PUSU – DERİN DEVLETİN KURBANLARI
7 Ekim 2017
KÜRESELLEŞMEDE BÜYÜK DÜŞ KIRIKLIĞI
7 Ekim 2017

INCOGNITO – Beynin Gizli Hayatı

David M. EAGLEMAN: Üniversite eğitimini
İngiliz
ve Amerikan Edebiyat
ı üzerinde yaptıktan sonra Nörobilim dalında doktorasını tamamladı. Teksas Houstondaki Baylor Tıp Fakültesinde Algı ve Eylem Laboratuvarı’nın başında olan EAGLEMAN, Nörobilim ve Hukuk Teşebbüsü nün de kurucusu ve
yöneticisidir. Bilimsel ara
ştırmaları Science, Nature gibi
prestijli yayınlarda yer aldı. Bu eseri 20 dilde yayınlandı.
BEYNİN GİZLİ HAYATI
Kafamın
İçinde Biri Var
Ama O Ben De
ğilim
 
“Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.
 
Montaigne
 
Kendinize aynaya şöyle bir bakın. O çarpıcı güzel görüntünün
altında, aslında  a
ğlardan
yapılı gizli bir düzenek evreni tıkır tıkır i
şlemektedir. Bu düzenek birbirine kenetli kemiklerden
olu
şmuş bir çatı, güçlü kaslardan oluşmuş bir
a
ğ, özelleşmiş durumda
epeyce bir sıvı ve sizi canlı tutmak için gözden uzak çalı
şıp duran bir iç organlar ortaklığı içerir. Deri adını verdiğimiz, kendi kendini özelleştirme özelliğine sahip yüksek teknolojili duysal tabaka ise bu
düzene
ği kusursuz bir biçimde kaplayarak göze hoş görünen güzel bir paket çıkarır ortaya.
Sonra bir de beynimiz vardır: yaklaşık 1,5 kg ağırlığında,
evrende ke
şfedilmemiş en karmaşık malzeme. Bu organ, kafa içindeki
zırhlı haznede yer alan küçük geçitlerden istihbarat toplayarak bütün
operasyonu yöneten bir 
görev kontrol merkezi konumundadır.
Umutlarımız, düşlerimiz, büyük hedeflerimiz, korkularımız,
gülünç güdülerimiz, yüce fikirlerimiz, mizah anlayı
şımız ve arzularımızın tümü bu tuhaf
organın çıktılarıdır. Bu nedenle dü
şüncelerin fiziksel temeli olmadığı, rüzgârda uçuşan tüylerden pek de
farklı sayılmayacakları sezgisine kapılmak kolay olsa da, dü
şünceler aslında bu esrarengiz, bir buçuk kiloluk görev
kontrol merkezinin bütünlü
ğüne
do
ğrudan bağlıdır.
Yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin çoğu bilincimizin dışındadır.
İçsel yaşamımızın varlığı için beynin işleyişine
ba
ğımlı olduğumuz halde, beyin kendi gösterisine kendi karar verir;
yürüttü
ğü etkinliklerin çoğu da bilinçli zihnin güvenlik yetki alanı dışında çalışmaktadır. Sözünü ettiğimiz benin bu bölgeye giriş hakkı yoktur bile.
Bilinciniz, koca bir transatlantik buhar
gemisinde yolculuk yapan ama kıyıda kö
şede kalmış bir kaçak yolcudan farksızdır; yolculuktan
nasiplenmi
ştir ama
derinlerde i
şlemekte
olan o heybetli mühendislik gözüne görünmez bile. Bu kitap, i
şte bu şaşılası olguyla ilgilidir.
Neşeyle “Aklıma bir şey geldi!” diye böbürlendiğinizde beyniniz aslında muazzam bir iş çıkarmış ve bu deha anınıza hazırlamıştır oysa sizi. Sahne arkasından çıkarıp da ortaya
sundu
ğunuz bir bilgi, nöral devrelerinizin bu
bilgi üzerine saatler, günler, belki de yıllar öncesinden ba
şladığı çalışmanın, onu pekiştirip sürekli olarak denediği, yeni kombinasyonların ürünüdür. Ancak siz,
sahne arkasında gizlenmi
ş bu
muazzam düzene
ğin üzerinde
bile durmadan, sonucu rahatlıkla kendinize yontarsınız.
Ama bunun için sizi kim suçlayabilir ki?
Beyin i
şlerini gizlilik içinde halleder ve
fikirleri müthi
ş bir
sinir ürünüymü
ş gibi
sunar size. Bu devasa operasyon sisteminin bilinç ve bili
ş   tarafından   eşilip   deşilmesine   izin   vermez.   Beyin   gösterisini   kılık     değiştirerek
 “incognito”-icra eder.
Carl Jungun ifadesiyle, “her birimizin içinde, tanımadığımız biri daha vardır.” Pink Floydun ifadesiyle de “kafamın içinde biri var, ama
o ben de
ğilim.”
Zihinsel yaşamımızın içinde olup bitenlerin nerdeyse tamamı,
bilincimizin kontrolü dı
şında
gerçekle
şir ve işin doğrusu,
böylesi de çok daha isabetlidir. Bilinciniz kendisine istedi
ği kadar pay çıkarsın, beyninizde tıkırdayıp giden
karar verme süreçlerinin ço
ğunda
ikinci planda kalması sizin hayrınızadır sonuçta.
Ayrıntılara karışmaya kalktığında olan biteni kavrayamadığından işlemlerin
verimi dü
şer.
Parmaklarınızın piyano klavyesi üzerinde nereye zıpladı
ğına kafa yormaya başladığınızda,
parçayı çalamaz hale gelirsiniz.
Duyuların Tanıklığı: Deneyim Gerçekte Nasıl Bir Şeydir?
Sezgiler der ki, gözünüzü açtınız ve işte! Dünya karşınızda. Görüş çaba gerektirmez, önemsiz
birkaç ayrıntı dı
şında
da keskin ve tamdır. Gözlerinizle yüksek çözünürlüklü bir dijital
video kamera arasında önemli bir fark yok gibidir. Benzer 
şekilde kulaklarınız dünyadaki sesleri doğru biçimde kaydeden kompakt birer mikrofon, parmak
uçlarınız da dı
ş dünyadaki
nesnelerin üç boyutlu biçimlerini ke
şfeden birer algılayıcıdır sanki. Ama sezgilerin bu
söyledikleri tümüyle yanlı
ştır.
Gözleri Açmak:
“Görme” eylemi bize öylesine doğal gelir ki, sürecin altında yatan muazzam karışıklıktaki düzeneği takdir etmek güçtür. Beynini yaklaşık üçte birinin görmeye adanmış olması bu nedenle şaşırtıcı gelecektir
size.
Gözleri belirli bir şeye dikmenin onu görmek anlamına gelmediğini ilk keşfedenler nörobilimciler değildi. Sihirbazlar durumun
farkına çok önceleri varmı
ş ve bu bilgiyi kullanıp geliştirmenin yollarını bulmuşlardı.
Görmek bakmaktan fazlasını gerektirir.
Görme ara
ştırmacıları,
beynin görmeyle ilgili bölgelerinin dı
ş dünyanın üç boyutlu temsilini nasıl oluşturduğunu
uzun yıllardan beri anlamaya çalı
şırken aslında yanlış ata oynamaktaydılar. Beynin
aslında üç boyutlu model kullanmak yerine, en iyi ihtimalle “iki
buçuk boyutlu” 
bir eskize benzetilebilecek bir
yapı kurdu
ğu ancak
yava
ş yavaş açıklık kazanabildi.
Görme öylesine zahmetsiz bir iş gibidir ki, suyu anlamaya zorlanan balıklardan
farkımız yoktur bizim de: Balıklar ba
şka hiçbir şey deneyimlemedikleri için suyu görüp
kavramaları neredeyse olanaksızdır.
Birkaç dakika boyunca bir şelaleye bakın. Bakışlarınızın yönünü değiştirdiğinizde, yakınınızdaki kayalar gibi aslında hareketsiz
duran nesneler, size yukarı tırmanıyormu
ş gibi gelir. Bu örnekte hareket
algılayıcılarının dengesiz etkinlikleri (normalde yukarıyı i
şaret eden nöronlar, aşağıyı işaret eden nöronlarla bir it-çek dengesi içindedir) dış dünyada tanık olunması imkânsız bir durumu
görmenize olanak tanır: yer de
ğişimi olmaksızın hareket. “Hareket
artetkisi” 
ya da 
şelale yanılsaması” olarak bilinen bu aldanma, Aristo zamanından beri
epeyce çalı
şmaya konu
olmu
ştur. Bu yanılsama, görmenin
farklı modüllerin bir ürünü oldu
ğunu gösterir.
Görmeyi Öğrenmek:
Mike May üç yaşındayken bir kimyasal patlama tümüyle kör kalmasına
neden olmu
ş, ama bu
durum onu dünyanın en iyi Alp disiplini ini
ş kayakçısı, yanı sıra iyi bir iş adamı ve aile babası olmaktan
alıkoyamamı
ştı.
Patlamanın görme yetisini elinden almasının üzerinden geçen
kırk üç yılın sonunda, bu yetiyi yeniden ona kazandırabilecek yeni
bir cerrahi yönteminin geli
ştirildiğini duydu. Yaşamında kör bir insan olarak az buz başarı elde  etmemişti belki, ama yine de ameliyatı deneyecekti.
Ameliyattan sonra gözündeki bandajlar
çıkarıldı ve Mike, bir foto
ğrafçının
da e
şliğinde oturup beklerken iki çocuğu içeri alındı. Büyük an gelmişti. Ama ortada bir sorun vardı. Gözleri artık kusursuz
biçimde çalı
şıyor olsa
da Mike önündeki nesnelere tam bir 
şaşkınlıkla
bakmaktaydı. Beyni böyle bir girdi bombardımanı kar
şısında ne yapacağını bilmiyordu. Gözleriyle deneyimlediği, şey
o
ğullarının yüzlerinin görüntüsü değil, yorumlanamaz bir kenarlar, renkler ve ışıklar karmaşasıydı. Gözleri işlev görüyor, ama görmeyi başaramıyordu.
Bütün bunların nedeni, beynin görmeyi öğrenmek zorunda olmasıdır.
Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında
mutlak bir karanlıkla çevrelenmi
ştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyallerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleriyle ve
tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır, ama zihniniz ı
şığı kurgulayabilir.
İster gözlerden, ister kulaklardan, ister
bamba
şka yerlerden olsun, uyarıların nereden
geldi
ği, beyni hiç mi hiç ilgilendirmez.
Kaya tırmanıcısı Eric Weihenmayer,
kendisini 13 ya
şında kör
bırakan ve retino
şizis  adı verilen
ender bir göz hastalı
ğıyla
dünyaya gelmi
şti. Bu
durumun da
ğcı olma
şünü yıkmasına izin vermeyerek 2001
yılında Everest Da
ğına tırmanan ilk görme engelli dağcı oldu. Artık tırmanışlarını 600 ufacık elektrot içeren ve BrainPort
olarak bilinen küçük bir levha parçasını a
ğzında taşıyarak
gerçekle
ştiriyor. Bu, onun tırmanırken dili
aracılı
ğıyla
görmesini 
sağlıyor. Dil, normalde bir tat alma organı olduğu halde, taşıdığı nem
ve yarattı
ğı kimyasal
ortam, yüzeyine karıncalanma duygusu veren bir elektrot levhası yerle
ştirildiğinde
onu kusursuz bir beyin-makine arayüzü haline getirir. Levha, video
girdisini bir elektriksel uyarı örüntüsüne çevirerek dilin normalde
görme duygusuna atfedilen özellikleri (uzaklık, biçim, hareket do
ğrultusu ve boyut gibi) algılanmasını sağlar. Bu düzenek, bize  gözümüzden
çok beynimizle gördü
ğümüzü hatırlatır niteliktedir.
Başlangıçta Eric gibi görme engellilere yardımcı olmak üzere
geli
ştirilen tekniğin yeni uygulamalarında dil levhasına kızılötesi ve
sonar girdileri de verilmekte ve böylece  dalgıçların bulanık sularda
görmesi, askerlerin de karanlıkta 360 derecelik görü
şe sahip  olması sağlanmaktadır.
Geçmişin Ne Kadar Gerisinde Yaşıyorsunuz?
Beynin kurguları görme ve işitmeyle sınırlı değildir; zaman algısı da bu tür bir kurgudur.
Parmaklarınızı şaklattığınızda
gözleriniz ve kulaklarınızın bu hareketle ilgili olarak kaydetti
ği bilgi daha sonra beyin tarafından işlenir. Ancak sinyallerin beyinde ilerleme hızı oldukça
yava
ştır; bakır bir tel boyunca sinyal taşıyan elektronların hızından milyonlarca kez daha yavaş. Bu nedenle bu şaklatma hareketinin sinirsel olarak işlenmesi biraz zaman alır. Siz algıladığınız anda eylem çoktan olup bitmiştir bile. Algı dünyamız her zaman gerçek dünyamızın
gerisinde kalır.
Öyleyse duyularımıza güvenmek konusunda
alaca
ğımız ilk ders şudur: Siz siz olun duyularınıza güvenmeyin. Bir şeyin doğru
oldu
ğuna inanmanız ya
da do
ğru olduğunu bilmeniz, onun gerçekten
do
ğru olduğu anlamına gelmez.
Savaş  pilotlarının  akıldan  çıkarmamaya  çalışğı  en   önemli  ders     “ cihazlarınıza
güvenin”
dir. Çünkü duyularınız size en alçakça yalanı söyleyebilir ve
siz kokpit kadranları yerine bunlara güvenmeyi ye
ğlerseniz, yere çakılırsınız. Sonuç olarak,
biri size bir daha “Kime inanıyorsun, bana mı, yoksa gözünün gördü
ğüne mi?” sorusunu sorduğu zaman, yanıt vermeden önce iyice şünün.
Ne de olsa “oralarda” olan bitenin çok
azının farkındayız. Beyin, zaman ve kaynaktan tasarruf sa
ğlayan varsayımlarda bulunarak, dünyayı yalnızca
ihtiyacı oldu
ğu
kadarıyla görmeye çalı
şır.
Aradaki Boşluk: ZİHİN
Beyninizin dalmış olduğu işlerin
büyük ço
ğunluğunun bilincinde değilsinizdir, olmak da istemezsiniz doğrusu; çünkü bunu yapabilseydiniz, beynin
tıkır tıkır i
şleyip
giden süreçlerine müdahale etmi
ş olurdunuz.
Çaldığınız piyano parçasını berbat etmek istiyorsanız,
parmaklarınıza konsantre olun yeter; soluksuz kalmak istiyorsanız, soluk alma
verme i
şini düşünün; golf topunu kaçırmak istiyorsanız da vuruşunuzu analiz edin. Çocuklar için bile aşikâr olan bu dersin Şaşkın Kırkayak” gibi şiirlerde ölümsüzleştiğine
tanık oluyoruz.
Yaşayıp gidiyordu kırkayak, oldukça mutlu,
Ta ki bir kurbağa gelip de eğlencesine sorana dek ona şu soruyu: “Hangi ayağın, hangisini izliyor, yalvarırım söyle.”
Aklı öyle karıştı ki kırkayağın Kalakaldı hendekte, pek bir dalgın
Bilmedi nasıl koşacağını, kıpırdayamadı şaşkın.
Örtülü bellek beyninizin, zihninizin açık
biçimde eri
şemediği bir bilgiyi sakladığına işaret
eden bir kavramdır. Bisiklete binmek, ayakkabı ba
ğlamak, klavye ile yazmak ya da bir yandan cep telefonu
ile konu
şurken bir yandan arabayı park etmek
buna verilebilecek örneklerdir. Bu i
şleri kolaylıkla yapar, ancak nasıl yaptığımızın ayrıntılarını bilmezsiniz.
Dünyanın en iyi tavuk
seksörleri1 Japonlardır. Civcivler yumurtadan çıktı
ğında genellikle büyük ticari kuluçkahanelerde hızla
erkek-di
şi diye ayrılır. Burada tavuk seksörlerinin
i
şi her bir civcivi eline alıp, konulacağı bölgeyi belirlemek üzere
hızla  cinsiyetini saptamaktır. Ancak bu i
ş olağanüstü zordur, çünkü erkek ve dişi civcivler birbirinden farksız görünürler. Japonların
icadı olan ve civcivin arka kısmındaki açıklı
ğın özelliklerine bakarak cinsiyetini tayin eden
uzman tavuk seksörleri, bir günlük civcivlerin cinsiyetini hızla belirleyebiliyorlardı.
1930lu yıllardan başlayarak dünyanın dört bir yanındaki kümes
hayvanı üreticileri, tekni
ği öğrenmek için Japonyadaki Zen-Nippon Civciv Cinsiyet Tayini Okuluna seyahat eder olmuştu. Profesyonellerin öğrencileri eğitme yönteminde, usta çırağın yanı başında dikilir ve onu seyrederdi. Öğrenci ise eline bir civciv alır, hayvanın gerisini
inceler ve bölmeden birine atıverirdi. Ustanın tek yaptı
ğı geri bildirimde bulunmaktı: Evet ya da Hayır diyerek.
Bu etkinlikte geçen haftalar sonra ö
ğrencinin beyni de ustasınınkinin düzeyine erişirdi; tabii bilinçsizce.
Nasıl Severim Seni? Ver İsminin Harflerini
Kendinize eş olarak kimi seçtiğinizde bilinçdışının örtülü düzeneğinin parmağının olduğunu söyleyemeyiz elbette. Yoksa söyleyebilir miyiz?
2004te psikolog John Jones ve meslektaşları, Georgianın Walker, Floridanın da Liberty bölgesinden on beş bin evliliğe ilişkin
kayıtları incelediler. Bulgularına göre, isimleri, kendi isimlerinin ba
ş harfiyle başlayan kişilerle
evlenmeyi ye
ğleyenlerin
sayısı, gerçekten de 
şansa
atfedilebilecek bir oranın üzerindeydi.
Peki, ama neden? Mesele aslında bütünüyle
harflerde yatmaz; i
şin aslı,
bu tür durumlarda seçilen e
şin,
ki
şiye kendisini hatırlatmasıdır. İnsanlar kendi yansımalarını başkalarında bulmayı severler. Psikologlar bu durumu
bilinçdı
şı bir özsevgi olarak, bir başka deyişle
yakın ve a
şina
gelen 
şeyler karşısında duyulan bir rahatlık düzeyi olarak
yorumlar   ve  örtülü
benlikçilik 
(implicit egotism) olarak tanımlarlar.
Örtülü benlikçilik, seçeceğiniz mesleği de etkileyebilir. Çeşitli üyelik kayıtlarını inceleyen Pelham ve çalışma arkadaşları, Denise ya da Dennis gibi isimlere sahip kişilerin diş hekimi (İng. “dentist”), ismi Laura ya da Lawrence
olanların avukat (
İng. “Lawyer”)
, George ya da Georgina olanlarınsa jeolog (
İng. “geologist”) olma olasılığının yüksek olduğunu buldular.
Seksör: Hayvanlarda
cinsiyet tayini yapan ki
şi.
Belirli bir ürüne ya da yüze tekrar tekrar
maruz kaldı
ğınızda,
onu giderek daha fazla tercih eder hale gelirsiniz. Sürekli
göz önündeki 
şahsiyetlerin,
beklenenin tersine olumsuz basından her zaman rahatsız olmamalarının nedeni de
bu etkidir. Ünlülerin sıklıkla söyledi
ği gibi “tek kötü reklam, reklam
olmamasıdır” 
ya da “gazetelerin hakkımda ne yazdı
ğı umurumda bile değil, yeter ki adımı doğru yazsınlar.
Örtülü belleğin bir başka dışavurum
biçimi de do
ğruluk yanılsaması etkisi olarak bilinir: Doğru olsun olmasın, eğer daha önce duyduysanız, bir ifadenin doğru olduğuna
inanmanız olasılı
ğı görece
yüksektir.
Hisler ve Önseziler
Beynin, özellikle de insan beyninin en
etkileyici yönlerinden biri, önüne gelen neredeyse bütün i
şleri öğrenme esnekliğine sahip oluşudur. Öğrenmedeki
bu esneklik, insan zekâsı olarak tanımladı
ğımız şeyin büyük bölümünden sorumludur. Birçok hayvan
haklı biçimde zeki olarak nitelendirilse de insanlar, zekâlarının esnekli
ği ve nöral devrelerini eldeki işe uyarlayabilme becerileriyle onlardan
ayrılırlar. 
İşte bu
nedenledir ki, gezegenin her  yerinde yerle
şebiliyor, doğduğumuz
topraklarda konu
şulan
dili ö
ğrenebiliyor
ve keman  çalma, yüksek atlama, uzay meki
ği kullanma gibi birbirinden bunca farklı işte ustalaşabiliyoruz.
Sporcular hata yaptıklarında antrenörleri
genelde “Biraz kafanı kullan!” diye ba
ğırır. Buradaki ironi, profesyonel sporcuların
hedefinin aslında 
şünmemek olmasıdır. Binlerce saatlik çalışma ve eğitim
yatırımının amacı, mücadele alevlendi
ği sırada doğru manevraların otomatik biçimde, bilincin katkısı
olmaksızın yapılabilmesidir. 
İlgili becerilerin, oyuncunun devrelerine
kazınmak üzere zorlanması gerekmektedir. Sporcular “sahaya
çıktı
ğında” ipleri ele alan, oyunu hız ve verimle sürükleyen,
sahip oldukları iyi e
ğitimli
bilinçdı
şı düzenektir.
Böylece anlıyoruz ki, işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne bilinç düzeyinde
eri
şme olanağımız da o ölçüde azalıyor.
şünülebilir Düşünceler
‘’İnsan, düşünce barındıran bir bitkidir; tıpkı bir gül ağacının gül, elma ağacının da elma barındırdığı gibi.” Antonine Fabre D’Oliver
İnsanlar insanlara, kurbağalar da kurbağalara çekici gelir. Arzu ne kadar doğal görünürse görünsün, dikkat edilecek ilk şey, yalnızca türe uygun bir
arzuya “ayarlı” olu
şumuzdur.
Bu durum basit, ancak önemli bir noktanın altını çizer: Beynin devreleri,
hayatta kalmamız için uygun davranı
şları üretecek şekilde düzenlenmiştir. Elma, yumurta ya da patatesin tadını beğenmemizin nedeni, içerdikleri moleküllerin harikulade
biçimleri de
ğil,
bunların kusursuz birer 
şeker
ve protein paketi, bir ba
şka
deyi
şle bankanızda saklayacağınız enerji dolarları olmasıdır.
Yararlı oldukları için bizler de bu yiyeceklerin tadını be
ğenecek şekilde programlanmışızdır. Buna karşılık dışkının
zararlı mikrop içeri
ği,
bizi onu yemekten alıkoyan bir tiksinti geli
ştirmemizi sağlamıştır.
Hiçbir şey “doğal” olarak lezzetli ya da tiksindirici değildir; tadın niteliği, sizin gereksinmelerinize bağlıdır. Lezzet, basitçe bir yararlılık göstergesidir.
Her birey, kendi seçtiği yolun gerçeklik olduğuna inanır. Bunu daha iyi, anlamak için magenta renkli
salılar, biçimi olan tatlar ve dalgalı ye
şil senfoniler içeren bir dünya düşleyin. Diğer bütün yönleriyle normal olan her yüz kişiden biri, sinestezi (“birleşik duyumlar” anlamına gelir) adı verilen
duyumdan ötürü dünyayı i
şte
böyle algılar. Sinestezik ki
şilerde
belirli bir duyunun uyarılması, ola
ğanın dışında
bir duyusal deneyimi tetikler: Renkler i
şitilebilir,  biçimler  tat  kazanır  ya  da  sistematik  olarak  başka  duyusal  karışımlar yaşanır.
Sözgelimi, bir ses ya da müzik kesiti
yalnızca i
şitilmekle
kalmaz, aynı zamanda görülebilir, tadılabilir ya da dokunabilir olur.
Sinestezi, farklı duyusal algıların birleşmesi durumudur. Zımpara kâğıdına dokunduğunuzda fa diyez sesi alır, önünüzdeki tavuğu tattığınızda
parmak uçlarınızda karıncalanma hissedebilir ya da bir senfoniyi maviler ve
altın renkleri e
şliğinde dinlersiniz.
Sinestezik kişiler bu etkilere öylesine alışşlardır
ki, ba
şkalarının da aynı deneyimleri yaşamadığını anladıklarında
genellikle 
şaşırırlar. Bu tür deneyimler, hiçbir anlamda patolojik
birer anormallik de
ğildir;
sadece istatiksel açıdan sıra dı
şıdır.
Peki, neden bazı insanlar dünyayı böyle
görür? Sinestezi, beynin duyu bölgeleri arasında artmı
ş olan karşılıklı konuşmanın bir sonucudur. Bunu, beyin haritasında yer alan
ve aralarındaki sınırlarda bo
şluklar
bulunan kom
şu ülkeler
olarak dü
şünün.
Hatların bu 
şekilde
karı
şmasının nedeni, aileler içinde bireyden
bireye geçen küçücük genetik de
ğişikliklerdir.
Bebekleri düşünün. Yeni doğmuş bebekler
birer “bo
ş levha” değildir; bir yığın  problem çözme gerecini kalıtsal
yolla almı
ş ve
elde hazır çözümlerle i
şe
ba
şlamışlardır. Bu nedenle çocuklar çevrelerindeki
varlıkları (anne, baba, ev hayvanları, televizyon gibi) taklit etme
yoluyla ö
ğrendikleri
halde bo
ş bir levha değildir. Bebeklerin çıkardıkları tipik sesleri
şünün. Sağır bebekler, işitebilen bebeklerle aynı sesleri çıkarır; farklı
ülkede ya
şayan
bebeklerin çıkardıkları sesler ise, birbirinden çok
farklı dillere maruz kalsalar da benzerdir. Buradan, bu ilk
bebek „konu
şmalarının, insanlarda önceden programlanmış bir özellik olarak kalıtıldığını anlıyoruz.
Leda Cosmides ve John Tooby isimli
psikologların söyledi
ği
gibi “Kalp atımı evrenseldir çünkü onu üreten organ her yerde aynıdır.
Bu, biraz sınırlı biçimde de olsa, toplumsal etkile
şimin evrenselliği için de geçerli bir açıklamadır.” Bir başka
deyi
şle, tıpkı kalp gibi beyin de,
toplumsal davranı
şın
ifadesinde belirli bir kültürün varlı
ğına gerek duymaz. Bu program temel donanımla
birlikte, önceden paketlenmi
ş halde
sunulur bize.
Evrimleşen Beynin Düsturu: Gerçekten iyi olan
programları iyice derinlere, DNA’ya kazı.
 İçgüdüler, öğrenilmesi
zorunlu olmayan karma
şık
ve do
ğuştan gelen davranışlardır. Deneyimden bağımsız sayılabilecek, ayrı bir pakette sunulmuşlardır bize. Evrimsel baskının bir sonucu olarak
biçimlenen içgüdü programları davranı
şlarımıza düzen vererek bilişsel yönümüze de sağlam biçimde kılavuzluk eder.
Geleneksel olarak, içgüdülerin akıl
yürütme ve ö
ğrenmenin
tersi oldu
ğu düşünülür. Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, köpeğinizin büyük ölçüde içgüdülerle, insanların ise
bundan farklı bir 
şeyle,
daha çok mantık benzeri bir süreçle yönlendirildi
ğini düşünüyor
olmalısınız.
İçgüdülerin otomatikleşmiş davranışlarımızdan (daktiloda yazı yazmak, bisiklete
binmek gibi) 
farkı, bunları ya
şam süremiz içinde öğrenmek zorunda kalmayıp kalıtımla elde etmiş olmamızdır.
GüzellikBütün evren onu sevmek için yaratıldı!
İnsanlara
neden kar
şı cinsin
ya
şlıları değil de gençleri çekici gelir?
Sarışınlar gerçekten daha fazla mı eğlenirler?
Neden adamakıllı baktığımız birini değil de, bir anlığına gördüğümüz kişileri daha çekici buluruz?
Bu noktada, güzellik algımızın da beynin
derinlerine kazınmı
ş olduğunu ve bunun biyolojik yönden yararlı bir amaca
hizmet etti
ğini
duymak, size 
şaşırtıcı gelmese gerek.
İnsanların güzel olarak niteledikleri şeyler, özünde hormonal değişimlerden
kaynaklanan do
ğurganlık
i
şaretlerini yansıtır. Kızlarla erkeklerin
yüz ve vücut özellikleri, ergenli
ğe kadar birbirine benzer.
Ergenlik döneminde kızlarda görülen
östrojen artı
şı onlara
daha dolgun dudaklar kazandırırken, erkeklerde artan testosteron da çenenin
daha geli
şkin hale
gelmesine, burnun büyümesine neden olur. Östrojen meme ve kalçaların
büyümesini, testosteron ise kas geli
şimini sağlayarak
omuzların geni
şlemesini
tetikler. Sonuçta kadınlarda dolgun dudaklar, dolgun kalçalar ve ince bel, açık
bir mesaj iletmektedir: Östrojenle doluyum ve do
ğurganım.
Kadın yüzlerini güzellik ölçeğinde derecelendirmeleri istenen erkekler, gözbebekleri
büyümü
ş kadınları daha çekici
bulmu
şlardı çünkü geniş gözbebekleri cinsel ilgiye dair mesaj
vermektedir.
Yapılan araştırmalarda, kadınların en güzel olduğu dönemin, adet döngüsü içinde en doğurgan oldukları döneme, kanamadan yaklaşık on gün kadar öncesine karşılık  geldiği ortaya çıkmıştır.
Güzellikle ilgili olarak verilen hükümler
yalnızca görsel sistemin etkisiyle biçim kazanmayıp, kokudan da etkilenir. Bern
Üniversitesi
nde
yapılan bir çalı
şmada
kız ve erkek ö
ğrencilerde
MHC (temel doku uygunluk kompleksi-major histocompatibility
complex) 
ölçümleri yapıldıktan sonra erkeklere ter emici pamuklu ti
şörtler dağıtıldı. Daha sonra laboratuvara dönen kız öğrenciler, burunlarını tişörtlerinin koltukaltı bölgesine daldırarak hangi
vücut kokusunu ye
ğlediklerini
belirttiler. Sonuç: onlar da tıpkı fareler gibi MHC
leri kendininkilere benzemeyen erkekleri tercih etmişlerdi. Açık ki, burnumuz da tercihlerimizi etkilemekte
ve yine üreme görevini bilincin radarına yakalanmaksızın yerine
getirmektedir.
Sadakatsizlik Genlerimizde mi Var?
Bazı erkekler tek bir eşle yaşayıp
ona ba
ğlı kalmaya genetik bakımdan yatkınken
di
ğerleri böyle olmayabilir. Yakın gelecekte,
bilimsel literatürün yakın takipçisi  genç kadınlar, erkek
arkada
şlarının sadık birer koca olma olasılığını anlamak için onlardan genetik test
yaptırmalarını isterlerse 
şaşmamak
gerekir.
Yakın geçmişte bakışlarını aşk ve boşanma
konularına çeviren evrimsel psikoloji uzmanlarının, birbirine â
şık olan iki insanın, üç yıla varan bir süre
boyunca heyecan ve zirvede dola
şğı bir dönem yaşadığını fark
etmeleri uzun sürmedi. Bu dönem boyunca vücut
ve  beyindeki  iç  sinyaller  sözcü
ğün  tam  anlamıyla  birer  aşk  iksiridir.  Sonra  inişe geçilir.
Evrimsel  bakış  açısından,  bir  çocuk  yetiştirmek  için  gereken  süreyi  aştıktan   sonra  (ortalama dört yıl), seçtiğimiz eşe duyduğumuz ilginin azalmasına programlanmışızdır.
Psikolog Helen Fisher, tıpkı tilkiler gibi programlandı
ğımız görüşündedir. Tilkiler üreme mevsiminde eş bağı kurar,
yavrular biraz olgunla
şana
kadar birlikte kalır sonra da yollarını ayırırlar. Neredeyse altmı
ş ülkede boşanma olgusunu araştıran Fisher, boşanma girişimlerinin, varsayımıyla tutarlı biçimde evliliğin yaklaşık
dördüncü yılında zirveye ula
şğını fark etmiştir.
Bir Rakipler Takımı Olarak BEYİN
Eski Yunanlıların yaşamla ilgili olarak yaptıkları bir benzetme vardı:
Bir arabacısınız ve iki tekerlekli at arabanız güçlü kuvvetli iki at
tarafından çekiliyor. Beyaz at aklın, siyah at tutkunun temsilcisi. Beyaz
at sürekli olarak yolun bir tarafına, siyah at da di
ğer tarafına çekmeye çalışıyor. Sizin işiniz dizginleri sıkıp ikisini de kontrol altında
tutmak; çünkü yolun ortasından ilerlemeye devam etmenizin tek yolu
bu.
Duygusal ve akılcı ağlar yalnızca anlık ahlaki kararlar alınırken değil, bildik başka durumda daha birbiriyle mücadele ederler: zaman
ölçe
ğinde nasıl davrandığımız.
Şeytan neden size şöhreti şimdi satar da ruhunuzu daha sonra ister?
Birkaç yıl önce iki psikolog (D. Kahneman
ve A. Tversky) insanın içine kurt  dü
şürecek ölçüde basit bir soru attılar ortaya:
Size 
şu anda
100 dolar verme ya da bir
hafta sonra 110 dolar verme seçeneklerini sunsam, hangisini seçerdiniz?
Çoğu kişi
seçimini o anda alabilece
ği
100 dolar yönünde yapmayı ye
ğlemişti. Bir on dolar fazlası için koca bir hafta daha
beklemeye de
ğmezdi.
Araştırmacılar, daha sonra soruda küçük bir değişiklik
yaptılar: Size bundan 52 hafta sonra 100 dolar ya da 53 hafta sonra 110 dolar
vermeyi teklif etsem, hangisini seçerdiniz? Katılımcıların ço
ğu bu sefer seçimlerini 53 haftalık bekleme süresi
lehine de
ğiştirdi. Burada dikkat edilecek nokta her iki senaryoda
da fazladan bir haftalık bekleme süresinin fazladan bir 10 dolar kazandırıyor
olması. Öyleyse seçimlerin tersine dönerek önce bir tanesinde, sonra di
ğerinde yoğunlaşmasının
nedeni ne olabilir?
Bunun nedeni, insanların geleceği “indirime” tabi tutmasıdır: Şimdiki zamana göre yakın olan ödüllere,
gelecekteki ödüllere kıyasla daha büyük de
ğer biçilir hep. Ödülle gelecek
hazzı ertelemek güçtür. Ve hemen 
şimdi,
her zaman en büyük de
ğerin
kendisine verilmesi bakımından çok özel bir konumdadır.
Beyin Demokrasisinde İç Savaşlar
Psikologlar, bir şey okurken bir yandan da bir kalemi dişleriniz arasında tutarsanız okuduğunuz şeyi daha komik bulduğunuzu keşfetmişlerdir. Bunun nedeni, beynin yorumunun yüzünüzdeki
gülümsemeden etkilenmesidir. Kambur durmak yerine dik oturursanız, kendinizi
daha mutlu hissedersiniz. Beyniniz a
ğız ve omurganızın yaptığı bu hareketlerin, sizin neşenizden kaynaklandığını varsayar.
Zihin, örüntü arar ve bilim yazarı Michael
Sherner
in ortaya
attı
ğı bir terimle ifade edecek
olursak, “örüntüselli
ğe-patternicity” yönelir; yani anlamsız verilerde belirli bir yapı keşfetmeye çalışır. Evrimin bu örüntü arayışını destekleme nedeniyse, çeşitli bilinmeyenleri nöral devrelerdeki hızlı ve
verimli programlara indirgeme olana
ğını tanımasıdır.
Akıl karıştırıcı veriler karşısında öyküye sığınma olgusuna bir örnek olarak
rüyaları  ele alalım. Rüyalar da beyinde geceleri kopan elektriksel
fırtınalar için kurgulanan yorumsal bir üst katman olarak dü
şünülebilir. Nörobilim literatüründeki popüler bir görüşe göre rüyalardaki olay olgusu, aslında gelişigüzel elektriksel etkinliklerin (orta beyindeki sinir
hücresi topluluklarının elektriksel de
şarjı) etkisiyle bir araya getirilmiş parçalardan oluşan bir bütündür. Bu sinyaller alışveriş merkezindeki
bir görüntünün, sevilen birinin yüzünün, dü
şme duygusunun ya da
bir aydınlanma anının simülasyonunu ortaya çıkarır. Tüm bu anlar bir öykü olu
şturmak üzere birbirine örülür; siz de gelişigüzel elektriksel etkinliklerle geçen bir geceden
sonra i
şte bu nedenle eşinize doğru
dönüp ona anlatacak tuhaf ve saçma bir öykünüz  oldu
ğunu söylersiniz.
Bir rüyada yeni bir fıkra öğrendiğim çok
olmu
ştur ve bu da beni çok etkilemiştir. Şaşkınlığımın nedeni fıkrayı günün ayıltıcı ışığında çok
komik bulmam de
ğil
(çünkü komik de
ğildir
gerçekten de), kendimin üretebilece
ğimi asla düşünemeyeceğim bir fıkra olmasıdır. Ama yine de, en azından
tahminen, bu ilginç olaylar dizisini kurgulayan, bir ba
şkasının değil, benim beynimdir.
Bilinç Neden Var?
Çevrenizdeki şeylerin bilinçli biçimde farkında olduğunuzu sanıyorsanız, bir daha düşünün. İşinize arabayla ilk gidişinizde çevrenizdeki her şeye dikkat edersiniz. Yol uzun  gelir size.
Ama aynı yolu defalarca kullandıktan sonra, bilinçli bir dü
şünme sürecine fazla ihtiyaç duymadan işyerine varabilirsiniz. Artık başka şeyleri
şünmek için özgürsünüzdür; sanki
evden çıkmı
ş ve
göz açıp kapayıncaya kadar i
şinize ulaşşınızdır.
Öğrenmenin ilk aşamasında yardımına başvurulan bilinç, öğretiler sistemin derinliklerine işledikten sonra devreden çıkarılır.
Sır kavramını ele alalım. Sırlarla ilgili olarak bilinen temel şeylerden biri, sır tutmanın beyne zarar verebildiği gerçeğidir.
Sır, beyinde rekabete tutuşmuş taraflar
arasındaki mücadelenin bir ürünüdür. Beynin bir bölümü bir durumu açı
ğa vurmak isterken, diğeri istemez. Beyinde rakip tarafların oylarının
birbirine kar
şılık
gelmesi, sırrı tanımlar. 
İki
taraf da sırrı söylememekten yanaysa elimizde yalnızca sıkıcı bir
gerçek, iki taraf da sırrı söylemekten yanaysa da yalnızca iyi
bir öykü var demektir. Rekabetin çizdi
ği çerçeve olmadan, sırrı tanımlamamız da
mümkün olmayacaktır.
Sırrı açığa vurmanın ana nedeni, bunun olası uzun dönemli
sonuçlarına ili
şkin
duyulan endi
şedir. Bir
dostunuz sizin hakkınızda kötü dü
şünebilir, sevgiliniz kırılabilir, toplumdan dışlanabilirsiniz. İnsanların sırlarını daha çok yabancılara
açması, ya
şanacak
sonuca dair duydukları endi
şenin
kanıtıdır. Nöral çatı
şma,
böylece herhangi bir bedel ödemeksizin atlatılmı
ş olur.
Uçakta karşılaşğınız yabancıların durup durukken kendilerini size
yakın hissedip evlilik sorunlarını bütün ayrıntılarıyla anlatmalarının,
günah çıkarma kabinlerinin dünyanın en büyük dinlerinden birinde yerini
hala koruyor olmasının nedeni budur. Bu olgu, benzer 
şekilde dua etmenin cazibesini de
açıklayabilir; özellikle de tanrıların son derece ki
şisel olduğu ve kullarını sonsuz bir sevgiyle, pür dikkat
dinledi
ği dinlerde…
Nereden Geldik, Nereye Gidiyoruz?
Çoğumuz bütün yetişkinlerin sağlıklı seçimler yapma konusunda aynı beceriye
sahip oldu
ğuna
inanırız. Bu dü
şünce kulağa hoş gelse
de yanlı
ştır.
İnsan beyni, yalnızca genetik nedenlerle değil, yetişme
ortamına da ba
ğlı olarak
birbirinden büyük farklılıklar gösterebilir ve gerek kimyasal gerek davranı
şsal birçok “hastalık yapıcı”
(“patojen”), 
nasıl biri haline geldi
ğinizde etkili olabilir.
Anne adayının hamilelik sırasında madde
kullanımı, annelik stresi ve dü
şük
do
ğum ağırlığı bunların
arasında sayılabilir. Çocuk büyüdükçe ihmal, fiziksel taciz ve kafa
hasarları da zihinsel geli
şimde
aksaklıklara neden olur.
Kendinizi bir suçlunun yerine koyup “Ben
böyle yapmazdım” 
demek dü
şündüğünüz
kadar kolay olmayabilir; çünkü siz de onun gibi ana rahminde kokaine,
kur
şun zehirlenmesine ya da fiziksel tacize
maruz kalmadıysanız, durumunuz onunkiyle do
ğrudan karşılaştırılamaz.
Beyinleriniz farklıdır; bu yüzden de kendinizi onun yerine koyamazsınız.
Nasıl bir olacağınızla ilgili ihtimaller bile çocukluğunuzdan çok öncesine, varoluş anınıza dayanır. İnsan davranışlarında genlerin önemli olmadığı görüşündeyseniz, şu inanılması güç gerçeği bir düşünün:
E
ğer belirli bir gen grubuna sahipseniz,
bir 
şiddet
suçu i
şleme olasılığı yüzde sekiz yüz seksen iki
oranında artar.
Davranış teknemizi süren, kendimiz değiliz; en azından sandığımız ölçüde.
Kim olduğumuz,
bilinçli eri
şim
yüzeyinin çok derinlerinde belirlenmi
ştir. Ayrıntılar zamanda geriye, doğumumuzdan öncesine, spermle yumurtanın birleştiği
ana kadar gider. Bu birle
şme
bizi bazı özelliklerle donatmı
ş, diğerlerini
şlamıştır.
Kim olacağımız ise moleküler şablonlarımızla, yani asitlerden oluşan, gözle görülmeyecek kadar küçük, bir dizi
yabancı kodla ba
şlar; üstelik
de biz daha sahneye bile çıkmadan. Bizler aslında eri
şilmez mikroskobik tarihimizin birer ürünüyüzdür.
Genlerle çevrenin karmaşık etkileşimi, toplumdaki her bir kişinin farklı bakış açısına, farklı kişiliğe
ve karar verme konusunda da farklı becerilere sahip olması sonucunu
getirir beraberinde.
Bunlar insanların özgür iradeyle
yaptıkları seçimler de
ğil, yalnızca oyunda önlerine düşen kartlardır.
Özgür İrade Sorunu
Asıl soru, bütün eylemlerinizin mi
otomatik pilot üzerinden yürütüldü
ğü ve içinizdeki biyolojinin kurallarından bağımsız olarak seçme “özgürlüğü” bulunan küçücük bir  parça olsun
barındırıp barındırmadı
ğınızdır.
Bu soru hem felsefecilerin hem de bilim insanlarının vazgeçilmez tartı
şma konusu olagelmiştir.
Beynin her bir parçası diğer beyin parçalarına sıkı bir biçimde bağlı olup onlar tarafından yönlendirilmektedir. Bu
durum ise, hiçbir parçanın ba
ğımsız,
dolaysıyla “özgür” olmadı
ğına işaret
eder.
Öyleyse, düzenekte başka parçalarla kurduğu nedensel ilişkiyi izlemeyen herhangi bir parça bulamamış olmamızdan hareketle, şimdiki bilim anlayışımız kapsamında, özgür iradeyi (kendisi nedensiz
olan nedeni) araya sıkı
ştıracak
fiziksel bo
şluğu da bir türlü bulamıyoruz.
Ama yine de, hiç kimse fiziksel olmayan
varlık (özgür irade) ile fiziksel varlı
ğın  (beyin maddesi) etkileşimi problemini doğru biçimde çözmenin yolunu henüz bulabilmiş değildir.
Özgür irade kavramını kurtarmak için başka görüşler
de öne sürülmü
ştür.
Sözgelimi, klasik fizik, belirlenimcili
ğe (determinizm) tam tamına uyan (“her şey, öngörülebilir biçimde bir öncekini
izler”) 
bir evren
tanımlarken, atomik ölçekleri betimleyen kuantum fizi
ği de öngörülemezlik ve belirsizliği evrenin özünde var olan birer nitelik olarak
tanıtır. Kuantum fizi
ğinin
babaları, bu yeni bilimin özgür iradeyi kurtarıp kurtaramayaca
ğını merak ediyorlardı. Ancak ne yazık ki
kurtaramaz.
İnsan Eşitliği
Söylencesi
Beyin işleyişinin davranışla nasıl sonuçlandığını anlamak için başka nedenler de vardır. İnsanları hangi
eksen üzerinden ölçersek ölçelim ( empati, zeka, yüzme becerisi,
saldırganlık ya da do
ğuştan gelen çello çalma veya
satranç oynama yetene
ği) doğanın çok geniş bir dağılım ortaya koyduğunun farkına varırız.
İnsanlar eşit doğmazlar.
Ve bu de
ğişkenlik, hep halı altına süpürülmesi evla bir konu
olarak görülse de, aslında evrimin motorudur. Evrim her nesille birlikte,
mümkün olan bütün boyutlarda üretebildi
ği kadar çeşit üretir; çevresel koşullara en uygun ürünler de üreme hakkını
kazanır. Bu yakla
şım, son
bir milyar yıl boyunca inanılmaz ölçüde ba
şarılı olmuş ve “ilkel çorba” içinde kendi
kendini ço
ğaltarak
yüzen moleküllerden yola çıkarak, roketlerle uzaya açılan insana kadar ula
şabilmiştir.
Hükümdarlıktan Sonra Yaşam
Galileo 1610da kendi yaptığı teleskopla Jüpiterin aylarını keşfettikten sonra, din çevreleri onun Güneş merkezli yeni kuramını, insanın tahtından
indirili
şi olarak betimlemiş ve ciddi biçimde kınamışlardı.
Yüz yıl sonra, İskoçyalı çiftçi James Huttonın tortul katmanlarla ilgili çalışması, Kilisenin Dünyanın yaşıyla
ilgili tahminlerini altüst ederek gezegeni sekiz yüz bin kez daha ya
şlı kılıyordu.
Kısa süre sonra Darwin insanları, çeşitli canlılarla dolup taşmakta olan hayvanlar aleminin dallarından biri olmaya
indirgeyerek, onları görkemli konumlarından etti.
1900lerin başlarında
kuantum mekani
ği,
gerçekli
ğin dokusuyla ilgili anlayışımızı geri dönüşsüz biçimde değiştirdi.
1953te ise Francis Crick ve James Watsonın DNAnın
yapısını çözmesiyle ya
şamın
gizemli hayaleti, yalnızca dört harften olu
şan diziler halinde yazılıp bilgisayarda depolanabilen
bir gerçekli
ğe dönüşştü.
Geride bıraktığımız yüzyılda ise nörobilim, bilinçli zihnin, teknenin
kaptanı olmadı
ğını gösterdi bize.
Böylece evrenin merkezinden düşüşümüzün üzerinden
geçen kısacık bir dört yüz yıl sonra, kendi merkezimizden de dü
şğümüze
tanık oluyorduk.
Sonra öğrendik ki, dünyayı görüş biçimimiz, gerçekte var olan şeyleri yansıtmıyor olabilir: Görüş dediğimiz şey, aslında beynin bir kurgusudur; tek görevi de kurduğumuz etkileşimler ölçeğinde bizim işimize yarayacak bir öykü üretmektir.
Bunca bilimsel ilerlemenin yanında, birçok
ki
şinin aklında rahatsız edici bir soru da
belirdi: Tahttan onca kez indirildikten sonra, elimizde ne kaldı? Kimi dü
şünürlere göre, evrenin büyüklüğü daha açık hale geldikçe, insan da önemini o
ölçüde yitiriyordu; neredeyse kaybolma noktasına varana dek. Anla
şıldı ki, uygarlıklara atfedilen dönemsel
zaman  ölçekleri, gezegendeki çok hücreli ya
şamın uzun tarihi içinde, yaşamın tarihi de gezegenin tarihi içinde ancak bir göz
kırpma süresiyle temsil edilebilirdi.
Bundan iki yüz milyon yıl sonra ise bu
hayat dolu, üretken gezegen, Güne
ş‟in genişlemesiyle
yutulup yok olacaktır.
Felsefeciler, binlerce yıldır erdemin ne
oldu
ğunu ve nasıl güçlendirileceğine ilişkin
sorular soruyorlar.
Beyinde birbirine rakip unsurları
genellikle motor ve fren benzetmesiyle
yorumlarız: Bazı birimler sizi belli bir davranı
şa yönlendirirken diğerleri sizi durdurmaya çalışır. İlk bakışta,
erdemin “kötü bir 
şey yapmayı istememek”ten ibaret olduğunu düşünebilsek
de daha incelikli bir çerçeveden baktı
ğımızda, erdemli bir insanın da güçlü ahlak dışı dürtülere pekâlâ sahip olabileceğini, ancak bunları aşmak için yeterli fren gücünü de harekete
geçirebildi
ğini
görürüz. (erdemli ki
şinin çok sayıda “şeytani” düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de sağlam frenlere ihtiyaç duymadığı durumlar da olabilir. Ama böyle baktığımızda, şeytana uymak için daha büyük bir savaş veren kişinin, ondan daha erdemli olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerek.) Bu türden bir yaklaşım, insanların tek bir zihne sahip olduğuna inandığımızda değil, perde arkasındaki rekabet açıkça gördüğümüzde mümkün hale gelir.
Kendini Bilmek
Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üzerinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır, unutma.” Alexander Pope
Kendimizi tanımak, içeriden olduğu kadar (iç gözlem yoluyla) dışarıdan da (bilim yoluyla) çalışmayı gerektirir. Bu, iç gözlem konusunda
kendimizi geli
ştiremeyeceğimiz anlamına gelmez. Ne de olsa, orada gerçekten ne
gördü
ğümüze tıpkı bir ressam gibi dikkat
etmeyi ö
ğrenebilir, iç sinyallerimizle de
tıpkı bir yogi gibi yakından ilgilenebiliriz.
Ama iç gözlemin de sınırları vardır. Şu kadarını düşünün yeter: Çevresel sinir sisteminiz, bağırsaklarınızda gerçekleşen etkinliklerin denetimi için tam yüz milyon nöronu
görevlendirmi
ştir.
(buna “enterik 2” sinir sistemi adı verilir). Burada yüz milyon
nörondan bahsediyoruz. Ve istedi
ğiniz
kadar iç gözlemde bulunun, bu i
şleyişi
de
ğiştirecek hiçbir şey yapamazsınız.
________________________________________
2 Enterik-Bağırsak ile ilgili
Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşısında, atomun yapısını anlamanın tek
yolunun, “anlamak” fiilinin tamamını de
ğiştirmek
oldu
ğunu söylemişti. Artık atomun resmi çizilemiyordu, doğru, ama bunun yerine “davranışlarını” on dört ondalık basamağa ulaşabilen
ayrıntıyla açıklayacak deneyler tasarlanabiliyordu. Kaybedilen varsayımların
yerini çok daha zengin ba
şka şeyler almıştı artık.
Tıpkı bunu gibi, insanın kendisini bilmesi
de “bilmek” fiilinin tanımını de
ğiştirmekten geçiyor olabilir. Kendimizi bilmek, artık
bilinçli sizin beynin dev malikânesinde yalnızca
küçücük bir odada oturdu
ğu
ve sizin için kurulan gerçekli
ğin üzerinde çok
az söz hakkı  oldu
ğu
anlayı
şını gerektirmektedir. Bu kavram artık
yeni yollarla ele alınmak zorundadır.
Maddeci (materyalist) bakış açısı, bize temelde yalnızca fiziksel
maddelerden yapılı oldu
ğumuzu
söyler. Buna göre beyin, i
şleyişi kimya ve fizik yasalarıyla yönlendirilen bir sistemdir;
sonuçta da bütün dü
şünce,
duygu ve kararlarımız, en dü
şük
potansiyel enerji düzeyinde bile yerel yasalara tabi do
ğal tepkilerin ürünüdür.
Bizler beynimiz ve içerdiği kimyasalların ta kendisiyizdir ve hangi düzeyde
olursa olsun sinir sistemimizin dü
ğmeleriyle oynandığında kim olduğumuz da değişikliğe
u
ğrar.
Maddeciliğin karşımıza
sık çıkan bir versiyonu da indirgemeciliktir (reductionism).
Bu kuram da mutluluk, açgözlülük, narsisizm, 
şefkat, kin, temkinlilik ve hayranlık gibi karmaşık fenomenleri anlamamızın yolunun, onları küçük
ölçekli biyolojik parçalarına kademeli biçimde indirgemekten geçti
ğini ileri sürer.
Biyolojik çorbamızda müdahale edemediğimiz dalgalanmalar nedeniyle kendimizi kimi günler diğer günlere göre daha sinirli, esprili, hoşsohbet, sakin, enerji dolu ya da akıllı bulabiliyoruz. İç yaşamımız ve dış davranışlarımız, ne doğrudan bir tanışıklığımız
ne de do
ğrudan bir erişimimiz olan biyolojik kokteyllerce yönlendiriliyor.
Kişiliği
belirleyen nihai etken, ne tek ba
şına
biyoloji ne de tek ba
şına çevredir. İş gelip de “genetik mi, çevre
mi?” sorusuna dayandı
ğında,
cevap hemen her zaman “her ikisi de” olacaktır.
Doğamızı ve çevremizi kendimiz seçemediğimiz gibi, aralarındaki karmaşık etkileşimi de biz seçmeyiz. Bir genetik şablonu miras almış ve bizi biçimlendirecek olan ilk yıllarda hiçbir
seçim hakkımızın olmadı
ğı bir
dünyaya do
ğmuşuzdur. İnsanların dünyayla ilgili bunca farklı bakış açısına, farklı kişiliklere ve karar verme konusunda da farklı kapasiteler
sahip olmasının nedeni budur. Bunlar seçim de
ğil, elimize gelen kartlardır.
Beyin, dağın zirvesidir; dağın kendisi olmasa da. “Beyin” ve davranıştan söz ettiğimizde, aslında çok daha geniş bir sosyobiyolojik sistem için kullandığımız bir kısaltmadan söz etmiş oluruz.3 Beyin, zihnin konutundan çok,
merkezidir aslında.
Giderek küçülen ölçeklere doğru ilerleyen tek yönlü bir yol izlemek,
indirgemecilerin yaptı
ğı ve
bizim de kaçınmak istedi
ğimiz
hatadır. “Siz, beyninizsiniz” gibisinden kısaltılmı
ş bir ifadeyle karşılaşğınızda, nörobilimin beyne devasa bir atomlar grubu ya
da uçsuz bucaksın bir nöron ormanı gözüyle baktı
ğını düşünmeyin. Çünkü zihinle ilgili olarak
kazanmayı bekledi
ğimiz
anlayı
ş, beyin işletim sisteminin en tepesinde yer alan ve hem
iç düzenekler hem de çevreyle etkile
şimin yönlendirildiği etkinlik örüntülerini çözümlemeye bağlıdır.
Bilinen deyişi anımsarsak: “Eğer beyinlerimiz, anlaşılabilecek kadar basit olsaydı, bizler onu anlayacak
kadar akıllı olamazdık.”
___________________________________________
3 “Yaşam Çizgileri” adlı kitabında Steven Rose,
indirgemecilikle ilgili görü
şlerini şöyle ifade eder: “İndirgemeci bakış açısı biyologları, anlamaya çalışğımız olgular üzerinde doğru biçimde düşünmekten alıkoyar ve iki önemli toplumsal sonuç doğurur: Olguların toplumsal kökenleri ve
belirleyicilerinin incelenmesindense… toplumsal sorunların kayna
ğı olarak insanın hedef gösterilmesine neden olur;
ikinci olarak da, hem dikkati hem de fonları toplumsal çalı
şmalardan moleküler çalışmalara yönlendirir.”
Evren, onu şimdiye kadar düşlemiş olduğumuzdan nasıl daha büyükse, bizler de iç gözlem
yoluyla hissetti
ğimizden
daha büyük birer varlı
ğız.
Ne inanılmaz, ne şaşırtıcı bir şaheserdir BEYİN. Ve bizler de ne şanslıyız ki, dikkatimizi ona yoğunlaştırmamıza
olanak sa
ğlayan
teknoloji ve iradeye sahip bir neslin üyeleriyiz.
Evrende keşfetmemiş olduğumuz en harikulade şey bu: BEYNİMİZ
yani KEND
İMİZ.
BEYİNDE &KENDİNİZDE
KALMANIZ D
İLEĞİ İLEEE
:
😊
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: