu yanılsamaya (veya gerçekliğe) güç ve işlevsellik kazandırır.

Dikkat edilirse, “dünyanın komplolarla dolu olduğu yanılsama­sı ya da gerçekliği” diyerek her iki olasılığı da dikkate alan bir ifa­de kullanıyorum. Bunun nedeni dünyamızın kimi zaman komplo­larla yönetilmesi, hatta kimi zaman bizim de bu komplolara konu ve alet olduğumuz gerçeğidir.

Ama bütün dünyayı, bütün toplumsal ve bireysel yaşamımı­zı sadece bize komplolar hazırlandığı biçiminde algılamak hiç de sağlıklı değildir ve bizim de komplocu olmamıza, zulme katkıda bulunmamıza yol açar.

Bu konudaki düşüncemi, psikiyatri alanına gönderme yapan şu espriyle belirtmek isterim:

“Bir insanın paranoyak olması, gerçekten takip edilmediği an­lamına gelmez!”

*

Zalim liderlerin, komplolara çok önem verdiğini biliyoruz. Hem her zalim gibi korkak ve paranoyak olduklarından çevre­lerinde sürekli komplo ararlar, hem de rakiplerini komplolarla ber­taraf etmeye çalışırlar.

Tarihe geçmiş en önemli komploların başında, ilerideki bölüm­lerde ele alacağım zalim ve faşist Hitler’in toplumu ve siyaseti manipüle etmek için tezgahladığı ünlü Reichstag yangını gelir.

Reichstag, Alman parlamento binasının, parlamentoyu da sim­geleyen adıdır.

Bu binayı akli dengesi bozuk olan bir anarşiste yaktıran Hitler rejimi, sorumluluğu komünistlerin üzerine atmış ve bu komployu kullanarak, müthiş bir siyasal tasfiyeye girişmiştir.

Sanıyorum konu hakkındaki en derli toplu yazıyı, değerli araş­tırmacı yazar, gazeteci Ali Sirmen, Cumhuriyette 25 Mart 2008’de yazmıştır:

 

“Reichstag Yangını Nasıl Oldu?

“Yıl 1933… Almanya kaynıyor, Adolf Hitler Nazi Par- tisi’nin başı olarak 1932 yılında girdiği cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamamış.

“Almanya’da henüz seçim süreci tümden ortadan kalk­mış değil. İş çevrelerinin de baskısıyla, 1933 Ocağı’nda Hindenburg, Hitler’i şansölye (başbakan) tayin etmiş.

“Hitler iktidara geldikten sonra ilk iş olarak Reischtag’da (Alman Yasama Meclisi) çoğunluğu elde etmek üzere, mart ayında bir seçime gitmek üzere hazırlıklara başladığını ka­muoyuna duyuruyor.

“Almanya yeni bir seçimle siyasi istikrarsızlığı aşma ça­basındadır. Siyasi istikrarsızlık ve misli görülmemiş enflas­yon Almanların belini bükerken Hitler paramiliter örgütü­nün de girişimleriyle iktidar basamaklarını tırmanmaktadır.

“5 Mart’ta da yasama için yeni seçimler yapılacaktır.

Herkesin yasama seçimlerini beklediği bir sırada 27 Şubat 1933 gecesi bütün Almanya dehşet verici bir haberle çal­kalandı.

“Reichstag kundaklanmış, yanıyordu.

“Naziler, olayın bir komünist komplosu olduğunu ile­ri sürdüler ve Van der Lubbe ile Bulgar komünisti Georgi Dimitrov’u suçladılar. Georgi Dimürov tarihi savunmasıyla mahkemede beraat etti.

“Van der Lubbe ise kundakçılıktan mahkûm oldu.

“Ama aradan geçen 75 yıl içinde, Reichstag yangınının nasıl çıktığı bir türlü anlaşılamadı.

“En çok üzerinde durulan görüş, Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in Kari Ernest önderliğindeki 10 ajanının, Reichstag Başkanı ve Herman Göering’in resmi konutundan başlayan tünelden geçerek binaya gizlice gir­dikleri ve kundakladıkları teorisidir.

“Bazılarının görüşü daha değişiktir.

“Onların görüşüne göre, Hitler’in kurmayları tarafından hazırlanan bir plan gereğince Göring, olaydan sonra resmi bir araştırma açtıracak ve olayın sorumluluğunu komünist­lere yükleyecekti.

“Olaydan sonra, kundakçılıkla suçlanan Hollandalı Marinus van der Lubbe, olay gecesi binaya bu gizli Nazi ajanları tarafından getirilmişti.

“Kimileri ise yangını Van der Lubbe’nin kendi başına çı­kardığını, Hitler’in de bundan faydalanarak kendi amacına doğru yürüdüğünü ileri sürer.

“Georgi Dimitrov’un tarihi savunması planlı bir komü­nist komplosu olduğu yolundaki kandırmacayı zamanla su­ya düşürecektir, ama Hitler’in, başında Goebbels’in bulun­duğu o zamana dek eşi görülmemiş propaganda makinesi çalışacak ve Reichstag yangınından sonra, Hitler diktatör­lüğü resmen yürümeye başlayacaktı.

“Nitekim yangının ertesi günü, bir kararname yayımlan­dı.

‘”Nazi İmparatorluğu’nun temelini atan bu kararname ile (28 Şubat 1933) anayasanın mülkiyet hakkı ve siyasal ve bireysel haklara getirdiği bütün güvenceler ortadan kaldı­rılıyor, ‘halkın ve devletin korunması’ gerekçesiyle Hitler’e geniş yetkiler tanınıyordu.

“Naziler, izleyen seçimlerde çoğunluğu kazanamamala- rına karşın Reichstag Yetki Yasası’nı (Ermactigungsgesetz) onaylamaya parlamentoyu ikna ettiler (23 Mart 1933). Bu yasanın onaylanmasıyla yasamanın bütün yetkileri de Hitler’in hükümetine devredilmiş oldu.

“Öykünün sonrasını, herkes biliyor.

“Reichstag yangını komplosuyla başlayan olaylar, ikinci büyük savaşa, yani dünya yangınına yol açtı. Bunu Almanya da, insanlık da çok pahalıya ödedi.

“O olaydan sonra Alman halkı Hitler’in sultasına girdi. Ve Almanya’da milli irade bir daha Hitler’i yerinden uzak­laştıramadı.

“Son günlerde Reichstag yangını sık sık aklıma geliyor.

“Neden bilmem.”

 

Değerli okurlarım, Hitler’in yükselişi ve iktidara geldikten son­ra uyguladığı zulüm ve Yahudi soykırımı elbette tek bir komplo olayına ve sadece bu olayın siyaseten kullanılmasına dayandırı­lamaz.

Kitabın ileriki bölümlerinde zalim bir lider olarak Hitler’i ve bir zulüm rejimi olarak Alman faşizmini ele aldığımda konunun bi­raz daha ayrıntılı bir irdelemesini yapacağım. Şimdilik bu sürecin sadece “komplocu kafa” örneği yönüne işaret etmekle yetiniyo­rum.

 

Feodal Kafa

 

Feodal kafa erkek egemendir:

Kadını ikinci sınıf vatandaş olarak âdeta köle gibi, erkeğin ma­lı gibi görür.

Yaşlı egemendir:

Bu kafaya göre eğitim, yetenek, bilgi, beceri önemli değildir, yaş önemlidir. İsterse bunamış olsunlar, toplumu yaşlılar yönetir.

Aile ve onun çevresinde oluşan aşiret, aile ve aşiret değerle­ri her şeyin, herkesin üzerindedir, bu değerleri aile veya aşiret re­isi temsil eder.

“Töre” ya da “namus cinayeti” denilen, kadına yönelik zulmün son haddi olan cinayetin kararı, genellikle ya aile veya aşiret mec­lisi ya da doğrudan reis tarafından verilir.

Feodal kafanın takıntısı kadınadır:

Kadından hem korkar, hem de onu aşağılar. Kadını evde, tar­lada, işgücü olarak kullanır, yatakta ona cinsel obje muamelesi yapar, ayrıca doğurgan olmasını ister; genç kadınları başlık pa­rası için satar, karısının üzerine kuma getirir, ama ona, ne giyim kuşam özgürlüğü, ne siyasal tercih ve hatta ne de konuşma hak­kı tanır. Üstelik bir de “töre ya da namus adına” onu öldürür ve­ya öldürtür.

Zulüm konusunda kadının durumunu ayrıca ele alacağım için, feodal kafanın kadına dönük takıntılarına burada son veriyorum.

*

Dogmatik kafa, komplocu kafa ve feodal kafa:

Tek başlarına bile zalim bir kişilik oluşturan bu kafa yapıları bir de bir araya geldiğinde neler olur tahmin edebilirsiniz.

Sanıyorum, zulümle mücadelede, bu kafa yapılarını aydınlat­maya çalışmak, demokrasiyi, insan haklarını, özgürlüğü, okuma­yı, araştırmayı, sorgulamayı, başkalarının haklarına da kendi hak­ları gibi saygı göstermeyi, empatiyi öğretmek, “İçimizdeki Zalim”in yenilgiye uğratılmasında zor, uzun ama en iyi sonuç verecek yol­ların başında gelir.

*

Tam bu noktada empati kavramı üzerinde biraz durmak isti­yorum:

“Duygudaşlık” diye de kullanılan empati, insan zulmünü açık­lamakta kullanılan en önemli kavramlardan biridir.

“İçimizdeki Zalim”i yazarken yaptığım araştırma ve çalışma­lar sırasında henüz yayınlanmamış bir kitabın okuma nüshasına ulaştım.

Zero Degrees of Empathy (Empatinin Sıfır Dereceleri) adını taşıyan bu kitabın A NevvTheory of Human Cruelty (İnsan Zulmü Üzerine Yeni Bir Teori) olan alt başlığını görür görmez derhal oku­maya başladım.

Cambridge’de psikoloji ve psikiyatri profesörü olan yazar Simon Baron-Cohen, zalim kişiliğin, insanın “kötülüğünden” de­ğil, empati eksikliğinden doğduğuna ilişkin bir tez ileri sürüyor.

Empati eksikliğinin çevresel öğelerden kaynaklandığını kabul etmekle birlikte, beynin bir empati devresi-şebekesi (empathy cir- cuit) olduğunu ve 10 bölgesinde empatiyle ilgili etkinlikler sap­tandığına işaret ediyor. Ayrıca doğuştan gelen genlerin de etki­sine…

İnsanların empati düzeylerini 0 ile 6 arasında sınıflıyor ve em­pati düzeyi sıfır olanların bir bölümünün zulmetmeye eğilimli oldu­ğunu anlatıyor.

Kitabın teknik ayrıntılarına burada girmeyeceğim ama konu­muz açısından çok önemli gördüğüm bir iki saptamayı belirtmek istiyorum,

İnsanların empati düzeyi, yani başkalarının duygularını anla­yabilme yeteneği yükseldikçe, zalim olma olasılığı azalır.

Sıfır empati düzeyindeki kişilerin kötülüğe, zulme yönelme­si için, ayrıca ya narsisist ya psikopat ya da dengesiz kişilik sahi­bi olması gerekir.

Ve bizim kafa yapıları çözümlememiz açısından en önemli bul­gu:

Sıfır empati sahipleri, kendi fikir ve duygularının yüzde 100 haklılığına ve doğruluğuna inanır, bunlara katılmayanların ya hak­sız ve yanlış ya da aptal olduklarını düşünür.

Zulmetmeye dönük kafa yapılarıyla savaşımın en önemli öğe­lerinden birinin empati düzeyinin yükseltilmesi olduğunu hiç unut­mamak, aile ve okul içindeki eğitimde, buna önem vermek gere­kir.

Nobelli ünlü yazar Coetzee bir mülakatında, edebi üslubuy­la, “Zalim olmak için yüreğimizi başkalarının acılarına kapatma­mız gerekir,” diyor.

 

Sorular

 

Şimdi kendimizi irdelememizin zamanıdır:

Sizde bu kafa yapılarının özelliklerinden biri veya birkaçı var mı?

Kendinizi zaman zaman dogmatik, paranoyak veya feodal davranışlar içinde bulduğunuz oluyor mu?

Karşınızdaki kişiler dogmatik, paranoyak veya feodal dav­ranışlar gösterdiğinde bunlara aynıyla karşılılık mı veriyorsunuz, yoksa onlara sorgulayıcı, gerçekçi, demokratik bir tavırla mı kar­şı koyuyorsunuz?

Karşınızdaki otoriter tavırlı kişilerin tutum ve davranışlarının arkasındaki kafa yapılarını anlamaya, çözümlemeye çalışıyor ve ilişkilerinizi demokratik bir çerçeveye oturtmaya özen gösteriyor musunuz?

Empati düzeyinizi 0 ile 6 arasında değerlendirseniz, kendi­nize kaç verirsiniz?

Dogmatik, feodal ve paranoyak kafa yapılarının bazı özel­liklerinizi kendinizde görüyorsanız, bunlardan kurtulma isteğiniz var mı?

Başkalarındaki bu kafa yapılarıyla mücadele etmek için iste­ğiniz, gücünüz ve sabrınız var mı?

 

 

 

BÖLÜM III

 

Zulüm Ailede Öğrenilir

Zalim Bir Çocuk Yetiştirmenin Reçetesi

 

 

Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işlerinden biridir.

Hele onu anne-babanın, “istediği gibi” yetiştirmesi hemen he­men olanaksızdır.

Siz ne yaparsanız yapın, nasıl bir terbiye verirseniz verin, top­lumda çocuğun yetişmesini etkileyen o denli çok faktör vardır ki, çocuk sonunda kendi bildiği gibi yetişir!

Ama yine de aile terbiyesinin gücünü küçümsememek gerekir. Bazı temel izlenimler, bazı koşullanmalar çocuğun kişiliğini, kimi zaman tahmin edilemeyecek derecede etkileyebilir.

Elbette kimi zaman bazı koşullanmalar, bazı nasihatler veya bazı izlenimler tam ters sonuçlar da doğurur. Örneğin alkolik bir babayı görerek, yaşayarak büyüyen bir çocuk, alkolik de olabilir, tam ters bir biçimde içkiden nefret de edebilir. Bunun hiçbir gü­vencesi yoktur.

Ama çocuğun küçük yaştaki koşullanmaları onu bütün yaşamı boyunca bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde etkileyecektir. Örneğin hepimizin kimliğini oluşturan din ve milliyet, anadiliyle birlikte ço­cuğa aileden aktarılır.

Tabii, büyüyünce dinini veya vatandaşlığını değiştiren insanlar da vardır. Ama bu, çoğunluğun kimliğinin aile tarafından belirlen­diği gerçeğini değiştirmez.

Bu noktada akla, aşırı dindarlık, aşırı milliyetçilik, dinsizlik ya da milli duyguların zayıflığı gibi tutum ve davranışların nasıl oluş­tuğu sorusu gelebilir.

İşte bu konularda aile, tek ve biricik belirleyici olma özelliğini yitirir. İşin içine eğitim, medya, arkadaş grupları, meslek ve iş gibi, aile dışı başka faktörler girer.

Genetik özellikleri de unutmamak gerek. Ama genetik, sahip olunan düşünceleri, ideolojiyi, hayat görüşünü değil, daha çok bu konulardaki aşırı ya da ılımlı tutum ve davranışları etkiler. Bir baş­ka deyişle çocuğun düşünceleri çevreden, duygularının bir bölü­mü ise genetikten etkilenir.

Tabii genetiğe ek olarak, yetiştirilme biçiminin de insanların aşırı ya da ılımlı kişilikte olmasını etkilediğini, yani sadece düşün­celerin değil, duyguların da bir ölçüde de olsa, çevreyle biçimlen­diğini unutmamak gerek.

Sevgili okurlarım, şimdi bütün bu genel bilgileri akılda tutma­nız ve ne kadar uğraşırsanız uğraşın, çocuğun kimi zaman sizin is­tediğinizden bambaşka yönlere gidebileceğini bilmeniz koşuluy­la, size artık “elinizden geleni yapabilmeniz için” bir “zalim çocuk üretme reçetesi” verebilirim.

 

Aile Ortamı

 

Zulmün öğretilmesi, zalim eğitimi için en önemli öge, çocuğun içine doğduğu ailenin genel havasıdır.

Reçetemizin bu konudaki ilkelerini şöyle özetleyebiliriz:

Ailede tümüyle feodal kurallar geçerli olmalıdır.

Bütün kararları tek kişi vermeli, bu kararlar ailenin öteki üyele­riyle, özellikle de eşle ve çocuklarla asla tartışılmamalıdır.

Tabii bu “tek otoritenin” erkek olması gerektiğini söylemeye bi­le gerek yok! Ama “erkeğin” olmadığı aileler varsa, kadın da erke­ğin bu uzlaşmasız, ceberut, tepeden inmeci ve tartışılmaz otoriter tavrını uygulamalıdır.

Aile içinde sorun paylaşımı ve etkileşim asgari ölçüde tutul­malıdır.

Karşılıklı konuşmalar, hele sorunların paylaşılması, olanaklı ol­duğu ölçüde en aza indirgenmiş olmalıdır. Para işleri, giyim ku­şam, eğlence, dinlenme, yeme içme gereksinmeleri sadece ve sadece aile reisinin kısa emirlerine göre düzenlenmelidir.

Bırakın özel sorunları, ortak etkinlikler hakkında bile aile birey­lerinin kendi tercihlerini dile getirme hakları olmamalıdır.

Aile içinde babanın kurallarından başka kural olmamalıdır.

Aile bireyleri ne yaparlarsa “Aferin” alacaklarını, ne yaparlarsa cezalandırılacaklarını asla bilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki terörün, korkunun ve zulmün temeli, kural­sız tehdittir. Bu nedenle özellikle aynı davranışlar bazen ödüllen­dirilmen, bazen cezalandırılmalı, bazen de bunlara karşı ilgisiz ka- lınmalıdır.

Böylece, hiçbir aile üyesi, özellikle de çocuklar hiçbir kural öğ­renmez, hiçbir kural tanımaz; sadece ve sadece otoritenin gücüne ve zulmüne koşullanır. Sonuçta çocuklar büyüdükleri zaman zul­mü nasıl uygulayacaklarını iyice öğrenir, sindirirler.

Aile içindeki tek ve biricik sorun çözme yöntemi şiddet ol­malıdır.

Bırakınız aile reisinin emirlerine karşı çıkmayı, tartışma ve hat­ta soru sorma girişimleri bile derhal şiddet yoluyla bastırılmalıdır. Şiddet, aile içinde her an, her yerde egemen olmalıdır.

Normal konuşmalar azarlama biçiminde olmalı, dayak olağan bir olay olarak görülmelidir.

Ailede farklı cinsiyetten çocuklar varsa aralarında kesinlikle cinsiyet ayrımcılığı yapılmalıdır.

Erkek çocukların daha değerli olduğu, kız çocukların işe yara­madığı her an söylenmelidir.

Evde, sofrada, her yerde, babadan sonra erkek çocuklara ön­celik verilmeli, kız çocuklara değersizlikleri her an anımsatılmalı- dır.

 

Babanın Rolleri

 

Yukarıda açıkladığım “aile ortamının” yaratılması ve sürdürül­mesi elbette babanın asli görevidir. Şimdi onun bu görevi nasıl ye­rine getirmesi gerektiğini görelim:

Baba, eşin ve çocukların kişiliklerini yok saymalıdır.

Baba, aile üyelerinin kişiliklerinin gelişmesini tümüyle engelle­melidir. Zaman zaman fiziksel varlıklarını bile görmezden gelmeli, evdeki insanlara böcek muamelesi yapmalıdır. Hatta yok edilme­leri gereken zararlı böcek muamelesi yapılması tercih edilir.

Hiçbirinin “beş para etmediği”, “işe yaramadığı”, hepsinin “tembel”, “beceriksiz” ve “aptal” olduğu sık sık tekrarlanmalıdır.

Baba, aile bireylerine adıyla da hitap etmemelidir. Çünkü ad, insana bir kişiliğinin olduğunu anımsatır.

Eşine “kadın”, kız çocuklarına “kız”, oğlan çocuklarına “ulan” diye seslenmelidir. Aslında hepsine birden “ulan” veya “hey, sen” diye seslenmesi tercih edilir.

Çünkü o zaman hitabı herkes üzerine alıp bakacağı için, “Hayır, sen değil aptal, sen, geri zekâlı!” diye hakaret etme ve kişiliksiz- leştirme vurgusu yapma olanağı da doğar.

Baba gerekli gereksiz şiddet kullanmalıdır.

“Aile ortamı” içindeki şiddeti yaratmak babanın birincil görevi­dir. Bunun için önce eşine şiddet uygulamalıdır.

Eşine uyguladığı şiddeti sadece eylemleriyle değil, sesiyle de desteklemeli, özellikle çocukların buna tanık olmasına dikkat et­melidir. Bu nedenle eşini döven erkeklerin bunu çocuklarının önünde yapması şayanı tavsiyedir. Tabii çocuklarına uyguladığı şiddeti de eşinin ve öteki çocuklarının tanıklığında yapmalıdır.

Bu sırada karşı çıkan veya itiraz eden olursa, tereddüt etme­den derhal onlara da şiddet uygulamalıdır.

Unutulmamalıdır ki, zulmün en önemli aracı şiddettir, özellikle de gereksiz ve nedensiz, sürekli uygulanan şiddet:

Bireyleri ve toplumu ancak böylece her zaman korku içinde tu­tabilirsiniz.

Baba, ailenin genel ihtiyaçlarını ve aile bireylerinin özel ge­reksinmelerini asla karşılamamalı, herkesin hakkı olan hizmet ve ilgiyi istemesini bile şiddetle cezalandırmalıdır.

Örneğin mutfak masrafları için eve para vermemeli, eşi her pa­ra istediğinde ona önce şiddet uygulamalıdır.

Çocukların okula gitmek istemeleri de cezalandırılmalı, oku­la gidenlere her gün ders çalışmaları için cezalar verilmelidir. Çocukların okul gereksinmeleri asla karşılanmamalı, bunlar için istekte bulunan eş veya çocuklar cezalandırıldıktan sonra gerek­sinmeler eksik veya asgari düzeyde karşılanmalıdır.

Okula gitmeyen çocuklar hemen para getiren işlere sokulmalı­dır. Tabii eve getirdikleri paraya da derhal el konulmalı, bu paranın hem yetersiz olduğu, hem de sadece babanın hakkı olduğu iyice kafalarına kakılmalıdır.

Zaten okumak isteyen çocuklara da, “Okuyup da ne olacak, çalış para kazan!” diyerek daha baştan karşı çıkılmalıdır.

Baba eşine ve çocuklarına asla sevgi ve şefkat gösterme­melidir.

Unutulmamalıdır ki sevgi ve şefkat, zulmün en büyük düşma­nıdır. Bu nedenle baba, eşinin de çocuklara sevgi ve şefkat gös­termesini engellemelidir.

Eşi çocuklara her sevgi ve şefkat gösterdiğinde, onu şiddetle cezalandırılmalıdır. Çocukların sevgi, şefkat istemesi de tabii aynı biçimde cezalandırılmalıdır.

Annenin Rolleri

 

Bir “aile ortamının” yaratılması son derece zordur.

Bu ortamın yaratılması elbette sadece babanın çabalarıyla ger­çekleştirilemez. Mutlaka eşin yardımı ve işbirliği de gerekir.

Bu açıdan zalim bir çocuk yetiştirilmesi için gerekli olan zu­lüm ortamının yaratılması konusunda anneye de çok iş düşmek­tedir.

Unutamayalım ki feodal kültürün çocuklara aktarılmasında bu kültüre boyun eğmiş, kaderini kabullenmiş annelerin rolü çok bü­yüktür.

Anne, tümüyle babaya tabi olduğunu bilmeli, herkese de bu­nu böylece kabul ettirmelidir.

Anne çocuklarının yanında sık sık, “Babanıza soralım”, “Baba­nız en iyisini bilir”, “Babanız ne derse o olur”, “Babanızı kızdırma­yalım” gibi sözleri tekrarlamalı, babanın ailenin tek ve biricik ha­kimi olduğunu, kendisi de dahil öteki üyelerin hiçbirinin kişiliğinin önemli olmadığını vurgulamalıdır.

Anne, babanın şiddet kullanmasının, onun doğal ve meşru hakkı olduğunu bilmeli ve bunu çocuklarına da öğretmelidir.

Anne çocuklarını sık sık babanın şiddetiyle tehdit etmelidir:

“Babanız gelince söylerim, kemiklerinizi kırar”, “Babanız bunu duyarsa sizi öldürür” gibi sözlerle babanın zulmünü olağanlaştır- malı ve meşrulaştırmalıdır.

Anne, babadan şiddet gördüğü zaman derhal çocuklan suç- lam alıdır.

Anne, çocuklarla hiç ilgisi olmayan bir konuda bile eşinin şid­detine uğradığında “Sizin yüzünüzden!” diye onları sorumlu tut­malı ve böylece sorumlu olmasalar da evdeki zulmün bir parçası olduklarını hissettirmelidir.

Anne de çocuklarına yerli yersiz şiddet uygulamalı, şiddetin, aile ortamının bir parçası olduğunu çocukların beyinlerine iyice kazımalıdır.

Baba gibi, anne de en ufak bir bahaneyle çocuklarını dövmeli veya onlara hakaret etmelidir.

Anne de çocukların beceriksizliklerini, akılsızlıklarını, tembel­liklerini, işe yaramazlıkları sık sık suratlarına çarpmalıdır.

Özellikle çocuklar bir başarı gösterdiklerinde bunun küçüm­senmesi, alaya alınması çok önemlidir.

Böylece özgüvenleri yok edilir ve zulmün en birinci öğesi olan özgüven eksikliği çocukların beyinlerine kazınmış olur.

Anne sevgisi ve şefkati de zaman zaman gösterilmeli ama bu ya hemen şiddetin ardından veya hemen şiddet öncesi ya­pılmalıdır.

Böylece çocuklar sevgi ve şefkat ile şiddetin de iç içe geçtiğini, şiddetin ve zulmün yaşamın vazgeçilmez, inkâr edilemez bir ger­çeği olduğunu anlar.

Hatta kendine şiddet göstereni, zalimi sevmeyi bile öğrenebi­lir ki, bir annenin çocuklarına aktarabileceği en önemli değer bu­dur!

Zalime duyulan sevgi iyice beyne yerleştiği zaman mazoşizm, sadizm, sado-mazoşizm gibi sapıklıklara da yol açılmış olur.

 

Sonuç

 

Sevgili okurlarım, başta da söylediğim gibi çocuk yetiştirmek çok zor bir iştir:

Ne yaparsanız yapın, çocuk yine de bir anlamda “kendi bildi­ği gibi” büyür.

Buradaki “kendi bildiği gibi” sözlerini çocuğun kendi bağımsız ve özgür iradesi olarak almayınız. “Kendi bildiği gibi” derken, aile dı­şı çevreden edindiği izlenimleri, örneğin okulu, arkadaşları, televiz­yonu, interneti ve öteki eğitim ve medya araçlarını kastediyorum.

Tabii bu arada genetik öğeleri de unutmamak gerek.

Ayrıca bir kez daha vurgulamalıyım ki, bazen bir eğitim tam ter­si sonuçlar da verebilir:

Ben burada bir ailenin “zalim bir çocuk” yetiştirmesi için elimiz­deki bilgiler çerçevesinde bir reçete yazdım. Ama ne yazık ki, psi­kolojik ve sosyolojik bütün reçeteler gibi bu reçetenin de mutlaka istenen sonucu vereceğine ilişkin hiçbir garanti yoktur…

Biraz çevre, biraz genetik, biraz da şans gereklidir!

 

Sorular

 

Şimdi işin en zor tarafına geldik:

Çocukluğunuzu, aile ilişkileri nasıl bir evde geçirdiniz?

Ailenizden baskı gördünüz mü?

Ailenizde şiddet uygulaması var mıydı?

Hiç şiddete maruz kaldınız mı?

Hiç şiddet uygulandınız mı?

Hiç manevi zulme uğradınız mı, siz hiç manevi zulüm yap­tınız mı?

Evliyseniz, sizin kurduğunuz ailedeki ilişkiler nasıldır?

Kendi kurduğunuz ailede şiddet var mı?

Ailenizin bütün üyelerinin sizin kadar saygın ve değerli oldu­ğunu düşünüyor ve onlara böyle davranıyor musunuz?

Toplumsal zulmün, aile içindeki demokratik ve özgürlükçü yetiştirme tarzıyla önlenebileceğine inanıyor musunuz?

 

 

 

BÖLÜM IV

 

Zulüm Eğitimi

 

 

Zalim bir birey üretmek çok zor bir iştir. Sadece aile yetmez. Okullardaki resmi eğitimin de bu üretime katkısı gerekir.

Bu bölümde kısaca, empati düzeyi sıfıra indirgenmiş, asla ken­dini başkalarının yerine koyamayan, zalim üreten bir eğitim nasıl olmalıdır sorusu üzerinde durmaya çalışacağım.

 

Milli Eğitim Bakanlığı

Talim Terbiye Dairesi ve Müfredat

 

  1. Siyasal iktidarın en cahil, en militan ve en partizan üyesi Milli Eğitim Bakanı yapılmalıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı’na asla eğitimci bir uzman, öğretmen kö­kenli biri atanmamalıdır.

Uzman bakanlar işleri berbat etmek için birebirdir. Bakan asla uzman olmamalı, partinin en gözüpek, en acımasız militanları ara­sından seçilmelidir.

Unutulmamalıdır ki bakanın emrinde zaten yeterince uzman bürokrat vardır. Onun görevi bu uzmanlara istediği yönde politika ürettirmek ve uygulatmaktır.

Ayrıca “eğitimin insanın yeniden üretimi olduğu” anımsanmalı ve çocukların eğitiminin nihai amacının partisine oy verecek seç­men yetiştirmek olduğu akılda tutulmalıdır.

Milli Eğitim Bakanı, olanaklı olduğu ölçüde, dogmatik, parano­yak, feodal bir kafa yapısına sahip olmalıdır. Ancak bu sayede Milli Eğitimi tektip insan üreten ve dolayısıyla zalimler yetiştiren bir ba­kanlık haline getirebilir.

  1. Talim Terbiye Dairesi, eğitimci olmayan “uzmanlardan” oluşturulmalıdır.

Tüm eğitim sisteminin içeriğini ve yöntemini belirleyecek olan kurul, ya dogmatik ve feodal ya da otoriter kafa yapısına sahip “uzmanlardan” oluşturulmalıdır.

Kurul esas olarak, bakanlığa dışarıdan yatay geçiş yapmış, eğitimle ilgisi olmayan alanlardan gelmiş kişilerden oluşturulmalı­dır. Çok azınlıkta olmak kaydıyla aralarına bir-iki eğitimci de katıla­bilir ama bunların da iktidardaki partinin politikasına koşut eğilim­lere sahip olmasına dikkat edilmelidir.

Talim Terbiye Dairesi’ndeki çoğunluk daima eğitim dışından uzmanlardan olmalıdır. Çünkü ne denli iktidardaki parti ile aynı kafada olursa olsun, eğitim konusunda eğitimci uzmanlara güve­nilmez.

Akılları sıra “Daha iyi eğitim” için, parti politikalarına zarar vere­cek önerilerde bulunabilirler.

  1. Müfredat programı öğretmenlere hiçbir özgürlük bırakma­yan, dogmatik ve tekdüze bir yapıda olmalıdır.

Nelerin nasıl öğretileceği belirlenirken öğretmenlere hiçbir tak­dir hakkı tanınmamalıdır.

Her öğretmenin her konuyu hangi sözcük ve cümlelerle anla­tacağı bile önceden saptanmalıdır.

Konular sadece ezbere dayanan, hiçbir araştırmayı ve akıl yü­rütmeyi gerektirmeyen biçimde ele alınmalıdır.

Öğrencilerin soru sorması yasaklanmalı, sadece kendilerine verilen metinleri ezberlemeleri sağlanmalıdır.

  1. Ders kitapları bu eğitime göre hazırlanmalıdır.

Kullanılacak ders kitapları bu müfredat programına uygun hazırlanmalıdır. Her ders için tek bir kitap zorunluluğu olmalıdır. Bütün okullarda aynı derste aynı kitabın okunması sağlanmalı, “yardımcı ders kitabı” adı altında öğretmenlerin başka kitaplar kul­lanmaları kesinlikle engellenmelidir.

Elbette bu ders kitapları öğrencilerin soru sormasını ve düşün­mesini önleyecek biçimde yazılmalı, sadece ezberlenecek metin­leri ihtiva etmelidir.

Bu eğitimin zulmü öğretmek üzerine olduğu anımsanırsa, ta­rihteki kanlı katliamların başarılı sonuçlar verdiği gibi birtakım fikir­ler de işlenmelidir bu kitaplarda.

İnsanoğlunun acımasızlığı, şiddet, zulüm gibi kavramlar, tari­hin ve güncel yaşamın gerçekleri olarak, içselleştirilmesi ve uyum sağlanması gereken ilkeler biçiminde öğrencilere empoze edil­melidir.

 

Okulun Genel Havası

 

  1. Önce okulun fiziksel yapısından işe başlamak gerekir.

Okul, olanaklı olduğu ölçüde soğuk, çevreden soyutlanmış, yüksek duvarlı, çirkin, küçük pencereli, hapishaneyi andırır bir bi­na olmalıdır. Sınıflar konforsuz, rahatsız, havalandırması kötü, du­varları çirkin ve gri renkli olmalıdır.

Giriş ve çıkışlar, olanaklı ise tek bir kapıdan ve sıkı bir denetim altında olmalıdır. Turnike, üniformalı ve asık suratlı güvenlik görev­lileri ve kimlik denetimi çok yararlı olur.

  1. İlişkiler güven üzerine değil, kuşku ve disiplin üzerine in­şa edilmelidir.

Güvensizliğe dayalı denetim ve disiplin, önce yöneticiler ile öğ­retmenler arasında geliştirilmelidir.

Yöneticiler, kendilerinin ayrı bir sınıf olduğunu bilmeli, öğret­menlerle samimi olmamalıdır.

Tabii öğretmenler de öğrencilerine düşman muamelesi yap­malı, onlarla yakınlaşmamalı, asla sevgi ve müsamaha gösterme­meli, daima asık suratlı, azarlayıcı ve cezalandırıcı bir tavır içinde olmalıdır.

Her yönetici her öğretmene kuşkuyla bakmalı, öğretmenlerin işten kaytaracağından, öğrencilere sevgi ve müsamaha göstere­ceğinden kuşkulanmalıdır.

Dostluk, anlayış gibi insani öğelere okulda hiçbir aşamada, hiçbir ilişkide asla yer verilmemelidir.

Okuldaki hizmetlilere kimse yüz vermemeli, kısa emirler, şikâyetler ve azarlamalar dışında kimse onlarla konuşmamalıdır.

 

Yöneticiler ve Öğretmenler

 

  1. Yöneticiler ve öğretmenlerin birbirine düşman kişilerden oluşturulması önemlidir.

Unutulmamalıdır ki zulüm ortamı kuşkuculuktan, ihbardan, düşmanlıktan ve baskıdan doğar, beslenir.

Bu nedenle yöneticiler, olanaklı ise kökeni öğretmenlik olma­yanlar arasından seçilmelidir.

  1. “Başarılı” öğretmenler derhal cezalandırılmalıdır.

Zulüm ortamının birinci kuralı, “Hiçbir başarı cezasız kalmama­lıdır” ilkesidir.

Bu nedenle hangi ölçüte göre olursa olsun, “başarılı” görü­len veya meslektaşları ve özellikle de öğrenciler arasında sevi­len, sivrilen öğretmenler derhal cezalandırılmalı, hadleri bildiril­melidir.

Zulüm sisteminin devamı için gerekli olan ödüller sadece en başarısız, en sevilmeyen, en baskıcı, en dogmatik kafalı öğret­menlere verilmeli, ama bu da çok abartılmamalıdır. Çünkü zulüm sistemini iyi uygulayanlara bile çok ödül verilirse, bunlar zaman içinde sivrilir, kendilerini bir şey zanneder ve sistemin başına dert açabilirler.

Unutulmamalıdır ki, zulüm sistemi kolektif bir başarıdır. Bu ko­lektif sistem içinde bireysel sivrilmelere yer yoktur.

  1. Yöneticiler arasında yaratılan kuşku ve düşmanlık, yönetici ve öğretmenler arasında da egemen kılınmalıdır.

Her yönetici, öteki yöneticilerin düşmanı ve muhbiri olmalıdır. Yöneticiler birbirlerini küçümsemeli ve birbirlerinin ayağını kaydır­maya çalışmalıdır.

Öğretmenler birbirinin “kurdu” olmalıdır.

Meslektaşlarını yöneticilere, birbirlerine ve öğrencilerine kötü- lemelidir. Tabii bu zulüm ortamında en büyük suç, öğretmenler arasındaki dayanışmadır.

Ayrıca daha önce de belirttiğim gibi, öğrencilere de asla sev­gi, şefkat gösterilmemelidir. Öğretmenler öğrencilerine insan mu­amelesi yapmamalı, onları birer robot olarak yetiştirmekle görevli olduklarını her an akıllarında tutmalıdır.

  1. Öğretmenler de birer robot olmalıdır.

Öğretmenlerin kendilerini yetiştirmeleri, hobi sahibi olmaları, sanat, edebiyat, felsefe, spor gibi alanlarda etkinlik göstermele­ri engellenmelidir.

Bakanlık tarafından sağlanan kitapların dışında kitap okumala­rı yasaklanmalıdır.

Öğretmenler sık sık hizmet içi eğitime çağrılmalı ve bu eğitim sırasında görevlerinin, hem kendilerinin robot niteliklerini korumak ve geliştirmek, hem de robot gibi öğrenciler yetiştirmek olduğu anımsatılmalıdır.

 

Öğrenciler

 

  1. Zulüm, yuvada başlamalıdır.

Her türlü eğitim gibi zulüm eğitimine de küçük yaştan başla­mak gerektiği bilinmektedir.

Çocuklar daha yuvada bu eğitimi almaya başlamalıdır. İlköğ­retim ve lise düzeyinde de aynı zulüm eğitimi aralıksız devam et­melidir.

Bilinmektedir ki, bir tutum ve davranışın öğretilmesinde en iyi yöntem, o tutum ve davranışı uygulamaktır. Dolayısıyla zalim birey yetiştirmek için bütün çocuklara zulüm uygulanması gerekir.

Ancak zulümle büyüyen çocuk zalim olur.

  1. Öğrencilerin birbirlerine zalimce davranması teşvik edil­melidir.

Başta fiziksel saldırı olmak kaydıyla, her türlü manevi baskı ve kavga desteklenmelidir. Bu kavgalara, sadece zulüm ortamı için gerekli olan disiplin bozulmaya başlarsa müdahale edilmelidir.

Bir başka deyişle, kavga, dövüş ve baskı bile zulüm ortamının kurallarına uygun olmalıdır.

  1. Zulüm hiyerarşik bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Haksızlığa uğrayan öğrencilere, ancak güçlünün haklı olduğu ilkesi düşünülerek yüz verilmemelidir.

Ama güçlü kuvvetli öğrencilere ve kalabalık zalim gruplara da, kendilerinden daha büyük güç ve kuvvetlerin olduğu, ancak onla­ra boyun eğerlerse, kendi zulümlerine devam edebilecekleri öğ­retilmelidir.

Yöneticilerin öğretmelere, öğretmenlerin öğrencilere, üst sınıf­ların alt sınıflara, her sınıf içinde erkeklerin kızlara, iriyarı, güçlü kuvvetlilerin, zayıf ve çelimsizlere zalimce davranmaları teşvik edil­meli ve öğretilmelidir.

Çocuklara, hem zulme boyun eğmeleri hem de zulüm uygula­maları ancak böyle öğretilir.

  1. Öğrenciler muhbir olarak kullanılmalıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi en iyi eğitim, uygulamalı olandır.

Gerek yönetim, gerekse öğretmeler, öğrencileri hem yöneti­cilere, hem öğretmelere, hem de birbirlerine karşı muhbir olarak kullanmalıdır. Böylece hem zulüm için gerekli olan ortam yaratıl­mış olur, hem de öğrenciler, zulüm ortamının koşullarından birinin muhbirlik olduğunu öğrenir.

Muhbirlerin yalan ihbarları da ciddiye alınmalı ve hatta bunlara dayalı olarak haksızlıklar yapılmalı ve cezalar verilmelidir. Böylece çocuklarda adalet duygusu değil, yalancılık, muhbirlik, yalakalık gibi yöntemlerin daha başarılı olduğu duygusu gelişir ki bu duygu zulüm ortamı için son derece yararlıdır.

  1. Öğrenciler, yakalanmamak kaydıyla kopya çekmeleri ve sahte belge düzenlemeleri için teşvik edilmelidir.

Tabii bu arada öğrencilere, sahte karne, sahte diploma, sahte ödül videosu, sahte mezuniyet CD’si gibi sahte belge düzenleme­leri de öğretilmelidir. Bu sahte belge düzenlemenin, sadece kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek için değil, rakiplerini karalamak, onlara iftira atmak için de kullanılabileceği aşılanmalıdır.

Kopya çekenler ve sahte belge hazırlayanlar yakalandıkları za­man çok ağır bir biçimde cezalandırılmalıdır. Ama bu cezanın kop­ya çektiği veya sahte belge düzenlediği için değil, yakalandığı için verildiği kendisine iyice anlatılmalıdır. Yani kopya çekmek veya sahte belge düzenlemek değil, beceriksizlik edip yakalanmak ce­zalandırılmalıdır.

  1. Sadece soru sormanın yasaklanmasıyla yetinilmemeli, ders dışı etkinlikler de kesinlikle yasaklanmalıdır.

Zulüm eğitiminin temelinde soru sormadan itaat etmenin ol­duğunu birkaç kez belirttik. Ama sadece soru sormanın yasak­lanması yetmez. Öğrenciler derslerini mükemmelen ezberleseler, tam bir robot bile olsalar, ders dışı etkinliklerde bulunmaları ya­saklanmalıdır.

Sanat, edebiyat, felsefe, spor gibi alanlarda, bırakın kulüpler kurmayı, bireysel olarak çalışmaları bile yasaklanmalı ve veliler de bu konuda uyarılmalıdır. Sanat, edebiyat ve felsefenin zulüm orta­mının en büyük düşmanları olduğu unutulmamalıdır.

Spor, zulüm ortamının devamı amacıyla kullanılabilirse de, çok dikkatli olmak, bireysel çabalara izin vermemek gerekir. Spor et­kinlikleri de sadece okulun yönetim ve denetiminde zulüm eğitimi­ne destek olacak biçimde yapılmalıdır.

 

Velîler ve Okul Aile Birlikleri

 

Eğitim bir bütündür. Zalim yetiştirmek çok kolay bir iş değildir. Gerçi, demokrat yetiştirmekten daha kolaydır ama yine de çok zor bir iştir:

Bu nedenle okul yöneticileri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın da des­tek ve yönlendirmesiyle, toplumla, velilerle ve ailelerle yakın işbir­liği yapmalıdır. Yoksa okulda verilen eğitimin ailede bozulması gi­bi garip ve çelişkili bir durum ortaya çıkabilir.

  1. Veliler sürekli olarak öğrencinin durumu hakkında uyarıl­malı ve daima “diken üstünde” tutulmalıdır.

Okul yönetimi, velilerle sürekli bir iletişim içinde olmalı ve bu iletişimi, aileleri uyarmak için kullanmalıdır. Uyarmak, korkutmak hatta tehdit etmek en önemli baskı araçlarından biridir.

Aileler üzerinde büyük bir baskı kurulmalıdır ki onlar da çocuk­larına baskı uygulasın.

Zaman zaman bütün velilere genel olarak çocukların disiplin­sizliğinden ve tembelliğinden yakınan bildiriler yollanmalı ve “ço­cuklarına sahip olmaları, gereğini yapmaları(l)” ihtar edilmelidir.

  1. Veliler belli aralıklarla okula davet edilerek çocukları hak­kında şikâyetler aktarılmalıdır.

Okulda sık sık velilerle toplantılar düzenlenmeli, bu toplantılar­da aileler sözlü olarak da uyarılarak tehdit edilmelidir.

Çocuk çok başarılıysa ve eleştirilecek hiçbir davranışı yoksa bile, “Yeterince çalışmıyor, yeterince ilgi göstermiyor, ondan daha iyisini bekliyoruz,” gibi karşı çıkılması pek de olanaklı olmayan so­yut yakınmalar aktarılmalıdır.

Her seferinde her veliye mutlaka, “Yeterince disiplinli değil, söz dinlemiyor, haylazlık ediyor, arkadaşlarıyla iyi geçinmiyor, öğret­menlerine yeterince saygı göstermiyor,” gibi, çocuğa ailenin bas­kı yapmasına yol açacak uyarılarda bulunulmalıdır.

  1. Okul aile birlikleri, okulla işbirliğine yanaşmayan aileler üzerinde baskı uygulamak için kullanılmalıdır.

Ailelerden, gelir durumlarına bakılmaksızın, sürekli olarak pa­ra istenmelidir. Böylece yoksul ailelerin, yol açtıkları masraflardan dolayı çocuklarına daha da büyük baskı yapmaları sağlanmalıdır.

Para yardımı yapmayan ailelerin çocuklarının iyi eğitim alama­yacakları kendilerine anlatılmalı, “Herkes yapıyor, siz niye yapmı­yorsunuz,” diye üzerlerinde grup baskısı kurulmalıdır.

Okul aile birliği okul müdürünün tam denetiminde olmalı, baş­kanın kendi başına iş yapması ve karar alması tamamen önlen­melidir.

 

Okuldaki Hizmetliler

 

  1. Okuldaki hizmetliler, yönetimin tam birer uzantısı olmalı­dır.

Öğrencilerin izlenmesinde ve denetiminde bütün hizmetliler bi­rer ajan olarak kullanılmalıdır.

Ama hizmetlilere de asla yüz verilmemeli, tam tersine onlara son derece kötü ve ters davranılmalıdır ki, onlar da çocuklara zu­lüm yapsınlar.

  1. Hizmetliler ile öğrencilerin dostluk kurmaları engellenme­lidir.

Çocuklar hizmetlilere, hizmetliler de çocuklara karşı düşman­ca koşullanmalıdır.

 

Gerçek Hayattan Bir Örnek

 

Sevgili okurlarım, eğitim sürecinde de, bütün toplumsal ve siya­sal olaylarda olduğu gibi diyalektik süreçler işin içine karışabilir. Bazen verdiğiniz eğitimin tam tersi sonuçlar alabilirsiniz. Bu bölümü gerçek yaşamdan alınmış bir öyküyle noktalamak istiyorum.

Akşam gazetesinin değerli yazarlarından Özlem Akarsu Çelik, 24 Ekim 2010 günü bu konuda çok ilginç bir makale yazdı.

Başörtüsü ve Benim Hikâyem başlıklı yazısının bizim konumu­zu ilgilendiren bölümleri şöyle:

 

“…Size hikâyemi anlatayım…

“Eğitim hakkı elinden alınan başörtülü kızlarınki kadar acıklıdır benim hikâyem.

“Sene galiba 1988, ortaokuldayım… “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (!) dersinde öğretmene iti­raz ediyorum.

‘”Haddini bil. Ne hakla dine itiraz edersini’ diyor. “Bacak kadar boyumla cevap veriyorum, ‘Ben akla ve insana inanıyorum. Burası okul, her şeyi tartışabilmeliyiz. Örneğin bunu!…’ “Kıyamet kopuyor.

“Elimdeki Turan Dursun’un yazılarından biri. Ne çok se­verdim o değerli insanı. Varlığına bile tahammül edemediler, öldürdüler Turan Dursun’u 4 Eylül 1990’da. Katledildiğini öğrendiğimde hüngür hüngür ağlamıştım…

“Din dersindeki tartışma, okula yasadışı (!) yayın getir­mekten disipline gönderilmemle noktalandı.

“Yayın yasaldı ve babam beni kurtardı.

“Benzer nedenle ortaokul, lise ve hatta üniversite haya­tım boyunca hep sorun yaşadım.

“Tehdit edildim, sözlü ve fiziksel saldırılara uğradım.

“Lise 1’de, Neyzen Tevfik’ten verdiğim örneğe, ‘Kim o Teyzen Tevfik?’ diyen edebiyat öğretmenime bütün sınıf gülünce yine disiplini boyladım.

“Anladım ki, sorun dinde değil, bizim memleket ceha­leti seviyor!

“Aslında benim mücadelem çoook önceleri başlamıştı.

“Henüz 9 yaşındaydım.

“Üç aile, çoluk çocuk misafiriz tanıdığın evinde…

“Bir amca benden su istedi. Yaşıtım oğlu karşımda otu­ruyor…

‘”Neden o getirmiyor, benim pipim yok diye beni hiz­metçi mi sandınız!’ dedim, azarı yedim.

“Kadın doğmak eksik olmak mıydı?

“13 yaşımda semavi dinlerin kitaplarını okumaya baş­ladım.

“Merakımı gidermem uzun sürmedi. Hepsinde benzer emirler, benzer anlatılar…”

Sevgili okurlarım, yukarıdaki bölümden de anlaşıldığı gibi, “Zalim eğitimi” Özlem Hanım’da ters tepmiş.

Kendisine okulda yapılan baskıyı, ayrıca ailedeki cinsiyet ay­rımcılığını sorgulamaya başlamış. Bu yüzden okul yaşamı boyun­ca başına gelmedik bela kalmamış.

Ama sonunda sorgulayıcı bir kafa yapısıyla eğitimini bitirmiş ve demokrat kişiliğini geliştirmiş.

İşte bu örnek (ki eminim daha milyonlarcası vardır) size ders olsun. Ne kadar baskı yaparsanız yapın, ne kadar zulüm uygular­sanız uygulayın, bazen sorgulayıcı kafalar ve demokrat kişilikler gelişebiliyor. Özellikle de ezilen, baskı altına alınmak istenen ka­dınlarda ve kızlarda…

Böyle “imalat hatalarına” izin vermemek için çok çok dikkat­li olmak gerekiri

 

Sorular

 

Nasıl bir okul yaşamı geçirdiniz?

Okulda öğretmenlerinizden, yöneticilerden, hizmetlilerden, arkadaşlarınızdan hiç zulüm gördünüz mü?

Hiç dayak yediniz mi?

Okul döneminde hiç zulüm yaptınız mı?

Küstüğünüz arkadaşınız oldu mu?

Arkadaşlarınızla fiziksel güç kullanarak kavga ettiniz mi?

Öğrencilik yıllarında yaşadığınız deneyimlerden yararlandı­nız mı, kendinizi geliştirdiniz mi?

Çocuklarınız varsa, onların eğitimleriyle yeterince ilgileniyor, okuldaki ilişkilerine özen gösteriyor musunuz?

 

 

 

BÖLÜM V

 

Zalim Üreten Bir Mekanizma

Nefret Söylemi

 

 

Zalim kişilik ya da toplumsal ve siyasal zulüm, sadece aileden ya da eğitimden gelmez. Toplumsal ve siyasal süreçler de bunla­ra büyük bir katkıda bulunur.

İnsanları zalim olmaya, zulüm yapmaya yönelten toplumsal ve siyasal süreçlerin başında “nefret söylemi” gelir.

“Nefret söylemi” şiddetin, zulmün en büyük kaynaklarından biridir…

Bu söylem âdeta yaşayan bir organizma gibidir: Hem zalimler tarafından kullanılır, hem de zalimleri kullanır!

İster Amerika’da olsun, ister Avrupa’da, ister Ortadoğu’da, is­terse Türkiye’de, öldürücü bir virüs gibi, her yerde insanları böler, düşmanlıklar oluşturur, trajik olaylara, cinayetlere yol açar.

Onu iyi tanımadan zulmü ortadan kaldırmak pek olanaklı de­ğildir.

*

İkinci bölümde zalim kişiliğin arkasındaki kafa yapılarını irde­lerken, duygusal dünyalar üzerinde de biraz durmuştum: Nefrete dayalı olan duygusal dünyalar bir zalimin ortaya çıkmasında çok önemli rol oynar.

Zalim kişilik yapısındaki bireysel nefret dünyasının dışa vuru­mu, toplumsal ve siyasal olarak “nefret söylemi” biçiminde ken­dini gösterir.

“Nefret söylemi” belli grupların duyarlılıklarını kullanır, mukad­des değerleri istismar eder. Bir insana ya da bir gruba karşı din­sel, mezhepsel, etnik, milliyetçi, siyasal, ideolojik, ahlaki, cinsiyet­çi, bir “nefret” ifade eder. Bu nefreti önce yaratır, sonra körükler, daha sonra da onu somut hedeflere yöneltir.

*

“Nefret söylemi” bazı homojen gruplarda, alt kültürlerde olu­şur. Siyaset tarafından kullanılır, medyayla beslenir, büyütülür, so­nunda tüm toplumu pençesine alır.

Nasıl sevgi sevgiyi çoğaltırsa, “nefret söylemi” de başka “nef­ret söylemlerini” teşvik eder ve çoğaltır.

Böylece toplumlar bir yandan birbirinden nefret eden gruplara bölünürken, öte yandan herkes bu nefretten nasibini alır: Günlük yaşam, normal etkileşim, insani iletişim, aile, okul, arkadaş grup­ları, medya, kamu hizmetleri, siyaset ve sonuç olarak tüm toplum zarar görür!

*

Türkiye’yi 1980 askeri darbesine götüren şiddet olayları böyle “nefret söylemlerinin” bir sonucuydu:

“Komünizmden nefret”, “komünistlerden nefrete” dönüştürül­müş, “faşizmden nefret”, “faşistlerden nefrete” dönüştürülmüş, belli gruplar ve belli bireyler üzerinde somutlaştırılmış, günde yak­laşık on kişinin öldürülmesine yol açmış ve sonunda ülkeyi askeri müdahalenin kucağına atmıştı.

Günümüzde de “nefret söylemi”, gerek medya gerekse politi­ka tarafından çok sık kullanılıyor. Politikacılar birbirlerini “ihanetle” suçluyor. Köşe yazarları meslektaşlarını ihbar ediyor, dedikodula­ra dayanarak yargısız infaza tabi tutuyor.

Mukaddes din duygularını istismar eden bir gazete, birinci say­fadan bastığı fotoğraflarla, kimi zaman bunların üzerine çarpı işa­reti koyarak insanları hedef gösteriyor.

Bu gazetenin, birinci sayfada resmini basarak hedef gösterdiği Ahmet Taner Kışlalı, Ali Günday, Mustafa Yücel Özbilgin bu “nef­ret söyleminin” kurbanı oldular.

*

“Nefret söylemi” ne yazık ki evrensel bir olgudur. Örneğin 2011 ‘in ilk günlerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Arizona eya­letinde kongre üyesi Gabrielle Giffords bir silahlı saldırıya uğradı.

Biri 9 yaşında bir kız çocuğu olmak üzere 6 kişi öldü. Bölgenin emniyet görevlisi bu eylemin “Zehirli bir siyaset ortamından kay­naklandığını” belirtti. “Nefret söyleminin” Amerikan siyasetini de zehirlediği pek çok yorumcu tarafından dile getirildi.

Cumhuriyetçi Parti’nin 2008’deki başkan yardımcısı adayı, eski Alaska valisi ve muhafazakârlığın radikal görüntüsüyle bir halk ha­reketi olarak ortaya çıkan “Çay Partisi” grubunun lideri konumun­daki Sarah Palin’in, Giffords’un ismi üzerine hedef sembolü ko­yup “Nişan al” diye yazdığı biliniyor.

Palin tarafından hedef gösterilenler arasında yer alan Giffords’a saldıran kişinin meczup olduğu söyleniyor.

 

Nefret Söylemini Doğuran Altyapı

Günümüzden Bir ABD Örneği

 

Bakın, değerli araştırmacı, yazar ve gazeteci Ergin Yıldızoğlu 12 Ocak 2011 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ma­kalesinde ABD’deki bu “nefret söyleminin” yol açtığı eylemin ar­dında yatan nedenleri nasıl bir makro çerçevede çözümlüyor. Önemli yazısının bazı bölümleri şöyle:

“Amerika’nın imparatorluk projesi çökerken geride düş kırıklığı ve öfke bırakıyor; faşizmi anımsatan siyasi biçimle­rin yeşermesine uygun verimli bir toprak oluşuyor…

“…Dışarıda ‘günah keçisi’ Çin olarak şekillenirken içer­de göçmenler,        Müslümanlar, Obama’nın başkan seçilme­sinden sonra, bu ikisini, siyahlıkla              birleştirdiği varsayılan Demokrat Parti, muhafazakâr kesimin ‘poligonuna’       çıkarı­lıyor.

“Metafora devam edersek, tüfek de şimdilik ‘Çay Partisi’ gibi      örgütlenmelerin,             Sarah Palin gibi siyasilerin, Türkiye’ye de girmeye             başlayan Murdoch gibi medya imparatorlarının sözcüsü kanaat önderlerinin                 elinde.

“Aslında, poligon, tüfek metaforu bana ait değil. Tüfek, mermi, ‘dürbündeki hedef, seçimleri kaybettikten sonra,

‘geri çekilme, yeniden doldur’ gibi ifadeler, Çay Partisi’nin önde gelen    sözcülerinin ağzından düşmüyor…

“Seçim kampanyaları sırasında Palin’in internet sitesin­de, Giffords ve     Demokrat temsilcinin, ABD haritası üze­rinde, bir tüfeğin dürbününden görülen        hedefler olarak su­nulduğu da…

“Şunu da eklemek gerekir: Bu tip olayların maddi zemi­ni, önümüzdeki   dönemde ortadan kaybolmak bir yana, gi­derek daha da güçleneceğe benziyor!”

 

Yıldızoğlu, önce toplumsal sorunların çözümü konusundaki düş kırıklıklarının, sonra da hem Yahudilere, hem Demokratlara, hem siyahlara yönelik bir “nefret söyleminin” bu cinayeti üreten or­tamı hazırladığını söylüyor. Zaten bu yüzden emniyet yetkilileri, ola­yın “zehirli Amerikan siyasetinin” sonucu olduğunu belirtiyorlar.

Aynı konuda 31 Ocak 2011 ‘de Cumhuriyet Pazar Dergi’de ya­zan Zülal Kalkandelen olayı çözümledikten sonra, şu soruyu so­rarak yazısına son veriyor:

 

“…Peki siz Gabrielle Giffords’a düzenlenen saldırının meydana geldiği    yerde yaşıyor olsaydınız ne yapardınız?

“Bir daha böyle olayların olmaması için, kongre üyeleri­ne baskı yapıp,    bireysel silahlanmayı kolaylaştıran yasala­rın tekrar gözden geçirilmesini mi     isterdiniz?

“Yoksa milyon dolarlık silah lobisi karşısında bu çabanı­zın sonuç                vermeyeceğini düşünüp Arizona’yı terk mi eder­diniz?

“Arizona’da bunlar olmadı; aksine bu olaydan sonra si­lah satışları iyice   hızlandı. En çok satılan silah da, 8 Ocak günü kongre üyesi Giffords’u vuran          saldırganın kullandığı Glock marka silah…

“FBl’ın verdiği bilgiye göre, 10 Ocak 2011’de Arizona’ daki silah satışları, bir önceki yılın aynı gününe oranla yüz­de 60 daha fazla… Herkesin   silahlandığı bir toplumda şid­det son bulur mu?…”

 

 

Türkiye’deki Silah Tutkusu

 

Kalkandelen’in “Herkesin silahlandığı bir toplumda şiddet son bulur mu?” sorusunun yanıtını, bir de Yıldırım Türker’in 20 Aralık 2010’da Radikal de yayınlanan şu yazısını okuduktan sonra ver­meye çalışın:

“Silahlar belimizde.

“…TBMM Silah Alt Komisyonu’nun hazırladığı tasarı si­lah lobilerinin gizli               imzasını taşıyor.

“Yasanın getireceklerini kısaca sayalım.

“Öncelikle, silah bulundurma yaşı 18’e indiriliyor. Ye­terince kahraman, yeterince paranoyak, yeterince dertliy- seniz, beş silah ruhsatı alabilme                imkanınız olacak. Artık sa­bıkalılar da silah bulundurabilecek. Üstelik eskiden                silah severlerin canını sıkan heyet raporu filan da gerekmeye­cek. Silah   ruhsatına nörolojik, psikolojik ve fiziki rahatsızlığı olup olmadığına dair tam      teşekküllü bir hastaneden alma­ları gereken altı kişilik heyet raporuna ilişkin    hüküm de or­tadan kaldırılıyor, kısacası…

“Bireysel silahsızlanma için çalışan Umut Vakfı’nın 2009 istatistiklerine   göre, son 10 yılda silah sayısı 10 kat artmış durumda…

“Bakırköy Psikiyatrik Araştırmalar ve Tedavi Merkezi Koordinatörü          uzman psikiyatrist Ayhan Akcan’ın yaptığı bir araştırmaya göre, Türkiye’de              ruhsatlı silah alanların sadece yüzde 14’ü psikiyatrik muayeneden geçiyor.    Araştırmaya göre, başvuranların yüzde 70’i gereksiz yere silah alıyor…

“Yıllardır hep bir ağızdan magandalardan, maganda kurşunlarından söz ediyoruz. Bu magandalar, yabancı bir uzaydan aramıza ışınlanmış tuhaf ve               tehlikeli yaratıklar bes­belli.

“Onlar, maç skorlarını kutlamak için yoldan gelen ge­çeni vuranlar.           Onlar, düğünlerde alkolün kışkırtmasıyla co­şup havaya ateş edenler. Onlar,               gazete haberlerinde cin­net getirip yakınlarını ya da konu komşuyu kurşuna            dizen­ler. Onlar, vahşi bir kültün uğursuz temsilcileri. Maganda adlandırmasıyla onları bizden uzağa, asla ulaşamayacağı­mız bir dünyaya kilitlemeye    çalışıyoruz.

“Ama bir yanımızla silahlarının menzilinden çıkamadı­ğımızın, her an        birinin kurbanı olabileceğimizin farkında­yız.

“Açıkça söylemeli: Bu millet, silah karşısında derin bir saygı ile titriyor.   Saygıyı, hayranlığı ancak korkuyla perçin- leyebilen; ananeler, raconlar söz            konusu oldu mu akan su­ları durduran bu millet. Töre indirimleriyle cinayetleri               kut­sayan bir hukuk geleneğinin kurbanları. Aile arasına giril­mez düsturuyla         karısını yol ortasında usul usul doğrayan bir adama dokunmayan emniyet           güçlerinin koruduğu bir millet. Mahallesindeki bir eve dalıp kim var kim yoksa tara­yan polisini alkışlayan bir millet. Amatör banka soyguncu­larını kafalarından                 vurup öldüren koruma görevlisini kahra­man ilan eden bir millet…

“Kıçındaki tabancayı sallayarak gezen imparator lakaplı şarkıcılara,           altınıyla tartılan, etrafına ikram eden başbakan­lara, forsunu kullanıp ruhsatını   bağışlayan içişleri bakanla­rına, nişan alıp resme çıkan yılışık hanımlara alışık      değil­miş gibi bebecikleri gelip bulan kurşunları atanlara magan­da diyen riyakâr millet. Silah, bu toprakların söylencesinde mertlikle, delikanlılıkla, yiğitlikle birlikte anılır. Gerektiğinde tespih çeker gibi çekilecektir.

“Çocuklarının silah markalarını su gibi ezbere sayması­na dangalakça       sırıtan ana-babalar, bebelerin ölüm oyunu oynamasına göz yuman yetişkinler,               silahını göstere göste­re taşıyan yiğitlere gıptayla bakan, oyuyla seçmiş oldukla­rının ateşli silahlarla olan tanışıklığını şuncacık yadırgama- yanlar işte       böyle bir hayat örüyorlar.”

 

Yıldırım Türker’in bazı bölümlerini aktardığım yazısı burada bi­tiyor.

Bu yazıda anlatılan ortama, bir de 1980 öncesinde toplumu bölen, özellikle de gençleri cinayetlere sürükleyen bir “nefret söy­lemini” ekleyin…

Üstüne bir de o dinci gazetenin hedef göstermesiyle katle­dilen Kışlalı’yı. Günday’ı, basılan Danıştay Beşinci Dairesi’ni ve Özbilgin’i koyun, Türkiye’deki durumun fecaati açıkça ortaya çı­kar.

İşte tam bu noktada yeniden toplumsal süreçlerle bireysel kim­lik ve kişilik arasındaki etkileşime geliyoruz.

 

Nefret Söylemine ve Zulme Yatkın Kişilik

 

İnsan vardır sakindir, insan vardır öfkelidir, insan vardır olgun­dur, insan vardır hamdır.

İnsan vardır önce kendisiyle barışıktır, insan vardır önce ken­disiyle kavgalıdır.

İnsan vardır sevgi doludur, insan vardır nefret doludur.

İnsan vardır bağışlayıcıdır, insan vardır kindardır.

Şimdi sakin bir biçimde kendinize aşağıdaki soruyu sorun ve dürüstçe yanıtlayın:

Siz hangi gruptansınız?

Kitabın en başındaki sorularımı anımsayın lütfen.

Ayrıca, kitabın sonundaki testleri uygularken, kendinizi hangi gruba koyduğunuzu da unutmayın!

*

Medya vardır haber verir, medya vardır kin pompalar. Medya vardır bilgi verir, medya vardır nefret üretir.

Şimdi bir soru daha:

Siz hangi tür medya istersiniz?

Lütfen bu soruyu da dürüstçe yanıtlayınız ve verdiğiniz yanı­tı unutmayınız.

*

Politikacı vardır barışçıdır, politikacı vardır kavgacıdır. Politikacı vardır ortak noktaları vurgular, politikacı vardır ayrışmaları derin- leştirir. Politikacı vardır yapıcıdır, politikacı vardır yıkıcıdır. Politikacı vardır uzlaşma arar, politikacı vardır intikam peşinde koşar.

Ve şimdi son bir soru:

Siz hangi politikacıyı tercih edersiniz?

Bu yanıtı da dürüstçe veriniz ve not ediniz.

*

Zulmün geliştiği, egemen olduğu toplumlarda medya ve siya­set arasında bir sarmal ortaya çıkıyor:

Bir kin, nefret ve intikam sarmalı bu:

Medya siyasete gaz veriyor, siyaset medyayı yönlendiriyor, bü­tün topluma kin, nefret ve intikam duyguları pompalanıyor, nefret söylemi bütün topluma egemen oluyor.

Sevgili okurlarım, siz sevmediklerinize, sizden farklı olanlara karşı hissettiklerinizin düşmanca olduğunu düşünüyor musunuz?

Medyanın ve politikacıların sahip olabileceğiniz olumsuz duy­guları yansıtmasını, abartmasını ve beslemesini istiyor musu­nuz?

İçinize dönün ve iyi düşünün…

Kendinize karşı dürüst olun…

Bu konuda vardığınız sonucu, kitabın sonundaki testleri uygu­larken sakın aklınızdan çıkarmayın.

Ancak bu biçimde kendi kendinizle, benliğinizdeki zalimle he- saplaşabilirsiniz.

 

“Nefret Söylemi” ve Devlet

 

Kin, nefret ve intikam kişisel duygulardır, toplumsallaştıkları za­man çok daha tehlikeli olur. Hele hele duygulardan arınmış olma­sı gereken devlet kin, nefret ve intikam duygularına tutsak edilir­se, yaşam gerek toplum, gerekse bireyler için cehenneme döner; ne hukuk kalır, ne adalet, ne barış kalır, ne güvenlik, ne özgürlük kalır ne demokrasi.

Üstelik toplumsallaşan ve devleti de tutsak alan kin, nefret ve intikam bir kez başladı mı, bir daha sonu gelmez ve her iktidar de­ğişikliği bu duyguların artarak sürmesine yol açar: Dünün maz­lumları, bugünün zalimleri, bugünün zalimleri yarının mazlumla­rı olur.

Kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil an­cak faşizm yükselir!

Bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini yönettiği ülkenin idari, adli ve mali me­kanizmasına yansıttığı zaman, o ülke artık yaşanmaz hale gelir. Çünkü bütün mekanizmalar ve görevliler bundan etkilenir, devlet âdeta bir insanın, öfkesine, kin ve nefretine teslim olur.

Bir ülkenin lideri mahkemelerde görülen davalar için “Men Dakka Dukka” (Kapı çalanın kapısını çalarlar; dün bana bugün sa­na, anlamında) derse o ülkede artık muhalefete, eleştiriye ve hatta en genel anlamıyla özgürlüklere yer kalmaz; zulüm her yere ege­men olur, ortam bir cehenneme dönüşür.

*

“Nefret söylemini” bireysel, toplumsal ve kültürel yaşamımız­dan, özellikle de siyasetten ve medyadan söküp atamadığımız sü­rece, zulmü ve cinayetleri durdurmak, yeni düşmanlıkların oluş­masını önlemek olanaksız görünüyor.

“Nefret söyleminin” sonlandırılmasına ise hiç kuşkusuz benli­ğimizden başlamalıyız!

 

Sorular

 

Bu bölümdeki soruların önemli bir bölümünü zaten metin için­de sordum.

Bu nedenle burada sadece dört basit soruyla yetinmek istiyo­rum:

İçinizde nefret söylemi var mı?

Toplumdaki bu nefret söylemine katılıyor musunuz?

Toplumdaki bu nefret söyleminin er veya geç size de yansı­yacağını, hayatınızı zorlaştıracağını biliyor musunuz?

Nefret söylemine karşı iseniz bu söylemle savaşımınıza ken­di benliğinizden başlama isteğiniz ve gücünüz var mı?

 

 

BOLUM VI

 

Zulüm ve Bireysel Sorumluluk

Zalime, Zulme Destek Veren Enteller

 

 

Önce bu bölümün başlığı hakkında küçük bir kavram açıkla­ması yapmak istiyorum. Bu açıklama bütünüyle benim öznel bir yaklaşımımı yansıtacak.

Bu bölümde “aydın”, “entelektüel” ve “entel” sözcüklerini fark­lı anlamlarda kullanmak istiyorum.

“Aydın”, bence, adı üstünde “aydınlanmadan” etkilenmiş bir kişidir. Bilime, deneyselciliğe, sorgulayıcılığa, araştırmacılığa ina­nır.

“Entelektüel” ise Türkçedeki “aydın” karşılığı olarak kullanı­lan bir sözcüktür ama bana göre “aydından” biraz farklıdır: Bir “entelektüel” bence zorunlu olarak “aydınlanmacı” olmayabilir; kültürlü ve bilgilidir ama örneğin “aydınlanma” karşıtı bir kişi de olabilir.

“Entel” sözcüğü, yukarıdaki “entelektüelin” kısaltması olarak dilimize girmiştir. Biraz eleştirel bir anlam taşır. Kimi zaman “halk karşıtı” olarak kullanılır. Kimi zaman da benim yaptığım gibi, “çıkar uğruna düşüncelerini değiştiren” anlamına.

Bu tanımlar bütünüyle benim tercih ettiğim, öznel kullanımlar. Siz bunlara elbette katılmayabilirsiniz ama ben bunları, en azın­dan kitabın bu bölümü için bu anlamlarda kullanacağım.

Dikkat ederseniz, bu bölümün başlığında ne “aydın” ne de “entelektüel” sözcüklerini kullandım…

“Entel” dedim… “Aydınlara” ve “entelektüellere” haksızlık et­memek için.

 

Enteller, Döneklik ve Biat

Siyasal sistemler ile kişilik özellikleri arasındaki ilişkiler birçok çalışmaya konu olmuştur. Toplumsal ve siyasal değişmeleri, bi­reysel gelişmelere bağlayan pek çok kuram vardır.

Meraklıları, bazı örnekler için benim Toplumsal Değişme Ku­ramları ve Türkiye Gerçeği adlı kitabımdaki “Küçük Boy Kuramlar” bölümüne bakabilir.

Burada sözünü ettiğim “kişilik özellikleri” liderlikle ilgili olanlar değil: Tam tersine, toplumun “normal” bireylerinin, faşizme “do­ğal olarak” destek verenlerin özellikleri.

Bu bağlamda Eric Hoffer’in Türkçeye birden çok kez çevril­miş olan The True Believer adlı kitabının çok iyi bir kaynak ol­duğunu belirtmeliyim. Bu kitapta aslında “fanatik kişilerin” nasıl faşizmin kitle tabanını oluşturduğu, bunların, birbirine rakip fa­şist hareketlere nasıl destek verdiği, bir “otoriter ideoloji ve uy­gulamadan” bir başkasına nasıl geçiş yaptığı çok güzel anlatıl­maktadır.

Ayrıca otoriter tutumları, ideoloji ve eğitim açısından irdele­yen enfes bir çalışma da Selahattin Ertürk’ün Diktacı Tutum ve Demokrasi adlı kitabıdır. Ertürk bu kitabında demokrasi karşıtı gö­rüşleri ele almakta, irdelemekte ve tek tek çürütmektedir.

Her iki kitabı da okumak insana gerçekten yeni ufuklar açmak­tadır.

*

Kimler, hangi insanlar, ne tür enteller, otoriter yapılanmalara destek verir?

Bir insanın, bir entelin, faşist bir oluşum dalgasına kapılıp sü­rüklenmesinin, zulme destek vermesinin mekanizmaları nedir?

Bu alt bölümde sadece üç prototip üzerinde durmak istiyo­rum. ,

*

Otoriter bir yapılanmaya destek veren birinci ve en dikkati çeken grup “tatlı su entelleridir”.

Bunlara yakıştırılan “entel” kimliği, ya okumuş olduklarından ya sahip oldukları (köşe yazarlığı gibi) “kamuoyu lideri konumun­dan”, ya geçmişlerinde bir akımın militanı olmalarından ya da hep­sinden birden gelir.

En önemli özellikleri “güce tapmaktır”. İktidarlara veya iktidara geleceğini düşündüklerine destek verirler.

Kraldan çok kralcı oldukları için de, otoriter nitelikli iktidarların faşizan eğilimlerini güçlendirirler.

Otoriter bir yönetime, faşizme destek verenlerin ikinci grubu “döneklerdir”.

Bunlar kendilerinde daima bir “kurtarıcılık”, bir “önderlik” mis­yonu vehmeden militan entellerdir.

Daha önce katıldıkları “kurtarıcı” eylem ya da ideolojiler başa­rısız olunca, kendilerini boşlukta bulur ve yeni bir “kurtarıcı” eylem veya ideoloji ararlar.

Eski rollerinden, yani yanlış ata oynamalarından dolayı ken­dilerini bağışlamaz, bu yanlışlarını hem kendilerine hem de yeni çevrelerine bağışlatmak için yeni katıldıkları ideoloji veya eylemin en önde gelen, en sert militanları olurlar.

Tipik özellikleri, eski kimliklerinden kurtulduklarını ve yeni rolle­rini benimsediklerini ispat etmek için “Günah çıkartmak”, hataları­nı abartmak ve eski yol arkadaşlarını karalamaktır.

Faşizme doğru gidişe destek veren üçüncü grup, zaten biat kültürü ile yetişmiş olan, dogmatik kafa yapısına sahip, “entel” kimliğine bürünmüş, “normal” kişilerdir.

Bunların yaşamında kuşku duymak, sorgulamak, gerçeği ara­mak yoktur. İçinde bulundukları grubun eylemini veya ideolojisini kayıtsız koşulsuz benimserler.

Hangi hareketin içinde olurlarsa olsunlar otoriter bir yapılan­manın temel taşlarını oluştururlar.

Tabii kimi zaman bu üç prototip aynı kişide de birleşebilir.

Yani bir kişi hem “tatlı su enteli”, hem “dönek” hem de “dog­matik” olabilir ki, bu da ender görülen bir durum değildir.

İşte bu üç özelliği kendinde toplamış kişiler en azgın, en saldır­gan zulme destek veren enteller haline gelir.

 

Zulme Destek Veren Entellerin

Zalim Efendileri Gözündeki Değeri

 

Aydın ya da entelektüel olmak zordur:

Bilgili olacaksın, kendini kanıtlamış olacaksın, özgür olacaksın, gerçekçi olacaksın, eleştirel olacaksın, toplumsal sorumluluk taşı­yacaksın, evrensel insanlık değerlerine bağlı olacaksın, kendi için­de tutarlı olacaksın!

*

Tatlı su entelliği kolaydır:

Şu veya bu biçimde bir “köşe” kapar, kendine bir “entel” yaf­tası yakıştırır, gözünü yukarıda saydığım değerlere kapatır, pusu­lanı iktidara çevirirsin, iktidarın yaptıklarını alkışlar, muhalif olanları eleştirirsin. İktidar değişince sen de değişir, gidene “paşam”, ge­lene “ağam” dersin.

Aydın olmak risklidir:

İktidarın şimşeklerini üstüne çeker, çeşitli biçimlerde bedeller ödesin.

Tatlı su enteli olmak güvenlidir:

iktidar tarafından korunur ve ödüllendirilirsin.

*

Peki entelin değeri nedir acaba? Tarih, toplum, vicdan enteli nereye koyar?

Efendisi için kaç paralık adamdır?

*

Yeniçağ’da 29 Kasım 2009’da Hulki Cevizoğlu, tarih kitapların­dan alıntılar yaparak dalkavukluğun ne olduğunu ve değerini çok güzel bir yazıda anlatıyor:

 

“Bugün ‘dalkavukluk’ bir ruh ve tıynet meselesidir; iş ve meslek                 olmaktan çıkmıştır.

“Tanzimat’tan evvelki devirde ise, dalkavuklar, kâhyaları, nizamnameleri              ve narhları olan bir ‘esnaf zümresi’ idi.

“Dalkavuklar kibar ve rical huzuruna girdiklerinde, etek öperler.                Oturacakları yer, tırabzan yanındaki küçük minder­dir.

“Görevleri ev sahibinin karakterine uygun biçimde ko­nuşmak, meclise   neşe vermek, keder verici sözlerden ve küfürlerden özenle sakınmaktır.

“Ev sahibi ne söylerse fevkalâde yardakçılıkla tasdik edecekler ve asla     aykırısında söz söylemeyeceklerdir.”

 

Bu tanım “ruh ve tıynet” olarak tatlı su entellerini bir hayli ayrın­tılı olarak anlatıyor.

Peki bunların değeri nedir?

Cevizoğlu bu tarifeyi de vermiş:

 

“Dalkavuğun burnuna fiske vurma: 20 para.

“Başına kabak vurma: 30 para.

“Yüzünü tokatlama (tokat başına): 30 para.

“Merdivenden aşağı yuvarlama: 180 para.

“(Bir yeri incinir, kırılırsa tedavi ve cerrah parasını lâtife eden verir)

“Ellerine ve ayaklarına domuz topu bağlama: 40 para.

“Kuyruğu dışarıda kalmamak üzere bir fındık sıçanını ağzının içine            kapatma: 400 para.

“Bir salkım üzümün sapı ile beraber yedirilmesi: 40 pa­ra.”

 

Aslında dalkavukların ya da tatlı su entellerinin işi çok zordur: Çünkü efendilerin veya iktidarların istekleri, hırsları hiç bitmez; hiç­bir dalkavuk veya tatlı su enteli onları sürekli olarak tatmin ede­mez. Böyle bir hizmet için ne ödense azdır!

 

Tatlı Su Enteli Neleri Görür, Neleri Görmez?

 

Tatlı su entelleri iktidarların “Gör” dediğini görür, “Görme” de­diğini görmez.

Zulmü görmez. Demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlandığını ve kısıtlandığını görmez. İnsan haklarının ihlal edildiğini görmez. Faşizme gidişi görmez.

Kısacası bu kısmi körlük, görülenler değil görülmeyenler açı­sından önemlidir.

*

Tatlı su entelleri, adalet mekanizmasının yetersizliğini, yavaş iş­lediğini, etkin olmadığını, bir adalet reformuna gerek olduğunu gö­rür ama adalet mekanizması üzerindeki siyasal baskıyı görmez!

Azınlıkları görür. Azınlıklar üzerindeki baskıları görür. Ama bu baskıların devam ettiğini, nefret söylemlerinin topluma egemen ol­duğunu, bu söylemlerin sonunda cinayetlerin bile işlendiğini, bu cinayetlerdeki iktidarların rolünü görmez.

Siyaset üzerinden askeri vesayetin kaldırılması için yapılan ça­lışmaları görür ama ordunun iktidarın denetiminde gittikçe siyasal- laştığını, sivil bir tek parti vesayetine, bir polis devletine doğru gi­dildiğini görmez!

Daha da acıklısı:

Medyadaki sorunları, sermaye değişikliklerini görür ama bu­nun arkasındaki baskıları, iktidarın desteğini, ülkedeki medya öz­gürlüğünün tehlikede olduğunu görmez!

Ülkedeki çarpık gelir dağılımını sosyal adaletsizlikleri görür ama kayrılan yandaş sermaye sahiplerine yapılan kıyakları, işçile­rin ezildiklerini, çalışanların eylemlerini, büyüyen işsizliği görmez!

*

Aslında tatlı su entellerinin gördükleri büyük ölçüde doğrudur ama asıl önemli olan görmedikleridir.

Tatlı su entellerinin görmedikleri:

İktidarların yaptığı yanlışlar, rejimin gittikçe otoriterleştiği, ülke­nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti kavramından git­tikçe uzaklaştığıdır!

 

Dönek Enteller Neden Zulme

Destek Veren Bir Saldırganlık Sergiler

 

Önce hemen belirtelim ki fikir değiştirmek herkes için normal ve doğal bir durumdur. Özellikle de entelektüeller, hatta aydın­lar için.

İnsan zamanla, savunduğu bazı fikirlerin yanlış olduğunu fark edebilir, bazı insanlar hakkında yanlış izlenimlere sahip olduğu­nu düşünebilir.

Hele hele insanın çevresi, düşünceler, ideolojiler, eylemler, ku­rumlar değişiyorsa, çevresindeki insanlar farklı davranmaya baş­lıyorsa, bireydeki değişmeler “dönekliğin” değil, belki de kendi iç tutarlılığının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Demokrasi adına yola çıkmış bir partinin baskıcılığa kayması sonunda partisinden istifa eden bir üyeyi “döneklikle” itham ede­bilir misiniz?

Bir insanı dürüstlüğü ve cesareti için öven biri, onun yalancı­lığını ve korkaklığını görünce eleştirmez mi? Böyle bir tutum ve davranış değişikliğine “döneklik” diyebilir misiniz?

Ayrıca çevresindeki kurumlar ve insanlar aynı kaldığı halde bir insanın onlara karşı duygu ve düşünceleri de değişebilir. Bu, o in­sanın iç dünyasındaki değişme ve gelişmelerin sonucu olarak or­taya çıkabilir.

Fakat dönekliğin iki farklı yönü daha var:

Birinci yön kişilik özelliklerine bağlıdır.

Bazı insanlarda hem genetik hem de çevresel faktörlerle, fana­tik bir kişilik yapısı gelişiyor. Bu fanatik kişilik, futbol takımı tutmak­tan, ülke için kurtarıcı çözümler üretmeye kadar hemen her alan­da kendini gösterebiliyor.

Bunlar, genellikle duygusal ve düşünsel açıdan “aşırı” tepkiler veren insanlardır.

Bu insanlar üstelik kendilerini “entel” görüyorlarsa, döndükleri zaman çok daha acımasız ve çok daha saldırgan olabiliyor ve zul­me, zalime hizmet edebiliyorlar.

İkinci yön siyasal değişmelerle bağlantılıdır.

Dünyamız ve bütün toplumlar çok hızlı değişiyor.

Kendilerini “kurtarıcı ideolojilere veya eylemlere” adayan “fa­natik” kişiler, bu değişime ayak uydurmakta zorlanıyor. Çünkü ha­yallerinde hep, iktidar olmak, iktidarla birlikte hareket etmek, ülke­yi böylece “kurtarmak” yatıyor.

İktidarlar hızla değişince, bu fanatik kişilerin ülkeyi kurtarma misyonları için özdeşleştikleri partiler, gruplar, liderler, ideolojiler de değişiyor.

Böylece daima fanatik, ama bağlı olduğu iktidar veya ideoloji sürekli değişen bir “dönekler” grubu ortaya çıkıyor.

*

Bunların en önemli özelliği dogmatik bir tutumu yansıtan fa­natik yapılarıdır. Bir fanatik görüşten öteki fanatik görüşe savru- lurken, yaptıklarını rasyonalize etmek, gerekçelendirmek, kendi­lerini hem kendi gözlerinde, hem kamuoyu önünde hem de ye­ni bağlandıkları iktidar nezdinde aklamak için, geçmişlerini inkâr ediyorlar.

Ne kadar samimi olduklarını kanıtlamak için de geçmişlerini yadsırken, eski eylemlerini, gruplarını, partilerini, dostlarını acıma­sızca eleştiriyor, kimi zaman da haksızca karalıyorlar.

Tabii fanatiklerin arasında da cesur ve atılganlar kadar, pısırık ve korkaklar; gerçek inanç sahipleri kadar, fırsatçı, çıkarcılar da var. Ama hepsinin ortak özelliği, “karşıt görüşler” ve “karşıt kişiler” üzerinden pozisyon almak.

Böylece, bir fanatik görüşten öteki fanatik görüşe geçerken as­lında “değişmiyor”, “dönüyorlar”.

Oysa gerçek değişme, bir görüşün militanlığından öteki gö­rüşün militanlığına doğru değil, fanatizmden hoşgörüye, dogma­tizmden kuşkuculuğa doğru olur.

Fikirlerdeki ve ittifaklardaki değişme ilkesiz olunca, sadece ik­tidar değişmelerine göre pozisyon alınınca, “dönen enteller” daha bir fanatik, daha bir saldırgan, daha bir acımasız oluyor ve bütü­nüyle zulme aracılık yapan, zalimlere destek veren bir kişiliğe bü­rünüyorlar.

*

Sevgili okurlarım, aman dikkat edin…

Olaylar hakkındaki bilgisizlikten dolayı zulme alet olmak ne denli kolaysa, iktidarla iyi geçinmek, uzlaşmak uğruna zalimlere destek vermek de o denli olası ve tehlikelidir.

Siz siz olun bu tuzaklara düşmeyin…

Ve zalimlere destek veren entellere uymayın.

Ama onlara da sakın “düşman” muamelesi yapmayın, zalimce davranmayın yoksa onlardan farkınız kalmaz!

Ayrıca unutmayın ki iktidara destek vermek uğruna zalime göz yuman entellerin arkasında sadece iktidarın gücü değil, iktidarın davranışlarını onaylayan kitleler de vardır.

Bu konuyu, Ertuğrul Özkök’ün, Hürriyet’te 11 Şubat 2011 ta­rihinde “liberal aydınlara” seslendiği yazısından bir alıntıyla bitir­mek istiyorum.

“Ey bu ülkenin ‘liberal aydını’…

“Sen ki, hayatını, ‘Silahlı Kuvvetler’in, yani elinde ‘silah’ bulunduran         gücün, rejim üzerindeki vesayetine karşı mü­cadele ile geçirdin.

“Şimdi söyle;

“Öyle bahane arayarak, kıvırtarak, hafifletici neden, ‘tali, asli’, ‘Kurunun                yanında yaş da yanar’ bahanesine sığınma­dan açıkça, mertçe söyle.

“Aşağıdaki şu cümleyle mutabık mısın, değil misin?

‘”Emniyet statükonun bekçisi değil, değişimin öncüsü- dür.’

“Yani ülkenin polisine, ‘asayişi sağlama’ dışında, değişi­me öncülük            etme, değişimi ‘koruma ve kollama’ görevi ve­rilmesini doğru buluyor musun?

“Dur, hemen cevap verme.

“Seni uyarıyorum; Çünkü çok mayınlı bir tarlaya giriyor­sun.

“‘Hayır, bu görüşe asla katılmıyorum’ dersen dikkat.

“Bunları söyleyen Başbakan.

“Onun öfkesini çekmenin ne anlama geldiğini çok iyi bi­liyorsun.

‘”Evet katılıyorum’ dersen, ben yakana yapışacağım.

“Diyeceğim ki, ‘O zaman Silahlı Kuvvetler’e cumhuriyeti ve laik rejimi      koruma ve kollama görevi veren’ o eski statü­koyu neden bu kadar salladın?

“Ey güya ‘liberal aydın’ kardeşim.

“İşin zor.

“Hayat senin için her gün biraz daha zorlaşıyor. “Her geçen gün biraz      daha iki cami arasında kalıyor­sun.

“‘Sabit fikirlerin’ ve ‘Iskartaya çıkmış vicdanın’… “Bak, polise ‘yeni             statükoyu koruma ve kollama’ göre­vi veriliyor.

“Zaten 301 ‘inci madde de, senin kızdığın insanlara karşı uygulanmaya   başladığına göre, artık rejim meselemiz hal­ledildi demektir.

‘”Biber gazlı, telefon dinlemeli, sehven delil yaratma­lı yeni statükomuz vatana, millete ve Kıbrıs Türklerine ha­yırlı olsun.'”

 

“Sorular

 

Sizce “fikir namusu”, “dürüstlük” ve “tutarlılık” gibi kavram lar bir yazar, bir entelektüel, bir aydın, bir politikacı için gerekli kav ramlar mıdır?

Dönek ve saldırgan politikacıları, entelleri tasvip ediyor mu sunuz?

Siz de onlardan biri olmak ister misiniz?

Onlardan biri olmamak için, onlara karşı da zalimce davran mamak gerektiğinin bilincinde misiniz?

 

 

 

BÖLÜM VII

 

Zalim Zalime Baka Baka Kararır

Rol Modelleri ve Stockholm Sendromu

 

 

Buraya kadar pek çok kez tekrarladım:

Zulmü öğrenmenin ve zalim olmanın en iyi yolu, zalimi ve zul­mü yaşamaktır: Bir zalimin yönetiminde yaşayanların en iyi öğren­dikleri şey zulüm yapmak olur.

Bu nedenle zalim yöneticiler sadece kendi kuşaklarını değil, genç kuşakları da zehirler. Zulümlerini gözlemleyen, öğrenen, bu zulüm altında yaşayan yeni kuşakları da zulme yönlendirir.

Böylece, zulmün bir kısırdöngüyle kendi kendisini yinelemesi­ni ve daha da kötüsü yenilemesini sağlar ve zulmün dünya üzerin­de âdeta sonsuz bir döngüye dönüşmesine yol açar.

Bu eğitim sürecinin arkasında, öğrenmenin en etkili yöntemi olan görmek, yaşamak, boyun eğmek ve taklit etmek, hatta ken­di kişisel tutarlığı için, zulmü içselleştirerek benimsemek gibi öğe­ler vardır.

Bu bölümde bu süreçleri irdelemeye çalışacağım. Bireyi bir za­lime dönüştüren süreçleri iyi anlar ve iyi öğrenirsek, bunlara karşı koyma, bunlarla başa çıkma gücümüz artar.

 

Rol Modeli Nedir, Kimler Rol Modeli Olur?

 

Kimi kişilerin başka insanları “etkileme gücü” vardır. Aile ve okul eğitimi dışındaki bu “etkileme gücü”, bazı kişilerin toplum içinde sahip olduğu konumdan gelir. Esas olarak bu etkileme gü­cü, geniş kitlelerin bazı “rol modellerine” yönelmesinden, onlara benzemek istemesinden kaynaklanır.

Bütün toplumlarda geniş kitleler, bazı kişilerden etkilenir, on­ları kendileri için bir “rol modeli” olarak kabul eder. Kendi kişi­liklerini, günlük yaşamlarını, giyim-kuşamlarını onlara benzetme­ye çalışır.

Günlük yaşamdaki “modanın gücünü” düşünürseniz, bu süre­cin büyük etkisi ortaya çıkar.

Giyim kuşam, yeme içme, gidilen tatil yeri, sahip olunan dü­şünce, beğenilen film, savunulan ideoloji, okunan kitap, tercih edilen restoran bile kimi zaman böyle “modaların” etkisiyle biçim­lenebilir.

Günümüzde kitle iletişim araçlarının özellikle de televizyonun ve internetin yaygınlaşmasıyla insanları yönlendiren bu “modala­rın”, “modellerin”, “moda ikonlarının” gücü çok artmıştır.

Bu eğilim öylesine güçlüdür ki, örneğin Türkiye’de medya, zenginliğinden ve özel kıyafetler giymesinden başka hiçbir özelli­ği olmayan bazı kadınlara “ikoncan” adını bile takmıştır.

İşte geniş kitlelerin bu “model alma”, “benzeme”, “taklit etme” dürtüsü, model alınan kişilerin niteliklerinden dolayı birtakım özel insanlara yönelir.

Bazı kişilerin “rol modeli” olarak seçilmesi, yani başka insanla­rı etkileme gücü durup dururken ortaya çıkmaz. Kimi kişilerin bazı insanları etkileme gücüne sahip olmasının, “rol modeli” seçilmesi­nin farklı kaynakları vardır.

Bu kaynakları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

  1. Bir seçim kazanmış olmak

Siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, sendikal, akademik ve­ya başka bir alanda, bir seçim kazanmış olan insanlar, başka in­sanlar için “rol modeli” olabilir.

Kimi zaman bir başkan, bir başbakan, bir sendika lideri, bir yö­netim kurulu başkanı, bir rektör, bir sivil toplum kuruluşu başkanı bir “rol modeli” haline gelebilir.

  1. Önemli bir uzman olmak

Bir insan konusunda gerçekten saygı duyulan, bilimsel otori­tesine güvenilen bir uzman kimliğine sahipse, o da bir “rol mode­li” işlevi görebilir.

Üstelik bazı uzmanlar, insanların yaşamını doğrudan ilgilendi­ren alanlarda ün kazanmışlardır. Örneğin, doktor gibi, beslenme uzmanı gibi kişiler, uzman oldukları alanlarda sadece bir “rol mo­deli” olarak değil, uzmanlık alanlarında verdikleri öğütlerle de her­kesi etkiler.

  1. Ünlü bir sanatçı olmak

Günümüzde ünlü bir sanatçı olmak, hem sanatsal başarının hem de zenginliğin bir belirtisi olarak kabul edilir.

Ünlü şarkıcılar, ünlü kadın artistler, ünlü erkek aktörler kendi cinsleri için taklit edilen birer “ikon” haline gelir veya getirilir.

  1. Ünlü bir sporcu olmak

Bütün dallardaki sporcular, şampiyon olduklarında, ün kazan­dıklarında birer “rol modeli” haline gelir. Özellikle bütün dünyada büyük bir endüstriye dönüşmüş olan futbolun yıldızları…

Hatta kimi zaman bu “rol modelliği” aile boyu bir nitelik de ka­zanabilir. Örneğin, ünlü futbolcu David Beckham ve eşi şarkıcı Victoria Beckham, günümüzün “ikon” haline gelmiş bir çiftidir.

Film yıldızları, Angelina Jolie ve Brad Pitt de bir başka “aile boyu” örnektir.

Tabii gerek reklam dünyasının, gerekse eğlence ve spor en­düstrilerinin bu tür “ikonlar” yaratmak için özel bir çaba sarf etti­ğini, bu çabanın, tüketim kültürünü pompalamak için önemli bir araç olduğunu, medyanın da kendi çıkarları için bu “ikon” yarat­ma sürecine büyük katkılarda bulunduğunu anımsamak gerekir.

  1. Karizmatik bir lider olmak

Karizmatik liderler, kendilerinde olağanüstü, hatta kimi zaman doğaüstü güçler bulunduğuna inanılan kişilerdir.

Dünya üzerindeki çeşitli tarikat ve cemaatlerin liderleri, şeyh­leri, bazı politikacılar, bazı sanatçı ya da sporcular bu kategori­de yer alır.

Bu tanımdan da anlaşılabileceği gibi, karizmatik rol modeli, öteki rol modellerini çapraz kesen, onlarla birlikte geniş halk kitle­lerini etkileyen bir güç kaynağıdır.

Bu nedenle de “karizmatik” özelliklere sahip “rol modelleri” en güçlü “ikonlar” arasında sayılabilir.

Tabii unutmamak gerekir ki, “karizmatik lider” kavramının ar­kasındaki sihirli sözcük, “inanılan”dır.

Bilim, insanların doğaüstü güçlere sahip olduğunu kabul et­mez. Ama bazı insanların gelecekten haber vermek gibi, ruhlarla konuşmak gibi, kendi kendine uçmak gibi bazı güçlere sahip ol­duğuna inananlar olabilir. Böyle uçukluklar bir yana, geleceği iyi tahmin etmek, riskleri iyi hesaplamak, çok zeki olmak, son dere­ce güçlü bir belleğe sahip olmak gibi daha “insani” özellikler de bir kişiyi “karizmatik” yapabilir. Ya da günlük kullanımda, insanlar çok güzel veya yakışıklı veya akıllı buldukları kişilere, gücü elinde tutanlara, “karizmatik” diyebilirler.

Tabii bir kişinin, bir liderin karizmatik olması, onun karizmasına “inananlar” tarafından güçlendirilir. Bu anlamda, her liderin çevre­sindeki dalkavuklar büyük bir işlev sahibidir.

Bilirsiniz bu konuda Türkçemizde çok güzel bir atasözü var­dır: “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur.” Sanıyorum sosyolojik bir kav­ram olan karizmatik lider kavramını bundan daha iyi anlatan bir söz olamaz.

Her ne nedenle olursa olsun, geniş kitlelerin “karizmatik” bul­duğu kişiler, toplum üzerinde büyük bir etkileme gücüne sahiptir.

  1. Siyasal bir lider olmak

İster iktidarda olsun isterse muhalefette, siyasal partilerin, siya­sal hareketlerin liderleri kimi zaman halkın “rol modeli” olarak ka­bul ettiği kişiler haline gelebilir.

Hele bir de seçilmişse, yani seçilmiş olmanın başarısını da ta­şıyorsa, hele hele, bir de elinde iktidarın gücü varsa, bir siyasal li­derin “rol modelliği” gücü, etki açısından doruğa ulaşır.

Buna bir de iktidarın kaynak tahsis etme, yani para, fon, ma­kam, mansıp, ihale dağıtma gücünü eklerseniz, artık kimse böyle bir liderin gücüne erişemez!

 

“Rol Modeli” Olarak Zalim Liderler

 

Seçilmiş olsun veya olmasın, yani ister demokratik ülkelerde, ister otoriter ülkelerde, isterse ikisi arasında kalan “melez rejim” ülkelerinde yaşasınlar, insanlar, yöneticilerinde karizmatik özellik­ler bulunduğuna inanmaya meyillidir.

Hangi rejimle yönetilirse yönetilsin, bir ülkenin yöneticisi, kralı, hükümdarı, diktatörü, devlet başkanı ya da başbakanı en çok ta­nınan, en çok izlenen ve dolayısıyla insanları en çok etkileyen bir güce sahiptir.

Bunu sadece iktidarın yaptırım gücü, kudreti olarak algılamak yanlış olur. Yani toplumu etkileme olayı bir yöneticinin sadece ya­sal gücünden, kaynak tahsis etme veya insanları hapse attırma kuvvetinden gelmez. Bu güç, ona “atfedilen” özelliklerden de bes­lenir.

Aklı, zekâsı, herkesten üstün olması, yenilmezliği, kararlılığı, her sorunun altından kalkması, her durumu lehine çevirmesi ya­nında, herkesi susturması, alt etmesi, her yere hâkim olması gi­bi gerçek olmaktan çok “var olduğu sanılan” veya “var olduğuna inanılan” özellikler, bir liderin karizmasına ve taklit edilme gücüne katkıda bulunur.

*

İşte zalim ve öfkeli bir liderin topluma yaptığı büyük kötülük tam bu noktada ortaya çıkıyor: Zalim ve öfkeli bir lider sadece öf­kelendiği, kızdığı, zulüm yaptığı, insanları mazlum konumuna dü­şürüp öfke, kin ve nefret tohumları ektiği, halkı ezerek potansiyel zalimler yarattığı için değil, aynı zamanda geniş halk kitlelerine “rol modeli” olduğu, bir toplumun yönetiminde öfkeyi ve zulmü ör­nek olarak takdim ettiği, insanları, gençleri, geleceğin yöneticileri­ni ve hatta belki muhalefeti bile kendisi gibi davranmaya özendir­diği, “öfkeli ve zalim lider” kişiliğini bir “rol modeli” haline getirdiği

için, içinde bulunduğu topluma büyük bir kötülük yapmaktadır.

*

Her öfkeli zalim lider, liderlik yaptığı yerde (bu yer ister bir ül­ke, ister bir kent, ister bir köy, isterse bir şirket olsun), küçük za­limler yaratır.

Bu zalim yaratma süreci sadece uyguladığı yönetim biçiminin zulme dayalı olmasından beslenmez; ayrıca liderin “rol modeli” ol­masından yani “taklit edilmesinden” de güç alır.

 

Zalime Karşı Tek ilaç

Demokrasi ve İnsan Hakları

 

Zalimlere karşı tavır almak için insanın önce kendi içindeki za­limle başa çıkması, kendi içindeki zulmetmeye yönelik eğilimleri iyi anlaması ve bunlarla baş edebilmesi gerekir. Demokrasi ve in­san haklarını savunmaya önce kendi içimizden başlamalıyız.

Zalimleri örnek almamalıyız.

Eskilerin dediği gibi “Suimisal emsal olmaz” (Kötü örnek örnek olmaz) ve “Üzüm üzüme baka baka kararır”…

İnsanlar da birbirlerine ve özellikle de liderlerine, “rol modelle­rine” baka baka zulme yönelir!

 

Akıl Durduran Bir Özdeşim Örneği

Stockholm Sendromu

 

İnsanoğlu karmaşık bir ruh yapısına ve çok garip savunma me­kanizmalarına sahiptir.

Kimi zaman genetik özelliklerle de desteklenen garip savun­ma mekanizmaları, zulüm gören bireyleri bazen kendilerine zu­lüm uygulayan zalimlerle özdeşleşmeye yöneltir. Bu özdeşleşme, yukarıda anlattığım “rol modeli” etkisinden daha farklı bir meka­nizmayla çalışır.

İsterseniz konuyu önce bu konuda çok güzel bir yazı yazmış olan Ali Haydar Nergis’in, 3 Ekim 2010 tarihinde Cumhuriyet ga­zetesinde yayınlanan “Stockholm Sendromu” başlıklı mükem­mel makalesinden öğrenelim. Bu yazısında Nergis sadece kavra­mı açıklamakla kalmıyor, bu sendromun toplumu nasıl etkilediği­ni, geniş kitleleri zulme nasıl yönlendirdiğini, zalimlerin geniş halk kitlelerinin desteğini nasıl alabildiğini de uzman bir kişinin ağzın­dan da anlatıyor.

 

“İsveç’in güney bölgelerinde yaşayan toplumbilimci Gustav Flodberg,     iktidara geldikten sonra otoriteye yöne­len siyasi yönetimler ve onların seçmen kitlesi üzerine bir araştırma yapıyordu.

“Onun kuramına göre, ülkelerindeki sosyal ve ekono­mik sorunların         üstesinden gelemeyen yönetimlerin bir bö­lümü, iktidarlarını sürdürebilmek için              otoriteye yöneliyor, seçmen kitleleri de onlara destek veriyordu.

“İsveç’te, 1973 yılında gerçekleşen bir banka soygunu girişiminden          sonra ortaya çıkan ‘Stockholm Sendromu’nu hareket noktası olarak almıştı.

“Flodberg’e göre, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağıl­masından sonra        kurulan “Yeni Dünya Düzeni”nde, iktidar­lar yönetimde karşılaştıkları zorlukları             gidermek için otoriter yöntemlere başvurdular. Seçmen kitleleri de onlara            oylarıy­la destek oldu.

“Gustav Flodberg beni, araştırma kapsamına aldığı Türkiye ile ilgili           bazı sorular sormak için bulmuştu. Söze, hareket noktası olarak aldığı     ‘Stockholm          Sendromu’nu an­latarak başladı:

“23 Ağustos 1973 günü, Jan Erik Olsson adlı bir banka soyguncusu,          Stockholm’deki Kreditbanken’e silahla gire­rek 3 banka görevlisi kadını 6 gün       süreyle rehin aldı. Yapılan pazarlıklar sonunda soyguncunun, cezaevinde                 yatan Clark Olofsson adlı arkadaşı da yanına getirildi. Soyguncu, da­ha sonra        kendilerine 3 milyon kron para verilmesini ve ar­kadaşıyla başka bir ülkeye          gitmelerine izin verilmesini is­tedi. Pazarlık sürerken Başbakan Olof Palme de             soygun­cu ile görüştü, ancak ödün vermedi. Eylem süresince, soy­guncu ve            rehinelerin yiyecek ve içecek gereksinmeleri ban­kanın çatısında açılan bir         pencereden karşılandı. Radyo ve televizyonlar sürekli canlı yayın yapıyordu.          Halk, rehine ka­dınların durumunu merak ediyordu.

“Gerçekleştirilen telefon bağlantılarında, rehineler ban­ka             soyguncularının kendilerine çok iyi davrandığını söylü­yorlardı.

“Yetkililer, önce bunun o anki korkuyla verilmiş yanıtlar olduğunu sandı.                               “Altıncı günde, içeriye uyuşturucu gaz atılarak soygun­cular yakalandı.   Ancak, daha sonra ortaya ilginç bir durum çıktı.

“Kurtarılan banka görevlisi kadınlar, soygunculardan ayrılmak istemiyor,               onlara kötü davrandıkları gerekçesiy­le polisi ve hükümeti suçluyorlardı.         Kadınlar, çıkarıldıkları mahkemede de soyguncuları suçlayıcı bir ifade             kullanma­dılar.

“Bunlarla da yetinmeyip aralarında topladıkları parayla soyguncuların    savunma giderlerini karşılamaya çalıştılar.

“Psikologlar ve toplumbilimciler, ‘güce tapınmaktan’ kaynaklanan bu      durumu ‘Stockholm Sendromu’ olarak adlandırdılar.

“Vardıkları sonuca göre, uzun süre baskı altında yaşa­yan ve şiddet           gören birey, zamanla bu durumu kanıksıyor, ‘gücü’ kutsuyor ve o gücü    uygulayanın tutsağı haline geli­yor.

“Gustav Flodberg, savını tam da bu noktadan başlatı­yordu.

“Ona göre, ‘Stockholm Sendromu’ toplumlarda da gö­rülüyor.

“Üstelik bu kuramın belirtilerine Yunan mitolojisindeki tanrılar savaşında             da rastlamak mümkün.

“Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesinde ‘güce tapın­manın’ etkisi var.

“Birçok diktatör, bu yüzden halkın desteğini de alarak uzun süre               iktidarda kalabildi.

“Ancak bu sendrom, Sovyetler Birliği’nin dağılmasın­dan sonra belirgin    olarak ortaya çıktı.

“Günümüzde de ülkelerindeki sosyal ve ekonomik so­runları çözemeyen               iktidarlar, demokrasi geleneklerini boş vererek kolaylıkla ‘otoriter’liğe yöneliyor.         ‘Kurtarıcı’ arayı­şındaki kitleler de onların peşinden sürükleniyor. Baskı al­tındaki       toplumlar, bir süre sonra baskıyı uygulayanın üstün­lüğüne inanıyor ve ona                 bağlanıyor. Dış dünyadan soyutla­nan birey, kendisini çekip çevirecek ‘otoriter    lider’ arıyor.

“Stockholm Sendromu’nun izlerini, günlük yaşamda, dinin ve      tarikatların baskısı altındaki toplumlarda, savaş esirlerinde, cinsel tacize ve aile içinde şiddete uğrayanlar­da da görmek mümkün.

“Katılırsınız, katılmazsınız Gustav Flodberg böyle diyor.

“Araştırmaya esin kaynağı olan Stockholm Sendromu, Samuel L.               Jackson ve Kevin Spacey’in başrolünü oynadı­ğı The Negotiator         (Arabulucu)        adlı filmle sinemaya da ak­tarıldı.

“Sendrom’un kahramanı, banka soyguncusu Jan Erik Olsson,       mahkemede on yıl ceza aldı, sekiz yıl cezaevin­de kaldı. Çıktıktan sonra İsveç’i                terk etti, Tayland’a yerleş­ti. Arkadaşı Clark Olofsson ise o yolun yolcusu                 olmaya de­vam etti. Banka soygunundan aldığı bir yıllık cezanın ar­dından,             karıştığı birçok uyuşturucu ve kaçakçılık suçların­dan ağır cezalar aldı, yaşamını cezaevlerinde sürdürdü…”

 

Nergis’in açıklayıcı yazısı böyle.

Yazının asıl önemi Stockholm Sendromu’nun ne olduğunu anlatmasında değil…

Yazının önemi, zalimle özdeşleşmenin kişisel mekanizması olarak ortaya çıkan Stockholm Sendromu’nun Gustav Flodberg tarafından zalim diktatörlere verilen halk desteğinin mekanizması­nı da açıklamakta kullanıldığını bize aktarması.

Aslında bu kitabı yazmaya başladığımda “zalimle özdeşleş­me” adı altında Stockholm Sendromu’nu da anlatmayı ve sadece bireysel açıdan değil, toplumsal açıdan da bu sendromun zalim­lere nasıl hizmet ettiğini irdelemeyi kararlaştırmıştım.

Ama yazım süreci sırasında Nergis’in makalesini okuyup, Flodberg’in çalışmasını öğrenince, size konuyu doğrudan bir alın­tıyla aktarmayı daha uygun buldum.

Çünkü makale Stockholm Sendromu’nu sadece bireysel bir mekanizma olarak değil, benim de yorumlamaya çalışacağım bir biçimde, halk kitlelerinin, toplumların da Stockholm Send­romu’nun pençesine nasıl düştüğüne yönelik bilgiler içeriyor.

*

Gerek bireysel, gerekse toplumsal açıdan Stockholm Sendromu, ayrı ayrı ve tek başlarına, sadece “güce tapınmak” veya “zalimi bir rol modeli olarak kabul etmek” ya da “gerçeklerden kaçmak” gibi değişkenlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir mekanizmaya sahip.

Belki bütün bu nedenler var bireylerin ve toplumların, zalimlere destek vermesinde ve onunla ya da onlarla (çünkü bunlar, Naziler veya faşistler gibi bir parti de olabilir) özdeşleşmesinde.

Zalimle özdeşleşmenin ardındaki farklı öğeleri genel olarak ir­delemeye başlamadan önce, bir başka Stockholm Sendromu olayını daha sizinle paylaşmak istiyorum.

*

Tam adı Patricia Campbell Hearst olan Patty Hearst, ünlü med­ya imparatorluğunun sahibi olan Hearst ailesinin vârislerinden bi­ridir.

Dedesi William Randolph Hearst, Türkiye’de “boyalı basın” veya “magazin basını” dediğimiz geleneği Amerika’da başlatan gazetecidir. Büyük servetini düzeysiz yayınlarla, savaş körükleyi- cisi olarak yaptı.

Amerikan medyasındaki ve siyasetindeki yozlaşmanın simgesi haline gelen Hearst’ün yaşamı Orson Welles’in ünlü filmi Citizen Kane’e bile ilham kaynağı oldu.

Patty Hearst 19 yaşındayken, 4 Şubat 1974’te, solcu gerilla ör­gütü Simbiyonez Özgürlük Ordusu (Symbionese Liberation Army – SLA) tarafından kaçırıldı.

Örgüt, Patty Hearst’ün hapisteki arkadaşları ile takas edilmesi­ni istedi. Bu istekleri kabul edilmedi.

Örgütün San Francisco’daki yoksullara yiyecek yardımı yapıl­ması isteğini, Patty’nin babası karşılamaya çalıştı ama SLA, yapı­lan yardımları yeterli bulmadı.

Kaçırılmasından iki ay sonra, 3 Nisan 1974’te Patty, kaydedil­miş bir kasetle yaptığı duyuruda, SLA’ya katıldığını ve Tania adı­nı aldığını açıkladı.

Çok kısa bir süre sonra, 15 Nisan 1974’te, San Francisco’daki bir bankayı soyarken görüntülendi. Eylül 1975’te SLA örgütü üye­leriyle birlikte bir apartman dairesinde yakalandı.

Hapse girerken, avukatı aracılığıyla ilettiği mesaj bir pişmanlık değil, bir zafer ifadesiydi âdeta:

“Herkese söyle; gülümsüyorum, kendimi özgür ve güçlü his­sediyorum, dışarıdaki tüm erkek ve kız kardeşlerime sevgi ve se­lamlarımı iletiyorum,” dedi.

Mahkemesi görülürken savunma avukatı, Patty’nin gözlerinin bağlandığını, bir hücreye atıldığını, fiziksel ve cinsel tacize uğradı­ğını iddia etti.

Savunma, Stockholm Sendromu’na dayandırılmıştı. Avukat, ör­güt tarafından Patty’nin beyninin yıkandığı tezini işledi. Mahkeme Patty’i 35 yıla mahkûm etti ama para ve politika işin içine girdi, 1979’da serbest bırakıldı.

*

İnsanları, bizzat kendilerine zulüm yapan ya da genel olarak toplumu şiddet, nefret ve zulümle yöneten kişilerle özdeşleşme­ye yönelten Stockholm Sendromu’nun altında yatan nedenler ne­lerdir?

Neden insanlar, hatta kimi zaman geniş kitleler zulme karşı di­renmek yerine ona boyun eğmeyi ve hatta zalimle özdeşleşme­yi seçiyor?

Tabii insanı yozlaştıran bu zalimle özdeşleşme güdüsünün al­tında Ali Haydar Nergis’in makalesinde belirttiği güce tapınma gi­bi, gücü kutsama gibi, zulme alışma, kanıksama gibi öğeler var.

Bunların hepsi etkili. Ama tek başına yetersiz. Onun için hepsi­nin birden ele alınması, bu nedenleri yaratan ortamların ve süreç­lerin iyi irdelenmesi gerek.

 

Stockholm Sendromu’nun

Arkasındaki Nedenler ve Süreçler

 

Birinci neden korkudur.

Zalimin, mazlumun yaşamına veya sevdiklerinin yaşamlarına kastedeceği korkusu pek çok insanı veya toplumu tam bir şoka sokar. Bu şok insanı da, toplumları da kişiliklerinden, değerlerin­den koparır, yeni çözümler aramaya, yeni bir kişilik yapılanmasına veya toplum düzenine götürür.

Bu konu üzerinde “Şok Doktrini” adlı bölümde yeniden dura­cağım.

Şimdilik, zalimle özdeşleşmenin en önemli nedenlerden birinin korku olduğuna işaret etmekle yetiniyorum.

İkinci neden çaresizliktir.

İnsanları, ister birey isterse toplum olarak, zalimle özdeşleş­meye yönelten nedenlerin başında kurtuluş umudunun olmama­sı gelir.

Düşman tarafından tutsak alınan bir esir, teröristlerin rehin al­dıkları bir kişi, yabancı bir ordu işgalindeki bir ülke, zalim bir li­der tarafından ele geçirilen bir toplum, yukarıda da belirttiğim gi­bi, korkar!

Önce kaçmaya, kurtulmaya, bu zulme karşı çıkmaya çalışır fa­kat zaman geçtikçe, zalimin elinden kurtulma olanakları tükendik­çe, olasılıklar azaldıkça, zulmün sonsuza kadar süreceği sanılma­ya başlanır. Zalimden asla kurtulamayacağı kaygısı insanın veya toplumun içinde filizlenmeye başlar. Birey ya da toplum, zulüm karşısında çaresiz kaldığını hissettiği anda, zalimin pençesine dü­şer.

Ölüm korkusu, yaşama içgüdüsü, asla ve asla zalimin elinden kurtulamayacağına ilişkin bir inanç, insanları ve toplumları çare­sizliğe götürür. Çaresizlik boyun eğmeye, boyun eğme özdeşleş­meye yol açar.

Üçüncü neden zaman öğesidir.

Yukarıda da belirttiğim gibi, zaman öğesi, zalimle özdeşleşme sürecinde çok önemli bir yere sahiptir.

Zulmün süresi uzadıkça, zalimin egemenliği uzun sürdükçe, mazlumun zalimle özdeşleme olasılığı yükselir. Çünkü zaman geçtikçe, hem zalimden kurtulma olanaklarının tükendiği izlenimi doğar, hem de bireyler ya da toplumlar yavaş yavaş zulmü kanık­sar. Reddediş ve isyan aşamalarından sonra depresyon ve boyun eğme başlar.

İşte Stockholm Sendromu bu aşamada ortaya çıkar, mazlum kişi veya toplum, zalimle özdeşleşerek yaşamını sürdürmeye ça­lışır.

Dördüncü neden işkence, şantaj, fiziksel ve ruhsal zorlama­lardır.

İnsanın fiziki ve ruhsal yapısı sanıldığından çok daha kırılgan­dır. Herkes zamanla işkence ve baskı altında çözülebilir. Hele bu işkence ve baskı sistematik olursa, ona karşı durmak son derece zordur. Fiziksel ve ruhsal acılar karşısında insanın direnme gücü de, kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişmekle birlikte sınır­lı görünüyor.

İşte işkence ve zulüm karşısında zamanla çözülen bu direnme gücü, mazlumların, zalime teslim olmasına yol açabilir.

Beşinci neden güce, güçlüye, iktidara, zalim de olsa, tapın­mak olarak belirtilebilir.

Pek çok “normal” insan, kendi yetersizliklerini telafi etmek için güç odaklarıyla birleşme, bütünleşme, özdeşleşme eğilimi göste­rebilir.

Tarihte de günümüzde de güce tapınan, kim iktidar olursa ol­sun, daima iktidardan yana tavır koyan pek çok kişi vardır. Ne ya­zık ki bu kitapta da değindiğim gibi bu “güce tapınma” eğilimi en­telektüeller arasında da hiç seyrek görülen bir tutum değildir.

Altıncı neden, mazlumları zalimin tarafına çekmekte kullanı­lan ödül yöntemidir.

İnsanların davranışlarını biçimlendirmekte cezanın etkisini yu­karıda beşinci maddede açıklamaya çalıştım: Fiziksel ve ruhsal baskı ve işkence insanların tutum ve davranışlarını zaten etkiler. Buna bir de ödül sistemini eklerseniz, bu etki çok daha yüksek olur.

Örneğin rehin alınmış veya hapse atılmış bir insana, zalimin kurallarına uyum sağladığı zaman verilen küçük ya da büyük ödüller, mazlumların zalimle özdeşleşmesinde önemli bir işleve sahiptir.

Aynı ödül sistemi toplumsal olaylarda çok daha yaygın olarak kullanılır: Zalime hizmet edenlere sağlanan itibar, para, makam, güvenlik ve benzeri avantajlar, özellikle cezalarla birlikte uygulan­dığında son derece işlevsel olur.

Yedinci neden, insanın işkence ve baskı karşısında, fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü korumak için başvurduğu savunma me­kanizmasıdır.

Beyin yıkama işleminin en önemli araçlarından biri, mahkûmun, rehinenin, tutsağın, mazlumun, kişiliğini ve kendine saygısını yok etmektir.

Yapılan fiziksel işkencelerin ve tecavüzlerin asıl amacı budur. Hedef alınan bireyin kişiliği, iğrenç işkencelerle yok edilerek, ken­dine olan saygısı sıfıra indirilerek değerler sistemi, ideolojisi de or­tadan kaldırılır, insan o kadar aşağılanır ki, artık benliğinden iğren­meye başlar.

İçgüdüsel olarak kendi fiziksel ve ruhsal varlığını devam ettir­mek isteyen kişi, yitirilmiş kişiliğinin, değerler sisteminin, ideoloji­sinin, benliğinin yerine yeni ve bir tutarlı model arar. işte tam bu noktada “beyin yıkamaya” teslim olur, zalimle özdeşleşmeye baş­lar.

Bu yöntemin toplumları biçimlendirmekte nasıl kullanıldığını ileride “Şok Doktrini” bölümünde irdeleyeceğim.

Sekizinci neden, bazı insanlardaki genetik veya sosyal kişi­lik bozukluklarıdır.

Bunlar sırf bu kişilik bozukluklarından dolayı zalimleri hatta ka­tilleri çekici bulur, onunla özdeşleşir. Bu durumu iyi anlatabilmek için yine Amerika’dan gerçek bir öykü aktarmak istiyorum:

Charles Manşon, bir seri katildir, “ailem” dediği bir çete kur­muş ve sayısız cinayet işlemiştir. Öldürdükleri en ünlü kişi, Roman Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate’dir. Toplam kaç kişiyi öldür­dükleri bilinmeyen, ama 35 kadar kurbanları olduğu sanılan çe­te, bir mensuplarının, yaptıklarını poliste övünerek anlatması so­nunda tutuklanır ve idam cezası kaldırıldığı için müebbet hapse mahkûm olur.

Buraya kadar olay, bir psikopatın, bir seri katilin öyküsü. İlginç olan ve bizim konumuzu ilgilendiren bölüm bundan sonra:

Charles Manşon, kendisini sevenlerin, serbest bırakılmasını is­teyenlerin çeşitli fan kulüpler kurdukları, kampanyalar düzenledik­leri bir kişi. Ciddi bir “hayran kitlesine” sahip.

Sevgili okurlarım, bilmem, “Stockholm Sendromu”nun arka­sındaki nedenleri sayarken kişilik bozukluklarını da belirtmemin nedenini anlatabildim mi!

Manson’dan değil, onun “hayranlarından” söz ediyorum.

Onların psikolojilerine baktığımızda, zalim diktatörlere kimi za­man verilen halk desteğinin arkasındaki nedenlerden birini de gö­rüyor olabiliriz.

Sorular

 

Bu bölüme son verirken, bütün bölümlerin sonunda yaptığım gibi, siz değerli okurlarımın kendi benliklerine dönmesini ve ken­dilerini sorgulamasını istiyorum:

Acaba sizde korkudan, umutsuzluktan, çaresizlikten, güce tapınmaktan, bıkkınlıktan veya başka bir nedenden kaynaklanan, “zalime destek verme”, “zalimle özdeşleşme” eğilimleri var mı?

Size güç uygulayanlara boyun eğer misiniz?

Siyasal iktidarların yaptıkları daima haklı mıdır?

Gücü elinde bulunduranlara karşı çıkmak sonuçsuz, saçma bir davranış mıdır?

Savunduğunuz düşünceler, siyasal çözümler, desteklediği­niz siyasal partiler çoğunluğun desteğini almadığı, alamadığı za­man, fikir değiştirir misiniz?

Sizce, doğru, haklı ve adil olmak mı daha önemlidir, yoksa bu ilkelerle çelişse bile, güçlünün yanında yer almak mı?

 

 

 

BÖLÜM VIII

 

Şok Doktrini: Bireysel Zulümden

Toplumsal Zulme Geçiş

 

 

Buraya kadar “İçimizdeki Zalim”i, daha çok birey odaklı me­kanizmalar açısından, zalim bir bireyi hangi süreçlerin yarattığını açıklamaya çalışarak ele aldım.

Zalimi ve zulmü, doğa, aile, okul, eğitim, duygusal tepkiler, ka­fa yapısı, alt kültür ve benzeri öğeler çerçevesinde irdeledim.

Artık sıra “İçimizdeki Zalim”i toplumla olan etkileşimi bakımın­dan incelemeye geldi.

Tabii bu çerçevede tarihteki ve günümüzdeki faşist uygulama­ları da ele alacağız…

Çünkü sosyolojik olarak faşizm, zalimin egemenliği, zulmün toplumsallaşması anlamına gelir.

Kitabın sonuna doğru, kendimizi denetleyebilmemiz için vere­ceğim testlerle ve zalime, zulme karşı neler yapabileceğimizi göz­den geçirirken yeniden bireysel özelliklere döneceğim.

 

Zalimler Aniden İktidara Gelmez

 

Toplumlar zalimlerin pençesine birdenbire düşmez.

Bazı yönetim biçimleri zaten zulüm üzerine kurulmuştur. Örne­ğin, monarşist veya otoriter yönetim biçimleri devletin rejimi ola­rak kabul edildiğinde, toplum zaten potansiyel zalimler tarafından yönetilir.

Dolayısıyla, bu gibi ülkelerde iktidar değişiklikleri de genellik­le sadece yönetimin bir zalimden ötekine geçmesi biçiminde or­taya çıkar. Zalimlerin bu birbirini izlemesi, sadece yöneticiliğin ba­badan oğula geçtiği hanedan rejimlerinde değil, ileride ele alaca­ğım İran örneğinde olduğu gibi bir tür otoriter rejimden bir başka tür totaliter rejime geçiş biçiminde de olabilir.

Özellikle üzerinde durduğum, demokratik, yarı demokratik ve­ya melez rejimlerde, demokratik hak ve özgürlükleri kullanarak ik­tidara gelen ve zalim bir yönetim kuran yöneticilerdir.

Aslında hemen bütün zalimler, “Ben geliyorum,” diyerek gelir. Bu geliş, ya mevcut otoriter veya totaliter rejimin geleneksel ikti­dar değişikliği yoluyla olur; o zaman zaten zulüm rejimi değişme­yeceği için, yeni bir zalim yöneticinin iş başına gelmesi kimse için sürpriz olmaz ya da bazı zalimler, iktidara geliş süreçlerini, sözde demokrasi adına veya daha da yaygın olarak görüldüğü gibi, kur­tarıcılık adına, süsleyip püsleyip topluma sunar. Ve sadece geniş kitleleri değil, fırsatçı politikacıları, sermaye sahiplerini, hatta kimi zaman işçi sendikalarını da peşlerine takarak iktidarlarını gerçek­leştirir.

Böyle süreçlerin sonunda kurulan otoriter veya totaliter rejim­ler, arkalarına aldıkları destekle bu işi becerdiklerinden, zulümleri daha acımasız, rejimleri daha zalim olur.

İşte bu bölümde demokratik ya da yarı demokratik toplum­ları zulmün pençesine düşüren özel bir süreci, “Şok Doktrini”ni incelemek istiyorum. Şok doktrini terimi, gazeteci-yazar Naomi Klein’a ait.

 

Naomi Klein Kimdir?

 

Naomi Klein Kanadalı bir gazeteci. Ama asıl etkisi ve özelliği, iyi bir araştırmacı ve yazar olduğu kadar bir “siyasal aktivist” ol­masından geliyor. Küresel emperyalist sermayeye karşı, çevreci, demokrat.

Ele aldığı konuları iyi inceliyor, kitaplaştırıyor ve eyleme dönüş­türüyor. Örneğin Türkçeye de çevrilmiş olan No Logo, Küresel Markalar Hedef Tahtasında adlı kitabı küreselleşme karşıtı eylem­lerin de esin kaynağı oldu.

Çünkü Klein bu kitabında, hem emperyalist kapitalizmin hemde bu mekanizmayı işleten büyük markaların yaptığı sömürüyü sadece küresel bağlamda değil, şirket düzeyinde de dile getiri­yordu.

Şok Doktrini: Bireysel Beyin Yıkamadan

Toplumsal Beyin Yıkamaya

 

Naomi Klein’in No Logo’dan sonra gelen kitabı da yine bir em­peryalizm eleştirisiydi. Dünya kapitalizminin ülkeleri nasıl sömür­düğünü anlatıyordu.

Sevgili okurlarım, söyleyeceklerimi benden önce veya benim­le aynı zamanda bir bilim insanı, bir yazar, bir meslektaş çok gü­zel ifade etmişse onların metinlerini kullanıyorum.

Böylece hem sizleri başka kaynaklardan haberdar ediyorum, hem de başka araştırmacılara saygımı ifade ediyorum.

Naomi Klein’in Şok Doktrini kavramını da, bunu Türkiye’de ilk tanıtan ve çok güzel bir çözümleme yapan Zülal Kalkandelen’in Cumhuriyet Pazar Dergi’de 6 Nisan 2008 tarihinde yazdığı maka­leden aktaracağım.

 

“Şok ‘Terapiye’ Şok Tepki.

“Donald Ewen Cameron kimdir?’ diye sorulsa kaç kişi doğru yanıt verir   bilinmez. Oysa insanlık tarihinde utançla anılacak bir psikiyatristin adıdır bu.

“Cameron, 1950’li ve 60’lı yıllarda, insan hafızasının kontrolü üzerine      yürütülen CIA projesi MKULTRA kap­samındaki deneyleri yapmış. Depresyon,      anksiyete gibi şikâyetleri olan hastalarına kendilerinden habersiz ilaç ve­rerek     elektrik şok tedavisi uygulamış. Amaç, hafızadakileri silip yeni bir insan yaratmak.

“Naomi Klein, The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism           (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi) adlı yeni kitabında,        kapitalizmin       de aynı şok yön­temiyle yayıldığını söylüyor.

 

“Küreselleşme karşıtlarının manifestosu olarak değer­lendirilen ilk kitabı                No Logo’yla uluslararası ün kazanan Klein, Kanadalı bir gazeteci. The        Nation, The Guardian ve The Globe’da yazıları yayınlanıyor.

İkinci kitabı da, ilki gibi dikkatle okunması gereken çok önemli bir             çalışma.

“Klein, Cameron’un ‘şok terapisinden’ yola çıkarak, sa­vaşlar, terör            saldırıları, darbeler ve doğal afetler yoluyla top­lumlarda şok yaratıldığını        söylüyor. Sonra da, bu ilk şokun yarattığı korku ve düzensizlik ortamını                 kullanan politikacı­lar ve şirketler aracılığıyla, ekonomik olarak ikinci şok                gerçekleştiriliyor.

Bunlara direnenlere, gerekirse, polis ve hapishane sor­gularında üçüncü                şok uygulanıyor. Amaç, toplumu kapita­lizmin vahşi uygulamalarına hazır hale    getirmek.

“Bu model, Thomas Friedman’ın geliştirdiği modern kapitalizmin              taktiksel stratejisiyle de uyuşuyor:

“Büyük bir kriz beklenir (ya da yaratılır), vatandaşlar krizden bocalamış bir haldeyken devlete ait hizmetler özel kişilere devredilir ve sonra da bu sözde   ‘reformlar’ kalıcı bir hale getirilir.

“Ne diyordu kapitalizmin gurusu?

“İster gerçek olsun, isterse gerçek gibi algılansın, sade­ce bir kriz gerçek bir değişiklik doğurur. Yani yarat krizi, yap yağmayı! Irak’ta bilim insanlarının         katledilişi; kültür birikimi­nin yok edilişi; Amerikan özel güvenlik şirketi                 Blackwater’ın karıştığı skandal, hepsi aynı oyunun bir parçası…

“Beş yıllık işgalin sonunda gelinen nokta içler acısı…

“Irak’ta profesyonel olarak iş sahibi olanların yüzde 40’ı, doktorların        yüzde 35’i, 2003’ten bu yana ülkeyi terk etti. Toplam nüfusun sadece yüzde 32’si içme suyuna ulaşabi­liyor ve kanalizasyonları çalışan yerlerde                 yaşayanların ora­nı sadece yüzde 19.

“Eh, bu durumda işgalci güçlere iş düşüyor değil mi?

“Önce yıktılar, şimdi ‘yeniden inşa’ edecekler… ki son­ra yeniden               yıksınlar…

“Neoliberal ekonominin şoklara bağımlılığı, bugüne ka­dar Latin Amerika’dan Rusya’ya, Lübnan’dan Irak’a kadar dünyanın her yerinde kendini           gösterdi.

“Rusya’da bir gecede yapılan özelleştirmelerle zengin olanlar;    Lübnan’da dış borcu halktan alınan yüksek vergi­lerle kapatmaya çalışanlar; Irak’ta hakim olan korku ve dü­zensizliği en büyük umutları olarak gören Batılı                 güvenlik fir­maları…

“Ve sonunda felaket kapitalizmine karşı gelmeyi öğre­nen halklar!”

 

Kalkandelen’in “Şok doktrini” hakkındaki aydınlatıcı ve irdele- yici yazısının bir bölümü böyle.

Klein’in bireysel beyin yıkamadan, toplumsal güdümlemeye giden çözümlemelerini daha iyi anlayabilmek için belki işin eko­nomik yönüne biraz daha eğilmek gerek.

 

Bir Ekonomi Tetikçisinin İtirafları

 

John Perkins, yıllarca istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir stratejik-ekonomik danışma şirketinde baş ekonomist olarak ça­lışmış.

Bir süre sonra çokuluslu şirketlerin ve istihbarat örgütlerinin dünya ülkelerini nasıl sömürdüğünü gördüğü için, vicdanı isyan etmiş ve oturmuş bir kitap yazmış.

Yazdığı kitap, yukarıda ele aldığım şok doktrini yönteminin ekonomik alanda nasıl işlediğini gösteriyor. Perkins, yazdığı ki­tapta özet olarak şunları söylüyor:

 

“Ekonomi tetikçisi olarak amacımız küresel bir impara­torluk kurmaktır.

“Bizler, diğer ülkeleri, şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın,     kısacası şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline      getirmek için uluslararası fi- nans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz.

“Mafya gibi, ekonomi tetikçileri de görünüşte bazı iyi­likler yapar:

“Elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç sağlarlar. Bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin      Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir.

“Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez. Sadece              Washington’daki bankalardan New York, Houston veya San Francisco’daki   mühendislik firmalarına aktarılır.

“Verilen kredi hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere                (kreditörlere) döndüğü halde, borçlu ülkenin ana­parayı ve faizin tamamını        ödemesini isteriz.

“Eğer ekonomi tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı çok büyük olur ve       borçlu ülke birkaç yıl sonra ödemeleri aksat­maya başlar. İşte o zaman biz de              mafya gibi bu borcun di­yetini isteriz.

“Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy vermek ya da             askeri üs kurmak veya petrol gibi değerli kaynaklara el koymak şeklinde             olabilir bu diyet.

“Buna rağmen borçlunun borcu devam eder.

“Böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha ek­lenmiş olur.”

 

Görüldüğü gibi bir toplumun dönüştürülmesi, zalim bir yöneti­min başa geçirilmesi veya sürdürülmesi sadece o toplumun iç di­namiğine değil, dünya konjonktürüne, dış dinamik öğelerine de bağlı bir süreç.

Bu süreç kimi zaman Irak’ın işgalinde olduğu gibi çok açık bir biçimde işletiliyorsa da, genellikle bu kadar sert ve kaba yöntem­lere başvurmadan daha ince biçimde egemenliğini sürdürüyor.

Ayrıca bu noktada hemen anımsatmak isterim ki, Amerika Irak’ı işgal ederken bu ülkeye zulmü değil, demokrasiyi getirme iddiasındaydı. Sonuç ortada!

Perkins bu sürecin dünya çapındaki sonuçlarını da özet ola­rak şöyle anlatıyor:

 

“2004 itibariyle Üçüncü Dünya ülkelerinin borç toplamı 2,5 trilyon dolara,            yıllık faiz ödemeleri de 3,75 milyar dola­ra yükselmiştir.

“Bu tutar, tüm Üçüncü Dünya ülkelerinin sağlık ve eği­tim harcamaları    toplamından fazladır. Aldıkları dış yardımın da 20 katıdır.

“Yine bu ülkelerde nüfusun en üst yüzde biri, ülkelerinin mali     kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90’ına sahiptir.

“Bu çağdaş şirketokrasi imparatorluğunun gücü, etkisi ve sinsiliği, Roma               ordularını, Orta ve Güney Amerika’yı fet­heden İspanyol konkistadorlarını, 18-          19’uncu yüzyılın Avru­palı sömürgecilerini çok geride bırakır.

“Biz ekonomi tetikçileri kurnazızdır. Bizler tarihten ders aldık. Kılıç           taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz.

“Ekvador, Nijerya, Endonezya gibi ülkelerde yerli öğret­menler veya         esnaf gibi giyiniriz, Washington ve Paris’te bü­rokratlara ve bankerlere   benzeriz, proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız.

“Yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz.

“Yasadışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir. Zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır.”

 

Buraya kadar zalimi ve zulmü hem genel olarak ele aldık, hem de bireysel açıdan bir zalimin oluşumunu inceledik.

İnsanları zorla zulme boyun eğdirmenin bireysel mekanizma­larını simgeleyen Stockholm Sendromu’ndan, zulmü dışarıdan da empoze eden ve zalimlere destek veren toplumsal mekaniz­maları irdeleyen Şok Doktrini’ne geçtik.

Artık “İçimizdeki Zalim”i, bireysel benliğimizin dışında da, toplumsal varlığımızda ve benliğimizde de aramaya başlayabi­liriz.

Tabii işe tarihten başlayacağız.

Hitler’in Almanya gibi bir ülkede demokratik mekanizmaları kullanarak iktidara gelişinin arkasındaki mekanizmaları anlamaya çalışacağız.

Daha sonra Amerika’da, McCarthy gibi şarlatan bir politikacı­nın sanat, edebiyat, bilim ve siyaset dünyasına nasıl bir korku sal­dığını ve nasıl durdurulabildiğini irdeleyeceğiz.

Son olarak, bir diktatörlükten bir başka diktatörlüğe geçiş ör­neği olarak İran’a çok kısaca baktıktan sonra Türkiye’ye gelece­ğiz.

 

Sorular

 

Dünyadaki düzenin nasıl işlediğini biliyor, bununla ilgileni­yor musunuz?

Dünyadaki egemen ilişkilerin sizin ülkenizi ve toplumunuzu da biçimlendirdiğinin ve bu biçimlendirmenin sizin yaşamınızı et­kilediğinin farkında mısınız?

Bireysel veya toplumsal bir sorunla karşılaştığınızda derhal panikler ve egemen ilişkilerin empoze ettiği çözüme sarılır mısı­nız?

Birey ve toplum olarak kendi yazgınıza kendiniz hâkim ol­mak istiyor musunuz?

 

 

 

BÖLÜM IX

 

Nazi Al manyası Demokratik Yapı İçinde Yeşeren

Faşizm ve Kitlelerin Desteği

 

 

“İçimizdeki Zalim”i yazarken, Nazi Almanyası’ndan, faşizmin o sadece Almanya’yı değil bütün dünyayı kana bulayan çılgınlığın­dan çok şey öğrendim. Bütün bir toplumun, genciyle yaşlısıyla, er­keğiyle kadınıyla, işçisiyle işvereniyle, askeriyle siviliyle, zalim bir katilin, hasta ruhlu bir diktatörün peşine nasıl takıldığının öyküsü gerçekten ibret verici.

Bu ibret verici öykü, bütün insanlığı etkilemiştir: Böyle bir fela­ketin bir daha yaşanmaması için demokratik rejimin korunmasına ve siyasal iktidarların yetkilerinin sınırlanmasına ilişkin, başta ana­yasa mahkemeleri olmak üzeri birtakım denetimler getirilmiştir.

 

Bütün Bir Toplumu Zalime

Dönüştürmenin Önkoşulları

 

Toplumsal zulüm, genellikle münferit olaylar olarak başlar, insanlar münferit olaylara, kimi zaman duymadıkları, kimi zaman da kendilerini ilgilendirmediği için, kolay kolay ortak tepki vermez. Dolayısıyla münferit olaylar zamanla yaygınlaşır. İnsanlar da ik­tidarın zulme dönük tutum ve davranışlarını zamanla kanıksar. Daha önce de belirttiğim gibi “kanıksama”, zulmün kabulünde ve yaygınlaşmasında, zalimin iktidarını güçlendirmesinde en önemli psikolojik öğelerden biridir.

Almanya’da da süreç böyle işledi, ama hiç de bu kadar basit değildi. Süreci iyi anlayabilmek için işe önce herkesin bildiği bazı tarihsel ve toplumsal koşulları anımsayarak başlayalım:

  1. Alman toplumu “disipliniyle bilinir. Bu onun Bismarck’tan sonra oluşan önemli toplumsal ve tarihsel özelliklerinden biridir.

Disiplinli bir toplum olan Almanlar, her türlü otoriter gelişmeye uygun bir ortama sahip olmuşlardır.

  1. Almanya ileri bir endüstri ülkesidir. Fakat hammadde gerek­sinmesi açısından, rakipleri İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz, İspanya gibi yaygın sömürgeleri yoktur.

Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı bir anlamda sömürgeler üze­rinden bir savaş olarak gündeme gelmişti, ama Almanya bu sava­şı kaybedince, yine endüstrileşmesi için gerekli olan hammadde kaynaklarından yoksun kaldı.

  1. Anımsanacağı gibi Marx, komünist devrimin Almanya’da olacağını tahmin ediyordu.

Çünkü Almanya’nın ekonomik ve toplumsal gelişmişliği, onun Marksist terminolojiyle “bir üst toplumsal ve siyasal aşamaya” geçmesi için uygun bir ülke olmasına yol açmıştı.

Tabii Marksizm’e göre “bir üst aşama”, bir üst üretim aşama­sı, kapitalizmden sosyalizme geçiş olarak belirtiliyordu. Ama ne yazık ki, 19. yüzyılın sonlarına doğru güçlenen milliyetçilik akım­larının bir üst aşaması, daha doğrusu bu aşamaların bir seçene­ği, yanlış bir doğrultuda da olsa, Almanya’da “ırkçılık” olarak al­gılanmıştır. Irkçılık, Birinci Dünya Savaşı sonunda tasfiye edilen tarım-din imparatorluklarını ortadan kaldıran “milliyetçilik” akımla­rının tüm dünyada görülen sonuçlarından biriydi.

Endüstrileşmenin, yıkılan din-tarım imparatorlukları yerine “ulus devlet” (milli devlet) seçeneğini gündeme getirmesi, uzun bir süre ırkçılık ile milliyetçiliğin iç içe geçmiş ideolojiler olarak al­gılanmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.

Bu arada gelişmiş endüstriyel toplumların önündeki öteki se­çeneklerin liberalizm, sosyalizm, Marksizm, Leninizm, emperya­lizm, sendikalizm, demokratik ve laik sosyal refah devleti çizgile­rinde oluştuğunu anımsayalım. Ama dönemin siyasal ve ideolo­jik “ruhunda” ırkçılığın, milliyetçilikle birlikte çok önemli bir rol oy­nadığını ve Almanya’nın da bundan büyük ölçüde etkilendiğini bi­lelim.

  1. Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra imzaladığı Versay Antlaşması, ırkçı faşizmin filizlenmesinde önem­li bir faktördür.

Versay’ın etkisi iki türlü olmuştur.

Birinci olarak Almanların “ulusal gururu” incinmiştir. Bu durum aşırı milliyetçi akımların ırkçılığa dönüşmesinde ciddi bir tabanın oluşmasına yol açmıştır.

İkinci olarak savaş borçlarının yükü ekonomi üzerinde bü­yük bir baskı oluşturmuş, dışarıya ödenen tazminatlar yabancı ve Yahudi düşmanlığının ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.

Böylece Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya dayatı­lan Versay Antlaşması, toplumun hem ekonomik ve siyasal an­lamdaki gelişmesinin önünde bir engel hem de “Almanların ulusal gururunu” zedeleyen bir öge olarak, Nazizmin doğmasında ve ge­lişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Bilindiği gibi Hitler, yükselişi sırasında siyasal söylemlerinin önemli bir bölümünü “Versay’ın yırtılması” üzerine inşa etmiştir.

  1. Dünya konjonktürü de Almanya’nın yaşadığı güçlükleri art­tırarak, toplumun tepkisel siyasetlere destek vermesine uygun bir ortam hazırlamıştır.

1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, bir yandan Almanya’nın ağır savaş borçlarının ödenmesinde yardımcı olan Amerika’yla ara­sındaki mali ve ekonomik ilişkileri zedelemiş, öte yandan ülkenin tam bir “hiper enflasyon krizi” içine sürüklenmesine yol açmıştır. Alman parasının değeri çok düşmüş, halk neye güveneceğini şa­şırmıştır. Böyle bir ortam içinde Alman halkı, kurtuluş vaat eden sert ideolojilere, yani zulme kapı açan çözümlere daha yatkın bir psikoloji içine girmiştir.

  1. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünyayla birlikte, Avrupa ve Almanya da bir arayış içindedir.

İmparatorlukların yıkılmış, yeni ulus devletlerin ortaya çıkmış olması bütün ülkeler gibi Almanya’yı da etkilemiştir. Üstelik, Alman İmparatorluğu da yıkılmış, ülke yenilmişlik psikolojisi içinde siya­sal çıkış yolları aramaya başlamıştır. Demokratik rejimin bütün ku­rum ve kurallarıyla henüz yerleşmemiş olması, her türlü sert, “kur­tarıcı” ideolojilerin taban kazanmasına olanak sağlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin kurulmuş olması, Almanya’daki “komü­nist” akımları güçlendirmiş, ülke sadece ekonomik ve toplumsal olarak değil, siyasal ve ideolojik olarak da büyük bir kargaşanın ve “iktidar mücadelesinin” yani rejim bunalımının içine sürüklen­miştir.

Güçlü komünist hareket, güçlü faşist reaksiyonları da doğur­muştur.

  1. Hitler ve Naziler, ülkedeki siyasal yönetimin kararsızlıkların­dan ve beceriksizliklerinden olduğu kadar, İngiltere’nin ve özel­likle Fransa’nın “aymazlığı” sonunda, rahatça güçlenmişlerdir. Demokrasi, henüz içte de dışta da, “korunması gereken ideal bir rejim” olarak algılanmamaktadır.

Hitler Avrupa’yı, Avrupalı devlet adamlarını ve politikacıları parmağında oynatmış, kafasındaki dünya imparatorluğu modelini içerde ve dışarıda adım adım uygulamaya koymuştur.

  1. Nazi ideolojisi, Hitler’in sınıfsal açıdan, Alman sermayesin­den destek bulmasıyla güçlenmiştir.

Gerek ekonomik kriz, gerekse komünizmin yükselişi, Hitler’in yani Alman Nazilerinin Alman büyük sermayesinin desteğini al­masına yol açmıştır. Hitler, Alman büyük sermayesini, ideolojisi­nin motor güçlerinden biri yapmayı başarmıştır.

  1. Hitler ve Naziler, zulme dönük bütün sert ideolojilerin ge­reksinme duyduğu “düşman yaratma” konusunda da ırkçı milli­yetçiliğe destek olarak, dini kullanmakta büyük bir başarı göster­mişlerdir.

Zaten Hıristiyan kültürü, Yahudi düşmanlığını, tarihsel ve din­sel olarak Avrupalıların “toplumsal bilinçaltına” iyice kazımıştı. Hitler kiliseyi de yanına çeker ve zulmüne alet ederken hemen he­men hiçbir ciddi güçlükle karşılaşmamıştır.

  1. Yahudilerin Avrupa’daki ve özellikle Almanya’daki sayısı ve ekonomik gücü, onların kolay bir “hedef düşman” olmalarına yol açmıştır.

Her uluslaşma sürecinde ve her ulusal eylemde “ortak düş­man” kavramının önemli bir sosyal, psikolojik ve siyasal koşul ol­duğu zaten bilinir. Eylemin gücü ile düşmanın gücü ve dolayısıyla, “düşmana karşı alınacak önlemlerin şiddeti” doğru orantılıdır, işte Yahudilerin Almanya’daki varlığı ve gücü böyle bir hedef olmaları­na yol açacak düzeydeydi.

Dönemin bu kitlesel cinayet çılgınlığını hazırlayan genel “ön­koşullar” çok kaba hatlarıyla bunlar. Şimdi özel uygulama koşul­larına bakalım.

 

Özel Uygulama Koşullan

 

  1. Tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

Ünlü öyküdür: Bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız, sıçrar ve kendini dışarı fırlatır. Ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız, kurbağacık da haşlanarak ölür.

Naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sis­temin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürü­yüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüş­lerdir. Her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. Yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçir­mişlerdir.

  1. Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece “çoğunluğun yönetimi” olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, Nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüş­tür. Naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

  1. Eğitim ve örgütlenme etkinlikleri Naziler tarafından son de­rece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

Özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. Son kertede, beyinleri Nazi ide- olojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

  1. Nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

Hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. Naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

Başta Hitler’e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmü­ne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan Alman Protestan Rahip Friedrich Gustav Emil Martin Niemoller’e atfedilen şu söz­ler süreci çok iyi özetlemektedir:

 

Önce komünistler için geldiler.

Sesimi çıkarmadım.

Çünkü ben komünist değildim.

Sonra sendikacılar için geldiler.

Sesimi çıkarmadım.

Çünkü ben sendikacı değildim.

Sonra Yahudiler için geldiler.

Sesimi çıkarmadım.

Çünkü ben Yahudi değildim.

Sonra Çingeneler için geldiler.

Sesimi çıkarmadım.

Çünkü ben Çingene değildim.

Sonra benim için geldiler.

Kimse sesini çıkarmadı.

Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı…

 

  1. Zulmün Yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, İkinci Dünya Savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

Ülkenin bir “savaş durumu” içinde bulunması, her türlü mil­liyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, “ihanet” kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturması­na yardımcı olmuştur. Naziler savaş koşullarını, tüm toplumu bo­yundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

Orduyu, kendi polis örgütleri olan SS’ler aracılığıyla tam bir si­yasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odak­lanmasını sağlamışlardır.

  1. Siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yay­gın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kul­lanılmıştır.

Bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak Naziler ta­rafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. Başında Goebbels’in olduğu bir Propaganda Bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altı­na almıştır.

  1. Toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, top­lumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

Bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü ör­tülmeye çalışılmıştır. Böylece pek çok kişinin “görmedim”, “duy­madım”, “bilmiyorum” gibi bahanelere sığınarak, ilgisiz kalması sağlanmıştır.

  1. Dönem, Avrupa’da ve özellikle de Almanya’da ırkçılık felse­felerinin yükseliş dönemidir.

Hitler tüm ideolojisini Alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. Soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen “Germen ırkçılığından” kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. Yahudi soykırımının arkasında “Üstün Irk” ideolojisi, Germen ırkçılığı vardır.

  1. Almanlara yeni bir “Dünya Devleti” ve “Dünya Düzeni” vaa­di, Hitler’in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

Toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir “evrensel dünya düzeni” çerçeve­sinde ele alınmıştır. İnsanların tarih ve “insanlık” bilinci, “Germen ırkçılığı” çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

  1. Adalet sistemi “Germen ırkçılığı” çerçevesinde yeniden dü­zenlenmiştir.

Yargı sistemi ve yargıçlar, “Nasyonal Sosyalizmin” birer uy­gulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. Yargıçların, kendilerini “Führer’in yerine koyarak karar vermeleri” istenmiştir.

  1. Bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu “yeni ideoloji”, “yeni dünya düzeni” çerçevesinde yönlendirilmiş, toplum, bu kanallar aracılığıyla da manipüle edil­miştir. Sinema, mimari gibi alanlar bile yeni Nazi imparatorluğu’nun birer simgesi, birer “ideoloji taşıyıcısı” haline getirilmiştir.
  2. Yahudi “tehlikesi”, evrensel bir “dünya tehdidi” olarak ele alınmıştır.

Bu “tehlike”(!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte ey­lemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

Nazi Almanyası’ndaki uygulamaların kabaca sınıflaması da özet olarak böyle. Şimdi artık işin temelinde yatan esas öğeye, meşruiyet aldatmacasına ve bu aldatmacanın aracı olarak kullanı­lan üç mekanizmaya bakabiliriz.

 

Meşruiyet Aldatmacası: Siyasal İktidar-Devlet

Eşitliği, Seçimler ve Germen Irkçılığı

 

Buraya dek hep toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel “yön­lendirmeler” üzerinde durduk.

Şimdi artık asıl soruyu sormak gerekiyor:

Normal bir insan, ister Alman olsun, ister başka bir milletten, ister Hıristiyan olsun, ister başka bir dinden, bir soykırıma nasıl destek verir, kendinden farklı insanların topluca yok edilmesine nasıl katılır? Bir başka deyişle insanlar bu zulme nasıl duyarsız ka­labilir… Ya da daha kötüsü, duyarsız kalmakla da yetinmez, bu zulme doğrudan nasıl katılır?

“Toplumsal çılgınlığa katılan ve soykırım cinayetlerine gönüllü olarak destek veren” bireylerin neden böyle davrandıklarının tarih­sel, toplumsal ve siyasal olarak genel nedenlerini yukarıda özetle­diğim maddelerde belirttim.

Tabii bunlara, pek çok “bireysel sapma” nedenini açıklayan “genetik” veya “psikolojik” öğeler de eklenebilir.

Naziler üzerine yazılmış inceleme yapıtları bu tür “psikolojik çözümlemeler” açısından da çok zengindir.

Örneğin, Eric Fromm’un Özgürlükten Kaçış adlı çalışması he­men akla gelenler arasında birinci sıradadır.

Naziler üzerine yazılmış kitaplardan söz edince William L. Shirer’in Nazi İmparatorluğu’nun Doğuşu, Yükselişi ve Çöküşü adlı üç ciltlik yapıtını anmamak olmaz.

Bu noktada belki, Türkiye’de de sergilenmiş olan Hans Fallada’nın Küçük Adam Ne Oldu Sana, Bertolt Brecht’in, Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi ve Cecil Philip Taylor’ın Good (İyi) adlı oyunu gibi tiyatro yapıtlarının da aslında psikolojik, sosyal psi­kolojik ve sosyolojik olarak pek çok bilimsel ipucu verdiğini anım­samak gerekir.

Ama ben burada, “normal bir iyi insanın” nasıl olup da bu soy­kırım çarkının bir parçası haline dönüşebildiğinin bireysel, toplum­sal ve siyasal mekanizmasını çözümlemek istiyorum.

Burada tartışmak istediğim konu, siyasal manevralar ya da ince hukuksal ve siyasal oyunlar değildir. Normal bir birey, hangi iç ve dış inançla bu zulüm mekanizmasının bir parçası haline geliyor?

İşte bu sorunun yanıtı, bireyin, yapılan zulmü “meşru” görme­si olarak verilebilir.

Üzerinde durmak istediğim nokta, “zalim bir iktidarı” bireylerin vicdanında ve kamuoyunda aklayan çarpık bir “meşruiyet” anlayı­şının temelleridir. Bireylerin zulme ortak olmaları, bunu yapan ikti­darı meşru görmelerinden ve bu iktidar meşruiyetinden hareketle yapılanları sorgulamamalarından kaynaklanmaktadır.

*

Bireyleri zulme iştirak etmeye yönelten bu mekanizmanın ek­seninde yatan “meşruiyet” kavramı, çarpıtılmış ve yozlaştırılmıştır.

Ayrıca insanları, yapılan zulmün “meşru” olduğuna inandıran, ikna eden, dolayısıyla tepki gösterilmesini önleyen, boyun eğme­yi sağlayan bir kavramdır bu.

Üç aracı vardır:

  1. Parti-iktidar-devlet ayniyetinin oluşturduğu “devlet gücü”
  2. Yönlendirilen “seçimler”(!)
  3. “Germen ırkçılığı”

İşte saptırılmış ve çarpıtılmış ama herkes tarafından içselleştirilmiş bir “meşruiyet” kavramının üç aracı!

*

Birinci olarak “siyasal iktidar” ile “devlet” kavramlarının yozlaş­tırılarak eşanlamlı hale getirilmesine ve bu yolla Nazilerin kendile­rini meşrulaştırması sürecine bakalım:

Her toplumda bireyi “vatandaş” yapan, yaşadığı toplumun bir parçası olarak işlevlerini yerine getirmesini sağlayan, onun yaşa­mını meşrulaştıran, daha doğrusu yaşamasını olanaklı kılan bir “devlet” vardır.

Bireyin içinde yaşadığı toplumun “devleti”, önce bireyin “va­tandaşlığını” onaylar. Ona bir nüfus kâğıdı verir. Daha sonra bire­yin bütün medeni hakları devletçe onaylanır: Evlenmesi, çocukla­rı ve sonunda ölümü. Yani birey, kimliği, içinde yaşadığı toplumun devleti tarafından onaylanan bir varlıktır.

İşte tek başına yalnız “birey”, tarihsel, toplumsal ve gelenek­sel açıdan, genel olarak çağdaş demokrasinin geliştirdiği bir kav­ram olan “eylemli ve devleti denetleyen vatandaş” olmaktan çok, “varlığı devlet tarafından onaylanan bir kimliktir”. Tek başına olan bir bireyin, “devlete karşı” hemen hiçbir gücü yoktur… Daha doğ­rusu devlete karşı sahip olduğu bütün güçler yine ancak “devletin koruması ve güvencesi altındadır”.

Günümüzde gelişen demokrasi ve insan hakları kavramları, bireyi devletin karşısında “temel hak ve özgürlükler” bağlamında korumayı esas alan bir anlayışı yansıtır. Bir başka deyişle günü­müzün demokrasi ve insan hakları kavramları, bireyi, anayasalar­la, yasalarla, bağımsız yargıyla, yani bir “demokratik hukuk devle­ti” anlayışıyla koruma altına almıştır… Veya alması beklenir.

İşte tam bu noktada, “siyasal iktidar” ile “devleti” özdeşleştir­menin, yani “devlet” kavramını yozlaştırmanın önemine geliyoruz: “Devlet” kalıcıdır, “siyasal iktidar” geçicidir.

“Siyasal iktidar”, seçimler sonucunda devletin sadece bir par­çası olan “hükümeti” yani “icrayı” oluşturur. Siyasal iktidarın, dev­let karşısında çeşitli güvencelere sahip olan “demokratik hukuk devleti” kavramına uygun davranması, icraatını buna göre yap­ması beklenir.

“Hükümet” dışında “devletin” ayrıca “yargı” ve “yasama” gü­cü vardır.

“Siyasal iktidar” seçimlerin sonunda yasama gücüne de hâkim olabilir. Ama bu hâkimiyet, asla ve asla yasama organındaki “mu­halefetin” varlığını, daha da önemlisi “milli iradenin” bir parçası ol­duğu gerçeğini inkâr edemez, değiştiremez.

Bir başka deyişle “devlet” ve “milli irade” kavramlarının içinde zorunlu olarak örgütlü, meşru, hak ve özgürlükleri sınırlanamaz, kısıtlanamaz bir “muhalefet” olgusu da vardır.

İktidar zulmüne karşı en önemli güvence, böyle bir muhalefe­tin varlığıdır.

Ayrıca çağdaş demokrasilerde “siyasal iktidarların” her eylemi, “yargı gücünün” denetimine tabidir. Hatta çağdaş demokrasilerde “yargı”, bireyi sadece “siyasal iktidarın” yani hükümetin karşısın­da değil, bizzat “devletin” karşısında bile korur: Çağdaş demokra­silerin esasını oluşturan temel hak ve özgürlüklerin temeli budur.

İktidar zulmüne karşı en önemli güvence, bağımsız yargı ta­rafından oluşturulur. “Çağdaş demokrasilerde” “devlet”, “siyasal iktidardan” yani “hükümetten” daha büyük, daha geniş ve daha farklı bir varlıktır:

“Bireyin haklarını hükümete karşı da koruyan bir varlık”.

*

İşte Nazi Almanyası’nda “normal ve iyi insanları” da soykırımın bir parçası haline getiren birinci öge, bu “devlet-siyasal iktidar ay­rımının ortadan kaldırılması”, bireyin, Nazi iktidarı karşısında yalnız ve korumasız bırakılmış olmasıdır.

Naziler bir yandan siyasal iktidarları ile devleti aynı kılarak, öte yandan bireyi “siyasal iktidar-devlet” karşısında tümüyle koruma­sız bırakarak, zalim bir rejim kurmuşlardır.

Tabii tam bu noktada “parti eşittir siyasal iktidar” denklemini de anımsamak gerekir. Naziler, Nasyonal Sosyalist Partiyi siya­sal iktidarla, siyasal iktidarı da devletle eşitleyerek, sonunda “par­ti eşittir devlet” anlayışına ulaşmışlardır.

Parti de Führer’in tartışılmaz otoritesi altında olduğu için “dev­let eşittir Führer” uygulaması Almanya’ya egemen olmuş, zalim Hitler tüm toplumu parmağında oynatmıştır.

Nazi iktidarında ne muhalefet vardır, ne de bağımsız yargı!

Örgütlü ve meşru bir muhalefetin yokluğu ile bağımsız yargı­nın tahrip edilmesi sonucunda birey, Nazi iktidarı karşısında bütü­nüyle savunmasız ve güçsüz bırakılmış, Hitler, devlet gücünü de arkasına alarak, bütün bireyleri zalimce ezmiştir.

Böylece Naziler, hem soyut “devlet” kavramının sahip olduğu “meşruiyeti” kendi partilerine, iktidarlarına mal etmişler, hem de bireyi yalnızlaştırarak sözde “meşrulaştırdıkları” siyasal iktidarları karşısında korumasız bırakmışlar, böylece her türlü temel hak ve özgürlüğü ortadan kaldırarak, insanları bir zulüm aygıtının küçük dişlileri haline getirmişlerdir.

*

Bireyleri zulüm mekanizmasının küçük birer dişlisi haline ge­tiren çarpıtılmış ve saptırılmış “meşruiyet” kavramının ikinci öğe­si “seçimlerin” istismarıdır.

Demokrasiyi yalnız seçim mekanizmasına indirgeyen ve bir kez seçimle iktidara geldikten sonra rejimi kendi iktidarına uygun bir biçimde yozlaştıran örnekler, tarihte de, günümüzde de çok sık görülür.

Hemen bütün diktatörler, göstermelik de olsa seçim mekaniz­masını sözde meşruiyetleri için kullanır, arada bir halkı sandığa götürerek istedikleri sonuçları alırlar.

Nazilerin demokrasiyi kendi amaçları için kullanmaları da hem seçim mekanizmasını istismar etmek, hem de meclisin işleyişin- deki boşluklardan yararlanmak biçiminde olmuştur.

Buradaki temel saptırma, “Madem seçim kazanarak iktidara geldim, o halde her yaptığım meşrudur,” anlayışının topluma da- yatılmasıdır. Tabii bir iktidar, kendisini denetleyecek ve frenleye­cek olan adalet mekanizmasını, anayasal denetim kurumlarını ve kurallarını önceden egemenliği altına almışsa, bu saptırma ve da­yatma çok daha kolay olur: Her türlü antidemokratik uygulaması­nı, seçilmiş olma gerekçesiyle topluma dayatabilir.

İktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimle­rin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yuttu- rabilir.

Üstelik Naziler, ünlü Reichstag komplosuyla iktidarlarını per­çinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

Zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskı­lar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. Bütün bu yaptıklarını da, “seçilmişlerin” meşruiyeti adına ve siyasal iktidar- devlet özdeşliği içinde “devlet olarak” halka zorla da olsa benim- setmişlerdir.

Nitekim, Batı demokrasileri, Nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir da­ha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim me­kanizması getirmiştir.

Tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

Unutulmamalıdır ki Hitler de Humeyni de yargıyı ele geçirdik­ten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldıra­rak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

Günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiç­bir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, mu­halefet hakkını yok edemez!

Hiçbir seçim, hiçbir referandum, bir iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

Zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasına sak­lanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!

*

Nazilerin, zulmü meşru kılmak için kullandıkları üçüncü öge, Germen ırkçılığıdır.

Zalim bir iktidarın kamuoyunda ve bireylerin vicdanlarında “meşruiyet” kazanması ve böylece gönüllü olarak desteklenmesi hiç de kolay bir süreç değildir.

Sadece devlet gücünün zalim bir baskı aracı olarak kullanıl­ması ve sadece “sözde sandık” maskaralığı, bu “sözde meşrui­yetin” içselleştirilmesi, gönüllü olarak benimsenmesi için yetme­yebilir. İnsanları daha derinden etkileyecek, onların duygu ve dü­şünce dünyalarına da nüfuz edecek, ideolojik-duygusal bir öge de gereklidir.

İdeolojik-duygusal öğeler genellikle insanların kimlik özellikle­rinden, dinlerinden, mezheplerinden, ırklarından, milliyetlerinden gelir. Bu nedenle de bu öğelerin siyasette kullanılması son derece tehlikeli sonuçlar doğurur.

İşte zalim Naziler, insanları ideolojik olarak yönlendirmek, duy­gusal olarak da iktidarlarına tutsak etmek için Germen ırkçılığı­nı, meşruiyet kaynağı olarak kullanmışlardır. “Üstün Germen ırkı” ideolojisi, savaştan yenilmiş ve gururu kırılmış olarak çıkan Alman halkına yeni bir kimlik, yeni bir umut vermiş, “yeni bir dünya “va­at etmiştir:

Üstün Germen ırkının yönetiminde bin yıl ayakta kalacak yep­yeni bir dünya düzeni!

Naziler bu saçma sapan ırkçı ideolojilerini, ne yazık ki zamanın ruhunu da kullanarak devreye sokmuşlardır. O dönemde Avrupa ne yazık ki ırkçı kuramların, ırkçı ve üstün ırk, üstün insan kavram­larının yüceleştirildiği felsefi akımların etkisindedir.

Nietzsche saptırılarak yeniden keşfedilir. Felsefenin yanında, biyoloji ve tıp bu yeni ideolojinin doğruluğunu kanıtlamak için kul­lanılır. Toplama kamplarının şeytani doktoru Mengele, bu kamp­larda yeni ideolojiye uygun sonuçlar elde etmek için insanlar üze­rinde canice deneyler yapar. Wagner, Germen ırkçılığı ideolojisi­nin bestecisi kabul edilir. Yepyeni bir Nazi mimarisi yaratılır: Bu ye­ni mimarinin öncülerinden Albert Speer’in anıları sonradan Nazi zulmünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyacaktır.

Tabii bu “üstün Germen ırkı” ideolojisinin bir de düşmana, hem de güçlü bir düşmana gereksinmesi vardır. O da hemen bu­lunur: Yahudiler!

Yahudi ırkı Nazilere göre dünya üzerinden silinmesi gereken bir ırktır, bütün kötülüklerin anasıdır!

Ülkenin devleti, siyaseti, eğitim, örgütlenmesi, yargısı artık bü­tünüyle bu yeni ideolojiye göre biçimlendirilir. Çocukların, gençle­rin beyinleri yıkanır. Polis ile ordunun, çocuklar ve gençler ile aile­lerin denetimi ele geçirilir.

Polonya’ya 1 Eylül 1939 günü saldırarak bütün dünyayı kana boyayacak olan bir savaş başlatılır ve savaş koşulları, bu üstün ırk ideolojisinin dayatılması için araç olarak kullanılır:

Artık zaten muhalefetin ve bağımsız yargının kalmadığı bir dik­tatörlükte en ufak bir eleştiri bile acımasızca cezalandırılır. İşte in­sanlar böyle bir rejim altında bir anlamda başka seçenekleri kal­madığı için de zulmü içselleştirirler, yani meşrulaştırırlar.

Bu saptırılmış meşruiyet kavramı, yine saptırılmış olan “dev­let eşittir Nazi iktidarı” anlayışıyla birleştirilince, “masum” ve “iyi” bireyler, bir zulüm mekanizmasına dönüştürülen devlet aygıtının “doğal” birer dişlisi haline gelmişlerdir.

Tabii bütün bu süreçler sırasında her türlü baskı, saptırma, hak­sızlık, hukuksuzluk, şiddet, yavaş yavaş tırmandırılmış, her “söz­de meşru” siyasal kazanım, bir sonraki zalim eylemlerin gerekçe­si yapılmıştır.

 

Zalim Bir Liderin Yükselişi

Hitlerin Yaşamındaki Dönüm Noktaları

 

Şimdi buraya kadar irdelediğimiz konular çerçevesinde zalim bir liderin kişiliğinin nasıl oluştuğuna ve iktidara nasıl geldiğine bakmak çok yararlı olabilir.

Çünkü “Hitler vakası”, zalim bir kişiliğin ve zalim bir liderin na­sıl oluştuğu konusunda somut bir örnektir. Bu açıdan çok öğreti­cidir.

*

Adolf Hitler 1889 yılında Alman-Avusturya sınırına yakın bir böl­gede, Avusturya vatandaşı olarak doğdu. Alman vatandaşlığına ge­çişi, 1932’de, 43 yaşında cumhurbaşkanlığına aday olmak içindi.

Babasının üçüncü eşi olan annesi, babasıyla ikinci dereceden kuzen olduğundan evlenmeleri için kiliseden izin alındı. Hitler’in babası Alois gayrimeşru bir çocuktu ve doğumundan çok sonra babasının nüfusuna geçirilmişti.

Çok sert olan babası, Hitler doğduğunda 53 yaşındaydı. Oğlu­nun memur olmasını istiyor ve çok baskı yapıyordu. Hitler babası­na direnerek büyümüş, zalimliği ondan öğrenmişti.

Derslerini ihmal ettiği için okulda başarısızdı. Ressam olmak istiyordu ama resim yeteneği olmadığı için bu konuda da başa­rı kazanamadı, iki kez Viyana Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girmiş ancak kabul edilmemişti. Tabii hem babasının zulmü, hem de bu başarısızlık ve düş kırıklığı onu tüm çevresine karşı büyük bir olumsuzluğa itti.

Annesi koyu bir Katolik’ti ve oğlunu iyi bir Katolik olarak yetiş­tiriyordu. Hitler 15 yaşındayken, babasını tüberkülozdan kaybet­ti. Annesine bakmak için inşaatlarda işçi olarak çalışmaya başla­dı. Kendisi de bir ciğer rahatsızlığı geçirdiği için okula ara verdi ve bir daha dönemedi.

18 yaşında, çok sevdiğini ve çok bağlı olduğunu söylediği an­nesini de kaybetti. Annesinin ölümünden Yahudi bir doktoru so­rumlu tuttu. Katolik kilisesine yakınlığı ve Yahudi düşmanlığı da, babasından aldığı zulüm eğitimiyle birlikte, çocukluk ve gençlik yıllarında biçimlendi.

1912’de Viyana’dan Münih’e geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması Hitler için bir fırsat oldu. Özel bir çaba göstererek Bavyera ordusuna girdi. Savaşta büyük yararlıklar gösterdi, yara­landı, iki madalya aldı ve onbaşı rütbesiyle terhis oldu.

Almanya’nın yenilgisini hastanede yatarken öğrendi ve bu ye­nilgi yeni bir travmaya yol açarak onun psikopat kişiliğinin biçim­lenmesinde etkili oldu.

Savaştan sonra Münih’e döndü, sürekli darbelerle ve ihtilaller­le çalkalanan Bavyera’da, kısa süreli bir ömrü olan Komünist yö­netim devrildikten sonra, yönetime el koyan sağcılarla işbirliği ya­parak siyasal yaşamına başladı.

Uzun süre yönetim için istihbaratçılık yapan Hitler, bu faaliyet­leri sonunda, davet üzerine, komünist sendikalarla mücadele için kurulan işçi örgütlerince desteklenen Alman işçi Partisi’ne girdi. Böylece “İşçi sınıfına dayanan milliyetçi bir rejim” düşüncesi Hitler için artık bir siyasal mücadele hedefi olmuştu.

Parti, daha sonra Hitler’in de yazılmasına katkıda bulundu­ğu yeni bir programla, adını, Alman İşçileri Nasyonal Sosyalist Partisi olarak değiştirmiş ve zulmün yükselişinin adı, Nazizm, böy­lece resmen konmuştu.

Bir süre sonra partinin yönetimini ele geçiren Hitler, eski as­kerlerden oluşan vurucu bir gücü partinin “Beden Eğitimi ve Spor” bölümü olarak örgütledi ve böylece kahverengi üniformalı SA’ları yarattı.

SA’lar sadece Nazi partisinin toplantılarında “düzeni sağlayı­cı” görev yapmıyor, aynı zamanda başka partilerin toplantılarını da basıyordu. Hitler bu yüzden hapse bile girdi. 1923’te bir bira­hanede Bavyera hükümeti ile işadamlarının yaptığı bir toplantıyı basarak bir hükümet darbesi yapmaya çalıştı fakat başarısız oldu. Bunun üzerine yargılanıp beş yıl hapse mahkûm oldu, ancak do­kuz ay sonra tahliye edildi.

Hapisteyken, üstün Alman ırkı fikrine dayadığı, Yahudiler ile Slavları lanetlediği ve kuracağı düzeni açıklayan Kavgam adlı ki­tabı yazan Hitler, çıktıktan sonra, kapatılmış olan Nazi partisini yeniden örgütledi, yayın organlarını devreye soktu, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na kadar büyük bir örgütlü güç gerçekleştirdi. Bu arada, SA’lardan memnun olmadığı için kara gömlekli SS’leri kurdu.

Darbe girişimleri başarısız olunca parlamentoya girerek ikti­darı ele geçirme stratejisine başvurdu. 1929 Ekonomik Bunalımı Hitler’in “kurtarıcı” rolünü bir umut haline getirdi ve Naziler 1930 seçimlerinde yüzde 18 oyla meclisin ikinci büyük partisi haline geldi.

Bundan sonra büyük sermayenin desteğini de alan Hitler ar­tık mecliste iktidarı ele geçirmeye hazırlanıyordu. 1932’de yapılan seçimlerde yüzde 37 oy alan Nazi partisi, çoğunluğu sağlayama­makla birlikte mecliste birinci parti oldu. Hitler aynı yıl Hindenburg karşısında cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetti. Fakat meclis­te zaman zaman Katoliklerle zaman da zaman da komünistler­le işbirliği yapan Hitler, çeşitli hükümet bunalımlarından sonra, Cumhurbaşkanı Hindenburg tarafından 1933 yılında başbakan­lığa atandı.

Naziler mecliste azınlıkta kaldığı için bir türlü istikrarlı bir hükü­met kuramayan Hitler, seçimlere gitme kararı aldı. Seçim öncesin­de büyük sermaye sahipleriyle ittifakını güçlendirdi. Tam seçim­lerden önce komünist partisini bastı, toplantılarını ve yayın organ­larını yasaklattı. Bu arada İçişleri Bakanı olan Göering, bütün me­muriyetlere Nazileri getirdi.

Seçimlerden sadece bir hafta önce, 27 Şubat 1933 akşamı Reichstag yangını çıkarıldı. Daha önce de anlattığım gibi bu yan­gın Hitler’in adamlarınca planlanmış ve komünistlerin üzerine atıl­mıştı. Yangının ertesi günü Hitler, anayasanın kişi hak ve özgür­lükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname yayın­ladı. Nazi partisi ve milliyetçiler dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durduruldu, solcu milletvekilleri ve politika­cılar tutuklandı.

Bu koşullar altında gidilen seçimlerde SA ve SS’lerin her tür­lü yıldırmasını ve devletin her türlü baskı gücünü kullanan Hitler, yüzde 44 oy aldı.

ilk iş olarak da SA’larca abluka altına alınan bir toplantıda mec­lisin yetkilerinin dört yıl boyunca Nazi hükümetine devredildiğine ilişkin bir yasa çıkarttı. Artık korku imparatorluğu kurulmuş, Nazi zulmü başlamıştı.

Partiler kapatıldı, her türlü muhalefet önlendi, tek parti rejimi kuruldu. Toplum hem baskı ve zulümle, hem örgütlenmeyle, hem de eğitimle beyni yıkanarak bir caniler şebekesi haline getirildi. Ve bütün bu zalimce dönüşüm, hep, meşruiyet ve kurtarıcılık adına, üstün Alman ırkı ideolojisi çerçevesinde devlete el konarak ger­çekleştirildi.

Bu zalim diktatörün, gücünü mutlaklaştırmak için ordunun tam desteğine gereksinmesi vardı. Ordu SA’lardan rahatsızdı. Hitler 1934 yılında “Uzun Bıçaklar Gecesi” denilen bir gece SA’ları kat­letti ve ironik bir biçimde SA’lar yerine SS’ler aracılığıyla orduyu tam denetime aldı.

Bundan sonrasını herkes biliyor.

Zalimlerin iktidar hırsı sınır tanımaz. Kendi ülkesini zulmüne ram eden psikopat Hitler, bunu tamamladıktan sonra gözünü Avrupa’ya çevirdi. Çıkardığı savaşla tüm dünyayı kana buladı. 6-7 milyon Yahudi’yi gaz odalarında öldürüp, fırınlarda yakarak yok etti. Ve sonu bütün zalimler gibi oldu:

Su testisi su yolunda kırıldı!

Ama insanlık Nazi zulmünü unutmadı…

Unutmamalı da…

Çünkü her an, her toplumda böyle zalimler çıkabilir, hem ken­di halkına hem insanlığa karşı böyle suçlar işleyebilir.

 

 

Hitler’in Kültür Politikası

Totaliter Bir Zulmün Öyküsü

 

Diktatörler bilimi, yargıyı, kültür ve sanatı sevmez. Çünkü dikta­törler bilimi, yargıyı, kültür ve sanatı kolay denetleyemez.

Ayrıca diktatörler kendi kafalarına uygun, kendileri gibi düşü­nen, kendileri gibi yaşayan “tek tip” insan yaratmak ister. Böyle bir “tek tip insan” üretimi, bilim, yargı, sanat ve kültür alanında ola­naklı değildir. Çünkü bilim, yargı, sanat ve kültür, çeşitliliklerle ve yaratıcılıkla beslenerek, çoğulcu bir yapı çerçevesinde, özgürlük içinde gelişir; kendi evrensel doğrultularını izler, insanlığın doğa ve birbirleriyle olan ilişkilerinde gerçeği, adaleti ve güzelliği yansı­tır. Bir birikimdir bu, insanlığın yüzyıllar boyunca geliştirdiği bir bi­rikim. Ardında acıların, gözyaşlarının, kanların yattığı, ama yine de gerçeğe, adalete ve güzele doğru gelişen bir birikim.

işte diktatörler, kendilerinden bağımsız gelişen, kendi yalan­larını, adaletsizliklerini ve çirkinliklerini sergileyen bu etkinliklerin amansız düşmanıdır. Var güçleriyle bunları denetim altına almaya, kendi sapıklıklarına alet etmeye çalışırlar.

Bir yandan da, bilimin de, adaletin de, kültür ve sanatın da, kendilerinden sonra bile yaşayacağını ve kendilerini yargılayaca­ğını bilirler. Bu açıdan umutsuz ve sonuçsuz bir çabadır bu dene­tim çabası. Diktatörlüğün gücüne bir de bu umutsuzluk bilinci ek­lenince, artık saldırının acımasızlığına sınır tanınmaz olur.

Hitler de bilime, yargıya, kültür ve sanata düşmandı.

Bilimi, insanları yok etmek için teknoloji üretimine, bilim adam­larını da (üniversitede verilecek her dersten önce hocaların kolla­rını kaldırarak Führer’e selam vermesini zorunlu kılacak ölçüde) kendine köle etti.

Yargıyı, “Tek yasa bin yıllık Alman İmparatorluğu’nun Nasyonal Sosyalizm ilkesidir,” diyerek yok etti.

Kültür ve sanatı ise tüm insanlığın ve Alman ulusunun yüzlerce yıllık birikimini yadsıyacak biçimde kısırlaştırdı, yozlaştırdı.

İnsanoğlu tüm cinayetlerini, ne yazık ki, yine “insanlık” ya da bir grup insan adına işler. Barbarlığa, vahşete giden yol, “din”, “ahlak”, “milliyetçilik”, “insanlık”, “hürriyet” gibi soyut ve süslü terimlerle bezenmiş bir yoldur. Cinayetler bu “üstün idealler” uğ­runa işlenir ve işletilir. Böyle soyut ideallerin ardına çoğu zaman bilinçsiz kitleler de alınır.

İşte katiller bir de “çoğunluğun” desteğini aldılar mı arkalarına, o zaman insanlığın yüzü kızarır gerçekten.

Hıristiyanları arenalarda aslanlara kurban eden Romalılar da, Protestanları Sen Bartelemi gecesi katleden Katolikler de, altı- yedi milyon Yahudi’yi yok eden Hitler de, arkalarında “çoğunlu­ğun desteğini” duydukları için bu barbarca cinayetlerini işleyebil- mişlerdir.

Unutmamalı ki, baskıların en korkuncu çoğunluğun baskısıdır. Çünkü ona karşı sığınılacak yer yoktur.

Hele bir de devlet gücünü şu ya da bu biçimde ele geçirenler, bu gücü, “çoğunluk adına” kullandıkları iddiasıyla eyleme geçer­lerse, sonuç Nazilerin yaptığı gibi tam bir “soykırıma” dönüşür.

Nitekim yukarıda da açıkladığım gibi Hitler’e mal edilen kıyı­cılığın, acımasızlığın, hayvanlığın ardında, yine “çoğunluk” kılığı­na bürünmüş, zulme yönelmiş kitlelerin desteğini görmemek ola­naksızdır.

Bu konuda pek çok düşünür ve tarihçinin pek çok çözümleme­si vardır. Örneğin Wilhelm Reich Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı ad­lı kitabında şöyle yazıyor:

 

“Faşist hareketin bir kitle girişimi haline gelebilmesi ve siyasal gücü         eline geçirebilmesi, ancak orta sınıfların yarat­tığı kitle hareketiyle açıklanabilir.”

 

Hitler’in müziğe yaklaşımı bir ibret öyküsüdür.

Hitler’in ilk işi Alman müziğinin temellerini sarsmak olmuştur. Dodekofani (on iki sesli müzik), atonalizm, kabare şarkıları gibi tür­ler, “soysuz” ve “Yahudi” damgası yer. Devlet bir “Yahudi Besteci ve icracıları Sözlüğü” hazırlar ve bunu, bu hainlere(l) dikkat edil­mesi için müzikle uğraşan tüm kurumlara dağıtır. Wagner yeniden keşfedilir. Hitler, “Milliyetçi-Toplumcu (Nazi) Almanya’yı tanımak isteyen, VVagner’i tanımalıdır,” der. Mendelssohn, Schoenberg, Hindemith yasaklanmıştır. Mendelssohn’un heykelleri bile orta­dan kaybolur. Nazizm, ülke kültürüne ve bu arada müziğe tam an­lamıyla el koymuştur.

Ne kadar yeteneksiz, üçkâğıtçı, başarısız kişi varsa, “müzik te­mizliğinin” gerçekleştirilmesi için göreve getirilir.

Sanat, hele müzik, diktatörlük baskılarını hiç kabul edemez, hemen ölür. Nitekim, Almanya’dan hemen bir göç başlar.

Kaçanlar, canlarını kurtarabilenlerdir: Paul Hindemith, Hans Eisler, Kurt Weil, Arnold Schoenberg, Adolf Bush, Rudolf Serkin, Lotte Lehman, Kleiber, Klemperer, Bruno VValter ve Marlene Dietrich kaçanlar arasında ilk akla gelenlerdendir.

Bu arada Pablo Casals, Huberman, Thibaud, Menuhin, Toscanini, Almanya’ya konser vermek için çağrıldıklarında, mes­lektaşlarının yanında yer alırlar ve Hitler’in artık gülünecek yanı kalmamış olan Nazi maskaralığını açıkça kınarlar.

Ama ne yazık ki dünya tarihi, insani değerleri korumak için dik­tatörlerle uzlaşmaya çalışan safdillerle doludur. Müzik alanında da, Richard Strauss aynı çabanın içine girer. Fakat bir süre sonra, o da bu işin üstesinden gelemez ve bir kenara itilir.

Hitler’in bu konuda bize verdiği ders, diktatörlerin, bir ulusun müziğini egemenlikleri altına alamadıkları, fakat yeterince gayret harcarlarsa onu bir dönem için öldürebildikleridir.

Hitler’in edebiyata yaklaşımı da korkunçtur.

İktidara gelişinin üzerinden üç ay geçer geçmez, Hitler kitap­ları yakmaya başladı. Hem de kitap yakma olayını bir “ideolojik ayin”e dönüştürerek, törenlerle. 10 Mayıs 1933’te Yahudi yazar­lar tarafından yazılmış yirmi beş bin kitap bir araya toplandı, Berlin Üniversitesi’nin önündeki alanda, kırk bin kişinin gözü önünde tö­renle yakıldı.

Zalim Hitler’e karşı çıkan herkes “haindir”.

Yahudi değilse, mutlaka Marksist’tir, komünisttir. Nitekim, Yahudi yazarlardan sonra sıra Marksist yazarlara geldi. Marksist yazarlar tarafından yazıldığı iddia edilen kitapların yakılması genç­ler tarafından resmi törenlerle izlendi. Bu sırada gençlere şu öğüt veriliyordu: “Alman düşmanı kitapları yakan bu ateş, kalplerimiz­de de vatan sevgisini tutuştursun!”

Şimdi lütfen dikkatle kitapları yakılan yazarlar listesine bakın:

Ünlü kör kadın yazar Helen Keller, Sigmund Freud, Ernest Hemingway, Alfred Adler, Thomas Mann, Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Albert Einstein, Heinrich Heine, Jack London.

Peki sonuç ne oldu? Müzikte olduğundan biraz daha farklıydı buradaki sonuç: Kitap dünyası çiçeklendi.

Ama Alman Nazizminin mucizesine inanan yazarlar eliyle de­ğil, yakılan kitaplar aracılığıyla.

Hemen hemen iki yıl sonra, 1935 Şubatı’nda, Hitler’in yaktı­ğı kitaplardan oluşturulan bir kütüphane, Birleşik Amerika’da Einstein tarafından açıldı.

Bu konuda Hitler’in bize öğrettikleri şu satırlarda çok güzel açıklanır:

 

“Yasaklanan, lanetlenen kitaplar diktatörler gelip geçtik­ten sonra birden              ortaya çıkmışlar, çok sayıda basılarak en çok okunanlar olmuşlardır.” (Orhan Öcal, Kitabın Evrimi, Ankara 1971, s. 199.)

Şimdi artık sıra, Hitler’den almamız gereken derslere geldi.

(Ne yazık ki ne kadar yazarsak yazalım, yine de bazı insanlar, özellikle de bazı      politikacılar bu dersleri bir türlü almıyor!)

 

Nazilerin Uyguladığı Zalim Siyasetten

ve Soykırımdan Alınacak Dersler

 

Bu bölüme kadar birey, toplum, okul, aile gibi konularda han­gi genel bilgileri irdelediysek, Hitler, kişisel yaşamı, siyasal ve kül­türel öyküsüyle bunların somut gerçeklikte doğrulanması anlamı­nı taşıyor.

Burada psikolojik ve ailevi nedenler üzerinde fazla durmaya­cağım. Bunu daha önceki bölümlerde yeterince yaptım. Onun için genellikle zulüm yolunda bireyden topluma giden siyasal meka­nizmaları bir kez daha anımsayarak bu bölümü noktalayacağım.

Daha önce de yazdığım gibi, bütün çözümlemelerimiz göste­riyor ki, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olan “seçim mekaniz­ması” ve kimliğimizin önemli bir bölümünü oluşturan “milliyetçi­lik ideolojisi” (siz buna dinciliği ve mezhepçiliği de ekleyebilirsi­niz) son derece tehlikeli kavramlardır. Çünkü, demokrasinin öteki güvenceleri olmadan kullanılan bir seçim mekanizması, toplumla­rı en kanlı cinayetlere sürükleyen katilleri, diktatörleri, zalimleri ba­şa getirebilir…

Çünkü kimliğimizin bir parçasını oluşturan “milliyetçilik duygu­ları” ırkçı yönlere saparak kendimizden farklı olanları aşağı görme­mize yol açtığında, zalim bir soykırımın gerekçesini ve ideolojik kı­lıfını oluşturabilir.

insanlığın “Yahudi soykırımından”, bu inanılmaz zulüm ve vah­şetten alacağı dersler çok kısaca şöyle özetlenebilir:

  1. Seçim süreçleri, demokrasinin öteki kurumlarından, kuralla­rından yani güvencelerinden ayrılmamalıdır.
  2. Milliyetçilik duyguları, ırkçılık bağlamında başka milletleri aşağı görmek anlamında bir politikaya alet edilmemelidir.
  3. Parlamenter süreçler, tek bir partinin demokratik işleyişleri tahrip edecek gücüne izin verecek bir biçimde kullanılmamalıdır.
  4. Yargının asla siyasetin, özellikle de tek bir partinin egemen­liğine girmesine izin verilmemelidir.
  5. Birey hiçbir zaman siyasal iktidarın karşısında güvencesiz bırakılmamalıdır.
  6. Devlet-hükümet-parti-lider özdeşliğine hiçbir koşulda izin verilmemelidir.

Bu ilkelerin korunması ise ancak bir iktidarın yaptıklarını sürek­li olarak temel hak ve özgürlükler açısından irdelemek ve denetle­mekle olanaklıdır.

Böyle bir irdeleme ve denetleme ise, devlet ve yargı güvencesi olmadan bireylerin becerebileceği bir iş değildir. Dolayısıyla, se­çilmiş iktidarların zulme yönelmesi, ancak normal yargı, idari yar­gı ve anayasal yargı olarak, yargı bağımsızlığının korunması ve bu yargının, demokrasinin kurum ve kurallarını, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini titizlikle sakınmasıyla önlenebilir.

Zaten ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra anayasa mahkemele­ri kavramının demokrasinin olmazsa olmaz koşulları arasına katıl­ması da bu alınan derslerin sonuçlarından biridir. Tabii bu genel il­keler çerçevesinde vatandaşlara, seçmenlere de birey olarak çok önemli görevler düşmektedir:

Bütün vatandaşların, seçmenlerin, bireylerin her an uyanık ol­ması, demokrasi adına, meşruiyet adına, kurtarıcılık adına devlete el konmasına, yargının siyasete alet edilmesine, muhalefetin sus­turulmasına, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ve kısıtlan­masına, demokrasinin temel kurum ve kurallarının tahrip edilme­sine, hukuk devletinin zedelenmesine, demokratik rejimin sade­ce sandığa indirgenmesine, inançların ve etnik kökenlerin siyase­te alet edilmesine, tek adam zulmüne, zalim yöneticilere karşı çık­ması gerekir.

 

Bir Bireysel Sorumluluk ve Direniş Öyküsü

 

Bu bölümü kapatırken bir direniş öyküsü paylaşmak istiyorum.

Hitler’i iktidara taşıyan kitlelerin desteğini uzun uzun çözümle­meye çalıştım. Peki buna direnen kimse yok muydu? Tabii ki var­dı. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bunlar soluğu toplama kamp­larında aldılar.

Ordu içinde zulme direnenlerin Hitler’e düzenlediği birkaç önemli suikast biliniyor. Bu konuda çok kitap da yazıldı, film çe­kildi.

Almanya içindekilere ek olarak Nazilerin işgal ettikleri ülkeler­deki efsanevi direniş öyküleri de tarihe mal olmuştur. Yani insan­lar ne denli aldatılırlarsa aldatılsınlar, ne denli baskı altında kalır­larsa kalsınlar, zulme direnmekten vazgeçmiyorlar. Aşağıda ak­taracağım öykü, Hollandalı bir genç gazetecinin pek bilinmeyen direniş öyküsü. Ben de bu kitabı yazarken, Zülal Kalkandelen’in Cumhuriyet Pazar Dergi’de çıkan yazısından öğrendim.

Bu ibret verici öyküyü sizinle paylaşmak istiyorum.

28 Kasım 2010 tarihli yazısında Kalkandelen, Amsterdam’daki bir müzeden bir öykü anlatıyor:

 

“Büyük laf mı, ufak eylem mi?…

“…Bir öğleden sonra ünlü Direniş Müzesi’ne (Verzets- museum) gittim.

“Daha kapıdan içeri girer girmez siyah duvar üzerinde, büyük beyaz        puntolarla yazılan şu sözler dikkatimi çekti:

“Direniş, büyük laflarla değil, ufak eylemlerle başlar. Kendinize sorduğunuz bir sorudur direnişi başlatan. Ve ardından o soruyu bir          başkasına sorarsınız.”

“Hollandalı gazeteci, yazar ve şair Remco Campert’e ait bu satırlar…

“2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Hollan­da’da yaşanan         korkunç yılları anlatan bir sergi var müze­de. Yahudilerin teker teker yakalanıp   kamplarda katledildi­ği dönem, defalarca filmlerde anlatıldı. Dolayısıyla                 fazlasıy­la işlenmiş bir konu.

“Ancak Direniş Müzesi’ndeki sergi, 1940-45 dönemin­den kalma eşyalar ve çeşitli belgelerle Nazi işkencesini ay­rıntısıyla ortaya koyuyor. Bir koridordan    diğerine geçerken sanki bir zaman tüneline girip o yıllara gitmiş gibi        oluyorsunuz. İçinizde bir ürperti hissediyor, insanlık adına utanıyor,        gördüklerinizin yaşanmış olduğu gerçeğiyle bir kez daha sarsılıyorsunuz. Serginin özellikle bir bölümü gazeteciler açısından çok ilginç. Nazi işgali                 sırasında Hollanda Direniş Hareketi’nin ana unsurlarından birisi olan, izinsiz         yayımla­nan gazetelerin öyküsü anlatılıyor bu bölümde.

“İşgalin devam ettiği süre içinde, Alman propaganda­sına karşı halka        moral verip direnişi sürdürmek amacıyla 1300 kadar yeraltı gazete faaliyet          göstermiş. Bunlar arasın­da, yerel haberleri yansıtanların yanı sıra, çeşitli siyasi     ve di­ni gruplara ait olanlar da var.

“Baskı ve dağıtım sırasında yaşanan sıkıntılar, direnişe destek     verenlerin her türlü tehlikeyi göze almasıyla aşılmış. Gazete kâğıtları gizli   yerlere saklanmış, taşınması zor, ağır baskı kalıplarının yerine mukavvadan                 kalıplar yapılıp gaze­telerin birkaç farklı yerde basılması sağlanmış. 1943’te           baş gösteren kâğıt sıkıntısı yüzünden basılacak her türlü mal­zeme için izin alınması gerekince, kâğıtlar çalınarak bulun­muş.

“Bütün bu zorluklar aşılmış. Ancak bir olay var ki, insa­nın kanını                donduruyor…

“Wim Speelman adlı bir öğrenci, Vrij Nederland ve Trouw adlı iki              gazetenin çıkarılmasını örgütleyenlerden bi­ridir. Alman İstihbarat Servisi             tarafından da kimliği bilinmek­tedir.

“Almanlar, 1944 yılında Speelman’a bir teklif yapar.

“Trouvv’un yayınını durdurursa, gazetenin ölüme mahkûm edilen 23      çalışanının hayatının bağışlanacağı söy­lenir. Ancak bunun için bir belge            imzalayacaktır…

“Speelman, bunun, Trouw’un direnişe teşvik ettiği Hollandalıların sırtına              bıçak saplamak olacağını düşünür ve “Devam edeceğiz” der…

“23 idam gerçekleşir; altı ay sonra da Speelman tutuk­lanıp öldürülür…

“Müzeyi gezdiğim günden beri bu olayı düşünüyorum.

Kendisini direnişe böylesine adamış bir gazetecinin o kara­rı alırken          içinde bulunduğu atmosferi düşünüyorum…

“Remco Campert’in sözlerinden esinlenirsek, Nazi kamplarında milyonlarca insanın katledildiği bir dönemde, direnişi örgütlemek için gazete            çıkarmak ufak bir eylem mi­dir? Ya da 23 kişinin ölümünü engelleyebilecekken      “de­vam” demek, çok büyük bir laf mıdır?…”

 

Kalkandelen’in anlattığı öykü son derece trajik.

Ama aynı derecede ilham verici.

Wim Speelman, Nazilere boyun eğip arkadaşlarını kurtarmak için yaptıklarını yadsıyan bir belge imzalasaydı ne olacaktı?

Zulmün dehşeti ve bu dehşet karşısındaki boyun eğiş bir kez daha galip gelecekti. Ve hiç kuşkunuz olmasın, Naziler yine onu da, 23 arkadaşını da öldüreceklerdi.

Ama Speelman’ın direniş öyküsü bir müzede ölümsüzleşiyor ve bu sayede insanlık tarihine mal olduğu için, Türkiye’de yayın­lanan bir gazetede, yazılan bir kitapta altmış yıl sonra yer alıyor du…

Daha kimbilir nerelerde, kimlere, zulme karşı savaşta ilham kaynağı olacağı gibi.

 

Sorular

 

Hitler’in Alman toplumunda demokrasiyi nasıl kullandığına dikkat ettiniz mi?

Parti eşittir siyasal iktidar, siyasal iktidar eşittir devlet denk­lemleri size korkutucu geliyor mu?

Hitler’in mutlak bir diktatör oluşundaki iç ve dış güçlerin ay­mazlığı size neyi anımsatıyor?

Böyle bir diktatörün yükselişini, izlediği yöntemlerden ve de­mokratik kavramları çökertmesinden fark edebilir misiniz?

Günümüzde böyle örnekler olabilir mi?

Hitler’in demokratik rejimi kullanarak demokrasiyi yok etme­si sizde günümüzle ilgili ne gibi çağrışımlar yapıyor?

Böyle oluşumlarla karşılaştığınızda, onlara karşı insan hakla­rı ve demokrasi bağlamında direnebilecek bilinçte misiniz?

Durdurulamadığı takdirde, böyle bir oluşumun size dokun­madan gerçekleşeceğini sanıyor musunuz?

Herhangi bir kurtuluş ideolojisinin gerçekleşmesi için bazı insanların öldürülmesi veya yok edilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Sizce kötü ırk, kötü millet var mıdır?

Yahudi karşıtlığının günümüzde de sürdüğünü düşünüyor musunuz?

Siz bu vahşetin bir kez daha yaşanmaması için üzerinize düşen bilinçli vatandaşlık görevini yapmaya hazır mısınız?

 

 

 

BÖLÜM X

 

McCarthy ve McCarthyizm

Amerika’dan Bir Zalimin Öyküsü

 

 

Hitler’in tüm dünyayı kana bulayan ve milyonlarca insanın ölü­müne yol açan dehşetengiz öyküsünün yanında aslında önem­siz gibi görünen ama bütün bir toplumu ve özellikle de aydınla­rı, sanatçıları, bilim insanlarını, yazarları, politikacıları ve medya mensuplarını yıllarca pençesinde kıvrandıran, inim inim inleten McCarthyizm de çok ibret verici bir zulüm örneğidir.

McCarthyizm’in en önemli özelliği, Amerikan demokrasisi iş­lerken devreye giren bir grup zalimin demokrasiyi nasıl kötüye kullandığını, insanların hayatını nasıl karartabildiğini ve Amerikan sisteminin bu zalim insanların nasıl oyuncağı haline geldiğini gös­termesidir.

Tabii hemen eklememiz gerekir ki bu zulümden sorumlu olan insanlar normal vatandaşlar değil, devletin ve toplumun önemli noktalarında görev yapan, başkalarının hayatlarını etkileme gücü­ne sahip olan önemli kişilerdir.

 

McCarthyizm Nedir?

 

Demokratik bir ülkede faşist yöntemlerle zulüm yapmak, oto­riter veya totaliter bir ülkede olduğundan çok daha zordur. Ama olanaksız değildir.

1950’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’ni kasıp kavuran McCarthyizm, demokratik rejime sahip bir ülkede böyle bir zul­mün nasıl gerçekleştiğine ilişkin çok tipik bir örnektir.

Ansiklopedileri, referans kitaplarını karıştırdığınızda şu ortak noktaların vurgulandığını görürsünüz:

McCarthyizm, demokratik bir ülkede siyaseti, devlet mekaniz­masını ve medyayı kullanarak çamur atma, karalama yoluyla in­sanları haksız yere itham eden ve suçsuzları cezalandıran, toplu­mun temel hak ve özgürlüklerini zedeleyen, demokrasiyi istismar ederek bütün toplumu baskı altına alan antidemokratik bir uygu­lamanın adıdır.

McCarthyizm, demokratik bir toplumda devlet gücünün, istih­baratın, siyasetin ve medyanın nasıl kötüye kullanıldığını ve bu kö­tüye kullanmanın ne korkunç sonuçlar doğurduğunu gösterir.

Soğuk Savaş döneminde, komünizm karşıtlığı ve demokrasi koruyuculuğu maskesi altında, insanların nasıl baskı altına alındı­ğının tipik bir örneğini oluşturduğu için önemlidir.

Sanıyorum, McCarthyizm, bu kitabın önceki bölümlerinde “nefret söylemi”, “düşman yaratma” ve “ortak düşman” konula­rında yazdıklarımın ne denli doğru olduğunu gösteren, demok­ratik rejim içindeki somut bir uygulama örneğini oluşturmaktadır. Üzerinden yarım yüzyıl geçtikten sonra bu korkunç uygulama ar­tık bütün boyutlarıyla açığa çıkmış, Amerikan siyasal tarihinin bu kara lekesi artık tüm politikacılar için bir model olmuştur: İyi niyet­liler için sakınılması ve engellenmesi gereken, kötü niyetliler için ise yararlanılacak bir model!

 

Zalimler Çetesi: McCarthy ve Ortakları

 

Bu zalim olayın arka planında, İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş dönemi yer alır.

Zulüm çetesinin merkezinde üç isim göze çarpıyor:

Pek çok ülkede görülen, siyaseti iğrenç hale getiren, kişiliği bozuk, kirli, muhteris, yalancı ve dönek bir politikacı, bir senatör:

Joseph McCarthy

Antikomünistliğiyle ünlü ve herkes hakkında dosyalar tutarak siyasal alanda büyük bir güç sahibi olan, özellikle otoriter dev­let mekanizmalarında sık sık görülen, yalancı, insanlara iftiralar atan, tipik, ahlaksız, muhteris bir istihbaratçı bürokrat, Federal Soruşturma Bürosu FBl’ın başkanı:

  1. Edgar Hoover

Politikacılarla iç içe olan, onlara hizmet eden ve onlardan çıkar sağlayan günümüzde de örnekleri görülen ahlaksız bir gazeteci:

Jack Anderson

*

Tabii FBl’ın başkanı J. Edgar Hoover bu işte bütün istihba­ratçı ve bürokratik yetkilerini, gücünü pervasızca kullanmıştır. Emrinde Amerikanın en güçlü emniyet-istihbarat örgütü vardır. Ve Hoover bu gücü sonuna kadar istismar etmiştir. İşin aslına bakı­lırsa, Senatör McCarthy’nin arkasındaki güç Federal Soruşturma Bürosu FBI’dır.

FBl’ın rolünü, VVilliam Sullivan adlı bir ajan sonradan, “Gerekli olan bütün bilgileri ona (McCarthy’e) aktararak senotadaki McCarthy soruşturmasını biz sağlamıştık,” diye açıkça belirtmiş­tir.

Gazeteci Anderson ise McCarthy’yle olan ilişkisini ve yap­tıklarını Confessions of a Muckraker (Bir Skandal Gazetecisinin İtirafları) adlı otobiyografisinde açıklamıştır. Bir başka deyişle, iti­raflar, anılar ve resmi belgeler artık bu skandalin bütün yönlerini açıkça tarihe mal etmiştir. Zaten bu tür yasa dışı, ahlak dışı ey­lemler bir süreliğine başarı kazanmış görünseler de, tarih önün­de her zaman yenilmişler, mahkûm olmuşlar ve lanetlenmişler­dir.

Görüldüğü gibi bu cadı avının, demokratik bir ülkedeki bu anti­demokratik uygulamanın itici gücü, senatör-FBI başkanı-gazeteci üçlüsüdür.

Zaten uygulamanın bu denli etkili olmasının, bütün toplumu boyunduruk altına almasının ve pek çok kişinin hayatını söndüre- bilmesinin ardındaki güç de bu üçlünün ittifak ederek yarattığı ka­muoyu ortamından gelmektedir.

Kamuoyunu biçimlendiren üç büyük güç: siyaset, istihbarat ve medya! Hele bunlara bir de yargıyı eklerseniz…

 

McCarthy Kimdir

Ahlaksız Bir Zalim Kişiliğin Oluşumu

 

Joseph McCarthy, dokuz çocuklu koyu Katolik bir ailenin be­şinci çocuğu olarak 1908’de Wisconsin’de doğdu. Koyu Katolik inancı, tarım kesimindeki yaşam, ailenin ataerkil, feodal niteliği­ne işaret eder.

Tabii siz değerli okurlarım, zalim bir kişiliğin oluşmasında ko­yu bir dinciliğin ve baskıcı bir feodal ailenin izlerini derhal anımsa- yacaksınızdır.

14 yaşında okulu bıraktı ve tavuk çiftliğinde çalışmaya başla­dı. (McCarthy’nin okul öyküsü de bu açıdan Hitler’inkine benzi­yor. Ama sonra farklı gelişiyor.) Yirmi yaşında liseye geri döndü. Üniversiteyi bitirdikten sonra avukatlığa başladı. Başarılı bir avu­kat olamadı.

Birçok zalimin yaşamında olduğu gibi, itilip kakılmak, başarı­sız olmak onun da çarpık kişiliğinin ortaya çıkmasında önemli bir rol sahibi görünüyor.

McCarthy, daha kariyerinin başında, toplumun ahlak kuralları­na aykırı işler yapmaya da başlamıştı: Kazancı yetmediği için ek gelir elde etmek amacıyla poker oynuyordu. Böylece hem alkolik hem de kumarbaz oldu.

Öykünün bundan sonrası hiç de şaşırtıcı değil: Toplumda ça­buk yükselmek ve zengin olmak için en kolay yollardan birini, po­litikayı seçti. Demokrat Parti’den bölge savcısı adayı olmak istedi ama yine başarısız oldu.

Pek çok dönek gibi, girdiği yolda başarısız olunca siyasal ter­cihlerini değiştirdi: Demokratlıktan ayrıldı, Cumhuriyetçi Parti’ye geçti ve bölge yargıcı seçildi. Böylece dönekliğin yarar getirdiği­ni gördü.

Ama çarpık kişiliği burada da ön plana çıkmıştı: Alışılmadık öl­çüde kirli bir kampanya yürüttü. Seçim sırasında rakibine çamur attığı, kirli bir kampanya yönettiği için çok eleştirildi.

*

Hitler’in Birinci Dünya Savaşı sırasında yaptığı seçimi yaptı: İkinci Dünya Savaşı’nda orduya katıldı. Savaştan sonra senatör adayı oldu. Seçim kampanyası sırasında başında pilot kaskı, tam teçhizatlı, göğsünde birkaç kat makineli tüfek fişekliğiyle çekilmiş fotoğraflarını kullandı. Savaş sırasında otuz iki görev yaptığını id­dia etti. Oysa görevi masa başındaydı ve sadece eğitim uçuşları­na katılmıştı.

Bir başka deyişle, sahtekârlığını, kendine gerçek olmayan bir “savaş kahramanı imajı” üretmekte de kullanmaya kalkıştı.

Üstelik seçimdeki Rakibi Robert La Follette’e, askere gitme­diği gerekçesiyle ve savaş zengini olduğunu iddia ederek sal­dırdı.

Oysa La Follette savaş başladığında kırk altı yaşındaydı ve bü­tün yatırımı da bir radyo istasyonuydu. Yani ne askerlikten kaç­mıştı, ne de savaş zenginiydi.

McCarthy tam bir yalancı ve iftiracıydı.

Her iki adayın da iki yüz bin dolayında oy aldığı seçimi, kıl pa­yı, beş bin oy fazla alarak kazandı. Rakibi Follette ise çok yaralan­mıştı; hakkında yapılan yalan suçlamalardan dolayı siyaseti bırak­tı ve sonra da intihar etti.

 

McCarthyizm Nasıl Başladı?

 

McCarthy tipik bir zalimdi: Bütün zalimler gibi, insan yaşamına hiçbir saygısı yoktu.

Senatodaki daha ilk gününde bir basın toplantısı düzenleyerek o sırada sürmekte olan kömür madeni grevine katılan işçilerin as­kere alınmasını ve hâlâ grevde ısrar edenlerin emre itaatsizlikten divanı harpte yargılanıp kurşuna dizilmelerini önerdi. Tabii bu öne­risi ciddi bir destek bulamadı.

Bütün çabalarına karşın, senatodaki ilk yılları başarısız geçti. Üstelik adının karıştığı rüşvet iddiaları da ortaya çıktı. Hem savaş­taki rolü konusunda söylediği yalan hem de Pepsi Cola’dan rüş­vet aldığı iddiaları onu çok yıprattı. Yaklaşan seçimleri kaybedece­ği korkusuyla çareler aramaya başladı.

İşte tam bu noktada dincilik ve antikomünizm imdadına yetişti: Edmund VValsh adlı Katolik bir rahip, ülkenin Demokrat Parti yö­netiminde bürokrat olarak çalışan solcu kişiler aleyhine, komünist oldukları gerekçesiyle bir kampanya başlatmasını önerdi.

Böylece koyu dincilik de McCarthyizm’in arkasında saf tutan­lar arasına katılıyordu. Hitler’in siyaseten Vatikan’la işbirliği yap­ması gibi McCarthy de Katolikliği kullanıyordu.

Her ikisinin ortak ideolojisi, ayrıca komünizmle mücadele stra­tejisinde de buluşuyordu.

Zaten bütün zalimler, dinciliği, ırkçılığı ve “ortak düşman” kav­ramlarını her zaman kullanmamışlar mıdır!

McCarthy de, bütün zalimler gibi, kamuoyunu etkilemek için çıkarcı ve güçlü müttefikler arıyordu. Bir müttefikini basın dünya­sı içinde bulmakta gecikmedi. Zaman zaman rakiplerini yıpratmak için haber aktardığı, politikacılar hakkında bilgi sızdırdığı Jack Anderson adlı bir gazetecinin desteğini aldı.

Anderson’un yardımıyla komünist olduğunu iddia ettiği kişiler hakkında bilgi toplamaya başladı. Tabii böyle bir iş için istihbarat­çıların da desteğine gereksinmesi vardı. Devreye Hoover da girdi. Elindeki bilgileri McCarthy’e aktardı.

McCarthy, 9 Şubat 1950 tarihinde, Lincoln gününde West Virginia’da, Cumhuriyetçi Parti Kadınlar toplantısında bir konuş­ma yaptı.

Elindeki çamaşırhaneye götürdüğü eşyanın listesini, kürsüden “İşte komünistlerin listesi” diye sallayarak, Dışişleri Bakanlığı’nda 205 kişinin komünist olduğunu ve bunların Sovyetler Birliği’ne giz­li bilgi aktardığını iddia etti.

Böylece, belirttiğimiz gibi Amerikan tarihine kara bir leke ola­rak geçecek olan McCarthyizm adlı cadı avı başlamış oldu.

Ünlü Listenin Gerçek Niteliği

 

McCarthy’nin 205 kişilik sözde komünistler listesi yeni değil­di. 1946 yılında üç bin federal memurun taranması sonunda ger­çekten de bir liste oluşturulmuştu. Aslında 284 kişilikti. Bunların 79’unun görevlerine son verilmişti.

İşte McCarthy basit bir aritmetik işlem yapmış, 284’ten 79’u çı­karmış ve elindeki çamaşırhane listesini 205 kişilik komünist listesi diye kürsüden sallamıştı. Ama konuşmasını izleyen günlerde tek bir ismi bile açıklayamadı.

Daha önce hazırlanmış olan listede komünistlik yanında faşist­lik, alkoliklik ve eşcinsellik iddialarıyla karşı karşıya olan kişiler de vardı. O sırada McCarthy de incelenmiş olsaydı, alkolizm ve eş­cinsellik iddialarından dolayı o da listeye girmiş olacaktı.

Üstelik siyasal açıdan bir dönekti de McCarthy. Siyasal çıkar uğruna Amerika’da pek de sık görülmeyen bir biçimde parti de­ğiştirmişti.

Zaten zalim yöntemler kullanan faşistlerin geçmişlerinde, ge­nellikle kişisel ya da mesleki birtakım önemli açıkların, sıkıntıların, başarısızlıkların bulunduğu, dönek oldukları, sık sık yalana baş­vurdukları ve ahlaksız oldukları pek çok olayda saptanmış bir ger­çektir.

 

Dönek Senatörün Muhbir İşbirlikçileri,

Karşı Çıkanlar ve Kurbanlar

 

Eski bir Franklin D. Roosevelt taraftarı olan dönek McCarthy, klasik faşist suçlama ve yargılama yöntemini devreye sokmuştu: Kuşkulandığı kişileri komünistlikle itham ediyor ve onların komü­nist olduklarını ispat etme zahmetine katlanmadan, kendilerini ak­lamalarını istiyordu.

Yani bugün bile pek çok ülkede ve faşizan uygulamada görü­len, “masumiyet karinesinin ihlali” McCarthy tarafından fütursuz­ca uygulanıyor, hiçbir delil olmadan suçladığı kişilerin kendilerini aklamasını istiyordu.

Aklanmayöntemini de bizzat kendisi belirlemişti: Arkadaşlarının komünist olduğunu ihbar edenler aklanıyor, McCarthy’in hışmın­dan kurtuluyordu. Bizzat yönettiği senato soruşturmalarında, es­ki solcuların ancak arkadaşlarını ihbar ettikleri takdirde arınacak­larını açıkça belirtiyor ve böylece, ifade verenleri büyük bir baskı altına alıyordu.

Tabii “düzenin temsilcisi” konumunda olan McCarthy’nin bu baskısına direnenler de vardı, korkup boyun eğenler ve arkadaş­larını satanlar da.

Elia Kazan gibi, Edvvard Dmytryk gibi pek çok ünlü kişi bu baskıya boyun eğerek muhbirliği kabul etti ve arkadaşlarına ça­mur attı.

Bertolt Brecht, Charlie Chaplin, Arthur Miller, Orson VVelles, Pete Seeger, Joseph Losey, Richard Wright, Ollie Harrington, James Baldwin, Herbert Biberman, Lester Cole ve Chester Himes gibi pek çok ünlü ise, baskıya boyun eğmedi; ya işini kay­betti ya Avrupa’ya göç etti.

McCarthy kendisine karşı çıkan, yöntemlerini eleştiren herke­si, komünist olmakla ya da komünistlere destek vermekle suç­luyordu. Senatoda ona karşı çıkmaya cesaret eden pek az kişi­ye Encyclopaedia Britannica’nın sahibi William Benton da katıl­mıştı. Ama Benton da karalama kampanyasından nasibini aldı ve 1952’de seçilemedi.

McCarthy’nin “Sovyet casusu” diye çamur attıkları arasında Johns Hopkins Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Okulu Müdürü Profesör Owen Lattimore da vardı.

Lattimore yalancı tanıklarla da desteklenen bu iddialardan so­nunda aklandı ama o da İngiltere’ye göç etti.

McCarthy’nin bir marifeti de kütüphanelerdeki kitapları sansür- lemekti: Onun yüzünden komünistler, komünist taraftarları, eski komünistler ve antikomünist karşıtları tarafından yazılmış olduğu öne sürülen otuz bin kitap kütüphane raflarından kaldırıldı.

 

McCarthyizmirı Sonu

 

Bu arada gerçeği arayanlar da boş durmuyor, McCarthy hak­kında dosyalar hazırlıyordu. Alkolikliği ve eşcinselliği hakkındaki haberler basında yer almaya başlamıştı.

Derken McCarthy orduya sızmış olduğunu iddia ettiği komü­nistleri ve Ordu Bakanı Robert Stevens’i de hedef tahtasına koy­du. Başkan Eisenhower bile eleştirdikleri arasındaydı.

Ordu da boş durmadı: McCarthy’nin ordudan kendi yakınla­rı için istediği çeşitli iltimasları ve orduya yaptığı baskıları basına sızdırdı.

Edvvard Murrow gibi televizyoncular, Walter Lippmann gibi ünlü yazarlar da artık açıkça McCarthyizm’e karşı çıkmakta, işin başından beri McCarthyizm’i sorgulayan Drew Pearson’a katıl­maya başlamışlardı.

McCarthy’nin sonunu, çamur atmak için çok başarıyla kullan­dığı medya getirdi. Televizyondan 36 gün boyunca canlı yayınla­nan asker ve sivil bürokratların sorgulanmaları, McCarthy’nin tüm çamur atma taktiklerini, kabalığını, saldırganlığını, temelsiz iddia­larını ve habasetini kamuoyu önünde açığa çıkardı.

Orduyu karşısına almak, orduya çamur atmak ve sorgulama­ların televizyonda canlı yayınlanması McCarthyizm’in sonunu ge­tirmişti.

Senato yirmi ikiye karşı altmış yedi oyla McCarthy’in davranışı­nı telin etti. Artık bu habis ve dönek senatör bütün gücünü yitirmiş­ti. 1957’de alkolizm sonucu yakalandığı sirozdan öldü.

 

Tarih, Sanat ve Edebiyat McCarthyizm’i

Asla Unutmuyor ve Affetmiyor

 

İktidardaki bütün zalimlerin ortak bir yanılgısı vardır: Hiç ikti­dardan gitmeyecekmiş gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi zulüm yapar­lar. Zalim davranışlarına tepkiler çoğaldıkça, zulümleri artar…

Her türlü kötülüğün anası olan açgözlülüğün doruk noktası olan iktidar hırsı onları öylesine pençesine almıştır ki, ne adalet, ne hak, ne hukuk, ne bu dünyada hesap verme sorumluluğu, ne inanca dayalı olan öbür dünyadaki hesap günü, ne Allah korkusu, ne de vicdan umurlarındadır!

Ama tarih bağışlamaz: Tarih sadece zalimleri değil, zulmün karşısında susanları da bağışlamaz, günün birinde, ama mutla­ka hesap sorar.

Bazı okurlar, Edvvard Murrow’un McCarthyizm’e karşı müca­delesini konu alan George Clooney’in İyi Geceler İyi Şanslar ad­lı belgesel nitelikli biyografik filmini anımsayabilir. Bu filmde bir McCarthy ve mcCarthyİzm medya mensubundan, bilinçli, vicdanlı bir gazeteciden şu sözle­ri duyarız: “Böyle giderse tarih intikam alacak ve ceza bize kesile­cek. Gelecekte tarihçiler günümüz medyasını incelerken yaşadı­ğımız dünyanın gerçeklerinde yozlaşma, sapma ve dışlamanın iz­lerini görecekler.”

İktidarın zulmüne, siyasal muhalefetle birlikte adalet kurumları ve hiç kuşkusuz medya da sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

*

Ünlü aktör Charlie Chaplin’in Hitlerle alay eden Büyük Diktatör filmi klasik olmuştur. Bugün hâlâ keyifle seyredilmekte, Şarlo’yıı ölümsüzlüğe taşıyan bir başyapıt niteliğini korumaktadır.

Ama Hitler artık yoktur. Üstelik de lanetlenmiştir!

Sadece tarih değil, sanat ve edebiyat da zalimleri bağışlamaz.

Hitler’le alay eden Şarlo, ne yazık ki Amerika Birleşik Devlet- leri’nde de McCarthyizm’in zulmüne uğramış, faşist baskılara ma­ruz kalmıştır. Amerikan yetkilileri tarafından komünist olmakla suç­lanmıştır.

Anılarında, hayatında hiç komünist olmadığını belirtmesine karşın, tam bir özgürlükçü aydın tavrıyla, “Komünist olmak en do­ğal hakkımdır,” demişti.

1952’de kırk yıldır yaşadığı ABD’den hâlâ vatandaşı olduğu İngiltere’ye giderken, Başsavcı Thomas McGranery, Amerika’ya geri döndüğü takdirde McCarthy soruşturmasında ifade vermesi için Göçmen Bürosu’nda alıkonulacağını belirtti. “Ben ihtilal değil, yeni filmler yapmak istiyorum,” diyen Chaplin Amerika’ya girişine ambargo konulması üzerine İsviçre’ye yerleşti.

1940’larda Hitler’in faşist zulmüyle alay eden Şarlo, 1950’lerde Amerika’da McCarthy’nin faşist zulmüne uğruyor ve Amerika’yı terk etmek zorunda kalıyordu.

Bugün McCarthy de, Hitler’le birlikte tarihin lanetliler listesin­deki yerini almıştır.

Charlie Chaplin ise bütün insanlık tarafından kutsanmış bir sa­natçı olarak anılmaktadır.

Sanırım, Şarlo da bütün bunları gülerek seyrediyordur!

*

Nazi dönemine ilişkin pek çok filmin arasında son yıllarda çev­rilen ve yine hem çok önemli hem de çok ünlü olan bir film daha var: Okuyucu. Kate Winslet’in Oscar ödülünü aldığı film.

Bu filmde, kahramanımız genç Michael Berg (David Kross) hukuk fakültesindeyken, hocası ona Nazilerin yargılanmasıyla ilgili şöyle diyor: “Mahkemeler vicdanı, inançları yargılamaz. Eylemleri, kanıtları, o günkü yasalara göre yargılar.”

işte zalimlerin engizisyon yargılamalarına karşı çağdaş pozitif hukuk yargılamalarının sırrı bu sözlerde gizlidir:

Vicdanlar ve inançlar yargılama konusu olamaz. Ancak yasa­larda yazılı somut eylemler suç oluşturabilir ve yargılanabilir.

Ama bütün zalimler belli görüşleri, inançları, vicdanları yargıla­makta bir an bile tereddüt etmemişlerdir.

*

McCarthyizm, demokratik kurallara uygun bir biçimde ele ge­çirilen meşru siyasal gücün nasıl kötüye kullanıldığını gösterir:

Siyaset, devlet istihbaratını, güvenlik güçlerini ve medyayı kö­tüye kullandığında, adalet de buna alet olmakta ve trajik insan hakları ihlalleri ortaya çıkmaktadır.

İşin ilginç yanı olayın, bireysel özgürlükleri anayasal güvence altına almış olmakla övünen ABD’de yaşanmış olmasıdır.

Dönek ve habis bir politikacının utanç verici bir siyasal eylemi­ne, devletin güvenlik ve istihbarat güçleri, milli menfaatler(l) uğru­na destek olmuş, medya onunla işbirliği yapmış, adalet de buna alet edilmiştir.

Bu olaydan alınacak olan ders, bir iktidarın sadece seçilmiş olarak meşru yollardan yönetime gelmesinin, o iktidarın meşrui­yeti için yetmeyeceğidir: iktidarların attığı her adım, yaptıkları her uygulama, anayasaya, yasalara ve insan haklarına uygun olmak, şeffaf ve denetlenebilir nitelik taşımak zorundadır. Yoksa, ne den­li meşru yollardan seçilmiş olursa olsun, her iktidar meşruiyetini kaybeder.

Tabii McCarthy olayının bir başka ilginç yönü, çamur atma ve karalama kampanyasının, orduya bulaştığı zaman ortaya çıkan tepkilerle son bulmuş olmasıdır.

 

Sonuç

 

Demokratik bir sistem içinde zulüm uygulandığı zaman, de­mokratik sistemlerin kendilerini ve dolayısıyla bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyup koruyamadıkları konusunda çok ciddi sorular ortaya çıkar.

McCarthyizm gibi olaylar, hem sistemin demokratlığı hem de insanların karakterleri için gerçek bir sınav niteliği taşır:

Demokratik rejim, kendini böyle istismarlara karşı koruyabil­mekte midir?

Tek bir kişinin, bir grubun, bir şebekenin, bir cemaatin gücü, tüm bir demokratik sistemi esir alabilir mi?

Halkın canını, malını, özgürlüğünü korumakla yükümlü emni­yet ve istihbarat güçleri, tam tersine masum insanların mallarını, canlarını, özgürlüklerini tehdit eder hale nasıl gelir?

Görevi halkı aydınlatmak, iktidarları denetlemek olan özgür ve bağımsız basın, böyle bir zulme nasıl alet olur?

Demokratik rejimin kalesi olan yargı, demokratik sistemin zul­me alet edilmesine, yozlaştırmasına, özgürlüklerin sınırlanması­na ve kısıtlanmasına, faşizan uygulamalara karşı koyamaz mı?

Yargı bağımsızlığı böyle iktidarlar veya siyasal uygulamalar karşısında korunabilir mi?

Vicdanları, inançları sorgulanan ve yargılanan insanlar ne ka­dar cesur veya korkaktır?

Kimler dönek, hain ve çıkarcıdır?

Kimler arkadaşlarına çamur atmaktan çekinmeyen aşağılık ya­lancılar ve muhbirlerdir?

Kimler demokrasi katliamına, insan haklarının, temel hak ve özgürlüklerin tahribine karşı çıkmıştır?

Kimler ellerindeki istihbarat, güvenlik ve medya gücünü kötü­ye kullanan sahtekârlardır?

Kimler gerçekten demokrat, gerçekten cesur, gerçekten gö­revlerini nesnel kurallara göre yerine getiren, vicdan sahibi profes­yonel istihbaratçı, güvenlikçi, hukukçu ve medyacılardır?

McCarthyizm felaketi, bütün bu soruların yanıtlarının er veya geç tarih tarafından dürüstçe verildiğini gösteriyor.

Tabii eğer demokratik rejim bir kesintiye uğramamışsa, bu ya­nıtlar daha çabuk su yüzüne çıkıyor. Yok eğer, demokratik bir sis­tem içindeki bu zulüm ve faşizan uygulamalar, ülkeyi otoriter veya totaliter bir rejime sürüklemişse, bu yanıtların ortaya çıkması biraz daha vakit alıyor…

Ama tarih bize, haksızlıklara karşı cesurca direnenlerin, de­mokrasiyi, hukuku, adaleti savunanların mutlaka onurlandırdı­ğını; zalimlerin, işbirlikçilerin, döneklerin, sahtekârların, muhbirle­rin, çıkarcıların, demokrasi katillerinin, iktidar dalkavuklarının mas­kelerinin zaman içinde düştüğünü ve hepsinin kaçınılmaz olarak utanç içinde yaşamaya mahkûm edildiğini veya lanetle anıldığı­nı gösteriyor.

 

Sorular

 

Sonuç bölümünde birtakım sorular sordum. Şimdi bunlara, benliğinizle ilgili olarak başka bazı sorular eklemek istiyorum.

Demokratik bir ülkede, politikacı, istihbaratçı ve gazeteci işbirliğiyle üretilen bir zulüm kampanyası size neleri ve nereleri anımsatıyor?

Hitler zulmünden sonra bile böyle bir paranoyakça kampan­ya, üstelik Amerika gibi bir ülkede nasıl bu kadar uzun süre etki­li olabildi?

Bu zulüm kampanyası nasıl durdurulabilirdi?

Neden bu zulüm özellikle sanatçı ve bilim insanlarını vurdu?

Siz böyle bir kampanyaya tanık olduğunuzda bütün demok­ratik haklarınızı kullanarak buna karşı çıkar mısınız?

Böyle felaketlerin önlenmesinde yargı bağımsızlığının esas olduğunu düşünüyor musunuz?

Siz fikirlerine katılmadığınız insanlar için yapılan böyle kam­panyalara katılır mısınız, yoksa insan hakları adına bunlara karşı mı çıkarsınız?

Toplumda böyle olaylar olurken, “Bana dokunmayan yılan bir yıl yaşasın,” der ve sırtınızı mı dönersiniz?

 

 

BÖLÜM XI

 

İran örneği

Otoriter Zulümden Totaliter Zulme

 

Demokratik bir rejimde zulmün yeşermesi ve sonunda rejime egemen olması çok zordur. McCarthy örneğinde olduğu gibi, zu­lüm bir süre için egemen olmuş görünse bile, sonunda demokra­sinin işlemesiyle mağlup edilir. Ancak Hitler ve Nazizm örneğinde olduğu gibi hem dünyanın hem de ülkenin çok özel koşullarında böyle bir olay gerçekleşebilir.

Oysa geleneksel rejimleri zaten otoriter olan monarşiler, sul­tanlıklar, diktatörlükler, bir zalimin yönetiminden başka bir zalimin yönetimine çok daha kolay geçerler. Günümüzdeki bir örnek, İran, bu açıdan ilginç bir öyküye sahiptir. Çünkü İran’daki otoriter rejim, bir demokrasi beklentisi ile yıkılmış ama sonunda demokrasi yeri­ne otoriter rejimden daha da kötü bir totaliter rejim kurulmuştur.

Belki bu noktada otoriter ve totaliter rejimlerin farkını anımsa­makta yarar var:

Otoriter rejimler, sadece kamu alanını düzenler, yönetim konu­sunda baskı uygular. Totaliter rejimler yönetimle birlikte, yaşamın bütün alanlarını düzenler, bireyin günlük yaşamını da baskı altı­na alır.

İşte iran’daki devrim, otoriter Şah yönetimine son vermiş ama demokrasi yerine totaliter Humeyni rejimini getirmiştir.

 

İran’daki Rejimin Temel Nitelikleri

 

Şah tahttan indirildikten sonra Humeyni’nin İran’da kurduğu rejimin adı “İslam Cumhuriyeti”dir.

Tabii eski Sovyetler Birliği dahil, bütün otoriter ve totaliter rejim­lerin kendilerini “Cumhuriyet”, “Demokrasi” gibi isimlerle adlandır­dıklarını anımsamamız gerekir.

Şimdi kendisine “Cumhuriyet” diyen ama cumhuriyetle veya demokrasiyle uzak yakın ilişkisi olmayan bu rejime yakından ba­kalım:

İran’ı aslında bir “rehber”, bir ayetullah yönetir. Bu rejimi ku­ran Humeyni’nin ölümünden sonra Ali Hamaney rehber olmuş­tur. Yasama, yürütme, yargı konusundaki bütün kararları, dış poli­tikayı ayetullah denetler.

Hangi partiler kurulabilir, kimler seçime katılabilir?

Parlamento nasıl çalışır, hangi yasaları çıkarabilir?

Yargı nasıl oluşturulur, nasıl çalışır, hangi ilkelere göre karar ve­rir?

Bunlar ve bunlar gibi bütün temel soruların yanıtlarını rehberlik kurumu, ayetullah verir.

Cumhurbaşkanı, güya seçilmiş bir kişidir. Ama hem aday ola­bilmesi hem de seçimi ayetullahın onayına bağlıdır. Cumhur­başkanının seçimini onaylayan ayetullah, gerekirse onu azlede­bilir de.

Peki ayetuhlah bu makama nasıl gelir?

Rehber, ayetullah, esas itibarıyla İslam’ın hukukçu uleması (fa- kihler) tarafından, yani İran’daki İslami geleneklerin ürünü olan mollalar hiyerarşisi tarafından belirlenir. Tabii bu belirleme, mol­lalar hiyerarşisi açısından geleneklere göre yapılır. Genel olarak en kıdemli olan, en bilgili kabul edilen din adamı ayetullah seçi­lir. Ayetullah bütün mollalar tarafından oybirliğiyle destekleniyor­sa gücü daha da artar.

Desteği bir oybirliğine dayanmıyorsa, o zaman ya kendisine karşı olanları dikkate alır, dengeleri korur veya daha büyük bir ola­sılıkla bunlara baskı ve zulüm uygulamaya başlar. Nitekim son se­çimlerde, muhalif lider konumundaki din adamları ev hapsi gibi çeşitli baskılarla pasifize edilmiştir.

Ayetullah’ın altında “Anayasa Koruyucuları Şurası” vardır. Şura on iki üyeden oluşur. Altısı ulemadan, altısı da ulema dışındaki hu­kukçulardan gelir. Bu şura cumhurbaşkanlığı da dahil olmak üze­re bütün siyasal görevlere aday olanları önceden denetler. Parla­mentonun üstündedir. Bir nevi anayasa mahkemesi gibi çalışır.

Tabii denetimde uyguladığı ölçütler tamamen İran’daki biçi­miyle İslam’i ilkelerdir. Nitekim bu yüzden yasaların İslam’a uy­gunluğunu da bütün şura değil, sadece ulemadan oluşan altı üye denetler.

İran anayasasının temel ilkeleri, İran’daki Şii islam’ın ilkeleridir, değiştirilemez. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez!

Tüm siyasal sistem, hukuk düzeni ve toplumsal ilişkiler dini il­kelere göre düzenlenmiştir ve bu ilkelere göre işler, iran anayasa­sı birinci maddesinde bu rejimi “İslam Cumhuriyeti” olarak nitele­mektedir!

Tabii böyle bir rejimde “muhalefet” gibi bir siyasal hak yok­tur. Seçimlerde yöneticilerin karşısına çıkanlar, propagandalarını ancak İran’daki Şii anlayışının egemen olduğu şeriat çerçevesin­de yapabilir. Temel hak ve özgürlükler ancak dini kurallara uygun olarak kullanılır.

Kadınlar tam tesettüre uymak, tümüyle kapanmak zorundadır. Giyim kuşamı kontrol eden özel polis kuvvetleri vardır. Bunlara karşı gelenler dayakla ve hapisle cezalandırılır. Kadınların yurtdışı­na çıkmaları için evli olmaları koşulu vardır.

Elbette medya özgürlüğünden söz edilemez. Bırakın muha­lif gazete, dergi çıkarmayı, çevirdikleri filmler beğenilmeyen yö­netmenler bile hapsi boylar. Örneğin Anadolu Ajansı’nın 2010 yılı Aralık ayında geçtiği şu habere bakalım:

 

“İran’ın önde gelen iki film yönetmeni ve yapımcısına ‘yönetime karşı     çalışma’ suçlamasıyla 6’şar yıl hapis ceza­sı verildi.

“İran’ın uluslararası şöhrete sahip muhalif yönetmen ve yapımcı Cafer   Panahi’nin avukatı Feride Keyrat, müvekkili­nin ayrıca 20 yıl boyunca film çekmeme ve senaryo yazma­ma cezası aldığını, bu süre boyunca ülkeden                 çıkış yasağı getirildiğini de söyledi.

“Başka bir muhalif yapımcı Muhammed Resulov’un da aynı suçlamayla 6 yıl hapis cezasına çarptırıldığı belirtildi. Panahi ve Resulov, İran’da geçen yıl     Haziran ayında yapı­lan cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefeti desteklemişti.   Muhammed Nurizad adlı film yapımcısı ve yönetmeni de hükümete karşı             propaganda yapmak ve ülkenin liderlerine hakaret etmek suçlamalarından 3      yıl 6 ay ceza almıştı.”

 

işte İran’daki “seçimler” bu baskı altında yapılır.

Bazıları bu rejime             “teokratik demokrasi” diyor.

Böyle bir demokrasi olabilirmiş gibi!

 

Humeyni Rejiminden Önceki Olaylar

Şah ve Musaddık’m Öyküsü

 

İran doğal kaynakları bakımından zengindir, petrolü vardır. Ama sahip olduğu bu petrolden dolayı talihsiz bir ülke olmuştur. Çünkü İngiliz ve Amerikan emperyalizmi hem devletler hem de şir­ketler aracılığıyla bu ülkenin kendi kendini yönetmesine, petrolü­nü kendi toplumu için kullanmasına izin vermemiştir.

Konuya ilgi duyanların, hem toplumun çıkarlarını koruyan, hem de demokrasiyi geliştirmek isteyen Musaddık’ın başına neler gel­diğini, emperyalist oyunlarıyla nasıl iktidardan düşürüldüğünü öğ­renmeleri çok yararlı olacaktır, iran’ı sonunda totaliter bir rejimin kucağına atan emperyalist müdahalelerin önemini anlamak bakı­mından Musaddık’m yaşamı çizgisinde İran’a çok kısaca bakmak istiyorum.

Musaddık bir devlet görevlisinin oğluydu, isviçre’de Lozan Üniversitesi’nde hukuk doktorası yaptı, 1914’te İran’a döndü, Fars iline vali olarak atandı. Darbeyle iktidardan uzaklaştırılan Şah’ın babası Rıza Şah Pehlevi’nin 1921’de düzenlediği darbeyle yük­seldi. Maliye bakanlığı ve Dışişleri bakanlığı yaptı. 1923’te Ulusal Danışma Meclisi’ne seçildi. Demokrasiye inandığı için Rıza Han’ın 1925’te kendisini şah ilan etmesine karşı çıktı. Bunun üzerine görevlerinden alındı. Rıza Şah 1941’de oğlu Muhammed RızaPehlevi lehine tahttan çekildikten sonra yeniden siyasi yaşama döndü ve meclise girdi.

Musaddık bütün yabancı petrol tekellerine karşıydı. Sovyetler Birliği’nin İran’ın kuzeyinde petrol aramasına karşı çıktı. İngiliz Anglo-lranian Oil Company Ltd.’nin millileştirilmesi çağrısında bulundu. Petrolün millileştirilmesi yasasını 1951 yılında başarıyla meclisten geçirdi ve çok güçlendi. Şah, bunun üzerine Musaddık’ı başbakan yapmak zorunda kaldı.

Petrolün millileştirilmesi İngiltere’yi telaşlandırdı ve iran’a kar­şı harekete geçmesine yol açtı. İngilizlerin petrol piyasasından çe­kilmesiyle petrol satışında güçlükler yaşanmaya başladı ve eko­nomik zorluklar baş gösterdi. Batılı emperyalistlerin desteğini alan Şah, Musaddık’a karşı sert bir muhalefet başlattı. Ağustos 1953’te başbakanı görevden alma girişimi Musaddık taraftarlarının kitlesel gösterileriyle önlendi ve Şah İran’dan kaçmak zorunda kaldı.

Musaddık bu sırada çok ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşuyor­du. Kısa bir süre sonra Şah taraftarları, ABD’nin desteğiyle bir darbe yaptı. Musaddık görevden uzaklaştırıldı ve Şah geri dön­dü. Böylece iran’da 1979 yılına kadar süren yeni bir zulüm döne­mi başladı. Vatana ihanet suçlamasıyla cezalandırılan Musaddık 1967’de evinde göz hapsindeyken öldü.

*

İşte sevgili okurlarım, Humeyni devrimiyle ülkeden kaçan Şah, böyle bir gelenekten geliyordu: Hem babası hem de kendisi dar­beyle iktidara oturmuştu. İhtilalle de gitti.

Bu tarihe bakıldığında, böyle bir siyasal geleneğin bir demok­rasi üreteceğini beklemek zaten hayli iyimserlik olurdu.

Mustafa Kemal Atatürk’ten başka hiçbir lider imparatorluk ve baskı geleneğinden gelen toplumda demokrasiyi kuramamıştır.

Tarihin ne garip cilvesidir ki, Batı emperyalizminin İran petrol­leri üzerindeki oyunlarıyla destekledikleri bir zalimin egemenliği­ne, sonradan Humeyni tarafından kontrol edilen bir ihtilalle son verilmiş ama İran hem Batı emperyalizmine karşı bir siyasal çiz­giye oturmuş hem de halk daha sert bir zulmün pençesine düş­müştür.

 

İhtilal Nasıl Oldu?

Humeyni Egemenliğini Nasıl İlan Etti?

 

İran’ın toplumsal yapısı iki büyük gücü toplumda öne çıkar­mıştı.

Bu güçlerin birincisi Şii mezhebinin hiyerarşik örgütlenmesinin temsilcileri olan mollalardı.

İkinci güç ise “çarşı” denilen esnaf ve ticaret erbabıydı.

Şah’ın zalim yönetimi herkesi canından bezdirdiği için tüm halk ve bu arada 1941 ‘de kurulan ve petrolün millileştirilmesi sıra­sında Musaddık’a destek veren Tudeh adlı güçlü Komünist Partisi ile bütün öteki muhalifler, devrimde bir büyük koalisyon oluştura­rak işbirliği yaptı.

Şah devrildikten sonra Tudeh, Humeyni yanlılarıyla koalisyon yaptı ve iktidara ortak oldu.

Devrimden sonra Humeynici Beni Sadr Cumhurbaşkanı ol­muştu. Bir süre sonra mollalarla arası açılan Beni Sadr, baskılara dayanamayıp ülke dışına çıktı.

Bunun üzerine Humeynici milis teşkilatı olan Pastaran, ülke­deki binlerce milliyetçi ve solcuyu tutukladı. Tutuklananların pek çoğu dinci mahkemelerde dinci yargıçlar tarafından yargılandı ve asıldı.

Tudeh 1981 yılında yapılan bu temizlik harekâtına, Humey- nicilerden yana olarak destek verdi ve böylece kendi sonunu ha­zırladı.

1982 yılında Tudeh de temizlendi ve Humeyni rejimin rakipsiz biçimde tek egemeni oldu.

*

İran örneğini iyi anlamak zorundayız:

iran, gücüyle, nüfusuyla, tarihiyle büyük bir ülkedir.

Ortadoğu’da ve Kafkaslarda nüfuzu vardır.

Bir ara Türkiye’ye bile rejim ihraç etmeye kalkmış, pek çok ay­dınımızın canına mal olan olaylara karışmıştır.

Bu nedenle siyasal rejimi otoriterlikten totaliterliğe aktaran iran’daki bu sürece genel hatlarıyla yakından bakmamız gerek­mektedir.

 

Totaliterliğe Gidişin Anahatları

Sosyolojinin laboratuvarı tarihtir. Bir toplumda, bir ülkede ya da dünyada neler olup bittiğini, nelerin olup biteceğini anlamak için, tarihe, başka toplumlara ve uluslararası ilişkilere bakmak gerekir.

Dünyada radikal siyasal islam’ın yükselişi, ABD başta olmak üzere, Batı dünyasının desteğiyle 1970’lerin sonunda ivme kazan­dı:

Sovyetler Birliği, varlığını, gücünü ve Batı tarafından tehdit ola­rak algılanmasını sürdürürken devam eden Soğuk Savaş sırasın­da Batı, komünizmle mücadele için İslam ideolojisine dayalı ola­rak kurulan, silahlı örgütlenmeler de dahil olmak üzere, tüm siya­sal oluşumları destekledi.

Radikal siyasal İslam’a verilen bu siyasal, örgütsel, mali ve as­keri destek Batı açısından işe de yaradı:

Örneğin Humeyni’nin yaptığı ihtilalden hemen sonra Afga­nistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği, bu ülkede ClA’in Usame Bin Ladin liderliğinde örgütlediği ve desteklediği El Kaide militanları karşısında yenilgiye uğradı.

Batı’nın radikal siyasal İslam’a desteği, İran’daki ihtilal sıra­sında da komünistlerin iktidarını engellemek için ortaya çıkmış­tı. Şahın yozlaşmış diktatörlük rejimini kurtarma olanağı kalmayan Batı, İran’daki değişimin bir komünist kaymaya yol açmaması için Humeyni’ye destek verdi. Ayrıntıları bir yana bırakırsak, İran’daki dönüşümü çok kaba hatlarıyla şöyle özetlemek olanaklıdır:

Önce mollaların önderliğinde İslamcılar, komünistler ve liberal­ler, “özgürlük” ve “demokrasi” savaşı için birleşti. Şah’ın diktatör­lüğüne karşı büyük koalisyon oluşturuldu. Başta Amerika, Batı ül­keleri, Şah devrildikten sonra, iktidar komünistlerin eline geçme­sin diye, Humeyni’ye destek verdi. Humeyni, Fransa hükümetinin kendine tahsis ettiği uçakla İran’a döndü.

Şah devrilince mollalar, iktidarı geçici olarak milliyetçiler, sol­cular, liberaller ve komünistlerle paylaştı. Referandum yapıldı, hal­kın oylarıyla “demokratik bir biçimde!” İran İslam Cumhuriyeti ya­ni şeriat rejimi kuruldu. Yargıya el kondu. Yargı sistemi mollaların denetimine geçti. Generaller idam edildi. Yerlerine polis şefleri ge­tirildi. Ordu, mollaların denetimine girdi. İşçi komitelerine mollalar sızdı. Sol hareket ve örgütlenmeler güçsüzleştirildi.

Ortaya çıkan anarşik ortamdan da yararlanılarak mollaların karşısındaki tüm muhalefet bastırıldı. Önce milliyetçiler ve solcu­lar tasfiye edildi, daha sonra, zaten yalnızlaştırılmış olan komünist Tudeh partisi, Batı’nın da desteğiyle temizlendi. Komünistler so­kaklarda avlandı, vinçlerde asıldı. Binlerce kişi idam edildi.

İran devletinin adı, yukarıda esaslarını açıkladığım, “İslam Cumhuriyeti” oldu.

 

İran Deneyiminden Çıkan Sonuç

 

“Özgürlük” ve “demokrasi” adına, İslamcıların önderliğinde, Batı’nın desteğiyle, bir zalimin yönetimindeki otoriter devlet önce çökertiliyor, sonra yeni bir totaliter devlet kuruluyor…

Yeni kurulan şeriat devleti kimseye nefes aldırmıyor!

Bu bölümü, İranlı bir bilim insanının gözlemleriyle bitirmek is­tiyorum. 18 Ağustos 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Elçin Poyrazlar’ın bir röportajı yer aldı. Poyrazlar’ın konuştuğu kişi Dr. Khosro Khazai. Khazai, Brüksel’deki Zerdüştlük Çalışmaları Avru­pa Merkezi Direktörü, iran’daki İslami devrim sonrası ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış biri.

İran’daki dinci oligarşiyle mücadele eden bir bilim insanı. “Dev- rim”den sonra İran’dan kaçıp rejimle mücadeleye girişmiş. Annesi ile babası vahşice katledilmiş, iran’daki yönetimin islami rejimi ih­raç etme kararında olduğunu söylüyor.

Türkiye’ye İslami rejimin, bir “devrimle” değil, yavaş yavaş ge­leceğini belirtiyor. Khazai’nin şu sözleri son derece önemli:

 

“Dini bir rejime, sosyalizmle, kapitalizmle ya da libera­lizmle karşı              koyamazsınız. Çünkü İslami rejim içindeki un­surlara karşı, demokratik bir     tartışmaya açık olmamasından ötürü siyasi araçlarla savaşmanız mümkün             değildir….

“Türklerin, ülkelerinin gerçekleriyle yüzleşmesi ve de­mokrasi yönünde harekete geçmesi gerekli.

“Türkiye’deki akıllı insanlar, dayatmaları reddedip Türk

toplumunun ne olması gerektiğini görerek tehlikeye karşı birleşme yoluna           gidebilirler.”

 

İran örneğine son verirken, başta belirttiğim bir noktayı yeni­den anımsatmak istiyorum:

Bir zalim yönetimden, bir başka zalim yönetime geçiş, bir dik­tatörlüğü yıkıp bir başka diktatörlüğü kurmak nispeten kolaydır. Bir demokrasiden bir diktatörlüğe geçiş ise daha zordur.

Her ne kadar Hitler örneğinde görüldüğü gibi, demokratik bir rejim, zaman içinde bir diktatörlüğe dönüştürülebilmiş, McCarthy örneğinde olduğu gibi demokratik bir rejim içinde bile zalim uygu­lamalar yapılabilmiş olsa da, bu deneyimlerden ders alan insan­lık açısından yine de, demokratik rejimlerden diktatörlüklere geçiş daha zor görünmektedir.

Sanıyorum, bireylerin tek tek kendi başlarına, sivil toplum ör­gütlerinin, medyanın, ister özel ister resmi olsun, bütün demokra­tik kurum ve kuruluşların, sonuç itibarıyla toplumun bir bütün ola­rak, zalimlere karşı uyanık bulunması, zulme doğru giden her işa­rete karşı hemen tepki göstermesi ve bunları önlemesi, en büyük güvencedir.

 

Sorular

 

dönemleri yaşadıysanız, Şah devrildiğinde sevinmiş miy­diniz?

iran’ın bugünkü rejiminin eskisinden daha özgürlükçü oldu­ğunu düşünüyor musunuz?

iran’daki gibi bir rejim altında yaşamak ister miydiniz?

İran’daki rejimin bir referandumla kurulduğuna dikkat etti­niz mi?

Kendi toplumumuzdaki değişmelere karşı İran örneğini aklı­nızda tutarak dikkatli bir hassasiyet gösteriyor musunuz?

 

BÖLÜM XII

 

Neofaşizm: Küreselleşen Dünyada

Zulmün Yeni Kaynağı

 

Buraya kadar irdelediğimiz toplumsal zulüm örneklerinde te­mel alınan kuramsal çerçeve, faşizm veya onun özel uygulama bi­çimleri olan Nazizm, McCarthyizm, Humeynicilik gibi birbirinden gitgide farklılaşan süreçlere işaret ediyordu.

Dünyamız hızla değişiyor. Zalimlerin uygulamaları da.

En klasik değişme çizgisi Hitler, McCarthy ve Humeyni uygu­lamaları çerçevesinde görülebilir. Bütün bu zalim uygulamalar za­man içinde birbirinden çok farklı özellikler göstermiştir. Bunun en önemli nedeni, değişen dünya koşullarıyla birlikte, zulüm uygula­malarının da farklılık göstermesidir.

Bu bölümde, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle ortadan kalkan Soğuk Savaş sonrası, küreselleşme denilen süreç bağlamında or­taya çıkan yeni bir zulüm ideolojisinin, neofaşizmin kuramsal çer­çevesini irdelemeye çalışacağım. Ancak böylece ülkemizi de içine alan küreselleşme sürecinin hangi biçimde yeni zalim uygulama­lara yol açtığını anlayabilir, “İçimizdeki Zalim”in günümüz toplum­larındaki kimliğini belirleyebiliriz.

 

Neofaşizm Nedir?

 

Küresel dünyanın neofaşizmi gerek Soğuk Savaş öncesi klasik faşizmden, gerekse Soğuk Savaş sırasındaki klasik faşizmin çeşit­li biçimlerinden oldukça farklıdır.

Küresel dünyanın öncelikleri değişmiş, yeni kavram ve terim­ler üretilmiş, yeni akımlar, eğilimler, tanımlamalar ortaya çıkmıştır.

Bunların bir bölümü kendi içinde “oksimoron” nitelikler bile taşır; “yaşayan ölü” gibi.

Neofaşizmin ürettiği yeni terimlerden biri de böyle oksimo­ron nitelik taşıyan “liberal faşist” sıfatıdır. “Liberal faşist” terimini Türkiye’de köşesinde ilk kez Serdar Turgut kullandı.

Terimin orijinali Amerikalı muhafazakâr bir yazar olan Jonah Goldberg tarafından yazılan bir kitapta geçiyordu. Goldberg bu terimi, Amerika’daki sol eğilimli demokratların aslında demokrat değil, Marksist kökenden gelen otoriter eğilimli kişiler olduğunu iddia etmek için kullanmıştı.

Bu arada hemen “liberal” teriminin Amerika’da sol eğilimli de­mokratlar için kullanıldığını anımsatalım. Avrupa’da ve Türkiye’de ise “liberal”, Amerika’dakinin tersine, sağ eğilimli demokratlar için kullanılır.

Serdar Turgut, Goldberg’in bu terimini biraz farklı yorumlaya­rak Türkiye’ye uyarladı. Esas olarak iddia ettiği nokta, “liberal” ol­duklarını öne sürenlerin aslında faşist bir biçimde herkesi kendile­rine uymaya zorladığı ve hiçbir farklılığı kabul etmediğiydi.

Ben bu bölümde dünyayı artık iyice pençesine almakta olan neofaşist akımı irdelemeye çalışacağım. Ama Türkiye’de, ilk tar­tışmayı köşesinde başlattığı için Turgut’a gönderme yapmayı ya­zarlık dürüstlüğü adına uygun buldum.

*

En bilinen tanımıyla klasik faşizm, sermayeye dayalı milliyet­çi diktatörlüktür.

Bu tanım üç öğeyi içerir:

  1. Kendi ırkını “üstün ırk” diye tanımlayan, başka ulusları aşağı ve hatta düşman gören ırkçı bir milliyetçilik…
  2. Sermayenin bu ideolojiye destek vermesi ve topluma ege­men olması.
  3. Ve tabii uygulama için, sermayeye dayanan ırkçı bir partinin bir liderin, totaliter-ideolojik iktidarı.

*

Şimdi kısaca dünyayı ve özellikle de demokrasisi tam gelişme­miş ülkeleri sadece siyasal anlamda değil, medya, kamuoyu ve günlük ilişkiler bağlamında da pençesine almaya ve toplumu dö­nüştürmeye başlayan neofaşizmin temellerine bakalım:

  1. Birinci temel, küresel sermayenin denetimsiz ve vahşi sö­mürüsüne kayıtsız koşulsuz boyun eğen bir küreselleşme söy­lemidir.

Pek çok yerde küreselleşme, tüm ülkelerin siyaseti, ekonomi­si ve kültürüyle uluslararası sermayenin denetimine teslim edilme­sinin tek seçenek olduğu biçiminde kullanılarak neofaşizme te­mel oluşturuyor.

  1. İkinci temel, demokratik hak ve özgürlükleri yok edecek bir biçimde kullanılan, mikro milliyetçilik ve mikro dincilikle de des­teklenen siyasal, radikal, dogmatik, totaliter bir ideolojidir.

Buradaki kritik nokta da, oy alabilmek için dinin veya milliyet­çiliğin siyasete alet edilmesi değil, onun çok daha ötesinde ül­kenin yönetimi ve temel yapısı açısından “demokratik hak ve öz­gürlüklerin totaliter dinci veya milliyetçi bir ideolojiye kurban edil­mesidir”.

Her ülkede siyaset, dini ve milliyetçiliği biraz kullanır, bu, siya­setin bünyesi icabı doğal da kabul edilebilir.

Zaten dindarlık da, milliyetçilik de kendi içlerinde ve kendi baş­larına kötü kavramlar değildir; tam tersine kimlik belirledikleri için bireysel ve toplumsal anlamda işlevsel kavramlardır.

Ama burada kastettiğim, dogmatik bir totaliter milliyetçiliğe ve­ya dinciliğe dayalı ideolojinin zulüm uygulayarak demokrasiyi yok etmesi, neofaşizme temel oluşturmasıdır.

Sovyetlerin dağılmasından sonra Doğu Avrupa ve bilhassa Balkan ülkelerinde görülen aşırı milliyetçi akımlar ve bunların yol açtığı “etnik temizlik” hareketleri, neofaşizmin temellerinden biri­ni oluşturmaktadır.

Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası, hem Amerika’nın kendisine ye­ni bir düşman yaratma çabasıyla, hem de El Kaide’nin bu çabayı destekler biçimde yaptığı küresel terör saldırılarından sonra, İslam da, pek çok ülkede “siyasal islam”, “radikal İslam” ve hatta “ılımlı İslam” etiketleri altında neofaşizmin, bir hedefi ya da bir aracı ola­rak kullanılmaya başlamıştır.

İslam dininin bu ikili kullanımı şuradan kaynaklanmaktadır:

Bazı Batılı ülkeler, “etnik temizliklerin” veya zulme dönük anti­demokratik önlemlerin gerekçesi olarak, İslam topluluklarını ve­ya İslami ideolojiyi düşmanlaştıran bir söylem ve eylem içine gir­mişlerdir.

Böylece Müslümanlar, neofaşizmin yeşermesi için gerekli olan ortamın hazırlanmasında kullanılan “düşman” kavramının oluştu­rulmasında bir hedef olarak kabul edilmeye başlamıştır.

Öte yandan siyasal, radikal, dogmatik İslam, hem yaptığı te­rör eylemleriyle Batı’yı hedef almış, hem de birtakım yarı demok­ratik Ortadoğu ülkesindeki seçim mekanizmalarını kullanarak ele geçirdiği siyasal iktidarlar aracılığıyla totaliter islamcı rejimler kur­muş böylece İslam dini, siyasal zulmün, hatta siyasal terörün ara­cı olmuştur.

 

Klasik Faşizm ile Neofaşizmin Farkı

 

Endüstri Devrimi’nin getirdiği milliyetçilik ideolojisi siyasal ola­rak iki farklı yol izledi:

  1. Demokratik milliyetçilik

Bu akım da liberal sağ ve demokratik sol olarak iki ana siya­sal çizgide ayrıştı ve insan haklarına dayalı çağdaş demokrasinin temellerini attı.

  1. yüzyılda bu iki ana akım, küreselleşerek milliyetçiliği de aşan bir biçimde demokrasi ve insan hakları bağlamında gelişi­yor gibi görünüyor.
  2. Faşist, ırkçı milliyetçilik

Bu akım ırkçı temellere dayalı bir ideolojik yaklaşım ile serma­yenin de desteğini alarak totaliter bir uygulamaya dönüştü.

Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini liderliğinde siyasal ikti­darı ele geçirdi. Daha önce neden ve süreçlerini ayrıntılı bir biçim­de irdelediğimiz gibi, ırkçı bir yaklaşımla Yahudi soykırımı yaptı.

İkinci Dünya Savaşı’yla da tüm dünyayı kana buladı.

  1. yüzyılda faşist milliyetçilik, kınanan, korkulan, bir daha or­taya çıkmaması için önlemler alınan bir akım niteliğinde.
  2. yüzyıla, otoriter-totaliter rejimlere karşı demokrasiyi, insan haklarını koruyan önlemlerle girildi:

Anayasa mahkemeleri kuruldu.

İnsan haklarını korumak ve geliştirmek için uluslararası göze­tim ve denetim örgütleri oluşturuldu.

Avrupa Birliği gibi ulus devletlerüstü siyasal oluşumların temel­leri de yine insan hak ve özgürlükleri bağlamında atıldı.

Fakat bir yüzyıldan ötekine geçiş, bir evin kapısının kapanıp, öteki evin kapısının açılması gibi kesin ve sorunsuz bir biçimde olamıyor.

Komünizme karşı ABD tarafından geliştirilen dinci ve milliyet­çi politikaların tortuları 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçiş döneminde özellikle Balkanları, Kafkasları ve Ortadoğu’yu kana buladı.

Ve ABD’nin önderliğinde başlayan küreselleşme de, yine Amerika’nın desteklemesiyle bu dinci ve milliyetçi tortulardan na­sibi aldı.

Ama yeni dönemin ideolojisi, milliyetçiliği de aşan, özellikle faşizmi ve komünizmi mahkûm eden insan hakları ve demokra­si söylemine dayalıydı.

Totaliter öğeleri de içinde barındıran eski milliyetçi ve dinci tor­tular, demokrasi ve insan hakları ideolojisiyle nasıl birlikte kullanı­lacak, nasıl telif edilecekti?

ABD bunun da çözümünü buldu:

Dinci ve milliyetçi ideolojiler, demokrasi ve insan hakları bağla­mında savunulacak, desteklenecek ve yaşatılacaktı.

Burada bir küçük (!) sorun daha ortaya çıktı:

Dincilik, İslam bağlamında ABD ve Batı düşmanı olarak su­nuluyor, milliyetçilik ise ABD’nin liderliğindeki küreselleşmenin önünde bir ayak bağı olarak görünüyordu; bu çelişkiler nasıl çö­zülecekti?

ABD karşıtı milliyetçilikler ve dincilikler faşizmle özdeşleştirildi ve mahkûm edildi; ABD’nin kullandığı mikro milliyetçilikler ve mik­ro dincilikler korundu.

Postmodern felsefe ve kültür akımları da bu siyasal tercihin destekçileri olarak devreye sokuldu.

Her yerde mikro dinci ve mikro milliyetçi akımlar, küreselleşme bağlamında demokrasi ve insan hakları adına desteklendi.

*

Böylece 20. yüzyıldaki klasik faşizm ile 21. yüzyıldaki neofaşizm arasında şu farklar ortaya çıktı:

1.Dinci ideoloji, milliyetçi ideoloji kadar önem kazandı, onun­la ittifak kurdu.

2.Küresel sermaye, ulusal sermayenin yerine geçti.

3.Radikal, dogmatik, siyasal dinci ve aşırı milliyetçi ideolojiler, tam karşıtı oldukları demokrasi ve insan hakları bağlamında savu­nulmaya başladı.

4.Sonuç olarak neofaşizm, küreselleşme süreci içinde, de­mokrasi ve insan hakları bağlamında savunulabilirmiş gibi bir ya­nılsama üretildi.

5.Bu “örtülü” ve “maskeli” niteliği nedeniyle de neofaşizm- le mücadele etmek, klasik faşizmle mücadele etmekten çok da­ha zor hale geldi.

*

Neofaşizm açısından önemli olan nokta, uluslararası serma­yenin diktatörlük eğilimleri ve onu destekleyen neofaşistlerin her uluslararası sorunda, bulundukları toplumun çıkarlarına karşı, “kü­resel güçler lehine” ağırlık koymalarıdır.

Önceki bölümlerde aktardığım, Bir Ekonomi Tetikçisinin İtirafları kitabını yazan John Perkins’in söylediklerini anımsayın.

Bu tavırları hiç de haklı, adil ve gerçekçi değil. Dahası, kamu­oyunu çeşitli yollarla baskı altına aldıkları ve hatta kendilerine mu­halif olanlara karşı zulme yöneldikleri için demokratik rejim için de tehlikeli.

Çünkü bu tarafgirliklerini eleştirenleri ve yanlışlıklarını vurgula­yanları susturmak için her türlü yola başvuruyor, iftiralarla, komp­lolarla insanları hapse bile artırabiliyorlar.

*

Türkiye’de neofaşizm tehlikesinin artması elbette yukarıda açıkladığım gibi dünya konjonktüründen doğrudan etkileniyor.

Ve işin daha da vahim tarafı, Türkiye, neofaşizm tehdidiyle kar­şı karşıya olan tek ülke değil. Neofaşizmin Batı’da da yükselişe geçtiğine ilişkin ciddi bulgular ve yorumlar var.

Dünyadaki neofaşizm tehlikesine dikkat çeken en önemli ya­zarlardan biri de Columbia Üniversitesi tarih profesörlerinden Robert O. Paxton.

The Anatomy of Fascism adlı kitabında (Vintage Books, 2005) klasik faşizmi yeni bir görüş açısıyla inceleyen Paxton, uygar bir toplumun, efsaneler, semboller ve duygu sömürüsüyle, nasıl ilkel bir devlete dönüştüğünü açıklıyor.

Kitabın “Faşizm Hâlâ Olanaklı mıdır?” başlıklı bölümünde, “Faşizmin 1945 yılında sona erdiği görüşü 1990’larda ortaya çı­kan bir dizi olayla sarsıldı,” dedikten sonra neofaşizmin ortaya çı­kışını haber veren olayları özet olarak şöyle sıralıyor:

 

“Balkanlar’daki etnik temizlik…

“Komünizm sonrası Doğu Avrupa’da aşırı milliyetçiliğin keskinleşmesi…

“ingiltere, Almanya, İskandinavya ve italya’da göçmen­lere karşı ‘dazlak’                şiddetinin artması…

“Neofaşist bir partinin 1994’te Silvio Berlusconi hükü­metine       katılması…

“Nazilerle işbirliği yapan Jörg Heider’in Şubat 2000’de Avusturya              hükümetine girmesi…

“Fransız sağının lideri Jean-Marie Le Pen’in, 2002 Mayıs’ında Fransız       başkanlık seçimlerinin birinci turunda şaşırtıcı biçimde ikinci sıraya     yükselmesi…

“Aynı ay, Hollanda’da, göç karşıtı Pym Fortuyn’un şim­şek gibi     yükselişi…

“Son olarak bütün dünyadaki radikal sağcı grupların yükselişi ve bu          yükselişin aşırı sağcı eylem ve söylemleri canlandırışı.” (s.173).

 

Tabii yazar Avrupa üzerinde odaklandığı için, Ortadoğu ülkele­ri ve İran gözlem alanı dışında kalmış.

Paxton, neofaşizmin zorunlu olarak şeytani bir düşman yarat­ma sürecinin, artık mutlaka Yahudileri hedef alması gerekmediği­ni belirtiyor. Popüler Amerikan faşizminin dinci, siyah karşıtı ve 11 Eylül 2001 ‘den beri anti islamcı olduğunu söylüyor. Batı Avrupa’nın ise seküler ve anti Semitik (Yahudi karşıtı) olmaktan çok anti İslamcı olduğuna işaret ediyor. Rusya ve Doğu Avrupa’nın, dinci, anti Semitik, Slav milliyetçiliğine dayalı ve Batı karşıtı olduğunu açıklı­yor. Yeni faşizmin gamalı haç yerine geniş kitlelerin daha güncel ve yerel olan vatanperverliklerini kullandığını söylüyor, (s. 174).

*

Tam bu noktada neofaşizmin, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayılma aracı olarak kullandığı bazı “yeni emperyalist” kavramlara işaret etmem gerek.

Yeni emperyalizm, neofaşist bir yaklaşımla, kendi kültürüne dayalı, ekonomik ve askeri yayılmacılığı için bazı yeni kavramlar icat etti.

“İnsancıl emperyalizm” (humanitarian imperialism), “iyi niyetli emperyalizm” (benevolerıt imperialism), “liberal emperyalizm” (li­beral imperialism) “kozmopolit emperyalizm” (cosmopolitan im­perialism) gibi çağımızın demokrasi ve insan hakları anlayışıyla uyumlu gibi görünen bu kavramlar, küreselleşmenin icat ettiği ve esas olarak birbirine benzeyen anlamlara sahip, yeni emperya­lizm kavramlarıdır.

Temel yaklaşımları, dünya barışı ve insanlığın gelişmesi için, başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin, demokrasisi gelişme­miş olan ülkelere demokrasi ihraç etmesi tezine dayalıdır.

Yani gelişmiş ülkelerin, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yaptıkları bütün ticari, ekonomik, mali ve askeri müdahaleler, bu kavramlara dayanılarak savunulur.

Tabii ABD’nin Irak’ı işgali de aynı çerçevede ele alınmaktadır.

Klasik emperyalizmi ve yeni emperyalizm kavramlarını, bun­ların ABD’deki ve gelişmiş ülkelerdeki yeni muhafazakârlarla (Neo-con’larla) ilişkilerini, Londra Üniversitesi Uluslararası Siyaset Profesörü Ray Kiely, Rethinking İmperialism (Emperyalizmi Yeni­den Düşünmek) adlı kitabında (Palgrave Macmillan, 2010) anlatı­yor ve çok güzel eleştiriyor.

Kiely’e göre bütün bu yeni kavramlar, “ikna edici değildir, anti­demokratiktir ve kendi içlerinde çelişiktir.” (s.194).

Bu tezini öncelikle ABD’nin Irak ve Afganistan örneklerine da­yıyor.

Ayrıca, kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin kendi içinden ürettiği krizleri ve bunların gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerdeki yıkıcı etkilerini de eleştirilerine temel olarak alı­yor. (Kitabın “Liberalisin and ‘Humanitarian Imperialism”‘ bölümü, s. 194-219).

Bütün bu yeni çalışmalar, özellikle son 2008 dünya kapitalist bunalımından sonra yoğunlaştı.

Kapitalist sistemin küreselleşme döneminde kendi içinde ba­rındırdığı çelişkilerin bu dünya bunalımını kaçınılmaz olarak do­ğurduğunu, bir daha böyle bir bunalımın yaşanmaması için sis­temin revize edilmesi hatta değiştirilmesi gerektiğini belirten pek çok çalışma var.

Bunların en yenilerinden ve en ilginçlerinden biri ünlü antropo­log David Harvey tarafından yazılan The Enigma of Capital (Kapi­talizm Bilmecesi) adlı kitaptır (Oxford University Press, 2010.)

Harvey, aslında krizin Amerika’da 2006 yılında başladığını ama önce siyahları, yoksulları ve Hispanik göçmenleri vurduğu için dik­kat çekmediğini vurguluyor.

Kapitalizmin, kaynakların en rasyonel kullanımını sağladığı id­diasının bir efsane olduğunu şu sözlerle tarihin karanlıklarına gö­müyor:

 

“2009 yılı yazında Amerika’daki sermayenin üçte biri boştaydı. Aynı         anda işgücünün yüzde 17’si ya işsiz ya da yarım gün çalışan veya işten ayrılmaya zorlanan işçilerden oluşuyordu.” (s.215).

Bu çelişkileri içinde barındıran kapitalist sistemin bütün dünya­da, yayılmak, gelişmek ve egemen olmak için yaptığı tahribat ise, Perkins’in ve Kiely’in çalışmalarında ortaya konuyor.

 

Tarihin Yeniden Yazılması

 

Faşistler ve neofaşistler arasındaki en önemli benzerliklerden biri “Tarihin yeniden yazılmasıdır”. Çünkü her ikisi de ideolojilerini kurmak ve geliştirmek için gerçek tarihi saptırır ve yeniden yazar. Tabii klasik faşistler bunu ayrımcı ve faşist milliyetçiliği yüceltmek ve kutsamak, neofaşistler ise tam tersine, mikro dinciliği ve mik­ro milliyetçiliği destekleyerek, milli bilinci güçsüzleştirmek ve yok etmek için yapar.

Demokratik hak ve özgürlükleri geliştirmeyen, bunlara saygı duymayan milliyetçilik faşizme, küreselleşmecilik ise neofaşizme gider.

Yukarıdaki örneklerle de belirttiğimiz gibi, küreselleşme, neo- kapitalizmin yeni adı olarak emperyalist sömürünün temelini oluş­turuyor. Elbette esas olarak, mikro milliyetçiliği ve mikro dinciliği ulus devletlere karşı geliştiren ve uluslararası sermayenin kayıtsız koşulsuz egemenliğini dayatan küreselleşmecilik artık dönemini bitirmiş görünüyor.

Ama Türkiye, Türkiye’deki yazar ve düşünürler, dünya trendle­rini çok arkadan takip ettiği için, bu kitapta, ülkemizde hâlâ ege­menliğini sürdüren küreselleşmecilik üzerinde durma gereğini hissettim.

Bakın ünlü tarihçi ve sosyal demokrat görüşlerin savunucusu Tony Judt, III Fares The Land (Bir şiir dizesinden alınmış olan bu isim, Ülkede Kötülük Kol Gezerken diye çevrilebilir) adlı yeni çı­kan kitabında (The Penguin Press, 2010) küreselleşme konusun­da ne diyor:

 

“2008 krizi, küreselleşmenin, ülke yönetimlerinin altını oyduğu ve            dünyadaki ekonomik politika kararlarını yönlen­diren çok uluslu şirketlerin       denetimindeki piyasalara sahip devletlerin yükselişini kolaylaştırdığı iddiasının            bir hayal ol­duğunu göstermiştir.

“Bankalar iflas ettiği, işsizlik birdenbire fırladığı, büyük düzeltici                 müdahalelere gerek duyulduğu zaman, artık ‘çok uluslu şirket devleti’ ortadan   kaybolmuştur. Ortadaki tek devlet, 18. yüzyıldan beri bildiğimiz devlettir.             Elimizde baş­ka bir şey yoktur.

“Uzun bir gölgelenme döneminde sonra ulus devlet­ler, yeniden               uluslararası ilişkilerdeki egemen rollerini geri almaktadır. Artan bir ekonomik ve fiziki güvensizlik duygu­suyla halk eski siyasal sembollere, hukuksal                 güvencelere ve fiziki engellere sığınır; bunları da ancak sınırlarına ege­men           olan bir ulus devlet sağlayabilir.

“Bu süreç şu anda pek çok ülkede işlemeye başlamıştır: “Amerikan          siyasetinde gittikçe dikkati çeken korumacı­lık arzuları, Batı Avrupa ülkelerindeki ‘göçmen karşıtı’ parti­lerin yükselişi, ‘duvarların’ inşasına,                 ‘engellerin’ konulması­na, ‘dil ve kültür testlerinin’ yapılmasına’ ilişkin garip          istek­ler hep bu sürecin göstergeleridir.” (s. 195).

 

Peki, “aşırı milliyetçilik” ve “küreselleşmeci söylem” ne zaman demokrasi için bir tehlike oluşturmaya, zalimlerin yöntemi haline gelmeye başlar?

Milliyetçiliği ya da küreselleşmeciliği ulusal ya da uluslararası sermayenin denetimsiz sömürüsüyle ve bu sömürüyü sürdürmek için başvurulan zalim yöntemlerle bütünleştirdiğiniz zaman ortaya faşizm ve neofaşizm çıkar.

Üstelik burada “küreselleşmeci söylem” ile “milliyetçilik” ya da “aşırı milliyetçilik” arasında çift yönlü bir etkileşim söz konu­sudur:

“Küreselleşmeci söylem” bir yandan ulus devletin temelini oluşturan bütünleştirici demokratik milliyetçiliğin altını oyarken, öte yandan bu “alt oyma” mekanizmaları olarak mikro dinciliği ve mikro milliyetçiliği kullandığı için, “ayrımcı vicdanı” yani ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı milliyetçiliği ve dinciliği teşvik eder.

*

Sevgili okurlarım, tarihi yorumlamakta dört klasik hata vardır:

  1. Tarihe ırkçı-milliyetçi görüşle bakmak.
  2. Tarihe dinci-mezhepçi görüşle bakmak.
  3. Tarihe, o zamanın koşullarını, uygarlık düzeyini, üretim ve devlet biçimlerini, ülkelerarası etkileşimi yok sayarak güncel ko­şullar ve ilişkiler çerçevesinde bakmak.
  4. Tarihe, mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesini de ihmal ederek bakmak.

Faşistler ve neofaşistler kendi ideolojilerine uygun bir tarih üretmek için bütün bu hataları yapar. Böylece ülkedeki farklılıkla­rı, eski kinleri ve zulümleri, mikro dinci ve mikro milliyetçi akımları besler, geliştirir ve toplumsal bütünlüğün altını oyar.

Tarihteki çatışmalar, karşılıklı zulümler gündeme getirildikçe, farklı gruplar birbirine düşer, ülke neofaşizmin evrensel etkilerine açık hale gelir.

 

Neofaşizmle Nasıl Mücadele Edilir?

 

Neofaşizm klasik faşizmden çok farklı bir elbise içinde, genel­likle de gerçekten doğru olan demokrasi ve insan hakları gibi de­ğerlerin kılığına girdiğinden onu teşhis etmek ve tabii mücadele etmek de çok daha zordur.

Çünkü neofaşistler de “Zulüm yapacağız, yapıyoruz” diye or­taya çıkmaz. Tam tersine, klasik faşistler nasıl o zamanın mukad­des değeri olan milliyetçiliği kullandılarsa, neofaşistler de bu dö­nemin mukaddes değerleri olan demokrasi ve insan hakları adı­na ortaya çıkar.

Ama mücadele etmek çok daha zor olsa da, esas olarak, neo­faşizmle mücadele yöntemleri klasik faşizmle mücadele yöntem­lerinden çok da farklı değildir:

  1. Yılmadan demokratik rejimi, hukuk devletini, temel insan hak ve özgürlüklerini savunmak.

Bunu yaparken demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelmek, asla ırk, din, dil, mezhep, azınlık, çoğunluk ayrımı gözetmemek, bu ayrımlara vurgu yapma­mak.

  1. Tarih saptırmalarını önlemek, gerçek tarihi bilgiler üzerinde ısrarcı olmak.

Başta kendi ırkı ve milliyeti olmak kaydıyla hiçbir ırkı, milleti, di­ni, mezhebi yüceltmemek ve tabii aşağılamamak! Tarihten, tarih­le yüzleşmekten korkmamak. Tam tersine tarihi doğru değerlen­dirmek. Her durumda tarihsel gerçeklere bağlı kalmak ve bu ger­çekleri kendi bağlamlarından koparmadan, kimseye (ve tabii ken­dimize de) haksızlık etmeden değerlendirmek.

  1. Temel siyasal, toplumsal ve hukuksal kavramların çarpıtıl­masını önlemek.

Demokrasi, laiklik, hukuk devleti gibi kavramları evrensel stan­dartlarda savunmak.

Bu kavramların, nasıl tanımlandıkları belirsiz, herkesin kendine göre yorumladığı ve saptırdığı “milli güvenlik” veya “milli irade” gi­bi öznel biçimde algılanan kavramlarla sulandırılmalarına, yozlaş- tırılmalarına karşı çıkmak.

  1. Demokratik rejimi işlevsel kılmak.

Her koşulda temel hak ve özgürlüklere, yargı bağımsızlığına, laikliğe, hukuk devletine dayalı demokratik rejime sığınmak; onu savunmak ve geliştirmek.

Sorunların çözümünü demokratik rejim içinde ve çerçevesinde aramak. İç ve dış sorunların demokratik yöntemlerle ele alınabile­ceğini ve çözülebileceğini göstermek.

  1. Faşizm, milliyetçiliği nasıl istismar ettiyse, neofaşizmin de demokrasiyi, insan haklarını, milli ve dini inançları, küreselleşmeyi öyle istismar ettiğini görmek.

Bu kavramları makul, normal ve doğru yerlerine oturtmak, dik­tatörlük yolundaki saptırmalara karşı çıkmak. Hem milliyetçiliği, hem dindarlığı, hem de küreselleşmeyi toplumun demokratik, la­ik, hukuk devleti yapısı içinde algılamak.

Milliyetçiliği vatandaşların birlikte yaşama iradesi olarak eşitlik­çi ve demokratik bir içerikle, dindarlığı, herkesin sahip olduğu vic­dan özgürlüğü biçiminde bir temel hak ve özgürlük olarak, küre­selleşmeyi de çağdaş evrensel dünya ile eşit ve adil bir bütünleş­me olarak algılamak… Ve böyle olmaları için çalışmak.

  1. Azınlık statüsünde olan ve olmayan bütün grupları vatan­daşlık haklarından, toplum refahından eşit ve adil biçimde yarar­landırmak.

Bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin eşit olduğunu hiç unutmamak. Özellikle kendilerini değişik kimliklerle tanımla­yan vatandaşların farklı muamele görmelerini önlemek.

  1. Faşizmin ve neofaşizmin en önemli araçlarından olan siya­sal örgütlenmeyi düzenleyen yasaları, her türlü diktatörlük eğilimi­ni engelleyecek biçimde temizlemek.

Anayasa mahkemelerinin “antifaşist” ve “antineofaşist” dene­timini güçlendirmek.

  1. Faşizmin ve neofaşizmin, kendi ideolojilerine uygun dogma­tik yeni kuşaklar yetiştirme projelerine izin vermemek.

Eğitimde çağdaşlığa, araştırmaya, sorgulamaya, demokratik ilkelere dayalı bir programda ısrarlı olmak.

  1. Hukuk açısından gerek anayasanın gerekse yasaların temel hak ve özgürlükleri sınırlayan ve kısıtlayan hükümlerini temizle­mek.
  2. Yargı bağımsızlığını korumak.

Adli sistemin, yargının, faşizmde olduğu gibi, neofaşizmde de bireyleri baskı altına alan yanlış uygulamalarına tavır koymak. Savcı ve yargıçların da demokratik, laik, hukuk devleti ilkelerinden sapmalarına, neofaşizmin aracı olmalarına asla izin vermemek.

  1. Demokrasinin en önemli araçlarından bir olan medya öz­gürlüğünü ödünsüz olarak korumak.

İktidarın medyayı denetlemesine izin vermemek. Medyanın, neofaşizmin en önemli araçlarından biri olduğunu da akıldan çı­karmadan, haysiyet cellatlığına, hukuk dışı saldırılara karşı önlem almak.

  1. İnsanların empati yeteneğini geliştirmek.

Aynı toplumda bir arada yaşayan farklı grup ve kültürlerin bir­birini anlamasına, birbirinin sevinç ve üzüntüsünü paylaşmasına yardımcı olmak.

  1. Demokrasiyi korumak, zulmü önlemek için başta liberaller ve sosyal demokratlar olmak üzere, zulme karşı çıkan bütün siya­sal ve ideolojik gruplarla işbirliğini sağlamak.

Unutmayalım ki, liberaller ve sosyal demokratlar siyasal özgür­lüklerin korunmasında zaten aynı çizgileri savunurlar. (Judt’un yu­karıdaki kitabı, s. 5). Aralarındaki tek fark, sosyal demokratların bi­reyin sosyal güvenliğini ve ekonominin doğru düzgün işlemesi­ni sağlamak için devleti sorumlu görmeleridir. Dolayısıyla, zulme karşı savaşımda liberaller ile sosyal demokratlar doğal müttefik­lerdir.

En koyu liberalizmden en aşırı komünizme kadar zulme, zali­me karşı direnen herkes bu savaşıma katılmaya davet edilmelidir.

Tabii sahte liberaller, gizli dinciler veya nefret söylemini kulla­nan eski solcular böyle bir ittifaka yanaşmayabilir ama bu onların sorunudur; siz demokrasi ve insan hakları için ittifak aramaktan vazgeçmeyin, kimseyi de “düşman” ilan etmeyin.

*

Bunları kim mi yapacak?

Siz, ben, o… Sizin, bizim, onların seçtiği politikacılar.

Mücadele zaten bu demektir: Demokrasi gökten zembille in­mez, çalışarak oluşturulur!

Zulme, zalimlere karşı direnç kendiliğinden ortaya çıkmaz…

Klasik faşizmin ve neofaşizmin zulmüne karşı direnç, demok­ratik, laik, hukuk devletini korumaya kararlı bireysel iradelerle olu­şur…

Ve insan haklarının, demokrasinin, hukuk devletinin, laikliğin kurumlaşmasıyla zafere ulaşır.

 

Sorular

 

Ülkemiz gittikçe demokratikleşiyor mu, yoksa gittikçe otori- terleşiyor mu?

Kendi temel hak ve özgürlüklerinizin zaman içinde daha ge­nişlediğini mi düşünüyorsunuz, daha daraldığını mı?

Toplum içindeki faşist ve neofaşist eğilimlerin yeterince de­netlenebildiği™ düşünüyor musunuz?

Kendinizi neofaşist baskı altında hissediyor musunuz?

Böyle bir baskı hissediyorsanız bir vatandaş ve bir seçmen olarak üzerinize düşen demokratik görevleri yapıyor musunuz?

Dindarlığın ve milliyetçiliğin istismar edilmesini önlemek için, sizden farklı olduklarını düşündüğünüz, dindar ve milliyetçi olan veya olmayan insanlarla empati kuruyor musunuz?

  1. Zulmü önlemek, demokrasiyi ve insan haklarını korumak için sizden farklı düşünenlerle, farklı ideolojiye sahip olanlarla itti­fak kurmaya hazır mısınız?

 

 

 

BÖLÜM XIII

 

Türkiye’de Çağdaş Zulmün

Kaynakları

 

 

“İçimizdeki Zalim” konusunda genel ilkelere, bireye, tarihe ve başka toplumlara baktıktan sonra sıra Türkiye’ye geldi.

Değerli okurlarıma bu kitabı her şeyden önce bir “Kendine Yar­dım” çalışması olarak hazırladığımı bir kez daha anımsatmak is­terim.

İlk bölümlerde uzun uzun birey üzerinde durdum. Benliğimizi tanımayı kolaylaştıran ve dolayısıyla “İçimizdeki Zalim”in üste­sinden gelmek için kullanabileceğimiz yöntemlerin ipuçlarına işaret etmeye çalıştım. Kitabı bitirirken bireye yeniden dönece­ğim.

Şimdi yine “kendimiz” açısından, sıra toplumumuza geldi.

“İçimizdeki Zalim”in Türkiye’deki tarihsel, toplumsal ve güncel kaynakları nelerdir?

Toplumsal benliğimizdeki hangi özellikler içimizdeki “zalimleri” yaratıyor, besliyor, başa geçiriyor ve tüm toplumu zulme mahkûm ediyor?

Aslında yanıtlanması zor bir soru bu, çünkü çok faktör var top­lum içinde.

Ama elimden geldiğince ayrıntılı ve dürüst yanıtlar bulmaya ça­lışacağım bu bölümde.

Çünkü nasıl birey olarak “içimizdeki Zalim”le, ancak kendimi­ze doğru teşhisler koyarak başa çıkabilirsek, birey ve toplum ola­rak da, toplumumuzun “zalim” üreten mekanizmalarını iyi teşhis edebilirsek onların üstesinden gelebiliriz.

 

Tarihin Ağırlığı

 

Daha önce hem genel çizgileriyle değindiğim, hem de somut zulüm örneklerini aktardığım insanlık tarihi, zulme karşı çıkanların onurlu savaşlarıyla birlikte, “zalimlerin” kanlı damgasını taşır.

Hiçbir din, hiçbir mezhep, hiçbir ırk, hiçbir millet, bu kanlı dam­gadan arınmış değildir.

Hiçbir toplum bu kanlı zulüm örnekleri bakımından ötekilerden farklı değildir.

Bu açıdan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan toplumu­muz da bir farklılık göstermez: Ancak öteki toplumların tarihteki zulümleri kadar sorumludur tarihsel geçmişinden.

Orta Asya’daki savaşlar…

Türklerin Anadolu’ya gelirken yolda Müslümanlığı kabul edişi sırasında yaşanan kanlı olaylar…

Anadolu’nun fethi…

Müslümanların kendi içlerindeki mezhep savaşlarının kanlı zu­lüm tarihi…

Osmanlı’nın öteki Türk-Müslüman beylikleriyle savaşları…

İmparatorluğun genişlemesi, duraklaması ve gerilemesi sıra­sındaki kanlı savaşlar…

Osmanlı ailesinin kendi içindeki kanlı hesaplaşmaları…

Kardeş kavgaları, Fetret Devri…

Padişahların kimi zaman Alevileri yok etmeye yönelik kıyımla­rı, kimi zaman iki yüz bin kelleyi kesip kuyulara dolduran eylem­leri…

Yeniçeri ayaklanmaları, Celali isyanları, Patrona Halil ve Ka­bakçı Mustafa olayları…

Parça parça edilerek öldürülen vezirler, sadrazamlar…

Öldürülen Genç Osman…

İdamlar, sürgünler, yöneticilere veya halka dönük zalim tasar­ruflar…

Birinci Dünya Savaşı sırasında sürülen, öldürülen Ermeniler…

Ermeni çetecilerin camilere doldurup yaktıkları Müslüman Türkler ve Kürtler…

Ülkenin düşman tarafından işgali, yapılan zulüm…

Kurtuluş Savaşı sırasında olup bitenler.

Çetelerin baskınları…

Padişah yanlılarının ayaklanmaları ve bastırılmaları…

Çerkez Ethem olayı…

Kürt isyanları…

PKK terörü…

Bu terörle mücadele sırasında yaşananlar…

Faili meçhuller…

Müslüman-Türk toplumunun ve bugün çağdaş Türkiye’de ya­şayanların hayatlarını etkileyen olaylardır.

*

Dünya üzerindeki her toplum üç aşağı beş yukarı bu olayların benzerlerini yaşamış, zulüm yapmış, zulme uğramıştır. Bu açıdan, genel olarak bakıldığında, bugünkü Türkiye’de yaşayanların, öte­ki ülkelerde yaşayanlara ne üstünlük taslayacak, ne de onlardan utanacak bir tarihleri vardır. Farklar, ancak somut olaylarda ve bel­li tarihlerde değişik konumlarda bulunmaktan kaynaklanır.

*

Günümüz toplumlarındaki zulüm filizlerini belirleyen öğelerden biri, her toplumun, kendi tarihindeki zulüm sayfalarını nasıl okudu­ğu, zalimlerin ve mazlumların ağırlığını nasıl taşıdığıdır.

Tabii bu soru, Türkiye’ye baktığımız için özellikle bizim için ge­çerlidir: Tarihimizde yaşanan ve günümüze uzanan zulümleri, za­limleri, mazlumları, zulme zulümle karşılık vermek için mi kulla­nacağız? Zalimleri ya da mazlumları, zulmü yaşatmak, beslemek, büyütmek için mi kutsayacağız? Aramızdaki farklılıkları derinleştir­mek için bir “nefret söylemi” mi geliştireceğiz?

Yoksa bütün bu yaşanmışlıkları ve yaşananları, yeni zalimlerin ve yeni mazlumların ortaya çıkmasını önleyecek, barışçı, adil, de­mokratik, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir düzenin kurulması ve sürdürülmesi için, kaçınılması gereken örnekler, ders alınması gereken acı deneyimler olarak mı değerlendireceğiz?

*

Tarih boyunca din, mezhep, ırk ve milliyet kimlikleri, çoğun­luğun zulmüne yol açmıştır. Bütün dünyada, bütün ülkelerde bu böyledir. Savaşlar da bu çizgilerde yapılmıştır, barış zamanında­ki baskılar da.

Zulümlerin en korkuncu “çoğunluk” tarafından desteklenendir. Çünkü ondan kaçacak yer yoktur.

“Çoğunluğun zulmü” ancak, insan haklarının, demokrasinin, laikliğin, hukuk devletinin gelişmesiyle önlenebilmiştir; tabii ne ka­dar önlenebildiyse…

Burada hiçbir kıvırtmaya, hiçbir saptırmaya başvurmadan, bu topraklarda tarihsel olarak zulme maruz kalan grupları açıkça sı­ralamak istiyorum:

İlk üç sırada dün de bugün de zulme uğrayanlar var:

  1. Kadınlar
  2. Yoksul halk
  3. İktidarın dışında, muhalefette kalmış olanlar

 

Daha sonra tarihsel olarak zulme konu olanlar geliyor.

  1. Aleviler
  2. Rumlar
  3. Ermeniler
  4. Yahudiler
  5. Kürtler
  6. Düşman işgaline uğrayan tüm topraklardaki ve özellikle Anadolu’daki halk
  7. Bu grupların dışında kalan öteki mazlumlar

 

Bu on grupluk liste aslında kaba bir sınıflamadır.

Zamanın koşullarına ve olayların niteliklerine göre, daha ayrın­tılı listeler yapmak, ideolojik grupları da işin içine katmak, alt mez­heplere inmek, başka ırk ve milliyetleri de saymak, cinsel tercihle­ri de sıralamak olanaklıdır.

Ama burada benim amacım, tarihin, sadece Türkiye’nin değil, bütün toplumların sırtına yüklediği zulüm yaralarını kaşımak de­ğil. Çünkü böyle bir çabanın, “İçimizdeki Zalim”i besleyeceğini ve güçlendireceğini biliyorum.

Düşmanlıkları, kini, nefreti, kamplaşmaları derinleştirmek, güç­lendirmek istemiyorum. Tam tersine, kimden gelirse gelsin, kime yönelmiş olursa olsun, zulüm var olduğu sürece, toplumun bütün kesimlerinin bundan zarar göreceğini düşünüyorum.

Bakın bu düşüncemi size aktarabilmek için son kırk yılda “İçimizdeki Zalim”in katlettiği insanların çok kaba ve özet bir liste­sini çıkardım.

Bu listeye bakın ve bir toplumda zulüm varsa kimsenin o zu­lümden kaçamayacağını görün.

 

Zulüm Ayrıcalık Tanımaz

Dehşet Verici Bir İbret Listesi

 

Bir toplumda zulüm varsa, kimse bundan kendini kurtaramaz. Derhal önlem alınmazsa, bu zulüm yayılır, gelişir, büyür… Zalimler her yere egemen olur, zulüm herkesi pençesine alır.

Zulmün doruk noktası insanın canını almaktır.

Kırk yıllık yakın geçmişimizde, zulmün aramızdan aldığı, cina­yetlere kurban gidenlerin, hemen akla gelenlerine ilişkin kaba bir listesini çıkardım.

Bu listeye dikkatle bakın, bu listenin içinde;

Kadınlar, erkekler, cinsel tercihleri farklı olanlar…

Gençler, yaşlılar…

Türk uyruklular, yabancı uyruklular…

Türkler, Kürtler, Ermeniler…

Müslümanlar, Hıristiyanlar…

Aleviler, Sünniler…

Solcular, sağcılar… ,

Sendikacılar, işadamları…

Politikacılar, bilim insanları…

Öğrenciler, öğretmenler…

Askerler, siviller…

Güvenlik ve adalet görevlileri, yazarlar ve gazeteciler…

 

Sonuç olarak, toplumun tüm kesimleri, her gruptan insan var.

Bu listeye bir intikam listesi olarak bakmayın, bir ibret listesi olarak bakın; bir toplumdaki zulmün, o toplumun vicdanını, beyni­ni, yüreğini, birikimini, varlığını tehdit eden bir ibret listesi olarak.

*

Hacettepe Üniversitesi doktoru Asteğmen Necdet Güçlü, Ankara,

13 Nisan 1970.

Erzurum Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Orhan Yavuz, Erzurum,

15 Haziran 1977.

Ankara Savcısı Doğan Öz, Ankara, 24 Mart 1978.

Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, Malatya,

17 Nisan 1978.

Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Bedrettin Cömert,

Ankara, 11 Temmuz 1978.

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Bedri Karafakioğlu,

İstanbul, 20 Ekim 1978

Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul,

1 Şubat 1979.

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Adana,

28 Eylül 1979.

Komünizmle Mücadele Derneği Başkanı, eski milletvekili, gazete­ci, yazar İlhan Darendelioğlu, İstanbul,

19 Kasım 1979.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ümit Doğanay, İstanbul,

20 Kasım 1979.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Cavit Orhan Tütengil, İstanbul,

7 Aralık 1979

Yazar Ümit Kaftancıoğlu, İstanbul, 11 Nisan 1980.

Eczacı Sevinç Özgüner, İstanbul, 23 Mayıs 1980.

Eski Bakan Gün Sazak, Eskişehir, 27 Mayıs, 1980.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Kemal Türkler, İstanbul,

22 Temmuz 1980.

Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’un gözü önünde dövülerek öl­dürülen Sol Yayınları Yönetmeni İlhan Erdost, Ankara

7 Kasım 1980.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muammer Aksoy, Ankara, 31 Ocak 1990.

Hürriyet gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni, köşe yazarı Çetin Emeç, İstanbul, 7 Mart 1990.

Yazar, din bilgini Turan Dursun, istanbul, 4 Eylül 1990.

Emekli Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Yöneticisi Hiram Abas,

İstanbul, 26 Eylül 1990

Ankara Üniversitesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, Ankara,

6 Ekim 1990.

Halkın Emek Partisi (HEP) Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın, Diyarbakır,

7 Temmuz 1991.

MİT eski başkanı Adnan Ersöz, İstanbul, 13 Ekim 1991.

Gazeteci Halit Güngen, Diyarbakır, 18 Şubat 1992.

Halkın Emek Partisi kurucularından, şair ve yazar Musa Anter, Diyarbakır, 20 Eylül            1992.

Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı Uğur Mumcu, Ankara, 24 Ocak

1993.

Jandarma istihbarat subayı emekli binbaşı Cem Ersever, Ankara, Ekim-Kasım(?) 1993.

Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday, Gümüşhane, 25 Temmuz 1995.

İşadamı Özdemir Sabancı, İstanbul, 9 Ocak, 1996.

İslamcı feminist yazar Konca Kuriş, Konya (?),Temmuz 1998 (?).

Türk-İş Genel Sekreteri ve Maden İş Genel Başkanı Şemsi Denizer,

Zonguldak, 6 Ağustos, 1999.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi, Cumhuriyet gazetesi Yazarı, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Ankara, 21 Ekim 1999.

Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve beş koruması, Diyarbakır, 24 Ocak 2001.

Kaçak elektrik kullananlarla mücadele ederken kiralık katillerce öl­dürülen Hasan Balıkçı, Şanlıurfa, 18 Ekim 2002.

Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Necip Hablemitoğlu, Ankara, 18 Aralık 2002.

Aile meclisi kararı ve kardeş kurşunuyla öldürülen Güldünya Tören, İstanbul, 25 Şubat, 2004.

Tutuklu bulunduğu hapishanede kendini asarak intihar eden Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı,

Van, 13 Kasım, 2005.

Rahip Andrea Santaro, Trabzon, 5 Şubat 2006.

Danıştay Yargıcı Mustafa Yücel Özbilgin, Ankara, 17 Mayıs 2006.

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, istanbul, 19 Ocak 2007.

Boğazları kesilerek öldürülen Zirve Yayınevi çalışanları Tilman Geske, Necati Aydın, Uğur Yüksel, Malatya, 18 Nisan 2007.

Gece, Kuşadası’nda sokak ortasında sırtından bıçaklanarak öldürülen Sisi takma adlı travesti Şerif Özer, Aydın, 4 Haziran 2008.

Gözaltında dayakla öldürülen insan hakları savunucusu Engin Çeber, İstanbul, 8 Ekim 2008.

Yeniden tutuklama kararı alınması üzerine tabancayla intihar eden Deniz Yarbay Ali Tatar, istanbul, 20 Aralık 2009.

Terk ettiği sevgilisi tarafından öldürülen Türkmenistan uyruklu Zamira Abdurasulova, İstanbul, 24 Ocak 2010.

Boşandığı eşi tarafından tehdit edildiği için korunma isteyen ve bu talebi mahkemece reddedilen, eski eşinin sokak ortasında bı­çaklayarak öldürdüğü Ayşe Paşalı, Ankara, 7 Aralık, 2010

Tartıştığı kişilerce Güngören’de bıçaklanarak öldürülen ^ya­şındaki genç Vedat Aydın, İstanbul, 18 Aralık 2010.

*

Yakın zamanlara ilişkin olan yukarıdaki korkutucu liste, zulmün son aşaması olan cinayetlere kurban gidenlerin sadece bir bölü­münü içeriyor. Tabir caiz ise, “medyatik” cinayetler. Yani medya­ya yansıyan, dikkat çeken olaylar. Bunlar gibi yüzlerce cinayet da­ha var. Bu listeye;

Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı…

Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ı…

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı…

Erdal Eren’i…

Metin Göktepe’yi…

Ayrıca idam edilen, kahpece öldürülen, daha pek çok kişiyi, özellikle de gençleri, “faili meçhulleri” ve “töre-namus cinayeti” denilenleri eklersek, toplumumuzdaki zulmün kaynağını çok da­ha iyi algılayabiliriz.

*

Bir toplum zulmün pençesine düştüğü zaman kimse bundan kendini kurtaramaz demiştim.

Ne yazık ki bu İdamların, cinayetlerin bir kısmı, mevcut yasal düzen içinde, yargı ve meclis kararlarıyla, bir bölümü ise önceden bilindiği halde önlenemeyen, önlenmeyen cinayetler olarak orta­ya çıkmıştır.

Bir bölümü “namus-töre” adı altında örtbas edilmek istenmiş­tir. Bir bölümü, bütünüyle “faili meçhuldür”. Bir bölümünde ise te­tikçiler, katiller yakalanmış ama arkalarındaki güçler ortaya çıkarı­lamamış veya çıkarılmamıştır.

Bugün bile Necip Hablemitoğlu cinayeti karanlıklar içinde kal­makta, Hrant Dink cinayeti ise, toplumun ve devletin savsaklama­sı sonunda yine “toplumsal bir zulüm örneği olarak” tarihe geç­mektedir.

Bu ibret tablosuna karşın niçin toplumumuzdaki zulmün kökü kazınamıyor? Nedir önümüzdeki engeller?

 

Demokrasi Kültürünün Eksikliği

 

Ne yazık ki demokratik rejim “gökten zembille inmiyor”. Yıllarca, yüzyıllarca süren mücadelelerin sonunda gelişiyor. Arkasında pek çok kan ve gözyaşı oluyor.

*

İnsanlık tarihinin en büyük devrimi olan Tarım devrimi döne­minde demokrasi yok.

Din-tarım imparatorlukları var. Kral var, imparator var, şah var, padişah var. İnsan haklarına dayalı çağdaş hukuk yok. Şeriat mahkemesi var, engizisyon var.

Demokrasi, insanlığın ikinci büyük devrimi olan Endüstri Dev­rimi sonrasında ortaya çıkıyor.

Arkasında endüstriyel gelişme var. Teknolojik ilerleme var. Kentleşme var. Sermaye sınıfının gelişmesi var. Sermaye sınıfının, toprak ağaları ve din adamlarıyla iktidar mücadelesi var. İşçi sınıfı­nın gelişmesi var. işçi sınıfı ile sermaye sınıfının birbirleriyle müca­delesi var. Amerikan ve Fransız insan hakları ve özgürlükleri bildir­geleri var. Bağımsızlık savaşları var. Hanedanların çökmesi, din- tarım imparatorluklarının yıkılması var. Uluslaşma süreçleri var. Dünya savaşları var…

Arka planda yazarlar, düşünürler, filozoflar, yakılanlar, hapse atılanlar, idam edilenler, işkenceye uğrayanlar var…

Ve bütün bunlara dayalı olarak insan haklarının gelişmesi, de­mokratik rejimin kurulması var.

*

Toplumun toprağa ve dine dayalı feodal yapısı değişmeden, din-tarım imparatorlukları kendi iç dinamikleri içinde, endüstrileş­me, kentleşme, kapitalistleşme, uluslaşma süreçleriyle yıkılma­dan, demokratik rejimin kurulması ve yerleşmesi hemen hemen olanaksız görünüyor.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel ve toplumsal koşulların çok özel bir biçimde bir araya gelmesiyle, Mustafa Kemal Atatürk’ün ön­derliğinde önce bir Kurtuluş Savaşı vermiş, sonra da feodal bir din-tarım toplumu üzerinde bir cumhuriyet kurmuş ve demokrasi­nin temellerini atmıştır.

Bu konunun üzerinde, başka kitaplarımda yeterince uzun ola­rak durduğum için, burada ayrıca ayrıntılara girmiyorum. Sadece şu noktaya işaret etmek istiyorum:

Türkiye’de demokrasi ve demokrasinin olmazsa olmaz koşul­ları, yani şeffaf seçimler, laiklik, hukuk devleti, bağımsız yargı, ka­dın özgürlüğü ve eşitliği, özgür basın gibi kavram ve kurumlar, aşağıdan yukarı bir halk hareketi biçiminde, mücadele edilerek, savaşılarak, dolayısıyla özümlenerek gelmemiştir.

Yukarıdan aşağıya empoze edilmiştir.

Cumhuriyet de öyledir…

Çok partili düzene geçiş de…

Hemen bütün demokratik kurallar ve kurumlar da!

Yukarıdaki ibret ve utanç listesindeki cinayetleri üreten toplu­mumuzdaki güncel zulmün esas nedeni, çok partili düzene ge­çildikten sonra iktidara gelen politikacıların, demokrasi kültürünü hazmetmemiş bir toplumun temsilcileri ve kendilerinin de bu kül­türü yeterince benimsememiş olmalarıdır.

Burada demokratik kültür eksikliğinin yol açtığı ve birbirini pe­kiştiren iki yönlü bir etkileşim söz konusudur:

Hem aşağıdan yukarıya, halktan, toplumdan politikacılara, yö­neticilere doğru, hem de yukarıdan aşağıya, politikacılardan, yö­neticilerden halka, topluma doğru.

Toplum, yeterince çağdaşlaşamadığı, demokrasi kültürünü hazmetmediği için, demokratik talepleri politikacılara aktarama- mış, zaten bu toplumun içinde çıktığı için eksik demokrasi kültü­rüne sahip politikacılar, demokratikleşme yönündeki uygulamala­rı, işlerine gelmediği için hayata geçirmemişlerdir.

Böylece yukarıdan aşağıya, doğru kurulan cumhuriyet, çok partili düzen ve demokrasi liderlikten yoksun kalınca işler çıkma­za girmiş, toplum zulmün pençesine düşmüştür.

Elbette bunun arkasındaki temel yanlış, demokrasinin, feodal toplumdan çıkmış “feodal kafalı” (bakınız bu kitabın “feodal kafa” bölümü) politikacılar tarafından yozlaştırılması ve toplumun çağ­daşlaşmasının geciktirilmesidir.

Feodal kafalı politikacılar, demokrasiyi sadece seçim sandığı­na indirgemiş, laiklik gibi, hukuk devleti gibi temel kavramları ve uygulamaları yozlaştırmış, sadece kendisine oy verenleri “milli ira­de” saymış, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, muhalefetin sınır­lanamaz ve kısıtlanamaz hakları gibi kurum ve kuralları yok say­mıştır.

Türkiye’de uzun süre egemenliklerini sürdüren feodal güçlerin kalıntıları, feodal kafalı politikacıların başa getirilmesinden sorum­ludur. Başa geçen feodal kafalı politikacılar da elbette bu feodal kalıntıları tasfiye etmek, toplumu çağdaşlaştırmak yönünde çaba göstermemiştir.

Teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişmeler tam bu feodal kalın­tıları artık temizlemek üzereyken, bu kez de küreselleşmenin da­yattığı “mikro dincilik”, yeniden feodal kalıntıların güçlenmesine neden olmuştur.

Ama artık Türkiye tam bir eşiğe gelmiştir:

Ya toplumsal baskılarla demokratikleşecek, zalimlerin üstesin­den gelecek, zulme son verecek ya da yeniden feodal kafanın, dogmatik kafanın, paranoyak kafanın, zulmün, zalimlerin pençe­sine düşecektir.

Bu kitabı yazmamdaki itici güç, birey ve toplum olarak artık zulme, zalimlere karşı direniş için yeterli bilincin gelişmiş olduğu­na ilişkin inancımdır.

*

New York Times gazetesinin Türkiye temsilciliğini de yapmış olan Stephen Kinzer, Hilal ve Yıldız, İki Dünya Arasında Türkiye adını taşıyan kitabında çok ilginç bir tespitte bulunur: Türkiye’nin sanat, edebiyat ve bilim alanlarında çok nitelikli insanlar yetiştir­diğini, bunların uluslararası büyük başarılara imza attıklarını, ama toplumun en yeteneksiz, en kalitesiz insanlarının siyasetle uğraş­tığını söyler. Bir başka deyişle Kinzer, Türkiye’nin sorununun “in­san malzemesi” değil, “politikacı malzemesi” olduğuna işaret eder.

Çok partili demokrasi tarihimize bakınca Kinzer’in teşhisini haksız bulabilir miyiz?

1946 yılından beri cumhuriyetin çağdaş kurumlarıyla ve “de­mokratik düzenle” bir hesaplaşmaya tanık olmaktayız:

Esas sorun, çağdaş, demokratik, kentli, endüstriyel kültürü he­defleyen kurucu kadroların, toplumdaki sermaye ve işçi sınıflarını yeterince geliştirememiş ve din-tarım toplumunun feodal yapısını değiştirememiş olmasından kaynaklanıyordu.

Gerek siyaset, gerek hukuk, gerekse eğitim bu dönüştürme iş­levi için kullanıldı. Ama toplumsal ve ekonomik yapı yeterince ge­lişmediği için tam başarıya ulaşılamadı; kentleşme ve endüstrileş­me, demokratik bir toplum üretme yolunda yeterince yol alama­dan, sermaye ve işçi sınıfları yeterince gelişip güçlenmeden…

Hem “çoğunluk diktatörlüğü” anlayışıyla sakatlanan “çok par­tili düzen” hem de “kentlileşme” yerine “gecekondulaşma” yani kentlerin “köylüleşmesi” süreçleri, Türkiye’nin çağdaşlaşma serü­venini kesintiye uğrattı:

“Çok partili düzen” sayesinde iktidara gelenler, ne yazık ki top­lumu demokratik ve çağdaş bir çizgide geliştirmediler. “Temel hak ve özgürlüklere dayanan demokrasi” yerine, din-tarım toplu­munun feodal değerlerini yansıtan “çoğunluk diktatörlüğü” anla­yışına yöneldiler.

Kentlere de egemen olan din-tarım toplumunun feodal değer­leri, tarikatları, cemaatleri, ağalık ve aşiret ilişkilerini siyasete taşı­dı. Böylece siyaset, bir anlamda “çağdaşlıktan”, “demokratik, la­ik ve sosyal bir hukuk devleti” anlayışından geri dönüşün bir ara­cı haline geldi.

Bu geri dönüş süreci, sadece 1961 Anayasası’yla durdurulma­ya çalışıldı, ama arkadan gelen siyasal iktidarlar ve askeri darbe­ler bu anayasanın getirdiği güvenceleri de aşındırdı.

*

Tabii eğitim ve hukuk, gerek yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ku­ruluşunda gerekse bu cumhuriyetin yeniden din-tarım toplumu­nun feodal değerlerine göre geriye götürülmesinde en önemli iki araçtı. Bu nedenle toplumu yönlendirmek isteyen politikacılar sü­rekli olarak bu iki kurumla oynadı. İşte bütün iktidarların adalet mekanizmasına müdahale etmesinin altında bu temel süreçler ya­tıyor. Ama insan, çok partili düzenimizin tarihine bakınca aklına şu sorular geliyor:

“Politikacıların demokratik kurumları ve değerleri içlerine sin­dirmeleri neden bu kadar zor?”

“Politikacılar, ne yaparlarsa yapsınlar bir gün iktidarlarının mut­laka biteceğini neden göremiyorlar?”

“Bir avuç yönetici, kendi hırsları ve çıkarları için milyonlarca insanın kaderiyle oynarken hiçbir sorumluluk duygusu hissetmi­yor mu?”

“Topluma yapılan soyut kötülüklerin yanında, birtakım insan­ların işlerini kaybetmesine, hapse atılmasına, malına mülküne el konulmasına yol açan somut kötülüklerden hiç mi vicdanlar sız­lamıyor?”

İşte bütün bu soruların, demokrasi ve insan hakları doğrultu­sunda, zalimlere ve zulme karşı tutum ve davranışlarla yanıtlana­bilmesi, toplum olarak “İçimizdeki Zalim”i tanımak ve onun üste­sinden gelecek bir bilinç geliştirmekle olanaklıdır.

 

Türkiye’deki Zulmün Kaynağı Olan

Demokrasi Eksikliğinin Nesnel ve

Evrensel Olarak Saptanması

 

Sevgili okurlarım, yukarıdaki saptamalarım, Türkiye’de de­mokrasinin ve insan haklarının neden gelişemediğine, zalimlerin ve zulmün iktidarının niçin hâlâ devam ettiğine ilişkin gözlemler­di. Sonuç olarak Türkiye’deki demokrasinin ve insan haklarının ya da zulmün ve zalimlerin egemenliğinin durumu nedir acaba? Demokrasinin yeterince gelişmediğine ilişkin yukarıdaki gözlem­lerimde haklı mıyım, yoksa hem toplumumuza, hem de politikacı­larımıza, yani kendimize haksızlık mı ediyorum?

Bunun yanıtını iki uluslararası kuruluşun birbirinden bağımsız olarak yapılmış iki farklı araştırmasında görüyoruz:

Birine göre Türkiye demokrasi bile değil, “melez”dir. Ötekine göre ise ülke özgür değil, “kısmen özgür”.

Şimdi kısaca bu araştırmaları görelim ve Türkiye’deki zalimle­rin yaptıklarının, zulmün sonuçlarını iyice anlayalım.

*

The Economist dergisinde yayınlanan 2010 yılı Demokrasi Endeksi araştırması Eylül 2006’dan beri yapılıyor. 165 bağımsız devlet ve iki siyasal birimi içine alan araştırma, tüm dünya nüfusu­nun özelliklerini temsil ediyor. Araştırmada, ülkeleri sınıflamak için beş ölçüt kullanılmış:

  1. Seçim sistemi ve çoğulculuk
  2. Hükümetin fonksiyonları (etkinlik, şeffaflık)
  3. Siyasal katılım (oy verme, siyasal parti üyeliği)
  4. Siyasal kültür
  5. Medeni haklar (temel hak ve özgürlükler)

Bu ölçütlere göre incelenen ülkelere on üzerinden puan veril­miş ve dünyadaki devletler dört sınıfa ayrılmış:

Tam demokrasiler

Kusurlu demokrasiler

Melez rejimler

Otoriter rejimler

“Melez rejimler” ise şöyle tanımlanıyor:

  1. Seçimler genellikle özgür ve adil değildir.
  2. Genellikle muhalefet partileri ve adaylar üzerinde iktidar baskısı vardır.
  3. Siyasal kültür, hükümetin fonksiyonları, siyasal katılım ko­nusundaki ciddi eksikler kusurlu demokrasilerden bile daha yay­gındır.
  4. Hukuk devleti (rule of law) zayıftır.
  5. Sivil toplum zayıftır.
  6. Tipik olarak gazeteciler üzerinde baskı vardır.
  7. Adalet bağımsız değildir.

 

Kapsanan 167 ülkenin dağılımı şöyle:

  1. Tam demokrasiler: 26
  2. Kusurlu demokrasiler: 53
  3. Melez rejimler: 33
  4. Otoriter rejimler: 55

Araştırmaya göre dünya nüfusunun sadece yüzde 12,3’ü “tam demokratik”, yüzde 36,5 ise “otoriter rejimlerde” yaşıyor.

“Kusurlu demokrasilerde” yaşayanlar yüzde 37,2 ve yüzde 14 ülke de, bizim gibi, “melez rejime” sahip.

*

Türkiye “melez rejimler” kategorisi içinde. Yani “üçüncü sınıf”! İşin acıklı tarafı, bu kategori içinde bile onuncu sırada. Bangladeş, Arnavutluk, Malavi, Lübnan, Honduras gibi ülkelerden bile son­ra geliyor.

167 ülke arasında, 5,73 puanla 89’uncu sırada.

2008’de ise 87’inci sıradaymış.

*

13 Ocak 2011’de Freedom House adlı bağımsız bir düşünce kuruluşu da, Dünyada Özgürlük 2011 raporunu yayınladı.

Araştırmada 193 ülke “özgür”, “kısmen özgür” ve “özgür olma­yan” kategorilerine ayrılmış.

 

Freedom House, bu raporunu “siyasal haklar” ve “sivil (mede­ni) özgürlükler” ölçütlerine göre düzenliyor. Ayrı ayrı her iki kate­goride de ülkelere, en kötüsü 7, en iyisi 1 olmak üzere puan ve­rilmiş. Daha sonra bu iki puanın ortalaması alınarak ülkeler sınıf­landırılmış.

1, 2 ve 2,5 puan alanlar “özgür” ülkeler grubuna giriyor.

3, 4 ve 5 puan alanlar “kısmen özgür” kategorisinde.

5,5, 6 ve 7 puan alanlar “özgür olmayan” ülkeler olarak sınıf­lanıyor.

Bu puanlamaya göre dünya ülkelerinin dağılımı şöyle:

“Özgür”: 90

“Kısmen Özgür”: 60

“Özgür Olmayan”: 43

Türkiye ne yazık ki “özgür” ülkeler arasına katılamamış. Papua Yeni Gine, Filipinler, Madagaskar gibi ülkelerle birlikte 3 puan al­mış, içinde Burundi’in, Cibuti’nin de bulunduğu “kısmen özgür” ülkeler kategorisine girebilmiş.

Raporda Türkiye, coğrafi yeri itibarıyla Batı ve Güney Avrupa ülkeleri arasında gösteriliyor. Bu coğrafyadaki 25 ülke arasında “özgür” grubuna giremeyen, “kısmen özgür” grubunda yer alan tek ülke ne yazık ki Türkiye.

*

Freedom House’un Araştırma Direktörü Arch Puddington, ra­porla ilgili düzenlenen basın toplantısında, Türkiye’yle ilgili bir so­ru üzerine:

“Türkiye’de ‘inanılmaz’ derecede bir siyasi kutuplaşmanın ol­duğunu, ABD’de yaşanan kutuplaşmanın, Türkiye’dekiyle karşı­laştırıldığında ‘çok basit’ kaldığını” belirtmiş.

Böylece “özgür olmayan” “melez bir rejimde” zalimlerin kul­landığı en önemli enstrümana, nefret söylemi çerçevesinde yara­tılan “kutuplaşmaya” dikkat çekmiş.

*

Bu karşılaştırmalı değerlendirmelerden sonra bir de ünlü bir ta­rihçi uzmanın görüşlerine bakalım: Yaşayan en büyük Ortadoğu uzmanı Prof. Bernard Lewis, Faith and Power (inanç ve iktidar) adlı son kitabında (Oxford University Press, 2010) Ortadoğu’daki siyaseti irdeliyor. Kitabın alt ismi, “Religion and Politics in the Middle East” (Ortadoğu’da Din ve Politika).

Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı muhteşem kitabıyla Türkiye’yi de çok iyi çözümlemiş olan Lewis yeni kitabının “islam ve Liberal Demokrasi” adlı dördüncü bölümünde şu görüşleri dile getiriyor.

 

“Uluslararası islam Konferansını oluşturan kırk altı bağım­sız devlet           arasında sadece bir tanesi, Türkiye Cumhuriyeti, Batı ölçülerine göre             demokratik olarak nitelenebilir…”

 

Belki de şu anda yaşanan yargı bağımsızlığının elden gitmesi, hapisteki gazeteciler, medya üzerindeki büyük baskılar gibi olay­ları açıklayabilecek bir yargıyla şöyle devam ediyor:

 

“…Ve orada bile özgürlük yolu engellerle kuşatılmıştır.” (s. 55)

 

Bence Lewis’in en harika saptamalarından biri, çağdaş de­mokrasiler ile Ortadoğu demokrasisinin farkını, para ve iktidar iliş­kisi üzerinden açıkladığı satırlar:

 

“Modern Amerika ile klasik Ortadoğulu siyasal sistemle­ri karşılaştırırsak,              aradaki fark şöyle ifade edilebilir:

“Amerika’da iktidar parayla satın alınır. Ortadoğu’da ik­tidar para              kazanmak için kullanılır.” (s. 68)

 

Yukarıdaki saptamanın, Türkiye’deki demokrasinin en temel sorunlarından biri olan iktidar yoluyla zenginleşme, yeni zengin yaratma, adam kayırma ve yolsuzluk yapma gibi mide bulandırıcı süreçleri de kapsadığı açık.

Lewis, modernleşme ve küreselleşme süreçlerinin etkilerinin de demokratikleşme sorunlarının çözümüne yardımcı olmadığını, kimi zaman tam tersine sonuçlar verdiğini de aşağıdaki satırlar­la belirtiyor:

 

“Demokrasinin önündeki geleneksel engeller, bölgede­ki modernleşme süreçleri ve son gelişmelerle pek çok ba­kımdan güçlenmiştir. Devletin insanlar            üzerinde egemenlik kurma ve onları terörize etme gücü modern metotlarla          büyük ölçüde artmıştır.

 

“Otoriter yönetim felsefesi, ithal edilen otoriter ideolo­jilerle güçlendirilmiş         ve keskinleştirilmiştir. ithal edilen bu otoriter ideolojiler, bir yandan liderlerin ve           yöneticilerin yap­tıklarına meşruiyet kazandırırken, öte yandan halklarını ve       taraftarlarını fanatize eder.”

 

Levvis’in bu çözümlemeleri Türkiye’nin niçin “kusurlu demok­rasiler” içine bile giremeyip, “melez rejimler” arasında yer aldığı­nı açıklıyor.

 

“İçimizdeki Zalim”i Asıl Kadınlara Soralım

 

Bütün dünyada toplumların en çok zulme uğrayan kesimi dai­ma kadınlardır. İster barış olsun, ister savaş, ister tarlada olsun, is­ter fabrikada, ister işyerinde ister evde, ister evli olsun, ister bekâr, ister dul, ister annemiz olsun, ister eşimiz, ister kız kardeşimiz, is­ter evladımız, kadın daima zulüm altında ezilir!

Bu zulüm kimi zaman yumuşaktır, belirsizdir: Örneğin erkek­lerle aynı işte çalışan kadına daha az para ödenir, iş başvuruların­da, aynı özelliklere sahip, aynı yetenekte olan bir kadın ve bir er­kekten, erkek olan tercih edilir, kadın dışarıda çalışsa bile, evde ev işlerinin sorumluluğu da yine onun üzerine yıkılır.

Kimi zaman da bu zulüm, insanın tüylerini ürpertecek şiddette ve canavarlıkta olur: Kadın, sırf kadın olduğu için, kadın-erkek iliş­kilerinden dolayı öldürülür.

*

Sevgili okurlarım, bu bölümü yazmak için pek çok vahşet ve zulüm olayı topladım. O kadar çok olay var ki, tek başına bu konu bile bütün bir kitabı doldurabilir. Fakat sonradan fark ettim ki, tek tek bu olayları anlatmanın bir anlamı yok. Adı ister Güldünya, ister Zübeyde, ister Ayşe olsun, kadına yönelik zulüm, vahşet ve deh­şet öyküleri hep aynı çizgide:

Bazen bir genç kızın canlı canlı gömülüp cezalandırılması…

Sevdiği adamla kaçan ve evlenen kız kardeşini, aile kararıyla infaz eden küçük erkek kardeş…

Kendinden ayrılmak isteyen sevgilisini sokak ortasında öldü­ren katil…

Ayrılmak isteyen eşinin evini basıp, sadece onu değil, anne babasını ve kardeşini de öldüren canavar…

Aile içinde cinsel istismara uğrayıp hamile kalan, sonra da yine aile kararıyla infaz edilen genç kız…

Kocaları, eski kocaları, erkek arkadaşları tarafından tehdit edil­diği için polise başvuran, koruma isteyen, korunmayan ve sonunda kendini tehdit eden erkeğin cinayetine kurban giden kadınlar…

Ve bütün bu kadına yönelik vahşetin, zulmün üzerini örten iki korkunç söylem:

“Namus cinayetleri”…

“Töre cinayetleri”…

Biri, erkek vahşetini, erkek zulmünü, kadının bir eşya gibi gö­rülmesini “namus” kavramına bağlayan bir saptırma…

Öteki de en vahşi en korkunç cinayetleri işleyen katilleri, “töre” adı altında, “gelenek”, “görenek”, “toplumsal değerler” gibi kav­ramların arkasında korumaya alan bir ikiyüzlülük.

Zulmün, vahşetin boyutlarını resmi sayılarla, Adalet Bakanı’nın, meclisteki bir soru önergesine verdiği yanıttan anlıyoruz.

2002’de 66 kadın cinayeti işleniyor. Bu sayı sadece 2009’un ilk 7 ayında 953. Böylece sayılar, son 7 yılda kadın cinayeti oranının yüzde 1400 arttığını ortaya koyuyor. Eldeki istatistiklere bakıldığın­da görülen tablo şu:

2009’da öldürülen kadın sayısı 198, 2010’da 217. Her ay orta­lama on kadın öldürülüyor ülkemizde.

Bir toplumdaki yaygın zulmün bundan daha net bir ifadesi ola­bilir mi!

*

Kadına yönelik zulmün, şiddetin en önemli yanı, kadının aile­deki rolü açısından, bu zulmü çocuklarına ve yeni kuşaklara ak- tarmasındadır.

Kadın bu zulmü, bu baskıyı, bu “ikinci sınıf vatandaş muame­lesini”, bir “toplumsal gerçek”, bir “kader olarak” kabullendiğinde ve sessizce buna boyun eğdiğinde, erkeklerin odadaki toplantısı­nı, söze karışmadan, kapı eşiğinde, ayakta, hizmete hazır ve nazır bir biçimde beklediğinde, bunu gözlemleyen erkek ve kız çocuk­lar aynı kültürü, aynı zulmü içselleştirerek büyür.

Zaten anne de, aile içinde bu zulmü sadece tutum ve davranış­larıyla değil, doğrudan nasihatleriyle, öğütleriyle çocuklarına ak­tarır.

Prof. Yılmaz Esmer’in danışmanlığında, Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından 2006-2007 yıllarında yapılan TÜBİTAK’ın “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” araştırmasının sonuçları tüy­ler ürperticidir:

Kadınların üçte biri eşinden dayak yediğini söylemektedir. Dayak yiyen kadınların yarısı bu durumdan daha önce kimseye bahsetmemiştir. Yükseköğrenim görmüş her altı erkekten biri eşi­ne fiziksel şiddet uygulamaktadır.

Kocalarından daha çok kazanan kadınlar, fiziksel şiddet riski­ni en az iki misli artırmakta, bu durumda olan her üç kadından iki­si şiddete maruz kalmaktadır.

Çocukken tanık olunan veya maruz kalınan şiddetin, erkekle­rin şiddet uygulama olasılığını, kadınların da şiddete maruz kalma olasılığını iki kat artırdığı gözlenmektedir.

Kendileri tanışıp anlaşarak ailelerin onayıyla evlenenlerin yüz­de 28’i, görücü usulüyle evlenenlerin yüzde 37’si en az bir kez fi­ziksel şiddete maruz kalmaktayken, bu oran kendileri tanışıp an­laşarak ancak ailelerin onayını almadan evlenenlerde yüzde 49’a çıkmaktadır.

Öğrenim düzeyi yükseldikçe fiziksel şiddet gören kadınların sayısı düşmektedir. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez fiziksel şiddet gördüğünü söyleyenlerin oranı yüz­de 43’tür. Yükseköğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran yüz­de 12’dir.

Alışverişe çıkmaktan aileleriyle görüşmeye kadar kadınların at­tıkları her adım, kocanın iznine tabi görünmektedir:

Kadınların sadece onda biri, başka bir şehre/köye eşinden izin almadan gidebilmektedir. Sadece onda üçü eşinden izin alma­dan ailesini ziyaret edebilmekte veya alışverişe gidebilmektedir. Sadece onda dördü eşinin iznine tabi olmadan komşu-arkadaş zi­yareti yapabilmektedir.

Türkiye’deki kadınların yarıya yakını Medeni Kanun’da yeniden düzenlenen mal rejiminden habersizdir. Görüşülen kadınların yüz­de 43’ü 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’dan da ha­berdar değildir.

Öte yandan, “Doğulu kadın daha çok eziliyor” görüşünü bu araştırmanın bulguları doğrulamamaktadır. Ancak doğu bölgele­riyle orta-batı bölgeleri arasında çok çarpıcı eğitim ve gelir eşit­sizlikleri olduğu gözlemlenmiştir. Türkiye’nin orta ve batısında okuryazar olmayan kadınların oranı yüzde 15,5 iken, bu oran do­ğuda neredeyse üç misline çıkarak yüzde 41,9’a ulaşmaktadır. Doğudaki ortaokul-lise ve üniversite okumuş kadınların toplam oranı da Türkiye’nin kalanının üçte biri kadardır (doğu yüzde 10,6, orta ve batı yüzde 28,8).

*

Altınay-Arat araştırması, kadınlara yönelik zulmün, şiddetin bütün boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Yine bu bulgular, be­nim buraya kadar “ailedeki zalim eğitim” konusunda söylediğim kuramsal bilgileri bütünüyle doğrulamaktadır:

Zulüm gören, zulmü gören çocukların zalim olma olasılıkları yükselmektedir. Kısaca aileler, özellikle de anneler, zulmün ku­şaktan kuşağa aktarılmasında büyük bir sorumluluğa sahiptir.

Türkiye’deki yaygın kanı, doğu ve güneydoğudaki kadına yö­nelik şiddetin, öteki bölgelere göre daha yüksek olduğu biçimin­dedir.

Belki gerçekten böyle bir görüntü de vardır. Ama Ankara’da yapılan bir araştırma, Türkiye’nin başkentindeki durumun da do­ğu ve güneydoğudan çok farklı olmadığını göstermektedir:

Bu araştırmaya göre Ankaralı kadınların yüzde 90’ı kocalarının kendilerine psikolojik şiddet uygulayarak bağırdığını, hakaret etti­ğini, aşağıladığını, küfrettiğini belirtmiştir. Yine Ankaralı kadınların yüzde 40’ı kocalarının kendilerine tokat, tekme, dayak attığını, bı­çak veya silahla saldırdığını söylemiştir.

Tabii bu oranlar, sayılar, ancak derdini söyleyenlerin, söyle­yebilenlerin durumunu yansıtmaktadır. Saptanabilen olaylar, ger­çekte olanlardan kuşkusuz daha azdır. Çünkü insanlar haklı ola­rak, böyle bir zulmü dışa vurmakta, yabancılarla, hatta yakınlarıy­la bile paylaşmakta çekingen davranmaktadır. “Haklı olarak” di­yorum, çünkü erkek egemen toplumun kadınlar üzerindeki zul­mü o noktadadır ki, bütün toplumsal değerler kadını suskunluğa mahkûm etmektedir. Eşinden gördüğü zulümden yakınan kadını, anne-baba ailesi, karakol ve adliye bile kimi zaman azarlayarak evine geri yollamaktadır.

Her ne kadar bu konuda toplumu bilinçlendirme çabaları, “Mor Çatı Derneği”, “Kadın Sığınma Evleri”, “Türk Kadınlar Derneği” ve daha pek çok sivil toplum kuruluşu ve medya tarafından da des­teklense de, Türkiye’de kadın hâlâ erkeklerin zulmü altında ezil­mektedir:

Erkeklerin kendi siyasal savaşlarını ve hatta “muhafazakâr” veya “dindar” diye tanımladıkları kimliklerini, kadınların “türbanı” üzerinden sürdürdüklerini kim yadsıyabilir?

Bu siyasal savaşın ve kimlik iddialarının sonunda, yine kadın­larımızın, kızlarımızın zulme konu olması Türkiye’nin gündeminde­ki en önemli tartışma konularından biri değil midir!

Kadına yönelik zulüm ve şiddet, Türkiye’deki bireysel, toplum­sal ve siyasal zulmün temelini oluşturur.

Toplumsal açıdan, “içimizdeki Zalim”i tanımaya ve onun üste­sinden gelmeye, kadına yönelik şiddetle mücadele ederek başla­yabiliriz.

 

Adalet Neyin Temelidir?

 

“Zalim”in karşıtı, zıddı nedir?

“Mazlum” mu?

Hayır!

“Mazlum”, “zalim”in karşıtı, zıddı değil, kurbanıdır.

“Merhametli” mi?

Hayır!

Çünkü her “zalim” zaman zaman merhamet de gösterebilir…

“Merhamet”, “zulmün” karşıtı değil, tam tersine, onun tamam- layıcısıdır…

Çünkü “merhamet istemek” veya daha yaygın kullanımla “mer­hametine sığınmak” ya da “merhamet dilemek”, ancak zulüm var­sa söz konusudur, “zalim”e sığınmayı, “zalim”in kişisel affını iste­meyi içerir.

“Zalim”in karşıtı, zıddı, “adil”dir.

*

“Zalim” insan bencildir, empati düzeyi sıfıra yakındır. Başka­larının duygularını, düşüncelerini, gereksinmelerini, çıkarlarını dü­şünmez. Sadece kendini düşünür! Âdeta “tek başına” vardır… Ya da sadece kendi çıkarlarına hizmet edenlerle birlikte!

“Adil” insan, başka insanlarla beraber yaşadığını, varlığının ancak onlarla birlikte bir anlam taşıdığını bilir. “Karşılıklılık” ilkesi­ne inanır ve buna göre davranır: Kendisine yapılmasını istemedi­ği şeyleri başkalarına yapmaz. Herkese, kendisine davranılmasını istediği gibi davranır. Kendisini başkalarının yerine koymayı, onla­rı anlamayı, empati yapmayı bilir.

Aslında bir insanın “zalim” ya da “adil” olması, tek başına bü­yük bir toplumsal sorun oluşturmaz… Bu, o insanın bireysel, kişi­sel sorunudur.

Ama bir toplumun çoğunluğu “zalim” insanlardan oluşuyorsa, o zaman o toplumdaki ilişkiler, adaletten çok, zulme yönelir.

Daha da kötüsü, “zalim” kişiler, “zalim” ilişkiler, “zalim” yöne­ticiler üretir…

“Zalim” yöneticiler, toplumda var olan zulüm ilişkilerini düzelt­mek yerine, doğrudan bu ilişkilerden yararlanır, onları kendi zul­mü için kullanır, yönetimin zulmüyle, toplumsal zulüm arasında bir pekiştirme ilişkisi kurar ve bu ilişki sonsuz bir sarmal gibi insanla­rı, toplumu alır, zulmün karanlık labirentlerinde ezer.

Hiçbir “adil” toplum, bireylerin doğuştan iyi ya da kötü olduğu varsayımına dayalı olarak işlemez, işleyemez.

“Adil” toplum, insanlararası ilişkilerin, bireylerin, özellikle de yöneticilerin, duygu ve niteliklerine tabi olarak yaşanmadığı…

İnsanların birbirlerinden korkmadığı…

“Zalimlerin” zulüm yapamadığı…

Kimsenin mazlum konumuna düşmediği…

Çünkü herkesin eşit hukuksal güvencelere sahip olduğu bir toplumdur.

*

“Adalet”, esas olarak “adil” kişilerle değil, “adil” kurallarla sağ­lanır.

Yargılanan kişi, savcının ya da yargıcın merhametine değil, ya­salara sığınır.

Zulüm, kişisel merhametle değil, nesnel ve herkese eşit uygu­lanan yasalarla, bireyin temel hak ve özgürlüklerini koruyan, gü­venceye alan anayasalarla önlenir.

*

“Adalet mülkün temelidir” özdeyişini hemen hemen duyma­yan yoktur. Biliyorsunuz, buradaki “mülk” sözcüğü “ülke” demek­tir: Malum, bütün Osmanlı İmparatorluğu padişahın “mülkü” sayı­lıyordu ya, işte oradan gelir bu söylem. Ben bu özdeyişi şöyle çe­şitlendirmek istiyorum:

“Bağımsız adalet mülkün temelidir.” 1 “Bağımlı adalet zulmün temelidir!”

Tabii buradaki “bağımsız” sözcüğünü, “siyasetten bağımsız” ya da “iktidardan bağımsız” diye algılamak gerekir. Çünkü çağ­daş toplumlarda adalet, bireyi, gerektiğinde devlete karşı da ko­rumakla yükümlüdür.

Anımsayalım, Hitler, faşist Almanya’da bütün yargıçların ken­dilerini Führer’in, yani kendisinin yerine koyarak adalet dağıtma­sını istiyordu.

Türkiye’de çok partili düzene geçtiğimizden beri, demokrasiyi henüz özümleyememiş, içselleştirememiş bütün iktidarlar yargıyı kendilerine bağımlı kılmak istemişler, geçici süreler için bunu ba­şarmışlardır da.

Ama hiç kuşkunuz olmasın böyle siyasallaştırmaların ömrü uzun olamaz, olmamalıdır. Çünkü demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün eriştiği aşama böyle bir yozlaşmanın, saptırmanın uzun ömürlü olmasına izin vermez.

*

Türkiye’de adalet neyin temelidir acaba?

“Mülkün” mü?

Zulmün mü?

Mahkemeler ve üst mahkemeler dava yükü altında ezilmekte­dir. Bazı davalar, otuz yılı aşkın bir süredir bitmediğinden zaman aşımına uğruyor. Cezaevlerinde yatanların yarısı, hükümlü değil, yargılanmakta olan tutuklulardan oluşuyor. Üstelik tutuklu sayısı ve oranı sürekli yükseliyor. Yargıçların, savcıların, adalet perso­nelinin özlük hakları yetersiz. Bina, araç gereç gibi gereksinme­ler yeterince karşılanamıyor. Daha pek çok teknik ve hukuksal so­run var.

Bu gerçekler dikkate alındığında Türkiye’de adalet mekaniz­masının sadece “bağımsızlık” değil, aynı zamanda “işleyiş” sorun­ları olduğu da açıkça görülür.

Tabii burada bir kısırdöngü devreye giriyor: “İşleyiş sorunları” politikacıların işine yarıyor…

Adaleti kendilerine bağımlı kılmak isteyen politikacılar bu “işle­yiş sorunlarını” istismar ediyor…

Politikacılar adaleti kendilerine bağımlı kılmak istedikçe, “işle­yiş sorunları” çözülemiyor, tam tersine artış gösteriyor.

Bu çerçevede, yargıdaki atamaları belirleyen Hakimler ve Sav­cılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK), Anayasa Mahkemesi’ni, Yargıtay’ı ve Danıştay’ı yeniden düzenlemek için, 12 Eylül 2010 tarihinde bir referanduma gidilmiş ve siyasal iktidar bu kurumları yeniden dü­zenleme yetkisini almıştır.

Yeniden düzenlenen HSYK ise, daha önceki HSYK’nın dokun­maması istenen bazı kritik davaların yargıç kadrolarında değişik­liğe gitmiş, genellikle tutukluların tahliyesi yönünde karar veren yargıçlar değiştirilmiştir.

Bunun sonunda kitlesel subay tutuklamaları, internet haber si­telerinin basılması ve yöneticilerinin tutuklanması gibi yeni olaylar gündeme gelmiştir.

Özellikle Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi isimlerin “Ergenekon davası bağlamında tutuklanmaları, Şık’ın yazdığı kitabın müsved­delerini bulundurmanın “terör örgütüne yataklık suçu” oluşturdu­ğu kararı kamuoyu vicdanını çok tedirgin etmiştir.

*

Bakın aşağıda Türkiye’nin iki farklı yerinde çalışan iki ayrı mah­kemeyi karşılaştırmalı olarak ele aldım.

Tanımladığım resim, bütünüyle medyaya defalarca ayrıntılarıy­la yansımış ve tekzip edilmemiş haberlerden oluşuyor.

Özel bir bilgim ya da özel bir duyumum filan yok, her şey ka­muoyunun gözleri önünde cereyan etmiş.

*

İki mahkeme, biri Habur’da, biri Silivri’de. Birinde PKK’lı olduk­larını söyleyenler yargılanıyor, birinde ETÖ’cü oldukları öne sürü­lenler. PKK, herkesin bildiği, tanıdığı, tescil edilmiş bir terör örgü­tü: Türkiye’de 1984’ten beri karakol basmış, köy basmış, asker, si­vil, kadın, erkek, çoluk çocuk binlerce insan öldürmüş, eylemleri­ni üstlenmiş, yapısı, liderliği belli bir örgüt, lideri hapiste. “Geri dö­nün,” diyor, 34 kişi geri dönüyor, bir bölümü Mahmur kampından, bir bölümü Kandil dağından. Türkiye’ye gelenler Habur kapısına yollanan mahkeme tarafından yargılanıyor, savcı ve yargıç yardı­mıyla, ifadeler alınıyor, sanıklara yol gösteriliyor:

“Sayın Öcalan demeyin”, “Öcalan için önderimiz demeyin”, “Pişmanlık yasasından yararlanın” deniliyor. Oysa, sanıklar ısrar­lı, sözlerini değiştirmiyorlar, “Pişmanlık yasasından” yararlanmak istemiyorlar. Sanıkların ısrarları duymazlıktan geliniyor… Tümü, “pişmanlık yasasından yararlanmaları ihtimal dahilinde” denilerek serbest bırakılıyor.

Gelelim ETÖ’yü yargılayan öbür mahkemeye: ETÖ kısaltma­sı medya tarafından “Ergenekon Terör Örgütü” yerine ısrarla kul­lanılıyor, bu nedenle ben de burada aynısını kullandım. Oysa “Ergenekon Terör Örgütü” ifadesinin kullanılması mahkeme kara­rıyla yasaklanmış, çünkü böyle bir örgütün varlığı henüz saptana­mamış. Rektörler, profesörler, yazarlar, gazeteciler, emekli gene­raller, askerler, siyasal parti mensupları ve bir parti lideri tutuklu, çünkü ETÖ üyesi oldukları iddiası var.

Bu şüphelilerin hepsinin adresi belli… Deliller toplanmış, ka- rartılmaları söz konusu değil. Bu arada tutuklu bulunan şüphe­liler arasında ölen var, hastalananlar var. Sanıkların tutuklanma­ları, yargılanmaları konusunda dikkati çeken hukuk ihlalleri dola­yısıyla Türkiye’deki barolar ayağa kalkmış, bildiriler yayınlamış… Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bu yargılama konusunda kendisine yansıyan suç duyurularını Adalet Bakanlığı’na iletmiş, Adalet Bakanlığı soruşturma açmış. Ama bütün bu gelişmelerin sonunda Silivri’deki tutuklu sayısı azalmıyor, artıyor.

İki mahkeme arasında karşılaştırma yaptığınız zaman ortaya çıkan farklar çarpıcı:

Habur’da, bilinen bir terör örgütüyle ilişkilerini bizzat kendileri söyleyenler serbest, Silivri’de, var olup olmadığı tartışmalı bir ör­gütle ilişkileri belli olmayanlar tutuklu.

Şimdi tabii şu soruları sormak herkesin hakkı:

Hangi mahkeme bağımsız Türk adaletini temsil ediyor?

Hangi mahkemedeki adalet “mülkün” temeli?

Hangi mahkemedeki adalet “zulmün” temeli?

Habur’daki mi?

Silivri’deki mi?

İkisindeki birden mi?

Hiçbirindeki mi?

*

Örneklerim elbette yine medyatik.

Yukarıdaki örneklerde ele aldığım mahkemelerde olup biten­ler bütün ayrıntılarıyla medyaya yansıdığı, enine boyuna tartışıldı­ğı, üzerine haberler yapıldığı, kitaplar yazıldığı için ben de bunları öğrendim ve burada irdeledim.

Hemen akla gelen kitaplar arasında ünlü, Harvard ekonomi profesörü Dani Rodrik ile Silivri’de yargılanan Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan’ın birlikte yazdığı Balyoz, Bir Darbe Kurgusunun Belgeleri ve Gerçekler, ünlü istihbaratçı es­ki Eskişehir Emniyet Müdürü, şimdi Silivri’de tutuklu olan Hanefi Avcı’nın yazdığı Haliçteki Simonlar, Mustafa Balbay’ın yazdı­ğı Zulümhane ve Zulümname, Nedim Şener’in yazdığı Kırmızı Cuma adlı kitaplar var.

Oysa burada ele almadığım, davalıları ve davacıları canından bezdiren yüzlerce, binlerce dava daha var; kimisi cinayet, kimi­si toprak, kimisi miras, kimisi alacak verecek, kimisi örgütlü suç, kimisi bireysel suç davası. Kimilerinin sanıkları serbest, kimileri­nin sanıkları tutuklu. Kim neden serbest? Kim neden tutuklu? Nedenleri tam belli değil, kesin çizgilerle birbirinden ayrılamıyor.

Türk mahkemelerinin tutukluluk halinin devamı için gösterdiği gerekçeleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kabul etmiyor.

Bırakın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni, Yargıtay bile, Silivri’de siyasal bir suçlamayla yargılanan dünyaca ünlü cer­rahımız, Başkent Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Mehmet Haberal’ın tutukluluk halinin devamına karar veren yargıçları hak­sız bulup, haklarında tazminata hükmediyor.

Türkiye’de adalet, bağımsız, tarafsız ve evrensel kurallara göre hızlı işler hale getirilmeden hiçbir zulmün önü alınamaz.

 

Sanat ve Edebiyat

 

Ne yazık ki geçmişimiz sanata ve edebiyata karşı uygulanan zulüm açısından da hiç de parlak değil. Türkiye’de çok partili dü­zene geçildiğinden beri pek çok kitap yasaklanmış, pek çok sa­nat eseri saldırıya uğramıştır. Hatta İdil Biret’in klasik müzik kon­seri basılmış, sanat galerilerine taşlı sopalı saldırılar yapılmış, re­sim sergilerine saldırılmış, sanat etkinlikleri, sanatçılar, sanat ya­pıtlarının alım satımıyla uğraşanlar baskıya uğramıştır. Ünlü sanat­çımız Fazıl Say, saldırılardan bunalıp ülkeyi terk etmeyi bile dü­şünmüştür.

Sanat ve edebiyat konusunda ister darbeci olsun, ister seçil­miş, yöneticilerimizin hiç de parlak bir sınav vermediklerini bili­yoruz. Darbeci iktidarların başındakiler, gezdikleri sanat sergile­rindeki tabloların kaldırılmasını emredebilmiş, belediye başkanla­rı “Böyle sanatın içine tükürürüm,” diyerek, heykellere karşı kam­panyalar açmış, başbakanlar heykellere “ucube” diyebilmiştir.

Bu konuda da toplumun üzerindeki yönetim zulmünün önem­li bir etkisi vardır: İktidar zulmü, herkesle birlikte sanatçıları, sanat­severleri de baskı altına aldığından, bu tür olaylar karşısında bek­lenen demokratik tepkiler çok cılız kalmaktadır. Ulusal ve ulusla­rarası sanat ve sanatçı derneklerinin biraz sesleri çıkmakla birlik­te, genel kamuoyu, hatta bizzat sanatçılar bile zulmün pençesin­de korkudan seslerini çıkaramamaktadır.

Bu konuda güncel bir durum saptaması, Mehmet Aksoy’un heykeline “ucube” denilerek yıkım kararı alınması üzerine, Ulus­lararası Plastik Sanatçılar Derneği’nin bir bildirisinde ve Can Dündar’ın bir yazısında yapılmıştır.

Önce uluslararası bir sanatçı derneğinin 11 Ocak 2011 tarihin­de yayınladığı “Kimse, sıfatı ne olursa olsun sanat eserine haka­ret edemez” başlıklı bildirinin bazı bölümlerine özet olarak baka­lım:

 

“…Sanat, politikacıların şahsi zevklerine veya ait olduk­ları ideolojiye        göre hakaret edip, kin kusup içlerini boşalta­bilecekleri içi boş bir çuval değildir.

“Nasıl dini değerlere ve toplumsal yaşamın gereklerine ve kanunlarına   saygı göstermek, vatandaşlardan bekleni­yorsa, sanat eserleri ve onlara hayat        veren sanatçılar da ay­nı saygıyı hak eder.

“Hiçbir siyasetçi veya mülki amir veya bürokratın, sana­tı ve sanatçıyı      aşağılama hakkı yoktur…

“…Sanata hakaret ederek, kavramları deforme ede­rek, halkı sanata         karşı kışkırtarak, kimse hiçbir yere ulaşa­maz…

“…Çağdaş yaşam tarzlarına yönelik her gün daha çok aleyhte kanun ve boğma operasyonunun hızlanarak dev­reye sokulduğu şu günlerde, UPSD             olarak, özgürlük, de­mokrasi ve çağdaş sanatın yılmaz savunucusu        olacağımızı, hiçbir baskı, tehdit veya karalama çabasının bizi yıldır­mayacağını     bu vesileyle tekrar Türk kamuoyuna duyurma­yı görev biliriz.”

 

Peki kendilerine zulüm uygulanan sanatçıların tutumu ne?

Bu konudaki bir saptamayı da Can Dündar’ın 3 Şubat 2011 ta­rihinde Milliyet’te yazdığı bir yazıda görüyoruz:

Dündar’ın “Bir Heykel Yıkılıyor. Sanatçılar Nerede?” başlıklı yazısındaki saptamaların bazıları özet olarak şöyle:

 

“…12 Eylül, Yorgun Savaşçı’yı yakarak tarihe geçmiş­ti, şimdikiler               ‘İnsanlık Anıtı’nı yıkarak tarihe geçme peşin­de…

“Başbakan’ın ‘Yıkın bu ucubeyi’ talimatı üzerine Kars Belediye Meclisi,    AKP-MHP ittifakıyla yıkım kararı aldı.

“Aksoy’un avukatları karara itiraz ettiler. Şimdi yargı bu itirazı     görüşürken Belediye, yıkımı (onlar ‘kaldırma’ diyor) yapacak firma için ihale              açacak.

“Aksoy, ‘Parçalamadan taşıyamazlar. Taliban durumu­na düşeceğiz.         Yıktırmayacağım. Önünde duracağım’ di­yor.

“Sanatçılarımız son dönemde insani konularda öne çık­maya, destek        eylemleri yapmaya başladı. Kot taşlama iş­çileriyle dayanışıyorlar, otizmli              çocuklara sahip çıkıyorlar, çevre hassasiyeti gösteriyorlar.

“Bu, önemli bir gelişme, saygıdeğer bir çaba…

“Ama nedense bu duyarlılığı kendi sorunları söz konu­su olduğunda,        özgür sanat tehdit altına girdiğinde göster­miyorlar.

“Bir heykelin yıkımı tartışılırken sanatçılar niçin suskun?

“Şahsi mırıldanmalar işitiyoruz, ama niye toplu, gür bir ses çıkmıyor?

“Hava soğuk, Kars uzak da ondan mı? Yoksa ‘Heykel hakikaten ucube’    diye düşündüklerinden mi?

“Öyleyse bile bir sanat eserinin bu şekilde hedef alınıp yok edilmesi,       kayıtsız kalınacak bir şey mi?…

“Neden Ankara’da bir ‘Sanatçıma dokunma’ yürüyüşü, Kars’ta bir             dayanışma konseri, İstanbul’da ‘Heykel nedir’ konulu bir panel, televizyonda      tarih boyunca sanat-iktidar ilişkisi üzerine bir açık oturum izlemiyoruz?

“Neden yazdığı senaryo, baskıyla ve alenen sansürle­nen Meral Okay       yalnızlıktan yakınıyor?

“Neden Kılıçdaroğlu, şarkıcıların, seçim için CHP’nin şarkısını       söylemeye korktuğundan şikâyet ediyor?

“Neden film galalarındaki içki yasağına adamakıllı bir iti­raz işitmiyoruz?

“Geçenlerde bir TV programında çok tanınmış bir dizi oyuncusuna Muhteşem   Yüzyıl’a sansür konusunu sormak istedim:

‘”O konulara hiç girmesek olmaz mı’ cevabını aldım.

‘”O konular’ dediği, kendi mesleği…

“Sanatçılar mı apolitikleşti, iktidar mı çok sertleşti aca­ba?

“Başbakan’la ters düşme, hedef haline gelme, boykot edilme, ekrandan               kesilme, fonlardan beslenememe, ‘anar­şist’ diye nitelenme korkuları seziliyor           çoğu çevrede…

“Ama korkulması gereken başka şeyler de var:

“Mesela ‘çok seslilik’ çağındaki ‘yok seslilik’ kasveti…

“Mesela en zor döneminde sanata, sanatçıya sahip çık­mamış olmanın    ayıbı…

“Bir heykelin yıkılışına, bir filmin kesilişine susarak onay vermenin            ıstırabı…              . *

“Sanata tüküren, büstü put gibi gören, dizi sansürleyen bir zihniyete       itiraz etmiyor olmanın utancı…

“Asıl tarihe böyle kaydolmaktan korkmak gerekmez mi?”

 

Sevgili okurlarım, Dündar’ın saptamaları çok yerinde:

Bir siyasal iktidar baskıya, zulme yöneldiğinde sanatçıların da bundan nasıl korktuklarını, toplumun sanat ve edebiyat konuların­da da nasıl sessiz kalabildiğini açıkça anlatıyor.

Buna karşılık, adaletsizliklere karşı sesini yükselten sanatçılar ve yazarlar da var.

Bunların bir bölümünü, Mustafa Balbay’ın 6 Şubat 2011 tari­hinde, sütununda Yıldız Kenter’e hitaben yayınladığı bir açık mek­tuptan öğreniyoruz.

Mektubun bazı bölümleri şöyle:

 

“Sevgideğer, saygıdeğer Yıldız Kenter…

“Esaretteki kişinin sanatçıdan aldığı destek, onun öz­gürlüğüdür.

“Siz, benim özgürlüğümsünüz…

“…8 Ocak’ta Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği “Meslekte 30. yıla           saygı” toplantısı için bir mektup yazma­mı istediler. Mektubu sizin             okuyacağınızı söylediler. Nasıl özgürleştim…

“O gün Caddebostan Kültür Merkezi’nde mektuba kattı­ğınız ruhun          ardından Belediye Başkanımız Selami Öztürk’ün konuştuğunu, sonra da              meslektaşlarımız, dostlarımız Ataol Behramoğlu, Bekir Coşkun, Erdal                 Atabek, Enver Aysever, FeraiTınç, İdris Akyüz, Melih Aşık, Mehmet          Tezkan, Meriç Velidedeoğlu, Mustafa Mutlu, Oray Eğin, Orhan Bursalı,               Orhan Erinç, Ümit            Zileli, Yalçın Bayer, Yazgülü Aldoğan, Zeynep Oral’ın                 kitaplarımı imzaladığını, gazete, televizyon haberlerinden öte, ertesi hafta           duruşma salonuna gelen                 Kadıköylülerden dinledim.

“24 Ocak’ta da Antalya Belediyesi benzer toplantıyı Uğur Mumcu’yu       anma etkinliği çerçevesinde düzenledi. Alev Coşkun, Ataol Behramoğlu, Can                Ataklı, Melih Aşık, Metin Demirtaş, Meriç Velidedeoğlu, Orhan Bursalı kitaplarımı imzaladılar. Kadıköy ve Antalya’ya katılan, omuz ve­ren           meslektaşlarıma, belediye başkanlarına gönül borcum var. Elbet bir gün                öderim…

“…Sevgideğer, saygıdeğer Yıldız Kenter,

“Kimi özdeyişlere yaptığım eklerden bazılarını seviyo­rum, onlar                 belleklere yerleşsin istiyorum.

“Bir Çin sözü var:

“Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonra­sını          düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyor­san, toplumu eğit. “Bu          söze ekim şu:

“Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. “Siz bu toprakların on   yılları, yüz yılları değil, bin yılları­sınız. Zaten ‘Ben Anadolu’ ile bin yılları       bugüne taşımadı­nız mı?…”

 

Balbay’ın bu mektubu Türkiye’deki durumu ve başta Yıldız Kenter olmak üzere, bazı sanatçıların bu zulme nasıl isyan ettikle­rini açıkça gösteriyor.

Bir yanda Dündar’ın sözünü ettiği “sanatçılar”, bir yanda Balbay’ın mektubunda adı geçenler.

Bu çelişki, Türkiye’de hem sanata, edebiyata, araştırmaya kar­şı olan zulmün kaynaklarını, hem de buna karşı az sayıda da olsa gösterilen tepkileri bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Bir sanatçı tepkisini de Fazıl Say’ın Cumhuriyet te yayınlanan “Artık en iyisi sanat hiç olmasın!” başlıklı 3 Şubat 2011 tarihli ya­zısında görüyoruz.

Yazının bazı bölümleri şöyle:

 

“…Bugün varılan nokta maalesef halk ile sanatçıları iyi­ce karşı karşıya     getiren üzücü bir durumdur. “En kötüsü de umursamaz kalanlar. Susanlar.     “Çaresizliğe terk edilmişlik. “Bireylerin yalnızlık savaşı…

“…İşin komiği ülkede hayli söz sahibi ‘sahte-liberaller’ bile karşılar            Aydınlanma’ya.

“Şimdi bile bu eğitimci ruha ‘faşistler’ deniyor.

“‘Statükocular…’

‘”İttihat ve Terakkiciler…’

“istedikleri kültür, ‘kültürün hiç olmaması’ sanki…”

 

Say’ın yazısı aslında çok daha uzun ve ayrıntılı. Bir sanatçının is­yanını yansıtıyor. Ben buraya sadece birkaç çarpıcı cümleyi aldım.

Türkiye’de kendilerine “liberal” diyen “entellerin” eleştirisini de korkusuzca yapıyor Say.

*

Kitap konusundaki zulüm de, Türkiye açısından tam bir fa­ciadır.

Edebiyat ve araştırma kitapları, siyasal zulmün hemen hemen ilk hedefleri arasında yer alır. Nazizmi irdelerken bunların örneği­ni gördük.

Ne yazık ki insanlık bir yandan böyle zulümleri önlemeye ça­lışırken öte yandan zalim yöneticiler yine bildiklerini okuyor. Kitaplar, “müstehcenlik” iddialarıyla, “ahlak” gerekçeleriyle, “ka­mu düzeni” nedenleriyle, “komünistlik” suçlamalarıyla yıllarca ya­saklanmış, yazarlar, çevirmenler zulme uğramıştır.

Sadece Türkiye’de yasaklanan kitapları, yargılanan, hapse atı­lan yazar ve çevirmenleri saymaya kalksak, bütün kitabın sayfala­rını bunlarla doldurmamız gerekir. Sadece hapis mi? Yazarlara ya­pılan zulüm, cinayetlere kadar uzanmıştır:

Ünlü yazarımız Sabahattin Ali’nin katlini unutmamız olanaklı mıdır?

Öldürülen yazarların bir bölümünü de daha önce yayınladığım “İbret Listesi”nde görebilirsiniz.

Yazar olduğu için zulme uğrayanların başında elbette Nâzım Hikmet de gelir. Hapislere atılan ve hayatı tehlikede olduğu için yurtdışına kaçmak zorunda kalan dünyaca ünlü şairimiz!

Ya Aziz Nesin…

Ya Rıfat İlgaz…

Aklıma yakın geçmişten üç isim daha geliyor:

Yayıncılık yaptığı için 12 Eylül döneminde dövülerek öldürülen İlhan Erdost…

Yazdığı kitaplardan dolayı yıllarını hapiste geçiren İsmail Beşikçi…

12 Mart döneminde bir çeviriden dolayı hapse atılan Mete Tunçay.

Bunlara daha yüzlerce isim de eklenebilir! “içimizdeki Zalim” konusunu toplumsal açıdan irdelerken, son Hrant Dink cinayetinde ortaya çıkan güncel bir çelişki, belki duru­mu oldukça açık bir biçimde ortaya koyar:

Cinayeti işlediğini itiraf eden tetikçi 24 yıl hapis istemiyle yar­gılanmaktadır.

Cinayeti araştıran ve kitaplaştıran gazeteci yazar Nedim Şener, yazdığı kitaplardan dolayı açılan çeşitli davalarda toplam 33 yıl ha­pis istemiyle yargılanmış, beraat etmiştir ama sonra başka bir ge­rekçeyle tutuklanmaktan kurtulamamıştır.

*

“İçimizdeki Zalim”, zulmünü kendinden farklı olanlara yönel­tirken, ilk hedefler olarak, muhalefeti, yargıyı, sanatı, edebiyatı, bilimi ve tabii bunların yaşadığı ortamlar olan özgür medyayı ve özerk üniversiteyi görür.

Bu arada mizah ve komedi de kendine düşen payı alır.

  1. yüzyılın ikinci on yılında, Türkiye’nin bu konuda nerede ol­duğunu özetleyen Ahmet Hakan’ın 6 Şubat 2011 tarihli yazısın­dan bir bölüm aktarmak istiyorum:

 

“Komiklere dair.

“Hepsi bir nebze de olsa politikti:

“Mesela Zeki Alasya/Metin Akpınar ikilisi, merkeze ya­kın politik                taşlamalar yapardı.

“Mesela Ferhan Şensoy, hep biraz daha rafineydi.

“Mesela Müjdat Gezen sanatından ziyade hayatında politik idi…

“Mesela Levent Kırca politik taşlamayı halkla buluştur­mayı başarmış       bir isimdi.

“Politik taşlamanın geçer akçe olmadığı son dönem­de… ?

“Hepsi bir tarafa dağıldı:

“Metin Akpınar’ın tezi anlaşılmaz bir hal aldı.

“Zeki Alasya politik duruştan vazgeçti.

. “Ferhan Şensoy zıvanadan çıktı.

“Geriye iki kişi kaldı:

“Müjdat Gezen ve Levent Kırca.

“Levent Kırca’nın durumuna eğilmek lazım:

“O Levent Kırca ki generallerin ortama en hâkim oldu­ğu günlerde bile    general eleştirisi yapabilmiş, türbanlıların itilip kakıldığı günlerde türban         yasağını en esaslı bir şekil­de hicvetmiş, iktidarda kim varsa gözünün yaşına   bakma­mış bir mizahçıdır.

“Fakat gelin görün ki “ileri demokrasi” günlerinde sana­tını icra edemiyor.             Her dönemin tahammül ettiği skeçlere, bu dönemde tahammül edilemiyor.

“Ne yapsın Levent Kırca?

“O da bulabildiği her platformda şakayla karışık hükü­mete vurarak vakit               geçiriyor.

“Müjdat Gezen e gelince…

“Dünya görüşüne hiç katılmam.

“Fakat yine de…

“Herkesin mizacının izin verdiği ölçüde eğildiği, Baş- bakan’ı        kızdırmamak için çırpındığı, “Başıma bir iş gelir” di­ye korktuğu,   mimlenmeyelim diye bir kenara çekildiği, ağ­zına geleni en dengeli bir şekilde     söylediği bir dönemde Müjdat Gezen’in ağzına geleni söylemesi bana müthiş               bir güven duygusu veriyor.

“Unutmayın:

“Komikleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak ol­muş öksüz çocuk gibidir.”

 

Ahmet Hakan’ın konu ettiği, Müjdat Gezen’in, kendisine karşı uygulanan linç eylemine karşı hem Müjdat Gezen Tiyatrosu adlı internet sitesinde hem de 11 Şubat tarihli Sözcü gazetesinde ya­yınlanan Ben Bir Aptalım başlıklı yanıtının son bölümü şöyle:

“…Size başbakan sofrasında yemek yiyip ‘haklısınız efendim’ diyen          sanatçılar mı lazım?

“Ben onlardan değilim.

“Size popo yalayıcı, suya sabuna dokunmayan ‘siz bilir­siniz efendim’       diyen sanatçılar mı lazım? “Ben onlardan değilim.

“Size korkak ürkek ‘aman parama dokunmayın’ diyen sanatçılar mı          lazım? “Ben o değilim.

“Size muhalefet etmeyen, el etek öpen, ‘padişahım çok yaşa’ diyen         sanatçılar mı lazım? “O ben değilim.

“Ben, kendini bildi bileli fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan,           dümdüz biriyim.

“Yaptıklarımı, söylediklerimi herkesin beğenmesini iste­mem. Neden bir                hırsız, bir üçkâğıtçı, bir yağcı, bir sahtekâr benim yaptıklarımı    beğenecekmiş?…

“Herkesi mutlu etmek gibi bir niyetim hiç olmadı. Söy­lediklerimden mutlu           olmayanlar dönüp kendilerine baka­caklar. ‘Bu adam ne dedi de biz kızdık?’                diyecekler.

“Ben yetmiş yıla yaklaşan ömrümü toplumuma verdim. Bundan mutlu   olmayanlar kendilerine dönüp bakacaklar. ‘Bu adam neler yapmış, ben ne         yapmışım?’ diye kendileri­ni bir gözden geçirecekler.

“Her türlü eleştiriye açık bir meslek yapıyorum. Beğenen de olacak          beğenmeyen de.

“Ama, tehdit, küfür, hakaret oldu muydu, orada aynen sizin anladığınız dilden giderim.”

 

Ahmet Hakan’ın demokrasi adına destek verdiği Gezen’in is­yanı, 2011 Türkiyesi’ndeki durumu yeterince özetliyor herhalde.

 

Özerk Yapılar

 

Türkiye gerçekten bir çelişkiler ülkesi. Anayasamız, siyasal iktidarların “çoğunluğun diktatörlüğünü” yansıtan zulmünü önlemek için özerk kurumlar yaratmıştır: Özerk Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, TRT gibi…

Onun tepesindeki Radyo Televizyon Üst Kurulu, RTÜK gibi…

Özerk üniversite gibi…

Onun üst kurulu olarak Yüksek Öğretim Kurulu, YÖK gibi.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, TMSF gibi…

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, BDDK gibi…

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, TAPDK gibi. Hiç kuşkusuz bu kurumlar, anayasa yapıcı, kanun koyucu tarafından son derece iyi niyetle kurulmuştur. Gerekli ve yararlı kurumlardır da. Üstelik çok yararlı işler de yapmışlardır. Hâlâ bazı önemli kat­kıları vardır. Fakat zaman içinde garip bir değişime uğramışlardır: Politikacılarımızın üstün gayretleriyle(l) siyasal iktidarların deneti­mine girmiş, bırakın toplumu iktidarların baskısından, zulmünden korumayı, bu baskı ve zulmü daha da etkinleştiren, yaygınlaştıran bir işlev yüklenmişlerdir.

Örneğin YÖK, üniversiteleri, sadece öğrenciler açısından de­ğil, öğretim üyeleri ve yardımcıları için de nefes alınamaz hale ge­tirmiştir.

Örneğin RTÜK, dizi filmlerin içeriklerine de kamuoyunda tepki­ler doğuracak biçimde müdahale eder hale gelmiştir.

TRT’nin durumu ortadadır:

Özerk devlet kurumu olması gereken bu yayın organımız sa­dece iktidarın sesini yansıtmakta, yaptığı taraflı programlarla her­kesin tepkisini toplamaktadır.

Ya TAPDK’a ne demeli:

Son çıkardığı yönetmelikle, oy verme yaşının 18 olduğu ülke­mizde alkol içme yaşını 24’e yükseltmiştir!

*

Yukarıda birkaç örneğini verdiğim ve kısaca değindim sözde özerk kurul ve kurumların daha pek çok örneği var. Bu örnekle­rin ve yaptıkları marifetlerin tümünü anlatmak bu kitabın boyutları­nı çok aşar. Belki hepsi tek tek ayrı bir araştırma, inceleme, tez ko­nusu olmalıdır. “İçimizdeki Zalim” pek doğal olarak özerk kurum ve kuruluşlara da egemendir.

Zaten aksini beklemek, umut etmek, “İçimizdeki ZalinY’in üs­tesinden gelmedikçe hiç de gerçekçi değildir. Zalim bireylerden oluşan zalim bir toplumda, yani “İçimizdeki Zalim” egemenken, hangi kurul, hangi kurum, hangi kuruluş, hangi grup, hangi birey bundan yakasını kurtarabilir ki!

 

Medya

 

“İçimizdeki Zalim”in en tipik yansıması medyanın bizzat kendi­sidir. Çünkü medya hem “zalim” hem de “mazlum” rollerini yan­sıtmaktadır.

Bir yandan her zalim iktidarın her türlü zulmüne maruz kalır, medya patronlarının gazetelerine televizyonlarına ele konur, bun­lar iktidar yandaşı işadamlarına satılır, direnen patronlara milyarlık cezalar kesilir, haberciler, yazarlar mahkemelerde süründürülür, pek çok medya mensubu hapse atılır; öte yandan, bütün olanak­larıyla zalim iktidarların hizmetine koşar, gerçekleri saptırır, iftiralar atar, özel yaşamları teşhir eder, ihbarlarda bulunur, haksızlıklara alkış tutar, insanların üzerine çarpı işareti konulmuş fotoğraflarını yayınlayarak hedef gösterir ve öldürülmelerine yol açar.

*

Medya, bir yandan “nefret söylemine” karşı çıkar, öte yandan en sert “nefret söylemlerini” pompalar, “yargısız infazları” gerçek­leştirir. Bir yandan demokrasiyi ve insan haklarını savunur, öte yandan en demokrasi karşıtı, insan haklarını en şiddetle ihlal eden eylemleri ve söylemleri alkışlar… Hatta bizzat bu eylem ve söy­lemleri üretir!

*

Ne patronların sırtında yumurta küfesi vardır, ne de yazarla­rın, yorumcuların, habercilerin. Çıkarları doğrultusunda, iktidarın rüzgârına göre, derhal yön değiştirir, genellikle de zulme boyun eğerler!

Elbette demokrasiyi, insan haklarını, mazlumları savunan, medya özgürlüğünden ve bağımsızlığından yana, dürüst, vicdan­lı zalimlere karşı direnen medya mensupları da vardır. Zaten onun için başta, Türkiye’de medyanın hem zalimin hem de mazlumun aynası olduğunu söyledim.

Zalimlerin marifetlerinden ve mazlumların dramlarından, traje­dilerinden örnekler vermeyeceğim. Medya üzerinde yapılmış ça­lışmalarda sayısız örnek var; zaten her gün bunlara bol bol tanık da oluyoruz.

Ayrıca bu bölümün başındaki “ibret listesine” bir göz atmanız, ne kadar çok gazetecinin zulmün en son aşaması olan cinayete kurban gittiğini görürsünüz.

Burada sadece hapisteki gazetecilere değinmek istiyorum. Türkiye’de 60’tan fazla gazeteci hapistedir ve bunların sayısı hız­la artmaktadır. Uluslararası Basın Enstitüsü (İPİ) Türkiye Ulusal Komitesi Başkanı Ferai Tınç 3 Mayıs 2010 tarihinde Hürriyet’te yazdığı yazıda Türkiye’de medyanın ve gazetecilerin durumunu şöyle anlatıyordu:

 

“Basın özgürlüğü sarsan, rahatsız eden haberler için vardır.

“Ocak, Şubat, Mart aylarında sanık sandalyesine otur­tulan gazeteci         sayısı 69. Yine bu yılın ilk üç ayında 19’u ga­zeteci 48 kişi hakkında yazdıkları ve çizdikleri karikatürler nedeniyle 147 yıl 8 ay hapis cezası istemiyle dava      açılmış. 13’ü gazeteci 15 kişi, 1 karikatürist ve 3 medya kuruluşu ki- • şilik             haklarını ihlal nedeniyle 1 milyon 278 bin lira tazminat cezası ödemeye     mahkûm edilmişler. Daha önce başlayan davalar nedeniyle Türkiye                 cezaevlerinde, tutuklu bulunan gazeteci sayısı 39.

“Terörle Mücadele Yasası çerçevesinde gazeteci, yazar ve çizerler için    açılan dava sayısında geçen yıla göre 6.5 kat artış olmuş.

“Bu yılın ilk üç ayında Kürt meselesiyle ilgili haberleri nedeniyle Azadiya                Welat gazetesi 2,5 ay kapatma ceza­sına çarptırılırken, Birgün’den Hakan          Tahmaz, Günlük’ten Veysi Sarısözen, Radikal’den Rıfat Başaran ve           Milliyet’ten Namık Durukan haklarında hapis istemiyle davalar açıldı.

“Aydınlık dergisi yayın yönetmeni Deniz Yıldırım ve Ulusal Kanal                istihbarat şefi Ufuk Akkaya, Başbakan Erdoğan’ın telefon konuşmalarına dair              kayıtları yayınladıkla­rı gerekçesiyle 9 Kasım 2009’dan beri Silivri Cezaevinde.

“Ergenekon davasıyla ilgili belgeleri, telefon konuşma­larını          yayınladıkları için çok sayıda gazeteci hakkında hapis istemi ile davalar açıldı.

“Bugün Dünya Basın Özgürlüğü günü.

“işte biz, 3 Mayıs’ı böyle bir ortamda kutluyoruz. Bilgileri, Bağımsız          İletişim Ağı BİA Medya Gözlem Grubu’nun dün açıkladığı 600 sayfalık    raporundan aldım.

“Bugün medyaya ‘düzen’ vermeye kararlı zihniyet, ba­sın özgürlüğü filan                dinlemeden ‘ölçüsüz’ cezalar kesmekle meşgul. Hapis cezalan ve ölçüsüz para                cezalarının ‘caydı­rıcı’ yani ‘susturucu’ amacı bugün demokratikleşme müca­ delemize ağır darbeler vuruyor.

“Ne yazık ki, kendilerini bu ortamda özgür hissedebilen bir kısım               meslektaş, bu gelişmeleri görmezden gelebiliyor, hatta alkış bile tutabiliyor.

“İfade ve basın özgürlüğü, İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre,     ‘demokratik toplumun vazgeçilmez esasıdır.’ Toplu­mun gelişimi ve her bireyin           kendisini gerçekleştirmesinin te­mel koşuludur. Ama bu özürlük sadece                 ‘onaylanan, zarar­sız kabul edilen bilgi ya da düşünceler’ için geçerli değildir.

“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, ifade ve ba­sın özgürlüğü        ‘hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici’ olan haber ve düşünceler için de geçerlidir.

“Rahatsız edici, sarsıcı fikir ve haberler çoğulculuk ve hoşgörünün            gereği, demokratik toplumun olmazsa olma­zıdır.

“Hapis cezaları ise ifade ve basın özgürlüğüne taban ta­bana zıt bir            uygulamadır. Hapis cezası kaldırılmalıdır. İnsan Hakları Mahkemesi              içtihatlarında, taraf devletlerin gazeteci­lere karşı cezai müeyyide yoluna baş         vurmamalarını söylü­yor. Mahkeme içtihatlarına göre, cezai mahkûmiyet,             basını, toplumu ilgilendiren genel ve güncel konularda yapılan tar­tışmalara katılmaktan caydırıyor.

“Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin de aynı yön­de bir kararı var.              2003 yılındaki tavsiye kararında, çoğulcu bir toplumda gazetecilerin meslekleri              nedeniyle hapis ce­zalarına çarptırılmalarının kabul edilemez olduğunu         belirterek, taraf devletleri cezaevlerinde bulunan gazetecileri ser­best    bırakmaya çağırıyor…”

 

Tınç’ın yazısında sözünü ettiği gazetecilere, Tuncay Özkan’ı, Mustafa Balbay’ı, halen yatanlara en son katılan Soner Yalçın, Nedim Şener, Ahmet Şık ve arkadaşlarını, Şık’ın Gülen Cemaati hakkında yazmakta olduğu basılmamış kitabın bilgisayarlardaki kopyalarının bile el konularak imha edildiğini de eklerseniz, duru­mun ne denli vahim olduğu iyice ortaya çıkar.

Tınç yazısını yazdığı sırada, tutuklu gazeteci sayısı 39’du. Bu kitap yazılırken sayı 60’ı geçmişti ve sürekli artıyordu.

Elbette bu zulme medya içinden de karşı çıkanların olduğunu daha önce belirtmiştim.

Örneğin Şık’ın kitap müsveddesi internete konmuş ve birkaç gün içinde yaklaşık iki yüz bin kişi tarafından “indirilerek” okun­muştur.

Geleceğe ilişkin bir umut kıvılcımı oluşturmasından dolayı bir sivil toplum kuruluşundan, Gazetecilere Özgürlük Platformu’ndan ve bu platformun bir bildirisinden söz etmek istiyorum.

Türkiye’deki medyayı temsil eden önemli sivil toplum kuruluş­ları bir araya gelmiş, gazetecilere özgürlük için bir platform oluş­turmuşlar (GÖP):

Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği

Basın Enstitüsü Demeği (BAE)

İPİ Ulusal Komite (BED-IPI)

Basın Konseyi (BK)

Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)

Diplomasi Muhabirleri Derneği (DMD)

Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD)

Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD)

Gazeteciler Cemiyeti (Ankara) (GC)

Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı (GCBV)

Gazete Sahipleri Derneği (GSD)

Haber-Sen (H-S)

İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD)

İzmir Gazeteciler Cemiyeti (İGC)

Kültür Turizm ve Çevre Gazetecileri Derneği (KÜLTÜRÇEV)

Parlamento Muhabirleri Derneği (PMD)

Profesyonel Haber Kameramanları Derneği (PHKD)

Turizm Çevre ve Kent Gazetecileri Derneği (TURÇEV)

Türkiye Foto Muhabirleri Derneği (TFMD)

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)

Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF)

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)

Türkiye Spor Yazarları Derneği (TSYD)

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (UMAG)

*

Bu platform (GÖP) üyeleri 27 Aralık 2010’da Silivri’ye giderek duruşmaları izledi ve bir açıklama yaptı. Açıklamanın bazı satır­başları şöyle:

 

“Biz, 24 meslek kuruluşunun oluşturduğu Gazetecilere Özgürlük               Platformu (GÖP) üyeleri, Silivri’de artık ‘sanık’ değil ‘tutsak’ olduğuna        inandığımız gazeteci arkadaşlarımı­zı mümkünse görmeye geldik…

“Buraya gelmekten amacımız, arkadaşlarımıza, özellik­le Mustafa              Balbay ve Tuncay Özkan’ın şahıslarında tüm tu­tuklu ve hükümlü      gazetecilere…

“Yeni yılın hem ifade özgürlüğü çağdaş demokrasiler­deki düzeye              ulaşmış bir Türkiye, hem de yaşamımıza hük­meden bir hukuk devleti              getirmesini dilediğimizi söylemek­ti…

“…Hem onların hem de bizim isyanımızı duyurmaya ih­tiyacımız var.

“Onu da ancak medya, yani siz medya mensupları ya­pabilirsiniz.

“Tabii medyamız, bu sözleri aktarmanın bile başına be­la açabileceğini    düşünecek kadar özgürlüğünden yoksun hale düşmediyse…

“Haykırıyoruz, çünkü arkadaşlarımızın tutukluluk süre­si, vicdanı olan,     zerre kadar hukuk bilen herkesi isyan etti­recek kadar uzadı.

“Haykırıyoruz, çünkü arkadaşlarımıza atfedilen suçla- rın(l) ‘asıl faili’        olduğu iddiasıyla yargılananlar serbestçe dolaşırken fer’i (ikincil) fail olduğu       ileri sürülen gazetecilerin tutuklu olmalarını izah edemiyoruz.

“Haykırıyoruz, çünkü arkadaşlarımızın eylemleri nede­niyle değil,               Cumhuriyetimizin temel değerlerine bağlı ol­dukları için cezalandırıldıklarına         inanıyoruz…

“…Silivri’den seslenirken aslında ülkemizin hangi yöre­sinde olursa           olsun, en ücra taşra kasabasında gazetecilik yaptığı için başı belaya giren       arkadaşlarımızın da sesi oldu­ğumuzu, hepsini desteklediğimizi ve hepsi adına   ‘özgürlük’ istediğimizi vurgulamak isteriz…

“GÖP olarak tüm ifade özgürlüğü mağdurlarının yanın­dayız.

“Ve ifade özgürlüğünü çağdaş demokrasilerdeki boyut­lara           kavuşturuncaya kadar mücadelemize devam edece­ğiz!”

 

Daha önce Nedim Şener, Filiz Koçali, Hakan Tahmaz, Rıza Zorakoğlu, İsmail Beşikçi, Rıza Zelyut gibi gazeteci ve ya­zarların duruşmalarını da izlemiş olan Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun yaptığı açıklama, Türkiye’deki rejimin niteliği ve medyaya uygulanan zulüm açısından çok düşündürücü.

*

İnternet haber sitesi Oda TV’nin basılması, belgelerine el ko­nulması yöneticilerinin gözaltına alınması, Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu’nun tutuklanması ve buna karşı gösteri­len tepkiler de ilginç.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin tepkisi şöyle:

 

“Demokrasi tahammül etme sanatıdır. Türkiye’de kamu yararına              görevini yerine getirmek için çalışan gazetecilere yönelik hoşgörüsüzlük vahim             bir hal almıştır.

“Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında 138. sıradadır.

“58 gazeteci yazdıkları ve düşündükleri nedeniyle ceza­evinde tutuklu     bulunuyor.

“2 bini aşkın gazeteci hakkında dava açılmış, 4 bini aş­kın gazeteci             hakkında da soruşturma yürümektedir.

“OdaTV’de ve yöneticileri Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış   Terkoğlu’nun evinde yapılan aramaların huku­ki gerekçeleri şeffaf bir biçimde      kamuoyu ile paylaşılma­lıdır.

“Basın özgürlüğünü zedeleyen bu tip uygulamaların ile­ri demokrasi         anlayışı ile bağdaşmadığını hatırlatıyor ve Oda TV’ye yapılan baskını şiddetle             kınıyoruz.”

 

Basın Konseyi Yüksek Kurulu da olaya tepki gösteriyor:

 

“13 Ocak günü Oda TV binasında ve bu basın yayın or­ganı yetkililerinin evlerinde arama işlemleri yapılmıştır. Bu aramalarda Oda TV’nin ve orada                görev yapan gazetecile­rinin -kişisel notları da dahil olmak üzere- tüm       belgelerine el konulmuştur.

“Bir basın yayın organının ve gazetecilerin ofislerinin aranarak burada    bulunan tüm belgelere, iddia edilen suça ilişkin olup olmadıkları ayrımı             yapılmadan el konması, ileti­şim (ifade, basın) özgürlüğünün ve dolayısıyla           demokrasi­nin ağır bir ihlalidir. Zira çoksesliliğe dayalı demokrasinin var olabilmesi için, iletişim özgürlüğü çatısı altında bulunan toplumun bilgiye            ulaşma hakkı ve bilgi ve düşünceleri ilete­bilme özgürlüğünün güvence altında                olması gerekir.

“Kamuoyunun doğru bilgiye ulaşma hakkına hizmet eden basın yayın     organlarının ve gazetecilerin bu faaliyeti sürdürebilmeleri ancak belge ve bilgi    toplamalarıyla müm­kün olabilir. Bu sürecin güvence altına alınması da gazete- çilere gerek Basın Yasası’nda gerekse de ulusalüstü insan hakları              belgelerinde tanınan, kaynakların gizliliğini koruma hakkıyla sağlanmaktadır.           Bir basın yayın organının ve ga­zetecilerin tüm belgelerine el konması,                 kamuoyunu bilgi­lendirme görevinin ifasını fiilen imkânsız kılmakla birlikte,           dolaylı olarak haber kaynaklarının korunması hakkının da, kamu otoritesince               ihlalini sağlayabilmektedir. Yapılan ara­malarda, iddia edilen suça ilişkin             delillerin aranması yerine tüm belgelere hiçbir ayrım yapılmadan el konması      da de­mokratik hukuk devletinin temel prensipleriyle ve yürürlük­teki mevzuatla               çelişmektedir.

“Yukarıda açıkladığımız vahim gelişmelerden ciddi kay­gı duyduğumuzu vurguluyor ve varoluşunu iletişim (ifade, basın) özgürlüğüne borçlu olan tüm          meslek kuruluşlarıyla toplumu bu gelişmeler konusunda ortak bir tepki               vermeye çağırıyoruz.”

 

Tepki gösterenler arasında Uluslararası Basın Enstitüsü, İPİ de var. İPİ Basın ve iletişim Müdürü Anthony Mills de şunları söy­lüyor:

 

“Bu baskınların somut cezai suçtan ziyade eleştirel ga­zeteciliğe karşı       yapıldığından endişe duymaktayız. Farklı görüş açılarıyla varlık bulan muhalif                basın demokrasinin te­mel taşıdır.”

 

Medya üzerindeki baskılar artık yabancıların da dikkatini çe­kiyor:

ABD’nin yeni Büyükelçisi Ricciardone’nin Oda TV baskınına ilişkin olarak, “Bir yanda özgür basın deniyor bir yanda gazeteciler gözaltına alınıyor, biz bunu anlamıyoruz” demesi önemli.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley’in, VVashing- ton’daki basın toplantısında büyükelçiye destek vererek, “Türki­ye’de gazetecilere yönelik davranışlar konusundaki endişeleri­mizi Türk hükümetine ilettik” biçiminde konuşması belki daha da önemli.

Bu arada The Economist dergisi de olayı şöyle yorumluyor:

 

“Ülkenin en büyük medya holdingini dize getirmesinin ardından,              hükümet, şimdi de başka muhalif sesleri hedef alıyor. Son kurban ise ordu              yanlısı eğilime sahip internet haber sitesi Oda TV oldu.”

 

Toplum Oda TV olayının şokunu yaşarken arkadan, araların­da Hrant Dink cinayetindeki ihmalleri yazan Nedim Şener’in ve ilk Ergenekon soruşturmasının temelini oluşturan ünlü Özden Örnek Günlükleri’ni yayınlayan kadrodaki Ahmet Şık’ın da bulunduğu yeni bir “Ergenekon tutuklamaları dalgası” daha geldi.

Bu dalgada Ergenekon terör örgütü ile ilişkili olarak tutuklan­dığı söylenenlerin arasında bu davaya destek verenlerin de bu­lunması ülkedeki tüm medyayı ve dünyadaki meslek kuruluşları­nı ayağa kaldırdı.

4 Mart günü İstanbul’da Taksim meydanında ve Ankara’da Kızılay meydanında her görüşten gazetecilerin katıldığı (sadece Fethullah Gülen Cemaati’ne yakın olanların uzak durduğu) gös­teriler yapıldı.

Olayın önemi ve ayrıntıları 7 Mart tarihinde Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun yayınladığı basın açıklamasında çok iyi anlatılmıştır:

 

“3 Mart 2011 tarihinde, 8’i gazeteci ve yazar, 11 kişi­nin evlerinde,            işyerlerinde ve arabalarında hukukun temel ilkeleri yok edilerek yapılan ‘genel            aramanın’ ardından gö­zaltına alınan gazetecilerden Mümtaz İdil sağlık     nedeniy­le hastaneye sevk edilirken, Ahmet Şık, Nedim Şener ve İklim     Bayraktar, 5 Mart Cumartesi günü öğleden sonra; gazeteciler Doğan Yurdakul         ve Müyesser Yıldız, gazeteci- yazarlar Yalçın Küçük ve Sait Çakır ile yazar-                araştırma gö­revlisi Coşkun Musluk 6 Mart Pazar günü sabah saatlerin­de               ifadeleri alınmak üzere Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne getirildiler.

“Gazeteci İklim Bayraktar, Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz tarafından      ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılır­ken, Ahmet Şık ve Nedim Şener, gece     yarısına kadar sü­ren sorgulamanın ardından tutuklanmaları istemiyle nö­betçi                mahkemeye sevk edildiler. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki işlemleri      sabaha kadar devam eden Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarına      karar ve­rildi. Ahmet Şık ve Nedim Şener, Metris Cezaevi’ne konul­du.

“Doğan Yurdakul, Müyesser Yıldız, Yalçın Küçük, Sait Çakır ve Coşkun      Musluk da savcılık ifadelerinden sonra sevk edildikleri nöbetçi 10. Ağır Ceza         Mahkemesi tarafın­dan pazar günü gece yarısı tutuklanarak Metris Cezaevi’ne          götürüldüler.

“TÜM SORUMLULUK SİYASİ İKTİDARA AİTTİR

“Bu tutuklamalarla cezaevlerindeki gazeteci sayısının 68’e, kadın              gazeteci sayısının ise 10’a yükselmesinin yü- reklerimizdeki yarayı yedi kez               daha kanatmasına, içimizde duyduğumuz dayanılmaz acılara, gazetecilere       yönelik bu haksız uygulamaların beyinlerimizde yarattığı yoğun isyan      fırtınasına rağmen; Kuzey Afrika şeridindeki halklardan çok daha ileri düzeyde    demokratik hak arama yollarımızın var­lığının bilinci içerisinde; yargının                 vereceği kararları saygıy­la karşılamaya, yargılamanın sonuçlarını sabırla                beklemeye devam edeceğimiz kuşkusuzdur.

“Ancak 2005 yılında Türk Ceza Kanunu ile birlikte ce­za muhakemesi        kanunlarında, 2006 yılında ise Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan   değişikliklerle oluşturulan altyapının, uygulamadan kaynaklanan sorunlarla da                 birle­şerek, bugün gazeteciler ve aydınlar üzerindeki baskı ve korku ortamının     artık dayanılmaz boyutlara ulaşmasındaki tüm sorumluluk mevcut siyasi      iktidara aittir.”

 

Daha sonra gazeteciler, GÖP önderliğinde istanbul’da Ankara’da çeşitli protesto yürüyüşleri gerçekleştirmiştir.

Son olaylar ve bu olaylara gösterilen tepkiler, Türkiye’deki medyaya yönelik ve medyadan kaynaklanan zulmün durumunu çok iyi yansıtmaktadır:

Bütün gazetecileri protestolarda birleştirmiş gibi görünen Şener ve Şık’ın tutuklanmalarını bile savunanların bulunduğu bir medyadan söz ediyoruz.

*

Türkiye’deki medya açısından işin düşündürücü ve belki de he­pimiz için utanç verici yanı, Tınç’ın da belirttiği gibi, bu zulme konu olan medyanın içinde hiç de az sayıda olmayan medya mensu­bunun zulme destek vermesi, benliklerindeki, “İçlerindeki Zalime” teslim olarak, toplumsal zulmün yanında yer almasıdır.

 

 

Zulmün Meşrulaştırılma Aracı

Olarak Seçim ve Referandum

 

İnsan hakları ve demokrasi kavramlarının geliştiği 20. yüzyılda­ki diktatörlerin pek çoğu iyi demagogdur. Yani hem halkın duygu­larını okşayarak onu güzel sözlerle aldatır, hem de bu yolla baskı kurarlar. Bunların tipik örneği, bu kitapta ayrıntılı olarak ele aldığı­mız H’rtler’dir. Tabii başka örnekler de var.

Ömrünün sonuna kadar iktidarda kalmasını referandum yoluy­la onaylatan diktatörlerin bir bölümü günümüzde bile hâlâ iktidar­larını sürdürmektedir.

Yıkılan Sovyetler Birliği’nde ise seçim mekanizması hep kulla­nılmış ve sonuçta yüzde doksanları aşan bir katılım ve oyla, mev­cut yönetimler diktatörlüklerini sürdürmüştür.

Tarih boyunca ne seçim, ne de referandum tek başına demok­rasinin güvencesi olabilmiştir. Tam tersine her iki mekanizma da, zaman zaman demokratik bir rejimden bir diktatörlüğe geçişin aracı olarak kullanılabilmiştir.

Bunun pek çok örneği vardır ama en son örneği Mısır’da Hüsnü Mübarek olayında görülmüştür. Mübarek başkanlık seçi­mini 2005’te yüzde 88,6’yla kazanmıştı. Partisi, Aralık 2010’da ya­pılan son seçimleri de büyük bir çoğunlukla kazanmış ve 508 san- dalyeli mecliste 420 sandalye elde etmişti. Bundan iki ay sonra halkın ayaklanmasıyla, hiçbir desteği olmadığı için 11 Şubat’ta is­tifa etti.

Mübarek, seçim ya da referandum mekanizmasını kötüye kul­lanan ilk diktatör değildi, hiç kuşkusuz son da olmayacaktır.

*

Demokratik rejimin, olmazsa olmaz bazı önkoşulları vardır. Bunları değiştiremezsiniz. Demokrasilerde, rejimin temellerini oluşturan ilkeleri referanduma götüremezsiniz.

Bunlar, Türkiye’deki mevcut tarihi ve toplumsal özellikler ile anayasal gerekler dikkate alınacak olursa kısaca “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ilkeleri olarak belirtilebilir.

Örneğin, aşağıdaki konuları sınırlamak ve kısıtlamak amacına dönük referandumlar yapamazsınız:

Serbest, şeffaf ve muntazam seçimler.

İnanç ve inanmama özgürlüğünü güvenceye alan, devletin bü­tün inançlara ve inançsızlara eşit uzaklıkta kalmasını sağlayan la­iklik.

Rejimin, bireyleri hem birbirleri, hem devlet, hem de çoğunluk karşısında güvenceye alan hukuk devleti ve bunun gereği olan yargı bağımsızlığı.

Devletin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını belirleyen sos­yal devlet.

*

Türkiye’nin çok partili rejim tarihi ne yazık ki bu bakımdan yanlışlarla doludur: Bunların en tipik örneği, artık kötü ve bas­kıcı bir anayasa olduğu herkes tarafından kabul edilen 12 Eylül Anayasası referandumudur. Yüzde 92’yle kabul edilen bu anaya­sa için yapılan referandum sırasında hem aleyhte propaganda ya­sayla yasaklanmış, karşı oy vereceğini belirten Oktay Akbal yar­gılanıp mahkûm edilerek hepse atılmıştır. Hem atılan oyun rengini gösteren şeffaf zarflar kullanılmış, hem de anayasanın kabulüyle Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı onaylanmış olarak kabul edil­miştir. Böylece demagojik bir diktatörlüğün referandumu nasıl kö­tüye kullanacağının en iyi örneği verilmiştir.

Ne yazık ki günümüzde hâlâ seçim ve referandum mekaniz­maları, yargıyı siyasal iktidarın denetimine almak gibi, temel hak ve özgürlüklerin özünün sınırlanması gibi, siyasal iktidarların ege­menlik alanlarının genişletilmesi ve sürelerinin uzatılması gibi esas olarak siyasal zulme dönük amaçlar için kullanılmaktadır.

Üstelik Türkiye’de seçmen listelerinin düzenlenmesi işi İçişleri Bakanlığı’na verilmiştir. Yapılan düzenlemelerde birbirine yakın iki oylama arasında geçen zamanla açıklanması olanaklı olmayan dört milyon kişi gibi fark ortaya çıktı.

Seçim sonuçları da Adalet Bakanlığı’nın teknik desteğiyle to­parlanıyor.

Bütün seçim ve referandum süreçleri Yüksek Seçim Kurulu’nun anayasal denetim ve güvencesinde ama, elbette işi fiilen yapan kuruluşlar bütün işleyişlere başından itibaren egemen oluyor.

Bu açıdan “İçimizdeki Zalim”e karşı özellikle seçim ve referan­dum süreçlerinde uyanık bulunmak gerekmektedir.

 

 

Zulmün Yaygınlaşması: Mahalle Baskısı

veya Mikro Faşizmden Nereye?

 

Bir zalimin yönetimine direnmek bazen kolaydır. Ama daima çok zor olan, bu zulmün geniş kitlelerce paylaşıldığı durumlarda direnebilmektir.

Zulmün yaygınlaştığı, bir toplum baskısı halini aldığı durum­lara Prof. Şerif Mardin “mahalle baskısı” adını veriyor. Bu konu­yu uzun uzun Demokrasimizle Yüzleşmek adlı kitabımda açıkla­dığım ve tartıştığım için, burada ayrıca üzerinde durmak istemiyo­rum. Meraklısı o kitabıma bakabilir.

Sadece değerli bilim insanı Prof. Şahin Filiz’in bu “Mahalle Baskısı” kavramına getirdiği yorum üzerinde duracağım. Mardin’in “mahalle baskısı” kavramına getirdiği yorumda Filiz, “Dincilik ko­nusundaki cemaat ve tarikat baskılarını” “mahalle baskısı” yerine “mikro faşizm” diye nitelemenin daha doğru olduğunu belirtiyor. Filiz’e göre siyasal dincilik adına yapılan ve islam’a dayandırılmak istenen bu baskı aslında mikro faşizmdir.

Doğrudan doğruya hem küreselleşmenin etkisiyle, hem de de­mokrasi kavramının yozlaştırılmasıyla, toplumun faşizme kayışının bir göstergesidir.

islam dinine 12. yüzyıldan sonra egemen olan mutlakçı anlayı­şın, dindeki bölünmeleri temsil eden mezheplere ve tarikatlara da yansıtılarak Müslümanlığın, halka ve bireylere yanlış bir biçimde aktarıldığını söylüyor Filiz.

Her mezhebin, her tarikatın kendi “mutlak dogmalarını” üret­tiğini, böylece dindeki mutlakçılığın, önce mezhep mutlakçılığı, sonra da tarikat mutlakçılığı haline geldiğini ve bunun da “mikro faşizme” yol açtığını belirtiyor.

*

Adı ister “mahalle baskısı” olsun, ister “mikro faşizm”, içinde yaşadığı toplumun baskısı, bireyin yaşam biçimini etkilediği za­man bu tam bir zulme dönüşür. İçinde yaşanılan grubun ya da toplumun zulmü, bireye kaçacak yer bırakmadığı için, zulümlerin en kötüsüdür.

Türkiye’de son dönemde olup bitenlere baktığımızda, ülkenin koskocaman zalim bir mahalleye dönüşme tehdidiyle karşı karşı­ya olduğunu görüyoruz:

Tek kimlikli, birörnek insanların büyük bir aile veya bir aşiret gi­bi yaşadığı, farklılıkların, özgürlüklerin yok edildiği, herkesin baskı altında olduğu, feodal bir anlayışla yönetildiği bir zalim mahalle.

Dünya çapındaki sanatçımız İdil Biret Topkapı Sarayı’nda bir konser veriyor. Bir dinci gazete “Kutsal yerlerde şarap içiliyor” di­yerek kışkırtma yapıyor… Konser, eli sopalı kalabalıklarla basılı­yor. Eli sopalı baskınlar bir sergi dolayısıyla Cihangir’deki sanat galerilerine kadar uzanıyor.

Yüz yılı aşkın bir süredir kültürümüzün önemli bir parçası olan, Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu romanından uyarlanan bir dizi televizyonda yayınlanıyor… RTÜK, toplum ahlakını olum­suz etkilediği gerekçesiyle diziyi yayınlayan kanala ceza veriyor. Muhteşem Yüzyıl dizisi, padişahların özel hayatına saygısızlık yaptığı için uyarılıyor.

Tarikatlar, cemaatler, topluma egemen olmaya başlıyor… Hü­kümet, resmi devlet kurumları, belediyeler de bunların etkisine gi­riyor… Bırakın lokantalarda içki içmeyi, bakkallardan içki satın al­mak bile zorlaşıyor…

Her türlü “mahalle baskısı”, “toplum muhafazakârlaşıyor” slo­ganıyla örtbas edilmek isteniyor. Her türlü yasak ve ceza “milli ve manevi değerler” etiketiyle meşrulaştırılıyor.

Aynen George Orwell’in 1984 romanındaki Okyanusya gibi, her yerde, her zaman, herkesi izleyen, denetleyen, cezalandıran bir büyük ağabey var: YÖK üniversiteleri, RTÜK medyayı, Ada­let Bakanlığı yargıyı denetliyor. Bankalardaki hesaplar, Sosyal Güvenlik Kurumu ve Maliye tarafından izleniyor…

Bireylerin özel haberleşmeleri Telekomünikasyon iletişim Başkanlığı (TİB) aracılığıyla kaydediliyor…

Daha sonra bunlar kimi zaman yasa dışı, kimi zaman resmi ve yasal yollarla gazete manşetlerine taşınıyor. Ülke, büyük ağabe­yin denetim ve gözetiminde kocaman bir zalim mahalleye dönüş­türülüyor!

Peki bu durumda sorumluluk kimde?

Sorumlu biziz, sorumluluk hepimizdedir:

Hem bireyin hem de toplumun içindeki zalimi, kısaca “İçimiz­deki Zalim”i teşhis edemeyen, denetleyemeyen, üstesinden gele­meyen bizde, hepimizde!

 

Biraz Düşündüren, Biraz Gülümseten,

Biraz Umut Veren Bir Öykü

 

Sevgili okurlarım, “İçimizdeki Zalim” konusunda kendi ülkemi­zi, kendi toplumumuzu irdelemeye çalıştığım bu bölümü umutsuz­luk ve kötümserlikle bitirmek istemiyorum.

Bu nedenle size bu toprakların yüzyıllardır süzerek biriktirdiği kültür oluşumundan hoş bir öykü anlatmak istiyorum.

Bu bir seyahat anekdotu.

İzel Rozental tarafından yazılan yazı, “Çin’de bir Yahudi” başlı­ğıyla 12 Mayıs 2010 tarihli Şalom gazetesinde yayınlandı.

Aşağıya yazının sadece son bölümünü alıyorum:

 

“…Yeri gelmişken, fuar gezintimden minik bir anıyı ak­tarayım:

“Gün boyu, yaşlı bir adamla yer yer karşılaştığımızı fark ettim.

“Aksakalı ve beyaz lüleleri, siyah kipasıyla tipik bir “ortodoks”tu. Dört ya               da beşinci karşılaşmadan sonra se­lamlaşmaya başladık. Anlaşılan benzer    ürünlere ilgi duyu­yorduk. Akşam, yorgunluktan bitkin bir halde otele giden      otobüse bindiğimde, amacım yarım saat boyunca biraz kestirebilmekti. Bu          nedenle arka sıradaki koltuklardan bi­rine oturur oturmaz gözlerimi yumdum.                Daha otobüs hare­ket etmemişti ki, yanıma oturan kişi hafifçe beni dürttü:

“‘Nasılsınız Bay Rozental?’ Gün boyu karşılaştığım yaş­lı Yahudi, boynumda taşıdığım yaftadan adımı okumuş, ne­reli olduğumu anlamaya       çalışıyordu.

‘”Türkiye’den mi? Orası Müslüman bir ülke değil mi?’

‘”Yok, seküler…’

‘”Şaka mı yapıyorsunuz! Peki demokrasi?’

‘”Var tabii, hükümetler seçimle işbaşına geliyor. Hatta geçen hafta           hahambaşımızı seçmek için oy kullandık…’

‘”Seküler ülkede hahamdan bir cemaat başkanı ha?’

‘”Yok, laik bir başkanımız da var ama dini liderimizi yedi yılda bir               seçimle belirliyoruz…’

‘”Yani hem dini hem de siyasi iki ayrı lideriniz var…’

‘”Öyle de denebilir…’

‘”Cemaat başkanınız nasıl seçiliyor?’

‘”Bilmiyorum, hahambaşımızın müşavirleri tayin ediyor galiba…’

“Bu sözlerim üzerine New Yorklu yaşlı bilgenin yüzünde ekşi bir                gülümseme belirdi, otele varana dek bir daha ağ­zını açmadı.

“Otobüsten inerken gözlerini bana dikti ve:

‘”Bay Rozental, hiç şüphe yok ki iyi bir işadamısın ama sana tavsiyem      mizah yapmaya yeltenme, başaramıyor- sun!’ dedi…”

*

Küçücük bir anekdotta bu toprakların felsefesi, bu toprakla­rın kültürü, zulme ve zalimlere karşı en güçlü silahımız olan insan hakları, demokrasi ve laiklik, eleştirisiyle birlikte ancak bu kadar esprili ve güzel anlatılabilirdi.

Türk’üyle, Kürt’üyle, Rum’uyla, Ermeni’siyle, Yahudi’siyle, Sür- yani’siyle, Nasturi’siyle, Levanten’iyle, Sünni’siyle, Alevi’siyle, Şii’ siyle, Ortodoks’uyla, Katolik’iyle, Protestan’ıyla, ateistiyle, “İçimiz­deki Zalim”i bozguna uğratacağımızı biliyorum.

Türkiye bölümünü bu bilinçle noktalıyorum.

Sorular

 

Telefonlarınızın dinlendiğini düşünüyor musunuz?

Artık her yerde olan kameralarla hareketlerinizin kaydedil­mesi sizi rahatsız ediyor mu?

Kendinizi baskı ve zulüm altında hissediyor musunuz?

Böyle bir hissiniz varsa, bu konuda üzerinize düşen vatan­daşlık görevlerini yapıyor musunuz?

Kadınların baskı altında olduğunu düşünüyor musunuz?

Kadın hakları için yapılan çalışmalara destek veriyor musu­nuz?

Ülkemizdeki zulüm öğelerinin zaman içinde arttığını mı, azal­dığını mı düşünüyorsunuz?

Sizce ülkemizde zalimlerle ve zulümle mücadele etmek için insan hakları ve demokrasi yeterli güvencelere sahip midir?

Türkiye’de seçmenlerin iktidarı yeterince izlediğini ve denet­lediğini düşünüyor musunuz?

Siz bu izleme ve denetleme görevini yapıyor musunuz?

Bilinçli ve ilgili bir seçmen misiniz; seçimlerde, zalim oldu­ğunu düşündüğünüz tutum ve davranışlara karşı oy kullandığını­zı düşünüyor musunuz?

 

 

 

BÖLÜM XIV

 

İnsanlık Tarihi Boyunca

Zalim, Zulüm, Vicdan ve Adalet

 

 

Sevgili okurlarım, artık kitabın sonuna yaklaşıyoruz. “İçimizdeki Zalim” konusunda vereceğim testlerden ve sonuç bölümünden önce, size insanlığın tarih boyunca zalimlere, zulme nasıl karşı çıktığına, nasıl adalet aradığına ilişkin bir birikimin süzülmüş so­nuçlarını sunmak istiyorum.

Zulmün, zalimlerin çağlar boyunca nasıl lanetlendiğini görmek çağdaş zalimleri elbette yollarından alıkoymuyor… Ama olsun, in­sanlığın bunları nasıl olsa aşacağını, üstesinden geleceğini, yene­ceğini gösteriyor.

Tabii zalimlerin gerek tarih, gerek toplum, gerekse zaman an­layışı normal insanlardan, hele hele bilge, olgun insanlardan çok farklıdır. Her zalim, hiç iktidardan gitmeyecekmiş gibi davranır. Âdeta tarih ve zaman bilinci yok olmuştur. Kendini geçmiş zaman ve gelecek içinde değerlendiremez. Sanıyorum, bu “zaman bi­lincinden yoksunluk” zalimlerin kişiliklerini oluşturan, vicdanlarını perdeleyen, bireysel plandaki en önemli eksikliklerden biridir.

Biliyorum, zalimler, zulme meyilli kişiler aşağıdaki satırları belki saçma, belki de en azından gereksiz bulacaklar…

Ama siz:

Siz bu kitabı okumaya değer bulan ve bu sayfaya kadar gelen okurlarım… Aşağıdaki satırlar, başta kendim olmak üzere, hepi­miz için yazılmıştır:

Kendi içimizdeki yani gerek benliğimizdeki, gerekse yaşadığı­mız toplumdaki zalimlerle mücadele edebilmemiz, başa çıkabil­memiz ve zulmün üstesinden gelebilmemiz için!

 

 

Zalimlerin ve İlkellerin Zaman Algısı ile

Bilgelerin ve Mazlumların Zaman Algısı Farklıdır

 

Zamanı saatle, takvimle ölçeriz… Kendi ürettiğimiz, kendi ica­dımız olan saatle ve takvimle…

“Bir saniyenin” insan ömründeki değeri nedir? Belki size çok önemsiz gelir “bir saniyenin” simgelediği zaman. Ama saniyeler saniyeleri, dakikalar dakikaları kovalar, saatlere dönüşür. Saatler saatleri, günler günleri, aylar ayları kovalar, yıllara dönüşür.

*

Zalim iktidar sahibi ile mazlum vatandaşın zamanı algılama­sı değişiktir.

Zalim bir yönetici için iktidar süresinin ölçülmesinde bir yıl bir dakika gibidir… Zalimin zulmü altında inleyen, kimi zaman demir parmaklıklar ardında vatandaş için ise bir dakika bir yıl gibi uzun­dur.

Bir yöneticiye sorun bakalım günün ne hızla geçtiğini:

“Göz açıp kapayıncaya kadar, nasıl geçti anlamadım,” diye­cektir…

Bir de demir parmaklıklar arkasındaki bir kişiye, bir yazara, bir politikacıya ya da bir hekime sorun:

“Bir yüzyıl gibi,” diyecektir.

Zamanın geçmesi ne anlama gelir? Saçların ağarması, belin bükülmesi mi? Yoksa büyüme ve olgunlaşma mı?

İlkel insan birinci, bilge insan ikinci seçeneği algılar.

Ölüme yaklaşmak mıdır zamanın geçmesi? Yoksa yaşamın zenginleşmesi midir?

İlkel insan birinci, bilge insan ikinci seçeneği algılar.

Zamanın sonsuzluğu… İnsan yaşamının sınırlılığı… Sonsuz bir evren… Sınırlı bir dünya!

Yaşamı ve mekânı sınırlı insan, zamanın ve evrenin sonsuz­luğuna kendini uyarlama çabasında, saati ve takvimi icat ediyor sonsuz zamana karşı…

Sayılı saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar, yüzyıl­lar, binyıllar; sınırlı insan ömrünü, sınırsız zamanla bütünleştirecek yeni kavramlar oluşturuyor:       .Sayılı zamanı, sonsuz zamana dönüştürecek olan doğrusal bir “öbür dünya” veya devrevi bir “yeniden doğuş” (reenkarnasyon) üretiyor!

*

Ömrü sınırlı insan, sonsuz zaman ve sonsuz evren karşısında matematiksel olarak sadece bir ‘hiç’tir.

 

Bilge insan

Bu çelişkiyi gören, anlayan, kendini buradaki hiçlik’e uyarla­yan, sonsuz zamanla, yaşamla ve ölümle, sonsuz mekânla, dün­yayla ve evrenle bütünleşen insandır!

 

İlkel insan

Bu çelişkiyi gören fakat anlayamayan, kendini buradaki hiçlik’e uyarlayamayan, hırslarına tutsak olan… Yaşamın güzelliğini, ölü­mün kaçınılmazlığını anlayamayan, üç kuruşluk, üç günlük iktidar için sınırlı bir ömrü, kendine de, başkalarına da zehreden, zalim insandır.

*

Bilge insan mutludur…

Zalimlere ve zulme karşıdır…

Başkalarını da mutlu eder!

*

İlkel insan mutsuzdur…

Zalimdir, zulüm yapar…

Mutsuzluğunu başkalarına da bulaştırır!

Bir Test Sorusu: İktidar veya Para İçin Kaç

Kişiyi Öldürür, Kaç Kişiye Zulmedersiniz?

 

İktidarınız için kaç kişiyi öldürürsünüz?

Bir?

Üç?

Beş?

On?

Yüz?

Bin?

Yüz bin?

Bir milyon?

Sayı fark eder mi?

*

İktidarınız için kaç kişiyi hapse atarsınız?

Ya da büyük bir servet için?

Kaç kişiye zulüm yaparsınız?

Bir kişiye mi?

Bir milyon kişiye mi?

Zulüm sayıyla ölçülebilir mi?

Öldürdüğünüz, hapse attırdığınız, hayatlarını söndürdüğünüz kişilerin sayısı fark eder mi?

*

İktidar ya da servet veya her ikisi için adam öldürmek, iktidar ya da servet veya her ikisi için insanları hapse atmak, kendi ikti­darı veya çıkarları için zulüm yapmak, her şeyden, ama gerçekten her şeyden önce…

Vicdan meselesidir!

Bence vicdan sorununu büyük edebi dehasıyla en iyi Balzac dile getirmiştir: Goriot Baba adlı kitabında, Rousseau’ya gönder­me yaparak, romanın kahramanı Rastignac’a bir soru sordurtur. Rastignac’ın, arkadaşı Bianchon’a sorduğu soru şudur:

 

“Paris’te otururken sadece düşünce yoluyla, kimsenin haberi olmadan, Çin’deki yaşlı bir mandarini öldürerek bü­yük bir servete       konacak olsan ne             yapardın?”

 

Arkadaşı Bianchon’un yarı şaka yarı ciddi yanıtları ve Rastig­nac’ın yeni sorularıyla konuşma sürer… Balzac sonunda, Bianchon’a, Büyük İskender ve Napolyon’la süslediği küçük bir nutuk attırır ve Çinli mandarini öldürmeyeceğini söyletir.

Vicdan ya da ahlak işte budur!

Demokratik olduğunu iddia eden ülkelerdeki yöneticilerin, ken­dilerini aydın sayan ve sananların, özellikle de Türkiye’dekilerin okuması gereken bir bölümdür Rastignac’ın mandarin sorusunu sorduğu ve tartışmayı sürdürdüğü satırlar.

*

Bütün okurlarıma şu soruyu kendi kendilerine sormalarını öne­riyorum:

“Hiç bilmediğim bir ülkede, tamamen yabancı olduğum bir kül­türde, kim olduğundan bile haberim olmayan bir insanı, kimsenin bilemeyeceğinden ve hesap sormayacağından emin olarak, hiç­bir şey yapmadan, sadece düşünce gücüyle öldürerek büyük bir servet veya makam kazanacak olsam, bunu yapar mıydım?”

Bu soruyu kitabın sonunda yanıtlamanız için size sunacağım testlerin her birini bitirdikten sonra tekrar tekrar kendinize sorun lütfen…

Bakalım yanıtınız her zaman kesin mi olacak?

Yoksa bazı tereddütler yaşayacak mısınız?

 

Erasmus ve Deliliğe Övgü

Zalime Karşı Çıkmak Delilik Değildir

 

Sevgili okurlarım, bireylerin toplumsal baskı karşısındaki tepki­leri değişiktir: Kimi direnir, kimi kabul eder; kimi içine kapanır, ken­dini soyutlar, kimi dışa açılır, mücadele eder; kimi tepkide aşırıya gider, şövalyeliğe soyunur; kimi boyun eğmede sınır tanımaz, dal­kavuk olur. Pek çok kişi zalimlere, zulme karşı çıkmayı delilik sa­yar, susar oturur.

Biliyorum ki bu satırları okuyan sizler zulme direnen, zalime akıllıca karşı koyan bireylersiniz.

“Akıllıca” karşı koymak ne demek? Korkaklık mı, sinsilik mi, sa­man altından su yürütmek mi, uzlaşmacılık mı, tavizcilik mi, hain­lik mi? Hiçbir şey yapmadan (belki de hiçbir zaman gelemeyecek olan) doğru zamanı beklemek mi? ikiyüzlülük mü takıyyecilik mi, farklı insanlara, farklı yerlerde farklı şeyler söylemek mi?

Hayır sevgili okurlarım…

Bin defa hayır!

Zalime “akıllıca” karşı koymak demek, zulme zulümle değil, duygularla hiç değil, akılla, bilimle, tarihle, soğukkanlı bir biçimde savunulan insani değerlerle, insan haklarını, laikliği, demokrasiyi, hukuk devletini, sosyal devleti savunarak, konuşarak, yazarak, ör­gütlenerek, eğitim yaparak, sivil toplumu, bireyin bağımsızlığını ve özgürlüğünü geliştirerek karşı çıkmak demektir.

*

Rotterdamlı Desiderius Erasmus, bir din adamı, bir düşünür, bir yazardır.

Ortaçağ’ın en karanlık zamanlarının sona ermekte olduğu, Reformun ve Rönensansın ayak seslerinin duyulduğu bir dönem­de yaşamış, 1469’da doğmuş, 1536’da ölmüştür.

Yazdığı bir kitapla insanlık tarihinde unutulmaz bir yere sahip olmuştur. Döneminin egemen düşünce biçimi olarak Hıristiyanlığı, egemenleri eleştirdiği kitabının adı Deliliğe Övgü’dür ve kitap dos­tu ünlü İngiliz din adamı, hukukçu, düşünür Thomas More’a adan­mıştır.

Erasmus, kitabını More’u eğlendirmek için bir haftada yazdı­ğını belirtiyor.

(Bu arada Thomas More’un, ünlü Ütopya adlı kitabın yazarı ol­duğunu ve VIII. Henry’nin karısını boşayıp, genç Ann Boleyn’la evlenmesi sırasında çıkan kilise savaşlarında Vatikan’ın yanında yer aldığı için idam edildiğini de anımsatalım.)

Erasmus kitabında, “deliliğe” bir kişilik verir ve onu konuştu­rur. Aslında Hıristiyan bağnazlığını ve kralların baskısını eleştir­mektedir “Delilik”. Yaklaşık beş yüz yıl önce bakın “Delilik” neler diyor yöneticiler için:

 

“Ülkesinin dümenine geçen insanın, kişisel işlerini bir yana bırakıp           halkın işlerine bakması ve sadece halkının re­fahını düşünmesi gerekir…

“Gerek kendi koyduğu gerekse uyguladığı yasalardan bir gıdım sapmamak, üst ya da alt kademedeki her memu­run dürüstlüğüne şahsen kefil              olmak zorundadır.

“Bütün gözler onun üstüne çevrilecektir…

“Bu yüzden ya uğurlu bir yıldız gibi lekesiz bir ahlak sa­hibi olacak ve        insanlığı büyük kurtuluşa kavuşturacaktır…

“Ya da ölümcül bir kuyrukluyıldız gibi en büyük belaları sürüyüp                beraberinde getirecektir.”

 

Ne dersiniz, bizim bugünkü dünyamızda yöneticiler “uğurlu bir yıldız” gibi sorunlarımızı mı çözüyor, yoksa “uğursuz bir kuyruklu­yıldız” gibi en büyük belaları sürüyüp zulmü de beraberlerinde mi getiriyor?

Çiğdem Dürüşken’in Türkçesiyle Kabalcı Yayınevi tarafından yayınlanan kitaptan aldığım yukarıdaki bölüm, bizim yöneticilerin beş yüz yıl önceki düşüncelerden bile pek nasiplenmediğini gös­teriyor galiba.

Erasmus’un dalkavuklar için söylediği şu sözler ise beş yüz yıl geriden sanki günümüzdeki yandaş medya mensuplarını an­latıyor:

 

“Peki ya o saray avenelerine ne demeliyim?

“Çoğu sadece yaltakçı, köle tabiatlı, ahmak ve değer­siz yaratık olduğu    halde her şeyin ön sırasında yer alma­ya bayılır…

“Krala ‘efendimiz’ diye hitap edebildikleri, onu üç beş kelimeyle nasıl      selamlayabileceklerini öğrenebildikleri, ‘yü­ce ekselansları, lordumuz ve              majesteleri’ gibi nezaket ifa­delerini yerli yerinde kullanmayı bilebildikleri için               kendileri­ni dünyanın en şanslı insanları sayarlar.

“Utanç duygularından mükemmel derecede soyunduk­ları için güle          oynaya yaltaklanabilirler.”

 

Nasıl, Erasmus bizim bazı köşe yazarlarımızı tam tarif etmiş değil mi!

Her ne kadar Erasmus bu düşünceleri “Deliliğe” söyletiyorsa da, Ortaçağ’da bile yazılabilen bu sözlerin günümüzde de savu- nulabilmesini “Delilik” diye nitelemek olanaklı değildir. Çünkü zul­me karşı koymanın, zalime dalkavukluk edenleri eleştirmenin, gü­nümüzde “delilik” diye tanımlanması sadece insanlık tarihine de­ğil, çağdaş insanın kimliğine de hakaret niteliği taşır.

İnsanın içini acıtan, 16. yüzyılda yazılmış satırların 21. yüzyıl Türkiyesi’nde anımsatılmak zorunda kalınmasıdır.

 

Sorguladığı İçin Katledilen

Bir Mazlumun Savunması: Sokrates

 

Aslında zalimleri ve onların dalkavuklarını eleştiren Erasmus, bunu yapan ne tek düşünürdür, ne de ilk.

Belki de, zulmü destekleyen kalabalıklara ve yargıçlara rağ­men zalimlere karşı çıkan, mevcut önyargıları sorgulamaktan vaz­geçmeyen, düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen, söyledik­lerini geri alırsa, reddederse idam edilmeyeceği vaat edilmesine karşın, doğru bildiklerini söylemekten vazgeçmeyen, bu neden­le de tarihe sadece bir filozof olarak değil, vicdan sahibi, dürüst bir aydın olarak geçen ve bir kahraman olarak ölen ilk mazlum, ilk kurban, milattan önce beşinci yüzyılda (470-399) yaşamış olan Sokrates’tir.

*

Sokrates’i idama götüren suç çok büyüktür…

O kadar büyüktür ki, onun idamından 2500 (yazıyla iki bin beş yüz) yıl sonra bile aynı suçtan dolayı insanlar yargılanmakta, hap­se atılmakta ve hatta idam edilmektedir:

Bu çok büyük suç, “Aklın ışığında mevcut düzeni ve mevcut önyargıları sorgulamak” suçudur!

Dolaşarak konuşan, konuşarak soru soran, soru sorarak eği­ten bir öğretmendir Sokrates. Ünlü “Doğurtma metodu”yla soru sorarak muhataplarına sorgulamayı, akıl yoluyla düşünmeyi öğ­retmeye çalışmıştır. Bu yaklaşımı kaçınılmaz olarak egemen dü­zenin, ideolojinin, değer yargılarının sarsılmasına yol açtığı için ölümle cezalandırılmıştır.

Ne yazık ki günümüzün egemen zalimleri ve onların yardakçı­ları, destekçileri, kimi zaman yargıyı ve kalabalıkları da, Sokrates’e yaptıkları gibi, peşlerine takarak aynı cinayeti işlemektedir.

En korkunç zalim, Sokrates olayında olduğu gibi, kalabalıkları ve yargıyı da kendi zulmüne alet eden zalimdir.

Bu zalimlere buradan, Sokrates’in sözlerinden alıntılarla ses­lenmek istiyorum. Bu sözler, tüm mazlumlar adına bütün zalimle­re söylenmiş sayılabilir.

Alıntıları, Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan Platon’un Diyaloglar adlı kitabından yaptım.

 

“Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir izlenim bıraktık­larını bilmiyorum.              O denli kandırıcıydı ki sözleri, kendi payı­ma ben onları dinlerken az kalsın         unutuyordum kim oldu­ğumu.

“Bununla birlikte inanın ki tek bir doğru söz söyleme­mişlerdir…

“Kıskançlık, çekememezlikle sizleri kandırmaya çalı­şan, kendi      kendilerini de kandırarak başkalarını kandıran bu adamlar, uğraşılması en güç              olanlardır…

“Çünkü bunlar buraya getirilemediği gibi, söyledikleri de çürütülemez.

“Bu yüzden gölgelerle çarpışmak, kendimi savunurken karşıtlarımı karıştırmak, beni yanıtlayacak kimse yokken konuşmak zorunda kalıyorum…”

 

Yukarıdaki sözlerin ifade ettiği gerçekler, kimbilir günümüzde­ki kaç yargılamada, kaç ülkede, kaç mazlum tarafından dile geti­rilmektedir. Düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyor!

Sokrates savunmasını yaparken kendisine şu sorunun sorula­cağını söylüyor:

 

“Herkesten ayrıksı bir şey yapmadığını söylüyorsun… Alışılanın dışında   bir şey yapmamış olsaydın, senin için bunca dedikodu, gürültü patırtı            çıkarılmazdı. Anlat bize bu­nun nedenini de, biz de seni baştan savma

yargılamaya­lım.”

 

Tanıdık geldi bu sözler, değil mi?

Acımasızca yargısız infaz yapanlar, ne olduğu belirsiz suçla­malarla birtakım insanları zindanlara atanlar da aynı şeyleri söylü­yorlar değil mi?

“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyorlar, değil mi?

2500 yıldan beri haksız yere suçlananlara yöneltilen bu soru­yu günümüzdeki gazetelerde de okumuyor muyuz? 25 yüzyıldır, Sokrates’ten beri toplumumuzun adalet anlayışı hâlâ aynı nokta­da mı duruyor acaba?

Milattan önceki suçlamaları manşetlerine, köşelerine taşıyan­ların hiç mi vicdanları yok?

*

Sokrates’in yukarıdaki soruya verdiği yanıtı, daha önce yap­tığım ilkel kişi-bilge kişi ayrımı çerçevesinde anımsatmak istiyo­rum:

Sokrates bu suçlamalar için, kendisinin yargılanma nedeni olarak, “Benim az buçuk bilge olmamdan çıkıyor,” diyor.

Unutmayın, “Her mazlum, az buçuk Sokrates gibi bir bilgedir.”

Zulme karşı çıkmak, zalime boyun eğmemek delilik değil, bil­geliktir…

İlkel insanlar, büyük zalimlerin gölgesinde üreyen ve yürüyen küçük zalimler bunu anlayamaz!

 

Zulmün ve Zalimlerin En Büyük Düşmanı

Adalet Üzerine Bazı Sözler

 

Sosyal bilimlerde “genç dahi” olunmaz. Çünkü mutlaka siz­den önce yazılanları, söylenenleri bilmek, özümlemek zorunda- sınızdır.

İnsanlık birikimini yansıtan kitaplar arasında en çok ilgimi çe­kenler, özlü sözleri toplayanlardır.

Şimdi size İsmail Özmen tarafından hazırlanan Dünya Düşün­ce Ansiklopedisinden, adalet üzerine söylenmiş bazı sözler ak­taracağım.

Dilerim hem yargılananlar hem yargılayanlar, hem içerdeki- ler hem dışarıdakiler, hem zalimler, hem mazlumlar bu sözlerden kendilerine düşen payı alır.

 

Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahit, ol mahkemenin hükmü­ne derler mi adalet.

Ziya Paşa

Başkasını yargılayan er geç kendi yargılanır.

Ahd-ı Cedid

Kanunların tek koruyucusu oy çokluğuyla seçilmiş hükümet- lerse hukukun sonu gelmiş demektir.

Herbert Hoover

Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip tek başına kal, daha iyi.

Gandi

Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.

Montesquieu

Zulmün topu var güllesi var, kal’ası varsa

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Tevfık Fikret

Adalet ancak gerçeklerden, mutluluk ancak adaletten doğa­bilir.

Anatole France

Basılı herhangi bir eser hakkında ceza kovuşturması açılabile­ceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor.

Thomas Jefferson

Yasama, yürütme ve yargı iç içe geçmişse, özgürlükler garan­tide değilse, anayasa yok demektir, kuvvet kimdeyse o hâkimdir.

Jean-Jacques Rousseau

Kanun, hak, hukuk ve adalet dört ayrı şeydir.

Clarence Darrow

Dünyanın en namuslu, en dürüst, en erdemli adamına altı sa­tır yazı yazdırın, onu giyotine gönderecek en az bir açığını yaka­larım.

Kardinal Richelieu

 

Zalimler Büyük Adam Olamaz

Cemil Sena’dan Bazı Düşünceler

 

Bu kitabı yazmak için, Cemil Sena Ongun un Büyük Adam Olmak adlı eserini bir kez daha okudum.

Aslında eserin esas omurgası tarihin ve Anadolu’nun en karışık döneminde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve istiklal Savaşı sı­rasında yazılmıştı. Bakın bir düşünür, tarihin en bunalımlı ve coğ­rafyanın en kaotik yerinde nasıl bir ışık kaynağı olabiliyor. Özellikle genç okurlar için bu kitaptan bazı bölümleri aktarmak istiyorum.

Kitabın İstanbul’un işgal altında olduğu mütareke yıllarında ve onu izleyen İstiklal Savaşı döneminde yazıldığını akılda tutarak Cemil Sena’nın şu “büyük adam” tanımına bakalım:

 

“Bizce büyük adam, aksiyonlar yaratan adam değil…

“Bu aksiyonları, adalet ve faziletin ilahi ışıklarile aydınla- tabilen ve          şahsi hislerinden kurtulmuş olanlardır.

“Zira, büyüklük, bir kahramanlıktır ki en evvel fethede­ceği kale, kendi    süfli ihtiraslarıdır.”

 

Tam bu sözler üzerine, elinizde tuttuğunuz bu kitabın ana tezi­nin, “Benliğindeki zalimin üstesinden gelemeyenlerin, içimizden, toplumsal ve siyasal yapımızdan yetiştirdiğimiz zalimlere karşı ko­yamayacağı” olduğunu yeniden anımsatmak isterim.

Cemil Sena, kitabını esas olarak gençlere öğütler halinde ve aforizmalar biçiminde yazmış. Sanki haksızlıklara uğrayan tüm in­sanlara sesleniyor:

 

“Gençler, bazı mağlubiyetler vardır ki, asildir!

“Bazı galibiyetlerin de sefil olduğu gibi.

“Kudretli insan, kudretli cemiyet, alçak zaferleri devir­mek iradesini          gösterendir.”

 

Evet sevgili gençler, zalim iktidarların geçici zaferleri sizin göz­lerinizi kamaştırmasın!

Bunlar tarih önünde sefil ve geçici zaferlerdir.

Zalimlerin iktidarı mutlaka ama mutlaka bir gün devrilecektir. Cemil Sena’nın sözleri aslında bir çalışma ahlakını tanımlıyor:

 

“Ey genç!

“Ben sana ferdin ve cemiyetin kanununa uygun değil, bu âlemde              yaşıyan hayatın kanununa uygun bir ahlâka ita­at et diyorum!

“Fertler âciz ve cemiyetler köledir.

“Fakat hayat, bütün bunları aşan ve bunlara şekil veren bir kuvvet, bir    gayedir.

“Öyle ise çalışacaksın!

“Ve çalışmanın sana getireceği faydadan ziyade, çalış­manın bizzat            kendisinden hoşlanacaksın.”

 

Mevcut yasalara uygun olmak değil, evrensel hukuk kuralları önemlidir,” diyor Cemil Sena. Unutmayın, bazı cinayetlerin mev­cut yasalara uygun olarak işlenmiş olması, onların cinayet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz: Sokrates’i anımsayın!

*

Bakın Cemil Sena devrimleri ve devrimler karşısındaki insanı nasıl anlatıyor:

“İnkılâplar, ihtilâller, dini ve medenî yenilikler, hayatın eski bir efendiye                isyanını ifade ederler.

“İnsan bütün bu çarpışmalara, didinme ve uğraşmala­ra rağmen yeni       kuvvetlerin kölesi olmağa devam edecek ve bazan da efendiye sadakati    nisbetinde, mes’ut olduğu­na inanacaktır.”

 

Bu satırları okurken, eskiden yanlış yolda olan, bugün de tam aksi yönde ama yine yanlış çizgide bulunan, yeni efendilerinin zul­müne destek veren, kendilerine “liberal” diyen, eski komünist, es­ki darbeci, yandaş yazarları anımsadım.

Büyük insan, zalimlere, zulme karşı çıkandır. Zalim ise hangi büyük koltuğa oturmuş olursa olsun, içindeki zulme teslim olmuş, özbenliğindeki zalimi topluma yansıtan küçük insandır.

 

Zulüm, Hak, Hukuk, Adalet ve Hapishane

Üzerine Birkaç Düşünce Kırıntısı Daha

 

Değerli yazar Celal Üster, tarihin imbiğinden süzülmüş özlü sözleri, Can Yayınları’ndan çıkan Sözün Özü adlı kitapta toplamış. Şimdi biraz da bunlara bir göz atalım:

 

Suçlu bir insanın yasalara uyulmadan cezalandırılması, o suç­lunun kaçmasından bile daha tehlikelidir.

Thomas Jefferson

Haksızlık yapmak ile haksızlığa uğramak arasında bir seçim yapmak zorunda kalsam, haksızlığa uğramayı seçerim.

Platon

Hukukun bittiği yerde zorbanın egemenliği başlar.

John Locke

Yasaların uygulanması yapılmasından önemlidir.

Thomas Jefferson

Kanun çalacağız diye çıkıp orta yere

Kanunu çaldılar yere.

Can Yücel

Önüne geleni haksız yere hapse atan bir yönetimde, dürüst bir insanın gerçek yeri de hapishanedir.

Henry David Thoreau

Yasalar doğru mu yanlış mı, bilmem;

Hapiste yatan bir tek şey bilir,

O geçit vermez duvarlar arasında

Her gün insana bir asır gibi gelir…

Oscar Wilde

Biz, hapishanelerde yatan ve yaşamlarında kahırdan başka bir şey olmayanlar, zamanı acının kalp atışlarıyla ölçmek zorundayız.

Oscar Wilde

 

Sevgili okurlarım, kin ve nefretle, önyargılarla, intikam duygu­larıyla, zulümle hukuk inşa edilemez, adalet sağlanamaz. Haksız­lıklar, hukuksuzluklar, adaletsiz uygulamalar, zulüm, sadece bu­günü cehenneme çevirmekle kalmaz, yarınları da zehirler.

Her iktidar, ne kadar hizmet ederse etsin, ne kadar çok iş yap­mış olursa olsun, en sonunda demokrasi, insan hakları, hukuk ve adalet alanlarındaki uygulamalarıyla değerlendirilecektir.

 

İnsanlık Üç Bin Yıl Boyunca

Zalimleri ve Zulmü Nasıl Lanetlemiş

 

İnsanlığın tarihsel birikimi açısından zalimler kadar lanetlenen başka kimse yoktur.

Bakın insanlık üç bin yıl boyunca zulüm için neler demiş:

Aşağıdaki sözler, Ali Polat’ın Üç Bin Yıllık Birikim adlı ansiklo­pedik kitabından…

 

Ateşi besledikçe daha çok yanar.

Zalimi destekledikçe daha çok eziyet eder.

Roger Bacon

Zulüm zulmü getirir.

Richard Baker

Zulüm görmeye alışmış toplumlarda zalim azalmaz.

James Dorsey

Dünyada zalimin eline düşmeyen bir başka zalim yoktur.

Gabriel Harvey

İnsanların büyük bir kısmı, adaleti kendilerini zulümlerden ko­ruyacak diye severler.

François duc de La Rochefoucauld

Suçlar artıkça utanma duygusu azalır.

Johann Cristoph Schiller

Zalimin zulmü kendisine döner.

François Talma

Şerefli insanlar hiçbir zaman eziyet etmeyi düşünmezler.

Zerdüşt

*

Sevgili okurlarım, ne demişler bilirsiniz:

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Zalimler geceleri nasıl uyuyor, sabahları aynada kendi yüzleri­ne nasıl bakıyor… Şaşıyorum.

 

Umutsuzluğa Yer Yok: Zalimler Mutlaka

Mağlup Olacak, Zulüm Mutlaka Sona Erecektir

 

Evrende ve dünyada değişmeyen tek şey değişmenin kendisi­dir. Evrende ve dünyada her şey, her zaman değişir; mutlaka de­ğişir, isteseniz de istemeseniz de. Çünkü evrenin kendi değişir, dünya değişir, doğa değişir, insanlar değişir, teknoloji değişir, ide­oloji değişir, yaşam değişir, toplumlar değişir, siyaset değişir…

İktidarlar değişir!

Bu dünya, tarihin en büyük imparatorluklarından birini kırk altı yıl yöneten Kanuni Sultan Süleyman’a kalmamıştır…

E zalimler, size mi kalacak?…

Yedi düvele diz çöktüren, dünyayı titreten Osmanlı İmparator­luğu çökmüştür zaman içinde…

İngilizlerin üzerinde güneş batmayan imparatorluğu batmış­tır…

Dünya egemenliğini amaçlayan, milyonlarca Yahudi’yi fırınlar­da yakan, yüz milyonlarca insanı savaşlarda öldüren Hitler’in Nazi İmparatorluğu yenilmiş, yok olmuştur…

Yıllarca dünyanın en büyük askeri güçlerinden, en sert rejimle­rinden biri olan Sovyetler Birliği dağılmıştır…

*

Şimdi bir de ülkemizdeki olayları, iktidarları anımsayalım:

istiklal Savaşı dört yıl…

Atatürk dönemi on dokuz yıl…

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen tek parti yönetimi yirmi yedi yıl…

Bütün ülkeyi yeniden kendi amaçlarına göre düzenleyen, her­kesi baskı altına alan, yazarları, politikacıları hapse atan, yargıç­ları, silahlı kuvvetleri, üniversite hocalarını aşağılayan Demokrat Parti Dönemi on yıl…

27 Mayıs Askeri Darbesi üç yıl…

12 Mart Askeri Darbesi iki yıl…

12 Eylül Askeri Darbesi üç yıl…

*

Kardeşi kardeşe düşman eden…

Kurumları birbirine düşüren…

Siyaseti çirkinleştiren…

Günlük yaşamın yükünü çekilmez hale getiren…

İnsanların hayatını, sadece günlük sıkıntılarla değil, gelecek kaygısıyla da karartan…

Herkesi, izlendiği, dinlendiği, kaydedildiği duygusuyla parano- yaklaştıran…

Komplo teorilerinin havada uçuştuğu…

Rektörlerin, profesörlerin, yazarların, gazetecilerin, politikacıla­rın yargısız infaza tabi tutulduğu…

Tarikatların, cemaatlerin siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşa­mı denetim altına aldığı…

Köşe yazarlarının birbirini ihbar ettiği, muhabirliğin, muhbirli­ğe dönüştüğü…

Yargının denetim altına alındığı dönemler de mutlaka bitecek­tir, aydınlık günler mutlaka gelecektir!

*

Biliyorum, iktidarların zulmüne uğrayanlar, yaşadıkları haksız­lıkları kimseye duyuramayanlar, yargılanma süreçlerini dört duvar arasında geçirenler ve yakınları, bu satırları müstehzi bir gülümse­meyle, belki de “Tok açın halinden anlamaz” deyişini mırıldana­rak okuyacaklar.

Biliyorum, pek çok kişiye yukarıdaki bu satırlar fazla iyimser gelecek…

Biliyorum, “Belki haklı ama, o günleri bizler görebilecek mi­yiz?” diye düşünen pek çok kişi olacak.

Olsun!

Bu satırların yazarı, zamanın ve evrenin sonsuzluğunda bir hiç olduğunu bilerek ama aynı zamanda, tarih önünde, bilim karşısın­da haklı olduğuna inanarak yazıyor bunları:

Hiçbir etkisi ve yararı olmasa bile, sadece doğru olduğunu bil­diği, doğruluğun her zaman eninde sonunda kazanacağına inan­dığı için!

Zaten bir yazar, bir bilim insanı başka ne yapabilir ki…

Toplumsal ve siyasal zulme ancak bizler, “İçindeki Zalimin” üs­tesinden gelen bizler karşı çıkabiliriz.

Aydınlık günler mutlaka gelecektir!

 

Rudyard Kipling’i Unutmayınız

 

Bu bölümü bir şiirle, Rudyard Kipling’in o unutulmaz Eğer şii­riyle bitirmek istiyorum.

Bugüne dek, Bülent Ecevit dahil pek çok kişi tarafından Türk- çeye çevrilmiş; örneğin Ecevit’in çevirisi çok güzel ama aslına sa­dık değil.

Aslına sadık çeviriler de bana pek güzel gelmedi doğrusu.

Oturdum şiiri okurlarım için bir de ben çevirdim.

Herhangi bir uyarlama yapmadan dümdüz çevirdim; daha doğrusu çevirmeye çalıştım. Hem aslına sadık olsun hem de gü­zel Türkçeyle ifade edilsin istedim. Daha sonra bunu gazetede ya­yınladım. Okurlardan gelen eleştiri ve öneriler ışığında bir kez da­ha üzerinde çalıştım. Yeniden yayınladım. Yeniden eleştiriler al­dım. Tekrar üzerinde çalıştım. Aşağıdaki satırlar, son halini ilk kez yayınladığım metin.

Siz bu metni “İçimizdeki Zalim’e Karşı Direniş Şiiri olarak da okuyabilirsiniz:

 

EĞER

Eğer herkes çıldırmış seni suçlarken…

Sen başını dik tutabilirsen,

Eğer herkes senden kuşkulanırken…

Sen kendine güvenebilirsen,

Ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan,

Eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan,

Veya hakkında yalan söylenirken…

Sen yalan söylemezsen,

Ya da senden nefret edilirken…

Sen nefret etmezsen,

Ve yine de insanlara tepeden bakmaz…

Çokbilmişlik taslamazsan

 

Eğer düş kurabilir…

Ve düşlerinin tutsağı olmazsan,

Eğer düşünebilir…

Ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen;

 

Eğer hem Zaferi hem de Felaketi göğüsleyebilir

Ve bu iki sahtekâra da eşit davranabilirsen;

 

Eğer söylediğin gerçeklerin…

Üçkâğıtçılar tarafından…

Aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını…

Duymaya dayanabilirsen,

Ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında…

İşe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle,

Onları yeniden yaratabilirsen:

 

Bütün kazanımlarını bir yere toplasan

Ve hepsini bir yazı turayla riske atabilsen,

Ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen

Ve kayıpların hakkında tek bir söz bile etmesen;

Eğer yüreğini, beynini ve kaslarını…

Bütün yıpranmışlıklarından sonra bile

Yeniden dönüş için zorlayabiliyorsan,

Ve içinde, onlara “Dayan!” diyen…

İradenden başka hiçbir şey kalmamışken…

Dayanabiliyorsan

 

Eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan,

Ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyor- san,

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa,

Eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyle­ri beklemiyorsa,

Eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini…

Bir uzun mesafe koşucusu gibi hakkını vererek yaşayabiliyor­sak

İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir,

Ve daha da önemlisi…

Sen artık Adam olmuşsundur oğlum!

 

Sorular

 

Kendinizi adaletsiz biri diye tanımlar mısınız?

Başkalarının başına gelen zulümlerden üzüntü duyuyor mu­sunuz?

Yüzyıllar boyu zulümle mücadele edenler, adalet için sava­şanlar sizce boşuna mı uğraşmışlardır?

Bütün bu sözler, uğraşlar, size insanlığın genel çizgisi hak­kında bir fikir veriyor mu?

insanlığın genel gelişme çizgisinin dışında kalabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Siz de Kipling’in tanımladığı gibi bir “Adam olmak” istemez misiniz?

 

 

BÖLÜM XV

 

Zalim Kişilik Üzerine

Birkaç Basit Test

 

 

Sevgili okurlarım, bu bölümde size “zalim kişilik” üzerine uy­gulaması çok kolay birkaç basit test sunacağım. Bu basit testler yine birtakım basit sorulardan oluşuyor. Biri çocuklar, biri gençler biri de yetişkinler için.

Bu testlerden çocuklar için olanını anne-babalar birlikte veya ayrı ayrı yapabilir. Gençlerle ilgili olanları ise kendileri de, anne- babaları da uygulayabilir. Hatta gençlerle ilgili olanların, hem genç­ler hem anneler hem de babalar tarafından ayrı yapılması daha il­ginç olabilir; çünkü karşılaştırma ve böylece daha doğru sonuçla­ra ulaşma olanağı ortaya çıkar.

Esas olarak bu testlerin bütün genç ve yetişkin aile bireyleri ta­rafından ayrı ayrı yapılması daha iyi olacaktır. Böylece yanıtları kar­şılaştırmak ve hem kendi hakkınızdaki hem çocuklarınız ve genç­ler hakkındaki gözlemlerinizin ne denli gerçekçi ya da birbiriyle tu­tarlı olduğunu görme şansınız olur.

Tabii unutmayın, gözlemleriniz ve yargılarınız arasında fark varsa sakın bunu bir tartışmaya, çekişmeye ya da çatışmaya dö­nüştürmeyin. Sakin sakin farkların nerden kaynaklandığını bulma­ya çalışın.

Ayrıca, aile içinde zaten gergin bir ortamda yaşıyorsanız, ai­le bireyleri arasında ciddi sürtüşmeler varsa, aynı testin farklı kişi­ler tarafından yapılmasını asla tavsiye etmem, durup dururken ye­ni sorunlar yaratabilirsiniz!

Şaka bir yana, elbette yanıtlarınızda dürüst olmanız gerekmek­tedir. Ama tabii kendi kendinize bile dürüst olamıyorsanız, bütün hayatınız yalanlar üzerine kuruluysa, o zaman bu kitabı da okuma­yın, bu testleri de yapmayın…

Siz zaten zalim olmanın formülünü bulmuşsunuz demektir:

En azından kendinize karşı mükemmel bir zulüm uyguluyor- sunuzdur!

 

Çocuklar İçin Zalim Kişilik Testi

 

Çocuğunuz sık sık huysuzluk ediyor, yerli yersiz ağlayıp bazı konularda ısrarcı oluyor mu?

Çocuğunuz kardeşleriyle veya başka çocuklarla oynar­ken onlara şiddet uyguluyor, örneğin vuruyor, tekme ve­ya yumruk atıyor ya da onları ısırıyor mu?

Çocuğunuz bir böcek gördüğü zaman hemen üzerine ba­sıp öldürmek istiyor mu?

Çocuğunuz hayvanlara şiddet uyguluyor, örneğin kedi­lerin, köpeklerin kuyruklarını çekiyor, onlara tekme atıyor mu?

Çocuğunuz yaşlı aile bireyleri için, örneğin “Anneannem ne zaman ölecek” gibi sorular soruyor mu?

Çocuğunuz kızdığı kişiler için, “Onu öldürmek istiyorum”, “Ölsün daha iyi”, “İnşallah ölür gider” gibi yorumlar yapı­yor mu?

Çocuğunuz uyarıldığı, azarlandığı veya cezalandırıldığı zaman size vuruyor, tekme atıyor, bağırarak veya bağıra bağıra ağlayarak tepki veriyor mu?

Çocuğunuz engelli kişilerle ilgili utandırıcı yorumlar yapı­yor mu?

Çocuğunuz sizlerden birini diğerine şikâyet ediyor mu?

Çocuğunuz yuvaya veya okula gidiyorsa, öğretmenle­ri tarafından huysuz veya geçimsiz olarak nitelenip size şikâyet ediliyor mu?

Çocuğunuz başkalarının üzüntü ve sevinçlerine ilgisiz mi, empati yeteneği eksik mi?

 

Sevgili okurlarım yukarıdaki on bir sorudan herhangi birine, birkaçına veya hepsine “Evet” yanıtı verdiyseniz;

Korkmayın!

Çocuğunuz mutlaka zalim bir kişilik geliştirecek demek değil­dir.

Soruların hepsi evladınızın bebeklikten çocukluğa, çocukluk­tan ergenliğe geçerken sergilemesi muhtemel olan tatsız davra­nışlar hakkındadır. Her çocuk zaman zaman böyle davranışlar gösterebilir. Bu durumlarda paniklemeyin, kendisine sevgiyle ve anlayışla yaklaşıp yaptığının iyi bir şey olmadığını anlatın…

Ve bunu her zaman tutarlı olarak, bıkmadan usanmadan ya­pın…

Unutmayın çocuk eğitimi hassas ve uzun vadeli bir süreçtir…

Sevgi, sert olmayan bir disiplin, tutarlı davranış, anlayış, çocu- ğunuzdaki beğenmediğiniz davranışların önemli bir kısmını eğitim yoluyla aile içinde halleder.

Aslında ilk bölümlerde işaret ettiğim gibi, çocuğun zalim eğiti­mi ne yazık ki anne-baba tarafından yapılır.

Kimi çocuk fazla şımartılır, kimi çocuk fazla baskı altına alınır, çok şımartılan veya çok ezilen çocukta davranış bozuklukları ge­lişebilir.

Olanaklı olduğu ölçüde bu tür davranışlardan kaçının. Unut­mayın, çocuklar genellikle zalim sanılan davranışlar sergiler ama, zalim doğan çocuk yoktur!

Zalim yetiştirilen çocuk vardır.

Daha da önemlisi zalim anne-baba vardır!

 

Gençler İçin Zalim Kişilik Testi

 

Doğadaki en önemli gücün zorbalık ve şiddet olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Sorunların çözümünde kaba kuvvetin, şiddetin işe yaradı­ğına inanıyor musunuz?

Şiddet ve güç kullanmanın sorun çözdüğüne tanık oldu­nuz mu?

Hiç kendi sorunlarınızın çözümünde başkalarına güç ya da şiddet uyguladınız mı?

Size hiç şiddet uygulandı mı?

Ailenizde şiddet uygulamasına tanık oluyor musunuz?

Arkadaşlarınız birbirlerine şiddet uyguluyor mu?

Okulunuzda veya işyerinizde şiddet uygulanıyor mu?

Çevrenizde zulüm yapıldığını görüyor musunuz?

Size çeşitli biçimlerde zulüm uygulandığını düşünüyor musunuz?

Şiddet içeren aksiyon filmlerinden hoşlanıyor musunuz?

İnternette çok oyun oynuyor ve genellikle kavga, dövüş şiddet içerenleri tercih ediyor musunuz?

Sizce kendi çıkarlarını korumayan, onlar için kavga etme­yen insan aptal mıdır?

Efendilik, nezaket ve saygı çağımızda artık önemini yitir­miş değerler midir?

Karşınızda sizden güçlü biri olduğu zaman onunla tartış­maya girmek yanlış mıdır?

Başkalarının duygu ve düşünceleri sizce’önemsiz midir, empati, insanlar için gereksiz bir yetenek midir?

 

Sevgili genç okurum veya onların adına yanıt veren sevgili anne-babalar, bu soruların bir bölümüne veya hepsine “Evet” ya­nıtını verdiyseniz bu, zalim bir kişilik yapısına sahip olunduğunu göstermez…

Sadece bir gencin, etraftaki zulmün, kendi içindeki zalim eği­limlerin veya başka insanlardaki zalim kişiliğin farkında, bilincinde olduğunu gösterir.

Gençler unutmayın ki, zalim bir kişilik geliştirmeniz, zulmü, şid­deti bir sorun çözme yöntemi olarak bilinçli bir biçimde tercih et­menizden kaynaklanır.

Bu kitap sadece kendinizi daha iyi tanımanız, eğer zalimseniz, bunun sizin tercihiniz olduğunu anlamanız için yazıldı! Tabii bu satırları okuyan gençlere en önemli önerim, anne-babalarına da bu kitabı okutmalarıdır.

 

Yetişkinler İçin Zalim Kişilik Testi

 

Küçükken size zalimce davranıldı mı?

Küçükken anne babanızdan hiç dayak yediniz mi?

Öğretmenlerinizden hiç dayak yediniz mi?

Bugün size zalimce davranılıyor mu?

Siz küçükken başkalarına zalimce davranır mıydınız?

Eşinize şiddet uyguluyor musunuz?

Eşiniz size şiddet uyguluyor mu?

Çocuklarınızı dövüyor musunuz?

Aile bireyleriyle veya iş arkadaşlarınızla hiç uzun süreli küs­tüğünüz, konuşmadığınız oldu mu?

Çocukların ancak dayakla ve şiddetle terbiye edileceğini düşünüyor musunuz?

İşyerinizde baskı ve zulüm altında olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Sizce zulüm doğanın ve insanlığın en önemli gerçeği mi­dir?

Bireysel sorunlarınızın ancak şiddet, baskı ve kavga yoluy­la çözüleceğini mi düşünüyorsunuz?

Toplumsal sorunların çözümünde sizce şiddet ve baskı so­nuç alıcı bir yöntem midir?

Ait olduğunuzu düşündüğünüz ırk, millet, din, mezhep ve toplumsal sınıf dışındaki “öteki” insanları düşman gibi mi görürsünüz?

Hayatın, toplumun, ailenizin, arkadaşlarınızın size haksız­lık ettiğini, kimsenin sizi anlamadığını ve genel olarak zul­me uğradığınızı düşünüyor musunuz?

Toplumsal ve siyasal sorunların çözümünde, “Sallandı­racaksın birkaç kişiyi, bak o zaman yapıyorlar mı!” yaklaşı­mının doğru olduğunu düşünüyor musunuz?

Elinize fırsat geçse sizin gibi düşünmeyen insanları ceza­landırır mısınız?

Son bir ay içinde herhangi bir sorununuzun çözümünde, çocuklarınız ve eşiniz dahil, herhangi birine şiddet uygula­dınız mı?

Sizce başkalarının duygu ve düşünceleri önemsiz midir, başkalarıyla empati kurmayı gereksiz mi görüyorsunuz?

Siz kendinizi biraz da olsa zalim olarak değerlendirir misi­niz?

 

Soruların bir bölümüne, çoğuna veya hepsine “Evet” yanı­tı verdiyseniz, bir ölçüde de olsa zulme eğiliminiz var demektir. Gerçekten zalim olup olmadığınıza karar vermek ise hiç de ko­lay değildir.

Ayrıca böyle bir teşhisi yapmak bana da düşmez. Bunu ancak siz kendiniz yapabilirsiniz.

 

Tabii burada şöyle sorunlarla karşılaşabilirsiniz:

Zulüm yaptığınızı bilir ama zalimlik kötü bir şey olduğu için kendinizi haklı çıkaracak birtakım başka gerekçeler (savunma iç­güdüsü gibi) bulup bunu görmezden gelebilirsiniz.

Zalim olduğunuzun farkındasınızdır ama, buna mecbur ol­duğunuzu, başka yol olmadığını düşünür, bunu kabullenirsiniz.

Zalim davranışlarınızdan kurtulmak istersiniz ama bir türlü bunu gerçekleştiremezsiniz.

Ya da en zor yolu seçersiniz: Benim yaptığım ve size de önerdiğimi gibi, kendinizi, toplumu daha iyi tanımaya, “İçimizdeki Zalim”i görmeye ve onu yok etmeye çalışırsınız.

Zulümle, zalim davranışla ancak onu iyi tanırsak başa çıkabili­riz. Tabii önce zulme karşı bir mücadele niyetimizin de olması ge­rekmektedir.

Kitabı buraya kadar okuduysanız zaten zulme karşı bir tutumu­nuz, en azından bir merakınız var demektir.

Daha iyi, daha barışçı, daha demokratik, daha uygar bir dünya ve bir kişilik geliştirmek için fırsat hepimizin önündedir.

Unutmayın ki hiç kimse insana, kendi kendine ettiği ölçüde yardım edemez… Hiç kimse insana, kendi kendine ettiği kadar kötülük de edemez… Ayrıca hiç kimse değişmek istemeyen bir insanı değiştiremez!

 

Sorular

 

Önceki testlerdeki sorulara yanıt verdiniz ama bir de aşağıda­ki şu sorulara bakın:

Kendinizi, eşinizi, çocuklarınızı, öteki aile bireylerini yeterin­ce tanıyor musunuz?

Bu testlere dürüst yanıtlar verdiniz, kendinizi ve öteki yakın­larınızı daha iyi tanımaya çalıştınız mı?

Toplumsal açıdan zulme karşı çıkmak için kendi benliğiniz- deki ve yakınlarınızdaki zulüm eğilimlerinden kurtulmak gerektiği­ni düşünüyor musunuz?

Kendinizi ve yakınlarınızı eğitmek için çaba harcıyor musu­nuz?

Aile içinde, zulme karşı bir tutum ve davranış oluşturdunuz mu?

Çocuklarınızı, zulmün kötü bir şey olduğunu anlamaları için iyi eğitiyor musunuz?

Kendinizdeki ve yakınlarınızdaki empati yeteneğini geliştir­meye çalışıyor musunuz?

 

 

BÖLÜM XVI

Zulme ve Zalimlere Niçin ve

Nasıl Karşı Çıkmalıyız?

 

Sevgili okurlarım, artık kitabın son bölümüne geldik. Önce “İçimizdeki Zalim”le niçin hesaplaşmamız gerektiğini irdeleme­ye çalışacağım. Sonra bunun yöntemleri üzerinde bazı önerilerim olacak ve son sözlerimi söyleyip kitabı bitireceğim, sizi benliğiniz­le ve toplumla baş başa bırakacağım.

 

Niçin Mücadele Etmeliyiz?

 

“İçimizdeki Zalim”le niçin hesaplaşmalıyız?

Kendimiz için!

Niçin daha iyi bir insan olmaya, niçin daha iyi bir toplum yarat­maya çalışmalıyız?

Kendimiz için!

*

“Daha iyi” ne demek? “Daha iyi insan”, “daha iyi toplum” ne anlama geliyor?

İlk bakışta bunlar zor ve karmaşık sorular gibi gelse de, yanıtla­rın insandan insana, toplumdan topluma, zamandan zamana de­ğiştiğini düşünsek de, aslında yanıt çok basittir. Tek bir sözcükte gizlidir: “Mutluluk”

Mutluluk sözcüğü, yanıtın anahtarıdır.

Daha iyi insan, daha mutlu insan demektir.

Daha iyi toplum, daha mutlu bir toplum anlamına gelir.

“İçimizdeki Zalim”le hem bireysel hem de toplumsal mutlulu­ğumuz için hesaplaşmalı, mücadele etmeliyiz.

Çünkü benliğimizdeki zalimi yendiğimiz zaman daha mutlu oluruz.

Çünkü toplumdaki zalimleri alt ettiğimizde, bu mutluluk toplu­ma yayılır, daha çok insanla paylaşılır, büyür ve artar!

Sevgili okurlarım, daha açık sözcüklerle düşüncemi açıklama­ya çalışayım:

Bencil olduğumuz için, zalimlerle, zulümle mücadele etmeli­yiz. Çünkü ancak zulümden, zalimlerden kurtulduğumuz zaman özgürce yaşayabilir, başkalarıyla birlikte mutlu olabiliriz. Kendi öz­gürlüğümüz, mutluluğumuz ancak başkalarının da özgür ve mut­lu olduğu bir toplumda güvenceye kavuşur. Zalimler yönetimdey­ken, onların hışmına ne zaman uğrayacağımızı bilemeyiz.

Toplumda zulüm varken, bu zulmün ne zaman bize zarar vere­ceğini bilmediğimiz için korkarız, mutlu olamayız. Çünkü, bırakın sonradan edindiğimiz siyasal düşüncelerimizi, doğuştan bizimle gelen dinimiz, mezhebimiz, ırkımız, milliyetimiz, cinsiyetimiz, te­nimizin rengi, konuştuğumuz dil bile bizi zalimlerin hedefi haline getirebilir.

 

Benliğimizdeki Zalimle

Nasıl Mücadele Etmeliyiz?

 

Toplumdaki zalimlerle başa çıkmak için önce kendimizle he­saplaşmamız, kendi “İçimizdeki Zalim”i yenmemiz gerekir. Ancak kendimizi zulümden, zalim eğilimlerden arındırabildiğimizde, top­lumdaki zulme ve zalimlere karşı baş kaldırabiliriz. Benliğimizdeki zalimin üstesinden gelmeden, toplumdaki zalimlere karşı verile­cek bir mücadele, ancak o zalimlerin, bizim benliğimizdeki yeni zalimlerle yer değiştirmesine yol açar.

Amaç, mevcut zalimin egemenliğine son verip yeni zalimler yaratmak değil, toplumdaki zulmü sona erdirmektir. Bu da ancak kendi benliğindeki zalimi yenebilmiş insanların savaşımıyla ger­çekleşebilir.

Benliğimizdeki zalimi alt ettikten sonra, sıra toplumsal anlam­da “İçimizdeki Zalim”e gelir.

Aslında toplumsal anlamdaki zalimleri üreten mekanizma, bi­reysel olmaktan çok, toplumsal, siyasal ve ekonomik nitelik taşır. Zalim üreten bu mekanizmalarla savaşmanın yolu da demokrasiyi ve insan haklarını geliştirmektir. Ama önce kendimizden başlaya­cağız. Toplumsal anlamdaki çabalardan önce benliğimize yönelik bir “zulümden arınma” eylemi zorunludur.

Ayrıca burada çok önemli bir nokta daha var:

Zulme yol açan öfke, kin ve nefret duyguları insanı mutsuz kı­lar, kötü insan yapar. Kinimizi, nefretimizi, öfkemizi dizginlediği­miz, hatta kendimizi bu duygulardan arındırdığımız zaman daha iyi, daha mutlu bir insan oluruz.

*

Bir insanın kendi kendine yapabileceği en büyük iyilik, “İçindeki Zalimi” yenmektir:

Kendimizi, başkalarından ne daha üstün, ne de daha aşa­ğı göreceğiz.

Bizden farklı olanları da, kendimizden ne daha aşağı, ne da­ha üstün göreceğiz.

Bizden farklı olanlardan korkmayacağız, nefret etmeyece­ğiz, onları dışlamayacağız.

Bizim gibi olanları kayırmayacağız.

İnsanları, dinlerine, mezheplerine, ırklarına, milliyetlerine, dillerine göre yargılamayacağız, onlara farklı davranmayacağız.

Cinsiyet ayrımcılığı yapmayacağız. Özellikle yüzyıllardır ezi­len kadınlara, kadın haklarına, kadın özgürlüğüne sahip çıkaca­ğız.

İçimizdeki, kin, nefret, intikam, öfke gibi olumsuz duygular­dan kurtulmaya çalışacağız.

İçimizdeki sevgi, anlayış, hoşgörü, dayanışma gibi olumlu duyguları geliştirmeye çalışacağız.

Zulmün en belirgin aracı olan maddi şiddete asla ve asla başvurmayacağız; başvuranları onaylamayacağız, onlara destek vermeyeceğiz, onları eleştireceğiz ve kınayacağız.

Manevi şiddeti de dışlayacağız, uygulamayacağız ve uygu­lanmasını eleştireceğiz.

Bireysel ve toplumsal ilişkilerimizde her türlü şiddetin bir sorun çözme yöntemi olarak kullanılmasına karşı çıkacağız.

Siyasal ve ideolojik tercihlerimizde, şiddet içeren her öne­riyi, her kuramı, her düşünceyi reddedeceğiz.

İnsanları değerlendirirken, ahlak gibi, güvenilirlik gibi ölçüt­lerin yanına şiddete karşı olmayı da koyacağız.

İlkeli ve disiplinli bir insan olarak, şiddeti bu ilke ve disiplin anlayışının dışında tutacağız.

Aile veya iş yaşamımızda herhangi bir sorunla karşılaştığı­mız zaman ilk dikkat edeceğimiz nokta, çözüme şiddet ve baskı içermeyen yöntemlerle ulaşılması olacak.

Şiddete ve haksızlığa maruz kalan kimseyi, “Hak etmişti,” diye suçlamayacağız.

Şiddet uygulayan, haksızlık yapan hiç kimseyi, “Başka ya­pacak hiçbir şey yoktu,” diye mazur görmeyeceğiz.

Bütün insan ilişkilerimizde, ailede, iş yaşamında, arkadaş­larımız arasında, “ceza yöntemini” değil, “ödül yöntemini” uygu­layacağız; olumsuzlukları vurgulanmaktan çok, olumlu özellikleri öne çıkarmaya çalışacağız.

Başkalarını dinleyeceğiz ve anlamaya çalışacağız; onların duygu ve düşüncelerini önemseyeceğiz, empati yeteneğimizi ge­liştireceğiz.

“Dinlemek” başlı başına bir sorun çözme yöntemidir. Bunu hiç unutmamalıyız. Ayrıca empati yeteneğimizin gelişmesine de yar­dımcı olduğu için bizi de olgunlaştırır.

İnsan haklarına dayalı demokratik değerlerimizi, karşımız­dakilere empoze etmeden, dogmatik ve fanatik bir tavır almadan aktarmaya çalışacağız.

Tek ve biricik doğruları açıklayan bir tavır yerine, sorular sora­rak, karşımızdakinin düşünce yapısını anlamaya çalışarak konu­şacağız veya yazacağız.

Ve, bütün bu kuralların sonucu olarak, belki de benliğimizin anayasası gibi uyacağımız son iki ilke:

Başkalarına, bize davranılmasını istediğimiz gibi davrana­cağız.

Bize yapılmasını istemediklerimizi başkalarına yapmayaca­ğız.

Bütün bu kurallardan sonra bir de hesaplaşma ilkesi geliyor:

Sık sık kendimizle hesaplaşacağız. “İçimizdeki Zalim”le olan mücadelemizde, yenilgiye doğru mu, zafere doğru mu gitti­ğimizi düşüneceğiz.

 

Toplum Olarak Ürettiğimiz Zalimle

Nasıl Mücadele Etmeliyiz?

 

“İçimizdeki Zalim”le savaşımda, benliğimizi zulüm eğilimlerin­den arındırma çabala           rından sonra, sıra toplumumuza gelir.

Toplumsal düzeyde “İçimizdeki Zalim”le mücadele, sözcük­lere dökülmesi daha kolay, eylem olarak başarıya ulaşması ise çok daha zor bir hedeftir. “İçimizdeki Zalim”le toplumsal sava­şım, özünde bir insan hakları, demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve sosyal devlet mücadelesidir. Ama bu savaşımın formüle edilme­si, sözcüklere dökülmesi ne kadar kolaysa zafere ulaşması da o denli güçtür.

Sevgili ve değerli okurlarımın çok iyi bildiği gibi, insan hakla­rı ve demokrasi savaşımı insanlık tarihi kadar eskidir ve hâlâ kaza­nılmış değildir; sürmektedir.

“İçimizdeki Zalim”le toplumsal mücadele, bence bir insanlık tarihidir.

Bütün insanlık tarihi, insanların daha mutlu, yani daha özgür ve daha refah içinde yaşaması için verilen mücadelelerle yazılmıştır.

İnsanlık, bu mücadeleler tarihinden hiçbir şey öğrenemediyse bile, insanlığın bir bütün olduğunu, birey ve toplumlar kendisi için istediği mutluluğu başkaları için de istemediği sürece bu savaşı­mın bitmeyeceğini öğrenmiştir.

 

Seçilmiş Bir Lider Zulme Yönelirse…

 

Seçilmiş bir lider zulme yönelirse ne yapılır? Nasıl başa çıkılır? Bu sorunun üstesinden nasıl gelinir?

*

Çağımız, yeni bir devrim çağıdır: İnsanlığın iki büyük devrimi olan tarım ve endüstri devrimlerinden sonra bilişim devrimi çağın­da yaşıyoruz.

Bu devrimler aniden değil, yavaş yavaş oluşur… Önce tohum­ları atılır, sonra bu tohumlar filizlenir, daha sonra düşünce akımla­rı biçimlenir. İnsanlar yavaş yavaş, yeni düşünceleri, yeni kavram­ları, yeni ideolojileri yeni bir yaşam biçimini benimsemeye baş­lar. Bir süre sonra bu yeni yaşam biçimi, bu yaşam biçiminin zo­runlu kıldığı yeni fikirler, ideolojiler toplumda yaygılaşır, geniş kit­leler bunları benimsedikçe, yeni bir devrim artık iktidara yürüme­ye başlar.

İktidar değişikliği de her zaman bir anda olmaz, hatta kimi za­man fark edilmez bile. Çünkü yeni bir devrim hükmünü icra etme­ye başladığı zaman, artık iktidar partileri de, muhalefet partileri de bu yeni devrimin yaşam biçimini, ideolojisini farklı ölçülerde ve farklı yönlerde de olsa benimsemişlerdir.

*

Seçilmiş, bizim seçtiğimiz bir başkan, bir başbakan, bir lider zulme yönelirse, yaptığı zulmü, aldığı oya ve demokratik yolla iktidara gelmiş olmasına dayarsa, “Ben milli iradeyi temsil edi­yorum, ne istersem onu yaparım. Seçilmiş olduğum için yaptı­ğım her eylem, verdiğim her karar meşrudur,” derse ne yapa­cağız?

Bugün pek çok kusurlu demokratik ve melez rejime sahip ül­kede olduğu gibi, liderin merhametine mi sığınmaya çalışacağız, lideri öfkelendirmemeye, gazabını üzerimize çekmemeye mi dik­kat edeceğiz?

Bizi itip kakmasına, azarlamasına, insanları, bireyleri, sivil top­lum kuruluşlarını tehdit etmesine boyun mu eğeceğiz?

Halkın, zalim bir liderin öfkesine boyun eğdiği, onu kızdırma­maya çalıştığı, merhametine sığındığı bir ülkedeki rejime demok­rasi denilebilir mi?

İnsan hakları, hukuk devleti, laiklik, demokrasi, sosyal devlet gibi kavramların hiçbiri gökten zembille inmemiştir. Bunlar yıllar, yüzyıllar içinde büyük bedeller ödenerek, kan ve gözyaşı döküle­rek geliştirilmiştir. Mutlaka, ama mutlaka korunmaları gerekir.

Zalim bir lidere karşı direnişin tek ve biricik yolu, demokrasi­yi, insan haklarını, laikliği, hukuk devletini, sosyal devleti savun­maktır. Zulme karşı çıkmak, onun üstesinden gelmek, zalime, ay­nı zulüm yöntemleriyle karşılık vermekle olmaz. Çünkü zalime kar­şı zalimce yöntemlerle savaşmak zulmü ortadan kaldırmaz, sade­ce zulüm yapanların, zalimlerin yer değiştirmesine yol açar.

Zulmü ortadan kaldıracak yöntem insan haklarını savunmak­tan, zalim lidere değil, hukuk devletine sığınmaktan, zalim lideri değil, demokratik hak ve özgürlükleri savunmaktan geçer.

Biliyorum, gerek dünyada gerekse Türkiye’de çok partili dü­zene geçildikten sonra yaşanan olaylar, yapılan uygulamalar pek çok kişinin insan haklarına ve demokrasiye olan inancını, güveni­ni yok etti.

Örneğin Amerika Irak’ı işgal ederken, “Demokrasi götürüyo­ruz” sloganını kullandı; Türkiye’de çok partili demokrasinin sağla­dığı olanaklar ve güvencelerle iktidara gelenler, bu olanakları ve güvenceleri yok etmeye kalkıştı ve bu yüzden Türkiye askeri dar­belere maruz kaldı.

Bugün dünyada da Türkiye’de de demokratik hak ve özgürlük­lerden yararlanarak bu hak ve özgürlükleri tahrip edecek otoriter veya totaliter rejimler kurmak isteyenler var.

Ama bütün bunlara karşı verilecek mücadele, ancak yine insan hakları ve demokrasi bağlamında yürütülürse başarıya ulaşabilir.

Bunun için kavram saptırmalarına, iktidarların aldıkları oya da­yanarak yalnız kendilerini “milli iradenin temsilcisi” saymalarına, demokrasi adına çoğunluk baskısı kurmalarına ve demokrasinin, insan haklarının öteki kurumlarını yozlaştırmalarına karşı çıkmalı­yız.

Zulme ve zalimlere karşı koymada, insan haklarından, demok­rasiden, hukuk devletinden, laiklikten, sosyal devletten sapmanın sadece ve sadece zulmün koyulaşmasına veya zalimlerin yer de­ğiştirmesine yol açacağını, ama asla zulmü sona erdiremeyeceği­ni bilmeliyiz.

 

Zalime, Ancak Kendine Saygı Duyan

İnsan Karşı Çıkabilir

 

Tabii toplumumuzun ürettiği, bizim yarattığımız “İçimizdeki Zalim”e karşı çıkmak için insanın önce bireysel olarak kendi için­deki zalimin üstesinden gelmesi gerekir.

Zalimle ancak, gerçekten zulme karşı çıkan, insan haklarına, laikliğe, hukuk devletine, demokrasiye, sosyal devlete yürekten inanan, benliğindeki zalimin üstesinden gelebilmiş olan ve bütün bu nedenlerle kendine saygı duyan vatandaşlar başa çıkabilir.

Yukarıdaki çözümlemede anahtar sözcükler “kendine saygı duyan” ifadesidir.

Kim “kendine saygı duyar”?

Başkalarına da kendine davranılmasını istediği gibi davranan, kendine yapılmasını istemediği davranışları başkalarına yapma­yan, kendi kimliğine, mukaddes değerlerine istediği saygıyı baş- kalarınınkine de gösteren, insan haklarına inanan, laikliğe, hukuk devletine, demokrasiye, sosyal devlete bağlı, bu değerler bağla­mında tutarlı, kendini geliştiren, benliğindeki zulüm eğilimlerinin üstesinden gelmiş, zalime karşı direnebilecek olanlar…

 

 

Söyleme Değil Eyleme Bakmak Gerekir

Hiçbir Zalim “Zulüm Yapıyorum” Demez!

 

Zalim bir liderle başa çıkmanın en zor kısmı, onun peşinden gi­denlerin, ona destek verenlerin, inananların ya da inanmasa bile dalkavukluk yapanların oluşturduğu baskıya karşı durabilmektir.

Bu baskı, kimi zaman bir siyasal baskı olarak görünür biçim­lere bürünür, kimi zaman da “muhafazakârlaşma” gibi, “mahalle baskısı” gibi çok daha etkili ama siyaseten somut olmayan, top­lumsal ve kültürel niteliklerle toplumu zulme götürür.

Günümüzde artık liderler, bu bölümde zulme karşı yöntem ola­rak savunduğum değerleri, yani insan haklarını, demokrasiyi ve benzeri sloganları kendilerine kalkan yaparak zalimleşiyor.

Sanıyorum olayın en vahim tarafı da bu:

Her zalim lider, başka bir zulme karşı çıktığını savunarak, ken­dini gerçekleştirmek için görevlendirdiği bir “yüce amaç”, bir “ulvi hedef “belirleyerek zulme yol açıyor.

Bu nedenle liderlerin söylemlerinden çok, eylemlerine bakmak gerek. Söylemleri ne denli demokratik olursa olsun, insan hakla­rına ilişkin hangi sloganları kullanırlarsa kullansınlar, sonuç olarak ne yaptıkları, eylemlerinin ne olduğu önemlidir.

Bakıyorsunuz bir zalim lider, demokratik hak ve özgürlükleri savunanları, asıl kendisinin kullandığı ve uygulattırdığı “mahalle baskısı” yapmakla itham edebiliyor.

Bakıyorsunuz, asıl kendi vesayetini tüm toplumun üzerine bir zulüm mekanizması olarak empoze eden bir lider, buna karşı çı­kanları, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri olan yar­gı bağımsızlığını savunanları, “yargı vesayetini” savunmakla suç- layabiliyor.

Bakıyorsunuz, hapishaneler gazetecilerle doluyken ve mahke­melerde aleyhlerine açılmış pek çok dava varken, “Türkiye’deki medya özgürlüğü Amerika’dan ileridir,” denilebiliyor.

Bakıyorsunuz bir lider, güya “halkı uğruna” askeriyle, polisiyle, tankıyla, tüfeğiyle, uçağıyla kendi halkını katlediyor.

işte bu durumlarda liderin ve taraftarlarının söylemlerine değil, eylemlerine bakmak gerekiyor. Örneğin temel hak ve özgürlükler, bu bağlamda ifade özgürlüğü, sınırlanıyor ve kısıtlanıyor mu?

Demokrasinin belli kesimlere, bazı dinsel, mezhepsel, etnik gruplara özgü olmadığı bilindiğine göre, laiklik ilkesi ülkenin tü­münde bütün yaşam alanlarında zedelenmeden uygulanıyor mu?

Yoksa siyaset ve siyaset yoluyla toplum, belli bir inancın sim­geleri ve bu inanca dayalı eğitim yoluyla baskı altına mı alınma­ya çalışılıyor?

Demokrasinin en önemli koşullarından biri olan medya özgür­lüğü ne durumda?

Medya, siyasetin ve liderin zulmünün etkisinde mi, yoksa ger­çekten bağımsız ve korkusuzca işini yapabiliyor mu?

Demokrasinin güvencesi olan yargı bağımsızlığı ne durumda?

Yargı gerçekten evrensel hukuk kurallarına ve hukuk devleti il­kelerine göre hareket edebiliyor mu?

Bağımsız ve hukuka uygun kararlar alabiliyor mu?

Yargı bağımsızlığının önkoşulu olan bağımsız yargıç ve savcı­ların atamaları nasıl yapılıyor; bu atamalarda zalim yönetimin et­kisi var mı?

Sanıkların masumiyetleri esas olarak kabul ediliyor ve suçları iddia makamı tarafından ispat edilmeye mi çalışılıyor?

Yoksa aynen Ortaçağ engizisyonunda olduğu gibi, her mahke­me önüne çıkarılan kişi, esas olarak suçlu kabul ediliyor ve içeri tı­kılıp masumiyetini ispatlaması mı bekleniyor?

Halk günlük yaşamını korkusuzca sürdürebiliyor mu?

Yoksa herkesi, izlenme, kaydedilme ve yaptığı hukuka aykı­rı olmayan eylemlerden dolayı bile suçlanma ve suçsuzluğunu is­pat etmeye zorlanma kaygısı mı almış?

Ve tabii en önemli göstergelerden biri olarak, toplumda belli et­nik ya da mezhepsel gruplara ayrımcılık yapılıyor mu?

Son olarak en çok dikkat edilecek noktalardan biri de kadınla­rın eşitliği ve özgürlüğü:

Kadınlar erkek egemen bir toplumsal baskı altında mı yaşıyor? Baskı, dayak, cinayet gibi somut zulüm olaylarına maruz kalıyor mu?

Sonuç olarak, insan hakları, hukuk devleti, laiklik, yargı bağım­sızlığı, medya özgürlüğü, demokrasi gelişiyor ve derinleşiyor mu, yoksa gittikçe sınırlanıyor ve kısıtlanıyor mu?

Tabii Kuzey Afrika’daki ve Ortadoğu’daki diktatörlere karşı son ayaklanmalar, bütün bu soruların bile sorulamadığı rejimlerin, Atatürk devrimlerini yaşayamamış Müslüman toplumların trajedi­lerini yansıttığı için, bütün bir insanlık tarihinin dönüm noktaların­dan birini oluşturmaktadır.

 

Bencil Olduğum İçin

Zalime, Zulme Karşı Çıkıyorum

 

Konuyu dağıtmadan tartışmak ve bu kitabın çerçevesi olan “kendine yardım” bağlamında kalmak için belki kendimden örnek vermem daha doğru olacaktır.

Böylece insanın doğasındaki bencilliğin nasıl zulme değil de insan haklarına, demokrasiye ve hukuk devletine destek verece­ğini daha iyi anlatabilirim.

*

Aslında kitabın başında bencillik ile zulme karşı çıkmak arasın­daki ilişki konusunda söylediklerimi, biraz daha açarak anlatmak istiyorum burada:

Niçin insan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini, sosyal dev­leti istiyorum ve bunların zulme karşı savaşta hem birer araç, hem de birer hedef olduğunu düşünüyorum?

Demokrasi ve insan hakları benim için nedir, ne anlama gelir?

Başkalarının haklarını ve özgürlüklerini sınırlamadığım, kısıtla­madığım ve tehdit etmediğim sürece;

Hiç kimseden, hiçbir gruptan, hiçbir makamdan, hiçbir kurum­dan, hiçbir zaman, korkmama özgürlüğü…

Can ve mal korkusu olmadan, güvenlik içinde istediğim biçim­de yaşama özgürlüğü…

İstediğimi yeme içme, istediğim gibi giyinme özgürlüğü…

İstediğim gibi sokaklarda dolaşabilme, gezme tozma özgür­lüğü…

Ailemi, kökenimi, ırkımı, dinimi, mezhebimi, cinsiyetimi, yaşımı, inandıklarımı ya da inanmadıklarımı kimse sorgulamadan, herkes­le eşit vatandaş olarak haklarımdan yararlanma özgürlüğü…

Özel hayatımı istediğim gibi, kimsenin denetimine tabi olma­dan yaşama özgürlüğü…

İstediğim kişi ya da kişilerle kimseden korkmadan, izlenme­den, kayda alınmadan, teşhir edilmeden buluşabilme, konuşabil­irle özgürlüğü…

Haber ve bilgi edinme özgürlüğü…

İstediğimi okuma ve yazma özgürlüğü…

Yöneticilerimi seçebilme, denetleyebilme ve korkusuzca eleş­tirebilme özgürlüğü…

Bir sorunla karşılaştığım zaman adil biçimde yargılanma hak­kı…

Sağlığımı koruyabilme özgürlüğü…

İstediğim eğitimi alma, istediğim mesleği seçme özgürlüğü…

İş bulma, iş kurma ve çalışabilme özgürlüğü…

Başımı sokabilecek bir konut edinebilme özgürlüğü…

Hastalandığımda ya da yaşlandığımda aç kalmama ve sağlık hizmeti alma özgürlüğü…

Ve en önemlisi sevdiklerimle birlikte yaşama özgürlüğüdür be­nim için demokrasi.

İşte ben böyle bir rejimde yaşamak istediğim için, bencilce duygularla, zulme karşı çıkmak, “içimizdeki Zalim”i yenilgiye uğ­ratmak istiyorum.

*

Bencil duygularım beni insan haklarından, demokrasiden, laik­likten, hukuk devletinden, sosyal devletten yana olmaya itiyor.

Eğer devlet;

Herkesi izliyor, kayda alıyorsa…

Evrensel hukuk kurallarına ve evrensel adalet anlayışına gö­re suç işlediği saptanmamış insanları tutuklayıp dört duvar arası­na hapsediyorsa…

Mallarına, mülklerine el koyuyorsa…

Özgürlüklerini keyfi olarak sınırlıyorsa…

Sevdiklerinden koparıyorsa…

Hele hele bütün bunları bir avuç yöneticinin çıkarları için yapı­yorsa…

Adı ne olursa olsun ben o devleti demokratik diye niteleye- mem, o rejime demokrasi diyemem. O nedenle de insan hakları­nı, demokrasiyi, laikliği, hukuk devletini, sosyal devleti savunmak, zulme ve zalimlere karşı çıkmak isterim.

*

Bu kitabı yazarken, haksız, hukuksuz, adaletsiz bir biçimde özgürlükleri kısıtlanmış ve sınırlanmış olanları, sevdiklerinden ayrı yaşamaya mecbur bırakılanları, malına mülküne el konulanları, öl­dürülenleri aklımdan çıkaramıyorum!

Bugün onların başına gelenlerin yarın benim ve herkesin de başına gelebileceğinden korkuyorum.

Bu bencilce bir korku.

İşte bu bencilce korkudan dolayı, zalimlere, zulme karşı çık­mak zorunda hissediyorum kendimi.

Toplumdaki zalimlere karşı çıkabilmek için de önce benliği­mi zalimce duygulardan, dürtülerden, düşüncelerden arındırmam gerektiğini biliyorum.

 

Birtakım Basit Yöntemler

 

Zulme zalime karşı çıkmanın evrensel yolları, yüzyıllar boyun­ca süzülerek gelmiş olan insanlık tarihinden öğrenilir.

Çağımız demokrasi ve insan hakları çağıdır.

Bu açıdan yüzyılların deneyimini demokrasi, laiklik, hukuk dev­leti, sosyal devlet bağlamında yorumlamak ve genel ilkeleri sap­tamak çok kolaydır.

Zor olan bunları uygulamaktır!

  1. İlgili, bilinçli vatandaş olacağız.

Kendi haklarımızı bileceğiz ve bunlara sahip çıkacağız. Bize bi­linçsiz bir sürü muamelesi yapılmasını kabul etmeyeceğiz.

Ülkemizde ve özellikle siyasette olup bitenleri izleyeceğiz. Sadece ülkemizi izlemekle de yetinmeyeceğiz. Dünyada olup bi­tenleri, egemen eğilimleri, bölgemizdeki gelişmeleri, hangi büyük ülkelerin ne planları ve projeleri olduğunu takip edeceğiz.

  1. Örgütlü toplumdan yana olacağız.

Sivil toplum örgütlerini ciddiye alacağız. Onlara destek verece­ğiz, katılacağız, olanaklı ise bu örgütleri kendimiz kuracağız.

  1. Sesimizi duyuracağız.

Gerek birey olarak, gerekse sivil toplum örgütleri içinde etkin olacağız. İnsan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini, laikliği, sosyal devleti her koşulda savunacağız ve geliştirmeye çalışaca­ğız. Toplumsal, siyasal ve kültürel olaylarda aktif bir katılımcı ola­cağız. Ama itici, çığırtkan, saygısız olmayacağız.

  1. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkacağız.

İnsanları dinlerine, mezheplerine, ırklarına, milliyetlerine, cinsi­yetlerine göre yargılamayacağız.

Laiklik ilkesini ve hukuk devletini herkes için her zaman savu­nacağız. Başkalarını, sadece yaptıkları ve onlara yapılanlar açısın­dan değerlendireceğiz.

  1. Daima ezilenlerin, mazlumların yanında olacağız.

Tarih boyunca zulme uğramış olan kadınların, muhaliflerin ve yoksulların haklarını savunacağız. Mazlumların din, mezhep, ırk, milliyet, ideoloji farklarını değil, ezilmişliklerini dikkate alacağız. Hepsinin haklarını kendi hakkımız gibi savunacağız.

Kadın haklarını savunacağız, bu hakları savunan bireylere ve örgütlere destek vereceğiz.

Herkesin insan gibi yaşamasını sağlayacak olan sosyal devlet ilkesinden yana tavır koyacağız. Herkes için, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik hakkı isteyeceğiz.

Anayasanın sosyal devlet ilkesini asla unutmayacağız ve her koşulda savunacağız. Sosyal devlet ilkesinin girişim özgürlüğü­ne karşı olmadığını, sadece devlete yoksul mazlumların korunma­sı için görevler yüklediğini belirteceğiz.

  1. Her düzeydeki yöneticimizi kendimiz seçeceğiz ve seçtikle­rimizi sürekli denetleyeceğiz.

Bir defa seçtiğimiz kişi ya da kadroların, “Biz seçildik, her is­tediğimizi yaparız,” anlayışını asla ve asla kabul etmeyeceğiz. Seçtiğimiz yöneticileri sürekli olarak, temel insan hak ve özgür­lükleri, meşruiyet, hukuk devleti, evrensel hukuk ve adalet, la­iklik, sosyal devlet ilkeleri açısından izleyeceğiz. Eleştireceğiz. Demokratik denetim haklarımızı kullanacağız.

  1. Parti eşittir devlet anlayışına asla izin vermeyeceğiz.

Devletin bütün organlarıyla, tek bir görüşün, tek bir partinin, tek bir grubun emrine girmesine karşı çıkacağız.

Seçimlerin istismar edilmemesi için uyanık olacağız.

Demokrasi ve insan hakları gibi kavramların kötüye kullanılma­sına, bu kavramların dinci veya ırkçı amaçlar için istismar edilerek temel hak ve özgürlüklerin altının oyulmasına izin vermeyeceğiz.

  1. Bağımsız ve tarafsız, hızlı işleyen bir yargıyı her koşulda sa­vunacağız.

Yargının evrensel hukuk kurallarından sapmasına izin verme­yeceğiz. Siyasal iktidarların yargı üzerinde egemenlik kurmasına karşı çıkacağız. Yargıçların ve savcıların bağımsızlıklarını koruma­larına destek olacağız.

Devlet güvenlik mahkemeleri gibi, özel yetkili mahkemeler gi­bi evrensel hukuk kurallarıyla uyuşmayan oluşumlara onay ver­meyeceğiz. Herkesin adil yargılanma hakkından yana olacağız. Masumiyet karinesini esas kabul edeceğiz. Engizisyon usulü, sa­nığın baştan suçlu sayılmasına karşı çıkacağız.

Siyasallaşan davalarla ilgileneceğiz, önemli davaları izleyece­ğiz.

Hukuk devleti ilkesini anayasanın değiştirilmez hükmü sayaca­ğız ve onu gözümüz gibi koruyacağız.

McCarthyizm örneğini unutmayacağız, yargı-istihbarat-siyaset- medya arasında, hukuk devletinin istismarına yönelik, insan hak­larını ve demokrasiyi yozlaştıran kötü uygulamalar olursa, bunla­ra karşı çıkacağız.

  1. İfade özgürlüğünü vazgeçilmez bir insan hakkı olarak sonu­na kadar savunacağız.

ifade özgürlüğünün, iktidarı ve hatta toplumu rahatsız ede­cek düşünceleri ve önerileri dile getirme özgürlüğünü de içerdi­ğini unutmayacağız. Sadece siyasal ve hukuksal değil, toplumsal baskılara, mahalle baskısına karşı da direneceğiz.

İfade özgürlüğünün sadece konuşmak ve yazmaktan ibaret ol­madığını bileceğiz. Toplantılar, gösteriler, yürüyüşler düzenleme­nin de ifade özgürlüğünün ayrılmaz parçaları olduğunu bileceğiz ve bu haklarımızı kullanacağız.

İnternetteki yeni iletişim kanallarını ihmal etmeyeceğiz. Gere­kirse özgürlük ve demokrasi için buralarda gruplar kuracağız.

  1. Medya özgürlüğünü sonuna kadar savunacağız.

Haber ve bilgi alma, haber ve bilgi verme özgürlüğünün temel bir insan hakkı olduğunu hiç unutmayacağız.

Hem medya patronlarına karşı yapılan zulme ve sindirme ça­balarına karşı çıkacağız, hem de medya çalışanlarının haklarını sonuna kadar koruyacağız, onların baskı altına alınmasına, yaptık­ları gerçeğe uygun haberlerden dolayı cezalandırılmalarına ses­siz kalmayacağız.

Elbette medya özgürlüğünün bir zulüm aracı olarak kullanıl­masına da karşı çıkacağız.

  1. Muhalefet hak ve özgürlüğüne her koşulda, her zaman sa­hip çıkacağız.

Sadece siyasal partiler bağlamında değil, her ortamda ve bağ­lamda aykırı düşüncelerin, eleştirilerin dile getirilme özgürlüğüne destek vereceğiz. Siyasal olarak muhalefete sınırlama ve kısıtlama getirilmesini kabul etmeyeceğiz.

Siyasal muhalefetin baskı altına alınmasının rejime bir darbe olduğunu bileceğiz.

  1. Nefret söylemlerine karşı çıkacağız.

İster siyaset arenasında olsun, isterse medya ortamında, bel­li insanları, grupları, görüşleri hedef alan nefret söylemlerini as­la onaylamayacağız, insanlar arasındaki kin ve nefret duygularını geliştiren söylemleri kınayacağız.

  1. insanların kimliklerini oluşturan din ve milliyet duyguları gi­bi duyguların siyasette kullanılmasına karşı çıkacağız.

Din, mezhep, ırk, milliyet üzerinden siyaset yapmayacağız, ya­pılmasını eleştireceğiz.

  1. Sanat, edebiyat ve bilimin özgürlüğünü savunacağız, sa­natçılara, edebiyatçılara, bilim insanlarına, yazarlara sahip çıka­cağız.

Zulme karşı en önemli direnişin gerçeklerden, güzelliklerden geçtiğini hiç unutmayacağız. Bilimsel araştırmaların ortaya koydu­ğu gerçeklerden korkmayacağız. Sanatın ve edebiyatın güzellik­lerini yaşayacağız ve yaşatacağız. Ressamlarımıza, heykeltıraşla­rımıza, müzisyenlerimize, şairlerimize, romancılarımıza, öykücüle­rimize sahip çıkacağız. Onların baskı altına alınmasına, sansürlen­mesine sessiz kalmayacağız.

  1. Yolsuzluklara karşı çok hassas olacağız.

İş yapan yöneticilerin yolsuzluk da yaptığı, dürüst olan, yolsuz­luk yapmayanların beceriksiz olduğu biçiminde toplumumuza da­yatılan ahlaksız siyaset ilkesini kesinlikle reddedeceğiz. Nerede “Yiyor ama iş de yapıyor” mazeretini duyarsak asla suskun kalma­yacağız, bunun bir ahlaksızlık olduğunu söyleyeceğiz.

İktidarın belli bir din, mezhep, tarikat, ırk, milliyet veya ideoloji grubuna ayrıcalık tanımasına karşı çıkacağız. Bunun hem demok­rasiyi hem de serbest piyasa ekonomisini tahrip edeceğini bilece­ğiz ve anlatacağız.

Para gücüyle desteklenen zulme karşı çıkmanın çok daha zor olduğunun farkında olacağız ve bunu eleştireceğiz.

  1. Siyasetle ilgileneceğiz, olanaklı ise doğrudan siyasal parti­ler aracılığıyla siyaset yapacağız.

Zulme, zalimlere karşı en önemli direnişin siyasal arenada ya­pılabileceğini aklımızdan hiç çıkarmayacağız. Politikacıları küçüm­semek, aşağılamak yerine, karşı çıktıklarımızı eleştirip, onayladık­larımızı destekleyeceğiz.

Politikacıların bize hizmet için ortaya çıktıklarını bileceğiz ve bize en iyi hizmet edeceğini düşündüklerimize oy vereceğiz. Beğenmediğimiz zaman sesimizi yükselteceğiz. Onları bizim gö­reve getirdiğimizi unutmayacağız. Kendi görevlendirdiğimiz kişile­rin bizi ezmesine, bize zulüm yapmasına asla ve asla izin verme­yeceğiz.

  1. Herkesin siyasal görüşüne ve tercihine saygı duyacağız.

Kimseyi cehaletle, satılmışlıkla, hainlikle itham etmeyeceğiz.

Herkesle, onların da görüşlerine saygı göstererek tartışacağız.

  1. Feodal baskı altında olanlardan, güvenlik tehdidi yaşayan­lardan kahramanlık beklemeyeceğiz, onların koşullarını iyileştir­meye çalışacağız.

Feodal bir yapıda yaşayan vatandaşlarımızın çağdaş özgürlük­lerden yararlanmalarını sağlamaya çalışacağız.

Toplumun çağdaşlaşmasının, çağdaş değerlere kavuşmasının zulme ve zalimlere karşı en büyük güvence olduğunu bileceğiz.

  1. insan hakları, demokrasi ve özgürlük mücadelesini, meş­ru ve açık kanallardan, herkesin gözü önünde, kimseden korkma­dan, çekinmeden, saklı gizli şeyler yapmadan yürüteceğiz.

Mevcut yasaların ve anayasanın bu tür çalışmaları koruyan maddelerini çok iyi bileceğiz. Bu maddelere sahip çıkacağız.

  1. Seçimleri çok önemseyeceğiz.

Zulme, zalimlere karşı en etkili savunma mekanizmasının san­dik olduğunu bileceğiz. Her seçimde mutlaka oy kullanacağız. Olanaklı ise insan haklarından, demokrasiden, özgürlüklerden ya­na olan herkesle, her görüşle ittifak arayacağız.

Zalimlerin bıkkın, sıkkın ve umutsuz demokratların ilgisizlikle­rinden yararlanarak yükseldiklerini hiç unutmayacağız.

  1. Şeffaf seçimlerin, seçim güvenliğinin hayati olduğunu bi­lecek ve bunları gerçekleştirmek için elimizden gelen her şeyi ya­pacağız.

Seçmen listelerini sadece kendimiz için değil, tanıdıklarımız için de inceleyeceğiz. Gördüğümüz aksaklıkları görevliler dahil, herkese anlatacağız.

Birden fazla oy kullanılmasını, başka insanların yerine oy atıl­masını, seçmenlerin kayıtlı olmadıkları sandıklarda gösterilmesini kesinlikle önlemeye çalışacağız.

Olanaklı ise sandık kurullarında görev yapacağız.

Sonuçların şeffaf ve sandık bazında denetlenebilir biçimde ya­yınlanması için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Denetim işine sandık sonuçlarından başlayacağız.

  1. Bu ilkeleri hayata geçirmek için, demokrasiden, insan hak­larından yana olan, zulme karşı çıkan, zalimlere direnen herkesle işbirliği yapacağız.

*

Yazması kolay, uygulaması zor ilkeler bunlar; biliyorum.

Ama yine biliyorum ki biz bunları gerçekleştirebiliriz.

Kendimize güveniyorum!

 

Sonsöz Yerine

 

Sevgili okurlarım son olarak, bu kitabı yazarken zihnimde olu­şan bazı sözleri sizinle paylaşmak istiyorum.

Hepimiz için zalimlerden ve zulümden arınmış günler dilerim.

*

Her zalim bir toplumsal üründür; defolu bir insanlık ürünü!

 

Zalim, kendi başına yetişen ayrıksı bir bitki değil, her yerde ar­sızca yetişen ve yararlı olanları yok eden zehirli bir ottur.

 

Çağımızın toplumsal vebası zulümdür.

 

Hiçbir mukaddes değer, hiçbir üstün ideal, yapılan zulmü hak­lı kılamaz.

 

Zalimler kalabalıklar arasında yalnız yaşar, kalabalıklar arasın­da yalnız ölür.

 

Zalimlerin empati yeteneği sıfıra yakındır ama mazlumların em- pati yeteneği de sonsuz değildir.

 

İktidar geçici, zulmün acıları kalıcıdır.

 

Zalim zalimi, zulüm zulmü doğurur.

Zalimler de yasalara dayanır; hukuk devletini hiçe sayan ya­salara.

 

Zulme karşı adalete sığınılır; zulme alet olan adalete ise ada­let denmez.

 

Zalimler önce muhaliflerini, sonra insan haklarını ve demokra­siyi savunanları hapse atar.

 

Bir ülkenin cezaevleri hüküm giymemiş tutuklularla doluysa o ülkede zulüm egemen olmuş demektir.

 

Çoğunluğu mazlum olan toplumlar sadece zalim üretir.

 

Demokrasi zalimlere karşı, kimse zulüm görmesin diye icat edilmiştir.

 

Her zalim gerçeklerden korkar ve onların üstünü örtemeye ça­lışır.

 

Zalimin ne söylediğine bakma, ne yaptığına bak.

 

Köleler dünün mazlumlarıydı; bugünün köleleri, vicdanları ve emekleri sömürülenlerdir.

 

Politikacılar, gazeteciler, düşünürler ve yazarlar, zulmün hem aracı hem de kurbanıdır.

 

Ey vicdan neredesin, ışığınla zalimleri de aydınlat!

 

Her zalim tarihi yeniden yazar, ama o tarih sonra onu çizer.

 

Zalimin de mazlumun da, kadını erkeği, genci yaşlısı, Türk’ü Kürt’ü, Müslüman’ı Hıristiyan’ı, Sünni’si Alevi’si, sivili askeri olmaz; ırk, din, dil, mezhep, milliyet, cinsiyet, meslek söz konusu olmak­sızın zalim zalimdir, mazlum da mazlum.

 

Zalime acıyın, ondan nefret etmeyin, kin ve nefret sizi de zul­me iter.

 

En acımasız zalimler, dünkü mazlumların arasından çıkar.

 

Ey mazlum dikkat et, zalimler seni de zulümle ifsat etmiştir; bir gün sen de iktidara geçtiğinde zulüm yapma!

 

Dün mazlum olmak, bugün zalim olmayı haklı kılmaz.

 

Zulüm zehrinin ilacı insan hakları ve demokrasidir.

 

Zalime destek veren kendi İpini çeker.

 

Tarih her zalimin eninde sonunda yenildiğini yazar.

 

Zalime direnmeyenler bile, zulme müstahak değildir.

 

Zalimin yüreği kendisi için, zalime direnenin yüreği tüm insan­lık için çarpar.

 

“Her Musa’nın bir firavunu vardır” derler; sonunda firavunlar gi­der, Musa’lar kalır.

 

Bugün zalime direnmeyenler, yarın evlatlarını da zulme mahkûm ediyorlar demektir.

Zalime karşı savaş, zulmü ortadan kaldırmakla kazanılır.

 

Zulmün kökü, kendine saygı duyan insanlarla, empatiyle, in­san haklan, demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve sosyal devlet he­defleriyle kazınır.

Bu satırların yazarı, 21. yüzyılın ikinci on yılında, Türkiye’de böyle bir kitap yazmak zorunda kaldığı için utanç duymaktadır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir