JULIAN ASSANGE

Onaylanmamış Otobiyografi

YAYINEVİNDEN BİR NOT

20 Aralık 2010’da, Julian Assange ertesi yıl yayımlanmak üzere Canongate Books’la -kısmen hatırat, kısmen manifesto olacak- bir kitap anlaşması imzaladı.

O tarihte Julian şöyle demişti: “Umarım bu kitap kuşağımızı birleştirecek belgelerden biri haline gelir. Son derece kişisel olacak bu kitapta, halk ile hüküm ederi arasında yeni bir ilişki kurulmasını zorunlu hale getirmek için verdiğimiz küresel mücadeleyi açıklayacağım.”

Sonunda, kitabın fazlasıyla kişisel olduğu ortaya çıktı. 

Ev hapsinde yaşadığı Norfolk’taki Ellingham Hall’da, kendisine yardım etmek üzere çalışan yazarla yaptığı elli saati aşan teybe kaydedilmiş söyleşilere, yaşamını ve WikiLeaks çalışmalarını tartışarak geçirilmiş o uzun gecelere karşın, Julian bir otobiyografi yayımlama düşüncesinden git gide bunalmaya başlamıştı. Mart sonunda teslim edilen kitabın ilk taslağını okuduktan sonra Julian şöyle dedi: “Hatırat tepeden tırnağa saçmalık.”

7 Haziran 2011’de Julian kitabı yayımlamaya hazırlanan dünyanın her yerindeki 38 yayıneviyle birlikte bize de kitap sözleşmesini feshettiğini bildirdi.

Biz Julian ın kitap hakkındaki değerlendirmesine katılmıyoruz. Gerçeğe bağlılığının altını çizerek gerek kendisini gerek mücadelesini açıkladığına inanıyoruz. Julian hep kitabın iyi yazılmış olduğu görüşündeydi; aynı fikirdeyiz ve bu da onu okuyucularına ulaştırmamız konusunda bizi yüreklendiriyor.

Peki ya sözleşme? Julian anlaşmayı feshetmek istemesinden Önce, avukatlarına olan borçlarının ödenmesi için bir de avans anlaşması imzalamıştı. Dolayısıyla sözleşme hâlâ geçerli. Biz de bu sözleşmeye bağlı kalmaya-ve kitabı yayımlamaya-karar verdik.

Elinizdeki kitap, onaylanmamış ilk taslak. Tutkulu, kışkırtıcı ve düşüncelerinden dönmez -tıpkı yazarı gibi. Özgün önerinin vaadini gerçekleştiriyor ve biz bu kitabı yayımlamaktan gurur duyuyoruz.

Canongate Books, Eylül 2011

JULIAN ASSANGE

ONAYLANMAMIŞ OTOBİYOGRAFİ

Eğer bir gemi inşa etmek istiyorsan, kereste toplatmak için davul çalarak insanları bir araya getirip iş ve görev dağılımı yapmana gerek yok; onlara denizin sonsuz enginliğini anlatman yeter de artar.”

 Antoine de Saint-Exupéry

TEK BAŞINA

Soluduğum havayı sorularla dolduran meraklı insanların arasında doğduğum için kendimi şanslı görüyorum. Günün birinde düşmanlarımla tanışacaktım ve sırf gerçeği arıyorum diye benden nefret edeceklerdi. Seninle alay etmek için taktıkları onca ismin arasında neredeyse kendi ismini unutacak hale gelirsin. Yine de ben kim olduğumu iyi biliyorum ve size kendimi, kendi ağzımdan anlatabilmeyi umuyorum. İsmim Julian Assange. Ve bir gün polis beni alıp Londra’ya götürdü. Öykü burada sona erebilirdi, tabii eğer zaman, tarih ve birey olma hali gibi engeller devreye girmeseydi. Derler ki, geçmiş başka bir ülkedir, ancak doğal akışına bırakırsanız gelecek de öyledir; bir İngiliz polis minibüsünün arka koltuğunda hızla giderken dünyayı görmeye başlarsınız.

İsmimi haykırıyorlardı. Sloganlar atıyorlardı. Ve foto muhabirleri, kovadaki yengeçler misali minibüsün camlarını tırmalıyorlardı. Sanki minibüs itilip kakılıyor da devrilecekmiş hissine kapılıyordu insan, ama aslında basın mensupları fotoğraf çekmeye çalışıyorlardı. Bir suçluymuşum gibi gösterilmek istemiyordum; yere çömelerek başımı dizlerimin arasına soktum. Bir an başımı kaldırıp baktığımda, görüntümü almak için renkli cama dayanıp bana yöneltilmiş fotoğraf makinelerini gördüm. Derken, araç aniden hızlandı ve oradan ayrıldı. Benim kimliğimi bilmeyen ve minibüsün sarsılmasından dehşete kapıldıkları anlaşılan diğer tutuklulardan bazıları bulundukları bölmelerden bağırıyorlardı. Bazıları bütün bu hengâmeye gülüyordu. Gösteri sona ermişti. Wandsworth Ceza ve Tutukevi nizamiye kapısına varmamız yaklaşık 40 dakika sürdü. Tarih 7 Aralık 2010 idi.

Girişte, üzerime tuhaf bir güven gelmişti. Sanırım, bu özgüvenin bir kısmı, içine düştüğüm zor durumun herkesçe görülmüş olmasından kaynaklanıyordu. Dünyanın seyretmekte olduğunu biliyordum ve bu da içinde bulunduğum sıkıntıyı, yaşamaya değer kılıyordu; birinin gözle görülür şiddete uğraması, davaya hizmet eder. Bir tarafım sırf işimizi yaptığımız için suçlu diye damgalanmak düşüncesi karşısında dehşete kapılmıştı, ama bunun sadece adalet meselesine dikkati çekeceğinin de farkındaydım aslında. Böyle bir durumda cesaret filan yoktur, sadece açıkgözlüktür işin içinde olan. Kişisel eşyalarım için bir deftere imza atmamı istediler; üzerimde bulunanlar o gün için en iyi şartlarda topu topu tek bir Büro tükenmez kalemle yaklaşık 250 sterlin nakitti. Soyunma talimatı aldım, talimatı yerine getirdim, apar topar üzerime gri bir kazak ve gri pantolondan oluşan hapishane kıyafetlerini geçirdim. Oscar Wilde, 1895’te aynı hapishaneye nakledildiğinde, yeleğinin yokluğunu fark edince asaletini bozmadan ortalığı birbirine kaatmıştı. “Bu duygusal feveranımı bağışlayın,” demişti gardiyanına. “Wilde gibi” tarzından sözcükleri bu işin dışında tutmaya çalışacak ve benim zavallı denebilecek yoklukta yelek koleksiyonum hakkında dilimi tutacağım, ama o kokuşmuş Viktorya çağı kodesindeki İrlandalıyı düşünüp durmaktan alıkoyamıyordum kendimi bir türlü. Avukatım daha sonra Oscar’ın hücresinde çürümekte olduğumu söyleyecekti bana; emin değilim, ama adamın ruhu, önyargıya karşı savaşı hâlâ oradaydı sanki. Korkunç muamele görmüş ve yürek parçalayıcı olduğu kadar insanlık dışı koşullarda tutulmuştu. Wandsworth’da aklımın fikrimin öteki tutuklularda, geçmişte ve şimdi hapiste yatanlarda olduğunu söylemek zorundayım.

Bir Amerikan hapishanesinde çok kötü muameleye maruz kalan, yasadışı bir savaşta sözde tehlike çanlarını çaldığı için, bence, alelacele mahkûm edilen genç Amerikan askeri Bradley’i çok düşündüm. Hücrenin dar duvarları arasında çok kez aklımı meşgul etti.

Bir de neredeyse insan kendiliğinden bir aşağı bir yukarı volta atmaya başlıyor. Kafesteki bir panter gibi, bu zoraki davranış karşısında bir çıkış yolu bulmak zorunda hissediyorsunuz. Ben de bir aşağı bir yukarı yürüdüm ve bu küçük alana psikolojik olarak uyum sağlamaya çalışarak yapılması gerekenleri kafamda planlamaya koyuldum. İçerde olmanın çirkin ve korkunç olduğunu biliyordum, ama uzun sürmeyecekti. Kendi kendinize bunları söylüyor ve kafanızı toplamaya çalışıyorsunuz. Orada denildiği gibi, “dışarıda” avukatlarım beni çıkarmak için gece gündüz deliler gibi uğraşıyorlardı, ama daireler çizerek yürüdüğüm ve “tecrit” sözcüğünün anlamını ve özünü daha önce hiç olmadığı kadar hissettiğim o sırada, onların dünyası sanki ışık yılları ötedeydi.

Gürültüyü ve galiba soğuğu da kesmek için hücremin bir önceki sakini havalandırma deliğini bir A4 kâğıtla kapatmıştı. İlerleyen saatlerde, gardiyanlar ışıkları söndürdüğünde, her şeyden kötü olanın, iletişimin dışında kalmak olduğunu fark ettim. Ben bağlantı kurma sanatlarıyla hayatımı sürdürüyordum, ama şimdi ansızın hiçbir şey duymadan ve sesimi duyuramadan, orada, içerde olmanın ne kadar zor olduğunu anlayıvermiştim. Hele WikiLeaks’in durumu düşünülürse bu, özellikle zordu; birtakım hasımlarla bir iletişim savaşına girmiştik ve bu saat başı yönlendirilmeyi gerektiren bir işti. Sabah ışıklar yandığında, yapmam gereken ilk işin nasıl telefon edebileceğimi keşfetmek olduğunu biliyordum. Bazı şeylere izin vereceklerdi elbet, internete bağlanmama imkân tanıyacaklardı. Ama ne mümkün… İmkânsızın ancak hayal gücünüz olmadığını kanıtlayana kadar imkânsızdır. Ben hep böyle olduğunu umarak pozisyonumu almayı tercih ederim. Bu yüzden düşünmeyi ve ümit etmeyi hiç bırakmadım ve sonunda acil durum düğmesine bastım.

Müdürle görüşmeme izin verildi. O da, “risk altındaki” tutuklularla birlikte Onslow Kanadına nakledilmem gerektiğine karar verdi. Birkaç kat yüksekte ve birkaç hücre derindeki bu kanadın hapishane içinde kendine özgü bir kültürü var. Müdüre göre diğer tutukluların saldırısına uğrama riski taşıdığım için, oraya gitmem gerekiyordu anlaşılan. Tuhaf bir varsayımdı bu, çünkü orada tanıştığım diğer tutuklular çok bariz şekilde benim tarafımdaydı. Onslow’da ise her yer tecavüzcüler ve sübyancılar, mafya babaları, tek tük de ünlülerle doluydu. Ben hücrede yalnızdım ve telefon iznim hâlâ yoktu. Hücremde dikilirken kendimi cüretkâr ancak donanımdan yoksun hissediyordum.

Hücre aşağıda, bodrum kattaydı; yaklaşık iki metreye dört metrelikti ve bir karyola, bir lavabo, bir klozet, bir masa, bir dolap ve süt beyazı badanalı dört duvardan oluşuyordu. Duvarların büyük bölümünü, lavabo ve tuvaletin su ve havalandırma sistemini içine alan donuk gri plastik bir kutu kaplıyordu. Bunlar, içerdeki kişinin kendisine zarar verme olasılığını en aza indirmek üzere tasarlanmıştı, ama bu aynı zamanda her şeyin son derece kasvetli, düzleştirilmiş ve gizlenmiş olduğu anlamına da geliyordu. Lavaboda musluk veya klozette sifon mandalı veya deposu yoktu. Her şey otomatik veya dokunmatik çalışıyordu. Yatağın yanındaki duvarda acil tıbbi yardım düğmesi ve tuvaletin etrafını kapatacak bir perde vardı. Duvarlardan birinin üst tarafında avluya bakan, dört santimlik aralıklarla demir parmaklıkları olan küçük bir pencere yer alıyordu. Tutukluların egzersiz yaptıkları avlu, tepesinde keskin dikenli tellerin bulunduğu yüksek bir tel örgüyle çevrili küçük bir alandı. Sabahları bazen avludaki tutuklular pencerenin önünden geçerken bacaklarını görüyor, bağrışmalar, şakalaşmalar ve konuşmalar duyuyordum. Hücre kapısının üstünde kızılötesi bir güvenlik kamerası hücreye bakıyordu. Gecenin karanlığında donuk kırmızı rengi parıldayan bir LED [ışık yayan diyot] ışık öbeğiyle donanmış kamera sürekli izliyordu. Dışarıdan metal bir kanatla kaplanmış olan hücre kapısının üzerinde, tam ortadaki gözetleme deliği dışında hiçbir şey yoktu.

Diğer tutuklular beni merak ediyorlardı, bu yüzden ne yaptığımı görmek için içeri baktıkça metal kanat sürekli açılıp kapanıyordu. Robert Bresson’un Un condamné à mort s’est échappé ou Le vent souffle où il veut (“Bir İdam Mahkûmu Kaçtı veya Rüzgar Nereye İsterse Oraya Eser”) diye bir filmi vardır; güzel bir filmdir, ama tuğla duvara sürtülen bir kaşığın orkestra izlenimi verdiği, bir ses mühendisliği başarısıdır aslında. Wandsworth’da da her ses öyleydi: Yankı ve boşlukla dolu. Metal kanat kaldırılmış gibi gıcırdadı ve bir gözün varlığını hissettim. Evet. Hücremde neyin peşinde olduğumu görmek istiyorlardı. Ya da neye benzediğimi. Bugünlerde hiçbir şey, ünlüyü seyreden gözden muaf kalamıyor ve çok geçmeden hücre kapısında fısıltılar duyulmaya başladı. Yüksek tonda fısıltılar. “Kiminle konuştuğuna dikkat et.” “Her şey düzelir, merak etme.” “Kimseye güvenme.” “Hiçbir şeyi dert etme.”

Kendimi bir tür sapkın Barbarella içindeymişim gibi hissediyordum. Burada şehit rolü oynayarak kapana kısılmak değil, bir gazeteci olarak işimi yapmak için dışarıda olmak istiyordum; zira yaşamımın bana öğrettikleri, hapishanenin bürokratik cehennemini ve katıksız yetke eliyle cüceleştirilmenin yaralayıcı dehşetini sindirmemi imkânsız kılıyordu. Hapishanedeki her bir saatiniz, mütecaviz kırtasiyeciliğe ve boğucu kurallara karşı verilen bir tür gerilla savaşıdır. Sadece bir posta pulu için başvurduğunuzda bile, doldurulması gereken formların kar fırtınası içinde hipotermi tehlikesine atmış olursunuz kendinizi. Beni tecrit biriminden çıkarmalarından sonra, telefon etmek için giriştiğim mücadeleye devam ettim. Stalince bir mücadeleydi bu. Avukatıma edeceğim bir telefon hakkı kazanmak zamanımın büyük bölümünü aldı. Böyle bir telefon görüşmesi yapabilmek için, önceden verilmiş bir numaralar listesinde yer alan onaylanmış bir numarayı arıyor olmanız ve telefon kredinizin olması gerekiyordu. İki tür kredi vardı, ülke içi ve uluslararası. Bunlar için de farklı formlar. Ve bu formların hem ele geçirilmesi hem de içinden çıkılması zordu. Aynı formları o kadar çok kez doldurdum ki, bu süreç artık Bleak Hoare’daki Jarndyce ve Jarndyce davasına benzedi. Bitmek tükenmek bilmedi. Sonra aramak istediğim insanın adını, telefon numarasını, adresini ve doğum tarihini temin etmek zorunda kaldım. Ülke içi telefon hesabınıza PIN almak için bir form, uluslararası hesabınıza ayrı bir PIN için de başka bir form doldurmanız gerekiyordu. Bu iş bir farstan kâbusa, derken bir tür işkenceye dönüşmüştü. Formlar sürekli geliyor ve gidiyor veya kayboluyordu. En nihayet telefona ulaşabildiğinizde, sadece on dakika konuşma hakkı elde edebiliyorsunuz. Ardından beş dakikalık başka bir konuşma bile yapamıyorsunuz. Avukatlarla yaptıklarınız dışında tüm konuşmalar kaydediliyor, ama konuştuğunuz kişinin bir avukat olduğunu kanıtlamak için de başka formlar doldurmak zorundasınız. Bu onay çabasının bir parçası olarak, hapishane idaresi, avukatların hayatlarını cep telefonlarıyla geçirdiği gerçeğine karşın, cep değil sadece büro telefonlarını kabul ediyor. Ve bu böylece sürüp gidiyor, tıpkı Kafkaesk bir pasif agresyon ve yasaklama kokuşmuşluğuyla.

Sonunda annemle ve avukatımla konuşmayı başardım. Ayrıca Pentagon Evrakım tüm dünyanın önüne getiren Daniel Ellsberg’le de konuşmayı denedim. Dışındaydı. Öğrendim ki, kendini Beyaz Saray’ın kapısına zincirlemekle meşgulmüş. (Buna imkân vermemek için kelepçelerini çıkarmışlar.) Telesekreterine, “İyi günler, Dan,” dedim. “Bir Viktorya kodesinin dibinden kısacık bir not bırakmak için aradım. Mesaj ötekilere: ‘Keşke burada olsaydınız.”‘

Günler birbirini kovaladıkça, hücre kapımın altında belgeler belirmeye başladı, bazıları geceleri, fısıltılar eşliğinde geliyordu. Birçoğu gazete kupürleri veya internetten indirilmiş ve tutuklu tarafından kenarları notlaymış makalelerdi. “Cinsiyet Eşitliği olan İsveç’te Tecavüz Yaygın mı?” deniyordu bir makalede. Bir hapishanenin kısıtlanmış alanında komplolar pek boldur, ama yanınızda yer alanların gösterdiği anlayış da öyle. Hapsedilmişlerin deneyimi olduğu aşikârdır ve birçoğu kendilerine ve onları sarmalayan sisteme karşı serttir, hapishane kültürünün sizi sömürmek peşinde olduğuna kesin gözüyle bakarlar. Haber kaynaklarımın -kapımın altından bir şeyler atanlar- birçoğu adli hata konusunda gerçek birer uzmandı, ki bu da gece yarısı sonrasının o ilk saatlerinde beni avuttu. Tüm tutukluların masum olduğunu düşünmek bir çeşit zaaf belirtisi olabilir, ama içimizden bazıları gerçekten de öyle; dolayısıyla, ben de bu belgeleri ve mektupları bir tür dayanışma olarak kabul ettim. Üstelik bir sürü öfke de vardı ve o dar alanda, delirmiş bir arı gibi sekizler çizerek egzersiz yapmaya çalışırken hissettiğim şey öfkeydi.

Bir sabah içi boş bir zarf geldi. Pencerenin önünde duruyor ve hâlâ kar yağdığını görebiliyordum. Sanırım 10 Aralık’tı. Daha sonra öğrendim ki, bana gelen zarfın içinde Time dergisinin son sayısı varmış. Kapağında da, ağzım bir Amerikan bayrağıyla kapatılmış olarak benim bir fotoğrafım. Baş makale beni “fevkalâde yetenekli bir şovmen” olarak adlandırmış. Belki de öyleyimdir, ama o anda hiç mi hiç öyle hissetmiyordum. Time okumak yerine, hapiste gün dolduruyordum; içinde bulunduğum akıl almaz tekdüzelikten kurtulmak için, gözüm devamlı kapının altındaki hava gelen yerde, A9379AY Numaralı Tutukluya atılacak şeylerin gelmesini beklemeye devam ettim. Bu iş böyle yürür, siz kapıların altından ve duvarların ötesinden bir ışık gelmesini beklerken, sesinizi soluğunuzu keserler, sizi karanlıkta bırakırlar, bir seri numarasına indirgerler.

Kapımın altından bana gönderilen en aydınlatıcı makalelerden biri de Shawn Sullivan adlı bir tutukludan geldi. Bu, Mart 2003’te David Blunkett ve John Ashcroft’un imzaladığı “Birleşik Krallık Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti Arasında Suçluların İadesi Antlaşması’nın bir nüshasıydı. Ölüm Cezası ile ilgili 7. madde, suçlunun iadesini talep eden ülke bu suçun idamla cezalandırabileceği kanaatindeyse talebin muhatabı olan devletin bu talebi reddedebileceğini öne sürer. Amerikalı siyasetçiler, benim iade talebimi casusluk suçlamasıyla karşılaşacağım şekilde yapmışlardı bile. Kongre üyesi Peter T. King, Hillary Clinton a benim bir “terörist örgütün” başında bulunduğumu ve böyle muamele edilmem gerektiğini yazmıştı; Peter King, İrlanda’nın Ollie North’u rolüne soyunarak, IRA’ya para toplamak için küçük bağış tenekesiyle New York sokaklarında bir aşağı bir yukarı koşuşturup duran kişinin ta kendisiydi. “Suçlara” karşı savaşan bu gardiyanların kendilerinin ne kadar saldırgan olduğunu düşündükçe ağzım açık kalıyordu. Belgeyi okudum ve hakkımda ne söylemiş veya ne icat etmiş olurlarsa olsunlar, benim kendimden daha büyük bir figür haline geldiğimi bir kez daha anladım. Yapabileceğim tek şey, kafamı berrak tutmak, açılan yaylım ateşini ve yaratılışımla güdülerimin karikatürleştirilmesini içime sindirip, çalışmaya devam etmekten ibaretti.

Mektuplar aldım ve ben de birkaç mektup gönderdim; ama her seferinde, bürokrasi çarkının ağır gıcırtıları arasında büyük güçlüklerle. Bir hapishane adaya benzer, üzerinde yaşayanların ulaşılmaz gibi göründüğü bir ada; aynı zamanda istismarcı iktidarın somut, canlı düşüncesinin ta kendisidir ve o mektuplar, Wandsworth’daki o zorlu günlerim boyunca bana sevildiğimi hissettirdi.

Mektuplar, mevcut İngiltere’den değil, insanların kendi özgürlükleri için yapılan tartışmaları ete kemiğe bürün- dürmeleri gerektiğini anlamaya başladığı, değişen bir İngiltere’den geliyordu. Hampshire’dan: “Sevgili Julian, Beni tanımazsın. Dünyanın dört bir köşesinde neler olup bittiğini bilen ve senin de kurbanlarından biri olduğun siyasal oyunlara kör ve sağır kalmayan milyonlarca kişiden biriyim sadece. “Tulse Hill’den:” WikiLeaks’in başarısının dünyamızın gelişmesi açısından hayati önemini hiç aklından çıkarma. Not: Düşünmeye devam edebilmen için bir bulmaca kitabı gönderiyorum.” Yorkshire’dan: “Duvarın çöküş sesini işitebiliyor musun? Bu muhteşem işi yapmaya devam et. Kuzey Yorkshire’a ne zaman gelirsen beklerim. Dünyanın bu kesiminde de pek çok destekçin var.” Essex’ten: “Sanırım senin durumun birçok insanın ayağa kalkıp iktidar, siyaset ve yozlaşma konusunda daha derinlemesine düşünmesini sağladı. Salıverildiğinde, Kuzey Batıya gelip düşünce, ifade ve bilgilenme özgürlüğünün önemini buralılara açıklaman mümkün mü?”

Bazı mektuplar sadece “Yaşlı Bir Hanım” veya “Bir Dost” imzalı Noel kartları şeklindeydi. Hemen hemen aynı sırada teslim edilseler de, belki daha az dostça diye nitelendirebileceğim bir gönderi, Washington Times’tan “Assasinate Assange?” (‘Assange Öldürülmeli mi?’) başlıklı bir makalenin kupürü oldu. Bu ses oyununun yaratıcısı, Jeffrey X Kuhner adındaki yazar, o sıcak duygularla dolu kartların üzerine soğuk duş etkisi yarattı. “Bay Assange bir gazeteci veya yayıncı değil,” diye yazmıştı; “daha çok bir muharip düşman. Ve o şekilde muamele görmesi gerekir.” Ne demek istediğine dair herhangi bir kuşku doğsa bile, bu kuşkulan son cümlesiyle dağıtmayı pek iyi bilmişti: “Bay Assange, diğer tüm büyük terörist hedeflerle aynı muameleyi hak ediyor: Öldürülmeyi.”

Sanırım, bir meslektaşım tarafından böyle abartılı bir söylemin öznesi haline getirildiğimi görmek beni dehşete düşürmeliydi, ama birçok gazetecinin güçlü olanın yazmanı olduğunu çok uzun zaman önce öğrenmiştim. Zaten TV yıldızı ve vali taklidi yapan Sarah Palin tarafından “elleri kana bulanmış bir anti-Amerikan ajanı” olarak adlandırılmışken, Jeffrey Kuhner’ın ölmemi istemesini okuyunca mı şaşıp kalacaktım? Ve eğer Başsavcı Eric Holder benim “ABD’nin düşmanı” olduğumu düşünürken, Fox Haber’in yeni muhafazakârı Charles Krauthammer’ın sokakta yürürken sürekli omzumdan geriye bakıp arkamı kollamamı tavsiye ettiğini okuduğumda neden şaşıracaktım ki? Bush’un eski danışmanı Jack Goldsmith, “Yurtseverliklerinin hükümetin onlarla çalışmayı kolaylaştırdığını söylediğinde ABD medyasını övdüğünü düşünmüş olabilir, ama ben böyle bir “iltifat” alacak olsaydım, herhalde istifa ederdim.

Avludan veya kütüphaneden hücreme dönerken, mahkûm arkadaşlarımın gözlerinin bana dikildiğini görüyordum. Yetkililer, bir mahkûmun cep telefonuyla fotoğraf çekme olasılığına karşı son derece paranoyakça davranıyorlardı. Aslında kimsenin cep telefonu olmaması gerekiyordu, ama birçoğunun vardı ve eninde sonunda bir fotoğrafın gazetelerden birinde çıkması kesin gibi görünüyordu. Bu yüzden müdür her yerde bana refakat edecek bir gardiyan görevlendirdi. “Sanırım herkes benim peşimde,” dedim ona.

“Kimler?”

“Yetkililer.”

“Ne’ yaparsın?” dedi, “herkesin bir fiyatı vardır ve bu insanların hiçbir şeyi yok.”

Görüş odalarından birinde Katolik bir rahiple görüştüm. Pek ruhani bir rehberlik olmadığı gibi, zaten ben de böyle bir şey için en uygun aday sayılmazdım, fakat adam Uganda’dan gelmişti ve onunla aramda bir bağ kurulduğunu hissettim; ikimiz konuşup güldük. Dönüşte koridordan geçerken bir kitap rafında Soljenitsin’in Kanser Koğuşunu gördüm. Kitabı hücreme götürdüm ve bu güzel kitabın gaddarlık hakkındaki kadim bilgeliğinde ve avuntusunda kaybolup gittim. Hikâyede eğitimli, orta sınıftan bir kadın vardır; kocası bir çalışma kampında olan kadın oğluna ne söylemek gerektiğini tartmaktadır kafasında. “Gerçek, yetişkin bir adamı mahvetmeye yeter de artar, değil mi?” der. “Kaburgalarınızı kırmaya da yeter. Yoksa gerçeği saklayıp, onun yaşamla uzlaşmasını mı sağlamalıyım? Ne de olsa, oğlanın kendi gözleri var, kendisi de görebilir.”

“Gerçeğin ağırlığını yükle ona!” der Oleg.

Dışarıda, basın hikâyeyi çarşaf çarşaf anlatıp duruyordu. Destekçilerimden de birçok haber alıyordum ve bu, biraz durup düşünmeme neden oldu; “Cablegate” artık tarihte en çok gizli belgenin açığa çıkarılmasını temsil eder olmuştu. Ve İsveç olayının bedelleri ve nedenleri üzerinde de durup düşündüm. O kadınların telefonlarına karşılık vermemekle gerçekten de benden nefret etmeleri için açık kapı mı bırakmıştım? Zaman, her şeyi bir bir ortaya çıkarıyor olabilir ancak deneyim her zaman öyle değildir. Hapishanedeyken yaşamımın şekli, bu fırsatlar, bu krizler hakkında düşünüyordum ve sonunda kafam onların ötesindeki dünyaya takılıp kaldı. Bir muhakeme hatası mı yapmıştım, yoksa bütün bunlar başarmaya çalıştığım şeylerle tamamen orantılı mıydı? Yankilerin dizkapağına çok mu sert bir tekme atmıştım? Eninde sonunda bu olay kapanacaktı, belki işin içine girenler açısından bir sürü sıkıntı yarattıktan sonra, doğru; ama gene de bu olay kapanacak ve ben o dehşet verici yd olan bitenden bir şeyler öğreneceğim diye düşünüyordum. Evet. Tam bir tecrit ortamında kapatılmışken, bana yüzyıl yetecek kadar öfkeyi hissediyordum, ama görevim yayın işlerimize devam etmek ve dünyanın nasıl tepki verdiğini seyretmekti.

Kefalet duruşmam 14 Aralık’ta Horseferry Caddesi’ndeki Westminister İlçesi Sorgu Mahkemesi’nde yapıldı. Mahkeme hınca hınç doluydu, polis minibüsünde yaklaşırken gördüğüm kadarıyla önündeki cadde de aynı şekilde kalabalıktı. Biri Victoria civarındaki yolların hain olduğunu söyledi; bense gülümsedim, “Hainliği ben çok iyi bilirim, o halde iyisi mi yolları kendi hallerine bırakalım,” diye düşünerek. Savcılık makamı her şart altında kefalete itiraz etmeye ve beni James Bond filmlerinin kötü adamlarından biri gibi göstermeye pek hevesliydi; sahip olduğum onca güçlü bağlantı ve bilgisayar sihirbazlığıyla, her türlü gözetimi kolayca atlatacağım kanısındaydı. Elektronik kelepçe sistemini hackleyeceğimi ima ediyorlardı. Eminim yapabilirdik de, ama alışılageldiği üzere, Savcılık, basının büyük bölümü gibi, küçük basit romanlara düşkündü. Aklı fikri kadınları baştan çıkartıp ırzlarına geçmekte ve dünyaya hükmetmekte olan, kedi sever bir kaçığa, beyaz saçlı bir kötü adama ihtiyaçları vardı. Adalet duygusuyla, etrafım saran gerçekdışı haber başlıklarının birbirine karışmasına ne kadar çok izin verildiğini görmek hem ilginç hem de endişe vericiydi. Buna karşı koymaya çalışmak bile anlamsızdı. Bir izlenim yaratılmıştı ve bunun üstesinden gelecek ne beceriye sahiptim ne de kararlılığa. Fakat baştan beri avukatlarımın Savcılıkta karşı olduğu kadar, bir insanın hayatıyla oynamaktan çok bir film seyrettiğini sanan basına karşıda mücadele edeceklerini biliyordum.

Yargıç duruşma esnasında bir ara, Twitter kullanıyorlar diye izleyici balkonunda oturanları azarladı. Bu bile başlı başına sembolik bir eylemdi, İngiliz mahkemeleri göz önüne alındığında, mahkemeye itaatsizliği (Contempt) besleyen çoğu zaman kibirdir (contempt); ve benim davamın yüreğinde kuşak sal ret diyebileceğiniz şey başından beri vardı. (Sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki bir ihtiyar heyeti, mahkemede Twitter kullanımına izin verme kararına vardı.) Kefalet tutarı üzerinde de epey bir gürültü koparıldı. Ben bir aktivist ve kâr amacı gütmeyen bir örgütün başkanı olduğum halde, film senaryosu tarzı başlıklar, kefalet olarak 240.000 sterlin gibi dudak uçuklatıcı bir meblâğ belirlemeye yüreklendirdi onları. Ben hâlâ, “Bu durumun kurbanı olmayacağım. Bir suçlu değilim,” diye düşünüp duruyordum. Aynı his, o öğleden sonra minibüse binerken de tüm ruhumu kaplayacak kadar güçlüydü. Fotoğraf makineleri gene cama çarpıp duruyordu; başımı kaldırıp baktım ve parmaklarımla “barış” işareti yaptım. O fotoğraf bütün gazetelerin sayfalarındaydı, ama bu sadece ani bir dürtü, “Beni sinmiş bir suçluya dönüştüremeyeceksiniz,” demenin bir yoluydu benim için. O küçük hapishanede beni, ruhumu ezmeye çalışmışlardı, ama o gün mahkemeye öykünün onların değil, beni destekleyenlerin ve benim sözcüklerimle yeniden yazılacağından emin olarak geldim.

Gelgelelim, hâlâ tehlikedeydim. O tehlikenin muhtemelen şimdi yaşadığım yer olduğunu anlamaya başlıyordum. Ama o sanık kürsüsünde, onlarınkine karşı benim dürüstlük ve gerçeklik anlayışımı ortaya koymak üzere dikildim; benim kafamda bu yargılama bir şovdu ve kişiliğim üzerinden savlarımızda açıklar bulmak, zaaflar yakalamak peşindeydiler. Oyunu öğrenmeye başlıyordum. Ama o sanık kürsüsünde, beni tanımadıklarından emin olarak durdum. Belki kendi korku dolu hayal güçlerinin bir icadıydım; Savcılık, tıpkı birçok ülkedeki siyasetçi gibi, benim şahsımda bir tehdit algılıyordu -oysa bunun tersine, pek çok sıradan insan, örgütümüzde bir fırsat görmüştü. Dinleyici kısmındaki destekçilerime baktım ve el salladım.

14 Aralık’ta kefaletle tahliye edileceğimi öğrendim, ama hemen ardından İsveç yetkililerinin karara itiraz ettiklerini ve Wandsworth’a geri gönderilmem gerektiğini de. Tahammül etmesi güç bir durumdu, dostlarımı ve destekçilerimi bir kez daha ardımda bırakmak, konuşmayı avukatlarıma bırakmak, medya kalabalığının içinden adeta sürünürcesine geçerek bir kez daha hapishane minibüsüne binmek zorundaydım. Yeniden hücreme girip kapının arkamdan kapatıldığını duymak zor oldu. Fakat duruşmadan önce anneme de söylediğim gibi, içinde bulunduğum koşullarda bile düşüncelerim değişmemiş ve ideallerim bir nebze olsun sarsılmamış, sapasağlam yerindeydi.

Hapishanede iki gece daha kaldıktan sonra, tekrar mahkemedeydim; 16 Aralık günü bu kez Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıktım. Mahkemede geçirdiğim o iki gün, teknik formaliteden ibaret gibiydi. Yargıç hakkında söyleyebileceğim önemli bir şey yok; sadece baştan sona dek, sanki omuzlarına Times muhabiri tünemiş gibi davrandığını öne sürebilirim. Aksi halde kefaletimi neden bu kadar yüksek tutsun ve elektronik kelepçe kararımı bu kadar sert belirlesin ki? Onun kafasında ben her an puf diye yok olma olasılığı olan, filmlerden fırlamış, ne idüğü belirsiz bir elebaşı, modifıye edilmiş bir helikopter ya da lazer silahından çıkan bir yaylım ateşiydim. Aslına bakılırsa, koşullarım onun düşünebileceğinden bile daha sıradandı. Evim ve arabam yoktu, kişisel eşya denebilecek şeylerim birkaç telefondan ibaretti. Bunu bir türlü anlayamadı ve önleyici olabilecekmiş gibi verdi cezayı. Bana karşı hiçbir suçlama yoktu ve gerekçelerine siyasal olarak güvenmem için hiçbir nedenimin olmadığı bir ülkede sorgulanmak için gözaltına alınmıştım. Hepsi buydu.

Nihayet, destekçilerimin kefalet için toplamaya başladıkları para geldi ve İsveç’in itiraz başvurusu reddedildi. Özgür kalmak üzereydim. Bu özgürlüğün ne kadar süreceği su götürürdü. Şubat’taki suçlu iadesi duruşmasını beklerken, Norfolk’ta bir destekçimin evinde bir tür ev hapsinde tutulacaktım. Fakat Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki o an, bir şenlik coşkusuydu. içimde bir yerlerde, hapishanede kalışımın travma tik, yüreklendirici ve öğretici olduğunu hissettim; sonunda WikiLeaks’in yapmakta olduğu şeylerin boyutlarını ve çapını görmüştüm işte. Artık resmen kurulu düzenin iktidarına, onun varsayımlarına, insanları susturma gücüne ve korkularına başkaldırıyorduk.

Saat 18:00’e gelirken mahkemenin merdivenlerine çıktım. Bu, akşam haberlerinde canlı olarak yayınlanacak iyi bir malzemeydi. Avukatlarım yanımdaydı, birden bire sevinç çığlıklarını duydum ve foto muhabiri ve gazeteci kalabalığını gördüm. Hava kararmıştı, ama kameraların ışıklarıyla sahne aydınlanmıştı. O kadar çok insan vardı, ama hem karanlık hem de lapa lapa yağan kar yüzünden on adım ötesini göremiyordunuz. Orada durdum ve sonunda etraf sessizleşti, bense ne söyleyeceğimi düşünüyordum. Teşekkür etmem gereken birçok kişi vardı ve bir bakıma, bu bir kutlama yapma zamanı olmakla birlikte, o an aklımda dünyanın dört bir köşesinde, hâlâ tam tecrit koşullarında hapishanelerde kapalı tutulan tüm o kadınlar ve erkekler vardı -basının görmezden geldiği, kefaletini yatıracak kimsesi ve serbest bırakılma ihtimali olmayan o insanlar.

Sizce de kar, yaşamın koşuşturmamasını dinginleştirip sesleri boğarak, her şeyi biraz yumuşatmaz mı? Orada dikildiğim sırada kesinlikle bunu düşündüm ve her şey berraklaştı. Yüzlerce fotoğraf makinesi flaşının ardında karın aydınlığı vardı. Sadece birkaç saniye baktım ve mahkeme merdivenlerinde durduğum o esnada, böyle bir karı görmek için ne kadar uzun bir yoldan geldiğimi anımsadım.

MIKNATIS ADASI

Çoğu insanın gözünde, çocukluk bir iklimdir. Benim durumumda, tümüyle sıcak ve nemliydi, üstümüzde mavi gökyüzünden başka bir şey yoktu. Hatırladığım şey, tenimde bir duyumsama ve tropikal savanların serin geceleri. Avustralya’nın Queensland eyaletinin kuzey kesimindeki Townsville’de doğdum; orada ağaçlar ve çalılıklar ta denize kadar gür bir şekilde alçalır ve Mıknatıs Adası’na tepeden bakarsınız. Yazları yağmurlar gelirdi ve bizler sele karşı her zaman hazırlıklı olurduk. Gerçekten çok güzeldi. Sıcaklık sanki kemiklerinize işler ve sizi asla terk etmezdi.

Townsville halkı, birçoğunun küçük bir evle arabadan oluşan “Avustralya rüyasını” yaşadığı banliyölerde otururdu. 1960’ların sonunda yakınlarda bir askeri üs vardı. Nüfus 80 bin civarındaydı ve yerel ekonomi yün ve şeker ya da bölgeye ait maden ve kereste işlerine dayanırdı. Her nedense, birçoğu şekerkamışı çiftliklerinde çalışan bir sürü İtalyan vardı ve aralarındaki samimi topluluk bağlarını bugün bile hatırlıyorum. Kent, pek çok yönden konformist bir yer olmalıydı; sessiz ve çalışkan insanların dur durak bilmeden ışıldayan güneşinden git gide bıktığı bir yer. Zaten kendisi dünyanın ücra bir kıtası olan bir ülkede daha da ücra bir bölge olduğunu söyleyebilirdiniz. İşte Townsville annemin kuşağına böyle görünüyordu. 1970e gelindiğinde annem, dünyayı görmeye veya hiç değilse, değiştiğini görmeye çok hevesliydi.

O yıl bir motosiklet satın aldı. Resim yapmayı seven parlak, yaratıcı bir kızdı ve çok geçmeden, on sekizine geldiğinde, okul günlerinin vasatlık şirazesinden çıkan Christine, yeni motoruna atlayarak, 3200 kilometre yol yapıp Sydney’e gitti. Ne ki, taşralı bir kızdı ve sonradan bana anlattığına göre, Sydney ona fazla gelmişti. Fakat hayat tam önünde alıyordu, tıpkı hepimiz için olduğu gibi. Bir gün Paddington’da, Victoria Ordu Kışlalarının hemen karşısında, Oxford Caddesi ile Glenmore Yolu’nun köşesinde dururken, Vietnam Savaşı karşıtı muazzam bir gösterinin, modern bir tarih tablosu gibi önünden geçip gidişini gördü. Çok fazla bir şey anlamamış olsa da, annem bu büyük duygu selinin içine karışıp onda yok olmak arzusuyla yandı. Orada dikilirken, yumuşak ve nazik olarak hatırladığı bir ses kulağına çalındı. Yirmi yedi yaşında, bıyıklı, kültürlü bir erkeğe aitti. Ona birisiyle birlikte olup olmadığını sorup, “hayır” cevabı aldığında annemin elini tuttu.

Vietnam’daki savaşa 60 bin kadar Avustralya askeri katıldı. Bunun, dahil edildikleri en uzun çatışma olduğu ortaya çıkacaktı: 500 asker hayatım kaybetti, 3 bini yaralandı. Mayıs 1970’te, annemle babamın tanıştığı sıralarda, savaş karşıtı gösteriler Avustralya’da zirvedeydi; büyük kentlerde 200 bin kadar kişi yürüyüşlere katılmış, bazıları o dönemki yasalara göre, izinsiz broşür dağıttıkları için tutuklanmıştı. 1970’ler bugün Avustralya’da hep “protesto on yılı” olarak anılır (Gay Pride, Sydney’de 1973’te yapıldı) ve annemle babam -parlak ve yaratıcı genç kızla, hayatına giren kültürlü gösterici- gerçek birer protestoculardı. Bu olanlarda teatral bir şeyler vardı, tutucu bir toplum kendi sesini bulmaya başlamıştı ve ben de bunu annemin sütünden almış olmalıyım: Konformizme karşı olmanın, yolundan gitmeye değer tek gerçek tutku olduğu düşüncesiydi bu. İnanıyorum ki ben bu ruhla ana rahmine düştüm.

Townsville’e geri dönen annem, 3 Temmuz 1971’de Basel Hastanesine kaldırıldı ve öğleden sonra üç civarında ben dünyaya geldim. Annem hep anlatır, tombul, koyu renk saçlı, gürültücü, Eskimo’ya benzeyen bir çocukmuşum.

Annem Christine’in – bugün olduğu gibi o gün de- kendisine söyleneni yapmaya karşı doğal bir isteksizliğinin olduğunu söylemek yerinde olur; ben de kısa zamanda bu huyunu almışım. Büyükannem, hayalperest bir merak duygusuna sahip olduğumu hatırlıyor. Onunla tartışacak durumda değilim ama o küçük yaşta, Townsville askeri üssünde olan bitenleri merak edip hayaller kuruyor olmam makul görünüyor. Ne olursa olsun, büyükannem Maria Farandouri’nin sesiyle kaydedilmiş büyülü Yunan ezgileri eşliğinde beni salladığında sakinleşirmişim. Birkaç aylık olduğumda, annem beni de alıp Mıknatıs Adası’ndaki bir kulübeye taşınmış; pencerelerinden mango ve okaliptüs ağaçlarının göründüğü bir eve.

Fazla Proustvari takıldıysam bağışlayın, ama annemin içimdeki duyumsallığı beslediğine inanıyorum ve kafamda beşiğin üzerine astığı desenli eşarpları görebiliyorum. Işık aralarından geçip giderken, ellerime ve bacaklarıma şekiller çizerdi. Biraz daha büyüdüğümde, annem beni bir askıyla göğsüne bağlayıp veya kısa zamanda Peck Peck demeye başlayacağım sırt çantasına (backpack) koyup dolaşmaya çıkarırdı. Erken çocukluk dönemi çok önemli, diye düşünüyorum. Merak etme yetinizi o yıllarda elde ediyorsunuz. Annemin sevmek ve yaşamı olduğu gibi ilginç kılmak konularında özel bir yeteneği vardı. Zaten öyle olması gerek deyip geçemezsiniz. Bazı insanlar çocuklarını, daha ağızlarını açmalarına bile fırsat vermeden, zorla sıkıntıya sokarlar. Ve muhtemelen o dönemde Mıknatıs Adası hakkında da söylenecek bir şeyler var: Burası özgürlüğün egemenliğinde, bin kadar sakini için güzelim bir Cennet’ti; başka hiçbir yere uyum sağlayamayan insanların yaşamak için geldiği bir yer. Bereketli ve unutulmuş bir hippi cumhuriyetiydi belki de. Benim üzerimdeki ilk etkilerini unutmam olanaksız; halkalı çamlar (Araucaria cunninghamiî) veya lahana palmiyeleri (Sabalpalmetto) gibi, bir çocuk da büyürken sallanacak- tır. Mıknatıs Adası ndan bir şeyler içimde hep benimle kalacak.

İlk sözcüğüm “neden” olmuş. Aynı zamanda en sevdiğim sözcüktü bu. Ve her ne kadar oyun parkım sevmesem de, annemin yanıma yığdığı kitaplara bayılıyordum. Okumayı da böyle öğrendim, Ladybird kitaplarıyla. Daha sonra onlara Tarzan ve Dr. Seuss ile Hayvan Çiftliği bunlara eklendi. Daha en başından itibaren pek çok kez taşındık, ama (ismini, adanın pusulasını etkilediğini düşünen James Cook’un verdiği) Mıknatıs Adası hep geri gelinecek bir yer oldu. İki yaşıma geldiğimde, annem Brett Assange diye bir adamla tanıştı, benim için harika bir üvey baba olacak bir müzisyen ve gezgin tiyatrocu. Ailemin enerjisinin büyük bir bölümü açık hava yaşamına adanmıştı. Her gün yüzerdik ve daha sonraları büyükbabamla Sandon Irmağı veya Köpekbalığı Plajı’na balık avlamaya giderdik. Annemle, onun bisikletinde tepelerden aşağıya deli gibi inişimizi hatırlıyorum ve bisiklet hızlandıkça kollarımı uzatır, üstümüzdeki ağaçlardan bir meyve koparmaya çakşırdım. Bir yerden diğerine, benim için daima bir keşif ruhuyla yürüyüş yaparken, o sonu gelmez “Neden?” sözcüğü dilimden düşmezdi. Annemle babam “Neden?”den utanacak insanlar değillerdi. Olanakları ortaya sererler ve kendi kararımı vermekte beni serbest bırakırlardı.

Beş yaşıma geldiğimde, bir sürü evde yaşamıştım bile. Sanırım, Kuzey Queensland’i taşınabilir bir şölen olarak yorumluyorduk; iklimi beraberimde taşıdım ve sadece meraklılığı soludum. Annem dur durak bilmez bir aktivist değildi, ama değişimin gücünün bilincindeydi. O sıralarda, bir süreliğine Adelaide’de yaşarken, uranyum madenciliğinin durdurulması için kapı kapı dolaşıp imza topladık. Balık ağları yunuslara zarar verdiği için evde tonbalığı yeme yasağı koyduk. Bu ambargo, balık avlama uygulamalarında bir değişikliği zorunlu kılınca bunu kutladık ve kendi çabalarımızın da bu sonuca ulaşmakta rol oynadığını hissettik. Başka bir seferinde, Lismore’da annem yağmur ormanlarında ağaç kesimini durdurmak için yapılan bir: gösteriye katıldığı için dört gün hapiste kaldı. Bu, benim için politik yollarla ikna etme sanatlarını öğrenmem açısından hassas ancak sıkı bir eğitim oldu. Değişimin mümkün olduğunu hep hissettik.

Acımasızlıktan kendi payıma düşeni de sergiledim. Açık havada geçirilen uzun günlerin, çevreye nasıl üstün gelineceğini öğrenmek ve tehlikeyi bertaraf etmekle geçtiği düşünülürse, benimki pek çok yönden Tom Sawyer tarzı bir çocukluktu. Büyütecime bayılırdım ve çalılıklarda yürüyüşe çıktığımda daima yanıma alırdım. Zalimlik benimle şeker karıncaları arasında bir meseleydi; toprakta birlikler oluşturarak yürüyen ve çoğu zaman benim merceğimin altında kavrulan karıncalardı bunlar. Daha da kötüsü, Avustralya ormanlarında ve düşük rakımlı arazilerinde yaygın olan yeşil ağaç karıncalarıydı. Yalnız ısırmakla yetinmezler, bir de açtıkları yaraya karınlarından yakıcı bir sıvı püskürtürlerdi. Daha bir sürü karınca türü vardı ve çocuk aklım hüküm sürdüğü sürece benim küçük büyütecimin gücünden hiçbiri kurtulamadı. Güneşin kudretini, düşmanlığı cezalandırmak üzere kullanmak doğal görünüyordu. Beş yaşındaki oğlanlarla karıncalar arasındaki bu savaş dillere destandır.

Başka türlü husumetler de vardı. Annemle babam toplanıp taşınabilen bir tiyatro sahnesiyle yolculuk ediyorlardı. Gösteriler yaparlar, küçük oyunlar oynarlardı, sonra işin içine kuklalar da dahil oldu. Sanırım biraz bohemdiler. Savaş karşıtıydılar ve protesto gösterilerine katılmışlardı, kentlere girip çıkmışlardı. Pek de Queensland’e özgü olmayan, özellikle de hippi olmayanlar arasında fazla benimsenmeyen bir tür dünyevilikleri vardı. Annem mankenlik ve oyunculuk yapmıştı ve birlikte sahneler tasarlayıp kitaplar okuyorlardı. Bazılarına göre bu, yaşanacak türden bir hayat değildi ve sanırım, önyargıyla tanışmam böyle oldu. Bir keresinde Mıknatıs Adası’na döndük ve tepelerde bir eve yerleştik. Hava çok nemli, yapış yapıştı ve sıcak insanı uyuşturacak kadar yoğundu; Avustralya’da ve daha birçok yerde havanın durumu önemlidir, insanların yalnız fiziksel değil zihinsel durumunu da belirler ve adadaki o evi düşündüğüm zaman, insanlarda havadan kaynaklandığını sandığım belirli bir dar kafalılık geliyor aklıma. Komşularımızdan bazıları, belki de annemle babamın özgürlük kavramlarına tepki olarak, söylediğim şekilde dar kafalı davranıyorlardı.

Annemle babamın yılanlarla başa çıkmak için bir silahı vardı. Zaman zaman banyoya yılan giriyordu. Bir gün eve dönüşte tepeyi tırmanırken evin alevler içinde kaldığını gördük. Alevler verandayı yalarken, bölge halkından yirmi kadar kişi, öylece durmuş seyrediyorlardı. Hiç kimse yangım söndürmeye teşebbüs etmiyordu; tam o sırada evdeki bütün cephanelik infilâk etti. Komşuların aralarında gülüşerek, sıcağa tahammül edemediğimizi söylediğini hatırlıyorum. Katıksız kötülüktü bu ve itfaiyenin gelmesi kırk dakika sürdü. Bu yangın, pek çok açıdan beni çok etkileyen ve anlamlandırmakta zorlandığım ilk amindir. Daha öncesinden ışıkları, renkleri ve olayları hatırlıyorum, ama bu başka bir şeydi. İnsanın, sonradan çok merak ettiğim karmaşık yapısının hangi seviyelerde olabileceğini gösteriyordu. Bölge halkı sanki gösterişçilik ve cesaretin hak ettiği cezayı bulduğu fikrinden keyif almışlardı. Muhtemelen hayatımda ilk olarak, yetkenin nasıl haldi çıkmak için ayağım sürüdüğünü ve bürokrasinin kalbi nasıl taşa döndürebileceğini fark etmiştim. “Doğa’yı kendi akışına bırakma tarzlarında bir şeytanilik vardı.

İşte, yerel güç böyle bir şeydi. Ve ben bundan etkilenmiştim. Yaşamınızda kişiliğin kaynaklarını aramak biraz haksızlık gibi görünebilir belki, ama bir gazetecide bağışlanabilir, bir otobiyografide ise temel kabul edilebilir bir kaygı bu. Daha önceleri, her şeyin nasıl işlediğini görmek beni büyülerdi. Aletlerin sapını tutabilir hale gelir gelmez, makineleri parçalarına ayırmaya koyulmuştum. Mekanik Lego’ya bayılırdım. Altı yaşımdayken ilkel bir metal detektörü yapmaya çalıştım. Bu, benim dünyayı ilk algılama biçimimdi; her şeyi düzeltebileceğiniz, biraz bilimsel, meraklılık gösterebileceğiniz, yeni bir şey inşa edebileceğiniz bir yerdi burası.

Çok erken bir aşamada, bütün bunlarda bir toplumsal unsur olduğunun bilincine vardım. İşlerin daha iyi yapılmasını sağlamak ve bunu yaparken eğlenmek için bir çete kurdum Yakınlardaki büyük, artık kullanılmayan taşocağına giderdik. Vaktiyle orada bir maden varmış, ama artık her şey terk edilmişti. Depo kulübeleri hâlâ ayaktaydı, yükleme teçhizatı, hatta kulübelerin içinde, her türlü patlayıcı araç gereçleri ve ruhsatlan bile duruyordu. Oraya sık: sık gederdik. Sanırım burayı kendi alanımız, otoriteden bağımsız olarak var olabildiğimiz bir yer olarak görüyorduk. Kayalıkların ve terk edilmiş kulübelerin her yeri hızla kaçan kertenkelelerle kaplıydı -mavi dilli kertenkeleler ve skinkler- ve kimi zaman küçük kangurular, yani valabiler de gelirdi. Taşocağının etrafında bir bambu ormanı vardı ve bazen bu içi boş ağaçlar arasında ne var diye keşfetmek için tek başıma oraya giderdim. Çok sıcak bir gün de büyük mücadelelerle ormanın tam ortasına kadar gittiğimi hatırlıyorum. Kendimi yalnız, ama bir yandan da verdiğim mücadeleden dolayı çok güçlü hissettim ve oraya vardığımda bıçağımı çıkarıp bir bambunun gövdesine ismimi kazıdım. Sekiz yıl kadar önce oraya yeniden gittim ve o ormanın içinden geçmenin ne kadar da kolay olduğunu şaşkınlıkla gördüm ama bu, oraya ait olan anılarımın gücünden hiçbir şey eksiltmedi. Çocukluğum zihnimde büyüklüğü, izlenimlerinin canlılığıyla öne çıkıyor ve sanırım, dünyanın saklanan sırlarını ortaya çıkarma arzumun bir parçası, o ilk keşiflerden geliyor.

Toplam olarak otuzu aşkın okula gittim. Tutarlılığın, arabanızı nereye park ettiğiniz veya borçlarınızı nasıl ödediğinizle ilgili değil de, bir üslup ve değerler meselesi olduğu tarz bir yaşamdı bizimki. Çocukluğumun daha sonraki dönemlerinde, gezginci yaşamımız iyiden iyiye çılgınca bir hal aldı. Annemle ben adeta kaçaklar gibi yaşıyorduk. Ama ilk zamanlar bu, harika bir yaşamdı. Ve hep yeni yeni zorluklarla baş etme ruhu kazandırdı bana. Annem ve Brett’le birlikte, deneyimi hiç korku duymadan yutar gibiydik. O erken dönem boyunca, mutlu bir çocukluğum oldu ve bu, kısmen de keşfetme zevki ve kuralların bozulmak üzere orada olduğundan emin olmakla ilgiliydi.

Başkanlık ettiğim küçük çetelerde, çocuk bilgeliğinden ve koca bir önyargı yığınından biz de nasibimize düşeni aldık. O zamanlar İtalyanları bir çeşit düşman olarak görüyorduk galiba. Şu taş döşeme adetleri vardı. Dışında begonvil olan evler satın alırlardı, hani o muhteşem renk cümbüşüyle çiçek açan begonviller, ama derhal onu yok ederler ve bütün bahçeye taş döşeyip Dar sütunları dikerlerdi. Şimdi utanıyorum, ama buna karşı çıkardım. Böyle bir şeye karşı çıkmak bana önemli gibi gelirdi o zamanlar. Muhtemelen, karşı çıkacak bir şeyler bulmak için etrafına bakınan türden bir çocuktum. Bir gün, ailemin yemek hazırlarken, evde hiç domates kalmadığını fark ettiklerini hatırlıyorum. İtalyan komşularınsa dünya kadar domatesi vardı. Annem biraz istemiş ve ret cevabı almıştı ve bu bana çok ağır geldi. Bu yüzden ertesi gün bizim bahçeden onlarınkine bir tünel kazmaya başladım. Küçük çetemden bazılarını da yanıma katmıştım; kürekleri ve mumlarıyla işe koyuldular. Zorlu bir işti, ama çitin altından gizlice girip iki sepet domatesle dönmeyi başardık. Bunlardan birini anneme verdiğimde, o tuhaf sırıtış belirdi yüzünde. Ne olacağını görmek için bekledik. Hemen kapıda iki polis memuru belirdi, onlar da sırıtıyorlardı. Polisler topuklarının üzerinde ileri geri sallanarak orada öylece durdular. Bu, benim kanunla ilk yüzleşmemdi. Bir sepet domatesi geri verdik ve rezalet her yerde duyuldu. Ama ben, sakladığım ikinci sepetin hâlâ bizde olmasından mutluydum.

Bazı tuhaflıklar filan yapan bir çocuk muydum, bilmiyorum. Ama azimli olduğumu biliyorum. Beni en önemli şeyin kendini ifade etmek olduğu Steiner tarzı bir okula gönderdiler. Hatırlıyorum da, orada bir mopet vardı, bir de onu paylaşmaya hiç niyeti olmayan iğrenç bir kız. Okulun felsefesine göre, kendimi hiçbir engelleme olmaksızın ifade edebilirdim; bu yüzden ben de kızın kafasına bir çekiçle vurdum. Bu olay büyük bir gürültü kopardı elbette ve kızın durumu iyi olsa da, ben okuldan atıldım.

Oradan oraya taşınmaya devam ettik. Brisbane’den 210 km kadar uzaktaki Lismore, okul günlerimi düşündüğümde aklıma gelen ilk yerdir. Lismore’un Avustralya’daki karşı-kültürün merkezi olduğu söylenebilirdi; sonraları sırt çantalı gezginlerin Mekke’si, alternatif bir yaşam tarzı arayan insanların konakladığı bir yer haline geldi. Avustralya’nın Woodstock’i diyebileceğimiz ikinci Aquarius Şenliği 1973’te Nimbin yakınlarında yapılmış ve birçok kişi orada kalıp kooperatifler kurmuştu. Annemle babam da bir kukla tiyatrosu işletiyordu. O yıllar boyunca, şirket temsilcilerine karşı bir direniş ruhu vardı. Aile mandıra işletmeleri, büyük Norco şirketinin tehdidi altındaydı ve bir zamanlar “Büyük Makilik” olarak ünlenen Avustralya yağmur ormanı arazide koca bir yara bırakacak şekilde olduğu gibi kesilip açılmıştı. Ailem bütün bunlar yüzünden çok endişeliydi; böylece ben de endişelenir hale geldim. Okul yalandaki Goolmangar köyündeydi. İnsanların, özellikle de erkeklerin, kendilerini savunmak için başkaldırabilmeleri fikrinden hoşlanıyordum ve Bay King adlı muhteşem bir öğretmen de bu yönde beni besledi. O zamanlar bile, benim kanımca, bir sürü öğretmen burnu havada tiplerdi, ama bu adam, bana bugün bile önemli görünen bir anlamda, güçlüydü. Son derece yetkin bir bireydi ve onun yanında kendimi güvende hissediyordum. Kişiliğimin büyük bölümünün doğuştan mizacım denebilecek şeyden geldiğini düşünüyorum, ama deneyimin de kendine ait bir rolü var; bu yüzden bu tek iyi öğretmenin temsil ettiği erkekçe yetkinlik düşüncesi hâlâ beni etkiliyor. Fakat, genel olarak, okulun sıkıntıdan patlamama neden olan bir azap olduğunu öğrendim. Hiçbir zaman en parlak öğrenci olmadım, ama öğrenmeye ve gerçeklere açtım ve sistem çok yavaş işliyordu. Tanrıya, her şeyi biraz daha hızlandırması için dua ettiğimi hatırlıyorum. Diyordum ki, “Var olduğuna inanmıyorum, ama eğer varsan, bütün bu okul olayı çabucak bitsin diye, iki parmağımı sana feda edebilirim.”

Çocuklar arasında bilgelik yerine geçen, onlara özgü bilgiyi ve düşünceyi üretmeye de çok meraklıydım. Yaşıtlarım üzerinde etkili olan, akla yatkın sahte gerçeklikler yaratarak da bunda başarılı olduğumu sanmıyorum. Keşiflerimi onlara aktarmaya bayılırdım, tıpkı çok inandırıcı şekilde, kanamayı durdurmak için en iyi yolun toprakta yuvarlanmak olduğunu ileri sürdüğüm zamanki gibi. Yetişkinlerin yeryüzündeki tanrılar, anneminse Yüce Varlık olduğunu düşünürdüm, ama doğal olarak yetişkinlerin de yanılabileceğini görmeye başlamıştım. Gerçek yaşam biraz da o noktada, sorumlu konumundaki yetişkinlerin sadece güçlü olduklarını ve ille de haklı olmadıklarını gördüğünüz anda başlıyor. Bu büyük bir derstir. Şefkat eksikliklerini görebiliyordum, kimi zaman da acımasızlığı gördüm. Avustralya, internetten, ucuz havayolu taşımacılığından önce hâlâ çok taşralıydı ve okulda yaramazlık yapınca sopa yediğiniz oluyordu. Çok fazla sayıda okula gitmiş olduğumdan, yeni bir hiyerarşi düzeninde hep kendime yer açmaya çabalıyordum. Ve aynı zamanda, o hiyerarşi düzenini bütünüyle yıkmaya çalışıyordum. Acımasızlık bir gölge gibi içeri süzülüyordu, adaletsizlik ve önyargı da… Zaman zaman bir kural yıkıcılık kaynağı oldum ve o zamanlar kırsal Avustralya’da böyle olmak çok zorlu bir şeydi. Gittiğim okullardan birinde, bilinmeyen bir suçlamayla sürüklenerek müdürün odasına götürüldüm ve bilinmeyen bir “yaramazlık” yüzünden bir sopayla dövüldüm. Daha sonra ortaya çıktı ki, bir hırsızlık olmuş ve diğer çocuklar suçu benim üzerime atmışlar.

Kitaplar beni hep kendilerine çekiyordu. Kitaplar ve mıknatıslar. Büyükbabam, yaz okuluna bir çanta dolusu kitapla gittiğimi hatırlıyor hâlâ; bunlardan biri Albert Einstein’ın devasa bir biyografisiydi. Bu, kitaplardan nefret etmeme sebep olabilirdi aslında, ama eğer olaya böyle bakma alışkanlığınız yoksa, nefret de etmezsiniz. Benim için fiziksel dünya ile aklın dünyası muhteşem bir uyumla birlikte akıyordu ve ben o yaşta her ikisine de balıklama dalıyordum. O gün bugündür bunun, yaptığım her şeye rengini verdiği söylenebilir. Hem de her şeye. Bilgisayarlara dair anlayışıma, adalete dair anlayışıma ve otorite konusundaki görüşüme, hepsine. Goolmangar’daki bu dönemde hepsi oradaydı ve kişiliğimin ortaya çıkmak için zorladığını hissedebiliyordum.

Çocukluğumdaki bu ahlaki serüvenleri yaşadım ve bunlar beni geliştirdi. Bir keresinde, bir savaş karşıtı gösteri vardı ve annemle babam sırf bu olay için yarattıkları canlı bir sokak tiyatrosu gösterisini yapmaya karar vermişlerdi. Annem plastik köpükten, siyaha boyanmış, omuza asılacak kayışı filan olan bir M16 tüfeği yaptı. Üvey babam orduya ait ihtiyaç fazlası dükkânından aldığı üniformayı giydi ve kasaba gidip bir litre kan sipariş ettik. Üzerimize dikilen tuhaf bakışları bugün bile hatırlarım. Üvey babamı kana buladık ve o günün ilerleyen saatlerinde sahte silah yüzünden tutuklandı. Daha sonra annem, Avustralya Çölün deki Maralinga’da, nükleer test alanında bilimsel çalışmalar yapan gerillalarla birlikte çalışan bir adama yardım etti. 1952 ile 1963 yılları arasında İngilizler burada, Avustralyalıların da onayıyla, nükleer silahlarla hem “büyük” hem de “küçük” çaplı denemeler yapmışlardı. Nükleer bombaların ateşe verildiği ya da konvansiyonel silahlarla birlikte havaya uçurulduğu ya da kasten düşürülen uçaklara yerleştirildiği “küçük çaplı” denemeler, kamuoyunda bilinenden çok daha vahim sonuçlara yol açmış, geniş bir alana radyasyon yayılmasına neden olmuştu. Gelgelelim, İngiltere ve Avustralya hükümetleri bu denemelerin askerler veya bölgede yaşayan Aborij’inler için bir tehlike oluşturduğunu inkâr ediyordu. Bunun bir yalan olduğu ortaya çıktıysa da, ancak yıllar sonra itiraf edeceklerdi. Bu yüzden annemin arkadaşı, gerçeklerin peşine düşmüştü. Bir gece oradan dönüşümüzü hatırlıyorum; saat sabahın ikisiydi ve yanımızda bu adamla birlikte otobanda ilerliyorduk. Adam takip edildiğimizi fark etti, bu yüzden onu hemen arabadan indirdik, sonra, yolun ilerisinde, annem ve ben federal polis tarafından durdurulduk. Polis, anneme sabahın ikisinde bir çocukla dışarıda oluşunun anneliğe yakışmadığını söyledi. Siyasetten uzak durması gerektiğini söyledi. Ve annem de bu olaydan sonra uzak durdu. Ama ben durmadım.

Ne ki, okul hep bir sorundu. Bana bir sürü şey öğreten ve benim için ergin bir rol modeli olan Bay King bile, benim gözümde okulun boşa harcanan zaman olduğu düşüncesini değiştiremedi. Belki sadece sistemden nefret etmek üzere yetiştirilmiştim ve sistem de buydu. Tüm uyarılara karşın, saçlarımı uzatmaya başladım. Tuhaftır ki, oldum olası saçlarım konusunda alaya alınmış veya yargılanmışımdır ve bu durum çok küçük yaşlarımda başlamıştı. Annemle babam sırf rahat edeyim diye bu darmadağınık sarı saç yığınım kestirmemi tavsiye ediyordu, ama bunu yapmadığım gibi, saçımı uzatmayı bir tür meydan okuma gibi görüyordum. Çok geçmeden, ayakkabılarımın bağcıklarını normal şekilde bağlamayı da reddetmeye başladım. Bağcıkları bileğimin etrafına dolayıp fiyonk yerine düğüm attığım o karmaşık bağlama sistemini icat ettim ve diğer çocuklara da bu yöntemi öğretmeye başladım. Derken, ayakkabıları büsbütün terk etmeye karar verdiğimde, öğretmenler bunu bir cürüm olarak kabul ettiler. Genellikle okula yeni gelen çocuktum. Birçok kez yeni oğlan oldum. Ve bu başkaldırı eylemleriyle derhal kendimi tanıtıyordum. Evde televizyon yoktu. Zaten para bile pek bulunmazdı. Kimi zaman lahana artıklarım toplamak için pazarlara giderdik. Bütün bunlarla bir derdim yoktu, mutluydum ben; yaşamın renginin bir parçasıydı; hayatı kendinize özgü yaşamanın bir parçası. Yalnızca yeniyetmeliğimin bir döneminde, statü bilincine ilk kez sahip oldum. Annemin eski püskü bir arabayla gelip beni okuldan almaşım istemiyordum. Ama bu bir sapmaydı ve çok uzun sürmedi.

Hayvanlara karşı bazı duygularımız vardı. Bizi hippi olarak gören insanların da bize karşı bazı duyguları vardı, bizi küçümsüyorlardı, ama aslında biz yalnızca doğaseverlerdik ve doğal olarak topluma uymuyorduk. Bir zamanlar yumurtaları için tavuk, sütleri için de üç keçi beslemiştik. Sevgili köpeğimiz Poss, bir eşek, bir midilli, -annemin mum ışığıyla aydınlanmış “şovlarında yönettiği- bir batında doğmuş farelerin de dahil olduğu gerçek sirk hayvanlarıyla rekabet etmek zorundaydı ve bir zamanlar yaşadığımız bir ananas çiftliğindeki kulübemizde yaşamlarımız keseli sıçanlar tarafından ele geçirilmişti. Brolga denilen kocaman gri bir turna bile hayatımıza karışmıştı. Her zaman modern yaşamdan bir kaçış aradığımızı hissediyordum, insanlarla olaylar arasındaki ilişki hakkında düşüncelerimi bir sisteme dönüştürmeye çalışarak, bu anlayışa sımsıkı bağlanmıştım ben de, bunu şimdi çok açık görebiliyorum. Yıllar sonra, kuantum mekaniği okurken görmeye başlayacaktım, ama o zamanlar sadece bana sunulan dünya, yani annemle babamın dünyasıyla pençeleşiyor olsam da, bir kovanda kendi arılarımı yetiştirirken bir süreliğine oludulukla kendimi kaybettiğim de çokça oluyordu.

Annem ve üvey babam ben dokuz yaşımdayken ayrıldılar. O dönemde çok yıkıcı gibi gelmemişti, ama şimdi geçmişe bakmanın avantajından yararlanarak söylersem, yaşamımın görece cennet si döneminin sonunu temsil ediyor. Söylediğim gibi, çocukluk yıllarımın merkezinde bir Tom Sawyer ruhu, güzelim bir keşif dünyası hâkimdi ve yakın gelecek maceraları bütünüyle daha karanlık hale gelecekti. Birçoğumuz erken çocukluğun güvenli çevresini bir ışık halesi içinde görürüz; bana göre, hızlı gidiş gelişlerimiz, bir sürü evimiz ve okul nefretime karşın, o yıllarda bir doğal aydınlanma halinde yaşamıştık biz. Dünya taptaze, okyanus berrak, hava beyaz sakız ağacı kokusuyla doluydu. Ama insan doğası kuşkusuz doğal çevresinden daha karmaşıktır ve yaşam, karardık güçlüklere teslim olmasaydı, yaşam olmazdı. Brett’in kendi mücadeleleri vardı ve sonunda annem onunla daha fazla uğraşmaktan vazgeçti ve Lismore’da annemin Nomad Tiyatro Kumpanyasıyla paylaştığı dükkânın üstündeki bir daireye taşındık.

Annem genellikle pazarlarda yüz boyayarak para kazanıyordu ve daha sonra, pusetteki üvey kardeşimle ben de onunla dolaşmaya başladık. Bir süreliğine, edindiğim bir ağız armonikasıyla ergenlik çağı öncesi blues çaldım.

Annemle ben kasabada saygın bir hayat sürmeye çalışmıştık, ama bir kez daha Mississippi’den aşağı sürüklenerek, çoğunlukla kaygıdan beslenen gezginci bir hayata dönmek üzereydik. Bundan sonraki birkaç yıl boyunca Avustralya’nın çoğunu görecektik -o zamana kadar epey kısmım görmüştük zaten- ama, en azından beş yıl boyunca izlendiğimizi hissettik ve sanırım o yıllar, tıpkı önceki mutlu yıllar kadar, gelecekte olacağım kişiliği biçimlendirdi. Brett’le birlikteki yaşamımız, güneş ışığı ve sanat, müzik ve doğayı gündelik yaşantımıza dönüştürmüştü. Brett’in tiyatro prodüksiyonları, bunların anında açılıp saniyesinde toplamam paketlenmesi, WikiLeaks için güzel bir hazırlık oldu, ama bundan sonraki kısım, Leif Meynell adındaki adamla ilgili kısım, gölgemsi güçler tarafından izlenmenin nasıl bir şey olduğunu gösterecekti bize. O benim ilk kuyruğum, peşime ilk takılandı.

KAÇIŞ

Annemin ailesi Avustralya’ya 1856’da İskoçya’dan gelmiş. Klanının reisi, Dumfries’dan bir çiftçi olan, radikal İskoç şair ve kendisi de çiftçi olan Robert Burns’le aynı dönemde yaşamış James Mitchell idi. Burns ömrü boyunca adaletsizliğe ve zorbalığa karşı çıkarak, insanlık için “Marseilles” kadar evrensel “A Man’s a Man for a’ That” şiirini kaleme aldı. Şair Dumfries’de, tıpkı atam Mitchell’ın yetişmekte olduğu koşullarda, yoksulluk içinde öldü ve yaşasaydı Mitchell ailesinin göç etme arzusunu çok iyi anlardı. Onun gibi, atalarım da resmen tanımış olan İskoçya Kilisesi’nin yasalarına bağlı olan Protestanlardı ve çamurlu tarlalardaki yaşam onlar için çok zordu.

Hugh Mitchell, Anne Hamilton’dan doğma beş çocuğuyla birlikte, New South Wales’de, Tenterfıeld yakınlarındaki Bryans Gap’e yerleşerek mandıra kurdu. New England bölgesinde iyi tanınırdı ve seksen dört yaşında öldüğünde, ardında 121 poundluk bir miras ve tıpkı kendisi gibi zamanla Barney Downs’da arazi sahibi olan oğlu James’i bıraktı. Yetenekli bir binici olan James, Boer Savaşı’nda gönüllü olarak hizmet etti. 2 Haziran 1900’de, Rodezya’daki Bulawayo’dan oğlu Albert’a bir mektup yazarak, alayda yaşadığı zorlukları anlatıp, bir türlü cepheye gidip çarpışamamak yüzünden ne kadar bunaldığını söylemişti. Birçok geri hizmet askerinin paylaştığı bu yakınmasına kader yanıt verdi ve onu Transvaal’deki ağır bir Boer yaylımateşi altında kalan garnizona atadı; ve takım başçavuşu olan James Mitchell aldığı yaralar sonucu hayatını kaybetti. Onu gömen adam evine bir mektup gönderdi. “Bu bizim için çok zor bir görev oldu” diye yazdı, “Güney Afrika’da gördüğüm en zoru… Bu savaş hazin, zalim bir iş.” Babam tarafından öteki atalarım, yani Kellyler ve Greerlar, İrlanda’dan gelmişlerdi ve Nundle’da Imperial Hotel’in sahipleriydi. Babam tarafından büyük- büyükbabam James Greer Kelly’nin, hepsi parlak sporcular olan, kriket ve futboldaki yetenekleriyle tanınan dört oğlu vardı. Bir de kızı vardı; Sydney’e gelip Shipton adında bir adamla evlenerek, babamı dünyaya getirmiş olan büyükannem Miriam Kelly.

Ailemizin geçmiş kuşakları, bilimin bir konusu olduğu üzere bize hayat verirler, ama acaba genleriyle birlikte düşüncelerini de aktarırlar mı bize? Onları tanıdığımı iddia edemem, ama mal ve giyim-kuşam, arazi ve altın için yaptıkları bu Keltik yolculuğun, aynı zamanda yeni bir dünyaya özlemi de beraberinde getirdiğini görebiliyorum. Anne tarafından bazıları idealizmleri yüzünden Gelibolu’da ve başka yerlerde acılar çektiler. Büyük-büyükbabam Alfred Hawkins, 1942’de bir Amerikan denizaltısı tarafından batırıldığı esnada, Japon esir gemisi Montevideo Martıdaydı. İnanıyorum ki, ailemizin yaşadığı ilk dost kazığıydı bu. Ve yalnız bizim ailenin de değil: 1,051 Avustralyalı asker ve sivil Filipinlerde Luzon un 60 mil kadar açığında denizin dibini boyladı ve geminin enkazı asla çıkarılamadı. Birkaç yıl önce, sağ kurtulan bir tanık olan Japon denizcisi, gemi batarken Avustralyalıların korkunç çığlıklarım hâlâ hatırladığını anlattı. Diğerlerinin, “Auld Lang Syne” şarkısını söylüyormuş. Tarih, kandaşımın o gece o geminin neresinde olduğunu veya Alfred Hawkins’in feryad edenlerden mi yoksa türküyü söyleyenlerden mi olduğunu kaydetmiyor, ama “Auld Lang Syne” şarkısı, bizimkilerin ünlü İskoçyalı komşusu Robert Burns tarafından yazılmış olduğunu da unutmamak gerek.

Öz babam benim hayatımda hiç olmadı ve ancak büyüdüğüm zaman bir parçası oldu. Buna geleceğim. Böylece, akraba olduğum ergil figürün, iyi babanın Brett Assange olması oldu. Brett, gitarları ve müzikle ilgili her şeyiyle dolaşan, 1970’lerin şu müthiş insanlarından biriydi. Onun adım taşıyorum. Assange. Alışılmamış bir isim, Bay Sang’dan geliyor -yani Kantonca, ah-sang’d&n: Büyük-büyük-büyükbabası Tayvanlı bir korsanmış. Sonunda Hıursday Adasına yerleşip oralı bir kızla evlenmiş ve Queensland’e taşınmış. Bu isim, Çinlilere yönelen azgın ayrımcılıktan kurtulmak amacıyla sonradan Avrupalılaş- tırılmış. Şimdi dönüp bu insanlara baktığımda, krizden kurtulmak için Avustralya’nın dört bir köşesine giden bir grup aile görüyorum; annemin öyküsü ve benim öyküm de, onlarınkinden pek az farklıydı. Annem, ben dokuz yaşımdayken Brett Assange’dan boşandı. O bana daima iyi davrandı. Genelde iyi bir insandı, ama kendisine karşı öyle değildi. İlişkilerinin bitişi, benim hayatımda bir tür masumiyetin sonunu temsil eder.

Üvey babamın ailemizdeki yeri, Leif Meynell diye bir adam tarafından gasp edildi. Annem onunla Northern Rivers College of Education için bir çizgi film işi yaparken tanışmıştı. Onun omuzlarına inen sarı saçlarını ve oldukça yakışıklı olduğunu hatırlıyorum; geniş alnını ve o sıralarda 1960’ların başında Avustralya’da doğduğunun bir kanıtı olarak gördüğüm, kolundaki çiçek aşısının o kendine özgü gamzeli izini de -gerçi bu aşılar dünyanın her yerinde yaygındı. Köklerinin koyu olmasından, saçının rengini açtığı açıkça anlaşılıyordu. Ve bir keresinde cüzdanıma baktığımda, tüm kartlarının başka başka isimler taşıdığım görmüştüm. Bir çeşit müzisyendi ve gitar çalıyordu. Ama aslında o bir hayalet, bizim için tehditkâr bir gizemdi.

Daha en başından ona karşı çıktım. Belki de bu doğaldı; bir oğlun, babasının veya üvey babasının yerini gasp ediyorsa benzeyen onun gibi bir adama, hatta herhangi bir erkeğe böyle karşı koyması yani. Her ne kadar annem başta ona abayı yakmış olsa da, Leif bizimle birlikte oturmuyordu. Fakat o adama karşı hissettikleri her ne olursa olsun, çok sürmedi. Ondan ayrıldı, ama bu adam dönüp gelmek ve durumu tersiymiş gibi kabul etmek gibi bir yeteneğe sahipti. Sonunda, ondan kaçmak zorunda kaldık. Bölgeyi baştan başa geçiyorduk, ama gene bizi bulduğunu görüyorduk. Ansızın gene ortaya çıkıp yaşamımıza giriveriyordu ve bu durum git gide bunaltıcı hale gelmeye başladı. Kendisini zorla kabul ettirmek gibi parlak bir beceriye sahipti. Bir keresinde suratıma bir yumruk attı ve burnum kanadı. Bir başkasında, ben ona bıçak çekip benden uzak durmasını söyledim. Ama onunla ilişkimiz fiziksel istismarla ilgili değildi. Üzerimizde kurmaya çalıştığı bir tür psikolojik hakimiyete ilgiliydi.

1980 civarında tekrar taşınmış, New South Wales’in kuzey kıyısındaki o güzel bölgede, deniz kıyısından 23 kilometre kadar uzakta, iç kesimdeki o eve yerleşmiştik. Burası artık verimsizleşen bir avokado ve muz plantasyonuydu ve bu mülkü kiralamıştık. Uçurtmamı şu çit parmaklıklarından birine bağlayışımı ve muz yapraklarının arasından süzülen yeşil ışığı seyredişimi hatırlıyorum. Her şey sanki tropiklerde geçen gotik bir roman gibiydi ve Leif da, sanırım, bizim şortlu ve sandaletli, karardık bir kudret gibi dönüp duran Heathclif’imizdi. Annem ondan hamile kaldı ve benim karşı çıkışımın muhtemel etkisini düşünen Leif başlangıçta makul davranmaya çalışıp, artık kardeşimin babası olduğunu ve annemin onun yanında olmasını istediğini söyledi. “Fakat benim buralarda olmamı asla istemiyorsan” dedi, “o zaman derhal çekip giderim.” Bizimle kalmak istiyordu, ve bunu bir süre yaptı da, ama ben annemle bebeğin bakım istediğinin bilincindeydim. Göğüs iltihabı vardı ve ateşlendiği bir dönem ona baktım. Ona portakal suyu verdim. O gece evin etrafı çok karanlıktı, sadece ay ışığı vardı ve bir de şu durgunluk ve tecrit edilmişliğin o kocaman ağırlığı.

Annem Leif’a âşıktı. Bense, cinsel aşkın ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktüm. Tek bildiğim onun babam olmadığı ve varlığının kötücülüydü. Durumu onu reddetmeyeceğim bir hale getirmeyi denedi, tekrar tekrar denedi ve annemle olayını ve erkek kardeşimin babası olduğunu, her şeyi öne sürdü. Ama o plantasyon evinde, bir an geldi ki, artık ona bu anlaşmayı kabul etmediğimi söyledim. Yetişkinlerin söyleyebileceğini asla aklımdan geçirmediğim bir tarzda yalan söylemişti bize. Bir keresinde, çirkin insanların öldürülmesi gerektiğini söylediğini hatırlıyorum. Zaman zaman annemi dövüyordu ve bunu gördüğünüzde, başka her şeyi yapabileceğini düşünüyordunuz. Gitmesini istedim, bana daha sık söz verdiği gibi, ama o, konuşmayı yaptığımızı bile inkâr etti.

Göçebelik bazı insanlara yakışır; bazı insanların durumuna uygundur. Biz sürekli taşınıp dururduk, çünkü yaptığımız şey buydu. Annem yeni bir kentte iş bulurdu ve orada bir ev tutardık. O kadar basitti işte. Bu bir yana, o yıllarda Leif yüzünden taşınmalarımıza bir de isteri eşlik etmeye başlamıştı ve bir bakıma, bütün o yalınlığı alıp götürmüş, yerine korkuyu koymuştu. Durumun ne olduğunu anlamamız uzun sürdü. Leif Meynell “Aile” denilen bir Avustralya tarikatine üyeydi. Şimdi düşünüyorum da, o saplantılı mizacının, benmerkezciliği ve koyu kontrol anlayışının bu tarikat üyeliğinden ileri geldiğini anlıyorum.

Aile, 1960’ların ortasında Anne Hamilton-Byrne tarafından kuruldu. Başlangıçta Melbourne un kuzeyindeki dağlarda meditasyon yapıyorlar, toplantı ve oturumlarda LSD alıyorlardı. Temel düşünceleri, Annenin İsa Mesih’in bir reenkarnasyonu olduğuydu, ama bu inancın içine Doğu felsefesi öğelerini öyle bir katmışlardı ki takipçileri ruhlarını temizlemeye kafayı takmış karmik bir tanrısal varlık görüyorlardı karşılarında. Anne dünyanın sonuna kehanet etmişti; kendisine öyle görünmese de, çok gülünç bir şekilde sadece Melbourne’un doğusundaki Dandenong Sıradağlarındaki insanların hayatta kalacağını öne sürüyordu. Anne ve kocası, Perşembe toplantılarında gelen bağışları toplayarak zengin oldular. Tarikat hiçbir zaman çok büyümemiş olsa bile, onun mavi aurasının üstüne titriyorlardı (onu daima mavi gösteren bir ışık sistemi yerleştirilmişti) ve tarikat üyelerinin birçoğu ona git gide bağımlı hale gelen orta sınıf doktorlardı. Tarikatın başlıca gücü, üyelerinin arasındaki bir nüfuz ağına dayanıyordu. Bu bakımdan masonlar gibiydiler ve yüksek konumdaki kişilerden iyilikler isteyebiliyorlardı; bu da Leif’ın nasıl olup da her defasında izimizi bulduğunu açıklıyordu.

Leif’ın gerçek soyadı Hamiltondı. “Aile’nin’’ evlat edinmiş olduğu çocuklardan biriydi. Eninde sonunda, Anne Hamilton-Byrne ve kocası, evlat edinme belgelerinde sahtekârlık yüzünden mahkûm edileceklerdi, ama güçlerinin doruğundayken yetkililerin beynini yıkamayı başardılar. LSD kullanımı, tarikat üyelerinin çoğunun aldıkları ilhamdan memnun kaldığını gösteriyordu, böylece Hamilton-Byrne’ın çocuk edinme çılgınlığı söz konusu olduğunda “teyzelik” görevini de seve seve üstleniyorlardı. Bir dönem Aile yirmi sekiz çocuğu evlat edinmişti. Evin her yerinde Anne Hamilton-Byrne e adanmış küçük sunaklar vardı ve her bir çocuğa, sanki bir Mao’ymuş gibi, bu kadının bir fotoğrafı veriliyordu. Tarikat cinsellik ve temizliğe saplantılıydı. Öyle görünüyor ki, Annenin kendisinde de, çılgın denebilecek türden bir kendini beğenmişlik vardı. Çirkin veya şişman insanlardan nefret ediyordu ve estetik ameliyat yaptırıyordu.

Leif Meynell de işte bu tarikatın bir parçasıydı. Ve onun bizimle kurduğu ilişkinin her boyutunu Aile’yle ilişkisi belirliyordu. Ondan kaçtığımız bir dönem, Adelaide Hills’de yaşadık ve sonra tekrar taşınmak zorunda kaldık. Bu kez Batı Avustralya’daki Perth’e yerleştik. Şimdi çok havalı bir banliyö olsa da, o sıralar bir sanayi tersane bölgesi olan Freemantle’a gittik. Durumumuzu bilen bir komşumuz vardı ve bir gün, yerel süt ürünleri dükkânından döndüğünde, Leif Meynell’in o sokakta olduğunu haber verdi bize. Kaçmak zorunda kaldık. Melbourne’un dışında, bir tepenin altındaki koya yaslanmış dar bir bölgede kurulmuş olan Patch’de bir eve sığındık. Bir keresinde, bu derede kokuşmuş ve şişmiş bir koyun buldum. Sırtını bir çeşit köprü gibi kullanarak dere boyunca ileri geri yürüdüm. Belki de bu, her türden olağanüstü şeyin bayağı olağan göründüğü bir dönemdi. Soğuk bir kıştı, su birikintileri bile donuyordu ve çamurdaki ayak izlerimi buz tabakası örtüyordu. Bunlar sanki, ayda yürüyen bir adamın camın altında korunmuş ayak izleri gibiydi. Şöminenin borularından geçen suyu ısıtmak için her sabah odun kesip, ateş yakmam gerekiyordu. O dönemde başlıca eğlencem, evin dışında baktığım arılardı. Her sabah onlara bir göz atar, sessizce işlerini görmelerini seyrederdim.

Arıların yırtıcılarla başa çıkmak için bir yöntemi vardır. Sürekli hareket ederler ve daima kovanın dışında ölürler. Daha önce sözünü ettiğim tecrit, yani Avustralya’nın bazı kesimlerinde, uygarlığın başka bir yerde olduğu duygusu, bu tür inançların yeşermesine neden oluyor. O çiftçi topluluğunda, insanların hayvanlara karşı tuhaf bir tutumları vardı ve şeytani bir heyecan hissediliyordu. Kerry Calkin diye birinin bir setanik ayin dükkânı işlettiğini bile hatırlıyorum. Oralarda, her şey çok monotondu, ama gene de korkutucuydu. Atmosfer Sineklerin Tanrısın’daki gibiydi ve o dönemde yaşantımız paranoya ve suçluluk karışımıyla dopdoluydu.

Git gide yorucu bir hale geliyordu. Sürekli oradan oraya taşınmak. Kaçak olmak. Leif’ın yaklaştığına dair bilgi aldık, Melbourne’un dışındaki tepelerde olduğunu söylediler. Kardeşimle ben, o son sefer bayağı ciddi direndik; yeniden eşyalarımızı kapıp kapıdan fırlama düşüncesine artık tahammül edemez olmuştuk. Rüşvet olarak, annem ve ben küçük kardeşime çok sevgili horozu Rhode Island Red’i yanına alabileceğini söyledik. Çok uzun, mağrur, güçlü bir horozdu, üstelik sesini duymayan yoktu, öylesine güçlüydü. Buna karşılık, ben de iki katlı kovanımı almakta ısrar ettim. Sahneyi bir canlandırın gözünüzde: iyiden iyiye isterik hale gelmiş bir anne ve iki çocuğu, bildiğiniz steyşın vagona tıkıştırılmış hayvanat bahçelerinin ihtişamıyla toprak yolda ilerliyorlar!

Arıcılıkta uzman gibi bir şey olmuştum. Onları bir yerden diğerine nasıl nakletmek gerektiğini iyi biliyordum. Kovanın girişini gazete kâğıtlarıyla kaplamanız gerekir. Arılar eninde sonunda kâğıdı yiyerek çıkmanın yolunu bulacaklardır, ama doğru yaparsanız, gideceğiniz yere varmadan önce dışarıya çıkamazlar. Melbourne’dan Brisbanee gidiyoruz ve çocuklar arabada uyuyor, arılarsa kovanlarında sakince vızlıyorlar. Güneş doğmaya başlıyor ve horoz dünyaya bunu haber vermek istiyor, ama onu derhal boğazından yakalıyorum, o titremeyi, o “Günaydın” ruhunu elimde hissediyorum ve bütün bu süre boyunca, arıların kâğıdı yedikçe git gide kızgınlaşmaya başladığını işitebiliyorum. “Haydi ama!” diyorum anneme ve bütün sahne bir kâbus oluyor. “Bu arılar kâğıdı yiyip bitirecekler, üstelik çok kindardırlar!”

“Sonunda, arıların nefes alması ve horozun kaka yapması için çaresiz bir şekilde bir çayır bulmaya çalışıyoruz. Arılar git gide daha çok vızlıyorlar ve balın ve balmumunun kokusu arabayı dolduruyor, horoz ötmeye başlıyor ve arabayı devasa bir kilisenin önünde durduruyoruz. Horoz deli gibi dışarı sıçrayıp ok gibi fırlıyor, ben steyşın vagonun arkasını açıyorum ve ben kovanın önündeki kâğıdı yırtıp arıları dışarı salarken herkese uzak durmamım söylüyorum. Arılar öfkeden deliye dönmüş haldeler. Bir şeyleri suçlamaları gerekiyor, en çok pofunduk ve kahverengi bir şey arıyorlar. Gün gibi açık olduğu üzere, horoza saldırıyorlar; bense gizlice seviniyorum buna. Zavallıcık, alt bölgelerine saldıran bir arı bulutuyla tarlada koşuşturuyor. Ve bu Brisbanee varmamıza değin her gün ve her gece devam ediyor. Tanrı filan yok, evrensel adalet diye bir şey de yok; var olan tek şey, kendi tatlı ironisiyle doğa.

Brisbane’e yerleşmemizin üzerinden çok geçmeden, bir gün şekerkamışı kurbağalarından, sutlarında kabarık zehir torbalarıyla şişko, zehirli, iğrenç altı-yedi tanesinin dizilmiş, kovandan çıktıkça arılarımı yediklerini gördüm. Aborijinlerin bu zehir torbalarını kurutarak, kafa bulmak için tüttürdükleri bilinir. Fakat bunlardan benim alabileceğim hiçbir zevk yoktu. Avustralya’da hayatta kalmak için son dersimi almıştım: Kuzeye doğru yolculuk ettikçe, kovanlarım yerden bir-iki metre yükseğe kurman gerekir.

Kaçtığımız sırada, doğada hayatta kalma becerisi konusunda bayağı çok şey öğrendik. Çok az bir parayla ve yeterince normal olmadan yaşamayı öğrendik. Yerleşik olmamak, bizim normal halimizdi ve bu konuda çok iyiydik. Nat Buchanan (“Old Bluey”) adında bir Avustralyalı gezgin vardır; azıcık eşyayla yollara düşmüş ve Avustralya’yı keşfetme yeteneğine sahip ve bunu başına buyrukluğa dönüştürmüş biriydi. Torununun kızı olan Bobbie Buchanan’ın yazdığı In the Tracks of Old Bluey (Old Bluey’in izinde) adlı kitap, Queensland’i tanıyan, hayvanlar ve insanlarla bir arada yaşamayı bilen, hayatın zorluklarıyla karşılaştığında cesaret göstermeyi bilen bir adamı anlatır. Buchanan, İrlandalı soyundan bir göçebeydi, tıpkı bizim gibi. Ve yine bizim gibi, o da huylarını çocuklarına aktarmıştı. Sanırım tek fark, Old Bluey doğayı ve kendini bulmanın peşindeyken, biz doğanın mücadele etmeyi zar zor başarabildiğimiz bir gücü tarafından kovalanıyorduk ve yolumuzu kaybetmiştik. Nat, bir öncüydü; Bobbie’nin yazdığı gibi, “Barkly Platosu’nu doğudan batıya geçen ve Queensland’den Kuzey Topraklarının en ucuna damızlık sığır götüren ilk kişiydi.” Nat 1901’de öldü; firari olarak annem, kardeşim ve benim Tanami Çölü nü geçmemizden seksen yıl önce. Torununun kitabında, “Nat biraz esrarengiz olsa bile, renkli bir kişilikti” deniyor, “onunki, gerçekten dikkate değer ve abartılmaya ihtiyacı olmayan bir öyküdür.”

Annem ismini değiştirdi. Leif’ın sosyal güvenlik idaresinde bazı tanıdıkları olabileceğini çözmüştük, (aile böyle çalışıyor olmalıydı); bu yüzden devletin bilgisayar sisteminde kayıtlı olan isimleri değiştirmek en iyi çözüm olacaktı. Fakat bu adam yetenekli bir konuşmacıydı ve nerede olduğumuza dair bilgi verebilecek arkadaşlar edinmeyi ve bizi daima ele geçirmeyi başarıyordu. Sonunda bir özel dedektif gelip bize onun Anne Hamilton-Byrne tarikatıyla yakın ilişkisini anlattı. Fern Tree Gully’de yaşıyorduk ve ben artık on altı yaşıma basmıştım. Yolun sonuna gelmiştik. Aynı zamanda kendimi artık bir erkek gibi hissediyordum ve onunla yüzleşmeye hazırdım. Burada erkeklik ve onun yarattığı huzursuzluk üzerine bir söylev verilebilir ama yalnızca şunu söyleyeyim: Onu öldürebilirdim ve bunu o da biliyormuş gibi görünüyordu. Evin etrafında sinsice dolaşıyordu ve ben üzerine yürüyüp defolup gitmesini söyledim. Bu, ilk ve son oldu ve söyleyiş tarzım, onu bir daha asla görmememizi sağladı. Bir süre erkek kardeşime ulaşmaya çalıştı ancak geçmişi onun aleyhine işleyince sonunda ortadan kaybolup gitti.

Gerçeği söylemek gerekirse, Leif’ın Avustralya’nın dört bir köşesinde bizi kovaladığı süre boyunca, aklım başka yerlerdeydi. Oldum olası makineleri alıp bunları parçalarına ayırmayı ve tekrar birleştirmeyi çok sevmiştim. Sanırım, bu teknik bir yetiydi ve etraftaki ufak tefek aletlerin düğmesine basmakla kalmayıp, onları anlamaya da hevesliydim. Brett gittikten sonra yaşamımın ilk dönemi sona ermişti ve ben artık güçlü bir atılıma hazırdım. Lismore’daki bir dükkânda, bana yepyeni bir şey olduğunu anında söyleyen, büyüleyici bir makineyi fark ettim. Vitrinde duruyordu: Commodore 64 bilgisayar.

Bugünkü gözlere o bilgisayar gülünç derecede ilkel görünür -cebimdeki telefonun yüz binde birinden az kapasitesiyle, onun iki katı büyüklüğünde gebeş, küçük bir gri plastik kutu. Bugün ona bakıp, Uzay Yolu setinden kalma bir şeyi andırdığını söyleyebilirsiniz; geleceğin neye benzeyebileceğinin çocuksu bir izlenimi gibi görebilirsiniz. Fakat bu şey, Avustralya’nın küçük bir kentindeki benim gibi biri için, geleceğin ta kendisiydi ve onu anlamayı istiyordum deli gibi.

On altı yaşıma geldiğimde, bilgisayar bilincim haline gelmişti. Yeni bir yaşamın başlangıcıydı. Eski yaşam hiç aklımı çelmediğinden değil -çeliyordu, hâlâ da öyle- ama bir bakıma ben bu bilgisayarla konuşuyordum, ya da onun aracılığıyla konuşarak, bütün yerel kaygıları geride bırakıp benliğin tarihe karıştığı bir sonsuzluk noktasına ulaşıyordum. Daha sonraları, benlik ya da benim benliğim sorunu, basının birçok kesiminin saplantısı haline gelecekti. Burnu büyük veya çılgın mıydım; ya da pervasız ve manipülatif? Yoksa alıngan veya fazla hassas yahut zorba mıydım? Fakat onlar sadece kendi kafalarındaki benlik hakkında konuşuyorlardı. Bu onların hayal ürünlerinin bir parçasıydı. Ben, baskı altında işimi yapmaya çalışıyordum ve kendimin pek farkında değildim bile, onların anladığı anlamda kendimin. Bugünlerde insanlar benlik oyununa bayılıyorlar. Her şeyi bir pembe dizideki gibi görüyorlar. Ama ben “benliğim” dediğim zaman, benim ardımda bir yerlerde olan bir şeyden söz ediyorum. Bir bilgisayarla ve ömür boyu sürecek bir projeyle, artık kendinizle, o küçük benliğiniz arasında mekik dokumaktan kurtuluyorsunuz. Daha büyük bir şeyin içinde kayboluyor ve elinizden gelenin en iyisini yapmak için hizmet ediyorsunuz.

Belki de bu, kuşakla ilgili bir şeydi. Nedense bazıları bunu anlamıyor. Sizi eski kurgusal kategorilere tıkıştırmak istiyorlar: Billy the Kid veya Dr. No olmak, Robin Hood veya Dr. Strangelove olmak gibi. Fakat 1980’lerin sonunda ergenliğe ulaşan bir kuşak var ki, onların böyle düşündüğünü hiç sanmıyorum. Bizler bilgisayardan beslendik ve “benlik” diye bir şeyi bilemedik. Biz sadece “bizi” ve herhangi bir şekilde mümkünse “biz ve onlar” diye düşündük. Bilgisayarlara gelince, hep kullanılan klişe, kimseyle bağlantısı olmayan, odasındaki bir anti sosyal inekti. Doğrusu aranırsa, bağlantısız, edilgin, tek başına olanlar televizyon seyreden çocuklardı. Bütün gece uyumuyor olabilirdik, ama içimizde en iyi olanlar, bizim izlediklerimizi yapmakla uğraşıyordu.

Düşüncelerinizin gerçekten ne olduğunu bilmek -onların ötesine geçmek, başkalarının düşüncelerine erişebilmek, çok tatlı bir unutulma hali- zihninizin büyük bir kısmını bilgisayarınızın uzamına yerleştirmekle ilgilidir. Olayı fazla abartmaksızın, bunun dünyada yeni bir varoluş biçimi oluşturmakla kalmayıp, kendi bedeninizde de yeni bir varoluş biçimi olduğunu söylemek istiyorum. İnsanlar bundan hep rahatsız oldu, egonun eski ihtiyaçlarını yerine getirmemizi arzu ettiler, şimdi bile bunu istiyorlar. Fakat bizler bilgisayar çağında teslimiyetin nasıl işlediğini genç yaşımızda öğrendik. Damarlarınızda dolaşan kanı size bağımlı olan ve sizin de bağımlı olduğunuz bir zekâ sistemine nakledersiniz. Eskiden bu bilimkurguydu, bugünse gündelik gerçeklik haline geldi. Ve sanırım pek çok insana uzaylı gibi görüneceğim hep, çünkü ben bilgisayarlara gömülmüş bir neslin parçasıydım. Adalet için savaşırken o bilgisayarların bize yardım etmelerini istiyorduk. Örümcek kafalıları kandıracak, hatta dünyanın adaletten yoksun kalmasına neden olan iktidar ve yozlaşma kalıplarını nasıl kuracaklarım bilmeyen annem ve babam gibilerin onlara karşı kullandıkları protesto anlayışını bile alt edecek yöntemler bulmalarını istiyorduk.

Bilgisayarlar olumsuz bir alanda olumlu bir uzam sağladı. Kodlardan meydana gelen bu el değmemiş topraklarda “benlike” karşı, “topluma” karşı daha az kusurlu ve daha az yoz bir şey inşa ederek yeniden başlayabileceğimizi gösterdi. Günün birinde bilgisayarların dünyayı değiştireceğini biliyorduk, değiştirdiler de. Eski kafalılar alay etmek için taktıkları isimlerle ve medyalarıyla, gizli “ulusal çıkar” ve vatanseverlik anlayışlarıyla, ihanet suçlamalarıyla üzerimize geleceklerdi ama biz, dünyanın onların bildiklerinden çok daha modern olduğunun hep farkındaydık. Kahire bekliyordu. Tunus bekliyordu. Hepimiz teknolojimizin, özgürlüğün git gide artan bir evrenselliğe olanak vereceği günün gelmesini bekliyorduk. Gelecekte, iktidar bir tüfeğin namlusundan değil, iletişimden doğacaktı ve insanlar küçük ve güçlü bir zümrenin onayıyla değil, büyük bir siyasal potansiyele sahip olan bir sosyal ağın içinde kaybolup gidebilmeleriyle kendilerini tanımlayacaklardı.

On altı yaşındaki ben buydum işte. Kendimi bilgisayarıma teslim ediyordum, içinde büyüdüğüm doğal dünyaya, o parlak güneşe ve yapraklı gölgelere, bütün o yıldızlara ve arılara dair anlayışımı sınıyordum. Anlaşılmazlık ve insanlara dair kafa karışıklığıyla geçen yıllar da bilgisayara yüklendi. Vietnam protestolarından tarikatlar tarafından takip edilmeme kadar çocukluğuma ait ibretlik öykülerin hepsine yanıt arıyordum bir şekilde ve bu, benim gerçeğe en çok yaklaştığım yerdi. Onu kaybedebilmeniz -ya da kullanabilmeniz- için bir benliğinizin olması gerekir ve WikiLeaks’de yaptığım işlerin, çocukluk yıllarımın hayaletimsi damgasını taşıdığından eminim. Hayaletimsi diyorum, çünkü artık öyle görünüyor. Temel ilkeler ve ilk deneyimler yapılanların peşini hiç bırakmaz ve bu böyle sürüp gider.

Uygun zamanda işin bir bölümünü yapmak için gelen bir insanın öyküsüdür bu. O iş, dünyada bir fark yarattı. Ama öykü bu işle başlamadı. İş, öyküyle birlikte başladı. Sizi erken çocukluğun el değmemiş yabanıllığına geri götürmemin nedeni de bu, çünkü her ikimiz de -iş ve ben- bir ormanın içindeki açık alanlar gibi duran o mükemmel bilmeme halinden yola çıktık. On altı yaşımda, bilgisayarımın başına oturdum ve her şeyi ardımda bırakmaya koyuldum. Masalar, eski çoraplar, bilgisayar disklerinden oluşan yığınlar ve yarısı yenmiş sandviçler vardı. Bilgisayar ve ben bir olmuştuk; yeni olanın peşine düşerek gecenin içine dalıyorduk birlikte. Yaşamın bir sonraki evresi, şifre kırma ve hacklemeyi içeren evre, umut etmiş olduğumuz geleceği mümkün kılan bağlantı olarak çıktı ortaya. Çok geçmeden bilgisayarın içinde, yüz binlerce bilgisayarın birbiriyle senkronize yaşadığı bir ağın ayrıcalıklı mahremiyetinde dolaşıyor, kendimi bilgisayarların özgün dilinde düşünmek için eğitmeye çalışıyordum. Yeni yaşam benim içimde de, yürüdükçe karşılaştığım diğerlerinin içinde de alev alev yanıyordu. Ağaçların ortasındaki o son evimizdeki odamda, gecenin iyiden iyiye ilerlemiş saatinde yepyeni bir keşif kendini gösterdikçe, yüzüm masmavi ışıldıyordu, eminim. Adaletin ta kendisi, yanıp sönen bir imlecin ötesinde yaşıyor gibi görünüyordu sanki.

İLK BİLGİSAYARIM

O zamanlar bilgisayarlar hiçbir şeysiz gelirdi; kendilerine ait bir programları olmazdı. İlk bilgisayarlarıyla karşılaşan yeni kuşaktan çocukların yitirdiği şeylerden biri de budur. Her türden yazdım ve süslü püslü grafikler vesaireyle önceden tıklım tıkış dolduruluyorlar, ama ben başladığımda, çıplak metalin üstünde sadece tek bir katmandan başka bir şey yoktu. Bu muhteşem boşluğa, harfleri ve sayıları tuşlar, akıllarla doldurulmasını beklerdiniz. Alet, tuşlamanızı kabul etmeye programlanmıştı, hepsi o. Yeniyetmeler olarak, yeni toprakları keşfetmeye çalışan kâşifler gibi girdik o uzama. Nasıl matematiğin kendine ait küçük bir krallığı varsa bilgisayarın da bir uzamı ve yavaş yavaş keşfedilebilen bir takım olası yasaları vardı. Tüm yasalar, bunların işleyiş biçimleri ve yan etkileri, baştan keşfedilmek zorundaydı. Ve işte biz de bunu yaptık. Heyecanı dizginlemek çok güçtü, dakikalar içinde bilgisayarınızda bir şey yapmayı öğreniyordunuz ve bunun sonu yoktu. Bilgisayarınızı “selam” sözcüğünü sonsuz boyutta, hiç sona ermeyecek bir komut olarak yazma konusunda eğitiyordunuz. Genç bir insan için böylesine derin bir gücü keşfetmek, en hafif ifadeyle nefes kesici, en güçlü ifadeyle devrim niteliğindeydi.

Ne var ki, düşüncelerinizin berrak olması gerekiyordu. Bilgisayar, sizin yerinize düşünmüyordu: “Bilgisayarın saymasını istiyorum” demekle “İşte böyle sayacaksın” demek arasındaki farktı bu. Yeniyetme bilgisayar delileri olarak, bizler kesin talimat verme işine daldık. Okul bize bunu öğretmiyordu. Anne babalarımız öğretmiyordu. Bilgisayara nasıl hayat verileceğini öğrenmeye başladıkça, bunu kendi başımıza keşfettik. Kuşkusuz sadece oyun oynamak isteyen tipler de vardı, bunda da sorun yoktu. Fakat birkaçımız, bilgisayara yeni bir şey yaptırmak için düşüncelerimizi ona yansıtmakla ilgileniyorduk. Kodlar yazmaya başladık ve hemen ardından onları kırmaya da başladık.

Nereye gitsem, bilgisayarım için bir masam ve disketlerim için kutum da yanı başımdaydı. Cennetteydim sanki. Yıldızlara bakarsınız ve sonsuzluğa dair bir fikir edinirsiniz, sonra bilgisayarınıza bakar ve düşünürsünüz: Orada da sonsuzluk hüküm sürüyor, hem de çok daha az uzak. İlk bilgilerimizin birçoğu bilgisayar elkitapları yazan kişilerden geliyordu. İyi elkitaplarını ele geçirmek her zaman kolay olmuyordu, ama biz bilgiyi etrafa dağıtıyorduk ve bir gençlik yeraltı dünyası oluşmaya başlamıştı; belirli bir bilgiye erişim sağlamış gevşek gruplaşmalarımız onu başkalarıyla değiş tokuş ediyordu. İçine girdiğimiz alt kültürün yalnızca yerel olmadığının, yalnızca Avustralyalı olmadığının açıklığa kavuşması çok sürmedi. Yazılım şirketlerince üretilen bilgisayar programlarım alıp motifiye eden, kopyalamanızı ve arkadaşlarınıza dağıtabilmenizi sağlayacak şekilde şifreleme kodlarını kıran dünya çapında bir altkültür oluşmuştu. Temel dürtü meydan okumaydı. Kodlan yazan adamlarla onları kıranlar bir tür rekabet içindeydi, ancak bunları yazan adamlar yirmili yaşlarındaydılar ve şirketler için çalışıyorlardı. Bizlerse yatak odalarımızda ekrana bakarak gülüyorduk.

O adamlar yetkililerdi. Ve biz asla onlarla tanışmadık. Kimi zaman yazılımın içine, şifreleme katmanlarının altına sakladıkları, gizli mesajlar bırakırlardı ve biz bunların etrafından dolanmak zorunda kalırdık; kimi zamanlar da program, biz yazılımın şifresini çözmeye çalıştığımızda, bilgisayarın o parçalarına saldıracak şekilde yapılırdı. Bilgisayarlarımızla İlişkimiz, genişlemekte olan kendi zihinlerimizde önemli bir unsurdu. O kadar çok şeyi, o kadar hızlı öğrenmiştik ki, bizim talimatlarımıza dayanarak bilgisayara kendi karmaşıklığını genişletmeyi öğretebileceğimizi biliyorduk. Bizlerle ilk yazılım üreticileri arasındaki rekabet, aslında bu süreci hızlandırdı. Bizler düşman olabilirdik, ama birlikte, bu sanatı ilerlemeye zorladık, çok iyi bir satranç oyununda olan da budur diye düşünüyorum.

Ben de program yazmaya başladım. Çok sonraları, WikiLeaks’ten dolayı, bazı insanlar tüm bunların siyasetle ilgili olduğunu düşüneceklerdi. Oysa yaptığımız şeyin büyük bir bölümü bilgisayar zekâsı mantığının ve bilgisayar zekâsıyla kurulacak tam bir etkileşimin kaçınılmaz kıldığı sınırları içine hapsolmuştur. Pek çok yönden o küçücük yatak odasından beri değişen bir şey yok. Bilgisayar gücünün nihai sınırları, sadece Çin fabrikasında parçaları lehimleyen o adam tarafından belirlenmez, bunlar bir bilgisayarın ne olduğuyla ilgili yapılan tanıma yazılmıştır. Bir kişinin kâğıt üzerine yazabileceği ve bir başka insanoğluna verebileceği herhangi bir kesin talimatın, potansiyel olarak bir bilgisayar tarafından izlenebileceğini gözlemleyen Alan Turing’di. Ve biz de bu fikrin bayraktarlarıydık, insanlar bu konuda duygusallaşabilir, ama icatların, insanların sürekli çalışan hayal güçleriyle birleşerek sahip oldukları gücü ortaya çıkarmalarına izin verildiğinde olacak olan budur zaten. Şifreleri kırarak, şifreyi daha iyi hale getiriyorduk ve şifre yazarak, şifrelerin kırılmasını güçleştiriyorduk. Döngüsel olduğu kadar, bu yöne eğilimli yeniyetmeler açısından eğlenceli bir ironiydi bu. Her gece yeni bir serüvene çıkmaktı.

Yurtdışından postayla diskler gelmeye başladı. Amerika, İsveç ve Fransa’daki yeni arkadaşlar şifreleri kırıp malzemeyi bana gönderiyor, ben de aynını yapıyordum; pulları yeniden kullanan bir sistem yarattığımızdan, bütün bu postalar bedavaya geliyordu. Bunca değişimin yaşandığı -bunca yeninin olduğu- bir noktada canlı olmak ve parmaklarınızın ucunda ve klavyede uçuşan ilerlemenin koşturmacasına hissetmek muhteşemdi. On altı yaşındaydım ve işte benim zamanım gelmişti. Kendi alanımı, hünerimi, kafadar grubumu ve tutkumu buluyordum, hem de hepsini aynı anda. Eminim ki, bizler asi olduğumuz kadar, bir düzeyde kibirliydik de, ama delikanlıların o yaşta kendi güçlerini hissetmeye ihtiyacı vardır ve bizim de ayaklarımız yerden kesilmişti.

Sanırım, Avustralya’nın o dönemde kendi halinde bir taşra olarak görüldüğünü söylemek haksızlık sayılmaz. Ülke, bir kültürel büzüşme içindeydi ve Avrupa kültürüyle Amerikan yaşamının ana akımları karşısında daimi bir taşra olarak var olduğuna ilişkin kesin bir düşünce hâkimdi. Küçücük bir yerden başlayarak -bu kocaman hale gelecekti- biz buna karşı çıktık. Bu dönemde ailemle Melbourne’un hemen dışındaki banliyölerde yaşıyordum, ama seçkin bir bilgisayar hackerları grubu içinde yerimi almaya başlıyordum. Dönüşen dünyanın tam göbeğinde olduğumuzu hissediyorduk, Berlin veya San Francisco’daki o müthiş bilgisayarcı adamlardan geri kalmıyorduk. Melbourne daha en başından beri, dünya bilgisayar haritasında önemli bir yere sahipti ve bunun sorumlusu da kısmen bizlerdik. Teknolojinin nasıl işleyebileceği ile ilgili küresel bir anlayış üzerine kafa yoruyorduk, üstelik bir an bile kendimizi uzak ya da taşralı hissetmedik. Dünyaya öncülük edebileceğimizi hissediyorduk; gezegenin en altında hissedilebilecek gerçekten güzel bir şey bu. Genelde, Avustralya İngilizlik denizinin bir lagünüdür; Britanya’nın kültürü, ulusal değerlere ilişkin o kocaman sömürgeci bakışıyla dalgalar halinde vuruyordu üzerimize. Bu bizim gerçekliğimiz olmuştu hep, bu yüzden savaştığımız zaman, krallar gibi savaşmak zorundaydık. Melbourne’daki hackerların zihniyeti tümüyle mahcubiyetten uzaktı o bakımdan. Ana akımlardan uzakta olmak gibi bir hissimiz yoktu: Ana akımın ta kendisiydik. Ve yenilikçiliğin çoğu zaman -geçici de olsa, yersiz de olsa- kendinden emin olmaya bağlı olduğu düşünülürse, kendimizi dünyanın tepesinde buluverdik. 17. yüzyılın Eşitlikçileri bir durgun suyu siyasal bir cepheye dönüştürmeyi amaçlamışlardı. Daha sonraları, tarihçiler bir A World Turned Upside Dowriàaxi söz edeceklerdi. Efendilerinden kaçan, gerektiğinde hain ve kanunsuz olabilecek “sahipsiz adamlar ” dan oluşan bir halkın var olma olasılığını Christopher Hill yazdı. Yeraltı bilgisayar dünyasındaki eski arkadaşlarım, William Erbery adlı Eşitlikçinin şu sözlerine bayılırlardı: “Aptallar insanların en bilgeleridir ve deliler en aklı başında olanlar… Eğer delilik her insanın yüreğindeyse… o zaman burası da Büyük Delilik adaşıdır… Gelin, hep birlikte delirelim.”

Yeni fikirler, enerji ve yükümlülükler dönemiydi. İnternet üzerinde bir halk egemenliği fikri, “kaynaşan özgürlük” fikri o alana yeni geliyordu, henüz çok uzaklardaydı ve hâlâ mücadeleyi, hem de çok sıkı mücadeleyi gerektiriyordu. Sonradan fark ettim, ama biz sivil itaatsizliğin azizlere yaraşır türden bir savunmasını yazan ve “yavaş ve donuk olmayan, hızlı bir ustalığa ve keskin ruha sahip, hızlı bir yaratıcılıkta, söyleminde incelikli ve güçlü, en yüce insani kapasitenin yükselebileceği her noktaya ulaşmaktan aciz olmayan bir milletten”  söz eden  Milton a çağrı yapmış olabiliriz.

Ne o kadar ihtiraslı ne de becerikliydik, ama dünyanın daha önce hiç bilmediği bir şey üzerinde çalıştığımızın bilincindeydik. Banliyölerdeki odalarımızdan, küresel bir bilgisayar ağının arayışındaydık ve bulmak üzereydik. Eşitlikçi akımın kahramanlarından biri, “Kasırga Kuzey’den geliyor” diye yazmıştı. Evet, olabilir. Ama tepetaklak olmuş modern bir dünyada, bunun güney olduğunu söyleyebilir ve Avustralya’ya hakkım teslim edebiliriz. Her durumda sahip olduğumuz enerji, bilinçsiz şekilde de olsa, görünmez gücün kollarından özgürlüğü söküp almak için yapılan bir dolu, sayısız çabayla bağlantılanıyordu. Bazılarımız, geleceğin bize şükran duyacağını düşünecek kadar kendini kaptırmış olabilir -duymayacaktı. Sanrılarının kurbanı olanları bekleyen hapishaneler vardı.

Aydınlanma, bilgisayarla değil, modemle geldi. O zaman, her şeyin bittiğini biliyordum. Geçmiş. Eski zamanlar. Avustralya, eskiden olduğu haliyle ve dünya, bir zamanlar olduğu gibi. Bitmişti. Bu yeni şafak, gerçekten çok ağır çalışan küçük bir kutuda geldiği zaman, yaklaşık on altı yaşındaydım. İnternetten önce, bilgisayarda küresel bir alt kültür ilan tahtalarıyla işliyordu. Bu izole bilgisayar sistemleri, diyelim Almanya’da kuruluyordu ve siz telefonu çeviriyor ve mesaj’ ve yazılım değiş tokuş ediyordunuz. Ansızın, hepimiz bağlantılı hale geliverdik. Kuşkusuz, bu uluslararası aramaların maliyeti sorunu hep vardı, ama arkadaşlarımızdan bazıları telefon hatlarını manipüle etme uzmanlarına dönüştüler. Bunlara phreaker deniyordu. İlk bilgisayar hackerları hakkında bankalardan para çaldıkları ve bunun gibi saçmalıklar vardır. Tanıdığım hackerların çoğu bedava telefon etmenin peşindeydi sadece. Elde ettikleri tek zenginlikti bu; geceyi bütün o denizaşırı uzmanlıkla bağlantılı olarak geçirmek, işte o paha biçilmezdi. Ve keşif hissi işte o göklere sığmayacak kadar büyüktü.

Modemi aldıktan sonra birkaç gün içinde, modeme diğer modemleri nasıl arayacağını söyleyecek bir program yazdım. Önce Avustralya’nın merkezi iş bölgelerinde, daha sonra dünyanın diğer kesimlerinde hangi bilgisayarların modemleri olduğunu taradı. Bu telefon hatlarının ucunda ilginç şeyler olabileceğini biliyordum. Tek istediğim, sayıların sizi nereye götürebileceğini bulmaktı; sayılarla nasıl oynanabileceğini görmek matematiksel bir şeydi. O aşamada yıkıcı bir şey değildi bu; sadece büyük bir arayış, dünyanın büyük bir keşfiydi ve yepyeni bir dalgayla, sanayi uygarlığının teknolojik olarak en gelişmiş kısmında ilerlediğinizi hissediyordunuz. Bu muhteşem bir düşünceydi, ama asıl yarattığı duygu muhteşemdi ve bunu bugün bile küçümseyemem. Olay çok sofistikeydi, ama biz değildik ve birçoğumuza göre bu, gizlice taşocaklarına veya terk edilmiş binalara giren çocukların yaptığı gibi bir şeydi. Orada ne olduğunu görmek zorundaydık. Çitin üzerinden atlayıp, içeriye girmek için koşuşturma duygusunu yaşamak zorundaydık. Yetişkin dünyasına girmenin ve ona meydan okumaya hazır olmanın hazzıydı bu.

Hackleme işte böyle başlar. Sizi dışarıda tutmak için konmuş bir bariyeri aşmak istersiniz. Bu bariyerlerin birçoğu ticari nedenlerle, kârlılığın korunması için konmuştu, ama bize göre bu, aynı zamanda zekâların çarpışmasıydı ve zamanla bu bariyerlerin birçoğunun kötücül olduğunu gördük, insanların özgürlüğünü sınırlamak veya gerçeği denetim altına almak üzere konmuştu bu bariyerler ki bence bu, başka türlü bir kârlılığı getirir. Bazı şirketlerin ticari emellerini yıkmakla işe başladık ve bundan büyük heyecan duyduk. Sanki bir yetişkini satrançta ilk kez yenmeniz gibiydi. Bundaki zevki anlamayan insanlarla karşılaştığım zaman şaşırıyorum, çünkü bu yaratılışın kendisinin, bir şeyi çok yakından anlamanın ve onu yenilemenin verdiği haz. Hackleme, bizim için yaratıcı bir girişim gibi başladı. İktidarı korumak için dikilmiş yüksek duvarlara tırmanmanın ve bir fark yaratmanın yoluydu. İnsanları dünya bilgisayar sistemlerinin dışında tutmak, bunları işleten insanlar için bir denetim meselesiydi, tıpkı Orwell’in devlet denetiminden anladığı şey gibi. Ve dünyayı keşfetmeye yönelik gençlik çabamızın bir parçası olarak bunlar üzerinde çalışmak, bizim için yalnızca doğal bir ilerleme yoluydu.

Elbette, bu dönemde hükümetlerin de, ülkenin zenginliği ve askeri gücüyle doğru orantılı olarak gelişmiş bilgisayar sistemleri vardı. Bizim için en ilginç olanı, çoğu ülkenin gizli askeri bilgisayar sitelerini işlettikleri X.25 denilen bilgisayar ağıydı. Dünyada yaklaşık sekiz hacker erişim şifrelerini keşfetmiş ve paylaşmıştı. Hükümetlerle şirketlerin bu tür ağlar aracılığıyla birlikte nasıl çalıştığını görmek nefes kesiciydi. Ve dünya hacking topluluğunun en üst tabakasındakiler onları seyrediyordu. Yeniyetmeliğimin son yıllarına giriyordum, Berlin Duvarı yıkılmak ve her şeyi değiştirmek üzereydi, her gece haber bültenlerinde tüketilen ideolojinin anlamında meydana gelen büyük, yeni döneme ait bir değişimdi bu. Ama biz zaten dünyayı değiştirmekteydik. Televizyonlar kapandığı, anne-babalar yatmaya gittiği zaman, genç bilgisayar hackerlarından oluşan bir tabur bu ağlara girerek, bence, bireyle devlet, bilgi ile yönetim arasındaki ilişkide bir dönüşüm yaratma peşindeydiler, duvarı yıkanların eski düzeni çökertmek için gösterdikleri çabaya ortak olmak üzere zamanla gelecek bir dönüşüm.

Her hackerın bir lakabı vardı; ben de Mendax’i benimsemiştim, Horace’ın -asaletle sahtekârlık yapan ya da belki de “tatlı tatlı kandıran”- splendide mendax’indzn esinlenerek. Melbourne’daki bir yeniyetme olarak asıl kimliğim hakkında biraz daha gerçekleri söyleyebilirdim, ama kim veya nerede olduğum hakkında yalan söyleyerek, sahte bir ismin ardında saklanmak fikrini seviyordum. O döneme gelindiğinde artık bilgisayar işleri zamanımın büyük bölümünü alır olmuştu. Hacker hastalığına yakalanmaya başlamıştım. Uykusuz, dipsiz bir merak, tek bir fikre odaklanma ve katiyete olan saplantıdan ibaret bir hastalıktı bu. Daha sonraları, daha tanınır olduğumda, insanlar benim başkalarıyla ilişki kurmakta zorlanan biri olduğumu söylemekten hoşlanacaklardı; bunun dışındaki seçeneklerse otistik yelpazenin bir yerlerinde olduğumu ileri sürmekti. Kimsenin eğlencesini berbat etmek istemiyorum, bu yüzden öyleyim diyelim -bütün hackerlar öyledir ve bütün insanların biraz otistik olduğunu ileri süreceğim. Fakat yeniyetmeliğin ortasından sonlarına kadarki yaşamımda, bana önemli bir buluş gibi görünmeyen herhangi bir şeye odaklanmam hiç mümkün olmadı. Ev ödevi tam bir mücadeleydi; sıradan sohbetse tam bir angarya. Uluslararası bir frekans anlayışını sürdürebilmek için kendimi bir şekilde yerel gürültüye, yerel hava durumuna kapatmış durumdaydım. Yapılması gereken binlerce iş olduğunu görüyorduk ve o ilk ağları, “İnternet” olmadan önceki interneti keşfetmekten başka bir şey düşünemiyorduk. Arpanet diye bir Amerikan sistemi vardı; başlarda Avustralyalılar yalnızca bir üniversitenin parçası olduklarında bağlanabiliyorlardı. Sisteme kaçak olarak girebilmemiz de böyle oldu. Kesinlikle bağımlılık yapıyordu, kendi kafanızın içindekini dünyamın her yerine yansıtabildiğiniz, her bir adımın izinsiz olduğu bir deneyim. Önce üniversite bilgisayar sistemini hacklemek zorundaydınız, ardından dışarı çıkmak için yine hack yapıyordunuz. İçerdeyken, dünyanın başka yerindeki bir bilgisayar sistemine -o dönemde benim için tipik olarak Pentagonun 8. Kumanda Grubu bilgisayarlarına- hack yapabiliyordunuz. O bilgisayar sisteminin içine dalıp, onu teslim alıyor, aklınızı o dağınık odanızdan bütün bir sisteme aktarabiliyordunuz; üstelik bunu yaparken, sistemi Washington’daki insanlardan daha iyi anlamayı öğreniyordunuz. Etrafta dolaşıp kumandayı ele geçirmek için kendinizi Pentagon a ışınlamanız gibi bir şeydi, radar ekranlarının önünde gömlek kollarını sıvamış oturan figüranlara haykırarak emirler verdiğiniz bir filmde olmak gibiydi. Tek kelimeyle müthişti. İşin fantezi kısmından hemen sıyrılıp geleceğin bazı yeni ve parlak unsurlarıyla oynanmakta olduğunu fark ettik. Eskiden bilimkurgunun geçim kaynağıyken şimdi yaşamın temel direğine dönüşen sanal gençlik birçoğumuzun geceleri tek başına yürüdüğü o otoyollarda doğdu.

Uzaysaldı. Entelektüeldi. Bu patikaları inşa etmiş kişilerin akıllarıyla bağlantı kurmayı istemek zorundaydınız. Onların düşünüş yapışım ve yaptıklarının anlamım çözmek zorundaydınız. Daha sonraları, iktidarla baş etmek için harika bir hazırlık oldu bütün bunlar, nasıl işlediğini ve kendi çıkarlarım korumak için neler yaptığını gördük. Tuhaf olan şey, birilerini soymuş veya herhangi bir suça ya da isyana bulaşmış gibi hissetmemenizdi. Kendi kendinize meydan okuduğunuzu hissediyordunuz, insanlar bunu anlamıyor. Onların gözünde hepimiz büyük bir açgözlülükle zenginlikleri kovalıyorduk veya dünyayı yönetmek için bazı karanlık hayaller kuruyorduk. Hayır. Kendi aitimizin çapını ve kapasitesini anlamaya ve dünyanın bir vaadi yerine getirmek için nasıl işlediğini anlamaya çalışıyorduk -hepimizin sahip olduğu bir vaatti bu: Hayatı bütün imkânlarıyla yaşamak ve mümkünse daha iyi yapmak.

Sistemde hasımlarınızla burun buruna geldiğiniz zamanlar oluyordu. Karanlık bir gecede karşılaşan yabancılar gibi. O dönemde, yüksek bir düzeyde çalışan, dost olsun düşman olsun, toplam elli kişiden oluşan seçkin bir bilgisayar kâşifi grubu olduğunu söyleyebilirim. Normal bir gecede, diyelim, bir Fransız nükleer tesisinin bilgisayar sisteminde, bir İtalyan bilgisayar hacken ile konuşan Avustralyalı bilgisayar hackerını görebilirdiniz. Genç erişkinliğin deneyimlerinde bu, akla durgunluk veren bir şeydi. Gün içinde markete gitmek için sokakta yürürken, sizi miskin bir yeniyetmeden başka bir şeye benzeteme- yen tanıdığınız insanlarla karşılaştığınız olabilirdi, oysa siz bütün geceyi NASA’nın derinliklerine diz boyu batmış olarak geçirmiş olurdunuz. Temelde generallerle, güç simsarlarıyla kapıştığınızı hissederdiniz ve zamanla içimizden bazıları, kendi ülkelerimizin siyasetinin itici güçleriyle temasa geçtiğimizi hissetti. Kendimizi kötü niyetli olarak görmüyorduk, yaptığımız gayet doğal geliyordu. Suçluymuşuz hissine kapılmıyorduk; bir özgürlükçü ruhuydu hissettiğimiz. Sonuç olarak, uzmanlığımızla birlikte gelenin ötesinde bir şeyde hak iddia etmiyorduk. Pentagona veya Citibank’a bakıyor ve şöyle diyorduk: “Bunu hackledik. Sistemi anlamaya başlıyoruz. Artık o bilgisayar sisteminin bir kısmı bizimdir. Genel mülkiyet için onu geri aldık.”

Bu gece dizilişlerimizde hiçbirimiz tek bir kişiye bile zarar vermedi veya hiçbir hasara yol açmadı, ama yetkililerin olayı böyle göreceklerini düşünecek kadar da saf olmadık hiç. Yaklaşık 1988 yılı geldiğinde, Avustralyalı yetkililer yeni bir Bilgisayar Suçları Yasası’nı haklı çıkarmak için bazı test vakaları yaratmaya çalışıyorlardı ve dikkatli olmak zorunda olduğum apaçıktı. Disketlerimi arı kovanımın içine saklıyordum. Suç İstihbarat Bürosu’ndan adamların iğnelerini batırmaya geldikleri zaman gerçekten sokulma riskine girmeyeceklerinden emindim.

Arkadaşlarım arasında sınırsız yaratıcılıkta hackerlar vardı: Phoenix, Trax ve Prime Suspect bunlardandı. Son ikisiyle, Uluslararası Yıkıcılar diye bir grup kurmuştuk. Kanada Telekom şirketi Nortel’e, NASA’ya ve Pentagon a gece baskınları düzenliyorduk. Bir keresinde, Perth’deki bürolarını bir meslektaşlarıymış gibi arayarak Denizaşırı Telekom Komisyonuna erişim için ihtiyacım olan şifreleri almıştım. Konuştuğum sırada, sırf sahtekârlığım için doğru bir ambiyans yaratmak için sahte bir büro gürültüsü -fotokopi makinelerinin vızıltısı, klavyelerin tıkırtısı, konuşan insanların uğultusu- veren bir teyp kasetini çalıyordum. Saniyeler içinde şifreyi bana verdiler. Kulağa çok eğlenceli geliyor, sanırım bir anlamda öyleydi de. Fakat yeni yasalar yürürlüğe girdiğinde, kendimizi insan eli değmemiş bir doğal araziye keşif için giden dağcılar gibi hissederken, birden on yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kalan suçlular olduk. Arkadaşlarımdan bazıları zaten yakalanmışlardı ve benim de ele geçirilmemin an meselesi olduğunu biliyordum.

Beni yakalamak için geldiklerinde onları erkek kardeşim içeri aldı. Daha on bir yaşındaydı. Tamamen şans eseri ben orada değildim. Her neyse, polis hiçbir kanıt bulamadı ve baskına gelenler elleri boş döndüler. Citibank’den para çalan hackerlar hakkında bir sürü uydurma rivayet dolaşıyordu. Biz bilgisayarlarımızı çalıştıracak elektriği çalmanın, telefonları ve postaları bedavaya getirmenin derdindeydik, ama para çalmak, asla. Ticari kazanç sağlamak şöyle dursun, yolumuza çıkan herhangi bir şeye zarar vermemeye bile özen gösteriyorduk. Bir sistemi hacklediğimizde, çoğu zaman tekrar içeri girebilmemizi sağlayacak bir arka kapı bırakmak şartıyla, kırdığımız şifreleri onararak çıkıyorduk.

24 saatlik aralarla telefonlarımızı dinlemeye başladılar. Tuhaf bir durumdu ve bu tuhaflık o çocuklardan bazılarının kişiliklerine de süzüldü. Doğrusu, şimdilerde bozuk aile düzeni diye tanımlanan, bağımlılıkların büyük bir rol oynadığı, kimliğini gizlemenin zaten resmin bir parçasını oluşturduğu ortamlardan gelen bazılarımız zaten tuhaftı. Bu benim için bile geçerliydi, üstelik ben en az saplantılı çocuklardan biriydim. Sözgelişi arkadaşım Trax, oldum olası eksantrik bir kişilikti ve bir kaygı bozukluğu varmış gibi görünüyordu. Yolculuk etmekten nefret eder, kente nadiren gelirdi ve bir keresinde bir psikiyatra gittiğinden söz etmişti. Ama ben en ilginç olan insanların hep biraz sıra dışı olduğunu düşünmüşümdür ve Trax bu özelliklerin her ikisine de sahipti.

Hackleme bizim için, kendilerini normalliğin esiri olmuş gibi hissetmeyen diğer çocuklarla bağlantı kurmanın bir yoluydu. Kendi yolumuzdan yürümek istiyorduk ve otoriteyi sorgulamak gibi bir içgüdüye sahiptik. Bense bu içgüdünün içine doğmuştum zaten. Hoşgörülü bir toplumda dünyaya gelmiştik, ama bizim kuşak belki ne anlama geldiğini daha çok sorguluyordu. Özgürlükle ilgili 60’ların o psikoloji diline merak sarmamıştık -hippilerin inşam dehşete düşürecek kadar apolitik olduğunu düşünen ebeveynim de öyle- ve bizim yapmak istediğimiz şey istismarcı gücü protesto etmek filan değil, düpedüz onu yerinden indirmekti. Eğer yıkıcı bir yönümüz varsa, içerden işleyen türden bir tür bozgunculuktu bu. Bilgisayar sistemlerini işleten çocuklarla aynı kafadandık. Dili biliyorduk ve şifreleri kırıyorduk. Kaçınılmaz olan keşfettiğimiz şeyin mantığını takip etmek ve onun toplumu nasıl kendisine bağımlı kıldığım görmek git gide daha çok meselemiz haline gelecekti. Avustralya’nın kuruluşunun 200. yılında, 1988’de, yeni bir güven, ev bilgisayarlarında yeni bir bolluk, popüler kültürde yeni bir canlılık ve benim gibiler arasında, insanları bombalayan ve mallar satın alan askeri-sanayi kompleksin bozguna uğratılması gerektiğine dair bir anlayış vardı. Hızla büyümüştük ve başımızı derde sokmaya hazırdık. Devlet tarafından hedef alınmaya başlamıştık bile.

Benim, arkadaşlarımın birçoğundan daha politik olduğumu söylemek muhtemelen doğru olur. Baskıcı güçlerin, ellerindeki kudretin çoğunu bu gücü gizlice kullanma yeteneklerinden aldığına inanmıştım her zaman, hâlâ da buna inanıyorum. Sistemler içindeki deneyimlerinden, “gizli kapaklı” kuşağın onlarla yüzleşmek için doğru yer olabileceğini anlamam çok sürmedi. Hackleme bize bir başlangıç verdi. Eğlencemizin yaratmış olduğu çılgınlık nöbetinden ve yeni yasama çalışmalarından biliyorduk ki, sırların nasıl saklandığına dair çok temel bir şeye isabet ettirmiştik. Hükümetler ürkmüştü. Anlaşılıyor ki, sokaklarda gösteri yapan veya barikatların üstünden Molotof kokteyli fırlatan insanlardan korktuklarından çok daha fazla korkmuşlardı bizden. Internet, afallamış yoz otoriteye çıplak bilimden oluşan yeni bir başkaldırı modeli sunuyordu. Diyordu ki, “Artık sizin hakkınızda düşündüklerimi kontrol etmiyorsunuz.”

1990 yılına ait bir Avustralya manşeti şöyledir: “Disketinizi paylaşmak, bir enjektörü paylaşmak kadar tehlikeli olabilir.” Bu manşet, bilgi paylaşımını AİDS’in yayılmasına benzer gibi gösteriyordu, ki o gün bugündür bu saldırıyla uğraşmak zorunda kalmışızdır. Bizler birer Ned Kelly idik; Robin Hood idik; Moğol yağmacılardık. Gelgelelim, aslına bakacak olursanız, bizler dünyanın nasıl saatli bomba gibi işlediğini keşfeden ve ardından neden bazı saatlerin hileli olduğunu soran yeniyetme yaşlarının sonunda delikanlılardan başka bir şey değildik. Bir parmağımız yeni teknolojimizin nabzında duruyordu ve fırsat baş gösterdiğinde, adalet ve dürüstlük adına bu bilgimizi kullanmak istiyorduk. Ne ki, birçok insan bunu istemiyordu. Birçok yetkili bizden nefret ediyordu. Bu benim yaşamımın öyküsünde önemli bir unsur olmuştur hep: Bir yere kapatın onu, sesini kesin.

Yirmi yıl sonra, ancak şimdi şimdi, o zamanlar içten gelen bir enerjiyle koşmakta olduğumu anlıyorum. On yaşımdan beri uzun bir sükûnet dönemini asla bilmemiş biri olarak, gençlik yaşamında yoğun baskının olağan olduğunu sanıyordum. Yasak bölgeyi çiğnememizin tek başına boyutu bile ürpertiyordu beni. Bizler daha çocuktuk ve nihayet öylesine kötü, öylesine güçlü olan odaklarla baş etmeye koyulmuştuk ki her birimiz artık yalnız baskına uğrama ihtimaliyle kalmayıp, hayatımızın alt üst olabileceğini anlamaya başlamıştık. Dünya Calûdlarla doluydu ve biz korunmasızdık. Zaman size köşeye sıkıştıkları zaman güçlülerin en belirgin özelliği olan lekeleme ve intikam alma yöntemlerini öğretiyor -ya da ben bir şekilde öğrendim bunu. Yerinizde tutunmayı, olabildiğince hatalarınızı düzeltmeyi, çenenizi kapamayı ve halkı aldatan o büyük yalancılarla mücadele eden kişilerin daima iftiraya uğradığını asla unutmamayı öğreniyorsunuz. İftiraların hileleri, benim örneğimde neredeyse bir karikatüre dönüşecekti, ama o zamanlar, kelepçelere pek hazır olmayan bir yeniyetme olarak, buna devam etmek benim için zordu. Annemin evine yapılan baskından sonra, gölgedeki güçlerin git gide yaklaştıklarını hissediyordum. Tüm disketlerimi sildim ve bütün bilgisayar çıktılarımı yaktım, kız arkadaşımla birlikte kentteki bir işgal evinde yaşamak üzere banliyöden kaçtım. Firari hayatım ciddi ciddi bir kez daha başlamıştı ve asla sona ermeyecekti.

CYHPHERPUNK

Uluslararası Bozguncular diğer hackerlardan farklıydı. Bazı hackerlar gürültücü, her yerde ayak izlerini bırakan cinstendi. Fakat biz sessizdik, düşünerek hareket ediyorduk. Güç odaklarının peşine düşerek anahtar deliklerinden ve kapı altlarından ektoplazma misali geçip giden hayaletler gibi yürütüyorduk işlerimizi. Ben daima hacklemenin bir resme bakmaya benzediğini hissediyordum. Tuvali görürsünüz, yaratılan eseri görürsünüz, boyanın hareketini ve temaların çizilişini görürsünüz. Fakat bizim gibiyseniz, aslında baktığınız şey kusurdur. Ve bir kez onu bulduğunuzda, resimdeki kusuru, daha büyük hale gelip resme egemen oluncaya dek onun üzerinde çalışırsınız. Bir noktada, iletişim dünyasına egemen olmaya heveslendik. Bunun bir bilimkurgu romanında ya da çılgın bir çizgi roman sayfasında değil de gerçek hayatta bir olasılık olarak bir avuç yeniyetmenin zihninde şekillendiğini düşünebiliyor musunuz? İmkânsızmış gibi geliyor, ama devasa şirketlerin iç işleyişine giriş sağlayan kendi anahtar deliklerimizi buluyor ve başkalarım da yerleştiriyorduk, ta ki sistemlerinin tümünü kontrol edebildiğimizi görene dek. Buenos Aires’deki 20 bin telefon hattım kesmek mi? Hiç sorun değil. New Yorklulara hiçbir neden olmadan bir öğleden sonra bedava telefon sağlamak mı? Yap gitsin.

Fakat tehlike büyüktü. Bizzat benimkinden önce bir sürü hacker yargılaması yapılıyordu. Yasalar yeniydi ve henüz oturmaya başlıyordu; bizlerse bu adımları nefeslerimizi tutmuş ve özgüvenimiz yüksek, sıranın bize geldiğini bilerek izliyorduk. Kendimizi, bu işin ne olduğunu hiç mi hiç anlamayan güçlerin yaylım ateşi altındaki bir grup özgürlük savaşçısı olarak görüyorduk. Yargılamaları biz böyle kabul ediyorduk. Atlatılmış olmalarına deli gibi kızgın Amerikan şirketlerinin veya gizli servis görevlilerin kölesi olan birçok Avustralyalıya göre ise bizler yeni bir tür beyaz yakalı suçun tehlikeli habercileriydik. Bu düşünce karşısında kıs kıs gülüyorduk -hiç kuşku yok ki, gençliğin kendini beğenmişliği ve özgüveni içinde- tasmanın sadece köpeklere veya kendi boğulmalarını doğal bir şeymiş görenlere özgü olduğunu düşünüyorduk. Fakat durum git gide ciddileşiyordu. Henüz arkadaşım olmayan ama varlığından haberdar olduğu Melbourne’lu bir diğer hacker Phoenix, yatak odasının ölgün ışığından mahkemenin göz kamaştırıcı ışığına sürüklendi.

Phoenix kibirliydi; bir keresinde bir New York Times muhabirine telefon edip kendisini “Dave” olarak tanıtarak, Avustralya hackerlarının Amerikan sistemlerine yapmakta olduğu saldırıları övmüştü. Muhabir, “Dave” ve diğer hackerları ön sayfada manşet yaparak bu konuda bir haber yazdı. Bazı hackerlar daha içine kapalıydı, ama Phoenix dikkat çekmekten hoşlanıyordu. Sonunda ABD baskısı gölgesinin her yerinde hissedildiği bir davada kırk ayrı suçtan yargılanmakla karşı karşıya kaldı. O gün mahkemeye gittim ve dinleyici sıralarında kendimi göstermeden oturdum ve Yargıç Simith’i seyrettim. Yüz ifadesinde git gide yükselen hem bir kamusal tehdit algısı hem de gizli bir gurur vardı. Davanın bizim türden kâşifler için bir dönüm noktası olacağını düşünüyordum ve buna tanıklık etmek istiyordum. Sonunda ortaya çıktığı üzere, Phoenix bir hapis cezası almadı. Rahat bir nefes aldım, tabii bir Avustralya mahkemesinde ne kadar rahat nefes alınabilirse. Phoenix sanık kürsüsünden inerken yanına gidip onu kutladım.

“Teşekkürler,” dedi. “Seni tanıyor muyum?”

“Sayılır,” dedim. “Ben Mendax. Senin yaşadıklarım ben de yaşamak üzereyim, ama daha kötüsünü.”

Bir hacker olduğunuz zaman, her gün karşılaştığınız arkadaşlarınızın faaliyet alanımın üstünde ya da altında ya da içinde ya da ötesinde yaşarsınız. Bu bir övünme veya bir değer yargısı değil, sadece bir olgudur. Kural olanın dışında yaşıyorsunuz, yalnız bir nom de plumen veya nom de guerren kullanmakla da kalmıyor, bir dizi maske içinde maske takıyorsunuz; sonunda biraz da iyiyseniz, yaptığınız iş kimliğiniz, sahip olduğunuz bilgi de yüzünüz oluyor. Bilgisayarlarla bu kadar uzun zaman geçirdikten sonra, sizi kendi evinizde evsiz yapan bir kopma oluyor ve yalnızca sizin gibi olanlarla, hiç karşılaşmadığınız uydurma isimleri olan kişilerle birlikteyken kendiniz gibi hissetmeye başlıyorsunuz.

Hacker arkadaşlarımın çoğu, tıpkı benim gibi Melbourne veya banliyölerinde yaşamasına karşın, onlarla genelde Electrick Dreams veya Megaworks gibi -biraz sohbet odalarına benzeyen- online ilan panosu sistemlerinde (BBS) buluşuyordum. Bizzat kurduğum ilk BBS -benim adamakıllı dengeli doğamın bir başka işareti olarak- A Cute Paranoia (“Şirin Bir Paranoya”) adını taşıyordu ve Trax’la Prime Suspect’i fırsat buldukça uğramaları için davet etmiştim. 1990’da on dokuzundaydım ve bu adamlarla modemden modeme olanın dışında hiç konuşmamıştım. Gerçekten asla karşılaşmaksızın, bir kişinin gerçekliğine dair bir resim oluşturuyorsunuz. Bu da paranoyaya ve çok fazla gizliliğe, çok fazla yabancılaşmaya sürüklüyordu sanırım. Trax ve Prime Suspect’in de tuhaf olduklarını düşündüğümü söylemem gerekiyor. Kendim de o tuhaflıktan bir adım bile uzakta değildim, insanların bana ilk görüşte hemen söyledikleri gibi. Ama bu tiplerin içgüdülerine güveniyordum. Avustralya kırlarında -ve eğitim sisteminde- yaptığım sonu gelmez yolculuklar beni bir tür toplumsal aykırılığa yöneltmişti, ama Trax’da da aym türden bir ruh buluyordum. Benim gibi, o da yoksul fakat entelektüel bir aileden geliyordu. Ebeveyninin ikisi de, Avustralya’ya yeni gelmiş göçmenlerdi, çocukken Trax’ı utandıran Alman aksanları hâlâ dillerindeydi. Öte yandan, Prime Suspect bir üst-orta sınıf aileden geliyordu ve dışarıdan bakınca, üniversiteye hazırlanan gayretli bir özel okul öğrencisiydi. Fakat Prime Suspect, hasar görmüş bir delikanlıydı. Annesiyle babamım şiddet dolu bir boşanma savaşından kurtaran tek şey, Prime Suspect sekiz yaşındayken babasının kanserden ölmesi olmuştu. Dul ve iki küçük çocuğuyla tek başına kalan annesi, acı ve öfke dolu bir yalnızlığa gömülmüştü. Ve karşılık olarak Prime Suspect de kendi odasına ve bilgisayarına gömülmüştü.

Hepimiz kendi farklı tarzımızla uyumsuzduk, ama farklarımız hackerlığın o tuhaf kişiler üstü evreninde eşitleniyordu. Kendi kendimizi ve birbirimizi eğiterek, eğlence düşkünleri olmaktan, kriptocu olmaya doğru gelişip büyüdük. Ve bütün bir uluslararası alt kültürle birlikte, kriptografınin siyasal değişime yol açabileceğinin farkına varmıştık. Bizler cypherpunklardık. Hareket 1992 civarında başladı ve bilgisayar bilimi, felsefe ve matematik tartışmalarımız için buluşma noktası olan bir e-posta listesiyle bir araya geldik. Katılımcıların sayısı hiçbir zaman bin kişiyi aşmadı, ama o insanlar kriptografınin gideceği yönün temellerini attılar; gizliliğe karşı açılan tüm modern savaşlar için yolu gösterdiler.

Yeni bilgi çağında, internet çağında, sadece şirketler yerine, bireylere de mahremiyetlerini koruma imkânı verecek bir sistem kurmakla ilgileniyorduk. Şifre yazabiliyorduk ve bunu, insanlara kendi hakları konusunda yetki alanı verebilmekte kullanacaktık. Hareketin tamamı, zihnimin bir köşesine kazınmıştı, siz buna ruhumun da diyebilirsiniz. Fark ettim ki cypherpunk hareketiyle, gelecekteki adalet, şirketlerin sır, bireylerinse mahremiyet olarak kabul ettiği şeylerin internet aracılığıyla dengelenmesi için gösterdiğimiz çabaya bağlı olabilirdi. Eskiden, biz araçları ele geçirmeden önce, mahremiyet sadece şirketlerin, bankaların ve devletlerin lehine işleyen bir durumdu. Ama biz halkın gücünün bilgiyle artırılabileceği yeni bir cephe hattı görüyorduk.

Bugün Çine baktığınızda görebileceğiniz gibi, internet seçici bir sansür kuşağı olmaya her zaman uygundu, tıpkı bilgisayar kültürünün tüm diğer alanları gibi. Cypherpunklar kilitleri kırıp kapıların arkasındaki her şeyi açığa çıkarmalarına ve bu araçların, özellikle de kâr peşinde koşan fırsatçılarla yetkilerini baskı yapmak için kullanan siyasetçilerin elinde bir silah haline dönüşmesini engellemelerine rağmen yeterince itibar görmüyorlar. Medya, hackerlar hakkında o kadar şey yumurtluyordu ki burunlarının tam dibindeki şeyi kaçırıyorlardı; hatta en iyileri, kendi varlıklarını üzerine kurdukları bilgi edinme özgürlüğü için savaşan kriptocular haline gelmişti. Bu, medyanın ahlaki hastalığı konusunda bir dersti. Genelde kendilerine sunulan gücü alıyorlardı, ama internet çağının şafağında, erişim özgürlüğünü kurmak veya sansürden kurtulmak için mücadele etmiyorlardı. Bugün bile, teknolojiyi hafife alıyorlar ve bunun nasıl hayata geçirildiğini görmüyorlar. Yeni teknolojiyi yalnızca dev şirketlerin ve devlet dairelerinin, halkı gözetlemekte kullandıkları ve onlara sattıkları bir gerece dönüşmekten alıkoyanlar, cypherpunklar oldu -ya da Steven Levy’nin bize verdiği adla “şifreci asiler.” Bilgisayarlara ticari reklamlar önceden yüklenmiş olabilirdi. Akıllı telefonlara gözetleme aletleri iliştirilmiş olabilirdi. Internet, pek çok yönüyle baskıcı hale gelebilirdi. E-postalar genelde engellenebilir ve mahremiyetten yoksun olabilirdi. Fakat bir hâkimiyet savaşı, çoğu yorumcudan gizli bir şekilde sürüp gitmekteydi; belirli özgürlükleri teminat altına alan bir savaş oldu bu. Bugünün anlayışının -bir cypherpunk olağan deyişiyle- bilgisayar teknolojisinin, toplumsal değişime yönelik savaşta önemli bir gereç olabileceği anlayışının temelini oluşturdu.

Bir dönem hükümetler, kendi faaliyetlerini destekleyenler hariç, kriptografiyi, yasa dışı hale getirmek istediler. Ve bu, bazı hükümetlerin WikiLeakse bakış açılarının altyapısını hazırlamıştı. Teknolojiyi, sadece kendilerine hizmet edebilecek şekilde denetim altında tutmak istiyorlardı. Ama bu, teknolojinin özüne kazınmış özgürlükleri anlayamamaktı aslında. Bizler, güçlü kurumlar sadece işlerine gelen verileri kullanamasınlar diye savaştık. Bütün mücadele bununla ilgiliydi ve hâlâ da bununla ilgilidir. Özgürlükçü hareketin içindeki bazıları için bu, temelde kapitalist özgürlüğün mahremiyeti, siyasal iktidarın hâkimiyetinden özgür olma hakkı, verilerinizi kendinize saklamakla ilgiliydi; ama bu benim kitabım ve bunun benim için ne anlama geldiğini anlatacağım.

Cypherpunk ahlakı bana, baskıcı kurumların -hükümetlerin, şirketlerin, gözetleme kuruluşlarının- zarar görmeye açık bireylerden veri elde etme çabalarına en iyi nasıl karşı konulacağı konusunda düşünme imkânı verdi. Rejimler sıklıkla verilerin denetimine sahip olmaktan güç alırlar ve bu tür denetim aracılığıyla insanlara zarar verebilir, onları ezebilir veya susturabilirler. Benim cypherpunk ahlakı anlayışıma göre cypherpunk, insanları bundan korumayı başarabilir. Sahip oldukları bilgiyi erişilmez kılmaya dönüştürebilir, onları klasik Tom Paine tarzı, hürriyeti zarar veya tecavüze karşı bir siper olarak sağlama alma şeklinde korumaya alabilirdi. Baskı araçlarını, özgürlük imkânlarına dönüştürmeyi amaçlıyorduk ve apaçık hedef buydu. Sonunda, 1997’de, bu benim Rubberhouse adında yeni bir gereç geliştirmeme yol açacaktı -şifrelenmiş verilerin, sahte veri katmanları altına gizlenebileceği, böylece hiçbir giriş şifresinin, kişinin hassas bilgilerine geçit açamayacağı gereçti bu. Veri, ilgili kişinin onu ortaya çıkarmak için bir çaba göstermesi hali dışında, temelde erişilmez oluyordu. Bu, önemli bilgileri yalnız şifrelemekle değil, saklamak yoluyla gizli tutmanın bir yoluydu ve oyun kuramı uygulamalarından biriydi. Halkın iyiliği adına, anahtarların sonuncusunun yok edilmiş olduğundan hiç emin olamayan sorgulayıcıların gücünü kırmayı istiyordum. VVikiLeaks’in, bizzat kaynakların varlığının sonsuza dek inkâr edilebileceği kavramı temeline kurulduğunu söyleyebilirim. Günün birinde bu teknoloji sayesinde insanların, çok kudretli odaklar her konuşanı tehdit ettiği zaman bile, konuşabileceklerini hayal ediyordum. Cypherpunklar bunu daha ilk günden itibaren, şifreleme hakkını engelleyen tüm antlaşmalara ve yasalara karşı koyarak mümkün kıldılar.

Galiba heyecana kapılıp konudan saptım. O zamanlar sorunlarımız arasında anayasal meseleler vardı. 1990 başında bir dönem geldi ki, ABD hükümeti şifre içeren bir disketin savaş gereci olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürdü. Dünyayı, küçük çapta da olsa değiştirme işini becerdiğimiz sırada, ifade özgürlüğü meselelerine bu kadar çabucak bağlanabileceğimizi hiç düşünmemiştik. Ama öyle oldu. Belirli şifre satırları göndermek, hatta kolunuza dövmelenmiş küçük bir şifreyle uçağa binmek, temelde sizi bir silah kaçakçısı yapıyordu. Hükümetin saçma yaklaşımı, özgürlükleri berraklaştırmaya yönelik her türlü çabanın peşine düşmek olmuştur.

Bütün bunları, Melbourne’da, Prime Suspect ve Trax gibi arkadaşlarımla birlikte, kendi başıma öğreniyordum. Bu mutlu batağımda benimle en doğrudan konuşanlar onlardı, çünkü onlar da boğazlarına kadar batmışlardı. Prime Suspect, on üç yaşındayken Apple H’sini ilk aldığında, bütün akraba ve yakınlarından çok daha iyi bir dost bulduğunu söylemişti. Tuhaftır ki, yatak odalarımız dünyayla, dershanelerimizden daha yakından bağlantılıydı -tek bir hayati ve şaşılacak şey sayesinde: modem. Hiçbirimiz sınavlarda çok başarılı veya sınıfımızın en iyilerinden değildik. Hiçbirimiz akademik dünyamın koridorlarında ışık saçmıyorduk. Bu bizim doğamızda yoktu. içimizdeki bir şey, ezberci eğitime ve sınav düşkünlüğüne karşı isyan ediyordu. Kısacası, bizim daha önemli işlerimiz ve bunu yapacak kişisel imkânlarımız vardı. Bu, bilgisayar hackerlarına yönelik ıslahevlerinin duvarına bir tuğla daha koyar; biz kibirliyizdir. Polisler, avukatlar, generaller ve siyasetçilerle karşılaştırıldığında, kuşkusuz bilgisayar hackerının kendinden kuşku duyulacak kişinin mükemmel örneği olduğunu ileri sürebilirsiniz. Fakat bizler gençtik ve bir şeyler bildiğimizi düşünüyorduk.

Burası kesin. Yaptığımızın doğru olduğundan emindik ve kendi küçük dünyamızda kendimizi çok büyük hissediyorduk. Ve gençlikteki kibir, öz savunmacılının tomurcuklanan çiçeği sayılabilir.

Daha en baştan itibaren, Uluslararası Bozguncular askeri sistemlere saldırmak istiyordu ve ben Sycophant adında bir sistem yarattım. Bir bilgisayar sistemine girerek giriş şifrelerini toplayan bir programdı bu. 1991 yazı boyunca her gece, Pentagon’daki ABD Hava Kuvvetleri 8. Grup Komuta Genel Merkezi’nin koridorlarında dolandık. Illinois’deki Motorola’da gezindik, New Jersey’deki Panasonic’de parmak uçlarımızda yürüdük ve ABD Denizaltı Savaş Mühendislik İstasyonunun alacakaranlık göllerinin derinlerine daldık. Günün birinde, insanlar Twitter hesaplarından devrimler yapacak ve bu, tamamen doğal ve demokratik gelecekti. Ama geçmişte, o zamanlar, yanıp sönen bir imleç aracılığıyla tarihin nabzım tutmak yeni ve tümüyle bozguncu bir şeydi. Bu ikisi arasındaki yolculuk, bizim çağımızın öyküsü oldu.

Underground: Tales of Hacking, Madness and Obsession from the Electronic Frontier (“Yeraltı: Elektronik Hudut Boyundan Hackleme, Çılgınlık ve Saplantı Masalları”) adlı kitabında, arkadaşım olan yazar Suelette Dreyfuss, hastalık derecesinde teknoloji uzmanlığı olan yeni türümüzün dışarıya yansıttığı hırsın ölçeğini kusursuz biçimde yakalar. Ve bizim grup, yani Uluslararası Bozguncular, Avustralya’daki diğer herkesten, Phoenix’den ve Realm’in öteki üyelerinin hepsinden daha ileri gidiyordu. Yirmi yaşıma geldiğimde, bilgisayar ağlarının Xanadu’suolan ABD Savunma Bakanlığı’nın Ağ Bilgi Merkezi’ne (NIC: Network Information Center) girmeye çalışıyorduk. Kendi lakabım Mendax adı altında, en çok Prime Suspect’le birlikte çalışıyordum. Bakın Suelette nasıl anlatıyor:

İki hacker bir gece, Melbourne Üniversitesi bilgisayarında online sohbet ederken, Prime Suspect, sessizce başka bir ekranda NİCe yakından bağlı bir ABD Savunma Bakanlığı sistemi olan ns.nic. ddn.mile sızmak için uğraşıyordu. Kardeş sisteme ve NİC’in buna “güven” duyacağına inanıyordu -NİCe girmek için yararlanabileceği bir güven. Her şeyi NIC yaptı.

NIC tüm internetin alan adlarını verdi -yani bir e-posta adresinin sonundaki “.com” veya “.net” uzantılarını. NIC aynı zamanda MILNET olarak bilinen ABD ordusunun kendi iç savunma veri ağını da denetliyordu.

NIC bundan başka internet için iletişim protokol standartlarını da yayımladı. RFCler (Request for Comments) adı verilen bu teknik şartnameler, internetteki bir bilgisayarın diğeriyle konuşmasını sağlar… Belki en önemlisi, NİC’in internette reverse look-upw hizmetini denetlemesiydi. Bir kişi internet üzerinden ne zaman başka bir siteye bağlansa, tipik olarak sitenin adım -diyelim, Melbourne Üniversitesi’nden ariel.unimelb.edu.au- tuşlar. Bunu yaptığında bilgisayar harflerden oluşan bu ismi bir sayısal adrese -IP adresine- dönüştürür. İnternetteki tüm bilgisayarların veri paketlerini hedef bilgisayara aktarmak için bu IP adresine ihtiyacı vardır. İnternet bilgisayarlarının harflerden oluşan bu ismi IP adresine ve bir IP adresini isme nasıl dönüştüreceğini NIC belirledi.

NIC’i kontrol altında tutuyorsanız bu, internet üzerinde olağanüstü bir güç elde ettiğiniz anlamına geliyordu. Sözgelişi, bütün Avustralya’yı yok edebilirdiniz. Veya onu Brezilya’ya dönüştürebilirdiniz.

İçeriye girdik, orada olmanın verdiği his çok kuvvetliydi. Bazı insanlar, bunun Tanrı rolüne soyunmak olduğunu söyleme yanılgısına düşüyorlar. Öyle değil, çünkü Tanrı, Tanrı’ysa eğer, zaten tüm yanıtlara sahiptir. Bizse yirmi yaşında gençlerdik. Aldığımız zevk, bütün güçlüklere karşın yeni bir sınır bölgesine girmeyi başarmış kâşiflerin zevkiydi. Gelecekteki serüvenler için, sistemin içine bir arka kapı bıraktım. Sistem müthişti ve önümde duran bağlantının beni neredeyse kontrolü altına aldığını hissettim. Bence, gelecekte WikiLeaks’te yapacağım işle de ilgili, kesin gerçeklikle ahlaki gerekliliği birleştiren mükemmel bir nokta görmüştüm. O eski günlerde bile, iktidar portallarına gizlice girmeyi sadece bir eğlence aracı olarak değerlendirmiyordum. Hükümetler üstünlüklerini artırmak için gizliliğe ve koruma ağlarına bel bağlamışlardı, ama sokak başkaldırılarının, muhalefet gruplarının, insan hakları gurularının ve seçmen reformunun daima elde etmeye çalıştığı şeyleri, biz bilimle gerçekleştirebiliriz gibi görünmeye başlamıştı. Ta göbeğinden, yozlaşmayı baltalayabiliyorduk. Adalet eninde sonunda insanoğluna ulaşacaktı, ama her ne kadar bizi suçlu gibi göstermek isteseler de, yeni bir uzmanlar öncü kuvveti vardı artık. Bunlar, modern iktidarın kanserli bölgesini hedef almış, onun sıradan insani deneyimlerinden gizlenmiş olan yöntemlerle nasıl yayıldığım gören kişilerdi.

Becerilerimiz bizi değerli kıldı ve içimizden bazıları, bize önerilen Faust’vâri antlaşmalara direnmeyi başaramadı. Bazı hackerların hükümetler için çalışıyor olması geri kalanlarımızı hayrete düşürdü -hacklemenin doğasında anarşistlik vardı- ama onlar bunu yaptılar, ABD Savunma Bakanlığı ağının içindeyken kendi gözlerimle gördüm. Hedef alıştırması olarak kendi makinelerini hackliyorlardı ve hiç kuşkusuz, ABD çıkarları deyince ne arılıyorlarsa onun adına dünyanın her tarafındaki bilgisayarları da… Ahlaki bir yanı olan hazine avcıları olarak bizler, bir iktidar, yozlaşma ve yalanlar labirentine, yakalanacak olursak yozlaşmadan suçlananın kendimiz olacağını bilerek girdik. Uç kişilik çekirdek bir kadroyduk: Prime Suspect, ben ve Avusturalya’nın en iyi telefon hatları hackerı olan Trax. Telefon santrallerinin nasıl kontrol ve manipüle edileceğine dair bir kitap yazdı.

Sanırım, siyasal düşünce olarak değilse bile, mizaç itibariyle anarşisttik. Eğlenmek için yola çıkmışken, kendimizi dünyayı değiştirme arzusuyla yanıp tutuşurken bulduk. Kriptografinin özgürleştirici bir kavram olduğuna ve bireylerin hükümete, tüm hükümetlere karşı durmalarına olanak verdiği ve artık halkın bir süper gücün iradesine direnmesinin mümkün olduğu yönünde gittikçe güçlenen bir anlayış vardı. Tabiatımız git gide bir Aydınlanmacı özgürlük anlayışına doğru, çekiliyordu ve teknolojiye doğru ilerleme yolunun bir parçası olduğumuzu hissediyorduk. Birçok matematikçi cypherpunklarla ilişkideydi. Timothy May “kripto anarşist manifestoyu yazdı; John Gilmore da grubun kurucularından biriydi. Bu adamlar IT sanayinin öncüleriydi -Gilmore, Sun Microsystems’in beşinci çalışanıydı -her ikisi de para kazandılar ve kazandıkları parayı özgürlükçü ideallerini matematik ve kriptografi aracılığıyla fiziksel olarak hayata; geçirmeye odaklanmanın bedelini ödemek için kullandılar. Sözgelişi, mali işlemleri daha temiz ve hükümetler tarafından izi sürülmeyecek şekilde, Altın Standardının yerini alacak yeni bir dijital para tasarlamak istiyorlardı. Sizin kredi değerlendirmeniz ve kredi tarihiniz sizin olacak, sadece kendiniz bilecektiniz. Bireylerin güvenli ve özgürce iletişim kurmasını sağlamak kriptografinin rüyasıydı. (Cypherpunk mensup listesine bakarsanız, içlerinden kimilerinin bütün bunların PayPal gibi sulandırılmış versiyonlarım icat etmeye devam ettiğini görürsünüz.) Gelişmesine izin verilirse, gözetim altında tutulma tehlikesindeki küçük aktivist gruplara hükümet zorlayıcılarına direnme imkânı verebileceğini öngörüyordum. En azından umut buydu. Planlanan ve düşlenen buydu. Fakat benim cypherpunklar kuşağımın parlak zihinlerinin birçoğu dot.com balonunun içinde kaybolup gitti. Hisse senedi opsiyonlarına ve avuç içi bilgisayarlarına saplama kalarak, gerçek değişim dürtüsünü yitirdiler.

Cypherpunk zihniyetimizin derinlerine inince, en büyük savaşlardan birinin -dilerseniz buna bizim İspanyol İç Savaşımız diyebilirsiniz- dünyayı özel bilgisayar ağlarının gözetimine karşı savunma çabasında nasıl katkıda bulunacağımızla ilgili olacağını gördük. Özgürlük ve baskıya karşı savaşma meseleleri orada yer alıyordu, tıpkı bir zamanlar Katalan ya dağlarında olduğu gibi ve biz harekete geçip dışarı çıkmak, polis devletine karşı elimizden gelen en iyi mücadeleyi vermek istiyorduk. İdealisttik elbette, üstelik gençtik; fark yaratmak isteyen insanların genellikle sahip olduğu özelliklerdi bunlar. Hatalar yapacaktık ve bunlar yüzünden cezalandırılacaktık. Aynı zamanda, kendi içimizde sahip olduğumuz olanakların yarattığı duyguyu bir daha asla yakalayamayabilirdik. Bu, hayatın riski, hatta neredeyse kesinliğidir, ama biz gene de yola koyulduk.

Gizlilik hakkı meselesi beni her zaman kendine çekecekti. Şu anda da çekiyor. WikiLeaks’te, her türlü gizliliğin kötü olduğunu düşünen adam olarak betimlenen, şeffaflığın baş taraftarı gibi görünecektim. Ama hiçbir zaman her türlü gizliliğin kötü olduğunu savunmadım. Aslına bakılırsa, tam tersini savunuyorum. Benim karşı olduğum ve olmaya da devam edeceğim nokta, kurumların kötülük yaptıkları gerçeğine karşı kendilerini korumak için gizliliği kullanmaları. Bu apaçık bir ayrımdır. Hikâyemi elimden gelen en iyi şekilde anlatmaya çalıştığım bu kitapta bile, mahremiyet anları olacaktır, çünkü bunu daha büyük bir adalet anlayışına, örneğin, onları sahne ışıkları altına sürüklememek için çocuklarıma karşı borçluyum. Kategori hatasına düşmeye bayılan bazı insanlar, beni bundan sorumlu tutmak isteyeceklerdir, sanki WikiLeaks’in kurucusu, düzmece bir tutarlılık anlayışından dolayı, özel benliğinin her bir unsurunu ortaya dökmek zorundaymış gibi.

Bu garabete teslim olmayacağım. Bu oyunu oynamayacağım. Yine de, gerçekten önemli olan tüm konular hakkında açıkça konuşmaya çalışacağım. Bunu söylememin nedeni, hayatimin şimdi aktardığım dönemindeyken görüştüğüm ve birlikte yaşadığım kadından bir çocuğumun olması. Oğlum Daniel. İyi bir insan ve ona iyi bir baba olmaya çalışıyorum. Doğduğunda annesi de ben de gençtik ve uzun bir süre boyunca, onun kimin yanında kalması gerektiği konusunda anlaşmazlığa düştük, ama hepsi o kadar. Zor zamanlardı, bir velayet savaşı oldu ve sonunda çok büyük ilkesel kararlar alınmadı. Bu kitap, benim bir gazeteci ve özgürlük savaşçısı olarak hayatımın öyküsü; çocuklarım bu öykünün bir parçası değil ve onlar hakkında daha fazla şey anlatmayacağım. Daniel var ve sevdiğim insanlardan doğan başka çocuklar da var. Şimdiye kadarki kariyerim boyunca, gerçeğe duyulan ihtiyaç hakkında konuştuğum zaman, çoğunlukla binlerce kişinin ölümüyle bağlantılı olan gerçeklerden bahsediyorum. Veya insanların yaşamlarını mahveden aldatmacalar, işkenceler ve yolsuzluklardan. Kategori hatası yapanların arzularına karşın, bu gerçekler ile benim kendi küçük kaygılarım arasında bir tür eşitlik ileri sürmek yoluyla o mirası aşağılamaya hiç niyetim yok. Ben size bir zihnin, bir tutumun, bir duyarlılığın ve bir planın büyümesini anlatacağım. Bana karşı açılan ceza davalarındaki suçlamalardan bahsedeceğim. Fakat sadece benim ailemi ilgilendiren ve WikiLeaks e kadar varan kişisel yolculuğumu anlamanıza hiçbir katkıda bulunmayacak meseleleri öne çıkarmayacağım. Açığa çıkarmak benim işim, ama biz burada dedikoduyla uğraşmıyoruz.

Konunun dışına çıktım. Cypherpunkların e-posta listesi ve onunla birlikte hareket 1992’de başlatıldı ve 90’ların ortası boyunca sürekli ilgimi çekmeye devam etti. Ama izin verin de, 1990’a döneyim. Daniel’in doğumundan hemen önce, kız arkadaşımla ben, Melbourne’un bohem bir banliyösü olan Fitzroy’da izi bulunmaz bir yerde kalıyorduk. Fitzroy’da bir İtalyan nüfusu ve bir Yunan grubuyla, üniversite yakınında olması nedeniyle bir dolu öğrenci yaşıyordu. Biz de ev işgallerine başladık. Ve o dönemki siyasal düşüncelerimizin birçoğu -bilgiye sahip olmak hakkındaki daha büyük sorulara yol açacak düşünceler- işgalci hakları meselesi çevresinde toplanıyordu. Bir işgalciler birliği kurduk. Elektrik direklerine posterler yapıştırıyor ve insanları boş mülkler hakkında bilgi almak üzere büromuza gelmeye çağırıyordum. Bunları bir harita üzerinde işaretliyor, ardından oraya gidip nasıl içeri girilebileceğine bakıyordum. Bu evler hakkında dosya açıyor ve elektrik ve gaz olup olmadığım, ne kadar süreyle boş kalma olasılığının bulunduğunu ve bunun gibi şeyleri not ediyorduk. Kız arkadaşımla ben, Edward dönemine ait bir eve yerleştik ve bu mülkleri kullanma özgürlüğü ve işgalcilerin sahip olduğu haklar konusunda epey bir kampanya yaptık. Yaşamanın en kolay yolu bu olmadığına göre, büyük olasılıkla mücadele etmek için yaratıldığımı anlamıştım. Tehdit koşulları bana çok uygundu ve daha da sıkı çalışmama yol açıyordu. Her neyse, biz o evden kapı dışarı edildik, ama birlik işi çok iyi gidiyor, evsiz insanların başvurabileceği bir yer haline geliyordu. Örgütleniş tarzı da ilginçti; kâr amacı gütmeyen ve topluluğun iyiliği için var olan gerçek bir emlâk şirketi gibi hareket ediyorduk. Serbest piyasa araçlarını kullanarak serbest piyasayla dalga geçmek konusunda tam bir dersti.

Gündelik yaşamımızı kuşatan belirsizlik -evimiz, gaz ve elektrik bağlantılarımız ve benzeri- geceleri yaptığımız faaliyetlere de yansıyordu. Uluslararası Bozguncular olarak hepimiz, polisin ibret olsun diye cezalandırmak için peşimizde olduğunu biliyorduk. Avustralya Akademik ve Araştırma Ağı (AARN) bizi yakalamak için Avustralya Federal Polisiyle işbirliği yapıyordu ve biz buna ne kadar yakın olduklarını görmek için çeşitli sistemlerini hacklemeyi başarıyorduk. Polisteki intikam tanrıçamızın bir adı bile vardı: Komiser muavini Ken Day. Bu adam bizim faaliyetlerimize kafayı takmışa benziyordu. Bizim için o dönemde bir isimden ibaretti, ama çok çabalayarak bizi tutukladıktan sonra onu bayağı iyi tanımaya başlayacaktık. (Yaşamımın en tuhaf ironilerinden biri, Ken Day’in daha sonra Avustralya basınında WikiLeaks’in en güçlü yandaşlarından biri haline gelmesidir.) Sistemleri ziyaret ediyor ve onlardan bir şeyler öğreniyorduk, ama hackerlar olarak, bizler aynı zamanda oldukça rekabetçiydik, hepimiz birinci olmak istiyorduk. Bir bilgisayar sistemini, içine girme iznini vermesi ve sizin meşru bir kullanıcı olduğunuza inanıp bütün sırlarını paylaşması için aldatan Trojanları yaratmak için çok sıkı çalışacaktım. Her şey iyi hoş da, bu eğlenme biçimi yetkilileri çıldırtıyordu. Temelde kendimizi pek çok güçlü ağdaki sistem yöneticilerinden birine dönüştürüyorduk.

Girişimize kapanan ağ, Kanada telekomünikasyon şirketine bağlı, küresel çapta yaygın bir ağ işleten Nortel oldu. Nortel vaktiyle benim en büyük keşiflerimden biri olmuştu. Nortel’in ağında 11 binden fazla bilgisayar vardı ve bunlara ulaşmak için çok uzun süren, zorlu bir mücadele vermiştik. Melbourne’dan, şifreleriyle ilgili tahminlerle Nortel’i bombardımana tutma niyetiyle, Kanada’da kurulu kırk bilgisayara korsan olarak girmiştim. Tasarladığım program saniyede 40 bin tahmin gönderiyordu. Sonunda ağı ele geçirdik ve bu, gece yarısı Şistine Şapeli’nin içinde yürümeye benziyordu. Bütün o ustalığa, uygarlığın o kanıtlarına bakıyor ve onların yöntemlerini, alışkanlıklarım, ayin ve gizem köşelerini fark ediyordunuz. O sistem içindeki merkezi denetimi ele geçirmiştik ve para transfer edebilir veya ticari bilgilerini satabilirdik. Fakat bunların hiçbirini yapmadık. Prime Suspect, Trax ve ben, bunu en alçakça hamle olarak görürdük. Biz bu tür pisliklerin üzerinde, sadece sisteme hâkim olup oradan yola devam etmek derdindeydik.

Bir gece, izlendiğimi hissettim. Saat sabaha karşı 02:30’du ve bir Nortel sistem yöneticisi bizim farkımıza varmıştı. Bir saat boyunca denetimlerinden kaçmaya, yolunu tıkamaya çalıştım; bütün bu süre boyunca da suç kanıtı oluşturabilecek altdizinleri silip geriye doğru yürüyerek arkamda bıraktığım ayak izlerimi temizliyordum. Yönetici evden bağlanmıştı, ama kısa bir süre sonra ana Nortel konsolunda belirdi, işyerine gidip uğraşmaya başlamıştı. Şimdi başım dertteydi. Ancak oraya kadar gizlenebilirsiniz ve artık bu adamı engelleyemez olmuştum. Ama beni oracıkta yakalayamadı. Bu hâlâ kedi fare oyunuydu, ama Prime Suspect ertesi sabah farkında olmadan onu bize getirdi. Yönetici ekranına bir mesaj görünmesini sağladım:

Sonunda sezgilerim güçlendi.

Ardından, az sonra:

Kontrolü ele aldım.

Yıllardır, bu grilik içinde mücadele ediyordum.

Ama artık sonunda ışığı gördüm.

Yönetici serinkanlılığını korudu. Tüm modem hatlarını kontrol etmeye koyuldu. Sahne ancak onun lehine oynanabilirdi. Ben tuşlara bastım gene:

Sisteminizle oynamak çok güzeldi.

Sessizlik. Hiç yanıt yok. Tıpkı siber alemdeki Pintergibi. Tekrar tuşlara bastım:

Hiçbir zarar vermedik ve hatta birkaç şeyi geliştirdik. Lütfen Avustralya Federal Polisini arama.

Birkaç yıl boyunca, Houdini gibi olmuş ve zincirlerden kurtulma konusunda kendi sahip olduğumuz içgüdülerimizi geliştirmenin yöntemlerini icat etmiştik. Modemlerimizin izini sürmek için yapılan aramalar, çabalarının tam ortasında kesintiye uğrardı. Avustralya telefon hatlarını avucumuzun içi gibi tanıyorduk ve hiç kimse bize ulaşamıyordu. Ta ki 1 Ekim 1991 e kadar. O tarihten sonra Federaller Nortel üzerinden bir hattın izini sürmeyi başarmış ve Prime Suspect’in telefonuna bağlanmaya başlamışlar. O da Federallerin önce Trax’a, ardından da bana ulaşmalarına neden oldu. Federaller bizi dinliyorlar, konuşmalarımızı duyuyorlar, hamlelerimizi seyrediyorlarmış. Bu çalışmaya, Hava Durumu Operasyonu adını vermişler. Uzatmaları oynadığımızı sonunda çaktık. Trax kafayı sıyırıp polise gitti. Polis, 29 Ekim’de gelip Prime Suspect’i bir partiden alıp götürdü. Oyun sona ermişti. Ya da daha doğrusu, benim için oyun gerçekte yeni başlıyordu.

Geldiklerinde, yalnız ve üzgündüm. Karım, çocuğumla birlikte çekip gitmiş, bense dayanma gücümün sonuna gelmiştim. Bilgisayar disketlerim bilgisayar masamın etrafında dağınık duruyordu. İşgal evi tam bir mezbelelik halindeydi ve kanepeye oturmuş -gelecekte olabilecekleri gözümde canlandırarak- yetkililerin insafına kalmış bir halde, ABD hapishanelerinin en zorlularından birinde tutulan George Jackson’ın hapishane mektuplarını okuyordum. Kötüydüm. Stereo hoparlörlerimden gelen hatalı bir telefon sinyalini duyuyordum, yarı yarıya kulak vererek. O gece saat 23:30’da kapı çalındı ve dışarıda gölgeler vardı. Polisler anons yaptı ve ben bütün bu süre boyunca onları beklemiş olduğumu düşündüm, hep geldiklerini hayal ettiğimi. Kapıyı açtım ve bir düzine kadar federal polis gördüm, silahları ve her şeyleriyle. O anda, Pentagon malzemeleriyle dolu bütün o disketlerin arı kovanında olmadığı geçti aklımdan. Hepsi masamda duruyordu, aynasızların anında görebileceği şekilde. “Ben Ken Day,” dedi başlarındaki polis. “Herhalde geleceğimi biliyordun.”

SANIK

Edebiyatın her şeyi bu kadar berraklaştıracağını yargılanmadan önce bilseydim keşke. Bu dönemde Soljenitsin’in İlk Çemberim okudum ve bu benim için berraklaştırıcı olmaktan, açığa çıkarıcı olmaktan daha öte bir şeydi; empatinin anlamını kavramamı sağladı ve bana güç verdi. Çocukluğumdan beri sıkı bir okuyucuydum, bu yüzen kitapların verdiği zevki çok iyi tanıyordum, ama bu kitap, benim kendi açmazımı görmemi sağladı. Eğer bir kitap kendinizi daha az yalnız hissetmenizi sağlayabiliyorsa, benim gözümde çok kıymetliydi, üstelik tam da zamanında gelmişti. Sanırım, ben oldum olası eylemciliğe yatkındım -geçirdiğim çocukluk deneyime dayalı, mücadelelerle dolu bir dönemdi- ama mahkemeye çıkmayı beklediğim o dönemde, kendimi kaybolmuş hissetmeye başlamıştım. Kaybolmuşumun olduğu yerde, kimi zaman yeni bir gücün tohumlan da vardır. Romandaki Profesör Çelnov, on yedi yıl önce hapse atılmış yaşlı bir matematikçidir. Bir form doldurduğu sırada, milliyetinin ne olduğu sorusuna “Rus” değil, “Mahkûm” diye yazar. Aklı düzene karşıdır ve kendini hiçbir devlete bağlı hissetmez. Devlet size karşı olduğunda ise bu, bir tür güç kazanmaktır.

Mücadele daima kişinin kendisi olması içindir.

Federal Polis, Melbourne banliyösündeki evimden eşyalarımı altmış üç parça halinde toparlayıp götürdü. Sokakta duruyor ve onların gidişini seyrediyordum. Hava kararmıştı, ılık bir Ekim akşamıydı, cırcır böcekleri ötüyordu ve ben fırıl fırıl dönerek bir uçuruma düştüğümü hissediyordum.

Sonunda, bazı suçlamalarla karşıma dikilmeleri 1994e kadar sürdü. Bilgisayarların bir topluma ansızın girişinin yarattığı yasama ve hukuk boşluğunun boyutları hatırlanmaya değer. Savcılar, geleneksel mülkiyet haklarının korunması ve sahtekârlık yasalarını yeni teknoloji suçlarına uygulamaya çalışıyor ve çoğu zaman başarıya da ulaşıyorlardı. Gene de, hackerların kovuşturulmasının bir komediye dönüştüğü, kamuoyunca bilinen davalar da •yok değildi; bu davalarda bilgisayar dâhisinin ortaya çıkarılabilen tek gerçek suçu güçlü birini utandırabilecek bir şeydi. Bilgisayar veri tabanları konusunda hükümete gittikçe artan bağımlılık ortamında, yasama, aşırı bilgisayar kullanımını saçma bir şekilde suç haline getirmeye doğru gidiyordu. Bizce bilgisayar bilimi, bilgiyi paylaşan bir toplumun hızla oluşmasına olanak tanıyordu ve bu paylaşım, böyle bir toplum, demokrasi ve özgürlükler bakımından, gazete ve televizyon yayıncılığının geleneksel dünyasından çok daha iyi şartlarda var olur. Bilgi edinme özgürlüğü -ve bilgiden bağımsız olmak- hemen masaya yatırıldı, ama kanun koyucular, hukukun neyle uğraşacağını, neyi kabul edeceğini anlamak için çabaladılar. Dijital mülkiyet anlayışının eski fiziksel anlamda bir saate sahip olmak gibi bir şey olmadığı düşünülürse, hukuk âlemi önünde olan şeyi anlamakta başarısız kalmıştır. Bilgiyi çakmazsınız. Sadece kamusal alana ulaşmamın yolunu bulması için bir platform yaratırsınız. Sizin saatinize bir göz atarsam, onu gasp etmiş olmam, sadece saatin kaç olduğunu öğrenmek istemiş olurum. 1990’ların ortasına gelindiğinde, hatta bugün bile, hukuk düzeni bilgisayarlarla yaşamımızın yasal sonuçlarım nasıl ele alacağım hâlâ bilemiyor. Bizim Avustralya’daki davanın mahkemeye götürülebilmesinin bu kadar uzun sürmesinin nedeni de bu.

Sonunda, yargılama 1996’da yapıldı. Ve bütün bu süre boyunca aslında kendim olmak için mücadele ettim; devam etmek, yapabileceğimi bildiğim işi yapmak ve kendi rolümü oynamak. Geçmişte ve bugün karşıt olanların aynı temel zaafları var. Önce sizi kullanmak istiyorlar, sonra siz olmak istiyorlar, derken işinizi bitirmek istiyorlar. O uyuz Federallerden Guardian gazetesindeki yazar bozuntularına dek ömrüm boyunca onları gördüm: Birinin başka birinde olan bir şeye ihtiyaç duyması, onu alması, ondan aldığım inkâr etmesi, ihtiyacı olan şeyi ona verecek konumda olduğu için o kişiye içerlemesi ve bu arada sırf yardıma ihtiyaç duyduğu için isteyenin genellikle kendinden nefret etmesi şeklindeki o bildik insani kalıp… Genellikle en sonunda bu insanlar tiksindirici, haince, insanlığa sığmayan bir çabayla o kişinin tüm şahsi kusurlarını bir bir sıralarlar ve bu tür insanlar benim kitabımda aşağılık sınıfına girerler. Zamanla bu insanlarla git gide daha çok karşılaşacaksınız, ama ben onlarla bütün hayatım boyunca karşılaştım.

Tutuklanmak ve yargılanmak için beklerken geçirdiğim uzun süreyi kullanmak istiyordum ve sahip olduğum bilgi için daha fazla yararlı uygulama alanını nasıl keşfedebileceğimi görmek için hevesliydim. Trax’la bir araya gelip bilgisayar güvenlik şirketi kurmak için La Trobe Üniversitesi’nden devasa bir bilgiişlem merkezi bilgisayarı satın aldık. Eski bir dostla karşılaşmak çok eğlenceliydi. Dört buzdolabı boyutundaki bu bilgisayar, yıllar önce hacklediklerimden biriydi. Güvenlik işi temelde, büyük şirketlerin izniyle, sadece ne kadar güvenlikli olduklarını görmek üzere onların sistemlerini hacklemek karşılığında para almamla ilgiliydi. Kesinlikle çok güvenli değillerdi ve iş sıkıcıydı. Ama benim kendi araştırmalarıma devam etmeme ve mali olarak toparlanmama olanak verdi. Uzun vadede bu işin bana uygun olmadığını biliyordum, çünkü paraya pek düşkünlüğüm olmadığı gibi, yasallıkla da hiç aram yoktur.

Benim ilgimi çeken şey, adalet adına başka ne yapa- bileceğimdir. 1993’te internetteki bir sübyancı çeteyi yakalamak için polise yardım edenlerin bir parçasıydım. Bu adamların internet üzerinden etrafa neler yaydıklarım ve bunu nasıl yaptıklarını anlamasında polise yardımcı oldum. Bu insanların internette, uzmanlıktan yoksun olan polisin yapamadığı şekilde nasıl dolanabildiklerini anlayabiliyordum. Polise, bu adamların kim olduklarını anlamaları için yol gösterdim. Beni buna zorlamamışlardı ve benim derdim polise yardımcı olmaktan çok, çocukları korumaktı.

Ama uğradığım baskın, bir süre için, içimden bir şeyleri alıp götürdü. Eski göçebe damarım kabardı ve o gün bugündür de hiç kaybolmadı. Sanırım büyük ölçüde mutsuzdum. Mutsuz olmamın ötesinde, daha önce hiç hissetmediğim kadar stresliydim. Çevremi oldum olası kuşatmış o isyankâr iklim içime doğru döndü ve bir süre boyunca, açık havada yaşadım ve çok ıstırap çektim. Bu konuda espri yapmak ve beni eleştirenleri yüreklendirmek isteseydim, bunun benim çöldeki dönemim olduğunu söylerdim, İsa’nın sahip olmaya değer tek yönü, isyanını demlendirdiği parçasıdır ve bunu yaban yemişleri yiyerek, Şeytanın günaha çağrısıyla yüzleşerek ve yapması gereken şeye hazırlanarak kırk gün çölde kalarak yapar.

Milton gibi, çok zaman en iyi replikler Şeytana aittir, dolayısıyla, bu nedenle ve daha aşikâr nedenlerle, ben de kendimi Tanrı’nın oğlunun safında göstermeyeceğim. Sadece, Dandenong Dağları Ulusal Parkı’nda dolaştığım o sırada kendimi çok bunalmış ve terk edilmiş hissettiğimi söylemekle yetineceğim. Aynı zamanda bitap düşmüş de olabilirim, ama gene de, o noktaya ulaşmayı başarabilirsem eğer, önümde beni bekleyen önemli işler olduğu düşüncesiyle de doluydum. Sherbroke Ormanı’nda sıcaklıklar aşırı uçlarda olabiliyordu: Geceleri dondurucuyken, gündüzleri sivrisineklerin saldırısı altındaydım. Dereden su içiyordum ve bunun dışında yiyecek içeceklerimi kasabadan alıyordum. Yalnız kalmak ve durumumu düşünmek istiyordum. Tek bir bilgisayar bile görmedim. Tamamen dış dünyadan kopuktum.

Oğluma iyi bir baba olabileceğimi hissediyordum ama iyi bir anne olamazdım. Öğretme, yapılandırma, koruma, hatta uyku öncesi hikâyelerde iyiydim, ama diğer yönlerden, ebeveynliğin daha dünyevi ve daha az kahramanca kısımlarında iflâh olmaz bir beceriksizdim. Sonunda, oğlumun bakımını; üstlendim. Bu, benim dikkatimi toplamamı sağladı ve böylece, zamanla, eski dostum olan iletişime geri döndüm. O dönemde, insanlar ancak üniversite sistemi aracılığıyla e-posta alışverişi yapabiliyordu ve Melbourne’a geri döndüğümde, kâr amacı gütmeyen bir ağ kurmaya girişerek, internette serbestleme için lobi faaliyetine başladım. Bu, Avustralya’nın ilk internet hizmet sağlayıcılarından (ISP) biri olan Suburbia Public Access Network’u kurmak için bir platformdu. Bizler “ifade özgürlüğü ISP’si” idik ve başkalarının yapmadığı şeyleri sunmayı ilke edindik. Bunun için kimseden teşekkür almıyorsunuz, ama ülkede bağlantı imkânları için savaştık ve sonunda bu gerçekleşti. Çoğunu bedavaya kullanıma soktuğum kodlar yazmaya devam ettim, bu faaliyetim Rubberhose ile zirvesine tırmanacaktı.

İlk kriptografların birçoğu, kuramsal matematik ve fantastik bir düşünce dünyasında yaşamayı arzulayan Stanford ve MIT’deki o dahi beyinler, mahremiyetin korunması konusunda kaygılıydılar. Bilgisayarı olan herkes mahremiyetinin zaten korunduğunu sanıyor, ama kimlik denemede ve kullanıcı şifresi koruması, pek az teşekkür alarak çok çalışan bu adamlar tarafından yerleştirildi. Elektronik posta ve dijital imzamın gizliliğine bağlı olduğunu biliyorlardı, aksi halde internet ifade özgürlüğünün bir düşmanına dönüşecekti. Güvenlik olmaksızın, insanların bilgisayar yaşamları çok kolayca gözlenebilir, denetlenebilir ve istismar edilebilirdi. Dolayısıyla bu çok önemli bir meseleydi ve o aşamada, kriptografinin temeli olan matematik meselesiydi.

Her şey internet üzerine kurulmaya başlandıkça, ben de doğal olarak o yöne yöneldim; o zaman da, tıpkı şimdi olduğu gibi, örgütlenerek düşünce özgürlüğünü korumak için savaşmak gerektiğini çok kuvvetle hissediyordum. Mart 1996’da, milyonlarca e-posta adresini ticari şirketlere satmayı amaçlayan bir “Çok Katmanlı Pazarlama” projesi olan E-Postacılar Kâr Merkezi diye bir girişim için verilmiş bir online reklama eklenen bir ilân yazdım. “Bu siteyi ilk kim devirmek ister?” Ben diğer cypherpunklara yazmıştım. O zamanlar böyle meydan okumalarla karşı karşıya gelirdik. İnterneti düpedüz dev şirketlerin ve hükümetlerin halkı sömürmekte kullanacakları devasa bir araç haline gelmesini önlemeye çalışmaktı derdimiz. Veya güvenlik için bizi göz hapsine almalarının önünü almak. Bu tip güvenlikten tiksinirim, yani “Açıkça izin verilmeyen her şey engellenir” tarzında güvenlikten. Onlar kim olduklarını sanıyorlar veya daha önemlisi, bizim kim olduğumuzu sanıyorlar ki? Kendi acımasız bakışlarını teminat altına alacak teknolojiyi harekete geçiren güvenlik faşistlerinden başka bir şey değiller. Nirvana kavramları, fizik kurallarının yazık yetki olmadan bir sandalyenin yerini bile değiştiremeyeceğiniz şekilde yeniden yazılmış olduğu bir siberuzam statükosunu sürdürmekten ibarettir. Olay artık sadece sizi gözetleyen Büyük Biraderden ibaret değil; Büyük Birader’in parmaklarınızı, zihninizin hareketini denetleyerek, sizi dünyayı ve bilgisini kendi istediğiniz şartlarda bulmaktan alıkoyması durumu söz konusu artık. Büyük Birader evdedir. Apple Store’dan eve yeni getirdiğiniz şeyde kuruludur.

İşte tehdit buydu ve başka herkes e-postanın nasıl hecelendiğini çözmeye çalışırken, biz kendimizi bununla mücadeleye verdik. Söylediğim gibi, şu anda istisnasız herkes tarafından ciddiye alınmıyor bu konu. Günde yüz e-posta gönderen insanlar, adeta Facebook’ta yaşayan çocuklar; hiç kimsenin bir endişesi yok, ama bütün bunların icat edilmesi gerekiyordu ve o dönemde hüküm eder sıradan internet kullanıcılarının serbestçe kripto yapmasına izin vermekte çok isteksizdi. Hükümetler, özellikle de ABD hükümeti, sistemde bir arka kapı kurmak istiyordu. Askeri bir izleme geliştirmek için çalışıyorlardı ve internetin ilk dönemleri, elektronik postanın ilk biçimleri, denetlemek istedikleri meseleler çıkarıyordu ortaya. Fakat kriptograflar bu konuda azimle çalışmayı bırakmadılar ve bu sayede, Çin’de yaşamıyorsanız eğer, devlet müdahalesinden görece özgür bir internetimiz var.

Ben de, hackleme davası nihayet 1996’da mahkemeye geldiğinde tüm hacker içgüdülerimi, daha matematiksel, daha anlamlı bir şeye dönüştürmeye çalışıyordum. Uluslararası Bozguncular’daki iki arkadaşım, yani Prime Suspect ile Trax, baskından beri farklı sıkıntılar çekmişlerdi. Prime Suspect Ecstasy’nin kısa süren keyfini yaşadıktan sonra paranoya ve depresyonla sonuçlanan uzun ve acılı bir çöküntü dönemine girdi ve ardından bir psikolog yardımıyla annesiyle olan ilişkisini, babasının ölümünden sonra hissettiklerini yavaş yavaş çözümledi. Trax’sa panik ataklar yaşadı. Hızla çökmeye başlaması baskından epey önce olmuş, hatta baskının gerçekleşmesine de içinde bulunduğu bu psikolojik durum yol açmıştı. Peşini hiç bırakmayan korkular yaşamasına neden olan bir araba kazası geçirdi. Underground adlı kitabında -aradaki yıllarda araştırmalarına yardım ettiğim- Suelette, Trax’ın bu dönemde alabildiğine ilerlemiş bir agorafobi vakası olduğunu anlatır. Maalesef durum buydu. O baskın hepimizi dağıtmıştı. Hepimiz bir süreliğine kişisel cehennemimizde yok olup gittik; yirmili yaşlarımızın başında, çok küçük bir nedenle mimlenmiştik artık. Suçlamalar etrafta uçuşuyordu. O sıralarda basında korkunç bir cehalet neşe içinde sürüp gidiyordu. İsnat edilen suçların ne olduğu hakkında en ufak bir fikirleri bile yoktu ve bu yeniyetme delikanlıların oluşturduğu tehdide ilişkin gülünç bir tablo oluşturmuşlardı. Gerçekte, bizimki sadece çok fazla saplantı, çok fazla meraktan ve yeterince dikkatli olmamaktan kaynaklanan saçma sapan, ufak bir davaydı; fakat aslında daha aklı selim davranması gereken bir avuç çıldırmış savcı ve satılmış medya bunu destansı, devleti tehdit eden bir şeye dönüştürmüşlerdi.

Ocak 1996’da cypherpunk e-posta listesinde, olan bitene karşı tiksintimi ifade eden bir şey yazdım. Yorumlarım, Kevin Mitnick’in düşüşüyle ilintiliydi. Mitnick, onu ele geçiren Tsutomu Şimura tarafından yazılan kitapta “Amerika’nın En Çok Aranan Kanunsuzu olarak tanımlanmış Amerikalı bir hacker idi. “Bu benim midemi bulandırıyor,” diye yazdım. “Tsutomu! Mitnick nallarını dikince onun mezarım kazacak, ellerini de kül tablası olarak satacak mısın? Dile düşmüş son Amerikan silahlı soyguncusunu öldüren adam, hiç vakit kaybetmeden, bunu nasıl yaptığını anlatan tuhaf bir şovu sahneye koyuyor. Birkaç yıl sonra, seyircileri arasından tiksinmiş biri de onu öldürdü.”

İnsanlar aç gözleriyle bizi ve saflığımızı izliyorlardı ama gerçek şu ki duruşma günü gelinceye kadar eski tür hackerlik olayı çoktan bitmişti. İnternet bunu çok kolaylaştırmıştı ve yeni türeyen bir sürü kişi, yaptıkları konusunda alabildiğine arsızdı. Bu olay, pop ve film kültürünün parçası haline gelmişti ve içimizden bazıları sırlara erişmenin ve ortaya çıkarmanın başka yöntemlerine kafa yormaya başlamıştı bile.

Diğer iki arkadaşım suçlarını kabullenmek istiyordu, ama ben, tabiri caizse, suçlu haline getirilmem konusunda işbirliğine yanaşmak niyetinde değildim. Duruşma tarihine kadar, otuz bir suçlamayla karşı karşıya geldim; Prime Suspect’e yirmi altı, Trax’a ise altı suçlama yapıldı. Suçumuzun bir kısmı, tirajı sadece üç olan -yani üçümüzün okuduğu- bizim Uluslararası Bozguncular dergisinde makale yazmaktan oluşuyordu. Kuşkusuz, stres stresi besler. Ve Melbourne Sorgu Mahkemesi’ndeki ilk duruşmamızda beynimden vurulmuşa döndüm, özellikle de Prime Suspect’in savcılığın bana karşı kullanacağı birincil tanık olduğunu öğrendiğimde. Defalarca öğrendiğim gibi, bu dünyada sadakate fazla bel bağlayarak yaşayamıyorsunuz. İnsanlar ancak sadık olmamanın daha uygun olduğunu görene kadar sadakat gösteriyorlar. Bunu biraz alaycı bulursanız, kusura bakmayın, ama tecrübe kendi ağır bilgeliğini de getiriyor. Prime Suspect, resmi aslında yapabileceği kadar tehditkâr çizmemekle birlikte, gene de evrakı imzalamıştı. Mahkeme salonunda karşımda gördüğüm zaman ona alıcı gözüyle baktım. Kayıtsız görünüyordu. Korkmuştu, gençti, ama bu, zamanla anlayacağım bir görüntüydü: Kişinin yüzünde, gerçeğe yönelik yüce gönüllü bir ilgiye benzeyen, ihanetin görüntüsü. Gelgelelim, bir yargıç, “Sanık ayağa kalksın,” dediğinde, ayakta olan tek kişi sizseniz, bu durum, yaşamınıza yeni bir odak getiriyor. Bir keresinde gerçek inancın tam bu noktada başladığını söylemiştim. Benim yaptığım işlerde, gerçek inanç bununla ve kapıdaki şiddet kullanımıyla başlar.

Suçunu kabul etmiş olan Prime Suspect’in duruşması benden biraz önce yapıldı. Gözetim altında kalma hükmü almadı, bundan sonra iyi davranacağı sözü ve 5 bin dolarlık kefaletin yanı sıra, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ne 2,100 dolar tazminat ödemesi şartıyla bırakıldı. Yargıç, işbirliği karşılığında Prime Suspect e özel bir müsamaha göstermediğini açıkladı. Bu üzücü bir andı; onun bu işi bir hiç uğruna yaptığım, boşu boşuna dostluğumuzu yıktığını ve hepimizin onurunu tehlikeye attığını her ikimiz de anladık. Mahkeme uzun gibi görünüyor, ama asla hafızalarda kaldığı kadar uzun olamaz. Onunla bir daha asla konuşmadım. Bazı bakımlardan, benim ahlak anlayışım fazlasıyla çocuksu olabilir, ama ben bir siyasetçi değilim. Mahrem veya devam eden bir dostluğu bir kamusal kazanç adına istismar edemezdim. Yapamazdım işte. Ve kendilerine Bozguncular diyen bir grubun parçası olan birinin, zora geldiğinde yasaya saygılı olmaya başlaması, ne demeli bilmem, ama çok üzülmüştüm. Trax’ın davası da en az onunki kadar iyi sonuçlandı, üstelik bunun için para saçması da gerekmedi. Yargıç onun davasında tüm suçlamaların düşürülmesine karar verdi.

Benim davam ilkin Ağır Ceza Mahkemesi’ne -yargılama şartlarının tamamlanması için neredeyse bir emsal dava olarak- sevk edildi ve bu suçlamaların ne anlama geldiğini anlamaya çalışmamızı sağladı. Bir kişiyi bir bilgisayara erişim sağlamaktan suçlamak tam olarak ne anlama geliyordu? Sistemde, izinsiz giren tarafından okunmamış ticari veriler varsa, hâlâ hırsızlıktan suçlanması mümkün müydü? Eğer bir hırsız bir eve gizlice girer de o günün gazetesini çalarsa, o zaman salondaki şöminenin üstünde asılı Matisse tablosunu çalmakla suçlanıp yargılanabilir miydi? Gelgelelim, Ağır Ceza Mahkemesi, yerel mahkemelere aşırı durumlar dışındaki davaları kendisine göndermemesi gerektiği konusunda bir ilke oluşturmak istiyordu. Gelecekteki bilgisayar suçları, davaları açısından bu kaçan bir fırsattı ve yazık oldu. Hukuk, o gün entelektüel meraka kendi ölçütünü koymakta başarısız oldu ve herkes zarar gördü, hele hele, bugün bile bir çocuk tacizcisi ile özgürlüklerimizi teminat altına almakla ilgilenen kişi arasındaki farkı belirlemeyi başaramayan Avustralya en büyük zararı gördü.

Sonuç olarak, dava hakkında pek az şey bilen bir yargıç tarafından yargılandım. Bir gözetim mahkûmiyeti vermeyi tercih edeceğini, ama eşitlik kuralım izleyerek, bana da Prime Suspect’inkine benzer bir hüküm verdiğini bildirdi. Bana biçtiği iyi davranış zorunluluğu onun- kinin on katıydı ve 2100 dolarlık tazminatı ödemek için daha az zaman verdi. Artık suçlu olarak karalanmıştım ve elbette buna çok üzülmüştüm; ama hiç değilse hapse girmeyecek olmamda biraz olsun avuntu buluyordum. Hiç kimse şampanya patlatmayacaktı ve yeniden kurmam gereken bir iş yaşamım olacaktı, ancak bu dava bana hackerların gelecekte ne kadar kolay zarar görebilir olabileceğini öğretti. O mahkemeye, Nortel’i hackleyen o oğlandan farklı bir insan olarak girmiştim zaten ve sinirim tepemdeydi; nasıl desem, benim gözümde ilkel olan mahkemenin mantığım değil, matematik ve keşif mantığım izleyip bütün bu olanları adalet çerçevesinde değerlendirdiğim için. Bilgisayar biliminin modern dünyanın ahlakım nasıl etkileyebileceğini keşfetmek istiyordum. Planım buydu ve kendimi bu amaca göre yeniden yarattım. Bu arada, Nortel ve benim sözde hackleme suçumdan mağdur olanlar, sistemleri içinde gecenin geç saatlerinde yaptığım gezintiler sırasında icat ettiğim kriptografi yazılımını kullanmaya başlamıştı.

Bir yenilginin gölgesi düşmeden, hiçbir zafer kazanılmaz. Ve yaşamınızın onlarca yılından bazıları, tuhaf bir şekilde, ansızın görünüşteki yenilginizden birden bire temizlenip aydınlanır. Bazı kişiler, genç olmanın bile başlı başına bir zafer olduğunu söylüyorlar, ama ben bundan kuşkuluyum. Yirmili yaşlarımda, şimdi asla olmadığım kadar yorgun ve sinirliydim. Gözlemlediğim şey, her şeyi biraz fazla zorlamaya çalışmamın gerginliği olabilir. 1996 Paskalya’sında Kuzey Melbourne’da verdiğimiz, ilk IPS, yani suburbia.net’in kurulmasıyla uğraşan bir grup tarafından düzenlenmiş bir parti davetiyesi duruyor önümde. Sadece bu davetiyeye bakmak bile, bana o dönemde kim olduğumun bir işaretini veriyor. Çok heyecanlı ve kendimi adamış biriydim, ama kuşku yok ki, aynı zamanda hükmetmeyi de seviyordum ve herkesin baş belâsıydım. Davetiyede partinin tarih ve yer bilgilerinin yanında küçük bir anket formu da yer alıyor.

Soru: Kimler davetli?

Yanıt: sen. Toplumun her sınıfına, mesleğine ve yaş grubuna mensup bireyler. Derlemece bir akşam olacak.

S: hayır, yani tam olarak kimler gelecek demek istiyorum?

Y: şimdi potansiyel bölücü kişilik basitleştirmeleri zamanı değil, amaaan neyse artık…

Suburbia kullanıcıları:

Sorgu yargıçları ve siyasetçilerden, hükümlü bilgisayar hackerlarına. Kullanıcılarımız arasındaki özel dedektifler, yazarlar, programcılar, kalite kontrol uzmanları, müzik prodüktörleri, müzisyenler, sinema yönetmenleri, gazeteciler, polisler, istihbarat ajanları, satranç şampiyonları, karanlık dinsel tarikat mensupları, voleybol hakemleri ve daha birçok tipte bilimci ve mühendisler, güvenlik uzmanları, doktorlar, muhasebeciler, barmenler, koro şefleri…

Umarım voleybol hakemlerini seviyorsunuzdur. Yaklaşan devrimde oynamaları gereken rolün ne olduğundan emin değilim. Her neyse, “davetiye” rock grubu St Etienne’in ve Philip K. Dick ve Nabokov’un hayranları arasında bulunabilecek güvenilir ahbaplardan söz ederek devam ediyor. Giriş ücretsizdi, gerçi gelenler bağış olarak donanım ve kablo getirebilirlerdi. Giysi kuralı: “1930’lar kılığı gayet uygun olur.”

Partinin benim bu abartılı sözlerim kadar canlı olup olmadığını hatırlayamıyorum. Ama o dönemde bütün yaşamım, partinin kendisi değilse bile, bu davetiye haline gelmişti. Oldukça hassas o yabanlık yıllarımda, dinden nefret etmeyi de öğrendim. Nefret diyorum, ama aslında hiçbir şeyden nefret etmek istemeyecek kadar Kova burcu çocuğuydum. O zaman, üniversiteye gitmeden önceki dönemde -bir sonraki hamlem, Melbourne’da matematik ve fizik öğrenimi görmek oldu- örgütlü dinin muhtemelen bir tür musibet olduğunu öğrendim, demek daha yerinde olur. Dinden hoşlanmamamı, özgüvenimin hayati bir parçası olarak anlamaya başlıyordum. Bir keresinde, sırt çantalı gezginlerin gittiği bir yerde, Avustralya Üniversitesi Hıristiyan Birliği’nden düzinelerce Hristiyanlar karşılaştım. Çoğu genç kadınlardı ve ben, utanç verici bir şekilde, Chestertonun Hardy si gibi köyün ateisti oldum; bu arada onlar da, kendilerinden geçmiş bir şekilde eğilip doğrularak beni yolumdan döndürmeye çalışıyorlardı. Çok dindarlardan biri, bir Newcastle papazının sevgili kızıydı. Hiçbir kastım olmadan ona kur yaparken, başım kaldırdı, kirpiklerini kırpıştırdı ve şöyle dedi: “Ah, ne kadar da çok şey biliyorsun! Bense nerdeyse hiçbir şey bilmiyorum!”

“Zaten bu yüzden Tanrıya inanıyorsun,” diye açıkladım ona. Bu sohbetin acımasızlığı onun nefesini kesmişe benziyordu. Sanki içten içe özlemini duyduğu kişiydim, babasının düşüncelerine apaçık karşı çıkmaya hevesli bir adam. Başka bir deyişle, yeteri kadar erkek, aşk romanı yazarlarının diliyle (ve onun bu romanları okuduğunu hissediyordum), babasının Tanrısı önünde sürünerek yalvarmayacak kadar güçlü olmak isteyen bir erkektim.

Bunu, dinin gülünç yanı olarak adlandıracağım. Daha az gülünç olan yanı Scientology tarikatı mensupları arasında buldum; yılda milyonlarca dolar kazanan, okült düşüncenin zirvesi olan müteveffa L. Ron Hubbard’ın zırvalıklarında. Bu tür kültlerde hep olduğu gibi, daha da kaçık fikirlerini ve ibadetlerini, yeni gelenlerden saklamayı makul görüyorlar, ta ki yeniler de onlar kadar kafayı sıyırana kadar; ki taze kanın değerli “seviyelere” çıkması yıllarca sürebilir. Scientology sisteminin tamamı, itaat ve gizlilikten beslenir; bu da, ortadan kaldırmak için doğduğum iki şeydir. Eminim ki, mantıkdışı şeyler yaptığım zamanlar olmuştur, ama hiçbiri Scientology Kilisesi’nin hiç durmadan yumurtladığı zırvalıkların yanından bile geçemez. Elbette belki de yanılıyorumdur ve yeryüzü, aslında uzaylıların imha edilmiş hapishane kolonisi de olabilir, ama ben ikna olmadım. Scientology’nin, internetin mümkün kılabileceği özgürlüğün karşısına çıkan en büyük düşmanlar arasında olduğu yıllar öncesinde açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Internet, gerçek doğası gereği, sansürün olmadığı bir alandır. Sansürü, saklı lığı ve (bir bedel karşılığı) açığa vurmayı kendi varoluş nedenleri olarak gören Hubbard’ın yüklüğündekiler için uygun olamaz elbette.

Kilise, koca bir manipülasyon ağını besleyip büyütmüş durumda. Gazeteleri, eski üyeleri ve daha birçokları takip etmek için yasal süreçleri ve yasal olmayan taciz yöntemleri kullanmakta. Hatta bir FBI kovuşturmasına uğradığı zaman bile bunu sürdürdü. Meşum bir yaklaşımla, kilise dinsel öğretilerini telif hakları korunan ticaret sırları olarak görüyor. Daha sonraları, WikiLeaks, her bir sayfası “Telif Hakları, 1966, L. Ron Hubbard’a aittir” ibaresiyle süslenmiş bu zırva öğretilerin bir derlemesini yayınlayarak onların ipliğini pazara çıkardı: “Berraklık hali müthiş. Bu duruma gelmek için çok uzun bir süredir bekliyoruz. Bir birey Berraklığa geçtiği zaman bir tümseğin üzerinden atlar.” Sözcük oyununu bir yana bırakın, bu çatlakça laflarla uğraşmak benim kafama bile berraklık getirdi. Kiliseye karşı bu savaş, internetle bir avuç paralı kaçık arasındaki mücadelenin ötesine geçiyor. İnternet ve ifade özgürlüğünün üzerindeki kurumsal baskıyla ilgili bir şey bu. Fikri mülkiyet hakları, kişisel ifade özgürlüğü ve kontrolsüz erişim ilkesiyle ilgili. Avustralya’da yargılandığım yıl, bütün bunlar hakkında yazdım ve o gün Scientology Kilisesi tarafından yaratılan emsallerin, yarın nasıl şirket tiranlığının silahları olarak kullanılabileceği de kamdandı. Ben daima doğuştan bir aktivist olmuştum, ama o zamanlar, oğlumla birlikte olmadığımda tüm zamanımı, yerel protestolar için küresel platformlar denilebilecek oluşumlara ayırıyordum. Sözgelişi, Flinders Caddesi’nde, Scientology Kilisesi’nin önünde, aynı zamanda e-posta listeleri ve mesaj panolarına da koyduğumuz, bu adamların ifade özgürlüğünü ezmeye yönelik her türlü çabasına karşı çıkan broşürler dağıtarak gösteriler yapıyorduk.

Yerelden küresele ve oradan geriye bir yolculuktu bu. Yani benim en sevdiğim türden yolculuk.

GELECEĞE GİDEN KESİN YOL

1998 sonlarına doğru, neşeli kadın ve erkeklerden oluşan uluslararası bir çete haline gelmiş olan siteye bir e-posta yazdım. Melbourne’dan -“gezegenin en yaşanır kenti”- ayrılıyordum; kendimi kar, buz, çamur ve çökmekte olan komünizmin daha geniş dünyasına atacaktım. Başka insanlar meslektaşlarıyla nasıl tanışır bilmiyorum, ama benim yaklaşımım hep biraz, diyelim ki, varoluşsal olmuştur. Birinin ya yüzünden ya da okuyup beğendiğiniz bir kitabı onun da okuyup beğenmiş olmasından hoşlanırsınız. Belki bir grup kurar veya kokuşmuş eski bir kurula karşı muhalefet edersiniz yahut bir gece hoş bir şekilde birlikte takılırsınız. Henüz bir örgütün başında değildim, ama olduğum zaman bile, yöntemlerim aynı kaldı. İlerlemeye devam, insanlara güvenmeye devam. “Bira, votka, Sibirya ayısı bifteği veya sırf iyi bir sohbet için bir araya gelmek isteyen varsa lütfen bana bildirsin” diye yazdım e-posta iletimde.

28 E 28 Ekim 98San  Francisco
5 Kasım 98s LohLondra
6 Ka 5 Kasım 98Fran Frankfurt/Berlin
9 Ka 9 Kasım 98Pl      Polonya/Slovenya/Doğu Avrupa
15 K 15 Kasım 98H       Helsinki
16 K 16 Kasım 98Sen   Sen Petersburg
20 K 20 Kasım 98MoskMoskova
25 K 25 Kasım 98I0rkuIrtkutsk
29 K 29 Kasım 98Ulan Ulan Batur
3 Ara3 Aralık 98Peki Pekin

Gezi programı gerçekten fazla iddialıydı, ama gayet başarılı geçti. Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerinde kafa dengi gençlerle tanışıp, birlikte kalıp, yiyip içerken, her zaman yeni bir dünyayı görmekte olduğumu hissettim. Bu, neye benzeyeceğinden, inançlarını nasıl ifade edeceğinden ya da teknolojisini nasıl paylaşacağından pek emin olmayan, kendi ayakları üzerinde koşan bir dünyaydı, ama yine de gözlerimin açılmasını sağladı.

Bazı insanlar çok kolay arkadaşlık kurarlar, buna yetenekleri vardır. Belki de bu, liderliğin işaretlerinden biridir. Bende de vardı bu yetenek, ama bugünlerde olduğundan pek o kadar emin değilim. Melbourne’a döndükten sonra, Melbourne Üniversitesi’nde matematik ve fizik eğitimi almak için planlar yapmaya koyuldum. Orada Daniel Mathews diye müthiş biriyle tanıştım; parlak, yeni düşünce yollarında ve siyasal görüşlerinde sanki elektrik gibi kıvılcım saçan biriydi. Benim siyasal sezgilerimi paylaşan bazı kişilerle tanışmıştım ve kuşkusuz arkadaşlarım ve meslektaşlarım internetin öneminin farkındaydılar, ama Dan benim büyük tutkularımın ikisini de paylaşan tanıdığım tek kişiydi. Yeni teknolojinin aktivistlere sunduğu fırsatı çok iyi anlıyordu. Bir keresinde, mısralarının güzelim, idealist kapsamım çok severek bloğuma eklediğim “Eğer Görsen” adlı bir uzun şiir yazmışta:

Sıradan insanlar, buralı veya bucu değil,

Orada durup omuzlarını silktiler -ben sadece bir insanım!-

Hudutlarından taştılar, komşularını selamladılar,

Çocuklarıyla oynadılar, geleceğe baktılar,

Ve büyük şeyleri değil, sadece devam etmeyi önemsediler.

Hiç kimse bu dizelere nakşedilmiş umuda duyarsız kalmamalı. O dönemde, Box Hill Lisesi’ne giden oğlumla birlikte, doğu Melbourne’da yaşıyordum ve matematik problemlerine gömülmüş durumdaydım. Aktivizm ile teknoloji zihnimde her zaman beraber yürümüştü ve 1999’da leaks.org adında yeni yeni büyüyen bir örgüt kurmuştum. Her yeni büyüyen organizma gibi o da beslenme açlığı çekiyor ve ne uzuyor ne de kısalıyordu, ama benim kafamda büyüdükçe, ismi de ardından büyüdü. Fakat, daha önce söylediğim gibi benim için gelecek yeni arkadaşlarda ve yeni tür problemlerde yatıyordu. Matematikle ortaya serilen gerçekte güzel bir şey vardı -kusursuz ve adil bir şey- ve ben yalnız problemlerin kendisinde değil, kuantum mekaniğinin tüm ahlaki kapsamı üzerinde gittikçe deneyim kazanıyordum.

Sonunda 2003’te üniversiteye başladım. Çoktandır gecikmiş bir şey gibiydi, sanki çok uzun zamandır yapmaya hazırlandığım bir şey. Melbourne Üniversitesi, Avustralya’nın en eski ikinci ve devletin kesin bir laik anlayışla yürüttüğü bir yüksek öğrenim kurumuydu. Kam- püsü, bir sürü Viktorya çağı sıra evlerin olduğu ağaçlık Parkville bölgesindeydi ve ben hep burada öğrenim görmekten dolayı bir hoşnutluk hissi taşıdım. Matematikte oldum olası iyiydim ve tarihinden olduğu kadar uygulamak yönünden de zevk alırdım, hatta çocukken kendi makinelerimi filan yapardım. Melbourne’da gecikmiş matematik öğrenimime başladığım döneme gelindiğinde, muhtemelen kriptografıden ve en iyi kriptografların internet patlamasında para kazanmak için yaptıklarından biraz bıkmış durumdaydım. Hackleme alanındaki tecrübem, üniversiteyi anlamayı daha kolay değil, daha zor yapmıştı ve sanırım, saf düşünce dünyasına çekilmek istiyordum.

Başlangıçta, üniversite ayakta tedavi gören akıl hastaları için korunmak bir çalışma atölyesi izlenimi verdi. Her şey öylesine evcil, günler öylesine planlı ve herkes öylesine kendini kaptırmıştı ki, gerçek dünya her nasılsa süzülüp dışarıda bırakılıyor gibi görünüyordu. Kuşkusuz kimsenin suçu değildi bu, ama sınıf arkadaşlarımla kaynaşmak benim için çok zordu, hele çoğuyla aramdaki on beş yaş fark ve yirmilerimde başımdan geçen onca şey göz önüne alındığında. Yaşadığım onca iniş çıkıştan sonra -yeraltında olmamın kavga gürültüsü ve yargılanmam sırasındaki onca medya ilgisi- böyle pasif bir öğrenci haline gelmiş olmak, insana kendini tuhaf hissettiriyordu. Fakat kuantum mekaniğinde ve kuramsal matematikte ustalaşmaya kararlıydım. Bunlardan alabileceğim her şeyi öğrenmeyi çok istiyordum ve bunların beni ilerleteceğini düşünüyordum. Hiç vakit kaybetmeden, fizik tarihi ve geleneklerine, Nils Bhor, Heisenberg ve Feynman a balıklama daldım ve üniversitede olmasa bile Matematik Derneği’nde bir isim haline gelmeye hevesliydim.

Bir dönem, bazı ileri matematik dersleri almak için New South Wales Üniversitesi’ne gittiğimi hatırlıyorum. Güzel bir dönemdi ve öz babamla yeniden görüşmeye başlamıştık -az sonra bu konudan biraz daha söz edece- ğim- ve her gün üniversiteye bisikletimle gidiyordum. Bir gün, bisikletimle bir köşeyi dönerken, bir kamyon ansızın önüme çıktı ve çarpıp beni kaldırım kenarına düşürdü. Kolum altı yerinden kırıldı. Beni alıp hastaneye götürdüler ve kolum alçıya alındı. Bana bir de Tramadol verdiler; bu ilacın üzerimde tuhaf ve ilginç bir etkisi oldu. Bu, sentetik bir uyuşturucuydu ve düşüncemin berraklığına zarar vermemekle birlikte, psikolojik acı diyebileceğiniz tüm deneyimler de dahil, her türlü olumsuz duyguyu alıp götürüyordu. Bu yüzden, örneğin bir sohbetin ortasında, bu konuşmamın tüm olumlu yönlerini deneyimlerken, olumsuz yönlerini hiç algılamıyordum. Bir derse giriyor ve nabzımın yükseldiğinin farkına varıyordum. Üstelik adım atmak için ayağımı yere koyma tarzımdan, toplumsal algılarıma kadar tüm ayarlarım şaşmıştı. Örneğin, net olmayan bir şekilde konuşan bir insana dikkatimi nasıl vereceğime dair hiçbir fikrim yoktu.

O dönemde zihnim böyle işliyordu işte. Kuantum mekaniği öğrenimim beni yaşamımdaki acı ve zevk ölçülerini, bunların ne kadar dengelenebileceğini ya da birini diğerinden daha çok hissedersem ne olacağım sorgulamama yol açıyordu. Kırık kol benim için önemliydi; bir değişimi nasıl gerçekleştirmek ve kalıcı kılmak gerektiği konusunda bir örnek, hatta ibret alınacak bir olaydı. Bu muhtemelen kulağa tuhaf geliyor. Demek istediğim, tek tek ve ayrı ayrı olayların çoklu sonuçlar doğurabileceğine dair düşünmeme yol açtı. Kolum kırıldığı zaman, iyileştirilmesi -bir bakıma, yeniden yapılması- gerekmişti. Ben de çevremde gördüğüm adaletsizlikleri nasıl iyileştirebileceğim konusunda düşünmeye koyuldum. Kişi dünyayı siyasal bir edim aracılığıyla nasıl yeniden yapabilir diye sorguladım. Bu şekilde, bir değişim felsefesine varmaya başlıyordum ve inanıyorum ki, bunlar sonradan yaptığım her şeyi etkiledi. Bu şeylerin, uzun vadede üniversitenin kapalı ekonomik gerçek dışığında sınanamayacağını biliyordum, ama benim açımdan, neden ve sonuç hakkındaki deneyimimi derinleştirdiğim üniversite döneminden itibaren, süreç başlamıştı artık.

Gene de, katlanılmaz şeyleri bulup çıkarma yeteneğim her zaman ortadaydı. Belki de fazlasıyla ortadaydı. Fakat ne yaparsınız? Bölümde bir kum araştırma projesi yürütülüyordu, nedeni de Amerikalıların Ortadoğu’daki maceralarının bir parçası olarak kumla ilgilenmeleriydi. Bir kadın gelip bize, ilk Körfez Savaşı’nda askeri donanım denemelerine katılmanın ve çekilen Irak birliklerini bombalayarak onca kan döken kargo uçaklarında uçmanın ne kadar güzel olduğuna ilişkin bir konuşma yaptı. Ben, “Neden burada oturmuş katliamcının anlattıklarını dinliyoruz ki?” diye düşündüm. Üniversitelerin, askeri faaliyetlerden kâr sağlayan insanlarca nasıl kullanıldığını görmeye başlamıştım. Konferanslara gittiğinizde bunu görebiliyordunuz, her şey Avustralya Savunma Bilim ve Teknolojisi Örgütü çerçevesinde yürütülüyordu. Bu dönemde her şey kafamda birleşmeye başladı; kuantum mekaniğinin neden ve sonuç hakkındaki fikirlerimde, askeri tecavüzler karşısında kapıldığım dehşet ve Batılı dış politikayı git gide daha iyi kavramam konusunda bana dayattığı zihin açıldığıydı bu. Üniversite öğrenimi gördüğüm o yıllarda, bilimin meyvelerini toplamak ve bunları kamu yararına yürürlüğe koymak için mekanizmalar –yepyeni yöntemler- bulma ihtiyacı, kafamda aşikâr hale geldi. Belirli kuruluşların hizmetinde değil de, bizzat gerçeğin hizmetinde. Fizik öğrenmeye haydıyordum, ama kurulu düzene bağlılığa karşı nefretim daha da artmıştı. Birçok bilimcinin ne kadar omurgasız olduğunu, ne kadar alçak veya ölüm saçan veya entelektüellikten uzak olsa bile, bir sponsor logosunu kabul etmeye ne kadar heves ettiğini görebiliyordum ve sanırım, bunu üniversite öğrenimime borçluyum.

Bir keresinde, Avustralya Ulusal Fizik Yarışması’nda kendi üniversitemi temsil ettim. Ödül töreninde, Avustralya Ulusal Üniversitesi’nin Fizik bölüm başkam yanımıza gelerek, “Sizler Avustralya fiziğinin üst tabakasısınız,” dedi. Etrafıma bakındım ve kendi kendime düşündüm: “Yüce İsa aşkına, umarım yanılıyordur.” Fakat o toplulukta kesin, ama gizli bir şekilde kesinlikle hissettiğim şey, kuantum fiziğine olan ilgimin, rektörün gururla kızaran yüzünden daha iyi bir şeyler de yapabileceğiydi. Kuantum mekaniğinin adalet anlayışı için bir metodoloji sunduğuna ilişkin görüşümü, dünyadaki bir avuç bilgisayar bilimcisiyle paylaştım.

İzin verirseniz açıklayayım. Kuantum mekaniği sadece dünyanın küçük parçacıklarının kendilerinin -ve hep birlikte deneyimimizin çok büyük parçalarım, gözlemlenebilir tüm evreni yaratmak üzere birlikte- nasıl işlediğinin betimlemesi olmakla kalmaz; aynı zamanda fiziksel olgular hakkında düşünmenin sistemli bir yöntemidir. Adamakıllı öğrenirseniz, sizi net bir şekilde düşünmek için eğitir. Bilgisayarlarla ilk deneyimlerimin, “Bilgisayarın saymasını istiyorum” demekle, “Saymanın yolu budur” demek arasındaki farkı anlamamı sağladığım belki hatırlarsınız. Kuantum mekaniği öğrenimim de biraz buna benziyordu. Bana dünya hakkındaki sorularımı, sonuçla ilgili önyargıda bulunmadan her bir seçeneği masaya koyacak şekilde sormayı öğretti. Muhtemelen televizyon habercilerinin kendilerinin -veya kanalın patronunun- yakınlık duyduğu siyasetçilere nasıl yumuşak sorular sorduğuna tanık olmuşsunuzdur. Bilirsiniz ya, hani “Baştan beri sizi harekete geçiren ülkenize hizmet etme arzusu muydu?” veya “Bu tasarruf önlemlerinin ekonomimize nasıl katkıda bulunacağım açıklayabilir misiniz?” tarzında sorular işte. Kuantum mekaniğinde bu tarz sorular yoktur. Kuantum mekaniği, gerçekte yararlı bir cevap üretebilecek sorular sormayı öğretir ve zamanla, doğal dünyaya ilişkin düşüncelerinizi düzenlemenizi sağlar. Deney aracılığıyla şeyleri nasıl kanıtlayacağınızı ve hiçbir şeyi, hiçbir hipotezi, her türlü neden-sonuç testinden geçmeden olduğu gibi kabul edemeyeceğinizi gösterir. Kripto Savaşları’ndan ve yargılanmamdan sonra, bu alanda henüz bitmemiş bazı işlerimin kaldığına karar vermiştim. Söylediğim gibi, gerçekliğin dokusuna ulaşmak ve toplumsal eylem konusunda da, tüm varsayımlarımızdan soyunmak ve altında ne olduğunu görmek istiyordum. İleri matematik ve kuantum mekaniği buna olanak verdi.

Gerçeğe ulaşmak için, deneyi oluştururken nasıl davrandığınıza bakmanız ve neyi, nasıl yaptığınızın sonucu ne kadar etkilediğini görmeniz gerekir. Gerçek bir ölçü bulmanız şarttır. Şeylerin nasıl oluştuğuna -ve kendi bakış tarzınızın nasıl yapılandığına- bakmanız gerekir, böylece gerçeği kavrayabilirsiniz. Artık kuantum mekaniğinin bu özelliğine ne kadar çok bakarsam, çoktandır peşinde olduğum şeyi yapılandırabileceğini o kadar açık görebiliyordum: Bir değişim kuramı, dünyanın insan eliyle başlatılan bir değişim kuramı. Bu, kuantum mekaniğinin başlangıcıdır. Bu kitabın yazılış amacının bir parçası oluşturan öznel unsurla ilgili elimde bir imkân vardı. Kendi yaşamımı ortaya sererek, yaptığımız şeyleri nasıl yaptığımızı size gösterebilirim.

Bilgiyi somut bir madde olarak düşünmeye başladım ve insanlar ve toplumlar arasında nasıl aktığım ve yeni bilginin var olmasının değişimi nasıl getirdiğini incelemeye giriştim. Maddenin, adil bir düzen yaratılmasını sağlayacak şeye doğru aktığı bir boru hattı hayal edelim. Bu akışa kimin katkıda bulunduğuna bakabilir ve adil düzenin oluşmasını sağlayan şey neyse bununla ilgili bir tahminde bulunabilirsiniz. Kuşkusuz, burada gerçek, fiziksel bir boru hattından değil, insanların iletişim kurmak için kullandığı tüm farklı yöntemlerden söz ediyorum. Fakat bir anlığına, gerçek bir boru hattından söz ettiğimizi hayal edelim. Bilginin tüm dünyada nasıl dolaştığını incelemek için boru hattımın bütünüyle ilgilenmeniz gerekir; boru hattını kim yaptı, parasını kim ödüyor, bakımını kim yaptırıyor ve herhangi bir yerinde tıkanıyor mu ya da akış engelleniyor mu? Ardından, boru hattını Dördüncü Kuvvet’le yani medyayla eşlediğimizi ve bilgi akışım nasıl sağladığına ya da engellendiğine baktığımızı farz edelim. Adil işlerin yapıldığı bir düzene katkıda bulunan şeylerle ilgileniyoruz. Ne görürüz? Adaleti artırmak için ahlaki reformları sisteme nasıl sokabiliriz? Tıkanmaları ortadan kaldırmak istiyoruz, ama aynı zamanda bu akışın iyiliği yönünde katkıda bulunan gözlemcilerin sayısını artırmak da istiyoruz. Eğer madde baskı altına alınıyorsa, bunu bir blokaj olarak görmeliyiz, dolayısıyla mümkün olan en çok kişinin bu baskıyı gözlemlemesine ve sorunu kısmen gidermeye çalışmasına izin vermeliyiz. Bu şekilde, adalete ulaşırız.

Böylece internetin bu gözlemleri, harekete geçebilecek insanlarla buluşturabilecek, yeniden ayarlanabilen bir borular sistemi olduğu düşüncesine vardım ve bu da erdemli olma olasılığının artması sonucunu doğuracaktı. Gelecekte, gözlemcilerle aktörler arasında ideal bir akış sağlamanın yeni bir yolu olabileceğini hissediyordum. Ve bu bana, toplumları ileri götürecek yeni bir yol gibi görünüyordu, medyasını gözlemcilerine yanıt verebilir hale getirmek, kurumları izlenebilir kılmak, bilgiyi elinde tutan hükümetlerin ve onlarla işbirliği yapan Dördüncü Kuvvet’in bu gücünü kırmak. Başka bir bir araya getirme sürecinin olması gerekiyordu, dünya hakkındaki yeni bilgi ile önceden bilinen bilgiyi birleştirecek bir süreç. Bu da, bilgiyi tüm bu farklı aktörler için kavramsallaştırmak anlamına geliyordu. Aktörlerin dürüst kalmalarım sağlayacak bir yönteme ihtiyacımız olacaktı. Bu nedenle -kuantum mekaniği ile gazetecilik ahlakının birbirine bağlanmasıyla doğup büyüyen- WikiLeaks’in daha adil bir düzene yol açacak malzemenin yayınlanması çabasına yaygın medyanın da dahil olması gerekiyordu. Bu şekilde, bilgi akışı sadece gazeteciler veya tek tek medya örgütleri için değil, birlikte çalışan toplumlar için de geçerli olacaktı.

O dönemde hâlâ üniversitedeydim, ama her şey buraya getirmişti beni ve daha alınacak yol vardı. Bunları yazmak önemli, çünkü daha sonra yaşanan histeri, suçlamalar ve hatalar -kendi yaptığım hatalar da dahil- amaçladığım temel değişim felsefesine gölge düşürebilir. Sonradan, çok fazla göz önünde olduğum zaman, insanların düşüncelerin nasıl üretildiğiyle fazlaca ilgilenmek istememesi de beni şaşırtacaktı. Neyin tehlikede olduğu ya da hangi yöntemlerin uygulandığı hakkında en ufak bir fikirleri bile yoktu. Tek istedikleri benim saçlarım veya kız arkadaşlarım hakkında bir şeyler yazmaktı. Bildiğiniz gibi, aynı şey bugün uluslararası ölçekte başıma geliyor ve üstelik buna bir nebze olsun katkıda bulunduğumu sanmıyorum. Fakat medyanın basitliği benim icadım değil. Ben sadece medyamın içine girdim ve onu daha önemli bir şey haline getirmeye çalıştım. Ne ki, medyamın dikkatini, diyelim, adalete veya modern tarihte neden ve sonuç meselelerine çevirdiğinizde -sözüm ona “iyi gazeteler” bile, sadece bir-iki başlıkla ilgilenir, ardından her zamanki garabetlerine dönerler. Ahlaki olarak aklınızın alabileceği en saldırganca yaşam tarzı, yaşamla ilgileniyor ve gerçeğe sadıkmış gibi görünmek, ama aslında bunların karmaşıklığıyla hiç mi hiç ilgilenmemektir. Daha da kötüsü, okuyucularınızın bununla ilgilenmesi olasılığı hakkında alaycı olmanızdır. Kendi Jeremiad’ımı daha sonraya saklayacağım. Fakat üniversitedeki deneyimim, bana gerçeğin arayışı ile adalet olanağı arasındaki ilişkilerin ne kadar çapraşık olduğunu anlattı. Eski bir hacker olan beni, doğruca WikiLeaks’i yaratan dünyaya götürdü.

Yaşamımda olduğu gibi, ona dair anlatımda da tekrar tekrar kendini gösteren birkaç tema var. Wandsworth’da Soljenitsin’in Kanser Koğuşunu okuduğumdan bahsetmiştim. Öykünün bir yerinde, Kostoglotv, bir başka hastayla üniversitenin değerini tartışır: “Unutma ki, eğitim seni daha zeki yapmaz… kuşkusuz çalışman gerekir. Çalışmak! Düşün ki bu, zekâyla aynı şey değildir.”

Kuantum mekaniği öğreniminden çok şey öğrendiysem de, uçarı gibi görünen önceki faaliyetlerimden de en az o kadar şey öğrendim. Zihnimi alışılmadık şekilde çalıştırmayı oldum olası sevmişimdir ve bu dürtü, sözünü ettiğim dönemde Melbourne Üniversitesi Matematik ve İstatistik Bulmaca Derneği’ne girmeme yol açtı. 2004’teki ilk bulmaca yarışmasında, yarışmacılardan Avustralya seçimleri ve o dönemki başbakanın ölümüne dayanan delice bir senaryoyu çözmelerini istedik. Tanıtım spotumuz, “Howard’ı kim vurdu?” şeklindeydi. “John Howard, Melbourne Üniversitesi’nde gizli bir konuşma yaparken ortadan kaybolmuştur. Böyle alçakça bir eylemin ardında kim olabilir ve niçin? Marjinal seçmenlerin arasında gerçekleşen mezar soygunlarının, sıcaklık salınımları ve Melbourne Üniversitesi Döner Sermayesi yönetimindeki garip gece olaylarının olayla ilişkisi olabilir mi?” Ne ki, bütün bu aptalca lafların ciddi bir yönü vardı. O dönemde üniversite gazetesine de söylediğim gibi, “Bu, berrak ve derinlemesine düşünmek ve bir problemi çözme meselesiydi. Sonunda istatistikçiler, bilgisayar programcıları ve müzisyenlerden bir grup Parkville kampüsünün System Garden’ındaki bir bahçe cücesinin altına gömülü 200 dolarlık ödülü kazıp çıkardı. Bütün bunlar, beni çağın büyük hedonistleri, dönemin en müthiş uyuşturucu satıcıları, cinsellikte çığır açanlar ve rock’n rollcular arasına sokmaz, biliyorum ama yine de gazetelerde söylenenlere rağmen, entelektüel oyun bazlık benim için hep önde gelmiştir.

Bu türden entelektüel serüvenleri oğlumla da paylaştım. Onu yetişkinler dünyasının gerçek acımasızlıklarının hiç değilse bazılarından korumak istiyordum, gene de hoş bir mizah duygusu olduğunu görebiliyordum. Sanırım, ebeveynlerin çoğu çocuklarının neler öğrenebileceğinden korkuyor; oysa ben, Daniel’in kendi doğal büyüme sürecini izlemesini istiyordum. O zamana gelindiğinde, zamanının yarısını annesiyle geçiriyordu ve sözcüklerle arası çok iyiydi, benim olduğumdan çok çok daha iyi. Çocuğunuz varsa, daima bir delişmenlik söz konusudur. Yetişkin yaşamın baskısı, içinizdeki delişmenliği ezip yok edebilir, tıpkı korkunç bir fırtınanın yelkeninizdeki rüzgârı yok edebileceği gibi; ama ben, oğlumun böylesine iyimser yaratılışta olmasından çok memnundum. Birlikte terk edilmiş binalara giderdik ve bir sefer Noel’de, Barbie bebekleri ve oyuncak ejderhaları toplayıp hepsini evde yapılmış patlayıcılar ve sıvı nitrojenle patlatmıştık.

Zeki çocuklar, her şeyi çabucak kaptıkları için, sonradan hızla kendileri olabiliyorlar. Dolayısıyla ortalamadan sapmaya başlıyorlar. Sorgulayıcılıklarının, onları birer bireye dönüştürmeye başladığım görebiliyorsunuz, çünkü çevrelerinde sıra dışı şeylerin peşine düşüyorlar; akranlarının farkına varmaya bile başlamadıkları şeylerin. Belki size çocuklar hakkında çok şey anlattım, ama bu aynı zamanda benimle de ilgili. Bugün bile, sürekli bir odada veya kişide beklenmedik şeyler bulmak isterim. Jean Renoir bir seferinde, hayal edilebilen her durumda kusursuz fotoğrafın olduğunu söylemişti; bir aynanın içinden de, kişinin kafasının içinden de gelibilir bu. Yapmamız gereken, onu bulmaktır. En azından bu, benim içimde olan ve başka insanlarda gördüğüm zaman çok hoşuma giden bir içgüdü.

O dönemde, bir şeylere hazırlandığımı hissettiğimden eminim. Devasa bir kişisel rol oynamak değil – niyetim bu değildi – ama genellikle çevrelerini kuşatmış olan kayıtsızlığa karşın halkın bilgilendirilmesi konusunda adalet peşinde koşulacağını garanti altına alan bir organizasyon kurmak için biriktirmekte olduğum deneyimlerimi ve kazanmakta olduğum uzmanlığımı kullanmak Umarım, çok fazla duygusallığa kapılmaksızın, böyle bir örgüt için yıldızların tam da hizaya girmekte olduğunu söyleyebilirsiniz. Bense onların, yani olanaklar ve yıldızların nabzını hissetmeye, 2002 sonunda Avustralya çölündeki bir tam güneş tutulmasını görmek için yaptığım gezide başlamıştım. Bizler fizikçilerdik ve bu disiplindeki gökyüzünü gözlemleme geleneği oyunun heyecan verici bir parçası olmaya devam eder. Tutulmanın otuz sekiz saniye boyunca 7,5 kilometrelik bir hatta en üst konumunda olacağım hesaplamıştık ve o süre boyunca söz konusu hattın tam merkezinde olmak istiyorduk

Toplam on iki arabadan oluşan ekibimiz, çöldeki o küçük arazi parçasına gitmek üzere üç buçuk gün alacak bu yolculuğa çıktık Sonuç olarak, yarım kilometreyi bile aşmayan o arazi parçasında bulunabilmek için hesaplarımızda son derece kesin olmak zorundaydık ve tüm bu keşif gezisi için deli gibi çalıştım ve tükenme noktasına geldim. Ama o dönemde bunun üzerimdeki felsefi etkisi muazzam olmuştu. Nihayet bir şeyin gerçek olduğuna inanırsanız ve olanakları iyi ölçüp tartarak, inancınızı yitirmeden gayret ederseniz, o zaman istediğinize ulaşabildiğinizi görmüştüm. Kendimi projeye bütünüyle adamış ve öğrenimini gördüğümüz entelektüel geleneklerle bağlantılı olarak güçlerimize güvenmiştim. Ve yapılması gereken de buydu.

Devam ediyorum, kopmayın. WikiLeaks’in kurulmasının altında, yalnız tek bir yaşamın ve başkalarının yaşamlarının deneyimi değil, aynı zamanda insan haklarının açıkça ortaya konulmasına yönelen düşünce deneyimim de vardı. Bu fikirlere girmeden size dürüst ve iyi bir kitap sunmanın başka bir yolu yok. Size bunun ne kadarının kişisel tarihimden doğduğunu anlatmaya çalışıyorum, ama büyük bölümü de ne yapmak gerektiği konusunda çok fazla düşünmekten doğdu. Bana sektör gözlemcilerinin söylediğine göre, düşünmek şöhretlerin hatıratı düşünülürse, en büyük afrodizyakmış. Öylesine şöhret bulacak WikiLeaks’in işi ise, küresel toplumun özgürlüğü korumak için ne yapabileceğine ilişkin yeni düşünceler üretme tutkusundan ve aynı zamanda bilimsel bir düşünce yapısının hakların korunması meselesine uygulanmasından doğdu, doğmaya da devam ediyor.

Peki nedir bu haklar? Haklar, uygulanabilirliği bilinen eylemlerin özgürce uygulanmasıdır. Bu nedenle, bir hak eşit derecede yükümlülük getirir. Bu anlamda, sağcı gazetecilerin, bir küçük hırsızın, yükümlülüklerini yerine getirmediği için haklarını kaybettiğini söyledikleri şeyi kastetmiyorum. Demek istiyorum ki, birinin bir hakka sahip olduğunu kabul ediyorsak, aynı zamanda bu hakkı korumakla ilgili yükümlülüklerimizi de kabul etmemiz gerekir. Ben bu sözcükleri yazdığım sırada, çocuklar açlıktan ölüyorlar. Her çocuğun açlıktan ölmeme özgürlüğü olduğunu iddia edebilirim, ama onlar açlıktan ölürken öylece durursam, sözcüklerim değersiz demektir. Ama gene de bazı haklar anlaşılmıyor, uygulanmıyor. Baskıcı bir devlet muhaliflerini ezer, onları küçültmeye, susturmaya, izole etmeye çakşır -bunların hepsi, onları tek başlarına bırakıncaya, boş bir odada kendi kendilerine konuşur hale getirene dek konuşma haklarını yok etme girişimleridir. Ve bu yüzden, görünüşte sıradan, ama gerçekten temel bir gözlemle adalet hedefimize dönecek olursak, üstünü örtme, gizlilik ve yalanların olduğu bir dünyada adalete dayanak oluşturacak en temel hakları bile gerçekleştiremeyiz. İfade hakkını doğuran, öğrenme hakkıdır. Ve bir araya getirildiğinde, bu iki hakkı bilginin iletimi hakkı olarak adlandırabiliriz.

Hangi hakların zorunlu, hangi hakların göz ardı edilebilir olduğuyla ilgili kararın, daima bir siyaset meselesi olduğumu da unutmamalıyız. Daha açık olmak gerekirse, benim tek bir amacım var, pek özgün bir şey sayılmaz, ama bütün hayatım boyunca sahip olduğum amaç, içinde yaşayacağımız daha adil bir toplumun yaratılmasına yardım etmek. Her alanda şeffaflıktan yana değilim, hatta tepeden tırnağa demokrasiyi savunmuyorum, ama tek istediğim adalet ve bizim yaptığımız katkı, adalet ve teknoloji konusunda yeni kaçınılmazlıkları öne çıkarıp savunmak. Hepimizin özünde adalete karşı bir özlem olduğuna inanıyorum. Hepimizin özünde sansüre karşı bir tiksinti var. Ve işte Web bunu gösterebilir.

Bilmeye karşı bir sorumluluğumuz var. Bilgiye karşı bir yükümlülüğümüz var. Bu yüzden kütüphanelerimizi seviyoruz. Ama dijital çağda, şunu da anlamamız gerekiyor: Son kertede, teknolojimizi, bilginin kamu kayıtlarına girmesini engelleyenlere karşı durmak için kullanmak gibi bir sorumluluğumuz da var. Sansürcü ve yandaş olduklarını defalarca kanıtlamış olan gazetelere güvenmekle yetinenleyiz. Çoğu örnekte, onların gözünde reklam değerinin haber değerinden daha etkili olduğunu gösteren televizyon ve radyo yaymalarına da güvenemeyiz. Bu nedenle, bilgisayar çağında yayıncılık, sistemlerin izin verdiği ödevi yerine getirmek ve eski yayıncılık yönteminin içine işlemiş, kendini koruma huylarım yenmek haline gelmiştir. Bizim çalışmamızın gösterdiği ve süregiden işbirliklerimizin de tanıklık ettiği üzere, eski medyaya karşı değiliz. Sadece bugün ortaya çıkan tabloda onların yapabildiklerinden daha iyi bir yayıncılık yapmamıza izin verecek bir konumu şekillendirip oluşturuyoruz. Onlarla birlikte çalışıyoruz, çünkü onlara rakip olmak niyetinde değiliz. Kaynakları bir havuz haline getirmek istiyoruz, ama onlar, sonraki bölümlerde göreceğiniz gibi, bilgisayar çağında kendi meşruiyet kavramlarıyla ve kendi egolarının düzenbazlıklarıyla mücadele ediyor. Öyle olsun. Ama bana kalırsa, uygarlık onlarsız yoluna devam ediyor. Artık can çekişiyorlar.

Kafamda bir gazetecilik dürüstlüğü ilmini oturtmaya çakşırken WikiLeaks’e kadar vardım. Dürüst kalmamızı sağlayan nedir? Bir hacker ve aktivist olduğum dönemde, kaynakların sonsuza kadar yadsınabileceğim tespit etmiştim. Ve artık, bunun insanların öykülerini kamuya açık bir alana koymalarını sağlayıp sağlayamayacağım merak ediyordum. Yeni bir yayıncılık yöntemi, iktidarı sınırlamanın yeni bir yolunu ortaya çıkartıp bunu sürdürebilir miydi? Baskı arttığı zaman, eski medya kurumlarının bu sorulardan geri durması, her zamanki sığınaklarına koşup beni kınamaları kaçınılmazdı. Fakat bunların hiçbiri önemli değil. Daha önemli olan, kurumların kendilerine yöneltilen yeni beklentilerle nasıl bağdaşacaklarıyla ilgili. Zeki gençler, büyüklerine güvendiklerinden çok sosyal medyalarına güvendiği zaman, kurumlar değerlerini nasıl kanıtlayacak? Babalarımız bunları kayıtsız şartsız kabul etmişti, oysa bizim insani kurumların modern çağda dünyanın her yerinde fiilen nasıl davrandıklarına ilişkin ayrıntılı bilgimiz çok zayıf.

Ve bu böyle gitmeyecek, insanlar birbirleriyle temas halinde, ülkelerin birbirleriyle ilişkileri var, fikirler artık çok farklı şekillerde ilişkilendiriliyor ve teknoloji dünyanın kendi kendisiyle ilişkisini sürdürmesini sağlıyor. Hepsi bu işte, gerçekten. Tüm eski saklanma yerleri keşfedilmeye açık ve tüm kurumlar istediği kadar bağırıp çağırabilir, askeriye ağlayabilir, New York Times o sahte yüceliğine sığınabilir, ama bu, insanların artık bir zamanlar soru bile olduğunu bilmedikleri sorulara yanıtlar istediği gerçeğini değiştirmeyecektir. Üstelik nereye bakacaklarım da biliyorlar. Belirli kamusal kuruluşların sır sakladıkları gerçeği hakkında birbirleriyle nasıl konuşacaklarım biliyorlar. Kendi kendime inanmaya başladığım gibi, WikiLeaks eski güvenlikçi devletin artık yürütülebilir olmadığım göstermeye başlamıştı. Bu duygusal bir sav değil; modern yaşamın bir olgusu yalnızca. Oyun sona erdi.

Peki ya yanılıyorsam? Adalet aslında en önemli amaç değilse, ben onun bütünüyle gerçekleştirilmesi ihtimalini fazla abarttıysam? O zaman, gün be gün adalet yolunda bazı mütevazı amaçları gerçekleştirmeye yardım etmiş olma mutluluğuna, küçük bile olsa ulaşırız. Biz bir ideoloji değiliz veya tarihsel sürecin zorunlu kıldığı bir şeye kafayı takmış değiliz; bizler, olan bitene dürüstçe yanıt vermeye çalışan yayıncılarız. Örgütü kurmanın nedenlerinden biri, insanlara -gazeteciler, TV ve radyo yayıncıları, eylemciler, okurlar, izleyiciler, sıradan müşteriler- kendi kurumlarının ve bizzat kendilerinin daha iyi davranmalarını beklemek konusunda ilham vermekti. Yapmaya koyulacağımız her şeyin ardında bu küçük rüya yatıyordu.

Fakat gazetecilikte bir tek garanti vardır: Yaygın bir hastalığa işaret etmeyi iş edinirseniz sizi bu tür bir hastalığın kurbanı olmakla suçlamaları çok sürmeyecektir. Bunu “J’accuse” olarak adlandıracaktım ve tüm Dreyfiısçüler gibi, kendimi jet hızıyla, kuşku götürür hijyene ve meslektaşlarıyla sevgililerine korkunç davranma siciline sahip, çocukları korkutan bir kaçık olarak tanımlanmış bulacaktım. Ama bunun olmasına henüz zaman vardı. 2006’da Melbourne Üniversitesi’nden ayrılırken, her şey geceleyin gökyüzüne benziyordu ve geçmişim bu karanlıkta nasıl ilerleyeceğim konusunda bana yol gösterdi.

Emin olduğum bir-iki şey vardı. Sadece bir-iki tane. Bunlar da, tarihimizi, öykülerimizi ve adaletimizi nasıl yarattığımızla ilgiliydi. George Orwell en şahanesini 1984 adlı romanında şunları yazarken yakalamıştı: Bugünü kontrol eden, geçmişi de kontrol eder ve geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder. Orwell, propaganda aracılığıyla halkı manipüle eden hükümetlerin iktidarı hakkında konuşuyordu, ama git gide artan şekilde, neden bazı materyallerin kamusal alanın dışında tutulduğunu anlamak için teknolojimizi kullanmak ve ardından kendimizi bu malzemeleri kamuya açan yayıncılar haline getirmek yoluyla, Orwell’in sözlerinin anlamım çökertebilir ve bunları bir umut mesajına dönüştürebiliriz görüşünü kafamda çevirmeye başlamıştım. Geleceği kim kontrol edecekti? Hepimiz. Dijital çağ, Orwell’in işaret ettiği tehlikeye karşı bir yanıt olabilirdi. Mesaj, aslında aracı (medyum) idi. Bizlerse elçilerdik. İnternet, içerik her ne olursa olsun, onu açığa çıkarmak uğruna çalışacaktı. Bizim görevimizse, editör ve içerik sağlayıcı olmanın yanı sıra, kaynakların koruyucuları olarak çalışmaktı. Fakat bu fiilen yürüyebilecek miydi? Böyle bir şeyi güvenilir kılmanın bir yolu var mıydı; bunun için gereken mali kaynaklar nereden bulunacaktı; eleştirilerle, saldırılarla nasıl başa çıkacaktık? Çünkü kesin ve net olan bir tek şey vardı: İlk vurulacaklar elçiler olacaktı.

Ülkeyi iyi yönetmekle ilgili hayati bir gerçeğe işaret eden, bir Amerikan başkam olmuştu: Theodore Roosevelt. “Görünen hükümetin ardında” diye yazmıştı, “halka karşı hiçbir bağlılığı olmayan ve hiçbir sorumluluk üstlenmeyen görünmez bir hükümet oturur. Bu görünmez hükümeti yıkmak, yozlaşmış iş dünyasıyla yozlaşmış siyaset arasındaki bu habis ittifakı bozmak, devlet adamlığının ilk görevidir.” Bütün gençlik deneyimimden, bunu nasıl yapmak gerektiğine ilişkin kesin bir fikir edinmiştim. En azından, benim imgelemimdeki bir kesinlikti bu ve artık harekete geçip bunu ilerici gerçekliğe dönüştürmeye hazırdım.

Yetkeci iktidar, komplolar aracılığıyla kendini güçlendirmeyi iyi bilir, ama direnişin de, halkın bu komployu ne kadar iyi anladığıyla doğru orantılı olarak artacak olması bana doğal, hatta mantıklı görünüyordu. Komplo derken, gizli, bir kerelik örtbas etmelerden, alüminyum folyodan şapka giyen kaçıkların ipe sapa gelmez işlerinden bahsetmiyorum. Sisteme özgü komplodan, her şeyi gizli yapmayı yeğleyen hükümetlerin adeti olan modus operandiâtn söz ediyorum. Bilmek bizi özgür kılacaktı. Ve bilgisayar bilimi, bir matematik biçimi olarak, siyasal ilişkileri ortaya çıkarmaktaki yardımcımız olacaktı. Komplocular başka komploculara güvenir ve onlara bağımlıdır -bu bağımlılıkları “himaye ağları” olarak adlandırıyorum- ve toplumdaki komplocu taraflar hakkında isterik davranmayı bıraktığımız ve bunun yerine akılcı hale geldiğimiz zaman, onların birlikte yaptıkları eylemlere, bir daha bunları asla yapamamalarım sağlayacak şekilde karşı çıkmaya başlayabiliriz.

Peki bir komplo neyi hesaplar? Hesapladığı, komplonun bir sonraki eylemidir. WikiLeaks’i kurmaya hazır olduğum zamana gelindiğinde, benim için en büyük soru, “Bir komplonun gücünü nasıl küçültebiliriz?” haline gelmişti. Ve yanıt elimizin altında gibi görünüyordu: Sırlarını açığa çıkana dek kovalamak. Bu güçlere bir muhalefet icat etmedim. Sadece kendi muhalefetlerini beslediklerini gördüm ve sonra onları yeni teknolojimize etiketledim. Bizim işimiz, komplocu gücün etkili bir şekilde düşünmesine ve hareket etmesine son vermeye çalışmak. Ve bunu küresel bir çapta yapmanın yolu, bu komploları halka açmaktan geçiyor. Kâhinin Jül Sezar’a verdiği tavsiyeyi hatırlayabiliriz -“Güvenlik komploya boyun eğer”- ve kendimize ait bir bitiş cümlesi ekleyebiliriz: “Ve komplo da, halkın onu bilme ve gücünü kırma gücüne boyun eğer.”

Bütün bunlarda teknolojinin rolü hakkında da bir şeyler söylemem gerek. İnternet özü gereği size özgürlük vermez. İnternet, yayınlamayı ucuzlatmanın ve yerel sansürlerin sınırları dahilinde, bilgiyi uluslararası hale getirmenin bir yoludur sadece. Fakat size fazladan bir özgürlük vermez. İnternet çağında özgürlük istiyorsanız, hâlâ bunun için mücadele etmeniz gerekiyor. Bazı insanlar, Mısır’da 2011’de meydana gelen dönüşüme “Twitter Devrimi” diyorlar, sanki Mübarek Silikon Vadisi’nde birden ortaya çıkan bir güruh tarafından devrilmiş gibi. Bu kurgunun popülerliğinin nedeni var, o da Amerika’nın kendisiyle ilgili tüm dünyada yarattığı, doğası gereği merhametli olduğuyla ilgili algıya hizmet etmesi. Bu, özgürlük ve demokrasiye yönelik her türlü halk özlemini, özünde Amerikan karakterli görme şeklindeki Amerikan eğilimine de hizmet ediyor. Böylece, Hillary Clinton’ın söylemi, “Mübarek büyük bir adam ve kalması gerekirken, bir saniye içinde “Mısır halkının yaptıkları ne kadar muhteşem ve ABD’nin onlar için yaptıkları ne kadar önemliye dönüşüverdi. Hükümetinin Twitter’ı WikiLeaks elemanlarından üç kişinin hesap bilgilerini teslim etmeye zorlamak üzere mahkemeye gittiği gün, 15 Şubat 2011’de, internet özgürlüğünün Amerikan dış politikasının kalbinde olması gerekliliğini hangi yüzle söylediğini çok merak ediyorum.

Baskıcı rejimlere karşı kavga başlıyor ve her zaman, bilgi ve iletişim kavgasıyla sona erecek. Mısır’da olanlar Twitter Devrimi filan değildi, Fransız İhtilali’nin bir baskı makinesi ve politik el ilanları devrimi olmadığı gibi; ama her ikisi de, mevcut teknolojiyi kullanarak düşüncelerini ve bilgilerini paylaşan ve kendilerini kamusal alanda ifade eden halkın devrimlerini temsil eder. Dostum John Pilger, ABD hükümetinin korktuğunun WikiLeaks olmadığını ve çekindiklerinin Julian Assange olmadığını söylerken haklıydı. Benim ne bildiğimin ne önemi var? WikiLeaks’in ne bildiğinin ne önemi var? Hiçbir önemi yok. Önemli olan, sizin ne bildiğinizdir. Bütün mesele izsiniz.

2006’da Melbourne’dayken, eski hacker ruhumdan geriye bir şeyler kaldığım söylemekten mutluyum. Bir grup halinde, Grattan Sokağı 177 numarada, çok işlek bir caddenin hemen yakınında oturuyorduk ve eminim ki, matematik serüvenlerimiz ve gece alışkanlıklarımız evdeki genel kargaşayı daha da kötüleştiriyordu. Bir şeyleri çözmeye çalışmanın telaşıyla, önce bir dizi elektrik düğmelerine, sonra duvarlara, pencerelere, masalara, düz olan herhangi bir şeye cebir ve diyagramlar karalıyordum ve dışarıdaki trafiğin gürültüsü bazen konsantre olmayı  imkânsız hale getiriyordu. Dışarıda trafik lambaları vardı. Bir gün, eski usulde, kent trafik sistemine girdik ve ışıkları sürekli yeşil yanacak şekilde değiştirdik. Bu, bir süreliğine gürültüye son verse de, yeterince uzun sürmedi elbette.

İşte bu sıralarda, biyolojik babamı düşünmeye başladım. Çocukken onu hiç görmemiştim. Üvey babamı iyi bir baba olarak tanımıştım ve bu ruhla ona bağlılık duyuyordum. Ona baba diyordum. Öz babamın adı, ne alaycı ne de tam tersi şekilde pek geçmezdi ve sanıyorum, Brett’in bize bağlılığı düşünülürse, bu annemin ince ruhluluğundan kaynaklanıyordu. Hiç ziyarete gelmemişti ve o dönemde Avustralya’da bu çok yaygın bir şeydi; amaç da, yeni ailenizin dinamiklerini, eskisinden gelen düzenli ve belki de kırıcı istilâlarla kirletmeme düşüncesiydi.

Fakat ergenlikte oğlanlara bir şeyler olur. Öz varlık bilincinizde ve zekânızda o ani dürtüyü hissedersiniz. Ansızın dünyayı kucaklıyor ve onun bazı parçalarını da reddediyorsunuzdur. Çok kısa süre içinde kendim de baba olmuştum ve kitaplarla kendimi eğitmiştim. Kitaplar benim için çok özel hale gelmişti, bütün o Dostoyevski, Koesder, Kafkalar. Ve sanırım, o dönemde, bu ilgiyi gizemli bir kaynaktan almadığımı anladım. Bunun babamdan geliyor olabileceğini keşfetmem yıllar aldı. O yıllar boyunca, babamı arama fikri bana gereksiz bir duygusal kafa karışıklığı gibi görünüyordu, ama gene de, içimde onun varlığını hissediyordum. Üniversiteyi bitirmek üzereyken, benim kim olduğumun, kim olabileceğimin önemli bir kısmının, bana yardım edebilecek olan bu görünmez şahıstan gelmiş olduğunu gördüm.

Kısa bir yazışmadan sonra, telefonla konuştuk. Ardından, onu görmeye Sidney e gittim. Çok tuhaftı. Beni karşılamaya havaalanına gelmişlerdi -babam, sevgilisi ve oğlu. Bisikletimi yanımda getirmiştim, babam New Towndaki evlerine onunla dönmeye karar verdi; biz önden arabayla gidecektik. Sevgilisi ilginç biriydi. Babama, geleneksel yoldan olmasa bile, sırılsıklam âşık olduğu anlaşılan bir film yapımcısıydı. Babam, otuz beş yaşlarındayken, oyunculuk eğitimi almaya karar vermişti. Bu deneyimin ona istediği ufku mu açtığını, yoksa tam tersini mi yaptığını bilmiyorum, ama yine de evde olup onu görmek dokunaklıydı. Ve orada tuhaf bir deneyim yaşadım. Akşam, evde dolanırken kitaplığına bakmıyordum. Bunu yaparken birden öfkeye kapıldığımı hissettim, çünkü birbiri ardına raflara baktıkça, kendi satın alıp okuduğum kitapları görüyordum. Ansızın anladım ki, benliğimin ta derininden, en alt basamaktan başlamış ve kendimi bir sürü deneme yanılmalarla ve acılarla inşa etmiş olduğumu gördüm, oysa bütün bu süre boyunca, onu tanıyor olsaydım, bu kitapları gidip raftan alabilirdim.

            Belki bu duyguyu, başlamış olduğum iş yüzünden, yani neden ve sonuç araştırmaları, bireyler ve yetke arasındaki ilişkinin anlaşılması için bilimsel bir temel bulma girişimi yüzünden bu kadar yoğun hissediyordum. Her neyse, duygu son derece güçlüydü. Bir şekilde beni canlandırdı. Ansızın, aramızdaki bu genetik bağı, başka her şey kadar entelektüel ruh halini anlayıverdim ve yanımda olmadığı için onu referans alma ya da ondan öğrenebileceklerimi öğrenme fırsatından mahrum kalmıştım. O ziyaretim sırasında, kendi başıma çok fazla şey yapmış olduğum duygusuyla sarsıldım. Belki, onu tanısaydım, daha hızlı yapardım her şeyi. Bu, sevgiyle ilgili bir şey değildi; öğretici olabilecek bir ilişki ile ilgiliydi. Bazen son derece ilgisiz olmasına karşın, ona çabucak ısınmanızı sağlayan görgülü bir nezakete sahipti. Hâlâ birbirimizle çok kolay konuşabiliyoruz, birbirimizin zihinsel düzenine anında erişebilmemiz sayesinde. Benim hiç akıl hocam olmadı. Düşünüyorum da, bu benim için her zaman bir sorun yaratmış olabilir. Tek başıma yürürken ve başka insanlara akıl hocalığı yapmaktan mutluluk duyarken, her şeyi kendi başıma yapmak zorunda kaldım. Bu tuhaf. Sizi çok güçlü birinin rolünü oynamak zorunda bırakıyor hep.

Farklı olduğumu hep biliyordum, ama onunla tanışmak daha az öyle hissettirdi kendimi, insanlara kendilerini rahat hissettirmekte iyi olmadığımı söylemek muhtemelen doğru olur. Ben tartışmak için doğmuşum. Ve her zaman çok fazla düzeltilecek şey ve çok az zaman var. Babam aynı zamanda bir yoga hocasıydı ve bir kere onunla birlikte, sabah erken saatteki bir yoga dersine girdim. Ders bitince herkesle birlikte kahvaltı için bir kahveye gittik, insanlar mutluydu ve portakal sularını içiyordu ve ben nasıl olduysa, anne-bebek sağlığıyla ilgili bir tartışma başlattım. Ortamdaki gerginlik hissediliyordu, ama ben bu entelektüel soruna sabitlenmiştim ve görüşümü tek tek açıklayarak savunmaya devam ederken insanlar yavaş yavaş masadan çekip gitmeye başladılar. Yoga sınıfındaki bu insanların özellikle iyi olup olmadığını bilmiyordum ve sonunda masanın tümüyle boşalmasına neden olduğumu gördüm. Çoğu kişi otururken, bir ortak yön arar, ama ben öyle yapmam, ben farklılıkların peşine düşerim. Fakat bu insanlar rahatlamak için 25 dolar ödemişlerdi ve sonunda meyve sularım içerken hiçbir kural tanımayan bir tartışmayı sürdürmeye çalışan adamla baş başa kalmışlardı. Bu öykünün sadece bir kısmı. Rahatlamak, beni rahatlatmıyordu. Kusurlarımı biliyorum.

Babamın da aynı olduğunu gördüm. Ama belki de onun kitaplarıyla ya da beni kayırmasıyla büyümemek benim için daha iyi olmuştur. Kendi kendime ayakta durmak ve kendi zeminimi bulmak zorundaydım, babamın temsil ettiği yerleşik güç ağına ve savunduğu fikirlere inanma imkânım olmadı hiç. 60’ların en parlak döneminde, onun ve annemin ettiği yemin gibi: Kişisel olan, siyasaldır. Ve belki bütün o yıllar boyunca ondan uzak duruşum da, kendi siyasetimin bir parçasıydı. Dünyada bulunmanın taptaze bir yolunu bulmak istiyordum ve o zamana gelindiğinde, 2006’da dünyanın içindeki saatli bombayı çalıştıran ve sonunda patlamasına neden olan kayırma hastalığından ve güvence altına alınmış ortak çıkarları korumak için yapılan gizli anlaşmalardan kurtulup özgür olmasını istiyordum.

WIKILEAKS’İN DOĞUŞU

İşte böyle yola koyulduk. Birçok kuruluşu, ya onları selamlamak için sokağa çıktığım ya da geceleri sistemlerini hackleyip portallarında dolaştığım için içeriden tanıma fırsatı bulmuştum. Fakat 2006’da bu keşif sona erdi ve bu kurumları ve hükümetlerin, karanlık yaşamlarını nerede sürüyorlarsa orada incelemeye karar verdim. Ben, özgün bir siyaset düşünürü değilim, hiçbir zaman bu iddiada da bulunmadım, ama teknolojiyi biliyorum ve hükümet yapılarım anlıyorum; şimdi fırsat buldukça bu yapıları asit banyosuna fırlatmaya ve kemiklerine kadar kaynatmaya hazırdım. Aklımdan geçen şuydu: Yaşamlarımızı büyük bir ilgisizlikle sürdürebilir, günlerimizi ev taksitleri veya gerçekten ünlü, zengin olmakla veya gerçek aşkı bulmak konusunda endişelenerek geçirebilirdik veya dünyamızın iliklerine bakabilir ve iyi ve gerçek olup olmadığını sınayabilirdik.

Çoğu kurumun adamakıllı içine girdiğinizde, bunların iktidar ve kayırmacı ilişkiler içinde yüzdüklerini ve kendilerini pazarlamayla savunduklarım görürsünüz. Öğrendiğim üzere, çoğu organizasyon inkâr etse de bu, bana dünyanın temel bir gerçeği gibi görünüyor. İster Kenya hükümeti olsun, ister Julius Baer Bankası, hepsi kendileri için çalışır ve onlardan kazanç sağlayacak ve onları donatacak bir akıllı insanlar ağı inşa ederlerken, sıradan insanlar kendilerinin aleyhine olacak durumlar içinde bırakılır. Yeniyetmeliğimden beri, birbirini kayıranlardan oluşan gruplarla karşı karşıya kalmıştım ve onları buna teşvik eden unsurları anlıyordum. Karşılarına dikilen her kişi ya da örgütün, ya mahkemelerde ya istihbarat ajanlarınca veya basın eliyle işi bitiriliyordu. Ben onlara karşı hazırdım. Benim bile varlığından haberdar olmadığım bir noktaya değin kaynakları korumak için teknoloji ve kriptografi kullanmanın yönteminde adamakıllı bilenmiştim. Aktivist deneyimimiz ve güçlünün iktidarım elinden alma kararlılığımız vardı. Ofislerimiz yoktu, ama dizüstü bilgisayarlarımız ve pasaportlarımız vardı. Farklı ülkelerde sunucularımız vardı. Muhbirler açısından dünyanın gelmiş geçmiş en güvenli platformu olacağımızı biliyorduk. Gereken inisiyatife ve cesarete sahiptik. Felsefemiz vardı. Oyun başlasın. 4 Ekim 2006’da WikiLeaks.org sitesini kaydettirdim. Sanırım, sıradan yaşantımın, tabii eğer sıradan bir yaşantım olduysa, bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyordum.

Bir dizi yardımcım veya dilerseniz şöyle söyleyelim, modelim vardı; örneğin, 1996’da cryptome.org’u kuran New Yorklu mimar John Young. Cryptome’daki her şey sızdırılan belgelerden oluşmuyor, ama Young hükümetin ve şirketlerin saldı kalmasını tercih ettiği malzemeyi kamuya açık etmeyi görev biliyor. Onlar da Microsoft un saldırısına uğradılar ve tıpkı WikiLeaks gibi, PayPal’le mahkemelik oldular. Cryptome, bilgi için verilen mücadelede doğru tarafta yer alıyor, ama onlara malzeme veren insanlar konusunda koruyucu mekanizmaları yok; oysa bunun zorunlu olduğunu ben çok iyi biliyorum. Young, doğru topraklarda yürüyordu, ama bir son merci yayıncısı olmaya hazır değildi; daha önce kurduğum, WikiLeaks için iyiden iyiye geliştirdiğim karmaşık inkâr sistemini kullanarak benim yapmak istediğim de buydu. Her şey çok hızlı oluyordu ve yayınladığımız ve arşivlediğimiz her şeyin kusursuz olmasını sağlamak istiyordum. Bütün bunları düzenleme işinin çoğunu dünyanın çeşitli yerlerinden ben yürütüyordum, bazı eski cypherpunklardan da yardım alıyordum. Matematik bölümünden eski dostum Daniel Mathews da -geleneksel bir solcu, bir Chomsky takipçisi, sanırım- o dönemde bana yardım etti. Aslına bakılırsa Dan, WikiLeaks’in kuruluş belgelerini bir araya getirmekte ve daha sonra, sızdırdığımız ilk şeyin analizini yapmakta yardımcı oldu.

O noktada benim görevim, ittifaklar kurmaktı. Bir danışma kurulu oluşturmak ve gelecekteki veri kaynaklarının bağlantılarını yapmakla uğraşıyordum. O aşamada kurul, daha çok kendimize bir inanılırlık ve itibar sağlamak ve daha sonra yararlanılabilecek temaslar kurmakla meşguldü; fiilen bir yerde bulunmuyor ve gerçekten danışmanlık yapmıyordu. Gene de, Daniel Ellsberg gibi ilham veren isimlerle temas kurdum; Ellsberg, işin içine girmeyi kabul ederek, başından sonuna sözüne sadık kaldı. Ben Laurie adlı bir İngiliz matematikçi de kurula girdi. Babası Peter Laurie, 60’lar üzerine etkili bir kitap olan, İngiltere’deki yeraltı nükleer sığınakları ve hükümet tesisleri hakkındaki Beneath the City Street’m yazarıydı ve belki Ben, bizim çabamızda babasının çabasından bir şeyler görmüştü. Çinli aktivistlerle de temaslar kurmaya çalıştım. Bizler ağırlıklı olarak Batılı olduğumuz ve Batık yargı mekanizmalarına tâbi olduğumuz için, WikiLeaks’e bir Batı karşıtı örgüt kimliği vermek istemiyordum -bu hiç de zor değildi, çünkü Batı karşıtı değil, bilgi yanlısı bir örgüt aslında- ama dikkati eninde sonunda Amerika’nın yaptıklarına çevireceğimizi biliyordum. Başlangıçta, Afrika ülkelerindeki yozlaşma başlanacak en uygun yer gibi görünüyordu. Felsefemiz, en başından itibaren, temelde soysuzlara karşı olmaktı; bu biraz kaba gelebilir belki ama gayet dürüstçe bir yaklaşımdır.

Yayına geçmeden önce, alan isimlerinin kaydı ve benzeri şeyler için gereken finansal harcamaları ben yaptım. Diğer herkes para almadan zamanını verdi. En baştan itibaren, hukuki güçlüklerle karşı karşıya kalacağımızı biliyorduk ve ben San Francisco’daki medeni haklar hareketinin, başımız derde girdiği anda sahip olacağımız ateş gücü açısından önemli olduğunu bildiğimden, sitenin kaydını oradan yaptırmaya istekliydim. Bundan sonra iş, aklımıza gelen herkese e-posta göndermeye ve yanıtları beklemeye kalmıştı.

28 Aralık 2006’da yayınladığımız ilk sızdırılan belgemiz, Somali’deki İslami Mahkemeler Birliği’nden gelmiş gibi görünüyorsa da, o dönemde açıkladığımız gibi, bize bir Çinli kaynak aracılığıyla gelen, başka bir gizli kaynağa aitti ve gerçek olup olmadığından emin değildik. Ülkenin üçte ikisinin bölünmesinden zaten görülmüş olduğu gibi, Somali’de şiddete dolu yılları takiben, Birlik, kaostan bir tür düzen kurmaya başlamıştı. Mogadişu’da halk kendini daha güvende hisseder olmuştu ve sıradan yurttaşlar gündelik şiddete ve yerel askeri güç sahiplerinin çok sık yaptıkları sistemli yağmalamalara karşı daha iyi korunduklarım düşünüyorlardı. Bizim sızdırılmış belgemiz, bir askeri komutanın, Birlik tarafından nadiren- kullanılan bir tanımlama olan “Somali İslami Cumhuriyeti “ne gönderme yaptığı, kışkırtıcı, sarsıcı ve anlamlı bir mektuptu. “Hepinizin bildiği gibi” diye yazıyordu komutan, “Somali için kurulan sözüm ona Geçici Hükümet, Somali dini liderlerini ve genel olarak Müslümanlarını avlıyor. Uluslararası Camiayı, Somali dini liderlerinin El Kaide mensubu olduğuna inandırmış durumda.” Bu belgeyle bize aktarılan yakalanmış e-posta trafiği, petrol bakanı da dahil Somali bakanlarının Çinli yetkililerle görüşmeye hazırlandığını ima ediyor gibi görünüyordu. İnsanların Çine karşı Somali tutumu ve Çinlilerin Afrika’ya karşı tutumu hakkında bilmesi gereken bir şeyi ortaya çıkarı- yora benziyordu.

Somali’deki bu durum, o dönemde Batı’da pek dikkat çekmiyordu ve burada, iki küçük belgede, insan durumun ne kadar karmaşık olduğunu anlamaya başlayabiliyordu. Birlik, aslında bir fark yaratmaya çalışıyordu. Onların yönetiminde, Mogadişu’da on bir yıldır biriken pislikler ilk kez toplanmaya başlamıştı. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar, Doğu Afrika’da İslam’ın her türlü siyasallaştırılmasını, her nasılsa 1998’de Nairobi’deki ABD elçiliğinin bombalanmasıyla bağlantılı gören ABD, en güçlü bölgesel müttefiki Etyopya aracılığıyla, düşüncesizce müdahale ediyordu. Bizim sızıntıyı hazırlamamızdan hemen sonra, Etyopya ABD’nin yardımıyla Somali’yi istilâ etti. Durumu takip etmeye devam ederek analizler, yorumlar ve sızan başka belgeleri elimizden geldiğince sunduk. Çinli kaynaklarca hazırlanmış olan belge sahte bile olsa, hâlâ önemli sorular doğuruyordu ve gizli belgelerin ortaya çıkarılmasının karmaşık siyasal durumlara dair anlayışımızı nasıl genişletebileceğim gösteriyordu. WikiLeaks gibi genç bir web sitesi için iyi bir başlangıç hamlesiydi bu.

Batılı medyanın saygılılığına -Doğu’nun geniş kesimlerindeki azgın sansür hakkında hiçbir şey söylememeye- o kadar alışmışızdır ki, ne kadar çok ülkede, halkların özgür yayıncılığa ve suiistimallerin ortaya çıkarılmasına aç olduğunu bile unutuyoruz. Dünyanın pek çok yerinden, bir sürü hızlı tepki alırdık; bunların hepsi güvenilir ya da yardımcı değildi, ama insanlar bizim yapmakta olduğumuz şeye, radyoyu belli bir istasyona ayarlar gibi, kendilerini ayarlamaya başlamışlardı. En baştan itibaren, elbette, bize verdikleri adla, bir ihbar sitesi olarak, bazı insanlar bizi ihbar etmeye pek hevesliydiler, üstelik bunun hiçbir sonucu da olmuyordu. Benim tepkim, “Eh, normaldir. Ektiğimizi biçiyoruz ve nasıl bir ürün alacağımızı göreceğiz” oldu. Kendini adamış, idealist bir grup insan olarak, bir şeyi gerçekleştirmeye çabalıyorduk. Açılan yaylım ateşini kaldırabilirdik, ama temel konumumuz güçlüydü ve ahlakiydi ve ben bize herhangi bir şekilde pislik atılabileceğini düşünemiyordum bile. Sanırım, kişisel pislik atmalara veya daha da genişletilmiş bir çapta, bizden nefret etmeye karar vermiş kişiler tarafından bütün örgütün çirkefe bulanmaya çalışılmasına kendimi hazırlamamıştım. Aldım kaçırmış birileri, bizim CIA için çalıştığımızı düşünüyordu.

Fakat biz yolumuzdan dönmedik. Arkadaşlarımı işin içine sokmaya çalıştım, ama benim deneyimimde dostluklar, size sadece dokuz saatlik bedava emek sağlar. Üstelik yapılacak akıl almaz boyutlarda bir iş vardı. Yıllar boyunca fikirler hakkında çalışıp durmuştum, ama programlama ve lojistik gibi şeylerin çok hızlı ve etkili şekilde yürütülmesi gerekiyordu. Kenya’dan Tanzanya’ya, oradan Mısır’a giderken, bir yandan yol boyunca siteyi kurmakla uğraşıyordum; bütün bu süre boyunca küçücük bir sırt çantasıyla idare ettim. Hiçbir zaman eşyaya sahip olmaya meraklı biri olmadığımı söylemem gerek. Çok fazla giysim yoktu. Önümde ne varsa onu yerdim. Elimdeki parayı neredeyse anında harcar veya birilerine verirdim. Kuşağımın bunca parlak bilgisayar dehasını milyonerlere dönüşmesi gücüme gidiyordu, ben de o parayı istediğimden değil, ama yardımlarına başvuramadığımdan kırgındım. Fakat WikiLeaks’i başlatan, devamlı yolda olduğum o yıllar boyunca, tedricen de olsa, pek az maddi eşyaya ihtiyaç duyduğumu anladım. Bir çorap ve çamaşır torbamla, ondan daha büyük olan dizüstü bilgisayarlarım ve kablolarımın durduğu torbam vardı hepsi topu.

Başka yardım kaynakları aramak için Paris ve Londra’dan geçtim. Çoğu zaman kısa ömürlü hamleler halinde gönüllüler buluyordum, ama anlaşılır bir şekilde, ya çabucak yanıp tükeniyorlardı veya nakit ödemeli veya şanı büyük bir şeyin peşine düşüyorlardı. Bir noktada, Nicolas Sarkozy’nin başkan olma çabalarının devam ettiği iki ay boyunca Paris’te bir odaya kapanıp kaldım. 2007 baharıydı. WikiLeaks’in çok büyük olabileceğini bildiğim halde, bunun gerçekleşmesi için gereken işin devasa hacmi altında ezilmiş durumdaydım. İşi tek başıma ben yapıyordum ve o Paris gecelerinde aşağıdaki sokaktan gelen kahkaha sesleri eşliğinde sitenin gerçekten sonunda iyi bir şey olabileceğini düşünmek çok ama çok zordu. Arada sırada uğrayan bir kız arkadaşım vardı. Bana yiyecek bir şeyler getirirdi ve ben bilgisayarın başında oturmaya devam ederdim. Rusça konuşuyordu ve kimi zaman bu konuda bana yardım ederdi ama çok yalnız bir dönemdi. Saplantılı bir dönem. Bilgisayarın başından kalkmayı beceremiyordum.

Bazen, dışarıdan bir ciyaklama geldiğini duyduğumu sanırdım ve bunun Mıknatıs Adası’ndaki tropik kuşlardan biri olduğunu düşünürdüm. Veya bir anlığına, şeker karıncalarının masada ve döşemede koşuşturduğunu hissederdim. O günlerde hava alışılmadık ölçüde ısınmıştı ve WikiLeaks için tam anlamıyla doğru olacak bir sunum sistemi yaratmaya çalışırken günler ve haftalar birbirini kovalıyordu. Halihazırda büyük bir materyal hazinesine sahip olmama karşın, derhal yeni materyalleri kendimize çekmeye başladık ve yeni materyalin çoğu, bunu yayınlayacağımıza ilişkin verdiğim sözle birlikte geliyordu. Bu yüzden yeni materyali önceliklere göre ayırırken bir yandan da sistemle ilgili son düzeltmeleri yaparak, insanların birbiriyle e-postayla nasıl haberleşeceğini ve örneğin, Kenyalıların güvenli etkileşime nasıl erişebileceğini çözmeye çalışıyordum. Bu, bir CIA istasyonunu kurmaya benzer bir şeydi. WikiLeaks’in tüm yeni iş alanları gibi, organik olarak büyümek zorunda olması kaçınılmazdı. Hele bizim durumumuzda bu daha da zorunluydu, çünkü bütün olayı reklam veya risk sermayesine yeni katkılar yaparak yürüteceğiniz bir finansman ve iş modeline sahip olan normal bir şirket gibi değildi. Hem de hiç değildi. Sürekli gönüllü emek arayışı içindeydim ve onlarla programladığım online toplantılar yapıyordum. Bir-iki kere, çok komik biçimde (gerçi o zaman öyle gelmemişti), o online toplantılarda tek başıma kaldığım oldu. Ve elbette bütün olay şizofreninin tam sınırında sürüyordu. Hem Başkan hem Sekreter, gündemdeki bir sonraki olayı getirerek ve oylamaya çağırarak, çabalayıp duran kişi olarak, ben oradaydım. Çılgınca. Fakat sanki bütün iş yürüyor- muş gibi devam etmek zorunda hissediyordum kendimi ve sonunda gerçekten de böyle oldu. Aynı kendi kendini motive etme ruhuyla, özgül bir işin -diyelim, önemli bir basın açıklaması yazmak- olayın büyüklüğüne yaraşır şekilde giyinmemi gerektirdiğine karar verdiğim zamanlar oluyordu. Beni Paris’teki avuç içi kadar bir dairede, tıraşsız, ha bire tuşlara basan, ama tastamam uygun ceketi giymiş bir halde hayal edin.

Daniel Mathews, elinden geldiği kadar uzun süre kurulda kaldı, ama hiçbir karşılığının olmayışı, onu da bitirip tüketti. O döneme gelindiğinde, bir yandan ders verirken bir yandan da doktorasını yaptığı Stanford’a gitmişti. O noktada, halktan olumlu bir tepki alıyormuş gibi bile görünmüyorduk. Bütün bu sıkı çalışmaya karşın, bilinirliğimizin arttığına dair hiçbir belirti yoktu. Gönüllüler kendilerine, muhtemelen şimdi de yapıyor olabilecekleri gibi, bütün bunları ne için yaptıklarını soruyor olmalıydı ve o dönemde onlara verebilecek hiçbir yanıtım yoktu. Sadece bunu yapmayı istiyordum ve diğer insanların da, bu işin kendi doğasında derin bir motivasyon kaynağı bulacaklarım umuyordum. Çeşitli dönemlerde iş git gide zor hale geldi. 2007’de yoğunluğu ve baskısıyla karşımıza dikilen iş miktarı insanlık dışı bir şeydi. O dönemde Afrika’ya gittim ve iyi bağlantılar kurmuş olarak Paris’e döndüm, ama kendimi iyi hissetmiyordum. Bir süre sonra ateşlendim ve vücut ısımda inanılmaz bir artış oldu. Tahmin edebileceğiniz üzere, biraz -çoğu zaman bir erdeme dönüşebilecek türden kusurlardan biri olarak- çok bilmiş bir yapım var, bu yüzden de, elbette, birkaç tıp kitabı okumuşumdur ve hekimlere karşı da son derece kuşkucuyumdur. Ateşim gerçekten yüksekti, ama birkaç gün içinde kendi kendine geçeceğinden emindim. On küsur gün terlememe ve acı çekmeme rağmen, hâlâ düzelmemiştim.

Sıtma olmuşum. Bir Fransız hastanesinde kalmak, sizin o ülkede neden bir devrime gerek olduğunu ve daima olacağım anlamanızı sağlar. Kısa bir ziyaret bile, Flaubert’in neden burjuvaziden nefret ettiğini ve neden 60’ların radikallerinin Sorbonne’u yakıp yıkmak istediklerini görmenizi sağlayabilir. Ben oradan çok iyi çıktığım için de değil. Benim bakımımla görevli hemşirenin tutumunda doğal bir zorbalık hâkimdi. Kolumdan parasetamol vermeye çalıştı. Ona ağrım olmadığım, dolayısıyla ihtiyaç duymadığımı söyledim. Bunu her ne olursa olsun, bütün hastalara verdiklerini söyledi. Ben hayır dedim. Gece yapmaya çalıştı, ben reddettim, o gene denedi, ben de iğneyi söküp attım ve eğer bunu yapmaya devam ederse hastaneden çıkıp gideceğimi söyledim. Biliyorum, biliyorum, bir hemşireyle savaşamazsınız. Ama, size şu kadarını söyleyeyim, bu hemşireler faşistçe davranıyorlar; bense ateşli bir hastalık geçiriyordum, o yüzden biraz aklım başımda değildi. Odamı paylaştığım yaşlı adam da, hemşirelerin devamlı insanları itip kakmaya çalıştığını söyleyerek beni yüreklendiriyordu. Hemşirelere karşı bu direniş gösterisine bayılmıştı. Sırf parasetamol almıyorum diye benimle ilgilerini kestiler. Ve daha sonra mideme kramp girdiğinde, bir doktor çağırmadılar, çünkü hemşireleri reddetmiştim. Bütün sistem, işlerin nasıl yapılması gerektiğine dair farklı fikirleri olan insanları cezalandırmaya göre düzenlenmişti.

Her nasılsa ben, kendine yardım etmeyi sağlayan genden yoksun doğmuşum. Ve bu eksiklik bütün hayatım boyunca başımı belaya soktu. Fakat buna özür bulmaya da çalışmayacağım. İşleri benim açımdan kolaylaştırmaktan çok, dünyada devam eden savaşlarla ilgileniyordum ben, hâlâ da öyleyim. Çok geçmeden, 2007 güzünde ve takip eden kış aylarında ABD ordusunun çok derinlerinden çıkma bir dizi belge aldığımız zaman, WikiLeaks’in bu savaşlara gerçek anlamda ışık tutmakta hayati bir rol oynayacağı anlaşılacaktı. Kasım’da ABD Ordusu tarafından Irak’ta kullanılmak üzere kaydedilmiş tüm askeri donanımı ortaya koyan, yaklaşık 150 bin kayıttan oluşan o muazzam veri tabanını yayınladık. Materyalin bir analizini yaptım ve piramidal planlama sistemi, bütün isimleri, kurşun gibi sarf malzemeleri değil, Iran hakları ve bilgisayarlar gibi demirbaşlar da dahil, her bir birimi her şeyiyle ayrıntı andırmaya dayanan “savaş düzeni” denilen şeye kadar vardığım gördüm. Tam listeyi aldım ve bunu analiz edecek bir bilgisayar programı yazdım. Bir askeri tedarik sitesine bakıp fiyatları alarak, hem devasa boyutlardaki maliyetleri hem de en iyi hangi birimlerin finanse edildiğini gördük. Donanma malzeme alımının neredeyse yarısı, asilerin kendi yaptıkları, en yaygın olarak yol kenarına konulan bombalar yani IED olarak adlandırılan patlayıcı gereçleri etkisizleştirmeye odaklanmıştı. Bu paranın çoğu, radyo sinyallerini karıştıran son derece gelişmiş jammerlar olan “sihirbaz” makinelere harcanmıştı. IED lerden kurtulmak için -detektörler, jammerlar, bomba imha eden robotlar, ekstra zırh ve benzeri malzemeye – harcanan toplam para yaklaşık 13 milyar dolara varıyordu. Bu rakamı enflasyona uyarladığınızda, Manhattan Projesi’nin topyekûn maliyetini aşıyordu ve bence bu bilgiyi tüm dünyanın bilmeye hakkı vardı.

Bu, Irak’ta ve Afganistan’da fiilen olanlar hakkında bir sürü yeni ve daha derin hikâyeler için yapı iskelesi kurmaya benziyordu. Genelde muhabirler çok fazla şeyi sorgulamadan kabul ediyorlardı; hiçbirinin paranın nereye gittiğini ve komuta zincirinin nasıl işlediğini sorduğu yoktu.

Yeni materyal bize doğru akmaya başladı; bunun yaratabileceği değişimi görebiliyordum. Dünyayı kırıp içini açıyor ve yepyeni başka bir şeyin çiçeklenmesine fırsat veriyorduk. Gene de, en baştan itibaren, hangi alanda mücadeleyi yoğunlaştırmak gerektiğini anladık; en büyük, en kalıcı mücadele, gazetecileri, düştükleri uyuşukluk, ilgisizlik batağından çıkarmak olacaktı. Tüm bu yeni soruşturma hatlarını, adalete giden bu yeni güzergâhları açıyordunuz, ama onlar gene de omuz silkmekle yetinip bu materyali işleyecek zamanları olmadığım söyleyebiliyorlardı. Korkunç bir düş kırıldığıydı. Ama artık bunun, medya aracılığıyla gördüğümüz dünyada önemli bir etken olduğunu anlıyorum. Gazeteciler sadece haber vermezler; varsayımları ve ilgisizlikleri de, bize kadar gelen resmi çizmelerinde bir rol oynar. Ve biz kendimizi en baştan itibaren gazeteci olarak gördük. Hem de daha iyi gazeteciler.

Bu kadar çok kişinin kendi arama motorlarıyla bilgiye ulaşabildiği internet çağında, bu materyalin gene de bir yerlere ulaşacağım biliyordum. Bazı askeri personel bile, araçları için ne çeşit yedek parçalara ihtiyaçları olabileceğini görmek için, bizim siteyi ziyaret ediyordu. İronilerin ironisi: Bazı NATO askeri müteahhitleri zırhlı aracım için bir tekerlek bulmama yardım eder misiniz, gibi şeyler yazdıkları sohbet odalarımızda belirmeye başlamıştı. Ama medya öylece oturuyordu. Sanırım, henüz yeterince yetkili bir kaynak değildik ve hiçbirine ayrıcalık tanımıyorduk -sadece kendilerine ait haber ve haber kaynağı bulmak, medyada bütün bir motivasyon dünyasına hükmeden ilkedir. Her şeyden kötüsü de, ortaya çıkardığımız materyalin çok karmaşık olmasıydı. Fakat gazeteciğin temel ilkelerini değiştirecek bir sistem inşa etmiştik. Örneğin İngiliz Ordusu gibi güçlü teşkilâtlara karşı, gazetecinin hukuk kurallarıyla düzenlenmemiş bu iktidar oluşumuna saygılı bir şekilde konumlandırılmasıyla, Dördüncü Kuvvet üniformalı bireylere bakarak brifingleri beklemeye alışmıştır. Bu üniformaların altında gerçek insan derileri olduğunu unutmuşuzdur ve bizim istediğimiz de, iktidar kılıklarının altındaki çıplak gerçeği ortaya çıkarmaktı.

Devasa bir tanıklık misyonuna kalkışmıştık. Bilgisayar teknolojisi aslında uyanıktı ve kafamızda filizlenen bir namus psikolojisiyle, iki kat uyanıktı şimdi. O dönemde, güdülerimizi ve görevimizi betimlemeye çalıştığım bir blok notu yazmıştım:

Bir adaletsizliğe tanık olduğumuz ve harekete geçmediğimiz her seferinde, kişiliğimizi özü itibarıyla edilgen olmaya doğru eğitiriz ve bu arada kendimizi ve sevdiklerimizi savunma yeteneğimizi yitiririz. Modern bir ekonomide kişinin kendisini adaletsizliğe karşı tümüyle koruması imkânsızdır… Madem ki tek bir hayat yaşayacağız, o halde izin verin de tüm güçlerimizi kullandığımız gözü pek bir serüven olsun bu. Ne kadar çabalasam da çekilen acıların sesinden kurtulamam. Belki yaşlı bir adam olduğumda, bir laboratuvarda amaçsızca gezinip yaz akşamları öğrencilerimle tatlı tatlı sohbet etmekten zevk alabilir ve acıları kayıtsızlıkla kabul edebilirim. Ama şimdi değil. En verimli çağındaki insanlar, bazı inançları varsa, onlara göre harekete geçmekle yükümlüdür.

Gerçeklik, mülkiyetin boyutlarından biridir. Ele geçirilmesi gerekir. Ve soruşturmacı gazetecilik, gerçekliği güçlüden geri almanın soylu sanatıdır. WikiLeaks’in kurulup işler hale geldiği ve manşetlere taşındığı zaman geldiğinde, bunun birçoğu unutulmuş veya yeni bir gazeteciler veya okurlar kuşağının erişimi dışında kalmıştık. Gözlem sanatım hayata döndürmeyi ödev edindik. Bütün alçakgönüllülüğümle, halkın ilk istihbarat örgütü haline geldiğimizi düşünüyorum. Ve aslında sadece dört yıl önce olsa bile bize farklı bir çağ gibi gelen, o ilk, zorlu günler, kendimizinkiler de dahil tüm sınırların ve önyargıların ötesine taşacağımızı ve her ay daha iyi olacağımızı düşünüyorduk. Daha öğreneceğimiz çok şey vardı. Fakat daha iyi yönetime hizmet eden iyi gazeteciliğin ilkeleri, o günlerden bugüne hiçbir şekilde bozulmadan devam etti.

Afrika deneyimi bu dönemde gün yüzüne çıktı, ama o deneyimi bir sonraki bölümde anlatmak istiyorum. Irak malzeme listesinin sızmasından önceki gün, Guantanamo Körfezi için hazırlanan talimnameyi yayınlayarak büyük bir başarı yakaladık. Akıl almaz güncellikte bir belgeydi; günümüzün ideolojik mücadelelerini anlamak isteyen kişiler tarafından yüzlerce yıl sonra okunduğunu hayal edebileceğiniz bir şey. Üstelik yalnız ideolojik değil, zihniyet mücadeleleri de. Gizlilik sınıflandırması düşüktü, bu yüzden açıkçası yetkililer bu talimnamenin esir kampı dışında kimse tarafından okunabileceğini asla düşünmemişlerdi; gizli belgelerle ilgili sorunun bir parçası bu değil mi zaten? Çoğu zaman çok güçlü önyargıları, neredeyse fetişist denebilecek nefretleri olan kişilerce ve bu önyargıları meslektaşlarına aşılamaya yönelik şiddetli bir arzuyla kaleme alınıyorlar. Guantanamo talimnamesi, tutukluların tesise nasıl getirileceğinden, orada nasıl tutulacakları ve onlara ne olacağına varıncaya kadar tüm işlemleri kapsıyordu. Attila veya Kazıklı Voyvoda’nın yazdırdığı bir şeye benziyor: Acımasızca zalim, canavarca, paranoyakça, dramatik ye aşırı olmasıyla, en mahmur bir vergi mükellefinin bile, masrafları tümüyle vergilerden karşılanan bu kılavuzun ve bu çılgın gözaltı merkezinin hangi temel zaaf, hangi ölümcül ihtiyaca cevap verdiğini merak edeceği bir belge.

Talimname, tutukluları Kızıl Haç‘tan saklamak için nasıl sahte isimlerle kaydedilmesi gerektiğini anlatıyor. Tüm tutukluların, çözülmeleri için, gelişlerinden itibaren bir ay boyunca azami güvenlik altında tutulacaklarım belirtiyor. “I. Evre ’den sonraki iki haftalık dönemde, tutukluyu izole etme ve sorgucuya bağımlılığını güçlendirme süreci devam edecektir.” “Tutukevi Tesisinde bir karışıklık” halinde sürekli hazır tutulan birim olan Hızlı Tepki Gücü’nün (QRF) bütün o saldırgan zihniyetinin ana hatlarını çiziyor. Maruz tutuldukları şartlar düşünülürse, tutukluların herhangi türde bir karışıklık çıkarma tehlikesinin ne olabileceği anlaşılmaz kalıyor, ama “QRF askerleri, isyan denetleme teçhizatlarını donanacaklardır: Kevlar’a ilişik yüz kalkanları, balistik olmayan dizlikler, bir kalkan ve bir coptan ibaret bir donanımdır bu da. Talimname, en yüksek düzeyde korkunun nasıl bir zalimliğe yol açtığının belgesi. Yaşadıkları ve nefes aldıkları sürece olağanüstü güvenlik riski taşıyor gibi gösterilen bu tutuklulara normal muhalifler veya normal insanlar gibi değil, Hollywood’un süper kötüleri gibi muamele ediliyordu. İblisler gibi kapalı tutulmaları ve köpekler tarafından gözlenmeleri gerekiyordu. Bir tutuklu, başına kadın iç çamaşırı giymeye zorlanmıştı. Psikolojik işkencenin sonu yoktu. Ve talimname, akıl karıştırma ve aşağılamanın yaygın uygulamanın bir parçası olarak anlaşılması gerektiğini açıkça belirtiyordu. Bütün bunlardaki güvensizlik, gerçekten akla durgunluk veriyor. Hayali tehlikeyi imha etme çabasıyla, bütün anayasal kuralları askıya almaya istekli gibi görünen bir yer olan Bush dönemi Amerika’sı hakkında çok şey anlatıyor. Daha sonra Washington Posh a da haberleştirildiği gibi, bu teknikler Ebu Garip’te olup bitenlere de kılavuzluk etmişti. Zulüm ve nefret bireylerin içinde yaşar, ama “adaletsizlik “ten söz ettiğim zaman, siyasal ve toplumsal sistem hakkında bir gözlem yapıyorum. Ebu Garip’te kullanılan işkence teknikleri, sonradan kolayca günah keçisine dönüştürülecek işçi sınıfına mensup kadın-erkek birkaç Amerikan askeri polisi tarafından icat edilmemişti. Bunlar sistemin parçasıydı ve dolayısıyla, ahlaki sorumluluk en tepeden başlıyor.

Bu talimnameyi fazla gürültü koparmadan ve pek az yorumla yayınladık. Zaten hiçbir şeye ihtiyacı yoktu -ilk bakışta ne kadar patlayıcı olduğu görülebiliyordu. Bir hafta hiçbir şey olmadı ve ardından, Guantanamo’dan sorumlu Güney Komutanlığından, bunu siteden kaldırmamızı isteyen bir mektup aldık. Bu iyi haberdi; yayınladığımız malzemenin özgün olduğunu kanıtlıyordu. Bunu görmezden geldik. Derken, Wired dergisi, ardından New York Times ve Washington Post hikâyeyi ele aldı. Bu baştan beri sözün yayılması, bloklardan ve ufak basın organlarından büyüyerek genel medyaya yayılmasını beklediğim yoldu. Başlangıçta, işler kızıştığında, ilk darbe doğrudan bana gelmedi. Benim unvanım Araştırmalar Editörü idi ve artık bulaşıcı hale geldiği üzere, WikiLeaks’in her şeyi- ni benimle ilişkilendirme alışkanlığı henüz başlamamıştı. O dönemde, sanırım, hüküm giymiş bir hacker olarak geçmişimin, giriştiğim davaya pek de faydalı olmayacağını biliyordum ve konumumu olabildiğince uzun süre karanlıkta tutmak istiyordum. Fakat şov dünyasının kuralları ve söylenmesi gerekiyor ki, ihanetin baştan çıka- rıcılığı, Bond kötü adamının benim olmam gerektiğini ortaya koydu ve öcü ilan edildim.

Basındaki haberler arttıkça, Guantanamo halkla ilişkiler sözcüsü Yarbay Edward M. Bush III, sızıntımıza durumun artık böyle olmadığım söyleyerek tepki gösterdi. Aktarılan talimname, GeofFrey Miller dönemindeki işleyişi gösteriyordu. Bunun üzerine biz de, insanların her ikisini karşılaştırabilmesi için 2004 talimatnamesini sızdırdık. Gördükleri şey, 2004 talimnamesinin ötekinden farkının, daha da kötü olmasından ibaret olduğuydu. Bunlar tutukevinin bu sözde yargılama ritüellerini nasıl yerine getirdiğini ve önemli bir ziyaretçi onlara bir şey sormak isterse, tutukluların nasıl başlarını çevirmek zorunda olduklarını ortaya koyuyordu. Bu tür şeyler işte. Ah, peki ya Miller Guantanamo’dan sonra nerede görevlendirilmişti, dersiniz? Ebu Garip.

Halka, burnunun dibinde tam olarak nelerin olup bittiğini anlaması ve yükselen berbat kokuları alması için bir fırsat vermek istiyorduk. Bütün bunların fiilen nasıl olduğunu betimleyecek durumdaydık ve gözaltındakileri adaya taşıyan uçağın zemin planım bastık. Tutuklulara her nedense koruyucu gözlük, miğfer ve kukuletalar giydiriliyordu ve zemine zincirlenmeleri zorunluydu. ABD yetkililerinin, bu adamların süper kahraman güçlerine sahip olduğunu sanmalarına yol açan neydi acaba? Bunlar hangi derin hayaller kuyusundan yararlanıyorlardı?

WikiLeaks git gide ivme kazanıyordu. Guantanamo sızıntısı ve ardından basında çıkan haberler, bize daha hassas bir materyali getirdi. ABD Ordusunun Felluce Muharebesi’ne ilişkin raporu yirmi beş yıllığına gizli kategorisine dahil edilmişti. Fakat biz, Aralık 2007’de gelir gelmez siteye koyduk 31 Mart 2004’te, özel güvenlik şirketi Blackwater için çalışan dört Amerikalı Iraklı asiler tarafından kaçırılmıştı; asiler Amerikalıları dövmüş, yakmış ve cesetlerini bir köprüye asmışlardı. ABD birliklerinin bunu izleyen saldırısı son derece tepkiseldi ve rapor, önceden planlamanın, siyasal manzaranın yeterli anlayışının veya medyayı hazırlamanın yeterince yapılmadığını açıkça gösteriyordu. Artan sivil zayiatı, ABD’ye Irak Geçici Yönetimi’nden baskıya yol açtı ve 9 Nisan’da tek taraflı bir ateşkes ilân edildi. Ne var ki, WikiLeaks belgeleri savaşın durmadığım açıkça gösteriyordu -“ateşkes biraz yanlış bir adlandırmaydı”- ve aynı zamanda, tüm operasyonun başka her şeyden çok, medyayı rahatlatma tatbikatı olarak başlatıldığım ortaya koyuyordu.

Sızdırılmış belgelerimiz bu saldırının, Felluce’nin “direnişinin bir simgesi” haline gelmesine içerleyen Donald Rumsfeld’in talimatıyla başlatıldığını açıkça gösteriyordu. Bölgede birçok sivil vardı ve bu gerçekler ABD Ordusu tarafından görmezden geliniyordu. El Cezire’den benim de tanıdığım bir gazeteci olan Ahmed Mansour, son taarruz sırasında kentteydi ve kendisi ve meslektaşları, çarpışma ve kullanılan yöntemler hakkındaki gerçeği anlatmaya çabalıyorlardı. Sızdırılmış raporumuza göre, “yaklaşık 150 hava saldırısı iki cami dahil 75 binayı imha etti” ve operasyon “El Anbar İl’inde büyük karışıklığa ve sıkıntıya yol açtı.” Ateşkes antlaşmasının parçası olarak ABD, El Cezire muhabirlerinin kentten çıkartıldığında ısrar ediyordu. Sızdırılmış belgemizin ifadesiyle, “El Cezire 600 kadar Iraklı sivilin ABD saldırısı sonucu öldürüldüğünü iddia ediyordu. Ölü çocukların görüntüleri dünyanın her yerindeki televizyonlarda defalarca gösteriliyordu.” Raporu yazanlar, bölgede “askeri yetkililerin” görüntülerini sunacak Batılı savaş muhabirlerinin olmaması gerçeğine hayıflanıyorlardı.

Kasım’da ABD Felluce’ye tekrar saldırdı. Bu taarruz, daha sonra savaşın en kanlı çarpışması olarak tanınacaktı. Amerikalılar bu harekâtın parçası olarak beyaz fosfor bombası kullanmışlardı ve bu belki yasadışı olmasa bile, en hafifinden son derece tartışmalı kabul ediliyordu. Aslına bakılırsa, Saddam Hüseyin’in 1991’de kendi halkına karşı beyaz fosfor kullanması bir savaş suçu sayılmış ve 2003’teki Müttefik istilâsını haklılaştıran etkenlerden biri olarak öne sürülmüştü. Felluce’ye ilk saldırıyla bu ikinci arasında, dünya basınında Ebu Garip skandalı patlak verdi -veya raporun yazarının, bu skandaldaki Amerikan sorumluluğunu göz ardı ederek, görmeyi tercih ettiği gibi, “asilerin şansı yaver gitmişti.

Çalışmamız hiç kesintiye uğramadı. Sızdırılmış Felluce belgesini 3 bin kişiye gönderdim ve bariyerlerin yıkılmasını bekledim. Hiçbir şey olmadı. Bu, dahil olduğumuz durumların içinde en şaşırtıcılarından biriydi. Kesinlikle hiç tepki yoktu, insanlar önceki üç yıl boyunca Felluce hakkında yazıp durmuşlardı; ABD ordusunun beyin takımından gelen böyle bir belge daha önce hiç ellerine geçmemişti, ama gene de üzerine atlamıyorlardı. Şunu da söylemem gerekiyor, o esnada gazeteci meslektaşlarıma yalnız şaşıp kalmakla kalmayıp onlardan utandım da. Bölgedeki muhabirlerinin sergilediği yüzeysellik, gerçekten akıllara durgunluk vericiydi; üzerinde düşünürseniz, yaygın Batılı gazeteciliğin sadece beş para etmezlerken oluşup oluşmadığı sorusuyla karşı karşıya kalıyorsunuz, veya en azından o sırada ben bu soruyla boğuştum.

Fakat, uzun vadede çıkarılacak bir ders oldu. Afgan Savaş Günlüklerine gelindiğinde, bu benim düşüncelerimin bir parçası haline gelecekti. Modern gazeteciliğin şaşmaz ölçütleri neydi? Bunlar satışlar, tıklama sayıları, abone ödentileri ve özel haber kıstaslarıydı. Ve ben de, hikâyelerin yayılması için bu ölçütleri kullanmayı öğrenmek zorundaydım.

SOĞUKTAN GELEN DÜNYA

Az önce anlattığım olaylardan kısa bir süre önce, bir zemin yoklaması için Afrika’ya gitmeyi düşünüyordum. WikiLeaks’in ilk günleriydi ve projenin belleğini genişletmek için yolculuk etmem gerektiğini hissediyordum. Dünya Sosyal Forumu’nun Ocak 2007’de Nairobi’de olacağını biliyordum ve Melbourne’dan bir arkadaşım olan Matt Smith, yolculuğun bir bölümünü finanse etmek ve benimle birlikte gelmek istiyordu. Forum, Dünya Ekonomik Forumuna bir alternatif olarak ortaya çıkmıştı. Kenya’da olduğu için, birçok sivil toplum örgütünü ve onlarla bağlantılı katılımcıları çekeceğini biliyordum; bu da, WikiLeaks hakkında ilk gelişmiş konuşmayı yapmak için orayı ideal yer yapıyordu. O dönemde, bunun yeni gönüllüler ve bağlantılar getirmesini umuyordum. Başladıktan sonra yaptığımız işlerin birkaçını yayımlamıştık, ama ilk büyük sızıntılar -Guantanamo ve Felluce- daha sonra çıkacaktı. Afrika’daki çıkışı yapmamın, daha en başından, Batılı değil, gözleri her yerde olan küresel bir örgüt olduğumuzu gelecekte açıkça ortaya koyarak yolumuzu belirlediğinden eminim.

Afrika’ya derhal kanım kaynadı. Hava farklıydı ve her şeyi yoluna koymak için geçen büyük çabalama döneminde, bir hava değişimine olduğu kadar, rüzgârın kanatlarına binmeye benzeyen bu rahatlatıcı enginlik duygusuna da ihtiyacım vardı. Isak Dinesen, Out of Af ricada. (“Benim Afrika’m”) tam da sözünü ettiğim mükemmel meltemi yakalamıştı. “Günün ortasında, hava canlanıyordu toprakların üzerinde” diye yazar, “tıpkı canlanan bir alev gibi; akıp giden ve tüm nesnelere ayna olup onları iki katına çıkararak akıp giden sular gibi kıvılcım anıyor, dalgalanıyor ve ışıldıyordu… Bu sarhoş edici havada yükselince solumamız kolaylaşıyordu, yüreğin hayati güvencesi ve hafifliğine kapılmış giderken. Dağlarda sabahları uyanıp düşünüyordunuz: İşte buradayım, başka nerede olmalıydım ki?”

50 dolarlık vizelerimizi aldıktan sonra, Matt’le ben havaalanından bir arabayla giderken, uzaklarda o uzun adımlarıyla koşturan zürafaları seyrettik. Derler ki, insanoğlu ilk olarak Kenya’daki Büyük Yarık Vadisi’nden çıkıp yeryüzüne yayılmış ve böylece, bir anlamda, Kenya’ya gelmek daima Kenya’ya dönmek anlamına gelir. Biyolojinizin beklediği şeye, belirli bir ışık, nem ve sıcaklık derecesine dönmüş oluyorsunuz. Belki oradayken insanların sık sık kendilerini evlerinde hissettiklerini söylemelerinin nedeni de bu olabilir. Bunu Isak Dinesen söylemişti, ama Kenya’ya gittiğimizde bizler de aynı şeyi söyledik. Ve insanlar çok sıcakkanlıydı. Benim gibi hep yollarda olan biri için, cömertlik ve tam da burada olmaktan duyulan hoşnuttuk hissi vardır. Suç ve AİDS vakaları oranları, kuşkusuz çok yüksekti, ama Kisumu ve Uluslar Topluluğu Oyunları Stadyumuna giderken bir gerginlik duyuyorsam bile, bunun nedeni bu ziyaretin WikiLeaks’in gelişiminde hayati önem taşıyacağıydı.

“Küresel düşün, yerel davran”, Dünya Sosyal Forumu’ndaki katılımcıların çoğunluğunu oluşturan solcuların şiarı haline geleli çok olmuştu, fakat ben bunu biraz değiştirmeyi tercih ediyordum. Dünyanın sadece çevrenizdeki köyler, tepeler ve dağlara kadar uzandığı zamanlarda, onun ötesi yalnızca efsaneydi ve dünyayı kurtarmak ancak bağımsız ruhlu kişilerin erişim alanında ve onların doğal etkinliğiydi. Fakat modern dünyada, kişinin dünyanın ne kadar geniş olduğunu anlaması için, sadece asgari bir eğitim ve medyaya küçük düzeyde bir erişime ihtiyacı var. Ve bu olgu gerçekten moral bozucu. Eylemlerinizin yarattığı farkı kafanızda canlandırmanız olanaksızdır. Dünyayla anlamlı bir etkileşimde bulunmak için, kişinin ya hayal gücünü kısıtlaması -dünyayı yapay olarak küçültmekte- veya dünyayla, şimdi onu kavradığınız haliyle, bilgi bombardımanı ve her şeyle birlikte gerçekten ilişki kurmaya çalışması gerekiyor. Ben, bu ikinci seçeneğin, gerçek bir değişimi başarmanın tek yolu olduğuna kanaat getirmeye başlıyordum ve Afrika’ya da bir anlamda bunu sınamak, WikiLeaks’in “küresel düşünen küresel davranan” bir örgüt olup olamayacağını anlamak için geliyordum.

Nairobi bir bakıma oldukça vahşiydi. Çadırlarda kalıyorduk -aslında sivrisineklerden uzak durmak için (düşük bir ihtimal) iç içe kurulmuş üç çadır- ve kendimizi hızla forumdaki toplantıları kaydeder, çevirir ve arşivlerken bulduk. Bir noktada, stadyumdaki başkanlık süitine taşındım. Buranın işlerin koordinasyonu için iyi bir merkez olduğu düşünülmüştü. Büyük bir masa, her yerde ucuz Gürcü mobilyaları ve eski başkan Daniel Arap Moi’nin tepeden güneşin soldurduğu duvarlara bakan bir fotoğrafı vardı. Koridorlara ahşap coplar taşıyan kadın güvenlik görevlileri sıralanıyordu. Bir gün koridorda bir patırtı koptu ve ansızın, Kenya Komünist Parti üyelerinden oluşan bir kalabalık, muhafızları ve diğer herkesi itip duvarlara sıkıştırarak bizim derme çatma ofisimize daldılar. Not defterleri ve video kameralarıyla büyük bir basın grubu da onlara eşlik ediyordu. İriyarı siyah bir kadın kendini masanın üzerine attı, ayağa dikildi ve önce Swahili dilinde ardından İngilizce konuşarak, Dünya Sosyal Forumunun giriş ücretlerinin Kabire gecekondularından daha çok insanın girebilmesi için düşürülmesini talep etti. Bu basın açıklamasını bağıra çağıra masanın tepesinden yaptı ve ardından, kalabalığı da peşinde sürükleyerek çekip gitti. “Evet” diye düşündüm, “işte burası birlikte çalışabileceğim bir ülke.”

Yirmi dört yıllık kötü yönetimin ardından, Daniel Arap Moi 2002 genel seçimlerinde nihayet Kenya’da iktidardan düşürüldü. Gökkuşağı Koalisyonundan Mwai Kibaki temelde yozlaşmaya karşı bir platformda yerine seçildi, ama bizim oraya gittiğimiz döneme gelindiğinde, durum artık o kadar iyi görünmüyordu. Yeni rejim bu hareketten anayasal reform için gereken destek ve ivmeyi kazanmış olmakla birlikte, onların da Moi’den pek az daha iyi oldukları ve tamamen yeni bir adaletsizlikler ve baskılar dalgasını taşıdıkları ortaya çıktı. Aslına bakılırsa, Kibaki’nin kendisi umut edilen yeni lider değildi. Eski rejimden filizlenmiş, ifade özgürlüğünü bastırmaya yönelik korkutucu bir kapasite geliştirmişti. Kenya’daki Standard gazetesinin büroları altı ay önce polis tarafından basılmış ve yazı işleri çalışanları yarım gün boyunca gözaltında tutulmuştu. Standard bu vahşeti kendi güvenlik kameralarıyla kaydetmeyi başarmış ve bizim bakış açımızdan heyecan verici olanı, bunu bütün ayrıntılarıyla haberleştirebilmişti. Fakat göz korkutma atmosferi sürüp gidiyordu ve Kenya’daki basının tehdit altında olduğu apaçıktı; bu da bizi, onlara yardım edebileceğimizi düşünmeye teşvik etti.

Eski başkan Moi’nin zimmetine geçirdiği paraya ne olduğunu bulmak için Kibaki rejimi tarafından, iş ve aktif varlıklar konusunda özel soruşturma yapan Kroll Associates adlı bir firma görevlendirilmişti. Kibaki’nin de bu paranın bir kısmım istediği açıktı, ama aynı zamanda bu bilgiyi yeni bölüşmeye razı etmek için Moi’ye şantaj yapmak üzere kullanmak niyetindeydi. (Moi hâlâ önemli bir şahsiyet olarak sahnedeki yerini koruyordu.) Rapor, yaklaşık 1 milyar sterlinin Moi, oğulları ve onların ortakları tarafından, bir sürü şirket ve banka aracılığıyla yurtdışına aktarıldığım ortaya çıkardı. Rapor, Zürih ve Londra’daki bankaların adım zikretmesi ve Amerika ve Kenya’daki başka mülklerin ve ticari hisselerin ayrıntılarım vermesiyle, patlamaya hazır bir bombaydı. Kroll elemanlarının hiç insafları yoktu. Aşağıdaki parça Moi’nin, Cenevre’deki en büyük para aklayıcılarından biri olmakla suçlanan bir ortağıyla ilgili:

Katri çok gelişkin bir sistem icat etti. Yolsuzluk parasını doğrudan denizaşırı bankalara göndermek yerine, muazzam miktarları Nostro hesaplarıyla -bankanın denizaşırı Forex hesapları- göndermek için Moiler’in, Biwott ve Kulei’nin sahibi olduğu Trans National Bank gibi Kenya’daki yerel bankaları kullandı; bunun ardından, birkaç ay/yıl sonra bu para tekrar gönderiliyor ve UBP gibi birkaç banka arasında bölünüyordu… Katri, Kenya’daki faaliyetleri konusunda İsviçre’de bir soruşturmanın açıldığı 2001’den beri yeraltına inmiş durumdadır. Su anda Monte Carlo’da yaşadığı anlaşılmıştır. Katri bundan başka, beş yıl önce UBP’de bir hesap açmasına yardım ettiği Jeffrey Tessler aracılığıyla, Nijerya’daki Halliburton skandalıyla da bağlantılıdır. Kuzey Londra’dan vicdansız bir avukat olan Tesisler, Halliburton’un dağıttığı rüşvetle bir şekilde bağlantılı komisyonlar alıyordu ve yeni kanıtlar onun halen komisyon aldığını gösteriyor.

Barclays ve HSBC gibi büyük küresel kurumların bile ismi zikrediliyordu ve bunların bizzat yasadışı bir şey yapmış olduğu ileri sürülmemekle birlikte, rapor uluslararası finans sisteminin hiçbir parçasının çalıntı, kirli paranın lekesinden uzak kalmadığım gösteriyordu. Rapora bakarak, aynı zamanda farklı yetki alanlarından kaynaklanan bu tür paranın her aşamada nasıl yeni bir kılığa büründüğünü, her zaman değilse de çoğu zaman nasıl uluslararası vergi cennetlerini boyladığını görebiliyordunuz. İşte bu, tam da WikiLeaks’in ortaya çıkarmak amacıyla kurulduğu türden bir yolsuzluktu. Ve vergi cennetlerini alaşağı etmek, gelecekteki hobimiz olacaktı.

Bu belgeyi elime geçirdim ve daha sonra, Afrika’dan ayrılmamın ardından, sitemizin önemli bir sızıntısı haline geldi. Bunu Guardian’danXan Rice’a verdiğimizde, 31 Ağustos 2007’de “Kenya’da Yağma” manşetiyle baş sayfa haberi olarak yayımladı. Haber iyiydi, ama İngiltere’deki diğer gazeteler tarafından takip haberleri yapılmadı. Kenya’nın kendisindeki tepki ise devasa boyutlardaydı: Guardian m bıraktığı yerden devraldılar; gerçi haberi sunumları çok daha ihtiyatlıydı. Kibaki rejimi şiddetle inkâr ettiyse de, sırrın açığa çıkmakla kalmayıp, uzun vadeli etkilerinin hatırı sayılır olacağım bildiğimizden, biz tamamen tatmin olmuştuk. Moi’nin -belki de en başta bu raporun hazırlatarak elde etmiş olduğu- desteğini alan Kibaki, şimdi bizzat sallantıdaydı ve bu da adalet adına bir kazançtı. Kenya’daki eski bir İngiliz yüksek komiseri raporun “yalnız Moiler’e değil, Kenya’nın kurulu düzeninin çoğunu yerle bir etmeye” yeteceğini söylerken çok haklıydı.

Bizim bakış açımızdan, sızıntı baskı altına alınan medya örgütlerinin, onlar için önemli olan -ve kendi başlarına ortaya çıkaramadıkları- bir olaya ilkin uluslararası meşruiyet ve oksijen verildiği zaman ansızın özgürleşebileceği düşüncesini destekliyordu. WikiLeaks son merci yayıncısıydı, ama aynı zamanda dokunulmaz bir platformdu. Bunu kanıtlamış ve gelecek için bir modus operandi kurmuştuk.

Kenya’da başka işler de yaptık; bu olay, Mungiki adında bir suç örgütünün üstüne gitmeye çalışan Kenya polisinin her türlü temel kanıt ilkesini, yargı sürecini veya adaleti göz ardı ederek, yüzlerce kişinin yargısız infazla katiline karıştığı davaların ayrıntılarım içeren bir belgeyle Kasım 2008’de doruğuna çıktı. Bu bilgiyi, “Kanın Gözyaşları” başlıklı yürekler acısı bir rapor şeklinde verdik; rapor ortadan kaybolan bazı kişilerin hikâyeleri -“26 yaşında bir tamirci”, “Kanunga’da bir çiftlik işçisi”, “Eastleigh’de bir taksi şoförü”, “Baba Dogo’da bir seyyar satıcı”- ve bazı kurbanların atıldıkları yerlerle birlikte cesetlerinin fotoğraflarını içeriyordu. Polis kimi zaman tutukladıkları kişilerin canım kurtarmaları için ailesinden çok büyük tutarda paralar istemişti.

Bu çok büyük, dehşet verici bir olaydı ve bize yardım eden iki insan hakları aktivisti olan Oscar Kungara ve Paul Ulu, daha sonra polis tarafından takip edilip Naiorobi’nin merkezinde vurularak öldürüldü. Biz bunu WikiLeaks’te baş sayfaya koyduk ve denetimden çıkmış polis kuvveti tarafından en azından 349 kişinin muhtemel ölümünün gördüğümüz materyallerde ima edildiğini bildirdik. Yorumumuz, bunun Pinochet dönemi Şilisi’nde olup bitenlere benzediğini açıkça ortaya koyuyordu. Üstelik bu olaylar Kongo’da veya komşu Sudan’da olmuyordu. Kenya, iş dünyasının önemli gelişme gösterdiği ve Batıyla ileri düzeyde ilişkilerin olduğu bir yerdir.

Bu işin peşini bırakmadık, Afrika gazetelerinin yayımlayamayacağı kadar korkutucu malzemeyi yayınlamaya devam ettik ve sonunda, Birleşmiş Milletler ‘in Yargısız İnfaz Olayları raportörü olan Avustralyalı Philip Alston, olayları ve ortaya çıkarılmış şeyleri belgelemek üzere Nairobi’ye geldi. Mesele artık açığa çıkmıştı ve o zamandan beri de gerçek anlamda silinip gitmedi. WikiLeaks’e yaşam soluğu vermek için mücadele ettiğimiz sırada, bu konuda hiç durmadan çalışmıştık. Kenya bizim için çok büyük bir sınav oldu. Elimizden gelen her şeyi yaptık ve çabalarımız bu resmi değiştirmeye başladı. Daha iyisini ve daha çoğunu yapmak istiyorduk, ama bütün o çabaların ardından, bu ülkeyle ilgili haberlerimiz nedeniyle Uluslararası Af Örgütü’nün Basın Ödülü’nü kazandığımız zaman mutlu olduk.

Fakat bir anlığına nefes alsanız bile, sonra işler gene zorlaşıyor. WikiLeaks’in yazgısı, en başından itibaren, sağdan olduğu kadar solun da düşman ateşine maruz kalmamız oldu. Doğal müttefikleriniz olduğunuzu düşünüyorsunuz, ama bu hassas materyalle ve bir güvensizlik kültüründe ağır ekonomik baskılar altındaki gazetecilerle çalıştığınız zaman, döndüğünüz her yerde parmağım size sallayan insanlarla karşı karşıya buluyorsunuz kendinizi. Bu sorun değil, gittiği yere kadar, sonuç olarak hamama giren terler, ama kendinizi aynı tarafta olduğunuzu sandığınız kişilerle çatışma içinde bulmanız çok sinir bozucu oluyor. Kenya kampanyası sırasında, Michaela Wrong’un It’s Our Turn to Eat (“Yeme Sırası Bizde”) adlı çok önemli bir kitaba denk geldik. Kitap, Kenya’daki yolsuzluk yöntemlerine derin bir kavrayış getiriyordu ve orada yasaklanmıştı veya hiç kimse dağıtımını yapmadığı ve hiçbir kitapçı dükkânında bulundurmadığı için yasaklıydı. Ve bu yüzden, yasağın ahlaksızlığını ortaya koymak ve Kenyalıların hükümetlerinin eylemlerine karşın metne ulaşabilmelerini sağlamak için, kitabın bir PDF dosyasını siteye sızdırarak sansürü atlattık. Atlatmayı başaramadığımız, daha doğrusu hiç aklımızın ucuna gelmeyen husus, yazarın telif hakkı anlayışı oldu. Michaela Wrong öfkeden köpürdü. Onun yalnız telif haklarını değil, aynı zamanda, bir bakıma son derece ihtiyaç duyduğu parayı da çaldığımızı hissediyordu.

Böyle bir kitabın, böylesine mükemmel bir kitabın, başlangıçta kendi doğurduğu bebeği olsa bile, şimdi artık dünyaya açıldığım ve Kenya halkının dikkatini ve hayal gücünü ele geçirmiş olduğunu açıkça söyledim, sanıyorum; artık o, yazarının kendisinden bile daha büyüktü. Sonunda, kitabı sitemize koymamızın Batı’daki satış gelirini yok etmiş olabileceğini gördüm ve onu arkadaşımız Mwalimu Mati’yle temasa geçirdim; Kenya’daki çalışmalarımıza çok büyük katkılar yapmış olan Mwalimu’nun, kitabın Kenya’da kâğıt ve elektronik kopyalarının dağıtım haklarını satın alabileceğini söyledik. Ama yazar bizi adam yerine koymadı, hâlâ da koymuyor. Bizler Kenya’da caydırıcı silahlar ve reformlar yaratmaya gayret ediyorduk ve bu insanlar, bu akıllı insanlar, bizi telif haklarına tecavüz etmek yoluyla demokrasiye saygısızlıkla suçluyorlardı. Olayı büsbütün anlaşılması güç bulmuştum, ama siyasal mücadelenin güçlüğü konusunda aldığımız ilk derslerden bir diğeriydi. İnsanların önceliklerinin farklı olduğu su götürmez ve yetkilileri eleştiren kişilerin birbirinin eleştirisinden muaf olduğunu kabul etmek de bir hata olur. Sol, bu bakımdan hep taşralı kalmış durumda ve bu meselelerin hepimizin kafasında her şeyden daha önemli olduğunu düşünürken yanılmışım. Ama insanların nelerden rahatsız olacağım öngöremiyorsunuz.

Bir kişinin büyüklüğü, bir diğer kişinin küçüklüğüdür ve daha o zamandan insanların ayaklarına basan, başına buyruk ilkesizler olarak tanımlanmaya başladığımız ortada. Eminim ki, bu konuda daha hassas olabilirdik, ama olaylar bana toplumsal veya profesyonel inceliklere zaman bırakmayacak kadar acil görünüyordu ve sanırım, Bayan Wrong’un kitabının bu kadar beğenildiğini anlayınca memnun olacağım sanmakla hata etmiştim. Belki fazla ateşliydim, ama tehlikede olan şeyler çok büyük ve koşullar böylesine ümitsiz olduğunda, elinizden başka türlüsü gelmiyor.

Direnişle baş etmenin yolunu öğrenmek zorundaydık. Hayranlık duyduğumuz bir başka kişi, Amerikan Gizlilik Projesi Bilimcileri Federasyonunun başı ve en başta danışma kurulumuza almayı umduğum şeffaflaşma yanlısı bir aktivist olan Steven Aftergood da kendi tarafımızdan üzerimize gelenlerdendi. Hükümet yozlaşması konusunda, biz halkın sessiz avukatı olmaya başlayabileceğimizi düşünüyorduk. Fakat çoğu zaman, iddia makamının kılavuzluk, destek ve teşvik veya sadece hoşgörüsüne güvendiğimiz kişileri de içerebildiğini görüyorduk. Aftergood, hedeflerimizden bazılarının -örneğin, Scientology Kilisesi veya ABD ordusunun güdümlü bombalar operasyon talimnamesi gibi- incelemeyi hak etmediğine veya değmediğine inanırken, bazı işlerimizi de “sorumsuzca” diye nitelendirerek editoryal değerlendirmelerimize hücum etti.

Aftergood’un anladığı anlamda sorumluluk sahibi olmak gibi bir niyetim hiç olmamıştı. Biz, bir parti veya devlet değiliz; ne bir ulusa ne de şirkete karşı sorumluluğumuz var ve ne bir gruba ne diğerine daha yakınız. Çok fazla medya örgütünün tersine, biz parti pris değiliz. Biz tüm bulanık suya, puslu havaya ışık tutacağız. Aftergood sorumluluktan bahsederken, yanlış bir sözcük kullanıyordu. Kendisi göremese bile, gerçekte kastettiği, bazı sırların sırf güçlü ve çıkar sahibi taraf öyle dedi diye sır olarak saklanması gerektiği fikrini sorgulamadan kabul etmemiz gerektiğiydi. Modern hükümetin sadece kendine hizmet etme doğasım, böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğimizi bilecek kadar iyi tanır kendisi de. Ayrıca bizim gibi o da asla kabul etmemeliydi. Aslında mesele, örgütümüzün yeni ve sert bir duruş almakta olmasıydı. O dönemde bize yönelttiği, kişilerin mahremiyetine tecavüz suçlaması, benim için hiçbir zaman büyük bir cürüm olmamıştı, hele mahremiyetini çiğnediğimiz kişilerin potansiyel cürümleri bu kadar büyük ve bu kadar örtbas edilmiş durumdayken. Aftergood, yaptığımız şeylerin bazılarından hiç hoşlanmıyordu, ama bizi yıkmaya da kalkışmadı. Ürkekti. Ve başka birçokları gibi, muhtemelen onun yeğlediği “yumuşak yumuşak” yöntemi gölgeleyen, dur durak bilmeyen çalışma yöntemlerimizden korkuyordu.

Ortaya çıkan eleştirmenlerimize göre, bizler ilkeldik. Fakat benim kafamda, yeterince ilkel değildik Güven tazeleme ihtiyacınızın üstesinden gelmeniz ve sizin de çevrenizdeki diğerlerinin yaptığı veya yapmakta olduğu şeyleri yaptığınızı bilmenin rahatlığına direnmeniz gerekiyor. Yenilikçilik böyle yürümez. Hatalar yapacağımız su götürmezdi, ancak tehlikeden kaçınmanın baştan çı- karıcılığına direnebilirsek, hatalarımız bile dürüst olacaktı. Bana göre, liberal davalar için çalışan çoğu insan yalnız ürkek değil, aynı zamanda işbirliğinin eşiğinde kişiler. Değişimin nazikçe olmasını istiyorlar, ama bu olmayacak. iyi şeylerin, hiç kimsenin acı çekmeyeceği veya utandırılmayacağı bir şekilde oluvermesini istiyorlar, bu da olmayacak. Ve çoğu, açık hükümetin düşmanlarının haklı olduğunu varsaymak istiyor, ben istemem. Bu yalnızca bir yaklaşım farkı değil, onlarla bizim felsefelerimiz arasında bütüncül bir bölünme. Bir yandan hiç kimsenin keyfi bozulmasın diye umut ederek bir gerçeği ortaya çıkaramazsınız; bunun yolu bu değildir.

Afrika’daki yolculuklarım beni Kahire’ye de götürdü. Kenya’da tanıştığımız bir Amerikalı bize, kalmakta olduğu eski bir Mısır güzeline ait evi paylaşmayı teklif etti. Büyük bir evdi ve duvarlarda Mısır güzelinin bir sürü resimleri asılıydı, dolayısıyla kalınacak son derece eğlenceli, adeta gerçeküstü bir yerdi. Gelgelelim, hemen Amerikan büyükelçiliğinin yanındaydı -ön kapımızın yakınında daimi konuşlanmış asker dolu bir kamyonet duruyordu- ve başka bir yere taşınarak daha az dikkat çekebileceğimizi düşündüm. Yine Kenya’da tanıştığım Koreli bir kızla birlikte, Nil yakınında bir apartman dairesine taşındım. Devasa, çok yüksek bir binaydı ve neredeyse en üst kattaydık; Kahire’nin hava kirliliğinden kaynaklanan sisinin çok kötü olmadığı zamanlar pencereden Büyük Piramitleri görebiliyorduk.

Mısır’da yüzeyin altındaki gerilimi sezmek hiç zor değildi. Sokaklarda hep bir sürü polis oluyordu ve özellikle merkezde ve devlet dairelerinin yakınında, denetim altında tutulan bir cepheleşme havası hissediliyordu. Ne var ki, yakın geçmişte tanık olduğumuz büyük değişimler için hâlâ dört yıl geçmesi gerekecekti ve pek çok kişi gibi ben de onların yaklaştığını görmedim. Kahire’nin benim üzerimde duygusal etkileri oldu galiba. Hızla gelişmekte olan dünyanın kaynaşan bir metropolünde olmak, gerçek anlamda etkili olması için WikiLeaks’in küresel erişime sahip bir örgüt olması gerektiği hissimi doğruladı.

Çok geçmeden Kahire’ye karşı gerçek bir sevgi doğdu içimde. Sokaklarının telaşı ve faaliyetinin, kafelerinin, akşamları nargilenin tadım çıkardım. Yakınımdaki bir apartmanın çatısında, ailenin biri minik bir kent çiftliği işletiyordu. Her sabah ailenin kızı birkaç koyunu besleyip onlara su veriyor, erkek kardeşi de, kentin kırıntılarım toplasınlar diye kafesteki güvercinlerini salıyordu. Güvercinleri devasa bir damak bayrağı izlemeleri için eğitmişti ve ben, kaledeki camide ezan sesi yükselir ve güneş sisi bir fırın gibi aydınlatmaya başlarken, çocuğun bayrağı, bir Grand Prbc’yi başlatan görevli gibi gökyüzünde sallamasını seyretmeye bayılıyordum.

2007 Noel’ine gelindiğinde, birkaç başarıyı-veya succees de scandale- mideye indirmiştik. Felluce ve Guantanamo, sızıntıların çapı düşünülürse, pek az dikkat çekmişti ve biz Kenya gerçeklerini buna ekleyerek yolumuza devam ettik. Katıldığım Berlin’deki 24. Kaos İletişim Kongresi, internetten sohbet ettiğim veya başka türlü ilişki kurduğum kimselerden bazılarıyla tanışmamı sağladı. Bunlar arasında, yaptığımız işin heyecanlı bir hayranı olan Daniel Domscheit-Berg adında, çok geçmeden bazı işlerde büyük yararım kanıtlayacak bir sistem şirketi çalışanı vardı. En baştan itibaren, o zaman kendisine denildiği gibi Daniel Schmitt, garip bir kazanım oldu. Şifre yazamıyordu, ama gittikçe büyüyen örgütün ihtiyaçları konusunda son derece sorumluluk sahibi olduğunu kanıtladı. O zamanlar onun ne kadar hırslı veya düşüncesiz hale geleceğini tahmin bile edemedik. Ama gönüllülere olan ihtiyaç çok şiddetliydi ve biz elde edebildiğimiz her türlü yardıma muhtaçtık.

2007’nin son günlerinde Berlin’deki kongreyi düzenleyen Chaos Computer Club, hem iyi hem de kötü nedenlerle şöhret yapmıştır. 1981’de, teknolojik ilerleme, açıklık, bilgi özgürlüğü ve teknolojiye serbest kamusal erişim seferberliği için kurulan bir hacker örgütüdür. Berlin’deki
köklerinden hızla büyüdü ve şu anda bilgi teknolojisinin çağdaş toplumlarda nasıl kullanıldığı veya istismar edildiğini dikkatle inceleyen güçlü, sınır tanımayan bir örgüt haline gelmiş durumda. Fransız nükleer denemelerini ve pasaportlarda biyometrik verilerin kullanılmasını protesto etmişlerdir, ama grupta Kari Koch un önderliğindeki bazıları, 80’lerin sonunda, ABD’deki şirket ve devlet bilgisayarlarından malzeme almak ve KGB ye vermek de dahil, siber-casusluk etkinlikler yüzünden tutuklanmıştı.

Biz bununla ilgilenmiyorduk. Gruptaki beyin gücüne hayrandık ve genel anlamda bilginin nasıl kullanıldığına dair sorgulama çabalarım destekliyorduk, ama WikiLeaks kendini asla bir ideolojiye karşı diğeri veya bir devlete karşı diğerinden yana mücadele eden bir örgüt olarak görmedi. Örgütün içinde, çok geniş bir felsefeler ve görüşler yelpazesine sahiptik; tıpkı her örnekte ve her yerde, gerçeğe düşman olan hasımlara sahip olduğumuz gibi. İş gelip de, güvenlik örgütleri ve hükümetlerin faaliyetlerine dayandığı zaman (bize sızdırdığımız belgeleri değiştirmek konusunda çok düşmanlık getirecek bir olgu) hiçbir şeye saygımız yoktu; neyin “kamusal çıkar” için neyin tersi olduğunu yargılayacak olanın sadece tarih olduğunu hissediyorduk. Editoryal görüşümüzü en iyi şekilde kullanacaktık, ama çoğu medya kuruluşunun yaptığını yaparak hükümetler ve ticari çıkarlar adına sansürcüler gibi davranmak bize göre değildi. Asla gizli kalmaması gerektiğine hükmettiğimiz şeyi açığa çıkara- çaktık, başkaları da bunu ilerletecekti. Ve neredeyse her zaman çabalarımız bizi öz çıkarın aslan inine götürecekti.

Aslanın kükreyişinden söz edelim mi? İsviçre’deki Bank Julius Baer olayına bir bakın yeter. Banka krizleri dönemlerinde bile, haklarında Ocak 2008’de bizim ortaya çıkardığımız belgeler sayesinde izlenmeye başlayan suiistimal iddialarına maruz kaldılar. Julius Baer, en büyük İsviçre bankasıdır ve Cayman Adalarında çok büyük şirket ortaklıkları var. Bize, bu ortaklıkların varlık saklamakta ve vergi kaçırma olduğu söylenebilecek şekilde vergiyi asgariye düşürmekte nasıl araçlar kullandıklarına dair kanıtlar verildiğinde, bu insanların ne yaptığını ve bunu nereye vardırdıklarım derhal açığa vurduk. Yayınlanmasının hemen ardından, müvekkilinin kim olduğunu bile ifşa etmeyen, ama potansiyel davacının Julius Baer olduğu bir avukattan yasal bir uyarı aldık. Hukuk şirketi, yani Ludley &. Sanger, Celine Dion ve Arnold Schwarzenegger gibi isimleri temsil eden, işleri basından uzak tutmakta uzmanlaşmış bir Hollywood ekibiydi. Son derece saldırgandılar ve çok sert bir şekilde üzerimize çullandılar. Bir sürü tehditte bulundular, Cayman Adaları, İsviçre’deki bankacılık yasaları, gizlilik hukuku ve bunun gibi zırvalardan söz etmeye devam ettiler, fakat kendi hukukçumuz bize bu insanların uğraşılmayacak kadar güçlü, geniş bir çevreye sahip, fazlasıyla zengin oldukları için hiçbir şeyden çekinmeyeceklerini ve bu işin bütünüyle çok tehlikeli olduğunu söyledi. Ben  kesinlikle devam ederek belgeleri yayınlayacağımızı ve bu işin arkasında duracağımızı söyledim. Sansürcülüğe karşı kesin ilkelerim vardı ve çözülmeyecektik. Kaynakların bize iyi materyal göndermesi halinde bunu yayınlayacağımıza söz vermiştik ve asla sansür edilemez olduğumuz konusunda sözümüz vardı. Teknolojimizin bize dayattığı şey bu; doğrusunu söylemek gerekirse, ahlakımız da bizi buna zorluyor. “Biz asla sansür edilemeyiz, bir tek çok zengin bir kişi ödümüzü patlatıp bizi kaçırırsa, o başka” demek anlamına gelmiyor. Taktik olarak, bunun çok zorlu (ve potansiyel olarak yıkıcı) ilk savaş olabileceğini biliyordum, ama bir ilke belirlemiştik, geri dönecek halimiz yoktu.

Başka her şey gibi, bu da gerçek zamanlı olarak bize öğretilen muazzam bir ders oldu. İnsafsızca işleyen bir himaye ağı tarafından zalimce sıkıştırılıyorduk, bu örnekte bunlar, Julius Baer ve Amerikalı avukatlarının iki şubesiydi; Julius Baer, sahip olduğu para yığınının üstüne oturmuş, diğerleriyse hizmetlerinin karşılığında adeta para basıyordu ve bütün bunları ne pahasına olursa olsun korumaya kararlıydılar – hem de, bizim kolay zarar görebilir olmamıza karşın gösterdiğimiz cüret karşısında bile. Hiç gecikmeden San Francisco’da bize dava açtılar, sonucunda yargıç bizim alan adımız olan WikiLeaks. orgu lağvetti ve bunu kimin ve hangi adresten kaydettiğini öğrenmeyi talep etti. Şirket, yani Dinadot derhal öbür tarafa geçti ve siteyi kapattı. Fakat biz, cypherpunkların kültürel dayanağı ve Kaliforniya’nın konformizm karşıtlığı ve ifade özgürlüğü dürtüsünün merkezi San Francisco’da kayıt olarak hasımlarımıza bir tuzak kurmuştuk. Bizi İsviçre’de veya Londra’da mahkemeye verebilirlerdi, ama bunu San Francisco’da yapmaya çalışarak, derhal ACLU’nun (Amerikan Yurttaşlık Hakları Birliği), Basın Özgürlüğü Kurulunun ve daha birçok örgütün gazabına uğradılar. Mahkemeye geri döndüğümüzde, arkamızda yirmi iki örgüt ve bir avukatlar taburu, yeterince geniş bir şekilde haberleştiren New York Times ve bize ulaşılabilmesi için (isim artık yasaklandığından) alan numaramızı veren CBC vardı (“İfade özgürlüğünün bir numarası var”). Biz sitemizin erişimi için, yararlı olacağını bildiğimiz gizli linkler ve “mirror sites” aracılığıyla başka yollar kurmuştuk. Hatırlayacaksınız, kendimizi eninde sonunda Çinliler ve onların güvenlik duvarlarım yıkmakla uğraşacağımızı bilerek kurmuştuk.

Julius Baer’e karşı davayı kazandık ve bu yalnız bizim için değil, her yerdeki yurttaşlık hakları savunucuları için hayati bir kazanç olarak görüldü. Banka, mahkemeden hemen önce Amerika’da bir şube açma hazırlığındaydı ve sonuçlanmasının ardından bu faaliyeti durdurdu. WikiLeaks’in birilerine karşı durup onlar tarafından ezilmesini kolaylaştıracak türden avukatların vekâlet ücretini ödeyebilecek birileri tarafından ezilmeyeceğini göstermesi açısından, önemli bir zaferdi. Şu ikincil piyasalar olayı (subprime) en kızışmış dönemindeydi ve İngiliz mortgage kreditörü Northern Rock, işin altında kalmaya başlamıştı bile. Özel bir bankanın kâr amacı gütmeyen bir haberci ekibini mahkemeye vermesi için hiç de iyi bir zaman değil gibi görünüyordu.

Bu olayın asıl trajik yönü, sonunda Daniel Mathews’un WikiLeaks’le ilişkisinin sonunu getirmesi oldu. Dan’in adı az sayıda belgede görünüyordu ve Julius Baer, başına belâ olabileceği herkesin peşine düşmüştü. Bir öğleden sonra Stanford’daki ofisinde oturmuş öğrencilerinin sınav kâğıtlarını okurken, adamın biri devasa bir evrak yığınıyla içerip girip bunları fırlatırcasına masasına yığmış. Daha sonra bana anlattığına göre aklına ilk gelen, gelmiş geçmiş en devasa ev ödevi görevi olduğuymuş, ama hayır, bu bir mahkeme celbiydi. Dan’in bundan ödü patladı ve daha sonra, akademik kariyerine odaklanmayı seçti. Şimdi başka bir Amerikan üniversitesinde konuk bir asistan ama kesinlikle kafadarlarımızdan biri ve onun desteğini ve dostluğunu hiç unutmayacağım.

Bize Julius Baer’le ilgili bu evrakı getiren adam, yani Rudolf Elmer, ortaya çıkmak istedi ve 7500 avroluk cezaya çarptırıldı. Ardından, bana bankayla ilgili bütün verileri içeren iki CD verirken görüleceği bir basın toplantısı düzenlemek istediğini söyledi. Basın toplantısını yaptık ve öyle görünüyor ki, başım daha da büyük belâya sokabilecek gibiydi, ama CD lerde ne olduğunu kim bilebilirdi ki? Birine iki CD verdi diye kişiyi dava edemezsiniz, elbette içinde bir şey olduğunu kanıtlayabilirseniz, o başka. İnkar edilebilirlik yalnızca bir sözcük değil, bizim açımızdan bir hayat soluğu ve çalışma imkânı anlamına geliyor. Daha önce de, başta Scientology Kilisesi olmak üzere, büyük tehditlerle karşı karşıya geldiğimiz oldu. Ve biz daima bize işkence edenlere, daha başka sızdırmalarla karşılık vermeye çalışırız.

Hukukçular, özellikle iyi olanları, çoğu zaman hırsızlar gibi hareket eder. Ama yasal eylemin, WikiLeaks’i incelemek konusunda kör bir bıçak olduğu ortaya çıkmıştır. Biz dokuz başka Hidra gibi tasarlandık, başlarımızdan birini keserseniz, başka bir yerden bir diğeri baş veriyor. Bu sadece gerçeği arzulayan insanların bastırılamaz doğasını ve benim kavgacı ruhumu yansıtıyor. Bana korkunç derecede habis görünen davalar açılacaktı bize, insanın ne mücadele etmeyi ne de kazanmayı isteyeceği -ve hiç kimsenin kaybetmeyi istemeyeceği- türden davalar olacaktı bunlar, ama WikiLeaks’in faaliyetlerine karşı yasal tedbirlere başvuranların çoğunluğunu anlamanın en iyi yolu, Kral Knud örneğidir. Dalgalara geri çekilmelerini emretti, ama onlar sözüne kulak asmayıp gene de krakn ayaklarını ıslattılar.

Gerçi ara sıra, yasal eylemin, çaknan ilk boruda ince zekâsını taraşlayıp kendine nasıl iyi bir ahlaki dava çıkardığım da görürsünüz. 2008 sonunda, Guardian ve Observerâz Irak asılk İngiliz milyarder Nadhmi Auchi hakkında çıkan sekiz haberin farkına vardık; sahibi olduğu banka, BNP Paribas, kendi websitelerine göre, Saddam Hüseyin rejiminde “gıda karşılığı petrol” programından milyarlarca sterlin para alan tek mali kuruluştu. Auchi, 2004’te cep mobil telekomünikasyon lisansları hakkında bir Pentagon Genel Müfettişlik raporunun konusu olmuştu. Ve ondan önce, 2003’te de, suçlu iadesi bağlamında İngiltere’den Fransa’ya gönderilerek, orada Kuveyt hükümetine mülk satışları nedeniyle birkaç milyon dolarlık rüşvet vermekten yargılanıp mahkûm edilmişti. New Statesman muhabiri Martin Bright, 2008’de Guardian/Observerin Auchi’den gelen yasal baskıya boyun eğdiğine dikkat çekti: “2003’te Fransa’da yolsuzluktan hüküm giyen Iraklı işadamı Nadhmi Auchi hakkındaki altı makaleyi geri çekmeye zorlanmışlardı. Auchi, halihazırda Amerika’da yargılanmakta olan (Ba- rack Obama’nın da ilk destekçilerinden biri) Illinoisli fon toplayıcılarından olan Tony Rezko’yla bağlantısının ortaya çıkarılmasından beri topun ağzında bulunuyor, İngiltere’de Times etkileyici bir kararlılıkla haberi takip etmekte.” Bright bu sözleri ilk yazdığında, Auchi’nin yasal çabaları sonucu sansürlenerek, Guardian/Observer in online arşivinden kaldırılan bu altı makalenin adım veriyordu. Derken, tam da Kafka’dan fırlamışa benzeyen acayip bir dönüşle, Bright’ın New Statesman bloğunun kendisi de Auchi’nin uzun kollarının yasal müdahalesiyle sansürlendi ve sansürlenen makalelerin adlarını değiştirmek ve kendi yazısını değiştirmek zorunda bırakıldı. Bu hikâye, gazetecilikteki korkaklığın barok doğasına işaret eden örneklerden biridir. WikiLeaks bütün olan biteni haberleştirdiğinde ve New Statesman bizim haberimizin linkini vermeyi denediğinde, Carter-Ruck hukuk firmasından bir mektup aldı.

2008 sonuna gelindiğinde, dünyanın dört bir yanından gönderilen sızdırılmış belgelere boğulur olmuştuk. Her gün, birçoğu yayınlanmadan önce daha fazla araştırmayı ve yorumu gerektiren yeni materyal geliyordu. Tek bir gazete veya TV-radyo yayıncısı olsaydık, ilk elde özel haberleri ele alan dünyanın en yoğun çalışan araştırma ekibi olurduk. Fakat WikiLeaks kendini mülk sahibi veya ticari makine rolünde görmüyordu -gerçi, itiraf etmeliyim ki, ticari dürtüler çoğu kez bir bilgi parçasının değerli olup olmadığım ölçmekte kullanılacak tek gerçek ölçü oluyor. Para kazanmak derdinde değildik, ama bizim haberlerimizi bir gazeteciler bankası ve dağıtım ağına iliştirebilecek medya örgütleriyle çalışmak istiyorduk ve bu örgütler işlerini, sıkışık teslim tarihleri ve özel haberler çerçevesinde, ticari şartlarda yürütüyorlardı. Bu dönemde, bu şartlarla çalışmayı öğrenmeye çakşırken, aynı zamanda web sitesinin sözüne sadık kalmasını da sağlıyorduk.

Her türlü haber tüm bariyerleri aşarak sitemize yağıyordu. 2008 sonunda, Britanya Ulusal Partisi’nin üyelik listesini yayınladık. Bu, sadece beyazların yaşadığı bir Britanya özlemindeki neo-faşist bir örgüttür; bununla birlikte, üyeleri arasında polisler, muvazzaf askerler ve devlet memurları gibi, ahlaki ve mesleki yükümlülüğü, ırk farkı gözetmeksizin tüm topluma hizmet etmek olan görevliler bulunuyordu. Ardından Aralık’ta, Güney Afrika Rekabet Kurulu’nun kaleme aldığı büyük Güney Afrika bankalarındaki kartelcilikten bahseden özel raporu siteye koyduk. En önemli kesimler, herhalde ticari olarak hassas verileri korumak adına, redakte edilmişti, ama biz raporun tamamım yayınladık. Buyurun size “ticari olarak hassas” bir cümle örneği: “Absa’nın bu birim maliyet tasarruflarım, fiyat indirimleri yoluyla anlamlı denebilecek ölçüde müşterilerine yansıtmaktan geri durduğu, bunun yerine tasarrufların büyük bölümünü kâr olarak alıkoymayı yeğlediği açıktır.” İki ay sonra, ABD Kongre üyeleri için özel olarak yazılmış, meşgul oldukları konular ve haber kaynaklarının ayrıntılı bir tablosunu veren 6700 raporu ortaya çıkardık. Bu raporlar gizli olarak sınıflandırılmaz, ancak sadece Kongre üyelerinin erişimindedir; onlarsa, kendi siyasal amaçlarına hizmet ediyorsa bazılarını açıklarlar; bilgi, halk açısından önemli olmakla birlikte, hükümet açısından utanç verici veya zarar verebilir nitelikteyse hasır altı edilir. Bunları yayınlayarak, Amerikalı seçmenlere, seçilmiş temsilcilerinin, kendilerine sağlanan bilgiye karşı tutumlarım ölçme fırsatı vermek istiyorduk. Bu raporları siyasal hesaplarla değil, kamusal çıkar temelinde açıklıyorduk. Sarah Palinin özel e-postalarını, siyasal işlerini, iddiaya göre mesajların kamu arşivinde kopyalarını bulundurmaya ilişkin kuralları atlatmak amacıyla özel e-posta adresinden yürütmesi gerçeğine ışık tutmak amacıyla yayınladık. Bütün bu süre boyunca, dünyanın her yöresinde fikirlerimizin tohumlarını atmak ve destek toplamak üzere gazetecilik ve ifade özgürlüğü konulu konferanslara katılıyorduk bir yandan da.

Artık hayatımın tamamı dostların misafir odalarında geçen birine dönüşmüştüm. Bir arabam ya da evim yoktu. Ailemi pek görmüyordum. Param yoktu ve tek bir çift ayakkabım vardı. Fakat bunun böyle olması son derece mantıklıydı ve benim için sorun oluşturmuyordu. Birkaç kitabım, bir tıraş bıçağım ve iki dizüstü bilgisayarım vardı. Saçlarımı bile, çoğunlukla ben çakşırken arkadaşlarım kesiyordu ve neyse ki, donanım ve masraflar konusunda, kredi kartlarım tutku duydukları alanda harcamaya istekli birileri hep çıkıyordu. WikiLeaks ilk gününden itibaren varlığını kıt kanaat sürdüren bir örgüttür ve belki böyle olması da gerekiyor. Kâr değil ilkeler temelinde çalışır ve çalışması, samimiyetle söylüyorum, takıntılıdır ve insanların bazı şeyleri ne kadar çok açığa çıkarmak istediklerini gördüğümüz andan itibaren de öyleydik.

2009’da büyük birkaç yılın başlangıcına girmekte olduğumuzu hissettim. Yaptığımız işte git gide daha iyi oluyorduk ve dünya artık yerinden doğrulup bizi dinlemeye başlamıştı. Yöntemlerimizi geçekleştiriyor, daha büyük ve daha korkutucu devleri kızdırıyorduk ve ben çakşa- cağım bir sığınak bulmanın iyi olabileceğini düşünmeye başlamıştım. Elbette, dünyanın bir köşesinde, ifade özgürlüğü adası olmak isteyen bir yer olmalıydı; bu kocaman dünyada sansüre karşı bir dünya. Bir süreliğine son karar böyle bir üssü Afrika’da kurmak gibi göründü, ama orada işler fazlasıyla karmaşıktı ve tümüyle pratik temelde, sunucuları depolamak için fazlasıyla da sıcaktı. Peki, İsveç, İzlanda, İrlanda veya gerçeğin yepyeni sığınağı olabilecek başka yerler var mıydı? Sonsuza kadar bir sırt çantasıyla yaşayamazdım -ya da belki de yaşayacaktım, yaşamalıydım, çünkü örgütün işlemesi bir hiçlik hiyerarşisine dayanıyordu. Bununla bağlantılı olarak, bu sismik dönemin başlangıcında, kendi kendimin hayaleti haline geliyordum, ama dünya beni olmadığım bir şeye çevirmekle bu kadar meşgulken, benim kurgumla hiç ilgisi olmayan birine dönüşüyordum.

İZLANDA

Gazetecilik tarihi, sızdırılmış bilgilerin tarihidir. Her şeye tanıklık etmek ancak romanlarda ve bir anlamda yazar tarafından gerçekleştirilen bir edimdir. Gazetecilikte, tanık çoğu zaman yoktur ve bizler, tanık ifadelerini resmin bir parçası olarak kullanan gerçeğin aktarımlarından yararlanırız. Birçok örnekte, iyi gazetecilik, ya kayıt dışı veya açıkça bildiklerini sızdıracak, olmayan bir tanığa dayanır. Gündelik gazeteciliğin sızıntılara olağanüstü bir derecede dayandığını unutuyoruz.” Washington Post tarafından görülen belgelere göre…””Dün ismini vermek istemeyen bir üst düzey yetkiliye göre…””Konuya yakın kaynakların bildirdiği…””Daily Telgraph’m ulaştığı bilgilerin düşündürdüğü…” Gerçek her zaman tek bir casustan değil, sık sık farkında olmadan veya üstü kapak olarak yahut düşüncesiz bir kaynaktan gelir ve bu daima böyledir. Gördüklerimizi bir araya getiririz, ama aynı zamanda kendi gözlerimizle gördüklerimizin ötesindeki kişilerce görülmüş olanları da toparlarız.

Güvenilir bir meslektaş olan -Hollanda’da ilk servis sağlayıcılardan birinin kurucusu ve Amsterdam’da uzun dönemli bir hacking konferansının düzenleyicisi- Rop Gonggrijp’le ben, Ekim 2009’da Malezya’daki “Hack in the Box” konferansına davet edildik. Orada toplananların birçoğu, siyasal görüşleri olan ve yerel reform hareketine karışmış kişilerdi. Barisan Nasional’in lideri Mahathir hükümeti, Halkın Adalet Partisi’nden Enver İbrahim’in önderliğinde güçlü bir muhalefet hareketiyle karşı karşıya kalmıştı. İbrahim vaktiyle, maliye bakam olarak Malezya’yı mali krizden çıkaran ve 1998’de NewsweeH’m “Asya’da Yılın Adamı” olarak adlandırıldığı kişiydi. Fakat bizim Kuala Lumpur’a geldiğimiz dönemde, İbrahim için işler çoktandır değişmiş durumdaydı. Başbakanı eleştirmesinin ardından, “yolsuzluk” suçundan altı yıl hapis yatmıştı ve hiç durmadan seks iftiralarıyla karalanıyordu. Hapisten çıktığı zaman, Dünya Bankası danışmanlığı yapmış; başka kurumların yanı sıra Oxford’daki S t Anthony’s College’da ve Johns Hopkins’de ders verdikten sonra Malezya’ya dönerek, 2008 seçimlerinde ezici bir zaferle parlamentoya girdi.

Hack in the Box Konferansında yaptığım konuşma, medyada izinsiz ifşaatlarına tarihine odaklanıyordu. Söylediğim gibi, ben bunu gazeteciliğin belkemiği olarak görüyorum. Eleştirenlerin, WikiLeaks’in gazeteciliğin yararına çalışmadığım söylemelerine hep şaşırmışımdır, çünkü bizim hakkımızda ne söylerseniz söyleyin, çalışmalarımız çok açık bazı yönlerden son derece gelenekseldir. Biz, belirli güçlerin karanlıkta kalmasını tercih edeceği şeylere ışık tutmayı amaçlıyoruz. Kırım Savaşı sırasında Londra’daki Times’nı şiarı da buydu. Bunun yanı sıra, ben WikiLeaks’in kurumsal medyanın yerini alacak veya onu geçmeye çalışan değil, onunla ortaklaşa çalışan bir örgüt olduğunu her zaman söylemiştim. Malezya’daki konferansta, gelecekte büyük haber örgütlerinin web sitelerine, bilgiye sahip olan kişilerin kullanacağı bir “WikiLeaks butonu” bile konulabileceğini söyledim. Kaynağı koruma ve yasal sorunlarla uğraşma yükünü -dilerseniz, bizim uzmanlık alanımız diyebilirsiniz bunlara- biz üstlenirken, haberci kuruluş sızıntıyla ilgili haberleri ve yorumları hazırlamakla uğraşacaktı. Bizim temel düşüncemiz hep bu olmuştu ve örgütümüzün her ne kadar bunu izleyen iki yıl boyunca çok ciddi bir histeriyle amacından saptırılmasına karşın buna geri dönüşüyoruz, bizim çalışmamıza dayalı diğer örgütler bu fikrin yeni olduğunu ileri sürseler de. OpenLeaks.org, şimdi, hiç kimseye faydası olmayan talihsiz bir oyun alanı olarak, WikiLeaks’in yapısının yerle bir edilmesinin bir yolu olarak bu fikri kullanıyor. Ama açıkça söyleyeyim, ben medyayla işbirliği fikrini 2009’da Malezya’da zaten dile getirmiştim.

Bu alt kültürlerin modern yaşamda nasd işlediklerini görmek çok ilginç oluyordu. Avrupa ve Avustralya’da hacking sahnesindekiler orta sınıf veya işçi sınıfı çocuklarından oluşurken, Asya’da bu tür işlerle uğraşan insanlar bir toplumsal seçkinler grubunun parçasıydı. Ama Malezya’nın reformcu grupları gelişmeye ilgi duyuyor, ülkenin dilsel ve etnik çeşitliliğini geliştirmeye ve Malezya siyasetindeki katı Iraklılaşmayı kırmaya çalışıyor. Bizim gelişimizden hemen önce, yeni bir şeyler olmaya başlıyor gibi görünüyordu. Eski rejime olan destek zayıflıyordu. 2008 seçimlerinde, anayasayı değiştirmek için gereken üçte ikilik çoğunluktan biraz azını elde etmişlerdi; bu da 1969’dan beri ilk defa olan bir şeydi. 2009 boyunca bir dizi ara seçim, anlaşıldığına göre, ülkenin geleceği için bir rüzgâr gülü işlevi görecekti; bunlar arasında, bizim ziyaret tarihimize yakın yapılacak olan, Kuala Lumpur’un doksan kilometre güneyindeki Bağan Pinang’daki de vardı. Konferanstan sonra, WikiLeaks adına farklı platformlarda konuşmak ve siyasetçilerle tanışmak üzere dolaşmaya başladık. Ağırlıklı olarak Çinli-Malezyalılardan oluşan Demokratik Eylem Partisi’ndeki bir avuç Hint kökenli milletvekilinden biri bizi eski bir kauçuk plantasyonuna götürdü; burada aynı toprakta doğmuş, eğitim görmüş ve istihdam edilmiş üç kuşak Hintli işçilerle tanıştık. Bize, iktidar partisinin temsilcileri tarafından, oylarını satın almak için verilen parayla birlikte dağıtılmış olan broşürleri gösterdiler. Siyasal sistemin yaygın bir özelliği olan yolsuzluğun bu aşikâr kanıtına ve iktidar partisinin onların yaşamına bir değişim getirmekteki isteksizliğine karşın, bunlar asık suratlı, kaderci veya yenilgiye uğramış insanlar değillerdi.

Enver İbrahim’le görüştüm ve Rop’la kendimizi çabucak Malezya’nın siyasal dinamiklerine gömülmüş bulduk. Bir insanın ayağının altındaki kumun ne kadar hızla hareket edebileceğini görmek baş döndürücüydü -belki de, iki yıl içinde Kahire, Tunus ve Libya’da olacakların önceden tadını almak diyebilirsiniz buna, ama buna sonra geleceğiz. WikiLeaks, 2006’da Kuala Lumpur yakınındaki bir patlamada öldürülmüş Altantuya Shaariibuu adında bir Moğol kadının ölümü hakkında çok hassas bir belgeyi yayınladı. Belge, onun ölümüyle ilgili olağanüstü ciddiyette suçlamalar içeriyordu.

Belgenin kendisi, mücadeleci bir online haber sitesi olan Malaysia Today’m editörü Raja Petra’mn imzasım taşıyan yasal nitelikte bir bildiriydi.

Petra -iki tutuklama müzekkeresinden kaçınan- yetkililerden gelen ağır tehditler altında o kadar kalmıştı ki, hizmet yerini Singapur’a ve ABD’ye taşımak zorunda kalmıştı. Bu arada, alabildiğine provakatif olan Shaariibuu cinayeti konusu artık Malezya’da neredeyse konuşulamaz hale gelmişti. Bir siyasal gösteride adı anıldığı anda, derhal oraya çevik kuvvet ekipleri gönderiliyordu. Tek bir belgenin hiçbir fark yaratamayacağım düşünen insanlara genellikle bunu anlatmak isterim.

İbrahim’e, bu sızıntının çok güçlü bir kaldıraç olacağım söyledim. Verilen tepkiler, bunun iktidarın akıl almaz bir zayıflık noktası olduğunu ortaya koyuyordu. Reformdan o kadar korkuyorlardı ki, buna nasıl karşı koyacaklarım bilmiyorlardı. Reform hareketi, ülke basınının kampanyalarında reaktif olmaya başlıyordu ve bizim tavsiyemiz savunmaya geçmeleri oldu. Hükümet yandaşı medyanın önüne geçmek zorundaydılar -hükümetin sesi güçlü ama yüreği zayıftı- ve onlara elimizdeki materyali verdik. Bu arada, İbrahim’in büyük, laik bir değişim çağrışım temsil ettiği açıktı. Partisi Amerikalılarca destekleniyordu, bu da WikiLeaks’in otomatik olarak Amerika’ya karşı olan her hareketi desteklediğini söyleyen insanların ağzım kapatabilirdi. Daha sonra çıkacak bazı Ortadoğulu isyanlardan bazıları gibi, bu temiz bir kavgaydı ve Amerika doğru ata oynuyordu (Mübarek’e yıllardır yaptıkları gibi, favorileri olan bizzat yetiştirmeden). Üstelik İbrahim cana yakın biriydi -hapisteki altı yılını Shakespeare okuyarak geçiren bir adam. Eğer bir insan her gününü Othello ve Jül Sezar’ı okuyarak geçirmişse, onun kişiliğine muhtemelen güven duyabilirsiniz. Biz zamanımızı muhalif reformculara fikirler vererek geçiriyorduk. Tehlikeli bir durumdu. Bir gece, genel merkezden çıkmış, dükkânlar ve kafelerle dolu bir ara sokakta yürürken, önümüze bir adam atladı ve kartım suratıma dayadı. Önce onun bir seyyar satıcı olduğunu düşündüm. Anlaşıldı ki, gizli polismiş. Kimliğimi göstermemi istedi, bense arabada bıraktığımı, gidip alabileceğimi söyledim ve yolda muhalefetten arkadaşlarıma bir mesaj gönderdim. Ona bir gazeteci olduğumu ve başka hiçbir şey söylemeyeceğimi belirttim. Muhalefetteki arkadaşlar amnda orada belirerek, beni adamın elinden aldılar.

Sonunda iktidar partisi Bağan Pinang’daki yerini korudu, ama Malezya muhalefetinin ruh hali, bunu sadece küçük bir muharebe, Barisan Nasional’in kaybetmeye yazgılı olduğu uzun bir savaşın bir parçası olarak kabul etmek yönündeydi. Malaysia Today&dü arkadaşlarımız, kesinlikle tek bir ara seçim yüzünden kaygılanmaktansa, uzun vadeli düşünme eğilimindeydi: “Siyasal manzarada bir yeniden düzenlenmeye tanık olunan 12. genel seçimlerin destanından beri, genel olarak BN’nin ezici zaferlerinin sıkıcı düzenliliği yüzünden siyasete karşı kayıtsız kalan ortalama Malezyalı, başta gelecek genel seçim olmak üzere, seçimlerle ilgilenmeye başlamıştır.”

Bu türden birçok işle uğraşıyorduk ve bu kadar az kaynağa dayandığımızı düşünerek, örgütü istikrarlı hale getirmenin ve bir üs kazandırmanın yollarını aramaya koyuldum. Bir üs kurmak, WikiLeaks düşünüldüğünde kolay bir iş değildi. Dünyanın her yerindeki gizli yerlerde aktif servis sağlayıcılarımız var; çoğu anonim kalmak isteyen, hiçbiri aynı anda aynı yerde bulunmayan çalışanlarımız ve irtibat ağımız var. WikiLeaks tüm diğer medya kuruluşlarından farklıydı: Hiçbir zaman bir resepsiyonumuz veya kahve makinemiz bulunmuyordu, asla bir araştırma bölümünü veya yıllık tatili aklımıza getirmiyorduk. insanlar benim çatlağın teki olduğum için bir sırt çantasıyla yaşadığımı hayal ediyorlar. Haksız da sayılmazlar; evet, biraz çatlak sayılırım, ama aynı zamanda işin doğası ve örgütün gerçekleri yüzünden böylesine stresli, göçebe bir hayat sürüyorum. Yasal kısıtlamalardan kaçınmak için dünyanın dört köşesinde dolaştık ve çalışabileceğimiz bazı yerler bulduk. İnanın bana, temiz bir havlu takımıyla, lezzetli yemeklerle ve dostlarla dolu bir yemek masasından daha güzel bir şey düşünemiyorum. Kahve makinesine bayılırım. Ama işimizi doğru dürüst yapmaya çakşırken ve kolları bu kadar uzaklara erişen iktidar sahiplerinden sakınmamız için başka türlüsü olanaksızdı. Tek umut, bir yerlerde, bir zaman, adalet için çalışan insanların peşine düşme eğitiminde olmayan bir yer bulmaktı.

Benim kafamda, işimizin bir yönüyle diğeri, yani para ve varlıklarını saklayan şirketlere suçüstü yapmak ile, insanları Guantanamo gibi yerlerde saklayan hükümetlerin peşine düşmek arasında bir fark vardı. Her iki grup da, çoğunlukla yetkililer tarafından aklanan, para saklayan veya hukuk kuralları dışına çıkan insanlar, genellikle gizli bir yetkiye sahip mücrimlerdi. Bu adamların çevirdikleri dolapların kanıtlarını ortaya koymak için kendimizi parakyor olabilirdik, halen de parakyoruz; ama, bir noktada, bütün operasyonun, bütün yetki alanının, özünde yozlaşmış olduğunu görmek istememiz de mümkündü. Bu, örneğin Cayman Adaları’nın offshore bankacılık faaliyetlerine yönelik topyekûn bir soruşturmaya tâbi tutulması gerektiğini söylerken, Guantanamo Körfezi’ni de uygar bir toplumun anladığı anlamda insan haklarının tepeden tırnağa çiğnenmesine olanak veren bir barınak olduğunu söyleyebilirdiniz.

Peki, ya bu düşünüş tarzını tersine çevirirseniz, ne olur? Ya dünyada gizliliğe karşı sığınakların olabileceğine karar verseydiniz? Çalıştığımız her ülkede, iktidarın yasal veya fiziksel tehdidi altında yaşayan insanlar ve örgütlerin olduğunu çok iyi biliyorduk. Yetkililerden kaçmak zorunda kalan Malezya’daki editör Raja Petra, veya emlâk devlerince açılan hukuk davaları yüzünden faaliyetlerini İsveç’teki bir ISP’ye taşımak zorunda kalan Amerikan Ev Sahipleri Derneği, yahut Rusya’daki reform grupları, ya da Scientology tarikati mensuplarının sürekli açtıkları davaların hedef aldığı bireyler olsun -herkes ama herkes, şeffaflığa ve dürüstlüğe adanmış bir sığınakta huzur veya adil bir yargılama bulabilirdi. Benim anlayışıma göre, modern dünyada yeni bir mülteci türü doğmuştu: Gerçeği söylemekte kararlı oldukları için zengin veya iktidar sahibi yetkililerden kaçmakta olan kişi veya gruplardı- bunlar. Af Örgütü veya PEN’in (Uluslararası Yazarlar Birliği) çalışmalarından bildiğimiz gibi, bu insanlar çoğunlukla yazarlar ve yayıncılardır, ama insan hakları grupları, hukukçular, özgür düşünce yanlıları veya sadece kapı komşunuz olan sıradan insanlar olabiliyor. Bir gizlilik değil de, açıklık sığınağının duyulan ihtiyaca cevap vereceğini hissediyordum bütün kalbimle.

Böyle bir yer aynı zamanda bir gazetecilik sığınağı, kaynakların ülke hukukunun parçası olarak korunabileceği bir yer de olabilirdi. Özgür basın yasaları böyle bir yerde derinlemesine yerleşmiş olacaktı. Internet özgürlükleri, modern ruhun parçası olacak ve adli soruşturmada özgürlük kural olacaktı. Bu sığınağın bir vizyonunu kafamda geliştirmeye başladım: Siyasal olarak bağımsız bir bölge, bilgileri fısıldayanların halk düşmanı değil de kahraman olarak görülebileceği, kişinin kaçmayı bırakabileceği, hukuki tavsiyelerin bedava ve bol, internet erişiminin evrensel olacağı bir yer olacaktı burası. Bana bir Nirvana gibi görünüyordu, ta ki bunun aslında İzlanda olduğunu anlayana kadar.

2009 yazında, Kaupthing Bankası’nın Büyük Kredi Listesi’nin bir kopyasını sitemize koyduk. Bu, 45 milyon avro üzerindeki her bir kredinin, İzlanda bankacılığı tarafından verildiğini ortaya koyan bir belgeydi. Kaupthing, İzlanda’nın en büyük bankalarından biriydi ve 2008 mali krizinde büyük bir yıkıma uğramış, sonunda batmıştı. Bankanın düsturu “Ötesini Düşün” idi ve öyle görünüyordu ki, kredi alanların birçoğu, bu düsturu yürekten benimsemişlerdi. Birçokları “insider” olarak tanımlanabilecek kurumlardı ve krediler muazzam miktarlarda olmasına karşın, birçoğunun teminatı yoktu. Kaupthing, bizzat bankanın sahibi olan Exista hf.’ye 791.2 milyon avro kredi vermişti. Sızdırdığımız belgeye göre, “[Exista hf.’ye verilen] kredilerin büyük bölümü, herhangi bir sözleşme olmaksızın teminatsız olarak” verilmişti. Para, Kaupthing’deki en büyük dördüncü hissedara, Kaupthing’de yeni hisseler satın alması için verildi ve gösterdiği tek maddi teminat, yine Kaupthing’deki hisselerinin ta kendisiydi! Çok az sayıda birey bu kredilerle, yani ancak kâğıt üzerinde mevcut olan parayla zenginleşiyordu ve faturayı da İzlanda halkı ödemek zorunda kalıyordu. Agüst ve Lydur Gudmundsson adlı iki kardeş ve sahip oldukları şirketler, toplam 1,6 milyar avro- ya denk gelen 300 milyar İzlanda kronu tutarında kredi aldı. Exisa hf. yönetim kurulu üyesi Robert Tchenguiz, 330 milyar İzlanda kronu tutarında kredi aldı. İzlanda bankacılık sisteminin çöküşünün ardından, İzlanda’da ve ülke dışında birtakım insanların tutuklandığını öğrendiğinizde hiç şaşırmıyorsunuz.

Belgenin yayınlanmasını izleyen yirmi dört saat içinde, WikiLeaks Kaupthing’in avukatlarından yasal bir tehdit aldı. Burada, bizim ve kaynağımızın İzlanda Bankacılık Gizlilik Yasası uyarınca bir yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kalabileceğimiz belirtiliyordu. İzlanda’nın kamusal yayın kurumu RUV, o gece Saat Yedi Bülteninde bizim sızıntıyla ilgili haberi birinci sırada yayına hazırladı. Ve saat 18:55’te, tıpkı bir Hollywood filmi sahnesi gibi, RUV haber masasına bir mahkeme uyarısı bomba gibi düştü. Son dakikada gelen böyle bir müdahale, bütün tarihi boyunca RUV’da ilk kez oluyordu. Haber sunucusu çok sakindi. Birinci haberi yayınlayamayacakları bilgisi az önce gelmişti ve bu yüzden izleyiciye bu akşam tüm haberleri veremeyeceklerini, ama konunun Kaupthing Bank’dan büyük bir kredi portfolyosunun sızdırılmış olduğunu açıkladı. Raporun, bankanın çökmesinden sadece üç hafta önce hazırlanmış olduğunu söyledi. Size bu haberi veremiyoruz, dedi, ama bunu yapan bir örgüt var. Tam o anda, ekranın tamamım kaplayan WikiLeaks logosu göründü ve müdahaleye uğrayan haber için ayrılan süre boyunca birkaç dakika ekranda kaldı.

Gece boyunca, İzlanda halkı WikiLeaks’e girdi. Haberi bizden aldılar ve her zaman en doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yaptılar: Bizim haberimizden yola çıkarak, kendileri birer soruşturmacı muhabire dönüşerek, ayrıntıları kendileri tamamlayıp doğrulamasını bizzat yaptılar. Biz, kendi ekonomilerinin çöküşüne yol açmış yolsuzluklarından bazılarım görmelerine yardım etmiştik, onlar da bu fırsatın değerini bilmişlerdi. Bize çoğu zaman kibirli diyorlar veya en azından bana öyle diyorlar ve bir şey söyleyeyim mi, olmalıyım da -hiç hak etmediğiniz zamanlarda bile, sürekli üzerinize yağan taşlara ve oklara direnebilmek için kibirli olabiliyorsunuz ister istemez. Fakat aslında bu işte kendini beğenmişliğe izin veren durumlar çok nadir oluyor. Ne zaman bir yolsuzluk olayı ortaya çıkarsanız, bir bankaya darbe vursanız veya bir diktatörün hakkından gelseniz, daha o anda iktidar odaklan bütün gücüyle üzerinize çullanıyor. Fakat İzlanda, kendini beğenmişliğin patlak verebileceği o çok nadir anlardan biriydi. Halk yolsuz bankacıların var olduğu düşüncesinden nefret etmişti ve onları çiğ yumurta yağmuruna tutmak istiyordu. Basında, İzlanda halkının tarihsel olarak çok edilgin olduğu, tarihlerinde hiç isyan görülmediği ve belki de “kayırmacılık ve torpil sistemine” karşı hiç olmadığı şekilde ayağa kalkmanın zamanının gelmiş olduğu ileri sürülüyordu.

Aralık 2009’da Dijital Özgürlük konulu bir konferansta konuşma yapmak üzere İzlanda’ya davet edilelim ve ciddi ciddi dünyanın öylesine acil ihtiyaç duyduğu açıklık sığınağı olmaya ne kadar uygun olduğunu düşünmeye başladım. Bazı müthiş koşullara sahipti: Bunca yıkıcı bir bankacılık krizinden henüz çıkmış olarak, değişime olgun bir meyve kadar hazırdı; eğitimli bir işgücüne sahipti; Batı dünyasının en yaygın internet bağlantılı toplumuna sahipti; Avrupa ve ABD’ye eşit uzaklıktaydı; tüm Avrupa’nın (tümüyle yeşil nitelikte jeotermal ve hidroelektrik santralleriyle) en ucuz elektriği oradaydı, yani devasa bilgisayar sistemlerini işletiyorsanız bu önemli bir unsur oluyor; üstelik iklimi de soğuktu, bu da sunucuların düzgün işlemesi için gereken iklimlendirme açısından bir avantajdı. Bundan başka oldukça iyi bir ifade özgürlüğü geleneğine sahipti ve bankacılık balonunu patlamasından hemen önce, Sınır Tanımayan Gazeteciler ‘in Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Lüksemburg ve Norveç’le birlikte birinci sırada yer almıştı. İzlanda aynı zamanda benim mizah duyguma da hitap ediyordu. Bir vergi cennetinin tuhaf bir taklidi gibi, Karayipler’den onca uzakta, Kuzey Atlantik’in buzlu bir adaşıydı. Konferansta, bütün bunların İzlanda’yı dünyanın en büyük şeffaflık cennetine ve yayıncıların doğal yuvası haline dönüştürebileceğinden söz ettim.

Konferansta Daniel Domscheit-Berg ve İzlanda Dijital Özgürlük Derneği’nden birkaç kişiyle birlikteydim. Bir grup parlamenter çıka geldi; aralarında Birgitta Jöndöttir adında, zeki ve dost canlısı bir kadın da vardı. Hiç zaman kaybetmeden grubumuzun ruhunu benimsemiş göründü ve açıldık cenneti fikriyle ilgilendi. Parlamentoya 2008 başında girmişti ve onunla tanışır tanışmaz, kişiliğinde potansiyel bir müttefik gördüm. Bizim bu sığınak fikrimizi parlamentoya götürebilir ve geliştirmemize yardım edebilirdi. Çok uzun zamandır bir aktivist, müzikle de ilgilenen bir şairdi; kırk iki yaşındaydı ve İzlanda gezgin âşıklarından ünlü bir aileden geliyordu.

Tohum atılmıştı ve İzlanda’daki konferansın katılımcıları ve diğer destekçilerin zihinlerinde büyümeye başladı. 2009’un sonu benim için yoğun bir dönemdi ve 27 Aralık’ta Chaos Communication Kongresi’nde bir kez daha konuşma yapmak için Berlin’e gittim, ama İzlanda’ya olabildiğince çabuk dönmek için fırsat kolluyordum. 5 Ocak 2010’da yeniden oradaydık; hâlâ bu sığınağın kurulmasına yardım edebileceğimiz düşüncesi ve hevesiyle dolup taşıyorduk. Bunun üzerinde çalışan on üç kişiydik -Rop Gonggrijp, Jacob Applebaum, Daniel Domscheit-Berg, Smâri McCarthy, Kristinn Hrafnsson, Birgitta ile, tavsiye ve görüşlerini bizimle online paylaşan İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, Hong Kong ve ABD’den diğer gazeteciler, aktivistler ve akademisyenler. Bu iş, fikirleri olup da parası olmayan girişimciler için bir tür kuluçka makinesi gibi işlev gören Idea House diye bir yerde çalışarak, bir yasa teklifi hazırlamak anlamına geliyordu. Araştırmalar, lobi faaliyetleri yaparak günün her saatinde çalıştık ve yasalaşma ihtimali yüksek olacak şekilde işimizi tamamladık. Birgitta Jonsdottir sığınak fikrinden yana oyları artırmak için parlamentoda çok çalıştı ve daha tutucu üyelerden bazılarına özel sunumlar yaptık. Böylesi tarihi bir gelişme, İzlanda yasalarından en azından on üç temel maddenin değiştirilmesini gerektirmesiyle, belki benim başta düşündüğümden daha karmaşıktı, ama İzlanda parlamentosunun artık kamu hizmetini bu yasamayı hazırlamakla görevlendirilmesini oylamış durumda ve bu süreç halen devam ediyor. Sanırım, o korkunç mali çöküşten sonra İzlanda’nın itibarıyla ilgili bir konu olarak görülüyordu. Anlaşılır bir şekilde, gözleri yerel şoklara odaklandı ve pek çok kişi, açıldığın en büyük faydasının, gelecekte, diğer yozlaşmış güçlerle birlikte, bankacıları da hesap vermeye zorlayacağına inanıyordu. Başından sonuna kadar, umarım, şeffaflığın İzlanda’da gerçek bir büyümeyi getireceğini görecekler.

Gene de, tuhaf olan, bütün lobi faaliyetlerimize karşın, en çok karşı çıkanlar gazeteciler oldu. Gazeteciler işten çıkarmalarla yüz yüze kaldığı için, yeni yasanın bir şekilde dikkati kendi çektikleri sıkıntıdan uzaklaştıracağından korkuyorlardı. Bana kalırsa bu ileriyi göremeyen bir yaklaşımdı, ama her zaman idealist olmayı kaldıramayacaklarını hissettiler diye insanları suçlayamazsınız.

Bir özgürlük alanı olarak İzlanda fikri çok güzel. Ülkenin şöhretini olduğu gibi, genelde halkının kendine saygısını artıracak. Nobel’in İsveç için yaptığını, İzlanda gibi küçük bir ülke için ifade özgürlüğü ödülünden daha iyi yapabilecek başka ne olabilir, merak ediyorum. Bu ödüle sahip bir ülke ve bu ödüle yaraşır şekilde yaşamayı bilen bir toplum oldukları gerçeği, herkes için örnek oluşturacaktır ve ülkeyi uluslararası sahnenin odağına getirecektir. Parlamento hukukçuları ve yasa tasarısı hazırlayanlarla birlikte çok sıkı çalıştık. Bunun sonucunda insanlar adalete yönelirlerse, bilimsel gazeteciliğin bu hamleyle gerçeğe giden boru hattına riayet edip koruyabileceğine düşünüyordum. Dünyanın her yerindeki etkisi, bağlı kalınacak yeni bir yüksek standardın doğması olacaktı; insanların gerçeği söylemek istedikleri için eziyet göremeyeceğini söyleyen bir standart olacaktı bu. Karşı çıkılabilirdi, üzerinde tartışılabilirdi, ama temelde gerçeği ortaya çıkardı diye hiç kimse suçlu ilân edilemezdi. Umarım bunun bütünüyle gerçekleşmesi çok uzun sürmez.

2010’un baharında başka bir mesele ortaya çıktı ve o an için çok daha acil görünüyordu. 2008’in sonunda ülkenin tüm büyük bankalarının düşüncesizce verdiği krediler sonunda ellerinde patladığı için, İzlanda bankacılık sistemi dağılmıştı. Ekim’de, İngiltere ve Hollanda’daki kişilerce online olarak “Icesave” adıyla yatırılan 6 milyar dolar avro değerindeki mevduatın bulunduğu Landsbanki iflas etti. İzlanda devletinin tepkisi, küçük ve şu anda iflas halindeki bir ulusun temsilcileri olarak, inanılmaz derecede pervasızca özel sektör bankalarının bu borçlarım ödeme sorumluluğunu almayacakları şeklindeydi. İngiltere ve Hollanda’nın tepkisi acımasız oldu. İngiltere maliye bakam Alistair Darling, İngiltere sınırları içinde Landsbanki’nin, İzlanda Merkez Bankası’nın ve İzlanda hükümetinin Landsbanki’yle bağlantılı varlıklarını dondurmak için Antiterörizm, Suç ve Güvenlik Yasası tedbirlerini kullandı. Bu yasalar, fonları teröristlerin elinden alma işlevi görmek üzere yapılmış olmasına karşın, şimdi bir hükümet tarafından bir diğer Avrupa devletine karşı kullanılmaktaydı. Bu, dehşet vericiydi. İngiliz tarafında kapalı kapılar ardında yürütülen müthiş bir diplomasi faaliyeti, gerçek bir göz korkutma olayı söz konusuydu ve bu faaliyetlerle imparatorluk içgüdüleri iyice su yüzüne çıkıyordu. İş gelip de, bankacılık fiyaskosu gibi kamuoyunun böylesine tutkuyla ilgilendiği bu tür olaylara dayandığında, İngilizler yollarım açmak için her türlü sivil güç kullanabilirlerdi. Kullandılar da. Paralarım almadıkları sürece İzlanda’nın AB’ye girişine karşı mücadele edeceklerini ve İzlanda’ya hiçbir şekilde kredi açmayacaklarım alenen söylediler. İzlanda parlamentosu, bir ödeme planı hazırlanması için girişimlerde bulundu, ama kamuoyunun baskısı altında, cumhurbaşkanının planı imzalamayı reddetmesi, İzlanda anayasası altında bir halk oylamasını tetikledi. İzlanda siyasal düzeninin bazı üyeleri, İngilizleri tatmin edecek bir anlaşma yolu bulmak için deli gibi çabalarken, biz de İngiltere-Hollanda’nın “son teklifi” ve İzlanda’nın karşı teklifi gibi belgeleri sızdırmaya koyulduk. Bundan başka Reykjavik’teki bir gösteride de konuştum ve genel olarak çabalarımız İzlanda kamuoyuna, bilgiye dayalı bir oy vermek için ihtiyaç duydukları enformasyonu vermeye yöneldi. Sonunda, ülkede 1944’ten beri yapılan ilk referandumda, oy verme çağındaki yurttaşların yüzde 95’inin İngiliz baskısına karşı oy vermesi İzlanda’da tarihi bir an yarattı. Dinamik bir hikâye karşısında stratejik olarak hareket etme yeteneğimiz, iktidardakileri olayların hâlâ gelişmekte olduğu bir noktada gerçekle yüzleşmeye zorlayarak, varlığımızın anlamım doğrulamıştı. Sonunda İngiltere’nin Paris Club adında bir örgütte -Batı’nın önemli kredi veren ülkelerin bir kredi karteli- İzlanda’ya artık yardım etmeyi reddetmesi için lobi faaliyetinde bulunmuş olduğunu gösteren birkaç haberleşmeyi yayınladık.

2010 boyunca İzlanda’yla derin ve nihai bir işimiz daha olacaktı, ama o çok kritik 2009 yılı -orada dünyanın ilk açıklık sığınağını kurmayı umduğumuz yıl- WikiLeaks’in İzlanda’nın öz bilincine nasıl kazındığının ilginç bir hatırlatıcısıyla sona verdi. Reykjavik’teki ABD büyükelçiliğinde bir parti vardı. Bu partilere hep siyasal elitler davet ediliyordu ve ben Birgitta’nın davetlisi kılığında oraya girmeyi başardım. (Ben tek başımaydım; Birgitta gelmemişti bile.) O akşam kendimi çok keyifli hissediyordum. Lansbanki’nin 1990’lar ve 2000’lerde Rusya’da yaptığı oldukça karardık bazı işleri ifşa eden bir dizi belgeyi ele geçirmeyi başarmıştım. Dosyada geçen işlemler sırasında üç kişi ölmüş ve Putin hükümetindeki üst düzey yöneticiler de, kurulmuş çeşitli şirketlerden bazılarının ruhsat alması işine karışmış gibi görünüyordu. Para ve hükümet arasındaki bu kudretli ilişki meselesinde gerçek bir açıldığı zorlayabileceğimiz bir noktaya git gide daha da yaklaştığımızı hissediyordum. Partide ilk tanıştığım kişilerden biri, Kaupthing Bank’ın eski genel müdürüydü; beni kredi kayıtlarını ifşa etmek yüzünden bir yıl hapisle tehdit etmiş kişinin ta kendisi. Bu tanışma pek de iyi gitmedi. Ardından, dosdoğru Hollyvvood’un en büyük kasting ajansı Central Casting’den fırlamışa benzeyen üç kaşkavalla etrafı çevrilmiş maslahatgüzarla konuştum. Onlara bakınca, günü Çin büyükelçiliğini gözetleyerek geçirdikleri İzlanda’da dünyayla ilişkilerinin kesilmesi için El Salvador’da ne yapmış olabileceklerini merak ediyordu insan. Orada tanıştığım bazı kişilere, Landsbanki’nin kimi Rus belgelerini gösterdim -neden olmasın? Açıklık, açıklıktır, öyle değil mi?-; gözlerinin kocaman açıldığını ve diplomatik ellerinin sanki belgeleri kapmak istercesine üstünüze uzandığını görebiliyordunuz. Bu insanların ne kadar sığ olduklarım ve sürekli etkileşimde olmak için para aldıkları dünyayı ne kadar az tanıdıklarım görseniz, şaşarsınız. Birkaç ay sonra, o gece sohbet ettiğim maslahatgüzar tarafından gönderilmiş bir telgrafı yayınladım ve bunu her nasılsa o partide elde ettiğimi sanarak deli oldular.

Sığınağı geliştirme deneyimi, WikiLeaks ahlakım kamusal siyasada nasıl geliştirmek gerektiği konusunda bize birçok şey öğretti. Biz bunu, birilerinin söylediği gibi, hırslı olduğumuz için değil, gerçeği iktidara söylemenin doğal bir uzantısı olduğu için yaptık. Sonuç olarak, proje için ortak zemin bulmak ve bunu destekleyecek özgür devletler aygıtına bırakmak güzel olacaktı. İnternet, bir anlamda bir ulustur, ama hayal gücünün ulusu; kişinin bir pasaportu olmaksızın girip çıkmakta özgür olduğu bir yer. Fakat kendine özgü ilkel yönleri de var. Kişinin internette bir not yazması mümkün olmakla birlikte, onun tarafından korunması mümkün değildir. Kötü bir günde, internet dünyanın en büyük izleme gerecidir. Özgür basım teşvik eder, ama öte yandan basın özgürlüğünden nefret edenleri de aynı şekilde yüreklendirir. Bu, yeni teknolojinin ironisi ve bizim, kendi adalet fikirlerimizi terra firmada, destekleyecek bir ağa vererek aşmayı amaçladığımız bir özelliği. Pek çok şey öğrendik, pek çok kişiyle tanıştık; bunlara, daha önce isminden söz ettiğimiz İzlandalı gazeteci ve aktivist, bugün hâlâ WikiLeaks’in önemli bir daimi çalışan üyesi olan Kristinn Hrafnsson da dahil.

Reykjavik’te yürümek ve destekçimiz olduğunu söyleyen insanların gülümseyip el sallamasını görmek gerçek bir kuvvet ilacı oldu, ama çok fazla yerde yolculuk ettiğimi, ilerlemeyi artırsa da ruhu ve bedeni tehdit eden çok büyük haberler ve çok büyük değişimler geçirdiğimizi hissediyordum; çok yorulmuştum. Yasama faaliyeti sürüncemede kaldıkça, ben kendimi tükenmiş hissetmeye başladım. Bu sadece birçokları gibi parlamenter bir talihsizlikti, ama ben bunu kişisel düzeyde, firar halindeki bir hayata sessiz bir mahkûmiyet olduğunu hissediyordum. Çok aşikâr bir şekilde çocukluğumdan beri, annemin peşine takılan adamdan kurtulmak üzere bizi alıp götürdüğü zamanlarda olduğu gibi, karardık bir takipçiden kaçmaktaydım. İzlanda’da, gece ve gündüz arasındaki farkı güçbela anlayabilirdiniz; artık on üç yaşımdan beri benim durumumun da böyle olduğunu anlamıştım. Hâlâ bütün gece bir bilgisayarın başında uyanık kalıyordum ve gündüzleri yeni birtakım imkânlar adına hâlâ kaçış halindeydim. Ama tam pilimin bittiğini hissediyordum ki sihirli bir şekilde kendi kendini şarj etti.

Bizim posta kutusuna bir video gönderilmişti. İçinde Irak’taki bir sokakta yürüyen bazı adamların görüntüleri vardı. Bunlardan ikisi gazeteciydi. Bir dakika içinde, hepsi ölüyor, bir ABD savaş helikopterinin açtığı ateşle paramparça ediliyorlardı. Yeni bir şeye kamuoyunun dimdik bakışlarını olduğu gibi çevirdiği bir döneme girdiğimizi bilerek, videoyu tekrar tekrar izledim.

KARDEŞ CİNAYETİ

Bir konferansta konuşma yapmak üzere Oslo’ya gidip geldikten sonra, 2010 Mart’ında İzlanda’da bir ev kiraladık. Evi bize kiralayan kişiler, bizim yanardağları gözlemlemek üzere geldiğimizi sanıyorlardı. Bu, kimliğimizi gizlemek için kullandığımız hikâyeydi ve neden bu kadar çok bilgisayarımızın ve video donanımımızın olduğunu da açıklıyordu. Asıl geliş nedenimiz, Bağdat videosuydu. Bunun bizim bugüne kadar yapacağımız en önemli sızıntı olduğuna karar vermiştik ve videonun analiz edilmesi, anlaşması ve kamuya sunulmaya hazırlanması gerekiyordu. Bütün dünyanın bu videoyu görmesini istiyorum. Yalnız genel olarak savaşı anlamak için değil, Irak’taki savaşın geldiği halin ahlaki bir kavrayışı ve gündelik yaşamları nasıl etkilediğini görmek açısından önemliydi.

Kiraladığımız ev bir çalışma odasına dönüştü. Her yer kahve fincanları, bilgisayar kabloları çikolatalarla doluydu; zorlu geçen uzun saatlerden arta kalan izler… Gelen bir New Yorker biyografi yazarı, içinde bulunduğumuz kaosu ve uykusuzluğu bayağı iyi yakaladı. Haftalar boyunca bilgisayarımın başından nadiren kalkıyordum. Videonun statik gürültülerden ve hışırtılardan mümkün olduğunca arındırılması ve son versiyonun olabildiğince berrak olması için zamanla yarışarak çalıştığım bilgisayar başında kestiriyordum saçımı bile. Odaya haykırışlar, fikirler, gözyaşlarıyla dolu insanlar girip çıkıyordu. Eski işlerimizden bildiğimiz çılgınca iş planlarımız ve hamlelerimizin hiçbiri, bu “Kardeş Cinayeti” videosuyla boy ölçüşemezdi bile. Sanırım, sahip olduğum işkoliklik ve nadiren banyo yapma şöhretim orada başlamış olmalı; yapmak zorunda olduğumuz onca işle ve her şeyden önemlisi, bu sızıntının tüyler ürpertici bir savaşa dair insanların algısını değiştireceği ve bu korkunç istilâya bir son verilmesinde rol oynayabileceği hissiyle, bu kaçınılmazdı.

Video kaydı, şimdi YouTube’da on bir milyonu aşkın görüntülenmesinin yanı sıra, televizyonda bir milyon kez yayınlanmış durumda. Çağımızın en ünlü belgesi. Fakat bu kaydı ilk gördüğüm zaman, tam olarak neler döndüğünü anlamak zordu; görüntüler belirsiz ve sahne olay anlatısından ve etkisinden yoksundu; gerçi gözler önüne serdiği şey, eninde sonunda, yıkıcı bir görüntüydü, ilerledikçe çok dikkatli bir araştırma yaparak videodaki kişilerin kim olduğunu, videonun, ne zaman çekildiğini, çekimin hangi açılardan yapıldığını ve güpegündüz gerçekleştirilen bu toplu cinayetin hikâyesini nasıl anlattığım yavaş yavaş buldum. Olayların oluş sırasını daha iyi anlamak için filmi üç parçaya böldük. İş çok ağır iler görüyordu, ama ayıltıcı ve cezbedici bir etkiye sahipti. Her şey söylenip yapıldığında video, kuşku götürmeyecek biçimde on iki kişinin -ikisi göreve giden Reuter gazetecisiydi- bir ABD Apaçi helikopterinden 35mm makineli tüfek atışıyla delik deşik edilene dek vuruluşunu gösteriyordu. İlk katliamda kimlerin bulunduğunu anlamam ve ardından, ilk saldırıdan hayatta kurtulduktan sonra, tek tek kovalanan iki kişinin Reuters çalışanları olduğunu çözmem zaman aldı. Daha yakından inceleyerek, yaraklardan birini almaya gelen ve içindeki iki çocukla birlikte, bir sonraki makineli tüfek bombardımanıyla paramparça edilen minibüsü fark eden meslektaşım Ingi Ragnar oldu. Video kaydı daha sonra yaralı çocuğu alıp götüren ABD arazi birliklerini gösteriyor.

Bütün ekip birlikte bunun üzerinde çalışıyorduk. Kristinn Hrafnsson araştırma işini üstlendi ve videodaki çocuklara neler olduğunu buldu. Brigritta baştan sona yanımızda durup tavsiyelerde bulundu ve ortaya çıkardıklarımızı kamuoyuna duyuran bir platform işlevi gördü. Ingi, editörlük yaparak ham kayıttaki birçok küfür ve ilgisiz malzemeyi çıkardı; Gudmundur Gudmudsson da ses üzerinde çalıştı. Rop Gonggrijp masrafları karşılayıp işi mümkün kılan yapımcımızken, Smári McCarthy ise web temelli malzemeyi düzenledi. Daniel Domscheit- Berg, belki farkında bile değildi, ama çabalarımızı baltalayarak kendini bu çalışma grubundan kopardı. Sanırım, temelde gönüllülerden oluşan bir grupta, hırs ve motivasyon gibi şeylerin tatsızlığa yol açması kaçınılmaz. Domscheit-Berg, ağaçlardan ormanı göremez olmuş ve çekilmez bir hale gelmişti. Çok büyük ve ürkütücü bir işle uğraşıyorduk ve onun kötü niyeti fazlasıyla yorucu geliyordu.

Bizi etkileyen bir konu da, o dönemde basının olaya ilişkin haberlerinin ne kadar yanlış olduğunu bilmekti. Bu, tarihin siyasal amaçlarla çarpıtılmasının bir örneğiydi. Bazı haberlerde, minibüsün asilerce bombalandığı bile ileri sürülüyordu, fakat video kaydı emrin verilişini ve katliamın yapılışını çok açık bir şekilde gösteriyor. Diğerleri, bir kara çatışması olduğunu ve Reuters gazetecilerinin çapraz ateş arasında kaldığım iddia ediyordu. Külliyen yalan. Uluorta bir cinayet olayını temize çıkartacak şekilde siyasal dilin nasıl kullanıldığına işaret etmek için George Orwell’dan bir alıntı ekledik: “Siyasal dil yalanları gerçek, cinayeti saygıdeğer göstermek, rüzgâra katı madde görünüşü vermek üzere tasarlanır.” Söylenecek başka bir şey yoktu ve tartışma yaratacağını bilmemize karşın, video kaydını “Kardeş Cinayeti” olarak adlandırma kararı, kesinlikle kanılara dayanıyordu.

Batı medyasının çoğunun resmi ABD hükümet çizgisine karşı tutumu hakkındaki düşüncelerime karşın, başlık hakkında kopartılan fırtına, moral bozucu ve hayret vericiydi. Ne kadar önemli olduklarına ilişkin o zihniyetle o kadar şişmişlerdi ki, video kaydım gördüklerinde, üzerinde tartışmaya değer gördükleri ilk husus, içerik değil, başlıktı. Basının büyük bölümü, gerçeği resmi yalanla bir araya getirmeyi “denge” olarak görüyor ve ciddi çarpışma için kameraya yapılan ağırbaşlı bir konuşmayı ahlaki zorunluluk sayıyor. Paul Krugman bir keresinde, birileri dünyanın düz olduğunu ilân etse, başlıkların “Gezegenin Şekli Hakkındaki Görüşler Fark Kazanıyor” olacağını söyleyerek dalga geçmişti. Bizim “edit edilmiş” versiyonumuz, bağlamın iyice anlaşılması için ilk on bir dakikayı kesinlikle el sürülmemiş olarak gösteriyordu. Bunu collateralmurder.net web sitesine, 40 dakikalık tam versiyonun hemen sağına koyduk. Sevgili CNN, tam olarak derdiniz nedir? Belki de “Kardeş Örtbası” başlığım koysak daha doğru olurdu.

Video kaydını herhalde yüzlerce kez seyretmiştim, ama saldırıya uğrayan o çocukları her görüşümde kanım donuyordu. Denetimsiz güç son derece kötü bir şey ve bunu yapan o pislikleri afişe etmek için büyük bir ahlaki sorumluluk hissetmeye başladım. Bir anlamda, pislikler ABD ordusuydu, ama aynı zamanda bu olayı örtbas etmekte onlara katılmayı uygun gören medya elemanları da öyleydi. Helikopterdeki genç askerler de kurban olabilirler; şirazesinden çıkmış zalim bir askeri kültürün kurbanları ve seslerinde, bir “kıyım” yapmaya yönelik arzuyu duymamak olanaksız. Az sonraki kurbanlardan birinin bir RPG (roketatar) taşıdığı kesinlikle doğru, ama helikopterdeki güçlerin tehditkâr bir tablo çizmekteki hevesi, Reuters foto muhabirinin makinesini ikinci bir roketatar olarak görmelerine yol açıyor. Hüküm vermekteki aceleleri dehşet verici, özellikle tetiği çekenin, böyle bir durumda ihtiyat göstermek için bir neden olması gerektiğini anlamaktan âciz, zıvanadan çıkmış, yalvaran sesini dinlediğinizde, “Haydi, dostum, tek yapman gereken bana silah çekmek” diyor bir tanesi yerdeki adama. “Elime bir gerekçe ver.” Ve böylece düşük düşman tehdidi durumundan, birkaç dakika içinde katliam haline varıyoruz. Savaş, katılımcılarında acımasızca bir “temas kurma” ihtiyacı geliştiriyor ve bu kayıt bununla ilgili derinlemesine bir kavrayış sunuyor. Sesler ve görüntüler bir bilgisayar oyununu andırıyor, dolayısıyla saldıran askerlerin ahlak anlayışı da aynı çerçevede kalıyor. Sanki dijital bir canavara ateş ediyorlarmış gibi davranıyorlar.

Sızan video kaydım 5 Nisan 2010’da Waşington’da bir basın toplantısında gözler önüne sermeye karar verdik. Kristinn ve Ingi’nin kurbanların ailelerini bulmak üzere Bağdat’a gitmeleri için on günümüz daha vardı. Kimi zaman, geç saatlerde gecenin ayazında nefes almak için evin dışına çıkıp, İzlanda’nın havasını dolduran taze kükürt kokusunu içime çekiyor ve her şeyi zamanında toparlayıp toparlamayacağımızı soruyordum kendime. Yürütülecek pek çok kampanya, kat edilecek bir sürü yol ve bütün gece ayakta kalıp yerkürenin her tarafındaki şirketlerin bilgisayar sistemlerinde dolaşan yeniyetme oğlanla benim aramda da uzun yıllardan oluşan bir mesafe vardı. Isıran soğuk havayla birlikte Washington’daki tarihin soluğunu ensemizde hissederek, hem her şey değişmiş hem de hiçbir değişiklik olmamış gibi hissediyordum. Son dakikada, Kristinn İzlanda Dışişleri Bakanlığı’ndan yardım almayı başardı ve derhal Bağdat’a uçtular. Yerel Reuters bürosu bağlantısıyla tanıştıkları bir aracı, onları kentte bu zulmün gerçekleştiği ve Mehdi Ordusunun elindeki kesimi olan El Emin mahallesine götürdü. Benim Washington a doğru yola çıktığım gün, Irak’tan haber geldi; Ingi ve Kristinn çocukları bulmakla kalmamış, sokaktaki adamlara yapılan saldırıdan hemen sonra helikopterden sokağa fırlatılan Hellfire füzeleri yüzünden hayatını kaybetmiş bir kadının kocasını da bulmuşlardı.

Amerika’ya kıl payı ulaşıp Washington Basın Kulübü ne gittik. Öğleye yakın saatlerdi ve salon ağzına kadar dolmuştu. Video kaydım gösterdik ve hemen etkisini gösterdi. İzleyicilerden bazıları ağlıyordu. Bunun sıradan bir kamuya duyurma olayı olmadığını görebiliyordunuz; oradaki insanlar bu tür olaylara karşı nasırlaşmış basın mensupları olmasına karşın, savaşın gaddarlığının bu saklanmış imgelerine karşı tepki vermekten kendilerini alamadılar. Washington’dan dünya olaylarını izleyenlerin birçoğu temelde aptaldır. Çoğu zaman haber yaptıkları konuları ve kültürler hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmezler; yaşları ileri olanlar arasında bir tür “her şeyi ben bilirim” zihniyeti hâkimdir, daha önce görmedikleri hiçbir şey yokmuş havasındadırlar. Bu adamlar kesinlikle iflah olmaz tiplerdir ve en çok da, dünyaya getirdikleri kayıtsızlık ve cehaletten utanç duymaları gerekir. Doğruya doğru. Amerika’daki ulusal basın birliklerinden herkesin o kadar ödü patlamış durumda ki, üzgün, ihmalkâr popolarının altındaki halıyı çekmek kimseye bir seçenek gibi gözükmüyor pek. Kimseyi dinlemiyorlar ve kendi sınıflarından olanı sorgulamak zorunda kalınca aşağılanmış oluyorlar. Durumu allayıp pullamayacağım. Video kaydı bu adamları hislendirmişti, ama içlerinden pek azı yüreğini takip edip dürüstlüğün gerektirdiği doğal nefret korosuna sesini eklemeye cesaret edebildi. Wolf Blitzer, CNN’de bir kadın haberciyle konuşurken, kadın savaşın tehlikeli olduğunu söyledi, hepsi bu. Videonun ilk kısmım gösterdiler ve sonra, kurşunlar yağmaya başladığı zaman, ailelere duydukları saygıyla görüntüyü bulanıklaştırdılar. Hoş bir dokunuş. Iraklı ailelere yazıklar olsun. Fox News, elbette ABD ordusuna bir özür borçlu olunduğunu söyledi.

Sonraki yıl boyunca Amerikan medyasıyla ara sıra karşılaşacaktık, özellikle de elbette New York Timeslt ilişkimiz olacaktı, ama aralarından birçoğunun kendilerini Amerikan ulusal çıkarı olarak gördükleri şeyin meşalesini tutuyor olarak görmelerinden kaçmak zaman zaman güç oldu. Başka insanların acılarını yok saymak istiyorlar, sanki tehlikeli zamanlarda anlayış ve yakınlık beklemek onların da hakkı değilmiş gibi. Kendi rollerini, her zaman dine ve bayrağa saygılıymış gibi gösterecek şekilde manipüle edecekler. Amerika’dan nefret ediyor değilim. Sevmediğim şey, siyasetin ve medyanın bugün en tepesinde bulunan seçkinlerin, ülkenin en düzgün ilkelerine ve o güzelim Anayasası’na hakaret eden şeyler yapmaları; aynı şekilde davranan diğer uluslara yaptığımız gibi bunların ipliğini pazara çıkarmak bizim amacımız olacaktır.

Washington’da “Kardeş Cinayeti” video kaydının gösterilmesinin hemen ertesi günü etkisi her düzeyde hissedildi. Üstelik saldırılar yalnız Pentagondan da gelmedi. San Antonio’nun mezbelelerinde yaşayan insanlardan, Beyaz Saray’daki eski hayal pereselere kadar her yerden geldi. Sol ve sağ yorumcular, kendine saygı duyan her ulusu kendi bayrağı altında meydana gelebilen bu korkunçluklar karşısında düpedüz üzecek bir askeri görüntüyü bütün dünyaya göstermekten dolayı bizi çarmıha germeye koyuldular. Ne bir alçakgönüllülük, ne özür, hatta ne bir açıklama vardı; sadece böyle durumlarda gerçeği ortaya çıkaran her kim olursa olsun, bir devlet düşmanı olduğunu hayal eden o kişilerin gazabı galip geldi. Bir gazetecilik gerçeğine böylesine zavallı ve ilkel yaklaşmakla kalmayıp, dünyayı korumak için şampiyonluğunu yapıyor gibi göründükleri kurucu ilkelerini utandıran bir tepki. Kuşkusuz, bizi görüntüleri tahrif etmekle suçladılar. Kötü niyetle edit etmekle. Silahlı adamı kayıttan silip durumu olduğundan da kötü göstermekle. İnsanların bütün bu saçmalıkları büyük bir kesinlikle ifade ediş tarzı gerçeküstü bir hal aldı. Aslında, bize verilen bir askeri görüntü kaydıydı. Bütün açılar onlara aitti, temel prodüksiyon değerleri onlarındı ve bütün bunları onlar yapmışlardı; bunu inkâr ederken geceleri gözlerine nasıl uyku giriyor, hayal bile edemiyorum.

Bu işte aleyhinize olabilecek bazı karakter özellikleri vardır; alınganlık büyük olasılıkla, kendine acıma kesinlikle aleyhinize olacaktır. Muhtemelen bütün bunlara yenik düşmemek için çok sıkı mücadele etmek zorunda kaldım. Kendime hakim olma yeteneğim güçlüdür, ama dünya kulak vermeyince bu beni üzüyor. Hatalarımı telafi etmek konusunda ise, ancak daha iyi olmayı ümit edebilirim. Genç bir örgütüz ve yaptığımız işler bizi çok hızlı bir şekilde spot ışığının altına getirdi. Kişisel olarak, işi yaparken öğrenmek ve gösterdiğimiz çabayla gurur duymak zorundaydım. Eğer biz halkın araştırma bürosu isek, o zaman aklımızda tutmamız gereken halktı soldan ve sağdan alacağımız tepkiler düşmanca olsa bile. Bağdat görüntülerini yayınlamak doğru bir işti ve yalnızca ilk yola çıkarken sahip olduğumuz anlayışla değil, ahlaki duruşumuzun bugün geldiği en üst noktayla da tutarlıydı. Irak ve Afganistan’daki milyonlarca kişi bu hava saldırılarıyla birlikte yaşıyorlardı ve biz, insanların yanlışa nasıl düşebileceğini kavramalarının zorunlu olduğuna hükmetmiştik. Her zaman karşınıza geçip şunu söyleyecek insanlar çıkacaktır: “Bu bir savaş, muharebe bölgeleri çocuk parkı değildir, masum insanlar da öldürülebilir.” Evet, ama insanlar bu yargıları kaçınılmazmış gibi kabul etmeye zorlanmamak. Kamdan kendi gözleriyle görebilmeli. Bir örtbas olayı olmuştu ve ister dört yıldızlı bir generalden, ister Fox News’daki bir sunucudan gelsin, böyle gerçekleri halktan saklama karan alçaklıktır. Savaş, hep bir aldatmacadır ancak bu, kötü niyetli olan tarafın çıkarlarına hizmet eder ve bu savaşı yönetenler kötü niyetlerini coşkuyla sürdürmeye bu kadar hevesliyse bunun, uzun vadede hedeflenen barışa hiçbir katkısı olmayacaktır. Tıpkı diğer ülkelere yapacağımız gibi, ABD’ye de bu çağrıyı yaptık ve bunu kendi yaşamlarımızı daha kolaylaştırmak için değil -benim açımdan tersine, berbat bir kamusal şöhret dönemini başlattı- fakat hiçbir gerçek demokrasinin olmazsa olmaz idealleri olan aleniyet ve hesap verme zorunluluğu uğruna yaptık. ABD ordusunun bir kamusal takibat açmaya yanaşmamış olması gerçeği, ahlaki sorumluluk kavramı adına utanç vericidir. Fakat görüntüler, tıpkı Ebu Garip fotoğrafları gibi, bu savaşta gerçeklik bulmacasının hayati bir parçasıydı. Ve bunların sunduğu resim de, savaşa bir son verecekti.

Gizli olarak sınıflanmış “Irak’ta Çatışma Kurallarını 2008’de yayınlamıştık ve bu belgeleri toplayarak, görüntü kaydı için kurduğumuz collateralmurder.net web sitesine yerleştirdik ve insanları görüntüleri izlerken bunları da okumaya teşvik ettik. Kurallar, on iki adamın yaşamlarını sona erdirip iki çocuğun yaralanmasına yol açacak bu katliama onca hevesle atlayan Apaçi helikopteri Crazy Horse un içindekilerin davranışının, bu kurallara göre hoş görülebilir olmadığım gösteriyor. “Çatışma izni” bu genç askerlerce hararede elde edilmeye çalışılmıştı ve aynı hararetle de verilmişti, ama ordu daha sonra ateş açılmasının gerekçesini sunmak için, kronolojiyi bozdu. Reuters kameramanı Nureddin in köşeye çömeldiğini ve fotoğraf çekmek için kamerasını kaldırdığını, onların da kamerayı bir roketatar sandıklarını söyledi. Fakat videoyu izlerseniz, çatışma izninin bundan önce, o adamların sokakta rahat bir tavırla yürüdükleri sırada istenip verildiğini ve talebi yapan sesin heyecanlı olduğunu görüyorsunuz. Bütün olay apaçık bir cinayet ve Amerika’da “Neden?” sorusunu sormaya istekli tek bir TV-radyo yayıncısı veya gazeteci çıkmadı. Böyle bir savaş alanında, genç askerlerin bu kadar mutlulukla tetik çekmelerinin nedeni nedir? Irak savaşının kültüründe pilotları çatışma kurallarını hiçe sayarak, içlerindeki sıradan insaniyet kurallarını ve masumu öldürmekten çekinme duygusunu yok eden nedir? TV’lerde birbiri ardına programlar yapılıyor, hiçbiri ordunun görüşüne karşı çıkmayan boş bakışlı ahlaksızlar konuşup duruyordu. Bir tanesinin bile gazeteci olmaya niyeti yoktu.

Daha sonra Afgan günlüklerinden, Amerikalı yazı işleri müdürlerinin resmi hükümet gerçeğine ne kadar yakın olduğunu görecektik. Sahte sofu pozu takınıyorlar ve bütün bunların sorumluluk, doğruluk ve dengeyle ilgisi varmış gibi yaparak, utanmazca kaliteli ve soylu havasına bürünüyorlar, ama aslında, bu yönde attıkları her adımda gazetecilik bağımsızlıklarından ödün veriyorlar. Buna geleceğiz. Bu arada, ABD’deki yazı işleri müdürleriyle muhabirleri bu hayati anda, yıllık Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği’ndeki popülerliklerini tehlikeye atacak hiçbir şey yapmadılar. Irak’taki analar ve eşler hâlâ ağlarken, onlar Capitol Hill’deki [ABD Kongresi] adamlarla kokteyllerini yudumluyorlardı. Askerin o gün gerçekten ne yaptığıyla ilgili genel bir körlük hali hâkim olmuştu, sanki Amerika’nın doğuştan iyiliği gerçekten sorgulanamazmış gibi. Fakat video kaydı bunu gerçek zamanda, üstelik kendi kameralarından sorguluyor. Gazeteciler ve hükümet sözcüleri keyifle döner kapıdan giriyorlar ve kendilerine yer açmak için birbirlerini itiyorlardı, oysa “Kardeş Cinayetini açık fikirlilikle izleyen herkes onun ne söylediğini anlayacaktır.

Yaptıklarımızı anlamayan -anlamak istemeyen- kişilerin izlenimi bizim hayatları tehlikeye atabileceğimiz yönünde. Oysa bizim çalışmalarımızın en büyük amacı, hayatları kurtarmaktır. Halkın çıkarına, savaşları sona erdirmeye katkı yaparak, gazetecilere iktidarın aşırılıkları üzerinde bir denetim kurmalarım sağlayacak araçlar vererek, cinayetler, çatışmalar ve istilâlara olan açlığını sınırlamanın yanı sıra, onları destekleyen yalanların etkililiğini de sınırlamaya çalışıyoruz. Bankalar konusundaki çalışmalarımız, onları uygulamalarını açıklamaya zorladı ve kamuya hesap verme anlayışlarında önemli bir değişime yol açtı. Kenya ve Pentagon’la ilgili olarak, askeri kuruluşlarda da böyle oldu. Bu aktörlerin şiddete dayalı saldırılarını yapabilmeleri, gizliliğe bağlı. Ve biz, daima yalanları ifşa ederek, komplolara son vererek, insan haklarını savunup hayatları kurtararak, hep onların işlerinin İngiliz anahtarı olmaya devam edeceğiz.

Bunun bir örneği olarak size İran’ı vereceğim. Bundan bir süre önce, Washington’daki yeni muhafazakârlar İsrailli müttefikleriyle birlikte, İran’la bir savaşı kışkırtmaya çok hevesliydiler. Bu gizli bir mesele değil. Seymour Hersh ve başkalarınca gayet iyi belgelenmiş durumda. Birçok askeri çatışmanın sınır anlaşmazlıkları olarak başladığı düşünülürse, oradaki bilgi trafiğini sürekli izliyorduk ve İngiliz ve Amerikan ordusunun sözcüğün gerçek anlamıyla İran Körfezi’nde rüzgâra karşı seyretmekte olduklarını fark ettik. İran ordusu bazı İngiliz donanma personelini ele geçirdi ve İran donanması kendi sularındaki ABD gemilerine yaklaştı. Bunu erken fark ettik ve ben New York Timestan Eric Schmitt’le temas kurarak, bu meselenin sızdırmış olduğumuz çatışma kurallarındaki bir belgede nasıl yer aldığına dikkatini çektim. New York Times açısından önemli bir makaleye dönüşecek yazısında Schmitt, “Uluslararası sınırları aşmaya ilişkin bir bölümde” diye yazdı, “belge, Amerikan kuvvetlerinin Iran veya Suriye topraklarında sınırı karadan, denizden veya havadan aşması için Savunma Bakanı’nın iznine gerek olduğunu söylüyordu. Belgenin düşündürdüğüne göre, bu tür eylemler, aynı zamanda Başkan George W. Bush’un onayını da gerektirir. Fakat belge, bu tür bir onayın gerekmediği durumları da belirtiyordu. Amerikan kuvvetlerinin Saddam hükümetinin eski üyelerine veya teröristlere sıcak takip halinde oldukları zaman onay gerekmiyordu.”

Ardından Iran hükümeti tepki verdi: “Irak’taki ABD kuvvetlerinin herhangi bir şüpheliyi İran topraklarında takip etme hakkı yoktur. Herhangi bir ABD askeri gücünün, şüphelileri izlemek üzere İran toprağına her türlü girişi, uluslararası hukuka tecavüz anlamına gelecek ve hukuken önlenebilecektir.” Açıklama, İran’ın “bu anlamda ulusal güvenliğini ve egemenliğini savunmak için en uygun tepkiyi vereceğinin” altını çiziyordu. Bu olaydan sonra yayımlanan “Çatışma Kurallarının bir sonraki versiyonuna bakarsanız, yetkililerin bu tip bir anlaşmazlığı daha az mümkün kılacak şekilde değişiklikler yaptığını göreceksiniz. Bu da, siyasada bir değişime, potansiyel olarak sürüp giden olaylar zincirinde muazzam bir fark yaratacak bir değişime katkıda bulunan küçük bir belge örneğidir. İran’la bir savaşı bizim durdurduğumuzu, sayısız hayatı kurtardığımızı filan söylemiyorum, ama o yönde yürüdük ve küçük bir hedefe ulaştık. İran la bir savaş çıkmadı ve bu kısmen, bölgedeki örtülü operasyonların kesintiye uğraması ve o sınırlardaki tehlikeli tecavüzlerin önlenmesinden kaynaklandı; ve bunda bizim de payımız oldu. İtibarı kapmak peşinde değiliz; istediğimiz tek şey, burada ulaşılan sonuç. Fakat dünyadaki hiçbir haber kuruluşunun, bizim kanımızdan yararlanan hiçbir TV kanalının, her gün yaptığımız işin bu yönüne bugüne dek hiç odaklanmadığını söylemek doğru olur.

Irak görüntüleri, başta bizi belirli bir şekilde görmek isteyen ABD kurumları olmak üzere, birçoklarının gözündeki yerimizi belirledi. Bizim açımızdan ve belki bütün bir kuşak insanın gözünde, teknolojiyi bizim kadar WikiLeakse karşı seferber edecekleri beklenebilir bir şeydi. Bu konuda elimizden bir şey gelmezdi. Biz bir halkla ilişkiler şirketi değiliz -ayrıca o konuda gerçekten kötüyüz- ama çeşitli ve birbiriyle tutarlı işler yapıyoruz, üstelik hiçbir parti çıkarı veya devlet sponsorluğu olmadan çalışıyoruz ve bu hep böyle gidecek. Görüntüleri kaydım yayınladık ve korkunç bir şöhrete uyandık, her ne kadar bu kötü şöhretten hiç zevk almasak da. Aslında biz, adalet ve basın özgürlüğünü ilerletme çabalarının, kişinin bir düşman olarak görülmesine yol açan bir dünyada var olmayı tuhaf buluyoruz. Gene de, Washington’dan işimizi yapmış olma duygusuyla ayrıldık. Bundan fazlası değil. Ne zafer kazanma ne yenilgi duygusu, çünkü video kaydının ilk darbesi ve üzerimize yığdığı onca aşağılama düşünülürse, her ikisi de mümkündü.

Gene de, canlanmış olduğumuz söylenebilir. Öğrencilerin artık silah namlularına çiçek sokmadığı, ama her zaman bir değişim veya ilerleme anlayışının Körfez’in havasına sindiği Kaliforniya’daki Berkeleye gitmek çok hoştu. Oradaki nazik protestonun sıcak atmosferi bana çocukluk günlerimi hatırlattı ve Birgitta ile Soruşturmacı Gazetecilik Merkezi’nden Gavin MacFadyen’ın da basın özgürlüğündeki gelişmeler hakkında konuşurken bana katıldığı zaman -esir değil de özgür olan- iyi bir dinleyici kitlesi bulduğumuzu hissettirdi. Kısa süre sonra, oradan Oslo Barış Forumuna gittik; orada videodan sonra insanın yüreğini hafifleten bir berraklık duygusu hissettim. “Tek amacımız adil bir uygarlığa sahip olmak,” dedim, “mesajımız da şeffaflık.” Bize yöneltilen ve yöneltilmek üzere olan eleştiriler göz önüne alındığında, mevcut bir ideolojinin dışında olma taahhüdümüzün altını çizmenin önemli olduğunu biliyordum. “Ne soldayız ne de sağda,” dedim ve gerçekten bunu kastediyordum. Her iki tarafta da bazı sızlanmalara yol açtıysa da, biz eski sınıflara dahil değiliz ve hiçbir zaman nabza göre şerbet vermeye niyetlenmedik. Tarih bize her iki tarafta da var olan örtbas etmeleri ve gaddarlıkları öğretti; Fransa, İngiltere ve Amerika’dakiler, Çin, Rusya veya Libya’da olanlardan geri kalmıyor. Fakat bu kültürlerden bazıları, denetlemeye tâbi tutulamayacaklarına inanıyor. Bir gün, bu kültürlerin neden kendilerini yasal takibattan bu kadar muaf hissettikleri anlaşılacak.

Amerika’yı tekrar görmeyecektim. Bana, Pentagonun benim bulunduğum yeri belirlemeye çalıştığı açıkça söylenmişti ve ABD’deki çeşitli toplantıları iptal etmek zorunda kaldım. Buna neden olan süreç, belki de yaptığımız işle ilgili dar görüşlü ve paranoyakça bir bakış açısı tarafından çoktan başlatılmıştı, ama ardından, 26 Mayıs 2010’ta, Irak’ta hizmet eden bir asker olan Er Bradley Manning, gizli bilgi verme şüphesiyle tutuklandı. Bizim, onca yıl önce Avustralya’da inşa edilmiş olan inkâr edebilirlik yapılarımız, Manning’in elimizdeki herhangi bir materyalin kaynağı olup olmadığını anlamayı olanaksız kılıyordu. Sunucularımız o tür bilgiyi, bana bile vermez. Fakat emin olduğum bir tek şey vardı: Eğer bu tür bilgileri vermişse, demek ki o, insanların hayatını kurtarmaya katkısı olmuş bir demokrasi ve adalet kahramanıydı. O gece, özgür dünyamn ona nazik davranması umuduyla yatağa girdim.

EDİTÖRÜN BÜTÜN ADAMLARI

Bir gazetecinin kendini beğenmesi, bir fahişenin sıktığı parfüme benzer; her ikisi de bunu kendilerindeki kötü bir kokuyu bastırmak için kullanır. Bunu, gazetecilerin yapabilecekleri şeyleri seven bir editör olarak söylüyorum. Fakat tanıklık etmemiş -zaman zaman ıstırap çeken bir tanık olarak- olsaydım, bu kitapta İngilizce konuşulan dünyadan kıdemli gazetecilerin WikiLeaks’i önce sevip ardından, neredeyse hiçbir darbeyi kaçırmadan bize saldırmaları, sonra da yaptıklarım kendilerini kendi gözlerinde bile gülünç düşürmesi gereken makaleler ve kitaplarla haklı çıkmaya çalışmalarından oluşan olaylar dizisinin gerçek bir anlatışım vermeyi başaramazdım. Onlara derin bir gücenikliğim yok, ama bu son parıldama girişiminde ilkelerinin zayıflayan ışığının, aslında kendilerinin yapması gerektiği gibi, yasım tutuyorum.

Bir davanın peşinde olan herkes Guardian ı sever, ben de farklı değilim, bu gazeteyi kimi zaman bir işaret ateşi gibi görürüm, özellikle de küresel online varlığını güçlendirdiğinden beri. 11 Eylül 2011 olaylarından sonra, Guardian Amerika’daki gerçeğe sadık kalan tek gazeteydi ve sanırım, bu gazetenin sadece dünyada kendini görmekle kalmayıp, hiç de hafife alamayacağınız bir özellik olan dünyayı görme çabasına hep hayrandım. Guardian, yozlaşmış siyasetçilerin peşine düşmüş ve hep aynı tutarlılıkla savaşın dehşetini haber yapmıştı ve bu benden rüşvet aldıklarına dair kötü bir şöhrete sahip olmalarına yol açtı. Guardian, temelde on iki kızgın adamdan oluşuyordu ve kimi zaman bencilce ve dehşet verici şekilde davrandıkları kadar iyi ve ahlaki işlev gördüler. Bunda bir gizem filan yok ve ben onların iyi bir günde başarabildiklerini gördüğümde hep çok mutlu olmuşumdur. Doğal bir müttefik gibi görünüyorlardı, ama Shakespeare’in de söylediği gibi, doğada hiçbir şey bir müttefikin kötü niyetiyle boy ölçüşemez.

2010’da Afgan savaş günlükleri konusunda ortaklığa girdiğimizde büyük kıyamet koptu, ama biz aslında daha 2007’de, Kenya’daki Daniel Arap Moi’nin yolsuzluklarına ilişkin bir sızıntıyı onlara verdiğim zamandan beri birlikte çalışıyorduk. Haber, o yılın Ağustos sonu ve Eylül başında baş sayfa manşeti olarak yer almış ve muazzam bir etki yaptığı Nairobi’deki gazetelerde, burunlarının dibinde dönenleri yazabilecekleri konusunda ani bir itki sağlamıştı. Er Manning’in tutuklanmasından sonra, aramızda bir bağlantının hiçbir kanıtı olmasa bile, ABD yetkililerinin varmış gibi davranacakları anlaşıldı ve beni izlemeye başladılar. Bu koşullar altında, ziyaret amacıyla gittiğim Avustralya’da kalmamın benim için güvenli olmayacağım anladım. Çok dürüst olarak söylemem gerekirse, önceliğim, kendi güvenliğim değildi; daha o zamandan, bu güçlerin hep peşimde olacaklarım ve çok geçmeden beni şu ya da bu şekilde tuzağa düşüreceklerini anlamıştım. Kendim için değil, WikiLeaks’in odaklanmış olduğu iş konusunda kaygılıydım. Hazırlık halinde olduğumuz çok önemli bazı sızıntılarımız vardı ve ben bir “ya yayınla ya da yok et” durumuna yaklaştığımızdan korkuyordum. Eğer işimizi yapmaya devam edemeyeceksek, elimizdeki tüm malzemenin derhal yayınlanmasını sağlayacak bir mekanizmamız vardı WikiLeaks’te. Fakat ben bundan uzak durmak istiyordum. Elimizdeki belgeler, tek tek değerlendirilmeyi hak edecek kadar önemliydi ve dikkatli olmak adına bu materyali ayrı ayrı yayınlamak istiyordum.

Avrupa’ya geri dönmek zorunda olduğum çok açıktı, bu yüzden Avrupa Parlamentosunda sansüre karşı bir konuşma yapmak üzere davet edilmemi sağladım ve oraya, Singapur veya Tayland yerine, ABD’nin yakalanmam konusundaki çağrılarına pek o kadar hevesli olmayacak Hong Kong üzerinden gittim. (Gideceğiniz yere ulaşamamanız halinde, büyük bir kıyamet kopmasına yol açacak bir siyasal davetin daima daha akıllıca olacağım da öğrendim artık.) Orada birtakım milletvekillerinin yanı sıra, bir açıldık sığınağı kurma girişimimizin ardındaki hareket olan İzlanda Modern Medya Girişimi hakkında konuşan İzlanda’dan dostlar vardı. Ve birdenbire, söylediğim şeyi dikkate dinleyen türden nazik biri olan Guardian m Brüksel muhabirine rastladım. Ona gazetenin ilgilenebileceği birtakım yeni yayınlarımız olacağını anlattım. Her neyse, böylece ayrıldık; çok geçmeden, gazetedeki bir özel soruşturmacı muhabirden, Londra’ya gelirsem tanışmak ve öneri hakkında tartışmak istediğini söyleyen bir haber aldım.

Afganistan ve Irak üzerine malzememizin çeşitli yerleşik yayınlar aracılığıyla dağılmasını öngörmüştük baştan beri. Doğru olan bu gibi görünüyordu bana. Olay tek tek belgeler veya hikâyelerle ilgili değildi, yüz binlerce belgeyle ortaya çıkan hikâyenin bütünüydü önemli olan. Kendi araştırmacılarını ve gazetecilerini, bütün bu materyalden anlam çıkaracak şekilde olaya dahil eden çok geniş bir yayın yelpazesiyle açıklanması halinde, ancak gereken etkiyi yapabileceğini düşünüyorduk. Bu devasa gizli belgeler yığınında her bir belgeyi anlamayı bırakın, okumak durumunda olduğumuzu bile iddia etmedik hiç; gazetelere bu yüzden ihtiyaç duyuyoruz. Bunlarla başa çıkmamız mümkün değildi. Burada sözünü ettiğimiz belge yığını, 90 bin Afgan savaş günlüğü ile 400 bin Irak belgesinden oluşan devasa bir yığındı. Geleneksel olarak, sızdırılmış belgeleri biz kendimiz analiz ediyor ve bütün olayı tek bir gazeteciye veya yayıncıya vermeden önce, uygun yorumu yazılı olarak hazırlıyorduk. Ama bu kez durum farklıydı ve Guardian m soruşturmacı gazetecisiyle, söz vermiş olduğumuz gibi bu malzemenin ve kaynağın nasıl doğru değerlenebileceği ve olaya hizmet edip ortaya çıkarılmasına yarayacak bir paketi nasıl toparlayabileceği konusunda adamakıllı konuştum. O aşamaya gelindiğinde, New York Timest&n bir muhabirle de bu konuda görüşmüş olduğum gibi, Der Spiegeldeki gazetecilerle de temas halindeydim.

Onunla yaklaşık altı saat konuştum. Profesyonel gibi görünüyordu, biraz da gergin ve yorgun, ama kuşkusuz ben de öyleydim, belgelerin önemi hakkında görüş birliğine varmış gibiydik ve diğer haber kuruluşlarını da işin içine sokmak akıllıca bir hamle olacaktı. Ben bu işteki kendi rolümü büyütmedim, yalnızca materyal konusunda son derece korumacıydım ve bu tür kaynaklar ve bu tür denetlemeler konusunda deneyimliydim. Sonradan benim kaynağın kendisi olduğum şeklindeki iddia gerçekten gülünçtü. Planın mimarıydım ve malum nedenlerle, grupta materyalin nasıl depolanacağı ve nasıl yayılabileceği konusunu bilen tek kişiydim, doğru. Aynı zamanda sızıntıyı korumak ve sonra da yaymak işini baştan sona ben planlıyordum ve bu durum, sabık işbirlikçilerimin o ünlü kendini beğenmişliklerine hiç uymasa bile, ister alsınlar ister almasınlar diye düşünüyordum.

Onlardan para istemiyordum, onlardan şan istemiyordum. WikiLeaks’in gelişmesi için, itibarının verilmesi gerekiyordu, ama planın yürümesi de her şeyi birlikte vermelerine bağlıydı, çünkü ancak bu şekilde okuyucular haberlerin doğruluğunu ham materyale bakarak doğrulayabilirlerdi. Kuşkusuz, her bir partner o dönemde bunu, üzerinde çok durulması gerekmeyen bir şeymiş gibi karşıladı. Ancak daha sonra, istediklerini ele geçirdikleri zaman, bu ilişkide kendilerini büyütüp bizi küçümseyecek şekilde davranacaklardı; bu, çok yakında tanık olacağım eski usul bir devlet numarasıydı.

Guardian’ınm soruşturmacı muhabiri gazetenin yazı işleri müdürü Alan Rusbridger’la konuşacağını söyledi; o da New York Times m yazı işleri Bili Keller’la konuşacaktı. Bunun üzerine, bir barda bir peçetenin üzerine bir şifre yazıp muhabire verdim. Fikir, ona açık bir kanaldan gönderilecek materyalin şifreli versiyonunu kullanmasını sağlamaktı. Şimdi anahtarı elde etmişti ve “Seninle tanışmak çok hoştu, ama iş yürümediği için kusura bakma” tarzında sahte bir yazışma uydurduk Bu, her türlü izlemeyi adatarak, Afgan materyalinin daha sonra aktarılacağına dair her türlü kuşkuyu giderecekti. Muhabirin kendisi özel haber konusunu pek umursamıyordu, ama anlaşılır bir şekilde, patronlarının umursayacağının farkındaydı. Haberin ambargo tarihini kontrol edip, ticari olduğu kadar hukuki nedenlerle, materyalin aym anda çıkmasını sağlayacağımız üzerinde anlaşmaya vardık.

Bunun yanı sıra, gazetelerin her birinin kendi içeriği konusunda editoryal denetime sahip olacağı konusunda da anlaştık. Televizyon üretimi doğası gereği, yakında yayınlanacak sızıntıyı gizli tutamayacağına göre, televizyonda ancak son dakikada verilecekti, ondan önce değil. Bu konuda hiç anlaşmazlığımız yoktu. Bu benim planımdı ve bunu dile getirdim, o da bastırmaya çalıştığı heyecanıyla, başım sallayarak onayladı. Tam o noktada işleri yürütme tarzı nedeniyle, muhabire hakkı teslim edilmeli, tam bir aktivist gibi davrandı, zaten kökleri de böyleydi ve materyali en iyi platformlara nasıl aktarmak gerektiğine ilişkin stratejiler yaptı.

Stockholm’de bu devasa proje için bir WikiLeaks üretim birimi kurmaya çalışıyordum. Bunun zor olacağı anlaşılmıştı -“Kardeş Cinayetinden sonra, WikiLeaks’in ana kamusal yüzü olarak bana yönelik baskı düzeyi şiddetliydi ve personelden bazıları ürkmüşlerdi- ama soruşturmacı muhabirle ben Stockholm’de buluştuk ve plan üzerine kafa yormaya devam ettik. Bu noktada, başka bir Guardian muhabiri devreye girdi. Onunla daha önce, Oslo’da tanışmıştım sanırım, Bağdat görüntülerini ham haliyle görmüş ve gazete için satın almak istemişti. O sırada çok yoğun şekilde gözetleniyorduk, bu yüzden sonuca ulaşmadı, ama muhtemelen benim Guardianın zamanı geldiğinde doğal bir ortağımız olacağına dair sezgilerimi güçlendirdi. Ansızın, bu muhabir -yazı işlerindendi- Guardian adına hareket etmeye başladı, Afgan materyali ona gönderildi ve diğer meslektaşıyla kararlaştırdığımız gibi, o da New York Timeslt paylaştı.

Bütün malzemeyi ham halinde hayal etmeniz gerekiyor. Afgan sahra günlüklerinde yaklaşık 90 bin kalem kayıt vardı (biz sonunda 75 bin kadarını siteye koyduk) ve bunlar olay yerinde, hafif çatışmaların, muharebelerin veya isyancıların bombalarının infilâkinden sonra girilen kayıtlardı. Bir sürü kısaltma ve ordu jargonuyla doluydu. Tamamen rastlantısal seçilmiş bir kayıt, örneğin, şöyle başlıyor: “(M) KAF PRAT, IVO KAF PRT’de roket bulduğunu bildiriyor.” New York Times, bütün o zayıf hayal gücü ve sabırsızlığıyla, anlatıyı göremedi ve materyalde iş başındaki kuvvetleri, temsil ettikleri saf istatistik ve insani boyutu anlamaları zaman aldı; başlangıçta “hikâyeleri” göremeyip düş kırıldığına uğradılar. Guardian m kıdemli bir gazeteci olan muhabiri, bu noktada manipülatif dürtüsünü ilk kez olarak gösterdi. New York Times’a, bu işi yapabilmek için, bir “tatlandırıcıya ihtiyaçları olduğunu ve aslında durumun Guardian için de geçerli olduğunu söyledi. İki gazetenin de materyali fazlasıyla zor bulduklarım “anlamıştı.” Dolayısıyla, yulaf lapalarının üzerine biraz şeker istiyorlardı; yani, Irak belgelerinin tüm kaydım da istiyorlardı. Aşikâr olanı görüp o noktada geri çekilmem doğru olurdu; bu adamlar centilmence iş yapmıyorlardı ve önemli verilerin değerini ve insani karmaşıklığım anlayacak kapasitede değillerdi. O muhabirin gözündeki çıkarcılık pırıltısını tespit edip çekip gitmem gerekirdi. Dünya yaptığımız işte bize katılmak için dağları devirmeye hazır medya kuruluşlarıyla doluydu. Fakat bu gazeteler, daha ilk aşamada bile bir kusur bulma merakına kapılmışlardı, ellerinden geldiği kadar bizi sömürmeye bakıyorlardı. Bu Guardian muhabirini harekete geçiren dürtü, sizin de görebileceğiniz gibi, ilke değil, patronlarını hoşnut etme ve emekliliğinden önce son bir gol atıp şöhret bulma arzusuydu.

Fakat biz yürüyüşümüze devam ettik. Guardian seviyordum ve işlerin düzeleceğine inanmak istiyordum. Bu sızıntıların ne ifade ettiğini ettiğini biliyordu ve benden isteniş tarzı dışında, “tatlandırıcı” konusunu sorun olarak görmüyordum. Sonunda, onlara ve New York Times a Irak günlüklerini de verdim. Bu herkesin iyiliği için, deyip duruyordum, bu işleri gönül borcu kazanmak için yapmıyoruz. Eğer her iki günlükler seti için de kaynaklarım kullanacaklarsa, o zaman açıklık ve bilgi edinme özgürlüğü temel davasına hizmet edilmiş olur. Artık benim tek gerçek işim, materyalin en iyi şekilde kullanılabilmesi için onlarla çalışmaktı. Bu, tek işim değildi elbette; aynı zamanda dürüst olmalarını da sağlamam gerekiyordu, ki bunun tam günlük bir meşguliyet olacağı kısa zamanda anlaşıldı. Gerçekten bu çok çirkin bir hikâye ve keşke anlatmak zorunda kalmasaydım, ama çok uzun ve bütünüyle kişisel, bu yüzden devam etmemiz gerekiyor. Size şu kadarım söyleyeyim ki, hayatımın en ağır baskısı altındaydım. İzleniyordum; bir sırt çantasıyla yaşıyordum; uyuduğum nadir zamanlarda, arkadaşların kanepelerinde yatıyordum; erişimim olmayan insanlar tutuklanıyordu; ve ben bu koca zırhlı gemiyi yüzer tutmak zorundaydım. Yorulmuştum. Her zaman yardımsever, her zaman uzlaşmacı olamıyordum. Her zaman nazik değildim. Ama bunların eylem ve ilke adamları olduğunu sanıyordum, alıngan acizler değil; etrafımda büyük bir ihtiyatla, sanki ben onlara yeterince özen göstermiyorum veya en iyi yanımı göstermiyorum gibi, kimi zaman çok incinmiş olarak dolanmalarım görmek çok zordu.

En iyi yanımı işte gösteriyordum. Birbirini izleyen bu savaşların en iyi atlatma haberini verecek bir ortaklığa sokmuştum onları. Ve kabul etmek zorundaydık ki, haberi dünyaya duyurabilmek için insanlar hayatlarını tehlikeye atmışlardı. Londra’da, Guardian m. Kings’ Cross’daki ofislerinde haftalar geçirdim. Her şeyin yolunda gittiği bir an oldu. Bir tür sığınaktaydık ve Bağdat görüntülerini toparladığımız zamana kıyasla kısır olmakla birlikte, bir işbirliği ruhu ağır geliyor gibiydi. Benim yöntemlerim ola ki bazılarına garip geliyordu, ama bunlarla ilerlemeliydik; işler, Guardian ve New York Times\^)d\tv sürekli, Der Spiegel&en birileri ara sıra gelirken, benim de onlara materyali anlamayı ve kopyayı ayıklamayı öğretmem şeklinde sürüyordu. Bir süre her iki Guardian muhabirinin evinde kaldım. Gergindim ve sürekli hareket halinde olmak zorundaydım. Ama işin sonuna geliyorduk ve gerçekten ilişkiler hakkında düşünmüyordum -ilişkimizin materyallerden ibaret olduğunu düşünüyordum- ve bir süre bir paylaşma ve keşif ruhu egemen oldu.

Bütün bu süre boyunca, gazetelerin araştırmalarını birbiriyle paylaşacağını ummuştum ve buna uydular. Örneğin, bulduğum ilk hikâyelerden biri, ellerinde 2 bin kişilik listeyle çalışan bir özel ABD Özel Kuvvet suikast timi olan Task Force 373 (Görev Gücü, TF) oldu. Gene- ratiorı Kili in yeterince fazla bölümünü seyreden kişilere makul gelebilirdi bu, ama bu JPL (veya Joint Party List), aslında tepeden tırnağa barbarca, hukuk dışı bir kâbustu. İnsanların hiçbir hukuki inceleme, hiçbir şey olmaksızın bu listeye girebildiklerini görebiliyordunuz. Afganistan’daki bir yönetici sizi sevmiyor olabilir, isminizin JPL’ye girmesini isteyebilirdi ve hemen ardından insansız bir hava aracı gelip evinizi bombalayabilirdi. Sabır ve özenle, bu görev gücünün yaptığı işlerin yansımalarım günlüklerden takip edebiliyordunuz. 2 Mayıs 2007 tarihli bir kayıt, ertesi gün yöneticinin yardımcısıyla bir toplantı planım belirtiyordu. Gündemin ilk maddesi “Yakın geçmişteki TF 373 operasyonlarım tartışmak ve köy şikâyetlerini ele almak”, bir sonraki madde ise “bölgeyi ve bombalanan okulu rahatlatmak” idi. Task Force 373, biz adını verene dek gizli bir timdi ve haber, Der Spieget’m baş sayfasında yer aldı. İlginçtir ki, bir kaynağa göre Guardian’daki haberi kısmen New York Times’tzn Eric Schmitt yazmıştı. Kendi gazetesinin onu yazacak kadar cesur olmadığı ileri sürülüyordu.

Başkaları gibi ben de, yayınlanan haberlerin senkronize olmasını istiyordum, ama New York Times m biraz erken davranmasına itirazımız yoktu. Bunun, kaynakları korumanın en iyi yolu olduğunu hissediyorduk; ABD hükümeti New York Timesnım üzerine çok varamazdı ve gazete güçlü gazetecilik amaçlarıyla, katılan her kuruluş adına, kendi saygınlığını etkili bir şekilde kullanabilirdi. Fakat tam da beklenebileceği gibi, çalışma ortaklarımızın gözünde yeni bir ışık belirdi: New York Times bizim önce harekete geçmemizi tercih edecekti. Bu, onlar açısından stratejik korkaklıktan başka bir şey değildi, aslına bakılırsa o gazetenin, kendi başına görmeyi başaramayacağı kadar kökleşmiş kendini koruma anlayışının bir parçasıydı. Bunu ihtiyat ve sorumlulukla süsleyip püslüyorlardı. Bu haberleri istiyorlardı, haberler üzerine haftalardır çalışmışlardı, ama ortaya çıkıp bu haberi veren ilk gazete olma yürekliliğini gösteremiyorlardı. Önce WikiLeaks’in ortaya dökmesini istediler; buysa, şimdi görebildiğimiz gibi, stratejilerinin bir parçasıydı -kendilerinin hikâyesini “yansıtmak “tan başka hiçbir şey yapmadıkları, hiçbir yere uyum gösteremeyen bu başıboş adamların öne çıkmasını istiyorlardı. Yazı işleri müdürü Bili Keller, kendi kendine istediği gibi şişinebilirdi, ama işin doğrusu, gazetecilik inançlarının gerektirdiği cesarete sahip değildi, Pentagon’dan korkuyordu ve çocuk parkındaki altı yaşında bir ana kuzusu gibi davranarak, okulun kötü çocuğunun arkasına saklanırken, bir yandan da onun şekerlemelerinden geri kalanları hapır hupur yutuyordu. Onların bu yaptıklarım görmek acı vericiydi, materyali iç edip sonra kusmaları, bizimle ortak olmakta oynadıkları role sahip çıkmaya hazır olmamaları… Horoz üç kere öttü ve Bili Keller yüzsüz bir şekilde bizi yalanlayarak, kendini temiz tutmak adına, bize yönelen yaylım ateşine kendisi de katkıda bulundu.

İğrençti. Ama kesinlikle geldiğini görebildiğimizden daha akıllı bir media player. Gazetecilikte her şey birinci olmaktır, ama burada dünyanın en büyük gazetesi, düpedüz ikinci olmak istiyordu. Kellerin korkaklığı onun ardı arkası gelmeyen mirası olacak. Bu materyal Afganistan’daki korkunç olayları ortaya serdiği için, daha güçlü bir adam, daha iyi bir gazeteci, kendi gazetesinin bunların ortaya koyduğu gerçeğe olan bağlılığına katkıda bulunurdu. Bunun yerine, o kendini sağlama almayı yeğledi ve bizi bütün bunları sineye çekmek durumuyla baş başa bıraktı; elbette bu bizim hep hazır olduğumuz bir şey zaten. Fakat o noktaya gelindiğinde ben, ona göre, tüm eşyasını elindeki torbalarda taşıyan ve kokuşmuş bir kaçık olmuştum bile; kendisi ise, Bili Keller idi -New York Times m gelmiş geçmiş en zayıf ve en kendini koruyan yazı işleri müdür. Kötü şöhret pek çok kılıkta gelir; hatta bazen spor ceket ve eskiden gittiğin okulu gösteren kravat takmış, yaptığı şeyi görgü kuralları yüzünden yaptığım söyleyerek bizden özür dileyen biri kılığında bile olabilir. Watergate esnasında başına buyruk o iki muhabirinin yanında duran Ben Bradlee veya mahkeme celbi almalarına karşın, Pentagon Evrakı yüzünden Daniel Ellsberg’i ele vermektense hapse girmeyi tercih eden Beacon Press’den Robert West ve Gobin Stair’ın yanlarında, bu adam San Andreas Fayı boyutunda bir kendini haklı çıkarma gerekçesi yaratmış, ahlaki bir pigmedir. Küçük, kâr amaçlı olmayan, Web’de işin başında olan WikiLeaks, son uyarı borusunun çalmışında her zamanki gibi tek başına duracaktı.

Rastlantı eseri (veya değil), aylarımızı harcadığımız bu ördeklerin tümü, zamanı gelince aynı anda kendi çıkarları için vaklamaya başlamıştı. Yayından otuz altı saat önce, Channel 4 Newsnn Guardiana bir röportajcı göndermesini kabul ettim; söyleşi saat 21:30’da web sitelerinde canlı yayınlanacaktı. Channel 4, gece 22:30 bültenlerinde bu haberi enine boyuna işleyecekti. Ama o zamana kadar Guardian da, “Bu herkesin iyiliği için değil” de, “Peki, ya özel haber!?”, “Bizim ismimiz niye anılmıyor!?” diye haykırmaya koyulmuştu. Televizyoncular yalnız televizyoncu değillerdi, başlarında Afganistan hakkında çok beğeni toplayan bir kitap yazmış ve Guardiarím birlikte çalışmak üzere bizzat seçtiği, bu alanda çok deneyimli bir isim olan Stephen Grey bulunuyordu. Guardian daha sonra Grey’i onlara rakip olarak getirdiğimizi iddia etse de, Grey de baştan beri planlarımızın merkezinde değilse de, yanı başında olmuştu. Bu saçmalıktı, ama her nedense Guardian ı gücendirdi. Kendi adlarının itibarının verilmemesinden, pastadan paylarını alamamaktan endişelendikleri bir noktaya geldiler ve çok ayıp bir yaklaşım olmakla kalmayıp, özel soruşturmalar muhabiriyle benim bütün ilişkimin, materyali gerçekten önemseyen bir aktivist olması düşüncesine dayandığı göz önüne alınırsa, huzursuz ediciydi de. Guardian benim ilişki kurması çok zor ve engelleyici olduğumu söyleyecektir, ama İngiltere’nin en önde gelen özgürlükçü gazetesini tanıdığımız ve sevdiğimiz gazete haline getiren kafa ütüleyicilik ve öfkenin bir parçasıydı.

Gene de, sonuçlar muazzamdı. Der Spiegeîde. on yedi, Guardiaridz on üç ve New York Times’tz sekiz sayfa yer aldı. Tepki anında ve devasaydı: Bu gazetelerin her biri kendilerini, uzun bir süredir ilk kez, modern savaşın gerçek doğasıyla ilgili bir tartışmanın ön cephesinde buldular. Ben şöhretin girdabına fırlatıldım ve elimden geldiğince, baştaki plan doğrultusunda materyalden alıntılar yapıp, bütün bu süre boyunca özgür basının daha geniş meselelerine işaret ederek, bu duruma ayak uydurmaya çalıştım. Gelgelelim, ilkeye bağlı kalmaktan başka şeylere aç olan insanlarla çalıştığınız zaman bunların olabileceğini söyleyebilirsiniz. Guardiandzkl tipler akşam yemeklerinde gevezelik etmekten kendilerini alıkoyamadılar; hele hele o kıdemli muhabir, “nasıl yaptık” hikâyesini önüne gelene anlatmak arzusuyla tutuşarak, asla çenesini tutamadı. Güvenlik gerekçelerini baştan beri anlayabilmiş olduğunu da sanmıyorum ve daima meslektaşlarının önünde kendini övmeye bakıyordu; sanırım, New York Times z. bizim elimizdeki gizli iç yazışmaları ağzından kaçırmasının nedeni de budur. Gösteriş yapmasının bir parçası olarak, açığa vurulması çok tehlikeli bir bilgi olmasına rağmen, benim onun ve diğer muhabirin evinde kalmış olduğumu bile söyledi.

İstedikleri şeyi elde ettiklerini anladıkları andan itibaren, güneşin yolumuzdan çekildiğini görebiliyorduk. Başlangıçta, bunu biraz önlediler, çünkü gizli iç yazışmaları ellerine geçirmenin kendi çıkarlarına olduğunu anlamışlardı, ama bu benim için de aşikârdı. Orwell’in de çok iyi anlayabileceği gibi, bu şeyler dilde kendini gösterir. Guardian, New York Times’lz birlikte git gide belirgin şekilde, beni bir hacker, istikrarsız bir kaynak olarak göstermek istiyordu, ama bunda yalnızca kendi kaygılarım açık ediyorlardı. İnsanların gerçeklerini sorgularken daima dikkatli olmanız gerekir; sadece kendinizinkini açık edebilirsiniz. Ve benim bu ağır imha edilişim, bu kuruluşlar açısından hem kendilerini yargılamadan kurtarmanın hem de kendileri adına daha çok itibar kazanmanın bir yoluydu. Baskı altındaki çocuklar bile daha onurlu hareket eder. Gerçi bu proje konusunda çok koruyucu davranmam ve dümeni elde tutma kararlılığıma karşın, onların işinin bir parçası da bunun nedenini anlamaktı muhtemelen. Bunun yerine, benimle kavgaya tutuştular ve muhalefetin ne olduğunu tümden unuttular.

Çok kişisel bir unsur da söz konusuydu. Özel soruşturmalar muhabiriyle ben, sadece ikimizken gayet iyi geçiniyorduk. Brüksel’de, Stockholm’de ve başlangıçta Londra’da, arkadaş olmuştuk ve bana, kendisinin daha genç bir versiyonu olduğumu hissettirmişti. Benim idealizmime bayılmıştı; eğer böyle bir şey varsa tabii. Ve daha ben bir şey anlamadan, sanki aldım yitirmişçesine, işin çoğunu kendinin yaptığım ve her şeyin kendi fikri olduğunu ileri sürecek kadar dönek ve yoksun bir insan gibi davranmaya başladı. Guardian m oldum olası bayıldığı şu karışık mecazlardan birini kullanmak gerekirse, büyük balığı tutan yıldız olmak istiyordu. Bu iş, meslektaşlarının önünde adam için bir onur meselesi haline gelmişti. Madalyayı kimin alacağı benim pek umurumda değildi, ama on iki öfkeli adam kanıtlara bakmıyordu. Kendilerine, kendi konumlarına, gecikmiş kariyerlerine bakıyorlardı ve bu son derece insani bir şey olmakla birlikte, işimizin önünde engel oluşturuyordu.

Gazetecilik şevkinin gerçek sınavı, karşı saldırıyla gelir. Baştan beri geleceğini biliyorsunuzdur, insanlar büyük sızıntı gecesi şampanyalar patlatmak istediler, ama ben düşünüyordum. “Mantarları yerinde tutun. Beyaz Saray ve Pentagon üzerimize gelecek, hem de hiç nazik olmayacaklar.” İlk yaptıkları hamle, materyalin önemsiz olduğunu söylemekti. “Burada gelişmeleri yakından izleyenler için yeni pek bir şey yok,” dedi, Washington Postun hızlı çevirme tuşundaki ilk (isimsiz) hükümet kaynağı. Bu, standart açıklamadır. Derken, Rupert Murdoch’ın rakip İngiliz günlük gazetesi Times’ in önderliğinde gelen ikinci dalga, yayınladığımız materyalin bir Taliban sığınmacının ölümüne yol açmış olduğunu ileri sürüyordu. Adını verdikleri adamın iki yıl önce öldüğü ortaya çıktı. Fakat ilk eleştiriler gelir gelmez, Guardian muhabirleri paniğe kapılmaya başladı.

Bugünden geriye bakınca, belgelerin hazırlanmasında yaptıkları ilk çalışma için Guardian’ı suçlayamam. Gazetenin en iyi geleneklerine uygun olarak yapılmış mükemmel bir işti ve içlerinden bazılarının -editör yardımcısı ları Katz ve sistem editörü Harold Frayman- zabıdara bir normallik ve okunurluk kazandırdıklarını söylemeden edemeyeceğim. Kuşkusuz, kıdemli muhabir, Guardiaw’daki bazı çalışanların takip edildikleri için “risk tazminatı” talep ettiklerini söyleyerek, bundan aldığım zevkin de içine etmeyi başardı. Yıllardır dünyanın her yerinde gazetecilerle birlikte çalışmıştım, ama daha önce tehdit karşısında sükûnetini bu kadar kaybeden, onlar gibi olmayan insanlarla çakşırken, onların tavrına bu kadar az güven duyan ve temel güvenlik meselelerini başarmakta bu kadar deneyimsiz insanı bir arada görmemiştim. Alan Rusbirdger, güvenli bir telefon hattının nasıl kurulacağını sormak için Bili Keller’ı aradığı zaman, New Yorklu bu işe hiç de uygun değildi. Hiçbir fikri yoktu. Ve bu anın tadım çıkarmaya ve her ne pahasına olursa olsun katkıda bulunmaya istekli bazı çalışanlarının çabalarına karşın, atılan her adımda kendi kariyerci dramlarına gömülmüş, doğal olarak operasyonun sözde simgesi olarak benim aleyhime dönen başkaları da vardı; yani o malum on iki kızgın adam.

Afgan savaş günlükleriyle başlayıp, ardından Irak’takilerle devam etmekle ilgili net bir stratejim olduğunu hissediyordum. Afgan malzemesi daha azdı ve bizim -yani medya ortaklarıyla işbirliği halindeki WikiLeaks’in- verinin okunması ve yayımlanması için sistemler kurup kuramayacağımızı, bu deneyimi Irak’tan gelmiş yüz binlerce belgeyle başa çıkmanın gerektirdiği daha karmaşık işe girişmeden önce, gazetecileri ve grafikerleri eğitip eğitemeyeceğimizi görmek istiyordum. Daha önce söylediğim gibi, iki ana gazete bir “tatlandırıcı” olarak Irak materyalini de istemişti. Neredeyse habis bir coşkuyla bunun peşinden koşmuşlar, bu da bana ellerinden geleni yaparak, gizli yazışmaları halka açıklamakta iyi bir iş yapacakları izlenimini vermişti. Kendimi fena halde kaptırabilirim ve tek bir hedefe odaklanabilirim, bu yüzden bir sonraki büyük uğraşın, sonraki üç hafta içinde olacağından emindim. Dikkate almadığım etken, gazetecilik bıkkınlığının yüksek düzeyi idi. Irak, mevcut ve süren bir savaş olan Afganistan kadar “seksi” değildi. Çeşitli çalışanların, nasıl yapacaklarını öğrenmiş oldukları Irak materyali üzerinde daha iyi bir iş çıkaracağım düşünmüştüm; oysa onlar bitip tükenmişlerdi ve birçoğu derhal bir tatile çıkma peşindeydi. Elbette, kendini tükenmiş hissettikleri için kimseyi suçlayamazsınız, ama ivmenin kaçırıldığına dair, en azından bende, güçlü bir izlenim vardı. Yeni materyal konusunda iyi çalışmıyorlardı, gene de üzerinde çalışsınlar diye başka gazetecilere vermeye de yanaşmıyorlardı. Tam anlamıyla tıkanıp kalmışlardı.

Zamanla, anlaşmazlıklarımız daha karardık bir ton aldı, özellikle de New York Times’la, ilişkilerimiz böyle gelişti. Bili Keller, beni bir “kaynak” olarak sunmayı istiyordu; bu arada, kendini New York Times için potansiyel bir kaynak olarak görebilecek herkes için kötüye bir işaretti bu. Kaynakları korumakla kalmayıp, her adımda onlara dikkat etmek için gösterilecek sadece gazetecilik ve hukuki sağduyu değilse eğer, bir onur meselesiydi bu eskiden -şu anda bile, dünyanın her yerindeki gazeteciler kaynaklarını korunmak adına hapse girmekteler. Bili Keller’ın “kaynağa” yaptığı bu muamele, kendisini rezil edecek ve eski makamım utandıracak kadar şerefsizce ve saldırgan oldu. Ne demeye, diye sorabilirsiniz, bir “kaynak “la yakından çalışma, yılın en büyük haberinin basılması için, sizin de parçası olduğunuz uluslararası bir ortak girişimi, sadece parti sona erdiğinde kaynağın aleyhine dönmenize ve onun hakkında -“günlerce yıkanmamış gibi kokuyordu” gibi- kişisel suiistimale girecek şeyler söyleme hakkı verebilir ki ona? Bu doğruydu, o hafta banyo aynasının karşısına geçmemiştim, çünkü üç gün arka arkaya gözümü bile kırpmadan, materyali gazetesinin çok geçmeden o ünlü şiarı olan “Basılmaya uygun tüm haberler” sloganı altında basılsın diye hazırlıyordum. Psikopatça dememek için başka bir sözcük kullanacağım terbiyesizce edimi, Keller’ın beni bir Stieg Larsson romanından fırlamış biri, “seksi hem eğlence hem tecavüz olarak kullanan” yarı-hacker, yarı komplo teorisyeni olan bir adam olarak resmetme kararıydı.

Bayanlar, baylar; bu son ifade dava konusudur. Bu habis bir iftira ve -tuhaf bir şekilde- o sırada, benim gibi, cinsel istismar suçlamalarıyla yüz yüze kalan biri için azami zarar verme niyetiyle yapılan bir şeydi. O satırı yazarken ve basarken, benim iyiliğime, hukuki duruşuma ve ismime en iğrenç saldırı oluşturduğunu pekâlâ biliyor olmalıydı. Ama gene de bunu yapmaktan geri durmadı. Nedenini asla anlayamayacağım ve tahmin yürütmeye de niyetim yok. Bu örneği size anlatmanın tek nedeni, böylece bu adamların nasıl çalıştıklarım görmenizi, ara sıra geçici olarak sevdiklerini ilân ettikleri şeyi imha eden bu tür adamlarla bütün sistemin işleyişini anlamanızı istemem. Keller’ın bu çıkarcı inkârı 8 bin kelime uzunluğunda ve buna benzer birçok yalan içeriyor. İzin verin de, hepsine yanıt olarak şu paragraf konuşsun: Her birine yanıt vermeye çalışmak için, ben, siz, hatta mahkemeler, ancak boşa zaman harcamış oluruz. Ağırbaşlı, sorumlu bir adamın yapacağı şeyler değil bunlar. Bu gibi kişileri edebiyat ürünlerinde görürüz -en üst tabakada vicdanlı, ortada mıymıntı ve en altta sosyopat bu tipler, kendilerini kuşku duymayan kamuoyunun gözünde yüceltmek için her şeyi yaparlar. Bu yüzden, soruyorsunuz, ne tür bir adam bunu yapar? Çaresiz bir adam, diyebiliriz, hatta çok küçük biri veya Oscar Wilde’ın söylediği gibi, geceleri sokaklarda “panterlerle uyuyan” ve sabah olup da ofisine vardığında, panterlere karşı zalimce bir ceza kesen bir başrahip olabilir. Bay Keller’ın Beyaz Saray’ı hızlı arama süresi içinde, açgözlü işbirlikçiden nankör bir intikamcıya dönüşümün- deki hıza şaşıp kalan kendi gazetesinin genç çalışanlarının yüzü, onun yöntemleri karşısında kızarabilir.

Fakat bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilirsiniz. İçinizdeki bir şeyler, gelecek vaat eden bir iş ilişkisinin sona ermesini istemez. Şimdi sona ermiş durumda, doğru; ama o dönemde, acemice de olsa, henüz yayımlanmamış belgeler üzerinde birlikte çalışmayı hâlâ sürdürme gayretindeydim. Yine, işin kendisine odaklanmıştım; materyalin çıkması ve araştırmacıların ve okurların erişimine girmesi zorunlu gibi görünüyordu. Bu oyuna, belgeleri stoklamak için girmemiştim. Bu belgeler yapmaları gereken etkiyi yapabilsinler diye, tedricen bile olsa açıklanmasını istiyordum. Sonunda, iş iyi kötü yürümeye başladı ve ben aynı anda bazı televizyoncularla kamusal çıkarı canlandırmak için bir-iki belgesel çalışmasına başladım.

Gazetelerle ilişki, bunu izleyen haftalarda iyiden iyiye yıkıcı hale gelecekti; buraya geleceğim. Ama asıl meseleyi unutmayalım ve bütün bunların aslında sızıntılarla ilgili olduğunu hatırlayalım. Birlikte ele alındığında, bu Afgan ve Irak savaş günlükleri önemli bir tarihsel kayıttır ve didişen taraflar yüzünden öylece silinip atılamazlar. Bazı yönlerden, bu belgeler benim ve çalışma arkadaşlarımın, kendi yaşamlarımızı ve küresel siyasetimizi tanımlamak üzere gizli dünyaları nasıl açmak gerektiği hakkında yıllarca kafa yormamızın bir zirvesi oldu. Bazı insanlara göre, bunlar yalnızca gelgeç birer haberdi. Ama işin doğrusu, insani çatışmanın iniş çıkışlarıyla ilgilendiğimiz sürece bizimle birlikte yaşayacaklar. Modern medyanın gücenik pembe dizisine dönmeden önce, bu belgelere biraz girelim de, neler içerdiğine bir bakalım.

KAN

28 Temmuz 2010’da, Afganistan’daki Amerikalı komutanlardan General Cambell, “herhangi türden gizli belgenin her sızdırılışı, burada cansiperane çalışan askerlere zarar verme potansiyeli taşımaktadır,” şeklinde bir açıklama yaptı. Öte yandan Campbell, sızdırılmış belgelerden hiçbirini okumamış olduğunu da kabul etti. Ertesi gün, bir Pentagon basın toplantısında, Savunma Bakam Robert M. Gates ve Amiral Mike Mullen bu masala arka çıktılar. “Bay Assange, herkesin iyiliğine ilişkin kendi düşüncelerini söyleyebilir veya kaynağı dilediğini yapabilir,” dedi Mullen, “ama gerçek olan, şu anda bile ellerine genç bir askerin veya bir Afgan ailenin kanı bulaşmış olabilir.”

Basın mensuplarından biri bir soru sordu.

Gazeteci: Amiral Mullen, WikiLeaks’in kurucusunun eline kan bulaşmış olduğundan söz ettiniz. Bu bilgi yüzünden öldürülen insanlar var mı, bunu biliyor musunuz?

Mullen: Şu an halen… benim asıl endişelendiğim husus, bununla, sanırım, bu tür savaşa girmemiş olan ve bu tür bilgiyi açığa çıkaran kişilerin… benim bakış açımdan… bu tür bilginin özgül olarak bizim kullandığımız gizli olarak sınıflandırılmış kanallardan düzenli bir biçimde ağa aktarılmasının… takdir edilemeyeceğidir. Ve bunu yapmazsanız ve anlamazsanız, yapacağı etkiyi anlamanız çok güç olur ve asıl potansiyel buradadır… askerlerimizin ve denizcilerimizin, havacılarımızın ve deniz piyadelerimizin, koalisyon savaşçılarının… aynı zamanda Afgan yurttaşlarının da hayatlarının tehlikeye girmesi riski vardır. Ve bu konuda kafamda hiçbir kuşku bulunmuyor.

Bakan Gates: Ben bir şey daha ekleyebilirim… Bir tek şey eklemem gerek. Burada düşünülmesi gereken şey, devasa miktarda bir ham veri olması… Hiçbir hesap verme durumu olmadan. Hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan. Bu durum, olabildiğince çok şeyi ortaya atıp sonuçlarını hiç umursamamak gibi bir şey.

Gazeteci: Saygısızlık etmek istemem, ama soruyu yanıtlamadınız.

Bu açıklamalardan sonraki saatler içinde, “Julian Assange’ın elleri kanlıdır” ifadesi yaşayan dile girdi. Google’da “Assange” ve “kan” sözcüklerini aratırsanız, tıklanma sayılarından, bu iki sözcüğün bir arada, en azından medya bilincinde, benim “elleri kanlı” kavramıyla, Richard Nixon, Suharto ve Pontius Pilate’nin hepsinin toplamı kadar ilişkilendirildiğimi görürsünüz. İşte modern iletişim dünyası böyle işler. İnsanların o savaşta neler olup bittiğini görmesine imkân verme çabamızın doğrudan bir sonucu olarak meydana gelen ölümlere dair hiçbir kanıt olmaksızın -hem de bir tane bile- bana “eli kanlı” lakabı takıldı. Bu pervasız kimselere verilen bir ad ve inanılmaz bir yaygınlık kazandı, ama gerçekte tümüyle asılsızdı. Çok daha habis olan, bunun o dönemde diğer yorumcular tarafından yalnız gerçeğin bir ifadesi olmakla kalmayıp, özgün ifadenin eksiksiz bir yansıması gibi benimsenmiş olması. İkisi de yanlış. Amiral Mullenin ifadesine tekrar bakalım. Demiş ki: “Şu anda bile ellerine kan bulaşmış olabilir…” “Onlar” ve “olabilir” sözcükleri, genel olarak medya tarafından kırpılarak, ansızın “Julian Assange’ın elleri kanlı” haline getiri verdi. Ve böylece, en başta bile doğru olmayan bir ifade, daha da keskin yalanlarla beslenerek, sonunda, bir insan yalnız bir kurguyu değil, yalanlama imkânı bile olmayacak şekilde önceki bir kurgunun tekrar kurgulanması olan bir rolü canlandırmaya zorlanmış oldu.

Bu yöntemlere o kadar alıştık ki, bunları tepeden tırnağa normal kabul eder olduk. Fakat aslında bu, son derece alçakça bir şey. Ve şimdi her gün, isteseydim, zamanımı hem dost hem düşman kurguları reddederek geçirebilirdim; ama gene de bunların hiçbirinin, yalanların çamur atma gücüne karşı bağışıklık sahibi olamayacakları ortada. Elbette bu sadece benim sorunum değil ve yaşamlarını kamuoyunun gözü önünde rahatça geçirebileceklerini düşünecek kadar aptal veya kendini beğenmiş herkese üzülüyorum artık. Bu yenilgiye mahkûm bir savaş. Charles Dickens’ın eserindeki kişi, kanıtlardan berrak bir doğru hükmün herhangi bir şekilde verilebileceği veya saygı gösterilebileceği ihtimali olmaksızın, sadece tırmanıp, sarmalanıp beslendiği, benliğin sonu gelmez bir Jarndyce-Jarndyce’a karşı davasını yaşayarak bir hiç haline gelmeye zorlanır. Benim şimdiki hayatım da bu işte ve ben size bunları ne bir omuz silkişi ne de sızlanmayla anlatıyorum. Ancak elinizden gelen yerlerde yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırabilir ve daha büyük davalar uğruna kendinizi unutarak işinize gücünüze bakabilirsiniz.

Bankaları taciz etmediğim zamanlar, işimin büyük bir bölümü, modern savaşlarda ve devletin finanse ettiği işgallerde kanların tam olarak nerede döküldüğünü ortaya çıkarmaktan oluşuyor. Bu, çok büyük bir görev ve ancak genel olarak halkla birlikte tamamlanabilecek bir iş. Bu haberleri dikkat çekip başarı kazanmak için ortaya dökmüyoruz, bu bilgiyi ortaya koyuyoruz ve verilere bakıp ne anlama geldiğini anlamak ise bireylerin, araştırmacıların, gazetecilerin ve hukukçuların görevi -hem de yıllar alacak bir görev bu. Bizim gazetelerle yaptığımız iş, bir çıkış gücü yaratmayı amaçlıyordu. Materyal çok genişti ve kamuya sunuluyordu. Bu savaşları yapan generaller veya yöneticiler dururken, ellerine kan bulaşanlar nasıl biz olabiliriz ya da sorgulayan halk olabilir? Bu, olsa olsa bir kahinin kehanetidir. Ama izin verin de söyleyeyim: Afgan savaş günlükleri ve Irak günlükleri ne sözüm ona fatih orduların ne de habis diktatörlerin mülkiyetinde olabilir. Bunlar dünya gerçekliği kumaşının bir parçasıdır, onların sahip olabilecekleri belgeler değildir. Gates ve diğerleri, bu gerçekliğe sahip olamadıkları için mutsuz olabilirler, ama gerçekten de buna sahip çıkamazlar; elbette, onlar ve muadilleri, Büyük Birader olarak tanınmak istiyorlarsa, o başka. On beş gün sonra, 16 Ağustos 2010’da Senatoya yazdığı bir mektupta gerçeği söylemek zorunda kaldığı zaman, Savunma Bakanı Gates, senatörleri “yapılan incelemenin, bu ifşaatla tehlikeye giren herhangi hassas bir istihbarat kaynağı ve yöntemi olmadığını ortaya koyduğu” konusunda bilgilendirdi; benimle “eli kanlı” sıfatı arasında başta kurulan bağlantı, asıl kaynak tarafından yalanlanmış oldu.

Hileler ve iftiralar bir yana, savaş günlükleri savaşın kavranışı doğrultusunda çok büyük katkıda bulundu. Sahada gerçekleşen gerçek olayların gelişme yönünü ortaya koyarken, bir yandan da halkı bu olayların, ister ordudan gelsin ister medyada haberleştirilsin, onlarla ilgili açıklamalarda nasıl sıklıkla önemsiz gibi gösterildiği konusunda uyardı. Tekrar tekrar, sivil zayiat asgari eştirilmiş veya yanlış haberleştirilmiştir. Atılması gereken ahlâkî adını, ki bu herkes için geçerli ahlâklı edimdir, gerçek sahra raporunu inceleyip, onu daha sonra söylenenlerle karşılaştırmaktır ve bulduğunuz şey, çoğu zaman masum insanların öldürüldüğü ve bu gerçeğin teslim bile edilmediği durumlardır. Sözgelimi, bir binanın Taliban liderlerinin saklandığı bir yer olduğundan kuşku ediliyorsa hedef alınıp bombalanıyordu ve daha sonra bunun bir dizi çocuğun öldürüldüğü bir okul olduğu ortaya çıkıyordu; bu durum, savaş günlüklerinden dikkatle azar azar toplanan bilgilerden anlaşılabiliyordu.

Size Irak’tan bir örnek vereyim. Kasım 2005’te, ABD deniz piyadeleri Suriye sınırı yakınlarındaki Huseybe kasabası ve civarında “Çelik Perde” operasyonunu başlattı. On yedi gün süren çatışmanın ardından, Pentagon, “Irak- Suriye sınır boyundaki Çelik Perde Operasyonu sonuçlandırıldı” başlığı altında bir basın açıklaması yayımladı. Bir göz atarsanız, hâlâ web sitelerinde duruyor. Görevin hedeflerinin kısaca sıralanmasının ardından, rapor “yetkililerin Çelik Perde esnasında 10 deniz piyadesinin hayatım kaybettiğini bildirdiğini” belirtiyordu. Operasyon sırasında toplam 139 terörist öldürülmüş ve 256’sı da yakalanarak gözaltına alınmıştı. Sivil kayıplarından hiç söz edilmiyordu. O basın açıklaması 22 Kasım 2005 tarihini taşıyordu. Peki, bizim sızdırdığımız, 11 Kasım 2005 tarihli Irak günlüklerindeki şu kayda ne demeli: “Çelik Perdeyi destekleyen [devriye] Huseybe’deki üç (3) ayrı mevkide gömülü sivil cesetler bulduğunu rapor etti. [İlk mevkide] 3 kadın, 3 erkek ve 1 çocuk çıkarıldı. [İkinci mevkide] 7 kadın ve 10 çocuk cesedi çıkarıldı. [Üçüncü mevkide] 1 çocuğun cesedinin çıkarılması mümkün olmadı… Komşular tüm kalıntıları kesin olarak tanımladılar ve baba çıkarılamayan çocuk cesedinden kalanları teşhis etti. Tüm cesetler koalisyon savaş uçağının 7 Kasım 2005’te saldırdığı alanlardan çıkarıldı:”

Verilere kendi tarafgirliğinizi taşımaktan kaçınmak ve sadece onların söylediği şeyi dinlemek zorundaydınız. Gazetecilerin bunu yapması git gide daha da güçleşiyordu; bunun nedenlerinden biri de, redaksiyonlar meselesinin tehlikeli hale gelmesiydi. Unutmayın ki WikiLeaks, işi yaparken öğreniyordu ve eminim ki, özellikle redaksiyonlara daha iyi odaklanmak konusunda git gide gelişiyoruz. Veriler dev boyuttaydı ve başlangıçta çok iyi redakte etmekte başarısız kalmış olabiliriz, ama ABD hükümetinin sadece varsayım sal ve kanıtlanamaz düzeyde kalan, sözde risk kaygısı, halkın dikkatini savaş günlüklerinin ortaya çıkardığı gerçeklerden saptırmaya yönelik alçakça bir girişimdir.

Bu dönemde, benim muhbirlerin güvenliğinden sorumlu olmadığımızı ve “ölmeyi hak ettiklerini” söylediğime dair bir diğer düzmece rapor daha peyda oldu. Bu saçmalığın dik alasıydı. Ben bazı kişilerin böyle düşündüğünü söyledim, ama bizim temel içeriklerini koruyacak ve elimizden geldiği kadar, insanların hayatım tehlikeye sokmayacak şekilde belgeleri yayına hazırladığımızı açıkladım.

Savaş günlüklerinin yayınlanması olayının başından sonuna değin, redaksiyon meselesinin sansür için bir gerekçeye dönüşmemesi gerektiğinin bilincindeydim. Savunma Bakanı Gates’in söylediklerinde gördüğümüz gibi, ilgili taraflar, ki bununla Batılı hükümetleri kastediyorum, belgelerin tümünün gizli kalmasına yönelik çabalarını haklaştırmak için, bu redaksiyon meselesini -veya sahte “eli kardı” olayını- kullanacaklar. Modern gelişmelerden hiç hoşnut kalmayan bu adamlar, bu belgelerin sansürlenmesini özü itibariyle siyasal nedenlerle talep ediyorlar. Ve benim bu propaganda savaşı lehine hizmet etmeye yanaşmayışım, onların beni redaksiyonlara karşı biriymişim gibi sunmalarına olanak verdi. İşin doğrusu, daha en baştan itibaren biz redaksiyonlar üzerine çalışarak sabahlara kadar ayakta kalmıştık. Doğal olarak, bizim hükümetler, hatta Guardian veya New York Times kadar titizlenen kişiler olmadığımız doğru, ama bizler, inanıyorum ki, adaletliydik ve bugüne kadar yayınladığımız şeyler yüzünden kimseye zarar gelmedi.

Bütün bunlara dair görüşümün hiç değişmemiş olmasına karşın, Irak açıklamasından önce, WikiLeaks’in pervasızlığı düzmecesinin örgütümüze ve gelecekteki çalışmalarımıza zarar verme tehdidi yarattığım görebiliyordum. Dünyada önemli herhangi bir şey başarmak istiyorsanız, bazen amaca uygun önlemleri tanımak zorunda kalıyorsunuz, ben de bu yüzden Irak günlüklerini önceden yaptığımız her şeyden daha ince ayrıntısına varana dek redakte etmeye karar verdim. Bu redaksiyonları elle yapacak kaynaklar olmadan -özellikle medya ortaklarımız, sorumluluğu üstlerine almaktan korktukları için yardım etmeyi reddettiğinden- tüm isimleri ve diğer tüm tanımlayıcı enformasyonu belgelerden otomatikman çıkaracak bir program yazdık. Düşüncesiz kafaların bunu söylediğim için beni mahkûm edeceğini biliyorum, ama ben aslında Irak materyalindeki redaksiyonlarımızın çok fazla olduğuna inanıyorum. Günlüklerin yüzlerce Iraklı mahkûma yerel güçler eliyle işkencesinde Amerikan askerlerinin de karışmasını ortaya çıkarmasından sonra, Danimarka Savunma Bakanlığı, kendi askerlerinin davranışı konusunda soruşturma başlattı. İlk etapta, günlüklerin Danimarkalı askerlerden söz eden kısımlarının redakte edilmemiş bir nüshasını Pentagondan istedi. Pentagon doğrudan ret cevabı verdi, bunun üzerine Danimarkalılar materyali bizden isteyince, biz de verdik. Gene de, bazı insanlar bunu, açık hükümetin, içi boş bir marka uygulaması değil de ancak gerçek, yaşanmış bir değer olduğu zaman adım hak ettiğini ve benim redaksiyon konusundaki tutumuma rengini verenin bu gerçek olduğunu görmeyi reddedebilir.

Irak günlüklerini, bir dereceye kadar önceki sızıntının nükleer serpintilerinden sonraki histeri atmosferinde hazırlamak zorundaydık. Gazete ortaklarımız, belirttiğim gibi, çok düşük bir enerji düzeyiyle çalışıyorlardı ve hafiften hafife önceki işe gelen tepkilerin ölçeği karşısında dehşete düşmüş durumdaydılar. Bunu medya kuruluşlarında daha önce de görmüşümdür; büyük haberler peşinde koşarlar, ama bunların ürettiği harareti idare etmeyi bilemezler. Bu insanların birçoğu sadece evlerine dönüp eşleriyle çocuklarının okulları hakkında konuşmak isteyen orta sınıftan tiplerdi ve ansızın bu işi yapmaya başlayıp, yol açtığı gözaltında tutulma ve mahkeme davalarıyla yüz yüze geliyorlardı ve çoğu da düpedüz bu işe uygun kişilikte değildi. Fakat Irak materyali inanılmaz derecede önemliydi ve özellikle İsveç seks iddialarından sonra, ortaklarımızın yaptıkları anlaşmaya ve sözlerine sadık kalmalarım sağlayabilmek için deli gibi bir mücadele içine girdim. İşaretler vardı. WikiLeaks sızıntıları açıklamak üzere ortak bir basın toplantısı düzenleme işine koyulmuştu. Tüyleri ürpermeye başlayan bir diğer kuruluş olan Soruşturmacı Gazetecilik Bürosu, Irak işgali ve savaşı sırasında öldürülen sivillerin sayısını güncelleyen Irak Ceset Sayısı adlı örgüt ve medya ortaklarıyla birlikte işin içinde olacaktı. Guardiaridaki bağlantımız olan kıdemli muhabir, yardımcım Sarah Harrison’ı arayarak, gazetenin bir medya ortağı olarak tanımlanmasını istemediğini söylediği zaman, kafamın bir yerlerinde çanlar çaldı; ihanet çoğu zaman bir sürpriz olarak değil bir kavrayış olarak gelir. Guardian logosunun bizim ardımızdaki sembol olarak görünmesini istemediğini ve orada, izleyiciler arasında, sadece bir muhabir olarak bulunacağım söyledi.

Din-don!.. İşte budur; kulaklarım tutup, katedralin çan kulesine yalnızca sokaktaki adamı daha iyi görebilmek için tırmandığını söylüyordu. Bize, New York Times ve Der Spiegel m de aynı ruh halinde olduğunu söyledi; hiç kimse logosunun kullanılmasını istemiyordu. Londra’da Vauxhall Köprüsü yakınındaki Riverbank Hotel’i kiraladık ve oraya yüzlerce basın mensubu geldi. Daniel Ellsberg’i de ABD’den çağırdım; kürsüde beraber oturup verileri birlikte yayınladık ve ardından çok sayıda söyleşi verdik. Medya ortakları ve çeşitli sömürgenler konusunda, ancak sonradan gerçekten alevlenecek birçok rahatsızlığıma karşın, Irak belgelerini WikiLeaks’in elinden gelen bütün hassasiyetiyle açıklamaya başladık. Bu açıklama girişimine bir STK’yı eklememiz önemliydi; o savaşın başından beri sivil kayıpların kaydını etkileyici bir biçimde tutmuş olan Irak Ceset Sayısı, bu açıdan tam uygun bir örgüttü. 400 bin belge için otomatik bir redaksiyon sistemi oluşturmakta, bize yardımcı oldular. Bundan başka, Fransızların 2003’te savaşa karşı çıktıkları ve sonuçta zarar gördükleri düşünülürse, Le Monde m. getirmek doğru olurdu ve biz de bunu yaptık. İspanyol günlük gazetesi El Pais de kürsüye geldi. Channel 4 ve El Cezire için bu günlükler hakkında yapılacak belgeseller konusunda, Londra’daki Soruşturmacı Gazetecilik Bürosuyla birlikte çalıştık. Biz ve ortaklarımız, verilerin Irak’taki savaşın bir fiyasko ve şeffaflığa bir tehdit olduğunu halkın daha iyi kavramasını sağlayacağına (ve ayrıntılarla zenginleştireceğine) dair bir hissimiz vardı. Amerikan birlikleri halihazırda Irak’tan ayrılmaya başlamışken, birçok Batı ülkesi kuvvetlerini bir yıl öncesinden geri çekmişlerdi ve dolayısıyla saha siyasal olarak materyali inceleyip içinden bazı sonuçlar çıkarılması açısından, Sınır Tanımayan Gazeteciler, Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Grubu gibi bir dizi örgüte açılmış durumdaydı.

Belgeler, Irak’ta Amerikan askerlerinin önemli gördüğü her olayla ilgili hazırladığı raporlardan oluşuyordu. Bütün ayrıntılar mevcuttu: Kesin mevkiler, tarihler, karışan askerî birimler, ölülerin, yarakların ve diğer ele geçirilenlerin sayısı, ABD, Müttefik, Irak ordusu, asi, sivil tüm kurbanların statüsü. Kısacası bu, yalnız Irak savaşı değil, gelmiş geçmiş tüm savaşlar hakkında kaydedilmiş en önemi ve ayrıntılı tarihti.

Savaş haknin bütün sorunları mevcuttu, üstelik hem dakika dakika saha düzeyinde hem de bir bütün olarak alındığında muhteşem bir bakış açısıyla görüyordunuz. Günlükleri Irak Ceset Sayısındaki ortaklarımızla birlikte baştan sona okuyarak, daha önce hiç bildirilmemiş şekilde, 15 bin sivil kayıp yaşandığım bulduk. Modern savaş, Pentagon’un inanmanızı istediği gibi akkor halindeki teknolojik sihirbazlık ve uhrevî hassasiyetten oluşmuyor; modern savaş, şu eski kan, trajedi ve adaletsizlik pisliğinden başka bir şey değil. Bir insansız hava aracı bir konutu çok kesin olarak hedef alabiliyor, ama içinde kimin olduğunu belirleyemiyor veya okuldan eve yeni gelen bir çocuğun olup olmadığım anlayamıyor.

Irak belgeleri ve analiz edilmeyi bekleyen daha birçok belge, Saddam döneminde ülkenin üzücü durumunun yanı sıra, ABD insan haklan suiistimallerinden oluşan mirasım da gözler önüne seriyor. Bir gün gelecek, tarihçiler bu savaşı oluşturan gün be gün yaşanmış çatışmalardan bir anlam çıkarmayı başaracaklar ve bunun temel kaynağı da günlükler olacak. Bunu mümkün kılmak için yapmış olduğumuz şeylerden gurur duyuyordum ve Avustralya’daki anneme telefon ettim. Düzenli olarak konuşuyorduk, ama böyle bir anda, benim açımdan başladığım yerle bir bağlantı kurmak bana iyi gelecekti.

Sonraki günlerde Larry King, Daniel Ellsberg ve benimle söyleşi yapmak istedi. Düşüncesi benim günlükler hakkında konuşmam, Dan’in de bunların tarihsel perspektifini sunmasıydı. Larry Kinge bağlanabilmek için, saat 02:00’de CNN’in Londra’daki stüdyosunda olmamız gerekiyordu; o New York’ta yaşıyordu ve onu beklerken programının geri kalanını izledik. Konuklarından biri, Yüksek Mahkeme yargıcı Clarence Thomas’ın eski kız arkadaşı ve onunla geçirdiği zamana ilişkin pek de hoş olmayan amları olan bir kadındı. Onu en çok etkileyen şey, erkek arkadaşının ne denli hırslı ve kariyer düşkünü olduğuydu; King’e, bir keresinde sabahın ikisinde bir basın söyleşisine bile gittiğini anlattı! Dan ve ben birbirimize ve saate baktık ve gülümsedik.

Fakat aklımda başka bir şey vardı. Aslında, birlikte çalıştığımız herkesin aklındaydı bu. Bu noktada yaşamımın temel uğraşı haline gelecekti ve her ne kadar, bir gün bile yayınları durdurmaksızın WikiLeaks’in işlerini yapmaya ve yayınlamaya devam edecek olsak da, İsveç davası her hamlemizde, medyanın asıl ilgi odağının kaymasına hakkımda spekülasyonlar ve huzursuzluk çıkartılmasına ve hapse düşmeme neden olacaktı. Şimdiye dek olay hakkında sessizliğimi korudum. Bana karşı bu davanın açılmasındaki katıksız fesatlık ve fırsatçılık düzeyi yüzünden, bu konuda öfkemi dizginleyebilmek güç olacak, ama ben bu tartışmayı elden geldiği kadar bir anlayış ruhunda yapmak istiyorum. Ansızın mantar gibi çoğalıveren düşmanlarım bana her türlü hoşgörüyü çok gördüler ve onları yenemesem de, onlara katılmama hakkımı koruduğumdan eminim.

Ağustos 2010’da Pentagonun sözleri hâlâ kulağımdan çınlarken İsveç’e gittim. Basın sözcüsü Geoff Morell basına verdiği bir brifingde, WikiLeaks’in ve özellikle benim endişelenmem gerektiğini ima eden bazı sözler söylemişti. “Eğer doğru şeyleri yapmak onlara yetmiyorsa,” demişti, “o zaman onları doğru şeyi yapmaya zorlayacak alternatiflerin ne olduğunu düşüneceğiz. Bu kadarını söyleyebilirim.” Aynı basın toplantısında, basın ortağımız New York Times a da aynı şekilde baskı yapılıp yapılmayacağı sorulduğunda, “New York Times m kendini basın ortağı olarak tanımlayıp tanımlamadığını bilmiyorum… New York Times veya diğer basın organlarının elinde bu belgelerin olup olmadığım bilmiyorum,” diye cevap vermişti. Bu da, Pentagon ve Bili Kellerin aynı şekilde düşündüğünü gösteriyordu; WikiLeaks suçlanır ve muhtemelen başı yanarken, aynı materyali yayımlayan ortaklarımız, bir şekilde bu baskıcı yasalardan muaf gibi görünecekti. Anayasa’nın ilk değişiklik maddesi hayranlarının pek hoşlanacağı bir şey değildi ama Morell’in sözleri, bir örgüt için olan basın özgürlüğünün diğer bir örgüt için olmadığını kanıtlıyordu. Ortaklarımızın tersine, WikiLeakse bir yayıncı değil de, casus muamelesi yapılacaktı ve bu acayip konum tehditlerle birlikte geliyordu.

Aynı zamanda, WikiLeakse adanmış, günde 24 saat ve haftanın yedi günü çalışan 90 kişilik bir Pentagon görev gücü kurulduğu da ortaya çıkarıldı; bu sayı daha sonra 120’ye çıkarılacaktı. FBI ve Savunma İstihbarat Dairesi de bu gruba dahildi. Öfke öyle aşırıya vardırılmıştı ki, bir dizi Amerikalı siyasetçi benim katledilmem için çağrı yaptı. Sarah Palin, benim bir köpek gibi kovalanıp avlanmam gerektiğini söylerken, bir gazete suratımda bir hedef tahtasıyla bir fotoğraf bile bastı.

İşimizi huzur içinde yapabileceğimiz bir sığınak bulma fikrinden hâlâ vazgeçmiş değildim. Bu sığınak İsveç olabilirmiş gibi görünüyordu. 1780’lere dayanan Haber Alma Özgürlüğü Yasası ve basın özgürlüğünün korunmasına yönelik özel ve enine boyuna şart koşan Anayasasıyla bağımsız, özgür bir ülke olarak kabul ediliyordu. Kaynaklar İsveç’te, dünyanın birçok yerinden çok daha iyiydi; isimsiz kalma hakkı ve kendilerine gizli olarak bilgi veren kişileri korumaya söz vermiş olan fakat başaramayan gazetecilere yönelik cezalar vardı. Önceki baskılardan korunmak için, İsveç’te hem bir yayıncılık ruhsatına sahip olmak hem de kayıtlı, sorumlu bir editör olarak çalışmak gerekir. Aklımda bu düşüncelerle İsveç’e gittim; bir yayıncılık ruhsatı almayı ve kendimi akredite bir editör konumuna getirmeyi umuyordum. Bunun için bir gelirinizin olması gerekiyor, böylece İsveç’in en büyük gazetesi Expressends, bir köşe yazmam üzerine anlaşma yaptık.

Stockholm’de WikiLeaks için bir ofis açabileceğimizi umuyordum ve bu yönde harekete geçtik. Dolayısıyla, İsveç o noktada benim için iki şeyi temsil ediyordu: Bir çalışma ortamı ve bir sığınak. Bu da, sonradan olan biteni daha da acı bir hale getirdi. Gitmeden önce, her zamanki gibi bir konuşma daveti ayarladım; bu kez Brotherhood olarak bilinen, Hıristiyan Sosyal Demokratların bir parçası olan siyasal parti için yapacaktım konuşmayı. 11 Ağustos’ta ülkeye vardım. Ve daha varış noktasında, bir Batılı istihbarat dairesindeki kontaklarımızdan, Pentagon basın bürosunda ima edilenleri doğrulayan haberler aldım. Haber, ABD hükümetinin benim yargılanmamın zor olacağım kapalı kapılar ardında kabul etmekle birlikte, kaynağımın ifadesine göre “yasadışı olarak hakkından gelmek” konusunda konuşmaların devam ettiği yönündeydi. Kaynak, bunun ne anlama geldiğini izah etti: Enformasyon elde ediş yöntemimiz hakkında kanıtlar elde etmek; her türlü araçtan yararlanarak Er Manning ve WikiLeaks arasında bir tür bağlantıyı ortaya çıkarmak ve diğer her şeyin başarısız olması halinde, üzerime uyuşturucu yerleştirmek, bilgisayarımda çocuk pornosu “bulmak” veya beni ahlâk dışı davranış suçlamalarına bulaştırmak gibi diğer yasadışı yollara başvurmak.

Mesaj, fiziksel olarak tehdit edilmeyeceğim yönündeydi. Telefonları şifreli güvenli iletişim haline getiren bir şirket olan CryptoPhone’da teknoloji genel müdürü ve Berlin’deki bir destekçimiz Frank Rieger’e durumu bildirince, o da, bu bilgiyi kamuya açıklamak üzere bir basın açıklaması hazırlayacağım söyledi. Sonra da bunu yaptı ve bir dizüstü bilgisayarda, edit etmek üzere bana gönderdi. Amaç açıklamayı olabildiğince hızla yayınlamaktı çünkü bu işleri zarar gördükten veya malzeme yerleştirildikten sonra yapmanın hiçbir anlamı olmazdı. Açıklamayı derhal geri göndermemiş olmam, pişman olduğum şeylerden biridir. Aynı gün Avustralya’dan aldığım banka kartım ansızın çalışmaz oldu. Cep telefonları konusunda her zaman çok dikkatliydim ve bunları sadece mesaj almakta kullanıyordum, kısacası durum son derece karmaşıktı; ama bunu kafamdan çıkardım ve editoryal konumumu oluşturmak üzere İsveç’teki işlere bakmaya daldım.

Bir akşam birkaç arkadaş ve onların tanıdıklarıyla yemeğe gittim. Bir dost ve yaklaşık 50’sinde çok deneyimli bir haberci olan İsveçli gazeteci Donald Böstrom, başka bir İsveçli gazeteci, bir Amerikalı soruşturmacı gazeteci ve kız arkadaşıyla birlikte oradaydı. Amerikalının muhtemelen karanlık bağlantıları vardı, ama kız iyiydi ve Donald karşıdan bana kaşlarını çatarken, kızla sohbet ediyordum. Donald daha sonra bana yaptığım her şeye dikkat etmemi söyledi. Bir “seks tuzağı” tehdidinin o sıralar çok yüksek ihtimal olduğuna dikkat çekti ve hatırladığım kadarıyla, Mossad’ın Vanunu’yu nasıl ele geçirmiş olduğunu ayrıntılarıyla anlattı. Sanırım, mahcubane söylemek gerekirse, duygusal yakınlık havasındaydım, çünkü Donald’ın söyledikleri üzerinde çok ciddi bir şekilde düşünmedim. Sadece başımın çaresine bakmayı bildiğimi düşündüm ve güvenlik konusunda o kadar bilinçliydim ki, onun anlattığı şeyler benim sahip olduğum deneyime sahip olmayan naif insanların başına gelirdi ancak. Bu kibrimin nasıl muazzam şekilde geri tepeceğini görmek için çok beklemem gerekmedi.

Bana Stockholm’e güvenli giriş hakkım veren parlamenter görev, birçoğu başka siyasal gruplaşmalarla işlev görmüş olan bir Sosyal Demokratlar grubunun koruması altında olduğum anlamına geliyordu. Bana, bir sure evinde olmayacak A   adında bir siyasal görevlinin

dairesinde kalabileceğim söylendi. Oraya gittim ve ev sahibem, birkaç gün sonra, olması gereken tarihten erken döndü. Bayan A …… partinin siyasal sözcülerinden biriydi ve beni toplantılara getirip götürmeye başladı. Ona güvenmemek için hiçbir nedenim yoktu ve dairede sadece tek bir yatak olduğunu ve benim de pekâlâ yanında yatabileceğimi söylediği zaman, bunun dostane bir öneriden başka bir şey olmadığına inanmamak için de hiçbir neden göremedim. Sonuçta kabul ettim ve o gece yatakta birlikte yattık.

Bu siyasal yükümlülükler çok streslidir ve doğrusu bu gülümseyen ve şefkatli kadının bana gösterdiği özenden hoşnuttum. Aslında bunları söylemek bile utanç verici, benim gibi bekâr bir erkeğin bile, bir kadınla arasında geçen mahrem şeylerden söz etmesinin nahoş karşılanacağı düşünülürse. Ya da birden fazla kadınla. Ama durum hiç de olağanüstü görünmüyordu ve başka her yönden karanlık bir dönemde güzel olan bir şeyin parçasıydı. Pentagon benim ve arkadaşlarımın birçoğuyla, herhalde kaynaklarımızın da kellesini istiyordu, çünkü tanıdığım herkes ya korkutulmuş ya da gözetim altındaydı. Umutsuzca onları korumak istiyordum ve Stockholm’ün işimiz için çoktandır hayal ettiğim sığınak olmasını umuyordum. Dürüst olmam gerekirse, A……            ‘nın biraz nevrotik olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Fakat birlikte geçirdiğimiz gece kayda değer olmadı. Birkaç kez seviştik ve ertesi gün aramızda her şey iyi gibi görünüyordu.

A…..   , bir-iki gün sonraki bir basın konferansında mikrofondan sorumluydu ve toplantıdan sonra, diğer gazetecilerle birlikte, basın toplantısında yardımcılık yaptığı anlaşılan ve güzel pembe bir kazak giydiğini hatırladığım W           adlı bir kadınla birlikte, onun da   bir öğle yemeği vardı. Bu kadınlarla ilgili olarak, yılın kâhini, hatta yılın centilmeni olarak bir ödül kazanacak değilim, ama durum rahat gibi görünüyordu ve herhangi birine karşı bir tehdit hatta yanlış bir tavra dair hiçbir işaret görmedim. W….., Ulusal Tarih Müzesi’nde çalıştığını söyledi ve oradaki özel dairesini bana göstermeyi önerdi. Kabul ettim; yemekten sonra, bazı bilgisayar parçaları satın almak için kısa bir alışverişin ardından, diğerlerinden ayrılıp müzeye gittik. Müzedeki bazı çalışanlar onu tanıyor gibiydi ve denizaltında yaşam hakkında bir film izlemeye gitmeden önce biraz etrafa bakınıp sonra da ayrıldık.

O gece, A….. , yılın o mevsiminde İsveç’te geleneksel olan bir kerevit partisi düzenlemişti ve ben de onunla buluşmak üzere oraya gittim. Bu, daha sonraları ona tecavüz ettiğimi iddia ettiği günün ertesi günüydü.  A….. partide gayet memnun görünüyordu ve gecenin geç saatlerine dek, ben, arkadaşlarım ve kendi arkadaşlarıyla birlikte gülüp eğlenerek vakit geçirdi. Partide dışarıda oturuyorduk ve “dünyanın en çok insanlarıyla birlikte” olduğunu söyleyen bir Tweet gönderdi. Bizim birlikte yattığımızı başkalarına söylemiş olduğu açıktı ve daha sonra, onun yatağında uyurken bir resmimi çektiği ve bunu Facebook sayfasına eklediği ortaya çıktı. Korsan Parti’nden -başka yerlerin yanı sıra telif hakları reformu için kampanyalar yapan bir İsveç siyasal partisi- bir-iki kişiyle birlikte kalmak üzere onun evinden ayrılacaktım, ama A……  geri dönüp onunla birlikte kalmam konusunda ısrar etti. A…. ‘nın yolculuktan dönüşünden beri o çiftin dairesine taşınmam için bu düzenleme yapılmıştı, ama o kendi evinde kalmamın harika olacağım söyleyince, ben de yine onun evine gittim. Sonraki beş gece de bu böyle devam etti. Bazı geceleri de W…..yle geçirdim. Ama A…  hâlâ siyasal toplantılar ve benzeri şeyler için benimle çalışıyordu ve bunlar arasında Korsan Parti’nin başkam olan Rick Falkvinge’yle gittiğimiz bir akşam yemeği de vardı. WikiLeaks için bir sunucuya ev sahipliği etmeyi öneriyordu; bu ilginç bir öneriydi, çünkü Korsan Parti’nin himayesi altında siyasal bir korunma anlamına geliyordu. Başka bir akşam, bir ödül gecesinden sonra, W ile buluştum ve birlikte Stockholm’ün yaklaşık 80 kilometre dışındaki Enkopping’deki evine gittik. Davranışım biraz soğuk gibi gelebilir ve kuşkusuz öyleydi ki bu da benim kusurum olabilirse de, bir suç değildi. A…      ‘nın evinde yeterince uzun kalmıştım ve daha fazla kalmamın kötü bir fikir olacağım görebiliyordum. Unutmayın ki, özellikle paranoyakça hissettiğim günler geçiriyordum. Bir yerde çok uzun kalmak istemiyordum ve A…   ‘yla ilişkim, onun istediği şey olduğu anlaşılan aleni bir hal almaya başlamıştı.

W—-‘yle aramızdaki ilişkinin de bir yere gideceği yoktu. Biraz muğlak davranıyordu, ama Enkopping’deki gece çok eğlenceliydi ve ben, her ne kadar muhtemelen tekrarlanmayacak olsa bile, birlikte harika zaman geçirmiş olduğumuzu düşündüm. Ertesi sabah birlikte kahvaltı edip ardından bisikletiyle tren istasyonuna giderken pek o kadar işi büyütmüşe benzemiyordu. Büyük bir nezaket gösterip biletimin parasını ödedi, -gerçi oldum olası meteliğe kurşun atarım da, banka kartım hâlâ çalışmıyordu- beni öperek uğurladı ve trendeyken ona telefon etmemi söyledi. Bunu yapmadım; sonradan bunun, bana en pahalıya patlayan şeylerden biri olduğu ortaya çıkacaktı. Gazeteciler Sendikası’nda üyelik alıp alamayacağım konusunu görüşmek için bir toplantıya gittim. Bütün yaramazlıklarıma karşın, Stockholm’de bulunmamın nedeni, WikiLeaks’in işlerini buradan yürütebilme- sine imkân verecek çeşitli yasal korumaları pekiştirme ve şansım yaver giderse, ABD’ye iade edilme korkusu olmadan orada yaşama şansı bulma çabasına dayandığım unutmamak gerekiyor.

Söylediğim gibi, telefonları gerçek anlamda kullanmıyordum. (Aynı anda hep birkaç tane taşırım.) Bir noktada, beni aradığı zaman W…        ile kısa bir konuşma yaptım, ama telefonun şarjı azalmıştı ve biz konuşurken kapandı. Uluslararası durum beni pençesine almıştı ve her ne kadar bu kadınlarla zaman geçirmiş olsam da, onlara yeterince özen gösteremiyor, onların aramalarına karşılık veremiyor veya Amerika’dan bana yönelen bütün o tehditler ve sözlerle ilgili düştüğüm durumdan çıkamıyordum. Hatalarımdan biri, onların bunu anlamasını beklemek oldu. Hafta boyunca konuşmuş olduğumuz düşünülürse, Pentagonda WikiLeaks’e karşı çalışan 120 kişinin olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden ben her zaman güvenebilecekleri bir erkek arkadaş olamazdım, onu bırakın, nazik bir seks partneri olmam bile olanaksızdı ve bu kendini göstermeye başladı. Tabii bu söylediklerim, bütün bunlar baştan beri bir dümen olmasaydı geçerli olacaktı.

A….. ile kaldığım gecelerden birinde, o eve gelmedi ve benim hakkımda yazı yazan bir gazeteciyle yattığını söyledi. Bunun tuhaf olduğunu düşündüm, hem kimdi bu tip? Ama ben de Bay Sadık sayılmazdım ve her ne kadar Cuma sabahı giderken, onun biraz tuhaf olduğunu fark ettiysem de, aramızdaki olay son derece gündelikti. O gün daha sonra, Donald Böstrom beni arayarak, az önce A  ile konuştuğunu, onun da daha önce konuştuğu W  ‘nin hastanede olduğunu öğrendiğini haber verdi. Tamamen afalladığımı söylemeliyim. Bu kızlar birbiriyle konuşuyormuş, üstelik biri de hastanedeymiş, öyle mi? Telefonlarım umutsuzdu, ama bir tanesinden Donald yine beni arayıp, W….  polis ve DNA testi hakkında bir şeyler söyleyen A….’nın sözlerini aktardı. Ben, “Neler oluyor?” diyordum kendi kendime. Bu yüzden W….’yi aradığımda o bütün bunları inkâr ederek, polise sadece belki cinsel ilişkiyle geçen hastalıklarla ilgili yaptırılabilecek testler hakkında tavsiye istediğinden bahsetmiş olduğunu söyledi.

W ….benim derhal gelmemi ve cinsel yolla bulaşabilen hastalıklar için bir test yaptırmamı istediğini söyledi. O gün yapamayacağımı, çok işim olduğunu, ama ertesi gün gelebileceğimi söyledim ve o da tamam dedi. Ardından, bana kendiliğimden mi aradığımı, yoksa A..       ile konuştuktan sonra mı aramaya karar verdiğimi sordu. İş bu noktada iyiden iyiye saçma hale geldi. Donald beni tekrar tekrar arayarak, A…’nın bu W….            meselesi yüzünden beni bulmaya çalıştığım söyledi, bense “Hayır, sorun yok, ben W      ile konuştum, yarın görüşeceğiz,” dedim. Olayın tamamı maskaralıktı ve saatler geçip de dedikodu yayıldıkça git gide kuşkulanmaya başladım. A    ile konuştum ve ona polisle ilgili bütün bu saçmalığın ne olduğunu sordum. Bana, işlerin İsveç’te nasıl yürüdüğü konusunda hiçbir fikrimin olmadığım söyledi. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve benzeri hakkında böyle bir tavsiye almak için polisi arayabilirmişsiniz ve bunu yapmakta hiçbir sorun yokmuş, resmî bir şikâyette bulunmanız bile gerekmezmiş. Belki bu noktada olan biten konusunda biraz daha kuşkucu davranmam gerekirdi, ama, yanlış bir şey yapmadığımı biliyordum ve bu yüzden daha sonra bundan sonra polisin yapabilecekleri aklımın ucuna bile gelmedi.

Konuyu W…  ile bir kez daha konuşmak istedim, bu yüzden telefona kontör yükleyip o gün öğleden sonra onu birkaç kez aradım, ama hiçbirine cevap alamadım. Biraz yalnız kalıp düşünmeye ihtiyacım vardı, o yüzden geceyi geçirmek üzere bir otelden yer ayırttım; orada oturup savaşın ilk zayiatının gerçek olduğu hakkında birkaç satır yazmıştım ki, yaklaşık 18:30’da Twitter’ı yokladığımda, hakkımda çifte tecavüz için bir arama emri olduğunu gördüm. Başlangıçta, bunun magazin saçmalıklarından biri olması gerektiğini düşündüm. Tümüyle düzmece bir şey. Bu gazetelerin ne kadar alçalabileceğini düşündüm sadece. Bir insanı karalamak için nereye kadar gidebilecekleri geçti aklımdan. Derken, daha ciddi bir gazetenin web sitesinde, tutuklama rivayetinin doğru olduğunu gördüm ve bütün inanç sistemim geçici olarak çöktü adeta.

Sonra biraz toparlandığımda, otele bir kredi kartıyla giriş yaptığımı ve birkaç kişinin beni orada gördüğünü hatırladım. Derhal oradan çıkmak, durumu doğru dürüst değerlendirmek ve neler olup bittiğini anlamak zorundaydım. O anda genel olarak ne denli paranoyak ve komplocu hale gelmiş olduğumu bir düşünün. A….             ve W…’nin, gerçekten bunu yapabildiğine inanamıyordum ve bütün bunların benim başıma nasıl gelebildiğini çözemiyordum. Bu yüzden otelden çıkıp bir trene adadım, İsveç’in kuzeyindeki bir dostumun evine gittim. Polise gidebilmem olanaksız görünüyordu, çünkü bütün bunların beni yakalamak için bir düzen olabileceğini düşünüyordum. O kadar gerçeküstü ve beklenmedik bir şeydi ki. Ve o noktada, bunun bir tür tuzak olup olmadığını veya kadınların sırf kıskançlık yüzünden mi böyle davrandığını söylemek olanaksızdı, çünkü dürüst olmak gerekirse, biraz düşünüp arkadaşlarla durumu tartıştıktan sonra, her ikisinin de mümkün olabileceğini görmüştüm; ama gene de kesin olarak ikisinden hangisi olduğunu söyleyebilecek durumda değildim.

Bu kadınlara tecavüz etmedim ve onlara bu fikri verecek herhangi bir şey geçtiğini hayal bile edemiyorum, ancak sonradan oluşan bir kötü ruhluluk, beni tuzağa düşürmek için ortak bir plan veya aralarında besleyip büyüttükleri bir yanlış anlama varsa, o başka. Belki ben şovenist bir domuz olabilirim, ama asla tecavüzcü değilim ve sadece cinsel siyasetin çarpıtılmış bir versiyonu beni böyle birine dönüştürebilir. Her biri benimle isteyerek seks yaptı ve sonrasında benimle vakit geçirmekten mutluydular. Durum budur.

Fakat, modern İsveç’te, hepsi bu değil. Bazı bakımlardan, İsveç’i Avrupa’nın geri kalanından yalıtılmış bir yer olarak görmek doğru olabilir. Geleneksel olarak doğallığa bir eğilimi vardır ve Stockholm’deki birkaç güçlü kuruluşun hakimiyetindeki on milyondan az nüfusuyla, bir çeşit kapak dünya gibidir. İsveç’in siyasal istikrar ve mutabakat şöhreti vardır; bu kısmen Sosyal Demokrat Parti’nin 20. yüzyılın büyük bölümü boyunca egemen olmasının sonucudur. Fakat işler değişmekte ve açıkça görüldüğü üzere, daha iyiye doğru gitmiyor. 2001’de İsveç, SDP yönetiminde, neredeyse iki yüzyıldır ilk kez bir denizaşırı askerî operasyon için Afganistan’a birliklerini gönderdi. Bu, onların dış ilişkilerde eski tarafsızlık siyasalarından bir dönüşü ve ABD’ye doğru gittikçe artan yönelenimi yansıtıyor. Bizim daha sonra Cablegate’in bir parçası olarak yayınladığımız Cable 09-141’de, Stockholm’deki Amerikan büyükelçisi, bilgisayar dosya paylaşımı meselesi ve hükümetin bilgisayar trafiğini izlemesi konusundaki Amerikan baskısının -ve İsveç’in boyun eğişinin- derecesini açıkça ortaya koyuyordu. Daha da kötüsü, İnsan Hakları İzleme Örgütünün 2006’da yayımlanan bir raporu, İsveç’in sığınma talebinde bulunan iki kişinin CIA’ya yasadışı teslimindeki yardakçığını ve işbirliğini ayrıntılarıyla anlatıyordu. Belki Aralık 2010’da Londra’da tutuklanmamın ertesi günü, İngiliz gazetesi Independent’m İsveç hükümetinin Amerikalılarla, suçlu iadesi kapsamında beni İsveç’ten ABD’ye gönderme konusunda gayrı resmî görüşmelere halihazırda katılmış olduğunu bildiren haberi karşısında şaşırmamam gerekirdi.

İki kadının avukatı olan Claes Borgstörm, SDP’nin cinsiyet eşitliği konusundaki sözcüsüdür ve diyebilirsiniz ki, İsveç, çetin ceviz feminizmin ana akıma girdiği dünyanın bir avuç ülkesinden biridir. Aslında, Afganistan’a gitme kararı, temelde feminist ilkelere dayandırılmıştı. Kadın hareketinin geleneksel savaş karşıtı duruşuna karşın, anlaşılır bir şekilde, Taliban’ın kadınlara muamelesini çok yanlış bularak, daha az anlaşılır olarak, buna karşı çıkmanın bir yolunun orayı bombalamak olduğu görüşünü onaylamıştı. İsveçli feministlerin daha eski kuşağının “Devlet Feminizmi” diye bir şeyden söz ettikleri sıkça duyulur ve ancak yakın geçmişte, yani Şubat 2011 civarında, İsveç basım benim davama yeni bir gözle bakarak, bunu kendi sistemleri ve mücadeleleri açısından ne anlama geldiğiyle ilgilenmeye başladı.

A…., İsveç’te gözü yükseklerde bir siyasal şahsiyet ve birkaç yıldır da öyle olduğundan bu durum onun davasını özellikle haber değerine sahip bir duruma getiriyor. Ayrıca, feminist harekette olduğu gibi Sosyal Demokratlar arasında da çok geniş çevreye sahip biri; benim Ağustos’taki ziyaretime ev sahipliği yapan Borderskapsrorelsen’de de önde gelen bir isim. Kasırga her neyi harekete geçirdiyse, kötü olaylara yol açtı. Bana A….’nın benimle ilgili Tweet’lerini silmiş olduğunu bildirdiler. 12 Aralık’taki son açık Tweeet’inde şunları yazmıştı:

Bütün bu olanlardan bıktım usandım, sona erecek mi acaba? Her neyse, [komplo] teorisyenlerine bir mesaj göndermek istiyorum: “Diğer kişi” [W….] de [A…kadar] ısrarlı.

Expressen gazetesi, 10 Mart 2011’de, W…. ile görüşen ilk polis memurunun, A  ‘nın bir arkadaşı olduğunu ortaya çıkardı. Aslına bakılırsa, bu iki kadının polise gittiğinin ertesi günü, A…  aynı gazeteye bir söyleşi vermiş ve burada, kendisinin ve W   ‘nin benden korktuğuna ilişkin her türlü iddiayı yalanlamıştı. Benim şiddete başvuran biri olmadığımı ve her iki durumda da, seksin karşılıklı onaya dayandığım söylemişti. Bir polis dosyasından, iki kadının şikâyette bulunmak istemediği ve sadece cinsel yoldan bulaşan hastalıklarla ilgili tavsiye istedikleri ortaya çıkıyor. Beni telefon konuşmalarında tehdit etmiş olduklarım, derhal bir test yaptırmazsam polise gideceklerini söylemişlerdi. Şikâyetçilerin avukatı Claes Borgstörm, günlük bulvar gazetesi Aftonbladeideki bir makalede, iki kadının beni polise şikayet etmek üzere gitmediğini, tek istediklerinin, benim test yaptırmamı sağlamak olduğunu söyledi.

Fakat dahası da vardı. Bir bloktaki “Tecavüz mü?” başlıklı bir kayıtta A…           , bir senaryo geliştirip şu soruyla bitiriyor: Bir erkeğin, kadının gönüllü olarak seks yapması halinde bile tecavüzden yargılanabilmesi mümkün müdür? Tavsiye edilen protokolün tersine, iki kadının polis memurlarıyla yaptığı görüşmeler kayda alınmadı. Savcı Marianne Ny bile, yeni seks suçları yasası hakkında yargı yetkililerine verdiği görüşlerinde, bu tür kayıtların yapılması gerektiğine inandığım söylemişti. W…, arkadaşlarından edinilen polis tanıklığına göre, sadece polisin beni bir HIV testine zorlayıp zorlayamayacağını öğrenmek istemişti. W   ile sürekli temas halinde olan tanıklardan birine göre, polise yapılan şikâyete kadar varan bütün bu süre boyunca W…., kendilerine özgü gündemleri olan kişiler tarafından bir şeyler yapmaya zorlandığım hissetmişti. Bu, A…….’nın 21 Ağustos 2010 tarihli Expressen makalesindeki öyküsüyle çelişiyordu; bu yazıda W…            ‘nin, bana karşı bir tecavüz şikâyetinde bulunmak istediğini söylemek için kendisini aradığım ve bunun üzerine kendisinin de benzer bir tecrübe yaşaması nedeniyle ona destek verdiğini söylediği belirtilmişti. W…         tarafından onaylanmış olan sızdırılmış raporda, görüşmeyi yapan memur, bana karşı bir tutuklama müzekkeresinin çıkarılmış olduğunu öğrenmesinden sonra, artık konsantre olamaması yüzünden, görüşmenin başlamasından hemen sonra kesmek zorunda kaldığı belirtilmekteydi. Vakayla bağlantılı olarak polisin ayrıca görüştüğü arkadaşına (M …. T…) göre, W…., polis ve çevresindeki başkaları tarafından “yönlendirildiğini hissetmişti.

Daha da devam edebilirim, ama etmeyeceğim. Burası, savunma amacıyla bütün davayı baştan sona tekrarlamanın yeri değil. Suçlamaların, benim bakış açımdan hem gülünç hem kötü ruhlu olduğunu söylemek yeter de artar. Bu dava hakkında, ifadeler ve tutarsızlıklarla ilgili 46 sayfalık bir rapor hazırladım. Bu rapor, uydurma suçlamaların, bir bireyi tehdit eden mutlak bir düzmeceler halinde iletişim kanallarına nasıl aktarıldığını irdeleyen bir bilimsel gazetecilik uygulaması örneğidir.

Daha önce de söylediğim gibi, Stockholm’de geçirdiğim o hafta boyunca çok doğru davrandığım için bir ödül bekliyor değilim, ama tecavüz suçlamaları, halihazırda yaşamımın bir yılını berbat eden ve benim halk önündeki duruşuma akıl almayacak kadar zarar veren bir iftirayı temsil ediyor. Bütün yaşamım boyunca uğrunda çaba gösterdiğim işin namusluluk ve ahlâkî aktivizm üzerine kurulduğu düşünülürse, bana karşı yürütülen bu kampanyanın ancak düşmanlarıma hizmet edeceği kesin. Bunları yazdığım sırada, kefaletimi yatıran kişilerden birinin evinde, bacağımda elektronik kelepçeyle İngiliz kırsalında sokağa çıkma yasağı altında yaşıyorum. Yasalarda bu tür elektronik izlemenin kullanımı 1983’e kadar geriye gidiyor; o tarihte New Mexico’da Jack Love adında bir yargıç, bir kötü adamın Örümcek Adam’a elektronik izleme cihazıyla bağlandığı bir çizgi roman okumuştu. Tıpkı Old Bluey gibi, benim yaşamım da tüm romanlardan daha tuhaf. Bana hiçbir suç isnat edilmedi, ama “eli kanlı” manipülasyonunun yankısında, herhangi bir arama motoruna “Julian Assange tecavüz” sözcüklerini yazarsanız, neredeyse dört milyon sonuç gelir önünüze. Tecavüz suçlaması yapıldı, geri çekildi, sonra tekrar yapıldı; bütün bunlar olurken ben Ağustos 2010’da Stockholm’de karşılıklı onaya dayalı seks yapmış olmanın korkunç marifeti yüzünden suçlu durumuna düşürüldüm.

Kanımı akıtmayı amaçladılar ve başardılar. Size bu işin daha da ayrıntısını vermeme gerek yok. Resmi görüyorsunuz. Otobiyografik olarak söylemek gerekirse, bu kadar tuhaf bir konuda bu kadar zaman harcamak bile garip geliyor. Bütün bunlar oldu ve tartışılması gerek, ama konu yalnızca ben değilim. Bu bir tren kazası olabilir veya ansızın Mormonluğa dönmek yahut hayatımın en iyi işler yaptığımın yılının ortasında dikkatimi yoğunlaştırmamı gerektirecek herhangi başka bir saçma sapan olay; ama bunlar değil de, çifte tecavüz suçlaması oldu ve ben size elimden geldiği kadarıyla durumu anlattım.

Başka alanlarda, yaşamımın normal etkinliği her şeye rağmen devam ediyordu. Suçlamaların yapılmasından sonra bir ay daha İsveç’te kaldım, ama hiçbir şey olmuyordu ve İsveçli savcı benimle konuşmak istemiyor gibiydi, bunun üzerine İngiltere’ye giden bir uçağa binerek işimin başına döndüm. Avrupa çapında bir Arama Müzekkeresini ensemde hissetmem çok sürmedi, ama artık, ürkek ve sinirli medya ortaklarımızla birlikte, tarihin en büyük izinsiz if- saatini hazırlamanın zamanı gelmişti.

CABLEGATE

Açığa çıkarma yalnızca bir eylem değildir; bir yaşam tarzıdır. Benim kafamda, hem aklı hem duygusallığı taşır. Kim olduğunuzu bilirsiniz ve hiçbir devletin sizi olduğunuzdan daha az bir insan olmaya zorlama hakkı yoktur. Birçok modern devlet, Aydınlanma ilkeleri temelinde, yani özgürlüğün teminatı olarak kurulduğunu unutmuş durumda ve hiçbir devletin, adaleti sadece iktidarın lehine olması gerekirmiş gibi dağıtma hakkı yok. Aslına bakılırsa, doğru bir biçimde yüceltilen adalet, iktidar üzerinde bir denetimdir ve bizler ancak siyasetin asla bilgiyi mutlak anlamda denetlememesini sağlayarak halkın çıkarını gözetebiliriz.

Bu, sağduyudur. Özgür basına sahip her ülkede gazeteciliğin birinci ilkesiydi bu. Internet sansürlemeyi, farenin (mouse) tekbir tıklamasıyla gerçeği yok etmeyi (Stalin herhalde buna bayılırdı) ve Üçüncü Reich’ın şeytanî kırtasiyecilerinin çok sevdiği kanıdanmış olan insanların özel verilerini izlemeyi çok kolay hale getirdi. Gizlilik çoğu zaman, güçlünün özel alam haline gelmiş durumda ve bugünlerde bunu söyleyen herkes, eski özgürlükçülük ölçütünün ve bir demokrasi hilesinin altını çizmekle kalmayıp, kendilerini “ulusal güvenliği tehlikeye atan” egzotik bir anarşist olmanın peşinde koşan kişiler gibi kabul ediyorlar. Amerikan Anayasasında yer alan ilkeler, doğru dürüst incelenirse, bugün Amerika’da yaşayan inanılmaz sayıda insana radikal bir zihniyet gibi görünebilir. Jefferson onlara bir devlet düşmanı, Madison ise aşırı solcu bir gerilla gibi görünür. Aynı şekilde, modern Çinlilere, Marx ve Engels gibi gayretli küçük ekonomistler, Gucci çantası ve yeni i-Pad’in derin insanî değerinden hiçbir şey anlamayan çılgınlar gibi görünür.

Bilgi bizi özgür kılar. Ve bunu, bizim eylemlerini sorgulamayacaklarımıza bir şey sorduğumuz zaman, hiçbir cevap veremeyeceklere soru sormamıza imkân vererek yapar. WikiLeaks, bütün moderniz mi ve bütün yazılımlarına karşın, son derece geleneksel ve John Wikileaks gibi bir 18. yüzyıl figürünün zihniyetine son derece uygun bir yapıdadır. Çoğunlukla, bizi eleştiren hükümetlerin çoğunun yüceltmek üzere seçildiği ilkeleri yücelttiğimiz için topa tutuluyoruz biz. Biz, uluslararası olarak çalışan ve hükümetlerin ve diplomatların kapalı kapılar ardında yaptığı işlerin tümüyle bizim işimiz olduğunu bilen bir halk kontrol ve denge gücüyüz, halk erkiyiz. Bu hükümetleri seçen, paralarını ödeyen, onlara güvenen halktır; sonuç olarak, hükümetlerin patronu insanlardır, halktır. Gene de hükümetler, her bir sohbet odasında, her bir bloğa, her bir Twitter notunda, giderek Tienanmen Meydanından Tahrir Meydanı’na, Trafalgar’dan Times’e kadar her bir meydanda alfabenin her bir harfi aracılığıyla dalgalanarak yayılan halkın sesini duyacaklarını unutuyorlar. Ve bu gerçeğe karşı duran hükümetlerin artık sonu gelmiştir.

Medya ortaklarımızla ilişkimizin en başından beri, bir gün gelip onlara, bize sızdırılan ve hazırlamakta olduğumuz devasa bir diplomatik gizli yazışmalar yığınım yayınlamakta bize katılmaları çağrısını yapacağımı biliyordum. Afgan ve Irak savaş günlüklerinin olabildiğince ölçülü ve dikkatli bir şekilde gün ışığına çıkmasını sağlamak üzere, bunu biraz bekletiyordum. Çok fazla materyal vardı; ama yasal ve başka kaygıların verdiğimiz hükümleri sürekli etkilemesiyle, okumak ve ayıklamak, düzenlemek ve sunmak zaman alıyor. Başlıca kaygımız, kaynaklarımıza verdiğimiz sözü tutmaktır; materyal bizim editoryal siyasamıza uygunsa, önemli, yeni ve herhangi bir şekilde bastırılıyorsa, onu elimizden geldiğince hızla ve her çeşit destek ve tantanayla yayınlarız. Bu son gizli yazışmalar, dünyanın dört bir yanındaki elçiliklerin faaliyetlerini ayrıntılarıyla veriyordu; gizli operasyonların, derinlemesine yerleşik önyargıların, ulusal utançların ve hükümetin her düzeyindeki insanî ilişkilerin sımsıkı kapatılmış kapağını açıyordu. Önceki sızıntılar gibi, onları bulanık tutmayı yeğleyenlerin çabalarına karşın, dünyanın gözleri önüne serilecekti. Ve bizim hükümetlerin neyi ve niçin yapmakta olduklarına ilişkin kavrayışımızda büyük bir değişim yapacaklardı.

Sürekli izlenmemin ve Pentagonun kişisel olarak bana yönelen saldırgan tutumunun sonucu olarak, gizli yazışmaları güvende tutabilmek üzere bunların kopyalarım çıkarmak istedim. Guardiarih. işlerin gidişatından hiç hoşnut kalmamıştım ve New York Times m da alçakça davrandığım düşünüyordum, ama Guardians karşı tutumum daha çok “gelen gideni aratır” şeklindeydi. Gel- gelelim, New York 77w^/dakiler korkağın önde gidenleri olduğunu göstermişlerdi ve onlarla tekrar çalışmaya hiç niyetim yoktu. Tepemize büyük bir darbenin inmek üzere olduğu hissediyordu, bu yüzden 250 bin belgeyi kopyalayıp bunları ilkin Doğu Avrupa ve Kamboçya’daki tanıdıklara gönderdim. Bundan başka şifreli bir dizüstü bilgisayara koydum ve bunu Pentagon Evrakı kahramanı Daniel Ellsberge teslim ettirdim. Belgeleri Dane vermenin bizim açımızdan simgesel bir anlamı vardı. Aynı zamanda, bir kriz halinde bütün materyalin yayınlanması konusunda güvenilir olduğunu da biliyorduk.

Şurası açıkça anlaşılmak ki, materyalin bir tek büyük felsefî değeri yoktu. Eğer isteseydik, muhtemelen bu gizli yazışmaları milyonlarca dolara satabilirdik -aslına bakılırsa, yayınlamaya başlamamızdan sonra bile bunlara karşılık para önerildi bana- ama biz o şekilde çalışmayız. Gene de, ortaklarımızı bu materyalin değeri konusunda etkilemek istiyordum, böylece yayınlanma şartlarını müzakere ettiğimiz sırada, nasıl bir işe girdiklerini takdir edebileceklerdi. Bu konuda birlikte çalışmaya en uygun gazete gene Guardian idi ve endişelerimi bir yana bıraktım. Gazetenin yazı işleri müdürü Alan Rusbridger’den, bu materyalin kesinlikle gizli tutulacağım, biz hazır olana dek bunlardan hiçbir şeyin basılmayacağım ve internete veya herhangi bir iç ağa bağlı bir bilgisayarda saklanmayacağını garanti eden imzalı bir mektup istedim. Rusbridger kabul etti ve mektubu imzaladık. Karşılığında, parolasıyla birlikte şifrelenmiş bir disk verdim ve materyali aldılar. Bu noktada, bütün sevimliliği ve neşesiyle materyali okumaya ve gelecekteki planlar için bizimle temasa geçmeye hazır olan kıdemli muhabir İskoçya’da tatildeydi.

İsveç davasının artık ortaya çıkmasıyla birlikte, medya ortakları arasında dedikoducu liseli kızlarınkine benzer bir hava esmeye başlamıştı. Buna şaşıyordum, çünkü birçoğu soruşturmacı gazetecilerdi ve siyasal dışlanmışlara yönelik iftiralar ve histeri konusunda bir şeyler bilmeleri gerekirdi. Sözgelimi, Soruşturmacı Gazetecilik Bürosunda çalışan bir adam ansızın meslektaşlarına “bir tecavüzcüyle sahneye çıkmayacağını” söylemişti; bir de gazetelerin logolarını, basın toplantısında bizim ismimizin yanına koymak istememesi gerçeği vardı -eh, aynı eski safdillik ve kuşkuydu bu. Bazılarının dolaplarında Highgate Mezarlığı’ndan daha çok iskelet vardır, ama benim sorunlarıma apaçık bir sevinçle atılmışlardı. Hiçbiri bana bunların nereden çıktığım veya nasıl olduğumu veya herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığım sormadı. Bu tüyler ürpertici suçlamalar sanki bütün tecrübelerinin “ateş olmayan yerden duman” çıkmayacağım düşündürürmüşçesine tepki gösterdiler. Bu tür insanlar bütün hayadan boyunca, hiç kimsenin onlara lambayı çevirmemesini ümit ederek, karar merciinde otururlar. Ve kuşkusuz hiç kimse bunu yapmaz genelde, çünkü bu adamlar medyadır ve hiçbir Fleet Street yazı işleri müdürünün bir diğeri hakkında dedikodu yaptığı duyulmamıştır.

Örgütümüzün sırtından atlatma haber yapmayı başaran medya ortaklarından bu ikisi, sanki ben bir ahlâkî riski temsil ediyormuşum gibi davranmaya başladı. Materyalde değişen bir şey yoktu, onu ortaya çıkarmak konusundaki tutkumuzdan hiçbir şey eksilmemişti, ama bana yöneltilen asılsız suçlamalar, bu adamların kötü davranışlarında ve beni delilik noktasına varıncaya kadar stereo tipleştirmelerinde artışa yol açmıştı. Durumu kurtarabilirdim, üstelik gerçekten de bunu yapmaya çalıştım, ama bir noktadan sonra, kendi çıkarlarıyla aklını yitirmiş gibi davranan insanlarla müzakere etmek için gereken yeteneğe ben sahip değilim. Onlar yapmak istediklerini yapacaklardı, bense hatalar yapmıştım; bunlardan sonuncusu da gizli yazışmaların bir kopyasını onlara vermiş olmaktı.

Gizli yazışmalarda bazı inanılmaz hikâyeler vardı: Açıkça gayretli ABD diplomatlarının bilgisi dahilinde Hindistan’da politikacılara verilen 25 milyon dolar değerindeki rüşvet; Haiti siyasetine süregiden Amerikan müdahalesinin işaretleri; Peru başkan adaylarından birinin uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddia edilen birinden almış olduğu paraya dair bilgiler; Amerikan şirketleri adına diplomatlar tarafından yabana hükümetler nezdinde yapılan lobiciliğin eşi görülmemiş boyutları; Litvanya’da olumlu haberler için gazetecilere para ödeyen politikacılar; hatta Amerikan diplomatlarının Birleşmiş Milletler ‘deki meslektaşları hakkında yürüttükleri casusluk faaliyetleri.

Gizli yazışmalar büyük sansasyon yaratacaktı, ama o noktada buna henüz tam olarak hazır değillerdi. Belgelerin sunuşu için sistemlerimiz henüz orada değildi ve izlenmesi gereken trafikle başa çıkmaya hazır değildi. Yasal kaygılarımız ve kim olursa olsun, kaynağımızı korumakla ilgili çözüme ulaştırılmamış hassasiyetler vardı; benim materyali ortağımıza vermemin, ama materyalin açıkça yeşil ışık yanana değin yayınlanmayacağına dair bir anlaşma talep etmemin nedeni de buydu. Her dürüst yayıncı bunu anlayacaktır. Materyalin adamakıllı hazır edilmesi ve kaynakların korunması her türlü atlatma haberden daha önemliydi. Bu, birinci önceliğimizdi. Fakat Guardian için öyle değildi. Kıdemli muhabir tatilini tamamlayıp Londra’ya döner dönmez, derhal yayınlama konusunda beni taciz etmeye koyuldu. Rakip bir gazetecinin, Independenila çalışan bir kadının bu belgelerin bir kopyasını elde ettiğini ve özel haber niteliklerine açık bir tehdit oluşturduğunu söylüyordu.

Konuyu araştırdım. Anlaşıldı ki, İzlandalı meslektaşımız Smâri McCarthy gerçekten de kaygılı bir anında Independent\2xv bir gazeteciyle paylaşmıştı. Formatlanmasına yardım etmek üzere gizli belgeler konusunda yardımım istemiştik, ama iş yükünün ağır olması nedeniyle -söz konusu işin yükü konusunda biraz yardım almak üzere- belirli koşullar altında belgeleri kadına verme gafletine düşmüştü. Ardından kadının bilgisayarım uzaktan hackleyerek belgeleri sildiyse de, bunları başka bir kopyasını çıkarıp çıkarmadığı bilinemiyordu. Guardian muhabirinin iddiası, kadının bunlar için piyasa araştırmasına başlamış olduğuydu. Kendilerini kampanya mücadeleci olarak görüp de, ilgilendikleri bir meta söz konusu olduğunda borsa simsarları gibi hareket eden insanlarla ne çok karşılaştık, bir bilseniz. Meraklı oldukları konuya girdiklerinde kırmızı pantolon askılarının havadaki şaklama sesini duyabilirsiniz. Independent olayım halletmiş olmamıza karşın, Guardian m kıdemli muhabiri, durumun son derece tehditkâr olduğunda ve verinin “serseri” bir kopyasının piyasada olabileceğinde ısrarlıydı. Ona hazır olmadığımızı ve bir anlaşmamız olduğunu söyledim. Bir telaş içinde çıkıp gitti ve ondan bir daha haber almadık.

Daha sonra, onun materyali New York Times için çoktan kopya etmiş olduğu anlaşıldı. Belgelerin ardındaki önemli meseleleri -ölüm kalım meseleleri- hiç göz önüne almaksızın yayımlamak üzere harekete geçmişlerdi. Açgözlü, pervasız, kahrolası eşkıyalar gibi, yollarına kim çıkarsa çıksın kasabayı kurşun yağmuruna tutacaklardı. Guardian in muhabiri namert ve kanunsuzca davranmıştı ve hiçbir uyarı vermeden bütün olayı bizim başımıza yıkarken, tıpkı Atlantik’in karşı kıyısındaki kahramanları gibi kendi gazetesini de hoşnut ettiği için keyfine diyecek yoktu. Bizi sırtımızdan bıçaklamak için yaptığı plam yürürlüğe koymadan önce, bu kadar ilkesiz davranan ve haberin kendisine veya onu sağlayan insanlara karşı böylesine özensiz davranan tek bir gazetecilik öğrencisi bile çıkmaz. New York Times’va. önceki sızıntıları ne kadar az desteklemiş olduğu ve bana ne kadar düşman oldukları düşünülürse, bizim için onlarla daha ileri bir çalışmaya girmek artık düşünülemez hale gelmişti. Sonuç olarak bu bizim işimizdi. Ama Guardian bunların hiçbirine özen göstermedi. New York Times m. kendilerinden yana destek oluşturmasını istiyorlardı; WikiLeaks ise isterse gidip kendini en yakın ağaca assın, umurlarında bile değildi.

Yalnızca biraz daha fazla zamana ihtiyacımız vardı. Bu iş, içlerinden hiçbirinin anlayamayacağı kadar derindi, ama hazırlanmak için zamana ihtiyacımız vardı. Rusbridger’ı aradım ve konuşmak için gelmemi kabul etti. New York Times’ in da işin içine girmesi -ki bu, Rusbridger’la yaptığımız yazılı anlaşma düşünülürse yasadışıydı- henüz kimsenin itiraf ettiği bir şey değildi, ama ben Guardian binasına hiddet içinde gittim. Bizimle ikili oynadıklarım, yaptıkları şeyi söylemeye bile yürekleri olmadığım biliyordum. Binaya avukatım Mark Stephens’la birlikte gittim ve şans eseri, merdivenlerin orada kıdemli muhabirle karşılaştık

“Merhaba,” dedim.

“A-aa,”dedi. Şaşırmış görünüyordu.

“Daha sonra gelip sizi göreceğiz,” dedim. “Sadece Alan Rusbridger’ın bize gösterdiği birkaç şeyi açıklığa kavuşturmak istiyoruz.”

Hayatımda hiçbir zaman bir insanın yüzünün böylesine çöktüğünü görmemiştim. Bembeyaz kesildi. Biz yürüyerek uzaklaşırken, grubumuz kıdemli muhabirin bir cinayet silahıyla suçüstü yakalanmış birine benzediğini söyledi.

Alan Rusbridger’la görüşmek için yukarıya çıktık Der Spieget’m yazı işleri müdürü de içeri girdi. Ben neredeyse bağırarak, materyali New York Times a. verip vermediği konusunda ondan dosdoğru bir yanıt istedim. Rusbridger soruyu geçiştirdi. “İlk yapmamız gereken şey,” dedim, “bu materyalin kopyasını kimlerin aldığını saptamak. Bu materyalin kopyası kimde var, kimde yok? Çünkü henüz yayına hazır değiliz.” Gözleri odada dolaştı. Nereye bakacağım bilemiyordu. “Gizli yazışmaların bir kopyasını New York Times’a. verdiniz mi?”

Independent gazetecisiyle ilgili tüm o olay, onlara tutunacak bir dal vermişti, ama yeterli değildi ve ben sıkıştırmaya devam ettim. “Ne çeşit insanlarla iş yaptığımızı anlamamız gerekiyor,” dedim. “Sözüne güvenilir insanlarla mı, yoksa namertlerle mi? Çünkü eğer yazık sözüne güvenemeyeceğimiz insanlarla çalışıyorsak, o zaman…” Hepsinin gözleri odamın içinde dolanmaya başlamıştı. Bütün olay, yapmış oldukları şeyin gerçeğiyle yüzleşme cesaretinden yoksun veya ortaya bir argüman atıp kendilerini savunmaktan aciz bu yaşlı başka adamlarla, bir çizgi filmi andırıyordu. Daha sonra onlara bağırdığım için beni kaçık olarak tanımlayacaklardı. Fakat o kadar çok şey tehlikeye atılmışken, kim kendini tutabilirdi? Cam ofislerinin ardına saklanan bu korkak ahmaklara karşı kim öfkesini dizginleyebilirdi? Çok geçmeden herkes anladı ki, Alan’ın soruya yanıt vermeye yanaşmaması, suçunu itiraf etmesine denkti. “Evet” veya “hayır” dememesi yasal nedenlerdendi. Bu adama duyduğum saygı sıfıra düştü. Demek istiyorum ki, bu adam, önemli bir gazetenin, aslına bakılırsa bir kurumun yazı işleri müdürü, benden yaşlı bir adam ve çok önemli bir mesele önüne getirilmiş, ama tek aldığımız tepki, mermer üzerindeki yaylı zıpzıp gibi etrafta dolanan gözler… Bu akla hayale gelmez bir şeydi ve gözümle gördüğüm şeye inanamıyordum.

Hiç kuşkusuz onur ve benzeri şeyler hakkında burada uzun bir nutuk çektim. Bu koşullar altında, siz de bunu yapardınız. Her neyse, yedi saat orada kalıp tartıştık ve ardından bir çözüm düşünmek üzere aşağıya indik. Guardian baştan beri ne istediğini biliyordu; materyali derhal basmak. Bu arada Der Spiegel herkesle arasını iyi tutmaya bakıyordu. Gerçek şu ki, söylediğim gibi yayınlamaya hazır değildik ve haftalardır başımızın etini yiyen ve şimdi son darbeyi indirmeye hazırlanan bu adamların saldırısı altındaydık. Heybetli, lekeli kibirlerinin tam göbeğinde, bizim kim olduğumuzu ve bu odaya nasıl girdiğimizi unutmuşlardı. Bizi artık bir avuç çatlak hackerlar ve cinsel suçlular olarak görüyorlardı. Fakat biz kendi materyalimizi biliyor ve teknolojimizi tanıyorduk; bu adamlar iş âleminin en eski kurallarına göre oynuyorlardı. Derhal bütün materyali Associated Press, El Cezire ve News Corp’a vereceğimi ima ettim. Bunu yapmak istemiyordum, ama onlar işbirliği yapmazlarsa verecektim de.

Akılları başlarına geldi ve yayının nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda daha mantıklı laflar etmeye başladılar. Karşı saldırımı sürdürerek, sözleşmeyi ihlâl ettikleri için onları mahkemeye vereceğime işaret ettim. Benim örgütüm kâr amacı gütmeyen bir kuruluştu; bizler masraflarımız için bağışlara güveniyorduk ve haber patladığında sistemlerimizin hazır olmaması gerçeği, bizim gelirlerimizin de büyük zarar görmesi anlamına geliyordu. Bize ne yapmakta olduklarım anlamak zorundaydılar. Bizler kuramsal bir gruplaşma değil, büyük amaçları gerçekleştirmek için yıllardır çalışmış olan kanlı cardı bir örgüttük. Yaptıkları şey, bizi yok etmekle tehdit ediyordu ve ben bunu önlemek için elimdeki her şeyi kullanacaktım. Böylece müzakereye başladık. Başlangıçta yakın yayın tarihinden vazgeçmeye yanaşmadılar, ama sonunda bir aylık gecikmenin bize hazırlanmak için yeterli zamanı vereceğinde anlaştık. O noktada ben, El Pais ve Le Monde\ın da, New York Times’nı nefret ettiği ibareyle, “medya ortaklarımız” arasına katılmasında ısrar ettim. Artık biz, ortaklığın ne kadar kirli olabileceğini, onlardan iyi biliyorduk ve ben, tam da orada, derslerin alınmış olduğu bir geleceğe hazırlanıyordum.

Sızıntının kendisinin haber olmaması gerektiğinin altını çizdim; biz haberlerin kendilerini sızdırma işini yapıyorduk ve bu yüzden de, bizim ve asıl materyal üzerindeki baskıyı kaldırmak için, haberlerin tek tek açığa çıkartılmasında ısrar ettim. Önce en önemli haberler gelecekti, İsrail hakkında, Küba hakkında hiçbir şey olmayacaktı ve bu da ABD’nin Cablegatee bir bütün olarak aşırı tepki göstermesini önleyecekti. Onlar da yapmaları gerektiği, aslında hepimizin yapması gerektiği gibi, her seferinde bir sızıntıyı vereceklerdi. Bundan başka, ilişkimizin bu zorunlu yeniden şekillenmesinin bir parçası olarak, New York Times m bana ve çılgın, kötü ve zavallı küçük ibne olarak gösterdikleri Bradley Manning’e karşı o rezilce, kendi çıkarım gözeten haberler yazma kampanyasına bir son vermelerinde ısrar ettim. Bu, hiç kuşkuşuz Pentagonun tepelerine binmesine neden olacaktı. Neyse ki, ertesi gün Keller bu tip şeylere son veren bir anlaşmayla geldi ve bir süre boyunca bunu yaptılar.

Sonradan Der Spiegel’dtkı adamlar aracılığıyla öğrendik ki, Guardian baştan beri bizim defterimizi dürmeye hazırmış. New York Timesh. birlikte çalışıyorlardı ve bize bunu söylemeye niyetleri olmadığı gibi, verileri doğru dürüst hazırlamamız veya saldırıya karşı hazırlanmamız için bize fırsat vermeye bile niyetleri yoktu. İşte Guardian söz konusu ilkeleri bu kadar önemsiyordu aslında. Açıldık mı? Şaka yapıyor olmalısınız. Yeni bir özgürlükçüler kuşağı mı? En ufak bir şekilde umursadıkları yoktu. Dünyada yeni bir halk ayaklanmaları ruhu ve iktidara karşı gerçeği anlatmaya yönelik yeni bir ruh mu? Guardian -dünyanın en yanlış ad verilmiş gazetesi- istediği kadar peş peşe Tahrir Meydanı’nın fotoğraflarım yayımlayabilir, ama niyetleri aslında o hareketin simgelediği ve bizim de onlara yardım ederek arkasında durduğumuz tüm ilkeleri nehre dökmekten başka bir şey değildi. Kıdemli muhabirin, emekliliğinden önce gazetesine son bir omuz verme çabası, gazetesinin özgürlükçülük konusunda son nefesini vermesine yol açtı. Amerikalı sağcılar benim öldürülmem için çağrı yapmaktayken, Guardian benim lehime tek bir yazı bile yayımlamadı. Bunun yerine, şu benim eski dostuma, yani özel araştırmalar muhabirine bana saldıran pis bir yazı yazdırdılar.

“Vay be!” derdik ya eskiden. Hayat sadece şeker karıncalarının bacaklarıma tırmandığı ve beni deli gibi ısırdığı zaman daha kolaydı. En azından o günlerde güneş benim yanımdaydı. Ama bizimki gibi yeni çıkan türden bir işte, düştüğünüz zaman hemen üstünüze çullanıp tekmeliyorlar. Gizli diplomatik yazışmaları düzene sokmak için bir ayımız vardı ve bu benim en coşkuyla yaşadığım ay olacaktı. Gizli yazışmalar modern dünyanın kendisi hakkındaki düşüncelerini gösterecekti ve bir İngiliz kır evinde teslim tarihine yetiştirmek için geceler boyunca çalıştık. Kar yağmaya başlamıştı ve Norfolk kırsalını tümüyle kaplamıştı. O günlerde, bu evin yakın gelecekte benim hapishanem olacağım bilmem imkânsızdı.

SONSÖZ

Julianın otobiyografisi burada sona eriyor, ama WikiLeaks’in çalışmaları devam ediyor.

14 Ocak 2011 Cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali Tunus hükümetini dağıttı ve olağanüstü hal ilan etti, ardından Suudi Arabistan’a kaçtı. Libya’da, müttefiki Albay Kaddafi Tunus’taki ayaklanmayı kınayan bir konuşma yaptı ve protestocuların, bin Ali’nin ailesi ve hükümetinin yolsuzluklarım ayrıntılarıyla veren WikiLeaks açıklamalarıyla ayartıldığını ileri sürdü.

22 Ocak Peru gazetesi El Comercio, WikiLeaks’ten kendilerine Lima büyükelçiliğinden dört bin kadar diplomatik yazışmayı öneren bir telefon aldı. Cablegate küresel olduğu için, benzer anlaşmalar dünyanın dört bir köşesindeki medya kuruluşlarıyla yapıldı.

28 Ocak Kahire’deki protestocular “Galeyan Günü’nü başlatırken, Mübarek’in kuşatılmış hükümetinin Mısır çapında cep telefonları, uydu ve internet bağlantıları kesildi. Tüm dünyanın gözleri Ortadoğu’ya dikilmişken, WikiLeaks bölgeden gizli diplomatik yazışmaları yayınlamaya devam etti.

15 Şubat George Washington Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada Hillary Clinton, internet özgürlüğünün Barack Obama hükümeti için bir “dış siyasa önceliği” olduğunu ileri sürdü. Buna, “anlamlı olabilmesi için, online özgürlüklerin gerçek dünya aktivizmine taşınması gerekir” sözlerini ekledi. Aynı gün, ABD hükümeti, Twitter’i üç WikiLeaks çalışanının hesap ayrıntılarım ifşa etmeye zorlamak için mahkemeye gitti.

16 Şubat 11 Şubat’ta Mübarek’in istifasından sonra, WikiLeaks Mısır’daki protestoculara desteğini, bir gün içinde Kahire büyükelçiliğinden 450’yi aşkın gizli yazışmayı vererek sürdürdü.

25 Şubat Eski Başkan George W. Bush, -“kaşıdı olarak ve tekrar tekrar ABD’nin çıkarlarına büyük zarar veren”- Julian Assange’ın geleceğini öğrendiği zaman, Denver’daki “Küresel Liderlik Zirvesi “ne katılmaktan vazgeçti.

4 Mart WikiLeaks çalışanı Kristinn Hrafnsson İzlanda’da 2010 “Yılın Gazetecisi” ödülünü kazandı.

15 Mart Cablegate haberleri Hint gazetesi The Hindu’da, yayımlanmaya başladı. Birkaç hafta boyunca The Hindu Hint parlamentosundaki rüşvet, Amerika’nın siyasal baskı aracı olarak silah satışlarım kullanması, Pakistan istihbarat servisleriyle Taliban arasında ileri sürülen bağlantılar ve daha birçok haberi ortaya koydu.

20 Mart Meksika’daki ABD büyükelçisi Carlos Pascual, sızdırılmış diplomatik yazışmalarda Meksika güvenlik kuvvetleri hakkındaki eleştirileri yüzünden Cumhurbaşkanı Felipe Calderón’la tartışmasının ardından istifa etti.

Nisan İsrail gazetesi Yediot, İsrail istihbaratı ve CIA arasındaki yakın bağlantılar gibi bildik konu başlıklarının yanı sıra, Mossad ve Bahreyn Kralı arasındaki yakın ilişki ve Gazze’ye silah kaçakçılığı konusunda eski Mısır rejimi üyeleriyle müzakereler gibi şaşırtıcı hikâyelere ışık tutan gizli yazışmaların aşamalı yayımım girişti.

7 Nisan Ortadoğu’yla ilgili gizli yazışmaların açıklanması sürerken, bölgenin büyük bölümünde protestolar devam etti. 2009 ile 2010 arasındaki bir dizi diplomatik yazışma, Yemen’deki ABD büyükelçiliğinin, yerel muhbirler tarafından, bugün öfkeli protestoların hedefi olan ABD müttefiki Başkan Salih’in zayıflığı ve hiç sevilmemesi hakkında bilgilendirildiğini gösterdi.

21 Nisan Dubai’den gönderilen bir diplomatik mesaj, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın gelecekte yerini almak üzere Genelkurmay Başkanı Esfendi- yar Rahim Meşayi’yi hazırladığı iddialarının ayrıntılarım içeriyordu. Genel olarak din adamlarının siyasete girmesine karşı olan Meşayi, İranlı muhafazakârların rakibi olarak görülüyor.

25 Nisan WikiLeaks ve diğer dokuz medya kuruluşu, Guantanamo dosyalarının -Guantanamo Ortak Görev Gücü tarafından tutulan “Gözaltı Değerlendirme özelerinden oluşan dosyanın- yayınına başladı. 779 tutukludan 765’ini kapsayan belgeler, sağlık değerlendirme kayıtlarını, burada nasıl gözaltına alındıklarının öyküsünü, süregiden gözaltların nedenlerini ve bu tutuklulara karşı kanıtları ortaya koyuyordu.

Düzinelerce, belki yüzlerce tutuklu, son derece uydurma kanıtlarla, kimi zaman da sıfır kanıtla orada tutulmaktaydı. Bir adamın gözaltında tutulmasının nedeni, El Cezire haber kanalı için çalışması ve bu yüzden, kanal veya işi sırasında tanışmış olduğu kişiler hakkında faydalı bilgilere sahip olabileceğinin düşünülmesiydi; başka bir adamsa, taksi şoförü olarak çalışması nedeniyle, belirli bir bölgedeki terörist faaliyetler hakkında bilgi sahibi olabileceği için gözaltında tutuluyordu. Diğer gözaltı tutuklularının değerlendirmeleri, Amerikan stratejisiyle ilgili daha derin meseleleri dile getiriyordu; Pakistan istihbarat servisleriyle bir bağlantısı olmak, Pakistan’ın Terörle Mücadelede kilit bir Amerikan müttefiki olması gerçeğine karşın, “tehdit göstergeleri matrisinde” sıralanmaktaydı.

Amerikalı gazeteci Glenn Greenwald’un yazdığı gibi, “Yeni yayınlanan dosyalar, Amerikan gözaltı sisteminin ne denli baskıcı olduğunu, suçlamaların ne denli güvenilmez kanıtlara dayandığını…, bir mahkemenin gözden geçirmediği gizli, sınanmamış kanıtlara dayanarak insanların ömür boyu hapiste tutulması işinin hükümete emanet edilmesinin, herhangi bir dürüst veya asgari düzeyde akılcı bir inşam iğrendirebilecekken bu belirsiz gözaltı siyasasının özellikle ne kadar çarpık olduğunu gösterdi.”

11 Mayıs ABD hükümeti Virginia eyaletindeki Alexandria’da bir Büyük Jüri duruşması başlattı. Kapak oturumda yapılan duruşma, WikiLeaks.org ve kurucusunun Vatana İhanet Kanunuyla yargdanıp yargılanmayacağına karar verecekti. Aynı gün Jukan, “insan hakları için istisnaî cesareti” nedeniyle Sydney Barış Vakfı’nın altın madalyasıyla ödüllendirildi.

13 Mayıs Uluslararası Af Örgütü yıllık raporunda, WikiLeaks ve medya ortaklarım, Arap dünyasının her köşesinde baskıcı rejimlere karşı ayaklanma silsilesinde hızlandırıcı olması nedeniyle övdü: “2010 yık, aktivisder ve gazetecilerin yeni teknolojiyi iktidara gerçekleri söylemekte kullandığı ve bunu yaparak insan haklarına daha çok saygı duymaya zorladığı, bir dönüm noktası olarak hatırlanacaktır.”

23 Mayıs Diplomatik yazışmalar haberi El Salvador gazetesi El Faro’da yayımlanmaya başladı. Haberler, Orta Amerika Serbest Ticaret Andaşması hakkındaki pazarlıklarına, El Salvadorlu göçmenlerin ABD’den sınır dışı edilmesine, solcu eski gerilla grubu FMLN’nin Amerika’yla ilişkilerini düzeltme çabalarına ve yerel siyasal figürler hakkında Amerikalıların görüşlerine ışık tutuyordu. El Faro nun haber dosyası şöyle başlıyordu: “El Salvador’da düzinelerce diplomatik temsilcilik var, ama sadece tek bir Büyükelçilik veya en azından adının verilmesi, bayrağının adlandırılması bile gerekmeyen tek bir Büyükelçilik var… Yıllardır, önde gelen kamusal yetkililer, parti liderleri ve işadamları bu büyükelçiliği kaygılarını ve kişisel görüşlerini, El Salvador yurttaşlarına alenen itiraf edemeyecekleri gizli siyasal stratejilerini ABD diplomalarıyla paylaşmak için ziyaret ettiler.”

31 Mayıs Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti’yle ilgili diplomatik yazışmalar haber dosyası Irish Independenita. başladı. IRA hakkındaki çeşitli hikâyeler arasında, Honduras’dan gelen, orada etkin olduğunu ileri süren bir yazışma ve Dublin’den gelen, eski İrlanda adalet bakanlarının, bir Sinn Fein politikacısının bir İngiliz casusu olarak dışlandığını, ardından da aşikâr bir intikam saldırısında öldürüldüğünü söyleyen bir yazışma yer alıyordu. Diğer yazışmalar, ABD diplomatlarının İrlandalı Müslümanların izlenmesine karışmasının ayrıntılarım vererek, İrlanda’nın CIA tarafından terör şüphelilerinin ortaya çıkarılmasında kullanıldığım ileri sürüyordu.

1 Haziran WikiLeaks medyayı yeni ortaklık anlaşmalarına çekmeyi sürdürdü; bu kez Amerikan dergisi The Nation ile Haiti gazetesi Haiti Liberteyle, ABD’nin bu Karayıp adasıyla olan ilişkileri hakkındaki yazışmaların yayımlanması üzerine bir anlaşma yaptı. Diplomatik yazışmalar, Haiti’nin varlıklı seçkinlerinin, 2004 darbesinden soma nasıl Aristide yanlısı mahalleleri silahlandırıp polisle takviye ettiğini, polisi fiilen özel bir ordu gibi kullandığım gösteriyordu; bir başka yazışma, Amerikan diplomatlarının Haiti’nin asgari ücretini elden geldiğince düşük tutmak için lobi yaparak, günlük 5 dolara yükselmesine karşı koyarken, bir diğeri de, ABD’nin diğer Batılı hükümetler gibi, 2010 Haiti seçimlerine hile karıştığının farkında olduğunu doğruluyordu.

2 Haziran Julian, 2011 Martha Gellhorn gazetecilik ödülünü kazandı. Jüri üyeleri Julian’ı “cesur, kararlı, bağımsız; iktidarın değil halkın gerçek bir temsilcisi” olarak tanımladılar. “WikiLeaks, ileri teknoloji çağının bir olgusu olarak tanımlanmaktadır ve bu doğrudur. Ama dahası da var. Şeffaflık aracılığıyla adaleti sağlama amacı, gazeteciliğin en eski geleneğinde yer alır. WikiLeaks, halka çoğu gazetecinin ancak rüyasında görebileceğinden bile fazla atlatma haber vermiştir. Dünyanın her yanındaki halklara iktidar kazandıran bir doğruları söyleme eylemidir yaptığı.”

21 Haziran Vatikan’dan Kasım 2002’de yapılan bir diplomatik yazışma, Venezüela’daki Katolik piskoposlarının, Başkan Hugo Chavez’e karşı Nisan 2002 darbe girişiminin ayrılmaz parçası olduğuna işaret ediyordu; piskoposlar bu faaliyetlerini, kendilerine siyasal aktivizmden uzak durmaları uyarısı yapan Papaya rağmen sürdürmüşlerdi.

2 Temmuz Julian, Sloven düşünür Slavoj Zizek ve Amerikalı gazeteci Amy Goodman’la Londra’da buluştu. Zizek, Cablegate’in etkisini, krakn yeni giysilerine benzetti. Sızıntıların gücü, yalnız veya hatta ortaya çıkardığı bilgiden değil, bilginin ilk kez olarak asıl kaynaktan doğrulanması ve artık asla inkâr edilemeyeceği gerçeğinden geliyordu. “Hepimiz kralın çıplak olduğunu biliyoruz, ama birinin kralın çıplak olduğunu söylediği an, her şey değişir.”

13 Temmuz Julian’ın biyolojik babası John Shipton, en son suçlu iadesi duruşmasında oğlunu desteklemek üzere Londra’ya geldi. Julian’ı “büyük bir muhalif” olarak tanımladı. “Dünyada pek çok zeki insan var, ama çoğu kötü kalpli gibi görünüyor, oysa Julian ahlâkî cesarete ve vizyonunu sonuna kadar götürme yeteneğine sahip görünüyor. O, dünyada adaletin varlığı için duyduğu büyük arzuyu herkese hissettiriyor.”

Bu kitabın basımı devam ederken, Julian Norfolk’taki Ellingham Hall’da ev hapsinde bulunuyordu.

WikiLeaks’in çalışmalarını takip etmek için:

Wikilieaks.org

Veya

Twitter.com/wikileaks

Bağış yapmak için-.

Wikileaks.org/donate

SIZINTILAR

Aşağıdaki sayfalar, otobiyografide de ifade edildiği gibi en önemli sızıntı örneklerini içermektedir.

I. Somali ve İslami Görüş Birliği

2006 yılında bu belge sızdırıldığında, İslam’ı Görüş Birliği, Somali’de hâkim siyasi güçtü. Yerel güçlerden oluşan Birlik, 1990’h yıllarda Şeriat yasalarını uygulayan bir güce dönüştü. Her biri kendi milis birliklerine sahip olan bu yerel birlikler, 2006 yılının başlarında kendi aralarında gevşek bir ittifak oluşturdular ve başkent Mogadişu da dahil olmak üzere ülkenin büyük kısmını kontrol etmeye başladılar. Somali’nin 1991’den beri etkili bir hükümetten yoksun olduğu düşünülecek olursa, Birliğin güçlenmesi ilginç bir gelişmeydi. Tahmin edildiği kadarıyla, Birlik ‘teki en önemli kişi olan Şeyh Aweys tarafından yazılmış gizli bir emir belgesi, Çinli bir kaynak tarafından WikiLeaks’e gönderildi. Çinli kaynak söz konusu belgeyi, Birliğe şiddetle karşı çıkan BM destekli Somali Geçici Federal Hükümeti’nden almıştı. WikiLeaks, 28 Aralık 2006 tarihinde bu belgeyi yayınladığında bu belgenin kaynağı ve doğruluğu konusunda duydukları şüpheye dikkat çekti. Bu sızıntının olduğu dönemde Etiyopya birliklerinin işgalinden sonra Birlik dağılmaya başladı ve liderlerinin çoğu sürgüne gönderildi.

SOMALİ İSLAM CUMHURİYETİ

İslami Görüş Yönetimi, İmamlar Başkanlığı Duşamareb, 9 Kasım 2005

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Alıcı: Güneybatı Somali’deki İslami Görüş Birliklerinin temsilcilerine; Güneybatı Somali’deki İslami Görüş Birliklerinin temsilcilerine

Bilgi: Somali Dini Liderler Şurası, Mogadişu

Konu: Gizli Karar

Müslüman Kardeşlerim,

Somali’de sivil hükümetin kurulduğu 60’lı yıllardan beri ve haksızca kurulan Siyad Barre idaresindeki askeri rejim döneminde Şeriat yasaları ağır şekilde çiğnendi ve ihlal edildi. Şeriat Kanunu doğru yolu emreder ve kötü davranışlara karşı uyarır.

Aynı şekilde, parçalanmanın üzerinden geçen 10 yıl içerisinde de İslam öğretisi büyük oranda ihlal edildi. Toplum, çok sayıda insanın kanının dökülmesine ve insanların inançlarının zayıflamasına neden olan savaş ağaları tarafından bölündü.

Hepinizin farkında olduğu üzere, Somali’de kurulan sözde Geçici Hükümet, Somali dini liderlerini ve genel olarak da Müslümanları takip ve baskı altında tutuyor. Uluslararası toplumu, Somali dini liderlerinin El-Kaide olduğuna inandırmaya çalışıyor. Çok iyi biliyorsunuz ki, geçici hükümetin amacı Etiyopya ordusunu ülkeye getirmek ve Somali halkını öldürmektir. Bildiğiniz gibi, bu hükümetle savaşan çeşitli hizip liderleri vardır. Bunlar bize bağlı değiller fakat onları bir köprü olarak kullanabiliriz.

Müslüman Somali halkına zulmetme amacı taşıyan bu hükümetin tehlikeli planlarına karşı koymak amacıyla, uygulamanız için diğer sayfada yer alan aşağıdaki kararları aldık.

İslami Birlikler, Şeriat kanununa dayalı idarenin yeniden tesis edilmesini sağlayan siyasi programlarını geliştirme konusunda yaptığı somut ilerlemeleri göz önüne alarak,

Bilinçlendirme kampanyalarında kullanılan program içeriğinin sonuçlarının ışığında, adalet ve birliği müjdeleyecek İslam Devletinin kuruluşu planına halkın gösterdiği olumlu tepki,

Halkın dikkatini yeniden adalete çevirmek için İslami Görüş Birliği yönetiminin Somali’nin her tarafına yayılmasına şiddetle duyulan ihtiyaç konusundaki sonuçlar,

Halkı rehin alan sözde Geçici Federal Hükümet ve Bölgesel Yönetimlere son verme ihtiyacı konusunda ulaşılan sonuçlar ışığında,

Aşağıdaki kararlar alınmıştır:

I  Kabile liderleri ve yerel liderlerle işbirliği içerisinde Puntland ve Somaliland’in her tarafında İslami Birlikler kurmak.

II  Puntland’daki İslami Birlik temsilcileri, Puntland ve Etiyopya sınırlarında TFG’ye geçen militanları ve silahları engellemek zorundadır.

III  TFG, Puntland, Somaliland ve Etiyopya arasındaki mevcut ilişkileri bozucu faaliyetler yürütmek.

IV  Puntland ve Somaliland silahlı güçlerine ve birliği bozmanın aracı olarak kullanılan kabile birliklerine nüfuz etmek.

V  Puntland ve Somaliland silahlı güçleri tarafından kullanılan ağır ve hafif silahlar gizli bir şekilde konvertibl para ile satın alınmalıdır.

VI  Eğer bu konuda başarısız olunursa, ağır silahların sorumlularına para teklif edilmelidir.

VII  Suçlularla işbirliği yapılmalı ve yönetimlerin (TFG, Somaliland ve Puntland) yetkililerine suikast yapılmasını sağlamak için konvertible para motivasyon olarak kullanılmalıdır.

VIII  Yerel liderler, alt kabilelerin üzerinde etkili hale getirilmeli ve söz konusu liderlere gerekli mali destek sağlanmalıdır.

VIX  Halkı dolaylı olarak etkileyen dini vaazlara hız verilmelidir.

X  Bu yönetimlerle ihtilaflardan kaçınılmalıdır ve gerektiği şekilde vergi ödenmelidir.

XI  Kabile ileri gelenleri ve yerel liderler birer giriş kapısı olarak kullanılarak her yönetim kabinesi içerisinde güçlü ittifaklar kurulurken, onlara her tür esneklik ve destek sağlanmalıdır.

XII  Öncelikli düşmanımız Etiyopya’nın ve kendi politikalarını uygulamak için kullandığı yönetimlerin gücünü zayıflatmak için Oromo’ya ve ONLF’ye büyük destek verilmelidir.

XIII  Söz konusu yönetimler tarafından yalnızlaştırılan ve ötekileştirilen azınlık kabileleriyle iyi ilişkiler kurulmalı ve etkilenmelidir.

XIV  Marehan kabilesinin Wagerdha alt kabilesi desteklenmeli ve diğer alt kabileler arasında düşmanlık yayılmalıdır.

XV  Somali’de önemli güç sahibi olan kilit liderlerin klan gruplarını ortadan kaldırmak ve parçalamak için bir araç olarak General Morgan’a tam destek verilmelidir.

XVI  Yönetimlerin lehine davranan dini liderlerle olan siyasi karşıtlık asgari düzeye indirilmelidir.

XVII  Puntland ve Somaliland’deki temsilciler, İslami Birliklerin yeniden tesis edilmesinin ve alınan kararların uygulanmasının yararlılığı konusunda propaganda yapmalıdır.

XVIII  Bu bilgilerin sızmasını önlemek için azami özen gösterilmelidir.

XIX  Bu bilgileri her kim sızdırırsa öldürülmelidir.

Son olarak, temsilcilerin bu kararların uygulaması için diplomasi yürütmesini, olanaklar ve gerekli kaynaklar da dahil olmak üzere yürütülen faaliyetlerin seyri hakkında rapor vermelerini tavsiye ederiz.

Birlik Yüce Allah’tandır

İslami Görüş Birliği Başkanı Şeyh Hassan Dahir Aweys (imza)

II. ABD Askeri Teçhizat Veri Tabanı (Özet)

WikiLeaks tarafından yayınlandığı üzere, ham haliyle bu belge Irak’taki ABD birliklerinin lojistik tedarikiyle ilgili bilgileri içeren yaklaşık 2000 sayfadan oluşan son derece geniş bir veri tabanıdır. Ham verilerin yayınlanmasının yanı sıra, WikiLeaks’in yaptığı analizler birçok gözlemin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunlar, yüksek maliyetli el yapımı patlayıcılardan tutalım -satın alınan ilgili teçhizat miktarının da gösterdiği gibi- ordunun 39 otomatik para sayma makinesi almasında görüldüğü üzere işgal sonrası kaotik Irak ekonomisinde her yerde mevcut olan veznelere kadar değişmektedir.

Bu, Irak’taki kimyasal silahların ve silahları Irak’ta kullanan ABD birimlerinin uzun bir listesinin kısa bir özetidir.

ASK   ASKERİ           BİRİMNAT NATO STOSTOK                NUMNUMARASIKAL  KALEM            ADIM        MİKTAR
        977TH MP CO C      (WHMJAA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM7105
128 MP CO (WP71AA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM799
HHS 1 BN 101 FA (WPFST8)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM790
46 MP CO (WPTVAA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM768
HHC 2-152 IN (WPPUT4)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM756
A CO 1-178 IN (WP5XA0)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM754
410 MP CO (WHL9AA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM752
551 MP CO (WCUUAA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM748
984TH MILITARY POLICE (WGDHAA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM745
HHC 2 STB (WJLKTO)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM737
23 MP CO (WJJEAA)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM736
B 2-505 P1R (WABVBO)1040014541625DISCHARGER GRSCL XM735

III. Guantanamo Standart Kullanım Kılavuzu (Özeder)

Bu kılavuz, ABD Ordusu’nun Guantanamodaki Camp Delta adlı kampının standart kullanım prosedürlerini gösterir ve kampta görev yapan personelin okuması için hazırlanmıştır. Bu belge, tutukluların hapsedilmesi ve rehabilite edilmesi dahil olmak üzere Guantanamo’nun kullanılması kılavuzu niteliğindedir. Amerikan Sivil Hakları Birliği, bu belgeyi Savunma Bakanlığından defalarca istemiş fakat talepler sürekli olarak reddedilmişti.

4-20. Davranış Yönetim Planı

1.Aşama Davranış Yönetim Plant (ilk otuz gün veya JIG tarafından emredildiği gibi). Davranış Yönetim Planının amacı, sorgu sürecine yeni alınan bir tutuklunun psikolojik olarak çözülmesini ve dağılmasını sağlamak ve ondan istifade etmektir. Plan, tutukluyu yalnızlaştırma ve tutuklunun kendi sorgulayıcısına bağlanmasını sağlama üzerine odaklanır. Delta Kampında ilk iki hafta boyunca, tutukluları Seviye 5 olarak sınıflandıran Azami Güvenlik Birimi (MSU) Bloğuna kapatın. Bu süre boyunca aşağıdaki koşullar uygulanacaktır:

(1)Temas kısıtlanması: ICRC (Kızılhaç) veya Papaz teması yasağı

(2)Herhangi bir kitap veya mektup verilmeyecek

(3)Bütün yemeklerde hazır yiyecekler verilecek

(4)Yalnızca aşağıdaki temel malzemeler verilecektir:

(a)ISO hasır

(b)Bir adet battaniye

(c)Bir adet havlu

(d)Diş macunu/parmak diş fırçası

(e)Bir adet köpük bardak

(f)Bir kalıp sabun

(g)Kamp Kuralları

(h)Kuran, tespih ve fes verilmeyecek

(5)Mektup yazma ve gönderme J-2’nin emirleri doğrultusunda olacaktır.

2.Aşama Davranış Yönetim Planı. 1. Aşamayı müteakip iki haftalık süre boyunca tutukluyu yalnızlaştırma ve tutuklunun sorgulayıcıya bağlanmasını sağlama sürecine devam edilecektir. JIG komutanı, sınıfını değiştirinceye kadar tutuklu aşağıdaki koşullarda Seviye 5’te kalmaya devam edecektir:

(1)Azami Güvenlik Biriminde tutulmaya devam edecek.

(2)Kuran, tespih ve namaz fesi sorgulayıcı tarafından verilecektir.

(3)Temasa sorgulayıcı karar verecektir.

(4)Tutuklunun genel tutuklular arasına karışmasına sorgulayıcı karar verir.

Bölüm 5

Tutukluluk Hizmet Operasyonları

5-1. Angajman Kuralları (ROE) ve Güç Kullanım Kuralları (RUF)

a. Kaynaklar

(1)CJCSI 3121.01A ROE, DODD 5210.56RUF, &UN- CINCSO SER ONE

(2)JTF-GTMO ROE/RUF 30 NOV 02

b. ABD Kuvvetleri ve tutukluların fiziksel güvenliği en önemli unsurdur. Görevin yerine getirilmesi ve kuvvet koruma için gerekli olan asgari gücü kullanın.

c. Meşru müdafaa hakkı: Hiçbir şey, bir düşmanca harekete veya niyete karşı kendinizi ve ABD Kuvvetlerini savunmak konusunda bütün gerekli araçları kullanma ve bütün uygun tedbirleri alma hakkınızı sınırlayamaz.

Düşmanca Hareket, ABD Kuvvetlerine karşı bir silahlı saldırı veya başka güç kullanımlarıdır veya ABD Kuvvetlerinin misyon ve/ veya görevlerini yerine getirmeyi doğrudan engellemek için güç kullanılmasıdır.

d. Tutukluları Koru: düşmanca hareket veya niyete, ölüme veya ciddi yaralanmaya karşı kendini koruduğun gibi onları da koru.

e. Güç öncelikleri: tutukluları korumak veya kontrol altında tutmak için güç kullanımı gerektiğinde, zaman ve koşullar izin verdiği ölçüde aşağıdaki adımları izleyin:

(1)Sözle ikna yöntemini kullanın

(2)Güç gösterisinde bulunun

(3)Biber gazı veya CS (göz yaşartıcı) gaz kullanın

(4)Fiziksel güç kullanın; ardından öldürücü olmayan silahlar kullanın

(5)Ölümcül güç kullanın

(6)Ölümcül gücün kullanımı (aşağıda yetki verildiği ölçüde)

f. Ölümcül güç: ölüme veya ciddi fiziksel yaralanmalara yol açabilen güç kullanımıdır. Daha az etkili araçlar tükendiğinde, mevcut olmadığında veya kullanılması mantıklı olmadığında, ölümcül güç kullanılabilir; masum insanların öldürülmesi veya ciddi fiziksel yaralanması riski artırılmaz ve amaç şudur:

(1) Meşru savunma,

(2)Ölüm veya ciddi fiziksel yaralanma tehlikesi yaşayan diğerlerini savunmak,

(3)Diğerlerinin ölümüne veya ciddi fiziksel yaralanmasına yol açabilecek silah, cephane veya diğer hassas malzemelerin çalınmasını veya bu malzemelere karşı sabotaj düzenlenmesini engellemek,

(4)Yakın ölüm veya ciddi fiziksel yaralanma tehlikesi altındaki bir başka kişiye karşı cinayet, suikast gibi şiddetli bir saldırıyı önlemek,

(5)Yukarıdaki ciddi saldırılardan birine teşebbüs eden birini tutuklamak VEYA:

(6)Tutuklu kampının çitleri dışındaki tutuklunun (tutukluların) firar etmesini önlemek. Eğer tutuklular firar etme girişiminde bulunurlarsa aşağıdaki adımları izleyin:

(a)Üç kez DUR ihtarı çekin

(b)Firarı durdurmak için asgari düzeyde güç kullanın

(c)Tutuklu kampının çitleri dışında bir tutuklu (tutuklular) kaçıyorsa ve firarı önlemek için başka bir etkili araç yok ise, ölümcül gücün kullanılması yetkisine sahipsiniz (eğer ölümcül güç kullanımı konusunda firardan başka haklı bir gerekçeniz varsa, tutukluların çitlerin dışına çıkmasını beklemek ZORUNDA DEĞİLSİNİZ).

(7)UYARISIZ ATEŞ

(8)Ateş açmana yol açan hareketi durduruncaya dek fiili gerçekleştiren kişiye (kişilere) ateş açın.

(10)Olayın yakınındaki masumların güvenliğini sağlamak için ateş açın.

(11)Kullanmayı düşünmediğiniz sürece kılıfındaki bir silahı kılıfından çıkarmayın.

(12)Güç kullanımı hakkında komuta zincirine rapor verin.

IV. Felluce Savaşı Üzerine Rapor

Söz konusu ABD Ordusu istihbarat raporu, Nisan 2004 yılında ilk Felluce savaşının incelemesi üzerine hazırlanmış bir rapordur. Raporun amacı, orduya direnişçilerin taktikleri hakkında daha fazla bilgi toplanması konusunda yardımcı olmaktır fakat rapor aynı zamanda genel savaş hakkında başka pek çok ayrıntı da vermektedir.

(U) Felluce’de Durum, 29 Nisan 2004

(U) Koalisyon yakın hava desteği (CAS), döner kanatlı deniz uçağı (AH-1W Kobra ve UH-1N Huey savaş helikopterleri) tarafından sağlandı. Söz konusu araçlar, Hellfire (cehennem ateşi) ve TOW mermileri, 2.75 güçlü patlayıcı (HE) ve flechette roketleri ve 20mm, 50-cal ve 7.62 çapında mermiler kullandı. Sabit kanatlı yakın hava desteği ise F-15E, F-16CG, F-16C+, AC-130U, F-18C ve F-14B hava araçları tarafından sağlandı. 1000’den fazla sorti yapabilen söz konusu araçlar 70 GBU-12, 2 GBU-31, 1 AGM-65H, 1 Hellfire füzesi ve sayısız 20 mm, 105 mm, 40 mm ve 25 mm çapında mermileri kullandılar. Direnişçiler en çok AC 130’dan korktular; ateş gücü, insansız hava araçları tarafından sağlanan gerçek-zamanlı keşif gücüyle birleşmesi, direnişçileri gece manevralarının büyük çoğunluğunu yapmaktan derhal vazgeçirdi.

(S//REL, ABD, MCFI’ye (Çok Uluslu Güç – Irak)) Pek çok rapor direnişçi güçlerin sayısının 500 ile 1000 arası olduğunu göstermektedir. Başlıca hafif silahlar, RPG’ler, makineli tüfekler, el bombaları ve havanla savaşmaktadırlar. Düşman küçük silahlı birimlerle, vur-kaç taktiğini uygulamakta, bir binadan diğerine kaçarak gözden kaybolmakta ve önceden yerleştirilmiş silahları kullanmakta ve gizli sığınaklara girmektedirler.

(S//REL, ABD, MCFI’ye) İki günlük bir çatışmadan sonra; 2/1, kuzeydoğu Colan bölgesine nüfuz ederken, 1/5, Felluce derinliklerinde daha sonra kurulacak deniz karakollarını üs olarak kullanmak üzere güneydoğu endüstri sektöründe büyük bir zemin elde etti. Deniz karakolları derhal Otoban 10’un (doğudan batıya doğru uzanarak şehri ikiye ayıran ana yol) güney kısmında karşı tarafı sıkıştırmaya başladı.

(U) Çatışma esnasında, Koalisyon güçleri, savaşamayacak yastaki erkeklerin, kadınların ve çocukların kordonun dışına çıkmasına (en az 60.000 kişi) ve insani malzemelerin girişine izin verdi. 9 Nisan 2004 tarihinde, Deniz karakolları, 1,5 milden fazla bir kuyruk oluşturan araçların oluşturduğu kafileye hazır yiyecek ve su dağıttı.

(S//REL, ABD, MCFI’ye) Yaklaşık 2000 Irak askeri ve polisi de yardımda görev yaptı. Irak kuvvetlerinin büyük çoğunluğu, çatışmanın başlamasından kısa bir süre sonra firar ederek bazı Deniz birliklerinin yer değiştirerek şehrin etrafındaki kordon içerisinde ulaşılması amaçlanan yerlerine geçmeye zorladı. Örneğin, 5 Nisan’da Felluce yolunda bir konvoydan bir süre ateş açılması üzerine, 700 kişilik 2. Yeni Irak Ordusunun %38’i yerlerini terk ederek kaçtı. Tek istisna ise 36. Irak Ulusal Muhafız Taburu (400 Iraklı, 17 SF danışmanı) olup, Colan bölgesinde 2/1 ile birlikte gayet iyi savaştılar.

(U) Direnişçiler şiddetli bir direniş gösterdiler ve camilerden ateş açarak, çevredeki Amerikan mevzilerine havan mermileri atarak ve yerleşim yerlerinden vur-kaç saldırıları yaparak asimetrik taktikler uyguladılar (Felluce’de Mehdi Ordusu tarafından uygulanan Asimetrik Taktikler, Teknikler ve Yöntemler konusunda daha fazla bilgi için (U) Irak’a bakınız).

(U) Siyasi Baskı Askeri Taarruz Operasyonlarının Önünü Kesiyor

(U) ABD’nin askeri operasyonlarını kesmeye yönelik siyasi baskı birkaç nedenle artmaya başladı:

(U) Mukteda El-Sadr’ın militanları, yani Mehdi Ordusu, Koalisyon güçlerinin Mukteda El-Sadr’ın gazetesi Hawza’yı kapatması ve önemli yardımcılarından birini tutuklaması üzerine 2 Nisan’da Koalisyon güçlerine saldırmaya başladı. Söz konusu siyasi baskıya bu eşzamanlı Sia başkaldırısı da eklenince Felluce çatışmasını mümkün olduğunca en kısa sürede çözmek üzere baskılar daha da arttı. Amerikan askerleri ve denizcileri, El Anbar’da Sunnilerle ve Bağdat, Kut ve Necef’te Siilerle savaşmak için yayılmak zorunda kalarak zayıfladı.

(U) Diğer Sünni birimleri ve grupları Felluce dışındaki alanlarda özellikle de Ramadi’de saldırılarına hız verdi. Sadece 6 Nisan’da Ramadi’de 12 denizci öldürüldü.

(U) İngilizler Felluce’ye yapılan saldırıları durdurmayı tartışmaya açtı.

(U) Ebu Gureyb’deki işkence skandalı, Nisan ayı sonunda kamuoyuna yansıdı, bu da Arapların ve Müslümanların Birleşik Devletlere öfkelenmesine yol açtı.

(U) El Cezire, yaklaşık 600 Iraklı sivilin ABD saldırıları sonucu öldürüldüğünü iddia etti. Öldürülmüş çocukların resimleri dünya televizyonlarında tekrar tekrar yayınlandı.

• Irak Yönetim Konseyi (ICG) dağılmaya başladı. Üç üye ayrıldı ve diğer 5 üye de Geçici Koalisyon Yönetimi Başkanı (Koalisyon Güçleri Sivil Diplomatı) Paul Bremer’i İHTİYATLI ÇÖZÜM konusundaki kaygılarını tartışmak için 8 Nisan’da Irak Yönetim Konseyi ile görüşmeyi dayatarak üyelikten istifa etmekle tehdit etti. Sünni siyasetçiler, operasyonu “toplu cezalandırma” olarak değerlendirdiler. Irak Yönetim Konseyi, kitlesel gösterilerin patlak vermek üzere olduğunu ileri sürdüler.

(U) 9 Nisan’a gelindiğinde, Geçici Koalisyon Yönetimi Başkanı, General Abizaid’i Felluce’deki taarruz saldırılarını durdurmaya ikna etti.

(U) Kuşatma Üç Haftadır Devam Ediyor

(U) Ateşkes, pek de uygun bir adlandırma değildi. Her ne kadar Amerikalılar tek taraflı bir ateşkes ilan ettiyse de, çatışmalar kesintilerle devam etti. Direnişçiler her ne kadar operasyon el savunma pozisyonlarını korusa da ve doğrudan suikastlarla sabit denizcilere saldırmayı tercih etmese de, uzaktan saldırılarını sürdürdüler. Havan saldırıları yaygın biçimde devam etti. ABD kuvvetleri, savunma pozisyonlarını güçlendirmek için küçük manevralarla karşılık verdi. Koalisyon güçlerinin hava saldırıları devam etti. Her iki tarafın suikastları hareket etmeyi tehlikeli hale getirdi.

(U) Sonraki iki hafta boyunca, Felluce şeyhleri ve liderleri Geçici Konsey Başkanlığı, Irak Yönetim Konseyi ve I MEF’ten (Irak Amerikan Deniz Kuvvetleri) temsilcilerle kalıcı bir ateşkes için koşulları müzakere etmek üzere görüştüler. Amerikan Ulusal Komuta Merkezi, Felluce’nin temizlenmesinin tamamlanmasının yanı sıra diğer seçenekler içinde baskı yaptı. Cok az seçeneğin olduğu göz önüne alınacak olursa, 30 Nisan’da Irak Amerikan Komuta Merkezi ve CJTF-7 (NATO Güçleri) operasyonu sona erdirdi ve sorumluluklarını resmi olarak yeni kurulmuş, eski Irak Ordu komutanlarının liderliğindeki Sünni milis birlikleri olan Felluce Birliklerine devretti. Birçok direnişçi bu birliğe katıldı ve bu birliğin güvenlik durumu üzerindeki etkisi pek önemsenmeye değmez.

(U) Zayiatlar

(S//REL, ABD, MCFI’ye) Felluce’de 26 günlük savasın ardından 18 denizci öldürüldü ve yaklaşık 96 denizci de yaralandı. Irak Amerikan Deniz Kuvvetlerinin operasyon alanının tümünde 62 KIA VE 565 WIA bulunmaktaydı.

(S//REL, ABD, MCFI’ye) Irak Amerikan Deniz Kuvvetleri, yaklaşık 600 ile 700 direnişçinin öldürüldüğünü tahmin etmekte ve yaralıların ise sayısının bilinmediğini belirtmektedir. Yaklaşık 150 hava saldırısı sonucu, iki cami dahil olmak üzere 75 bina tahrip edilmiştir.

(U) Düşman Kuvvetleri

(U) Strateji

(S//REL, ABD, MCFI’ye) Direnişçilerin Felluce’yi savunma stratejisi iki konu üzerine odaklanmıştır: 1) medyanın dikkatini çekmek ve sempati kazanmak ve 2) koalisyon güçlerini kentsel bölgelerde sokak çatışmalarına çekerek koalisyon güçlerine azami düzeyde zayiat verdirmek. Felluce’de savaşmak için kalan hücreler, savaşı mümkün olduğunca uzatmayı amaçlamakta ve Bilgi Harekâtı baskısıyla olayları kontrol edilemeyecek bir noktaya getirmeyi amaçlamaktadır.

(U) Harekât Planı

(S//REL, ABD, MCFI’ye) Felluce direnişçileri, Saklavviyah, Ra- madi, Amariya ve Karmah gibi çevre kentlerdeki diğer örgütlerle işbirliği yapabildiler ve onlardan destek alabildiler. Sonuç olarak, İHTİYATLI ÇÖZÜM, El-Anbar ilinde özellikle de Ramadi’de büyük öfkeye yol açtı, zira direnişçi hücreleri de faaliyetlerini operasyon sürecinde koalisyon güçlerini zayıflatma üzerine odaklandırdı. Direnişçiler, Koalisyon lojistik tedarik konvoylarını ve devriyelerini engellemek için bölgede sayısız barikatlar yaptı, el yapımı patlayıcılar yerleştirdi ve temel ulaşım yollarına karma pusular kurdu. Mobil MSR araçları ve Michiganlar özellikle hedeflendi. Direnişçiler temel Tar Tar Kanalı üzerindeki köprü gibi temel köprülere zarar verme ve tahrip etme girişiminde bulundular.

(S//REL, ABD, MCFI’ye) Savaş süresince, direnişçiler operasyo- nel hareket serbestliği içinde olduklarını gösterdiler. Savaşçılar ve lojistik destek Deniz kuvvetlerinin kordonundan geçerek çeşitli yollardan Felluce’ye sızdırıldı:

(U) Direnişçilerin bölgeyi çok iyi bilmesi, giriş kontrol noktaları tarafından tutulmayan arka yolları ve gizli geçişleri kullanmalarını kolaylaştırıyor.

(U) Bazı malzemeler “siviller” tarafından kaçak yollardan Deniz güçleri kontrol noktalarından geçirilmektedir.

(U) Iraklı bazı polislerin gönüllü olarak işbirliği yapmaları veya rüşvetle ayartılmış olmaları yüksek ihtimaldir.

V. Kenya daki Yolsuzluk Üzerine Kroll Raporu

100 sayfayı aşan bu rapor, Kenya’nın eski Devlet Başkanı Daniel Moi’nin, ailesinin ve çevresinin yaptığı iddia edilen yolsuzlukları ayrıntılarıyla anlatmaktadır. İncelemeyi Moi’nin yerine geçen Mai Kibaki yaptırdı ve raporun hazırlanmasını sağladı fakat bu rapor asla yayınlanmadı. Bu alıntılarda, suçlamaların niteliği, tonu ve ağırlığıyla ilgili örnekler sunulmaktadır.

SERMAYELERİN HAREKETİ

Varlıklarını devlete kaptırma olasılığına karşı Eski Devlet Başkanı Moi’nin ailesiyle yakın ortakları arasında alelacele dikkat çekici bir önceden satış faaliyeti yürütüldüğü tespit edildi.

Eski Devlet Başkanı Moi, Kasım 2003’te Kabarak’taki evinde oğulları Philip, Gideon, uzun süre yardımcılığını yapan Ku|ie ve cok güvendiği aile avukatı Dr. Kiplagat ile buluştu. Toplantıda temel tartışma konusu ailenin hem ülkedeki hem de yurt dışındaki varlıklarıydı.

Eski Devlet Başkanı Moi’nin avukatı, aileye varlıklarını deniz aşırı ülkelerde güvenlik altına almalarını tavsiye etti. Varlıklarının yasadışı veya yolsuzlukla elde edinildiğine dair herhangi bir mahkeme kararı olmadığını belirtti. Avukata göre, bu da Kenya hükümetinin herhangi bir yabancı hükümetten Moi ailesinin mal varlığının dondurulmasını talep etmesinin ön koşulu olacaktır. Ayrıca aileye, rahat kara para aklama politikalarına sahip yetki alanlarında, izlenen varlıkları gizlemede tecrübeli temiz tröstlerin kullanılması tavsiye edildi.

Kulei’nin eski Devlet Başkanı Moi adına sahip olduğu tröstteki varlıklarından feragat etmesi ve bu varlıkların Moi’nin çocuklarının kontrol ettiği şirketlere transfer edilmesi gerektiği konusunda uzlaşmaya varıldı. Bu sorun Kulei ile Gideon ve Philip arasında ciddi bir anlaşmazlığın ortaya çıkmasına yol açtı. Philip’in evindeki toplantıda Kulei’ye fiziksel tehdit yapıldı. Bu olay üzerine, Kulei, Kenya Seed Company’nin ortağı Bay Tum’dan Moi’ye müdahale etmesi için yardım istedi. Kulei, eski başkan Moi adına sahip olduğundan daha fazlasının kendisinden istendiğini ve Moi’nin çocuklarının, kendisinin bireysel mal varlığıyla babalarının mal varlığı arasındaki ayırımı doğru yapmadığını düşünüyordu. Gideon’un kendi varlıklarını Güney Afrika’dan, şahsi varlıkları Devlet Başkanı Sam Nujoma tarafından korunan Moi’nin yoğun yatırım yaptığı Namibya’ya transfer edebileceği bildirildi.

Kabarak toplantısının tamamlanmasının ardından, taraflardan her biri çeşitli yönlere doğru hareket ederek uzlaşmaya vardıkları üzere servetlerinin güvenliğini sağlamaya dönük adımlara hız verdi. Görüntüde, bireysel planlarının bağlantısız olduğu gösterilecekti fakat aksine çok iyi koordine edilmiş bir plan yürümektedir.

JOSHUA KULEI

Hareket Tarzı

Kulei’nin Kenya’da ekonominin bütün sektörlerinde faaliyet yürüten 50’den fazla şirkette Moi’yi yıllardır temsil ettiği bildirilmektedir. Kulei’nin müdür olarak yönettiği yerli şirketler, Kulei’nin sahip olduğuna inanılan nakit ve varlıklara tekabül eden bir kâr getirmiş olamaz. Kâr payı ödemesi ve vergi beyannameleri incelenecek olursa, Kulei’nin sahip olduğu zenginliğin, kendi gelir kaynaklarıyla ilgili olmadığı görülecektir.

Kulei kendi basına son derece zengin bir kişidir. Yaklaşık üç yıl önce, Gideon babasını, Kulei’nin eski devlet başkanının adını kullanarak kendisinden daha varlıklı hale geldiği konusunda inandırınca, Kulei, Moi ailesiyle ciddi problemler yaşadı. Öyle anlaşılıyor ki, Kulei bu süreçte Kenya’dan ayrılarak Londra’ya yerleşmeyi düşünmeye başladı. Aralık 2003’ten sonra DPR Kulei’yi, Moi kardeşlerin onu öldürmek üzere kiralık katil tuttukları konusunda uyardı. Bilgi sağlayıcısının verdiği bilgiye göre, Kulei az kalsın Kenya Boru Hattı yolsuzluğundan dolayı tutuklanacaktı.

          ŞIRKET ADI         MÜLKİYET YAPISI
         Trans-National Bank         Moi, Biwott, Nyachi,          Kang- wana, Gideon ve diğer 5 kişi
         Laikipia’da bir büyük çiftlik         Moi % 100
         Eldoret’te bir çiftlik        Moi % 100
         Rift Vadisi’nde bir mandıra         Moi %100
         Kabarak Çiftliği        Moi tarafından         Kabarak Üniversitesi’ne verildi.
         Mau Çiftliği        Moi tarafından AİC’e (kilise) verildi.
         Cherengani çiftliği        Mülkiyeti şimdi hükümettedir
         Kilgoris çiftliği        Moi tarafından kiraya verilmiştir
        American Life Insurance Company                Trans-National Bank, Moi, Biwott,          Kulei  
         Kobil ve Kenol Petrol        Moi %50, Biwott %50
        Nairobi Hava Limanı Hizmetleri        Moi, Mungai, Ndegwa
        Rai Plywood of Eldoret        Moi %6, Rai ailesi %94
         Safaricom Kenya          Biwott, Charles Field Mars-      h          am,   Gideon, %40. Posta, %60
        African Cargo Handling (Afrika K          argo Hizmetleri)         Kenya Havayollarına satıldığından           beri
        Kenchic Ltd.        Moi, Charles Njonjo, RK. Jani,          J. Kiereini
        Morris and Company        Kulei şirketin müdürüydü fakat          1           992  1992 yılında ayrıldı.
         Capital Project Transport        Boinett %50, Philip Murgor %50
         MDI Consultancy        Miles Donnelly
        Anhalt Road Apartment        Miles Donnelly

GİDEON MOI

Hareket Tarzı

Gideon, Kasım 2004 yılında Kenya’dan yola çıkarak Güney Afrika, Namibya, Birleşik Krallık ve son olarak Lüksemburg’u ziyaret ederek dolambaçlı bir seyahat gerçekleştirdi.

Gideon, Namibya’da bir gece geçirdi. Eski Devlet Başkanı Moi’nin Başkan Nujoma ile çok özel ve samimi bir ilişkisi vardı. Ziyareti sırasında, Gideon, babasının nüfuzunu kullanarak Nujoma ile özel olarak görüşmeyi amaçlamıştı. Görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir.

Eski devlet başkanı Moi, Namibya’da büyük yatırımlar yapmıştır ve Nujoma bizzat bu yatırımları korumaktadır. Gideon’un Güney Afrika’dan memnun olmadığı ve bütün varlıklarını oradan transfer etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır. Bu transferin Namibya’ya yapılmasının yüksek ihtimal olduğunu gösteren işaretler mevcuttur.

Gideon’un eskiden Miami, ABD yoluyla Grand Cayman ve Cayman Brac’i sıklıkla ziyaret ettiği bilinmektedir.

VI. Kenya’da Yargısız infaz Üzerine “Kan Çığlığı” Raporu (Özet)

Oldukça uzun olup destekleyici ayrıntılara sahip bu rapor, Kenya’da polisin, yerel bir suç örgütü olan Mungiki ye üye oldukları şüphesiyle yüzlerce insanı yargısız bir şekilde infaz ettiği iddialarını ana hatlarıyla ele almaktadır. Bu özet, raporun arka plamm ve bulgularım, Kenya polisiyle hükümetinin tepkisinin yanı sıra raporda anlatılan bireysel hikâyelerden bazı örnekleri içermektedir.

ARAŞTIRMALARIN ARKA PLANI

1.Kenya İnsan Hakları Komisyonu (KNCHR), Temmuz 2007’den beri, Kenya polisi tarafından infaz edildiği veya kaybedildiği iddia edilen kişilerle ilgili şikâyetleri araştırmaktadır.

2.Bu şikâyetlerle ilgili olarak, 5/11/07 tarihinde, Kenya insan Hakları Komisyonu (KNCHR) bir ön rapor hazırladı. Raporda Kenya polisinin Haziran ile Ekim 2007 arasında yaklaşık 500 insanın yargısız infazında suçlu olabileceği belirtiliyordu. Pek çok cenaze ülkenin çeşitli morglarına bırakıldı, bazıları araziye ve bazıları ise ormanlık alanlar, terk edilmiş bölgeler, ırmaklar ve barajlar gibi çeşitli yerlere atıldı.

3.Bu rapor Kenya Cumhuriyeti Devlet Başkanı H.E. Mwai Kibaki’ye ve ilgili bütün hükümet birimlerine iletilerek yetkililerin raporun bulguları üzerine harekete geçmesi istendi. Fakat KNCHR, Polis Komiseri General Hussein Ali raporda belirtilen sorunların vahametini kabul etmek yerine KNCHR’yi anlamsız işgüzarlık yapmakla suçlayarak KNCHR’nin polise karsı temelsiz suçlamalarda bulunduğu ve daha da ileri giderek KNCHR’yi araştırma yapma konusunda bilgi ve beceriden yoksun olduğu suçlaması karsısında şaşkınlık yaşadı. Polis Komiseri ayrıca KNCHR’yi “çocukça suçlamalar yerine kanıt göstermeye” çağırdı. Daha sonra Kenya Polisi, KNCHR raporuna karşılık kendi resmi yanıtını yayınladı. Polis, yanıtında ölüm vakalarını inkâr etmiyor fakat yalnızca soruşturma açıldığını belirtiyor.

4.Böyle olmasına karşılık, KNCHR raporunu tamamlamak için daha fazla araştırma yapmaya devam etti ve müteakip bulgular ön raporun doğruluğunu teyit etti, Kenya polisinin Mungiki üyesi olduğundan şüphelenilen ve diğer iddia edilen cinayetlerde hukuku ve temel insan haklarını korkunç biçimde ihlal ettiğini ortaya koydu.

5.KNCHR hiçbir şekilde Mungiki’ye ve diğer yasadışı çetelere isnat edilen vahşete göz yummazken (Mungiki Hareketiyle ilgili bilgiler için Ek 1 ‘e bakınız), yasadışı grupla mücadelenin bir stratejisi olarak üye olduklarından şüphelenilen şahısların yargısız infaz edilmesini de kınamaktadır. Polise isnat edilen ve bu raporda kaydedilen yöntemler, özellikle yasam hakkı ve mahkeme önünde adil yargılanma hakkı basta olmak üzere insan haklarının ciddi ihlali anlamına gelmektedir.

6. KNCHR, polise isnat edilen kayıplar ve yargısız infazlarla ilgili endişe verici sayıda şikâyet almaya devam ediyor ve hükümeti bu insan hakları ihlallerine acilen müdahale etme konusunda zorluyor.

İDDİA EDİLEN İNFAZLAR, İŞKENCE VE DİĞER İHLALLERİN BULGULARININ AYRINTILARI

GÖRGÜ TANIĞI BEYANLARI

KNCHR, Temmuz 2007’den beri, kurbanların yakınlarının, arkadaşlarının ve polisin şahısları gözaltına almasına şahit olan veya polis araçlarının kurbanları götürdüğüne şahit olan bağımsız tanıkların beyanlarını almaktadır. Tanık beyanları, tutuklamaların hemen ardından kurbanların hiçbir iz bırakmadan kaybolurken diğer bazılarının ise morglarda ölü bulunduğunu göstermektedir. KNCHR, aşağıda verildiği üzere söz konusu beyanları belge haline getirmiştir:

Nairobi, River Road’da Benson Mvvangi VVaraga (55 yasında) adlı terzi, işyerine yakın tir yerde çıkan bir çatışmanın ardından polis tarafından tutuklandıktan iki gün sonra 19/5/07 tarihinde şehir morgunda ölü bulundu. Polis ile çeteler arasında 17/5/07 tarihinde gece saat 1’de meydana geldi, çatışmada üç Şüpheli çete üyesi ve bir polis memuru öldürüldü. Olay dikkat çekici bir şekilde hem internet hem de basılı medyada geniş yer buldu ve Mvvangi yakalanarak polis aracına bindirildi (aşağıya bakınız). Olayın iki görgü tanığı beyanlarını KNCHR ile paylaştı. Söz konusu tanıklar, River Road, Githaku House’da merhumun dükkânında çalışırken polislerin 1/5/07 tarihinde öğleden sonra saat 2.30 civarında nasıl baskın yaptığıyla ilgili tanıklıklarını anlattılar. Bahsi geçen polis memurları, görgü tanıklarına ve merhuma yere yatmalarını emrediyor, yaklaşık 15 dakika sonra her üçü de 15 şüphelinin daha gözaltına alındığı polisin Land Rover aracına bindiriliyor. Gözaltına alınan grup Kamukunji polis karakoluna götürülüyor ve toplam sayıları 18’dir. Görgü tanıkları polisin tutanaklarına kaydedilmeyi beklerken (nihayetinde tutanağa kaydedilmediler), polislerden biri VVaraga’nın üst kata cinayet bürosuna çıkmasını emretti. Geri kalanı ise ertesi gün, yani 18/5/2007 tarihinde serbest bırakıldı. KNCHR ayrıca VVaraga’nın tutuklandığını haber alan VVaraga’nın ailesinden de bilgi aldı. VVaraga’nın kardeşi 19/5/07 tarihinde VVaraga’yı görmek üzere Kamukunji polis karakoluna gider fakat saat öğleden sonra 6.00’ı geçtiği ¡cin görüşmesi reddedilir. Ertesi gün sabah saat 9’da tekrar Kamukunji polis karakoluna gider fakat VVaraga’nın izine rastlayamaz. Diğer aile bireyleriyle birlikte Nairobi’deki bütün polis karakollarını araştırırlar fakat aramaları sonuçsuz kalır. Ertesi gün (19/5/07) şehir morguna giderler ve Mvvangi’nin cesedini orada bulurlar. Morgdaki görevliler, Mvvangi’nin yakınlarına, merhumun Parklands polis karakolundan getirildiğini ve Şehir Parkı’nda kaçarken vurulmuş olduğunu söylerler. Dr. Pe- ter Ndegvva tarafından yapılan otopsi Mvvangi’nin “çok sayıda mermi yaralamasına bağlı çok sayıda organ yaralanması” sonucunda öldüğünü göstermektedir. Patologlara göre, “öldürücü mermiler arkadan sıkılmış. Kurbanın saldırgana uzaklığı 20 cm civarında olmalı. Ayrıca kurban vurulurken hareket halinde görünüyor (yani mermi uyluk kemiğine paralel seyretmiş). Bacaktaki diğer mermi ise daha yakın mesafeden ve önden sıkılmış görünüyor. Kurbana bir kez mermi sıkıldıktan sonra kaçması istenmiş olabilir mi?”

Ayakkabı satarak geçimini sağlayan Geoffrey Kung’u 8/10/07 tarihinde eşiyle Nairobi’de Şehir Otobüs Terminalinde buluştuktan sonra sabah saat 11 civarında kayboldu. Karısına göre, Kung’u ayakkabı almaya, ardından da aynı gün taşraya (Murang’a) dönecekti. Karısı, birkaç dakika sonra Geoffrey Kung’u’yu birkaç kez arar fakat telefona kimse yanıt vermez. Öğleden sonra saat 5 civarında tekrar arar fakat bu kez telefon kapatılmıştır. Ertesi gün, Kamukunji, Shauri Moyo, Makongeni ve Merkez Karakol dahil oJmak üzere birkaç polis karakoluna gider fakat aramaları sonuçsuz kalır. Çarşamba günü Sanayi Bölgesi hapishanesine gider fakat bu gidiş de sonuçsuz kalır. Perşembe ve Cuma günleri kocasını aramak için Langata ve Ruai polis karakollarına gider, fakat herhangi bir sonuç elde edemez. 12 Ekim 2007 Cuma günü, saat 7’de KTN’de haberleri izlerken, kocasına ait bütün malzemeleri ve giysileri, özellikle de beyaz ve turuncu yamalı yeşil ceketini teşhis etti. Söz konusu giysiler aynı günün erken saatlerinde Kiserian’da yerel halkın bazı cesetleri tespit et- meşinden sonra basınla birlikte bölgeye giden KNCHR görevlileri tarafından bulunmuştu. Kurbanın esi KNCHR’ye Kung’u’nun daha önce yasadışı “Mungiki” tarikatının üyesi olma suçlamasıyla Kwekwe polis ekibi tarafından iki kez tutuklandığını söyledi, ilk tutuklanmasının ardından Kung’u kendisini gözaltına alan memurların ölüm tehdidine maruz kalır ve 2000 Kshs ödeyerek serbest bırakılır. Anlatıldığına göre, Kung’u 7/9/07 tarihinde ikinci kez gözaltına alındı ve Makongeni polis karakoluna götürüldü. Eşi kendisini ziyarete gittiğinde, Sayın Muli adlı bir Kamba polis memuru ve bir de Peter adlı bir kisi, Kung’u’nun serbest bırakılması karşılığında 10.000 Kshs ister; aksi takdirde Kung’u’yu öldüreceklerini söylerler. Kadın, parayı bulmak için kendisine zaman tanınması için yalvarır; 9/9/07 tarihinde istenen parayı temin ederek Kung’u’nun serbest bırakılmasını sağlar. Kung’u’nun cesedi üzerinde 24/10/07 tarihinde şehir morgunda otopsi yapıldı. Ceset dikkat çekici derecede yırtıcı hayvanlar tarafından kemirilmişti. Sol bacak kalça ekleminden itibaren tamamen yok olmuştu. Sağ alt uzuvlardaki kas ve dokular ile karın bölgesindeki bütün organlar tamamen yoktu, kurbanın kemikleri ve bazı bağları görünüyordu. Patoloğa göre, ölüm nedeni “kafaya isabet eden iki mermiye bağlı olarak başından ağır yaralanmadır. Bu iki mermi, infaz hedeflenmek suretiyle, yakın mesafeden ateşlenmiştir”.

45 Gihurai hattında Matatu biletçiliği yapan Patrick Mwan- gi, 17/10/07 tarihinde kayboldu. Kaybolacağı gün, Patrick öğlen yemeğinden sonra Gihurai 44 durağında çalıştığı arabanın şoförünün gelip kendisini almasını bekliyordu. Birdenbire kendisini polis olarak tanıtan kişiler onu Daniel Mutahi (hakkında yukarıda bilgi verilmiştir) olarak bilinen bir başka adamla birlikte gözaltına aldı ve KAM 294R plakalı küçük beyaz bir araçla onları alarak gitti. Şoför, babasıyla birlikte polis karakollarında ve morglarda Patrick’i arasa da izine rastlayamadı. Bu raporun hazırlandığı 11/7/08 tarihine kadar da hâlâ kayıptır.

VII. Julius Baer Bankası

Julius Baer Bankası, merkezi Zürih’te bulunan bir özel bir bankacılık grubu olan Julius Baer Group’un bir alt kuruluşudur. WikiLeaks, Baer’in Cayman Adaları şubesindeki hesaplarla ilgili bir dizi belge yayınladı. Söz konusu yayınlama sonucunda ABD’de WikiLeaks’e karşı dava açıldı, WikiLeaks mahkemede kendini başarılı bir şekilde savundu. Buradaki alıntılar, bir banka hesabıyla ilgili bilgileri ve bir belgeyi sızdıran, eski bir Baer çalışanı olan Rudolf Elmer’in beyanlarının bir kısmını içermektedir.

Rudolf ElmerMn beyanından:

Julius Baer Bankası, kendisinin ve müşterilerinin vergi yükünü en aza indirmek veya sıfırlamak için sistematik olarak vergiye tabi kaynakları kıyıdan uzak Cayman Adalarına (aynı zamanda Lüksemburg veya vergi cenneti Guernsey’e) aktarmaktadır. Ben bu tür şirketleri “bellevue-griten -küçük fahişeler” olarak adlandırıyorum. Kendimi bazen aslında sömürülen o “kadınların” pezevengi gibi hissettim. Anlatacaklarım, Cayman Adalarında offshore şirketi olarak hizmet veren Julius Baer Holding AG’nin limited şirketleriyle ilgilidir:

Julius Baer Bank and Trust Co. Ltd, Cayman Adaları (Banka)

Julius Baer Trust Co Ltd, Cayman Adaları (yönetim şirketi)

URSA LTD., Cayman Adaları (sigorta şirketi)

Baer Select Management Ltd, Cayman Adaları (yatırım uzmanı)

Crelnvest Ltd, Cayman Adaları (koruma fonu)

ShaPE Ltd, Cayman Adaları (özel sermaye şirketi)

Bu şirketlerin ortak amacı:

İyi düzenlemelere sahip ülkelerle kıyaslandığında, yalnızca Cayman Adalarında yetersiz mali düzenlemeler ve yargısal boşluklar nedeniyle mümkün olan işlemler gerçekleştirmek;

isviçre’deki ve diğer ülkelerdeki Julius Baer gruplarının ve bu grupların müşterilerinin vergilendirilebilir gelirlerini azaltmak;

isviçreli ve yabancı müşterilere vergi kaçırma ya da vergide yolsuzluk konusunda çeşitli ortamlar ve araçlar sağlamak;

Bu ortamdan istifade etmeleri amacıyla isviçreli ve yabancı yatırımcılara Caymanlar’da (aynı zamanda Guernsey ve Lüksemburg’da da) şirket kurma olanakları sağlamak;

Yatırımcıları korumak;

Ve doğal olarak Julius Baer grubunun vergi yükünü azaltmak.

Yalnızca ana şirket Julius Baer Bank and Trust Co Ltd, Cayman Adaları (Banka), doğrudan Zürihli Julius Baer Holding AG’ye aittir. Bütün diğer şirketler, Julius Baer Bank and Trust Ltd (doğrudan veya dolaylı olarak) şirketine aittir ve dolayısıyla Julius Baer Bank and Trust Co Ltd, Cayman Adaları (Banka), dış kaynaklıdır. Diğer bütün şirketler gizli kaldığı için bu yöntem etkili olmaktadır. Ne Eidgenoessische Banken Kommission (İsviçre federal bankacılık komisyonu) ne de vergi yönetimi, Caymanlar’daki Gizlilik Kanunu nedeniyle herhangi bir bilançoyu veya kâr muhasebelerini görmemektedir. Söz konusu yasa uyarınca, bilançoların veya kâr gelirlerinin muhasebe kayıtları kontrol edilememektedir.

Tahmini vergi tenzili miktarı, bu belgenin sonundaki hesaplamalardan tespit edilebilir. Bu yalnızca, isviçre’deki vergi geliri kayıplarının gerçek rakamları hakkında değil, aynı zamanda offshore şirketlerinin önemi ve özellikle de yönteminin düzeni hakkında bilgi verir. Sunulan rakamlar bu on yılın başlangıcını göstermektedir ve grubun büyüme süreci göz önünde bulundurulacak olursa bugün bu rakamların daha da yüksek olması büyük ihtimaldir.

Aşağıdaki mektup bir Amerikan vatandaşının Cayman Adalarındaki hesabıyla ilgilidir. Rudolf Elmer, bu mektubun, Baer ile gizli anlaşma yaparak Baer hesaplarını kullanarak vergi kaçakçılığı yapan müşterilerden yalnızca bir örneği gösterdiğini ileri sürmektedir (vurgulu metne dikkatini çekeriz).

Tarih: 12 Mayıs 1999

Gönderen: Valerie Mullen, Banka Mutemetlik Bölümü

Telefon: 345 949 7212 Faks: 345 949 0993

Konu: Winston Layne Tröstü

Bugün pek çok şeyle birlikte tröstün vergilendirilmesiyle ilgili olarak Winston Layne ile konuşma fırsatım oldu. 1996 yılında bağışçıların vergilendirmesinde meydana gelen değişikliklerin ardından, lehdarların ve vasilerin gerçek yükümlülüklerinin yakın zamanda netleştiğini açıkladım. Vergi uzmanı olmasam da, eğer ABD lehtarıysan, kâr etsen de etmesen de bu olayı rapor etmek zorunda olduğunu anlattım.

Winston Layne, konuyu dile getirdiğim ve bildiklerimi onunla paylaştığım için bana teşekkür etti. Bununla birlikte, ABD vergi görevlilerine herhangi bir şey ifşa etmek istemediğini belirtti. Vergi değişiklikleriyle ilgili olarak onu bilgilendirme görevimizi yerine getirdiğimizi teyit etti fakat tröstü ve lehtarları gizli tutmak istediğini bildirdi.

Sayın Layne ile konuşurken, Maples & Calder’den sözleşmenin son halinin bir nüshasını alıp inceleyinceye dek beklemek istediğini anladım.

Son olarak, Sayın Layne bize etraflı bir talep mektubu yazacağını da teyit etti. Valerie Mullen

VIII. NadhmiAuchi

Nadhmi Auchi Irak kökenli bir İngiliz vatandaşıdır. 2003yılında Fransa’da Elf Aquitaine skandalına adı karıştı ve dolandırıcılıktan mahkûm oldu. New Statesman adlı İngiliz dergisinden Martin Bright, yazdığı bir Blok’ta (internette yayınlanan günlük yazı), Sayın Auchi’nin internet arşivlerindeki kendisiyle ilgili eleştirel yazıların kaldırılması için yargıyı kullanma veya dava açma tehdidinde bulunmasına dikkat çekti. Kısa bir süre sonra New Statesman Auchi’nin avukatlarından bir mektup aldı ve Bright kendi bloğunu sansürledi.

WikiLeaks hem orijinal yazıyı hem de sansürlenen halini yayınladı. Her iki yazı da aşağıdaki linkten okunabilir:

http://www.wikileaks.ch/Eight_stories_on_Obama_linked_billionaire_Nadhmi_Auchi_censored_from_ the_Guardian,_Observer,_Telegraph_and_New_Sta- tesman veya

http://tinyurl.com/3edqwed

IX. Güney Afrika Rekabet Komisyonu Raporu

(Özet)

Rekabet Komisyonu Güney Afrika’da kanunla kurulmuş bir kurum olup görevi Güney Afrika ekonomisinde adil rekabeti sağlamak ve düzenlemektir. Buradaki alıntı, Rekabet Komisyonunun Güney Afrika bankacılık sektöründe rekabete ilişkin hazırladığı 590 sayfalık bir raporun bir bölümüdür. Rapor ilk olarak Komisyon tarafından yayınlandığında, ilgili bankaların talebi üzerine raporun önemli kısımları rapordan çıkarıldı. WikiLeaks raporun redaksiyon geçmemiş halini eksiksiz olarak yayınladı.

PTA’ların (ödeme aktarmalı krediler) ve ilgili hizmetlerin sağlanmasında bankaların kârlılığını değerlendirirken. Flexi Banking Services (FBS) ve Retail Banking Services (RBS) kolları için Absa tarafından sağlanan finansal verilere başvurduk…

Absa’nın sunduğu verilere göre, 2002 ile 2005 yılları arasında FBS kolunun bileşik ortalama büyüme hızının (CAGR) kâr artısı yıllık %24’tür. Bu koldaki gelir (işletme geliri) yıllık bileşik ortalama büyüme hızı bakımından %23 artmıştır -yani kabaca gelir ile aynı orandadır- ve giderler de % 22 olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, FBS kolundaki kâr miktarındaki artısın “kar marjlarındaki artışa değil öncelikli olarak hacimdeki artışa bağlıydı (gelirlerin yüzdeliği olarak ölçülür)”.

RBS kolunda, kâr miktarındaki artış daha da hızlıdır; 2002 ile 2005 yılları arasında yıllık bileşik ortalama büyüme hızı %40 idi. Bununla birlikte, bileşik ortalama büyüme hızı bakımından gelir (işletme geliri) büyümesi yıllık yalnızca % 9 iken işletme harcamaları % 5’tir. Dolayısıyla kâr marjlarının yükseldiği açıktır. Bu süre içerisinde RBS müşterilerinin sayısının da yıllık olarak yalnızca % 5 arttığı düşünülecek olursa, düşük birim fiyatlarındaki yüksek işlem hacimleri, artan kârlar için bize temel açıklamayı verir. Absa, “2002 ile 2005 arası dönemdeki RBS kâr marjlarındaki artış, büyük oranda ölçek ekonomilerine bağlanabilir” der ve biz de bu görüşe katılıyoruz. Kısacası, bütün bu dönem boyunca kârlardaki % 40’lık yıllık bileşik büyümenin sağlanabilmesi için birim maliyetleri yeterince düşürüldü.

Absa’nın söz konusu birim maliyeti tasarruflarını, fiyat indirimleri yoluyla herhangi bir şekilde yansıtmadığı, bunun yerine bu tasarrufların büyük çoğunluğunu kâr olarak alıkoyduğu açıktır. Absa, 2002 ile 2005 yılları arasındaki süreçte temel işlem hesabı ürünlerinin fiyatlarını kabaca enflasyona eşit veya çok az altında bir oranda yükseltebildi; buna karşın ölçek ekonomilerinin bir sonucu olarak temel birim maliyet indirimlerinden kâr elde etti.

Aynı analizleri diğer bankalar için yapamadık, çünkü diğer bankalar analizimize yardımcı olacak kadar geriye giderek işletme giderleri konusunda yeterli bilgi sağlamadı. Bununla birlikte, pazar genişlemesini sağlayan hâkim koşullarda, bütün temel bankaların ölçek ekonomilerinden fayda sağladığı şüphesizdir.

Absa’nın verdiği rakamlardan anlaşılacağı üzere, diğer bankaların fiyatlarını düşürmesi ¡cin gerçek bir rekabetçi baskı söz konusu değildir, diğer bankalar da maliyet indirimlerinden sağlanan tasarrufları düşük fiyat yoluyla müşterilere yansıtmak yerine büyük çoğunluğunu kâr olarak tuttukları görülmektedir. Gerçekte, fiyatlar üzerindeki etkin rekabet baskısı, genel olarak bu piyasada rakiplerin olmamasından dolayı yetersizdir.

Eğer piyasa, etkin rekabet ile karakterize edilseydi, o zaman ister muhtemel girişimciler isterse mevcut rakiplerden gelen rekabetçi baskı, Absa’yı, piyasadaki nisbi payını almak ve bu kolda faaliyetini büyütmek amacıyla fiyatlarını düşürmeye zorlayacaktı. Piyasanın böyle olmaması, bankaların PTA’ları fiyatlandırmada, özellikle de perakende bankacılık veya orta-piyasa segmentinde etkin rekabet baskısı altında olmadığını göstermektedir.

X. Altantuya Shaariibuu

Altantuya Shaariibuu, Kuala Lumpur yakınlarında Ekim 2006’da öldürülen bir Moğol’dur. WikiLeaks tarafından yayınlanan bu belge, yeminli bir ifade olup Malaysia Today websitesinin editörü tarafından imzalanmıştır ve söz konusu cinayetle ilgilidir. Bu belgenin yayınlanmasına yakın bir süreçte, Malezya başbakan yardımcısına yakın bir ortağı cinayeti azmettirmekten yargılandı. Daha sonra beraat etti. Petra’nın beyanı aşağıdaki web adresinde bulunabilir: http:/HYPERLINK “http://www/”/www. wikileaks .ch/wiki/Raj a_Petra_Kamaru- din_statutory_declaration_on_Altantuya_Shaariibuu_ murder veya

http://tinyurl.com/3elel9y

XI. İzlanda Bankaları (Özet)

Kaupthing merkezi Reykjavik’te bulunan ve uluslararası alanda faaliyet yürüten bir İzlanda bankasıydı. Kaupthing, 2008’den itibaren, diğer kaldıraçlı İzlanda bankaları gibi, kendi borçlarını ödeyemedi. Bankaya, İzlanda Mali Denetim Kurumu tarafından el konuldu ve mevcut durumda tasfiye edilmektedir.

Bu belge, Kaupthing bankasının “Büyük Kredi Defteri” olup bankanın borç verdiği en yüksek para miktarlarının kaydından oluşmaktadır. Bu belgede ayrıntıları verilen kredilerin çoğu, Kaupthing’in uygulamaları hakkında, özellikle de borç verilen paranın çok az güvenceyle büyük oranda bankayla yakın ilişkisi olan bireylere verilmesi, bir dizi ciddi soru işareti ortaya koymaktadır. İzlanda bankacılık sisteminin çökmesinin ardından hem İzlanda’da hem de ülke dışında pek çok kişi tutuklandı. Bu belge Temmuz 2009’un sonunda sızdırıldı.

Bu alıntılar, Kaupthing’in Exista Group’taki şirketlere verdiği kredileri değerlendirmesiyle ilgilidir. Yaklaşık 1.43 milyar Euro tutarındaki kredinin büyük bir kısmı teminatsızdır. Exista’nın, % 23’lük bir payla Kaupthing’de ana hissedarlardan biri olduğu göz önüne alınacak olursa, Kaupthingyönetim kurulunun varlıkları mevduat sahiplerinin zararına (yanlış) yönetmesi konusunda ciddi soru işaretleri ortaya koymuştur.

         Exista Group hf. KAUPTHING BANK
         mEUR           jş S       ! E (D Enj c n>nj o cVadeli işlemPara piya-E ıu O.
 ^J2 “5 VN Omfonları 
Exista hf.627.44.734.151.540.433.1791.2
Bakkabraedur Holding BV252.5252.5
Exista Invest ehf.0.90.9
Lysing hf.2.52.5
Ufsasta ir ehf.0.90.9
Vâtryggingafelag Islands hf.0.20.2
Fiskifrtttir/ Framti rsyn0.90.21.1
Guro Leiusre Ltd. (KS&F)193.15.0198.3
Bakkabraedur Group (KBLUX)128.7128.7
Exista Sub Group (KBLUX)35.435.4
Gudmundsson & Reynisdottir (KIOM)13.613.6
Toplam1,252.512.634.151.541.333.11,425.3

| Yönetim Kurulu Toplantısı – Yıllık Geniş Risk Maruzıyet Raporu 3

         Exista Group hf. KAUPTHING BANK
         Risk        Krediler627.4               Ku     kullanılmamış 4.7         Özkaynaklar 34.1         Bonolar 51.5 V                  adeli Vade işlemler 40.4                     Para piyasası          fonları 33.1         Toplam 791.2        Exista, finansal sektörde faaliyet yürütür, sigorta ve aktif varlık finansı üzerine odaklanır. Exista, Sampo Grubu, Kaupthing Bank ve Bakkavor Grubu içerisinde en büyük hissedardır. Skipti, VIS ve Lysing şirketleri %100 Exista hf.’ye aittir. Exista’nin faaliyet yürütme modeli etkin bir şekilde nakit yaratan faaliyetlerden elde edilen gelirin, uzman yatırım ekipleri tarafından yapılan ve merkezi Finans, Risk Yönetimi, Hukuki Konsey ve İletişim tarafından denetlenen ve son derece seçici yatırım faaliyetlerini desteklemek için kullanılmasına dayanmaktadır. Dolayısıyla Exista’nin faaliyeti iki temele dayanır: İsletme Faaliyetleri ve Yatırım faaliyetleri. Exista, Bakkabaedur Holding Bv, Kista-fjarfestingafélag ehf, Fift fjarfestinaféelag ehf ve Fildi lifeyrissjöö firmalarıyla izlanda Menkul Kıymetler Borsası’nda en büyük hissedar olarak kayıtlıdır.
Teminatlar & GarantilerBütün LTV (kredinin ipotekli konutun değerine oranı): uygulanmadıKredi paketleri teminatsızdır ve herhangi bir sözleşmeye bağlı değildir. Tek istisna 100 milyon Euro’luk bir döner kredinin, eşit bir mevduat miktarıyla teminat altına alınmış olmasıdır.
Mali performansNet gelir: 105.7 FVAÖK: 23.4 Toplam varlıklar: 6,924.7 Cari varlıklar 1,096.4 özkaynaklar 2,284.2 özserma- ye oranı %32.99 -30.6.2008Kredi Notu: BB
Risk FaktörleriTemel risk faktörü piyasa riskidir ve küresel finansal piyasalardaki muhtemel uzun süreli düsüs ve oynaklıktır. Exista, mevcut ortamda likiditeyi teminat altına almak için yukarıda adı geçen şirketlerde cari borçlan veya cari iştiraki yeniden finanse etmekte zorluklarla karşılaşabileceği için likidite riskine maruz kalmaktadır. Ayrıca, Exista’nin büyük borsalarda varlık portföyü üzerine yoğunlaştığını göz önünde bulunduracak olursak, şirket, özellikle son zamanlarda oynak hale gelen finansal sektör riskine maruzdur.
Yonptım Kurulu Tonlantısı – Yıllık Gpnıs Risk Marıi7ivet Ranorıı 4
Exista – Bakkabraedur Holding BV KAUPTHING BANK
RiskKrediler 252.5 Toplam 252.5Bakkabraedur Holding BV Exista hf.’de hisselere sahip bir holding şirketidir. Şirket Agust Gudmundsson ve Lydur Guomundsson’a aittir. Şirket, Exista’nm en büyük hissedarıdır.
Teminatlar & GarantilerBütün LTV (kredinin ipotekli konutun değerine oranı): %89 civarındadır.Kaupthing Bank, teminat olarak Exista’da 6.408 milyonluk bir hisseye ipotek koymuştur. Hisselerin cari piyasa değeri yaklaşık 283 milyon Euro’dur.
Mali performansUygulanmadıKredi notu: Uygulanmadı
Risk FaktörleriExista hf.’nin hisse fiyatı ve operasyonları. Exista ve Exista’ya yönelik risk ile ilgili bilgiler başka bir belgede verilmiştir.
Yönetim Kurulu Toplantısı – Yıllık Geniş Risk Maruziyet Raporu 5
Exista Group hf. KAUPTHING BANK
RiskKrediler 193.1 Kullanılmamış 5.0 Özkaynaklar Bonolar Vadeli işlemler Toplam 198.3Bu işi üstlenmenin mantıksal temeli, Exista’nın karşı taraf hisselerine bağlı şirket olarak sahip olmasıdır. Bu bir ters repo işlemi olup, biz bu işlemle Birleşik Krallık’tan bir grup olan JJB Sports’daki hisselerin satın alınmasını finanse ettik.
Teminatlar & GarantilerKote edilmiş Londra’da- ki şirketlerde mevcut olan 107.9 Euro değerindeki hisseler.Bütün menkul kıymetlerin sübjektif derecelendirmesi: kabul edilemez.
Mali performansUygulanmadı.Derecelendirilmedi.
Risk FaktörleriSatın alınan hisseler, yarı değerinden fazla değer kaybetti ve dolayısıyla biz JJB’nin önceden mevcut tasfiye değerine güveniyoruz çünkü söz konusu değer piyasa değerinden önemli ölçüde daha yüksektir.
Yönetim Kurulu Toplantısı – Yıllık Geniş Risk Maruziyet Raporu 6
Exista – Bakkabraedur Group (Kaupthing Luxembourg) KAUPTHING BANK
RiskKrediler 128.72 Kullanılmamış 0.00 özkaynak uygulanmadı Bonolar uygulanmadı Vadeli işlemler 0.01 Toplam 128.73Bakkabraedur Grubu, Agust ve Lydur Gudmundsson’a ait olup onlar tarafından yönetilmektedir. Agust ve Lydur Gudmundsson, izlanda Bak- kavor Group hf’nin kurucusu olup Exista hf’nin de en büyük hissedarı dır (Exista alt grubuyla ilgili bilgiler ¡Cin başka bir rapora başvurunuz). Risklerin önemli kısmı Grubun yatırım şirketleriyle ilgilidir; bunun yanı sıra KBLUX’un aşağıdaki şirketlerin lehine oluşturduğu risklerdir: Barello Global S.A. -Birleşik Krallık’ta 12.75 milyon pound emlak finansmanı Jukebox L.R 23 milyon ABD doları hava araçları finansmanı Agust Gudmundsson – Fransa’da 7.5milyon Euro +1.4 milyon Euro emlak finansmanı
Teminatlar & GarantilerL. Gudmundsson bireysel teminat Hava araçları üzerinde birinci öncelikli ipotek (piyasa değeri 28.5m USD/LTV c.%80) Emlaklar üzerinde ipotek oluşturmak için taahhütFarklı yatırım şirketleri arasında doğrudan taahhüt söz konusu değildir. Bazı krediler ne bireysel teminat ne de KBLUX’un standard koşulları ve şartlarını kısıtlandırıcı diğer varlıklar tarafından teminat altına alınmıştır. Brüt teminatın olmadığını dikkate alacak olursak, gerçek acık pozisyonun değeri 43.67 milyon Euro’dur. Grubun menkul kıymetler portföyü, esas olarak Exista (371.4 milyon Euro) ve Bakkavor Group’taki (63.5 milyon Euro piyasa değerinde) hisseler arasında dağılmaktadır.
Mali performansExista alt grubunun mali durumu ilişikteki raporda özetlenmiştir.Kredi notu: derecelendirilmemiştir Birleşik Krallık bağlantılı operasyonlarla (borcun ödenmesi için yerel ödeme kaynakları gerektirir) ilgili olarak değişen çerçeve düzenlemelerine bağlı olarak, grup yapısı kısmi olarak yeniden yapılandırılmalıdır.
Risk FaktörleriGrubun riske maruziyeti büyük oranda yatırım faaliyetleriyle bağlantılı olduğundan, grubun performansı devam eden olumsuz piyasa ortamından etkilenebilir.
Yönetim Kurulu Toplantısı – Yıllık Geniş Risk Maruziyet Raporu 7
Exista – Exista Alt Grubu (Kaupthing Luxembourg) KAUPTHING BANK
RiskKrediler 35.37 Kullanılmamış 0.00 Özkaynaklar uygulanmadı Bonolar uygulanmadı Vadeli işlemler uygulanmadı Toplam 35.37Exista altgurubu- akkabreadur Grubuna ait bir kuruluş -bir grup İzlanda Tassarruf bankası ve Kaupthing Bank hf. tarafından Haziran 2011 yılında kuruldu; Aralık 2002’de ise kurucu şirketlerle birlikte, Bakkabraedur şirketin büyük ortağı haline geldi. Exista’nin faaliyet modeli, etkin bir şekilde nakit yaratan faaliyetlerden elde edilen gelirin son derece seçkin yatırım faaliyetlerinde kullanılmasına dayanmaktadır. 2007 yılında, Exista başarılı bir şekilde salt bir yatırım şirket olmaktan, sigorta ve varlık fi- nans alanlarında işlem yapan finansal hizmetleri yürüten bir şirkete dönüştü. Bu değişim, hem gelir akışlarında hem de doğrudan nakit akışı yaratılmasında çeşitliliği desteklemektedir. KBLUX, bugüne kadar Exista’nin lehine iki işlem yapmıştır: Exista B.V: 09/2005’te 150 milyon Euro değerinde Teminatlı Konsor- siyumlu Kredi. 29 milyon Euro’luk kısmını kendisi taahhüt etmiştir. Vade tarihi 11/2009 (borç vadesi). Exista hf.: 11/2006 tarihinde 300 milyon Danimarka Kronu değerinde Konsorsiyumlu Orta Vadeli Kredi. 47.5 milon Kronluk (6.7 milyon Euro) kısmını kendisi taahhüt etmiştir. Vade tarihi 11/2009’dur (borç vadesi).
Teminatlar & Garantiler1+2. Kaupthing Bank hf.’de hisselerin birinci öncelikli derecede ipotek edilmesi 2.Exista B.V tarafından verilen teminat1+2. Menkul kıymetler karşılık oranı %150 (ipotekli hisselerin krediye oranı); riayet etmeme durumunun ortaya çıkması durumunda, borçlular sözleşme uyarınca ek hisseleri devretmek zorundadırlar.
Mali performansGeçici mali rapor – 06/2008 (milyon Euro cinsinden) Gelir 105.7 FVAÖK 24.4 Toplam varlıklar 6.924.7 Cari varlıklar uygulanmadı Özkaynaklar 2.284.2 Öz- sermaye oranı %33.0x (x 341.4 milyon Euro değerindeki Şerefiye dikkate alınmaksızın)Faaliyetin doğasına bağlı olarak mali performans zorlu piyasa ortamından önemli ölçüde etkilendi. 06/2007 ile karşılaştırıldığında özellikle hisselerin revalüasyonuna (237.2 milyon Euro) ve ortak hisselerin gelirlerinin düşme- sine (yaklaşık 482.9 milyon Euro) bağlı olarak. Exista gözden geçirilen dönem için 82.2 milyon Euro net kayıp raporu bildirmek durumunda kaldı.
Risk FaktörleriGrubun mali performansı (yatırım) piyasasındaki gelişmelerden kaynaklı risklere maruzdur ve daha fazla da etkilenebilir; Aralık 2008’de geri ödemesi yapılması gereken 150 milyon Euro’luk konsorsiyumlu işlem yeniden finanse edilmeyecektir fakat geri ödenecektir.
Yönetim Kurulu Toplantısı – Yıllık Geniş Risk Maruziyet Toplantısı 8

XII. Sivil Cinayetler

WikiLeaks, bir Amerikan Apache savaş helikopterinin kabininden çekilmiş ve en az on iki kişinin hayatına mal olan 12 Temmuz 2007 tarihinde Bağdat’ta gerçekleşen iki olayı anlatan bir video aldı. 39 dakikalık videonun tamamı, 18 dakikalık düzenlenmiş videonun bulunduğu %uww.colla- teralmurder. net internet adresinden izlenebilir. Söz konusu sitede ilgili kaynakları da bulabilirsiniz.

XIII. Afganistan Savaşı Günlükleri (Özet)

Bu günlükler, Ocak 2004 ile Aralık 2009 arasında Afganistan’daki Amerikan birlikleri tarafından önemli görülen olaylarla ilgili kısa birer rapordan oluşmaktadır. WikiLeakse aktarılan belgede yaklaşık 90.000 olay rapor edilmiştir, bunlardan yalnızca 75.000 WikiLeaks tarafından yayınlanmıştır.

Bu yedi kayıt, İngiliz Birliklerinin Ekim, Kasım ve Aralık 2009’da yol açtığı sivillerle ilgili olayların ayrıntılarını vermektedir. Benzer diğer raporlarda olduğu gibi, bu günlüklerde de savaşın kaotik doğasına ve koalisyon güçlerinin sürekli olarak hata yapma riskine -ve sonuçlarına- ışık tutulmaktadır.

Kolay okunabilmesi ve anlaşılması bakımından her rapordaki bazı bilgiler çıkarılmış ve bazı kısaltmaların açılımı yapılmıştır fakat her raporun ask, WikiLeaks internet sitesinde bulunabilir ve tam olarak okunabilir. Bazı günlükler, WikiLeaks tarafindan yayım için redakte edilmiştir.

9923276D-082E-4116-97FC-98ED3B4CF007

14 Ekim 2008

Y Biriminden 45 komando, bir Araç Kontrol Noktasını koruduğu esnada motosikletli 1 x yerli vatandaş Araç Kontrol Noktasına yaklaştı ve dur işaretlerine uymadı. Dost Güçler motosikletlinin ayaklarının dibine yere bir uyarı ateşi açtı. Yerden seken mermi motosikletlinin ayağına isabet etti. Olayın incelemesi FOB INKERMAN’a (ileri harekât üssü) verildi; MO kazayı değerlendirdi; taksiye para vererek yaralıyı BOST hastanesine gönderdi. BDA: 1 x YERLİ VATANDAŞ yaralandı (kişi bilinmiyor).

GÜNCELLEME

DOST GÜÇLER, 5.56 mm çapında mermiyle 1 X UYARI ATEŞİ AÇTI

GÜNCELLEME 150112D*OCTO8

RC(S) (Radar Kontrol Birimi) motosikletin PB EMERALD’da (Devriye Üssü) olduğunu bildirdi. RC(S) herhangi bir tazminatın verileceğini öngörmüyor. 1 sivil Afgan yaralandı.

733A452F-C9 F3-4A2 5-AE AA-980BC16FDA1E

22 Ekim 2008

Afgan Ulusal Ordusu (2/3/205) GBR OMLT (Yer Tabanlı Radar Operasyon el Danışma ve İrtibat Ekibi) alan hâkimiyeti devriyesi görevi yaparken, motosikletli 1 x Yerli Vatandaş hızla Dost Güçlere doğru motosikleti sürdü ve uyarı işareti verilmesi üzerine durmayan YERLİYE ateş açıldı. DOST GÜÇLER, YERLİNİN intihar bombacısı olmadığını teyit etti ve şahıs SANGIN hastanesine götürülüyor. Gelişmeler rapor ediliyor.

GÜNCELLEME 1352D*

YERLİ VATANDAŞ, SGN Hastanesi tarafından kabul edilmedi ve SGN DC’ye geri gönderildi.

Bir OMLT askerinin ateş açtığı teyit edildi.

GÜNCELLEME 1644D*

*** Vaka, IAW İlk İzlenim Raporunda* tekrar yazıldı.

Devriyenin amacı, SANGIN DC’ye hareket eden IEDD ekibiyle bağlantı kurmak amacıyla PB NABI ile Red ISO konteyner (GR 41 SPR 7355 5012) arasındaki güzergâhı temizlemek ve UXO görevi için onları PB NABI’ye götürmek üzere rehberlik etmekti. 1203D’de* 10xGBR OMLT’den oluşan piyade devriyesi, PB NABI’yi (devriye üssü) Red İSO’ya gitmek üzere terk etti. DOST GÜÇLER, Red İSO’ya ulaştığında, oradaki görevliler IEDD (bomba imha ekibi) ekibinin gelebilmesi için bir kordon oluşturmuşlardı. Yaklaşık 1255D’de\ GR 41 SPR 73706 50328’de 1xOMLT personeli, güneyden bir motosikletli YERLİ VATANDASIN kendi bulunduğu konuma doğru geldiğini görüyor. Personel, YERLİ VATANDASIN intihar bombacısı olduğuna inanıyor. Son iki haftadır, istihbarat, SANGIN pazarında ve etrafında iki intihar bombacısı tehlikesi olduğunu sürekli olarak rapor etmektedir. Muhtemel bir direnişçi, personelin bulunduğu konumdan 35-40 metre uzaklıktayken, personel şüphelinin yakınlarına 4 uyarı ateşi (5.56mm) açtı. Fakat şüpheli motosikletin ne hızında ne de yönünde herhangi bir değişiklik yapmadı ve doğrudan OMLT personelinin üzerine sürdü. Noktaya 20 metre kala, personel muhtemel direnişçiye doğrudan ateş açtı (ayrıntılar teyit edilecek). Motosiklet hendeğe yuvarlandı ve alev aldı.

İnceleme üzerine, YERLİ VATANDASIN derhal öldüğü teyit edilir ve intihar bombacısı olmadığı anlaşılır. 1345D’de*, DOST GÜÇLER, çok sayıda GSW ile birlikte cesedi SANGIN DC Hastanesine götürdü ve derhal eski konumuna dönerek patlamamış patlayıcıyı imha görevini yapması için IEDD ekibinin NABI’ye gitmesine eşlik etti.

*** Vaka 1644D*’de meydana gelen Vakada 1 sivil Afgan öldürüldü.

4B54C6BD-3057-4C3B-8C74-30342C5D9670

19 Kasım 2008

MOB LKG’ye (Ana Operasyon Üssü) görev icra etmeye giden J Birimi 42 Komando, 1 YERLİ VATANDASIN araçla konvoya doğru geldiğini gördü ve konvoydan 2x işaret fişeğiyle uyarı ateşi açıldı. YERLİ VATANDAŞA ait araç ne yavaşladı ne de yönünü değiştirdi. Bunun üzerine DOST GÜÇLER, 2 X RDS 9mm mermiyle aracın önüne yere ateş (UYARI ATEŞİ) açtı. YERLİ VATANDAŞA ait aracın görsel incelemesi yapıldı ve devriye görevine devam etti. Daha sonra yapılan inceleme sonunda, araçta bir YERLİ COCU- GUN bulunduğu ve çocuğun ölümcül bir şekilde mermiyle yaralandığı ortaya çıktı. Olay, çocuğun akrabalarından HAJJI HAQBIN (BARAKZAI kabilesinin etkin bir lideri) tarafından NDS’ye (Ulusal Güvenlik Stratejisi) bildirildi.

*** 261808D*’de meydana gelen olayda 1 yerli sivil hayatını kaybetti.

E8AA01C8-A3FD-467E-85F6-7BF604445A41

29 Kasım 2008

GBR PMT’ye (yer tabanlı radar sistemi) sahip Afgan Ulusal Polisi, polis eğitim devriyesi görevini yerine getirirken 1x beyaz aracın hızla devriyeye doğru geldiğini ve durmadığını bildirdi. DOST GÜÇLER, hafif silahlarla çatışmaya girdi. Aracı kullanan kişi Afgan polisiydi (üniformasız). Hemen kordon oluşturuldu ve QRF (Ani Müdahale Gücü), yardımcı olmak üzere olay mahalline geldi.

GÜNCELLEME 291423*N0V08

RC(S) (Radar Kontrol Birimi), bir YERLİ VATANDASIN karakola gelerek temas sonucunda kızının bacağından silahla yaralandığını iddia ettiğini bildirmektedir. Kız şu anda BOST hastanesinde tedavi altına alınmıştır. İnceleme ve araştırma devam etmektedir. Rapor edilecek başka bir durum yoktur. *** 1950D*’de meydana gelen olayda 1 kişi ağır yaralanma sonucunda hayatını kaybetti. Afgan Ulusal Polisi

283C7026-A6D2-4A4E-BCD3-5B1E742073F6

4 Aralık 2008

Asayiş devriyesi gezen W Birimi 45 Komando, DOST GÜÇLERİN, muhtemel 1x direnişçinin 41SPR72034852 takip ettiğini tespit etti ve 1x uyarı ateşi açtığını bildirdi. Muhtemel direnişçi uyarı ateşini dikkate almadı ve devriyeyi takip etmeye devam etti. DOST GÜÇLER, söz konusu kişinin hayati açıdan tehlikeli olduğuna kanaat getirerek 1xSAF (hafif silah) mermisiyle ateş etti.

***Vaka 05 1530D*’de meydana geldi. GÜNCELLEME 1836D*

RC(S) (Radar Kontrol Birimi), söz konusu kişinin direnişçi değil, YERLİ BİR VATANDAŞ olduğunu bildirdi. İlk izlenim Raporu alındı. Vaka tanımı DİRENİŞÇİ—> YERLİ VATANDAŞ olarak değiştirildi. YERLİ VATANDAŞ hastaneye gönderilerek tedavi altına alındı.

369D999E-F9EC-4C57-9FF0-65B746A19567

24 Aralık 2008

L Birimi 42 Komando, çevre güvenliğini icra ederken, ISO OP SOND CHARA’ya 2 x YERLİ VATANDAŞI taşıyan 1 x araç yaklaştı ve DOST GÜÇLERİN dur işaretlerine aldırış etmedi. DOST GÜÇLER, 3 x762mm MG ile uyarı ateşi açmasına rağmen araç hareket etmeye devam etti. DOST GÜÇLER, aracın motoruna 3x el ateş açmasına rağmen araç yine de durmadı. DOST GÜÇLER ardından otomobilin ön camına 3x el ateş açtı ve araç durdu. Rapor edilecek başka bir durum yoktur. ***1803D*’de meydana gelen olayda 1 yerli sivil yaralandı.

88BE7199-5C88-484E-A5BD-BE6AD0654657

30 Aralık 2008

NFO (Deniz Kuvvetleri Üssü) güvenliğini sağlayan W Birimi 45 Komando, beyaz 1 x aracın hızla DOST GÜÇLERİN kordonuna doğru seyretmekte olduğunu bildirdi. DOST GÜÇLER, sürücüye sözle ve el işaretleriyle uyanda bulunmasına rağmen sürücü durmadı. Ardından DOST GÜÇLER, aracın motor kısmına 1 x el uyarı ateşi açtı ve araç durdu. Seken mermiden 12 yaşındaki erkek yolcu yaralandı. Yaralanan YERLİ VATANDAŞ, sivil araçlarla ileri Harekât Üssü SANGIN hastanesine götürüldü. 2115D*’de meydana gelen olayda yerli olmayan bir sivil yaralandı.

XIV. Irak Savaş Günlükleri

Afgan savaş günlüklerine çok benzer bir şekilde, Irak savaş günlüklerinin kayıtları da Amerikalı askerlerin bu kez 2004-2009 yılları arasında Irak’taki önemli olaylar üzerine bildirdikleri raporlardan oluşmaktadır. Kayıtlarda yaklaşık 400.000 olay raporu yer almaktadır. Bu belgede yer verilen alıntı raporlar, Amerikan askerlerinin, Irak ordusu ile polisinin tutuklulara kötü muamelesine tanıklık ederken yalnızca üstleri tarafından talimat verildiği şekilde olayları kaydettiğini fakat bu tür kötü muameleleri önlemek için de herhangi bir tedbir alınmadığını göstermektedir. Afgan savaş günlüklerinde olduğu gibi bazı belgeler redakte edilmiştir.

50A2284C-BF55-E1FD-BEA7B6AED9A0AD20

17 Haziran 2007

KİM: Tel Afer CTU (MUHAREBE EĞİTİM BİRİMİ)

NE (KONU): TUTUKLULARA KÖTÜ MUAMELE

NE ZAMAN: 17 Haziran 2007 (06 Mayıs 2009 tarihinde P-PITT tarafından öğrenildi ve 2 Temmuz 2009 tarihinde 3/1 CAV’a (Şiddete Karşı Kampanya) bildirildi)

NEREDE: TEL AFER CTU (MUHAREBE EĞİTİM BİRİMİ)

NEDEN: P-PITT tarafından 06 Mayıs 2009 tarihinde öğrenilen ve 2 Temmuz 2009 tarihinde 3/1 CAV’a bildirilen rapora göre, Khither AbedalJaber Ömer Albakaar adlı tutukluya 15 Haziran 2007’de veya yakın tarihlerde Tel Afer CTU tarafından KÖTÜ MUAMELE EDİLDİĞİ İDDİA EDİLDİ.

TUTUKLANMA NEDENİ: IED (el yapımı) patlayıcı yerleştirmekle suçlanıyor.

Musul Genel Hastanesinde kapsamlı tıbbi tedavi gören kurbanın sağ bacağında dizinin altında, sol ayağının birkaç parmağında ve her iki elinin parmaklarında ampütasyon meydana geldi. Kimyasal/asit yanmaları sonucu oluşan büyük yara izlerine ilişkin olarak, üçüncü dereceden kimyasal yanık ve deri dökülmesi teşhisi konuldu. 30 Haziran 2007 tarihli hastane raporunda, kurbanın sırtında çürüklerin varlığı teyit edildi. Kurbanın 2007 yılında çekildiği tahmin edilen fotoğrafları ile birlikte P-PITT ekibinin 5 Mayıs 2009 tarihinde kurbanı Musul MTU’da (Musul Terörle Mücadele Şubesi) tespit ettiği tarihte çektiği fotoğraflar da rapora dahil edilmiştir.

Kurban Irak Ordu güçleri tarafından 15 Haziran 2007 tarihinde yakalanmış ve Tel Afer CTU’ya teslim edilmiştir. Kurban, terörist faaliyetlerle ilgili olarak sorgulanırken, Yüzbaşı Ali, Yüzbaşı Adnan ve Kıdemli Yüzbaşı Muhammed tarafından işkenceye maruz kaldığını, işkencede ellerine kimyasal madde döküldüğünü, parmaklarının kesildiğini ve Koalisyon güçleri Tel Afer CTU’yu ziyaret ettiğinde ise kendisini sakladıklarını iddia etmektedir.

Musul Terörle Mücadele Birimi, bu olayları 8 Eylül 2007 tarihinde öğrendi ve bir inceleme başlattı. Kıdemli Yüzbaşı Mohammed, Yüzbaşı Ali ve Yüzbaşı Adnan hakkında 11 Eylül 2007 tarihinde müzekkere çıkarılsa da hiçbirisi tutuklanmadı. Bu olayı Eylül 2007 tarihinde öğrenen PDoR olayı İçişleri Bakanlığında Polis İsleri Yetkilisine bildirdi. Kurban Mayıs 2009 tarihinde hastaneden taburcu olduğu ve P-PITT üyelerinin o tarihte kurbanı Musul Terörle Mücadele Şubesinde gördüğü anlaşılmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla kurban, Musul MTU’dan (Terörle Mücadele’ Şubesi) salıverildi ve şu anda nerede yaşadığı bilinmemektedir.

05F55972-0F73-BDDA-C7F69F2EF408DFF1

2 Mayıs 2009

Irak Riyad Polis Karakolunu denetleyen 2/1 CAV birimi, çok sayıda tutuklunun Iraklı polislerin kötü muamelesine maruz kalmış olduğunu tespit etti. Tutukluların kol ve bacaklarında darp çeşitli zedelenmeler ve çürükler meydana gelmişti ve derhal tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyuyorlardı. Bazı tutukluların elleri kelepçeliydi, diğer bazıları dövülmüş ve kilitli odalara kapatılarak susuz bırakılmışlardı. Birim ayrıca, Irak Polis Karakolu Müdürünün odasında işkencede kullanıldığından şüphelendiği bir takım aletleri de tespit etti. Bu şüpheli işkence aletlerinin üzerinde “kan izleri” bulunmaktaydı ve birim bu aletlere el koydu. Birim, Iraklı yerel polis yetkilileriyle temasa geçerek, tıbbi bakım ve tedavinin yapılmasını sağladı. Irak Riyad Polis şefi, karakolda kötü muameleden şüphelenildiğinin söylenmesi üzerine, tutuklulara dayak atmanın farkında olduğunu ve bunu sorgu yapmanın bir yöntemi olarak desteklediğini belirtmiştir. Birim, Irak yerel yetkilileriyle temaslarına devam etmekte ve gerekli yardımı sağlamaktadır.

EC3ED714-64C3-453B-B623-7CCFB4AFF59B

23 Ekim 2006

231413COCTOö’DE, QAL’DE HADİ BAK IVO 38S’DE MB 41100 59300 CPT (İSMİ SAKLIDIR) 4/6 IA S2 EĞİTMEN VE 1 LT (İSMİ SAKLIDIR) 2/4/6 IA S2 EĞİTMEN, TUTUKLU ISLAH MERKEZİNE GİTTİLER. BURAYA IA AS2 (İSMİ SAKLIDIR) VE IBIF NCOIC (İSMİ

SAKLIDIR) İLE BİRLİKTE SÜRPRİZ BİR ŞEKİLDE ZİYARET ETTİLER VE TUTUKLULARA KÖTÜ MUAMALE YAPILDIĞINA DAİR EMARELER KEŞFETTİLER. BÜRODA, UCU ACIK KABLOLARA SAHİP BATARYALARA RASTLADILAR. HER BİR YATAĞIN UCUNDA SARI İPLER VE PLASTİK BORULAR GÖRDÜLER. BÜROYA GİRMEDEN ÖNCE, (İSMİ SAKLI KİSİ) DAYAK SESLERİ VE İNİLTİLER İŞİTTİ. ODANIN ORTASINDA OTURAN TUTUKLU AĞLIYORDU. (İSMİ SAKLI KİSİ) KÖTÜ MUAMELEYİ DURDURDU, CPT’Yİ (İSMİ SAKLIDIR) SORGULADI VE TUTUKLUNUN İSMİNİ ALDI. RAPORLAMA BİRİMİNİN ALDIĞI ÖNLEMLER: ÜST MAKAMLARA BİLDİRİLDİ; YEMİNLİ İFADELER ALINDI; 15-6 IOFROM 2-10 BDE’DEN EMİR BEKLENİYOR, 4/6 IA CDR BİLGİLENDİRİLDİ.

124EE0C7-D4FE-4BE1-DBDF1EED4C2F92DC

3 Mayıs 2009

BİR TUTUKLU, SORGUCULARIN KENDİSİNİ DÖVDÜĞÜNÜ, YUM- RUKLADIĞINI YÜZÜNE, MİDESİNE VE BACAKLARINA VURDUĞUNU VE ELLERİNE, SOL KULAĞINA VE CİNSEL ORGANINA YAKLAŞIK 15 İLE 30 DAKİKA ARASI ELEKTROŞOK UYGULADIĞINI İDDİA ETTİ. AYRICA, TUTUKLU, HERHANGİ BİR PATLAYICI YERLEŞTİRİP YERLEŞTİRMEDİĞİ VEYA YERLEŞTİRİLMESİNE YARDIM EDİP ETMEDİĞİ KONUSUNDA SORGULANDIĞINI İDDİA EHİ. TUTUKLU BÖYLE BİR SEY YAPMADIĞI CEVABINI VERDİĞİNİ İDDİA EHİ. TUTUKLU ZAMANI TAM OLARAK HATIRLAMIYOR, FAKAT SABAH GEÇ SAATLERDE OLDUĞUNU SÖYLEDİ. TUTUKLUNUN SÖYLEDİĞİNE GÖRE, TUTUKLU NE ZAMAN BAĞIRSA, AĞZININ KAPATILDIĞINI, KENDİSİNE, SESSİZ OLMAZSA AMERİKALILARIN DUYABİLECEĞİ SÖYLENDİ. TUTUKLU İŞKENCECİLERDEN HİÇ KİMSEYİ GÖRMEDİ. TUTUKLU TEKRAR HÜCRESİNE GÖTÜRÜLDÜ VE HÜCRESİNİN ÖNÜNDE BAYILDI VE YATAĞINA GÖTÜRÜLDÜ.

EK BİLGİ: TUTUKLU, KELEPÇE İZLERİNİ VE KÖTÜ MUAMELENİN DİĞER İŞARET VEYA SEMPTOMLARINI GÖSTERDİ. TUTUKLU SORGU İÇİN TEDAVİ EDİLMİŞTİR. TUTUKLU SAĞLIK KONTROLÜ ESNASINDA DOKTORA İŞKENCE GÖRDÜĞÜNÜ SÖYLEMEMİŞTİR FAKAT DAHA SONRA KENDİSİNE İŞKENCE EDİLDİĞİ TERCÜMAN TARAFINDAN SÖYLENMİŞTİR. TUTUKLU AYRICA KÖTÜ MUAMELE İLE İLGİLİ YEMİNLİ İFADE VERMEYİ REDDETTİ.

DİĞER BİLGİLER: TUTUKLU GÜVENLİĞİNDEN ENDİŞE ETMEKTEDİR. BU YÜZDEN Durum Raporunun REDAKTE EDİLMİŞ BİR VERSİYONUNU OLUŞTURDUK. BU RAPOR, FRAGO 273 KAPSAMINDA RAPORLAMA ZORUNLULUĞUMUZUN BİR GEREĞİ OLARAK GÖNDERİLMİŞTİR. ORİJİNAL Durum Raporu İLİŞİKTEDİR. OPERASYONEL HUKUK MÜŞAVİRLERİMİZ AYRI BİR RAPORU MNC-1’E GÖNDERMİŞTİR. BUNUNLA BİRLİKTE, MNC-1, İÇİŞLERİ BAKANLIĞINA YALNIZCA REDAKTE EDİLMİŞ VERSİYONU VERECEKTİR VE TUTUKLUNUN İSMİ GÖRÜNMEYECEKTİR. Durum Raporu, OSJA TUTUKLULARA KÖTÜ MUAMELELERİ İZLEME DOSYASINA KAYDEDİLECEKTİR.

A9EDA77A-540C-4058-901D-DBD8AB04DF9D

12 Mart 2006

OLAYIN/SÜPHELİ İHLALİN TANIMI (OLAYI RAPOR EDEN VE KÖTÜ MUAMELE TÜRÜ): 12 MART 2006’DA YAKLAŞIK 1200’DE KOMİSER YARDIMCISI (İSMİ SAKLIDIR), [XXXXX] 2-12 ASAYİŞ PERSONELİNİN, HP03T130 NO’LU TUTUKLUNUN ENSESİNE AYAK TABANIYLA VURDUĞUNU GÖZLEMLEDİ. BU OLAY MEYDANA GELİRKEN, HP031130 NO’LU TUTUKLUNUN ELLERİ ARKADA BAĞLANMIŞTI, GÖZLERİ BAĞLANMIŞ, DİZ ÜSTÜ CÖKTÜRÜL- MÜS VE BASI CEKETİYLE ÖRTÜLMÜŞTÜ.

İDDİA EDİLEN İŞKENCENİN MEYDANA GELDİĞİ TARİH/ZAMAN VE YER: 1 MART 2006’DA YAKLAŞIK 1200’DE RAMADİ’DE HORTUM NOKTASI THA.

KÖTÜ MUAMELEDE (İŞKENCE) BULUNMAKLA SUÇLANAN BİRİM VEYA PERSONEL: 2-1-2 ASAYİŞ BİRİMİNDEN [XXXXX],

SUÇLAMANIN GEÇERLİLİĞİ KONUSUNDA KANAAT OLUŞTURABİLMEK İÇİN TOPLANAN VE DEĞERLENDİRİLEN DELİLLER: SGT’NİN (İSMİ SAKLIDIR) İFADESİ

SUÇLAMANIN GEÇERLİLİĞİ ÜZERİNE GÖRÜŞ: GEÇERLİDİR. GÖRÜSÜN GEREKÇESİ: (İSMİ SAKLI KİSİ), 7 AYDIR BİRLİKTE ÇALIŞTIĞIM DÜRÜST BİR DENİZCİDİR. YALAN SÖYLEMESİ İÇİN HERHANGİ BİR NEDEN YOKTUR. AYRICA, OLAYA TANIKLIK EDEN İKİ DENİZCİ DAHA BULUNMAKTADIR.

ÖNERİ: İNCELEME YAPMAYA GEREK YOKTUR. SIHHİYE ERİ, TUTUKLUNUN BOYNUNDA, TAHMİNEN VURULDUĞU YERDE, KÜÇÜK KIRMIZI BİR İZ NOT ETMİŞTİR. BEN, 2-1-2 POB’DE GÖREVLİ KOALİSYON YETKİLİLERİNİ (BİNBAŞI (İSMİ SAKLIDIR) DSN 302-5212-228 VE BİNBAŞI (İSMİ SAKLIDIR) DSN 302-3609-131) BİLGİLENDİRDİM, ONLAR DA MESELEYİ İZ MÜFREZE KOMUTANINA HAVALE EHİ. POB, BU OLAYIN KURUM İÇİNDE ÇÖZÜLMESİ GEREKTİĞİNİ ÖNERDİ.

İRTİBAT NOKTASI: (İSMİ SAKLIDIR), DSN 302-3609-369

XV. Büyükelçilik Telgrafları (Özet)

Amerikan Büyükelçiliğinin telgraflarının aşamalı olarak yayınlanması (Cablegate olarak da bilinirj, WikiLeaks’in bugüne kadar en yüksek düzeydeki çalışmasıdır. WikiLeaks’in kaynağı tarafından yaklaşık 250.000 telgraf -belirli bir konu hakkında genellikle bir ile iki bin kelime uzunluğunda dünyanın her tarafından Amerikalı diplomatlarca gönderilen kısa mesajlar – WikiLeaks’e iletildi. Ağustos 2011’e kadar WikiLeaks bu telgraflardan yaklaşık 20.000 tanesini beş ortağıyla birlikte yayınladı fakat dünyanın her tarafından medya örgütlerinin giderek büyüyen bir koalisyon haline gelmesi neticesinde şimdi elliden fazla organ ile birlikte yayın yapılmaktadır.

Savaş günlüklerinin aksine, telgraflar açık bir dille yazılı olup sadece az sayıda olayla ilgili bilgi vermekle kalmamakta aynı zamanda Amerikan diplomasisiyle ilgili daha fazla konuyla ilgili genel anlayışı da yansıtmaktadır. Aynı şekilde, bu telgraflar Amerikalı diplomatların sadece ne söyledikleriyle ilgili değil aynı zamanda nasıl söyledikleriyle ilgili olarak da bilgilendiricidir.

Bu belgede yer alan telgraflar, Amerikan diplomatlarının, büyük şirketlerin çıkarlarını Amerikan ulusal çıkarlarıyla ne derece eşanlamlı gördüğünü göstermektedir.

Alıntı Bir: Bu ilk iki telgraf Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliğinden gönderilmiş olup Türk Havayollarına Boeing uçağının satışıyla ilgilidir. Türkiye’nin Ulaştırma Bakanı, Amerika’nın bir Türk astronotunun uzaya gönderilmesi konusunda yardımcı olması durumunda Türk Havayollarının Boeing uçağı alma konusunda daha istekli davranacağını ima etmektedir. Garip bir şekilde, Boeing adına lobi yapmasına rağmen, büyükelçi bu tür bir alışverişte siyasi etkinin kullanılmasına gücenmektedir. Kendi cümleleriyle: “Yıldırım’ın [ABD hükümeti – Türk Hükümeti] arasındaki etkileşimler ile görünürde özel firmalar arasındaki bir ticari satışı karıştırması, bir siyasi nüfuzun bu muamelede hoş karşılanmayan fakat şaşırtıcı da olmayan bir derecede etkili olduğunu ortaya koymaktadır.” Büyükelçi, aynı zamanda Avrupa hükümetlerinin rakip uçak üreticileri adına lobi yapmasına da kızmaktadır; halbuki kendi ülkelerinin firmaları için lobi yapmak bütün Batılı ülkelerde yaygın olan bir faaliyettir.

04 ANKARA 2680

Telgraf tarihi: 12 Mayıs 2004 12:22

KONU: BOEING TÜRK PİYASASINDA BASKI HİSSEDİYOR (C) Özet: Boeing yetkilileri, AKP kabinesindeki bir üst düzey yetkilinin kendi is ortaklarından birini Boeing’in Türkiye temsilcisi olarak ataması için şirkete yaptığı baskılardan dolayı endişe etmeye devam ediyor. Boeing, hâlihazırda, Türk Havayollarının (THY) filosunu genişletmek için almayı planladığı 19 adet dar ve geniş gövdeli uçağın muhtemel satışı için EADS-Airbus ile yarışıyor. THY 19 uçağın alımına ve sekiz B737-400 uçağı için kiralama opsiyonlarının uzatılmasına ek olarak, gelecekteki talebi karşılayabilmek için 35 ilave uçağa ihtiyaç duyacağını öngörüyor. Özet sonu.

(C) Bu hafta basında, Boeing temsilcileri, Türkiye piyasasında Boeing’i kaygılandıran meseleleri konuşmak için Büyükelçilik yetkilileriyle buluştu. Boeing, AKP kabinesinden üst düzey bir yetkilinin, bir ortağının Boeing’in Türkiye temsilcisi olarak atanması için Boeing’e baskı yapma girişimlerinden endişe duyuyor. Türkiye’nin en büyük havayolu şirketi olan devlete ait THY, filosunu genişletmek için 19 uçak alımıyla ilgileniyor. THY, filosunu genişletmenin yanı sıra sekiz adet Boeing 737-400 uçağıyla ilgili olarak 2006’da biten kira süresini de uzatmaya çalışıyor. THY, gelecekteki uçuş talebini karşılamak üzere 35 ilave uçağa ihtiyacı olacağını tahmin ediyor. 2.9 milyar dolardan fazla bir değeri olan bu proje (ABD ihracat kalemlerinin yaklaşık yüzde 85’i), Türkiye’nin son yıllardaki en büyük projelerinden biridir. Alman Şansölyesi ve Fransız Cumhurbaşkanı, Başbakan Erdoğan’la yaptıkları görüşmelerde THY’nin yaklaşan alımları konusunu gündeme getirerek Airbus’a verilmesini dile getirdiler.

(S) Boeing’de irtibatta olduğumuz kişilere göre, İsrail vatandaşı ve El Al’ın (İsrail Havayolları) eski genel müdürlerinden olan Rafi Harlev, Mart 2004’te Boeing’e giderek Boeing’i ERKAN Şirketler Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Türk işadamı Mehmet Emin Erkan ve ExaGlobal Ortaklıklın Yönetici Ortağı İsrailli Ramiz AYDASGİL adındaki İsrailli bir işadamıyla tanıştırdı. Sayın Erkan, Boeing’e, Türkiye’nin Maliye Bakanı’nın THY alımlarını konuşmak üzere görüşmek istediğini söyledi ve Maliye Bakanı ile bu görüşmeyi ayarlamayı teklif etti: (Yorum: THY üst yönetimi, Maliye Bakanı’yla irtibatlı çalışıyor. Yorum sonu).

(4) Boeing’in Maliye Bakanı’yla görüşmesi esnasında, Bakan, Boeing’e, Sayın Erkan’ın havacılık isinden iyi anladığını ve THY’nin ihtiyaçlarının tamamen farkında olduğunu söyledi. Maliye Bakanı’yla yapılan toplantının hemen ardından, Sayın Erkan Boeing’in bu piyasadaki başarısını garantilemek için, Boeing’den kendisini Türkiye’de danışman olarak ise almasını istedi. Boeing, Erkan’ın talebini reddetti.

(C) Yorum: Büyükelçilik, üst düzey AB yetkilileri ile Almanya ve Fransa’nın devlet başkanlarının Airbus lehine yoğun lobi yapmasından endişe duymaya devam etmektedir. Maliye Bakanı’nın bu hafta Paris’te Airbus’la görüşme yapması planlanıyor. Büyükelçilik, VVashington’daki kuruluşların Türk hükümetindeki muhataplarını, THY’nin alımlarında şeffaflığa verdiğimiz önem konusunda etkilemek için ellerindeki bütün olanakları kullanmalarını tavsiye etmektedir. Büyükelçilik, Boeing adına aktif destek girişimlerini sürdürecektir.

10 ANKARA74

Telgraf tarihi: 19 Ocak 2010 05:39

KONU: BÜYÜKELÇİ BOEING SATIŞINI ULAŞTIRMA BAKANIYLA GÖRÜŞTÜ

REF: İSTANBUL 17

(C) Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Türk Havayollarının (THY) Boeing uçakları alımında şimdiki tıkanma noktasının fiyat olduğunu Büyükelçi Jeffrey’ye teyit etti. Ancak Yıldırım, fiyatın tek unsur olmadığını ve THY’nin, uzun dönemli ortaklığın ve taahhüdün kanıtı olabilecek başka ilgili (muğlak) koşullara da baktığını vurguladı. Türk hükümetinin FAA (Amerikan Federal Havacılık idaresi) ile daha ileri bir düzeyde sivil havacılık işbirliği yapmayı umduğunu ve bu cephede bir gelişme sağlanmasının Boeing açısından da ortamı iyileştireceğini sözlerine ekledi. Son olarak, Cumhurbaşkanı Gül’ün Başkan Obama’ya yaptığı, bir Türk astronotunun uzaya gönderilmesi talebini yineledi ve Türkiye’nin ticari işleriyle ilgili değerlendirmelerinin bununla da ilintili olduğunun işaretini verdi. Büyükelçi, Boeing’in Türkiye’de uzun bir işbirliği ve yatırım geçmişi olduğuna, bunun da sadece yerel şirketlerle kurulan ortaklıklar üzerinden değil, aynı zamanda şirketin sosyal sorumluluk programları kapsamında yaptığı toplumsal yatırımlarla gerçekleştiğine dikkat çekti. Büyükelçi ayrıca, FAA ile işbirliği olanaklarını tartışma ve NASA’nın Türk uzay programını kolaylaştırmaya yardımcı olup olamayacağını araştırma sözü verdi. Özet sonu.

(SBU) Büyükelçi Jeffrey, Ticari Ataşe ve İktisadi Müsteşarla birlikte, THY filosu için yeni uçak alımında Boeing’e destek vermek üzere, 14 Ocak’ta Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’la görüştü. THY kısa bir süre önce 20 adet tek koridorlu Airbus uçağını, 10 uçak daha alma opsiyonuyla satın alacağını açıkladı. Boeing’le benzer sayıda 737 üzerine pazarlıklar ise devam ediyor (referans verilen telgrafa bakınız). Bu satışın değeri yaklaşık 3.4 milyar dolar.

(C) Büyükelçi, Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan arasındaki tartışmalara atıfta bulunarak, kendi anlayışına göre, şu anda müzakerelerdeki tıkanma noktasının fiyat gibi göründüğünü kaydetti (referanstaki telgrafta, THY Yönetim Kurulu Başkanı’nın da Başkonsolos Wİener’a söylediği gibi). Yıldırım, çözüm bekleyen en önemli sorunun fiyat olduğunu teyit etti ve fiyat üzerinde sıkı bir pazarlık yürütmenin her iş müzakeresinin normal bir parçası olduğunu aktardı. Ancak fiyatın, üzerinde durulan tek unsur olmadığını da ekledi ve THY ile Türk hükümetinin teklife, satış sonrası hizmet ve uzun dönemli ortaklık perspektifiyle dikkatle baktıklarını anlattı. Büyükelçi Jeffrey, Boeing’in Türkiye’yle olan uzun süreli bağlantısını, yerel üreticilerle işbirliğine dayalı üretim geçmişini, şirketin dünya çapındaki sosyal sorumluluk programlarını ve ürünlerinin üstün kalitesini öne çıkaran bir konuşma yaptı.

(C) Yıldırım, Türk hükümetinin Boeing’in teklifini, bir bütün olarak Türkiye’nin ABD’yle sivil havacılık alanındaki işbirliği bağlamında, özellikle de Bakanlık (Ulaştırma Bakanlığı kastediliyor) ile FAA arasındaki işbirliği açısından değerlendirdiğini de ekledi. Türkiye’nin, havacılık hizmetlerine artan talebi karşılamak için hem teknik altyapısını hem de insan kapasitesini güçlendirmeye ihtiyaç duyduğunu kaydetti ve FAA’in bu alanlarda destek sağlayabileceği umudunu dile getirdi. Nasıl bir desteğin gerektiği konusunda spesifik bir şey söylemeksizin, “Bu alanda işbirliği ticari anlaşmalar için de uygun ortamı oluşturacaktır,” dedi. İstediğini elde edememiş olan Büyükelçi, FAA’in Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü ile sağlam bir işbirliği geçmişi olduğunu söyledi ve ABD hükümetinin nasıl en iyi şekilde destek verebileceğini araştırmaya söz verdi.

(C) Yıldırım, FAA desteğine ek olarak, dolaylı biçimde, Türkiye’nin uzaya bir astronot gönderme arzusunun da -bu arzu Cumhurbaşkanı Gül’ün Başkan Obama’ya yazdığı mektupta dile getirilmişti- ticari anlaşmaları ilgilendirdiğini ima etti ve NASA’nın Türkiye’nin yeni oluşmaya başlayan uzay programının ayaklarının üzerinde durmasına yardımcı olmasının olumlu karşılanacağını belirtti. Büyükelçi Jeffrey, bir Türk astronotunun önümüzdeki görevlerden birinde de yer almasını takvime bağlamanın son derece zor olacağını fakat NASA’nın Türkiye’nin uzay programını kurmasına destek olmasının mümkün olabileceğini belirtti.

(C) Yorum: Yıldırım’ın, ABD hükümetiyle Türk hükümeti arasındaki alışverişlerle, görünürde özel şirketler arasındaki ticari bir satış isini birbirine karıştırması, siyasi nüfuzun, bu iste hoş karşılanmayacak ama şaşırtıcı da olmayan bir derecede etkili olduğunu gösteriyor. Yıldırım’ın sözleri, ayrıca Başbakan Erdoğan’ın Başkan’la buluştuğunda, kafa karıştırıcı dengeleyici (ek avantaj sağlayıcı) unsurlardan bahsetmiş olmasını da açıklayabilir; eğer Türk hükümeti, bu satışı gerçekten Boeing’in bir teklifi değil de ABD’nin bir teklifi gibi değerlendiriyorsa, o zaman arzulanan “ofsetleri” (dengeleyici, ek avantaj sağlayıcı unsur- Jar) Boeing’den değil ABD hükümetinden bekliyor olması muhtemeldir. Bu satış ile Türkiye’nin havacılık ve uzay kurumlarının geliştirilmesi konusunda FAA/NASA’nın desteğinin sağlanması arasında bir bağlantı kurulmaması gerekir fakat böylesi bir destek başlı basına karşılıklı yarar getirebilir ve bu konu üzerinde daha fazla durmak gerekir. Muhtemelen bir Türk astronotunu yörüngeye yerleştiremeyiz ama Türkiye’nin bu alandaki kapasitesini güçlendirmek için, bizim bölgedeki havacılık güvenliğini arttırma hedefimizi de karşılayacak şekilde gerçekleştirebileceğimiz programlar vardır. Her hâlükârda, eğer bu satışın gerçekleşmesi şansını azami kılmak istiyorsak, Bakan’ın muğlak taleplerine bir şekilde karşılık vermeliyiz/meliyiz. Yorum sonu.

Özet 2: Bu telgraf da Boeing uçaklarının bir ulusal havayollarına satışıyla ilgilidir. Telgrafta geçen sözlerle, “Büyükelçiliğin Boeing’in başarısındaki rolü, basit aktif desteğin ötesinde ilerleme sağlanmasında dikkate değerdir”.

08MANAMA47

Telgraf tarihi: 27 Ocak 2008 12:25

KONU: BÜYÜKELÇİLİĞİN AKTİF DESTEĞİ, BOEİNG’İN 6 MİLYAR DOLARLIK İSİ ALMASINI SAĞLADI      ÖZET-— ,

(C) Büyükelçinin aylarca yürüttüğü lobi faaliyetlerinin ardından Veliaht Prens ve Kral, Gulf Air’in Airbus satın almasını reddetti ve havayollarına Boeing ile anlaşma yapmasını emretti. Gulf Air, bir ABD başkanının ülkeyi ziyaret edeceği vaadiyle, ziyaret tarihine denk gelecek şekilde 13 Ocak’ta Boeing ile 6 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, büyükelçiliğin ticari konuda gösterdiği aktif destek başarısının bir göstergesidir. Fransız hükümeti bir son dakika hamlesi olarak Başkan Sarkozy’nin Bahreyn’i ziyaret etmesini gündeme getirerek Airbus için avantaj sağlamaya çalıştı. Özet sonu.

            SAĞLAM İNİS        

(C) Büyükelçiliğin ticari konuda gösterdiği aktif destek çabaları iyi bir sonuç verdi ve Gulf Air, 3.4 milyar dolar değerinde 16 adet 787 uçağını satın alma ve 2.6 milyar dolar değerinde ilave 8 uçak için ise opsiyonla satın alma anlaşmasını imzaladı, imzanın ardından yapılan basın toplantısında, Gulf Air Yönetim Kurulu Başkanı Mahmoud Kooheji, Gulf Air’in 8 ilave uçak ile ilgili op- siyonlarını kullanacakları konusunda güçlü bir teminat verildiğini belirtti. Hafta sonu yapılan duyurunun ardından, Boeing’in borsadaki hisselerinde 14 Ocak’ta keskin bir yükseliş yaşandı.

            DAR BOĞAZ

(C) Boeing ABD hükümetinin desteğini ilk olarak Mayıs 2006’da, Gulf Air başkanı James Hogan, havayolunun eskiyen filosunu orta menzilli ve uzun menzilli uçaklardan oluşan bir karma filoyla değiştireceklerine dair planları duyurduğunda talep etti. Hogan’ın is planı kapsamında, Boeing 25 kadar 787 ve 22 kadar 737 uçağı tedarik edebilirdi. Gulf Air, o dönemde hâlâ Bahreyn ve Umman devletlerinin ortak firmasıydı. Manama ve Muskat büyükelçilikleri, her biri bulundukları ülkede Boeing adına lobi çalışmaları yürüttü. Fakat Hogan ile Gulf Air’in yönetim kurulu arasındaki yönetimsel uyuşmazlıklar Hogan’ın Gulf Air’den ayrılmasına ve iddialı planının da suya düşmesine yol açtı.

(C) Umman Hükümetinin Mayıs 2007’de Gulf Air’den çekildiğini duyurmasıyla birlikte, Ekonomi Bakanı Şeyh Ahmed Bin Muhammed El Halife, Gulf Air’in günlük 1 milyon’dan fazla ABD doları tutarındaki zararlarını azaltma yaklaşımıyla Gulf Air’in yönetimine el attı. Seyh Ahmed, hem Airbus 320 hem de Boeing 737 uçaklarının Gulf Air’in bölgede giderek artan yoğun trafik akışını karşılama konusunda duyduğu ihtiyaca yanıt olabileceğini belirtti. “Uzun vadede havayolları için gerekli olan uçaklar, geniş gövdeli değil dar gövdeli olanlarıdır.” Hemen ardından, Şeyh Ahmed’in James Hogan’ın yerine göreve getirdiği Gulf Air CEO’su Andre Dose, büyükelçilik yetkililerine Gulf Air’in boyut olarak küçülmeye giderek bir Airbus filosu oluşturmak istediğini teyit etti (referans gösterilen telgraf).

(C) Bununla birlikte, Dose’nin hem güzergâhlarda hem de personel sayısında azalmayı getirecek agresif küçülme projesi, onu Gulf Air yönetim kuruluyla karsı karsıya getirdi. Henüz görevine başlayalı dört ay olmuşken Temmuz 2007’de görevinden istifa etti ve yerine CEO yardımcısı Bjorn Naff geçti.

(C) Artık tamamen Bahreyn Hükümetinin yönetimine geçen Gulf Air yönetim kurulu, sağlam ve yeniden canlandırılmış bir havayolu taşımacılığı konusunda Naff’a, şirketin vizyonunu net olarak açıkladı. Havayolu şirketinin küçülmeye değil büyümeye ihtiyacı vardı. Ekim 2007’de, Gulf Air, Boeing Dreamliners satın almak için bir mutabakat anlaşması imzaladı. Fakat kısa bir süre sonra yönetim kurulu, Airbus’ın inanılmaz derecedeki fiyat indirimi -söylendiğine göre 400 milyon daha ucuz bir Airbus paketi- karşısında bu kararı parlamentoya kabul ettiremeyeceklerini belirterek söz konusu mutabakat anlaşmasını kendi kendine iptal etti.

(C) 12 Aralık’ta Gulf Air kötü haberi Boeing’e iletti -yönetim kurulu Airbus’ın teklifini kabul etmişti. Boeing’e satış ihtimalinin kalmadığına dair bir işaret olarak, Gulf Air, yatırdığı depozitonun Boeing tarafından geri ödenmesini istedi. Boeing yöneticileri, derhal Büyükelçiye ve İktisat ataşesine satış işinin kaybedildiği ve Airbus’ın kazandığı bilgisini verdi. Fakat büyükelçiliğe göre yarışın sona ermesine hâlâ çok vardı. Gulf Air’in seçiminin Hükümet tarafından onaylanması gerekiyordu. Büyükelçi doğrudan Bahreyn Hükümetinden MANAMA üst düzey yetkililerini (00000047 002 OF 003) aradı ve herhangi bir resmi kararın henüz verilmediğini öğrendi. Böylece, Boeing’e kendi tavsiyesini iletti: işten el çekmek için henüz çok erken.

(C) Boeing aktif destek talebini yeniledi. Büyükelçi ve İktisat ataşesi; Gulf Air yönetimi, yönetim kurulu üyeleri, hükümet yetkilileri ve parlamento üyeleri nezdinde lobi çalışması yapmakta ısrar etti. Büyükelçi Airbus’ın belirgin düşük maliyetlerinin Boeing’in düşük işletme maliyetleri ve ürün güvenirliğiyle telafi edileceği konusunu tekrar tekrar isledi. Büyükelçi, Airbus A-350 alternatifinin hâlâ masada olduğu gerçeğine fazlasıyla önem verdi.

            ROTA DÜZELTME 

(C) Kooheji, 30 Aralık’ta Büyükelçiden acil bir toplantı talep ederek Veliaht Prens ile Kral’ın Gulf Air’in Airbus alma teklifini reddettiğini ve 12-13 Ocak’ta ABD Başkanı’nın ziyaretine denk gelecek şekilde Boeing ile anlaşma imzalamasını önerdiğini söyledi. Kooheji, buna göre Boeing ile anlaşma yapmanın koşullarını araştıracağını söyledi. Bununla birlikte, Kooheji, eğer Boeing en iyi teklifinin masada olan teklifi olduğu şeklinde bir yanıt verirse, yönetim kurulunun yeni önerisini savunmasının mümkün olamayacağını da bildirdi. Boeing bazı tavizler vermeye istekli olmalıdır ki, Kooheji denge değişimine dikkat çekebilsin.

(C) Büyükelçi, Boeing’e kendi temsilcilerini derhal Bahreyn’e göndermelerini ve sözleşmeyi imzalamak için hazır bulunmalarını bildirdi. Kuşku içindeki Boeing yetkilileri ilk olarak sorumluluklarından kaynaklı nedenlerle 14 Ocak’tan önce Bahreyn’de olamayacaklarını söylediler. Büyükelçi, o tarihin çok geç olacağını vurguladı. Ardından Boeing Bahreyn’e döndü ve 3 Ocak’ta Büyükelçiyi ziyaret etti. Büyükelçi, Boeing adına Veliaht Prens’le doğrudan konuştuğunu Boeing ile paylaştı. Veliaht Prens, Hükümetin bir anlaşma imzalama konusunda samimi olduğuna dair büyükelçiye teminat vermişti. Bu sadece Airbus’tan taviz koparmak için yapılmış bir son dakika manevrası değildi.

(C) Üst düzeyde verilen iyi niyet teminatından cesaret alan Boeing, daha önce sunmuş olduğu satış fiyatından %5 ek indirim yaparak karşılık verdi. Bu taviz, Kooheji’nin Boeing için yönetim kararını haklı göstermek üzere aradığı gerekçe konusunda sonuca götüren unsur oldu.

(U) 13 Ocak’ta, Gulf Air ve Boeing 6 milyar dolarlık satış işlemini imzaladılar. Dreamliner uçağının teslimatı 2016’da başlayacaktı. Kooheji, Gulf Air’in bu süreçte ihtiyaçlarını leasing (kiralama) piyasasından karşılayacağını belirtti. Satın alma, Bahreyn hükümetinin desteğiyle hem ticari hem de Exlm Bank’ın finansmanıyla desteklenecekti.

            FRANSIZLARIN SON DAKİKA GÖZDEN GEÇİRME TALEBİ          

(C) Bahreyn hükümeti yetkilileri, Büyükelçilik yetkililerine aynı süreçte bölgeyi ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Kral Hamad’a bir son dakika telefonu açtığını bildirdi. Söylendiğine göre, Sarkozy, 21 Airbus uçağı için sözleşme yapılması halinde 13 Ocak’ta Bahreyn’i de ziyaretlerinin arasına ekleyebileceğini söylemiş. Fransız yetkililer, Boeing ile anlaşma yapılması üzerine ziyareti iptal etmiş. Dış işleri Bakanı Seyh Halid, Büyükelçiye, Fransız büyükelçisine telefon ederek “bu tarz bir muameleden hoşnut olmadıklarını” bildirdiğini söyledi.

            YORUM        

(C) Her ne kadar Gulf Air kısa bir süre önce önemli bir uzun menzilli uçak alımı gerçekleştirse de, alış veriş henüz tamamlanmamıştır. Kooheji, Gulf Air’in 7 adet orta menzilli uçağını değiştirmesi gerektiğini söyledi. Gulf Air, söz konusu uçaklar için Airbus ile bir mutabakat anlaşması yapmış durumdadır fakat

Kooheji, ihalenin hâlâ acık olduğunu söylemektedir. Gulf Air’in A-320 Airbus uçaklarını, yine aynı firmadan yeni uçaklarla değiştirmek istemesi ihtimali yüksektir. Fakat Boeing’in son kazandığı ihalenin de gösterdiği gibi, Gulf Air’in bu isi de Airbus için çantada keklik değildir. Büyükelçilik, tabii ki, Boeing’in lehine bir çözüm için bütün avantajları değerlendirmeye devam edecektir.

(C) Büyükelçiliğin Boeing’in başarısındaki rolü, basit aktif desteğin ötesinde ilerleme sağlanmasında dikkate değerdir. Gulf Air, yalnızca Boeing’le müzakere etmek için değil aynı zamanda mümkün olan en iyi anlaşmayı sağlamak için de itimat etmiştir; Boeing fiili gerçekleri (zaman zaman gizli kalan) anlamak ve bir kuvvet çarpanı olarak dikkatini bize çevirerek her düzeyde Boeing’in avantajlarını ifade etti. Bu çabalar, kazan-kazan çözümüne yol açtı. Büyükelçiliğe gönderdiği bir teşekkür mektubunda, doğru liderlerle temas için gösterdiğiniz sürekli çaban ve bu süreçte Boeing için güçlü bir destekçi olmanız, nihai sonucun alınmasında büyük fark yarattı. Siz, ekibiniz ile Boeing arasındaki çalışma ve etkinlik diğer ülkelerde de tekrarlanmasını gönülden istediğimiz bir modeldir.

Özet 3: MON-810, Monsanto şirketi tarafından üretilen genetiği değiştirilmiş bir mısır çeşididir. Bazı Avrupalı ülkeler şimdi bu ürünün yetiştirilmesini yasaklıyorlar. Bazı Avrupalı ülkelerin bu yönde davranışına karşılık, Amerika’nın Paris büyükelçisi, ABD’nin de “Avrupa Birliği’nde aynı derecede rahatsızlığa yol açacak bir hedef misilleme listesi hazırlaması gerektiğini” ileri sürdü.

07PARİS4723

Tarih: 14 Aralık 2007 16:23

KONU: FRANSA İLE DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ TARIM Bİ- YOTEKNOLOJİ DAVASI

(C) Özet: Paris Büyükelçisi, ABD Hükümetinin, verilmiş “Makul Süre” sona erdiğinde, tarımsal biyoteknoloji üzerine bir misilleme listesi hazırlayarak AB ile müzakere konumumuzu güçlendirmemizi önermektedir. Basta Fransa olmak üzere Avusturya, İtalya ve hatta Avrupa Komisyonu dahil olmak üzere Avrupa bu konuda ileriye doğru değil geriye doğru adımlar atmaktadır. Fransa’da “Grenelle” çevre projesi, “ortak çıkarlarının” değerlendirilmesi bakımından bilimsel temelli kararların alınmasını engellemek için uygulanmaktadır. Önleyici ilke ile birleştirilen bu proje, MON 810 BT mısır yetiştiriciliğinin ötesinde çıkarımların bir örneğidir. Misilleme yapmak, mevcut yöntemin AB çıkarlarına ciddi zararlar verebileceğini gösterecektir ve Avrupa’da biyoteknoloji yanlısı seslerin güçlenmesine katkıda bulunabilecektir. Gerçekten de, Fransa’da biyoteknoloji yanlıları da -tarım birliğin- dekiler de dahil- Fransa’da bu meseleyi tersine çevirmenin tek yolunun misilleme olduğunu bildirdiler. Özet sonu.

(C) Bu yalnızca iki taraflı bir kaygı değildir. Fransa, Avrupa’nın tarımsal biyoteknolojiyi kabul etmesi ve daha genel olarak çevre düzenlemelerine yaklaşımını ele almasında öncü rol oynayacaktır. Fransa, Ocak ayında başlayan Slovenya dönem başkanlığı ve yılın ikinci yarısında başlayacak olan kendi dönem başkanlığı sürecinde bu konuda AB üye ülkelerine öncülük edeceğini düşünüyor. İrtibatta olduğumuz kişiler, Fransız ulusal politikasını daha geniş bir şekilde AB ülkelerine yaymaya çalışacaklarını ve Avrupalı ülkelerin GDO’lu ürünler konusundaki fikirlerini değiştirmede öncü bir görev yapacaklarını bildirdiler. Üye ülkelerin, Avusturya’nın yasadışı yasağına karşı yaptırım yapılması konusunda Komisyonu desteklemediğini de belirttiler. Fransız Hükümeti, Komisyonun MON 810 ürünü için on yıllık değerlendirme süreci tanımasını temel bir fırsat olarak görmekte ve EFSA’nın (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) sosyal öncelikleri dikkate alan bir başka gözden geçirmesini de bir başka fırsat olarak görmektedir (referansta bulunan telgraflar).

(C) “Grenelle’nin” en temel sonuçlarından birisi, Fransa’da MON 810 yetiştiriciliğini askıya almasıdır. Bu da çok açık ki Fransız Hükümetinin “önleyici tedbirlerinin” komisyona iade edilmesi gibi bir zarar ortaya çıkarmıştır. Sarkozy, Attali Komisyonunun, Chirac döneminde Fransız anayasasına eklenen bu prensipten vazgeçilmesi konusunda yaptığı bir önerisini (Fransa’nın rekabetçiliğinin gözden geçirilmesi) açıkça reddetti.

(C) Fransa’nın tarımsal biyoteknolojisi konusundaki yeni “Yüksek Otoritesi” mevcut bilimsel temelli karar verme hususunu ortadan kaldırmak üzere oluşturulmuştur. Yakın zamanda kurulan otorite iki kuruldan oluşmaktadır: bilimsel kurul ve Fransa’nın “ortak çıkarlarını” değerlendirmek üzere sivil toplumu ve sosyal bilimcileri içeren ikinci bir grup. Otoritenin birinci görevi MON 810 yetiştiriciliğini yeniden değerlendirmektir. Fakat aynı zamanda acilen görüşülmek üzere Ulusal Meclis’e ve Senato’ya sunulan biyoteknolojiyle ilgili taslak kanunu, uygulamada herhangi bir biyoteknoloji tesisi kurulmasını imkânsız kılabilir. Kanun, çiftçilerin ve tohum şirketlerinin yasal olarak polen yığınlarından sorumlu olmasına ve aşırı uzak yerlerde ürün yetiştirilmesine ortam sağlayacaktır. Bir arazi parçasında GDO’lu ürünlerin yetiştirildiğini belirten bir tapu kaydının ilan edilmesi, eylemcilerin tarlalardaki GDO ürünlerine zarar verme eğilimine karşı alınacak en büyük tedbir olabilir.

(C) Hem Fransız Hükümeti hem de Komisyon, alınan kararların yalnızca yetiştirmeye karşı alınan yasaklar olduğu ve ithalata karşı konan bir yasak olmadığı için söz konusu kararların bizi hemen telaşa düşürmemesi gerektiğini söyledi. En azından GDO karşıtlarının birinci adım olarak yetiştirmeye getirdikleri yasağı görüyoruz. GDO karşıtları, sonraki adımda ithalatı da yasaklamaya ve sınırlandırmaya çalışacaklardır. (Çevre bakanının birinci yardımcısı, besin temelli bir ayırım için bilimsel temeller mümkün olmasa bile, insanların biyoteknolojiyle üretilmiş etleri satın almama hakkı olduğunu bize söyledi.) Buna ilaveten, yetiştiricilikten hemen vazgeçmemeliyiz, çünkü Avrupa’da önemli derecede tohum ekme işlerimiz bulunmaktadır ve biyoteknolojiyi kullanan çiftçiler en sağlam destekçiler haline gelmiştir.

Paris’teki temsil heyeti, “Avrupa Birliği’nde aynı derecede rahatsızlığa yol açacak bir hedef misilleme listesi hazırlamamız gerektiğini, çünkü bunun kolektif bir sorumluluk olduğunu ve bu listenin aynı zamanda en kötü failler üzerine de odaklanması gerektiğini öneriyor. Liste saldırgan olmak yerine ölçülü olmalıdır ve uzun vadede sürdürülebilir olmalıdır, zira erken bir zafer beklememeliyiz.

(C) Başkan Sarkozy, Washington’da Kongrenin Birleşik oturumuna hitap ettiği konuşmasında, Fransa ve Birleşik Devletler ‘in “müttefik olduklarını fakat aynı fikirde olmadıklarını” belirtti. Bir dizi sorun konusunda Fransa ile mevcut olan müttefikliğimiz, Fransa’da ve AB’de biyoteknoloji (ve yeni nesil çevre bağlantılı ticari islerimiz) konusundaki yaklaşımımızla birlikte sürmelidir. İkisini aynı anda başarabiliriz ve birinin öncelikleri diğerini gölgelememelidir.

Özet 4: Bu telgraflar, Haiti Parlamentosu üyelerinin asgari ücretin adada günlük 5 dolara yükseltildiği bir kanunu meclisten geçirdiği 2009 yazına aittir. Söz konusu telgraflar, büyükelçinin, düşük ücret için lobi yapan adak üreticilerle (özellikle Amerikalılar) aynı görüşte olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tarih: 10 Haziran 2009

KONU: HAİTİ ASGARİ ÜCRET KONUSUNDAKİ KARARINI ENDİŞELİ BİR ŞEKİLDE BEKLETİYOR

(SBU) Özet: Parlamentonun, ticari ve endüstriyel sektörlerde günlük asgari ücretleri artırma kararı Devlet Başkanı Preval ile parlamento üyeleri arasındaki ilişkileri germeye devam ediyor. Devlet Başkanı Preval, Mayıs’ın ortalarından beri,  Haiti’de islerin devam etmesini ve daha büyük yatırımların teşvik edilmesini sağlayacak şekilde maaşların düşük tutulması veya aşamalı olarak artırılmasını sağlamak yönünde bir düşüncenin oluşması için parlamento üyeleriyle özel sektör arasında bir diyalogun gelişmesini teşvik etmekte ve bu nedenle de mevcut asgari ücret kanununu imzalamayı ertelemektedir. Devlet Başkanı Preval, kanunu henüz imzalamadı ve Parlamento, zam kararını kesinleştirmek konusunda isteksiz olduğu için Preval’e öfkelidir. Haiti Sanayi Sendikası’nın (ADIH) desteğiyle yapılan bir araştırma, günlük 200 Gurdelik bir yevmiye tekstil sektörünü mahvedeceğini ve sektörün yalnızca 100 Gurdelik yevmiyeyle büyüyebileceğini ifade etmektedir. Özel sektör temsilcileri, Parlamento üyelerinin, zammın istihdam ve zar zor ayakta duran ekonomi üzerinde yaratacağı etkinin farkında olduğuna inanmaktadırlar. Fakat parlamento üyeleri, kanunun yazılı olduğu biçimde imzalanmasında ısrarcıdırlar. Tartışmanın taraflarından hiçbiri Haiti işçilerinin mesafe kaydetmesine gölge düşürmüş görüntüsü vermek suretiyle lekelenmek istemiyorlar. Özet sonu.

Preval’in harekete geçmemesi nedeniyle parlamento kızgın

(SBU) Senato Başkanı Kely Bastien başta olmak üzere birkaç ileri gelen Senatör, asgari ücret kanunu konusunda uzlaşmaya istekli olduklarının işaretini verdiler. Bastien, 8 Haziran’da Ulusal Meclis’e hitaben yaptığı konuşmada, protestocuların şiddetten uzak durmalarını istedi ve polis tarafından 4-5 Haziran’da tutuklanan protestocuların serbest bırakılmasını isteyen öğrencilerin temel talebini dile getirdi (Ref.B). Senatör Jean Hector Anacacis sükûnet için çağrı yaptı ve Senatör Joseph Lambert, protestoculardan, Başkan Preval’in asgari ücret kanununu imzalayıp imzalamamasını barışçıl bir şekilde beklemelerini istedi. Bastien’in başdanışmanına göre, milletvekilleri, Devlet Başkanı Preval’in yasayı imzalayacağından ya da gözden geçirilmek üzere parlamentoya geri mi göndereceğinden emin olmadan 5 Haziran toplantısından ayrıldılar. (Not: Senato Mayıs başında asgari ücret kanununu oyladıktan kısa bir süre sonra Parlamento tatile girdiğinden, bir sonraki oturumun gerçekleştiği 8 Haziran’da, Parlamento, kanun teklifini yeniden Devlet Başkanı Preval’e sundu. Preval’in yasayı imzalamak veya itirazlarıyla birlikte Parlamento’ya geri göndermek konusunda karar vermek için söz konusu tarihten itibaren 8 gününü kapsayan bir süresi vardır. Senato Başkanı Bastien’in personel şefi. Siyasi Ataşemize, Senatonun 9 Haziran’da yasa tasarısını hemen ertesi gün Ulusal Saray’a (Köşk) yeniden sunduğunu teyit etti. Notun Sonu). Asgari ücret yasa tasarısını destekleyen milletvekili Stephen Benoit, sanayi liderleriyle 10 Haziran’da Parlamento’da bir toplantı yaparak zamlı asgari ücretin kendi kâr marjlarını düşüreceğini gerekçe göstererek iddialarını savunmalarını talep etti.

(C) Bazı milletvekilleri, yasa tasarısının “aşamalı” bir süreç olmaksızın veya herhangi bir değişiklik yapılmaksızın yürürlüğe girmesini ileri sürmektedirler. Milletvekili Cholzer Chancy, basına, Ulusal Saray’da 5 Haziran’da yapılan toplantıda Preval’in açıklamalarından tatmin olmadığını ve yasa yürürlüğe girerse montaj sektörünün herhangi bir zarar göreceğine dair bir kanıt görmediğini bildirdi. Senatör Youri Latortue, Devlet Başkanını, mesele hakkında ancak gecikmeli olarak parlamentoya danışmakla eleştirirken, Senatör Rudy Heriveaux, Preval’in yasayı kabul edildiği gibi imzalaması için baskı oluşturmak amacıyla öğrencilerin yaptığı protestoları desteklediğini ifade etti. Heriveaux, 8 Haziran’da Siyasi Ataşe ile yaptığı bir görüşmede, Senatonun halk sağlığı komisyonu başkanı olarak öğrencilerle ve üniversite yönetimleriyle uzlaşma girişimlerinin nasıl başarısız kaldığını anlattı. Haziran’ın ilk haftasındaki çatışmalarda arabuluculuk girişiminde bulundu fakat sokak gösterileri büyüyünce, öğrencilerin talepleri de yükseldi. Protestocuların polisin kaba kuvvet kullanmasından ve öğrencilerden 24’ünün tutuklanmasından sonra öğrencilerin daha da radikallesmesinden üzüntü duyduğunu belirtti.

(C) Devlet Başkanı Preval’in ve sanayi temsilcilerinin lobi çalışmalarını zamansız olarak değerlendiren pek çok parlamenter kızgın görünüyor. Yeni asgari ücret yasasına karsı oy kullanan Milletvekili Sorel Francois, Siyasi Ataşeye, yumuşamaya eğilimli milletvekillerinin bile, lehte oy verdikleri yasa için önerilen değişiklikleri reddetmeleri için büyük kamuoyu baskısıyla karsı karsıya kaldıklarını söyledi. Sanayi temsilcileri ve 11 milletvekiliyle Haziran’ın ilk haftasında yapılan bir toplantıda, birçok milletvekili, sanayi temsilcilerinin görüşlerini paylaştı fakat lobi faaliyetinin zamanının Parlamento yasayı onayladıktan sonra değil, onaylamadan önce olduğunu ileri sürdüler. Senatör Heriveaux ve Michel Clerie, özel olarak aynı konuya dikkati çekerek son zamanlarda öğrencilerin yaptığı protestoların yalnızca yasada yapılacak herhangi bir değişikliğin reddedilmesi konusunda baskıyı artırdığını vurguladılar.

Preval’in bir sonraki adımı atması bekleniyor

(C) Haiti Anayasası’nın belirlediği yasama prosedürlerine göre, Parlamentonun bir yasayı sunmasından sonra, Devlet Başkanı’nın 8 is günü içerisinde yasayı ya imzalaması ya da veto etmesi gerekmektedir. Bu durum, Preval’i 17 Haziran’da bir karara zorlayacaktır. HOPE Tripartite Commission (Üçlü Komisyon) (CTMO-HOPE) üyesi Lionel Delatour (gizli) İktisat/Siyasi Atase’ye 8 Haziran’da, Devlet Baskanı’nın kanun hakkında resmi bir karar vermesinin mümkün görünmediğini ve Parlamentonun sektör ile diyalog girişiminde bulunmasını talep etmeye devam edeceğini söyledi. (Not: Devlet Başkanı Preval Senato ve Meclis Başkanına 18 Mayıs’ta bir mektup göndererek yüksek ücretin istihdam ve bir bütün olarak Haiti’de yatırım ortamı üzerinde yaratacağı etkileri göz önünde bulundurmalarını talep etti. Not sonu). Preval, St. Kitts’de düzenlenen 6. PetroCaribe Zirvesine (10-11 Haziran) katılmak üzere 10 Haziran’da Haiti’den ayrılacak; fakat Dış İşleri Bakanlığı Uluslararası Organizasyonlar Genel Müdürü Azad Bel- fort, Siyasi Ataşe’ye 10 Haziran’da kendi yerine Dış İşleri Bakanını göndermeyi planlandığını iletti.

Sanayi Araştırması: Ücret Zammı Tekstil Sektörünü Öldürecek

(U) Haiti Sanayi Sendikası (ADIH), teklif edilen asgari ücret artısının tekstil sektörü üzerindeki etkisini inceleyen bir araştırmayı finanse etti. Araştırmanın müellifi Lhermite Francois, 25 fabrika sahibinden 12’siyle, sanayi parkından (SONAPI) temsilcilerle, bankacılık sektörü temsilcileriyle ve ADIH ile görüşerek 200 Gurdelik yevmiyenin sektör ve çalışanları, HOPE II olanakları ve bankacılık sektörü üzerindeki etkisini ve önemini tartıştı. Haiti giyim sektöründe yaklaşık 27.000 isçi çalışmaktadır. Araştırmaya göre, isçilerin %53’ünün ortalama kazancı 154 HTG’dir (Gürde) (günlük 90-200 HTG ya da 2-5 ABD Doları). İsçilerin %28’i ortalama 218 HTG (günlük hemen hemen 5.50 ABD Doları) almaktadır. Bir bütün olarak bakıldığında, sektördeki işçilerin ortalama yevmiyesi 173 HTG’dir (4.33 ABD Doları). Araştırma, mevcut ücret yapısının verimliliği artırdığını ve bölgede rekabetçi bir ücret olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. (Not: Haiti ile Dominik Cumhuriyeti sınırındaki Serbest Ticaret Bölgesinde isçilerin asgari ücretleri yaklaşık 6 ABD dolarıdır. Not Sonu.) Francois, 200 HTG günlük asgari ücretin, sektörde 10 bin işçinin kaybedilmesine yol açacağını belirterek konuşmasını tamamladı.

(SBU) ADIH İcra Direktörü Gregor Avril ve HOPE II fabrika sahibi Clifford Apaid, kanunun yürürlüğe gireceği beklentisi, zayıf küresel ekonomiyle birleşince geçen ay yaklaşık 1000 kişinin isini kaybetmesine yol açtığını itiraf etti. Bir fabrika (bir HOPE II kanun lehdarı) kapandı ve diğer fabrikalar ise bazı kolları kapattı ve yeni istihdam edilen isçileri isten çıkardı. Avril ve Apaid’e göre, ADIH tarafından temsil edilen giyim sanayi, üç kez Preval ile görüştü ve Parlamento’nun 40 üyesine ve siyasi partilere iletmesi için 200 HTG’lik asgari ücretin etkilerini anlattılar. Böylece, hem parlamento üyeleri hem de siyasi partilerin, sektörün fikirlerine daha sempatik bakacağına inanıyorlardı.

Yorum

(SBU) Asgari ücret konusundaki ihtilaf büyüyor. Bazı parlamento üyeleri, özellikle de Benoit, Devlet Başkanının kanunu mevcut haliyle imzalamasını talep ederken, bir yandan da yalnızca müzakere ettiklerini göstermek bakımından özel sektörün yeniden gözden geçirme veya aşamalı asgari ücret talepleri karsısında bir oyalama sergiliyorlar.

(C) Preval’in yatırımı ve meslek yaratmayı öldürmeksizin asgari ücret kanunun nasıl halledilmesi gerektiği konusunda Parlamento ve özel sektörle yaptığı toplantılara rağmen, Preval, devam eden öğrenci gösterilerine karsı çok az konuştu. Haiti Ulusal Polisi (HNP) ve Adalet Bakanlığı yetkilileri, bu “öğrencilerin” üniversite dışında bazı çıkar çevreleri tarafından finanse edildiğine ve mobilize edildiğine inanıyorlar; bu rahatsızlıkları kimin kışkırttığı ise hâlâ meçhuldür.

(SBU) Sayıları 500 ile 1000 arası olan göstericilerin sayısı görece giderek azalsa da, HNP kalabalıkları kontrol etmek için sık sık göz yaşartıcı gaz kullanmak zorunda kalıyor ve polis o zaman gergin görünüyor. Akademik yıl sona ereceği ve öğrenciler kampüsten ayrılacağı için gösteriler git gide azalabilir fakat gösterilerin yeniden toparlanacağına dair endişe verici işaretler mevcuttur.

(C) Eski Başkan Aristide’yle işbirliği yapan yakın arkadaşı, eski rahip Gerar Jean-Juste’nin cenazesinin 16 Haziran’da ülkeye getirilecek olması ve 21 Haziran’da yapılması planlanan Senato seçimleriyle birlikte, Haiti siyasi açıdan hassas bir döneme giriyor. Preval’in atacağı daha görünür ve daha aktif bir adım, asgari ücret sorununu ve bu sorunun yol açtığı protestoları çözmede kritik önemde olabilir, aksi takdirde siyasi ortam kontrol dışına çıkabilir.

Tarih: 17 Haziran 2009

KONU: HAİTİ DEVLET BAŞKANININ ASGARİ ÜCRET KANUNU KARARI

(SBU) Özet: Haiti Devlet Başkanı Rene Preval, özel sektör ve parlamento temsilcileriyle yaptığı yoğun tartışmalardan sonra, montaj sektörü için aşamalı ücret artısını dikkate alarak tasarıyı tadil etme önerisiyle asgari ücret kanununu Parlamentoya geri göndermeyi planlıyor. 200 HTG’lik asgari ücret, yerel ticari ve tekstil dışı endüstriyel sektörlerde uygulanacak. Asgari ücret kanunu teklifi sahibi, Preval’in kararından memnun değildir ve mevcut haliyle tasarıda önerilen ücret artısının ekonomik büyümeyi ne ölçüde etkileyeceği veya isten çıkarmalara yol açacağına inanmıyor. Özet sonu.

(SBU) Ulusal Saray’da yapılan bir dizi toplantının ardından, Devlet Başkanı Rene Preval, sanayi temsilcileriyle ve bazı parlamento üyeleriyle, Haiti’de montaj/tekstil sektörüne bir darbenin vurulmasını engelleyecek bir uzlaşmaya vardı. Haiti Sanayi Sendikası (ADIH) öncülüğündeki sanayi temsilcileri montaj sektöründe günlük 130 HTG (3.25 ABD Doları) ücret artısının hemen uygulanmasına karsı çıkarak bunun sanayiyi mahvedeceğini ve Haiti Yarımküresi Fırsat Ortaklığı Teşvik Kanunu’nun (HOPE II) sağladığı faydaları olumsuz etkileyeceğini belirttiler. Tekstil sektöründeki asgari ücret artısının neredeyse üçe katlanması konusunda, yakın zamanda ADIH ve USAID (ABD Uluslar arası Kalkınma Ajansı) tarafından finanse edilen araştırmalar 200 HTG’lik asgari ücretin sektörü ekonomik açıdan ayakta duramaz hale getireceğini ve sonuç olarak fabrikaların kapanmasına yol açacağını ortaya koydu.

(C) Başkan Preval’in yasa tasarısını itirazlarıyla birlikte 17 veya 18 Haziran’da parlamentoya iade etmesi bekleniyor. Preval’in Ekonomi Danışmanı Gabriel Verret (gizli), 13 Haziran’da Büyükelçilik yetkililerine, Preval’in parlamento üyeleriyle bir uzlaşmaya vardığını bildirdi. ADIH Başkanı Georges Sassine iktisat/ Siyasi Ataşesine 16 Haziran’da Preval’in yalnızca montaj sektörüne uygulanması kaydıyla tasarıda su değişikliklerin yapılmasını önereceğini bildirdi: Asgari ücret, Ekim 2009’da 70 HTG’den 100 HTG’ye. Ekim 2010’da 125 HTG’ye ve Ekim 2011’de 150 HTG’ye yükseltilecek. (Not: Söylendiğine göre, Preval, sanayi temsilcileriyle, diğer üretim maliyetlerinin azaltılmasına dönük olarak hükümetin alabileceği muhtemel tedbirleri görüştü; örneğin, elektrik sübvansiyonu (0600 ile 1800 arası kesintisiz elektrik sağlamak) ve dizel yakıt üzerindeki vergilerin sübvansiyonu gibi. (Not: Birçok fabrika, elektrik yetersizliğinden dolayı kendi dizel jeneratörlerini kullanmak zorunda kalmaktadır. Not sonu.) Aşamalı ücret artısının yasaya eklenmesi durumunda bu tedbirlerin önerilip önerilmeyeceği belli değildir. Not sonu.)

(C) Haiti özel sektörü temsilcilerinin büyük çoğunluğu, Dominik Cumhuriyeti ve Nikaragua’da da (giyim sanayindeki rakipler) zamların olacağı bilgilerine dayanarak yasanın Ekim ayında yürürlüğe girmesini destekliyorlar. ADIH üyesi ve fabrika sahibi Clifford Apaid, İktisat/Siyasi Ataşeye, 8 Haziran’da, Haiti Ticaret Odası Başkanı Reginald Boulos’un asgari ücretin 200 HTG’ye yükseltilmesini ticari ve sanayi sektörlerinde desteklediğini, tekstil sektöründe ise aşamalı bir artışın uygulanması gerektiğini söylediğini bildirdi. Ticari ve tekstil dışı sektörlerin bazı temsilcileri, örneğin telekomünikasyon şirketi Voila’nın da hissedarı Bernard Fils-Aime ve Haiti-Amerikan ortaklığı olan tütün şirketi Comme II Faut’un sahibi Ricky Hicks, asgari ücret artışını memnuniyetle karşıladılar ve kendi şirketlerinin mevcut durumda zaten tasarıda belirtilen ücretin üzerinde maaş ödediklerini ifade ettiler. Sassine, İktisat/Siyasi Ataşeye tekstil sektöründe işçi ücretlerinin, fabrika maliyetlerinin yarısından fazlasını oluşturduğunu, buna karşın ticari ve yerli sanayi sektörlerinde bu oranın %12 olduğunu söyledi.

(SBU) Preval’in önerdiği değişiklikler Parlamento tarafından reddedilebilir. Eğer Preval tasarıyı 17 veya 18 Haziran’da iade ederse, Temsilciler Meclisi, Başkan’ın önerisini 23 Haziran’da değerlendirebilecek. HOPE Komisyonu üyesi Lionel Delatour, İktisat/Siyasi Ataşeye, en kötü senaryonun, Parlamentonun tasarıda değişiklik yapmaksızın ilk haliyle Başkan’a imza için tekrar göndermesi olduğunu belirtti. Delatour’un tahminine göre, bu olasılık %15’den daha azdır. Her ne kadar Devlet Başkanı ile Parlamento üyeleri (tasarı sahibi Milletvekili Steven Benoit dahil olmak üzere) arasında muhtemel bir uzlaşma sağlanmış olsa da, Benoit, Preval’in kararını açıkça eleştirmeye devam ediyor ve Benoit, 200 HTG’lik ücretin hem ticari hem de endüstriyel sektörlere -tekstil dahil- uygulanması konusunda son derece kararlıdır. Senato Başkanı Kely Bastien, 17 Haziran’da basına yaptığı açıklamada, Preval ile görüşen parlamenterlerin görüşlerinin bir bütün olarak meclisin görüsü olarak yorumlanmaması gerektiğini belirtti. Dolayısıyla, Preval, vereceği kararın bir bütün olarak Parlamento ile uzlaşmanın sonucu olduğunu düşünmemelidir.

(C) Yorum: Preval’in asgari ücret konusunda önerdiği uzlaşma tekstil sektörü için kabul edilebilirdir. Bununla birlikte, son zamanlarda bazı parlamento üyeleri tarafından yapılan açıklamalar, yasa meclise iade edilirse ve edildiğinde, sert tartışmaların yaşanacağına dair işaretler içermektedir. Öğrenciler, asgari ücretteki artış ve tekstil dahil olmak üzere bütün sektörlere uygulanması için gösterilerine -bazen barışçıl, bazen de şiddet içeren- devam etmektedir. Parlamentonun, Preval ve özel sektör üyeleri ile geliştirdiği tutarsız ve gecikmiş (olaydan sonra) diyalog, durumu sadece daha da karmaşık hale getirmektedir. Müzakereler belirli Parlamenterlerle ve kapalı kapılar ardında yürütüldüğü için, çoğunluğun görüsünü temsil edip etmedikleri veya Preval ve/ veya sanayi temsilcilerini ikna etmek için sorun hakkında dil mi döktükleri belli değildir, ilk deneyimini yasayacak olan Temsilciler Meclisinin, Preval’in önerilerine nasıl yanıt vereceği konusunda hiç kimse emin değildir.

09PÖRTAUPRINCE881 Tarih: 15 Ekim 2009 11:49

KONU: DEMOKRATİK OLMANIN İŞARETİ DAHA ETKİN BİR PARLAMENTODUR (Özet)

(SBU) ÖZET: Tarihsel olarak pek de saygınlığı olmayan bir meclis, rekor düzeyde kanun yaparak mevcut yasama döneminde performansını son derece geliştirdi. Yıllardan beridir ilk kez, birçok parlamenter ikinci bir dönem için adaylıklarını koymayı düşünüyorlar. Parlamentonun profesyonelleşmesi, gelişen halkçılığın ve meclis üzerindeki etkinin artmasıyla ön plana çıktı. Meclis ciddiyet ve olgunluk işaretleri verdiği için 2009 yılında halkın parlamentoya güveni arttı. ÖZET SONU.

BU NE HIZ!

(SBU) Bununla birlikte, medya ve gözlemciler, dikkatlerini meclise daha fazla çevirdiğinden, parlamenterler, ulusalcı bir imaj oluşturmak için (gelecekte senato veya başkanlık seçimleri için) bir çıkış noktası olarak giderek daha fazla halkçı önerilerde bulunma eğilimi göstermektedirler. Milletvekili Steven Benoit, ekonomik gerçekleri hesaba katmayan fakat işsizlere ve az ücret alanlara hitabeden asgari ücret kanunuyla ilgili teklif verdiğinde büyük bir popülarite yakaladı. Görünüşe bakılırsa, Benoit’in izinden yürüyen Senatör Rudy Heriveaux, hem ticari hem de konut kiralarının üst sınırı için kazanç getirmeyen bir oranı öngören bir kanun teklifinde bulundu. Her iki teklif de yabancı yatırımcılardan ve özel sektörden olumsuz tepki aldı fakat teklif veren kişiler olarak popülist siyasi imajlarına oldukça hizmet etti.

(SBU) YORUM: Üretkenlikte yaşanan artış ve ikinci dönemde de görev yapmaya duyulan ilgi demokratik olgunluğun işaretleridir. Toplum ve siyasiler tarafından uzun süredir meşru görülmeyen bir kuruluşun yasallaşmasına katkıda bulundular. Yukarıda bahsi geçen Greenberg araştırması, Parlamentonun performansının Haziran 2008 ile Haziran 2009 arasında arttığı algısını ifade etmektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen değişimlerin yalnızca çekirdek bir grubun karakteristiği olduğu ve Parlamentonun çoğunluğunda hâkim olan davranışların hâlâ zarar verici olduğu dikkate alınacak olursa, henüz kat edilecek çok mesafe vardır. Gelecek seçimler, Haiti’nin kurumsal gelişiminde bu olumlu eğilimin ne ölçüde devam edeceğini belirleyecektir. Kasım seçimlerinin ciddi anlamda gecikmesiyle birlikte, Parlamentonun seçmenlerin oylarıyla yavaş yavaş kazandığı saygınlık erozyona uğrayabilir.

Özet 5: Aşağıdaki telgraf, Haiti’de 2010 başlarında meydana gelen tahripkâr depremin hemen ardından yazılmıştır.

10PORTAUPRINCE2O6 Tarih: 26 Şubat 2010 18:34

KONU: GİYİM SEKTÖRÜ HAİTİ’NİN EKONOMİK DİRENCİNİ VURGULUYOR VE

(SBU) 12 Ocak depreminden sonra iki hafta içerisinde, Haiti giyim üretim sektörü, Dominik Cumhuriyeti’nin limanlarını sevkiyat güzergâhı olarak kullanarak ABD’ye yeniden ihracatları başlattı. Depremden önce, Haiti’de giyim, ülke ihracatının dörtte üçünü ve resmi sektörlerin beste birini oluşturuyordu. Portau- Prince’deki 18 giyim imalatçısından ikisi yerini değiştirmek ve her yönüyle her şeyi yeniden inşa etmek zorunda. Bir fabrika tamamen çöktü ve yüzlerce işçi enkaz altında kaldı, bunlardan 300 kişi öldü. İsçi kaybına ve elektrik dahil olmak üzere temel kaynaklara sınırlı erişim olmasına rağmen, birçok fabrika yeniden acildi ve aynı zamanda ufak tefek tamirler, temizlik ve restorasyon islerini de yapmaya başladılar. Haiti’den sevkiyatlar bir aydan daha kısa bir süre içerisinde başladı ve imalatçılar müşterilerinin verdiği siparişleri zamanında karşılama beklentisini karşılıyorlar. Lojistik sorunları tamamen çözülmese de beklenenden daha erken bir zamanda halledildi ve sanayiye verilen uluslararası destek daha fazla is yaratmayı ve Haiti ekonomisini güçlendirmeyi amaçlıyor.

(SBU) Depremden önce Haiti’de üretimin büyümesiyle ilgili olduklarını ifade eden uluslar arası yatırımcılar, markalar ve imalatçılar, Haiti giyim endüstrisini desteklemek konusunda taahhütlerini yinelediler. Söz konusu yatırımcılar, ABD’ye gümrüksüz ihracat için HOPE II Kanununun sağladığı ticari önceliklerin avantajlarından yararlanacaklardır (referansta bulunulan telgraf A). Şubat ayında Las Vegas’ta açılan giyim sanayisinin en büyük sergisinde, birlikte ABD Ticari Temsilcileri (USTR); Gap Inc., Hanes Brands ve ABD Tekstil ve Giyim İthalatçıları Birliği ile birlikte, Haiti’ye (+1) öncelik verilmesi çağrısında bulunarak perakendecileri “Haiti mallarını satın almaya”, en azından satın aldıkları toplam giyimlerinin yüzde birini Haiti mallarından karşılamalarını teşvik ettiler. HOPE (CTMO-HOPE)’un uygulamasından sorumlu Haiti Hükümeti Başkanlık Komisyonu, şu anda Washington’da HOPE için ek süre alma konusunda ABD Temsilcileriyle temaslarda bulunuyor.

(SBU) Haiti’ye gösterilen ilginin giderek arttığına bakılacak olursa, yatırımcılar, yalnızca daha fazla fabrika inşa etmeye değil aynı zamanda Portau-Prince’in yanı sıra kuzeyde Cap Haitien basta olmak üzere diğer muhtemel endüstri merkezlerinde söz konusu fabrikaların inşa edileceği sanayi parklarının ve serbest  ticaret bölgelerinin sürdürülebilirliği için ihtiyaç duyulan elektrik ve su gibi alt yapı çalışmalarını desteklemek suretiyle yeni is olanakları yaratmaya da odaklanıyorlar. Kore’den Gap Inc.  gibi yüksek ticaret hacmine sahip müşterilerin temsilcileri, depremden önce başlayan büyüme planlarını araştırmak için Haiti’yi ziyaret ediyorlar. Dünya Bankası ve IM, spesifik olarak giyim için sevkiyat konteynerlerini elleçleme kapasitesine ilişkin liman değerlendirmeleri yapmaktadır.

(SBU) Yorum: Haiti’deki giyim imalatçıları, yüksek hacimli, düşük marjlı, düşük sermaye sağlayan bir temel üzerinde faaliyet yürütmektedirler. Bu ortamda, islerin devam edebilmesi için nakit akışı son derece önemlidir. Sanayi temsilcileri bize, giyim sektörünün, acil işletme sermayesi nakit ihtiyacını karşılamak için 20 milyon dolarlık “yumuşak krediden” (düşük faizli) büyük yarar sağlayacağını ifade ettiler. Ayrıca imalatçının mümkün olduğunca tam kapasiteyle faaliyet yapmasını sağlayacak uzun vadeli imtiyazlı kredilerin verilmesini ve düşük maliyetli faiz oranlarıyla mevcut durumda istihdam edilmiş 28.000 işçinin işlerine devam etmesini ve HOPE II Kanununun özel ticari hükümlerinden yararlanmak suretiyle üretimin büyümesini sağlayacağını da eklediler. ABD hükümetinin giyim sektörünü destekleyen diğer girişimleriyle birlikte, böylesi bir kredi Haiti ve Karayipler’deki ABD’li perakendecilere ve imalatçılara olumlu bir mesaj verecektir, aynı zamanda kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlamak için giyim imalat işlerine bel bağlayan 25.000’den fazla Haitili fabrika işçisine teşvik edici bir mesaj vermelidir. Yorum sonu.

13 Takma ad (ç.n.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir