İPİN UCUNDAKİLER –NASUHİ GÜNGÖR

ÖNSÖZ

            Nesim Malki cinayeti, hiç kuşkusuz, yakın tarihin en önemli “ekonomik” cinayetlerinden birisi olarak karşımızda duruyor. Sıradan bir borç-alacak çatışmasının çok ötesinde, Türkiye’nin içinde savrulduğu “konsept” lerde önemli yansımaları olan bir eylemdi Malki’nin öldürülmesi.

            Bu kitabın ortaya çıkmasında, öncelikle Yeni Şafak Gazetesi’nde 29 Ekim-7 Kasım 2000 tarihlerinde dizi olarak yayınlanan “Evcil’in Derin Dosyası” önemli rol oynadı. Burada öncelikle, yazı dizisinin hazırlanmasındaki teşvik ve yardımları için Fehmi Koru’ya teşekkür ediyorum.

            Dizinin kitap haline getirilmesi ise, Anka Yayıncılık sorumlularının nazik teklifiyle gerçekleşti. Ancak hemen ifade edeyim. Sadece gazetede yayınlanan haliyle bir dizinin kitap haline getirilmesini, kendi payıma okuyucuya haksızlık olarak gördüğüm için, konu kapsamını biraz daha genişletmek istedim.

            Gazetede yayınlanan bölümün sadece 50 sayfalık bir yer işgal etmesine bakılırsa, bunu önemli ölçüde gerçekleştirdim sayılabilir. “Evcil’e Dokunan Yanıyor” bölümü dışındaki, diğer tüm bölümler kitap için hazırlanmıştır. Sonuçta, Erol Evcil’in de içinde yer aldığı, Nesim Malki’den Cavit Çağlar’a, Orhan Taşanlar’dan Teoman Koman’a kadar uzanan bir hikâye ortaya çıktı.

            Hemen her adımda, dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “işte benim ailem” dediği meşhur fotoğrafı hatırladık.

            Gördük ki, aslında Süleyman Demirel’in ailesi, ancak bir albüme sığabilir. Bu kitapta albümde hızlı bir gezinti yaptığımızı söylemek, sanıyoruz kimse için yanlış olmayacaktır. Burada özellikle ailenin siyaset ve ekonomi dünyasındaki isimleri yer alıyor. Oysa Demirel’in zihnen kontrolünde tuttuğu ve neredeyse tıpatıp kendisine benzettiği bir büyük aile daha var ki, onlar bu çalışmanın kapsamı dışında.

            Bu çalışmanın Nesim Malki olayı ve etrafındaki gelişmeleri tümüyle ele almak gibi bir iddiası yok. Çünkü ele alınan konunun kapsamı, neredeyse Susurluk skandalı da dahil, Türkiye’nin özellikle son 20 yılının genişçe incelenmesini gerektiriyor. Cinayetin perde arkasına ve işlendiği ortama farklı, biraz da cesur bir bakış açısı getirmeye çalıştım, hepsi bu.

            Bu nedenle olabildiğince, ayrıntıları azaltmaya ve dikkatleri ilişkiler zincirine yöneltmeye çabaladım. Sonuçta burada amacım, cinayetin polisiye öyküsünü anlatmak değildi. Ama işin polisiye tarafındaki çarpıcı olayları, diyalogları ve en önemlisi isimleri vermeye özen gösterdim.

            Birkaç istisna görüşme dışında, ortaya konulan anlatım, iddia ve bilgiler tamamen açık kaynaklardan ya da bir gazetecinin daha kolay ulaşma şansı olan, bazı resmi belge ve raporlardan alınmıştır. Devam eden yargı sürecine, müdahil sayılabilecek herhangi bir görüş bildirmemeye; olabildiğince, gözden kaçanları ” biraz” öne çıkararak olayların akışını sunmaya gayret ettim.

            Pek çok gazete ve dergi arşivinden yararlandım. Bunlar kaynakçada yer alıyor. Ancak özellikle Hürriyet Gazetesi ve Aydınlık Dergisi arşivinden değerli katkılar aldım. Zikretmeden geçmek haksızlık olacaktı, emeği geçenlere kendimi borçlu hissediyorum.

            Bu cinayetin hemen ardından işlenen ve ikisi arasında son derece güçlü bağlar bulunduğu tahmin edilen borsacı Yener Kaya cinayetiyle ilgili bilgileri mümkün mertebe bu kitabın dışında tuttum. Yeterli bilgi olmaması bir yana, Yener Kaya olayının da bağımsız bir çalışma olarak ele alınmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.

            Teşekkür listem gerçekten çok uzun; Hepsini buraya almam da imkânsız. Ama yine de müthiş bir fedakârlık örneği göstererek bilgisayar konusunda destek veren sevgili Oğuz Yılmaz’a, hukuk alanındaki çok değerli katkılarıyla yol gösteren Avukat Mehmet Ali Bulut’a, her zaman büyük bir dostluk örneği vererek gönül katkısını esirgemeyen Kürşat Bumin’e ve bu kitabı bitirmem için sabırla beni yüreklendiren Belma’ya, sessizce destek veren Mehdi’ye ve Bengü’ye teşekkürler.

5 Nisan 2001

Ankara

GİRİŞ

24 OCAK VE 12 EYLÜL’DEN

BUGÜNE TÜRKİYE

            12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî darbenin kamuoyuna açıklanan gerekçesi, “Giderek ülkeyi bölünmenin eşiğine getiren anarşi ortamına dur demek ve huzuru sağlamaktı. Askerî yönetim, başta Orta Doğu coğrafyasında olmak üzere dünyadaki yeni düzenin ayak seslerini algılayabildiği ölçüde, uyum projelerini hayata geçirmeye başladı.

            Orta Doğu coğrafyası, aslında yer altı ekonomisi diye tarif edilen, güç savaşma hiçbir zaman yabancı olmadı. Kavram ve kapsam olarak farklılıklar taşısa da, “kayıt dışı ekonomi” de yer altı dünyasının beslendiği önemli kaynaklardan birisidir. Belki de aralarındaki en önemli fark, yer altı ekonomisinin ağırlıklı olarak “zaten yasak olan” mal ve ürünlerin alım satımını yapması, kayıt dışı ekonominin ise “yasak olmayan mal ve ürünlerin yasa dışı yollarla” alımı satımı üzerine kurulmasıdır.

            Sonuçta, Türkiye, bulunduğu coğrafî konumunda katkısıyla, yer altı ekonomisi için son derece cazip bir merkez/köprü durumundadır.

            Yer altı ekonomilerinin kazancı da, riski de yüksektir. Bu riski azaltmanın en kolay yolu da, bulunduğu ülkede kendisini meşru zeminde koruyacak, aklayacak ortaklar bulmaktır. Bu ortaklar, öncelikle ülkeyi yöneten siyasetçiler ve bürokratlardır. Büyük sermaye çevreleri ise, yer altı dünyasıyla önemli ölçüde içli-dışlı olmak durumundadır. Çünkü sermayenin doğası, yer altı dünyasının tatlı kârlarına yönelmeye her zaman elverişlidir.

            Orta Doğu’da özellikle Türkiye ve İran gibi devlet geleneği uzun bir geçmişe sahip olan ülkelerde, bürokrasi, etkinlik ve kalıcılık anlamında çoğu zaman siyasetin önünde yer alır. Askerî, idarî, mali alanlarda var olan bürokratik yapı, geleneksel devlet şemasında siyaseti yönlendiren/dönüştüren bir güce sahiptir.

            Türkiye, bu bürokratik egemenliğin en belirgin olduğu ülkeler arasına ayrı bir öneme sahiptir. Cumhuriyeti kuran iradenin “asker bürokrat” yoğunluklu olması, öncelikle askerleri, bunun yanında da diğer bürokratik kurumları etkin kılmıştır.

            Dünyanın herhangi bir yerinde mafyanın ve yer altı ekonomisinin, sistemin dışında varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Mutlaka sistem içinde uzantıları, ortakları ve koruyucuları vardır. Bu ilişkinin tanımı, nereden bakıldığına göre değişebilir de. Sistem, kendi varlığını korumak için bu tür ilişkilerin meşruluğunu savunabilir. Buna dair pek çok örnek Susurluk sonrasında yargılanan ve yargılanamayan, “sistemi kendisi” kabul eden siyasetçi ve bürokrat üzerinde yaşanmıştır. “Ne yapılmışsa sistem için yapılmıştır, kimseye verilemeyecek hesap yoktur” Zaten hesap soran da olmamıştır.

            Legalleşen Mafya

            Türkiye’nin özellikle son 20 yılda sokulduğu dış borç batağı dikkatle incelendiğinde, aslında dünyanın pek çok yerinde uygulanan “programların tekrar ettiği” görülecektir. Nitekim bu inanılmaz borç tuzağı, 2000’li yılların sonunda ve 2001 başlarında ülke ekonomisini tam anlamıyla çökertmiştir.

            Bu programların ki genelde IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar eliyle uygulanmaktadır, uygulandıkları ülkelerde ortaya çıkan sonuçlar, ayrı çalışmaların konusu olacak kadar kapsamlıdır. Ancak burada çalışmamızı yakından ilgilendiren bir gelişme dikkat çekmektedir. Yeraltı ekonomisi, giderek kendisini meşru alanlarda ifade etmeye başlamıştır.

            Yeraltı dünyasının varlığı, hiç kuşkusuz her zaman uluslararası düzeyde tanımlanmak zorundadır. Bu varlık, aynı zamanda dünyadaki “sistem” e direnenleri terbiye etme aracı olarak da önemlidir. Çetelerin ve onların siyasi, bürokratik, iktisadî işbirlikçilerinin yönettiği ekonomi, giderek, uluslararası sisteme, “onların istediği ölçülerde” entegre olur ve direnen güç “dize getirilir.”

            İşte 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’ye bu gözle bakmak çok önemli analiz imkânları sağlayacaktır. Dünyadaki sistemin dayattığı ” her şeyinizi piyasaya emanet edin, o gereğini yapar” anlayışı, “devletin küçültülmesi”, “siyasi ve ekonomik liberalizm adı altında sunulmuştur.

            Başka bir deyişle bu, kamu gücünün etkinliğinin azaltılması ve küresel sermayenin yükselişiyle birlikte “mafyanın meşrulaşması” demektir. Zaman içinde de mafya, devletleşecektir.

            İşte sık sık bir devrim olarak nitelenen 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve ardından gelen 12 Eylül askerî darbesi, ilk bakışta çelişkili gibi görünse de bu sürecin önünü açan iki temel operasyondur. Türkiye’nin uluslararası sisteme tam uyumunun “teslimiyetimin sağlanması için atılan bu iki adımın getirdiği sosyal ve ekonomik felâketler ise artık saklanamayacak kadar gözler önündedir.

            24 Ocak kararlarının üç önemli ismi vardır. Başbakan Süleyman Demirel, dönemin en kritik ekonomi bürokratı sayılan Turgut Özal ve yılsonunda gerçekleşen darbenin başı olan Genelkurmay Başkanı Kenan Evren. Demirel’in, son derece devletçi bir yaklaşımla 24 Ocak kararlarına direndiği konusunda anlatılanlar doğru bile olsa, sonuçta dönemin imza sahibi başbakanı olarak yerini almıştır. Kaldı ki, tanımlamaya başladığımız sürecin Evren ve Özal’dan sonraki cumhurbaşkanı da kendisi olmuştur.

            Burada, sürece direnen aktörlerden de söz etmek mümkün.  Ancak genel seyir,   Türkiye’nin önemli ölçüde 24 Ocak-12 Eylül penceresinden açılan rüzgârlara teslim olmak üzere olduğunu gösteriyor. 2001 yılında inanılmaz boyutlara ulaşan ekonomik kriz, çok kritik bir aşamayı temsil ediyor. Zira bu kez Türkiye’nin önüne konulan, bor madenleri, THY ve Telekom gibi son derece kritik alanlarda radikal kararlar almasıdır ki, bunlar aşağı yukarı sürecin önemli ölçüde tamamlanmasını sağlayacaktır.

            Nitekim ülkede 1,5 milyon insanın geçim kaynağı olan şeker pancarı üretimi konusunda alman yeni kararla (şeker yasası), üreticilerin tümüyle “uluslararası şeker piyasası”nın insafına terk edilmesi, gazete manşetlerine “Şeker devrim i” olarak yansımaktadır. İşin en tuhaf yanı ise bu kararın altında, 1999 seçimlerinde bu kesimden en çok oy alan ve her zaman ” ulusal siyaset” izlemekle öne çıkan bir partinin, iktidar ortağı olarak imzasının bulunmasıdır.

            Yalçın Küçük’ün de işaret ettiği gibi, 24 Ocak kararlarının anlamı çok açıktı. Türkiye ekonomisi, bundan sonra ulusal ve yönetilebilir bir ekonomi olmayacaktı. Yabancı paralar karşısında Türk lirasının, sanayi ürünleri karşısında tarım ürünleri fiyatlarının, kârlar karşısında işçi ücretlerinin serbest bırakılmasıydı. Türkiye’yi üç ana sektörde, “turizm, inşaat ve tekstil” de kuşatan sistemin, fuhuş sektörüyle birleşerek ortaya çıkardığı tabloyu Prof. Küçük şöyle yorumluyor:

            “Sentetik ‘tit’ (turizm, inşaat ve tekstil -N.G.-) sektörünün tekelli Bürokratik düzendeki parazitim ve çürüme ile özdeş olduğunu söyleyebiliyoruz. ‘Tit’ oldukça, çürüme ve kokuşma var demektir. Bunu ‘tit’ sektörünün en gelişkin örneği olarak ileri sürdüğümüz Cavit Çağlar’ın, arada bir vergi rekortmeni ilan edildiği’ Bursa’yı incelediğimizde daha iyi görüyoruz. Bursa, söz uygunsa, Çağlar’ın îkta’sı ve tımar’ı durumundadır; yalnız yakın zamanın en önemli ekonomik cinayetlerinden biri sayılan ‘tefeci’ Malki burada öldürülmüştür. Bursa’nın hem emniyet müdürü, hem de valisi, en inanılmaz skandal aktörlerinden ikisi olarak gösterilmiştir. Her ikisi de bu iddialar zinciri içinde görevden uzaklaştırıldılar. Çağlar’a yurt olarak verilen Bursa, Amerikan siyaset coğrafyasına göre Teksas oluyordu.” (Y. Küçük, Tekelistan, YGS Yayınları, İstanbul 2000, s. 248-249)

            İşte Nesini Malki cinayeti, bu anlamda son derece önemli ve girift bir ilişkiler ağına işaret etmesi bakımından ayrı bir yere sahip. Zira Malki cinayetinin etrafındaki ilişkiler, Susurlukla ortaya çıkan yapıyla sürekli olarak kesişiyor; hatta yapının belki de yeterince ele alınmayan/ortaya çıkarılamayan unsurlarına işaret ediyor. Cinayetle ilgili şu ana kadar ortaya çıkanlar belli isimlere ve merkezlere işaret etse de henüz tetikçiler düzeyini aşamadı. Oysa bu cinayet, maktulün bizzat kendisi başta olmak üzere, çok güçlü ve deyim yerindeyse tepede bulunan bir organizasyonu, âdeta yüksek sesle işaret etmektedir.

1. BÖLÜM

KİM BU MALKİ?

            Malki Ya da Tefeci Niso?

            Nesim Malki, kimdi? Tunca Tekstilin sahibi bir işadamı. Ya da aslında herkesin açıklıkla ifade ettiği gibi para ticareti yapan, yani piyasaya faizle para veren bir tefeciydi. Bursa’da yoğunlaşan, ama etkinliği İstanbul’a ve dolayısıyla uluslararası boyutlara ulaşan bir tefecilik ağıydı Malki’nin ortasında bulunduğu yapı.

            Kontrol ettiği mali gücün aksine, inanılmaz derecede sade yaşayan (ilginçtir, aldığı tehditlere rağmen, hiçbir güvenlik önlemi bulunmayan Broadway marka bir arabada öldürüldü.) ve başkasının hayalinde göremeyeceği miktarlarda para, çek, senet ya da diğer mali araçları basit bir çanta ile yanında bulunduran bir isimdi, Malki. Ya da sonradan onu öldürtecek kadar “yakın” olanların da söylediği gibi Niso.

            Nesim Malki’nin para kaynakları konusunda çeşitli iddialar bugüne kadar cevapsızlığını korudu. Malki’nin kara para trafiğinde uluslararası mafya ile de bağlantılı çalıştığı ortaya çıktı. Refahyol döneminde emniyete ulaştırılan bir bilgi, Malki’nin Tayland, Hollanda ve İtalyan mafyası ile birlikte çalıştığını vurguluyordu. Ancak o dönemde bu konunun üzerine gidilmedi. Kontrol ettiği para trafiğinin, yeğeni ve ortağı Erol Erkohen aracılığı ile İsrail’le irtibatlı olduğu da, artık bir iddianın ötesine geçmiş durumda. Yine de daha ayrıntılı olarak, hem araştırılmayı, hem de soruşturulmayı bekliyor.

            Malki’nin Müflisleri

            Tefeciliğin doğal seyrine uygun olarak, borç verdiklerinin iflasına kadar uzanan olaylar hayatının sıradan bir parçasıydı Malki için. Trabzonspor’un eski başkanlarından işadamı Sadri Şener, Malki’den aldığı borçların ardından iflasa sürüklenen isimlerden sadece birisiydi. Tahtakale piyasasında “Tefeci Niso” olarak adlandırılan Malki’nin, Şener’e 55 milyar lira (bugünün değeri ile 1 milyon Dolar) borç verdiği ve uyguladığı faizle işadamını batırdığı öne sürülmüş, ancak bu iddia kanıtlanamamıştı.

            Bu iflasın hemen ardından Nesim Malki vuruldu, ama ölmedi. Şener, Malki’nin iflas ettirdikleri arasında ne ilkti, ne de son olacaktı. İplik piyasasında onu “Malki’nin ağına düşen kurtulamaz” diye anıyorlardı.

            Malki’nin ilk Ortakları

            Aslında Nesim Malki’nin hayatında sonradan önemli rol oynayacak isimlerle yakınlığı oldukça eskilere uzanıyor. Nesim Malki’nin 1982 yılında kurucu ortağı olduğu Nerpaş Â.Ş.’nin hayli ilginç ortakları bulunuyordu. Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Cavit Çağlar, Başkan Vekili Şükrü Şankaya (Çağlar’ın dayısı ve halen İnterbank davasında yargılanıyor.) üyeler ise Hayim Erkohen (Erol Erkohen’in

babası), Yasef Malki ve oğlu Nesim Malki idi. Bu kişiler aynı zamanda şirketin ortaklarıydı.

            Nerpaş’ın alanı tekstildi. Yani sonradan Cavit Çağlar’ın âdeta devleşeceği, Malki’nin de iplik alımı üzerinden tefeciler kralı olacağı bir alan. Bu şirketin kuruluşu Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nin 21 Ekim 1982 tarihli ve 611 sayılı nüshasında yer alıyordu. Ticaret sicil numarası, 189814/137334 olarak kayıtlıydı.

            Şirket merkezi bir süre sonra, 1983 yılının hemen başında Bursa’ya nakledildi. Kısa bir zaman sonra da Çağlarla Malki’nin yolları en azından resmî ortaklık düzeyinde ayrıldı.

            Resmî olarak biten bu ortaklık, özellikle para alışverişi üzerinden gelişmeye başladı. Nesim Malki, Çağlar’ın ürettiği iplikle alıcılar arasında köprü oluşturuyordu. Vadeli aldıkları içinde hayli pahalı bir köprüydü Malki.

            İşte Çağlar’la Malki üzerinden işleyen bu köprüde beliren genç bir adam, Malki’nin hayatıyla ödediği bir dizi gelişmenin, en azından görünürdeki baş aktörü olacağını rüyasında görse inanamazdı. Bu adam Erol Evcil’den başkası değildi.

            Bankacı Malki

            Malki’nin sahip olduğu ve yönettiği mali organizasyonlar, elbette çantasında ya da kasasında bulundurduklarından ibaret değildi. Gerek bir azınlık mensubu olması, gerekse de hakkındaki olumsuz istihbarat istediği gibi banka sahibi olmasını engelliyordu.

            Türkiye’de banka alamayacağını gören Malki, 1993 yılında KKTC’de Tuncabank’ı kurdu. Bankanın kurulduğu Kıbrıs’ın özellikle yeraltı dünyasının itibar ettiği bir bölge olması bir yana, bankanın ilk genel müdürü, adı daha sonra sıkça duyulacak bir isim oldu; Emlak Bankası eski genel müdürü Şükrü Karahasanoğlu.

            Cavit Çağlar ve Alaattin Çakıcı’ya yakınlığı ile tanınan Mustafa Kefeli, bu bankanın kurulması sırasında alacağı para nedeniyle Malki’yi topuğundan vurdurtmuştu. Aslında Malki, Hayyam Garipoğlu tarafından alınan Sümerbank’ın da gizli ortağı idi. İşte tam o dönemde Tuncabank’tan, Tütünbank’ın İstanbul Şubesi’ne bir para transferi yapıldı. Bu para, bir süre sonra İzmir’den çekildi. 685 milyar lirayı çekenin, o zaman ismi pek duyulmayan, asker kaçağı Erol Evcil olduğu sonradan ortaya çıktı.[1]

            Malki, Engin Civan’ın vurulmasının ardından patlayan Emlakbank skandalında adı sık sık geçen Bank Indosuez’i satın almak istemiş, ancak Hazine’nin izin vermemesi üzerine bu isteğini gerçekleştirememişti. Bu bankaya talip olanlar arasında gerçekten önemli isimler vardı. Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar’ın da talip olduğu banka sonunda Ağa Ceylan’ın oldu.

            Malki’nin Ortaklık Zinciri ve Garipoğlu

            Malki’nin kontrol ettiği para zincirinin izine pek çok yerde rastlamak mümkündü. Ama banka satın alma arzusu onu her zaman ele verdi.

            Örneğin özelleştirme kapsamındaki Sümerbank’ı önce satın alan, ancak ardından ihalenin iptal edildiği Hayyam Garipoğlu, Nesim Malki’den bu iş için 26 (bir diğer iddiaya göre 25) milyon Dolar almıştı. Bu paranın 13 milyon Doları Erol Evcil’e aitti. Başka bir deyişle Evcil’in içinde bulunduğu zincire.

            Bankanın satış işlemleri bitince Evcil, Malki’den parasını geri istedi. Malki parayı ödedi. Nesim Malki’nin ölümünden sonra, ortağı Erol Erkohen, Garipoğlu’ndan 26 milyon Doları geri istedi. Garipoğlu, ödemeyi yaptı.

            Ancak Evcil ve hamisi Alaattin Çakıcı, Garipoğlu’nun peşini bırakmaya niyetli değildi. İkisi de ayrı ayrı Garipoğlu’nu aradılar: “Verdiğimiz paranın değeri ile bankanın şimdiki hisse değeri arasında fark var. Sen kazandın, bize de kazandır. Bugünün değeriyle bize 15 milyon Dolar borçlusun.” Yani 2 milyon Dolar fark isteniyordu. Hayyam Garipoğlu, Alaattin Çakıcıya yalnızca 1 milyon Dolar ödedi.

            Bu durum, daha sonra ihalelere fesat karıştırma suçlamasıyla yargılanan Hayyam Garipoğlu’nun ifadelerine şöyle yansıyordu: “Nesim Malki’den ortaklık için para aldım. Malki’nin ölümü üzerine de parayı ailesine teslim ettim. Evcil, benden bu amaçla para istedi, ama alamadı.”

            Garipoğlu, kendisine Nesim Malki ile ekonomik ilişkisinin sorulması üzerine, “Nesim Malki’yi tanırım. Sümerbank ihalesini kazanmıştım. Sonra Malki bana ortak olmak istedi. 25 milyon Dolar verdi ve bankanın yüzde 25’ine ortak oldu. Bu ortaklık güvene dayalı bir ortaklıktı, ileride gerekli müsaadeyi alınca, benim resmî ortağım olacaktı.” diyordu.

            Bu ortaklıktan sadece 1 ay sonra Nesim Malki öldürüldü. Garipoğlu, Malki’den aldığı parayı Malki’nin eşine, kızma ve parayı aldığı Erol Erkohen’e iade ettiğini ifade ediyordu.

            “Evcil Benden 3 Yıl Sonra Para İstedi”

            Mahkemede, Nesim Malki’nin başka ortağı olup olmadığını bilmediğini söyleyen Garipoğlu, “Malki, hissesinin yarısını Erol Evcil’e vermiş. Bundan benim haberim yok” dedi.

            Mahkeme heyetinin Erol Evcil’in kendisinden niçin para istediği sorusuna ise Hayyam Garipoğlu şu cevabı veriyordu: “Erol Evcil, Nesim Malki öldükten 3 yıl sonra Malki ile ortaklığına dayanarak benden para istedi. Evcil, Malki’ye para ödediğini ve zararda olduğunu söylüyordu. Ben ona muhatabım olmadığını söyledim, hatta araya Alaattin Çakıcı da girdi. Ancak para ödemedim.  Bu olay ticarî bir olaydır. Ben sadece banka için para aldım. Tekrar iade ettim. Parayı ihale sonrası 17 Ekim 1995’te aldım. Bunun dışında bir durum söz konusu değildir.”

            Garipoğlu’nun ifadelerinde dikkat çekici olan iki nokta daha vardı. Kendisine Malki’den gelen para Demirbank üzerinden transfer edilmişti. Çok sonraları el konulacak olan bu bankanın sahibi olan Cıngıllıoğlu ile Malki arasındaki ilişkilere yönelik ilginç ipuçları taşıyordu bu durum. Nitekim Malki, Evcil’in de aynı bankadan kredi almasını sağlamıştı.

            İkinci önemli nokta, paranın ikinci 12,5 milyon Dolarlık bölümünün Bursa İş Bankası Şubesi’nden gönderilmesiydi. Bu şube, İş Bankası Genel Müdürü Ünal Korukçu döneminde Erol Evcil’e verdiği kredilerle gündeme gelmişti.

            Garipoğlu bu konularda mahkemeye şu ifadeyi veriyordu:

            “Malki bana Demirbank Şubesi’nden 12,5 milyon Dolar gönderdi. Daha sonra Bursa İş Bankası Şubesi’nden de sahibi bulunduğum İpeks firmasına da para gönderildi. Kim gönderdi bilmem. Çünkü ben, Malki’den geldiğini biliyorum. Ben Malki’den istedim, Malki’den geldi. Ancak, onun adına başkası da göndermiş olabilir. Ben bu paraları daha sonra Özelleştirme İdaresi’ne gönderdim.” dedi.

            “Uluslararası Banka Sahipleri Yahudi!”

            Garipoğlu ‘nun, DGM Cumhuriyet Savcısı Aykut Cengiz Engin’in, “Malki ile niçin ortak oldunuz?” şeklindeki sorusuna verdiği cevap hayli ilginçti: “Nesim Malki ortaklık önerdi. Çünkü uluslararası bankaların sahiplerinin Yahudi olduğunu söyledi. Sonra, beni de ortak alırsan uluslararası bankalarda söz sahibi olabilirsin, dedi. Bunun üzerine kabul ettim “[2]

            Tuncabank Satılıyor

            Nesim Malki’nin bankacılık işleri genelde hiçbir zaman iyi gitmedi. Sahip olduğu KKTC merkezli Tuncabank’ı, ölümünden sonra Yurtbank’ın sahibi Ali Balkaner aldı.

            Balkaner, Tuncabank’ı 5 milyon Dolar’a aldıklarını açıklıyor ve bir süre için Erol Erkohen’in kurucu hissesinin korunacağını bildiriyordu. İşin elbette dikkat çekici olan yanı, Ali Balkaner’in de, Cavit Çağlar, Kamuran Çörtük gibi isimlerin de yer aldığı meşhur “aile”den olmasıydı. Nitekim o da ailenin diğer üyeleri gibi bankasına el konulanlar kervanına katıldı ve Yurtbank’a el konuldu.

            Daha çok gayrimenkul piyasasında ve inşaat sektöründe tanınan Yonca İnşaat’ın sahibi Ali Balkaner, Malki’nin bankasını 5 milyon Dolar’a satın almıştı. Bunun, 1,5 milyon Doları’nın peşin, gerisinin de 14 ayda taksitler halinde ödeneceğini ifade ediyordu.

            Tuncabank’ın çoğunluk hisseleri Balkaner Ailesi’ne geçerken, bankanın halen binde bir ve daha küçük paylar halinde KKTC kökenli bazı ortakları bulunuyordu. Ayrıca öldürülen Nesim Malki’nin ortağı ve kuzeni Erol Erkohen de bir adet kurucu hisseyle Tuncabank’ın ortakları arasındaydı.

            Balkaner, Tuncabank ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapıyordu: “KKTC’de banka kurma girişimimiz yeni değil. Biz grup olarak, Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine daha önce gireceğine inanıyoruz. AB’ ye daha önce girme avantajını yakalamak istiyorduk. Yani, KKTC’de banka fikri, bizde uzun süre önce oluşan bir düşüncedir.”

            Kıbrıs, “Kara Para Cenneti”

            Ali Balkaner ne derse desin, Kıbrıs’ta Malki’nin ya da kendisinin niçin banka kurmak istediğini herkes çok iyi biliyordu. Kıbrıs, off-shore, yani kıyı bankacılığı olarak da adlandırılan sistemle, kara para trafiği için tam anlamıyla bir cennet sayılıyordu. Türkiye-Kıbrıs-İsrail hattı gerçek bir kara para hattı özelliği taşıyordu. Bu yüzden de Malki’den Balkaner’e kadar pek çok isim için bu bölge, iyi bir “aklama merkeziydi.

            Ancak bunlardan daha dikkat çekici olan bankanın nasıl ve kiminle pazarlık yapılarak alındığıydı. Çok değil, bu satın almadan 3 yıl sonra Yurtbank’ın içini boşaltmaktan yargı önüne çıkarılacak olan Ali Balkaner’in, bu konuda tek muhatabı vardı: Avukat Aydoğan Semizer. Malki Ailesi adına satışı, Avukat Semizer gerçekleştirmişti.

            “Halen Malki Ailesi’nin avukatlığını yürüten Avukat Semizer, benim de eski avukatım ve dostumdur. Satış işlemlerini Aydoğan Bey yürüttü ve varılan anlaşma üzerine geçen hafta bir protokol imzaladık. Bankanın devir işlemleri, verasetle ilgili küçük pürüzler nedeniyle tam olarak bitmemiş olabilir. Fakat yasal olarak şu anda bankanın tamamını satın aldık.”

            “Malki’nin Yüzünü Bile Görmedim”

            Ali Balkaner, Malki cinayeti ile ilgili ortaya çıkan gelişmeler üzerine Tuncabank’ı satın almaktan vazgeçmeyi düşünüp düşünmediğini soranlara “Peşinatı ödemiş olduk. Parayı ödemeden olsaydı, Tuncabank’ı satın almaktan vazgeçerdim demek de istemiyorum. Ben banka satın alıyorum. Benim mafya ile veya bağlantıları ile de ilgim yok, olmadı da. Bir kuruşluk alışverişim olmadı. Beni ne tehdit eden, ne de vuran var. Sonuçta mal satın alıyorum. O mal da çürük çarık olsaydı almazdım. Dahası Tuncabank’ı satanlar, bunlar basından izlediğim kadarıyla, mağdur durumdalar. Mafya ile ilgisi yok. Paraları gitmiş. Alacaklarını silmişler, üste de para vermişler. Nesim Malki’nin de yüzünü görmüşlüğüm bile yok. Yemek bile yemedik, kola da içmedik.” cevabını veriyordu.[3]

Her Yerde Onun Adı Var: Avukat Aydoğan Semizer

            Avukat Aydoğan Semizer adı ilk kez Çakıcı-Evcil telefon konuşmasının yer aldığı kasetle duyuldu. Ancak bankacılık sektörü, bu adı çok yakından tanıyordu. Malki’ye ait Tuncabank’ın Ali Balkaner’e satışını gerçekleştirdi. Egebank’ın satışını da Murat Demirel’e o yaptı. Egebank yönetiminde olmasına rağmen, son Türkbank satışında Korkmaz Yiğit’e danışmanlık yaptı.

            Malki cinayetiyle ilgili ortaya çıkan gelişmeler, Alaattin Çakıcı kasetleri, Erol Evcil’den sonra, gözleri avukat Aydoğan Semizer’e çevirmişti.

            Semizer’in adı, Alaattin Çakıcı’nın, Türk Ticaret Bankası’nın satışıyla ilgili olan kasetlerden birinde şöyle geçiyordu:

            “…-Çakıcı: Ben Aydoğan’ı sıkıştırdım. Egebank işinde de o vardı. Bu işte de benim dediğim insanla ortak hareket etmezse, ben onu üzerim dedim.”

            Semizer, bu durumu şöyle anlatıyordu: ” Çakıcı bana Türkbank konusunda danışmanlık teklif etti. Türk Ticaret Bankası benim için namus meselesidir. Bunu benim istediğime verecekler.”

            Aydoğan Semizer, çoğunluk hissesi daha önce Hüseyin Bayraktar’a ait olan Egebank’ın Cumhurbaşkanı’nın yeğeni Murat Demirel’e satılması işleminde de ön plandaydı. Semizer, banka Demirel Ailesi’ne geçtikten sonra Egebank yönetimine de girmişti.

            Semizer, Egebank Yönetim Kurulu Üyesi olmasına rağmen, Korkmaz Yiğit Grubu’na da Türk Ticaret Bankası’nın ihalesine girişi sırasında ve sonrasında “hukuk danışmanlığı” yaptı.

            Aydoğan Semizer’in adı kamuoyunda en fazla Türkiye Emlak Bankası’na          “özel anlaşmayla” hukuk danışmanlığı yaptığı günlerde duyuldu. Semizer, 1991’de hükümet değişikliğinden sonra Engin Civan ve ekibi aleyhinde açılan bir dizi davaya, banka adına imza attı.

            Semizer, Malki ve Evcil eksenindeki kritik rolünü şöyle anlatıyordu:

            “-  Erol Evcil’i tanıyor musunuz? Nasıl ve ne zaman tanıştınız?

            – Erol Evcil’i Nesim Malki’nin öldürülmesinden 2-3 ay kadar sonra tanıdım. Benimle tanıştıran Erol Erkohen’dir. Erol Evcil’in İş Bankası, Demirbank ve İnterbank’la anlaşmazlıkları vardı. Evcil’e o bankalarla anlaşmazlıklarını çözmek için ona hukuki danışmanlık yaptım. Nesim’in öldürülmesinden önce kesinlikle tanımıyordum. Ticaret Bankası olaylarından sonra da uzaklaştım.

            – Evcil’e daha sonra görüşmeniz oldu mu?

            – Olmadı diye bir şey yok. Her zaman görüşmemiz olmuştur. Aramıştır, bir şeyler sormuştur. Ama hiçbir zaman resmî avukatı olmadım, davasını takip etmedim. İş Bankası, Demirbank ve İnterbank’la olan anlaşmalarını yaptım. Bunların hepsi de, bankaların verdiği kredilerin tasfiyesine yönelik hukukî anlaşmalardır. Ya mal alınmış, mal verilmiş ya da parası ödenmiştir. Hepsi protokole bağlanmıştır.

            – Evcil’in bankalarla olan sıkıntısı neydi?

            – İş Bankası ve Ticaret Bankası’ndan büyük miktarda kredi almıştı. Demirbank ve İnterbank’tan da aldığı krediler vardı. Nakit sıkıntısına düşüp, ödeyemeyince bunların çoğunu mal vermek suretiyle kapatmak zorunda kaldı. Mal vererek, ya da borçlanarak, tasfiye etti. Resmen vekâletini almadım. Kaldı ki vekâlet edebilirdim de. Ancak adamın falancayı öldürttüğünü, öldürebileceğini, zan altında olduğunu hiçbir şekilde bilmiyordum. Ben avukatım, iş geldiğinde, o işi almaktan daha doğal ne olabilir? Bunlar da benim ihtisasım dahilinde olan işlerdir. Banka anlaşmazlıklarıdır. Şunu söyleyeyim, gidip sorabilirsiniz. Evcil adına gidip görüşme yaptığım, anlaştığım bankaların sahipleri, yöneticileri beni özellikle istemişlerdir.

            – Nesim Malki’yi tanıyor muydunuz?

            – Nesim Malki ile tanışıklığım, onun alacaklı olduğu kişilerin avukatı olmamla başladı. Nesim Malki’nin o zaman Örtel şirketinde iplik alacağı vardı. Şimdiki adı Genel Tekstil. Ben Genel Tekstil’in avukatıydım. O Örtel’in borç tasfiyesini ben yaptım. Nesim Malki’yi, karşı tarafın avukatı olarak tanıdım. Ölümünden sonra ise ailesinin avukatı oldum. Malki’nin ortağı Hayim Erkohen Bey’i iyi tanırdım. Bir şey olursa gelir sorarlardı bana. Mesela bir otel almak istedi, bir ara onu geldi sordu. Ticarî bilgime güvenirdi. Bir banka almak istedi, sordu. Ancak hiçbir zaman resmen bir avukatı olmadım. Musevî cemaatinde iyi bir itibarım vardır. Ailesi Nesim Malki’nin ölümünden sonra Musevî cemaatinin tavsiyesiyle bana geldiler. Ben miras işlerini organize etmek için vekâlet aldım. Eşi ve çocukları deneyimsizdiler. Halen de avukatlıklarını sürdürmekteyim.

            – Hayyam Garipoğlu’yla tanışıyor musunuz?

            – Nesim Bey’in ölümünden sonra tanıştık. Nesim Bey’in Sümerbank’ın paylarını aldığı ortaya çıktı. Bu payların Hayyam Bey’e geri satışında organizasyonu ve sözleşmelerini ben yaptım. Hayyam Bey, Nesim Beyden aldığı paraya karşılık, bankanın hisselerini vermiş. Nesim Bey’in ölümünden sonra aile, payları devretmek istedi. Rehin sözleşmesiyle bankaya tevdi ettik. Sonra Hayyam Bey çeklerini aldı. Çeklerin bedeli kredi olarak ödendi. O sırada Nesim Bey’in, o parayı bankalardan kredi olarak aldığı ortaya çıktı. Bankalar ‘kredileri ödeyin’ diye üzerimize geldi. O sırada şirkette, ailede para yok. Çeklere karşılık Sümerbank’tan kredi alındı ve o kredilerle alacaklı bankalara borçları ödendi. Nesim Bey Demirbank ve yanlış hatırlamıyorsam Ticaret Bankası’ndan kredi alarak Hayyam Bey’e borç vermiş. Nesim öldüğünde karşımıza pek çok borç çıktı.[4]

            Malki’den Demirel ailesine, Evcil’den Çakıcı’ya, Emlakbank’tan Türkbank’a kadar her yerde adı geçen bu ilginç isim, en son Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi üzerinden yaptığı para transferlerini, “gayr-ı menkul satışı yapılmıştı” diyerek savundu.

            Hakkındaki bunca iddianın ardından, kısa bir süre sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı. Halen Egebank dahil pek çok davadan yargılanıyor. “Malki cinayetiyle ilgili bildiklerini anlatsa olayın tamamı aydınlatılır.” değerlendirmesi yapılıyor; ama o zaman zaman müvekkillerine önerdiği “susma hakkı”nı en çok kendisi için kullanıyor.

            Demirbank-Evcil-Malki

            2001 yılında el konulan Demirbank’ın sahipleri Halit Cıngıllıoğlu ile Malki arasında da oldukça yakın bir ilişki vardı. Nitekim Malki, Evcil’in bu bankadan kredi almasına kefil olmuştu.

            Türkiye İş Bankası’nın Erol Evcil’e ait Eze Zeytincilikle ilgili kredi işlemlerini incelemek üzere özel olarak Bursa’da görevlendirdiği Krediler Müdür Yardımcısı Dündar Parlar, hazırladığı raporda ilginç sonuçlara ulaşıyordu:

            “Erol Evcil’in, Demirbank’tan perakende fiyat listesi üzerinden iplik aldığı ve bu iplikleri sübvanse ederek İstanbul’da faaliyet gösteren EET Tekstil (BASISEN Genel Başkanı Metin Tiryakioğlu’nun oğlu Burak Tiryakioğlu, Bursa Şube Müdürü’nün kardeşi Halit Ertaş ile Erol Evcil’in ortağı olduğu, Mart 1997’de kurulan şirket) üzerinden ya da aracılığıyla komisyon ödeyerek piyasaya sürdüğü istihbaratı alındı. Bu işlemlerin teminatı olarak, geri döndüğü söylenen, ancak bize gösterilmeyen zeytin çeklerinin Demirbank’a yönlendirildiği kanısına ulaşıldı. Mart ayı içinde Demirbank’tan gelen bir yazının içeriğinden Ankara bayii olan Soylu-Eze’nin zeytin çeklerini devrettiği anlaşıldı.”

            Bu ilginç ilişkiyi Dündar Parlar sonuç bölümün-, de şöyle tanımlıyordu:

            “Erol Evcil ile Kasım 1995’te öldürülen Nesim Malki ve Demirbank sahibi arasında anlaşılamayan bir ilişki mevcuttur. Evcil, kolaylıkla fon yarattığı Malki’nin ölümü sonrasında mali darboğaza girdi. Son cümle Evcil tarafından da te’yîd edilmektedir. Cavit Çağlar ile yaşanan sorunlara ve firmanın ihracatının Şubat 1996’da durdurulmasının da eklenmesiyle malî sıkışıklığı arttı.

            Evcil’in hem kendisi hem de bankamız üst yönetimi tarafından çok iyi bilinen çevreler tarafından iddia edildiği üzere, Bursa’da tekrar iplik ticareti yaparak kâr elde etmesi tarafımızca olanaksız bulunmaktadır. Bursa’da iplik alabileceği Çağlar Grubu zaten yaklaşık 18 milyon Dolar alacaklıdır.

            Soyadını Eşref oğlu olarak değiştiren Evcil’e artık itibar edilmemesi gerekir.”

            Ortaya konulan bilgiler ve değerlendirmeler çok netti ve sonra ortaya çıkan gelişmeler de bunları doğrulayacaktı. Muhtemelen, iş Bankası raportörlerini ve müfettişlerini en son dinleyen bizzat bankanın yönetim kurulu olacaktı.

2. BOLÜM

KARMAŞIK BİR ÜÇGEN: MALKİ-ÇAĞLAR-EVCİL

            Cavit Çağlar, tekstil dünyasının devlerinden birisi olarak yükseliyordu. 1992’den itibaren kabinede bakan olarak da görev yapan Çağlar’ın işleri hızla büyüyordu. Türkiye’nin o günlerdeki en gözde sektörlerinde de yatırımları vardı. İnşaat ve turizm bunlar arasındaydı.

            Bu yükselişi herkes dikkatle izliyordu, ama bunlardan bir tanesi için Çağlar gerçek anlamda bir ideal ve hedef haline gelmişti. Sigorta ve zeytin işleriyle uğraşan bu dikkatli genç Erol Evcil’di.

            Evcil, çalışkan olduğu kadar hırslıydı. Gözünün önündeki bu yükselişi dikkatle ve yakından izliyordu. Cavit Çağlarla tanışmak ve onunla yakınlaşmak için fırsat kollamaya başladı. Sigorta ve zeytin işlerini yaparken, Bursa’nın ve o dönem Türkiye’sinin gözbebeği olan tekstille yakından ilgileniyordu. Kararını vermişti. Türkiye’nin dünya çapında söz sahibi olmaya başladığı tekstile adım atacaktı.

            Evcil, Bursaspor Yönetim Kurulu’na girdiğinde, hayatına yön verecek bir isimle tanışıyordu: Emniyet Müdür Yardımcısı Yusuf İlhan. Samimiyetleri her geçen gün artıyordu. İlhan, Evcil’i Bursa’daki sermaye çevrelerine ulaştıracak zeminler oluşturuyordu. Terörle mücadeleden sorumlu emniyet müdür yardımcısı olarak, Bursa’da herkesin tanıyıp saydığı bir isimdi.

            O dönem Yusuf İlhan’la Evcil sık sık biraraya geldiklerinde, gündemlerinde hep bu konular vardı. Daha hızlı büyümek ve Bursa sınırlarının dışına taşmak. Yusuf İlhan, sonraki yıllarda yanında çalışacağı ve sağ kolu olacağı Evcil’in tekstil sektörüne nasıl bir iştahla baktığını biliyordu.

            Evcil’de artık küçük sayılmazdı. Elinde 8 milyon Dolar civarında bir sermayesi vardı. Depolarında 300 ton kadar zeytini bulunuyordu. Sigorta işleri için kullandığı 30-40 civarında da araca sahipti. Bunun dışında kendi ifadesiyle ” Bursa’nın önemli yerlerinde 4 adet dairesi, Yalova yolu üzerinde bir arsası vardı.” Ama daha hızlı kazanmalıydı. Bunun da adresi tekstildi.

            Yakın dostu emniyetçi Yusuf İlhan, ona tam da bunları konuşurken bir teklifte bulundu. “Erol, sen mutlaka Mustafa Çağlar’la tanışmalısın.” Evcil’in bundan sonraki hayatına yön verecek, onu “iplik” le tanıştıracak teklif karşısına çıkmıştı. Heyecanlıydı, “Ne zaman istersen” cevabını verdi hemen.

Yusuf İlhan, Evcil’i çok bekletmedi. Mustafa Çağlarla ikisini emniyetteki odasında kısa bir süre sonra bir araya getirdi. Erol Evcil, hızlı gece hayatı ve bol para harcamasıyla tanınan küçük Çağlarla ilk kez karşılaşmıyordu. Ama tanışmaları Bursa Emniyeti’ndeki bir makam odasında gerçekleşti.

            Mustafa Çağlarla dostlukları kısa sürede ilerledi. Evcil gece hayatı konusunda ondan daha temkinliydi, ama doğrusu onun hızlı hayatına zaman zaman takılmaktan da geri kalmıyordu.

            Çok geçmeden gündemlerine ticaret ve para da hâkim oldu. Evcil projesini açtı yeni dostuna. “Tekstil piyasası ile öteden beri ilgileniyorum. Bir dokuma tezgâhı alıp kumaş üretmek istiyorum.”

            Mustafa Çağlar, bu düşünceye itiraz etmedi önce. “Olabilir, istiyorsan yardımcı da oluruz. Ama kumaşın kârı yüksek değil, marka oluşturmak da zor. Eğer işin ticarî tarafını düşünüyorsan iplik işine gir.”

            İpliğin Büyüsü

            İki yeni dostun bundan sonraki sohbetleri bu konu üzerinde şekillendi. Evcil her defasında bu kadar yakınında olup bittiği halde işleyişini yeterince bilmediği bu ticaretin ayrıntılarını öğrenmeye çalışıyordu.

            Sigortacılıktan zengin olmuştu, zeytine büyük yatırımlar yapmayı hedefliyordu. Ama Mustafa Çağlar’ın anlattıkları onu yavaş yavaş ” ipliğin büyülü dünyasına” doğru sürüklüyordu. Kim üretiyordu, kim alıp, kim satıyordu? Küçük Çağlar’ı müthiş bir dikkatle dinliyordu. Uzaktan izleyip bildiğini zannettiği bu dev alanda öylesine büyük rakamlar, o kadar kısa sürede elde ediliyordu ki, Evcil kararını hemen verdi. Bu iş ona göreydi. Çağlar elinden tutacak ve ip işine girecekti.

            Mustafa Çağlar’ı hızlı hayatı Evcil’i ürkütünce, araya biraz mesafe koymaya çalıştı. Ama başlayan akışın devam etmesini de istiyordu. Teklif yine Yusuf İlhan’dan geldi: “Gel Cavit Çağlar’a gidelim,”

            Böylece Çağlarla tanıştılar. Evcil, Cavit Çağlar’ın kendisi hakkında fazlaca bilgi sahibi olmasına şaşırmış, bunu arkadaşı Yusuf İlhan’dan edindiğini düşünmüştü. Oysa Çağlar, adını çok duyduğu bu gençle ilgili zannettiğinden çok daha fazla şey biliyordu.

            Oğlunun hayatından duyduğu sıkıntıyı aktardı Cavit Çağlar. “Süleyman Demirel’e bu kadar yakın, bir de bakan olunca hayli zor durumda kalıyordu.” Oğlu ne kendisini, ne de yanındaki korumalarını dinliyordu. Evcil’den rica etti. “Onunla yakın olursan, belki biraz çeki düzene girer.” Evcil, yeni tanışmasına rağmen gözünde çok farklı bir yerde olan bu adamın ricasını geri çevirmedi. Artık o da bir parça aileden sayılırdı. Çağlar’ın kendisine hissettirdiği güven, hırsını bir kat daha kamçılamıştı.

            Piyasanın hâkimi bir tek isimdi: Nesim Malki Çağlar’ın ve diğer pek çok üreticinin de ipliklerini o alıyor ve satıyordu. Yüksek miktarlarda alım yaptığı için de piyasayı o kontrol ediyordu. Fiyatları yükseltiyor, indiriyor, vadeli iplik verip müthiş faizlerle para kazanıyordu. Zaten lakabı da Tefeci Niso’ydu.

            Evcil, Çağlar ailesinin “Yahudi” diye söz ettiği bu adamdan hiç hoşlanmadığını hemen fark etmişti. Ama piyasa onun elindeydi. İstese bir süre iplik almayıp Cavit Çağlar’ı bile köşeye sıkıştırabiliyordu. Kontrol ettiği nakit parayla ilgili etraftan akıllara durgunluk verecek rakamlar duyuyordu. Evcil, ürkmüştü. Nasıl bir piyasaya adım attığını yavaş yavaş fark ediyordu. Ama artık geri dönüşü söz konusu olamazdı.

            Mustafa Çağlar, Evcil için hemen bir strateji belirledi. “İstersen Niso’dan iplik alabilirsin. Biz de sana destek oluruz.” Nasıl ve hangi şartlarda alabileceğini anlattı. Gözlerindeki tatminsiz ifadeyi algılamakta gecikmedi. ” Eğer istiyorsan ben sana el altından iplik verebilirim. Bana bir miktar para verirsen, hemen bu işi başlatabiliriz.” Evcil, piyasanın işleyişine pek uymayan bu teklifin, karşısına konulan asıl teklif olduğunu çabucak anlamıştı. Devlerin piyasasında doğrudan alıcı ve satıcı olma fikri öylesine cazipti ki, hemen kabul etti. İlk anlaşmaları aylık 50 tondu. Kâr konusunda ölçü, Niso’nun koyduğu gibiydi.’ Bir tek farkla, bu kez Mustafa ile Evcil kârı paylaşacaktı.

            Evcil’in sigortacılıktan gelme organizasyon yeteneği, ona hızlı hareket etme imkânı sağlıyordu. İşler gerçekten de hızlı ilerliyordu. Kısa sürede aylık alımını 100 tona çıkardı. Bu rakam piyasada gözle görülmeden satılabilecek boyutların üzerindeydi.

            Malki Evcil’i Fark ediyor

            Piyasanın hâkimi, birkaç ay sonra ortaya çıkan bu yeni mal hareketliliğini fark etti. Kendisinin ayarlayıp yönettiği bir piyasada birileri kendi başına mal alıp satıyordu. Nesim Malki, kısa sürede işi kaynağından çözdü ve Çağlar ailesine baskı yaparak Evcil’e iplik vermemelerini söyledi. 1993 yılı Mayıs ayından itibaren Evcil iplik alamaz oldu. Kendisinin de, Çağlar ailesinin de memnun olduğu kârlı alışveriş, en azından şimdilik sona ermişti. Cavit Çağlar’ın ifadesiyle ” Vampir” yine kazanmıştı. ” Tek satıcı olarak piyasayı sömürmeye devam ediyordu.”

            Ama ne kadar eleştirse de Cavit Çağlarla Malki’nin alışverişi devam ediyordu. Çünkü iplik piyasasındaki akışı durdurmak ikisinin de işine gelmiyordu. Çağlar’ın sıkıştığı yerde Niso ona yardım ediyor, kredi alıyordu. Çağlar’ın Nergisi o sıralarda piyasanın en büyüğü olmuştu. Ankara’daki ayağı hatırı sayılacak kadar da sağlamdı. Kısacası iç içe ve karmaşık bir ilişkileri vardı Çağlar’la Malki’nin. Evcil’in, bu tehlikeli ilişkide kısa sürede tarafların karşılıklı kullanacağı bir tetikçi durumuna geldiğini fark etmesi ise, çok zaman aldı. Muhtemelen o zaman da iş işten geçmişti.

            Cavit Çağlar’ın devlete karşı, özellikle de ödemeler konusundaki gevşek tutumu, Malki’yi ürkütüyordu. Oysa hem Malki, hem de ortağı Erkohen ailesi devletle karşı karşıya gelmekten çok korkuyordu. Bu nedenle, Çağlarla ortaklıktan çok alışveriş yapmayı tercih ediyorlardı.

            Niso, Evcil’i arıyor

            Nesim Malki, Evcil işini kolay çözmüştü; ama Çağlar’ın karşısına çıkardığı bu gözüpek genci de merak etmeye başlamıştı. Kısa sürede 100 tonluk bir malı piyasaya sürebilen bu yetenekli işadamı ile tanışmak istiyordu. Her zamanki gibi davrandı, aracı kullanmadı. Evcil’i kendisi aradı ve tanışmak istediğini söyledi. “Eğer iplik ticaretine devam etmek istiyorsan konuşabiliriz.”

            Evcil, becerikli olanın piyasada kalıcı olabileceğini görmüştü. İşte şimdi iplik tekelini yöneten adam, kendisini çağırıyordu. Mustafa Çağlar’ın uçağı ile İstanbul’a giderken beklenen tanışma gerçekleşti. Malki’nin yakınlarına yaptığı değerlendirme ilginçti. “Hırsı aklının önünde giden bir genç.” Yine de onu hoş tuttu. Yakın dostu Hayim Erkohen ve oğlu Erol Erkohen’le tanıştırdı.

            Erkohen ailesi, Evcil’e çok yakın davrandı. Kimilerine göre bu yakınlık, Malki’nin isteği ile gerçekleşiyordu. Böylece tehlikeli bir rakip kontrol altında tutuluyordu. Hasta olan ve kısa bir süre sonra da ölen Hayim Erkohen, Evcil’e iplik piyasasının ne kadar acımasız olduğunu, Niso’nun pek çok kişiyi nasıl batırdığını anlatıyordu. Ama Evcil, bunları dinleyecek durumda değildi. İpliğin büyüsü onu sarmıştı bir kez.

            Malki Çağlar’ı Sıkıştırıyor

            Cavit Çağlar, aile fotoğrafında yer aldığı büyüklerinin de desteği ile yerini sağlamlaştırmıştı. Milletvekilliği, ardından bakanlık, büyüyen iş hacmi ile piyasanın gözbebeği idi. İşte bu güçlü adam, ürettiği ipliği istediği gibi pazara süren Malki’den giderek daha fazla rahatsız olmaya başlamıştı. Onun tek alıcı olmasını istemiyordu. Evcil’le yaptığı operasyon kısa sürede aleyhine dönmüştü, ” ipler” iyice gerilmeye başlamıştı.

            Niso, olup biteni çok dikkatle izliyordu, İstanbul ve Bursa arasında mekik dokuyan bu adam hiç kuşkusuz Çağlar’ın siyasi gücünü her zaman hesaba katıyordu. Yükseliş döneminde ilişkileri olabildiğince yumuşak tutmuştu. Ama onun Evcil’le kendisini hançerlemesini de hiç unutmamıştı.

            Ancak İstanbul’daki Facto Kapital Şirketi’ne sık sık uğrayan milletvekilleri ve önemli isimlerle sadece para konuşmuyordu Malki. Onlardan siyasetin nabzını da alıyor ve yeni bir dönemin yaklaştığını görüyordu. Bu yeni dönemde Cavit Çağlar’ın eskisi kadar güçlü olmayacağını da sezinlemişti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü ve Başbakan Süleyman Demirel’in köşke çıkması iktidar dengelerini sarsmıştı.

            Çağlar, düşüşe geçiyordu.

            Niso, yavaş yavaş sıkıştırma harekâtını başlattı. Önce, yine tek satıcının kendisi olması gerektiğini söyledi. Bunun her iki taraf için de daha iyi olacağını uzun uzun anlattı Çağlar’a. Alacağı cevabı biliyordu aslında. Cavit Bey onu yanıltmadı.

            Malki, hemen piyasanın ikinci ismine yöneldi. İkinci üretici, bir süre sonra DYP’nin başına geçecek olan ve başbakanlık koltuğuna oturan Tansu Çiller’in de gözdelerinden olan Ali Osman Sönmez’den başkası değildi.

            Çağlar bir kenara itilmiş ve iplik alımları Sönmez’den yapılmaya başlanmıştı. Çağlar için sıkıntılı günler başladı. 1993 yılı sonlarında elinde 6-7 bin ton civarında stok birikmişti, işin kötüsü, siyasi ibrenin lehine döndüğü Ali Osman Sönmez’le Çağlar’ın arası öteden beri açıktı.

            Hemen atağa kalktı ve yeniden Evcil formülünü harekete geçirdi. Stoklarındaki ipliği alması için ona teklifte bulundu. 5 bin ton iplik, Nisan 1994’de ödenmek üzere Evcil tarafından satın alınmıştı.

            Evcil yine hızlı hareket etmeye başladı. O kadar ki 1994 yılı ortalarında Bursa piyasasında Malki’yi geçtiği konuşulmaya başlandı.

            Çağlar stoklarını bir ölçüde azaltmıştı. Ama bu kez de siyasetin kıskacı onu sıkıştırmaya başlamıştı. Karşısında İstanbul sermayesinin desteklediği bir başbakan vardı. Daha da kötüsü bu başbakan, kendisinden hiç ama hiç hoşlanmıyordu. Tansu Çiller’in Bursa’daki yeni gözdesi Ali Osman Sönmez olmuştu. Demirel’in has adamı Çağlarla iyi geçinmeye hiç niyetli değildi.

            Çağlar’ın Zor Günleri

            Cavit Çağlar’ın ise o güne kadar sadece çayını içmeye gelen bankacılar, bu kez yolunu kesmeye başlamıştı. Ödenmeyen krediler için ard arda takibe uğruyordu. O kadar ki şirketlerinde çalışan işçilerin ücretlerini bile Evcil karşılamaya başlamıştı.

            Evcil kazandığı paralarla tekrar zeytin işine yöneldi. Bu alanda dünyanın en iyisi olmak gibi büyük bir hedef koymuştu önüne. Hızla Eze Zeytin’in fabrika inşaatına başladı. Ancak kazandığı paralar hedefi için yeterli değildi. Ama artık onun da gelişen siyasi ilişkileri vardı. İş Bankası’ndan ciddi miktarlarda krediler almaya başladı. Ardından da diğer bankalardan.

            Bu arada Mustafa Çağlar’ın uçağını 1 milyon 50 bin Dolara satın aldı. Zeytin işini geliştirmek için sık sık İspanya’ya gidip geliyordu. Evcil’in uçak tutkusu her geçen gün arttı. Fransa’dan bir Falcon 20 tipi uçak aldı. (Bu uçak daha sonra Egebank’a, yani Murat Demirel’e satıldı.) 2 milyon 250 bin Dolar’ın, sadece 250 binlik kısmını peşin ödedi. Kalanı için Demirbank’tan leasing yaptı. Bu konuda elinden tutan isim Malki’den başkası değildi. Bu bankalar Evcil’in kredi zincirinde sadece bir başlangıçtı.

            Malki’nin Evcil’e olan yardımı sadece bankalarla tanıştırmakla sınırlı değildi. Zeytin fabrikası için de tanıdıklarını devreye soktu. İspanya’da bulunan ve Evcil’e zeytin fabrikası kuran firmanın sahibi de Yahudi’ydi ve Malki’yle de tanışıyordu.

            Evcil’le Malki birlikte önce İspanya’ya, oradan da New York’a uçtular. Kaliforniya’da zeytinde dünya devi olan Decarter firmasıyla görüşme yaptılar. Bu arada da New York’ta uçak almak için görüşmeler yaptılar. Falcon 50 tipi bir uçak alarak, İspanya üzerinden Türkiye’ye döndüler. Aralarındaki yakınlık iyice artmıştı.

            Erol Evcil bu durumu, Malki’nin “Zeytin işine merak salıp kendisine yakınlaşması” olarak değerlendiriyordu. Oysa Malki’nin tek amacı vardı, rakibini kendi alanından uzaklaştırmak. Bu çekişmenin sonucunu, beklenmedik gelişmeler tayin edecekti.

            Önce ölen, ardından da öldürten sahneden çekildi; ama perde arkasındakiler muhtemelen halen “dışarıda”

3. BÖLÜM

MALKİ ÖLDÜRÜLÜYOR

            İpler Geriliyor

            Evcil’le Malki arasındaki ticarî ilişkiler 1995 ortalarında gerilmeye başlamıştı. Evcil bu durumu, polis ifadesinde şöyle anlatıyordu.

            “1995 Ağustos ayından itibaren Niso’da bir tedirginlik ve panik baş göstermişti. Bu arada benimde Niso’ya olan iplikten dolayı olan borcum artmaya başlamıştı. Niso’daki tedirginliği ben de sezinlemiştim. Niso bir ara bana bu yeraltı dünyası denen âlemdeki faaliyetler hakkında bazı şeyler sorarak, bunlar nasıl yürütüyorlar faaliyeti gibi bilgi almaya çalıştı. Ben konuyu açmasını söyleyince, bana kendisinin Alaattin Çakıcı tarafından tehdit edildiğini söyledi ve bir konuşmasını kaydettiği bandı bana dinletti. Ben ilk defa Alaattin Çakıcı’nın sesini oradan duymuş oldum, daha önceden kendisini ne görmüştüm ne de bir tanışmamız olmuştu. Niso’nun bu olaydan çok etkilendiğini gördüm. Bana bir taraftan da Mehmet Ağar’ı soruyor ve onunla bir irtibatımın olup olmadığını soruyordu, bundaki maksadı Mehmet Ağar’ın o dönemde Emniyet Genel Müdürü olmasından dolayı idi. Belki ondan bir güç ve koruma alabilir düşüncesinde idi. Bunun dışında kendisi de koruma içgüdüsü içerisinde güçlü insanları arayış ve bulma faaliyeti içerisine girmişti. Ancak herhalde o gücü sağlayamamış olacak, Alaattin Çakıcı’nın istediği 1 milyon Dolar’ı ödemek zorunda kalmış.”

            Malki, Çakıcı’nın tehditlerinden gerçekten ürkmüştü. Bu tehdidin hemen ardından Cavit Çağlar’ın tüm stok ipliklerini satın alması ise herkesin dikkatini çekmişti.

            Ayrıca, Mustafa Kefeli ile Alaattin Çakıcı’nın arasının iyi olduğunu biliyordu. Aynı zamanda Mustafa Kefeli’nin Cavit Çağlar’la da aralarının iyi olduğunu ve aralarında bir bağlantı olduğunu da duymuştu. Bundan yüzden Cavit Çağlar’a tekrar yaklaşma gereğini hissetmişti.

            “Niso’nun anlattığına göre, kendisinin Kıbrıs’ta bir bakanla işi varmış, bunu Mustafa Kefeli halletmiş. Mustafa Kefeli’ye bir para vermesi söz konusu imiş, bu parayı vermeyince Mustafa Kefeli bunu vurdurtmuş. Niso olayı bana öyle anlattı. Bu olaydan etkilenen Niso, Alaattin Çakıcı tarafından tehdit edilince Alaattin Çakıcı’ya yakın olan Mustafa Kefeli ile irtibata geçmek ve bu soğukluğu gidermek için Cavit Çağlar’ı devreye sokuyor. Cavit Çağlar’ın bu tarihte mal stoklarının çok olması ve mali kriz içerisinde bulunması, Mustafa Kefeli ile yakın ilişki içerisinde olması bunu yaklaştıran sebep olarak görülüyor. Böylece Niso, Cavit Çağlar’dan yeniden stok malzemelerini alarak onu rahatlatıyor, karşılığında da Cavit Çağlar, Mustafa Kefeli yakınlaşmasından istifade ederek Mustafa Kefeli kanalından Alaattin tehdidinden kurtulmayı amaçlıyordu. Ancak Malki’nin bilmediği bir gelişme vardı. Çakıcı’nın yeni gözdesi Evcil olmuştu.

Çakıcı, Evcil’i Korumasına Alıyor

            Evcil, Çakıcı’nın gücünü duymuştu, ama onu tanımıyordu. Şimdi ise bu gücün nefesini ensesinde hissediyordu. Hemen bir hamle yaptı ve o sıralarda tehdit edilen Malki’nin bu işi kendisinden bildiğini Çakıcı’ya iletmeyi başardı. Çakıcı öfkelenmişti. Küfretti, “Ben onlara sorarım” deyip kapattı telefonu.

            Artık Malki’nin karşısında Çakıcı’yla birlikte Evcil vardı. Ama bu arada Evcil’in işleri ters gitmeye başlamıştı. Malki’nin stoklarını almış, ancak borcunu ödeyemiyordu. “Zeytin alımı yapacağını ve bu paraları şu anda ödeyemeyeceğini’ söylemişti. Malki, karşısındaki organizasyonu görmüştü. “Zarar yok, sen çek ver, yeterli” dedi.

            Bu arada Malki, en büyük hayali olan banka alma konusunda adımlar atıyordu. Sümerbank’a Hayyam Garipoğlu ile birlikte ortak olurken, işin içine yine Evcil, dolayısıyla Çakıcı girdi. Resmi olmasa da Evcil, bankanın yüzde 25 ortağı olmuştu. Üstelik Malki’ye olan borcu da giderek artıyordu.

            Bankalar kendisini sıkıştırmaya başlamıştı. Üstelik bu konuda Malki’nin de parmağı olduğunu biliyordu. Önce kendisine krediler bulan bu adam, şimdi onun ipini çekiyordu.

            Zeytin işinden kısa sürede bu kredileri karşılaması mümkün değildi. Malki’ye olan çeklerinin vadesi de her geçen gün yaklaşıyordu.

            Evcil, artık kararını vermişti.

            Tetikçinin Tetikçileri

            Erol Evcil, sigorta işleriyle birlikte yükselmeye başladığında etrafında siyaset ve emniyet çevrelerinden olduğu kadar, küçük çaplı yasadışı işlerle uğraşan isimler de boy göstermeye başlamıştı.

            Bu isimlerden en önemlisi Burhanettin Türkeş’ti. Türkeş, Bursa’da bir süre bazı İslâmî çevrelerle irtibat halinde bulunduktan sonra, zaman içinde onlardan koptu. Başka bir deyişle uğraştığı işler yüzünden bu çevrelerden dışlandı. Artık farklı bir dünyada, yasa dışı işlerin dünyasındaydı.

            Cinayeti organize edenlerden Şükrü Elverdi ise, 12 Eylül’den önce Bursa’da Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmıştı. Daha sonra Malki cinayetine adı karışacak olan Mehmet Sümbül, Fazlı Taştan ve Metin Kaplan gibi isimlerle bu dönemden beri tanışıyordu. MHP davasında adı geçince 1981’de Fransa’ya kaçtı. 10 yıl boyunca orada kaldı ve bir Fransız kadınla evlendi. 1991’de Türkiye’ye döndü, kısa bir tutukluluk halinden sonra serbest kaldı.

            12 Mart döneminin kudretli paşası Ali Elverdi’nin yeğeni olan Şükrü Elverdi, serbest kalınca eski arkadaşlarını buldu. Metin Kaplan ve Zeki Sesibüyük’le birlikte Uludağ Üniversitesi’nin Görüklü Kampüsü’nde yurt kantini işletmesi aldılar. Mehmet Sümbül ve Fazlı Taştan, Elverdi’nin payına eşit olarak ortak oldular.

            Mehmet Sümbül, Elverdi’yi cezaevi arkadaşı olan Burhanettin Türkeş’le tanıştırdı. “Burhanettin, içerideyken bize iyi baktı. Müslüman bir arkadaştır, ama İslâmî çevrelerde pek sevilmez.”

            Bu arada Elverdi ve Sümbül, ANAP Bursa milletvekili adayı da olan Fazlı Taştan’la ortak olarak Burimpeks A.Ş. adıyla bir tekstil şirketi kurdular. Bu çevrenin içine Sümbül’ün yeğenleri Oğuz Işıklı ve Zeki Işıklı da katıldılar. Şükrü Elverdi 1994 yılında BOTAŞ’ın hizmet müteahhitliğini de aldı. 1997 Kasım’ından sonra da BOTAŞ’ın sayaç okuma müteahhitliğini yaptı. (Elverdi’nin bu ilişkileri ve Korkut Eken’in de içinde yer aldığı BOTAŞ’la ilgili ortaya çıkan Susurluk zincirinin kesişmesi gerçekten dikkat çekiciydi.)

            Evcil, Türkeş’le Tanışıyor

            Erol Evcil’le Burhanettin Türkeş’in tanışması kelimenin tam anlamıyla bir “iş” vesilesiyle olmuştu. Türkeş kaza yaptığı aracına ekspertiz raporu yüzünden para alamayınca, Evcil’e ilk ziyaretini gerçekleştirmişti. Evcil’in anlatımıyla “ufak tefek bacaksız bir adamdı.”

            Türkeş, belinde silahıyla Evcil’i ziyaret etti. Ancak Evcil’in işleri kadar etrafı da güçlenmişti. Türkeş’in silahını elinden alıp, ikna ettiler. Sonra da silahıyla birlikte onu gönderdiler. Bu ilk tanışmanın ardından Türkeş, birtakım aracılarla Evcil’e yakınlaşmayı denedi ve kısa sürede dost oldular.

            1992’nin sonlarında Burhanettin Türkeş, Elverdi’yi Erol Evcil’le tanıştırdı. O sıralarda Evcil’in Eşrefoğlu Sigortacılık Ara Hizmetleri oldukça iyi iş yapıyordu. Evcil’le bu kişiler arasındaki samimiyet giderek arttı.

            Evcil’in iplik piyasasına girmesiyle birlikte Türkeş, Elverdi ve etrafındaki isimlerle olan ilişkileri iyice yoğunlaştı. İplik piyasasının ürkütücü havası, Evcil’i zaman zaman korkutuyordu. Onun için etrafında çok sıkı bir koruma ağı geliştirmeye başladı. Zaman içinde bu ağ, emniyetten siyasete, mafyaya, hatta bazı askerlere kadar uzandı.

            Evcil önceleri, Elverdi ve arkadaşlarına küçük ticarî kapılar açtı. Hatta onlara iplik vermek için Metin Kaplanla birlikte Hilal-Yıldız adlı şirketi kurdurdu. Ancak Elverdi, aldığı iplikleri satamadı ve geri verdi.

            Erol Evcil, bu fırsatı kaçınmadı. Onlara iplik piyasasında neler döndüğünü anlatmaya başladı. Piyasa bir Yahudi’nin elinde âdeta esir olmuştu. Malki, iplikleri peşin ve ucuz alıp, vadeli ve fahiş fiyatla satıyordu.

            Evcil’in anlattığı kârlı işler, etrafındakileri bir hayli etkilemişti.

            “Yahudi Beni Sıkıştırıyor”

            Evcil, 1995 Eylül’ünde Şükrü Elverdi’yi bürosuna çağırdı. “Seninle çok işimiz olacak Şükrü. Adam ve silah ayarla.” Elverdi, durumu anlamıştı, fazla soru da sormadı zaten.

            Bir hafta sonra tekrar büroda biraraya geldiler. Evcil bu kez daha açık sözlüydü. ” Yahudi beni iyice sıkıştırdı. Bankaları üzerime saldı. Eğer o ölmezse ben biteceğim.”

            Şükrü Elverdi, anlatılanları büyük bir sessizlik içinde dinliyordu. Evcil devam etti. “Adam ve silah ayarlayıp bu işi halledebilir misin? Sana bunun için 1 milyon Dolar veririm.”

            Elverdi’nin işleri iyi değildi. Ayrıca Evcil’le samimiyetini bir hayli ilerletmişti. “Tamam” deyip yanından ayrıldı.

            Hemen gidip Mehmet Sümbül’ün yeğeni Oğuz Işıklı’ya durumu açtı. Ondan destek sözü aldı. “Bunun için Muharrem Kutay ile görüşürüm.” Kutay’la görüşüldü ve eylem için karar alındı.

            “Biz Hazırız”

            Elverdi, bunları gerçekleştirdikten sonra Evcil’e geldi. “Herşey tamam, hazırlık yapıldı.”

            Erol Evcil temkinliydi. “Size Malki’yle ilgili istihbarı bilgileri vereceğim. Siz de buna göre takibatınızı yapın.”

            Sonraki günler bu bilgi alışverişi ve Malki’nin takibi ile geçti. Malki, haftada iki gün, salı ve perşembe Bursa’ya geliyordu. Artık Evcil’in emri bekleniyordu.

            Ancak Erol Evcil, henüz kararını verememişti. Çünkü Malki’nin elinde önemli miktarda evrakı, yani çek ve senedi vardı. Elverdi ‘ye, “Önce kaçıralım, ben işlerimi halledeyim. Sonra siz öldürün.” teklifini yaptı. Ancak karşı taraf buna itiraz etti: “Kaçırmak çok riskli olabilir. Bunu yapamayız.”

            Evcil, bu kez başka bir öneride bulundu. ” Yahudi’nin yanında sürekli olarak taşıdığı bir çantası var. Olaydan sonra bu çantanın da alınması lazım.”

            Evcil, çantayla ilgili olarak pek de inandırıcı olmayan bir yalan söylemişti: “içinde çok kıymetli saatler var, onları alabiliriz.” Nitekim daha sonra Elverdi’ye çantanın içinde alacak-verecek listesinin bulunduğunu söyledi.

            Bu arada Evcil, Elverdi’ye küçük miktarlarda para ödüyordu.

            Şükrü Elverdi ‘nin daha sonraki ifadelerine göre Evcil, işi garantiye almak için Burhanettin Türkeş’le de ayrı bir anlaşma yapmıştı. Eğer Elverdi ekibi işi beceremezse, Türkeş işi İstanbul’da yapacak ve 1 milyon Dolar alacaktı.

            Bu arada Oğuz Işıklı, işi dayısı Mehmet Sümbül’e anlatmıştı. İşin ilginci, Sümbül de Burhanettin Türkeş’ten yardım istemişti. Böylece işin içine Sümbül ve Türkeş de katılmış oldu.

            Ve Malki Öldürülüyor…

            İki ayrı plan iptal edildi ve işin Bursa’da bitirilmesi kararlaştırıldı. Türkeş iş için iki tane adamını veriyordu. Tophane’deki bir çay bahçesinde Şükrü Elverdi, Oğuz Işıklı ve Türkeş’in iki adamı buluştular. Bundan sonrasını Şükrü Elverdi’nin emniyete verdiği ifadelerinden izleyelim:

            “28 Kasım 1995 günü sabahı evimden İlhan Öztürk’e ait oto ile çıktım, Buski’nin önünde Oğuz’ları bekledim. Oğuz yanında iki kişi ile birlikte geldi. Bu şahısların gerçek isimlerinin Mücahit ve Emin olduğunu öğrendim. Oğuz aracın şoför koltuğuna, Mücahit ve Emin’den birisi öne, diğeri arka sağa, ben de sol koltuğa oturdum. Eylemi üçü gerçekleştireceği için daha kolay çıkacakları tarafa oturdular. Sonra Malki nin uçağını beklemek için havaalanı etrafında tur atmaya başladık.

            …Nesim’in aracı çıkınca takip ettik. Eylemi Nesim ‘in otosunun ilk durduğu yerde yapacağımızdan, bu güzergâh üzerinde bulunan trafik ışıklarının bulunduğu kavşak olacaktı. Böylece aracı takip etmeye başladık. Nesim Malki sürekli cep telefonu ile görüşüyordu.

            …Kavşaktan 5-6 km sonra ikinci kırmızı ışık denk geldi ve otolar durdu. Ancak Oğuz hemen arabanın el frenini çekerek diğer şahıslarla beraber indi. Ve Nesim Malki nin otosunun yanına gittiler. Giderken üçü de bellerinden tabancalarını çıkardılar ve ilk olarak Oğuz ateş etti. Ateş edilir edilmez ben hemen arka koltuğa yattım. Oğuz ve diğerleri kafalarına külah takmışlardı.

            …Yaklaşık 10-15 el ateş sesi geldi ve yarım dakika bile sürmedi.”

            Şükrü Elverdi’nin ifadesinde cinayet anı böyle anlatılıyordu. Ama ondan bir yıl sonra yakalanan Burhanettin Türkeş’in de olayda tetikçi olduğu, ilk sorgusunda alınan ifadelerde ortaya atıldı.

            Eylemle ilgili anlatımlar, zaman içinde birer birer yakalanan isimlerle birlikte farklı anlatımlar kazandı. Ancak daha sonra ortaya çıkacak ifadeler ne kadar çelişkili olsa da, kesin olan; Evcil’in bu cinayet yüzünden birden fazla kişiye para ödediği ve tabii cinayeti işleme talimatını verdiği.

            Cinayetin hemen ardından Şükrü Elverdi, Burhanettin Türkeş’i, o da Evcil’i arayarak “İşin tamamlandığını” belirtti.

Silahları Mehmet Sümbül Alıyor

            Olaylarda adı sürekli geçen, ancak daha sonraki gelişmelerle birlikte Malki cinayetindeki rolü tam olarak anlaşılamayan Mehmet Sümbül’le ilgili ilk önemli ayrıntı, cinayette kullanılan silahları kendi isteği ile almasıydı. Polise verdiği ifadede, silahları denize attığını söylemişti Sümbül. Bu silahların akıbeti hâlâ bilinmiyor.

            Bundan sonra olup bitenler, Evcil’in; Elverdi, Türkeş ve Sümbül tarafından ayrı ayrı tehdit edilip ondan para kopartılması şeklinde gelişti. Şükrü Elverdi’nin ifadelerinde yer alan bir diğer önemli iddia ise, ANAP Bursa milletvekili adayı Fazlı Taştan’ın da cinayeti Evcil’in azmettirdiğini öğrenip, ondan 375 bin Mark para aldığı yolunda. Fazlı Taştan’ın Evcil’den öteden beri aldığı borçları da bu vesileyle ödemediği yine aynı ifadelerde yer alıyor.

            “Evcil’i Ağar Uyardı”

            Malki soruşturmasının nasıl yürütüldüğü ve bu sırada ortaya çıkan olaylar/ilişkiler zinciri tek kelimeyle inanılmazdı. Bunları sonraki bölümlere bırakıp, Şükrü Elverdi’nin aktardığı bir iddiaya dönelim.

            1998 yılının Şubat ayında Erol Evcil, yurtdışından telefonla Elverdi’yi aradı. “Beni Ankara’dan aradılar. Nesim Malki cinayeti dosyasını yeniden açacaklar. Sizi alabilirler. Hemen yurtdışına çıkın.”

            Elverdi, bu konuda şu dikkat çekici iddiayı ortaya atıyordu: “Ben de Erol Evcil’e kendisini Ankara’dan kimin aradığını ve bu bilgiyi verdiğini sordum. O da bana Mehmet Ağar’ın arayıp söylediğini söyledi. Bunu duyunca inandım. Çünkü kendisi Mehmet Ağar’ı tanıyordu ve iyi görüşüyorlardı. Hatta bir konuşmamızda, bana kamuoyunda Susurluk olayı diye bilinen olaydan sonra, İsrail’den gelen silahlar için, bu silahları Ağar’ın, kendi uçağı ile getirdiğini söyledi.” Elverdi, ifadesinde “Havaalanlarından araştırılırsa o tarihlerde Evcil’in uçağının İsrail’e gidip gitmediği anlaşılacaktır.” diyordu.

            Bu iddiaların doğruluk derecesi bilinmiyor. Ama pek çok olayda ve ilişkide adı geçen, suçlanan ve çok önemli devlet görevlerinde bulunan Mehmet Ağar da Erol Evcil’e yakın olan isimler arasında yer alıyordu. Evcil’in, 1999 genel seçimlerinde Elazığ’daki seçim kampanyasında Ağar’a büyük maddî destek verdiği de o dönemde iddia edildi.

            Tutuklanmadan önce Evcil’i bürosunda zaman zaman ziyaret eden Ağar, seçim kampanyası sırasında da Evcil’in jipini kullandı. Erol Evcil’in baş harflerinden oluşan “EE” plakalı Cheroke jip kampanya sırasında Ağar’a verilmişti.

            Mehmet Ağar ise, bizim bu konudaki sorularımız üzerine, Evcil’i tanıdığını, ancak kendisinin Evcil’le ilgili iddiaların hiçbir yerinde olmadığını ifade ediyordu.

            Ayrıca, Evcil’in uçağını kullanma konusunda soru soranlara da ilginç bir cevabı vardı. “Uçağa iki, üç kez bindim. O dönemde devlette hiçbir görevim yoktu. O dönemde bakan değilim, umum müdür değilim. Evcil o zaman kendi halinde bir işadamı. Oradaki, Bursa’daki bazı işadamı arkadaşların vasıtasıyla rica etmişim. O gün bana bu uçağı bulmuşlar, göndermişler. O zaman hiç tanımıyorum. Yani herkesi kontrol mü edeceğiz? Veya gelse de ne olacak? Yalçın Sünnetçioğlu’nun uçağına da bindik. Kaldı ki o dönemde bu uçağı muhtemelen ANAP’lılar da, SHP’liler de kullanmıştır. Seçim döneminde herkesin uçağını herkes kullanıyor.”

            Malki Öldürüldüğünde Kim Neredeydi?

            Evcil’in talimatıyla tetik çekilmiş ve Malki öldürülmüştü. Ama hiç kuşkusuz bu cinayeti sadece Evcil’le Malki’nin yer aldığı bir alanda ve diğer ilişkilerden soyutlayarak değerlendirmek mümkün değildi.

            28 Kasım 1995’te Malki öldürüldüğünde kimler hangi görevdeydi? İşte gazeteci Gülçin Telci’nin 31 Ekim 1998’de köşesinde yayınladığı liste:

            Başbakan: Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı: Deniz Baykal, Özelleştirmeden Sorumlu Devlet Bakanı: Ufuk Söylemez, Adalet Bakanı: Mehmet Moğultay, İçişleri Bakanı: Nahit Menteşe, Jandarma Genel Komutanı: Orgeneral Teoman Koman, MİT Müsteşarı: Sönmez Koksal, Emniyet Genel Müdürü: Mehmet Ağar, İstanbul Valisi: Hayri Kozakçıoğlu/Rıdvan Yenişen (Bursa’dan vekâleten geldi.), İstanbul Emniyet Müdürü: Orhan Taşanlar (Sonra Necdet Menzir)

4. BÖLÜM

“AYDINLATILAN” CİNAYET

            Tetikçiler Yakalanıyor

            Malki cinayetinin soruşturması, önce uyutulan, ardından çok sayıda isim üzerinden harekete geçen tuhaf bir inişli çıkışlı seyir yaşadı. Soruşturmanın perde arkasında olup bitenlere geçmeden, önce “görünen” soruşturmaları incelemek daha doğru olacak.

            Cinayetten, tam üç yıl sonra, olayla ilgili 20 kişi İstanbul Emniyeti’nde sorgulanmaya başlandı. Ardından bu isimler DGM’ye çıkarıldı. Aralarında, o dönemde özelleştirilen Sümerbank’ın sahibi Hayyam Garipoğlu’nun da bulunduğu sanıkların evlerinde yapılan aramalarda,8’i ruhsatlı olmak üzere 14 tabanca bulunmuştu. Ancak bunların cinayetle ilgisi kanıtlanamadı, İstanbul Organize Suçlar ve Silah Mühimmat Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, “İşadamı Nesim Malki’nin 28 Kasım 1995’te Bursa’da öldürülmesiyle ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü’nün koordinesinde İstanbul ve Bursa Emniyet Müdürlüklerince ortaklaşa çalışmalar yapıldığı” belirtiliyordu.

            Malki cinayetiyle ilgili olarak yakalanan ilk kişi, tetikçi Mehmet Sümbül’dü. İddiaya göre önceleri Sümbül tetikçi olarak suçlanıyordu. Sümbül’ün sorgulanmasının ardından, işadamı Hayyam Garipoğlu da sorgu zincirine katılıyordu.

            Bu iki ismin ardından, Bursa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi eski Müdür Yardımcısı Yusuf İlhan, firari tetikçi Oğuz Işıklı’nın yeğeni Zeki Işıklı, İlhan Öztürk, Ömer Eker, Arif İrfan Eker, ANAP Milletvekili adayı Fazlı Taştan, Malki’nin sahibi olduğu Tunca Tekstil’in mali işlerden sorumlu müdürü Bayram Bozdemir, cinayet sırasında şoförlük yapan Cengiz Ülksel, Burhanettin Türkeş’in baldızı, çetenin kasası olarak tanımlanan Hamide Aykaç, olay tarihinde Evcil’in baş muhasebecisi olan Sabri Köroğlu, Ahmet Ersöz, Esat Özgür, Mehmet Hanifi Kaya, Bursa Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli eski polis memurları Eyüp Garip, Atilla Yılmaz ve Erdem Acar, Mehmet Sümbül’ün eşi Mine Sümbül, Nesim Malki’nin ortağı Erol Erkohen gözaltına alınmıştı.

            Gözaltındaki polis memurlarının, olay öncesi istihbarat yaptıkları suçlaması vardı. Verilen ilk bilgilere göre, Nesim Malki’nin öldürülmesi olayında Erol Evcil’in azmettirici olduğu; Mehmet Sümbül, Şükrü Elverdi, Oğuz Işık ve Burhanettin Türkeş’in de tetikçi olarak görev yaptıkları belirtiliyordu.

            Mehmet Sümbül’ün polis ifadesinde, “cinayet silahlarını, Yalova’dan feribotla İstanbul’a gelirken denize attığı” yer alıyordu. Erol Evcil, Şükrü Elverdi, Oğuz Işık ve Burhanettin Türkeş ise olayla ilgili olarak aranıyordu.

            Erol Evcil’in eski sevgilisi Gülben Ergen ise ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmıştı. Gülben Ergen, polise “Erol bana, Fenerbahçe’de bir daire, bir jeep, bir de BMW aldı.” demişti.

            Mehmet Sümbül

            Ayrı bir kitap konusu olacak kadar ilginç ve bir o kadar da karmaşık bir hayat öyküsü vardı Mehmet Sümbül’ün. Malki cinayetiyle ilgili olarak da ifadesi alınan ilk isimdi ayrıca.

            Sümbül, bu ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. İşte ondan sonra esrarengiz bir biçimde ortadan kayboldu.

            Son kez evinden ayrılırken ailesine, “Ben Cavit Çağlar’ın yakınlarından şantaj yapıp para almaya gidiyorum.” dediği şeklinde tuhaf bir iddia ortaya atıldı. Sümbül’ün “Alışverişe çıkıyorum” dercesine bu sözü söylediğinin iddia edilmesi ne kadar tuhafsa, polise kendi el yazısıyla verdiği iddiaların üzerinde durulmaması da bir o kadar tuhaftı.

            İşte devletin resmî raporlarında da dikkat çekilen ve altı çizilen ifadelerden bir bölüm:

            Bu olayla (Malki cinayeti, -N.G.-) alakalı bir başka ilginç hadise daha duymuştum Şükrü’den (Elverdi). Bu, Malki’nin öldürülmesinden iki ay sonraydı zannederim. Şükrü’nün yazıhanesine gitmiştim.

            Şükrü içerde yalnız oturuyordu. Selamlaşmadan sonra, Şükrü yanımdaki koltuğa geldi oturdu. Sonra ilginç bir şey anlatayım dedi: ‘Ben ve Erol Evcil geçen gün Cavit Çağlar’ın Sanayideki fabrikasına gittik. Cavit ile Erol görüştüler. Ayrıldığımızda Cavit yanıma gelerek elimi sıktı. Dedi ki, ‘Bu olayın böyle bitmesini biz de istemezdik. Dik başlılığının kurbanı oldu.’ Bize de ‘Dikkatli olun’ dedi.

            Şükrü, Cavit Çağlar’ın bu sözleriyle Malki’nin alacak verecek ertelemesinde Erol ile birlikte hareket ettiğini açıkça ortaya koyduğunu, bundan da hayrete düştüğünü bana anlatmıştı.[5]

            Sümbül’ün Evcil’den ve Cavit Çağlar’dan bu konuda para istediğine ilişkin pek çok iddia var. Bunları Çağlar’da doğruladı. Ancak kendisinin asla para vermediğini belirtti.

            Malki’nin ortağı Erol Erkohen’de Sümbül’ün kendisinden tehditle para istediğini ve aldığını iddia ediyordu. Bunlar bir yana asıl ilginç olan, Sümbül’ün kaybolması ve daha sonra Hizbullah’ın Kartal’daki mezar evinde cesedinin bulunması oldu. Bunun ardından Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu tarafından yapıldığı ileri sürülen bir de sorgu kaseti yayınlandı. Burada, öldürülmeden önce kendisine “Aldığı paraları ne yaptığı” konusunda sorular yöneltiliyordu. Muhtemelen bu, onunla yapılan son konuşma olmuştu.

            Ancak Sümbül’ün Malki soruşturmasında serbest kaldıktan sonra nasıl kaçırıldığı ve kimler tarafından yeniden sorgulandığı konusunda halen aydınlatılamayan pek çok nokta var. O günlerde gündeme gelen bir başka iddia, onun Malki cinayetiyle çok yakından ilgilenen MOSSAD tarafından kaçırıldığı ve sorgulandığı şeklindeydi.

            Nitekim Sümbül’ün Malki cinayetindeki rolünü Erol Erkohen, bizzat öğrenmişti. Olayı yakından izleyen MOSSAD’ın da Sümbül’ün neler bildiğini merak etmesi de şaşırtıcı değildi.

            Peki, MOSSAD tarafından sorgulanan bir isim, nasıl oluyordu da tamamen zıt bir başka örgütün evinde bulunuyordu. Bunun iki muhtemel cevabı var: Ya mezar evle ilgili bilinenlerin tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor ya da Orta Doğu’da sıkça rastlandığı gibi birbiriyle kanlı bıçaklı örgütler arasında açıklanması zor “karanlık geçiş koridorları” var. Bu geçişlerin ayrıntılı haritaları ise, elbette adı geçen bu isimlerin boylarını kat kat aşacak kadar yukarılarda olsa gerek.

            Eğer bulunan ceset ona aitse -ki bu son derece güçlü bir ihtimal sadece Malki cinayetinin değil, pek çok olayın en kilit ismi olan Mehmet Sümbül artık yaşamıyor.

            Önce Elverdi, Sonra Türkeş

            Cinayetin kilit ismi Şükrü Elverdi, 3 Kasım 1998 akşamı kendi isteği ile İstanbul DGM Savcılığı’na teslim oluyordu. Cinayette tetikçilik yaptığı gerekçesiyle hakkında gıyabî tutuklama kararı çıkarılıp, yurt dışına çıkış yasağı konan Şükrü Elverdi, Belçika’dan gelmiş ve teslim olmuştu. Hepsinden daha ilginç olanı, Elverdi’nin cinayetten 1 yıl sonra hacca gitmiş olmasıydı.

            Bundan neredeyse tam bir yıl sonra, 16 Kasım 1999’da da bu kez Burhanettin Türkeş, Türk ve Bulgar polisinin ortak operasyonları sonucu yakalanıyordu. İlk iddialar, kırmızı bültenle aranan Türkeş’in ” tetikçilik yaptığını itiraf ettiği” şeklindeydi.

            Bursa Emniyet Müdürü Aydın Genç, Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulanan Burhanettin Türkeş’in, cinayetin tetikçisi olduğunu itiraf ettiğini açıklıyordu. Emniyet Müdürü Genç, gazetecilerin Türkeş’in yakalanması ve sorgulanmasıyla ilgili ısrarlı soruları üzerine, “Malki cinayetinin tetikçisi olarak yakalanan Burhanettin Türkeş, sorgulamasında bu cinayetin tetikçisi olduğunu itiraf etti.” dedi.

            Ancak Türkeş’in rolünün tetikçilik mi, yoksa cinayeti organize etmek mi olduğu konusundaki belirsizlik halen sürüyor. Şükrü Elverdi’nin ifadeleri, Türkeş’in olaya bizzat katılmadığı, eylemin azmettiricileri arasında yer aldığı şeklindeydi. Ancak Emniyet’teki ifadesinin ardından Türkeş’e bir de olay yerinde tatbikat yaptırılıyordu. Burada kendisinin cinayette aktif olarak görev aldığını söyledi Türkeş.

            Türkeş, tatbikatta ilk olarak, Malki’nin öldürüldüğü gün olan 28 Kasım 1995 tarihinde İstanbul’dan uçakla geldiği Bursa Havaalanı’na getirildi. Yoğun güvenlik önlemleri altında korunan Türkeş, önce cinayetin havaalanı boyutunu anlattı.

            Malki’nin öldürüldüğü sırada şoförlüğünü yapan ve saldırıdan yara almadan kurtulan Cengiz Ülksel’de daha sonra Türkeş ile konuşturuldu. Bursa Emniyet Müdürü Aydın Gencin yürüttüğü tatbikatın ikinci aşaması, Malki’nin öldürüldüğü Bursa-İzmir Çevreyolu’nun Özdilek sapağında gerçekleştirildi.

            Malki’nin şoförü Cengiz Ülksel’in araçta yerini almasının ardından Türkeş, polis minibüsünden indirildi. Türkeş, saldırı anında aracın arkasında oturan Malki’ye kendisinin sağ arka, cinayetin diğer tetikçisi Oğuz Işıklı’nın ise sol arka taraftan ateş ettiğini söyledi. Tatbikatta, cinayetin aranan tek firari sanığı Oğuz Işıklı’nın görevini, Türkeş’in ifadeleri doğrultusunda bir polis memuru üstlendi.

            Ve Evcil Yakalanıyor!

            Cinayeti Erol Evcil’in işlettiği konusunda emniyete, askerî yetkililere, hatta basın kuruluşlarına daha ilk 15 gün içinde ihbarlar gelmeye başlamıştı. Bu bilgi ve istihbaratların niçin değerlendirilmediğini daha sonra değerlendireceğiz.

            Malki’nin Yahudi olması ve tefecilikle uğraşması, cinayetle ilgili birbirinden farklı kurgulara kolaylık sağlıyordu.

            Nesim Malki cinayetinde önemli ipuçları ele geçirildi. İslamî Cihad’ın üstüne yıkılarak siyasi bir cinayet süsü verilmek istenen Malki cinayetinin ayrıntıları, bir polisin ihbarı üzerine yavaş yavaş şekillendi. İtiraflar sonucu ortaya bir isim çıkıyordu: Erol Evcil

            Cinayeti jandarma bölgesinde işleyen katiller, olaya karışan polisler aracılığı ile cinayeti İslâmi Cihad örgütünün üstüne yıktılar. Polislerden biri jandarma ve emniyeti telefon kulübesinden arayarak, Yahudi Nesim Malki’nin, İslâmî Cihad tarafından İsrail’i protesto için öldürüldüğünü bildirdi. Telefondaki polis, birkaç basın kuruluşuna da aynı yönde ihbarda bulunmuştu.[6]

            Ancak cinayetin bu türden bir örgüt işi olmadığı, istihbarat görevlisi bir polis tarafından 1997 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ihbar mektubuyla bildirilmişti. İstihbarat görevlisi, bilgi notu şeklinde hazırladığı gayr-ı resmi ve imzasız raporunda cinayeti tüm yönleriyle anlattı. Muhbir polis, itiraf name gibi kaleme aldığı raporda, “Yıllardan beri yanlarında bulunup, onların her pislik işlerini gördüm, yaşadım ve yaptım. Hepsini biliyorum. Ama can güvenliğim yok. Malki’yi Evcil ile bir işadamı öldürttü. Yemin ederim ki, yakın tanığıyım.” diyordu.

            İtirafçı polis, Evcil’in o dönemde Türkiye İş Bankası’ndan da 1,4 trilyon lira kredi aldığını, ayrıca Evcil’in sigortacılık yaptığı yıllarda polis teşkilatının sigorta işlerine bulaştığını da söylüyordu.

            Maaşlı Emniyet Mensupları

            İtirafçı polisin raporunda, Bursa’da görevli ve Susurluk skandalına adı karışmış bir üst düzey bir polis görevlisi de suçlandı. Halen üst düzey görevde bulunan polis görevlisinin Evcil’den her ay düzenli bir şekilde banka havalesi ile önemli miktarda para aldığı belirtildi.

            Sonuçta Evcil ismi iyiden iyiye ortalıkta dolaşmaya başlayınca, Malki cinayeti soruşturması kapsamında yakalanması için gıyabî tutuklama kararı çıkarıldı.

            İstanbul DGM Başsavcılığı, işadamı Nesim Malki’nin Bursa’da öldürülmesine azmettirme ve çete kurma suçlarından hakkında gıyabî tutuklama kararı çıkarılan Erol Evcil’in yakalanması için Adalet Bakanlığı’na başvurdu. DGM Başsavcılığı, Evcil hakkındaki İstanbul Nöbetçi 6 No’lu DGM’nin verdiği gıyabi tutuklama kararını gerekçe gösterdi ve yakalanması için gerekli işlemlerin yapılmasını istedi.

            Evcil için TCK’nin 64’üncü maddesindeki ‘Başkalarını cürüm ve kabahat işlemeye azmettirenlere aynı cezanın uygulanmasını’ öngören fıkrasına atıfta bulunuldu. Hakkında ‘Adam öldürmeye azmettirme’ suçundan gıyabî tutuklama kararı bulunduğu kaydedildi.

            Evcil hakkındaki İstanbul DGM Başsavcılığının yazısı Adalet Bakanlığı’na ulaştıktan sonra, kırmızı bülten çıkarılması için Interpol’e yazı yazıldı. Artık, Evcil için geriye sayım başlamıştı.

            Ancak Evcil’in, üstelik de Bursa’da olduğuna ilişkin kuvvetli duyumlar bulunmasına rağmen, yakalanması hiç, ama hiç kolay olmadı. Dönemin Bursa Valisi Orhan Taşanlar, Cumhurbaşkanı Demire!’in direnişine rağmen İçişleri Bakanı Sadettin Tantan tarafından merkeze alındı. Neredeyse ertesi gün denilecek bir zaman dilimi içinde Evcil, Bursa’da yakalanıverdi.

            Bakan Tantan’ın yorumu manidardı. ” Valiler kararnamesinde niçin ısrar ettiğimiz herhalde anlaşılmıştır.”

            Evcil Eski Muhasebecisinin Evinde

            Erol Evcil, 26 Ekim 1999’da Bursa’nın Mudanya ilçesi yakınlarında Bademli Barış Sitesi’nde, eski muhasebecisi Hakan Karakurt’un evinde yakalandı.

            Evcil hakkında, İstanbul DGM tarafından verilen 4 ayrı gıyabi tutuklama kararı bulunuyordu. Olay 2 gün sonra basma açıklandı.

            Bursa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube Müdürlüğü elemanları, Bursa-Mudanya yolu Bademli mevkiindeki Barış Sitesi’nde, Nalân ve Hakan Karakurt kardeşlerin yaşadığı (B-3 ve B-6) numaralı villalara operasyon düzenledi.

            Site sakinleri, Nalân ve Hakan Karakurt kardeşler ile site bekçisi Ömer Karatepe, eşi Gülcan ile 4 çocuğunun ortadan kaybolması üzerine jandarmaya ihbarda bulundular. Olay yerine gelen Mudanya jandarma ekipleri, (B-3 ve B-6) numaralı villaların kapılarının kırılarak içeriye girildiğini ve bir şeyler yiyilip içildiğini, Nalân Karakurt’a ait Clio marka otomobilin villanın garajında bulunmadığını tespit ettiler.

            Jandarma ekipleri, bu kişilerin kaçırılmış olabileceği üzerinde dururken, Bursa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube Müdürlüğü ekiplerinin, Erol Evcil’i, muhasebecisi Hakan Karakurt’a ait (B-3) numaralı villada yakaladıkları öğrenildi.

            Emniyet Müdürü: “Bir Yıldır Bursa’da Olan Adamı Yakaladık”

            Dönemin Bursa Emniyet Müdürü Aydın Genç, Malki cinayeti azmettiricilerinden Evcil’in, Terörle Mücadele Şubesi’nde bizzat kendisi tarafından sorgulandığını belirterek, hayli anlamlı açıklamalar yapıyordu:

            “Bir yıldır Bursa’da olan adamı yakaladık. Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgulamayı bizzat ben yapıyorum. Sorgulamanın ardından İstanbul DGM’ye göndereceğiz. Soruşturma için gün talebinde bulunacağız. Normal ve olması gereken bir operasyondu.”

            Bursa Emniyet Müdürü Genç, Erol Evcil’in “10 ay önce sahte pasaport kullanarak Türkiye’ye giriş yaptığının belirlendiğini” söylüyordu. Genç ayrıca, Evcil ile birlikte aynı evde yakalanan Bursaspor eski başkanı Hüseyin Silahçı’nın da aralarında bulunduğu 5 kişinin gözaltında tutulduğunu açıklamıştı. Evcil’in bir süre Fransa ve İspanya’da kaldığı da biliniyordu.

            Yozgatlı Bir İşçi Pasaportu

            Erol Evcil’in, Türkiye’ye girişte kullandığı sahte pasaport, sahibi Süleyman Karadağ adlı Yozgatlı bir işçi tarafından, “yüklü miktarda para karşılığında” çıkarılmıştı.

            Evcil Türkiye’ye gelmeden önce, pasaportunu kaybettiği gerekçesiyle Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği’ne yeni pasaport çıkarmak için başvuran Karadağ, yeni pasaportunda kendisinin yerine Erol Evcil’in fotoğrafını kullandı. Böylece Evcil kendisine biraz benzeyen Karadağ’ın bu operasyonu ile Türkiye’ye gelmeyi başarmıştı.

            Süper Zenginin Acı Sonu

            Evcil’in sorgusu tam 7 gün sürdü. Gözaltı süresi uzatılmış ve önce susan Evcil, ardından uzunca bir ifade vermişti. Sorgusunun ardından İstanbul’a getirilen Evcil’in iki polisin kolları arasında güçlükle yürüdüğü dikkat çekti. Bir ayağı aksıyordu. Her zaman şık giyinen Evcil, uzayan sakalları ve görüntüsüyle gerçekten perişan durumdaydı.

            Asker kaçağı olmasından dolayı yattığı iki aydan sonra, bu kez sonu görünmeyen bir cezaevi yolculuğuna doğru yürüyordu. Erol Evcil’in avukatı Erol Durukan, müvekkiline Bursa Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapıldığını iddia ediyordu.

            Evcil, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin tarafından dokuz saat boyunca sorgulandı. Nesim Malki cinayeti, karapara ilişkileri, ihalelerdeki usulsüzlük ve Alaattin Çakıcı ile ilişkileri konusunda sorgulanan Evcil, daha sonra tutuklanması talebiyle Nöbetçi 4 No’lu DGM’ye sevk edildi. 4 No’lu DGM’de Malki cinayeti ile ilgili olarak hakkında verilen gıyabî tutuklama kararı vicahiye çevrilen Erol Evcil cezaevine gönderiliyordu.

            Evcil’in, kendisini o günlerde konuşulan ve tam anlamıyla bir beklenti haline dönüşen af nedeniyle özellikle yakalattığını söyleyenler de oldu. Ama Evcil, yakalanmasından 1 yıl sonra çıkan af kapsamından, en azından şimdilik yararlanamadı.

            Yeni Tetikçiler!

            Malki cinayetiyle ilgili dava hâlen devam ediyor. Burada dikkate değer son gelişme, cinayeti kendilerinin işlediğini ileri süren Mücahit Çakal’ın gelip teslim olmasıydı. 5 Şubat 2001’de gelip Malki cinayetinde tetikçi olduğunu öne sürerek teslim olan Mücahit Çakal, Bursa Emniyet Müdürlüğündeki dört günlük sorgusunun ardından İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sevk edildi.

            İlk sorgusunda Nesim Malki’yi kendisinin öldürdüğünü söyleyen Çakal, daha sonra ifade değiştirerek, Burhanettin Türkeş tarafından suçu üstlenmesi için kiralandığını iddia etti. Çakal ifadesinde, davanın tutuklu sanıklarından Burhanettin Türkeş’in kendisini cezaevinden telefonla aradığını öne sürerek, “Önce beni Burhanettin’in oğlu Tayyar Türkeş aradı. ‘Babam seninle görüşmek istiyor’ dedi. Bir süre sonra Burhanettin Türkeş aradı. Hasta babamı tedavi ettireceklerini ve bana ömür boyu bakacaklarını söyledi. 50 bin Dolar vereceklerdi. Üç ayrı seferde, 500 ve 200 Dolar ile 120 milyon lira verdiler. Bir de takım elbise aldılar. Burhanettin Türkeş, olayın bütün ayrıntılarıyla anlatıldığı 4 sayfalık metni bana gönderdi. Bunu ezberledim, hatta cinayetin işlendiği kavşağa 3 kez giderek kendi kendime tatbikat yaptım, Gerçekte benim olayla ilgim yoktur.” dedi.

            Bursa Emniyet Müdürlüğü’nde sorgusu tamamlandıktan sonra hakkında, “suç tashihi yaparak adlî ve resmî mercileri yanıltmak” suçundan işlem yapılan Çakal, tutuklandı.

            Çakal’ın böyle bir ifadeyle ortaya çıkmasının nedeninin Malki davasının seyrini değiştirmek olduğu, olayı Oğuz Işıklı ve Emin Mengi ile birlikte Malki’ye duydukları kişisel nefret için gerçekleştirdiklerini belirterek teslim olan Mücahit Çakal’ın, DGM’de görülen davanın seyrini değiştirmekte kullanıldığı ortaya çıktı. Plana göre, DGM’de görülen çete davası düşecek, adi bir cinayet olduğu için Mücahit Çakal aftan yararlanacaktı. Eğer plan gerçekleşseydi, aftan yararlanmak için son gün Oğuz Işıklı da teslim olacaktı.

            Ancak o günlerin en önemli gündem maddesi olan af tartışmaları içinde bir konu dikkatlerden kaçtı. Şükrü Elverdi’nin ifadesinde cinayeti işleyen ve arabanın arkasında oturan iki tetikçinin isimlerinin Mücahit ve Emin olduğu ve “Türkeş’in adamları oldukları” geçiyordu. Yani eğer, bu iki isim cinayet soruşturmasının seyrini değiştirmek için ortaya çıkmışsa, bununla ilgili planın daha gerilere Şükrü Elverdi’nin ifadelerine doğru incelenmesi gerekiyor. Bir başka deyişle Elverdi’de bu kurguya ta o zamandan katkıda bulunuyordu.

            Eğer Elverdi’nin söyledikleri doğru ise, o zaman da, bu iki ismin gerçekten cinayetin tetikçileri olmaları gerekiyor. Bu sorular halen yargının önünde ve karara bağlanmayı bekliyor.

            Bu bölüme son cümle: Cinayet için gerekli ve yeterli miktarda tetikçi yargılanıyor, Evcil’de azmettiren olarak yargı önünde. Üst kattakilerin hatırını sormaya cesaret edense henüz çıkmadı.

            Ama onların izini sürmek sanıldığı kadar da zor değil. Çünkü bazen, o kadar büyük ve pervasız adım atıyorlar ki, ayak izleri gece karanlığında bile görülüyor.

Bakmaya cesareti olanlar için.

5. BÖLÜM

CİNAYETİN KARA KUTUSU

            İsrail’e Kaçan Adam: Erol Erkohen

            Malki cinayetiyle ilgili dava, aradan yıllar geçtikten sonra kilit isimlere ulaşabilmişti.

            Bunlar arasında Malki’nin ortağı ve kendisi gibi Yahudi olan Erol Erkohen’in ayrı bir yeri vardı. Babası Hayim Erkohen’in ölümünden sonra işlerinin başına geçmiş ve Malki ile birlikte çalışmaya başlamıştı. Erkohen, Malki’nin İstanbul’daki sağ kolu, iş ortağı ve hepsinden önemlisi pek çok sırrını paylaştığı isimdi.

            Sonradan azmettirici olarak yakalanan, ancak Malki’nin cenazesinde yer almayı ihmal etmeyen Evcil, törenin hemen ardından Erkohen’e iki koruma görevlisi gönderdi. Ancak Erol Erkohen, bu koruma görevlilerini iki gün sonra geri gönderdi.

            Bu çalışmamızda bize önemli yardımlarda bulunan dönemin bir emniyet mensubu şu değerlendirmeyi yaptı: “Herkesin her şeyi bildiği bir ortamda Erkohen’in Evcil’den gelen bir korumayı nasıl değerlendireceğini varın siz düşünün!”

            Erkohen, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alınmış, ancak İstanbul DGM tarafından serbest bırakılmıştı.

            Erkohen, ayrıca Malki’nin öldürülmesinden sonra Erol Evcil’e ait borç senetlerini tehditle kendisine geri verdiğini söylemiş ve Malki’nin faizle verdiği paraların hesabını tuttuğu kayıp defterin ise dönemin Bursa Emniyet Müdürü Ahmet Demirde olduğunu iddia etmişti.

            “Tetikçiler Beni Tehdit Etti”

            Erkohen, polisteki ifadesinde, cinayetten bir yıl sonra tetikçiler Burhanettin Türkeş ve Mehmet Sümbül’ün kendisine Malki’yi öldürdüklerini söylediklerini açıklamıştı.

            Erkohen, Türkeş ve Sümbül’ün kendisine, “Bu yüzden sana yüklü miktarda para kaldı, bize para vermen gerekiyor. Aksi taktirde sonun kötü olur.” diyerek tehdit ettiklerini ve 5 milyon Dolar para istediklerini söylemişti. Tehditler karşısında bu şahıslara 1 milyon Dolar haraç verdiğini itiraf eden Erkohen ifadesinde ayrıca, “Korktuğum için Erol Evcil’e gittim. Evcil araya girerek Conrad Otel’de buluşma gerçekleştirdi. Orada Evcil, Mehmet Sümbül ve Burhanettin Türkeş ile buluştuk. Türkeş, ‘Biz Malki’yi öldürdük, parayı vereceksin, yoksa seni de öldürürüz’ diye tehdidini tekrarladı ve 5 milyon Dolar istedi. Pazarlık sonucu önce 1 milyon Dolar ödedim.” demişti.

            Erkohen Kaçıyor

            Erol Erkohen önemli bir isimdi, hatta cinayetin öncesi ve sonrasıyla ilgili en kilit isim olarak kabul ediliyordu. İfadeleri sadece cinayetle ilgili değil, ekonomi dünyasını sarsan pek çok olayla ilgili önemli ipuçları taşıyordu. Daha da ilginç olan, kendisinin de bu zincirin önemli bir parçası olmasına rağmen serbest bırakılmasıydı.

            İstanbul DGM’den 20 Ekim 1998’de serbest bırakılan Erkohen, çok özel bir kaynaktan aldığı bilgiyle harekete geçiyordu. “DGM kararıyla sana yurtdışına çıkış yasağı getirecekler, hazırlıklı ol.”

            Erkohen için kendisine sızdırılan bilgi sürpriz değildi aslında. Sürpriz olmadığı kadar da bu tür durumlar için hazırlıklıydı. Sahip olduğu İsrail pasaportu ve kendisine sızdırılan bilgiyle birlikte 22 Ekim 1998 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan İsrail’e uçtu.

            Aradan sadece birkaç saat geçmişti. DGM’nin, Erkohen’le birlikte Malki cinayetiyle ilgili gözaltına alınanların hepsi hakkında yurtdışına çıkış yasağı verdiği bildirildi.

            Yasak kararı önce DGM’den Emniyet’e gönderildi. Ancak kararın sınır kapılarına ulaşmasından sadece birkaç saat önce Erkohen kaçmıştı. Ardından da. Annesi Violet Erkohen İsrail’e gidiyor ve komşularına “Birkaç hafta içinde döneceğiz,” diyordu.

            “MOSSAD’ın Adamı Erkohen”

            Olaylarla ilgili görüştüğümüz ve bir süre Evcil’in yakınında bulunan bir avukat, Erkohen’le ilgili çarpıcı iddiaları gündeme getiriyor.

            “Erol Erkohen, MOSSAD ajanıdır. İsrail’den gelen paraların teminatı olarak Malki’nin yanında duruyordu.”

            Evcil’in yakını olan ismin iddiasına göre bu sözler Erol Evcil’e ait. Evcil, bu sözleri 18 Kasım 1998 günü konuk olduğu Kadir Çelik’in Objektif programının çekimleri sırasında da söyledi. Ancak Çelik, bu iddiaları programında kullanmadı.

            Aynı kaynağa göre Evcil, Malki’nin parasının çok olduğunu ve bunun kaynağının İsrail olduğunu doğruluyor.

            “Malki’nin parası çoktu. Bursa piyasında mal üzerine çalışırdı. Örneğin birinin birkaç bin ton pamuğa ya da ipliğe ihtiyacı var. Alır, borç gibi satardı. Çok büyük miktarda malı, tesisi ya da fabrikayı elindeki nakit sayesinde çok ucuza kapatır ve he-men satardı. Yanında sürekli bavul çanta içinde çok büyük miktarda nakit para, döviz vs. taşırdı. Çok tutumlu ve cimri bir adamdı. Mal mülk heveslisi değildi. Eve ya da arabaya para yatırmayı sevmezdi.”

            Erkohen İsrail’de Konuşuyor

            Nesim Malki’nin öldürülmesinden sonra kıskaca alınan ve çareyi İsrail’e kaçmakta bulan Erol Erkohen cinayetin anahtar ismi olarak halen Türkiye’ye dönmedi. Ancak soruşturmayı yürütenler aradan geçen uzun yıllar sonrasında Erol Erkohen’i buldular ve ifadesini aldılar. 8 Şubat 2000 günü DGM Savcısı Aykut Cengiz Engin ve Polis Müdürü Adil Serdar Saçan, Erkohen’in ifadesini aldı. Hem de Tel-Aviv’de.[7]

            Erkohen’in ifadeleri gerçekten çarpıcıydı. Kendilerinin Malki’lerle yakınlığını ve ortaklığını anlatarak başlıyordu sözlerine:

            “Benim babam Hayim Erkohen ile Nesim Malki’nin babası (Yasef Malki) çok eski tarihlerden beri iplik işinde ortak olarak ticaret yaparlardı. Nesim Malki’nin babası öldükten sonra da bu ortaklık devam etti. Benim babam öldükten sonra onun işlerini ben devraldım ve Malki 28 Kasım 1995 tarihinde Bursa’da öldürülünceye kadar bu ortaklığımız devam etti. Bizim ticaret alanımız sentetik iplik üreticilerinden bir bölümü peşin para, bir bölümü de vadeli olarak satın aldığımız ipliğin yine vadeli olarak iç piyasadaki fabrikalara ve tüketicilere verilmesi şeklinde oluyordu. Bu ipliği genellikle Cavit Çağlar ve Ali Osman Sönmezden satın alıyor, zaman zaman da ithalât yapıyorduk. Adı geçen bu kişiler ve Nesim Malki iplik piyasasında en büyük piyasa payına sahip gruptuk.”

            Erkohen, kendilerinin, yani Malki ile ortak olduğu Tunca şirketleri grubunun Çağlar’ın ipliklerinin tek alıcısı olduğunu ifade ediyordu, ama Çağlar’ın piyasaya başka aracılarla iplik verdiğini de biliyordu. Zaten tüm sorunlar da buradan doğuyordu.

            “Bu dönemde az miktarda Osman Sönmez’den de iplik alıyorduk. Bu dönemde Nesim Malki, Cavit Çağlar’a ait ipliklerin tek alıcısı ve pazarlayıcısı olduğu için bu ipliklerin fiyatını istediği düzeyde tutabilme serbestîsine de sahipti. Zira gerekirse ipliği bir süre almamak ve Cavit Çağlar’a ait stokların artışına sebebiyet vermek suretiyle onu istediği fiyatlara yakın satış yapmaya yönlendirebiliyordu.”

            Erol Erkohen’in bundan sora anlattıkları Evcil’in verdiği ifadeleri doğruluyordu. Evcil, Çağlar tarafından piyasaya sürülmüş ve onların ayağına basmıştı.

            “1992 sonlarına doğru veya 1993 yılı ortalarında bizim iplik piyasasında düzenlediğimiz fiyatlarda aksamalar olduğunu gördük. Araştırma yaptığımızda Erol Evcil isimli kişinin de iplik piyasasına girdiğini, Nergis grubundan iplik aldığını ve piyasaya bizden daha uygun fiyatlarla iplik vermeye başladığını tespit ettik. Bu konuyu Nesim Malki’ye intikal ettirdim, Çağlarla görüşerek Erol’a iplik vermemesini istedi. Bu şekilde aralarında ihtilaf doğdu ve 1994 yılında da Cavit Çağlar Niso’ya hiç iplik vermemeye başladı. Bunun üzerine biz Osman Sönmez’in ipliklerini satmaya başladık. Erol Evcil’de Çağlar’a ait iplikleri satmaya başladı. Bu durum rekabete yol açarak iplik fiyatlarının düşmesine yol açtı.”

            Erkohen, burada Malki’nin izlediği taktiği gizliyordu. İplik vermeyen Cavit Çağlar değildi. Aksine iplik almayarak onu köşeye sıkıştıran Malki’ydi.

             Evcil’le Malki’nin Yakınlaşması

            Malki’nin ortağı ve sırdaşı Erkohen, Evcil’le Malki’nin yakınlaşmasını ifadesinde şöyle anlatıyor.

            “Özellikle Niso’nun fiyat kırması sonucunda iplik üreticisi olan Cavit Çağlar ve Osman Sönmez’in malî yapıları sarsıldı. Bu durumdan Nesim Malki’de az para kazanmak suretiyle kısmen zarar gördü. Ancak asıl zarar, üretici fabrikalarda söz konusu oldu. Bu süreç yaklaşık bir yıl sürdü. Bu süreçte Erol Evcil ile Nesim Malki tanıştılar. İplik fiyatlarını birlikte belirlemeye ve birlikte hareket etmeye karar verdiler. Bunun yanı sıra birlikte spot işler de yapmaya başladılar. Bu işler zeytincilik alanında ortaklık, otobüs alım satımında ortaklık, keza iplik işinde ortaklık şeklinde devam ettirildi. Erol Evcil’de, Cavit Çağlar’dan aldığı iplik miktarını azaltarak Nesim Malki’den de iplik almaya başladı. Gerçi iplik alımı üreticilerden ve fabrikalardan yapılırdı, piyasanın uygulaması böyleydi. Ancak Erol Evcil ile Nesim Malki bu genel uygulamaya bir istisna olarak üretici olmadıkları halde kendi aralarında da iplik alım satımı yaptılar.”

            Erkohen’in bu ifadeleri, olaydan tam 5 yıl sonra alınıyordu. Söylenen sözler, dikkat çekici bir biçimde, olup bitenin Malki ve Evcil arasında yaşanan bir gerilime dayalı olduğu üzerine kurgulanıyordu. Erkohen, cinayetten 5 yıl sonra, halen cezaevinde bulunan Erol Evcil’le Malki’nin arasında olup bitenlerin, giderek bir olumsuz seyir izlediğini anlatıyordu.

            Bu kuşkusuz doğru, ama aynı ölçüde de eksik ve yanıltıcı bir anlatımdı.

            “Erol Evcil’in Nesim Malki’ye olan borçları çok yüksek meblağlara ulaşınca Nesim Malki’nin gözü korkmaya başladı. Keza bizim de bankalara ve fabrikalara olan taahhütlerimiz aksamaya başladı. Erol Evcil bu dönemde çek karşılıklarını ödemeyi aksatınca Nesim Malki’de onunla alış verişini önce yavaşlattı sonra da keserek ödemelerin yapılmasını istedi ve bekledi. Yine bu dönemde Erol Evcil tarafından vadesi gelen çekler de ödenmemeye başladı. Bunun üzerine Nesim Malki Bursa’ya giderek ödemelerin yapılmasını istedi ve vadesi geçen, ödenmeyen çekler karşılığında yeni vadeli çekler almak durumunda kaldı.

            Erol Evcil tarafından Nesim Malki’ye verilen 116 adet çeşitli meblağlı çeklerin (310 milyon Alman Markı ve 222 milyon Amerikan Dolan) dökümüne ilişkin listede görüleceği üzere büyük çoğunluğunun yeni vadeleri 1996 yılının birinci ve ikinci aylarına aittir. Bu çeklerin belirtilen vadeleri gelmeden Nesim Malki öldürülmüştür. Nesim Malki ölmeden önce artık bu çekleri icra takibine koyarak tahsil etmeyi düşünüyordu.”

            Erkohen’in, Malki’yle belki de çok daha büyük boyutlarda sorunları olan Çağlar’la ilgili değerlendirmesi ise bir hayli ilginçti:

            “…Cavit Çağlar, Nesim Malki ile barışmak ve ihtilaflarını halletmek arayışlarına başladı. Hatırladığım kadarıyla Niso öldürülmeden bir iki ay önce de görüşmeye ve ticari ilişkilere başlamışlardı.”

            Oysa hemen herkes bu iki isim arasındaki sorunların pek de öyle kolay çözülecek cinsten olmadığını biliyordu. Nitekim Malki’nin ölümünden sonra hazırlanın bir jandarma istihbarat raporunda Malki’yi borçlular listesinde ilk sırada Cavit Çağlar yer alıyordu.

            “Sen Bana Babanın Emanetisin”

            Evcil, Malki’nin cenazesinde gözyaşı döktükten sonra, bu kez de onun yakınlarını teselli görevini üstlenmişti. Nesim Malki öldürüldükten 15-20 gün sonra Erol Evcil İstanbul’a gelerek Erkohen’i Karaköy’deki ofisine çağırıyordu:

            “Nesim Malki’yi öldürenler aslında seni öldüreceklerdi; ancak ben onların seni öldürmelerini önledim. Şimdi bu kişiler benim bu hareketim sebebiyle benden, para istiyorlar, Hatta ben onlara büyük miktarlarda para ödemeleri de yaptım. Bu nedenle sen benim keşide ettiğim bu çekleri tahsile koymayacaksın. Nesim Malki’yi öldürenlere seni kurtarmak için ödediğim paranın dışında kalan borcumu ise kısa bir süre sonra sana ödeyeceğim.”

            Evcil, bu alışverişten gerçek anlamda kar ediyor, diğer yandan da kuşkuları üzerinden dağıtmaya çalışıyordu. Eksik bildiği bir konu ise, ona çok pahalıya mal olacaktı. Erkohen, İsrail gizli servisi MOSSAD’la iç içe olup biteni adım adım izliyordu. Kendisine ulaşan bilgileri de onlarla paylaşıyordu.

            “Ben kendisine, Nesim Malki’yi öldürdükleri için para ödediğin kişiler kimdir, diye sordum. Bana, sen bunların isimlerini bilmesen iyi olur, dedi. Keza ben kendisine, benim için bu fedakârlığı neden yaptığım sordum. O da bana hitaben, sen babanın bana emanetisin, baban ölürken seni bana emanet etti, dedi… Erol Evcil, Nesim Malki’nin öldürülmesi vesilesiyle benim de öldürüleceğim intibaını yaratıp beni korkutarak güya beni koruyacağı söylemiyle borçlu olduğu çeklerin tahsilini önlediği gibi, bu çekleri iade etmek veya iptal ettirmek zorunda bıraktı.”

            “Malki Sürekli Tehdit Alıyordu”

            Erkohen, Malki’nin ölümünden önce sürekli olarak tehditler aldığını da belirtiyor. Bu tehditler başlayınca Nesim Malki İstanbul Valisi’ne ve Emniyet Müdürü’ne giderek bu durumu bildiriyordu. Hatta İstanbul Valisi’ne Korkmaz Yiğit ile birlikte giderek koruma talebinde de bulunmuştu.

            Malki’ye korunması için yardımda bulunanlardan birisi de ne ilginçtir, Evcil’in kendisiydi!

            “Bir süre kendisine koruma verdiler. Nesim Malki’nin bu şekilde tehdit edildiği dönemde hatırladığım kadarıyla ölümünden bir hafta on gün önce Burhanettin Türkeş telefon açtı. Bu esnada telefona ben çıktım. Nesim Malki’de yanımda bulunuyordu. Burhanettin Türkeş, ‘sizi öldüreceğim’ diyerek ve ağır küfürler ederek kendisine para ödememizi istiyordu. Telefondaki bu konuşmayı Nesim Malki’de duyuyordu. Bu tehditler üzerine Nesim bana hitaben, ‘kapat şu telefonu öldürsünler bakalım’ dedi. Ben bunun üzerine Burhanettin Türkeş’e hitaben, Nesim Malki’nin dediği şekilde,  ‘öldürün de bakalım’ dedim ve telefonu kapattım.”

            Erkohen Katillerle Pazarlık Ediyor!

            Nesim Malki’nin öldürülmesinden altı yedi ay sonra Burhanettin Türkeş, Erkohen’i arıyor ve görüşmeye davet ediyordu.

            “Kendisine daha sonra görüşeceğimizi söyleyerek Erol Evcil’i aradım. Zira Burhanettin Türkeş ve bunun gibi Bursa’da yasa dışı işler yapan bir kısım adamlar Erol Evcil’in yanında yer alıyorlardı. Erol Evcil’in bunlara sözü geçiyordu. Evcil, bana telefon açarak seninle bir araya gelip görüşmek istiyorlar, dedi. Ne görüşeceklerini sordum. Para istediklerini ve bunların yanında Mehmet Sümbül diye bir adamın da bulunduğunu ve bu adamın çok tehlikeli bir kişi olabileceğini ve İstanbul Conrad Otel’de bir buluşma ayarladığını söyledi. Nitekim on beş gün sonra onların bildirdikleri tarihte İstanbul Conrad Oteli’ne Evcil ile birlikte gittim. Otelde Burhanettin Türkeş, Mehmet Sümbül ve Şükrü Elverdi bekliyorlardı.”

            Burhanettin Türkeş ile Mehmet Sümbül, artık açık oynuyorlardı. “Niso’yu biz öldürdük, ama parasına sen kondun ve tek basma kaldın. Bize para vereceksin yoksa seni de öldürürüz.” diyerek beş milyon Dolar para istiyorlardı. Evcil’in de araya girmesiyle Erkohen, neticede 700-800 bin Dolar civarında bir para ödemeyi kabul etti.

            “Bu tehditlerin devam ettiği süreçte Erol Evcil’de benden iplik istedi. Daha önceki borçlarını ödemediği halde kendisinden korkarak tekrar 200-300 ton civarında iplik vermek zorunda kaldım. Bu iplik karşılığında bir miktar çek vermiş ise de müşteri çeki olarak verdiklerinin bir kısmı ödendi. Ama büyük bölümü yine ödenmedi.”

            Burada dikkat çekici olan “cinayeti biz işledik” diyen bir grupla tanışmasına rağmen Erol Erkohen’in güvenlik güçlerine uzun bir süre, neredeyse 3 yıl kadar, hiçbir bilgi vermemesiydi. Aslında bu hiç şaşırtıcı değildi. Çünkü Erkohen’in daha sonra kendilerine sığınacağı İsrail makamları, bu konuda herkesten daha ilgili davranıyorlardı ve biraz pahalıya da mal olsa, Erkohen onlara tüm gelişmeleri ak-tarıyordu.

            Nasıl olsa, işin sonunda masraflar fazlasıyla tahsil edilecekti.

6. BÖLÜM

BİR GARİP SORUŞTURMA

            Malki cinayetinin belki de en önemli boyutlarından birisi, olayın jandarma bölgesinde gerçekleşmesi ve soruşturmada askerlerin de başından beri bulunmasıydı. Bundan daha da ilginç olan, soruşturmanın seyrinde Erol Evcil’le ilişkili olan askerlerle ilgili ortaya çıkan iddialar oldu.

            Bu iddialar son derece önemli belgelere ve raporlara yansımasına rağmen, bugüne kadar ciddi bir soruşturmanın konusu bile olmadı.

            Her şeyden önemlisi, Malki cinayetiyle ilgili soruşturma dosyasının oluşturulması ve tetikçilere ulaşılması, akıl almaz bir biçimde engellendi ve ancak yıllar sonra bazı bulgular ortaya çıkarıldı.

            Gazetelere yansıyan haberlerin çok ötesinde bilgi ve delillere ulaşılmıştı aslında. Örneğin dönemin Bursa Valisi Orhan Taşanlar’la ilgili İçişleri Bakanlığı müfettişlerince hazırlanan bir ön inceleme raporunda, Malki cinayetinin perde arkasına ışık tutacak ölçüde bilgiler yer alıyordu. (İçişleri Bakanlığı, Mülkiye Mftş. Raporu, 17.4.2000, sayı: 52/32 ve 147/20)

            Taşanlar’la ilgili raporun, ulaştığı belge ve bilgiler kadar, ortaya koyduğu tespitler de son derece çarpıcıydı. “Malki cinayetini soruşturmakla görevli hemen hemen tüm birimlerdeki bir kısım görevlilerin, değişik önem ve derecelerde kusurluluk hali içinde bulundukları anlaşılmaktadır.”

            Cinayetin etrafındaki sır perdesinin aralanması için görevli olan emniyet, jandarma başta olmak üzere neredeyse tüm kamu birimleri içinde, soruşturmada ihmali olanlar bulunuyordu.

            Bu tespitlerin ortaya konulması için iki önemli birime bakmak yeterliydi.

            Bursa Emniyeti ve İl Jandarma Komutanlığı.

            Erol Evcil’in Bursa’da oluşturduğu ilişkiler ağında pek çok emniyet görevlisini kuşatan bir yapıyı nasıl oluşturduğu önemli ayrıntılarla geç de olsa kamuoyuna sunuldu. Ancak işin bir de askerlerle ilgili boyutu var ki, bu konudaki iddialar halen, boşlukta yankılanmaya devam ediyor.

            Soruşturmanın Yönü Değiştiriliyor

            Malki cinayetinin tam bir buçuk yıl sonrasında jandarma ve polis tarafından hazırlanan bir evrak, soruşturmanın daha başından itibaren nasıl yönünün değiştirildiğini ortaya koyuyordu. Susurluk Komisyonu’na gönderilen evraka göre “Katillerin eşkâli belirlenemediği için yakalama yönünde çalışma yapılamamıştı.”

            Soruşturmanın ilerlediği yön ise çok daha farklıydı. İsimsiz bir ihbar üzerine Malki’nin gerçek failleri oldukları gerekçesiyle üç Dev-Sol’cunun peşine düşülmüştü. Susurluk Komisyonu’na gönderilen resmî yazılarda garip olan bir durum daha vardı. Malki cinayetinin failleri olarak belirlenen bu kişilere ne tür bir işlem ya da takip yapıldığından söz edilmiyordu!

            Evcil’in etrafında adeta kalkan oluşturan Bursa Emniyeti de soruşturmayı bu yönde derinleştirmişti. Malki’yi sabıkalı Dev-Sol’cuların öldürdüğü ihbarı üzerine onların peşine düşülmüş ve bu yönde tutanaklar hazırlanmıştı. Dönemin Bursa Emniyet Müdür Yardımcısı Şevki Dinçal’ın 8 Nisan 1996’da hazırladığı ihbar tutanağında şu ifadeler bulunuyordu. “Müdürlüğümüz santralini arayan kimliği belirsiz bir şahıs, Nesim Malki’nin, İstanbul’da oturan Dev-Sol’dan sabıkalı Turan Kartal, eşi Azaduhi Kartal ve Remzi Onuk tarafından öldürüldüğünü ihbar etmiş, bu şahıslara silahları İstanbul Gültepe mevkiinde Serhat Otoparkı’nı çalıştıran Hüseyin Özcan’ın temin ettiğini beyan etmiştir.”

            “Eşgali Belirlenemedi”

            Cinayetle ilgili ilk soruşturmayı yapan Bursa İl Jandarma Komutanlığı, cinayetten tam 1,5 yıl sonra 24 Şubat 1997’de Bursa Valiliği’ne bir belge yolladı: “28 Kasım 1995 günü, Soğanlı Mahallesi, İzmir yakın çevre yolu ile Bursa Yalova yolu Işıklı kavşağında silahla ateş edilmek suretiyle öldürülen Nesim Malki olayının suç takip dosyasındaki tanık şoför Cengiz Yüksel’in ifadesinde hafif sakallı olarak belirttiği kişinin eşkâlini tam olarak tarif edemediğinden, kişinin robot resmi yapılamamıştır. Sadece sakallı olarak tarif ettiği kişinin de eşkâli tam olarak tespit edilemediğinden, bulma yolunda herhangi bir çalışmanın yapılamadığını bilgilerinize arz ederim.”

            Dönemin İl Jandarma Komutanı Kıdemli Albay Hüseyin Yılmaz’ın olaylar zincirinde çok daha farklı bir yeri olduğu sonradan ortaya çıkacaktı. Kendi bölgesinde gerçekleşen cinayeti araştırmakla görevli Jandarma Komutanlığı, “katillerin eşkâli belirlenemedi” diye soruşturma yapmadığını, üstelik resmi bir yazıyla ifade ediyordu.

            Jandarma Bölgesindeki Cinayet

            Malki cinayeti, jandarma bölgesinde işlenmişti. Bu nedenle soruşturmada jandarmanın ilgili birimleri görev alıyordu.

            İstanbul Jandarma Bölge komutanlığı emrindeki istihbarat timi bu soruşturmada önemli bir görev üstlenmişti. Bu timin resmî görevleri arasında öncelikle teröre karşı mücadele, uyuşturucu ve kaçakçılık olaylarının takibi, emir verildiği takdirde asayişe yönelik olaylar hakkında bilgi toplayıp ilgili makamlara yardımcı olmak yer alıyordu. Malki cinayeti, işte bu üçüncü sıradaki görev kapsamında istihbarat timi tarafından ele almıyordu.

            İstihbarat tim komutanları, aslında Bölge İstihbarat Şube Müdürü’ne bağlıydı. Ama önemli olaylarda bizzat bölge komutanı tarafından da görev veriliyordu. Görevlerini yerine getirirken “Üstlerine sözlü olarak bilgi veriyorlar ve onlardan emir geldiği takdirde toplanan bilgileri yazılı olarak sunuyorlardı.”

            Tim komutanı Binbaşı Kadir Tahir’in 17 Mayıs 2000’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadede bu konuda ilginç notlar yer alıyordu.

            “Olayın (Malki cinayetinin -N.G.-) olduğu dönemde halen emekli tuğgeneral Mehmet Yüklü bölge komutanı idi. Kendilerine bahse konu olayla ilgili olarak elinizde bulunan klasörün içerisindeki bilgilerin tamamını sözlü olarak ilettim. Kendileri yazılı olarak bu bilgilerin Bursa Cumhuriyet Savcılığı veya İl Jandarma Komutanlığı’na rapor edilmesi emrini verselerdi mutlaka yazılı hale getirilerek yayımlanırdı.”

            Binbaşı Kadir Tahir komutasındaki istihbarat timi tarafından elde edilen pek çok bilgi, işte tam bu noktada “ham istihbarat” olarak kaldı. Oysa bu delillerin değerlendirilmesi ve boşlukların tamamlanmasıyla cinayet soruşturmasında çok daha hızlı yol almak mümkündü.

            Dosyalarda Bekleyen DeliIler

            Olayı soruşturan timin ilk yaptığı işlerden birisi, cinayetten kısa bir süre sonra Bursa Cumhuriyet Savcılığı’nın da istediği telefon kayıtlarına ulaşmak oldu.

            Malki’ye ait cep telefonu görüşmelerinin kayıtları Bursa İl Jandarma aracılığı ile Cumhuriyet Savcılığından yazılı olarak istendi. Binbaşı Tahir’in elde ettiği bu dökümler, soruşturma timi tarafından hazırlanan dosyaya konuldu.

            Daha sonra üzerinde pek çok tartışmanın yapıldığı bu telefon kayıtlarının elde edilmesi aslında hiç de zor değildi. Olayı soruşturan savcılık ya da Osmangazi İlçe Jandarması bile istedikleri zaman bu görüşmelerin dökümünü elde etme imkânına sahiptiler. Ama nedense böyle bir talep gerçekleşmedi.

            İşin daha da ilginç yanı Binbaşı Kadir Tahir, elde ettiği ve halen dosyasında bulunan bu telefon görüşmelerinin kaybolmasıyla ilgili daha sonra mahkemelerde ifade vermek zorunda kaldı. Binbaşı Tahir’in tam da Malki cinayetini soruştururken, pek de teamüllere uygun olmayan bir biçimde Hakkâri’ye tayin edilmesinin ardından da bu görüşmelerin kayıtları hazırlanan dosyada mevcuttu. Burada delillerin listesinin yanı sıra, 13 adet cep telefonuna ait dökümler de bulunuyordu.

            Bu konuda yargılanan soruşturma timinin komutanı olmuştu. Ama halen hiç kimse, Bursa Cumhuriyet Savcılığı’na, İl Jandarma Komutanlığı’na ya da İlçe jandarmaya “Bu telefon kayıtlarını niçin istemediği” konusunda soru sormadı. Binbaşı Tahir, geçtiğimiz yıl 17 Mayıs’ta Ankara’da verdiği ifadede ” talepleri olsaydı mutlaka kendilerine verirdim” diyordu.

            Kendisine yöneltilen bir diğer suçlama, Erol Evcil ve Burhanettin Türkeş’le ilgili elde ettiği telefon kayıtlarını yetkili makamlara iletmemekti. Oysa elde edilen tüm bilgiler, dönemin Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Mehmet Yüklü’ye iletilmiş, ancak kendisi bunların istihbârî değeri olmadığını düşünmüş olacak ki, bunlar yazılı hale getirilmemişti.

            Oysa bunlar arasında, daha o zamandan Burhanettin Türkeş’in, hatta sonradan yakalanan Emin Mengi’nin bile olaydaki rolleriyle ilgili önemli bulgular vardı. Tüm bu gelişmeler mülkiye müfettişlerinin bile aklına şu soruyu getiriyordu. “Acaba olayın faillerinden birisinin ifadesiyle gerçekten de cinayetten önce ilgili birimler ayarlanmış mıydı?’

            Kimin hangi birimleri ayarladığı henüz tamamen aydınlanmış değildi, ama ortada bir gerçek vardı ki, soruşturma bir türlü ilerlemiyordu. Emniyet, savcılık ve jandarma tarafından yapılan incelemeler karşılarına çıkan Evcil isminin üzerine bir türlü gidemiyordu.

            Evcil’in Numaraları Araştırılıyor

            Soruşturma kapsamında jandarma timi bu kez Erol Evcil’e ait numaraların gizlice tespit edilmesi yolunda bir talebi Bursa Jandarma Alay Komutanlığı’na iletmişti. Ancak komutanlık cevap vermekte gecikince, bu kez komutana telefonla ulaşıldı, “cevabın çabuklaştırılması” istendi.

            İl Jandarma Komutanı Hüseyin Yılmaz’ın Evcil’le ilgili düşünceleri çok farklıydı. Her nedense onun “Böyle bir olaya karışmayacak kadar temiz bir çocuk olduğunu”   etrafındakilere söylüyordu.  Evcil’in hesap kayıtları incelendiğinde ise gerçek ortaya çıkacaktı. Komutan Hüseyin Yılmaz, emekli olduktan sonra Evcil’den düzenli olarak para alanlar arasında kayıtlıydı.

            Şirketin muhasebecisi Bayram Bozdemir’in ifadelerine göre bu paralar şirketin resmî kayıtlarına işlenmiyordu. Evcil’in muhasebecisi Bozdemir’in ifadelerine göre şirketlerden Albay Hüseyin Yılmaz’a Ağustos ve Eylül 1998 aylarında iki kez 300 milyon tutarında ödeme yapıldı. Ödenen paralar, bir ajandaya “Hüseyin Yılmaz (Albay maaş)” diye kaydedilmişti. Üstelik Hüseyin Yılmaz’ın oğlu da Erol Evcil’in yanında sigorta stajını tamamlamıştı.

            Soruşturmayla ilgili elde edilen tüm bilgiler işte bu şartlar altında Bursa Jandarma Komutanı Hüseyin Yılmaz’a iletiliyordu. Komutan Yılmaz, Binbaşı Tahir’in Evcil’le ilgili kuşkularını “Bu şahsın olayın içinde yer alması mümkün değil, olayı ona yansıtmak istiyorlar.” cevabıyla reddediyordu. Binbaşı Tahir, Komutan Yılmaz’ın olayın aydınlatılması ile ilgili hassasiyet göstermediğini Bölge Komutanı’na da iletmiş, ancak sonuç alamamıştı.

            Evcil Albay Yılmaz’a Para Ödüyor

            Hem Malki cinayetiyle ilgili, hem de Bursa eski Valisi Orhan Taşanlar hakkında hazırlanan Mülkiye Müfettişleri raporlarında bir isme özellikle dikkat çekiliyor: Bursa İl Jandarma Alay Komutanı Hüseyin Yılmaz.

            Bursa Osmangazi ilçe Jandarma Komutanı Üsteğmen H. Ali Karabattı, müfettişlere ” Hüseyin Yılmazın olay öncesinde ve sonrasında Evcil’le görüştüğünü duyduğunu” ifade etti. Aslında Karabattı’nın kendi el yazısıyla müfettişlere ulaştırdığı bilgi notu tek kelimeyle inanılmaz iddialar içeriyordu.

            “Ben Bursa ili Osmangazi İlçe Jandarma Komutanı iken Bursa-Yalova karayolu üzerinde bir işadamının silahla vurularak hastaneye götürüldüğünün tarafıma bildirilmesi üzerine, olay yerine hareket ettim.

            …Olay sonrası Nesim Malki’nin iş ortağı Erol Erkohen ifadesinin alınması için jandarmaya geldiğinde Erol Evcil’de vardı. Ben Erol Evcil’i sonradan hiç görmedim, kendisini basından tanıdım. İl Jandarma Alay Komutanımız Albay Hüseyin Yılmaz’ın Erol Evcil’le olay öncesi ve sonrası tanışıklığı olduğunu ve görüştüğünü duydum.

            Albay Hüseyin Yılmaz ise aynı raporda geçen ifadesinde, “Kendisine ulaşan bir bilgi olsaydı, gereğini yapacağını” söylüyordu. Jandarma istihbarat timinin hazırladığı dosya kendisine gösterilince ise “bu dosyadan haberdar olmadığını” iddia ediyordu.

            “Evcil’le Aman Aman Bir Samimiyetim Yok”

            Albay Yılmaz, Erol Evcil’le öyle “aman aman” bir samimiyetleri olmadığını, en fazla 4-5 kez görüştüklerini ifade ederken, oğlunun sigortacılık stajını Evcil’in fabrikasında yapmasını da “olağan” buluyordu. Bu ilişki soruşturmayı yürüten müfettişlerce hiç de olağan bulunmamış, aksine “İlişkinin boyutları reddedilemeyecek kadar yakın ve aşikâr” bulunmuştu.

            Emekli olduğunda Evcil kendisine iş teklif etmiş ve onu işe almıştı. Evcil’in yanında çalışan bir başka emekli asker Salim Kukul, kendisine “Evcil’in iyi bir adam olduğunu” söylemişti. Evcil’in muhasebecisi Bayram Bozdemir’e göre ise Salim Kukul Paşa, Evcil’in askerlik sorunlarıyla yakından ilgileniyor ve başka bir iş yapmadan maaş alıyordu.

            Evcil Keşfediliyor!

            O güne kadar jandarma bölgesindeki her önemli olayda olay yerine gelen emniyet güçleri ise, Malki cinayetinde hastaneye gelmeyi tercih etmişlerdi. Çünkü o sıralarda öteden beri yaptıkları gibi Erol Evcil’in etrafında kalkan olmakla meşgullerdi.

            Soruşturmayı yürüten jandarma istihbarat timinin komutanı Binbaşı Kadir Tahir, Bursa’daki emekli bir astsubay B.’den ilginç bir telefon alıyordu. “Bursa’ya geldiğinde bizi ara, sizi misafir edecek çok iyi ağabeylerimiz var.”

            Binbaşı Tahir, kendisinden bir telefon istiyor, bu numaranın Evcil’in şirketine ait olduğu ortaya çıkıyordu. Kuşkular Evcil üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştı. Binbaşı Tahir, Evcil’i ziyarete gitti.

            “Bursa’ya acele gidip Erol Evcil’in tepkisini, vücut dilinin ne anlatacağını öğrenmek istedim. Aniden şirkete gittim, dışarıda karşıladı. Rengi soluk ve heyecanlıydı. Havadan sudan konuştuk. Üniformalıları çok sevdiğini ve misafiri olmamızı istedi. “[8]

            Zincir çözülmeye başlıyordu. Bu arada Korkmaz Yiğit’le yapılan gayr-ı resmî görüşmelerden sızan bilgiler de olayın Evcil etrafında geçtiğini ortaya çıkarıyordu.

            Evcil’in etrafında müthiş bir emniyet kalkanı olduğu ve Özel Harekât’ta görevli üç polis memuru Yaşar, Gazi ve Garip’in olaydan haberdar olduğu bilgisi de soruşturma timine ulaşıyordu. Ama bu bilgiler, jandarmanın üst düzeyinde bir türlü resmî istihbarata dönüşmüyordu. O sıralarda Jandarma Genel Komutanı olan Teoman Koman’a bu bilgilerin ulaşıp ulaşmadığını ise tahmin etmek kolay değildi.

            Binbaşı Kadir Tahir’in Hakkâri’ye tayininden sonra istihbarat timinin çalışmaları hemen hemen durma aşamasına geliyordu.

            Binbaşı Tahir’in Bilgileri

            Jandarma Bölge Komutanlığına Binbaşı Kadir Tahir tarafından yazılan raporda elde edilen bazı bulgular ve iddialar şöyle sıralanıyordu:

            – Nesim Malki, 1995 yılının Nisan ayından başlayarak en son Kasım 1995’e kadar telefonla tehditler almıştır. Bu tehditler yüzünden Kasım 1995’in ilk haftasında PTT’ye başvurup telefonlarını değiştirmiştir.

            – Bu tehditlerin kimler tarafından ve nasıl yapıldığını yakınlarına anlatmamıştır. Ancak 24 Eylül 1995’de Korkmaz Yiğit’le birlikte, İstanbul eski Valisi Hayri Kozakçıoğlu’na giderek tehditleri anlatmıştır. Ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne resmî müracaatta bulunmuş ve bir adet koruma polisi verilmiştir. Ancak Bursa’ya giderken bu koruma yanında yoktur.

            – Malki’nin ketum bir kişilik olduğu, işlerini blok blok yaptığı, her işiyle ilgili ayrı avukatlarının bulunduğu, birbirleri ile temas etmedikleri, kendisinin not tutmadığı ve kaynağı belli olmayan çok miktarda kayıt dışı para ile uğraştığı öğrenilmiştir.

            – Son 8 yılda işlenen cinayetler incelenmiş ve Malki cinayetinin taktik ve yöntem açısından benzeri tespit edilememiştir.

            Çok Özel Değerlendirme Notları

            Aynı jandarma istihbarat raporunda, bir de görüşme yapılan kişilerle ilgili konumlarını gösterir notlar vardı. Bunlar hayli ilginç değerlendirmeler içeriyordu. Bu değerlendirmeleri ifadeleri hiç bozmadan aktaralım.

            Meri B. Malki: Nesim Malki, karısını önceleri Mualla isminde bir kadınla aldattığı için pek üzülmediği gözlendi. Kadının Büyükada’da kumarhanede çalışan bir krupiye ile ilişkisi olduğu, ayrıca İstanbul’da bir dostu olduğu ve buna Ortaköy’de bir bar açtığı tespit edildi. Kadın aynı zamanda kumara aşırı derecede düşkün. Niso’nun öldüğü gün Korkmaz Yiğit’in karışma, Niso’yu Korkmaz bile koruyamadı, diye serzenişte bulunduğu, eve gelen tehdit telefonlarını bizden gizlediği.

            Erol Erkohen: Niso öldükten sonra ölmekten çok korktuğu için Evcil’den iki koruma aldığı. Mali yönden çekindiği için Sümerbank olayını bizden gizlediği, daha sonra samimi olduğu, her şeyi sorulduğunda anlattığı. Ayrıca Niso’nun kadın kız konusuna düşkün olduğu. Herhangi bir bankada gizli hesabı olabileceği. Niso’nun bütün alışveriş ve gayr-ı menkullerine 1/3 oranında ortak.

            Korkmaz Yiğit: Yiğit İnşaat firmasının sahibi. Erzurumlu, Ermeni olabilir. Son 3-4 sene içinde aşırı derecede maddi imkânlara sahip olduğu. Üst düzey bürokratlarla çok samimi. Niso ile Zincirlikuyu’daki Yeşil Vadi evlerine ortak. Bahçeşehir’deki arsa yüzünden Ağa Ceylan ile problemli. Niso ile ilgili geniş bir bilgiye sahip. Erkohen’in bilmediği konular hakkında bilgisi var.

            Hayyam Garipoğlu:  Maktulün (Malki’nin) daha önceleri Bank Indosuez’i alamadığı için banka alma sevdasından Sümerbank’ı ortak olarak aldığı şahıs. Sümerbank’ı alırken, 52 milyon Dolar’ın 26 milyon Dolar’ını Niso vermiş. 26 milyon Dolar için de beraber Vakıflar Bankası’ndan kredi kullanmış. Niso öldükten 3 gün sonra 4 milyon Doları geri ödedi. 15 Nisan 1996 tarihine de 15 milyon Dolarlık çek vermiş. Sümerbank’ta Niso’nun hisselerinin kontrolünü mali Müşaviri Emre Burkçin yapmakta, aynı zamanda Tuncabank eski Genel Müdürü Şükrü Karahasanoğlu, Sümerbank’a genel müdür olmuştur.

            Erol Evcil: Eşrefoğlu Sigorta’nın sahibi. Cavit Çağlar’ın oğlu Mustafa ile tanıştıktan sonra korkunç derecede maddî açıdan yükselmiş. Niso ile Cavit’in çekişmesinden yararlanıp Niso’nun en büyük rakibi olmuş. Niso’nun Korkmaz’dan önce en güvendiği şahısmış. Yanında birisi emniyet müdürü seviyesinde polislikten ayrılmış 8-9 kişi var.

            “Evcil’i Sorgulayın, Olaylar Çözülür”

            Binbaşı Kadir Tahir’in elde ettiği bilgiler giderek berraklaşıyordu. Konuyla ilgili inceleme yapan müfettişlere verdiği bilgi notunda şunları söylüyordu:

            “Eylemin, İstanbul ili ile bir bağlantısı olup olmadığı, kimler tarafından gerçekleştirildiği yönünde yapmış olduğum çalışma ve aldığım istihbârî bilgiler neticesinde, maktulün öldürülmesi eylemini gerçekleştiren kişilerin Bursa’lı işadamı Erol Evcil’den talimat aldıklarını haber aldım. Ancak olayı gerçekleştiren kişilerin kimler olduğu yönünde bilgi sahibi olamadım.”

            Asıl çarpıcı açıklamalar bundan sonra geliyordu. Binbaşı Tahir’in bu bilgileri aktardığı isimlerin listesi hayli kabarıktı:

            “Bu bilgileri dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Asayişten sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Deniz Gökçetin, Asayiş Şube Müdürü Sedat Demir, Müdür Yardımcısı Muzaffer Candan, Cinayet Büro Amiri Başkomiser Turan Yılmaz’ın bulunduğu ortamda kendisine aktardım. İşadamı Erol Evcil’in İstanbul’da bulunması muhtemel adreslerden araştırılarak yakalanması, gözetim altına alınıp sorgusu yapıldığında olayın aydınlanabileceğim açıkladım.”

            Ancak Tahir, onları ikna edememişti. “Evcil’i gözaltına almak sıkıntılı olabilir. Siz eylemi gerçekleştirenlerle ilgili çalışma yapın!” Evcil’in sevgilisi Gülben Ergen’i takip etmek ise sonuç vermemişti.

            Oysa jandarma istihbaratının yaptığı çalışmada, eylemin Evcil tarafından yaptırıldığı duyumu alınmıştı. Ayrıca Evcil’le Alaattin Çakıcı arasındaki bağlantılar da ortaya çıkmıştı. Binbaşı Tahir’in bu bilgi ve duyumları aktardığı bir önemli isim de Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş olmuştu.

            Buharlaşan Jandarma İstihbarat Raporları

            Malki cinayetiyle ilgili o günlerde Jandarma istihbaratı tarafından hazırladığı ifade edilen bir diğer raporda Malki’nin alacak listesi ve pek çok önemli bilgi yer alıyordu. Bu raporun akıbetinin ne olduğu hâlâ bilinmiyor. İşin daha ilginç olan tarafı, jandarma tarafından hazırlandığı belirtilen iki rapordan birincisinde bulunan bazı bilgilerin ikincisinde yer almaması oldu. Bu raporla ilgili yayınlanan haberler, deyim yerindeyse deprem yaratacak kadar önemliydi. Ama tam aksine gündeme bile alınmadı.[9]

            Oysa yıllar sonra ortaya çıkan bilgiler, bu raporlarda yer alan hemen tüm bilgi ve iddiaların doğruluğunu ortaya çıkardı.

             Birinci raporda, Malki cinayeti konusunda, MİT Bursa Bölge Başkanlığı’nın bu konuda oldukça bilgi sahibi olduğu ifade ediliyor. Rapora göre Malki’den borç alanların çoğu geri ödeme yapmamışlardı. Aynı durum, Erol Evcil için de geçerliydi. Rapora göre Evcil, Malki’yle olan ilişkisi boyunca, en yüklü miktarda parayı, Malki’nin ölümünden 3 ay önce almıştı.

            Söz konusu raporda, cinayette Jandarma’nın da ihmali bulunduğu, ancak dönemin Bursa Emniyeti ‘nin cinayetle birinci derece ilişkisi olduğu belirtiliyordu. “Tetikçiler Emniyet mensubu, Şükrü Elverdi’’nin grubu ve Kürt Sıho lakaplı küçük çaplı tahsilâtlar için görev alan bir şahıs.”

            MİT’in Bilgisi Var

            İstihbarat değerlendirmesinde, MİT Bursa Bölge Başkanlığı’nın bu konuda oldukça bilgi sahibi olduğuna da dikkat çekiliyordu. “Bursa ‘da çok tanınmış bir işadamı ile Mehmet Gedik ve ANAP’tan DYP’ye geçen Bursa Milletvekili İbrahim Yazıcı ‘nın baskısından dolayı, MİT olaya ağırlığını koyamadı.”

            Raporda, halen görevde bulunan bazı askeri görevliler suçlanıyordu. “Bu kişilerin, asker kaçağı olduklarını bildikleri halde Erol Evcil’e yardımcı oldukları” da ifade edilmişti.

            ”Mesut Yılmaz Biliyor”

            Rapordaki en önemli iddialardan biri, Nesim Malki’yi Alaattin Çakıcı’nın “Borçluları sıkıştırmaması yönünde tehdit etmesi. Malki, Refahyol döneminde “tehdit edildiğini” Mesut Yılmaz’a aktarıyor. Malki’nin Yılmaz’la yüz yüze mi, yoksa Eyüp Aşık aracılığıyla mı görüştüğü tam olarak bilinmiyor. Fakat anlatılanlardan ortaya çıkan, Yılmaz’ın, olayları ana hatlarıyla bildiği.

            Bir başka istihbarı bilgiye göre, Nesim Malki’nin parasını işleten Korkmaz Yiğit’de, Malki’yle birlikte kendisine gelen tehdidi, “Borçlular bizi öldürecek” kaygısıyla Mesut Yılmaz’a ve dönemin İstanbul Valisi’ne iletiyor. Bu gelişmelerden haberdar olan Çakıcı, Malki ve Yiğit’i tehdide devam ediyor.

            Daha sonra Erol Evcil devreye girerek, Nesim Malki’ye, “Benim Alaattin Çakıcı’yla aram iyi” diyor ve onun yanında Çakıcı’yla telefon görüşmesi yapıyor. Malki’yi de onunla görüştürüyor. Malki, Erol Evcil’e emanet oluyor. Hatta bazı alacaklarını Evcil aracılığıyla tahsil ediyor. Malki’nin ortağı Erkohen, bu ilişkilerden duyduğu rahatsızlığı Malki’ye anlatıyor.

            Jandarma istihbaratının raporuna göre cinayet, Bursa Polis Evi’nde planlanmıştı. Raporda “Dönemin Bursa Emniyet Müdürü Ahmet Demir olayı örtbas eden kilit görevlidir. Olayın, Jandarmanın kayıtsız kalması ve Emniyetin üstünü örtmesiyle bu hale getirildiği açıkça ortadadır.” deniliyordu.

            Raporda belki de en dikkat çekici değerlendirme, bugün bile geçerliliğini koruyan bir tespit olarak ifade edilmiş: ” Üst düzey bazı politikacı ve işadamlarının bu olayın dışında tutularak, birkaç küçük suçlu ile bu dosya örtülebilir duruma getirilmek isteniyor. “

            Jandarma istihbarat raporuna göre, Nesim Malki, öldürüleceğini yakın çevresine sık sık ifade ediyordu. Malki’nin, sonunda MOSSAD’a başvurduğu ve açıklamalar yaptığına da dikkat çekiliyor.

            Malki’nin Alacak Listesi[10]

            Jandarma İstihbaratı tarafından hazırlandığı belirtilen, ancak daha sonraki raporlara alınmayan bir listeye göre Malki’nin borç verdikleri ve miktarları şöyle:

1-        Nergis Holding: 107 trilyon lira (Malki, verdiği borcun karşılığında çek almış).

2-        Nergis Air: 91 trilyon lira (Karşılığında teminat almış).

3-        Mehmet Gedik: 2,3 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

4-        Erol Evcil: 179 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

5-        Korkmaz Yiğit: 108 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

6-        İbrahim Yazıcı: 103 trilyon lira.

7-        Hasan Canlar: 3 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

8-        Özdilek A.Ş. 118 trilyon lira.

9-        Yahya Demirel: 15 trilyon lira.

10-      Hacı Ali Demirel (Veli Sözdinler aracılığıyla): 143 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

11-      Aksa Holding: 41 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

12-      Erol Erkohen: 39 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

13-      Özbek İnşaat: 17 trilyon lira.

14-      Maya inşaat: 11 trilyon lira.

15-      AKS: 19 trilyon lira.

16-      Medi Grup: 10 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

17-      Altın Tavuk: 9 trilyon lira (Karşılığında çek almış).

Dövizle borç aldıkları belirtilenler ise şunlar:

1-        Kamuran Çörtük: 45 milyon Dolar (Malki karşılığında ipotek almış).

2-        Hayyam Gariboğlu: 17 milyon Dolar (Karşılığında ipotek almış).

3-        Hacı Ali Demirel (Veli Sözdinler’in kefil olmasıyla): 30 milyon Dolar (karşılığında ipotek almış)

4-        Ertaç Tinar: 16 milyon Dolar (Karşılığında teminat ipotek almış).

5-        Turgay Ciner: 23 milyon Dolar (Karşılığında ipotek almış).

            Listenin en dikkat çekici yanı, Cavit Çağlar ve Kamuran Çörtük’ün yanı sıra, Hacı Ali ve Yahya Demirel’in de önemli miktarlarda borçla listede yer alması.

            Kısacası tam bir aile fotoğrafı.

            Soruşturma “Emniyet”te

            Soruşturmanın jandarma tarafından yürütülen kısmındaki “tuhaflıklar” neredeyse aynen emniyet düzeyinde de ortaya çıkıyordu. Bu konudaki örneklere Emniyet İstihbarat eski Daire Başkan Vekili Hanefi Avcı ile başlayalım.

            Avcı, o dönemde İstanbul’da önce İstihbarat Şube Müdürlüğü, ardından Emniyet Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Hanefi Avcı, soruşturmayı yürüten müfettişlere verdiği bilgi notunda şunları söylüyordu:

            “Malki’nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra, tahminen 10-15 gün sonra Nesim Malki olayını, Erol Evcil isimli Bursa ilinde muhtelif firmaları olan Malki’nin ortağı veya ilişkide olduğu işadamınca, Malki’ye olan borcunu ödememek için öldürtüldüğü yolunda istihbâri bilgi alınmıştı. Bu bilgi zamanın İl Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’a arz edilmişti. Zannederim o da cevaben benzeri bilgilerin kendisine intikal ettiğini söylemişti.”

            Orhan Taşanlar’a bu istihbaratı veren, İstihbarat Şube Müdürü Adem Demir’den başkası değildi. Gelen bilgiler arasında, Evcil’in bazı görevlilerle menfaat ilişkisinde olduğu, cinayeti Bursa’da tahsilât işleriyle uğraşan kişilere para karşılığı yaptırdığı da bulunuyordu.

            Malki’nin ölümünden önce aldığı tehditlerden İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi de haberdardı. Bu bilgi valilik üzerinden kendilerine ulaşmıştı. Cinayetten sonra da bu konudaki bazı bilgiler aynı şubeye ulaşıyordu. Ne var ki, dönemin Asayiş Şube Müdürü, daha sonra başta rüşvet olmak üzere çeşitli suçlamalardan meslekten atılan Sedat Demir’den başkası değildi.

            Hanefi Avcı’ya göre, aslında Sedat Demir ve ekibi, oldukça önemli ve kuvvetli bilgilere ulaşmıştı. Ancak kendisi o sıralarda Ankara’ya tayin edildiği için işin devamını ancak basından izleme imkânı bulmuştu. Soruşturmanın İstanbul Emniyeti tarafından elde edilen bilgiler doğrultusunda niçin derinleştirilmediğine ise “anlam verememişti,”

            Olayı daha sonra gündeme getirmek isteyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’da, yaptığı bu girişimin bedelini “Köstebek davası ile ödediğini” söylüyordu.[11]

Ancak İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’a bu konuda bilgi verenler, sadece Avcı ve bazı emniyet mensuplarından ibaret değildi.

            Çakıcı-Eken Kaseti

            Erol Evcil ve Alaattin Çakıcı’nın başrollerinde olduğu konuşma kasetleri uzun süre Türkiye gündeminden inmedi. Ancak Kasım 1998’de Aktüel Dergisi’nde yayınlanan bir başka kasette ilginç bir konuşma deşifre edilmişti. Bu kez taraflar Susurluk’un önemli iki ismi, Korkut Eken ve Alaattin Çakıcı’ydı.

            “…Eken- Ben bunu şeye, Orhan Bey’e (Taşanlarda -N.G.-) söylesem mahsuru olur mu senin için? Senin söylediğini söyleyeceğim.

            Çakıcı- Valla abicim işte…

            Eken- Yani, ağabey bir yardım et, filan dedi bana. Belki, dedi, o dışarıdaki senin arkadaşının bilgisi olabilir, dedi. Alaattin sen istemiyorsan ben söylemem yani.

            Çakıcı- Yalnız bu şey, bu bana anlattığın konu için, patron var ya,

            Eken- Heee…

            Çakıcı- Onunla bir konuş. O okey derse anlıyor musun, o İstanbul’dakine, benim anlattıklarımı anlat

            Eken- Tamam Alaattin.

            Çakıcı- Anladın mı ağabey?

            Eken- Anladım, tamam.”

            Aslında Çakıcı’nın sıkıntısı, cinayetin kendisinin üzerinde kalmasından endişe etmesiydi. Hangi sebeple olursa olsun, cinayeti kimin işlediği konusunda ayrıntılı bilgiler Orhan Taşanlar’a çeşitli kanallardan ulaşmıştı.

            Korki Haber Veriyor: “Evcil Yaptırdı”

Korkmaz Yiğit, tıpkı Evcil gibi hızlı yükselen ve çöken zenginler arasında yer alıyor. Yiğit, 1978 yılından sonra iş hayatına atıldı. 1980 yılına kadar hep İstanbul dışında iş yaptı.

            Yiğit, 90’lı yıllarda daha çok İstanbul Etiler ve Ulus’ta yaptığı lüks konutlarla tanınan bir müteahhitti. İkinci bankası Türkbank’ı alana kadar lüks konut dışında yaptığı diğer işler bilinmiyordu. 1997’nin Mart ayında Garanti Bankası’nın da sahibi Doğuş Holding’ten 85 milyon Dolar’a Bank Ekspresi aldığında bile bu kadar “sükse” yapmamıştı. Bank Ekspres’ten sonra Ekspres Yatırım, Ekspres Leasing, Ekspres Factoring ve Ekspres Danışmanlık’ı kurarak inşaat sektörünün yanı sıra finans sektörüne girdi. Şirketlerinin sayısını arttıran Yiğit, 1997 sonunda tüm şirketlerini holding çatısı altında topladı. Yiğit’in Türkbank’la başlayan çöküşü, basındaki büyük atılımlarını da bitirdi.

            Yiğit’in, Evcil’le olan en önemli irtibat noktalarından birisi ise Malki’ye olan borcu konusunda Evcil’i aracı yapması. Bunların hepsinden önemlisi ise cinayeti kimin işlediğini başından beri biliyor olması. Üstelik bunu çok önemli bir isme de anlatmıştı.

            Korkmaz Yiğit, dönemin İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş’a, telefonda Malki cinayetinden Çakıcı’yla olan ilişkisine kadar pek çok konuda bilgi vermişti.

            “Nesim Malki’yi öldürülmeden bir ay önce tanıdım. Ona kendi aramızda Niso derdik. Erol Evcil ile ortak olduğunu öğrendim. Evcil, Niso’yu sıkıştırıp para alıyormuş, benden yardım istedi. O sırada Hayri Kozakçıoğlu İstanbul Valisi idi. Ona götürdüm, durumu izah etti. Vali, konuyla yakından ilgilendiğini ifade etmişti. Hayri Bey de ona önerilerde bulundu. Çıktık. Bana hemen telefon geldi, Ben Çakıcı, abi Niso’yu koruma, o benim ekmek kapım”dedi. ‘Ben İstanbul’dan 15-20 kişiye her sene fatura çıkarırım, iki kere de Niso’ya sıra gelir. Onu korumaktan vazgeç’ dedi. ‘Peki, kardeşim’ dedim.”

            “Dinleyen Polislere İhbar Olsun!”

            Korkmaz Yiğit, “kimyasını bozan” telefonu şöyle anlatıyordu: “Çakıcı, beni Malki cinayetinden bir gün sonra yine aradı ve Malki’nin öldürülmesinden Evcil’i sorumlu tuttu. Dinleyen polislere ihbar olması için telefonda bunları anlattığını söyledi.”

            Ve Tartışılan Bürokrat: Orhan Taşanlar

            İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden Bursa’ya vali olarak tayin edilen Orhan Taşanlar’da, Susurluk sürecinde ve daha önce ortaya çıkan çeşitli tartışmalarda adı geçen önemli bir emniyet mensubuydu,

            Erol Evcil, Malki cinayeti zanlısı olarak aranmaya başlandığında, Taşanlar’da Bursa Valisi olarak görev yapıyordu.

            30 Ekim 1999 tarihli Hürriyet’te Fatih Altaylı, yazısına hayli ilginç bir başlık atıyordu: “Demirel, Taşanlar’ı; Taşanlar, Evcil’i”

            Altaylı’nın gündeme getirdiği iddialar çarpıcıydı. Evcil’in bir yıl saklandığı Bursa’da, üstelik tam da Taşanlar merkeze alındıktan sonra yakalanıvermesi doğrusu çok dikkat çekiciydi. Altaylı, bir adım daha ileri giderek soruyordu:

            “Evcil’i koruyan Bursa Valisi Taşanlar’da, peki Taşanlar’ı koruyan kim? Taşanlar pek çok ‘Valiler Kararnamesi”ni atlatmıştı. Buda Taşanlar’ın siyaset üstü bir hamisi olduğu izlenimini uyandırıyordu. Son kararnamede de, Taşanlar’ın görevden alınması çok zor oldu. Kararname Köşk’e takılıp durdu.

            Süleyman Demirel, iki valinin merkeze alınmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Bunlardan biri Bursa Valisi Orhan Taşanlar’dı. Kararname üç ayda imzalanabildi. Süleyman Demirel bu kez Taşanlar’ı koruyamadı. Taşanlar, Süleyman Demirel’in korumasına rağmen tutunamadı. O tutunamayınca Evcil’de yakayı el verdi.”

            Aile Fotoğrafından Yansımalar

            Orhan Taşanlar’ın dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le yakın olduğunu aslında herkes biliyordu. Ama Bursa Valisi’nin merkeze alınması sırasında adeta bu yakınlığı belgeleyen bir olayı yine aynı yazıdan okuyalım:

            “Orhan Taşanlar’ın görevden alındığı haberi, resmî açıklamadan önce basma sızmış ve Kamuran Çörtük’e ait BRT bu haberi vermişti. Sonraki gelişmeler dramatik. Vali Taşanlar, Kamuran Çörtük’ü arayarak haberi yapan muhabirin kimliğini ve haberi kimden aldığını öğrenmek istemişti. Kamuran Çörtük de muhabire sordurtarak haber kaynağını öğrenip Taşanlar’a bildirmişti.

            Böyle bir yaklaşımın basın ahlakıyla ilgisi olmadığı için Basın Konseyi, Radyo D Haber Müdürü Özay Şendir’in başvurusu üzerine bu olaydan dolayı Kamuran Çörtük’ü kınamıştı.

            Bakın şimdi siz şu ilişkiler ağına. Kamuran Çörtük, görevden alınmasıyla ilgili bilgiyi sızdıran kişiyi, Süleyman Demirel’in korumasındaki Taşanlar’a bildiriyor.

            Peki, Kamuran Çörtük kim? O da Süleyman Demirel’in ‘İşte bu da benim ailem’ diyerek, Cavit Çağlar ve Ali Şener’le birlikte fotoğraf çektirdiği üç işadamından biri.

            Daha sonra birer birer yolsuzluk gündemine düşen bu garip aile fotoğrafındaki başka isimler ve onların yakınları, Malki cinayeti etrafında ortaya çıkan ilişkiler zincirinde sürekli karşımıza çıkıyordu. Özellikle de Cavit Çağlar.

            Taşanlar Evcil’i Tehdit Etti mi?

            Aile fotoğrafının yansımalarını ve Çağlar’ı sonraki sayfalara bırakıp tekrar Taşanlar’a dönelim. Vali Taşanlar, Evcil’i kolladığı ve bunu bazı siyasetçi ve emniyetçilerle yakınlığı nedeniyle yaptığı iddialarını her zaman reddetti.

            Daha sonra bir başka önemli iddia ortaya çıktı. Malki cinayetinin tetikçisi olarak yakalanan Burhanettin Türkeş, Taşanlar’ı, “Evcil’den 2 milyon Dolar isteyip alamadığı için Malki dosyasını açmakla” suçluyordu. Bu durumu Türkeş’e bir başka zanlı, Şükrü Elverdi aktarıyordu.

            “Dilleri Kesilecek!”

            Taşanlar, bu iddiaya büyük tepki gösteriyordu. 8 Mart 2000 tarihinde Show TV’de Reha Muhtar’ın sorularını cevaplandırırken, iddia sahiplerini “Benim haysiyetime dil uzattılar, dilleri kesilecek.” diye âdeta tehdit ediyordu. Taşanlar, bu konuda çıkan haberlere cevap verirken bir hayli de iddialıydı:

            “Sayın Muhtar, ben bu haysiyet cellâtlarının manşete taşıdıkları ifadelerden sonra bir araştırma yaptım. Burhanettin Türkeş’in ne şekilde ifade verdiğine ulaşmak istedim. Ben bu ifadelere ulaştım. Burhanettin Türkeş’in, Orhan Taşanlar’la ilgili tek bir satır, Orhan Taşanlar’ı ima edecek tarzda, ismi geçecek şekilde bir ifadesi varsa ben bu suçlamayı kabul ediyorum.”

            Tutanaklara Geçmeyen ifadeler

            Gerçekten de ne Reha Muhtar’ın elindeki ifadelerde, ne de Taşanlar’ın gösterdiği metinlerde böyle bir söz ya da ima yoktu. Ama gerçek kısa zaman sonra ortaya çıkacaktı.

            Orhan Taşanlar hakkında, merkeze alındıktan sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen iki mülkiye müfettişi tarafından yapılan incelemede müthiş bir bulguya ulaşılıyordu.

            Bursa Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılan sorguda, Burhanettin Türkeş, Taşanlar’la ilgili iddiayı gündeme getiriyordu. Bu ifadeler ses bandı kayıtlarının deşifre metninde yer alıyordu. Ayrıca aynı ifadeler yine emniyetin elinde bulunan videokasetlerde görüntülü olarak bulunuyordu. Ama her nedense, Taşanlar’la ilgili bu kısımlar 20 Kasım 1999 tarihli ifade tutanağına geçirilmiyordu.

            Taşanlar’la ilgili ön inceleme raporunda çok daha önemli bir noktaya dikkat çekiliyor ve Evcil’in kendi ifadelerinde ” Taşanlar bana böyle bir teklifte bulunmadı. Ama Taşanlar’ın kendisini ziyarete gelenlere ‘Bu işin içinde Evcil var. Bu işi Evcil’e bağlayacağım’ dediğini duydum.” demesi şu şekilde değerlendiriliyor:

            “Malki cinayetine azmettirmekten yargılanmakta olan (Evcil’in), cinayetle ilgili dosyanın açılmaması hususunda Vali Orhan Taşanlar ile her ne şekilde olursa olsun bir pazarlık içinde bulunduğunu, doğrudan müfettişliğe itiraf etmesi azmettirici olduğunu itiraf etmesi mahiyetinde olacaktır. Bu nedenle böyle bir teklifin geldiğini, yukarıda açıklanan dolaylı anlatımdan daha açık bir şekilde itiraf etmesi beklenmemelidir. “

            Yani, özetle İçişleri Bakanlığı raporunda, Evcil’in de Taşanlar hakkında, Burhanettin Türkeş’in ifadelerinde yer alan iddiaları “dolaylı olarak anlattığı” değerlendirmesi yapılıyordu.

            Nitekim raporun sonuç bölümünde halen merkez valisi olarak görev yapan Orhan Taşanlar’la ilgili “soruşturma izni verilmesi gerektiği kanaat ve sonucuna varıldığı” da belirtiliyor.

            Aslında bunlar Taşanlar’la ilgili yapılan ilk soruşturma talebi değil. Daha önce de İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri tarafından hazırlanan bir başka raporda, kamuoyunda “örtülü ödenek skandalı” olarak bilinen ve Selçuk Parsadan’ın yargılandığı davayla ilgili Orhan Taşanlar’ın da aralarında bulunduğu bazı emniyet mensuplarının ihmal ve kusuru bulunduğu ifade edilmişti.

            Taşanlar, “Nasıl olup da kendisinin Bursa Valiliği’nden alınmasının üzerinden daha bir hafta geçmeden Evcil’in yakalandığı” sorularına, “Biz çalışmasını yaptık, onlar sadece bir ihbar üzere yakaladılar.” cevabını veriyordu. Ama onun Bursa Valiliği ile ilgili hatırda kalanlar, imam-hatiplerde başlayan başörtüsü zulmüne Bursa’da öncülük edip olayları tırmandırması oldu. 28 Şubat’ın mimarlarına sıcak gelen bu uygulamalarını, gerçekte niçin bu kadar “abartılı” bir gerginliğe dönüştürdüğü ise, sonradan ortaya çıkacak skandallarla birlikte daha anlaşılır hale geliyordu.

            23 Ekim 1998’de Bursa Olay TV’ye konuşan Orhan Taşanlar, hakkındaki iddiaları şöyle yalanlıyordu:

            “Nesim Malki cinayeti üzerindeki sır perdesini ben kaldırdım.” Taşanlar, soruşturmanın seyriyle ilgili de bir hayli iddialıydı: “Faili meçhul olarak bekleyen Malki cinayeti dosyasını, Bursa’ya vali olarak geldikten sonra ben açtım. Bu dosyayı açarken yanımda bir kişi vardı. Zaman içinde iki, üç, dört, sekiz kişi oldu. Bu dosyayı takip ettik. Operasyon aşamasında bu sayı on oldu. Eğer onbirinci kişi varsa, ben bunu yaptım, diyorsa buradayım, çıksın karşıma.”

            Kaybolan Deliller

            Malki cinayeti soruşturmasını yürütenlerin en sık karşılaştığı konu, kaybolan deliller oldu. Nedense, Malki’ye ait ve onun en önemli sırlarını taşıyan defterler, bilgisayar kayıtları, telefon görüşmeleri birer birer ortadan yok oluyordu.

            Evcil’e Teslim Edilen Çanta ve Kayıp Defter

            Malki cinayetinin kilit ismi ve daha sonra İsrail’e kaçan Erol Erkohen’in, soruşturma kapsamında verdiği bir ifade son derece dikkat çekiciydi. Erkohen, “cinayetten sonra Bursa Emniyet Müdürü’nün makamında gördüğüm Malki’nin çantasını Erol Evcil aldı. Sonra çantayı Evcil bana verdi. Ancak içinde Malki’nin alacaklarını kaydettiği özel defter yoktu.” diyordu.

            Bu tür cinayetlerin hemen ardından sıkça yaşandığı gibi Malki’ye ait bilgi ve belgeler birer birer ortadan kayboluyordu. Ama bu kez ortaya çıkan çok daha ilginçti. Malki’nin çantası, olayda daha sonra azmettirici olarak yargılanan Evcil’e teslim ediliyor ve çantadaki bir defter kayboluyordu.

            Malki cinayeti çerçevesinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nce ifadesi alınan Erkohen’in ifadeleri, işin emniyet boyutuna ait çarpıcı bağlantılara işaret ediyordu. Erol Erkohen, Malki cinayetinin hemen ardından Bursa Emniyet Müdürü Ahmet Demir’in makamına çağrıldı.

            Erkohen, “Makama girdiğimde, Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Erol Evcil ve Yusuf İlhan’la birlikte oturuyordu. İçerde Nesim Malki’nin siyah çantası gözüme çarptı.” diyordu. Daha sonra Erol Evcil, Erkohen’i “Hadi benim büroma gidelim.” diyerek bürosuna davet ediyordu. “Evcil çantayı da aldı, birlikte bürosuna gittik. Evcil, Malki’nin çantasını büroda bana verdi. Ben çantayı açtığımda Malki’nin para ilişkilerini tuttuğu defterinin olmadığını gördüm.”

            Erkohen, Evcil’e çantayı nereden aldığını sorunca, aldığı cevap, yatsıya kalmadan sönen cinsten olmuştu. “Çantayı bana, Malki’nin şirketinde çalışan Mehmet Kaya verdi. Kendisi çantayı hastaneden almış.”

            Ancak, Erol Erkohen, çantanın peşini bırakmadı. “Oysa ben bu kişiye daha sonra sorduğumda, çantayı şirkete teslim ettiğini söyledi. Demek ki çanta hastaneden direkt emniyet müdürünün makamına getirilmiş.”

            Defterle ilgili olarak sorgulanan dönemin Bursa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Yusuf İlhan, çantada bulunduğu iddia edilen senet ve defteri görmediğini söyledi. Malki’nin eşi Meri Malki ise cinayet sonrası kendisine boş bir çanta verildiğini açıkladı.

            Evcil: “Niso’nun Çantası Cihat’ın Elindeydi”

            Erol Evcil, cinayetin azmettiricisi olarak yakalandıktan sonra emniyette verdiği ifadesinde çanta konusunda şunları söylüyordu:

            “Niso’nun o dönem İstanbul satış müdürlüğünü yapan Cihat Alkanlı cenaze işlerini takip etmek üzere Bursa’ya geldi. Cihat Alkanlı cenaze işlerini takip ettikten sonra şirket merkezine geldi. Biz Erol Erkohen ile jandarmaya gitmek için dışarıya çıktığımızda, benim ofisimin önünde sekreterle görüşmekte olan Cihat Alkanlı’yı gördüm. Elinde Niso’nun çantası vardı.

            Bu çantanın Niso’ya ait çanta olduğunu görür görmez anlamıştım. Çünkü özelliği olan bir çanta idi, 6 aydan bu yana da bunu kullanıyordu. Her Bursa’ya gelişinde de bu çantayı getirirdi. İşyerimden kalkıp, Erol Erkohen ile birlikte jandarmaya, Nesim Malki’nin özel eşyalarını almaya giderken bu arada, yani yanımızda bulunan Cihat Alkanlı’nın elinde görmüştüm, ondan sonra çantanın ve çanta içerisinde iddia olunan evrakların akıbeti hakkında bilgim yoktur. Bunu bilse bilse Erol Erkohen ile Cihat Alkanlı bilir.”

            Malki’nin kayıp defteri üzerindeki sır perdesi, bulundu-bulunmadı tartışmaları arasında bir türlü ortaya çıkmadı.

            3 Kasım 1999’da gazetelere yansıyan bir haber “Malki’nin alacak defteri bulundu.” diyordu.

            “Yalova yolu üzerindeki kırmızı ışıklarda öldürülen ünlü tefeci ve işadamı Nesim Malki’nin cinayet sonrası kaybolan alacak-verecek defteri Evcil’in yakalandığı evde polis tarafından ele geçirildi.”

            Haberde ayrıca Malki’nin defterinin Bursa Emniyet Müdürlüğü tarafından incelendiği ve adları geçen kişilerin de incelemeye alındığı ifade ediliyordu.

            “Hayır Bulunmadı”

            Ancak bu haber, nedense tam bir ay sonra, bizzat Bursa Emniyeti tarafından yalanlanıyordu.  3 Aralık 1999’da Bursa Emniyet Müdürlüğü, kayıp defter için bir açıklama yapıyor, “Tefeci Malki’nin, öldürüldüğü sırada otomobilinde bulunduğu ve cinayetin ardından ortadan kaybolduğu iddia edilen alacak defteri, Erol Evcil’in üzerinden çıkmamıştır ve halen bulunamamıştır.”

            Kaybolan Sim Kart

            Türkiye, kurallar dahilinde ya da dışında telefonların en rahat dinlendiği ya da izlendiği ülke. Ama en kritik olaylarda gereken kayıtlara ve görüşmelere ulaşmak neredeyse imkânsız hale geliyor.

            Nesim Malki’nin özel görüşmelerini yaptığı cep telefonuna ait sim kart da aynı akıbete uğramıştı. Malki’nin, sadece özel konuşmalarda kullandığı cep telefonu kartı, cinayetten sonra kaybolmuştu.[12]

            Cinayetten hemen ardından Malki’nin evine ilginç ziyaretçiler geldi. Gelenler polis olduklarını söylüyordu. Üç kişi, polis kimliklerini göstererek, Meri Malki’den eşinin cep telefonunu istediler. Sim kartını aldıktan sonra telefonu geri veren bu kişiler, soruşturma tamamlanınca kartı da geri getireceklerini söylediler.

            Ancak ” polisler” kartın alındığına ilişkin hiçbir tutanak düzenlememişlerdi ve sim karttan bir daha haber alınamadı. Zira telefonun numarasını ailesinden bile gizleyen Malki, numaranın kaydını da başkasının üzerine yapmıştı. Soruşturmayı yürütenlerin daha sonraki çabaları bu kartın sırrını ortaya çıkarmaya yetmedi.

            Evcil’e Emniyet Kalkanı

            Evcil, gerek askerlik sorunuyla ilgili olarak gerekse de Malki cinayeti soruşturmasında, nedense aylarca arandı ve bulunamadı. Bursa Emniyeti’nin eski ve yeni bazı mensuplarının Evcil’in etrafında ciddi bir koruma kalkanı oluşturduğu, bizzat konuyu inceleyen müfettişlerin raporlarında ifade edildi.

            Burhanettin Türkeş’in 19 Kasım 1999’da Bursa Emniyeti’nde verdiği ifadenin bir bölümünü okumak bile, Evcil’in nasıl bir ilişki ağının parçası olduğunu göstermeye yetiyor.

            “Erol Evcil’in başından beri söylediğim gibi em-niyet ile çok yakın ilişkileri vardı. Tüm üst düzey görevlilerle beraber yiyip içiyorlardı. Tabii ki Nesim Malki olayından sonra Erol Evcil benim yakalanmamı istemezdi. Ben yakalandığım takdirde konular ortaya çıkacak ve Erol zor durumda kalacaktı.

            Ben de yapı olarak bir yere saklanmayı sevmeyen bir insanım. Rahat hareket eden, dolaşan biriyim. Hatta arandığım dönemlerde bir defasında Şevki Dinçal ve Ahmet Demir beni görmüş, Erol’a bunu söylemişler. Erol bana, ‘Çok geziyorsun. Seni Müdür Ahmet Demir ve yardımcısı Şevki Dinçal bile görmüş.’ diye beni uyardı. Buradan da gizli bir şekilde korunduğumu düşünüyorum.”

            Evet, Evcil’de, yakın çevresi de gerçekten Bursa’da bir hayli “emniyet” altındaydı. Evcil’le yakın olan emniyet mensubu isimler arasında Bursa eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir’le ilgili iddialar ayrı bir yer tutuyor. Bursa ve daha sonra tayin edildiği İzmir’de Emniyet Müdürlüğü yapan Demir, Evcil’den rüşvet almak suçundan yargılandı. Bu dava kamuoyunda ses getirdi, ama asıl bir başka dava dikkatlerden kaçıyordu.

            Ahmet Demir, Evcil’in askerden kaçmasına göz yumduğu için Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Evcil hakkında çıkarılan gıyabi tutuklama kararını yerine getirmemekle suçlanıyordu.

            Demir, geçtiğimiz yıl Şubat ayındaki mahkemesinde Evcil’den rüşvet aldığı suçlamasıyla ilgili şunları söylüyordu:

            “Yusuf İlhan (Bursa eski Emniyet Müdür Yardımcısı) ve Erol Evcil, kızımın Bilkent Üniversitesi’ni kazandığını duyunca burs vermek istediklerini söylediler. Önce kabul etmedim, ama sonra ikna oldum.

            Ahmet Demir, Malki cinayeti soruşturmasında ihmali görüldüğü için Bursa’dan İzmir’e atandı, daha sonra da İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı raporlarla birlikte açığa alındı. Raporlara göre, Demir’le Evcil arasındaki ilişki halen devam ediyordu. Yine raporlara göre kızı için verilen burs miktarları belirlenmişti, ama Demir’in bizzat kendisine verilen paralar belirlenememişti. Ama İzmir’e atanmasının ardından hesaplarına kimliği belirsiz kişiler tarafından 16 defada toplam 3 milyar 100 milyon lira para yatırıldığı tespit edildi.

            Ahmet Demir, Evcil için 5 adet silah ruhsatı düzenlemişti. Ayrıca Evcil aranırken “Belirtilen adreste bulunamadı” yazılarının pek çoğunda imzası bulunuyordu. Demir, geleceğini de Evcil’in Eşrefoğlu sigorta şirketinde yaptırdığı 15 milyarlık sigorta ile garantiye almıştı.

            Demirle ilgili en önemli iddialardan birisi de “Tefeci Nesim Malki’nin borç ve alacak kayıtlarını içeren defteri yok ederek, Cavit Çağlar’ın da aralarında bulunduğu işadamlarını kurtardığı.” Bu nedenle Malki’nin kimden ne kadar alacağı olduğu konusunda Jandarma İstihbaratı’nın yaptığı çalışma dışında kesin verilere ulaşmak halen mümkün olmadı.

            “Malki’de Adınız Geçiyor”

            Erol Evcil, daha Malki cinayetiyle ilgili hakkında dava açılmadan önce gelişmelerle ilgili sürekli olarak “bilgilendiriliyordu.” Yine Bursa eski Emniyet Müdürü olan Kemal Bayrak, Erol Evcil’in yanında bulunan eski Müdür Yardımcısı Yusuf İlhan’a şunları söylüyordu:

            “Malki konusunda sizlerin adı geçiyor. Operasyon yapmaya mecbur kalacağız.” Bu bilgi üzerine Evcil “ortalık yatışıncaya kadar kalmak üzere” yurtdışına çıkıyordu.

            Evcil’in yanında bulunan eski Emniyet Müdür Yardımcısı Yusuf İlhan, gerek Ahmet Demir’le, gerekse de sonraki Emniyet Müdürü Kemal Bayrak’la olan ilişkide kilit rol oynamıştı. Ancak Yusuf İlhan’ın asıl önemli rolü, Evcil’i, Çağlar ailesi ile tanıştırmasıydı. O dönem Bursa Emniyet Müdür Yardımcısı olan İlhan, Evcil’i önce Mustafa Çağlar’la, daha sonra da Cavit Çağlar’la tanıştıran isimdi. Daha sonra ise emekliliğini Evcil’in yanında çalışarak geçirmeye başladı.

            Bursa Emniyeti’nde bu konuda rolü ya da ihmali olmakla suçlanan daha çok isim vardı. Nitekim bu isimler daha sonra Malki soruşturmasında yargı önüne çıkarılacaktı.

            Ancak burada asıl önemli olan Bursa Emniyeti’nin haberdar olduğu pek çok bilgi notunun, dönemin daha üst düzey Emniyet yetkilileri tarafından da bilinmesiydi. Örneğin, bu konuda düzenlenen ve Bursa polisinin ihmalini ortaya koyan bir polis başmüfettişi raporu, dönemin Emniyet Genel Müdürü Alaattin Yüksel’e de iletiliyordu. Ancak Yüksel konunun üzerine gitmemiş, daha sonra da bu rapor “kaybolmuştu”

            Evcil’in Polisleri Zorda

            Erol Evcil’le yakınlığı başta olmak üzere hakkında çeşitli iddialar ortaya atılan İzmir Emniyet Müdürü Ahmet Demir, İçişleri Bakanlığı tarafından 24 Ekim 1998’de açığa alındı. Hakkındaki soruşturmanın selameti açısından açığa alman Ahmet Demir’le ilgili İçişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği iki mülkiye başmüfettişi inceleme yaptılar. Ön çalışma tamamlanınca soruşturmanın selâmeti açısından, Demir’in açığa alınması teklifinde bulundular. Mülkiye müfettişlerinin talebini uygun bulan İçişleri Bakanlığı da Demir’i açığa aldı.

            Bursa Emniyet Müdürlüğü’nde uzun süre terörden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı olarak görev yapan ve şehirde herkes tarafından tanınan Yusuf İlhan, Malki cinayetiyle ilgili davada halen tutuklu olarak yargılanıyor.

            Malki’nin Ünlü Ziyaretçileri

            Nesim Malki’nin ortağı Erol Erkohen’in şoförü Ahmet Türkyılmaz ise daha sonra verdiği ifadesinde Malki’nin İstanbul Şişli’deki Facto Kapital Şirketi’ne sık sık uğrayan bazı isimlerden söz ediyordu: İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş eski Şube Müdürü Sedat Demir, Mali Şube eski Müdürü Salih Güngör ve Bursa eski Valisi Necati Çetinkaya. Daha da ilginç olan, Malki’nin bu bürosuna yapılan polis baskınına rağmen, “borçlular ve hesaplara ait defterlerin bulunmamasıydı.” Oysa aynı tarihte yayınlanan yerel Bursa 2000 Gazetesi’ne göre “Malki’nin hesapları bu binada tutuluyordu” ve “Malki’ye borcu olan işadamlarının yanı sıra, milletvekili ve bakanların da isimlerinin bulunduğu liste ve çek-senetlere el konulmuştu.”  Ancak haberin aksine İstanbul Emniyeti Mali Şubesi’nde bu konuda hiçbir kayıt bulunmuyordu.

            Sonuçsuz Soruşturma

            Malki cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturmanın dikkat çekici yönleri böyleydi. Soruşturmada aktif olarak yer alan bir görevli, aksaklıkları teknik olarak şöyle özetliyordu:

            “- Gerek Jandarma, gerek Emniyet, gerekse de ilgili güvenlik ve yargı birimlerinde Malki soruşturmasının her aşamasında çok önemli görev ihmalleri tespit edilmişti. Ancak bu birimler ve görevliler hakkında açılan soruşturmalardan ciddi sonuçlar alınamadı. İhmali bulunan bazı görevlilerle ilgili soruşturma bile açılmadı.

            – Profesyonel bir cinayet, adeta sıradan bir eylem gibi ele alınarak, olay anında bulunabilecek deliller adeta yok edildi. Oysa Malki’nin ekonomik gücü, kaynakları uluslararası bağlantıları üzerinde çok daha kapsamlı çalışmalar yapılabilirdi.

            – Nesim Malki, İstanbul’da yaşadığı halde ilişkileri ve kontrol ettiği para zinciriyle ilgili derin araştırmalar yapılamadı. Bu konuda en başından itibaren işbirliği yapması gereken asker ve Emniyet mensupları bunu sağlayamadılar. Ayrıca cumhuriyet savcılıkları da bu koordinasyon içinde yer almadı. Pek çok sorgu bilgisi başta olmak üzere önemli deliller ortada kaldı ve gerekli birimlere ulaşamadı.”

7. BÖLÜM

EROL EVCİL SİGORTA, ZEYTİN, UÇAKLAR VE BİR CİNAYET

            30 Yaşında Zengin Bir Biyografi

            Gazeteler, onun ancak iki görevlinin kollarında yürüyebilen bitkin fotoğraflarını bol bol yayınladılar. İşte bu bitkin adam Emniyet ifadesinde kendisini şöyle tanıtıyordu:

            “Ben yukarıda hüviyet bölümünde görüldüğü gibi Mudanya İlçesi Çepni Köyü doğumluyum. Çocukluğum ve ilk yıllarım köyde geçti. İlkokulu Çepni Köyü’nde okudum. Ortaokulu Bursa merkezdeki Yıldırım Beyazıt Okulu’nda tamamladım, daha sonra Bursa Merkez Tophane Teknik Meslek Lisesi’ni birincilikle bitirdim, Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. İşletme Fakültesi 3. sınıfa kadar okudum, daha sonra iş hayatımın yoğunlaşması nedeniyle tahsilime devam edemedim…”

            Bu yorgun ifadeleri veren adam, aslında daha yirmili yaşlarının sonunda ülkenin sayılı zenginlerinden birisi olmaya doğru ilerleyen Erol Evcil’den başkası değildi.

            Balıkesir’e dünyanın en büyük zeytin tesislerini kurarak adından söz ettiren Erol Evcil, daha sonra ortaya çıkan olaylar ve ilişkiler zinciriyle adından söz ettirdi. Eze markası adı altında piyasaya sürdüğü zeytinlerle adını duyuran ve sonrasında “Zeytin Kralı” olarak anılan Erol Evcil, daha 30 yaşındayken ülkenin sayılı zenginlerinden birisi oldu ve artık “Zeytin Kralı” olarak anılmaya başlandı. Tahsil hanesinde Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu deniliyor. Tabi, sahte öğrenci belgeleriyle ilgili iddiaları saymazsanız.

            Daha 20 yaşındayken kurduğu Eşrefoğlu Turizm Şirketi’nin ardından Evcil’in hayatı hızla değişti. Sigortacılıkta kasko işi yaparken, yeni bir alan keşfetti, otomobil yedek parçacılığı. Siyaset ve iş dünyasının önemli ismi Cavit Çağlar’ın oğlu Mustafa Çağlar’la olan dostluğu onu “iplik işi” ile tanıştırdı. O dönemdi iplik aldığı iki önemli isim var. Cavit Çağlar ve Ali Osman Sönmez. Bu ilişkiler ve Evcil’in arkasında Cavit Çağlar’ın olduğu dedikoduları, ilerleyen yıllarda Malki cinayeti başta olmak üzere pek çok olayda gündeme gelecekti.

            Evcil’i iplikle uğraşırken tanıyanların sayısı pek fazla değildi, ama asıl çıkışını Eze Zeytinleri ile yaptı. Kısa sürede Türkiye zeytin rekoltesinin yüzde 80’ini kontrol edecek hale geldi. Yıllık ihracatı 20 milyon Dolar’ın üzerine çıktı.

Üç uçaklı trilyoner olarak, önce pahalı sevgililer, ardından en küçüğü seçim gezilerine uçak tahsis etmekten başlayan “ilişkiler’ edindi. Özel zevklerini soranlara “uçakla

gezmek” cevabını verdi. Bu zevk daha sonra Susurluk zincirinin önemli isimlerini “uçakta gezdirmeye” dönüşse de Evcil’in pahalı uğraşları olarak hafızalarda yer aldı.

            Evcil’in biyografisini kısaca anlatmak gerçekten zor. Çünkü 30’lu yaşlara sığdırdığı ilişkiler zinciri o kadar karmaşık ve geniş ki, küçük ayrıntılarla bu bölümü şimdilik noktalamak yerinde olacak.

            Bunlardan belki de en ilginç olanı, Evcil’in, zeytin işinden kısa süre önce, İş Bankası’nın ortaklarından olan Anadolu Sigorta’nın Bursa acentesi olarak çalışmasıydı. İş Bankası kısa süre sonra Evcil’in hayatım değiştirecek kapıları ona açacaktı.

            Altın Anahtar İş Bankası

            1994-96 arasında Ünal Korukçu başkanlığındaki İş Bankası yönetimi, Erol Evcil’e toplam 30 kez kredi kullandırmıştı.

            Banka yönetiminin 23 ayrı onay kararı çıkartarak Evcil’e verdiği kredilerin değeri 175 milyon Dolar’a ulaşıyordu. Banka Ünal Korukçu döneminde 1994-96 yılları arasındaki 22 aylık bir süre içinde Evcil’e, bu kredileri zor durumda olduğunu bile bile vermişti.

            Bu kredilerin bir bölümü doğrudan Erol Evcil’in şahsına açılmıştı. Kalan bölümü ise Evcil’e ait olan Eze Zeytin, Erev Tekstil, Eşrefoğlu Sigorta, EEV Otomobil gibi şirketlere verilmişti.

            Korukçu: “Cesur Genel Müdür”

            Kararların tümünün altında bir tek imza vardı; Genel Müdür Ünal Korukçu’nun. Evcil’in yasadışı ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte İş Bankasındaki görevinden istifa etmek durumunda kalan Ünal Korukçu, Evcil’in hızlı yükselişinde gerçekten önemli bir rol oynamıştı.

            Kredilerin zamanlamasına bakıldığında, büyük bölümünün DYP lideri Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde tahsis edildiği dikkat çekiyordu. Yalnızca 23. son kredi paketi Refah-Yol dönemine ve bir önceki 22. kredi paketi de Anayol dönemine rastlamaktaydı.

            Aslında işin en ilginç yanı, İş Bankası’nın Erol Evcil’in şirketlerine açtığı kredilere ilişkin onay kararlarının hepsinin altında, banka yönetim kurulundaki CHP’li üyelerin de imzalarının bulunmasıydı. CHP lideri Deniz Baykal’ın, Evcil’le ilişkili olduğu için ağır bir dille suçladığı siyasetçiler yanında, partisinden 4 üyenin bu kararların altında imzası olmasına sessiz kalması ise hayli ilginçti. Baykal’ın, meşhur aile fotoğrafındaki Kamuran Çörtük ve Bayındır Holding’le olan yakınlığını ve “borsa gezintileri”ni bilenler için ise, şaşırtıcı olan hiçbir şey yoktu.

            Erol Evcil’e 18 Ekim 1994 tarihinde açılan 50 milyarlık ilk kredi ile ikinci, üçüncü ve dördüncü kredilerin onay kararlarında, o dönemde yönetim kurulunda görev yapan Memduh Ekşi ile Cezmi Kartay’ın da imzaları vardı. Ekşi ile Kartay, 1995 Nisan ayında yerlerini Ali Topuz ve Mustafa Timisi’ye bıraktılar. Topuz ve Timisi, Evcil’e açılan toplam 16 ayrı kredi paketinin tümüne imza atmakta sakınca görmediler. Ali Topuz’un 1995 genel seçimlerinde CHP’den milletvekili seçilmesinden sonra yerine yine CHP kontenjanından Enis Tütüncü atandı. 2,5 trilyonluk 9 Ocak tarihli 1996 tarihli kredide Mustafa Timisi’nin imzası var. Daha sonraki 22. ve 23. kredi paketlerinde hem Timisi, hem de Tütüncü’nün imzalan bulunuyordu.

            İş Bankası ve CHP’lilerin bulunduğu yönetim kurulu, Evcil’e adeta “Koş ya kulum!” dedirtecek kapıları açmışlardı.

            Aslında Evcil’in kredi alma konusunda farklı alternatifleri de vardı. Nitekim bunları da değerlendirmeyi ihmal etmedi.

            Evcil, İş Bankası ile Türkbank’ın da aralarında bulunduğu 6 bankadan aldığı yüklü kredilerle ilgili trafiği, 5 şirketten oluşan ‘Erol Evcil Grubu’ aracılığıyla yürütüyordu. Evcil’in, Eze Zeytincilik, E.E.V. Otomotiv, Erev Tekstil, Erin inşaat ve Eşrefoğlu Sigorta’dan oluşan şirketler grubuna, İş Bankası ve Türkbank’ın yanı sıra, İnterbank ile Egebank, Emlakbank ve Toprakbank’da kredi vermişti.

            TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu’na ulaşan belgeler gerçeği tüm açıklığı ile ortaya koyuyordu. Evcil’e verilen kredilerde rekor İş Bankası ile satışında Alaattin Çakıcı’nın da devreye girdiği Türkbank’taydı. İş Bankası, bugün faiziyle birlikte 150 milyon Dolar’a ulaştığı bildirilen 101 milyon Dolar kredi verdiği Evcil’in, 26,7 milyon Dolar tutarındaki leasing borcunu da karşılamıştı.

            Türkbank’ın ise işadamı Korkmaz Yiğit tarafından satın alınma girişiminden önce Evcil’e,  12,5 milyon Dolarlık döviz kredisinin yanı sıra, 1,5 trilyon liralık da dövize endeksli kredi verdiği ortaya çıkmıştı. Erol Evcil’in, diğer yardımseverleri şöyle sıralanıyordu:

            İnterbank’tan 15,8, Egebank’tan 4, Emlakbank’tan 1,2 ve Toprakbank’tan da 1 milyon Dolar döviz kredisi.

            Türkbank’tan alınan kredi ise, artık herkesin âdeta ezbere bildiği bir olayla, “fesat karıştığı için iptal edilen” banka ihalesiyle ilgiliydi. Bu ihale konusunda Çakıcı-Korkmaz Yiğit ve Evcil eksenindeki gelişmeler önemli ölçüde kamuoyuna yansıdı.

            Bir Televizyon Programı

            Evcil’in yakınında bulunan bir avukat, 18 Kasım 1998’de yayınlanan Kadir Çelik’in Evcil’le görüştüğü Objektif programıyla ilgili şu özel bilgileri aktarıyordu:

            “Evcil, bu görüşmede Türkbank için yapılan ilk ihaleden, Etibank’ın alınmasına kadar olan süreci anlatacaktı. Anlatacağı diğer noktalar şunlardı.

            Etibank’a Hayyam Garipoğlu, Malki ve benim adıma girdi. Ben Türkbank’ta adım çıktığı için giremedim. Malki de gayri müslim olduğu için ancak yüzde 49’unu alabiliyordu. Garipoğlu aldıktan sonra Malki”yle beraber tamamını devralacaktık.

            Ayrıca çekimler sırasında Mesut Yılmaz ve Turgut Yılmaz’la ilişkiler de konuşuldu. Evcil, programda Mesut Yılmaz’la kaç kez görüştüğünü açıklayacaktı. Çörtük’ün Türkbank’taki rolünü ve 37,5 milyon Dolar’a Türkbank’ı nasıl kapatmak istediğini ve Çakıcı-Çörtük ilişkisini anlatacaktı.”

            “Kayıt Dışı” Konular

            Aynı kaynak, Kadir Çelik’in yapılan çekimlerin çok az bir bölümünü yayınladığını belirterek, şu bilgileri aktarıyordu. Kadir Çelik, kayda Yener Kaya cinayetiyle başlamıştı. Evcil, kaydı hemen durdurmuş ve şunları söylemişti:

            “Yener Kaya’ya girmeyelim. Oradan Tansu Çiller’i anlatmam gerekir. Şu anda benim üzerime Çörtük ve Mesut Yılmaz geliyor. İki tarafı birden karşıma alamam. Ben şu an Mesut Yılmaz’a karşıyım. Onun üzerinde duralım.”

            Konuşmada kayda alınmayan bir başka konu da Berna Yılmaz’ın kullandığı BMW’ nin parasını Erol Evcil’in vermesiydi. “Evcil’in elinde araba için Turgut Yılmaz’a verdiği paranın banka makbuzu var. Oysa basında bu konu ‘Turgut Yılmaz’ın Berna hanıma bir BMW hediye etmesi’ şeklinde yer almıştı.”

            Alaattin Çakıcı

            Erol Evcil’in etrafındaki ilişkiler ağının tartışmasız en önemli ve en renkli isimlerinin başında Alaattin Çakıcı geliyordu.

            Gerçi Çakıcı’nın her yerde adı var ama kendisi Evcil’i evladı gibi koruduğunu her vesileyle ifade ediyordu. Nitekim Evcil’in önünde engel olarak gördüğü Adil Öngen’i vurdurmaktan çekinmedi. Çakıcı’nın Evcil’le yaptığı görüşmelerin kasetleri ise bir dönem ortalığı ayağa kaldırdı, şimdi gündem dışında. Çakıcı, Evcil’in asker kaçaklığı davasında, Hakim Nalıncı’yı tehdit edenler kervanında yer almakta gecikmemişti. Susurluk Komisyonu’na bilgi veren Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı ise Evcil’in birkaç kez Çakıcı’yı kiraladığını söylüyordu. Ama Çakıcı’nın Evcil’le olan ilişkisi, her ne kadar cinayetten hemen sonra onu ihbar etse de, bunların çok daha ötesindeydi.

            Çakıcı ile Evcil arasındaki ortaklığın boyutları, hiçbir zaman tam olarak ifade edilmedi. MİT’teki atamalardan, banka alımlarına gizli ortaklar bulmaya kadar uzanan ilişkilerde, Evcil’in aslında çok daha üst düzeyde bir yapılanmanın görünürdeki ucu olduğu da ortaya atıldı. Eğer işler planlandığı gibi gitseydi, Çakıcı’nın himayesinde ve Evcil ya da Korkmaz Yiğit gibi isimlerin görüntüsüyle yeni bir güç merkezi oluşacaktı.

            Mesut Yılmaz’a istihbarat akışını sağlayan Eyüp Aşık’ın Çakıcı ile yaptığı görüşmeler, akıllarda halen cevaplanmayan pek çok soru bıraktı. Çakıcı’nın yargılanması konusunda ortaya çıkan sınırlamalar bunları hâlâ engelliyor. Yılmaz, Türkbank’ın özelleştirilmesi ihalesi çerçevesinde çetelerle ilişkisi olduğu iddiaları üzerine, kendisi hakkında kurulan Meclis Soruşturma Komisyonunda aklandı.

            Burada gündeme gelen bir başka iddia ise, Mesut Yılmaz’la Çakıcı arasında yapıldığı ifade edilen görüşmeler. Buna ait kaset ya da kasetler, tüm iddialara rağmen hâlâ ortaya çıkmadı. Ancak Eyüp Aşık’ın yaptığı görüşmelerin seyri, ne şekilde olursa olsun önemli birtakım bağlantılara işaret ediyor. Yılmaz’ın, Nesim Malki cinayetinden sonra söylediği “bir gecede 700 trilyon el değiştirdi” sözü ise, aslında Malki’nin alacak listesiyle ilginç bir paralellik arz ediyor.

            Çakıcı, Evcil adına iş yapsa bile, asıl önemli gelişme, Türkbank ihalesinde aldığı rol oldu. Çakıcı’nın koruma ve tehdidi altında yapılan ihaleyi bir başka hızlı yükselen işadamı Korkmaz Yiğit almıştı. Burada bir diğer önemli iddia, bankanın gizli ortaklarından birisinin de Evcil olduğuydu. Bu ilişki kanıtlanamadı. Ancak Evcil-Çakıcı ilişkisi ve Türkbank’ta Çakıcı’nın oynadığı rol, Evcil’in de bu işlerin içinde olduğunu ortaya koyuyordu.

            Çakıcı’nın Yakalanma Tarih Dizini:

            15 Şubat 1998: 5 tetikçinin, Cavit Çağlar ve Mehmet Ağar’ı öldürmeleri karşılığında Alaattin Çakıcı’dan kişi başına 7,5 milyar lira alacakları açıklandı.

            17 Ağustos 1998: Alaattin Çakıcı kız arkadaşı ve koruması ile birlikte Fransa’nın Nice kentinde yakalandı.

            21 Ağustos 1998: Meral Akşener, Çakıcı’nın yakalanması için Refah-Yol döneminde başlatılan çalışmanın, 55. Hükümet tarafından engellendiğini belirterek, bunun altında kasıt olduğunu söyledi.

            24 Ağustos 1998: MGK toplandı. Toplantıda Alaattin Çakıcı görüşüldü.

            ANAP, Eyüp Aşık’ı savundu. ANAP, Çakıcı ile telefon görüşmesi yaptığı gerekçesiyle istifa etmesi istenilen Devlet Bakanı Eyüp Aşık’ın istifasına gerek olmadığını ileri sürdü.

            1 Eylül 1998: Çakıcı’nın iade dosyası Fransa’ya gönderildi.

            13 Ekim 1998: CHP’li Fikri Sağlar düzenlediği basın toplantısında, Türk Ticaret Bankası’nın satışı öncesinde işadamı Korkmaz Yiğit ile Alaattin Çakıcı arasında geçen Türkbank’ın satışıyla ilgili kasetini açıkladı. Türkbank’ın satışı araştırma için donduruldu.

            22 Ekim 1998: Devlet Bakanı Eyüp Aşık ile Fransa’da yakalanan Alaattin Çakıcı’nın telefon görüşmesinin yer aldığı ses bandı gündeme oturdu. Kasette Çakıcı’nın Aşık’a söylediği şu ifadeler yer aldı: “Daha evvel yumruğu yedi bak… Mesut Bey anlıyor musun? Kendisine hizmet eden adamı pek sevmez, anladın değil mi?”

            24 Ekim 1998: Devlet Bakanı Eyüp Aşık milletvekilliğinden istifa etti.

            27 Ekim 1998: Başbakan’ın, şaibeli Türkbank ihalesi konusunda sorumlu tuttuğu bürokratları gazetecilerin önüne çıkarması tepki topladı. Mesut Yılmaz, Alaattin Çakıcı-Korkmaz Yiğit ilişkisini Mayıs’ta öğrendiklerini açıkladı.

            4 Kasım 1998: ANAP Bursa il Başkanı Mehmet Gedik, Malki cinayetinden dolayı İstanbul DGM’de yargılandı. Gedik, Malki’yi ve Çakıcı’yı tanımadığını belirtirken Erol Evcil’in sadece ANAP’a ait araçlardan benzin parasını almadığını ifade etti.

            10 Kasım 1998: Korkmaz Yiğit’in daha önceden hazırladığı videokaseti gündeme bomba gibi düştü. Yiğit 1 saat süren konuşmasında Türkbank ihalesinden, Başbakan Mesut Yılmaz ve Güneş Taner ile görüşmelerine ve Alaattin Çakıcı ile ilgili tehdit telefonlarına kadar her şeyi bütün açıklığıyla anlattı.

            11 Kasım 1998: CHP, hükümetin düşürülmesi için gensoru hazırladı.

            Korkmaz Yiğit’in eşi Azbiye Yiğit, tehdit aldıkları gerekçesiyle İstanbul Valiliği’nden koruma talebinde bulundu.

            3 Aralık 1998: Fransa, idam edilmeyeceği garantisi verilmesi halinde Çakıcı’yı iade edeceğini açıkladı.

            7 Aralık 1998: Fransa’nın Türkiye’ye şartlı iadesine karar verdiği Alaattin Çakıcı, “Türkiye’ye dönersem ben değil, başkaları düşünsün; siyasiler benden daha şerefsizdir.” dedi.

            Yahudi Sermayesinin Gözdesi Korki

            Korkmaz Yiğit için hafızalarda kalan “Çakıcı ile yaptığı görüşmeler ve bozulan kimyası” oldu. Ama onun arkasındaki güç merkezleri ve karanlık noktalar üzerinde yeterince durulmadı. Oysa Yiğit’in Yahudi sermayesinin Türkiye’deki yeni gözdesi olduğu yolunda çok önemli bilgiler vardı. Eğer başarılı olunsaydı, Yiğit’in içinde bulunduğu sermaye grubunun bir sonraki hedefi GAP arazileri olacaktı. Ancak Türkbank konusu ve Çakıcı ortaya çıkınca işler bozuldu.

            Korkmaz Yiğit’in adı Merkez Bankası’nın 17’nci katındaki pazarlıktan sonra gündeme oturmuştu. 3 Eylül 1998 tarihinde saat 10.30’da başlayan ihale turları sonunda 85 yıllık Türk Ticaret Bankası (Türkbank), Korkmaz Yiğit inşaat Taahhüt A.Ş.’ye satılmıştı. Evcil’in bu satıştan sonra yakınlarına, “Demedim mi size Türkbank’ı biz alacağız diye. Korkmaz Yiğit’de bizden” diye sevinç çığlıkları atmıştı.

            Türkbank’ın isteklisi çoktu. Ancak ihale için teklif zarfı alan 28 kuruluştan sadece 5’i teklif verdi. Bu 28 kuruluş içinde Koç Grubu da ihaleye girmeyenler arasındaydı. İhaleye girilmeden önce teklif verenlerin tahminleri satışın 250-300 milyon Dolar’a gerçekleşeceği yönündeydi. Ancak pazarlığın birinci turundaki en düşük teklif 360 milyon Dolar, ihale bittiğinde ise Korkmaz Yiğit’in ulaştığı rakam 600 milyon Dolar’dı.

            Bu gücün kaynağı olarak tek adres gösteriliyordu. Uluslararası bağlantıları bulunan Yahudi sermayesi. Üstelik bu grup, sermaye çevrelerinin hiç de yabancısı değildi. Bu yapılanma daha önce Koç Grubu içinde yer alıyordu. “Koç’u zengin eden İsrailliler” olarak biliniyorlardı. Ancak daha sonra bu grup Koç bünyesinden ayrılmıştı.  Seçtikleri yeni “koçbaşı” ise Yiğit olmuştu.

            Türk Ticaret Bankası’nın Korkmaz Yiğit’e satışı 8 Eylül 1998 tarihinde Hazine Müsteşarlığı tarafından onaylandı.

            Ama Yiğit-Çakıcı kasetleri “best olunca, işler de tersine döndü. Oysa bankanın yakın geçmişine bakıldığında bu satışa bel bağlayanların pek de yabancı olmadıkları görülüyordu.

            Malki’ye Kredi Veren Banka!

            Mart 1995’te Türk Ticaret Bankası’nın yönetimini Oğuz Özkan ve ekibi devralmıştı. Özkan ve ekibi tarafından açılan kredilerin gerçek kullanıcıları, kamu bankalarından kredi kullanamayan kişiler ile özellikle tekstil sektöründeki bazı kuruluşlardı.

            Bu dönemde Türk Ticaret Bankası, Halit Narin’e 1 trilyon lira, Mehmet Üstünkaya’ya 2 trilyon lira, Cavit Çağlar’ın Polien firmasına 3 trilyon lira, Erol Evcil’e 3,5 trilyon lira kredi verdi.

            Doğuş Tekstil adına, Kırgızistan’da bir firmaya verilen 5 milyon Dolar nakit kredi uçup gitti. Ve bu zincirin bir parçası olan Nesim Malki’ye de 6 milyon Dolar geri dönüşü riskli bir kredi verildi.

            Özelleştirme öncesi hazırlıklarda hayli yol alınmıştı!

            1 Mayıs 1997 Flash TV: Çakıcı Konuşuyor

            Aslında dikkatli gözler için ortaya çıkan ilişkiler hiç de şaşırtıcı değildi. Örneğin Alaattin Çakıcı’nın Flash TV’de yayınlanan 23. Saat programına yaptığı açıklamalardaki Tansu Çiller’i hedef alan bazı hakaret ifadeleri o kadar ortalığı birbirine kattı ki, söylenenler de gündemin içinde kaynayıp gitti. Oysa Çakıcı, o akşam yaptığı açıklamalarla hayli ilginç iddialarda bulunuyordu. Üstelik bu açıklamalar, sermayesi Bursa merkezli olan bir özel kanalda yapılıyordu.

            Çakıcı’nın o akşam yaptığı konuşmanın bir bölümünü burada hatırlayalım:

            “Bugün ülkeyi yönetenler milletimizi kaosun içine itmiştir. Sözde demokrasi adına yola çıkmış Çiller ve çetesi ülkeyi kan, gözyaşı, yetim hakkını, çileli insanımızın emeğini, Türk insanının top mermisini ve parasını gasp etmiştir. Çiller ve çetesi iktidara geldiği günden bugüne kadar hegemonyasını ayakta tutabilmek için devletin değişik birimlerinde kendine Stalin dönemindeki gibi bağımlı demokrasiye ve insan haklarına düşman itler grubu oluşturmuştur. Sayıları 50’yi geçmeyen bu itler grubu, medya patronlarına ve gazete sahiplerine baskı ve terör uygulamaktadırlar…

            …Çiller yanlısı yayın yapan medya ve basın kuruluşlarına farklı, aleyhte yayın yapanlara da ekonomik ve psikolojik terör uygulamaktadırlar. Evet… Size anlatmak istediğim günlerdir medya ve basına konmuş bulunan sansürü delmiş bulunmaktayız…

            …Flaş TV’ye ve mensuplarına, Sayın Emin Çölaşan’a,  Kadir Çelik’e,  dünya görüşlerimiz farklı olan Sayın Doğu Perinçek’e teşekkür ederim.

            Demek ki, basın ordusunda dürüst kalabilenler bunlarmış. Bu ifadeyi kullandığım için tüm basın mensuplarından özür dilerim.

            Basın mensupları ne yapsın, Özer Çiller ve Çetesi babalarının çiftliği gibi devlet bankalarından medya patronlarına kendi denetiminde bir basın oluşturmuşlardır.

            Bunlar ekmeğinden olmamak için ciddi konular üzerine gidememektedirler.

            Sayın Mesut Yılmaz, Kadir Çelik’le ilgili Erol Aksoy’u arıyor. Kendisine Kadir Çelik’in programını neden yanıtlamadınız… Eee, neden yayınlamadığını diyor. Yanıt şudur: Yapamam efendim. Yayınlarsam, Anayasa’nın 64. maddesi uygulanır, bankamı iptal ederler… Yılmaz’a ifade ediyor.

            Medya patronlarına devletin bankalarından kredi, bazılarına devlet ihalesi verilip basın susturulmuştur. Aylar evvel, üst düzey bir Emniyet görevlisinin Susurluk Komisyonu’nda vermiş olduğu ifade şudur:

            ‘Erol Evcil isimli işadamı Ticaret Bankası’yla ilgili Çakıcı’yı kiralamış. Ve Adil Öngen’i tehdit etmiş. ‘

            Beni ne bir siyasi irade ne de bir holding patronunun parası satın alamaz.

            Adil Öngen yeşil pasaportludur. Ve Hazine Dış Ticaret Müsteşarlığı kimliği kullanır. Çiller’in bankalar konusunda müşaviridir.

            Mehmet Eymür’de MİT’e aldığı çeteye dâhil edendir. Soruyorum, Öngen eski bir devlet başkanı mı, kendisi MİT müsteşarı mıdır, zırhlı araca biniyor; Mehmet Eymür’ün 4 MİT görevlisi tarafından aylardır korunuyor.

            Yalı Çetesi’nin MİT’teki gözü, kulağı eli olan Eymür, çeteye olan vefa borcunu ödemektedir.

            Ticaret Bankası ‘nın alımıyla ilgili önce istenen Kanal 6. Kanal 6’nın alınması, Ufuk Söylemez, Ahmet Özal ve Erol Evcil bir araya gelip konuşuyorlar:

            ‘Kanal 6’yı alıp Çiller yanlısı yayın yaparsanız bankayı size vereceğiz.’

            Bunun üzerine ben devreye girdim. Ahmet Özal’la Mehmet Kurt, bir ağabeyim olan Mehmet Kocabaş tarafından getiriliyor. Kanal 6’yı tekrar Ahmet Özal’a vereceğini söyleyince daha sonra yalı çetesinin bilemiyorum, Rizeli Mehmet Üstünkaya mıdır, Özer Çiller midir?… Üstünkaya’yı aradım.

            Mehmet Bey dedim, biz Kanal 6 işini bitirdik. Adil Bey bizden Özer Çiller’e verilmek üzere 20 milyon Dolar istedi. Biz onlarla böyle anlaşmadık ki… Komşunuzla lütfen konuşun, bu iş bitmezse sonu kötü olur.

            Mehmet Bey’in bana ifadesi şu: ‘Çiller ailesi seni sever.’

            Ben de dedim ki: “Bana bir banka değil on tane de verseler ben onları sevmiyorum. Çünkü onlar Türkiye Cumhuriyeti devletini ve demokrasiyi sattılar. Orta Doğu’dan dünya düzenine çomak sokmak isteyen Mustafa Kemal düşmanlarını sırtına alıp hükümet oluşturdular.” Bu nedenle sevmediğimi söyledim.

            Burada milletimize söz veriyorum, ya Yalı Çetesi”ni yok edeceğim, ya öleceğim.”

            SORU: Türk Ticaret Bankası işine gelmek istiyorum. Siz Adil Öngen’i vurdurdunuz mu?

            ÇAKICI: Evet benim arkadaşlarım tarafından vuruldu. Ben bunu da kabul ediyorum.

            SORU- Bu olay banka satış işi ile alakalıdır. Bu arada 20 milyon Dolar rüşvetten bahsettiniz. Bu 20 milyon Dolar rüşveti kim istedi?..

            ÇAKICI- Adil Öngen, Erol Evcil’den istiyor… Özer Çiller’e verilmek kaydıyla. Ben de az evvel zaten bu konuya açıklık getirdim. Mehmet Üstünkaya’yla görüşüyorum. Dediler ki yani 20 milyon Dolar işi yoktu. Kanal 6’nın işini halledin biz veriyoruz dediler bize.

            SORU- Bu Kanal 6 işi nasıl?..

            ÇAKICI- Vallahi Kanal 6 işi eee.. Ahmet Özal’ı Ufuk Söylemez arıyor. Diyor ki, senin arkadaşın banka almak istiyormuş, Erol… Alaattin’in de arkadaşı…

            Bu Kanal 6’yi Mehmet Kurt’tan alıp, tekrar, siz Çiller politikası yayın yaparsınız biz size bu bankayı, Ticaret Bankası’nı… Orada ihsan Feyzibeyoğlu var, Çiller ekibinden… Aynı çetenin oluşturduğu halkaların zinciri…

            Ona imzayı attıracağız… Tabii neticede ben çok yakın bir dostum ve ağabeyim olan Mehmet Kocabaş’ı arıyorum. Diyorum ki Mehmet Kurt beyi arayın. Biraraya gelin. Bu konuya çözüm getirin… Sağ olsun, Mehmet Kurt’da diyor ki, tabii benim verdiğim parayı bana geri ödesinler, ben vereyim diyor.

            Onun üzerine ben tekrar Mehmet Üstünkaya’yı arıyorum. Ve anlatıyorum. Biz tabii bu 20 milyon Dolar’ı vermeyince… Adil Öngen, Tansu Çiller’in müşaviri olduğu gibi Ali Balkaner’in de müşaviridir yani.. Özel müşavirdir. Bu bankayı Ali Balkaner’e pazarlıyor.

            SORU- Peki nedir?

            ÇAKICI- Bazı bilinmesi gereken şeylerin kamuoyuna aktarılması… Allah’a emanet olun.”

            Çakıcı’yı Kurtaranlar

            Evcil’de Çakıcı için üzerine düşeni her zaman yaptı. Çakıcı Fransa’da yakalanmadan önce ABD’ye giden polis ekibi, Çakıcı’nın yerini belirledi. Daha sonra ABD polisi ile temas kuruldu. ABD’li yetkililer, Çakıcı’nın yasalar nedeniyle ancak 24 saat gözaltında tutulabileceğini söylediler. “Eğer tutuklanmasını istiyorsanız, Türkiye’den evrak gönderilmesi gerekir.” diye de eklediler. Ama Çakıcı için gönderilen evraklar nedense eksik çıktı.

            Bu eksik evrakların arkasında ise Erol Evcil ve MİT’teki terfisi için gayret gösterdiği Yavuz Ataç vardı. Ataç, Evcil’i operasyondan haberdar etmişti. İlk evrak eksik gitti. İkincisi gittiğinde ise Çakıcı “yer değiştirmişti” Evcil, Interpol bağlantılı bir polis aracılığı ile ABD’ye eksik evrak göndertmişti. Çakıcı’nın yakalanmasının engellenmesi için ABD’ye gönderilen evrakların kasıtlı olarak eksik yollandığını, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz partisinin Başkanlık Divanı’nda doğruluyordu.

            Evcil’in MİT Ayağı Yavuz Ataç

            Ataç, MİT’in dış operasyonlardan sorumlu eski daire başkan yardımcılarındandı. Tevfik Ağansoy’u, polis tarafından aranırken yurtdışına kaçırmış ve Çakıcı’yı koruması altına almıştı. Hatta onun yurtdışına giriş çıkışlarını organize ettiğini ileri sürdü. Çakıcı’nın üzerinden çıkan diplomatik pasaport, Ataç tarafından verilmişti.

            Evcil, onun MİT’teki terfisi için koşturdu, ama ortaya çıkan Çakıcı ilişkisiyle soluğu Pekin Büyükelçiliği Hukuk Müşaviri olarak aldı. 27 Eylül 1998’de kendi isteğiyle MİT’ten emekli oldu. Halen DGM’de davası sürüyor. Suçlu bulunursa 1 yıldan 5 yıla kadar ceza alacak.

            Adil Öngen’e Saldırı

            Evcil’le Çakıcı arasındaki yakınlıkta, Adil Öngen olayının özel bir önemi var. Çünkü bu olay, bu iki isim arasındaki ilişkiler kadar, çatıştıkları güçleri ve onların perde arkasını sergileyen bir gelişme.

            “Bu adam bankacı, devlet üst yönetiminde özellikle Çiller’lere çok yakın bir insan. Onlarla açık irtibatı olan bu adamın banka açma yetkisi var, imkânı var.” Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı, 4 Şubat 1997 günü TBMM Susurluk Komisyonunda yaptığı açıklamada, borsacı Adil Öngen’i böyle anlatıyordu.

            Adil Öngen, İstanbul Balmumcu’da ANAP İstanbul Milletvekili Yusuf Namoğlu’nun ortağının bürosuna geldi. Alaattin Çakıcı’nın avukatı Doğan Can’la buluştu. Avukat Can, Öngen’e “Artık bu işi bitirelim.” dedi. Çakıcı’nın kendisiyle konuşmak istediğini söyledi. Öngen “Bakarız” yanıtını verdi, ama Çakıcı ile konuşmadı. Bürodan çıktıktan hemen sonra da kurşunlandı.

            Tansu ve Özer Çiller çiftine yakınlığı ile tanınan, Borsa Başkanı Tuncay Artun’un danışmanı, Lobby Halkla İlişkiler Şirketi’nin ortaklarından eski bankacı Öngen’in, 34 KNK 90 plakalı zırhlı Mercedes’i kurşun yağmuruna tutulmuştu. Koruması emekli polis Hüseyin Yolcu yaralandı, Öngen yara almadan kurtuldu.

            Adil Öngen, İstanbul Menkul Kıymetler Başkanı’nın danışmanıydı. Yakın dostu Tuncay Artun, daha sonra Çiller tarafından İMKB’ye başkan yapıldı.

            Özer Çiller, 1979’da Yapı ve Kredi Bankası’nın sahibi olan Çukurova Holding’in genel koordinatörüydü. Öngen, İstanbul Bankası’nın hesaplarını denetlemekle görevlendirildiğinde Özer Çiller’le tanıştı ve yakın dost oldular.

            Adil Öngen Yapı Kredi’den sonra Çiller ailesinin yalı komşusu Mehmet Üstünkaya’nın (geçtiğimiz yıl öldü) yanında çalıştı. Üstünkaya ile de çok yakın dost oldular.

            Beşiktaş kulübünün eski yöneticilerinden Mehmet Üstünkaya, 1980 öncesinde Bulgaristan üzerinden yapılan silah kaçakçılığında Bulgarlar’ın en önemli şirketi Kintex’in Türkiye temsilciliğini yaptı. İsrail ile de yakın bağı olan Üstünkaya’nın borsada büyük operasyonlarda adı geçiyordu.

            Evcil ve siyaset

            Erol Evcil’in siyaset dünyasındaki ilişkilerini sadece bir parti ya da birkaç siyasi ile açıklamak mümkün değil. Zaten zaman içinde ortaya çıkan ilişkiler ağı, aslında parti ya da siyasetçilerden çok, farklı alanlarda bir araya gelebilen bir tür organizasyona işaret ediyor.

            Tüm bunlara rağmen, Erol Evcil’in siyasi ilişkileri konusunda son derece net açıklamalar ve iddialar da ortaya atıldı. Örneğin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin 10 Kasım 1998 tarihli Meclis Grup toplantısında ANAP lideri Yılmaz’a yönelik son derece ağır suçlamalarda bulunuyordu.

            “Yılmaz’la Evcil İç İçe”

            Baykal konuşmasında, Erol Evcil’in, Başbakan Yılmaz’a, “MİT’e Yavuz Ataç’ı müsteşar yap.” diyecek kadar ANAP’la içice olduğunu söylerken bir başka önemli iddiayı daha gündeme getiriyordu: “Hükümetin yolsuzluk ve çete haberlerinin yazılmaması için gazetecilere baskı uyguluyor.” Deniz Baykal konuşmasında gazeteci ismi vermemişti, ama o gelişmeleri yakından izleyenler iki isim üzerinde duruyordu. Mehmet Barlas ve Nazlı Ilıcak. Her iki isimde sudan sebeplerle gazetelerinden ayrılmak zorunda bırakılmışlardı. CHP Genel Başkanı’na göre, iktidar bunu çok bildik bir yöntemle sağlıyordu: “Medya patronuna ekonomik yaptırım tehdidinde bulunarak.”

            Baykal, bir noktaya daha dikkat çekiyordu. “Evcil’in ANAP’a yönelik finansmanının sadece Bursa İl Teşkilatı ‘nın akaryakıt ihtiyacını karşılamak ve Bursa İl Başkanı Mehmet Gedik’e cep telefonu vermekle sınırlı olamaz.” Baykal, bir ANAP milletvekilinin Alaattin Çakıcı’ya “kuryelik yaptığını”, bir ANAP’lı bakanın telefon temasları kurup “oradan ayrıl, şuraya git” dediğini, ANAP grup başkanvekillerinin Budapeşte’de, “Samimi yemekli toplantılarda çetelerle pazarlık yaptıklarını” ortaya atıyordu. Baykal, hiçbir gücün bu ilişkilerin aydınlanmasını önleyemeyeceğini söyleyerek, konuşmasına devam ediyordu:

            “Türkiye bu laubali ilişkilerle bu noktaya gelmiştir. Bu nasıl bir ilişkidir ki, Malki’yi öldürten işadamı, Cumhurbaşkanı’nın onayı ve Genelkurmay Başkanı’nın da oluru gereken en kritik atama için Başbakan’a talepte bulunabiliyor. Ve Başbakan’da ‘Sen ne hakla bunu istersin’ demesi gerekirken ‘O’nun Çakıcı ile ilişkisi var, yapamam’ diyebiliyor.”

            Ve Yılmaz Konuşuyor: “Çete Sizin Eseriniz”

            Olayların başından beri yaptığı açıklamalarla dikkatleri üzerine toplayan Mesut Yılmaz’ın Baykal’a cevabı çok geçmeden partisinin Meclis grubunun basma kapalı bölümünde geldi. Başbakan Yılmaz, cinayetlerin Çiller’in başbakanlığı döneminde işlendiğini hatırlattı ve ekledi: ” Yardımcısı da Deniz Baykal’dı.” dedi.

            Yılmaz, karanlık işlerin çözümü için iki üç aya daha ihtiyaçları olduğunu söylüyordu.

            Mesut Yılmaz, önceki hükümetleri çetelerle mücadele etmemekle suçladı.” “Çeteler bu hükümetlerden miras kaldı. Sümerbank özelleştirmesi, Nesim Malki ve Yener Kaya cinayetleri sırasında Başbakan Tansu Çiller, yardımcısı da Deniz Baykal’dı.”

            Yılmaz’ın suçlamaları ağırdı: “Bütün çetelerin büyüyüp serpilmesi, 1993-1997 arasında. Baykal’da geçen gün bizi suçlayan ifadeler kullandı. Kendi döneminde işlenen yüzlerce cinayete karşı hiçbir şey yapmayacaksın, çeteler devleti yönetmeye kalkacak, engel olmayacaksın, şimdi mücadeleyi yapan hükümeti engellemeye çalışacaksın. Bu nasıl iş?” Bu olayların içinde siyasiler ve devlet görevlilerinin de bulunduğunu söyleyen Başbakan, dil bilmeyen adamların eksik evraklarla yurtdışına suçlu yakalamaya gönderildiğini, bunun için ciddiye alınmadığını gösterdiğini belirtti. “Bizi korkutup bu mücadelelerden vazgeçirmek istiyorlar. Ama içinden kim çıkarsa çıksın, kararlılığımızdan geri durmayacağız. Bizi bunlarla irtibatlı göstermeye çalışıyorlar.”

            Yılmaz, mücadele konusunda da bir hayli iddialıydı: “Kimi zaman ganimet paylaşmışlar, kimi zaman gırtlak gırtlağa gelmişler. Milliyetçiliği kullanmışlar, milliyetçi diye kimseyi koruyamazsınız bu işlerde. Bunların siyasi destekçileri var ama beni zerre kadar etkilemez. Bu mücadeleye en büyük engel yeni bir hükümet olur. Biz çok yol aldık, çok az yolumuz kaldı. İki üç aya ihtiyacımız var. Bir iki yasa var, onların çıkarılması lazım.”

            “Her şeyi organize ettik. İstanbul’da, Hakkâri’de yakalanan uyuşturucunun davaları ayrı ayrı açılıyor. Araya tehdit, rüşvet, şantaj ve Rufailer giriyordu. Sonuç alınamıyordu. Mafya korkunç bir güç haline gelmiştir.”

            Malki’nin Kasasında 100 Trilyon

            Mesut Yılmaz’ın yaptığı açıklamalarda asıl önemli bilgi ve iddialar, Malki cinayeti konusundaydı: “Buralarda konuşulan rakamlar bütçe rakamları gibi. Daha dün Nesim Malki’nin bir kasası açıldı. içinden 100 trilyonluk çek ve senet çıktı. Biz bu konuda muhalefetten yeterince destek görmedik. Ama Susurluk kazası Türkiye’ye Allah’ın bir lütfudur. Tüm pisliklerin ortaya dökülmesine neden olmuştur.

            Başbakan Mesut Yılmaz’a göre, bütün çete bağlantıları kendisi ve devlet tarafından biliniyordu: “Çetelere haraç veren işadamları bana çete sorusu sordu.” Çete, mafya, siyasetçi ve devlet bağlantılarında çok önemli ipuçları yakaladıklarını belirten Yılmaz, TÜSİAD toplantısından ilginç bir aktarmada bulunuyordu: “TÜSİAD toplantısında bana çete sorusu sordular. ‘Beni sorumlu tutamazsınız’ dedim. Çünkü o anda burada mafyaya milyonlarca Dolar haraç veren adamlar vardı. Ben kelle koltukta mücadele vereceğim, siz mafyaya haraç vereceksiniz, sonra benden hesap soracaksınız. Yağma yok.”

            TÜSİAD Yılmaz’ı Yalanlıyor

            Başbakan Yılmaz’ın bu açıklamalarına işadamlarının tepkisi sert oldu. TÜSİAD, bu konuşmanın ardından yaptığı yazılı açıklamada Yılmaz’ın sözlerini yalanladı ve yapılan “Liderlerle Sohbet” toplantısında, Yılmaz’ın ANAP Grubu’nda söylediği gibi bir söz sarf etmediği belirtildi. Açıklamaya göre Yılmaz, TÜSİAD toplantısında “Temiz toplumda hiç eleştiriye tahammülüm yok. Temiz toplum öyle hiç riske girmeden oturup temennide bulunulacak bir alan değil. Temiz toplumu sağlamak için bu toplumda yaşayan herkesin bunun riskini göze alması lazım. Ben bu riski aldım.” demişti.

Yılmaz-Evcil Köprüsündeki isimler

            Yılmaz ne derse desin, Evcil ve Çakıcı ile olan yakınlığı konusunda inkâr edemeyeceği görüşmeler ve kendisine en yakın isimlerden Devlet Bakanı Eyüp Aşık’ın kasetlere yansıyan konuşmaları vardı.

            Erol Evcil ve MİT mensubu Yavuz Ataç’ı Başbakan Yılmaz’a götürdüğü iddia edilen ANAP Bursa İl Başkanı Mehmet Gedik, bu konuda “Randevuyu ben aldım ama Yavuz Ataç ile Erol Evcil’i Başbakana, şimdi DYP Milletvekili olan İbrahim Yazıcı götürdü.” açıklamasını yapıyordu. Mehmet Gedik, Evcil’le ortaklığı bulunmadığını ve Nesim Malki’yi tanımadığını da açıklıyordu.

            Gedik, Erol Evcil’in ortağı olduğu ve bu işadamını Başbakan Mesut Yılmazla buluşturduğu iddiaları üzerine, polis tarafından gözaltına alınmış, İstanbul DGM Başsavcılığında ifadesinin alınmasından sonra serbest bırakılmıştı. Suçlanan kahraman denkleminin ikinci perdesi bu kez Bursa’da gerçekleşiyor ve Mehmet Gedik partililer tarafından coşkuyla karşılanıyordu. Bir basın toplantısı düzenleyen Gedik, ANAP’tan istifa ederek DYP’ye geçen Bursa Milletvekili İbrahim Yazıcı’yı suçladı ve şunları söylüyordu:

            “Erol Evcil ve Yavuz Ataç için Genel Başkanımız Mesut Yılmazdan randevuyu ben aldım. Ancak Evcil ve Ataç’ı Genel Başkana götüren kişi, simdi DYP’de Milletvekili olan İbrahim Yazıcı’dır. Yavuz Ataç o dönemde Yılmaz’la 3 saat görüşmüş, Evcil ise dışarıda beklemiş. Yavuz Ataç bant götürmüş. Mesut Bey bu iki kişiyi benim getirdiğimi yanlışlıkla söyledi.”

            Mehmet Gedik’in ilginç bir de isteği vardı. “DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, olayların aydınlanmasını istiyorsa, kendi milletvekili İbrahim Yazıcı’dan bilgi alsın.”

            “Allah Razı Olsun, Bize Mazot Verdi”

            “DGM’de Erol Evcil’le hiç bir ortaklığım olmadığını söyledim. Sadece biz Evcil’den parti için mazot aldık. Biz bu tip yardımda bulunana ‘ Allah razı olsun’ deriz. Evcil’in para yardımı olmamıştır, sadece yakıt yardımı olmuştur. Herkese partinin kapılarını açtığımız gibi Erol Evcil’e de açmışızdır.”

            ANAP’lı Mehmet Gedik, 3 yıl önce Bursa’da öldürülen Nesim Malki’yi hiç tanımadığını ve bu işadamının Erol Evcil’le olan ilişkilerini de bilmediğini vurguladıktan sonra, şöyle dedi: “Flash TV basıldığı zaman Alaattin Çakıcı’nın konuşmasını dinledim. Evcil’in de adı geçiyordu. O zaman Erol Evcil’e ‘Senin mafya ile ne işin var?’ diye sordum. O da bana ‘Bu önemli bir şey değil. İşadamıyım, herkesle görüşürüm’ yanıtını verdi.”

            Oysa Evcil’in “kirli işlerinden haberdar olmayan” ANAP’lı Mehmet Gedik’in yıllardır kullandığı cep telefonu bile Erol Evcil’ aitti. Bu durum ortaya çıkınca Gedik, telefonu kapatmak zorunda kaldı.

            Gedik de Yalanlanıyor

            Evcil ve Malki cinayeti zincirinde olaylar peşpeşe patlak verince, o güne kadar Evcil’le yedikleri içtikleri ayrı gitmeyenler birdenbire “Evcil’i hiç tanımıyoruz.” ya da “Bir iki kez karşılaştık.” korosunu seslendirmeye başlamışlardı.

            DYP Bursa Milletvekili İbrahim Yazıcı, Mehmet Gedik’in iddialarını hemen yalanladı. Kendisinin Bursaspor Yönetim Kurulu Başkanı olduğu dönemde, 1991 yılı sonlarında Erol Evcil’in de kısa bir dönem yönetim kurulu üyeliği yaptığını belirten Yazıcı, “Genç biriydi. Sigortacı olarak tanıyordum. Sonraki dönemde Bursa’da tanımayan zaten yoktu. Mesut Bey’le tanıştırdığım doğru değil. 1995 yılında Gedik’in babasının cenazesine, Mesut Bey’le birlikte gittik. Gedik, milletvekili, ben de ANAP Bursa İl Başkanı’ydım. Cenaze Bursa’nın 110 kilometre uzağındaki Mustafakemalpaşa İlçesi’ndeydi. Helikopterle gittik. Erol Evcil’de cenazedeydi. Demek ki arkadaştılar, o da cenazeye gelmişti. Bursa’lı çok sayıda hemşerim vardı. Bir arada olanları Başbakan’a, ‘Bu şu, bu bu diye takdim ettim. Tanıştırma değil, tokalaşma belki denebilir. Mesut Bey’in de onu tanıdığını hiç zannetmiyorum. Ben Evcil’i hiçbir zaman Mesut Bey’e götürmedim.” diyordu.

            Evcil ve Ataç’ı Mesut Yılmaz’a kimin götürdüğü konusunda taraflar birbirlerini suçlamaya devam ediyorlar. Ama Yılmaz, bu görüşmenin içeriği üzerinde halen kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama yapmadı.

            Yumruktan Sonra Telefon

            Mesut Yılmaz Evcil’le ilgili iddiaları “Araştırın, ben çıksam da üzerine gidin” diye karşılasa da, birbirinden ilginç iddialar peşi sıra geliyordu. Örneğin DYP Genel Başkan Yardımcısı Nahit Menteşe, 2 Kasım 1985’de hükümetin yeraltı dünyasıyla irtibatlarının ortaya çıktığını ve Başbakan Mesut Yılmaz’ın ‘tez elden istifa etmesi gerektiğini’ savundu. “Erol Evcil’in ne cüretle Başbakan’la görüştüğünü” soran Menteşe, bir de iddia atıyordu ortaya: “Budapeşte’deki yumruklanma olayından sonra Mesut Yılmaz, Erol Evcil’i aradı mı?’

            “Mesut Yılmaz, Erol Evcil’le Ortak Olacaktı”

             Mesut Yılmaz-Evcil ilişkilerinde önemli bir diğer iddia da, 4 Haziran 2000 tarihli Aydınlık Gazetesi tarafından gündeme getirildi.

            “…Fransa’dan Türkiye’ye şartlı olarak iade edilen Alaattin Çakıcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi”ndeki soruşturma komisyonu üyelerine verdiği ifadenin bir yerinde teybi kapattırdı.

            Çakıcı, teybi kapattırdığında ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz’ın Erol Evcil’le ticarî ilişkilerini anlattı. Çakıcı’nın aynen şu cümleyi kullandığı öğrenildi: ‘Benim bildiğim, Turgut Yılmaz’ın orada ve pek çok yerde parası var. Bunlara girmeyelim çok rica ediyorum. Çakıcı ikinci kez teybi kapattırdığında Demirel ailesini anlattı. Demirel’in akrabalarını geçmişte koruduğunu söyledi: Yahya Demirel ve Ali Şener. Çakıcı ‘nın komisyon üyelerinden ricası yine aynı. ‘Lütfen bu konulara girmeyelim.’

            Alaattin Çakıcı, TBMM Soruşturma Komisyonu’na ifade verirken konuşmaları kaydeden teybi iki kez kapattırdı. Teybin kapalı olduğu sürenin kısa olduğu belirtiliyor. Buna, Soruşturma Komisyonu Başkanı MHP’li Ali Güngör’ün müdahalesinin neden olduğu söyleniyor.”

            Evcil’den Bir Başka Şok İddia: “Rüşvetçi Bakanlar”

            Erol Evcil, Emniyet’teki ifadesinde, siyaset dünyasını yerinden oynatacak bir iddiada bulunmuştu. Evcil, DYP-SHP hükümetinin Ulaştırma Bakanı Yaşar Topçu, Devlet Bakanı Cavit Çağlar ve THY Yönetim Kurulu Başkanı Erman Yardelen’in, Euro-Special firmasından THY’ye alınan uçaklar karşılığı 55 milyon Dolar komisyon aldıklarını iddia etti.

            Evcil ayrıca, bu paranın öldürülen Nesim Malki’nin İsviçre’deki banka hesabı üzerinden aktarıldığını ileri sürdü.

            “Türk Hava Yollarına alınacak olan uçak filosu ile ilgili olarak Euro-Special isimli firmanın uçaklarının satımından dolayı o dönemde Devlet Bakanı olan Cavit Çağlar ve Ulaştırma Bakanı olan Yaşar Topçu ile dönemin THY Yönetim Kurulu Başkanı olan Erman Yardelen’in bu alımdan 55 milyon Dolar’a tekabül eden komisyonun yukarıda isimleri geçen üç şahıs arasında paylaştırılmak üzere Nesim Malki’nin İsviçre Swis Bank-Swis Lant Bank hesabı üzerinden İsviçre’ye aktarıldığı ve burada ismini hatırlayamadığım yine Yahudi asıllı bir işadamı tarafından bankadan çekilerek ilgililere dağıtıldığını Nesim Malki’den öğrendim. Ayrıca bu konu ile ilgili bana bir banka dekontu göstererek, Hiç kimse bana bir şey yapamaz, elimdeki bu silah bende olduktan sonra’ dedi.”

            Evcil-Çakıcı ve Mesut Yılmaz Ekseninde

            Bir Köprü: Eyüp Aşık

            ANAP’lı Eyüp Aşık, Mesut Yılmaz’ın istihbarat sorumlusuydu. Ancak verdiği istihbaratlar ve bunlara dayanarak Yılmaz’ın yaptığı açıklamalar, nihayet patronunu çileden çıkardı ve kenara alındı.

            Çakıcı’ya yapılan uzun konuşmaların kahramanı olan Eyüp Aşık, Neşe Düzel’e Erol Evcil’le olan yakınlıkları konusunda bakın neler söylüyordu.[1]

            “…

            – Siz Evcil’le tanışıyor muydunuz?

            – Evet tanıyorum. 1995’te bize, devletin bankası Türkbank’ın satışından devlette görevli bazı insanların 20 milyon Dolar rüşvet alacağı bilgisi geldi. O günlerde Susurluk olayı daha çıkmamıştı. Ben bu olayla ilgilenirken, Alaattin Çakıcı beni iki üç kez telefonla aradı ve bana olayı anlattı. ‘Bu banka bize söz verilmişti. Biz bu bankanın karşılığında bir hizmet verdik. Biz sözümüzü tuttuk. Ama şimdi bizden 20 milyon Dolar rüşvet istiyorlar. Ben bu parayı vermiyorum, bunlara savaş açıyorum.’ dedi. Ben bu bilginin kaynağına yeterince güvenmediğimden bu bilgiyi açıklamadım. Ama takip ettim. Erol Evcil’i arattırdım, bu adam kimdir diye. Kendisiyle İstanbul’da Cevahir’in otelinin lobisinde buluştuk. Bir iki saat konuştuk.

            – Size neler anlattı Evcil?

            – Zaman içinde ortaya çıkanları anlatmadı, Çakıcı’yı çok sevdiğini fakat ortak olmadıklarını söyledi. Evcil’le görüştüğümüzde Malki cinayeti olmuştu. Bugün de Malki cinayetini Evcil’mi işledi bilmiyorum, ama o gün bana Malki’yi sadece tanıdığını söylemişti.

            – Peki, siz, Çakıcı’yla konuşmalarınızdan partinizin lideri Mesut Yılmaz’ı hangi aşamada haberdar ettiniz? Ya da kendisine hiç bu konuda bilgi vermeden tek başınıza, gizlice mi ilişkinizi sürdürdünüz?

            – Ben Mesut Beye her aşamada bilgi veriyordum. Ayrıca topladığımız bilgileri de, bizi ne kadar yönlendiriyorlar, kandırıyorlar diye karşılıklı çek ediyorduk. Mesela Türkbank konusunda MİT’çi Mehmet Eymür beni biraz yönlendirmeye çalıştı.

            – Devletin askeri, Emniyet ve MİT gibi istihbarat örgütleri var. Ama anladığım kadarıyla siz bunlardan gelen bilgilere güvenmiyorsunuz, başbakan ve bakan olarak oturup bir istihbarat elemanı gibi kendiniz bilgi topluyorsunuz. Öyle mi?

            – Onlar da bizi kullandı. Mesut Bey’le bu konuda biraz aramız açıldı. Mesut Bey iktidara gelince işi biraz daha resmî yoldan yürütmeye kalktı. Ama yürütemedi. Beş altı ay sonra ‘Ben MİT’ten bilgi alamıyorum’ diye itiraf etti. Mesut Bey, benim ona tavsiye ettiğim isimleri değil, onlara ters isimlerle ilişki kurdu ve aramız açıldı.

            – Peki, siz bakanlık yapmış birisiniz, Çakıcı’da aranan bir sanık. Çakıcı’yla görüşmelerinizi sürdürmenizde amaç neydi?

            – Benim mafyayla hiçbir ticari ilişkim yok. Türkbank olayının peşine düşmüştük biz. Bana çok haksızlık yapıldı. Bakanlığım bitti, yargılandım ben. Oysa Susurluk’la ilgili bilgilerin belki dörtte biri benden çıktı. Ödül alan birçok gazeteciye, televizyoncuya haberi, belgeyi ben verdim. Geldiler, rica ettiler. Ben de çıkartıp, verdim. Yazdılar, ödül aldılar.

             – Siz, Çakıcı’yla görüşürken onun MİT’le ilişkilerinden haberdar mıydınız?

            – Devlete daha evvel çalıştığını söylemişlerdi. Mehmet Eymür bana Çakıcı’yı MİT’e kendisinin aldığını ve kısa bir süre çalıştığını söyledi. Ama Eymür, Çakıcı için ‘İşe yaramaz’ diyordu.

            – Türkbank’ta yaşananlar Susurluk’un bir halkası. Mesut Yılmaz, neden bir ucu mafyaya bağlı bir banka ihalesine doğrudan karıştı? Bir başbakanın mafyanın taraf olduğu bir ihaleye karışmasını doğru buluyor musunuz? Yılmaz’ın bu girişimlerini onayladınız mı?

            – Evet onayladım. Mesut Bey’in Türkbank ihalesinde şekli bir hatası olabilir ama ilkesel bir hatası yoktu. Bunu Mesut Bey’le bugün aramın iyi olmamasına rağmen söylüyorum. Mesut Bey, Susurluk konusunda bize yardım eden emniyetçileri tasfiye etti. Benim tuttuğum emniyetçilerdi bunlar. Sırf bize yardım ettiği için bugün hâlâ tehdit altında olan görevliler var. Birtakım insanlar Mesut Bey’e geldiler ve onların söylediklerini daha doğru buldu Mesut Bey. Ben MİT’te birini kendisine tavsiye ettiysem, o adam kayboldu gitti.”

8. BÖLÜM

EVCİL’E DOKUNAN YANIYOR

            Hâkim Nalıncı’nın Hikâyesi

Erol Evcil’in nasıl bir ilişki ağının içinde yer aldığını görmek için, belki de en ilginç örnek, onu yargılayan Hâkim Yüzbaşı Necati Nalıncı’nın öyküsü olsa gerek.

            Evcil’i asker kaçaklığı suçundan tutuklayan Nalıncı, bu kararıyla hayatının nasıl zindana çevrileceğini gerçekten tahmin bile edemezdi.

            Bulunamayan Adam

            5 Mart 1997 tarihli gazetelerde son derece ilginç başlıklar yer alıyordu: “Çürükçü zeytin kralı”, “asker kaçağı trilyoner”

            Herkesin Balıkesir’e dünyanın en büyük zeytin işletmesini kuran kişi olarak tanıdığı Eze Zeytinlerinin sahibi Erol Evcil, sahte çürük raporuyla askerlikten kurtulmaya çalıştığı iddiasıyla tutuklanmıştı. İş dünyasının “üç uçaklı trilyoner” lakabını taktığı ve henüz 31 yaşında olan Evcil, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı tarafından yargılanıyordu.

            Gazetelerdeki haberlerde ayrıntıları yer almasa bile, Evcil’in mahkeme önüne çıkarılması aslında hiç de kolay olmamıştı. Zira Evcil’in sahte bir raporla askerliğini ertelettiği tam 13 ay önce tespit edilmesine rağmen, bir türlü bulunamıyordu. Hızlı zenginin kayboluşu şanına uygun olmuştu.

            Çürükçüler Çetesi ve Çizik Atılanlar

            Peki, Evcil’in sahte rapor alması nasıl açığa çıkmıştı? Aslında bu başlı başına Evcil’in takip edildiği bir dosya değildi. Zaten “çürük rapor” işi öyle tek başına Evcil’in para verip organize ettiği al-ver işi değildi.

            İşin ucu 1995 yılı sonlarında ortaya çıkarılan bir “çürük rapor şebekesi”ne dayanıyordu. Yöntem, basitti. Askerlik sorunu olan kişi, ameliyat masasına yatırılıyor ve kendisine “çizik” atılıyordu. Yani ameliyat olmuşçasına bir iz yapılıyor ve böylece “çürük raporu” veriliyordu.

            Erol Evcil’in bu şebekeyle olan temasına yakalanmasından tam 13 ay önce rastlanmıştı. Türkiye’nin hatta neredeyse dünyanın en büyük zeytincisi aylardır “firari” konumundaydı ve “bulunamıyordu.” Nihayet Evcil, konunun “Uzmanları”yla yaptığı görüşmelerin ardından 14 Şubat 1997’de teslim olmaya karar verdi. Uzman isim daha sonraki aşamalarda Evcil için meslek hayatını tehlikeye atacak ölçüde işler yapan Yarbay Nihat Demirci’den başkası değildi. Aslına bakılırsa Nihat Demirel, her ne kadar “Evcil’in anneannesi beni aradı. Askerlik durumunu anlattı. Ben de teslim olsun fazlaca bir sıkıntı olmaz, diye görüş belirttim.” dese de, onun ve pek çok üst düzey yetkilinin ilişkileri bu tür ifadelere sığacak ölçüyü çoktan aşmıştı.

            Evcil, yaptığı “üst düzey istişarelerin ardından” teslim olmaya karar verdi. Daha sonra da ortaya çıkacağı gibi bu konularda istişare edeceği en üst düzeyde yetkililerle yeterince yakınlık kurmuştu. Yakınlarının askerlikle ilgili söyledikleri doğrusu neredeyse tamamen doğru çıktı. Ne var ki istişare ettiği “uzmanlar”, bir tek kişinin kararlı tutumunun işin seyrini bozabileceğini hesaba katmamışlardı.

            Yakınları onu İspanya’da yeni satın aldığı bir tesis için yurtdışında sanırken, Evcil ifade veriyordu.

            Diğer sanıklar, emekli Astsubay Güngör Atak, Himmet Tepeli, Doktor Armağan Özel, Doktor Albay Bora Ataoğlu ve Vatan Hastanesi eski Başhekimi Metin Tanker, Evcil’le birlikte yargılanıyordu. Mahkemede verilen ifadeler Evcil’in söylediklerini doğrular mahiyetteydi. Zeytin kralı ise ısrarla “Askerden kaçmak gibi bir niyeti olmadığını, kendisi için yapılan işlemin çürük raporu değil, bir yıl erteleme raporu olduğunu ve ertelemenin suç olmadığını bilmediğini” söylüyordu.

            Ancak mahkeme 13 aydır firarî olan sanığın tahliye talebini reddetti ve duruşma ertelendi. Daha sonraki duruşmalarda da benzer talepler reddedildi ve Evcil iki buçuk ay cezaevinde kaldı.

            Çürükçüler Çetesi’nin yaptıkları, sanat dünyası başta olmak üzere, pek çok ismin askerlik sorunu ya tamamen ya da geçici olarak çözmek olmuştu. Sanatçı Cihat Tamer’in oğlu Yaşar Atilla gibi isimlerin de yer aldığı davada, ilginç duruşmalar yaşanıyordu. Örneğin Dr. Armağan Özel, “imzası taklit edildiği gerekçesiyle” tahliye ediliyor, ayrıca 12 kaçak sanık da serbest bırakılıyordu. Kaçaklar “çok pişman olduklarını ve herkesten özür dilediklerini” söylemişlerdi. Ama sanatçılar ve ünlüler

için kaçış yolları bitmiyordu. Nitekim Evcil’i yargılayan Hâkim Necati Nalıncı, bazı sanatçıların dosyasının saklandığını müşahede edecek, ancak yaptığı başvurulardan sonuç alamayacaktı. Sonuçsuz başvurular, zaten bedelli askerlikle birlikte ortadan kalkacaktı.

            Fakat burada ilginç olan Doktor Armağan Özel’in durumuydu. Daha sonra pek çok tanığın ifadesiyle ortaya çıkan ilginç bir iddia vardı: “Evcile çizik atan Doktor, Armağan Özel’di.” Oysa davada onun yerine başka bir isim yargılanıyordu. Daha da ilginç olanı Dr. Armağan Özel’in daha sonraki dönemde Evcil’i yargılayan Hâkim Necati Nalıncı’yı suçlayanlar arasında yer almasıydı.

            Evcil’i Tutuklamak Ya da “Ateşle Oynamak”

            Asker kaçaklarına çürük raporu veren şebekenin mahkemeleri ve ardından ortaya çıkan isimler kamuoyunda dikkatle izlendi. Gazetelerde davalıların isimleri ve resimleri boy boy yer alırken, olayların diğer tarafında bir başka isim, başına geleceklerden habersiz olarak görevini yapmaya çalışıyordu.

            Erol Evcil’le ilgili tutuklama kararını, 24 Ocak 1996 tarihinde Kasımpaşa Askerî Mahkemesi vermişti. Kararı veren Hâkim Kıdemli Yüzbaşı Necati Nalıncı, Askerî Ceza Kanununun 81’inci maddesi gereği çıkardığı tutuklama kararının ardından ortaya çıkacak olayları kuşkusuz tahmin bile edemezdi. Kararı imzalarken belki de çok az tanıdığı Evcil, daha sonra onun için ömrü boyunca unutamayacağı bir kâbusa dönüştü. Avukatlarının ve onun lehinde tanıklık yapmak isteyenlerin da akıbeti pek farklı olmadı.

            Evcil’in Muhasebecisi Konuşuyor: “Onun İşini Paşalar Çözüyordu”

            Erol Evcil’in yargı zincirinde doğrudan ya da dolaylı pek çok isim onun serbest bırakılmasını istedi. Ama Evcil’in daha asker kaçağı olarak yargılanmadan oluşturduğu ilişkiler ve bizzat birlikte çalıştığı bazı eski üst düzey görevliler onun etrafında müthiş bir koruma kalkanı oluşturuyordu.

            Bursa Emniyeti’nden ayrılan pek çok isim zaten Evcil’in yanında çalışıyordu. Bunlar arasında daha Önce Bursa Emniyet Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Yusuf İlhan önemli bir rol oynuyordu. Nitekim Evcil’in Bursa Emniyeti’yle olan yakın ilişkileri, Malki cinayetiyle ilgili araştırmalarda geniş yer bulacaktı. Evcil’e sadece Emniyet’ten değil, bazı askerlerden de önemli bir destek geliyordu. Bunların bir kısmı aile dostluğu, bir kısmı rüşvet ilişkisi, bir kısmı ise bazı üst düzey isimleri doğrudan şirket bünyesine almak şeklinde gelişiyordu.

            İşte bu zincirin bir başka önemli parçasını Evcil’in muhasebeciliğini yapan Bayram Bozdemir ortaya çıkardı. Aslında Evcil’in şirketlerine şöylece bir göz atmakla bulunabilecek bu bilgi, nedense Malki cinayetinin ardından başlayan soruşturmayla ve muhasebeci Bozdemir’in ifade vermesiyle ortaya çıkıyordu.

            Bozdemir, Evcil’le ilgili verdiği ifadede “Emekli Tümgeneral Salim Kukul’un, yönetim kurulunda ikinci isim olduğu” ortaya çıkıyordu. Yine Bozdemir’in ifadesine göre Salim Kukul, haftada bir-iki kez uğruyor ve (1996 yılında) 1 milyar 50 milyon ücret alıyordu.

            Bozdemir’in asıl ilginç açıklaması “Kukul Paşa’nın asıl işinin yönetim kurulu üyeliği değil, Evcil’in askerlik sorununu çözmek” olduğu şeklindeydi. Bozdemir’in ifadelerinde bulunmayan başka bir iddia ise, Malki cinayetinden sonra daha da önem kazanıyordu: Salim Kukul Paşa’nın, yakın dönemin güçlü ismi Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman’a yakın olduğu. Nitekim Koman, emekliliğinin ardından Çağlar’ın şirketinde yönetim kurulu üyeliğini kabul etmekte sakınca görmemişti.

            Tümgeneral Salim Kukul’la ilgili bir başka önemli bilgi, Dev-Sol örgütünün önde gelen isimlerinden Sinan Kukul’la amca çocukları olmasıydı. Sinan Kukul, cezaevinden kaçtıktan sonra, Dev-Sol’un lideri Dursun Karataş’la ayrılığa düşmüş, daha sonra İstanbul’da polis tarafından düzenlenen bir operasyonda öldürülmüştü. Aynı operasyonda Dursun Karataş’ın eşi de ölenler arasındaydı.

            Evcil, Bir Var Bir Yok

            Herşeyi anlamak kolaydı, ama magazin basınında boy boy fotoğrafları yer alan bir kişinin nasıl olup da bulunamadığı ve kaçak olarak yaşadığını anlamak hiç kolay değildi. Evcil’in o dönemde birlikte yaşadığı Gülben Ergen’le sık sık görüştüğü magazin basınına yansıyor, ancak izi bulunamıyordu. Ancak Evcil’i gerçekten yakalamak isteyen kamu görevlilerinin ısrarı, etrafındaki çemberi iyice daraltmıştı.

            Çürükçüler Çetesi’nin müşterisi olan Evcil, uzun kaçış macerasını nihayet noktalıyordu. Ancak Evcil’in 14 Şubat 1997’de gidip teslim olmasında gariplikler vardı. “Zeytin Kralı” nedense, kendisini arayan mahkemeye değil, Gölcük Donanma Askerî Komutanlığına teslim oluyordu. Tutuklanıp gönderildiği askerî cezaevi ise adlî yönden Yarbay Nihat Demirel’e bağlıydı.

            Yarbay Demire!: “Evcil Teslim Olacak”

            Oysa Evcil’in teslim olmasından kısa süre önce yaşananlar, olayları biraz daha anlaşılır kılıyordu. Evcil’in gıyabî tutuklama kararı sürüyor, ancak kendisi bir türlü bulunamıyordu, işte tam o sıralarda Yarbay Demirel, Hâkim Nalıncı’dan bazı taleplerde bulunuyordu:

            “Evcil gelip teslim olacak. Hemen ifadesini alıp tahliye et. Aksi halde sıkıntıya düşersin. Evcil İspanya’ya gidip banka kuracak. Bir gün bile cezaevinde kalırsa, onun sonu olur. Kendisi Gölcük’e gelip teslim olacak. İstanbul’a getirtmeden bunları yaparsan iyi olur. Basını duruşmalara sokmamak ve kimsenin haberi olmadan bu işleri yapmak iyi olur. Bir kez ilkelerinden taviz vermek sana hiçbir şey kaybettirmez, ama çok şey kazandırır. Böyle bir sanık insanın karşısına hayatta bir kez çıkar. Aksi halde başına geleceklerden sorumlu değilim.”

            “Evcil’in Arkası Sağlam”

            Hâkim Nalıncı’nın mahkemelere ve ayrıca olayı soruşturan müfettişlere verdiği ifadelere göre, Yarbay Demirel’in kendisine söyledikleri sadece bunlarla sınırlı değildi. “Çok sayıda emekli komutan, milletvekili ve bakanın Erol Evcil’in arkasında olduğunu, bazı emekli asker ve emniyetçilerin Evcil tarafından işe alındığını” da söylüyordu Demirel.

            İşte Yarbay Demirel’in Evcil’le ilgili Hâkim Nalıncı’ya söylediği birkaç cümle daha: “Erol gibilere delikanlılık sökmez. Seni kardeşim kadar severim. Erol’da benim kardeşimdir. Evcil’in zaten bir suçu yok. Aptallık etme.”

            Yarbay Demirel’in asıl şaşırtıcı iddiası, “Evcil’e verilecek cezanın nasıl olsa Askerî Yargıtay tarafından bozulacağı ve Evcil’in orada da adamları olduğu” yolundaydı. “Boşa kürek çekiyorsun. Alaattin Çakıcı ile Evcil çok iyi arkadaş. Başka türlü yollardan da bu iş halledilebilir. Türkiye’de üç kuruş için adam öldürülüyor. Aptallık etme, yarın başın derde girerse devlet sana koruma bile vermez. Aslında Evcil gibiler askere alınsa bile zaten görünüşte askerlik yapıyorlar.”

            Nitekim sonraki gelişmeler, Yarbay Demirel’in söylediklerinde hiç de yanılmadığını ortaya çıkaracaktı.

            Hâkim Nalıncı, kendisine söylenenleri, başka arkadaşlarıyla paylaşmayı ihmal etmedi. Önce hâkim arkadaşı Yüzbaşı İ. Nuri Tezel’e durumu anlattı. Tezel, Yarbay Demirel’in benzer taleplerde daha önce de bulunduğunu anlattı. Hâkim Nalıncı’nın bu bilgileri paylaştığı çok sayıda arkadaşı daha vardı. Deniz Binbaşı Harun Serçe, eski Adliye Yazı işleri Müdürü Lemi Kumru, Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Cemil Türk, Yalova Barosu avukatlarından Hakan Gergeroğlu. Onlarla hem sıkıntısını paylaştı, hem de ülkenin içinde bulunduğu durumu konuştular. Ne var ki bu tanıkların ne gördükleri, ne de duydukları Nalıncı’nın başına geleceklere engel olamayacaktı.

            Hâkim Yüzbaşı Nalıncı, Yarbay Nihat Demirel’in taleplerini geri çevirdi. Evcil teslim olur olmaz da onu kendi görev bölgesine getirtmek için işlemleri başlattı. Demirel bu kez Nalıncı’yı arayarak “Onu İstanbul’a getirtmeden ifadesini almasını ve serbest bırakmasını talep etti.” Aldığı cevap öncekilerden farklı olmadı. Çürükçüler davasından yargılanan 147 kişiden hiçbiri -ki bunların pek çoğu güçlü isimlerdi bu kadar yakın ilgi ve destek görmüyordu. Hem de neredeyse işin birinci dereceden sorumluları tarafından.

            Hâkim Nalıncı, Evcil’in kim olduğunu ve gücünü daha yeterince anlayamamıştı. Ortaya çıkanlara ne kadar hayret ettiği verdiği ifadelere de yansıyacaktı. Ama sonraki yıllarda yaşayacakları ona, “Evcil’e bir vatandaş gibi davranmanın bedelini” çok pahalıya ödetecekti.

            Oral Çelik ve Yarbay Demirci

            Aslında o günlerde Yarbay Demirel’in işleri doğrusu başından aşkındı. Çünkü askerlik sorunu için kendisini arayan ve “bilgisine başvuran” sadece Erol Evcil değildi. İpekçi cinayetinden Papa suikastına kadar her olayın içinde adı geçen çok önemli bir başka isim de “sorununu çözmesi için” Demirel’e geliyordu: Oral Çelik.

            Demirel, önceleri Oral Çelikle yaptığı görüşmenin ayaküstü olduğunu ve kendisini doğru dürüst tanımadığını ifade etti. Zaten Çelik’e de “askerlik sorunu ile ilgili ayaküstü bilgi” vermişti. Ancak sonradan Çelikle olan tanışmalarının birlikte oturup yemek yiyecek düzeyde olduğu ortaya çıkacaktı.

            Evcil, nihayet Kasımpaşa Askerî Cezaevi’ne getirildi. Adalet yerini henüz bulmasa da, en azından doğru yöne ilerliyordu. Ama Hâkim Nalıncı’nın kâbusu daha yeni başlıyordu.

            Yarbay Demirel, Evcil’in Aile Dostu

            Evcil’in serbest kalması için Hâkim Nalıncı’ya sürekli baskıda bulunan Yarbay Nihat Demirel’i biraz daha yakından tanımak, aslında bazı ilişkilerin pek de tesadüfen kurulmadığını ortaya koyuyor.

            Hâkim Yarbay Nihat Demirel, 1950 Konya doğumluydu. 1974 yılında mezun olduğu Ankara Hukuk Fakültesi’nin ardından uzun yıllar Deniz Kuvvetleri çatısı altında çeşitli hukukî görevlerde bulunmuştu. Evcil’in tutuklama kararı çıkarıldığında, daha sonra onun yargılanacağı Kuzey Deniz Saha Komutanlığında adlî müşavir olarak görevliydi.

            Demirel, önemli bir ismin damadıydı. Bir dönem milletvekili de olan, emekli bir general olan Orhan Sefa Kilercioğlu’nun kızı Goncagül Hanım ile evliydi. Evcil’le ilgili tutuklama kararını çıkaran Hâkim Necati Nalıncı’nın karşısına o günden sonra çok sayıda isim çıktı. Ama Yarbay Demirel, bunlar arasında hep öne çıktı, hem de sonradan bedel ödeyenlerden oldu.

            Yarbay Demirel, bir kez daha Hâkim Nalıncı’dan derhal Evcil’i tahliye etmesini istedi. Aldığı cevap, “Ona herkese davrandığımız gibi davranıyoruz.” oldu. Ama Yarbay Demirel, daha sonra kendisini “Evcil’i kurtaran Yarbay” olarak kayıtlara geçirecek girişimlerinde kararlıydı. Zira sadece kendisinin değil, ailesinin de Evcil’le yakın, hem de inanılmayacak ölçüde yakın ilişkileri vardı. Bir kere Erol Evcil’in büyükannesiyle oldukça samimilerdi ve ailece görüşüyorlardı. Bunlardan daha da önemlisi Yarbay Demirel’in eşi, Evcil’in resmen elemanı olarak çalışıyordu.

            Yarbay’ın Eşi Evcil’in Elemanı

            Yarbay Nihat Demirel’in sanık Erol Evcil’le olan yakınlığı, aslında son derece açık bir biçimde devam ediyordu. Erol Evcil’i, asker kaçaklığı ve sahte rapor düzenlemekten yargılandığı dosyadan kurtarmak için olağanüstü çaba gösteren Yarbay Demirel’in eşi Gonca Gülendam Demirel, sigortalı olarak Evcil’in şirketinde çalışıyordu. Bayan Demirel’in Eşrefoğlu sigortacılık A.Ş.’ye giriş tarihi ise 1 Ağustos 1996 idi. Bunlar Yarbay Demirel’i daha sonradan Evcil’in kurbanları listesine yazdıracak bilgiler olacaktı.

            Hâkim Yüzbaşı Nalıncı, Yarbay Nihat Demirel’in tüm taleplerini geri çevirdi. Evcil teslim olur olmaz da onu kendi görev bölgesine getirtmek için işlemleri başlattı. Evcil, nihayet Kasımpaşa Askerî Cezaevi’ne getirildi. Adalet yerini henüz bulmasa da, en azından doğru yönde ilerliyordu.

            Baskılar Bitmiyor

            Hâkim Nalıncı, Evcil’i Cezaevi’ne teslim edince, Evcil’i korumak isteyenin sadece Yarbay Demirel olmadığını anlamakta gecikmedi.

            Sıcağı sıcağına ilk telefonunu, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay Cengiz Toroman’dan aldı. “Evcil haksızlığa uğramıştır. Bir an önce tahliye edilmesi gerekir. “Nalıncı, hemen arkadaşı Yüzbaşı Nuri Tezel’i aradı ve uyardı: “Mahkemedeki kıdeme göre, siz ikinci hâkimsiniz. Size de bu türden tavassut ve telkinler gelebilir. Dikkatli ve cesur olalım.”

            Beşiktaş Sevgisi!

            Nalıncı’yı arayanların sonu gelmiyordu. Bu kez telefonda yine Albay Cengiz Toroman vardı. Fakat Toroman’ın bu kez farklı bir talebi vardı. “Futbol Federasyonu eski başkanı M. Kemal Ulusu’nun, Nalıncı gibi Beşiktaşlı olduğunu ve kendisini ziyaret etmek istediğini” söylüyordu. Hâkim Nalıncı, “Buyursun gelsin, tanışmaktan mutluluk duyarım.” dedi.

            M. Kemal Ulusu, Nalıncı’yı makamında ziyaret etti. Uzun süre Beşiktaş üzerine konuştular. Ulusu, birdenbire muhatabının hiç beklemediği bir soruyu yöneltti: “Erol’un durumu ne olacak?’

            Hâkim, önce kimin kastedildiğini anlayamadı. Mesele yine Evcil’di. M. Kemal Ulusu, “Evcil’in yakın dostları olduğunu, akrabalarının kızlarıyla evleneceğini ve başarılı bir işadamının tutuklu kalmasının ekonomiye zarar vereceğini” anlattı ve ekledi: “Evcil’in çok sayıda avukatı var, ama yeterli değil. Acaba siz bir avukat önerebilir misiniz?’ Talep gerçekten inanılmazdı. Bir davanın hâkiminden aynı davayla ilgili avukat tavsiye etmesi isteniyordu. Ya da aslında “yardım etmesi.”

            Hâkim Nalıncı, davanın hâkiminin kendisi olduğunu hatırlatarak “Bu sözleri duymamış kabul ettiğini” belirtti. Nalıncı, arkadaşı İ. Nuri Tezel başta olmak üzere yine hukukçu dostlarına bu tatsız ziyareti anlattı.

            Ve Çakıcı Telefonda!

            Hâkim Nalıncı’nın telefonu bu kez başka bir isim tarafından aranıyordu. Kendisinin Alaattin Çakıcı olduğunu söyleyen bir kişi, Nalıncı’ya bildik tehditlerini sıralıyor ve Evcil’e rakiplerinin iftira attığını söylüyordu. Evcil’in etrafında bakanlar, milletvekilleri ve komutanlar olduğunu söyleyen Çakıcı, Nalıncı’ya ikinci bir yol daha öneriyordu: “Çoluk çocuğun var, onları düşün, ne istiyorsan söylemen yeterli.”

            Hâkim Nalıncı’nın cevabı ise hiç değişmemişti. “Hayır, asla.”

            Nalıncı, Erol Evcil-Alaattin Çakıcı ilişkisini o tarihte bilmediği için kendisini arayanın “sesini değiştiren” Yarbay Nihat Demirel olabileceğini de düşündü. Yine de Hâkim Tezel’i arayıp “Beni böyle birisi aradı. Başıma bir iş gelirse takipçisi olun.” demeyi ihmal etmedi.

            Üst Düzey Bir Komutan

            Hâkim Nalıncı’nın Evcil’le ilgili aldığı öğütlere ve baskılara her gün bir yenisi ekleniyordu. Bu kez telefonda kendisinin emekli Kuvvet Komutam Vural Beyazıt olduğunu söyleyen bir kişi vardı. Talep aynıydı. “Evcil’i bırak..”

            Nalıncı’nın yanında yeğeni Avukat Neşe Kaya’da bulunuyordu. Nalıncı telefonun sesini yükselterek, konuşmayı yeğenine dinletti. Neşe Kaya daha sonraki aşamalarda bu görüşmeyi bizzat doğrulayan bir dilekçeyi yetkililere sundu. Arayanın Beyazıt Paşa olup olmadığını bilmesi mümkün değildi. Yine de arayan kişiye yargılama konusunda bilgilerinin yanlış olduğunu aktardı.

            Arayan kim olursa olsun, en azından Vural Beyazıt’ın ismini fütursuzca kullanma cesaretini taşıyordu. Bu ise olayın boyutlarını artık iyiden iyiye ortaya koyuyordu. Evcil’in koruma kalkanı tek kelimeyle “tepelerdeydi.”

            Askerî Yargıtay Üyesi: “Servet Düşmanlığı Yapma”

            Hâkim Nalıncı’ya gelen baskılarda talep aynıydı, ama bunların ifade ediliş biçimleri farklıydı. Bu defa arayan, Askerî Yargıtay 1. Daire Başkanı Albay Güner Bozkurt’tu. Nalıncı bürosunda yalnız değildi, yanında Sabah Gazetesi’nden muhabir Sedef Şenkal ve eski Asteğmen Avukat Hakan Gergeroğlu vardı.

            Hâkim Nalıncı, Albay Güner’i staj yaptığı Askerî Yargıtay’dan tanıyordu. Albay Güner, Nalıncı’ya “Kendisini takdir ettiğini ve ileride Askeri Yargıtay’a gelmek istediğinde yardımcı olabileceğini” söyledi. Konu kısa sürede Evcil’e geldi. Nalıncı telefonun sesini yükseltti ve yanındakilere dinletti.

Güner Albay, ona “Evcil’in başarılı bir işadamı olmasından ve yanında çalışan insanların mağduriyetinden ve tahliye konusunda cesur davranması gerektiğinden” söz etti. “Kendisi de sıkıyönetim mahkemelerinde birçok tanınmış işadamına yönelik tahliye kararı vermişti.” Ve ardından ekledi: “Servet düşmanlığı yapma.” Hâkim Nalıncı, baskılardan iyice bunalmıştı. Yine de olayların basma yansımasını, hem davanın seyri için, hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zor durumda bırakacağı için istemedi. Bu telefondan kısa bir süre sonra Evcil’in duruşması vardı. Evcil yine tahliye edilmedi. Baskılar sonuç vermemişti.

            Hâkim Nalıncı, bir yandan davayla ilgili çalışmaları yürütüyor, diğer yandan başta Hâkim İhsan Nuri Tezel olmak üzere yakınında olanlara olup biteni aktarıyordu.

            “Evcil’i Mağdur Ediyorsunuz !”

            İşte bu görüşmelerden birisinde iki hâkim sohbet ederken, Nalıncı’ya yine Askerî Yargıtay’daki Albay Güner Bozkurt’tan telefon geldi. Albay’ın konuşmasını iki hâkim de dinliyordu. Bu kez üslup sertleşmişti.

            “Evcil’i mağdur ediyorsunuz. Basından korktuğunuz için onu tahliye edemiyorsunuz. Kişisel inanç ve görüşlerinizi dosyaya sokuyorsunuz. Evcil’le ilgili referans olan bir Askerî Yargıtay üyesi karşımda oturuyor. Erol’u ve ailesini yakından tanıyor.”

            Nalıncı’nın cevabı da bu kez aynı ölçüde sert oldu: “Ben neyi nasıl yapmam gerektiğini biliyorum. Evcil gibilerinin servetlerinin ardında karanlık ilişkiler yatıyor. Bir Askerî Yargıtay Daire Başkanına kadar ulaşmalarından üzüntü duyuyorum. Bu davada benzer yüzlerce sanık var. Ama nedense beni sadece Evcil için arıyorsunuz. Eğer kararlarım yanlışsa, zaten hukukî denetime açık. Evcil’i yalnızca herhangi bir vatandaş gibi görüyorum.”

            Rapor: “Evcil Turp Gibi”

            Hâkim Nalıncı, kendisine gelen tüm baskılara rağmen yasal süreci işletmeye devam ediyordu. İki duruşmada onu tahliye etmemişti. Baskıların ve tehditlerin ise sonu gelmiyordu. Telefonla kendisi ve eşi tehdit ediliyor, Evcil’in peşini bırakmaları isteniyordu.

            Nalıncı’nın dosyada önemle incelediği bir konu vardı: “Evcil’in gerçekten askerlik yapabilecek durumda olup olmadığı.” Bunun için onu İstanbul Deniz Hastanesi Başhekimliği’ne sevk ettirdi. Kasımpaşa’daki Başhekimlik Evcil’in sağlam olduğunu mahkemeye 2 Nisan 1997 tarihinde 880 No’lu raporla bildiriyordu. Çürükçüler çetesinden alınan rapor işe yaramamıştı. Hâkim Nalıncı, raporun bir örneğini de Milli Savunma Bakanlığı’na gönderdi.

            Mudanya: “Evcil’i Askere Alın”

            Evcil’in bağlı bulunduğu askerlik şubesi Mudanya olduğu için, çok geçmeden gerekli yazıları tamamlandı ve “Erol Evcil’in en yakın askerlik şubesine teslim edilmesi” istendi.

Bu arada Evcil 2 aylık hapis cezasını tamamladığı için, 10 Nisan 1997’de Hâkim Nalıncı tutukluluk halinin kaldırılması kararını verdi. Artık Mudanya Askerlik Şubesi’nin ifade ettiği süreç başlıyordu. Yani Evcil, cezaevinden alınıp, en yakın askerlik şubesine götürülecek ve askere alınacaktı. Ama “Zeytin Kralı”nın imdadına, “başkaları için yazılamayan” bir resmî yazı yetişecekti. Yazının altındaki imza ise şaşırtıcı değildi.

            Evcil Kurtuluyor

            Cezası tamamlanan Evcil için artık askerlik yolu görünmüştü. Cezaevinden çıkarılıp, en yakın askerlik şubesine teslim edilecekti. Bağlı bulunduğu Mudanya Askerlik Şubesi, bu yönde resmî yazıyla ilgili makamlara bilgi ve değerlendirme yazısı yollamıştı.

            İşte tam bu sıralarda İstanbul’a tayin edilen ve aynı zamanda Kasımpaşa Cezaevi’nin de âmiri olan Yarbay Nihat Demirel, kimse için yazılmayanı kaleme alıyor ve “Evcil’in şubeye teslim edilmesine gerek yok.” diyordu.

            Demirel, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Askerî Mahkemesi’ne yazdığı 1997 tarih ve 660 No’lu yazıda, Erol Eşrefoğlu (yani Evcil)’nun tahliyesini takiben serbest bırakılmasını istiyordu.

            Sanıkla ilgili yargılama sürecinin sona ermediği ve raporunun sahteliğinin kesinleşmediği, bu nedenle de tutukluluk hali kalkınca “yoklama kaçağı olmayacağı” yorumunu yapan Yarbay Demirel, Evcil’in yurtdışına kaçışıyla devam eden süreci başlatıyordu. Böylece Kuzey Deniz Saha Komutanı adına ve Yarbay Nihat Demirel’in imzasıyla “tahliyesini müteakiben sanığın salıverilmesi” isteniyordu.

            Kısa bir zaman sonra Malki cinayeti için güvenlik güçlerini peşinden koşturan Evcil, serbest kalıyordu. Evcil’in ilk işi ise, tabii ki askerlik şubesine gidip “sülüs”ünü almak değil, yurtdışına çıkmak oluyordu. Malki cinayeti nedeniyle tutuklandığında ise, suçu ağır ceza gerektirdiği için, askerliği askıya alınıyor, bu arada çıkan kanun gereği bedelli askerlik hakkı elde ediyordu.

            Evcil’in Sahte Belgeleri

            Hâkim Necati Nalıncı, Evcil dosyasının peşini bırakmaya hiç niyetli değildi. Oturup dosyasını incelemeye başladı. Karşısına çıkanlar inanılmazdı. Evcil’in daha önce iki yıl için askerliğini tecil ettirdiği öğrenci durum belgesi sahteydi.

            31 Kasım 1937 tarihinde Evcil’e ait olarak verilen öğrenci belgesindeki fotoğraf ona ait değildi. Oysa bu belge Evcil’in askerliğini tam 2 yıl erteletmesini sağlamıştı. Çok dikkatli olması bile gerekmeyen gözler, o fotoğrafın Evcil’e ait olmadığını görebilirdi. Ama gördürmeyen Allah gördürmüyordu işte! Evcil’in bu konuda aldığı iki belgeden birisi 1985’te, ikincisi ise 1987’de alınmıştı. İki fotoğraftaki kişilerin aynı olduğunu iddia etmek için hayal gücünü zorlamak bile gerçekten yetersiz kalıyordu.

            Bu Evcil’in düzenlediği ne ilk, ne de son sahte belgeydi. Evcil daha önceden de sahte bono düzenlemekten yargılanmış ve mahkûm olmuştu. 1991 yılında bu konuda hakkında açılan davadan, 18 Ağustos 1994 tarihinde mahkûm olmuştu. Bursa İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği ceza, Yargıtay tarafından da onaylanmış ve kesinleşmişti.

            Eşrefoğlu mu, Evcil mi?

            Evcil’le ilgili tüm resmî evraklarda dikkati çeken bir önemli nokta vardı. Soyadı bazen sadece Evcil, bazen Eşrefoğlu olarak geçiyor, bazen ikisi birden yazılıyordu.

            Aslında mesele Erol Evcil’in 1994 yılında yaptığı bir başvurudan kaynaklanıyordu. 27 Haziran 1994’de verdiği bir dilekçeyle mahkemeye başvuran Evcil’in avukatı, ilginç bir talepte bulunuyordu:

            “Müvekkilimin soyadı, ev hayvanlarına yakıştırılır bir sıfattır ve bu durum toplumca saygın bir konumu olan kendisini oldukça rahatsız etmektedir.” Mahkeme bu talebi, şahitlerin de beyanlarıyla olumlu kabul ediyor ve soyadı Eşrefoğlu olarak değiştiriliyordu.

            Buraya kadar sorun yoktu. Sadece küçük bir ayrıntı dışında. Erol Eşrefoğlu, inanılmaz miktarlardaki rakamlara ulaşan ticarî faaliyetlerinde zaman zaman Evcil soyadı ile imza atıyordu.

            Hâkim Nalıncı belgeleri tespit ettikten sonra Yarbay Demirel’e gidiyor ve “Kol kanat gerdikleri kişinin yaptığı sahtekârlıklardan” söz ediyordu. Yarbay, resimlere bakıp Nalıncı’ya “Bu Evcil’in fotoğrafı, artık Erol’la uğraşmaktan vazgeç” deyince artık ipler iyice kopuyordu. Ancak Nalıncı’nın kısa süre sonra kendisinin başına geleceklerden, Evcil’i takibe zamanı kalmayacaktı. Ama Yarbay Demirel için de geriye dönülmez bir süreç işlemeye başlamıştı.

            Yarbay Demirel Yargılanıyor

            Evcil’i serbest bıraktıran Yarbay Demirel’le ilgili iddialar, Mudanya Askerlik Şubesi’nin şikâyeti ve Milli Savunma Bakanlığı’nın “görevini suistimal davası” açmasıyla mahkeme önüne getirildi. 14 Mayıs 1999 itibarıyla Yarbay Demirel’in mahkemesi başladı.

            1. Ordu Komutanlığı Selimiye Askeri Mahkemesinde başlayan duruşmalarda Demirel, tutuksuz olarak yargılanıyordu. Yarbay Demirel, mahkemeye eşi Goncagül Hanım’ın Evcil’in şirketinde çalıştığını anlattı. Demirel, Evcil’in anneannesinin kendisini aradığını ve ona “Gelsin teslim olsun, sadece iki ay ceza alır” dediğini de aktardı. Hâkim Nalıncı’ya Evcil’le ilgili baskı yaptığı iddialarına ise şu karşılığı verdi: “Ben onu sadece Evcil’in durumunu öğrenmek için aradım. Baskı yapmadım”

            Ancak Yarbay Demirel’in ifadeleri kendisini kurtarmaya yetmedi. 30 Haziran 1999’da Yarbay Nihat Demirel, 1 yıl 2 ay hapse ve 3 ay 22 gün de memuriyetten men cezası aldı. Ceza ertelenmedi ve para cezasına da çevrilmedi. Böylece Yarbay Demirel, daha önce etrafında bir dizi insanın hayatını karartan Erol Evcil’in kurbanları arasında yerini aldı.

            Yarbay’dan İtiraf: “Ben de Emir Kuluyum”

            Evcil’le ilgili bu gelişmeler o dönem basında, sevgilisi Gülben Ergenin mallarına tedbir konulması dışında yeterli ilgiyi bulamadı. Gelişmeleri yakından izleyen ve daha sonra kendisini davanın içinde tanık olarak bulan gazeteci Tuncay Opçin ise olayların ardından Yarbay Demirel’le konuşarak, “Evcil işinin yukarı havale edildiği”ni yazdı. Opçin, Evcil-Demirel ilişkisini başından beri yakından izlemişti. Nitekim daha sonra Hakim Nalıncı’nın daha sonradan yargılandığı davada da tanık olmak için yazılı ifade verecekti.

            Yarbay Demirel, Evcil yüzünden sanık sandalyesine oturunca, Opçin’in yazdığı Aktüel Dergisi’ne, işleri daha da yukarı tırmandıran inanılmaz bir açıklama yapıyordu: “Ben emir kuluyum. Evcil serbest kalsın yazısını o zaman Kuzey Deniz Saha Komutanı olan İlhamı Erdil Paşa ‘nın bilgisi dâhilinde yazdım. Ben adli müşavir olarak onun adına hareket ediyordum.”

            Yarbay Demirel bir de itirafta bulunuyordu: “Benzer bir yazıyı başka hiçbir tutuklu için kaleme almadım.”

            Demirel, bu konuşmada Oral Çelik’le olan görüşmesini ve Evcil’le olan yakınlığını da anlatıyordu.

            Artık Avukatlık Bile Yapamıyor

            Yarbay Demirel’in çabaları hem Erol Evcil için hem de her davadan zaman aşımıyla kurtulan Oral Çelik için son derece “yararlı” olmuştu. Evcil askere alınmadan kurtulmuş ve yurt dışına kaçmıştı. Oral Çelik ise tam silâhaltına alınacakken, birdenbire “psikolojik bozukluğu” olduğu teşhis edilmiş ve “müşahede” altına alınmıştı.

            Ama tüm bunların hiç de yarar sağlamadığı tek kişi, Yarbay Nihat Demirel olmuştu. Çevresinde gelecek vaat eden ve önemli rütbelere terfisine kesin gözüyle bakılan Demirel, emekli olmuştu.

            Nihat Demirel için önünde meslekî anlamda tek alternatif kalıyordu, serbest avukatlık yapmak. Bu amaçla İstanbul Barosu’na başvuruda bulunuyor, ancak İstanbul Barosu Yücel Sayman’ın başkanlığında durumu değerlendiriyor ve 17 Ağustos 2000 tarihli oturumunda, Nihat Demirel’in “İstanbul Barosu levhasına kayıt olma” başvurusunu reddediyordu.

            Ancak, Erol Evcil’in etrafındaki ilişkiler yumağında, daha çok isim vardı. Yarbay Demirel gibi birkaç istisnanın dışında bunların çoğu bu işlerin içinden zarar görmeden sıyrılmayı başardılar. Bir de bu isimlerin yolu nedense hep Susurluk köprüsünden geçiyordu.

            Hâkim Nalıncı Sanık Oluyor

            Tekrar biraz geriye, Hâkim Nalıncı’nın yaşadıklarına dönüyoruz. Necati Nalıncı, Evcil’le ilgili ısrarının ardından kısa sürede kendisini sanık sandalyesine oturtacak bir sürecin içine giriyordu.

            Yarbay Demirel’in girişimleri sonuç vermiş ve Nalıncı’yla ilgili soruşturma başlamıştı. Soruşturmayı yürüten Millî Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı olan Hâkim Albay Sadık İnan’a, Nalıncı olup biteni anlattı. Evcil’in sahte öğrenci belgelerini ve diğer gelişmeleri aktardı. Ancak Albay İnan, bunlarla ilgili herhangi bir işlem yapmadı. Ancak Müfettiş inan, Hâkim Nalıncı hakkında, çürükçüler davasında yargılanan diğer sanıklarla ilgili “ara karar gereğini 13 gün sonra yapmak” suçundan dava açtı. Artık Nalıncı da sanıklar kervanına katılmıştı.

            Necati Nalıncı, hakkındaki davayla ilgili hazırlık yaparken, bir yandan da olup biteni derli toplu olarak üstlerine anlatma kararını sürdürüyordu. Karşısına her an yeni bilgiler ve inanılmaz örtbas işlemleri çıkıyordu. Bunlardan bir tanesi son derece dikkatini çekmişti.

            Sanat dünyasının ünlü bir isminin sanık olduğu bakaya dosyası bir yıl boyunca hiçbir işlem yapılmadan bekletilmişti. Kendisiyle ilgili soruşturmayı yürüten Albay Sadık İnan’a bu olayı da aktardı. Ama Hâkim Nalıncı’da dahil kimse, bu dosyalardan Susurluk olayına uzanan uzun ve karanlık bir koridor çıkacağını tahmin edemezdi.

            Kurtarılan Sanatçı ”Ferda Anıl Yarkın”

            Hâkim Necati Nalıncı, artık yargılayan değil, yargılanan konumundaydı. Bu süreçte yine kendisiyle ilgili davayı yürüten yetkililere karşılaştığı olayları ve elindeki belgeleri ulaştırmaya devam etti. Nalıncı, kendisiyle ilgili soruşturmayı başlatan Albay Sadık inan’a yine askerlikle ilgili ilginç bir bilgi aktardı. Bu kez askerlik sorunu olan, bir ünlü pop sanatçısı Ferda Anıl Yarkın’dı.

            Sanatçı Yarkın’ın bakaya dosyası bir yıl boyunca hiçbir işlem yapılmadan bekletilmişti. Üstelik bu durum, olayları üzerine gelen müfettiş tarafından da 01. 11. 1998 tarihinde tutanakla tespit edilmişti. Dosyayla ilgili, Askerî Savcı Yüzbaşı Hakkı Çelik hakkında Hâkim Nalıncı tarafından suç duyurusunda bulunuldu.

            Nalıncı aynı zamanda komutanlığın adlî müşaviri olan Hâkim Albay Avni Emirler’in de bu konuda sorumlu olduğunu belirterek, bu konuyu da kendi dava dosyasında ekliyordu. Bu arada kendisine bilgi verdiği halde bu konuda işlem yapmayan Albay Sadık İnan’la ilgili de aynı şekilde suç duyurusunda bulunuyordu Nalıncı. Böylece Evcil’in askerlik sorunundan başlayan gelişmeler, üst üste çıkan dosyalar, belgelerle birlikte bir dizi yeni soruyu ve soruşturmaya beraberinde getirmişti.

            Sanatçının dosyası ile ilgili girişimler de tıpkı Evcil’de olduğu gibi sonuçsuz kaldı ve daha sonra Ferda Aral Yarkın, 28 günlük bedeli askerlik kapsamına girdi.

            Nalıncı, Atilla Kıyat’a Anlatıyor

            Hâkim Nalıncı, inancını yitirmeden bu kez, o dönem komutanı olan Atilla Kıyat’a durumu anlattı. Şu günlerde Fenerbahçe Yönetim Kurulu Üyesi ve basın sözcüsü olan Koramiral Atilla Kıyat’a tüm belgeleri teslim etti. Ancak Kıyat’ın bu bilgilerle ilgili ne yaptığını halen öğrenemedi.

            Ancak işler öyle sürprizlerle ilerliyordu ki, kimsenin beklemediği gelişmeler ortaya çıkıyordu. Bu bilgileri alan Atilla Kıyat Paşa, her nedense Deniz Kuvvetleri’nin geleneklerine aykırı olarak erken emekli ediliyordu. Oysa o dönemde kendisinin terfisine kesin gözüyle bakılıyordu. Bu sürpriz gelişme için kulislerde konuşulan bazı nedenler, o dönemde basına da yansıyordu. Öncelikle Kıyat’ın bazı kuvvet komutanlarıyla olan fikir ayrılığından bahsediliyordu. Konuşulan, hatta yazılan bir neden daha vardı. Kuzey Deniz Saha Komutanı iken yaşanan bazı tatsız olaylar ve Yarbay Nihat Demirel’in Evcil’le ilgili yaptıkları. Bunların oluşturduğu akıntı, Kıyat Paşa’yı da erken emekliliğe götürmüştü iddialara göre.

            Nalıncı Tayin İstiyor

            Olup bitenin akışı, Hâkim Nalıncı’yı artık görev yapamaz hale getirmişti. Yarbay Demirel ve diğer isimlerin baskılan sonucunda 2 Aralık 1998 tarihinde komutanlıktan tayinini istedi.

            Bu arada Nalıncı, kendisine yönelik tehdit ve baskıları mahkeme önüne getirmek için dava açmaya karar verdi. Başta Yarbay Demirel ve Albay Avni Emirler olmak üzere bu kişileri Milli Savunma Bakanlığına şikâyet etti. Ayrıca yine kendisiyle ilgili soruşturmayı yürüten müfettiş hakkında da “Görevini kötüye kullandığı, astlarının suçunu gizlediği ve tanıklara baskı yapıldığı” iddiasıyla dava açtı.

            Nalıncı, o sıralarda henüz 2 aylık evliydi. Bartın’a, harcırahı bile verilmeden apar topar gönderildi. Hakkında ise kabarık bir dosya oluşturuldu: Dört görev suistimali, bir görev ihmali ve bir de irtikâba eksik teşebbüs. Şimdi Nalıncı’nın hayatındaki tutuklanma ve hapis günleri başlıyordu.

            Susurluk Köprüsü ve Avni-Arife Emirler Ailesi

            Evcil’in askerlik sorunuyla ilgili Hâkim Nalıncı’nın mahkemelere sunduğu ifadelerde bir başka isim en az Yarbay Demirel kadar öne çıkıyordu: Albay Avni Emirler.

            Nalıncı’nın iddialarına göre Albay Avni Emirler, sadece Ferda Anıl Yarkın’a değil, Evcil’e yardımcı olanlar arasında önemli bir role sahipti. Ancak Albay Emirler’le ilgili suçlamalar sadece bunlardan ibaret değildi. Çürükçüler dosyasında önemli bir yeri olan Dr. Armağan Özel’e, davayla ilgili bazı bilgilerin ulaşmasında Emirler’in önemli rolü olmuştu.

            Dr. Armağan Özel hakkında, Çürükçüler Çetesi davasında Hâkim Nalıncı tarafından tutuklama kararı çıkarılmıştı. İşte o günlerde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Adlî Müşaviri olan Albay Emirler, Hâkim Nalıncı’dan Armağan Özel’in dosyasını istemişti. Gerekçesi son derece ikna ediciydi: “O zaman Kuzey Deniz Saha Komutanı olan Koramiral İlhamı Erdil dosyayı görmek istiyordu.”

            Askerî usul kanunlarına göre komutanların bu dosyaları görmesinin bir sakıncası olmadığını düşünen Hâkim Nalıncı, dosyayı verdi.

            Oysa bu bilgi ve belgeler davanın sanıklarından Armağan Özel’e daha doğrusu avukatı Mahmut Küçük’e ulaştırılıyordu. Mahmut Küçük, Nalıncı davasında kilit rol oynayan isimlerden birisi olacaktı. Ayrıca ağabeyi Avukat Muammer Küçük ise, Çakıcı ailesinin davalarına bakan bir isim olarak biliniyordu.

            Albay Emirler ve Dr. Armağan Özel arasında bu irtibatın dışında başka bir avukatın ismi daha ortaya çıkıyordu: Yine askerlikten kurtulmak için hile yapmakla suçlanan işadamı sanık Muzaffer Kılavuz’a avukat olarak önerilen Uğur Önder. İşin ilginç yanı, sanığa bu avukatı öneren Albay Avni Emirler olmuştu. Albay Emirler’in sanıklara önerecek düzeyde yakın olduğu Avukat Uğur Önder ise, kamuoyunun yakından tanıdığı bir isimdi. Özel Harekât Dairesi eski Başkanvekili İbrahim Şahin başta olmak üzere Susurluk sanıklarının avukatı olarak görev yapmıştı.

Sanık işadamı Muzaffer Kılavuz’un iddiasına göre, Avukat Uğur Önder kendisine, “Albay Emirler’le olan yakınlığını öne sürerek, bu işlerin içeriden takip edilebileceğini” söylemişti. Tüm bunların ortaya çıkması ise sanık iş adamının Uğur Önder’i avukatlıktan azletmesiyle olmuştu.

            Bayan Emirler ve Kaçak İranlı Davası

            Avukat Uğur Önder’in Susurluk’la olan avukatlık irtibatı, aslında hiç de tesadüf değildi. Kendisi İstanbul Emniyeti’nden ayrılma bir isimdi ve yine İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Arife Emirler’in de yakın arkadaşıydı.

            Arife Emirler, Nalıncı dosyasında en dikkat çekici isimlerden birisi. Zira Albay Avni Emirler’in eşi olan Arife Emirler’in, çok önemli bazı olaylarda adı geçiyordu. Bunlardan en fazla dikkat çekeni, Evcil ve sonradan da Malki dosyasının hiç kuşkusuz en önemli isimlerinden olan Bursa eski Valisi Orhan Taşanlar’la birlikte yargılandığı davaydı.

            Dava konusu olan isim İran uyruklu Lokman Kudsi’ydi. Pasaportta sahtecilik suçundan yargılanan İranlı ile ilgili Emniyet kayıtlarına girmesi gereken bazı bilgiler bilgisayara yüklenmemişti. Arife Emirler ve daha sonra Susurluk dosyasının flaş ismi olan Ayhan Çarkın’ın da aralarında bulunduğu bir grup görevlinin suçu ise, yakalanan İranlı kaçağı sınır dışı etmeleri gerekirken, bunu yerine getirmemeleriydi. İranlı kaçak önce Emniyet Müdürlüğü’ne, ardından da teslim ve tesellüm tutanağı ile Özel Harekât Daire Başkanlığı’na teslim edilmişti. Yani İbrahim Şahin’in birimine. Aynı davada Orhan Taşanlar’da, İranlı kaçak hakkında sahte belge düzenlemekten yargılanıyordu.

            Arife Emirler, Ayhan Çarkın’la birlikte, bu soruşturmada “zaman aşımı”na uğrayarak kurtuluyordu.

            Evcil’in askerlik dosyasının hararetle tartışıldığı günlerde ise Arife Emirler, İstanbul Emniyetinde müdür yardımcısı olarak görev yapıyordu. Bayan Emirler, burada da eşinin isteği ile Hâkim Nalıncı’nın ev, büro ve cep telefonlarını dinletmekle suçlandı. İşin daha da garip olan yanı, Arife Emirler’in “bu görüşmelerde herhangi bir suç unsuru bulunamadığı için hayıflandığı” da dava dosyalarına geçen bir başka iddia oldu.

            Albay Emirler’le ilgili Hâkim Nalıncı’nın ortaya koyduğu iddialar arasında bir tanesi, Emirler’in uyarı cezası almasına neden oldu. “Çizikçi” Doktor Armağan Özel’le olan ilişkisini önceleri reddeden Avni Emirler bu konuda bir uyarı cezası aldı.

            Hâkim Nalıncı ve eşi, aynı zamanda avukatı olan Ayşe Altınöz, Avni Emirler’in gerek telefonla, gerekse de bizzat kendilerine yönelik tehdit ve küfürlerini yetkili makamlara duyurdular. Bu konuda ellerinde bulunan bilgi ve tanıkları da bu şikâyetleriyle birlikte dosyaya eklediler. Fakat Albay Emirler’in Hâkim Nalıncı’yı tehdit etmesiyle ilgili soruşturma ise “zaman aşımı”na uğratılanlar arasında yerini çoktan aldı. Hâkim Nalıncı ise, üstlerine hakaret etmekten yeni bir soruşturma ile karşı karşıya kaldı.

            Nalıncı Cezaevinde

            Hâkim Nalıncı, kendisine yönelik baskı ve tehditleri mahkeme önüne getirme konusunda kararlıydı. Başından beri bu konuda karşısına çıkan isimleri, başta Yarbay Demirel ve Albay Emirler olmak üzere Milli Savunma Bakanlığına şikâyet etti. Soruşturmayı yürüten müfettiş hakkında da görevini kötüye kullanmaktan ve “astlarının suçunu gizlemekten” dava açtı. Ama baskılara dayanamadığı için de tayinini istemişti. Henüz yeni evliydi ve Bartın’a, harcırahı bile verilmeden apar topar gönderildi.

            Bartın’daki yeni görevi disiplin subaylığı idi. Nalıncı iki aylık eşini İstanbul’da bırakıp giderken, sakin geçireceği günlerin sayısı fazla olmayacaktı.

            Albay Avni Emirler, Evcil’in dosyası ile başından beri ilgileniyordu. Bu dosyanın gizli bilgilerini, Evcil’e sahte ameliyat yaptığı iddia edilen Dr. Armağan Özel’in avukatına ulaştırmıştı. Albay Emirler, 1 Ekim 1998, tarihinde bu kez bizzat Nalıncı ile ilgili şikâyette bulunuyordu. Oysa aynı kişi Nalıncı’nın “Çürükçüler Dosyası”nda yargıladığı isimlerden menfaat elde etmekle suçlanıyordu.

            Tanıklara Baskı Yapılıyor

            Evcil’i yargılamakla başlayan olaylar, inanılmaz bir yönde gelişmiş ve nihayet Hâkim Nalıncı’yı da sanıklar arasına katmıştı. Hakkındaki suçlamalar hep kendisinin üzerinde hassasiyet gösterdiği konulardı. Dört görev suistimali, bir görev ihmali ve bir de irtikâba eksik teşebbüs. Sırada hapis günleri vardı.

            Hâkim Nalıncı, kendisiyle ilgili dava dosyasındaki bazı ifadeleri okuyunca gözlerine inanamadı. Avukat Mahmut Küçük, Nalıncı’nın Dr. Armağan Özel’le önce para konuştuğunu, ancak daha sonra bundan vazgeçtiğini anlatıyordu. Alınan tüm tanık ifadelerinde benzer tuhaflıklar vardı. Nitekim bu tanıklardan örneğin J. S. daha sonraları kendisinin söylemediği sözlerin de zapta geçirildiğini ifade edecek, hatta bunu yazılı olarak mahkemeye sunacaktı. Ancak bu çabalar olayların seyrini değiştirmeye yetmiyordu.

            Hâkim Nalıncı daha sonra Avukat Mahmut Küçük’le yaptığı bir görüşmeyi kayda alıyor ve burada Küçük “Ona haksızlık ettiklerini” açık biçimde ifade ediyordu. Nalıncı aleyhinde ifadesi olan bir diğer tanık J. S. ise, kendisine “Yarbay Demirel tarafından yalanlar söylendiğini ve kandırıldığını” söylüyor ve ekliyordu: “Zarar vermeyeceklerini ve yalnızca tayinini çıkaracaklarını söylemişlerdi.”

            Daha sonraki duruşmalarda ortaya çıkan bir başka çarpıcı gerçek vardı. Alınan tüm teftiş ifadelerinde Müfettiş Sadık İnan’ın yanında Albay Avni Emirler’de bulunmuştu. Bunu sadece adı geçen iki tanık değil, davanın diğer tanıkları da ifade ediyordu. Yani tanıklar baskı altında olduklarını ifade ediyorlardı. Hem de fısıltıyla değil, bizzat yazılı metinlerle.

            Hâkim Nalıncı’nın yargılandığı dava dosyasının ilginç noktalarından birisi de, soruşturmayı başlatanların, tüm bankalara ve tapu şubelerine yazılar yazıp, Nalıncı ve yakınlarına ait para ve mal varlığını araştırmalarıydı. Ne mal, ne de para kaydına rastlanamamıştı.

            Hakkındaki davaların işleyişi müthiş bir hızdaydı. Kısacık bir zaman dilimi içinde tüm duruşmaları yapılmıştı. Bu konularda hakkında açılan davalar devam ederken, önce terfisi durduruldu ve ardından tutuklandı ve tam 49 gün cezaevinde kaldı.

            Oysa yasalar gereği 30 gün içinde tutukluluk halinin incelenmesi gerekiyordu. Bu nedenle Nalıncı’nın avukatı Ayşe Altınöz, hem bunu yapmayan hâkimlerle ilgili şikâyette bulundu ve hem de reddi hâkim talebinde bulundu. Ayrıca da tazminat davası açtı.

            Tüm bunları yaparken elinde bilgi, belge ve daha önemlisi davayla doğrudan ilgili olan, bir kısmı aleyhte ifadesi alınıp, daha sonra pişmanlık duyan çok sayıda tanık vardı.

            Nalıncı Mahkûm Ediliyor

            Mahkeme iki aylık sürede 9 duruşma yaparak inanılmaz bir hızla davayı tamamladı. Hâkim Nalıncı, üç adet görevi suistimalden esas yönünden beraat etti. Diğer davalardan ise toplam 4 yıl 9 ay ceza aldı. İşin tuhaf yanı cezalarıyla ilgili yasada mevcut olan hiçbir indirim uygulanmadı, paraya çevrilmedi ve ertelenmedi. Meslek hayatı boyunca hiçbir şikâyete ve soruşturmaya muhatap olmayan Nalıncı böylece mahkûm olmuştu. Ama yargı süreci daha bitmemişti.

            Nalıncı için ifade edilen suçlamalar birbirinden ilginçti, ama belki de en tuhafı kendisinin başından beri başkalarıyla ilgili ortaya koyduğu bir suçlamaydı: Rüşvet istemek. Hâkim Necati Nalıncı için, Evcil davası ve sonrasında rüşvet gerçekten çok önemliydi. Ama isteyen olarak değil, teklif edilen olarak.

            Rüşvet Teklifi

            Hâkim Nalıncı, hukuk tarihine geçecek bir hızla yargılanmış ve mahkûm edilmişti. Kendisiyle ilgili suçlamalardan belki de en tuhaf olanı, “sanıklardan menfaat temin etmek”ti kuşkusuz. Oysa Hâkim Nalıncı davanın başından beri ilginç rüşvet teklifleriyle muhatap olmuştu.

            Nalıncı’nın uzun süre Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda birlikte çalıştığı ve yakın arkadaşı olan İsmail Bülent Selvi de bu teklifin tanıklarından birisiydi. Selvi, mahkemeye yazılı olarak verdiği ifadede şu çarpıcı iddiaları gündeme getiriyordu:

            “Avukat Mahmut Küçük bana, Dr. Armağan Özel adında bir müvekkili olduğunu ve Nalıncı’nın görev yaptığı mahkemede yargılandığını anlattı. Kendi inancına göre dosyanın beraate gittiğini söyledi.

            ….Avukat Mahmut Küçük, bana Necati Yüzbaşı’ya iletilmek üzere Armağan Özel’in beraatını sağlayabilmek için açıkça 50 bin Dolar önerdi. Bana da bu işin gerçekleşmesi durumunda ayrıca hakkımı vereceklerini belirtti. Müthiş sinirlendim ve bizde satılık adam olmadığını söyledim. Böyle bir görüşmenin yapıldığını Necati Yüzbaşı’ya söyleyemeyeceğimi anlattım.”

            Bir başka isim, Ankara GATA’da görev yapan Doç. Dr. Ali ihsan Uzar ise, Armağan Özel’in kendisini aradığını belirterek şu yazılı ifadeyi sunuyordu:

            “Evcil’in aslında suçsuz olduğunu, mahkeme hâkiminin Necati olduğunu ve bizim iyi arkadaş olduğumuzu öğrendiklerini ve benim bu konuda bir meslektaş olarak Necati ile konuşmak üzere aracılık etmemi rica etti. Bu konuda ne gerekiyorsa yapacağını bildirdi.” Ancak Armağan Özel’in teklifi Doç. Uzar’ın tepkisiyle karşılaştı.

            Bu Kez Rüşvet İsteniyor

            Davanın en kritik iddialarından bir diğeri ise Hâkim Nalıncı’dan talep edilen rüşvet. Soruşturmayı yapan savcılardan Binbaşı Hasan Aka, Nalıncı’nın iddiasına göre, hem kendisinden, hem de avukatlarından rüşvet talebinde bulundu. Nalıncı, bu konudaki şikâyetini mahkemeye iletti.

            Nalıncı’nın vekilleri, ayrıca Binbaşı Aka’nın soruşturmanın başından beri kimi tanıklara baskı yaptığını, söylenmeyen beyanları yazdığını ve zorla ifade imzalattığını ortaya koydular. Daha da inanılmaz olan, Binbaşı Aka, mahkemede Nalıncı’nın avukatlarına ağır hakaretlerde ve tehditlerde bulunuyor ve bu sözler tutanaklara geçiyordu. Bu nedenle kendisiyle ilgili tekrar suç duyurusu yapılıyordu.

            Nalıncı’nın vekili Ayşe Altınöz, yargı süreci devam ettiği için, mahkemeye her defasında ellerindeki belge ve bilgileri, ayrıca tanık ifadelerini yeniden sundu. Evcil’in yargılanmasından başlayan sürecin her aşamasında yaşananlar artık kalın bir klasör haline gelmişti. Onlarca isim ve şikâyet ve telefon çözümlerine kadar uzanan pek çok delil mahkeme heyetinin önüne geliyordu her defasında.

            Mahkemeye sunulanlar, daha doğrusu sunulmaya çalışılanlar sadece bunlar değildi. Davanın seyrini doğrudan etkileyecek düzeyde bilgi ve iddialar içeren çok sayıda tanık ifade vermek istiyordu. Bunların hepsi de kendi imzalarıyla verdikleri yazılı ifadelerde bildiklerini ortaya koyuyordu.

            Ancak sıra bu tanıkların mahkemede dinlenmesine gelince, akıl almaz işler olmaya başladı.

            Duruşmaya Alınmayan Tanıklar

            Nalıncı ile ilgili yargılama devam ederken, avukatları ortaya çıkan yeni bilgi ve belgeler etrafında soruşturmanın genişletilmesini istediler. Ancak mahkeme bu talepleri dikkate almadı.

            Nalıncı’nın duruşmalarının seyri de davanın muhtevasını aratmayacak ölçüde garipti. Örneğin 15 Eylül 2000 tarihli duruşmaya izleyiciler bir yana, tanıklık yapmak için gelenler bile alınmadı. Üstelik bu tanıkların çoğu nizamiye engelini bile aşamamışlardı. Basını temsilen ise sadece bir muhabir içeri girebildi.

            Oysa davanın devam eden duruşmalarında her şeyin alenî olduğu yasal olarak ifade edilmişti. Ancak Nalıncı’nın ve avukatlarının tüm çabalarına rağmen nizamiyede ortaya çıkan engel aşılamadı ve tanıklar dışarıda kaldı. Bu husus mahkeme tutanaklarına da geçirildi. Mahkeme ise bu konuda kendisinin yapabileceği bir şey olmadığını, konunun, 1. Ordu Komutanlığının yetki alanına girdiğini belirtiyordu.

            Mahkemede Nalıncı ve avukatları Ceza Usul Yasası’nın 123’üncü maddesini gündeme getirdiler. Salona girmeyi başaran tanıkların dinlenmesini talep ettiler.       Ayrıca salon dışında tanık olmak için bekleyenlerin isimleri de yazdırıldı ve tutanaklara geçirildi. Ancak mahkeme bu talepleri reddetti. Oysa bu açıkça suç teşkil eden bir uygulamaydı. Savunma avukatları mahkemeden çekildiler ve bu durumda savunma yapmanın mümkün olmadığını ifade ettiler.

            Bu tanıklardan birisi, gazeteci Tuncay Opçin’di ve bu davayla ilgilenmeye başladığından itibaren evinin yakılması teşebbüsü dahil, akıl almaz sıkıntılara uğrayanlar arasında o da yerini alıyordu. Opçin’in dışında daha pek çok tanık mahkeme kapısında bekletiliyor ya da nizamiyeden sokulmuyordu. Baskı altında ifade verdiğini söyleyenler, olayın seyrini değiştirecek ifadeleri bulunanların hiçbiri, mahkemenin “Tanığın ifadeleri davanın seyrini değiştirecek mahiyette olmadığı için dinlenmesinin reddine” kararını aşamadı.

            Karar Önceden Verilmiş

            Mahkemenin gergin ortamında, Hâkim Nalıncı’nın vekilleri, başta eşi Ayşe Altınöz Nalıncı olmak üzere aslında kararın önceden verilmiş olduğunu tutanaklara geçecek şekilde ifade ettiler. Mahkeme süresince çiğnenen hukuk kurallarını ortaya koyarak, “Gerektiği takdirde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gideceklerini” ifade ettiler.

            15 Eylül 2000 tarihinde yapılan duruşmanın ardından yaşananlar ise gerçekten akıllara durgunluk verecek düzeydeydi. Nalıncı’nın tanıklarından olan ve başta Erol Evcil’e ameliyat yapan doktorlar hakkında olmak üzere kritik konularda bilgi sahibi olan astsubaylar, birliklerine, dönünce beklemedikleri bir çağrı alıyordu.  22 Eylül tarihinde tabur komutanları kendilerini makamında bekliyordu.

            Komutan, 1. Ordu’dan bir savcının kendisini aradığını belirterek, “Nalıncı ile ilgili davada tanıklık yapmamalarını, onunla kişisel olarak görüşmemelerini, hiç kimseye ve avukatlara yazılı ifade vermemelerini, bunlara uymazlarsa ordudan atılacaklarını ve cezaevine gireceklerini” söylüyordu.

            Bu gelişmeler de Nalıncı’nın vekilleri tarafından Millî Savunma Bakanlığı’na iletildi. Ayrıca askerî savcı ve tabur komutanı ile ilgili de suç duyurusunda bulunuldu.

            İki Ayrı Tutanak

            Mahkemeye tanıkların alınıp alınmadığı konusunda ise ilginç bir tutanak krizi yaşanıyordu. 15 Eylül’deki mahkemeye ait resmî bir tutanakta, tanıkların içeri alınmamasının söz konusu olmadığı ifade ediliyordu. Bu tutanakta görevli subayların imzası vardı. Oysa altında tam 19 kişinin imzası bulunan bir başka tutanakta, “İçeri girip ifade vermek istedikleri halde engellenen tanıkların durumu” anlatılıyordu.

            Duruşmalar Sürüyor

            Nalıncı’nın davası en son 13 Ekim 2000 tarihinde görüldü. İnanılmaz tablo aynen orada da yaşandı ve tanıklar dinlenmedi. Daha ilginç olan, sanık konumunda olan Necati Nalıncı ve ailesinin Türkiye’deki tüm bankalarda bulunması muhtemel hesaplarının incelenmesi ve bu sürecin halen devam etmesiydi. Mahkeme bu konulardaki delillerin toplanması için ertelendi.

            Şimdi kamuoyu, bu inanılmaz davanın ve Hakim Nalıncı’nın Evcil’i hapse atmakla başlayan hikâyesinin sonunu bekliyor. Nalıncı bu konudaki sorulara cevap vermiyor ve konuşmuyor. Eşi ve aynı zamanda başından beri avukatı olan Ayşe Altınöz Nalıncı ise, hukuki tüm yolları sonuna kadar takip edeceklerini söylüyor. Eğer sonuç alamazlarsa “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gideceklerini’ de ekliyor.

            Bir Başka Hikâye: İş Bankası Teftiş Raporu

            Evcil’e dokunanlar arasında bir başka isim, İş Bankası Müfettişi Ertuğrul Senem’de, hazırladığı rapor yüzünden baskılara uğrayanlar arasında yer alıyordu.

            Senem tarafından hazırlanan 300 sayfalık raporda bankanın milyonlarca Dolarını alıp ortalıktan kaybolan Bursalı İşadamı Erol Evcil’in ticari yükselişinde en önemli rolü Cavit Çağlar’ın oğlu Mustafa’nın oynadığı belirtiliyordu.

            İş Bankası Müfettişi Ertuğrul Senem, Bursa Şubesi’nden aldığı milyonlarca Dolar krediyi ödemeyen “Zeytin Kralı” Erol Evcil’le ilgili soruşturmayı yürütürken kendisini sürpriz bir isim bekliyordu.

            Müfettiş Senem, üzerini kapatması için çok baskı gördüğü 300 sayfalık dosyada, Erol Evcil’in bugünlere gelmesinde en önemli rolü Bursalı işadamı Cavit Çağlar’ın oğlu Mustafa Çağlar’ın oynadığına ilişkin belgeyi de eklemişti. Erol Evcil’in Çağlar Ailesi ile ilişkisi, kredi almak için başvurduğu Türkiye İş Bankası Bursa Şubesi tarafından hazırlanan istihbarat raporuyla belgelenmişti. Banka Müdürü Mehmet Ertaş ve Müdür Yardımcısı Alper Bursalıoğlu tarafından kaleme alman raporda,

            Erol Evcil, “Şahsî malvarlığı çok yüksek ve çok müteşebbis bir kişi olup, kısa sürede şehrimizin en popüler kişileri arasına girmiştir, Şehrimizdeki tüm bankaların kredi müşterisi yapmak için yoğun çaba sarf ettiği ilgili bu konuda sadece bankamızı tercih etmektedir.” denilerek Evcil’in ilişkileri de bir bir anlatılıyordu.

            “Evcil’i Çağlar Adam Etti”

            Söz konusu istihbarat raporunun en ilgi çekici bölümünü ise Evcil’in bugünlere nasıl geldiğine ilişkin açıklama oluşturuyordu. Raporu yazan banka yetkililerine göre, Erol Evcil’i Erol Evcil yapan Çağlar Ailesi’nden başkası değildi. Bu durum istihbarat raporuna şu cümlelerle yansıyordu:

            “Öğrencilik yıllarından yakın arkadaşı olan Mustafa Çağlar’ın teşviki firması EŞREFOĞLU Sigorta Ltd. Şti. kanalıyla tekstil ipliği toptan ticaretine başlamıştır. Nergis Holding Grubuna bağlı ‘POLYLEN’ ve ‘SİFAŞ’ firmalarının ipliklerini pazarlayan Erol Evcil, 1993 yılında ‘EREV Tekstil A.Ş’ firmasını tesis ederek 1994 yılında Nergis Holdingin en büyük pazarlama şirketi haline gelmiştir.”

            İstihbarat raporunda yer alan bu cümlelerin ardından kendisine kredi musluklarını açan İş Bankası’nın milyonlarca Dolarını iç eden Erol Evcil’in kredisini alıp da geri ödemediği tek banka İş Bankası değildi. Türkiye iş Bankası, Susurluk skandalından Alaattin Çakıcı’yla ilişkisine, borsacı Adil Öngen’in kurşunlanmasından tefeci Nesim Malki’nin öldürülmesine kadar her taşın altından çıkan Erol Evcil’le ilgili olarak TBMM Susurluk Komisyonu’na gönderdiği belgede, Evcil’in İş Bankası’na olan borcunun 101,9 milyon Dolar olduğunu açıklıyordu. Aynı belgede, Evcil’in İnterbank’tan 15,8 milyon Dolar, Türk Ticaret Bankası’ndan 12,5 milyon Dolar, Egebank’tan 4 milyon Dolar ve Toprakbank’tan 1 milyon Dolar aldığı anlatılıyordu. Evcil’in ayrıca Türk Ticaret Bankası’ndan 1,5 trilyon liralık dövize endeksli kredi kullandığı, Emlak Bankası’ndan da 1,2 milyon Dolarlık döviz kredisi kullandığı da aynı yazıda vurgulanıyordu.

            Böylesi bir sicile sahip Evcil’in Türkiye İş Bankası ile ilgili macerasını araştıran müfettişi büyük sürprizler bekliyordu.

            Müfettiş Senem’e Baskı ve Tehditler

            Erol Evcil’in İş Bankası’ndan alıp da ödemediği kredilerinin peşine düşen müfettiş Ertuğrul Senem, araştırmasını bitirip de raporunu kaleme aldığı sıralarda bankanın üst düzeyinin “baskılarına” maruz kaldı. Raporu “hasıraltı” etmesi için kendisine sürekli telkinde bulunulan Senem raporunu yazmakta direnince, üst yönetim bu kez raporun 29. ve 30. sayfalarının “silinmesi” için baskı yapmaya başladı.

            Senem’in raporunda silinmesi istenen sayfalarda, kredilerin verilmesinde rol oynayanların içinde, bankanın en üst düzeyindeki yöneticiler ile Evcil ile ortaklık ilişkisini kanıtladığı BASİSEN Genel Başkanı Metin Tiryakioğlu’nun oğlu Burak Tiryakioğlu’nun adı geçiyor ve soruşturmanın bütün sorumluları içine alacak şekilde genişletilmesi talep ediliyordu. Raporunun bu sayfaları baskıyla “silinen” Senem, çareyi, başından geçen olayları ve gördüğü baskılan bir başka rapor haline getirerek İş Bankası Yönetim Kurulu üyelerine dağıtmakta buldu.

            Mustafa Güneş Bankasını Savundu, İşinden Oldu

            “Evcil’e sorgusuz sualsiz milyonlarca Doları niçin verdiniz?’ diyen Avukat Mustafa Güneş, inanılmaz bir uygulamayla karşılaşıyordu. 26 Ağustos 1924 tarihinde Atatürk tarafından kurulan ve Cumhuriyetin ilk bankası niteliğini taşıyan İş Bankası, Evcil skandalında önemli bir rol oynamıştı.

            Erol Evcil’e 1996 yılında 150 milyon Dolar kaptıran İş Bankası, bankanın hakkını savunan Avukat Mehmet Mustafa Güneş’i görevinden alıyordu.

            Bursa Barosu avukatlarından Mehmet Mustafa Güneş, Bursa 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yaptığı ve 1998/438 dosya nolu başvurusunda, bankanın Bursa Şubesi aracılığıyla ve Genel Müdürlüğün onayıyla, Erol Evcil’in sahibi bulunduğu EZE Zeytincilik A.Ş.’ye verilen 150 milyon Dolar konusunda suç duyurusunda bulunmuştu.

            Genel Müdür Ünal Korukçu dahil olmak üzere bazı banka yöneticilerini ve teftiş kurulu eski ve yeni başkanlarını, “emniyeti suistimal ve bankayı zarara uğratmak”la suçlayan Avukat Güneş, bankayı koruyayım derken işinden oldu. Başında Korukçu’nun bulunduğu Yönetim Kurulu, Avukat Güneş’in iş akdini feshediyordu.

            Mehmet Güneş bu kavgasında yalnız bırakılmadı. 26. 11. 1997 tarihinde İş Bankası yönetimi aleyhine suç duyurusunda bulunan Güneş’in savunmasını, Bursa Baro yönetiminde yer alan on avukat üstlendi.

            Suç duyurusunda, iş Bankası Genel Müdürü Ünal Korukçu, Genel Müdür Yardımcısı ve eski Teftiş Kurulu Başkanı Mahir Bayyurdoğlu, Teftiş Kurulu Başkanı Atakan Yumrukçal ile emekli Genel Müdür Yardımcısı Berhan Civelekoğlu hakkında ceza talep edildi.

            Suç duyurusunda gerçekten önemli bilgiler ve vurgular bulunuyordu. Duyuruda, “Olayın oluş biçimi itibariyle emniyeti suistimal suçu yanında dolandırıcılık suçunun bütün unsurları da bulunmaktadır.” denilerek Korukçu ve diğer kişiler hakkında ceza talep ediliyor. (Bursa 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 1998/483 sayılı dosya ile açılan “emniyeti suistimal” davası hâlâ sürüyor.)

            Evcil’in Kârlı Satışı

            “Müvekkilimiz böyle bir talepte bulunduğu için haksız para cezaları ve manevî baskılarla karşılaşmıştır. Şubenin 1997 yılı teftişinde Müfettiş Ertuğrul Senem tarafından hazırlanan 24. 12. 1997 tarihli 29 sayfalık rapor ile 127 sayfalık ekinden oluşan belgeler Genel Müdürlükçe dikkate alınmamıştır.”

            Gerçekten de Erol Evcil, bankaya olan borcunun bir bölümüne karşılık olarak, Balıkesir Havran ilçesindeki zeytin işleme ve paket fabrikasını bankaya 47 milyon Dolara satıyordu. İş Bankası, satın aldığı taşınmaz üzerindeki diğer bankalara olan ipotekli borçları da üstlenmişti. Fabrikanın ekspertizinin yapıldığında, Evcil’in fabrikayı gerçek değerinin çok üzerinde bir bedelle satarak bankayı zarara uğrattığı anlaşılıyor, ama hiçbir işlem yapılmıyordu.

            İş Bankası Genel Müdürlük Krediler Müdürlüğü’nün, borca karşılık kredinin teminatı olarak Evcil’in Bursa ve çevresinde olan çeşitli taşınmazlarına ipotek tesisi yapması gerekmesine rağmen bunu da yapmıyordu.

            Ve Bir Sendikacı

            Türkiye İş Bankası’nda 15 bin personeli bulunan Türk-İş’e bağlı Banka Sigorta İşçileri Sendikasının (BASİSEN) Genel Başkanı Metin Tiryakioğlu’nun oğlu Burak Tiryakioğlu, Bursa Şubesi’nin emekli müdürü olan Mehmet Ertaş’ın kardeşi ile bankanın en büyük kredi müşterisi olan EZE grubunun büyük çoğunluğuna sahip olan Erol Eşrefoğlu ile İstanbul Ticaret Sicili’ne kayıtlı, EET adında bir şirket kuruyordu.

            Bu durum Bankalar Kanunu’na ve bankanın kredi teamülüne aykırı olmasına rağmen yönetim tarafından sessizlikle geçiştirilmişti. Genel Müdür Ünal Korukçu, bankayı sarsacak ölçüde bulunan milyonlarca Dolarlık kredi konusunda hiçbir işlem yapmamış ve gelişmelere tam anlamıyla kayıtsız kalmıştı.

9. BÖLÜM

CAVİT ÇAĞLAR: AİLENİN YARAMAZ ÇOCUĞU

            Burada kuşkusuz ayrıntılı bir Cavit Çağlar biyografisi sunmak niyetinde değiliz. Sadece Nesim Malki ve Erol Evcil’le birlikte ortaya çıkan gelişmelerde, hemen her adımda karşımıza çıkan bir isme, biraz daha yakından bakacağız.

            Meşhur aile fotoğrafının, seçkin bir üyesi olduğunu hiç hatırdan çıkarmadan elbette Her siyasetçi gibi o da biraz unutkandı. Mesela Nesim Malki’nin ilk ortağı olduğunu önce “yok böyle bir şey” diye tepkiyle karşıladı. Ardından da “unutmuşum” dedi. Oysa yakınları onun, “kılı kırk yaran ve zor unutan bir hafızası” olduğunu söylüyorlar. Sonuçta ne kadar unutsa da, Çağlar, Nesim Malki’nin ve Erkohen ailesinin ilk ticarî ortağı idi.

            Sonra ortaklıkları bitti, ama alışverişleri hiç bitmedi. Çağlar, Türkiye’nin 80’li yılların ortalarından itibaren gözdesi olan tekstil ve inşaat sektöründe hızla ilerleyen isimleri arasında yerini aldı. Ama asıl yükselişi, ailenin babasının siyasetin tepesinde yerini almasıyla yaşadı. Süleyman Demirel’in Turgut Özal’a sunduğu kabinede Cavit Çağlar ismi bakan olarak yer alıyordu.

            Tekstilde, özellikle de iplik üretiminde bir numara oldu.Üretiyor, Nesim Malki’ye veriyor ve büyük paralar kazanıyordu. Bursa’da artık bir imparator vardı. Nergis Holding, tekstil dünyasının gözdesi durumuna gelmişti.

            Ancak birbiriyle çok yakından ilişkili iki önemli gelişme bu devin çöküşünü hazırladı. Önce Demirel köşke çıktı ve DYP’nin başına Tansu Çiller geldi. Çiller’in başbakanlığı, Çağlar için çöküşün değilse de inişin başlangıcı oldu. Önceden rahat ve istediği ödeme (daha çok ödememe) planları ile aldığı krediler, boğazını sıkmaya başladı.

            Diğer yandan Nesim Malki, ürettiği ipliklerin tek alıcısı olmak için üzerine geliyordu. İplikleri yavaş yavaş depoda beklemeye başlamıştı. Çiller’in yeni gözdesi, bir başka DYP milletvekili ve üretici olan Ali Osman Sönmez’di. Bu gözdelik kısa sürede piyasaya da yansıdı. Çağlar, Erol Evcil’le kendisine çıkış yolu aradı. Ancak Malki, durumu çabuk fark etmiş ve tavrını koymuştu. Bu arada da Evcil’i yanma çekmeye çalışıyordu. Çağlar bu kıskacın içinde yavaş yavaş erimeye başlamıştı

            Cavit Çağlar’ı ve onun gibi devleri çökerten asıl gelişme, daha uzun solukluydu. Tekstil sektörü çöküyordu. Daha doğrusu çökertiliyordu. Türkiye’nin özellikle yönü Avrupa’ya doğru olan tekstil sektörü, bir İstanbul-Bursa çatışması ekseninde yavaş yavaş gücünü kaybediyordu.

            İşte fabrikalar, televizyonlar ve bankalar sahibi Çağlar, bu sürecin sonunda kendisini, “hakkında gıyabî tutuklama kararları” bulunan, yurtdışında kaçak bir işadamı olarak buldu.

            Tekstilde Büyük Kriz

            Gözde sektörün çöküş faturası ağır olmuştu.

            Aralarında Cavit Çağlar, Aydın Bolak, Abdülkadir Uslu, Halit Narin, Kamuran Çörtük, Selim Sohtorik, STFA’nın da bulunduğu birçok tekstil devi, krizden nasibini aldı. Bu kuruluşların aleyhinde alınan ihtiyati haciz kararlarının boyutu, 1999 yılında yüzlerce trilyonu bulmuştu.

            Alman Markı’nın değer kaybı ve Güneydoğu Asya-Rusya krizlerinin 1998 yılı son aylarından itibaren Türkiye’de yarattığı etkileri gerçekten yıkıcı olmuştu. Krizden en fazla etkilenen sektör tekstildi, devler birer birer hacizle yıkılıyordu.

            Tekstil sektörü, Gümrük Birliği öncesinde Avrupa’ya daha fazla ihracat yapılacağı beklentisiyle yüklü yatırımlara girmişti. Krizin vurduğu isimlerin başında Cavit Çağlar geliyordu. Çağlar’ın tekstil sektöründeki hemen tüm şirketlerine haciz yağmıştı.

            Sahibi olduğu İnterbank, “Mali bünyesi zayıflatıldığı” gerekçesiyle Mevduat Sigorta Fonu’na devredilen Çağlar’ın toplam borcunun, 1999 rakamlarıyla 375 trilyona ulaştığı belirtiliyordu. O dönemde kendisi ve şirketleri aleyhinde alınan ihtiyati haciz kararlarının miktarı, sadece üç takipte 80 trilyon lirayı aşmıştı.

            Önce İnterbank

            Merkez Bankası Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, 12 Aralık 1997’de Cavit Çağlar’ın sahibi olduğu İnterbank’a el koydu. Açıklamada, bankanın tüm faaliyetlerine devam edeceği belirtiliyordu.

            Merkez Bankası Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yapılan açıklamada, İnterbank’ın, Bankalar Kanunu’nun 64’ncü maddesinin 2’nci fıkrası uyarınca Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildiği belirtilerek, şöyle deniliyordu:  “Bankanın yeni yönetim kurulu, Başkan ve Genel Müdür Kadir Günay, Başkan Vekili Erdal Arslan, üyeler Erdoğan Pektaş, Talat Tuğçetin, Cemalettin Hasdemir, Solmaz Ayarslan, Nur Polatkan, Nur Aydınoğlu ve Abdullah Soydaş’tan oluşturularak görevlerine başlamışlardır.”

Selanik Kökenli Asırlık Banka

            1888 yılında Selanik Bankası olarak doğan İnterbank, 1930’da Genel Müdürlüğü’nü Selanik’ten İstanbul’a taşıdı. 1933 yılında ise sermayesi Fransız Frankı’ndan Türk Lirası’na çevrildi. 1956 yılında hisseleri Yapı ve Kredi Bankası tarafından satın alındı. 1964’te Yapı ve Kredi Bankası’nın Çukurova Grubu’na satılmasıyla İnterbank’da aynı grubun bünyesine geçti. 1969’da adını Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası olarak değiştirdi. Banka, 1991 yılında ise bugünkü adını aldı. 1996 yılının mart ayına kadar Çukurova Grubu bünyesinde faaliyet gösteren İnterbank, bu tarihte Cavit Çağlar’a satıldı. Çağlar, bankanın yüzde 71,93’lük hissesini satın aldı.

            Çağlar, bankayı aldıktan sonra yönetiminde önemli değişikliklere gitti. O tarihlerde, “İnterbank’ta Çağlar kabinesi” olarak adlandırılan bu yönetim değişikliği sonucunda banka genel müdürlüğüne Naci Ayhan getirildi. Bankanın yönetim kuruluna ise DYP milletvekilleri Hayrı Kozakçıoğlu, Necdet Menzir ve Mehmet Sağlam ile o tarihlerde Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı olan Erman Yerdelen girdi. Bir süre sonra bankanın üst yönetiminde yeni bir değişiklik yapıldı ve o tarihe kadar Nergis Grubu’nun genel koordinatörü olarak görev yapan Esat Erkuş, Nergis Grubu’nun finans grubu başkanlığına atandı. Erkuş bu görevi bir süre yürüttükten sonra Egebank’a transfer olunca, banka genel müdürlüğüne bu kez Nedim Ölçer getirildi. Ancak, Nedim Ölçer de kısa süre önce bu görevinden ayrıldı.

            Evcil’e Kredi Verdi

            TBMM Susurluk Komisyon’a ulaşan belgelere göre, İnterbank’ın Evcil’e açtığı kredi miktarı 15,8 milyon Dolar’a ulaşıyordu. Çağlar bu krediyi ödeyemeyen Evcil’den Halıfleks fabrikasını satın almıştı.

            İnterbank’ın içinin boşaltılması konusunda Çağlar’ın ortakları sürpriz isimler değildi elbette. Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı, Korkmaz Yiğit ve Cavit Çağlar hakkında, bankalarından birbirlerine usulsüz olarak 10 milyon Dolar kredi verdikleri iddiasıyla 1 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açmıştı. Yiğit ve Çağlar’ın 10 milyon Dolarlık kredi kadar para ödemeleri de talep ediliyordu.

            Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Ertan Erbay hazırladığı iddianamede şu iddiaları dile getiriyordu:

            “Bir Sana, Bir Bana”

            “Cavit Çağlar, 7 Kasım 1997 tarihînde yüzde 83 hissesine sahibi olduğu İnterbank A.Ş. hin Göztepe Şubesi’nden, Bank Ekspres A.Ş. hin yüzde 98,36 hissesinin sahibi olan Korkmaz Yiğit’e 10 milyon Dolar kredi verdi. Çağlar, Korkmaz Yiğit Taahhüt ve Tic. A.Ş.’ye verdiği 10 milyon Dolarlık kredi karşılığında, Bank Ekspresten Sifaş ve Nergis A.Ş.’ye aynı miktarda 10 milyon Dolar kredi aldı. Korkmaz Yiğit İnterbank’tan aldığı krediyi ödeyemediği için hacizli icra takibine alındı. Sanıklar, sahibi oldukları bankalardan 3182 sayılı Bankalar Kanununa göre belli miktarda kredi alabildikleri için birbirlerinden aynı gün, aynı miktarda kredi aldılar.”

            Cavit Çağlar’ın İnterbank’tan kendi şirketlerine kredi akışı sağlayarak dolandırıcılık suçundan Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığının vurgulandığı iddianamede, Çağlar’ın Sifaş ve Nergis şirketlerine kredi alabilmek için İnterbank’tan geri dönmeyeceğine bakmaksızın usulsüz, teminatsız kredi vererek bankasını zarara uğrattığı ifade edildi. Korkmaz Yiğit’in de aynı miktarda Çağlar’a usulsüz kredi verdiği dile getirildi. Her iki sanık hakkında da TCK’nın 510. maddesi uyarınca, hizmet ve görevde güveni kötüye kullanmak suçundan 5 yıla kadar hapis ve 10 milyon Dolarlık kredi kadar da para cezası talep edildi.

            Çağlar, bu konuda DGM Savcısı’na verdiği ifadede kendisini şöyle savunuyordu:

            “İnterbank tarafından Korkmaz Yiğit ve Zeytinoğlu Sigorta şirketlerine verilen kredilerin bu şirketler tarafından bizim hissedarı olduğumuz şirketlere aktarılmış olduğu görülmekte ise de bu da yasal bir işlemdir. Zira bu kişilerin, bu şirketlere borçlan vardır. Bu kredi hareketi bu borçlara ilişkindir… Genel olarak bizim aile efradımız veya yakınlarımız veya güvendiğimiz kişiler aracılığıyla kurulan paravan şirketlere yasal olmayan işlemler ve sahte işlemlerle İnterbank’tan kredi sağlamamız ve bu suretle bankanın içini boşaltmamız gibi bir olay da söz konusu değildir.”

            Çağlar Etibank’ı Alıyor

            “Banka soymak bir zina eylemine benzer; işadamı, siyasetçi ve bürokrasiden destek almadan banka soyamaz diye ortaya attığım tezi doğrulayan bir vaka da Etibank’ın özelleştirilmesi!”

            Cüneyt Ülsever, Etibank’ın özelleştirme öyküsünü bu cümlelerle özetliyordu.[2]

            “Etibank’ın ilk özelleştirme ihalesi 1996 yılında, Refah-Yol hükümeti döneminde yapıldı. İhalede Doğan Mensucat 185 milyon Dolar teklifle birinci, Yazıcılar ise 182 milyon Dolar teklifle ikinci oldu, Ancak ihaleyi alan Doğan Mensucat ödemeleri yapamadı. İkinci ihalede en yüksek teklif, ilk ihaleye oranla 35 milyon Dolar düşerek, Cavit Çağlar tarafından 150 milyon Dolar olarak verildi.

            Bundan sonrasında olanlar ise tek kelimeyle inanılmaz. Özelleştirme İdaresi, haliyle Etibank’ın Cavit Çağlar’a devrinde bir mahsur olup olmadığını Hazine’ye soruyor. Hazine, Osman Tunaboylu imzası ile yolladığı cevabi yazıda özetle:

            – Cavit Çağlar’ın İnterbank adında başka bir bankası olduğunu, bu bankanın Bankalar Kanunu’na göre riskler ve yükümlülüklerini yerine getiremediği için Hazine denetiminde olduğunu 64. madde kapsamında bulunduğunu dolayısıyla Çağlar’a yeni banka verilmesinin söz konusu olamayacağını, söylüyor.

            Özelleştirme Yüksek Kurulu ilk toplantıda bir karara varamıyor. Aralık 1997-Ocak 1998’i kapsayan bu dönemde; Özelleştirme Kurulu bir hafta sonra tekrar toplanıyor ve bu sefer ortaya yeni bir Hazine raporu çıkıyor. Bu rapor katiyen 64. maddeden bahsetmeden, bankanın Çağlar’a devrinde bir mahsur olmadığını, ancak Çağlar’ın yeni sermaye bulması gerektiğini söylüyor!

            Bu dönemde Mesut Yılmaz Başbakan, Bu arada da Cavit Çağlar yanına ortak olarak Dinç Bilgin grubunu almış!

            Bu kez ihaleyi onaylayan imzalar atılıyor. Yani Cavit Çağlar, ilk bankasının başı dertte iken ikinci bir banka almaya hak kazanıyordu! Ancak bu sefer, sermaye artırımında bulunabilmek için yanına, bankayı sonradan tamamen kendisine devrettiği Dinç Bilgin’i almıştı.

            Bu konuda imza sahibi olan bakanlardan Güneş Taner’in savunması da ilginçti: “Sonradan Cavit Çağlar, Dinç Bilgin’i yanına alınca, sermaye yapısının güçlendiğine kanaat getirilmiş ve banka bu durumda herkesin ortak iradesi ile Cavit Çağlar’a verilmişti”

            Peki niçin?  Yani bir dönem düşüşe geçen Çağlar’a neden böylesine önemli bir “hediye veriliyordu?   “ Cevabını Çağlar kendisiyle yapılan bir söyleşide veriyor:

            – Ben ‘siyasi kurban’ oldum.

            – Neden!

            – Hocayı -Erbakan- ben istifa ettirdim. Yoksa asker el koyacaktı.

            – 28 Şubat.

            – Balans ayarını aslında bizler yaptık… Sorarım, benimle birlikte Emre Hoca, Köstepen, Menzir, Gencay Gürün gibi isimler DYP’den istifa etmeselerdi, Refah-Yol devrilebilir miydi? Maalesef bu isimlerin hiçbiri yok bugün parlamentoda… Benim de halim ortada. [3]

            Etibank da gidiyor

            Ancak Çağlar’ın Etibank macerası çok kısa sürdü. Önce sahibi olduğu Nergis Televizyonu’nu (NTV) işadamı Ayhan Şahenk’e sattı. Satış rakamı olan 73 milyon Dolar’ın önemli bir bölümü, Çağlar’ın Garanti Bankası’na olan borçlarına mahsuben verilmişti.

            Cavit Çağlar, önce İnterbank’la Etibank’ı birleştirmeyi denedi. Ancak bunu başaramayınca, sadece NTV’yi değil, Etibank’daki hisselerini de elden çıkardı. Bankadaki hisselerini tamamen Dinç Bilgin’e devretmişti. Böylece bankanın yeni sahibi Medya Holding oldu.

            Çağlar’ın hisselerini devretmesi sonucu tamamı Sabah Gazetesi, Medya Grubu ve Bilgin Ailesi’ne geçen Etibank’ta banka yönetim kurulu da yeniden oluşturuldu.

            Etibank’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’na Dinç Bilgin getirilirken, Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu da yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Bankanın yönetim kurulunda ayrıca Genel Müdür Şükrü Karahasanoğlu, Onay Bilgin, Emre Bilgin, Ercan Arıklı, Vural Beyazıt ve Clifford Holmes Polley’de görev aldı.

            Hisse devrinden sonra Etibank’ın büyük hissedarı Medya-İpek Holding’in yeni yönetim kurulu da şöyle oluştu: Dinç Bilgin (Başkan), Zafer Mutlu, Onay Bilgin, Emre Bilgin, Ercan Arıklı, Ahmet Pekin, Kenan Sönmez ve Clifford Holmes Polley.[4]

Böylece Çağlar, hem İnterbank’ı, hem de Etibank’ı kaybetti. Ancak özellikle İnterbank’ın içinin boşaltılmasının, Malki cinayetiyle yakından ilgili olduğu senaryosu son derece ciddi bir iddia olarak gündemdeki yerini koruyor.

            Çağlar’a Hapis Yolu

            Cavit Çağlar, hâlâ yurtdışında. Özellikle Demirel ailesine yakın bazı yazarlar üzerinden “kendisine komplo kurulduğunu ve bir gün mutlaka döneceğini” ifade ediyor. Ancak hakkında açılan davalardaki suçlamalar ve deliller, ona hapis yolunu şimdiden açmış gibi görünüyor.

            İnterbank davasında, Çağlar’ın, hizmet nedeniyle emniyeti suistimal suçuna azmettirmek iddiasıyla, 1 yıldan 5 yıla kadar hapsi isteniyor. Çağlar’ın tam 6 ay boyunca ifadesini almak bile mümkün olmadı.

            Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu’nca İnterbank A.Ş. Genel Müdürlüğü ile ilgili olarak yapılan inceleme sonucunda Cavit Çağlar ve İnterbank’ın 12 yöneticisi hakkında Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan suç duyurusu sonucunda başlatılan soruşturma tamamlandı.

            Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede; Cavit Çağlar ile İnterbank Yönetim Kurulu üyeleri ve yöneticileri olan Erman Yerdelen, Memduh Yaşa, Teoman Koman, Şerif Ercan, Çetin Ersarı, Osman Kayışoğlu, Ali Sedat Ünal, İzzet Reha Poroy, M. Nedim Ölçer, Yeşim Hattat, Şükrü Esat Erkuş, Osman Oy’un ‘hizmet nedeniyle emniyeti suistimal’ ve ‘bu suça azmettirmek’ gerekçesiyle 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaları istendi.

            Çağlar, savcılığa yazılı olarak verdiği ifadesinde kendisini şöyle savunuyordu:

            “Bankadan kredi alınıp kullanıldı. Ancak bu krediler direkt şahsi hesaplara aktarılmadı. Yapılan aktarmalar Bankalar Kanunu hükümleri ve Şirketler Hukuku esaslarına göre yapılmıştır. Banka yöneticilerini etki altına alıp şahsi menfaat sağladığım yolundaki iddialar doğru değildir. Başlı başına bir değer olan profesörlük, bakanlık ve devletin mümtaz yerlerinde görev yapmış seçkin kişilikli yönetim kurulu üyelerini etki altına alıp menfaat sağladığım yolundaki iddialar hayalden ibarettir.”

            Bu gelişmelerin ardından önce 22 Ocak 2000’de Cavit Çağlar’ın yurtdışı yasağı kaldırıldı. Aradan aylar geçtikten sonra ise “yakalama emri” verildi (25 Kasım 2000). Çağlar, çoktan İsviçre’nin yolunu tutmuştu.

            Geride ise birlikte objektiflere gülümsediği aile mensuplarını bıraktı. Oysa Süleyman Demirel, ailesine karşı vefasında kusur etmemeye kararlıydı. Nitekim Köşk’ten inince, kısa süre tarifeli uçaklarla yolculuk yaptı. Ama sonunda dayanamayıp aileden bir ismin özel uçağı ile yolculuk etmeye başladı. Bu, Cavit Çağlar’ın sahibi olduğu Nergis Air e ait TC-CNY kuyruk numaralı Cessna 650 tipi özel uçaktan başkası değildi.

            Baba’dan Yasa Dışı Açılış

            Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hiç kuşkusuz “işte benim ailem’ dediği işadamlarına ve yakınlarına sahip çıkmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyordu. Bunun için Cavit Çağlar’ın Bursa’daki “Yeşilşehir” inin açılışını yaptı. Üstelik Bursa 2. İdare Mahkemesi, binlerce konutun yapılacağı (ki yapıldı ve yapılmakta) arazideki “imar durumu oyununu” yasaya aykırı bulmuş, mahkeme kararı Danıştay’a temyize giderken, Demirel’de Bursa’ya gidip temel atmıştı.

            Danıştay 6. Daire’den karar olumsuz çıktı. “Yeşilşehir”in yasa dışılığı tescil edildi. Böylece, Baba’nın oğluna yaptığı açılış,  yargının zirvesinde onaylanmasa da, sahibine milyon Dolarlar kazandırmaya devam ediyordu.

            MİT’ten Kazanan Adam

            Bu kadar sıkıntılı günler yaşayan Cavit Çağlar, yine de ticarî faaliyetlerine devam ediyordu. Ama kuşkusuz bunlardan en ilginç olanı, MİT’ten para kazanmasıydı.

            MİT, Öcalan’ı Kenya’dan getirmek üzere Bağımsız Milletvekili Cavit Çağlar’ın Falcon-900B tipi özel uçağını kiraladı. Ancak gerek Çağlar’a, gerekse şirketine uçağın ne için kiralandığı konusunda herhangi bir bilgi verilmediği belirtiliyordu. Ama mürettebatı bir hafta boyunca operasyon için eğitilen bir uçağın sahibinin, devlete bu kadar hayati ve gizli bir operasyonda bu kadar “güven vermesi” şaşırtıcıydı.

            Çağlar, uçağını bir haftalığına kiralamıştı ve bunun karşılığında da tam 200 bin Dolar almıştı. Bu alışverişin ardından müsteşar Şenkal Atasagun’un talimatıyla, MİT’e bu tür operasyonlara elverişli bir uçak alınmıştı.[5]

            Malki Dosyasında Çağlar

            Çağlar’la ilgili bir diğer önemli iddia ise, hem Malki davasında, hem de sonra ortaya çıkan Hizbullah davasında önemli bir rolü olan, daha sonra Kartal’daki mezar evde bulunan Mehmet Sümbül tarafından ifade ediliyordu.

            Sümbül, İstanbul Emniyeti’ne verdiği kendi el yazısıyla kaydedilen ifadesinde, “Cavit Çağlar’la, Erol Evcil’le Malki cinayetinden sonra iki kez bir araya geldiğini” ve Çağlar’ın Malki’yi kastederek “Bu olayın böyle bitmesini istemezdik, ama dik başlılığının kurbanı oldu.” dediğini aktarıyordu.

            Bu ifadenin yer aldığı raporlara göre burada “Çağlar için atfı cürüm vardı.” Yani, suç işlediğine yönelik bir anlatım ama bu konuda daha sonra yapılan soruşturmalarda herhangi bir soru sorulmamış ve davalara konu olmamıştı.

            Çağlar, Malki cinayetiyle hiçbir ilgisinin olmadığını her vesileyle ifade ediyordu. Ama ortada Sümbül’ün ifadesinde olduğu gibi cevapsız sorular vardı. Üstelik Malki’nin öldürülmesiyle yakından ilgilenen birileri Çağlar’ı bu konuda sorumlu tutuyorlardı.

            Çağlar ve Malki

            Çağlar ve Malki, hem iki eski ortak, hem milyonlarca Dolarlık alışveriş yapan ve her gün görüşen iki işadamı, hem de birbirlerinden gerçek anlamda nefret eden iki rakipti.

            Çağlar, Niso’yu Evcil’in ifadesiyle bir vampir olarak görüyordu. Ürettiği iplikleri, piyasada istediği gibi değerlendiren ve kendisinden çok daha fazla kazanan bu adamla istese de istemese de alışveriş yapmak zorundaydı.

            Malki’yi 1978’li yıllardan itibaren tanıyordu. 1980’li yıllardan itibaren de ticari ilişkileri başlamıştı. Kısa süren ortaklığın ardından, ilişkileri alışverişe dönüşmüştü. Malki, Çağlar’ın Nergis grubuna bağlı şirketlerden iplik alıyordu. Öteden beri iplik alıp satan ve daha önceleri ithal iplik getiren Malki, piyasayı tüm özellikleriyle yakından tanıyordu.

            Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde Çağlar’ın köşeye sıkışmasında, Malki’nin de payı büyüktü. Malki bu dönemde iplik almaktan ziyade, ipleri germeyi tercih ediyordu. Bu nedenle yüz yüze görüşmeleri neredeyse bitmişti. Ancak yine de iki tarafın yöneticileri eliyle ticari ilişki devam ediyordu.

            400 Milyon Dolar Borç

            Cavit Çağlar, İstanbul DGM’ye verdiği ifadede bu ilişkiyi şöyle anlatıyordu:

            “Nesim Malki öldürüldükten sonra ben bu kişinin bizimle ticari ilişkilerinden kaynaklanan alacak veya borçları olup olmadığını tahkik ettim. Yöneticiler bana bu kişiyle daha önce satmış bulunduğumuz ipliklerden dolayı ve borcuna karşılık olarak verdiği çeklerden kaynaklanan ve henüz vadesi dolmamış 16-18 milyon Dolar civarında bir borcu olduğunu bildirdiler. Sonradan yaptığım incelemede bu borçların vadesi geldiğinde Nesim Malki’nin şirketi adına ve onun işlerini tedvir eden Erol Erkohen tarafından bu borçların tamamının şirketimize ödenmiş olduğunu öğrendim.”

            Çağlar’a, Malki’ye olan borcu da sorulmuştu. Jandarma istihbarat raporlarına yansıyan bilgilere göre,  Çağlar’ın Malki’ye ciddi miktarlarda borcu vardı. Çağlar, böyle bir borcun olmadığını belirtiyordu:

            “Bunun dışında Nesim Malki’den ben ve şirketlerim gerek faizle gerek kredi olarak gerekse başka bir şekilde herhangi bir borç almadık. Ve bu sebeple de ölüm tarihi itibariyle kendisine bir kuruş dahi borcumuz yoktur. Olmuş olsaydı zaten varisleri veya işini takip edenler bunu tahsile tevessül ederlerdi. Dolayısıyla sorulduğu gibi 400 milyon Dolar bir borcumun bulunması da mümkün değildir. Zaten Nesim Malki ölümünden önceki iki üç yıl benimle hiçbir şekilde muhatap olamıyor ve yanıma da gelmiyordu. Ancak kendisi bizim grubumuzla ticaretini şirketimizin yöneticileriyle yapabiliyordu.”

            Nesim Malki’nin ölümünden sonra gerek Erol Erkohen, gerekse Nesim Malki’nin ailesi tarafından Çağlar’a iade edildiği öne sürülen çek, senet gibi belgelerin de mümkün olamayacağını öne sürüyordu Çağlar.

            Kendi bankasıyla ilgili bir soruya verdiği cevap ise çarpıcıydı: “Nesim Malki’nin ölümünden sonra Erol Erkohen’e veya eşi Meri Malki’ye Etibank’tan herhangi bir şekilde kredi verilip verilmediğini ben bilemem.”

            Mustafa Kefeli’ye Çağlar Sahip Çıkıyor

            “Mustafa Kefeli arkadaşımdır. Kendisini Samsun’lu olan ve bakan olan Nafiz Kurt aracılığı ile tanıdım. Mustafa Kefeli hatırladığım kadarıyla 1995 tarihinde İstanbul’da bir silahlı saldırıya uğradı ve ayağından yaralanmıştı. Kendisini arkadaşım olması sebebiyle o tarihte üç dört bakan arkadaşım ve dört beş milletvekili arkadaşım ile birlikte yatmakta olduğu hastanede bir defa ziyaret ettim. O dönem İstanbul Emniyet Müdürü olan Necdet Menzir’e de bu olayın faillerinin bulunması hususunda istekte bulundum.”

            Nitekim Cavit Çağlar, halen kaçak olarak bulunduğu yurtdışında Kefeli ile zaman zaman bir araya gelerek görüşmeler yapıyor ve “dostlukları” devam ediyor.

            İşte Çağlar’ın DGM ifadelerinden diğer önemli başlıklar:

            “Malki öldürüldüğünde bakanlık makamındaydım.”

            “Nesim Malki’nin öldürüldüğü gün ben Başbakanlık binasındaki bakanlık makamında bulunuyordum. Telefonla özel kalem müdürüme bildirmişler. O da bana bildirdi. Bunun üzerine ben Bursa Emniyet Müdürü Ahmet Demir’i telefonla bağlattım. Ondan olay hakkında bilgi sordum. Emniyet Müdürü bana verdiği bilgide Nesim Malki’nin jandarma bölgesinde silahlı saldırıya uğradığını ve kaldırıldığı hastanede de ölmüş olduğunu ve o aşamada da faillerinin belirli bulunmadığını ifade etti.”

            “Beni Malki Cinayetine Bulaştırmak İstiyorlar”

            “Mehmet Ali Yılmaz, Mustafa Kefeli, Tahir Güler benim arkadaşlarımdır. Ancak Nesim Malki’nin öldürüldüğü gün veya ertesi gün bunlarla İstanbul’da Nergis Holding binasında bir araya gelerek toplantı yapmam kesinlikle söz konusu olmamıştır. Sonraki tarihlerde siyasi sonuçlar istihsal etmek, beni bu alanda yıpratmak maksadıyla iftira kampanyaları başlatıldı. Ve siyasi maksatlarla beni bu işe herhangi bir noktasından bulaştırmak istediler. Bu sebeple ben bu cinayet olayından büyük rahatsızlık duydum. Ve bu iftira kampanyaları sebebiyle de rahatsızlığım sürdü. Bu nedenle bu olayla fazlaca da ilgilenmek istemedim. Dolayısıyla olayın gerçek failleri konusunda kişisel bir araştırmam olmadı.”

            Sümbül’ün Çağlar’ı Tehdidi

            “Mehmet Sümbül gerek cezaevinde iken gerekse cezaevinden tahliye olduktan sonra telefonla veya başkaca herhangi bir şekilde benimle bir görüşme yapmadı. Ve bu ifadesi ile de ilgili olarak benden herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak Bursa Emniyet Müdürlüğü bu konuda beni ikaz ederek, Nesim Malki olayının faillerinin bir bölümünün telefonlarının dinlendiğini, bu arada Mehmet Sümbül’ün bir telefon dinlenmesi sırasında bu konuyu öğrendiklerini ve Mehmet Sümbül’ün bu ifadesini ileri sürerek benden herhangi bir talepte bulunabileceğini ve dikkatli olmamı bildirdiler. Ancak şu güne kadar bu kişi ile böyle bir irtibatım olmadı. Bu yüzden de emniyetçe korumalarım artırıldı.”

            Çakıcı Çağlar’ı Tehdit Ediyor

            “Erol Evcil, şirketlerimizden almış olduğu iplik nedeniyle bir dönem borçlarını ödeyemez hale geldi. Biz de bu borçların tahsili için icra takibi yapmaya başladık. Erol Evcil, icra takiplerinden sıkışınca durumu Alaattin Çakıcı’ya intikal ettirmiş ve onu devreye sokmuş. Alaattin Çakıcı beni önceki tarihlerde de birkaç defa telefonla aradı. Ancak ben telefonuna çıkmadım. Erol Evcil’in borcunu tahsil için harekete geçtiğimiz bu dönemde her nasılsa Alaattin Çakıcı bana telefonla ulaştı. Bana hitaben, ‘Oğlun Mustafa Çağlar ile Erol Evcil arasında borcun tahsili hususunda ihtilaf varmış, bu ihtilaf sebebiyle oğlun benim hakkımda da ileri geri konuşuyormuş. Bu devam ederse sana olan saygım biter abi, kardeşliğimiz bozulur.’ diyerek beni tehdit etti.

            Alaattin Çakıcı’nın bu şekilde beni tehdit etmesi üzerine ben arkadaşım olan Yüksel Çağlar’ı çağırdım. Zira Yüksel Çağlar’ın Alaattin Çakıcı ile ilişkisini ve arkadaşlığını biliyordum. Ben kendisine ‘Alaattin Çakıcı ile bizim bir meselemiz yoktur. Olay Erol Evcil’in borçlarından ve bu vesile ile oğlum Mustafa Çağlar’ın konuşmalarından kaynaklanmaktadır. Aracı ol ve hallet’ dedim.

            Evcil’e 10 Milyon Dolar

            “Yüksel Çağlar bu konuda araya girerek Erol Evcil ile görüşme yapmış. Erol Evcil bu görüşmede, İnterbank kredisi olarak kullandığı 16,3 milyon Dolarlık borcun silinmesi ve üstüne de 10 milyon dolar verilmesi şartıyla Halıfleks fabrikasını bizim şirketlerimize devretmeyi teklif etmiş. Ben şirket yöneticilerine problemin halledilmesi için bu teklifi kabul etmelerini önerdim. Bunun üzerine Erol Evcil’in iplik borcuna karşılık İnterbank’tan kullandığı kredi borcu silindi. Kendisine on milyon Dolar ödeme yapıldı. Ve 12 Mart 1998 tarihinde de bu fabrikanın tapusu Yasemin Mensucat adına alındı… Bu alım satım tarihinde bu fiyatlar bu fabrikanın ve arsalarının şirketlerimiz tarafından satın alınmasında fahiş bir fiyat sayılamaz. Zaten bu suretle hem geri dönemeyecek bir kredi tahsil edilmiş oldu, hem de oğlum Mustafa Çağlar’a Alaattin Çakıcı’dan yöneltilen tehdit bertaraf edilmiş oldu. Zaten bu konu, Mali Suçlar Araştırma Kurulu tarafından da incelendi ve rapor tanzim edildi.”

            MOSSAD’lı Senaryolar

            Çağlar cephesinden olup bitenler böyle özetleniyordu. Ancak Bursa’da ve özellikle İstanbul’da Malki’nin yakın çevresinde dile getirilen bazı senaryolar son derece dikkat çekiciydi. Bunlardan en dikkat çekici olanını Faruk Mercan şöyle özetliyordu:

            “İsrail makamları, Nesim Malki’nin öldürülmesinden Cavit Çağlar’ı da sorumlu tuttu. Polisin Erol Evcil’e ulaşmasında istihbarat katkısı sağlayan MOSSAD, Cavit Çağlar’ın oğlu Mustafa Çağlar’ın da kaçırılmasını sağladı. Böylece hem Cavit Çağlar’ın bildiklerini anlatması, hem de Nesim Malki’ye olan borçlarını ödemesi istendi. Bu ödemeyi yapmak zorunda kalan Cavit Çağlar sahibi olduğu İnterbank’ın içini boşaltmış oldu. Bu da, devletin bankaya el koymasını sağladı.”[6]

            DGM Savcısı Aykut Cengiz Engin, bu senaryoyu Cavit Çağlar’a sorarken, şöyle formüle etmişti:

            “Mustafa Çağlar’a yönelik yabancı ülke, kişi veya kurumlardan tehdit veya şantaj vuku buldu mu?’

            Cavit Çağlar’ın bu soruya cevabı net oldu:

            “Yabancı hiçbir ülkenin kişi veya kurumlan tarafından gerek şahsıma, gerek oğluma gerekse aile efradıma yönelik herhangi bir tehdit, kaçırma, alıkoyma gibi yasa dışı bir eylem olmamıştır. Böyle bir hareket karşılığında da benden para alınmış olması dolayısıyla, İnterbank’taki ödeme güçlüğünün de bu tür olaylardan kaynaklanması gibi bir hadise söz konusu olmadı.”

            Oysa cinayetin öncesinden itibaren bu senaryoyu güçlendiren faktörler vardı.

            Nesim Malki, kendisine yönelik tehditleri, Türkiye makamlarına bildirirken, aynı zamanda İsrail gizli servisi MOSSAD’dan da yardım istemişti. Kaldı ki MOSSAD’ın, dünyanın neresinde olursa olsun, hele de bir Yahudi’nin, bu ölçekteki para hareketliliğini izlememesi mümkün değildi.

            Daha da önemlisi Malki-Erkohen ikilisinin kara para trafiklerinin en önemli ayağı İsrail’deydi. İddialara göre Türkiye’de elde edilen tefecilik paraları, seri numaraları alındıktan sonra yakılıyor, ardından da aynı serilerle bu Dolarlar İsrail’de yeniden basılıyordu.

            Cinayetin hemen ardından Erkohen ailesinin İsrail’e kaçması da bu konuda anlamlı bir başka noktayı oluşturuyordu.

            Aslında emniyet çevrelerinin de, olayı soruşturan jandarmanın da izine rastladığı, ancak her nedense üzerinde durmaktan kaçındığı senaryo, küçük farklılıklar dışında, buydu.

            MOSSAD, Malki cinayetini, öncesiyle sonrasıyla izlemişti. Bu arada Malki-Korkmaz Yiğit ekseninde gelişen ve Yahudilerin aktif olarak desteklediği, yeni güç merkezinin oluşumu, bu cinayet sonrasında iptal edilmek durumunda kalınmıştı. Ancak işin maliyeti, başta Cavit Çağlar olmak üzere herkesten adeta kuruşu kuruşuna tahsil edildi.

            Parası olan ödedi, ödeyemeyen bankasını boşalttı, onu da yapamayan kendisini bir anda iflas etmiş bir halde buldu.

            Cinayetin işlendiği zaman dilimi de hayli kritikti. Aynı dönem itibarıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinde kelimenin tam anlamıyla “derin bir ittifak” süreci başlatılmıştı.         28 Şubat döneminde hükümeti de devre dışı bırakarak, başta Orgeneral Çevik Bir’in imzaladığı askeri anlaşmalar eliyle bu ittifak sağlamlaştırıldı.

            İttifakın en ilginç yanı, savunduğu tezleriyle İsrail’in tamamen karşısında olan Refah Partisi ve lideri Necmettin Erbakan döneminde gerçekleştirilmesiydi. Nitekim 28 Şubat diye anılan sürecin, perde arkasındaki en önemli gerekçelerinden birisi olarak, özellikle Erbakan’ın bu ittifaka direnmesi ve D-8 gibi alternatifleri gündeme getirmesi gösterildi.

            Türkiye-İsrail yakınlaşmasının, Yahudilerin etkin biçimde kontrol ettiği Türkiye medyasında da övgüyle öne çıkarılması, dönemin komuta kademesinden bazı isimlerin de bu ittifaka sıcak yaklaşması ve hızlanan gelişmelerle birlikte, Refah-Yol hükümeti gönderildi.

            Söz komuta kademesine gelmişken, işte o günlerin güçlü isimlerinden, hatta belki de en güçlü ismi olan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman’ı da hatırlamak gerekiyor.

10. BÖLÜM

TEOMAN KOMAN VE CAVİT ÇAĞLAR

            “ifadesi Alınamayan Adam”

            “…Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, bir süre önce Merkez Bankası Mevduat Sigortası Fonu tarafından el koyulan Bursa Bağımsız Milletvekili Cavit Çağlar’ın İnterbank’ının eski yöneticilerine bankacılık yasağı getirdi. Hazine Müsteşarlığı Banka ve Kambiyo Genel Müdürlüğü tarafından ‘ivedi’ notu ile bankalara gönderilen yazıda, şöyle denildi:

            İnterbank A.Ş.’nin eski yönetim kurulu başkanları A. Memduh Yaşa ve Erman Yardelen ile yönetim kurulu üyeleri Teoman Koman, Şerif Ercan, Çetin Ersan, Ali Sedat Ünal, İzzet Reha Poroy, Osman Kayışoğlu, Osman Oy, Yeşim Hattat ve eski genel müdürleri Esat Erkuş ve Nedim Ölçer’in 3182 sayılı Bankalar Kanunu’nun 62’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca imza yetkilerinin kaldırılması ve hiçbir bankada imza yetkili personel olarak çalıştırılmaması, 7 Ocak 1999 tarih ve 960 sayılı Başbakanlık Makamı onayı ile uygun görülmüştür.”

                                                                                                    7 Ocak 1999, Hürriyet

            “Paravan şirketler aracılığı ile İnterbank’tan trilyonlarca lira alıp kendi hesabına aktarmalarını sağlayarak, hizmet nedeniyle emniyeti suistimal suçunu işlemeye azmettirdiği iddiasıyla yargılanan işadamı Cavit Çağlar’ın 6 aydır, hizmet nedeniyle emniyeti suistimal gerekçesiyle yargılanan İnterbank Yönetim Kurulu eski üyesi Teoman Koman ‘ın da 3 aydır ifadesi alınamıyor.”

                                                                                                    9 Ocak 2000 tarihli gazeteler

            Komuta kademesinde ilk beşte yer alan ve MİT Müsteşarlığı başta olmak üzere çok kritik görevler yapan emekli Orgeneral Teoman Koman’la ilgili söylenenler, yazılıp çizilenler böyleydi. Hizmet nedeniyle emniyeti suistimalden yargılanıyor, ayrıca yurtdışına çıkış yasağı getirilerek “Bundan sonra hiçbir bankada çalışamazsın.” deniliyordu.

            Silahlı Kuvvetler mensuplarının, emekli olduktan sonra özel sektörde çalışmaları daima tartışma konusu oldu. Kimisi daha işin başında Orgeneral Ahmet

Çörekçi gibi vazgeçti ama çoğunlukla özel sektöre adım atanlar, kendilerini çok sıkıntılı işlerin ortasında buldular.

            Malki cinayetini ve Erol Evcil’i ele alırken, hemen her aşamada, üst düzey emniyet görevlilerinin, yine üst düzey komutanların adlarına rastladık. Hele Evcil’i yargılamaya cesaret edenlerin başına neler geldiğini hep birlikte gördük.

            Peki, 28 Şubat döneminin ve bir zamanlar MİT’in patronu olan Teoman Paşa’nın Cavit Çağlar ve onun bankasıyla olan ilişkisi nereden kaynaklanıyordu?

            Eski Dostlar

            Çağlar’la Koman Paşa arasındaki dostluk aslında tahmin edilenden çok daha eskilere dayanıyor. Koman’ın biyografisinde dikkat çekici bir yön hep gözden kaçmıştı.

            1936 doğumluydu. Harp Okulu mezunuydu. 1988’de önce tümgeneral, ardından da korgeneral rütbesiyle MİT Müsteşarlığı yaptı. 1995 yılında Jandarma Genel Komutanı oldu. 28 Şubat sürecinin güçlü isimlerindendi.

            Bu zengin biyografide gözden kaçan, Koman’ın Bursa ile olan yakınlığıydı. Teoman Koman, 1978 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde komutan olarak görev yapmıştı.

            İşte Çağlar’la olan tanışmaları ta o günlere dayanıyordu. Aradan geçen uzun yıllar boyunca ikisi de zaman zaman görüşüyor ve bir araya geliyorlardı.

            Bursa’da görüştüğümüz bir emekli asker, “Koman, Doğubeyazıt’a tugay komutanı olarak gittiğinde, Çağlar tarafından birliğin ihtiyaçları için çok miktarda inşaat malzemesi verildi.” iddiasını aktarıyor bize.

            Bu iddianın doğruluk derecesi bilinmez, ama Çağlar-Koman dostluğu, sonuçta emekli olduktan sonra İnterbank’ta yönetim kurulu üyeliğine kadar gidiyor. Ardından İnterbank’ın içi, Koman’ın da imzasının bulunduğu kredilerle boşaltıldı.

            28 Şubat’ta Erbakan’ın indirilmesinde aktif rol oynadığını Çağlar bizzat kendisi ifade etmişti. Kim bilir, belki biraz da bu “hizmetiyle” eski dostunun güvenini bir kez daha kazanmıştı Cavit Çağlar.

            Bu kadar omuz omuza “konsept” hizmetinden sonra, aynı bankada çalışmak, elbette şaşırtıcı değildi.

            Dönemin Jandarma Komutanı

            Bunlardan daha dikkat çekici olanı ise, Türkiye’yi sarsan Malki cinayetiyle ilgili soruşturmanın, üstelik jandarma istihbaratı tarafından yürütüldüğü dönemde Koman’ın Jandarma Genel Komutanı olması.

            Koman Paşa’nın soruşturmanın işleyişi ve tıkandığı noktalarla ilgili ne kadar bilgi sahibi olduğunu bilmek mümkün değil. Ancak MİT Müsteşarlığı yapan, ayrıca kendisi kabul etmese de JİTEM’in mimarı sayılan Teoman Koman’ın olup biteni çok yakından izlediği muhakkak.

            Hele işin içinde kendisiyle çok yakın olduğu Cavit Çağlar’ın adı da geçiyorsa, Paşa’nın cinayet soruşturmasını yakından izlediğini tahmin etmek için kehanet sahibi olmaya hiç gerek yok. Buna bir dönem görev yaptığı Bursa’yı tanımasını da eklemek gerekiyor.

            Koman Paşa, istihbarat alanında büyük deneyim sahibi bir komutandı. Kendisinin bir dönem gazetecilere ” Öyle bir örgüt yok, bölgede yaşayan insanların tepkileri var.” diye tarif ettiği Hizbullah örgütüne mensup bir ismin, Mehmet Sümbül’ün de işlerin içine olması, kuşkusuz onun ilgisini bir kat daha artırmış olmalı.

            Bir zamanların güçlü adamı, emekliyken bile gazetecilerin “desturla” soru sorduğu Teoman Koman, şimdi İnterbank davasında yargılanıyor.

SONUÇ

            Nesim Malki’den Erol Evcil’e, Cavit Çağlar’dan Teoman Koman’a kadar geniş bir yelpazede yaptığımız gezinti burada bitiyor.

            Olabildiğince ayrıntılardan uzak tutup, en azından zaman içinde daha doğru çizilebilecek bir şemaya katkıda bulunmaya çalıştık.

            Bu çalışmanın iddiası yeni bilgiden çok, daha “cesur” bakış açısıdır.

            “Sokaktaki kedilerin dahi bilgi sahibi olduğu” bir cinayetin öncesine ve sonrasına, “kediler”den bir adım ötede bakmaya çalıştık. Aile fotoğrafına, daha doğrusu “aile albümü”ne biraz daha yakından bakmanızı sağladıysak, yeterlidir.

            Bu albümdekilerin hepsini bir kitaba sığdırmak mümkün değildi, ama en azından hızlı bir gezinti yapmış sayıyoruz kendimizi.         İsimler, ayrıntılar, olaylar zincirinde gözden kaçanlar olabilir. Bizim yapmak istediğimiz, “gücün merkezi”ne işaret etmekti.

Anlatan eksik olsa da, “Arif olana bir işaret yeterlidir.

EK:

Erol Evcil’in Bursa Emniyeti’nde Verdiği İfade Metni

            Ben yukarıda hüviyet bölümünde görüldüğü gibi Mudanya İlçesi Çepni Köyü doğumluyum. Çocukluğum ve ilk yıllarım köyde geçti. İlkokulu Çepni Köyü’nde okudum. Ortaokulu Bursa merkezdeki Yıldırım Beyazıt Okulu’nda tamamladım, daha sonra Bursa Merkez Tophane Teknik Meslek Lisesi’ni birincilikle bitirdim, Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. İşletme Fakültesi 3. sınıfa kadar okudum, daha sonra iş hayatımın yoğunlaşması nedeniyle tahsilime devam edemedim. İki kız kardeşim var, ikisi de ev hanımıdır. Mustafa Şengül büyük kız kardeşimin kocasıdır. İnkişaf Tekstilin sahibidir, diğer kız kardeşimin kocası Fırat, Mudanya’da tüp bayiliği yapar, eniştelerim kendiişleriyle uğraşmaktadır.

            Lise çağına gelip, Bursa merkezdeki okula başladıktan sonra üniversiteye de hazırlık olması bakımından ve aynı zamanda iş hayatıma yardımcı olması nedeniyle bir muhasebecinin yaranda çalışma hayatına ilk defa başlamış oldum. Yani bir taraftan okuyor, bir taraftan da muhasebeci yanında çalışıyordum. Muhasebecide yeterli bilgi edindikten sonra üniversite 2. sınıfa başlarken iş hayatını iyi kavradığıma inandığımdan Karadağ Pasajı’nda kendime ait muhasebeci açtım, böylece kendime ait iş sahibi oldum.

            Açtığım muhasebe bürosunun tam karşısında Prof. Tuğrul Dirimtek’in işyeri vardı. Bu kişi aynı zamanda Anadolu Sigorta’nın acenteliğini yapmakta idi. Kendisine yaklaşım gösterip, sempatik tavırlar gösterdiğimden dolayı bana yakınlık gösterdi ve bir yandan da sigortacılık işlerini öğrenmeye başladım. O tarihlerde Anadolu Sigorta daha yeni yeni kurulmaya başlıyordu. O dönemde tahminen 1985 yıllarında Hayat Sigorta’nın en önemli alanı kişilere yönelik olarak Hayat Sigorta bölümü idi. Hayat Sigorta’nın büyük bir prim avantajı vardı, gerçi meblağlar o tarihte ufak gibi görünse de, 1000 TL olarak görünse de prim olarak bıraktığı avantaj yüzde 45 idi. Bu alan dikkatimi çektiğinden, bu alanda yoğun bir çalışma yaptım ve kısa zamanda birçok kişiyi sigortalayarak yüzde 45 kâr hissesi ile büyük bir sermaye oluşumuna doğru ilk adımı atmış oldum.

            Tabii çevremin gelişmesine neden olan en büyük faktör üniversitede okumamdan dolayı üniversitedeki arkadaşlarımdandı. Bu işe başlarken sermaye olarak babamın zeytininden kazanarak bana verdiği 1.200.000 TL. tutarındaki parayla başladım. Altı yedi ay kadar bu şekilde çalıştıktan sonra, acentelik için Anadolu Sigorta’ya başvurdum, bu arada işyerim kötü olduğundan yeni işyeri olarak 1986 yılının başlarında Cumhuriyet Caddesi’nde bulunan Sanayii İş Merkezi vardı, buraya taşındım. Bu arada defter sayısı artmıştı, tuttuğum iş sektöründeki defter sayısı 20’yi geçmişti. Bu tarih itibarıyla gerek tuttuğum defter ve gerekse sigortadan elde ettiğim gelir olarak yılda 10 milyon civarında para kazanmaya başlamıştım. Sigorta şirketi askerliğimi gerekçe göstererek acente kurmama imkân vermedi, bu arada bir sarılık hastalığı geçirerek üç ay kadar işten uzak kalmıştım, ancak 1987 yılından itibaren Hayat Sigorta bölümünü yeniden canlandırarak, üniversite tarafından 40 kişilik bir ekip oluşturdum. 1987’de bu ekip 400 kişiye ulaştı. Bu kurduğum ekip pazarlama ekibi idi. 1987 yılının ortalarından sonra kurduğum bu çalışma sistemi ve ekip sayısıyla Türkiye’de en büyük Hayat Sigorta işini yapan sigorta durumuna girdim.

            Bunun dışında sigortacılığın diğer dallarında da acentelik alarak sigorta işini gittikçe büyütmeye başladım. Oluşturduğum ekipler kanalıyla, Kasko Sigortası, Yangın Sigortası, Trafik Sigortası gibi sigorta dallarına da girerek kişiler ve firmalar bazında tüm sigorta işlemlerini iyi bir hizmet vererek yapmaya başladım. 1988 yılı başlarında şu an için tahmini değerlerde bulunamayacağım ama gelirlerimle o zamanki fiyat oranlarına göre birkaç Mercedes alabilecek düzeye gelmiştim. Kendimi sade ve işe yönelik çalışması olmasından dolayı kazandığım paraları ya döviz ve marka bağlıyor veya zeytin alarak stok yapıp, zeytin ticaretine önem veriyordum.

            1988   yılı başlarında ben hem elementer branşta ve hem de Hayat Sigortası branşında Türkiye’nin en büyüğü olma durumuna gelmiştim. Gelirlerim bu şekilde arttıktan sonra 1988’i aynı durumda geçirdim,

            1989   yılında önce iş yerimi değiştirerek Altıparmakla Kütahya Porselen’in üstünde geniş bir daireyi düzenleyerek iş yeri haline getirdim. 1988-1989 yıllarında Eskişehir-Balıkesir-Kütahya-Bursa/Garajlarda sigortanın şubelerini açtım. Kütahya’da açtığım yer Tavşanlı İlçesi’nde idi. İş hayatım bu şekilde devam etti. 1990 yılı içerisinde 25-30 milyar civarında para kazandım. Bu paranın dışında arabalarım da vardı. İki tane Doğan, iki tane Şahin taksi aldım. Eleman sayısı artınca araba alma işlemlerim de çoğaldı. 1990 yılı itibarıyla iş hayatımda kullandığım 15-20 civarında araba sahibi olmuştum.

            Bu faaliyetlerim neticesinde sigortacılıkta çok güçlü hale gelmiştim. Eşrefoğlu Sigortacılık olarak Anadolu Sigorta’nın genel müdürlüğünü etkileyecek duruma gelmiştim. 1990-1991 yılları içerisinde bir bankada sigorta işlemlerimi yürütürken, Bursaspor Kulübü Müdürü olan Şaban Kurt isimli şahısla tanıştım, bu arada sanıyorum Samsunspor futbolcuları bir kaza geçirmişti. Futbol Federasyonu da bu futbolcuların sigorta işlemlerini gündeme getirmişti. Bursaspor futbol takımının da sigorta işlemlerini ben yaptım, bu tanışma dolayısıyla Bursaspor yönetimine girmem için teklif geldi. İbrahim Yazıcı tarafından teklif geldi ve ben de Bursaspor yönetimine girmiş oldum.

            Dışarıdan baktığım zaman bu nevi insanları ve Bursaspor yönetimini çok değişik ve ulaşılmaz yer olarak görüyordum, ancak içlerine girdikten sonra her bakımdan onlardan daha iyi ve finans gücü onlardan daha yüksek olarak görmeye başladım. Bu süreçte kulüp yönetim seçimleri olacaktı, İbrahim Yazıcı ile Cavit Çağlar arasında çekişme vardı, seçimlerde İbrahim Yazıcı kazanamadı, Cavit Çağlar yönetimi aldı. Daha doğrusu Cavit Çağlar o tarihte milletvekili idi, kendisinin desteklediği yönetim aldı. Bu arada 1991 seçimleri oldu, DYP grubu büyük bir çoğunlukla Bursa’da seçimleri aldı. Ben de limited şirket şeklinde olan Eşrefoğlu Şirketi’ni değiştirerek Anonim Şirketi halini aldım.

            Bir taraftan da zeytin işini devam ettiriyordum, zeytin zaten benim dededen kalma mesleğim idi, dünya piyasasında da zeytin kıymet kazanıyordu. Bir taraftan da zeytin işine önem vermeye başladım. Tahminen bu tarihler arasında daha sonra beraberliğimi anlatacağım Burhanettin Türkeş ile ilk tanışmam oldu, Burhanettin Türkeş’in hasarlı bir aracı varmış, sigorta parasını almada ekspertiz raporundan kaynaklanan bir ihtilaf çıkmış, sigortaya geldiğinde kendisiyle tanışmış oldum, karşılaşmamızda silahını göstermek için belini açtı. Ufak tefek bacaksız bir adamdı, ama belinde silahı vardı. Ben kendisine buyurun ne istiyorsunuz diye sordum, o da “Benim arabada hasar olmuş, sigorta parası ödenmiyormuş.” dedi. Kabadayı tavrı ile ve silah göstererek yanımıza gelmesi üzerine orada bulunan çocuklarla önce silahını aldık. Daha sonra konuyu inceleyeceğimi söyledim, konuda haklılık tarafı yoktu, kendisine gerekli bilgiyi verdikten sonra silahını verip gönderdim, bu şekilde kabadayılık yapamayacağını söyledim. Daha sonra Burhanettin Türkeş galerici olan Ali Mert olan bir kişiyle aradı, daha yumuşak olarak bir yanlışlık olduğunu söyledi. Yani alttan almıştı. Ama ben yine haksız olduğunu söyleyerek parasını vermedim. Burhanettin Türkeş ile ilk tanışmamız böyle olmuştu.

            Benim ilk yaşantım ve 1992 yılına kadar olan faaliyetlerim genelde bu şekilde cereyan etti. Bununla ilgili daha detaylı bilgi sizin sorgu aşamasında sorduğunuz sorulara verdiğim cevaplar ve bunların da teyp kasetine kayıt edilmesi suretiyle yapılan tespitler doğrultusundadır. Alınan bu ifademin resmî bölümünde o teyp kasetine kayıt edilen konuşmaların özetini anlatmış oldum.

            Benim bu süreç içerisinde tanıştığım ve gittikçe samimiyetimizin arttığı Emniyet Müdürlüğü’nde Müdür Yardımcılığı yapan Yusuf İlhan ile ilişkilerimiz koyulaşmıştı. Hemen hemen çoğu zaman beraber oluyorduk, bu bir bürokrat-işadamı ilişkisi şeklinde başlayan ve devam eden ilişkilerimizdi tabii ki. Yusuf İlhan’la ilk tanışmamız Bursaspor Kulübü’nde olmuştu. Yönetime katılmam dolayısıyla tanışmış ve samimiyetimiz artmıştı, ama bu samimiyet artışı içerisinde bu tarihe kadar herhangi bir arkadaşlık dışında beraberliğimiz olmamıştı.

            1992 yılından itibaren Cavit Çağlar bakan olduğundan dolayı tekstil piyasasındaki iş hayatı da büyümeye başlamıştı, hatta Yusuf İlhan ile olan samimiyetimiz o kadar fazla idi. Nöbetçi olduğu zamanlarda da beraber olurduk, arabası ile beraber dolaşırdık, gece nöbetçilere yiyecek getirip beraber yerdik. Yusuf İlhan bana Cavit Çağlar’ın oğlu Mustafa Çağlar ile tanışmamı dile getirdi, bu konuşmadan tahminen bir ay kadar sonra Mustafa Çağlar ile tanıştım. Mustafa Çağlar ile Yusuf İlhan’ın Emniyet Müdürlüğü’ndeki odasında tanıştık. Mustafa Çağlar eğlenceyi ve gece hayatını çok seviyordu, bir iki gece beraber olduk, baktım bunun eğlence hayatına ben ayak uyduramayacaktım, çünkü benim iş hayatım vardı. Bundan dolayı Mustafa Çağlar ile araya mesafe koydum, hatta bunu Yusuf İlhan’a söyledim, bu süreçten sonra Yusuf İlhan beni Cavit Çağlar ile tanıştırdı.

            Cavit Çağlar ile olan ilk tanışmamızda herhalde Yusuf İlhan bahsetmişti ki, Çağlar benim hakkımda bilgi sahibi idi. Bana oğlu olan Mustafa Çağlar’ın yanındaki korumaları dahi dinlemediğini, gece hayatına çok düşkün olduğunu, hadise çıkartıp silah bile attığını, kendisinin hem cumhurbaşkanına yakın olması ve hem de bakan olması nedeniyle kamuoyunda zor duruma düştüğünü, oğlunun mutlaka bir çeki düzen alması gerektiğini söyledi. Tabii ben kısmen Mustafa’yı tanımama rağmen ilk defa tanıştığım ve bir büyük olarak gördüğüm kişiye hayır diyemedim ve olumlu karşıladım, mecburen Mustafa ile beraber olmaya çalıştım.

            O dönemde Mustafa’nın yanında koruma polis olarak Eyüp Garip, Esat Kaya ve Erdem ile Atilla… gibi polisler vardı, ama onları da dinlemiyordu, birazcık Yusuf İlhan’dan çekiniyordu. İş hayatı hakkında hiç bilgisi yoktu, ben daha sonra koruma görevi yapan bu polisleri Mustafa Çağlar’ın yanında tanımıştım. Esasen Mustafa babası gibi bonkör bir insan değildi, eli de çok sıkı idi, birçok yerde mahcup olmamak için benim de mali durumum iyi olduğu için masrafları karşılıyordum.

            1992 yılı sonuna doğru benim sermayemde büyük bir artış gelişmeye başlamıştı. Tahminen sermayemin esasını teşkil eden 15 milyon Mark, depoda 200-300 ton zeytin, Bursa’nın önemli yerlerinde (4) adet daire, Yalova yolu üzerinde bir arsa ve sigorta işlerinde kullandığım (30-40) civarında aracım mevcuttu. Yani iş hayatım her geçen gün gelişiyor ve büyüyordu. Sermayem bu şekilde geliştikten sonra tekstil piyasası eskiden beri dikkatimi çekiyordu ve tekstil piyasasına geçmeyi hedefledim. Bu konuyu bir ara Mustafa Çağlar ile konuştum, nasıl bir başlangıç yapacağım hakkında fikir teatisinde bulunduk. Benim düşüncem bir dokuma tezgâhı alarak kumaş üretimine geçmekti. Mustafa bana kumaş geçerli bir ticaret alanı değil, yapacaksan iplik ticareti yap diye telkinde bulundu, bu da benim mantığıma uygun geldi ve bu şekilde bir atılım yapmaya karar verdik.

            Daha sonraki günler içerisinde bu konuyu Yusuf İlhan ve Mustafa ile yeniden görüştük. Mustafa, bana şu anda kendilerinden iplik alan tekelin İstanbul’da faaliyet gösteren Yahudi Nesim Malki (Niso) adlı kişinin olduğunu, almak gerekirse ondan almamın olabileceğini, ancak ben sana da ayrıca el altından iplik verebilirim, sen bunun karşılığında bir miktar parayı bana verdikten sonra, bu işi bu şekilde başlatırız dedi. Bunu ben ilk duyduğum zaman biraz hayret etmiştim, çünkü bu gayri yönden yapılan bir ticari iş idi, ancak ben de ticarete yatkındım, madem bu şekilde oluyor, ben de bu şekilde yapayım diye düşündüm. Bu ticaret şeklinde firmaların normal ticari kazançlarından herhangi bir kaybı olmuyor, ancak tabii resmiyete girmediği için kâr amacından artı bir kazanç oluyordu. Yani fabrikadan Niso’ya verilen meblağ üzerinden kendisine mal verildiği takdirde Niso’nun aracı olmaktan dolayı kaynaklanan artı gelirini yarı yarıya paylaşmış olacaktık.

            Tekstil piyasasında bir teamül mevcutmuş, bu teamüle göre fabrikadan direkt alış yapan firmanın dışında hiçbir kimseye ikinci bir el oluşturularak iplik pazarlaması yapılamazmış. Bu bakımdan Cavit Çağlar’ın tekstil fabrikasından o tarihlerde Niso direkt olarak ve tek elden alış yaptığından, benim resmî yoldan yani teamül içerisinden resmi yoldan alış yapmam piyasa faaliyetlerine aykırı bir hareket olduğundan bu şekilde çalışmayı uygun gördük ve bu şekilde çalışmaya başladık. İlk başlangıçta ayda 50 ton mal almak kaydıyla bu ticareti başlattık. Tabii yukarıda da söylediğim gibi, kâr oranının yani esas dağıtıcı firma olan Niso’nun aldığı kâr oranından Mustafa Çağlar ile yarı yarıya paylaşıyorduk.

            Bu işe girmeme Yusuf İlhan’ın katkısı çok olmuştur. Hatta Yusuf İlhan “Bu parayı bir Yahudi yiyeceğine sen kazan ye.” dedi. Bu piyasaya ilk girmemden dolayı pazarlama çok önemli idi, kendime bir pazarlamacı buldum, bu şahıs eski bir avukat olan Fahrettin Aslan idi. Daha sonra bu faaliyetim hızlandı, ilk aylarda giderek arttı ve ayda 100 tona çıktı. Tabii 100 ton bayağı önemli bir meblağ idi, ben bunu piyasaya sürünce Niso piyasanın hareketinden dolayı birkaç ay sonra bunu fark etti. Tabii ben bu işi yaparken Cavit Çağlar ve Şükrü Şenkaya da bu durumu biliyorlardı. Faaliyetimiz bu şekilde devam ederken, 1993 Nisan, Mayıs aylarında Niso’nun bunu fark etmesi üzerine, Mustafa Çağlar’a yaptığı baskıdan dolayı Mustafa Çağlar bu ticaret akışımızı bana konuyu anlatarak durdurmak zorunda kaldı.

            Bu arada size tekstil piyasasındaki dönen sirkülâsyonu anlatmamda yarar gördüm. Çünkü Türkiye’nin ekonomisini önemli derecede ilgilendiren büyük bir piyasadır. Hem işleme tarzı ve hem de kayıt dışı gelirlerin belirlenmesi açısından sistem benim size daha önce verdiğim ifadelerde kayda geçen anlatımlarımda olduğu gibi cereyan etmektedir. Bundan olayı bir daha tekrar etmek istemiyorum. Kasete alınmış olan anlatımların içeriği detaylı bir şekilde yer almaktadır. Niso’nun benim çalışmamı duyup, Mustafa Çağlar’ın da konuyu bana aktarmasından iki gün sonra Niso İstanbul’dan telefonla beni aradı, tarih olarak tahminen 1993 yılının Nisan-Mayıs ayları olabilir. Benim Niso ile ilk tanışmam bu şekilde oldu.

            Telefonda bana tanıştıktan sonra ne kadar mal almak istediğimi sordu, benim prensibim ilk tanıştığım kişi ile bu nevi şeyleri konuşmama ilkesine dayandığından ben kendisine teşekkür ederim, sonra gerekirse yeniden görüşürüm dedim ve telefonu kapattım. Bu aşama içerisinde benim 300-400 tona kadar varan iplik alışverişinden kaynaklanan ticaret gelişmem mevcuttu, aynı zamanda zeytin işini de devam ettiriyordum. Bir taraftan da zeytin stoku yaparak zeytin piyasasında yer işgal etmeye başlamıştım. Tahminen iki hafta kadar sonra Mustafa’nın uçağı ile İstanbul’a giderken, Niso ile havaalanında ve uçak seyahatinde tanışmış odum. Bu tanışma kendisini görmem üzerine yüz yüze olan tanışmamdır. İstanbul havaalanında ben kendilerinden ayrıldım ve kendi işime gittim, daha sonra Bursa’ya arabamla döndüm. Bu arada benim iplik işine tahminen bir ay kadar ara vermem olmuştur.

            Geçen süreç içerisinde Cavit Çağlar ile Niso’nun arası tek satıcılıktan dolayı açılmaya başlamıştı. Arasının açılmasına neden olan faktör tek satıcılık anlaşmasında uyuşamamalarındandı, bu zaten tekstil piyasasında konuşuluyordu. Bu anlaşma bir protokol gereği tekstil piyasasının kendine özgü olan ve hukukî bağlayıcılığı olmamakla beraber sektördeki işleme tarzının bir gereği olarak yapılan anlaşmadır. Anlaşma bir veya iki yıl müddeti içerisinde yapılıyor. Yani iplik fabrikasından tek satıcı olarak mal alan birisi eğer bir protokol anlaşması yapmış ise o müddet zarfı içerisinde firmanın başka bir kimseye mal satmaması gerekir. Duyduğum kadarıyla Cavit Çağlar ile Niso arasında daha önceden SİFAŞ ve POLYEN adı altında kurulan bir ortaklık firması mevcutmuş. Niso’nun ortağı olan Hayim Erkohen, Cavit Çağlar’ın çalışma şeklinden memnun değilmiş, Cavit Çağlar’ın yaklaşım tarzı ile devlete olan ödemelerdeki gecikme sanıyorum, Hayim Erkohen’in çalışma prensiplerine uymamıştır. Çünkü onlar devletten çok korkarlar. Başlarına herhangi bir şey gelmemesi için devletin kurumları ile olan ilişkilerde hassasiyet gösterdiklerinden ve Cavit Çağlar’ın da bu hassasiyete uymadığını gördüklerinden ortaklıkları bozulmuştur. Yani ortaklıkları hukuken kalkmış ama firmalar ayrı ayrı hayatiyetini devam ettirmişlerdir. Bu anlamda tabii tek satıcılık protokolü de bitmiş olduğundan Niso ile Cavit Çağlar’ın arası açılmıştı.

            Cavit Çağlar da Niso’yu hiç sevmez, onu vampir olarak görür, tek satıcı olmasından dolayı da kendilerini sömürdüğünü ve aynı zamanda ona bağlı kalmak zorunda olduğundan iplik piyasasını onun belirlediğini, esas kârı da onun yaptığını söylerdi. Tahminen 1993 Ağustos aylarına gelindiğinde durum bu şekilde devam ediyordu. Bu boşlukta ben de gerek Niso’dan ve gerekse kısmen aldığım iplikleri az da olsa piyasaya sürerek piyasadaki ağımı kaybetmemeye çalışıyordum.

            Ancak Niso ile Cavit Çağlar her ne kadar atışsalar da iplik piyasasını ellerinde tuttuklarından birbirleriyle alışveriş yapmadan da duramazlardı. Niso, Cavit Çağlar’a en zor durumda krediler vererek yardım etmiş ve bunu da dile getirmiş. Cavit Çağlar da tek satıcı olmasından dolayı esas kârın onun yaptığını belirterek, sürtüşme ortamı başlatmıştır. Bu ticarî çekişmeleri kayda alınan ifademde daha teferruatlı şekilde anlattım. Esasen Niso da bu alışverişten kopmak istemiyordu, çünkü Nergis o tarihlerde piyasanın en büyük ve en önemli isimleri idi, iplik pazarına sahip olan Niso bu pazarı elinde tutmak için mecburen iplik almak zorunda idi.

            Esasen Yahudiler hiçbir zaman yatırıma girmez, sadece pazarlama ve işletme dalında faaliyet gösterirler, bu bakımdan Niso ne kadar sermayesi güçlü olursa olsun, tekstil dalında imalata yönelik bir yatırıma girmemiştir. Bu gelişme içerisinde Niso hem bir taraftan Cavit Çağlar’dan iplik almaya devam ediyor, ben hem Niso’dan, hem de Cavit Çağlar’dan alarak piyasamı genişletiyordum. Ancak Niso, Cavit Çağlar’ın kendisine tek satıcılığı vermemesinden dolayı Çağlar’ı piyasada sıkıştırma hareketine başladı, iplik ihracatının büyük bir bölümünü Sönmez grubundan almaya başladı. Niso’nun Sönmez grubundan iplik almasıyla, tabii Çağlar’ın stokları gittikçe büyümeye başladı.

            Tahminen 1993 yılının Eylül-Ekim aylarına gelinmişti. Cavit Çağlar iplik satışı yavaşladığından stokları 6-7 bin tona çıkmıştı. Tabii diğer bir gerginliği yaratan ortam da Sönmezler’le Cavit Çağlar’ın arasının ticari alanda açık olmasındandı. Niso’nun Cavit Çağlar’ın rakibinden iplik alması Çağlar kesimini zor durumda bırakmıştı. Gelişme bu şekilde devam ederken 1993’ün Kasım aylarına gelindiğinde iplik fiyatları piyasada 40 bin TL civarında veriliyor ve piyasada 50-55 bine satılıyordu. Bu arada ben de zeytine ağırlık vermiş ve zeytin pazarlama faaliyetine hız kazandırmıştım. Bu süreç içerisinde stokları gittikçe fazlalaşan Cavit Çağlar ve Mustafa Çağlar beni çağırarak stoklardan mal vermek istediler, gerekli anlaşmayı yaptık, tahminen 42 bin TL’den 5 bin ton civarında stok malı nisan ayı ödemeli ben almayı kabul ettim. Bunun tahminen bin tonunun tutarını peşin olarak ödedim, geri kalan malı nisan ayı ödemeli kabul ederek satın aldım. Karşılığında müşteri çekleri verdim.

            Bu arada ben elimdeki nakit parayla zeytin stok işlemlerini güçlendirerek zeytin alımına ağırlık verdim. 1994 Nisan aylarına geldiğimizde 5 Nisan kararlarının etkisiyle Dolar’ın birden fırlaması piyasayı da etkiledi ve benim gerek Çağlar’dan aldığım iplik ile yaptığım zeytin stoklarıma korkunç derecede kâr getirerek bir anda benim sermayemin güçlenmesine neden olan faktör oldu. Kasım ayında 40 bin TL civarında aldığım iplik, bu aylara gelindiğinde 80-90 bin TL.’ye çıkmıştı. Bir taraftan da sigorta işlerim son derece iyi gittiğinden oradan gelen gelir kaynaklarıma artı olarak sermayeme eklenmişti. Dolar’ın artışından dolayı ortalama iplik fiyatları 1’e 3 nispetinde para kazandırdı. Bu arada 1000 tona yakın da zeytin stoku yapmıştım. 1993 yılının son aylarında Niso beni Hayim Erkohen ile tanıştırdı. İplik piyasasında beni Niso’dan daha iyi tuttuklarından dolayı ticari oyunlarla hissettirmeden iplik piyasasından çıkarmaya çalışıyorlardı. Çünkü Niso iplik piyasasında tek satıcı iken, çok acımasız davranmıştı. Ortalama olarak Bursa’da iki bin civarında orta dereceli tekstilcinin kazandığı parayı bu şahıs tek başına kazanıyordu.

            O tarihlerde Niso’nun tefecilik yapıp yapmadığını bilmiyordum, ancak 1994 krizi içerisinde KAVİ Kimya isimli bir şirket adına gelen çekleri inceleme sonucu alarak yaklaşık bir milyon Dolar civarında kendisinden bir çek kestiğini gördüğümde aklıma tefecilik de yapıyor olabileceği geldi. Ortağı Hayim Erkohen’in rahatsızlığından dolayı sürekli yanına ziyarete gittiğinde bana iplik piyasasının en ince detayını anlatır, oğlu Erol’a da beni örnek gösterirdi. 1994 yılı ortalarında özellikle Bursa iplik piyasasında ben Niso’yu geçmiştim.

            Bu arada Cavit Çağlar, dönemin Başbakanı Tansu Çiller ile arasının açıklığı yüzünden ekonomik anlamda çok sıkıştı, bu yüzden bankalar korkunç bir şekilde üzerine geliyordu. Bu durumda yeni bir şirket kurarak şirketlerini hacizden korumak için bu firmaya kiralama formülünü düşünüyorlardı. Şirketlerinde çalışan işçi paraları ve diğer giderlerini ben karşılıyordum. Bu arada ben Mustafa’ya benim imkânlarımla problemlerinizi halledebilirsiniz benim imkânlarımı kullanın, siz de bana bunun karşılığı olarak iplik verirsiniz dedim ve elimdeki bütün imkânları onlara kullandığımdan dolayı ekonomik açıdan rahatladılar. 5 Nisan kararlarından ben olumlu yönde etkilenmiştim. Cavit Çağlar’ın borçları kredi borcu olduğu ve bu kredi borcunun 300-400 milyon civarında olduğu için her geçen gün borcu ileri düzeyde yükseliyordu.

            Bu arada ben EZE Zeytin işleme Fabrika inşaatına başladım. Bugüne kadar önemli ölçüde kredi kullanmamıştım, ancak zeytin işinden dolayı İş Bankası’ndan kredi kullanmaya başladım, iplik ve diğer işlerimden elde ettiğim parayı zeytin piyasasına yatırıyordum, o yıl köylüden 50 bin ton civarında zeytin toplamıştım. Aynı zamanda fabrika işine hız veriyordum. Bu arada sürekli İspanya/Sevilla’ya gitmem gerekiyordu, bu yüzden bir uçak almaya karar verdim. Bu düşüncemi Mustafa Çağlar’a açtığımda, 1 milyon 50 bin Dolar’a bana kendi uçağını sattı. Ben de parasının ikiyüz elli-üçyüz bin Dolarını peşin, geri kalanını da Yapı Kredi’den leasing yaparak parasını ödedim. Bu tarihteki ekonomik durumum detaylı bir şekilde kasete alınan anlatımlarımda mevcuttur.

            Mal varlığımın çoğalması ve iş potansiyelimin gelişmesi üzerine zaman zaman da birçok yerlere gidip gelmemden dolayı herhangi bir tehlike ile karşı karşıya kalmamda yardımcı olması için koruma tutmaya karar verdim. Bu dönemde daha sonra da yanımda sürekli çalışan Yusuf İlhan’ın tavsiye ettiği polis memurları olan Esat Kaya ve Atilla gibi polis memurlarını görevlerinden ayırarak benim yanımda koruma olarak çalıştırmaya başladı.

            Bu arada Emniyet Müdür Yardımcısı olan Yusuf İlhan’ın Artvin’e tayini çıkmıştı, kendisi de Artvin’e gitmek istemiyordu, ben kendisini çok sevdiğimden ve eskiden beri de yakın ilişkimiz olmasından dolayı benimle çalışmasını teklif ettim. İlk planda emekli olmayı düşündü, bu arada şark tayinini o dönemin İçişleri Bakanı olan Mehmet Gazioğlu’na tavassut ettirerek durdurduk. Daha sonra kendisi kadro derecesi alarak APK’ ya geçti. APK adı ile anılan ve fiili bir görevi olmayan merkezde Emniyet Müdürlüğü statüsünde bulunan bu göreve geçtikten sonra bu görevde mesai mefhumu da olmadığından devamlı benim yanımda iş hayatına alışmaya çalıştı. Daha sonra yaptığımız sözleşme gereği EZE Zeytinleri Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirdim.

            Yusuf İlhan bende yani Eşrefoğlu Anonim Şirketi’nde Yönetim Kurulu Başkanı olarak çalışmaya başladığında yaptığım anlaşmaya göre kendisine bir araba, bir de ev alacaktım, ücret olarak açık kasa çalışacaktı, bir de şirketin kârından yüzde 12 pay verecektim. Bu anlaşma sonucu Yusuf İlhan bende işe başladı. Kendisine işe başlarken bunun dışında herhangi bir para vermedim, ancak Yusuf İlhan’ın Ankara’da bir kardeşi vardı, sorunlu bir kişi idi, ticarî hayatta zarara uğramış olduğunu bana söyledi, ona da iş hayatında yardımcı olmak kaydıyla ve sonradan imkânı olduğunda ödemesi karşılığında 30 bin Dolar para verdim. Kardeşinin adı Yunus İlhan’dır.

            Ticari faaliyetimin devam ettiği bu süreç içerisinde Cavit Çağlar ile aramda sürtüşmeye de neden olan Halıfleks Fabrikası’nın satışından kaynaklanan sorunlar çıktı ve Halıfleks Fabrikası’nı ben satın aldım. Ancak bu konuyu ayrı bir bölüm başlığı altında önemli olduğundan daha sonra anlatacağım. Bu arada Sevilla ile iş bağlantılarım devam ediyordu, ancak Sevilla’ya benim önceden almış oluğum uçak direk uçuş yapmıyordu. Daha sonra Falcon 20 tipi uçak almıştım, bu uçağı alırken kredi kullandım. Uçağın fiyatı 2 milyon 250 bin Dolar’dı ve uçağı Fransa’dan almıştım. Bunun 250 bin Dolarını peşin verdim, geriye kalan 2 milyon Dolarını da Demirbank’tan leasing yaparak temin ettim.

            Bu arada Niso kanalıyla olan gelişmelerin deneyimiyle Demirbank’la olan temaslarım gelişmişti. Ancak yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi Falcon 20 tipi uçak da direkt olarak Sevilla’ya uçuş yapamıyor, aktarmalı bir şekilde gitmem gerekiyordu, o da zaman kaybına neden oluyordu, bu zaman kaybını telafi etmek için bu sefer daha üstün bir uçak almaya karar verdim, bu uçağı da Egebank’ın sahiplerine sattım.

            Daha uzun menzilli ve üstün uçak Amerika’da vardı, Amerika’ya gitmeye karar verdim. Bu gidişimde Niso’da benimle beraber geldi. Önce bende bulunan Falcon 20 ile İspanya’ya gittik, burada bizim zeytin fabrikasını yapan firmanın yetkilisi de Yahudi idi, Niso’da onunla görüşecekti. İspanya’da onunla görüşmeler yaptıktan sonra, uçağı orada bırakarak Fransız Hava Yolları ile New York’a gittik, bir amacımız da zeytin alanında dünyanın en büyük firması olan Kaliforniya’daki Dekarter firmasını görüp temas sağlamaktı. Yani Amerika’ya Niso ile beraber hem uçak almaya hem de bu firmayı görmeye gittik. New York’a geldikten sonra yeni alacağımız Falcon 50 tipi uçağı gördük ve anlaşmaları yaptık. Bu uçakla beraber Dekarter firmasına zeytin bağlantıları yapmak için Kaliforniya’ya gittik, orada gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra zeytin bağlantısı yaptık, daha sonra aldığımız bu uçakla İspanya üzerinden Türkiye’ye döndük.

            Ticarî faaliyetlerimin geliştiği bu süreç 1995 Ağustos ayına kadar bu şekilde ve iyi bir yolda devam ettim. Hatta Niso ile olan iş bağlantılarım gittikçe büyüyordu. Çünkü Niso zeytin işine de merak sarmıştı, buradaki kârı görerek bana yaklaşmaya başlamıştı. Ben bir taraftan zeytin işi ile ilgili yatırımlarımı aldığım kredilerle yapmaya çalışırken bir taraftan da iplik işinden elde ettiğim kârı bu kredilerin ödemesine kullanıyordum.

            1995 Ağustos ayından itibaren Niso’da bir tedirginlik ve panik baş göstermişti. Bu arada benim de Niso’ya olan iplikten dolayı olan borcum artmaya başlamıştı. Niso’daki tedirginliği ben de sezinlemiştim. Niso bir ara bana bu yeraltı dünyası denen âlemdeki faaliyetler hakkında bazı şeyler sorarak, bunlar nasıl yürütüyorlar faaliyeti gibi bilgi almaya çalıştı. Ben konuyu açmasını söyleyince, bana kendisinin Alaattin Çakıcı tarafından tehdit edildiğini söyledi ve bir konuşmasını kaydettiğini bandı bana dinletti. Ben ilk defa Alaattin Çakıcı’nın sesini oradan duymuş oldum, daha önceden kendisini ne görmüştüm ne de bir tanışmamız olmuştu.

            Niso’nun bu olaydan çok etkilendiğini gördüm. Bana bir taraftan da Mehmet Ağar’ı soruyor ve onunla bir irtibatımın olup olmadığını soruyordu, bundaki maksadı Mehmet Ağar’ın o dönemde Emniyet Genel Müdürü olmasından dolayı idi. Belki ondan bir güç ve koruma alabilir düşüncesinde idi. Bunun dışında kendisi de koruma içgüdüsü içerisinde güçlü insanları arayış ve bulma faaliyeti içerisine girmişti.

            Ancak herhalde o gücü sağlayamamış olacak, Alaattin Çakıcı’nın istediği 1 milyon Doları ödemek zorunda kalmış. Bunu ortağı olan Erol Erkohen’e 1,5 milyon Dolar alarak göstermiş, ben bunu daha sonra öğrendim, bundaki maksadı yarısını ortağından telafi etmek için söylediği bir şeymiş. Niso, Alaattin Çakıçı’nın bu tehdidinden çok etkilenmiş durumdaydı, o anda Niso’da büyük bir değişiklik oldu, Cavit Çağlar’ın tüm stok ipliklerini aldığını duydum. Teybe kaydedilen ifademde de detaylı anlattığım gibi, Niso Alaattin Çakıcı olayından çok etkilenmişti. Çünkü onu etkileyen bir neden de Mustafa Kefeli olayında kendisinin topuğundan vurulma hadisesi idi.

            Niso, tarihini tam olarak hatırlamıyorum, bir tarihte silahla topuğundan ateş edilmek suretiyle yaralanmış, bu olayın Mustafa Kefeli tarafından yaptırıldığını düşünüyormuş. Mustafa Kefeli ile Alaattin Çakıcı’nın arasının iyi olduğunu biliyormuş, aynı zamanda Mustafa Kefeli’nin Cavit Çağlar’la da aralarının iyi olduğunu ve aralarında bir bağlantı olduğunu duymuş ve bundan dolayı Cavit Çağlar’a tekrar yaklaşma gereğini hissetmiş. Niso’nun anlattığına göre, kendisinin Kıbrıs’ta bir bakanla işi varmış, bunu Mustafa Kefeli halletmiş. Mustafa Kefeli’ye bir para vermesi söz konusu imiş, bu parayı vermeyince Mustafa Kefeli bunu vurdurtmuş. Niso olayı bana öyle anlattı.

            Bu olaydan etkilenen Niso, Alaattin Çakıcı tarafından tehdit edilince Alaattin Çakıcı’ya yakın olan Mustafa Kefeli ile irtibata geçmek ve bu soğukluğu gidermek için Cavit Çağlar’ı devreye sokuyor. Cavit Çağlar’ın bu tarihte mal stoklarının çok olması ve mali kriz içerisinde bulunması, Mustafa Kefeli ile yakın ilişki içerisinde olması onu yaklaştıran sebep olarak görülüyor. Böylece Niso Cavit Çağlar’dan yeniden stok malzemelerini alarak onu rahatlatıyor, karşılığında da Cavit Çağlar, Mustafa Kefeli yakınlaşmasından istifade ederek Mustafa Kefeli kanalından Alaattin tehdidinden kurtulmayı amaçlıyordu.

            Niso’nun Cavit Çağlar’ın stoklarının tamamını almasından sonra bunların bir kısmının da bana verilmesi sonucu tekrar ticari faaliyete başladık. Hatta Niso’nun almış olduğu stokların yarısını ben almıştım. Ancak ben Niso’ya Kasım-Aralık aylarında zeytin alımlarına gireceğimi, esas parayı oraya vermem gerektiğini söyleyerek stok olarak aldığım bu iplik paralarını Kasım-Aralık aylarına kadar veremeyeceğimi söyledim. Tahminen aldığım malın tutarı 20 milyon Dolar civarında idi. Tabii daha önceden olan borçlarım da vardı. Bu parayı Kasım-Aralık aylarına kadar ödeyemeyeceğimi Niso’ya söyleyince Niso “önemli değil dedi ve buna karşılık çek vermem konusunda mutabakat sağladık. Ben kendisine tahmini 20 milyon Dolar karşılığı Türk parası tutarında Aralık-Ocak-Şubat ayları ödemeli çek verdim.

            Bu süreç içerisinde tahminen Temmuz veya Ağustos aylarında Niso bana Yeşil Vadi olayı olarak nitelendirilen Korkmaz Yiğit ile müşterek inşaat işi yapacağını bahsedip bu işe girmemi ve ortak olmamı istedi. Ancak ben kendisine iş hacmimin çok yüklü olduğunu, bir tarafta iplik işi bir tarafta zeytin fabrikasını yürütme ve pazarlama işi diğer yandan sigortacılık işlerimin olduğunu söyledim ve buna girmedim, Niso, Korkmaz Yiğit ile beraber 5-10 bin konut yapılacak olan Yeşil Vadi olayını devam ettirdi. Bu arada ticarî faaliyetler gittikçe genişliyor ve değişik kişilerle çalışmam ve iş birliğine girmem söz konusu oluyordu. Hatta Niso, ısrarla zeytin işi çok hoşuna gittiğinden bana ortak olmayı istiyordu, ben onu atlatıp teklifini kabul etmiyordum.

            Gelişen bu ticari süreç içerisinde Niso bana Adana’dan Hayyam Garipoğlu isimli kişi ile tanışıklığının olduğunu, bu adamın İstanbul piyasasına girmek istediğini ve o tarihlerde Sümerbank’ın satılmasının gündeme geldiğini, bu işe de ortak olarak birlikte girmemizi düşündüğünü ifade etti. Sümerbank olayı değişik bir boyut kazandığından başka bir bölümde başlık altında anlatacağım. Benim ticarî faaliyetim 1995 Eylül ayma kadar özetini anlattığım bu çıkış süreci içerisinde yükselerek ve genişleyerek gayet normal bir şekilde devam etti. Benim ticarî hayatımın dönüşü olarak kabul ettiğim ve milad olarak altını çizdiğim sıkıntılı dönemlerimin başlangıcı 1995 Eylül ayından itibaren cereyan etmeye başladı.

            Niso ile olan ilişkilerim Sümerbank olayının alım işlemlerinin bitmesinden sonra ve ortaklığımızın daha doğrusu iş beraberliğimizin bozulmasından sonra birden mesafemiz açıldı. Sümerbank olayından önce Niso, Cavit Çağlar ile olan iş ortaklığını tekrar güçlendirmiş ve onun stoklarını alarak desteğini sağlamıştı. Bu süreçte Korkmaz Yiğit ile tanışmış, Korkmaz Yiğit ile Yeşil Vadi olayında iş birliğine girmiş, Korkmaz Yiğit’in gerek çevresi ve gerekse devletin üst kademeleri ile olan irtibatından dolayı kendisine gelecek olan tehditler için bir yakın adam bulmuştu. Nitekim tehdit altında iken Vali Hayri Kozakçıoğlu ile (dönemin İstanbul Valisi) kendisini tanıştırmış, koruma verilmesini sağlamış, böylece kendini daha güçlü hissetmişti. Bunun dışında Hayyam Garipoğlu ile tanışmış, ilişkilerini artırmış, en büyük ideali olan banka kurmakta ortak duruma gelmişti.

            Tüm bu güçlendirmelerinden dolayı artık bana ihtiyacı kalmamıştı. Çünkü Niso gerek iş hayatında ve gerekse diğer yaşantısında güç nerede ise onun yanında yer alırdı. Sümerbank olayının satın alma işine gelince, Sümerbank’ın özelleştirilip satışa çıkmasından sonra Hayyam Garipoğlu kendisine ait olan İpeks Tekstil adına bankayı almaya talip olmuştu. Sümerbank hatırladığım kadarıyla 112 milyon Dolara Hayyam Garipoğlu’na geçmişti.

            Yani, Özelleştirme idaresi tarafından yapılan ihalede Hayyam Garipoğlu’na ait İpeks A.Ş.’de 112 milyon Dolara kaldı. Hayyam Garipoğlu, o günkü şartlarda 112 milyon Dolarlık paranın 56 milyon Dolarlık peşinatını ödeme imkânı olmadığı için Nesim Malki’ye ortak olma teklifinde bulunmuştu. Niso’da bana Hayyam Garipoğlu’nun kazanmış olduğu bu ihale ile ilgili olarak yüzde 50’sine birlikte ortak olmamızı teklif etti. Bunun için yüzde 50’ye tekabül eden paranın karşılığı olarak hisseme düşen yüzde 25’i için 685 milyar TL’sini Türkiye İş Bankasının Merkez Şubesi’nde bulunan hesabımdan İpeks A.Ş. adlı şirket üzerinden yatırılması için o hesaba aktardım. Böylelikle Sümerbank’ın yüzde 25’lik hissesine resmiyette gözükmemesine rağmen ortak oldum.

            Bu para aktarma işleminde Özelleştirme İdaresi’ne yatan para İpeks A.Ş. adına yattığından daha sonra duyduğuma göre bu parayı Hayyam Garipoğlu kendi parası olarak göstermişti. Esasen bu para benim kendi hesabımdan ve İş Bankası’ndan çıkıp ihale İpeks adına kaydığından İpeks hesabına yatmıştır. Banka kayıtları incelendiğinde yatan bu paranın benim hesabımdan oraya geçtiği anlaşılacaktır.

            Daha sonra Hayyam Garipoğlu hakkında bana ulaşan bilgilerin olumsuzluğu dolayısıyla ortağım olan Niso’ya bu ortaklıktan ayrılmamız gerektiğini ifade ettim. Niso’nun ise bu ortaklığın devam etmesinden yana olduğunu anladığım için kendisini bu işten vazgeçiremedim. Sümerbank olayından Alaattin Çakıcı ‘nın da dâhil olduğu pay dağılımını daha sonraki bölüm başlıkları içerisinde anlatacağım. İfademin alındığı kayıt bantlarında bu konu daha açıkça belirtilmiştir. İfademin yukarıdaki bölümünde de açıklamaya çalıştığım gibi, Niso ile olan iyi ilişkilerim, bu bankanın alımından sonra birden değişerek bozuldu.

            Artık Niso üzerime hızlı bir şekilde gelmeye başladı. Niso benim aleyhime faaliyette bulunarak beni kredi aldığım bankalara karşı kötülemeye başladı. O tarihe kadar İş Bankası dışında benim diğer bankalardan 70 milyon Dolarlık kredi çekme imkânım vardı. Benim çektiğim kredi ise İş Bankası hariç 25-30 milyon Dolar kadardı. Benim düşüncem kredi limitimin gerisini de kullanıp, yani 30-40 milyon Dolar daha kredi kullanıp zeytin işinde bu krediyi kullanmaktı. Çünkü zeytin işindeki faaliyetim hızlı bir şekilde büyüyor ve fabrika hayata geçmeye adım atıyordu. Bu arada Niso’yla yakınlaşan Korkmaz Yiğit Niso’yu dolduruşa getirerek Alaattin Çakıcı konusunda benim parmağım olduğunu ifade edip, Niso’yu bana karşı daha da mesafe açıcı duruma getirmiş, hâlbuki benim o tarihe kadar daha Alaattin Çakıcı ile herhangi bir tanışıklığım ve temasım olmamıştır.

            Benim Alaattin Çakıcı ile ilk tanışmam, bu süreç içerisinde Niso’nun Bursa’ya geldiği zaman benim işyerime uğraması esnasında olmuştur. Tam tarihini hatırlamıyorum ama bu dönemlerde bir gün telefonum çalınarak birisi bana gür bir sesle “Niso orada mı?” diye sordu. Beni direkt telefonumdan aramıştı. Ben kendisini tanımadığımdan, “Siz kimsiniz, Niso burada yok yarım saat sonra gelecek.” dedim. Arayanın Alaattin olduğunu anladım. “Bana ukalalık yapma. Sen kimsin? Niso’nun orada olması gerekir, ver onu hana” şeklinde konuştu. Alaattin olduğunu, daha önce Niso’nun kayıt ettiği sesi dinleyince anlamıştım. Esasen Niso o an yanımda idi, bana olmadığını işaret etti, ben de o şekilde söyledim. Nitekim yarım saat sonra Alaattin tekrar aradı. Kendisine direkt telefonumu Niso gelmeden önce vermiş ve tahmini saat söyleyerek benim yanımda olacağını belirttiğinden beni Niso ile konuşmak için aramış. Benim Alaattin ile ilk konuşmam bu şekilde oldu. Niso ile Alaattin telefonda konuştular, konuşma esnasında Niso beni de tanıttı, adımı, soyadımı söyledi. Bu süreçte Alaattin’le tanışmam başlamıştı.

            Niso yine bir keresinde yanıma gelmişti, Niso’yu tehdit etmesinden dolayı daha önce anlattığım 1 milyon Dolarlık parayı Niso, Alaattin Çakıcı’ya taksit taksit ödemeyi söylemiş ki, Niso yanıma geldiğinde Hüsnü Gülen benim iş yerime geldi. Herhalde Alaattin’le daha önceden konuşmuş olacaklar ki Niso yanında getirdiği 200-250 bin Doları çantasından çıkararak Hüsnü Gülen’e verdi. Bu para, Alaattin Çakıcı’ya haraç olarak verdiği 1 milyon Dolar’ın taksitlerinden birisi idi. Ben konuyu merak edip Niso’ya sordum. Bu olayın cereyan ettiği tarihte henüz Niso ile aram açık değildi. Niso bana bu paranın Alaattin’in talimatı üzerine Hüsnü Gülen tarafından bir başkasına verilmesi için verdiğini söyledi. Ama Niso kime verileceğini bilmiyordu.

            Daha sonra Alaattin’le samimi olduğum dönemlerde Alaattin bana bu paranın Hüsnü Gülen tarafından Nail Yenice’ye verildiğini, Nail Yenice’nin Bursa’da Özgüven Dingil Sanayii ve Uludağ Gazetesi sahibi olduğunu söyledi. Bu parayı daha önceki tarihlerde Uludağ’da öldürülen Uğur Çakıcı’nın adli tahkikat veya Yargıtay aşamasında sanık lehine kararın çıkması için kullanılmak üzere verildiğini söyledi. Ancak ben bu konuda ne gibi faaliyetler ile adı geçen Nail Yenice’nin kimlerle temasa geçtiğini, bu işte muvaffak olup olmadığını bilemiyorum. Bu da benim Alaattin Çakıcı’dan duyduğum ve tanık olduğum 1995 yılı yaz aylarında cereyan eden başka bir olaydır. Bununla ilgili daha teferruatlı bilgiler kayda alınan sorgumdaki kasette mevcuttur.

            Niso ile olan aramın açılmasından sonra beni en çok etkileyen Niso’nun tesir altında kaldığını sandığım tehdit olayında, Alaattin Çakıcı’nın benim tarafımdan yönlendirildiği hususu idi. Bu durumu düzeltmek için, Niso ile olan irtibatımı güçlendirmek için Alaattin Çakıcı ile yakın temasa geçmeyi düşündüm. Niso’nun yanında tanıdığım Hüsnü Gülen’i Alaattin’in yakın adamı olarak olduğunu bildiğimden İstanbul’da Hüsnü Gülen ile buluştum, durumu kendisine izah ettim. Hüsnü Gülen ile buluşmayı Gemlik’li eski ülkücülerden Mustafa Sertkaya aracılığı ile sağladım. Hüsnü Gülen, “Tamam kardeşim, ben konuyu kendisine izah ederim, o seni arar.” dedi. Nitekim Alaattin bir gün beni arayarak rahatsız olduğum konuyu sordu, ben durumu kendisine izah ettim. Bu konuya çok canı sıkılmıştı, hatta küfür ederek “Ben onlara sorarım.” dedi.

            Bu vesile ile de Alaattin Çakıcı ile aramızda yakın bir dostluk başladı. Nitekim Alaattin Çakıcı ile görüşmemizden bir gün sonra Niso beni aradı, sesi titriyordu. Alaattin Çakıcı’nın kendisini aradığını, bu işte benim parmağımın olmadığını kendisine söylemiş. Alaattin ile olan bu yakınlaşmamız gittikçe fazlalaştı, hatta onun yakın adamı olan Hüsnü Gülen ile de İstanbul’da birkaç kez buluşarak yemek yedik. Bu yemek yeme esnasında ticarî faaliyetler ve gittikçe batağa doğru gidişimi anlattım. Niso’nun öldürülmesi olayında da teferruatlı bahsedeceğim gibi, bunu zaten daha önceden tasarladığımdan kızgınlık içerisinde “Bu adam bir gün ölecek” diye Nesim Malki’yi kastederek imalı bir şekilde Hüsnü Gülen’le konuştum.

            1995’in Kasım ayma kadar olan ticari faaliyet içerisindeki görüntüm bu şekilde cereyan etti. Anlattığım nedenlerden dolayı geniş alana yayılan ve gittikçe yükselen ticari tirajım birden çökmeye başlamıştı. İşte bu çöküş aşaması içerisinde ticari ortamdan silineceğim endişesine kapılarak Nesim Malki’nin öldürülme eylemi gerçekleşti.

            28. 11. 1995 tarihinde Nesim Malki’nin öldürülüşünden sonra cereyan eden olaylar:

            Olayı anlatmadan önce, yukarıda izah ettiğim Malki’yi öldürme sebeplerini toparlayacak olursam, Niso bir kere bankalarla çalışmamı engellemiş ve kredi alma limitlerimin önüne geçmişti. Niso ile yaptığım iplik alışverişinden dolayı daha önceden vadeli olarak kesip kendisine verdiğim 2 trilyon tutarındaki çekleri Niso bekletmeyip işleme koyacaktı. Bir taraftan zeytin fabrikasını kurma ve iç ve dış piyasaya açılma olanaklarım bitmiş olacaktı, diğer taraftan Cavit Çağlar ile aram açık olması nedeniyle iplik alım işlerini devam ettiremeyecektim. Bankalardan daha önceden almış olduğum kredilerin geri dönüşünü sağlayamamam dolayısıyla bütün mal varlıklarım elimden gitmiş olacaktı. Kısa zamanda kazandığım bütün mal varlıklarımı kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştım. En önemli neden de Niso gibi bir adam birisini ağına aldı mı bitirmek için sonuna kadar gidebilecek güce sahipti. Tüm bu sebepler Niso’yu ortadan kaldırmakla zorunlu olduğumu ve başka bir çıkış yolu bulamadığımı gösteriyordu. İşte Niso cinayetini işlememin daha doğrusu azmettirici olarak tasarlayıp, öldürtmenin sebepleri bu şekilde sıralanıyordu.

            Niso’nun öldürülmesi eylemi için aklıma gelen ilk isim daha evvel kendisinden bahsederken 12 Eylül öncesi birkaç olaydan dolayı sabıkası bulunan eski ülkücülerden Şükrü Elverdi oldu. Öldürme eyleminden yaklaşık 1,5 ay kadar, Ekim ayı 20’leri olarak hatırladığım bir gün, Bursa ilinde araç ile dolaşırken kendisine Nesim Malki’yi öldürtebileceğimi söyledim. Kendisi de bana büyük bir soğukkanlılıkla “O iş kolay hallederiz.” dedi.

            Daha sonra yine Şükrü Elverdi’nin şirket merkezinde benim yanıma geldiği bir gün baş başa olduğumuz bir sırada kendisine bu konuyu tekrar açtım. Bu olayı ne kadar bir fiyata yapabileceğini sordum. O da bana hitaben, olayı 2 milyon Dolara gerçekleştirebileceğini ifade etti. Ben de kendisine fiyatın biraz düşürülmesini teklif ettiğimde, 1,5 milyon Dolara bu işin bitirileceğini, öldürme eyleminin gerçekleştirileceği yer konusunda ise İstanbul ve Bursa ihtimalleri söz konusu idi, ancak o sıralar İstanbul ilinde koruması olduğu için İstanbul’da bu eylemin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söyledi.

            Eylemde yer alacak olan eylemciler, kullanılacak silahlar ve eylemle ilgili diğer ayrıntılar üzerinde durmadık. Bana “Sen bu işe hiç karışma, askıya işkenceye dayanamazsın, bunun için detayları hiç bilmeyeceksin,” dedi. Bu konuşmadan sonra öldürme eylemini ihale ettiğim Şükrü Elverdi yanımdan ayrıldı. Daha sonraki görüşmelerimde Şükrü Elverdi eylemle ilgili keşif istihbarat çalışması yaptıklarını söyledi. Ancak bana bu iddia pek inandırıcı gelmiyordu. Çünkü çalışma yapıyoruz derken sağda solda yemek yiyerek vakit geçiriyorlardı. Bu itibarla bu olayın Şükrü tarafından gerçekleştirilebileceğine ihtimal vermiyordum. Ama bu arada zaman zaman ihtiyaçları olduğunu söyleyerek çeşitli miktarlarda para istiyordu. Bu arada Şükrü’nün eylemde yer alacak şahıslardan Oğuz Işıklı ile Muharrem Kutay’ı bilgilendirdiğini, lakin Muharrem Kutay’ın bu eylemde yer alamayacağını, Oğuz Işıklı’nın bu konuyu yine benimle iplik ticaretinde ilişkim olan eski ülkücülerden Burhanettin Türkeş’e aktardığını öğrendim. Burhanettin Türkeş’in Şükrü Elverdi’ye öldürme eylemi karşılığında benim vaat ettiğim 1,5 milyon Dolar’dan bir milyon Dolar karşılığında bu işin bitirilebileceğini söylediği, Şükrü’nün de bu konuyu kabul ettiğini, daha sonra Şükrü ile yaptığım bir görüşmede öğrendim.

            Bu değişiklikten dolayı bende öldürme eylemiyle ilgili herhangi bir fikir değişikliği olmadı. Yine öldürme eyleminden bir önceki gün olan 27. 11. 1995 tarihinde Şükrü Elverdi şirket merkezime gelerek benimle görüştü ve daha sonra yanımdan ayrıldı. Aynı gün Nesim Malki ile birkaç kez telefonla görüştüm. Bu görüşmelerden 28. 11. 1995 Salı günü Bursa’ya geleceğini biliyordum. 28. 11. 1995 günü sabah şirket merkezine giderek mutad işlerimi takip ederken yaklaşık saat 11.00 sularında Erol Erkohen’in beni telefonla araması neticesi Niso’nun vurulduğunu öğrendim.

            Benden konuyla ilgilenmemi istediği için ben de şirketimde Eze Yönetim Kurulu Başkanı olarak çalışan emekli Emniyet Müdürü Yusuf İlhan’ı arayarak birlikte, Niso’nun getirildiği Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde bulunan Vatan Hastanesi’ne gittik. Gittiğimizde hastanenin önünün kalabalık olduğunu, o tarihte İl Jandarma’dan bir binbaşı ile İl Emniyet Müdür Yardımcılarından Zeki Özcan’ı hastane önünde gördüm. Zeki Özcan bana “Hayırdır, benzin atmış, bir şeyin mi var?’ diye sordu. Ben de ona, “Her gün birlikte olduğum adam ölmüş, gülüp oynayayım mı?” dedim.

            Hastaneye girdiğimde Niso’nun öldüğünü öğrendim. Daha sonra hastaneden ayrılarak dönemin İl Emniyet Müdürü olan Ahmet Demir’in yanına gittim. İçeriye girdiğimde Yusuf İlhan ve sanayici Celal Sönmez’i Ahmet Demir’in makamında gördüm. Bu arada Niso’nun 1/3’lük ortağı olan Erol Erkohen beni telefonla aradı ve olayla ilgili bilgi aldı. Kendisine gelip gelemeyeceğini sordum. “Uçağını gönderirsen gelirim.” dedi. Ben de küçük uçağımı Erol Erkohen’i aldırmak üzere İstanbul’a gönderdim. Ahmet Demir’in makamından ayrılarak Erol Erkohen’i getirecek küçük uçağı karşılamak üzere Bursa Havalimanı’na gittim. Buradan Erol Erkohen’i teyzesinin kocası Metin…  İsimli şahısla birlikte alarak Vatan Hastanesi’ne geldik.

            Tekrar Erol Erkohen ile birlikte Ahmet Demir’in makamına uğradığımızda Ahmet Demir, Erol Erkohen’e başsağlığı dileyerek kendisini teselli etti ve olayla jandarmanın ilgilendiğini söyledi. “Biz her zaman senin yanındayız,” dedi. Aynı dileklere Celal Sönmez’de katıldı, daha sonra İl Emniyet Müdürlüğü’nden ayrılarak şirket merkezine ben, Erol Erkohen, Yusuf İlhan ve Metin… ile birlikte gittik. Burada birkaç saat kaldıktan sonra Erol Erkohen olayla ilgili Niso’nun İstanbul’daki yakınlarını bilgilendirdi. Niso’nun o dönem İstanbul satış müdürlüğünü yapan Cihat Alkanlı, cenaze işlerini takip etmek üzere Bursa’ya geldi. Biz Erol Erkohen ile jandarmaya gitmek için dışarıya çıktığımızda benim ofisimin önünde sekreterle görüşmekte olan Cihat Alkanlı’yı gördüm. Cihat Alkanlı’yı gördüğümde Niso’ya ait olan çanta da elinde idi. Şükrü Karahasanoğlu’nun da geldiğini duydum.

            Biz buradan çıkarak Osmangazi Jandarması’na gittik. Buradaki işler bittikten sonra cenazenin İstanbul’a nakli için küçük uçağımı Cihat Alkanlı’ya tahsis ettim. Biz de Erol Erkohen ve Şükrü Karahasanoğlu ile birlikte İstanbul’a Cihat Alkanlı’dan önce gittik. Biz İstanbul Havalimanı’na indikten bir müddet sonra da Cihat Alkanlı Niso’nun cenazesiyle birlikte aynı havalimanına geldi. Buradan cenazenin hastaneye nakil işleri gerçekleşti ve Niso’nun evine uğrayarak eşi Meri Malki’ye başsağlığı diledikten sonra İstanbul’dan dönüş yaptım. Ertesi gün tekrar Bursa’dan İstanbul’a giderek cenazesine katıldım, defin işlemini takiben Bursa’ya tekrar geri döndüm.

            Öldürme işleminin gerçekleştirildiği gün beni eylemle ilgili kimse aramadı, olaydan iki gün sonra Şükrü Elverdi telefonla beni arayarak herhangi bir olumsuzluğun olmadığını söyledi. Bu arada hatırladığım kadarıyla 2-3 milyar civarında bir para istedi. Ben de bu parayı şirket elemanlarından birine talimat vererek kendisine ödedim. Hatırladığım, olaydan birkaç gün sonra ilk dilimini 100 bin Dolar olarak Çekirge civarında kendime ait jeepte verdim. Öldürme eylemine karşılık olarak anlaştığımız 1,5 milyon Dolarlık parayı ise yedi-sekiz aylık bir sürede, çeşitli dilimler halinde, çoğunu Dolar olmak kaydıyla diğer kısmını da iplik olarak Şükrü Elverdi’ye ödedim. Nesim Malki’nin öldürülme eylemiyle ilgili çok daha teferruatlı bilgiyi size resmî alınan bu ifadem öncesi vermiştim. Teybe kaydedilen bu ifadelerim detaylı bir şekilde alındığından orada da konu açık olarak izah edilmiştir. Onlar da doğrudur.

            Benim gerek yukarıda verdiğim ve gerekse ön sorguda verip de teybe kaydedilen ifadelerimde bahsettiğim gibi, Nesim Malki’nin öldürülmesi eylemini söylediğim sebeplerden dolayı sadece ben tasarlayarak yaptım. Eylemi gerçekleştiren de Şükrü Elverdi ile ona bağlı olarak çalışan diğer kişilerdir. Bunların dışında hiçbir kimse ne finans açısından ne de öldürülmesi açısından eyleme iştirak etmemiştir. Sadece ifademin diğer kısımlarında da belirttiğim gibi Alaattin Çakıcı’nın adamı olan Hüsnü Gülen ile İstanbul’da yaptığımız bir konuşmada kendisine içine düştüğüm sorunları anlatmış, çıkmaza girdiğimi söylemiş, bundan ancak Nesim Malki’nin öldürülmesiyle kurtulabileceğimi belirtmiştim. O da benim bu görüşümü tasdiklemiş ve küfürlü bir ifadeyle, “Gebersin Yahudi” şeklinde beyanlarda bulunmuştu. Ancak bu düşünce olarak söylediğim fikirdi, öldürüp öldürmeyeceğim hakkında kesin bir ifade kullanmadım. Bunların dışında hiçbir kimsenin bilgisi ve iştiraki yoktur.

            Eylemi ben Şükrü Elverdi’nin grubuyla anlaştığımız para karşılığında planlayarak gerçekleştirdim. Nesim Malki’nin öldürüldüğü gün ben daha önceki ifadelerimde söylediğim gibi, önce hastaneye, oradan Emniyet’e gitmiş ve daha sonra da işyerime gelmiştim, İstanbul’dan gelen Erol Erkohen ve aynı gün diğer yerlere uğrayıp benim işyerime gelmiş ve hatta beraber olmuştuk. İşyerimde otururken yanımızda hatırladığım kadarıyla Cihat Alkanlı’da vardı. Ben bir ara işyerimde bu çantayı Cihat Alkanlı’nın elinde görmüştüm. Bu çantanın Niso’ya ait çanta olduğunu görür görmez anlamıştım. Çünkü özelliği olan bir çanta idi, altı aydan bu yana da bunu kullanıyordu. Her Bursa’ya gelişinde de bu çantayı getirirdi. İşyerimden kalkıp Erol Erkohen ile birlikte jandarmaya Nesim Malki’nin özel eşyalarını almaya giderken, bu arada yani yanımızda bulunan Cihat Alkanlı’nın elinde görmüştüm, ondan sonra çantanın ve çanta içersinde olduğu iddia olunan evrakların akıbeti hakkında bilgim yoktur. Bunu bilse bilse Erol Erkohen ile Cihat Alkanlı bilir.

            Benim askerlikle olan problemim yaklaşık 1996 yılı içerisinde ortaya çıktı. Arena programında yer alan aralarında benim ismimim de bulunduğu birkaç kişiyle ilgili olarak, bu işte bize yardımcı olan heyetin ortaya çıkartılması ve bizi ameliyat eden grubun yakalandığını öğrendim. İstanbul’da emekli albay olan ismini hatırlayamadığım bir şahsa gittim ve adamla görüştüm, o tarih itibariyle gıyabi tevkifim çıkmamıştı. O dönem İstanbul Mali Şube’de Başkomiser olan Hasan… ın konuyu takip ettiğini öğrendim. Başkomiser Hasan’a nasıl ulaşabileceğimizi düşünürken dönemin Bursa Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürü olan Serdar Ortaç’ın kendisini tanıdığım öğrendim. Serdar’ı aradım, Başkomiser Hasan’ın izinde olduğunu, daha sonra Hasan’ın emekli olduğunu ve soruşturmanın da kendisinden alındığını öğrendik. Yaklaşık bundan bir ay kadar sonra benim gıyabi tevkifim çıktı. Ondan sonra ben mümkün olduğu kadar uçağı kullanmıyordum, çünkü dönemin İl Emniyet Müdürü Ahmet Demir’e laf gelir diye Bursa’da çok fazla gözükmüyordum. İstanbul büromu daha fazla kullanıp işlerimi buradan yürütüyordum. Daha sonra gelerek teslim oldum, kaçak olduğum bu süre yaklaşık bir yılı kapsıyordu. Kaçak olduğum süre için Yusuf İlhan bana ‘Ortalıkta fazla gözükmeyeceksin, Ahmet Demir ile çok sık görüşmeyeceksin, Bursa Emniyeti’nden hiç kimseyle yüz yüze gelmeyeceksin’ dedi. Benim bu işimi Bursa Emniyeti’nden Serdar Ortaç’ın idare ettiğini biliyordum. Bu konuyla ilgili detayı bant kaydında çok geniş anlattım.

            Erol Erkohen’i önceden de tanırdım, ancak ticari faaliyetlerimiz daha ziyade Niso ve bir dönemde babası olan Hayim Erkohen ile yürütüldüğünden fazla bir samimiyetimiz yoktu. Hayim Erkohen’in daha önceden ölmüş olması ve bu cinayetle de Niso’nun öldürülmesi Türkiye piyasasında büyük bir iş hacmi olan Tunca firmasını yürütmekle sorumlu Erol Erkohen’i işin başına getirmişti. Tabi Erol Erkohen bizim Niso ile olan geçmiş dönemdeki önemli iş ticaretimizi bilmiyordu. Ancak firmada daha önce Niso’ya verdiğim ve ödemelerim gereken 2 trilyon civarındaki iplik almamdan kaynaklanan çekler vardı. Durumumun bozuk olduğunu söyleyerek Erol Erkohen’e de bunu bir müddet ertelemesini söyledim. Bundan önce de çeklerin durup durmadığını ve bankadan aldığım krediler karşılığında bu çeklerin kullanılıp kullanılmadığını sordum. Erol çeklerin durduğunu ve herhangi bir çekin de kullanılmadığını söyledi, ben de ona itimat telkin olsun diye Niso’nun vermiş olduğu iki adet çeki Erol’a geri verdim. Bu çekler Niso’dan verdiğim çeklere karşılık daha önceden almış olduğum 200 milyon Dolar ve 250 milyon Mark tutarındaki çekleri benim Bursa’daki işyerimde verdim.

            Erol yılsonuna doğru kredilerin ödenmesi için 300-350 milyar TL.’lik paranın ödenmesini sordu, ben de ödeyebileceğimizi söyledim. Bu arada ticari faaliyetlerim de kötüye doğru gidiyordu, bankadan artık yeteri derecede kredi alamıyordum. Hamle yapmış olduğum zeytin işi de sekteye uğramaya başlamıştı. Cavit Çağlar’da bana gittikçe cephe almıştı. Eylemden sonra Erol Erkohen’de gerek polis ve gerekse adliyede verdiği ifadelerinde bana yüklenmiş, o dönemde benim askerlik nedeniyle dışarı çıkışımı da ileri sürerek, “Erol Evcil yurtdışına çıktı, tehditler de durdu,” şeklinde ifadeler kullanmış.

            Bu arada basında ve dış ortamda Niso’nun çantasının içerisinden defterin alınmasıyla ilgili bilgiler sızmıştı. Ben Erol Erkohen’e böyle bir şey olup olmadığını sordum. Erol Erkohen’de “Çantayı ben, senin yanında büroda çalışan kızdan aldım ve Cihat Alkanlı ile karısına gönderdim.” diye beyanda bulunmuştu. Esasen ben Niso’nun yaranda hiç böyle bir defter görmedim. Bu tamamen uydurma bir haber. Erol’la bundan başka çok önemli bir işbirliğimiz olmadı. Bununla ilgili detay bilgileri daha önceki kayıt olunan ifademde verdim.

            Ben 18 Ağustos’ta İstanbul’dan Yüksel Çağlar ile beraber yurtdışına çıktım, bir gün önce de Paris’te Alaattin Çakıcı yakalanmıştı. Beni orada Şükrü Elverdi karşıladı.

            Yurtdışına çıkmadan önce yani Nesim Malki’nin öldürülüşü olan 1995 Kasım ayından yurtdışına çıkışım olan 18 Ağustos 1998’e kadar geçen süreci kısaca özetleyecek olursam:             Malki’nin öldürülmesinden sonra iş hayatım tam bir düzene girmemişti. Niso ondan önceki süreçte bankalara kredi kullanmam açısından etki yaptığından kredi kullanamaz duruma düşmüştüm ve bu durum devam ediyordu, iplik piyasası zayıflamıştı. Kredi alamamamdan dolayı zeytin işlerim sekteye uğramıştı. Ödeme güçlüğü çekince İş Bankası müdahalede bulundu, bu arada Alaattin Çakıcı ile olan samimiyetim ve daha sonra anlatacağım işbirliği hızlandı, çünkü düştüğüm ümitsizlik içerisinde çıkış yolunu Alaattin ile beraber olmakta görmüştüm. Benim iş hayatımda İş Bankası’ndan toplam aldığım kredi tutarı 96 milyon Dolar’dır. Bunun dışında 26 milyon Dolar’da leasing almıştım.”


[1] Radikal, 15 Kasım 1999

[2]  Hürriyet, 13 Kasım 2000

[3]  Yalçın Bayer, Hürriyet, 4 Kasım 2000

[4] Bu çalışmayı tamamladığımız sıralarda el konulan Etibank’la ilgili soruşturma derinleştirildi. Bu gelişmenin ardından da Sabah Grubu, soruşturma kapsamına alındı. Etibank’ın içini boşaltma ve usulsüz kredilerle ilgili yapılan soruşturma kapsamında Sabah Grubu’nun sahibi Dinç Bilgin gözaltına alındı, ardından da tutuklanarak cezaevine gönderildi. Cavit Çağlar’la ilgili de gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. İşin daha da tuhaf yanı, bankanın yönetim kurulunda bir emekli oramiral olan Vural Beyazıt’ın da bulunmasıydı. Beyazıt Paşa da ifade verenler arasında yerini aldı. Hemen ardından da Cavit Çağlar’ın ABD’de tutuklandığı haberi geldi. Daha sonra da Türkiye’ye getirilerek Erol Evcil’in de bulunduğu Kartal Cezaevi’ne kondu. Bu arada sürpriz olmayan başka bir gelişme de, Süleyman Demirel’in ABD’de yakalanan Çağlar için “fevkalade üzüldüğünü” ifade etmesiydi.

[5]  Tuncay Özkan, Operasyon, Doğan Kitap, s. 153-154

[6]  Faruk Mercan, İpliğin İktidarı, Zaman, 17 Mart 2000



[1] Yalçın Bayer, Hürriyet, 9 Kasım 1999

[2] Garipoğlu’nun 15 Kasım 1999 tarihli İstanbul 6 No’lu DGM ifadelerinden

[3] Hürriyet, 20 Ekim 1998

[4] Hürriyet, 3 Kasım 1998

[5] İçişleri Bakanlığı, Mülkiye Mftş. Raporu, 17. 04. 2000, sayı: 52/32 ve 147/20

[6] Hakan Akpınar, Hürriyet, 21 Ekim 1998

[7] Bu ifadeler Faruk Mercan ve Bülent Ceyhan tarafından 18 Mart 2000’de Zaman Gazetesi’nde “İpliğin İktidar Savaşı” başlığı altında yayınlandı.

[8] İçişleri Bakanlığı, Mülkiye Mftş. Raporu, 17.12.1999, Sayı: 24/22 ve 52/74

[9] Aydınlık, 20 Aralık 1998. Ayrıca Tuncay Özkan da 9 Aralık 1998 Radikal’deki köşesinde bu kayıp raporlara değindi.

[10] Bu liste Yeni Şafak’ta yayınlandığı zaman, adı geçen, Özdilek firması ve Ertaç Tinar, kendilerinin Malki ile böyle bir alışverişleri olmadığını bizzat bana ulaşarak ifade ettiler.

[11] Aktüel Dergisi, Kasım 1998

[12] Hakan AKPINAR, Hürriyet, 31 Ekim 1998

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir