KOMİSERİN KALEMİ

KOMİSERİN KALEMİ

Önyazı

Sevgili Kaplan bu kitap için “ÖNSÖZ” yazmamı istediğinde, doğrusu polis mesleğinin yönetimi veya sorunları yahut görev/yetkileri konusunda bir çalışma ile karşılaşacağımı ummuştum. Ama kitabı okuyunca etkilendim ve şaşırdım. Etkilendim çünkü, yetiştirilme tarzını bildiğini sandığım Polis Akademisi’nden polis amiri formatında kelimelerle oynayarak polisin “etkisini” anlatan, rütbesinin kalıbını zorlasa da, yazacakları konusunda kendisini sınırlandıran, sızlanan değil düşündüren, bezdiren değil özendiren bir tavır gördüm.

Şaşırdım çünkü internet ortamında bir çok genç “meslektaş” eskilerin bir şeyler yapmadığı şikayeti yerine, neler yapılmalı konusunda “mail”leştiklerini gördüm. Umarım başarılı olurlar, İsmet Kaplan’ın deyişiyle meseledaşları çoğalır ve çeşitlenir.

Kuruluşlar; ortak değerler, ortak davranışlar geliştirdikçe kurumlaşırlar.  Mesela bir çok eğitim kurumu vardır ama Darülaceze, İstanbul Erkek Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi, geçmişte Polis Koleji kurumsaldı(r). Kurumsal olmak, aidiyet duygusunu, bir gruba mensup olmak fikrini güçlendirir. Son zamanlarda mesleğimiz üzerine kitap yayımlayan meslektaşlar, kurumsallaşma sahasında önemli katkıda bulunacaklardır.  Bu konu önümüzdeki yıllarda çok önem kazanacaktır, çünkü mesleğin eğitim yapısında değişimler olmaktadır. Mesleğe girişte lise [bazı bölümlerde dengi], çok değişik bölümlerde ön lisans ve lisana derecesinde eğitim almış (polis memurları), yani bir bütün haline getirilmesi zor çeşitlilik vardır. Ayrıca meslekte iken eğitim seviyeleri değişenler amir kademesinde de farklılaşmalar yaratacaktır. Bu bakımdan; öğrenimi değil eğitimi, ben merkezli hizmeti değil “etki” li görevi öne çıkaran Kaplan’ın düşünceleri herkesçe dikkate alınmalıdır. İsmet Kaplan bazı konularda güzel tanımlar, bazılarına katılmasanız da değişik değerlendirmeler yapmış. Ama benim anladığım “nefis terbiyesi” önemli. Bu şekilde hem iyi bir insan, hem iyi bir polis, hem iyi bir aile bireyi, hem de iyi bir vatandaş yaratılacağı sonucuna varmış. Bu hüküm doğruysa, buna katılıyorum.  İşte bunun için “Polis Meslek Yüksekokulları’na” “Gelişim Psikolojisi” dersi konulmuştu. Bu şekilde hem kendi gelişimimizi sağlayıp hem de empati yaparak kitaptaki suç, aile, intihar gibi konularda, görevdeki etkiyi artırmanın “kademi” sayılacaktı. Ne yazık ki bu ders şimdi kaldırılmış.

Bu önyazı vesilesiyle “Siteci[1]” lere ve “TIPS[2]” cilere bir hatırlatma yapmak benim de görevi diye düşünüyorum. Unutmayalım ki; bir harf öğretenin kölesi olan da biziz, hocanın yaptığını yapmayan da. En güvenilir (kurum) olarak seçtiğimiz kurumun dediğinin tersini yapan a biziz, “en iyisinin Allah belasını versin” diyerek kötüye değil iyiye beddua eden de.

Çözümlerimizde bu “ikilemin” tesirlerini olmaması demek, nefsimizi adil doğruya yönlendirmeye gayret etmek; biziz fedakarlıkla yurtiçi ve yurtdışında okutan/yetiştiren ve elimize “kalem” ile “silahı” aynı anda veren milletimize borcumuzu ödemektir.

Benden kitaba sadece önsöz yazmam istenmişti, yoksa yeni bir bölüm değil. Önsöz’ün ise “söz” ün çok da gerekli olmadığını, halbuki yazının mangalda kül olacağını savlayan bu kitaba yazılacağını unutmadım. Onun için yazdıklarımın ön yazı olmasına, gerek kitapta değinilen konular gerekse üslubu itibariyle dikkat etmem gerektiği sonucuna vardım.

İsmet Kaplan’ın ileride rütbesiyle kendisini sansürlemeden “izm” ler konusundaki hassasiyetini başka konulardaki sınırlandırmalara da göstererek, çok ve içeriği dolu yazılar bekliyoruz.

Tuncay YILMAZ[3]

1/1 Emniyet Müdürü

 

 

Giriş

 

Kitaptaki yazıların çoğu polislik mesleğindeki en alt amirlik süreci olan komiser yardımcılığı yıllarında yazılmıştır. Bir kısmı ise Polis Akademisi’ndeki öğrenim senelerine aittir. 2000 ila 2008 yıllarını kapsayan bir düşünce gezisinin ürünüdürler. Yazıların hemen hepsi çeşitli polisiye haberleşme grupları ile polisiye sitelerde mektuplaşma, sohbet, fikir teatisi ekseninde yayınlanmıştır. Kitabın yazılmasındaki başlıca sebep bir sorumluluk duygusudur. Akademi yıllığında bu duygumu şu şekilde kelimelere dökmek istemiştim:

“ Mazime renk katanlar, istikbalde ödeşmek ümidiyle…”

Yazar Çetin Altan, milletimizin en önemli bir özelliğinin “mesleksizlik” olduğunu vurgular ve bizim gibi devlet memurlarını “hazineden geçinmeliler” olarak niteler. İşte bu sözü, yazmaya başladığım günlerle eşzamanlı olarak üzerime aldığımdandır ki, kalem kullanarak bir “fazla mesai” yapma yolunu seçtim. Akademi dergisinde “seyahat” isimli bir köşe ile başlayan fikir yolculuğu müteakip yıllarda devam etti. Klavyeyi kullanırken bazen devre arkadaşlarıma yazıyormuş gibi yazdım, bazen üniversite öğrencilerine…

Kah köşe yazarlarını hayal ederek, kah amirlerimi düşünerek yazdım. An oldu Akademi öğrencilerine sesleniyormuş gibi, an oldu sokaktaki vatandaş ile konuşuyormuş gibi davrandım.  İçerik “ne iştahlı adammış, her konuya saldırmış” da dedirtebilir, “tilkinin 40 hikayesi var kırkı da tavuk üstüne” yeknesaklığını da çağrıştırabilir… Fikir seyahatinin esprisi “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” deyişi ile aynıdır. Seyahat kelimesi ise “hayata bakış” ımı sağlayan açı ile doğrudan ilgilidir ve kitabın satırlarında dahası satır aralarında belirmektedir. Hiçbir zaman mesleğimden şikayet etme gereği duymadım. Aksine polisin şikayet eden değil “şikayet dinleyen” olduğu görüşündeyim. Ve mesleğime verebileceğim yarar düşüncesi ile yazma sevgimin bileşkesinde bu kitap durmaktadır. Maaşımı burs, mesaimi ders, şubemi okul, mekanları laboratuar, insanları kelime olarak görünce ortaya hayattan şikayet etme dilekçesi yerine, bir umut manifestosu ve bir yaşam fezlekesi neden çıkmasın?

Spesifik kalarak miadını doldurmuş bazı bölümler ile polemiğe müsait bir kısım yazılar ya hiç alınmamış, ya da kitap ciddiyeti kazandırılarak alınmıştır. Polisin durduğu nokta itibariyle aleyhindeki ön yargıları parçalamak gereğini görev sayan bu kitap, içe dönük olarak “günlük” motiflidir de… Yazarak kaydedilenler bir “otokontrol malzemesi” olarak birinci elden imkan sunar. Teşkilatta “yazmak” işini gerçekleştirebilecek kaliteli insanları gayrete getirmek için Abdurrahman Çelebi misali bir boşluğu doldurmak görevi üstlenilmiştir. İşe yaraması ümidiyle…

İsmet Kaplan

DÜŞÜNEN POLİS

Alaycı Olma Alaylı Ol

Mektepli olmak ve alaylı olmak yıllanmış polemik konularındandır… Bir işin okulunu okumuş, tahsilini yapmış iseniz size “mektepli” derler… Yok donanımınızı doğrudan icraat vesilesiyle edinmiş, teorisiyle uğraşmadan pratiğinde bulmuşsanız kendinizi, “alaylı” olursunuz… Tabirler, askeri tarihimizden kalmadırlar… Mektepli subaylar ile alaylı subaylar arasındaki eski bir konu…

Günümüzde daha çok sanat dünyasında duyulmaktadır bu deyimler. Adam o kadar konservatuar okumuş solist olmuştur, öteki şakkadanak gelip sahnede yerini almıştır… Meselenin geyik boyutunu geçip esasa gelelim… Dememiz o ki; bazı işlerde derinleşmek için illa o işin resmi prosedürünü tamamlamak gerekmez…

Bazı işlerden bizi ilgilendiren kısmı, entelektüel aktiviteler ve zihni aydınlanma gibi hususlardır. Dikkatli bir göz, sorgulayıcı bir merak, tükenmez bir azim ile mekteplerden edinilecek çoğu kazanımı kitaplardan ve hayattan edinebiliriz. Yeter ki, alaycı olmayalım. Yani cidden isteyelim… “Mektep” ile “kitap” ın aynı kökten geldiğini biliyoruz… Bu, bize meselenin kökünün nerede yattığını işaret ediyor…

Bugün “aydın” olarak aklımıza gelen çoğu kalem erbabı, yabancı dillerini şahsi gayretleri ile öğrenmişler ve de halis muhlis terkiplere ulaşmışlardır… Sırf akademik unvanı olmadığı için hor görülen nice derya deniz aydınlarımız da vardır. Onlar “öz” ile ilgilenmiş iseler de “üvey” konuma düşmeleri, bir kısım mekteplinin kibrinden öte bir şey değildir…

Mektep, herkese nasip olmayabilir ve fakat kitabın her daim kapısı açıktır. Yeter ki kapağını açalım… Alaycı frekanstan çıkıp ciddiyet dalga boyuna girenler, mektepli emsallerine saygı duymalı, mektepliler dahi camianın farklı rengini oluşturan insanlardan istifade etmelidir.

Akademik çalışmalar, dil öğrenmeler belge ile tescil edilse iyidir ve fakat asli amaç değildir. Cemil Meriç, “üniversite memur yetiştiriyor” derken içi boş mekteplileri nazara vermektedir. Öyle mektepli olmaktansa bilgi açısından alaylı bir memur olmayı tercih ederdim. Şayet bir gün bu yazılardan oluşan bir kitap çıkarmak nasip olursa şu satırları “takdim” kısmına koymak isterdim:

Yazar Çetin Altan, milletimizin en önemli bir özelliğinin “mesleksizlik” olduğunu vurgular ve bizim gibi devlet memurlarını “hazineden geçinmeliler” olarak tavsif eder. İşte bu sözü, yazmaya başladığım günlerle eşzamanlı olarak üzerime aldığımdandır ki, kalem kullanarak bir “fazla mesai” yapma yolunu seçtim. Maaşımı burs, mesaimi ders, şubemi okul, mekanları laboratuar, insanları kelime olarak görünce ortaya hayattan şikayet etme dilekçesi yerine, bir umut manifestosu ve bir yaşam fezlekesi neden çıkmasın?

Mesele, “kışır” olan kısır döngüyü aşıp “öz” e ulaşmaktır. O ise mektep ve de alay ile sınırlı değildir. Alaycı olmamaya bakar.

 

Bilgi, Güçsüz kılar mı ?

Oysa, bilginin “güç”  olduğunu öğrenmiştik. Bildikçe kuvvet kazanırdı insan. Bir  “deneme – yanılma”,  yanıltmasın isteriz.

Esasında yine durum öyle, bilmek, kuvvet kazanmaktır, amma ve lakin;  yalancı çobanların köyünde insanın “doğruyu duyma imkanı” bir defa ile sınırlı kalabiliyor ve fakat, “kurt sürüye daldı!” ihbarı için inanmanın çok geç olduğunu kötü şakalar ile anlayan insanlar, sürüyü kaybederek ve bazen sadece bir sürüyü değil, belki bir sürü şeyi kaybederek talihsiz bir bedel ödüyorlar. Böyle çobanların sayısı, sürüyü geçmiş durumda.

“Öğrenilmiş güçsüzlük”  (learned helplesness), aşağıdaki deneyin armağanı olan bir kavram:

Bir laboratuarda deney yapılıyor. İçinde bir büyük ve çokça küçük balığın olduğu kocaman bir akvaryum konuyor. Haliyle büyük olan, acıktıkça küçükleri yiyor… Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor, böylece akvaryum ikiye ayrılıyor. Büyük balık bir tarafa, küçük balıklar da diğer tarafa yerleştiriliyor. Büyük balık, cam bölmeyi geçmek ve küçük balıkları yemek için defalarca deneme yapıyor. Bu durum tam 28 saat boyunca sürüyor. Büyük balık, artık diğer tarafa geçmek için mücadele etmeyi bırakıyor. Deneyin sonunda cam bölme kaldırılıyor…. O da ne! Büyük balık küçükleri yemek için hiçbir hamle yapmıyor. Saatler geçtiği halde onları yemediği görülüyor… Buna psikolojide “ÖĞRENİLMİŞ GÜÇSÜZLÜK” deniyor.

“Yerli malı yurdun malı“ çerçevesinde, bu deney, bize “yalancı çoban” hikayesini hatırlatıyor. Muziplik olsun diye iki defa köylülere “sürüye kurt daldı!” şeklinde asılsız ihbarda bulunan çoban, üçüncüde sürüye dadanan kurdun geldiğine ahaliyi inandıramıyor. “Learned helplesness” birebir çevrilirse; bir öğrenme sürecinin sonunda, insanlardan yardım gelmesi konusunda bir umutsuzluk anlamı veriyor. Bir geriye gidiş, bir sıfırlanış, bir hayıflanışın hikayesi oluyor.

Fakat olması gereken bu değil; doğru bilgilenmek, yanlış bilgileri doğrultmak, dengelemek, süzmek ve her öğrenileni,  ışıtmak ve ısıtmak yolunda çıra da olsa, tezek de olsa her yakacak maddeyi enerjiye çevirebilmenin bir “modem”i, bir “decoder”i, bir iksiri olmalı. Var da nitekim

”İmkansız” ı mekansız bırakmak.

“Zor”, “kolay” dan kaçamaz. Biz kolayına kaçmadıkça kaçamaz. Güçsüzlüğü mümkün gören için “bilgi“, artarak gelmez, ondalık sayılar gibi, başlarına çoktan sıfırı yemişlerdir. Hadi bu balık bir sazanlık yaptı, şeffaf akvaryumda ümidi kesti,  bulanık sularda yaşayan bizler de “battı balık yan gider! ”  deyip karabatak mı olacaktık?

Gücün ne olduğunu anlayan, güçsüzlükten dem vuranları anlayamayacaktır. Bilgisini güce çeviremeyen, bilgisizliğini güçsüzlükle katlandıracaktır. Bilgi, “güçlü”  kılmazsa, “suçlu” kılar. Bu suçun maddi delili “bilip de uygulamamak” tır; tanık ve sanık kendimizizdir. “Bilgiye tutkulu olmamak”, tutuklu ve suçlu, hem güçsüz ve tutuk olmak demektir.

Balıklar elbet bir gün ağa takılır. Yalancı çobanların kötü şakaları bitmez… Gerçeği bilen, şakayı da bilir ve bilir ki bu iş şakaya gelmez.

”Beklenen” in saati , “umutsuzluğa bir kala” dır .

Bomba mı, Bambu mu?

Bambu, Çin’de yetişen bir bitki. Yazımıza konu olan özelliği; dikildikten sonra her türlü bakıma rağmen senelerce “bana mısın?” demeyip büyümemesi, gelişmemesi ve fakat bir gün uyanıp baktığınızda kocaman bir bitki oluvermesi…

Bomba? Pimini çekme kolaylığında gürültüyle patlayıp yakıp yıkmaktan başka özelliği yok. Düşmana kullanılırsa fayda sağlayabilir. Dosta faydası ancak düşmana zararından sonra doğabiliyor. Yani hepten bir köşeye atamayız ve fakat keşke köşesinde kalsa da bomba olmadan gürültüsüz patırtısız halledilebilse.

Bir yere varmak, bir amaca ulaşmak isteyenlerin sırrı bu tercihte; bambu/bomba tercihinde saklı. Bambu yetiştirmek ile bomba patlatmak arasında çok belirgin bir “bekleme ve etkileme” farkı var. Nefes alabiliyorsak, bunda bambu yetiştirenlerin katkısı büyük ve fakat bomba gürültülerinden anlaşılmıyor.

Bambu bahçıvanı olmak özen istiyor, sabır istiyor ve hatta bambu bitkisini gör(e)meden göçüp gitmeyi göze almak gerek, dahası “istemek gerek” diyor. Oysa bombacı, bunun bütün bütün aksine “bir an önce patlatayım, sesim duyulsun, ne olacaksa ben var iken olsun, hatta bunun için var olanlar da yok olsun” diyor…

Bambu, kökü olmadan yetişmez. Su ister, ışık ister. Bombacı ise bambunun köküne kibrit suyu dökmek ister. Bambu, yağmur çeken yapısıyla nefes aldırmaya aracı olur. Bomba, dumanı ile nefes almamıza mani olur.

Bambu, hayatta bir kavramı sembolize edecek olsa ise “eğitim, dostluk” gibi sağlamlığı uzun vadede anlaşılabilen kavramları simgeleyebilir. Bomba ise “terör, düşmanlık” gibi kavramlar ile anılsa gerek.

Bambu, “organik” tir, sağlıklıdır. Bomba metaliktir, yapaydır. Bambu bahçıvanı, tarlasıyla yeni nesillere birikim aktarır. Bombacı, ne tarla bırakır ne birikim…

Çin’den ucuz eşya almayı meraklılarına bırakıp, bambu misalini ithal edelim. Çin Seddi’ni falan aşmaya gerek yok. Ve fakat önümüzdeki setleri aşmak ve bombacıların ellerinde patlatmak için Bambu ekmeye bakalım.

Bambucu sessizce su taşırken, bombacının elindeki gittikçe ses bombasına dönüşecektir.

 

Not: Bambu ağacını, “Polis Ormanı” na sayısız Bambu  tohumu atıp ağaçlandırma yapan Ercan TAŞTEKİN Müdürün “Polis Tam Kadro Sahada” yazısından öğrendim.

 

Meseleleri “Mesel”lerle Aşmak

Yaşamımızın önemli bir kısmını servis, otobüs, metro… vb. toplu taşıma araçlarında geçiren insanlar olarak alternatif vakit geçirme aktiviteleri bulmak durumundayız. Böylesi bir yoldaş, bazen bir kitap olur, bazen bir Mp3-çalar, bazen bir gazete… vs. Bedenimin seyahatte olduğu böylesi zamanlarda, bazen beynimi de seyahate çıkarır ve fikren jimnastik yaparım.

Bu düşünce seyahatleri, kah meslekten yaşama, kah aileden arkadaşa, çeşitli güzergahlarda olur. Yaşamın çeşitli meselelerini bir “mesel” (örnek, misal, metafor) etrafında örgülemeye ve daha “anlaşılabilir” ve “anlatılabilir” kılmaya çalışırım. “Exam için example”… Matematikteki gibi, birike birike havuz problemi olmuş meseleleri “mesel be mesel”, damla damla boşaltmaya ve havuzu temiz sularla doldurmaya gayret ederim. İşte böylesi anların hatıraları olarak üç mesel eşliğinde üç meseleyi konu ediniyoruz.

 

Gözlüklü Lise Talebesi

Bir lise öğrencisi düşünün. Önünde zorlu bir üniversite imtihanı. Boş vakti yok neredeyse. Ve fakat bu öğrencinin gözlüğü var ve arkadaşları onunla dalga geçiyor. Bu hakaretlere cevap vermek, liselinin meşru hakkı ve fakat bu gerginlik, onun zamanını götürecek. Dalga geçen serserilerin sınav sorunu yok, bohem tipler onlar. Şimdi ne yapsın liseli?

İşte mesel bu. Meselemiz de bu. Meşru cevap hakkımızdan vazgeçeğiz. Yok yok vazgeçme denmez buna; erteleme denebilir, hoşgörü denebilir. Eğer, zamanını kendisiyle uğraşanlara cevap yetiştirme yerine, “sınavın cevapları” için değerlendirirse o lise öğrencisi, Polis Akademisi’ni kazanabilir ve ileride o komiser iken dalga geçenleri karşısında müşteki/şüpheli olarak görebilir. Harbiye’ye girip teğmen olabilir, onlar ise terörist. Tıbbiyeyi bitirebilir; onlar hasta. Hukuku bitirir, onlar davalı… Öyleyse bırakmalı onları dalgalarıyla ve başka dalga-boyuna geçmeli…

 

Gol “Krallığı”, Takım “Demokrasisi”

Ortaokul yıllarında mahalle maçı yapardık. Paslaşa paslaşa güzel güzel oynarken birinin aklına “gol kralı” olmak düştü. Golleri kendisi atmak isteyince paslaşmalar durdu ve maç takımdakilerin (çoğu isabetsiz) şutlarıyla mağlubiyetle bitti gibi hatırlıyorum.

İşte ikinci mesel… Gol krallığında ilk 10 sırayı alsanız da önemli olan “takımın şampiyonluğu” nudur. Bu da sadece gol atmakla değil, gol yememekle, koşmakla, kart görmemekle… vs. olur ve buna da “takım demokrasisi” diyoruz.

Meslekte ve hayatta da, “sevilme” lerin yerini “sivrilme” lerin aldığını görsem, bu gol krallığı meseli aklıma gelir. Bu monarşik virüs yüzünden kişi başkalaşır ve başkalarını düşünemez hale gelir. Böyle kral, kural tanımaz. Demokrasi de ise ekiptekiler frikikleri, penaltıları birbirine bırakır, kaleci bile gol kralı olabilir.            Meksika’da bir kaleci, gol kralı olmuştu. Ülkesi de Dünya kupasına katıldı. (1994)

 

Sofrada, Ama “Dışında ve Üstünde”

Bir sofra, 4 çeşit yemek, 4 farklı insan (sayıları çoğaltabilirsiniz)… Bir çeşit yemek yenecek, üçü de farklı yemeği istiyor, siz 4. kişisiniz. Maksat açlığı gidermek, yoksa yemeklerin pek bir farkı yok. Fakat kimse “öteki” nin teklif ettiğini istemiyor. O kadar ki, “madem 1 çeşit yenecek, hepsini karıştırıp bulamaç yiyelim” demeye kadar uzanıyor. Siz tartışmaya katılmıyorsunuz. Hayır, bu “elini taşın altına koymama” değil, bu bir firar, zarardan firar… Sessiz tavrınıza binaen merak ediliyor fikriniz:

– “Ben diyetteyim, yemesem de olur” diyorsunuz. Ve tartışmanın “dışında ve üstünde” kalıyorsunuz. Dışındasınız, çünkü bulamaç gibi mide bulandırıcı boyuta varmış tartışmaya “aç” kalarak cevap veriyorsunuz. Üstündesiniz, çünkü “diyet” gibi sağlığa daha yakın bir gerekçeniz var…

Şayet etki ederse böyle bir tavır etki eder o “danışıyor görünümlü uzlaşmazlar” a… Etki etmezse “açlıktan kim ölmüş?” dersiniz… Ve eklerseniz; “ölümlerin çoğu “tartışma” dan”…

Bu mesel, anlatırken açıklanmış oldu…

Uzak Görürsen Yaklaşamazsın!

En zor adım ilk adımdır. “Başlamak, bitirmenin yarısıdır” derler. Demek ki bitirilmesi gereken büyük bir işten söz ediliyor ve “tüm” ü ne kadar büyük olursa olsun, “ilk adım” o “tüm” ün yarısına eş tutuluyor. Biz de bebekliğimizde ve bebeklerimizde yaşamıyor muyuz bunu? Emeklemekten yürümeye atılan o “ilk adım” değil midir en çok merak edilen. Sonrasında yürüyüşe o derece bakan, dikkat eden var mı? Sonrası geliyor dikkat edilirse… Muhafaza etmek kaydıyla…

Önce İhtimal, Sonra İhtimam

Bir işin olacağına ihtimal verilmezse kuvvetle muhtemel olmaz, oldurulmaz… Dolayısıyla, önce gerçekleşme “ihtimal”ini hesap dışı tutmamayı öğrenmelidir. Bu hesapsızlığın hayattaki dile dökülmüş tarzı;  “düzelmez bu teşkilat” , “iflah olmaz bu memleket”, “senin-benim çalışmalarımla olmaz bu iş” ve saire gibi “ihtimal vermemek” liklerdir… Bu sözleri söyleten, beklentisiz, çıkarsız iş görmemenin bir sonucu olan anlayıştır. Olmasına dair ihtimali vermek, o işe cidden sahip çıkanların harcıdır. Diğerleri, olacağına inansa bile bu oluşun geç bir vakitte meydana geleceğini ve kendisinin istifade edemeyeceğini düşünmektedir.

Mesleğimizle örneklersek; “emeklilikte düzelen bir teşkilatı ben neyleyeyim?” olur… Veya vatandaş olarak; “ömrümün sonunda bu memleketi iflah olmuş görsem kaç yazar?” şeklinde dışa yansır… Uzak görür ve yaklaşamaz o ihtimale…

Beni en çok şaşkınlığa sevk eden; hayatını “ihtimalsiz ve de ihtimamsız” yaşayan kişiler olmuştur. Kendi mesleğimin mensuplarından başka kurumlara nispetle mevcut durumunu küçümseyen ihtimamsız bir kitle gözlemlemişimdir. Şu veya bu imkan olmayabilir ve fakat akıl, gayret herkeste var. “Hazır bulmak” tansa , “hazırlamak”, üstün insanların işidir. Zahmet çekmemiş olanlar, tüketiciliği bütün boyutları ile yaşamak isteyeceklerdir.

Madem insanoğlunun bir kişiye veya tek bir mekana bakıp tüm toplum ve tüm ülke hakkında yargıya varma gibi bir özelliği var;  sen bu özelliği cana minnet bilip, ülken ve insanın nasıl bilinmesi gerekiyorsa öyle “özel” bir kişi ol. Mesela; “Türk Polisi… dir.” cümlesindeki boşluğu boş bırakma, hele başkalarının insafına hiç bırakma, nasıl okunması gerekiyor ise öylece doldur. Olur ya, Türk Polisi hakkında fikir beyan edecek kişi seni düşünerek konuşuyordur. Türk Polisinin görüntüsünü almak için deklanşöre bastığında sen varsındır orada. Fotojenik ol! Türk Polisini okuduğunda seni okuyordur, okunmayı bil!… Vesaire. Uzak görme dedik; yoksa yaklaşamazsın!

 

Silahları İmha,  Önce Silahşoru İhyaya Bağlı

Korkutanların silahlarını imha edecek gücünüz yoksa korkmayarak silahşörü ihya eden bir insan olmak çok mu uzak? Dedik işte; uzak görürsen yakınlaşamazsın… Önce ihtimal ver; yani olabileceğini düşün; sonra ihtimam göster; yani; bilgi ve bu bilginin pratik uzantısı olan davranış ile “özenerek” ihya et… Korkutanlar, sen de olmayan silahları bahane edip seni imha etmeden, sen silahın olan bilgi ve davranış ile bu düelloda ilk hamleyi yap… Öldürmek için değil,  yaşatmak için… “Öldürerek yaşayanlar” ın karşısına, “yaşatarak ölen” bir insan olarak çık.. Elbette bu sözlerin Pollyanna kitabından alıntı olmadığını ve sadece masallara özgü bir kullanım alanı olmadığını görmek istiyorsan “kompleksli” değil, “komple” bir anlayışa sahip olmak gerekecek.

Bir Türk Dünyaya “Model” Olabilir

Görülen bir “olumlu”, duyulan bin “olumsuz” un köküne kibrit suyu dökmeye yeter. Bir gerçek “çağın polisi”, bin tane üniformalı eyyamcıya örnek olabilir ve halk nazarında “polise bakış” değişebilir. Dünya da bu iş böyledir. Mesela; biz Amerikan filmlerinde tozpembe, renkli, heyecanlı, iştah kabartan bir Amerika görüyoruz. Gerçek hayatta ise tüm bunların aksine bir vahşeti temsil eden insanlarını görmekteyiz.

Bu durumun aksi bizim için geçerli olabilir. Onlar, bizim gerçek hayatta gördüğümüzü “bizi öyle gösteren” filmlerde izliyorlar. Medeniyetsiz biliyorlar bizi… Demek ki, onların izledikleri filmleri gerçek hayatta “yalanlamak” imkanı elimizde var. Onların film ile kazanıp, gerçek hayatta kaybetmelerine bedel, biz de filmde kaybedip gerçek hayatta kazanabiliriz.

 

 

Promete, Profesyoneli Irgalamaz!

Promete, Yunan mitolojisinde, sözde “ateşi çalarak insanlara hediye eden” kahramanın ismi. Bizim literatürdeki “Merd-i Kipti” nev’inden bir üne sahip yani… “Merd-i Kıpti”yi bilirsiniz; Eski Mısırdaki bir Çingene kavmi olan “Kıpti” lerden “sirkat” ile yani hırsızlıkla nam salan delikanlı taslağı. Günümüze “hırsızlıkla övünmek” anlamında “Merd-i Kipti, şecaat arz ederken sirkatin söylermiş” olarak gelen sözün özneleridirler. Promete de Yunanların Merd-i Kiptisi; o da malum ateş hırsızlığı ile şöhret bulmuş… İsterseniz “mitolojik Köroğlu” deyin…

Bu yazıda “profesyonel” demeden maksadımız ise; “konusuna vakıf, amacı aydınlatmak olan, fikir ve özellikle kalem erbabı” dır… Fikirlerini yazı yolu ile yaymak isteyenler de diyebiliriz… İşte, bu profesyonel zümredir ki, insanları aydınlatmak için karanlığa küfretmek yerine bir ateş yakma derdine düşseler veyahut bizzat ateş olup aydınlatsalar, Prometelerin hırsızlığına ehemmiyet vermeyecek kadar geniş davranabilirler… Nihayetinde insanlar aydınlanacak ise “al ateşimi ister çal, ister al!..”

Konuyu biraz daha entelektüel camiaya taşıyalım şimdi. Gerçek bir fikir işçisi, o kadar uğraşsa ve içi serapa aydınlık ve bilgi olan bir kitap yazsa ve günümüzdeki “intihal, taklit, tercüme” ile aydın geçinen zevatın Promete misal hırsızlığına maruz kalsa; “Ne gam!” diyecektir… “Bana da böyle gönüllü hizmetçiler lazımdı ki, düşüncelerimi yayabileyim… Benim derdim zaten “doğruyu yazmak”; varsın bunları birileri benden araklayıp kendi imzasıyla yayınlasın, netice insanların lehine ise, ben bu hırsızlıktan davacı değilim.  Zaten o hırsız ettiğini çekecektir.

İşte böyle geniş düşünmek, en başta “samimi” olarak doğruları yazdığına inanmaktan geçer. Eften püften konular, derin analiz gibi görünen kısır makaleler, entelektüel kamuflaj giymiş akademik demagojiler ve saire…

Ve bilir ki; o hırsızlığın eninde sonunda karşılığı verilir. Sonra, bu doğruların insanlara ulaşmasında kendi adının ön plana çıkmasının önem taşımadığını, asıl amacın şöhretli bir kalem olmak olmadığını idrak etmekle devam eder. Bu ufku yakalayan bir fikir işçisi, ticari kaygılardan ve “marka olmak” gibi abes emellerden kendini soyutlamışsa, gayri bilumum hırsızlar bu fikir muzdaripinin “gökte arayıp yerde bulduğu” gönüllü hizmetçilerdir. Mesela böyle bir düşünce insanı, beyin yapıcı bir kalem, insanlara “okumanın ve yazmanın ve düşünmenin ve zamanı değerlendirme” nin önemini anlatmak isteyecek olsun. Bu amacı için bir üsluba ve güzel misaller ile yazılar yazsın, yazdırsın… Birileri de bunları ganimet bilip yağmalasın ve o eseri telif edeni görmezden gelsin, ondan bahsetmeyerek kendi eseri imiş gibi piyasaya çıkarsın… İşte fikir işçisi, maddi çıkarları önemsemeyen bir kalemse bu alim geçinen cahil hırsıza sataşacak değildir. O, diğerkamdır, “doğrular yayılsın da varsın böyle postacılar eliyle olsun” diyecektir. Meğer ki bilgisini paraya dönüştürmek isteyen ahmak bir simyacı ola… Gerçi günümüzde bu alanda da çoğu tuz kokmuştur. Ve entelektüellik, akademisyenlik gibi , “para kazanma amacı” ile bağdaşmayan alanlar, “unvan alma engelli koşusu” ne dönüşmekte, egosantrizm ise, her “İzm” asabiyeti gibi bilgiyi prangalamakta, insanlar marka olmak gibi “mal” a özgü etiketlere özenmektedir.

Diğergam fikir işçisi , “kendine dair ilgiler” e gamsız olduğu gibi, gamsız insanların gamsızlığı ile de gamlıdır. Fikir ızdırabı, düşünce insanının üslubudur ve hissettikleri, yazdıklarında hissedilir. “Başkasından öğrensinler, ama yeter ki öğrensinler” der. Belirtmek gerekir ki; başkalarını düşünmekte bu raddeye varmış bir fikir insanı, zaten yazılarına sözlerine kendi damgasını vurmuştur. Yani üslubu, beyanı, tarzı, anlattıkları, anladıkları, kelimeleri, elemleri, emelleri ile bir bütündür gerçek kalem işçisi.

Onun kitapları, yazıları Bakanlıktan alınma hologramlı bandrollere, patent enstitüsünden alınma markalık belgelerine ihtiyaç duymaz. “Damağı” ile insan lezzeti ayırt edebiliyorsa, “dimağı” ile de orijinal ve gerçek olanı ayırt edebilir. Demek ki, Prometeler, profesyonelleri ırgalamaz. Ateş hırsızları, ancak Neron gibi şehirleri yakar. Oysa, ateşin kaynağını bulmak isteyen okuyucu, o ışığı dağda görse gene tırmanmak ister. O bilir ki çalıntı malı kullanmak suçtur. Kaçak elektrikte okuduklarını da ışık hızı ile unutur.

Gerçek profesyonel, öne çıkmak istemez. “Önayak” olur, “önder” olur, ön açar, öngörür ve fakat önde bilinmek istemez. Meşaleyi tutuşturur ve artık, ister “neo-Promete”, ister kim olursa olsun aydınlanmak için bu adrese koşarlar. Bu yazı bilgi çalmayı değil,  bilge olmayı öngörüyor.

YORUMLAYAN POLİS

Aforozluk Aforizmalar

Bu aforizmalar (özdeyiş) aforozluk. Zira; hal-i hazırdaki anlayışların çoğundan bu düşünceler kovulmuş ve yerlerini “gelişigüzel, gidişatı meçhul” yaşayışlar almıştır.

Ev sahibi değil, yuva sahibi…

Bir evim olsun başımı sokayım, biri daha olsun kirasını yiyeyim… Oysa bir “yuva” sahibi olmak onca ev sahipliğinden iyidir.

Makineler daha dürüst!

Çünkü hata yaptıklarında “hata, error…vb.” şekilde itirafta bulunuyorlar… Hatta “hata kodu” diyerek açıklamada bulunup özeleştirini sunuyorlar. Kendileri gibi başka makinelerin yardımlarına burun kıvırmadıkları gibi kendileri dışındaki insanların da teşhislerine açıklar. Yani bizim gibi “temize çıkmak” için kırk dereden su getirmiyorlar.

Paranoyak olma, saf bilin!

Ya paranoyak olup şüphe dolu bir bakışla insanlara güven duymadan ömür tüketeceğiz ya da bize “saf” demelerini göze alıp güven telkin edeceğiz. Saf bilinmek, saf olmak değildir. Oysa paranoyak olmak, basbayağı paranoyak olmaktır…

Hayatı hayvanattan ders al!

Deve doldurur sonra geviş getirir; doldur aklını, gönlünü, boş kaldığında boş kalma! Arı çiçek çiçek dolaşır bal yapar; dünyayı dolaştın anca vız vız laf ediyorsun! Tavuk yemdeki mısırları seçer, sen sap samanı ayırt edemedin!..

“Çağ-zede”leriz biz…

Sağlam dostluk arıyoruz: Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor…

Mutlu aile sayfası istiyoruz: Sayfa görüntülenemiyor…

İmkanlar sunulsun arzuluyoruz: Sunucu bulunamıyor…

Vs… Vs…

O zaman, “lutfen tekrar deneyelim”… Ben “Şimdi Ara!” mesajını aldım… İşte sizlere gönderiyorum…

Aile Suçluluğu

1-Yazmadıkları Defter, Yazıldıkları Defter

Okuldaki ders defterlerini ellerinden  atarak yazmayı unutalı epey zaman geçen liseli öğrenciler, artık karakolların “ceraim defterleri” ne yazılmaktalar… Arkadaşlık duygusunu birkaç kişilik grubuna (örgütüne mi demeliydim?) tahsis ettikten sonra, “örgün” eğitim kurumu öğrencisi gibi değil de “örgüt” eğitimi veren bir kurumun militanı gibi Türk Ceza Kanununa savaş ilan ederek, parmakları arasına sokuşturduğu “kesici, delici” aletlerle parmaklıklar arkasını boylaması, ergenlik çağı alametleri sırasına girdi handiyse… En azından topluma yansıtılan kare ve sayfalar bu izlenimi vermekteler.

Liseli gençler, malum şiddet olayları sonrasında  “suçlu”  sıfatını alsalar da,  bu yazı öğrencileri ele alırken, onlardan doğrudan  “suçlu” olarak bahsetmeyecek… Medyayı, dizileri “azmettirici” olarak görsek de, bu yazı onları da doğrudan hedef almayacak… Çünkü biliyoruz ki, suç işlememek konusunda azmi olana, değil medya belki dünya toplansa bir maket bıçağı bile tutturamaz… Şiddet muhtevalı olayları bir çıkış noktası kabul ederek çocuk eğitimi konusunda aile, okul, medya, polislik konuları çerçevesinde hayatımızı ipotek altına alan görüşleri bulacaksınız.

2-Sorunun “Ana” Kaynağı

Çocuğu kimler doğuruyorsa suçluyu da onlar doğuruyorlardır… Çocuk nerede yetişiyorsa suçlu da orada yetişiyordur… Çocuğun “kimya” sı ailede şekillenir ve bu “kimyevi gelişim” in etaplarında okul ve medya olsa olsa bir katalizördür… Zemin etüdü yapılmış, blokajları sağlam, kolonları, sütunları dayanıklı, harcı en iyi malzemelerden karılmış bir bina, Richter ölçeğini sersemleştiren depremlere bile dayanabilir… Ve fakat suyun üzerinde yüzmeye mahkum ve de önemli ihlal ve ihmallerle malul bir yapı, “Titanic” de olsa, bir buz dağı ile tuzla buz olabilir.

Şiddet içerikli hareketlerin okul çapına düşmesi, birincil olarak  ailevi “boşluklar” neticesi  çocukta “dolduruşlar” meydana gelmesindendir. Ailenin olmayışı veya gerektiği gibi olmayışı…

(Yazıda kendimizce eksik kalmaması için belirtmek gerekli: Çocuk Suçluluğu’nun önemli kısmı, sokaklardan ve yetiştirme yurtlarından kaynaklanmaktadır. Yani ailenin, okulun ve bir anlamda medyanın tesirinden uzak mekanlar… Ve fakat bu da son tahlilde toplumun çekirdeği olan aileye gelip dayanmakta… Zira, bu çocuklar buralara leylekler ile taşınmıyor. Ve bir anlık hevesin neticesinde çocuğa bir suç hayatı hediye eden gayr-i meşruluğun faillerini “anne” veya “baba” kategorisine sokamadığımızdan, mesele o anlamda muhatapsız kalıyor… Toplumun birbirine sıkıca bağlanmasında aileler, sağlam dikişlerdir. Ve bu dikiş yerleri kopmaya meylettiğindendir ki; sonuç, mikro planda ailede, makro planda toplum ve ülkede “sokak çocukları”, “esirgeme kurumları”, “huzurevleri” cinsinden somut bir hale gelmektedir . Göçler, geçim sıkıntısı gibi bir çok neden de sayılabilir  ve fakat  “şuurlu  aile” nin nitelik olarak etkisi, nicelikçe fazla bu sorunları bertaraf edebilir. Ve her insan tekine yine “denizyıldızı kurtarmak” nev’inden bir sorumluluk düşer. Dünyayı atalardan “miras” değil, çocuklardan “borç” aldığımız anlayışı ile kamçılanırsak, borcumuzu ödemeye çalışan yiğitler olabiliriz… Ve yelpazemizin bir ucunda “sağlam bir aile hedefi” ile “balık tutmayı öğrenme ve öğretme”, diğer tarafında “çocukları kucaklayıcı organizasyonlara katılma” ile “balık tutma” yer alabilir…)

Kapasite sahibi her bünye dolmaya meyillidir. Bu noktadan hareketle, çocuk, okul yaşına gelene kadar ebeveyninden sorgusuz – sualsiz her bilgi girişini alabilmektedir. Sorgu ve sualleri ile onlara “bana bunları da öğretin , şu işin doğrusu nedir , bu işin yanlışı nedir” in cevaplarını verme yolunda yol gösterici olacaktır.

Esasında ebeveynini, özellikle annesini yanında bulan bir çocuk, doğduktan belli bir zamana kadar su bile istemeksizin “anne sütü” ile yaşayabildiği gibi, bebeklikten okul çağına kadar da sadece annenin yanı başında oluşu ile yaşayabilir. Evet, en hayati gıda olan “su” yu bile akla getirmeyen anne sütü gibi, günümüzde en hayati bir yer tutan televizyonu, bilgisayar oyunlarını da “anne varlığı” unutturabilir.

Anne evden çıkarsa, her vakit pusuda bekleyen bu kötü arkadaşlar, çocuğun hayatına üşüşmekte gecikmeyecek ve savunma mekanizması dayanıksız o naif bünyeyi zir ü zeber edecektir. “Su uyur, düşman uyumaz” darb-ı meseli, ailedeki sevginin ve paylaşımın kış uykusuna yattığı günümüzde gözünü bile kırpmayan düşman unsurların varlığını ne güzel resmetmektedir. Şiddet bir ekol haline gelmiş ve medya, çevre, internet de birer “okul” durumuna dönüşmüştür…

Genelde bakıcılar, alacağı paraya bakar çocuktan ziyade…

Annenin “sağ” olduğu bir iklimde bu tarz sorunlar hayat sahası bulabiliyorsa meselenin “ana” kaynağı ortaya çıkmış demektir. Bir çocuk düşünün ki; doğumundan itibaren melek-vari bir varlığın solukları altında, dokunuşları ile her daim beraber olsun, öğrendiklerini annesinden öğrensin, aldıklarını ondan alsın ve sonra günümüzün canavar ergenleri gibi bir hale dönüşsün… Elbette böylesine tuhaf bir metamorfoz ancak fantastik bilim-kurgu filmlerindeki mutasyon sahnelerinin konusudur.  Anne, kuyumcudaki polis gibidir; belki içinde polis yok diye her kuyumcu soyulmaz ve fakat polis varsa hırsız giremez…

“Aile bir okuldur” sözünü kimseye vermez ve dillerimizden düşürmeyiz. Peki, o okulun müfredatı nedir ve öğretmenleri kimlerdir? Bir okul düşünün ki dersler boş geçiyor, öğretmen asıl işini bırakıp daha fazla kazanmak için değişik yerlerde koşuşturmakta… Hangi zaruret öğretmene mazeret olabilir? “Okulun ihtiyaçları” diyecekseniz hatırlatmak gerekir ki vaktiyle okul bulunmayan köylere öğretmen tayin edilmiş ve kısa sürede sevgi ve azimle o köyde okul inşa edildiği gibi nice öğrenciler yetişmiştir…

Mesele yine “ihtiyaç” noktasına takılıp kalmakta… Yokluklar içinden öğrenci dolu bir okul çıkaranlar yanı başımızda dururken, aile okulunda derslerin boş geçmesi kabul edilemez.  Asli ihtiyaçlar baba tarafından karşılanırken, asli görevi olan anneliği bırakan bir kadın, doğum sancısına “yaşam sancısı” nı da eklemiştir.

Çocuğunu annesizliğe mahkum eden kadınların bu davranışı biraz da hatalarını test edebilmelerinin çok uzun bir süre istemesi ve yanlış yaptıklarını anladıklarında geriye dönüş olmayan bir noktaya gelmelerindendir. Bir toprağa bir tahıl tohumu eker ve bilemediniz 1-2 senede o toprağın bu şekil tarıma elverişli olup olmadığını anlarsınız ve bu 1-2 seneyi telafi edebilirsiniz. Ama 45-50 yaşına geldikten sonra anne varlığından uzak düşmüş bir sınır-tanımaz genci nasıl telafi edeceksiniz? Hangi “ah” sizi teselli edecek?

Annesiz, başka ellere bırakıp hatırlamadığınız çocuğunuz, insani ekolojik denge neticesi “huzurevi” ne düştüğünüzde mi aklınıza gelecek?

Temel fıkrasına dönmeyecek mi iş?

Temel darağacında, idam edilecek ve son isteğini sorarlar; cevabı şudur?

-Bu, bana ders olsun!

3-Ekstern Baba Olunmaz

Annenin baba ile beraber bir çelişkisi de “Çocuk Suçluluğu” dersinin armağanı olan şu tespittir:

Ebeveynler, çocuğun en çok öğrenmeye ve belli konularda sınırlanmaya muhtaç olduğu dönemlerde müdahalede bulunmuyorlar ve fakat sınır ve kurallarla muharebeye tutuşulan ergenlik döneminde bir çocukları olduğunu hatırlıyor ve ne yazık ki iş işten geçtikten sonra bir disiplini yerleştirmeye çalıştırıyorlar. Meselenin ciddiyetini belki bizim Çocuk Şubedeki meslektaşlar ancak idrak ettirebiliyor. Çocuk, muhtaç iken ailesinin “firar”ına, genç iken ise “azar” ına şahit oluyor…

Bir başka konu daha var… Elbirliğiyle çocuğun her bir isteğini yerine getiren ebeveynler, ileride her bir dediklerini yerine getirecek çocuk yetiştirdiklerini zannediyorlar. Oysa ki bu işte “doğru orantı” yoktur. Ebeveynini her arzusuna amade birer nefer olarak algılayan velet hangi sözü dinler? Çocukken totemleştirilmiş bir aciz, gençken mi laf dinleyece

Burada da “baba faktörü” devreye girer. Baba, çocuğun lehine olmak üzere uzun vadeli terbiye planlarını icraya koyacak kişidir. En üst seviyeden bir devlet memuru da olsa gerektiğinde çocuğun yasak alanlara girmemesi adına bir hudut memuru olmalıdır. Sevmek, sevdiğini sevilmeyenden alıkoymakla olur. Aile okulda baba “müdür”, anne “sınıf öğretmeni” dir. Müdür idarecilik ile beraber seçmeli derslere girebilir, öğrenci olan çocuk ise sınıf öğretmenini aştığı takdirde müdür odasında soluğu alacağını bilir.

Anneler, sevgi konusunda fıtraten babalardan daha donanımlı bir noktada dururlar. Baba, bazen cinsiyetinin haşmetine çocuk sevgisinin gerekleri olan yakın ilgiyi, şirin mübaşeretleri yakıştıramaz. “Ben içimden seviyorum” soğukluğuna sığınır. Oysa ki sevgi gösterisine konan sansür aile ekranını karartır. Bu aldatmaca terk edilmelidir.

Çocuk, anne babasının mevcut olduğunu, onların vücutları ile anlar… Bu, şu demektir:

Yan odada çizgi film, oyun, oyuncak gibi “ebeveyn-dışı” unsurlar ile savsaklamak ancak uyuşukluğu geçtiğinde feryat-figana gark eden ameliyat narkozları gibidir. Oysa birebir, capcanlı bir anne veya baba, bilcümle çocuklar için son kullanma tarihi dolmayan bir beslenme manası taşır…

Anne-baba bahsinde bir cümleyi de lisanen mücavir alana kayıp İngilizce destekli kuralım:

Ebeveyn, çocuğun yetişmesinde kah “parent” , kah “partner” olmalıdır…

 

4- “Okul”,  Önce Sonuçtur, Sonra Sebeptir

Lise yıllarını idrak eden ergen canavarlar, bu şiddeti, süregelen düzensiz hayatlarının bir devamı olarak bulurlar çoğu zaman. Okul, aileden sonraki basamağa terettüp ettiği için, “sağlam çocuğa” pek bir şey yapamaz…

Bu, okula “sütten çıkmış ak kaşık” payesi vermez. Sadece çocuk suçluluğunda “hafifleştirici bir sebep” tir. Öğretmen, olağanın üzerinde idealist değilse, okul çevresi çocuğu suça karşı bir davet bombardımanına tutuyorsa, liseli kızlar dişi birer azmettirici olarak arz-ı endam ediyorsa, medya bilmem kaç devirli çamaşır makineleri gibi çocuğun beynini suç hesabına yıkıyorsa, okula da ancak suçun işlendiği bir mekan olma mecburiyeti düşer. Şiddetin ekolleştiği, şiddetin okullaştığı yer olur…

Elbette okul, bu azmettirici hücumuna karşı eli kolu bağlı değildir. “Battı çocuk yan gider!” demeyen eğitimciler matematik, fizik formülleri yanında pedagojik formüllerle bu problemi çözmeye azmedebilirler. Tamamen yapılamayanın tamamı terk edilmez. Samimiyet iksiri bu formulasyonda ana maddedir. Tabii kendi dertlerinden boşa çıkabilirler ise…

Asıl okul evdir. Dolayısıyla anne ve baba günümüzde hayli zenginleşmiş bulunan aile kütüphanesini okumalıdır. Yani “anne-baba eğitimi, çocuk eğitimi, çocuk psikolojisi” gibi kitapların hayata geçirilmesi ile meselenin spontane çözümleri bulunabilir. Okuyan ebeveyn, çocuğuna okuma sevgisini de tabii yoldan aşılamış olur.

 

5-Meselenin Diğer “Baba” Boyutu

Mafya babaları yani… Medyanın en çok eleştiri aldığı şu “mafyaya özendirme” konusu yanlış olmasa da eksiktir. Evet, mafya babası Polat Alemdar dizide, adamlarına “mafya olmamak, düzenli, sıradan bir insan olmak” konulu öğütler veriyordu… Bu, dizi içine serpiştirilmiş “günah çıkarma ayinleri” nin beyhude oluşunu ispatlamak hiç zor değil. Neden mi?

Kim kendisini nasihat dinleyen mafya adamı yerine koyuyor ki?  Kim katledilen mafya üyeleri ile empati yapıyor ki? Emin olun %99 umuz, kendimizi görmüş geçirmiş nasih (öğüt veren) mafya babası yerine koyuyor ve yola öylece devam ediyoruz…

Depremlerde enkaz altında kalanlar yerine koyuyor muyuz kendimizi? Trafik kazasında kurtulan değil de can veren hanesine ismimizi yazdık mı hiç? Kendimizi potansiyel gırtlak kanseri olarak görüp sigaraya veda edebiliyor muyuz?

Sevdiği karakterlerden mikrop kapar gibi davranış kapan zayıf bünyeli çocukları anlayabiliriz o zaman… Medya, bir maymuncuk gibi suça açılan tüm kapıları açma gücünü haizdir. Sana arkadaşını sorduğumda bana “medya” cevabını veriyorsan, arkadaşın ile aynı akıbete yuvarlandığını söylemek kehanet değildir.

Medya veya onun vazifesini gören “sabık avanesi, sabıkalı selefleri” ancak tersinden okunduğunda faydalı bir seyrangahtır.

 

6-Bebeklikten Kelebekliğe Çocuk Suçluluğu

Kelebek son zamana kadar sempatik bir kuşçuktu benim için… Gel gör ki iki konuda ismi geçmiş ve nice vahametleri hatırlatır olmuştu bana…

Birincisi “kelebek etkisi” … Kaos teorisi… Yani Amazon ormanlarında bir kelebek kanat çırpsa, bu Amerika kıyılarında bir tayfun sebebi olabilirmiş. Ufacık bir fiil ve silsile ve zaman ile felaketi netice veren bir etki.

İkincisi ise kelebeklerin “ateşi ışık sanıp yanmaya koşmaları”.İşte, yukarıda “aile, anne, baba, okul, medya” gibi faktörlerin sebep olabileceği bir etki, “kelebek etkisi” olabilir ve çocuk, “aydınlık” diye koştuğu yerde “fırın” a girebilir. İçinde bulunduğu yaşlar, kelebek etkisine müsait olduğu gibi, içinde bulunduğu duygu ortamı da ateşi ışık zannettiren cinstendir.

Sevgide ufak bir kusur, ekranda kısa bir görüntü, okulda yanlış bir tanışma ve saire…

 

7-Polis Ne Yapabilir?

Polisin yapabileceği en başta kendi çocuklarını doğru dürüst yetiştirmektir. Yoksa suça karışmış bir çocuğa dair yapabileceği “nadirat” sınıfına girer.

Suçlunun “içeride” yani hapiste veya gözaltında olmasını, “işlediği fiile” değil “yakalanma gafleti” ne bağladığı bir otokontrol (!) atmosferinde, kısa yoldan zengin olmanın cazip olduğu, normal yoldan ilerlemenin “kazib” geldiği bir demde, polise düşen, kendi evinin içini temizlemektir. Zaten evinde kazanacağı donanım, mesleğine ister istemez yansıyacak ve “yapabilirlik dairesini”  o zaman keşfedebilecektir… Yani önce “olmalı”, sonra “oldurmalı” dır…

Elbette işbirliği ile mükellef organizasyonlar da sonuç vermeye müsaittir. Ama biz bataklığı kurutmaktan ve balık tutmayı öğrenmekten söz ediyoruz.

Şayet, meseleyi ilgili kuruluşlara ve ilgisiz insanlara havale edeceksek, bir sokak çocuğunun veya bir lise öğrencisinin bizi bıçağı ile Allah’a havale etmesini Türkiye sınırları içersinde daha kolay hale getiririz…

 

 

Darwin Yaşasaydı

 

 

Darwin Usta,

Aramızdan göçeli onca zaman oldu. Ömrün boyunca uğraştın didindin ve milyonlarca insanın beynindeki “teo” düşüncesinin bir teori ile, “Evrim” ile yer değiştirmesine sebep oldun. Senden mi esinlendiler bilemem, filmler çektiler “Maymunlar cehennemi” diye… Senin için ne ifade eder bilemem…

Ben sana bugün hayıflanacağın bilgiler vermek için yazıyorum bunları. Sen ömr-ü hayatını hayvanat ile hem-dem tükettiğinden o “bulgu” lar için pek zahmet çektin. Sana bugün sunacaklarım ise, “yahu boşuna heder etmişim kendimi, 2000’li yıllarda yaşasam teorim için yeni “bulgu” lar ortaya koyardım. Hiç olmazsa iskambil kağıdı gibi çökertemezlerdi” diyeceğin türden…

Maganda: Bak Darwin, bir Avrupa maçı galibiyetinden sonra Türkiye sokaklarına çıksan okkalarca “maganda” toplardın. Ama dikkat et, delil ararken maktul olma. Sevinci yasa “evirmede” usta olan silahlı tayfanın iflah olacağı yok. Bari senin teorine “dayanak” olsunlar… Düğünlere gidersen hele, teorin için düğün edersin bu “homo magandaous” ları gördükçe…

Trafik canavarı: Bak tam senin “çarpışmanın galipleri ayakta kalır” ayarındaki “vecize”lerine özne olacak bir güruh. Kural tanımazlar. Bu canavarların hangi “canavar-ı evvel”lerden türediğini ispata koyul bir zahmet…

Çeteci & terörist: Teorinde “dialekt” kahramanları olarak yer alabilecek unsurlar. Kanunsuzluklarına dair senin “Orman Kanunu” nu hatırlatan bir zihniyetleri var bu “aslan taslakları” nın… Bunların “insan” dan türediğine dair zaten şüpheler var, sen bu asisti kap da bir gol at, hemi?

Tamam Darwin tamam, kahretme kendine, burada keseyim. Ama teorine bir-iki ekleme yapayım. Bunlar fıstıkla muzla değil kanla besleniyorlar. Ayrıca “değişim” leri “gelişim” şeklinde olmuyor. Yaşasaydın bir iki inci daha patlatırdın ama… Neyse benden bu kadar, uğraşacak daha “insani” konularım var…

 

 

Dost Kucağı ve Aile Ocağı

Haberler izlendikten sonra insan düşünmen edemiyor; “hala nasıl hayattayım?” diye… Şiddet, terör, kazalar, afetler, felaketler… Nadir de olsa değişik haberlerde yer almakta… Bu değişikliklerden iki tanesi dikkatimi çekti:

Avustralya da vatandaşın biri havaalanında pankart açmış “bedava kucaklaşma” diye… Hikayesi ilginç; vaktiyle yolculuk dönüşü kendisini karşılayıp sarılacak kimse olamayınca içine dert olmuş, o da “ben çektim başkası çekmesin” deyip soluğu havaalanında almış. İsteyeni kucaklıyor. İnsanlar önce şaşırıyor, sonra sarılmalar ardı sıra geliyor. Hatta sayıları da giderek artmakta. Bizim Suriye sınırındaki duygu debisi yüksek görüşme sahneleri gibi bir manzara çıkıyor karşınıza…

  1. haber Almanya’dan… Alman Hükümeti, yaşlı nüfusun artmasından/genç eksikliğinden çocuk sahibi aileleri paraya boğacakmış, 25 bin Avroya kadar yolu var, doğuran “yolunu bulabiliyor”…

Haberlerin ortak yönü dikkatinizi çekti mi? İkisi de bizim topraklarda gani… Bilirsiniz, kafanızdakiler arasında garip bir tetikleme mekanizması vardır. Bir olay/kişi bir başka olayı/kişiyi hemen hatırlayıverir. Böylesi haberler bana hemen bizim “sömürge aydınları” nı hatırlatır. Hani Cemil Meriç’in “efendisinin ilaçlarını çalıp içen uşak”a benzettiği “müstağripler”… Sağlıklı bünyeyi çalıntı ilaçla hasta eden ve ülkesine “hasta dam” dedirten zevat ve günümüz sürümleri… Yüksek rakımdan bol rakkamda bilgiçlik numunelerini savuran jakoben taslakları… Bu haberler karşısında ne düşünürler bilmek isterdim…  Yoksa yine insanoğlunun en belirgin özelliği mi sahneye çıkar: “görmezden gelmek”…

Düşünün, kucaklaşmak, sarılmak bizim dünyamızda öyle geniş bir yere sahip ki, şu sevgi fakiri genci anlamak zor gelir bize. Uzaydaki keşifler, bilim ve teknolojideki inkişaflar yetmedi de insan sarılmasına mı hasret kaldılar? Geldikleri noktada, özendiğimiz insanlardan kaç sıfır önde olduğumuzu görebiliriz.

Ya Almanya’ya ne demeli? Şu iki dünya savaşından da mağlup ve fakat iki bozgun sürecinden de galip çıktı diye yere göğe sığdıramadığımız Cermenler? Yahu o kadar gelişkinsiniz de devletiniz sübvansiyonla mı izdivaç ettiriyor sizi? Hitlerin ülkesi koca bir huzurevine mi döndü?

Aha şuraya yazıyom, bu uygulamadan bizim diasporacılar voleyi vuru diye…

Sanmayın ki bu bir “bizim kültür şovenizmi” dir… Sanmayın ki bu yazı körü körüne bir memleket avukatlığıdır. Biz de, evet, çocuk sahibi olma oranı beş basar Almanlara ve fakat “Ailenin önemini anlamış olma”dan hala çok uzağız… Kucaklaşma, sarılma faslı da yine aynı cümledendir. İstisnalar bulunmak kaydıyla diyebiliriz ki:

“Biz sermayeden yiyoruz”… Yani kültür mirasımızdan kalanı taklit, görenek gibi unsurlar ile “deryada, deryadan habersiz ol balıklar” gibi tüketiyoruz bize kalanı o kadar.

Anneliğin yükselen değer olmadığı, aileyi dıştan medyanın, içten aile efradının dinamitlediği, dostluk şiarları olan sarılma, merhabalaşma gibi eylemlerin popüler kültüre peşkeş çekildiği bir ülkede çıkış isteyenlerin çıkış noktası, yukarıdaki bitiş noktalarını fark etek ve hemen eldeki hammaddeyi işletmeye koymaktır.

İki haberi birleştirip ifade edersek:

“Aileyi kucaklamak” tır çözüm… Hammadde zenginiyiz ve fakat fikren “ham”ız.

Aynı yoldan gidip aynı uçurumdan yuvarlanmanın ne alemi var? Görüyorsunuz işte; kucaklamayı unuttular, bocaladılar… Çocuğu, aileyi “gaile”(sorun) zannettiler, nesilleri kuruyor…

Saadetleri yalan, felaketleri gerçek oldu… Aydınlatma diye yaktıkları ışık “ mum ışığı” idi ve fakat yatsı ezanı okunmakta artık karanlığa gömülmekteler… Öyleyse şimdi “ışığın doğudan yükselme vakti” girdi.

Maye(maya) temiz olmaz ise, sermaye kara paradır… Biz, kültür sermayemizden bağışta bulunmaya başlayabiliriz, yeter ki sermayemizin “gerçeklik” değerini idrak edelim…

Ve yazının ruhuna uygun, kültürümüzün bilişimle izdivacından mütevellit fıkrayı anlatalım:

Bilişim patronu/zengini Bill Gates, vefatını müteakip ahrete intikal eder. Bir bakar harika bir manzara, deniz, kum, tropikal meyveler, güneş… vs.

Aha, der, cennete düştüm… Yaklaşıp şol cennetin nimetlerinden istifade edeyim diye elini bir uzatır, manzara bir anda kaybolur, her taraf kaynar sular, irin, ateş…

Şaşırır ve korkar… Gaybdan bir ses:

O gördüğün “ekran koruyucu” idi…

 

 

 

 

Emekçiler Duruun! Biz Kardeşiz…

 

Emekçi Kardeşim,

Kardeşim diyorum, zira, ben memur sen işçi, biz kardeşiz. Ve başlıktaki haykırışı elbette Türk filmlerinden hatırladın. 1 Mayıs’ta yan yana olmalı idik; ben senin bayramını kutlamalıydım, oysa karşıya “bırakıldık”. Ne sen “gaza gelmeli” idin ne de ben gaz atmalı idim. Kardeşe kardeşe düşürüldüğümüz için “dur!” ihtarında bulunuyorum başlıkta.

Biz kardeş isek o sahneler neden yaşandı?

Emekçi kardeşim, her şeyden önce bu yazıdaki samimiyetimi ve her türlü hesaptan bağımsız yazdığımı şuradan anlamalısın ki, “ne çıkarım olabilir?”… Seni eyleminden vazgeçirip görev yükümü mü azaltacağım? Yahu, Nevruzu bende, Kadınlar Günü bende, belirli gün haftaların her türlü belirsizlikleri bende, ha bir eksik ha bir fazla ne çıkar? Zaten “insaf” eşliğinde okudukça samimiyetimi ve samimi niyetimi anlayacaksın…

Bak ben bir polisim ve elbette meslek ve meşrebim satırlara da yansıyacak. “Delilsiz konuşmam” demek istiyorum yani… Hem öyle “devlet sırrı, açıklayamam”,  “bugün git yarın gel” falan gibi seni yokuşa da sürmüyorum, delillerim herkesin her an ulaşacağı cinsten. İşte benim bayramım 10 Nisan, işte senin bayramın 1 Mayıs. İlkinin öncesi, ikincinin sonrası…

Bak bakalım 1-10 Nisan tarihli gazetelere “Polis Dostu, Polis Avukatı medya ve medyatörler” göreceksin. Sonra bir de 1-10 Mayıs tarihli gazetelere bak. İşçi Bayramındaki olayların etinden, sütünden, derisinden nasıl faydalandıklarını göreceksin. O taşlar, onların “bir taşla kuş katl-i amı” yapmalarına yaradı, o gazlar onlar için gerekli puslu ortamı sağladı.

Unutmadan söyleyeyim, 10 Nisan öncesi polis hakkındaki pembe yazılar, “sonucu olmayan” idare-i maslahatçılıktır. 1 Mayıs sonrası polis hakkındaki kara yazıların sonuçları ise gördüğün gibidir. Bu yüzden, aklına gelir de beni çifte standartla itham edersin diye bu notu da düşeyim.

 

İşçi kardeşim,

Benim muhatabım sensin. Anlaşırız diye seninle konuşuyorum. Bak ben, gözümün “ayrılık” ları gören kısmına gem vurdum, sen de bu gözlükten kullan istersen. Sadece “ortak noktalar” ı görüyorum. Mesela; sen de ben de özlük haklarımızdan, çalışma ortamlarımızdan ve daha bir çok konudan müştereken müştekiyiz. Sana “kaybedeceği tek şey zincirleri” nazarıyla bakanların ülkeye ve millete neler kaybettirdiğini görmüyor musun? Onca iktidar değişti ve fakat değişmeyen bir bizim sorunlarımız kaldı demiyor musun? Bak söylediğim tarihlerdeki haberlere, sanki bir “gaz verilme” durumumuz söz konusu değil mi?

Evet, ben eğer anlaşırsam seninle anlaşırım dostum. Bana medyada çıkan görüntü ve fotoğrafları mı göstereceksin yoksa? Bende aksi yönde resimler var, ama biliyorsun ki medya yayınlamaz ve görmez onları. “ÇETEEEE” diye bağıran resimleri görmeyen, bizim acıdan bağırmalarımızı mı görecek?

 

Emekçi dostum,

1977 1 Mayıs’ındaki kanlı olayları hatırla. DNA testini yapsan bugünkü çetecilerin ağababaları olduğunu göreceksin belki de. Sen münferit bir tekmeden bahsediyorsun ve fakat “çete-refilli olayları” çözmeye koşarken bana tekme atıyorsun. Bırak beni, sana su dökeceğime, şu karanlık olayların köküne kibrit suyu dökeyim.

Ben, Taksim’de kanun adına “pro-aktif” polislik yapıyorum. “Gölgelerin gücü adına” provokatif milislik yapmıyorum. İşçi böyle mi iş çıkarır dostum? Bak manşetleri attılar, görüntüleri sattılar ve Türkiye’nin adı yine dokuza çıktı! Onlar “iyi iş çıkardı”, bizse başımıza iş çıkardık! Taksim olsun ve fakat aramızda bir “mesai taksimi” olsun dostum. Yani işbölümü yapalım; sen çalış ülke kalkınsın, ben çalışayım millet huzur bulsun! Yoksa

“1 Mayıs gazileri” (!) olarak tek temennimiz  “Vatan sağolsun!” olacak…

 

İşçi arkadaşım,

Bak ben 1 Mayıs’tan günler sonra ancak yazabiliyorum bu satırları. Sen olsan sen de vakit bulamazdın. Zira, manşet atmak için pusuda bekleyengillerden değiliz. Türkiye’deki sansasyonel olayların ertesi günlerine baksan çıkan yazıların hiç de öyle “çalakalem” olmadığını görür ve anlarsın beni.  Danıştay Olayının ertesinde “11 Eylül” benzetmesi yapacak kadar hazırlıklıdırlar. (Aslında ne dahiyane benzetme! İki olayın mağdurlarına, bahanelerine, faillerine, malum ve meçhullerine baksan, benzetmenin ne isabetli olduğunu görürsün… Bilmiyorum, Bush ve Usame bin LADİN’in kol kola fotoğrafları çıkar mı?)

Beni sen anlarsın dostum. Bak benim de bayramım var senden 20 gün önce. Ama nasıl kutluyorum? Amaç mesaj vermekse sen değil, senin üzerinden mesaj var. Beni sen anlamalısın dostum. “Polis devleti” kavramının farklı bir anlamı olduğunu bile bile 2 Mayıs’ta polis resmi fonu üzerine “polis devleti” manşetleri atmaktan çekinmeyenler nasıl anlasın? Türkiye’ye “polis devleti” demek iki sebeple açıklanabilir: 1- Art niyet 2- Cehalet… Hükmü sen ver emekçi dostum… Polis devleti, hafiyelerin  kol gezdiği devlettir. Her halde “küpür = rapor” ifadesinden hafiyeliği kimlerin yaptığını anladın. Kast ettikleri buysa tamam.

Bence artık “tuzu kuru” ların ekmeğine yağ sürüp beslememeliyiz dostum. Ve bence yeterince derdi olan polis dostunu dinlesen iyi olur. Çünkü, “kültürümüzde böyle bayram kutlanmaz”, “1 Mayıs ithal edilmiştir” konularına girmedim bile!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Not: Olur da “polis kardeşim” deyip cevap yazmak istersen, lütfen 10 Nisan 2009 Polis Bayramı’nı bekle… Fabrikana zorla girip sana taş atarsam al kalemi eline!

Kardeşlik Nazmı

 

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,

ve bir orman gibi kardeşçesine;

bu hasret bizim!”

 

Nazım Hikmet RAN, bu dizeleri ile çoğu kişinin hayalini nazmetmiş; kardeşliğe bir nizam ve hürriyete bir intizam vermiş. Bu muntazam tabloya en müsait bir zemin olabilecek ülkemizde neden bu orman yakılıyor, bir baltaya sap olmak isteyenler, neden bu ormanı baltalıyor?

“Bir ağaç gibi tek ve hür” olmaktan; ferdi kabiliyetlerin nemalandırılmasındaki serbestiyetimizi anlıyoruz, “topluluk psikolojisi”nin türevleri olan mazeretlerin geçersizliğini idrak ediyoruz; “ne ağacı” isek, o tür meyve vermeyi kavrıyoruz ve hakeza…

“Bir orman gibi kardeşçesine” olmayı; beraberlik ile erozyonları bertaraf etmek olarak yorumluyor, yan yana gelerek yağmura sebep, gölgeye müsebbip olmak şeklinde ele alıyor ve kökü aynı toprakta, dalları, meyveleri gökyüzüne yükselmekte olan bir dostluk atmosferi gibi hayal ediyoruz.

Bir polis olarak, provokasyonların mantar gibi türeyebildiği bir ülkede, bu dizeler ile teşbih edilebilecek kardeşlik ortamın sırrından bihaber oluşumuza gelince;

Anlatmanın en tesirli bir yöntemi; “zıt”ları aynı metinde kullanmaktır. “Öz” ile “üvey”, iki zıt kelimedir ve bu ülkede birbirine “üvey” muamelesi yapmak “öz”ü bilmemekten kaynaklanır.

Ebeveynlerinden uzaklaştırılan öz kardeşleri, yetim ve öksüz kamplarında, “ o senin üvey kardeşin!, Sakın ola mirasını kaptırma!” tahrikleriyle yetiştirenler, ülkeyi “sahiplenme kaosu” ile sahipsiz bırakmak istemiş olamazlar mı sizce? Öz iken üvey olduğu kabul ettirilmiş insanlara, “mavi boncuk” dağıtarak, hayatın içine saldıklarında, “senin varlık gayen onun yokluğunu gaye edinmektir!” diye belletmiş olmaları kurgudan mı ibaret yani?

Kardeşler “öz” iken ve özleri “kardeşlik” iken, neden “Bu hasret bizim!” olsun? Bu ormanda yaşamak, bir öz kardeşliğin doğal sonucudur.

Meğerki “orman”ı, “orman kanunu” ndaki manasıyla anlamış ola…

 

 

Kızan Kızsın

“Kurtlar Vadisi” ni Yazdım…

Kurtlar Vadisi dizisi hakkında genellikle “zararlı”, “kötü örnek” gibi ifadeler okuduk, dinledik. Bu yazı, bir anti-tez geliştirecek değil. Amacımız, “aynı iş, ayrı amaçlara yönelik yapılabilir” fikrini savunmaktır. Yani “izleyene bakan” yönünü irdelemek istiyoruz. Böylece örtülü olarak bu diziyi izleyişimizi meşrulaştırmak mı istiyoruz? Net bir “hayır” cevabı çıkmaz bu soruya…O zaman “Niçin İzlenir?” sorusunun bazı cevaplarını da “diziye bakan” yönüne göre vereceğiz.

Gelin her ikisinden de önce  “TV İzleme nedeni” üzerinde kalem oynatalım. Bu yazıda objektiflik kaygısı taşımıyorum. Sübjektif olarak ben TV’yi “katık” olarak kullanırım. Yani çayın, çerezin yanına görüntülü bir meze eklerim. Bu nedenle Hababam Sınıfı gibi,  eski masalsı Türk filmleri gibi ailecek seyir malzemesi olmaya müsait “izleti” lerin çarpık yönlerini pek kaale almam. Hem izliyor hem çarpık diyorum, ne çelişki değil mi?  Açıklayayım:

“Hababam Sınıfı Uyanıyor” filminde, Divan Şiirinden beyitler okuyan “Zühtü Hoca” nın dilini, öğrencileri ve öğretmen arkadaşları komik ve anlaşılmaz bulmuş ve “Çince mi bu ne?” diyerek dalga geçmişlerdi. Birkaç sahne sonra aynı uyanık (!) öğrenciler, içinde onların ifadesi ile “Çince gibi” olan “ahval, namüsait, tezahür, müstevli, gaflet, dalalet… vs.” gibi kelimeler bulunan Gençliğe Hitabe ile Zühtü Hocalarını, Kel Mahmut tiplemesi eşliğinde mat etmişlerdi. Ben, önce dalga geçtikleri kelimeleri kullanarak haylazlıklarını örtbas eden bu tutuma ad koymayı o uyanık kadroya havale ediyor ve bu sevimli filmin bu yönünü, izleme esnasında görmezden geliyorum. Ne acı değil mi? Önce alaya alıyor, ardından “sorsan çoğunu bilemeyeceği” ezbere kelimelerle karşılık veriyor… Tandoğan, Çağlayan… vs. gibi ulusalcı mitinglerde Gençliğe Hitabe “günümüz” Türkçesi ile okunuyordu.  Mitinge katılan ünlü bir dizi oyuncusu, önünde mikrofon okurken mesela “vazife” yerine “ödev” demişti haberlerde izlerken. Hababam Sınıfı da böyle yapsa, davranışları en azından daha tutarlı olurdu değil mi? Ama ben o tutumları filmin komikliği kategorisine dahil edip çayımı yudumluyorum.

Kurtlar Vadisini izlerken de zararlı mesajları, yanlış pasajları filtreleyerek izlerim. Toptancı değil, perakendeciyim. Bir veya birkaç kusur yüzünden ne bir insanı, ne de bir diziyi ademe mahkum edemem. Hababam Sınıfı filminde olduğu gibi. Alacağını al, kabuğunu bırak!

Herkes aynı diziyi aynı amaçla izlemez dedik ya! Kontrol altındaki bilgi girişinden ziyade, art niyet serpiştirilmiş “art” (sanat) kılıklı bilgi girişlerini kontrol edememekten korkmalı insan.  İnsanlarla konuşurken ortak bir konu bulayım gibilerinden başlamıştım bu diziye; 20 küsürüncü bölümlerde… Kaç kişi ile Tv, maç, siyaset… vb. dışında konuşabiliyorsunuz ki?

İzlemeye başladığım günlerde, Süleyman ÇAKIR daha hayatta iken böyle yazmıştık:

“Televizyonda o kadar çok yerli dizi var ki, memleket nüfusunun yarısı sanki dizilerde oynuyor. Hemen hemen her yaşa, her kesime hitap eden yerli-yersiz diziler. Önce meslek, sonra şube itibariyle “Kurtlar Vadisi”  kendisini tercih ettiriyor. Ama tahmin edersiniz ki, polis, elbette düzenli bir televizyon seyircisi olma lüksüne sahip değil. Perşembe akşamı kaçırdığım bir bölümü sonraki Çarşamba tekrar yayınla telafi edecekken bir telefon, yallah şubeye; gece 02:00 ‘ye kadar bir çalışmayla, kısa metrajlısını oynadık. Beyaz işle kara para kazananlar…

Hayatta “zıtlıkların iç içe oluşu”  hep düşünmeye değer gelmiştir. Bu dizide de çelişkili duygulara mahkum insanların serüveni diziyi izlenilebilir kılıyor. Senaryo ustaca yazılmış, müzik diziyle uyuşuyor, olaylar gündemle senkronize hareket ediyor.

Böyle, bu dizide canlandırılan tipteki insanların tek faydası, erkek timsahların faydası kabilinden; hani öğretmen sormuş öğrencilere,

-En faydalı hayvan hangisidir

Kimi “inek” demiş; sağılır, yenir, sütü içilir, dışkısından bile gübre yapılır… vs.

Kimi “arı”dır; bal yapar demiş, kimi koyun demiş, denmiş, denilmiş…

Bizim esas oğlan “erkek timsahtır!” demiş.

-Neden oğlum?

-Dişinin yaptığı timsah yumurtalarının çoğunu yer ve dünyayı timsah istilasından kurtarır…

İşte, bu dizide hayal ürünü olduğu hemen jenerik bitiminde vurgulanan hayali timsahların da rolü böyle, iç hesaplaşmalarla hayvanat bahçesinin nüfusunu azaltıyorlar. Diziyi izlemeye başladığımla, şubeye geçiş ve yerel tatlı su mafyası arasındaki koz paylaşımının bileşkesidir bu yazı. Kısa bir süre “yer altı dünyası” nın sefasını(!) sürüp, ardından dizlerine sıkılan iki fantastik mermiyle yer altındaki solucan popülasyonunu artırıyorlar. Ve ne yazık ki öyle bir özendiriyorlar ki kendilerini, kötü misal “emsal”  oluyor; mitoz bölünmeyle çoğalıyorlar; yumurtluyorlar… Biyolojik tabirlerle izah yolunu seçmemiz, “organize” oluşlarından kaynaklanıyor; bunlar sürüngenlerdir;  yeraltında yuvalanırlar; asalaktır, başkalarının sırtından geçinirler… Zoolojiden anlasaydım, daha neler yaptıklarını yazacaktım elbet.

Onlara ve o ayardaki insanlara “korkusuzum!” dedirtebilen, onların dışındakilerin korkusudur. Onların  “baba” oluşu, yüksekliklerinden değil, alçaklıklarına göz yumulmasındandır. Yoksa değil “babalık” yapmak, üvey evlat muamelesini bile çok görürler.”

Böyle yazmıştık yıllar önce… Yıllar geçti hala izliyoruz, bazen internetten bazen tv den…

İzledim, sansasyon tarihimiz hakkında önemli bilgiler edindim. Malum, en gerçekçi diziler, karakterlerinin “hayal ürünü” olduğu yapımlardır.

İzledim, “her önüne konana inanan” tefrite açık zihinlere, olumlu bir paranoya kazandırdığını gördüm. Gerçi bu sefer “her olayı sorgulamakta” ifrata kaçanlar da vardı ama, sorgulamak, sazanlamaktan iyidir.

Ömer Baba’nın terapi seansları için izledim. Derin haberler denen “sığlık” larla uğraşan Hikmet’e “adam bir dağa davulcuyu, diğer dağa zurnacıyı koymuş; davul-zurna meraklısı köpeği bir o dağa bir bu dağa gideyim derken çatlayıp ölmüş” diyerek adrenalin müptelalarına “sükunet, temkin” aşılamasını sevdiğim için izledim…

İzledim, bu dizinin karakterleri az ve öz konuşuyorlar. Üç cümlelik meramını beş paragrafta anlatamayan vakit katillerine tercih ederim. Gerçi bunlarda da katil var ve fakat film icabı…

Susmayı biliyor bu dizinin kahramanları… Sessiz insanlara olan zaafım izlettiriyor biraz da bu diziyi. Dahası gözlerini konuşturmayı da bilenler var. Merhum Mehmet Karahanlı’ yı çok takdir ederdim bu yönleri ile. Oğlu Efe de kendisine benziyor.

İzliyorum, çünkü bizim gibi okumayan, kahir ekseriyeti zahir ile uğraşan (meselelere yüzeyden bakan) bir topluma “bunlara verilirse böyle mesaj verilir” dercesine ustaca bir taktik izlediği için…

İzledim, çünkü senaryo, vecizeler armonisi.

İzliyorum, çünkü “öğüt almasını bilene” uyuşturucu, terör nefreti de aşılıyor.

İzliyorum, çünkü “yahu sen polissin, bu diziyi nasıl översin?” cilere aldırış etmiyorum.

Zira, bizzat Polis Akademisi Dergisi bu diziyi hem de en tartışmalı dönemlerinde davet etmiş ve ödüllendirmişti. Üstelik polis amirleri “Polat” la resimler çektirmişti.

İzliyorum, çünkü bu dizi “Magdelana”[4] ise “ilk taşı günahsız olan atsın!” diyorum…

İzliyorum, çünkü bu dizi seviyesiz aşk dizilerinden değil…

İzliyorum, çünkü bu dizi argolu-küfürlü konuşmayı “espri” diye dayatmıyor.

Şiddet pompalıyor mu diyorsunuz? Ona da şöyle demiştik:

Medyanın en çok eleştiri aldığı şu “mafyaya özendirme” konusu yanlış olmasa da eksiktir. Evet, Polat Alemdar dizide, adamlarına “mafya olmamak, düzenli, sıradan bir insan olmak” konulu öğütler veriyordu… Bu, dizi içine serpiştirilmiş “günah çıkarma ayinleri” nin beyhude oluşunu ispatlamak hiç zor değil. Neden mi?
Kim kendisini o dizideki nasihat dinleyen mafya adamı yerine koyuyor ki? Kim katledilen mafya üyeleri ile empati yapıyor ve pisi pisine ölebileceğini aklına getiriyor ki? Emin olun %99 umuz, kendimizi görmüş geçirmiş öğüt veren mafya babası yerine koyuyor ve yola öylece devam ediyoruz…

Biliyoruz ki, suç işlememek konusunda azmi olana, değil medya, dünya toplansa bir maket bıçağı bile tutturamaz… “Çocuk Suçluluğu” sadece bir kavramdır, “aile suçluluğu” ise gerçeğin ta kendisi…

Sonuç olarak ne diyeceğiz? Herkes izlemeli mi? Yoksa yasaklanmalı mı?

Hiçbiri… İnsan, hayatında barındırması gerekenleri barındırsın, bakalım bu diziye senaryo ve ekmek çıkıyor mu? İnsan, zararlı olanlardan vazgeçsin, bakalım “yasaklamak” gibi iştah artırıcı “boomerang” lere gerek kalıyor mu?

Sen “vadi” ne dönene kadar daha çoook “kurtlarla dans” edersin!

 

 

WORDS> SWORD veya

Söz Ola Kese Terörü

 

Terör ile mücadele konusunda hemen herkes, çözümün örgüte “kayıp verdirmek”te olmadığı noktasına geliyor. Dahası, ileride kaybedilecek olanı “şimdiden” kazanmanın önemi dillendiriliyor.

 

“Dağlar da kaç PKK’lı var. 3500-5000 arası. Bunları vereceğimiz bir kaç 100 şehitle bitirebilir miyiz?  Bitirebiliriz. Ne pahasına olursa olsun Türk Silahlı Kuvvetleri bu 3500-5000 kişiyi etkisiz hale getirecek ve bu mesele böylece bitip, ülke huzura kavuşacak. Keşke sosyal problemlerin çözümleri, matematiksel çözümler kadar kolay olsaydı. Matematik problemlerinin sonuçları çok kesindir. Ancak, matematiği sosyal problemlere yaklaşımda ön plana çıkarmak, bizi çok büyük yanılgılara götürebilir ve maalesef götürüyor da.[5]

 

Bunlar Emniyet Amiri Murat DAĞLAR’ın satırları… Bu yazıyı okuyunca           “Sayı”sız çözüm var iken “sayı”lı çözümlerden medet umanlar…” İnsanlarımızın dağa çıkmasına engel olmak, dağa çıktıktan sonra mücadele etmekten çok daha önemli bir başarı göstergesidir.” diyerek çok güzel bir noktayı hatırlatıyorsunuz abi diyesim geldi…

Terör, sadece silahla bitirilebilecek bir sorun değil. Terör, gönüllerin devlete soğukluğu sorunudur. Devletin gönüllere de girmesi gerekiyor. Milyonlarca vatandaşımızın gönlüne girmesi gerekiyor. Peki ama, devlet dağda öldürdüğü teröristin köydeki ana babasının, akrabasının, ideoloji arkadaşının gönlüne nasıl girecek. “Ben, senin, vatana ihanet eden terrorist evladını öldürdüm, kusura bakma …” diyerek, bu insanların devlete sempatisi kazanılabilecek mi? Burada, terörün çok bahsedilmeyen, bahsedilmesinden biraz da çekindiğimiz bir yönüne dikkat çekmek istiyorum. Öldürülen teröristler arkalarında kalbi buruk akrabalarını bırakıyorlar. Bu buruk kalpleri tamir edecek operasyonlarımız olmadığı müddetçe, bu topraklar terör bitirmeye mümbit topraklar olmaya devam edecektir.[6]

 

Emniyet Amiri Ali ÖZDOĞAN’ ait bu dokunaklı sözler ise bana:

(T) ERROR; Terror ile mücadelede yapılan “error” ı yüksek desibelde seslendirmişsiniz… İnsan terörist doğmaz ve fakat terörist olarak ölebilir. Öyleyse ölenler ölçü değil, kalan sağları “bizim” kılmaktır mesele… Belirttiğiniz dağdaki akreplerden önce ovadaki akrabalarına “iletişim” operasyonu yapılmalıdır… Saygılarımı sunarım… dedirtti.

Yine Safa Tarık kardeşimin (komiser yardımcısı) PKK´nın İmana Geliş(!) Süreci ve Nedenleri isimli kinayeli başlık altında yazdığı şu satırlar;

“ Etnik ayrımcılıkla mücadelede atılması gereken en önemli adım, ülke içerisinde yaşayan fertlerin ayrı yönlerinden çok birleştirici etmenlerin fazla olduğunun gösterilmesidir. Bu sağlanabilirse, insanlar kendilerini ve kendilerine ait olduklarını bildikleri devlete daha fazla sahip çıkacaklardır. Kirli emellerine ulaşmak için, uyuşturucu kaçakçılığı yapan, haraç kesen, kamplarda çarpık kadın-erkek ilişkilerinde bulunan, ancak tüm bunlara rağmen dine yakın görünerek riyakarlık yapan nesepsizlere değil!” eşzamanlı güzel düşünceler olarak etkiledi beni.

“Dağdan inen” in, “bağdakiler” i dağa çıkaramaması demektir böyle düşüncelerin pratiğe dökülmesi. Yoksa yıllardır “bölündüğü” söylenen örgüte destek olanlar “bölünüyordu dedik de yalan mı söyledik; mitoz bölünüp çoğalıyorlardı!” küstahlığında bulunabilirler.

Bu çizgide daha birçok yazı okuyabilirsiniz. Devlete, başındakilere itaatte asırlardır sarsılmamış olan bölge insanların, kendilerini “öz vatanında yabancı” hissetmelerinde elbette yabancıların payı devasa ve fakat ya aynı ülke insanlarının yabancılaşması?

Kirli Savaş, Kirli Barış ve Kirli Siyaset başlığı altında;

“ Anaların acısı, acıların en temiz, saf ve çileli olanıdır. Bu yalancı, bu yakıcı, bu yıkıcı savaşın durması adına atılan “barış” naraları da çok kirlendiğinden, bu savaşı durduracak tek yol anaların acısında saklı yine de… Yeni bir siyaset, yeni bir dil geliştirmek zorundayız. Bu dili geliştirecek en temiz kalpler de, acı çeken analardan başkası değil. Analar ve analar adına konuşanlar, kirli savaşın kirli aktörleri tarafından susturulmamalı. Kürt kadınının da, Türk  kadınının da, “ Bülent Ersoy” gibi yürekli çıkışları yapmasının zamanı çoktan gelmiştir ve hatta geçmektedir. Savaşın çirkin söylemi, yalnızca siyasetçinin ve güvenlik bürokratının eline bırakılmayacak kadar önemli bir konudur… Analar ve kadınlarımız çözümün hem reçetesi hem de güvencesidir… “ (Önder AYTAÇ & Emre Uslu)[7] diyen yazıyı okuduktan sonra da bulduğum orijinalliği şöyle ifade etmek istemiştim:

Üç “kirli” den oluşan bermuda terör üçgeni, dediğiniz gibi kadın/ana eli değmeden zor halledilir… Keşke “gözü yaşlı” değil, gözü açık olsalar…

Sizlere düşünenlerinin aklettiklerini naklettim.

Artık Sword (kılıç) ile değil Words (kelimeler) ile; güç dünyası ile değil “iç dünyası” ile hareket etme zamanı… Sword ve Words aynı harflerden oluşuyor ve fakat bambaşka bir “World” öngörüyor ve İç dünyamız “söz ola kese terörü” diyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

FEZLEKE

 

 

Bir “Tem Şube” Yazısı

 

Emniyet Teşkilatımızın Terörle Mücadele Şubesi, özellikle son yıllarda görev alanına giren olayların artışıyla öne çıkan birim olmuştur. Zıtlıklarla dolu ülke gündeminde “sıcaklık” ın genleştirici, daha da ötesi gerginleştirici etkisinden faydalanmak isteyen “aysberg” leri eritmekte hayli mesafe kat eden TEM Şube, “birikim” ini birikmiş melanet yuvaları üzerinde ustaca göstermektedir.

TEM Şube konusunda hayli dokunaklı bir durum vardır. Bu şubenin icraatları layıkıyla takdir edilemiyor. Çünkü bilirsiniz bir bomba patladığında, bir eylem gerçekleştirildiğinde kamuoyunda infial uyandırabiliyor. Ama “gerçekleşen” eylemlerin daha büyüğü TEM Şube sayesinde önlense, yani bir canlı bomba yakalansa, bir hücre evi ortaya çıkarılsa, başarıya oranla tebrikler sönük kalıyor. “Görevidir, yapması gerek zaten!” mi diyorsunuz? Ne diyeyim, bu devirde “görevini yapmak” dahi erdem sırasına geçmiştir. Son tahlilde “görevi dışındaki konularda uzman” (!) ların enflasyonunda senin değerin de “devalue” ediliyor TEM Şube…

Cümle alem, cümle “eylem” lerin öznelerini senin sayende öğrendiği gibi, sen başarılarında da “gizli özne” olmayı benimsemişsin TEM Şube… Huzur düşmanlarına anladıkları “dil” den cevap verme sürecinde daha ne “sıfat” lar, ne “zarf” lar, ne “zamir” ler göreceğiz… Bu senin hikayen dostum…

Suikastleri aydınlatarak, “cast” de yer alan “su” insanları bertaraf etmek ve “kast” sistemini çökerterek “barış” ortamına katkıda bulunmak da yine sana düşüyor TEM Şube… Terörist ve terörist kullanıcısı “şeceresi bozuk” ların “meşcere” liğini gösterme gayretlerin, hayretleri netice veriyor.

Koluna girip adalete teslim ettiğin her “zavallı”yı gördükçe, patlamadan yakaladığın her bomba senin “icraat patlatman” oldukça, teşkilatımızın isminin “Emniyet” olması ne kadar anlam kazanıyor. Koordineli çalıştığın birimleri görmezden geliyor değiliz, bu yazıda seni öne çıkardık; zaten hangi birimimiz gösteriş meraklısı ki?

Sen C-4 leri ele geçirip tarih yazdıkça, ben ele geçirdiğim kalemle şu A-4 lere seni karalıyorum. “TEM” gibi bir “tema” yı işlemek, meslektaşa vefa borcu diyorum…

 

 

 

Bir “Çevik Kuvvet” Yazısı

 

Genellikle mesleğin ilk yıllarında çalışılan ve de “bekleme süre” lerinden oluşan   “bekleme süreci”  diyebileceğimiz Çevik Kuvvet Birimi, objektiflere en çok muhatap olan/maruz kalan birimlerimizdendir. Polise karşı “pusuya yatanlar”, Çevik Kuvvet’in görevi ile ilgili öngörülemeyen ve de istenmeyen bir yan etki durumunda derhal “foto-jop” larını çıkarıverir ve “orantısız güç” den oluşan “zor kullanma”, pardon, “haber verme” görevlerini yerine getirirler. Esasen, yeni mezun Akademililerin vizyonu ile Çevik Kuvvet personelinin misyonunu düşündüğümde, Çevik Kuvvet üzerinden teşkilatı/ülkeyi yıpratmaya izin vermemek, objektiflere “sübjektif haber” konusu olmamak ve de polisiye vitrinde olumlu bir unsur özelliği oluşturmak konularında iyimserim.

Üniversite mezunu polislerin de bu pozitif algılama sürecine katkıda bulunacağını düşünüyorum. Çevik Kuvvet polisi ile üniversite öğrencilerinin defalarca karşıya karşıya geldiği hatırlanırsa, üniversite mezunu polisler için durum “karşı safa geçmek” gibi bir ironi barındırıyor ve bence anlamlı bir değişim. Çevik Kuvvet’in kitle olaylarında daha başarılı olacağını düşünüyorum.

Bitip tükenmek bilmeyen bekleme görevlerine dair Çevik Kuvvet polislerinin “planlı-programlı” davranabilmesi ne kadar mümkündür bilemem. Her ne kadar öğrencilik ile meslek arasında fersah fersah fark bulunduğu dile getirilse de, ben, öğrenciliğin “çekirdek” olduğunu düşünür ve meseleyi “öncesi-sonrası” ilişkisi içersinde düşünürüm. Bunu, “konuya bütüncül bakmak” sayar ve mesleğin, öğrenciliğin doğal uzantısına paralel gidebileceği görüşünü yabana atmam.Demem şu ki, öğrenci iken belki haftada 2 saat gece nöbeti tutardık, meslekte, bu, günde 12 saat olabiliyor. Ama vakti değerlendirme hususunda 2 saate dair “değerlendirme” anlayışı, meslekteki nöbetlere de yansıyor.

İşte “Çevik Kuvvetimsi” bir süre olan, öğrencilikteki içtimalarda, saygı nöbetlerinde ve benzerlerinde, önceden ezberlemiş olduğum şiirleri hafızamda tekrar eder ve dimağımı işletmeye çalışırdım. Yine, kendi adıma “fikren geviş getirme” diyebileceğim, kafamdaki antolojik sözler, vecizeler, yazı kalıntıları üzerinde fikir jimnastiği yapar ve “kelimeleşen her anlam” ı ilk fırsatta bloknotuma yazardım. Gün gelip de meslekte kah Çevik Kuvvetten arkadaşlarla bekleme görevi yaptığımız, kah upuzun gecelerde, kah sımsıcak günlerde nöbet tuttuğumuz zamanlarda da yaptığım farklı değildi.

Bu öngörüyü doğrulayan ve yabancı diline Çevik Kuvvet yıllarında tavan yaptıran ve kendini değişik alanlarda geliştiren arkadaşları da görünce, bir Emniyet amiri büyüğümüzün “kafası dolu olanın vakti boş geçmez” manalarında yıllığa yazdığı sözün doğruluğunu gördüm.

Demek ki hep “aynı” gibi görünen görev, “tekrarlar” ile “beyin jimnastiği” ile zihnİ bir simyagerliğe tabi tutulabilir ve “farklı” kılınabilir. Amacımızı bilirsek “imaj” sorunu da kalmaz.  İşin bu kısmı halledilirse, zaten ismi ve cismi Çevik olan meslektaşlarımız yapabilirlik alanlarını keşfetmiş sayılırlar.

Evet, mesai, maaş, sosyal haklar gibi, sıralandığında padişah fermanına kafa tutacak uzunlukta sorunlar var. “Onlar bitti de sıra buna mı geldi?” denebilir. Ve fakat “iki yanlış bir doğru etmez”… Maruz kalınan yanlışlara “vaktimizi heba ederek” karşılık vermek ne kadar karlı ise işte o kadar kazançtayız. Beklemekle düzelmeyen konulara dair en etkili icraat “beklememizi düzeltmek” tir. Rütbemiz, konumumuz şu an küçük olabilir ve isteklerimiz gerçekleşmeyebilir. Kulaklar dinlemeyebilir, gözler görmeyebilir. Ama unutmayalım, bulunduğu konumun hakkını veren, hakkı olan konularda da istediğini bulabilir.

Toplum olaylarında da “topun kendisine atıldığı”, “gaz,jop…vs.” gibi bir çok unsurun söz konusu olduğu bu birim, “yükte hafif pahada ağır” pürüzlerden dolayı törpülenen çizgisini doğrultmaktadır. Çevik Kuvvet polisi, “kuvveden fiile çıkmak” deyimine göre; gerek Emniyet gerekse ülkemiz için önemli bir potansiyeldir. Onun görünüşü, “görüş” leri “doğrudan” etkilemektedir. Öyleyse “doğru” luktan taviz vermemeli ve elbette öyle görünmelidir ki, polis hakkında fikir beyan edenler “doğru” dan etkilensin…

 

 

Yeşilçam Karakolu

 

Her ne kadar isimleri “Polis Merkezi” olarak değişse de “karakol” kelimesi, kalkacak bir kelimeye benzemiyor ve diyenler illa ki karakol diyor. Teşkilatın çekirdeği demeleri doğru; zira; başlı başına bir okul. Kulenin tepesinden kuyunun dibine kadar her kesimden insanla muhatap oluyorsunuz; hırsız, uğursuz, fahişe, fabrikatör, işçi… vs. İnsan sarrafı olmak için “açık çek” sunuyor size.

Şurası bir gerçek ki, insanı kısa zamanda yıpratabilecek bir yer. Ne var ki, sıkıntılar, sizin onları sıkıntı olarak görmenizle sıkıntı oluyor. Siz, bir arıtma istasyonuysanız, dezenfekte eden bir dinamizmin dinamosuyla dinamitleyebilirsiniz o negatiflerin alayını birden. Geçen yıllarda Oscar’ları tekeline alan o İtalyan filmini hatırlayın: “La Vita e Bella” ydı değil mi orijinal adı?” Hayat Güzeldir.” Evet, Hitler’in Auschwitz-misal bir toplama kampına getirilen aktör, işkenceyi oğluna nasıl da bir olarak süzüyor, naklediyordu. Yanlış hatırlamıyorsam “kara mizah” deniyor buna; yani acı tebessüm, kan tükürüp “kızılcık şerbeti içtim” diyebilmenin adı. İşte böyle hazmedilmesi zor, kor gibi olaylar vardır; sizin merceğiniz kriterdir. Merceğiniz bir teleskopsa, çakıl taşı gibi ufak tefek önemsizleri bile büyütür, meteor yapıp başınıza indirir.

İşte bazen karakoldaki filmlere böyle bir rol biçmek icap eder. Senarist gibi müştekiler gelir mesela; sözüm ona maruz kaldığı öyle bir gasp senaryosu çizer ki; senaryo dalında kazanacağı ödülle, parasını yiyip bitirmiş bu şarlatanın polis vasıtasıyla otogardan başka bir ile gideceğini anlarsınız… Yani, sürpriz final…

Hele suflörler… Suflörden kastım, müvekkilinin konuşma metninde, ona pandomim yaptırıp olayı kendi şekillendiren suflörlüğünün yanında hobi olarak avukatlık yapan zevat müvekkilinin eylem tarihini bile kendi söylemeye kalkıyor, adama inansanız, kızın fiilden önce hamile kaldığını söylemiş gibi olur ve bir tecavüzcü hatırına tıp camiasına tıp oynatırsınız; dillerini yutarlar. İşte polis, bu filmlerde figüran kalmamalı, “cast” dağılımında “starring” olmalı; hatta “co-starring” bile değil, dublörleriniz ihanet edebilir, yoksa filminiz kısa metrajlı bir melodram olarak kalabilir; “Oscar” a talip olunmalı, “altın ahududu” ya değil!

 

-THE END-

 

 

Bir “Karakol” Yazısı

Yeri geldikçe birer müstakil yazı yazarak mesleğimizin birimlerinden bahsetmeyi düşünmüştük ve bu yazıları peyderpey www.polis-haber.com sitesine yolluyorduk. Yorumlardan bir tanesi karakol menşeli idi ve “sıra en son bize gelmesin!” diyordu. Gerçi önceki günlerde “Yeşilçam Karakolu” isimli bir yazı vardı ve yine önceki yazıların çeşitli yerlerinde karakoldan bahsedilmişti. Ama yine de “Bir Karakol Yazısı” yazmak gerekirdi.

Sıranın en son karakola gelmesi sözü, bana, karakola gönderilen “tebliğ yazıları” nı hatırlattı. Evet, karakol “baba” bir birimdir; ne var ki “en son babalar duyar”…Bir yerde bir kurs olur, yurt dışı görevi olur ve yahut karakol personelinin de katılmak isteyeceği bir organizasyon; fakat handiyse günü geçtikten sonra bizim  “mesai ağacı”  karakolcunun haberi olur veya hiç olmaz. Külkedisinin “saraydaki balo” yu zor bela öğrenip de gitmesine benzer, bir de giderse işte o zaman kendisini ispatlayabilir.

Birçok birimin “mesai mefhumu” vardır ve fakat karakolcu “mesai merhumu” dur. 10 yıl çalışılsa bile alışılmayacak 12/24 veya 12/12 sistemleri kesmez, bir de ek görevlerle bezenir karakolcunun hayatı. Olur da bir gün şöyle 9/6 çalışan bir yere geçerse inanamaz karakolcu.

–“Allah Allah, telsiz yok, telefonum çalmıyor, hepsini geç; ek görev yok… Oysa ben 1 saat mesai denizinin dışına çıksam (sudan çıkmış balık gibi) her tarafta 11 Eylül saldırısı olur zannederdim. Vay bee! Demek bambaşka bir dünya varmış.”

İçmekten astronot olmuş ayyaşlarla uğraşan karakolcuyu kolay anlayamayız. Gözaltında hangi fırıldağı çevireceği belirsiz suç makineleri ile yüz göz olan, mahkemeye sadece kolluk olarak değil “şüpheli” olarak da ikide bir uğrayan, ifraz edilen onca iftiraya muhatap olan, vızır vızır devriye gezen ve ekip otosu karakol önünde görüldüğünde ihtar anonsu yiyen, çevrimlerde tekmil veren, envai çeşit tutanak tutan ve… ve… ve…

Bu karakolcunun hayatı işte dostum. Belli bir hayat karesinde o istasyona uğramış ve olaylarla beraber yaşadıklarının da işte bu yazı gibi fezlekesini yazmaya çalışmış biri olarak denilebilir ki;

Evet çok zordur karakolda çalışmak. Fakat elem ile tahrip olmayıp kalem ile tahrîr edince (yazınca) anlaşılacaktır ki, onca senelik insan ilişkisinde, meslek formasyonunda ve yaşamın farklı dilimlerinde “kullanılabilir” liği ve verimi yüksek bir donanım elde edersin. Bana Akademi 4’te 200 bin kişilik Emniyet Teşkilatı toplanıp deselerdi ki “karakolda mutlaka çalışmak gerek!”; mırın kırın eder ve bir eğitim birimi isterdim. Oysa “De Facto” eğitim oradadır. Şu kadar var ki; sen o bilgi alanını keşfedesin ve anlatma imkanı bulabilesin…

Ben polisimizin ve ülkemizin güvenli geleceğinde “bilinçli karakolcu” lardan oluşan meslektaşlarımızın “ileri karakol” u oluşturacağını düşünüyorum…(ileri karakol: merkezden uzakta olup, bir anlamda akıncı gibi ordusunu tehlikeden koruyan fedakar nöbetçi şube…)

Ve bu yazı, mesleğe çıkışımın yıldönümünde (9 Temmuz 2002) yazılmakta ve mesleğe ilk karakolda çıktıydım…

 

 

Bir “KOM” Yazısı

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi/Dairesi (KOM), Emniyetin kalibresi en geniş namlularındandır. Kısa tarihçesi, tarih ettiği onca çete, tarih yazdığı yüzlerce operasyon ile dopdoludur. Ülkedeki “fay”ları kırmak, gidişatın “ray”dan çıkarmak isteyenleri adalete teslim ederek çıkardığı “iş”ler olmasaydı, ne kaosların çıkabileceği işten bile değildi.

Mali, narkotik, organize kısımlarının hangisinin ilk sırada olduğunu tartışmak abestir. Hepsinin “aynı” amaç için “ayrı” araçlar olarak müstakil güzellikleri, mükemmel birliktelikleri vardır.

Sahte para işini düşünürsünüz. Bir 50’TL’lik sahte banknotun sıradan bir vatandaşta oluşturacağı etkiyi hayal edin, binlerle çarpın devletin kasasına verilen zararı ekleyin; yetmedi kaçak onca malın (akaryakıt, elektronik eşya… vs.) değeri üzerine koyun ve yakalanması halinde kaçakçıya 3 misli ceza kesildiğini not edin… Vs. Bu miktarlardaki zararlardan kurtaran bir şubeye ileteceğiniz herhalde bir tebriktir. Naylon faturalar, hortumlar bir yandan tarihi eserlerin geri kazandırılması diğer yandan… Mali polisin “yapılacaklar” listesi uzundur. Bize yazması zor geliyor onlara yapması nasıl gelir? Sorusu ile bu paragraftan onlara birer selam gönderelim…

Narkotik?  Trajedi dolu “bağımlı” hayatları okuyoruz, izliyoruz. Envai çeşit uyuşturucuyu “piyasa”dan simlik isteyen, bağımlıları “madde” hapsinden hayata, tacirleri ise ”hapse” göndermekle görevli bu birim, dublörsüz filmler çekmekte ve ”mutlu son”ları haber bültenlerinde izlemektedir. Kişi başına hatta aile başına düşen “acı”yı yazın oraya, bu işte dönen parayı da ilave edin, sonra Narkotik polisinin notunu verin. Sicil amiri olan “halk” ın “kanaat notu” nu bilmem söylemeye gerek var mı?

Organize Şubenin, “Matruşka”yı (iç içe geçmiş kumpaslar, denebilir) hatırlatan ve maalesef “parça tesirli” olabilecek çeteleri ortaya çıkarmasına neredeyse “çetele” yetmez oldu. Çıkar amaçlı, kaos amaçlı, bilmem ne amaçlı bunca örgütün örümcek örgülerini bozarak halka dayatılmak istenen korkunun, devlete yapılmak istenen soygunun önünü alan Organize polisi, mafya çapulcularını asli ikametlerinde iade etmekle kalmıyor, gündemde ikamet eden olayların da “aslı”nı gösteriyor. “Çete-refilli” hadiseleri tertip eden “çete”ler ortaya çıkarıldıkça zaman be zaman “refill” eden (yeniden doldurma; gündeme getirilen olayları düşününüz) “fil”lerin, fildişi kuleleri de yıkılmaya yüz tutuyor.

Bilişim Suçları, KOM ailesinin yeni ferdi sayılabilir. Alanı gibi hızlı davranarak birçok “hacker”in, pornocunun, sanal dolandırıcının “hack” kından gelen bu birim, yüksen bir değer olarak bilişim suçlarını alçaltmakta ve güvenliğin bu alanındaki “sağlıklı” işleyişe karşı “disc” kaymaların önlemektedir.

Sadece bu birimlerin personeli mi? Köpeği bile iş yapıyor “KOM” un… “Burnunu bu işlere sokan” “KEM” köpekleri, havladığı yerden ses getiriyor (Bir hatıra: GORA filminde denmişti ya; “Uzaylı da la insan, insandır” diye… Kem köpeği de olsa köpek köpektir arkadaş. Polis literatüründe “esmer vatandaş” tabir edilenlerin evinde “ot” aranıyordu K.O.M. ya da… Biz bitirdik bir de köpek baksın dedik. Bekliyoruz ki zuladan bulup hav havlasın. O mahallede kediler çok bulunduğundan ne görelim? Biz “ot” havlaması beklerken bir kedi açık camdan fırlayıverdi, arkasından bizim köpek…)

Hatıra gelenleri yazıyor, hatıralar ekliyoruz… Yazıcı hatalarını lütfen bildiriniz!…

 

Bir “Özel Harekât” Yazısı

Teşkilatımızın en fotojenik üyelerinden olan Özel Harekatçılar, meslekî konumları itibariyle prestijli bir noktada dururlar. Zaten, polislik mesleğinin diğer mesleklerden farklı bir yönü de;  her birimdeki personelin birbirlerinden çok değişik görevlerde bulunmasıdır. Birimi değişen bir polis, yeni bir memurluğa atanmış gibi bir “rodaj” (tanıma, alışma) süresi yaşamaktadır. Bu özelliğin daha da özelinde Özel Harekâtçılar bulunmaktadır.

Özel Harekâtçıların en belirgin özellikleri; işlerini “severek, isteyerek ve cansiperane” yapmalarıdır. Renklerle ifade edersek, “gözleri kara, alınları ak” tır.

Bir Özel Harekâtçının gündemi, diğer polislerden çok başkadır. Şahsen kursta, görevde, şurada burada bir Özel Harekâtçı ile mülaki olsam, kendimi “işe yaramaz, polislik nere ben nere?” modunda hissederim. Bilgi Toplumu Polisliği, düşünmek, yazmak falan filan bir anda gözümde anlamsızlaşıverir. Hayır, bu durum bu teorik konuların gereksizliğinden kaynaklanmaz. Karşınızda etten kemikten bir “serdengeçti” vardır ve bu insanın bakışları, teoriden ziyade uygulamaya dönüktür. “Makale” nin “efsane” karşında refleks bir bocalamasıdır işin edebicesi…

Bu görünüşü ve bilinişi “sert” polisler, duygusuzlar mıdır? Hayır elbette… Burada eşanlamlı gibi görünen kelimelerin ayırt edilmesi önem kazanır… Onlar, Özel Harekâtçı olma konusunda “gönül” lü, “Özel Harekât” larda “yürek” li oldukları gibi,  görev dışı bir inciticilikten kaçınacak kadar “kalp” lidirler… Kalıpları, kalpleri hakkında yanılgıya düşürmemeli sizi…

Halktan giderdiği “korku” yu katlayarak muhatap olduğu “suçlu” kitlesine yollar. Özel Harekâtçı kelimelerinin uyandırdığı korku ve nefreti görmenin en somut örnekleri teröristlerdir. Her ne kadar “deliklerde yaşama uzmanı” olsalar da “Özel Harekâtçı” kelimelerinin telaffuzu esnasında kaçmak için yeni delik ararlar.

Harbi olan Özel Harekâtçılara, “harp” olsa bile vız gelir. Harp için kurulmuş bir “arm” olmasalar da, armoniyle “harp” çalacak kadar işlerinde profesyoneldirler. Bu müzikal uyumlarını marşlarından, yürüyüş kararı saymalarından rahatça anlayabilirsiniz.

Meslektaşlarımızdan bahsetmeyi düşündüğümüz yazı serisine Özel Harekâtçılardan başlamış olduk… Gerçi zaten telsizde de ilk kod onların idi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Trafikçi Yazısı

Bunca meslekî yazı trafiği arasında Trafikçi meslektaşlardan bahsetmemek elbette olmazdı. Dağarcığımızın elverdiği kadar Trafik Polislerinden bahsedelim.

Stres yükü en ağır birimlerimizden olan Trafik Polisi, teşkilatımızın en vitrin simalarıdır. Polis hakkında bir-iki cümle edecek çoğu vatandaş, büyük ihtimal onlardan bahsedecektir. Yollarda onu görmekte; bir işareti ile durmakta diğer işareti ile geçmektedir.

Hangi sahnesinden bahsedeceksiniz ki trafikçilerin? Yanlış yere park eden sürücüyü ikaz etmek için verdiği gayret mi? Kendini bilmezlerin kural bilmezliği ile uğraşmaları mı? Kodaman ve türevlerinin kocaman laflarına maruz kalmalarını mı? Duman ve gürültüden birinci derecede etkilenip sağlık sorunları yaşamalarını mı? Neyi anlatacaksınız?

Kirlenmeye en müsait renk olan beyaz şapka ve kemerlerine toz kondurmamak için “yollara düşen” trafikçi arkadaşlarımızı bilmem hangi birimimiz sollayabilir? (Beyaz rengi koruyamayıp kirleten istisnalara da ceza kesilecektir, onları bu yazının trafiğinden men ettik.)

Hani derler ya “ağız kokusu çekmek” diye… Trafikçiler milletin promillerce ağız kokusunu çekmekte, onca uyarılar yapmakta ve fakat yine de insanlarca “korkulan” bir karakter gibi görülebilmektedir. Oysa böyle korkuları ancak hatalarımız doğurur. Kurallara uyanların trafikçi ile olan muhabbeti ancak selamlaşma, danışmadır. Kurallar, insanları korumak içindir; her ne kadar sakız gibi çiğnense de.

Onca eza çekip, ceza kesen olarak bilinmek zor gelse de trafikçilere.

Trafikçiyi tayin olduğu yerde görev yapan olarak görmek isteriz, görev yapan olduğu halde tayin olan değil…

Asayiş Polisi genelde dizilerin, Organize Polisi genelde Sinemaların konusu iken Trafik Polisi daha çok “fıkra” lar ile anılır. Polisliğin cilvelerindendir bu durum; ciddiyet ile espritüellik atbaşı gider.

Biz, kayda geçsin diye şimdilik bu satırlarla trafikçi meslektaşlarımızı yad edelim. Yoksa onların “kayda değer” liği kayıtlara sığmaz. Ve fakat onlara lakayt da kalınmaz…

 

 

Kadro Denizi ve Tatlısu Polisi

 

Mesleğimizde aktif polisliğin yapıldığı, masa başı ile değil “sokaklar, karakol, umuma açık yerler, operasyonlar” gibi anahtar kelimelerle açıklanacak kısma “kadro” diyoruz… Büyük balık – küçük balık döngüsünü, boğulma potansiyelini , “iş çıkarma” özelliğini hesaba katarsak “kadro denizi” şeklindeki tanım vuzuha kavuşabilir.

“Tatlı su polisi” ise eğitim birimleri, masa başı işleri ile iştigal eden üniformalı zevata denebilir ki, bunlar yukarıdaki “deniz” e nispeten dere, çay, bilemedin göl seviyesinde kaldıklarından kadrocuların “derinliği” ile mukayese edilmez.

Zaten bu yazı da “mukayese” ye değil “muhasebe” ye davet etmektedir. Muhasebe; yani polislik mesleğini icra edenler olarak “neredeyiz? , yarışma halinde miyiz tartışma halinde miyiz? , yatan kim çalışan kim? , işgal ettiğimiz nere ve iştigal ettiğimiz ne?” gibi sorulara cevap bulabilmek için birey olarak ve birim olarak kendimizi sorgulamaktır.

Tasnife göre hal-i hazırdaki konumu “tatlı suda bir sazan” olarak iki senelik kadro tadımından sonra bu yazının bir günah çıkarma manifestosu olduğu ve vaftiz beklenildiği düşünülmesin. Satırlar ve de satır araları kastımı anlatacaktır.

 

Edilgen Ol Ki Etken Olasın

Gramer kuralları, en çetrefilli meseleleri özlü olarak açıklamada birebirdirler. Erbabı bilir ki; ömür gerektirecek konular ve hatta konu olarak ömrün kendisi bile birkaç dilbilgisi nüansı ile izah edilmeye müsaittir.

İngilizcedeki “aktif ve pasif cümle” nin Türkçe versiyonu “etken – edilgen” cümlelerdir. “Yaptım” derseniz etken , “yapıldı” derseniz edilgen olur.

Devlet memuru olarak yaptığımız/yapacağımız işlerden bahsederken “yaptım, yapacam” gibi birinci tekil şahıs kullanmak son tahlilde bir kompleks göstergesidir… Unutmamalı ki reklamını self-servis olarak yapan ve de icraatını birinci ağızdan söyleyen insan kadar soğuk nevale yoktur.

Etkin olmak arzusu ile yanıp tutuşanlara “edilgen konuş” demek oyuncağını elinden almak olacaktır. Görünmek isteyenler, görmek istemeyeceklerdir bu tavsiyeyi…

Performansını “çıkıntı” olmak için değil, eriyebilmek için kullanmalısın. Yeteneklerin yetişmesi için en verimli zemin gizlilik toprağıdır. Pirinç için sulu arazi, palmiye için sıcak hava gerekli olduğu gibi… Edilgenlik bu zemini sağlar.

Bahsettiğimiz husus hem kadroda olanlar hem de kadro-dışı olanlar içindir. Bu virüs maalesef nezle gibi yayılmış. Takım böyle diye takımdan ayrı düz koşu mu yapalım? Yok hayır… Devam ediyoruz…

 

Daha İyi, İyinin Düşmanıdır

Bu söze bir büronun duvarında rastlamıştım. Duvarlarda asılı olup dört duvar arasında ömür tüketen insanlara sirayet etmediği için güzel söz panoları bana hep duvar kâğıdı mesabesinde gelir. “Daha iyi” sıfatına, ötesi “en iyi” sıfatına erişebilmek için canını dişine takanlar onca “iyi” ile dost olunabilecek ticareti değil sırça köşke yerleşebilme hevesini tercih etmekteler. Bu “gayretlerini vasata düşürerek tekdüze bir duruma gelsinler” , demek değildir. Sürü psikolojisi gibi gelen bu teklif, kolektif şuura dâhil olma tavsiyesidir.

Cemil Meriç “sürünün önüne geçmek sürüden ayrılmak mıdır?”” diye sorar ve “aradaki fark uzayınca “evet!”” cevabını verir… Nazım Hikmet ise meseleye “ağaç gibi hür, orman gibi kardeş” çizgisinde bakar…

Müsademe-i efkârdan şöyle bir hakikat barikası gözümüze ilişmektedir:

Çalışacaksın, başkasının çalışmamasını kendi çalışmamana mazeret saymak şöyle dursun, çalışmayanı motive etmeye yol açtığını fark edeceksin. Çalışırsan motive için söze gerek kalmaz. Çalışacaksın ve eğer birisi/birileri bu çalışmadan bahsedecekse bu asla sen olmayacaksın, aynı sırada okuduğun insanlar ile araya fark girse de “sıradan” olmak için gayret göstereceksin. Bu noktada şu müjdeyi alabilirsin; farklı olmak arzusundakilerin enflasyonu bu kadar tavan yapmışken “sıradan” kalma gayretindeki sen, otomatikman fark edilirsin. Ama sen yine de “farklı olma” ya bizatihi talip olma…

 

At Binenin Kılıç Kuşananın

Meslektaşlar olarak düştüğümüz önemli bir hata, çalıştığımız birimi “en çok işi yapan” olarak görmemizdir. Oysa bu yanılgının karekökünü alırsanız şu sonuca varmakta zorluk çekmezsiniz:

Bir birim en çok işi yaptığı için değil, biz orada görev yaptığımız için bizce ilk sıraya alınmaktadır. Şube kılıfına sokularak egosantrik/ben-merkezli düşüncelerimizi yansıtmaktan öte bir şey değildir. Bir ölçü birimi olsa ve en çok işi gerçekten o şubenin yapıyor olduğu tespit edilse bile bu sözü söyleyen hükmen mağluptur.

Siz görmüşsünüzdür; karakolda çalışırken “her işe biz bakıyoruz” deyip de şubeye geçince “karakol gibi yatıyor muyuz biz” diyeni… Veya bir şubeden ötekine geçince, parti değiştiren milletvekili edasıyla eski şubesine veryansın edeni… Mevcut durumunu kutsamak amacıyla önceki çalışma yerleri hakkında “örgüt itirafçısı” gibi konuşanı… Görmüşsünüzdür, inşallah gördüğünüz siz değilsinizdir.

Orta kademe bir yöneticiye “hangi birimlerde çalışmalıyım?” diye sorsanız, galip ihtimal kendi müteselsil çalışma yerlerini salık verecektir. Ve meslekte ilerleme adına en kısa ve doğru yolun o yol olduğunu belirtmeyi unutmayacaktır. Bu tavır da yine o yoldan kendisi geçerek şereflendirdiği içindir.

Oysaki “at binenin kılıç kuşanın” prensibince her birimde “yararlı olma” potansiyeli vardır. Göz , “en önemli benim” derse ayağı küstürüp gördüğüne varamaz. Dil “en önemli benim” derse eli küstürüp yemeği tadamaz… Demek ki kalbin her damara kan pompalaması hatırlanmalıdır. Ve beyne, yani akla tabi olan ve özelliklerini beynin yolladığı sinyallerle hayata geçiren organlar “aklın yolu birdir” demeli ve meslekî ortaklıklarını “kollektivite” lehine değerlendirerek hepsince müşterek olan “ortak aklın” emrine vermelidir.

Güvenlik Görevlisi iken “güvenlik kamerası” haline gelmemek için, gördüklerimiz hakkında fiilî bir şeyler yapabilmek için organlar ile açıklanan örneği dikkate almak lazımdır. Mesleki ruh bunu gerektirir.

 

Ruh çıkarsa cesede fesat girer.

 

MAILY NEWS

Değil mi ya? “Günden güne”   yazsaydık,   “daily news” diyebilirdik, “mailden maile” yazdığımıza göre “maily news” diyeceğiz. Bu sayfada, bazen “polislik” adına ahkam kesildiğinin farkındasınız. Çiçeğimiz daha burnumuzdayken, bu “mangalda kül bırakmama”  merakı nerden gele ki? Daha iki sene dolmamışken böyle emekli polis pozlarında yazı yazılıyormuş hissi vermeyelim sizlere. Zira ne tecrübemiz var ki aktaralım? Bizimkisi tecrübeden değil “ukalalık” tan kaynaklanıyor; erken öten horozuz, kim bilir belki yakında başımızı keserler.

Polislik hakkında yazı yazıyorsak, bu, gün boyu aldığımız bu “uygulamalı dersi”  not etmek, özetini çıkarmak ve sizin puanlamanıza bırakmak olarak algılanmalı. Zira bu sitenin büyük kısmı, bir 2002 mezunu için  “üstlerinden, öğretmenlerinden, büyüklerinden müteşekkil” ; müteşekkir olansa biz… Ben, şu maceralı meslekte, gün be gün yaşadıklarımı size “bilgi notu” olarak arz ediyor ve sizin “ilgi notu” nuza göre dümen kırıyorum; gökten ne yağmış da yer kabul etmemiş?

Size Polyanna’yı kıskandıracak bir cümle söyleyeyim mi?

-“Polislik, “hayat okul”unda en kaliteli ve faydalı dersi para vererek değil para alarak okumaktır.”

İşte “yeni” leri (news) mailden maile yazmak bunun için…”Sosyoloji” yi August Comte gibi fildişi kulenin filozoflarından değil, sokakların içinde yaşayarak öğrenmek; “psikanaliz”i Sigmund Freud’un uçkur teorilerinde değil,  sorgulamada yaşamak; “beden dili” ni konferans salonlarında değil; müştekilerin ve şüphelilerin kılıktan kılığa girdiklerinde anlamak; “toplam kalite yönetimi” ni can sıkıcı toplantılarda değil, ekip memurlarınızı motive edebilme gayretiyle çözebilmek dersem izah edici birkaç cümle söyleyebilmiş olur muyum? Polislik, bir bakıma “ilaç” gibi; içimi çok acı, fakat hayattaki birçok hastalık için gerekli; hele “toplumun sağlığı”  için şart. Ben sizlere bu yazıları arz ederken ki amacım, bu ilacın yan etkilerinden kurtulmaktır. Yazmak panzehirdir. Mikroplardan müteşekkil “suç dünyası”ndan  “akademilenyum camiası” nın sağlıklı, hijyenik ortamına  “seyahat” edip rahatlamak için rahatsız ediyorum sizleri.

Polislik;  hayat denizinde boğulmamak için, suya atılıp çırpına çırpına yüzmeyi öğrenen çocukların durumunu hatırlatırdı bana…(Geçen de böyle düşünen üstlerimden biri hatırlattı aynı şeyi) Ebeveynleri gereksiz bir acımak yerine, cesur ve mantıklı bir tavırla ağlayan çocuğu fırlatırlar suya; ta ki o çocukcağız, bu bataklıkta “karabatak” gibi boğulmasın, “sazan” gibi avlanmasın, “köpekbalıkları” onu ısırmasın; “yunus” gibi yüzsün, karaya çıkabilsin.  Ağlamayan çocuğa meme vermezler.

Şimdi sizlere,  sözüm ona “polislik olgusu” dedikleri fenomeni tarif ederken, kapağında “polis”  kelimesi geçen kitaplardan alıntılar yapmak da vardı, altını “dipnotlar” la oyup, üstünü “önsöz” lerle kabartıp, arkasını “bibliyografyalar” la şişirmek de vardı. Ama “çam sakızı çoban armağanı” , sokaktan ancak bunları toplayabildik…

Yazı burada bitmişti, şu aşağıdaki sözün de bu yazı içersinde bulunmasını istedim.

“Öğrenmenin de maliyeti vardır;

Önceden öğrenenler, indirimli fiyattan…

Otoriteden öğrenenler , “özgürlük” bedeliyle…

Deneyerek öğrenenler, etiket fiyatından…

Hayattan öğrenenler, gecikme zammıyla…

Hayattan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş hayatlarıyla öğrenirler.

Arthur Miller isimli biri söylemiş bu sözü.

Yeri gelmişken bir noktayı açıklamak istiyorum: Bazen işte bu sözde olduğu gibi, bazı insanların sözleri yer almakta; fakat meslek ve şube gereği, teoriden çok pratiğe dönük bir akışla geçiyor hayat; uzun uzadıya kitaplar pek okuyamıyorum; sağda solda bazen bunun gibi güzel bir cümle,  bir ansiklopedi kadar anlamı dolduruyor boş kafama; hem öyle “şu kitabın şu sayfası gibi”  dipnotvari eklemeleri de bir türlü yapamam. Akademide tez yazanlar arasında “150 sayfalık kitabın 250. sayfasından ” alıntı yapan muzip arkadaşları görünce bu kes-kopyala-yapıştır muhabbetinden zaten ısınamamıştım; iyice soğudum… Bu noktayı bilmenizi istedim.)

Şimdi, her geçen gün yeni bir şeyler öğrenmenin bedeli olarak neler ödüyoruz acaba? Neyi neye feda ediyoruz? Siz oldukça fedakarsınız; “seyahat” i okuyarak bakın ne kadar vakit feda ettiniz?

 

 

Polisin Mesaisine Değişik Çözümler

 

Ankara’nın Polatlı ilçesi, yıllardır il olmayı beklemekte ve bu arzusunu şehrin giriş çıkışlarına koyduğu panolarda dile getirmektedir. Uzun zaman “il olma” isteğini bir karikatürle dile getiren şehir, hatta siyasî konjonktüre göre talepte bulundu. “İl sözü babadan yerine getirmek bacıdan… vs.” Bu da yetmedi, şimdi bu arzu aynı panolarda “We want to be province!” şeklinde İngilizce yer alıyor ve deniyor ki “Türkçe söyledik kimse anlamadı”…

Konuya böyle girdik, zira benzer bir (ne biri? kaç bir?) kronik sorun polisin mesai sorunu. Dile getirmenin bütün permütasyonları denendi mi bilmem? Kah bir polis eşi dilekçe verir eşi için, kah 10 Nisan Polis Bayramı öncesi birkaç köşe yazarı birkaç paragraf patlatır (ve bir sürü polis mesajı alır; “yaşa abii! , polis dostu! vs.”) kah olur bir-iki genelge yayınlanır… Biz bugün çeşitli önerilerde bulunacağız; ama umut vermek için değil, (acı da olsa) tebessüm ettirmek için yazdık… İşte sorunu minimuma indirecek (!) çözüm paketi:

*İşçi Bayramıydı, Nevruzdu… vs., provokosyona müsait ve polisin mesaisini doğrudan etkileyen bilumum “önemli günler” 29 Şubat’a alınsın. Malum, Şubat ayı 4 senede bir 29 çektiğine göre bu tarz mesailer olimpiyat gibi 4 senede bir yapılsın. Görevli polisler ve de provokasyon erbabı 3 aşağı 5 yukarı aynı tipler. Hem vakit kaybı, hem afişti, pankarttı; masraf azalır hem de gözaltı süreleri… Bakarsın 5-10 sene sonra millet unutuverir.

*23 Nisan’da çocukların Cumhurbaşkanlığı,TBMM koltuklarına oturduğu gibi, polislik dışındaki memurlar 10 Nisan’da bir günlüğüne polisin koltuğuna (ne koltuğu kardeşim?; ekip,devriye,nöbet kulübesi…artık hangisi denk gelirse…) oturtulsun ve polisiye bir mesai yaptırılsın. Gün sonundaki cevabı (anladınız siz onu) ne olursa ona göre bir düzenleme getirilsin…

*Rusya’nın bilmem kaçıncı enlem ve boylamındaki 6 ay gece olmayan yerler, geçici görevlere tahsis edilsin. Şark görevi gibi burası da “şimal/kuzey görevi” olsun. Orada istesen de gece mesaisi yapamazsın. Böylece gece çalışmakta zorlanan personel bu şekilde bir rotasyona tabi tutulsun…

*Her sene Mart ayının son haftasında yapılan “saatlerin geriye alınma” uygulanması sıklaştırılsın.(Bir saat bir saattir!).Ekim’in son haftasındaki geri alma uygulaması kaldırılsın.

(-Dur bi dakka! , o sırada istirahatta olanların bir saati gider! ;

-Onu da siz düşünün ya hû!…)

*Robocop ülkemize davet edilip polisimizin mesaisi hakkında bilgilendirilsin. Kendisi tam tekmil 1 ay staj yapsın. Mekanizması göçüp  “System halted” mesajı verip vermeyeceği gözlemlensin…

Hadi yetsin bu kadar… Vaktinizi bunları okuyarak geçirmeyin,  gidin dinlenin…

 

 

 

 

 

 

 

 

POLİSİN DUYGU DÜNYASI

 

 

Çocuktan Al Zaferi

 

Çocukluk, büyüklere ait dolaplardan, entrikalardan, önyargılardan, kalıplardan, nefretlerden, içten pazarlıklardan ve listeye ekleyeceğiniz diğer negatiflerden habersiz bir dönemin ismi olması nedeniyle, “zafer”  i elde etmek isteyenler, “küçüklük” ün kıymetini bilmeliler. “Küçüklüğün kıymetini bilmek” derken , “çocukluk yaşlarını iyi geçirebilme” nin yanında, “liderlik” vasfından bahseder gibi “küçüklük” kavramını ortaya atıyoruz.

“Çocuktan al haberi!” deyişine gönderme yapmamız , “zafer muştu” sunun en sağlıklı kaynağını göstermek üzere, çocuk muhabirliği yaparak, bu tatlı haberi vermek üzere çocukça bir yazıyı ajanslara geçmek arzusudur.

Niye “çocuktan al haberi” derler? Sansür, oto sansür, manipülasyon, iftira, şantaj… vs yoktur bu şirin muhabirlerde. Tarafsız muhabir, sağlıklı muhbirdirler. Masa başında oturup, haberi istediği kıvama getirmek için fırına veren “makro dalgacı” lar gibi değildir çocukların verdiği haberler; “neyse o” dur. Çocuk, içinden geldiği gibidir; dışına göre garip şekillere girerek anlayışınızı illüzyona maruz bırakmaz.

Çocuk, “şaşırabilme” özelliğine sahiptir. “Alışkanlık”  denen illet, zillete çevirmemiştir düşüncelerini. İşin bu yönüyle “harikaları fark edebilmek ” , küçüklüğü bilenler içindir.” Sevgi” nin en halis bir noktasını çocuklar temsil eder. Sevilmek de çok şirin durur onlarda…          “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”  ölçüsüne göre çocuklar, ayrımcılıktan uzaktırlar. Siyah ırk olmuş, sarı ırk olmuş, beyaz ırk olmuş, fark etmez onlar için. “Renkkörü” dürler bu konuda.

Önyargı konusunda ise Einstein’ın “atom parçalama” sını paramparça ederek fark atmışlardır. Büyüklerinden kalan , “önyargı, nefret” gibi mirasları henüz devralmadığından, bu dünyada iken başka bir dünyaya ait yaşamı sürerler. Anne karnındakinden daha karanlık bir aşamaya geçtiğini bilse, milyonlarca arkadaşını geride bırakarak kazandığı yarışı tamamlar mıydı acaba?

Dışımızdaki büyüklerden ziyade içimizdeki çocukların sesi birçok zaman daha sevimli gelir. En enerjik çağ olması nedeniyle, muhtaç olduğumuz enerji için istifadesi her an mümkün bir “tatlı sulu akarsu” dur çocukluk… Bu çocuğun hayatı, kendi hayatımızla birebir ilgilidir. Danışma meclisimizin daimi üyesi ve fahrî başkanıdır çocuk. Yüreğinin götürdüğü yere giden seyyahın yol arkadaşı “çocuklar” dır.

En zararlı kürtaj , “içimizdeki çocuk” a yapılandır.

 

 

“Eskici” , Hep Yeni!

 

Edebiyat Tarihimizin önemli isimlerinden Refik Halid KARAY’IN “Eskici” isimli kısacık hikayesini bilir misiniz? Çok kısa olmasına rağmen birçok kişinin uzun hayatını özetleyebilecek, derdine tercüman olacak bir teması vardır o hikayeciğin. Verdiği mesaj ile birçok kişinin bam teline basar, yarasını kanatır o hikaye.

Hikayede; anne ve babasını kaybeden küçük Hasan, Filistin’de yaşayan halasının yanına gönderilir. Orada insanlar, anlamadığı bir dille konuşmaktadır. Ne o onları, ne de onlar onu anlamaktadır… Ta ki, halası avluya bir Eskici çağırana kadar. Buyrun, Refik Halid’in kaleminden takip edelim:

 

***

(…) Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.

Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki… Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: (…)Susuyor ve bakıyordu.

Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu: -Çiviler ağzına batmaz mı senin?

Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:

-Türk çocuğu musun be?

-İstanbul’dan geldim.

-Ben de o taraflardan… İzmit’ten!

Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:

-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?

Hasan anladığı kadar anlattı.

Sonra Kanlıca’ daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?

-Sen niye burdasın?

Öteki başını ve elini şöyle salladı: “Uzun iş” manasına… ve mırıldandı:

-Bir kabahat işledik de kaçtık!

Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan… Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı. Hasan, yüreği burkularak sordu:

-Gidiyor musun?

-Gidiyorum ya, işimi tükettim.

O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce, titreye titreye ağlıyor.

-Ağlama be! Ağlama be!

Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.

-Ağlama diyorum sana! Ağlama!

Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu. (Şişli 1938)  (Gurbet Hikayeleri)

 

***

 

Hikayenin orijinalliği kaybolmayacak şekilde almaya çalıştık. Çocuğun meselesi, bugün birçok insanın meselesidir. Dilinden, derdinden anlayan bir arkadaş bulmak. Çocuğun meselesi İstiklal Marşı şairimizde de var:

“Gitme ey yolcu! Beraber oturup ağlaşalım;

Elemim bir yüreğin karı değil; paylaşalım.”

Her ne kadar teknolojinin gelişmesi, iletişim kurmak isteyenlere bahane bırakmadıysa da, mesleğimiz gereği leyleği havada gören ve “yeryüzü” nün değişik “yer” ve “yüz”lerini gören polislik mesleğinin mensupları olarak, yüz yüze ve gerçek bir sohbetin değerini tartacak terazileriniz vardır. Daha da ve en önemlisi; meselenizi mesele edinen meslektaş, meseledaş ihtiyacı vardır. Eskiciye ağlamakta haksız değildir çocuk; kim bilir, ağlamayana meme verilmeyeceğini anlamıştır belki…

 

 

 

İki Kelime ve İkilem

Hatırlanmak ve unutulmak… Atomdan yıldıza kadar “oluş” un her zerresinde yer alan zıtlık, insanın duyguları için de söz konusudur. Hatırlanmak ve unutulmak da aksi istikametlerde ve de isteklerdir…

Hatırlanmak isteyen ile unutulmak isteyenin hayata bakışı, insani ilişkilerin anlamlandırılışı başka başka olacaktır. Hatırlanmak isteyen, olur olmaz “vefasız” sıfatını kullanacak, her nasıl olup da hal-hatır sormuşsa onu kerratla gündeme getirecek ve araya giren mesafeye dair “problem kimde?” sorusuna “bende değil!” diyebilmek için karine sayacaktır.

Unutulmak isteyenin böyle bir derdi yoktur… Hayatı beklentilerinden azade geçtiği için, ithamlardan bağımsız yaşar. O, varsa yoksa giriftleşmiş, girdaplaşmış bu çağda dillere düşmemek, göze batmamak için uğraş verecek ve fakat payına düşen “sorumluluk” için bir yerlerde de veya sağlaması olan “hatırlanma meraklısı olmamak”, erdem duygusuna terettüp ettiğinden “sorumluluk” bu insan ile özdeştir.

İki kelimenin yorumu böyle is, “ikilem” nerde?…

Sorumluluk nerede ise ikilem oradadır ve adeta siyam ikizidirler…

Öyle ki, unutulmak isteyen “vefa” gereği hatırlanmak isteyen dostlarını, sevdiklerini “hatırlama” pahasına “unutulma” arzusundan feragat edecektir… Ne kadar unutulmak istese de, deşifre olsa da “hatırlamak” görevi “unutulma gönüllüleri” ne düşer ve aslında onlar için asıl dert, arayıp sormanın, tebrik etmenin, takdir etmenin, selam göndermenin zorluğu da “hatırlanma” ya maruz kalışlarındandır. Bir yerlerde ismi duyulmayan, cismi görünmeyen bir fert olabilme temennisi maalesef mümkün değildir.

Kimsenin gününe, gündemine konu olmak istemezler ve fakat “hatırlama-merkezli” hareketleri ile, sorumluluk özleri barındıran fiilleri ile müstesna duruma düştüklerinden ve istisnalar hep dikkat çektiğinden sohbet konusu olurlar. Fail ses çıkarmasa da fiil ses getirmektedir.

Bugün, iletişim hesabına karşı taraftan ilk adım beklemekle ömür geçiren, mevhum karizmasını cevapsız aramalara endekslemiş, dolup boşalan elektronik posta kutusuyla tatmin olan insanlara “unutulma” nın tadını anlatmak çok zordur. Nezle olunduğunda koku alınmadığı gibi, damak dokusu zedelendiğinde tat hissedilmediği gibi, ilgi fetişisti olmuş kişilere gözden uzakta “yakınlık mesajları” vermenin lezzetini, güzelliklerin gizlilikle pekiştirilmesinin keyfini izaha kalkışmak akıntıya kürek çekmektir.

İşe bakın ki hatırlanmak isteyenlerin hanesine unutuldukları için nisyan, hatırlanmak isteyenlerin payına unutulmadıkları için isyan düşüyor. Hatırlayan hatırlanıyor, unutan unutulmayla yüz yüze geliyor.

Unutulun gitsin!

 

 

 

 

 

“Ses” , Siz Olun!

Mesleğimiz, ketum olmayı gerektirir. Bilinmesi gerekenleri bilirseniz, sessiz bile dursanız, gayr-ı meşru dünyanın yüreğine korku salabilirsiniz. Mesleğimizin bu özelliğini genele yayacağız bugün… Ketum durmaktan girip, derin bir sessizlikten bahsedeceğiz.

Yanlışlar karşısında sessiz kalmamalı insan. Gürültülü bir çağda, sessiz kalmamanın gereği üzerine , “sessiz olma” yı yazıyoruz bugün. Sesimizi duyurabilmek için “ses “, “siz” olun! diyoruz.

“Mücessem mesaj”. Söyleyeceğimiz, görünüşümüz olsun… Madem sesleri kullanarak insanlara bir şeyler anlatma çabamız var, sessiz ve fakat derin bir görünüş, en derinlere bir şeyler anlatır, deriz. Konuşsak, ne konuşuyoruz ki? Ya paranın kusurları, ya birinin kusurları, ya dünyanın kazurları. Dördüncü seçeneği işaretleyenler, yüzde doksan, sessizliğe işaret etmiş olacaklardır.

İdeali vücuda getirmek isteyenler, vücutlarında göstermelidirler önce. Bedenimizi, tercüman kılarak her dili konuşabiliriz. Yabancı dil sorunumuz kalmaz. Lisan-ı hal, her ülkede yerli lisandır. Fransızca bilmeyene Fransa’da Fransız kalabilirler; Arabistan’da, Arapça bilmeyeni dinleyenler , “anladıysam Arap olayım!” diyebilirler… Ama size bir şey söyleyeyim mi, davranışlarımızla, duruşumuzla, verdiğimiz izlenimle, dünyanın neresinde olunursa olunsun anlaşılan bir dil vardır; “lisan-ı hal”… Görünüşümüz, derinliğimiz, sığlığımız, heybetimiz, yaptıklarımız, yapmadıklarımız…

Konuşmak, esrarı bozar. “Ses” , “siz” olursanız; yani, konuşmak, söylemek istediklerinizi, sessizliğinizle mesajlarsanız, bu “ses” , “pes!” dedirttir ancak. Boğulması gerekenler varsa, bu derinliğinizde boğulur, korkması gerekenler varsa bu sessiz haykırışlardan yüreği ağzına gelir. En etkili donanma , “sessiz gemi” lerden oluşmasaydı, şair , “ölüm” ü sessizlikle tavsif eder miydi hiç? Zamansız konuşan, derinlikten mahrum olduğu için, bu sığ haliyle dibi görünür.

Düşünen, susmayı; susan, düşünmeyi, dinlemeyi bilecektir. En sağlıklı oyun , “tıp” tır. Kimse konuşmaz bu oyunda, konuşan kaybeder. Susmak, sabır gerektirir.

Sessizlikten, susmaktan kast ettiğimiz bir diğer boyut da; kazanılan bu zaman ile konuşmaya sıra geldiğinde, konuşulması gerekeni konuşmaktır. İnsanlar , “Demek, önemli olan bu imiş!” deyip , “konuşulması gereken” i anlasınlar. Böylesine bir tutum, vermek istediklerimizi “metazori” değil, “spontane” bir şekilde uygulamaya geçirir. Mesleğimizden örnek verirsek, bir polis, on ikiden vurmak istiyor ise, konsantre olmayı bilmeli. Sağlıklı konsantre, böyle bir “tıp” la olur. Pusu atarak suçluları yakalamak, sessiz olmayı şart koşar. Konuşursan, kaçarlar.

Sessizce düşünen, düşündükçe sessizleşen insan, etrafında “pimi çekilmekten sakınılır” bir hale gelir ve böyle bir bomba, patladığında öyle bir dağ patlatır ki, güneşin ışıklarına engel olan bu dağın parçalanmasıyla köy aydınlanır, açılan tünellerden insanlar yol bulur, yürür… Doğu belli olunca, Batı’da belli olur, herkes bir yön seçer.(1990’lı yıllarda, Doğu’da bir köyde, ışıktan yeterince istifade edemeyen ve doğan güneşin görünmesine engel olan bir tepeyi köylüler patlatmışlardı…)

Sesini duyurmak, etrafını doyurmak isteyen bir kişinin  “kulakları tırmalama” ihtiyacı yoktur. Sözlerin kulaktan çıkmaması için, göze girmek gerek.

Konuşan göze batar, sessiz göze girer.

Yalnız Olmayan Münzevi

Başlıktan ilk bakışta ne anladığınızı bilmek isterdim. “Ne demek istiyorsun?”, “münzevi yalnız oluşuyla bir mana ifade eder”, “inziva yalnızlıkla izah edilebilir” şeklinde düşünüyorsanız, fikirlerimizin farklı çizgilerde cereyan ettiğini hemen söylemeliyim. Zira bu satırların gayesi; söz konusu iki tabirin farklarını, bu pencereden gördüklerimizle kaleme almaktır.

Bir münzevi, tek olmayı, yalnız kalmayı kendisi seçer. Bu cümlenin aksinden ifadesini dile getirdiğimizde ise şöyle söylemiş oluruz: Yalnızlık seçilmez, insan yalnız bırakılır veya beraberliğe muktedir olamaz. İnsan birçok sebebe binaen yalnızlığa mahkûm edilebilir, tercih hakkını elinde bulundurmuyordur çünkü. “İnziva” da ise belirleyici olan münzevidir; çünkü önündeki şıkkı seçmek gibi bir imtiyazı vardır ve inzivaya son vermesi onun imkan dairesindedir. Dikkatinizi “zaruret” ve “mecburiyet” kelimelerine çekmek isterim. İnsanoğlunun gerçekleşmesini kaçınılmaz, vazgeçilmez kabul ettiği durumlarda “zaruri oluş” öne çıkar. Bununla birlikte insan, ancak başkaları tarafından mecbur bırakılır. İnsan, ihtimal ki, zaruretine inandığı için inzivayı seçer ve fakat yalnız olması, onun mecbur bırakılmasındandır. Yalnızı tanımlarken başvurduğumuz cümlelerin edilgen oluşu da bu yüzdendir. Dil kaidelerinden faydalanılarak yapılan benzetmelerin isabetliliğine dayanarak, İngilizce kelimelerin yardımıyla meseleyi bir de şöyle izah edelim:

“İnsan, “must” inzivaya çekilir ve fakat “have to “ yalnız kalır.

Yalnız ve münzevinin ruh durumları, yani psikolojik çizgileri de farklılık arz eder. Münzevi, halinden memnun oluşunu ifade ederken, yalnızın payına “şikâyet” düşer. Yalnızın şikayeti, onun bir istinat noktasından mahrum kalışından ötürüdür. Münzevi ise kendisini mutlu, huzurlu kılacak bir yaşama tarzı seçtiğinden, besbelli ki sağlam bir istinat noktası var. Bununla birlikte, “ihtiyaç” kavramını da göz önünde bulundurmak elzemdir:” İnsan, ihtiyaç duyduğu için inzivaya talip olur, yalnız ise kendisine ihtiyaç duyulmadığı için yalnızdır.”

Bu ifadeler ışığında günümüz hakkında birkaç cümle edecek olursak, bir yalnızlar ordusu ile süratli bir değişimin girdabına kapılmayan münzevilerden bahsetmek gerekecektir. Sosyal münasebetleri kuvvetli insanlar elbette vardır, fakat odaklandığımız konu itibariyle, bu sosyolojik gerçekten çarpıcı sonuçlara ulaşan bilim adamlarının sözlerine kulak vermek gereklidir. Zira; onlar, şöyle diyor:

“Zamanın ilerlemesiyle, değişimlere paralel bir hızda tek nüfuslu evlerden oluşan gökdelenler de yükselişe geçiyor.”

Kuvvetli sosyal münasebetlere sahip olma gayreti, yerinde bir harekettir;  münzeviliği tercih ettiğinizde ise bilmelisiniz ki, yalnız değilsiniz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OKUYAN POLİS

 

 

Okuma(mak) Üzerine Bir Yazı veya

“Dert Adamı Söyletir!

 

Neydi bizi sevk ve teşvik eden o sözler?:

 

“Söylesem te’siri yok, sussam gönül razı değil…”

(Fuzuli)

 

Şair Orhan Veli KANIK’ın

“Neler yapmadık şu vatan için!

Kimimiz öldük;

Kimimiz nutuk söyledik “

sınıflaması içinde, ikinci grubun bir üyesi olarak, çektiğimiz nutukları bugün masaya yatırdık. “Kaplumbağaya dikkat et. Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebiliyor.” demiş, James B. CONONT.

Nice “boşa giden” ile ilgili kanayan yaramız olan “okuma(ma)” { yani hem yersiz, hem de şuursuz akan kanlar, boşa dökülen terler, karavanaya giden eforlar } etrafında kendimizi Leonardo Da VİNCİ’ nin “Anatomi” isimli tablosunda resmettiği gibi masaya yatırıyoruz. Boşa gidip gitmemeye dair şöyle bir örnek verelim:

Bir polisin, askerin “şehit” olması ile ideolojik veya diğer “ölümü hak etmeyen idealler” uğruna bir insanın “telef” olması aynı şey değildir.”Telef olmak” , ağzımızdan kaçmadı. Koyunlar telef olur, ama sadece onlar değil; bir de yanlış çobanın sürüsüne dahil olup “sürü psikolojisi” ile hareket edenler…

 

1-TEBLİĞ- TEBELLÜĞ BAHSİ

Şurada bir “iç sızı” mı paylaşmak isterim.”Tebliğ ve tebellüğ”,  resmî bir kurum olan Teşkilatımızın önemli bir ritüelidir. Personelin, bildirilerden, duyurulardan haberdar olması için kullanılan yöntemdir. Şimdilerde, konferanslarda “tebliğ”  sunuluyor. Karşı tarafın bilmesi istenilen her şeye “tebliğ” denebilir. Konuşmacının bildirmek istediği bu “tebliğ” lere dairdir benim derdim.

Düşünüyorum da , “asıl duyması gerekenler” çoğu vakit duymuyor söylenenleri… Mesela, “uyuşturucu” hakkında bilgilenmesi gerekenler , “bağımlılar” olmuyor çoğu zaman. ”Asayiş” konusunda bildirilere muhatap olanlar, suça bulaşmamış insanlardan oluşuyor. Katılımcılar zaten aşağı yukarı o konuları bilen veya bilme imkanını haiz insanlar. “Eğitim” konusunda, dinleyiciler,  seviyesi belli bir kitle oluyor ve hakeza… “Muhtaç” olan ihtiyacı ile kalakalıyor. Öyle ise bu tebliğler nasıl “faal” hale gelir? Cümlemiz şu:

-En iyi tebliğ ; “tebellüğ”dür.

Yani “bildiride bildirileni” beden dilinle göstereceksin. Anlatılmaz, yaşanır… Anlaşılmaz, yaşanmaz ise… Sende görmüyorsa, senden duymaz… Andre GIDE’ nin şu sözüne hayran kalmamak elde değil:

“Büyük dediğimiz kitaplar, klasik dediğimiz kitaplar; herkesin, kendini okumuş farz ettiği, fakat kapağını dahi açmadığı kitaplardır.”

 

Yazar Ahmet Turan ALKAN , ”Okumak Bizi Bozar ; Biz Böyle Güzeliz!” isimli yazısında  HİTLER’ in “Kavgam” isimli kitabının Türkiye’de çok reytingli olmasından bir şey çıkmayacağını belirtiyor ; zîra ,   Türkiye’de “çok satılan kitabın , çok okunan kitap anlamına gelmediğini” söylüyor ; verdiği örnekler de gayet somut ; 90’lı yıllardaki ansiklopedi furyasından tutun da Hasan Ali YÜCEL’ in Millî Eğitim Bakanı olduğu dönemlerde “Yunan Klasikleri”ni üç otuz paraya satıp “Rönesans” beklentisine kapılmaya kadar uzanan “fiyasko”lar ile bu “okumama” alışkanlığımız belirtilmiş.

İşte, bizde reklam kahramanı kitapların kapalı gişe satması , “okunası” olduğundan değil , “başkaları alıyor” un baskısı ile ortaya çıkan “Pandora’ nın Kutusu’nu”  açma merakıdır. Bu merak ise , “kapağı açmak” ile ya giderilir, ya giderilmez… Eh, onca üne sahip bir kitabı eleştirmek kimin haddine! (açıp okusa eleştirecek ya aslında, ama eleştirirken ya okumadığı anlaşılırsa

“Matbaa şunca sene sonra geldi” , diyorlar ; “okuyucu” yu kaç asır bekleyeceğiz?”

 

2-OKUYANIN IZDIRABI “OKUMAYAN”; OKUMAYANIN BELASI “OKUYAN”

Anlıyoruz ki; Türkiye’de “okuyan insanlar” ın en büyük bir ızdırabı “okumayan insanlardır”. Okuyanın kazandıkları, okumayanın kaybettiklerini düşündürür ona. Zîra; başkalarını düşünmekle sonuçlanmayan, diğer gamlık kazandırmayan her satır, egoizmin cilalanmasına yarar. “Diğerkâm” bir okuyucu, elbette herkesin okumasına taraftar olacaktır. Aksi yönde bir istek, bencillik ve ben-merkezciliğin palazlandığı insan teklerine özgüdür ki, yalnızca kendinin “bilgi ve ilgi odağı” olmasını ister, başkalarının cehaleti ile cesaret bulur. Meydan, okuyanlara kalmasın ister ki, meydan okuyabilsin. Bu insan türünün pimpirikli cahiller sınıfına girenleri, yetki ile imtizaç ettiği hengâmda, yasakçı mizacı edinirler. “Sak” olanın “yasak” ile işi olmaz idi hâlbuki…

“Yasaklama” nın görünürdeki zaferi , “Piron zaferi” dir.”Antitezi yok sayarak” kendi tezini üstün kabul etmektir. ”Pirus zaferi” , antitezi yok saymaz; pek ferahlatıcı bir galibiyet değilse bile “kötünün iyisi” meselesinden bir zaferdir, mağlubiyet değildir en azından…”Piron zaferi” hepten faciadır, düşmanı görmezden gelen kişi, gözü kapalı bir şekilde ipte yürüyor demektir. Onun çıkardığı seslerin desibeline aldanmayın;  karanlık insanlardır ve fakat seslerinin yüksekliği karanlıktan korkan çocukların misalidir; ne kadar bağırsa o kadar cesaretlenir…

Türkiye’de “okuma” ya olan bu anlamsız “istiğna” ( kendini yeterli görme) elbette ki çok sebeplere dayandırılabilir. Okumamak kabahatinin her özrü , “özrü kabahatinden büyük” olanlara hastır. Okumak , “mutluluk” a talip olanların harcıdır; sair çoğu bilgi edinme yolları (!) gibi “haz” çerçevesine sıkışacak kadar “az” değildir bu işin önemi. Mutluluk “ev” e, haz “5 yıldızlı otel”e benzetilebilir. Okumak, araya vasıta koymadan, birebir kitapla, yani bilgi ile canciğer olmaktır.

 

 

 

 

3-TAŞ İSEM, BARİ KİLOMETRE TAŞI OLAYIM

Bir konu hakkında fikrine başvurulacak insanlar, o alanda uzman, yeterli, doyurucu, hayatını o konuya adamış insanlar olmalıdır. Mahkemelerde “hüküm” vermek için “bilirkişi” lere müracaat edilmesi şu iddiamızın ispatıdır.

Hem sonra biz polisler olarak , “Doktor Raporu” nu   “Olay Yeri İnceleme Şubesi” nden almak olmaz; parmak izlerini de hastaneden alamazsınız. Demek ki her konuyu o işin “pir” ine sormak gerek. Ve fakat günümüz garabetlerindendir ki, bir futbol yorumcusunun sağlıktan siyasete görüş serd ettiğini görebilirsiniz, bir ses sanatçısının köşe yazarlığı yaptığını müşahede edebilirsiniz (yapamazlar demiyorum; yaptıklarına bakın;  yorumu siz yapın…) ; bırakın elalemi işte bir polisin de kanunda olmayan bir görevi deruhte edip bu sitede yazdığını gördükten sonra “sapla saman” ın iyice karıştığı aşikar… Ama “sap” lığımı bile doğru bir baltaya sap olarak yapmak gayretim var. Kaldı ki sizler de sapla samanı karıştıracak insanlar değilsiniz. Hem ayrıca;

 

Hukuk , kanunu döver!.

 

Biz, elmas dimağların yanında “taş” gibiyiz ve fikir heykeltıraşlarının yontmasına amadeyiz.”Taş” olurken bile öğrenmek yolunda bir “kilometre taşı olalım” ki, bilmek yolunda mesafe kat’ etmek isteyenlere bir gıdım yararımız dokunsun. Onun için işin pirlerinden örnekler vermek istiyoruz.

Okumak uğruna gözleri kapanan ve fakat gözümüzü açmaya büyük yararı olan Cemil MERİÇ şöyle bir örnek veriyor:

 

***Napolili bir asilzade , “Aristo, Dante’ den büyüktür!” diye defalarca düello etmiştir. Nihayet, yaralanmış, ölecek…

“Yahu, demişler, sahiden daha mı güzel Aristo?”

“Allah ikisinin de belasını versin! Ne birinden tek satır, ne öbüründen tek satır okudum” der.

Bizde de sağ-sol böyle…***

“Sağ-sol” un bahsi geçmiş orada, ama mesaj “kitap okumamak” üzerinedir… Meydan okumayı biliyoruz, lanet okumayı söylüyoruz, şarkı okumayı diyoruz da “kitap” okumak neden ihmal ediliyor, gelin siz söyleyin! Bu noktada makul gibi görünen bir soru bizim yakamıza yapışabilir?

 

SORU: Onca kitap, bir dolu da hedef var? Hangi birini okuyup, hangi birini uygulayacağız?

CEVAP: En başta diyebiliriz ki; “Birçok hedefe çalışmak” değil; “bir hedefe çok çalışmak”, en doğru seçimdir. Çok hedef bir insanın harcı değildir; bir hedefin harcı ise çok insanların birlik oluşuna bakar.

Okurken, duayen bir ismi seyahatinizde kılavuz olarak seçmek ve manzaraya, dünyaya o kılavuzun tasvirleri ile bakmak , “diğerleri” ni tanırken o kılavuzun verdiği bilgilerden yararlanmak gerektir. Ve illa ki bu işin “password” u “word” tür İşin şifresi kelimelerdir yani… Kitaplar, mağaradaki hazine gibidir. Bir zahmet “açıl susam açıl” demeyi öğren de, haramilere kaptırma! Bir noktadan sonra , “buluğ çağı” na erince zaten bir “açı” kazanılır. Zira kağıtta durduğu gibi durmaz yazılanlar. Seni de olduğun yerde bırakmazlar.

4-SONYARGILAR

Bir de “sonyargılar” meselesi var tabii ki…

-Haydaaa! Önyargı yetmedi, bir de bu “sonyargı” lafzı mı çıktı?

-Celallenme hemen! Bak; harc-ı âlem bir fıkrayı anlatayım sana:

 

***

Bir operatör, kurbağanın sıçrama kapasitesini saptamak için deney yapmaya karar vermiş. Kurbağayı masanın üzerine koymuş, elini çırpmış, kurbağa sıçramış. Operatör yazmış:

‘‘Dört ayaklı kurbağa el çırpınca 40 cm. sıçrıyor.’’

Sonra makası almış, kurbağanın bir ayağını kesmiş. Yine elini çırpmış, kurbağa sıçramış. Operatör yazmış:

‘‘Kurbağa, bir ayağını kesince 30 cm. sıçrıyor.’’

Sonra kurbağanın bir ayağını daha kesmiş, elini çırpmış, kurbağa zar zor sıçramış. Operatör yazmış:

‘‘Kurbağa, iki ayağını kesince 15 cm. sıçrıyor.’’

Üçüncü ayağını kesip deneye devam edince,

‘‘Kurbağa, üçayağını kesince ancak 5 cm. sıçrıyor’’ yazmış.

Deneyin sonuna gelmiş artık. Son bacağı da kesmiş. Elini çırpmış, kurbağadan hiç hareket yok. Bir daha çırpmış, yine bir hareket yok. Operatör yazmış:

– ‘‘Kurbağa, dört ayağını da kesince “sağır” oluyor.’’

İşte, olmaması gereken “son yargı” ya bir örnektir bu operatörün çıkardığı sonuç… Suya gidip susuz gelme türünden bir sonuç. Olmaması gereken bu, peki ya olması gereken?

Nice “okuyan” , yazarının hayattaki macerasında bir istikrar, bir tutarlılık, bir haklılık, sağlıklı bir amaç olup olmadığını incelemeden balıklama mı atlıyor bu denize?          “Marjinaller”, eser gürler, sonra gümler. “Orijinaller”  ise eser bırakır! İyi bir eser… Önyargısız okumanın vermesi gereken doğru “son yargı” :

İnsanları “ayırmayı” değil  “bir araya getirmeyi” ; eline “silah, sigara… vs.”  değil “kalem” almayı ; “biliyorum” demeyi değil “bilmiyorum” demeyi hatta “doymak bilmiyorum” diyebilmeyi (bilmek yolunda)  , birinci tekil şahsı “gizli özne” kılıp, ikinci ve üçüncü tekil / çoğul şahısları çok daha fazla düşünmeyi ve bu çizgideki duygu ve düşünceleri kendinde toplamayı hedef edinmektir.

“Deniz suyu” ile susuzluk giderilebiliyorsa, okuyan insan için “deniz bitebiliyor” demektir. Deniz demişken; okuyanın derdi “inci” dir ; “incik” değildir… O, derinlerden çıkaracağı mücevherin derdinde iken, en lezzetli bu et parçası aklına bile gelmez… Onun ideali , “derya içre olup deryadan haberi olmayan” balıkların alık bakışları arasında dalyanlıktır.

 

 

 

5-SONDAJ METODU

İnsan, okuduklarını yerken “gövdeye indirmek” değil , “hücrede sindirmek” niyetiyle okumalı. Çok okumak marifet değildir. Hatta denebilir ki ;  “sondaj usulü” ile az okusa bile her okuduğunda bir artezyen kuyusu bulabilir. Bu da , “az okusun” demek değildir; okumayı azımsamasın, azmetsin ve de hazmetsin! demektir belki…

“Sondaj usulü” tabirini “Arama Mevzuatı” nda görmüştüm. Nöbetçi Savcıya hep ölüm-kalım, gözaltı ile konuları sorardım, o gece bu “sondaj usulü” nü sordum.

 

*Aranılacak, tetkik edilecek çok nesne, insan, evrak… vs. olduğunda duruma göre içlerinden biri / birkaçı numune seçilir ve onların derinlemesine incelenmesi ile hüküm verilir imiş.

Bu usul, okumakta da geçerli olabilir. “Tek Hoca seçmek” gibi… Çok okumaya (hele de bahane keşşaflarının bini bir para iken) vakit olmayabilir. Sağlam bir düşünce insanının kitapları, temelde bir veya o bir ile ilgili birkaç konuda toplanır. Diğer kitapları o konunun diğer anlatımları, diğer örnekleridir.

 

Ana fikre bak, kızını al!

Mesela; birinin peşinden gider, önce hayaller dünyasında gezer, sonra biraz yürümeyi öğrenir ve fakat uyurgezer, en nihayet uyandığında gezemeyecek kadar yaşlıdır. Ve gerçeklerin dünyasında gezemeden kalakalır…

Mesela bir diğeri, kafanın içine değil dışına bakar, tüm insanlığı kuşatıcı bir vizyondan mahrum olmanın yansıması olarak,  belli bir ırka ancak sevgisini verebilir, kalan kısımları nefret ile doldurur. Yaş gelip, sular çekilip, fırtına dinip “pişmanlık tortusu” ile baş başa kaldığında mazide insanlara olan bakışı, kimsenin gözünün yaşına bakmaması ile son bulur…

Sonra yine bir diğeri, kariyer için her haltı yer…

Ötekisi , “olay, kuvvet sahibi olmaktır” der… Okuduğu “error” olursa, yaptığı “terror” olabilir.

Bir başkası, yersiz davranışlar ile bir “yer” sahibi olmaya çalışır.

Geçin öteki tarafa, bir diğeri “temiz” olmaktan bahseder; suya sabuna dokunmadan…

Genel olarak da çoğu, bir “İZM” in peşine takılır ve diğer “izm” lere topyekûn savaş açar; onlara karşı, bile isteye düşmanlık eder… Oysa belirtmeli ki;

-Hayatı “düşmanlık” la geçenin, mematı “pişmanlık” la geçer…

“Dost aramak” derdinde olmalı insan. Her insan teki “potansiyel dost” bilinip potansiyeli yoklanmalı. Düşmanını önce sen seçme; o istemesen de seni seçer zaten.

 

En iyi “sword” , “word” tür

Bu “iştahı bol, icraatı az” insanlar bana, Lev TOSTOY’un “İnsan Ne ile Yaşar?” kitabında bahsettiği bedbahtı hatırlatır: Diyorlardı ki o adama;

“Şu arazide güneş batana kadar, yürüyerek ne kadar toprağın etrafını çevirirsen hepsi senin olacak.”

Adam iştahla başlar, yürür yürür, “biraz daha, biraz daha” diyerek en nihayet güneş guruba yaklaştığı zaman aklı başına gelmeye başlar, ani bir dönüş ile başlangıç noktasına ulaşmaya ve hiç olmazsa o çevrelediği kadarına sahip olmaya çalışır, ama “akılsız başın cezasını çeken ayaklar” a kara sular inmiştir artık ve o yorgunlukla vardığı yerdeki kuyunun içine yuvarlanır…” Ne denir bunun gibilere: “Kendi düşen ağlamaz!”

“Zam”, fazlalık demektir malûm…”Zaman” da fazlalıklı bir kelimedir ; “An” dan fazlası yoktur , kanaat-i acizanemce…

 

6-VERİMLİ DÜŞÜNMEK İÇİN “GÜBRE METODU”

Madem artezyen kuyusunu bulabiliyor, yani santrifüj aleti gibi her okuduğunda su çıkarabiliyorsun; sulama işi tamamdı; bir de “gübreleme” işi var. “Gübre”den muradımız; fikri camiada görüşsüz kalmamak amacı ile okunan her türlü kitaptır. Anlatabilmek için “anlayacak” olanı anlamak gerekliliği, farklı tellerden çalmayı zaruri kılmaktadır. “Sorunlu” nun hakkından “sorumlu” gelir ancak…

Yetiştirilen ürünün verimli olması için, temeli sağlam her okur, bir ayağı kendi dünyasında diğer ayağı başka âlemlerde dolaşabilir. “Sek” ; yani susuz içildiğinde zararlı olan bu gübreyi, kendi fikir dünyasının sulama kanalları ile ürünün lehine çevirebilir. Rüzgarı arkasına alabilir; hatta bizzat  “rüzgar” olur ve “yön” derdine düşmüşlerin yelkenini doğru sahile çıkarabilir.

Doğru esen rüzgar, “rüzgar ne yöne esse o yöne giden” leri doğru yöne ulaştırabilir.

 

7-VERİM ALMAK İÇİN “AYNA METODU”

“Ayna metodu” , yani yazarken kendimize bakıp kendimizi muhatap almak, kendimizi eleştirmek… Ayna metodunu esas alarak kendisi ile ciddî konuşan bir insanı herkes dinleyebilir. İlk öğrencisi kendisi olmayan öğretici, bir şey öğrenmiş sayılmaz ki bir şey öğretsin! Dükkanında “özeleştiri” bulunmayan bir insanın dükkanında;

“her şey bulunur, derde devadan gayrı…” (Orhan Seyfi ORHON’un Çengelköy isimli şiirinden)

“Ayna ayna söyle bana, benden daha kötü insan var mı?” sorusunun cevabında, aynada kendinden başka bir görüntü gören insan “kör” olmuştur. Nam-ı diğer “aynasız” biri olarak diyorum ki, bilcümle aynasızların kulakları çınlasın!

 

 

Yazının “Diet”i Yazmanın “Diyet”i

 

Bedel beklemeden çalışmak, gün gelir bir bedel sunar size; ödenmesi gereken bir bedel; diyet… Temiz bir dünyada yaşamak için elzem malzemeleri kullanmak gereklidir. Su ve sabun gibi… Suya sabuna dokunmadan temizlik arzu eden kişiler, samimiyet şöyle dursun kir ve lekelidirler.  Su ve sabun, “elle tutulur ve gözle görülür” olanların temizliği içindir. Kalem ise o alanın dışında ve üstünde bir temizlik için kullanılır. Yazmak bir temizleme eylemidir. Önce yazanın konumunu dezenfekte etme amacı güdülmez ise güdük kalır…

Diet yazı, konuşur fakat söylemez. Ahkâm keser edasındadır lakin hüküm vermez. Kağıdın dışına çıkamaz. Totoloji manifestosudur. Diet yazı, arındırılmıştır ve artık içeriğinde “derde devadan gayrı” her şey bulunmaktadır. Hayvanseverdir; fincancı katırlarını dahi ürkütmeye özen gösterir. Kof kütük ne kadar sert ise o kadar serttir. Diet yazı yazmayanın alnında ihtimal “diyet” yazılıdır.

Yazıyı dietlikten çıkaran, konu, üslup ve dildir. Belli şablona hapsedilmiş yazılar önlük giymiş, alabros tıraşlı ilkokul talebeleri gibidir. Diettirler. Zayıftırlar. Ancak üslup ve muhteva ile bu tabuyu yıkarak tabuttan kurtulabilir, diri kalır. Şekilcilik, yazıyı malul eder, dişe dokunurluktan azleder; ancak “dokunduran” yazılar müstesnadır, ayrı ele alınmalıdır.

Kalemi elem tutturur. His tahrik, bilgi teşvik, ellerde tahrir eder. Diyet, yazanın ilânihaye uğrayacağı istasyondur. Göze almamışsa gözü korkar. Diyeti hesaba katandan hesap sormak isteyeceklerdir. O ise yazmayı bıraksa, yazmak onu bırakmaz.

Yazmak, sükut görünümlü olsa da sukutu engeller. Her pasaj bir mesajdır. Kelime ile ivme, cümle ile hamle kazanılır… Kuru gürültü hükümferma ise, kara kalem düğümü çözme gayretinde olmalıdır.

Sesini duyurmak, sessiz iklimde olur. Yazı hem sessizdir hem de duyurur.   Diet yazı, damağa hitap eden gibidir; okunur, tüketilir… Diyet namzet yazı, dimağa hitap eder; okunur, ürettirir, logos spermaticos…

Diet gündelik kaygıları aşamamışlıktandır, belkemiği beklentidir. Beklenti sabırla bağdaşmaz. Diyet, sabırlıyı gözler. O bunun, bu onun için bekleyiştedir.

Diyeti müstakbel bilen, ün/unvan derdinde değildir. Kitap kapağında bile itici bulur. Aziz Nesin yazan kapakta Prof. Dr. Aziz Nesin yazarsa kitap belli bir derse özgü bir dereceye düşer. Peyami Safa herkesçe okunabilir, Prof. Dr. Peyami Safa sanki belli bir akademik zümrenin inhisarındadır. Unvan kuyruktur, arkadan gelir.

Şablon şart koşulmuş yazıdansa, içine doğan doğurmuş kısa bir fıkra/deneme daha doyurucudur. Muharrir, taharri etmelidir; ettirmelidir… Yazı veda eder gibi az ve öz, gıda verir gibi hazmedilir olmalıdır.

Yazmak, sorumluluktan muaf kılabilir. Diet yazmak ise muzaaf sorumsuzluktur.

 

 

“Cemil Meriç’e Mektup”

 

20 yıl önce aramızdan ayrıldın; “aramızdaki ayrılıkları” gideren insan. Seni, irfan denizi kenarında gezerken atmış olduğun şişeden tanıdım. Biraz içtim ve o gün bugündür “şişede durduğu gibi durmayan” yazılarının sarhoşuyum. “Sek” içilmiyorsun hocam… Seni sulandırmak için başka kitaplar da okudum ve hala okuyorum.

Yazıların, insanın kimyasına etki eden “öz”ler, bileşimler içeriyor. Çözünürlüğün zor, fakat o “zor” a giden yolda çözümlerin o kadar bol ki…  Haritadaki yolumu “halita”n ile bulmaya çalışıyorum…

Hayır, külliyatını bitirmiş değilim. Yüz karasıyım. Henüz iki kitabını, birkaç röportajını ve kitaplardan alına vecizeleri okudum. Tembel bir öğrencinim. Hantallığım belki de “hamal”lığı hoş görmemendendir. Sen pratize edilmeyen bilgiyi yük görmez miydin?

“Batı-Doğu” arasında mekik dokudun. Soyadın da zaten batı-doğu arasındaki nehrin ismi ve Meriç nehrinde boğulmak isterdim.

İzinde olmamın bir nedeni de bir “izm” de olmamandandır Hocam. Kelime sevdalısı olman, sana sevdamın gerekçesi olarak yeter. Hayatı “baştan sona kitap” olan birisi olarak “kitabın ortasından konuşman” , hayranlığımı pekiştiriyor. Ömründeki onca olumsuzluktan “doğru”yu çıkarmana ne demeli?

Kapanan gözlerinle gözümüzü açman nasıl izah edilebilir? Ruhumuza sızdırılmış onca kirli düşünceyi bir sünger gibi çekerek yurdun insanlarını bir “süngerimsi” olmaktan kurtardın.

Mütecessis fikir işçisiydin. “Mütecessim fikir” oldun. Seni işveren kabul etmeyen düşünce emekçileri, kimin işçisi olabilir ki?

Güya, seni yazarken olsun senin cümlelerini kullanmayacaktım. Ne gaf!

Ömrün sancılarla geçti, ama şimdilerde doğanlara bakıyoruz ki bu bir “doğum sancısı” ymış. Seni çok okuyan, derin düşünen ve nihayet “az ve öz” yazan birisi idin. İnşallah, seni daha fazla okuduktan sonra yeni mektuplar gönderirim hocam.

Sen, okuma yolunda “önce bir kişiyi takip etmek ve dünyaya o yazarın gözüyle bakmak gerek” demiştin ve senin hocan Balzac’tı…

Benim Hocam Cemil Meriç…

 

 

 

“Fil” İn The Blanks

 

-Usta, anlamıyorum seni. “Yabancı dilden önce yabancılaşmış olduğumuz dil gerek” diyorsun ve daha başlıkta şu ifadeyi kullanıyorsun!

-Sana bu çelişkiyi anlatmak için “ilişki” li bir şeyleri anlaman gerek… Kendi lisanımıza olan yabanîliği bertaraf ettikten sonra yabancı dil baharat olur artık, mazarrat değil…

-Peki, ne demek bu başlık şimdi? Sade suya tirit bi başlık yok muydu da bunu attın?

-Kolejdeki dergi toplantısında ilgili komiserimiz, “derginin en önemli sayfası neresidir?” diye sordu. Her sayfa sorumlusu kendi sayfasını öne çıkaran birkaç cümle söyledi… Ben o zamanlar “bulmaca, bilim-teknik” gibi sayfaları hazırladığım için bir de medenî cesaretten yoksun olduğumdan muhtemelen sessiz kaldım… Doğru cevabı biri söyledi: “Kapak”…Çünkü ilk izlenim, ilk söylenen önemlidir. Kapak resmi… vs. İşte dergide kapak ne ise yazıda da başlık odur. Önce bunu bilmeni isterim…

“Fil” İn The Blanks denen arabesk başlığa gelince; dikkat et “fill” değil , “fil”…Bildiğimiz devasa yaratık… İngilizcedeki “fill in the blanks” (boşlukları doldurun!) tabirini anımsatmasını istedik… Vermek istediğimiz mesaj:

“Boşlukları doldurmak ve bazı anlaşılmazları anlamak için fil canlısı metafor olarak kullanılabilir ve o yaratığın isminin geçtiği deyim ve misaller ile “blanks” leri “fill” edebiliriz…

-Usta sağ kulağını sol elinle tutmak zorunda mısın?

-Amutta giden bir gündemde bana bunu sorman abes. Kaldı ki böylesi kodlamalar zihin dolabında daha uzun süreli durur.

-Pekî usta nereyi dolduracağız bu fillerle?

-Bibliyofil (Kitap sevici; alan fakat okumayan cinsinden…) olmamak gerektiğini hatırlayarak işe başlayabilirsin dostum. Böylelikle şeffaflığın, aydınlanmanın önemini kavrayabilirsin… Cam gibi, ayna gibi olursun, hem görünür hem gösterirsin…

-Ama o zaman filler bu zücaciye dükkanına dalıp altını üstüne getirmezler mi?

-Bak kaptın bu “fil” muhabbetini… Güzel soru. Filler hep var olacağı gibi, var olan sen de toprak olacaksın dostum. Cam zaten toprak değil mi? Kaybedecek neyin var? … Dialektik gibi mi oldu söylediklerim? Aldırma, fildişi kuledekiler senin dişini tırnağına takmana aldırmazlar. Sen de hiç olmazsa onlar kadar bu aldırmama işine çalış ki “fil” i diğer boyutları ile görebilesin.

-Diğer boyutlar?

-Hani körler file dokunmuş…Kimi bu “diş” ten ibaret demiş, kimi “hortum” dan, kimi “kulak” tan  kimi “ayak” tan…Ancak böyle “hortumları devede kulak kalanların ayak oyunları” na diş geçirebilirsin dostum….

-Usta, çok ütopik kaçmadı mı bu sözler? Yani bir dünya engel karşısında formül bu kadar basit mi?

-Alfabede yirmi küsur harf var dostum. Senin engel dediğin, hem sıfır hem de “o” harfi olan şekildir… Tabi ben bu engeli “hedef-merkezli” anlayışa göre yorumluyorum… Günü kurtarmak, gününü gün etmek birisinin hedefindedir diğerinin kenefinde… Ben bir kısır döngü olan o sıfır işareti ile uğraşmaktansa, sıfır dışındaki rakamlarla yeni değerler üretmeye çalışmayı ve de diğer harflerle ve anlamlı cümleler kurmayı tercih ederim. Hiç olmazsa hecelerim ya hu?

-Onlara “O” deyip yok mu farz ediyorsun usta?

-Yok farz etmiyorum… “O şimdi asker” diyorum… Kısa dönem, uzun dönem yok diyorum. Bayat espri ama “belli bir süre bulunmamayı anlatır hem de harflerle vermek istediğimiz anlamı tamamlar.

-Yani?

-Sen 1 olursan sıfır anlamını seninle bulur, diğer harflerle anlamlı bir cümle oluşturursan “O” da bari üçüncü şahıs olarak gireyim der…

-Usta, fildişi kuledekiler ölür de yine o cümleye girmez…

-Bir anlamda haklısın. “Nekrofili” onların bir hastalığı… Ölü sevicilik. “Yaşamayı severim” der; amansız bir nekrofili olduğunu bilmez…

-Usta sen ne filisin? Bulmuşsun bir klavye, adam gibi makale falan yazsana! Niye kaçak güreşiyosun? Kolpacılık yapma, delikanlı gibi referanslı dipnotlu, alıntılı, allı pullu, bilcümlesi bilim fışkıran yazılar… Millet “doktor” olabilmek için hasta oluyor, doktoralara mastırlara gidiyor. Sen beni burada lafa tutuyorsun…

-Akademik hastalıklar da o doktorların içinden çıkmıyor mu? İsterse filozof olunsun… İnsan, şekillerin esaretinden kurtulup “özgünlüğün özgürlüğü” nü tatmadıkça “ordinaryüs” olsa da “ordinary” kaçar dostum… Ben, dediğin gibi uğraşıyorum, hatta mecburiyetim de var bir anlamda. Ama sarımsağı gelin etmişler 40 gün kokusu çıkmamış. Kırkbirinci kelimede kokarım ben… Onun da zamanı gelir inşallah. Ama yapıldı mı olmalı… Yapay olmamalı…

-“Blanks” lar doluyor biraz usta..

-Artık dolu tarafından bakabilirsin o zaman…

-Ama yazıda çok “fil” olmadı mı? Hani tepişme-zede olmayalım sonra?

-Bak sen! Filleri sevdin de şaklabanlık yapmaya bile başladın! Dikkat et, Timur’un ordusuna girip de ortalığı yakıp yıkma…

-Hatırladım o anakronik fıkrayı… Ama Nasreddin Hoca’yı yalnız bırakmışlardı. O da bir filden kurtulayım derken, inadına iki fille döndü… Hoca’ya yapılanlar bugün de “filden kurtulmak isteyip gereğini yapmayanların sorumsuzlukları” gibi… Bunca Timur varken üstelik… Unutulur gibi değil!

-Unutma zaten! Tıpkı fil gibi… Onlar da er geç kendine kötü muamelede bulunanlara karşılık verir.

-Vay be neymiş bu filler böyle?

-Fil gibi 12 öğün yemek yiyeceğine biraz okusaydın hayatındaki bu boşlukları “fiil” lerle “fill” edebilirdin..Falan filanla, yalanla dolanla uğraşacağına “filtre” gibi ol da gerçekleri süz…

“Fil” ile anlatılanları iyi öğren ve filmin vizyona girsin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KONUŞAN POLİS

 

 

 

Polise Polis Propagandası

Polis Memuru-Merhaba Komiserim, neler yazıyorsunuz?

Komiser-Polis Haber Sitesine meslekî alanda çalakalem satırlar gönderiyordum. Polisin kendisini yazarak ifade etmesini önemli buluyorum.

Polis Memuru-Evet, geçen “Orta-k Meselemiz” diye yazmıştınız; galiba yadırgayanlar oldu.

Komiser-Oldu dostum; tebrik almak için yazmıyoruz. Eleştiri en sağlıklı gıdadır psikolojik mekanizmamız için; gel gör ki eleştirinin kendisi eleştiriye muhtaç.

Polis Memuru-Nasıl yani komiserim?

Komiser- “Orta-k Meselemiz” derken polis memurlarına dinamizm sağlayacak ve yükselme şartlarında hakkaniyet ve daha fazla rütbe getirecek düzenlemeler gerektiğini bu konunun da meselenin tam ortasında yer alan ve meslekte “orta-k” tabir ettiğimiz meslektaşlara düştüğünü işledik ve ortak meselemiz olduğunu aynı tamlamada belirttik; hayrım dokunsun derken “ayrım olmuş” gibi algıladılar.

Polis Memuru-O kelimeler biraz mayınlı oluyor komiserim.

Komiser-Öyle de; yazının içinde altını çize çize öyle bir şeyin olmadığını söylüyorsun. Mesela, egoizmin, bencilliğin zararlarını konu edinsen, o yazıda “ben” kelimesini kullanmayacak mısın? Kullanacaksın. O zaman sana bencil demeleri tuhaf kaçmaz mı?

Polis Memuru-Hımm…

Komiser-Felsefik kaçtıysa meslekten örneklendirelim: Hani evrak sevk eden arkadaşlar var birimlere. Şimdi bu arkadaş, gelen evraka baksa, içinde “bilgisayar”  kelimesini görse, hemen Bilgi İşlem Şubesine sevk etmesi olur mu? Belki “bilgisayar hırsızlığı” yazıyordur; Asayiş Şubesine gitmesi gerekiyordur yazının, belki “bilgisayar alımı ihalesi” dir Lojistiği, İdarî Malî İşleri falan ilgilendiriyordur.

Polis Memuru-Anladım komiserim. Ben sizi 2003’ten beri Akademilenyum mail grubunda takip ediyorum. 100 şu kadar yazınızın 500 ünde “özeleştiri” diyorsunuz. İğneyi kendimize (polise) batıralım diye diye “akupunktur kobayı” olduk. O yüzden mesleğin diğer renkleri ile bir alıp veremediğiniz olduğuna inanmıyorum.

Komiser- “Türk’e Türk Propagandası” diye bir şey vardır; kendisi bir fosil olduğu halde tarihimizden dem vurur ve poh pohlayarak millete şirin görünür. Polisin okuması için illa “Polise Polis propagandası mı” yapacağız? Bak Polis Haberdeki bu köşemizde, önceki yazılarda (Özel Harekat, Tem, KOM..vs.) çeşitli birimlerden övgü ile söz ettik, o birimlerde her tip meslektaşımız var, haklı olarak övdüğümüzde iyi de haklı olarak (yerdiğimizde değil) eleştirdiğimizde kötü mü oluyor?

Polis Memuru-Sonuçta yorum yazanlar hal-i hazırda görmediğiniz ve ihtimal takma isimli kişiler. Neden bu kadar büyüttünüz ki komiserim?

Komiser-Doğru ve fakat hayalet olsa bile ben bu yorumları, yazacaklarıma dayanak yapıyorum. Ve cevap hakkı sağladıkları için teşekkür ediyorum. Okumaları, değerlendirmeleri nazikçe davranışlardır. Fakat bilmelerini isterim ki, “limon ekşi” derken portakalı göklere çıkarmak için değil bu. Zaten polisin yeni vizyonuna uymaz bu yaklaşım.

Polis Memuru-Vizyon demişken komiserim, biraz fazla abartmıyor musunuz bu “Bilgi Toplumu Polisliği” ni falan?

Komiser-Dostum, uzun yazı okumayı pek sevmeyiz. Haftaya “polisevi” nde buluşalım, orada konuşuruz bu meseleyi olur mu? Başka konular varsa da getir; müzakere edelim.

Polis Memuru-Ek görev çıkmazsa gelirim komiserim. Hoşçakalın…

 

 

 

 

 

 

Hava Değil Hak Alalım

 

Polis Memuru-Geçen hafta şu Bilgi Toplumu Polisliği’nde kalmıştık? Polisin onca sıkıntısı var iken…

Komiser- Dostum, o ifade ile kast ettiğim herkesin bulunduğu yerde en iyisini yapmasıdır. Mesele “ha babam ha” yazılar yazmak değildir; mesele seri operasyonlar, şu ve bu yorucu görevlerin çokluğu da değildir. Rahat birimde misin, kitap oku, zor birimde misin mesleğini ve insanları oku, aktif birimde misin; olayları oku ve illa ki ortaya en az şikayetler kadar bir şeyler de çıkar…

Polis Memuru -Bunu kaç kişiye anlatabilirsiniz ki?

Komiser- Sana şöyle söyleyeyim… İşte bak şu Polis Haber sitesinin haber ve yazılarının okunma oranlarına… Demek belli bir vakti var milletin ki okuyor… Dikkat edersen hep “sorunlarımız” içerikli yazılar tıklanıyor ve de yorumlanıyor…

Polis Memuru- Bu gayet normal değil mi?

Komiser-Bu normal dediğin yıllarca sürer ve sonuçta “normalleştirici” işler olmazsa anormallik oradadır…

Polis Memuru- Yani?

Komiser- Yanisi şu… Polis hakkını almalı, hava almamalı… Ve hak alanlar nasıl almışsa onlar gibi olmalı. İlk bulduğu yere derdini dökmek yerine bu kısır döngüden çıkıp mesleğinin dinamiklerini kullanarak adından söz ettirmeli. İlgilileri ilgiye mecbur bırakmalı… Sana şimdilik Polis Haber yazarları arasında sörf yapmanı tavsiye ederim; Erol Öztaş amiri, Zafer Ercan amiri, Ercan Taştekin müdürü, İsa Güneş Müdürü ve tüm büyüklerimizin yazılarını bir oku… Sonra bir ara yine konuşalım… En az “bal yapmayan arı” niteliğindeki haberler kadar değer vermiyorsan o yazılara, böyle ring halinde döner durursun…

Polis Memuru- Ama okuyucular ne isterse onu okur, kanalize edemezsiniz ki?

Komiser- Bunu demen neyi hatırlattı biliyor musun? Hani polis bayramlarında dört dörtlük şov yapar bizimkiler, sonra bir atlı polisin atı huysuzluk yapar, onca emek görünmez, TV kanalları o manzarayı haber yapar… Reyting için bu gerekir çünkü. İşte dostum sen de “milletin ilgisi” dersen işin bu yönüyle aynı kefeye girersin…

Polis Memuru- Moral bozucu konuşuyorsunuz komiserim…

Komiser- Moral, yani psikolojik durum… Polisin en güçlü olması gereken yönlerinden biri. Hâlbuki meslektaşlarımız ardı ardına intihar ediyor…

Polis Memuru- Asıl bu konuların yazılması gerek değil mi komiserim?

Komiser- Evet tam zamanı ama yeri değil… Sütunda yazılanlar yeterince gına getirmiştir… Bak bekleme görevinde beraberiz haftaya, o zaman konuşalım olur mu?

Polis Memuru- Tamam komiserim, ben de o yazılara bir göz atayım… Hoşça kalın…

 

 

 

Polis İntiharları

 

Polis Memuru-Meteoroloji ile görüştünüz mü komiserim?

Komiser-Yooo. Neden ki?

Polis Memuru-ASKİ ve İSKİ’den bir haber var mı?

Komiser-Hayırdır, ne alaka?

Polis Memuru-Havadan sudan konuşurduk komiserim, bu diyalog ile kuru bir iş yapıyoruz gibi geliyor bana…

Komiser-Hımmm..Esasında diyalog demek bile abes. Yıllardır pense gerektiren bir ağız taşıdığımdan yazılı konuşma dediğimiz şu satırlar monolog gibi oluyor… Eleştirilerden kaptığım hisse bu benim. Ölçülü eleştiriler sayesinde boyumuzun ölçüsünü alıyoruz…

Polis Memuru- Polis İntiharlarını konuşacaktık komiserim bu hafta. Şahsen bu konunun “toplu balık ölümleri” gibi sunulması dokunuyor bana.

Komiser-Nasıl yani?

Polis Memuru-Hani bir göle, ırmağa kimyevî atık karışıyor; sonra o etki ile oradaki balıklar kıyıya vuruyor. Bizim konumuzda da “ekonomik, sosyal, psikolojik faktörler” denerek meseleye çok mekanik yaklaşılıyor gibi geliyor bana. Oysa “insan” dan bahsediyoruz.

Komiser-Dile getirilmemiş hususlar mı var sana göre?

Polis Memuru-Kanaatim; her intiharın ardında “müstakil bir trajedi” yattığı… Evet, sayılan sebepler bir şeyler anlatıyor, fakat her şeyi anlatmıyor. Robottan değil insandan bahsediyoruz komiserim. Bir makinenin kapasitesi bellidir, o kapasite aşılırsa makine bozulur, ama insan makine değil…

Komiser-İnsanın kapasitesi aşılmıştır belki…

Polis Memuru-İntihara onay veren yeryüzünde hangi değer, hangi kültür var? İntihar asla normal görülecek bir eylem değildir. İntihar “mümkün” görülüyor ve “son şık” olarak algılanıyorsa o insana gerekli yardım yapılmamıştır.

Komiser-Ne tür bir yardım?

Polis Memuru-Öncelikle şunu söyleyeyim komiserim; az önce söylediğim “ekonomik, sosyal, psikolojik faktörleri” haksız bulmamakla beraber eksik buluyorum ve intiharı sıradan hale sokan unsurlar olarak değerlendiriyorum. Meseleyi o faktörlere indirgersek aynı şartlara maruz kalmış her insanın tabancaya sarılması gerekir.

Komiser-O zaman polisin tabanca sahibi olması bu anlamda bir dezavantaj. Bir tetik kadar yakın olmak, intiharı tetiklemenin bir sebebi…

Polis Memuru-Evet komiserim… Polis, tabanca ile olan münasebetini çok iyi ayarlamalı.  Bir de “ölüm”, polisin hiç de uzağında olmayan bir kavram. Bir çok sıkıntı yaşayan var, ama ölüm fikri ile hem dem yaşamadıklarından intihar pek akla gelmez…

Komiser-Ne yani suç poliste mi?

Polis Memuru-Böyle sorulara “şaaak” diye cevap veremiyoruz komiserim… Size demirbaş listesi gibi bir “sorumlu envanteri” çıkarırım isterseniz… Ama ben Vatan Şairi lakaplı Namık Kemal’in beytindeki espriyle yaklaşıyorum meselelerime.

Komiser-Neymiş o beyit?

Polis Memuru- Sana senden gerek bir işte dad lazımsa/Zaferden ümidin kes, gayriden imdad lazımsa…(dad=yardım)

Komiser-Ve o bahsettiğin yardım da self-servis öyle mi? İnsan önce kendisine bakmalı, kendisinin yardıma muhtaç taraflarını onarmalı.

Polis Memuru-Şöyle diyelim komiserim… Yük taşımak insanı kas sahibi de yapar, sakat da edebilir. Bu konuda yükü taşıyanın donanımı belirleyici unsurdur. Bu donanımı edinmek için uğraşmalı insan.

Komiser-Kendi kendimize yeter miyiz?

Polis Memuru- İnsan sosyal bir varlıktır. Yük taşıma sürecinde teşrik-i mesai ettiği arkadaşları onun sıkıntılarını teşhis etmeli ve “intihar” dan önce  “konsültasyon” yapılmalıdır. Yani farklı kişilerin teşhisi… Yerinde maddî destek, yerinde manevî destek… Fakat aynı aşamada, kişi de, sorun maddî ise ayağını yorganına göre uzatmalı ve işin moral yanını da sağlam dostluklarla doldurmalıdır. Mesleğimiz, dostluk hamuru için bulunmaz mayadır… Böyle olursa sorunlar o insanın ölmesi ile değil olması ile sonuçlanır..

Komiser-Ne olması ile?

Polis Memuru-Soğukkanlı olması ile, sıcak olaylara rağmen… Zira, yıllardır karakollarda, sokaklarda, kitaplarda görüyoruz: “İnsan bir anda olumlu bir dönüm noktası yaşayabilir, ama böyle ölüme götüren süreçler şuuraltında tortulaştıktan sonra çıkar. “Mesela mutlu bir evlilik, bir anda insanı pozitif elektriğe boğar; ama intihara giden yol, kredi borcunu krediyle kapatmak gibi bir yoldur, bir anda belirmez; bir anda olan, son günündeki feci eylemdir… Bilmiyorum bana mı bu meseleler basit geliyor komiserim.

Komiser-Dostum, basitliği ve zorluğu bünyesinde barındıran konular vardır. Mesela; kimi hastalıklar için uygulanması çok zor tedavi yöntemleri ister doktor; “şu saatte şu ilacı içeceksin, şu şu hareketleri yapacaksın, aman şunu yemeyeceksin”…Bunları yapmak zordur. Ama bir tiryakiye ise sadece “sigarayı bırakman lazım!” der, başka bir tedavi istemez… Ama kaç babayiğit bu kolay tedaviyi uygular ki? İş insanın kendisinde bitiyor öyleyse…

Polis Memuru-İntihar yeryüzünde hiçbir yerde “ne yapsın, başka çare yok” denilerek kabul görmez komiserim. Beterin de beteri olduğunu hesaba katarsak, evet, iş önce insanın kendisinde bitiyor… Konu maddî ise “yeteeeer! demeden “yeter” diyebilmeli insan… İlk sıradaki ihtiyacı “ihtiyaç sıralaması” dır. Konu psikolojik ise, bu noktada en yakın arkadaşından en üst amirine kadar sorumluluk düşmekte. Personelinin maddî-manevî sorunlarını çözemeden olayları çözmeye kalkışmak ne kadar doğru olabilir? Toplumun “güvenlik” e olan güveni sarsılmaz mı? Geçen hafta tavsiye ettiğiniz polis yazarların yazılarına baktım, daha başkalarını da biliyordum. İçerisinde onca sorun yaşamış büyüklerimiz de var.. Gördüm ki sorunlardan tecrübe ve bilgi devşirilmiş. Oysa aksi de olabilirdi. Öylesi bir anlayış ile ben şahsen meslektaşlarımızın intihar etmek şöyle dursun, birer simyager gibi problemden çözüm üreteceğini düşünüyorum…

Komiser-Psikologlara ekmek çıkmaz o zaman dostum… Zaten senin vurguladığın dayanışma hayat bulur da meslektaşlığı “meseledaş” lığa taşırsak, moralman da “tok” oluruz, varsın cenaze levazımatçısının işi seyrelsin…Şahsen şu sohbetimiz değişik açılımlara vesile oldu benim için…Hayal gücü olsa bile…

Polis Memuru- “Gerçek”, belki de böyle çıkar komiserim.Biz konuşa konuşa anlaşalım, yaza yaza paylaşalım…Ama kusura bakmayın komiserim, bana kaçak güreşiyorsunuz gibi geliyor..Mesela insanlarla konuşmak konusunda not verilse sınıfta çakarsınız…

Komiser-“Mazeretim var, asabiyim ben… demeyeceğim”, asabî değil, hasbî olmakta fayda var… Haftaya da o konuyu deşelim olur mu?

 

 

 

Terör

 

Komiser- Konuşkan biri olmadığından dem vuruyordun değil mi dostum?

Polis Memuru- Evet, komiserim.

Komiser- Bak dostum, dinlemek, okumak, yazmak, düşünmek gibi “kaideler” var iken ve de “kaide”nin bir anlamı “sütun, dayanak” iken ve de insan, hayatını bu kaideler üzerine oturtmalı iken “konuşmak” istisna kalır… Bırak onu da “müstesna” insanlar yapsın…

Polis Memuru- İyi hoş diyorsunuz da komiserim, iletişim güdük kalmaz mı o zaman? Nerde kaldı sizin “personeli ile iletişim kuran, hal-hatır soran paylaşan polis” portreniz? Kağıt üzerinde mi?

Komiser- Sen, her cep telefonu çalması ile bozulan, bir konuşurken ötekinin onu dinlemeden kendi söyleyeceğini düşündüğü, ders çıkarmayıp tartışma çıkaran diyaloglara iletişim mi diyorsun? Kendimiz aldatmayalım dostum… Kulak, göz, beyin dururken, dil hele beklesin biraz. Kaldı ki ben konuşma olmasın demiyorum, ehil olan konuşsun diyorum. Unutma ki iletişimde dinlemek, konuşmaktan daha fazla yer tutar. Sana konuyu ayrıntılandırabilirdim fakat dinleyicilerin bu konuya dair sabırlarını tüketmeyelim. Yeri geldikçe yer veririz inşallah.

Polis Memuru- Öyle olsun komiserim…

Komiser- Fiili konuşma”ya dair konuşmayı bitirdik madem, gündemde gelelim.

Polis Memuru- Gündem, evet. Gündemde olanlar demek her demde olanlar demek komiserim. Ülkemizi kendisinde bırakmıyorlar bir türlü. Bir bakıyorsun Malezya’ya bir bakıyorsun Irak’a uçuruyorlar.

Komiser- Ayaklarının yere basmasından korkuyorlar dostum. Gündemlerin sabun gibi kaygan oluşu, Türkiye’nin ayağını kaydırmak için besbelli… Millet kulaktan kulağa oynasın ki, bu laf dolaşım süreci zaman kazandırsın.

Polis Memuru- Terör de mi bu sürecin bir parçası komiserim? Bizlerin karşılık vermek için bile kullanamayacağı, kullananların ise her türlü “karışıklık” için tereddütsüz başvurduğu teröre kaç şehit verdik. Şehit olmasın istiyoruz artık.

Komiser- Şehitlikten kaçmayan bir millet, şahitlikten de kaçınmamalı dostum. Cemil Meriç Hoca “Kapitalizm kendi düşmanlarını korur” der. Terör de “çıkarcılık” demek olan kapitalizmin şiddet kullanıcılarına olan izdüşümüdür. Önce “huzur” a çakıverir sonra da kurtarıcı gibi çıkıverir. Açlık “gurultu” sunun gidericisi,  terör “ gürültüsü” dür.

Polis Memuru- Evet, bahsettiğiniz şekilde çoğu kimse olan bitenin farkında. Ama görünen o ki, hala farkında olmadığımız hususlar var komiserim…

Komiser- Haklısın, tamamlayıversene bir zahmet!

Polis Memuru- Bizim meslekte çoğu arkadaşın yetkisinin farkında olmadığı gibi yurdum insanı da potansiyelinin farkında değil… “Güçlüler kazanamaz, korkaklar kaybeder”… Katletmekten korkmayanı, katledilmekten korkmayan yenebilir…” derim ben komiserim…

Komiser- Ağzına sağlık dostum. Yakın savunma hocamız, teker gibi aynı şekilde dönen olaylar hakkında aynı tekerlemeyi söyleyen bir arkadaşa “Ataların da o dertten gitti!” demişti… Ah bir bilsek, en sağlıklı oyunun “tıp” olduğunu ve ancak sessiz insanların ses getiren iler yapabileceğini…

Polis Memuru-Siz bakın şu işe komiserim! Meseleyi yine konuşmamaya bağladınız. Cidden öyle galiba… Vatanseverliği sokak hareketlerine olmadı çene hareketlerine yani bağırıp çağırmaya endeksleyenler vatanı değil de neyi seviyor o zaman komiserim?

Komiser- Terör ne kadar ateist bir eylem ise, ondan geçinenler de o kadar haymatlostur…

Polis Memuru- Haytmatlos, yani “vatansız”… Yabancılar Şubedeki arkadaşlar daha iyi bilir bu kelimeyi. Oysa askerlik yaparken kışlada şu söz vardı:

“Vatanını en çok seven, görevini en iyi şekilde yapandır.”

Komiser- Evet kıstasımız budur bizim. O haytmatlos Türkiye düşmanlarının vatan gibi bir dertleri olmadığından kaybedecek pek bir şeyleri yok. Bu pervasızlıklarının nedeni de biraz bu… Oysa bizim “görevimizi en iyi şekilde yapmak” için zaman kaybetme riskimiz var.

Polis Memuru- Öyleyse komiserim, petrole “gündem” karıştırıp pompalayanlara, cephanelerini cepheleştirme ile eritmek isteyenlere, “tantanacılık suretiyle” hırsızlık yapanlara karşı en iyi mücadele profesyonel bir polis gibi davranmaktır; Telsiz muhaberesi gibi az ve öz konuşarak ve fakat iyi dinleyerek, derinlemesine gözlemleyerek delilleri ıskalamayarak ve illa ki ekip ruhu ile… Çenemiz kapanmadan gözümüz pek açılmayacak gibi.

Komiser- Tam üstüne bastın dostum. Seni kısa vadede pek kimse anlamaz. Uzun vadede ise san zafer. onlara keder düşer. En ufak şahsi husumetten vazgeçmeyenlerin vatan için her şeyini feda edeceğini mi düşünüyorsun? Onların konuşmaları “zarar”, koşmaları “firar” içindir.

Polis Memuru- Zararın burasından dönelim o zaman komiserim. Konuşmaya değil koşmaya bakalım. Soluklanmak istediğimizde deva ederiz fikir teatisine…

Amirin Yenisi, Memurun Eskisi

Polis Memuru-Komiserim, madem dünyayı kurtarma işini Cüneyt Arkın’a havale ettik, ne konuşacağız şimdi?

Komiser-“Mesele”mizi, yani mesleğimizi… Aramızdaki ilişkilerden başlayabiliriz mesela… Polislik literatüründe şöyle bir söz var : “amirin yenisinden memurun eskisinden kork!” derler…

Polis Memuru-Evet, işte yeni amir olarak siz ve işte yıllanmış memur ben…

Komiser-Güzel yaklaşım…

Polis Memuru-Orijinal bir söz komiserim… Hakikaten sizin gibi Akademiden mezun olup grup amiri olarak bir karakola gelen, ekip amiri olan, hatta “meslekî hurafe”lere göre en pasif kabul edilen birimdeki genç komiser yardımcısında bile bir müdür havası oluyor…

Komiser-Bunu inkar edemem dostum ve fakat genelleyemem de… Kiminde bir kompleks alameti, kiminde bir korku sütresi, kiminde bir meslek psikozu… Değişik sebeplerin sonuçları bunlar…

Polis Memuru-Biraz açar mısınız komiserim?

Komiser-Kimisi yıllanmış bastırılmışlığı için rütbesine bir sihirli değnek edası ile sarılır ve olur olmaz indirir o değneği milletin kafasına… Kimisi “en iyi savunma saldırıdır!” der ve kendisindeki gedikleri kapamak yerine o gedikleri nişangah olarak kullanarak otorite mermileri yollar oradan; ta ki cehaletinin kalesine eleştiri alayları girip ihtilal çıkarmasınlar… Kimisi de okulda “memur” ile “öcü”yü eş anlamlı öğrenmiştir ve bu anlamasıyla anlamsız manevralar yapar…

Polis Memuru-Vayy be komiserim… Oysa bana göre başarı, bu tuğlalardan örülmüş duvarın öteki tarafında… Ama yaptığınız öz eleştiri etkiledi beni… Bakın, devrelerim hoşlanmasa da ben de memurlar adına biz özeleştiri yapayım…          Bizde tükettiğimiz meslek yılları genelde iki karakteri netice verir:

1-Olgunluk 2-Ukalalık… Ben, şunca yıl amirlerime ukala pozlar vermekten kaçındım. İşte bakın sizinle ne güzel paylaşımda bulunuyoruz ve check-up yaptırsam göreceksiniz ki “hiçbir tarafım eksilmedi”…Sizin bahsettiğiniz o “kurt, öcü” memurlar, yeni amirleri karşısında ayak ayak üstüne atmayı marifet bilen, emri ağırdan almayı iş sayan ve bunun gibi batıl inançları bulunan zavallılar… Ve zannetmeyin ki bu tutumları sadece amirlerine karşıdır, “çömez” memurlar, bu “apoletsiz müdürler” için bir tatmin sahasıdır…

Komiser-Bak birbirimizden neler öğreniyoruz! Şu enerjiyi mesleğimiz lehine kullansak nükleer santral kurardık! Ama hey hat!…

Polis Memuru-Zaten bu yazı serisini “Komiser ile Memur” koymamızın nedeni de biraz bu değil mi komiserim; “memur-memur” olsa kendin çal kendin oyna, “komiser-müdür” olsa hakeza… Komiser ile memur, en çok koşturanlar olduğu ve icraatın içinde bulundukları için konuşmak onların hakkı olsa gerek…

Komiser-Görüyorsun, işin seyri değişiyor artık…

Polis Memuru-Komiserim, şayet kadroda görülen meslek arkadaşlığı ve bu polisiye platformlarda görülen fikir arkadaşlığı samimi ise, polis güvenli bir “mıntıka” vaat etmektedir. Dikkat ediyor musunuz? Eskiden “mıntıkasının sınırlarını” aşarak meseleyi el çabukluğu ile diğer karakolun mıntıkasına sallayanlar, bu zihniyet değişimi ile “davetkâr açılımlar” yapıyorlar. Yani, “polis bölgesinde iseniz huzurlusunuz!” dedirtebiliyorlar insana…

Komiser-Bu dediğin, kendi meselelerimizle, senin tabirinle “mıntıka dâhilindeki” konularla uğraşınca oluyor.  İnsana pahalıya patlayan bir şey var ise “ucuz kahramanlık” tır…

Polis Memuru-Bu başta bahsettiğimiz konu hakkında ne yapmalı peki komiserim? “Eski memur, yani amir” konusu nasıl hallolabilir?

Komiser-Dostum, tarihî hadiseler, misaller, tecrübeler “uygulama” devşirmek için ne güne duruyor?

Polis Memuru-Misal mi? Kabul ettirmek isteyen ile kabul etmekte mırın kırın edenler arasında nasıl bir misale bel bağlayalım komiserim?

Komiser-2.Mahmut, genç yaşta padişah olunca, bir nevi derebeyi formatına bürünmüş ayanları toplayarak “Sened-i İttifak” ı imzalamışlar… Yani onlara “göstermelik” bir paye vermiş. Gün gelip de taşlar yerine oturunca o had bilmezleri oturduğu yerden indirmiş… Bu hadiseyi bir “müverrih-i maderzada” a onaylattım.

Polis Memuru-Kime?

Komiser-Anadan doğma tarihçi demek… Bir Profesörün kendini isimlendirmesi bu şekilde…

Polis Memuru-Yani görünmeyen kuralları hepten göz ardı etmemek gerek komiserim, Öyle mi? Her kademedeki ve her kıdemdeki insanlarla beraber çalışabilmek için onların yaşlarını ve tecrübelerini görmezden gelmeden taşları yerine oturtmak… Biz de “teamül” diyebileceğimiz ve ancak “de facto” yaşayanların kavrayabileceği bu tutumu takınabiliriz. İttifakla (dayanışma ile) seneler geçirmek istiyor isek, birbirimize zaman tanımlayız. Süresiz dostluklar için bir tanıma/tanışma süreci…

Komiser-Tam dediğin gibi dostum… Amir de, kendisindeki bilgi boşluğunu gidermeye uğraşır, güvenlik görevinde “güven” in esas olduğunu gösterir,  “sivil” dahi olsa konumuna saygı duyulmasını sağlayabilir ve mecburi saygıdan ziyade gönüllü sevgiyi kazanmaya çabalar ise o bahsettiğin duvar tuz-buz olur… Gönüllü sevgi, saygıyı doğurur ve fakat gönülsüz saygı gönülsüz hizmet etmektir…

Polis Memuru-Evet komiserim… Cidden meslekî meselelere bu noktadan başlamak iyi oldu. Benim de hatıralarımdan ve yaşadıklarımdan aldığım çok ders var… Dıştaki meseleleri tartışacağımıza, dağarcımızla dağ gibi meseleleri eritmek gayet mantıklı geldi bana. Bundan sonra sorun ithali değil, çözüm ihracı olsun komiserim… Memur için en karlı ticaret bu şekilde olsa gerek… En çok küfür edene şahit olan biz polislere mum yakmak düşüyor komiserim… Hem mum kullananların şarteli atmaz…

Komiser-Hımmm. Evet sevgili memur bey… Bak!  Ne inciler varmış sende. Çıkar denizinin dibinden de “deryadaki balıklar” deryayı bilsinler!

Polis Memuru-İnşallah bir dahaki sefere genç komiserim…

 

 

 

Memurun “Bir Çift Sözü”

Komiser- Dostum, seni dinliyorum. “Sorun ithal etmeyelim, çözüm ihraç edelim” diyordun, al sazı eline bakalım şimdi.

Polis Memuru- Komiserim benim bir çift sözüm var bugün. Bir çift; yani hem iki adet söz, hem de “diyeceğim budur!” anlamında bir vurgulama…

Komiser- Teker teker anlat bakalım.

Polis Memuru- Birinci söz komiserim; “Basireti olan sireti anlar.”

Komiser- İddialı bir söz gibi, hem mesleğimizle ne ilgisi var?

Polis Memuru- Mesleğimiz basiret gerektiren, yani “bakmak” ile yetinmeyip “görmeyi” zorunlu kılan, olaylara bodoslama atlamayan, bir kulaktan gireni beyinde misafir edip helmen öteki kulaktan çıkmasına tahammüllü olmayan ve papağan gibi duyduğunu tekrar etmeyi değil, kartal gibi “yüksekten” izleyip “izlenimi”ni bu vizyona bina etmeyi gerektiren bir meslektir. Bu anlattığım “basiret”tir… Basiretiniz varsa  “siret”i yani insanların ve bir manada olan-bitenlerin “iç yüzü”nü, karakteristik kodlarını; kısacası algıladıklarımızın “DNA”sını çözebilirsiniz…

Komiser- Polislik, böyle bir basiret mi sunuyor?

Polis Memuru- Her ortalama poliste bu potansiyel var ve fakat basiretin “suret”ler ile heba etmeyenler kavrayabilir bunu. Yani yüzeyden bakanlar ve sadece yüzeye bakanlar basiretten mahrumdur.

Komiser- Oysa insan sarrafı olabilecek çaptaki polis, altını teneke ile değiştirmemeli diyorsun sen, anladığım kadarıyla?

Polis Memuru- Evet komiserim…

Komiser- Bu basiret-siret meselesi deşildikçe içinden neler çıkar dostum. O kadar vaktini almayalım okurların. Sireti temiz olanların basiretine havale edelim. Sen ikincisini de söyle de “bir çift sözünü” tamamla istersen!

Polis Memuru- ikinci sözüm de şudur komiserim: “-Hiçbir iş “sadece o iş” değildir!”

Komiser- Yaşanılanlardan ders alabilmeyi kast ediyorsun değil mi dostum? Yaşadıklarımız zorunlu ders, kader müfredatı. Fakat polis yukarıda bahsettiğin basireti koluna takarak zorunlu derslerden faydalı “seçmeli dersler” çıkarabilir.

Polis Memuru- Çıkarır ve farkına varır ki komiserim her olay geleceğe dair bir staj, bir prova, bir alt yapı ve nihayet bir derstir. Polislik mesleğine dönelim yine:

Bir İl Emniyet Müdürü, ildeki tüm şubelerden sorumludur ve onların yöneticisinidir. Asayiş, Terör, Kaçakçılık, İstihbarat, Sosyal Hizmetler. Karakollar, Eğitim gibi tek alana özgü değildir sorumluluğu, oysaki sorumluluk, bilmeyi gerektirir. Ve fakat bir insan tüm ömrü boyunca bu kadar alanda uzman olacak kadar derinleşemez. Demek ki öyle bir ortak noktalarını keşfedecek, öyle bir asgari müşterek bulacak ve tüm bu sayılanların sayılardaki O KEK (Ortak Katların En Küçüğü) bir noktasını yakalayacaksın ki, o görevi bi hakkın (hakkıyla) yerine getirebilesin. Yani ufku geniş bir insan olacaksın. Bunun formülde yine “afaki” meseleleri terk etmektir. Mesleki yaşantısının getirilerini kullanmaktır. Mesleki yaşantı getiri olarak; iletişim, empati, yönetim, sorunu çözme, soğukkanlılık öz eleştiri gibi hediyeler sunar.

Komiser- Ekipteki memurumun çok özlü bir sözü vardı:

– Çırağı olunmayan işin ustası olunmaz.

Polis memuru- Devrem doğru söylemiş komiserim; söz konusu emniyet müdürü, kendisin çırak olarak değil de, hep “ potansiyel müdür” olarak görmüşse, o potansiyelini kullanamaz. Çırak, ders çıkarmasını bilmesi gereken insandır. Baka baka usta olunmaz; göre göre olunabilir. Emniyet müdürlüğü’nün çıraklığı, komiser yardımcılığı gibi alt rütbededir. Maç görevlerinde çevik kuvvet polisliği ile aşina olmuş ise, genel uygulamalarda trafikçilikten ağzına bal çalınmış ise, hırsızlık olaylarında asayişçiliği tatmış ise, bürosuna döndüğünde kurum içi iletişiminden payına düşeni yerine getirmiş ise, o insana “ açık çek” yazar gibi istediğiniz görevi verebilirsiniz. Yapılan iş, tek anlama özgü değildir ve yalnız bir neticeye indirgenmemelidir. Sağında ayrı bir anlam, solunda ayrı, altında, üstünde, önünde ve arkasında ayrı ayrı manalar vardır. Bütün yönleri hesaba katan, doğru yönü bulabilir. Ufku geniş olanın pusulası, manyatik alanlardan etkilenerek yanıltmamalı, ibre sağlamdır çünkü…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Polis Belediyesi ve Karakol Müdürlüğü

 

Komiser-Polis Belediyesi ve Karakol Müdürlüğü diyorsun. Çıkar bakalım dilinin altındaki baklayı..

Polis Memuru-Komiserim, önce hangi tema üzerine konuşacağımı söyleyeyim. Polislik mesleğini her türlü “içten pazarlık” ın dışında ve her şarta rağmen yerine getirebilme ufkunu belirtmek istiyorum. Bu süreci yaşarken idealleri de her an tatbike hazır tutmak… Aslında “ideal” denen kavram, o meçhul “bir gün” de değil, her günde ve mutlaka “bugün” de saklıdır. İşte ben “Polis Belediyesi ve Karakol Müdürlüğü” metaforları ile “geçmiş”i sermayenin bir parçası, şimdiyi “çalışma” zamanı ve “gelecek” günleri de elde edilen karın miras bırakılacağı zaman dilimi olarak görüyorum.

Komiser-Sana “Karakol Müdürlüğü” dedirten ne?

Polis Memuru-Sizden iyi olmasın, karakolumuza çiçeği burnunda bir komiser yardımcısı tayin olmuştu. Tam o günlerde “karakol” lar “polis merkezi” ne dönüştü ve kısa süre sonra da, daha önce “başkomiser” den yüksek rütbe görmeyen karakollara Emniyet Amirlerimiz getirildi. Bu bir anlamda şu demekti: Akademiden mezun olup ta müdürlük rütbesine kadar karakolda çalışılabilirdi. 4+4+3+4=15 sene… İşte o grup amiri komiser yardımcısının, karakol görevini çok önemli görmekle beraber,  çok değişik idealleri vardı. Ve fakat dediği şuydu: “Değil amirliğe kadar karakolda kalmak, yarın bi gün karakollar şube müdürlüğü statüsü kazansa ve bu 15 yıla 6 yıl daha eklense, o da yetmese “Karakol Daire Başkanlığı” nda bitirsem mesleği ve başka bir birim yüzü görmesem ne gam! Çalışırsam ona göre çalışırım”..

Komiser-Bu rütbedaşım “istediğin yerde değil istenilen yerde çalışma” kuralını anlamış. Peki ne oldu sonra, ideallerine uygun bir konuma geçti mi? Yoksa halen karakolda mı?

Polis Memuru-Şu an “geçmişte biriken borçlarını gelecekte ödemeyi ümit ederek” sevdiği bir yerde çalışıyor. Borç derken para borcu değil elbet.Ve tam “orta” da bulunup “iç-doğu” ya da “dış-batı” diyor bir gün…

Komiser-O nasıl bir yön tarifi?

Polis Memuru-Kendisi böyle diyor. Ben bilmem.“Polis Belediyesi”ne gelince… Bilirsiniz, bazı belediyeler parktı, bahçe idi… vb. “göze hitap eden” unsurları kullanır ve isimlerinin levhalarda yaşamasından pek lezzet alırlar.

Komiser-Eee?

Polis Memuru-Bu göze girme çabası “altyapı” yı görmemek ile sonuçlanır bir çok zaman ve o belediyenin çoğu alt yapı ihtiyacı giderilmez. Bazı belediyeler ise bu “levhalarda ismim olsun” aşkına kapılmayarak “altyapı” ya önem verir ve görev süresini oy almaya endekslemeden hizmet etmeye yönelir. İşin kötü tarafı; bu alt yapı çalışmaları hep “çevreye gürültü” yaydığından bu süreç sonu güzel bitecekse bile “mırın kırın” lara sebep olur.

Komiser-Demek istiyorsun ki; isim bırakma sevdasına takılmadan ve gösterişten uzak çalışanlardan oluşan bir belediye mantığı “Polis Belediyesi” ni sonuç verir…

Polis Memuru-Aynen öyle komiserim.

Komiser-Ama basında birçok defa buram buram reklam kokan polisiye haberleri görüyoruz. Onlar gösteriş merakı mı?

Polis Memuru-O hareket, güvenlik hizmeti hanesine, polislik hesabına yazılıyor ise gösteriş merakı değil, polisiye bir taktik. Bu taktiğin içinde istisna var ise bilemem. Şu an çoğunlukla yaşanan durum, dört başı mamur bir huzur hizmeti vermek için çalışmaktır.

Komiser-Böyle diyorsun ama, sağlamasını nasıl yapacaz?

Polis Memuru-Mırın kırın eden ve polisin çalışmasından rahatsız olan kesime bakın komiserim. Bundan baba sağlama mı olur?

Komiser-Her “polis” e bu “polis” ten lazım o zaman!

Polis Memuru-Nasıl yani komiserim?

Komiser-Polis kelimesi, “şehir, belde” demektir. Şehrin “belediye” si olur. Senin “Polis Belediyesi ve Karakol Müdürlüğü” dediğin okuldan mezun polisler her şehre, yani her “polis” e gereklidir.

Polis Memuru-Zaten böyle bir bağlama yapmasanız şaşardım komiserim.

 

 

 

Polisiye Hurafeler

 

Polis Memuru-Komiserim, farkındaysanız mesleğimizde birçok hurafe var. Nerdeyse polis olup da bu sözleri ağzına almayan veya o tarz sohbetlerde bulunmayan yok gibi…

Komiser-Neymiş ki?

Polis Memuru- “Kadro bildiğiniz gibi değil!” hurafesi mesela. Bir defa bu sözü söyleyen muhatabını peşinen cehaletle suçluyor; “bilmiyorsun!” diyor. Dahası “biliyorsan da yanlış biliyorsun” diyor ve üzerini kazıdığınızda “doğrusunu ben biliyorum, eğer bir şeye kadro denecekse o da benim yaptığım polisliğe denir” anlamı çıkıyor…

Komiser-Senin tavsiyen ne?

Polis Memuru-Öncelikle o cümledeki kadro kelimesini  “hayalet” olarak tasvir etmek istiyorum komiserim… Bir kısım insanların konumlarını yüksek göstermek ve de eşzamanlı olarak karşıdakini küçümsemek amacıyla bu cümleyi kurduğunu ve de diline pelesenk ettiğini düşünüyorum…

Komiser-Ne yani? Bir kadrocu polis samimiyetle söyleyemez mi bunu?

Polis Memuru-Samimiyet, samimi bir niyetten sonra ortaya çıkar komiserim. Ve bu tutum sözlere de yansır.

Komiser- “Yansır” derken? Neler söyler bu insanlar?

Polis Memuru- “Kadro bildiğiniz gibi değil!” yerine, “siz de olsanız en iyisini yaparsınız” der veya kardeş cümleler kurar. Yahu komiserim, meslektaşına “bildiğin gibi değil” diyen, halka ve medyaya nasıl “polis bildiğin gibi değil” diyebilir? Nasıl polisi hak ettiği konuma taşıyabilir?  Bu

“Kadro bildiğiniz gibi değil!” lafı, şayet bir konuya faydalı ise, o da söyleyenlerin saydığımız özelliklerini göstermesi açısındandır.

Komiser-Keşke dediklerin hedefine ulaşabilse… Geçelim benim hurafeme…

Polis Memuru-Sizin hurafe nedir komiserim?

Komiser- “Fazla mesai yapan iyi polistir” anlayışı.

Polis Memuru-Hımm. Bu da hayli hayat sahası bulan bir hurafe komiserim.

Komiser-Evet dostum. Maalesef biz de “saat tüketmek” ile “çok iş yapıyor bilinmek” doğru orantılı zannediliyor. Oysa “zaman yönetimi” ile bağdaşır yanı yok bu işin. En basitinden bir büro örneği verelim: Odaya memur çağrılır, o dosya getirirken telefon çalar, memur beklerken öteki gelir, oda iyice bekleme salonuna dönüşür, memur işinden geri kalır, ne konsantrasyon, ne inceleme… İş kalınca mesai sarkar… Toplantılar yapılır, birinin cebi çalar, ötekinin işi çıkar. Yani çizelgede bir “oturmuşluk” olmayınca gecikmeler kendiliğinden doğar…

Polis Memuru-Oysa her iş belli dilimlere bölünse ve bu iş taksimi ihlal edildiğinde gerekli uyarılar yapılsa.

Komiser-Evet, mesai de sarkmaz o zaman ve “az zamanda çok iş” yapılır. İşin diğer yönünde, öyle durumlar vardır ki 5 saatlik işi bir saatte yaparsın. İşin tabiatı onu gerektirir. O zaman da çalışanı fazla bekletmenin alemi yoktur. Operasyonel birimler böyledir mesela… Masabaşı birimlerde günlük mesai saat be saat tanzim edilmezse, IMF borçlarına döner.

Polis Memuru-Komiserim, “Nasıl Olsa Bekler Personel” anlayışı yürürlükte kalırsa, bu hurafe devam eder. Oysa polis kendisine verilen “izin” i “iş” e çevirmekte çok kalifiye bir simyager olduğu gibi, nemalandırmakta da bankerlerin insafına bırakmayacak kadar cömerttir.

Komiser-İşte böyle dostum… Hurafelerden arınmış ve kendisiyle yüzleşmiş bir meslek olmayı dileyerek sohbeti bitirelim…

 

 

 

Disiplin

 

Polis Memuru- Merhaba komiserim.

Komiser-Merhaba dostum. Yoğun bir Mart ayından sonra beraberiz. Mart, polis için en görevli aylardan bir tanesi.

Polis Memuru- Haklısınız komiserim. Şubat ayında bir seminere katılmıştık ya? İsterseniz bugün o konu hakkında fikir teatisinde bulunalım. Zira mesele tam da amir ve memur sınıfları arasında bir yere sahip: “Disiplin”

Komiser-Hımm.  Disipline aykırı saymazsa “disiplin kelimesinin ilk çağrıştırdığı amirimiz” diyebileceğim ve mevzu mevzuat olduğunda bakışların kendisine yöneldiği Alper Durmuş müdürümüzün verdiği semineri diyorsun…

Polis Memuru- Evet komiserim. Yani, disiplin kelimesi çağrıştırdıkları itibariyle bizlere soğuk, katı, sıkıcı gelen bir kavramdır. Ve fakat ben o gün sıkılmadan ve dahası öğrenerek vakit geçirdim.

Komiser-En önemlisi ne idi o gün sana göre?

Polis Memuru- “Kişiye değil işe yönelik ikaz” orijinal geldi bana. Müdürümüz bazen memurları uyardığını ve fakat bu tavrın memurun işindeki noksaniyetten kaynaklandığını, yoksa memur ile bir alıp veremediğinin olmadığını belirtti. Aynı memura daha sonra “otur bir çay içip sohbet edelim” dediğinde memurun şaşırdığını oysa önce uyarı sonra sohbetin bir dengesizlik değil dengenin tam da kendisi olduğunu söyledi. Zira uyarı “memur” luk rolümüze yapılır, sohbet “sosyal” rolümüzle gerçekleşir.

Komiser-Evet, o öğretici ayrım benim de çok hoşuma gitti. Geçmiş zamanlar için “yapıp da bilmediğim”,gelecek zamanlar için ise “öğrenip de yapmayı düşündüğüm” bir disiplin bilgisi oldu benim için de…

Polis Memuru- Sizi etkileyen ne idi komiserim?

Komiser-Disiplin anlayışımdaki “temadi” nin yani devamlılığın eksik olduğunu fark ettim. Bir gün disiplin abidesi kesilip eksik-gedikle uğraştığımı ve fakat ilerleyen zamanda bu tutarlılığı göstermediğimi ve yaptığım kontrolleri sürekli kılmayarak yamalı bir disiplin ortamına sebep olunabileceğini düşündüm.

Polis Memuru- Disiplin, geniş yelpazeli bir alan komiserim. Mesela bana trafik kurallarını da hatırlatıyor.

Komiser-Nasıl yani?

Polis Memuru- Bizim çoğu zaman deldiğimiz ve fakat aslında bizi koruyan sistem.

Komiser-İsabetli bir benzetme. Kolej yıllarında ergenlik havasının hevaîliği yüzünden disiplin konusunda özellikle kılık-kıyafet konusunda (soruşturma geçirmesem bile) disiplin dışı alan kayıyordum ve fakat Akademi yıllarında disipline titizlenmem, fırça yemekle veya ceza almakla boşa gidecek onca zamanı kaybettirmedi. Üstelik problem çıkarıp kötü intiba bırakmaktan kurtuldum. Senin tabirinle kurallara uydum ve sürat yapmadan yoluma güvenle devam ediyorum.

Polis Memuru- Öğrenci-komiser arası nasıl bu disiplin işleri komiserim?

Komiser-Dostum, kimisi samimi ortamı iyi niyetle dahi olsa yanlış yorumlar, mezun olmadan meslektekiler gibi komiserine abi demeye başlar. Dolayısıyla “öğrenci olduğunuz yerde komiser, kardeş olduğunuz yerde abi deyin” ikazında bulunduğum olmuştur. Oysa senin bu “trafik kuralları benzetmen” bu davranışta olduğu gibi diğer tüm sorumluluklarında da önemli.

Polis Memuru- Ben o yanlışı memur arkadaşlarda da görmüştüm. Çalıştığı karakolun üstü müdür yardımcısı lojmanıydı. Bir gün şapkasızlıktan dolayı bir müdür yardımcımız kendini uyardı. Bu arkadaş daha sonra bana “yahu hem karakolda zor şartlarda çalışıyoruz, hem de böyle şeylerden fırça yiyoruz” dedi…

Komiser-Yani öyle ağır çalışanlar disiplin konusunda toleransı hak ediyor sanki… Oysa sen şiir gibi çalış, disiplin kafiye olsun…

Polis Memuru- Alper Durmuş müdürümüz, “disiplin elbisesi” nin polise fevkalade itibar ve imaj kazandırdığını dolgun örnekler ile açıkladı. Cidden komiserim, kıyafeti firesiz, davranışı olgun polis her zaman 1-0 önde başlar hizmetine.

Komiser-Haklısın dostum, disiplin insan hayatına bir bütün halinde güzellikler kazandırır. Mesela odası, masası karışık adamın kafası da karışık olur. Mesaisini, boş vakitlerini tanzim edemez.

Polis Memuru- Önceki sohbetimizde bu konu ile ilgili olarak.

 

Polis Memuru-Oysa, her iş belli dilimlere bölünse ve bu iş taksimi ihlal edildiğinde gerekli uyarılar yapılsa.

Komiser-Evet, mesai de sarkmaz o zaman ve “az zamanda çok iş” yapılır. İşin diğer yönünde, öyle durumlar vardır ki 5 saatlik işi bir saatte yaparsın. İşin tabiatı onu gerektirir. O zaman da çalışanı fazla bekletmenin âlemi yoktur. Operasyonel birimler böyledir mesela… Masabaşı birimlerde günlük mesai saat be saat tanzim edilmezse, IMF borçlarına döner.

Polis Memuru-Komiserim, “Nasıl Olsa Bekler Personel” anlayışı yürürlükte kalırsa, bu hurafe devam eder. Oysa, polis kendisine verilen “izin” i “iş” e çevirmekte çok kalifiye bir simyager olduğu gibi, nemalandırmakta da bankerlerin insafına bırakmayacak kadar cömerttir.

 

Şeklinde konuşmuştuk ya komiserim; Fatih Harmancı amirimiz,

“çocukluktan itibaren düzenli çalışma alışkanlığı kazanamamış, sınavlara son günlerde hazırlanan ülkemiz evlatlarının genel bir problemi olduğunu düşünüyorum.” şeklinde yorumlarını iletmiş. Siz bir bütün halinde derken aklıma bu nokta da geldi.

Komiser-Disiplin, dostum; muhatabı vicdanıyla baş başa bırakmanın bir parçasıdır. İşe vaktinde gelen, kıyafetine, oturup kalkmasına dikkat eden, konuşması ve susması ile örnek olan bir memur, amirce hedef alınıyorsa o amire yapılacak bir şey yoktur. Bir amir de bu saydıklarımızı yaşamıyorsa yürüyen bir apolettir.

Polis Memuru- Bağlarsak komiserim, disiplin kaydına girmez isek, la-kayd oluruz ve kayda değer işler yapamayız…

 

 

Meslekte Erimek, Mesaiyi Eritmek

Komiser- Hayrola dostum, erimek, eritmek… Bugün sıcak mevzuları deşecez galiba?

Polis Memuru- Komiserim, “ polislik sıcak olaylar ile soğukkanlı olabilmeyi öğrenme mesleğidir.” … Bu işin bir yanı…  Benim bahsetmek istediğim, polis olan kişinin mesleği ile o kadar iç içe olması ki, adeta şekerin çayda eridiği gibi bizlerde bu meslekte eriyoruz. Yanlış anlaşılmasın; bu “ erimek” tükenip bitmek bitmek anlamında değil, mesleki ruhun içimize işlemesi ve de dışımıza y ansımasıdır.

Komiser- Zaten senin gibi “ polislik, hayat okulundaki en özel dersleri para vererek değil, maaş alarak okuyan birisidir.” diyen birine karamsar ifadeleri yakıştıramazdım. Peki, ne faydası vardı erimenin dostum.

Polis Memuru- Komiserim, bir defa polis, en münferit ve de şahsi işinde bile “ hareketi teşkilatına mal edilen” bir memurdur. Öyle ise hareketlerine göstereceği özen, teşkilatına katlanarak puan getirecektir.

Komiser- Mesaiyi eritmek ile ilgisi ne bunun? Pek hoş gelmiyor kulağa…

Polis Memuru- Polis, mesaisi limitsiz bir kamu görevlisidir malumunuz. Mesela; bir işçi gibi yaptığı iş başına, çalıştığı saat başına para almaz. Hatta bazen çok çalışır, bazen az çalışır çok alır.

Komiser-  Hımmm. Öyle ise mesaiyi eritiyor gibi görünse de çok farklı yollardan bunu telafi edebilir diyorsun.

Polis Memuru- Evet komiserim, bir şubeci günlerce bir icraat için çalışır ardından günlerce pasif kalabilir. Bir masabaşıcı gün olur üç – beş yazı, gün olur 50 – 60 yazı… Ben, “ maaşımın hakkını veremiyorum” diye düşündüğünden, mesleğe ve vatana alternatif kazanımlar sunmak nasıl olabilir diye düşüne düşüne bu sonuçlara vardım. Aynı kaygıyı taşıyanlara düşüncemi şöyle özetleyeyim:

“Mesleğinizde erirseniz, mesainizi boşu boşuna erittiğiniz kötümserliğine kapılmayın, polisliğin bir avantajı da her daim faydalı olma imkanı sunmasıdır.”

Komiser- haklısın dostum bir işçiyi fabrikasından çıkarsan mesaisi biter, doktor muayenehanesinde tam etkili olabilir (ameliyat.. vb.) … vs. ve bu tarz çalışanların “ münferit” hareketleri polis kadar genellenmez.

Polis Memuru- Öyle ya komiserim! Polisi ne zaman, nede mekan mesaisinin dışına atıyor…

Komiser-  Bir olayı hatırladım. Yıllar önce “ tasarruf” adı altında “ Sincan-Mamak” Banliyö treni hattı polislere ücretli hale geldi. O mıntıkalarda hayli meslektaşımız oturduğunda trene binmemeye başladılar. Çok sürmedi, trende bir kondüktör cinayete kurban gitti. Ardından tren polislere tekrar ücretsiz hale geldi. Demek ki polisin varlığı ile huzurun varlığı doğru orantılı…

Polis memuru – İşte bakın komiserim, görüntüsü bile yeten bir mesleğin mensuplarına “ meslekte erimek” tabirini kullanmayacağız da ne diyeceğiz.? Bizim gerek mesaide, gerek iş dışında vatandaşla kurduğumuz her temas bir halk ile ilişkiler mesaisi olduğundan “ mesaiyi eritmek” deyimi de anlam kazanabilir. Apartmanında hemen herkes polis bir komşu ister. Bizim maaşımız görev kağıdındaki saatleri dışı ile de ilgilidir kanaatimce. Yoksa zorluk – kolaylık oranı açısından arada uçurum bulunan birimlerimiz var.

Komiser- Yani “ maaşını hak etmek istiyorsan mesleğinde bir olduğun fark et, bitmeyen mesaisinde bu çayda şeker gibi erit.!” diyorsun dostum..

Polis Memuru- Aynen öyle komiserim, düşünmeye fırsat bulamayacak şartlarda çalışıyor isek maaşımızı hak ederiz. Hak etmediğimiz düşündüren yerlerde çalışıyor isek de hak ettirecek yolları kendimize şart koşarız.

 

 

Kuru Tuz, Kokan Tuz

Polis Memuru-Komiserim sizin burada isminiz cisminiz belli, ben kimim?

Komiser-Sen karakoldaki memurum “Nûfel” sin, ekipteki memurum “İbrahim” sin, bürodaki memurum “Göksel” sin… vs. Sen sembol bir kişiliksin dostum. Senin arkadaşlardan biri geçen yakaladı beni, her nasılsa sağda solda yazdığımızı görmüş; “polisin sorunları” nı da yaz falan dedi…

Polis Memuru-Hangisini?

Komiser-Zannımca maaşları kast etti.

Polis Memuru-Doğru demiş Komiserim, biz bazen kaçak güreşiyoruz gibi geliyor bana, hiç maddî problemlere değinmiyoruz. İki satır da maaşlarımız için karalasanız?

Komiser-El elin eşeğini türkü çağırarak arar dostum!

Polis Memuru-Ne alakası var Komiserim, siz el misiniz, bu teşkilattan değil misiniz?

Komiser-Doğru ve fakat bu maddî sorunlar konusunda samimi bir şeyler yazamam, yapmacık kaçar. Ben polisin başarısını biraz da bu maddî sorunlar da görüyorum. Fazla mesai için, tayin için, branşlaşma için, sosyalleşme için aynı şeyi söylemem; ama konu para olunca kalemin mürekkebi kurur. Elbette ki bu tutum objektif değildir, kendime göre “sübjektif” ve belki de yanlış kriterler bunlar.

Polis Memuru-Mesela?

Komiser-Öncelikle polisin çalışmasının (en azından çoğu birimin) tam karşılığı olmamak ile beraber maaşını pek küçümsemiyorum. Hatta “para getirme potansiyeli” bulunan görevlerden kaçıyorum desem yeridir.

Polis Memuru-Hayret valla Komiserim… Hem “tam karşılığı değil” diyorsunuz, hem de “yeter” diyorsunuz…

Komiser-Dostum senin üniversiteye hazırlanan çocuğun var değil mi?

Polis Memuru-Evet, zehir gibi maşallah, kazansın ona son model bir cep telefonu alacam Komiserim…

Komiser-Kazanmadan, yani sınavdan önce alsan?

Polis Memuru-Dersleri bırakır o zaman Komiserim, mesajdı, melodiydi….

Komiser-Ama o aslında zehir gibi çalışması ile hak ediyor o telefonu, niye hemen almıyorsun?

Polis Memuru-Ne yani Komiserim, polise çalışmasının karşılığı verilirse iyi çalışmaz mı diyorsunuz?

Komiser-Kasıtlı olarak “çalışmamazlık” yapmaz, ama bana artık ilgi alanlarının değişmeyeceğini, mesleğinde gevşemeyeceğini garanti edebilir misin? Sen buna “su-i zan” diyebilirisin, ben “sosyal bir tespit” diyorum… Ve ekliyorum, “istikrar için kararında bir maaş yeterlidir”…

Polis Memuru-Hani Komiserim “siyasetin anlamı seyisliktir, insan jokeyliğe talip olmalı” diye kafamıza vurmasanız “hükümetin adamısınız” diyeceğim ama…

Komiser-Dostum, senin tecrüben benden fazla, ülkeler de gördün geldin… Aklından bir ülke tut!

Polis Memuru-Tuttum Komiserim…

Komiser-O ülkenin maddî problemleri olmayan “tuzu kuru” bir kurumunu düşün…

Polis Memuru- Tamam.

Komiser-Ne ile uğraşıyor oradaki çalışanlar, “iş” leri ile mi, yoksa “işgüzarlık” diyebileceğimiz başka konular ile mi?

Polis Memuru-Görev alanları ile ilgili önemli konular varken onlar üzerine vazife olmayan işlerle meşguller ve zarar veriyorlar… Ve tuzu kuru oldukları için halkın nabzı bir vadide onlarınki başka bir vadide atıyor… Hımmm galiba biraz anladım Komiserim.

Komiser-İşte benim kast ettiğim bu, maaşımızın yarısı ile, üçte beşte biri ile geçinenler var iken neticesi büyük ihtimalle “tuzu kuru” olmaya varan bir konumu istersek “tuz kokar”…

Polis Memuru-Tuz kokar… Doğru, kokuşan maddeler tuzlanır, tuz da, yani polis de kokarsa felaket olur…

Komiser-Çetecilik, işgüzarlık, kuruyan tuzlardan oluşur, ve ancak kokmayan tuzlar ile temizlenir.

Polis Memuru-Aklıma “sıcak para” ile tanıştıkça meslekten soğuyan, polisliği ilk fırsatta bırakan veya meslek içinde kalsa bile “elini taşın altına sokmayan” lar geliyor Komiserim… Marka tutkuları filan…

Komiser-Dostum, cidden imkanlarımız az değil… Hem şunu da bil ki, “imkansız” görünenleri başarmakta biraz “imkan” sız kalmanın önemi büyüktür. Ama bu sübjektif bir bakış açısıdır, İsteyen “zam, zam” diye, içindeki “an” ı bile kıymetli “zaman” ını tüketedursun…

 

Maaş Bahsine Nokta Cevaplar-Sorular

Komiser ile memur, kuru tuz, kokan tuz başlığı altında laflamış ve olumlu-olumsuz yorumlarla karşılaşmıştık…

Önce hemen o yazıda vurgulamak istediğimi tekrarlayalım, sonra yorum eşliğinde bir değerlendirme yapalım.

“Polisin aldığı maaş, emeğinin karşılığı değildir, fakat polis bunu yeterli görebilir, zira geçinme açısından bunun örnekleri vardır ve bu düşünce onu daha verimli kılabilir…”

Yani 10 milyarlık çalışan polis, 1,5 alıyor ise alamadığı 8,5 nakitten ziyade aldığı 1,5 ile “vakit” ini en iyi şekilde geçirmeye çalışmalıdır. Bu noktada “vakit” mi kalıyor derseniz, kalanı var kalmayanı var. Ama 12-12, 12-24, 12-36, 13-01, 24-48, 43-5, (sayısal loto değil) mesai sistemlerinde çalıştım, hepsindeki ortak nokta “şikayet” idi… Mesaiyi anladık fakat mesai-dışını “karnımızın doymayacağı yerde aç olduğunu söylemek”, biriyle beraber çalıştığımızı ötekiyle çekiştirmek gibi “söylemli eylem” lerde gördüğümden bari “yapabilirlik alanımızı” rantabl değerlendirsek diye yazıyorum. Aksi halde ne mi olur? Peynir gemisinin mevcut rotası ve koordinatlarına bakın, anlarsınız… Ayrıca daha geniş bilgi için (bakınız: Taşradan indim merkeze)…

İşin açıkçası yazdığın birçok şeyi zevkle okuyorum ama bu sefer okuyucunu aşırı derecede manipüle ettiğini düşünüyorum. Cep telefonu-üniversiteye hazırlık benzetmesi buna çok iyi bir örnek. Babası çocuğuna üniversite armağanı, sınavını kazanması durumunda emek karşılığı olarak bunu verecek (muhtemelen sınavı kazanamasa da teselli amacı ile bu hediyeyi verecektir), ama maaş mevcutta bir emeğin karşılığıdır.

Diyen Mustafa abiyi haklı buluyor ve “mevcutla yetinebilen” insanlara “muhtemel” deki tehlike potansiyelini hatırlatmak istediğimi belirtiyorum… “Ceza” kelimesi “yapılanın karşılığı” demektir, ama biz çoğu zaman kötü bir kelime gibi algılarız… Bazen “karşılık” anlamındaki “ceza” nın tehir edilmeyişi, “punishment” anlamındaki “ceza” yı takdim ettirir… Bu cümleyi açmayacağım, isteyen anlaşılmazlığa terk edebilir…

Daha az maaşlı olanları nazara verişimiz kuru bir hamaset değil, daha yüksek maaşlı olanların iş yerine işgüzarlık yaptığı da… Bunlar denge sağlamak için “ayağımızı denk atmamız” ı sağlayacak adımlar… www.sucveceza.com da bu yazıya gelen bir yorum “aç ayı oynamaz” diyor; bu işin bir ucu, diğer ucu “tok açın halinden anlamaz”…Biz ikisi arasında bir yere işaret ediyoruz…

Sıcak para deyişimiz “kara para” gibi algılanmış, oysa “meslekten soğumak” ile uyuşsun diye “paranın yüzü sıcaktır” daki sıcaklığa gönderme yapmıştık… Bu da bizim deyim-mecaz tutkumuzun yan etkisi olsa gerek…

Şu alengirli “kıymetim bilinmedi” meselesinde ise eleştirdiğim nokta polisliği “daha fazla para” için bırakanlara yönelikti. Çok şahit oluyoruz bu vakalara; kaçında “vatana millete daha faydalı olacağım” diye polislikten boşanılıyor? Kıymet verdiğin para ise işte o kadardır kıymetin… Polis sorunu yazarken “maaşın yetersiz olduğunu” net biçimde yazmadığımdan ve “sen yeterli gör, ta ki “yeteeer!” demeyesin” mesajı verdiğimizden yazılanlar şaaak! diye “sen nasıl böyle bir şey iddia edersin” tepkilerine yol açmakta… Bir yorum da bu:

Merak ediyorum yazının içeriğinde hiçbir akademik ve bilimsel veri bulunmamasına rağmen sayın yazarımız bu yazıyı bizim hayal bile edemediğimiz engin deneyimine istinaden mi yazmış?

Bilimsel veriler olmadan amel edemeyen ey çağım insanı! Bilim “sigara” için ne der; insanlar ne yapar? Bende deneyim ne gezer? Ama bir bakış göz ve birkaç tutam tarih beni doğrulamıyor mu? …

Sayın Birinci Sınıf Emniyet Müdürümüz Yavuz Elbirler’in yazıya yaptığı yorumu da aktarmak istiyorum:

Sosyal bir varlık olan insanın varoluşunda iki temel unsur vardır. Madde ve mana. Madde öne geçerse materyalist bir varlık olur insan. Maddesiz, sadece mana öne alındığında ise Din, Milliyet, Kültürel değerler üçgeninin birinde alabildiğine fikri sömürüye açık insan tipi oluşur. Doğru olan dengeli Mana âlemiyle yoğrulmuş insana sapmayacağı maddi güç sağlanmalıdır. Burada kastettiğim insan Polis olduğunda bunun önemi daha da artmaktadır. Fikren, bedenen, suç ve suçlu ile mücadele eden Polisin aldığı ücretin yeterli olduğunu söylemek aymazlıktır.

Yeterli olduğunu söylemek aymazlık olabilir, ama kişinin yeterli görmesi başka bir sıfatla tavsif edilse gerek, en azından “erdemlilik”… Zira bir konuda “sorun” konuşmak (çözmek değil) ile uğraşılırken diğer sorunlara“ çözüm” bulma vakti kaçmakta… Yine Konya’da “Yılın bürokratı” seçilen Konya Asayiş Müdürü Ercan TAŞTEKİN, “az bile yazmışsın” tonundaki tebrikinde bana hak vermekte…Bir çözüm bankası olan ve “kıymetim bilinmiyor” küskünlerine inat “sürgünlerinden” profesyonel polislik devşiren Ercan Müdürümüzün onayının neden bu kadar önemli olduğunu bilmek isteyenler yazılarına ve yorumlara bakabilirler…

Genç Osman kardeşim, senin de İsmet Abinin yazılarını beğenerek okuyorum ama son yazısında (maaşlar) katılmadığım noktalar var;

İstanbul’da çalışan birisi olarak 5 yıllık meslek hayatımda ilk defa olarak bu sene 19 Mayıs’ın Pazartesine gelmesi dolayısıyla hafta sonu 2 gün izin yaptım, bana sanki 10 gün senelik izin almışım gibi geldi.

Hiçbir zaman işten kopmuyor, gece yatarken bile acaba bir şey olurda gecenin bir saatinde aranır mıyım diye düşünüyorum. (sık sık aranıyorum)

Bence bunlara karşılık aldığımız maaş diğer memurlar ile kıyaslandığında çok düşük kalıyor, ayrıca kadroda dikkatimi çeken bir konu daha var, 10-15 yılını dolduran polislerin yorgun düşen bedenleri bir anda çökmekte (artık dayanamayarak kayış atmakta) ve 35-40 yaşındaki adamlar 50-55 göstermeye başlamaktadırlar.        Şeklindeki yaklaşımına faydalı oldu mu bu yazılanlar, bilemem? Bizlerin çözüm arayışı bir “uçan halı” beklemek gibi; oysa altımızdaki halı uçsa altına süpürülen pislikler çıkacak, önce onları halledelim, sonra bir “işte Halep işte Arşın derlerse” atlayalım o çukurun üzerinden.

Geçinebilecek ve “ihtiyaç” ın ne olduğunu iyi belirledikten sonra “varsın emeğimin kalanı vatana millete feda olsun, ben gerekirse maaşımdan kesip daha yoğun çalışan meslektaşlarıma verecek bir düzenlemeye bile razıyım, vakit nakitten iyi değerlendirilmelidir!” dedirtecek bir anlayış için ve bu kadar cevap verdikten sonra cevap beklemediğim birkaç soruyla bitiriyorum:

Memurlara, “komiserim, müdür olunca bizi unutuyorsunuz!” dedirten nedir? Cevap verme konumunda, rütbesinde değilim…

Lojmana ihtiyacı olan onca polis var iken “polis zoruyla polis lojmanı boşaltma” haberi nasıl olmaktadır?…Süresi bitip çıkmayana ne denir?

Ek görevinde bile para alamayan kadro polisi var iken mesai içinde girmediği ve girse de hakkını vermediği (Bunlar Sayın Bakanımıza sunulan Akademi öğretim üyelerinin raporundan) ek-derslerden para alanlar aynı meslekten insanlar değil mi? Bizler sorunu çözünce mi, ondan kaçınca mı mutlu oluyoruz?

“Harc” ımız dostluk, “rah” ımız duygu-düşünce dolu olmalı iken “harc-ı rah” hangi anlamalara gelmekte bizlerce?

İhtiyaçtan marka tutkusuna giden yolu Karayolları mı yapıyor?

Çalışmaya “maruz kaldığını” düşünen, bol izinli günlerde ne düşünür?

Polis Memuru: Komiserim, anladım şimdi neden maddî meselelerden kalem kaçırdığınızı….
Komiser: Dostum şunu da itiraf edeyim, adamın biri koyunlarla keçileri görmüş, “şu koçilere bakın!” demiş… Ben de yazarken bu beyin-kalem dengesini tam koruyamıyorum… Kısa yazayım derken, uzayan anlamlar çıkabiliyor…

 

 

Meslek Muhabbeti

Herhangi bir polis memuru-Komiserim ayıp olmuyor mu böyle, hadi güncel olaylar hakkında meçhul vatandaşları tokuşturuyorsun, biz meslektaşız, bizden ne istedin?

(*******)-Valla dostum; aslında niyetim “Polis Memuru Profilleri” isimli bir yazıda tek tek sizin özelliklerinizi işlemek, “yeni başlayanlar için polis memuru tiplemeleri” ayarında bir şeyler yazmaktı. Ama bu “yazılı sohbet” işine sardırdım bu aralar. İdare et artık…

Asayişçi-Sorun etmeyin beyler, biz de bu sayede bir araya gelip hasbıhal ederiz… Ben iş yoğunluğundan çoğunuzu görememiştim zaten.

Bilgi İşlemci-İyi de beyler işimiz gücümüz var (Chat yarım kalmıştır)…Yetişmiyor sonra.

Karakolcu-İş dedin mi o benden sorulur. Senin gibi masa başı sabahtan akşama kadar. Gelsin kahve, gitsin çay… İş mi o be?

Eğitimci-Abi öyle deme, her birimin kendine göre işi önemli. Bilişim deyip geçiyor musun?

Asayişçi-Şuna bak, bozacının şahidi şıracı… Sizin gibi arkadaşları kadroda görmek isteriz.

Karakolcu-Bunlar böyledir asayişçi kardeş, 5 dedi mi mesai biter. Bizim gibi günde 25 saat çalışmıyorlar ya!

Trafikçi-Hoop durun bakalım, hatalı sollama yapmayın. Teşkilatın işi bizim omzumuzda, bizi geçemezsiniz bu alanda.

Personelci-Beyler, neyi paylaşamıyorsunuz? Tayin olduğunuz yerde en iyisini yapmaya çalışsanıza! Bugün sana, yarın ona…

Taşra memuru-Senin tuzun kuru tabii, yakıt sıkıntısı bizde, personel sıkıntısı bizde, çoluk çocuk sıkıntısı bizde, sen oradan ahkam kes!

Kurt memur-Aranızda en kıdemli benim. Emekliliğim cebimde. Sizin yaptığınız da polislik mi beee! Bizim zamanımızda…( “bizim zamanımızda” şeklinde başlayan kısım uzun olduğundan metinden çıkartıldı, fikir vermesi açısından bakınız “Manas Destanı”…)

Asayişçi-Beyler elinizi vicdanınıza koyun, hırsızla uğursuzla uğraşan benim, katille maktulle ben ilgileniyorum. Filmlere en çok konu olan benim birimim. Neye üste çıkmaya çalışıyorsunuz ki?

İstihbaratçı-Ortalıkta görünmüyoz diye sesiniz yükseldi böyle arkadaşlar. Alırım teknik takibe ondan sonra görürsünüz

“Katil firarest, maktul derdest, asayiş berkemalest”i… Gizli de olsak “gizli özneyiz” biz.

KOM cu-Sizin modanız geçti dostum. Görmüyor musun haberlerde bizim “KOM” yeleklerinin enflasyonunu. Çeteleri çökerttik, kaçakçıları duman ettik, sahtecilerin façasını indirdik.

Terörcü-Bomba olup patlasanız kaç yazarsınız! Millete gına geldi şu provokasyonlardan. Gördükleriniz gibi daha kaç tane olurdu biz yakalamasak. Millet A4 kağıtla evrak diye uğraşırken biz C4 leri topluyoruz kansız canlı bombalardan.

Evrak Arşivci-Tamam abi orası öyle de, yazışmalar olmasa nasıl yürür bütün bu işler? Onu da birisinin yapması gerek.

Genel müdürlükçü-Beyler, eğri oturalım doğru konuşalım. Merkezin yönlendirmesi olmasa, sistematize etmese teşkilat nice olurdu?

Karakolcu- “Oturalım” sözü ne güzel yakıştı sana. Sistemmiş. Önce şu polisin hakları ile ilgili bir şeyler yapsanız da Ankara’da çay ve bilgisayar dışında işleriniz olduğunuzu anlasak.

Bilgi İşlemci-Abi taktın sen de bilgisayara… Sizi de biliyoz… ilaç içmeye ceraim verirsiniz ondan sonra “mıntıka belalı” derseniz… Konuşturma beni şimdi…

İlçe sivil ekip-Vayy… Sen başını monitörden kaldırır mıydın ya? Ulan telsiz manyağı oldum anons takip etmekten…

Eğitimci-Başlayacam haa! Şurda iki kpds/toefl çalışacaz… Kardeşim uyanın artık… Sokaklarla olmuyor bu iş. Yurtdışında temsil etmek gerek polisi.

Genel müdürlükçü-Ağzından bal damlıyor eğitimci kardeş…O kadar sokak polisisiniz de, her şeyi biliyorsunuz da ne bu Avrupa İnsan hakları  mahkemesindeki davalar?…Açtırma kutuyu söyletme kötüyü!…

Şubeci+Karakolcu-Çok biliyorsan sen soruştur olayları… Adamlar önyargılıysa, kimi içten kimi dıştan polisi yıpratmak istiyorsa biz ne yapalım? Adımız çıkmış dokuza inmez sekize…

Kurt memur-Siz bugünlerde böylesiniz. Ya “pol-der / pol-bir” günlerini yaşasaydınız. Komiserim, siz müdür olursanız inşallah…(burada da yine bir araba dolusu temenni sıralandığından kısa kesildi…)

Herhangi bir polis memuru-komiserim oldu mu şimdi? Teşkilatı birbirine düşürdünüz… Halbuki siz amir olarak…

(           *******)-Tamam tamam… Fena mı oldu? Siz konuştukça hem “gördünüz” hem “göründünüz”.Ben biraz sesiniz çıksın istedim… Tecrübem olsaydı az daha lafa tutar, “aşıkların atışması” gibi siz meslek aşıklarının sohbetini aracı edip millete duyurmak isterdim. Neyse, tekrar görüşmek üzere, başarılar.

Herhangi bir polis memuru-Sağ olun komiserim

 

 

 

 

 

 

 

 

DEĞİŞEN POLİS

 

 

“Kolluk”un Ekol Okulu “Polis Akademisi” 70 Yaşında

 

1-Kolluk, okul, ekol

Polis Akademisi, 2007 yılı itibariyle 70 yaşında… 7’den 70’e herkesin güvenliğini sağlamakla görevli polis amirleri yetiştiren bu güzîde kurum, “okul” olmakla kalmamış bir “ekol” olarak da “kolluk” tarihinde müstesna bir yeri hak etmiştir. Klasik bir tarihî gelişim değil, ayakları yere basmayan söylemler de değil, “görünen ve de hissedilen” bir güvenlik olgusunu birbiriyle dolaylı ve doğrudan bağlantılı cümleler ile Polis Akademisi için sıralayalım.

Güvenlik alanında profesyonel olmanın “A” kademi, yani ilk adımı Polis Akademisi’nde atılmaktadır. Verilen güvenlik eğitiminin bilim temeli üzerinde yükselmesi, “kanun adamı” ile “bilim adamı” statüsü sağlayan bir okul olma payesini Polis Akademisi’ne kazandırmakta, kolluk kuvvetlerinin süregelen değişim çizgisi, bir “ekol”  lük hatta  “e-kolluk” arz etmektedir. Bilişim çağında Polis Akademisi’ni tarif ederken galiba böylesi tabirler gerekecektir.

 

2-Doğru ibre, genişleyen kalibre

Polis Akademisi, “suç” a yönelttiği namlusunu, global güvenlik lehine genişletmekte ve bu açılıma yönelik olarak uluslar arası platformdaki yerini gün geçtikçe prestijli hale getirmektedir. Bir yandan Avrupa Birliği sürecindeki projelerde Türk Polisi’nin kazanımlarını aktarmak ve Türk Polisi’ne diğer ülkelerden yenilik taşımak ile uğraşırken diğer yandan Asya ve Afrika ülkelerine bu donanımı sunmaktadır.

Gerek “misafir ülke öğrenciliği” olarak gerekse çeşitli kurs ve seminerleri aracı kılarak eğitim ve güvenlik konularında Türkiye adına “fazla mesai” yapmaktadır. Ülkemizin konumundan kaynaklanan önemi, Polis Akademisi’ne pratik bir izdüşüm görevlendirmesi yapmakta ve değeri yakın gelecekte daha iyi anlaşılabilecek faaliyetler, Polis Akademisi’nce harfiyen yerine getirilmektedir.

İbresi “huzur” a çevrili olan Polis Akademisi’nin kalibresi de global huzuru sağlamak hesabına hızla genişlemekte ve bu genişleme “huzursuzluk” atmosferine “daralma” olarak yansımaktadır. Kalibresi genişleyen namlunun, “eller yukarı!” demesi çok önemlidir ve bunu kavrayan Polis Akademisi, elini ulaşabildiği yere uzatmaktadır.

 

3- Doktr “in”, konuşma “out”

“Polisin, “değişim” i yaşayıp “gelişim” i yaşaması ve yaşatmasıyla ilgili en etkili anekdot şu anlatacağımız olsa gerek:

Türkiye’de sosyalizm ve komünizm rüzgârlarının etkili ve polisin de yetkili olduğu yıllarda, polis arama yapmak için bir eve gelir.  Bir zaman Osmanlı’da “fethine gidilen yer” anlamında kullanılan “Kızıl Elma” ideali gibi, Marksist-Leninist söylemi çokça dillendiren sosyalist ve komünist insanların ağızları da o günlerde “Kızıl Devlet” demektedir. İşte, arama esnasında polis, Platon’un, nam-ı diğer Eflatun’un, Devlet’in nasıl olması gerektiğinden bahseden kitabına rastlar.

Kapak aynen şöyledir: “EFLATUN-DEVLET”… Ve der ki polis:
-“Biz kızıl devletle uğraşırken bir de eflatun devlet mi çıkardınız?

Şimdi, zihnimizi o günlerden “zoom” layarak bugünlere geliyoruz.  Ne isabettir ki ; ”Akademi” kelimesi, bilirsiniz, yukarıdaki düşünürü, Platon’u hatırlatır; zira Akademi adıyla okul açıp , “öğreti” lerini anlatan filozof olarak tanırız biz Eflatunu. Bugünse Polis Akademisi’nden mezun olan ve öğretilerini değil belki ama “öğrendiklerini” sergileyen yeni milenyumun güven verici simaları ile karşı karşıyayız; daha doğrusu yan yanayız. Nitekim, Polis Akademisi mezunlarının vizyon ve misyonu incelendiğinde görülecektir ki, hizmet ettiği halkla iç içe olmak ile teknoloji ve bilimle iç içe olmak aynı potada eritilmiştir.

Mezun ettiği komiser yardımcıları, yaşamın birçok karesinde çalışmakta ve bahsettiğimiz ivmeye paralel olarak “sokağı satırlara” taşımaktadır. Polisin yaşadığı onca debisi yüksek olay, yüzlerce aksiyon, binlerce gözlem ve tecrübe, Polis Akademisi’nde alınan entelektüel formasyonun uzantısı olarak “internet sitesi, kitap, dergi, makale… vb.” haline dönüşmekte ve sanal sörf aleminde “emniyetli limanlar” oluşmaktadır. Konya’dan Kenya’ya, yurt içi ve yurt dışındaki neredeyse bütün Polis Akademisi mezunları, bulundukları “mıntıka” larda “polis başına düşen görev” konusunda “gereğini yapmaktadırlar”.

 

4-Hem “police” , hem de “polite”

Polis Akademisi, “amacı ile imajı” çelişki oluşturmayacak güvenlik fertleri yetiştirmektedir. Emniyet ve güven telkin etmekte  “ilk izlenim” in önemini anlayan Adaletin ilk karşılayıcıları, “Halkla İlişkiler” alanında kat ettiği mesafede “police” olmasına “polite” (centilmen, kibar, nezaketli) sıfatını ekleyerek suçla mücadelenin yanı başında toplumla muhabereyi sağlamıştır.   Halk için yaptığı görevini “halk ile” yapmayı ideal sayan Polis Akademisi’nin mezunları, halk için “mütebessim bir çehre” , “suç” için “mütecessim bir cephe” dirler.

Polis Akademisi’nden mezun olan komiser yardımcıları, “kolluk” görevlerini Halkla münasebetler adına bir fırsat kollayıcılık olarak algılayarak insan ilişkilerinden “dostluk” elemekte ve muhatap oldukları olaylardan “tecrübe” devşirmektedirler.

Kamu personeli olsa da bir özel sektör çalışanı gibi “müşteki velinimetimizdir” diyen Bilgi Toplumu Polisleri, deniz rengi kıyafetleri ile bizlere hukukun timsalleri olarak  “Denizyıldızı hikayesi” nin uygulayıcıları olduklarını göstermektedirler.

“Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir nesne  atan başka bir adama rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve

-“Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi ,

– “Yaşamaları için” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla

-“İyi ama, burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi fark ettirecek ki?” der. Yerden bir denizyıldızı daha alan kişi onu denize atarken,

-“Bak, onun için çok şey fark etti!” karşılığını verir.”

Devletin “parmak uçları” olarak nitelenen polis, parmaklardan oluşan bu “el”i halkla “tokalaşmak”, “suç” u ise “tokatlamak” amacıyla kullanmaktadır. Polis Akademisi’nde alınan eğitimin somut göstergelerinden birisi budur. Polisin bu polite “tutum” u, “tutuklayıcı”  algılanmasını yıkmada önemli bir faktördür.

“Gez” kelimesini bir emir bilip yeryüzünün değişik yer ve yüzlerini gören polis, “göz” ü gibi baktığı halkı ile ilişkilerde hedefine,  Polis Akademisi’nce verilen “gez-göz-arpacık” stratejisi ile nişan almakta ve olumlu yaklaşım ile artık bir “arpacık” değil kilometrelerce yol kat etmektedir.

 

5-Teoride “doktor”, pratikte “operatör”

Polis Akademisi mezunlarının meslekî durumlarına bakılırsa, suç dünyasındaki virüslerle, hastalıklarla mücadelede bir “hekim” i andırmakta, suça müdahalede ise “hakim” pozisyonda durmaktadırlar.

Yukarıdaki cümleyi biraz açarsak; “bataklığı kurutma” esprisine yönelik olarak günümüz polisleri, güvenliği bir bilim olarak benimsediklerinden “suç” alanına dair teşhislerini bir “doktor” gibi yapmaya gayret etmektedirler. Yurdun ve dünyanın bir çok üniversitesinde yüksek lisans ve doktora bitirerek “doktor” unvanı kazanan Polis Akademisi mezunları, bu kazanımı suçun teorik altyapısına güdümlemekte ve her profesyonel gibi “günübirlik” değil uzun vadeli ve sonuç alıcı açılımları meydana getirmektedirler. Önceleri   yalnız “işlem” yapmak ile uğraşan polis, artık “önlem” e öncelik tanımaktadır. Farklı bir ifade ile “önleyici polislik” artık polisin yükselen değeridir.

Madalyonun diğer yüzü olan “sokak” ta, bu profesyonel yaklaşım “operatör” lük şekline dönüşür. Yani doktorun “operatör” olmadan operasyon (ameliyat) yapamaması bilgisinden yola çıkarak diyebiliriz ki, günümüzde ardı ardına gelen ve ülke ve dünya huzuru lehine yapılan polisiye operasyonlar, polisin hem “doktor” hem de “operatör” unvanlarını ne kadar hak ettiğini gösterir. İşte Polis Akademisi, geride bıraktığı yetmiş yılın birikimi olarak çok boyutlu bir anlayışı ülkesi ve milletine hediye etmektedir.

 

6-Üniforma içinde “unique” olabilmek

Kendi değerlerimizi özümsedikten sonra diğer kültürlerle alış verişte bulunmak, insan ve de ülke ilişkilerinde renkli bir unsurdur. Bu nedenle, yeryüzünde bir çok kişinin anladığı İngilizce kelimelerin katkısı da “öğrencileri iyi derecede İngilizce bilen” Polis Akademisi’ni anlattığımız bu yazıda kullanılabilir.

Ülkemizin “cıvıl cıvıl” bir yer haline gelmesinde / halinde kalmasında “civil” (medenî, vatandaş-merkezli)  düşünceyi benimsemek, resmî olan ve de üniforma giyen polislerin birer sivil “unique” olmaları ile birebir ilişkilidir. “Unique” kelimesi, “biricik” anlamı taşır ve kendi şahsına özgü nitelikleri bulunan ve topluluk içinde olsa bile  “fert” kalmayı da başarabilen kişiler için kullanılabilir. “Ağaç gibi hür / orman gibi kardeş” dizelerinde anlatılmak istendiği gibi. Veya hepsi “aynı” görünen ve her bir “ayrı” güzelliğe sahip kar taneleri gibi…

İşte, görev sırasında bir araya gelerek “çığ” olup suçu ezmek ve de eşzamanlı olarak, teker teker değişik motifleri taşımak,   “üniforma içinde “unique” olabilmek” deyimini açıklamaktadır. Polis Akademisi öğrencilerinden kimisinin bilişim uzmanı, kiminin şair ruhlu, kiminin entelektüel donanımlı, kiminin olimpiyat ayarında sporcu oluşu, kiminin müzisyenlik kabiliyeti ve diğer özellikleri bir “United university” formatında olan Polis Akademisi’nin öğrencilerini “unique” olarak tanımlamakta bizi haklı çıkaracaktır.

 

7-Kollektif şuur, efektif sonuç ve “WANTED” Türk Polisi

Öğrenci kaynağının önemli bir kısmı “kolektif şuur” un verildiği “kolej” olan Polis Akademisi, “devre arkadaşlığı” şeklinde tanımlanan dostluk bağlarıyla örgülediği spontane meslektaşlık/meseledaşlık sayesinde, vazifesini hakkıyla yerine getirmekte ve haberlerdeki yüksek ses ve görüntü efektlerinden de anlaşılabileceği gibi “efektif” (verimli) sonuçlar elde etmektedir.

Dünyanın önemli bir kesiminde “suçlu” aranırken kullanılan “wanted” (aranan/istenen) tabiri, şimdilerde Türk Polisi için kullanılsa yeridir. Zaten öyle de olmaktadır. Polis Akademisi mezunlarının misyon koruma, barış gücü, doktora/mastır… vs. gibi nedenlerle  dünyanın farklı ülkeleri ile kurduğu temas, o ülke insanlarını “îtiraf” a zorlamakta ve Türk Polisi’nin vazgeçilmezliği adına referanslar olmaktadırlar.

Güvenlik alanındaki “düğümleri çözmek” için “göreve kilitlenen” polisleri mezun etmeye mezun olan Polis Akademisi’nin komiser yardımcıları, şu hikayedeki anlayışı benimsemiş olabilirler mi?

Çocuk, babasından harçlık ister. Vermek taraftarı olmayan baba şart koşar ve dünya haritası şeklindeki yap-boz parçalarını göstererek:

-Şu yap-bozu düzelt, vereyim, der. İçinden de çocuğun “nasıl olsa yapamayacağını” düşünür. Beş dakika sonra çocuk yap-bozu tamamlamış bir şekilde harçlık istemeye gelir. Babası şaşırır ve sorar:

-Nasıl yaptın?

-Arkasında insan yap-bozu vardı ; “insanı düzeltince dünya da düzeliverdi.”…

 

 

Sizde Tam Polis “TIPS” i Var!

 

Siz de tam polis tipi var! denseydi ne olurdu? Nasıl bir insan portresi akla gelirdi?

Komiser Kemal rolündeki Cüneyt Arkın’a benzeyen bir prototip mi?Tek başına bir ordu gibi yola çıkan, tanığı dinleyen, sanığı kovalayan ve yakalayan , soruşturmayı sofistike bir formatta bir kişilik ekibiyle tamamlayan polis tipi…

Yoksa pos bıyıkları ile Başkomiser Hulusi Kentmen mi canlanacaktı zihninizde? Babacan tavırları, affedici üslubu ile karakolda tatlı bir hava estiren polis tipi…

Yoksa “Geceyarısı Ekspresindeki polisler” mi?

Sivil polisler mi, resmîler mi? Yakışıklı bir yüz mü, ürkütücü bir sima mı?

Yoksa aşağıdaki diyalogdaki bir “düz polis” mi?

Sık sık duyarız.

– Şu bizim Ali var ya?

– Eee…

– Ben onu Komiser sanıyordum.

– Değil miymiş?

– Yok be yahu, Düz Polismiş.

Bu konuşma birçok kez Meslekten olmayanlar tarafından ya yanımızda yapılmıştır veya bize arkadaşlarımızla ilgili yönetilen sorularda geçmiştir.

Düz Polis..

Nedir ?

Yalın haliyle Komiser, Başkomiser, Emniyet Amiri veya Şube Müdür rütbelerinden birini taşımayan rütbesiz “Polis Memuru” na halk arasında verilen isimdir.[8]

Dizilerdeki, filmlerdeki, kitaplardaki, dergilerdeki, gazetelerdeki, sokaklardaki, bürolardaki onca polis tipini inceledikten sonra akılda neler kalıyor? Bizler karşımızdaki insana “sen de tam şoför tipi var, berber tipi var, polis tipi var” derken bu tiplere dair bilgimizi nereden alıyoruz?

Denebilir ki kısmen, şimdiki ana kadar görmüş, duymuş, okumuş olduklarımızdan… Yani ezberciyiz bu konuda.

 

Ezber bozan polis tipi

Ezber bozan polis tipi, günümüzde vatandaşlarımızın sıkça karşılaştığı bir kamu personeli tipidir. Canlı misallerine şahit olmuşsunuzdur:

Davalı ile davacı karakola gelir, karşılarında ilk önce yıllanmış polis memurunu bulur. Memur, polisiye jargonda “aspirin vermek” tabir edilen yöntemi uygulayarak işin adliyeye intikal etmeden “uzlaşma” ile hallolmasına çalışır. Çabaları sonuç vermezse “durun öyleyse, bir de komiserim dinlesin sizi” der…

Müştekiler kendilerini dinleyecek komiserin odasına alınmayı beklerken kim bilir nasıl bir tip hayal ederler:

Meseleyi kanunla, akılla mantıkla, sağduyu ile çözmek isteyen bir komiser mi?

Yoksa “vurdu mu oturtan” bir tip mi?

Daha ilginci işin fiziki boyutu… Müştekiler, ihtimal ki şöyle hatırı sayılır bir göbeği olan, saçları azalmış/ağarmış, yüksek desibelde ses tonu ile konuşan bir adam ile mülaki olmayı bekliyor… Ve ne oluyorsa o sırada oluyor: Memur , “buyurun, komiserim sizi bekliyor” deyince müşteki önce bunun bir kamera şakası olup olmadığına dair tereddüt geçiriyor, belki yanlış odaya girdiğini düşünüyor… Karışık hisler ile bocalıyor… Lise öğrencisi görünümünde, resmî kıyafeti ile bayramlardaki üniformalı çocukları andıran bu yeni yetme mi derdine derman olacak? Çocuğu yaşındaki bu delikanlı ile ne şekilde konuşacak?

Sonra mı? Sonrasını sizin yaşadığınız/dinlediğiniz/okuduğunuz hatıralara havale ediyorum… Müştekiye çözüm sunulmuş mu, polis hakkında önyargı kırılmış mı yoksa kemikleşmiş mi, bunu burada doğrudan söylemeyeceğiz… Akademili anlar bunu…

 

Polis tipinden TIPS’e

TIPS nedir? Kendisi de TIPS’in bir üyesi olan Fatih BALCI Başkomserimizden dinleyelim?

TIPS (Turkish Institute for Police Studies / Türk Polis Çalışmaları Enstitüsü), Amerika ve Avrupa’da lisansüstü eğitimlerine devam eden/tamamlayan, mevcut bilgi, tecrübe ve deneyimlerini bulundukları ülke polislerinin faaliyetlerini yerinde izleyerek geliştiren Türk Emniyet Teşkilatı personelinden oluşan bir organizasyondur.

Merkezi Kuzey Teksas Üniversitesi’nde bulunan TIPS bünyesinde, sadece Amerika’da 22 farklı üniversitede master ve doktora programına devam eden Emniyet Genel Müdürlüğü personeli bulundurmaktadır. Criminal Justice, Kamu Yönetimi, Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi, Sosyoloji gibi alanlarda eğitim gören TIPS mensuplarının amacını TIPS yöneticisi ve Emniyet Müdürü Samih Teymür şu şekilde kısaca özetliyor:

“Bu organizasyonun kurulmasının temel amacı Türk Polis Teşkilatı bünyesinde belirli konularda hem mesleki deneyime sahip hem de akademik anlamda kendisini geliştirmiş, entelektüel, uzman polisler yetiştirmektir.”

Teymur, globalleşen dünyada suç ve suçluyla mücadelede ülkelerin ortak hareket etmelerinin gerekliliğinin de altını ısrarla çizerken, ortak hareketin merkezine de ülkelerin birbirlerini gerek kültürel gerek ideolojik ve gerekse de sosyal anlamda daha iyi anlama ve tanımalarının yattığına vurgu yapıyor. Bu amaçla TIPS’e çok büyük görevler düştüğünü ve bütün TIPS mensuplarının da altına girdikleri bu ağır yükün bilincinde olduklarını ifade ediyor.[9]

Tarif , “Bilgi Toplumu Polisi’nin keşif kolu” şeklinde özetlenebilir. Artık adeta, kolej-akademi güzergâhına yeni bir istasyon eklenmiştir. Eğitimlerini “ezberciliğe endekslemeyen” entelektüel ve de uzman polisler,  ezber bozan bir polis tipini güvenlik gündemine sokmuşlardır.

Şimdilerde çeşitli basın-yayın organlarında gelişme seyrini izleyen TIPS, ekvator ile eş çaptaki uluslar arası aktiviteleri ile kendisinden bahsedilmeyi hak ediyor.

Alışılagelen polis tipinin aksine, suçludan önce “suç” u sorgulayan bir anlayışın hakim olduğu araştırmacı TIPS polisleri, uzmanlaştıkları alanlara dair tez/doktora konuları ile polisin Ceza Adalet Sistemi içindeki rolünü de belirleyecek donanımı elde etmektedirler.

IPA (Uluslar arası Polis Birliği) Bülteni’nde (Mayıs/Haziran 2006) yer alan TIPS dosyasında, bu Enstitüye ait güncel ve görüntülü haberler yer alıyor. Anlıyoruz ki, konferanslarda “temenni etmek” ile yetinilen faaliyetler, TIPS ile pratiğe dökülmüş. Güvenliğe, teröre, kaçakçılığa, bilişim suçlarına ve daha birçok konuya dair görüşler, bilgi alış-verişleri, birbirini takip eden organizasyonlar ile yerli yerine oturtulmuş, “sahici” hale gelmişler.

Zihinlere yer etmiş polis tipinde “önyargı” vardı. Polis TIPS’ inde ise “öngörü” var… Düşünen, ölçüp tartan, analiz eden bir güvenlik görevlisi… Amacı ile imajı birbirine ters düşmeyen bir polis tipi. Yani güvenliği temin ederken “güven” den ödün vermeyen polis.

Önceleri yalnız “işlem” yapmak ile uğraşan polis, artık “önlem” e öncelik tanımakta. Uzman polislik de işte bu noktada önem taşıyor. Farklı bir ifade ile “önleyici polislik” artık polisin yükselen değeridir. TIPS üyelerinin ABD’de aldığı ödüller, yaptıkları çalışmalar dahi bu “önleyici oluş” un bir parçasıdır. Çünkü, izlenim icraatın epey bir kısmıdır. Görünüm olarak ikna edici bir noktada duran insanlar için işin çoğu gitmiş azı kalmıştır.

Yeniliğe giden birçok yol, yeni yerlerde tasarlanır. Jön-Türkler buna kayda değer bir örnektir. Jön-polisler de Emniyet Teşkilatı açısından yenilik getirici olmaları bakımından bu anlamda benzer kodlara sahiptirler.

Artık,  “sizde tam polis tipi var” diyenlerin kast ettikleri değişik olacaktır.

 

 

Salata, Çorba, Akademi, Polis

 

Kitap karıştırırken yanlışlıkla yemek kitabı elime geçti de bu başlığı oradan alıntılamış değilim. Akademilenyum mail grubunda Aralık-2006’da “polis ne yapmalı, akademili polis nasıl yetişmeli” türünden konular tartışılmış ve bitmişti. Bu tarz konuların “laf salatası” olarak kalmaması ve “çorbada tuzumuzun olması” (başlık anlaşıldı mı biraz?) için doğal bir bağımın olduğu bu mevzuda neler yapabilirim derdindeyken aynı derdi dile getirenlerin varlığını bilmek güzeldi; sorun tumturaklı ifadelerle, orijinal meslekî karelerle “ortaya” konuyor ve fakat “ortada” kalıyordu. Bir işgüzar olarak bu meseleden nasıl bir izdüşüm algılamalıydım?

Gerçi hep bunu düşünmüş değil miydim? Bir gün akademili kardeşlerime anlatmak üzere okumamış, düşünmemiş, gözlemlememiş ve yazmamış mıydık? Şimdi bir de bunları sözle ifade etmek mi gerekirdi?

İşte gününün büyük kısmını “tıp” oynuyor gibi geçiren bir sessizlik sevdalısı, bir konuşma yapmaya kalkacaktı.  Amacı, orada da söylediği gibi; “nasıl konferans olmaz?” ı göstererek işin “Abdurrahman Çelebi keçileri” ne kaldığını ilan etmek ve profesyonel ağızları sahaya davet etmekti. Ve yine dediği gibi,“Tarihten azıcık çakanlar ve hatta tarih dersinden çakanlar bile bilir ki; Rönesanslar, reformlar, fetihler, açılımlar hep fetret devirlerinden sonradır.” O değişimleri önemli kılan önceki fetret figüranlarıdır. İşte yakın bir gelecekte hayli kabarık bir oranda görebileceğimiz akademisyen polisler, ben gibi kabiliyet düşmanlarını görmeli/duymalı/okumalı ve tahrik olmalı ki ve imar faaliyetlerine girmeli ki, işler rayına otursun.

Elbette gazinoda oynayan dizi seyircisi kadar ilgi olmayacaktı… Konu “derin devlet, terör… vb.” gibi heyecanlı kodlar içermiyordu, konuşmacıdan ise bahsetmek bile abes… Böylesi bir durumda ben neyi amaçlıyordum? İleride daha büyük konferanslarda konuşma yapmayı düşünüyor ve heyecanımı şimdiden yenmek için akademilileri kobay olarak mı kullanıyordum? Yoksa iflah olmaz egonun tatmin aracı mıydı bu? Soru benden cevap sizden…

Belki de gayem ferden ferda her potansiyel uygulayıcıya (akademiliye) bir mesaj vermekti; zira pratik âleminden elini eteğini çekmiş “konferans katılımcısı” na mesaj değil ancak çay kahve verirsiniz. Öyle organizasyonların içi bahane dışı şahanedir. Dolaylı güzelliktirler.

Hem entelektüel aktivitelerden bahsetmek hele de bunu polislik mesleği ile bağdaştırarak anlatmak gayreti ne derece cazip olabilirdi? Ama mesele gönül eğlendirmek değildi ki. Akademi 1 de okuyup da “A” kademi ve Meslek konferansından bir gün önce yine okuduğum “Entelektüel” kitabında (Ayrıntı yay.) ne deniyordu:

“Bir entelektüelin dinleyicilerini mutlu etmesi diye bir şey söz konusu olamaz; işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktır.” Entelektüel öyleyse ben niceydim ki?

Alanında söz sahibi olan “Entelektüel” kitabı, mazlum bir ülke olan Filistin de doğmuş ve mazlum olmayan bir ülke olan Amerika’nın Harvard Üniversitesinde kariyerinin zirvesine ulaşmış bir entelektüele aitti.

Akademili kardeşlere gevelediklerim neydi?

Öncelikle acaba “ikisi kadro üçü eğitim” beş yıl bile meslek yapmamış biri ne anlatabilirdi, hakkı var mıydı? Bunu açıklamalıydım. Şöyle dedim:

-Dört hafta bedelli askerlik yapan bile kaç dört sene anlatıyor, üstelik “ileride anlatırım” kastıyla askere gitmediği halde… Dolayısıyla on sene yirmi sene çalışmış bir meslektaşım, liyakatin kendinde olduğunu söylerse ve “senin işin değil” dese“hay hay derim” cana minnet… Ve fakat hani onca sene ile orantılı okumak-yazmak-anlatmak? Kedi burada ciğer nerde be abi?

Bir oryantalist üç beş sene “şark”ı dolaşıyor, sonra cilt cilt kitap yazıyor. Biz kendimizi neden yabancı kalemlerden okuyoruz? Halep orda arşın burada, buyur! Benim mesai anlayışım “günü doldurmak” değildi ki; günleri dolu yaşamaktı. “Elbet bir gün!” deyip neye sarıldın da olmadı? Ben hatıra aşılamak değil hataları aşmak derdinde idim.

Ve işte kardeşlerim, hatalardan başınızın dönmemesi için Danny Cox, dinleyin:

Eğer İnsan, Kendi Günlük Yaşamından Oluşan Bir Seyir Defteri Tutarsa, Geçmişte Yaptıklarından Kendine Dersler Çıkarır Ve Her Seferinde Aynı Yanlışı Yapıp, Farklı Bir Sonuç Doğmasını Beklemez..’

Ve diğer dediklerim:

Akademi hayat yolunda ilk adımdır yani “A” kademi…

Canlılar Gövdesinin İçini Doldurup Geviş getiriyorsa,  İnsan Da Kafasını Doldurup Düşünerek Gelişmelidir…

Okuyan Gaza, Okumayan Faka Basar

Polis kitap okursa mesleğine kazandırır, mesleğini okursa kitap kazandırır.

Bilgisi Deniz Olan Yıldızlaşır Ve Denizyıldızı Kurtarmaya Başlar…

Entelektüel Polis “Müşteki Velinimetimizdir” Der…

Fazla Mesaî: Okumak

Mesai Ücreti: Entelektüel Donanım

Gökte Arama Kitapta Bul!

Öğrencilik Yıllarında Edinilen Duygu “Debi” si “Edebî”  Formata Kavuşturulsun…

Yargı Döngüsünde Önyargı Olmaz

Adalete Açılan İlk Kapı “Önyargı” İle Çalınmamalı…

Görevimiz Önyargının İdamı,  Yargının İdamesi için çalışmaktır.

 

Ve benzerleri… İki soru vardı, ikisi de beklenebilecek ve fakat cevabı girift sorulardı.2.sinden başlayayım:

-Okumak okumak diyorsun, ne okuyacağız?

Cevap-Okuma hastalığı karakterlere göre değişebildiği için okunacaklar silsilesine dair herkese aynı reçete verilmez kardeşim, sana “kelime hazneni genişlet” derim. Bu “anahtar” bu yoldaki en önemli “ihtar” gelir bana.

Soru 2, yani birinci soru: İyi hoş, akademisyen polis olmaya eyvallah ve fakat bir müdürümüz geldi dedi ki “bana bilgisayarcı lazımsa gider şurdan alırım, şu işin uzmanını buradan öteki işinkini öteki yerden, bana karakolda çalışacak polis lazım”… Buyur komiserim çık işin içinden?

Cevap-Belki teknisyen yardımcısının halledeceği işleri kiralarsın, sözleşirsin ve fakat güvenlikle et-tırnak olmuş alanlarda neden polisliği ayrı teknik kısmı ayrı düşünüyorsun? İş için güvenlik arka planından yoksun insanları istihdam ederek hem onu hem bunu kullanacağına “hem onu hem de bunu” yapan polislerden faydalanmak doğru değil mi? Tamam “getir-götür” işlerini yaptır ve fakat “getirisi fazla götürüsü az” bu anlayış niye?

Pek ilgisi olmasa da Brezilya futbol takımını örnek vereyim arkadaşlar. O takımda, esprili bir yaklaşımla anlatırsak “kaleci çıkmaz; hepsi forvettir ve en kötü forvet kaleci olur”…Kalede kalmak istemeyen golcülüğünü ispatlamak zorundadır ve bu ispat çapasıyla en gollü, en zevkli en şampiyon takım Brezilyadır. Elbette örnekte kaleciye denk gelen birimlerin de gönüllüsü vardır ve onlar “bulunur Türk kumaşı” dır.

Polisliğin çerçevesini görmek için gözlüğün çerçevesini kırmak lazım…

Polis kitap okursa mesleği kazanır, mesleğini okursa kitap kazanır… Özeti budur tezimin…10.04.2007

Bu yazı da 10 Nisan hediyesi olsun…

 

Son Söz

KOMİSERİN KALEMİ’NDEN YANSIYANLAR

Bu kitap çalışması, adres değişikliği sebebiyle biraz da gecikmeli olarak elime ulaştığında, üzerine iliştirilmiş küçük bir not dikkatimi çekti. Eski ve çalışkan bir öğrencim, “ Benden size bakan yönüyle bir kompozisyon ödevi.” Diye yazmıştı nota. Onun elimdeki satırlara sinmiş inceliği, vakitsizlikten yakındığım günlerde bu çalışmaya vakit ayırmama vesile oldu. Dikkatli bir gözle kitabı incelediğimde de gördüm ki vakit öldürmemişim.

Emniyet Teşkilatı’na, eğitim öğretim sahasında hizmet sunan biri olarak “Komiserin Kalemi” nden etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Benim 1985 yılından sonra gözlemlediğim kadarıyla emniyet mensupları, teşkilatı temsil açısından büyük aşama kaydettiler. Görevin getirdiği ağır sorumluluğu, resmi kıyafetin gerektirdiği duruşu, devleti temsil etmenin aşıladığı şuuru kişilikleriyle bütünleştirdiler. Fert fert yüceldikçe mensup oldukları teşkilatı da yüceltmeye başladılar. İçlerindeki çürük elmaları kendileri ayıklar oldular. Kendisine saygı duymayanın karşısındakinden saygı beklemesinin yanlışlığını sezdiler. Benlerini değil bilgi ve görgülerini beslediklerin elde edecekleri karın peşinden koştular. İşte bu kitap denemesi, bana tespitlerimde pek de yanılmadığımı gösterdi. Umutlarımı yeşertti.

Bu kitabı incelediğimde fark ettim ki emniyet mensupları; gerçeği bulma, işlerinde mükemmelliğe ulaşabilme yolunda amiriyle memuruyla kafa yoruyor, ast üst davasına düşmeden sorunları irdeliyor., birlikte çözüm arıyor ve bilgiye, görgüye, tecrübeye hak ettiği payeyi veriyordu. Konuşmaktan kasıt; boşa konuşmak, havanda su dövmek değildi artık.

Türk polisi; gördüklerini, yaşadıklarını, yaptıklarını, konuştuklarını, seyrettiklerini vs. zaman her şeyin üzerine silgisini vurmadan yorumlayarak belleğe kaydetme aşamasındaydı. Gösterici, direnişçi gibi değişik isimlerle karşısına çıkan veya çıkarılan kişilerin, düşmanı değil kardeşi olduğunu bilecek kadar eşduyum (empati) sahibiydi.

Polisimiz; yaptığı işin azlığına çokluğuna bakmaksızın birimin gerektirdiği mesaiyi, görevinin hakkını vererek yürütme peşindeydi. Kendi işini diğerininkiyle kıyaslama yarışına girmeden maaşını helal ettirebilme gayretindeydi. Biliyordu ki her büronun kendisine has sorumluluğu ve zorluğu vardır. Her biri, vatandaşın huzuru ve güvenliği açısından ayrı ayrı önem arz etmektedir. Vazifenin azı çoğu yoktur.

Okumak, okuduğunu anlamak, yorumlamak, hazmetmek ve paylaşmak, insana değer katar. Beynini geliştiren ve kelime hazinesini devamlı besleyen kişi, ürettiği düşüncelerle etrafına ışık salar. Olaylara ve insanlara gerektiği mesafeden ve gerektiği kadar yaklaşarak onlardan ders çıkarmak veya onlara çözüm üretmek; en ciddi zamanlarda dahi etrafa gülümseyerek bakabilmek, hayatı yaşanabilir kılması bakımından mühimdir. Ben, içinde böylesi bir bakış açısıyla yol kateden bir insan, bir polis silueti bulduğum içindir ki bu kitap denemesini kayda değer görüyorum.

Bugünün polisi kendisini aşma, dünyayla yarışma telaşında. Devletine ve kendisini var eden milletine layık olabilme telaşında. Sadece yurt içinde değil, yurtdışında da parmakla gösterilebilme arayışında. Sonuçta bir vatandaş olarak beni mutlu eden de bu çerçevede kazanılmış başarılar, alkışlanmış gayretler takdir görmüş açılımlardır. Dünya polisiyle yarışabilecek bilgi birikimine, sorunlara en uygun çözümleri üretebilme kabiliyetine, beklenmedik olaylara soğukkanlılıkla yaklaşabilme becerisine sahip Türk polisi, yüz akımız olma yolunda kararlı adımlarla ilerlemektedir.

Aslan yediği hayvanlardan mürekkeptir, sözünü çok severim. Bu söz bize der ki: Aslan çesit çeşit canlıları avlayarak kendisi olur, bedeninde sindirerek gücüne güç katan; onların şekline bürünmez. Bu sözün insan için de geçerli olduğuna inanmışımdır hep. Zina insan da yiyip içtikleriyle, okuyup yorumladıklarıyla, düşünüp ürettikleriyle ve neticede gösterdiği değişimlerle gelişerek yarınlara uzanır. Özünden, benliğinden, değerlerinden taviz vermeden pahasını arttırır. Zamanı oya gibi işleyerek insan olmanın gayretini yerine getirir. Bence bu mütevazı çalışmayı değerli kılan da işte bu bilinçtir.

Ben gözlemlerindeki isabet ve kararlarındaki ciddiyet açısından bu kitabın yazarını kutluyorum. Etrafındakilerin farklı düşüncelerine ve tenkitlerine hoşgörüyle yaklaşmasını alkışlıyorum. Bu memleket için ne yapabilirim, sorusunun cevabıyla meşgul olmasını hayranlıkla seyrediyorum. İsim yapma değil işini yapma peşinde samimiyetle koşmasını takdirle karşılıyorum. Onu sayısı binleri bulan teşkilat mensuplarından sadece biri olarak görüyor, seviniyor ve çabasını destekliyorum. En önemlisi de çalışkanlığıyla zihnimde yer eden öğrencimle hakikaten gurur duyuyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir