İnanç ve İktidar – Ortadoğu’da Din ve Siyaset — Bernard Lewis

İnanç ve iktidar ilişkisine odaklanan bu çalışma, İslam Dünyasında din ve devlet yönetimi arasındaki ilişkiyi farklı açılardan incelemektedir. 2010 yılında Oxford  University Press tarafından yayınlanan bu çalışmanın 2011 başından itibaren Ortadoğu’da yaşanmaya başlayan toplumsal kargaşaya ışık tutacağına inanıyoruz.

İnanç ve İktidar: Ortadoğu’da Din ve Siyaset Bernard Lewis (Kitap Özeti)

Ortadoğu’daki güç ilişkilerini ve siyasi dinamikleri anlayabilmek için  bölgenin tarihine, kültürüne ve nüfusun çoğunluğunun bağlı olduğu İslam dinine  yakından bakmak gerekir. Tarihsel olayların gelişimi, önemi ve günümüzle

ilişkisine dair algı ve farkındalık, modern çağda özellikle Ortadoğu’daki

Müslümanların yeni deneyimler yaşamasıyla farklı boyutlar kazanmıştır.

Avrupa ve İslam

Ortadoğu İslamı ve Avrupa Hristiyanlığı ilişkilerinde son yıllarda büyük bir  değişim yaşanmakta. Yüzyıllardır yaşanan ikinci büyük değişim bu. Arkasındaki  tarihsel süreci inceleyerek bugünü daha iyi anlayabiliriz.

15.yy sonunda Avrupalıların denizden ve karadan diğer bölgelere yayılmaya  başlamasıyla 20.yy yarısına gelindiğinde tüm Dünya, Avrupa Medeniyetinin  eksenine girmiş oldu. Bazı bölgelere yerleşirken yerli halkları tahakküm,  asimilasyon veya ihraç yoluyla bastıran Avrupalılar, bazı yerlerde ise kadim  uygarlıklar ve güçlü devletlerle karşı karşıya geldiler. 20. yy’a kadar bunların çoğu  ya yenildi ya da boyun eğmek zorunda kaldı; halkları ve toprakları, Avrupa’nın siyasi, kültürel ve ekonomik nüfuzuna açık hale geldi. Avrupa’nın baskın olduğu bu  yeni düzende ayakta kalmayı başarabilen birkaçı da, bunu büyük oranda Avrupa tarzını benimseyerek yapabildi. Avrupalılar, Asya ve Afrika’ya yayılırken üç büyük  uygarlıkla karşılaştı: Hindistan, Çin ve İslam. Genişleyen Avrupa ile aralarındaki  ilişkiler gelişmeye başladı; ancak İslam Uygarlığının diğer ikisinden önemli bir farkı vardı. Hindistan ve Çin Avrupa’ya uzak yerlerdi ve o zamana kadar temasları olmamıştı. Bu kültürlerin ne tarihsel ne de edebi kayıtlarında Avrupa’dan

bahsediliyordu. Avrupalılarsa, buraları sadece gezginlerin anlattığı kadarıyla, gizemli diyarlar olarak biliyordu.

O dönemde İslam Dünyasında da pek bilinmeyen Avrupa ismi, sadece Eski Yunan’dan alınıp Arapçaya çevrilmiş coğrafi metinlerde geçiyordu. 19.yy sonunda

Avrupa’nın etkisinin artmasıyla, coğrafi ve siyasi olarak kullanılmaya başlandı.

Ancak ismi bilinmese de İslam Dünyası, Avrupa gerçeğine eskiden beri alışıktı.

İslam Medeniyeti, kendini ortak inancın kabulüyle tanımlayan bir kültür olduğu

için, Avrupa’yı da Hristiyanlık alemi olarak adlandırmaktaydı ve bu onlar için,

Avrupa isminin ifade ettiğinden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Ortaçağ

döneminde Müslümanlar için Dünya, Darül İslam ve Darül Harb olarak ikiye

ayrılmıştı. Müslümanların zamanla İslam inancı ve hukukunu tüm Dünyaya

yayacaklarına inanılıyordu. Başından beri Müslümanlar, doğu ve güney milletlerini

İslam’a yöneltilebilecek halklar olarak görürken, kuzey ve batıdakilerin

Hristiyanlığa inandığının bilincindeydi.

7.yüzyılda İslam’ın doğuşundan beri Hristiyanlık ve İslam, birbirine düşman

olmaktan çok komşuydu. Birbirleriyle olan ilişkileri çok eskidir; Ortaçağ ve modern

çağlarda nadiren açığa çıksa da aralarında temel benzerlikler bulunmaktadır.

Kendilerinden önceki Musevilik gibi, Hristiyanlık ve İslam da aynı bölgede ortaya

çıktı; aynı etkilerle şekillendi. İkisi de, Ortadoğu’nun kadim medeniyetlerinin

varisiydi ve Musevilikten, Yunan felsefe ve biliminden, Roma Hukuku ve devlet

yönetiminden derinden etkilendi. Her ikisinin de, peygamberlik, vahiy ve kutsal

kitaplar konusunda ortak inançları vardır. Aralarında hem tartışma hem de diyalog

oluşturabilecek ortak bir dile sahiptirler ki bu, bir tarafta Hinduizm veya Budizm

olsa mümkün olamazdı.

Ortak miras kadar yaşam alanları da ortaktı. 7. ve 8. yüzyıllarda Müslümanlık

inancının ve devletinin yayılması Hristiyanlığın zararına oldu. Pers

İmparatorluğu’ndan o zamanlar çoğunlukla Hristiyanların yaşadığı Irak’ı, Roma

İmparatorluğu’ndan ve diğer Hristiyan devletlerden Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey

Afrika, İber Yarımadası ve Sicilya’yı aldılar. Günümüzde İspanya ve Portekiz,

Avrupa’nın İslam’a karşı kaybedip geri aldığı yerler olarak görülür; ancak

Hristiyanlık, Levant ve Kuzey  Afrika’da, Güney Avrupa’dan çok daha eski ve

köklüdür ve özellikle Kutsal Toprakların kaybedilmesi Ortaçağ Hristiyanlığına çok

daha büyük bir darbe vurmuştur. Daha sonra Moğolların Doğu Avrupa’ya yayılması

ve ardından Müslüman oluşları, Doğu Avrupa’nın büyük kısmının Müslümanların

kontrolüne geçmesine neden oldu. Müslümanlaşan Tatarlar Rusya’ya hakim

olurken, Osmanlı Türkleri de Balkan Yarımadasından Avrupa’nın merkezine doğru

ilerledi.

Hem Hristiyanlık hem İslam, bir diğerinin varlığını kabul etmekte

zorlanmıştır. Birbirlerini kafir ilan ederek dine olan yaklaşımlarını göstermişlerdir.

Kronolojik olarak Hristiyanlığın önce, Müslümanlığın daha sonra gelişi, birbirlerine

olan tavırlarını da belirlemiştir. Her ikisi de kendisini Tanrının insanlığa gönderdiği

nihai din olarak görmüştür. Hristiyanlar, ilk semavi din olduğu için Musevilere

sınırlı ve temkinli bir tolerans gösterebilir; dinleri sahiciydi ama eksik ve

bozulmuştu diyebilir. Müslümanlar hem Museviliği hem Hristiyanlığı, önceki semavi dinler olarak kabul eder, ancak eksik ve bozulmuş olduklarını o yüzden de

İslam’ın mükemmel ve son din olarak gönderildiğine inanırlar.

Bu noktada yine, İslam’ın Avrupa’nın yayılmasına verdiği tepkinin Hindistan

veya Çin’den çok farklı olduğunu görmek mümkün. Hindular, Budistler ve

benzerleri için Hristiyan Medeniyeti yeniydi ve getirdikleri de hak ettiğine göre

değerlendirilebilirdi. Fakat Müslümanlar için, Hristiyanlık ve onunla alakalı her şey

tanıdık ve önemsizdi. Hristiyanlıkta doğru olan ne varsa, zaten İslam’a dahil

edilmişti; dahil edilmeyenler ise uydurmaydı. Hristiyanlık açısından da bu üç

uygarlığa karşı benzer nedenlerle yaklaşım farkı oluşmuştu. Sonuçta İspanya’yı,

İstanbul’u fethedenler ya da Viyana’yı kuşatanlar, Hintliler veya Çinliler değil,

Müslümanlardı. İncillerinin yerine Tanrı’nın yeni bir kutsal kitap gönderdiğini

söyleyenler de onlardı.

 

Hristiyanlar ve Müslümanlar, birbirlerinin dinine pek az saygı gösterse de, bu

dinlerden esinlenen saldırgan güçlerin oluşturduğu tehlikenin de farkındaydı. Bu

uzun süre, İslam’ın Avrupa’ya tehdit oluşturduğu anlamına geldi. Ortaçağ boyunca

İslam, büyük bir tehlike olarak görüldü. Bir asır içinde İslam orduları, Akdeniz

kıyılarını ele geçirdi. Osmanlı’nın yükselmesiyle beraber Doğu Avrupa’da

ilerlemeleri modern zamanlara kadar devam etti.

 

Bugünlerde Haçlı Seferlerini, Batının Üçüncü Dünya üzerine saldırgan

emperyalizminin ilk uygulaması olarak göstermek revaçta; ancak bu tarihsel bir

yanlıştan ibaret. Esasında 11. Asırda Haçlı ordularının ilerleyişi, Avrupa’yı

Müslüman kıskacından kurtarmak ve Hristiyanlığın kaybettiği toprakları geri

almak içindi. Haçlılar, Güney Avrupa’yı tekrar ele geçirdi ancak Levant bölgesinde

başarılı olamadı. Bu defa Araplarla değil, Osmanlılar önderliğinde yeni bir akınla

karşılaştılar. Müslümanlar, Hristiyan Anadolu’yu çoktan fethetmişti ve çok yakında

Osmanlı, Türk İslam’ını Doğu Avrupa’ya getirecekti. Bu ilerleme, Avrupa’da daha

çok tepki oluşturdu. Avrupa’nın 15. yy sonundan başlayarak doğu ve batıya doğru

devam eden ilerleyişi, aslında kendisini kurtarma sürecinin uzantısıydı. 18. ve 19.

yüzyıla gelindiğindeyse, İslam topraklarının büyük kısmı Rusya, Hollanda, İngiltere

ve Fransa İmparatorluklarına dahil edilmişti. Bu süreçte bağımsızlıklarını korumayı

başarmış olan Türkiye ve İran bile, toplumun pek çok alanında Avrupa çıkarları,

kurumları ve fikirlerinin etkisine girdi.

 

İslam dünyasının başındakiler, erken tarihlerden itibaren, Avrupa kaynaklı

siyasi, askeri ve ekonomik tehlikelerin farkına varmıştı. 16. yy’dan itibaren İslam

aleminin lideri olan Osmanlı, Rusların ve Batı Avrupalıların ilerleyişini durdurmak

için önlemler almaya çalıştı; ancak fazla üstünde durmadı. Çünkü kendi

üstünlüğüne güvenen Osmanlı İmparatorluğu mezhep savaşları, ekonomik

ayrılıklar ve hanedanlıklar nedeniyle bölünmüş Hristiyan Avrupa’nın başarılı  olacağına çok ihtimal vermiyordu. Avrupalılar okyanus aşırı ticarette ilerlemiş  olabilirdi ama ne de olsa, Avrupa, Asya ve Afrika’nın birleştiği ticaret yollarının  kontrolüne sahip olan Osmanlılardı. Avrupalı fikirlerin yayılmasından  korkmalarına da pek neden yoktu. Arabistan’ın dışında Müslümanlığı kabul edenlerin çoğu Hristiyanlıktan dönenlerdi. Avrupa Hristiyanlığı içinse İslam, askeri  olduğu kadar dinsel bir tehlikeydi. Zaten Oryantalizmin doğuşu da Avrupalı  Hristiyanların İslam korkusuyla başlar. Hristiyan alimler, cemaatlerini korumak  için Arapça öğrenip Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettiler; ancak Rönesans ile birlikte bu  yaklaşım değişti. İslam, son gelen semavi din olduğu için, Hristiyanlığı dini açıdan tehdit olarak görmedi. Avrupa dilleri, kültürü ve yaşantısı değil, askeri konular ilgilerini çekti. Örneğin Osmanlı, denizcilik ve ateşli silahlar alanında Avrupa

icatlarını geliştirmekte çok başarılıydı. Avrupa Rönesans, reform ve din savaşlarıyla kasıp kavrulurken, İslam Dünyası hiç oralı olmadı. Bu sırada, çok az sayıda bilim ve edebiyat kitabı Arapçaya çevrildi. 15.yy sonunda İspanya’dan sürülüp Osmanlı’ya sığınan Yahudilerin getirdiği matbaa, Rum ve Ermeniler tarafından benimsendi. Ancak padişahlar Arapça kitap basılmasına izin vermedi.

 

17.yy’ın sonunda Osmanlı’nın Viyana’dan çekilmesiyle büyük bir değişim

başladı. Osmanlı’nın Kırım ve Mısır’ı kaybetmesiyle, İslam ve Hristiyanlık

arasındaki güç dengesi de değişti. Osmanlı neyin yanlış gittiğini ve nasıl

düzetilebileceğini tartışmaya başladı. Önceleri devlet memurları ve ordu

mensupları tarafından başlatılan çalışmalar, yeni oluşmaya başlayan aydınlar

sayesinde toplumun diğer kesimlerine de yayıldı. Askeri reformların yetmeyeceği;

altyapı değişikliği ve idari reformlar gerektiği anlaşıldı. 18. yüzyılın ikinci yarısında

Osmanlı ordusu ve harp okullarında yabancı eğitimciler görev yapmaya başladı. 19.

yy başında Türkiye, İran ve Mısır’dan Avrupa’ya diplomatlar, öğrenciler gönderildi.

Yabancı dil öğrenmek bir zorunluluk halini aldı. Bunlarla birlikte, Batılı değer ve

fikirler de öğrenilmeye başladı. Batının üstünlüğünün sanayileşme ve özgürlüğe

dayandığı, kalkınmak için eğitim, anayasa ve parlamentonun şart olduğu anlaşıldı.

Fransız Devrimi etkisiyle, içine dönük İslam alemine sızan özgürlükçü ve laik yeni

fikirlerle birlikte, Avrupa bilimi ve felsefesi benimsenmeye başlandı. Avrupa’nın

ekonomik, siyasi ve kültürel etkisiyle yaşam tarzları değişti. Yeni kanunlarla yeni

siyasi düzen geldi; anayasa ve meclis oluşturuldu. Yeni düzen gazeteci, avukat,

öğretmen ve siyasetçilerin oluşmasıyla güçlendi. Edebiyattan, sanata, kılık

kıyafetten mimariye pek çok alanda kendini gösteren kabul Batılı tarz, kültürel ve

sosyal yaşamın içine işlemeye başladı.

 

Avrupa’nın yayılma döneminde, Batı etkisinin İslam topraklarına nüfuz

etmesi, farklı yerlerde farklı şekillerde oldu. Arap Yarımadası ve Afganistan gibi

bölgelerde düşük etkili ve ateşli silahlarla sınırlı kalırken, Kuzey Afrika, Kafkasya ve

Orta Asya’da Müslüman ülkeler zorla Avrupa imparatorluklarına dahil edildi. Arada

 

 

 

 

 

kalan Osmanlı ve İran İmparatorluklarında ise, Batı etkisi kültürel, ekonomik ve

siyasi her alana işledi. Osmanlı Sultanı II. Mahmut, Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali

Paşa, bir sonraki kuşakta Atatürk ve İran Şahı Rıza Pehlevi, emperyalist

yöneticilerden çok daha sert politikalar uygulayarak, büyük değişimler yarattı.

Batılı sömürgecilerse, Müslüman çıkarlarına ve kurumlarına yaklaşırken daha

temkinli davranmaya meyilliydi. Özetle, geleneksel otoritenin üç direğini oluşturan

askerler, memurlar ve din adamları, Batı yanlıları ve karşıtları olarak ikiye ayrıldı.

Ancak, modernleşme ve Batılılaşmanın en şiddetli savunucuları daima askerler

olmuştur. Bunun nedeni, sorunla doğrudan yüzleşmiş olduklarından hayatta

kalabilmek için, değişimin şart olduğunu ilk fark eden olmalarıdır. Müslümanların

Batı ve Batılılaşmaya yaklaşımı da, tepki, karşı tepki, ret ve geri dönüş şeklindedir.

 

Günümüzde İslam dünyasının Batıya karşı genel tavrı düşmancadır. Bu da

gavur ve kafir olarak görülen düşmanın boyunduruğu altında yaşamak zorunda

kalmanın getirdiği, uzun zamandır devam eden bir aşağılanma ve içerlemenin

dışavurumudur. Müslümanlar, İslam tarihinin büyük kısmında üstünlük ve

tahakküme alışık olduklarından Avrupa sömürgeciliğini asla içlerine

sindirememişlerdir. Dolayısıyla bugün karşımıza çıkan hınç uzun süreli bir

birikimin sonucudur. 20.yy ortasından itibaren Batı’nın yıkıcı dünya savaşlarından

sonra itibarının sarsılarak geri çekilmesi, sonunda teknolojik silahların

Müslümanların eline geçmesi, petrol kaynaklarının keşfi ve istismarı İslam

toplumunda giderek artan hıncın ifade edilmesine imkan yaratmıştır. İslam

dünyasında değişimin asıl kaynağı Batı dünyasıdır. Batılı fikirler ve kurumlar İslam

toplumlarını değiştirmiştir. Şimdi sıkıntı ve öfke yaratan da bu değişikliklerdir.

 

Müslümanlarca Doğu Avrupa ve Batı Avrupa’ya duyulan tepki farklıdır.

Bunun nedeni, devam eden ilişkilerin farklı olmasıdır. Batı etkisi devam etmesine

karşın, Batılı güçler İslam topraklarından çekilmiştir. Doğu Avrupa’nın yayılışından

etkilenen Müslüman bölgeler, hala Avrupa tabanlı bir siyasi sisteme sahiptir ve

dolayısıyla bu ülkelerdeki tepki ya başlamamıştır ya da başladıysa bile ciddi

biçimde engellenmektedir. Elbette, İslam vaizlerince maddiyatçılığın göstergesi

olarak kınanan sinema ve televizyonun ahlaksızlığı ve tüketim toplumunun zevk-ü

sefası, Batı kaynaklıdır; popüler eğlence ve müsrif tüketimden Sovyetleri suçlamak

imkansızdır.

 

Tabii ki bunların yarattığı düşmanlıktan daha önemlisi, İslam toplumunu

sarsıp iyice hırpalamış olan, Batının müdahaleci ve yıkıcı güçlerine karşı gelişmiş

bulunan genel kızgınlıktır. Bu öfkenin altında, herhangi bir politikadan çok daha

derin sebepler yatmaktadır. Karşımızdaki devletler arası bir çekişme değil

medeniyetler arası bir çatışmadır. Sorunların devletler arasında tartışılıp

çözülmesini bırakın, formülize edilmesi bile oldukça zordur. Bu çatışma ve genele

yayılan kızgınlık halinde benzerlikler yerine farklılıklar öne çıkarılarak her şey

 

 

 

 

abartılmakta ve her türlü kavga körüklenmektedir. Dolayısıyla, sorunlar çözümsüz

kalmaktadır. Batı Medeniyetine karşı süregelen tiksinmeyle birlikte bu

düşmanlığın, Batının lider güçlerine yöneltilmesi doğaldır.

 

Avrupa’nın Müslüman ülkeler üzerindeki ekonomik egemenliği sona ermiş;

yerini, Ortadoğu petrol ve pazarlarına bağımlılığa bırakmıştır. Şu anki çatışmalar

uluslararasından ziyade bölgeseldir. Irak-İran, Türkiye-Yunanistan; Fas-Cezayir

gibi. Ayrıca pek çok ülkede süregelen ihtilaflar etnik, ideolojik, sosyal veya mezhep

çatışmalarına bağlıdır. Emperyalist güçlerin Ortadoğu’dan çekilmesi sonucunda

ortaya çıkan küçük devletlerin egemenliğinden daha azametli; daha eski ve

kapsamlı bir kimliğe ve bu ülkeleri yöneten despotlarınkinden daha asil bir

otoriteye duyulan özlem sürmektedir. Bu ihtiyaca en ikna edici cevabı,  sadece bir

din değil bir kimlik, bağlılık ve otorite sistemi bütünü olarak, İslam sunmaktadır.

Bunun cazibesini, İslam topraklarında yaygın olan kullanılmışlık, aşağılanmışlık,

ihlal edilmişlik hissi güçlendirmektedir. Ortadoğu ülkelerinin ekonomik, sosyal ve

siyasi koşullarının ciddi anlamda kısıtlandığı şu dönemde İslam’ın özüne dönüş

çağrısı güçlü bir etki yaratmaktadır. Politikaları, amaçları ve yöntemleri birbirinden

farklı olsa da, Suudi Arabistan, Libya ve İran, Müslüman köktendinciliğin başını

çekmektedir. Ortak arzuları, modernleşmenin getirdiği siyasi ve ekonomik

faydaları koruyup toplumu muhafazakarlaştırmaktır. Nefret duyulan ekonomik

mekanizmanın kendisi değil, yabancılar tarafından kontrol edilmesi veya

sömürülmesidir.

 

Müslüman Arapların Hristiyanlığa ait toprakları ele geçirmesinden, 1683’te

Türklerin  II. Viyana Kuşatması’na kadar olan dönemde, iki medeniyet arasındaki

ilişkinin biçimi Müslümanların ilerleyişi, Hristiyanların geri çekilmesi şeklindeydi.

O zamanlar çekişmenin nedeni, Avrupa’ya kimin sahip olacağıydı. Keşiflerle

birlikte, Avrupa ticareti Asya ve Afrika’ya yayıldı. Ancak bu, ticaretin güç anlamına

gelmesinden çok önceydi. Asıl önemli değişim, Türklerin Viyana yenilgisini takiben

yaşandı. 1699 Karlofça antlaşmasıyla durum tersine döndü. Avrupa ilk defa galip

gelmişti ve bozguna uğrattığı Osmanlı’ya anlaşmayı kabul ettirdi. Bunu izleyen 2,5

asır boyunca Avrupa ilerledi, İslam geri çekildi. Topraklarına nüfuz eden Avrupa,

İslam dünyasını böldü.

 

Şimdi ikinci büyük değişim zamanı; ve bu hızla gerçekleşmekte. Avrupa’nın

ekonomik egemenliği sona erdi ve bazı açılardan işler yine tersine döndü. Şu anda

klasik Osmanlı dönemine benzer şekilde Ortadoğu zenginliği ve pazarlarına

duyulan ihtiyaç, Avrupa siyasetinin belirleyicisi ve baş etkenlerinden biri. Aynı

zamanda askeri dengelerde de değişim söz konusu. II. Dünya Savaşı sonuna kadar

Avrupa bölgede hakimken, hatta Ortadoğu topraklarında birbiriyle savaşırken,

artık işler bayağı değişti. Artık Ortadoğu çıkarları, farklı bir savaş haliyle,

 

 

 

 

ihtilaflarını doğaçlama bir biçimde Avrupa meydanlarına taşıyor. Hem Avrupa’yla

hem birbirleriyle savaşmaya başladılar.

 

Müslüman ülkelerin çoğu Batı’ya karşı besledikleri gareze rağmen, Milletler

Cemiyeti’ne, sonra da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katıldı. Kanunda laik ancak

nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Türkiye, AB tam üyeliğine başvurdu.

Şüphesiz ki; Türklerin ve diğer İslam milletlerinin gelecekteki tavrını, Batılı

Devletlerin bu üyelik başvurusuna gösterdikleri yaklaşım belirleyecek.

 

Belki de en önemlisi, uzun vadede Batı Avrupa’da yaşamakta olan

Müslümanlar meselesi. Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Türkiye’den, Hindistan’dan

Avrupa’ya işçi ve göçmen olarak gelen bu insanların siyasi etkisi sınırlı da olsa

günden güne artmakta. Fakat, çocukları Avrupalı olacak; vatandaşlık haklarının

hepsine sahip olacaklar. Avrupa’da doğdukları için, İngiltere, Fransa ve Almanya

vatandaşlığına doğrudan sahip olacaklar. Milyonlarca Avrupa doğumlu Müslüman

nüfusu, hem Avrupa, hem İslam, hem de ikisi arasındaki ilişkiler üzerinde muazzam

ve tahmin edilemeyecek sonuçlar getirecek.

 

 

Hristiyanlık ve İslam’da İktidar Kavramı

 

Hristiyanlıkta Tanrı ve hükümdar, iki ayrı otorite; kiliseyle devlet, farklı

 

kurallara göre işleyen iki ayrı kurumdur. Kavramsal olarak en başından beri ayrı

kurumlardır. İslam’da ise, moderniteye kadar böyle bir ayrım görmeyiz. Bu zaten

anlamsız da olurdu. Çünkü, İslam açısından ikisi ayrılmaz bir bütündür; ve

hükümdar, Tanrı’nın kurallarını yeryüzünde uygulayan kişidir. Hristiyan aleminde

bu ikisi bazen birlik, bazen çatışma içinde, ancak hep ayrı kurumlar halinde

varlıklarını sürdürdü. Hristiyanlık bünyesinde bir arada var olan bu iki güç

arasında süregelen mücadelenin, Ortaçağda, papayla imparator arasında çekişmeye

dönüşmesinin ardından önce Reform; peşinden de din ve siyaset ilişkisine çok

farklı yaklaşan Protestanlık doğdu. Bu gelişmeler, Hristiyanlık tarihinde yıkıcı

mezhep savaşlarına yol açtı. Halbuki İslam tarihinde, bu boyutta bir çatışmadan söz

etmek olanaksızdır. İslam’daki mezhep ayrılığı Hristiyanlıktakinden farklıdır.

Osmanlı ile İran birbiriyle savaşmıştır; ama bunun mezhep ayrılığıyla ilgisi yoktur.

İslam, Protestan tarzı bir reform veya Rönesans yaşamamıştır. Bu kavramlar

Hristiyan kökenli olduğu için, İslam dünyasında pek itibar görmemiştir. Ancak,

İran’daki otoriter sistem altında, İslam Dininin hiyerarşi, engizisyon ve din işleri

başkanlığı gibi mecralarla tam anlamıyla kurumsallaştırılması İslam reformuna yol

açabilir. Hristiyanlığın yaşadığı din savaşlarına nihai çözüm, muhtemelen başka da

seçenek kalmadığı için, kilise ve devletin ayrılması olmuştur. Bu, pratikte de,

kanunda da kabul edilmiştir. Böylece hem siyasi iktidarın dini meselelere

 

 

 

karışması, hem de dini zümrenin, devletin siyasi iktidarını kendi amaçları uğruna

kullanması engellenmiştir.

 

Hristiyanlıkta, dünyevi olanla ruhani olanın, başından beri ayrı tutulmasına

rağmen, İslam’da modern zamanlara kadar insan faaliyetleriyle onları düzenleyen

kuralları, dinle siyaseti ayırmak mümkün değildi. Klasik Arap dünyasında dünyevi

ve kutsal, manevi ve maddi, dini ve laik gibi ikili kavramlar ve bunların yaşam

içinde ayrı alanlara sahip olması söz konusu değildi. Arap dünyasının bu ayrımla

tanışması dış etkenler sonucunda oldu. Son yıllardaysa, İslam aleminde bu Batılı

etkenler, saldırıya uğradı, zayıflatıldı ve itibar kaybettirildi. Genel olarak, yalnızca

küçük çaplı seçkin bir sınıf tarafından kabul görmüş olan bu ayrımın getirdiği

fikirler iyice yıpratıldı. Dış etkenlerin zayıflamasıyla birlikte, kökleri derinlerde

yatan eski algılara, kaçınılmaz bir dönüş başladı.

 

Üç büyük Din de Ortadoğu’da doğmuştur ve aralarındaki politik farklar,

kutsal kitaplarda net bir şekilde ifade edilmiştir. Hazreti Musa, halkını kölelikten

kurtarmış; ama Vaat Edilen Topraklara girememiştir. Hazreti İsa çarmıha gerilmiş;

ve müritleri, Roma İmparatoru Hristiyan oluncaya kadar, zulüm gören bir azınlık

olmuştur. Hazreti Muhammed ise, hayattayken daha başarıya ulaşmış ve çok

geçmeden imparatorluğa dönüşecek bir devletin başına geçmiştir. Humeyni’nin

hatırlattığı gibi, Hazreti Muhammed sadece bir cemaat yaratmakla kalmamış; aynı

zamanda bir yönetim biçimi, bir toplum ve devlet düzeni kurmuş; bir hükümdarın

yapmakla yükümlü olduğu her şeyi yapmıştır. İslam’ın başından beri din ve devlet,

bir bütün olarak algılanmıştır. Müslümanların belleğinde, kutsal metinlerde ve

tarihçelerde bu iki kavram aynıdır. Diğer iki dine kıyasla, inanç ve iktidar

arasındaki bu yakın ilişki, İslam için karakteristik özellik olarak süregelmiştir.

 

Tarihi farklılıklar bununla sınırlı değildir. Hristiyanlığın yükselişi, Roma

İmparatorluğu’nun çöküşüne denk gelir. Bu yüzden Kilise, ayakta kalabilmek için

kendi yapılarını kurmuştur. Hristiyanlığın, “mazlumların yasaklı dini” olduğu

zamanlarda Tanrı, müritlerini, imanlarını arındırmak için çileye ve sınava tabi

tutan ilahi güç olarak görülmüştür. Hristiyanlık Roma İmparatoru Konstantin

tarafından kabul edilip devlet dini olduğunda, Hristiyanlar yönetimi ele geçirmek

isteğiyle, kurumları yeniden düzenlemiştir. Hatta pek çok Hristiyan için, Roma

Kudüs’ten; Latince de Arami dilinden daha kutsal sayılır. Öte yandan İslam, yeni

inancın yayılmasıyla güçlenen bir imparatorluğun doğuşuna paralel olarak

yükselmiştir. Arapça, yeni inancın vahyolunduğu dil olduğu için, kutsal sayılmaya

başlanmıştır. Müslümanlar için devlet ilahi adaletin buyurduğu bir gerekliliktir ve

Tanrı inancını savunup yaymaya ve kurallarını uygulamaya yarar. Evrenin bu

şekilde algılanışında Tanrı, kullarını sınayan olarak değil, kullarına yardımcı olarak

görülür. Kullarının başarısını isteyen ve onayını kullarına zafer ve hakimiyet

bahşederek gösterendir. Elbette İslam alemindeki bazı azınlık ve muhalif

 

 

 

 

mezhepler için bu algı, kısmen farklıdır. Şiilerde, neredeyse Hristiyanlıktakine

benzeyen bir çile ve tutku kavramı mevcuttur. Bu durum, zafer gösterisi peşindeki

militanların radikalizmiyle birleştiğinde her an patlamaya hazır, kuvvetli bir sosyal

güç oluşturur.

 

İslam’ın erken dönemine ait bu algılar, halen önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Bunların etkisi, özellikle Müslüman öz bilincinin şekillenmesi ve karakterinde göze

çarpar. Müslümanların çoğu için İslam, kimlik ve sadakatin, dolayısıyla da

otoritenin ve otoriteye bağlılığın temelidir. Dünyanın her yerinde, farklı

zamanlarda, farklı amaçlarla insanların, kendilerini ülke, ulus, ırk, sınıf, dil veya

başka kriterlere göre tanımlaması gibi, İslam’da da kendini algılama önem taşır.

İslam’da kimliğin temelini oluşturan unsur dindir. Dolayısıyla, yerliyle yabancıyı,

içeriden olanla dışarıdan olanı ayırt eden de budur. Hatta zaman zaman, ve dost

düşman bile bu ayrım üzerinden belirlenir. Elbette diğer bağlılıkların da önemi

vardır; ama etkili olabilmeleri için dinsel, en azından mezhepsel bir biçim almaları

gerekir. İnananla kafir ayrımı, yazılı belgelerde de açıkça görülebilir. Bu ayrımı

tarihsel olarak iki örnekle netleştirmek mümkün: 17.yüzyılda Kanuni Sultan

Süleyman’ın Viyana’ya gönderdiği askeri heyetin raporunda, kaleyi bekleyen

muhafızlardan, “kafir” diye bahsedilmektedir. 19.yy’da İstanbul’da yayınlanan

günlük gazete ise, Köprüde meydana gelen bir kazada yaralanan gayrimüslimden,

gavur olarak bahsetmektedir. Her iki örnek de farklı biçimlerde, İslam’da dinin,

kimliğin temeli olduğuna dair genel algıya işaret etmektedir.

 

Müslümanlıkta kimlik ve bağlılık algısının diğer dinlerden farklı olduğuna

çarpıcı bir örnek de, uluslararası ilişkiler alanından verilebilir. Başka ülkelerin

devlet başkanları dini tercihlerine göre toplantılar düzenlemez; hatta dine dayalı

gruplaşma, Modern Dünyada fikren bile saçma bulunur. Oysa İslam Dünyasında

gayet normal karşılanan bir şekilde, yönetimi monarşi veya cumhuriyet;

hükümetleri muhafazakar veya radikal olsun 57 devlet başkanı, İslam

Konferansında bir araya gelip işbirliği yapabilmektedir. 60 yıldır düzenlenen

zirvede, Üyeler yapısal, ideolojik ve siyasi farklılıklarına rağmen, anlaşmaya varıp

ortak hareket edebilmektedir.

 

İç işlerinde de benzer bir fark görülebilir. Çok partili açık demokrasilerde,

kendilerine Hristiyan veya Budist diyen partiler olsa da, sayıları azdır ve

seçmenlere yaklaşımlarında dini konular, ufak bir rol oynamaktadır. Oysa ki İslam

ülkelerinin çoğunda din, iç politikada, dışişlerinde olduğundan çok daha önemli bir

yer tutar ve güçlü bir siyasi etkendir.

 

İslam’da din, kimliğin esası olarak algılandığından, dini kimlik, devlete

bağlılık anlamına da gelir ve yönetime sadakat talebini de oluşturur. Çoğu

Müslüman toplumda kişinin sadakati veya sadakatsizliği, genelde din üzerinden

ölçülür. Burada önemli olan dini inançtan çok, toplumsal bağlılıktır. Gelenek ve

 

 

 

 

uygun davranış, görünüşte bağlılığın belirtisi olarak kabul edildiğinden, aykırı

düşünceler sadakatsizlik, inancından dönmekse, hıyanet olarak görülür. Son iki

asırda yaşanan yoğun değişime karşın İslam, Müslüman ülkelerde en çok kabul

gören mutabakat biçimidir. Müslüman ülkelerde dini semboller ve çağrılar,

toplumsal güçlerin hükümetten yana veya karşısında olsun, harekete geçirilmesi ve

seferberliği için hala en etkili kuvvetlerdir. Nitekim kimlik ve bağlılıkla birlikte

otorite de, İslam tarafından belirlenir. Batılı düzenlerin çoğunda siyasi otorite,

düşünce ve pratikte egemenliğini, miras ve gelenekten; daha modern

zamanlardaysa halktan alır. Otoritenin hanedan içinde intikali elbette ki, dünyanın

her yerinde olduğu gibi, İslam topraklarında da yerleşikti; ve Bağdat halifeleri,

Osmanlı sultanları gibi hanedanlar, İslam tarihinde büyük rol oynadı. Fakat

halefiyet, bir çeşit tayinle veya seçimle oluyordu. Hükümdar ölünce saltanatın en

büyük erkek çocuğa devredilmesi, modern zamanlarda Avrupa tarafından

tanıtılıncaya kadar, İslam dünyasında bilinmiyordu. Şu andaysa, bazı cumhuriyetler

de dahil olmak üzere tüm İslam Dünyasında yaygın olarak uygulanmakta.

Geleneksel İslam görüşünde bir hükümdarın yetki kaynağı, halef selef veya halkı

değil, Allah’ın kendisidir. Otoritenin de kanunun da tek kaynağı odur. Eğer

hükümdar veya yönetici Allah’ın hükümdarıysa ve Tanrının kanununu

uyguluyorsa, ona itaat etmek dini bir vazifedir. Otoriteye itaatsizlik ise, suç olduğu

kadar günahtır. Hem bu dünyada hem de ötekinde cezalandırılır. Ancak, hükümdar

gücünü Tanrıdan almıyorsa ve uyguladığı kanun Tanrınınki değilse, o hükümdar

gaspçı bir zorbadır. Bu durumda, itaat vazifesi ortadan kalkar ve itaatsizlik sadece

bir hak değil, aynı zamanda bir görev olarak ortaya çıkar.

 

Bir hükümdarın meşruluğu veya devlet başkanlığını gasp etmesi gibi konular,

İslam alimlerince asırlardır tartışılmaktadır. Bir hükümdar nasıl meşru olur ve

meşruluğunu ne zaman kaybeder? Hangi koşullarda ona itaatsizlik hakkı doğar, ya

da İslami açıdan itaatsizlik vazifesi hangi durumlarda başlar; bir hükümdar ne

zaman devrilebilir? İslam bünyesinde de kendine has devrimci ideolojiler

mevcuttur; ve bu devrimci hareketlerin tarihsel kayıtları bulunmaktadır. İslam

toplumunun belleğinde bu anıların hala güçlü bir çekiciliği vardır. Son dönemde

İran’da ve bölgedeki diğer ülkelerde meydana gelen olaylar, bu anılara yeni bir

anlam kazandırmıştır.

 

Modern tarihin büyük bölümünde, iki asrı aşkın bir süre boyunca İslam’ın

merkezi olan toprakların, Avrupalı sömürgeci güçlerin etkisi ve egemenliği, hatta

bazen doğrudan idaresi altında kaldığını gördük. Bu dönem boyunca sömürgeciliğe

verilen tepkiler, kabul ve taklit; karşı koyma ve isyan gibi farklı biçimlerde gelişti.

Eğitimli ufak bir kesim değil de kitlelerin dahil olduğu gerçek bir toplumsal

ayaklanma olduğunda, isyan hareketi kendini milliyetçi, vatansever, sosyal veya

ekonomik yönden değil, İslami açıdan ifade etti. 19. yy’da Avrupalıların İslam

 

 

 

 

 

topraklarına yayılmaya başladığı dönemde, İngilizler Hindistan’ın Müslüman

kuzeybatısını, Ruslar Kafkasya’yı, Fransızlar Kuzey Afrika’yı işgal ettiğinde, en etkili

ve ısrarcı direniş, Hindistan’da Ahmet Barelvi (1786- 1831), Dağıstan’da İmam

Şamil (1797-1871) Cezayir’de Abdül Kadir (1808-1883) gibi  Müslüman dini

liderlerin önderliğinde, İslam kardeşliği örgütlerince yürütülen İslami direnişler

oldu. Üç direniş de durduruldu. Bunu, bir kabul ve bir raddeye kadar uyum sağlama

dönemi takip etti. İngiliz, Fransız ve Rus imparatorluklarının Müslüman tebaası,

aralarında karşı çıkanlar olmasına rağmen, efendilerinin dilini öğrenmeye ve

kültürel kalıplarını benimsemeye başladı.

 

İslami direnişin ikinci dönemi, 19.yy sonuna doğru geldi. Avrupa istilası ve

tahakkümüne karşı ilk defa İslam Dünyasının birleşmesini hedefleyen bir siyasi

hareket doğdu: Pan-İslamizm yani İslam Birliği. O zaman bu hareketlerin, biri

“devlet destekli ve genelde diplomatik olarak kullanılan”, diğeriyse “muhalif ve

sosyal radikalizmin bir nebze ötesine geçen” şeklinde iki farklı türe ayrıldığını,

devamında da bunun, Pan-İslam akımının karakteristik özelliği haline geldiğini

gördük.

 

  1. yy başında, Dünyanın lider güçleri Avrupalı imparatorluklardı; bu

nedenle anayasaya dayalı parlamenter yönetimler, başarının formülü olarak

görülmeye başlandı. Bu algı, İran ve Osmanlı İmparatorluğunda anayasal

devrimlerle kendini gösterdi. 1918’de Batılı kuvvetlerin galibiyetiyle güçlendi. Bir

süreliğine yeni bir İslami militanlık dalgası görüldü. Fakat laik, Kemalist Türkiye

Cumhuriyeti ile Transkafkasya ve Orta Asya’da Sovyetler Birliği’nin güçlenip

sağlamlaşmalarıyla, bu İslamcı faaliyetler sona erdi. Ortadoğu genelinde, bazı

yerlerde sosyalist, bazı yerlerde milliyetçi ve bazen ikisi birlikte olmak üzere, laik

hareketlerin hakim olduğu bir döneme girildi.

 

1930’ların sonunda bu süreci zayıflatan yeni İslamcı militanlar türedi; ama

50’lerin başında, özellikle militan faaliyetlerin ana merkezleri olan İran ve Mısır’da

olmak üzere, güçlü yöneticiler tarafından bunun da önüne geçildi. İran Şahı ve

Mısırlı Cemal Abdülnasır, birçok açıdan farklı olsalar da, kurmaya çalıştıkları rejime

tehdit olarak gördükleri unsurlar ortaktı. İslamcı militanlığı kontrol altına almak

için her şeyi denediler. İran’da Şah başarısız oldu ve devrildi. Yerine militan İslamcı

bir rejim geçti. Mısır’da ise Abdülnasır’ın selefi Enver Sedat suikasta uğrayınca,

yerine geçen Mübarek hala başta, ama her geçen gün artan bir biçimde radikal

İslamcı muhalif güçlerce tehdit edilmekte. Böylesi güçler şu anda tüm İslam

Dünyasında ve ötesinde aktif halde. Dönek ve hain olarak gördüklerine

saldırıyorlar. Önce yurt içinde sonra yurtdışında nihai düşmanları saydıkları

imansızlara saldırmayı hedeflemekteler.

 

 

 

İslam ve Musevilikte Din ve Siyaset

 

Üç ilahi Din de aynı bölgeden çıkmıştır ve elbette ortak özellikleri vardır.

 

Musevilik ve İslam’a yakından baktığımızda bu benzerlikleri bulmak zor değildir.

Hem Yahudilerin medeni kanunu, tören kuralları ve dini efsanelerini kapsayan

Babil Talmudunun, hem de İslamın ilahi kanunu Şeriatın doğduğu yer Irak’tır.

Şeriat, Arapça bir şeye giden yol anlamına gelir. İbranicede halakha aynı anlamda

kullanılır. Prensipte, İslam devletinde yasama erki yoktur; o yüzden yasama

meclislerine de gerek yoktur. Şu anda tüm Hristiyan aleminde bir tür meclis düzeni

vardır. Az ya da çok demokratik olsun, kanun koymak üzere kurallar çerçevesinde

bir araya gelirler. Pratikte ise, elbette Müslüman yönetimler de kanun koyup

değiştirir. Binyıldır aynı temel yasal ilkelerle devam edecek halleri yoktu tabi ki.

Fakat, bu yasama süreci gizli ya da üstü kapalı işler. İlahi adaletin ve ebedi kanunun

netleştirilmesi ve uygulanmasına yönelik olarak yargıçların yorumlamaları veya

hükümetlerin düzenlemeleri şeklindedir. Bu, daha büyük bir farklılığın parçasıdır.

 

Musevilik, Hristiyanlık ve İslam gibi, hem bir din hem de bir kültürdür; ancak

bir medeniyet değildir. Musevilik bu iki medeniyetin de bir parçası olagelmiştir.

Yahudilerin çoğu son on dört asırdır Hristiyan ya da Müslüman hükmünde yaşamış;

bu medeniyetlerde bir alt kültür olmuşlardır. Musevi tarihinin yaratıcılık ve

başarıları, Hristiyan veya Müslüman topraklarda gerçekleşmiştir. Musevi yaşantısı

bundan doğrudan etkilenmiştir. Bu iki medeniyetin içinde yaşayan Yahudiler,

kültürel ve sosyal açıdan ikisinden de derinden etkilenmiştir.

 

Tarihsel açıdan iki tür Yahudi vardır: İslam Yahudileri ve Hristiyanlık

Yahudileri. Yani, İbranicede Almanya anlamına gelen Aşkenaz ve İspanya anlamına

gelen Seferat Yahudileri. Elbette bu ayrım, dini açıdan veya ibadetleri arasındaki

ufak farklılıklardan değil, medeniyet ve kültürle ilgilidir. Törenlerde kullandıkları

nesneler bile, geldikleri ülkenin baskın diniyle benzerlik gösterir. Evlilik gibi

mahrem bir konuda bile hahamları, İslam topraklarında yaşayan Yahudilere

çokeşliliğe izin verirken, Hristiyanlık Yahudileri tekeşlilikle sınırlandırılmıştır. Din

adamları da kıyafetlerine varıncaya kadar ruhban sınıfı veya ulema ile benzerlik

gösterir.

 

Son zamanlarda Batı dünyası, Judeo-Hristiyan geleneğinden bahseder

olmuştur. Aslında kadim bir gerçeği ifade etmesine rağmen bu deyim, yeni

kullanılmaya başlanmıştır. Modern zamanlarda bu ifadeye karşı çıkan yok, ama

eskiden olsa iki tarafı da çok kızdırırdı. Aslında aynı şekilde Judeo-İslam

geleneğinden de söz edilebilir.

 

Bugün İsrail’de bu iki farklı gelenek karşılaşmış ve bir araya gelmiş

bulunmaktadır. 50. yılını kutlayan bir ülkede, toplum ve siyasal rejim için bu kısa

 

bir zamandır. Musevi Toplumu, bundan önce, 30 yıl İngiliz, daha öncesinde dört

yüzyıl kadar Osmanlı, daha evvelinde ise, bin yıl kadar Müslümanların

hakimiyetindeydi. Tabii ki bunların izi kaldı. Şaşırtıcı biçimde İsrail Devleti sadece

İngilizlerin değil, Osmanlının da selefidir. İsrail, devlet düzeni olarak toplumsal

alışkanlıklar ve geri kalanı açısından kısmen klasik, büyük oranda da 19 yy. ve 20.

  1. başında reform gören Osmanlı sistemini devam ettirmektedir. Osmanlı mirası,

İsrail’de Osmanlının devamı niteliğini taşıyan başka devletlerden çok daha

muhafazakar biçimde korunmuş ve sürdürülmüştür. Balkan devletlerinden,

Türkiye Cumhuriyetinden veya herhangi bir Arap ülkesinden çok daha fazla. Millet

sistemini benimsemiş olan Osmanlı İmparatorluğu, bunu tam anlamıyla 19. yy’da

düzene oturtmuştur. Her dini cemaat kendi liderleriyle kendi kurallarına uygun,

kendi eğitim kurumlarına sahip bir biçimde yaşıyordu. Evlilik, boşanma, miras

işleri dini topluluklara aitti. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler aynı mahallede

yaşasalar da, kuralları çiğneyenler, kendi din adamlarınca cezalandırılıyordu.

Osmanlının bu uygulamaları modern İsrail devletinde de görülmektedir. Kılık

kıyafet açısından bile hahamlar, 19. asırdan kalma Osmanlı din adamlarına

benzemektedir.

 

Hristiyanlık ve politikalarından bahsederken, kilise ve devlet sorunlarından,

ilişkilerinden bahsetmek adet olmuştur. Kilise, hem ibadet, hem de dini kurumsal

yapının kendisi anlamına gelir. Oysa ki sinagog veya cami için bu geçerli değildir.

Böyle bir benzetme yanlış olur. Yapılıyorsa da cehaletten kaynaklanmaktadır.

Hristiyan aleminde kilise ve devlet, toplumda iki ayrı alanı ifade etmek için

kullanılmakta: biri siyaset ve iktidarla, diğeri ise din ile ibadetle ilgilenen yapılar.

İkisinin de kendi kurumları, personeli ve kuralları var. Tarih boyunca bu ikisi

birleşse de ayrılsa da, hep iki ayrı kurum olmuş. Fakat İslam ve Musevilikte benzer

bir ayrım yok. Hristiyanlık ve İslam için din ve politikayı ve ikisinin bu

toplumlardaki etkileşimini tartışırken, dini ve siyasi erkin bu iki toplumda nasıl

uygulandığını tarihi belgelerden izlemek mümkün.

 

İslam tarihinin on dört asrına ve Hristiyanlığın on altı asrına bakarak bu

konuya değinelim. İki binyıl değil de on altı asır dememin nedeni, Hristiyanlığın

313’te Konstantin’in Hristiyan oluşuyla Roma Devletinin resmi dini olarak kabul

edilişine kadar iktidarla uğraşmamış olması. İslam’da ise Muhammed daha

hayattayken bir devlet kurup yönetti. İslam’da inanç ve iktidar birlikte tanımlandı.

Hristiyanlıkta ise devlet, şehitlik ve zulümle geçen asırlar sonrasında ele geçirildi.

Musevilere gelince, çok daha küçük bir topluluk olmalarına rağmen, siyasi yazınları

kapsamlıdır. Genel olarak uygulanan prensip, “devletin söylediği olur” ilkesidir.

Yahudilerin egemenlik deneyimi sınırlıdır. Kadim Yahudi Devletleri çok eski

zamanlarda kalmış, yenisinin ise tarihi genelleme yapmak için çok kısadır.

Hristiyanlık ve İslam Dünyasının tecrübeleriyle karşılaştırmaya yetmeyebilir; ama

 

 

 

yine de cemaatlere özerklik verilen ülkelerde, Musevi siyasi yaşamı dikkate

alınabilir. Osmanlı millet anlayışında olduğu gibi, Doğu Avrupa’da da benzer

yaklaşımlara rastlamak mümkün. Fakat bu cemaat otoritesi, Müslüman ülkelerde

de Hristiyan ülkelerde de daima sınırlı tutulmuştur. Geri alınabilir haklardan ve

yetkilerden oluşur; ve baskın olana benzer. Hahamlar, devlet olsa da olmasa da,

hatta çoğunlukla koşulların gerektirdiği gibi devlete rağmen ve hangi medeniyet

altında yaşarlarsa yaşasınlar, kendilerini Yahudi kimliğinin garantisi olarak görmüş

oldukları anlaşılmaktadır. Musevilikte kilisenin eşleniği bir kurum yoktu.

 

Müslüman deneyimi ise biraz daha farklı. Devletin başı, dini lider olarak da

kabul edilirdi. Hz. Muhammed’den sonraki halifeler, peygamberin dini otoritesini

devam ettirdiler. Müslüman kuram, halifeyi, devlet başkanını manevi lider olarak

değil, ama dini lider olarak görürdü. Hristiyanlıktaki gibi ayrı bir dini kuruma

ihtiyaç yoktu. Bazı açılardan hahamları model almış olan ulema, din ve hukuk

alimleri olarak görülürdü. İslam’ın ilk dönemlerinde bir mecburiyet olarak gördüğü

devlete güvensiz yaklaşan, dolayısıyla devlet işlerine pek bulaşmayan ulema,

Ortaçağda İslam dünyasının üç koldan saldırıya uğraması (Batı’dan Haçlılar

doğudan Moğollar ve içeriden Şii ve İsmaili saldırıları) karşısında devletle

yakınlaşmıştır. Zamanla meslek halini alan din adamlığı maaşa bağlanınca,

hiyerarşi de oluştu. Dolayısıyla, devlet mekanizmasının bir parçasına dönüşen dini

hiyerarşi, kendi kuralları gerektirdiğinde devlete karşı gelebilen bağımsız bir

örgütlenmeydi. Osmanlı İmparatorluğunda Şeyhülislamın padişahı kurallara

uymadığı takdirde tahttan indirme hakkı bulunuyordu.

 

  1. yy. Osmanlı reformları ve diğer ülkelerdeki daha küçük çaplı akımlar çok

sayıda değişiklik getirdi. Mesela ulemanın, devlet memuru haline dönüştürülüp

devlet mekanizmasının parçası haline getirilmesi gibi. Bundan çok daha önemlisi,

kanunların kademeli olarak laikleştirilmesi, medeni kanun, ticaret hukuku ve ceza

kanununun düzenlenip şeriat kanununa takviye edilmesi, sonunda da şeriatın

yerine geçmesi oldu.

 

İslam Dünyasında yeni dönem, Fransız Devrimi fikirlerinin etkisiyle başladı.

Bu döneme, Rönesans, Reform ve bilimsel devrim gibi daha önceki Avrupalı

ilerlemelerin etkisi olmadı; çünkü bu fikirler Hristiyan kökenli oldukları için,

bertaraf edilmişti. Fransız Devrimi ise, Hristiyan menşei taşımıyordu; hatta

Hristiyanlık karşıtı olarak sunuluyordu. Mısır’ın Fransız işgaliyle Batıya açılım ve

Batılı kurumlarla tanışma başlayınca, merak da giderek artar. 19. yy’da Batı’ya

açılmanın hızlandığı dönemde, üç devlet modeli ilgi çekiyordu: Fransız modeli

Devrimci cumhuriyet; İngiliz modeli krallığa bağlı sınırlı anayasal otorite;

Avusturya-Alman tarzı bağımsız kurumlarla uğraşmayan kanuna dayalı devlet

modeli.

 

Şu anda da İslam Dünyasında bunun farklı çeşitlerini görmekteyiz. Bir yanda

tamamen geleneksel olan ya da öyle olduğunu iddia eden ülkeler var. Örneğin

Şeriatle yönetilen Suudi Arabistan “Kur’an anayasamızdır” diyor. Örneğin Mısır gibi

uzlaşmacı görünenler var; bazı yasalar laik, ama medeni hal kanunu şeriate bağlı.

Örneğin, dinin tamamen devlet işlerinden ayrıldığı eski Sovyet Cumhuriyetleri ve

Türkiye gibi tamamen modern ülkeler de var. Şeriatın hiçbir alanda yasal gücü veya

geçerliliği yok. Türkiye gibi şeriatın geçersiz kılındığı veya kapsamının azaltıldığı

ülkeler olduğu gibi Afganistan, Pakistan, Sudan, İran gibi yeniden Şeriat düzeninin

getirildiği ve kapsamının iyice genişletildiği ülkeler de var. Dolayısıyla genel olarak

bakıldığında İslam Dünyasında devletlerin yönetim şekli olarak örnek alabileceği 2

model mevcut: Türk modeli ve İran modeli. Bir yanda Türkiye’de bütünüyle

modernleşme, laikleşme, dinin devlet işlerinden ayrılması ve denetlenmesi, dinin

kamusal ve siyasi hayattan ayrı tutulması; öte yandaysa İran İslam

Cumhuriyeti’nde Şeriat’ın yeniden kabulü ve yaptırımlarla kesin bir şekilde

uygulanması. Kemalizm ve Humeynizm olarak adlandırabileceğimiz bu birbirine

tamamen zıt iki sistemden biri laik demokrasi; diğeriyse İslam dinine dayalı devlet

rejimidir. Biliyoruz ki Türkiye’de kayda değer bir azınlık, devletin yeniden

İslamlaştırılmasını istemektedir. Halen iktidarda olan AKP son seçimlerde oyların

%20’sinden fazlasını aldı. Şu anki beyanlarına bakılırsa, AK parti kendisini

Müslüman demokrat olarak tanımlamakta ve  Kıta Avrupa’sındaki Hristiyan

Demokrat partiler gibi anayasanın laik temeliyle derdi olmadığını iddia etmekte.

Ancak, Kemalist devrimin başarılarına ciddi bir tehdit oluşturduklarına yönelik

bazı eleştiriler var. Tercihlerini laik demokrasiden yana kullanmak isteyecek

İranlıların oranını bilmemize ise, imkan yok. Çünkü, din erkiyle yönetilen bir

ülkede böyle bir tercih belirtmek yasak. Ancak, böyle bir değişim isteyen pek çok

İranlı olduğu izlenimini edinmek zor değil. Dolayısıyla, gelecekte Türkiye ve İran’ın

rol değiştirdiğini tasavvur etmek artık mümkün.

 

Musevilere dönecek olursak, İsrail’de Museviler, dinin baskın olduğu bir

devletle laik bir devlet arasında seçim yapmakla karşı karşıya. Aynen Türkler,

İranlılar ve diğer Müslüman halklar gibi. Bu ülkede de gereken düzenlemelerin

yapılması lazım. Kemalizm ve Humeynizm arasında bir seçim hakkı var ve İsrail’de

Kemalistlerin de Humeynicilerin de kamusal hayatla uğraştığını görmek mümkün.

Geçmişte din ve devletin ayrılması olgusunun, -Hristiyan bir soruna Hristiyan bir

çözüm olarak görülüp- Müslümanlarla ve özellikle yakın zamana kadar ne

Hristiyanlıktaki kilise gibi bir kurumsal bir dini yapıları, ne de devletleri olan

Musevilerle alakası yok sanılıyordu. Ancak Yahudilerin artık bir devleti var. Dinleri

hızla kurumsallaşırken, din ve devlet ilişkileri de mesele haline gelmektedir.

Bundan sonra İsrail toplumunda atılması gereken adım da, hem akla hem de

 

 

 

Musevi dini ritüellerine uygun olarak, mahremle kamusalın; semavi olanla dünyevi

olanın yani özünde kutsal olanla laik olanın ayrılmasıdır.

 

 

Ortadoğu’da Eşitlik ve Özgürlük

 

Ortadoğu’da modern tarihin başlangıcı olarak kabul edilen, Napolyon’un

 

1798 tarihli Mısır çıkartmasıyla birlikte, Fransız Devrimi bölgeye ulaşmış oldu. O

zaman başlayan siyasi tartışmalar halen sürüyor. Batılıların öne çıkardığı

kavramların İslam dünyasındaki karşılıkları farklıdır. İnananlar arasında eşitlik

anlayışı, İslam’ın 7.yy’da kuruluşundaki temel ilkelerdendir. Hintlilerin kast sistemi

ve Batılıların ayrıcalıklı soylu  erklerine zıt bir biçimde, İslam eşitliğe önem vermiş

ve uygulamıştır. Özellikle sosyal ve ekonomik açılardan, hatta bazen etnik ve ırksal

olarak, eşitsizlik yaratan durumlar olmuştur. Ancak bunlar, İslam ilkelerine aykırı

biçimde meydana gelmiştir ve  hiçbir zaman Batı’daki düzeye ulaşmamıştır.

 

İslam’ın eşitlik kuralının üç istisnası vardır: köleler, kadınlar ve kafirlerin

hor görülmesi. Ancak Batı’ya bakacak olursak, 19. hatta 20. yy başına kadar,

pratikte benzer eşitsizlikleri görmek mümkündür. Öyle ki, Fransız Devrimi sonrası

Fransa, ABD veya herhangi bir Hristiyan ülkede fakir bir adamın tepeye yükselme

şansı, Müslüman Ortadoğu’ya kıyasla çok azdı. Dolayısıyla eşitlik ilkesi, ezelden beri

İslam Dünyasında gayet iyi anlaşılan bir kavramdır. Ancak Napolyon’un bahsettiği,

Mısırlılarda kafa karışıklığı yaratan özgürlük fikri ise, o döneme kadar siyasi bir

terim olarak kullanılmamıştı; ve bir insanın köle olmadıkça özgür olduğunu

belirtmek için kullanılan hukuki bir terimdi.  Bu terim, yakın zamana kadar

Ortadoğu’da siyasi bir metafor olarak kullanılmıyordu. Mısırlı alim Şeyh El Tahtavi,

1826 yılında Paris’e yaptığı ziyaret sonrasında yazdığı ve 1834’de Arapça, 1839’da

Türkçe olarak yayınlanan kitabıyla, köle olup olmamanın siyasetle alakası olduğuna

bağlamında kafa karışıklığına son vermiş oldu. Ona göre Fransızlar, özgürlük

derken Müslümanların adalet dediği şeyi kastediyordu. Bu, çok doğru bir tespitti.

Genel anlamda Batılılar, siyasi açıdan bir devletin iyi yönetilmesini özgürlükle, kötü

yönetilmesini ise, kölelikle bir tutuyordu. Müslümanlar ise devlet yönetimini

adaletli ve adaletsiz olarak algılıyordu. O zamandan bu yana bu çelişen algılar,

farklı şekillerde sürüp gidiyor.

 

Geleneksel olarak İslam’da ideal devlet yönetimi, adalet ile ifade edilir. Adil

olan kanuna uygun olandır ve kanun da Tanrı’nın belirlediği Şeriat kanunudur. Peki

adalet standartlarına uymayan bir rejime ne denir? Geleneksel İslam kural ve

düşüncesine göre bir hükümdarın adil olarak nitelendirilmesi için iktidarı hakkıyla

elde edip başa geçmiş olması ve devleti hakkıyla yönetiyor olması gerekir. Başka

bir deyişle zorba veya despot olamaz.

 

 

 

 

İslam’ın adalet anlayışı kayıtlara geçmiştir ve Peygamber zamanına dayanır.

Hazreti Muhammed’in hayatı iki döneme ayrılabilir. Başta memleketi Mekke’de

yaşamaktadır ve mevcut rejime karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla Mekke dönemi, var

olan düzene karşı muhalefet ve isyan hatta devrim mesajı içermektedir. Ardından

gelen Hicret dönemi ise Mekke’den Medine’ye göçle başlar. Muhammed artık

otoritenin kurbanı değildir, hükümdar olmuştur. Bu dönemin siyasi geleneği,

düsturu ve yol göstericiliği, Mekke döneminde olduğu gibi devlete direnmek veya

karşı çıkmak üzerine değil, devletin nasıl yönetileceğine dairdir. Dolayısıyla İslami

yazıtlar, İslam hukuku ve  siyasi kültürünün başından beri iki ayrı gelenek var

olmuştur. Mekke dönemi aktivist; Medine dönemi ise dingin olarak

nitelendirilebilir.

 

Biri eylemci biri dingin ve kabulcü bu iki gelenek, İslam devletlerinin tarihi

boyunca süregelmiş, İslami siyasi düşünce ve pratiğinde geçerli olmuştur.

Müslümanlar başından beri iktidarın devralınması, uygulanması, intikali, meşruluk

ve otoritenin sınırları gibi politik sorunlar ve devlet meseleleriyle ilgilenmiştir. Bu

konular, İslam dahilinde teolojik yazın, hukuki yazın (ki bu İslam’ın anayasası

olarak adlandırılabilir), hükümet işlerinin yürütülmesi üzerine memurlar

tarafından hazırlanan uygulama yazını ve Eski Yunan’dan etkilenmiş olan felsefi

yazınlarda irdelenmiştir. Hatta Plato’nun Cumhuriyet’i ve Aristo’nun Siyaset’inin

İslami versiyonları yaratılmıştır.

 

Zaman içinde kabulcü veya otoriter eğilim güçlenmiş; dinin ve şeriatın

buyurduğu şekilde otorite üzerine kısıtlama getirmek, giderek zorlaşmıştır. İslami

kaynaklarda düzene duyulan gereksinim, gitgide daha çok vurgulanır olmuştur.

İslami tartışmalarda sıkça kullanılan fitne deyimi, bağlamına göre fesatçılık,

düzensizlik, karışıklık hatta anarşi anlamına gelebilir. Tiranlığın ve zorbalığın,

anarşiden daha iyi olduğuna ısrarlı bir şekilde değinildiği görülmektedir. Bu elbette

bir bakış açısını yansıtır. Tüm görüşler bu yönde değildir. İslam Dünyasında belli

zamanlarda ve belli yerlerde bu görüş baskın geldiği kadar, kesin bir şekilde

reddedildiği de olmuştur.

 

İslam geleneği, hükümdarın devlet yönetimine dair iki noktaya ısrarla

değinmektedir. Bunlardan biri, -Kur’an’ın da belirttiği gibi- hükümdarın kendi

başına karar vermeden, başkalarına danışması gerekliliğidir. Bunun aksi yani

devleti yönetenin kendi bildiğini okuması, despotluk kabul edilip (Arapça istibdâd)

şeytani ve günah olarak addedilir. İktidardaki bir yöneticinin istibdadla suçlanması

da, devrilmesi için yapılan bir çağrı niteliği taşır. Peki devletin başı kime

danışmalıdır? Pratikte, toplumda yer edinmiş, nüfuzlu gruplara danışması gerekir.

Eski zamanlarda genel olarak uygulandığı gibi Suudi Arabistan ve Irak’ın bazı

bölgelerinde halen, aşiret reislerine danışılması önemlidir. Ancak Suriye ve Mısır

gibi şehirleşmenin daha çok olduğu ülkelerde, bu artık o kadar da geçerli değildir.

 

Hükümdarların, kırsal kesimde, güçlü olan eşraf’a; şehirde, esnaf, tüccarlar,

memurlar, ulema ve askeri kurumlar gibi, üst yönetimle halk arasında doğal bir

aracı görevi gören gruplara danıştığı bilinmektedir. Bu danışma odakları, aynı

zamanda otoriteyi sınırlama görevini üstlenmiş gruplardır. Örneğin, Osmanlı

döneminde köklü ve güçlü bir yapıya sahip olan Yeniçeriler, padişahın danıştığı

grupların başında gelir. Bu gruplar önemlidirler; çünkü gerçekten etkili ve

güçlüdürler. Hükümdarın başına dert açabilme potansiyeline sahip oldukları gibi,

aynı zamanda padişahı tahttan indirme gücünü de ellerinde tutmuşlardır. En

önemli noktalardan biri de, aşiret liderlerinin, taşra eşrafının, dini liderlerin, lonca

başkanlarının ve askeri birlik komutanlarının hükümdar tarafından atanmış değil

kendi gruplarının içinden seçilmiş olmasıdır. Dolayısıyla danışma, geleneksel İslam

düzeninde çok önemli bir yer tutar; ancak hükümdarın yetkisini kısıtlayan tek

unsur değildir. İslam geleneğinin üzerinde durduğu ikinci nokta ise devlet

yönetiminin hem mutabakata hem de akde bağlanmış olmasıdır. İslam hukukunda,

İslam devletinin başkanı olacak olan yeni halifenin seçimle gelmesi gerektiği

belirtilmektedir. Ancak bahsedilen, genel bir seçimden çok, hükümdarın halefini,

muktedir kişilerden oluşan bir grubun seçmesidir. Aslında, ilke olarak soydan

geçen intikalin, isyan veya iç savaş dışında, hukuki gelenekte yeri yoktur. Ama

pratikte intikal, soydan geçmiştir. Halen de pek çok yerde hükümdarlık olsun

olmasın, devletin yöneticisinin halefini atamasına sık rastlanır. Fakat, her

halükarda kamuoyunun rızası önem taşır. Teoride ve hatta bazen pratikte;

yönetenin iktidarı elde etmesi ve elinde tutması, yönetilenlerin rızasına bağlıdır.

 

Bazı eleştirmenlere göre bu anlatılanlar teoride doğru olsa da, gerçekte,

Ortadoğu ve diğer İslam ülkelerinde, keyfi, zalim ve despot hükümetler yönetime

damga vurmaktadır. Hatta bazıları “İşte Müslümanlar böyledir, hep de

böyleydiler zaten. Batı’nın bu konuda yapabileceği hiçbir şey yok!” diyecek

kadar ileri gidebilmektedir. Bu anlayış, tarihin yanlış okunmasından ibarettir.

Ortadoğu’da devlet yönetimlerinin nasıl bu hale geldiğini görmek için biraz geriye

bakmak yetecektir.

 

Değişim iki safhada gerçekleşmiştir. Birinci safha, Napolyon’un istilasıyla

başlayıp, modern dünyaya yetişmeleri gerektiğini fark eden Ortadoğu ülkelerini

yönetenlerin, devlet yönetiminden başlayarak toplumlarını modernleştirmeye

çalıştıkları 19. ve 20. yüzyıl boyunca devam etti. Bu dönüşümler, çoğunlukla

tedbirli bir şekilde muhafazakar davranmaya meyilli sömürgeci güçlerce değil,

Osmanlı sultanları, Mısır paşaları ve hidivleri gibi yerel yöneticiler tarafından

gerçekleştirildi. Modernleşme, iletişim, savaş teknikleri, devlet yönetimi gibi Batılı

sistemlerin tanıtılmasıdır. Bunlara, kaçınılmaz olarak baskı ve tahakküm araçları

da dahildir. Daha önceki liderlerin yetişebileceğinin çok ötesinde kontrol, gözetim

ve yürütme araçlarının benimsenmesiyle, devletin otoritesi, çapını genişleterek

 

 

arttı. Dolayısıyla 20.yy sonuna gelindiğinde, ufak bir ülkenin beş para etmez

başkanı bile, geçmişin yüce halifeleri ve padişahlarının sahip olduğundan çok daha

kapsamlı bir iktidara erişti. Fakat, belki de modernleşmenin en kötü sonucu, az

önce bahsettiğimiz toplumdaki aracı güçlerin feshedilmesi oldu. Geleneksel

düzende devlet otoritesini etkin bir şekilde sınırlandıran toprak sahipleri,

tüccarlar, aşiret liderleri ve diğer gruplar, giderek zayıflatıldı ve çoğu bertaraf

edildi. Böylece bir yandan devlet daha da güçlenip yaygın hale gelirken, bir yandan

da üzerindeki kısıtlama ve denetimler azaltıldı.

 

Ortadoğu’da siyasi çalkantının ikinci safhası 1940 senesinde Fransız

hükümetinin Nazi Almanya’sına teslim oluşuna tarihlenebilir. Vichy’de işbirlikçi

yeni bir hükümet kuruldu. General De Gaulle Londra’ya giderek Özgür Fransa

Komitesini tesis etti. Fransız sömürge ve bağımlı devletleri, seçim yapmakta

serbestti. Fransız mandasındaki Suriye-Lübnan liderleri başta olmak üzere,

çoğunun seçimi Vichy hükümetinden yana oldu. Bu da Suriye-Lübnan’ın, Nazilerin

Arap dünyasındaki propaganda ve faaliyetlerinin merkez üssü olmasını sağladı.

Nazi fikirlerinin ve yöntemlerinin Ortadoğu’ya adapte edilmesiyle, daha sonra Baas

Partisine dönüşecek oluşumun ideolojik temelleri de böylece atılmış oldu. Parti,

1947’ye kadar resmen kurulmadı; ancak, emekleme döneminde Pan-Arabizm,

milliyetçilik ve bir tür sosyalizmi vurguluyordu. Suriye’den başlayarak Almanlar ve

Basçılar, Irak’ta da Nazi yanlısı bir rejim kurup başına Raşid Ali Geylani’yi

getirdiler. 1941’de İngilizlerin Irak’a askeri seferiyle, Raşid Ali rejimi devrildi.

Ardından, İngiliz ve Özgür? Fransa kuvvetleri Suriye’ye girip, Suriyeyi De Gaulle

hakimiyetine geçirdi. İngiliz ve Fransızlar II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonraki

yıllarda buradan ayrıldı; fakat çok geçmeden Sovyetler girdi. Baas Partisinin

liderleri, ufak düzenlemelerle Nazi modelinden komünist modele geçiverdi. Bu

parti, Batılı anlamda oy toplayıp seçim kazanmaya yönelik bir örgüt değil; Nazi ve

Komünist açıdan idari mekanizmanın, gözetim, baskı ve beyin yıkama ile ilgilenen

kısmıydı. Suriye’deki Baas Partisi ve Irak’taki diğer Baas Partisi, bu paralelde

işlemeyi sürdürdü.

 

1940’tan itibaren ve Sovyetlerin gelişinden beri, Ortadoğu yine temelde

Avrupalı yönetim şekillerini ithal etmiş oldu: faşist, Nazi ve Komünist. Bu yüzden

de, diktatörlükten, bölgenin kadim kuralıymış gibi bahsetmek çok yanlış olur.

Böylesine bir yaklaşım, ancak Arap geçmişi hakkındaki cehaletin, Arap dünyasının

bugününe duyulan hor görüye ve geleceğine karşı kayıtsızlığın göstergesidir.

Saddam Hüseyin’in kurduğu rejim ve Müslüman ülkelerde başka liderlerce

benimsenip devam ettirilen rejim türleri, modern ve yakın zamanlara ait olduğu

gibi, İslam medeniyetinin esaslarına tamamen yabancıdır. Ortadoğu halklarının

üzerine rejimlerini inşa edebileceği sağlam temellere sahip eski kuralları ve

adetleri olduğu unutulmamalıdır.

 

 

 

 

Elbette, Ortadoğu’da demokratik kurumların gelişmesine engel teşkil eden

durumlar aşikardır. En belirgin olanı, şu anda bölgede kalıplaşmış hale gelmiş

bulunan despotluk ve baskı rejimine dayalı devlet yönetimi şeklidir. Aslında bu

yönetim şeklinin ne klasik Arap aleminde, ne de İslam kültürünün geçmişinde yeri

yoktur; ama son iki asırdır süregelen kemikleşmiş bir yapıya dönüştüğünden,

gerçek demokrasi önünde ciddi bir engeldir. Geleneğe dayalı başka bir mani ise,

klasik İslam’ın siyasi tasavvur ve tatbikinde yurttaşlık kavramının, medeni

toplumun özgür ve katılımcı üyesi anlamında eksik oluşudur. Kökleri Antik Yunan’a

uzanan kent ve yurttaşlık kavramları, Batı medeniyetinin temelini oluşturur. Bu

ve insanların sadece idarecilerini seçerken değil, yönetimin işleyişinde de katılımcı

olması, geleneksel İslam’ın bir parçası değildir. Halifeliğin muhteşem zamanında

gelişen şehirler vardı; ancak resmi olarak belediye veya benzeri bir idari yapıya

sahip değillerdi. Kasabalar, etnik, kavim, din, mezhep ve hatta meslek temelli olarak

ayrılan mevki ve mahallelerin bir araya toplanmasından oluşurdu; dolayısıyla,

kimlik ve bağlılık açısından önemliydi. Klasik dönemde farklı sosyal gruplar kendi

liderlerini seçse de, bir şehirde yaşayan yurttaşları, kurumsal idari bir heyet veya

yapıda temsil edecek şahısların seçilmesi, Müslüman deneyiminde yoktu.

Günümüzde bile Arapçada, “yurttaş” kelimesinin karşılığı bulunmaz. Yurttaşlık

kavramının yokluğu, yurttaşlıkla ilgili temsilin de eksikliğini beraberinde getirir.

 

Yine de İslam tarihi ve tasavvurundaki olumlu öğeler, demokrasinin

gelişimine katkıda bulunabilir. Dikkat çekici bir şekilde, mutabakat ve kamuoyu

rızasına dayalı sınırlı devlet yönetimi, yeniden gündeme gelmektedir. Geleneksel

olarak despotluğun reddi, yeni bir ivedilik kazanmakta ve güçlenmektedir. Avrupa

diktatörlük ideolojisini yaymış olabilir; ancak aynı zamanda, bunun karşıtı olan

halk ayaklanması fikrini de aşılamıştır. Geleneksel kaynaklarda rastladığımız ve

gitgide modern yazınlarda da karşımıza çıkmaya başlayan despotluğun reddi,

şimdiden, güçlü bir etkiye sahiptir. Bununla alakalı olarak  Müslümanlar, danışma

fikrini yeniden canlandırmakta, hatta bazı yerlerde uygulamaya koymaktadır.

Dindar kesim için bu gelişmeler, şeriata ve İslami geleneğe dayanmaktadır. Bunun

İslam tarihinde emsalleri bulunmaktadır. Bu canlanmayı, bilhassa Afganistan’da

görmek mümkündür. Afgan halkı daha az modernleşmiş olduğundan, hükümetin

çeşitli grupların temsilcilerinden oluşan bir heyete danışma kuralını yeniden

diriltmek gibi, daha iyi işleyen eski adetlere dönmesi daha kolaydır.

 

Başka olumlu etkiler de işe yaramakta. En önemli gelişme modern

haberleşme sistemlerinin kabul edilmesidir. Matbaacılık, gazete, telgraf, radyo,

televizyon, Ortadoğu’yu dönüştürdü. Önceleri haberleşme teknolojisi, tiranlığın bir

aracı olarak kullanıldı; devlete yeni ve etkili bir propaganda ve kontrol silahı

sağladı. Ancak, bu eğilimin sonsuza dek böyle süremeyeceği bellidir. Yakın

zamanda İnternetin, uydu yayınlarının ve cep telefonlarının yükselişiyle beraber,

 

 

haberleşme-iletişim teknolojileri, olumlu etki yaratır hale geldi. Sovyetler

Birliği’nin çöküşünde bile, bilgi çağı devriminin başlıca etkenlerden olduğu iyice

anlaşılmış durumda. Eski Sovyet sistemi, büyük ölçüde, bilgi ve fikirlerin üretim,

dağıtım ve alışverişinin denetimine dayalıydı. Ancak modern iletişim sistemleri

geliştikçe, bu imkansız hale geldi. Bilgi çağı, Sovyetler Birliği için, Osmanlı ve diğer

İslam imparatorlukları için, Sanayi Devriminin yarattığı ikilemi doğurdu: ya

değişimi kabul edip devam et, ya da reddedip geri kal. Sovyetler bununla baş

etmeye çalıştı, fakat beceremedi; Ruslar ise hala sonuçlarıyla cebelleşmekte.

 

Ortadoğu’nun İslam ülkelerinde, paralel bir süreç başlamış durumdadır. Bu

dalga, giderek yayılıp tüm Ortadoğu’yu saracağa benziyor. Propagandacı televizyon

kanalları bile, dolaylı olarak ve bilmeden şüphe uyandıran ve sorgulamaya yol açan

türlü yalan dolanla dolu programlar yayınlamakta.  Televizyon aynı zamanda

Ortadoğu halkına, daha önceden bilmediği bir davranış olan hararetli ve coşkulu

kamuoyu tartışmalarını göstermektedir. Bazı bölgelerde İsrail televizyonunu bile

izleyebilen gençler, İsrailli meşhur tiplerin münakaşalarını, İsrailli Arapların,

Mecliste İsrail bakanlarını ve politikalarını kıyasıya eleştirebildiğine de görmekte.

Demokrasiyi dinamik, canlı ve gürültücü bir biçimde işlerken görüp, bilhassa zıt

fikirler ve çıkarlar arasında alışık olmadıkları biçimde kısıtlanmayan, bastırılmayan

ama kurallı bir tartışma ortamına tanık olmak, mutlaka etkili olmaktadır.

 

Modern iletişim araçlarının bir diğer etkisi de, Ortadoğuluların işlerin ne

kadar kötü gitmiş olduğunun farkına varmalarını sağlamasıdır. Geçmişte kendi

koşullarıyla, Dünyanın geri kalanı arasındaki uçurumun, gelişmiş Batının ve

gelişmekte olan Doğu’dan (sırasıyla Japonya, Çin, Hindistan, Güney Kore,

Güneydoğu Asya) ne kadar geri olduklarının bilincinde değillerdi. Genel olarak

yaşam standartları, insani ve kültürel gelişim açısından Dünyanın gerisinde

kaldıklarını anlamanın yanında, acı verici bir biçimde, Ortadoğu halkları arasındaki

eşitsizliğin de ayırdına vardılar. Bu da sıklıkla Batı’ya doğrultulan büyük çaplı bir

öfke ve içerlemeye, aynı zamanda da demokratik reform için uğraşan karşı

akımlara yol açtı.

 

Şu anda demokrasi meselesi, hepsinden çok Irak ile ilgili. İçinde bulunduğu

koşullara özgü iki avantajı olabilir. Biri altyapı ve eğitimle ilgilidir. Geçtiğimiz on

yıllarda petrol gelirlerinden kazanç sağlayan ülkeler arasında Saddam öncesi Irak,

muhtemelen bunu en iyi şekilde değerlendirendi. Ülkenin liderleri altyapıyı

geliştirdi ve bölgedeki eğitim kurumlarından çok daha üstün okul ve üniversiteler

kurdu. Tabii bunlar Saddam yönetimi sırasında mahvoldu; ama en kötü koşullarda

bile eğitimli orta sınıf bir şekilde çocuklarını eğitmenin bir yolunu bulacaktır ve

bunun sonuçlarını Irak’ın bugünkü halkında görmek mümkündür. Öteki avantaj ise,

İslam Dünyasındaki başka yerlere kıyasla kadınların konumudur. Bu bağlamda,

genel olarak anladığımız anlamda kadın haklarından bahsetmek mümkün değil

 

 

elbet. İmkanları ve erişimleri de çok kısıtlı. Saddam’dan önce, İslam Dünyasında

eşine az rastlanır biçimde, kadınların eğitim, yüksek öğrenim ve kariyer yapma

hakkı bulunuyordu. Bu yaklaşımın, yeni dönemde geri geleceğini düşünmek

iyimser olabilir; ama hayalperest bir öngörü değil.

 

 

Başlıca Tehlikeler

 

Irak’ta ve tüm Arap ülkeleri ile Müslüman toplumlarda demokrasinin

 

gelişimine yönelik başlıca tehdidi oluşturan, bu toplumların doğasında var olan bir

sosyal nitelik veya özellik değil; çok kararlı bir biçimde demokrasinin

başarısızlığını garantilemeyi hedefleyen çabalardır. Müslüman aleminde demokrasi

karşıtları birbirinden çok farklı kaynaklardan gelmekte ve keskin biçimde birbirine

zıt ideolojileri benimsemektedir. Bu gruplardan biri, demokrasi akınlarından en

çok etkilenen iki durumdan fayda sağlamaktadır. Irak’ta Saddam’ın diktatörlüğü ve

bölgede tehlike altında olan diğer diktatörlükler, aynı kaygıları güderek Irak’ta

yeniden benzer bir rejim kurmak ve diğer diktatörlükleri de muhafaza etmek

peşindedir. Bu çabasında başarılı olmasından herhangi bir menfaat sağlayacak olan

Avrupa, Asya ve diğer dış güçlerden üstü kapalı da olsa ticari, ideolojik, hükümetle

ilgili, vb. destek almaktadır.

 

En tehlikelisi, asıl amacı Şeriat olan İslamcı köktendinci denilen gruplardır.

Aslında köktendinci terimi İslamcı gruplar için eksik bir ifadedir ve yanıltıcı

olabilir; çünkü ilgilendikleri alan İslam yazını ve teolojisinden çok, toplum, hukuk

ve devlet yönetimidir. Onlar için demokrasi, Batı’dan yayılan müthiş kötülüğün bir

parçasıdır ve ister eski moda sömürgeci hakimiyet olsun, ister modern tarzda

kültürel nüfuz etme olsun hepsi şeytanın işidir. Çağdaşlaştırma çalışmalarını,

şeytanın ruhları baştan çıkarması olarak görmekte ve modernleşme adına

kadınlara ve gençlere yönelik yaklaşımları, devlet, okul, piyasa ve hatta aileye,

dolayısıyla İslam düzeninin kalbine, bir saldırı olarak yorumlamaktalar.

Köktendinciler, Batılıları ve Batılılaştırma yanlılarını yalnızca İslam’ın yeryüzünde

ulaşacağı zafere doğru ilerlemesine engel olarak görmekle kalmaz; İslam’ın bunlar

yüzünden anavatanında tehlikeye sokulduğu görüşündedir. Onlar için

modernleşme ve demokrasi şeytanın etkisinde bir gavur icadıdır. Reformcuların

Müslüman aleminin sorununu yetersiz modernleşme olduğunu düşünmesinin

tersine, köktendinciler sorunun kaynağının aşırı modernleşme olduğuna inanır.

Köktendincilerin, Batı tarzı yönetim ve daha çok Batıdan toplumsal ve kültürel

açıdan etkilenmeye karşı tepkisi uzun süredir güç kazanmakta. Aktivist hareketler,

giderek etkisini arttıran bu konudaki yazında kendine ifade alanı bulmuştur.

Bunlardan en dikkat çekeni, Mısır’da 1928’de kurulan Müslüman Kardeşliği

örgütüdür. Mısır’ın eski başkanı Enver Sedat’ın öldürülme nedeni olarak, İsrail ile

 

 

barış yapmış olması öne sürülmüştür; ancak asıl suikast nedeninin Mısır’da

Şeriat’ın yerine yabancı kaynaklı laik kanunların geçmesi olduğunu belirten

militanlar, Sedat’ı pagan bir tiran olmakla suçlamıştır.

 

Tüm Müslüman ülkelerde devletin laikleşmesine karşı olan köktendinci

grupların asıl meselesi de budur. Politik İslam, Humeyni’nin Şah’ı aşağı yukarı aynı

şekilde suçlamasıyla başlayan 1979 İran Devrimiyle beraber, uluslararası bir etken

haline dönüştü. Devrim sözcüğü, Ortadoğu’da çok kez yanlış kullanılarak, iktidarın

şiddete dayalı darbeyle el değiştirmesini tasarlayıp meşrulaştırmaya hizmet

etmiştir. Ancak İran’da meydana gelen, kapsamı açısından gerçek bir devrimdir.

Gayet belirgin bir ideolojik meydan okumayla beraber büyük bir değişim, toplum

temelinde tüm İslam Dünyasına yansıyan geniş çaplı entelektüel, ahlaki ve siyasi

değişiklikler yaşanmıştır.

 

İran’daki dine dayalı rejim, eski rejime, politikalarına ve kurumlarına karşı

duyulan kızgınlıkla beslenen halk desteğiyle başa geçmiştir. O zamandan bu yana,

mollaların da bölgedeki diğer ülkelerdeki yönetici zümre kadar yozlaşmış ve

baskıcı olduklarının meydana çıkmasıyla, yeni rejim de giderek daha az rağbet

görmeye başlamıştır. İran’da, halk arasında memnuniyetsizlik dalgasının

yayıldığına dair göstergeler mevcut. Bazıları geçmişe dönüş şeklinde radikal bir

değişim peşindeyken, daha çok sayıda insan da umutlarını gerçek demokrasinin

geleceğine bağlamış durumda. Bu yüzden de İran’ı yönetenler, Irak’taki demokratik

değişimden endişeli. Dahası Irak’ın nüfusunun çoğu, İranlılar gibi Şii. Batı sınırında

Şii bir demokrasinin varlığı bile, İran’ın molla rejimi için ölümcül bir tehdit demek.

O yüzden de buna engel olmak adına ne gerekiyorsa yapmaktalar.

 

İran İslam Cumhuriyeti de, radikal İslamcılar kadar İslam dünyası liderliğini

talep etmektedir. İran Devriminin Arap ülkeleri üzerine etkisi, İran-Irak savaşı

(1980-88) nedeniyle gecikmiştir; ama savaşın sona ermesiyle birlikte İran’ın etkisi

artmıştır. Özellikle, Arap komşularında yaşayan Şii topluluklar etkilenmiştir. Şii

mücadelesi, 2003’te Irak’taki rejim değişikliğiyle, yüzyıllardır ilk defa Arap

siyasetinde önem kazanmıştır. Irak gibi nüfusun çoğunluğunun, ya da Lübnan,

Suriye ve Arap yarımadasının doğu ve güneyindeki bölgelerde nüfusun önemli bir

kesiminin Şii olduğu yerler için, bu mücadele daha büyük önem taşır. Bir süredir

kafirlere karşı sürdürülen mücadelede, Sünni ve Şii aşırı grupların işbirliği yaptığı

görülmektedir. İran’ın Gazze’de Sünni olan Hamas’ı, Lübnan’da ise Şii olan

Hizbullah’ı desteklemesi gibi. Öte yandan birbirlerine karşı iç çatışmalarına da

devam etmekteler.

İran’ın Arap dünyasının işlerine giderek daha çok karışması üç büyük değişim

getirmiştir:

  1. İran bölgede büyük bir güce dönüşmüştür. Etkisi, Lübnan ve Filistin

topraklarına yayılmaktadır.

 

 

  1. Sünni ve Şiiler arasındaki ihtilaf önemliyse de İran’ın olaylara dahil olması,

aralarındaki anlaşmazlığın öneminin, Müslüman olmayan düşmanlarla aralarındaki

ayrılığa oranla azalmasına yol açmıştır.

  1. Sovyet tehdidinin Enver Sedat’ı İsrail ile barış yapmaya götürmesi gibi,

günümüzde de Arap liderlerin bazıları, İran’ı İsrail’den daha büyük bir tehlike

olarak görmekte ve usulca Yahudi devletiyle anlaşma yolu aramaktadır. 2006’da

İsrail ve Hizbullah kuvvetleri arasında meydana gelen savaşta, Arap tarafına diğer

Arap ülkelerince gösterilen Arap Birliği desteğinin yerini, temkinli bir tarafsızlık

almıştır. Bu değişim, Arap ve İsrail barışı için bir umut doğurabilir.

 

Tüm bunlara rağmen, şu anki durumda daha önemli olan Sünni

köktendincilerdir. Sünni cihadının en önemli unsuru Vahabiliğin1 yükselişi ve

yayılışı, bazı yerlerde de hakim hale gelişi dikkat çekicidir. 18.yy’da Arabistan’ın

ortasındaki Nejd’de başlayan Vahabilik, bu tarikata bağlı olan Suudi aşiret

reislerinin 20.yy’da Mekke ve Medine’yi ele geçirip, Suudi Krallığını kurmasıyla

önem kazanmıştır. Sünni köktendincilerinin ilk büyük zaferi, Sovyetlerin

çöküşüdür. Çok da haksız olmayarak, bunu kendi başarıları olarak görürler. Çünkü

onlara göre, Sovyetler Birliği Batı’nın sürdürdüğü Soğuk Savaş’ta değil,

Afganistan’daki gerillaların sürdürdüğü cihatta yenilgiye uğratılmıştır. Usame bin

Ladin ve yandaşlarının kavrayışıyla, kafir iki süper gücün daha zor ve tehlikeli olanı

ortadan kaldırılmıştır; ve yozlaşmış şımarık Amerikalıların üstesinden gelmek,

daha kolay olacaktır. Amerikalıların faaliyetleri ve söylemleri, bu görüşü bazen

zayıflatıp bazen de kuvvetlendirmiştir.

 

Köktendincilik, güçlü ve büyümekte olan bir kuvvettir. Amaçları, İslam

toplumundaki yozlaşmayı, bozulmayı durdurmaktır. Eylemleri, sözde Müslüman

olarak adlandırdıkları liderlerle rejimlere yöneliktir. Giderek daha çok yabancı

güçlerin kuklası olarak görülen bu liderleri, İslam esaslarını bir yana bırakıp gavur

adetlerini benimsedikleri için; yabancı güçleri de, halka eziyet çektiren bu rejimleri

destekledikleri için suçlarlar. Kendi ülkelerindeki radikal gruplar tarafından dönek

ilan edilen İran Şahı devrildi ve Mısır Cumhurbaşkanı Sedat öldürüldü. Her iki

ülkede, ayrıca Cezayir ve Sudan’da ve başka yerlerde İslamcı köktendinci saldırılar,

öncelikle Batı’ya karşı değil; daha büyük bir tehdit olarak gördükleri, Batıyı taklit

eden ve Batının ahlaksızlığının İslam toplumunu bozmasına izin veren

Müslümanlara karşıydı. Yine de köktendinciler, Batılılaşmaya karşı çıkarken Batılı

teknolojileri ve silahları kullanır. Ülkeden ülkeye değiştiği gibi, aynı ülke içinde

farklılık gösteren gruplar da vardır. Ne olursa olsun, gavur düşmana karşı genelde

birlikte mücadeleye hazırdırlar. Kendi aralarındaki kan davalarını zafer sonrasına

ertelemektedirler. Dolayısıyla, İran’ın Şii liderliği ile radikal El Kaide’nin Şii karşıtı

Vahabilerinin İslami cihat uğruna beraber çalışmaları, olası görünmektedir.

 

1 Vahhabilik: Bu Batı dünyasının kullandığı bir terimdir. Aslında, Kitap ve Sünnete dayalı bu İslami akım kendini Selefiye olarak adlandırır. (Ç.N.)

 

Gerçekten, usulüne uygun yapılan bir serbest seçimde köktendincilerin,

ılımanlar ve reformculara karşı sağlam avantajları olacağı söylenebilir. Kökten

dinciler, mevcut laik, otoriter düzeni eleştirmek ve alternatif sunmak üzere, halkın

alışık olduğu dilden konuşup, Müslüman halka aşina değerleri harekete

geçirmektedir.  Öte yandan demokratik partiler, ideolojilerini genelde halka

yabancı gelen terimler kullanarak teşvik etmeye çalışmaktadır ki, bu da bir yerde,

Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzer. Köktendinciler mesajlarını

yaymak için camileri ve etkin biçimde çalışan cemaat ağını kullanırken, laik

partilerin hiçbirinin halka bununla kıyas götürür bir erişimi yoktur. Dindar

devrimciler ve hatta teröristler, sıradan halkın çektiği acıları dindirme gayretleri

nedeniyle de destek kazanmaktadır. Gösterdikleri bu ilgi, genelde Ortadoğu’da

mevcut bulunan duyarsız ve doymak bilmez iktidar ve nüfuz sahiplerinin

ilgisizliğiyle bariz bir tezat oluşturur. İran Devrimi örneği, bu dinci militanların

iktidara geldiklerinde, devirdikleri rejim kadar kötü, hatta bazen daha beter

olduklarını açıkça göstermektedir. Fakat o zamana dek, hem şu anki algılar, hem de

halkın geleceğe dair ümitleri onlardan yana işleyebilir. Belki, en önemli

hususlardan biri de sonuçta, demokratik partiler, köktendincilere eylem özgürlüğü

vermeye ideolojik açıdan zorunlu olmalarıdır. Köktendincilerse aksine, iktidara

geldiklerinde tahrik ve inançsızlığı bastırma hedefindeler. Tüm bu zorluklara

karşın umut belirtisi yok değil. Ocak ayında yapılan Irak genel seçimlerinde

milyonlarca Iraklı canlarını tehlikeye attıklarını bile bile sandık başına gidip oy

verdi. Bu çok mühim bir başarıdır. Bunun etkisini Arap ülkelerinde ve diğer

komşularında izlemek mümkün. Arap demokrasisi bir savaş değil ama bir

muharebe kazanmış oldu. Hala hem acımasız ve azimli düşmanlarından hem de

tereddütlü ve güvenilmez dostlarından gelebilecek tehlikelerle karşı karşıya. Yine

de Irak seçimi, çok önemli bir adımdı. Bunun Ortadoğu tarihinde, iki asır önce

Napolyon’un Mısır’a gelişi kadar önemli bir dönüm noktası olduğunun kanıtlarını,

çok yakında görmemiz muhtemeldir.

 

Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde veya Irak’ta, demokratik bir siyasi ve

sosyal düzen oluşturmak elbette kolay olmayacak. Fakat bunun mümkün ve zaten

başlamış olduğuna dair işaretler var. Şu anda, Irak’ta demokrasi kurulması

olasılığıyla ilgili iki tür korku hâkim. Biri Batılıların çoğunun ifade ettiği gibi, bunun

işlemeyeceği korkusu; diğeri de Ortadoğu yönetici zümrelerinin bunun

işleyeceğinden korkması. Belli ki, Irak halkının hakikaten özgür bir topluma

dönüşmesi, Washington’ın düşmanları ve dostu olarak görünenlerin bazısı dahil

olmak üzere, bölgedeki pek çok devlet için amansız bir tehdit oluşturacak.

 

  1. Dünya Savaşı’nın sonu, eskiden Mihver Devletler olarak anılan ülkelerde

demokrasi yolunu açmıştı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi de, önceden Sovyet

hakimiyetinde olan yerlerde demokrasiye doğru bir ölçüde özgürlük ve devinim

 

 

getirdi. Kararlılık ve sabırla hareket ederek, Ortadoğu’nun uzun zamandır eziyet

çeken halklarına adalet ve özgürlük götürmek şimdi mümkün görünüyor.

 

 

Bin Ladin’in Cihat Beyanı

 

 

1998’de, “Yahudiler ve Haçlılara karşı Cihat için Dünya İslam Cephesi’nin

Beyanatı” başlığıyla Londra’da Arapça yayınlanan bir gazetede yer alan beyanat,

Amerika’nın Doğu Afrika’daki elçiliklerinin bombalanmasının ardındaki ve Mısır,

Pakistan ve Bangladeş’teki militan İslamcı grupları destekleyen isim olarak

suçladığı Usame Bin Ladin tarafından gönderilmişti. Kur’an-ı Kerim’den alıntılarla

Hazreti Muhammed’in hadislerinden örneklerle bezeli ve belagat açısından adeta

şiirsel denebilecek bildiri, çoğu Batılının alışık olmadığı bir tarih versiyonu

sunuyordu. ABD’nin İslam topraklarını işgal ettiğini ve zenginliklerini

sömürdüğünü, yöneticilerini bastırıp halklarını aşağıladığını, Arap yarımadasındaki

üslerini tehdit ettiği komşu İslam ülkelerine karşı savaşmak için kullandığını dile

getiriyordu. Amerika’nın Irak halkına karşı taarruzunun da bu işgalin kanıtı

olduğunu; Haçlı ve Yahudi birliğinin milyonlarca kişinin ölümüne ve savaş sonrası

uygulanan ambargoya rağmen, bir kez daha Irak’tan geri kalanı mahvetmeye ve

komşu Müslüman halkları aşağılamaya niyetli olduklarını; çünkü Amerikalıların bu

savaşlardaki amacının dini ve ekonomik olduğunu ve dikkatleri İsrail’in Kudüs’te

Müslümanları katletmesinden  uzaklaştırarak “Yahudi devletçiği”ne hizmet ettiğini;

tüm bölgede karışıklık yaratıp Irak, Suudi Arabistan, Mısır ve Sudan’ı bölmek

istediklerini ve böylelikle hem İsrail’in yayılmaya hem de Haçlıların Arap

topraklarını istila etmeye devam etmesini sağlamak peşinde olduklarından

bahsediyordu. Bütün bu suçların Amerikalılar tarafından Allah’a, Peygamberine ve

Müslümanlara açık seçik bir savaş ilanı olduğunu öne sürüyordu. İslam

topraklarına saldırı söz konusu olduğunda da, cihadın her Müslüman’ın vazifesi

olduğunu bildiriyordu.

 

İslamcı radikallere göre, Körfez Savaşı ve Irak işgali, İslam için küçük

düşürücü yenilgilerdir. İslamcı radikal örgüt El Kaide’nin başı Usame Bin Ladin,

Afganistan’da Sovyetlere karşı savaşta önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde de,

Sovyetlerden sonra geriye kalan kafir süper güce karşı da savaş açmış durumdadır.

Cihat beyanında üç şikayeti dile getirmektedir.

  1. İslam’ın kutsal toprakları olan Suudi Arabistan’da Amerikan kuvvetlerinin

bulunması,

  1. Klasik İslam tarihinin en şanlı dönemine ev sahipliği yapan Irak’a yapılan

saldırılarda Suudi üslerinin kullanılması,

  1. Kudüs’ün Yahudiler tarafından Amerikan desteğiyle ele geçirilmesi,

 

 

 

Amerikalıların çoğu, Bin Ladin’in beyanatının saçmalıkla dolu olduğunu

düşünürken  bilmeliler ki; Müslümanların çoğu da bu beyanın saçma olduğunda

hemfikir. Üstelik İslam’ın özüne ve cihat kavramına aykırı olduğu görüşündeler.

Masumların öldürülmesine şiddetle karşı çıkan İslam dininin temel metinleri,

hiçbir şekilde terör ya da katliam buyurmaz. Peygamberin hadisleri ulema

tarafından çok farklı şekillerde yorumlanabildiğinden, aslında militan ve şiddet

yanlısı yorum da sadece bunlardan biri.

 

 

İslam ve Liberal Demokrasi

 

İslam toplumlarında liberal demokrasinin gelişip gelişmeyeceği tartışması

 

süredursun, tarihsel perspektiften bakıldığında, Dünyada Batılı olmayan toplumlar

arasında tarihsel, kültürel, dini açıdan Batı’ya en yakın olan yine İslam dünyasıdır.

Dolayısıyla, Batılı tarzı demokrasinin oluşmasına en uygunudur. Batı Medeniyetinin

üzerine kurulduğu Judeo-Hristiyan ve Greko-Roman mirasın hepsini değilse de,

büyük kısmını paylaşmaktadır. Fakat İslami perspektiften bakıldığında, liberal

demokrasinin oluşumu için en kötü olasılıklara sahiptir. İslam Konferansına üye 46

egemen devletten sadece biri, Türkiye Cumhuriyeti, Batılı anlamda demokrasi

olarak tanımlanabilir. Ancak Türkiye’de bile, özgürlük ve adalete giden yolda

engellere rastlanmaktadır. Geri kalan ülkelerin bazısı demokrasiyi hiç denememiş;

bazısı denemiş ama başarılı olamamış; bazısı da iktidarı başkasına bırakmak değil

de paylaşma fikri ile denemelerde bulunmuştur.

 

İslami inançlar ve ilkeler üzerine kurulu, İslam tecrübesi ve geleneği ile

şekillenmiş bir toplumda liberal demokrasi işleyebilir mi? Müslümanlar için

öncelikle ve özellikle önemli olan, inançlarının saf ve özgün mesajını yorumlamak

ve on dört asırlık İslam tarihi ve kültürünün zengin mirasının ne kadarını, ne

şekilde muhafaza edeceklerine karar vermektir. Müslümanların hepsi, bu soruya

aynı yanıtı vermez. Ancak bir sürü şey, üstün gelecek cevaba bağlıdır.

 

Tarihsel deneyime baktığımızda, 19. ve 20. yy İslam ülkelerindeki

reformcuların karakteristik özelliği, yararlı olacağı düşünülen Batılı kurumların

ödünç alınıp, bunların bir şekilde İslam’ın köklerine dönüş olarak sunulmasıydı.

1908 Jön Türk İhtilali’nden sonra Meşrutiyet ile yönetilmeye başlanan Osmanlı

İmparatorluğunda da böyle oldu. Yeni oluşturulan Anayasa, hem şeriat hem de akıl

ve nakil esaslarına dayanıyordu. Eski ve köklü dini-siyasi bir geleneğe sahip,

gururlu ve muhafazakar bir toplumda, devlet idaresi gibi temel esaslara yönelik

bilgilerin ezelden beri cahil gavur olarak görülen Batıdan alınması kolay değildi

elbette. Böylesine kapsamlı siyasi değişikliklerin halka kabul ettirilebilmesi için, bu

adeta bir zorunluluktu.

 

 

 

Müslümanların artan yoksulluğu ve zayıflığına karşın, Batının gücü ve

refahının giderek daha çok fark edilmesi, değişim arzusunu doğurmuştur. 18.yy

sonu ve 19.yy başındaki yenilgilerle, Batının üstünlüğü iyice belirginleşmiştir.

Osmanlı İmparatorluğun zayıflaması ve güçler dengesinin değişmesi karşısında

reform yapma gereği hissedenler, Batının askeri üstünlüğünün ekonomik ve politik

nedenlere bağlı olduğu görüşünü savunmuştur. Arapların 1948 ve 1967’de İsrail’e

karşı yenilgileri, İslam Dünyasının sorununun ne olduğu ve ne yapılması gerektiği

tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Tıpkı Osmanlıların Viyana yenilgisinden sonra

yaptıkları gibi, Araplar da Kudüs kuşatmasının  başarısızlığı ardından, bunu askeri

bir sorun olarak görüp daha iyi silahlarla halledilebileceğini düşündü. Daha sonra,

bu daha büyük ordu ve daha iyi silahlarla da başarısız olduklarında, sorunun daha

köklü nedenleri olduğu fark edildi; ve daha radikal çözümler sunanlara kulak

verme isteği giderek arttı.

 

Radikal diktatörlüklerde olsun, geleneksel mutlakıyet rejimlerinde olsun,

hiçbir değişikliğe gerek duymayıp mevcut düzeni muhafaza etmek isteyenlerin

sayısı, yabana atılacak gibi değil. Mevcut düzenin başındakilerle bundan çıkar

sağlayan ve çıkarları korunduğu sürece bu rejimleri desteklemeyi sürdüren yabancı

güçlerin ortak tercihi, her şeyin olduğu gibi devam etmesinden yana. Fakat mevcut

düzenin bozuk olduğunu ve yeni kurumların yerleştirilmesi gerektiğini savunanlar

da var tabii ki. Radikal değişim isteyen iki kanat var: İslamcı köktendinciler ve

Demokratlar. İkisinin de birbiriyle çelişen ideolojileri bulunmakta.

 

Müslüman köktendincilere göre İslam toplumu, yabancı kafirler ve

Müslüman döneklerce bozulmuştur. Onların önderliğinde ve kısıtlamalarıyla

Müslümanlar inançlarının buyurduğu kanun ve ilkeleri terk etmiş, yerine laik

kanunları ve değerleri benimsemişlerdir. Liberalizm, sosyalizm hatta milliyetçilik

gibi yabancı ideolojiler, Müslüman’ı Müslüman’a düşürmektedir. İslam Dünyası şu

anda, Tanrı’nın verdiği kanundan ve buyurduğu yaşam tarzından vazgeçmenin

cezasını çekmektedir. Bunun çözümünü ise önce sözde Müslüman iktidar

sahiplerine savaş açmak ve onları devre dışı bırakıp toplumu yeniden

İslamlaştırmak olarak görmektedirler. Köklere dönüş, insanlara her zaman cazip

gelecektir. Üstelik bu yaklaşım, üzerlerine yüklenen başarısızlıkla sonuçlanmış

gavur icatlarının sonuçlarına katlanmak zorunda olan halklar için, daha bir

çekicidir. İslamcı köktendinciler için, demokrasi söz konusu bile değildir ancak

kendini demokrasi ilan eden bir sistemin kendilerine sunduğu hakları kullanıp tüm

imkanları talep ederek sömürmeye isteklidirler. Aynı zamanda demokratik politik

süreçleri açıkça aşağılamaktan ve iktidara gelirlerse İslami kurallara göre

yöneteceklerini vurgulamaktan geri kalmazlar. Demokratik seçimlere karşı

yaklaşımları “tek adam, tek oy, tek seçim” şeklindedir. İran seçimlerindeyse,

 

 

kimin aday olabileceğine dair kısıtlamalar getirilmiştir. İslami devrimin ilkelerini

sorgulamaya izin olmadığını belirtmeye gerek yok.

 

Demokratlara gelince.. Arap Dünyasında veya diğer Müslüman ülkelerde

demokratik reform mücadelesi verenler, kısıtlanmış veya müdahale edilmiş, olası

dini buyruk veya ideolojik tahakkümlerle geçerliliğini yitirmiş; yöresel, mezhepsel

veya başka çıkarlar için kötüye kullanılmış olan önceki denemelerden daha etkin ve

daha sahici bir demokrasi önermektedir. Aslında bu, kısmen güney Avrupa ve Latin

Amerika’dakiler gibi, pek çok ülkenin yönetimini dönüştüren demokratik değişimin

Ortadoğu uzantısıdır. Kısmen de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne bir tepki ve Soğuk

Savaş’ta zaferi kazananın demokratik üstünlük olduğunun onaylanmasıdır. Tabii ki,

büyük ölçüde Amerikan Demokrasisi ve Amerikan Popüler Kültürünün İslam

topraklarında giderek artan etkisinin bir sonucudur. Uzun bir süre Amerika,

Avrupa’nın bir uzantısı, aynı medeniyetin bir parçası olarak görüldü. Ancak,

zamanla aralarında derin farklar olduğu anlaşıldı. Bu, Amerikan demokrasi

anlayışına Batı Avrupa’nın asla sahip olmadığı bir çekicilik katıyor. Amerika’nın

Arap topraklarında sömürgeci hakimiyet kurmamış olması da, insan ilişkilerinde

etkili. Amerikan popüler kültürü, Ortadoğu toplumuna derinden nüfuz etmiş ve

iyice yayılmış durumda. Hem de, İngiltere ve Fransa’nın elitist kültürleri için hiçbir

zaman mümkün olmadığı kadar. Bunda batıya göçün etkisi de yadsınamaz.

İngiltere’de Güney Asya, Fransa’da Kuzey Afrika kökenli milyonlarca insan

yaşamakta; ama Batı Avrupa toplumlarına entegre olup kabul görmeleri,

Amerika’ya göç etmiş Ortadoğululardan çok daha uzun sürecek. Oysa ki, Ortadoğu

göçmeni yeni Amerikalılar, şimdiden Amerikan siyasi sürecinin önemli bir parçası

olmuş durumda. Memleketlerinin siyasi süreçlerinde de etkili olabilirler.

 

Amerikan kültürünün, bozulmamış, özgün İslam’ın bekçiliğini üstlenenler

tarafından korku ve nefret kaynağı olarak algılanmasının nedeni, açık fikirliliği,

düşünce özgürlüğü, asimilasyon gücü ve çekiciliğidir. Bu nedenler, Kadim değerlere

ve bu değerlerin kendilerine sağladığı güce karşı büyük bir tehdit oluşturmakta.

Kur’an’da belirtildiği şekliyle, insanı doğru yoldan çıkarmak için kulağına

fısıldayarak günaha sokan düşman Şeytan, Humeyni tarafından Amerika’nın ta

kendisi olarak gösterildi.

 

Hoşnutsuzluk ve hayal kırıklığının, öfke ve tatminsizliğin baskın olduğu şu

zamanlarda, 19, ve 20. yy Avrupa’sının hediyesi olan milliyetçilik, sosyalizm ve

sosyal milliyetçilik eski cazibesini kaybetmiş durumda. Günümüzde yalnızca

demokratlar ve İslamcı köktendinciler şahsi ve bölgesel bağlılıklarının dışında

başka öğelere de çekici gelmekte. Her ikisi de, kısmen mevcut rejimlere nüfuz

ederek; çoğunlukla da baştakileri korkutup önleyici tavizler vermelerini

sağlayarak, kısıtlı da olsa başarı kaydetti. Bu başarılar, ekseriyetle daha geleneksel

otoriter rejimlerle sınırlı kaldı. Bu rejimlerin demokratlara ya da köktendincilere

 

 

veya her ikisine yönelik sembolik jestlerde bulunduğu görülürken, liberal

demokrasiye karşı ödün vermeyen radikal diktatörlükler bile, gerginliği azaltmak

için İslami hassasiyetleri kullanmayı denedi.

 

“İslam Dünyasında demokrasi” hakkında sürüp giden tartışmaların başlıca

soruları şunlar: “Liberal demokrasi, temelde İslam’la uyumlu mu? Yoksa despot

yönetimlerden en fazla bekleyebileceğimiz, bir ölçüye kadar yasalara saygı ve

eleştiriye tolerans mıdır?” “İslam halkları için, kendi tarihsel, kültürel ve dini

gelenekleriyle uyumlu bir devlet yönetim şekli geliştirmeleri ve bunun Batının

özgür toplumlarında anlaşıldığı şekliyle, yönetilenlere bireysel özgürlük ve insan

hakları sağlaması olası mı?”

 

Demokratik Dünyada devletlerin yönetim şekilleri birbirinden farklı:

monarşiler, parlamenter rejimler, laik devletler, çeşitli seçim sistemleri gibi ancak

hepsinin ortak paydası demokratik ve demokratik olmayan yönetim arasındaki

farkı belirleyen temel varsayım ve uygulamalar. İslamcı köktendinciler dahil hiçbir

hareket, siyasi programlarının liberal demokrasiyle uyumlu olmadığını söyleyecek

değil. Zaten asıl soru, İslam kökten dinciliğinin liberal demokrasiyle uyumlu olup

olmadığı değil; İslam’ın kendisiyle uyumu olup olmadığıdır. Peygamberin

zamanından bu yana geçen on dört asır boyunca, karizmatik bir lider önderliğinde

yürütülen, buna benzer fanatik, hoşgörüsüz, bağnaz, saldırgan ve şiddet yanlısı

akımlara rastlandı. Genelde dinin, imanın bozulduğunu, yalancı ve kötü

Müslümanlar tarafından yönetilen toplumun yozlaştığını ileri sürerek başlatılan bu

hareketler bastırıldı veya durduruldu. Bazen de güç kazanıp iktidarlarını, önce yurt

içindeki dönek ve hainlere, sonra da yurt dışındaki düşmanlara karşı cihat açmak

için kullandılar. Zamanla bu rejimler devrildi; veya ayakta kalabildilerse de, kısa

sürede belirgin biçimde kötüye giden bir dönüşüme uğradılar. Bazı açılardan yerini

aldıkları eski yönetimlerden çok daha beter bir hal aldılar. Buna en iyi örneklerden

biri de, İran İslam Cumhuriyeti’dir.

 

Liberal demokrasi ne kadar yayılmış ve ne ölçüde dönüşmüş olursa olsun

kökeninde Batı kaynaklıdır ve binlerce yıllık Avrupa tarihince şekillenmiştir. Bunun

ötesinde Avrupa’nın çifte mirası Judeo-Hristiyan din ve ahlakıyla Greko-Roman

devlet idaresi ve hukukuna dayanmaktadır. Başka herhangi bir kültürde, böylesi bir

sistem ortaya çıkmamıştır ve bu sistemin başka bir kültüre nakledilip

benimsenmesinin uzun ömürlü olabileceği görüşü geçerlidir. Batılı liberalizmin

değil de, İslam’ın gerçek demokrasi olduğuna veya Batılı liberalizmin İslami köklere

dayandığına dair polemikler ve mazeret öne süren tartışmaları bir yana bırakırsak,

İslam ve liberal demokrasi meselesi, başlıca birkaç noktaya odaklanır. İslam

toplumlarında vakıflar dışında tüzel kişi anlayışının olmaması, İslam’da Şeriat

kanunu geçerli kabul edildiği için, toplanan heyet veya meclislerin yasama işlevinin

olmayışı, dolayısıyla kanun koyucu kurumların ve temsil ilkesiyle temsilci seçme

 

 

 

prosedürünün olmayışı, görüş birliği dışında toplu karar alma ve bunu ifade etme

imkanı bulunmayışı gibi, Batının siyasi gelişiminde kilit öneme sahip meseleler,

İslam siyasetinin evrilme sürecinde yer almamıştır. Bu farklar göz önüne

alındığında, İslam Devletlerinin tarihleri boyunca değişmeyen biçimde mutlakıyetle

yönetilmiş oluşu, şaşırtıcı değildir. İslam toplumunda devlete itaatsizlik suç olduğu

kadar günah da sayılmıştır.

 

Modernleşmeyle birlikte, bu mutlakıyet azalmak yerine artmıştır. Bir yandan

modern teknoloji, haberleşme ve silahlar, yöneticilerin gözetim, beyin yıkama ve

baskı gücünü arttırmış; diğer yandan sosyal ve ekonomik modernleşme, eski

mutlakıyet rejimlerini sınırlandıran aracı güçler ve dini kısıtlamaları zayıflatmış

veya ortadan kaldırmıştır. Eski dönemde hiçbir Arap halifesi veya Osmanlı sultanı,

günümüzün en küçük diktatörünün sahip olduğu kadar keyfi ve yayılmacı bir

iktidara sahip olmamıştı.

 

Liberal kurumların gelişimini engelleyen, sadece siyasi meseleler değildi.

Daha evde başlayan ufak çaplı otokrasi, özelikle üst sınıfın çokeşlilik, cariye ve

kölelik üzerine kurulu hane düzeni, özgürlükçü fikirlere engel teşkil eden;

tahakküm ve kabullenmeye odaklı yetişkin hayatlara hazırlık niteliğindeydi.

Kadınlar, bilhassa yöneticilerin anneleri, kız kardeşleri, eşleri ve kızları, Müslüman

tarihinde genelde kabul edilenden çok daha önemli rol oynamıştır. Fakat, yakın

zamana kadar toplumlarının gelişmesine katkıda bulunmaları engellenmiştir.

Halbuki imkan tanınsa, Batı’nın kalkınmasına katkısı olan hemcinslerinin

başarısına ulaşmaları mümkündür.

 

Batı tarzı liberal demokrasinin ekonomik temelini en başında fark eden

İngiliz, Amerikalı ve Fransız demokratlar, mülkiyet hakkının temel insan hakkı

olduğuna ısrar etmiştir. Bunun, sivil toplumu oluşturan öğelerin başında geldiği

kabul edilmektedir. Sosyalist fikirlerin yükselişi, liberal bir değer olarak özel mülk

inancını zayıflatmış olsa da, takip eden dönem, bu inancı güçlendirmiştir.

 

İslam hukuku, mülkiyet hakkını tartışmasız biçimde kabul etmektedir; ancak

İslam tarihindeki yansımaları farklıdır. Çok zengin bir adamın bile mülkiyet

hakkının, devlet tarafından elinden alınmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu

güvensizlik hissi, geleneksel İslam mimarisine bile yansımıştır. Mahalleler,

zenginlerin evleri, yüksek duvarlarla çevrelenmiştir. Modern Amerikan ve klasik

Ortadoğu sistemlerinde mülkiyet ve iktidar ilişkisini kıyaslayacak olursak,

Amerika’da şahısların iktidar elde etmek için parayı; Ortadoğuluların ise paraya

kavuşmak için iktidarı kullandığı şeklinde bir yoruma varmak mümkündür. ABD’de

devlet memurluğunun maddi kazanç için istismar edilmesi bilinmedik bir şey değil;

aynı şekilde paranın siyasi kazanç sağlamak için kullanılması da Ortadoğu’da

görülmedik şey değil. Ancak, bunlar daha küçük ölçekli. Amerikan siyasi ve

ekonomik sisteminde, iktidar döneminde elde edilen para kazancı, göreceli olarak

 

 

 

önemsizdir, Ortadoğu’da ise para ve entrika, gücü satın alabildiği halde, komuta

gücünü satın almaya yetmez.

 

Bu sistemlerin arasındaki farkı en iyi gösteren, belki de tüccar sınıfının

toplum ve siyasetteki rolüdür. Müslüman toplumlarda gerek Orta Çağda, gerek

erken Modern Dönemde olsun, sanayi ve ticari hayat, zengin ve çeşitliydi. Bu

yüzden de, tüccar sınıfı varlıklı ve kültürlüydü. Yine de hiçbir zaman yükselen

Avrupa burjuvazisinin Modern Batıyı kurmasında başarılı olduğu kadar başarı

gösterememiştir. Bunun bir nedeni, çoğunun gayrimüslim oldukları için siyasi

sürecin dışında tutulmalarıydı. Fakat daha önemlisi, her daim var olan ayaklanma,

istila, gasp gibi güvensizlik hissiydi.

 

Demokrasi önündeki bu geleneksel engeller, modernleşme süreçleriyle ve

bölgedeki son gelişmelerle güçlenmiştir. Daha önce de değinildiği gibi, devletin

halkı baskılama ve terörize etme gücü, modern yöntemlerle iyice artmıştır. Otoriter

yönetimin felsefesi keskinleşmiş ve ithal edilen otoriter ideolojilerle

kuvvetlenmiştir. Bu da, liderleri kutsallaştırmak ve tebaalarını yobazlaştırmak gibi,

iki amaca birden hizmet etmektedir. Bu açıdan köktendinci denilen İslamcılar da

istisna değildir.

 

Batıdaki özeleştiri, yakın zamana kadar Ortadoğu’da pek uygulanmayan ve

anlaşılmayan kavramlardan biri olmakla birlikte, şimdi Batı’ya karşı köktendinciler

tarafından kullanılmaya başlandı. Batılı demokrasi, onlar için nefret ettikleri

Batı’nın bir parçasıdır; ve bu nefret, kendilerini tanımladıkları fikirlerin merkezini

oluşturuyor. Aynen geçmişte özgür Dünyanın önce Nazilere, sonra da komünistlere

karşı kendisini tanımladığı gibi.

 

Ortadoğu’ya modernleşmeyle gelen değişim, elbette tamamen olumsuz değil.

Batı düzeyine ulaşması için önünde daha uzun bir yol olmasına karşın, kadınların

serbestleşmesi en büyük gelişmelerden biri; ve bazı olumlu değişimlerin geri

dönüşü mümkün değil. Çünkü, bir toplumun yarısı sürekli baskı altında tutulup

boyun eğmeye zorlandığı ve diğer yarısı kendilerini hanelerinin hükümdarı

olarak gördüğü sürece, bu toplumda özgür kurumların oluşup, özgürce

işlemesini beklemek gerçekçi olamaz. Öte yandan, Bölgede yaşanan ekonomik

ve sosyal gelişmeler, önemli değişimlere yol açtı. Eski düzeni yöneten askeri,

bürokratik ve dini kesimlerden farklı olarak, ticari ve mesleki alanda faaliyet

gösteren eğitimli bir orta sınıfın oluşmasıyla kendi derneklerini, örgütlenmelerini

oluşturmaya ve yasaların buna uygun şekilde değiştirilmesini sağlamaya başladılar.

Artık, daha önce var olmayan ve demokratik yönetim açısından vazgeçilmez bir

unsur teşkil eden sivil toplumun önemli bir parçasını oluşturuyorlar.

 

İslam geleneğinde ve Ortadoğu tarihinde, demokrasinin gelişimine destek

olabilecek daha eski unsurlar da var. Şeriat Kanununda belirtildiği gibi, İslam

hükümdarlığı mutlakıyet olabilir; ama hiçbir şekilde despotluk değildir. Sünni

 

 

öğretiye göre, hükümdarın yetkisi, kutsal yasanın, Kuran’ın üzerinde değildir.

Hükümdarın kendisi de Kurana, şeriat Kanununa tabiidir. Yasaya karşı gelirse,

kendisine itaatsizlik, dini bir görev haline gelir. Kur’an’da belirtildiği gibi

hükümdarın, ulema ve devlet adamlarına danışması gerekir. Bunun kurumsal

biçimde uygulanmış olduğuna rastlanmasa bile, özellikle Osmanlı zamanında

padişahların, üst düzey memurlarına danıştığı bilinmektedir.

 

İslam hukukunda çoğulculuğun kabulü, çok büyük önem taşır. İslam Dünyası,

başından beri çeşitlilik göstermiştir. Üç Kıtaya yayıldığından, pek çok farklı ırk,

etnik köken ve kültürü kucaklamıştır; ve bunlar bir arada uyum içinde

yaşayabilmiştir. İslam tarihinde mezhep çatışmaları ve din yüzünden zulüm

görülmemiş değilse de, Hristiyanlıktaki düzeye asla ulaşmamıştır. Geleneksel

İslam’da insan hakları öğretisinin olmayışının nedeni, sadece Tanrının hakları

olduğu ve insanların görevleri olduğu anlayışının kabul görmesidir. Fakat,

uygulamada bir insanın diğerine karşı olan görevi, Batılıların hak olarak gördüğüne

denk gelebilir. Seçime ve akde dayalı egemenlik, Halifeliğin erken dönemlerinden

beri ihlal edilmiş; kanunun üstünlüğüne burun kıvrılmış; dini, etnik ve toplumsal

gerginliklerin yükseldiği bir çağda çoğulculuk ve çeşitlilik hoşgörüsü giderek

azalmış, hatta yok olmuştur. Muhaliflerini öldürmekle kalmayıp, aşağılayıp işkence

etmek zorunda hisseden tiranlar yüzünden insanlık onuru, haysiyeti yerle bir

edilmiştir. Ancak, tüm bu engellere rağmen demokrasi ideali, sabit bir şekilde güç

kazanmakta ve giderek artan sayıda Arap ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarının

çözümünün en iyi ve belki de tek çözümü olarak demokrasiyi görmektedir.

 

Peki, Ortadoğu’da demokrasinin gelişimi için, Demokratik Dünyada yaşayan

bizlerin nasıl bir teşviki olabilir? Köstek olmamak veya bu seyri bozmamak için,

nelerden kaçınmamız gerekmektedir? Batılı devletlerin sıkça yenik düştüğü ve

berbat sonuçlar doğuran iki cazibe kaynağı vardır. Bunları sağ ve solu baştan

çıkaran meseleler diye ikiye ayırabiliriz. Sağcılar, kendi ulusal menfaatlerini

koruyup taleplerine uydukları sürece en iğrenç diktatörleri bile kabul etmeye, hatta

bağırlarına basmaya yatkındır. Batının en büyük demokratik devletlerinin zalim

diktatörlerle gönül rahatlığıyla işbirliği içinde oluşu, bu ülkelerde olumsuz tepki

yaratıp demokratik muhalefetin cesaretini kırmaktan başka bir işe yaramaz.

Solcuları sinsice baştan çıkaran ise Müslüman rejimleri, insan hakları gibi

meselelerde taviz verdikleri için sıkıştırmaktır. Zalim diktatörlere böyle baskılar

işlemediğinden, bu iyi niyetli müdahaleler daha ılıman otokrasilerin üzerine

yüklenmektedir ki, genelde bunlar kendi ihtiyaçları ve koşullarına göre

belirledikleri bir hızla reformlar yapma sürecini yaşamaktadır. Prematüre

demokratikleşme baskısı gören böylesi rejimler zayıf düşerek, demokratik

muhalefet tarafından değil, ama insafsız bir diktatörlük kurma peşindeki diğer

güçlerce devrilebilir.

 

 

 

 

Ortadoğu ülkelerine miras kalan zorluklar ve karşılaştıkları sorunlar göz

önüne alındığında, Ortadoğu’da demokrasi umutları çok değildir; ama durum her

zaman olduğundan daha iyidir. En azından olasılıklardan söz etmek mümkündür.

Bu ülkelerin çoğu, vahim ekonomik sorunlarla cebelleşmektedir. Eğer bunlarla baş

edemezlerse, diktatör ve otoriter fark etmeksizin, mevcut rejimlerin devrilip,

yerine başka bir İslamcı köktendinci kanadın geçmesi muhtemeldir. Birçok ülkede

dikkat çeken, köktendincilerin popülerliğinin nedeninin, iktidarda olmayışları ve

mevcut sorunlardan sorumlu tutulamayışlarıdır. Eğer iktidara gelirlerse, sorunları

çözemedikçe popülaritelerini kaybedecekler. Ancak, bu onlar için önemli değildir.

Çünkü bir kez iktidara geldiler mi, orada kalmak için popülariteye ihtiyaçları

kalmayacak. Uyguladıkları yöntemlerin ekonomik sonuçlarını hafifletmek için

kimisi petrol gelirlerini kullanarak yönetmeye devam edecek. Zamanla, iktidarı

elinde tutan köktendinci rejimler bile, ya dönüşecek ya da devrilecek. Ancak o

zamana dek özgürlük davasına çok büyük hasar vermiş olacaklar.

 

Aslında, köktendincilerin zaferi kaçınılmaz değil. Demokratların hükümet

kurması veya hükümetlerin demokrasiyi öğrenmesi de olasılıklar dahilinde.

Özgürlüğe duyulan ve  giderek artan istek ile, tam olarak ne anlama geldiğinin

kavranması, demokrasi yolunda umut verici işaretler. Soğuk Savaş bittiğine göre

Ortadoğu, karşıt güç bloklarının savaş meydanı olmaktan çıktı. Bu şansı

kullanabildikleri takdirde, Ortadoğu halkları artık kendi kararlarını verip kendi

çözümlerini bulma imkanına sahip. Bunu onlar adına başka kimse yapamaz.

Yüzyıllardır ilk defa seçim kendilerine ait.

 

 

Kürdistan Meselesi

 

 

Arap Dünyasının siyasi manzarası da, Soğuk Savaş sonrasında dramatik

biçimde değişti. Bölgede bir zamanlar önemli rol oynayan Pan-Arabizm, yani Arap

Birliği akımı sona erdi. Farklı Arap devletlerini birleştirme çabaları başarısızlıkla

sonuçlandı. 1970 yılında Mısır Başkanı Cemal Abdülnasır’ın ölümünden bu yana

hiçbir Arap lider, kendi ülkesi dışında o kadar tutulmadı. Ayrıca hiçbiri, iktidarı tam

olarak halkının seçimine bırakmadı. Aynı zamanda, ulusal kimlik meseleleri

gündeme gelmeye başladı. İran, Irak ve Türkiye’deki Kürtler ve Kuzey Afrika’daki

Berberiler gibi Arap olmayan etnik azınlıklar, tarihsel olarak merkezi yönetime

büyük tehdit oluşturmamıştı; ancak, Körfez Savaşı’nda Saddam’ın yenilgisiyle

durum değişti. Amerikan’ın 1991’deki Irak işgali, Kuveyt’i kurtarma amacı

güdüyordu. Bunu başaran Amerikan kuvvetleri çekilip, Saddam’ı iktidarda

bıraktılar. O da, Amerikan müdahalesini isyan fırsatı olarak gören kendi

vatandaşları, başta Kürtler ve Şiileri, katletmekte serbest kalmış oldu. Fakat

Saddam’ın kontrolündeki bölge, Kuzey Irak’ın bir kısmına uzanamıyordu. Orada

 

 

 

etkili olan yerel Kürt yönetimi özerklik kurdu. Bu bölge, geniş oranda Kürtlerin

yaşadığı Irak’ın Kürt kesiminin büyük kısmını kapsamaktaydı. Modern tarihte ilk

kez, en azından teoride olmasa da pratikte, Kürt yönetime sahip bir Kürt ülkesi

ortaya çıkmış oldu. Bu yalnızca Irak yönetimi için sorun çıkarmakla kalmadı;

Türkiye gibi kayda değer oranda Kürt nüfusa sahip komşu ülkelerde de problemler

yarattı. Bu ülkelerin sağlam muhalefeti nedeniyle, yakın gelecekte bağımsız bir Kürt

devletinin oluşması pek muhtemel gözükmemekte. Fakat, federal Irak devletini

oluşturacak unsurlardan birinin Kürt olması ciddi bir olasılık.

 

 

Filistin Meselesi

 

 

Bölgenin büyük sorunlarından bir diğeri de Filistin meselesi. Şu anki durum,

hiç şüphesiz Milletler Cemiyeti ve sonrasında Birleşmiş Milletlerin Filistin’de bir

Yahudi ulus-devleti kurmak için güttüğü politikaların sonucudur. İstisnalar

olmasına karşın Filistinli Araplar ve önde gelen Arap devletleri, bu politikaya

başından itibaren karşı çıktı. 1937’de İngiliz mandasındaki yönetim ve 1947’de BM

tarafından öne sürülen tekliflerin hiçbiri, Filistinli liderler ve Arap rejimlerince

kabul görmedi. Çünkü bu, Yahudi Devletinin varlığını kabul etmek olacaktı. Yeni

kurulan İsrail Devleti ve Filistinliler arasındaki mücadele, 1948, 1956, 1967 ve

1973’te olduğu gibi, bazen ordular arasında yapılan savaşlar, son yıllarda ise İsrailli

vatandaşlarla kurtuluş savaşçıları ya da terörist olarak tabir edilen gruplar

arasındaki çatışmalar biçiminde, altmış yılı aşkın bir süredir devam etmektedir.

 

Barış süreci, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın bölgede giderek artan

Sovyet varlığının Arap bağımsızlığına karşı daha büyük bir tehdit olabileceğinden

korkarak, 1979’da İsrail ile barış yapmasıyla başladı. Onu, 1994’te Ürdün Kralı

Hüseyin izledi. Resmi biçimde olmasa da, diğer Arap Devletleri de İsrail ile ticari

ilişkiler ve yarı-diplomatik temaslar kurdu. İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü

arasında süren diyalog, İsrail’in Batı Şeria ve Gaza Şeridi’nin bazı kesimlerinden

çekilmesine ve buralarda az çok özerk bir Filistin otoritesi kurulmasına yol açtı.

Fakat, ihtilaf devam ediyor. Filistin hareketinin önemli kesimleri, uzlaşmayı

reddederek silahlı çatışmayı sürdürmekteler. Anlaşmaları imzalayanlardan bazıları,

başta Yaser Arafat, sonradan uygulama esnasında çelişkili davrandı. Batı

dillerindeki uluslararası söylemde, Arap Devletlerinin çoğu ve Filistin liderlerinin

bir kısmı İsrail’i devlet olarak kabul etmiş görünmekte; ancak Arapça yayınlara

bakılacak olursa, uzlaştırıcı bir tavır olduğunu söylemek imkânsızdır. Okul

kitaplarından televizyon yayınlarına her yerde, İsrail yok edilmesi gereken

gayrimeşru bir işgalci olarak gösterilmekte. Eğer anlaşmazlık İsrail’in boyutuyla

ilgiliyse, uzun ve zorlu pazarlıklar sonucunda bir uzlaşmaya varılabilir; ancak

durum, her şeyden evvel İsrail’in varlığından ibaretse, ciddi bir uzlaşma olasılığı

 

 

 

 

 

 

yok. Çünkü İsrail’in var olmak ya da olmamak arasında ödün vermesi söz konusu

değil.

 

 

Petrol ve Ekonomi

 

 

Bölge ekonomisinin durumu ve bunun sonucunda meydana gelen sosyal ve

siyasi ortam, Arap Dünyasına dair endişelerin kaynağını oluşturmakta. Halen

petrol, bölgedeki bazı ülkelere doğrudan, bazılarına da dolaylı olarak zenginlik

sağlıyor. Fakat bu yüksek kazanç, yarar sağladığı kadar sorun da yaratıyor. Petrol

zenginliği otokratik yönetimleri güçlendirirken, demokratik  gelişmeyi önledi.

Çünkü, petrol zengini iktidarların vergiye ihtiyacı yok ve bu yüzden de seçmeni

memnun etmek derdinde değiller. Petrolden elde edilen zenginlik, aynı zamanda

ekonomik gelişmeye de köstek oldu. Belini petrol gelirine dayayan Arap Dünyası,

diğer ekonomik faaliyetleri önemsemediğinden, ekonomik, sosyal ve kültürel

koşullar açısından diğer bölgelere oranla gelişmemiş ve ihmal edilmiş durumda

kaldı. Ama, er ya da geç petrol tükenecek ve sağladığı kazanç ve gücün sonu

gelecek. Bazı öngörülü Arap devletleri, başka ekonomik gelişmeleri teşvik etmeye

başladı bile. Körfez ülkeleri turizm ve uluslararası finans piyasalarında tesirli

olmaya başladı. Ancak bu sektörlerin getirisi, petrol geliriyle kıyaslandığında, halen

çok kısıtlı. Bilim ve teknoloji alanında durum daha beter. Okur-yazar oranı çok

düşük. Arapçaya çevrilen kitap sayısı, Yunancaya çevrilenlerin beşte biri kadar.

Basılan kitap sayısı ise çok az. Arap ülkelerinde bulunan 200 üniversiteden hiçbiri

Dünyanın en iyi 500’ü arasında değil. Günümüzde yaklaşık 300 milyonluk Arap

Dünyasının petrol dışındaki ihracat toplamı, 5 milyon nüfuslu Finlandiya’nınkinden

  1. Dünya ortalaması yüzde 6 oranındayken; Arap dünyasında ihracatın %70’ini

oluşturan petrol veya petrol kaynaklı ürünler, sadece %1,5 oranında artmış. Son

çeyrek asırda Arap dünyasında reel GSMH düşüşte. (1999’da 531,2 milyar $

İspanya’nınkinden az) Artık bu başarısızlıkları, yalnızca baskıcı emperyalist güçlere

yıkmak veya dış mihrakları suçlamak mümkün değil.

 

Arap Dünyasının bir başka sorunu da, petrolün yarattığı zenginlik ve

fırsatlara kapılıp Arap ülkelerine göç edenler. Suudi Arabistan’da yerlilerin yapmak

istemediği veya yapamadığı işleri yapan Güney Asyalılar, buna bir örnek. Arap

Ülkelerinin birbirine göç verdiği durumlarda da asimilasyon zor; ancak Arap

olmayan veya Müslüman olmayan göçmenlerin kabul görmesi daha ciddi bir

problem. Tüm bu sorunlar, Arap nüfusunun tümünde muazzam etkisi olan iletişim

devrimiyle iyice alevlendi.

 

 

Ortadoğu’da Cinsiyet ve Kadın Hakları Meselesi

 

 

 

Yine Osmanlı Döneminden bir örnekle başlayalım. Vakanüvis Selanikli

 

Mustafa Efendi, 1593’te İngiliz Büyükelçisinin İstanbul’a gelişini anlatırken,

İngiltere Adasını yöneten bir kadın tarafından  gönderilmiş olmasına hayretini

açıkça belirtir. Batıdaki kraliçelere alışkın olsalar da, Müslüman Dünyada kraliçelik

pek yaygın değildir. Halifeler dönemi ve Osmanlının ilk dönemlerinde, saray

kadınları hakkında daha çok bilgi vardı. Şehzadelerle başka hanedanların kızları

evlendirilirdi. Erken dönemlerde, halifelerin ya da sultanların anneleriyle ilgili daha

çok bilgimiz vardı. Ancak bu uzun sürmedi. Kayıtlara geçmiş tarihlerinde, padişahın

eşi yoktur; sadece cariyelerle dolu haremler vardır. İlk dönemin ardından

padişahlar ve halifelerin anneleri, hep cariye kölelerdir ve geçmişleri pek

bilinmemektedir. Sarayda kadınlar önemli bir yere gelebiliyordu; ama bu ancak

anne olduklarında mümkündü. Valide sultan unvanı, nüfuz sahibi olma olasılığını

getiriyordu.

 

Abbasiler, Osmanlılar ve diğer İslam Hanedanlarının tarihi Avrupa

hanedanlarınınkiyle karşılaştırıldığında, kadınların eksikliği hemen göze çarpar.

Avrupa hanedanlarında istisnasız, kadınların önemli rolü vardır. Soylu evlilikleri ve

hem anne, hem baba tarafını kapsayan soyağaçları büyük önem taşır. Oysa

Ortadoğu’da ve İslam Dünyasının başka bir yerinde kadın unsuru, tarih yazımında

neredeyse yok gibidir. İslam edebiyatının tarihsel yazınlarda çok zengin, ama

biyografilerde çok zayıf oluşu da bununla açıklanabilir. Çünkü kadına yer

verilmeyince, hayat hikayeleri de yarım kalır. Güçlü karakterleri sayesinde kriz

döneminde önemli rol oynamış kadınlara rastlamak mümkün; ancak bu kısa süreli

ve vakanüvislerce itiraz edilen bir durum olmuş.

 

Tepedekileri bırakıp, bir de İslam toplumunda kadının sosyal hayattaki

yerine bakalım. Vakayinamelere, edebi eserlere, vakıf kayıtlarına, sicillere, dini ve

hukuki kayıtlara bakarak bunu belirlemek mümkün. Arşiv belgelerinde miras

paylaşımına bakıldığında, İslam hukukuna göre kız çocukla erkek çocuğun malları

eşit bölüştüğü görülür. Bu açıdan bakıldığında,  kadınların mülkiyet hakkı açısından

modern zamanlara kadar İslam toplumunda Batı’ya göre daha iyi durumda olduğu

sonucuna varılabilir. Bunun sosyal hayattaki yansımaları ise çok daha farklıdır.

Osmanlı İmparatorluğunda bir arada yaşayan üç farklı toplulukta, evlilikle ilgili

kurallar birbirinden çok farklıydı. Müslüman erkeklerin çokeşliliğine ve cariyelere

sahip olmalarına izin verilirken, Musevi erkeklerin çokeşliliğine izin verilirdi ancak

cariyelere sahip olamazlardı. Hristiyanlar ise tek eşli olmak zorundaydı ve cariye

tutmaları yasaktı.

 

Hac, diplomasi ve ticaret nedeniyle yapılanlar ile, genelde Avrupalılarca

yapılan seyahatlere dair tutulmuş kayıtlar da, kadın hakları ve cinsiyet konusunda

oldukça aydınlatıcıdır.  Müslümanların yaptığı seyahatler ile ilgili kayıtlar daha

 

 

sınırlıdır. Ancak, az da olsa, Müslümanların Hristiyanlık aleminde gördüklerine dair

ilginç örnekler vardır.  Batılı demokraside, hükümet kurumlarının işleyişine tanık

olup kaleme alan ilk Doğulu, Mirza Ebu Talib Han’dır. 1799’da İngiltere’yi

ziyaretinde, Avam kamarasındaki görüşmeleri izlemiştir. Vergi toplamak ve

hükümet işlerinin genel denetiminin yanı sıra, kanun koymak gibi bir görev de

üstlendiklerine dikkat çekerek, İngilizlerin ilahi bir kanunu olmadığı için, duruma

göre yasa çıkardıklarını da ekler. Mirza Ebu Talib’in izlenimleri, diğerlerinden

oldukça farklıdır. Batıya gidip Hristiyanların yaşamını gören Müslümanların çoğu,

bunları dehşet ve şaşkınlık içinde kaleme almıştır. Bu açıdan, Mirza Ebu Talib’in

bakış açısı benzersizdir. İngiltere, Fransa ve İrlanda ziyaretleri sırasında Avrupalı

kadınların peçe takıp yüzlerini örtmedikleri için, Avrupalı erkeklerin kadınlarına

Müslüman erkeklerden çok daha fazla hakim olduğuna dikkat çekmiştir. Kadınların

erkeklerle bir arada olduğuna ve kocalarının kadınların çalışmasına izin vererek

haneye kazanç sağladıklarına değinmiştir.

 

Kölelik sistemi de, kadına bakışla ilgili bilgi vermektedir. Genelde köleler

etnik özelliklerine göre sınıflandırılıp, ne işe yarayacakları belirlenmiştir. İslam

yasalarına göre, İslam topraklarında yaşayan Müslüman ya da gayrimüslim, özgür

bir insanı sonradan köle yapmak yasaktı. Köleler doğuştan köle doğar veya savaşta

tutsak alınarak köleleştirilirlerdi. Demek ki, köle nüfusunun çoğunluğu Asya’dan,

Afrika’dan ve uzun bir süre Avrupa’dan gelenlerden oluşuyordu. Örneğin 18.yy

sonunda Osmanlı Sarayında memur olarak çalışan Fazıl Bey’in yazdığı Zenanname,

farklı milletlerden, farklı etnik kökenlerden gelen kadınların özelliklerini anlatan

bir kitaptı. Bu kitap sadece köleleri değil, hem Osmanlı toprakları dışında başka

ülkelerde yaşayan kadınları, hem de hem de yerleşik kadın nüfusunu kapsıyordu.

Bu kitabın, biri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, biri de Londra’daki British

Museum’da, iki el yazması bulunmaktadır. İslam, Musevilik ve Hristiyanlık gibi

homoseksüelliği yasaklamış olsa da, İslam toplumunda oğlancılık olarak da

adlandırılan erkek homoseksüelliği, eskiden çok daha anlayışla karşılanan bir

durumdu. Hatta çoğu zaman çoğu yerde, gizlenmesine gerek duyulmazdı. Fazıl

Beyin talep üzerine Oğlanlar hakkında yazdığı ikinci kitabı da bunun bir kanıtıdır.

 

İslam Dünyasında şu anda gözlemlenenler, İslam Hukuku ve geleneğindeki

tabloyla pek örtüşmemektedir. Örneğin İslam Ülkelerinde, boşanmak isteyen bir

erkeğin, mal varlığını korumak amacıyla karısını zinayla suçlamasına sıkça

rastlanmaktadır. Namus cinayetlerinde de uygulama ve kanun arasındaki fark

dikkat çekicidir. Şeriat, zinayı yasaklar ve cezalandırır; ancak kadınların yok yere

suçlanmaması ve zina suçu kanıtlanmadıkça öldürülmemesi için, detaylı ve uzun

maddeler içerir. Şeriat, zina suçunun geçerli olması için dört erkek tanığı şart

koşar; ama, bu toplumlarda parayla yalancı tanık bulmak da zor değildir.

 

 

Dolayısıyla, yaşanan gerçekler ve genelde uygulanan haliyle İslam’ın özü arasında

çarpıcı bir tezat vardır.

 

İslam toplumunda kadınların görevlerine gelince, cinsellik ve annelik başı

çekmektedir. Kölelikle ilgili kayıtlardan ve diğer kaynaklardan bunu görmek

mümkündür. Çocukları yetiştirmek, evi çekip çevirmek gibi işler de kadınların

yaptıkları işlerdir. Ancak ilginçtir ki, yakın zamana kadar yemek pişirip servis

etmek kadınlığın ana görevlerinden biri olarak görülmezdi. Oysa ki Batı’da hep

böyleydi. Kadınların çalışma anlamında yaptığı işlere gelince; şarkı söylemek, şiir

okumak, dans etmek gibi eğlence alanında kadınların faaliyet göstermelerine izin

verilmiştir. Bunlar, genelde yetenekli köleler arasından seçilip, efendilerini ve

misafirlerini eğlendirmek üzere eğitilirdi.

 

Eskiden, iki toplumun (Doğu ve Batılı toplumlar)  ilişkileri, üyelerinin sadece

seyahat, ticaret veya diplomasi amaçlı, o da daha çok Batı’dan Doğuya doğru

seyahatleri ile gerçekleşmişti. 18.yy sonundan itibaren Hristiyanlık ve İslam Alemi

arasındaki temaslar arttı. İki rakip medeniyet birbirine iyice yakınlaştı.

Modernleşmenin etkisiyle, Batı Dünyasıyla eskisine oranla çok daha kapsamlı bir

karşılaşma, Ortadoğu toplumunda kadınların yerini nasıl etkilemiştir? Öncelikle iki

toplumun kadınlara yaklaşımı arasındaki fark, giderek daha çok göze batmaya

başladı.

 

Modern dönemle birlikte Müslüman Doğu’da feminizmin doğuşu, kadınların

eğitilmesi ve devamında Batıya seyahatlerinin başlamasıyla, Doğuyu gidip gören

Batılı kadınlar anılarını kaleme alıp nasıl farklı bir perspektif sunduysa, Müslüman

kadınlar da Batı hakkında yorumlarını dile getirmeye başlamıştır. Müslümanların

ev yaşantısında mahremiyet anlayışı nedeniyle Batılıların, evlerin içinde neyin nasıl

işlediğini anlamasına pek fırsat olmamıştır. Genelde Avrupalıların Doğu yaşam

tarzına yaklaşımları fantezi, söylenti, efsane şeklindedir. Batılı erkekler Müslüman

erkeklerin kadınlar üzerindeki hak ve ayrıcalıklarına imrendiklerini

gizleyemezken, Avrupa’yı gidip gören Müslümanlar, Batılı kadınların rahatlığını

serbestliğini ve gördükçe dehşete kapıldıklarını, erkeklerin kıskanç olmayışına

şaşırdıklarını ve Batılıların günahkar bir hayat sürdüğünü anlatmışlardır.

 

1860’lardan itibaren, farklı bir bakış açısı hakim olmaya başlamıştır. Genç

Osmanlılardan Namık Kemal 1867 tarihli bir makalesinde, Batı’ya kıyasla geri

kalmışlıklarını, “kadınlarımıza muamele tarzımız yüzünden” olarak açıklayarak,

bu fikri ilk defa ortaya atmıştır. Çok basit, ancak can alıcı bir noktaya değinmiştir:

“Kendimizi nüfusun yarısının yetenekleri ve hizmetlerinden mahrum

bırakırsak Batı’ya yetişmeyi nasıl umabiliriz?” Batıyla karşılaştırıldığında

Osmanlı toplumunu, bir tarafı felçli bir insana benzeterek, çarpıcı bir tablo

çizmiştir. O zamandan beri hem erkekler, hem kadınlar arasında feminist akımlar

ortaya çıkmıştır; ve bu, önemli bir etkene dönüşmüştür. Tabii ki buna karşı tepkiler

 

 

 

 

de oluşmuştur. Batı, Batılılaşma ve Ortadoğu’yu yönetenlerin Batılılaştırılması

polemiklerinde, başı çeken konulardan biri haline gelmiştir. Mesela Müslüman

Kardeşler’in ideolojik liderlerinden biri olan 1906-1967 yılları içinde yaşamış

Seyyit Kutub,  1948-50 arasında Amerika’da bulunmuş ve izlenimlerini yazdığı

kitabında, Amerika’da her şeyin parayla ölçüldüğünü, dinin bile maddiyatla

değerlendirildiğini, Amerikalıların sadece iyi vakit geçirip eğlenmek peşinde

olduklarını ve kiliselerin de danslar düzenleyerek, kadın erkelerin birbirlerine

dokunmalarına izin verdiğini, tiksintiyle anlatmıştır. Bu sürekli gündeme gelen bir

konudur ve bu tarif biçimi, günümüzde teröristlerin hedeflerini nasıl

meşrulaştırabildiklerini anlamamıza yardımcı olabilir. Afganistan’da Taliban’ın

web sitesinde de, Batılı kadın erkek ilişkileri üzerine anlaşılması güç algılar ve

tuhaf açıklamalar mevcuttur.

 

Tüm bunlar, bizi kaçınılmaz bir soruya getirir. Bundan sonraki adım ne

 

olacak?

Kadın haklarının, liberal demokratikleşmenin vazgeçilmez bir parçası olduğu

 

inancı, Ortadoğu’da tam anlamıyla benimsenmiş olmaktan uzaktır. İslam

dünyasında demokratikleşme süreci bu şekilde işlememiştir. Ortadoğu

toplumlarında kamuoyu, kadın haklarına karşı olduğundan, devlet de kadın

haklarını gereken önemi göstermemektedir. Kadınlara siyasi ve diğer haklarının

verilmesiyle gerçek bir ilerleme görülen ülkeler, otokrasiyle yönetilen ülkelerde

olmuştur. Türkiye’de Atatürk, İran’da Şahı Pehlevi, feminist reformlar denebilecek

programlar izlemiştir. Atatürk bu konuda çok net bir tavır almıştır ve

cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra, kadın hakları konusuna eğilmiştir. Bunun

mantığını da şu şekilde açıklamıştır: “Modern dünyayı yakalamak istiyorsak

bunu, toplumun sadece yarısını modernleştirerek yapamayız.” O zamanlar

kamuoyuna ters düşmesine karşın Atatürk, sonuca ulaşmak için elinden geleni

yapmıştır. Elbette,  onun bile yapabileceklerinin sınırı vardı. Fes, sarık gibi

geleneksel İslami erkek başlıklarını, yasayla ve zorla lağvetmiştir. Ama, kadınlar

için peçe ve örtünmeyi yasal olarak yasaklamak yerine, toplumsal baskı ile ortadan

kaldırmayı seçmiştir. Şu anda Türkiye’de, kadınlarda örtünmenin, türban gibi farklı

şekillerde geri geldiği görülmektedir. İran’da ise Şah, Atatürk kadar açık bir tavır

sergilememiş ve sistematik davranmamıştır. Fakat Pehlevi Şahlarının ikisi de, kadın

haklarını programlarına dahil etmiştir. Atatürk çokeşliliği yürürlükten kaldırmış ve

monogamiyi yürürlüğe sokmuştur. İran bu konuya da dolaylı bir yaklaşımla fiilen

tekeşliliği benimsemiş ve bir erkeğin ikinci bir kadınla daha evlenmesi önüne

zorluklar getirmiştir.

 

Otoriter yönetim uygulanan Tunus’ta da bu konuda gelişme kaydedilmiştir.

Tunus, kadınlara eğitim imkanı sağlanmasında en iyilerden biridir. Şaşırtıcı

gelebilir; ama, Irak’ta da otoriter yöneticiler, kadınlara toplumsal hayatta diğer

 

 

 

Arap ülkelerine kıyasla daha etkin etkin rol vermiştir. Örneğin, feminist

makalelerin çoğu Irak’ta basılmıştır. Bunlara karşı, elbette sert tepkiler de

oluşmuştur. Feminizmi ve kadınların özgürleşmesini, Batının nihai günahlarından

biri olarak gören Seyyit Kutub’un görüşlerinin aynısına, Humeyni’nin yazılarında

da rastlamaktayız. Ona göre Şahlığın en büyük suçlarından biri, kadınlara hak verip,

Şeriatı feshetmesiydi. Şah döneminde yasal evlilik yaşı on sekize yükseltilmişken,

İran Devrimi, Hz. Muhammed’in son karısı Ayşe ile dokuz yaşındayken

evlendiğinden yola çıkarak, eskiden geçerli olan dokuz yaş sınırına geri döndü. Şu

anda İran İslam Cumhuriyeti’nde yasal evlilik yaşı dokuzdur.

 

Buradan baktığımızda görünüm, bir hayli sorunlu. Kadınların bastırılması ve

kadın haklarının engellenmesiyle uğraşan güçlü gruplara rağmen, yine de iyimser

yaklaşmakta fayda var. Sonuçta İslam Dünyasında ilerlemenin mümkün olması

için muhtemelen en iyi umut, nüfusun bastırılmış kısmı olan kadınlar.

Kadınların durumu, İslam Dünyasının diğer yerlerinde olduğu gibi, Arap

dünyasının da en önemli sorunlarından biridir. Kadınlar nüfusun yarısından biraz

fazlasını oluşturuyor; ama Arap Ülkelerinin çoğunda siyasi güçten yoksunlar. Bazı

Müslüman gözlemcilere göre, Batının ileri toplumları ve hızla gelişen Doğu

toplumları ile karşılaştırıldığında, Arap kadın nüfusunun bunalımlı ve mağdur hali,

toplumlarının az gelişmişliğinin en önemli nedenlerindendir.  Modern haberleşme

ve seyahat imkanları, bu zıtlıkları çok daha görünür kılmaktadır. Irak ve Tunus gibi

bazı ülkeler, kadınların özgürleşmesi yönünde kayda değer bir ilerleme

göstermektedir. Anayasa tarafından tanınan eşit haklarla eğitim ve meslek edinen

kadınlar, topumun farklı alanlarında kendilerine yer bulmaya başladı. Batıda

kadınların göreceli özgürlüğü, daha iyi bir topluma doğru ilerlemenin başlıca

sebebi olmuştur. Ortadoğu ülkelerinde de, ilerleme ve özgürlük adına en

umut verici faktör bu olabilir. Ortadoğu’nun demokratik geleceğinin

kesinlikle en önemli ve vazgeçilmez unsuru kadınlar olacaktır.

 

 

 

 

Ortadoğu’da Demokrasi ve Din

  1. yüzyılın büyük kısmında Ortadoğu’da siyasi tartışmalarda baskın olan iki

 

düşünce, milliyetçilik ve sosyalizmdi. Bazen de ikisinin birleşimi olan milliyetçi

sosyalizm. Avrupa kökenli bu ideolojiler, Ortadoğu koşullarına göre şekillendiler.

Zaman zaman, Avrupalı güçlerin desteğini aldılar; büyük değişimlere yol açtılar.

Yüzyıl sonuna gelindiğinde, çekiciliklerini kaybettiler. Sovyetler Birliği’nin çöküşü

ve sosyalizmin şu ya da bu şeklini deneyen Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı rejimlerin

başarısızlığı sonunda, sosyalizm itibar kaybetti. Bu ülkeleri yönetenler, özgürlük ve

refah yerine dikta uygulayıp, halklarına yoksulluk getirdiler. Demokratik Dünyayla,

bariz ve giderek artan bir tezat oluştu. Milliyetçilik ise, asıl amacına ulaşmasıyla

 

 

 

 

doğan sonuçlarla, geçerliliğini kaybetti. Tam ulusal bağımsızlık elde edilmesiyle

birlikte, özgürlük ve bağımsızlığın aynı şey olmadığı iyice ortaya çıktı. Milliyetçi

hedeflere ulaşılırken, sosyalist umutlardan vazgeçildi. Fakat çözmek üzere

tasarlanana sorunlar düzelmedi. Halk, ezilmeye ve mahrum edilmeye devam etti;

hatta durum daha kötüleşti. Nüfus artışıyla, fakir daha fakirleşti ve yoksulluk oranı

iyice arttı. Üstelik, haberleşme teknolojileri sayesinde, yoksulluklarının daha çok

farkındalar artık. Emperyalist güçlerin çekilmesiyle Müslüman Ortadoğu’nun,

güçsüzlük ve ekonomik geri kalmışlığına bulacak bahanesi kalmadı. Sadece Batı’ya

değil, Asya’nın yükselen güçlerine ve dibindeki İsrail’e de yetişmesi için, yapması

gerekenlerin belirlenmesi ve çözüm arayışı sürmekte.

 

Ortadoğu’nun modern tarihinin başlangıcında, Bölgede sadece iki güç

bağımsızdı: İran ve Türkiye. Her ikisi de emperyalist çekişmeler arasında zorlukla

da olsa, egemenlik ve bağımsızlıklarını korumayı başardı. İngiliz, Fransız, İtalyan ve

Rus İmparatorluklarının dağılmasıyla, yeni bir seri bağımsız devletin ortaya

çıkışına imkan doğdu. Bunlardan bazıları, Mısır ve Fas gibi, asırlar öncesine

dayanan bir ulusal kimliğe sahipti. Fakat çoğu da, kimlik yönünden belirsiz ve

kaygan bir zemin üzerine yeni kurulan ülkelerdi. Bir yandan, Arapçılık veya

Türkçülük gibi akımlarla üst kimlikler altında toplanıp daha büyük ülkelere dahil

edilmek istenmişlerdi. Bir yandan da, daha yakın bir zamanda içeriden, aşağıdan

gelen bir hareketle, etnik ve mezhep ayrılıklarına dayanan aşiret bağlılıklarıyla

tehdit edilmekteler. Lübnan iç savaşı, bunun nereye varabileceğini göstermiş oldu.

Lübnan örneği, Suriye ve Suudi Arabistan gibi bir çok ülke için geçerli olabilir. Bu

iki ülke de, şu anki halleriyle, çok farklı unsurlardan oluşturulmuş 20.yy icatlarıdır.

 

Tam tersine, Türkiye ve İran ise, eski ve köklü devletlerdir. Halkları, yaygın

ortak bir milliyet ve siyasi kimlik hissine sahiptir. Egemen ve bağımsız devlet

yönetimindeki asırlardır süren tecrübeleri sonucunda, istikrar ve süreklilik hali

daha kırılgan başka devletleri paramparça edebilecek krizlerde ayakta kalmayı

başarabilmişlerdir. İkisi de liderlik geleneğine sahiptir. İran Doğuda Orta Asya ve

Hindistan’a, Batıda Osmanlı topraklarına doğru uzanan bir bölgenin kültürel açıdan

merkezi konumundayken; Türkiye, önce İslam imparatorluğu, ardından ulusal

kurtuluşuyla  Ortadoğu’nun lideri ve modelidir. 16.yy başında, Osmanlı ve İran

arasındaki savaşlardan bu yana Türkiye ve İran, tüm Ortadoğu Bölgesinin liderliği

için rekabet etmektedirler. Modern dönemde de, devlet yönetim şekilleri açısından,

Ortadoğu geleceği için rakip modeller ortaya koymaktadırlar: Türkiye, laik

demokrasi; İran İslami köktendincilik.

 

Demokrasiye farklı yerlerde farklı anlamlar yüklenmeye çalışılsa da

bahsettiğimiz demokrasi, hükümetlerin seçilme, yerleştirilme ve gerektiğinde

değiştirilme yöntemidir ve İngilizce konuşulan ülkelerde gelişmiştir. Modern

zamanlarda başarı oranları farklı da olsa, Dünyanın geri kalanına nakledilmiştir.

 

Demokratik olmayan yönetim biçimlerinden farklıdır; çünkü hükümetler, tüm

partiler için geçerli olan yerleşik kurallar çerçevesinde belirli aralıklarla

düzenlenen seçimler aracılığıyla, halkın iradesiyle veya en azından halkın onayıyla

başa gelir. Demokrasi, bu terimi kullanan, ancak hükümetlerin seçimlerle sıkça

değiştirildiği ve seçim sonuçlarının değiştirildiği diğer sistemlerden farklıdır.

Demokratik seçimler, gizli oylama ve halka açık sayım gerektirir. Sözde

demokrasilerde genelde tersi geçerlidir. Genelde seçmenleriyle belirli aralıklarda

hesaplaşacak olmak, hükümetlerin insan hakları, düşünce ifade özgürlüğü ve

yasanın üstünlüğü gibi demokratik gerekliliklere saygı göstermelerini garanti

etmeye yeterlidir.

 

Tüm demokrasilerde, yasal olarak laik olmasa da, din ve devlet işlerinin

ayrılma ilkesi benimsenmektedir. Din de demokrasi gibi, pek çok anlama

gelebilecek ve farklı şekilde yorumlanabilecek bir kavramdır. Ortadoğu bağlamında

Hristiyanlık ve Musevilik dinleri azınlıktadır. Ermenistan ve Gürcistan Hristiyan

devletlerdir; fakat çok etkili değildirler. İsrail’de baskın ve çoğunluğun dini olan

Musevilik, Arap ülkelerinde neredeyse kalmamış gibidir; Fas, Türkiye, İran ve eski

Sovyet ülkelerinde küçük azınlıklar olarak yaşamlarını sürdürürler. Ortadoğu

halklarının çoğu için din demek, asırlardır İslam demektir. Yazılı bir anayasası

bulunan Arap ülkelerinin neredeyse hepsinde İslam, devlet dini veya kanunun

temel kaynağı olarak geçmektedir. Suudiler ise, Kur’an’ın anayasaları olduğunu öne

sürerler. Eski Sovyet cumhuriyetleri genelde laik yönetim biçimlerini devam

ettirmiştir.

 

Türkiye, şimdiye kadar açıkça laik bir sisteme sahip olmuştur. Bu yönde ilk

yasal adım, 1928’de Anayasadan “Türk devletinin dini İslam’dır” maddesinin

çıkartılmasıyla atılmıştır. Bunu, diğer din ve şeriat referanslı maddelerin

değiştirilmesi izlemiştir. İkinci adım, 1937’de Anayasaya, Türk devletinin özellikleri

olarak  cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık

ilkelerinin eklenmesidir. Laiklik ilkesi, daha açık ifade etmek gerekirse din ve

devletin ayrılması, anayasal değişikliklerle sağlamlaştırılmıştır. Türkiye’de önceleri

dinsizlik olarak yanlış anlaşılan laiklik, büyük zorluklarla karşılaşmıştır ve halen de

karşılaşmaktadır. Son zamanlarda laikliğe meydan okuyan mecra, üst üste iki kez

seçilen iktidar partisi olmuştur.

 

Şu anda Ortadoğu İslamında can alıcı ayrım, Batının İslamcı köktendincilik

diye adlandırdığı hareket ve onun dışında kalan akımlardır ki bunlara, başka bir

ifade olmadığı için, popüler İslam diyebiliriz. Daha önce bahsettiğimiz gibi

Müslüman köktendinci denilen grupların asıl amaçları, Şeriat düzeni getirmek veya

yeniden kurmaktır. Tüm Müslümanlar köktendinci değildir ve köktendincilerin

çoğu da terörist değildir. Ancak köktendinciler de, teröristler de bu yanılgıyı örtbas

etmeye meraklıdır. Bu hedeflerine de, bir yandan, dikkatini şiddet yanlısı azınlığa

 

 

veren medyanın, diğer yandan, terörist grupları kesin bir dille suçlamak istemeyen

veya buna gücü yetmeyen dini ve siyasi Müslüman liderlerin de yardımıyla

erişmektedirler. Son zamanlarda, bilhassa Avrupa ve Amerika’da yaşayan

Müslüman diaspora ve Müslüman dünyasında terörist eylemler ve sloganlara

gösterilen destekte, endişe verici bir artış söz konusudur.

 

 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkelerde var olan rejim türlerini

şu şekilde sınıflandırabiliriz:

1.Geleneksel otokrasiler: Eskiden tüm İslam Dünyası bu sınıfa girerdi. Şu anda

Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri, Körfezin ve Hint Okyanusunun Arap

kıyısındaki hanedanlar, geleneksel otokrasiyle idare edilen aşiret düzenine dayalı

yönetimlerdir. Anayasa veya seçilmiş temsilciler meclisi gibi kavramlardan muaf,

monarşiyle yönetilen otoriter rejimlerdir.

  1. Liberalleşen Otokrasiler: Fas, Ürdün ve bazı Körfez ülkeleri. Bir süre için Mısır

da böyleydi. Geleneksel yönetim yapısına dayanan, ancak modernleşme yolunda

önemli adımlar atan, böylece kaçınılmaz olarak demokrasiye doğru ilerleyen

ülkeler. Artık, geleneksel otokrasi olmadıkları gibi, henüz liberal demokrasiye de

tam geçmemişlerdir. Fakat genel olarak bakıldığında, gidişat daha çok özgürlüğe

doğrudur. Bazılarında, hala sosyalist dönemden kalma kamu şirketleri yüzünden

kalkınma aksıyor olsa da, diğerlerinde ekonomik, sosyal ve insani gelişmeler

görülmektedir.

  1. Diktatörlükler: Bu terim sıklıkla, otoriter veya otokratik olarak

tanımlanabilecek rejimler için kullanılmakta. Ancak Hafız Esad ve Oğlunun

Suriye’de kurduğu tek parti rejimi ve Saddam Hüseyin’in Irak yönetimi için daha

doğru bir tanımlama olur. Her ikisi de, 1930-1940’ların Avrupa kaynaklı tek parti

rejimlerini model almıştır. İkisi de, iki savaş arasında manda yönetimi altında

kalmıştır. Nazi modeli üzerine kurulan Baas partisi’nin Sovyetlerin etkisiyle birlikte

Komünist modeli benimseyip yeniden canlanması pek de zor olmamıştır. Uzun

yıllardır etkisini sürdüren bu model, Avrupa’dan ithal edilip de Ortadoğu’da

hakikaten işlemiş olan tek sistemdir. Saddam Hüseyin rejiminin kökleri de İslam

devlet anlayışında veya Arap geleneğinde değil, Avrupa’dadır.

  1. Eski Sovyet Cumhuriyetleri: Tarihi ve coğrafi açıdan ayrılan bu grup,

Transkafkasya ve Orta Asya’da bulunan, genelde Müslüman nüfusa sahip

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tataristan, Türkmenistan’ı kapsar.

Bu ülkeler, son yüzyılda İngiliz veya Fransız sömürgelerinden çok farklı sorunlar

yaşamışlardır. Bağımsızlıklarını elde ettikten sonra da sömürge sonrası süreçte

müdahaleler ve haksız anlaşmalarla dolu dönemler geçirmişlerdir.

 

  1. Devrimci İslam Rejimleri: Devrim sözcüğü Ortadoğu’da, siyasi veya askeri

darbe anlamında sıklıkla kullanılır. 1979 İran devriminde sadece iktidar değil

sosyal düzen tamamen değişmiştir. 18.yy Fransa ve 20.yy Rusya’sında olduğu gibi

İran da ayaklanma ve baskı, terör ve devrimci adalet, müdahale ve savaş, ideolojik

tartışma, siyasi çatışma ve geniş bir sosyal dönüşüm şeklinde klasik evrelerden

geçmiştir. Şu anda bulunduğu evre de, Napolyon veya Stalin dönemine

benzetilebilir.

  1. Batılı anlamda Demokrasiler: Serbest seçimlerin yapıldığı ve hükümetlerin

seçmenlerin kararıyla değiştirildiği siyasi düzenlerdir. Bölge ülkelerinin çoğunda

seçim yapılmaktadır; ama bu kısmen modern devlet adetine uygun olsun diye,

kısmen de uluslararası saygı veya destek görmek içindir. Fakat çoğunda seçimler

göstermeliktir. Bölgede seçimlerin sahiden usulüne uygun yapıldığı ve

hükümetlerin seçimle değişebildiği yalnızca iki ülke vardır: Türkiye ve İsrail.

 

 

Günümüzde Arap rejimlerinin çoğu, ya halklarının bağlılığına ya da itaatine

 

yaslanmıştır. Fas ve Arap yarımadasındaki emirlikler gibi köklü krallıklar, etnik,

bölgesel, aşiret gibi bağlılıklara dayanır. İtaate dayalı rejimlerse, faşist ve komünist

modellerden kaynaklanan  kontrol ve zorlama yöntemleri kullanan, Avrupa tarzı

diktatörlüklerdir. Halkın bağlılığını talep etmektense, ayakta kalabilmek için

sırtlarını baskı ve saptırmaya dayamışlardır. Halkın öfkesini İsrail gibi bir dış güce

yöneltip hoşnutsuzlukları, amansız polis gücüyle bastırma yoluna giderler.

Hükümetin polis gücüne dayandığı ülkelerde, rejime ve destekçilerine karşı derin

ve yaygın bir memnuniyetsizlik mevcuttur. Bu da, bir çelişkiye yol açmaktadır. Batı

yanlısı rejimlerle yönetilen ülkelerde, halk genelde Batı karşıtı olurken, Batı karşıtı

rejimlerle yönetilenler, kurtuluş için Batıdan medet umma eğilimindedir.

 

 

Halkın rızası ve katılımıyla bağlılığa dayalı devlet yönetimleri arayışında olan

 

gruplar umut vericidir. Irak başta olmak üzere, bazı Arap devletleri temkinli bir

biçimde seçimler sonrasında oluşturulan meclisleri denemelerine başlamıştır. Kimi

ülkelerde demokratik muhalefet güçleri çoğalmaktadır; ama bunlar çoğunlukla Batı

karşıtı gruplardır. Hamas ve Hizbullah’ın son dönemdeki durumu, muhalefet

partilerinin siyasi değil de dini eleştirilerde bulunarak başarılar kazanabildiğini

göstermektedir. Dini muhalefet partilerinin propagandası da halka, camiler

aracılığıyla kolaylıkla ulaşmaktadır. Mevcut rejimleri savunanlar da, dizginleri

gevşetmenin, radikal İslamcı güçlerin yönetimi devralmasına yol açacağını

savunmaktadır.

 

 

 

Bölgede, önemli bir demokratik siyaset deneyiminden geçmiş bir ülke olan

Lübnan’daki özgürlük ve açıklık istismar edilmiştir. Son zamanlarda, dışarıdan

istismarın azaldığına dair işaretler gözlemlenmektedir. 2005’teki Sedir devrimi,

Lübnan için yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştür; ancak Lübnan

Demokrasisi hala güvende değildir. Suriye’nin ülke üzerindeki ilgisi devam

etmektedir ve İran tarafından eğitilip, silahlandırılıp finanse edilen Hizbullah

giderek güçlenmiştir. Lübnan’da istikrar ve demokrasi adına adımlar atılmaktadır;

ama mücadele bitmiş sayılmaz. Demokrasi mücadelesi Lübnan sınırlarının dışına

taşmadıkça biteceği de yok.

 

Bölgedeki hastalıkların iyileşmesi için önerilen iki rakip teşhis ve tedavi

reçetesi vardır:

  1. Bütün dertlerin sebebi, kafirler ve onların yerli taklitçileridir. Çözüm, Batıya

karşı mücadeleyi sürdürmek ve şeriata ve geleneklere dönüştür.

  1. Artık yozlaşan ve bozulan eski yöntemler, Arap dünyasına köstek olmaktadır.

Çözüm, ekonomi, toplum ve devlette özgürlük ve açıklık yani gerçek demokrasidir.

Bu yolda zorlu engeller olmasına rağme,n öngörülü liderler bu yolu izlemektedir.

Şu anda Bölgede, hem din erkine dayalı yönetim yani İslam teokrasisi, hem de

liberal demokrasi temsil edilmektedir. Arap dünyasının geleceği büyük çapta bu

ikisi arasındaki mücadeleye bağlı olacaktır.

 

 

İslam demokrasiyle bağdaşır mı?

 

Aynı soru, daha geniş bir perspektiften din için sorulabilir. Burada din, inanç

 

ve ibadet, ahlak ve yol gösterme sistemi anlamında kullanılıyorsa, cevap evettir.

Ancak, tarihi olay ve tecrübeler, kültürel adetler anlamındaysa, cevap değişkenlik

gösterebilir. Hatta mezheplere göre bile değişebilir. İslam bağlamında, on dört

asırlık bir tarih ve günümüzde elliyi aşkın Müslüman devletin siyasi tecrübesi

vardır. İlk bakışta fazla iyimser görünmese de, yakından incelemek gerekir. İslam

tarihinde nadiren despotlaşan, genelde iyi huylu ve aydınlanmış, çoğunlukla da

ilahi kanunun hükümleriyle kısıtlanan kesintisiz bir otokrasi hakimdir; ancak

kurumsal yapılar, temsil ve çoğunluk kararı gibi gelenekleri olmamıştır. Dört halife

Devri, İslam’ın Altın Çağı olarak kabul edilir. Halifelerden üçü, suikaste uğramıştır;

ve hükümdarlıkları boyunca iç savaşlar devam etmiştir. Şu anda, Ortadoğu’da

bulunan Müslüman ülkelerden sadece Türkiye Cumhuriyeti ciddi anlamda

demokrasi olarak adlandırılabilir. Bu yönde ilerleyen ülkeler vardır; ama hiçbiri,

geri dönüşler ve müdahaleler geçirmesine karşın, Türk Demokrasisi kadar yol kat

etmemiştir. Fakat bu Ülkelerde demokrasinin geçmişte işlememiş olması, gelecekte

de işlemeyeceği anlamına gelmez. Dünyanın geri kalanında demokratik kurumların  uzun süredir istikrarlı ve düzgün biçimde işlediği ülkelerin sayısı, gerçekten de çok

azdır. Kıta Avrupa’sında bile, demokrasi deneyimi çeşitli olaylarla doluyken, çok

farklı bir kültürde daha iyi ve daha hızlı sonuçlar beklemek mantıksız olacaktır.

Sonuçta Amerikan demokrasisi bile, bir süre için kölelikle bağdaşır sayılmış ve

uzun bir süre boyunca kadınlar haklarından mahrum edilmiştir. İslam

topraklarında demokrasinin en önemli desteği nüfusun yarısını oluşturan kadınlar

olabilir. Demokrasinin başarısızlığından en çok zarar görecek olan, yine

kadınlardır. Fakat, baskın oranda Müslüman ve erkek egemen olan Ortadoğu’da

kurulacak olan kurumlar da, kaçınılmaz olarak, belirli oranda kültürel ve tarihi

geleneklerine ve toplumsal belleğe göre şekillenecektir. Bunlar geçmişte

demokratik kurumların oluşturulmasına engel teşkil etmiş olabilir; ancak İslam

kültürü doğru şekilde yorumlanıp uygulandığında, çok daha büyük bir siyasi

özgürlük ve insan haklarına saygıya yol açacak olumlu öğeler barındırmaktadır.

Müslüman Dini mirasında, demokratik özgürleşme yolunu gösteren unsurlar bulma

çabası sürmektedir. İslam tarihi ve geleneğinde, demokrasinin gelişimine katkısı

olacak öğeler mevcuttur. Dinle devletin ayrılması, İslam bağlamında alakasız

görünebilir; ama İslam öğretisi ve hukukunda dünyevi ve ruhani şeyler arasında

ayrım mevcuttur. İslam düşünürlerinin siyasi iktidar, haklar ve görevlerle ilgili

görüşleri dikkate alındığında, bugünkü keyfi despotluktan çok uzak bir tablo

karşımıza çıkmaktadır. Kur’an’da itaat vazifesi açıkça belirtilmiştir: “Allah’a itaat

et, Peygambere itaat et, üzerinde yetkisi bulunanlara itaat et!” Peygamberin

Hadislerinde de benzer ifadeler geçer. Ancak “Günaha itaat olmaz!” “Yaradanına

karşı gelene itaat etme!” gibi, itaat vazifesine ve yöneticinin yetkisine sınır koyan

hadisler de vardır. Yani, hükümdar ilahi kanuna aykırı bir şey emrederse, sadece

itaat vazifesi ortadan kalkmakla kalmaz; itaatsizlik vazifesi gündeme gelir. Bu Batılı

siyasi düşüncede var olan devrim hakkının ötesinde bir kavramdır; çünkü devrimi,

en azından otoriteye itaatsizliği ve muhalefeti bir görev olarak ortaya koyar.

 

Peygamberin hadislerinden “Cemaatimde fikir ayrılıkları olması, Allah’ın

lütfudur” ifadesi de, farklılığın güzelliğine ve bastırılmak yerine hoş görülmesi

gerektiğine vurgu yapar. Modern zamanlarda üzücü bir biçimde eskinin anlayışlı,

hoşgörülü yaklaşımından sapma gözlemlenmektedir. Bu durumda İslam

gerçekliğiyle örtüşebilmesi için, İslam öğretisinde yer alan ilkeler yeniden

canlandırılmayı beklemektedir. İslam geleneğinin vurgu yaptığı başka bir özellik de

haysiyet ve tevazudur. Eski Osmanlı geleneğinde padişah kanuna duyduğu hürmeti

göstermek için kadılara yağa kalkarak selamlarmış. Padişah ilk tahta çıktığında

halk tarafından “Sultanım gururlanma, senden büyük Allah var!” diye

selamlanırmış.

 

İslam Dünyasının büyük kısmı, başta İngiltere, Fransa, Hollanda ve Rusya

olmak üzere, sömürgeci güçler tarafından egemenlikten yoksun bırakılmıştır.

 

 

 

Zorbalık ve zulüm olarak görülen sömürge yönetimine son vermek, öne çıkan siyasi

hedef olmuştur. Sonunda sömürgecilerin tiranlığı sona erdi; ancak onların yerine

yerli zorbalar geçti. Şu anda Müslüman ülkelerin çoğu ulusal bağımsızlıklarını elde

ettikleri halde, özgürlük ve adalete ulaşamadıklarını fark etmekteler. Bölgede

bunun asıl yolunun demokrasiden geçtiğini düşünen ülkelerin sayısı giderek

artmakta.

 

Batı etkisi bu ülkelere, fayda kadar zarar getirmiştir. Otokrasi yoğunlaşmış,

toplumda kendileri ve ailelerine zenginlik ve güç elde etmek için, iktidara belini

dayayan yeni bir kesim oluşmuştur. Zulüm, yolsuzluk ve gelir dağılımındaki

eşitsizlik, halkları isyana sürüklemektedir. Ortadoğu diktatörlerinin barışa

yanaşmamasının nedeni de, baskıcılıklarını gerekçelendirmek için çatışmaya

zıtlaşmaya muhtaç olmaları ve halklarının öfkesini dış güçlere yöneltmeye mecbur

hissetmeleridir. Baskının şiddetli olduğu yerlerde, özgürlük hareketi de güçlüdür.

Buna da şaşmamak gerek. Demokrasi, Bölgedeki ülkelerin çoğunun derinliklerinde

yatıyor. Şans verilip imkan tanınırsa, çok geçmeden yükselerek ötekilere de esin

kaynağı olacaklar. Ancak işte o zaman, Bölge Devletleri, savaş değil barış peşinde

olacak ki, halklarının bağlılığını devam ettirebilsinler.

 

Şu anki durumda en ümit verici olasılık, İslam ve Hristiyanlığın ortak kültürü

ve tarihi üzerine, temelli bir anlayışa yönelmektir. Özgürlük ve adalet

kavramlarının giderek aynı anlamları ifade etmeye başlaması önemlidir. Ortak

fayda sağlanabilmesi için artık, ortak düşmanlara karşı güç birliği yapmanın

vaktidir. İnsanlığın düşmanı yobazlık, yoksulluk, geri kalmışlık, zulüm,

zorbalık ve terörle mücadele edilmelidir. Bunların üstesinden gelebilmek

için de özgürlük ve adalet şarttır.

 

 

 

 

 

 

Bernard Lewis (d. 31 Mayıs 1916, Londra, İngiltere), Amerikalı tarihçidir.

Princeton Üniversitesi’nde profesördür. İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında

uzmanlaşmıştır. Ortadoğu hakkında uzmanlaşmış batılı uzmanlar arasında en çok

okunan yazarlardandır. Yahudi kökenlidir ve George W. Bush’un danışmanlığını

yapmıştır.

 

Lewis, 1993 yılında Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte 1915 yılında

Ermenilerin Osmanlılar tarafından öldürülmesinin bir “soykırım” olmadığını,

“savaşın bir yan ürünü” olduğunu söylemişti.[1] Paris’te bir mahkeme bunu Ermeni

soykırımının inkarı olarak kabul etmiş ve tarihçiyi sembolik olarak 1 Frank para

cezasına çarptırmıştı.

 

Londra Üniversitesi’nde eğitim gördü; yüksek lisansını Ortadoğu Tarihi yoğunluklu

olmak üzere Tarih konusunda, doktorasınıysa İslam Tarihi konusunda yaptı. Paris

Üniversitesi’ndeki araştırmaları sırasında Türkçe öğrendi. 1938 yılında ders

vermeye başladı. 1974’e kadar Londra Üniversitesi’nde, 1974-1986 arasındaysa

Princeton Üniversitesi’nde hocalık yaptı. 1998 yılında Atatürk Barış Ödülü’nü aldı.

Araştırma alanları Ortaçağ İslam Dünyası, günümüz Ortadoğusu ve Osmanlı

İmparatorluğu’dur.

 

Başlıca Yapıtları: The Arabs in History (1950); The Emergence of Modern Turkey

(1961); The Assassins (1967); The Muslim Discovery of Europe (1982); The

Political Language of Islam (1988); Race and Slavery in the Middle East: an

Historical Enquiry (1990); Islam and the West (1993); Islam in History (1993); The

Shaping of the Modern Middle East (1994); Cultures in Conflict (1994); The Middle

East: A Brief History of the Last 2,000 Years (1995); The Future of the Middle East

(1997); The Multiple Identities of the Middle East (1998); A Middle East Mosaic:

Fragments of life, letters and history (2000).

 

Türkçede yayımlanmış yapıtları: Modern Türkiye’nin Doğuşu (1988), İslam’ın

Siyasal Söylemi (1993), Ortadoğu: Hıristiyanlığın Doğuşundan Günümüze 2000

Yıllık Tarihi (1996), İslam Dünyasında Yahudiler (1996), Müslümanların Avrupa’yı

Keşfi (1997), Çatışan Kültürler – Keşifler Çağında Hıristiyanlar, Müslümanlar,

Yahudiler (1999), Ortadoğu’nun Çoklu Kimliği (2000), Tarihte Araplar (2000).

 

Modern Türkiye’nin doğuşu isimli kitabı , biz Türkler açısından bir baş yapıt

niteliğindedir.

 

Sn. Emre Kongar “ Muhteşemdir” demiş.  Katılmamak olanaksız.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir