İŞKENCE EDİLEN EMNİYET HEKİMİNDEN İBRET — DR. ERDOĞAN YAĞIZ

Dr. Erdoğan,Yağız, 1954 yılında Adana Saimbeyli’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimini Bursa Tıp Fakültesi’nde tamamladı. Devletin öngördüğü hizmetini 1984 yılında bitirdi ve aynı yıl tabip asteğmen olarak kura ile çektiği kolordu komutanlığında, bir süre sonra da güvenilir kişi seçilerek özel bir birimde askerlik görevini tamamladı.

1986 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü personeli olarak İstanbul Polis Hastanesi’nde mesleğine devam etti. 1988 yılında teröristlerin hedefi olduğu gerekçesiyle, halka da açık olan İstanbul Polis Hastanesinden alınarak, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Başhekimliğine tayin edildi. Burada 4 yıl çalıştıktan sonra, 1992 yılında Türkiye’de ilk kez İstanbul Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü Sağlık Tesisleri’ni kurarak bu şubenin ilk doktoru oldu ve 5 Şubat 2000 tarihine kadar aynı yerde görev yaptı.

Bu tarihte İstanbul Emniyet Müdürü (H.Ö.) tarafından kendisine yöneltilen şok suçlamalarla karşılaştı. 4 günlük gözaltı süresince psikiyatrik işkenceye maruz kaldı. Götürüldüğü adliyede hâkim ya da savcı makamına çıkarılmadan ve ifadesine dahi başvurulmadan serbest bırakıldı. Gördüğü psikolojik işkence nedeniyle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde uzun süre tedavi gördükten sonra 2002 yılında malulen emekliye sevk edildi.

Dr. Erdoğan Yağız evli ve iki çocuk babasıdır.


Erdoğan Yağız; Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde Sağlık Tesisleri kurulmasının fikir babası, İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nün de ilk hekimi…
Erol Çakır; Türkiye’nin en büyük ilinin eski Valisi…
Hasan Özdemir; Türkiye’nin en büyük ilinin eski Emniyet Müdürü…
İstanbul Organize Suçlar Şubesi’nde görevli bazı Başkomiserler, aynı şubede görevli bazı sivil-resmi polis memurları ve daha kimler, kimler…
Kitabın kahramanları arasında yeralan yukarıdaki şahsiyetlerin hepsi, tek bir organizasyonun içinde yer almakla birlikte, neden oldukları olaylar bir işkencenin tüm süreçlerini ve özellikle kimi noktalardaki ‘enteresan’ olayların oluş-işleniş biçimini kapsamaktadır.
Bu kitapta; Çevik Kuvvet’te görevli bir doktorun, Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’nde başlayan akıllara zarar yolculuğundaki, zaman zaman komediye dönüşen, kimi zaman da insanı şoke eden, bu kadarı da olmaz dedirten süreç ve bu doktorun “Kentin Sahiplerine” karşı verdiği amansız mücadelenin tüm detayları yer almaktadır.


ÖNEMLİ AÇIKLAMA:

Kitapta yer alan olaylar yaşanmış olaylar, kişilerde kendi pozisyonlarında görev yapan gerçek kişilerdir. Ancak Kamuoyuna mal olmamış bazı emniyet görevlilerinin isimleri, sosyal durumlarının gözetilmesi amacıyla, gizlenerek kitapta benzer isimlerle anılmışlardır.

ÖNSÖZ

Kitapta yazılanlar duyduklarım ya da gördüklerim değil, sadece yaşadıklarımdır. Ülkemiz daha demokratik bir hale gelebilirse belki bir gün duyduklarımı ve gördüklerimi de yazabilirim.

İnsanlık suçu işleyenlerin, bu kitapta detayları yer alan, tek başıma verdiğim amansız hukuk savaşından ibret aldıklarını umarım. Yıllarca Doktorları olduğum halde, Manevi İşkenceyi birebir bana uygulayan bu kişilerin, kurumumuzda “Münferit” olarak bulunduklarına inanıyorum. Yaşadıklarıma inanamayacaksınız. Mesleki kariyerim ve geleceğim yerine, ülkem ve onurumdan yana tavrımı koyarak, bu kişilerle durmadan boğuştum.

Eğer bu uğraşım, toplumumuzun fertlerine ve sivil toplum örgütlerine, insan haklarını çiğneyenlere karşı cesaret ve kararlılık verebilirse, kitabım amacına ulaşmış olacaktır.

Yazmayı, not tutmayı hayatımda hiç sevmedim. Ancak, yaşadıklarımı unutarak kaybetmek yerine, sizlerle paylaşmak için aklıma gelenleri önce bir günlükte topladım. Bana destek olan ve benim yeniden hayata bağlanmamı sağlayan doktorlarıma bu hususta minnettarım.

Yaşadıklarımı yazmak düşüncesi, özgürlüğüne tutkun olan ulusumuzun yüksek karakterinden ve onun bir parçası olarak kendime olan özgüvenimden kaynaklandı.

Yaşadığım serüvende, ülkemizde uygulanan işkencenin boyutunun nerelere kadar uzandığına ve neredeyse devlet politikasıymış gibi bazı siyasilerce bunlara göz yumulduğuna hayretle şahit oldum.

İnsan haklan İhlalcileri kurumda münferit olarak bulunmaktadır. Bu münferit kişileri kazanamaz isek bile, onları etkisiz hale getirmek müreffeh medeniyet seviyesine ulusça bir basamak daha yükselmemizi sağlayacaktır.

Ben yaptıklarımla bir kimseyi takip ya da taklit etmedim. Hele ki sözde insan haklan savunucularıyla hiç bir temasım olmadı. Bir yabancıyla ise hiçbir zaman olmayacak. Ortaya koyduğum direnişle, ulusumuzun sesini vicdanımda hissederek, önlerindeki engellerden bir taşın yerinden oynatılmasına katkıda bulunmak istedim. Bunun için de tek başıma yüreğimi ve niyetimi ortaya koydum.

  İşkencenin mağduru bir gün siz de olabilirsiniz. Kişiliğiniz parçalanmadan, ona karşı cesaretinizi toparlanmış olarak tutun.

            Kitapta, kendi kurumumdaki münferit kişilerin. Adalet ve Sağlık kuruluşlarına kadar uzanarak, buralardakilerle nasıl bir bağlantı oluşturduklarını ibretle okuyacaksınız. Belki de bir süre okuyamayacaksınız. Çünkü bu “Münferit Kişiler” de bu kitapta insanlık onurlarının çiğnendiğini düşünebilir, beni yargılatmak isteyebilirler. Ama belgeler yalan söylemez. Siz kitabınızı okumaya devam edeceksiniz.

Ben yazarlığa özenmedim, yaşadıklarımı içimden geldiği gibi yazdım. İnsan haklarını acımasızca ihlal eden “Münferit kişilere” karşı, ulusumuzun özgürlük mücadelesini korkusuzca yaptım.

Elinizdeki bu kitabın çok satanlar, belki de rekor kıran kitaplar listesinde yerini alacağına inanıyorum. Bu da “münferit kişilere” karşı, ulusumuzun özgürlüğüne olan düşkünlüğünün bir kez daha haykırılışı olacaktır.

Dr. Erdoğan Yağız

Ocak/2003

BİR

GÖZALTI

5 Şubat 2000. Hafızamın kazındığı, belleğimin sökülüp yerinden alındığı gün! İşte ölmeyi en çok tercih ettiğim O GÜN! Her yıl dönümünde 5 Şubatı yaşamadan atlarım. Böylece ölüm gününü tek zıplayışta geçen ve o yılı ölmeden atlatan dünyadaki tek canlı benim diyebilirim.

O Gün hafta sonu tatilinde evdeki misafirlerimizi ağırlıyorduk. Cep telefonum çaldı. Arayan, doktoru olduğum Çevik Kuvvet Şubesinin Müdür Yardımcılarından Enver Bey’di. Kendini tanıttı. Söze girdim fazla uzatmadan:

– Söyle Enverciğim seni dinliyorum.

– Hocam Şube Müdürümüz Şaban Bey’i Cep telefonundan bir arar mısın?

– Ne oldu, bir durum varsa o beni arasın?

  – Olmaz hocam, ayıp olur şimdi. O kendisini sizin aramanızı söyledi. Şu numaradan onu ararsanız iyi olur.

– Peki Enverciğim, şimdi arayacağım.

  Hemen Enver’den aldığım numarayı çevirdim. Sesini de tanıyordum Şaban beyin.

– Hayırdır Şaban Bey telefon açmamı istemişsiniz, buyurun.

– Ya hocam ya, sana ihtiyacımız var. Şubeye kadar gelebilir misin? Ankara’dan Emniyet Genel Müdürlüğün den bir yazı geldi. Şubemizdeki restoranlarla ilgili, yazının çok acele cevaplandırılmasını istiyorlar. Bu işleri desen iyi biliyorsun. İstanbul Emniyet Müdürümüz de konuyu yakinen takip ediyor. Acele şubeye kadar gelebilirmisin?

 – Şaban Bey evde misafirlerimiz var, yine de bir saat içinde şubede olurum.

 – Olmaz hocam olmaz, hemen gelmen lazım. Ben de şubeye doğru geliyorum. Mesai günün değil ama bu iş benim için çok önemli. Baş Müdürümüze hemen bilgi vermem lazım.

– Tamam ben de hemen geliyorum, şubede görüşürüz o zaman.

Bu telefon konuşmamızdan sonra, evdeki misafirlerden izin alarak aracıma atlayıp, şubeye hareket ettim. Teşkilatta sevilen bir kişiydim. Her kesimden kişilerle ilişkilerim samimi ve sıcaktı. Şu anda gençlik arkadaşlarımdan kimileri İl Emniyet Müdürü, kimileri Vali, kimileri de teşkilat içerisinde çok önemli mevkilerde görev yapıyorlardı. Bugün Cumartesi, tatil günü, evde misafirlerim de var ama hiçbirisi önemli değil bunların. Şube Müdürü Şaban beye yardım etmem gerek. Aynı kurumda, üstelik aynı şubede birlikte çalışıyoruz, her gün yüz yüze geliyoruz. Ayrıca da sıkışık bir durumda. Zaten böyle durumlarda birisine yardım etmekte bana ayrı bir mutluluk veriyor. Onun da işini yaparak yine bir ayrıcalıklı mutluluk yaşayacağım bu gün!

On dakika sonra Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nün Nizamiye kapısından içeri girdim. Şube binasının giriş kapısının arkasında, gövdesini gizlemiş bana doğru bakan birisi vardı. Bu kişinin yanına kahverengi ceketli bir sivil şahıs daha geldi. Elli atmış metre mesafeden onlara doğru yaklaşıyordum. Kendi aralarında fısıldaşarak bana doğru baktılar ve aniden geri çekilerek ortadan kay bolu verdiler. “Sanırım bunlar yanımda çalışan memurlarım. Nöbetten sıkıldılar, biraz kaytarmak istediler. Beklemedikleri bir anda beni karşılarında gördüklerinde de, panik yapıp kaçtılar” diye düşünerek onlara gülmeye başladım. Bu güne kadar benden çekinen, korkup da kaçan hiçbir memurum olmamıştı. Çalışırken yanımdakilere böyle bir durumu hissettirecek hiçbir davranışım olmazdı. Yeni bir durumla karşılaşmıştım. İçimden tuhaf tuhaf gülerek arabayı şube içinde park etmeye çalışıyordum. Her zaman olduğu gibi keyfim yerinde idi. Park işi tamamdı. Arabanın anahtarını çıkarmaya başlamışken aniden kapım çekilerek hızla açıldı. “Herhalde gene deprem oluyor, zaten arabayı da binanın altına doğru fazlaca yaklaştırdım, bizimkiler beni tehlikeden korumak için çabuk davranıyorlar” diye düşündüm. Arabanın içinden hızla çıktım. Oradan uzak durmaya fırsat bulamadan bunlardan birisi:

– Dur! Polis, yaslan arabaya, kollarını kaldır, biz Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesi’nden polisleriz, dedi.

Döndüm baktım. Az önce kapıda gizlenip de birden kayboluveren, kahverengi ceketli ile birlikte dört kişiler. Hiçbirisini tanımıyordum. “Allah canınızı almasın insan böyle bir şaka yapar mı?” diye düşündüm. Beni iterek arabama yaslayıp üzerimi aramaya başladılar. Bunlar şaka değil, ciddi bir iş yapıyorlardı.

– Ne yapıyorsunuz siz? Beni birisine benzettiniz, ben bu şubenin doktoruyum, içeride Şube Müdürü Şaban bey beni bekliyor, ona yardıma geldim o istedi, dedim.

Tınlamadılar. Birisi arkadan elimi kelepçelemeye çalışıyordu. Ellerimi ondan uzaklaştırmaya çalışırken, dördü birden başıma çökerek elimi arkadan kelepçelediler.

Etrafımızdaki çok sayıda resmi polis meydanda hayretle bizleri izliyordu.

Biri sağıma biri de sol koluma giren iki kişi beni kendi sivil araçlarına doğru götürüyorlardı. Birilerinin bana bu oyunu hazırlayarak şaka yapmak istediğini sandım. Bu kadar insanın gözü önünde bu işin şakası da çok çirkindi. Tek başıma olsam bile, ellerimi kelepçelemeye kadar götürecek böyle bir şakaya asla hoşgörüyle bakamazdım.

– Ellerimi çözer misiniz, dedim onlara.

– Şubeye gidince çözeriz, dedi kahverengi ceketlisi.

            – Beni öldürün daha iyi olur, lütfen bu kadar insanın yanında bunu yapmayın, şu ellerimi çözün, istediğiniz yere ben gelirim, böyle ayıp oluyor, dedim.

Beni dinleyen yoktu. Arabalarına bindik. Arka koltuğun orta kısmına beni yerleştirdiler. Sağımda ve solumda da iki görevli oturuyordu.

– Şube Müdürü Şaban beyle mutlaka görüşmeliyim, dedim onlara.

– Olur, önce seninle biz bir görüşelim de sonra sen istediğin kişiyle görüşürsün, dedi kahverengi ceketlisi.

Onunla bir süre göz göze bakıştık. Yarım metrelik mesafedeki bu surat ciddi, kararlı, dikkatli ve çeneden hafif yamuktu.

Dışarıdan bir kişi:

– Ne oluyor hocam yahu bunlara! diye bağırdı.

            “İşte şaka bozuldu” diye düşünerek sesten yana baktım. Şube polislerimizden biri kafasını uzatmış şaşkın şaşkın bakıyordu. Kahverengi ceketli kapıyı çekerek yüzüne kapattı. Çok sayıdaki personelimin bakışları arasında Organize Suçlar ve Silah kaçakçılık Şube Müdürlüğü’ne doğru hareket etmek üzereydik. Şube Müdürü Şaban Beyle görüşmek gibi bir talebim de kalmamıştı. Onun da bana yapılan bu çirkin planın parçalarından birisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Polisler, Emniyet Hizmetleri sınıfından, biz doktorlar ise Sağlık Hizmetleri sınıfından hizmet veren, hepimiz de Emniyet Mensubu kişilerdik. Bunu anlamakta güçlük çeken çok sayıda polis vardı teşkilatta, ancak bu durum bence çokta önemli değildi.

            Etrafımızdaki insanlardan çok utanıyor, bu alandan bir an evvel uzaklaşmak istiyordum. Bütün gözler bendeydi. Neredeyse arabanın paspaslarına değecek kadar yüzümü iyice aşağıya indirmiş, beni izleyenlerden saklanmaya çalışıyordum. Birden arkadan kelepçelerimin iyice havaya kalktığını hissettim. Hemen belimi arkaya doğru yasladım. Kelepçelerimi, arabanın arka koltuğu ile sırtımın arasına alıp onlardan kendimce saklanıyordum. Alanda bizleri izleyen, nefesleri tutulmuş insanları görünce, kafamı yeniden öne doğru eğip saklanmaya çalıştım. Kafam bir öne bir arkaya gidip geliyordu. Şoförümüz hiçte aceleci değildi. Bir an evvel buradan uzaklaşıp gözden kaybolmak istiyordum ama nafile, özgürlüğüm artık başka insanların eline geçmişti. Şube personeline karşı aşağılanmıştım. İnsan olarak en büyük değerlerimden birinin elimden alınışı, bana çok acı vermeye başlamıştı.

            Bana çok uzun gelen bir bekleyişten sonra arabamız çalıştı. Bir kaç kısa manevradan sonra istedikleri yere doğru hareket ettik. Şubemiz sınırlarından bir an evvel çıkmak, oradan uzaklaşmak, böyle de olsa yine de güzeldi.

            Giderken bir an rüyada olabileceğimi düşündüm. Kabustan uyanmak için kafamı kaldırıp yola doğru baktım. Burası bildiğim bir yoldu. Yolun etrafındaki işyeri tabelaları ve dönmekte olduğumuz kavşak her gün gördüğüm yerlerdi. Yeniden başımı önüme eğdim, uyanıktım, olanlarda gerçekti.

Polislerin davranışlarından, beni potansiyel suçlu olarak gördükleri belli oluyordu. Kendilerinden emindiler, Aradıkları suçluyu yakalamış olmanın verdiği rahatlık arabada müthiş bir sessizliğe neden olmuştu,

            -Peki arkadaşlar benim suçum ne? Diyerek sessizliği bozdum.

Kahverengi ceketli bana doğru dönerek;

– Suçunu şubede öğrenirsin, dedi.

            – Benim herhangi bir suçumun olması mümkün değil, dünyanın en temiz insanlarından birisiyim, birileri bana iftira atmışsa bir şey diyemem, dedim ve ellerimi çözmelerini istedim.

            Aldıran olmuyordu. Kahverengi ceketlinin bu ekibin sorumlusu olduğunu düşünerek ona doğru baktım ve;

            -Lütfen şu ellerimi çözer misiniz, bu durum gücüme gidiyor, dedim.

Cevap yoktu. Yol kenarındaki insanları gördükçe yüksek sesle:

-Allahım. Allahım, diye tanrıdan yardım istiyordum.

Yol boyunca belki yüz kere bu sözü tekrarladım.

Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’ne getirildim. Emniyet birimlerimizden biri de burasıydı ama ben bu şubeyi daha önce hiç görmemiştim. Kapısında turnikeler vardı. Turnikelerden geçerek içeriye girdik. Bir odada beklemeye aldılar beni. Kelepçem çözülmeden bekliyordum merakla. Suçum söylenecekti. Biraz sonra üç kişi birden geldi odaya. Beş dakika kadar sonra da Kahverengi Ceketli girdi,

            – Hadi bakalım, şimdi evine gideceğiz, evini arayacağız, dedi gözüme baka baka.

            – Hayır! Beni bu şekilde evime götüremezsiniz. Elimi çözün, o zaman evimi aramanıza müsaade ederim, yoksa asla etmem, dedim Kahverengi Ceketliye.

            – İşimize karışma hoca, biz işimizi böyle yaparız. Kelepçen çözülmeyecek. Evinin aranmasına müsaade etmezsen bizde savcılıktan ev arama emri çıkartırız. Evinin etrafını da polisle doldururuz, senin için daha kötü olur, dedi kahverengi ceketli.

            Bunlar kafaya koyduklarını hakikaten yaparlardı. Başıma kızgın sular dökülmüş gibiydi. Şimdi evde misafirlerim ve daha da önemlisi altı ve dokuz yaşlarında iki erkek çocuğum vardı. Onlara kelepçeyle asla görünmek istemezdim. Küçük olan çocuklarımın ruh hali bir hayli etkilenecek, her zaman gözlerinde büyüttükleri, çok güçlü olarak kabul ettikleri babalarının bu durumu onlara çok şaşırtıcı gelecekti. Belki de ruh halleri kötü yönde etkilenecekti çocuklarımın.

            Misafirlerimize ve eşime karşı da beni küçük düşüreceklerdi. “Ancak çocuklarımız bizim geleceklerimiz, onlara karşı daha itinalı davranılması gerekir diye düşünerek, yüksek sesle;

            – Ellerimi çözmezseniz eve gitmem. Eşim evde, gidin evi arayın, dedim kahverengi ceketliye.

O da yanındakilere emir vererek:

– Kollarına girin, hadi gidelim, dedi,

İki polis memuru kollarıma girerek, beni zoraki götürmeye başladılar. Çok çaresiz kalmıştım. Son şansımı denemek için kahverengi ceketliye baktım ve;

            – Beni evime böyle götürecekseniz bari hava biraz kararsın da gidelim, dedim.

            – Daha yapılacak bir sürü İşimiz var hoca, seninle uğraşamayız dedi birisi.

            Bu kişi umutlarımı iyice söndürmüştü. Her zaman güçlü olarak bilinen kişiliğimin ezilmek istenişini, şimdi uygulamalı olarak ilk defa görüyordum.

            Evim sosyal olarak iyi bir semtteydi. Çevrede çok sayıda dostlarım ve arkadaşlarım vardı. Hava kararmışken gitseydik hiç kimse beni kelepçeli göremezdi, ben de çevreme karşı aşağılanmış olmazdım.

            Şubenin merdivenlerinden aşağı doğru inerken, insanoğluna ilk kez yalvarmaya başladım;

– Lütfen kelepçeleri çözün, Allahınızı seviyorsanız! Dedim. Dinlemediler.

– İnsaf edin, ben sizin doktorunuzum, bu durum hiçte hoş değil, dedim.

            Ayak seslerinden başka ses çıkmıyordu. Yeniden arabadaki yerime bindirildim ve eve doğru hareket ettik. Artık evdekilere beni böyle takdim edeceklerinden emindim. Tırnakları dahi acısa, bana gelen bu kişilere hizmet etmekle çok hata etmiş olduğum geldi aklıma birden. Yok, yok. Taparcasına birbirimizi sevdiğimiz arkadaşlarım var bu camiada. Koca bir teşkilata bu durumu mal etmek yanlıştı ve haksızlık olurdu. Bana gücenen kırılan olurdu. Kurumumuz devletimizin önemli kurumlarından birisiydi. Ben de bu kurumun bir mensubuydum. Kurumumu yaralamak yerine, yaralayanları ayıklamak, böylece kurumumdaki bir yarayı sarmış olmak çok daha iyi bir şey olur diye geldi aklıma.

Bana göre bunlar teşkilat içerisinde ayrı, yani Münferit Kişilerdi. Kurum içi ya da kurum dışından sevenleri pek olmazdı. Bunlardan kurtulduğumda, bu yapılanları hepimizin en yüksek kurum amiri olan, İstanbul Emniyet Müdürümüze bir bir anlatacak, kulaklarını çektirerek insanlara daha doğru düzgün davranmalarını sağlamış olacaktım.

            Eve doğru yaklaştıkça, düşüncelerim de iyice karmaşık bir hal alıyordu. Bir ara böyle evime götürülmektense, arabadan atlayıp, ölmesem bile yaralı olarak hastaneye götürülmeyi aklıma koydum. Sağımı solumu inceledim, kendimi dışarı fırlatmanın hiçbir imkânı yoktu. Üstelik bu işte kullanacağım ellerim de arkadan bağlıydı. Morg ya da hastaneye gitmem imkânsızdı. Bir süre arabamın sağ arka kapı kolundan gözlerimi alamamıştım.

            – Evine nereden gidecektik hoca? Diyen kahverengi ceketlinin sesiyle irkildim. Yola baktım.

 – Karşıdan sağdaki caddeye ama tam evin önünde inelim, dedim.

            Evimin olduğu caddeden ilerlerken, gözüm fal taşı gibi açılmış caddenin sağını solunu kontrol ediyordum. Tanıdıklarımdan saklanmalıydım.

– Şimdi ev nerede hoca? Dedi kahverengi ceketli.

– Bakın o görünen okul kapısından otuz kırk metre daha ileride, dedim. Kahverengi ceketli;

            – Arabayı sağa çek dur! diye talimat verdi şoförümüze. Ben de;

            – Ev daha yüz metre ileride, buraya uzak kalır, dedim onlara.

Kahverengi ceketli bana doğru dönerek;

– Evin nerede olduğunu biz biliyoruz zaten hoca, hadi in bakim aşağıya, dedi.

Caddemizden, bu şekilde yüz metre kadar yürüterek, beni çevreme karşı iyice küçük düşürmek amacında oldukları belli oluyordu. Çaresiz arabadan indim ve yüzümü yere eğerek yürümeye başladım. Sağıma soluma hiç bakmıyordum. Durumumdan çok utanıyordum. İki polisin kolları arasında kendimi zoraki yürümeye çalışan bir sürüngene benzetiyordum. Apartmanımızın önünde bol sayıda polisin toplanmış olduğunu gördüm. Merdivenleri çıkarken bizleri karşılayan polisleri görünce de “Gerçekten binleri bana çok büyük bir iftirada bulunmuş” diye düşündüm. Apartmanımızın dışından içine kadar her tarafın polislerle sarılmış olmasından iyice dehşete kapılmıştım.  Dairemize beş altı basamak varken birden durarak, onlara;

– Bakın, kapıyı eşim açar şimdi, onunla önce bir iki kelime konuşmam lazım, çocuklarımızı bir odaya kapatmasını isteyeceğim, ondan sonra içeri girebilirsiniz, dedim.

Arkamdan iteklemeye çalışan biri;

– Hadi lan! Diye bağırdı bana.

            O anda kendimi dünyanın en güçlü insanı gibi hissettim. Çocuklarımın karşısına böyle çıkarılmaya asla izin vermeyecektim. Her çocuğun gözünde babası güçlü idi, ben de onların gözünden düşmeyecektim. Tüm cesaretimi topladım ve kararımı tekrarladım;

            – Aksi halde evime giremezsiniz, arama yapamazsınız, başınıza iş açarım, dedim.

Kahverengi ceketli.

– Tamam, tamam hoca! Dedi.

Zile bastılar, kapıyı eşim açtı. Karşısında beklenmedik misafirlerini görünce çok şaşırmış, korkudan yüzü kıpkırmızı oluvermişti. Beni aralarında elim arkadan kelepçeli görünce belli ki çok korkmuştu. Bu arada büyük oğlumda arkasından gözüktü. O da herkese şaşkın şaşkın bakıyordu. Yüzümü ve elimi ondan gizlemeye çalıştım. Eşim kelepçelenmiş olduğumu anlamıştı. Ona hitaben;

            – Çocukları al bir odaya koy da gel. Bu arkadaşlar yabancı değil, bizim polislerimiz, dedim.

            Eşim hemen yanına yaklaşan çocuğu da alarak, kardeşiyle bir odaya kapatıp salona geri geldi. Hemen arkasından birçok polis içeri girerek odalarda dolaşmaya başladılar. Beni de içeri alıp kapının arkasında beklememi söylediler. Ayakta onları izliyordum. Bir ara omzumla kapıyı kapatmak için ittiriyordum ki dışarıda kalanlar karşı çıktılar. “Kapı açık kalacak.” dedi birisi. İnip çıkan apartman komşularımızdan utanıyor rahatsızlık duyuyordum.

            İçlerinden birinin elinde telefon rehberimiz vardı. Bir diğeri çeşitli kişilere ait tanıtım kartlarını dizdiğim fihristimi almıştı. Kayda değer bir araştırma yapan yoktu. Evin içinde anlamsız bir biçimde dolaşıyorlardı.

            – Tabancan nerede hoca! diye sordu kahverengi ceketli.

– Çantamda, odamdaki dolabın üstünde, dedim.

            Evi yavaş yavaş terk etmeye başladı görevliler. İçlerinden birisi;

            – Ben hocanın suçlu olduğuna inanmıyorum arkadaş,dedi giderken.

İçim açılmıştı birden. Dosdoğru bir söz duymuştum nihayet. Suratına baktım, asmıştı suratını bu görevli, ben onu tanımıyordum. Biraz sonra evde sadece üç görevli kalarak diğerleri terk etti.

Sıra ellerindekiler! bir tutanağa kaydetmeye gelmişti. Salondaki yemek masamızın üstünde, “Muvaffakatlı ev Arama ve Zaptetme Tutanağı” düzenliyordu bir görevli. Bir polis kolumdan tutarak beni masanın başına yaklaştırdı. Artık eşim kelepçelerimi de iyice görmüştü. Bu durumdan utanıyor birbirimize bakamıyorduk. Evden bir an evvel uzaklaşmak istiyordum. Zaten zoraki getirilmiştim buraya. Bu şekilde evimin aranmasına asla muvaffakat vermemiştim. Fakat zor kullandıkları için çaresizdim.

            Bilgisayarlı odada bulunan misafirlerden birisinin yanımıza doğru gelmekte olduğunu gördüğümde, yüzümü diğer tarafa dönerek, kafamı eğdim.

            – Allah Allah… Neler oluyor burada Doktor bey, dedi.

– Ona cevap veremedim. Sandalyeye oturmak istedim, adeta oturmadım yığıldım. Bir anda kendimi çok kötü hissettim. Sonradan da ona bu durumu anlatamayacağımı düşünerek kahroldum. Misafirimiz olup bitenleri anlamak için bizleri izliyordu. Yüksek okul bitirmiş efendi bir kişiydi. Polislerden birisi;

– Sen hocanın neyi oluyorsun birader, diye ona sordu.

– Teyzesinin oğluyum, dedi o da.

Tutanakçı polis işini bitirmişti. Eşime dönerek;

– Şurayı imzala yenge hanım! diye seslendi.

Eşimle göz göze geldik. Ben de;

– İmzala, imzala, dedim eşime.

            İmza sırası bendeydi. Buradan bir an evvel uzaklaşmak için hemen imza etmeye razıydım. Ayağa kalktım. Tutanakçı polis, arkadan kelepçelenmiş sağ elime kalemi tutuşturmuştu. Sağ elimi dirsekten iyice kırarak öne doğru uzattım ve kalemi imza yerime yaklaştırmaya çalıştım, olmadı. Biraz daha kuvvetle öne doğru uzattım ama yine başaramadım. Tutanakçıya dönerek;

– Şubede imzalarım, dedim.

            – Olmaz, olmaz burada imzalayacaksın, dedi Kahverengi Ceketli.

Ben de arkamı masaya koyarak, elimi tahminen imza yerine yaklaştırdım. Tam imzamı atmak üzereydim ki;

            – Bir dakika, bir dakika, hop hop! diye uyardı beni tutanakçı polis.

Elimi kaldırdım, anlaşılan imza yerim orası değildi.

            – İmza ettirmemiz gerek, ellerini çözelim, dedi Kahverengi ceketli.

            Ayaktaki görevli kelepçenin anahtarını sordu yanındakilere. Birbirlerine sordular birde. Hiç birinde kelepçenin anahtarı yoktu. “Yandık vallahi, hep böyle kaldık” diye geçirdim içimden. Görünmek bir başka zor, onun kadar olmasa da kelepçeyle beklemekte zor geliyordu artık. Anahtar bir başka ekibin elemanında kalmıştı. Kahverengi ceketli elindeki telsizden birileriyle konuştu. Bir süre sonra da anahtar geldi. Gelen anahtarla kelepçelerim çözüldü ve tutanaktaki yerimi imzaladım.

            Üzerinde “Muvaffakatlı Ev Arama ve Zaptetme Tutanağı” yazıyordu. Muvaffakatım olmamasına rağmen, göz göre göre imzalamak zorundaydım bu tutanağı. Çünkü zor kullanılıyordu. Hiç kimse bu şekilde evine götürülmesini istemez elbette. Ailesine karşı küçük düşmek istemez, çevresine karşı koskoca bir caddede kelepçeli yürümek istemez. Özgürlüğünün kısıtlanmasını istemez, bunun adına Muvaffakat değil zor kullanma derler aslında.

            Eşimin bakışları arasında ellerim yeniden arkadan kelepçelendi. Eşimden çok utanmıştım. Yüzüne dikkatle bakarak ona;

– Biz şimdi Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’ne gidiyoruz. Orada ifademi alacaklar. Konuyu henüz bana söylemediler. Ben tertemiz bir insanım,ben de hiçbir şey olmaz. Biraz geç gelebilirim. Belki de bugün şubede kalırım. Sakın ha, benim Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesine götürüldüğümü hiç kimseye bildirme. Eğer bugün gelmezsem çocuklarımıza Ankara’ya gittiğimi söylersin dedim.

Eşimin şaşkın bakışları arasında dolu dolu yaşlarını izledim. İşte o anda bana bu durumu yaratanı bulup iyi bir hesaplaşmak fikri beynime bir kurşun gibi saplanı-vermişti. Bende oluşan bu fikirle birazcık rahatladığımı hissettim.

            Dört gün sürecek bir ayrılık ve cefa yolculuğuna çıktığımı aklımdan bile geçiremeden evimden ayrılırken, buradan Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’ne nasıl getirildiğimi hiç hatırlamıyorum. Şubeye geldiğimizi fark ettim. Karmakarışık duygular içerisinde kaybolup gidiyordum. Beni yine bir odaya aldılar. Büyük bir heyecanla beklemeye başladım. Olanlara bakılırsa ben büyük bir suç işlemiştim ya da bana büyük bir iftira atılmıştı. Ne olursa olsun bana yapılanların nedenini öğrenebilmek için beklemek beni oldukça heyecanlandırıyordu.

            Bana nasıl bir suçlama yöneltilirse yöneltilsin, içimden yükselen tek ses “Yalan, yalan, yalan…” diye haykırıyordu.

Bu arada odaya iki polis girdi;

            – Gel bakim hoca, şimdi işyerine gidip orada arama yapacağız, dedi birisi.

            – Suçumu söyleyin bana arkadaş suçumu! diye haykırdım.

İkisinde de ses yoktu.

İşyerim Çevik Kuvvet Şubesi’nin içindeydi. Kelepçelerim çözülmeden, bu kez de hizmet verdiğim kişilere takdim edeceklerdi beni. Direnmem fayda etmiyordu. Üzerimde resmen bir uygulama yaptıkları ortadaydı. Birkaç saat evvel beni hayretle izleyen Çevik Kuvvet mensupları, yorumlarını henüz tamamlamadan yeniden onlara kelepçeli doktorları olarak takdim edilecektim. Onlar da “Demek kî doktorumuz çok büyük bir suç işlemiş” diye düşünmeye başlayacaklardı haklı olarak. “O bizim Baba doktorumuz” diyecek kadar yakın buldukları doktorlarına şimdi şüpheyle bakabileceklerdi. Ama ne olursa olsun onlara hizmette kusur yapmamaya kararlıydım. Bunca yıldan beri birlikte olmuş, onları çocuklarım kadar sevmiş ve korumuştum. Onlar da bana “Babamız, baba Doktorumuz” sıfatını yakıştırmışlardı. Çalıştığı yerde kişinin böyle bir sıfatı alması ona daha da büyük bir zevk veriyordu.

            Çalışmama daha başlamadan, yiyeceklerim, içeceklerim, kendilerince seçilmiş hediyelerim masamın üzerinde oluveriyordu. Özenle hazırlanmış nefis çayımı bana sunarken, gencecik polisimin nezaketi ve asil davranışı ile benden hiçbir talepte bulunmayışı beni işime daha da çok bağlıyordu, Her şey karşılıklı bir sevgi ortamında oluyordu.

            Bir gün çayımı getiren polislerimden birisinin kulağıma eğilerek, adını bana takdim etmesi bana büyük şeref vermişti. Ona hayranlıkla baktım. “Bir işin olursa söyle, yapamazsak ta birlikte ağlarız” dedim. Burada çok sayıda personel vardı, Hepsinin ismini bilmem imkânsızdı. Bir gün bu çocuklarımdan ayrı kalabileceğimi asla aklımdan geçirmiyordum. Onlara karşı aşağılanmayı, küçük gösterilmeyi ise asla kabullenemezdim.

Yine bir gün, Galatasaray’ın UEFA kupasındaki maçlarından birinde, görevli olduğum Ambulansa kadar gelerek benden kimlik soran stad müdürünü ellerinden güçlükle kurtarışımı hiç unutamam. Kendi doktorlarına kimlik sorulmasına çok kızan amir, müdür ve polis memurlarımız, bu olaya çok büyük tepki göstermiş, stad müdürü ellerinden zor kurtulmuştu.

            Bir zamanlar yürüyüş yaparak gündeme oturan Çevik Kuvvet polislerimizin yürüyüş sebebini, bir Allah, bir onlar, bir de ben biliyordum. Gerisi boş konuşmalardı aslında.

Onlarla olan anılarımız bu kitaba sığmazdı. Şimdi onlara karşı aşağılanmam için, yeniden Çevik Kuvvet Şubesi’ne götürülecektim. Ben bunları düşünürken. Kahverengi ceketli bulunduğum odaya girdi. Yanımdaki iki polis ve bana bakarak;

– Hadi gidiyoruz, dedi.

            İşte o zaman ayaklarım titremeye başladı. Bu durum onurumu zedelemişti.

            – Benim şubedeki odalarım açık, hiç kilitlemem, siz gidip arama yapabilirsiniz, dedim.

            – Olmaz hoca, olmaz, diye itiraz etti hemen kahverengi ceketli.

            – Ben oranın doktoruyum, elimi çözün bari, siz de onur yok mu dedim.

            – Biz işimizi böyle yaparız, dedi kahverengi ceketli ukalaca.

“Bu işin çaresi yok” diye düşündüm. İstedikleri gibi hareket ediyor ve istediklerini de yaptırıyorlardı onursuzca. Yeniden kollanma girerek arabanın arka koltuğunun ortasına bindirildim. Yolda hiçbir şey istemiyordum artık. Hala öğrenemediğim suçlamanın yalan olduğuna onları inandırmak ve böylece de davranışlarını biraz olsun yumuşatabilmek asla mümkün gözükmüyordu. Her zaman dürüsttüm, bu hususta da kimseye ödün vermemiştim.

Şubenin nizamiye kapısını görünce kafamı iyice aşağı indirdim, nöbetçi Çevik Kuvvet polisi aracımızı durdurdu. İçeriye sivil aracın girmesi yasaktı. İçeridekiler polis olduklarını söyleyip kimlik gösterdiler. Bir taraftan da resmi nöbetçi polisim dikkatle bana bakıyordu. Tanıyıp tanımamak arasında karar verememişti. Eğildiğinde arkadan bağlı olduğumu gördü ve şaşkın şaşkın kulübesine doğru yürüdü. Sivil aracın içeriye alınması için Nöbetçi amirinden izin isteyerek tekrar yanımıza geldi ve “Girebilirsiniz” dedi.

Şube kapısından geçince işyerimi gösterdim yanımdakilere ve ;

– Arabayı kapıya kadar yaklaştırırsanız iyi olur, dedim.          

Şoförümüz sanki hiç duymamış gibiydi.  Otoparkın başına park ediverdi arabayı. Oradan seksen doksan metre kadar yürüdük. Kafam eğikti ve etrafımdakilere hiç bakamıyordum.

İş yerimin kapısından girer girmez bizi nöbetçi Sağlık Polisim karşıladı. Beni arkadan kelepçelenmiş görünce çok şaşırmıştı. Ona;

            – Burada arama yapacağız, önce hocanın odasını göster, dediler.

Sağlık polisim bir o kapıyı, bir bu kapıyı açmaya çalışıyor, onlarla konuşmak istiyor ama adeta dili tutulmuş gibi konuşamıyordu. Kime ne soracağını iyice karıştırmıştı. Yanıma yaklaşmıştı ki ona;

            – Benim hiç bir suçum olamaz, tertemiz bir insanım, dedim.

– Biliyorum hocam, seni herkes biliyor, dedi. Yeniden bana yaklaştığında;

– Suçum neymiş diye sordum, ona.

            – Vallahi bilmiyorum, bana da söylemiyorlar hocam,dedi.

            Yeniden beni dolaştıran polislere yaklaşarak bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu.

Yine bir tutanakçı çalışma masama oturarak Muvaffakatlı İşyeri Arama Tutanağı ile şu an şubede bulunan arabamla ilgili olarak, Oto Arama ve Zaptetme Tutanaklarını düzenlemeye başladı.

            “Otomu zaptetmenize gerek yok, burada kalsın ya da aileme teslim edilsin” dedim, kabul etmediler. Tutanaktaki imza yerimi sessizce beklemeye başladım. Birden koridordan bir gürültü ile birlikte ayak sesleri geldi. Hepimiz bulunduğumuz odanın kapısından koridorun görünen kısmına doğru bakmaya başladık. Sağlık polisim süratle koridora doğru fırladı. Olup bitenleri bilemiyordum. Ancak getirilen kişinin Acil Müdahale odasına alındığını fark ettim.

            Az sonra nöbetçi sağlık polisim geldi. Suratı renkten renge girmişti. Dikkatle yüzüne bakarak, bana bir şeyler söylemesini bekliyordum. O ise hepimizi süzüyordu. “Neyi var onun” diye sordum. “Yaralanma hocam, çok kötü” dedi. Kollarımın çözülmesi için etrafımdakilere baktım. Hiç kimse aldırış bile etmiyordu. Yardım etmek için birilerinin talimatına gerek yok diye düşündüm ve sağlık polisime “Hastayı göreyim, önümden yürü” dedim. Arkamdan da bir polisin geldiğini görünce, “İyi, bu gün ilk defa kendi irademle hareket ediyorum ve onlara ilk defa istediğimi kabullendirdim.” diye düşünerek bunun iyinin başlangıcı olmasını diledim.                     Acil odasındaki hasta avaz avaz inliyordu. Spor yaparken düşmüş, sağ ayak bileği feci şekilde çıkarak ayak dışa doğru dönmüştü. Vücudun ufak bir hareketinde ağrıları bir kat daha artardı. Bunun güzel bir kuvvet ve basit bir hareketle yerine getirilmesi çok kolaydı. Tutanakçı polis ve diğerleri de odadaydı. Onlara dönerek  “Elimi çözer misiniz, şu ayağı yerine getireyim” dedim. Birisi” Anahtar yok hoca” dedi. Fazla uzatmanın anlamı yoktu. Sağlık polisime “Hemen ambulans gelsin, en yakın hastaneye götürün, sen de birlikte git” dedim. Yeniden tutanak tutulan odaya geldik. Bir müddet sonra hastanın ambulansa taşınma gürültüleri geldi. Ortalık yeniden sessiz bir hal almıştı. Tutanakçı “Şurayı imzala hoca” dedi. Onun böyle söylemesiyle, içlerinden birisi arkadan kelepçelerimi çözmeye başladı. İçimden “Vay be! Ne vicdansızlık, hastaya yardım etmem için ellerimi çözmediler, çocukcağızı bağıra bağıra hastaneye yolladım” diye düşünmeye başladım. Yüzlerine baktım, yorgundular. Her polis gibi bunların da işleri ağırdı. Mesai sürelerinden daha fazlasını çalışıyorlardı. Aslında polisler mesai saatleri belli olmayan tek memur sınıfını temsil ediyorlardı. Bunlarla birlikte, aynı zamanda, “Doğru ama ben de onların doktoruyum, bana karşı daha dikkatli, hatta daha imtiyazlı davranmaları gerekmez mi? Baksana yaptıklarına! Saatlerdir beni yerin dibine sokuyorlar.” diye içimden geçiriyordum.

Hazırlanan iki tutanaktaki imza yerimi de imzaladıktan sonra, ellerim tekrar arkadan kelepçelendi ve iş yerimden ayrılmak üzere arabaya doğru yürüdük. Başımı iyice eğmiş etrafımdaki hiç kimseyi görmek istemiyordum.

Dışarıda hava artık iyice kararmıştı. Kâbus dolu bir günü geride bıraktığımı sanıyordum. Arabadaki değişmez yerime tekrar oturdum ve yine arabanın içinde kendimce bulduğum etraftaki gözlerden korunma pozisyonumu aldım. Araba hareket ettiğinde şimdi önceki yolculuklarımdan daha rahattım, eh bu defa şubede suçumda söylenecek ben de az sonra meraktan kurtulmuş olacaktım. Gidişata bakılırsa bu suçlama çok önemli bir suçlamaydı. Kafamda bir bulmaca gibi düşündükçe, hiçbir suç aklıma gelmiyor, “ne olursa olsun ben suçlu değilim” diyordum.

İKİ

ORGANİZE SUÇLAR

Şoförümüz arabayı park etmeye çalışırken artık şubeye geldiğimizi anladım. Hep birlikte arabadan inerek yürüdük. “Hayret kollarımdan kimse tutmuyordu. Ya onlar da benim suçsuzluğumu anladılar, ya da akşam olduğundan kaçamayacağımı düşündüler” diyordum içimden. Herkes serbest yürüyüşteydi. Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nün daha bugün gündüz gördüğüm Turnikeli kapılarından içeri girdik. Beni yine aynı odaya aldılar.

Arkadan kelepçelerimi açmaya çalışan birisini fark edince, “çok iyi, işler yolunda, az sonra suçumu öğreneceğim, biraz daha gecikseydi meraktan patlayabilirdim” diye düşündüm.

Kelepçelerimi çözen polis;

            – Hoca üzerinde ne varsa çıkar masanın üzerine koy, dedi.

            Ben de ceplerimde ne var ne yok hepsini boşaltarak, önüne koydum.

– Kemerini ve ayakkabı bağcıklarını da çıkart! dedi. “Demek ki bu şubede suçu öğrenmenin ve ifade vermenin belli kuralları var” diye düşündüm. Onları da çıkartarak masaya koydum.

– Hepsi bu kadar mı? Diye sordu

– Evet! Dedim.

Önündeki matbu bir kâğıda masanın üzerindekileri kaydetmeye başladı. Bitirdikten sonra kalkarak ceplerime bir de kendisi baktı. Cepler bomboştu. Böylece Üst Arama Tutanağını da birlikte imzaladık. Ortadakileri bir poşete koyarak muhafaza altına aldı ve elindeki poşetle,

– Gel bakim hoca! dedi.

Ben önde o arkada gösterdiği doğrultuda yürüyorduk. Uzun bir koridordaydık. “İşte şimdi bana suçlamayı anlatacak, ifademi alacak daktilonun başına geçecek polis bu” dedim. Bu anı ölürcesine bekliyordum. Kalbim küt küt atmaya başladı. Hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığım olmamıştı. Sanki ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi. Mutluluktan uçuyordum!

Koridorun sonuna geldik ve yine ikinci bir turnikeli kapıdan içeri girdik. İçerideki bir görevli bizi karşıladı. Selamlaştık. Bizi masasının karşısındaki koridora doğru yönlendirdi. Bu koridorda karşılıklı olarak sıralanmış demir parmaklıklı ağır kapılı odaları fark ettim. Önümüzdeki görevli odalardan birisinin önünde durarak kapı kilidini açmaya başladı. Birden bire çok şaşırdım ve başımın döndüğünü hissettim.  Dizlerimin bağı çözülmüştü.

– Ne oluyor bu yahu!

– Hoca kaderde bu da varmış diyeceksin!

– Ne kaderi kardeşim, benim suçum ne, suçum?

            – Suçunun ne olduğunu biz bilemeyiz, biz buradan sorumluyuz. Biz suçunu sorsak bile bize söylemezler!

– Ama siz yanlış yapıyorsunuz yanlış!

– Biz görevimizi yapıyoruz!

– Bu nasıl görev kardeşim, ben doktorum doktor, emniyetin doktoruyum ben!

– Biliyoruz hocam!

– Yaptığınız çok ayıp çok!

– Bu karan biz vermedik.

– Kim verdi kardeşim?

– Biz sadece burada nezarethane görevini yapıyoruz.

– Allah Allah bu nasıl iş yahu!

Açılan kapıdan içeriye zoraki itilerek sokuldum. Arkamdan kapıyı çekerek üstüme kilitlediler. Olacak şey değildi. Bunu kabullenmem asla mümkün olamazdı. “Özgürlüğüm özgürlüğüm, suçumu öğrenme özgürlüğüm. Peki sizinle konuşuruz”

İki elimle demir kapının parmaklıklarından tutmuş, kafamı ellerimin arasına yaslayarak bu şoku atlatmaya çalışıyordum. Çok acı çekiyordum. Bu durumdan kurtulmalıydım. Başım şimdi daha çok dönüyordu. Aradan yarım saat geçmişti ki yeniden nezarethanenin kapısı açıldı. Yanıma yirmi yaşlarında bir genç çocuğu koydular.

O çocuğu da getiren aynı polisti. Anlaşılan o da nezarete adam taşıma görevlisiydi. Kapıyı kapatıp diğer görevli ile birlikte giderlerken arkasından bağırdım;

– Suçumu söyleyin suçumu! Adam taşıyıcı.

            – Bağırma ulan fazla!

– Sen kimsin kardeşim, nasıl konuşuyorsun öyle. Bana iyice yaklaşmıştı. Sert sert bakmaya başladı. Bakıştık. Yüzünü çok yaklaştırmıştı. Suratına bir yumruk atmak istedim. Niyetimi anlayınca geri çekildi. Benden birazcık uzaklaşması benim içinde iyi idi. Bu bir polis memuruydu, aldığı emri uygulamak zorundaydı. Ona da pek fazla haksızlık yapmak doğru değildi. Bunlara yanlışlık yaptıran bir amirleri olabilirdi. Asıl önemli olan o olmalıydı. Hem günlerden Cumartesi idi. Bazı yüksek dereceli amirlerin istirahate çekilmiş olmaları da mümkündü. O zaman buradan hepimizin en büyük amiri olan İstanbul Emniyet Müdürüne haber yollamalıydım. O bizim Baş Müdürümüzdü ve hemen araya girerek çocuklarının birbirlerine zarar vermesini anında engellerdi, nezarethaneye adam taşıyıcıya bakarak;

– Bana bak, gidip Baş Müdürümüze benim burada nezarette tutulduğumu söyleyin. Ben bir doktorum ve üstelik Emniyet Hekimiyim. Benim buraya atılmam yanlıştır, haksızlık olur. Ayrıca ben yüksek dereceli bir devlet memuruyum. Valilikten izin alınmadıkça beni sorgulayamazsınız. Kurum amirimiz olan Baş Müdürümüz bunu bilsin . Ayrıca kendisi beni yeterince tanıyamamışsa, benimle ilgili bilgileri ve referansı şu anda Türkiye’nin otuza yakın vilayetlerini idare eden vali ve Baş Müdürlerden hemen öğrenebilir. Bunların isimlerini verin bir kâğıda yazıp altını da imzalayayım!” dedim. Birçok isim saydım. Görevli polisler konuşmalarımı dikkatle dinlediler. Nezarete adam taşıyan polisin bu aracılık görevini üstlenebileceğini kabul etmiş gibi bir hali vardı. Konuşmam bittikten sonra sessizce gözden kayboldu.

Şimdi çok iyi yapmıştım. Eğer Baş Müdürümüze ulaşabilirlerse bu sorunun çözüleceğine inanıyordum. Gerçekten sabahtan beri bana yapılanları Baş Müdürümüz bir duymuş olsa, bunlara hiçte iyi davranmaz, “Hiç hoş karşılamaz, çok kötü yapar” diye düşüncelere dalmıştım. Altımdan bir şeyin çekildiğini hissettim. Yanıma yeni getirilen arkadaşım yere atılmış oldukça kirli bir yatağı çekmeye çalışıyordu.

– Yavaş oğlum yavaş!

– Ayaklarını çek ya…

– Uzaklaş yanımdan, hadi!

– Sen ayaklarını çeksene, ben yatacağım,

– Sus ulan, kapa çeneni!

– Ne olacak?

– Sus dedim sana sus, her tarafını dağıtırım şimdi!

– Abiii…. beni dövecek.

Nezarethane görevlisi geldi, Hayatımda bu kadar asa-bileştiğimi hiç hatırlamıyorum. “Yapma hocam ya, çocuğa dokunma” dedi. Başka şeyler duymak için iyice ağzının içine bakıyordum. Ses yok “Hakikaten ben ne yapıyorum. İsmini bile bilmediğim bir genç, Allah bilir belki de suçlu diye getirilip suçsuz çıkanlardan biri.” Arkama baktım, yatağın bir yanına uzanmış bizi izliyordu. Dikkatlice yüzüne baktım. “Kalk yavrum, yatağı istediğin yere çek.” dedim.

Zayıf ve güçsüz görünümlü genç çocuk, yatağın bir kenarını iyice odanın bir köşesine çekti ve upuzun uzandı. O yatağın üzerinde çok rahat görünüyordu. Bir süre onu izledim.

Nezarethanenin bir iç kapısı tarafında kalabalık ayak sesleri ve konuşmalar duyuldu. Kulak kabartıp olup bitenleri anlamaya çalıştım. Birisi “Kapısını aç buraya getir” dedi. Nezarethane görevlisinin benim kapıya doğru gelişini izledim. Klas hareketlerle kapımı açmaya başladı. Yanında kimse yoktu. “Tamam oyun bu kadar, şimdi ya eve ya ifade vermeye, olur böyle şeyler, kendi teşkilatım…” diye düşünerek kafamı üzgün ve sıkıntılı sallıyordum.  Kapıdan çıktığımda nezarethane görevlisinin masasına yakın duran bir kişiyi tanıdım. Bu kişi bizim Çevik Kuvvette önceki yıllarda çalışmış yakışıklı ve genç bir Başkomiserdi. Birbirimizi tanıyorduk. Ona gülen gözlerle baktım, selamlaştım. Baş Müdürümüzden talimatla geldiğini anlamıştım. Çok ciddice durmak istiyor, ancak gözlerini gözlerimden kaçırmaya çalışıyordu. Geçmişteki mesai arkadaşımın yüzü kızarmıştı. Ona çok yakın bir mesafedeydim. Sonunda söze o girerek;

            – Bak doktor, senin burada olduğunu Baş Müdürümüz biliyor, özellikle burada tutulmanı kendisi istiyor. Biz senin gücünü biliyoruz, ancak bu gücü nasıl kullandığını

bilmiyoruz. Burası Ankara, Bursa, Adana, Diyarbakır vs. değil. Burası İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü Polislerime de sert davranma, dedi.

Birden aptallaştım. Ne diyeceğimi şaşırdım. Bu adam Baş Müdürümüzün emriyle benim nezarethaneye atıldığımı söylüyordu. Kulaklarıma inanamadım. Şaştım kaldım. Şimdi, benim yüzümde başkomiserin yüzü gibi kıpkırmızı olmuştu.  Yüzlerimizi birbirimizden saklamaya çalıştık. Başkomiser yanındakilere talimatla;

 – Doktoru sandalyeye oturtun, gözlerini kapatın, ellerini de sandalyesine kelepçeleyin dedi ve çıktı gitti.

Nezarethane görevlisi çarçabuk bir bez getirdi. Gözlerimi iyice bu bezle kapatarak, başımın arkasından sımsıkı bağladı. Sonra elindeki kelepçenin bir ucunu bir elime, diğer ucunu da bir sandalyeye takarak beni bağladı. Şubede tutulduğum süre içerisinde hep böyle kalacaktım.

Kurtulmayı beklerken şimdi daha da kötüsü olmuştu. Gözlerim kapalıydı ve elim kelepçeyle sandalyeye bağlıydı. Kendimi aynen savaş esiri gibi görüyordum. “Gerçekten ben bir esir miydim, tabi tabi savaş yapmadan ben esir alınmıştım. Buna kader diyeceksin ha! Kaderi Allah çizer, kimseyi de incitmez. Şunların yaptığına bakın, kişiliğimi parçalamak için nasıl da uğraşıyorlar.” diye düşündükçe iyice kahroluyordum.

Başkomiser gerçekten doğru mu söylemişti. Bütün bu şeyler Baş Müdürümüzün isteğiyle mi yapılıyordu. Kurum içerisindeki yapıyı gözden geçirdiğimizde, Baş Müdürümüzden destek görmeyen bir Başkomiserin, benim gözlerimi bir bezle kapattırması, elimi bir sandalyeye bağlatması hiçbir zaman mümkün olamazdı. Hiç kimse bu durumu yaratıp başına iş almak istemezdi. Birazcık daha düşündükçe gerçekten de bu işin sorumlusunun Baş Müdürümüz olduğuna iyice inandım.

Evet, bana yapılanların tek sorumlusu Baş Müdürümüzdü. Ben değil suçlu oydu. Bana karşı suç işliyordu. Bile bile yapıyordu. Devletin ona emanet ettiği makama dayanarak görevini suiistimal ediyor, amacı dışında kullanıyordu. Büyük bir yanlış yapıyordu. Çevrem çok geniş ve güçlüydü, bu durumu duyarlarsa çok ayıp olurdu. Onun için Baş Müdürümüz yaptıklarının karşılığını benden muhakkak görmeliydi. Bir Emniyet Baş Müdürü, Doktoruna asla böyle bir muamele yapamazdı. Kendi konumundaki yüzlerce Baş Müdürden, tek örnek o olabilirdi. Yani bizim Baş Müdürümüz kendi sınıfında Münferit bir kişiydi. “Ülkemiz çok şanslı” diye düşündüm o an, “ya diğerleri de böyle olsaydı hayatı ülkede çekilmez hale getirirlerdi.”

Canım, için için yanıyordu. Aklıma gelen başıma gelmişti. Bu münferit kişilerin başı işte oydu. Bütün olanları Baş Münferit yaptırıyordu. Gündüzden bu yana, şubedeki görevlilerden hepsi bana karşı aynı sertlikte değildi. Bunlardan bir kısmı münferit davranıyor o da insana yetiyordu. Bu da münferit başının çok yüksek bir makamda bulunmasından kaynaklanıyordu. Münferit başının vur demesini münferit kişilerin öldür anlaması gayet normaldi. Çünkü münferit kişiler kendilerinden istenenden daha fazlasını başlarına sunmağa hazırdı. Böylece istikballeri daha da açık olacak, ilerde çok daha güzel yerlere gelebileceklerdi. Hem meslekte üstünün emirlerine itaat etmekte vardı. İşte şimdi burada bulunmam gayet normaldi. Bu münferit kişiler teşkilatımdan uzaklaşmadıkça herkes benim durumuma düşebilirdi.

Güçlü bir münferit başı yaratmak, siyasiler adına ülkemize yapılan en büyük kötülüktür. Hele ki bu Münferit Başı, bazı siyasi Kişilerce bulunmaz bir hint kumaşı gibiydi. Meslekte gelinmesi gereken en yüksek yere kadar adım adım ilerliyordu. Sonra da bir ilin valiliğine terfi edip yeniden İstanbul Emniyetinin başına vali unvanıyla dönecekti.

Nezarethane görevlisi, ikide bir gelip gözümün bezini bir üste bir alta çekip düzeltmeler yapıyor, arka bağlarının durumunu elle kontrol edip yerine oturuyordu. Ben bulunduğumuz boşluğun tuvalete giden ilk kapısının hemen yanındaydım. Böylece tuvalete geçip gidenlerden haberim oluyordu. Çünkü bana dokunmadan o kapıyı geçmeleri mümkün değildi. Bir ara dokunma metoduyla orada kaç kişi bulunduğunu saymak geldi içimden. Bir miktar saydıktan sonra unutmuşum. Vazgeçtim.

Peki, bu münferit başının derdi neydi bana karşı? Düşün, düşün gerçekten aklıma bir şey gelmiyordu. Gelenlerde komik şeyler. Bir gün eşinin şoförüne kızdığım bir olay, ya da lojman süremin çocukların okul tatillerine kadar uzatılması gibi basit istekler. Ne olursa olsun buraya getirilmeme değecek hiçbir şey bulamıyordum. Belki de birileri benim altımı oymaya çalışmış olabilirdi. Böyle birilerini de düşünemiyordum. Bir ara taramadan vazgeçiyorum ama ben buradayım. “Burası bana hiç yakışmıyor ben bunu hak etmedim.” diye düşünüyorum.”Eğer bir suçum varsa, bir Baş Müdürümüz olarak beni çağırıp, kulaklarımı çekmeli. Böyle rezil etmemeliydi beni değil mi? Duyduğu bir şey varsa olup bitenleri direk bana sorabilirdi. En doğru bilgileri benden alabilirdi. Beni kendisi gibi münferit kişilerin önüne leş kargası gibi atması hiçte şık olmadı. Ayıp oldu ayıp!”

Ben bunları düşünürken; “Hocayı götüreceğiz.” diye başlayan bir fısıldaşma duydum. Nezarethane görevlisi gözlerimi açtı, elimi sandalyeden kurtardı, serbest kalan elimi arkaya alıp diğer elimle birleştirerek kelepçeledi. Yanındaki kişi, “Benimle gel hoca” dedi. Saatim alınmıştı ama vakit bir hayli geçti. Artık hiçbir şey konuşmama gerek yoktu. Çünkü hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Münferit başı öyle istiyordu. Yanımdakilere hiç bir şey sormuyordum.

Aşağıda bizi bekleyen bir ekip otosuna bindik. Hiç kimse birşey konuşmuyordu. İlerledik. Bir kaç dakika sonra aracımız Haseki hastanesinin kapısından içeri girdi. Bu hastanede de çok tanıdık kişiler çalışıyordu. Bunlardan birinin gecenin bu saatinde beni kelepçelenmiş görmeleri benim için çok utandırıcı olacaktı. Etrafıma çok dikkatli bakıyordum. Tanıdık görürsem yüzümü dönecektim. Ekip bizi bırakıp başka işlerine gitmişti.

Acil kapısından girdik. Yanımdaki görevliyle bir köşeden bir köşeye birlikte dolaşıyor, bana “Vücudunda darp izine rastlanmamıştır, haricen sağlamdır!” raporu verecek bir doktor arıyorduk. Doktorlar, hemşireler oradan oraya koşuşturuyorlardı. Acil oldukça yoğundu. Bir doktor birilerine bugün 380 hastaya baktığını söylüyor, kendisine anlayış gösterilmesini istiyordu.

Yanımdaki görevli “Hocam beş milyon verir misin, muayene parası” dedi. “Ne parası ya, burada para verilmez” dedim. Aramızda küçük bir tartışma çıktı. Görevli

polis;

– Bu para gene meslektaşlarına gidiyor hocam.

– Hasıl yani!

– Döner sermayeden alıyorlar.

– Tutukladığınız hiç kimseden muayene parası alamazsınız. Çünkü her tutuklu devlet güvencesi altına alınmış sayılır. Her türlü ihtiyaçlarını da devlet karşılar!

– İyi ama burada alıyorlar.

– O zaman al şu beş milyonu, bana muayene makbuzunu da getir!

Görevli parayı aldı. Az sonra elinde bir makbuz ve bir miktarda parayla geldi. Hepsini, bana verdi. Makbuzumu inceledim, muayene ücreti 1.750.000 TL. yazıyordu. Bu görevli benden neden fazla para istemişti ya da benden neden muayene ücreti kestirmişti? Beş milyonun fazla bir önemi yoktu ama bu işte bal gibi bir yanlışlık vardı. Makbuzumu özenle saklamak üzere cebime koydum.

Bir doktor muayene etmek üzere beni çağırdı. Muayene odasında görevli kelepçeyi çözdü. Doktor bana dönerek;

– Herhangi bir şeyin var mı? Dedi.

– Nasıl yani!…

– Herhangi bir dayak yani vurma gibi…

            – Vücudumda görünen bir şey yok, vurma da yok ama dövülmekten daha beter durumdayım!

– Ne gibi?

            – Gündüzden beri aileme, çevreme dostlarıma rezil oldum!

            Doktorun gözü iyice açılmıştı. Gecenin ikisiydi. Çok yorulmuştu ama birdenbire canlanıvermişti.

– Ne iş yapıyorsun?

– Doktorum!

– Emniyetin doktoruyum…

Bu bilgiden sonra, muayene eden doktorum daha fazla İlgilenmeye başlamıştı. Biraz şaşkındı.

– Neler oldu?

            – Neler olduğu önemli değil ama şimdi şubeye gidince, gözlerimi bezle kapatıp elimi de bir sandalyeye bağlayacaklar. Şubede beni hep böyle tutuyorlar. Bu durumun çözümlenmesine yardımcı olmanı istiyorum. Meslektaşımın yüzü kızarmıştı, telaşla;

            -Şubede olup bitenlere karışmaya benim yetkim yok, ancak bu durum iyi bir şey değil.

            – Bu durumu raporuna ekle, kişiliğimi parçalamaya çalışıyorlar!

– Ama bu orayla ilgili bir durum, yapacağım bir şey yok.

– Senin görevine karışmıyorum ama bana müthiş bir Psikiyatrik travma yaşatıyorlar. Nedenini de söylemiyorlar!

– O zaman şikayetçi olmalısın.

– İyi de ellerinden kurtulamıyorum ki!

– Yapabileceğim bir şey yok.

Önündeki matbu raporu doldurarak görevli polisime uzattı. Birlikte odadan ayrıldık. Elinde tuttuğu kelepçelerimi bizi şubeye götürecek ekip gelinceye kadar ellerime takmadı. Belli ki içeride konuşulanlardan o da etkilenmişti. Hastane sınırları içerisinde özgürce dolaşarak bizi almaya gelecek ekip otosunu bekledik.”Hocam şunu takmam gerekiyor arkadaşlar geldi.” diyen görevli polisimi duymamış gibi davrandım. Bu kelepçe işinde onun da pek istekli olmadığını hissettim.”

Demek ki gündüzden bu yana bu kelepçe işini titizlik ve zevkle uygulayanlar geçekten münferit idiler” diye düşündüm.

Ekip otosuna binerken karanlığın azizliğinden kapı merdivenine ayağım takıldı ve minibüsün arka koltuğunun önüne düştüm. Arkamdan tutmaya çalışan bir kaç elin yardımıyla dizlerimin üzerine doğrulup, sonrada ayağa kalkarak sırama oturdum. Düşmemden utanmıştım. Dizlerim ve sağ omuzum ağrıyordu. Ama bundan şikâyetçi değildim. Şubeye gitmek istemiyordum. Orada gene esir olacaktım. Bundan kurtuluş yoktu, zaten emri verenler de şu an uykularındaydı. İkinci bir emre kadar o muameleye tabii tutulacaktım. Hem bu durumdan kurtulmam için Münferit başının sabah mesaisine başlamasını da beklemem gerekiyordu. Sabaha da fazla bir şey kalmamıştı. Minibüsümüz birkaç dakika sonra şubede oldu. Her taraf sessiz ve sakindi. Yine görevli polisimle birlikte serbestçe şube kapılarından geçerek nezarethaneye girdik. Bizi bekleyen Nezarethane görevlisi hemen yerinden kalkarak işaretle, “Otur hoca” dedi. Tekrar önceki yerime oturdum. Özenli bir şekilde önce gözlerimi bezle kapattı, sonra da bir elimi sandalyeye kelepçeledi. İş tamamdı, tam bir tutsaktım. Yine sinirlerim kabardı, içim daraldı. Suçlarımı düşünmeye başladım… Yoktu, yoktu!

Sabah olunca suçumu öğrenecektim ya da öğrenemeden beni serbest bırakacaklardı. Çünkü polisin sorgulamak için kişiyi tutma süresi yasal olarak bir gündü, o da sabahtan itibaren dolmuş olacaktı.

Bu gün Pazar artık. Birçok memur istirahatta. Hala konuyu bilmiyorum, ifadem de alınmadı. Acaba savcı ne zaman gelir?

Zaten burada tutulmam yanlış. Yerim belli, yurdum belli, iş yerim belli, üstelik iyi bir unvanın sahibiyim. Doktorum. Toplumda saygınlık gören bir mesleğim var. Bu nedenle bunlar beni ancak iki saat tutabilirler. Yönetmeliklerimiz kanunlarımız böyle diyor. Ama bunlar beni bir gündür tutuyor. Burada ters bir iş yapılıyor. Belki beni bugün de serbest bırakmazlar. Öyle olursa çok kötü olur. Burada bu şekilde durmak bir ölüm. Suçum olsaydı zaten çoktan söylerlerdi. O da yok. O zaman ben burada kalmaya daha devam edeceğim sanırım. Ama münferit başı bugün yapacağı işleri dünden sıralamıştır. İlk sıradaki işi belki de benimle olacak. Yeter artık, bu adamı bırakın evine gitsin diyebilir. Hakikaten yetti… Feleğimi şaşırdım. “Her şey olabilir, bekle de gör oğlum”

– Vallahi benim hiçbir kabahatim yok hoca.

– Kime diyorsun sen!

            – Sana, her şey olabilir, bekle de gör diyorsun bana hocam.

– Yok ya! Ben içimden konuşuyordum, demek ki sesli düşünmüşüm. Ben her şeyi biliyorum, sizlerle İşim olmaz.

– O zaman konuşma, akşamdan bir konuştun, bak

başına neler geldi. Ben seni böyle tutmak ister miyim.

Burada bizi de seni de izliyorlar.

– Bu durum izlenecek bir şey mi? Sus be kardeşim…

O da bende boş tartışmayı bıraktık. Bir müddet sonra yeniden hayal dünyamla baş başa kaldım. Ama bu defa düşünürken konuşmamayı öğrendim. Yoksa çok daha ilerilere gider, durup dururken başıma yeni işler alabilirdim. Boşu boşuna…

Nezarethane görevlisi yüksek sesle;

– Hadi beyler siparişler! diye seslendi.

Ben bundan hiçbir şey anlayamamıştım. Devamını beklemeye başladım.

– Herkes yiyeceklerini yazdırsın, kahvaltı zamanı geçerse yiyemezsiniz, diye devam etti.”Demek ki burada yiyecekler iyi çıkmayabiliyor. Bu nedenle herkes isteğe bağlı yiyecekler alabiliyorlar” diye düşündüm, burada böyle bir tolerans gösterilmesi çok iyi, hayret doğrusu.

İşin doğrusunu siparişler geldikten sonra anladım. Ben sipariş vermediğim için, bana yemek getirilmedi. İsteyenlerin siparişleri dağıtıldıktan sonra, paraları toplanmaya başlandı. İşin aslını şimdi anlamaya başlamıştım. Yeni gelen bir tutuklunun üst araması nezarethaneye gelmeden yapılıyor, cebinde olanlar, olan para miktarlarıyla birlikte tutanağa geçirilerek, nezarethaneye getirildiğinde parasının bir kısmı tutukluya geri veriliyordu. Bu paradan tutuklu harcamasını yapıyor, buradan çıktığımda ise aynı tutanağa kendi el yazısıyla “Paramın tamamını aldım” diye yazdırarak imza ettiriyorlardı. Hâlbuki tutukladıkları şahıslar parasının bir kısmını kaldıkları sürece burada harcamış oluyorlardı.

Bana da böyle olmuştu, nezarethaneye geldikten sonra dışarıda zabıtlara geçirilen paramdan bir kısmını, “Bu sana yeter hoca” diyerek bana geri vermişti nezarethane görevlisi. Ben akşam ki muayene ücretini de cebime konulan bu paradan vermiş, param eksildiği halde nezarethaneden ayrıldığımda üst arama tutanağına, “Paramın tamamını aldım” diye yazarak imza etmiştim.

Hâlbuki buradaki herkes devletin güvencesi ve koruması altındaydı. Belki de devletin tasarrufa gitmesiyle, bu karar alınmış olabilirdi. Ancak orada günlerce tutulan insanların üzerinde parası bulunmayanlar olabilirdi. Bu insanlar günlerce aç mı kalacaklardı. Yok… burada bir terslik vardı. “Bugün nasıl olsa gideceğim belki de yeni yemek siparişlerine şahit olmayabilirim, eğer olursam da siparişlerin nasıl yapıldığını daha iyi anlarım” diye düşündüm.

Ben karanlıktan kurtulamadım ama artık her taraf aydınlık olmalıydı. Çünkü herkes sabah kahvaltılarını ya-palı çok oldu. Saatlerdir birilerinin gelmesini bekliyorum. Kimse benimle ilgilenmiyor. Suçumu hala bilmiyorum. Merak etmekte bir eziyet. Çaresizim, yalnız ve mutsuzum. Doğan güneşin aydınlığını göremiyorum. İç çekiyorum. Zor kullanıyorlar. İstediğimi yapamıyorum. Eşime, çocuklarıma akrabalarıma ve dostlarıma insafsızlık bu.

Zaman zaman nezarethaneden çıkartılan tutuklular hala geri dönmediler. Demek ki önce onlar ifade verip yollanıyorlardı ve sıra bana gelmek üzereydi, nezarethane kapısından bir gürültü, bir ses geldi. Bir tutuklu ağlıyor, tıslıyor, önümden geçerken düşüyordu, nezarethane görevlisi ona “Kalk ulan, hadi bakim yerine” dedi. Yerdeki kişi “Kurban olim komiserim, ayaklarım” diye karşılık verdi. Anlaşılıyordu ki adam ayaklarının üzerine basamıyordu. Yüzüm o tarafa dönüktü ama onları göremiyordum. “İşte bu gelen ilk posta. Bizimkiler ayaklarıyla uğraşmışlar, bakalım daha neler gelecek.” diye düşündüm. Bu vaka yerine konuldu. İfadesini veren gelmeye başladı. Bir diğeri daha “Abiii… Midem abi” diye inliyordu. “Doğrul ulan, adam gibi yürü” dedi görevli memur. “Tamam abi, ne olur elimi bırak, kendim yürürüm” dedi tutuklu. Bir süre sonra birisi daha nezarethaneye getiriliyordu. O da kusacakmış gibi böğürüyordu. Böğüre böğüre yerine konuldu. İçimden bu da ne olabilir, böylesini de görmedim” diyordum. Az sonra bir görevli onun yanına yaklaşarak, “Su içer misin, su vereyim mi?” dedi. O da bir taraftan yeniden kuvvetle böğürerek, “İçmem abi o su değil idrar idrar.” dedi. Benim de içim birden tuhaflaştı. Yüzüm ekşidi. Gerçekten öyle miydi? Bu kişiye idrar mı içirilmişti. “Günahı boynuna ama bu doğruysa yapmayın beyler yapmayın.” diye içimden haykırmak geliyordu. Başkalarının ızdırabını dinlemekte insana acı veriyordu. Ben buradan gitmeliyim yahu! “Hem de çarçabuk, biran önce” diye düşündüm.

 Bir türlü bana sıra gelmiyordu. “Ne olacaksa olsun artık” diyordum içimden. Sürekli oturmamdan kaynaklı, kıçımın ağrılarından bayağı rahatsız olmuştum. Sanki kalça kemiklerim kuru sandalyeye yapışmış gibi ağrıyordu. Sol bileğimdeki kelepçe de canımı iyice acıtmaya başlamıştı. Sağa sola kıpırdadım, kelepçe yerini ovdum. Ağrılarımı azaltmaya çalıştım. Ağrılarım gittikçe daha da artıyordu.

Nezarethane kapısından zaman zaman sesler geliyordu. Ancak kayda değer bir ses yoktu. Bunlar ifadelerini vermiş ya da yeni tutuklanmış olan şahıslardı. “Paran ne kadardı senin, al bakim şu kadarını, bu sana ancak yeter” diyordu birilerine nezarethane görevlisi. “İşte bu yeni geldi buraya” diyordum kendi kendime. Bugün bayağı olmuştu yeni gelenler.

Birileri Nezarethane görevlisine “Saat kaç oldu acaba” diye sordu. Bu sakin ve nazik birilerinin sesine benziyordu. “Ne yapacaksın saati sen” diye seslendi görevli. Diğer kişi “İlaçlarım var” dedi. “Ne ilaçlan?” “Ben şeker hastasıyım da” dedi meçhul kişi. Bana göre meçhul bir kişiydi, ancak polisin onun her şeyini bildiğinden şüphem yoktu. Nezarethane görevlisi “Saat kaçta ilacını alacaksın” dedi; O da “Saat altıda” diye yanıt verdi. “Almasan da olur” dedi görevli. Birden ben araya girerek “Olmaz olmaz, almasa olmaz o hasta ilacını devamlı kullanmak zorunda” dedim. Görevli de “Daha yarım saatin var” dedi. Şeker ilaçlarını isteyen kişi “Siz doktor musunuz abi” diye seslendi nazikçe. Herhalde söze karışmakla hata etmiş olabileceğimi düşünerek sustum, ona cevap vermedim.

Demek ki saat beş buçuktu. Akşam olmuştu yine ve ben hala verimdeydim. Gün boyu buradan çıkarılmayı boşu boşuna beklemiştim. “Bu ikinci günüm. Evdekiler şimdi beni iyice merak ediyorlar. Onlara benim burada sağ ve sıhhatte tutulduğumu bildirmeliyim” diye düşündüm. Nezarethane görevlisine:

– Eve bir telefon açabilir misiniz? Dedim

            – Olmaz hoca! Buradan dışarıya telefon açmak yasak, dedi.

– O zaman diğer odaların birinden açın, dedim.

            – Ben buradan dışarı çıkamam,   yasak! Diye karşılık verdi.             

Sustum. Burada olduğumu haber verme özgürlüğüm de yoktu. Halbuki dün aileme şubeye kadar gidip ifademi verir gelirim, belki de bu gün şubede kalabilirsem hiç kimseye haber verme, çocuklara da Ankara’da olduğumu söylersin diye evden ayrılmıştım. Şimdi süre sabahtan beri bitti. Evdekiler telaşlanabilir, hayatımdan endişe edebilirlerdi. Hem kendilerine polis süsü vererek evden adam kaçıran kötü niyetli kişileri de gazete ve haberlerde duyuyorduk. “Ben buradayım, ailemin endişe etmesine gerek yok” diye seslendim. Cevap yoktu. Burada derdini anlatmana gerek yoktu. Ne güzel oturuyordum, nereden aklıma geldi bu, şimdi rahatsızlığım biraz daha arttı. Huzurum iyice bozuldu. Birden nezarethane görevlisi;

            – Hadi beyler yemek siparişleri, herkes yazdırsın! Diye seslendi.

Dünden beri ne yemiş ne içmiştim. Ama hiç açlığımı hissetmiyordum. Burada yemeklerin parayla olduğunu anlamıştım. Cebimde paramda vardı, nezarethane görevlisi tamamından bir kısmını vermiş cebimde duruyordu. Buraya “Polis Eylem Laboratuarı” diye kendimce bir isim bulmuştum. Kendimi de Polis Eylem Laboratuarı’nın izleyicilerinden biri olarak kabul ediyordum. Şimdi Eylem başlamıştı. Laboratuardaki çalışmaları zevkle izleyecektim, nezarethanedeki görevli sayısı şimdi iki olmuştu. Birisi nezarethanedeki odaları tek tek dolaşarak siparişleri yazıyor, arada bazı siparişçilere de yemekler konusunda bazı tavsiyelerde bulunuyordu. “Sen dürüm ye oğlum, burada kendine iyi bak, yanındakini de aç bırakma, kader arkadaşısınız, ona da bir çorba yedir.” Bazı odalara daha çok tavsiyeler yapıyordu. Siparişleri toplayan görevli en son bana;

– Sen ne yiyeceksin hoca! diye sordu.

            – Hayır, hiçbir şey yemem dedim.

– Senden para alınmaz, ne yiyeceksen söyle! dedi.

            – Hayır hayır, gerçekten yemem, hiç açlığım yok, diye karşılık verdim.

– Sen bilirsin, dedi görevli.

Siparişleri getirmek üzere çıktı gitti. Dünden bu yana hiç uyumamıştım. Hiç de uykum gelmiyordu. Hâlbuki uykuyu sevenlerden birisiydim. Birden gözlerimin açılmaya çalışıldığını fark ettim. İkide bir görüp görmediğimi kontrol edip gözlerimi iyice kapatmaya çalışan nezarethane görevlisi, şimdi bu bezi iyice çıkarmıştı. Önce benden bir buçuk metre uzaktaki pencereye doğru baktım. Dışarısı kapkaranlıktı. “Demek ki buradaki cezamda bir indirime gidildi, iyi halimden!” diye düşündüm. Askılıktan bir elbisenin düşme sesini duyduğumda, dönerek o yöne baktım. Orada hiç görmediğim iki sivil şahıs beni izliyordu. Suratlarına dikkatle baktım, yüzlerini arkaya çevirdiler. Buna hiç anlam veremedim. Beni teşhis etmek için getirilmiş olabilirlerdi. Sonradan öğrendiğime göre, bunlar Asayiş Şubesinde çalışan iki polis memuruymuş. Bir gün yakaladıkları kişilerden rüşvet alarak serbest bırakmışlar, mağdur edilen kişi de bunlar hakkında şikâyetçi olmuştu. Rüşvet vererek kurtulan şahıslar, mağdur edilen kişiye daha çok zarar verip, polise verdikleri rüşveti de mağdurdan istemişler, rahatsız edilen mağdur da yeniden şikâyetçi olunca, diğerlerinin polise rüşvet verdikleri ortaya çıkmıştı. Polislerde rüşvet suçlamasından kurtulmak için çareyi ben de aramış, yakaladıkları bu şahısları benim tavassutum ile serbest bıraktıklarını beyan etmişlerdi.

Yok! Asla! Böyle bir suçlama benim buraya getirilmemi gerektirmezdi. Ne olursa olsun benim tavassutumla görevliler görevlerini bırakamazdı ve onlar görevlerini yapmak zorundalardı. Eğer böyle ise o şahıslar hakkında ne gibi işlem yapıldı. Birisinin tavassutu ile görevlerini yapmayıp suç işlemişler suç.

“Evet, Münferit Başı, beni dünden beri aileme, çevreme, işyerimdeki çalışanlara karşı küçük düşürdün, onlara beni aşağılattın, insanlık onurumu kırdın, incittin, beni incittin. Şimdi de gözlerimi kapatıp elimi bir sandalyeye bağlattın.” Böyle yaparak sen bu teşkilata zarar veriyorsun. Bu teşkilata ve ülkeme zarar veriyorsun. Ben bu teşkilatın öz evladıyım. En kıymetli mesleğimi ben bu teşkilata adadım. Yazık etmedim, ancak sen benim mesleğime yazık ettin. Beni teröristlerle arkadaşlık yapmakla nasıl suçlamışsın, daha neler neler. Bu konulara ileride döneceğiz.

            İki sivil şahıs telaşla yüzlerini benden saklamaya çalışırken, nezarethane görevlisi de masanın üzerine koyduğu bezi çarçabuk alarak yeniden gözlerimi kapatmaya çalıştı.

Belki de birileri düştükleri bir durumdan kurtulmak için adımı kullanmış olabilirlerdi. Ama bu nasıl bir durum olabilirdi? Hiç bir şey aklıma gelmiyordu. Bu durumu da münferit başı fırsat olarak değerlendiriyor, beni bu yüzden çok ağır baskı altında tutuyor olabilirdi. Ama ne olursa olsun, hiçbir durum benim bu kadar acı çekmemi gerektirmezdi. Bunu yapmak için, sadece münferit olmak yeterdi. Gerçekten de gördüğüm ve tanıdığım aynı makama yükselmiş kişiler içerisinde o ayrı bir kişiydi. Onu diğerlerinden farklı kılan özelliklerinden birisi ilk ve tek örnek olarak kendi doktoruna kötü muamele yaptırmış olmasıydı. Kim bilir bunu kendisine bir gurur olarak ta görebilirdi. Sonrasında da beni çağırıp “Olanlardan üzgünüm, kusura bakma doktorum” dediği de olmadı zaten.

“Elim kolum bağlı, kapalı bir yerde tutuluyorum, hiç kimseye hiçbir şey yapacak durumda değilim ama bunun sonrası da var. Allah kerim diyordum. “Zaten yaptığını yanına kar bırakırsam, aileme ve arkadaşlarıma karşı iyice küçük düşmüş olurum. Onların gözünde onursuz bir kişi olurum. Gençlik yıllarımızdan bu yana, arkadaşlığımız, dostluğumuz sımsıcak devam ederken, bu duruma sessiz kalmam şimdi çok üst düzeylerde görev yapan bu arkadaşlarımı da üzebilir, hatta her türlü ilişkilerimiz bitebilirdi. Hayatımda hiçbir dostumu kaybetmeyi düşünmemiştim. Ama şimdi bağlıydım.

Bir anda nezarethane görevlisi hareketlendi. Dışarıdan birileri gelmişti. “Koy bakalım masanın üstüne.” Dedi bir memur. “Su almayı unutmuşum” dedi diğeri. “Ha şimdi anlaşıldı bu yemek siparişlerini alan görevliydi, Şimdi dağıtım için hazırlık yapıyorlardı. “Laboratuar işlemleri şimdi başlayacak, servisi izlemeye hazır olmalıyım” diye düşündüm. Olup bitenleri kulakla takip etmek zorundaydım. “Şimdi kulaklarını dört aç olacakları dikkatle dinle” diye talimat verdim kendi kendime.

Siparişler tek tek sahiplerine dağıtılmaya başlanmıştı. “Senin ki neydi diye birilerine sordu görevli. “Dürümdü” dedi o kişi. “Tamam, borcun yedi milyon” dedi görevli. “Bozuk paran yok mu?” diye sordu görevli. “Üstü kalsın komutanım.” dedi aynı kişi.

Demek ki burada önce siparişleri alıyorlar, sahiplerine verdikten sonra da parasını alıyorlar diye düşündüm. Çok sağlam iş yapıyorlardı. “Burada dürüm biraz pahalı gibi ama demek ki yanında daha bir şeyler de var” diye düşündüm. Görevli bir taraftan da para toplamaya devam ediyordu. “Senin ki” diye sordu görevli. “Sandviç abi” dedi birisi. “Senin borcun da dört buçuk milyon.” dedi görevli. “O kadar param yok abi” dedi o kişi. “Kaç paran var oğlum?” dedi görevli, O da “İki buçuk milyon” dedi. “Neyse olsun, ver bakim.” dedi ona.

“Allahallah çok para yahu” diye düşündüm. Sandviç yediğimi pek hatırlamıyordum ama sandviçin ne olduğunu iyi biliyordum. Burada ona değer biçilen bu rakamlar çok paraydı. “Demek ki burada her şey pahalı” dedim.

-Yok hocam yok! dedi görevli.

  “Eyvah! Gene sesli düşündüm, ben ne yapıyorum, uslu uslu otursana” diye kendi kendime söylendim. Görevli yine;

– Ne yiyeceksen söyle hoca, senden para alınmaz yeter ki sen iste! dedi.

– Sağ olasın! dedim. Fazla konuşmak istemiyordum.

– Söyle söyle, çekinme dedi.

– Hiçbir şey canım istemiyor, hiç aç değilim, burada bulunmayı kabullenemiyorum dedim.

İkimiz de susmuştuk. Nezarethane görevlisi masasında bir durum tutanağı hazırlamıştı. İmza etmem için gözlerimin bezini açtı.

– Ne için bu! dedim.

– Şubede yemek yemediğin için! dedi.

– Tabi tabi! dedim.

Okuma gereği bile hissetmeden imzaladım tutanağını. Görevlilerde haklı idi. Tutukluların başlarına bir şey gelse onlardan hesap sorulurdu. Gerçekten çok mesuliyetleri vardı. Benden böyle bir imza almaları da haklarıydı.Hazır gözüm açılmışken odalara bir göz attım. Görebildiklerimden kimi yemeklerini bitirmiş, kimi de iştahla yemeye devam ediyordu. Kısacık bir manzara izlemekte beni o an mutlu etmişti. Gözlerim tekrar bağlandı. Yeniden iç dünyama dönmüştüm.

Tutuklulardan birisi “Komutamın bakar mısın?” diye seslendi görevliye. O da “Ne var ulan.” dedi. “Dürüm isteyecektim de.” dedi. Görevli de “Ne dürümü yavrum, bu saatte dürüm mü olur.” dedi. Görevli tutukluya doğru giderken o tarafta biraz gülüşmeler duyuldu. Görevli “Hadi bakim sen bir tuvalete git de gel.” diye seslendi.

            “Burası çok ilginç bir laboratuar hakikaten, sonrası daha da ilginç olabilir.” diyordum kendi kendime. “Baksana tuvalete gitmek için adamcağız görevliye bir dürüm parası verdi.” diye içimden kıs kıs gülüyordum. Dünden beri ilk defa gülmeye başlamıştım. Bu espri bana iyi gelmişti. Şimdi farklı şeyler aklıma gelmeye başladı. Bir süre önce bu şubenin tuvaletinde bir kişinin kendini asarak intihar ettiği haberlerini dinlemiştim. Bütün kanallarda aynı haber okunuyordu. Ben şimdi olay yerindeydim. Bir inceleme yapabilirdim. Nezarethane görevlisine:

– Bir tuvalete gidebilir miyim! Dedim. O da:

– Tabi hocam ne demek, dedi.

Bağlandığım yerden elimi çözdü ve bir elimden tutarak beni tuvalete doğru götürdü. Tuvalete yakın bir mesafede iken gözümdeki bağı da çözdü. Tuvaletin kapısı sökülmüştü. Yüksekliği de normalinden çok aşağıdaydı. Nerdeyse kafam üst tavanına çarpacak kadar aşağıdaydı. Oturmak istedim, pantolonumu gözerken nezarethane görevlisinin başımda beklediğini Fark ettim,  birden doğruldum ve oturmaktan vazgeçtim, normalde umuma açık tuvaletlerde bile yakınımda bir kişi çişini yapıyorsa ben yapamazdım. Şimdi birisi beni izleyecek, ben de tuvaletimi yapacaktım. İki günden beri hiç tuvalete çıkmamıştım ama böyle bir ihtiyacı da hiç hissetmemiştim. Sırtımı görevliye dönerek, düşmemesi için sol elimle pantolonumun kemerini arkadan sıkıca tuttum ve sağ elimle de fermuarımı açtım. Bir süre bekledim, sonunda çişim gelmeye başladı.   Ooh!   Gittikçe rahatlıyordum. Üzerimdeki yük azaldıkça, kasık ağrılarımın da azaldığını hissettim. Kafamı zevkle kaldırmış bükük dizlerim üzerinden tuvaletin her yanını izliyordum. Kafanın bile giremeyeceği küçücük  bir  penceresi   vardı.   Duvarları dümdüzdü, tavanında da hiçbir özellik yoktu. Yan duvarında küçük bir lağım borusunun çıkıntısı gözüküyordu. Bundan da hemen üstte başka bir Katın tuvaletinin olduğu anlaşılıyordu. Buranın bir intihar yeri olabilmesi asla mümkün olamazdı. Adli tabiplik yıllarımı hatırladım. Burada olduğu iddia edilen hiçbir intihar vakasına, bu incelemeden sonra ben olsam rapor vermezdim. Asılmak isteyen kişi boğazına taktığı ipi tavana ya da yan duvarlarına bağlayacak hiçbir şey bulamazdı. Bulduğunu bir an düşünsek bile, kendini aşmak isteyen kişinin bu seferde ayaklan tuvalet kapısının önüne kadar gelecek, bacaklarını da kalçadan kırarak poposunu iyice tuvalet deliğine kadar yaklaştırması gerekecekti. Kaldı ki tuvalete gelen her şahıs, nezarethane görevlisi tarafından, işi bitinceye kadar açık olan kapıdan izleniyordu. Buraya girenin tuvaletini yapmasından başka şansı yoktu.

Tuvaleti gördüğümde kafam iyice karışmıştı. Çişim bittiğinde amma da rahatlamıştım. Bundan sonra bu tuvalete bir daha gelmemek üzere nezarethane görevlisiyle birlikte oradan ayrıldım. Yerime oturdum. Bitkin ve moralsizdim. Gözüm kapatılıp, elim sandalyeye bağlandıktan sonra, biraz önce yaptığım inceleme sonucu elde ettiğim müthiş bir soğukkanlılıkla, ayak ayaküstüne koyup düşünmeye başladım. Bu olayı sesli düşünmemeye dikkat ediyordum: Kısa bir inceleme ve uzunca bir çişten sonra duygularım karma karışık bir hal almıştı. Derinlemesine düşüncelere dalmıştım.

Aniden nezarethane görevlisi gözlerimdeki bağı çözdü. Serbest duran elimle gözlerimi ovuştururken, kapı tarafında bitkin ve ağlamaklı bir sivilin suratıma doğru baktığını gördüm. Bu kişiyle bir süre bakıştık. Elini ovuşturuyor, gözlerindeki yaşı silmeye çalışıyordu. Tanımadığım bir kişiydi. Buna da benim yüzümü gösteriyorlardı. Yani beni teşhis edip edemeyeceği soruluyordu. Yüzümü yeniden karşımdaki pencereden yana çevirip dışarının karanlığını İzlemeye başladım. Az sonra da görevli yanıma yeniden gelerek gözlerimi kapattı. Bu bir yüzleştirmeydi, ancak yüzleştirme böyle olmazdı. Çünkü yüzleştirmede şahıslar çıplak gözle birbirinin yüzüne baktırılmazdı. Onurum bir kez daha incinmişti. Kapıdan hafif bir ayak sesiyle birlikte nezarethane görevlisinin sesi işitildi.

Nöbeti devralmak üzere yeni bir Nezarethane görevlisi gelmişti. “Ooo… nerede kaldınız ya” dedi eski nöbetçi. “Hiç sorma ya bir iş bitirdik” dedi yeni gelen. “İyi iyi” dedi eskisi. “Ver bakim şu listeyi nezarette kaç kişi var.” dedi yenisi. İncelemesini yaptıktan sonra da: “Biz size bir Cumartesi-Pazar nöbetinde bunun üç katı kadar adam bırakıyorduk.” dedi yeni gelen görevli.

Yeni gelen görevli nezarethanedeki tutuklu sayısını beğenmemişti. Daha fazla olmasını istiyordu. Durumdan bu anlaşılıyordu. Peki bu ne işine yarayacaktı acaba. Buldum, şimdi yemek siparişi alma işine o bakacaktı. Dürüm siparişlerini alırken, onun da iştahı açılacaktı belki de. Günahı boynuna. Yeni gelen nöbetçi yüksek sesle yanındakine:

– Kim ulan bu! dedi.

– Doktor Erdoğan! diye cevapladı eskisi.

– Bizim doktorumuz değil mi? Dedi yenisi.

            – Evet Çevik Kuvvetteki doktorumuz! dedi eski nöbetçi

– Ne işi var ulan bunun burada?

Sustular. Yeni gelen nöbetçi beni tanıyan bir kişiydi. Onu göremediğim için tanıyamadım. Ama benimle burada karşılaşmasından çok rahatsız oldum. Burada savaş esiri gibi karşısında olmaktan iyice utandım. Şimdi benim şubedeki halimi, şubede tutulduğumu bilmeyen kalmayacaktı. Haberleşmenin en hızlı olduğu kurum bizim teşkilattı. Zaten yeterince rezil olmuştum, şimdi de bu halimden herkes haberdar olacaktı.

Bir sonraki gün pazartesiydi. Ve benim işimde olmam gerekiyordu. Ancak vaziyete bakılırsa bu çok zordu. İşimin başında olmamam durumunda, “Göreve gelmedi.” diye tutanak tutabilirlerdi. Ben zaten şubenin tek doktoruydum. Benim olmamam durumunda orada işler dururdu. Muhakkak yarın orada olmam gerekiyordu. Ancak daha İfadem bile alınmamış, suçum bile söylenmemişti. Buradaki işimiz çok sürecek gibiydi.

Yeni gelen nezarethane görevlisi tek kalmıştı. Zaman zaman önündeki listeden isimler okuyor, odalardaki tutuklular da “Burada” diye karşılık veriyordu. Sonra da “Uyumayın ulan burası otel mi?” diye söyleniyordu görevli. Tutuklulardan birisi “Komutanım sigara” diye seslendi. O da “Ne sigarası lan” dedi. Biraz sonra o tarafa doğru giden görevli, “Hadi bakim sen tuvalete” dedi. Tutukluların hiçbirinde sigara bulunamazdı. Sigara dumanı da hiç koklamıyordum. Komutan ile sigara arasındaki ilişkiyi düşünmeye başladım. Sonra da elimde olmayarak tek başıma bir kahkaha attım. Buradaki tutuklularla görevlilerin birbirleriyle ne kadar iyi geçindikleri geldi aklıma. Beni saymasan buradaki herkes halinden memnun gibiydi. Nezarethane kapısından yine ayak sesleri yine bir gürültü geldi. “Çıkar ceketini buraya as”, “Üzerindeki paranın hepsi bu mu? Önceki gelişinde yirmi bin dolar vardı üzerinde, şimdi niye bu kadar az? Al bakim şunu cebine koy, bu sana ancak yeter.” diyordu görevli.

İşte bu gelen yağlı müşterilerinden diye geçirdim aklımdan. Bundan sonra o da burada dürümle beslenecek diye kıs kıs gülmeye başladım.

– Ne o hoca, bir durum mu var dedi nöbetçimiz.

Yorum yapmadım elbette. Şimdi susma hakkımı kullanıyordum. İşlem tamamdı. Yeniden yerine oturmuştu görevlimiz. Oradan yine başladı isim okumaya. “Yine tuvalete bir kişi gönderecek” diye geldi aklıma. Kendimi tutamadım, bastım kahkahayı birden. Görevlimiz yanıma geldi, gözlerimi iyice kontrol ettikten sonra iyice kapattı ve arkadan bir güzel sıkarak gitti.

Tuvalete her giden mutlaka bana çarparak gidiyordu. Çünkü tuvaletin yolu benim oturduğum kapının önünden geçiyordu. Buraya oturduğumdan beri o kadar çok geçen olmuştu ki bu geçitte bulunmaktan bayağı rahatsız olmuştum. Ama burada görevli olmak insana zevk verebilir diye düşündüm.

Önündeki listeden yeniden isim okumaya başlayan görevli bu defa tanıdık bir isim okumuştu. “Burada” diye karşılık veren bu kişinin sesini de tanıdım. Birden irkildim. Bu kişi oto alım satımıyla uğraşan işini de çok büyütmüş bir kişiydi. Belki de sabahtan beri kaç defa tuvalete gitmişti. Ben göremiyordum ama o beni çoktan

görmüş ve ibretle izlemişti. O ana kadar ben onun gözünde çok güçlü birisiydim. Onunla iki ay kadar önce tanışmış, bu süre içinde yalnızca bir kez görüşmüştük.

Henüz arkadaşlık yapacak kadar samimi değildik. Tanışmamıza da bir polis memurum vesile olmuştu:                   

Bir gün acilen paraya ihtiyacım olmuştu. Arabamı satmaya karar verdim. Telefonlarıma kulak misafiri olan yanımdaki çalışanlardan bir polis memurum gelerek,

– Arabanı mı satacaksın hocam? Dedi.

            – Evet Mete, peşin para verebilecek bir tanıdığın varsa söyle! Dedim.

– Senin araban iyi hocam herkes alır, dedi.

– Varsa tanıdığın, peşin para arabayı götürsün, dedim.

– Hocam ben bir arayayım, sana bildireceğim, dedi. Telefon açmak üzere dışarı çıkan memurum beş dakika kadar sonra geldi.

            – Tamam hocam bir galerici arkadaşım var. Peşin para arabanı alacaklar. Öğle yemeği için de bizi bekliyorlar: Öğle arasında bir gidip geliriz, hem yerleri de bize çok yakın, beş dakika sürmez, dedi Mete.

– Sağlam mı bunlar Mete? Benim kaybedecek hiç zamanım yok. Arabayı aldığım servisi de aradım, onlar da alacaklarını söylediler, dedim.

– Yok hocam yok, galerici arkadaşların parası çok, dedi memurum.

– Tamam Mete, seninkilere gidelim o zaman, dedim.

            Hem böylece yanımdaki çalışan memurumu da kırmamış oldum. Birlikte arabama atlayıp söz ettiği arkadaşlarına geldik. Burası oldukça büyük bir yerdi. Oranın patronu galericinin odasına girerek oturduk. Az sonra odasına gelen galericiye memurum beni göstererek;

– Doktor Erdoğan, hocam bizim şubenin doktoru, dedi. Bana dönerek.

– Bu da buranın patronu Seyit bey, diye tanıştırdı bizi memurum.

Seyit beyle karşılıklı selamlaştık, memnuniyetimizi belirttik.

Seyit beye hitaben:

– İsterseniz arabaya bir bakın! dedim. O da;

– Bir yemek yiyelim bakarız, dedi.

– Olmaz, acelem çok.

– Nasıl yani.

            -Eğer araba size uymazsa servisine vereceğim, bekliyorlar.

Hep birlikte arabanın yanma gittik. Seyit bey ve çalışanları arabamı iyice incelediler. Kendi aralarında arabaya bir değer biçmeye başladılar. Az sonra Seyit beyin odasına yeniden döndük. Bir yemek yememiz için ısrar etti. Ancak “zamanımız yok, başka zaman yeriz” diyerek teklifi reddettik. Seyit bey.

– Doktor Bey, aracın üç milyar altı yüz milyon lira eder, ancak biz sana iki yüz milyon lira daha fazla vereceğiz, dedi. Bende;

– Olmaz, hadi hemen gidelim, dedim Mete’ye. Seyit bey;

– Oturun bakim doktor Bey, bu araca servisi ne veriyor, dedi. Ben de;

– Dört buçuk milyar dedim, arada çok fark var. İki bin dolardan fazla.

– Vallahi şu an bizdeki para bu kadar, dedi Seyit bey.

– Bize müsaade, biz gidelim, dedim.

– Senin işini ne kadar para görür, dedi Seyit bey.

– İki buçuk milyar dedim.

            – Senin işini biz görelim, sizi boş göndermeyelim, dedi.

– Nasıl yani! dedim.

– Ben sana ihtiyacın olan parayı vereyim. Sen bunu bana ne kadar zamanda geri verirsin, dedi.

– Hayır borç para almam, arabamı alacaksanız alın, dedim.

            “O zaman şöyle yapalım” dedi Seyit bey ve devam etti, “ben size bu parayı vereyim, siz işinizi görün. On güne kadar bu parayı geri bana verirseniz mesele yok. Veremezsen on gün sonra arabanı üç milyar sekiz yüz milyondan kabul eder geri kalan bir milyar iki yüz milyon liranı eline veririz. Bu arada arabanı da belki de satmamış olursun”

Hakikaten bunu dostça söylüyordu. Acelem olmasa o kadar tutarında hisse senetlerimi de satar, iki gün sonra bankadan paramı çekerdim. Seyit beye:

-Yani siz bu iki buçuk milyarı bana kapora olarak mı vereceksiniz dedim. O da;

            – Evet, öyle oluyor, on gün sonra iade edemezsen araban gidecek ha, diye espri yaptı…

– Peki öyle olsun! dedim.

Aramızda bir sözleşme imzaladık. İki buçuk milyar lirayı alıp, ödememi yapmak üzere oradan memnuniyetle ayrıldık. Yolda memurum Mete’ye teşekkür ettim. O da işimi yapmış olmaktan mutluluk duyuyordu.

O gün ne iyi olmuştu. On gün sonra Seyit beyin iki buçuk milyar lirasını iade etmiş arabamı satmaktan vazgeçmiştim. Parasını iade ettikten sonra bir daha da görüşememiştik. Sadece polis memurum vasıtasıyla birbirimize selam gönderiyorduk. “Hayret… Seyit bey şimdi burada, nezarethanede. Beni de buraya getirdiler. Birbirimize mahcup olduk. Ne işimiz olur bizim burada” diye düşünüyordum.

Sonradan öğrendiğime göre, bana yapılmak istenen suçlamayı Seyit bey olduğu gibi reddetmiş, doğru bildiğinde direnmişti. Bu nedenle de ifadesini aldıkları halde, Seyit beyin ifade tutanağını dosyasından çıkarıp yok etmişlerdi polisler.

“Komutanım” diye seslendi bir tutuklu “Gene ne var ulan” dedi nezarethane görevlisi ona. “Su var mı?” dedi tutuklu. “Ne suyu lan, burada su ne gezer.” dedi görevli ve o tarafa doğru yürüdü. “Al bakim ulan, şu iki buçuk milyon” dedi bizim görevli.

Su da çok pahalı geldi bana, ona da güldüm:

– Niye güldün hoca! Dedi görevli.

– Vallahi burası İstanbul’un en pahalı büfesi, dedim.

            – Ne yapalım hoca! Cebimizden mi verelim bunların parasını, dedi görevli.

İçimden “Baksana çok meşru imiş” dedim. Yine nezarethane kapısında meydana gelen gürültüyle birlikte, nezarethane görevlisi gözlerimi açmak için davrandı. Etrafıma baktım, herkes tek tek dışarı çıkarılıyordu. Elimin bağının da çözülmesiyle ben de tutukluların arasına karıştım. Nezarethane çıkışındaki koridorda iki sıra halinde dizilmemiz istendi. Sonra da birkaç görevli yan yana gelen her iki tutukluyu birbirlerine kelepçelemeye başladılar. Gözüm birden ön sıralardaki Seyit beye ilişti. Dikkatle ona doğru bakıyordum. Dönerse yüzümü ters yöne çevirecektim. Dört görevli ile birlikte aşağıya indirilerek bir minibüse bindirildik. Minibüsü tıka basa doldurmuştuk. Vakit oldukça geçti. Gecenin bu saatinde bizi nereye götüreceklerdi acaba. Minibüsümüz hareket etti. Bu yolculuğun nereye olduğunu oldukça merak ediyordum. Ön koltuktaki görevlilerden birisi bizlere dönerek:

– Bana bakın, doktor sorduğunda hiç kimse bir şeyim var demeyecek, yoksa oyarım ha! Sen ulan Zago ağzım açarsan iyi düşün yine şubeye geleceksin…

Minibüste sesler yükselmeye başladı. “Tabi abi, şubede bize hiçbir şey yapılmadı, oncacıktan ne olacak” diyorlardı.

            Durumu anlamıştım. Doktor raporu için hastaneye götürülüyorduk. Ama benim ne işim vardı. Dün akşam ben doktor raporu almıştım. Hiçbir yerde her gün tutuklular doktor raporu için götürülmezdi. Bu gereksiz bir işlemdi. Tutuklu bir girişte bir de çıkarken muayene ettirilirdi. Herhalde beni karıştırdılar, belki de yakında serbest bırakacakları için şimdiden çıkış muayenesini yaptırıyorlar diye birden sevindim.

Beş dakika sonra Haseki Hastanesine geldik. İkişerli sıra halinde acil kapısından içeri girdik. Burada oto galericisi Seyit beyle göz göze geldik. Yüzümüz kızarmıştı, selamlaştık. Hepimiz hastane görevlisinin masa olarak kullandığı U şeklindeki yere sokulduk. Az sonra ekip başı gelerek, “Herkes beş milyon hazırlasın” dedi. On kişiden fazla idik. Bu iş hiç hoşuma gitmemişti. Herkesten beşer milyon toplanmaya başlandı. Elimi cebime sokmamış dikkatle para toplayan polise doğru bakıyordum. Görevli bir tutukluya:

– Hocanın parasını da sen ver, dedi. Ben hemen atılarak:

            – Ne yapıyorsun sen ya, bu ne parası kardeşim, dedim.

Tutuklulardan birisi:

            – Tamam tamam ben veriyorum, diye atıldı. Ona dönerek:

– Sen kimsin be kardeşim, benim paramı vermeye kalkıyorsun. Burada böyle bir parayı bunlara vermeyin, dedim.

Paraları toplayan memur az sonra gelerek toplamış olduğu paralan yeniden dağıttı. Bir müddet sonra da herhangi bir doktor muayenesi yapılmadan yeniden şubemize döndük ve nezarethaneye kapatıldık.

Gözlerim kapalı, elim sandalyeye bağlı, yeniden hastane olayımızı düşünüyor, içimden “Olmaz olmaz, bu kadar da olmaz, pes doğrusu, hem dürümden, hem tuvaletten, hem de doktordan, pes doğrusu pes” diyordum. Buradaki manzaradan hiç hoşlanmamıştım. Şimdi iyice yorgun ve bitkin bir haldeydim. “Hala savaş esiri gibiyim, onurumla sürekli oynanıyor, beni küçük düşürüyorlar, buranın işletmesinden bana ne.” diye düşündüm bir an.

Ortalıkta hiç ses yoktu. Galiba herkes uyumuştu. Nöbetçimiz de önündeki listeyi okumuyordu artık. O da uyumuştu. Bir ben uyuyamıyordum. Aslında hiç uyumayı da denememiştim. Geldiğim günden beri açtım. Canım hiç bir şey istemiyordu. İştahım hiç yoktu. İçim yanıyordu. Çocuklarımı düşündüm. Onların Matematik öğretmeniydim. Şimdi beni nasıl da özlemişlerdi kim bilir. Onlardan bu kadar ayrı kalacağımı hiçte düşünememiştim. “Seni gidi Münferit başı seni. Utansaydın bana bu durumu yapmazdın. Buradan bir kurtulursam senin icabına bakarım” diye düşündüm biran. Bin bir türlü düşünceler gelip gidiyordu aklımdan.

            Gecenin sessizliğini, ara sıra meydana gelen, nezarethane nöbetçisiyle tutuklular arasındaki gülüşmeler bozuyordu. “Onu da ver oğlum, yok öyle, biz burada eşşek başı mıyız aslanım.” “Estağfurullah komutanım, hepsi senin” gibi konuşmalardan biraz sonra ayağıma çarparak geçen bir tutuklu daha. “Bunun da işi tamam hadi bakim tuvalet biraz daha ileride” diyorum kendi kendime. Az da olsa gülesim geliyor bu durumlara.

            Artık vakit bayağı geç olmuştu, belki de sabah olmak üzereydi. Nezarethane görevlimiz;

            – Haydi beyler siparişler, herkes yemeklerini yazdırsın! Dedi.

Yanına bir görevli daha gelmişti. Yemek siparişleri işi tamamdı. Yeniden bir saat kadar süren sessizlik başladı. Siparişçi geldi ve elindeki siparişleri dağıtmaya başladı. “Seninki ne idi lan” dedi yemek dağıtıcı. “Ben hiçbir şey söylemedim komutanım” dedi birisi “Aç kalma oğlum burada, bizim başımıza iş açma” dedi görevli. “Param yok komutanım” dedi aynı kişi. “Olur, mu lan arkadaşında mı yok, ne biçimsiniz ulan siz” dedi görevli. “Ne yiyecekse benden” dedi birisi. “O zaman bir poğaça” dedi önceki. “Senin ki neydi ulan” dedi görevli. “Dürüm” dedi diğeri, “O zaman sana ben bir karışık verim” dedi görevli. “Borcumuz komutanım” dedi dürümü alan kişi. “İkinizin ki birden on dört milyon” dedi görevli. Biraz sustuktan sonra “Bende bozuk yok oğlum” dedi görevli. O da “kalsın abı kalsın, yine alırız.” dedi görevliye.

 Sipariş dağıtıcısı benden gittikçe uzaklaşıyordu. Daha uzaktaki odalarla da diyaloglar yaşanıyordu elbette. Ancak söylenenleri pek duyamıyordum artık. Uzak dağıtıma giderken en son çorba ve on iki milyon sözcüklerini duyabilmiştim. Eğer biraz hareketli olsaydım ya da gözlerim kapalı olmasa idi, siparişçilerle dağıtıcıyı dikkatle izler, tanımak isterdim. “Ne şanssızlık, keşke gözlerim kapatılmamış olsaydı” diyordum kendi kendime.

            Uzaklardan ayak sesleri, gürültüler ve kapı sesleri duyulmaya başlanmıştı.   Bu gün   Pazartesi’ydi.   Anlaşılan mesaiye gelenlerin gürültüsüydü bunlar.

Ben de şimdi mesaime gitmeyi bekliyordum. Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ndeki personel sayısı bir kasabanın nüfusundan daha çoktu. Ben olmasam onların sağlık işlerine bakacak kimse de yoktu. Çalışmamda büyük yarar vardı. Hem mesaime gidemezsem göreve gelmemekten hakkımda soruşturma da açılabilirdi.

Zaman zaman içerideki tutuklular tek tek nezarethane dışına alınıyordu. Nezarethaneye giriş çıkışlar iyice çoğalmıştı artık. Güneşin bir hayli yükselmiş olduğunu düşünüyordum. Nezarethane görevlisi gözlerimi açmak için arkadan bağlarımı çözmeye başladı. Şimdi sıra bende artık dedim kendi kendime. “Ooo… Havada çok güzel, güneş pırıl pırıl, kuşların uçuştuğunu görüyorum benden bir buçuk metre uzaktaki pencereden. Bir süre elimin de çözülmesini bekledim. Görevli elimi çözmekte gecikince yüzüne baktım. Gözlerim nezarethane kapısında beni izleyen iki bayana takıldı. Yapma sarışın, kısa boylu bu iki bayan, ürkek gözlerle bana bakıyorlardı. Gene bir yüzleşme yaptırılıyordu anlaşılan. Ama ben bunları hiç görmemiştim, hiçbir zaman karşılaştığımızı da hatırlamıyordum. Şimdi de görsem yine tanıyamazdım.

Sonradan öğrendiğime göre, bu bayanlardan birisi oto alım satımından doğan anlaşmazlık nedeniyle bazı kişilerden şikâyetçi olmuş, savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak dilekçesinde benden şikâyetçi olmadığı halde, şimdi ben neden nezarethanede tutulmuştum bilmiyordum.

Acaba münferit başı beni yakmak için küçük bir kıvılcım mı bekliyordu. Neden beni yakmaya kararlıydı. Kendisine karşı saygıda kusurda etmemiştim. Yoksa başkasının aklıyla mı bana eziyet çektiriyor, beni çevreme karşı güç durumda bırakıyordu. İyi bir araştırma beni bekliyordu. Bakalım bu işin sonu nereye varacaktı.

Yapma sarışın bu iki bayan nezarethane kapısından çıkarken, nezarethane görevlim de gözlerimi bağlamaya çalışıyordu. “Polis Eylem laboratuarında bu tip yüzleştirmeler normal olarak görülüyor, işlemi tamamlıyorlar, doğru yanlış işlem tamam” diye düşünüyordum.

“Gel bakim, al şu torbadakileri, bu da cep telefonun, paramın tamamını aldım yaz kendi el yazınla, şuraya da bir imza” diye nezarethane görevlimizin konuşmaları duyuluyordu. Anlaşılan bazı tutuklulara eşyaları teslim ediliyordu. Bunlar ya serbest bırakılıyor ya da mahkemeye çıkarılmak üzere hazırlık yapılıyordu.

            Bugün üçüncü gün, hala nezarethanedeyim. İfadem alınmadı. Suçumu hala bilmiyorum. İşe de gidemedim. Ailem ve çocuklarım, bu nasıl bir durum çözemiyorum.

“Tanrım yardım et.” diye iki de bir iç çekiyordum. Artık güneş çoktan dönmüş, vakit bir hayli ilerlemişti.

Nezarethane görevlisi sandalyeye bağlanmış kelepçeyi çözdü, kelepçe tek elimde takılı vaziyette duruyordu. Gözlerimi çözmedi. Bu da değişik bir durumdu. Bir başka görevli koluma girerek, “Hadi bakim hoca yürü” dedi. Birlikte nezarethane kapısından çıktık, bazen duvara, bazen bir kapıya çarpa çarpa bir odaya girdik. Görevli “Şöyle dur hoca” diyerek beni odanın bir köşesine yerleştirdi.

            – Söyle bakim Doktor, S.D. adlı bir bayanı tanıyor musun dedi birisi.

İfademin alınmaya başlandığını anladım, gözümdeki bezi yukarıya doğru ittirerek gözlerimi açtım. Karşımdaki şahıs ayak ayak üzerine atmıştı. Bu, nezarethane de benim gözlerimi kapattıran, ellerimi sandalyeye bağla-tan başkomiserdi. Bizde de çalışmıştı bir süre. Bana bir bayan ismi söyleyip, tanıyıp tanımadığımı soruyordu. Olacak şey miydi bu. Benim günlerce şubede esir alınmama değer miydi? Böyle bir şey olur muydu? Millet ve ülke adına yapılan doğru bir çalışma olamazdı bu. Buraya getirdiklerinden beri her şeyden olumsuz halde etkilenmiştim. Kendimi ruhsuz ve onursuz bir kişi olarak görüyor, yeniden onurumu korumak ve kurtarmak için iyi bir mücadele yapmam gerektiğine inanıyordum.

Yanımdaki görevli açmaya çalıştığım gözlerimi yeniden kapatmaya başladı. Oyunu bozmam imkânsızdı, çünkü zor kullanıyorlardı. Gözümü kapatma işlemi bittikten sonra başkomisere:

– Hayır bu isimde hiçbir bayanı tanımıyorum, belki şahsen görsem tanırım, dedim.

Halbuki, sordukları bayan gündüz nezarethaneye getirilen yapma sarışın İki bıdık bayandan birisi imiş. Gördüğüm halde yine tanıdık bir yüz değildi. Bana yapılanların çirkin bir oyun olduğuna inandığım için sonradan da böyle bir bayanı arama ve bulup konuşma gereği duymadım. İsteseydim çok rahat bulabilirdim.

– Doktoru al götür odaya, sen kendinle ilgili bölümleri yaz, ben de geliyorum, dedi başkomiser yanımdaki görevliye.

Gözlerim kapalı bir odaya geldik. Odada gürültü ve hareketlilik hakimdi. Sanki aklım çıkmış gibiydi, beynim dönüyordu. “Bir kadını tanımak ya da tanımamak nasıl bir suç oluşturabilir, bana yapılanlara gerek var mıydı, asıl ben değil onursuz olan sizsiniz münferit kişiler, yıllarca emek verdiğim bu kurumda sizler gibisini hiç görmedim. Görevinizi yaparken dürüst olmuyorsunuz, yasak sorgu yöntemlerini ben de bile kullanıyorsunuz, bir kurtulayım bakayım elinizden..” diye derin düşüncelere dalmıştım.

– Baba adını soruyorum hoca sana, dedi ifade alıcısı.

– Hiç duymadım, kusura bakma, dedim ona.

            – Hocanın Kimliği kimde, verin bana, dedi odadakilere.

Odada bu durumda tutulmaktan utandım. Gözlerimdeki bezi çıkartarak masasına koydum. İfade alıcısı kimliğimdeki bilgileri ifade tutanağına geçiyordu. Sordukları şeylere cevap veriyordum ama kayda değer şeyler değildi. Az sonra başkomiser gelerek ifademi almaya başladı. Odada beş görevli daha vardı. Gözlerimi kapattırmayı emretmiyordu şimdi .

– Anlat bakim Seyit’le nasıl tanıştınız hoca, dedi başkomiser.

– Arabamı satmak için gitmiştik, dedim.

– Mete’yle mi? Dedi başkomiser.

            Mete’nin ismini söyleyince birden düşündüm. Evet beni Seyit beyte Mete tanıştırmıştı ama “Evet” desem bana böyle yaptılar, kim bilir Mete’yi ne hale getirirler” diye düşündüm. Sonra Seyit beyle tanışmış olmanın da hiçbir zararı olamazdı. Birlikteliğimiz de yoktu. Ne olur ne olmaz münferit kişilerden Allah korusun insanı diye düşünerek, başkomisere;

            – Hayır, kendim tanıştım, arabamı satmak için, işyeri

ni görmüştüm tesadüfen oldu, dedim.

– Ama Seyit sizi Mete’nin tanıştırdığını söylüyor.

– Yanlış hatırlıyor.

– O zaman dediğin gibi yazıyorum, dedi başkomiser.

– Yoksa ifademi imzalamam, dedim.

Gerçekten de Mete’nin tanıştırdığını söylememekte kararlıydım. “Kimbilir neler getirirler çocuğun başına, bari benim başıma gelenle yetinelim” diye düşünüyordum. Belki de Mete’ye hiçbir şey yapmayabilirlerdi. Münferit başının özellikle benimle ciddi bir sorunu ya da görmesi gereken bir hesabı vardı. Başıma gelenlerin başka bir izah tarzı da olamazdı.

Başkomiser yazma işlemini ifade alıcısına bıraktı ve gitti.

– Geçmiş olsun hocam, dedi odadakilerden birisi.

– Sağ olasın, dedim ona. İfade tutanağını imzaladıktan sonra ifade alıcısı gözlerimi yeniden bağladı. Beynim uçuyordu sanki ayakta duracak gibi de değildim. Sağa sola çarpa çarpa yeniden nezarethanedeki yerime oturdum. Yeniden elim sandalyeye bağlandı. Şimdi kendimi çok daha kötü hissediyordum. Ölürcesine merak ettiğim suçumun altından bir kadını tanıyıp tanımamam çıkmıştı. Ciddi bir suçlama ya da bir iftira ile karşılaşsam kendimi ne biçim savunmaya hazırlamıştım. “Ben kötü bir insan olamam, dünyanın en dürüst insanlarından biriyim” diyecek korkusuzca kendimi savunacaktım. Düşündüklerim olmadı. Ayaklarımın titrediğini hissediyordum. Nezarethane görevlisi tekrar gözlerimi açmaya çalışıyordu. “Az önce ifade verdim, şimdi de savcılığa götürecekler.” diye düşündüm. Nezarethane görevlisi elimi de çözdükten sonra;

– Gel bakim hoca! Dedi. Nezarethanedeki odaların bulunduğu koridordan yürüdük bir süre. Görevlimiz odalardan birisinin kapısını açarak;

– Gir bakim hoca! Dedi.

Açılan demir kapıdan hiç tereddütsüz içeri girdim ve 69 tahtadan yapılmış bir yatağın üzerine kendimi atarak, burada kim var kim yok diye etrafa bir göz gezdirdim. Odadakilerden Seyit beyi gördüm ama selamlaşacak durumda bile değildim. Kendimden geçmiş gibiydim. Upuzun uzanmıştım tahta yatağa. Hiç kimseyle, hiçbir şey konuşmadık. Burası önceki duruma göre cennet sayılırdı. Hiç olmazsa kıçımın üzerine oturmaktan, tek pozisyon durmaktan daha iyiydi. Şimdi uzanmış vücudumun her yanına dönme imkânım da vardı. Gerçi oturmaktan kalçalarım iyice uyuşmuştu ve hiç ağrı hissetmiyordum. Ama orada iken buradakilere karşı rezil durumdaydım. Hiç olmazsa şimdi buradakilerden başka beni gören de /oktu. Öyle izlenmek insana çok acı veriyordu. Yarım saat kadar sonra nezarethane görevlisi yeniden demir kapıyı açarak:

– Gel bakim hoca! diye seslendi.

Kalktım, birlikte yürüdük koridor boyunca. Eski yerime gelince;

– Otur bakim! dedi.

  Gözlerimi yeniden kapattı. Ellerimi de tekrar sandalyeye bağladı. Birileri gururumla iyice oynuyordu, nezarethane görevlisi de verilen talimatları aynen yerine getiriyordu. Onun bana karşı kafasına göre muamele etmesi yürek isterdi elbet. Ama ben yapana değil yaptırana bakıyordum. İfademde alınmıştı. Artık buradan bir an evvel çıkma umudum oldukça azalmıştı. Hem vakitte çok geçti. Bugün işime de bırakmadılar. Nezarethanenin kapı tarafından da sesler, gürültüler gelmiyordu artık. Demek ki normal mesai saati de bitmişti artık ve çalışanlar evlerine gitmişlerdi, nöbetçilerle biz buradaydık. Esir alınmıştım bir kere boşu boşuna, nezarethanede iki görevli olduğu anlaşılıyordu. Kendi aralarında kısık kısık konuşuyorlar. “Görev değişikliği yaparsak, bak ben onlara ne biçim oturtacağım, onları bağırtacağım” diyor birisi. “Eşgalini iyice öğrendiğim adama, buradan arandığını yazdığım yazıyı gösterince adam kı… nı bile vermeye razıydı vallahi, dosyasını kapatma işlemini de çok ucuz bulmuştu.” diyordu diğeri. Birlikte gülüşüyorlardı. Aralarındaki mesleki muhabbet uzayıp gidiyordu böylece.

“Üçüncü günde de burada kalmıştım işte. Beni garip bir kuralla burada tutmaya devam ediyorlardı. Belki de yarında buradayım.” diye düşünüyordum artık.

– Hadi beyler siparişler! Dedi birisi.

Yorgun, bitkin ve moralsizdim. Siparişçilerle alanlar arasındaki ilişkiler artık pek ilgimi çekmiyordu. Suratım bir maske gibiydi. Hiçbir şeye gülemiyordum. Bir süre sonra gelen yemeklerin yenildiğini hissettim. Tek tek ayağıma çarparak tuvalete gidenler oluyordu. Burada ki sessizlik ya da gürültü fazla dikkatimi ve ilgimi çekmiyordu artık. Bir süre sonra, görevli gözlerimin bağını arkadan çözmek için davrandı, sonra da sandalyeden elimin kelepçesini çözdü. Kapı tarafına baktım, bir kısım tutuklular nezarethane kapısından çıkmaya çalışıyor, bir kısmı da çıkmak üzere benim önümden itibaren dizilmişlerdi. Hep birlikte şubenin koridorunda ikişerli sıra halinde dizildik. Şimdi birbirimize kelepçeleyeceklerdi. Arkamdaki kişi tek kalmıştı. Hemen onunla yer değiştirdim, tek başıma olunca kurtulacağımı düşünmüştüm, ancak benim ellerim de arkadan kelepçelendi.

Gecenin geç saatinde hep birlikte yürüdük ve yeniden önceki gece olduğu gibi minibüsümüze doldurulduk. Öndeki koltukta oturan görevli daha önce olduğu gibi arkaya dönerek, tutuklulara talimatlar ve korkutmaya yönelik sözler söylemeye başladı.

– Bakın ha, hepiniz iyisiniz tamam mı? Hiç kimseden bir şikayet istemem. Sonra gene şubeye geleceksiniz, oyarım adamı ha! dedi.

Hiç kimse bu talimattan dışarı çıkacak gibi gözükmüyordu, “ne olacak buncacık şeyden amirim” diyordu yanımdaki. Halbuki yürümekte çok zorlanıyordu bu kişi. Halinden en çok o memnun gibiydi. “Ben çocuklarıma da zopa atarım, hem de yerlerinden kalkamazlar” diyordu arkadakilerden birisi. Yan tarafımdakiler de benim gibi susmayı tercih edenlerdendi.

Haseki Hastanesi’nin acil servisine girdik. Az sonra da görevlinin çalıştığı U şeklindeki masanın kapısından girerek, orada muayene sıramızın gelmesini beklemeye başladık. Görevli polislerimizden bir kısmı oda oda dolaşıyor, bizleri muayene edecek bir doktor bulmaya çalışıyorlardı. Dikkatim çok dağınıktı, olan bitenleri izlemek için kendimi toparlamaya çalışıyordum. Bu nedenle dikkatle görevlilere bakıyordum. Nezarethanede görevli polisim yanındaki ile birlikte bana doğru yaklaşarak;

            – Bana ne bakıyorsun hocam, ben bir şey yapmadım, benim suçum yok, ben sadece nezarethaneye bakıyorum, dedi.

– Sana benim bir art niyetim yok, sana karşı içimden bir kötülükte düşünmüyordum. Ben iyiyi kötüyü gayet iyi bilirim. Buradaki olup bitenleri izlerken dalmışım. Sana bakakalmışım, diye karşılık verdim ona.

– Sen bizim doktorumuzsun, sana yanlış yapar mıyız? Dedi gerilmiş bir yüz ifadesiyle.

– Yanlışı hepimizin amiri olan kişi yapıyor, siz merak etmeyin, dedim.

Birlikte uzaklaştılar. Bana yapılanlardan onların da rahatsız olduklarını, kendilerine bir zarar geleceğinden endişe ettiklerini anlamıştım. Bu işte bunların hiçbir günahı olamazdı. Bu kişiler aldıkları emirleri uygulamak zorunda bulunan kişilerdi.

Kelepçeler çözülmüş, herkes birbirinden ayrılmış -U-odasında bekliyorduk. Görevli ekip şefi gelerek bizlere son kez uyarısını yaptı. “Az sonra muayene için doktor gelecek, herkes ne diyeceğini biliyor ha!” dedi.

Bu kez hiç kimseden doktor muayene ücreti talep edilmedi. Nedense bu gün işlerine para karışmamıştı. Bir görevli ile birlikte bizi muayene etmek için gene bir doktor geldi. U odasında doluşmuş onu izliyorduk. Doktor;

– Herhangi bir şikayeti olan var mı? Diye hepimize birden seslendi.

– Benim var, dedi birisi.

– Benimde var, dedi yanındaki

Hayretle bu kişilerin yüzlerine baktım. Yakışıklı, boylu poslu, bakımlı iyi giyimli kişilerdi.

– Neyiniz var oğlum sizin? Dedi ekip şefimiz.

– O zaman ikiniz gelin benimle, dedi doktorumuz.

“Allahallah…. hiçbir şey yapmadık biz bunlara” diyerek söylenmeye başladı bir görevli polis.

Bir zaman sonra muayene olup geldiler bu arkadaşlarımız. Kızgın polislerimizden birisi;

– Kim size ne yaptı arkadaş, dedi onlara.

            – Hiçbir şey yapmadınız ama biz şikayetimiz var demek zorundayız doktora, dedi birisi.

            – Ne için? Ne gareziniz var bize? Dedi görevli polisimiz.

– Bizim size hiçbir garezimiz yok, aslında biz sizinle bir kardeş gibi olduk artık, defalarca şubeye girip çıktık,dedi diğeri.

– Ee.. peki neden böyle yaptınız dedi, diğer görevli.

– Biz mahkemelere bu raporu sunup kurtulmak için böyle yapıyoruz, dedi yeşil gözlüsü.

            – Size bir şey yapsak gam yemezdik ama, dedi görevli polisimiz.

Sonradan bu iki kişinin Adnan Hocacılar gurubundan olduklarını öğrenecektim.

Çok geçmeden herkes birbirine kelepçelendi ve ikişerli sıra halinde arkadan ben tek olarak minibüsümüze yerleştik. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Şubedeki nezarethanemize geldik. Herkes yerlerine kondu, ben de yine ayrıcalıklı yerime. Gözlerim tekrar kapatıldı. Ellerim sandalyeme bağlı, şimdi yine sabahın olmasını bekliyordum. Hala hiç uyumamıştım. Ne yiyor, ne içiyor, ne de tuvalete gidiyordum. Bunlar aklımdan da ihtiyaç olmaktan çıkmıştı zaten. Şerefim, insanlığım, haysiyetim yok edilmişti. Özgürlüğüm elimden alınmış, burada tutsak edilmiştim. Ya çocuklarım ya sevgilim, benden kaç gündür haber alamamışlardı ve kim bilir ne kadar perişan durumdaydılar. Hiç olmazsa hala burada tutulduğumu, bir başka yerlerde beni aramamasını eşime söylemeyi çok isterdim. Sağa sola başvurma, kimse duymuş olmasın, ben burada sağ ve sıhhatteyim, iyiyim demeyi çok isterdim. Benim yüzümden perişan olmalarını engellerdim bari. Burada tutulduğuma şimdi daha çok üzülmeye ve kızmaya başladım. Haksız ve adaletsiz bir şekilde boşu boşuna buradaydım. Derin düşüncelerden bir türlü kendimi alamıyordum. Bu işin sonu nereye kadar gidecek bilemiyordum. Ancak ben bayağı güçsüz düşmüştüm artık. Beynimde çok yorulmuştu ve uyuyamıyordum.

– Hadi beyler kahvaltılar! Dedi nezarethane görevlimiz.

Siparişler tek tek alındı aynı yöntemle. Fazla ilgimi çekmiyordu artık yemek işleri. Yemekte de hiç gözüm yoktu. İçim yanıyordu ve hala ne olacak bilemiyordum. Arkamdakiler yine gönüllerince yemek siparişi verip gülüşüyorlardı.

Nezarethane kapısından sesler gelmeye başladı. Dördüncü günün sabahındayız artık. Dün görevime gidemedim, göndermediler.  Bugün Salı.  Bugün de gidemezsem, görevimin başında olmadığımı herkes öğrenecek, tutanaklar tutulacak, beni merak edenler araştırmaya başlayacaktı. Burada tutulduğumu öğrenirlerse çok ayıp olacak, onlarla tekrar yüz yüze bakmamız zor olacaktı. Çevik Kuvvet, doktorlarının olmadığını hemen anlamıştır zaten. Bakalım ondan sonra yaşam nasıl olacaktı. Zor olacaktı zor, biliyordum. Dört gün önce, onlara da rezil etmişlerdi beni.

Tutuklular yemeklerini yediler artık. Sipariş alıcısıyla tatlı tatlı gülmeleri kesilmişti. Herkes yediklerinin parasını ödedi. Aralarında hiçbir sorun yoktu!

ÜÇ

KAMERAYA KAYIT

            Nezarethane görevlimiz gözlerimin bezini çıkarttı, elimi de sandalyeden kurtardı. Az ileride kameralı biri vardı. Elindeki bir levhaya benim ismimi yazmış şimdi de altına bugünün tarihini atıyordu.

– Kalk bakım hoca, geç şuraya! dedi beni hazırlayan nezarethane görevlimiz.      ?

Gösterdiği yere geçip beklemeye başladım. Sonra da kameraman hazırladığı levhayı elime tutuşturarak, kamerasıyla karşıma geçip beni çekmeye başladı. O anda kendimi televizyon haberlerinde izlediğim bir uyuşturucu kaçakçısına benzetiverdim. Kameraman gelip elimdeki levhayı göğsüme kadar kaldırdı.     ?

– Sen ne yapıyorsun ya! dedim kameramana. O da,

– Bu benim görevim, dedi.

– İyi de, bu işte bir yanlışlık var, dedim.

– Yok yok doğru, dedi nezarethane görevlimiz kameramana bakarak.

O da beni filme almaya devam etti. “Önden bu kadar, şimdi de sağa dön” dedi kameraman. Sonra da, “Tamam tamam şimdi de sola” dedi. Beni gönlünce, döndüre döndüre çekiyordu kameraman. Ben artık bir potansiyel suçlu olmuştum ve arşivlere konulacaktım. Belki de uzamış sakalımla, taranmamış, dağınık saçlarımla beni kamuoyuna da böyle izlettireceklerdi. Hiç uyuyamamış parıl parıl gözlerle tam bir suçlu halindeydim. Görüntümde bozuktu.

            -İnsafınız kurusun ulan insafınız, suçum ne? Dedim onlara.

Ses yoktu. Çekime devam ettiler.

– Ne çekiyorsa sizin gibilerden çekiyor ülkemiz. Hiç hak etmiyorum bunları. Yapmayın beyler yapmayın, diyorum oradakilere.

Kameraman işini bitirdikten sonra yerime oturuyorum. Gözlerim yine kapalı ve elim kelepçeyle sandalyeye bağlı, görmediklerimi bekliyorum. Yeni bir sürpriz ne olacak bakalım! Diye aklımdan geçenleri sıralamaya başlıyorum.

DÖRT

FİŞLEME

Yarım saat kadar sonra yeniden gözlerim açılarak, elim sandalyeden çözülüyor. Yeni bir görevli gelmiş. Önümdeki iki kişiyle birlikte nezarethaneden çıkarak koridordan geçiyoruz. Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesinin kapısından da çıkıp merdivenlerden aşağı doğru iniyoruz. Bir kaç kat altta bir odada toplandık. Burada iki üç görevli çalışıyordu. İçlerinden biri;

– Ne o hocam ya, sen neden geldin buraya, dedi.

Ben de;

– Bilmiyorum, hiç bilmiyorum, diye karşılık verdim.

– Senin ne işin olabilir hocam burada. Biz seni iyi tanıyoruz, dedi.

– Hiç bir şey bilmiyorum, dedim tekrar.

Oradaki görevliyi tanımıyordum, ancak o beni iyi tanıyordu. Burada ne iş yapıyordu bilmiyordum. Dikkatle onu takip ediyordum.

– Önce siz gelin hocam, dedi.

Yanına iyice yaklaştım. Sağ işaret parmağımdan tutarak mürekkepli bir ıstampaya bastırdı. Sonra dikkatle kaldırarak matbu hazırlanmış bir kartonun ilgili yerine özenle yapıştırdı. Bunun bir suç sicil tescil işlemi olduğunu hemen anladım. Yani ben artık fişlenmiştim.

– Bu çok büyük terbiyesizlik, insafın kurusun senin münferit başı insafın. Allah sana akıl versin, suçum ne benim suçum, şimdi de çocuklarımın geleceğini kararttın. Çocuklarımın günahı ne, kardeşlerimin yakın akrabalarımın günahı ne onların da hayatını kararttın.

– Hocam sakin ol, suçsuzluğunu kanıtlarsan fişlenmen kaldırılır, dedi beni tanıyan görevli.

– Hasıl kalkar kardeşim, bizim işlerimiz gene Osmanlı işi değil mi, dedim.

– Mahkemeye verip haksız işlem olduğunu ispatlarsan kalkıyor, dedi.

– İyi ama mahkemeyi kazansam bile bunu kaldırdıklarını nereden bilebilirim. Zaten haksız olduğunu bilerek fişlediler, mahkeme kararını uygulattıracak mı münferit

başı, dedim.

– Kim hocam o, dedi görevli.

– Hepimizin başındaki kişi, diye yanıtladım.

            – Ha anladım, o da bir gün gider hocam buradan, burası sık sık değiştiriliyor zaten. Bunun da fazla burada duracağını sanmam, bu güne kadar en çok fişlemeyi bu başımıza geldikten sonra yaptık, dedi görevli.

Bir anda ellerimin bütün parmakları, avuçlarım mürekkeple boyanmıştı. Ellerimi bir yığın beyaz kâğıda bastırıp bastırıp çekmiştik. Henüz altı ve dokuz yaşlarındaki iki erkek çocuğumun gelecekleri şimdiden karartılmıştı. Ağızlarıyla kuş tutsalar, gelecekte en İyi okulları bitirseler, iyi bir eğitim yapmış olsalar dahi, artık bu ülkede fişli bir babanın çocukları oldukları için, hiçbir devlet kademesinde görev alamazlar, hâkim savcı kaymakam olmayı bırakın, en küçük devlet memuru bile olamazlardı. Güvenlik soruşturmaların da babalarından dolayı onlarda fişlenmiş sayılıyorlardı. Askeri okullar ya da polis okullarına asla giremeyecekler, hatırı sayılır işyerlerine girseler bile, güvenlik soruşturması geldikten sonra işlerinden kovulacaklardı. Bu haksız ve adaletsiz fişlenme, kim bilir onların ne kadar canını yakacaktı. Aynı zaman da yakın akrabalarımın da.

Buna sık sık üye olarak bulunduğum imtihan komisyonlarında şahit oluyordum. Polis kolejlerine polis okullarına öğrenci alınırdı. Sınavda başarı gösterenlerin dosyasından hemen güvenlik soruşturmasına bakardık. Yakınlarından birisinin fişlenmesi belirtilmiş ise, kırmızı kalemle yazılmış o kısım beş kişilik İmtihan komisyonu üyelerine tek tek gösterilir, o kişi sınavdan asla geçirilmezdi. Bu değişmez kural hala uygulanmakta ve çok kişinin geleceğini kötü yönde etkilemeye devam etmektedir. Fişlenme polisin elinde suiistimale çok açık bir şekilde yapılmaya devam edilmektedir. Bu duruma yetkililerimizin acilen müdahale etmesinde, büyük bir kamu yararı vardır. Suç sicil kaydının polisimizin elinden alınarak, tamamen savcılıklarımıza verilmesinde büyük yarar vardır. İşi ehline teslim etmekte büyük faydalar vardır. Aksi halde polisimizin elindeki bu fişleme yetkisi, yargısız infaz gibi kullanılmaktadır. Polisimizin elindeki fişlemenin yetki alanı daraltılmak, konular çok aza indirgenmelidir. Aksi halde, böyle devam ettiği sürece çok ama çok masum kişinin şimdiden canı yanmış olacaktır.

Bir zaman polis kolejine öğrenci sınavı yapıyorduk. Müracaat sayısı az bulunmuş, Genel Müdürlük İstanbul’da sınava girenlerin hepsinin geçirilmesini emretmişti. Üç yüz civarında başvuru vardı. On dört on beş yaşlarındaki bu öğrencileri, usulen beşer beşer karşımıza alıp, bütün komisyon üyeleri dosyalarını geçti diye imzalıyorduk. Bir öğrencinin güvenlik soruşturmasında babasının fişlenmiş olduğu kırmızı kalemle belirtilmişti. Komisyon başkanımız çok iyi niyetli birisiydi ve bizlere “bunun Ankara’ya gönderilmesinde yarar yok, zaten bunu orada da geçirmeyecekler, para harcamasına gerek yok” dedi ve dosyasına kaldı yazılarak hepimiz imza ettik. İmtihan sonuçları kapıya asıldığında, bîr tek o çocuk kalmıştı ve hüngür hüngür ağlıyordu. Belki tek başına sınavdan kalmış olması onu diğerlerine karşı mahcup etmiş, belki de canı yürekten istediği bir okulun kapısından dönüvermesiyle, bütün hayallerinin yıkılıvermesine dayanamamış, ona ağlıyor olabilirdi. Ama ne olursa olsun, bu çocuk bu sistemden daha şimdiden babasının fişlenmesinden dolayı zarar görmüştü. Çocuklarımı düşünürken böyle biranı nereden geldi aklıma. Tam da fişlenmem yapılırken iyice içim yanmaya başladı. Tarifsiz bir acı içine düştüm bir anda.

Odadaki diğer iki kişi de aynı işlemlerden geçirilerek fişlendiler. Şimdi elimizin boyasını bir sıvıyla temizlemeye çalışıyoruz. Beni tanıyan görevli, bana elimin iyice temizlenmesinde yardımcı oluyordu. Kafam iyice karışık, bitkin ve yorgundum. Yaptıkları her işlemde çaresiz kalıyordum. “Yıllardır çalışıyorum, böyle bir şey ne duydum ne gördüm, benim teşkilatım tek kişi tarafından işgal altında” diye düşündüm bir an. “Bana göre bu münferit başı, gözbebeğimiz olan bu müstesna neslimize en çok zararı olan kişidir.” diyordum. “Gördüğüm kadarıyla sosyal yapısı da bu müstesna kentimizi idare etmek için yetersizdi aslında. Çok çocuklu eğitimsiz bir ailenin yükünü omuzlarında taşıyan tipik bir taşralı ağa görüntüsü veriyordu. İşgal ettiği makam eyalet başbakanlığı gibi bir yerdi. Bence bu makama atanacak olan kişiler önce bir imtihandan geçirilmeli, sosyal ve ekonomik olarak yeterli olup olmadıklarına iyice bakılmalıydı. Bu değerler bu kentte yaşayan insanlardan daha da önde olmalıydı.” diye düşünürken;

– Geçmiş olsun hocam, vallahi çok üzüldüm, dedi beni tanıyan görevli.

– Hadi beyler hadi, dedi bizi buraya getiren.

Merdivenleri tırmanarak yeniden nezarethanemize yerleştirildik. Gözlerim tekrar kapatıldı, ellerim tekrar sandalyeye kelepçelendi. Artık kıçımda ağrımıyordu, uyuşmuştu. Gelen sesleri anlamıyordum ve hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Sessiz, çaresizlik içerisinde neyi beklediğimi de bilmiyordum. En çok suçumu düşünüyor, nedenini bir türlü bulamıyordum. Poliste potansiyel suçlu olarak ben de mimlenmiştim artık. Çokta kolay olmuştu üstelik. “Allah ülkemi şerrinden korusun, daha kimleri bu kadar kolay suçlu ilan ettin kim bilir.” Adalet ve hoşgörü gösterebildin mi hiç hayatında. Bu kavramları anlamak yerine saz çaldın sen saz. Çocuklarımın geleceğini, yüreğimi yaktın yüreğimi. “Bizim için gelmedin, birileri için getirildin sen İstanbul’a.”

– Konuşma hoca konuşma, ben işimi bilirim, dedi nezarethane görevlimiz.

Konuşmuyordum. “Demek ki gene sesli düşündüm galiba” dedim. Bundan sonra başıma iş almayı da pek önemsemiyordum. En büyüklerini almıştım zaten. Burada kendime sırdaşta gereksizdi, hepsi güçsüz ve çaresizdi. “Çocuklarım, canlarım ne olacak şimdi geleceğiniz” Tanrım sizin gibi tüm çocukları korusun kötülerin şerrinden.

            – Hadi gelsinler diyor, kapı tarafından yeni gelen bir görevli.

Nezarethanedeki odaların bazılarının kilitleri açıldıktan sonra, benim de gözlerim açılarak, ellerim serbest bırakıldı. El bileğimi kelepçe bir hayli sıkmıştı, izi besbelliydi. Ama hiç ağrıdığını hissetmemiştim. Kafam hep başka şeylerle meşguldü. Bu arada ağrılarım da kaynadı gitti arada. Ayağa kalkarak insanların arasına karıştım. Bizi hep birlikte koridora dizdiler. İki çift, bir de tek. Tek olan yine benim. En son beni kelepçelediler yine arkadan. Aşağıdaki alana kadar nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum. Alanda bir süre bekledik, minibüsümüz henüz gelmemişti. Solumda Başhekimlik binamız vardı. Oradan bir kişi bile beni görse hemen hepsine haber verebilirdi, o tarafa sırtımı dönerek hiç bakmadım. Hem saçımın sakalımın birbirine karışmış olması da iyiydi aslında. Görenler tanıyamazlar diye düşündüm. Yine de bu alanda beklemek kötü geliyordu bana. Çok kötüydüm, uykusuzdum, açtım ve aşağılanmıştım.

Adliyeye yanımdaki dört kişi ile birlikte sevk edileceğimizi anladım, ama hangi Adliye olduğunu hala bilmiyordum. Bu bana hiç söylenmedi. Bugün vakit çok çabuk geçmiş, güneş öğleden sonra bayağı dönmüştü. Minibüsümüz de geldi. Öndekiler ikişerli grup bense tek olarak bindik aracımıza. Şoförümüzü de sayarsak dörtte görevli polis var yanımızda. Bir tarafa doğru gidiyoruz şimdi. “Tertemiz birisiyim, gideceğimiz yere ulaşsak da şunlardan bir kurtulsam.”

Ekip şefi genç bir komiserdi, cep telefonundan birileriyle konuşuyordu.

“Bak yavrum, kaçmakla kurtulamazsın, ben gene seni yakalar ananı avradını…” diyordu. Bu zayıf ve çelimsiz komiser, telefondakinin adeta çocuk doğurmasını bize dinletiyordu. Ben dört günden beri açlıktan ve başıma gelenlerden bitkin ve çaresizdim. Bu nedenle genç komiserimizi anlayacak durumda değildim. Onun figürlerini izlemekten vazgeçtim hemen.

BEŞ

BAKIRKÖY ADLİYESİ

Minibüsümüz gittikçe yavaşladı ve sonunda durdu. Önümüzdeki bayraklı binanın kapısındaki yazıyı okudum, “Bakırköy Adliyesi” yazıyordu. Adliyenin içinde ve dışında bir sürü kameraman bekleşiyordu. Grubun başından itibaren çekim yaptılar, sonuncu olarak beni de çekiyorlar. “Ekip başı komiserimiz biraz açılın arkadaş

lar” dedi gazetecilere. Sorulanlara hiç kimse yanıt vermiyordu. Onlar da bunlardan hiçbir şey çıkmaz deyip bizi takip etmekten vazgeçtiler. Binanın giriş katından geçip, arka kapısından çıktık ve bir sürü merdiven tırmandıktan sonra, bir odaya doldurulduk. Komiserimizle birlikte giden görevlimiz de yarım saatten fazla olmasına rağmen hala gelmemişlerdi. Bir süre sonra telaşla döndüler. “İçinizde doktora muayene olmak isteyen var mı?”diye sordu komiserimiz. Hiç kimsede ses yoktu. Yeni den çıkıp gitti. Bir yarım saat kadar daha bekledikten sonra, geldiler ve “hadi gidiyoruz” dediler. Hep birlikte doluştuk bir doktorun odasına. Bakırköy Adliyesinin Adli Doktoruymuş odadaki görevli. Yanındakilerde bir iki çalışanı. Bizi şöyle bir süzerek konuşmasına başladı doktorumuz:

– Bana bakın! benim fazla bir zamanım yok. Eğer şikâyetim var diyen varsa muayene ederim, yoksa herkes şuraya İsmini yazarak imzalasın, beni kimse boşuna meşgul etmesin, diyerek hepimize sert bir çıkış yaptı.

Hiç şikâyetim var diyen olmadı. En önümüzdeki kalemi aldığı gibi ismini yazdı ve bastı imzayı. Arkasındakilerde onun gibi yaptılar. Son olarak ben aldım kalemi elime. Önce doktorumuzun kendi el yazısını okumaya çalıştım. “Yukarıda adı geçen şahıslar muayene olmak istemediklerinden rapor düzenlenmemiştir, bilgilerinize rica olunur. 8 – 2 – 2000” yazıyordu. Altında da Doktorun kaşe ve imzası vardı.

Doktora bakarak;

– Ayıp oluyor doktor bey, bak öndekilerden birisi yürümekte güçlük çekiyor, şu da öyle, ayakta durmakta zorlanıyor! der demez:

– Sen avukat mısın? Dedi.

-Yok!

– Ne için geldin?

– Beni de bunlarla getirdiler!

 Ne ise şikâyetini söyle, sana ne başkasından.

– Dört günden beri kötü muamele görüyorum, halsizim, uykusuzum, açım, moralim çok bozuk.

– Bu söylediklerini bana değil yukarıda mahkemeye anlatacaksın.

– Bana ayrıca bir rapor tutup bunları not etmelisiniz! Dedim.

– Darp ya da cebir yoksa bunları yazamam, dedi.

            – Bu onlardan da ağır, kişiliğimi yok etmeye çalıştılar günlerce, dedim.

Sustu. Kıpırdamadan imzalamamı bekliyordu. Moralim iyice bozulmuştu. Gergindim, titriyordum, daha fazla direnemedim. En son yere ismimi yazarak imzaladım.

ALTI

SERBEST BIRAKILMA

Adliye binasının en üst katlarından birisine çıkartılarak beklemeye başladık. Bizi kata çıkartıp elindeki dosyayla kaybolan komiserimiz beş dakika kadar sonra geldi ve elindeki nüfus hüviyet cüzdanımı bana doğru uzatarak;

– Al hocam, sen serbestsin gidebilirsin dedi.

– Mahkemeye ne zaman geleceğim, dedim. O da;

            -Yok hocam sana mahkeme falan yok, senin işin bitti burada, dedi.

– Savcı Bey nerede, dedim.

            – Savcı Beye de ifade vermene gerek kalmadı, eve gidebilirsin dedi.

            – Ama buraya getirilmek için dört gündür tutulduk, gelmişken bir ifadem alınsın bari, sonra yeniden bir daha tutuklanmayayım bunun için, dedim.

– Yok hocam yok, bir daha böyle bir şey olmaz, dedi.

– Beni yine de ilgili hakim ya da savcı beyle görüştürürsen iyi olur, dedim.

– Benim seni hiç kimseyle görüştürmem mümkün değil, benim hiç bir kabahatim yok, bana ne denilmişse onu yaptım. Sen bizim doktorumuzsun, sana benim hiçbir garezim olamaz, dedi.

Şimdi daha çok şaşırmıştım. Hayretler içerisinde kalmıştım. Dört gündür cefa çekerek sabırsızlıkla beklediğim bu an, büyük bir fiyasko çıkmıştı. Şimdi savcı ya da hakim gibi hiçbir makama çıkarılmadan evime gitmek üzere buradan ayrılacaktım.

Bir görevli elindeki torbadan benden alınan eşyalarımı çıkartarak tek tek teslim etti. Cep telefonumu alır almaz hemen evimi arayarak iki saate kadar evde olacağımı eşime bildirdim. Eşimle fazla konuşacak halde değildim.

Adliyeden ayrılırken genç komiserime başarılar diledim. Kendileri İle benim hiçbir hesabımın olamayacağını söyledim. Hadisenin sorumlusunu iyi bildiğimi, kafamı sağa sola götürerek o kişiyi rahatsız edeceğimi ima ettim. Elini tutup gözlerini öptükten sonra oradan ayrıldım.

Saçım sakalım birbirine karışmıştı. Kendime çeki düzen vermeliydim. Bir taksiye  binerek. Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne çektiklerini söyledikleri arabamı almak üzere hareket ettim. Oraya geldiğimde, çıkış kapısında o da Emniyet Hekimi olan Bir doktor arkadaşımla karşılaştık. Bayan Doktor Arkadaşını;

– Ne o ya bu saç sakal, dedi hayretle.

– Sonra konuşuruz, gel beni içeri götür kimliğim yok,dedim.

– Çevik Kuvvetteki doktorumuz, dedi kapıdaki nöbetçi polise.

Birlikte içeri girdik. Zeminde saklanan otomu bularak atladık arabaya. Berberim de onun oturduğu yere yakındı. Merak ediyordu arkadaşım olayın ne olduğunu. Bir süre sessizlikten sonra hemen girdi söze:

– Ne oldu arkadaş neden tuttular seni orada?

– Nerede? Dedim:

– Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde.

– Sen nereden biliyorsun yahu! dedim hayretle.

– Baş Müdürümüz söyledi bana, dedi.

Kulaklarıma inanamadım. İyice yüzüne baktım. Kızardı birden.

– Nasıl yani! dedim.

– Dün tansiyonunu ölçtürmek için beni istedi yanına gittim. Bu arada bana “Organize Suçlar Şubesi’nce senin tutuklandığını, bundan haberimin olup olmadığını” sordu. Ben de haberim yok dedim, bu kadar. Başka da herhangi bir açıklama yapmadı, konuyla ilgili hiçbir şey bilmiyorum anlat, dedi.

– Adliyeden geliyorum. Orada da savcı ya da hakim karşısına çıkarılmadım. Konuyu ben de bilmiyorum. Buradayken bir kadını tanıyıp tanımadığımı sormuşlardı.

Tanımıyordum, o kadar. Dört gündür beni burada tutuyorlardı, dedim.

– Allahallah…. Bu nasıl olur ya ciddi misin, dedi arkadaşım:

– Evet  evet, ben yalan söylemem, dedim ona.

– Her kes biliyor seni, çok iyisin, dürüstsün, herkes seviyor seni, dedi.

– Çok üzgünüm, çocuklarımı özledim diyebildim ona ağlamadan.

Evimi aradı arkadaşım cep telefonundan. Eşimle konuşuyordu. Ona beraber olduğumuzu, durumumun çok iyi olduğunu söylüyordu kendince. Eşime ha bire moral vermeye çalışıyordu moralsizce. Sonra da telefonu kapattı, “Amaaaa… ne bu ya” dedi kendi kendine.

– Evet, bizim burada oluyormuş demek ki, kim bilir daha ne kadar, dedim.

Bir süre sustuk. O da derin düşünüyordu. Çok etkilendiği belliydi “Birde dört gündür yaşadıklarımı bilse kim bilir nasıl olurdu.” diye düşündüm.

– Fazla içeri girme, ben burada ineyim, dedi arkadaşım.

– Ben de şurada traş olacağım, dedim.

– İyi olur, dedi yüzüme bakarak.

Selamlaştık ayrılırken. Az sonra doğru berberime girdim. Beni karmakarışık görünce şaşırdılar. Allah’tan sırada yoktu, hemen koltuğa oturdum. “Uzun bir yolculuktan geliyorum, saç sakal düzeltin” dedim. Berberim ilk defa sakal traşımı yapacaktı. Alışıktım, sakal traşımı hep kendim yapardım. Önce sakalımdan başladı. Koltukta uyumuşum. “Eğil doktor bey saçını yıkayalım” dedi berberim. Aynadan saçımın ve sakalımın bitmiş olduğunu gördüm. Başımın yıkanmasıyla da çok rahatlamıştım. Eve gitmek üzere “iyi akşamlar” diledim.

On dakika sonra heyecanla kapımızın ziline bastım. Merdivenlerden ağır ağır çıkıyordum. Birden:

– Oley… Babam! diye bağırdı büyük oğlum.

            – Hey… Hey! diye kendi kendine hoplayıp zıplıyordu küçüğü.

Çocuklarımın büyüğü dokuz, küçüğü altı yaşındaydı. Önce büyük boynuma sarıldı, yerden küçüğünü de ben kaldırdım kucağıma. Birbirimize bakışarak oluşan hoş manzaraya seviniyorduk. Hep birlikte evimize girdik. Büyük oğlum:

– Ankara’ya bir daha gitme baba olur mu? Dedi.

– Seni çok özledim baba! dedi küçüğü.

Berberimden dönerken aldığım oyuncakları “Alın bakim, bunlar Ankara’dan tamam mı?” diyerek takdim ettim onlara. Pek hoşnuttular. Anneleri benim şubede tutulduğumu yavrulardan gizlemiş, Ankara’ya gittiğimi söyleyip onları inandırmıştı. Onlar bana kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Anneleri de dört gün boyunca nasıl yaşadığımı sadece bu kitabı okursa öğrenebilecekti. Onlardan bir banyo için müsaade aldım. Sonra da hazırlanmış soframıza birlikte oturduk. Dört günden bu yana hiç yemek yememiş, su bile içmemiştim.

Hep birlikte yemeğimizi iştahla yiyor gibiydik. Aslında yiyor görünüyordum. Yavaş yavaş kalktık sofradan. Keyifleri yerine gelmişti çocuklarımın ama benimki asla.  Bir an evvel Münferit Başıyla görüşmek istiyordum. Ankara’dan gelirken çok yorulduğumu söyleyerek yatmak üzere müsaade aldım çocuklarımdan.

Hemen kendimi yatağa atmıştım. Erkenden uyuyuvermişim. Uzun bir uykudan sonra sabah yedi otuzda uyandım. Dört günlük uykumu bir gecede almıştım. Diğerleri de uyandı tek tek. Eşimin özenle hazırladığı kahvaltımızı hep birlikte yaptık. Çocuklarımız sabahçıydı, önce onları yolladık okullarına. Sonra da işime gitmek üzere ben de hazırlandım. Cep telefonumun Pin kodunu girdim. Telefonum açıldı. Bir cep telefonu numarası yanıp yanıp sönüyordu ekranda. Bu durumu ilk defa görüyordum. Bir başka numara yazdığımda hemen siliniyor, yeniden o numara yanıp yanıp sönüyordu. Israrla O numarayı aramam isteniyordu yani. Olsa olsa bu bizim Münferit Başıdır diyorum içimden. Demek ki hızını alamamış gene emir vermiş birilerine. Bu numarayı aramayacağım diyorum inatla. Beş dakika kadar daha izliyorum ekranı, numara kayboluyor. Bir numara çeviriverdim, hemen, gene o numara çıkıverdi ekranımda. Yeni bir sürpriz yaşamamak için hepten kapattım telefonumu. Münferit başının bana karşı yeni bir garezi mi bildirilecekti acaba, bu ne olabilirdi ki? İpini koparmış bir vahşi gibi bana saldırmaya devam ediyordu. “Dışarıdayım artık, beni tutuklamaya asla gücü yetmez, o zevki artık ona tattırmam. Bu durumu çevremdeki etkili insanlara açarak, onu mutlaka durdurmalıyım.” diye kararımı verdim. Gelişmelere göre vaziyet almalıydım. “Ben onun emrinde çalışan bir doktorum, yani onun memuruyum. Bana istediği her şeyi yapabilir kendi aklınca, ne kadar yanıldığını görecek eninde sonunda. Benim iyi bir mesleğim var. Her yerde geçerli bir meslek, istersem özel çalışırım, daha çok kazanırım üstelik.” Hem böyle bir mesleğim olmasaydı bile böyle bir kişinin yanında bir dakika bile çalışmaya değmezdi. Kurum değiştirmek işin en kolay tarafı idi. Ama bu ona meydanı bırakmak olurdu. Sonra beni tuttuğu dört günün hesabını da sormalıyım ondan. Yeniden kendimi güçlü hissetmeye başladım. Güvenim geldi kendime. Bir başka telefondan teker teker arkadaşlarımı aramaya başladım. Kimi Ankara’dan kimi İstanbul’dan kimi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden. Durumu özetleyiveriyorum onlara. Bazıları, “acayip bir durum bu, en kısa zamanda görüşelim” diyorlar. Bazıları da durum vahim ama bana değmeyen yılan bin yaşasın gibi yapıyorlar. Ben de çürükler ayıklanmalı bu güzel bir şey diyorum, ama sonradan ne kadar çok çürük çıktığına hayretle inanamıyorum, neredeyse tek başıma mücadelemi sürdürüyorum. İnatla gidiyorum üstüne. Bir taraftan yaptıklarının hesabını soruyorum ona bir yandan da bana attığı çamurları temizlemeye başlıyorum. Tam köşeye sıkıştığı bir sırada birileri elinden tutup kurtarıyor Münferit Başını elimden. Daha son sözü söylemedik. Beklemede kalmak zorundayız bir müddet sonucu görmek için. Ulusumun önüne belgeleri bir bir sereceğim. O kararını verecek senin için de benim için de. Tarihin karanlık sayfalarına gömecek yüce ulusum ya seni ya beni. Ulusumuzun kararından sonra da daha dikkatli olacak yöneticilerimiz. Çünkü ulusumuz ders vermesini göstermiş geçmişte yöneticilerimize de. İbret olmalı eskilerin durumu yeni yöneticilerimize. Cep telefonumun Fin kodunu yeniden girdim. Yine aynı manzara, aynı numara yanıp yanıp sönüyordu. Hiçbir yeri aramam mümkün olamıyor yanıp sönen numaradan dolayı. Engelliyor birileriyle konuşmamı, ille önce beni ara sonra da istediğin her yeri diyordu sanki. Lanet olsun sana diyorum ve cep telefonumu yeniden kapatıp devre dışı bırakıyorum bugün.

YEDİ

ŞUBEDEN KOVULMA

İşime gitmek üzere yavaş yavaş çıktım evden. Arabama binip on dakikada Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde oldum. Yeni bir sürpriz olabilir her an. Ancak fazla bir önemi yok artık. Olanlar fazlasıyla oldu geçtiğimiz dört günde.

Hasta muayene odama geçtim. Tek tek personelim geliyor, “Geçmiş olsun hocam” diyordu. Fazla önemsemişe benzememeye çalışıyordum olayları. Ama hepsi çok üzgün gözüküyordu ve suratları çok asıktı. İşte buna üzülüyordum şimdi. Giren çıkanla cıvıl cıvıldık önceden. Hiç bir şey yaşamamışım gibi;

            – Hastaları alın, beklemesinler diyorum sağlık polislerime.

Yine hepsiyle tek tek ilgilenmeye başladım, çok dalgındım.

– Şikayetiniz nedir? Diyorum hastalanma.

Sayıyorlar bana: bulantı, kusma, mide ağrısı, ateş, halsizlik. Muayeneden sonra masama oturup reçete hazırlarken, yeniden;

– Neydi senin şikayetlerin, diyorum muayene olmuş hastaya.

Şaşkın şaşkın bakıyor bana hasta ve etrafındakiler, Hasta yeniden saymaya başlıyor şikâyetlerini. Unutkanlık başlamış bende. Buna gülüşenler oluyor hastalarımdan. Utanıyorum onlardan. Şikâyetlerini aklımda tutamadığımdan mahcup oluyorum onlara karşı, sıradakiler birden gürültüyü kestiler. Tak tak ayak sesiyle bir polis şefi bana geliyor belli.

– Oo… hoş geldin Tamer baba buyurun, diyorum ona. Kucaklayıp öpüyorum. Münferit başının yardımcılarından, haber getirmiştir ondan, iyi bir insandır. Ama herkes gibi o da aldığı emri uygulamak zorundadır. İstediği yere oturdu odada. Muayenesini bitirmek üzere olduğum hastanın işini bitirdikten sonra çay, kahve ne içerse söyleyeceğim Ona.

– Evet ne istersin Tamer baba?

– Tamer Bey gitti hocam, dedi sağlık polisim.

– Ne zaman gitti yahu, dedim Ona.

– Oturmadı zaten, dedi.

Telefonla aradım hemen. “Meşgul etmek istemedim hocam” dedi. “Ama bir şey içmeliydin.” dedim ona. “Borcun olsun yine içeriz.” dedi. İyi çalışmalar diledik karşılıklı. Onun bana bir haberi vardı ama söyleyememişti yüzüme. Haber Münferit Basındandı. Bu haber neyse yine bana bir şekilde ulaşacaktı elbette. Telefonumdaki Pin kodundan sonraki sürekli yanıp sönen numarada Tamer beyin olabilirdi.

Yeniden hasta bakmaya başladım. Gittikçe hastalarla diyalogum bozulmaya başlamış, ciddi bir unutkanlık oluşmuştu. Bir başka odadan Başhekimimizi arayarak durumumu izah ettim. O da “yarın gel de konuşalım.” dedi. Sabah mesaisi bitmek üzereydi ki telefonum çaldı.

– Hocam buraya kadar gelebilir misin, dedi.

– Az sonra oradayım dedim ona.

O bizim şubenin Personel işlerinden sorumlu Emniyet Amiri idi. Gittim. Çay söyledi “Teşekkür ederim içmem” dedim. Belli ki Tamer Bey bana söyleyemediği haberi onun söylemesini istemişti.

            – Hocam rütbeli rütbesiz biz seni çok seviyoruz. Ben Tamer müdürümüzden aldığım bir haberi size bildirmek durumundayım. Baş Müdürümüz  hakkınızda  Müfettiş soruşturması yapılmasını istemiş. Ankara’dan onay gelene kadar sizi açığa almış. Henüz yazı bize ulaşmadı ama sizin şu andan itibaren burada görev yapmanızı istemiyor.

– Ben nereye gideceğim ya, nerede görev yapacağım şimdi, dedim;

– Vallahi bilmiyorum, bana söylenenleri sana aktardım, diye yanıtladı beni.

– Peki o zaman eve gideyim, dedim.

– Sen bilirsin, dedi.

Moralim iyice bozulmuştu. Açıkçası işyerimden pervasızca kovuluyordum. Münferit başının hukuku bir kenara bırakıp İstanbul’umuzu Orman Kanunlarıyla idare ettiğini apaçık görmüştüm artık. Açığa almış sözünü iyice anlayamamıştım. Tabi ki iyiliğim için alınan bir karar olamazdı. Ama ben böyle bir durumu hiç yaşamamıştım ve yaşayanı da hiç görmemiştim. Ona sordum bunu;

– Bir süre görevden uzaklaştırma. Bu süre içerisinde maaşının 1/3’ü kesilecek, göreve başladığında kesilenleri müracaatla geri alabilirsin, dedi.

Vedalaştık onunla. Bir daha dönmemek üzere ayrıldım Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nden. Yeniden kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım. Akşam çocuklarımla fazla ilgilenemedim. Hele büyüğüyle o günden bu güne kadar yeterli ilgim olmadı. Onların dersleriyle ilgilenmeyi çok istiyordum, ancak ufacık bir şeyde onlara çok kızıyordum farkında olmadan. Onların beyni çıkıp kaçıyordu yerinden sanki. Zarar veriyordum onlara öğretmenlik yaparken. Vazgeçtim ders çalışmaktan çocuklarımla. Karnesinde hep beş olan çocuklarım dört alınca seviniyorlardı şimdi. Notlar iki, üç gelmeye başlamıştı. Şimdi biraz daha iyiler. Eminim ilende çok daha iyi olacaklar yeniden. Eve geldiğimde hiçbir şey söylemedim eşime. Çocuklarımla da kısa konuşmayı tercih ediyordum. Bir çok düşünceler gelip geçiyordu aklımdan. Uzandım yatağıma. Uyuyamadım o gün sabaha kadar. Uyuyamadığım için de ağlamak geliyordu içimden. Sabahın oluşunu ve çocuklarımın kalkışlarını izledim.

            Hep birlikte kahvaltıya başladık. Zerre bir şey yemek  istemiyordum. İştahım da hiç yoktu. Fazla sürmeden sofradan kalktım. Başhekimle sözleşmiştik bir gün öncesinden. Gel demişti bugün için. Ben de hazırlanarak, yanına gittim erkenden. Beklerken biraz sonra o da geldi. Birlikte odasına geçtik. Konuşmaya başladık, Dünü ve dört gün öncesini anlatmaya çalıştım ona. Dilim dolaşıyordu bazen.

             – Yanlış anlama ama bir hastaneye gitsen iyi olur, dedi Başhekim bey. Güldüm kendi kendime; “Olabilir” dedim “iyi olur”. Az sonra adıma istediği sevk kağıdını doldurarak imzaladı ve;

             – Çok üzüldüm olanlara, diyerek sevk kağıdını elime verdi.

             Gideceğim yere baktım. “Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne şevki uygundur.” yazmıştı. Fazla zaman kaybetmeden oraya gittim. Sıram geldiğinde Psikiyatri uzmanı Doktorum beni istedi. Karşısına oturdum.

– Nedir şikayetin, diye sordu.

– Uyuyamıyorum, diye yanıtladım.

– Neden, dedi.

            Konuşmak istemedim, bir süre sustum, ağlamak geldi içimden. Tutmaya çalıştım kendimi, kurtuldum ağlamaktan.

– Nasıl uyuyabilirim, dedim.

– Sebebine göre, dedi. Neden uyuyamıyorsun?

Çekinerek, utanarak dört günlük yaşadıklarımı anlattım. Arkadan kelepçe taktıklarını, beni böyle dolaştırdıklarını, şubeye götürüp gözlerimi bir bezle kapatıp elimi de oturduğum sandalyeye kelepçelediklerini tek tek anlattım ona. Sordukça soruyordu o da. Uzunca sorgulu-yordu sanki beni. Ha bire not alıyordu anamnez kağıdına. Reçetesini yazdı, tarif etmeye başladı ilaçlarımı. Sonra da;

            – Böyle asla işe gidemezsiniz, dinlenmeniz gerek, size sonunda muayene kaydıyla yirmi gün istirahat veriyorum. Psikiyatrik Travma yaşamışsınız dedi.

– İstirahat vermeseniz iyi olur, bu ilaçlan alırım ben, dedim doktoruma.

            – Hayır, hayır! Mutlaka istirahat etmelisiniz, sakın işe gitmeyin, bir süre oradan uzak kalmalısınız, bunda ayıp yok, dedi.

Doktorumla vedalaşarak ayrıldım oradan. Eve gelip yeniden düşünmeye başladım yaşadıklarımı. Başıma gelenleri duyan akrabalarım akşam evde toplanmıştı. Kardeşim;

– Bunlarla uğraşma dedi.

– Susun lütfen benim işime karışmayın, bu konuda kimseyi dinlemem, kalbinizi kırabilirim, dedim ortaya.

Onların olaya ve bana bakışları beni çok rahatsız ediyordu. Mümkünse konuşmamaya ve sakin gözükmeye çalışıyordum. Gecenin bir vaktinde herkesi evine uğurladık. İlaçlarımı alarak yatağa girdim. Çok uzun uyumuştum. Sabah kalktığımda tuvalete kadar güçlükle gidip orada çok feci bir şekilde düşüverdim. İlaçların etkisine dayanamamıştım. Kaburga kemiğim çok kötü ağrıyordu. Eşim gelerek, yeniden yatağa götürdü. Öğleden sonra yataktan kalktım ve konusunda uzman emniyet mensubu üst rütbeli bir arkadaşımı aradım. Buluşmak üzere sözleştiğimiz yere gittim.

Olan bitenleri bir bir ona da anlattım. Dayanamadı:

-Vahşet bu yahu! Resmen bu bir uygulama, dedi arkadaşım.

Birlikte ne yapacağımızı tartıştık. Yeniden görüşmek üzere ayrıldık. Ertesi gün bir başka Emniyet Mensubu arkadaşımla buluştuk. Konuyu dinledikten sonra:

            – Olmaz böyle bir şey, görülmemiş bir durum bu, kendi aklıyla hareket eden birisi değil, orada birilerinin uşağı olarak bulunuyor, bu iktidar değişse hemen bunu buradan alırlar, dedi Polis Başmüfettişi arkadaşım.

            Telefonla ya da yüz yüze konuştuğum her arkadaşım olayı çok çirkin bir durum olarak değerlendiriyor kızgınlıklarını hemen belli ediveriyorlardı.

            Diğer bir arkadaşım: “Nev-i şahsına münhasır, garip bir insan” diyordu onun için.

Diğeri:

            – Apayrı birisi, ayrı yani tek başına bir insan. Kolejdeyken de pek arkadaşlık yapan olmazdı onunla, dedi. Tanıdığımızdan bu yana O hep sıra dışı idi, diye de ekledi.  Gün geçtikçe iyice moralim bozulmaya başlamıştı ve ruhen çöküntüye doğru gittiğimi anlıyordum. Bu apayrı kişiden hesap sormalıydım. Dört günümü neden yediğini, insanlara beni neden aşağılattığını sormalıydım. Bunun içinde ruhumun gittikçe parçalanmasına engel olmalıydım. Doktorların tavsiyelerini iyice dinliyor harfiyen yerine getiriyordum. Bir gün Sultanahmet’te yürürken, arkamdan biri: “Doktor Bey!” diye seslendi. Dönüp baktım, çok değerli bir abiydi. Onu çevresinde sevmeyen yoktu. Hala üstün görevine devam ediyordu. Yanaklarından öptüm, halini hatırını sordum.

            – İyiyim doktorum, bir şeyler duydum doğru mu? Dedi.

– Kimden duydun abi dedim.

            – Geçenlerde Çapa Tıp Fakültesi’nde yatıyorduk, aynı odada Organize Suçlar Şubesi’ndeki Başkomiser de vardı. Onunla konuşurken seni şubeye aldığını gözlerini kapatıp ellerini bir yere bağlatarak dört gün seni öyle tuttuğunu ukala ukala anlatıyordu. Pek yüz vermedim susturdum ukala herifi, dedi.

O konuşurken ben yıkılmıştım. “Hem yapıyorlar hem de millete duyuruyorlar, ne kadar ayıp ediyorlar, utanacakları yerde övünüyorlar.” diye düşündüm.

– Ne zaman konuştunuz abi, dedim.

– Bir hafta kadar oldu, dedi.

– Söyledikleri doğru, dedim ona.

  Konuya girmemeye özen gösterdim. O an iyice bozulmuştum. Vedalaşarak uzaklaştım oradan.

SEKİZ

İLLEGAL ÖRGÜT ÜYELİĞİ VE GÖREVDEN UZAKLAŞTIRMA

            Uykularım İyice kaçmaya başladı. İlaç almama rağmen yine de yeterince uyuyamıyor, uykuya dalamıyordum. Bu yüzden de İnsanlarla pek fazla görüşmek istemiyordum. Raporumda bitti bu arada. Sonunda muayeneye gel 100 demişti doktorum. Sevk kağıdı almam için yeniden Başhekimliğe gittim.

            – Bir tebligatın var, onu sana tebliğ edelim, sonra da hastaneye sevk ederim seni, dedi Başhekim Bey.

            Görevli memuru çağırarak tebligatın yazılmasını istedi Başhekimimiz, Tebligat geldi. Okumaya başladım. “Yağma, yol kesme, adam kaldırma, 6136 S.K.M. ve illegal örgüt üyesi olan şahıslarla ilişki içerisinde olmaktan, İl Makamının 15.2.2000 tarihli onayı ile Görevden uzaklaştırılmıştır” diyordu benim için.

            Pes doğrusu pes. Bu kadarı da olmaz. Bu ne büyük bir çamur atmak insana. Benim ne işim olurdu anasını yolda görsem yüzüne bakmadığımın insanlarıyla. Benim geçmişimi hiç mi merak edip bakmadı bu Münferit Başı. Bunları bana nasıl yakıştırdı. Araştırmış olsaydı, benim geçmişte illegal örgüt üyelerinin hedefi olduğumu görecekti. Ben de hala hazır duruyordu bunun belgeleri. Üst düzeydeki birçok Emniyet Mensubu da biliyordu benim bu durumumu. Ben korkmadım illegal örgütlerden, çekinmeden mücadele ettim onlarla. Gözün görmediyse kulaklarında mı duymadı bunu. Sen ne iş yapıyorsun Allah aşkına. O makama zarar veren gördüğüm tek insan sensin. Herkesin aklını karıştırıyorsun yaptıklarınla.

             Bak aklıma geldi. Yirmi gün evvel doktoruma muayene olduktan sonra Bakırköy Adliyesine gittim suçumu öğrenmek için. Beni derdest ederek gönderdiğiniz dosyayı inceledim.

            Bakırköy Başsavcılığının 999/6063 sayılı dosyasında hazırladığı iddianamede benim hiç adım bile geçmiyordu. Müştekinin şikayet dilekçesinde de yoktum. Bu durumu görünce çok şaşırmıştım. Davanın açıldığı mahkemeye bir dilekçe yazdım.  “5.2.2000 ile 8.2.2000 tarihleri arasında Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’nde gözetim altında tutuldum. Bakırköy Cumhuriyet başsavcılığına 8.2.2000 tarihinde dört kişi ile birlikte getirildim. Ancak savcılık ya da mahkemeye çıkarılmadım. Savcılık iddianamesinde de benden tanık ya da sanık olarak hiçbir şekilde bahsedilmemektedir. Polisteki durumumun ne olduğunu bilmiyorum. Polisteki durumum hakkında bilgi verilmesini saygı ile dilerim. Adres Tarih…

            Dilekçemin altında ise, “Mahkememizin 2000/102 esas sayılı dava dosyasında, bu şahıs 8.2.2000 tarihinde poliste sanık olarak dinlenmiştir” yazıyordu. Altında ise, tarih, ilgili hâkim imzası ve sicil no.su ile mühür” vardı. Bu belge bir yüz karasıdır. Beni sanık olarak ne hakla tuttunuz orada. Bu yetkiyi kimden aldınız. Devletin şerefli namuslu bir doktorunu sanık olarak dinlemek için hangi kuralı yerine getirdiniz. Sanık sıfatını nasıl yakıştırdınız bana. Bu yetkiyi kimden gasp ettiniz. Bunu bir Emniyet Hekimi olarak bana yapan, bir başkasına kim bilir neler yapıyor.

            Benden alman eşyalarımı da istemiştim mahkemeden. Duruşma anında, verdiğim dilekçeyi de görüşmüş karara bağlamış hâkim hemen. Duruşma tensip zaptının 5. sırasındaki karar;

            “Dava konusu edilmediği gibi suçta tespit edilemediğinden, Bakırköy Adli Emanetinin 00/447 sırasında kayıtlı eşyalarının iadesine karar verildi.” diyordu ve Altta da tarih, mahkeme mühürü ve imza vardı.

            Ne kadar gülünç bir durum bu. En ağır cezayı bana verdin sen Münferit Başı. Aklımı oynattın sıkılmadan. Teşkilatımın ve ülkemin benim gibi namuslu ve dürüst insanlara ihtiyacı var ama sana var mı bilemem.

            Beni ne ile suçladığını sen de bilemiyorsun. Ama hakkımda idari soruşturma da açtırmışsın. Adliyeye çıkarma numarası tutmadı demek ki. Orada da soruşturma müfettişi Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda; “Yürütmekte olduğum ön incelemeye esas olmak üzere, savcılığınızca yürütülen soruşturmanın safahatı hakkında adıma ve aşağıda yazılı bulunan müfettişlik adresime bilgi verilmesini arz ederim” diyor. Tarih, isim, imza. Polis Başmüfettişi.

            Bu arzı yerine getiriyor savcımız da; Şahıs hakkında EK TAKİPSİZLİK KARARİ verilmiştir diyor ve ekliyor:”Adı geçen şahıs müşteki ve sanıkları barıştırmak istemiş, karakola gittiklerinde serbest bırakılmaları için 500 milyon nakit 150 milyonda 30 Adet bilet için para almış” diye yazıyor Başsavcılık ve Polis Teftiş Kurulu Bölge Başkanlığı’na bildiriyor.

            Kargalar bile güler bu duruma. Böyle bir olayla da ne karşılaştım ne de rüşvet gibi iğrenç bir duruma elim değdi. Eli değenin de elleri kökünden kırılsın. Bazı şubelerde bu zarfların satıldığını da çok kişi biliyor. Bunlar çoğunlukla günü geçmiş davetiyeler ya da toplantılarla ilgili zarflar değil mi? Bir üzerine gidilse orda ortaya çıkar, altından daha neler çıkar neler. Kim rüşvet almışsa onun yüzü kara olsun? Bende zarf ne gezer arkadaş. Suçum ne benim suçum?

            Ayrıca bana suç sicili tescil ettirmişsin poliste. Yani beni fişlemişsin, 599008 sırasında kayıtlıyım İstanbul’da. Orada da “Emniyet Müdürü süsü vermek ve bu suretle görevlilerin görevlerini yapmasına müdahale etmek, resmi nüfusunu kullanmak suretiyle görevini suiistimal etmek” diye suçumu ekletmişsin. Beni iyi bilir, iyi tanır İstanbul’daki polisim. Bir ricada bulunmak için adım yeter adım. Ayrıca mesleğimle de övünürüm her zaman. Takdir toplarım çalıştığım her yerde. Dünyanın en saygın mesleklerinden birisine sahibim. Eğer Emniyet Müdürü süsü vermişsem gurur duymalısın benim kişiliğimden. Gereksiz bir nedenle beni fişlemişsin. Yani benim çocuklarımın geleceğini daha şimdiden karartmışsın. Yakınlarımın da öyle. Onlar da zarar görecekler bu fişlenmemden. Bunları bilerek yaptın zaten. Ne lüzumsuz bir fişlenme, tabii çok zararlı. Kim bilir daha kaç kişiyi böyle fişledin gereksizce. Fişlenmenin şakaya gelir yanı da yok bilmem bilir misin? Keyfi hareket edilemez bu işte, işini ciddiye almalısın. Ben 599008’nci kişi olarak fişlenmişim İstanbul’da. Altı kardeşiz. On altı çocuğumuz var toplam. Onlardan da on tane yeğenlerimiz olmuş. Yani otuz iki kişiyiz birinci derecede akraba olan. İşte benim bu fişlenmemden zarar görecek olan kişiler bunlar. Girdiğim imtihan komisyonlarında bizzat gördüm bunun acı örneklerini. Kim bilir ne kadar kişiyi fişledin yine adaletsizce. Polisimizin elinden bu durum alınmalı, ulusumuz bir haksız işlemden kurtarılmalı bence. Bu yetki sadece savcılıklarımızda olmalı. Böyle yargısız infaz yapılıp ta, bir kişiyle, bütün sülalesinin geleceği karartılmamalı. Her koyun kendi bacağından aşılmalı.

            Savcılık kişiyi mahkemeye çıkartır. Mahkeme edilen kişi beraat ederse hakkında herhangi bir suç sabıka sicili tutulmaz. Eğer kişi mahkeme sonunda suçlu bulunursa o zaman savcılık bu şahsın suçunu sabıka siciline geçirir.

            Ancak polisteki durum bundan tamamen ayrı bir durumdur. Polis mahkeme edilip edilmediğine bakmadan kişiyi suçlu İlan edip, odasındaki dolaplarda sıralar sabıka sicil kartlarını. Suçsuz olduğu mahkemece kanıtlansa dahi polisteki sabıka sicil kayıtları asla silinemez. Takipsizlik, beraat ve benzeri suçluluğu ortadan kaldıran bu husus suç siciline eklenir ve hakkında bilgi isteyen makama bu sicil kayıtları sonuçlan ile bildirilir. Bunu gören makamda poliste fişlenmesi var deyip onu devlet işinde çalıştırmak için asla kabul etmez. Kişinin kendisine ve yakın akrabalarına zarar vermemesi için polisteki bu sabıka sicil kaydının mutlaka silinmiş olması gerekmektedir. Bu da kişi 75 yaşına geldiği yılın sonunda, ya da kişi ölmüşse, ölüm kâğıtlarıyla birlikte iki de şahit gösterilerek iki yıl daha arşivlerde saklandıktan sonra sabıka sicil kaydı silinmektedir. Yani yakınları iki yıl daha zararını görecektir fişlenen kişi öldüğü halde.

            Diğer bir yolda benim de yaptığım gibi İdare Mahkemesi’ne başvurarak davayı kazanmakla olur. Ancak bu yola başvuracak kişinin fişlenmiş olduğunu bilmesi gerekir. Polis fişlediği kişiyi hiç bir şekilde bildirmez. Belki de kişinin fişlendiğinden ömrü boyunca haberi bile olmaz. Bu yüzden kendisinin ve yakınlarının gördüğü zararları, o kişi belki de Allah’tan geldi şeklinde kabul eder.

            Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, fişlenmiş bir kişinin daha doğmamış olan çocukları da suçlu durumuna düşürülerek, geleceği karartılmış olmaktadır.

            Suçum ne benim suçum? Üç ayrı belgede üç ayrı suçlama. Suçlarken bile aynı düzeni tutturamamışsın Münferit Başı. Şimdi de beni görevden uzaklaştırdığın tebligatı imzalıyorum. Başhekim bey de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne beni sevk ettiği evrakımı imzalayıp elime uzatıyordu.

            Bundan sonra olayların nasıl bir seyir takip edeceğini bilemiyordum. Huzurum iyice kaçmıştı. Başka bir yola girmişim dalgınlıktan, hastanenin yolunu bulmaya çalıştım eğri büğrü sokaklardan, çok geçmeden yolumu buldum. Arabamı park ederek, muayene dosyamı çıkarttırıyorum görevliye. Sıram geldiğinde doktorun benim ismimi okumasıyla, oturuyorum karşısına. Doktorum önündeki anamnez kâğıdını okuyordu. Bu önceki doktorum değildi. Kibarca:

– Hasılsınız Doktor bey, dedi.

            – Bazen uyuyamıyorum, bir de çok unutkanlık var, dedim.

– İlaçlarını düzenli kullanıyor musun?

             – Evet ama yine de uyuyamıyorum bazen sabaha kadar.

            – Dozunu arttıracağız Tolvon’un. Bir ilaç ilave edeceğim bir de.

Konuşmak istemiyorum doktorumla ama o:

– İştahın nasıl? Diyor bana.

– Yemesem de olur, diyorum.

Bir süre sonra reçetesini uzatıyor, sevk kağıdını da.

– Yirmi gün daha raporlusun diyor, sonunda yine muayene edeceğim, ihmal etme yine gel.

            Konuşmuyorum, kafamla selamlaşıp ayrılıyorum oradan. Utanmaya başlıyorum insanlardan yok yere. Onlardan kaçmak, uzaklaşmak istiyorum. Eve giderek uzanıyorum. Çocuklarıma karşı ilgisiz kalıyorum. Ama bütün bunların hoş bir şey olmadığını da biliyorum, elimde değil. O gün yine zorlu geçen bir geceden sonra sabahleyin can dostum, aile dostumuz avukat arkadaşımı aradım. Belirlediğimiz yerde onunla buluştuk. Başımdan geçenleri tek tek anlattım ona. Hayretle susmuş dinliyordu, soru bile sormadan. Bazen konudan konuya atlıyordum, sonunu getirmeden. Unutkan olmuşum. O da dikkatle bakıyordu bana. Sonunda:

             – Büyük bir suç işlemişler, dilekçeni yazayım mı? Dedi avukatım.

             – Elbette dedim, hesabını soracağım onlardan. Sana her türlü güveniyorum, nasıl istersen öyle yap.

             – Senin adına yazacağım, dilekçeyi sen imzala dedi avukatım.

 – Uykusuzluk çekiyorum, son derece unutkanım, davayı takip edemem, zamanla konuşmalarım da bozuluyor, sanki dilim tutuluyor, dedim.

 – Olmaz abi, ben imza atamam, dedi avukatım.

 – Ciddi misin? Dedim.

             -Evet evet, dedi. Baksana sana neler yapmışlar, kim bilir bana ne yaparlar, benim bunlarla uğraşacak gücüm de yok senin gibi.

            Çok mahcup olmuştum. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemiyordum. Dinlediklerinden çok etkilenmiş çokta korkmuştu. Aslında gerçek dostluğu göstermenin tam zamanıydı. Ailelerimizle birlikte yaz tatillerimize çıkardık. Şimdi yol ayrımında olmamızdan çok ama çok üzüntü duyuyordum. Keşke olup bitenleri anlatmasaydım ona. Bir dostumu kaybedecektim göz göre göre. Arkadaş olan çocuklarımız da birbirlerini göremeyeceklerdi artık. Ben ne yaptım böyle. Aslında bunun sorumlusu sensin Münferit Başı sen. Ama görüşeceğiz seninle.

            – Bana müsaade, evdekilere anlatma bunları, selam söyle onlara,  diyerek vedalaşıp uzaklaştım avukatımdan.

– Güle güle, vallahi üzüldüm, dedi avukatım son kez.

            Ben daha çok üzülmüştüm aslında. Yolda cep telefonumdan bir milletvekili arkadaşımı aradım. “Önemli bir konu var, görüşmemiz lazım” dedim. “Hafta sonunda İstanbul’da olacağım, gelince görüşürüz” dedi.

            Hafta sonuna kadar başka arkadaşlarımla da görüşmeliyim bu durumu diye düşündüm. Ancak aile dostum avukat arkadaşım gibi onları da kaybetmekten korkma-ya başladım şimdi. İyi bir ders almıştım. Yolumu yavaş yavaş çizmeye başlamıştım. Şimdi arkadaşlarım arasında korkmayanlarını seçmeliydim. Yoksa daha çok arkadaş kaybedebilirdim bu yaştan sonra.

            Sonraki günlerde de gittikçe yalnız kaldığımı iyice anlamıştım artık. Yalnız, eşimin kadirşinaslığı asla azalmamış artmıştı bana karşı. Bir gün evimize misafir gelen dostlarımızdan birinin eşi:

– Doktor bey dört gün oradayken, sen evde ne yaptın peki, diye sordu eşime. O da;

             – Çok korktum! Doktor beyi götürenlerin polis olmadıklarını sandım durmadan. Hiç haber alamadım ondan. Pencerenin dibine koltuğu çekip oturdum. Pencereden

yolları gözledim, kulaklarım da telefonun zilindeydi, bir haber alabilmeyi bekliyordum dört gün boyunca, gece gündüz uyumadan, dedi ona.

            İşte benim defalarca aklıma gelmesine rağmen eşime sormaktan çekindiğim soruydu bu. Eşimin de bu sürede çok acı çektiğini iyi biliyordum zaten. Ama yine de onun ağzından duymak istemiyordum bunu. Bir müddet sessizlikten sonra,

            – Bir İl Emniyet Müdürünü aradım, ona durumu bildirdim. Beş dakika kadar sonra da o beni arayarak Doktor beyin kaçırtmamış olduğunu. Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde bekletildiğini söyledi de o zaman biraz rahatladım, dedi eşim,

            Geceleri artık uyuyamaz durumdaydım. Aldığım ilaçların da pek fazla etkisini göremiyordum. Evden dışarı çıkmak istemiyordum. Randevu günüm gelmişti. Yeniden bir şevkle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hasta-nesi’ndeki doktoruma gittim. Muayene için içeriye çağrıldığımda bu doktorumda değişmişti. Şimdiki bir bayandı. İyice pencerenin kenarına oturdum. Anamnez kâğıdına dalmıştı. Okuduktan sonra beni iyice süzerek.

– Şimdi nasılsınız, dedi doktorum.

            – Uyuyamıyorum, üç dört günde toplasanız altı saat etmez, dedim.

– Neden uyuyamıyorsunuz, dedi.

– Yaşadığım olaylar bir şerit gibi yeniden gözümde canlanıyor, dedim ona.

            – Buradan uzaklaşma, bir tatile gitme durumunuz yok mu? Dedi.

– Olabilir, ama burada yapacak işlerim var, dedim.

– ne gibi işler, diye sordu.

            – Vallahi çok unutkanım, şimdi aklıma gelmiyor, dedim doktoruma.

            – Eve gittiğinde eline bir not defteri al, aklına gelenleri not et, bir dahaki gelişinde notlarınla birlikte gel, dedi.

            Reçetesini uzatarak “İlaçlardan birisinin dozunu yükseltiyorum, on gün sonra seni heyete çıkartacağım” dedi ve evraklarımı uzattı. Doktorlarımın tavsiyelerini dikkatle yerine getiriyordum. Benim için tek çare kendi sağ-lığımdı. Kendi işimi kendim yapmalıydım. Bir başkasının benim işimle uğraşacağına inanmıyordum artık. Beynime kazıdım “Kendi işimi kendim yapacağım, hem de en iyisini.”

            Önceden kararlaştırdığım gibi hafta sonunda İstanbul’da bir milletvekili arkadaşımla buluştuk. Ona konu ciddi, özel konuşmalıyız dedim Seçmenleriyle biraz dertleştikten sonra, öğle yemeği için izin aldık. Yakındaki bir restoranta giderek, bir belediye başkanı arkadaşımızla birlikte tartışmaya açıyoruz konuyu. Çok başarılı siyasetçiler ikisi de. Yeniden seçildiler bu son seçimlerde de. Konuları olduğu gibi anlattım. Beni pür dikkat dinlediler. Aslında doğru dürüst yemeğimizi bile yiyememiştik. İştahlarını kaçırmıştı anlattıklarım. “Şimdi ne yapacağız” dedi, belediye başkanımız milletvekili arkadaşımıza. O da,

  – Bu bir insan haklan ihlalidir. Apaçık bir işkence, dedi.

             İkisi de çok eski dostlarımdı. Şimdi suratları asılmıştı. Belediye başkanımız kutsal bir ilçeden seçilmiş o ilçeye layık asil, geçmişi tertemiz, sevilen ve güvenilir bir kişiydi. Milletvekilimiz de öyle, babacan ve asaletli idi.

 – Ne yapılması gerekiyorsa yapalım, dedi Başkan.

             – Mecliste bir araştırma komisyonu kurmamız gerekiyor.  Ben alt komisyonun kurulmasında yardımcı olurum. İşkence konularına çok önem veriyoruz, bu durum da çok ciddi, her parti böyle bir durumun üzerine gider, dedi.

             – Skandal vallahi abi böyle bir şey olur mu? Dedi başkan.

 – Haklısın, bu ne biçim insan hangi partiden, dedi ikimize.

 – Vallahi gittikçe eriyen kurucusu rahmetli olan bir partiye daha yakın diye duyuyoruz, dedim ben.

– Evet, evet, dedi başkan.

            – Birbirimizle sıkça görüşelim, dedi milletvekili arkadaşım.

            Birlikte kalktık sofradan. Vedalaştık ve ben ayrıldım. Şimdi biraz daha rahattım. Omuzumdaki yükün paylaşıldığını hissettim. Arkadaşlarımda korku ya da endişe belirtisi de yoktu. Sevindim. İki saat kadar sonra telefon geldi başkandan:

            – Savcılığa suç duyurusunda bulunalım bu adam için, dedi.

– Olur ama, avukatım yok benim! Dedim.

– Bizim var, dedi. Bu konuda yardımcı olurum.

– Kimse hemen görüşelim o avukatla, dedim.

            Telefonunu ve adresini aldım avukat beyin. Moralimin biraz daha iyi olmasını kolluyorum. Anlatırken bazen neyi anlattığımı unutuyorum. Karşımdaki sıkılıyor o zaman. Onu da sıkmak istemem. İlaçlarımı bir müddet daha kullandıktan sonra gideceğim ona. Ya da kendimi iyi hissettiğim en kısa zamanda buluşmaya kararlıyım avukat beyle.

             Evde odamdan dışarı çıkmaz oldum, salona gelen misafirlerimize de hoş geldin diyemiyorum. Utanıyorum herkesten. Yok yere mahcup durumdayım. Kendi kendime durmadan düşünüyorum, durmadan dinleniyorum, uyuyorum odamda.

            Bir gün öğleden sonraydı, baktım evde kimse yoktu. Özgürce dolaştım. Kendi kendime konuştum, karar verdim. Artık avukatla görüşebilirim, onu bir arayım dedim. Evden tel e fon lastik, “hemen gel” dedi. Bürosunda buluştuk. Beni pür dikkat dinliyordu. Her şeyi anlattım ona.

            – Savcılığa suç duyurusunda bulunalım, dedi avukat arkadaş

– Olur, dedim. Ne gerekiyorsa yapalım, ben hazırım.

– Bir miktar para gerek, dedi dava için.

– Ne kadar dedim ona.

– Bu kadar olursa yeter, dedi avukat arkadaş.

– Üzerimde o kadar yok ama sonra getiririm tamamını, dedim.        

 İstedikleri evrak ve belgeleri de hazırlamak üzere evime döndüm. Olup bitenleri anlatmak üzere belediye başkanı arkadaşımı aradım.

– Ne oldu, görüşebildiniz mi avukatımızla? Dedi.

– Evet, az önce geldim yanından, dedim.

– Avukatımız ne diyor? Diye sordu.

– Suç duyurusunda bulunacak, dedim.

– Hemen bulunsun, ne duruyor, dedi.

– Bazı belgeler istedi biraz da para dedim.

– Belgeleri götür ver, ne parası istiyor? Dedi.

– Dava açmak için harcama yapacakmış, dedim.

            – Ben ona bir miktar para vermiştim, sen verme, dedi.

– Ne zaman? Dedim.

– Seninle görüştükten birkaç gün sonra, dedi başkan.

            Telefonumu kapattıktan sonra belediye başkanı arkadaşımın vefalı oluşunu, korkusuzluğunu, kişiliğinden duyduğum gururu düşünüyordum. Daha önceden para bile vermişti avukata. Ama konuştuğumuzda bana nedense bundan söz etmemişti avukat arkadaş. Müsait bir zamanda yine gittim ona. Evraklarımı sundum. İnceledi bir bir.

            – Bunlar çok haksız, suç işlemişler, işkence yapmışlar sana, dedi avukat arkadaş.

            Onu iyice dinliyordum, ancak çok unutkandım bir kâğıda not alıyordum dediklerini.

             – Görevi suiistimale girer yaptıkları dedi. Ayrıca yasak sorgu yöntemlerine de başvurmuşlar. Tedavi oluyorsun. Bu da onların yaptıklarının sonucu. Her şey apaçık orta da, işleri çok zor onların, dedi.

             – Gerekeni yapalım, başkanımla konuştunuz mu, dedim.

 – Evet, dedi. Ondan aldım, senin para vermene gerek yok.

            – O zaman fazla zaman kaybetmeyelim, dedim avukat arkadaşa.

            – Şimdilik işlerim çok, onları bir toparlayayım da kısa zamanda ben dilekçeyi savcılığa veririm, dedi.

            – Geçen görüştüğümüzde benden istediğin vekaletimide hazırladım, buyurun dedim, ona.

            Yeniden buluşmak üzere vedalaşarak, doğru eve geldim yeniden. Eşim karşıladı beni telaşla. “Seni Müdüriyetten aradılar, dedi. Hemen müdüriyete kadar gelmeni istediler.” Yeni bir gelişme oldu gene ama kim bilir ne acaba diye düşünmeye çalıştım. Hiç eve girmeden geri döndüm. Kafam çok yorgun ve bitkindi. Meydana gelecek hiçbir sürpriz önemli değildi. Başhekimin odasına girdim.

            – Tebligatın var, dedi başhekim bey. Onu tebliğ edelim sana.

– O da ne için? Dedim.

            – Emniyet Müdürü Valilikten onay almış, görevden uzaklaştırmanı iki ay daha uzatmış, dedi.

            – İyi ama önceden de iki ay uzaklaştırma onayı almıştı. Henüz iki ay dolmadı ki, dedim ona.

            – Bu da onun süresi bittikten sonra başlıyor zaten, dedi.

            Tebligatı imzalayıp hemen uzaklaştım oradan. İki ay önce iki, iki de şimdi, etti dört ay. Kurum amirinin yetkisi en fazla üç ay. Tabi bunlar valilik onayıyla olacak. Hepsinde de onay almış. Yetkisini aşan süre ise bir ay. Üç ay yerine dört ay. Demek ki Emniyet Müdürü bunu da bilmiyor, belki de yetki sınırlarının ötesine garezen çıkıyor. Peki neden?

            Türlü türlü suçlamalar yapıyor, çamurlar atıyor, yazıyor onay alıyor. Peki neden bunu bana yapıyor? Onun benimle alıp veremediği ne acaba. Neden Nemrut gibi üstüme geliyor. Bir ihtimal daha geliyor aklıma. Rahatsızlık duyduğum bir konu vardı. Halledilmesi gerekliydi kamu yararına. Konu çok önemliydi. Onun için de etkili biriyle paylaşmalıydım bunu. Güçlü ve güvenilir biri olmalıydı bu da. Günlerce düşündüm, sonunda karar kıldım birisinde. Bu çok ünlü bir gazetecimizdi. Araştırmacı gazetecilerimizden. Onu telefonla aradım. Notumu alır almaz o da beni aradı. “Terörle ilgili bir olaysa görüşmeyelim” dedi baştan. Ona, “Ben de teröristlerin hedefindeyim, bu bambaşka bir konu” dedim. “Hemen gelin görüşelim” dedi bana.

O gün saat 18.00 civarında ofisinde oldum bu ünlü gazetecimizin. Yanında da yardımcısı vardı. O da ünlü profesörlerimizden biriydi. Çaylarımızı içerken konuya da girmiştik. Konuyu onlara tek tek anlattım. Yanındaki profesör için tereddüt ettiğimi anlayınca, güvence vermişti bana onun için. Her şey üçümüz arasındaydı. Beni dinledikçe, dehşete düşmüşlerdi.

– Dehşet verici bir şey! dedi ünlü gazetecimiz.

Birbirimizin gözünün içine bakıyorduk konuşurken.

– Belge var mı? Dedi ünlü gazetecimiz.

– Evet, dedim. Yeteri kadar.

– Görüntü alabilir miyiz? Diye sordu.

– O biraz zor ama olabilir, dedim.

           – Müthiş bir şey olur, üzerine gitmeliyiz, ama işe bak bizi koruyanlar da polis, dedi.

Yardımcısıyla birbirine bakışarak konunun heyecanını yaşıyorlardı.

 – Ben konuyu bir arkadaşıma aktaracağım, onunla birlikte bir çalışma içerisine girin, sizlere bazı konularda da yardımcı olacağım, dedi bu ünlü gazetecimiz. Arkadaşımın adı ”       ” sen de tanırsın, cep telefonu da”  “, dedi.

            O anda önemli bir haberle ilgilenmeye başladı. Yardımcısı ile birlikte yeniden görüşmek üzere bizi yan odaya aldı. Orada biraz daha detaylı konuştuk bu profesörümüzle. “Bunları da iyice anlat ona” dedi ünlü gazetecimiz için. Bir müddet bekledik, çok sıkışıktı, işleri yoğundu. Kısa bir görüşmeden sonra tanıtma kartını takdim etti nezaketle. Görüşmek üzere vedalaştık.

            Cep telefonunu verdiği arkadaşı da çok ünlü bir gazeteciydi. Gençti, dinamikti, önemli kitapları olan birisiydi. Beni aramayınca ben onu aradım bir kaç gün sonra.

– Ben de sizi arayacaktım,   en kısa zamanda bir yemek yiyelim, dedi.

– Olur, istediğin her zaman buluşabiliriz, dedim.

 – Şu anda çok önemli durumlar var, takip etmem gerekiyor.  Ankara’dayım, gelince İstanbul’da görüşürüz,

dedi.

            Günler geçti, beni bir türlü aramıyordu. Bir gün müthiş bir kazaya kurban gidecektim. Kazanın oluş şekli çok garipti. Ertesi gün yeniden aradım Ankara’dan dönen gazetecimizi.

            – Fotokopilerini çektir o belgelerin, dedi bana. Kısa zamanda görüşürüz. 

– Tamam, dedim.

Küçük bir evrak çantasına yerleştirdim belgelerimi ve bir gün sonrasını, Cumartesiyi bekledim.  Ancak, o gün tutuklanarak Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube 115 Müdürlüğünde gereksiz yere dört gün tutuldum. Arabamdaki evrak çantamda yok olmuştu o günden bu güne kadar. O günden sonra da bu ünlü gazetecimizi aramaya gerek kalmamıştı. Ben de ne onu, ne çok ünlü Araştırmacı Gazetecimizi, ne de yardımcısı değerli profesörümüzü hiç aramadım. Üçü de hala program yapıyorlar önemli kanallarda.

            Görevimden iki ay daha uzaklaştırılmam iyice aklımı karıştırmıştı. Sadece Müfettiş uygun bulursa, soruşturmaya göre, üç aydan fazla görevden uzaklaştırma yetkisine sahipti. Burada da resmen yetki gaspı vardı. Bu bilerek mi yapılıyordu acaba. Peki benim suçum neydi ki yetkisini aşan durumlara bile girişmeye başlamıştı?

            Tedavime devam edilmesine rağmen rahatsızlığım gün geçtikçe artıyordu. Çözümü paylaşacak arkadaş arıyordum. Mademki ileride savcılıkta da işimiz olacak, öyleyse en yakın hissettiğim bir savcı arkadaşıma gidip konuyu açmalı, düşüncelerini öğrenmeliydim. Aklıma gelen arkadaşıma hemen telefon açtım. Oda, “Gel konuşalım” dedi.

            Yalnızdı odasında. Memuruna kimsenin içeri alınmamasını söyledi. Olanları anlattım ona. Üzülmüştü, çok etkilenmişti:

            – Bana gelse böyle bir suç duyurusu, hiç acımam, çok iş çıkarırım kim olursa olsun, dedi savcı arkadaşım.

             – Suç varsa aynı işi bir başkası da yapar, ne fark eder abi, dedim.

             – O savcısına göre değişebilir, görmüyor musun neler oluyor ülkede, dedi.

            – Nasıl yani, bu kişinin hakkında işlem yapmayacaklarmı şikayetçi olursam, dedim.

  – Ben kendi adıma konuştum, savcılık mahkemeyi açarsa, hakimler perişan eder böyle suçu işleyenleri, dedi savcı bey.

            – Ben suç duyurusunda bulunmaya kararlıyım, yargıçlarımıza güveniyorum, dedim.

            – Ama dikkat et, iyi düşün, daha da büyük iş açmasınlar başına dedi.

             – Zaten öldürselerdi daha iyi olurdu bundan, şimdi kimsenin yanına gidemez oldum, utanıyorum insanlardan.

            – Yok yok dedi hemen, kendileri utansın yaptıklarından. Sen utanacak bir şey yapmamışsın ki.

            – Başkalarına bunu izah edemiyorum, götürüldüğüm şubenin adı bile yetiyor, dedim değerli arkadaşıma.

            – Konuyu avukatlarla da görüşmelisin, onlar daha iyisini bilir, dedi.

– Görüştüm, dedim.

– Ne diyorlar? Diye sordu.

– Korkuyorlar, dedim açıkça. Kendilerine zarar verileceğinden endişe ediyorlar.

– Öyle şey mi olur, dedi savcı.

            – Birisi en yakın aile dostumuzdu. Konuyu açtım, sadece dilekçemi yazabileceğini davaya müdahil olarak girmek istemediğini söyledi. Şimdi de telefonlarıma bile çıkmıyor, artık ben de aramıyorum, dedim.

– Başkasına git, dedi savcı arkadaşım.

            – Gittim,  çoklarına gittim, konuyu dinleyen herkes benden kaçıyor. Arkasında siyasi gücü olan bir avukat bile çok işi olduğunu bahane ederek davayı açmaktan çekiniyor, hala oyalanıyorum.

             – Suç var hem de ağır suç dedi. Görevi suiistimal, adamı oyarlar. Savcılık mahkeme açsın gerisi kolay, dedi savcı bey.

            Düşünüyordum. Düşünmesem de düşünüyor gibi oluyordum ilaçların etkisinden. Eve gitmek üzere müsaade istedim savcı arkadaşımdan. Vedalaştık. Buruk bir uğurlama yaptı bana, yıllar sonra ilk defa. Kararlıydım, yılmadan, çekinmeden, işimi gideceği yere kadar tek başıma da olsam götürecektim.

            Böyle kişilere fırsat vermenin ülkemize daha çok zarar vermek anlamına geleceği saplantı haline gelmişti bende. Dana yaptıklarından çok daha fazlasını bir başkasına yapabilirlerdi her an.

            Tek başıma bir dilekçe hazırlamaya karar verdim. Hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacaktım. Unutkan olmuştum. Aklıma gelenleri her gün not etmeye başladım. Sonunda başarmış olacağım diye düşünüyordum. Her çareye başvuracaktım.

Bir avukat arkadaşım geldi aklıma, aynı memleketliydik. İki yıl kadar önce Hâkimlikten emekliye ayrılmıştı. Yürüdüm gittim hemen, yazıhanesindeydi. Nasıl olsa böyle suç işleyenleri yargılamış, ceza vermiş bu işleri iyi bilen bir kişiydi. Dikkatli bir şekilde dinliyordu beni daha da detaylı anlatmaya başladım. Sonunda onları yargılayıp hükmünü verecekmiş gibi geliyordu. Anlatacaklarım bu kadar der gibi suratına baktım. Heyecanla konuşmasını bekliyordum. Keyfi kaçmış morali bozulmuştu.

– Kızım ilaçlarımı getirir misin, dedi sekreterine.

            Ağır ağır ilaçlarından aldı. Suyunu içti. Penceresinden olabildiğince uzaklara bakmaya başladı. Hâkimdi, adil bir karar vermesi gerekiyordu. Vicdanının sesine kulak veriyordu. Dikkatini dağıtmadan bekliyordum. Sakin bir şekilde yüzüme baktı.

– Onlarla uğraşmasan iyi olur, bunu sineye çek, dedi. Birden bire buz gibi oldum. Yol göstermesini beklerken yolumu kesmek istiyordu. Bir an anlattıklarıma bin kere pişman oldum, keşke ona gitmeseydim diye geçirdim içimden. Korkakları da hiç sevmezdim.

Sakin bir şekilde devam etti.

            – Sen çok İyi bir insansın, yüzde yüz sen haklısın. Ama savcılığa suç duyurusunda bulunmanı sana tavsiye etmem. Senin bir adamın varsa onun bin adamı var. Makamı da çok yüksek. Herhangi bir savcının onun için bir mahkeme açacağını sanmıyorum. Savcı takipsizlik kararı verir, bu da seni daha çok üzer. Mahkeme açsa bile bu adamlar ne yapar eder ceza almaktan kurtulurlar. En iyisi tekrar göreve başlamayı bekte, çocuklarını da düşün, onların başına bir şey getirseler doğru olur mu? Beni sakın yanlış anlama, amcaoğlunla sınıf arkadaşıyım. Ben senin iyiliğin için söylüyorum. Yoksa beş dakikada dilekçeni yazar, kendi ellerimle Başsavcılığa veririm, dedi emekli hâkim bey.

 – Bunu yapamam, vazgeçemem çocuklarımız için, geleceğimiz için, ulusumuz için bunu yapamam. Milletimin hiçbir ferdi böyle bir muameleyi hak etmiyor. Kötü insanlar kadar iyilerde cesaretli olursa kötüler kalmaz. Bu yolda kararlıyım. Kardeşlerime de söyledim. “Bana bunlarla uğraşma” derseniz kalbinizi kırarım dedim. Hiçbir suçum yokken bana neden böyle yaptılar. Başkasına kim bilir neler yapıyorlar. Ayrıca bu kadar önemli makamlara böylesi kişilerin bir daha getirilmemesi için etkili siyasi kişilerimizle de görüşeceğim. Bu işi en son noktasına kadar götürmeye kararlıyım. Yakında Avrupa Birliği’ne üyelik durumumuz görüşülecek. Avrupalılar birliğe üyeliğimiz için ülkemizdeki işkence olaylarının öncelikle sona erdirilmesini istiyor. Bu hususta kimin elinden ne geliyorsa ulusumuz adına onu yapması lazım. Geleceğimiz bizlerin elinde yeşerecek, onlara bu yolu açacak bizleriz, dedim emekli hâkim beye.

            Beni dikkatle dinliyordu. Hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmıştı. Beni kararımdan vazgeçiremeyeceğini iyice anlamıştı. Gözlerinin içi gülüyor fazla bir şey söylemeye de niyetli gözükmüyordu. Masadaki eşyalarımı yavaş yavaş toplayarak kalktım. Dış kapıya kadar birlikte yürüdük ve yeniden görüşmek dileklerimizle bürosundan ayrıldım.

            Emekli Hâkim beyle sonraki günlerde de birkaç defa karşılaştık. Ancak her defasında da konunun açılmamasına özen gösterdim. Sonunda bana söyledikleri tek tek doğru çıkmaya başlamıştı. Hâkim beyin ne kadar doğru söylediğini ve bu konuda ne kadar tecrübeli olduğunu anlamıştım. Yaptıklarımdan da hiçbir pişmanlık duymuyordum. Bu yolda alınacak her mağlubiyetin ülkemiz adına alınmış yeni bir galibiyet olduğuna inanıyordum.

DOKUZ

İÇİŞLERİ BAKANIYLA TEMAS

Okulların yaz tatiline girmesine yakın bîr gündü, cep telefonum çaldı. Müdüriyetten, Başhekimlik idari işlerinden sorumlu başkomiserimiz arıyordu: ”      Tebligatınız var, buraya kadar gelebilir misiniz” dedi.

            Göreve başlama tebligatıdır diye düşündüm. Zaten yetkilerini bir ay aşmışlar, beni fazladan açıkta tutmuşlardı. Ama artık bunun fazla bir önemi yoktu. Dikkatsizlik yapmış olabilirlerdi. Sessizce başkomiserin odasına girdim. Memurlara;

             – Hocamın tebligatını hazırlatıverin, dedi ve bana dönerek, biraz bekleteceğim seni, diye ekledi,

– Önemli değil, dedim ona.

            Az sonra tebligat önüme geldi. Okumaya başladım “Görevden uzaklaştırılmanız iki ay daha uzatılmıştır.” diyordu valilikçe.

            Bu hiç beklemediğim bir karardı. Daha öncekiler dört ay, şimdi de iki ay daha. Toplam altı ay eder. Valiliğin kullanabileceği yetki en fazla üç ay. Şimdi bu yetkiyi üç ay geçtiler, yetki gaspı yaptılar yine. Valimize yetki gaspını yaptıranda gene Münferit Başı. Onun imzası var. Teklif etmiş valimize, onayını almış yine.

Artık bu işin bilinçli olarak yapıldığı ortadaydı. Ve ben bu gareze ve keyfi duruma son verdirmeliydim. Cılkını çıkardılar bu işin diye düşündüm.

             – Bu çok çirkin bir tebligat, yetki gaspı yapmaya devam ediyorlar, kimin yaptığı belli. Bunun hesabını soracağım, görüşeceğim onunla dedim, başkomiserimize.

             Tebligattan bir örnek alarak ayrıldım başhekimlikten. Böyle olunca maaşımın üçte biri kesiliyordu. Aşırı unutkanlıktan bir başka yerde de çalışamıyordum. Bu durumdan ev bütçemiz de bayağı etkilenmişti. Yatağıma uzanmış bu haksızlığın üstesinden nasıl gelebileceğimi tek tek düşünmeye başlamıştım. İstese bu durumu valimiz bal gibi çözerdi. Zaten kendisinden onay alıyordu bizimki. Valimiz benim bir akrabamla sürekli birlikte spor yapıyor tenis oynuyordu. Ona ulaşmam kolay olabilirdi. Ama bizimki de valimizin en önemli memuru idi. Koskoca İstanbul’un Emniyet Müdürüydü. Onun istediği her şeyi yapmalıydı. Hem aralarında herhangi bir uyumsuzluk çıkması üstündekiler içinde hoş karşılanmazdı. Zaten ikisi de birbiriyle örnek denecek kadar iyi geçiniyorlardı. Bana göre bu vali bu işi çözmek istemeyecekti. Vazgeçtim bu yolu denemekten. Yine çözümü teşkilat içerisindeki yetkililerden bulmayı düşünüyordum.

            Müthiş ve parlak bir isim geldi aklıma. Bu kişi bana göre dürüst, çalışkan ve korkusuz birisi idi. Doğrudan yana tavır alan, doğru bildiğini hiç kimseye taviz vermeden sonuna kadar yapabilen korkusuz bir kişi. O hep haksızların ve kanunsuzların korkulu rüyası olmuştu. Geçmişteki çalışmalarıyla da halkın takdirini kazanmış, haklı bir üne kavuşmuş, elinden çekilerek zoraki siyasete sokulmuş bunda da başarılı olmuş bir insan. Şimdi de ülkenin en üst makamlarından birinde idi bu kişi. Hemen konuşmalıydım onunla.

Konuşurken dilim dolaşıyor bazen, ilaçların etkisinden mi yoksa unutkanlıktan mı bilemiyordum. En iyisi bir mektup yazmak diye düşündüm. Olanların kısa bir özetini yazdım Bakanımıza. Sonunda da istediğimi bildirdim. “Eğer ben haklıysam bana yardım edin” dedim ona. İçine de bazı belgeleri koyup yolladım zarfı. On gün sonra, Müdürlükten çok acil olarak aradılar beni cep telefonumdan. Baş Müdür Yardımcılarından birisi.

            – Hocam acele gelir misiniz, sizi görevinize başlatacağız hemen, dedi.

            – Gelirim de, iki ay daha uzatmıştınız, bitmesine bir buçuk ay daha var, dedim ona.

 – O önemli değil. Baş Müdürümüz onay aldı valilikten, tebligatı sana yapıp hemen görevine başlayacaksın aynı yerinde, dedi.

            –           Teşekkür ederim değerli kardeşim geliyorum, dedim Müdür yardımcımıza

            Olanları anlamıştım. Yazdığım mektup yerini bulmuş, duruma hemen el koymuştu İçişleri Bakanımız S. Tantan. Terazisi benden yana ağır basmıştı. Talimatını hemen vermiş, ivedi olarak göreve başlatılmamı emretmişti İstanbul Emniyet Müdürü’ne. Şanına yakışanı bir kez daha göstermişti Bakanımız Beni apar topar göreve başlamaya çağırıyorlardı şimdi.

            Bir süre sonra Personel Şubeye gittim. Önüme getirilen Tebligatı yine okumaya başladım. Tebligatta; “İdari yönden soruşturmanın devam ettiği. Adli yönden ise: Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının Hz. 1999/60563 sayılı iddianamesinde SANIK veya TANIK OLARAK ADI GEÇMEDİĞİ, ayrıca Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2000/102 sayılı duruşma zaptının 5. maddesinde dava konusu edilmediği gibi suçta tespit edilmediğinden ve göreve başlamasına da engel hali bulunmadığından aynı kadrosunda göreve başlattırılmıştır.” diyordu.

             İmzayı attım hemen. Bu yazıyı okuyunca bir kez daha üzülmüştüm ülkem adına. Önemli bir makamdaki kişi bilerek suç işliyordu. Benim sanık ya da tanık olarak dinlenmediğimi ilk günden bu yana bildiğini kendi imzasıyla ispat ediyordu. Mahkemede de dava konusu bile edilmediğimi kendisi yazmıştı. Ayrıca suçta tespit edilemediğini yine kendisi yazmıyor muydu? Şimdi en ünlü dansözlerden daha iyi oynamıyor muydu oyununu.

            Bu bir itiraf yazısı değil miydi? O makama bile bile suç işleyen birinin oturması hiç yakışmamıştı. Beş aydan bu yana bilinçli olarak beni görevimden uzak tutuyordu. Bu tavrında hiçbir kamu yararı olmadığını kendisi de itiraf ediyordu. Benim hiçbir şekilde suçlu olmadığımı kendi imzalarıyla bana bildirdiğine göre. Yakında beni makamına isteyecek, olanlardan dolayı özür dileyecek, benim gönlümü alıp beni teselli edecekti herhalde. “Biraz beklemeliyim” diye düşündüm. Ne büyük yanılmışım.

Bu defa başka bir şeyler çevirebileceğini hiç aklıma bile getirmemişken, yine cep telefonumdan müdüriyetten arandım. “Hocam acele gelir misin?” diyordu bir rütbeli görevlimiz. “Geliyorum” dedim ona. Yoldayken altı aydan bu yana bir türlü yapılamayan hakkımdaki idari soruşturma için beni istiyorlar diye aklıma geliyordu: Ya da Baş Müdür bana yapılanlardan dolayı üzüntülerini bildirecek diye düşünüyordum. Öyle olursa da özrünü kabul edip meseleyi kapatmakta geçiyordu aklımdan. Demek ki tanrı basiretini bağlamıştı, hiçbir zaman benden özür dilememişti bu makamı büyük kişimiz. Müdüriyete gelir gelmez kolumdan tutarak:

            -Üzgünüm hocam, il dışına tayininiz geldi, dedi bu rütbelimiz.

Biranda bozulmuştum. Ne beklerken ne bulmuştum.

            – Yapılanların yanında bu devede kulak değerli kardeşim, dedim. Demek ki kini hala sürüyor. Onunla görüşürüz. Makama hiç yakışmıyor. Bir kiloluk makama iki yüz elli gram olarak oturuyor.

– Vallahi o sizin sorununuz hocanı, buyurun tebligatınız, dedi rütbelimiz. İmzaladım tebligatımı ve çıktım odasından. Sorduğumda söylenmeyen tayin gerekçesini araştırdım ve buldum çok geçmeden.

            “Adı geçen şahıs 12.7.2000 tarihli onay ile göreve başlatılmış olup, halen soruşturmaları devam etmektedir. Bu nedenle adı geçenin ilimizde göreve devamı sakıncalı görüldüğünden, uygun görülecek başka bir kadroya atanması hususunu takdirlerinize arz ederim. İstanbul Valisi.”

            Ne tuhaf bir gerekçeydi bu. Hakkımda mahkeme dahi yapılmadığını yazarak göreve başlatmışlardı beni, şimdi de soruşturmalardan bahsediyorlardı. Hiçbir kurumdan soruşturma ile ilgili bir talep gelmediği halde, İstanbul’da görev yapmamı sakıncalı göstererek tayinimi çıkartmayı başarıyorlardı. Hâlbuki ben Emniyet Mensubu bir hekimdim ve hakkımda çok sıkı bir soruşturma yapıldıktan sonra Emniyete alınmıştım. Bu soruşturma herkes için de yapılır ve uygun bulunmayanlar zaten emniyete alınmazdı. Şunu rahatlıkla iddia ederim ki hakkında soruşturma yapılmış Emniyet Mensubu Doktorlar arasında, soruşturması en rahat kabul görenler arasında ilk sıralarda bulunmaktayım. Dosyama hiç mi bakmadılar o zaman. Ben bir doktorum, iş yerinde de çok sevilen bir kişiyim. Nasıl bir dakikada karalanıverir insan. Bu hususta yöneticilerimizi vicdan ve merhamete çağırıyorum. Her keyfi tayin bir yangın demektir. Keyfi işlem, hem maddi hem de manevi zarar verir ülkemize. Ayrıca küçük düşürülüyor insanlar. Dışarıya karşıda mahcup ediyorsunuz ülkemizi. Keyfi uygulamalara imza atan idarecilerimizden halkımız çok çekiyor. Bu yüzden önemle seçilmeli makam sahiplerimiz. Hak eden gelmeli oraya. Şunun bunun adamı olmadan, rahatça hizmet vermeli halkımıza. Yoksa yabancıları över, içerdekilerle utanç duyarız hepimiz. Medeniyetler seviyesinde kısa kalır boyumuz.

            Ben bayrağımızın dalgalandığı her yerde görev yapmaya hazırım. En zoru da olsa kolaylıkla yaparım. Geçmişte Yedek subaylığımda bunun en iyi örneğini göstermiş, kendi haklarından fedakârlık yapıp, verilen yeni görev yerinde oldukça başarılı olmuştum. Sonradan olumlu tehdit edilmeme rağmen bunu çok büyük şeref kabul ediyordum. Hiçte pişmanlık duymamıştım hiçbir zaman.

            Ama bu tayin de bir garez vardı. Bu tayin beni cezalandırmaya yönelik bir işlemdi. Hesabı da sorulmalıydı bunun. Bu tayın işini halletme görevini yeğenime verdim. Çünkü o içişleri Bakanlığı’nı elinde tutan bir koalisyon partisinin ilçe yöneticilerinden di. Partisine yardımları olan kişilerden biriydi. Bu işi nasıl yaparsa yapsın ben hiç karışmamaya kararlıydım. Girişimlerini tamamladıktan sonra bana geldi yeğenim.

            -Dayıcığım ben bu partiden istifa etmeye karar verdim. Çok arkadaşımda bana hak verdiler. Onlarda soğumuş görünüyorlar, ilerideki seçimlerde de çok kötü olacak partinin durumu, halkı dinleyen işini yapan pek yok artık. Eskisi gibi değil yönetici kadrolarımız. Ben yokum artık orada.

            – Kaçmak doğru mu olur sence? Partinin içinde kalıp iyi yöneticiler bulun, ötekileri indirin partiden. Çalışma yapmaktan korkmayın. Bu ülkemiz adına iyi bir şev olur dedim ona. 

            – Yok dayı, bildiğin gibi değil, içine girmiş olsaydın bir görürdün, Liderimiz kendine göre bir kadro oluşturmuş parti içi demokrasi de yok. Parti eriyor her gün. Bak göreceksin yok olacak parti bir gün diyordu.

Yeğenimin ifadelerinde kızgınlık ve üzüntü belirtileri hissediyor, muhabbetimizi başka konulara çekmeye çalışıyordum. Biraz buruk ayrılmıştı ister istemez. Sonradan gerçekten de partisinden istifa etmiş çok sayıda arkadaşı da onunla birlikte hareket etmişti. Eski partisi de yapılan ilk seçimlerde çok başarısız bir sonuç alarak tek milletvekili bile çıkaramamıştı.

ON BİR

EMNİYET MÜDÜRÜ, ARDAHAN VALİSİ

Benim ilgim daha çok Baş Müdür üzerinde yoğunlaşmıştı. Artık onu düşünmekten kendimi alamaz olmuştum. Her fırsatta ve her zeminde onu konuşur hale gelmiştim. Ondan her an yeni bir haber bekliyordum. Akşama doğru üst rütbeli bir arkadaşım aradı beni. Ona yakın bir yerdeydim. “Az sonra geliyorum, gelince konuşuruz” dedim ve kapattım telefonumu. Yalnızdı odasında.

– Ne oldu seninkine böyle yahu, dedi. Haberin var mı?

            – Hiçbir şeyden haberim yok, ne oldu, dedim rütbeli arkadaşıma.

            – Yahu seninkinin tayinini Ardahan’a çıkarmışlar. Ardahan’a vali gidiyor, dedi bana.

– İşe bak, Vali de oldu adam demek ki, dedim.

            – Ardahan’a Vali değil Cumhurbaşkanı olsa ne olur, dedi arkadaşım.

– İyi bir unvan üzüldüm vallahi, dedim.

            – O daha iyi bir il bekliyordu, Tekirdağ, Bursa, İzmir gibi, dedi.

– Fark etmez abı, dedim ona.

– Olur mu? Ardahan’a vali olana kadar Beyoğlu’na Başkomiser ol, ondan daha forslu olursun. Bu sürgün yeri sürgün, dedi arkadaşım ve ekledi.

             – Daha onun bütün adamlarını da dağıtacaklar buradan.

– Vali yaptılar onu demek, çok üzgünüm, dedim ona.

            -Yahu bir tek caddesi var oranın, nüfusu da İstanbul’un binde biri kadar, iyi biliyorum orayı, dedi.

             Bu tayinden arkadaşımın çok memnun olduğu belliydi. Keyfide yerindeydi. Beni de kendisi gibi görmek istiyordu. Ama benim içim içime sığmıyordu bir türlü. Emniyet Müdürüyken böyle davranan biri, vali olduktan sonra kim bilir neler yapar insanlara diye içim içimi yemeğe başlamıştı. Aslında ben daha değişik bir sonuç bekliyordum. Şimdi insanlara güvenim daha da azalmıştı. Üst yetkili birisinden Emniyet Müdürü’nün merkeze alınacağı sözünü almıştım. APK uzmanı olarak onu dinlendireceğiz demişti. Ancak gönderildiği il küçükte olsa vali unvanı verilmişti.

            Arkadaşımdan ayrıldıktan sonra yeni bir çalışma için araştırmalara başladım. Ne yapıp yapıp valiliğini elinden geri almak için uğraşmalıydım. Uzun süre Kaymakamlık ve üst düzey yöneticilik yapmış bir arkadaşımı aradım. “Müsaidim gel konuşalım.” dedi. Kendisi kalp hastasıydı. Bir kadeh viskisini yudumluyordu ilaç niyetine. Bu ona doktorun tavsiyesi idi.

– Nasılsın, durum ne? Dedi bana hemen.

– Moralim iyi değil, bizimkini vali yapmışlar, dedim.

– Yapma ya, nereye? Dedi.

            – Ardahan diye duydum, dedim eski kaymakam arkadaşıma.

– Orada ne yapacak bu adam, iyi ya, dedi.

– Vali olmamalıydı, nasıl geri alınır bu unvanı elinden abi, dedim.

– Alınabilir tabi, yolu var onunda, dedi

            – Ne ise yaparım onu, yeter ki doğru olsun yolumuz, dedim.

– Bak şimdi, o sana bu suçu işlediğinde vali değildi. Bu suçu işledikten sonra vali oldu. Henüz daha vali olarak ta başlamadı. Başlasa bile önemli değil, suçu işleme

tarihi önemli. Sen bir an evvel savcılığa suç duyurusunda bulun, suçu sabit bulunsun, ondan sonrası çok kolay, valiliği yasal olarak elinden alınır.

  İdari soruşturman ne oldu diye sordu eski kaymakam arkadaşım.

            – Hiç kimse soruşturma için beni çağırmıyor, dedim ona.

– O soruşturmanın da biran önce yapılmasını sağlamalısın. Orada da suçsuzluğun zaten kanıtlanacak. Seni haksız yere açığa alması da bir suç. Soruşturma kararını delil olarak mahkemeye sunup, onun hakkında maddi ve manevi tazminat davası açıp kazanabilirsin. Bu da onun vali olmadan önce işlediği bir suç sayılır, dedi arkadaşım.

            Onu dikkatle dinliyordum. Zaten savcılığa suç duyurusunda bulunmak üzere dilekçeyi neredeyse bitirmek üzereydim. İdari soruşturmam için soruşturmanın kime verildiğini bulmalıydım. Yaptığım çalışmayla çok geçmeden onu da buldum. Arkadaşlarımın da yardımıyla soruşturmaya çağrıldım. Soruşturmacı Baş Müfettiş “Sende bir şey yok, o nedenle diğer dosyaları bitirmeye çalışıyordum, açığa alındığını da bilmiyordum, yanlış işlem yapmışlar” diyordu. Hazırladığı raporumu Emniyet Genel Müdürlüğü, Merkez Disiplin Kurulu üç kez kendisine geri iade etmişti. Hiçbir dosyam bir kez dahi geri bana dönmemişti diyordu Baş Müfettiş. Anlaşılan bende bir suç bulması için baskı altında tutulmuştu. Sonunda, Merkez Disiplin Kurulu geçmiş hizmetlerimin olumlu, sicillerimin iyi oluşu nedeniyle verilen 16 ay uzun süreli durdurma cezasını 6 ay kısa süreli kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına çevirmeye karar vermişti. Böylece Münferit Başının valiliğinin elinden alınması yolu kapanmış oluyordu. Ancak bu karara itirazım halen idare mahkemesinde görüşülmektedir. Kararın sonucunu hala eski heyecanımdan bir şey kaybetmeden beklemeye devam ediyorum.

Savcılığa yaptığım suç duyurusunda da haklarında Takipsizlik Kararı verilmiş, bütün itirazlarım sonuçsuz kalmıştı. Valilik unvanını elinden alamadığım için şimdi çok çok üzgündüm. Ülkemizin münferit kişilerden kurtulabilmesi için şimdi daha çok azimli ve kararlıyım. Bu hususta yabancılar hariç her kişi ve sivil toplum örgütlerimize güven verebilirim.

            Bunları düşünürken, aynı zamanda da pür dikkat dinliyordum kaymakam arkadaşımı. Anlattıklarından büyük keyif alıyordum. Çok rahatlamıştım artık. Memnuniyetimi göstermek için

– Demek valiliğini elinden alabileceğiz, dedim ona.

            – Elbette dedi, yeter ki hakim ve savcılarımız hakkaniyetli olsunlar.

– Her şey delilleriyle ortada, hakim ve savcılarımız buna göre karar vermeyecekler mi? Adalet sistemimiz iyi, ben adaletimize güveniyorum, dedim kaymakam beye.

            – Ben de uzunca bir süre idare mahkemesinde hakimlik yaptım, her zaman işler yolunda gitmiyor, dedi.

            – Başka çaremiz yok, yine ülkemizin adaletine sığınmalıyız, dedim.

– Gönlünü rahat tut ama ille de istediğim sonucu alacağım diye kendini şartlandırma sakın. Aksini düşünerekte ona göre hazırlıklı olmalısın, dedi arkadaşım.

            Gelişmelerden haberdar etmek kaydıyla bürosundan ayrıldım. İçim ferahlamıştı. Kaymakam beyin anlattıklarını bir de idare mahkemesinde hâkim olan arkadaşımdan duymak istedim. Bir kaç gün sonraya randevulaştık, sonra da buluştuk onunla.

            Hakim bey de kaymakam beyin söylediklerini aynen teyit eder gibi konuşuyordu. “Burada ciddi bir görevi suiistimal suçu oluşmuş, öyleyse buna cezada verilir, sonradan aldığı unvanları da geri alınır.” diyordu hâkim arkadaşım. Kişiliğimi iyi bilirdi “Vallahi sen yaparsın” dedi sonunda.

            Baş Müdürümüz Ardahan’a gitmişti. Oranın valisiydi artık. Bir ayını doldurmak üzereydi. Bir gün Şube Müdürü bir arkadaş beni aradı. Müsaitsen görüşelim dedi. Kararlaştırdığımız yerde buluştuk.

            – Üzgünüm ama sabıka sicil kartın var suç odasında senin, dedi. Yani fişlenmiş durumdasın.

             – Nasıl olacak bu durum? Dedim Polis Müdürü arkadaşıma. Akrabalarına da, dedi.

            – Biliyorum, imtihan komisyonlarında fişlenmesi olanları sürekli bıraktık, dedim ona.

            – Şimdi  de kendi çocukların ve yakınların zarar görecekler bundan, dedi ve ekledi;

            – Bir dilekçe yazacaksın. Valilik Makamına. Orası Emniyete yollar, o da ilgili şubeye sevk eder. Sabıka sicilinin silinmesini isteyeceksin dilekçende. Şube de bunu büyük bir ihtimalle reddedecek. Sana bir yazıyla bildirir bunu. Sen de bu ret yazılarını Bölge İdare Mahkemesi’ne götüreceksin. İdare mahkemesi durumu karara bağlayacak, Eğer lehine karar çıkarsa o zaman sabıka sicilin silinebilir.

            Teşekkür ettim kendisine ve bir süre sonra ayrıldık oradan. Ayrılırken, “Belki üstten de yapabilirsin ama çok zor” dedi. Yine de fişlenmemle ilgili kayıt numaralarını da bana verdi.

            Hiç beklemeden dilekçemi yazarak havale ettirdim ilgili şube müdürlüğüne ve suç sicilimin silinmesini istedim, Reddettiler silmeyi. Sonra İdare Mahkemesi’ne dava açtım. Dava sonrasında mahkeme beni haklı buldu. Ancak buna da itiraz ettiler. Danıştay da ilk kararında İdare Mahkemesi’nin kararının uygulanmasını istedi. Ancak Danıştay’ın esastan iptal görüşmesi henüz karara bağlanmadı.

            Fişlendiğim şubeye gittim bir gün. Mahkeme kararlarının uygulanıp uygulanmadığını da öğrenmek için. Durumu anlattım yetkilisine. Önce inanamadı sordurdu memuruna, sonra da;

            – Kendi teşkilatımızdakilerin fişlenmesini ben yadırgıyorum hocam, keşke olmasaydı, dedi.

-Silmişler mi sabıka kaydımı diye sordum.

– Yok hocam duruyor dedi

            – Mahkemeyi kazandım, buraya kadar gelmemiş mi? Dedim.

            – Danıştay’a itiraz etmişiz, Danıştay’dan iptal kararı gelmeyince biz silemiyoruz, dedi.

            – Danıştay’da yürütmenin durdurulmasını da kaybettiniz ama, dedim.

– Öyle ama iptal karan ile ilgili görüşünün de gelmesi lazım. O da lehinize olursa ondan sonra sileceğiz sabıka kaydınızı, dedi.

  – Mahkeme kararlan bir ay içinde uygulanır, zaten benim hiç suçum yok, dedim yetkiliye.

Gülmeye başladı yavaşça.

            – Fişlenenlerin çoğunda suçun olduğuna inanmıyorum zaten ben, dedi. Suratına baktım. Bu kötü işlemin zararlarını iyi bildiğinden emindim.

            “Bu işlemi yaparken titiz bir çalışma yapılmış olunması gerekir, yoksa bu işlemden kişi de sülalesi de çok zarar görür” dedi ve haksız yere fişlenmiş, toplumunda tanıdığı ilginç kişilerden örnekler verdi. Sıkıntılıydım ancak bir örneğini dinlemeye başladım.

“Geçenlerde oldukça zengin bir Malatyalı geldi. Havaalanında bir kaç kez polis tarafından engellenmiş. Adama fişlenmesi olduğu için böyle bir muamele yapmak zorunda olduklarını söylemişler görevlilerimiz. Fişlenme sebebini sordu bana. Fişlenme dosyasını istedim. Beni can kulağıyla dinlemeye hazırdı. Yağmalamadan dolayı fişlenmişsiniz dedim ona. “Ne yağmalamışım?” dedi adam. “Malatya Belediye Başkanınız Hamido öldürüldüğünde, dükkânlar yağmalanmaya başlamış, sizde kamyonla bir dükkânı yağmalarken yakalanmışsınız, dedim. Adam: “O benim dükkânımdı, yağmalanmaktan korumak için eşyalarımı, mallarımı kendi arabama yükleyip kurtarmaya çalışmıştım” dedi bana.

            Bu öyküyü dinledikten sonra iyice içim kararmıştı. Yetkilimize;

            – Onu karıştırmışlar ama beni bilerek fişlediler, dedim.

– Haklısınız hocam, yanlışlıklar çok var böyle, dedi yetkilimiz.

             Zannettiğimden de vahim yapılıyordu demek ki bu işlem. Bu değerli polis şefimizle birbirimize dargın ya da kırgın olmadık. Sistem böyle yürüyordu. Düzeltilmediği sürece de toplum bundan daha çok zarar görecekti. Bence, böyle bir karmaşaya neden olmamak için, ancak bazı suçlarda bu yetki polise verilmiş olmalıydı. Mesela terör suçluları ve zehir tacirleri gibi suçlular polis tarafından fişlenebilmeli ancak bunun dışındakiler de yargılanma asıl olmalıydı.

            Masum insanların fişlenmesi yanlışlığından dönülmeli, onları potansiyel suçlu görüp fişleme işlemi yaptıranlardan da hesap sorulmalıdır artık. Bu anlamda haksız işlem yapan ya da yaptıranların suçlu kabul edilerek haklarında bir ceza hukuku düzenlenmelidir. Yoksa bu yolla toplum daha çok kirletilecek ve nice gelecekler şimdiden karartılmış olmaya devam edilecektir.

            Bir Avukat arkadaşımla buluşmak üzere bu değerli yetkilimizle vedalaşarak ayrıldım. Geldiğimde Tayin kararıyla ilgili dilekçemi hazırlamıştı avukat arkadaşım. “İmzala da idare Mahkemesine ver” dedi. Çok uzun sürmüştü bu mahkeme. Sonunda tayin kararıyla ilgili açtığım davayı da kaybetmiştim. Bu şahsi bir konuydu tırnak kadar üzülmedim kaybettiğime. Demek ki kılıfını iyi hazırlamıştı karşı taraf. Hukuk işlerinden anlamam, kendi işimi çok iyi yaparım. Bu yüzden başkasının yaptığı işten de pek ümitli olmam.

            Buluşmamız çok kısa sürmüştü avukat arkadaşımla. Dilekçem hazırdı, onu aldım o kadar. Yolda gelirken bir başka arkadaşım aramış, “Acele gel buluşmamız lazım” demişti. Güvenilir, çevresi geniş ve güçlü bir turizmci idi bu arkadaşım. Aynı zamanda da Hukuk okumuştu. Buluştuk kendi yerinde.

– Bunu rezil edelim mi? Dedi birden.

– Zaten rezil oldu, dedim ve sordum; neden?

– Başka bir kişiye de kötü muamele yaptırmış.

– O kişi kendi hakkını arayabilir, benimle ne işi olabilir, dedim ona.

            – Örnekler çoğalıyor daha kötü olur onun durumu, dedi.

– İyi de, beni istismar edebilirler? Dedim.

– Çok iyi bir insandır, güvenebilirsin, dedi.

            – Hayır abi, kimsenin derdini dinleyecek durumda değilim, dedim ona.

– Sen de haklısın ama o çok istiyordu seninle tanışmayı, dedi

            – Kişi olarak herkesle tanışmak isterim ama bu şekilde değil şimdilik, dedim.

  İsteksiz oluşumdan pekte hoşnut değildi turizmci arkadaşım. Yapacaklarım vardı daha. Kafamın iyice karıştırılması işime gelmezdi. Konuştuklarını hiç ciddiye almadım sonraları da.

ON İKİ

YENİ İŞ YERİM

            Yeni tayin yerimi eşimle bir güzel tartışmış, en kısa zamanda evi de götürmek üzere eşyalarımızı toplamaya paketleri hazırlamaya başlamıştık. Bizim için de iyi bir değişiklik kabul ederek isabetli oldu diye seviniyorduk. Hiç olmazsa yaşadığım olayları yeni tayin yerimizde bilen de olmazdı. Yeni bir iş yerim, yeni bir çevrem olacaktı. Bu da bizim için çok hayırlı bir durumdu.

            Taşınacağımız evi tespit etmek üzere yeni tayin yerime gittim. Kendimi tanıttım Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü’ndeki personelime. Çok sevinmişlerdi, ben de öyle. Oradaki en yetkilisiyle tanışıverdik. “Evimizi taşıyacağız, hazırlandık, hemen buradan bir ev tutmalıyım ama burayı hiç bilmiyorum” eledim yetkiliye. “Bir araştırma yapıp sana yardımcı olmaya çalışacağım” dedi yetkilimiz. Yeniden işime başladım hemen. Personelden sorumlu başkomiser geldi yanıma.

            – Eğer beğenirseniz boş bir lojman var hocam, size verilecek, dedi.

– Hemen görelim neredeyse, dedim ona.

             – Yeri çok güzel, başmüdürümüz boş tutuyordu orayı, dedi.

– Bu iş çok güzel oldu, bir bakalım mı, dedim.

            – Anahtarını alıp geliyorum hemen, dedi başkomiserim.

            Bu çok iyi olmuştu, tam isabet. Etrafımdakiler de orası çok iyi bir yer hocam diyorlardı. Ben ise taşınacak bir ev bulduğum için mutlu olmuştum. Elinde anahtarla başkomiserimiz geldi. Hemen hareket ettik lojmana doğru. Yeri de, içi de çok güzeldi lojmanın. Hemen cep telefonumdan eşimi aradım. “Ev işini hallettim, geniş ve güzel bir lojman, sen de çok beğeneceksin” dedim. “Harika oldu bu, bunu hiç beklemiyordum, sabaha kadar kalan az bir eşyalarımızı da toplamış olurum” dedi eşim. Bu duruma ikimizde çok sevinmiştik. Evimizi taşımak üzere yetkilimizden bir haftalık bir izin aldım. Bir aylık iznimden bir haftasını kullanmam yeterde artardı bana.

            İstanbul’a geldiğimde daha rahatlamıştım. Eşya nakliyatçılarını da bulmuştum, hem de istemediğim kadar. Kimisi daha az kimisi daha çok istiyorlardı kamyoncularımızın. Sonunda anlaştık birisiyle ve Perşembe günü için sözleştik.

            Her şey güzel gitmişti son günlerde ve gönlümce oluyordu. Bir de geceleri uyuyabilsem daha da iyi olacaktı. İki günden beri de toplam üç saat uyumamıştım bile. Çok da dikkatsizdim epeyden beri. İşim henüz bitmemişti bu zararlı kişi ile. İstanbul’dan Ardahan’a tayin edilmesi neyse ama Vali unvanı verilmiş olmasına son derece üzülüyordum. Buna bir çare düşünüyordum. Uyuyamıyordum. Bu yüzden de bağlantı kurmakta zorlanıyor, bir cümlenin sonunu aklıma getirip söyleyemiyordum. Gitmeden önce son kez doktoruma görünmek üzere sevk aldım eski başhekim beyden. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde dosyamı çıkartarak sıramı bekledim. İçeriden çıkan hastadan sonra doktorum beni istedi. Anamnez kâğıdımı okurken bende yan koltukta kıpırdamadan dışarıyı izliyordum. Bu da yeni gördüğüm doktorlardan, belki de önceden de karşılaşmış olabiliriz ama yüzünü hiç hatırlamıyorum.

– Şimdi nasılsınız doktor bey, dedi bana.

            – Uykusuzluk çekiyorum, neredeyse ağlayacak kadar, dedim.

– Neden uyu yamıyorsun uz? Diye sordu.

– Bilemiyorum düşüncelerim oluyor, diye yanıtladım.

– Nasıl düşünceler, dedi.

– Unutuyorum, aklıma geldikçe söylerim, dedim.

            Uykusuzluktan ağlamaklı bir durumdaydım. Zamanla üşüme hissi geliyordu birden. Doktorum incelemesini bitirmiş reçetemi hazırlıyordu.

            – İlaçlarınızdan bir tanesinin dozunu arttırdım. Sonunda muayene kaydıyla yirmi gün de istirahat verdim size, dedi.

            – İstirahat vermeyin yeni tayin yerimde olmalıyım, gitmek istiyorum buradan, dedim.

 – Asla çalışamazsınız böyle, siz de doktorsunuz, bilirsiniz, istirahat etmelisiniz. Yirmi gün sonra geldiğinizde belki de sizi heyete çıkarmam gerekecek, önce sağlıklı olmaya çalışmalısınız dedi.

            Elindeki evraklarımı aldım. Kapıya doğru yöneldim, ancak çıkmaktan vazgeçerek biraz bekledim, uykusuzluk belasından yine ağlamaklı olmuştum. Gözlerimin yaşardığını dışarıdakilerin görmesini istemiyordum. Birden doktorum elindeki selpak mendilden uzatarak biraz oturmamı istedi. Mendilimi kullandıktan sonra fazla da oturmadan kalktım ve odadan dışarıya doğru yürüdüm.

Şimdi acı çekiyordum şiddetli bir şekilde. Hazırlıklarımız tamamdı. Kendime en iyisinden bir de yeni kaşe yaptırmıştım. Yeni görev yerimde her şeye yeniden başlayacaktım. Ama hiçbir zaman bu kaşemi kullanamayacaktım.

            Hemen eve gidip odama uzandım. Belki biraz uyuyabilsem rahatlayabilirdim. Az sonra eşim geldi odaya.

– Ne düşünüyorsun? Dedi bana

– Çok üzgünüm, üzülüyorum, dedim eşime

– Neden ki, dedi.

            – Bunca yapılan hazırlıklarımız yirmi gün sonrasına kaldı. Ondan sonra da yine kontrole istedi doktorum, dedim.

– Biz de bekleriz, sağlığın daha önemli baksana kaç gündür uyuyamıyorsun, dedi eşim.

           – Evimizi taşıyacak kamyoncuya telefon aç gelmesin Perşembeye. Kaporamızı da iade etmesi için söyle. İsa abi biliyor, o gitsin kaporayı alsın. Vermezse uzatmasına gerek yok, vermezse de vermesin, dedim.

            Yeni düzenlenen tedaviye göre ilaçlarımı aldım. Hiç dışarı çıkmadan o haftayı odamda geçirdim. Zamanla penceremden izlediğim yoldan geçen insanların, beni izlediklerinden şüphe ediyordum. Bir süre sonra pencereme de bakamaz olmuştum.

            Yanımdan ayırmadığım defterime aklıma geldikçe kalkıp notlar yazıyordum. Alt alta okuduğumda pek bir anlam ifade etmiyor gibiydi ama yerlerine göre sıralamasını yaptığım zaman notlarımın çok hoş olduğuna inanıyordum. Avukat arkadaşlardan aldığım ceza hukuku kitabını hemen hemen her gün okuyordum. Ama okuduklarımı hiçte aklımda tutamıyordum. Habire suç duyurusu dilekçesini tamamlamak için hazır dilekçe örneklerinden yararlanmaya çalışıyordum. İstirahatımın sonunda yeniden kontrol muayenesi için gittim doktoruma. Bu seferki de yine yeni bir doktordu. Dosyamı dikkatle okudu ve sonra;

– Şimdi nasılsınız? Dedi

– Öncekinden çok iyiyim, diye yanıtladım.

– Dolaşıyor musun? Dedi

– Hayır, pek fazla çıkmıyorum, dedim.

– neden? Diye sordu.

             – İnsanların bana bakmalarından rahatsız oluyorum dedim.

– Takip mi ediyorlar seni? Dedi

– Öyle zannettiğim kişiler oluyor dedim.

– Ne için seni takip ediyorlar? Diye sordu.

            Sustum. Boğazım düğümlendi, hıçkırıklara boğuldum. Çok iyi hissediyordum kendimi baştan ama doktorumun fazla soru sormasına tahammül edememiştim. O da susmuş dikkatle beni izliyordu. “Nasıl rahat ediyorsan öyle olabilirsin.” dedi bir ara. Yavaş ve sakindi.

– Seni heyete çıkarmam gerek, dedi.

            – Ben işinize karışmam nasıl isterseniz öyle yapın, dedim.

            Görevli hemşireye beni sağlık kuruluna çıkarılmak üzere evraklarımın hazırlanmasını söyledi. Sağlık kurulu kararıyla üç ay İstirahat raporu verildi o gün.

            Ben de ciddi bir unutkanlık vardı. Okuduğum gazete başlıklarını bile okumamışım gibi yeniden okumaya başlıyordum. En iyi arkadaşlarımla bile gidiş, geliş yapmıyordum artık. Herkesten uzak durmaya çalışıyordum. Çocuklarımla da hiç ilgilenmiyordum. Ders için bana geldiklerinde birazcık anlattıktan sonra acayip şekilde kızmaya başlıyor, hızlı anlayamamalarına, asla tahammül gösteremiyordum. Bağırıp çağırıyordum onlara. Onlar da benden korkup başlıyorlardı ağlamaya. Bildiklerini de unutuveriyorlardı. Sanki beyinleri kafataslarından çıkıp gidiyordu. Bazen kalemi defteri yerlere fırlatıyordum. Tahammülüm yoktu hiçbir şeye. Bu yaptıklarımın yanlış olduğunu anlıyordum ama neye yarardı her tarafı kırıp döktükten sonra. Bu işin böyle olmayacağını anladım. Eşime bundan üzüntü duyduğumu anlattım. Bundan sonra çocuklarla kendisinin ilgilenmesini, asla bana iş düşürmemesini rica ettim. Yavrularım birer ürkek tay gibi benden kaçıyor bir şey söyleyeceğimden çok korkuyorlardı. Notu beşten düşük olmayan büyük oğlumun, şimdi biri ikisi bol miktarda oluyordu. Çok zararını görmüşlerdi bu yaşananların, hele ki büyük oğlum. Canım, her şeyim. Şimdi on iki yaşında küçüğü de dokuz. Biri üç diğeri de altıncı sınıftalar.

            Şimdi onların notlarını düzeltmek yeniden bilgilendirebilmek için onlara karşı çok toleranslı oldum artık. Doktorlarıma borçluyum bunu. Benden hiç usanmadıkları için onlara çok derinden hayranlık duyuyorum. Onlara güvendim zaten, ne dedilerse uydum. Beni yeniden var eden, aileme yeniden bağlanmamı sağlayan doktorlarıma çok ama çok dua ediyorum şimdi. Hayata yeniden tutunmak için, “Ben varım” demesini öğreten meslektaşlarıma minnettarım her zaman.

ON ÜÇ

SUÇ DUYURUSU

            Dikkatle ve titizlikle uyuyorum doktorlarımın tavsiyelerine. Şimdi Münferit başı ve arkadaşları için suç duyurusunda bulunmak üzere çalışmalar yapıyorum. Bu yüzden zaman zaman yeniden bozuluyor moralim. Bu durumda da doktorlarıma koşuyorum hemen. Birazcık rahatlayınca yeniden düşünmeye başlıyorum. “Suçlular kimdi acaba” diye. Savcılığa suç duyurusunda bulunurken bunları çok İyi tespit etmiş olmalıyım. Münferitleri ayırmalıyım önce koskoca Organize Suçlar Şube Müdürlüğü Personeli arasından. Münferitlerin başı belliydi, onu kolayca en başa koyuverdim hemen. Ama münferitleri seçemiyorum şimdi, görsem hemen tanırım onları, ama isimlerini bilemiyorum.

            Yeniden uyuyamaz oldum. “Şubedekilerin hepsinden şikâyetçiyim deyip çıkıversem bu bunalımdan, haksızlık yapmış olurum şubedeki memurların büyük bir kısmına. Haftanın iki gününü sanıkları bulmak için ayırdım artık. Karar verdim, tek tek, isim isim bulacaktım onları. Rütbeli olanların başka şubelerdeki arkadaşlarını buldum önce. Tarifini yapıp isimlerini aldım onların. Sonra da o mu, değil mi diye uzun bir çalışma ve izlemeye başladım. Sonunda bu beş sanığın isimlerini de kendilerini de buldum. Sanıklar listesi tamamdı artık.

Birinci sıradaki sanık Baş Müdür’dü. Başıma gelenlerin baş mimarı, hazırlayıcısı ve planlayıcısı. Ben bu birinci sıradaki sanığın personeliyim. Haberi olmadan onun personeline hiç kimsenin bir şey yapabilmesi asla mümkün olamaz. Doktorunu bırak, çaycısına bile kimse yan gözle bakma cesaretini gösteremez. Aksini yapanları yaptıklarına da yapacaklarına da bin pişman ediverir hemen. Kimse cesaret gösteremez buna. Makamı büyüktür, personeline sahip çıkmayacak kadar kayıtsız kalamaz tabi. Ben onun en önemli personellerinden birisiyim. Çevik Kuvvet Şubesi’nde mutlaka bir doktor görevlendirilmesinin ülkede fikir babasıyım. Çevik Kuvvet Şubesi’nde görev yapan ilk doktor da benim. Benim ezilmeme asla tahammülü olamaz normal şartlarda. Onun başka personelleri ezdi geçti beni. Onlardan bunun hesabını sordu mu acaba. Duymadım ben. Ama bunun hesabını sorduğuna da soracağına da asla ihtimal vermiyorum. Çünkü onlara bu müsaadeyi kendisi vermişti zaten. Hangi akla hizmet ederek yaptı bu işi bunu kendisinin de izah edebileceğini sanmıyorum. Ortada suç dahi yokken neden yapmıştı bunu bana. Garezi ne idi. Bazıları aklıma geliyor, o zamanda çok komik buluyorum bu birinci sanığı. Basit basit nedenler. Kendisine yakıştıramıyorum da şimdi saymakta istemiyorum bunları, aksi takdirde bana da gülecekler. Gerçekten “Suçum ne benim suçum” Bana yaptırdıklarınla, bal gibi suçlusun sen. Bana, sevenlerime ve ulusuma karşı suçlusun. Hala da bir özür bile dilemedin benden yaptıklarından dolayı. Demek ki sen yaptığının farik ve mümeyyizi de değilsin. Yani sen makamından olduğunda, belli ki dostlarından da olacaksın. Münferit Başını sanıklar listesinin başına yerleştirmekle çok isabetli bir karar verdiğime inanıyorum, ülkemin ve şehrimin geleceği adına.

İkinci sıradaki sanıkta belli zaten. Şubede beni sandalyeye bağlatan ve gözlerimi kapattıran başkomiser. Bunu da övgüyle başmüfettiş arkadaşıma bir hastane odasında anlatan kişi. İsmini de iyi biliyordum aslında senin. Ama isim benzerliğinden bir başkasıyla karıştırdım. Hemen farkına varıp düzelttim hatamı, diğer arkadaşımıza karşı. Ben yerinde olsaydım, üstümün hatasına o kadar da göz yummaz, kendi doktoruma karşı daha nazik ve kibar olur, olanları da hiç kimseye anlatamazdım utancımdan. Gördün mü eline hiçbir şey geçmedi bundan, zararından başka. Soyadını bulana kadar babamı da ihtiyar ettin sen. Münferit Başının da gözbebeğisin. Ancak gelecek yeni bir yöneticinin de ilk önce kızağa çekeceği kişilerden de birisisin sen.

            Üçüncü sıradaki sanık kahverengi ceketli. Acımasız bir uygulamacı. Bana potansiyel suçlu muamelesi yaptıran bir başkomiser çıktı. Arkamdan ellerime kelepçe taktıran, cadde de kelepçeyle yürüten, evime öyle götürüp beni herkese karşı küçük düşüren aşağılayan sanık. Besbelli üstüme ciddi bir destekle geldin. Senden korkulur gerçekten. Çünkü sana vur denildiğinde sen öldür anlayan cinsindensin. Başkasının değil kendi inisiyatifini kullanmanı salık veririm sana. Yoksa istikbalin bozulur böyle giderse. Dördüncü sanıkta, beşinci sanıkta birer polis memuru. Aldıkları emirleri uyguladılar bana acımasızca. Diğer polis arkadaşlarından her zaman farklı oldular onlar. Demek ki üstlerinden çekindiler, görevlerim iyi yaptılar onlara karşı.

İnce eleyip sık dokudum, sanıklar beş kişi idi. Bunların yaptıklarını teşkilata mal etmek, teşkilata yapılacak en büyük haksızlık olurdu. Bunlar kurum içerisinde münferit olarak bulunan kişilerdi. Ama başı çok önemli bir makamdaydı. İşte ülkemiz için asıl düşünülmesi gereken de buydu. O makama hiçte dikkatli seçilmiş değildi bu kişi. Yaptığı işlerle zararı oluyordu insanlarımıza. Onu o makama getiren siyasilerimizde son seçimlerde ulusumuzdan iyi bir ders almış, yok olup gitmişlerdi ülke idaresinden. Şimdi yalnız ve kimsesiz duruyordu o makamda. Yeni yöneticilerimiz çoktan hazırlamış olmalılar, şimdi onun yerini. Bence hiç beklemeden oradan kendi rızasıyla ayrılarak kaçacak bir yer bulmalı yeni yöneticilerimizden. Terazileri hassas olmalı yeni idarecilerimizin.

            Dünyanın hayran kaldığı İstanbul’umuzun, Emniyet Müdürü İnsan Haklarını İhlal etmiş, insanlık suçu işlemişti. Sorgulama merkezinde de beni rahat bırakmamış, bir savaş esiri muamelesi yaptırmıştı. Suçluydu, suçu sabitti. Adaleti yoktu. Bildiğini yapıyordu. Görevini suiistimal etmişti. Onu Adalete teslim etmek gerekiyordu. Bu vatan ve millet borcu olmuştu. Ben de ulusuma bu borcumu ödemeye and içtim. Onu birinci sıradan sanık listesine yerleştirdim. O bize lazım değil, bize Adalet lazım diye düşündüm. Koca bir kentimizdeki halkımızın başında kara bir bela olarak görüyordum onu.

            Kurunun yanında yaşında yanmaması için çok çalışmış özen göstermiştim. Suçluları itina ile ayırmıştım koca bir şubenin personelleri arasından. Haksızlık yapmamalıydım diğerlerine. Çok uğraştım, sanıklar listesini hazırlayana kadar.

            Dilekçemi kendi el yazımla yazdım, altını imzaladım. Çekindiler avukat arkadaşlarımız böyle bir dilekçeyi yazıp imzalamaktan. Gerekçeleri de hepsinin aynıydı. “Korkuyoruz” diyorlardı. Yardımlarını gördüm onların, inkâr edemem, nankörlük olur bu. Konuya daha girmeden şunu söylüyordum onlara; “Hiç kimsenin benim arkamdan gelmesini talep etmiyorum.  Doğru olduğuna inandığım bu yolda hiç kimseye taviz vermeden, çekinmeden korkmadan ilerliyorum. Doğru bildiğiniz şeyleri bana aktarırsanız katkınız için size minnet duyarım. Eğer bu yaptığım tehlikeli bir iş ise bedelini ben ödemeye hazırım.” O zaman tebessümle karşılanıp daha rahat konuşuyorduk onlarla.

            Özenle hazırladığım dilekçeme yirmi dokuz adette belge ekledim. Tam bir hazır dosya olmuştu davaya bakacak savcı bey için. Elimde dosyam çok rahatlamıştım şimdi. Doğru İstanbul Adliye sarayına gittim hemen. Kısa bir arayıştan sonra dilekçemi değerlendirecek hazırlık savcısını da buldum. Uzattım hazırlık savcımıza suç duyurusu dilekçemi ve kenara çekildim. Okumaya başladı sekiz sayfalık dilekçemi. İlk sayfayı bitirmeden;

– Yanlış gelmişsiniz buraya, dedi.

– Neden? Diye sordum.

– Olay yeri Fatih, bu olaya Fatih Adliyesi bakar ancak, dedi.

            Yeniden dilekçeyi okumaya devam etti savcı bey. Bekledim onu sessizce. Bitirdikten sonra;

            – Fatih Adliyesine gittiğinizde önce Adliyenin Başsavcısıyla bir görüşürseniz iyi olur, dedi bana.

            Dilekçemi uzattı. Zaman kaybetmeden Fatih Adliyesine gidip başsavcımızla görüşmek istediğimi bildirdim sekreterine. Bekletmeden makamına kabul etti beni başsavcımız. Selamlaştık, dilekçemi uzattım ona. Okumaya başladı. O okurken ben de oturduğum yerden dikkatle izliyordum onu. Bitirdikten sonra sekreterini çağırdı. Bir savcı ismi söyleyerek dilekçeye onun bakmasını istedi. Sekreteriyle birlikte, o hazırlık savcısına gönderdi bizi.

Hazırlık  savcımız  hemen   dilekçeyi   işleme  koydu.Okumaya başladı. Bana “Oturun, ayakta kalmayın” dedi. Gösterilen yere oturarak onun dilekçeyi okumasını dikkatle izledim. Okudukça yüzünün rengi daha çok değişiyor, kül tablasındaki sigarasını alırken elleri titriyor, ağzına yaklaştırdığında da hem eli hem de dudakları birlikte titriyordu. “Savcı bey olanlara çok kızmıştır, şimdi canlarına okuyacak vallahi” diye benimde içim küt küt ediyordu. Bir ara kafasını kaldırarak.

            – Bu durumu hiç kimseye bildirmedin mi? Dedi savcıbey.

– Bildirdim.

– Kime?

– Bakanımıza, S. Tantan’a dedim.

– Nasıl bir işlem yaptı, dedi savcımız.

– Ardahan’a gitti ama vali olarak dedim.                        

– Şimdi ben ona gerekeni yapacağım, dedi hazırlık savcımız.

            Yeniden dilekçemi okumaya devam etti. Bitirdikten sonra yazıcı kızı çağırarak daktilonun başına oturttu. Bu arada kül tablasındaki kocaman sigarası da kendiliğinden bitmiş yeni bir sigara daha yakıyordu. Bana bakarak;

– İfadeni alacağım, senin dedi.

Kimliğimle ilgili bilgileri cevapladıktan sonra şikâyetimi ve delillerimi sordu. Ben de dilekçeyi kendimin yazdığını, geçirdiğim psikiyatrik travmadan bugüne kadar kısa kısa notlar çıkartarak ancak hazırladığımı, olayları anlatmakta ve hatırlamakta güçlük çektiğimi, sağlığıma kavuştuğumda ayrıntılı ifade verebileceğimi, şikâyet konularını dilekçemde belirttiğimi, daha sonra başvuracağımı ve ifade vereceğimi dilekçemde belirttiğim sanıklardan anlattığım olaylar nedeniyle şikâyetçi olduğumu. Uzun süre tedavi gördüğüm için olayları tek tek yazdığımı, bu nedenle yazmamın zaman aldığını ifade ettim. O günün tarihi ile 9.01.2001 günü savcı bey, onun yazıcısı kız ve ben ifade tutanağını imzaladık.

            Aynı günde hem dilekçeyi vermiştim, hem de ifadem alınmıştı. “Savcı Bey işe iyi başladı, sonunda da iyi olacak inşallah” diye içimden geçiriyordum.

            – Şimdi evinize gidebilirsiniz, istediğiniz zaman bana gelip ifadenizi yeniden daha kapsamlı olarak verebilir ya da dosyanızın safahatı hakkında bilgi alabilirsiniz ve size de geçmiş olsun, diyerek beni odasından uğurladı bu savcımız.

            Eve geldiğimde çok rahatlamıştım. Uzun araştırmalar ve uğraşılardan sonra savcı beye delilleriyle birlikte hazır bir dosya sunmanın mutluluğunu yaşıyordum kendimce. Fatih Adliyesi ve ifademi alan savcı bey yeniden canlanmaya başladı hafızamda. Birden korkularım ve endişelerim oluşmaya başladı savcı bey hakkında. Neden sigarasını alırken elleri titriyordu?Neden sigarasını ağzına götürürken dudakları titriyordu?Neden okurken dilekçe kağıtlarım titriyordu ellerinin arasından?Neden bu durumu başka bir yere bildirmedin mi diye sormuştu?”İçişleri bakanımız S. Tantan’a durumu bildirdim, İl Emniyet Müdürünü Ardahan’a Vali olarak gönderdi”, dediğimde neden “şimdi ben ona yapacağımı bilirim” dedi, neden birdenbire güç geldi bu savcımıza, neden?

            Bütün bunlar birer korku ve çekingenlik belirtisi değil miydi Savcı Bey için. Yine de tarafsız bir görev yapmasını ümit ediyordum ondan. “Bu savcımızın terazisi güçlüden yana çalışıyor, şimdi benden yana ama Münferit Başı Vali gitti Ardahan’a, ya günün birinde İstanbul’a Vali olursa ya da yeniden İstanbul Emniyeti’nin başına dönerse, zor durumda kalmayacak mıydı bu savcımız, o zamanda terazisini ters taraftan çalıştırmaya başlamaz mıydı.” gibi kötü düşünceler geliyordu aklıma hep.

Sanıklar suçluydu, haksızlık yapmışlardı bana, ancak bunların suçlarını sabit bulup onlara cezalarını vermekte işin en önemli safhasıydı. Ben yüreğimi ortaya koymuş, adalete teslim etmiştim onları. Kariyerimi ve geleceğimi hiç düşünmeden, ülkem adına, ulusum adına yapmıştım bunu. Asil bir milletin geçmişinden geliyordu gücüm ve cesaretim. Ben ülkeme karşı sorumluluğumu korkmadan çekinmeden yerine getirmiş, savcı ve hâkimlerimizin eline vermiştim bu sanıkları. Şimdi Türk Milleti adına kararı onlar vereceklerdi. Ulusumuz adına ciddi bir sınav gibiydi bu onlar için. Sonucu heyecanla beklenen bir fırsattı ülkem için.

ON DÖRT

HASTANE

Şimdi kafamda karmakarışık düşünceler ve tereddütlerim daha çok artmıştı. Günlerce uyuyamaz olmuştum. Artık kontrol için sağlık kurulu raporumun bitmesini bekleyecek durumda değildim. Hasta sevk kâğıdı çıkartıp doğruca Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine gidip doktorumla görüşmek için sıra numaramı aldım. Muayene olup çıkan hastanın ismimi söylemesiyle, ben girdim içeriye muayene olmak için. Her gittiğimde bir başka doktor bulunuyordu muayene odasında. Bu doktorumuzu da ilk kez burada görüyordum. Önündeki dosyamdan yazılı bilgileri uzunca okuduktan sonra dikkatle yüzüme baktı. Biraz bakıştıktan sonra ben yüzümü kaçırdım ondan, yeri ve sonra da pencereyi izlemeye başladım.

– Şimdi nasılsınız? Dedi doktorum.

– Hiç uyuyamıyorum, diye yanıtladım onu.

– neden?

            – Savcılığa suç duyurusunda bulundum sanıklar hakkında.

– Kim bu sanıklar?

            – Eski İstanbul Emniyet Müdürü, şimdi Ardahan’da Vali. Dörtte arkadaşıyla birlikte verdim savcılığa onları.

 – Dosyanda sana yapılanları okudum, konuyu kapatamaz mısın onlarla.

            – Bu kapatılacak bir mesele değil, tüm ulusumuzu da ilgilendiriyor, bunu yapamam dedim.

            – Ama bak ne hale gelmişsin çok yıpranmış durumdasın.

– Son sözü mahkemeler söyleyecek, sonuç iyi olacak.

– Ya ceza almazsalar ne olacak? Ne yaparsın o zaman?

– Suç sabit bütün delilleriyle verdim onları savcılığa.

– Yine de ceza almazlarsa ya dedi.

– Hayatımı ona endeksledim, mutlaka ceza alacaklar,

            – Kendinizi çok yıpratmışsınız, bunun farkında mısınız?

– Uyuyamıyorum, unutkanlığımda bayağı var.

– Sizi yatırmam gerek.

            – Ben ilaçlarımı saatinde kullanıyorum, tavsiyelerinizi de yerine getiriyorum.

– Ama sizin sağlığınız için yatakta tedavi etmeliyiz.

– Nasıl uygun görüyorsanız uyarım.

Görevli hemşireyi çağırarak hastaneye yatma işlemlerimin hazırlanmasını söyledi. Hazırlanan evrakları doktorum imzalayarak, hemşireye verdi. Evraklarla birlikte hemşiremiz beni Acil Servise götürdü. Mavi önlüklü bir görevliyi bularak evrakları ona teslim etti. Mavi önlüklü bana “hasta sen misin?” dedi “Evet” dedim ona. “Benimle gel” dedi. O önden ben arkadan Acil kapısının önünde duran, yan tarafları tamamen açık, üst tarafı kapalı tekerlek çapı yarım metre kadar olan arka ve ön koltuklarına en fazla üç kişinin sığabileceği küçük bir hasta taşıyan araca bindik. Şoför önde, ben arka koltukta oturmuş insanların arasından yavaş yavaş ilerliyoruz. Bu araçta viteste yok, süratte. İki yüz metre kadar gittikten sonra durduk.

– İşte burası yatacağın yer, dedi şoförüm.

– Burası neresi? Dedim ona

– K2-K2 dedi, bak kapının üzerinde yazar.

            Girişten bir kat yukarı çıktık. Kat kapısının ziline bastı şoför arkadaş, içeriden anahtarla kapıyı açtı Pembe giyimli bir bayan görevli. Beni içeriye aldı. Şoförümüzün elindeki evrakları da alarak kapıyı yeniden kilitledi ve “Gel benimle” diyerek, beni doktor ve hemşirelerin bulunduğu odaya götürdü. Yatış evraklarımla ilgili işlemleri tamamladılar onlar. Birisi adını söyleyerek:

            – Ben senin doktorunum, sorunlarını sürekli bana söyleyeceksin artık, dedi. Bende;

            – Gelirken yatırılacağımı bilmiyordum, evdekilerin haberi de yok, dedim.

            – Biz hemen telefon açıp yatırıldığını bildiririz, dedi doktorum.

– Hiçbir hazırlığım yok, pijamalarımı da almadım.

– Burada var, biz sana veririz.

            – Havlum yok, diş macunum, sabunum, terliğim yok, yani hiçbir hazırlık yapamadan geldim buraya.

– Biz bunların çoğunu temin ederiz.

            – Ama bunlar benim çok özel eşyalarım eve kadar gitmem gerek.

– Olmaz, yasak,

            – Muhakkak bunları almalıyım, yoksa çok rahatsız olurum.

            – O zaman biraz bekle baş asistanımızla görüşmeliyim. Dedi ve oradan ayrıldı doktorum.

Az sonra yeniden geldi ve;

– Bir saat ama hemen gidip gelmelisin, dedi.

            Bir saatlik bir izin kâğıdı doldurup, birini bana diğerini de başhemşireye verdi. Hiç beklemeden eve gelerek eşime durumu anlattım. Gerekli eşyalarımı da alarak hemen geri döndüm hastaneye. Elimde çantam zile bastım. Pembe giyimli görevli anahtarıyla bana kapıyı açtı. Doğru doktor ve hemşirelerin bulunduğu odaya giderek geldiğimi bildirdim onlara. Sonrada kapılarında beklemeye başladım. Bekledikçe bekledim, beklemekten yoruldum artık. Dayanamadım, görevli hemşireye yaklaşarak;

– Odam neresi? Dedim

– Onu onbaşıya sor, dedi bana

– Yeri nerede onbaşının, diye sordum. Bak şu dolaşan kırmızı gömlekliler, dedi

– Hangisine sorayım? Dedim

– Fark etmez, diye yanıtladı beni.

            O tarafa doğru giderek, ilk yakaladığım kırmızı gömlekliye;

– Benim odam neresi? Dedim.

Hayretle tuhaf tuhaf yüzüme baktı, sonrada:

– Sen hasta mısın, yeni mi geldin buraya? Dedi

– Evet, dedim Kırmızı gömlekli bu onbaşıya. Koluma girerek

-Benimle gel bakim seni bir giydirelim hele, dedi.

– Duvarın dibindeki çanta benim, giysilerim içinde, dedim onbaşıya.

            – O zaman bizimkilerden vermeyelim, seninkileri giy şurada, dedi.

– Milletin önünde soyunamam giyinmek için bir oda yok mu? Dedim.

            Cebinden bir kapı kolu çıkartarak bitişikteki Kapıyı açtı.

– Haydi gir de burada değiş üstünü bari, dedi.

            Bu oda banyo odasıydı, içinde Kabinler vardı. Paspaslar çöp Kutuları ve değişik bir takım malzemeler bulunuyordu.

            – Giyinip çıkıncaya kadar Kapı açık kalacak, kapatmak yok, işin bittikten sonra bana haber vereceksin, kapıyı ben kapatacağım, dedi onbaşı.

            Arkamı Kapıdan yana dönüp çarçabuk değiştim elbiselerimi. Spor Kıyafetlerimi giyip diğerlerini çantaya yerleştiriverdim. Odadan çıktım, kapısını çekmeden. Çantamı yine duvarın dibine Koyarak, onbaşıya göz attım kapıyı çekmesi için, ama yoktu ortalıkta. Kaybolmuştu. Bir süre sonra başka bir onbaşı geldi Kırmızı elbiseli. O kapattı kapıyı hiç konuşmadan, sonra bir hemşire bana doğru yaklaşarak;

– Burada ne bekliyorsun sen? Dedi.

– Çantayı odama koymalıyım, dedim ona.

– Sen yeni mi geldin buraya? Dedi hemşire hanım.

– Evet, dedim

– Aboo… senin üstünü kimse aramadı mı? Dedi

– Hayır dedim ona.

– Gel bakim gel, diyerek yanına çağırdı.

            Ona doğru yaklaştım. Yeni giydiğim spor elbisemden üstümü bir güzel aradı. Sonra da çantamın içindeki her şeyi masanın üzerine koyarak, tek tek sayıp bir tutanağa geçti, birlikte tutanağı imzaladık. Masadakileri yeniden çantama koyarak kırmızılı bir onbaşıyı çağırıp ona teslim etti.

– İçinde ihtiyacım olan eşyalarımı almadım hemşire hanım, dedim.

            – Bunlar depoya gidecek, buradan çıkınca sana yeni den teslim edeceğiz, dedi. Sonra da seni kim getirdi buraya? Diye ekledi.

– Kendim geldim, dedim.

– İyi iyi yolunu kaybetmemişsin,

            – Bana oda yok mu? Nerede yatacağım ben dedim hemşireye.

            – Yatma saatinde onbaşılar odanı sana gösterecekler, dedi hemşire hanım.

            – Yatma saatine kadar burada mı bekleyeceğim dedim.        

– Yok yok, git arkadaşlarınla birlikte ol, salondalar, sağdan ikinci kapı dedi bana.

            Yavaş yavaş ilerledim salona doğru. Kapıdan girer girmez en yakın koltuğa oturuverdim. Çok sayıda hasta vardı salonda. Karşımdaki kanepe koltukta üst üste, derin uykuda üç hasta yatıyordu. Yanındaki kanepede iki hasta uzanmıştı. Birinin ayağı diğerinin yüzüne değerek uyuyorlardı. Bir sıra sandalye üzerinde birkaç kişi uzanmıştı. Beş altı kişi sandalyelerine oturmuş televizyon izliyorlardı. Köşede bir kişi ağzında sigarası, biraz da sola eğik, iki elini yana doğru kaldırmış, televizyona doğru bakarak hiç kıpırdamadan müziğin sesine göre hareketler yapıyordu.

Balkonda, ellerinde sigaralarıyla oturan çok sayıda hasta gözüküyordu. “Hoş geldin” dedi bana yanımdan geçen bir hasta. “Sağ olasın” dedim ona. İyice yanıma yaklaşarak, “Sen neden geldin buraya?” dedi. Ben de “uyuyamıyorum” dedim ona. “Uyuyan kim ki burada” diyerek uzaklaştı yanımdan.

            Az sonra bir hasta oturdu yanımdaki boş sandalyeye. İyice suratına baktım onun, o da benim. Bakıştıkça bakıştık, güler gibi yaptım ona, o da bana gülmeye başladı. Yeniden ciddileştim, o da bana ciddileşti hemen. Bakışmaya devam ettik hiç konuşmadan. Çocuk yüzlü, çocuk suratlı, sakalları dağınık, fakat traşli bir hasta. Telefon geldi gibi hareket yaptı birden, sağ elini yumruk yapıp sağ kulağına götürüverdi ve gülmeye başladı. Sonra yeniden ciddileşip dinler gibi yaptı gaipten gelen sesleri. Ayağa kalkıp çıkıp gitti kapıdan telefonla konuşarak kendince.

            Köşede oynadığını zanneden kişi bağırıyor öndekilere. Onunda müziğini kesmişlerdi başka kanala geçince. Oynamak istiyordu kendince ama öndekiler de kendilerine göre kanallar aramaya başlamışlardı bir kere. Televizyonun sesi de çok yüksekti ve gürültüsü beni rahatsız ediyordu.

            Ben de bayağı uykusuzdum. Gözümü kapattım belki uyurum diye. Ancak sadece göz kapaklarım birazcık dinlendi o kadar. Uykusuzluktan hiçbir şeyi doğru dürüst düşünemiyorum artık. Bağlantı da kuramıyorum konularla ilgili.

            İzlediğim iki hasta, portatif masaları açarak, etrafına sandalyelerini dizdiler. Sonra da mutfak penceresinden aldıkları bol ekmekli sepetçikleri her masaya eşit şekilde yerleştirerek salondan çıkıp gittiler. Az sonra da içerideki hastalardan biri, “Yemekler geldi beyler, haydin sıraya” diye seslendi.

            Hepimiz kapı tarafına giderek, yemek kazanlarının konduğu tarafa doğru dizilmeye başladık. İki yemek dağıtıcı vardı. Birisi Kırmızı gömlekli onbaşılardan, diğeri de hastalardan biri idi. Kuyruk koridordan bayağı taşmıştı. Burası diğer bloğun koridoru ile bir duvarla ayrılmıştı ve arada bir kapı vardı. Bu kapıda her defasında anahtarla açılıyor ve kapatılıyordu görevlilerce. Birden bu kapıya vurmaya başladılar öbür taraftan. Bu taraftan bizim kuyruktakiler, “Vurmayın lan, sıra size de gelecek” demeye başladılar. Ötekiler, “Yemekte ne var, yemekte” diye bilgi almaya çalışıyorlardı bizim taraftan. Anlaşılan bizim kadarda o tarafta hasta vardı ve onlarda buradaki yemekten yiyeceklerdi. Bu yüzden onlar da bir yemek kuyruğu oluşturmuşlardı orada.

            Ama önce bizim kuyruk yemeklerini alacak, sonra da onların kapısı açılarak onların kuyruğuna yemekler dağıtılacaktı. “Aslında yemek saati geldiğinde onların kapısı da açılmış olsa adil ve karışık bir yemek kuyruğu oluşturulabilirdi” diye aklımdan geçirdim. Sonradan öğrendiğime göre burası, cezalı hastalar uslansın diye ayrılan hastaların bulunduğu bölümmüş. Sonra hal ve gidişatına bakılarak, gerekirse aynı günde oradan çıkartılarak bulunduğumuz salona geri alınırlarmış. Yani burası bir bakıma caydırma yeri olarak kullanılırmış klinikte çalışanlarca.

            Bizim sıranın yemeklerini almasıyla birlikte masalarımıza oturduk. Arkadan ikinci sıranın kapısı açıldı, onların bir çoğu yere oturarak yediler yemeklerini. Yemekler yeterliydi, kazanda artıyordu. Ancak her hasta yine de bir ya da daha fazla ekmek yiyorlardı. Orada adeta ekmeğe karşı bir saldırı vardı.

            Yemeğini yiyen balkondaki çöp kutusuna tabildotunda kalan yemeği iyice boşaltıyor, sonra da mutfak penceresinden içeri bırakıyorlardı.

Onbaşılardan yemeğini yemeyen hastalar da vardı. Bunları oradaki personel kontrol edip, yemeklerini yemelerine yardımcı oluyorlardı.

            Onbaşılardan birisi “Yemeğini yiyen öbür salona beyler, hadi bakalım” dedi. Salon birden yemek döküntülerinden kötü ve pis bir hale dönüşmüştü.

            Herkes ikinci kuyruğun oluşturulduğu cezalılar salonuna doluşmasıyla birlikte, burada müthiş bir sigara dumanı oluştu. Sigara içmeyen hiçbir hasta yoktu burada. Hastalar birbirlerinden sigara alışverişi yapıyorlardı. Birinin ağzındaki sigarasını diğeri alıp çekiyor, ondan bir diğeri derken bu sayı oldukça artıyordu. Bir defasında, birinin ağzındaki sigaranın yere düşmesiyle, tam yedi kişi yerden bu sigarayı almak için amansız bir mücadeleye girişmişler, bende bunları hayretle izlemiştim. Ben sigara içmiyordum, az sonra sigara dumanından boğulacak gibi oldum.

            Yarım saat sonra kapımız açıldı. Yemek salonuna gidecekler bir onbaşı tarafından dikkatle seçildi ve salonumuza yeniden geldik. Yemekten sonra bir çöplük görüntüsünde olan salonumuz şimdi tertemiz olmuştu. Bu temizlik, oradaki iki hasta ve iki görevli tarafından yapılmıştı.

            Bir süre sonra bir onbaşı “Hadi beyler çaylarınız” dedi. Herkes koşuşarak kuyruk oluşturup çaylarını aldılar. Kocaman plastik ya da metal bardaklardan çaylarımızı içiyorduk. Sonra da cezalılar salonundakiler gelip kuyruk oluşturdu. Onlarda çaylarını içtikten sonra onbaşılar tarafından yeniden toplanarak salonlarına kapatıldılar.

            Bulunduğumuz bloğun bütün pencereleri demir parmaklıklarla kapatılmıştı. Dışarıda hava kapkaranlıktı. Uzandığım kanepe koltukta uyumaya çalışıyordum ama olmuyordu. Akşamın yedi buçuk saatleriydi, bir hemşire, “Hadi beyler tedaviye” dedi. Salondakiler onun etrafımda toplanıverdi. Görevli hemşire isimlerini okuduğu her hastayı yanına alıyor, ilaçlarını ellerine vererek, hastanın ilaçlarını ağzına atmasını gözetliyor, sonra da yanındaki bardağı hastaya uzatarak suyla ilacını içmesini sağlıyordu. Yani burada her hasta gözlem altında tedavi ediliyordu. Ben de diğerleri gibi sıradan geçtim ve yeniden bulduğum bir yere yerleştim.

            Onbaşılardan biri salona gelerek, “Haydi beyler herkes yataklarına” dedi. Herkes onbaşıdan yana koşuşturmaya başladı. Tabi ben de. O önde, bizler arkada koridorun ilk odasının kapısında durduk. Elindeki anahtarla kapıyı açtı onbaşı. “Sen, sen, sen…” diyerek kolundan tutup beş kişiyi odaya soktu. Sonra da üzerlerinden kapıyı yeniden kilitledi; her odaya beşer beşer yerleştiriyordu hastaları. Bir odaya dört kişi ile birlikte ben de yerleştirildim. Bizim de üzerimizden kapı kilitlendi. Vakit çok erkendi, zaten gecenin birine ikisine kadar asla uyuyamazdım, şimdi saat sekizde nasıl uyuyabilirdim. Çok yorgun hissediyordum kendimi. Yatakta böyle uzanmakta güzeldi.

            Yanımdaki karyolada yatan hasta habire öksürüyordu, sesinin çıktığı kadar. Ben bu öksürükte yatamaz, yatsam da uyanırdım ve o zaman da hiç uyuyamazdım bir daha. Hayırlısı bakalım.

            Biraz ötedeki karyola da, içindeki hastanın bir o yana bir bu yana durmadan dönmesiyle gıcır gıcır ötüyordu. Ne olacaktı bilemem halim. İki saattir yataktaydım, ancak hiçbir uyuma belirtisi yoktu bende. Kafamı kaldırıp baktım etrafımdakilere ne yapıyorlar diye. Ayak tarafımdaki karyolada yatan hasta koca bir tümsek oluşturmuş^ tu yatağın ortasında. Belli ki uyumuyordu. Yatağın ortasına oturarak, üzerine de yorganını ve battaniyesini çekmiş duruyordu öyle.

            Onun tam yan tarafındaki hasta uyanıktı ve yastığına yaslanmış bir durumda beni izliyordu. İçerinin hafif loş ışığından, parıl parıl gözleriyle bir an korkuyordu insan ona bakmaktan. Saldırırsa da ona karşı kendimi koruyacak kadar buluyordum gücümü.

            Benim yan tarafımdaki hasta ise iyice uyumuş, horul horul horluyor, arada bir de çok kuvvetli öksürüyordu hiçbir şeyi umursamadan. Hemen yanındaki karyolada yatanın da beş dakika yerinde durduğu yoktu. Karyolasının bütün vidalan da gevşemiş, çok ses çıkartıyordu her kıpırdayışından.

            Odadakileri izlerken, birden bir onbaşı gelerek anahtarıyla kapımızı açtı ve kilitlemeden gitti. Ben de az sonra yatağımdan kalkarak odadan dışarı çıktım ve tuvalete doğru yöneldim. Yeniden her taraf tertemiz olmuştu. Pırıl pırıl ve çok hoştu. Tuvaletten sonra salona doğru yürürken bir hemşireyle karşılaştık birden. Hemşire;

– Sen ne geziyorsun burada, hala uyumadın mı? Dedi bana.

– Uyuyamıyorum, hem saat daha çok erken, dedim.

– Hadi git yerine yat, yoksa onbaşıyı çağırırım, dedi.

– Ben doktorum, diye yanıtladım bu sözünü.

            – Burada kiminiz başbakan, kiminiz Atatürk oluyorsunuz.

– Vallahi ben doktorum hemşire hanım, dedim ona.

Kızgın bir şekilde;

            – He olursan ol be! Bana göre fark etmez, hepiniz aynısınız, haydi yatağına dön, dedi.

            Yeniden odama dönerek, yatağıma girdim. Dön Allah dön bir türlü uyuyamıyordum. Karşılıklı horlamalar da başlamıştı şimdi ve ben onları dinliyordum. Bir öksürüyor yanımdaki horlayan, diğeri horlamayı bırakıveriyor hemen. Ben de aniden irkiliyorum bu öksürükle birlikte. Saatime baktım bir ara, gecenin üçüne yakındı. Gözlerimi kapatıp hiç kıpırdamamaya çalıştım uyumak için. Yarı uyur, yarı uyanık vaziyetteyken, diğer odaların kapılarına vurarak, “Hadi uyanın, hadi uyanın kahvaltıya beyler” diyor birisi. Şimdi bizim kapımızı da çalarak uyandırıyor hepimizi bu onbaşı. Saatime bakıyorum hemen altıya on var. Yeni uykuya dalmak üzereydim, oldu mu şimdi. Herkes çıktı odadan, ben tek başıma kalınca yeniden koydum başımı yastığa. Çok geçmeden gene geldi onbaşı başucuma kadar ve “Hadi kalk, saat altı oldu, yatmak yok artık.” dedi. İtirazsız kalktım, diğerleri gibi ben de yatağımı düzelttim ve doğru tuvalete giderek yüzümü yıkadım. Havlu olmadığı için elimi yüzümü kurulayamadım. Diğerleri gibi salona girip kahvaltımı yaptım. Cezalılar salonundakilerde alınarak kahvaltılarını yaptılar burada. Sonra da bir onbaşı, “Hadi herkes öbür salona” dedi. Saat sabahın yedisiydi. Yarını saat geçmeden bir onbaşı kapıyı açarak, “Yemekhane salonunda-kiler gelsin.” dedi. Salona döndüğümde yine yerler tertemiz hale getirilmişti. Bir hemşire gelerek “Tedavi beyler” dedi. Sabah sekiz civarıydı. Herkes görevli hemşirenin etrafında toplandı. Yine hemşire hanım tek tek isim okuyarak hastaların ilaçlarını ellerine verip içmeleri için suyu da uzatarak dikkatle ve özenle hastaların tedavi olmalarına yardımcı oluyordu. Ben de ilaçlarımı aldıktan sonra bir kanepeye uzanarak uyumaya çalıştım. Televizyonun sesini iyice açan birine diğeri kızıyor, o da inat edip bildiğini yapıyordu. Kısa sürede her taraf sigara dumanı olmuştu. Bir görevli, “Burada yasak beyler, sigara içenler balkona” dedi. Büyük ölçüde uyuluyordu ikazlara.

Dokuz buçuk civarında, “Hadi sandalyeleri dizelim beyler, şef viziti başlayacak” dedi bir hemşire. Düzgünce dizildi sandalyeler hastalar tarafından. Hemşirenin okuduğu listeye göre, sıra ile oturdu hastalar sandalyelerine. Şef doktorun gelmesini sessizce beklemeye başladık hiç kalkmadan. Saat on civarında şef doktorumuz girdi içeriye, bir yığın ekibiyle birlikte. Bütün hastalar ayağa kalktık ona saygıdan. “Günaydın” dedi şef doktorumuz, “Sağol” dedik ona hep bir ağızdan. Şef doktorumuz oturmamızı söyledi, biz de oturduk hep birlikte sandalyelerimize.

Birinci hastadan başlayarak tek tek bilgi alıyordu her hastanın doktorundan. Bazı hastalara da sorular soruyordu şef doktorumuz. Doktorum benimle ilgili bilgi vermeye başlamıştı.”Uyuyabildiniz mi?” dedi bana şef doktorum, “Uyuyamadım yeterince” dedim. Bir ilaç ilave edip diğer ilacın da dozunu arttırmasını söyledi doktoruma. Vizit bitince yeniden ayağa kalkıp uğurladık şef doktorumuzu.

            Bir hemşire; “Hadi Beyler Kantin” dedi. Herkes ihtiyaçlarını yazdırmaya başladı görevli hemşiremize. Kimi su, kimi sigara, kimi kola, bisküvi, çikolata vs. Her hastanın parası görevli hemşireye önceden teslim edilmişti hasta sahiplerince. Hastalara ne kadar paralarının kaldığını da söylüyordu hemşire hanım. Hastalar da ona göre siparişlerini veriyorlardı.

            Yemek masaları yeniden açılarak, etrafına hastalar tarafından sandalyeler dizildi. Belli ki acıkmışlardı. Öğle yemeği için hazırlık yapıyorlardı. Çok geçmeden dış kapı açıldı. Yemek kazanları taşınıyordu salonumuza. Önüne hemen bir kuyruk oluşturdu salondakiler, ben de bu kuyruğa girdim. Yine cezalılar salonundan da bir kuyruk oluşturmuşlar bağrışıyorlardı, “Yemekte ne var” diye. Bizim kuyruktakilerde olanları onlara aktarıyorlardı. Önce biz sonra da onların kuyruğu aldık yedik yemeklerimizi. Daha sonra hepimiz birden cezalı odaya alındık. Biz o taraftayken temizlemişlerdi yemek salonumuzu, çaylarımız da hazırdı, alan oturuyordu buldukları bir yere.

            “Kantin geldi beyler” dedi bir onbaşı. Koşuştular başına hemen. Herkes siparişlerini aldı tek tek. Dikkatimi çekti, daha çokta sigara sipariş edilmişti çeşit çeşit. Bir paket açıldığında sigarası olmayanlar hemen onun başında birikiverip boşaltıveriyorlardı paketi. Sigara burada ekmekten sudan daha önemliydi onlar için.

            Dış kapının zili çaldı, bir kadın iki erkek, hastalardan birinin ziyaretçisi geldi. Hep birlikte oturdular boş sandalyelere. Hastalardan birisi, çarçabuk kapatılmış portatif masayı alarak önlerine getirip açtı hemen. Ziyaretçiler ellerindeki paketleri açarak yakınları olan hastaya sundular. Bazı hastalarda  onların   başında  dikilmeye başladı. Onlara da getirdikleri yiyecek ve içeceklerden ikram ediyorlardı. Oldukça fazla paketlerle gelmişlerdi bir hasta için. Anlaşılan durumu önceden bildikleri için hazırlıklı gelmişlerdi buraya. Ellerindekileri dağıtırken zevk duyuyorlardı bundan.

            Derken başka ziyaretçiler de gelmeye başladı tek tek, grup grup. Kimisi bol bol sigara dağıtıyordu hastalara. Her gelene karşıda hastaların ilgisi büyük oluyordu. Bazı hastalarda ikaz ediyorlardı. “Rahatsız etmeyin lan, çekilin misafirlerin yanından” diyorlardı arkadaşlarına

             Bir onbaşı gelerek, “Haydi arkadaşlar, saat üç, ziyaretçiler evlere” dedi. Beş dakika geçmeden de bütün ziyaretçiler salonu terk ettiler.

            Uzandığım yerden hiçte kalkmak istemiyordum, ancak bu kanepede de hiç uyuyamıyordum. Gözlerim kapalı, her şeyi izliyordum sanki.

            Saat on yedi olmuştu ki yine yemek masaları açıldı. Çalan zille, kapı açıldı ve yemek kazanları taşındı üç adet. Hemen kuyruk oluşturduk önünde. Cezalı salondakiler de bir kuyruk oluşturdular kapının arkasından. Yine aynı şeyler soruldu bizim kuyruğa. Haberleşmeler tamamlanıp yemek listesi bildirildi onlara. Önce biz sonra da onların kuyruğu yemeklerimizi alıp yiyoruz. Salon çöplük gibi oluyor yemekten sonra. Hepimiz cezalılar odasına gönderiliyoruz. Yarım saat sonra da döndüğümüzde salonumuzu tertemiz olmuş buluyorduk. Bunu onbaşılarla birlikte onların seçtiği hastalar yapıyorlardı. Sonraki günlerde izlemiştim onları, önce bir süpürgeyle süpürüyor sonra da yerleri deterjanlayıp bir güzel paspasla siliyorlardı.

            Yine bir Hemşire gelip akşam tedavisine başladı aynı titizlikle.

            Bir süre sonra da onbaşı geldi salona, “Haydi Beyler yat saati” dedi. Bu defa oda arkadaşlarımı kendim seçmeye kararlıydım. Burada hiç kimsenin sabit bir yatağı ya da odası yoktu. Bunu anlamıştım, onbaşı kafasına göre odalara diziyordu herkesi. Onbaşıya iyice yaklaştım ve “bak kardeşim, ben uykusuzluk çekiyorum, yanımda bir kişi öksürdüğünde ya da horladığında, karyolası bile gıcırdadığında ben uyanıyor,  bir daha da uyuyamıyorum, lütfen oda arkadaşlarımı ona göre seç” dedim. O da “tamam o zaman seni en son odaya alayım” dedi. O odalara hastalan yerleştirirken, ben de en son odanın kapısında onu beklemeye başladım. Kendi seçtiği dört hastayı alarak önünde beklediğim odayı açıp bizi kilitledi odaya. Henüz akşamın sekizi ama uyumak için can atıyorum, ah bir uyuyabilsem. Odadakiler yavaş yavaş uyumaya başlamışlardı, hiç kimsede ses yoktu. Kim horlayacak diye merak ediyordum, ancak henüz horlayan da yoktu.  Uyuyakalmışım yatağımda.  Uyandım birden saate baktım, saat gecenin ikisi olmuştu. Gözlerimdeki ağrı geçmişti, başımda bir hafiflik vardı ve kendimi bir kuş gibi hissediyordum. Toplasam, günlerce hiç bu kadar uyumamıştım. Yeniden sevinçle gözlerimi kapatıp uyumak istedim. Ortalık oldukça sessizdi. Yine uyumuşum, onbaşının sesiyle uyandım. Saat sabahın altısı olmuştu. Hiç beklemeden yatağımdan kalkıp yüzümü yıkadım ve tekrar gelerek yatağımı bir güzel düzelttim.

Kahvaltı için salona gittiğimde kendimi çok iyi hissediyordum. Tarifsiz bir sevinç içerisindeydim. Şimdi etrafımda olup bitenleri daha iyi anlıyordum. Kahvaltının tadını aldım bir güzel. Dolaşanları, oturanları uzananları daha iyi izliyordum şimdi. Bir hastanın elinden, televizyonun kumandasını alarak sesini normale ayarladım.

            Yine sabah tedavisi ve salonun temizliği başladı. Tıpkı önceki günler gibi. Belli kuralları var buranın, belli zamanlarda uygulanan. Bunlara hem hastane personeli, hem hastalar, hem de ziyaretçiler harfiyen uyuyorlar. Uy- mayan bazı hastalar çıkıyor, onları da iki üç onbaşı kaldırıp cezalı salona koyuveriyorlar hemen. Pişmanlık duyanları da geri getiriyorlar tabi. Bazen de cezalı salondan bu yemekli salona terfi edenler oluyor. Onları da onbaşılar tespit ediyorlar gözlemleriyle.

            Salondan çıkıp bir koridorun duvarına yaslandım biraz. Bir hasta yaklaşarak, “Sen milletvekili misin” dedi bana. Suratına bakıp, “Hayır” dedim korkarak. Sert durmaya çalışıyordum, ne olur ne olmaz diye. Birbirimize alışık değiliz henüz diye düşündüm. Çekti gitti başımdan başka bir şey sormadan.

            Şimdi de birisi hiç durmadan dönüp duruyordu önümde. Genç ve yakışıklıydı, görünürde de hiç bir şeyi yok gibi duruyordu. “Abi hoş geldin” dedi kibarca. “Sağ olasın” dedim. Hareketlerine son vermesi için “Gel de konuşalım” dedim ona. İyice bana yaklaştığında, “dursana” dedim yüzüne bakarak, “Yok, ben duramam” dedi. “Durursun durursun” dedim. “Dururumda bu seferde yürüyemem” diye yanıtladı bu sözümü. Biraz konuştuktan sonra “Müsadenle ben biraz dolaşacağım” diyerek ayrıldı yanımdan. Habire salonu dolaşmaya devam ediyordu.

            Yeniden salona geçip, oradan da balkona gittim. Ufacık yerde çok sayıda hasta toplanmıştı. Hepside sigarasını sonuna kadar çekiyordu. Buranın demir parmaklıkları çok sağlam yapılmıştı. Birisi suratıma dikkatle bakarak, “Sende mi kaybettin borsada abi” dedi. “Fazla sayılmaz” dedim ona. Başkada bir şey sormadı ve hemen salona gitti.

            Bazı ziyaretçiler hastalarına izin alıp onları evlerine götürüyorlar. Onlara “Evci çıkanlar” diyor diğer hastalar. Bugün haftanın son günü, Cuma. Gidenler Cumartesi, Pazar kalıp. Pazartesi belirlenen saatte geri getirilecekler buraya. Gidenler mutlu, bazısı nara atıyor sevinçten. “Hoşçakalın beyler Pazartesine kadar” diyorlar, kalanlar da onların dışarıya çıkışından mutlular, “inşallah, inşallah” diyorlar bağrışarak.

            Akşam yemeğinden sonra temizlik ve tedavi de bitti. “Yatma saati beyler” diyen onbaşıya yeniden yaklaşarak, ona odama verilecek hastaları gösterdim. “Tamam, ayarlarım şimdi” dedi. Bir kişi yoktu, evci çıkmıştı o da. Dört kişi uyumaya başladık odada. Kilitlenen kapımız bir saat kadar sonra açıldı. Çok geçmeden de hastalardan davetsiz bir misafir girerek, boş yatağa yatıverdî. Uykuya yeni dalmıştım ki bir onbaşı onu ittirerek yataktan kaldırmaya çalışıyordu. Bu hasta az önce kalkarak küçük çişini kapının hemen yanındaki koridorun duvarına yapmış, bunu gören onbaşı da onu izinsiz girdiği odadan çıkarmaya çalışıyordu. Hasta da fazla direnmedi, kalkarak koşa koşa odadan çıktı ve yatağına gitti.

            Yeniden uyumam zaman aldı. Onbaşının, “Haydi kalkın  beyler kahvaltılar” demesiyle uyanıverdim.  Saate baktım yedi idi. Bugün Cumartesi olduğu için bir saat fazla uyumamıza müsaade edilmişti.

            Her türlü ihtiyaç ve tedavilerimizden sonra bir koltuğa oturmuş olanları izliyordum. Orta yaşta ve zayıf bir hasta habire ortalıkta dolaşıp bittikçe ondan bundan sigara istiyordu. Sonra da bir sandalyeye oturup, bazen sesli, bazen yavaş, durmadan geçmişinden konuşuyordu. Hayatındaki en büyük varlık sigarası olmuştu onun. Bazen de sigara vermiyorlar, ağzındaki sigaraları bir iki defa çektiriyorlardı o kadar. Bazen ona sigara bulmak için devreye giriyor, birinden bir bütün sigara bulup, ağzına yerleştirip yakıveriyordum. O beni iyi tanımıştı artık. Sigarasız kaldığında gelip hemen yanıma oturuyor, ben de sağı solu kontrol edip onun işini ayarlıyordum. Bir sigara bulup ağzına koymamla birlikte, hemen yanımdan uzaklaşıveriyordu.

            Hafif uyur gibiyim koltuğumda. Bir sesle kendime geldim. Gene yanı başımda oturmuş geçmişini sayıyordu yavaş yavaş. Baktım bizim konuşkan, eli boş, belli ki sigarasız kalmış gene. Yüzüne baktım, sus yapmak için işaret parmağımı ağzıma doğru getirirken, “Bir” dedi hemen. Elimi geri çekerek, bir parmak daha açtım işaret parmağımın yanından, buna da “iki” dedi. Elimi arkama saklayıp biraz bekledim. İyice elimden yana bakıyordu şimdi kaç parmak çıkacak diye. Elimin hepsini açarak gösterdim ona, “Beş” diye bağırdı yüksek sesle. Elimi kapatarak geri çektim, yeniden parmaklarımı açıp gösterdim ona. “On” dedi bu sefer. Tekrar kapatıp geri çektim hepsini birden açtım yeniden “On beş” dedi. Beşer beşer elliye kadar geldik onunla. Elliden sonra onar onar saymaya başladı gösterdiğim her beşliği. Doksandan sonra yüzü de söyledi. Ondan sonraki beşliği gösterince de iki yüz dedi. Her gösterdiğim beşliği yüzlük sayarak dokuz yüze kadar geldi şimdi de. Bir beşlik daha yaptım tık çıkmadı bizimkinde. Yeniden salladım bir beşlik daha yine ses yok. Bir daha salladım beşliği, “Demirel” dedi bizimki. Dokuz yüzden sonra bin aklına hiç gelmiyordu. Daha sonraki günlerde de hiç aklına getirememişti ve sayı saymamız en son Demirel’de tamamlanıyordu. Artık uzak mesafeden de ofsa göz göze geldiğimizde, ona işaretle Demirel’e kadar saydırıyordum istediğimde.

            Saçımız sakalımız birbirine karışmıştı, burada ayna da yoktu, traş takımımızda. Haftanın ilk gününde bir berber geldi salonumuza. Traş olacaklar gelsin diyerek takımlarını çıkardı orta yere, hemen önüne bir de sandalye koyarak herkesi sakal traşı yapmaya başladı. Bir jiletle en az beş kişiyi traş ediyordu. Sıra bana geldiğinde jiletini değiştirmesini rica ettim ona. O da beni kırmadan değiştiriverdi jiletini. Yaptığı bu iş için hiç kimseden para almıyordu. O da hastanenin bir personeli olarak bu işi yapıyordu.

            Artık kendimi çok iyi hissediyordum. Uykularım da düzelmişti her geçen gün. Yirmi gün olmuştu buraya geleli. “Bugün heyete çıkartacağız” dedi doktorum. Hazırlandı evraklarım. Bir görevli ile birlikte heyet odasının kapısında ismimin okunmasını bekliyorduk. Az sonra beni istedi doktorlarımız. İçeride hastalarını heyete takdim eden çok sayıda doktor vardı. “Nasılsınız” diyen sağlık kurulu başkanına, “iyiyim” dedim hemen. O da “Sorusu olan var mı?” dedi Sağlık Kurulu’ndaki doktorlarına. “Yok” diye yanıtladılar doktorlar. Sağlık Kurulu Başkanı, “Üç ay istirahat verdik, sonunda muayene kaydıyla” dedi ve bana dönerek “Gidebilirsin” diye de ekledi.

ON BEŞ

SÜREÇ TERSİNE DÖNÜYOR VE VALİ BEY SORUŞTURMAYA

İZİN VERMİYOR

            Eşyalarımı da depodan alıp evime gittim rahatça. Bir güzel hasret giderdim çocuklarımla o gün. Bayağı da özlemiştim onları. Oğullarım iki de bir bana, “Bir daha gitme evden baba, tamam mı?” diyorlardı. Ben de “İşimiz gereği gidebilirim” diyerek onları alıştırmaya çalışıyordum bu gibi ayrılıklara.

            Artık ben de erken yatıp erken kalkıyordum herkes gibi. Eşim çok mutlu olmuştu bu durumdan. Savcılığa bulunduğum suç duyurusu dosyasının hangi safhada olduğunu merak ettim ve hemen Fatih Adliyesine giderek yazıcı kızı buldum ve dosyamı incelemek istediğimi söyledim ona. Hiç bekletmeden dosyayı koydu önüme. Savcı Beyin talimatıydı yazıcı kıza, istediğim zaman dosyayı inceleyebilirdim. Evraklar bayağı kabarmıştı, savcı beyin işi ciddi tuttuğu belli oluyordu. Harika, gösterdiğim dört şahidin ifadelerini de almıştı. Hepside benim organize suçlar ve silah kaçakçılık şubesinde tutulduğum sürece gözlerimin bir bezle kapatıldığını, elimin de kelepçeyle bir sandalyeye bağlanarak öyle tutulduğumu söylemişlerdi. Doğrusunu söylemişlerdi şaşmadan.  

Sanıklardan dördününde ifadesini üç ay içinde almış ve İl Emniyet Müdürü’nün ifadesini almak için de Valilikten soruşturma izni vermesini istemişti cesur savcımız. Vali izin verdikten sonra da savcımıza nasıl bir ifade vereceğini çok merak etmeye başladım eski İstanbul Emniyet Müdürü, yani Ardahan Valimizin. “İşler iyi gidiyor iyi, yaşasın Adaletçilerimiz” diyordum kendi kendime. Doğruca bir Avukat arkadaşıma gidip bilgi verdim dosya hakkında. Avukat arkadaşım:

            – Bu büyük bir suç, affedilmez bir suç, anasını ağlatırlar onların. Bravo vallahi savcı beye, dedi.

            – Gerçekten çok sevinçliyim, valiliğini de elinden aldıracağım onun, dedim avukatıma.

– O başka bir iş, dedi bana.

– Asıl önemli olan da bu iş, dedim ve ekledim;

            – Milletimizin başında bir yerde vali olarak bulunması halkımıza çok zarar verir. Böylelerini yöneticilikten uzaklaştırmak için, millet adına kimin elinden ne geliyorsa ortaya koymalıdır.

– Çok haklısın ama bitmez ki bunlar, dedi.

– Biz onlardan çoğuz, öyle bitiririz ki onlar gibilerini, dedim.

 Bu millet Aziz Nesin’in dediği gibi…

            – Ama ne verdik ki ne isteyelim milletimizden, haksızlık bu dedim avukatıma.

– Sen de haklısın, dedi.

            – Kendi kurumum, devletimizin en önemli kurumlarından birisi. Kurumum da ne kadar buna benzer kişiler varsa temizlenmeli. Bunların sayıları çok az ama ulusu

muza verdikleri zarar çok korkunç, korkmadan çekinmeden gitmeliyiz üzerlerine bunların. Bir bir ortaya çıkarmalıyız diğerlerini de. Ben kararlıyım buna. Sayıları çok az ama teşkilatımı gözden düşürmeye yetiyorlar bunlar.

            – Herkes senin gibi olsa çok şey değişir, dedi avukatım.

            – Herkesin benim gibi olmasını beklemeye zaman yok, arkama da bakmıyorum münferit kişilerle uğraşırken, dedim ona.

– Sana inanıyorum ama çok yıpratırlar seni, dedi.

            – Ölsem de gam yemem, yeter ki bir iş yapmış olayım ülkem için, dedim ona.

            Hoş sohbetten sonra ayrıldım bürosundan. Şimdi daha rahat ve gururla dolaşıyordum dostlarımı. Günlük yaşantımda iyi bir düzendeydi artık. Karşılaştığımızda konuyu bilipte soran arkadaşlara, “İşler yolunda gidiyor,  şimdilik” diyordum. Doğru olanı söylüyordum onlara.  Bazısı daha çok ilgi gösteriyor, bazısı da ilgisizdi konuya karşı. Ama ben azimli ve kararlıydım. Ulusumuza zarar verenler ayıklanmalıydı bir bir.

            Sağlığıma da çok dikkat ediyordum her zaman. Başarının sağlığımdan geçebileceğini iyi biliyordum. Sırası geldikçe kontrollerime gidip geliyordum titizlikle.

            Bir arkadaşımın ziyaretine gitmiştim. Onunla konuşurken eşimden telefon geldi. Birden heyecanlanmış açıvermiştim telefonumu. Önemli bir şey yoksa asla cepten aramazdı eşim.

– Söyle canım, dinliyorum seni dedim.

Çok heyecanlı bir ses tonuyla bana;

– Eve üç kişi geldi, seni sordular, dedi eşim.

– Ben hemen geliyorum, biraz bekletmeye çalış onları, dedim.

– Merdivenlerden aşağıya iniyorlar, şimdi dedi.

– Ne yaparsan yap tutmaya çalış, hemen geliyorum, dedim eşime.

            Telefonu kapattım ve hemen geldim eve. Gelirken arkadaşlarıma da bu durumu cep telefonumdan bildiriyordum.

– Neredeler, dedim eşime eve gelir gelmez.

– Çabucak gittiler, dedi bana.

– Ne söylediler? Sana dedim.

            – Seni sordular, hangi hastanede çalışıyor şimdi dediler, ben de herhangi bir hastanede çalışmadığını, rahatsız olduğun için raporlu olduğunu söyledim onlara, dedi eşim.

– Kim olduklarını sormadın mı onlara?

– Sordum, maliyeden geldiklerini söylediler.

            – Maliyecilerin ne işi var evimizde, bizim maliye ile ne işimiz olabilir, dedim.

            – Evet zaten üçü de asık suratlı ve serttiler, kızgın soruyorlardı bana, dedi.

– Siviller miydi onlar? Dedim.

– Evet, dedi eşim.

– Giderken ne konuştular, dedim.

            – Biz yine geleceğiz, onunla muhakkak görüşeceğiz dediler.

            “Vay be, çok şanslılarmış nasıl kurtuldular elimden” diye düşünmeye başladım. Beni gafil avladınız, kelepçeyi takıverdiniz, hiç kimseye haber verdirmemiştim eşime, utanırım diye milletten, aklımı başımdan aldınız yaptıklarınızla, sizi yakalayamadığıma bin kere dua edin. Bu yaptığınıza iyi bir akılsız cesareti örneği derler. Eğer o gelenler siz İseniz kurumumun yüz karasısınız. Ulusa bulunduğunuz yerden zarar veren, kurumumun münferitlerisiniz. Yok, evime gelen siz değilseniz, bu sözlerimden hiç ama hiç alınmanızı kimse sizden beklemez. Ben teşkilatın yükünü taşıdım, zevkle, hiç bir şey beklemeden, elime hiçbir şey geçmeden yaptım bunu. Şimdi Doktorluğumu bile yapamıyorum sizin gibi münferitlerin yüzünden. Ama bu teşkilatta olmaktan hiçbir zaman pişmanlık duymadım, hala da öyle.

            Sonraki günlerde de istihbarat çalışması yaptırıldı arkamdan. Çocuklarımdan bile bilgi almaya çalıştınız. Acaba neden? Bundan hiç gocunmadım, herkesin ne olduğunu bilmeniz çok iyi olur ülke adına, ama kötü niyetli değilseniz tabi. Çalışın, çalışın milletimiz için, mutlu oluruz bundan hepimiz. O zaman gocunmayız çalışmalarınızdan, gurur duyarız sizlerle diğer ülkelere karşı millet olarak.

            Bir gün evimde dinlenirken kapının zili çaldı. Eşim açtı kapıyı. “Bir kişi kapıda bekliyor, seninle görüşmek istiyor.” dedi bana. Hemen gittim yanına kapıdakinin. Boylu poslu yakışıklı hoş bir delikanlıydı bu.

– Hoş geldiniz, dedim ona.

– Sağolun Hocam, dedi.

– Tanıyamadım, içeri buyurmaz mısınız?

            – Ben polis, memuruyum. Şehremini karakolundan geliyorum, bir tebligatınız var, müsait bir zamanda karakola gelebilir misiniz? Dedi kibarca.

            – Tamam, giyinip hemen geliyorum, içerde bir şeyler içte birazcık dinlen dedim bu polis memurumuza.

            – Sağol hocam, daha gideceğim çok yer var, bir suyunuzu içerim sadece, dedi.

            Suyunu içtikten sonra hiç beklemeden gitti bu haberci polisimiz. Arkasından hazırlanarak karakola kadar gittim çok geçmeden. Durmadan tebligatlar geliyordu, bunun da nasıl bir tebligat olduğunu ve içeriğini kestiremiyordum. Ne olduğunu iyice merak etmiştim. Bir başka memur tebligatı imzalatarak zarfımı verdi elime. Sarı       zarfı özenle açtım hiç yırtmadan.

            İstanbul Valisi Erol Çakır imzalıydı bu belge. Savcımız ondan bir süre önce sanıklarla ilgili soruşturma izni vermesini istemişti. Valimiz de yardımcılarından birini görevlendirmişti dosyayı inceletip kararını vermek için.

            Hakkında ön inceleme yapılan sanıklar sıralanmıştı dilekçemdeki gibi. Hiçbirisine de soruşturma izni verilmemesine karar verilmişti valimiz tarafından.

            Ben sanıkların görevi suiistimal ve yasak sorgu yöntemine başvurmaktan suçlu olarak yargılanmasını istemiştim savcılıktan. Valimiz ise imzalamış olduğu kararın gerekçesinde, bir şikayetçinin şikayeti üzerine hakkımda “Yağma, yol kesme, adam kaldırma, 6136 sayılı kanuna Muhalefet ve İllegal örgüt üyesi olma suçlarından sabıkalı olan kişilerle ilişki içerisinde olmak ve unvan gaspı suçlarından dolayı yapılmakta olan soruşturma ve bu soruşturma nedeni ile gözaltına alınması, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre görevden uzaklaştırıldığı, adli soruşturma sonunda Ek Takipsizlik Kararı üzerine şikayetçinin görevine başlatıldığı bu nedenlerle de bana haksız ya da kanunsuz bir İşlemin yapılmadığı gerekçeleriyle, sanıklara soruşturma izni verilmemesi gerektiği kararını imzalamıştı. Yani, resmen sanıkların ellerinden tutup, kurtarmıştı savcının elinden.

            Çok şaşılacak bir karar doğrusu, hayretle karşıladım bunu. Bir kere benim hakkımda hiç kimse savcılığa gidip de şikayetçi olmamıştı. Hakkımda şikâyetçi olan kimdi? Bir de hangi adli soruşturmadan bahsediyorsunuz siz. Savcılık iddianamesinde adımdan bile bahsedilmiyor benim. Adliyeye kadar götürüldüm, emniyette dört gün kötü muamele yapıldıktan sonra, ama ne savcı, ne hakim makamına çıkarılmadım. İfademi alan kimse de olmadı benim adliyede. İşkence gördüm ben vali bey. Onurum ayaklar altına alındı.

            Bu sanıkların soruşturulması için savcılığa izin vermediniz. Peki bu kişilerin beni dört gün Organize Suçlar ve Kaçakçılık Şubesi’nde bir savaş esiri gibi tutmasına, nezarete atmasına siz mi izin verdiniz Vali Bey. Ben yüksek derecede doktorum, ben de 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabiyim, benim için sizden soruşturma izni İsteyen oldu mu hiç. Geçirdiğim psikiyatrik travma nedeni ile doktorluk yapamıyorum şimdi ben vali bey. Neden savcılık soruşturmasından kaçırdınız bu sanıkları. Ne mahsur gördünüz yargıçlarımızın önüne çıkmalarından. Kayırmacılık olmadı mı bu apaçık. Canım yandı kararınızı görünce yeniden.

            Hemen hukukçu arkadaşlarımı aradım. Valilik kararını görüştük onlarla, itiraz etmeye karar verdim. Bu kararın iptali için Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açtım hemen.

            Aradan bir kaç gün geçmiş, İçişleri Bakanımız S. Tantan görevinden alınmış bir başka bakanlığa getirilmişti. O da partisinin bu değişikliğinden hoşnut olmamış hem yeni görevinden hem de partisinden istifa etmişti. Onun istifasıyla da İstanbul Emniyet Müdürü hiç beklemeden görevinden istifa etmişti. Boşalan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne de Ardahan Valisi olan Eski İstanbul Emniyet Müdürü yeniden atanıvermişti. Üstelik bu sanığın şimdi vali unvanı da vardı. Keyfi iyice yerine gelmiştir şimdi onun. Bir gün yakın korumalarından birinin dediği geldi hemen aklıma. “Aynanın karşısına geçip bir gün İstanbul Valisi olacaksın diyerek yüzünü tokatlayıp kendi kendisini seviyordu.” demişti bana. Hem onun dediği oldu, hem de benim aklıma gelen başıma gelmişti. Bir parti ile çok yakınlığı biliniyordu. Yine Allah “yürü ya kulum” dedi ona, İçişleri bakanı bir başka görev için alınınca ona da gün doğmuş, yeniden İstanbul’a Emniyet Müdürü olmuştu. Ama milletimiz yanlış yapan yöneticilerimizi hiç affetmemiş, son seçimlerde de milletimizden acı derslerini almışlardı bu idarecilerimiz.

İstanbul’umuzun Emniyeti yeniden Münferit başına emanet edilmişti. Televizyonlarda sık sık boy göstermeye başladı yeniden, çok sevdiği görüntüsünü bir yıldır seyredememesinin acısını çıkarıyordu şimdi. Yaptığı işin görüntülenmesini her zaman çok isterdi. Hatta Beykoz’da bir hücre evinde kıstırılan teröristlere karşı yaptıracağı baskını dört saat kadar bekletmişti televizyoncularımızın da oraya gelmiş olması için. Ertesi gün, bu geçen sürede teröristlerin çok sayıda önemli belgeyi imha ettiklerini öğrenmiştik basınımızdan.

            İşine gelmediğinde de köşe bucak kaçıyordu basınımızdan. Bir gün alkollü araç kullanıyorken kaza yapan oğlunu ziyarete gittiğinde, hastaneye nereden girdiğini tespit edememişlerdi orada bekleşen gazetecilerimiz. Kimi arka kapıdan kimi alt kattaki parktan girmiş olabileceğini haberlerinde veriyorlardı ayrı ayrı. Bir gün sonra da çok sayıda basın kuruluşumuza hastanede açıklama yapıyordu. Önce oğlunun sağlık durumu hakkında bilgi vermiş, sonra da alkollü araç kullanmaktan kendi oğluna bile ceza kesildiğinin açıklamasını yapıyordu gururla. “İlginç bir kişiymiş şuna bak” deyip kıs kıs gülmüştüm durumuna. Tabi ki genç oğlunun öyle bir kazada ufak sayılacak yaralanma ile kurtulmuş olmasına da sevinmiştim o gün.

            Aradan uzunca bir zaman geçmişti. Sanıklarla ilgili dosyayı incelemek üzere tekrar Fatih Adliyesi’ne gittim bir gün. Yazıcı kız dosyayı çıkarıp önüme koydu hemen. Bu ona soruşturma savcımızın emriydi. Her zaman dosyayı incelemek üzere gelebileceğimi yazıcı kızın yanında söylemişti bana. Hemen göz attım dosyaya. Valimiz sanıkların soruşturmasına izin vermemişti. Savcımız da bu kararın iptali için dava açabilirdi Bölge İdare Mahkemesine. Bu yetkisi vardı benim gibi. Ama savcımız bu yetkisini kullanmamış dava açmamıştı nedense. “Ben açtım ya farketmez, savcımız açmasa da olur.” Diye düşündüm kendimce. Gelmişken ifademi vereyim bari dedim yazıcı kıza. Çünkü kendimi artık iyi hissediyordum. Ayrıntılı ifade verecek durumdaydım artık savcı beyin istediği gibi.

            Yazıcı kız eline dosyayı aldı, onunla birlikte savcı beyin makamına girdik. Savcı Bey beni görünce hemen tanımıştı.

– Ne için geldin, dedi savcımız.

            – Kendimi iyi hissediyorum, ayrıntılı ifade verecek durumdayım, ifademi vermek istiyorum, dedim ona.

            – Ne ifadesi be! On iki sayfalık bir dilekçe vermişsin bu yetmiyor mu? Dedi bana.

            – İfade tutanağında yeniden gelip ayrıntılı ifade vereceğim yazılmıştı, dedim savcımıza.

            –           Gerek yok, dedi savcımız ve ekledi, işkence diyor sun böyle bir şeyin olmadığına dair doktor raporunu getirecekler bana.

            – Ama bu da psikiyatrik travma, hala tedavim devamediyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nden hastalığımın nedeni ve seyri hakkında bilgi alabilirsiniz dedim savcımıza.

– Eğer sanıklar bana darp ve cebir izine rastlanmamıştır diye doktor raporu getirirlerse. Takipsizlik Karan vereceğim, dedi resmen.

            – Siz istemiştiniz beni, dedim ona. Hani ifademi tamamlamamıştınız ya!

            – Gelirsen de bundan sonra bir dilekçe ile gel, ifadeni havale ettirmeden de karşıma gelme.

            Savcı aynı savcı idi ama sanki eskisi gitmiş, yeni bir savcı gelmiş gibi davranıyordu bana. Şimdi ilk kez bana karşı ters konuşuyor, resmen beni tersliyordu artık. Ne çabuk değişivermişti. Bu değişimde Münferit Başının İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne vali unvanıyla yeniden getirilişinin ne kadar etkisi olmuştu acaba. Onların sorgusunu yapmaktan çekinmeye mi başlamıştı şimdi. Eğer bunlar doğruysa halkımız adına kötü bir durumdu bu adaletçilerimiz için.

            Savcı Beyle bir müddet bakıştıktan sonra terk ettim orayı hemen. O gün çok ağır bir hayal kırıklığına uğramıştım. Adliyeden çıktıktan sonra bir Emniyet Amiri dostumla karşılaştım, Kucaklaştık öpüştük hasret giderdik biraz.

            – İyi oldu görüşmemiz nerelerdeydin hocam, dedi bana. Ona;

– Fatih Adliyesinden geliyorum, dedim.

– Ne işin vardı hocam orada? Diye sordu.

            – İl Emniyet Müdürümüz ve arkadaşları hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştum da, dedim.

            – Orada bir savcı var hocam, babası da polismiş, polisleri çok koruyor, dedi bana.

– Adı ne? Dedim.

            – Şu anda hatırlayamıyorum ama teşkilatı iyi koruduğu söyleniyor, dedi.

– Belki o olabilir, baştan soruşturmayı çok iyi götürüyordu, sanıkları sorgulamak için validen izin bile istemişti ama, dedim.

            – Eğer o savcıysa kılıfına uyduruyor, hiç bir şey çıkartamazsın bu savcıdan, dedi.

– Az önceki savcı neredeyse beni kovdu, ifadem bile tamam değil. Aslında tekrar ifademi almak için gelmemi istemişti, bu gün gittim, beni çok tersledi, dedim ona.

            Bir müddet sohbetten sonra ayrıldım bu genç emniyet amirimizden. Söyledikleri çok benziyordu bu savcımıza. Bakalım, ilerde daha iyi anlayacağız diyordum. Bir savcı arkadaşıma uğradım oradan. Savcı arkadaşım neşeli ve keyifli idi o gün, benden farklı olarak.

– Ne o, bu gün pek fazla keyfin yok gibi, dedi.

– Evet öyle, dedim.

– Neden? Diye sordu savcı arkadaşım.

– Az önce Fatih Adliyesi’ndeydim, savcı bey doktor raporu getirirlerse takipsizlik karan vereceğini söyledi, sonunda da beni tersledi buraya fazla uğruyorsun diye,bundan sonra dilekçeyle geleceksin  dedi bana. Ben de bunun bir psikiyatrik işkence olduğunu, doğrusunu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinden istenecek raporla öğrenebileceğini söyledim ona, dedim arkadaşıma.

            – Olacağı buydu, bundan sonra da daha ileriye gidemez o savcı arkadaş dedi, hafifçe gülerek.

– Neden? Diye sordum

            – Baksana adam yeniden geldi İstanbul Emniyet Müdürü olarak, dedi

– Ne fark eder dedim, ona.

– Korkuyoruz arkadaş, dedi savcı arkadaşım.

– Neden, dedim.

– Bizi koruyan yok koruyan. Arkamızda kimse yok, bunlara bir şey yapsak hemen sürdürürler bizi. Güçlüler onlar bizden, dedi.

            Hayretler içerisinde onu dinliyordum. Polisin bir savcıdan daha güçlü olduğunu söylüyordu. “Bu nasıl olur” diye düşünmeye başladım ilk kez. Savcı polisin amiriydi biliyorduk, oysaki savcı arkadaşım polislerden çekindiklerini, onlardan daha güçsüz duruma düşürülmüş olduklarını itiraf ediyordu. Onunla koyu bir sohbete dalmışken cep telefonum çaldı birden. Arayan gazeteci bir arkadaşımdı. “Hemen görüşmeliyiz” dedi. Savcı arkadaşımdan izin isteyerek kararlaştırdığımız yerde buluştuk gazeteci arkadaşımla.

            – Sanıklar için savcılık soruşturmasına valinin izin vermediğini duydum doğru mu bu? Dedi bana.

– Evet ama valinin bu kararma itiraz ettim, dedim.

             – İtiraz edip etmemen önemli değil, bu durum bir skandal sayılır, iyi bir haber, kamuoyunun bilmesi lazım, haber yapalım bunu, getir şu belgeyi, dedi heyecanla.

            – Olmaz, gerçeklere bakalım reklama gerek yok, dedim ona.

            – Ama bunda ülke yararı var, aynı durumu bir başkasına yapamazlar bundan sonra bari, dedi gazeteci arkadaşını.

            – Bölge idare mahkemesi belki valimizin bu kararını iptal eder, o zaman da sanıklar mecburen savcı karşısına çıkar yargılanırlar, dedim.

            – Merak etme, Bölge İdare Mahkemesi’nden de kendilerine uyarı kararı çıkartırlar, o zaman geç kalmış olursun,   kendilerini haklı çıkartacak bir mahkeme kararı olur ellerinde, seni iyice haksız duruma düşürürler, hiçbir kıymeti kalmaz elindeki belgenin, dedi arkadaşım.

– Ben devlet terbiyesi ile buralardayım, aykırı bir davranış içinde olmam asla, dedim ona.

             – Haber değeri var bu belgenin çok para verebilirler sana, dedi.

            – Yaptığım işin değeri asla parayla ölçülemez. Parayla da kimse yapamaz bunları, ben yüreğimi ve cesaretimi ortaya koydum,   nereye kadar giderse oraya kadar götürmeye kararlıyım bu işi ulusumuz için, dedim ona.

            – Eline ne geçecek, ulusumuz duyarsız, diye itiraz etti.

            – Duyarsız yapmaya çalışıyorlar ulusumuzu ama beceremezler, geçmişini iyi tanısalar kimlere ders vermemiş ki bu millet, dedim ona.

            – İşin açıkçası gazeteden arkadaşlar duymuş, seninle görüşmek istiyorlar, ne diyeyim onlara? Dedi gazeteci arkadaşım.

            – Dürüst  olan herkesle konuşurum ama bu konuda taviz vermem kimseye, dedim ve ayrıldık arkadaşımla.

            Ertesi gün kapının zili çaldı. Az sonra eşim gelerek, “Gazeteci olduğunu söyleyen birisi seninle görüşmek istiyor dedi. Uzandığım yerden kalktım, karşıladım bu geleni. Genç, uzun boylu birisiydi bu gelen. Boynuna da gazeteci olduğunu gösteren tanıtma kartını takmıştı. Büyük bir gazetemizden geliyordu röportaj için. Hemen içeri aldım onu. Hal hatır sorduk karşılıklı, dinlendi. Biraz sonra da:

             – İl Emniyet Müdürü hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuşsunuz doğru mu bu? Dedi.

            – Doğru ama yalnız o değil, dört arkadaşıyla birlikte, dedim ona.

            – Vali bey savcılığa soruşturma izni vermemiş bunlarla ilgili olarak galiba, dedi.

– Evet vermedi, ama valimizin bu kararına itiraz ettim,dedim.

– İtiraz ne zaman sonuçlanacak? Diye sordu.

– Yasalarla sınırlı en fazla üç ayda, diye yanıtladım.

– Görebilir miyim kararı, dedi.

– Tabi, daha görülecek neler var neler, dedim ona

– Nasıl dedi genç gazetecimiz

            – Çıkartılıp hiç hakim ya da savcı yüzü görmediğim halde dört gün Organize Suçlar Şubesi’nde bir savaş esiri gibi tutulmam, kelepçeyle dolaştırılmam, çok şeyler

oldu çok, dedim ona.

            Bu genç gazetecimizin gözleri iyice açılmıştı. Konuşmamızı alacak her hangi bir cihaz varsa kapatmasını samimiyetle rica ettim ondan. Kesinlikle cihazım açık değil, buyurun dedi sempatik bir tavırla. Karşılıklı güvenle bir yığın belgeyi masanın üzerine koydum incelemesi için. Gördüklerine inanamıyordu. “Gerçekten nasıl olur bu” diye söylendi bir ara. Epeyce bir incelemeden sonra:

– Bunlardan birer fotokopi alabilir miyim, dedi.

– Hayır, dedim ona. Hiçbirisinden olmaz.

            – Vali beyin verdiği bu kararından bir fotokopi alayım, dedi.

– Yok, yok hiçbirisinden şimdi olmaz, dedim ona.

– Neden? Diye sordu.

– Süreç devam ediyor, bitmedi henüz, dedim.

            – Hiç olmazsa vali beyden gelen kararın tam zamanı onu alalım, dedi.

– Zamanı değil, dedim ona. Beklemekte yarar var.

            – Ülkemizi yöneten koalisyon ortaklan partiler birbirine düştüler. Birbirlerinin en iyi bakanlarını düşürdüler karşılıklı. Koskoca bakanlar, himayesinde çalışan bürokratlara soruşturma izni vermedikleri için teker teker bakanlıklarından indirildiler. Bu belgenin çok haber değeri var. Yayınlarsak Vali’nin de. Emniyet Müdürü’nün de işini bitirirler. İstanbul’dan, yerler bunları, hem bunları koruyan partide güç durumda kalır dedi.

            – Şimdilik böyle bir şeye müsaade etmem, süreç tamamlanmadı henüz, dedim gazeteci arkadaşa.

– Görüşmemiz devam etsin, dedi bana en sonunda. Onu uğurlamıştım evden ama görüşmemizden pekde hoşnut ayrılmamış gibiydi. İstedikleri hiçbir şey gerçekleşmemişti. Ama ilerde olabilir ümidiyle ayrılmıştı evden. Ertesi gün cep telefonumdan aynı gazeteden önemli bir kişi aradı beni. Kendini tanıttıktan sonra,

            – Elindeki belgeleri kimseye verme, eğer bizden başka bir gazeteye verirsen yanlış haber yapabilirler, ama biz yanlış yazmayız, dedi yetkili olduğunu söyleyen gazetecimiz.

– Zamanı gelince görüşürüz, dedim ona.

– Eve gelen arkadaşımızı ben görevlendirmiştim, konuyu biz takip edeceğiz ama telefonlarımız dinleniyor, yüz yüze görüşeceğiz sizinle kabul edersen, dedi.

            – Nasıl isterseniz benim için fark etmez, ama her şey zamanı gelince olacak, dedim.

Bu büyük gazetemizin habercileri konuyu haber yapmak için çok ciddi tutuyorlardı bu işi. Ama ben de henüz sonuçlanmamış bir konuyu haber yaptırmaya ve bazı kişilerin ekmeğine yağ sürmeye hiçte niyetli değildim.

ON ALTI

EMNİYET MÜDÜRÜ’NÜN

TAYİNİNİ ENGELLEME

GİRİŞİMLERİ

            Aynı kişinin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yeniden atanmış olması hiçte hoşuma gitmemişti. Ülkem adına endişelerim ve korkularım vardı onun için. Hem hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştum, soruşturmasının selameti açısından da yeniden aynı yerine tayin edilmiş olması sakıncalıydı. Makamından savcılarımız, hâkimlerimiz, mahkemelerimiz etkilenebilirlerdi. Bana yapılanlara bir bakılırsa, halkımızda çok daha fazla zarar görebilirdi bu kişiden. Atamasının vekâleten yapıldığını öğrenmiştik haberlerden o zamanlar. Ama bir süre sonra da asaleten atama onayı geliyordu. Bu hep böyle oluyordu bildim bileli.

            Onun için de asaleten İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne atanmaması için de elimden ne geliyorsa yapmaya asaletini engellemeye kararlıydım. Kendi düşüncelerimin iyice olgunlaşmasına çalışıyordum sabırla. Sonunda buldum hareket noktamı. Partisinde, “İl Emniyet Müdürlerinin tayininde etkili olan, Adana’dan seçilmiş bir milletvekili vardı. Adana’ya her gidişinde aynı partiye emek vermiş. Belediye Başkanlığı yapmış yaşlı bir partili yakınımın elini öpüp ona saygıda kusur etmezdi bu milletvekilimiz. Milletvekili olmadan önceki kariyeri de çok iyiydi üstelik. Merhum Cumhurbaşkanlarımızdan Turgut Özal’ın koruma müdürlüğünü yapmıştı o ölene dek. Emniyet Müdürüyken de en son Daire Başkanı idi seçimlerden evvel. Yaşlı partili yakınımdan cep telefonunu aldım hemen, “işin ne ise git, muhakkak yapmasını iste ondan” dedi bana. Milletvekilimizi aradım, hemen randevu verdi. Bir gün öncesinde çok ciddi bir rahatsızlık geçirmişti çocuğum. Bu durumu milletvekilimize hemen telefonla bildirdim. O da “İsteklerini bana yaz faksla” dedi. “Faksla gönderirsem bazı bilgiler başkasının eline geçebilir, mektupla nasıl olur abi.” Dedim ona “Olur, olur” dedi.

            Başımdan geçen olayları sıraladıktan sonra, yeniden İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne vekâleten getirilen bu kişinin,  asaleten atanmasının yapılmaması için çaba göstermesini istedim milletvekilimizden. İçine birkaçta belge koyarak gönderdim mektubu ona. Bir hafta geçmeden de ben aradım milletvekilimizi;

            – Mektubunu okudum, çok üzüldüm olanlara, dedi milletvekilimiz.

– Ne düşünüyorsun bu konuda abi, dedim ona.

– Vallahi burası Türkiye, böyle şeyler olur, dedi bana.

– Ne yapmalıyız yani, dedim milletvekilimize.

            – Bana gönderdiklerinin aynısını İçişleri Bakanı’na da yaz, adına gönder, O da bilsin bunları, yanlışlıklar yapılmasın bundan sonra bari, dedi.

– S. Tantan’a yazmıştım, İstanbul’dan almıştı, o gitti şimdi yeniden İstanbul’a getirdiler bunu, dedim millet vekilimize.

– Sen buna da gönder anasını satim, dedi kızgınca.

– Peki abi, dedim milletvekilimize, göndereceğim. Asaleten atamayı Cumhurbaşkanı yapardı. Bir süre sonra Asaleten atanma onayını Cumhurbaşkanımızın önüne getireceklerdi. Cumhurbaşkanımıza mektup yazıp, belgeleriyle birlikte olayı anlatabilirsem, belki de Cumhurbaşkanımız onay vermeyebilirdi buna. Ama o zaman da basınımızın haber yapması mümkündü.

            Yine bu işi kendi bünyemizde çözmek dallandırıp budaklandırmamak daha iyi olur diye düşündüm. Milletvekilimizin dediği gibi, İçişleri Bakanımıza daha detaylı belgelerle birlikte bir mektup yazdım.

            Bakanımıza, eğer kulak verdiyseniz, İstanbul’a yeniden atadığınız Emniyet Müdürünün, parti örgütü ve İstanbul Polisince de sevilmediğini açıkça yazdım.Bana yaptıkları duyulsa dünya basınında da yer verilebilir belki dedim.

            Emniyetin doktoru olarak bu kişinin beni bile fişlemiş olduğunu, üstelikte bunu hiçbir suç unsuru yokken yaptığını, halkımıza daha çok zarar verebileceğini, beni yol kesen, adam kaldıran, yağma yapan, 6136 sayılı silahlı kanuna muhalefet eden ve illegal örgüt üyesi olan kişilerle arkadaşlık yapmak gibi çok ciddi ve aşağılayıcı suçlarla suçladığını, kim bilir sade vatandaşa neler yapıldığını samimiyetle yazdım.Ve şimdilik Emniyet Müdürü Vekili olarak atanan bu kişinin İstanbul’a yeniden tayin edilmesinin bence uygunsuz ve isabetli olmadığını, bu durumu siz büyüklerimizin yeniden gözden geçirmesi ve karar vermesi uygun olacaktır dedim. Asaleti için. Cumhurbaşkanımızdan onay alınmamasını istedim.

Benim bu mektubuma içişleri Bakanımızdan hiçbir yanıt gelmedi. Mektubumu almıştı, bundan emindim. Çünkü aynı haftanın sonunda polis teşkilatı ile ilgili köklü değişiklikler yapılması için çalışmalara başlandığını, bundan sonra polisin hiç kimseyi sanık olarak nezarete atıp ifadesini alamayacağını, kişiyi savcıya çıkartıp savcıdan sanık olarak ifadesini alma izni aldıktan sonra, sanık olarak dinleyebileceklerini anlatıyordu bakanımız. Kısaca benim ona sunduğum belgeler, bakanımızın vicdanında yer bulmuş ilham almıştı belgelerden.

            Ama yazdıklarım umduğum gibi olmamıştı. Bir de demiştim ki ona, “Sizden gasp edilen itibarım ve elimden alınan haklarım için yardım istiyorum.” Değişen hiçbir şey yoktu, aynı tas aynı hamam. Sonunda da olan oldu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne asaleten atandı bu kişi.

            İlk gelen seçimlerde de yok olup gittiler bütün bakanlarımız. Ülkeyi gerektiği gibi idare edememelerinden dolayı halkımız silivermişti onları siyasetten. Türk ulusu, iradesiyle neler yapabileceğinin dersini vermişti adeta yenilere de.

ON YEDİ

TAKİPSİZLİK KARARI

            Bir gün kapının zili çaldı. Eşim, “Postacımız” dedi elindeki taahhütlü gönderilmiş zarfı göstererek. Fatih Cumhuriyet Savcılığından geliyordu. İçinde karar vardır yazılmıştı zarfın üzerine. Heyecanla ve özenle açtım zarfı. Evraktaki ilk yazıyı görür görmez donakalmıştım. Orta bir yerde “TAKİPSİZLİK KARARI” yazıyordu.

            Hayret, hayret doğrusu.”Gözünü yummuş bu kararı vermiş savcımız, ya da yazı mı tura mı oynamış ben kaybetmişim davayı” diye içim sızlaya sızlaya okumaya başladım savcının bu kararını.

            Sanıklar listesinde birinci sıraya yerleştirdiğim İl Emniyet Müdürünü, sanık listesinden çıkarmıştı savcımız. Gerekçe olarak ta bu sanığın sorgulanması için İstanbul Valiliği’nden soruşturma izni verilmesi halinde, gerekli soruşturmanın mümkün olduğunu belirtmiş, hemen devamla da sonucun beklenilmesine gerek bulunmadığının anlaşıldığını yazmış kararında. Yani valilik kararı ne olursa olsun Emniyet Müdürünü yargılamaktan vazgeçtiğini açıkça yazmış savcımız.

            Peki, valimizden koskoca bir ilin Emniyet Müdürünü sorgulamak için neden izin istediniz savcı bey? Şimdi de vali izin verse de vermese de bu kişinin sorgulanmasına gerek yok diyorsunuz. Bu büyük bir çelişki değil mi Allah aşkına. Birde sizin takipsizlik kararını verdiğiniz tarihten tam yedi ay evvei, valilik sanıkların tamamıyla ilgili olarak size soruşturma izni vermiyorum diye kararını açıklamamış mıydı? Kararın bir örneğini size göndermemiş miydi? Bu karara hakkınız varken, siz Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açmadınız ama ben açtım kararın iptali için. Neden beklemiyorsunuz Bölge İdare Mahkemesi’nin kararını acaba.

            Başlangıçta gösterdiğiniz kararlı soruşturmadan neden vazgeçtiniz savcı bey. Sanıklar listesine bile koyamadığınız o birinci sanık benim canımı yaktı. Bana yapılanların en büyük sorumlusu ve planlayıcısı o kişi. Sanıklar listesinde birinci sıraya yerleştirmiştim onu, siz sanık olarak bile göstermekten kaçınmışsınız Takipsizlik Kararı vermenize rağmen.

            Sonra, benimle birlikte sanık olarak dinlenen kişileri, tanık olarak gösterdiğimi de belirterek, bu nedenle ifadelerinin alınmasında hukuki bir yarar bulunmadığını belirtmişsiniz kararınızda.

            Peki, birinci sanık İstanbul’a yeniden tayin edilmeden önce neden bu şahitleri tek tek dinleyip ifadelerini aldınız. Sonradan ifadelerini aldığınız bu sanıkların ifade tutanaklarına ne oldu, kim kaybetti bu şahitlerin ifade tutanaklarını dosyanızdan. Bu şahitlerin ifadelerini almadım mı diyeceksiniz bana yoksa. İşte öyle bir şansınız yok. Sonra o şahitlerle özellikle de hiçbir arkadaşlığım, samimiyetim yok. Beni anladınız mı bilmem ama ben sizden hiçbir şey anlayamadım. Bence verdiğiniz bu karar milletimiz adına ciddi bir zarar. Çünkü cesaret verdiniz işkencecilerimize, neden sormadınız Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden benim durumumu. Dosya numarasını da vermiştim size. Poliste geçirdiğim psikiyatrik işkence nedeniyle tedavi görüyorum yıllardan beri. Bu nedenle iş yapamaz raporu verildi bana, malulen emekliye sevk edildim Sağlık kurulunca. Hakkımı aramadınız, yoksa çekindiniz mi birilerinden?

            Sizinle en son ifade vermek için görüştüğümüzde, “On iki sayfalık dilekçe yazmışsınız” demiştiniz abartarak. “Bir daha bana gelirken dilekçe ile geleceksin, zaten sanıklar darp ve cebir izine rastlanmamıştır diye rapor getirecekler, eğer böyle bir raporu getirirlerse haklarında Takipsizlik Kararı vereceğim” demiştiniz hatırladıysanız. Yani bir bakıma vereceğiniz kararı bana açıklamış gibiydiniz o zaman. Sizin hayli bir tecrübeli savcı olduğunuz belli yaşınızdan ve sicil numaranızdan. Size akıl verecek durumda değilim bu nedenle de. Bildiğiniz gibi cebir ve darp nedeniyle vücutta ekimoz, kırıklar ve iç kanamalar oluşabilir. İnsanın bir gözü çıkartılmış olsa diğer gözüyle çok güzel görmesine devam eder, bir kulağı yaralansa diğer kulağıyla duymaya devam eder, bir böbreği gitse diğeriyle iş görür, kırılan kemikleri yeniden iyileşebilir. Eğer birileri tarafından vurularak yapılmışsa, bunlar fiziki işkencelere girer. Ama kişiye psikiyatrik işkence yapılmışsa, beş duyu organını rahatça kullanamaz. Yaşarken ölmüş gibidir o. Hiçbir şeyi değerlendiremez doğru dürüst. Baktığı halde göremez insanları, işittiği halde duyamaz kimseyi, kısacası beş duyu organına hâkim olamaz. Yani psikiyatrik işkence fiziki işkenceden daha ağırdır, kişiyi intihara Kadar götürebilir. Ben size dilekçemde psikiyatrik işkence yapıldığını şahitlerle gösterdim. Bu durumu halen tedavi gördüğüm Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden bir yazıyla öğrenebilirdiniz. Kaldı ki gösterdiğim şahitlerde size anlatmışlardı durumu. Şahitlerin ifade tutanakları nerede, neden yok oldu dosyanızdan, neden çaylarını içirip ifadelerini aldınız bu şahitlerin o zaman.

İdari işlem hatalarından size ne. Onun da gereği yapılıyor zaten. Siz bana yapılan işkencenin hesabını soracaktınız, nezarette kaybettiğim dört günümün hesabını soracaktınız. Bunları sorarken birden hız kestiniz, dönüş yaptınız baştan iyi gittiğiniz yoldan, soruşturmanın selameti bozuluverdi birden.

             Eğer ben önüme kadar gelen fırsatları değerlendirip bana yapılanları basınımıza açıklamış olsaydım, Türk milletine şerefimle temin ederim ki siz bu Takipsizlik Kararını asla veremezdiniz. Habercilerimiz sizin daha çok vicdanınızla baş başa kalmanızı sağlardı. Burada hata yaptığımı çok iyi anladım şimdi.

            Aslında savcılığa suç duyurusunda bulunulan ya da mahkeme açılıp ta görüşülen bütün davalar halkın tartışmasına açılmalı, konu hakkında açık açık herkes kanaatlerini açıklayabilmen ülkemizde. O zaman Adalet mekanizmamız daha rahat çalışır, verdikleri Kararlar daha isabetli olur Türk Milleti adına. “Konu şu anda yargıya intikal etmiş vaziyette, konu hakkında yorum yaparsak yargıyı etkilemiş olabiliriz, konuyu kapatalım burada” görüşüne asla katılmıyorum. Aksine yargının daha iyi işleyeceğine ve daha doğru kararlar verebileceğine inanıyorum tartışıldıkça.

            Hatta verilen kararların altında imzaları bulunan hâkim ya da savcılarımızın isimleri rahatça telaffuz edilebilmeli, kararlan isabetli ise işimize gelse de gelmese de takdir edilebilmeli ülkemiz adına, verilen bu kararlar, seksekte, sevmesekte Türk Milletinin iradesini yansıtmış olmalı böylece. Yüksek medeniyetler seviyesinde olabilmemizin bir göstergesi de adalet terazimizin dengeli çalışmasından geçer bence. Tam bağımsız olmalı yargımız, etkilenmemen hiçbir makam ya da mevkiden.

Hiçte hoşnut olmadım savcı beyin verdiği bu Takipsizlik Kararından. Bağlı bulunduğu Ağır eza Mahkemesine itiraz ettim hemen. Bu kararın iptal edilerek sanıkların mahkemeye çıkartılıp yargılanabilmesini istedim Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı’ndan.

            Kararda fazla da bir değişiklik olacağını beklemiyordum aslında. Ama yapılması gerekenleri sonuna kadar yapmalıydım. Bir yola çıkmıştım, şartlar ne olursa olsun, azimli, inançlı ve kararlıydım. Bu yolda tek başıma olsam da kararlıydım.

            Takipsizlik Kararındaki savcı beyin gerekçeleri aklıma geldikçe uykularım kaçıyordu. Aldığım ilaçlara rağmen, yeniden uykusuz geceler geçirmeye başladım. Bana psikiyatrik işkence yapılmıştı. Dört gün boyunca, bir esir gibi gözlerim kapalı ellerim bir sandalyeye bağlı tutulmuştum şubede. Sebep yokken, şikayetçi yokken, savcının hazırladığı iddianamede adım bile yokken bunu bana yapmışlardı üstelik. Kim bilir vatandaşa neler yapıyorlardı bu münferit kişiler.

            Hakkında savcılık tarafından yapılmakta olan bir suç duyurusu varken, bu kişinin aynı yere tayininin yapılması vicdanen daha büyük suçtur bence. Soruşturmanın Selameti açısından her zaman sakıncalıdır ve sıkıntılar yaratır.

ON SEKİZ

VE… TEKRAR HASTANE

Uykusuzluktan günlük yaşantımda bozulmuştu artık. Günlük konularla ilgili bağlantıları da tam olarak sağla-yamıyordum artık. Aile düzenimize de yansıyordu bu durum. Bir hasta sevk kâğıdı alarak yeniden Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gidip fişimi alarak sıramın gelmesini bekledim. Çıkan hastanın ismimi seslenmesiyle ben girdim içeriye. Doktorum “Hoş geldiniz” dedikten sonra dosyamı okumaya başladı. Sonuna kadar da okudu. Ben de karşısında oturmuş pencereden dışarıyı, bazen de doktorumu izliyordum.

– Şimdi nasılsınız? Dedi doktorum.

            – Uykusuzluk çekiyorum, uyuyamıyorum kaç gündür, dedim.

– İlaçlarını kullanmıyor musun? Diye sordu bana.

– Fek fayda etmiyor, dedim.

– Seni yatırmalıyız yoksa olmaz, dedi.

            – Siz bilirsiniz, iyi olmam için ne gerekirse yaparım ben, dedim.

             – O zaman hemen yatma işlemlerinizi hazırlatıyorum, dedi doktorum.

            – Madem ki beni yatıracaksınız aileme bir telefon açayım, dedim.

– Telefonunu aç, ailene durumu bildir, sonra da kapıda bekle, yatma işlemlerini yaptıracağım, dedi doktorum.

            Ailemi arayarak, hastanede yatırılarak tedavimin yapılacağını haber verdim hemen. Sonra da kıyafetlerim getirilerek görevli Hemşire Hanımla birlikte acile kadar gittik- Oradaki bir görevliye teslim edildim. Az sonra da her tarafı açık dört tekerlekli küçük bir araca binerek K2 K2 kliniğinin önünde durduk. Kapının ziline bastı beni getiren şoförüm ve kapıyı anahtarıyla içeriden açan hasta bakıcı görevliye yatış evraklarımı teslim ederek hemen oradan uzaklaştı. Hemşire beni doktorların bulunduğu odaya götürerek yatma işlemlerimi tamamlattı. Şimdi her yanı demir parmaklıklarla kapalı klinikten bir adım dahi dışarı atmam imkânsızdı artık.

            Oranın kurallarını da biliyordum önceki yatışımdan. Sabah altıdan akşam saat yirmiye kadar hiç kimse odalara alınmaz, yatağına uzanamazdı. Bütün odalar kilitli tutulurdu bu saatler arasında. İşlem bittikten sonra doğruca hastaların bulunduğu yemek salonuna gittim. Bulduğum boş bir sandalyeye oturup yaslanıverdim duvara. Ah bir uyuyabilsem huzurum yerine gelecek gibiydi sanki. Gözlerimi yumduğumda, önüme İl Emniyet Müdürü’nün yeniden İstanbul’a dönüşü, geçmişte bana yaptırdığı akıl dışı uygulamaları, üstüne üstlük bir de savcı beyin buna rağmen verdiği Takipsizlik Kararı geldi. Bütün bunlar bir film şeridi gibi gözlerimin önüne geliveriyordu hemen. Her şeyden evvel yapılacak bazı şeyler vardı daha. Ama önce sağlıklı olmalıydım yapacaklarım için. Hiçbir şey yapamazsam dahi günün birinde olup bitenleri halkıma aktarmak, yaşadıklarımı onlarla paylaşmak ve böylece münferit kişilere karşı milletçe daha duyarlı hale gelmemize yardımcı olmak istiyordum. Ben susmamalıydım yapılanlar karşısında, yoksa daha çok kalabilirdik ülke olarak bu karanlıklarda. Diğer milletler ileri, biz geri giderdik bu karanlıklardan kurtulmadıkça. Ülke olarak cesaretlerini hemen kırıvermeliydik bu gibi münferitlerin.

             Yarım saat sonra doktorum geldi yanıma. Kendini tanıttı bana “Görüşebilir miyiz sizinle?” dedi. Birlikte odasına gittik. Sorunlarımı dinledikten sonra. “Bundan sonra istediğin her zaman benimle görüşebilirsin.” Dedi. Odasından ayrılıp yeniden yemek salonuna geçip oturdum sandalyeme. Günlük yaşantı hiç bozulmadan aynen devam ediyordu bu klinikte.

            Tedavi saatinde bana verilen ilaçlarımın sayısı artmış, bir kısmının da dozu yükseltilmişti.                  

“Hadi  beyler yat  saati”  dediğinde,   hemen  kırmızı gömlekli onbaşının yanına gittim ve benim oda arkadaşlarımı sessiz yatan kişilerden ayarlamasını söyledim. Beni önceden de tanıdığı için, “Tamam hocam, senin ki en son olacak” dedi bana. Onbaşının kendi belirlediği oda arkadaşlarımla birlikte tıkılarak girdik yatağımızın içine, henüz saat sekizdi. Sabah saat altıda da kalkacaktık kurallara göre. Sağımda solumda yatanları bir saat kadar izledikten sonra uyumuşum bir güzel. Uyandığımda saat dört olmuştu. Yeniden yattım, bu sefer yarı uyur yan uyanıktım.

“Hadi kalkın beyler, kimse kalmasın” diyen onbaşının sesiyle, hiç beklemeden kalkıp yatağımı düzelterek odamdan ayrıldım.

            Yemek salonundan başka da gidecek hiçbir yerimiz yoktu. Ama her şey düzenli ve zamanında yapılıyordu burada. Her taraf tertemizdi. İki tanıdık gördüm geçen seferden kalma, diğer hastane arkadaşlarımın hepsi yeniydi. Eskilerden birisi kendi kendine telefonla konuşan, diğeri de televizyonun müziğini duyunca ellerini kaldırıp ta oynadığını sanıp, hiç kıpırdamadan durandı. Kendi kendine telefonla konuşanı bundan altı yedi yıl evvel anne ve babası bu kliniğe yatırarak gitmişler. Bir daha da hiç uğramamışlar buraya. Boylu poslu, düzgün fizikli, yirmi, yirmi beş yaşlarında ama zekâsı üç dört yaşındaki çocuk gibiydi. Oradaki personelin maskotu olmuştu artık, herkes seviyordu onu. O da telefonla konuşurken hep gülüyordu. Telefonla konuşmazken de gülüyor ama bazen de surat asıyordu herkese, inatçı bir kişi olup çıkıveriyordu bir anda. Hiçbir gün ziyaretçisi gelmemişti bu güne kadar. Personel onu zaman zaman değişik giydiriyor, daha çokta çikolata alıyordu. Onu her görüşümde, “İyi ki devletimiz varmış” diyorum kendi kendime.

            Bu günde vakit geçti. Yatmaya gidiyoruz. Onbaşıya söyledim yine oda arkadaşlarımı kendisi seçecek. Birisi ille de bırakmıyor onu, benim odamda yatmak istiyor. “Neyi var bunun?” diye sordum onbaşıya, “Bu horluyor, ta koridorun ucundan duyuyoruz sesini, senin odaya koymayacağım diye inatlaşıyor benimle” dedi. Güldüm ona da. Odamıza bizi yerleştirdikten sonra onbaşı tuttu kolundan ve onu başka bir yere götürdü. Bu akşam düne göre daha güzel uyumuşum. Sabah onbaşının sesiyle uyandım, yatağımı düzeltip yüzümü yıkadım. Kahvaltımı yapıp salonda bir yer bularak uzandım. Bir salon bir tuvalet, başka da gidecek yer yoktu zaten.

            Birisi yanıma geldi aniden ve “Sende mi masayı ters döndürdün?” diye sordu. “Yok” dedim ona. Bir süre sonra uzaklaştı yanımdan ve bir diğeri geldi hemen, “Ben bilgisayar mühendisiyim ya sen” dedi bana. “Ben de doktorum” dedim. “Bilgisayarla uğraşırken benim bütün bağlantılarım koptu, sen doktorsun, ya sana ne oldu?” dedi bana. “Benimki de uykusuzluktan koptu” dedim.

Diğeri yanaştı yanıma

– “Sen doktor musun?” dedi gülerek. Suratına baktım. “Kulaklarımı muayene etsene” dedi bana. Kulak kepçesinden tutup yüzüme doğru yanaştırarak bıraktım, sonra da öteki kulağına aynısını yaptım ve “Hiçbir şey yok bu kulaklarda” dedim ona. “Zaten ben de bu gün hiçbir şey koymamıştım ki kulaklarıma” dedi ve uzaklaştı yanımdan.

            Her geçen gün biraz daha tanımaya başlamıştım hastane arkadaşlarımı. Yemek salonunda otururken birden fişek gibi fırladı hastalardan birisi ve bir diğerinin üzerine çökerek,  koskocaman hastayı uzatıverdi yere hemen. Ağzını burnunu kanlar içerisinde bırakıverdi bu ufak tefek adam. Onbaşılar koşarak geldiler gürültülerine, elinden zor kurtardılar bu koskocaman adamı. Üç dört onbaşı güçlükle zapt ederek cezalılar salonuna götürdüler bu ufak tefek adamı. Küfürleşme de olmamıştı aralarında. Sadece bu ufak tefek adamın yumruk sesleri duyuluyordu. Kavganın sırrını da ben orada iken hala söylememişlerdi. Kanepede oturan bir hasta, “Şimdi o salon çok soğuk, kötü olacak onun durumu soğuk salonda” deyip, kendince ciddi bir yorum yapıyordu dayak atan hasta için.

            Bir gün soğuk salon dedikleri cezalılar salonunda hepimiz tedavi için toplanmıştık. Önce iğnesi olanların ismi okunuyordu. Aynı isim birkaç defa okundu. Yanımdaki ufacık zayıf birisi ağlamaya başlamıştı için için. Belli Ki yerinin bilinmemesi için sesini yükseltmemeye de özen gösteriyordu. Eliyle işaret ederek, “İşte burada ya saklanıyor” dedi onun için bir hasta. Onbaşı hızla yanına gelerek kolunu havaya kaldırıverdi. İğne yapılacak kıçını da açmış hazır hale getirmişti hemşire hanıma. Anlaşılan bu hasta iğneden çok korkuyordu ama ağlamaktan başka kurtuluş çaresini de bulamamıştı bir türlü.

İri yarı yakışıklı bir hasta, kendinden daha güçsüz görünen bir hastaya ağzından yuvarlayarak bir şeyler söylüyordu. Diğeri de “Bana mı lan bunlar” dedi. İri yan olanı ona iyice yaklaşarak ensesinden hafif okşar gibi tuttu onun. Diğeri de bu duruma çok kızıp bacaklarından tuttuğu gibi fırlattı attı yere bu iri yarı adamı. Sonra da üzerine çöküp hırpalamaya başladı onu. Adamın üstünden zoraki kaldırabildiler onbaşılar. Altından kurtulan adam salonun o köşesinden bu köşesine kaçarken, bir ara eşofmanını ona kaptırınca, alt tarafı anadan doğma çırılçıplak kalıverdi salonun orta yerinde. Birileri diğerinin elinden alıp giymesi için geri verdiler, yırtık pırtık oluveren eşofmanını. Sonra da yemek salonuna kaçırarak götürdüler iri yan adamı.

            Çok soğuk bir kış günüydü. Dışarıda kar diz boyunu geçmiş, lapa lapa kar yağışı devam ediyordu. Bu kış kıyamette hiç kimsenin evinden dışarı çıkması akıl karı değildi. Salonumuzun kapısından yana baktım, tanıdık bir kişi hastalara doğru bakarak, yanındaki onbaşıya bir şeyler soruyordu. Oturduğum yerden fırladım hemen ve doğru yanına gelerek koltuğuna giriverdim. Sarıldık, kucaklaştık onunla, sımsıcak bir aile dostuyduk öteden beri. Ailecek çok seviyorduk birbirimizi. Bu gelen çok değerli bir öğretmendi. Hatırı sayılır bir okulda da görevine devam ediyordu hala.

            Ayaklarında botları, üstünde paltosu, eldiveni, şapkası ve elindeki şemsiyesiyle kuşanmış bulunan hocam çok üşümüştü. Ağır hava şartlarında ziyaretime gelmesine çok üzülmüştüm. Ama o dipdiri gözüküyor, mutluluk duyduğunu besbelli ediyordu gözlerinden. O günlerde hiçbir ziyaretçi yoktu hava muhalefetinden dolayı. Bir yandan da beni ne büyük onore etmişti hocam her şeye rağmen. Salonda bir yer bulup oturduk birlikte hasret giderdik onunla. Bir ara:

            – Hiçbir şeyin kalmamış, ne zaman buradan çıkacaksın? Diye sordu hocam.

            – Evet iyiyim, doktorlarıma harfiyen uyuyorum ama ne zaman buradan çıkartacaklarını bilmiyorum,   dedim ona.

            – Dışarıda ne yapılması gerekiyorsa söyle, elimizden ne gelirse yaparız, dedi.

            – Sağ olun hocam, hastaneden çıktıktan sonra işime kaldığım yerden devam edeceğim, bu haklı davamı yılmadan, usanmadan, hiçbir şeyden çekinmeden sonuna

kadar savunacağım ülkem adına, dedim ona.

  – Evet doktor bey gerçekten sen çok haklısın, ama başına bir iş getirebilirler, kendini düşünmüyorsan çocukların daha küçük onları düşün bari, dedi hocam.

  – İşte ben çocuklarımızı düşündüğüm için düşündüklerimi yapmak zorundayım, İyi bir gelecek bırakmalıyız bütün çocuklarımıza, dedim.

  – Ama gördüğün gibi çok yıpratıyorlar seni, dedi hocam.

  – Hayır hayır daha da güçleniyorum ben, bekleyin göreceksiniz, dedim ona

  – Ona inanıyorum ama… dedi hocam

              – Bir gün herkes benim gibi düşünecek hiç merak etmeyin hocam, dedim.

  Yanımıza yaklaşan davetsiz bir hasta ilk kez gördüğü yanımdaki kişiye dikkatle bakarak, “Emniyete dava açtım, yedi yüz elli katrilyon tazminat kazandım, iki katrilyonunu kendime ayırdım, diğerlerini de fakirlere dağıttım, biliyor muydun bunu?” dedi. “Hadi bakim, rahatsız etme misafirimizi, uzaklaş buradan” dedim ona, o da çekip gitti yanımızdan.

ON DOKUZ

K2K2’DEN NEVROZ’A

            O gün hocamı uğurladıktan sonra doktorum benimle görüşmek istediğini söyledi. Odasına gittiğimizde, bir gün sonra beni hastanenin nevroz bölümüne göndereceklerini, bundan sonra orada yatırılarak tedavime devam edileceğini söyledi. “Bence mahzuru yok” dedim ona. Ertesi gün bir görevli eşliğinde hastanenin nevroz bölümüne götürülerek teslim edildim. Burası önceki yattığım K2 K2 bölümünden çok farklı bir klinikti.

            Odalara girmek, çıkmak yatağımıza uzanmak serbestti. Bir görevliye sadece söyleyerek klinik dışına çıkmak, hastane sınırlan İçerisinde gün boyu dolaşmakta serbestti. Bilardo ya da pinpon oynamak mümkündü. Dinlenme salonundan kadın ve erkekler birlikte yararlanıyorlardı. Burada okey ya da değişik oyunlar da oynanabiliyordu. Burada da uyulması gereken kurallar ya da yapılacak etkinlikler bir panoda duyuruluyordu. Herkes istediği saatte çayını ya da yiyeceğini elde edebiliyordu. Buradaki hastalar iş bölümü yapıp kendi işlerini kendileri yapıyorlardı. Haftada bir defa herkesten toplanan çok az bir parayla bütün ihtiyaçlar karşılanabiliyordu.

            K2 K2 kliniğinde bir ay kadar yatmıştım, buranın hiçbir şeyi oraya benzemiyordu. İlk önce görevli personelle birlikte kalacağım odayı tespit ettik. Odanın ve odadaki dolabın anahtarlarını bana teslim etti görevli. Bir süre sonra da birisi uzman, diğeri asistan İki doktorum gelerek benimle görüşmek istediklerini söylediler. Üçümüz birlikte uzman doktorumun odasında toplandık.

– Hoş geldiniz, dedi uzman doktorum.

– Teşekkür ederim, dedim.

– Dosyanızı okudum, şimdi nasılsınız, dedi bana.

– İyiyim, çok rahatım, dedim.

– Ne için yatmıştınız? Diye sordu.

– Uykusuzluktan, dedim doktoruma.

– Neden uykusuzluk çekiyordunuz? Dedi.

            – Başımdan geçen olaylar vardı, gün boyu unutamıyordum, dedim.

Doktorumun, “Ne idi bunlar” diye sormasıyla birlikte, bir güzel anlattım ona her şeyi. O da sordukça soruyordu habire. Yeniden yaşadım orada bütün olayları. Birden tutamadım kendimi ağlamaklı oldum odada. Fazla uzatmadı orada kesti soru sormayı, gidip bir tablet ilaç getirerek içirdi bana uzman doktorum. İstediğimde görüşebileceğimizi söyleyerek odasından ayrıldık. Bir süre sonra da yeniden sakinleşmiştim verilen ilaçla.

            Yatağıma uzanmış dinlenirken, kapım çalınarak içeri birisi girdi ve “Hoş geldiniz, akşam yemeği geldi, aç kalmayın sonra” dedi kibarca. Tanıştık, birlikte dinlenme salonuna gittik. Yemekleri dağıtanlar ve bulaşıkları yıkayanlar klinikte yatan hastalardı. Yemekler yeterliydi, arta kalanlar hemen dökülüyor, gerekirse kaplara konularak buzdolabında arada yemek üzere saklanıyordu. Burada herkesin özel yemeği ya da özel eşyası vardı.

            Akşam saat sekizde herkes özel bardaklarıyla suyunu aldı ve ilaçlarımızı İçmek için hemşire odasına yanaştık. Kurallara göre saat yirmi ikide yatmamız gerekirken yirmi üçe kadar toleransta gösteriliyordu burada.

            Uyurken sabah yedide bir görevli kapımı çalarak, “Yedi buçuğa kadar kahvaltını yapmazsan bir daha bulamazsın” deyip beni uyandırdı. Havlumu alıp yüzümü yıkadıktan sonra aynaya bakarak iyice kurulandım. Bir aydan bu yana ilk defa ayna görüyor, ilk defa da havluyla yüzümü kuruluyordum. Sonra da yemek salonuna gidip kendi bardağıma çayımın demini ve şekerini kendime göre ayarlayıp zeytin, peynir ve reçel ve yağdan gönlümce alarak kahvaltımı yaptım. Kahvaltıdan sonra, hastane sınırları içerisinde çok güzel yapılmış bir parkurda, civarlardan gelen yüzlerce kişi ile birlikte kadınlı erkekli saat dokuza kadar yürüyüş yaptık. Dokuzda da dinlenme salonunda günaydın toplantısı adı altında toplandık hastane hemşireleri ile birlikte. Herkes herhangi bir konu buluyor ve tartışıyorduk orada rahatça. Yarım saat sonra da akşam altıya kadar yeniden serbest hareket ediyorduk. O saatten sonra kliniğin dış kapısı kapanıyor, ancak içerde serbestçe pinpon,  bilardo ya da diğer oyunları oynayabiliyorduk bu klinikte.

            Ayrıca her Perşembe günü öğleden sonra özel eğlence düzenleniyordu. Hastane personeli ile birlikte müzik çalıp dans ederek bir güzel eğleniyorduk gönlümüzce. Bayanlardan çok güzel dans edenler vardı, izliyordum marifetlerini hayranlıkla. Kısacası bu klinikte hastalar topluma yeniden kazandırılıyordu.

            Bu klinikte her gün normal bir yaşantı devam ediyordu. Herkes birbiriyle tanışıp dertleşebiliyorlardı. Kadınlı erkekli herkeste samimi bir hava vardı. Herkes birbirini tanımaya başlamıştı artık. Herkesin de vazgeçemediği bir huyu vardı burada. Bazılarını dinledikçe gülmekten kendimi alamıyordum.

Burada da ilk bakışta göze batan bir hasta vardı. Yirmi yaşına yakın, güler yüzlü, dinlenme salonuna girer girmez tek tek herkesin halini hatırını soran sempatik bir gençti bu. Bir ara yan yana oturmuşken:

            – Biliyor musun abi, burada herkesin bir huyu var değişik, değişik, dedi.

– Senin huyun ne dedim ona

            – Ben de sekize kadar saymaya başlıyor, sekizi tamamlamadan top ayağıma gelse dahi topa vurmuyordum, ya da top bana daha gelmeden sekize kadar saymışsam yeniden başlıyordum ikinci bir sekize, o zamanda top rakibin ayağına geçiyordu tabi. Sonraları bu sekiz sayma hastalığım o kadar ilerledi ki ben de,   derse çalışmaya başlamadan evvel sekiz defa sekiz sayıyordum.Artık her işimi yavaş yapar hale getirdi bu sekize kadar sekiz defa sayma hastalığı. Bu nedenle hastanedeyim ben, dedi.

– Şimdi kaç defa sayıyorsun sekizi, diye sordum ona.

– Yok, şimdi hiç saymıyorum, dedi.

            Yanımızdaki için de “Şuna bir sorsana neyi var onun” dedi . Ben de;

– Sahi senin neyin var? Dedim yanımdakine.

             – Ben yirmi yedi yıldır hiç uyumuyorum, dedi yanımızdaki.

            – Ciddi misin, nasıl dayanıyorsun ya uykusuzluğa? Dedim ona.

            – Hadi be, seni her sabah ben gelip uykudan uyandırmıyor muyum, dedi sekize kadar sayan.

– Daha uyumamıştım ki dedi uyumayan adam.

            – Uyuduğu halde, uyandırıldığında uyuduğunu unutuveriyor, dedi sekize kadar sayan.

– Hiç uyumamış gibi bir halin yok, baksana gözlerine, dedim ona.

            – Vallahi yirmi yedi yıldır hiç uyumuyorum, dedi bana yine de.

            – Şu karşı klinikte de kendi kendine halay çekip horon tepen oynayan bir adam var, bir görsen adamı dedi sekize kadar sayan.

– Onu görmek isterim, hemen gidelim ona, dedim.

            – Şimdi olmaz, o saat on yedide çıkıp şu çamların arasında oynuyor, o zaman gideriz, hem ben onunla da samimi oldum artık, dedi sekize kadar sayan.

            Birlikte saat on yedide gittik oynayan adamı izlemek için. Gittiğimizde adam çoktan oynamaya başlamıştı bile. İki elinde de birer selpak mendil, halaysız halay başı çekiyordu oynayan adam. Bu güne kadar gördüğüm en süratli folklorcuydu. İleri ileri ve geri geri gidişleri, oynarken mimik ve ritimleri gerçekten görülmeye değerdi oynayan adamın. Yaklaştım “Merhaba” dedim ona. Birden bıraktı oynamayı otuz beş yaşlarındaki adam.

– Merhaba abi, dedi oynayan adam.

            – Ne yapıyorsun arkadaş burada tek başına? Dedim ona.

– Ben küçükten bu yana oynarım dedi.

– Ama çok hızlısın, yorulmaz mısın böyle, dedim.

            – Beşinci çocuk olduktan sonra oynamam arttı, önceleri sadece düğünlerde oynardım abi,  dedi oynayan adam.

            – İyice yaklaştık birbirimize samimi sorular sorduk karşılıklı. Ondan ayrılırken “İki gün sonra gelirsen buraya, sana çok güzel oyunlar oynayacağım” dedi oynayan

adam. Yeniden buluşmak üzere vedalaşıp ayrıldık oradan.

Odamda tek kalıyordum, bir gün diğer yatağa da bir hasta geldi. Tanıştık onunla da. Bir cami hocasıydı. İlahiyat Fakültesine de girmiş son sınıftaydı. Havlusunu sabununu aldı temizlik için ve bana dönerek;

– Yandık vallahi doktorum şimdi, dedi.

– Neden? Diye sordum.

– Elimi yıkamam tam bir saatimi alıyor, dedi.

            – İki defa sabundan sonra bırak sabunlamayı, dedim hocaya.

– Olmuyor ki terk edemiyorum suyu, dedi bana.

            – Sen de vazgeçersin bu huyundan iyi ki yatırılmışsın, dedim ona.

            – İnşallah dedi, nerde bir su görsem hemen çöküyorum başına, diye de ekledi,

           – Bak burada bir bayan hasta var, o da senin gibi temizlik hastası. Üstelik o ellerini ta dirseklerine kadar kanatıncaya kadar deterjanla yıkarmış. Evindeki tahtadan eşyalarını bile deterjanla yıkayıp eskitiverirmiş onları.

Eşinin aldığı maaşı deterjana verirmiş ama şimdi göreceksin suyla fazla ilgilenmiyor, ellerinde sadece deterjan yarası izleri kalmış, dedim hocaya.

            – O benden daha kötüymüş, vallahi ben de iyileşirim o zaman, dedi.

            – Sen doktorlarının dediğini yap, biraz da sabırlı ol yeterli, dedim ona.

            Sonra da kliniği tanıttım, neyin nerede olduğunu tek tek gösterdim hocamıza. Sonra da dinlenme odasına götürüp diğerleriyle tanıştırdım onu.

            Zaman zaman uzman doktorumla görüşmelerimiz oluyordu, ya onun ya da benim isteğimle. Burada her şey iyi gidiyordu, geleli iki hafta kadar olmuştu. Bir gün yatağıma uzanmışken uzman doktorum girdi odama. Görünce hemen doğruldum yatağımdan.

            – Uzan uzan rahatsız olmayın doktor bey, dedi uzman doktorum.

– Böyle rahatım hoş geldiniz, dedim ona.

– Teşekkür ederim, nasılsınız iyi misiniz? Dedi.

            – Çok iyiyim, kendimi bayağı güçlü hissediyorum dedim uzman doktoruma.

            O anda bir sarsıntı oldu, ikimiz de sallanan eşyalara baktık odada. Çok sakindi, o da ben de panik yapmadık. Az sonra sarsıntı durduktan sonra televizyonlardan öğrendik depremin şiddetini, 4.8 imiş.

            – Emekliye ayrılmayı düşünüyor musun? Dedi doktorum.

– Hayır hiç düşünmüyorum, daha çok gencim, dedim ona.    

– O zaman biz de emekli yapmayız, dedi bana.

– Evet dedim ona, çok iyi olur.

            – Ama Sağlık Kurulu seni Emekliye sevk etmeyi düşünmüş, dedi doktorum.

– Ben çok iyiyim, gördüğün gibi, dedim doktoruma.

– Sana kimse bir şey söylemedi mi? diye sordu.

            – Böyle bir şeyi kimseden duymadım, hem çocuklarım daha çok küçük, dedim ona.

            – Evet ama benim yapabileceğim hiçbir şey yok, dedi bana.

            – Hiç böyle bir şey beklemiyordum, yardımcı olmalısınız bana, dedim.

            – Ben sağlık kurulunun üstünde değilim, kararı onlar verir, dedi.

Odada bir süre daha sohbet ettikten sonra benimle yeniden görüşeceğini söyleyerek çıktı gitti uzman doktorum. Moralim çok bozulmuştu. Emekli sıfatıyla değişik bir ortamda yaşamayı hiçte aklımdan geçirmemiştim bu güne kadar. Doktorlarımın dediklerine de her zaman uy muştum iyileşmek için. Buna da uymalıydım zorda olsa, kendimi yeni bir hayata hazırlamalıydım. Artık çocuklarım büyüdüklerinde, “Doktor olacağım” demeyecek, “Emekli olacağım” diye cevap vereceklerdi soranlara. Çünkü çocuklar baba mesleğini seçmek isterlerdi genellikle. Ama böyle bir durumu, eşimle iyi bir iletişim Kurarak onlardan bir müddet gizleyebilirdim. Yine de huzurum kaçıyordu düşündükçe. Dinlenme odasına gittim, çayımı alarak köşemde içmeye başladım. Bu arada az önce olan depremin şiddetini de öğrendim televizyondan. Salondakiler çok korkmuşlar ama biz odamda bu sarsıntının geçmesini beklemiştik uzman doktorumla birlikte. Yorumunu bile yapmamıştık. Akşam yemeğini almış ve yemeye başlamıştı herkes. İştahım kaçmıştı. Yemeyecektim akşam yemeğimi. Çok sevilen bir bayan arkadaşımız sokuldu yanıma. Bir bankada yönetici idi, iyi derecede yabancı dili olan, çalıştığı banka adına yurt dışında görev yapmış, yüksek tahsilli eli yüzü düzgün çok kibar bîr hanımdı. Yüzüme bakarak;

– Neyiniz var doktor bey, moraliniz bozulmuş sizin, dedi.

– Yok yok, iyiyim ben, dedim ona.

– Neden yemek almadınız o zaman? Diye sordu.

– Canım çekmedi, biraz da tokum dedim ona.

– Fİe yersiniz, ne getireyim dolabımdan size? Dedi.

– Hayır hayır, hiçbir şey yemem, dedim.

            – Vallahi olmaz, bende neler var neler, dedi, bir görseniz.

Dolaptan getirdiklerini teker teker koydu masanın üzerine. Hepsini de saymaya başladı bir garson gibi. Sonra da,

– Önce hangisinden alırsınız? Dedi bana.

– Sadece börekten, dedim onu kırmamak için.

– Ama çok şeyimiz var daha, gördüğün gibi, dedi.

– Ben de o kadar aç değilim, diye yanıtladım onu.

Servis yapıverdi börekten tabağıma dolu dolu. Sonra da gülen gözlerle gözlerimin içine bakarak,

            – Bak aç kalmak yok, her şeyimiz var gördüğün gibi,

dedi.

            Onun da hastalık haline gelen huyu buydu. Onun ikram tarzında onu reddedebilecek, onu kırabilecek bir insanın olabileceğini sanmıyorum dünyada. Çok inatçı hastalar bile onun ellerinden yemeklerini yemeye başlamışlardı burada.

            Hakikaten bu arkadaşımızın hareketlerinden etkilenmiş, iştahla börekleri bitirivermiştim. Düşüncelerimde de bir rahatlama vardı. Burada günlük yaşantımın bozulmadan devam etmesine özen göstermeliydim sağlığım için. Doktorlarımın vereceği kararların daima menfaatim gereği olduğuna iyice inandırmalıydım kendimi. Zaten hep öyle yapmıştım bu güne kadar. Faydasını da çok görmüştüm şu halime bakarsak. Ağır bir sonuçtu ama emekliye ayırmaları da kabullensem de kabullenmesem de tedavinin bir parçası sayılırdı doğrusu.

            Dolaşmaya başladım koridoru ve salonu. Sonra da bilardo masasına geçip milimetrik atışlar yapmaya başladım. Teklif geldi birinden, pinponda üç sıfır yendim onu. Eskiden yoktu fazla ama bu maçta çok taraftarım olmuştu moralsizliğimi gidermek için. Sırılsıklam terlemiş vücudumu tertemiz ettim bir güzel duştan sonra. Tedavi saatinden sonra da vaktinde uyudum yine. Her yeni günüm bir öncekisinden daha iyi geçiyordu yeniden.

            Zamanla konuştuğumuz uzman doktorumla yeni hayatımda neler yapabileceğimi tartışıyorduk habire. Çok ilginç önerileri oluyordu onun. Bir gün;

            – Doktorluk yapman şart değil çalışman için, dedi uzman doktorum.

– Ya ne yapabilirim sana göre? Dedim.

– Nasıl olsa bir hastaneyi iyi tanırsın, oranın müdürlüğünü yapabilirsin, dedi.

Hakikaten olabilir, özel hastanesi olan doktor arkadaşlarım var, dedim ona.

İyi ya, buradan taburcu olduktan sonra git konuş onlarla. Baştan parayla yapmana da gerek yok bu işi. Çalışma ortamından uzaklaşmamış olman sağlığın için çok iyi olur, dedi bana.

            Uzman doktorumla konuştuğumuz her şeyi de not ediyordum ayrıldıktan sonra. Sağlığım artık çok iyiydi ama unutkanlığım devam ediyordu ne de olsa. Bu klinikte uyumakta, güne başlamakta, her geçen gün değişik bir güç kazandırıyordu kişiye.

Bir gün yine ben yatağımda uzanmışken uzman doktorum girdi odama. Israrına rağmen uzanmadım yatağıma, ayakta sohbet etmeye başladık onunla odada. Sonun da:

            – Yarın Sağlık Kuruluna çıkartacağız seni, dedi uzman doktorum.

– Olur dedim, ona.

            – Bildiğin gibi Sağlık Kurulu, seni Malulen Emekliye ayıracak, dedi.

– O da tedavimin bir parçası değil mi? Dedim ona.

– Tabi tabi, burada yapılan her şey senin sağlığın için,dedi bana.

            – Ondan şüphem hiç olmadı, hep uydum doktorlarımın tavsiyelerine, yeniden hayata dönmüş gibiyim baksana dedim ona.

            Teşekkür ederim dercesine hayranlıkla yüzüme baktı ve gülümsedi gururla doktorum. Bir sonraki Sağlık Kurulunda görüşmek üzere odamdan uğurladım onu. Bir aydan beri bu kliniğin doktor, hemşire ve diğer çalışanlarından pek etkilenmiştim. Samimi, candan ve tahammüllü olmalarından eşsiz duygular gelişmişti bende onlara karşı. Soranlara “Seçme olarak alınmışlar bu kliniğe” diyordum, buranın çalışanları için. Çalışanlarından memnun olmayan hiçbir hastada duymamıştım ben burada iken.

YİRMİ

VE… SAĞLIK KURULU’NUN SON RAPORU

Ertesi sabah uyandığım da o gün Sağlık Kurulu’na çıkartılacağım geldi hemen aklıma. Değişik bir heyecan yaşamaya başladım bir anda. Banyomu yapıp, sakal traşımı olduktan sonra, bütün eşyalarımı da derleyip toparlayıp yerleştirdim valizime.

            Sağlık Kurulu Toplantısı Saat on üçte başladı. Toplantı salonunun kapısından içeri alınmayı bekledim bir süre. Birkaç hastadan sonra görevli adımı seslendi kapıyı açarak. Başımla selamlaşıp, hastalar için konulmuş sandalyeye oturdum. Bakmaya başladım oradaki çok sayıda doktorlara, onlar da bana baktılar. Beni İçeri almadan benimle ilgili bilgileri kendi aralarında tartışmışlardı belli ki. Beni gözleriyle kontrol eden doktorlara, “Doktor beye bir sorusu olan var mı?” diye sordu kurul Başkanı. Diğer doktorlar, “Hayır” diye yanıtladılar bu soruyu. Sağlık Kurul Başkanı da bana bakarak.

– Bugünden itibaren Emekliye ayırdık seni Doktor Bey, çıkabilirsin, dedi bana.

– Teşekkür ederim dedim, hemen çıktım oradan, çok üzgündüm.

            Sağlık Kurulundan dışarı çıkınca, “İşe bak, bugün 28 şubat 2002, Malulen Emekliye sevk edildim az önce, yani hayatımın en önemli dönüm noktalarından birinin kararının verildiği bir gün. Aynı 5 Şubat 2000 gibi, ikisi de Şubat ayında, ikisi de birbirinden farklı bir deprem gibi. Ama 5 Şubatı yaşamamış olsaydım, 28 Şubatta asla olmayacaktı, onu yaşamayacaktım hayatımda” diye düşünmeye başladım kendi kendime. Sağlık Kurulu’nun böyle bir karar vereceğini, önceden üzerine basa basa doktorlarımın bana söylemelerine rağmen, yine de etkilenmiştim şimdi. Bundan sonra Doktorluk yapamayacaktım artık. Yıllarca emek verdiğim çok sevdiğim mesleğimin elimden alınışı, bir doktorun yok edilişi idi bugün. Bir doktorun yetiştirilmesi Devlete ve ailesine çok pahalıya mal oluyordu dünyanın her yerinde.

            O gün eve geldiğimde eşime, “Önceden söyledikleri gibi oldu. Sağlık Kurulu Malulen Emekliye ayırdı” dedim. Bu durumdan eşimin de etkilenmiş olduğu belli İdi. Bir ara eşim, “Emekli eşi diyecekler bana da, olsun” dedi kendi kendine. Ama aramızda bir süre tartıştıktan sonra, gidebildiği yere kadar emeklilikten hiç bahsetmeyecektik çocuklarımıza.

            Kapının zili çaldı, ben açtım bu sefer. Çocuklarımız okuldan dönmüşlerdi. Beni karşılarında görünce şaşırmışlardı birden. “Allah, babam” diyerek sarılıverdiler bana iki yandan. Üzerindekilerle ben ilgilendim bu sefer tek tek. Aldım onları içeri, başladılar sorulara;

            – Baba daha ne kadar gideceksin Ankara’ya? Dedi büyüğü.

– Gitme baba gitme artık, dedi küçüğü hemen.

            – Evet, oradaki işim bitti, artık gitmeyeceğim Ankara’ya, dedim onlara.

            Ellerini havaya kaldırıp bir “Oley” çektiler ikisi de. Sonra da yanaklarımdan öperek kutladılar beni, bu kararı açıkladığım için onlara.

Aslında çoğu kez her hafta sonunda hastaneden izinli çıkıyordum eve. Ama ben hastaneden değil Ankara’dan geldiğimi söylüyordum onlara. Eşimle öyle anlaşmıştık. Geçici olarak bir süre Ankara’da görevlendirildiğime inandırmıştık onları. Çünkü hastanede yattığım K2 K2 bölümünde çocuk ziyaretçi yasaktı.  Son yattığım Nevroz bölümünde serbestti ama onlara Ankara’ya gittiğimi söylemiştik bir defa.  Kafalarının karışmasını da doğru bulmuyorduk artık.

            O gün vaktimizin ne çabuk geçtiğini anlayamadık onlarla. Büyük durmadan sorular yöneltiyor, küçüğü de onu susturmak için bana bir hikaye kitabı okuyor, bir yandan da okumayı iyice öğrendiğini göstermek için sesini kitaba göre ayarlıyordu. Birlikte uyuduk, birlikte kalktık. Sonraki günlerde de öyle oldu bazı istisnalar hariç. O da önemli konuların yetişmesi için geç saatlere kadar çalışmam yazmam gerekiyordu bazen. Artık her yönüyle bir düzene girmişti yaşantım. Bunun için de bir gün eşim, “Ne iyi oldu ya böyle” demişti bana sevincinden.

            Doktorlarımın tavsiyelerine aynen uyarak kendimi yıpratmadan daha etkili bir çalışma yapmaya kararlıydım Münferit kişiler için. Benim sıhhatli olmam, ülkemde yaşanan bu tür olumsuzlukların artmasını engelleyebilirdi. Bu olumsuzluklardan ülkemin tek ferdinin dahi etkilenmesi beni çok korkutuyordu. Bunu yaşamış biri olarak da önce sağlığım sonra da sonuna kadar sağlıklı mücadelem önemliydi ülkem adına.

  Fek çok dost bildiklerim eski samimiyetlerini gösteremiyorlardı bana. “Yahu bu adam ne kadar güçlü baksana, arkasında koskoca bir partinin genel başkanı var. Genel başkanı Başbakan Yardımcısı, bakanı da kendi partisinden, adam yeniden geldi İstanbul’a, Emniyet Müdürü oldu be” diyorlardı. Sonra da “Uğraşılmaz bunlarla uğraşılmaz.” Deyip yanımdan uzaklaşıyorlardı. Ben de onlara, “Bu milletin evladı makamdan mevkiden korkmaz, kendisine yanlış yapanların bir gün dersini verir eline” diyerek bu konuda tartışmaya sokmuyordum onları. Cesaret ve yürek bir de ortadaki iyi niyetli olanlar önemliydi benim için. Bu hususta toplumu karamsarlığa sokacak hiç kimseyle tartışma yapmamaya özen gösteriyordum.

            Aradan geçen uzunca bir zamandan sonra bir savcı arkadaşımı ziyarete gittim bir gün. Beni kapısında görür görmez kalktı yerinden ve kucaklaştık.

– Neredesin sen ya, cep telefonunda kapalı, dedi.

             – Merak etme iyi bir süreç geçirdim, sağlığım da yerinde, dedim ona.

– Ne oldu davadan bir haber var mı? Diye sordu.

            – Diğer davalar devam ediyor, eğer sanıklarla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunduğum davayı soruyorsan Takipsizlik Kararı verdi Savcı bey, dedim.

            – Yapma ya, çok güzel götürüyordu işi, ne oldu birden yoksa adamın yeniden İstanbul Emniyet Müdürü olarak dönmesinden mi çekindi savcı, dedi.

            – Evet bence de etkilendi savcı, baştan İl Emniyet Müdürü’nü de sorgulamak için validen izin istemişti, şimdide Takipsizlik Kararında vali İzin verse de vermese de İl Emniyet Müdürü’nün sorgulamasının yapılmasına gerek olmadığını belirtmiş, üstelik Takipsizlik Kararında sanıklar listesinden de çıkarmış adını dedim.

            – O zaman onun dosyasını ayırmıştır, soruşturması bitmemiş İl Emniyet Müdürü’nün, dedi.

            – Hayır hayır, dosyası ayrılan yok, hepsi içinde Takipsizlik Kararı vermiş, dedim.

 – Hiçbir şey anlamadım, nasıl oluyor böyle, demek ki bu ülkede her şey olabiliyor, bu karara itiraz ettin mi bari, diye sordu.

            – Evet bu karara karşı bir gün sonra ağır ceza mahkemesine itiraz ettim.

            – Hiç merak etme, bu karar orada da değişmez, aynısını onaylar Ağır Ceza Mahkemesi de dedi.

            – Ben de senin gibiyim, kararın değişeceğine inanmıyorum, dedim savcı arkadaşıma.

            Konudan uzaklaşıp başka şeylere geçtik. Bir güzel hasret giderdikten sonra oradan ayrılırken;

            – Bir gün bu ülkede her şeyin düzelmiş olacağını göreceksin, dedim ona.

YİRMİ BİR

ULUSAL MAHKEMELER

TÜKENİYOR,

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’NE

Aradan birkaç gün geçti. Bir akşam eve döndüğümde eşim, “Bak sana bir haberim var” dedi, elindeki sarı uzun zarfı göstererek. Sakince aldım elinden, ve incelemeye başladım zarfı. TC. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan geliyordu ve üzerinde “Bu Zarfta Karar Vardır” yazılıydı. Zarfı açıp içindekini okumaya başladım. Bu Ağır Ceza Mahkemesinden gelen MÜTEFERRİK KARAR’ dı. Yani savcı beyin verdiği Takipsizlik Kararına yaptığım itirazım reddedilmişti Ağır Ceza Mahkemesi’nce. Talebe aykırı olarak evrak üzerinde karar verildi deniliyordu.

            Bu kararla da hakkımı arayacağım tüm yollar kapanmıştı artık ülkemde. Ben, ülkemdeki adaletten hiç yararlanamadığıma inanıyordum artık. İl Emniyet Müdürü’nün izinsiz ve yasal olmayan dört gün beni nezarethanede tutmasının ve insanlık dışı muamele yaptırmasının hesabını soracak bir merci bulamamıştım tüm uğraşılarıma rağmen. Geçirdiğim Psikiyatrik Travma sonucu Malulen Emekliye sevk edilmiştim, doktorluk yapamıyordum artık. Bana bu psikiyatrik İşkenceyi yapanlardan hiç hesap sorulmayacaktı artık ülkemde. Dünyanın en pahalı ve en zor eğitimini başarıyla tamamlayarak elde ettiğim kariyer ve haklarım, Sağlık Kurulu Raporu’yla elimden geri alınmıştı Psikiyatrik işkence nedeniyle. Sanıkları ortadaydı ama yargılayanları olmadı bu ülkede onları.

            Savcı iyi götürmüştü işi baştan. Sanıkları sorgulamak için validen sorgulama izni bile istemişti o zaman. Valimizde sorgulama izni vermemişti ona. Ben de valimizin bu kararının iptal edilmesi için Bölge fdare Mahkeme-si’ne dava açmıştım. “Sekiz ay geçti aradan, gidip bir de o mahkemenin hangi safhada olduğunu öğreneyim” dedim, sadece meraktan. Hemen, Bölge İdare Mahkemesi Kalemine giderek, açtığım davanın kayıt numarasından dosyaya ulaştım.

             – Davayı Kaybetmişsiniz, size karar gelmedi mi? Dedi görevli bayan.

 – Hayır, bana karar gelmedi, dedim.

             – Dosyanız valiliğe gönderilmiş, oradan da gidip karar örneğinden alabilirsiniz, dedi görevli bayan.

            – Ama Mahkemeye gelerek kendim açmıştım davayı, karardan bir örneğini Mahkemenin bana da göndermesi gerekirdi, dedim ona.

            – Bakın, size dosya numaranızı, verilen kararın numarasını ve karar tarihini şu kağıda yazıp vereceğim. Buradan dosyanızı bulup bir karar örneğini size verirler, de

di görevli bayan.

            Az sonra bana uzattığı küçücük kağıt parçasını alarak Valiliğe götürüp dosyalarla ilgilenen bayan memurun önüne koydum, numaradan bakarak dosyayı buluveren bayan memur;

– Siz doktor muydunuz? Diye sordu bana.

– Evet, dedim.

– Buyurun oturun ayakta kalmayın, dedi kibarca.

– Teşekkür ederim, dedim ve oturdum yakınına.

            – Aslından bir fotokopi çektirip tasdik edeceğim sana, dedi.

– Ama bana bir aslının verilmesi lazım, çünkü ben davacı oldum, dedim ona.

– Başka kalmamış, birine vermişiz herhalde, dedi.

            – Peki, o zaman zorda kalmanıza gerek yok, tasdik de olur, dedim ona.

            Beni tebessümle karşılayıp, aslından bir fotokopi çektirerek tasdik edip uzattı bana. Ona teşekkür edip, kararı okumadan cebime koyarak eve geldim doğruca. Kararı biliyordum, yine de masanın üzerine koyup bir güzel okudum.

            Bölge İdare Mahkemesi’nin kararından da, kararı verirken gösterdiği gerekçeden de hiç tatmin olmamıştım. Bölge İdare Mahkemesi de itirazımı reddetmiş, başvuracağım bir üst mahkemede kalmamıştı artık ülkemde.

            Bölge İdare Mahkemesi’nin bu kararından savcının da haberi yoktu ama o basmıştı Takipsizlik Kararının altına imzayı. Bölge İdare Mahkemesi sanıkların yargılanması gerektiğine karar vermiş olsaydı bile, savcı bey bu kararı hiçe sayacaktı zaten.

            İtiraz ettiğim mahkemeler ve savcı, kanun dışı, hukuk dışı uygulamalar yapanlardan yana karar verdiler. Bu kararların hiçbirisi de ülkeme hiç yakışmadı, ulusumun iradesini hiç yansıtmadı. Bu kararları verenler, şimdi vicdanınız çok mu rahat Allah aşkına.Peki benim hayatımdan dört günümü yiyen kim? Peki bana psikolojik işkence yapanlar kimler? Peki benim malulen emekliye sevk edilmeme sebep olanlar Kimler? Söyler misiniz bana suçlu kim, suçlu?

            Siz bir an evvel terazilerinizi dengelemelisiniz, yoksa Türk Milleti adına karar vermeniz sizi de yıpratır ulusumuzu da. Güven verin güven. Ben hakkını aramasını bilen, iyi eğitim görmüş bir fert olarak, ulusumuzun karakter ve cesaretini yansıttım sadece. Peki, hakkını aramaktan çekinen ya da hakkını aramasını bilmeyen o sessiz çoğunluğun uyanışında ne yapacaklar bu psikolojik ya da fiziksel işkenceciler ve onları koruyup cesaret verenler.

            Avrupa Birliği’ne girmek için çok çaba gösterdiğimiz şu dönemde, Avrupa Birliği ülkeleri şu bana yapılanları ve mahkeme kararlarını bir bilseler ne düşünürler acaba ülkemiz için. Ülkemiz adına nasıl bir kanaat oluşur onlarda, sizin gibilerin yüzünden.

Ülkemde bütün yollan kullandım ama hakkımı arayamadım, yüzüme kapandı bütün kapılar. Bir tek, bizimde üyesi olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kaldı. Orada bizim de hukukçularımız, hâkimlerimiz savcılarımız ve diğer personelimiz var, diğer Avrupalı üye ülkeler gibi. Yani Avrupalı devlet olarak, Avrupalı diğer devletlerle ortak olduğumuz mahkememiz bizim. Bize açılan son kapı ve son karar oranın.

            Ben de şimdi o son kapıdayım. Bütün bilgi ve belgelerimi zamanında sundum, sonucunu bekliyorum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin.

            Eğer Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi lehime karar verirse, devletimiz sanıklara rücu (dönüş) edecekmiş masraflarını. Bence sadece sanıklara rücu ettirmesi yetmez ve adil de olmaz. Aynı zamanda sanıkları ülkemde haklı gösteren kararları veren bütün hâkim ve savcılara da aynı şekilde rücu ettirilmeli, zincirin tek halkası değil bütün halkaları nasibini alabilmeli bu ağırlıktan. Psikiyatrik ya da fiziksel işkence çeşidini insanlarımıza uygulayanlar kadar, onlara göz yumanlar da aynı suçun ortağı sayılsınlar ülkemde. Göreceksiniz ki huzur ve mutluluk gelir ülkemize daha erkenden. Bence “KORKUSUZ TOPLUM ADALETİNDEN BELLİ OLUR.”

            Geçmişte açtığım davalar ve verilen kararların hepsinden de çok mutlu oldum Türk Adaletinden. Bazı kararlar lehime bazı kararlar da aleyhime sonuçlanmıştı. Ama hepsi de doğru verilmiş kararlardı bunların. Hiç birisinden de incinmedim. Yalnız, psikiyatrik işkence nedeniyle sanıkları hakkında suç duyurusunda bulunduğum bu dava için verilen kararların hiçbirisinden memnun kalmadım, çok sarsıldım günbegün. Eğer sanıkları polis olan her türlü işkence davalarına bakılmak istenmiyorsa bu durum daha vahim sonuçlar verir ileride.

            Tüm çabalarıma rağmen yargılatamadım ülkemde Münferit Kişileri. Bu yüzden de vali unvanını alma hakkım kaldı Münferit Başından. Bu hakkımı da hiç helal etmiyorum ona. Yargılanmaktan kurtularak Emniyet Müdürünün unvan gaspı yaptığına inanıyorum ben.

            O, bu unvanı çok sevmiş. En çok saygı duyduğu kişiyi de kızdırmış bu yüzden. Kendisine telsizden, “Sayın Müdürüm” diye hitap eden yardımcılarına, “Ben Emniyet Müdürü değil, valiyim. Sayın Valim diye konuşacaksınız benimle” diye onları uyarmış. Bunu dinleyen İstanbul Valimiz de, “Bir ilde bir tek vali bulunur, Emniyet Müdürü de tektir” diye uyarıvermiş Emniyet Müdürünü hemen.

            O çok saygı duyduğu İstanbul Valisini de geçenlerde görevinden alarak Merkeze atadılar yeni yöneticilerimiz. İstanbul Emniyet Müdürü şimdi ne düşünüyor bilinmez. Yalnız ve çaresiz. İstanbul’a yeni atanan valimiz de hiç şüphe yok ki güçlü ve üstün vasıflı bir kişi. İstanbul Emniyet Müdürü de geleceğinden endişe etmiş olmalı ki gitmiş yeni Valimize, “Kendisi ile birlikte Emniyet Müdürü olarak çalışabileceğini” söylemiş. Ancak yeni valimiz, “Ben Emniyet Müdürü rütbesini taşıyan birisiyle çalışmak İsterim” diyerek bu teklifini reddetmiş. Yani, Vali unvanından çok hoşnut kalan kişi, makamında kalabilmek için bu ilde Emniyet Müdürü olarak çalışmaya razıyım diyor. Demek ki taşlar yerli yerince oturmamış ülkemde ama oturtulmak istendiği de apaçık ortada.

Bence de polisten vali, validen de polis olmamalı asla. Birbiriyle hiçbir ilgisi yok bu iki mesleğin. Birisi yönetici okullarından diğeri de polis okullarından eğitimini alır. Yasalarımıza göre vali olmak için okur-yazar olmak yetiyor diye savunmaya geçenler, bunun tek örneğini bile gösteremezler.

            Polisten vali yapmak yerine Generallerden vali neden olmasın, kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevk etmek yerine, başarılı bulunan generallerimizin vali olarak bir ile tayin edilmeleri bence çok daha isabetli olur.

            Doğru olanı en kısa sürede görebilen bir milletin, insan haklan ihlalcilerine hiçbir şekilde ödün vermeyeceğini, sonuna kadar onurunu koruyacağını herkes bilmeli. Milletimize ait hiçbir kurumunun hiçbir şekilde makam ve mevki uğruna yıpranmasının doğru olmadığını haykırıyorum burada. Biz yüce bir milletiz. İçte ve dışta devletimizin ve onurumuzun yıpratılmasına asla müsamaha gösteremeyiz.

YİRMİ İKİ

SONUÇ

            Ben, bugün nedeni hala anlaşılamayan psikiyatrik bir işkenceyle karşılaştım ve bunu vahim sonuçlarını yaşadım. Parçalanan kişiliğimi yeniden kazanmak için, uzun ve yorucu bir çabanın içine girdim. İşkence illetinden ulusça kurtulmak için yaşadıklarımı ve mücadelemi sizlere aktarmanın en iyi yol olacağına inandım.

            Yaşadıklarımı kendim yazdım. Çocuklarım bir kitap yazdığımı biliyorlar, çünkü kendi el yazımla her gün bir şeyler yazdığımı görüyorlar. Ama bu kitapta neler yazıldığını bilmiyorlar. Çünkü henüz küçükler. Günün birinde bu kitabı baştan sona onlar da bir solukta okuyacaklar. Okudukça da bazen üzülecek, bazen de kızacaklar. En çokta babamıza neler yapılmış diye düşünecekler. Belki o zaman onlara mahçub olabilir, yapılanlardan utanabilirim. Ancak ben tüm ülke çocuklarının geleceği için Münferit kişilerle hukuk savaşına giriştim. Karşı ‘ tarafın makamından ve mevkisinden zerre kadar korkmadım, çekinmedim.

            Bu ülke hepimizin. Ülkeyi bize yaşanmaz hale getirmek isteyenlere karşı tek yumruk olmalı, insan onurunun çok yüce bir değer olduğunu ve bu değerin özenle korunması gerektiğini onlara da öğretmeliyiz. Artık en büyük suçun insan haklarını ihlal olduğunu öğrenmeleri gerekiyor. Bence bu gibi münferit olayları devletimize mal etmemeli, bunlar yüzünden asla devletimize kırgınlık göstermemeliyiz. Aksine devletimize daha çok sarılmalı ve milletçe hak ettiğimiz yere gelmeliyiz. Ben yaptıklarımla, ülkemin bu konudaki kararlılık ve cesaretini göstermeye çalıştım.

            İstanbul Emniyet Müdürü H.Ö. görevinin başında iken yeri geldiğinde davalar açmıştım. Hiç kimsenin tesiri altında da kalmadım ve sadece doğru bildiklerimi yaptım bıkmadan, usanmadan. Bu kitabı hazırlamaya başladığımda da H.Ö. İstanbul Emniyet Müdürü idi. Ancak bir süre önce görevinden istifa etti. Yani görevinin başındayken bu kitabın yayınlanmasını göremedi. Burada samimiyetle itiraf etmeliyim ki bu istifaya en çok ben üzüldüm. O makamında iken bu kitabın yayınlanmış olmasını çok istiyordum. Ama yetiştirilemedi.

            Ben görevli iken, münferit kişilere karşı başlattığım onur savaşı sonuçlanmadan Sağlık Kurulu Kararıyla emekliye sevk edilmemden de oldukça rahatsızlık duymuştum. Ancak başlattığım bir süreci de hiçbir zaman kesintiye uğratmadan doğru bildiğim yolda halen ilerlemekteyim.

            Ancak bundan kısa bir süre evvel H.Ö.’nün asli görevinin Vali olduğunu sebep göstererek istifa ettiğini öğrendik. Vali olarak görev yapmak istiyormuş. Bu kararını açıklarken epeyce geç kaldı bence. Ancak, o makamdan kendi iradesiyle İstifa ettiği asla inandırıcı gelmedi bana. İstifası televizyon kanallarında flaş, son dakika haberi olarak duyuruldu. İki dakika sonra da yine flaş haber ve son dakika gelişmesi olarak verilen haberde de istifa eden Emniyet Müdürü H.Ö. yerine Sivas Emniyet Müdürü’nün atandığı duyuruldu. Yani beklenmedik istifanın sonucunda jet gibi bir atama yapılıvermişti! Bu da gösteriyordu ki yeni yöneticilerimiz, ülkede taşları yerli yerine oturtmaya bir hayli kararlıydılar.

            Onun hakkında yeni gelişmeler de olacak elbet. Bana yaptıklarını ve arkasından oluşan gelişmeleri bir bir sıralayıp, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’ne götürmüştüm meseleyi. Orası olayı görüşerek kısa sürede davayı kabul etti ve başvuru numarasını da tarafıma bildirdi. Burada çok uğraşmış ama bir türlü mahkeme önüne çıkartamamıştım onu. Ama Strazburg 20 gün gibi bir sürede mahkeme edilmesine karar verdi. Şimdi ben Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını bekliyorum.

            Bu durum başlatılan bir sürecin de son durağı. Buradan çıkacak kararı da diğer mahkeme kararlarımız gibi saygıyla karşılamalıyız. Kaybetsekte, kazansakta hepsi bizim mahkemelerimiz. Mahkemelerimizi yıpratmamakta bizim görevimiz.

Şubat 2003

İstanbul

YİRMİ ÜÇ

BAZI BELGELERDEN ÖRNEKLER

T.C.

 İSTANBUL VALİLİĞİ

Emniyet Müdürlüğü

SAYI   :B.05.1.EGM.4.34.00.16                                                                    07.02,2000

            Adli Br.A. 20OO/C.31

KONU : TESCİL

KİMLİK TESPİT VE OLAY YERİ İNCELEME ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNE

Müdürlüğümüzce gözetim altına atman aşağıda açık kimlikleri yazılı şahısların belirtile suçlardan tescillerinin yapılmasını,

Arzederim.

                                                                                                    İmza

Ayhan MİMAROĞLU

                                                              4.Sınıf Emniyet Müdürü

      Org.Suç.ve Sil.Kaç.Şube Müdürü V.

ADI SOYADI                  BABA-ANA ADI    D.YERİ VE YILI      NÜF.KAY-.OL.YER

Erdoğan YAVUZ           İbrahim-Sultan      Saimbeyli -1954       İstanbul – Kartal

EMNİYET MÜDÜRÜ SÜSÜ VERMEK VE BU SURETLE GÖREVLİLERİN GÖREVLERİNİ YAPMASINA MÜDAHALE ETMEK. RESMİ NÜFUSUNU KULLANMAK. SURETİYLE GÖREVİNİ SUİSTIMAL ETMEK.

T.C

İSTANBUL VALİLİĞİ

EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

KİMLİK TEŞHİS VE OLAY YERİ

İNCELEME ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜ

ORGANİZE SUÇLAR VE SİLAH KAÇAKÇILIK ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNE

599008             Erdoğan YAĞIZ

                        Arzederim. 08.02.2000

                                                                                                          İmza

Selahattin MERAL

                                                              3.Sınıf Emniyet Müdürü

      Kim.Tes.Olay Yeri İnc.Şube Md.V

Artık ben de fişlenerek potansiyel suçlular listesine alındım. Bundan, gelecekte ben ve yakınlarım çok ama çok zarar göreceğiz.      Ancak mahkeme açarak suç icil tescilimin polisteki suç sicil odasından çıkartılması davasını kazandım. Yine de suç sicil tescilimin kaldırıldığından emin değilim.

T.C

İSTANBUL VALİLİĞİ

Emniyet Müdürlüğü

SAYI: U.05. EGM.4.34.H0.71.

İdari Dr.( C ) -2000/1368

KONU: Görevden Uzaklaştırma

İSTANBUL BÖLGE POLİS POLİKLİNİĞİ BAŞHEKİMLİĞİNE

Müdürlüğümüz, İstanbul Bölge Polis Polikliniği Başhekimliği kadrosunda olup, geçici Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde görev yapan 110809 sicil sayılı Doktor Erdoğan YAĞIZ, “Yağma, Yol Kesine, Adam Kaldırma, 6136 S.K.M. İllegal Örgüt Üyesi Olmak vb. suçlardan sabıkalı olan şahıslarla ilişki içersinde olmak, Unvan Gaspı” suçundan dolayı hakkında yapılacak olan soruşturulun in selameti açısından (357 sayılı Devlet Memurları Kanununun 137- 138 ve 140. Maddelerine istinaden İl Makamının 15/02/20OO tarihli onayı ile görevden uzaklaştırılmıştır.

Bilgi edinilmesini, keyfiyetin adı geçene tebliğ edilerek üzerine zimmetli tanıtına karnesinin tebellüğ belgesi ile birlikle Personel Şube Müdürlüğüne gönderilmesini arz / rica ederim.

Eki: 1 Adet onay

                                                                                                            İmza

     Orhan YAMAN

                                                               3.Sınıf Emniyet Müdürü

                                                                                            Personel Şube Müdürü                 

DAĞİTİM

Bütçe Şube Müdürlüğüne

İkmal şube Müdürlüğüne

Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğüne

Atama Büro Amirliğine

Sicil Büro Amirliğine                                             

    124

17.02.2000

Bu tebligatı okuyunca ben çok utandım. Dağıtımı da birçok yere yapılmış.

Acaba bunu yazdıranlar altına imzalarını atarken utanmadılar mı? Bir insanı bu şekilde suçlamak bu kadar kolay mı?

Dr. ERDOĞAN YAĞIZ

İŞKENCE EDİLEN EMNİYET HEKİMİNDEN:

Erdoğan Yağız; Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde Sağlık Tesisleri kurulmasının fikir babası, İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nün de ilk hekimi…

Erol Çakır; Türkiye’nin en büyük ilinin eski Valisi…

Hasan Özdemir: Türkiye’nin en büyük ilinin eski Emniyet Müdürü…

İstanbul Organize Suçlar Şubesi’nde görevli bazı Başkomiserler, aynı şubede görevli bazı sivil-resmi polis memurları ve daha kimler, kimler…

Kitabın kahramanları arasında yer alan yukarıdaki şahsiyetlerin hepsi, tek bir organizasyonun içinde yer almakla birlikte, neden oldukları olaylar bir işkencenin tüm süreçlerini ve özellikle kimi noktalardaki “enteresan” olayların oluş-işleniş biçimini kapsamaktadır.

Bu kitapta; Çevik Kuvvet’te görevli bir doktorun, Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’nde başlayan akıllara zarar yolculuğundaki, zaman zaman komediye dönüşen, kimi zaman da İnsanı şoke eden, bu kadarı da olmaz dedirten süreç ve bu doktorun “Kentin Sahiplerine” karşı verdiği amansız mücadelenin tüm detayları yer almaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir