Kapitalizmin Suç Tarihi Werner Biermann Arno Klönne – Bülent Ozçelik

Kapitalizmin Gündelik Yaşamının Tarihinden

Rosa Luxemburg “sermayenin tarihsel ilerleyişi” için, Karl Marx’in, bu sürecin yalnızca “bütün gözeneklerinden dünyaya kan ve çirkef sızdıran” bir süreç değil; aynı za­manda kendisini, “dünyanın tümü üzerinde adım adım” hâkim kılmaya yönelik bir süreç olduğu şeklindeki cümle­sine dikkat çeker. Luxemburg, burjuva liberal teorinin, ta­rihsel ve güncel süreçlerin, yalnızca “serbest rekabet”, pa­zarda mal değişimi, eşit mülkiyet hakkı gibi yönlerini gör­düğünü vurgular. Sermaye birikiminin öteki yanı ise “açık şiddet, dolandırıcılık, baskı ve yağmanın tümüyle hâkim olduğu”, politik şiddet ve güç kullanımlarının büyük bir yer tuttuğu karışıklık içinde; sömürgeci saldırı ve savaşların sistemde ekonomik işleyişin vazgeçilmez yasalarından bi­ri olduğu yerde bulunabilir.

Rosa Luxemburg’a göre kapitalizmin şiddet yanlısı ve suçlu tarafı, kendisini, her şeyden önce, kapitalist üretim biçiminin kapitalist olmayan üretim biçimlerini ortadan kaldırma ve bu sayede güç alanını genişletme girişimleri sırasında gösterir. Bu aynı zamanda rekabet halindeki ser­maye gruplarının ulusal devlet politikalarını, kendi çıkar alanlarını, tüm dünyayı yeniden paylaşmaya göre belirle­meleri durumunda ortaya çıkar.

Sizlere takdim ettiğimiz bu kitap kapitalist dünya po­litikasının geçmişteki ve bugünkü görünümünü ya da mo­dern emperyalizmi sistemli olarak ele almayı amaçlamıyor. Bu konuda okunmaya değer pek çok eski ve yeni kaynak var. Öte yandan kitabımızın konusu, kapitalist çıkarlar, ırkçılık ve savaşçı saldırganlığın süper güç biçiminde bir­birine bağlandığı; devletin suç politikalarının aşırı bir biçi­mi olan faşizm de değil.

Bu kitapta daha ziyade kapitalist ilişkilerin uygulama­ya geçirilmesi ve endüstriyel mal üretiminin tarihinde “ga­yet olağan olan suçluluk” konu ediliyor: Avrupa’nın deni­zaşırı yayılmasından günümüze; Amerika’nın kıymetli ma­denlerinin çalınmasından serbest sömürüye, köle ticareti­ne, Karayipler’deki şeker tarımına; İngiliz tekstil sanayisi­nin varlık koşulu olarak Hindistan’daki pamuk üretiminin yok edilmesine; kapitalizmin bant üretimi üzerinden “mo- dernleşmesi”ne ve modern ekonominin yaşam aracı olan petroldeki karanlık işlerden bugünkü silah sanayisine ka­dar, pek çok konu bu kitapta ele alınıyor.

Sermayenin suç alışkanlıklarının farklı biçimleri ör­neklerle gösteriliyor ve kapitalist ekonominin ihtiyaç duy­duğu maddeler, kitabın kurgusu içerisinde gruplandırılı- yor: Kıymetli madenler, şeker, pamuk, petrol ve askeri do­nanım. Bizim için önemli olan bir diğer nokta da, kapita­lizmin farklı gelişme aşamalarında, her defasında belirle­yici olan temel sektörler vasıtasıyla tarihsel bir taslak orta­ya çıkarmak. Böylece Amerika kıtasının altın ve gümüşleri­nin talan edilmesi; kendisini, özellikle “Avrupalı olmayan- Hıristiyan olmayan” dünyaya karşı uyguladığı vahşetle gösteren ilkel birikim olarak karakterize edilebilir. Şeker üretiminin tarihi, tarım ekonomisine geçişte özel olarak ihracat için öngörülen mal üretiminin, yeni ve sermaye ba­kış açısıyla etkili bir yöntemi olarak duruyor. O dönemler­den günümüze değil gelişen ekonomik ilişkilerin zorunlu koşulu olan bağımlılıkta, Avrupa merkez, Avrupa dışında­ki dünya ise çevre olarak şekillenmekteydi. Tarım ekono­misi asıl olarak Afrika’dan gelenlerin oluşturduğu köle emeğine geri dönüşü getirdi. “Meta olarak insan” ve sö­mürge tarım ürünleri, dünya çapındaki etkisinin en yüksek noktasında olduğu 17. ve 18. yüzyıllarda ticari sermaye ta­rafından idare edildi. Pamuk, sanayi devriminin ham mad­desi olarak gösterilebilir; pamuk olmasa sanayinin gelişimi muhtemelen farklı olurdu. İlk olarak Hindistan tekstilinin İngiliz pazarlarına aktarılmasıyla bir ülke sanayisinin olu­şumu için ön koşullar sağlanmış oldu. Bu oluşum, ekono­mi bilimlerindeki adıyla ithalat desteği (Importsubstituti- on) günümüzde bile, gelişen tüm ülkelerde, başarılı bir sa­nayileşme için vazgeçilmez bir araç olarak görülüyor. El­bette bu gelişme, politik bir güç olmayı da şart koşuyor.

Petrol, başlangıcında Fordizm adını alan modern eko­nominin, itici gücüdür. Seri imalatın üretim maliyetlerini hayli düşürmesi, işçiler için kendi ürettikleri uzun ömürlü tüketim mallarını, örneğin binek otomobili satın alabilecek kadar bir ücret artışını mümkün kıldı. Kitle üretimi ve tü­ketimi modern endüstri toplumundaki ilişkileri girişimci­den işverene; işverenden işçiye şeklinde değiştirdi. Tüm dünyada etkili bir sistem olarak günümüz kapitalizmi, bü­tün pazar ekonomisi propagandacılarına inat, bu etkinliği­ni, askeri araçlar olmaksızın sağlayamaz. Silahlanma onun için vazgeçilmez ama aynı zamanda kârlı da olan bir sek­törüdür. Bu örneklerin hepsi bir arada yüksek derecede bir suçluluğa işaret ediyor.

Peki bu kitabın anlayışına göre “suçluluk” ne anlama geliyor? “Suç”a yönelik ne tür bir kavrayıştan hareket ede­rek kapitalizm tarihini ele alıyoruz?

  1. Burada sunulanlar, her biri için var olan ulusal ve uluslararası normların defalarca çiğnendiği; yürürlükteki kanunlara karşı olan, anlaşmaları tanımayan, devleti aşan­lara karşı insanı koruma amaçlı olarak düşünülmüş uzlaş­maları yok eden olay ve olgulardır.
  2. Ama kendimizi hukuksal işleyiş ve hukuki süreçler­le de sınırlamıyoruz.
  3. Sermayenin çıkarlarına hizmet eden operasyonları suçlu olarak değerlendiriyor ve bunların sistematik olarak insan haklarına karşı olduğunu ya da insan haklarına önem vermediğini düşünüyoruz. “İnsan istekleri dokunulmazdır” cümlesi hiçbir zaman ve hiçbir yerde temel insani hakları hedeflemiyordu ve hedeflemiyor. Diğer tüm insan hakları bir anda sözde kalıyor. Şiddet, açlık ya da sömürü yüzün­den ölmek ise bahis konusu olmuyor.

4. Buradan şu noktaya varılıyor: Kapitalizmin tarihi kendisini sermayenin suçları üzerinden gösteriyor -ya da kapitalizmin tarihi, sermayenin suç tarihidir. Bu yalnızca münferit olayların müsebbibi anlamında bir suçluluk değil. Temelde sürekli olarak ortaya çıkan, “örgütlü” bir suçlu­luktur. Bu anlayış insanın var olma hakkı için hiçbir ön­lem almayan bir anlayıştır. Günümüzdeki durumda, dünya tarihsel sürecindeki sistemin galiplerinin kendile­rini durdurmaları için bir neden görmemelerinde olduğu gibi.

1840 yılında işçi arkadaşlarıyla birlikte endüstriyel imalatta kullanılan yöntemlere karşı Kuzeybatı İngilte­re’deki Branche’de protestolar örgütleyen İngiliz ayakkabı işçisi Thomas Dunning deneyimlerini şöyle özetliyor: “Ser­maye kârın ya da kârın küçük bir kısmının elde edileme­mesi korkusunu taşıyor. Söz konusu kâr ile sermaye cüret­kâr oluyor. % 10 kâr kesin ve her yerde kullanılabilir; % 20 ile canlı hale geliyor. % 50 kâr ile pozitif seçeneklere sahip; % 100 kâr için tüm insani yasaları ayakları altına alıyor; % 300 kâr içinse kendisini darağacına götürme pahasına, ris­ke edemeyeceği, ya da işleyemeyeceği hiçbir suç yok.” Azami kâr için verilen uğraşlar her zaman için yasa dışı ol­ması gerekmeyen, ama kâr artışı oldukça şiddetin de ter­cih edildiği, tehlikeli davranışlara yöneltiyor. Kapitalizmin tarihi bu mesajın anlaşılması için işaretler veriyor. Aşağıda özet şeklinde kronolojik bir çıkarım yer alıyor:

Yapısı, para ilişkilerine dayalı doğal ekonomi tara­fından belirlenen üretim biçiminin egemenliğini kabul et­tirmesi, kendisini iktisadi olarak para sermayesi üzerinden yeniden üreten bir tüccar anlayışının ellerindedir. Burada, ortaya çıkacak kaynakların elde edilmesine bir yandan soygun ve yağma da dâhilken, diğer yandan bu tüccar ser­maye, çiftçilik döneminde, fazla üretimi de tümüyle kendi­si kazanıyordu. Tüccar sermaye uluslararası alana en geniş çapta müdahale etmeye çalışıyordu. Vahşi soygun seferle­ri olarak da değerlendirilebilecek haçlı seferlerinin de maddi destekçilerindendi Cenovalıların 1101 yılında, haç­lı seferlerini yapanlara, Filistin Limanı Caesare’nin fethe­dilmesi ve yağmalanmasında nasıl yardım ettiklerini bili­yoruz. Zengin ganimetleri subayları için saklıyorlar; gemi sahiplerine de ele geçirilen ganimetin %15’ini veriyorlardı. Ganimetten arta kalanlar ise 8 bin denizci ve asker arasın­da paylaştırılıyordu. Her biri küçük birer kapitalist olmuş­tu. (R.S. Lopez, zit.n. Ernest Mandel, Marxistische Wirts­chafttheorie, Band 1, s. 120

Kapitalizmin merkantilist dönemi ağırlıklı olarak ti­caret şirketleri tarafından idare ediliyordu. Bu şirketler, özel yatırımcıların yanında; devletin de ortak olduğu tekel firmalardı. Devletin desteği yalnızca ticari olmakla kalmı­yor; aynı zamanda askeri koruma da sağlanıyordu. Günü­müzdeki Endonezya Devleti’nin Hollandalı VOC (Merkezi Amsterdam’da olan Birleşik Doğu Hindistan Şirketi) tara­fından sömürgeleştirilmesi buna örnek verilebilir. Yer­li üreticiler, şiddet kullanılarak, ürünlerini, onların belirle­diği koşullarda, ticari şirketlere vermeye zorlandı. Hollan­dalı efendiler, zaman zaman, fiyat çöküşlerini önlemek için üretim yerlerini kapatmaktan ve insanların yaşamaları için var oluş koşulu olan baharatlarını yakmaktan da kaçınma­dılar.

Üç taraflı ticaret: Feodal ilişkilerin İspanyolların Amerika’da uyguladıkları gibi yeni kolonilere taşınması, bunun, gelecekte çeşitli nedenlerle geçerli olmayacağını gösteriyordu. İş gücünün zorunlu görevlendirmelerle top­lanması, demografik koşullar nedeniyle sınırlıydı. İnsanın meta olarak ticareti böylece başlamış oldu. Kölelerin çalış­tırılması yeni bir ekonomik strateji uygulanmasını gerek­li kılıyordu. Çünkü insani iş gücünün satışı, yatırımları ge- rektiriyordu. Bu yatırımlar söz konusu pazarlamanın iktisadileştirilmesini gerektiren yatırımlardı. Tarımsal üretim tümüyle ticarileşmeye yönlendirilmeliydi. Burada, gelenek­sel olarak yetiştirilen baharatların tersine ılıman iklimlerde yetiştirilebilen şeker, lüks bir ticaret malı olarak ortaya çı­kıyordu. Bugün düşük fiyatlı bir günlük kullanım ma­lı olan şeker Orta Çağın geç dönemlerinde ve erken Yakın Çağda gramla satılan bir üründü. Şeker kamışının tarım ekonomisindeki yeri Yakın Doğu’da yüzyıllardan beri uy­gulanan bir geleneğe sahipti. İspanyol sömürge politikası sayesinde kapsamlı bir şekilde insansızlaştırılan Karayip Adaları, üretim için yeni ve ideal bir arazi sunuyordu. Bu­rada yeni bir ekonomik dolanım şekilleniyordu. Ticari ser­maye Batı Afrika’da köleler yaratmıştı; insanlar gemilerle Karayiplere gönderiliyordu. Gemiler dönüş yolunda Avru­pa’ya şeker getiriyorlar; bu şekerler Liverpool ve Bordeaux gibi büyük merkezlerden pazarlanıyordu. Ticari sermaye farklı alanlara yoğunlaşıyordu; yerel köle satıcılarına, Afri­ka ve Karayiplerdeki satışa ve nihayetinde şekerin pazar- lanmasına. İşin başarılı sayılması için tayin edici olan, o alanda bir tekel haline gelmiş olmaktı.

Sanayinin ilerlemesine, kapitalist ekonominin dışın­da kalan alanlarda yerel üreticilere karşı geliştirilen şiddet eşlik etti. Yüksek yerlerin insandan arındırılmasına yönelik girişimler (Highland Clearances) 19. yüzyıl başında İskoç- ya’da endüstri kapitalizminin zaferinin sonucu olan top­lumsal barbarlık için tipik bir örnek niteliğindedir. İskoç- ya’nın yüksek bölgelerinde toplumsal ilişkiler klan yapısı tarafından belirleniyordu. En tepede yalnızca toprak beyi olmayan aynı zamanda sosyal örgütlenmenin de lideri olan klan şefi (Laird) duruyordu. Toprak beyi olarak araziyi, ürünlerinin büyük bölümünü ona teslim eden ve savaşa katılan klan üyelerine dağıtıyordu. Bu durum İngiltere ta­rafından 18. yüzyılda yapılan fetihten sonra geçersiz hale geldi. Normal işleyişte toprak beyi arazilerin idaresi için vergi toplayan (tacksmen) birini görevlendiriyordu. Yüksek yerlerin ekonomik durumu önceden, -arazinin elverişsiz özellikleri ve zorlu iklim koşullarının yanında imtiyaz sahi­bi vasıtasıyla uygulanan ilkel iktisadi yöntemler nedeniyle- daha kötüydü. Bu yüzden yapılacak değişikliklerle fazla ürün elde edilmesi olanağı da arttı. İngiliz tekstil endüstri­sinin hızlı gelişimi kitlesel taleplerin tedariki için yeni is­temleri gündeme getiriyordu. Tercih edilen besin maddesi ise koyun etiydi. Ek ihtiyaçlar geleneksel otlak alanlardan elde edilir ama saklanamazdı. Aynı zamanda, pamuğa da­yalı tekstil sektöründe maliyetlerin Avrupalı rakiplerden daha uygun olmasını sağlayan teknik yenilikler vardı. Böy­le olunca yün konusunda yeni kaynakların nasıl bulunaca­ğı sorusu da ortaya çıkıyordu. İskoçya’nın yüksek arazile­ri, yaylaları, şimdiye kadar işlenmemiş kullanım alanları sunuyordu. Toprak beyleri için büyük arazilerin ekilecek alanlara dönüştürülmesi ekonomik olarak kârlıydı. Böylesi bir girişime karşı hukuksal olanaklar da sınırlıydı. Çünkü bu kullanımı düzenleyen yazılı, belirli bir anlaşma yoktu. 1785’te Clengarry’de “temizlik” başladı. Gelecek 50 yılda da yüksek araziler, yaylalar askerlerin zor kullanarak ver­diği destekle temizlenmiş oldu. Blachwatch yönetimi, gü­nümüzde dahi, halen yurtsever İskoçlar tarafından özellik­le acımasız olarak değerlendirilen MacDonnel, Campbel ve Cordon toprak beyleri gibi pek de iyi bir biçimde anılmaz­lar. En acımasızları da bir kasabada hemen hemen 1 mil­yon hektarlık bir toprağı ellerinde bulunduran Sutherland dükü ve düşesiydi. Yerel isyanlar toplu haldeki askeri güç karşısında başarılı olamıyordu. İnatçı olanlar bazen ürün­leri ateşe veriyorlardı; bunların da bütün varı yoğu kasıt­lı olarak yok ediliyordu. İngiliz kamuoyu bu olup bitene hiç aldırış etmiyordu. Ulusal basın daha ziyade ekonomik iler­lemeyi kutluyordu. Koyunculuk, genel olarak da hayvancı­lık özel bilgi istiyordu, bu yüzden uzman elemanlar işe alındı. Topraksız kiracılar için yaylalardan başka hiçbir var olma olanağı yoktu. Daha önce 40 bin kişinin yaşadığı Penth Kontluğu insandan arındırılmış ve yalnızca 15 çoban ve sürüleri bırakılmıştı. Topraksız kiracılar, ya 19. yüzyılın ilk yarısında nüfusu 40 binden yaklaşık yarım milyona yükselen sanayi merkezi Glasgovv’a göçüyorlar ya da daha iyi durumdaki toprak beyleri klanlarını, kıyılara ve deniz yosunu külünün üretiminin temel geçim kapısını oluştur­duğu adalara bırakıyorlardı. Bu alkalik madde cam üretimi için temel bir bileşendi. Yılda ortalama 30 bin insan İskoç- ya’yı terk ediyordu. Diğerleri patates tarımına uygun alan­ların bulunduğu otluk arazilerde yaşamlarını sürdürüyor­lardı.

1840 yılı onlara -İrlanda’dakiler gibi- felaket getirmiş­ti. Patates tohumları kullanılamıyor, ürün elde edilemiyor­du. İnsanlar aç kalmış ve İskoç yaylaları yeni bir “temizlik” ile yüz yüze gelmişti. 19. yüzyılın ortalarında yün fiyatları sürekli düşüyordu. Koyunculuk artık eskisi kadar kazan­dırmıyordu; alternatif olarak geyikler çıkmıştı. İngiliz aris­tokrasisi yüksek araziler için eski tutkusunu keşfetmişti. Bu arazilerde hemen hemen 3,5 milyon hektar alan geyik­ler için boşaltılmıştı. Şimdi avlanma ve av alanlarının kira­ya verilmesiyle para kazanılıyordu. Bunun için uygun bir şekilde kullanılacak alan, İskoç bölgesinin beşte birine denk gelen bir araziyi kapsıyordu.

Avrupa dışında 1860’lara kadar süren demir yolu inşaatları meta ekonomisinin yayılışını temel alıyordu. Bu­na; Kuzey Amerika’daki demir yolları ve demir yolu inşaa­tı için Rusya’ya verilen borçlar örnek gösterilebilir. Asya ve Afrika’da inşa edilen demir yolları hemen hemen tümüyle emperyalist hedeflere hizmet ediyordu. Bu, ekonomik te­kelleşmenin sağlanması ve hinterlantın (iç bölge) politik egemenlik altına alınması anlamına geliyor; aynı şekilde bu durum Rusya’nın Uzak Doğu ve Orta Asya’daki demir yolu inşaatları için de geçerli. Rusya tarafından İranlılara verilen demir yolu tavizleri, Almanların Bağdat demir yolunun in­şası için verdiği borçlar ve Almanların Afrika’daki koloni­lerde demir yolu inşa etmeleri da aynı karakteri taşıyor. Demir yolu inşası ile ekonomik getirilen arasındaki bağ­lantı, Osmanlı Türkiye’siyle yapılan Alman dış ticaretine bakılarak çok rahat görülebilir. Demir yolunun inşa edil­mesinden önce 28 milyon mark düzeyinde olan Alman ih­racatı, 1911 yılında 113 milyon marka yükselmiştir. Veri­len borçlar kuşkusuz yüksek düzeyde bir faizle geri öden­mek zorundaydı. Bağdat demir yolu inşaatını ele alalım: Bağdat demir yolu için verilen borçlar yol boyunca uzanan bölgeden toplanacak vergi gelirleriyle ödeneceği şartıyla garantiye alınmıştı. Bu gelirler de ağırlıklı olarak köylülerin gelirinden alınan %10’luk vergilerden, yani Osmanlı Devle- ti’nde vilayet tarafından görevlendirilen vergi memurları­nın topladığı vergilerden meydana geliyordu. Burada vergi geliri için alınan temel ölçü çiftçilerden hasatlarının %10’unun alınmasıydı. Mültezim sorumlu olduğu sancakta vergilendirmeyi arttırarak gelirini yükseltebiliyordu. Ger­çekte tek tek çiftçilerin vergi yükü %10’un üzerinde olu­yordu. Genellikle tahıl satıcısı olan mültezimler, çiftçileri, hasatlarını çok düşük fiyata kendilerine satmaya zorlaya- biliyorlardı. Yerel memurların rüşvet almaya yatkın olma­ları, çiftçileri bu sistemde tümüyle çaresiz bırakıyordu. Anadolu köylülerinin buğdayı mültezimlerin elinde paraya dönüşüyordu. Onlar da kârlarına el koyduktan sonra bu parayı Osmanlı İmparatorluğu Düyun-u Umumiyesi’ne teslim ediyorlardı, Burada söz konusu olan devlet kurumu­nun dış borçlardan sorumlu olmasıdır. Bu kurum da kredi verenlere (söz konusu durumda, aynı zamanda Alman iş­verenlerinin bir ortaklığı olan ve demir yolunu inşa eden; lokomotifleri satarak yayan ve bu şekilde iki kere kazanan Deutsch Bank’a) faiz ve sermaye hizmeti sunuyordu. “Türk Devleti’nin gerçek rolü, sermayenin hedefleri için tarım ekonomisi üzerinde baskı uygulayacak bir politik aygıta indirgenirken, Avrupa sermayesi ve Asya tarım ekonomisi arasındaki vahşi mekanizma apaçık biçimiyle gerçekleşmiş oluyordu. Bu sürecin sonuçları, bir taraftan gelişen serma­ye birikimi ve Alman sermayesinin Türkiye’deki yeni poli­tik ve ekonomik genişlemesi için mazeret olarak büyüyen “çıkar alanları”; diğer taraftan (Türk Devleti’nin Avrupa’ya ekonomik ve politik olarak daha fazla bağlı hale gelmesin­de görülebileceği gibi) devlet eliyle Asya tarzı tarım eko­nomisinin hızla parçalanması, yıkımı ve kanının emilmesi­nin temelindeki demir yolları ve mal trafiğidir” (Rosa Lu­xemburg, Die Akkumulation des Kapitals, S. 360, Sermaye Birikimi, Belge Yayınları, İstanbul, 2004).

Kapitalist üretim biçiminin temel kurallarından biri, insani iş gücünün kârın yaratılması için araç olarak kulla­nılmasıdır. Bireysel ilişkilerden çıkan ilişkiler bu süreçte iş­çiyi bir üretim faktörü haline getiriyor. Bu süreç, mal üre­timinde parayı daha çok paraya dönüştürmeye yönelik bir süreç ve bu süreçte kârı etkileyecek tüm giderlerin en aza indirilmesi arzu ediliyor. Ortaya konulan sermayenin, kâr oranıyla yani kâr oranının yüksekliğiyle ilişkisi önem­li ölçüde üretimdeki ilişkilerle bağımlıdır; buradan da üc­retlerin düşürülmesi ve verimliliğin arttırılmasına yönelik önlemlerin alınması arzusu beliriyor. Böylece kapitalist üretim biçiminin toplumsal olmayan karakteri ortaya çıkı­yor. Onun bazı refah devletlerinde görülen insani yüzü ise daima ve yalnızca toplumsal çatışma ve mücadelelerin so­nucu mümkün olabiliyor.

Kongo örneğinde ilkel birikim

Kongo kolonisi 1884 yılındaki Berlin Konferansında Afrika’nın Avrupalı güçler arasında paylaşılmasını karara bağlayan Avrupa diplomasisinin çizim masasında meyda­na geldi. Afrika’nın Kalbi 1908’e kadar Belçika Kralı Leo­pold, daha sonra da devlet tarafından idare edildi. Burada ortaya çıkan ilkel birikim politikasının, özellikle mevcut uygulama üzerinde itici biçimde yer aldığı görülüyor.

Yeni koloni kauçuk ve mineral hammaddeler bakımın­dan ekonomik ilgiler arasına giriyordu.

1885 yılında hemen hemen yerleşim bulunmayan tüm topraklara devletin el koyduğu ilan edildi; yedi yıl sonra ise topraklar, kralın özel işgal alanı (Domaine Prive) olarak ad­landırıldı ve araziler firmaların imtiyaz sahibi olduğu top­raklara dönüştürüldü. Domaine doğrudan kral tarafından işletiliyordu; kauçuk ve fil dişi ticareti ekonominin bel ke­miğini oluşturuyorlardı. Bunların gelirleri sömürgeci devlet aygıtının finansmanını sağlıyorlardı. Tüm bunlar için el­bette yerleşik nüfusun sömürge ekonomisinin içine dâhil edilmesi gerekliydi. Bu, en başta iş vergilerinin aylık 40 sa­at üzerinden hesaplanması yolunda vuku buldu. Bundan, motorlaştırmanın başlamasıyla birlikte endüstri ülkelerin­de kauçuk talebinin sürekli arttığı anlaşılıyor. Sorumlu sö­mürge memurları vahşi şekilde büyüyen ham madde ihti­yacının karşılanması konusunda serbestiye sahiptiler. Me­murlar yerli ham madde kotasının yükselmesinin, kendile­rine teslim ettikleri miktar kadar ekonomik girdi getirece­ği düşüncesiyle güdülenmiş durumdaydılar.

İmtiyaz sahibi ortaklıkların sömürüsüne bırakılan böl­gelerdeki ilişkiler daha da vahşiydi. Vergi tahsili ve angar­ya işlere ilişkin hukuksal mevzuatı firmalar belirleyecekti. Katan g a bölgesinin maden ocakları buradaki firmayı dün­ya pazarında en büyük üçüncü satıcı yapacak kadar verim­liydi. İşletme kendi firma faaliyetlerinin bağlı olduğu ma­den firmaları için çalışan Belçikalı finans grubu Société Ge­nerale tarafından kontrol ediliyordu. Aynı durum Unilever Konzern ‘in sonraları dünya pazarındaki pozisyonunu sağ­layacak tarım ekonomisi için de geçerliydi. Burada daha çok ilgilenilen iş, sorununun çözümünün zorunlu görev­lendirmeler üzerinden sağlanmasıdır.

İş gücü toplama yöntemleri diğer kolonilerden küçük bir farkla ayrılmalarını getiriyor. Beyaz acenteler, büyük vaatler, hediyeler ve zorunlu iş gücü için başvuracak yer imkânlarıyla köylere gidiyorlardı. Buralardaki insanlar da­ha sonra belli bir sözleşme süresince dağlarda ya da tarla­larda çalıştırılacaklardı. Toplumsal sonuçlar korkunçtu, Genç erkek nüfusunun büyük bir bölümü aylarca köyden ayrılmak zorunda kalıyordu. Tarlalardaki işler, çok fazla yükle baş başa olan kadınlara kaldı; alınan ürün düştü, beslenme olanakları zayıfladı. Zorunluluklar artsın diye, iş sözleşmeleri düşük ücretler ve asgari varlık koşullarını te­mel alarak yenilendi. Köylü toplumun çöküşü, göçmen iş­çilerin maddi ve toplumsal olarak sefalete düşürülmesiyle birlikte gelişti.

(Kaynak: Rudolf von Albertini, Europaeische Kolonial­herrschaft. Die Expansion in Übersee von 1880-1940. München. 1982, S. 421-433.)

Altın ve Gümüş Açgözlülüğü

Kapitalizmin suçlu tarihi üzerine yazılan hiçbir kitap, 16. yüzyılda başlayan Avrupa dışındaki ilk fetihlere değin­meden edemez. Kaynakların yağmalanması ve çalınması, başkaldıran yerlilerin ortadan kaldırılması, angaryanın uy­gulanması gibi örnekler bu dönemin öne çıkan yalnızca birkaç özelliği. İspanyolların sömürgecilikte kullandığı zenginliklerin açık bir şekilde yağmalanması yöntemi daha sonra da bir taslak gibi taklit edildi. Buradan gelişen mer- kantilist kapitalizm bir dizi ticaret savaşını da beraberinde getirdi. Bu savaşlarda temel olarak kaynakların şiddet­li bir şekilde paylaşılması, yani sınır tanımayan açgözlülük söz konusuydu. Bu açgözlülük öyle bir boyuttaydı ki işle­mekten çekineceği hiçbir suç yoktu.

Yaygın bir şekilde “keşif” olarak sunulan, Avrupa dışı kaynakların 16. yüzyıldan itibaren şiddet yoluyla kazanıl­ması, sanayi kapitalizminin modern çağının başlangıcı ola­rak kabul ediliyor. Her şeyden önce Amerika’daki geniş al­tın ve gümüş rezervlerine el koyulmasının Batı Avrupa’nın ekonomik gelişimini canlandırdığı inkâr edilemez. Sınır ta­nımaz açgözlülük ticari sermaye ile (satıcılar ve bankacılar) kendi alanında çalışırken, devlet aktörlerinin katkıları yo­luyla işlerine hız katıyordu. Böylece maddi güç temellerini daha fazla genişletebilme imkânı buldular. Bundan dolayı sermayenin etkinliği kutsanıyor ve şimdiye kadar kitlesel ölçekte etkisi olan suçlar da yasal bir kılıfa büründürülü- yordu.Sermayenin suçlarının karakterize ettiği bu dönemin politik ve ekonomik faaliyetleri, kendilerini insan hakları karşıtı ya da insan haklarını önemsemeyen faaliyetler ola­rak gösteriyorlar. Başlangıçta büyük miktarda olması bek­lenmeyen Amerika kıtasının kıymetli madenleri, Batı Avru­pa’da yeni yeni filizlenen kapitalizmin nihai çıkışına yar­dımcı oldu. Oradaki zenginlik, toplumsal yenilenmenin ya­nında, dünyanın başka bölgelerine doğru korkusuzca ya­yılmayı da mümkün kıldı.

Yerlilerin Kan ve Teri

Orta Atlantik Takımadaları, Azorlar ve Kanarya Adala- rı’nın sömürgeleştirilmesi, İberya devletleri olan İspanya ve Portekiz tarafından başlatıldı ve 16. yüzyılın başlarında gelişti. Burada İspanya ve Portekiz, birkaç on yıl sonra ba­şarılı bir şekilde tüm dünyaya yayacakları, sömürgeciliği öğrendiler: Direnen yerli nüfusun kökünün kazınması, kö­le emeği üzerinden yeni iktisadi yapıların kurulması ve di­ğer iktisadi alanların Avrupa ekonomisinin ağlarına alın­masının, Kanarya Adaları’ndaki şeker kamışı tarımının sö­mürge ekonomisi için örnek karakterde olduğu söylenebi­lir. Burada ilk defa üç toplumsal grup birlikte hareket et­mişlerdi: Monarşinin ve feodal soyluluğun temsilcisi olarak devlet, “ana vatan”lı satıcılar ve uluslararası hareketliliği olan ticari sermaye ile banka sermayesi. Bu sonuncular, genellikle, başta Cenova olmak üzere İtalyan şehir devlet- lerindendi.

İlkel birikimin olağan resmi, bir başka yönden daha düzeltilmeye muhtaç görünüyor. En başta Amerika kıtası­nın zenginliklerine el koyulmasının kapitalist sistemin ih­tiyaç duyduğu sermaye birikimini sağladığı kabul ediliyor. Mantıksal olarak zenginliklerin toplandığı, birleştiği yer olarak İspanya’nın kapitalizmin merkezi olması beklenebi­lirdi. Gerçekte ise, bu ülke ekonomik gelişmenin uğrayıp geçtiği bir geçiş istasyonu olarak kaldı. Çünkü sermaye bi­rikimi İspanya’da bulunmayan elverişli toplumsal koşulla­rın varlığını da şart koşar. Bu aynı zamanda, kapitalizmin kökeninin daha gerilere götürülebileceği anlamına geliyor.Modern kapitalizme giden sosyal yapı feodalizm dönemin­de hazırdı ve onun ön planı olarak duruyordu. Avrupa dışı sömürgecilik ticari sermayenin çıkarları ve ekonomik ihti­yaçlarına hizmet ediyordu. Bu şekilde de sermaye birikiminin temelleri oluşuyordu.

Burada önemli olan 15. yüzyıl Avrupa’sındaki büyük iktisadi kalkınmaydı. Haçlı seferlerindeki yağmada elde edilen hâlihazırdaki altın, Avrupa madenciliğinin sonucu olan gümüş ve Asya ile girilen uzak ticaretten elde edilen gelir fazlası, kalkınmanın finansmanı için yeterli değildi. Para ve kredi yaratmaya yönelik maddi temeller/de yeter­li değildi. Ticari sermayenin gördüğü devasa potansiyel ona Avrupa’daki ekonomik kalkınma için hizmet edecek ve bu yüzden planlar için yatırım imkânı sağlayacak “kâr blo­kajı” için bir çözüm şansı olacaktı. Buradan şu anlaşılabi­lir: Zenginliğin boyutu ileride kontrolü kaybedecek ve sek­törden sektöre kovulacak olan girişimcileri şaşırtmıştı. Ka­pitalist kalkınma kutuplarının hızlı değişimi, Londra- Ams­terdam ekseninde hâlihazırda bir kapitalist sektörün biçim­lendiğini ve onun feodal ortamdan, yatırım yoluyla, hız­lı bir şekilde dönüştürülebileceğini açık hale getiriyordu.

Altın, İspanyol Fatih’in (Konquistadore) meselesiydi: Christoph Colomb’un seyir defterleri, açgözlülük delisi bir psikopatın düşünce dünyasına ilişkin açık bilgiler veriyor. Dokuma kalfaları ve kendi kendini yetiştirmiş denizciler için İspanya tacının hizmetinde, finansman sağlayanın en­sesinde oturmak, kellesi koltuğunda böylesi bir planı onaylamış olmak, özür olarak görülür. Colomb başarıya mahkûm edilmişti. Bu, onun hepsinden önce “keşfettiği” Karayip Adaları’nda yaşayanlara; ama aynı zamanda em­rindeki insanlara yönelik şiddetini açıklıyor. Yeni Dünyaya yapılan ilk seferin ekonomik ölçülerle hesaplanan sonuçla­rı, ikinci seferlerin temel olarak daha büyük araçlarla do­natılmasının politik sorumluluğunu engellemiyordu. Böy­lece sistematik olarak gelişen etik tereddütleri tümüyle yok sayan bir fetih politikası başlamış oldu.

Yağmalama ve zenginliğe doymazlık Yeni Dünyanın yeni efendilerinin davranışlarının temelini oluşturuyordu. Ama yağmalama, talan ve hırsızlık sınırlıydı çünkü dönem orada yağmalanacak bir şey kalmadığının görülmesi için henüz elverişli değildi. İspanyol tacının hizmetindeki eşkı­yalar ister istemez sömürgelerdeki hazinelere ulaşmak için diğer yolları bulmak zorundaydılar.

İspanyol sömürge madenciliğinin tarihi 1530’lara ka­dar dayanıyor. O dönemde sonraları adı Mexico olacak olan, Pasifik kıyılarındaki gümüş yataklarının olduğu yer keşfedildi. On yıl sonra Peru’daki Potosi’de 400 metre yüksekliğindeki bir gümüş tepesiyle karşılaşıldı. Tepelerin aşağısında, kuruluşundan yalnızca 30 yıl sonra 1573 yılın­da 150 bin nüfusa ulaşan Potosi kenti inşa edildi. Yalnızca demografik gelişmeler bile gümüş yataklarındaki zenginli­ği gösteriyor. Aslında İspanya’nın etkisi altında gümüş üretimi on katına çıkmıştı. Peru’daki maden alanlarının ya­nında Mexico’nun kuzeyinde yer alan Zacatecas’taki ma­den alanları da anılmaya değer. Bu iki bölge 16. ve 17 yüz­yıldaki İspanya zenginliğinin kaynaklarını oluşturuyor.

Çığır açıcı bir eritme yöntemi olmadan bu zenginlik mümkün olamazdı. Geleneksel gümüş elde etme yöntemi minerallerin küçültülmesi ve onu izleyen aşamada eritil­mesine dayanıyordu. Bu Orta Avrupa madenciliğinde kul­lanılan bir yöntemdi. Bu yöntem, büyük miktarda yakma maddesine ihtiyaç duyulan ve yalnızca yüksek değerdeki madenler için kullanılan bir yöntemdi. Bu yakıtın verimsiz, geniş Amerika kıtası yaylalarında elde edilmesi zor oldu­ğundan gümüş madenlerinin kalitesi de giderek düşmüş­tü. Cıva ve tuz yoluyla yeni metal elde etme yöntemi bir yandan üretim giderlerinin düşmesini sağlarken, işletmeyi de, eski yöntemler kullanılarak kârlı olmayan gümüşlerin elde edilmesine nazaran yeniliyordu. İspanya, Cordoba ya­kınlarında, işletmesi daha Roma döneminde başlayan yeni cıva yatakları ele geçirdi. Oradaki madenler İspanya tacının da finansmanını sağlayanlardan olan Fugger Bankhaus’un elindeydi.

İspanyol cıva yatakları büyüklüklerine rağmen Güney Amerika madenciliğinin üst boyutlardaki ihtiyaçlarını kar­şılamaya yetmiyordu. Bu şu anlama geliyor: Ulaştırma açı­sından elverişsiz olan Potosi, 1570’lere kadar eski yön­temlerle üretim yapmak zorunda kalıyordu. İspanyollar rastlantı eseri yerli halk tarafından uzun zamandır işletilen Huancavelica cıva yataklarıyla karşılaştılar. Orada, o döne­me kadar dini bayramlarda vücutların boyanmasında ge­rekli olan sülfür elde ediliyordu. Yataklar da Potosi’den kuş uçuşu 1200 km uzaklıktaydı. Ama geçiş olmayan dağlık alanlar, yüksek tepeler ve derin vadiler civanın taşınması­nı zorlaştırıyordu. Bu zorluklar devasaydı ama hiçbir şekil­de aşılamayacak gibi değildi. 1570’ten beri İspanya gümüş üretimi için yeterli olan cıvanın daha fazlasını hem Zacate­cas hem de Potosi’de kullanmaya başladı. İspanyol gümü­şünün üretim eğrisi o dönemden beri hızlı bir şekilde yük­selişe geçmişti.

Bunlar, İspanyolların “keşiflerini” sürekli bir şekilde sahiplenmelerine neden olacak iktisadi güdülenme araçla­rıydı. Kolomb tarafından izlenen, yerlilerin imhası ve dış­lanması politikası, bu boyunduruk altına alınmış insanların yeni ilişkilere uyum sağlamaları için onlara hiçbir perspek­tif sunmadığından, kendisini yıkıcı ve verimlilik karşıtı ola­rak gösteriyordu. Yeni efendilerin reddi ve onlara karşı di­reniş, daha sonra da toplu halde intihar (suizid) bunu izle­yen sonuçlardı. İspanyollar Amerika’da ana vatanın fetih politikası (Reconquista) çerçevesinde uzun yıllardır uygu­ladıklarını devam ettirdiler. Bu ölçüdeki soykırım, İspan­ya’nın, ana vatanlarındaki Müslüman topluluklar olsun, Amerika yerlileri olsun değişmeyen “yabancılar”ı atma po­litikası ve ticari sermayenin yeni zenginliklere yönelik bit­mek bilmeyen açgözlülüğü nedeniyle gerçekleştirildi. A.G. Frank’ın da kanıtladığı gibi (World Accumulation, S. 43) bu, yüz yıldan kısa bir dönemde México nüfusunun %90; Peru nüfusunun ise %95 oranında azalışı için açıklayıcı oluyor.

Amerika’da yeni sömürgelerin doğuşu yeni iş gücü ih­tiyacını doğurmuştu. Gerçi krallığın ücretli serbest iş iliş­kileri lehinde fikir belirtmesine yol açan Amerika’da uygu­lanan toplama metotları ve (ilk başta reddedilen) İspan­ya’da uygulanan feodal ilişkilerin aktarılması konusunda tartışmalar da vardı. Bu seçenek elbette insani uygulama­lar değil daha ziyade güç içgüdülerinden kaynaklanıyordu. Yakın bir zaman içerisinde bir sömürgeci sınıfının oluşarak monarşinin karşısına dikilmesinden endişe ediliyordu. Bü­tün Hristiyan hükümdarlar Arap ve Yahudi azınlıkların, hem de kendi ülkelerinde kökünü kazımaya çalışmışlardı. Bunları yapanların kısa bir süre sonra vahşi Ameriklılara arka çıkması da beklenemezdi. Yerli halk daha önceki dö­nemlerde meydana gelen gaddarlıklardan dolayı bunu ka­bul etmek için bir neden görmediğinden, bir serbest işçi­lik modeli pek de uygulanabilir görünmüyordu. Bu model aynı zamanda Fetihçi (Konquistadore) sınıfının Yeni Dün­yadaki kârını da azaltacaktı. Bu yüzden Encomienda orta­ya çıkıyordu. Encomienda, yerli halkın sömürge beyleri arasında paylaşılmasını öngören bir sistemdi. Gerçekte yerlilerin İspanyollardan kaçmaları, onlara direniş göster­meleri ve toplu intiharı emir altına girmeye tercih etmele­rinden dolayı bu model de pek de uygulanabilir olarak gö­rülmüyordu. İspanyol sömürge politikasının Karayip zen­ginlikleri üzerindeki egemenliğinin başlangıcı soykırım an­lamına geliyordu ve sermayenin bakış açısına hizmet edi­yordu. Bu yüzden köle ekonomisi konusu yeniden işlen­meye başlandı. Kanarya Adaları’nda İspanya tarafından kontrol edilen şeker kamışı tarımı nedeniyle uzun yıllara dayanan deneyimlerin olduğu köle ekonomisi, kilisenin misyonerlik arzusu nedeniyle itiraza uğradı. Uzlaşma “haklı savaş” anlayışıyla sağlandı. Feodal Avrupa’da savaş tutsaklarının köleleştirilmesinde olduğu gibi Amerikalı in­sanların köleleştirilmesi Fetihçiler tarafından da onaylan­mış oldu.

Karayiplerde İspanyol sömürgeciliğinin başlaması, Gü­ney Amerika karasında, ekonomik açıdan çıkarlarla dolu bir sömürü için hukuksal ve etik temeller yaratıyordu.

Gümüş madenciliği, başarılı bir madencilik için zorun­lu koşullar konusunda güven vermek için kapsamlı ve uzun dönemli yatırımlar, büyük miktarda iş gücü, teknik bilgi ve sosyo-ekonomik altyapı gerektiriyordu. Maden ya­takları ya geçişi zor olan ve az sayıda insanın yaşadığı Meksika’nın Zacatecas gibi bölgelerinde ya da yaylaların pek de kolay ulaşılamayan kesimlerinde bulunuyordu. İs­panyolların buradaki zor koşullara rağmen “başarılı” olma­larını sağlayan, kurumsal yeteneklerinin getirdiklerinden çok, açgözlülüğün rehberlik ettiği, vahşi yöntemler uygu­lamalarıydı. Sömürgeci ülke hatırı sayılır lojistik masrafla­rını azaltmak, özel sermayeyi garantiye almak, finansal yü­künü azaltmak ve kazancını azamileştirmek için “bulundu­ğu yer”i korumayı benimseyecekti.

Meksika maden ocakları, Kuzey bölgesinde, Aztekle- rin egemenlik alanı sayılmayan bir alanda 1640’larda açıl­dı. Burada ikamet eden bir yerleşik nüfus yoktu. İş gücü darboğazı iki biçimde gideriliyordu: İlk olarak Mexico’yu merkez alacak şekilde köylerdeki insanların zorunlu olarak yer değiştirmeleriyle; ikinci olarak ise masrafların yüksek olmasına rağmen özellikle bu işle ilgilenenler tarafından yapılan kaçak köle ve siyah köle ithalatıyla. Ama siyah kö­le işi her şeyden önce iklimsel nedenlerden dolayı Mexi- co’da bekleneni veremiyordu.

Peru’da ilişkiler daha farklı şekillenmişti. Gümüş ya­takları Andların yoğun nüfuslu yüksek platolarında, çök­müş İnka uygarlığının merkezinde bulunuyordu. Burada Kuzey Mexico’da olduğu gibi bir iş gücü sorunu yoktu. Madenler İnka döneminden bu yana işletiliyordu. Uzun za­mandan beri bu madenlerde İspanyolların daha sonra dev­ralacağı kolektif çalışma sistemi uygulanıyordu. Mita siste­mi altında köy toplulukları İnka Devleti ve soyluluğa olan vergilerini karşılıksız iş hizmeti sunarak ödemek zorunda bırakılmışlardı. Peru madenciliği temel olarak angarya iş­çilerle çalıştırılıyordu. Her yıl sömürgeci devlet köy muh­tarlarından aileleriyle birlikte on yıllar için Potosi’ye taşına­cak 13 bin çiftçi istiyordu köy muhtarlarına rüşvet vermek zorunda kaldıklarını da not ediyor. O yüzden “piyango” en çok fakir ve parasızları buluyordu. Ailelerini de yanlarına alıyorlar; yani köydeki diğer insanlarla ilişkilerini de kopa­rarak bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalıyorlardı. Buradan kaynaklanan Mitayo kuyularda çalışmaya yönelik zorunlu sözleşmelerden sonra da devam ediyor. Şimdi ise bu durum, elbette “özgür” işçiler olarak sürüyor. Mita sis­temi sömürge egemenliği ve ekonomisi için tehdit oluştu­racak büyüklükte olmayan direnişlere de neden oldu.

Potosi’de İş Koşulları:

Sömürge görevlileri angaryayı denetliyorlardı. O döneme kadar İnka aristokratlarının bir imtiyazı olan uyuşturucu madde tüketimi, koka yaprakları açlığı bastıran bir tat verdiği için, işçiler tarafından kulla­nılmaya başlandı. Koka günümüze kadar Andlardaki yok­sul kesimin beslenme aracı olageldi.

Bu sistem, sömürgeci ülke ve maden sanayisi için aynı derecede kârlıydı. Ülke toplam ganimet üzerinde söz sahi­bi oluyordu. Bu şu anlama geliyor: Gümüşün %20’si ona vergi şeklinde ulaştırılıyordu. Ayrıca metal eritme için vaz­geçilmez olan cıvada da tekel durumunda bulunuyordu. İşletmeci şirketler ağır işler için “ücretsiz” iş gücü çalıştırı­yorlardı. Teknik bakım, kuyu malzemeleri, havalandırma, sudan arındırma gibi titizlik gerektiren işler için ise Avru­pa’dan uzmanların işe alınması gerekiyordu.

Tarım toplulukları kendi egemenliklerini İnka İmpara­torluğu döneminde kaybetmişlerdi. Ekonomik kalkınma perspektifleri de bu şekilde engellenmişti. İspanyol sö­mürge ekonomisi altında az gelişmişliğe doğru gidiş gü­nümüze kadar yansımaları olan işletme teknikleriyle bir şekilde hızlanıyordu.

Mita:

Mita ile kolektif angarya söz konusu olmaya başladı: Köylüler ya da diğer topluluklar sömürge devlete getiril­mek zorundaydı. İlk olarak 1559’da uygulandı. Köylüler vergilerini kuyularda çalışarak ödemekle yükümlü tutuldu­lar. Aslında her köy yalnızca tüm bir 30 yıl boyunca böyle­si bir bedel ödemeye dayanan çalışma yapacaktı. Gerçekte zorla çalıştırılanların sayısı maden işletmesinin ihtiyaçları­na göre belirleniyordu. Bölgelerdeki sömürge memurları yıllık ortalama talep edilen iş gücü miktarını 13 ila 17 bin arasında tespit etmişlerdi. Yerel şefler, Caicuge, bu du­rumda tek tek bölgelerde iş gücünün hazırlanmasıyla ilgi­leniyorlardı. Pierre Vilar, bu durumu “Köylülere öncelik ve­riliyordu ve seçilmek ekonomik olarak çöküşlerini de geti­riyordu” diye yorumluyor (A History of Gold and Money, S. 128). Aynı yazar bazı ailelerin zorla çalıştırmadan kurtul­mak için tüm hayvanlarını

“İspanya’ya gönderilen gümüş değil, yerlilerin kan ve teriydi”. İspanya’nın sömürge politikasının ilk eleştirmen­lerinden Bartolome de las Casas’ın öğrencisi Mönch Do­mingo da Santo Tomas iş koşullarını böyle değerlendiri­yordu.

İş çok ağırdı; yerli işçiler her gün 8 saat yer altında ça­lışmak zorundaydı. Yöneticiler tarafından çalışma yerleri olan 670 metre derinliklere ulaştırılıyorlardı. Günlük 23 kg taş, bir işçinin göğsüne bağlı bir çantada bir seferinde yu­karı taşıyabileceği kadardı. Bu koşullarda iş kazaları da ka­çınılmazdı. Şunu da ilave etmek gerekir ki yer altında ça­lışmak damar tıkanıklığı ve zatürre gibi tipik hastalıklara da neden oluyordu. Terlemiş ve ıslak halde kuyuları terk eden işçiler, kuyulardan çıktıktan sonra yüksek bölgeler­deki soğuk rüzgârlarla korumasız bir şekilde baş başa ka­lıyorlardı. Potosi deniz seviyesinden 4 bin metre yüksekte bulunuyor.

Mita sistemiyle zorla toplanan işçiler resmi olarak bir ücrete de tabiydiler; bu ücret yalnızca onların beslenme giderlerini karşılayabilecek bir ücretti. Bu açlık ücretinin altı çok çizilirdi. Çünkü maden işletmecileri bu ücret ile is­tenen iş verimi arasında bağlantı kuruyorlardı. Söz konusu iş verimi olunca, konu, yönlendirmelere ve eziyet etmelere açıktı.

Mitayolar madenlerdeki iş gücünün temelini oluşturu­yorlardı; gerçi bir “özgür” proletarya da vardı. Bu grup için ücret daha yüksek ve pazarlık edilebilir şekildeydi. Serbest işçiler çoğunlukla eskiden zorla çalıştırılan işçilerden olu­şuyordu. Bunlar sözleşmeleri dolduktan sonra da Potosi’de kalanlardı. Bunun yanı sıra işçiler arasında eskiden ma­denlerin işletilmesinde yer almış olanlar da vardı. Cıva me­todunun bulunmasından önce kuyular yerli mültezimler tarafından çalıştırılıyorlardı. Arazinin İspanyol krallığına ait olduğuna dair yasanın çıkarılmasından sonra imtiyazlar verildi. Mültezimler ham maddeyi asıl çalışanlara ulaştırı­yorlardı; normal olarak yerlilere. Bunlar kendilerinden günlük olarak istenen maden filizini mültezime veriyorlar­dı. Kendileriyse madenin kalan kısmını metale dönüştürüp bir alıcı bulabildiklerinde kazanç elde ediyorlardı. Taşıma furyası 1570’ten sonra iş gücü açısından büyük bir yükse­liş yaşadı. Madenlerdeki mültezimler için daha az gümüş içeriğiyle de olsa iş gücü kiralamak taşıma işleri yapmak da kârlı olabiliyordu. Çünkü Mita sistemi altında her maden işletmecisinin angarya yaptırmak üzere belirli sayıda işçi alma hakkı vardı. Bu durum maden yataklarının zenginliği üzerinde tasarrufa neden olan ve mültezimi zora sokan bir durumdu.

      Gümüş ve Dünya Ekonomisi

Avrupa, tüm Orta Çağ boyunca 15. yüzyılın ortasına kadar olan dönemi, çok ağır bir şekilde hissedilen kıymetli maden eksikliğiyle geçirdi. Genel olarak ticaret, ama hep­sinden önce de uzak bölgelerle yapılan ticaret yeter­li miktarda değişim ve ödeme aracı bulunmaması nedeniy­le engelleniyordu. Ayrıca 16. yüzyılda kolonilerden getiri­len gümüşler bugünkü üretime hiç katılmasaydı -16. ve 17. yüzyıllar boyunca ortaya çıkan dünya üretimindeki toplam talep miktarı tahmin edilebilir-, ki bunlar o dö­nemki Avrupa için büyük bir yenilik teşkil ediyorlardı, dö­nemin tüm para varlığı önemli ölçüde farklı bir biçimde gelişirdi.

Gümüşün uluslararası pazarda para olarak tümüyle geçerli olması ve bu yüzden çok aranır hale gelmesiyle İs­panya, Güney Amerika’dan getirilen olağan dışı gümüş ge­lirleri sayesinde, kaynaklar açısından fakir bir ülkeyken dünyanın en zengin ve en güçlü ülkesi haline geldi. O dö­nemde İspanya’nın dünyanın kıyısında yer aldığına dair söylem, dünyanın merkezi haline geldiği şeklinde değişti.

Banka Sermayesi:

Amerikan gümüşünün büyük bir bölümü mutlak ola­rak İspanya’ya gidiyordu. Yasal düzenlemelerden dolayı farklı bozuk paralar farklı değerde işleniyordu. İspanya gümüşü mal alımında asıl olarak Fransa’da sıfırı tüketmiş­ti. Gümüşün bir diğer kullanım amacı da İspanyol Krallı- ğı’nın uzun süren savaşlarının finansmanıydı.

O dönemdeki para basma teknikleri sahtekârlıkları mümkün kılıyordu. Buna, gümüşün içine bakır karıştırıl­ması örnek verilebilir. Ayrıca sıklıkla özel şahısların kul­landığı gümüşlerde de sahtekârlıklara rastlanıyordu. Bu sahtekârlıkları önlemek için 1609 yılında Amsterdam Ban­kası kuruldu. Bu bankanın görevi, devletin verdiği yetkiyle tüm demir paraları içerikleri bakımından inceleyerek bel­gelemekti. Buna göre ortaya çıkan sonuçlar insanların he­saplarında yapılan değişikliklerle tümüyle kontrol altına alınıyordu. Mal sahibi istediği zaman bankada rehin bulu­nan demir paralarını talep edebilirdi. Banka sektörü o dö­nemde henüz kendi araçlarını oluşturmuş bir kredi işi sun­muyordu. Bu şekilde Amsterdam’daki müşteriler geri öde­meyi uzatarak, XIV. Ludvvig tarafından korunduğu için pa­ralarını daha uzun süre bankada bekletebiliyorlardı. Müş­terilerin istekleri şikâyet olmadan yerine getirilmeye çalışı­lıyordu. Bankanın destek ve dikkatinden o günden beri şi­kâyet edilmemişti. 17. yüzyılda Avrupa’da tek örnek olan Hollanda’daki banka örneği, daha sonra İngiltere tarafın­dan kabul gördü. Yeni hükümdar aynı zamanda Amster- dam’dan Londra’ya finans uzmanları da getirmişti.

Amsterdam Bankası daha sonra büyük bir dolandırıcı­lık skandalına da karıştı. Şehrin belediye başkanı yalnızca Bankanın denetleme kurulunda olmakla kalmıyor; aynı za­manda Doğu Hindistan Şirketi’nde de aynı işi yapıyordu. Şirketin parlak işleri 18. yüzyılda dramatik bir gerileme ya­şamış. Bu kayıplar alınan büyük kredilerle atlatılmaya çalı­şılmıştı. Bu durum bankanın ödemeleri hemen yapamaya­cağı 1780 yılına kadar devam etti. Garantili görünen ban­ka depoları, şimdi ancak bir indirimle değerlendirilebili- yordu. Böylece diğer depo sahipleri de bir indirim yapmak zorunda kalmıştı.

Bankacılıktaki yenilikler diğer devletler tarafından dev­ralındı. Bu, merkantilizmin iktisat politikasına da denk dü­şüyordu. Çünkü bu mutlakıyetçi dönemde burjuva rüzgâr­ların esmesinden önce ulus devletin ekonomik alanlarını aşan bir eğilimdi.

Dolandırıcılık ve Rüşvet:

İspanyolların sömürge ekonomisi modeli sömürgeler­de yalnızca İspanyol vatandaşlara serbest kullanım hakkı veriyordu. Amerika’daki işgal bölgeleri ile ana vatan ara­sındaki mal ve ürün trafiğini, devlet kontrol ediyordu. Amaç, pazar üzerindeki egemenliği, tek başına kolonilere sahip olarak ve onlarla ticaret yaparak garantiye almaktı. Devlet kontrolünün etkili bir şekilde yanılması için koloni­lerle toplam mal ve insan trafiğinin tek bir limandan ger­çekleştirilmesi yararlı olacaktı. Tercih, 1503’ten bu yana Casa de la Contracation tetkik merciinin bulunduğu Sevil- la üzerinde yoğunlaştı. “Batı Hindistan için kapı ve liman” olarak adlandırılan şehir Îber-Amerikan ticareti için 18. yüzyıla kadar tekel durumundaydı.

Kolonilerden İspanya’ya ulaşan malların ve hazinelerin %75-80’lik bölümü özel şahısların kârından oluşuyordu. Diğer %20-25’lik kısım krallığın geliriydi. Bu da tebaanın madencilikteki hakları, ihracat ve ithalat gümrük işlemleri üzerinde oluşan daha bir dizi vergi anlamına geliyor. Buna ek olarak krallığa, pek çok kesime göre tekel olduğu, İs­panyol cıva yataklarının geliri geliyordu.

Gümüş kaçakçılığının büyük çapta olduğu tahmin edi­lebilir. Amerika’daki yükleme sırasında İspanya’ya ihraç edilen gümüş miktarı tescil edilmek zorundaydı. Bu, vergi­ler ve gümrük için yapılacak hesaplamalara temel oluştu­ruyordu. Kesilen harçları biriktirmek ve vergi kaçırmak ka­pitalist dünyaya aittir. Bu durum 16. yüzyıl İspanya’sında da çok farklı değildi. Güney Amerika’daki sömürge me­murlarının azimli destekleri sayesinde yükleme belgelerin­de sahtekârlıklar yapılıyor ya da Casa de la Contrataci- on’daki memurlar yüklemenin yalnızca bir kısmının denet­lenmesi karşılığında rüşvet yiyorlardı. Bunun üzerine çok az kayıt olması konunun özünde yatıyor. Bilinenlerden bir tanesi, İmparator V. Kari ile kızı Johanna arasındaki bir mektuplaşmada hükümdarın özellikle küstahça anlattığı bir olaydır: Buna göre; bir gemi, üzerinde oynanmış yükle­me belgeleriyle Sevilla gümrüğünü geçerken, yapılan sah­tekârlık tesadüfi bir kontrolle su yüzüne çıkmıştı. Benzer bir olay 1568’de ortaya çıkarılıyor; 45 gemilik, resmi bir belgeyle 4500 duka gümüş yüklendiği bildirilen bir gümüş donanması, gerçekte 8 bin dukalık bir yük taşıyordu.

Enerjik ve sıkı önlemler yalnızca küçük çapta ve geçici bir sonuç sağlıyordu. Kaçakçılık, resmi makamların aldık­ları önlemlerin etkisizliğinin görülmesinden sonra 1660 yılında kayıt işleminin tamamen kaldırılmasıyla tırmanma­ya devam etti. Bu yüzden tarihçiler 17. yüzyıldaki gümüş kaçakçılığını, İspanyollar, yabancılar, satıcılar, kaptanlar, amiraller, sıradan denizciler ve yolcuların eşit ölçüde katıl­dıkları bir “ulusal spor” olarak değerlendirme yoluna gidi­yorlar. Bu konuda din adamları da bir istisna oluşturmu­yorlardı.

Devletin İflası ve Avrupa Ekonomisi:

Tacın Amerikan hazinelerinde yer alan payı, genellikle İspanya’ya hiç ulaşmadan harcanıyordu. Buradaki borçlan­ma, her şeyden önce İspanyolların birçok cephede savaşı­yor olmalarından kaynaklanıyordu. Bunun örneklerini tek tek sayabiliriz.

1567 yılında Alba Flandern Dükü bir saldırıya uğradı. Bayonne ve Paris yolunda ilerleyen bir araştırma grubuna altın ve gümüş yüklü iki büyük araba kafilesi eşlik ediyor­du. İzleyen yıllarda Dük daha takviyeli gelinmesini sağladı. İspanya gümüşünün ağırlıklı kısmı ilk başta Kuzeydoğu Fransa’ya ulaşıyor ve orada tedavülde olan para miktarını yükseltiyordu.

13 Eylül 1583’te 70 gemiden oluşan Neuve Espana ve Armada y flota de Tierra firmaları Sevilla Limanı’na girdi. Kral büyük hazineyi görme fırsatı bile bulamadı. Çünkü karaya çıkarılmasından hemen sonra getirilenler kraldan alacağı olan pek çok kişi arasında paylaştırıldı. Bunların arasında 52 bin dukalık alacağıyla Fugger Bankhaus da bulunuyordu.

Gerçi, İspanyol Tacının gümüşlerin İspanya’dan dışarı akmasında büyük bir sorumluluğu olsa da, tek sorumlu o değildi. İspanya’daki iktisadi ilişkiler, Amerika’daki kıy­metli madenlerin ortaya çıkardığı ani zenginlikler yoluyla para miktarında meydana gelen sıra dışı yükselişi verim­li bir şekilde kullanmak için elverişli değildi. Sonuç, fiyat­larda yükseliş olarak ortaya çıktı. Yeni sömürgelerin eko­nomik açıdan gerekli olan üretim araçlarını elinde bulun­durmadığından buralardaki mal ihtiyacı da ithal yollardan karşılanmak zorundaydı. Aksi halde fiyat yükselişi karşı­sında üretim aşırı pahalı hale gelirdi.

Başlarda, anavatan, sömürgelerin mal ihtiyacını karşı­lıyordu. Sömürge ekonomisine dayanan kalkınma eğili­minde yeni efendiler büyük zenginlikleri ellerinde bulun­duruyorlardı. Talep lüks tüketim mallarına kaymıştı. Onlar için özellikle temel ihtiyaç maddelerinin yerel üretimine başlamak konusunda kraldan alınan tavizler bir başarıyı gösteriyordu. Yeni ihtiyaçlar olarak İspanyol üretiminin sağlayamayacağı yün, kumaş, ayakkabı, halı, mobilya, ipek, kadife ve saatler söz konusuydu. Yasal talimatlar dış ticaret açısından dar bir biçimde bağlayıcı kalıyordu. Bu nedenle İspanyol ihracatçılar, çok sayıda yasağı aşmak için kendi isimlerini değiştirerek yabancı üreticilere dönüşme­ye çalışıyorlardı. Sömürgelerle ticaret yoluyla yabancıların boyunduruğu altına alınmışlardı. 1580’Ii yılların sonların­da İspanya, kolonilerle yün, dokuma, kâğıt, kitap ve keres­te ürünleri ile girdiği geniş kapsamlı ticarette, Fransa’dan büyük ölçüde bağımsızdı. Bu şekilde Avrupa’da yaygınla­şan bir ticaret ve kaçakçılık trafiği gelişiyordu.

İspanya ithalatını kolonilerden gelen gümüş ile ödü­yordu. Böylece tüm Avrupa’da etkili olan bir gümüş akımı oluşuyordu.1593 yılındaki Cortes Protokolü’nde şu ifade yer buluyordu: “Kralımız Batı Hindistan’dan gelen ve gel­meye devam eden altın ve gümüş bolluğu ile dünyanın en zengini olurken, siz en fakirlersiniz. Çünkü siz yalnızca, üzerinden altın gümüş ve düşman imparatorlukların bize ulaşmasına neden olacak köprüler inşa edersiniz” (Carlo Cipolla, Odyssee’den aktaran S. 83). Bu, asıl ilişkileri ol­dukça doğru bir şekilde anlatıyor. Çünkü kamusal ödeme­lerin ve denizaşırı İspanyol kolonilerinin tüketim ihtiyacın- daki yükseliş, ticaretteki durumu kötüleştirdi ve enflasyo­nu yukarı çekti. Fransız Maliye Bakanı ve merkantilizmin teorisyeni Colbert’e şu cümle yazılıyordu: “Bir ülke İspan­ya ile ne kadar ticaret yaparsa o kadar çok gümüşü olur”.

İspanya fiili olarak hiçbir zaman kolonilerle ticaretin %10’undan fazlası üzerinde egemenlik sağlayamamıştı. Kolonilerle girilen ticaretin hemen hemen üçte birlik bir kısmı Hollandalıların elindeydi; Fransız ticaret firmalarının payı %25’ti. %20’lik bir kısım özellikle Cenovalı İtalyan gruplar tarafından kontrol ediliyordu. Alman ticari serma­yesi de %10’luk bir paya sahipti. Eduardo Galeanö bu du­rumu; “Amerika, Avrupa için bir dükkândı” diye özetliyor. (Die Offenen Adern, S. 35).

Başlangıçta Fugger ve Welser gibi Alman finans grup­ları ağırlıklı olarak ilkel birikime katılıyorlardı. İspanya Krallığı’nın maddi destekçilerinden oldukları için aynı za­manda onun fazla borçlanmasının da kurbanı oldular. Ör­neğin Fugger 1570’te iflas etmişti.

Gümüş Endüstrisindeki Diğer Gelişmeler:

Gümüş talebi cıva yönteminin de devreye sokulmasıy­la 1570’ten sonra yükseldi. 1610-1645 yılları arasında en yüksek noktasına ulaştı. Daha sonra talep, yüzyılın sonuna kadar geriledi. Düşüş her şeyden önce teknik problemler­le geriletilebilirdi: Daha derin kuyular açarak, masraf­lı olan sudan arındırma sistemleri ve yeni imar çalışmaları yaparak.

İlk başta hatırı sayılır büyüklükte bir sermaye seferber edilmeliydi. Teknik araçların üretime katılması zaman ge­rektiriyordu. Meksiko olayına bir de cıva darboğazı ekleni­yordu. Çünkü Huancavelica’da cıva yataklarının getirişi azaldığı için materyallerin büyük bölümü Peru’ya aktarılı­yordu.

18. yüzyıldaki yeni kalkınma, her şeyden önce Meksi­ka maden sanayisi tarafından sırtlanıyordu. Orada, Potosi madenlerinde sürmekte olan çiftçiliğe dayalı zorla çalıştır­maya karşın, daha özgün bir ücretli kölelik vardı. Ayrıca Mexico madenleri ulaştırma gibi nedenlerden dolayı Atlan­tik kıyısı boyunca uzanıyordu. Burası İspanyol cıva ithala­tını ve kıymetli madenlerin Avrupa’ya taşınmasını’kolay­laştırıyordu. Buna ilaveten Mexico’da, madenciliğin serma­ye ihtiyacını hızlı bir şekilde karşılayacak bir finans siste­mi gelişmişti. Andinen madenlerindeki politik yetki, 18. yüzyılda Buenos Aires’ten Avrupa pazarına geçişi kolaylaş­tırmak amacıyla, Rio de la Plata’nın kral yardımcısına veril­mişti. Eski merkez Lima ile 200 yılı bulan ekonomik ve fi- nansal bağlantı kesilmiş oldu. Yeni ilişkilere uyum maden sanayisine her şeyden önce sermayenin ihtiyaçları ve yeni ulaştırma yollarının inşaatı bakımından zarar veriyordu. Nihayet Mita sistemi eskidiğini gösteriyordu. Çünkü mas­raflı madencilik teknikleri vasıfsız işçilere göre daha uz­man bir iş gücü gerektiriyordu.

Altın Sarhoşluğu

Orta Çağ Avrupa’sı için altın onunla yalnızca Mısır ve Kuzey Afrika gibi iki bağlantısı olan Afrika ile aynı anlam­daydı. İlk nirengi noktası politik sebeplerle çıkıyordu. Tica­ret böylece, Sudan ve Senegal’in altın tozlarının karavan­larla taşındığı Kuzey Afrika’daki terminallerde yoğunlaşı­yordu. Üretim ve dağıtım Afrikalıların elindeydi. Bunu, di­ğerlerinin yanı sıra Cana ve Mali’nin banknotları belgeliyor. Sahara ve Sahel’in kurak bölgeleri ile Timbuktu ve Sijilme- sa gibi büyük pazarlar, bu itici bölgenin çevresinde olduk­ları ve oralara yalnızca karavanla ulaşılabildiği için ilave koruma olanakları sunuyordu.

Avrupa’da 13. yüzyılın sonlarından itibaren yeni ma­den yataklarının kullanıma açılması, 1450’den sonra altın karşısında sürekli bir fiyat çöküşü yaşayacak olan gümüş için bir ara normalleşme dönemi yaşanmasına neden oldu. Bunun için Avrupa’daki altın ticaretine müdahale etmek ve eğer mümkünse bunu kendi yönetimi altına almak gibi ekonomik dürtüler de vardı. Kendisini buraya angaje eden ticari sermaye ve banka sermayesi, bunu, bazen kendi kre­di işleriyle bazen de altın kullanarak yapıyor ve Avrupa ça­pında tekel olunan lüks malların ticaretiyle ilgileniyordu. Portekiz çok farklı açılardan kendisini iktisadi planların politik ve askeri taşıyıcısı olarak gösteriyordu. Aristokrat sınıfı 14. yüzyılın sonlarındaki politik kargaşa içinde fakir­leşmiş ve maddi durumunu düzeltmenin yollarını aramaya girişmişti.

Kuzey Afrika’daki Ceuta’nın fethi, daha sonra Afri­ka’nın batı kıyılarına yoğunlaşacak Portekiz yayılmasının başladığının işaretidir. Portekiz tarafından hizmete soku­lan karavvel gemileri ilk olarak rüzgâra karşı seferleri ve bununla birlikte Güney Atlantik’te rüzgâr konusundaki egemenliği mümkün kılıyordu. Bu geleneksel olarak kulla­nılan yelkenli gemilerin Kuzey yönünde yapacakları seya­hatleri zorlaştıracak bir durumdu.

Portekizliler Afrika içlerindeki altın üreticileriyle bağ­lantılı olan Senegal ve Gine’deki ticaret istasyonlarına sal­dırı düzenliyorlardı. Portekiz yayılması en yüksek noktası­na, bugünkü Gine’de bulunan Sao Jorge da Mina’da ulaşı­yordu. Bu çabalar ve tahmini olarak yapılan pazarlama ha­reketlerine karşın hiçbir şekilde altın bulunamadı; yalnızca ticareti yapıldı. Ayrıca altın çıkarmanın hiçbir tarihsel nok­tada kontrol edilememesi, aksine yalnızca bölgedeki tüc­carlara uygun ticaret koşullarını sağlaması Portekiz’in uğ­raşlarını karakterize eden bir başka noktadır. İktisadi ola­rak bu durum, yalnızca Avrupa’da altın fiyatları yüksek ol­duğu sürece geçerliydi. İnka ve Azteklerin hazinelerinden elde edilen altınların gelmesi Portekiz altın alanlarının ve­rimsiz olmasına yol açmıştı. Portekiz 1540 yılında bunun için başka bir kullanım yolu açmıştı: Asya pazarlarındaki baharat alışverişinin finansmanı.

Başka bir ekonomi dalı için ise bu aktiviteler yol gös­terici karakter taşıyordu. Batı Afrika’nın kölelerin çalışkan­lığı konusunda uygun koşullar sunmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Burada, başlangıçta Orta Çağ Avrupa’sında olduğu gibi savaş tutsakları için söz konusu olan durum, şimdi bu bakımdan kârlı bir pazarlama alanı olarak görü­lüyordu.

Coğrafya bilgileri Portekizlileri Hindistan’a ilk deniz yolunu bulan Avrupalı güç yapıyordu. Yol üzerinde Doğu Afrika zenginliklerine rastlanıyordu. Zimbabwe madenle­rinden, Arap limanları üzerinden Swahili kıyılarına aktarı­lan altın düşük bir hacme sahipti. Portekiz sömürgeciliğin­den sonra nihayetinde Asya ticaretinde kullanıldı.

Portekiz’in Hindistan’daki yüzeysel görülen başarısı, denizcilik konusundaki teknolojik ilerlemelerinden kay­naklanıyordu. Hint Okyanusu’nun kıyısında bulunan dev­letler yüksek denizcilik yeteneği olan savaş donanmalarına sahip değillerdi. Ellerindeki savaş gemileri yalnızca kıyıla­rın korunmasına hizmet ediyordu. Portekizlilerin karada başarı elde etmek için kaynaklara ihtiyacı vardı. Bununla birlikte, Batı Hindistan’daki stratejik noktaları olan Surat ve Coa’ya yerleşme olanağı da doğdu. Onlar için asıl önem­li olan, yüksek değerde ürünlerin olduğu Avrupa-Asya ti­caretinde, her şeyden önce baharat ticaretinde tekel olmak ve “ticaretin koşullarını; yerinde, kendi lehlerine düzenle­mekti.

Deniz bağlantı yollarının kontrolü buna hizmet ediyor­du. Avrupa’dan Hint Okyanusu’na geçiş yalnızca Mozam­bik Limanı’ndan kontrol ediliyordu: Kızıldeniz’e geçiş, Mı­sır ve Mekke’ye giden ana yol Aden Körfezi’nden işgal edilmişti. İran Körfezi ile olan gemi trafiği de Osman­lı İmparatorluğu’na bağlı Muskat’tan gözetleniyor; Hint Okyanusu ile Pasifik arasındaki bölgeyi, Portekizlilerin ay­nı şekilde etkin olduğu Malakka Boğazı oluşturuyordu. Bu, Estado da İndia olarak adlandırılan ve genişleyen destek noktaları sistemi ile donanmanın geçim masrafları kısmı için Portekiz makamlarına uğramayı zorunlu kılan bölgesel gemi trafiğinden alınan vergilerle karşılanıyordu. Geçiş iz­ni (Carteza) olmayan gemilere rastlandığında geminin yü­küne el konuluyordu. Baharat ticareti üzerinde geçici tekel olma durumu Portekiz Devleti’ne, Estado için yeni finansal araçlar sağlıyordu.

Bu şekilde tekel olma durumu rakipleri de beraberinde getiriyordu. Hollandalı Doğu Hindistan Şirketi 17. yüzyılın başlarında Portekizlilerin askeri üstünlüğünü kırdı. Bu açık bir şekilde, Brezilya’daki madenlerin açılmasına bağlana­bilir. Aynı şekilde yaklaşık iki yüz yıl sonra, İngiliz kapita­lizminin Kuzey Amerika’daki sömürgelerinin kaybı, Ben- gal’in ele geçirilmesi sayesinde az da olsa giderilecekti.

Estado da India pek çok bakış açısından çağcıldı. Bu, Avrupa’nın Doğudaki ticari çıkarlarının onu uzun zaman koruyacak şekilde savaş donanmalarına dayandığını kanıt­lıyordu. Büyük Asya imparatorluklarının denizcilikteki im­tiyaz zorlamasını önlemek için daha üstün askeri teknolo­jiler sağlanması gerektiği açıklığa kavuşmuştu. Nihayet Avrupalı güçlerin Asya’ya geçiş yolları neredeyse tümüyle serbest hale gelmişti. Engeller artık Asya’daki karşı koy­malardan değil, Avrupa’nın kendi içindeki çatışmalardan kaynaklanıyordu. Estado bir ölçüde Asya’nın kasasını açan anahtar oldu.

Özetlersek; Orta Çağ sonu ve Yakın Çağ başlarında, Orta ve Batı Avrupa’da bulunan devletler ekonomik olarak zayıf bir gelişme içerisindeydiler. Bu devletler para sistem­lerini dünya ekonomisinde geçerli kılmak için Akdeniz’de­ki Müslüman devletler ve Doğuya karşı kendilerine yar­dımcı olacak bir politik iktidar eksikliği yaşıyorlardı. Bu şe­kilde ekonomik dönüşümden kaynaklanan altın arayışı, 16. yüzyıldan itibaren başlayan Avrupa yayılmasının itici gücü oldu. Portekiz, Batı Afrika altınlarına hücum ederken; İs­panya, Amerika’nın kıymetli madenlerini arama yollarını keşfediyordu.

Avrupa’ya zengin altın ve gümüş tedariki temel olarak dünya ekonomisindeki gelişimi de beraberinde getiriyor­du. Çünkü şimdi Doğu ile ticari ilişkileri genişletmek mümkündü. Çin ve Hindistan’ın yeni gelişen ekonomileri, Avrupa mal üretimine ve özellikle gümüşe ihtiyaç duyma­dıklarından şimdiye kadar mal değişimi sınırlı kalmıştı. Av­rupa’nın, Amerika’daki kıymetli madenlerle Asya’da ticaret yapan ülkeler arasında aracı olmasıyla üç taraflı bir dünya ekonomisinin oluştuğunu tahmin etmek zor değil. Ekono­minin politik ve askeri koşullardan ayrılamayacağı, aksine karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleri açıklığa kavuşmuş­tu. Batı Avrupa’daki ekonomik gelişim Amerika’dan getiri­len altın ve gümüşler yoluyla canlandırılmış yüksek askeri silahlanma tarafından kuşatılan politik hedefler için de kullanılmıştı., Amerika’da başarı ile uygulanan, kaynak­ların aslında ekonomi dışı zorlama ve şiddet yoluyla ele geçirilmesi, o döneme kadar ticari ilişkilerde şiddetin egemen olduğu, ticaretle uğraşan Asya ülkelerine karşı da devam etti. Daha 16. yüzyılın ortalarında, başlangıçta Portekiz tarafından başlatılan ve Lizbon’a göre Estado da India’nın başarılı bir modeli olan karşı konulmaz savaş fi­losu, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi ekonomik güçler için bir örnek oluşturuyordu.

Hedefteki Asya

Yeni dünyanın varlıkları Avrasya ticaret ilişkileri için ne anlama geliyor? Avrupa mal arzında ilk başlarda pek de değişiklik olmuyordu. Hindistan ve Çin’in o dönemlerde Avrupa’daki en önemli ürünlerden biri olan ağır yünlü ku­maşlara ihtiyacı yoktu. Bir diğer ticari mal olan şarap için de o bölgelerden herhangi bir talep olmuyordu. Avrupa­lı tüccarlar bazen kutsal resimleri satmak gibi garip fikir­lere bile kapılıyorlardı. Pek de şaşırtıcı olmayan nedenlerle beklenen satış başarısının gösterilememesinden sonra, sorumlu Hollandalı tüccarlar özel olarak Asya için hazır­lanmış pornografik resim satışını bile düşündüler ama Protestan din adamları tarafından engellendiler. 16. ve 17. yüzyılda hala geleneksel değiş tokuş modeli geçerliydi. Asya’nın lüks ürünlerine karşı Avrupa gümüşü… Lider du­rumdaki İngiltere ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketle- ri’nin raporlarında, 18. yüzyılın başlarına kadar Asya­lı ticaret ortaklarının gümüşten farklı takas ürünlerini ka­bul etmekten kaçındıklarına dair bilgiler yer alıyor.

İngiliz ve Hollandalı şirketlerin ortaya çıkması sonucu Asya ile Avrupa arasındaki deniz bağlantısının kullanılma­ya başlamasıyla uzak bölgelerle ticaret kolaylaştı ve geniş­ledi. Her iki ülkeden şirketler o dönemdeki iktisadi hayatın devleriydiler. Şimdiye kadar hiçbir sermaye ortaklığının sa­hip olmadığı büyüklükte bir ticaret hacmine ulaşmışlardı ve yeni çalışma yöntemleri kullanıyorlardı. Günümüzdeki anonim şirketlerin öncüleriydiler. Avrupalılar Hindistan’da diğerleriyle karşılaştırıldığında, diğer ticaret gruplarıyla rekabet edebilecekleri, görece açık bir ticaret sistemiyle karşılaşmışlardı; örneğin Arap-İslam dünyasıyla ya da Çin ile yapılan mal değişimi ile karşılaştırıldığında. Moğol Hü­kümranlığının kanlı dönemlerinde de “ticaretin koşullan” Hindistan tarafından belirleniyordu. Hint pazarına, Porte­kiz’in kendi devlet topraklarında yaptığı gibi zorla girmek, aynı şekilde tekrarlanamazdı. Doğu Hindistan Şirketi’nin kesin kapitalist ekonomik biçiminin bunu sağlamasına da izin verilemezdi. Çünkü masraflar tekel olmayı ihtimal dışı bırakıyordu. Böylesi bir fırsat Asya ekonomi alanının çev­resinde yer alan Endonezya Takımadalarında mevcuttu. Hollandalı Doğu Hindistan Şirketi, acımasız şiddeti de be­raberinde getirerek bölgedeki baharat üretimini kontrol altına almış ve tekel haline gelmişti.

Çin ticareti Hindistan ile karşılaştırıldığında daha kar­maşık görünüyordu. Merkezileşme, Çin’de temeldi. Diğer taraftan devasa sulak alanlara rağmen Çin ekonomisinde dış ticaretin yerini aramak pek de anlamlı değildi. Bir yan­dan da Çin pazarı azami kârlıydı. Çünkü altın-gümüş takas ilişkisi oranı Avrupa’da on dörtte bir iken, Çin’de beşte birdi. Bu şu anlama geliyor: Bir parça altın karşılığında on dört parça gümüş eksiliyordu. Bu, Pierre Vilar’ın yorumla­dığı biçimde “büyük bir iktisadi kazanç” demekti (A History of Gold and Money, S. 95).

Amerikan gümüşü Çin pazarına iki yoldan ulaşıyordu: Ünlü Manila-Galeano ve deniz yolu ile Lübnan Macao üze­rinden. Meksika’daki Acapulco’dan gümüş, Manila’ya, yıl­da bir defa, Filipinler üzerinden gönderiliyordu. Çünkü bu­rası Çinli tüccarların yüklerini indirdikleri yerdi. İkinci yol­da ise gümüş, ilk olarak gemilerle Sevilla’ya gönderiliyor; oradan Lizbon’a uzatılıyor, daha sonra da hedef liman olan Macao’ya ulaştırılmak üzere Portekiz’in Hindistan’daki merkezi destek noktası olan Goa’ya aktarılıyordu. Carlo Cipallo (Odysee, S.109) 16. ve 17. yüzyıldaki ticaret siste­mini şöyle özetliyor: “Külçeler ve bozukluklar halindeki büyük miktarda gümüş, Meksika ve Peru’dan İspanya’ya, oradan da tüm Avrupa devletlerine doğru ‘hareket edi­yor’…Daha sonra da gümüşün büyük bir bölümü Çin ve Hindistan’a kadar uzanacak şekilde Doğu’ya yöneliyordu. Bunun karşı yönünde ise Asya’dan Avrupa’ya bir ürün akı­mı oluyor; bir ürün akışı da Avrupa’dan Amerika kıtasına ulaşıyordu. İber-Amerikan gümüşü, bu sistemin aktörleri­ne gerekli akışkanlığı sağlıyordu. Orta Çağda ise yeter­li dolanım aracının bulunmaması nedeniyle bu durum he­nüz hayal edilebilir değildi.”

Çin bir başka özelliğe daha sahipti; içerideki para tra­fiği bakır maden paralarına dayanıyordu. Bu, Portekizlile­rin Orta Avrupa’nın bakır merkezi olan Hamburg üzerin­den giderdikleri büyük bir ham madde ihtiyacı ortaya çıka­rıyordu. Yıllık 500 bin kg bakırın Çin’e ihraç edildiği tah­min ediliyor. Çinli alıcılar daha uygun bir “değişim aracı” olarak, gümüşe tercih edilen altınla ödeme yapıyorlardı. Buna karşılık Avrupa’da ise kur, karşılanabilir durumdaydı. Bu sayede, bakır madenlerinin finansmanını sağlayan Fug- ger Bankhaus sınırsız kazanç sağlıyordu.

Ticaretin, yaygın bir mit olarak barışı sağladığı düşü­nülüyordu. İspanya’nın Amerika’daki sömürgeci imha sa­vaşlarını ve Portekiz’in Doğu’daki deniz savaşlarını düşün­mek, bu iddiaların, sonraki dönemlerde Asya ile girilecek ticarete yönelik bu aktörleri haklı çıkarmaya hizmet eden yönlendirmeler olduğunu gösteriyor. Gerçekte şirketler pazarda ekonomik güç olduklarını ileri sürmek için yeteri kadar güce sahip değillerdi. Ayrıca şimdiye kadar rakiple- rine karşı kazanılan askeri başarılarda, ya Portekizlilerin Hint Okyanusu’ndaki saldırılarında olduğu gibi karşı taraf tümüyle hazırlıksız yakalanmış; ya da Güney Amerika’daki İnkalarda olduğu gibi herhangi bir desteğe sahip olma ola­nakları ellerinden alınmış bir nüfusa saldırı yapılmıştı. Bu­rada yaşayan insanlar için egemenlik değişiminin pek de bir önemi yoktu.

Avrupa’nın askeri teknolojik üstünlüğü de bir başka mitostu. Bu üstünlük aynı büyüklükteki Japonya, Moğol İmparatorluğu ve Hindistan gibi ülkeler ile sınanarak belir­lenmiş değildi. Avrupa’nın savaş gücünün üstün gelmesi, yok etmeye ya da -Kuzey Amerika’daki yerli halkın kökü­nün kazınmasının halk dilindeki söyleyişiyle- “tetik delili­ği” gibi yöntemlere hazır olmasından kaynaklanıyordu.

18. yüzyılda Hindistan’da Moğol İmparatorluğu’nun yenilgisinde olduğu gibi ekonomi dışındaki şiddet kendi­sini fırsat olarak sunuyordu. Şiddet aracı Portekiz tarafın­dan ekonomik çıkarlara göre davranılmasında bir araç ola­rak kullanıldı. Estado da India ile serpilen tohumlar hemen hemen iki yüz yıl sonra açılıyordu.

Ozet:

Avrupa madenciliğindeki teknik değişimlerin giderle­rin düşüşü konusundaki ilk etkisinden sonra, Mexico ve İnka hazinelerinin yağmalanması da Potosi gümüş yatak­larının işletmeye açılması gibi üretim giderlerini düşür­müştü. Bunu izleyen dönemlerde, yeni elde edilen kıymetli madenlerin hızlı bir şekilde dolaşıma girdiği Avrupa’da fi­yat yükselişi baş gösterdi. Aristokrasinin çöküşü ve ücretli işçi sınıfının yükselişi hızlandı. Reel ücretlerdeki düşüş 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar ilkel birikimin ana kaynakla­rından biri oldu. “İngiltere ve Fransa’daki fiyat devriminin sonucu olarak işçi, şimdiye kadar sahip olduğu gelirin bü­yük bir bölümünü kaybetmiş ve bu zenginlik diğer gelir kaynaklarından da yararlananların eline geçmişti.Görüldüğü gibi hem sosyal haklar hem de ücretler fiyat hareketle­ri sonucu geride kalıyordu. Toprak sahibi, işçinin kayıpla­rından kazanmıyordu”. (Earl Hamilton, American Treasure and the Rise of Capitalism, S. 355).

İspanya ticaret bilânçosundaki açık ve zanaatın bozul­ması sebebiyle Amerika’dan çalınan ve köle işçiler tarafın­dan çıkarılan kıymetli madenler, İspanya dışındaki ticari sermayenin eline geçiyordu. Buralarda muazzam bir kal­kınma başlıyor ve birikimin temel direği haline geliyordu.

Sanayi kapitalizminin iktisadi dönüşümü açısından önem taşıyan Amerika’dan getirilen yeni zenginliklerin, o döneme kadar politik olarak belirleyici özelliğe sahip aris­tokrasiyi ekonomik açıdan zor durumda bırakması dikkate değerdir. Böylece politik olarak geri adım atması da belir­gin hale geliyor.

Canlı gömülmek

20. yüzyılda, 1970’li yıllardan itibaren Tanzanya’nın Bulyanhulu bölgesinde, Victoria Çölü yakınlarında altın aranıyordu. Başlangıçta burada altın arayanlar, kendileri için çalışan ve şanslarını deneyen insanlardı. Maden yata­ğının gerçekten verimli olması kısa bir süre sonra ulusla­rarası maden firmalarının buraya olan ilgilerinin de artma­sına neden oldu. Burada altın arayanlar gerekli resmi altın arama lisansına sahip olmalarına rağmen 1996 yılında ai­leleriyle birlikte altın bölgelerinden kovuldular. Boşaltma sürecini Tanzanya yönetimi düzenledi. Şiddet kullanılarak yerleştirilmeye çalışılan yeni sistemin uygulanması çalış­malarındaki çatışmalarda, 50 köylü öldürüldü ve can­lı canlı toprağa gömüldü. Resmi makamlar ve yeni mal sa­hibi olan Kanadalı Mining Corporation Şirketi, pek çok köylünün yer altında olduğunu bile bile kuyuları doldur­maya giriştiler:

Saygın uluslararası hukuk örgütleri ve insan hakları örgütlerinin yasal girişimleri yok sayıldı. Tüm bunlar yaşanırken Dünya Bankası, Kanadalı şirkete 120 milyon dolar­lık bir kredi sağlanması konusundaki görüşmelerini sür­dürmekte tereddüt etmedi.Kaynak: Lawyers Environmental Action Team, Bulyan- hulu Cold Mine;

Şeker, Kölelik ve Ticari Sermaye

“Baylar, Sizler belki de kahve ve şeker üretiminin Batı Hindistan’ın doğal kaderi olduğuna inanıyorsunuz.

  Bundan 200 yıl önce, ticaret diye bir sorunu olmayan doğa buraya ne şeker kamışı ne de kahva ağaçları dikmişti”.

 (Karl Marx, Brüksel Demokratik Topluluğu’na yaptığı, serbest ticaret üzerine konuşmadan)

Şeker yetiştirme, İspanyol işgalcilerin altın ve gümüş yataklarını yağmaladıktan sonra istila kaleleri olan Kara- yiplerden Amerika karasına yönelmeleriyle, sömürge eko­nomi faaliyetlerinin merkezine girdi. İspanya’da hâkim döngüdeki fetih yanlısı kesimin uyandırdığı yüksek bek­lentiler, İspanyol Krallığı’nın hakimiyeti altındaki Karayip Adaları’nın, şimdi resmi olarak da ele geçirilmesine doğru yönelmeyi sağlamıştı. Orada, metropol örneğinden sonra feodal mülkiyet ilişkileri uygulamaya geçirildi. İspanyol fe- tihçi birlikleri yerli halkın üzerine insafsızca gidiyor, büyük boyutlarda katliamlarla köklerini kazıyor ve onları toplu intiharlara zorluyorlardı. Ama feodalizm insani iş gücü ol­maksızın mümkün olabilecek bir sistem değildi. Aynı za­manda coğrafi ve iklimsel koşullardan dolayı, İspanya’da bilinen şekliyle bir tarım ekonomisi kurma olanağı da yok­tu. Şeker kamışı ortaya çıkan problemleri çözüyordu: Aksi halde ilk sömürge bölgesi ıssızlığın takdirine kalacaktı. Böylece sömürge Karayip, gelişen kapitalist dünya ekono­misinin ilk büyüme kutbu oluyordu. Orada tarım ya da ti­cari faaliyetler yoluyla yaratılan sermaye, sömürge metro­pollerindeki ekonomik temelleri yaygınlaştırıyor ve arz ol­madığı takdirde temel olarak daha yavaş işleyecek olankapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması için ön koşul­ları sağlıyordu. Özgür olmayan işçiler yoluyla elde etme yönteminin, kapitalist bakış açısıyla ekonomiye kazandır­ma biçiminde tarım ekonomisine uygulanması, tek taraf­lı kaynak transferi ile kurulan sömürü ilişkilerinin tüm di­ğer kolonilere örnek teşkil etmesine neden oldu.

Avrupa’da Şekerin Tarihi

Şeker, 19. yüzyıldaki sanayileşmeye kadar, yüksek fi­yatından dolayı yalnızca üst sınıflar tarafından tüketilen lüks bir maldı. İktisat tarihçileri 14.yüzyılda 1 kilogram şe­kerin fiyatının yetişmiş bir öküzün fiyatının beş katı kadar olduğu görüşünde. Werner Sombart (Luxus und Kapitalis­mus, s. 145) bu konunun, doğal koruma altındaki bir tüketim dalına ilişkin olduğuna dikkat çekiyor. Burada şeker endüstrisinin Karayiplerde nasıl büyük miktarda birikim kaynaklarına ulaştığı sorusu ortaya çıkıyor. Bu soruya ve­rilecek yanıtlar ilk olarak eski üretim yerlerinin baskı altı­na alınması, daha sonra şeker üretiminin gerçekleştirilme­si ve buna ilaveten arı balı gibi başlıca rakiplere karşı ge­liştirilen iktisadi önlemlerde bulunabilir. Netice olarak, serpilen kapitalizm karşısında üst sınıfın sayı olarak büyü­mesi sonucuyla karşılaşıldı.

Feodal Orta Çağda tatlı besin maddelerine sahip olma­nın hemen hemen hiçbir öneminin olmadığı belirtilir. Arı balı o dönemde en yaygın tatlı maddeydi. Reformun sonu­cu olarak mumlara olan talebin hızlı bir şekilde azalmasıy­la arı yetiştiriciliğine olan talep de arttı. Mumların ana alı­cılarından olan pek çok manastır kapanmıştı. Arı yetiştiri­ciliğinin ikinci ürünü olan bal da hasar meydana getiren bir faktördü.

Orta Çağ Avrupa’sı şeker kamışını Akdeniz’deki çeşitli bölgelerden alıyordu. Üretici ülkeler olan Suriye, Mısır ve Kıbrıs, şeker kamışını, İtalyan satıcılar üzerinden Avrupa pazarına gönderiyorlardı. Uzak bölgelerle ticaretin bu dalı, baharat ve ipek gibi diğer ürünlerle karşılaştırıldığında değer olarak elbette önemsizdi. Sicilya ve Güney İtalya’da- ki şeker tarımından sonra bölgedekiler, yeni satıcılar ola­rak ortaya çıkıyorlardı. Ama kaynak yetersizliği ve engelle­yici yüksek fiyatlar, pazara yakın bu bölgenin talebin var­lığına karşın büyümesini engelliyorlardı. 15. yüzyılın baş­larından itibaren şeker kamışı ekim yerlerini Batı Akdeniz’e doğru alma süreci yavaş yavaş başladı. En azından 1404’ten beri Portekiz’de bir şeker kamışı ekim alanı bu­lunduğu biliniyor. Atlantik adası Maderia’nın sömürgeleş­tirilmesi yeni perspektifler sunuyordu. Çünkü adanın top­rağı ve iklim özellikleri şeker kamışı için özellikle uygun­du. Yüzyıl boyunca Avrupa pazarının diğer üreticilerine göre konumunu geliştirdi. Yüzyıl ortalarında alınan ürün 200 bin kilogramı bulmuştu. Bu şekilde on yıl sonra 1 mil­yon tona ulaşacaktı. 1840’ta Kanarya Adaları, kısa bir sü­re sonra Azorlar ve daha sonra Kapverdi Adaları ve Sao To­me, pazardaki yeni satıcılar oldular. Arz fazlası karşısında bir fiyat çöküşü kaçınılmazdı. Gerçi bu, sermaye tarafının uğrayacağı zararlara karşı üretim giderlerinin düşük tutul­ması yoluyla kapsamlı olarak önlendi. Geleneksel satıcılar çöktü. Bunlar rekabet biçiminin arz ve talep arasındaki es­ki dengeyi yeniden ürettiği Avrupa pazarını terk ettiler.

17. yüzyıldan sonra Avrupa yayılmasıyla birlikte şeker kamışı ekim alanlarının da genişlediği gözleniyor. 1600 yı­lında yıllık 18.000 ton ürün arzı yapan Brezilya, bir süre sonra en büyük üreticiler arasına girdi. Yerini kaybeden Maderia’da, şeker kamışı verimsizleşmişti. Yıllık verim 500 tonun altına düşmüştü. Bölgede bunun yerini şarap üreti­mi almıştı. 1670’te Antiller, dünya şeker pazarı liderliğin­de Brezilya’nın yerine geçmişti. Buna rağmen Güney Ame­rika ülkesi halen önemli bir üretici durumundaydı. Alexan­der von Humboldt (Essai politique sur le royaume de la Nouvelle-Espagne, S. 19) 1820 yılı için şu sonuçları çıka­rıyor: Antillerin üretim miktarı 287.000 kilograma çıkıyor, Brezilya 125 bin kg üretiyor; onları 40.000 kg ile Guayana izliyor.

Bu durumda sömürgeciliğin başlangıcından üç yüzyıl sonra şeker üretimi kapitalist dünya pazarındaki talep ar­tışını gösterecek bir biçimde on kat artmış oluyor. Gerçek­te, sömürgecilikten ve onun üzerinden temellenen kapita­list kalkınmadan yararlanan kâr döngüsü genişlemiş oldu. Ama şeker hâlâ, kitlesel bir tüketim malı olmaktan uzaktı. Şöyle ki 18. yüzyılın sonunda bir kg şeker için nihai tüke­ticiden 15 gram ince gümüş isteniyordu. Augsburglu bir duvarcı kalfasının günlük ücreti, 5,4 gram ince gümüştü. Taş ocağında çalışan bir işçi ise günde 3,1 gram ince gü­müş kazanıyordu. Memurlar (savaş yönetiminde yer alan­lar) ortalama bir işçinin yalnızca yaklaşık 7 katını kazanı­yordu. Hans Heinrich’e göre; (Preise und Verbrauch des Kolonialzuckers im vorindustriellen Europa, S. 27) sanayi öncesi üretimde Avrupa’da, 1500 yılında, yaklaşık 50 mil­yon nüfus için yıllık ortalama 2500 ton şeker ithal ediliyor­du. Bu kişi başına yıllık tüketimin 60 gram olduğu anlamı­na geliyor. Yüz yıl sonra ise ithal edilen şeker 20.000 ton­du. Toplam nüfusun 90 milyon civarında olduğu düşünül­düğünde, kişi başına şeker tüketimi de 200 gramdı. 1800 yılında Avrupa’ya yıllık olarak 200.000 ton şeker ithal edi­liyordu. Bu dönemde insan sayısı ise yaklaşık 190 milyon civarına ulaşmıştı. Buna göre, tüketim oranı 1 kilogram ci­varına yükseliyordu. Karşılaştırma yapmak için günümüz Almanya’sında insanların, kişi başı yıllık 36 kilogram şeker tükettiklerini hatırlatmak gerekebilir.

15 gram ince gümüşün nihai fiyatını, kilo başına şeker için ölçü olarak alırsak, 18. yüzyıl Avrupa’sındaki şeker sektöründe en azından 3 bin ton gümüşlük bir iş hacmi söz konusuydu. Bugünkü iş hacmi için şeker sektöründe 15 milyar euroluk bir büyüklükten söz ediliyor.

Kişi başı tüketimdeki yükselişin arkasında demografik gelişme bulunuyor ve bu, açıklayıcı bir faktör olduğundan ihmal edilemez. Ücretli çalışanların ve devlet görevlilerinin gelir düzeyi şeker ile karşılaştırıldığında düşük kalıyorlar­dı. Böyle olunca onlar şeker satışı için elenmiş, dışarıda bı­rakılmış oluyorlardı. Bu lüks malın satışındaki artış, gelir durumu önemli ölçüde iyileşen üst tabakaya ve burjuvazi­ye, yani hızlı, yoğun ve geniş çapta yükselen sermaye biri­kimine bağlıydı. Bu zenginlik artışındaki bir diğer faktör de, yine şeker üretiminin kendisiydi.

Günlük tüketim ürününe giden yol daha sonraları ni­hai olarak şeker pancarının yaygınlaşmasına bağlı olacak­tı.

Şeker Kamışından Pancara

Avrupa’da ekimine başlanan şeker pancarı, 19. yüzyı­lın başlangıcında şeker kamışına rakip oldu Bu, İngiliz fir­malarının ellerinde tuttuğu tekeli yıkmak için etkili bir araçtı. “Alman şeker endüstrisi yüzyıl dönümünde impara­torlukların en büyük ihracatçısıydı. 1900-1901 yıllarında 2 milyon ton civarındaki üretimin 1 milyon 150 bin tonu ih­raç ediliyordu (Kari Müller, Die Lage der Zuckerproduktion und Zuckermârkte, S. 431). Şeker pancarı ekimi yapan di­ğer Avrupa devletleri de Fransa ve Alman İmparatorlu­ğumla benzer iktisat politikaları izliyorlardı. Bu, dünyadaki şeker üretiminde şeker pancarının payını, 1840’ta yaklaşık %S iken, yüzyılın sonlarına doğru hızlı bir şekilde yüksel­terek %53’e getirmişti. (M.G. Müller, Zuckerrohr, S. 96).

Böylesi bir pazar kırılması olayı İngiliz tarafında tepki­lere neden oldu. 1902’deki Brüksel Şeker Konvansiyonu, Avrupa şeker pancarı ekicileri ve şeker kamışı ekicileri ara­sında bir uzlaşma hazırladı. Koruma gümrükleri ve ihracat primleri ortadan kaldırılacak ve eşit rekabet koşulları yara­tılacaktı. Pancar şekerinin dünya pazarındaki payı sonraki 50 yılda üçte bir oranında düşecekti. Doğal ve coğrafi fak­törlerden dolayı şeker kamışı daha verimli bir üründü; onun dışında üretim giderleri sömürgeci sefalet ücreti ne­deniyle oldukça düşüktü. Anlaşılabileceği gibi, o dönem­deki yönetimler yüksek verim alınan bir tarımsal üretim dalını bozmak istemiyorlardı. Burada daha düşük bir düzeyde olsa bile himaye siyaseti yeniden uygulamaya ko­nuldu. Serbest ticaretin hamisi olarak tanınan İngiltere, kendi şeker kamışına dayalı sanayisini yabancı rakiplerden tam bir himaye ile koruyordu. 20. yüzyılın ilk yarısındaki iki dünya savaşı şeker pancarına dayalı üretime ek bir hız kazandırdı. Böylece örneğin Almanya’da 2. Dünya Savaşı sırasında şeker pancarı, tarım alanlarının % 2,5’lik bir bölümünü kaplıyordu. Ya da bir hektar alan üzerinde ya­pılan şeker pancarı üretimiyle elde edilecek kalori, 20 kişinin bir yıllık beslenmesini karşılarken, bu sayı pata­tes ekiminde 10, buğdayda 6 ve çavdarda ise 5 kişiye kadar düşüyordu.

Şekerin bir başka özelliği de kriz dönemlerinde ortaya çıkıyordu. Şeker, diğer yaşamsal gıdalara nazaran kuru bir şekilde depolandığında sınırsız bir şekilde saklanabiliyor­du. Kimyasal değişimler normal sıcaklıkta şekerde etkiye neden olmuyordu. Yani şeker “normal zamanlar”da büyük miktarda depolanabiliyor ve “acil zamanlar” için hazır olu­yordu.

Açgözlülük

Avrupalıların bakış açısına göre şeker, fiyatı yüksek, itibarlı bir üründü. Avrupa pazarına görece yakın olan üre­tim yerleri bundan faydalandılar. Sömürgeci yayılmanın başlamasıyla yeni ekim alanları açma şansı doğdu. Elbette amaç ekim yerinin avantajlarını arazi kalitesi ve iş koşulla­rı yönünden kötü niyetli kullanmaktı. Şeker üretimi için duyulan heves, sektördeki ekonomik hesaplardan ziyade İspanyol sömürgeciliğinin -Karayiplerdeki- kendi hatala­rından dolayı girdiği borçlanma krizine dayanıyordu. Yağ­ma ve hırsızlığa dayalı politika beklenen verimi vermeyin­ce, ivedi bir şekilde yeni yolların aranmasını gerektirdi. Güney Amerika ve Meksika’nın altın ve gümüş yataklarının elde edilmesi İspanyol Devleti’nin Karayiplerde verdiği ka­yıpları telafi ediyordu. Bölgeyi cılızlaşmaya bırakmak bir­çok nedenden dolayı mümkün değildi. İlk olarak Orta ve Güney Amerika’ya coğrafi geçiş buradan sağlanıyordu ve metropollerin deniz bağlantıları için göze batan, stratejik bir anlamı vardı. İkincisi İspanyol sömürgeciliği, başta İn­giltere olmak üzere Hollanda ve Fransa gibi Avrupa­lı güçlerin meydan okumasıyla karşı karşıyaydı. Kendi yap­tıklarının neden olduğu toplumsal yıkımları durdurmak için çaba ve zaman gerekliydi. Buna göre, İspanyol sömür­geciliğinin feodal karakteri tarımsal bir çözümün belirtisi oldu. Yerli nüfusun kökünün kazınması, aristokrasi kökenli toprak sahiplerine iş gücü ithal etme zorunluluğunu da getirmişti. O dönemde Avrupa iş gücü piyasası mode­li kölelere ve angarya işçilere dayanıyordu. Yani bu model­de ya savaş tutsakları ya da özellikle iş gücü piyasası için toplanmış farklı uluslardan insanlar söz konusu oluyordu. Venedik’in Karadeniz’deki sübabı Kaffa, 15. yüzyılın orta­larından itibaren en büyük köle aktarım yeriydi: “Mal ola­rak köle işi” diğer ticari faaliyetlerden çok daha üstündü. Bu vebanın demografik felaketi ile birlikte düşünülünce Avrupa nüfusunun üçte bir oranında azaldığı görülüyor. İş gücündeki arz eksikliği bu şekilde kapatılmış oldu. Batı Af­rika ile köle işi bu geleneği sürdürüyordu. Angarya işçiler, muazzam büyüklükteki yoksullar ordusundan toplanıyor­du. Şehirlerdeki işsiz ve evsizlerin sayısının toplam nüfu­sun hemen hemen yarısına denk geldiği tahmin ediliyor. Bu bakımdan, sosyal çatışmaları zorunlu göçmenlik yoluy­la etkisiz hale getirmek, devletin de çıkarına oluyordu.

Çoğu Karayip adasının iklim koşulları ve toprak özel­likleri şeker kamışı ekimi için son derece uygundu. Gerçi böyle bir faaliyet yalnızca, söz konusu bir işle bağlantı­lı olunca önem kazanıyor. İspanyol soyluluğunun da bu konuda dış ticaret sermayesi tarafından desteklenmeye ih­tiyacı vardı. Ayrıca şeker elde etme kârlılığa bağlı neden­lerden dolayı belirli bir işletme büyüklüğüne yakındı. Şeker kamışı hasattan sonra öğütülmeli, küçültülmeli ve birkaç defa kaynatılmalıydı. Makinesel donanım belirli bir kapasi­teden yararlanmayı gerektiriyordu. Bu daire, zaten dışarı­dan getirilmiş olan bir işletme biçiminin, ekim alanlarının genişlemesini lüzumlu kıldığı daha büyük işletme birlikle­rine yöneltiyordu. Şeker elde etmek yeni tarım ekonomisi­nin ana hedefi haline gelmiş; diğer tarımsal faaliyetler cı- lızlaşmıştı. Tek kültürlü olan bir beslenme aracı ve kendi­sini dışarıdan kabul ettirmek zorunda kalan bir tarım eko­nomisi meydana geliyordu.

Şeker ekonomisinde gelecek yüzyılları belirleyecek egemenlik ilişkileri böyle erken bir zamanda ortaya çıkı­yordu. Tarım firmalarının sonradan kaydettiği ilerlemeler, Kuzey Amerika’nın endüstriyel gelişiminin sonucuydu. Bu gelişme 19. yüzyılın son dönemlerinden beri Küba’da et­kili olan şeker üretimini de öncelikli olarak ilgilendiriyor­du.

Ama altın ve gümüş madenciliğinden sonra, ikinci Av­rupa dışı topraklardan kaynaklanan ilkel birikim, ilgi duyan diğer kesimler üzerinde de mıknatıs etkisi yapıyordu. Bir dizi savaştan sonra mülkiyet ilişkileri yeniden gözden ge­çirildi. İspanya, Avrupa’da var olan gücünü sarsılmış eko­nomisi ve yozlaşmış politik önderliğinden dolayı (Krallık ve Aristokrasi) yenemeyeceği Hollanda (Flandra), İngiltere ve Fransa karşısında kaybediyordu. Sömürge işgalinin fiyatı bunun bir bedeliydi. İspanya’yı ekonomik bakımdan uzun bir dönemdir geriden izleyen İngiltere, Hollanda ve Fransa gibi ticari güçler, ekonomik çıkar elde etmeye yönelik sa­vaşlarda şimdi İspanya’nın rakibi durumundaydılar. 17. yüzyılın İngiliz-Hollanda deniz savaşlarında da Avrasya ti­careti üzerinde tekel olma çabaları söz konusuydu. 17. ve 18. yüzyıl ile 19. yüzyıl başlarındaki İngiliz-Fransız savaş­larının nedeni de, her ikisi de gayet kârlı topraklara sahip olan Kuzey Amerika ve Hindistan’daki egemenlik mücade- lesiydi.

Antiller dünya ekonomisinin şeker adalarına dönüştü­rüldüler. Hispaniola’nın bitiminden sonraki diğer adalar, şeker coğrafyasına dâhil edildi. Yayılma yavaş ama sürek­li bir şekilde gerçekleşiyordu. Üretim dünya pazarına yö­nelik olduğu için, kendi başına etkili olamayacak üretim yerlerindeki değişiklikler de önemini koruyordu. Bu şekil­de Kuzeydoğu Brezilya’da tarım ekonomisindeki patlama, 16. yüzyılda İspanyol sömürgeciliği ile bağlantılı şekilde ortaya çıkıyor. Aynı durum yükselişleri İngiliz sömürgecili­ğinin gelişimine bağlı olan Barbados ve Jamaika için de ge­çerliydi. Hispaniola ve Küba, şeker tarımı açısından uzun bir geleneğe sahip olmalarına rağmen, Barbados’ta kitlesel şeker ihracatı için 1641’de ekime başlanmıştı. Küçük İngi­liz adası üzerinde tarımı başlatan Hollandalılardı. Aynı za­manda şeker ekim alanları diğer adalar üzerinde; özellikle de Jamaika ve Guyana topraklarında yayılıyordu.

18 ve 19. yüzyıl dönümündeki Haiti bağımsızlık müca­delesi, Küba şeker üretimini daha kârlı ve tercih edilir kılı­yordu. Bir üretim yerinde, üretimde meydana gelen patla­malar ve artışlar diğer bölgelerde bunalım ve çöküşler an­lamına geliyordu. Bağımlılığın boyutu tarım ekonomisinin varlığı ve buna bağlı olarak da pazar ekonomisine bağım­lılığın sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Kâr yaklaşımları arasında üretim alanlarını genişletmek, toprak gübreleme ve koruma masraflarını azaltmak, alternatif ürünlerden vazgeçmek yararlıydı. Dünya ekonomisinin koşulları deği­şir değişmez bu durum, tek kültürlü özellikten dolayı tüm bu alanlar için ekonomik ve toplumsal bir felaket olarak kendisini gösteriyordu.

Schimmelmann Baronu

Schimmelman Baronu sömürge sektöründe geç yükse­lenlerden biriydi. Hazine Bakanı ve Devlet Bakanı olarak Danimarka ‘nın hizmetindeyken, 1763 yılında, Danimarka sömürge topluluğunun tarım arazileri ve rafinerilerini sa­tın aldı. Buralara St.John, St Thomas ve St. Croix Adaları da dâhildi Baron her şeyden önce kendisini düşündüğü finans işinden iyi anlıyordu. Onun için çok uluslu bir şirket de denilebilirdi. Köle ticaretinin yanında silah, (Prusya Devle~ ti’nin tedarikçisiydi) madeni paralar, küçük içkiler, kahve, şeker; rom ve pamuk ticareti de yapıyordu. Batı Hindis­tan’daki tarım işinin yanında silah ve kahve fabrikaları, hı­zar ve şeker rafinerilerine de sahipti. Onun başarısı, bu çok çeşitli mal ticaretlerini kendisi için en büyük kârı sağlaya­cak şekilde idare etmesindeydi. Baron 1782 yılında 58 ya­şında öldüğünde arkasında hemen hemen 5 milyon krallık doları (Reichstaler) bırakmıştı. 19 yıl önce yarım milyon dolar ile Danimarka Kralı’nm Batı Hindistan’daki toprakla­rını satın almıştı.

(Kaynak: Asit Datta, Welthandel und Welthunger. München, 1984/

S. 29; Entwicklungspolitische Korrespondenz (Hrsg.), Deutscher Ko-Ionialismus. Materialien zur Hundertjahre­feier 1984. Drucksache 1. Hamburg 1983, 5. 20. )

İktisat savaşları:

Yeni Dünyanın zenginlikleri açgözlülük yaratıyor ve İs­panyol tekeli diğer Avrupalı ticaret güçleriyle çatışıyordu; yerli ticari sermaye alacağı, Fransız ve İngiliz monarşileri için mali ek kazanç anlamına geliyordu ve bu şekilde ken­di pozisyonları güçlenmiş olacaktı. Devletin şirketlere, te­kelin korunması- belirli ürünler ya da belirli bir bölgedeki ürün trafiği- üzerinden katılması o günkü merkantilist ekonomik politikalarına uygun düşüyordu. Hollanda ticari sermayesi açısından vergiler ve kaynaklar üzerindeki ege­menlik, temel olarak devletin bağımsızlığı ile birlikte dü­şünülüyordu.

İspanya askeri açıdan uzun süre açık bir üstünlüğe sa­hipti. İlk dönemlerdeki yağmaların devlete ucuza mal ol­duğunu bilmek şaşırtıcı olmamalı. Ama özel sermaye işlet­meleri için 16. yüzyılda Karayiplerdeki politik durum ser­maye tarafından belirleniyordu. Korsanlık da bu konuya

giriyor. Yatırımcılar için korsancılıktan dolayı risk yüksek­ti. Efsanevi başarılar karşısında çok sayıda kayıp vardı. Ya­ni firmanın bakış açısıyla, bu iş uzun vadede kârlı değildi, kayıplar da vardı. Kaçakçılık daha az şaşırtıcıydı ama ka­zançlıydı. Her iki durumda İspanyol sömürgeciliğinin stra­tejik yatkınlığını bitiriyorlardı. Bu şekilde stratejik yağma­ya giden yol, yeni sömürgecilik, ortaya çıkmış oluyordu.

17. yüzyılın ortalarında üç büyük ticari güç, İngiltere, Fransa ve Hollanda, Karayiplerde sömürge alanlarına sa­hiplerdi. 1697 yılında İspanya, ilk kolonisi Hispaniola’yı Fransa’ya bırakmak zorunda kaldı. Hollanda bölüşüm kav­gasında dezavantajlı duruma düşerken İngiltere, Barbados ve Jamaica ile iki önemli tarım sömürgesini ele geçirmiş oluyordu. Bu, daha sonra New York adını alacak olan New Amsterdam’ın İngiltere tarafından Surinam ile değiş tokuş edilmesinin bir diğer nedeni olabilir. Bölüşüm kavgası as­keri olarak Avrupa’da devam etti. Sınırlı lojistik olanakları­na karşın coğrafi olarak kolay ulaşılabilir bir savaş alanı tercih edildi: Sonucu belirleyen, elbette eğer menzilde uzanan güç merkezleri sarsılmak isteniyorsa, mutlakıyetçi devlet şekillerinin savaş hedeflerine en hızlı biçimde ula­şabilmek istemelerinde yatıyordu. İngiltere ve Fransa ara­sındaki çekişmelerin belirlediği diğer çatışmalar da hata­larla dolu, benzer bir davranış örneğini oluşturuyor. Temel olarak Avrupa dışı egemenlik mücadeleleri söz konusuydu ama bir yandan da çatışmalar Avrupa’da yaşanıyordu. Coğrafi anlamda İngiltere’nin ada devleti olması burada önemli bir anlam kazanıyordu. Mutlaka çatışmalara girme­si gerekmiyordu. Üçüncü devletlere, burada Prusya’ya, kı­tadan çıkış konusunda etkide bulunabilir ve güçlerini Av­rupa dışı genişlemeye yönlendirebilir, genişlemeye destek olabilirdi.

17. ve 18. yüzyılı kaplayan sayısız savaşların çoğu, ti­caret ve sömürge politikalarına ilişkin sebeplerden dolayı meydana geliyordu. Bu sebepler İngiltere’nin sürekli ege­menlik konusunda etki kazanmasından bu yana görülü­yordu. Hollandalıların İspanyol boyunduruğuna karşı ver­diği kahramanlık dolu dinsel özgürlük savaşı, daha dikkatli bakıldığında yaklaşık yüz yıl süren Doğu Hindistan’daki sömürgeci fetih savaşlarıdır. Yine aynı şekilde uzun Kaper Savaşları İspanyol gümüş donanması ve İspanyol Amerikan sömürgecilik hareketine karşıdır. Hollanda Bölgeler Birliği ile İngiltere arasında 1652-1654 yılları arasında yaşanan savaş, Cromwell Navigation anlaşmasını getirdi. İngilte­re’nin 1664’te yeniden Hollanda’ya savaş ilan etmesi ise Hollandalı Batı Hindistan Şirketi’nin Afrika’daki düşmanca tutumlarına cevap olarak gelişti. İspanyol miras savaşları da İngiltere ve Fransa’nın ilk dönemde 1689-1697 arasın­da süren savaşta olduğu gibi, Fransa ve Fransız Ticaret Bir— liği’nin İspanya’nın sömürge gücü üzerindeki tehdidinden kaynaklanıyordu. Sonunda 18. yüzyılda tekrarlanan savaş­ta her iki sömürge gücü, İngiltere ve Fransa düelloyu ka­zandılar. İngiltere’nin 1756-1763 savaşlarında galip gel­mesi, onun “dünya ticareti ve sömürge bölgeleri üzerinde­ki belirleyici egemenliğini getiriyordu”. (Werner Sombart, Der moderne Kapitalismus, S. 440f).

Gerçi İngiltere askeri faaliyetleri yoluyla aynı zamanda ilk olarak devrimci Fransa’nın etkisini azalttığını, bunun da sonraları, Napolyon’un Avrupa hegemonyası çabalarını önlediğini düşünüyordu. İlk olarak bundan sonra İngiliz egemenliği sağlama alınmış oldu. Sömürge etki alanları paylaşılmıştı.

Köle Ticareti

“Afrika’nın bir ağılda siyah beden üzerindeki ticari ava dönüşümü”nün (Karl Marx) temelleri işgücü arayışındaydı. Karayiplerin yerli nüfusunun kökünün kazınması, Kara Af­rika nüfusunun büyük bir bölümünün kaderi açısından da belirleyici oluyordu. Afrikalılar Amerika’daki yerli nüfusun yok edilmesinden dolayı oluşan boşluğu doldurmak üzere buralara sürüldü. Tropik alanlarda ne Amerikan yerlilerin

ne de Avrupalı göçmenlerin sahip olmadığı iş alışkanlıkla­rı ve deneyimlerine sahiplerdi.

Kara Afrika’yı yöneten toplu eğilimin anlamını tam olarak doğru bir şekilde belirlemek zor. Köle ticaretinin kapsamı üzerine olan veriler bunun için maalesef yeter­li değil. 18. yüzyılın sonunda yıllık olarak Amerika’ya geti­rilen insan sayısı 100.000 civarındaydı. Du Bois, (W.E.B. Du Bois, The Negro, S. 155) 16. yüzyılda 900.000, 17. yüzyıl­da 2,8 milyon, 18. yüzyılda 7 milyon ve 19. yüzyılda 4 mil­yon olmak üzere toplam 15 milyon insandan bahsediyor. Bu arada bu veriler İngiliz Parlamentosu’nun 1798-1848 tarihli raporları vasıtasıyla değerlendirilince 20 milyonluk bir tahmin yapılıyor. Hesaplamalar yalnızca Amerika’ya ulaşan kölelere dayanıyordu. Yolda ölenler hesaba katılmı­yordu. Neredeyse altı kişiden biri gemilerden sağ olarak kurtulamıyordu. Buna ek olarak, köle avlarının kurbanları da katıldığında en az 40 milyon insanın ölü ya da can­lı köle ticaretiyle karşı karşıya kaldığı ortaya çıkıyor.

Gine kıyılarından ayrılan ilk İngiliz gemisi, tipik olarak “İsa” ismini taşıyordu. Kaptanı Hawkins, diğer köle ticareti gemilerinin yüklerini yağmalıyor ve insan yükünü Karayip- lerde şeker ile değiştiriyordu. Kısa zamanda İngiltere’nin en zengin tüccarlarından biri oldu. Kraliçe I. Elizabeth’ten aristokrat unvanını aldı ve donanmanın hazine sorumlusu oldu. Afrika’daki işe yönelik yöntemi, diğer ticari gruplar tarafından başarılı bir şekilde taklit edildi.

Ticari ortaklıklar

Köle ticaretinin araçları nelerden oluşuyordu? Avrupalı tücca rla r serma ye n in i h tiya çla n n ı karşılamak ve bir ticare^ tin risklerini bölüşmek için gemilerin en iyi durumda de­nizde 8 ila 10 ay arasında tutulması gerektiği konusunda birleşiyorlardı. Ticari ortaklıklar tekel durumuna gelene kadar kamusal etki konusunda imtiyaz elde etmeyi deni- vorlardı. 1626’da Rouen Kardinali Richelieu’nün şirketi Af-

rikakıyılarındaki ticarete girmek istedi. Çerçi “tüm diğer­leri de dışarıda bırakılmıştı”. Fransız Ekonomi Bakanı ve erken dönem Fransız sömürgeciliğinin mimarı Colbert, 1664 ‘te Batı Hindistan Şirketifnin Kap Verde’den Kap der Cuten Hoffnung’a ve Antillere kadar olan ticaretin 40 yıl boyunca tekel olabilmesini hesaba katıyordu. Filozof Vol­taire ticari ortaklıklardaki sermaye paylarını onaylamakta olumsuz bir durum görmüyordu. İngiltere ‘de, 1661 yılında “Kraliyet Afrika Seferi Şirketi” Kap Blanco’dan Kap Cuten Hoffnung’de olan köle ticareti tekelini ele geçirdi. Hisse­darları daha ziyade üst tabaka aristokratlardı. 1657’de İn­giliz Parlamentosu, Krallığın tüm tebaası için ticaret ser­bestliği sağladı. Bü bir patlama meydana getirdi. İlk on yıl­da krallığın şirketi sektördeki etkinliğini 46.000 kişinin pazarlanmasıyla gösterirken; yeni kuralın yürürlüğe gir­mesinden sonra iki yıl içinde özel tüccarlar 40.000 köleyi gemilerle Jamaika’ya göndermişlerdi. Çok özel bir tekel bi­çimi de, İspanyol monarşisi tarafından şahsa satılan hakti. Buna göre belirli bir seviye için belirtilen “tonajda” Afrikalı’yı Amerika’daki sömürgelere götürme olanağı doğdu. Portekizli Gine Şirketi buradan aldığı yetkiyle 1696 yılında “10.000 ton zenciyi” taşıyordu.

Kaynaklar: G.E. Aylmer, „Navy, State, Trade and Em­pire_ in The Oxford History of the British Empire. Volume I.The Origins o f Empire. British Overseas Expansion to the Close of the Seventeenth Century. Nicholas Canny, Editor. Oxford University Press, 1998, S. 467-481; David Richard­son, _The British Empire and the Atlantic Slave Trade, 1660.-180in The Oxford History of the British Empire. Volume II.The Eighteenth Century, edited by P.J. Marshall and Alaine Low. Oxford University Press, 1998, S. 440- 464.

İşletme ekonomisi açısından yol gösterici olan Haw­kins modeli, giderlerin düşmesinin yanında aynı zamanda kârın da yükselmesini getiriyordu. Köle ticareti üzerinden şekillenmiş ilk şirketler Kara Afrika’dan aldıkları “insani man, Karayiplerde, özellikle de Brezilya’da elden çıkarı­yorlardı. Brezilya’da başlangıçtaki yolculuklarda o dönem­ki ülke limanlarından yararlanıyorlardı. Yalnızca Karayip- ler’de Avrupa pazarı için şekerin yüklendiği limanlarla ye­ni kâr getiren bir iş alanı ortaya çıkıyordu. İlişki giderleri kâr oranını yükseltiyor ve söz konusu verim artıyordu.

Kâr üç şekilde ortaya çıkıyordu: İlk olarak Afrika’da malları kölelerle değiştirerek, ikincisi kölelere karşı şeker işiyle ve nihayetinde de şekerin satışıyla. Bu alanda, pek çok iktisat tarihçisi tarafından da ispat edilen yüksek kâr eğilimi bu nedenlere dayanıyor. Avrupa kölelerle değişim­de Afrika tarafındaki seyrekliği ve egzotikliği nedeniyle kendi değerinden çok fazla önemsenen ürünleri ve marka­ları Afrika’ya gönderiyordu. Bunların içerisinde büyük bö­lümü değersiz mallar ve hurdalar oluşturuyordu. Böylesine farklı renk, bez ve kesimdeki elbiseler oralarda bilinmedi­ği için, kullanılmış tiyatro kostümleri büyük rağbet görebi­liyordu. Afrikalı tüccarlar kıyıda yaşayanları yarı insan ola­rak gördüklerinden, köleleri ülke içine götürmek için bu mallara ihtiyaç duyuyorlardı.

Kendi kazanma mantığını izleyenler onları heyecan­landıracak araçlara kapılmışlardı; bunlar alkol ve ateş­li silahlardı. Burada bu malların değeri için ölçü olarak alı­nabilecek yerli üretim olmadığından, buraya mallar daha düşük kaliteden arz ediliyordu. Böylece Avrupalı firmala­rın, farklı toplumsal ilişkilerden dolayı, Afrika ticaret .ala­nında Avrupa içi ticarette mümkün olmayan düzeyde yük­sek kârlar elde ettikleri anlaşılabilir. Karayiplerdeki iş gücü piyasası arz tarafından belirleniyordu: Talep arzı yükselti­yor ve böylece de arz edenler “rtıeta olarak insan”ın fiyatı­nı dikte ediyorlardı. Ayrıca burada üç sektörden devasa bir kâr bildiriliyordu. Diğer taraftan üreticilerin, şekerin satı­şında da talebin aynı şekilde yüksek olmasından dolayı fi­yatları belirlediği görülüyor. Şeker 19. yüzyıla kadar lüks bir mal olarak kaldı; ortalama fiyatı balın beş katı kadardı.

Karayiplerdeki tarım ekonomisinde ortaya çıkan zen­ginlik, büyük ölçüde, kendisinin yaratılması da kârlı bir sektör olarak gelişen köle emeği üzerindeki sömürüye da­yanıyordu. Hem şeker hem de insani meta, bu üç taraf­lı ticaretin Avrupa’daki merkezlerindeki -İngiltere’de Li- verpol ve Bristol, Fransa’da Nantes ve Bordeaux- sermaye birikim sürecini hızlandırıyordu.

Kâr oranlarını izah etmek için aşağıdaki örneklere baş- vurulabilir:1698-1707 yılları arasında Krallık Afrika Şirke­ti, 293.740 sterlin değerindeki malı İngiltere’den Batı Afri­ka’ya ihraç ediyordu. Şirket Barbados’ta kişi başı 26 ster­lin olmak üzere 5982 köleyi toplam 156.425 sterline satı­yordu. Ayrıca Antigua’da 2178 köleyi kişi başı 37 sterlin olmak üzere toplam 80.522 sterlin’e satıyordu. Ticari or­taklık Karayiplere toplamda 17.760 köle göndermiş olu­yordu. Barbados ve Antigua’daki satışlar toplam satışın ya­rısından azını oluşturuyorlardı ama değer olarak İngiliz ih­racatının %80’lik bir bölümünü oluşturuyorlardı. 9600 kö­leyi pazarlamak için, hiç bir çabanın harcanmadığı, adam başı ortalama 26 sterlinlik bir fiyat belirlenmiş oluyor. Bu şekilde Şirket köle işinde en az 488.000 sterlin toplam iş hacmi elde etmiş oluyor. Buna karşılık Afrika’ya yapılan mal ihracatı 293.740 sterlin gibi bir değer taşıyordu. Bu­nun içinde şeker kamışından elde edilen kâr, en az 195.000 sterlinlik bir yer tutuyor. Bundan geminin işletme masrafı ve hiçbir veriye sahip olmadığımız insani masraf düşülmeli. Sonunda ticari ortaklığın düzenli bir kâr elde etiği görülüyor.

“Gelişmenin motoru olarak az gelişmişlik” denince ik­tisadi avantajların Avrupalı sömürge güçlerin yararına kul­lanılması anlaşılıyor.

1729 yılında İngilizlerin Karayiplerdeki sömürgeleri İngiltere’nin demir ihracatının dörtte birini elinde tutuyor­du.

Batı Afrika, o dönemlerde İngiltere silah üretiminin merkezi olan Birmingham silah fabrikalarının en önem­li alıcısıydı.

1753’te İngiltere’de 120 şeker rafinerisi vardı; bun­ların 80’i Londra; 20 tanesi ise Bristol’deydi.

18. yüzyılın ortalarında Manchester tekstil ihracatı­nın üçte biri Batı Afrika, yarısı da Karayipler ve Kuzey Ame­rika’ya yönelikti.

Yüzyıl başında İngiliz ticaret filosunun onda birlik bölümü, Karayiplerle olan mal trafiği ile meşgulken, 1709 ve 1787 yılları arasında deniz trafiği 4 kat artmıştı; bu ar­tış Batı Afrika ile ise 12 kat biçimindeydi.

Liverpol üç taraflı ticaretin merkezi olarak gelişmiş­ti. 1709’da ilk köle gemisi Liverpol’dan Afrika’ya doğru yelken açmıştı. Yaklaşık 8 yıl sonra bu sayı 85 gemi olmuş­tu. 18. yüzyılda yıllık ortalama otuz Liverpol gemisi Batı Afrika’ya doğru yola çıkıyordu. 1709’da bu limana kayıt­lı gemilerin yüzde biri köle ticareti yapabiliyordu. 1771’de ise bu oran üçte bire yükselmişti. Burada yerleşik olan in­sanların hemen hemen yarısı- denizciler- yıllık olarak şeh­re 300 bin sterlin gelir getiren köle ticareti sayesinde ya­şamını idame ettiriyordu. Ticaret farklı iktisadi dalları da canlandırıyordu. Afrika pazarına yönelik olarak üretim ya­pan iki içki üretim yeri vardı. Bunun yanında gemilerin teç­hizatı için halat ve döküme yönelik pek çok imalathane ku­rulmuştu. Yüzyıl başında küçük bir balıkçı kasabası olan Liverpol, kısa süre içerisinde 40.000’in üzerinde insanın yaşadığı bir ticaret merkezi haline gelmişti.

Bunun “Kara Afrika”nın gelişmesinde büyük yıkıcı bir etkisi oldu. Köle ticareti yalnızca toplumsal gelişme duru­mundan dolayı hemen hemen tümüyle bedensel özellikle­re (erkek egemen bir biçimde) dayanan bir sistemle belir­leniyordu. Ama bu toplum yapısının doğrudan iç ilişkileri, kaçınılmaz olarak üretici güçlerin geri eğilimini getiriyor­du. Köle avı açık bir şekilde yerel hükümdarlar için en önemli iş kolu haline geldi. Üretime dönük faaliyetin yeri­ni etkinliğin yalnızca köle elde etmekle sonuçlanan savaş­lar aldı. Bu şekilde insani ve maddi kayıp sonucu en çok kazanç getiren uğraş olarak görülen köle avı, Afrika için­deki sosyal ayrımları da değişime uğratıyordu. Bununla toplumda, şimdi egemen tabakaların zenginlik birikimiyle, nüfusun geniş kesimlerinin yoksullaşmasına dayanan bir değişim ortaya çıkmıştı. Burada günümüze kadar hissedi­len bir “az gelişmişliğin gelişimi” süreci işliyordu.

18. yüzyılın son çeyreği köle ticaretinin en yüksek noktasını oluştururken, 19. yüzyılın başlamasıyla çöküş başlıyordu. 1807’de İngiltere’de, 1815’te de Fransa’da kö­le ticareti yasaklandı. Bu gelişmede güçlenen sanayi burju­vazisinin politik baskısı etkili oldu. Çünkü köleler tüketici olarak dışarıda bırakılıyordu. Diğer yandan makineler ve diğer sanayi donanımlarından dolayı emek yoğun üretim biçimlerine olan ihtiyaç da azalmıştı. 1833’te İngiliz sö­mürgelerinde, 1848’de de Fransız sömürgelerinde kölelik ortadan kaldırıldı ama köle ticareti halen ayaktaydı. Çünkü Birleşik Devletler, Küba, Brezilya gibi ana alıcı ülkeler kö­leliği ilk olarak bilindiği kadarıyla daha sonraları yasakla­dılar.

Tarım ekonomisinin politik iktisadı üzerine

Kökenlerini Avrupa’nın şeker ihtiyacına borçlu olan ta­rım, kapitalist pazara dayanan kazanca yönelik çabanın gerektiği bir iş alanıydı. Toprak sahibi tarım faaliyetindeki emeğin organizasyonu konusunda bağımsızdı. Asıl olarak köleleri çalıştırırken, örneğin şeker işindeki uzmanlara, önemsiz boyutta olmak üzere iyi ödeme yapıyordu. Tarım ekonomisinde üç tarihsel olgu bir araya geliyor: Kölelikle birleştirilmiş feodalizm (bu üretim ilişkilerini tarımın için­den düzenliyordu) kapsamlı genişlemesi ile kapitalizm ve pazarlama.

Bu konuda ek bilgi:

Şekerin nihai üretimi, hasadı endüstriyel olarak, örne­ğin makinelerle işleneceği için zirai ekim gerektiriyordu. Yani ekim ve işlenme gibi bir ayrım vardı. Ekim ilk çizgide emek yoğundu, burada temel olarak krallığın büyük çift­likler, aristokrat aileler ve feodal toplumun diğer üst taba­kalarındaki insanların elindeydi ve yaşlıların çalıştırılma­ması isteniyordu. Başlangıçta hasat edilen şeker kamışı rüzgâr yardımıyla ya da insan gücü tarafından hareket et­tirilen değirmen taşında öğütülmeliydi. Trapiche olarak adlandırılan değirmenlerde 1620’lerden sonra biraz daha mühendislik işi bir sisteme geçildi. Burada su gücü ile ça­lışan öğütme işlevi söz konusuydu. Her iki sistem de uzun süre birbirinin yanında yer aldılar. Trapiche pahalıyken as­tar araçlarının kullanımında hayvansal ve temel beslenme için insani iş gücü kullanılmasında Karayiplerde tümüyle bulunmayan su mühendisliğine büyük boyutlarda gerek duyuluyordu. Trapiche’nin kapasitesi günlük olarak 30 öküz arabası büyüklüğündeydi. Bundan da yaklaşık 400 kilogram şeker üretilebiliyordu. Su gücü ile çalışmayla ise ortalama 50 arabalık bir yük işleniyordu.

Burada nihai olan, mühendislik işinin mutlaka bir yatı­rım harcamasını gerekli kılmasıydı. 10 ila 12 bin dukalık bir altın sermayesi ihtiyacı tahmin edilebilir. Metoda ilişkin masraflar da hatırı sayılırdı. Çünkü değirmende 30 ila 120 kişi arasında insan çalıştırılıyorlardı. Bunların büyük bölü­mü uzmanlar ve hassas sistemlerin bakımı için görev­li teknik elemanlardı. Ayrıca çok sayıda öküz arabasına da ihtiyaç vardı: Önce kamışların tarlalardan değirmene taşın­masında; daha sonra da şurup elde edilmesi için yakacak maddelerinin getirilmesinde. Üretim yapısı için feodal iliş­kilerin ekim ve işlenme ile kapitalist bir tarzda ortaya çık­tığı anlaşılabilir. Köle emeğinden iş gücü yoğunluğu yü­zünden vazgeçildi. Ama köle emeğinin yeniden üretime göre-düşünüldüğü gibi- ücretli işçilik için masraflar bakı­mından uygun bir alternatif olup olmadığı da tartışma ko­nusu.

Farklı öğelerin bir araya gelmesiyle oluşan tarımın ya­pısı, doğal zenginliklerin yer eleğinde elenmesindeki gibi havada uçarcasına etkide bulunuyordu: “Şimdi dünya pa­zarına giriş, her alanda dinamik bir döngü ortaya çıkarıyor. Gerçi daha sonra bu ortaya çıkarılan ürünlerin rakiplerle denenmesi, yeni alanların yaratılması, diğerlerinin hâsılatı daha uygun alanlara sahip olması bozulmaya neden olu­yor. Açlığın kültürü ve kötü uyarlanma eğilimindeki eko­nomi, yılların akışı içinde ilk başlarda üretimin yansıması için ödenmesi gereken fiyatlardır. Kuzeydoğu, Brezilya’nın en zengin bölgesiydi, bugün en fakiri; Barbados ve Haiti’de perişan halde, insani karınca yuvalarına rastlarsınız; şeker ABD’nin Küba’daki egemenliği için başlıca anahtardı. Fiya­tı da tek kültürlü ve acımasız bir yağmaydı. (Eduardo Ga- leano, Die offenen Adern Lateinamerikas, S. 73).

Brezilya’da Şeker:

Ölçüsüzlük Batı medeniyetinin göze batan bir niteliği olarak görülüyor. Vatikan’ın, dünyanın, ilk iki sömürge gü­cü olan İspanya ve Portekiz arasında paylaşılması üzerine düzenlediği anlaşma, daha farklı bir şekilde yorumlana­maz. En başta Portekiz’in payına düşen Brezilya, daha son­ra bir kez daha “keşfedilmek” ve Fransız ticaretinin destek noktalarınca temizlenmek zorunda kaldı. Fransız fabrika­larının, sonradan Rio de Janeiro adını alacak olan şehre koydukları adla La France Antartique, 16. yüzyılın ikinci yarısında Portekiz’in eline geçmişti. Başka yerlerde olduğu gibi burada da sömürgeleştirme, ilk başlarda kıyı bölgele­riyle sınırlı kalan kanlı bir meseleydi. Bu sınırlama Ama­zon’un akış sistemiyle de bağlantılı olarak geçişleri zorlaş­tıran ve sömürge birliklerinin ilerlemesini engelleyen bir durumdaydı. Bu kıtanın iç taraflarındaki yerli halka geçici bir rahatlık veriyor ve köleleştirilmelerini biraz daha gecik­tiriyordu. Batı Afrika bu koruma yollarından yoksundu. Hinterlanta (iç bölge) kolayca ulaşılabilmesi olanağı yeni köleler ortaya çıkarılmasında yapılacak masrafları düşürü­yordu.

Brezilya’nın Atlantik kıyıları boyunca gelişen Portekiz yerleşim alanı, Kuzey Portekiz’den getirilen topraksız köy­lüler (Minho) ve hükümlülerle dolduruluyordu. Topraklar monarşi tarafından bir düzine kaptan arasında paylaştırıl­dı. Yeni mülkiyet sahipleri için çoğunlukla, daha düşük aristokrat sınıfının mensubu olarak onlara altyapı için ser­maye yardımı ya da yerleşimciler için başlangıç yardımı te­mini söz konusuydu. Bu durum, iki gelişmeyi açıklığa ka­vuşturuyor: İlk olarak, sonradan krallığın kendisi tarafın­dan idare edilen feodalin görevini; ikinci olarak da ticari sermayeyi çekerek bir ihracat ekonomisi kurma yönünde­ki çabaları. Kuzeydoğu’da şeker kamışı ekimi için uygun bir alan vardı. Portekiz ticaret grupları on yıl içerisinde Maderia üzerinde, Afrika kıyısı boyunca uzanan Sao Tome Adası’ndan örnek alınan başarılı bir tarım ekonomisi baş­lattılar. Elbette bu başarılı bilgi ve satış tekniklerine yeni­lerini de ekliyorlardı. Bunlar arasında iş gücü sorununun köle işçiler üzerinden çözülmesi de yer alıyor. Portekiz­li ticaret büroları Afrika kıtası üzerindeki (Senegambia, Gi­ne) aracılarla bu konuda çok sıkı ilişki geliştirdikleri bir ağ kurmuşlardı. Kongo Krallığı’yla ilişkilerin geliştirilmesi kö­lelik sisteminin yaygınlaşması için yeni olanaklar sundu. Çünkü bölgenin büyük bölümü, iktidar güçlerinin iki taraflı kullanımı için iş gücü toplanmasının bu biçiminin yoğun­laşmasını mümkün kılıyordu. Brezilya’daki tarım ekonomi­sinin ihtiyaçları ölçüsünde köle ticareti de büyümeye de­vam ediyordu. Burada 1600 yılında Brezilya’daki köle nü­fusunun 15.000 civarında olduğu ve bunların %70’inin toplam 130 şeker tarımı alanında çalıştığı bilgisine ulaşı­yoruz. Bir köle işçi yıllık ortalama 10 kilogram şeker üreti­yordu. Yedi yıllık ortalama bir yaşam süresiyle hesaplandı­ğında, 16. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık 50.000 köle- leştirilmiş Afrikalı Brezilya’ya ihraç edildi. Aynı yıllarda Kongo’dan ortalama köle ihracatı 5.000 Peca civarındaydı. Bir Peca genç, güçlü Afrikalı bir kişiyi ifade ediyordu. Tüm diğer köleler bu ölçü biriminin altında sayılıyordu. Böylece orta yaş bir erkek 0,5 Peca olarak kayda geçiyordu.

Kongo ile köle ticareti iki nedenden dolayı durakladı. Bir yandan Portekiz Krallığı toparlanan imparatorluğun yö­netiminden çok fazla istekte bulunmaya başladı; bunların arasında Kongo Krallığı ile girilecek politik ilişkilerde As- ya’daki sömüre bölgeleriyle karşılaştırılamayacak derecede önemli istekler yer alıyor. Diğer taraftan içerdeki rakiplerin güneyde uzanan Angola gibi yerleri açarak buralardaki kö­leleştirmeyi kullanmak gibi farklı ekonomik çıkarları vardı.

Direniş

Afrikatıların köleliğe karşı geliştirdikleri direnişler farklı biçimler aldı. En dikkate değer olanı, 1804’te ilk si­yahi cumhuriyetin kuruluşunu getiren Haiti’deki köle ayaklanmasıdır. Diğer örnekler Palmeras ftaki Quilombo adı verilen direniştir. Palmeras Cumhuriyeti-Kuzeydoğu Bre­zilya’da, kaçan köleler tarafından kuruldu. Orada zaman zaman 25.000 köle yaşıyordu. Palmeras, Portekiz’in yeni­den fethetme denemelerine karşı gerilla savaşı başlatmış­tı. İlk olarak 1697’de, yüzyıla yaklaşan bir direnişin ardın­dan Palmeras fethedilebildi.İsyancılar kanlı bir şekilde bastırıldığından kaçış başlıyordu. Kaçanlar pek de ekono­mik olmayan yerlere geriliyor, buralarda ise yaşayacak alanları baştan kuruyorlardı; bu yerleşime Quilombo diyor­lardı.

Bu bakımdan Hollanda Cuayana’smdaki uBush Negro- larr’nm Quilombo’su, zahmetli bağımsızlık savaşıyla, çağı­mıza kadar tanınıyordu. Diğer örnekler Kolombiya, Peru ve Guatemala Quilombolariydi. Kimlik ve birlik arayışı kül­türel eğilimleri de belirtiyor: “Siyahların Afrika’nın ana danslarını Amerika’ya naklettikleri” savının tam olarak yanlış olduğu ifade ediliyor. Haftalık bayramlarda merkezi alanlarda yapılan samba ve diğer danslar farklı halk grup­larına, kültürel özelliklerini terk etmeyi getiriyordu. Açıkça Afrikalı olan ve Avrupalı yanları da olmayan bir sanatı keş­fediyorlar. Afrika’nın tanrıları da çok belirgin değildi. Ana güvertede Atlantik7 aşmışlardı. Afrika Vodoo kültürünün bazı ritüelleri ve acıya giden yolu, Haiti’de korundu. Afri­kalıların dini inancı içinde ölümlülük ilkesinin bulunmama­sı, ona yer üzerinde hala güçlü etkileri olduğu kabul edi­len önemli bir anlam taşıyor. Buna göre ölenler yalnızca ti­ranlara olan esaretten kurtulmak için kutsal bir yolculuk yapıyorlardı. Bu sefer, bu yolculuk Atlantikten dönüş yo­luydu.

Kaynak: Joseph Ki-Zerbo, Die Geschichte Schvvarz’af- rikas. Frankfurt/ Main, 1981, S. 235.

Küba:

1762’de İngiliz birlikleri İspanyol sömürgesi Küba’y» işgal ettiler. Geçici ilhak, o döneme kadar bölgesel sömür­ge ekonomisinin “atölyesi” olarak etkili olan adanın top­lumsal ve ekonomik sistemi üzerinde uzun süre etki­li olacak sonuçlara neden oldu. Büyük tamir malzemeleri­ne sahip tek tersane oradaydı. Yine burası aynı zamanda top ve diğer malzemelerle materyallerin üretiminin de ya­pıldığı demir döküm atölyeleri ve imalathanelere dayanı­yordu. Tarım ise ekonominin bel kemiğini oluşturuyordu. Tütün ekimi ve hayvancılık (büyükbaş) öne çıkan başlıca alanlardı. Kurutulmuş et Karayip tarımında çalıştırılan kö­lelerin haftada bir kez yetecek şekilde, temel besin kay­naklarından biriydi.

Geçici işgal gücü Büyük Britanya tarafından yönetilen büyük çaptaki köle ticareti, o zamana kadar çok da önemli bir yer tutmayan şeker ekonomisine ciddi bir katkı sun­muştu. Britanyalıların azami verimdeki ham madde için ye­ni bir üretim alanı yaratma amacı, kendi ticari sermayele­rine yeni bir gelir kaynağı sağlama ve İspanyolların ticaret tekelini kırmaya yönelikti. Şeker endüstrisi olağanüstü bir kalkınma getiriyordu. Tersanelerdeki ve döküm atölyele­rindeki işçiler; aynı biçimde küçük diğer atölyelerdeki işçi­ler için şeker işinde çalışmak daha kazançlıydı. Küçük çap­taki tütün işçilerinin arazileri şeker tarımı tarafından dev­ralındı. Ormanların yakılarak şeker kamışı için yeni ekim alanları elde ediliyordu. Yangın tütün ekimi yapılan yerle­re, farklı ormanlık alanlara kadar sürüyor ve otlak arazile­ri yok ediyordu. Yağma üzerine kurulan şeker kamışı eko­nomisi uzun dönemde ekonomiye kazandırılan alanların verimliliğini engelliyordu. Böylece Küba’daki şeker kamı­şından elde edilen kazanç, hektar başına Peru’dakinin üç­te birinden az bir düzeyde; Havai’dekinden ise dörtte bir oranında daha düşüktü.

Bu süreçte Küba tarım ekonomisine bağımlı bir yer ha­line gelmişti. İmalathaneler tütün ekiminde olduğu gibi bozulmuşlardı. Kurutulmuş et şimdi, o güne kadar et en­düstrisine egemen olan temel yer olarak Rio de la Plata’dan ithal ediliyordu. Küba’nın yanında Brezilya en önem­li alıcı pazardı.

Küba’daki şeker patlaması, en önemli üreticilerden olan Haiti’nin yaşadığı krizin de sonucuydu. 18. yüzyılın sonunda, Fransız kolonilerinde, başarılı sonuçlara ulaşan köle ayaklanmaları meydana geldi. Şeker ekonomisi, bu­gün yalnızca Port an Prince’deki havaalanının adı olarak akıllarda kalan Toussiant- Louvurture’deki bağımsızlık sa­vaşları sırasında büyük ölçüde durdu. Bundan dolayı dün­ya pazarındaki fiyatlarda yükseliş yaşandı. Bu gelişmeler­den Küba da, diğer üreticiler gibi kazançlı çıktı. Elbette Kı­ta Avrupasında bu gelişmeler karşısında şeker pancarı eki­mi daha çekici hale geldi. Fransa Haiti’nin bağımsızlığını ilk olarak 1825’te tanıdı. O döneme kadar Birleşik Devlet­ler Kangresi’nde de kabul gören bir ekonomik ambargo uygulanıyordu. Karayipler dışındaki ekim alanları, özellik­le Bengal, elbette bu durumdan yararlanıyorlardı. İngiliz sömürge politikası, büyüyen bir şekilde kendilerini onların karşıtı olarak gösteren gruplar gibi tarım plutokratları ara­sındaki çıkar çatışmaları “Hindistan lobisi” tarafından be­lirleniyordu. Sonuncusu kendisini, ilk olarak İngiltere pa­zarında Karayip şekeri için tekellik durumunu ortadan kal­dırarak, ikinci olarak da köleliğin ortadan kaldırılmasıyla kabul ettiriyordu. Bununla tarım ekonomisi, iki en önem­li direğini kaybetmiş oldu. Ayrıca İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan yönelimi, Birleşik Devletler’in 19. yüzyıl boyun­ca Karayiplerdeki genişleme çabalarına karşı, kendilerinin açık bir şekilde pasif davranmalarının diğer bir nedeni ola­rak görülmek zorunda.

Şeker büyük toprak sahiplerinin, ağalığın toplumsal konumunu pekiştirdi. Bu toprak beylerinin sistemi Kü­ba’nın şeker ekimine bağlılığını ve ihracatı korumak için elinden gelen her yola başvuruyordu.

Tüm dünyadaki en büyük şeker üreticilerinin işletme­lerinden doğan bütün getiri, usulüne uygun bir şekilde harcandı. Bunun arkasında rasyonel bir hesap gizleniyor­du: Çünkü Büyük Britanya ve daha sonra da Birleşik Dev­letler tarafından tayin edilen ihracat, Küba’nın endüstri ürünleri pazarının alıcı ülkeden açılması yükümlülüğüne bağlandı. Bu bakımdan yerli bir sanayinin oluşumu engel­lenmiş oldu. Şeker ham maddesinin ürünü olan şeker üze­rindeki tek taraflı iletim böyle sürdü. Yani tatlı maddeler, sanayinin işlediği şeker ithal edilmeliydi. Toplumsal ilişki­ler, az sayıdaki tarım aristokratları ve yoksul nüfus çoğun­luğu arasındaki uçurum tarafından belirleniyordu. Buradan ortaya çıkan gerilim ve çatışmalar iktisadi seçkin tabakanın Birleşik Devletler tarafından çekincesiz destek ihtiyacı yü­zünden göreceli olarak daha serbest bırakılmasına neden oluyordu. Seçkinlerin bakış açısından bir değişim, İspanyol sömürge gücü tümüyle bozulduğu ve bu yüzden güvenlik araçları kullanılmaz hale geldiği için arzu edilebilir bir se­çenekti. ABD de etkili olabilecek bir alternatif olarak parıl- dıyordu. Biçimsel bağımsızlık 1902 yılında tarım aristokra- ” sisine ticari bakımdan politik olanaklar verdi. Bunlar önce­leri sembolik olan ama daha sonra itibarlı sayılacak bir posta hizmeti sunuyordu. İktisadi olarak ülke ABD’ye ba­ğımlıydı. 19. yüzyılın ortalarından itibaren ada halen bir İs- panya sömürgesi olmasına rağmen, Küba, ABD ile dış tica­ret ve alışveriş açısından İspanya’ya göre daha yakın ilişki­lere sahipti. ABD ile olan bağlılık bir toprak beyleri yöneti­mine karşılık geliyordu. Çünkü böylece güvenceye alınmış bir alıcı pazarı sağlanmış oluyordu. Aynı zamanda Was- hington’un stratejik çıkarlarını ek olarak yanında bulundu­ran ABD sermayesi de ülkeye akıyordu.

ABD ekonomik çıkarlarının Karayiplerdeki ilerlemesi, ülkenin 19. yüzyılın başından itibaren devam eden politik bakımdan güçlenmesinin de sonucuydu. Bu güçlenme sal­dırgan bir şekilde gelişen bölgesel genişleme aracını, ilkel birikimi de yanına alarak ilerleyen bir güçlenmeydi. Batı ve Güneye olan eğilime de karşılık geliyordu: Kıyı devleti Mexico 1848 yılında kendi alanının hemen hemen yarısını (Texas, New Mexico, Arizona, Utah, Nevada, Colorado ve California) ABD’ye kaptırıyordu. Washington, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Karayiplerde İngiliz üstünlüğüne meydan okumaya başladı. Batı Hindistan’daki sömürgele­rinin yanında merkezî Amerika’nın Atlantik kıyılarını da kontrol eden Büyük Britanya, o dönemlerde öncelikli ola­rak Belize ve Nicaragua’da etkili olan deniz ve ticaret gü­cüydü. Hem ABD hem de Büyük Britanya, Karayipler ve Pa­sifik Okyanusu arasındaki uzun süren ve çok masraf­lı olan deniz yoluna alternatif olacak, karadan bir bağlantı bulma çabasındaydılar.

Londra için, burada Asya’yla ve hepsinden önce Çin’le kuracağı ekonomik ağlar planlarının merkezinde yer alır­ken; ABD içinse o dönemlerde Doğu kıyısında yeni oluşan California’daki endüstri merkezleri arasında hızlı bağlantı kurmak söz konusuydu. Washington izleyen dönemlerde İngiliz yönetimi ile diplomatik uzlaşmalara aldırış etme­meye başladı. Temelleri 1850 yılına dayanan, her iki gücün de karşılıklı olarak Nicaragua yolunun kullanımında birbir­lerinin haklarına saygı duydukları Clayton- Bulmer Anlaş- ması’ydı. Bu yol Atlantik ve Pasifik arasındaki en etki­li kara bağlantısı olarak geçerlilik kazanıyordu. 1867’de ABD bunun için Nikaragua’dan ekstra haklar aldı. Merkezî Amerika topraklarının, ABD vatandaşı William Walker tara­fından en geç 60’lı yılların başında “fethedilmesinde önce”, Kuzeydeki büyük gücün bir eklentisi olduğu da belirtilme­ye değer. Büyük Britanya buna hiçbir karşılık vermedi. 1858’deki Sepoy Ayaklanmasından sonra Hindistan’da ortaya çıkan kriz, İrlanda sömürgesiyle olan keskin çatış­maların büyümesi, Avrupa karasında 1870-1871 yılların­daki Alman- Fransız Savaşı’ndan sonra yaşanan iktidar de­ğişiklileri ve uzun ekonomik krizler İngiliz politikasını bu bölgelere bağlamıştı.

Bu gelişmelerle Küba merkezî bir yer haline geldi. Bir taraftan ada ABD yatırımların ağırlık noktası haline gelir­ken; diğer yandan Karayiplerden Kuzey Atlantik’e ve bura­dan da ABD’nin doğu kıyılarına çıkış için stratejik bir po­zisyon sunuyordu. Avrupalı güçlerin planlarını ABD’ye devrettikleri yeni emperyalist dalga, dünyanın yeniden paylaşımı için kısa sürede gelişmeyecekti. İspanya’dan devralınan Karayipler ve Asya’daki bölgeler kendilerini, ilk başta etkinlik alanı olarak sunuyorlardı. 1898’de Küba’nın işgaliyle, Washington, tavizler için orada İspanyol egemen­liğine karşı savaşan ulusal güçlere başvurabildi. Gerçi 1902’de ABD birlikleri adadan çekildi ve Küba bağımsız ol­du ama anayasasına “Piatt Amendment” adıyla yapılan bir ekle, ABD, adada çıkarları tehdit edildiğinde Küba’ya mü­dahale edebilme hakkını kazandı. Ayrıca bu ek, Guantana- mo’da, ABD tarafından günümüze kadar kullanılan bir do­nanma destek noktası kurulmasını da öngörüyordu. Küba 1959’daki devrime kadar ABD’nin eklentisi durumundaydı. 1906 ve 1909 arasında, daha sonra 1912’de ve 1917’den 1923’e kadar bir kez daha ABD birlikleri “Pax Americana”yı yürürlüğe koymak için adaya gönderildi. Ayrıca ABD, 1898 yılında İspanya ile girilen savaşta, Porto Rico’yu ve benzer bir şekilde Asya’da Guam ve Filipinleri olduğu gibi ele ge­çirdi. Karayiplerde güçlü bir askeri varlık o dönemde “kü­çük savaş gemileri diplomasisi” olarak ortaya çıktı. Birleşik Devletler kendisini, tümüyle Danimarka’nın küçük sömür­ge topraklarının yarısı kadar olan yerde, Avrupalı sömürge güçleri Fransa, Hollanda ve Büyük Britanya’ya karşı müca­dele halinde görüyordu. Bölgedeki yarı sömürgeler tarım ekonomilerinin modernleşmesi için (buna bağlı olarak da demiryolu inşaatı için) Avrupalı güçlere borçlandılar. Bun­lar yani küçük savaş gemileri, varlığını kendi görevleri ola­rak hatırlamaktan çekinmeyen güçlerdi. Örnek olarak Do­minik Cumhuriyeti 1904’te iflas etti. Tüm diğer kredi ve­renlerden önce ABD yönetimi yerel vergi varlığına el koy­muştu. Orada elde edilen gelirlerden Avrupalı kredi veren­ler de mahrum bırakılmadı. Ama ABD, Avrupalı rakipleri karşısında büyük avantajlara sahip olacağı için, doların tek ödeme aracı olmasını sağladı. Bir başka anlayış örneğini Nicaragua veriyor. Orada yönetim 1909 yılında okyanuslar arasında bir kanal bağlantısı inşası için ABD’yi es geçerek İngiliz ve Japon bankalarından büyük bir kredi almaya ce­saret etti. ABD, orada, kendisini liberal olarak gösteren yö­netime karşı bir yerel ayaklanmayı finanse ediyordu. 1914’te bitirilen Panama Kanalı, sonuç olarak o zamandan beri “ABD Takımadaları” olarak gösterilen Karayiplerde te­reddütsüz ABD egemenliğini sembolize ediyordu. ABD ta­rafından iki savaş arası dönemde, 1918’den sonra gelişti­rilen askeri işgaller serisi, yeni güç ilişkilerini vurguluyor­du. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ABD, İngiliz Karayip sömürgesindeki askeri birliklere karşı, ömrünü tamamla­mış 50 yıkıcı birliği sürüyordu. Bu ABD’nin bölgedeki iş­galci konumunu bir kez daha gösterirken, aynı zamanda İngiliz emperyalizminin yenilgisini de açığa vuruyordu. Ada bununla yeni bir avantaj elde ediyordu: Büyük, şimdi­ye kadar ekonomiye kazandırılmamış muazzam kalitede araziler. Yeni ülkedeki su yatakları tarım için arazinin güb- relenmesini, taze kalınmasını ve muhafaza etmenin orta­dan kaldırılmasını sağlıyordu. Ayrıca hayvancılık üzerinde verim kalitesinin iyileştirilmesinin önünde hiçbir neden görmüyorlardı. Bu ortalama bir tarım hâsılatından, en azından %18 oranında daha fazla verim elde edilmesini an­laşılır kılıyor. Kâr seviyesini koruma ve yükseltme zorunlu­luğu yapısal değişiklileri de getiriyordu. Şeker üretiminde verimliliği iyileştirmek bu bakımdan giderleri azaltmanın bir yolu olarak düşünülüyordu. Bu yüzden en modern ma­kineler kullanıldı. Buhar gücü, su değirmenini değiştiriyor ve demir yolunun kurulması, işletme ekonomisi açısından tarım ekonomilerinin tek tek yayılmasını ve işletme alanla­rının büyümesini mümkün kılıyordu. Her ikisi büyük bo­yutlarda bir ekonominin gerçekleşmesiyle birleşiyorlardı: Modern makineler sisteminin kapasitesi, söz konusu olan işletme alanlarında hazırlanacak olan ham madde ihtiyacı­nın artmasına yol açtı. Neticede şeker değirmeninde bir yoğunlaşma süreci kaydedildi. 19. yüzyılın başında hemen hemen 40.000 tonluk iş yapan, bu şekilde 870 tesis vardı. Bu da değirmen başına 50 ton demek. Yüzyılın sonlarında tesislerin sayısı yaklaşık olarak yarı yarıya düşmüştü. Ama tesisler ayrı ayrı yıllık olarak, 2.500 tonun üzerinde üretim sağlıyorlardı. Bu da 50 kata varan bir verimlilik artışı de­mek. Şeker elde edilmesi de aynı zaman dilimi içerisinde 25 katlık bir artış kaydetmişti. Burada başka bir gelişme daha beliriyor: Tarımsal üretim üzerinde imalatın egemen­liği. Yıllık 20.000 ton iş yapan Central Constanci- a gibi isminin başına “Central” konan büyük değirmenler, yalnızca ham madde akışı gerekli olduğu şekilde sağlandı­ğında kârlı bir şekilde çalışabilirlerdi. Yani değirmenlerde- ki tarım ile yoğunlaşma süreci, tarıma bağlı olarak gelişi­yordu. Bağımsız çalışan çiftçiler (Colono), şeker kamışının % 20’lik bir kısmını teslim ediyorlardı.

Sanayi kapitalizminin şeker elde edilmesinde ilerleme­si temel olarak Küba üzerinden yerli pazarın önem­li bir dağıtımcısı haline gelen ABD firmaları tarafından yü­rütülüyordu. Ama buranın ihtiyaçları Louisanna gibi yerel kaynaklar tarafından karşılanamıyordu. Havai sömürgesi lojistik nedenlerden dolayı işe yarıyordu ve bununla ABD’nin doğu kıyılarındaki yoğun nüfuslu bölgelerin yük­sek görülen ulaştırma giderleri bir şekilde çözülüyordu.

ABD sermayesinin Küba şeker sektöründeki büyüklü­ğü, 1900 yılında 30 milyon dolar civarındaydı. Bu yaklaşık 60 milyon dolarlık bir ortalama ihracat değeri demekti. Küba’nın yarı sömürgeye dönüşmesinden sonra ABD etki­si büyüyerek devam etti. Küba-Amerikan Şeker Şirketi’nin 6 tarım alanı yaklaşık 150.000 hektarlık bir araziyi elinde üzerinde bulunduruyordu. İkinci büyük grup olan Küba- Atlantik Şeker Şirketi, 9 plantasyonla 100.000 hektarlık bir alanda çalışıyordu. Bu büyük plantasyonlar temel olarak rakiplerinden daha ucuza üretim yapabiliyorlardı. Böylece 20. yüzyılın ilk yarısında yeni bir baskı çekişmesi yaşana­caktı. 1897’de Küba üretimi, 2,5 milyon tondan fazla olu­yor ya da iki buçuk kat artıyordu. Şeker imalatına yönelik yoğunlaşma böylece devam ediyordu. 1930’lu yılların ba­şında hala sadece 158 değirmen vardı. Buralarda ortalama 15.000 ton imalat yapılıyor ve üretimdeki artış beş kat yükselmiş oluyordu.

Böylece devrimin arifesinde Küba’nın resmi şöyleydi: “Tarımsal kullanımdaki alanların %61’i şeker ekimine su­nulmuştu. Ülkede 161 şeker fabrikası vardı. Bunların he­men hemen yarısı toplam kapasitesinin üçte biriyle yer­li ellerde; 50 civarında olanı da toplam kapasitesinin %50’siyle Kuzey Amerikalıların elindeydi. Geri kalan fabri­kaların büyük bir bölümü İspanyol sahiplerin elindeydi. Halkın ortalama yaşam standartları çok düşüktü. Aynı za­manda alıcı grup olan büyük kitlelerle; sermaye araçlarına sahip üst tabaka arasındaki uçurum görülür biçimde büyü- yordu”. (Deutsch-Südamerikanische Bank, Wirtschaftsbe­richt Kuba, S. 3

Çöp mamulü Rom

Rom şekerin elde edilmesinde ortaya çıkan bir atık üründür. İlk başlarda yalnızca Karayiplerdeki sömürgelerle sınırlı bir içecekti. Bu durum 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişmeye başladı. Deniz yolculuğunda o döneme kadar çözülemeyen sorunlardan biri de skorbüt (diş eti çe­kilmesi) hastalığıydı. Vitamin eksikliğinden kaynaklanan hastalık ilk olarak ağızda başlıyor ve onun yiyeceklerin alınması işlevini yerine getirmesini engelliyordu. O dö­nemlerde hastalığın nedenleri tam olarak bilinmiyordu. Ama özellikle uzun yolculuklarda gemi mürettebatının ya­rıdan çoğunun bu hastalığa yakalanması, gemideki yeter­siz beslenmenin bu hastalığın nedenlerinden biri olduğu­nu gösteriyordu. Diğer yandan narenciyenin bu hastalığın panzehiri olduğu da düşünülüyordu. Çinli denizciler bunu uzun zaman önce fark etmişlerdi ama narenciye masraflı olduğu için lahana, bira gibi pek de işe yarar sonuçlar vermeyen çareler denendi. Kraliyet Donanması 1655’te Jamaica’nın işgalinden sonra romu denedi ve yan etkileri olmakla birlikte olumlu sonuç aldı. Günlük olarak yarım litre alınması, aslında skorbütten bir koruma sağlıyordu. Fakat diğer yandan alkol almış denizcilerin dengelerini kaybetmeleri ve düşmeleri, ağır kazaları da beraberinde getiriyordu. 1740’ta donanma komutanı Amiral Verna suy­la seyreltme fikrini ortaya attı. Bu önlem işe yaradı. İçece­ğin suyla seyreltilmesi iş kazalarında bir azalmayı da bera­berinde getirdi. Amiral, keçe benzeri bir maddeden yapı­lan grogram (ipek ve keçi kılından yapılmış kaba kumaş) denen bir palto giyiyordu. Buradan alınan isimle, savaş ge­milerinin yeni standart içeceğinin ismi de “Old Grog” oldu. Yüzyıl sonunda Grog’a (şekerli su ve rom karışımı) biraz narenciye suyu eklendiğini de hatırlatmak gerek.

Bundan başka Kuzey Amerika’da, Rom için suyun ye­rini alacağı yeni bir pazar vardı. İngiliz sömürgelerinde ka­nalizasyon ya da temizlik araçları pek bilinmediğinden bu­ralarda temiz içeceğin fazla bulunmaması da pek de şaşır­tıcı değildi. Kaynak suyuna pislik bulaşmıştı ve neredeyse içilmez durumdaydı. Bu yüzden yeni ürüne hücum oldu. Gerçi İskoç ve İrlandalı göçmenler olanaklar bulunmadığı halde gittikleri bölgelere viski üretimini de taşımışlardı. Ama sömürge viskisi tat olarak pek de iyi değildi. 18. yüz­yılın sonunda Kentucky’de mısırdan elde edilen viski biraz daha yüksek değerdeydi. Diğer bir alkollü içecek alternati­fi de elma şarabıydı ve büyük bir rağbet görüyordu. Yine de rom büyük arzıyla en çok rağbet gören ve yıllık kişi ba­şına (yaşlılar ve çocuklar dâhil) ortalama 24 litre tüketilen bir içkiydi. O çağlarda içkilerdeki alkol oranı bugünkünden daha yüksekti. Rom, sömürgelerdeki en önemli ekonomi dallarından biri haline gelmişti. Yeni İngiltere’deki ticari sermaye köle ticaretine de ortaktı. Rom fıçılarıyla yüklü gemiler Batı Afrika limanlarına gönderiliyor ve burada in­sanlarla takas ediliyordu. Köleler Karayiplerdeki özel pa­zarlarda elden çıkarılıyor ve gelirin bir kısmı melasse (Rom için gerekli atık) alımı için harcanıyordu. Çöp madde gemi­lere yükleniyor ve New England’da rom imal ediliyordu.

Bu çok kârlı üç taraflı ticaret, 1733’teki İngiliz Molas- se yasalarıyla önemli bir darbe aldı. Bununla, ürün İngiliz kaynaklı olmadığı sürece şeker ve molasse’den yüksek oranda vergi alınmasına karar verildi. Bazı tarihçiler bu ya­saların sömürgelerde metropollere karşı direnişleri artırdı­ğı ve 1755’teki isyanın başlıca nedeninin de bu olduğu gö­rüşündeler. Bu açıdan, elbette ciddiye alınması gereken önemli ekonomik çıkarlar işaret ediyorlar. Ayrıca alkolün pahalanmasının süper gücün başlangıcında olması da ne­densiz değildi. (Reay Tannahil, Food in History, S. 254-6).

Pamuk ile Sanayi Devrimine

Sanayi kapitalizminin belirli ön koşulları vardı. Bunlar, teknik ama her şeyden önce ekonomik ve toplumsal tür­dendi. Teknik ön koşullar 18. yüzyılda tekstil sanayisinde- ki makineleşme ve özellikle buhar makinesinin tamamlan­masıyla ortaya çıktı. Ekonomik ve toplumsal ön koşullar büyük sermaye yoğunlaşması ve kitlesel “serbest” işçinin mevcudiyetiydi. Bu, kendi varlığını oluşturmak için tüm araçların ortaya çıkması ve aynı zamanda bütün feodal bağların koparılması anlamına geliyor.

Avrupa içi dünyada kapitalizmin gelişiminin başlangı­cı, İngiltere’nin de bunun için dramatik tarihsel bir örnek teşkil ettiği bağımsız küçük çiftliklerin istimlâk edilmesiy­le gerçekleşti. Diğer bir yol da Fransa’da devrimden sonra gerçekleştirildiği şekliyle küçük çiftçiliğin vergiler aracılı­ğıyla geliştirilen felaketidir. Bu şekilde emek yavaş yavaş üretim araçlarından koparıldı ve ihtiyaç duyulan şartlar or­taya çıkmış oldu.

Sanayi kapitalizmi için gerekli toplumsal ve politik ko­şullar İngiltere’de 17. yüzyılda ortaya çıkarılmıştı. Mutlak monarşi Kral Stuart’ın 1688’de düşmesinden sonra yıkıldı. Parlamentonun güçlenmesi ekonomik olarak güçlenen ve toplumsal olarak da daha fazla ön plana çıkan burjuvazi­nin pozisyonunu pekiştiriyordu. Bu tarihsel dönemde çift­çilik neredeyse bitirildi. Serbest çiftçiliğin yerine büyüklük ve uzmanlaşma açısından bir tarım endüstrisi sektörünün çerçevesini oluşturacak çiftlikler kuruldu. İlaveten, böyle­ce, sanayi işini kabul edecek, iş arayan bir eski çiftçi ve ki­racı ordusu oluşmuş oldu.

Nihayetinde tarım ekonomisinde, madencilik ve tekstil sanayisinde kullanılmak için hazır bekleyen çığır açıcı tek­nik yenilikler gerçekleşti. Elbette İngiltere’de sanayi devri­mi denilen süreç tüm yönleriyle başlamadan önce hemen hemen yüz yıllık bir dönem geçti. Bu gecikmenin tek bir açıklaması var: 17. yüzyıldaki kriz. Kriz, Eric Hobsbavvm’ın Avrupa’daki politik gelişmeleri karakterize ederken belirt­tiği gibi, kıta üzerinde bir çöküş etkisi yarattı. Bu nedenle İngiliz tekstil üretiminin önemli alıcı pazarları artık mevcut değildi. Buna karşın yağma ve hazine gibi olanaklarıyla de­niz aşırı ticaret en yüksek kârın olduğu bir dönemden ge­çiyordu. Sermayenin bakış açısından buraya yatırım yap­mak akla daha yatkındı. Buna paralel olarak İngiltere’nin üretici zanaatı kısa süre içerisinde model haline gelecek bir yenilik yaptı. Kuzey Amerika’daki işgal bölgeleriyle gi­rilen ekonomik ilişkilerde, ilerdeki sömürgecilikte de belir­leyici olacak iş bölümü uygulanmaya başlandı. Sömürgeler ham maddeleri metropollere göndermeye, bunun yanında işlenmiş mallardan da almaya zorlandılar. Özel imalathane kurulması yasaklandı.

Avrupa’nın en büyük ticari gücü olan Hollanda için önemli olan konu, İngiltere’nin yanında sanayi kapitalizmi dönüşümünde kesinlikle ikinci bir aday olarak sermaye ve bankacılığı ilgilendiren ticareti bırakmamaktı. Onlar için bu konuda güvenilir bir alternatif yoktu. Bu, 18. yüzyılın so­nundaki ekonomik çöküşü ve endüstriyel gelişmelerle ge­ri dönüşü açıklıyor.

18. yüzyılın ortasında gelişen Hindistan’ın fethi İngiliz tekstil sektörüne, endüstriyel bakış açısı için can alıcı bir destek verdi. Bu, Doğu Hindistan Şirketi’nin İngiliz sömür­geciliğinin temsilcisi olarak uyguladığı sınırsız yağmadan çok, o döneme kadar etkili olan güçlü rakiplerin elenme­sinden kaynaklanıyor.

Hindistan Kaynakları

Hindistan pamuğu Avrupa ile olan üç taraflı değişim sektörü için değerli bir üründü: Hindistan tekstili baharat üreticileri tarafından güçlü bir şekilde talep ediliyordu. Av­rupalı ticari sermaye ise söz konusu malları peşinen henüz Hindistan’dayken elde etmeye zorluyordu. Uzak ticaret ilişkilerindeki yapı değişikliğiyle Avrupalı şirketlerin hiçbi­rinin alışveriş kâğıtlarında Hindistan tekstilini bulundur­madıkları anlaşıldı. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ni (EIC) asıl ilgilendiren konu karabiber ve diğer baharatları almak için yapılan ödemeyi karşılamak üzere İngiltere’de üretilen yün ve diğer ürünleri satmaktı. Elbette ne iklimsel ne de kültürel koşulların hesaba katılmadığı Güneydoğu Asya’da anlaşılır nedenlerden dolayı bu maddelere pek de büyük bir gereksinim duyulmuyordu. Yün ham maddesi tropikal, daha doğrusu alt-tropikal bölgelerde işe yaramıyordu. Hindistan ve baharat üreten ülkelerin, ithal ürünlerin kar­şılayamadığı, estetik eğilimleri vardı. Sonunda Avrupa ti­caret devletleri arasındaki baharat pazarına giriş, askeri araçlarla yapılmaya başlandı. Ama ne 17. yüzyılda Avrupa pazarındaki tekeli Asya baharatı ile savaşarak elde eden Portekiz, ne Birleşik Doğu Hindistan Şirketi ile Portekiz’in yerini alan Hollanda, ne de İngiliz şirketleri baharat üreti­cilerini kendi ticaret koşullarına zorlayacak şekilde kay­naklara hâkim olamadılar.

o

Uzun süre İngiliz rakibine kafa tutan ve tüm 17. yüz­yıl boyunca Avrupa’da baharat tekeli olan Hollanda ticari sermayesi, Hindistan’da, söz konusu değiş tokuş ürünleri­nin kazanıldığı iki şube açmak zorunda kalmıştı. Buradan birkaç yüzyıldır büyüyerek gelişen Hindistan ve Güneydo­ğu Asya’daki baharat ülkeleri arasındaki ekonomik bütün­leşme açıklığa kavuşmuş oluyor. Hindistanlı üreticiler, üretimi, Bengal, Bombay ve Coromandel gibi üretim mer­kezlerinde müşterilerinin ihtiyaçları doğrultusunda yön­lendirdiler ve müşterileri için özel olarak hazırlanmış teks­til ürünleri üzerinde çalıştılar. İngiliz Doğu Hindistan Şir­keti’nin 17. yüzyılın ortalarında dezavantajlı duruma düş­tüğü görülüyor. Bu durum Hindistan ile yapılan ticarette beliriyordu. O dönemlerde başkaca alternatif de yoktu. Kârla ilintili nedenlerden dolayı ticari ortaklıklar Hindistan pamuk ürünlerini Avrupa’ya ihraç etmeye başladılar. Bu yenilik pek çok açıdan yol göstericiydi. Baharat pazarı, kâ­rı önemli ölçüde düşüren bir sorunla karşı karşıyaydı. O dönemde gemi yolculukları rüzgârın durumuna bağlıydı. Muson ve alize rüzgârlarını izleyen yeni sevkiyatlar, Avru­pa’da daima daha az kalınmasını beraberinde getiriyordu. Bu bazen arzın talepten çok yüksek olmasından dolayı bir fiyat çöküşü anlamına geliyordu. Arzı kullanışlı hale geti­ren bir depolama, giderleri çoğaltıyor ve yalnızca ileride oluşacak kayıpları sınırlı bir şekilde azaltabiliyordu.

Doğu Hindistan Şirketi

“Charta’nın her yenilemişinde Londra, Liverpol ve Bris- tol’deki tüccarlar tarafından Doğu Hindistan Şirketi tekeli­nin kırılması ve içerisinde gerçek bir altın madeninin görü­lebileceği ticarete katılma yönünde çaba harcanıyordu. Bu çabaların sonucu olarak 1773 yılındaki yasada, Doğu Hin­distan Şirketi tarafından 1 Mart 1814 tarihine kadar uzatı­lan Charta ile İngiltere’deki özel şahıslar tarafından İngil­tere’den Hindistan’a ihraç edilen hemen hemen tüm mal­ların ülkeye girişine ve Doğu Hindistan Şirketi elemanları­nın İngiltere’ye gidebilmelerine izin verilmesi sağlandı. Çerçi bu taviz koşullara bağlandı: Özel tüccarların İngiliz- Hindistan ihracatına dair hakları açısından bir etkide bu­lunmayacaktı. 1813’te Doğu Hindistan Şirketi, tekel olma­mış ticaretler konusunda başkalarına baskı uygulayabile­cek durumda değildi. Çin’le yapılan ticarette tekel istisna­sı bulunmakla beraber, Hindistan’la ticaret belirli koşullar altında özel firmalar için serbest bırakıldı. Charta’da 1833 yılında yapılan yenilikten sonra nihayet bu son koşullar da ortadan kaldırıldı: Şirketin ticaret yapması yasaklandı. Ti­cari karakteri tümüyle ortadan kaldırıldı. İngiliz devlet makamlarını Hindistan devlet arazisinden uzak tutma imtiya­zı da iptal edildi”

 (Karl Marx, _Die britische Herrschaft in Indien, in MEW, Band 9, S.130).

Doğu Hindistan Şirketi, 1660 yılında, İngiltere’ye bü­yük boyutlarda Hindistan tekstil ürünü ithal etmeye başla­dı. Bu doğrudan gelecek yüzyılda şirketin mal hacminin üçte ikisinden fazlasını oluşturacak bir ihracat atağıydı.

Hindistan tekstili o zamana kadar İngiltere’de dairele­rin dekorasyonuna yönelik olarak kullanıldığından bütü­nüyle bilinmiyordu.

Egemen döngüler ve varlıklı kesimler sayesinde, yeni şekillerdeki tekstil ürünlerine talep artıyordu. Modayı bilen soylular ve aileleri şimdi Calico’dan (bir keten türü) yapılan giysileri giyiyorlardı. Önceleri kadın giysilerinin üretiminde yün ve ipek kullanılırken şimdi bunların yerine tümüyle Hindistan ham maddeleri kullanılmaya başlandı.

İktisat tarihçileri tarafından “Hint Akımı” olarak adlan­dırılan bu moda eğiliminin nedenleri nelerdi? İlk olarak bu ağır yün kumaş ve deriden ziyade daha hafif maddeleri tercih etmeye yönelik genel bir eğilimdi. Yeni pamuk ürün­leri de bu gelişmelere uygun düşüyordu. Şunu da ilave et­mek gerekir ki canlı renklere sahipti Hindistan malları ince kesimleri mümkün kılıyor ve özellikle üzerinde daha rahat çalışma olanağı veriyordu. Satış başarısı için tayin edici olan ise hâkim döngünün ticari aracı olarak Doğu Hindis­tan Şirketi’nin müşterileri için Hindistan’dan ısmarlanan ürünleri üretmeyi mümkün hale getirmesiydi. Bu kısa dö­nem için kârlı değildi. Ama Avrupa’da bu materyali tanı­mayanlarda, onu giymeye yönelik bir çekicilik yarattı. Şir­ket, kâr vaat eden kitlesel bir iş hacmi için Hindistan’a uz­manlar gönderiyordu. Uzmanlar oradaki imalathanelerde, ham maddenin Avrupalı müşterilerin tercihleri ve istekleri doğrultusunda işlenmesini sağlıyorlardı.

Ayrıca pamuk ham maddesi kolay renklendirilebilir ve basılabilirdi. Hindistan imalathaneleri cumba tekniği kulla­nabildiği için- Avrupalı müşteriler için bu eşsizdi- birçok defa yıkanmasına rağmen renklerde açma olmayan mad­delerin kullanımını ilk kez mümkün oluyordu. Nihayetinde Hindistan’daki üretim güçleri İngiltere’deki üretimler kar­şılaştırıldığında üçte bir oranında daha ucuzdu. Yüksek ulaştırma giderleri ve kazanç payları düşünüldüğünde fiyat olarak rakiplerin sunduğundan uygun koşullar ortaya çıkı­yordu.

Hindistan tekstili Avrupa’nın geri kalan kısımlarında da büyük yankı yaptı. Bu moda dalgasının uzun süre etki­li olacağı orta çıkıyor ve bu rüzgâr tekstil üretimi ve kulla­nımında bir dönüşüm yaratıyordu. Geleneksel işletmelerde yün ve ipek sürümünde büyük kayıplar oluyor ve pek çoğu bir süre sonra iflas ediyordu. Bu durum yalnızca İngiltere değil Fransa, Hollanda ve İtalya gibi bütün üretim merkez­lerini ilgilendiriyordu.

Büyük imalat sektörlerinden birindeki kriz, üstün ra­kiplere karşı tepkileri da başlatıyordu. İngiliz Devleti mad­di temellerini koyun beslemenin oluşturduğu yerli tekstil fabrikatörleri ve ülke aristokrasisinin baskısı altında hare­ket ediyordu; bu da Hindistan’dan tekstil ithalatı konusun­da bir yasak getiriyordu. 1700 yılındaki Calico yasaları, yalnızca müslin (ince kumaş-tülbent) ve işlenmemiş Cali- co’yu bunun dışında bırakıyordu. Irak’ın Musul kentine adını veren müslin, zaten lüks bir maldı; buna karşın işlen­memiş Calico ise yerli sanayi için ham maddeydi. Burada ithalat desteği politikası açık bir şekilde söz konusudur. Yasada diğerlerinin yanında, şöyle bir ifade de yer alıyor: “Eğer Doğu Hindistan ile ticaret (Batı Hindistan o dönem­lerde hala Karayip olarak geçiyordu) bu şekilde sürdürü- lürse devlet hazinesi yağmalanmış olacaktı. Bunun sonucu ortaya çıkan işsizlik ülkeye büyük zarar verecek ve işler durumda olan pek çok sanayi dalı deniz aşırı bölgelerde faaliyet göstermeye zorlanacaktı”. Calico yasaları elbette beklenen etkiyi yapamadı. Yirmi yıl sonra daha ağır bir ya­sa çıkarıldı. Vurgulu bir şekilde yapılan uyarıyla, yer­li yün ve ipek fabrikasyonunun tesliminde Calico madde­sinden elbiselerle yapılan sedyelerin kullanımı cezaya bağ­landı. Aynı durum Calico’nun ev işlerinde kullanılması ko­nusunda da geçerliydi. Anlaşılır bir şekilde müslin burada dışarıda bırakıldı ve Calico’nun yeniden ihracı onaylandı.

Hindistan baskı tekniklerini İngiliz imalathanlerinde taklit etmek yeterli olduğundan, ithalat destek politikası başarılı oldu. Pazarda “Hindistan Görünümü” ile talep edi­len tekstil ürünleri İngiltere’de üretiliyor ve pazarlanıyor- du. Ayrıca İngiliz taklitleri, kalite ve işçilik açısından Hin­distan’daki orijinalinden pek de ayırt edilmiyordu. Bu du­ruma, Hindistanlı üreticilerin hala kendi tekniklerini koru­dukları müslinin işlenmesinde elbette rastlanmıyordu.

Yeniden ihraç talebi Doğu Hindistan Şirketi’nin iş ala­nını genişletiyordu. En önemli pazar, karşılığında keten alınan Almanya olmuştu. Bunun yanında Doğu Hindistan Şirketi’nin dağıtımlarının büyük bir bölümü İspanyol ticari ortaklıları tarafından sömürgelere ulaştırıldı. İlginç olan İn­giliz taklitlerin Afrika’da az satış yapmasıdır. Bu durum, kalitenin yetersiz olmasına bağlıdır. İngiliz imalatının, sı­cak iklim bölgelerinde bulunan ince ham madde çeşitlerin­den üretim yapacak durumda olmadığı açıktı. En azından İngiliz pamuk üretiminin payı, on yıllar boyunca toplam üretimin %10’undan düşük kaldı.

İstatistiki veriler ilginç bir resim çiziyor: İngiliz taklit­lerinin ihracı 1700-1770 yılları arasında gerilerken Avrupa ve Kuzey Amerika’ya olan yeniden ihraç iki katına çıkmış­tı. Hollandalı ticari ortaklıkların kendilerini adadığı muhte­mel kaçakçılığın küçük yer tutmadığı hesaba katılabilir. Hindistan’da üretilen tekstil ürünlerinin Avrupa pazarında baskın olması da kabul edilebilir. İngiliz üreticiler için bu, kendi üretimini iyileştirmek ve giderleri düşürmek anlamı­na geliyordu.

İngiliz tekstil sanayindeki artış 18. yüzyılın son çeyre­ğine denk geliyor. 1774’te parlamento yurttaşların tümüy­le pamuktan yapılmış elbiseler giymesine izin veren bir ya­sa çıkardı. Bu uzun zaman önce tasarlanan bazı yenilikle­rin sonunda kullanılması olanağı verdi. Ünlü pamuk eğir­me makinası, mekanik ip tekeri, otomatik dokuma tezgâ­hı gibi buluşlar uzun zaman önce çizim masalarında yer almış, ama ilk olarak şimdi ekonomik açıdan değerlendiri­lebilen bir hal almışlardı. Bu yenilikler sayesinde üretimde­ki verimlilik bir sıçrama yaşadı. Üretim maliyetleri hay­li düştü ve aynı kalitede kalan yüksek değerdeki iplik üre­timi mümkün hale geldi. Yarım kiloluk 100 sınıf numar            a­lı ip, 80’Ii yılların başında hemen hemen 2 sterlin civarın­dayken, ilerleyen dönemlerde fiyat düzenli bir şekilde düş­tü. 19. yüzyılın başlarında 3 şilin oldu: Böylece %90’dan fazla bir ucuzlama yaşanmış oldu.

Bu yeniliklerden sonra İngiliz imalathaneleri hala ince ipler üretecek durumda değildi. Bu da Hindistan ürünleri­nin neden tercih edildiğini gösteriyor. Ama yavaş yavaş bu durum değişiyordu. Müslin, Hindistanlı üreticilerin ilk baş­larda yine rakipsiz oldukları bir başka maddeydi. Ama bu konuda da yine İngiliz fabrikatörleri devreye girecekti.

Buhar gücünün kullanılması verimliliği artırması ve gi­derleri düşürmesi bakımından önemli bir adımdı. Teknik problemlerin çözülmesiyle kitle üretimi için bir engel kal­mamıştı. Ama mutlaka yeni engeller çıkıyordu. İmalat üre­timinden sanayi üretimine olan dönüşüm, pamuğa olan ta­lebin önemli ölçüde yükselmesine neden olodu. Kârla bağ­lantılı nedenlerden dolayı yeni araçların uzun lifli-tel- li pamuk ile çalıştığını da ilave etmek gerekir. İyi bir çalış­ma için uzun iplerle imalat yapılıyordu. Böylece bir pamuk bitkisinden alınacak kazanç maksimize edilmiş oluyordu.

Pamuk ham maddesinin kalitesi temel olarak geri kal­mış işlenme biçimleriyle açıklanabilecek şekilde, geçmişte büyük rol oynadı. Ana dağıtımcılar hemen hemen %80’e yaklaşan bir ithalat payıyla Hindistan ve Karayip kolonile­riydi. ABD’nin güney devletlerinde ekimi yapılan pamuk muazzam kalitede olmasına rağmen, Kuzey Amerika’dan yapılan ithalat henüz önemli bir miktarda değildi. Gerçi di­ğer yandan önemli dezavantajları davardı: Pamuk kapsül­leri aşırı yağlıydı. Zorunlu olan çekirdek çıkarma da çok fazla emek yoğundu; makine ile çalışma bilinmiyordu. Bu durum Eli Whitney tarafından “pamuk çırçırının” bulunma­sıyla hızlı bir değişime uğradı. Makine yoluyla çekirdek çı­karılması daha önce bir ay süreli olarak iş gücü başına 152 kg olan verimi, iş gücü başına 1 günde elde edilir kılmıştı. ABD pamuğuna olan talep çığır açan gelişme sayesinde hızlı bir yükselişe geçti. Bunun yanında pamuk çırçırı el­bette onu bulana da büyük bir zenginlik getirdi. Whitney firması bugün hala askeri endüstriyel tesislerin liderlerin­den sayılıyor. Buluşun olduğu yıl olan 1793’te ABD tarımı 500 bin top pamuk ihraç etmişti; hemen hemen 10 yıl sonra bu rakam 18 milyon topu bulmuştu. Örneğin Güney Carolina’da bazı adalar özel ekim için ayrıldı. O bölgeler­den 1793’te 90 bin top mal teslim edilirken; 1801’de 8,3 milyon top yükselmişti. Ana alıcı şimdi pamuğunun dörtte üçlük bir bölümünü ABD’den temin eden Büyük Britanya idi.

Böylece Hindistan işlenmemiş pamuğunun ithalatı, fi­yat olarak ABD pamuğundan düşük olmasına rağmen şid­detli bir biçimde geriledi. Temel sebep her şeyden önce uzun ve iyi bir şekilde örülmeye pek de izin vermeyen, kı­sa sap biçimindeki pamuğun doğal niteliğiydi. Karşılaştırı- labilir kalitede bir üretim için işletme masraflarının yüksek olduğu tahmin edilebilir. Bu da, ham malın fiyat avantajını ortadan kaldırıyordu.

İngiliz tekstil sanayi, üstün durumdaki Hint rakiplerini Avrupa ve Kuzey Amerika pazarından uzun süre uzak tut­maya çalıştı. 1780’lere kadar Büyük Britanya’ya gönderilen pamuk ürünlerinini ortalama %5 yükselen payı, bu yükse­lişle 1794’te 9616 iken 1804’te %42’ye yükseldi.

Hindistan pamuk sanayisindeki tahribat üç adımda gerçekleşti: Birincisi İngiltere’de 1770’ten sonra imalat malları ithalatının bloke edilmesiyle; ikincisi kitle üretimi ve giderlerin düşmesi üzerinde etkide bulunan teknik ge­lişmelerle ve üçüncüsü de sömürgeci işgaller yoluyla. 1818 yılında Hindistan hemen hemen tümüyle fethedilmişti. Bü­yük Britanya tekstil imalatında kullanılacak makinelerin Hindistan’a ihracatını yasal olarak engelledi. Teknik yeni­likler yoluyla bir top pamuğun satış fiyatı 1774 1820 ara­sında eski fiyatından yaklaşık %10 civarında düştü. Hindis­tanlı üreticiler el işiyle bu fiyattan üretim yapamazlardı. Böylece bunu izleyen dönemde Hindistan’daki işçilerin bü­yük bir bölümü işsiz kaldı.

Büyük Britanya tekstil ürünlerinin Afrika’ya ihraç edil­diği, oradan tarım ekonomisi için kölelerin alındığı, diğer taraftan ham pamuğun Büyük Britanya’ya gönderildiği ye­ni bir ticari yapı biçimlendi.

Buluşma yeri Bengal

Hindistan, Avrupa ticari saldırılarının asıl ağırlık nok­tasını oluşturuyordu. Portekiz, , kıtanın büyük bir bölü­mündeki en önemli aktarma yerlerine geçiş noktalarını as­keri araçlarla zorla ele geçirmiş ve oralarda şiddet kullana­rak İç Asya ekonomisini eline almıştı. Kendi devletleri ta­rafından teşvik edilen Hollanda ve İngiltere ticari topluluk­ları “yayılma öncüsü” olarak baskı kurmaya çalışıyorlardı.

Avrupa ticaret güçleri arasındaki rekabet mücadelesi Hindistan’da yerleşen fabrikaları askeri kapasite ve donan­ma güçlerini genişletmeye yöneltti. Tüm bunlar, işlemeci­nin asıl hedefi olan kârlı bir iş yapmaya aykırı biçimde, iş­letme masraflarını hayli yükseltiyordu. İngiliz Doğu Hin­distan Şirketi’nin sorumluları bu durumda uzak görüşlü olduklarını gösterdiler. Bölgedeki temsilcilerine toprak parçalarını satın alma yönünde talimat verdiler, Çünkü bu orada yaşayanlardan alınacak vergiler demekti. Bu ek gelir ve risklere karşı ticaret işinin garantiye alınması anlamına geliyordu. 1698’de alınan talimat Bengal’de hayata geçiril­di.

Moğol İmparatorluğumun doğu bölgesi örnek alınacak ve İngilizlerin Hindistan sömürgeciliğinin en önemli çıkış noktası olacaktı.

Bengal o dönem bölgeye gelen ziyaretçiler tarafından yeryüzündeki cennet olarak tarif ediliyordu. Aslında bu alan iklimsel koşullardan dolayı yılda birkaç defa ürün alı­nabilen bir araziye sahipti. Bengal’in büyük bölümü ırmak­ların yer aldığı ve sayısız kanalların da bulunduğu devasa bir düzlükten oluşuyor. Uygun coğrafi durum ve yoğun trafik ağı, buradaki limanları, Avrupa iktisadi yatırım alan­ları olarak Ön Asya, Güneydoğu Asya ve Çin’i kapsayan uzak ticaret ağı içerisinde önemli düğüm noktaları yapı­yordu. Bengal 1576 yılında Moğol beyleri tarafından fethe­dilmişti. Bölge imparatorluğun en zengin ve en verim­li ve aynı zamanda en büyük vergi gelirini sağlayan bölge­si olarak gelişti.

18. yüzyılın başında Hindistan’daki yaklaşık 150 yıllık Moğol egemenliği en yüksek noktasına ulaşırken; diğer yandan ilerideki siyasal çöküş de yavaş yavaş görünür ol­muştu. Çünkü Orta Asya’dan fetihçiler, son Moğol İmpara­toru Timur’un takipçileri, ilk olarak Kuzey Hindistan’la sı­nırlı olan egemenlik alanlarını Bengal’in de içinde yer aldı­ğı Hint Devleti ile yaptıkları uzun yıllar süren sınır savaşla­rında genişlettiler. O bölgede yönetimle sorunları olan ba­zı yerel güçler de onlara yardımcı oldu. Hindistan toplumu ile derinlere kök salmış bir ilişkisi olmayan, bu nedenden dolayı buradaki hâkimiyetini sağlamlaştırmak ve “satın al­mak” için çok çaba sarf etmesi gereken Moğolları üst ege­men olarak sınıflandırmak uygun. Bunun için vergi gelirle­ri de hesaba katılıyordu. Moğol Devleti’nin finansal ihtiya­cı buna göre yüksekti; aynı durum yerel iktidar sahipleri için de geçerliydi. Yüksek vergiler yerli esnafı, onlardan da önce köylüleri rahatsız ediyordu. Bunu ekonomik verim gücünün yavaş yavaş gerilemesi izledi. Egemenler ise bu­na karşı daha sonraları ekonomik çöküşün hızlanmasına, kamu maliyesinin bozulmasına ve politik egemenliğin altı­nın oyulmasına neden olacak vergi oranlarını arttırma yo­luna gittiler. 1700 yılındaki durum böyle özetlenebilir.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Moğol Devleti’ne verilen yıllık vergi karşılığında Bengal’de vergiden muaf bir şekil­de ticaret yapma ve sahip olduğu toprakları Kalküta’daki şubesine kadar genişletme hakkını elde etti. Verim ticaret hacmi ile birlikte düşünüldüğünde oldukça düşüktü. Bu şirketlerin (ticari sözleşme) yapısında yolsuzluk ve rüşve­tin de işleyiş içinde yer alması bu durumu açıklığa kavuş­turuyor. Şirket için altın dönem başlamıştı. Çünkü şirket, her sektörde verim almak zorunda olan rakipleri karşısın­da bir rekabet avantajı elde etmişti. Gerçi ona serbest tica­reti düzenleme hakkının verilmesi daha büyük öneme sa­hipti. Bu bedele karşılık Hindu tüccarlara, daha sonra, İn­gilizler gibi vergiden muaf bir biçimde iş yapabilme izni verildi. Bununla yerli rakipler kendi taraflarından Doğu Hindistan Şirketi’nin taşeronu gibi oldular. Çünkü verilen izin Bengalli tüccarların mallarını nihayetinde Şirkete sat­ma yükümlülüğüyle birlikte gelişiyordu. Tüccarlar normal olarak Bengal’den daha uzak bölgelerle de iş ilişkileri içe­risindeydiler. Bu yüzden vergiden muaf ticaret, şirketler tarafından öngörüldükten sonra çok fazla yaygınlaştı. Bu­nunla İngiliz ticari ortaklıklarının iş hacmi artıyordu. Ser­best ticaret, Hindistan içi iş ilişkileri üzerinde de derin baskı uyguluyordu. Sonuçta devlet açısından önemli bir vergi kaynağının kökü kurutulmuş oldu. Bu durumu telafi etmek için ikinci bir mali araç yeniden devreye sokuldu: Çiftçilerin vergilendirilmesi.

Ülkedeki mülkiyet ilişkileri köy toplulukları tarafından belirleniyordu. Dönemin egemenleri köylüleri, Zamidarlar (vergi toplayan yerel görevliler) tarafından tahsil edilen bir vergi yoluyla kaydediyorlardı. Bunlar bir araya getirilen meblağ üzerinde mali güce sahip oldukları için gerçek ve­rimi gizleyerek kendi hesaplarına işler yapıyorlardı. Köy topluluklarının içerisinde iş bölümü ve uzmanlaşma da mevcuttu. Tarlaların yanında kendi ihtiyaçları için pamuk ekim alanları vardı; pamuk iplikler köyde hazırlanıyor ve örülüyordu.

İngiliz ticari ortaklıklarının politikası Moğol hüküm­darlarının sürdürücüsü olarak yerel maliye tarafından gü­venilerek görevlendirilen Bengal’deki soylu kesimi direnişe kışkırtıyordu. 18. yüzyılın ortalarında askeri çatışmalar ka­çınılmaz bir hal almıştı. Bu direnişte, güç sistemleri çoktan bir çürüme içerisinde olan Moğol efendilerine karşı, ba­ğımsızlık isteği de yer alıyordu. Ülkenin çekirdek toprağı, başkent Delhi ile birlikte Pers ve Afgan savaş beyleri tara­fından defalarca işgal edilmiş ve yağmalanmıştı. Avrupa tarih kitaplarında, 1757’deki Plassey Meydan Savaşı, bu savaşta Doğu Hindistan Şirketi Bengal ordusunu (Moğol Hükümranlığının sürdürücüsü) yendiği ve o günden sonra Bengal’de sömürge gücü olduğu için, kahramanlık öyküsü biçiminde sınıflandırılır. Ama gerçekte direniş uzun sür­müş ve ilk olarak yedi yıl sonra kırılabilmişti. İngilizler ga­lip oldukları için şimdi Bengal’deki iktidarın vites kolunda oturmaya başlamışlardı. Bereketli toprakları egemenlikle­rine katmaktan geri durmadılar. Fiili sömürge efendisi, politik meseleleri biçimsel ola­rak yerli kuklalar üzerinde denemeye çalışıp, burada daha sonraki imparatorluk için model olarak uyguladıkları “do­laylı egemenlik” politikasını ilk kez uygulayınca, şirket bü­yük toprakları mülkiyetine geçiriyordu. Bu topraklar bura­larda yaşayan insanlardan alınacak vergilerle yavaş yavaş en önemli gelir kaynaklarından biri olarak şekillenecekti. Vergilerin tahsil edilmesi büyük bir sorun teşkil ediyordu. Çünkü İngiliz sömürge gücü bölgedeki işgal ve mülkiyet ilişkileri üzerine bilgi sahibi değildi. Burada daha önce bu­na benzer işler yapmış vergi tahsilâtçıları (Zamidar) görev­lendirilmesi faydacı bir çözüm olarak ortaya çıktı. Doğu Hindistan Şirketi’nin hizmetindeki vergi tahsilâtçıları köy­lülere maddi baskı yöneltiyorlardı. Bunun sonucunda Av­rupa tarih yazıcılığı tarafından uzun süre unutturulmaya çalışılan bir felaket ortaya çıktı.

Bengal’de, temel olarak iklimsel faktörlerden kaynak­lanan, hasadın tümden kötü olması, seyrek rastlanan bir durumdu. Bu durumlarda merkezi devletin vergi indirimle­rine gitmesine rağmen felaketler ortaya çıkıyordu. Elbette yeni efendiler için felaket söz konusu değildi. Doğu Hin­distan Şirketi bütün tahıl stoklarını satın alarak fiyatları yükseğe çekmeye çalışıyordu. “Başarı ikiye ayrılmıştı. 1770 yılında Hindistan tarihindeki en korkunç yiyecek kıtlığı ya­şanmıştı. Bengal nüfusunun üçte birlik bölümü öldü. Şim­di vergi indiriminden de hiç söz edilmiyordu. İngilizler kendilerini acımasız bir şekilde gösteriyorlardı. Gerçeklik akıl almaz bir biçimdeydi: Doğu Hindistan Şirketi, nüfusun 7 ila 10 milyon arasında azaldığı 1771 yılında, yalnızca ge­lir kayıplarını azaltmak için vergileri yüksek tutmaya de­vam edecek ve 1768 ile karşılaştırıldığında fazla baskı uy­gulayacak biçimde davranıyordu. Bu bile, yalnız başına, tasvir edilemeyecek baskıların köylülere karşı uygulanma­sını getirdi”. Gürgen Conrad, Die East India Company, S. 131-2).

En üst boyutlardaki baskıcı sistem korkunç sonuçları­na rağmen hala yukarı sınırlarında dolaşıyordu. Doğu Hin­distan Şirketi’nin sorumluları yeni bir mali deneyime baş­lıyorlardı; vergi miktarını beş yıllık bir zaman dilimi içinde en çok vergi verene göre düzenledikleri bir vergi idaresi ortaya çıkardılar. Bu, tahminlerle yönetilen ve en kısa za­manda çok para kazanmaya dayanan geçici bir spekülas­yon dalgası ortaya çıkardı. Böylece çoğu bölge için fiyatlar Sunuldu. Bu fiyatlar oradaki nüfusun iktisadi gücünü çok aşan fiyatlardı. Yani vergi tahsilâtçılarını finansal çöküşe götürecekleri görülüyordu. Onlar da köylülerin üzerine merhametsizce gittiler; bütün baskıları uyguladılar. Ama bu bile kendilerinin Şirkete yapmaları gereken ödeme yü­kümlülüklerine yetecek kadar bir etki sağlamadı. Spekü­lasyon kabarcığı patladı.

Yeni sömürge efendileri kendilerinin sorumlusu ol­dukları toplumsal felaketten açık bir şekilde etkilenmiyor­lardı. Spekülatörler, tüccarlar, bankacılar aynı zamanda kendi sözleşmeli çalışanlarına verdikleri desteği kesmişler ve eski sistemin taşıyıcılarına dönmüşlerdi. Zamidar siste­mi yeniden tesis edildi.

İngiltere’de tecrübe etmeden önce, özel mülkiyet üze­rinde temellenen vergi sistemini, Bengal’de uygulamaya geçirmek akla yatkındı. 1793 yılındaki vergi reformları mülkiyet ilişkilerini yeniden düzenliyordu. Zamidar, büyük toprak sahibi olarak kendi çiftlikleri üzerinde hakları bulu­nan bir duruma geliyordu. Ekili alanlardan alınan verimden bağımsız olarak belirli bir vergi hâsılatı sağlamak zorun­daydı.

Zamidar ilk görev döneminde vergi gelirleri üzerinde mülkiyet sahibiydi: ama çiftliklerin işletilmesi onu ilgilen­dirmiyordu. Bu bakımdan yeni sınıf ilk dönemlerde pek de farklılaşmıyordu. Ayrıca ülkenin vergiye bağlanmasını sür­dürme hakkı da güvenceye alınmıştı. Mültezim benzer şe­kilde ticaret yapıyordu. Yeni bir vergi altına alma işlemi, daima yeni yeterli kazançlar oluşmasını sağlıyordu. Çok kısa bir zaman içerisinde devasa ölçülerde bir “ara mülte­zim sistemi” meydana gelmişti. Bu sistem yalnızca vergi reformundaki delikle utanmadan kötüye kullanıldığında mümkün oluyordu: Paravan kişiler üzerinden kurgusal arazi satışı gerçekleştiriliyor; böylece eski mültezim söz­leşmeleri geçersiz hale geliyordu. Muhtemel yeni mülk sa­hipleri çiftçilerden ulaştırılan vergilerle ilgili olarak elbette kendi lehlerine olacak şekilde yeni düzenlemeler yapıyor­lardı. Bunaltıcı vergi zorlamaları çiftçileri şimdiye kadar ekim yapılmayan alanlarda ekim yapmaya ya da kredi baş­vurusunda bulanmaya zorluyordu. Buradan yeni bir iş da­lı oluşmaya başladı: Tefecilik.

Çiftçiler için tefeciler ve büyük toprak sahipleri, güçlü bir avans ödemesiyle onları tam bir bağımlı durumuna ge­tiren ve çoğu zaman aynı kişi olan insanlardı. Faizler, bü­yük efendilerin keyfine göre düzenlemeler olsun diye ek bir katkı oluyordu. Direniş amaçsızdı çünkü ucu ucuna ye­ten ekim alanı karşısında çiftçilerin bir çıkış yolu yoktu. Ül­kenin satılması tümden bir çöküşle aynı anlama geliyordu.

“Ara mültezim sistemi”nin muazzam baskısı köy top­lulukları üzerinde yük oluşturuyordu. Hindistan toplumun­da var olan tüm direkler yıkıldı; yerel kurumlar ayakta du­ramaz hale gelmişti:

Çiftçilerin beşeri sermayesi hiç de makul olmaya­cak bir biçimde sıkıntıya sokulmuştu. Zorunlu geçim araç­larını artık ellerinde bulundurmuyorlardı.

Ortak çalışma örgütlenmesi artık neredeyse müm­kün değildi.

Tarlaların toplu sulanması da yetersizce yapılabili­yordu.

Arazi ve onu işleyen insan tümüyle çaresiz bırakıl­mıştı. Bengal’deki çiftçilerin sefalete düşürülmesi süreci, Hindistan’ın geri kalan kısımlarında da hayata geçirildi. Bu süreç, İngiliz sömürgeciliğiyle başlayan bir süreçti. “İngil­tere, Hindistan toplumunun tüm sistemini yerle bir etti. Bu olmadan da şimdiye kadar yeni bir yapılanmanın izleri gö­rülebilirdi. Bu şekilde yenisi kazanılmadan eski dünyaları­nın kaybı günümüzde bile Hint yoksulları tarafından bir yoksulluk melankolisi olarak hatırlanır” (Karl Marx, Di- e britische Herrschaft in Indien, S. 129).

Açgözlülük

Doğu Hindistan Şirketi’nin Bengal’deki askeri saldırıla­rının dolaysız sonucu, büyük çapta meydana gelen bir yağmalama oldu. Yenik durumdaki yerel şeflerle yapılan sözleşmeye uygun anlaşmalar, Şirket ve onun temsilcileri­ne altın ve mücevhere yönelme olanağı verdi. Bunun ya­nında kira ve vergi gelirleri de çıkıyordu. Böylesi dağıtım süreçlerinin bölgesel ekonomiyi zor durumda bırakacağı açıktı.

Hindistan yalnızca ilkel birikimin bir iş alanıydı: Buna ek olarak Batı Hindistan’ın tarım ekonomisi ve her şeyden önce kölelik geliyordu. Bunların İngiltere’nin ekonomik gelişmesine hayati bir destek sunduğu tartışılmaz. Sömür­ge gücü olarak Doğu Hindistan Şirketi, İngiliz tekstil en­düstrisine ekonomi-politik beklentilerini gerçekleştirmek için olanak sağlıyordu. İthal yasağı yoluyla Hindistan­lı rakipler İngiliz iç pazarından uzak tutuldu. İngiltere- Hindistan ticareti üzerinde kazanç sağlayan şirketin ortak­lığa hasar verecek bu tür durumlara karşı önlem aldığı dü­şünülebilir; özellikle yönetimin aynı zamanlı olarak kıy­metli madenlerin Hindistan’a aktarımını yasaklamasından sonra. Bengal’in fethedilmesine kadar, saticılar, kıymet­li madenler dışında bir malı kabul etmediklerinden Şirket, Hindistan mallarını uzun bir dönem kıymetli metaller kar­şılığında satın alabildi. Doğu Hindistan Şirketi’nin çekim­serliği için iki neden var. Birincisi yeniden ihraç uzun za­mandan beri en kârlı iş alanlarından biriydi ve Avrupa pa­zarları için Hint mamulleri ile ticarette sınırlamalar kaldırıl­mıştı. İkincisi, sorumlular tümüyle bireysel zenginlikleri uğraşındaydılar. Böylece yeni ekonomi politikalarının tali­matlarından kurtulmaya çalışmak, onlar için açıklığa ka­vuşmuştu.

Teknik modernizasyonun tamamlanmasından sonra Doğu Hindistan Şirketi’nin kışkırttığı İngiliz tekstil endüs­trisi başladı. Şirket, Hindistan tekstilinde tekeli elinde bu­lunduruyor ve bununla bu pazara girişi de kontrol ediyor­du. Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan pazarına giriş üzerindeki tekeli iğ i nedeniyle pazardan uzak kalan ticari sermaye grupları, bunu değiştirme çabası içindeydiler. Tekstil endüstrisi, kâr olanakları açısından ticaret serbes­tisi çabasının içine giriyordu. Bu, parlamentonun Doğu Hindistan Şirketi’nin faaliyetlerini zincirlemesini açıklıyor. Fetihlerin kahramanları şimdi aniden açgözlü ve vicdansız sömürücüler olarak ortaya çıkıyorlardı. Araştırma kurulları serisi ve yönetici sorumlulara karşı suçlama metotları, es- rarengiz olarak, Şirketi İngiliz kamuoyunun gözünden dü­şürme amacına hizmet ediyordu. Böylece gelişen olaylar, ortaklık olarak Doğu Hindistan Şirketinin yağma politika­sından kazanan eski seçkinler ile Şirkete karşı oy veren ül­ke aristokrasisine dayanarak gelişen sanayi burjuvazisi arasındaki çıkar karşıtlıkları biraz daha aydınlanıyordu. Ekonomik olarak olanaklarını pekiştiren ama politik etki­sinde yavaş yavaş bir erime olan büyük toprak sahipleri de Hindistan’da bir sömürge reformunda yeni bir etkinlik şansı görüyorlardı.

Her şeyden önce uluslararası olaylardan kaynaklanan çatışmalar büyüyordu. Fransız Devrimi ve Napolyon’un gücü ele geçirmesi, Avrupa’da politik sahnede değişimlere yol açtı. Napolyon’un süper güce saldırması Hindistan’ı yi­ne hızlı bir şekilde stratejik bir merkez haline getirdi. Çün­kü Mısır’ın işgaliyle gerçek hedefin Hindistan olduğu açık hale geldi. Napolyon tehdidinin sona ermesinin ardından Hindistan’daki sömürgesel tadilat işine de girilme imkânı doğabildi. Şirket iktisadi üstünlüğünü kaybediyordu. Bu 1784’te Hindistan’daki etkinlikleri üzerinde devlet kontro­lünün geliştirilmesiyle, ticari ortaklığın İngiliz devletinin savunucusu rolünü kaybetmesi anlamına geliyordu.

1813’te Doğu Hindistan Şirketi’nin tekeli sona erdi; Hindistan pazarı genel olarak İngiliz mallarına açılmış ol­du. Gelecek yirmi yılda Hindistan’ın pamuk ürünleri ithala­tı yaklaşıl 1 milyon dolardan 51 milyon dolara yükseldi.

Bir tanık anlatıyor:

Hindistan sektörüne yönelik olarak çalışan İngiliz tüc­car William Bolts 1772’de aşağıdaki cümleleri zapta geçi­riyordu.

“Akıl almaz baskı ve sertlik yoksul üreticiler ve işçileri sıkıntıya sokuyordu. Bunlar aslında artık şirketin köleleri de değillerdi. Yoksul dokumacılara yönelik sömürü metot­ları çok yönlüydü. Bu metotlar şirketin acenteleri ve aracı

şahıslar tarafından özenli bir şekilde uygulanıyorlardı. Pa­ra cezaları, zindan ve dayak bunların arasında yer alıyor. Bu pratikler tüm BengaTde yaygın/aşarak etkili oluyordu. Haklı olarak toplam iç ticaret ve Şirketin Avrupa ile ticare­tinin daimi bir baskı üzerinden temellendiği ifade edilebi­lir. İngilizler acentaları ve aracı kişileriyle tek tek ürünlerin hangi miktarlarda ve hangi fiyattan dağıtılacağına karar veriyorlardı”,

(Ramkrishna Mukherjee’dan alıntı, The Rise and Fall of the East India Company. New York, 1974, S. 272).

Doğu Hindistan Şirketi’nin bu memurları, Hindis­tan’da, krallar gibi yaşıyorlardı. Aynı şekilde küçük yazıcı­lar ve genç tüccarlar da olağanüstü sayılabilecek bir yaşam standardına sahiplerdi.

Hindistan, İngiltere’de, herkesin orada rüyalarını yaşa­yabileceği bir masal ülkesi gibi bir şöhrete sahipti. Yalnız­ca Şirket’in “büyük efendileri” değil pek çok kişi için de belki de bu gerçekleşti. Bunlar parsayı topladılar ama bunların küçük bölümü için bu yeterince devam etti

Şirketin memurlarına zenginlik getiren yalnızca Hin­distanlı memurlarla girdikleri kazançlı ilişkiyle ortaya çıkan yolsuzluk geliri değildi. Aynı zamanda, bunlar, ticaret sek­töründe kendileri için de kazanç elde edebilirlerdi. Gerçi şirketin hizmetinde bulunuyorlardı ve resmi olarak kendi ticari hesaplarına çalışamazlardı ama Doğu Hindistan Şir- keti’ne bağlı çalışanlardan- en alttakilerde en üsttekilere- bu kurala riayet edenlerin sayısı çok azdı.

Ticari şirketteki görevlilerin işi, Hindu mal dağıtıcıla- rıyla ilişkiye girmek, malları rapor etmek, mümkün olan en düşük fiyattan pazarlık etmek ve alışverişi şirketin adıyla onaylamaktı. Çok basit bir hile bile büyük miktarda para elde edilmesini sağlıyordu. Özel kişiler olarak malları daha ucuza alıyor ve yüksek bir fiyattan şirkete satıyorlardı: El­bette bir takma ad kullanarak. Genellikle İngiliz satıcılar zamanla yerel tacirleri görevlendirdiler. Onlar vasıtasıyla kârlı bir özel ticaretin ortaya çıkması sağlanıyordu.İngiliz acentelerinin özel işlerine çok da seyrek olma­yan şekilde kaba kuvvet de eşlik ediyordu. Bunlar yanların­da bulundurdukları silahlı birlikler sayesinde “iş ortakları­na” kendi istedikleri koşulları daha kolay bir şekilde dikte ediyorlardı. Mallarını Hindu tacirlere satmak istediklerinde ise inanılmaz bir baskı uyguluyorlardı. Hintliler malları pa­zar fiyatının %30, %40 ya da %50 daha üzerinde bir fiyat­tan satın almak zorunda kalıyorlardı. Bununla pratik bir şekilde kendilerini yıkıma götürüyorlardı.

Şirket büyük ve tam bir sabırla hareket ediyordu. Ger­çi harekete geçmeye zorlandığını da görüyordu. Özellikle, sonraları Londra’daki yöneticilerin finansal durumdan şi­kâyet etmelerinden; ya da İngiliz kamuoyunda Hindis­tan’daki ilişkiler üzerine protestoların yayılmasından son­ra bu zorlama daha fazla hissedilir olmuştu. Ama kim zo­runlu kararlılık ve sertlikle Bengal’e müdahale etmek ister­di?

Kayrıak:JürgenConrad, Die East India Company. Lam­pertheim, 1980, S. 116-119.

Hindistan ihracatının gelişmesiyle, ülkedeki zanaat, pazarı terk etmek zorunda kaldı. 1814’te 1,3 milyon olan mal sayısı, 1812’de 300.000’in altına ve 1844’te de hemen hemen 60.000’e inmişti

18. yüzyılın son çeyreğine kadar İngiliz-Hindistan ti­caretinin bilânçosu Hindistan lehine bir fazlalık gösteriyor­du. Hindu üreticiler yıllık ortalama 3 milyon sterline denk gelen bir mal ihracatı yaparken, İngiltere’den aldıkları mal ise 500.000 sterlin civarında bir bedele karşılık geliyordu. Yaklaşık yirmi yıl sonra bu ilişki tam tersine döndü: İngi­lizler Hindu pazarını mallara boğarken, Hindistan çok kü­çük düzeyde bir ihracat yapar hale geldi.

1813 yılına kadar Hindistan asıl olarak ihracatçı bir ül­keydi; kısa bir süre sonra ithalatın ağırlıklı olduğu bir ülke oldu. Hindistan mamulü mallar, İngiltere’den uzak tutul­muş ya da çok ağır koşullar altında buna müsaade edilmiş­ti. Hindistan, İngiliz mallarına düşük düzeyde bir gümrük uygularken; bu ülke tarafından kendisine çok yüksek gümrük giderleri konmuştu. Bu durum bilinen tek yer­li pamuk sanayisinin de yıkılması anlamına geliyor. 1780’de Hindistan’a gönderilen İngiliz ürünleri ve imalat mallarının değeri yalnızca 386.152 sterlin civarındaydı. Aynı yıl sürülen kıymetli madenlerin değeri ise 15.041 sterlin civarındaydı. Toplam dış satım ise 12.648.616 ster­line denk geliyordu. Yani bu demek oluyor ki Hindistan ile ticaret toplam dış ticaretin yalnızca 1/32’lik bir kısmını kaplıyordu. 1850’de ise İngiltere ve İrlanda’dan Hindis­tan’a yapılan ihracatın değeri 8.024.000 sterlin civarınday­dı. Bunun içerisinde yalnızca pamuk ürünleri 5.220.000 sterlinlik bir paya sahipti. Böylece toplam ihracat içinde Hindistan’ın payı 1/8’e çıkarken; pamuk dış ticareti açısın­dan da Hindistan 1/4’lük bir paya yükseliyordu. Pamuk fabrikaları 1/8 oranında Büyük Britanya nüfusu için üretim yaparken bu, milli gelir açısından 1/12’lik bir pay getiri­yordu. 1818’den 1836’ya kadar Büyük Britanya’dan Hin­distan’a iplik ihracatı l’e 5.200 gibi bir yükseliş yaşamıştı. 1824 yılında Hindistan’a İngiliz müslin ihracatı 1 milyon dolar civarında bir değere ulaşırken; bu değer 1837’nin sonunda 64 milyon doların üzerine yükselmişti.

Her ticari krizde Doğu Hindistan ile yapılan ticaret İn­giliz pamuk sanayiciler için göze çarpan bir önem kazanı­yor ve Doğu Hindistan karası bu fabrikatörler için en iyi Pazar durumuna yükseliyordu. Pamuk sanayinin Büyük Bri­tanya’nın genel toplumsal sistemi açısından yaşamsal öneme ulaşması gibi, aynı ölçüde Doğu Hindistan da İngi­liz pamuk sanayi için yaşamsal öneme ulaşmıştı.

İki taraflı ticarette yıllık ortalama 5-6 milyon sterlin ci­varında İngiltere lehine bir fazlalık çıkıyordu. Bu, Hindis­tan’ın, sömürgeleştirilmesinin bedelini yine kendisinin ödemesi anlamına geliyor. Tekstil imalatı üretiminin ve köydeki iplikçilik, dokuma gibi işlerin yok edilmesi İngiliz­lerin yeni bir pazar açmasının dolaysız sonucuydu. İngilte­re’ye karşı ithalat faturasının ödenmesi, özünde toprak vergisi olarak gerçekleşen, yerli kaynakların bu iş için ha­len süren aktarımını zorunlu hale getirdi. “Ara mültezim sistemi” yoluyla köylülere yönelik olarak geliştirilen eko­nomik baskı zaten yüksek bir seviye de büyüyerek devam ediyordu. Hindistan’daki İngiliz sömürge egemenliğinin ilk aşamasının sonucu kitlesel felaket oldu. Dokumacıların kemikleri Hindistan ovalarını kaplamıştı.

Eric Hobsbavvm, Hindistan’ın yaşadığı felaketin Büyük Britanya’nın yükselişinin can alıcı nedeni olduğunu belirti­yor: “Endüstri devrimi dendiği zaman pamuk anlaşılır… İn­giliz pamuk endüstrisinin temelleri rekabet sonucunda ka­zanılan bir üstünlük değil aksine sömürgelerdeki tekel ol­ma durumuydu… Pazarlar İngiliz İmparatorluğu’nun ken­disine, donanmasına ve ticaretteki durumuna bir üstünlük sağlıyordu”. (Industrie und Empire, 1. Bd, S. 55f, Sanayi ve İmparatorluk, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1998)

İngiliz tekstil sanayinin yok edilmesi tarımı da bul­muştu. Çiftçilik ile zanaat ve tarım ile ticaret arasındaki denge; yani Hindistan köylülük sisteminin birliği önem­li ölçüde bozuldu. Tekstil ekonomisindeki işsizler imalat üretim ve sanayisinin diğer sektörlerinde de iş bulamıyor­lardı. Çünkü bu alanlarda da aynı nedenden dolayı benzer durumlarla karşılaşılmıştı. Bu yüzden tekstil işinden ayrıl­mak zorunda kalanlar tarımda bir yerler bulmayı deniyor­lardı. 20 yüzyılın başında tarım ile geçimini sağlayanların oranı %93’e ulaşmıştı. Bu oran kırk yıl önce %60 dolayla- rındaydı.

Bu durumun da etkisiyle Doğu Hindistan Şirketi, tekel olacağı son alan olan Çin ile ticaret işine girdi.

Çin ile Uyuşturucu Ticareti

Ekonomik faaliyetleri ve işlemleri uzun bir geleneğe sahip olan Çin, Hindistan’ın yanında Asya ekonomik böl­gesindeki ikinci büyük ülkeydi. Avrupa ticari ortaklıkları bu bölgeyle ilişki geliştirmeye çalışıyorlardı. Ama Çin’le ilk dönemlerde bunu sağlayamadılar. Bu durum Çin’in ekono­mik açıdan uzun süredir bağımsız olmasıyla bağlantılıydı. Yani Çin ithal mallarla çok az ilgili ya da çoğu zaman ol­duğu gibi hiç ilgili değildi: Ayrıca ülkede istikrarlı politik ilişkiler hâkimdi: Avrupa sömürgecilik dalgası uzun bir sü­re Çin kıyılarında kırıldı.

Doğu Hindistan Şirketi kısa süre sonra İngiliz ulusal içeceği haline gelecek olan çayı, 17. yüzyılın son dönem­lerinden beri Çin’den alıyordu. İlk olarak 1664 yılında İn­giltere’ye yaklaşık 1 kilogram çay getirildi. Yüz yıl sonra bu 2,5 milyon kilograma ulaşmıştı. Şirket için iki yönden bu ticaret anlamlıydı: Birincisi Çin, ekim tekelini elinde bulun­duruyordu; ilk olarak 19. yüzyılın ortalarında İngiliz Hin- distanında çayın ekimi başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş olacaktı. İkincisi çay ikame edilebilir bir ürün değildi. Tica­ri ortaklık bu iş dalıyla ne İngiliz ürünlerine rakip olacak; ne de pamukta olduğu gibi yerli sermayenin baskısında korkulabilecekti. Çay, İngiliz ticari ortaklığı için tüm poli­tik değişiklik süreçlerinin ötesinde bir iktisadi destekti ve İngiliz Devleti için de çok kazanç getiren bir gelir kayna­ğıydı: Vergi gelirlerinin yaklaşık onda biri kadar bir gelir getiriyordu. Şirket çay işinden, tahminlere göre yıllık orta­lama 2 milyon sterlinin üzerinde bir gelir elde ediyordu.

Doğu Hindistan Şirketi Bengal’deki tekelini kaybettik­ten sonra Çin ile ticareti yaygınlaştırmak ve daha kâr­lı bir şekilde biçimlendirmek için elinden gelen her yola başvurdu. Çin tarafı piyasada satılan Avrupa ürünlerine ih­tiyaç duymuyordu. Ödemeyi bozuk para ve külçe şeklinde­ki kıymetli metallerle talep ediyordu. Yün ve yün kumaş gi­bi klasik İngiliz ürünleri kısmen alıcı buluyordu ama bu ürünler de maliyet giderlerinin altında bir fiyattan satılı­yordu. Aradan çok zaman geçmeden bir çözüm bulundu: Bengal’in ele geçirilmesiyle, Şirket, Hindistan ticari ortak­lıklarının iş politikalarına ilişkin derin bir bilgi kazanmıştı.

Çin’de pamuk ve afyon gibi iki ürüne olan büyük talep kendisini gösteriyordu. Böyle olunca bu malların ihracatıy­la çay alışverişinin karşılanabileceği düşünüldü. Örneğin 18. yüzyılın son on yılında Çin mallarından yapılan ithala­tın değeri yaklaşık 27 milyon sterlin iken buna karşılık, buraya yapılan ihracatın 16,5 milyon sterlin olması bu çö­zümü biraz daha zorunlu kıldı. Ticaret açığını denkleştir­mek için 10,5 milyon sterlin değerinde kıymetli maden sağlanması gerekiyordu.

Doğu Hindistan Şirketi’nin Bengal’in pamuk üretimiyle işlenmesini ele geçirmesi ve afyon ekimini kontrol etmeye başlamasından sonra İngiliz-Çin ticaret bilânçosu drama­tik bir dönüşüm geçirdi. Kısa bir süre sonra Çin, ihracat li­manı olan Kanton üzerinden yıllık olarak 8 milyon İspanyol dolarının üzerinde gümüş ihraç etmek zorunda kaldı.

“Çin’in Avrupa sermayesine açılması süreci afyon yo­luyla gerçekleşti. Burada Çin İngiliz kapitalistlerine para kazandıracak şekilde zehiri Hindistan tarımından satın al­maya zorlandı. 19. yüzyılın başlamasıyla, hızlı bir şekilde halkın yoğun olarak kullandığı bir araç haline gelen afyon, fiyat bakımından güçlü bir düşüş yaşadı… Özellikle en ucuz mal olmasından dolayı yoksul kesimin kullandığı bu zehirin yıkıcı etkisi, kamusal alanda satışın düzenlenmesi ve Çin’de sürümün yasaklanması çağrılarına neden oldu. Bundan sonra, 1833 yılında, her afyon kullanıcısına yüz kırbaç ve iki ay zincirlere bağlı şekilde insanların karşısın­da tutulma gibi cezaları düzenleyen bir yasa çıkarıldı. Böl­gelerin yöneticilerine, yıllık raporlarında afyon ile mücade­ledeki başarılarına da yer verme yükümlülüğü getirildi. Bu, mücadelede farklı şekilde sonuçlar çıkmasına yol açtı. Çin içinde haşhaş kültürü büyük ölçüde düzenlendi; diğer ta­raftan İngiltere, ithalatın serbest dolaşımını sağlamak için Çin’e savaş ilan etti. Çin’in Avrupa kültürüne asıl ‘açılma­sı’ şimdi afyon piposuyla başlamış olacaktı” (Rosa Luxem­burg, Die Akkumulation des Kapitals, S.308f).

İngiliz hükümeti, Çin liman şehirlerinin savaş donan­maları tarafından bombalanmasını serbest ticaretin ger­çekleştirilmesi ile gerekçelendirmeye çalışıyordu. Asıl ne­den olan, pazarın en yüksek getiriye sahip afyon sektörü­ne açılması konusu kamuoyu ile paylaşılmadı.

Özet

Bir pazarlama imkânı olduğunda yatırımlar gerçekleşi­yordu. Çünkü yalnızca bu şekilde bir sermaye sağlanması olanaklı hale geliyordu. Burada kârın optimizasyonu ilke­sinden hareket edildiği için verimliliği ve giderlerin düşü­rülmesini garanti eden yatırımlar söz konusu pazarlama etkinlikleriyle birlikte gidiyorlardı. Kendisine göre güç ba­kımından üstün olan Hindu rakibin, İngiliz iç pazarından çıkarılması Hindistan imalat üretiminin ortadan kaldırıl­masına paralel olarak sömürgeci işgal ve İngiliz tekstil sa­nayisinin yükselişi de sağlanmış oldu. Aslında, sürek­li olsa da yavaş yavaş ilerleyen bir gelişme geçiren ve on yıllar süren bir dönem olduğu için “sanayi devrimi” tanım­laması yanıltıcı oluyor. Ayrıca bu süreçte ekonomi dışı şid­det de son derece etkindi ve doğrudan İngiltere’deki top­lumsal düzenlemelerle birlikte gelişti.

Yürüyen Banttan Akan Kârlar

Fordizm kavramı 20’li yıllarda Antonio Cramsci tara­fından belirtildiği şekliyle, kapitalizmin kendisini dönüş­türme yoluyla hayatta kalmayı sağlama yeteneği olarak or­taya çıktı. Bununla Cramsci, o dönemde Marksistler tara­fından dile getirilen çöküş tahminleriyle arasına bir çizgi çiziyordu. Cramsci’de deneysel nirengi noktasını, o döne­min tarihsel olarak dinamik büyümesi ve istikrarıyla tek kapitalist toplumuna sahip olan ABD’nin durumu oluşturu­yordu. Gramsci’den sonra yeni üretim anlayışı olarak For­dizm, yeni tarz organizasyon biçimleriyle dayanıklı ve yol gösterici modernleşme stratejileri sunuyordu. “Ford yön­temi “rasyonel” olduğu için genelleştirilmeliydi ama bunun karşılığında toplumsal koşulların, bireysel davranış biçim­lerinin, gelenek ve alışkanlıkların değişmesini gerekli kıla­cak bir uzun süreç gerekiyordu. Bu açık “zorunluluk”, da­yatma yoluyla başarılamayacağı için zorunlulukların hafif- letilmesiyle (iç disiplin), iknayla ve aynı zamanda yüksek ücretler yoluyla yapılabilirdi” (Cramsci, Philosophi- e der Praxis, S.400)Fordist üretim anlayışı, akan bantların kullanılması yo­luyla, tek hamlelik hassas işçilik gerektiren makineler ve ayrı montaj bölümlerinin, mümkün olan tüm iş adımlarını ilerleyen bir süreçte tamamladığı montaj bantları üzerin­den şekilleniyordu. Bant üretim, üretim bölümünün mü­kemmel bir standardizasyonunu gerektiriyordu. Çünkü sorunsuz bir üretim akışı bazı fabrikasyon kısımlarındaki sorunlar nedeniyle engellenebilirdi. Montaj bantları, kârın ön planda olduğu bakış açısından, üretimde verimlilik ar­tışı sağlıyordu. Çünkü makine ve akar bantların iş ritmi uy­gun hale getirilebiliyor ve böylece biyolojik sınırlamaların etkisi engellenmiş oluyordu. Neticede montaj bantları iş­verene sermaye rotasyonunu hızlandırma şansı veriyorlar­dı. Çünkü entegre üretim süreci depoda tutma zorunlulu­ğunu getiriyor ve emek süreçlerindeki “ölü zamanları” kı­saltıyordu. Tüm bu faktörler parça başı giderlerin önem­li ölçüde düşmesini sağlıyordu.

Önce, üretilen malların pazara sürümü, sermayenin değerlendirilmesi sürecini tamamlıyor ve aynı zamanda yenilenmesini de sağlıyor. Kitle üretimi kitle tüketimini de gerektiriyor. Ama bu da önemli bir satın alma gücü talebi­nin gelişmesini şart koşuyor. Bu talebin oluşması, gelişen endüstri toplumunda mal sürümünün yanında gerçek üc­ret artışının sağlanması için de gereklidir. Bununla Fordist anlayış sosyal açıdan görevini yapıyormuş gibi de görünür. Diğer taraftan reel ücret artışları yaşanmadığı durumda bi­rikimin durgunlaşmasına neden olacağı için, esasında ya­tırımların kâr verimliliğini rahatsız edici bir etkide bulun­mazlar. Bu şekilde yaşanan gelişmelerin iki taraflı zorla­ması, Fordist anlayışa, ücret uzlaşmasının sağlanması yö­nünde etkide bulundu. Burada ortaya çıkan fatura, yani re­el ücret artışları verimliliğin gelişmesine bağlı olarak kar­şılandı. Bu gelişme Fordist üretimce kabul gördü ve bu da ücret artışında “kârlılık tarafsızlığına neden oldu.

Fordizmin, kapitalizmin krize girmesi durumunda kar­şı etkide bulunabileceği gibi bir izlenim oluştu. Gerçekten gelişen tüm endüstri devletlerinde bu meydana geliyordu. Fordist modelin uygulanmasının sonuçlarının o dönemde sınırlı kalan yayılımlarını, bugün özellikle Federal Almanya gibi örnekler şiddetli bir şekilde gösteriyor: Sermaye biri­kimi, uzun sürede faydalanacaklarını, artı değerin ortaya çıkmasından çıkarır. Ya da fazla üretim krizi kaçınılmaz olur.

Bu bölümde sermayenin suçlarının başka bir biçimi olarak Fordizm ele alınacaktır.

ABD: Kapitalizmin harika çocuğu

1875-1900 arasındaki yirmi beş yılda, ABD’de bir ka­pitalizm mucizesi gelişiyordu: Geri kalmış bir tarım ülkesi kısa bir süre içerisinde endüstriyel süper güç olarak büyü- yordu. Birleşik Devletlerin iktisadi ve politik baskın güç olarak yükselişi, sermaye birikiminin ideal koşullara bağ­lı olarak oluşmasına dayandırılabilir. Unsurlar:

Feodal yapıların olmadığı bir toplumsal ortam.

İlkel birikimin bölgesel yayılma yoluyla gelişmesi için rahat olanaklar:

Tüm ham madde ve beslenme araçlarını hazır bu­lunduran ve dünya pazarına karşı etkili olabilecek devasa bir iç pazar.

Var olan örgütlenme ve toplumsal muhalefetin or­tadan kaldırılmasına bağlı olarak ortaya çıkarılan kapita­lizm.

Emek göçü akımı yoluyla endüstriyel kaynak yok­sulluğu.

Avrupa endüstri merkezlerine ve onlar arasındaki çatışmalara olan coğrafi uzaklık.

ABD kapitalizminin elinde büyük ve ham madde zen­ginliği olan bir iç alanın yanında, göç ve eski köle emeği­nin kapitalist üretim içine alınması yoluyla sürekli yeni iş gücü doğuyordu. İç savaşın ardından kapitalizm onu en­gelleyecek girişimlerden kurtulmuştu. Bu topraklar üzerin­de, coğrafi birliğin kitle pazarını oluşturacak, büyük sayı­da ve güçlü bir küçük burjuva sınıfı yükseliyordu. Pazarın büyüklüğü küçük Avrupa devletlerinde mümkün olmayan kitle üretim metotlarının gelişmesini olanaklı hale getiri­yordu. Birleşik Devletlerde büyük firmaların ve pazara hâ­kim finans gruplarının oluşumu, Avrupa sanayi ülkelerin­dekinden daha hızlı ve etkili bir şekilde gelişti. Diğer taraf­tan burada örgütlü işçilik, yine hiç bir yerde olmayan bi­çimde geri püskürtüldü. 1900 yılında firmaların %VUk bir bölümü, ABD toplam sanayi üretiminin üçte birinden fazlası üzerinde egemenliğe sahiplerdi. Birinci Dünya Sava­şı’n/n hemen arifesinde bu oran yarıya kadar yükselmişti. Bunun karşısında da ücretli işçilerin sefil maddi durumu bulunuyor; kalifiye işçilerin ortalama ücretleri asgari geçim masraflarının çok az üzerindeydi. Elbette yardımcı işçiler için bu oran çok daha düşüktü. Sosyal güvenlik sistemleri bilinmiyordu. İş yerlerindeki kaza oranları, ABD’de, Avru­pa* dakinin çok üzerindeydi.

Araba Avrupalılar tarafından bulundu. Ama ABD mü­hendisleri ve şirketleri, onu bir kitlesel tüketim ürünü ha­line getirdi. 20. yüzyılın başında, ABD vatandaşlarının ço­ğu, otomobilin at ve faytonun yerini almasına tanıklık etti­ler. 1900 yılında, ABD’de, 8.000 otomobil vardı, 1920’de bu sayı 8 milyona ulaşırken, 1929’da ise 18 milyonun üze­rindeydi. “Automobility” ile bireysellik gelişmeye başladı; otomobil mekân savurganlığıyla; zaman açısından ise da­ha cimri özellikler içeren bir kültürle uyuşuyordu. 1933’te her beş Amerikalıdan birinin; her 20 Fransız’dan birinin, 23 İngiliz’den birinin ve yine her 58 Alman ve 108 İtal­yan’dan birinin arabası vardı.

ABD otomobil endüstrisi dünya çapında Fordizmin üretim tekniklerini, yani kitlesel tüketim için kitlesel üreti­mi uygulayan ilk endüstri oldu. Bu yenilik sektöre ulusal pazarda olduğu gibi dünya ekonomisinde de çıkış yapmak için yardımcı oluyordu. Otomobil firmaları temel olarak ABD’nin dünya ekonomik liderliğinin kuruluşu için katkıda bulunuyorlardı. Bu firmalar diğer ülkelerde büyük çapta üretim yerleri kuran; ya da var olan fabrikaları satın alan ilk firmalardır. Bu şekilde, General Motors ve Ford, 20’li yıllar­da Alman pazarında kuruluşlarını sağlıyorlardı.

Bant üretimi ile kitlesel üretimin gerçekleştirilmesi, iş dünyası üzerinde derinden etkili olacak değişikliklere ne­den oldu. Kitlesel üretim, bir mala ayrılan sermayeden fay­dalanmak için paralel şekilde bir sürüme ihtiyaç duyuyordu. Fordizm kitlesel tüketim yaratıyordu; şimdiye kadar yalnızca bir “artı değer üreticisi” olarak geçen ücret­li işçi, şimdi kendisi tarafından üretilen ürünleri “keşfeden” bir tüketici oluyordu. Özel araçlardan ev işlerinde kullanı­lan aletlere (elektrik ocağı, buzdolabı, çamaşır makinesi, elektrikli süpürge), çeşitli araçların kullanılmasıyla başla­yan hayatın makineleşmesi süreci, bir yandan önem­li bir ölçüde kolaylaşma anlamına gelirken, diğer yandan yürüyen banttaki çalışma koşulları, makinenin insan üze­rindeki diktatörlüğü, işçinin ürününe yabancılaşmasını keskinleştiriyor; bu da işçinin onurunun kırılmasına neden oluyordu. İş verimliliğindeki artış ve yoğunluk, iş temposu, iş bölümü, büyüyen sömürü vs. aşağılamanın diğer faktör­leri oluyordu.

Kitle tüketimini çekmek için tanıtım, pazarlama ve medya büyük boyutlarda talep ediliyordu. Elçiliklerin yay­gınlaştırılması, aslında iş yerinde insancıl olmayan koşul­ların kamusal tartışmalarda propaganda yoluyla saklan­ması; buna karşılık sanayi kapitalizminin ilerleme fikri ola­rak sunulması konusunda bir araç olarak görülüyordu.

ABD’de akaryakıt istasyonları

1920’den önce benzin küçük bakkallarda satılıyordu. Buralarda yakıt, güğüm ya da bidonlarda; bakkalın içinde ya da önünde depolanıyordu. O zamanki ürünlerin marka isimleri yoktu. O yüzden araba sahipleri ödedikleri para karşılığında her zaman gerçekten benzin alıp almadıkları konusunda emin olamıyorlardı.

Akaryakıt istasyonlarının sistematik olarak inşa edil­mesi ve ülke çapında yayılması ilk olarak 201 i yıllarda baş­ladı; bu on yıl içerisinde ise akaryakıt istasyonlarının sayı­sı 12 binden hemen hemen 150.000 civarına yükseldi. Bü­yük şehirlerin kalabalık sokaklarında, küçük şehirlerin ise ana caddelerinde tümüyle akaryakıt istasyonuna rastlana­bilirdi. 1921 yılında Texas Fort Worth’ta sekiz akaryakıt pompası ve caddeye üç çıkış yeri olan büyük bir akaryakıt istasyonu açıldığında, bunun geleceğinin açık olacağı bel­liydi Akaryakıt istasyonu alanında gerçek bir öncü Los An­geles’ti. Çünkü buradaki istasyonlar, büyük ışıklandırma araçları, tuvaletler, çatılar, yeşil alanlar ve asfaltlanmış gi­rişlerle, standart, modern istasyon hizmeti veriyorlardı:

Shell tarafından kurulan, standardize edilmiş “cracer- box” akaryakıt istasyonları, tüm ülke üzerinde hayretlere düşürecek bir hızda yaygınlaştırıldı/ar. 20 i i yılların sonun­da bu istasyonlar gelirlerini yalnızca benzinden değil, ay­rıca “TBA” diye adlandırılan (Tires, Batteries and Accesso­ries) “tekerlek, akü ve aksesuar” satışı yoluyla da elde edi­yorlardı. indiana’daki standart akaryakıt istasyonları ise benzinin yanında; motorinden mobilya cilasına; dikiş ma­kinesi ve elektrikli süpürge yağlarına, petrol endüstrisin­den geniş bir ürün yelpazesine sahip malların satıldığı bir mağaza görünümündeydi. Benzinin öncelikle direklerin üstündeki bir cam küreye dolmasını sağlayan yeni model bir pompa tüm ülkede hızlı bir şekilde yaygınlaşmıştı. Bu cam küre ile amaçlanan, müşterilerin, benzinin berraklığı­nı, hortumlardan arabalarının depolarına akmadan önce görmeleriydi,

Kaynak: Daniel Yergin, Der Preis. Die Jagd nach Öl, Celd und Macht. Frankfurt/Main, 1993, S. 27

Otomobil endüstrisinin egemen sektör haline gelmesi, ağırlıklı olarak devletin bu konudaki rolüne bağlıydı: Bu yeni hareket aracının kullanımı; açık bir kamusal sokak planı, şehir içi ve bölgeler arası yol planları olmadan çok fazla sınırlanmış olacaktı. Eisenhower Hükümeti’nin 1950’lerdeki ulusal kara yolu programı (Highway-Prog­ram), o döneme kadar bu konuda atılmış en kapsam­lı adım olarak değerlendirilir. İlginç olan, bu programın, daha önceleri General Motors Yönetim Kurulu Başkanı olan, dönemin Savunma Bakanı Wilson’un girişimleriyle gerçekleştirilmesidir. Ama devlet, pazar düzenlemelerin­de, önemli bir konuyu daha kamusal trafik sisteminin de­ğil otomobil firmalarının lehinde ayarlıyordu: General Mo­tors, 1932 yılında, United Cities Motor Transit adında, gö­revi ABD şehirlerindeki tramvayları devralarak vagonları ve demir yolu şebekesini hurdaya çıkarmak ve bunların yeri­ne General Motors grubunun dizel otobüslerini yerleştir­mek olan bir firma kurdu. Dört yıl sonra ise General Mo­tors, ortak birer şirket olarak lastik üreticisi Firestone ve benzin firması Standart Oil California’yı kurdu. Bunların yanında, aynı amaçlarla ulusal düzeyde hareket edecek ve açık bir başarıya ulaşacak National City Lines de bu dö­nemde kuruldu. Çünkü 1956 yılına kadar 45 büyük şehir, belediye yönetimleri tarafından hizmete sokulan tramvay­ların kullanımını durdurdular. Bunların yerine getirilen otobüsler çok daha az ve düzenli bir şekilde çalışıyor; da­ha çok kârlarını yükseltecek yollara odaklanıyor ve kullanı­cılar açısından esasında pahalıya geliyordu. Çünkü yakın mesafede kamusal kullanım için getirilen otobüsler de özel işletmecilere aitti. Bu da çoğu şehir sakini açısından özel araba almayı zorunlu hale getirmeye başladı.

Sokak yapılanmasının genişletilmesi, yaşam alanları ve yerleşim biçimleri üzerindeki etkisini göstermeye başla­mıştı. Çünkü böylece şehri terk edip banliyölere taşınmak mümkün hale gelmişti. Gerçi “otomobilden önce” de böy­le bir eğilim ortaya çıkmıştı ama çoğunlukla varlıklı kesim­lerle sınırlı kalmıştı. Demir yolu teknik nedenlerden dolayı her tarafla bağlantı kurulmasını sağlayacak durumda de­ğildi.(Vagonların iktisadi olarak makul seferler yapabilme­si ve fren sisteminin düzgün çalışabilmesi için iki tren is­tasyonu arasındaki uzaklık en az 4 kilometre olmak zorun­daydı). Otomobillerin bir kitle tüketim ürünü olarak yaygın­laşması bu sınırlamaları kaldırdı. Bir “alt-kentleşme” müm­kün hale gelmişti. Burada eskiden olduğu gibi aynı şekilde kentlerdeki toplumsal hiyerarşinin yansımaları görülüyordu: Farklı toplumsal gruplar ayrı yerlerde yaşıyorlardı.

Otomobil bireysel özgürlük vaat ediyordu: Yerleşim koşulları da bireyselliği gerektirmişti. Bireylerin statüsü sürdükleri araba ile ölçülüyordu. Bant üretimin öncüsü Ford Motor Company, birbirinden ayrılmayan kitlesel pa­zarlara oynarken, rakipler, hepsinden de önce General Mo­tors ise, gelirlere göre pazarlarla ilgileniyordu. Örneğin bir Chevrolet işçi arabası olacak, bir Buick lider kademesinde­ki bir yöneticinin statü sembolü olacak; Cadillac ise bir şir­ket sahibini sembolize edecekti. Buradan, toplumsal yük­selmenin köken ve eğitimden çok bütçeye ilişkin olduğu telkin ediliyordu. Amerikan yaşam biçimi (American VVay of Life) bu şekliyle, bugünkü otomobil pazarları düzenlemesi ve yaşam biçimleriyle elbette bir derin sistem krizinin ge­lişeceğine dair ciddi verileri de içinde taşıyordu: Zenginle­rin panzer benzeri arazi araçları kullanmaları ve kale ben­zeri ağır gözetimi olan yerlerde yaşamalarının başkaca da bir açıklaması olamaz. Halen, her zamanki gibi biz de, 21.yüzyılda açık bir şekilde otomobil toplumunda yaşıyo­ruz. Richard Heinberg, (The Party’s Över, S.67) başka bir galaksiden gelecek bir ziyaretçinin dünyaya bakınca ege­men olan “canlf’nın insanlar değil otomobiller olduğu izle­nimini edineceğini ifade ediyor.

Ford Motor Company ile Bant Üretim

Fordizm tesadüfi bir şekilde ABD’de ortaya çıkmadı. 19. yüzyılda ABD’nin kronik kalifiye iş gücü açığı şirketle­rin politikalarındaki seçenekleri sınırlıyordu. Az sayıda va­sıflı işçinin bulunması, başlarda, endüstriyel kitlesel üreti­me izin vermiyordu. İkincisi, emek piyasasında eğitilmiş işçiye olan talep fazlası, emek yoğun bir üretim artışı ne­deniyle daralan sahada, işçilerin pazarlıktaki elini güçlen­diriyordu. Vasıflı işçinin yerini vasıfsız işçilerle doldurmak için işçinin endüstriyel üretim sürecindeki güçlü pozisyo­nunun kırılması gerekiyordu. Bu pozisyon esasen el işinin ağırlıkta olduğu karmaşık emek tekniklerinin hâkimiyetini şart koşan üretim tekniğinin sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Böylesi bir üretim ise uzmanlaşmış bir iş gücü niteliği gerektiriyordu. Bu da vasıflı iş gücünün bir tür tekel olma­sına neden oluyordu.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen göç dal­gaları, ABD’de vasıfsız iş gücünün üretim süreçlerinde yer alması için demografik koşulların meydana gelmesini sağ­ladı; “Bilimsel yönetimin ilkeleri” (Emek süreçlerinin şirket yönetimi tarafından kontrolü ve işgücünün vasıfsızlaştırıl- ması) şirketlerin eline, üretim süreçleri üzerindeki kontrol­lerini güçlendirme ve bununla emeğin sermaye altındaki sınıflandırılmasının nihai olarak, biçimsel değil reel bir bi­çime geçişinin gerçekleşmesini sağlayacak önemli bir ens­trüman verdi. Bunun anlamı ve taşıdığı toplumsal motivas­yonlar, 19. yüzyıl-20. yüzyıl dönümünde girişimciler ve iş­çiler arasındaki hesaplaşmadan bir sahneyi göz önüne ge­tiriyor.

Geleneksel üretim metodunda bir arabanın yapılması da bir evin yapımı gibi düşünülüyordu: Yani tüm imalatın bir yerde tamamlanması. Yapım aşamasına ne kadar geli­nirse orada bir uzman olayın içine girer. Bu, örneğin mo­torun kullanılmasında görülür. Burada ona bütün küçük parçaları ulaştıran diğer işçi yardım hizmetinde bulunur ve özellikle işin karışık kısımlarında el koyar. Bir motorun ya­pımında harcanan zaman 10 saate yaklaşır. İşin bu kısmı halledilmiş, gruplar ayrılmıştır. Şasenin bağlanması şimdi başka bir grup tarafından yapılacaktır. Burası için gerek­li zaman 12,5 saat civarındadır: Ölçümler ortaya çıkıyor, bağlantı ile ilgilenen 250 işçi ve tek tek bölümlere bakan 80 adam, ayın 26 günü, 9 saatlik bir mesaiyle bu zaman aralığında 6182 şase ve motor monte ediyorlardı. General Motors başta bu imalat modelini değiştirme düşüncesine girdi. Kardeş firma Cadillac bir lüks arabanın bütünüyle bir diğeriyle değişmeden yapılabileceğini ispatlamıştı. Bu şu düşünceyi ulaşmalarına neden oldu; adamları işe gönder- mektense işi adamlara göndermek.

Seri imalata geçiş: İş yerinin iktisadi avantajları için bunu ilk olarak dillendiren ve fabrikasında imalatı rakiple­rinden önce değiştirerek bunu hayata geçiren Henry Ford oldu. En başta yeni yöntem küçük ölçülerde denenecekti. Küçük bir kısım olan ama çok fazla emek yoğun bir mon­tajı gerektiren volan mıknatısı kaygan bir masa üzerine ya­tırıldı. Şimdi işçi için yeteri kadar yüksekti. Sandalyede oturuyorlar ve yavaş yavaş onlara doğru gelen sıra halin­deki manyetiklere bir çırpıda dokunuyorlardı. Bir kişinin bir mıknatıs yaptığı eski yöntemde böylesi bir işlem 20 daki­ka sürüyordu. Şimdi iş, 29 ayrı bölüme ayrılmış ve 29 ayrı insan tarafından işleyen yöntemde 13 dakika ve 20 saniye gerekiyordu. Aynı teknik motorun üretiminde de kullanıl­dı. İş, 49 kişiye paylaştırıldığında yine %40 bir kısalma olu­yordu. Yani bu yöntem işin tüm süreçlerine doğru genel­leştirildi. Bunun nasıl gerçekleştiği gibi şasi-montaj örne­ğinde açıklığa kavuşuyordu.

Şase ile Ford’da, henüz motor ve kılıf katılmadan yal­nızca tekerlek çerçevesi anlaşılıyordu. İmalat tekniği ilk olarak tekerleklerin üzerindeki bir platformda işleme baş­lıyordu. 250 ayak mesafesindeki platformu sürükleyen bir çıkrık vardı. Kullanılacak malzemeler uzaklık boyunca ara­lıklarla yan tarafta bulunduruluyordu. Teknisyenler de platformlarla gidiyor ve bu platformun ilerleyişi sırasında, insanlar kronometre ve not kağıdı ile ihtiyaç duyuldukları için her saniye orada tutulurken bir şase oluşturulmuş olu­yordu. Hâlihazırda bu kabaca deneyimle bile imalat zama­nı yandan fazla kısalmıştı. Böylece bir süre sonra işyerle­rinde uzun raylar kullanılmaya başlandı. Hareketli bir plat­form yapıldı ve şasinin kısımları zincirlere bağlı bir çengel ya da platformun gidişi boyunca uzanan motor treniyle or­taya çıkarıldı. Bir süre sonra bu bantlar göğüs seviyesine getirildi. Bu fazla sürmedi; hem uzun hem de kısa boylu işçiler için iki farklı hat hazırlanmıştı. Bir şasinin üretimin­de gerekli olan zaman böylece 12 saat 28 dakikadan bir buçuk saate çekildi. Henry Ford bunun gerçekleştirilmesini şu şekilde yorumluyordu: “12.000 çalışanın her birinin şimdi günde yalnızca 10 adım tasarruf etmesiyle, israf edi­len hareketler ve boşa harcanan enerjiler de 50 millik bir kazanç sağlanıyordu” (Garet Garrett, The Wild Wheel, S. 85).

Böylesi bir iş süreci uygulamaya başlandıktan sonra bantların çabukluğunun yükseltilmesi için kaçınılmaz uğ­raşlar verilmeye başlandı. İşi hızlandıracak böylesi bir araç daha önce kullanılmamıştı. İktisadi düşünüş biçimi tümüy­le değiştirilmediğini gösteriyor: Satış bölümü, sürümü yaygınlaştırmak için fiyatları düşürmeye çalışıyordu; yürü­yen bantla iş sürecinin hızlandırılması yoluyla üretimde gi­derlerin düşürülmesi, yalnızca bir şalterin çevrilmesini ge­rektiriyordu. Bu bir anda binlerce daha hızlı insan yaratı­yordu. Ama işçi, kronometreyle saat başına onun elinden geçen arabaların sayısını hesaplayamıyordu. İşveren için bu politika daha kazançlı bir şekilde kendisini gösteriyor­du; başlangıçta 825 dolar olan T-Model’in satış fiyatı 6 yıl sonra 440 dolar ve 1916’nın ortalarında ise 345 dolar ci­varındaydı. Satış rakamları da hızla yükseliyordu. 1915’te 440.000’e yaklaşmıştı; ABD’de yaşayanların %45’i otomo­bil sürüyorlardı.

Bant üretiminde ilk deneme 1911 yılında yapıldı: 3 yıl sonra bu imalat yöntemi, üretim yeri olan Highland Park’taki tüm fabrikalarda yaygınlaştırıldı. İşletme ekono­misi açısından tesirleri etkileyiciydi.

Bir işçinin ortalama verimliliği iki katına yaklaşan bir oranda artmıştı. Sadece satılanlar ile karşılaştırıldığında, üretilen arabaları kapsayamasa da, yükseliş muhtemelen daha dik bir şekilde oluyordu.

Ford ürünlerinde “200 bin köle otomobil parçalarını hazırlıyorlardı: Kavrama, ekleme, vidalama; sonra tekrar kavrama, ekleme, vidalama; kavrama, ekleme, vidalama… Daima böyle devam ediyordu. Bunu düşünmek insanı de- lirtebilirdi. Sabırlı endüstri köleleri 8 saatlik iş süresince yerlerinden kalkmadan birbirlerine bile bakamadan çalışı­yorlardı. Yalnızca kesin olarak ölçülmüş ve yemek arabası­nın gelmesinden sonra bunu 15 sente satın aldıkları bir zaman dışında bir araya gelemiyorlardı. Yalnızca fısıltıyla konuşuluyordu. Çünkü ispiyoncular ve iş polisinin ajanla­rı, işçilerin ispiyonlanma korkusunu sürekli taşımalarına neden oluyordu”. (Upton Sinclair, Flivver, S. 139f).

T-Model’in başarı öyküsü: Bant üretim, 1913’ten iti­baren, T-Model için büyük çapta uygulanmaya başlandı. T-Model Ford’un ün ve zenginliğini gösteriyordu. 1927’ye kadar bu modelden 15 milyon otomobil satıldı. Uzmanla­rın görüşüne göre araba bir mekanik kolaylık harikasıydı; ileri vites, geri vites ve frenler pedal yardımıyla çalışıyordu. 20 PS ile 4 silindirden çabukluğu saatte 40 mile (yaklaşık 70 Km) çıkarılmıştı. Yıllık üretim 1910’da 32.000 adet iken 1916’da 734.00’e yükselmişti. ABD’deki her iki yeni ara­badan biri Ford idi. Her üç dakikada, bir T-Model bandı terk ediyordu. 1925 yılında günlük üretim 9575 adetken, yıllık satış 2 milyon sınırlarındaydı. Ama Ford’un en büyük otomobil fabrikasına sahip olduğu alanda rakiplerin de ol­duğu görülmüyordu. General Motors grubuna bağlı Chrysler şirketi fiyatların düşürülmesi eğilimine yoğunlaşı­yor ve gelirlerini iki katı yükselterek açık bir şekilde başa­rılı oluyordu. Ford’ın % 60 olan pazar payı 1926’da % 34’e düşecekti.

T-Model çok dayanıklıydı ve kullanışlı olmayan ülke sokaklarında kullanılmaya başlandı. Aradaki zamanda oto­yolların genişletilmesi çalışmaları da yoğunlaştı. Müşteriler şimdi konforu ve şık tasarımı, uygun fiyat ile talep ediyor­du. Ayrıca General Motors müşterilerine Ford’da bulunma­yan iki farklı avantaj daha sunuyordu: Taksitli ödeme ve eski arabaların bedelinin satış fiyatından düşürülmesi. Ford, otomobil yapımında devrim niteliğinde adımlar atar­ken rakibi ise, aynı kalitedeki gelişmeleri pazarlama ala­nında gösteriyordu. Örneğin yeni modeller Kuzey Ameri­ka’nın en soğuk bölgelerinde Ocak ayında sunuluyordu. Çünkü reklâm uzmanlarının düşüncelerine göre, müşteri­lere burada bir “bahar” umudu sunulduğu düşüncesi veril­meye çalışılıyordu. Bu şekilde satış alanlarına göre düzen­lemeler yapılıyor; örneğin parlayan araba renkleri ve müm­kün olduğunca çok krom parçası kullanılıyordu. Modeller yıllık ritim içinde özellikle arabaların görünümdeki deği­şiklikler açısından modernize ediliyorlardı. Fordist üretim metodu da rakipler tarafından kullanılmaya başlandı ve hemen hemen aynı gider avantajlarıyla imalat yapıldı. Do­ug Dowd’un (Blues of America) belirttiği gibi, General Mo­tors tarafından ortaya çıkarılan, kavşaklardaki parlak rek­lâmlar ve müşteri kredileri, “American Way of Life”ın gös­tergeleri oldular. Bunun yanında General Motors bant üre­timi gibi otomobil endüstrisinde günümüzdeki imalat standardına uygun sayılan farklı modeller için ortak plat­form yeniliğini de beraberinde getirdi.

Chevrolet, halen olduğu gibi otomobil firmasının alt gelir grubuna yönelik otomobilini oluşturuyordu. Modelin eski tiplerinden orta sınıf bir araç için o dönemlerde 300 dolar civarında bir fiyat geçerliydi. Üretimin kârlı olmasına yönelik bakış açısı, firma yönetimini yeni bir model dizini olan Pontiac’ı piyasaya sürmeye götürdü. Araba “Chevy”nin standart unsurlarını tümüyle devralırken yalnızca karose­rin baştan tasarlanması gerekiyordu. Chevrolet’in bu sürü­mü “kitlesel etkisfnden dolayı bir yandan giderlerin düş- meşini sağlarken; diğer yandan orta sınıf bir aracın çok uygun fiyattan arzını mümkün kılıyordu.

10 yıl önce modernliğin ikonu olan şimdi bozulmuş ve daima satılamayan bir şey haline gelmişti. 1927 yılı Mayıs ayının sonunda, son T-Model yürüyen bandı terk etti. Da­ha sonra 60.000 işçi bir çırpıda işsiz kaldılar. Ülke çapın­da 23 montaj yeri kapandı. 10 bin Ford-tüccarının büyük bölümü iktisadi krize maruz kaldı.

Ücret ve çalışma politikası: Henry Ford 5 Ocak 1914’te şirketinin yıllık olarak 10 milyon dolarlık bir parayı işçileri arasında paylaştırdığını bildirdi. Böyle düşünülünce, bu iş­te en düşük ücreti alan işçinin günlük olarak 5 dolar aldı­ğı gibi bir sonuç çıkıyordu. Bu dağıtım gelecek yıl kazanıl­ması beklenen kazancın yarısı kadar bir miktardaydı. Aynı zamanda iş saati bu arada 9 saatten 8 saate düştü. Bu res­mi tebliğ Henry Ford’un şöhretini gerekçelendiriyordu. Şimdiye kadar onun otomobilleri biliniyordu ama o, kişi olarak, çok sayıdaki fabrikatörden birisiydi. Şimdi ise bir gecede Amerika’nın ulusal kahramanı olmuştu. Bu arada kadın işçiler dağıtılan paranın dışında kalmışlardı. “Çünkü” diyordu Henry Ford, “Ben kadınları endüstride yalnızca ge­çici bir faktör olarak değerlendiriyorum” ve “Biz genç ka­dınlardan evlenmelerini bekliyoruz”. (Robert Lacey, Ford, S. 135).

Kamuoyu da, işçiler gibi, Ford Motor Company’nin her işçiye günlük 5 dolar ödeneceğini düşünüyordu. Ama as­lında firmanın şefi bunu hiçbir zaman kastetmemişti: Da­ha önceki ücretler kalacak ve işçiler her 14 günde bir “ik­ramiye” alacaklardı; onlar kendilerini tecil ettirmişlerdi. Bu yalnızca “ikramiye” olayı için geçerliydi ve pek çok işçi bu kapsama girmiyordu. Çünkü tecil Ford tarafından keyfi olarak yapılan düzenlemelerin hayata geçirilmesidir. Yani evli erkekler “aileleriyle yaşamak ve onlara bakmak” zo­rundaydılar. 22 yaşın üzerindeki bekâr erkekler de “sağlıklı yaşadıklarını ve ciddi bir ahlaka sahip olduklarını göstere­ceklerdi”. 22 yaşın altındaki genç insanlar ve bütün kadın­lar, yalnızca “akrabalarıyla dayanışma” içerisinde olacak­lardı. İlk başta 14.000 işçinin bu şekilde erdemler için tam olarak kontrol edilmesi için kapsamlı araştırmalar gereki­yordu.

Bu yüzden Ford Motor işleri için bir Sosyal Görev­li bölümü kuruldu. Burada, eski bir evangelist papazın ida­resi altında, ahlaklı olduğunu kanıtlamış 50 genç insan ça­lışıyordu. Bunlar Ford’un iş düzeninde, içki, ev temizliği ve hepsinden önemlisi evlilik öncesi cinsel ilişkilerine dair ko­nularda araştırmalar yapıyorlardı. Belirtilen kuralların ihla­li, ilk seferde ikramiyeye el konulması, datıa sonra da işten çıkarma nedeni oluyordu. Burada çalışan Sosyal Görevliler Ford çalışanlarının evlerini ve dairelerini önceden haber vermeden teftiş ediyorlardı. Evlenmek isteyen bir işçi bir din adamı ya da arabulucuya danışmalıydı; bunlar sosyal disiplini de kontrol ediyorlardı. Eğer çalışanlar firma şefi­nin verdiği görevleri tümüyle yerine getirirlerse bunun karşılığını 20-25 dolar arasında bir değerdeki çek olarak ödül şeklinde görüyorlardı.

Bu Sosyal Görevlilerin her biri 700 Ford işçisinden so­rumluydu ve her gün en az 12 ev ziyareti yapması gereki­yordu. Yaptıkları anketlerde aile durumuna, dini bağlılığa, vatandaşlığa, tasarruflara, sağlığa ve hayat sigortalarına ilişkin bilgiler yer alıyordu. Bu işi gerçekleştirirken, görev­liye, şoförü olan bir Ford arabası ve tercüman veriliyordu. Çünkü 1914 yılında yapılan bir ankette, firmada çalışanla­rın yalnızca %29’unu ABD’de doğanların oluşturduğu; geri kalanların göçmen olduğu ve 22 farklı ulusa mensup ol­dukları ortaya çıkmıştı. Bu Sosyal Görevliler Bölümü 1921’de meydana gelen ilk gerçekleşme dalgasını atlata­madı. 50 görevli ve yöneticileri 20 bin işten çıkarılana sa­hiplerdi. “Çünkü” diyor Henry Ford “Büyük bir şirket insan olmak için gerçekten fazla büyüktür” (Robert Lacey, Ford, S. 289).

“İkramiye” sistemi yoluyla açık bir şekilde kazanç­lı çıkan tek kişi Henry Ford’un kendisiydi. İlk olarak bir ke­re ABD’nin en iyi işvereni olduğu gibi bir şöhret kazanıyor­du. Ford arabalarını alan her kişinin kafasında bu büyük firmanın insan sevgisiyle dolu ve yardımsever olduğu gibi bir fikir uyanıyordu. İkinci başarı Ford’un ülkenin en iyi iş­çilerini almasıydı. İşe almada daha titiz olabilirdi. Ayrıca iş gücündeki iniş çıkışlar da düşecekti. 14.000 işçiden oluşan bir gövdeyi tutmak için yıllık 35.000 işçi alınıp çıkarılmak zorundaydı. Ford’da işletmenin ekonomisi açısından iniş çıkış etkili olan bir sorundu. 1913 yılında %380’lik bir işçi devri (turnover) vardı. Bu 100 kişinin sürekli olarak çalıştı­rılması için ilk başta 963 kişinin işe alınması gerektiği (Ke­ith Sward, The Legend of Henry Ford, S. 49) anlamına ge­liyor. “İkramiye” sisteminin uygulanmasından sonra yıllık yaklaşık 7 bin işçi işe alınması(ve işten çıkarılması) gere­kecekti.

“İkramiye Sistemi” ile Ford, ulaşmak istediği gerçek amacını gizlemeksizin ortaya koyuyordu; bunu doğrudan bir yolla, “hiçbir hayırlı işle ilişkili olmayan etkili mühen­dislik ” adıyla gerçekleştiriyordu. Daha sonraları, bu siste­min kazanç meyvesi olarak taşıdıklarını belirtmek için, “bu, bizim her seferinde yaptığımız en başarılı giderleri düşür­me önlemidir” (Henry Ford, My Life and Work, S. 126 und 147) diyordu. Şirket tarafından Firmanın tarihini yazmakla görevlendirilen Allan Nevis ve Frank Ernest Hill (Ford, S. 351) “İkramiye Sistemfni ciddi bir şekilde, gerçek bir maddi iyileştirme açısından yetersiz görüyorlar.

1919’da bu sisteme yeniden son verildi. Daha sonra günlük ortalama 6 dolara denk gelen bir ücret benimsen­di. Elbette savaş koşullarının yüksek enflasyon ve gerçek ücretlerde hayli bir düşüş getirdiği de dikkate alınmalı.

Böylesi yayımlanmaya değer bir darbe de Ford tarafın­dan 1926’da 5 iş gününün ortaya atılmasıyla başarıldı. Toplumsal açıdan gelişme olarak sunulan bir başka olayın daha aldatıcı bir ambalaj olduğu ortaya çıktı. Çünkü Ford personeli hâlâ 5 gün çalışıyor ama elbette sadece gerçek­ten çalıştığı iş süresi için ücret alıyordu Bu önlem kısa ça­lışmanın gizli bir biçimiydi. Ford’un arz ettiği arabaların tek tek getirişi dramatik olarak kırılmış oldu. Firma yöne­timi bir süre sonra, bantların düzenlenmesini yeni bir bi­nek otomobiline göre yeniden hazırlanması için zorunlu tatillerin gerekli olduğunu ortaya attı. Yeniden işe başlayan işçileri kötü bir sürpriz bekliyordu; önceki ücretlerin yeri­ne daha düşük bir ücret düzenlendi. Ayrıca daha sonra gövde personel olarak işletmenin elemanı sayılıyorlardı. En kötüsü de yeni düzenleme ile üretici olamayan daha yaş­lı işçilerin karşılaştığı durumdu.

20’li yılların ortasında Ford’daki ücretler hâlihazırda endüstriyel ücret düzeyinin altındaydı. Eski çalışanlar, Ford fabrikalarında, işçilerin başka yerlerde olduğundan daha fazla sömürüldüğünden ve bu durumun manipüle edildi­ğinden şikâyet ediyorlardı. İşletme ortamı gerçekleşenler olarak tuhaftı. Bantlarda konuşmak yasak, gülmek de is­tenmeyen bir durumdu. İşçiler gizlice “Ford fısıltısı” ile ha- berleşiyor ve donmuş bir yüz ifadesi taşıyorlardı. Bu konu­da firma sahibi “Çok fazla kişisel ilişki yok. Erkekler işleri­ni yapıp eve gidiyorlar. Bir fabrika, oturma odası değildir” diyordu.

Ford’un ilk başlarda ilerici olarak övülen ücret ve sos­yal politikasına şüpheyle bakılmaya başlandı. Haftalık 5 iş günü çalışmasının başlamasıyla üretim çıktısını korumak için bantlar ani bir şekilde hızlandırıldı. Psikolojik olarak tükenen işçi, kâbuslar görüyor ve titreyerek uyanıyordu. İş yerinde konuşmanın yasaklanması ayrıca sendikal örgüt­lenmeye yönelik konuşmaları da engellemiş oluyordu. Or­talama 800 dedektif, disiplin ihlalleri ve sendikal sızma denemelerine yönelik olarak gözetleme yapıyorlardı. Ford, otomobil işçileri sendikalarının örgütlenme talebi gibi ya­sal konulara karşı da direniyordu. Bir oturma eylemine karşı -Avrupa’dan ithal bir taktikle- zorlayıcı tedbirler kul­lanarak hareket ediyordu(Gerd Raeithel, Geschichte der Nordamerikanischen Kultur, S. 3623).

1929’da ABD finans pazarlarında vurgunculuk bom­baları patlıyordu. Genel olarak dünya ekonomisi, o dönem halen lider durumundaki sanayi gücünün neden olduğu bir girdaba sokuluyordu. Dayanıklı tüketim mallarına olan ta­lep hızlı bir şekilde düştü. Bu durumda bile Henry Ford hâ­lâ kendisinin örnek şirket yöneticisi imajı için çabalıyordu. Ülkenin tüm gazetelerine ilanlar veriyordu; bu ilanlarda Ford Motor Company’nin Birleşik Devletlerin geleceği ko­nusunda büyük bir güven duyduğu; kendi iş yerlerinde as­gari ücretin günlük 7 dolara yükseltildiği yazılıyordu. Yine bu işle de başarılıydı. Ceride kalan 16 yılda bir refah gös­tergesi olarak sunulan ve yakından bakınca gerçek ücret artışını getirmesi gereken arabaların fiyatları iki katına ya­kın bir artış gösterirken, Ford’da asgari ücretin hep 5 do­lar olduğu, çok az kişinin dikkatini çekmişti. Diğer yandan kimse Ford’un personel sayısını 200.000’den 55.000’e in­dirdiğine de dikkat etmiyordu. Yine Ford’un, dağıtım biri­minde günlük 2-3 dolar arası bir sefalet ücreti vermesi de aynı şekilde dikkat çekmiyordu.

Ford dışarıdaki örnek sanayi imajı konusunda çok ça­ba harcıyordu; Ford iş yerlerinde çalışanların gövdesini oluşturanlar başkaları alınmadan işten çıkarılmıyordu. Bu alttan alta vuku buluyordu. Farklı rasyonalize etme önlem­leri alınıyordu; makinelerin kullanımı arttırılıyor ya da artık ihtiyaç duyulmayan iş gücü unsurlarına çeşitli sıkıntılar çektiriliyordu; kapsamlı olan ve ayrımcılıklar içeren yeni yönetmelikler oluşturulmuştu. Buna göre ortaya çıkaran bazı durumlarda işten çıkarmanın haklı çıkarılması kaçınıl­maz gösterilmeye çalışılıyordu. Diğer işçilere ise şu anda hiçbir işin bulunmadığı ama firmanın işçilerin eski iş yer­lerinde daha iyi bir sözleşme yapmalarına ve işe geri çağ­rılmalarına imkân sağlamak için çalışma belgelerini aklın­da bulunduracağı bildiriliyordu. Bu Ford firmasının istatis­tik? veriler açısından diğer firmalardan daha az işçi çıkar­dığı gibi yanıltıcı bir anlam taşıyordu. Diğer yandan bu du­rumla karşılaşan işçiler açısından Ford’un bu serbest yer­leştirme pratiği kötü sonuçlar veriyordu. Çünkü bu kişiler hala bir firmanın ücret listesinde yer aldıkları için hiçbir şekilde yeni bir iş bulamıyorlardı. Geri kalan çalışanlar üzerindeki baskı ise sistematik olarak yükseltildi; iş kaza­larının sayısı giderek arttı. Resmi belgelerde Ford iş yerle­ri iş kazalarına karşı koruma önlemlerinin alındığı örnek iş yerleri olarak gösteriliyordu. Firma şefi de aynı şekilde “İş­çi Koruma Bölümü”nü kuran ilk sanayicilerden biriydi. Ama aynı zamanda iş yerlerinde yürüyen bandın devir zamanı ve makinelerin hareket hızlarının yükseltilmesi konusunda çalışan “İşin Hızlandırılması Bölümü” de vardı. Böyle olun­ca “İşçi Koruma” bölümü işlevsiz kalıyordu. O dönemlerde, Ford iş yerlerinde, her gün en az bir işçinin iş kazası so­nucu öldüğü tahmin ediliyor. Yaralananlar ve ölüler iş ye­rinin kendi hastanelerine götürüldüğü için ölü sayısına da­ir kesin rakamlara ulaşılamıyor.

1929 yılındaki uzun depresyon dönemi, Ford’u gider­lerin düşürülmesine yönelik yeni yollar bulmaya yöneltti; asgari ücret 4 dolara düşürülürken, haftalık çalışma süre­si de 1 ila 2 gün arasında kısaltıldı. Bu önlemlerin şirketin kârlılığını garantiye alması ve araçların tam kapasitenin al­tında çalıştırılmasından dolayı ortaya çıkan giderleri tut­ması isteniyordu.

Bir zamanlar işverenler arasında örnek olan Henry Ford, şimdi en kötü işveren olmuştu. Sanayideki en düşük ücretleri ödüyordu. İşletmecilik tarzı en acımasız olanıydı. İşyerlerinin adı işçiler arasında küfür haline gelmişti. Uzun bir zaman önce, isteyen işçilerin sendikalarını kurabilecek­lerini duyurmuştu. Şimdi ise sendikal örgütlenme çalışma- sındakilerin, ya da bunun sözünü ağzına alanların dahi iş­ten atılması talimatı veriyor ve bunların Birleşik Devletler- deki diğer sanayilerde iş bulmalarını önlemeye yönelik da­ha fazla muhbir çalıştıracağını da söylüyordu.

Şirket Politikası: Birinci Dünya Savaşı’nda Ford fabrika­ları savaş materyallerini de rakiplerinden biraz daha geç imal ediyorlardı. Ford firmasının şefi başlarda kendisini Avrupa’ya kamuoyu tarafından yüklenmiş bir barış misyo­neri olarak gösteriyordu. Bu durumdan dolayı eleştirel ol­ması ve devletlerin savaşa hizmet eden isteklerini yerine getirmekten vazgeçmesi gerekirdi. Aslında ilk savaş yılla­rında Ford arabalarının satışı 300.000’den, iki yıl içinde 750.000’e yükseldi. Bunun temelinde rakiplerin kendileri­ni savaş üretimine göre ayarlamaları yatıyordu. VVashing- ton’daki hükümet Ford’un yeni bir üretim yerinin finans­manını sağlamasını ümit ediyordu. Rouge River’daki yeni tesis o dönemlerdeki en modern ve en büyük üretim tesi­si olarak (Upton Sinclair, 3 mil uzunluğunda ve geniş blok­lar diye yorumluyor) bant üretim için ısmarlanmış gibiydi. İlk başlarda Rouge River’da, Eagle tipi tahrip silahı (destro­yer) üretimi yapıldı. Hükümet tarafından ısmarlanan 42 milyon değerindeki 112 bottan ise yalnızca 7’si tamam­landı. Bunlardan da sadece bir tanesi açık deniz için elve­rişli durumdaydı. Bununla birlikte fabrika arazisine dikilen bayraktaki yazı şunu bildiriyordu: “Günde bir Eagle, Kai- ser’i uzak tutar” (“One Eagle A Day Keeps The Kaiser Away” [Robert Lacey, Ford, S. 167] ). Bant, Highland Park’taki ana fabrikada, ordu için taşıtlar ve “özgürlük motorları” olarak adlandırılan uçak motorları için yarım milyon silindir üret­mişti. Bunların tümü firmanın sahibine 29 milyon dolarlık bir kazanç sağlamıştı. Buna karşılık ABD Başkanı VVilson’a karşı verdiği savaşta, ikna olmuş bir barışsever olarak ka­zanmama vaadi bu kazançla çökmüş oluyordu. Buna kar­şılık hükümet de üretimi tamamlanmayan tahrip silahları­na ilişkin hiçbir tazminat başvurusunda bulunmayacaktı. Elbette bundan sonra ABD savaş donanması Detroit- li bu firmaya yeni bir sipariş vermeyecekti.

1920 ABD konjonktürünü getirdi; Ford T-Model’ın ye­ni lüks versiyonunda 525 dolardan 440 dolara bir indirime gitti. Buna rağmen aylık üretim 100 bin arabanın üstüne çıkmadı. Şirket finansal zorluklarla uğraşıyordu. New Yorklu bir grup bankacı, şirkete kredi yardımında bulun­maya hazır olduğunu ama buna karşılık şirketin alışılagel- dik politikasında söz sahibi olma talebinde bulundular. Oğlu ve karısı ile birlikte şirketin tüm hisselerini elinde bu­lunduran Ford, bu teklifi doğrudan doğruya geri çevirdi. Firma sahibi şimdi de işletme uygulayıcısı olarak kendisini gösteriyordu. 1920 yılının Aralık ayında ülkedeki tüm satış temsilcilerine bir yazı gönderdi. Bu yazıda temsilcilerin sa­tılmayan arabaları, her biri belirli bir sayıda olmak üzere devralmaları, hem de nakit olarak bedelleri kendisine öde­melerini bildiriyordu. Aksi halde imtiyazlarını kaybedecek­lerdi. Ford bu biçimde bir banka kredisi almaktan kaçını­yor ve şirketi üzerindeki kontrolü elinde tutmaya çalışıyor­du. Yükü tüccarların üzerine yıkıyordu. Ford bu önlemleri, banka sermayesinin, kendisinin karşı çıkmak istediği ka­ranlık işleriyle gerekçelendiriyordu. Üretim açıkları onun hepsinden önce “Yahudi bankacılara” direnmesini berabe­rinde getiriyordu. Bu da onun Atlantik’in diğer tarafında tanınmasını getirecekti. Hitler,Kavgam kitabında bu duru­mu, “Kendilerini daima daha fazla efendiliğe yükseltmeye çalışanlar Yahudilerdir; hala tam bağımsızlığını koruyan tek bir adam var: Ford” şeklinde yorumlayacaktı.

Giderlerin düşürülmesine ilişkin her durumda o döne­min ortalıktaki firması işçilerine yöneliyordu. Uzun boylu düşünmeden üretim yerlerini kapatıyor ve çalışanlarını – doğal olarak- ücretsiz izne ayırıyordu. Burada firma yöne­timinin yeniden örgütlenmeye yönelik önlemler aldığını söylüyordu. Fiili olarak büyük boyutlarda tasarrufa gidildi; işçiler için yapılan hastalık yardım programına son verildi; sekreterlerin büyük bölümü bantlardaki işlere yerleştirildi. O zamana kadar Ford iş yerlerinde araba ve gün başına 15 kişi çalıştırılırken, şimdi bu sayı 9’a düşürülmüştü. Ford’un orijinal sesinden, “Bu 15 kişiden 6’sının işini kaybettiği an­lamına gelmiyor. Yalnızca artık üretime katılmadan öyle boş bir şekilde durmayacaklar demek”. Ford fabrikalarda­ki üretimin %66’ya kadar artırılması gerektiğini ifade edi­yor. Aslında, tam da o kadar, yani günde öncekinden 4 bin araba fazla üretildi. Bir araba için üretim giderleri 146 do­lardan 93 dolara düşmüştü. Ford diğer bir yerde, şimdi de çalışanlarının Detroit’teki ekmek yardımı için kuyrukta bekleyen insanları gözlemlemelerini salık veriyordu.

ABD konjonktürünün zirvelerinde, 20’li yılların ortala­rında, Ford firması yıllık olarak yaklaşık 2 milyon binek otomobil satıyordu. Şirket Batı Virgina’da kendi kömür ocaklarına, Michigan’da demir cevherlerine ve VViscon- sin’de ormanlara sahipti. Buralardaki mallar iş için ayrılmış gemilerle Detroit’e taşınıyordu. İlk bakışta demirin Rouge River’daki ana fabrikada boşaltıldığı tahmin edilebilir. Ya­ni bir otomobilin kendi gücüyle banttan çıkması için yal­nızca 36 saat geçiyordu. Ford arabaları Birleşik Devletler- deki 60 farklı yerdeki fabrikalara dağılmış bir şekilde üre­tiliyordu. Küçük parçalar Ford gemileriyle 28 ülkedeki montaj yerlerine götürülüyordu. T-Model, Yokohama, Köln ya da Buenos Aires’te monte edilse de, parçaları daima ay­nıydı ve birbirinden ayırt edilemezdi

Ford fabrikalarının en kârlı durumda olmalarının -sa­hipleri 20’li yıllarda sermaye milyarderi olmuşlardı- bir di­ğer nedeni de, yalnızca bir araba imalatına dayanan stra­tejiydi. General Motors gibi rakipler ise buna karşın fark­lı gelir sınıflarına göre düzenlenmiş, farklı araba modelle­ri sunuyorlardı. Burada doğal olarak, Ford’un kazandığının aksine, kitlesel etki kısmen kaybedilmiş oluyordu. Ama el­bette T-Model’in satış patlaması da sonuna yaklaşıyordu. Pazar doygunluğa ulaşmış görünüyor ve satış rakamları da geriliyordu. Bu koşullar altında ürün yelpazesinde bir de­ğişiklik ivedi bir şekilde zorunlu hale gelmişti. Tüm imalat süreci bir modelin üretimine göre saptanmış, işin organi­zasyonu da buna yönelik olarak düzenlenmişti. Yeni tip bir araba burada derin etkisi olacak değişiklikler gerektiriyor­du. Rouge River’daki firma arazisi üzerinde 5 ay içinde ye­ni bir fabrika kurulmuştu. Bu o dönemlerde dünyadaki en modern fabrikaydı. Yeni Rouge River Fabrikası (Rouge fir­ma jargonuyla), daha sonra üretim akışının organizasyonu bakımından Wolfsburg’da taklit edilecekti. Bu kuruluş dö­neminde, işsiz kalan işçiler bir kez daha Ford tarafından işten çıkarıldılar ve sonra yine çok daha kötü ücret koşul­larında yeniden işe alındılar. Makineler ve bant, burada ça­lışanların işlerini daha da zorlaştıracak şekilde, şimdiye kadar olandan daha etkin hale getirmişti. Yeni Ford A, ke­sin bir başarıydı. Çünkü müşteriler daha yeni arabayı hiç görmeden 400.000 sipariş verilmişti.

Yüksek konjonktürün zirvesinde, 1924’ten 1926’ya kadar Ford ailesinin çalışanları firmanın mülkiyet sahipleri olarak, yıllık 100 milyon doların üzerinde bir net kâr sağ­lıyorlardı. 1927 düzenlemesi 70 milyon dolaylarına bir ge­rilemeye neden oldu. 1928’de de benzer bir sonuca ulaşıl­dı. Bir yıl sonra yeniden, önceki parlak dönemlere bir dö­nüş oldu. İlk depresyon yılı olan 1930’da Ford, 60 milyon dolarlık bir kazanç elde ederken, burada yaşanan düşüş, kitlesel işten çıkarmalar ve ücretlerde yaşanan büyük aza­lışlar yoluyla giderilmeye çalışıldı. Korkunç ekonomik du­rum karşısında satışlar da hızlı bir şekilde düşüyordu; 1930’dan önce ortalama 2 milyon adet olan yıllık satış, 1931 yılında 500.000 adetin de altına düşmüştü. Kriz, fir­ma sahibine doğrudan dokunamıyordu; o dönemlerde 300 milyon dolar nakit aktifi vardı.

Ekonomik başarı diğer otomobil üreticileri için olduğu gibi Ford için de ilk olarak savaş ekonomisiyle başarılmış­tı. Roosewelt Hükümeti İkinci Dünya Savaşı’nda özel sek­törde büyük kazanç elde ediyordu. General Motors 1940-1944 arasında toplam değeri yaklaşık 14 milyar do­lar olan bir talep almıştı; uçak üreticisi Curtis-Wright 7 milyar dolar ve Ford Motor Company ise 5,26 milyar dolar­lık bir talep elde etmişlerdi. Detroit, taşıt, panzer ve uçak motorlarının imal edildiği, demokrasinin silah demircisi olarak gösteriliyordu. Gerçi kamuoyundaki en daimi izle­nimi bırakan Ford’un kitlesel üretimi uyguladığı B24 savaş uçaklarının üretildiği yeni fabrika olan Willow Run’du. Rou­ge Riwer zamanında “Amerika’nın Crystal Palace”ı olarak gösterilirken, şimdi de “Mekanik dünyanın Grand Can­yon’^ diye söz ediliyordu. Fabrika hemen hemen 1 millik uzunluğu (1,6 kilometre) ve 15 hektarlık alanı ile dünya çapında şimdiye kadar inşa edilen en büyük fabrika alanıy­dı/Ama “imalat severlik” açısından her şey farklıydı. L bi­çimindeki yatay kroki, en uygun imalat akımını engelliyor­du. Birinci. Dünya Savaşı’nda Eagle tahrip silahının imala­tında olduğu gibi, Ford yönetimi bunu durduracağı yönün­de çok söz vermişti. Her saat bir “Özgürleştirici Bomba”nın bantlardan çıkmasına dair resmi tebliğ küstahçaydı. Bu­günkü uzmanlaşmış fabrikalar bile, daha etkili makine ve . uygulama tekniklerine rağmen hâlâ yılda 1000 uçak imal edecek durumda değiller. Aslında 1942’de fabrikadan yal­nızca 56 Bombardıman uçağı çıkmıştı. Mühendislik tekni­ğine ilişkin düzenlemelerin yanında personeldeki yüksek düzeyli dalgalanma da bir sorun teşkil ediyordu. Fabrika Detroit’in dışında, uzak bir bölgede bulunuyordu; oraya giden yol 2 saatlik bir araba yolculuğunu gerekli kılıyordu. O dönemlerde benzin, vesikaya bağlı ve pahalıydı. İşçiler için Willow Run’da bir görev pek de tahmin edilir değildi. Uzmanlaşmış basın, fabrikayı “Will it run?” diyerek vaftiz ediyordu.

Ford fabrikalarının izleyen yıllarda B-24 bombardıman uçaklarını kararlaştırılan boyutta yapmadığı da belirtilme­ye değer. Burada yine, Birinci Dünya Savaşı sonunda oldu­ğu gibi aynı sorular ortaya çıkıyor: Birleşik Devletler Hükü­meti inandırıcı gerekçelerle şirkete karşı yeniden tazminat başvurusunda bulunmadı: Teslim anlaşmalarına uymadığı için mi? Ve neden Ford’un düşmanla iş birliği yapmasından dolayı şirkete karşı dava açmadı? Şirketin Köln’deki büro­su Nazileri silah üreticilerinden biriydi.

Ford ve Alman faşizmi

Ford Motor Company 1925’te Berlin’de bir büro açtı. 6 yıl sonra Köln’de bir yer açıldı. Kardeş şirketler Alman­ya’nın savaş hazırlıkları ve savaş ekonomisindeki ekono­mik kalkınmasından yararlanıyorlardı. İş hacmi 1938-1943 arasında yarıdan fazla yükselmişti. ABD yönetiminin tah­minlerine göre, savaş sırasında Köln’deki araçların değeri iki katına çıkmıştı.

1930’lu yılların ortasında şirket merkezi, Güney Ame­rika ve Japonya ile olan ihracat ilişkilerini Köln’deki bağ­lı şirkete devrediyordu. Bu durum Nazileri sevindirmişti çünkü kendileri de bu yolla kazançlarını bir şekilde artıra­caklardı. Detroit’teki fabrikaların durumu açısından olum­suz sonuçları olacak bu önlem, yalnızca, Nazi rejimiyle da­yanışma için atılmış bilinçli bir adım olarak değerlendirile­bilir. Daha yakın ilişkiler için yapılan hazırlık kendisini di­ğer alanlarda da gösteriyordu:

Savaş hazırlıkları ve stratejik materyallerin yurtdışın­dan temini Berlin’in sert bir kambiyo işletmeciliği uygula­dığını gösteriyordu. Köln’deki Ford fabrikası için bu, ham madde ve latik gibi yan ürünlerin işlenmiş parçalar karşılı­ğından değiş tokuş yoluyla sağlanması anlamına geliyor­du. Detroit’teki merkez, Almanya’ya yapılan bu ithalatın dörtte birlik bölümünün silah sanayisine dayanmasına de­vam edilmesi konusunda uzlaşıyordu. O dönemki Ford fabrikaları işletme müdürü tarafından ortaya çıkarılan 1945 yılına ait bir ABD ordu raporu, Köln’deki Ford fabri­kasının savaş yıkımından çok daha önce buradaki rejim için askeri uçaklar üretmeye başladığını belgeliyor. Detro- it’in onayıyla Berlin yakınlarında da güvenlik altında oldu­ğu bildirilen ve ihtiyaç olduğu kadar üretimin de depola­nabileceği bir alanda bir fabrika daha kuruldu. Polonya’nın işgalinden sonra Ford, Nazi ordusunun en önemli otomo­bil dağıtımcısı olmuştu. Nazi ordusu tarafından kullanılan 350.000 kamyonun üçte biri Köln’den geliyordu. Ford fab­rikalarının pek çok defa müttefiklerin savaş uçaklarının saldırısına uğramaları bu yüzden rastlantı değil. İşletmenin müdürü şöyle yazıyor: “Bizim için Nazi ordularının Ford kamyonlarıyla silahlanmış olması can sıkıcı bir durumdu” (Ken Silverstein, Ford and the Führer).

ABD’ye savaş ilanı Ford’u Nazi Almanya’sı ile ilişkileri­ni dondurmaya zorladı. Resmi olarak Alman Ford fabrika­ları düşman mülkiyeti olarak duyurulmuştu. Bu varlıkların tazminatsız geri çekilmesini mümkün kılıyordu. Daimler Benz’in Ford fabrikalarını devralmaya yönelik çabaları var­dı. Fakat yine de Naziler şu önlemi kafalarına koymuşlardı: Fabrikalar devralınarak yönetilecekti; yıllık fazlanın Detro- it’teki merkeze dönüşü bilânçoda görülmeyecekti. Yalnız­ca resmi olarak kesilen iş birliği için bir diğer gösterge de, Berlin’in, müttefiklerin bombardımanları sonucunda fabri­kalardaki yıkımların tazminatı olarak Ford Motor Com- pany’ye, tarafsız İsveç üzerinden yüz binlerce dolarlık ha­valeler yapmasıdır. Savaştan sonra Ford, Almanya’daki fabrikasındaki diğer hasarların telafisi için ABD mahkeme­lerine başvuracaktı.

Sendikaların mücadelesi

Otomobil sanayisindeki çalışma koşulları işçiler için uzun süreli işsizlik ve çok kötü maddi koşullara neden ola­cak şekilde Firma yönetimlerinin keyfi tutumlarıyla belirle­niyordu; işsizlik parası ve işletme içi emeklilik sigortası uzun süre tanınmadı. Ford fabrikalarındaki koşullar özel­likle olumsuz olmakla birlikte, genel durum benzer oldu­ğu için bir istisna teşkil etmiyorlardı.

ABD sanayisi tümüyle sendikaların işletmelerden uzak tutulmasını istiyordu. Eğer bu konuda başarısız olurlarsa, son araca başvurulacak ve grevdeki işçilerin üstüne ulusal muhafızlarla gidilecekti; bu 1922’de maden işçilerinin be­lirli bir ücret verilmesi talebiyle yaptıkları grevde uygulan­dı. Herrin lllinois’te bu şekilde 23 grevci vuruldu. Aynı za­manlarda demir yolu işçileri de ücretlerin düşüşlerin geri alınması talebiyle greve gitmişlerdi. Bu düşüşler sanayi ve tarım ekonomisindeki ücretlerin düşüşü ile bağlantılı ola­rak gelişmişti. En yüksek mahkemenin kararıyla ücretler­deki düşüşlerin yasal olduğu bildirildi; böylece vasıf­lı işçilerin hakları da önemli ölçüde kesilmiş oldu.

1922’den sonra başlayan yüksek dalgalanma, işçilere bölgeleri aşan protestolarının bitirilmesi için bir neden ol­du. Bu dünya ekonomik krizinin etkisi nedeniyle değişti. 1932’de Ford fabrikalarındaki açlık yürüyüşü ve Şasi ima­latının da yapıldığı Brigg’deki Ford fabrikasında 1933’te yapılan iş bırakma eylemi, sendikaların katılımı olmadan, kendiliğinden meydana gelmişti.

Felaket gibi toplumsal durum karşısında Roosevelt Hükümeti sendikalar birliği olan AFL ile ilişki kurmaya ça­lıştı. Kontrol edilemez bir durumun ortaya çıkmasından korkuluyordu. Sendika örgütlenmecileri artan militan grevcilere azaltıcı etkide bulunarak, çatışmayı barışçıl yol­lardan sona erdirmeye çalışıyordu. General Motors’un önemli bir üretim yeri olan Detroit’teki oto firması Hudson ve Flint’te koşullar, bu durumdaydı. Buna karşılık sendika, hükümetten “Otomobil Emek Bölümü”nün kurulmasını is­tiyordu. Burada oluşacak kurul, otomobil endüstrisindeki gelişmeleri toplumsal bakış açısı altında gözlemleyecek ve işçilerin gerekli haklarını elde etmelerini sağlayacaktı. AFL’nin otomobil sektöründe sendikal sözleşme tarafı ola­rak tanınması umut ediliyordu.

AFL bantlardaki vasıfsız işçilerin söz sahibi olmadığı, kalifiye işçi sendikalarının çatı örgütüydü. İşveren açısın­dan böylesi sendikaların örgütlenmesine izin vermek gö­rece tehlikesiz olmasının yanı sıra, işverene örgütsüz ço­ğunluk karşısında kullanma şansı da sunuyordu. AFL’nin hükümetle yaptığı ve tasfiye olarak değerlendirilen anlaş­ma işçilerin büyük yığınlarının isteklerine karşılık gelmi­yordu. Bu durum, 1935’te Atlantik kentinde yapılan sendi­ka kongresinde kırıldı; bant işçileri AFL’den ayrılarak, kısa bir süre sonra Endüstriyel Örgütler Kongresi’ni (CIO) top­ladılar. 1936 Nisanında yapılan bir buluşmada Indiana So­uth Bend’dan örgütlü ototmobil işçilerinin temsilcileri Cl- O’ya katılmayı onayladılar. Birlikte, Birleşik Otomobil İşçi­ler Sendikası’nı (UAW) kurdular.

Sendikanın tanınmasına yönelik mücadelesinde ilk .olarak Ford fabrikaları dışarıda kaldı. Çünkü o fabrikalar­daki hizmet birimi, şiddete hazır etkinlikleriyle ünlüydü:

Ford’da İş Polisi: “Hizmet Birimi” 3600 kişiden oluşu­yordu. Başlarında Firmanın kurucusunun çok yakın bir iliş­ki içinde olduğu ve oğlundan daha çok yetkili kıldığı Ben­nett vardı.

İş polisinin görevi, fabrikanın farklı bölümlerini kontrol etmek, işi fabrikada, yerinde gözetlemek, yüzlerce metre uzunluğunda banttaki ihlalleri bildirmek^ ispiyoncu olarak işçilerin arasına karışmak, “işi karıştıranları” ortaya çıkar­mak ve sendika örgütçüleri ile “kızıl”ların kışkırtıcılarını te­mizlemekti. Bunların hepsi yalnızca fabrikada değil, ge­rekli olan her yerde yapılması gereken görevlerdi. Detroit’e bir sendikacı geldiğinde, Ford Hizmet Birimi onun nereye gittiğini, kimlerle konuştuğunu bilmek zorundaydı. Henry Ford’un ordusu, yalnızca bir devlette ya da askeriyede uy­gulanmasına alışık olduğumuz, ispiyoncular ve karşı ispi­yonculara dayanan bir ispiyonlama birimi kurmuştu.

Birlikler ayrıca makineli silahlarla donatılmışlardı. Bu silahlar işteki mücadele sırasında da kullanılıyordu. 1932 yılındaki bir açlık grevinde iş polisi 4 protestocu işçiyi vur­du, 50’nin üzerinde işçiyi de yaraladı. Ulusal polis bu suçu hiçbir şey yapmadan, seyirci gibi izliyordu. Şurası da dik­kat çekmeye değer; Ford fabrikalarının bulunduğu Dear­born kasabasındaki polis ve idare birimlerinin en büyük iş­veren ve vergi ödeyenle iyi ilişkileri vardı ve ona karşı faz­laca uysal davranıyordu.

1932’de, 3.000 civarında olan ve yürüyüşleri ile sefa­let içindeki durumlarına ilişkin olarak kamuoyunun dikka­tini çekmeye çalışanlar, Ford fabrikalarından işsiz kalan iş­çilerdi. Bu eylemler sırasında birçok işçi öldürülürken, pat­ronun adamlarının yaptığı provokasyonlarda New York Ti­mes gazetesinin bir muhabiri de neredeyse öldürülüyordu. Ayrıntılı inceleme, nihai olarak Henry Ford’un saygınlığını zedeliyordu. Ford, ABD halkı için önemli dönemlerde artık toplumsal görevini yerine getiren bir şirket sahibi olarak değil vahşi bir sömürücü olarak geçiyordu. Öldürülenler için Detroit içinde yapılan anma yürüyüşüne 15.000’in üzerinde insan katıldı. Bu insanlara 1905 Rus devriminde ölenler için çalınan marşları çalan bir bando eşlik ediyor­du. Ayrıca olayın failleri cezalandırılmadıkları gibi, bu ko­nuda her hangi bir dava da açılmadı.

Hizmet biriminin yöneticisi bölgedeki yer altı dünyası ve daha sonraları da, büyük suç örgütleriyle sıkı ilişkiler kuruyordu. Bu ilişkiler 1930’lardaki grevlere yönelik saldı­rılar ve sendikalara karşı geliştirilen mücadelede ortaya çı­kıyordu. Ford’un kendisi sırdaşlarının bu ilişkilerinin ka- nıtlanamayacağını düşünüyordu. Bennett, Detroit’in en büyük çetesinin reisine bir otomobil mağazası da devret­tiği bir servet yapmıştı. Crescont Motor Sales Company’nin sahibinin aynı zamanda bölgedeki çete reislerinden biri ol­duğu devlet tarafından da biliniyordu. Bennett aynı za­manda bu çete reisinin Ford fabrikalarının kantininde meyve satması için de izin çıkmasının sağladı. Bu küstah­lıklara rağmen reisin durumu elbette sağlama alınmıştı. Etkili bir hâkimin ailesi, Rouge River fabrikaları tarafından verilen öğle yemeğinin sipariş işlerini alıyordu. Bu konuda lisans almak, aslında ciddi bir para gerektiriyordu. Kendi iş üzerinde kontrolü elden bırakmayan Henry Ford’un tüm bu olup bitenlerden haberdar olmadığını düşünmek pek de inandırıcı bir durum değil. Bu organize suçlardaki başka bir yön de çok zaman geçmeden ortaya çıkacaktı. Bennett, New Yorklu iki lider gangster ailenin Ford arabalarının do­ğu kıyısındaki tüccarlara ulaştırılması işini almaları konu­sunda çaba harcıyordu. 1937 yılındaki bir protestoda işçiler üzerinde terör estirenler de bu ailelerin üyeleriydiler: UAW (Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası) liderlerinden Walter Reuther’in Ford işçilerine konuşma yaparken vurul­ması da bu çete üyelerinin saldırısı sonucunda meydana gelmişti. Ford sendikal örgütlenmeye karşı Dallas ve Kan- sas’taki fabrikalarını kapatma tehdidini savurduğunda, yi­ne sendikalara karşı saldırılar düzenleyenler de bu çetele­rin üyeleriydiler.

ABD Senatosunun oluşturduğu bir araştırma komisyo­nunun araştırma verileri, General Motors’un geliştirdiği ilişkilerin de Ford fabrikalarındakilerle benzer vahşi ilişki­ler olduğunu gösteriyordu: İşçilere karşı önemli hizmet görevlileri tarafından geliştirilen muhbirlik çalışmaları, so­nuç raporunda, kinayeli bir şekilde Sovyet Gizli servisi TSCHEKA’nın ismi kullanılarak dallanmış budaklanmış bir sanayi TSCHEKA’sı olarak adlandırılmıştır. Şirketler bu muhbirlik birimleri için yıllık yaklaşık yarım milyon dolar harcıyorlardı. Bununla birlikte General Motors, sendikalara izin vermek için ümit verici savaşım veriyordu. Ek olarak 1935’te Kongre ulusal çalışma ilişkileri üzerine hazırladığı yasayla (NLRA, Wagner yasası olarak da bilinir) işçilerin “kendi seçtikleri sendikaya üye olmaları” hakkını garantiye alıyordu. Yasaların uygulamalarını denetlemek ve alınan kararların hayata geçirilmesini denetlemek üzere yeni bir Kurul da oluşturuldu: Ulusal İş İlişkileri Kurulu. Ama yine de General Motors işçileri işten çıkarmaların geri alınması için firma yönetimine karşı etkili mücadele vermek üzere oturma grevine gitmek zorunda kalacaklardı. Bu 1936 Ka­sımında vuku buldu. CIO adında hareket eden işçiler iler­deki haftalarda kitlesel bir rağbet gördüler. Henüz tanın­mayan sendika 14 günden az bir zaman içerisinde üye sa­yısını on katından fazla artırıyordu. Nihai koşullar General Motors yürüyen bant yöntemini Flint fabrikasında yükselt­tiğinde ve bilinir kıldığında ortaya çıkıyordu. Böylece iş sü­reci sessiz bir işletmeden ana firmaya doğru bir gelişme göstermişti. Buradaki işçiler iş koşullarının ağırlaştırılması üzerine fabrikayı işgal ettiler. Firma yönetimi binlerce işçi tarafından işgal edilen fabrikayı acımasız askerler aracılı­ğıyla “kurtarmayı” deneyecekti. Kaçınılmaz katliam diğer yandan yönetimin merhametsizliğini de açığa vuruyordu. Bu yüzden alttan alttan etkili olacak bir strateji denenme­ye başlandı. Firma yönetimi, Flint gibi küçük bir fabrikada­ki işletme koşullarına karşı greve giden 100 dolayında işçi için yerel polisin müdahalesinin yollarını açtı. Oradaki dü­zen gücü tarafından provoke edilen kargaşada 14 işçi, bir kısmı ağır şekilde olmak üzere yaralandı. Grevcilere karşı sert bir tepkinin ulusal koruma güçlerinin görevlendirildi­ği ana fabrikadaki grevi sona erdirmesi bekleniyordu. Bu şekilde firmanın tepesindekiler, kamuoyu tarafından ra­hatsız edilmeyeceklerdi. Beklentiler karşılanamadı. Devlet yönetimi bölgede grevcilere karşı sempati uyandıracağı için, grevdekilerin üzerine gitmekten kaçınıyordu. Sonun­da yönetim kurulu başkanı tavizlerini kelimelerle dile geti­riyordu: “Anlaşalım ve araba yapmaya devam edelim”. UAW, işçilerin temsilcisi olma hakkını elde ediyordu. Birle­şik Otomobil İşçileri Sendikası, o günden beri General Mo- tors’taki tek yetkili sendika.

Diğer otomobil tekelleri de bir süre sonra anlaşmaları izlediler.

Sektörde 8 saat iş gününün ilk olarak bir katliamdan sonra yürürlüğe girmesi de vurgulanmaya değer. ABD çe­lik sanayi de baskıcı çalışma politikaları açısından otomo­bil firmalarından geri kalmıyordu. 1937 Mayısında, 12 sa­atlik iş gününe karşı Republic Steel firmasının Chicago fabrikasındaki bir protesto eyleminde, 10’un üzerinde işçi öldürülürken yüzlercesi de yaralandı (Mai 1937). İlk olarak bundan sonra bu sektörde Amerika Birleşik Çelik İşçileri Sendikası’nın tanınması sağlanıyordu.

Askeri cunta ve Mercedes Benz

Baskı ve moral ABD otomotiv sektörüne münhasır özellikler değildi. Önde gelen Avrupa otomobil firmaları­nın, hepsinden önce de, VW, Daimler Benz, BMW’nin Güney Afrika’daki şubelerinde apartheid (G. Afrika’da uygulanan ırkçı yönetim) yıllarında hangi insanlık karşıtı yöntemleri uyguladıkları biliniyor ve bu hangi yön temlerin uygulana – cağına yönelik olarak özel çalışma yapılmış: Günümüzde Alman mahkemelerinin de ilgilendiği Daimler Benz ve Ar­jantin askeri cuntası arasındaki iş birliği de üzerinde du­rulmaya değer.

Arjantin 1975’ten sonra, amacı kararlı sendikaları ele­yerek sermayenin daha uygun kâr olanaklarına kavuşma­sını sağlamak olan bir askeri cunta tarafından yönetildi. Daimler Benz’in Arjantinli kardeş ortaklığı da bu durum­dan yararlananlar arasındaydı.

1976 Nisan ayı ve 1977 Ağustos ayları arasında Mer­cedes Benz’in Arjantin’deki 17 iş yeri temsilcisi kaçırıldı. Bunlardan 157 gece evlerinden zorla alındı; bunlardan hâ­lâ hiçbir iz yok. Yalnızca, iş yerlerinde pek çok tanığın gö­zü önünde kaçırılan iki kişi hayatta kalabildiler. Nürnberg Savcılığı 3 yıldan bu yana Daimler Chrysler’in Arjantin ‘de­ki cinayetlere yaptığı yardımlar konusunda soruşturma yü­rütüyor. Çünkü iş yeri yönetiminin Cuntaya yardım ettiği­ne dair pek çok işaret var. Bu konuda o dönemin yönetim kurulu başkanı Hanns-Martin Scheleyer’in Arjantin Çalış­ma Bakam’na yazdıkları aydınlatıcı oluyor. Scheleyer 1975 Ekiminde, şirketlerin Arjantin yönetimi tarafından “fabri­kalardaki olayların önlenmesi konusunda desteklendiğini” yazıyor. Bu bilgi “isyanı ortadan kaldırılması” başlığını ta­şıyor.

Gaby Weber, Ziel: “Ausmerzung von Störfaktore”, La- bourNet, Germany, 16. Dezember2002

Özet

Fordizm, 20. yüzyılda, kapitalizmin yol gösterici stra­tejisi oldu. Bu konuda öncelikli bir katkı, öncelikle kitlesel üretimin kitlesel tüketimle gerçekleştirilmesidir.

1-Şimdiye kadar kullanılan uygulama yöntemlerinden dönülmesi ve verimlilikteki artışın makinelerin iyileştiril­mesi yoluyla sağlanması. Diğer yandan insani iş gücü de etkili bir yükselişe girecekti.

2-Burada kitlesel imalatı mümkün kılan tüm üretim yolları açığa çıkacaktı.

3-Verimlilikteki büyüme, şimdiye kadar üretimdeki gelişmelerin çok altında kalan ücret artışlarını da mümkün kılmıştı. Bu da kitlesel gelirin kitlesel üretimin sağlanması için pedal vazifesi görmesini getirdi.

Değişimler geçiren sanayi kapitalizminin, kaynağı olan ABD’den dünya ekonomisindeki diğer bölgelere doğru mekânsal olarak yayılması, ilk başlarda dünya ekonomi­sindeki krizin yarattığı ekonomik ve toplumsal sorunlardan dolayı kısmi bir ilerleyememe durumu yaşadı. Weimar Cumhuriyeti, ABD modelinden sonra kitlesel tüketim top­lumunun yapısal işaretlerinin var olmaya başladığı kurban­lar arasında sayılabilir. 1949’lardan sonra “ekonomi muci­zesi” olarak gösterilen şey, o dönemlerde teknik ve ekono­mik olarak bir hazırlık içindeydi. Nazi rejimi, savaş planla­rının maddi koşullarını sağlamaya yönelik olarak, kimya, elektrik sanayisi ve otomobil yapımındaki gelişmeleri, ulu­sal ağır sanayinin lehine olacak şekilde uzun süre engelle­di. Diğer taraftan Nazi rejimi propaganda güdülerinden dolayı kısmen zorunlu kalsa da kitlesel tüketimin çekicili­ğine de kanmıyor değildi. Halk Volkswagen fabrikalarının kurulmasıyla yakın bir zamanda herkesin kendi otomobili­ni kullanmaya başlayacağına inandırılmaya çalışılıyordu. Aşağı Saksonya’daki Brachland’da Ford’un Rouge River fabrikalarının bir kopyası inşa edildi. Nazi megalomanlığı- nın bir göstergesi olarak, örnek alınan fabrikanın kapasi­tesinin aşılması istendi. “Dünyanın en büyük” binek oto­mobili fabrikası bu şekilde bir bağışlamayla ortaya çıkmı­yordu elbette. Aslında üretimin başlangıcında savaşlarda kullanılacak kamyonlara ağırlık verildi. Yüksek düzeyde seyreden savaş hazırlıkları, kötü yönetim, rüşvet gibi ne­denlerden dolayı imalatta düzenlemeye gidilmesine rağ­men, bu ilk olarak 1941 sonunda makinelerin kullanılma­sıyla mümkün olmuştu. 1945’te 1,5 milyon kamyonla tam kapasitede bir çalışmaya gelinmişti.

Fordizm kapitalist mal üretiminde, üretim ve tüketim arasında var olan çelişkiyi ortadan kaldıramadı. Ayrıca da­yanıklı tüketim mallarının kitlesel üretiminde kullanım noktaları sürekli olarak benzer, belirli şekillerde ortaya ko- yulamıyordu. Yeni pazarların açılması Fordist üretim için temel problemleri geçici olarak erteleyebilir ama nihai bir çözüme kavuşturamazdı. ABD otomobil endüstrisinin tari­hi, dünya liderliğiyle, uzun yıllar krizleri silkelemesiyle ta­rihsel açıdan önemli bir belge ortaya koyuyor.

Fordist “otomobilizm”, uzun yıllar General Motors’un Yönetim Kurulu Başkanlığını yapan Alfred Sloans sayesin­de yeni bir perspektif kazandı: bant imalatı becerik­li bir pazarlamayla, reklâmla ve medya ile olan ilişkilerle bağlantılıydı. Müşterilerin bütçeleri ve harcamaları konu­sunda etki altına alınmaları için bu alanlar önem taşıyordu. Tüketim yalnızca gelir yoluyla belirlenmiyordu. Krediler ve eski arabaların geri alınması, yeni araba almayı bütçeye uygun ve gerçekleştirilebilir kılıyordu. Bu da üretici tarafı­nın binek otomobil üzerinde yapacağı sürekli kozmetik değişiklikleri gerekli hale getiriyordu. Üretim süreci yıllık olarak düzenlendiği için bu, Klasik Fordizm karşısında da­ha düşük sermaye gelirleri anlamına geliyordu. Diğer yan­dan strateji sürüm ihtiyacı ve market korumasını da gerek­tiriyordu. Yine de müşterilerle girilecek ilişkide daha bi­çimsel öğelerinde öne çıkmasını kabulü bir koşul olarak beliriyordu. Burada reklâm ve medyanın önerilerinin ger­çek mucizesi etkili oluyordu. Yoksa müşteri üreticinin kısa bir süre sonra pazara yeni bir model piyasaya süreceğini bildiği halde neden geliriyle yeni bir araba satın alacaktı ki?

Emperyalizmin Yakıtı Petrol

Petrol çıkarmak, yüz yılın biraz üzerinde bir dönem önce çok fazla önemi olmayan bir ekonomi dalıydı. Bu du­rum, kısa süre içinde değişti. Özellikle petrolün askeri amaçlarda; savaş gemileri, panzer ve diğer araçların yakıtı olarak kullanılması, günümüze değin devam edecek şekil­de, devletin bu işe doğrudan karışmasını da beraberinde getirdi. Diğer hiçbir ham maddede olmayan biçimde pet­rol, emperyalizmin yakıtı oldu ve halen de öyle. Savaş son­rası uzun süren patlama döneminde (1945’ten 1970’lerin ortalarına kadar) üretim ve satış, diğer hiçbir sektörde ol­madığı kadar çok yükseldi. Dünya çapında yıllık olarak çı­karılan petrol 3 milyon tondan 22 milyon tona; iş hacmi ise 6 milyar dolardan 500 milyar dolara yükseldi. Sanayileş­menin sırtlayıcısı olan klasik enerjilerden, örneğin kömür­den farklı olarak petrol önemli bir avantaj sağlıyordu: pet­rolün çıkarılması için yalnızca çok az iş gücüne ihtiyaç du­yuluyordu.1970’lerin başında bir kömür madeni işçisinin yıllık getirişi 100.000 dolar civarındayken; buna karşın söz konusu getiri Suudi Arabistan’da petrol çıkarmada çalışan bir işçi için 2.6 milyon dolardı.

Bugün petrolün büyük bölümü üçüncü dünya ülkele­rinde bulunuyor. Buna karşın temel alıcıları ise, Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya, Güneydoğu Asya ve Çin gi­bi endüstri merkezleri oluşturuyor. Aşırı yüksek kâr olana­ğının gerçekleştirilmesi elbette petrol çıkarılan alanlara sorunsuz bir geçişi gerektiriyor. Bu durum günümüzde de yaşadığımız müdahaleleri doğuruyor.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar ABD en çok petrol çıkarı­lan ülkeydi. O dönemin süper gücü Büyük Britanya, petro­lünü sömürge ya da yarı sömürgelerinden temin ediyordu. ABD ve İngiltere’den şirketler dünya petrol pazarını ege­menlikleri altında bulunduruyor ve bu konuda hükümetle­rinin desteklerini sürekli olarak yanlarında görüyorlardı. Savaş sonrası sistem, küçük ortak olarak Büyük Britanya ile birlikte ağırlıklı olarak ABD tarafından şekillendirildi. Ang­losakson petrol şirketlerinin üstünlüğü korundu. Elbette güçleri her şeye yeter durumda değillerdi. Ayrıca ABD’nin dünya gücü, SSCB’nin varlığından dolayı politik olarak zin­cirlerine bağlanmış durumdaydı.

Sömürgesizleşme ve sistemdeki rekabet petrol çıkaran ülkelerin petrol sektöründeki paylarını yükseltebilmeleri yönünde etki yaptı; geleneksel petrol emperyalizmi, dünya ekonomisinin akaryakıt istasyonu da denilen yeni petrol çıkarma merkezinde uzun süre uygulanabilir değildi. Ama petrolün değerlendirilmesi bir sosyal dönüşüm gerektir­miyordu; var olan sanayi öncesi ilişkilerle yapılabilirdi. Or­ta Doğu’nun genel olarak otokratik olan rejimleri, rantiye­ci olarak hareket edebildiler. Bu da yeni zenginliklerin bir kısmının sosyal barışın sağlanması için ayrılması, diğer kısmının ise mali sermaye olarak yatırım haline getirilmesi ya da farklı şekillerde değerlendirilmesi anlamına geliyor. Petrol firmalarıyla olan çatışmada söz konusu olan yalnız­ca bölüşüm kavgasıydı. Bu bakış açısı politik olayları so­ğukkanlı olarak ele almayı ve dünya ekonomisinde tekto­nik sarsıntılara neden olabilecek yorumlamalardan uzak durmayı mümkün kılıyor. Ama kapitalizm kâr maksimizas- yonu sayesinde yaşar; bu yüzden sektörel tahribatlar en sert şekilde cezalandırılır. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile sistemdeki rekabetin son bulmasıyla Anglosakson petrol devleri bir geri dönüş-eski haline getirme- politikası izle­meye başladılar. ABD rejimi politik amaçlarını 2001’de şöyle formüle ediyordu: Burada temel olacak belge Ulusal Enerji Politikası Geliştirme Grubu’nun, dönem başkanlığı­nın hazırlayacağı rapordur. Buna göre ABD’nin petrol ihti­yacı önümüzdeki 25 yıl içerisinde önemli ölçüde yüksele- çektir. Bu yüzden ABD rezervlerinin korunması zorunludur. Rapor arazinin büyük bölümünün doğal engellerle kap­lı olmasına rağmen Alaska’daki yatakların üretime açılma­sını tavsiye edecektir. Bu öneri çok fazla protestoyu da be­raberinde getirecektir. Ama raporun kritik bir noktası, po­litika dışı önemli bir başlıkla rahatsız ediyordu: “Uluslara­rası İttifakların Genişletilmesi”

Raporda aynı zamanda şunlar yer alıyordu: ABD’nin it­halat ihtiyacı 2020 yılına kadar %52’den % 66’ya yüksele­cek. Bu, günümüzde 10,4 milyon fıçı olan günlük ihtiyacın, 16,7 milyon fıçıya yükselmesi anlamına geliyor. Bu, yaban­cı üreticilerin çıkardıkları petrolü artırmaları ve ABD’ye da­ha fazla sevkiyat yapacaklarını açıklamaları gerektiği anla­mına geliyor. Petrol ihraç eden çoğu ülke malî durumların­dan dolayı bu durumda değillerdi ya da ABD’nin üretim miktarı üzerinde etkide bulunmasını istemiyorlardı. Bu yüzden Rapor, petrol ithalatının “ABD’nin ekonomi ve dış politikasındaki temel hedef haline getirilmesini tavsiye ediyor. Burada iki tavsiye sıralanıyor:

Birincisi İran Körfezi’nden yapılan ithalat arttırılma­lıydı. Küresel petrol rezervlerinin üçte ikilik bir bölümünün bölgede bulunmasından dolayı bu konuda farklı bir alter­natif de bulunmuyordu. Beyaz Saray, bölgedeki devletleri, petrolün çıkarılması, altyapının kurulması ve petrolün ABD firmaları tarafından gemilerle ABD’ye taşınması konuların­da ikna etmek için tüm diplomatik yolları denemeliydi.

İkincisi, tek bir petrol bölgesine olan bağımlılığa son verilmeliydi. Çünkü “Bir bölgeyle sınırlı olmak, pazar­da dengesiz ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olabilirdi. Bu yüzden petrol temininde yaratılacak birçok çeşitlilik her şeyden çok öneme sahipti”. Uzmanlar burada Ön Asya ül­keleriyle olan istikrarsız politik ilişkilere de gönderme ya­pıyorlar. O yüzden yönetim ve ABD petrol endüstrisine, Hazar Denizi (Özellikle Azerbaycan ve Kazakistan), Batı Af­rika (Angola ve Nijerya) ve Güney Amerika’daki (Kolombi­ya, Meksika ve Venezuela) yatakların kullanılması için bu­radaki ülkelerle çok yakın iş birliğine gidilmesi tavsiye edi­liyordu.

Tam da bu noktada askeri ve petro-politik hedefler aynı sularda yol alıyorlar. ABD’nin, petrol rezervlerinin bu­lunduğu politik istikrarsızlık bölgesine geçişte perspektif edinmesini sağlayacak bir petrol politikası, askeri baskı araçlarını hemen devreye sokacak şekilde düzenlenmeli­dir. Diğer taraftan petrolde zorlama aracı olabilecek bir vurucu güç yüksek teknolojiye sahip bir orduyu gerektiri­yordu. Petrol akışının kesintiye uğraması ulusal güvenlik bakış açısıyla müdahaleler için bir neden olarak görülüyor.

Petrol sanayisinin tarihi, özellikle kapitalizmin zorunlu şiddet dolu yanını özellikle açığa vuruyor: Yani kendi güç alanını askeri araçlarla genişletmeye hazır olmak; işga­li bir ulusal devlet politikası olarak benimsemek ve insan­ların var olma hakkını önemsememek.

Persler ve Mezopotamya’da Taksim

19. yüzyılın sonlarına doğru petrol yağ olarak büyüyen bir kullanıma ulaştı. Ama aynı zamanda şimdi gelişme gösteren yakma motorlarının yakıtı olarak da genişleyen bir kullanıma ulaştı. Başlarda sivil kullanım ağır basıyordu. Ama bu sürekli değildi ve Alman politikasını da bir dönü­şüme taşıdı. Alman İmparatorluğumun başarılı sanayileş­mesi ve buna eşlik eden toplumsal yıkımlar, hâkim döngü­nün bakış açısıyla esnekti ve çatışmasız bir şekilde geçiril­di ve yükselen bir milliyetçilikle ilişkilendirildi. İktidardaki Prusya askeri seçkinleri sanayileşmenin otokratik egemen­likle nasıl bağdaşır olduğunun kanıtı oldu. Yeni imparator­luk tümüyle bir susuzluk içindeydi. Bu nedenle süper güce saldırı mantıklı ve tutarlı görünüyordu. Yine de yüksek de­niz donanması yoluyla giderilecek bir büyük askeri silah­lanma eksikliği bulunuyordu.

Büyük Britanya, yeni iktisadi güçler olan Almanya ve ABD karşısında kendi iktisadi üstünlüğünün kaybolduğunu görüyordu. Alman silahlanması İngiliz emperyalizminin temellerini tehdit ediyordu. Kraliyet donanması, dünyayı kucaklayan imparatorluğun kendisini sağlama aldığı bir araçtı. Söz konusu durumda her şeyden önce Hindistan’ı ilgilendiren, dikkate değer. İngiliz kapitalizminin güç biri­kimi deposuyla bağlantı yolları yaşamsal önemdeydi: Ak ­deniz, Afrika’nın Güney kıyısı, Hint Okyanusu ve Bengal Körfezi’ndeki tüm fetihler ve askeri istasyonlar bu amaca hizmet ediyorlardı. Bir Alman donanma programıyla Büyük Britanya’nın stratejik yerine meydan okumak, büyük ölçü­de delilikti.

İngiliz deniz kuvvetleri için, bu meydan okumaya do­nanmanın modernizasyonuyla cevap vermek, zaruri ol­muştu. Kömürle çalışan gemileri petrole göre düzenlemek avantajlar getiriyordu. Örneğin önemli boyutlarda ağırlık ve yük artışı mümkün hale geliyordu. Böylesi gemiler de­nizde daha uzun süre kalabiliyorlardı ve geniş bir menzile sahiptiler. Yakma motorlar daha az hizmet persone­li ve daha az kapasitede yakıt maddesi gerektirdikleri için daha büyük askeri faaliyetleri olanaklı kılıyorlardı. O dö­nemlerde en büyük petrol alanları Birleşik Devletler, Mexi­co, Rusya ve Hollanda sömürgesi Sumatra’da bulunduğu için, petrol yataklarına güvenli ulaşım elbette sorunluydu. Güvenlik algılamaları altında bu söz konusu olamıyordu. Filonun modernizasyonu, bu yüzden, yeni bir dış politika krizi demekti ve her ikisi de İngiliz emperyalizmini sürük- lüyordu. Böylece petrol enerjisi yoluyla filonun moderni­zasyonunun getireceği avantajlar inandırıcı hale gelirken, bu düzenleme direnişleri de getiriyordu. Bu direnişler po­litik risklerden ziyade yerli kömür sanayisinin en önem­li müşterilerinden birini kaybetme korkusundan kaynakla­nıyordu. Modernizasyon programının mimarı Winston Churchill (World Crisis, S. 130) şöyle diyordu: “Petrolle ça­lışan, böyle çok sayıda gemi inşa etmek, denizdeki ege­menliğimizi petrol üzerinden kurmak anlamına geliyor. Ama petrol adamız üzerinde kayda değer miktarda bulun- muyor. Bu da ihtiyacımızı gidermek için barış zamanların­da -ya da savaş zamanlarında- deniz yoluyla uzak ülkele­re ulaşmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Diğer taraftan kendi ülkemizdeki madenlerde birinci sınıf stok kömürleri elimizde bulunduruyorduk. Donanmanın geri dönülemez bir şekilde petrol ile bağlanması aslında bir denize karşı kendini sıkıntıyla silahlandırmak anlamına geliyor”.

İran Körfezi bölgesinin zengin petrol yataklarına sahip olduğu biliniyordu. Keşif çalışmaları hatasız bir şekilde bugünkü İran’ı oluşturan İran Körfezi bölgesine yoğunlaşı­yordu. İngiliz Denizcilik Bakanlığının maddi destekçi ola­rak bulunduğu arama faaliyetleri özel ortaklıklar tarafın­dan işletiliyordu. Pers bölgesi her şeyden önce buradaki devletin biçimsel bağımsız özelliğinden dolayı büyük güç­lerin politik çıkar oyunları açısından önemli bir alan sunu­yordu. Çarlık Rusya’sı Kafkasya’daki yeni sömürgeleri üze­rindeki etkiyle güneye doğru genişleyerek, orada iktisadi avantajlar ele geçirme peşindeydi. Yani kendi endüstrisi için yeni pazarlar kazanma peşindeydi. Hindistan’ın gü­venliğini sağlamaya odaklanmış olan klasik emperyalist politikada, Büyük Britanya için alarm zilleri çalıyordu. Rus­ya’nın Orta Asya’daki genişleme politikası ve iki Afganis­tan işgalindeki askeri felaketler bu korku için yeni neden­ler oluyorlardı. Rus ilerlemesini durdurmak İngiliz diplo­masisinin çabalarına kalacaktı:

Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde İran, fiili olarak bir “ikili Protektorat(güçlü bir devletin koruması altındaki devlet)” idi. Ülkenin kuzey kesiminde etkili olan Rusya ve ülkenin güneyinden Hindistan’a kadar olan stratejik önemdeki kara ve deniz bağlantılarını kontrol eden Büyük Britanya gibi iki büyük güç arasında paylaşılmıştı. İran mo­narşisi kötü bir devlet sahibiydi. Hâlâ yaşıyordu çünkü o dönem dünya politik ilişkileriyle ülkeyi bölüşen iki güç ta­rafından, kabul edilebilir uzlaşma olarak görülüyorlardı. İki büyük güç arasındaki uzlaşma, Alman emperyalizmin ileri hareketinin önemli bir ölçüde etkili olamaması yüzünden çabuklaştırıldı. George Hallgarten (Imperialismus vor 1914, S. 50) şöyle yorumluyor: “Almanya esas olarak İran’ı, Türkiye ile kurduğu ilişkide olduğu gibiyararlanabileceği duruma getirme gayretindeydi. Burada kendisini son plan­da Avrupa emperyalizmine karşı Muhammediler ve Şiilerin kurtarıcısı gibi yansıtıyordu. 1905’te ilk olarak Hamburg- Amerika hattındaki gemiler düzenli olarak İran Körfe- zi’nden çıktığında İranlılar konumunu kullanmanın yolları­nı arıyor ve Almanya ile karadan temasa geçmek istiyorlar­dı İranlılar, İngiltere ile Rusya karşısında korunmak ve sı­nırlarını Türk saldırılarına karşı korumak için Alman yardı­mına ihtiyaç duyuyorlardı. Bununla bağlantılı olarak 1905’in sonunda Almanlara büyük bir imtiyaz sunuyorlar­dı. Bunun karşılığı banka iltizamıyla alınıyordu. Dünyada kötüleşen durumuna rağmen Alman diplomasisi saldırma­ya devam ediyordu; bu durum kalbi yarı çalışsa da böyle devam ediyordu. Almanya dünyadaki etkisini güçlendire­cek hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyordu.

Elbette Alman diplomasisi ve bankaları beceriksiz bir şekilde kendisini gösteren Dresdner Bank’ın sorumluluğu altında hareket ediyorlardı; planlar anlaşma imzalanmadan önce şovenist basın tarafından kamuoyuna açıklanıyor, bu da Büyük Britanya’ya planları bozma olanağı veriyordu. Gerçi İran Parlamentosu 1907’de banka iltizamlarını onay­lıyordu ama aslında İranlıların etkili devirlerinden dolayı olumsuz duruşları hiç gizlenemiyordu. Burada Alman ra­kiplerinin önünü kesmek gibi ortak bir çıkara sahip olan Büyük Britanya ve Rusya’nın güçlenmesine neden oluyor­du: “İmparatorluk denemelerini, Rusya ve İngiltere’ye sağ­lam bir dayanma olmadan-bu bölgede çoğunlukla söz hakkı olan iki büyük güç-, bu rakiplerinin yakın bir ortak çalışma içerisinde olduğu yerde ilerletmeliydi” (George Hallgarten, Imperialismus vor 1914, S. 51).

Zayıf İran monarşisi üzerinden giden İngiliz-Rus bir­liği iktisadi olarak başarılı sayılabilirdi. Çünkü Rus petrol endüstrisi petrol araştırmaları konusuyla hiç ilgilenmiyordu. Bu Şah, 1901’de bir İngiliz konsorsiyumuna imtiyaz verilmesine dair bir anlaşmayı imzalayınca, Rusya’nın pa­sif duruş almasına neden oldu. Petrol yataklarının aranma­sına yönelik çalışmalar bunu izleyen ilk dönemlerde zor ve aşırı masraflı olarak ortaya çıkıyordu. Bu, malî sıkışıkları da beraberinde getirdi. Gerçi Dış İşleri Bakanlığı ve Denizcilik Bakanlığı, konsorsiyuma büyük miktarda bir kredi verilme­si çabasına girdiler ama bu da Hazine Bakanlığı’nın direni­şiyle karşılaştı. İngiliz Hükümeti, 1903 parlamento tartış­malarının belgelediği gibi, İran Körfezi’nin çok özel bir İn­giliz etki alanı olması konusunda hiçbir şüphenin meyda­na gelmesini istemiyordu. Diğer güçlerin bölgeye adım at­maya yönelik girişimleri çok zaman geçmeden cezalandı­rılmalıydı. Bununla, potansiyel yatırımcılara, İran petrol sektörünün yalnızca İngiliz sermayesine açık olacağına da­ir bir güven verilmek isteniyordu. Denizcilik Bakanlığı’nın favorisi ve destek olduğu firma, Glasgowlu bir şirket olan ve Hindistan’ın arkasındaki Burma’da petrol kaynaklarını ve bir rafineriyi işleten Burma Oil’di. Bu firmanın ana alıcı­sı Kraliyet donanmasıydı. Bu imtiyazlar topluluğu 1908 yı­lında büyük petrol yatakları buldu. Bundan sonra İngiliz— İran Petrol Şirketi’nin hisse ortaklığı bambaşka bir şekle sokulmuştu. Bu şirketin hisse emisyonu kısa zaman­lı bir spekülasyon bombası meydana getirecekti. Ama pet­rol alanlarının işletilmesi borsaya giriş de olunca yeni yatı­rımları zorunlu kılıyordu. Ayrıca Abadan’da bir rafineri ku­rulması için de yeni yatırımlar gerekiyordu. İngiliz-İran şir­keti 1912’de malî çöküşün eşiğine gelmişti. Hollanda-İn- giliz ortaklığı olan Royal Dutch/Shell’in, geleceği parlak bu petrol alanını kendisi işletmek için söz konusu şirketi yu­tacağı belirgin hale gelmişti. Bu elbette İngiliz Hüküme­tinin niyetleri ile açık bir çelişki taşıyordu. 1912, 1913 ve 1914’teki üç filo programı da donanmanın düzenlenmesi­ni daha önce modern savaş gemilerinde olduğu gibi aynı şekilde petrol üzerine kurmaya dayanıyordu. İlk olarak De­nizcilik Bakanlığı lordu Winston Churchill’in parlamentoya sunduğu stratejik düşünceler petrol temininin açık bir şe­kilde İngiliz olduğu belli olan bir şirket tarafından yapıl­ması gerektiğini ortaya koyuyordu. Shell, Hollandalıların sermaye paylarından dolayı bunun için uygun değildi ve Churchill’in parlamentoya yaptığı yurtseverlik çağrısı, he­nüz etkisinden bir şey kaybetmemişti. Yeni tarihte ilk ola­rak bir devlet, özel bir şirkete ortak oluyordu. Sermaye hisselerinin %51’lik bir oranının devralınması gibi ilk yirmi yıl içinde Krallık Donanması’na sınırlı sayıda bir teslim ya­pılmasına yönelik anlaşma, İngiliz-İran firmasına gerek­li aracı veriyordu. Bu malî araçla İran petrolünün işletilme­si sağlanıyor olacaktı. Bu konuda İran Hükümeti’ne danı- şılmamıştı.

Mezopotamya 20. yüzyılın başlamasıyla karmaşık, diplomatik ve iktisadi rekabetlerin nesnesi haline geldi. İlk jeolojik bulguların ortaya çıkmasından sonra bölgede pet­rol imtiyazları kazanmak temel tartışma konusu oldu. Bu­radaki rakipler, Deutsche Bank üzerinden Alman İmpara­torluğu ve Büyük Britanya’ydı.

Deutsche Bank hâlihazırda birkaç yıldır uluslararası petrol sektöründe aktif hale gelmişti. 1903 yılında Roman­ya’dan Steaua Romana petrol ortaklığını devraldı. İlk ola­rak 1878’de bağımsızlığını kazanan ülkenin ulusalcılığı Rockefellers Standart Oil tröstüyle girdiği iş birliği sonucu çöküş yaşamış oldu. Çünkü bu iş birliğinde iktisadi açıdan derin bir bağımlılık içerisine giriyordu. Rumen petrol sek­törüne giriş Alman İmparatorluğu’nun, önemi giderek ar­tan bu ham maddeye yönelik kaynak arayışlarına da uygun düşüyordu (Lothar Cali, Die Deutsche Bank, S. 71).

Mezopotamya petrol arama faaliyetlerine giriş de ben­zer şekilde Alman dış politikasının çabaları sonucu türü- yordu. İmparatorluk bir süper gücün getireceği yükleri ta­şıma aşamasındaydı. Buradaki önemli araçlardan biri de, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik olarak yaşadığı çö­küşten dolayı yabancı sermaye tarafından devralınmasın! getirecek olan, İmparatorluk açısından iktisadi ama aynı zamanda askeri öneme sahip Bağdat Demir Yolu olarak adlandırılan demir yolunun inşa edilmesidir. Kayzer’in sü­per güç olma planları ve askeri seçkinler, Büyük Britan­ya’nın bölgedeki iktisadi çıkarlarını sağlama alma çabala­rını göz ardı ediyordu. Bu çabalar, Hindistan ile bağlantı yollarının güvenliği için büyük bir alanda güvenliğin sağ­lanması ve dış ticareti İngiliz şirketler tarafından kontrol edilen Mezopotamya gibi jeopolitik önemi olan bir bölge­nin korunmasına yönelikti.

Ama yalnızca Alman Devleti’nin “serseri devlet” gibi hareket etmesi değil, buna ek olarak gerilimler ve ulusla­rarası çatışmaların göze alınması, aynı zamanda büyük sa­nayi ve yüksek finans hareketleri de, ağırlıklı olarak şu noktaya gelinmesine neden oluyordu: “Bununla, yalnızca büyük bankaların ağır sanayiyle ilişkilerindeki binlerce nokta düzenlenmiyordu. Ham maddelerin keşfinin yapıldı­ğı, en azından orta ölçekte bir çıkara dayanan silah sana­yisinin yanında silah ve gemilerin üretimiyle ilgili dolaysız ve güçlü çıkarlar da oluşuyordu. Bağdat Demir Yolu da… şimdi yalnızca İmparatorluğun direnişine karşı ileri sürüle­bilirdi. 1909’dan itibaren Bağdat Demir Yolu üzerinden gelişen uluslararası müzakereler farklı bir şekilde türetile- mezdi. Yüksek finans dünyası temel olarak pasif bir ko­numda kalacaktı. Tüm bu görüşmeler, ordu ve donanma güçlerinin korunmasına ve mutlak ön koşul olarak, katılan devletlerin iki taraflı etki alanlarının finansal kontrolünün sağlanmasına yönelikti. Ama bankacılık sektörü, iki taraf­ta da, özellikle sınırlı pazar olanaları ve ham madde yatak­larına sahip olan Almanya’da demir yolu inşasıyla özel ola­rak ilgilenmeye başlamıştı” (George Hallgarten, Imperialis­mus vor 1914, S. 174f).

Firmanın tarihi burada Deutsche Bank’ın desteğinin sağlanmasına değinir: “Bağdat Demir Yolu’nun inşa edil­mesinde, yatırımcıların iktisadi ve özellikle de malî çıkar­ları, Alman dış politikasının çıkarlarıyla çok yakın bir bü­tünleşme içindeydi. Deutsche Bank angajmanıyla iki tara­fında hesaplarını taşımaya girişti” (Lothar Cali, Di- e Deutsche Bank, S. 82).

Resmi olarak Mezopotamya bölgesi -orada yaşayanla­rın Irak dediği bölge- Osmanlı İmparatorluğu’na aitti. Bü­yük güçlerin buraya girişi, çöküş anlamına geliyordu; ikti­dar merkezi, İstanbul’da baskın bir şekilde yeni ek gelir kaynakları arıyordu. Bu konuda petrol imtiyazı bir olanak olarak ortaya çıkıyordu. Buradan Türk ekonomisine önemli bir birikim kaynağının uğraması dikkat çekici: Bu durum Ulusal kapitalizmin zayıf olduğunu açıklığa kavuştururken diğer yandan rejimin bağımlılık derecesi de ortaya konulu­yordu.

İmtiyaz sahipleri 1912’deTürk Petrol Şirketi’ni( TPC) kuracaktı; bu ortaklığa sermaye katılımı Deutsche Bank, Hollanda Krallığı/SHELL ve İngiliz sermayesinin egemen olduğu Türk Ulusal Bankası arasında eşit bir şekilde yapıl­mıştı. Londra için buradaki bakış açısı petrolün stratejik anlamı ve savaş donanmasının yakıtı olmasında ama yanı zamanda petrol yatakları üzerindeki kontrolün öneminde yatıyordu. Bu nedenden dolayı İngiliz Hükümeti denizcili­ğin işletilmesinde İran’daki arama çalışmalarına malî bir katılım yapmıştı; yani devlet burada, sonrasında kurulacak BP’nin öncüsü İngiliz-İran Şirketi’nin ortağı durumunday­dı. Bu yüzden İngiliz-Hollanda Shell firması güvenilmez olarak beliriyordu. Londra, Türk Hükümeti üzerindeki yo­ğun baskıları sonucunda, İngiliz- İran şirketinin de yeni imtiyaz ortaklığına katılması konusunda başarılı oldu. İn­gilizler %50’yi alırken Deutsch Bank ve Shell’in her biri de % 25 alıyorlardı. Bu şekilde Büyük Britanya karar almasını sağlayacak bir çoğunluğu elinde bulundurmuş oluyordu. Türk Hükümeti, 1914 yılının Haziran ayı sonunda imtiyaz­ların Türk Petrol Şirketi’ne verildiğini bildirdi.

Mezopotamya’nın petrol rezervleri Birinci Dünya Sava­şı sırasında hiçbir şekilde unutulmadı. 1916’nın başında İngiliz ve Fransız memurlar Sykes-Picot Anlaşması’nı geti­recek olan, savaş sonrası düzene dair görüşmeler üzerin­de çalışıyorlardı. Bu anlaşma sonraki Irak Devleti’nin ku­zeydoğusundaki petrol alanları açısından geleceği parlak olan Musul’un kontrol biçimini de düzenliyordu

Savaş koşullarından dolayı 1917 ve 1918’de yaşanan petrol sıkıntısı, Büyük Britanya’nın bu ham maddenin öne­mi konusunda daha fazla bilinçlenmesini sağladı. Mezo­potamya İngiliz politikasında merkezî bir yer almaya baş­layacaktı. Dış İşleri Bakanı Balfour’un şu ifadesi, bu konu­da hiçbir şüpheye yer bırakmıyor: “Hangi sistem altında petrol aldığımız beni ilgilendirmiyor; ama bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum: Bu konuda hayati olan, bizim pet­rolü alacak olmamızdır” (Daniel Yergin, Der Preis, S. 245).

Klasik emperyalist yönelimle Fransa ve Büyük Britanya çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını kendi aralarında paylaşmaya başladılar. Bu satranç oyununda; Büyük Britanya’nın, yeni devlet olacak olan Irak üzerinde resmi olarak mandalık hakkını alması karşılığında Fransız­ların da -Deutsch Bank’ın ayrılması üzerine- Türk Petrol Şirketi’nde bankanın bıraktığı payı devralması ve Suriye üzerinde manda olması şeklinde birleştiler. İki gücün Orta Doğu’nun paylaşımını gizli dünya gücü ABD olmadan ya­pabileceklerine inanmaları hayret vericidir. Aynı şekilde Orta Doğu’da yaşayan insanların isteklerinin nasıl dar bir şekilde değerlendirildiği de hayret verici. Birleşik Devletler yönetimlerinin ayrıntılı müdahalelerinden sonra, Near East Development Company’de ortak temsil edilen ABD’li Petrol firmalar da Türk Petrol Şirketi’ne katıldılar; bu şirket kısa bir süre sonra Irak Petroleum Company’ye dönüşecekti.

Örnek olarak Irak

1914 yılının Kasım ayı başlarında, Hindistan’da konuş­landırılan İngiliz askerleri Mezopotamya’ya çekildi. Bunun nedeni birkaç hafta önce Osmanlı İmparatorluğu’nun bu­radaki güçlere savaş ilan etmesiydi. Beklenmedik bir şekil­de Türk ordusu önemli bir direniş başlatmıştı. Bu yüzden başkent Bağdat’ın bulunduğu bölge ilk olarak 1917’de iş­gal edilebildi. Gerçek hedef olan petrol bölgesi Musul ise 1918 yılı başlarında ele geçirildi. İşgal edilen bölgeler, Hindistan’da uygulanan modeli izleyen bir şekilde, yerel ileri gelenler, yani eski seçkin tabakanın mensuplarıyla iş birliği içinde İngiliz memurları tarafından idare edildi. Ye­ni sömürge egemenliği, kanlı bir şekilde bastırılan ama iş­gal güçlerinin de önemli kayıplar vermesini sağlayan “1920 Devrimi”ni getirdi. Savaş yorgunu İngiliz kamuoyunun bu politikayı reddetme eğilimi, büyük bir tepki olarak gelişti. Bu nedenden dolayı “dolaylı yönetim”in nazik metotları se­çildi; iktidar biçimsel olarak yerel makamlara devredilecek ama bu makamlar İngilizleri onayı olmadan hiçbir karar alamayacaktı. İhtiyaç halinde Kraliyet Hava Kuvvetleri -mo- dern savaş idaresinde ilk defa – zehirli gaz dâhil olmak üzere sivil halka karşı hava saldırıları düzenlemekten çe­kinmeyecekti.

Yapay bir oluşum olan Irak, politik yaşamın içine so­kuldu. Burada monarşik bir çözüm monte edilmiş gibi gö­rünüyordu. Haşimi sülalesi yeteri kadar kişi barındırıyordu: Bu ailenin üyelerinden biri, çizim masasında oluşturulan Ürdün’de birinin benzer bir şekilde tahta yükselmesinde olduğu gibi, Bağdat’ta tahta tırmanıyordu. Yeni Irak Devle- ti’ni oluşturan üç bölge birbirlerinden etnik ve dini farklı­lıklarla ayrışıyorlardı. Ne iktisadi ne de kültürel açıdan bir birlik oluşturmuyorlardı. Bu koşullar altında bir azınlık üzerinde güç denemelerinde bulunmak, gerçek aşırı güç sahibinin devamlılığına bağlı kalıyordu. Bu olayda Bağdat bölgesinde yaşayan Arap kökenli azınlığın sorunu ortaya çıktı. İthal egemenlik, geleneksel seçkin olarak ülkedeki şeyh ve aşiret reislerin bir bölümüyle birlikte çalışmak ve aynı zamanda iç politikadaki istikrar ve ayrıca kendi güç­lerinin yaygınlaştırılması odağında çalışmak zorundaydı. Bürokrasinin Bağdat’a yoğunlaşması, bir ulusal ordunun oluşturulması ancak azınlıklara mensup kişilerin katılımıy­la yoluna koyulacaktı. İktisadi açıdan can alıcı olan, çoğun­lukla Kürtlerin yaşadığı Musul bölgesinin yapay devlet olan Irak’a bağlanmasıydı. Buradaki petrol alanları İngilizlerin bölgeye gösterdiği ilginin esas nedenini oluşturuyordu. Kürtlerin kendi devletlerini kurma istekleri duymazlıktan gelindi. Irak Devleti, Musul ve petrol sanayisinin gelirleri olmasa malî açıdan yaşamını devam ettirmekte zorlanırdı.

Sömürgeciliğin yükselişte olduğu dönemlerin aksine 19. yüzyılda Avrupa güçleri, uluslararası kamuoyunu da dikkate almaya zorlandılar. Birleşik Devletler, ilk kez orta­ya çıkacak bir milletler birliğinin örgütü üzerinde politik yönetici durumunda bulunacakmış gibi hareket ediyordu. Muhtemelen sistem rekabeti daha önemli hale geldi. Sov­yetler Birliği’nin kuruluşu ile şimdi her şeyden önce sö­mürge bölgeler tarafından çekim gücüne sahip olacak bir alternatif doğmuş oluyordu. Şunu kabul etmek gerekir ki ABD diplomasisi olmasaydı, Büyük Britanya ve Fransa gibi çürümüş büyük güçler dünya politik arenasında daha per­vasızca hareket ederlerdi; bu da sistemin çöküş ihtimalle­rini yükseltecekti.

Milletler Cemiyeti İngiliz sömürgeciliğinin Irak’ta oya­lanma sürecini düzenliyordu; Büyük Britanya ülkenin yöne­tilmesi konusunda zaman olarak sınırlandırılmış bir man­da görevi almıştı. Amaç mümkün olan en kısa zamanda kendi kendini yönetimin sağlanmasıydı. Manda gücü, res­mi olarak kendisine ait talimatlar bulunduruyordu; 1932’de egemen bir Irak, Milletler Cemiyeti’ne adım ata­caktı. Gerçek ilişkilerde ise aslında değişen bir durum yok­tu. Bir manda sömürgesinden bağımsız bir devlet gibi ama aslında bir yarı sömürge haline geldi. Irak Devleti ile Türk Petrol Şirketi arasında uluslararası hukuk açısından bağla­yıcı olan bir imtiyaz anlaşması, Musul Petrol alanlarını iş­letmek üzere petrol ortaklığına sınırsız yetki veriyordu. Büyük Britanya Kraliyet Uçak Filosu’na bağlı uçaklarını za­man olarak sınırlı bir şekilde konuşlandırılmasını şart koş­muştu. İktisadi ve stratejik hedeflere bununla ulaşılmıştı; dolaysız ve pahalı bir mevcudiyet artık gerekli değildi. Bu­nun ne anlama geldiği 1932, bağımsızlık yılında anlaşıla­caktı. Dünya ekonomik krizinin zirvesinde olduğu dönem­de, Irak tahıl ihracatı -ki o dönem en önemli ihracat dalıy­dı- kesintiye uğradı. Devlet baskın bir şekilde malî kay­naklara ihtiyaç duyuyordu. Bunun için de Irak Petroleum Company (IPC) petrol ortaklığına geniş imtiyazlar vermeye hazır olacaktı. Ortaklığın petrol arayabileceği alan 500 km2‘den 90 bin km2‘ye genişletilecekti. Bu alan da, devle­tin toplam toprak büyüklüğünün dörtte birlik bir bölümü­dür. Buna karşılık IPC ön ödemeleri gelecekteki vergi ora­nından yapıyordu.

Genel olarak ulusal çıkarlarını satışa çıkaran, aynı za­manda kendi halkını sağan ve onu bir itaat biçimiyle tanış­tıran bir rejimin sağlam toplumsal temelleri yoktur. Kürt halkının isyanları özellikle bastırılmaya çalışılıyordu. Çün­kü ülkenin paylaşımı büyük toprak sahibi lehineydi ve ba­ğımsızlık uğraşlarının mutlaka ortadan kaldırılması gere­kiyordu. O dönem anılmaya değer tek muhalefet hareketi Irak Komünist Partisi’ydi. Parti öncelikle devlet memurları ve sayı olarak küçük çaptaki sanayi işçilerine dayanıyordu. Partinin otonomiyi destekleyen açıklamaları, Kürt nüfusu içinde büyük bir popülarite kazanmasını sağlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 1945’te gelişen bir is­yan, Bağdat rejimi tarafından kanlı bir şekilde yenilgiye uğratıldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya politik dengele­rinde bir değişim oldu. Bu, Irak petrol sanayini de ilgilen­diriyordu. ABD’nin baskısıyla payına göre Irak Devleti’ne yapılan ödemeler 1 ton başına 1,75 dolardan 5,50 dolara yükseltildi. Devlet gelirlerinin hemen hemen üçte ikilik bir bölümü petrol sanayisinden geliyordu. Gayrı safi hâsılaya katkısı %35 civarındaydı. Monarşik hükümdarlar ve büyük toprak sahiplerinden oluşan bir tabaka, yeni gelir kaynak­larından en çok faydalananlardı. Sulama projeleri ve baraj inşaatlarının oluşturduğu devlet görevleri de yine bu küçük grubun yararınaydı. Bunlar tarımsal üretimin hemen he­men dörtte üçlük bir bölümünü ellerinde tutuyorlardı. Ta­rım işçileri ve küçük köylüler, sık sık toprak ağalarının ida­recilerine şiddet araçlarıyla saldırıyorlardı. Çünkü toprak ağaları Bağdat’ta yaşamayı tercih ediyorlardı. Aşırı eşitsiz gelir dağılımı, vergiler açısından da aynı şekilde ortaya çı­kıyordu. İşgalci sınıflar hemen hemen hiç vergi ödemez­ken, dolaysız vergiler açık arayla en önemli gelir kaynağıy­dı. Çoğu Iraklının gözünde rejim, Batı’nın bir kuklasıydı. Bu değerlendirme, Irak 1955’te Bağdat Paktı’na katıldığında açık bir şekilde doğrulanmıştı. Çünkü burada, kendisine itaat eden devletlerle Arap milliyetçiliğine dur demek için ABD ve Büyük Britanya’ya çağrı yapmıştı. Yine rejim İngiliz, Fransız ve İsrail güçlerinin 1956’da Mısır’a saldırmalarını da savununca artık bu rejimin miadının dolduğu anlaşıl­mıştı. Şimdi önceden olduğu gibi yalnızca maddi çıkarların önemli olmasından ziyade, demokrasi ve ekonomik, poli­tik bağımlılığın sona erdirilmesi gibi sistem sorunları önem kazanmıştı.

1958’de rejimin sonu, bir yandan da yeni bir başlan­gıç gibi görünüyordu.

Gelecekteki amaç yalnız Irak’ın petrol gelirlerindeki payını artırmak değil, aynı zamanda geniş ölçekte çalışan bir sanayinin kurulması için katkı yapacak araçların temi­niydi. Bu, petrol ham maddesi ihracatına bağımlılığı düşü­rürken, diğer yandan yeni endüstriyel iş yerleri yaratılacak ve gelişme işaretleri ortaya çıkacaktı. IPC etkisiz oluyordu. Gelirlerde devletin payının yükseltilmesine dair talepler reddedildiği gibi aynı şekilde devletin petrol ortaklığının yönetimine katılımı ya da iltizam alanının üçte iki oranın­da küçültülmesi de geri çevrildi. Son olarak Irak Hükümeti başka petrol firmalarının da toprakların işletilmesine katıl­masını mümkün kıldı. Görüşmeler sonuç alınmadan koptu. Hükümet 1961 yılı Aralık ayında çıkarılan “80 numara­lı yasayla” daha sonra iltizam verilen alanların tüm alanın %0,5’ine düşürülmesini kararlaştırdı. Bu şekilde kabul etti­rilen petrol gelirleri üzerinde ulusal kontrol 1963’te Gene- rai Kasım Hükümeti’nin yıkılışında pay sahibi olan bir ön­lemdi. Daha sonradan kanıtlandığı gibi ABD gizli servisi CIA, darbeyi gerçekleştirenlere önemli bilgiler sunmuştu. CIA politik rakiplerini infaz eden yeni iktidar sahiplerine, Komünist Parti üyelerinin listesini veriyordu. CIA aynı gö­revi iki yıl sonra da Endonezya’da devralacaktı. Petrol fir­maları ve Batılı hükümetlerin bakış açısından bu yeni rejim değişikliği, onlar için tehdit edici gelişmeleri engelleyebi­lecek olmasına rağmen önceki ilişkilere bir geri dönüş mümkün değildi. “Yasa 80” çok popülerdi. Bir geri çekme halkın yeni iktidar sahiplerine verdiği kredi açısından olumsuz gelişmelere neden olabilirdi. Ama yasa, bir boş­luk bulunarak kötüye kullanılmaya başlayacaktı. Çünkü yasa IPC’nin bölgesel payının %0,5’ten iki kat arttırılması için uygundu. Burada da, dünyanın Kuzey Rumeli’deki en büyük petrol alanlarından biri söz konusuydu. Ulusal eği­limli güçlü bir hizip taşıyan hükümet, kendisini ilk olarak buna karşı kabul ettirebilirdi; IPC’nin potansiyel ardı­lı olarak tasarlanan Irak Ulusal Petrol Şirketi’nin kuruluşu hazırlanıyordu. Bankacılık sektörü ve diğer sanayi dalları da ulusallaştırıldı. Ilımlı teknokratlar şimdi buna karşı bir çözüm lehinde çalışıyorlardı. Bu çözüm IPC’ye, tartışma­lı tüm petrol alanlarında tam bir hak sahipliği veriyordu. Ulusal petrol ortaklığıyla kendisini muhtemel zengin de­polama alanları açmaya yoğunlaşmalıydı. Bir uyuşma, Isra- ilin kışkırtmasıyla Suriye ve Mısır’a karşı başlattığı 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın koşullarının etkisi altında gerçekleşemiyordu. Yarım yıl sonra Irak Hükümeti Kuzey Rumeli’nin yalnızca ve doğrudan ulusal petrol ortaklıkları tarafından işletileceğini ilan etti. Teknik hizmetlerin sağ­lanması için uluslararası ihaleler hazırlandı. Irak petrol sa­nayisinin tümüyle ulusallaştırması kapıya dayanmıştı. 1968 Temmuzunda ordunun yeni bir bölümü bu arada ya­saklanmış olan Baas Partisi’yle birlikte darbe yaptı. Kendi­sini göstereceği gibi, azami sağ unsurların bulunduğu bir darbeydi. Komploya katılanların sürgüne gönderilmesi ve haliflerin açık bir şekilde idam edilmesinden sonra yalnız başına karar veren iktidar sahipleri, Saddam Hüseyin’i gündeme getirmeye çabaladılar. Keskin antiemperyalist propaganda ve “Sosyalist lrak”ın ilanının perde arkasında büyük boyutlarda bir zenginlik politikası yatıyordu.

Yeni Irak yönetimi, Petrol ortaklığı ile ilişki ve onun arkasında duran Batı çıkarlarını temsil etmede çok bece­rikliydi. İlk başlarda Fransa ve İtalya’dan petrol firmalarının Irak petrol ham maddesinin pazarlanmasında rekabet ha­linde olduğu IPC’yi izole etmek onlara kalmıştı. Bu bir tür politik emniyete alma biçimiydi. Aynı zamanlı olarak Sov­yetler Birliği sistemdeki rakiplerden biri olarak yeni ittifak olarak seçildi. Bununla Irak Devleti’nin IPC ile hesaplaşma­sı uluslararası bir boyut kazanmış oldu. Petrol ortaklığının pazarlık durumu hızlı bir şekilde kötüleşiyordu. Çünkü ön­ceden uygulanan baskı artık işe yarar değildi. Faaliyetleriy­le IPC şimdi bölgesel politik gözetme arayışına bakacaktı. Özellikle 6 Gün Savaşı’ndan sonra SSCB, Orta Doğu bölge­sindeki iktidara yönelik politik mevcudiyetini açık hale ge­tirmişti. Ama Sovyetler Birliği olan iş birliği sonucunda ge­lişen iç politik avantaj, muhtemelen daha fazla ağırlık ta­şıyacaktı. Yeni rejim kendisini popülist olarak ifade ediyor­du. Halk içinde etkili olabilmek için bu zorunluydu. Komü­nist parti ve sendikal gruplanmalar gibi örgütlere başvur­mak önemli bir destek sağlanmasını getiriyordu. Ama teh­like şuradaydı. Rejim kendisini pekiştirir pekiştirmez, ken­di isteklerini geçerli kılmaya çalışacaktı. Sovyet önderliği zaten uzun zamandan beri ideolojik temelleri ulusal çıkar­lara tabi kılmış ve kardeş parti, resmi söylemde olduğu şekliyle güç politikasının kurbanı yapılmıştı. Gerçekte de sonraları 1970’lerin ortalarında, IKP Irak rejimi tarafından tasfiye edilince, kardeş partisi hiçbir girişimde bulunmadı.

Bu nedenden dolayı petrol zenginliğinin elde edilmesi iktidar sahiplerinin durumuna bağlıydı. Ama bu bir güç devri değil yalnızca bir bölüşümdü. IPC- grubu, Exxon ha­riç, yeni gelişmeleri kabul etmişti.

Petrol yatakları nedeniyle İngiliz emperyalizmi tarafın­dan kurulan yapmacık Irak Devleti, devasa akınları kabul etti. Sınırsız bir şekilde, İran’la savaştı ve Kuveyt’in işgalin­de olduğu gibi güç kullanması, gerçek gücün de ortaya çıkmasını sağladı. Ama şu unutulmamalı: Saddam -muha­lif güçlere yönelik terörün yanında- aynı zamanda sosyal ve eğitime ilişkin programlara da sahipti. Bu onun rejimini iç istikrarını sağlıyordu. Bu onu, örneğin bölgede ABD’nin en yakın müttefiki olan Suudi Arabistan’dan ayırıyor.

Olay yeri Angola

Batı Afrika ülkesi Angola, Nijerya’dan sonra Afrika’da- ki ikinci büyük petrol üreticisidir Günümüzde, günlük üre­timi yaklaşık 1 milyon varil civarındadır. 2008 yılında bu rakamın iki katına çıkması bekleniyor. Son yapılan coğrafi incelemelere göre ülke 6 milyar varilden fazla bir petrol yatağına sahip.

Yatakların yarısından fazlası Schelfmeer’de Cabinde bölgesindeki kıyı boyunca yer alıyor. Diğer yataklar ise başkent Luanda’nın kuzeyinde yer alıyor. En büyük alıcı ül­ke olan ABD ithal ettiği petrolün hemen hemen %7’sini bu ülkeden sağlıyor. Bu açıdan Angola Kuveyt’ten daha önemli kalıyor. Diğer stratejik bir önem de günümüzde, Atlantik kıyısındaki Lobito’da rafineri inşa edilmesinden ileri geliyor. Burası tamamlandığında da, ana alıcı Hint Ok- yanusu’nda ve İran Körfezi’nde operasyonlar yürüten ABD savaş filosu olacak.

Çok yakın zamanlara kadar Angola’da petrol arama, çıkarma ve pazarlama faaliyetleri, devlet şirketi olarn So- nagol’ün ellerindeydi. Bu arada ABD’den ChevronTexaco ve ExxonMobil, İngiliz BP, Hollanda-İngiliz ortak grubu Shell ve Fransız şirketi Total gibi büyük firmalar da Ango­la petrol sektörü üzerinde etkililer. İlk önce Chevron, dev­let firması tarafından denetlenen bir imtiyaza sahip oldu. Son zamanlarda PSA modeli (üretim, paylaşım, anlaşma) (Production-sharing agreement) geçerli olmaya başladı. Bu yöntemde şirketler yatırım masraflarını (arama, kuyu aç­ma, çıkarılan petrolün işletilmesi) çıkarılan petrole karşılık olarak hesaplıyor. Angola Devleti, en başta buraya yapılan yatırımların oluşturduğu masraflar çıkarıldıktan sonra pet­rolün1 satışından kendisine düşen payı alıyor. Devlet şirke­ti Sonagol, burada alacağı olmayan bir ticari ortaklık gibi hareket etmek zorunda kalıyor. Bu düzenleme petrol dev­leri açısından, örneğin Suudi Arabistan ile alışılageldik bir şekilde yapılan anlaşmalardan daha fazla kazanç getiriyor. Çünkü orada üretim ve pazarlama koşullarını ulusal ortak­lıklar belirliyor.

Önceki Angola Halk Cumhuriyeti, nasıl oldu da ABD’ye bağlı bir ülke haline geldi? Nasıl oldu da sosyalist devlet partisinin başkanı şimdiki ABD Başkanı Bush ile çok yakın arkadaş oldu? Ayrıca bu iki kişi arasında çok yakın iş iliş­kileri nasıl meydana geldi? Cevap: yirmi yıllık iç savaş ve ABD tarafından onaylanan, desteklenen, idare edilen ve fi­nansmanı sağlanan terör Angola’yı dizlerine kadar yükse­len bu kanın bedelini ödemeye zorladı. 14 milyona yakla­şan toplam nüfusun 1 milyona yakını, bu savaşta hayatını kaybetti; 2 milyondan fazla insan sürüldü ve köklerinden koparıldı. Tüm ülke çapında bir insansızlaştırma yaşandı; verimli tarım arazileri kara mayınlarıyla dolduruldu. Ceno- va Konvansiyonu tarafından da dikkat çekildiği gibi, bu si­lahın kurbanlarına dair veriler ise sağlıklı değil. Ama aslın­da bu konuda milyonlarca iz bulunabilirdi. Günümüzde de hâlâ her üç Angolalı çocuktan biri ülkede ne temiz su ne de yeterli besin bulunmamasından kaynaklanan hastalık­lardan dolayı hayatını kaybediyor.

Angola, Mozambik ve Gine ile birlikte Portekiz’in Afri- ka’daki sömürge imparatorluğunun çekirdeğinin oluşturu­yordu. Sömürgeler tarım ekonomisine göre düzenlenmişti. Büyük çiftlikler ve tarım alanları beyaz yerleşimcilerin iş­gali altındaydı. Sömürge egemenliği Güney Afrika’da pra­tiğe yansıtıldığı gibi aynı şekilde ırk ayrımcılığına, aparthe- id’a dayanıyordu. Orada yaşayan halk “yerli” ve “asimile edilmiş” gibi bölümlere ayrılmıştı. Nüfusun %98’inden faz­lasını oluşturan ilk grüp tümüyle haklarından mahrum bı­rakılmıştı. Çünkü sonraki dönemde Portekiz diktatörü olan Marcello Caetano, Lizbon Üniversitesi’nde 1952’de yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Yerli Afrikalılar Avrupalılar tarafından yönetilmeli ve organize edilmeli… Siyahlar bir üretim öğesi olarak görülerek, bir beyaz tarafından yöne­tilen ekonomide organize edilir ya da bu şekilde organize edilmelidir” (M. Caetano, Os Nativos na Economía Africa­na, S. 16). Açıkçası bu angarya çalışma, öncelikle ekim iş­leri ve tarımsal üretim için bir anlam taşıyor. Burada, buna karşı hareketle ortaya çıkan direniş mucizesi, ilk olarak ye­rel düzeyde, sonraki süreçte ise sömürgenin büyük bölü­müne yayılan bir şekilde ortaya çıktı. Direnişin başını çe­kenler “asimilados” denilen kesimin üyeleriydiler. Bunlara sömürge ekonomisinde resmi makamlar ve işletmelerin basit hizmet işlerinde ihtiyaç duyuluyordu. Yerel hoşnut­suzlukları birleştirerek desteklediler ve onlara bir bakış açısı kazandırdılar. Bundan sonra ise silahlı direniş başla­mış oldu. Portekiz sömürge egemenliğinin varlık işareti olan ilkesi de bölgesel ve etnik ayrımcılıktı. Bunun yeni or­taya çıkan direniş için anlamı etnik olarak idare edilen gruplaşmaların ortaya çıkmasıdır. 1960’h yılların başında politik tutsakların Luanda’daki hapishaneden kaçışıyla ilk sarsıcı eylemini gerçekleştiren MPLA (Angola Özgürlüğü için Halk Hareketö’nın yanında, Kuzey Angola’da çalışan FNLA (Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve kendisini en bü­yük etnik grup olan Owimduo’nun temsilcisi olarak ifade eden UNITA (Angola’nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik) gibi küçük gruplar da oluşuyordu. MPLA hedeflerini ulusal ölçekte ilan eden ve sömürge egemenliğinin aşılması için silahlı mücadeleyi araç olarak ortaya koyan tek politik di­reniş gücüydü. Sömürge efendileri asker görevlendirerek kitlesel kurşuna dizme ve tutuklamalar yapıyorlardı. Köy­ler boşaltılmaya zorlandı. Çiftçiler sıkı bir şekilde gözetil­dikleri yerlere yerleştirildi. Bu şekilde gerilla izole edilme­ye çalışıldı. Başka bir yerde, Mozambik’te köylü nüfusunun direnişinin kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışılması, yal­nızca bu direnişin daha da güçlenmesine neden olmuştu. Buna karşılık Angola’da etnik gruplar MPLA’lılara karşı sa­vaşmaya çalışıyor ya da UNlTA’nın uzun bir süre yaptığı gi­bi sömürge güçle birlikte hareket etmeye çabalıyorlardı.

Ama MPLA’yı politik bir güç olarak saf dışı bırakma ça­baları boşa çıkıyordu; MPLA, 1964 yılında Afrika Birliği Ör- gütü(OAU) tarafından Angola’daki tek meşru kurtuluş ha­reketi olarak tanındı. Ama Zaire gibi ülkelerin örneğin FNLA üzerinden Angola’da etkiye sahip olma denemeleri de açık bir şekilde görülüyordu. Bunların temelinde elbet­te petrol bulunan topraklar ve hepsinden önce de petrol zenginliğine sahip Cabindas’ta etkin olma isteği yatıyordu.

Cabindas bölgesi sömürge gücü için özel bir önem ta­şırken, aynı zamanda direniş için de özel bir öneme sahip­ti. Bölgede 50’li yılların sonunda önemli boyutlarda petrol alanları işletmeye açılmıştı. İşletmeci ABD’li Gulf Oil firma- sıydı. Cabinda 1844-1845 yıllarında Berlin’de yapılan Af­rika Konferansı’nda Portekiz’e teklif edilmişti. 100.000 insanın yaşadığı 7 bin km_ büyüklüğündeki Cabinda, pet­rol yataklarının işletilmesi için kısıtlı bir bakış açısı sunu­yordu. Bu yüzden nüfusun bir bölümü çok da uzakta ol­mayan Kinhasa’ya (o dönemlerdeki adıyla Leopoldville, Belçika Kongosunun idare merkezi) göç etmişti. MPLA’nın Portekiz sömürge gücüne karşı ilk başarıları açık bir şekil­de şevk vermişti. Böylece 1963 yılında sürgündekiler ara­sında, Cabinda’nın bağımsızlığını hedefleyen bir grup oluştu. Gelecek on yılda FLEC (Cabinda Kurtuluş Cephesi) hepsinden önce, 60’lı yılların ortalarında burada sağlam bir direniş gücü olan MPLA’ya karşı hareket etti. Ayrılıkçıların zamanı ilk olarak Portekiz’in geri çekilmesiyle gelecekti.

Batı devletlerinin NATO ülkesi Portekiz’e kapsam­lı askeri ve ekonomik destek sağlamasına rağmen, 70’li yılların başında Afrika kolonilerindeki yenilgileri açık bir şekilde görülecekti. Burada özellikler kepaze bir rolü de Federal Almanya Cumhuriyeti üstlenecekti. İki taraflı bir askeri anlaşma çerçevesinde Federal Hava silahları ile Por­tekiz’in Beja bölgesinde bir hava silahları üssü kuruldu. Burada konuşlandırılan savaş ve nakliyat uçakları Bonn yö­netiminin yaptığı indirimle Afrika’daki kontrgerilla sava­şında kullanıldı. 1968’de keşfedilen “Beira -Connection”, Batı Alman kamuoyunu alarma geçirirken, hükümet buna rağmen Lizbon’la olan iş birliğini bitirmeye yanaşmıyordu. Şimdi fabrikalarda daha dikkatli olunuyordu ve Brandt- Scheel hükümeti Portekiz’e 200 savaş uçağı teslim edilme­sini öngören bir anlaşma imzalıyordu.

Alman firmaları örneğin G3 silahlarının imalatı için Portekiz’de tesisler kuruyorlardı. Böyle silahlar özellikle Afrika’da kullanım buluyordu. Almanya donanması da NA- TO’dan ortağı olan Portekiz’e, özellikle Afrika’da kullanıl­mak üzere hızlı botlar aktarıyordu. Batı Almanların silah yardımının boyutu öngörülü tahminlere göre en az 300 milyon dolar civarında bir değere sahipti. Ama Portekiz Af­rika’daki savaşı kendi araçlarıyla sürdürecek durumda de­ğildi. O yüzden yardımlar kapsamlı kredi ve desteklerle sürüyordu: 60’lı yıllarda Federal Almanya en büyük kredi yardımını yapan devletti. Nihayetinde Batı Almanyalı uz­manlar, Portekiz gizli servisi PIDE’ye dinleme teknikleri gi­bi teknik yardım konularında da destek oluyorlardı.

1974 yılında Portekiz ordusundaki genç subaylar isyan çıkardı; onlar sömürge savaşının kazanılamayacağını dü­şünüyorlardı. Faşist hükümet devrildi. 25 Nisan 1974’te Portekiz’de meydana gelen Karanfil Devrimi, ülkede dikta­törlüğün ve aynı zamanda sömürge imparatorluğunun so­na ermesi anlamına geliyordu. Angola için ise ülkenin 1975’te bağımsızlığını kazanması kararlaştırıldı. Üç kurtu­luş hareketinin bir geçici rejim oluşturarak, serbest seçim­lerin yapılmasını hazırlaması talep edildi. Böylece hemen hemen yirmi yıl sürecek bir iç savaşın başlama düdüğü çalmış oldu.

MPLA, programlı ve pratik bir kurtuluş hareketi olarak değerlendirilebilecek tek politik güçtü. Angola halkı ara­sında büyük saygınlığı olan bir hareketti. Öte yandan diğer iki grup terör ve sınırsız şiddet üreterek ayakta dururken, her ikisi de yalnızca belirli şekilde sınırlanmış bölgesel ve etnik kesimlerin desteğine sahiplerdi. FNLA kuzeyde hare­ket ederken UNITA ise güneyde devredeydi. Gerçi bu grup­lar, MPLA’da eksik olan biçimde, batının desteğini aldıkla­rı için karar aşamasında söz sahibi oluyorlardı. FNLA’nın kendisi de, doğrudan Washington’un kuklası durumunda olan Zaire Diktatörü Mobutu’nun Angola’ya uzattığı eli gi­bi hareket ediyordu. Kendi görünüşünü antikomünist güç olarak çizmiş Portekiz ordusuyla birlikte, CIA uzmanları tarafından yönetilen MPLA avlarına çıkıyordu. Elbette MPLA da “komünist” ve “Moskova destekli” olarak değerlendirili­yordu. Çin Halk Cumhuriyeti de FNLA’ya güç vermekten kaçınmıyordu. Yani FNLA Çin askeri altyapısından yararla­narak Çin silahlarıyla donatılıyordu.

Portekiz ile 1974 Haziranında yapılan anlaşmada be­lirlendiği şekliyle, bağımsızlığa giden yol belirsiz olduğu için MPLA tarafından önderlik edilen bir hükümetin kurul­ması, dış güçler açısından önlenmesi gereken bir gelişme olarak görülüyordu. 1975 Şubat ayında başkent Luanda ve Kuzey Angola’da MPLA üyelerine karşı terör saldırıları dü­zenlenmeye başladı. Burada Çin’in yanı sıra ABD Başkanı Ford’un verdiği talimatla CIA da bu terör grubuna destek sağlıyordu. Feature Operayonu işlemeye başlamıştı. ABD gizli servisi şimdiye kadar önemli noktalarda UNlTA’yı desteklemişti. Washington ve Pekin arasında bir politik an­layış birliği olduğu açıktı. Şimdi de bu örgütün destekleyi­cisi olarak devreye giriyordu. Kendisini önceleri “Maoist” olarak gösteren Warlord Sawimbi, daha sonraları Mao Ze- dung tarafından da kişisel olarak iyi niyetli olarak bildiril­mişti.

Feature Operasyonu’nun amacı, MPLA’nın politik gü­cünü sona erdirmek ve bir kukla rejimini iktidara getir­mekti. İlk başlarda Washington kısa sürede modern silah­larla donattığı FNLA’yı destekliyordu. Zaire Başkanı Mobu- tu’yu özel birliklerini Angola’da görevlendirmesi yönünde harekete geçirmek için büyük maddi araçlar devreye so­kuldu. CIA açık bir şekilde şüphe taşıyordu. Çünkü aynı zamanda FNLA tarafında savaş yürütülsün diye, Batıdan askerler işe alınıyordu. 1975 Haziranında bunların koman­doları Cabinda’da ortaya çıkacaklar ama MPLA birlikleri ta­rafından geri püskürtüleceklerdi. Hemen hemen aynı za­manlarda FNLA’nın başkent Luanda’ya yaptığı yürüyüş başlamıştı. Bu, askeri bir felaketle sonuçlanacaktı.

Angola’nın güneyinde yeni bir güç bu plana dâhil ol­maya başlıyordu. Bu güç Batı yanlısı bir Angola’da büyük çıkarlara sahip olan Güney Afrika’ydı. Şimdiye kadar giz­li servisleri BOSS, UNITA’ya destek olmuş, ayrıca para ve silah yardımında bulunmuştu. Güney Afrika savaş güçleri Benguela bölgesinin diğer kısımlarını ele geçirip Lobito’yu tehdit etmeye başlamışlardı. Burası Benguela demir yolla­rının ana istasyonuydu ve aynı zamanda Zambiya ve Zai­re’nin ham madde ihracatı için de yaşamsal öneme sahip bir yerdi. Güney Afrikalılar tarafından yapılanlar Birleşik Devletler yönetimi tarafından da onaylanıyordu. Güney Af­rika’nın UNITA tarafından ortaya konan saldırıları bu gru­bun karakterine ilişkin son şüpheleri de ortadan kaldırdı. Pek çok Afrikalı devlet açısından, Apartheid rejimiyle böy­lesi bir iş birliği kesinlikle kabul edilemezdi.

Bu baskın durum karşısında MPLA, 1973 yılında hazır­lanmış olan silah sistemlerinin yenilenmesi için Sovyetler Birliği’nden istekte bulunacaktı. Bundan bağımsız olarak bu kurtuluş hareketi Küba’dan 1975 Ağustosunda destek alacaktı. Güney Afrikalıların yürüyüşünden sonra, bu Batı Afrika ülkesine sevk edildi. Güney Afrikalıların yürüyüşünü durduran ve operasyon birliklerinin Zulu’ya kaçmasını sağlayan, Sovyet silahları (Hepsinden önce 122 milimetre­lik raket fırlatıcıları) ve Küba’nın verdiği askeri destekti. Pek çok Afrikalının gözünde bu olay unutulmayacak bir gelişmeydi. Çünkü beyaz erkek ırkı, askeri uzmanlığının sonucunu görmüştü.

Angola 11 Kasım 1975’te bağımsız oldu. MPLA seçim­lerin galibi oldu. Angola Halk Cumhuriyeti, Birleşmiş Mil­letler ve aynı şekilde Afrika Birliği Örgütü üyeliğine alındı. Ama ülkedeki güvenlik durumu hale eskisinden çok fark­lı değildi. Çünkü yenik düşen gruplar ve asıl olarak da UNI- TA, Batı ve Çin’in tam desteğiyle insan haklarının meşru­luğunu temel alan yönetime karşı savaşmaya devam etme­ye çalışıyordu.

Angola Hükümeti egemen bir devlet olarak Küba ile anlaşmalar imzalıyordu. Bu, düzenli Küba askeri birlikleri­nin sevk edilmesini ve doktorlar ve mühendisler gibi sivil uzmanların ülkeye gönderilmesini içeren bir anlaşmaydı. Sovyetler askeri yardım yapmaya devam etti. MPLA bunun­la gücünü pekiştirecek ve UNlTA’yı yavaş yavaş ülkeden uzaklaştıracak duruma gelecekti. FNLA politik ve askeri güç olarak artık ortalıkta yoktu. Petrol devlerinin hüküme­te verdikleri imtiyaz ödemelerinin yeniden devreye sokul­ması, uzun bir iç savaş yaşamış olan ülkenin normale dö­nüşünün belirtisi olarak gösterilebilir.

Bu gelişmeler elbette Güney Afrika’yı tatmin etmedi. Angola’da sol görüşlü bir yönetim ve bu yönetimin Güney Afrika kolonisi Namibya’daki kurtuluş hareketine destek çıkması birlikte düşünülünce, durum Güney Afrika açısın­dan güvenlik tehlikesi olarak değerlendiriliyordu. Bunu iz­leyen şekilde, ilk başlarda gizlenen ve küçük boyutlarda tutulan bir istikrarsızlaştırma politikası başlatıldı. Güney Afrika, ABD’de Reagan ve baba Bush’un görevde olduğu dönemlerde terör saldırıları gerçekleştirmesi konusunda cesaretlendirildi. O dönemlerde bu politikalar, kamuoyuna “yapısal angajman” olarak adlandırılıyordu. Bunların arka­sında farklı şeyler gizlenmiyordu; İtaat etmeyen hükümet­ler tüm araçlar kullanılarak devreden çıkarılmak isteniyor­du. Güney Afrika’da bu durum Angola’nın yanında Mo­zambik ve Zimbabvve’yi de buluyordu. Güney Afrika’da tü­müyle terör komandoları plana dâhil ediliyordu. Bu planda UNITA ya da Mozambik’te olduğu gibi RENAMO gibi yer­li gruplarla birlikte çalışılıyordu. Aynı zamanda Washing­ton, Uluslararası Yiyecek Fonu ve Dünya Bankasindaki et­kisini de burada kullanmaya çalışarak oyuna dâhil ediyor­du. Bu ülkeler yapılabilecek yardımları ve kredileri engel­lemeye çalışıyordu. Yine Afganistan’da, Güney Amerika’da olduğu gibi sol güçlere karşı savaşanları silahlandırmaktan geri durmuyordu. Başkan Reagan terör şefi Sawimbi’yi Be­yaz Saray’da kabul ediyor; ona kurtuluş savaşçısı payesi veriliyor ve onu “Afrika’nın George Washington”! olarak adlandırıyordu. ABD haçlı seferleriyle diğer muhafazakâr hükümet ve partilere de tam bir destek sağlıyordu. Bura­daki desteğe, Almanya Başbakanı Kohl ve İngiltere Başba­kanı Thatcher da dâhildi.

ABD hükümeti UNlTA’ya çok fazla para desteği ve as­keri yardımda bulunmuştu. Bu yeniden güçlenmelerinin nedenlerinden biriydi. Bir diğer nedende MPLA hükümeti­nin bir eksikliğinden ileri geliyordu. 1977’deki isim deği­şikliği ile MPLA-PT (Emek Partisi) büyüyen bir şekilde ülke­deki köklerini inkâr etmeye başlamıştı. Bu Sawimbi’nin el­çiliğinin ülkede kurulmasıyla meydana gelmişti. Bu, Afri­kalı kimliğinin çiftçi kökenine dayandığına dair geri bilin­cin hâkim kılınmaya çalışılmasıyla ortaya çıktı.

80’Ii yılların sonu bir uzlaşmanın oluşması için önemli bir tarihi nokta olmuştu. Angola Hükümeti, Kübalıların ül­keden gönderilmesini düzenlemeye hazır olduğunu açık­lamıştı. Buna karşılık UNITA da terör saldırılarına son ve­receği yönünde bir taahhütte bulundu. İki politik grup bir geçici hükümet kuracaklardı. Serbest ve uluslararası göz­lemciler tarafından da izlenen seçimler 1992’de yapıldı. Ama yenik durumdaki Sawimbi, seçim sonuçlarını protes­to ederek yeniden silaha sarıldı. ABD başkanı Clinton se­çim sonuçlarını tanısaydı bu elbette barış yönünde önem­li bir etkiye sahip olurdu. Ama bu asıl olarak hedeflendi mi? Kesin olarak hayır; çünkü burada asıl mesele ABD’li petrol firmalarının çıkarlarını düşünmekti.

Angola Hükümeti petrol işinden kazandığı gelirleri yalnızca UNlTA’ya karşı savaş makinesinin finansmanını sağlamak için harcadı. Burada şirketlere yeni ayrıcalıklar verilmesi de sağlandı. Çatışmalı güvenlik ortamından do­layı koşulların uygun hale getirilmesini talep etmek, yatı­rımcılar açısından doğal görülüyordu. Birleşik Devletler kendisine bağlı Savvimbi üzerinde büyük bir etkiye sahip­ken, yine de tehlike pek de görünür değildi. Yeniden bir iç savaş ve terör aracının devreye sokulmasının, iyi kâr sağ­layacağı tahmin edilebilir. Yine de Angola tarafını sadece ABD’nin yapıp ettiklerinin bir kurbanı olarak görmek de yanlış olur. Uzun iç savaş dönemi hükümet için de istisnai bir durum anlamına geliyor. Bu yüzden petrol gelirlerinin alışılageldik biçimde devlet şirketine gitmemesi pek de şa­şırtıcı değil. Doğru düzgün bir kayıt ve bağımsız makam­lar yoluyla petrolün kontrolü gibi koşullar meydana gel­medi. Günlük 10 milyon doları bulan bir gelirde, hırsızlık ve yolsuzluklar da büyük boyutlarda gerçekleşiyordu ve her zaman olağanüstü durumlardan dolayı koşulların dü­zenlenmesinde değişikliğe gidilebiliyordu.

Bu tahminler 2000 yılında Fransa tarafından “Angola Gate” olarak adlandırılan skandalla açığa kavuşturuldu. Hayatta olmayan Başkan Mitterand’ın bir oğlunun, iki orta­ğıyla birlikte Angola Hükümeti’nin üst düzey yöneticileriy­le iş karıştırdığı ortaya çıktı. Grup, Angola Hükümeti adına hareket ederek, verilecek imtiyazlar üzerinden petrol dev­leriyle milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzalıyordu. Neden aracılar kullanılmıştı? Cevap yakında duruyor. Bu şekilde hükümet üyeleri petrol ticaretinden yararlanmış olacaklar­dı: Aracılar elbette çok büyük boyutlarda kazanç sağlıyor­lardı. Bu kazançların bir bölümü Angola’dan bu işe karı­şanların yabancı ülkelerdeki banka hesaplarına aktarılıyor­du. İkincisi, aynı aracılar aynı koşulların silah malzemesi­nin getirilmesinde de sağlıyorlardı. Şimdi yalnızca burada­ki özel askeri firmaların elemanları tarafından kullanılan silahlar, Angola ordusunun yeniden yapılandırılması diye duyurulmuştu.

UNlTA’ya nihai darbenin vurulması ve Sawimbi’nin devreden çıkarılması için gerçekte 1998 yılını bulacaktı. Son yıllarda bu grup politik söylemleri olmayan ve açık bir suç örgütü haline gelen bir yapılanma olmuştu. Güney Af­rika firmalarının taleplerini yerine getirecek şekilde elmas kaçakçılığına odaklanacaktı. Burada 1994-2001 yılları ara­sında 3 milyar dolarlık bir trafiğin söz konusu olduğu bil­diriliyor.

Uzun iç savaşın etkisi altında, eski kurtuluş hareketi de anlayış olarak değişiklik geçirdi. Sosyalist ideallerin yerini pazar ekonomisine yönelik sloganlar aldı. Hükümet ve partideki üst düzey yöneticiler otokratik bir tarza biat edi­yordu. Bu tarz onlara petrol işinden önemli bir kâr sağla­manın yanında (Yalnızca Başkan Dos Santos, imtiyazlardan dolayı 700 milyon dolarlık bir kişisel kazanç sağlamıştı) ABD üst düzey politikacılarıyla bir araya gelme şansı da veriyordu. Örneğin Başkan yardımcısı Cheney, Sawimbi’nin militan bir destekçisiyken bu arada Angola Başkanının iyi de bir arkadaşı olmuştu, Cheney’in firmaları, önceki gü­venlik servisi firmasının Angola ordusu ile yaptığı iş ve petrol alanlarının kullanıma açılmasının inşası için elbette yardımcı olacaklardı. ABD Başkanı Bush, Texas petrol sa­nayisinin yönetimini en yakın arkadaş grubu arasından se­çecekti. Aynı zamanda Angolalı iş arkadaşının özel işlerin­de de yardımcı olacaktı. Bunun makbuzu Başkan Dos San- tos’un, Beyaz Saray’da misafir edildiği, Washington’a yap­tığı sık ziyaretlerdi. Sonunda ABD Başkanının Angola Gate skandalinin baş aktörlerinden biriyle çok iyi arkadaş oldu­ğu ortaya çıkacaktı.

Angola Başkanı Fransız iş arkadaşı Chirac ile de çok yakın ilişkiler sürdürüyordu. Fransız devlet şirketi ELF’e verilen imtiyazlar da, bu yakın ilişkilerin bir getirişi olsa gerek.

Angola halkı bu gelişmelerin elbette uzağında kalma­ya devam ediyor. Ama iktidar kliğinin kâr ve refahıyla kit­lesel yoksulluk, bilindik bir şekilde yaşanmaya devam edi­yor.

Kıyak İşler Muazzam Kazançlar

“Militarizm Avrupa’yı yönetiyor ve yutuyor. Ama mili­tarizm aynı zamanda kendi çöküşünün çekirdeklerini de içinde taşıyor” Friederich EngelsArıti-Dühring’de (Anti- Dühring, S. 158,) böyle yorumluyor. Aşırı silahalanma ve militarizm sanayi devriminin sonuçlarıdır: Teknik yenilikler verimliliği ve savaş ürünleri yapımındaki etkili yükselişi de mümkün kılıyordu. Rakipler sanayi mamülü ölüm makine­leri sayesinde daha kolay ve şimdiye kadar olandan daha büyük bir ölçüde yenilgiye uğratılabiliyordu. Silahlanma “ürünün üreticilerine rüşvet açısından farklı olanaklar sun­duğu için etkilerini kısa süreli olarak gösteriyordu. Sert re­kabet koşullarının olduğu Viktoryen Çağda silahlanma araçları büyük güçleri diğerlerinin desteği olmadan başarı kazanma gibi çok özel bir olanak sağlıyordu. Bir kısım az miktarda müşteri için büyük talepler (silah sektörü için ti­pik bir durumdur), Almanya’da Krupp, İngiltere’de Vicker ve Fransa’da Schneider-Creusot gibi devasa silahlanma ra­kiplerinin oluşmasına neden oldu. Böylece silah firmaları genel seferberliğin öncülleri oldular. Elbette silahlanma te­kelleri diğer büyük firmalardan devletle kurdukları özel ilişki bağlamında ayrışıyorlar. Bu nedenden dolayı 1929 yı­lındaki büyük iktisadi kriz sırasında diğer tüm şirketlerden farklı olarak hâkim bir rol oynadılar” (Hallgarten, Wettrüs­ten, S.13).

Kapitalist ekonomik sistemin militarizasyonu, ücret­li çalışmaya bağlanmış halk tarafından silah üretiminde or­taya çıkarılan önemli ölçüde büyük bir değer sunuyordu. Donanımın bu biçimi her iktidar politikasına kendisini ger­çekleştirme olanağı veriyor. Geçerli yasalara, anlaşmalara,

devlet yönetmeliklerine karşı ihlaller, insanların korunma­sı için düşünülen anlaşmalar, bu yolla tümüyle yok sayılı­yor ve tüm bu yapılanlar da gizlenmeye çalışılıyor. Silahçı- lık kârlı bir sektör ve sürüme ihtiyaç duyar. Bundan dolayı silah üretimi küresel iş kolu olarak da değerlendirilmelidir.

Silah Endüstrisi

Yeni Çağın silah sanayisindeki politik ve ekonomik eğilimler özellikle açık okunabilme olanağı sunuyor. Bur­juva devrimi ve onun sonucu olan 19. yüzyılda ulus devle­tin kurulmasına kadar olan savaşlar, feodallerin ve daha sonra da mutlakıyetçi hükümdarların özel meseleleriydi. Ordular sayı olarak küçüktü. Sınırlı kaynaklar kavrayışıyla silahlanma da belirli silahlarla sınırlı tutulmuştu. Daha çok da ucuz silahlardan oluşuyordu. İlk ulusal ordular en baş­ta Fransız Devrimi yönetimi ve daha sonra da Napolyon ta­rafından kitlesel bir orduya dönüştürüldüler. Yetenekleri sanayi devrimine çok az derecede bağlıydı: Makine savaşa yeni olanaklar verdi. Savaş da endüstriyel üretim için ucuz maddi ön koşulları gerektirdi. Büyük ordular için, savaş dönemlerinde, devasa savaş meydanlarında, onlara hız­lı bir şekilde maddi tedarik sağlayacak bir sanayi ortaya çı­kıyordu.

Avrupa ve ABD silah sanayisi, sivil ekonomideki yeni­liklerden de fayda sağladı: Buhar gücü demir yollarının in­şası, iş bölümüne dayalı üretim, standardize edilmiş seri üretim vs. ama bu yenilikler henüz eskiden gelen yapıların etkili olduğu silah sistemini ve askeri yönetimleri tümüyle değiştirme olanağı bulamamıştı. Bu şaşırtıcı değil, çünkü Avrupa’nın eski rejimleri Fransız Devrimi’ne karşı mücade­lede birleşmişlerdi. Ne olursa olsun geçmişten gelen top­lumsal ilişkileri korumak ve gerekirse bu zararlı devrim vi­rüsünü dışarı atmak istiyorlardı.

Değişiklikler ilk olarak Kırım Savaşı’nda görüldü (1854-1856). Geleneksel askeri lojistikte açık “sivil mühendisliğin” yöntemlerinin kullanılmasının İngiliz ve Fran­sız silah sanayisine nasıl olanaklar verdiği açığa çıkarıyor­du. İlk olarak ABD silah firmaları yeni bilgilerden yararlan­dılar. Sanayi devriminin temellerinin uygulandığı ilk savaş Amerikan iç savaşıydı.

Makine ve diğer silahlı donanımın oluşturduğu yenilik­ler, yavaş yavaş silah sistemi ve askeri yönetimin birlikte ele alınmasına doğru gelişecekti. Bu şekilde 1880’lerin si­lah sektörü sivil ekonomik gelişmelerin teknik kavrayışını uygulamaya çalıştı. Yenilikler ilk olarak burada meydana gelmeye ve daha sonra sivil kullanıma göre düzenlenmeye başlandı. Burada, bant üretiminin kullanılması örnek ola­rak verilebilir. Bantlar ilk başta elden ateşlemeli silahların üretiminde kullanıldı: Aslında Fordizm tanımı doğru bir şekilde düşünüldüğünde “Coltism” olarak değiştirilmeliydi. Çünkü bu üretim metodunu ilk olarak üretimde kullanan ABD’li fabrikatör Colt’tu.

Örgütlü şiddetin endüstriyelleşmesi kendisini kabul ettiriyordu. Bu da topluma yansıtılıyordu. Serbest ticaret alanı çağı, dünya pazarının genişlemesini çabuklaştırmış ve buna direnen Çin ve Japonya gibi ülkeler ise gönüllü ol­mayan bir şekilde hem de küçük askeri harcamalarla pa­zarlarını açmaya zorlanmıştı. Bu çağ 1873’teki en derin krizinin ardından son buldu. Ulusal iktisadi vergilendirme yöntemi büyüyen bir şekilde yankı yapmaya başlamıştı; böylesi bir himayeciliğin yönetimi askeri alan üzerinden kurulan planlama anlayışlarını de beraberinde getirdi.

Askeri Endüstriyel Kompleks şimdi önemli bir iktisadi vergilendirme aracı olarak yola çıkıyordu. Arsenal sistemi (tüm devlet fabrikalarının silah üretimine ayrılması) terk edildi. Çünkü özel sanayi daha az masraflı bir şekilde üre­tim yapabiliyor ve seri imalatın Arsenal sistemiyle mümkün olmayan bir şekilde uygulanmasını getiriyordu. Büyük Bri­tanya bu konuda öncü süvariydi: Woolwich Arsenal’den sonra ortaya çıkan Armstrong-Vickers firması ilk silahlan­ma devi olacaktı. Alman İmparatorluğumda bu Krupp fir- maşıydı; Fransa’da ise Schneider-Creusot grubu. Ordu ve devlet, silah endüstrisine bağımlı şekilde yönetilmeye baş­lanmıştı. Bu, silah endüstrisi güvenlik aracının onun için gönderilebileceği tek “donanım” idi. Ama ulusal askeri sektör, silahlanma kapitalizminin kâra bağlı nedenlerden dolayı yeni pazarlar açmak zorunda olduğunu yalnızca sı­nırlı bir şekilde anlayabilecek durumdaydı. Bu da tekrar gi­derler açısından uygun bir şekilde alışveriş yapabilecek ve silah sanayisini iktidar politikasının aracı olarak koyan ulu­sal yönetimlerin karşılayabileceği bir durumdu.

İngiliz savaş filolarının programı Dreadnoughts, silah­lanma sanayinin başarılı pazarlanması konusuna bir ör­nektir. 20. yüzyılın başlarında İngiliz iş gücünün %3’ten fazlası savaş sektöründe çalışıyordu. Devletin, bu sektör­de, umulan askeri yeniliklerin yanı sıra toplumsal politik etkilere yönelik olarak da beklenti içinde olduğu talepleri vardı. Özellikle sermaye ve örgütlü emek arasında, çatış­malara gebe ilişkiler burada öne çıkıyordu.

Silah ekonomisi çıkarlarının politik süreç üzerindeki tayin edici etkisi, bir numune olarak ortaya çıkıyordu: Ör­gütlü şiddetin endüstrisinin oluşması ve ekonominin poli- tikleşmesi emperyalizmin baskı araçları oluyordu. Bunlar günümüze kadar geçerliliklerini korumuşlardır.

Sorunlu olan silah sanayinin barış dönemlerinde büyük kapasitesine rağmen düşük bir taleple karşılaşması ve bu­nun da şirketler açısından kayba yol açmasıydı. İlk olarak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, devlet ve özel sermayenin birlikte etkisi, yeniden düzenlendi.

Silah üreticileri, o zamana kadar azami saldırgan bir militarizm ile daima yeni alıcı pazarlar arayışındaydılar. Buna da Avrupa emperyalizmi karşılık geliyordu. Sanayi imalatı yeni olanaklar sunuyordu; böylece teknik iyileştir­meler kullanılabilir hale geldi. Var olan silah sistemleri et­kinlik ve “verimlilik” açısından değiştirilecek ve hükümet­ler yeniliklerin ortaya çıkarılması konusunda çaba harcamaya sevk edileceklerdi. Şirketler sistem konforuna göre çalıştıkları sürece, bilinç yoluyla planlanan malların kulla­nım değerindeki yıpranmanın zamansal olarak kısaltılma­sı, yeni taleplerin ortaya çıkmasını sağlayacağı için tercih ediliyordu. “Sivil” kapitalizmle kazınarak bulunabilecek tek fark, şirketin kazanç çabalarının sonucu olarak silahların devamlı daha ölümcül yapılmasıdır. Bu o dönemde ortaya çıkan yeniliklere bakılarak da görülebilir: Tepmesiz silah­lar, makineli silahlar, panzer silahları, alev saçan silahlar, panzer, uçak, denizaltı vs.

Endüstriyel imalat standartlaşmayı da getirdi; bu, par­çaların tek tek çok defa kullanılabilmesi anlamına geliyor. Bunun hazırlayıcıları ABD’li sanayiciler Eli Whitney ve sözü­nü ettiğimiz Samuel Colt idi. Bunların firmaları, günümüz­de bile hâlâ silah çeliğinin üretiminde dünya çapında lider sayılan firmalardır. Kullanılmış silahlar böylece daha sonra düzeltilebilme ya da parça olarak kullanılabilme olanağına kavuştular. Bu kullanım olanakları ya Balkanlardaki gibi küçük ordusu olan ülkeler ya da özel kullanım olarak or­taya çıkıyordu. Bu özel kullanıma Birleşik Devletlerin batı­sındaki “ilkel birikim” örnek verilebilir.

Silah üretiminin ağırlık noktasını, o dönemlerde pek çok büyük gücün karşı karşıya geldiği, dünya ekonomisi­nin merkezi olan ve çatışmalarla dolu bir bölge olarak be­liren Avrupa oluşturuyordu. Krupp, Schneider-Creusot ve Skoda gibi büyük şirketlerin “kendi” devletlerinin ana te­darikçisi olması tipik bir durum. Bu aynı zamanda potan­siyel rakiplerle iş yapılması anlamına da geliyor. Bunların kâr eğilimlerini ortaya çıkabilecek politik riskleri göze ala­rak belirledikleri tahmin edilebilir. Birinci Dünya Savaşı bu konuda bolca örnekler sunuyor. Alman birliklerine Rus­ya’da Krupp silahlarıyla ateş açıldı; Rus birlikleri Skoda si­lahlarıyla Avusturya -Macaristan ordularına saldırıyorlardı; Belçika birlikleri kendilerini Alman işgalcilerine karşı Al­man menşeli silahlarla koruyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı baskıyla savaştan sonra Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu kabul edildi. Cemiyet silah sanayisindeki dizginsizce ilerleyişi durdurmayı iste­yecekken, dünya savaşında suç ortaklığı yapacaktı. ABD Senatosu’nun Nye Komitesi (1934-1936) adlı komiteyi, aynı şekilde İngilizlerin de “özel silah üretimi ve satışını araştıran Kraliyet Komitesi (1936)”ni görevlendirmesi bu konuda çok sayıda illegal faaliyeti ortaya çıkardı; şantajlar, izinsiz fiyatlandırmalar, silah ambargolarının delinmesi, yasadışı malî işlemler tefecilik vs.

Her iki araştırma da, diğer ülkelerde benzer araştırma­lar yapılmasını teşvik etti. Bunların arasında Şili, Brezilya Arjantin ve Peru gibi ülkeler de vardı. Hollanda ve İsveç si­lah ticaretinin denetimi konusunda çeşitli önlemler aldılar. Birleşik Devletler, Bolivya ve Paraguay arasındaki Chaco Savaşı’nda bir çeşit silah ambargosu uyguladı. Yalıtıma yö­nelik eğilimlerle birlikte ABD Kongresi, tarafsız işlemler yapılması yönünde bir karar alarak, bu konuda Amerikan silahlanma ve silah firmalarını cezalandırmaya yönelik de bir yasal düzenleme getirdi (Yasa 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırmasından sonra ortadan kaldırıldı).

Alınan bazı önlemlere rağmen, uluslararası silah sek­törü durmadı; İngiliz, Çek ve ABD’li firmalar Çin’de iç sa­vaşı sürdüren partilere teslimat yapıyorlardı. İtalya, Balkan devletleri ve Türkiye’ye satış yaparken, ABD firmaları da Bolivya’ya yönelik ambargoyu deliyorlardı. Almanya’nın Versay Anlaşması uyarınca aslında silah üretimine son ver­mesi gerekirken, ülkenin 20’li yılların sonunda 13 ülkeye silah temin eden ana ülke olması; bu sayının 1930’lu yıl­larda 22 ülkeye çıkması, H.C. Engelbrecht ve F.C. Hanig- hen’in (Merchants of Death, S. 229-34; 240-46) de ortaya çıkardıkları gibi şaşırtıcıdır. Çek silah sanayisi 1933’te iyi bir dönemini yaşıyordu. Temel alıcısı Nazi Almanya’sıydı. Çünkü Almanya’nın devasa silahlanma programı yalnızca açık bir şekilde ülkedeki işletmeler yoluyla karşılanamaz­dı

ABD Askeri Endüstriyel Kompleksi

1929’da ABD’de meydana gelen ağır ekonomik buna­lım ilk olarak silahlanma programı yoluyla 1940-1944’ten sonra aşıldı. Askeri üretim için yaratılan devletin ma­lî desteği, şirketler açısından bereketli bir arz ve kazanç sağlıyordu. Bununla, sosyo-politik açıdan işsizliğin hız­lı bir şekilde düştüğü görüldü. Askerlik hizmeti için görev­lendirmeler de bununla birlikte geldi. Teçhizatların satışı, daha doğrusu ittifak halindeki ortakların askeri hizmetle­rinin karşılanması da anılmaya değer. Birleşik Devletlerin savaşın sonra ermesiyle, yıllık olarak kendisine dünya eko­nomisinde önde bulunma imkânı sağlayan altın bölgeleri­ni ele geçirmeye çalışması yalnızca bu şekilde anlaşılır olu­yor. Mali açıdan etkili olan ABD gibi bir ülkenin birkaç yıl içinde böylesi bir fazlalığa sahip olması başka bir şekilde açıklanamaz: Buna elbette ABD birliklerinin kurtarılmış Av­rupa’da ve Asya’da ortaya koydukları yağmaları da hesaba katmak gerek. Bu bağlantılar konuya ilişkin yazılı kaynak­larda, ilginç bir şekilde uzun süre saklı tutuldular.

Japon ordusunun Çin ve Asya’nın diğer kısımları üze­rinde yıllar süren işgali sırasında, oralardaki altın varlıkla­rın yönetim birimlerini ve firmalarını, aynen Almanların egemen oldukları Avrupa’da yaptıkları gibi yağmalaması buna bir örnektir. Savaşın bitmesinden sonra birkaç milyar dolarlık servetin Filipinlerde madenlere gömüldü: Üstün ABD deniz savaş gücü yüzünden bunların Japonya’ya ta­şınması fazlasıyla tehlikeliydi. Gizlenen hazineler ABD’nin eline geçti. Başkan Truman bunun gizli tutulması yönünde talimat verdi. Burada hükümet ve parlamentonun hedefle­diği amaç, bu büyük ve hiçbir şekilde resmi kayıtlara gir­meyecek olan araçları gizli operasyonlar için kullanmaktı. Birçok önemli ülkede ABD adına politik ve askeri olarak yönetici durumdaki personele rüşvet vermek ve seçimleri manipüle etmeye yönelik harcamalar bu kapsama giriyor­du. Yani altın zenginliği Soğuk Savaşın finansmanı ve ABD egemenliğinin pekiştirilmesine hizmet etmişti. Sterling ve egemenliğinin pekiştirilmesine hizmet etmişti. Sterling ve Peggy Seagrave’nin araştırmalarının sonuçları (Cold Warri­ors) bunu ortaya koyuyor.

1945’te savaşın sona ermesinden sonra kapsamlı şid­det aracının bir derece küçültülmesi mantıklı olurdu. El­bette böyle olunca silahlanma destekli ekonomi balonu patlayacak ve 1941’den önceki problemli duruma bir dö­nüş yaşanacaktı. Ayrıca bu elbette firmaların kazançlarını da düşürürdü. Diğer taraftan halk arasında da silahlanma­ya karşı ciddi bir çekince vardı. Bu çekince, barış ilişkileri­nin doğması arzusunu doğuruyordu. Kazançlar düşürül­meden tüketime bir geçiş yapılması zor görülüyordu. Yani iktisadi politik bir uzlaşma bulunması gerekiyordu. Kısa süreli olarak bir iktisat balonu hesaba katılabilirdi; savaş ekonomisi altında binek otomobil gibi iktisadi mallar ser­bestçe ele geçmiyordu. Yani bu istikrarlı sektörel bir alter­natif değildi. Dünya politik arenasında barış dönemlerinde süre giden yüksek düzeyli silahlanma programlarını hak­lı çıkarmak için yeni tehditlere ihtiyaç duyuluyor. İngiliz politikacı Winston Churchill’in çığır açıcı bir şekilde yaptı­ğı gibi, görev açısından takipçisi olan Blair’in de bir baskı hükümeti olarak yaklaşık 60 yıl sonra Washington’da ben­zer bir şekilde davranması dikkate değerdir. Soğuk-Sava- şın yapısı dizginsiz kapitalizme göre düzenlenmiş toplum karşısında devletin ekonomik taleplerde bulunmasını daha kolay kabullendiriyordu. Militarist Keynesçilik, silahlanma alanındaki devlet ödevlerinin yerine getirilmesi için gayri safi hâsıladan yıllık ortalama %7’lik bir kısmın götürülme­si anlamına geliyordu. Yeni iktisadi militarizmin 1948’den itibaren başlamış olması da dikkate değer. Yani belirsizlik, Kore Savaşı’ndan çok önce yeni silahlanma için bir neden olarak gösterilmişti. Washington ve diğer Batılı hükümet­ler, bunların başında da Adenauer, kendi aşırı silahlanma­ya dayanan dış politikalarını haklı çıkarmak için “dünya egemenliğine bir Sovyet saldırısı” bulunduğuna dair bir propaganda yürütüyorlardı. Nazi ordusu tarafından 20 milyondan fazla ölüyle büyük ölçüde yıkıma uğratılan Sov­yetler Birliği gibi bir ülke, neden 1945’ten hemen sonra yeni bir savaş hazırlığına girişecekti ki? Bu soruya günü­müze değin makul bir cevap veremeyen soğuk savaşçılar suçlu olduklarını gösteriyorlar.

Kendi güvenlik çıkarlarından dolayı SSCB de Batı sal­dırganlığına kendi aşırı silahlanmasıyla karşılık vermek zo­rundaydı.

Devletlerin askeri etiketli belirlenime sahip ekonomik işgalcililiği soğuk savaş sırasındaki her iki taraflı ambar­golarda ve engellemelerde görülür oldu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüne geriye dönük olarak ba­kıldığında, yapısal açıklar açısından bitmiş bir modelin sürdürülmesinin sistemin bir sonucu olduğu görülür. Bu gelişmeleri genel olarak Batının ve Birleşik Devletlerin özellikle ekonomi alanındaki üstünlüğü olarak değerlen­dirmek gerçekliği teğet geçiyor. Daha yakından bir bakış­la, aslında militarist keynesyenciliğin iktisadi yapısal so­runları hiçbir şekilde çözemeyeceği görülür. Çünkü Batı Bloku, küresel ölçekte, önemli ve ABD’de İkinci Dünya Sa­vaşı yıllarında kullanılan ve onlara garantiye alınmış,bir ka­zanç sunan otomobil firmaları ve hava yolları sektörünü kendi yapısında ve üretim ilişkilerinde korumasını bu tür bir iktisadi politikaya borçluydu ama bu aynı zamanda tek­nik yeniliklerin rasyonel fabrikasyonların uygulanmasını da engellemişti. Her iki sektörün firmaları da revize edilen bir imalat düzeyine karşı sertleşiyorlardı; küresel bir rekabe­tin arkasında kalıyor ve devletin gider grubu olarak hayat­ta kalıyorlardı. Bu ABD ekonomisinin tümü için geçerliydi yani endüstriyel mevcudiyetinin temelleri çıkarılıyordu: Bu konuda diğer örnekler şunlar:

İkinci Dünya Savaşinın açıklığa kavuşturduğu şey, ABD’nin askeri gücünün, payandası otomobil sanayisi olan yerel iktisadi alanların gücüne dayanmasıydı.

Buna ek olarak, ABD’li şirketlerin bu yoldan rakipleri karşısında önemli miktarda bir kazanç artışı sağlayan ikti- sadi kaynaklar kazandığı, kitlesel imalat teknikleri geliyor. 1929’dan itibaren yaşanmaya başlanan dünya ekonomik krizi ABD üzerinde asıl olarak, 1930’ların başlarında, pa­zarda doyma noktasına ulaşan otomobil endüstrisinin kri­zi olarak kendisini gösterdi. 19. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan kriz örneğinde olduğu gibi daha önceden meyda­na gelen krizler yeni teknolojilerin oluşumunu kışkırtmış ve endüstriyel dönüşümü kolaylaştırmıştı. Ama bu sefer gelişmeler böyle seyretmemişti. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, otomobil sanayinin önemini bir kez daha vurgularken hava sanayisinin sivil, yani pazar ekonomisine yönelik olarak kullanılması yönündeki gelişmelerin kesin­tiye uğramasına neden oldu. Oysaki bu hava sanayi 30’lu yıllarda ABD ekonomisinin büyümenin yeni taşıyıcısı olarak yerini almıştı. Sipariş veren olarak devlet için asıl önem­li olan, mümkün olduğu kadar çok silah sistemini (panzer, taşıt ve uçak) almaktı; silahlanma mallarının nasıl üretildi- ğiyle bile ilgilenmiyordu. Sonraki dönemlerde sivil kullanı­ma açılarak işletme ekonomisinde önemli bir yer tutmaya başlayan üretim teknikleri de şirket tarafından dikkate alınmıyordu. Devletin kendisi tarafından belirlenen dünya politikası silahlanma ürünlerine daimî bir ihtiyacı getirdiği için eski yöntemsel örnekler savaştan sonra da korunmuş­tu. Böylece diğer iktisadi alanların gelişmesinden mahrum bırakılan kaynaklar bağlı bir şekilde duruyordu.

Bu karşı koyulamaz büyüklükteki “askeri harcamalar”, orta ölçekli ekonomik olarak da adlandırılan küçük firma­ları taşeronluk rolüne zorlayan büyük firmaların pozisyo­nunu pekiştirdi.

Silahlanma firmaları kapasiteyi, sermayenin mantığını izleyen bir şekilde üretim araçlarınının sunacağı kâra ulaş­maya yönelttiler. Gerçek bir silah pazarı bulunmadığı aksi­ne merkezi müşteriler bulunduğu için, buna ikna olarak, sistemin ikna olduğu biçimde sürekli yeni şiddet ürünleri sipariş edilmeliydi. Bu durumda silah sanayisi güncel ola­rak da üretimde olan silah sistemlerinin geliştirilmesine başlıyordu. Silahlar orduya ulaşmadan önce eskimiş olu­yordu. Devletin silah sanayisine ihtiyacı olduğu için yalnız­ca yeni silahlarını profesyonel kullanıcı olmayanlara, yani ordulara kakalamalıydı. Aksi halde silahlanmanın gelece­ğini dağıtımcılar belirleyecekti. Silah firmaları başkalarının uğraşamayacağı büyük kısımlarla ilgileniyorlardı. Burada, var olan silahların yeni “kullanıma” uymayan temel özellik­lerinin geliştirilmesi, daha ziyade yeni alınan şeyi doğrula­yacak biçimde ek unsurların geliştirilmesi hedefleniyordu.

Planlı olarak eskitilenlere yönelik anlayış sivil üretime de giriş olanağı buldu. Örneğin; daha önceki modelle çok küçük farklılıklar gösteren, modellerine yıl ile başlanan ve yalnızca birkaç iyileştirme yapılmasına dayanan otomobi- lerin üretiminde. Bu tarz bir işletmecilik kültürü için basit, güçlü ve uygun fiyatlarda üretimin göz ardı edilecek olma­sında şaşılacak bir durum yok elbette. Aynı zamanda bu­rada işletmenin işleyişindeki vergilendirme de daima daha fazla önem kazanıyordu. Yönetim asıl değer yaratan ima­lata değil, aksine orta noktaya geri dönmüştü. Diğer hiçbir toplumun yapmadığı gibi “pazar”ın özümsenmiş olmasıyla övünen ABD toplumu kendi temel prensiplerini yadsımaya yönelmişti. Bu özellikle havacılıkta açık hale geliyor. Bu konuda ABD firmaları rakiplerinden bir boy öndelerdi. Hızlı bir şekilde yükselen hava trafiğiyle sivil havacılık sektö­ründe pazar lideri olarak ortaya çıkması beklenebilirdi. Gerçekte tam tersi oldu: Boeing istisnası dışında tüm diğer ABD’li firmalar sivil pazardan çekildi. Çünkü müşterilere uygun fiyattan hava seyahati sunacak durumda değillerdi. Bu durum teknik yeteneksizliklerden değil şirket yönetimi­nin askeri siparişleri yerine getirmeyi sivil havacılığın geti­receği kazançlara göre daha kârlı bulmasından Boeing devlet desteği olmasa iflas ederdi.

Askeri Endüstriyel Kompleks (MIK) iki fonksiyonu ye­rine getiriyordu; birincisi dünya politikasındaki çıkarların algılanması için araç fonkisyonu; ikincisi konjonktürdeki politikaya bağlı olarak artan askeri görevler için araçların yönlendirilmesi fonksiyonu. Göze batan konumuna rağ­men Askeri Endüstriyel Kompleks tartışmasız da değil; ta­rım ekonomisi, ham madde sanayisi ve mali sermaye gibi sektörler kendilerini, kendi çıkarları için devletin araçların­dan yararlanmak ve politik düzenlemelerde etki sahibi ol­mak üzere konumlandırıyorlar. Uzun soğuk savaş sürecin­de Askeri Endüstriyel Kompleks bu gruplar için de işleve sahipti. Çünkü ABD’nin dünya çapındaki etkinliğinin aske­ri güvenlik altına alınmasında, yine farklı iktisadi sektörle­rin de buradan kâr elde ettiği donanıma ihtiyaç duyuluyor­du. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı geçici zihniyet değişikliğini kolaylaştırdı; düşük bir askeri angajman kabul edilebilir görünüyordu; aynı anda finans spekülasyonları ve ona eş­lik eden yeni mucize çocuk, enformasyon teknolojisi kapi­talizmin yeni bir çağındaki çıkışı ısıtıyorlardı; yani propa­ganda böyleydi. Gerçekte, ilk olarak 1941’den sonra olmak üzere reforma zorlanan silah sanayisi idi. Finans kabarcık­larının patlamasıyla, enformasyon teknolojisinin yalnızca bir yardımcı sektör olarak, ama hiçbir şekilde yeni ekono­minin temeli olarak görülmemesi anlayışı tesadüfi olarak aynı dönemde çıkmadı. Askeri Endüstriyel Kompleks tek­rar konjonktürün motoruna damgasını vuracak merkezî bir platforma doğru hareket etti. Bu sefer elbette ABD yöneti­mi dersine iyi çalışmıştı; Bush yönetiminin yeni dış politi­kası, diğer iktisadi grupların çıkarlarını da kendi politik operasyonları içine dâhil etti. Bu konu güncel olarak da VVashington’daki tartışmalara konu oluyor.

Uzun soğuk savaş süreci ABD silah sanayisi için altın çağ idi. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrasında askeri paza­ra olan talebin düşebileceği görülmüş oldu. Askeri Endüs­triyel Kompleks şimdi hangi stratejik yeteneklere sahip ol­duğunu kanıtlıyordu. Geçici olarak, Reagan döneminde ol­duğu gibi aşırı silahlanma politikasının tam bir kazanç ge­tireceğinin düşünülmeyeceği bir dönem başlamıştı. 90’lı yılların başında şirketler eski kazançlarını elde edemediler: Sektör orta vadeli bir krize girmişti. Diğer sektörlerde ol­duğu gibi buradada işletme sayısında düşüşler yaşandı: 120 bin olan şirket sayısı yaklaşık % 40 oranında düştü. Sektördeki 3,6 milyon işçiden 1,2 milyonu işlerini kaybet­tiler. Bu konsolidasyon gerekliydi ama yeterli değildi. Clin­ton yönetiminin, silah firmalarına 1993’te aşağıdaki öneri­yi sunmasıyla krizden çıkış için bir yol ortaya çıktı: Silah sanayi gider yönetiminde yeni yollar deneyerek üretime devam edecek, buna karşılık yönetimde şirketlere finansal destek sağlayacaktı. Bu destekle var olan siparişlere de ar­tı bir zam verilecekti. Yani devlet toplu işten çıkarmalar ve iş yerlerinin kapanmasında finansal açıdan bir eşitlik sağ­lamaya çalışıyordu: Meslek dilindeki söyleyişle “payoffs for layoffs (işten çıkarma karşılığında yapılan ödemeler)”.

Bu nedenden dolayı bir birleşme dalgası ortaya çıkı­yordu. Bu dalganın sonunda geride silahlanmanın küçük artıkları kalacaktı: Boeing-McDonnell Dougla, Lockheed- Martin Marietta, Raythe-on-Hughes-Ceneral Dynamics- Texas Insturments ve Northorp Grumman silahlanma ala­nındaki payın dörtte üçlük bölümünü kendilerinde topladı­lar. Devlet de bunlara ek yardımlar sunuyordu. Yüksek teknolojideki silah sistemleri için ihracat koşulları kolay­laştırıldı. Böylece ABD eyalet sistemi altında olan devletler dışındaki devletler de en modern savaş uçakları ve diğer donanımlardan yararlanma olanağına kavuştular. Silah sa­nayisinin sipariş defterleri yeniden dolmaya başladı. Bu durum, güvenlik politikaları çerçevesinde gelişiyordu. Çünkü Birleşik Devletler askeri teknik üstünlüğü konusun­daki mesafeyi azaltıyor; diğer devletler aşırı silahlandırılı­yor ve bunun finansmanı ABD’deki vergi gelirleriyle yapılı­yordu. İhracat büyük boyutlarda destekleniyordu. 1999 yı­lındaki destekler yaklaşık 7 milyar dolar civarındaydı. %60’lık bir pazar payıyla Amerika Birleşik Devletleri günü­müzde lider silah tüccarı durumunda ve eğilim yükselme­ye devam ediyor. Amerikan Bilim Adamları Federasyo­numun hesaplamalarına göre ABD silahlanma tekelleri, 2001 yılında dünya silah ve silahlanma malzemelerinin yaklaşık %50’sini kontrol ediyorlardı. İhracat aşağıda veril­diği gibi ortaya çıkıyor:

1-) ABD yönetiminin iş hacminde ihracat 12,2 milyar dolar;

2-) 13,1 milyar dolar büyüklüğündeki bir ihracat mik­tarı Yabancı Askeri Satış Programı çerçevesinde gelişiyor. Bunun %95’lik bölümünü İsrail, Mısır ve Ürdün’ün payı oluşturuyor.

3-) Silah sanayisindeki yabancı alıcılar için özel ihracat 36 milyar dolarlık bir değer taşıyor.

Yine de silah sanayisinin işletme ekonomisindeki du­rumu müşkül kalıyor, %40’ın altındaki bir kapasite kulla­nım oranı pazar ekonomisine yönelik olarak bir şirket için kârlı bir ticareti çok düşük düzeyde mümkün kılıyor. Bu yüzden sektörün önemli bir bölümü iflas etmişti. Ama ye­ni şirketlerin kapanmaya devam etmesi devlet tarafından istenilmeyen bir durumdu. Çünkü gerilim olasılıklarına yö­nelik olarak kapasiteyi belli bir noktanın altına çekmek de istemiyorlardı. Bunun için de bir çözüm bulundu: İhaleler­de kapasitenin korunmasına dair giderler arz fiyatları ile dikkate alındı; bu kısım için giderleri devlet devralıyordu. Silahlanma ürünlerinde parça başı fiyatlar, birleşmelere bağlı olarak yükseliş gösteriliyordu. Hava Kuvvetleri Filo- su’nun her uçağı için 1989 yılında ortalama 39 milyon do­lar ödüyordu; 1997’de giderler 64,5 milyon dolara yüksel­mişti. Savaş donanması için aynı zaman aralığında ortala­ma gemi fiyatları 325 milyon dolardan 450 milyon dolara yükseliyordu. 1980’lerin sonunda tane fiyatı 190.000 do­lar olan hava raketleri ise ortalama 314.000 dolar ve üze­rine yükselmişti.

Diğer taraftan devletlerin finansal araçları sınırlıydı. Çünkü 90’ların dünya ekonomik durumu karşısında Rea- gancı bir yüksek silahlanmanın tekrar edilmesi, artık pek de uygulanabilir değildi. Sınırsız bir satın alma gerçekleşe­medi. Silah tekelleri o şekilde kazançlarını artıracakları için yeni sistemleri mümkün olduğunca çok teknoloji yoğun bir şekilde tasarlamakla ilgileniyorlardı. Bu yine, ileri bir tek- nolojileşmeyi gözeten askeri bir yönetimin varlığına denk geliyordu. Eğilim, vuruş gücü yüksek olan bir personel ya­pısına sahip bir ordu olma yönündeydi. Askeri ilişkilerde devrim olarak adlandırılan bu anlayış hemen hemen tü­müyle makinelerin kulanıldığı bir savaşa doğru yönelme olduğunu düşündürüyordu. Uydular üzerinden savaş izle­nerek emirler bu şekilde verilecekti. Yüksek teknolojiyler donatılmış personel kaybının olmadığı “temiz savaş” işi or­dulara yeni olanaklar verecekti ve gerçekleşmesi de çok uzak görülmüyordu. Bu yöndeki gelişmeleri hazırlamak için yıllık ortalama 35 milyar dolarlık bir para araştırma amaçlarına yönelik olarak silah sanayisine veriliyor. Hâli­hazırda Army After Next olarak adlandırılan ve 2025 yı­lı için askeri senaryolar geliştiren bir anlayış var.

ABD’de silahlanma politikalarına yönelik eleştiriler çok sınırlı, çünkü silah sanayisi bölgesel olarak önemli bir eko­nomik sektör durumunda. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkma­sından sonra Roosevelt yönetimi fabrikaları yapısal olarak zayıf olan güney devletlerinde inşa etti. Buralarda silah sa­nayisi hala ekonomik yaşamın önemli bir bölümünü oluş­turuyor. Eyaletlerdeki politikacılar bu işletmeler için Was- hington’dan finansal araç temin etme gayretindeler. Aslın­da bu taleplerin gerçek askeri harcamalar için kullanılıp kullanılmayacağı da çoğu zaman meçhul.

Silah tekellerinin, siparişleri küçülterek sektördeki muhtemel rakipleri katma pratiği bu politikalara karşılık geliyor.

Kongrede verecekleri oylara diğer planlar için ihtiyaç duyuluyordu. Buradan “Pork Barrel System” olarak adlandı­rılan, bir elin aklayıp bir elin serbestçe karşıya geçirdiği bir sistem kabul edildi. 2002 yılındaki Kongre seçimleri arife­sinde 5 milyar dolar projeler için bu politik gruplara akıtıl­mıştı. Küçük ev idaresinde hesaplanan mallar belli bir öl­çüde ABD tarzı serbest ihalelerle veriliyordu. California, Texas ve Virginia gibi eyaletler küçük boyutlardaki ev si­lahlanmalarından yıllık olarak 25 milyar dolar tahsil edi­yorlar.

“Terörizme karşı dünya savaşı” olarak gerekçelendiril- meye çalışılan konular, şimdi silahlanma spiralinde Bush yönetimini tehdit etmeye başladı. F22 hava silahı, F-35 Joint Strike Fighter ve savaş donanmaları için F-18E gibi masraflı savaş aracı önerileri, örneğin F-18E testlerde ba­şarılı olamadığı ve uzun zamandır uzmanlar tarafından ha­talı yapım olarak değerlendirildiği halde onaylanıyor.

ABD’de silahlanma politikası günümüzde ilgili sektör­ler arasında ilk sırada ve politik sınıfların hesapları açısın­dan da yönlendirici durumunda ve ikinci sırada da askeri ihtiyaçlara hitap edecek farklı alanlardaki araçlar geliyor. Sovyetler Birliği ekonomisinin çöküşüne neden aranırken sıklıkla askeri yapılanmanın yol açtığı “ekonomi içinde ekonomi” olarak kendini gösteren israfa dikkat çekilir; Amerika Birleşik Devletleri de aynı yola sapmış durumda.

Orta Büyüklükte Bir Güç, Federal Almanya:

Meslek olarak silahlanma

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen sonra alınan Batı Almanya’nın yeniden silahlanması kararı Batı it­tifakı için onunla tanındıkları ve üzerine yemin ettikleri he­men hemen her şeyden bir geri dönüş yapma zorunluluğu anlamına geliyordu. Almanları barışçıl insanlar yapacak olan “eğitim yoluyla düzeltme”den hiç söz edilmemeye başlanmıştı. Silah fabrikalarının sökülmesi, kamusal yaşam alanlarının Nazilerden arındırılması ve Almanların silahlan­masının önlenmesi ve Alman militarizminin önlenmesi de artık söz konusu olmamaya başlamıştı. Batı ittifakının bu konudaki çabukluğu, bunu gerçekten birleşerek mi iste­dikleri konusunda kuşkular uyandırıyor. Bu gelişmeleri böyle değerlendiren Georg Hallgarten ek olarak şu yorum­da bulunuyor: “Şimdi hangi insanların ‘yeni düzen için kul­lanılır olduğu’ ya da ‘savaş suçlarında masum olduğunun anlaşılması’ önemini kaybetmişti”.

Yeni Federal ordu hızlı bir şekilde büyüyordu; 1955’te kurulan savaş gücü 1964’e kadar 500 bin kişi olarak plan­lanan insani iş gücünün beşte dördüne ulaşılmıştı. Kimse yeni Almanya’nın böyle temsil edileceğini iddi— a edemezdi. Nazi ordusunun Hitler dönemindeki karakte­riyle aynı biçimdeki konumlanışı devam ediyordu. Bu ko­num ordunun Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılması anla­mına geliyordu. Federal Ordu’yu yönetenlerin üçte ikilik bölümü Nazi ordusunun kurmay kadrolarında çalışmış olanlardan oluşuyordu.

“Federal Ordu”nun silahlandırılmasına ilişkin gözlem­ler onun saldırgan karakterini ortaya koyuyor. İlk silahlan­ma önlemi olarak 10.000 koruma panzeri sipariş edildi. Kısa süre sonra ise binlerce Starfighter tipi tepkili savaş uçakları siparişi verildi. Koruma panzerleri tercihen hücum silahlarıyla donatıldı. Helmut Wolfgang Kahn (Die Russen kommen nicht, S. 135) ordunun yarısının, asıl olarak ön­görülen ve her biri 14 kişilik bir yere sahip olan 10.680 adet HS-30 koruma panzeriyle, geniş bir operasyonda İkinci Dünya Savaşinda olduğu gibi hareket ettirilebilece­ğine dikkat çekiyor. Gerçi zaten Adenauer Hükümeti de bir Sovyet saldırısı olduğunda Federal ordunun nihayetinde onları durdurma yeteneği olmasını istiyordu. Ama bu ina­nılır değil. Çünkü 2004 yılında Federal ordunun yeniden yapılanması sırasında da Sovyetler Birliği’nin yaşam alanı mevcudiyeti bulunmadığı için Alman panzerlerinin düşü­nüldüğü kadar gerekli olmadığı ortaya çıkarıldı. Yeni Fede­ral ordu yönetimi panzer silahlarının kullanım amacı konu­sunu gizleme gereği duymuyordu. Ordu müfettişi General Hans Röttiger 1958 yılında Fedaral Ordu Panzer Birlikleri Okulu’nun Münster’deki kampını ziyaretinde, ziyaretçi defterine şöyle yazıyordu: “Tüm direnişlere rağmen panzer birlikleri eski ruhla düzenlenmeye devam edecekler” (Akt Engelmann, Wir sind wieder wer, S. 239). Generalin sözle­ri, Sovyetler Birliği ile olan savaş deneyimlerinin ve ordu­nun geleneğini korumaktaki kararlılığının yanında bu ko­nuda görevlendirilmiş olmasından ileri geliyor.

F-104 G Startfighter tipi savaş uçaklarının edinilmesi pek çok amaca hizmet ediyordu. Atom bombasının yeni si­lah sistemini getirmesiyle Batı Almanya atom bombasına sahip olmasının ülkenin politik etkisini de güçlendireceği düşüncesine yöneldi. Birinci Hava Kuvvetleri müfettişi Ge­neral Josef Kammhuber, Startfighter uçaklarının edinilme­sini şu şekilde gerekçelendiriyordu: “Federal Ordu Ural’a kadar etkili olabileceği bir silaha sahip olmalı. Aksi halde yalnızca uydu olarak kalırız” (Akt. Kahn, Die Russen kom­men nicht, S. 134) Nükleer savaş gücüne sahip olma arzu­su Startfgihter programı için de bir neden oldu; sorumlu Savunma Bakanı F. J. Strauss da bu durumda teknik deği­şimleri açıklığa kavuşturuyor: Bomba, hesaplarının değiş­mesini sağlıyor. Toplam 560 Federal Almanya Startfigh­ter silahı yeni bir Bomba hesaplama modeli olan “Dual Ti­mer” aldı. Bunlar atom bombalarının fırlatılması için uy­gundu. Konvansiyonel silahlar için ise durum daha belir­sizdi.

Batı Alman sanayisinin yeni silahları hava seyahati sektörünü de mümkün kılacaktı. Bu silahlar daha önceden bu üretim dalı için kullanılmamıştı. Yeni teknolojilerin ya­kalanmasını mümkün kılan bir şekilde Startfighter ABD’li üretici Lockhead ile işbirliği halinde Almanya’da üretildi.

Askeri Endüstriyel Kompleks: Batı Almanya’nın yeni­den silahlanması bir yandan politik olarak çok yüksek bir risk barındırırken diğer yandan çok masraflı ve olağanüs­tü bir maceraydı. En başta bu iki Alman devletinin birleş­mesi yönündeki tüm çabaların boşa çıkmasına neden ola­caktı. Böylece hükümetin hâlihazırdaki anayasa metnini ihlal edip etmeyeceği sorusu ortaya çıktı. Bunun dışında askeri üst yönetim erki 1945 felaketinden hiçbir şey öğ­renmediğini ortaya koyuyordu.

1950’lerde ekonomi mucizesi olarak adlandırılan sü­recin başlangıcıyla Alman sanayisi, Batı Almanya’nın yeni­den silahlanmayla ilgili ısrarı konusunda bir neden görme­di. Bu, düşünüş şeklini ortaya koyuyor. Çünkü böylesi önemli bir konjonktürde silah siparişleri zorunlu değildir. Ama BDI’de (Alman Sanayiciler Birliği)uzun bir patlama olup olmayacağı yönünde şüpheli oylar gittikçe artmaya başlamıştı. Bu yüzden silahlanmayı belli bir ölçüde emni­yete almak gerektiğini düşünüyorlardı. Endüstriyel bakış açısıyla olumlu bir deneyim olarak görülen Nazilerin aşırı silahlanma programı ile 1930’lardaki krizin aşılmasını sağladıkları yönündeki düşünce, bu şekilde olumlu bakış­la karşılanıyordu. Dünya pazarına bir bakış, Alman ihracat ekonomisinin Kore Savaşı’nın patlamasından tümüyle kâr ettiğini gösterir: Askeri ürünlere olan talep artmıştı. ABD ve İngiliz Sanayi silahlanma ürünleri sağlıyordu. Sivil talep­ler buralardan yeterli bir boyutta sağlanamıyordu. Bu boş­lukta 1950’lerden sonra ihracatlarını ikiye katlayan Batı Al­man firmaları çıkıyordu. Yani iktisat mucizesi denilen sü­reç, Batının silahlanma konjöktürüyle çok yakından ilişki­liydi.

Alman silahlanması ticaret politikası açısından önemli bir işlev kazanıyordu. Çünkü ilk başlarda Almanya’da da­ğıtılan silahlanma ürünleri Alman ihracatıyla karşılaşılan topraklarda ödeme bilânçolarının eşitlenmesini sağlıyordu. Federal Almanya’nın “güç politikası” çerçevesinde yeni or­dunun aşırı silahlanması ve atom silahlarına doğru bir yö­nelim olması, Alman ekonomisinin milyarların söz konusu olduğu siparişe yönelik arzusunu da büyüttü.

Dönemin Savunma Bakanı Strauss için temin politikası açısından büyük boyutlarda siparişler almak karakteristik­ti. Alman sanayisi için, örneğin Hava Kuvvetleri’ndeki si­lahlanmaya katılmak ve buralarda konjonkürel olarak önemli bir paya sahip olmak da yine tipik özelliklerdi. Bu

Federal ordunun temin politikasında sanayi etkisinde bir yan etki olarak, 60’lı yıllardan itibaren Almanya’nın dünya pazarına silah ihracatçısı olarak adım atmasını da berabe­rinde getirdi.

1960’lı yılların ortalarında hükümet ve iktisadi kesim­de, Federal Almanya’nın teknolojik alanda umutsuz bir şe­kilde geri kalabileceği yönündeki kaygılar yaygınlaştı. Bu gelişmeler devletin geleceğin sanayisi olarak adlandırdığı hava ve uzay yolculuğuna yatırım yapmasını getirdi. Bunu izleyen dönemlerde ağır sanayi önemli ölçüde önemini kaybederken, bu iki sanayi dalı endüstriyel gruplaşmanın ana direkleri haline geldiler.

Strauss’un Savunma Bakanlığı görev süreci sırasın­da bir Batı Alman askeri endüstriyel kompleks biçimi kabul edildi. Ekonominin geneli açısından bakıldığında bu giri­şim elbette ABD’ninki kadar büyük boyutlu değildi. Ama örneğin iktisadi olarak geri kalmış serbest bir ülke olan Bayern’de modern sanayi, kapitalizminin göbeğine otur­muştu. Silahlanma konusundaki siparişlerin yaklaşık dört­te birlik bir kısmı München’deki yerleşik firmalara gidiyor­du. Bayern daha sonra Federal Almanya’daki en yüksek ik­tisadi büyümeyi sağlamıştı. Küçük firmalar silahlanma si­parişlerinin üstesinden gelecek durumda değillerdi. Böyle­ce Strauss’un da bilinçli bir şekilde yönlendirdiği gibi ge­leneksel olarak bu işle kendilerini tanıtan Flick, Quandt, Haniel, Diehl, MAN, AEG-Telefunken ve Vereinigte Alumi­nium gibi firmaların siparişlerin büyük bir bölümünü al­maları da tesadüf olmaktan çıkıyordu. Gelecekte Almanla­rın silah üretim merkezi haline gelecek olan Ruhr sanayi­sinde ise işlerin yalnızca %5’lik bir kısmı dönüyordu. Hitler Almanya’sı ve eski imparatorluğun silah demirleri özel iliş­kilerden elde edilmeye devam ediyordu. Yani Essenli tekel, ABD firması olan United Aircraft Company ve Hansa’dan sanayi ortağı Vereinigten Flugtechnischen Werke (VFW) ta­rafından birlikte kuruluyordu. Bunlar, 1964 yılında, daha önceleri Hitler’in savaş planlarına yönelik olarak uçak üre­ten ünlü Henkel uçak firmasını devraldılar. Bu şekilde Krupp, yeni Batı Alman uçak endüstrisinin ilk sırasına yö­nelik bir manevra yapıyordu.

Bayern eyalet yönetimi tarafından geniş bir finansal destek yapılan Messeschmitt-Bölkow-Blohm tekel birliği, 1968 yılında Federal Almanya’nın hava şirketleri arasında lider konuma yükseldi. Bu, aynı zamanda Bayern’deki as­keri endüstriyel kompleks ağının daha fazla güçlenmesi anlamına geliyordu. Strauss’un Federal Almanya ordusun- daki sermaye yoğun silahlanma eğiliminin yeni iktisadi ge­lişmeler için verilen çabanın da işareti olması dikkat çeki­cidir. Silahlanma ve devlet müdahalesinin (bunun için Atom Bakanlığı’nın da düşünüldüğü) genel ekonominin iti­ci güçleri olması isteniyordu.

Silahlanma Ekonomisi Çalışma Komitesi

60 lı yıllarda Federal Almanya Savunma Bakanlığına bağlı olarak hareket eden ‘Silahlanma Ekonomisi Çalışma Komitesi” resmi olmayan bir danışma kurulu olarak kurul­du. “Çalışma Komitesi’nde, Batı Alman silah sanayisinin seçkin kesimi, askeri kesimin üst düzey yöneticileri ve ba­kanlık bürokratları ile karşılıklı çıkarları uyumlı hale getir­mek ve Batı Alman askeri endüstriyel kompleksinin spesi­fik genişleme stratejilerini saptamak ve hazırlamak için bir araya geldi…

Çalışma Komitesi’yle askeri endüstriyel kompeks en üst düzeyde etkili oldu. Silahçılık sermayesinin çıkarlarının devletin karar verici alanlarında kurumsal olarak etki­li olduğu bir dönemdi. Bu dönemin örnekleri ancak Hitler döneminin silahlanma örgütlenmesinde bulu BDI’nmÇalışma komitesindeki egemenliği üzerinden hem örgütlenme aracım hem de Çalışma Komitesi ile çalışma grupları arasındaki ilişkileri üretmesi, tekellere askeriyenin üst düzey yöneticileri ve bakanlık görevlileri ile birlikte si­lahlanma politikasının yönelimini belirleme ve kâr konu- sundaki çıkarlarını şimdiye kadar olandan daha iyi bir du­ruma getirme olanağı verdi.

Çalışma Komitesi’nin oluşumu diğer yandan silah sa- nayisindeki tekelleşmenin bir başka düzeyini daha göste­riyor….Çünkü Çalışma Komitesi küçük ve orta büyüklükte­ki silahlanma firmalarını en önemli karar mekanizmaların­dan uzaklaştırarak bu işletmelerin büyük tekellere olan bağımlılığını da artırmış oluyordu.

Kaynak: Martin Kempe, SPD und Bundeswehr. Studien zum mili-târisch-industriellen Komplex. Köln, 1973, 5. 258 u. 261,

CDU/CSU (Hristiyan Birlik Partileri) ittifakının başta bulunduğu 60’11 yıllardaki Federal Almanya hükümetleri politik olarak güç kaybetmişlerdi. Adenauer’in son görev süreci ve Erhard’ın Başbakanlığı bu döneme denk geliyor. Daha sonra 1966’da büyük koalisyon geldi. Bu yıllarda or­dunun masrafları 10 milyar marktan 20 milyar marka yük­selerek iki kat artmış oldu. Silahçılık siparişlerinin büyük bölümü de Bayern’e gitmeye devam etti. Şimdi daha önce pratikte uygulanmış olan Straussçu toplama düşüncesi ye­niden işlerin odak noktasına geldi. Sağ eğilimli girişimci dairesi politik olaylar üzerinde etkili olan bir komplocu grup oluşturuyorlardı. Bu grup, Strauss ile Bayern’de istik­rarlı bir muhafazakâr kitle temelini elinde bulunduran et­kili bir protagoniste sahip olmuştu. Strauss, bu ara bulucu rolü sayesinde standartlar konusunda alışılmışın dışında bir ölçüde aldırmamazlıkla hareket edebiliyordu. Bunu ya­parken kitle önündeki pozisyonu da tehlikeye atmıyordu. Aslında F. J. Strauss bu yaptıklarıyla hukuk devleti bakış açısından değerlendirildiğinde cezalandırılmayı hak edi­yordu: Zimmete para geçirmek, yolsuzluk, zorlama Sta- russ’un yaptıklarına sadece birkaç örnek. 1945’ten sonra Federal Ordu’da yönetici pozisyonunda olanların büyük bölümünün sanayide kendilerine bir yer bulduğu ve Fede- rai Ordu’nun yönetici dairesinin üçte ikilik bölümünün Hit- ler’in generalleri tarafından eğitildiği de burada anılmaya değer. Bu grubun, zorunlu hallerde yardımda bulundukla­rı Strauss’u, avukatları gibi gördükleri tahmin edilebilir.

Avukatlık aynı zamanda Bayernli politikacının reaksi- yoner pozisyonuyla kamusal tartışmalarda savunduğu gibi hırslı illüzyonizm olarak karakterize edileceği gibi bir çeşit Alman “golizm”i olarak da belirtilebilir. Fransa ile birlikte Strauss’un Federal Almanya’yı iktisadi ve politik bakış açı­sıyla egemen güç olarak baskı kuran ABD’nin karşısına bir güç olarak çıkarması isteniyordu. Ayrıca Almanya’nın dün­ya çapındaki etkisini güçlendirmesi ve en başta da Afrika’yı buraya bağlaması isteniyordu. F. J. Strauss’un jeopolitik değerlendirme dünyasında, Afrika, sahip olduğu iktisadi zenginliklerden dolayı en yüksek derecede çıkar alanları arasına giriyordu. Bu belli bir dozajdaki anti-amerikanizm, sağ rahatsız edici temel bir döngüye sesleniyordu; Stra­uss’un Afrika politikası “beyaz adamın son bastonu”nun, Güney Afrika, güçlenmesi olarak görüldü. Bu politikanın Nazi döneminden de apartheid rejimi ile yeteri kadar or­taklığı vardı.

Strauss bütün skandal ve olaylara rağmen ayakta kal­dı. Bu durum, sağ eğilimli ağın, politika, hukuk ve ekono­mi alanındaki etkinliğinin boyutlarını gösteriyor. Ama bu aynı zamanda Strauss tarafından başlatılan bir işin günü­müze kadar politikacılar tarafından sürdürülmesi anlamına geliyor. Kohl Hükümeti dönemindeki silahlanma skanda­li F.J. Strauss tarafından önceden başlatılan “tavizler” ol­madan pek de mümkün olamazdı.

Skandal örneği olarak HS 30: Adenauer Hükümeti 1954 yılında, NATO’ya, üç yıl içinde 500 bin asker kapasi­teli, vurucu güce sahip bir ordu kurma vaadinde bulundu. Burada gerekli olan askeri araçlar için Hispano Suiza fir­masına sipariş verildi. Firmanın merkezi İsviçre idi ve sipa­riş 2,5 milyar Alman markı değerindeydi. Hispano Sui- za’nın bu alanda hiçbir deneyimi yoktu. İki yıllık gecikme­den sonra ilk HS 30 savunma panzerleri birliklere teslim edildi. Fabrikadaki deneme sürüşleri olumsuz sonuçlan­mıştı. Aracın zincirleri çok zayıf motor ve frenlerin hava­landırma ve soğutma sistemleri yetersizdi. Aynı zamanda aracın iç alanı 8 asker için fazla dardı. Acil bir durumda, hareket halindeki araçtan atlamak, aracın darlığının da et­kisiyle hayati tehlikeye maruz kalmadan pek de mümkün değildi. Bu son anılan problem çok yaşanmıyordu çünkü araç kısa bir süre sonra tamirhanelerde bekletilmeye baş­landı Bunun üzerine dönemin Savunma Bakanı Strauss His- panı Suiza’ya verdiği siparişi 2800 adetten 1000 adete dü­şürdü. Aslında Savunma Bakanı İsviçre hükümetinin deste­ğiyle firmaya karşı yasal süreçleri işletmek zorundaydı. Ama Bakanın bunu neden ihmal ettiği HS 30 araçlarındaki ikinci skandalda ortaya çıktı. 1958 yılında Strauss Hispano Suiza’nın iç ilişkilerinde politikacıların isimlerinin yer aldı­ğı bir liste aldı. Listenin arkasında, isimlerin karşılığında 6-7 parçalık bir para miktarı yazılıydı. Bu işin perde arka­sında baş aktör olarak CDU/CSU Meclis grubu üyesi ve ay­nı zamanda Batı Alman gizli servisinin kurucularından olan avukat Dr. Otto Lenz bulunuyordu. Lenz yalnızca kendi ki­şisel çıkarları için para almakla kalmıyor; aynı zamanda partisinin seçim kampanyalarının yöneticisi olarak seçim masraflarını da buradan karşılıyordu. CDU’nun toplamda HS-30 işinden 50 milyon mark kazandığı ortaya çıktı.

HS 30 Alman panzer silahların yeniden temin edilme­sinin başlangıcını oluşturuyor. 1963’te Leopard savaş panzerleri pazara sürüldü. Milyaları bulan bir iş ilk olarak yalnızca Alman sanayisinin işi olarak ortaya çıkarılmıştı. Yeni panzer saatte 65 kilometreyi bulan hızı ve 600 kilo­metreyi bulan menzile sahip olmasına rağmen aracın yeni sansar tipi bir araçla değiştirilmesi tartışıldı. Bu ikamenin boyutu hemen hemen 2 milyar marklık bir paraya ihtiyaç doğuruyordu. Sipariş yine çok özel Alman firmalarına gi­decekti.

F-104 G ve diğer hava araçları: 1958 yılında Alman Hava Kuvvetleri için ABD’li silahlanma tekelleriyle birlikte Startfigter’ın hızlı bir modelinin üretiminin arkasında asıl neden olarak iç politik sebepler bulunuyor. Batı Alman ekonomisi uzay ve hava teknikleri konusundaki silahlanma siparişlerine yönelik büyük bir ilgiye sahipti. Bu tür sipa­rişlerde alışık olunduğu gibi üretici tarafından lisanslar uçakların bölgede birlikte üretilmesi için şirkete verildi. Kârlı sürümler ve üst düzeyde teknolojiye geçiş Batı Alman sanayisine şevk veriyordu; aynı durum Hava Kuvvetleri ABD uçakları satın almak isteyen diğer NATO üyesi Belçika ve Hollanda gibi Avrupa ülkeleri için de geçerli. Sonuç olarak 17 Avrupalı ana tedarikçi firma, 500 küçük sipariş alan fir­ma ve 15.000 dağıtımcı firma, Startfighter projesine katıl­dı. Adenauer yönetimi de ABD’nin nükleer askeri teknikle­rini paylaşma konusuyla ilgileniyordu. Bu nedenden dolayı Fransız modeli olan Mirage III A’nın alternatif indirimi red­dedildi.

1961 eylülünde Alman sanayisi tarafından monte edi­len ilk Startfighter havalandı. Tüm F 104-G uçakları yal­nızca geçici bir örnek uçuş izni ile uçuyorlardı. Tamamen bir izin verilmesi ise hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti.

Uçak aletlerinin yetersiz olduğu ortaya çıkmıştı; 1962’den itibaren 749 makine kullanıma verildi: 1981’e kadar 220 makine düştü ya da yerde bozuldu ve kırıldı. 161’i kullanılamaz hale geldi; 39 tanesi temel bir onarım­dan sonra Yunanistan ve Türkiye’ye satıldı. Bu Federal Hü­kümetin askeri güvenlik konusunda birilerini tehlikeye at­mayı göze alması demekti. Diğer yandan bu vatana ihanet olarak da değerlendirilebilir.

Alman kamuoyunda VVitvvenmacher olarak tarif edilen uçakların üreticisi olan Lockheed tekeli F 104-G uçakların siparişinden kısa bir süre önce iflas etmişti. ABD Sena- to’sunun soruşturmaları sonucunda rüşvetten dolayı 24,4 milyon dolar ödemek zorunda kalmıştı. Japonya, İtalya ve Hollanda’da rüşvet skandali yüzünden tökezlemişlerdi.

Yalnızca en büyük siparişçi ülke olan Federal Almanya’da yığınla kanıta rağmen kişisel olarak hiçbir sonuç alınama­dı. Parlamentonun araştırmaları sonuçsuz kalıyordu.

Alman hava sanayi daha sonra halefikle MRCA Torna­do savaş uçaklarından da muazzam kazançlar elde etti. Bu uçak yeni NATO stratejisi olan “esnek karşılık doktrini”nin aracı olarak tayin edildi. 324 adetin Federal Almanya tara­fından alınması planlanıyordu. İngilizler 365 adet; İtalyan­lar ise 100 adet istiyorlardı. Üç ülkeden şirketler Münih’te Panavia Aircraft GmbH olarak organize oldular. 70’li yılla­rın başında uçak başına 24 milyon marklık bir fiyat belir­lediler. 1979 yılında her uçak başına gider 67,5 milyona yükseldi. Projenin tahmini toplam boyutu 100 milyar mark civarındaydı. Hava üslerindeki zorunlu değişikliklikler Fe­deral hükümet tarafından 200 milyon mark civarında tah­min ediliyordu. 7 uçaklık bir pistin hazırlanması ha­li hazırda 130 milyon mark tutmuştu. Almanya’nın dünyadaki silahlanma çabalarına ilişkin birkaç örnek aşağıda:

Endonezya-Doğu Timor Savaşı’nda ve Arjantin-Şi- li arasındaki Beagle Kanalı çatışmasında Arjantin’in saldır­gan durumda bulunmasına rağmen Federal Almanya hü­kümeti 1977’de ve 1978’de Endonezya ve Arjantin’e savaş gemisi vermek için ihraç izni çıkardı.

İran-lrak arasındaki Körfez Savaşı’nda Bağdat’a he­likopter, hava savunma sistemleri ve askeri taşıma araçla­rı gönderildi. İran ordusu, Almanya’da tek firma ile bölge­ye yönelik olarak özellikle üretilen G3 tipi hücum silahla­rıyla silahlandırıldı.

Çad’da 1968’den bu yana devam eden iç savaşa rağmen Alman hükümeti 1972’de ve daha sonra 1979’dan 1981’e kadar, askeri eğitim yardımında bulundu.

Alman hükümeti, Marokko’nun Sahauris’in bağım­sızlık çabalarının üzerine vahşi ve her türlü şiddeti barın­dıran araçlarla gitmesine rağmen bu Kuzey Afrika ülkesine savaş uçakları gönderdi.

El Salvador’daki rejimin katliam komandoları öz­gürlükçü hareketlerin üzerine Alman silahları (hücum sila­hı ve küçük panzerler) ile gitti.

Federal Almanya firmaları açık arayla Arjantin’deki askeri cuntanın en önemli tedarikçileriydiler. Batı Alman silahları NATO’dan ortak ülkesi olan Büyük Britanya ile sa­vaşta olduğu gibi, demokratik muhalefetin tasfiye edilme­sinde de kullanıldı.

Anlaşılan o ki Federal Alman hükümetlerinin politika­larında insanlık karşıtı rejimlere silah ihracatı konusunda hiçbir etik kaygı yok. 1982’de gerçekleşen tümden bir hü­kümet değişikliği de silah sektöründe yenilikler getirdi. “Federal Almanya Cumhuriyeti’nin yaşamsal çıkarlarından biri olan ihraç izni için en can alıcı adımlar atıldı. Yeni ku­rallar Suudi Arabistan’la panzer işinde uygulandı. “Bu silah teslimi bizim tüm Batı ile de paylaştığımız, Körfez bölge­sindeki denge konusundaki hayati çıkarlarımızın ifadesi­dir”. ABD, Fransa ve İngiltere bu çıkarı savunma konusun­daki hesaba ilişkin ortak çalışma düşüncesini taşıyorlar.

Güney Afrika’nın da hayati önemde bir çıkar alanı ol­duğu açıktı. Apartheid devleti Afrika halklarının bağımsız­lık mücadelelerinin devam ettiği Afrika’nın güney kesimle­rinde, Sovyetler Birliği’nin ilerlemesinin önündeki son bas­ton engeli oluşturduğu için özel bir dayanışma görüyordu. Gerçi bunların yanında, ülke ideal kar koşulları da sunu­yordu. Çünkü haklarından mahum bırakılmış siyah işçiler kazançlı bir şekilde sömürülüyorlardı. Hal böyle olunca, si­lahların yanında diğer silahlanma mallarının da, BMW, Da­imler Benz ve Volkswagen ürünlerinin de üretileceği Kap’taki fabrikalarda üretilmesi için Federal Alman endüs­trisinin ciddi bir katkı yapacağından şüphe etmeye hiç ge­rek yoktu.

Güney Afrika ordusu 1976 ve 1984 arasında Angola Halk Cumhuriyeti’ne karşı düzenlediği saldırılarda Batı Al­man yapımı askeri kamyonları kullanıyordu. Güney Afrika deniz kuvvetleri de yine resmi olarak araştırma-inceleme gemisi olarak duyurulan mayın arama botlarıyla donatıldı. 1980’li yıllarda Alman firmaları rejime yer altı botlarının yapımı için yeniden yapılanma planları sunuyordu. Federal Almanya’dan uranyum zenginleştirilmesi için özel araçlar, makineler getirildi; patlayıcı maddeler için, bir kömür sıvı- laştırma tesisi, ağırlıklı olarak Alman şirketlerinin katkısıy­la inşa edildi. Daha pek çok gizli projenin bulunduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Ama yalnızca kamuoyu tarafından bilinen olaylar ve girişimler bile halkların hakla­rına karşı suç olarak kendisini gösteriyor.

Özet:

Silahlanma pek çok yerde iş güvencesi için önlem ola­rak görülüyor: “Şiddet, ordular ve savaş filoları büyük mik­tarda parayı yutar. Ama yeni bir gelir sağlamaz aksine yap­sa yapsa zaten elde edilmiş olan geliri götürür. Nihayetin­de para ekonomik üretimin aracısı olarak dağıtılmak zo­runda: Yani şiddet, onu, kendi aletlerinin, donanım ve korumasının aracı olarak gören ekonomik alan tarafından onaylanmış oluyor” (Friedrich Engels, Anti-Dühring, S. 154).

Silahlanma için harcanan paralar vergi gelirlerinden kaynaklanıyor; silah endüstrisinde daha sonradan yeni bir sermaye yaratılmıyor. Aksine varolana el konularak toplum bundan mahrum bırakılıyor. Silah endüstrisi yalnızca savaş ticaretinin enstrümanlarını üretmekle kalmıyor, bunu teş­vik ediyor ve kolaylaştırıyor. Bir kez yapılan silah sistemle­ri kullanımı gerektiriyor ve dünyada olup bitenlerin ger­çekleştiği yerde bırakılıyor. Vergilerle finanse edilen silah sektörünün elbette gerekçelere, yani düşmanlara ihtiyacı var. Askeri gizlilik örgütlenmesi altında ekonomik suçluluk ve rüşvetçilik silah sektöründe en az başka sektördekiler kadar gelişiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir