KÖR NOKTA GELECEK SENARYOLARINI ÖNGÖRMEK- FRANCIS FUKUYAMA

Kitabın ana teması; gelecekte olması muhtemel senaryoları önceden görülebilme durumu üzerinedir. Ünlü yazar, Francis FUKUYAMA’nın editörlüğünde hazırlanan bu kapsamlı ve etkili görüşlerle dolu kitapta yazar bu alana dikkatleri çekerek öngörüler üzerine düşündürme yoluna gitmek istemiştir. Dünyada olmuş ve olabilecek tüm olayların ne şekilde olacağı kesin olarak bilinememektedir. Olabilecek tüm olaylarda bir belirsizlik vardır. İnsanlar olayları gerçekleşmeden önce tahmin edebilirler fakat her tahmin sonucunda bir yanılma payı bulunmaktadır. Kendimizi geliştirerek önceden gerçekleşmemiş bir durumu tahmin edebilmedeki yanılma payını en aza indirebiliriz. Kitapta yazarımız bu yanılma payını en aza indirebilecek bir takım ipuçlarından bahsetmektedir. Bu ipuçlarının en önemlisi öngörüyü engelleyen nedenleri bulmak ve bunlara çözüm yolu geliştirmektir.

Yazarımız FRANCIS FUKUYAMA kitabı beş bölüm şeklinde hazırlamıştır.

Birinci bölümde yazarımız kitap hakkında genel bilgiler vererek kitabı kısaca tanıtmıştır. Karşılaştığımız iyi ya da kötü sürprizler nedeniyle oluşan psikolojik durumlara vurgu yapmıştır. İnsanların gerçekleşecek bir durumu önceden tahmin edebilmeleri için bir takım uyaranlara ihtiyaçlarının olduğunu dile getirmiştir. Bir takım kısıtlamaların insanlar üzerindeki etkilerini zengin örneklerle anlatmıştır. Belirsizliklerin insanları ne kadar zor durumlara düşürdüğünü güncel örneklerle dile getirmiştir. Ülkeleri büyük zararlara uğratan beklenmedik olayların bir felaket olduğunu savunmuştur.

İkinci bölümde yazarımız kör noktada kalma durumunun daha iyi anlaşılması için geçmişe yönelik somut örneklerden yararlanmıştır. 1957 yılında Dwight d. Eisenhower tarafından kurulan ve Amerika ordusunu gelişmesini sağlayan DARPA (Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı)  ile ilgili geniş açıklamalar yapmıştır. Geçmişte oluşturulan teknolojilerden,  meydana gelen insanlığa büyük zararlar veren salgın hastalıklardan ve enerjinin ülkeler için öneminden bahsetmiştir.

Üçüncü bölümde yazarımız gelecekte yaşanılması muhtemel olayları önceden kestirebilme konusu üzerinde durulmuştur. Bir ülkede birçok iyi yada kötü sürprizlerle karşılaşılmaktadır. Bu olması muhtemel iyi yada kötü sürprizler her alanda bizim karşımıza çıkabilmektedir. Yazarımız bu bölümde insanoğlunun gelecekte karşılaşabileceği durumları önceden sezebilmek için nasıl bir donanıma sahip olması gerektiğini maddelerle bize sunmuştur.

Dördüncü bölümde yazarımız gelecekte olabilecek olumsuz olayları hayal dünyamızda düşünerek, bunların bize, içinde bulunduğumuz kurumumuza ve ülkemize karşı oluşacak mali durumu hesaplama durumunu dikkatimize sunmuştur.

Beşinci bölümde yazarımız ilerde yaşanılabilecek sorunların neler olduğu açıklanmıştır. Bu sorunlarla nasıl baş edilebilinir, sorunları çözmek için neler yapılması gerektiği hakkında çok etkili özümlerden bahsetmiştir.

Birinci Bölüm

  1. a) Belirsizliğin Yarattığı Zorluklar. Belirsizlik insanlar için çok zor bir durumdur. İnsanlar doğası gereği her şeyi beyninde çözümlemek isterler. Bir olay karşısında beyin sürekli o olayı netliğe kovuşturmak için çaba harcamaktadır. Beyin olayı çözüme kavuşturmadığı sürece sürekli karışık içinde enerji harcayacaktır ve buda biz insanlarda rahatsızlığa sebep olacaktır. Belirsizlik sadece insanları değil kurumları ve ülkeleri de bir takım sıkıntılara sokmaktadır. Bir ülkenin yıllık planları olmazsa ilerde yaşanılan şeyleri tahmin edemezse çok büyük yaralar alabilir. Bu nedenle ülkelerde ilerde olması muhtemel olayları önceden sezip ülkeyi refah düzeye çıkarmak için özel kurumlar kurulmalıdır. Bu kurumlar ARGE çalışmaları yaparak askeri, ekonomi, sosyal alanda kritik gelişimler sağlayacaktır. Ayrıca ülkede önceden tahmin edilmesi zor bir takım hadiseler meydana gelmektedir. Ekonomik kriz, sel felaketleri, salgın hastalıklar gibi önceden tahmin edilmesi zor durumlar karşısında ülkeler sıkıntılara girmektedir. ARGE çalışmaları yapılarak bu sıkıntılar en az hasar verilerek atlatılabilinir. Örneğin geçtiğimiz dönemde dünya genelinde meydana gelen ekonomik krizi ülkemiz çok az zarar alarak geçirmiştir. Bunun sebebi ise krizin geleceği tahmin edilerek alınan önlemler sonucunda ülkede oluşabilecek kaosun engellenmesidir.

  2. b) Felaket Üzerine: Beklenilmeyen olayların ülkeyi çok büyük zarlara uğratması o ülke için bir felakettir. Günümüzde ülkelerde meydana gelebilecek felaketlerin sayısı artmıştır. Bu artışın başlıca sebepleri şunlardır.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile bir takım kimyasal ve biyolojik silahların artması.

Doğayı koruyamamanın sonucunda küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, sera gazlarının salınımında meydana gelen düzensizlikler gibi meydana gelen olaylar.

Hastalık yayan bakteri virüs gibi mikroorganizmaların mutasyona uğraması.

Çarpık kentleşmeler sonucunda meydana gelen sel felaketleri.

Bilimin ilerlemesi elbette ülkenin gelişimi için gerekli bir durumdur. Fakat bilimin olumsuz yönlerde kullanılması sonucunda insanlara ve ülkeye bir takım zararlar verilebilinmektedir. Bazı terör örgütlerinin şarbonlu mektuplar kullanarak bazı insanları öldürmeleri buna verilecek en güncel örneklerin başında gelir. Irak’ta Saddam Hüseyin’in atom bombası kullanması sonucunda da birçok insan zarar görmüştü. Günümüzde kimyasal ve biyolojik silahlar hızla gelişmektedir. Bu silahların ülkelere vereceği zararları öngörüp bu zararlardan kurtulabilmek için çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu zararları önlemek içinde yine bilim ve teknolojiyi kullanmamız gerekmektedir. Bu durumla ilgili olarak günümüzde horonların faydalarını bilmeyenimiz yoktur. Son zamanlarda PKK ile mücadelede bu horonların faydalarını dehada iyi anlamaktayız. Bu horonlar sayesinde sınırlarımızı ve ülkemizi kötü niyetli düşmanlarımızdan koruyarak büyük felaketlerden kurtulmuş oluyoruz. Bunların yanı sıra meydana gelebilecek tsunamileri ve depremleri önceden hissedebilecek cihazlar oluşturma çabalarıda günümüzde birçok ülkede büyük zararlar veren bu felaketleri en aza indirebilmek için bir fırsattır.

Günümüzde olmuş ve ilerde olabilecek sayılamayacak kadar fazla felaket riskleri ve bu felaket risklerini önleyici durumlar vardır. Bu felaket risklerini önlememizi engelleyen üç faktör bulunmaktadır.

Psikolojik Sıkıntılar

İnsanlar sosyo psikolojik varlıklardır. İlerde olması muhtemel bir durumu öngörebilme derecemiz başta psikolojiyle yakından ilgilidir. İnsanoğlu doğa gereği rahatı tercih eder. Bu bedenle günlük yaşamın dışında ilerde bizleri zarara uğratacak durumları göz ardı ederiz. Özellikle insanlığı ilgilendiren ilerde olabilecek olumsuz durumlarla ilgili genelde duyarsızız. Bu sıkıntıyı aşabilmemiz için insanları bu konuda duyarlı hale getirmemiz gerekmektedir. Ülkenin ileri gelenleri halkı bu anlamda duyarlı hale getirmelidirler. Örneğin ozon tabakasının delinmesi durumu. Ülkemizde ozon tabakasının delinmesini sağlayan faktörleri çok az insan biliyordur. İnsanlar bu konuda ne kadar çok bilgi sahibi olursa ozon tabakasının delinme oranında o oranda azalacaktır. Parfümlerin ve bazı yakıtların kullanılması ozon tabakasına büyük oranda zararlar vermektedir. Bu durum günlük yaşamda çok kullanılan bir durumdur. Bir düşünün çok basit bu durumu sadece bilinçlendirmekle en aza indirebiliriz.

Siyasi Engeller

Siyasilerin çoğunun hayata dar pencereden bakmaları, felaketlerin başımıza gelmeden önce önlem alınabilmesinin önündeki siyasi engellerin artmasına sebep olmaktadır. Bir olayın gerçekleşebilmesi zamana bağlı bir durumdur. Örneğin günümüz sorunlarından olan küresel ısınma olayının ilerde insanlara karşı büyük bir risk oluşturacağı düşünülmektedir. Buna rağmen birçok ülkede küresel ısınmaya karşı önlem alınmamaktadır. Önlem alınmamasının başlıca sebeplerden biri de siyasilerin bu önlemlerin alınması için yeterli parayı harcamamalarıdır.

Yine ülkelerde olan sel felaketlerine karşı çoğu zaman önlemler alınmamaktadır. Bazı evler sel riski olabilecek dere yataklarına yapılmaktadır. Bu durumu bir belediye başkanının, Kaymakamın ya da Valinin bilmemesi mümkün değildir. Maalesef bu gibi olaylara ya göz yumuluyor ya da bu olaylarla ilgilenilmiyor.

Siyasi sorunlar yalnızca yoksul ülkelerde yani gelişmemmiş ülkelerde oluşmamaktadır. Bu sorunlar aynı zamanda gelişmiş ülkelerde de mevcuttur. Örneğin ABD’de meydana gelen Katrina kasırgası, 11 Eylül saldırıları, büyük sel felaketleri gibi olayların olması gelişmiş ülkelerde de siyasi engellerin varlığını ortaya koymaktadır.

Analitik Sorunlar

Felaket riskinde analitik sorun maliyet-fayda analizi ile ilgilidir. Maliyet-Fayda analizi olabilecek kötü durumlara karşı alınabilecek önlemlerin belirlenmesi durumunu ifade etmektedir. Herhangi olması muhtemel bir felaketin olmasından sonra oluşacak maliyet ile felaketin olmadan önlenmesindeki alınan tedbirler sonucu oluşan maliyet karşılaştırılır. Maliyeti düşük olan durum uygulanmaya konulur.

İkinci Bölüm

Her ülkede gerçekleşme ihtimali düşük ama zararı büyük durumlar meydana gelmiştir. Osmanlı Devletinin yıkılışı, Roma imparatorluğunun yıkılışı, Doğu Asya’da meydana gelen kriz, Sovyetler Birliği’nin dağılması gibi daha birçok olayın gerçekleşme olasılığı düşüktür. Ülkelere verdiği zararlar ise bir okadar büyüktür. Bu olayların olmasını sebepleri çoktur ama ana sebeplerinden birisi bu olayların önceden tahmin edilme olasılığının düşük ve güç olmasıdır. Ülkeler zaman zaman bazı noktaları algılamada kör noktada kalabiliyorlar. Bunun cezasını da en ağır şekilde çekmektedirler. Bu geçmişte meydana gelen olayların sebepleri araştırılarak ülkede meydana gelebilecek olumsuz durumların önüne geçebilme, eğer önüne geçilemeyecek bir durum oluşacak ise bu durumu en zarar ile geçirebilme yoluna gidilmelidir.

Önüne geçilemeyen felaketlerin başında salgın hastalıkları gelmektedir. Günümüzün en güncel salgın hastalığı olan grip hastalıklarıdır. Kuş gribi, domuz gribi gibi hastalılar önceleri başka ülkelerde çıktığı halde bu hastalıklardan Türkiye’de de birçok insan ölmüştür. Bu hastalığın Türkiye’ye gelme durumu biliniyordu fakat buna rağmen Türkiye’de birçok kayıplar yaşanmıştır. Bu da şunu gösteriyor ki olması muhtemel bazı olayları öngörebilsek dahi olayın oluşunu engelleyemeyebiliyoruz. Peki, bu durumda ne yapılabilinir? Felaketin bizi gelip bulmasını bekleyemeyiz değil mi? Ozaman gelecek felaket riskini en aza indirebilmek için çalışmalar yapılmalıdır. 2010 yılında Türkiye’de meydana gelen domuz gribi hastalığı siyasilerin doğru kararları,  medyanın halkı bilinçlendirmesi sonucunda alınan önlemler sayesinde en az zararla geçirilmiştir.

Öngörülmesi düşük olaylardan bir tanesi de Amerika Birleşik Devletçileri’nde meydana gelen 11 Eylül saldırısıdır. Dünyaya meydan okuyacak güçte bilinen Amerika Birleşik Devleti’nde böyle bir eylemi tahmin edecek insan sayısı çok azdır. Bu tür eylemleri engellemede yükün büyük bir kısmını Amerika Birleşik Devletleri’n istihbarat servisleri üzerine düşmektedir. Bu olayı tahmin edebilecek en büyük organ Amerika Birleşik Devletleri’nin istihbarat organlarıdır. Sonuç olarak Amerika Birleşik Devleti’nin istihbarat organın bu konuda kör noktada kaldığı anlaşılmıştır.

Üçüncü Bölüm

Teknolojik gelişmeler tüm devletlerin ayakta durması ve ilerlemesi için olmazsa olmazlarındandır. Günümüzde de baktığımızda teknolojiyi iyi bir şekilde kullanan devletlerin gelişmiş ve gelişmekte olan devletler olduğu açıkça görülmektedir. Teknolojik yenilikler güçlü bir devletin enerji kaynağı olduğu bilinmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle insan yaşamı ferah seviyesine çıkmaktadır. Böylece her geçen gün yaşam daha rahat ve kolay hale gelmiştir.

Amerika ordusunun dünyada en gelişmiş ordusu konumunda tutan DARPA (Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı) her geçen gün kendini yenileyen bir yapıya sahiptir. Yapmış olduğu bilimsel ve teknik çalışmalar ile orduyu geliştirme çabasına girmiştir. DARPA’yı 1957 yılında Dwight d. Eisenhower isimli şahıs  kurmuştur. DARPA’nın bilgisayar alanında ve çip üretimi gibi  bir çok alanda  önemli faaliyetleri de olmuştur.

 Enerji Güvenliği Arayışı

Şüphesiz ki Enerji bir ülkenin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Her ülkenin ayakta durabilmesini gelişmesini sağlayan temel etken enerjidir. Nasıl ki insan vücuduna besin alınması sonucu enerji elde edilir ve bu enerji sayesinde insan yaşamını sürdürürse devlette petrol, doğalgaz, su gibi enerjiler sayesinde yaşamını sürdürebilir. Bir insan az beslenirse az enerji elde eder ve halsizleşir hastalıklara daha kolay yakalanır. Bir devletinde enerjisi ihtiyacından daha az olursa bir takım sorunlar ortaya çıkar.

Enerji denildiği zaman akla gelen ilk şey petroldür. Petrol en çok Müslüman ülkelerde bulunmaktadır petrole her Devletin ihtiyacı vardır. Yeterli miktarda petrole sahip olmayan ülkeler petrolü çok olan ülkelerden petrol ithal etmektedirler. Bu durum petrolün bir enerji silahı olarak kullanılabilmesi imkânını sağlamaktadır. Bazı ülkeler bu durumdan dolayı sıkıntılara girmiştir.

Nijer Deltasının özgürlüğü Hareketi (MEND) Nijerya’nın en fazla petrolünün olduğu bölgede eylem yapmıştır. Petrol rezervi geniş olan ırak’ın Semarra kentinde bir cami bombalanmıştır. Bu eylemler sonucunda küresel ekonomiye ağır bir darbe vurma imkânı sağlamıştır.

Petrolün dünya ülkeleri arasında şüphesiz yeri büyüktür. Bunun nedeni ulaştırma sektörünün tamamıyla petrole bağımlı olmasıdır. Petrol rezervinin azalması ve ülkelerin sadece petrole bağımlı yaşamını sona erdirmek için alternatif enerji ile çalışan taşıtlar üretilmesi gerekmektedir. Günümüzde alternatif yakıt olarak su ile elektrik ile çalışan araçların yapımı için caba harcanılmaktadır. Fakat alternatif enerji ile çalışan araçlar yapılsa bile dünya bir zamana kadar yine petrole ihtiyaç duyacaktır.

Dördüncü Bölüm

Hayatta zaman zaman sürprizlerle karşılaşırız. Sürprizle karşılaştığımızda bu durumun böyle olacağını hiç tahmin etmezdim şeklinde tepkiler veririz. Örneğin Sovyetler Birliği’nin dağılmasını kim tahmin edebilirdi. Saddam’ın ABD tarafından idam edilmesi kimin aklına gelirdi. Gerçekleşme olasılığı düşük ama etkisi büyük bazı olayları tahmin edebiliriz. Sadece bu olayları tahmin etmek yeterli değildir. Bu olaylar olmadan önce kişileri harekete geçirmek gerekir. Yoksa bu olumsuz olayları önceden sezmenin bize hiçbir faydası olmaz. Örneğin Türkiye’nin bazı bölgelerinde büyük sel felaketleri meydana gelmiştir. Birçok can ve mal kaybı olmuştur. Bu durum sadece önceden tahmin edilmesi bize bir katkı sağlamaz. Tahmin edilmesi ve insanları uyararak harekete geçirilmesi sonucu can ve mal kaybının önlenmesi bize bir katkı sağlamış olur.

Stratejik Sürprizler

Ülkeyi yöneten kişilerin bütün senaryolara aynı tepkiyi vermemeleri gerekir. Olması muhtemel senaryolardan hangilerine karşılık verileceğini seçebilmeleri gerekmektedir. Bundan dolayı stratejik sürprizlerin nasıl tespit edileceği ve sonrasında nasıl önlemler alınacağı çok önemlidir.

Stratejik olaylara bakış açısı kişiler arasında değişiklikler gösterebilir. Bir ülke yada kuruluş için stratejik sürpriz olarak görülen bir durum başka ülke yada kuruluş için stratejik sürpriz olarak görülmeyebilir. Stratejik sürprizlerin tespit edilmesinin zor olduğu düşünülmektedir. Çevremizdeki büyük belirsizliklerin tespit edilip araştırılması durumunda önemli olaylar oldukça izlenebilir. Böylece insanların karşılaşacağı bu tehlikeyle nasıl mücadele etmeleri hakkındaki bilgiler elde edilmiş olur. Bu durumda insanların harekete geçmesi ve başka insanları harekete geçirme kabiliyetlerinin artmasını sağlar.

Yenilik ve Uyarlama

Yenilikler kendiliğinden oluşan şeyler değildir. Yenilikler büyük hayal güçleri sayesinde ve zorluklar sonucunda ortaya çıkan ürünlerdir. İnsanların yenilikleri ortaya çıkarabilmeleri için birtakım olaylar üzerine yoğunlaşmaları gerekmektedir. Ayrıca yeniliklerin oluşmasında çok sayıda fikrin buluşması gereklidir. Bir tek fikir ile yenilikler meydana gelemez. Bir ülkede yenilikler olmadan yaşam olmaz. İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için birtakım yeniliklerin olmasına ihtiyaç vardır. Yenilikler toplumsal ihtiyaçlardan ve etkileşimlerden doğarlar.

Beşinci Bölüm

Yazarımız kitabın Neler Yaşanabilir isimli 5. kısmında, Kassandra Polyanna, James Kurth ve Gregg Easterbrook isimli yazarların tartışmalarına, Küresel istikrarsızlık ile ilgili, Owen Harries, Itamar Rabinovich,Niall Ferguson ve Scott Baret  isimli yazarların tartışmalarına yer vermiştir.

Sonuç Olarak;

Öngörülemeyen olayların bizleri Kör Nokta’dan yakalamalarının önüne geçebilme konusu hakkında bir netlik yoktur. Fakat geleceği açık bir şekilde görmemizi geleceğe göre harekete geçmemizi önleyen engelleri ne kadar anlarsak çözüme de o denli yaklaşmış oluruz.


                     

KİTABIN TAMAMI

KÖR NOKTA GELECEK SENARYOLARINI ÖNGÖRMEK

Belirsizliğin Yarattığı Zorluklar: Giriş / Francis Fukuyama

Komünizmin çöküşü, Çin ile Hindistan’ın büyük ekono­mik güçler olarak hızla sahneye çıkmaları, 11 Eylül saldırıları, HIV/AIDS ve H5N1 kuş gribi benzeri yeni hastalıkların ortaya çıkması, Katrina Kasırgası… Geride kalan son on beş yıl, dünya siyasetinde hiçbir şeyin belirsizlik kadar kesin olmadığını gös­termiştir. Ünlü tampon çıkartmasında yazıldığı gibi, kötü şeyler olmaktadır. Fakat güzel sürprizler de yok değildir ve bunlar top­lumların iyi talihi anlama, benimseme ve buna uyum sağlama kapasitesini en az feci olaylar kadar zorlamaktadır.

 

Bir zamanlar gerçekleşme olasılığı çok düşük görülen olaylara yönelik tahminler yürütülmesi ve bunların ele alın­ması, dünyanın her yanındaki kamudaki ve özel sektörlerdeki karar vericiler açısından temel sorunlar haline gelmiştir. The American Interest dergisinin desteğiyle hazırlanan bu kitap bu sorunlara değinmektedir. Derginin Mayıs 2006’da Washington D.C.’de gerçekleştirilen ilk yıllık toplantısı, çok farklı çevreler ve disiplinlerden analiz uzmanlarını, uzmanları, karar vericileri ve aykırı düşünürleri bir araya getirmiştir. Dergi, bu toplantıda farklı belirsizlikler üzerinde fikir yürüten ve belirsizliğin yapı­sını bulmaya yönelik çalışmalar yapmış olan kişileri bir araya getirmiştir. Aradaki fark küçük, önemsiz görünebilir, ama öyle değildir. İstihbarat analiz uzmanlarından, yatırım uzmanlarına ve maliye uzmanlarına kadar çok sayıda insana mesleki sorum­luluk alanlarındaki farklı gelecek senaryoları üzerinde fikirler yürütmeleri için maaş verilmektedir. Ne var ki geleceğin esas itibariyle öngörülmesinin neden zor olduğunu ve geleceğin taşı­dığı farklı durumlar konusundaki bilgisizliğimizi toplumların ve yönetimlerin şimdiye kadar yapabildiklerinden daha sistemli bir şekilde nasıl azaltabileceğimizi anlamaya bugüne kadar çok az sayıda insan çalışmıştır.

 

Bu elbette zor bir görevdir. Dünya siyaseti, dış politika ve ulusal güvenlik meseleleriyle profesyonel olarak ilgilenen kişi­lerin, söz konusu gelecek hakkında fikir yürütme olduğunda, birbirinden farklı eğilimleri vardır. Bu eğilimler, söz konusu kişilerin doğru tahminde bulunma kapasitelerini dip seviyeye indirecek algısal bir yapı oluşturmaktadır. Neticede bu tür ana­liz uzmanları iyi haberlerin sürekliliğini veya birdenbire ortaya çıkmasını doğru tahmin ettikleri için nadiren ödüllendirilir­ler, fakat kötü haberlerin öngörülememesi kişinin meslek ya­şamına son verebilecek bir hata olabilir. Hiç kimse Japonların Pearl Harbor’a saldırdıkları gün görev başında olan ABD Pasifik Filosu Komutanı Amiral Husband Kimmel gibi bir durumda olmayı istemez. Amiral Kimmel komutasındaki şifre kırıcılar Japonların “winds” şifrelerini deşifre etmişler, fakat bu istihba­ratın başlıca kullanıcısı olan Kimmel gerçek saldırının Pasifik Filosu karargâhına yapılacağını öngörememişti. Sonsuza dek al­çaklıkla anılacak o gün, Amiral Kimmel’in tarihte isminin tam olarak nerede yer aldığını belirlemiştir.

 

Bunun aksine, Berlin Duvarının 1989 yılının Kasım ayın­da yıkılacağını öngöremediği için Amerikan istihbarat çevrele­rinden hiç kimsenin görevine son verilmemişti. Bu dengesizlik, ulusal güvenlik meseleleri üzerinde çalışan insanların büyük çoğunluğunun kötü olayların gerçekleşmesi durumunda ken­dilerini korumanın bir yolu olarak en kötü durumun analizini yapmaya başvurmasına neden olmaktadır.

 

Yatırım bankaları ile şirketlerin ise gelecek hakkında fi­kirler yürütme konusunda çok daha geçerli gerekçeleri vardır. Onlar için bir fırsatın öngörülememesinin oldukça pahalı sonuç­ları olabilir – doğrusu olumlu potansiyel olumsuz potansiyelden genellikle çok daha fazladır, çünkü kişi elindekileri ancak avan­taja sahip olmadığı bir durumda kaybeder. İşadamlarını çalışma yaşamlarında aşırı iyimserliğe meyilli düşünce yapılarına göre hareket etmekle suçlayabiliriz.

 

İdari istihbarat dünyasında iyimserliğe karşı eğilim ken­disini en belirgin biçimde 2003 yılındaki Irak işgalinden önce Irak’ın kitle imha silahlarıyla (KİS) ilgili yapılan tahminlerde göstermişti. Birleşmiş Milletler silah denetçileri 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nın ardından Irak’a girdikten sonra istihbarat top­lumu kendisini Husband Kimmel’in düştüğüne benzer bir durum içerisinde bulmuştu. Irak, o dönemde nükleer imkân ve kabili­yetler elde etmeye 1991 Körfez Savaşından önce Irak’ın seçkinler sınıfı dışındaki insanların farkında olduklarından çok daha ya­kındı. Silah denetiminde bulunan herkes bir kez daha aldatılma­mak için çok büyük psikolojik baskı altındaydı ve BM silah de­netçilerinden Amerikan istihbarat çevrelerine ve onların Rus ve Fransız mukabillerine kadar herkesin Saddam Hüseyin’in dene­timlerin ortaya çıkardığından çok daha fazla imkân ve kabiliyete sahip olduğunu düşünmesinin nedeni buydu. 2003 yılındaki iş­galin ardından dünya, Saddam Hüseyin rejiminin çok sayıda üst düzey Iraklı yetkilinin (bazen bunların arasında Saddam’ın ken­disi de oluyordu) ülkelerinin aslında var olmayan KİS imkân ve kabiliyetlerine sahip olduğuna inanmasına neden olacak ölçüde yetersiz, bozulmuş ve parçalara bölünmüş olduğunu öğrenmiş­ti. Yine de işgal öncesinde Irak’ın KİS programlarının yönelttiği tehlikenin aslında önemsiz olduğunun gösterilebilmesi için ce­sur (veya gözü pek) bir istihbarat uzmanına ihtiyaç duyulmuştu. Bunu kanıtlamaya çalışan Scott Ritter’in gerekçeleri acımasızca eleştirilmişti.

 

Önümüzdeki aylarda ve yıllarda dünya tarihini altüst ede­bilecek bütün düşük olasılıklı olayları önceden tahmin etmek elbette mümkün değildir. Ve bir kişi çok farklı gelecekleri öngörebilse bile bunların tamamına karşı korunmak mümkün olma­yacaktır. Korunmaya çalışmak genellikle, feragat edilen büyük fırsatların diğer alternatiflerle karşılaştırılmasının gerektiği pa­halı bir stratejidir. Peki, kör noktada bulunma sorunu nasıl ele alınmalıdır?

 

Bu kitap beş kısımdan oluşmaktadır. Bu bölümün de dâhil olduğu birinci kısım, kitabı tanıtmakta ve sürprizin, neredey­se tanım itibariyle, psikolojik bir sorun olduğu gerçeğini ince­lemektedir. Örneğin Catastrophe adlı kitabın yazarı Richard Posner, her ne kadar uzmanlar asteroit çarpması gibi düşük olasılıklı bir olaya karşı korunmaya geçmenin uygun maliyetli bir yaklaşım olduğunu gösterebilseler de onlara işveren karar vericiler ile politikacıların bu tür beklenmedik bir durumun gerçeğe dönüşebileceğini hayal edemedikleri için bu maliyeti ödemeyi pek istemediklerini ortaya koymaktadır.  İnsanların beklenmedik bir durumu tasavvur etmelerini ve böylece hare­kete geçmelerini sağlamak için genellikle bir Hollyvvood filmi­ne veya farklı bir ülkede gerçekleşen benzer bir olaya ihtiyaç duyulmaktadır.

 

Üstelik önemli kurumsal kısıtlamalar, bazı insanlar düşük olasılıklı, yüksek tesirli beklenmedik bir durumu doğru olarak öngörebildiklerinde bile harekete geçilmesini zorlaştırır. Buna kolektif psikolojilerin “sosyal sürpriz” özelliğinin bir biçimi de­nebilir. Örneğin Katrina Kasırgası, Amerikan tarihindeki tama­mıyla öngörülebilir ve provası yapılmış doğal felaketlerden bi­riydi, fakat bu gerçeklik bile yerel, eyalet ve federal düzeylerdeki sorumlu yetkililerin uygun hazırlık çalışmalarını yapmalarını veya kriz durumuna karşı yeterli önlemleri almalarını sağlaya­mamıştı.

 

Bir sonraki kısım, “Örnek Vakalar: Geçmişe Bakmak,” sürprizin iyi ve kötü tarihteki bazı örneklerini mercek altına al­makta ve gelişen teknolojiler ile eski Sovyetler Birliği’nin dağıl­ması ve 1997-98 Asya ekonomik krizi benzeri olayların sosyal ve ekonomik etkilerinin neden öngörülemediğini sorgulamaktadır. David Landes, Bruce Berkowitz ve David Hale, karar vericiler ile diğer kişilerin dönemin önemli olaylarını öngörmelerini engelle­yen kişisel ve daha da önemlisi kurumsal hataların gerçek neden­lerini ortaya koymak için tarih ve politika bilgilerinden yararlan­mıştır. Üçüncü kısım, gelecekte yaşanabilecek olası sürpriz du­rumlarını ele almaktadır. Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün Washington bürosu şefi William Bonvillian, enerji teknolojisi ve politika meselelerinin ele alınması amacıyla kasıtlı olarak – iyi – sürprizler yaratabilmelerini sağlayacak kurumların oluşturul­masına yönelik önerilerde bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı boyunca uygulamalı bilim alanında ilerlemelere ve sonrasında DARPA’nın (Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı) kurulma­sına ve gelişmesine yol açan bağıntılı bilim modelini temel alan Dr. Bonvillian, etkin yenilik sistemlerinin temelini incelemekte­dir. Ardından DARPA benzeri yenilikçi bir teşkilatın enerji tek­nolojisine uygulandığında nasıl bir hal alacağı sorusuna cevap aramaktadır. Bu kısımda ayrıca Gal Luft ve Anne Korin’in enerji politikasının diğer yönleri ve Scott Barrett’in yeni, olası küresel çapta yayılan hastalıkların belirsizlikleri ve tehlikeleri hakkında yazdıkları bölümler bulunmaktadır.

 

Richard Posner’in dile getirdiği gerekçelerden ötürü düşük olasılıklı olaylara – kasten yaratılanlara bile – psikolojik olarak hazır olma durumunun sağlanması hem son derece önemli hem de son derece zordur. Bir sonraki kısım “Yaşanacakları Önceden Tahmin Etmek” bu sorunu ele almaktadır.

 

Bütün olası gelecek senaryolarını öngörmek veya bunların çok küçük bir bölümüne bile karşı korunmak mümkün değildir. Ayrıca bunları yapmak için gereken gerekçeler de sürekli mev­cut değildir. Neticede politikacıların temel kaygısı kısa vadede yeniden seçilmektir ve bu yüzden kendileri görevden ayrıldık­tan sonra üstlenilecek maliyetler için pek endişelenmezler. Buna rağmen geleceğe bakmanın sistematik yöntemleri bulunmakta­dır. Bunların ilki Posner’in belirttiği türden, fakat gelecekteki maliyetleri ve fırsatları da dikkate alan geleneksel uygun maliyet analizi yöntemidir. Soruna bir diğer yaklaşım yolu ise senaryo yöntemidir. Bu yüzden bu kısım Global Business Netvvork’ten Peter Schvvartz ve Doug Randall’ın kaleme aldığı bir makaleyle başlamaktadır.

 

Meslek yaşamına Royal Dutch/Shell planlama bölümünde başlayan Peter Schwartz, senaryo planlaması konusunda bir ça­lışma modeli ve kariyer inşa etmiştir. Schvvartz yıllar önce fark­lı gelecek senaryolarının düşünüldüğü ve bunlara birer olasılık oranının verildiği mantıklı bir seçim modeli ortaya koyulduğu takdirde üst düzey karar vericilerin düşük olasılıklı senaryoları düşünmeyi bir kenara bırakacaklarını belirtmişti. Temel sorun, düşük olasılıklı gelecek senaryolarının düşünülmesine karşı psi­kolojik direncin üstesinden gelinmesidir; Schwartz’ın kurduğu Global Business Netvrork şirketi, düşük olasılıklı senaryoları kasıtlı olarak göz ardı eden senaryo planlama çalışmaları yü­rütmektedir. Schvvartz ve Randall, odak noktasının bizzat karar vericiler ve onların gelecekle ilgili yaratıcı olarak düşünmekten kaçınmalarına imkân tanıyan kurumsal kısıtlamalar olması ge­rektiğini öne sürmektedir. Bu iki isim bu kitapta son yirmi yıl içerisinde senaryo planlaması alanında elde edilen deneyimleri değerlendirmektedir.

 

Sistemli düşünmenin bir diğer yolu, Robert Lempert’in ma­kalesinde önerdiği gibi, en zorlu olası senaryolarda bile sağlam kalabilecek korunma yöntemlerinin seçilmesidir. Schwartz ve Randall gibi Lempert de senaryo yöntemlerinin politika belirle­yicilere planlama çalışmalarında cesaret ile sorumluluk arasın­daki uygun dengeyi bulmaları konusunda nasıl yardım edebileceğiyle ilgilenmektedir.

 

Teknolojik değişim çok büyük ekonomik ve siyasi değişime yol açmıştır. Durum böyle olunca teknolojik gelişmelerin öngö­rülmesi de kuşkusuz dünyamızın en önemli meselelerinden bi­ridir. Ne var ki nitelikli uygun maliyet analizine ve senaryo tekniklerine rağmen teknolojik gelişmeleri öngören isimler, önemli akımları öngöremeyerek ve “yaşanabilecek en büyük şeyin” öne­mini abartarak pek çok şeyi yanlış anlamayı sürdürmektedir­ler. Bunun nedeni siyasi ve ekonomik değişimin aynı zamanda teknolojik değişimi yönlendiriyor olması teknoloji uzmanları­nın olayların akşını tersten izliyor olmaları olabilir mi? Doğru tahminde bulunmanın neden bu kadar zor olduğunu açıklamak için temel örneği olarak bilgi teknolojisinde inovasyonu kulla­nan Mitchell Yvladrop’un yazdığı makalenin konusu, teknoloji alanında yapılan tahminlerin neden yetersiz olduğu ve neden yetersiz kalmayı sürdürebileceğidir.

 

Blinside toplantısı, düşük olasılıklı olayları ele almanın kav­ramsal zorluklarına dikkat çeken bu konunun temel yapısını ele almış ve akademik çevrelerin alışıldık tekbenci alışkanlıklarının ötesine geçmeye öncelik vermiştir. Program çerçevesinde gerçek­leştirilen bir münazara ve iki sohbet bu kitapta yer almaktadır. “Neler Yaşanabilir” başlıklı son kısım ise Svrarthmore College’dan James Kurth ile Brookings Enstitüsü’nden Gregg Easterbook’un katıldığı öngörüde bulunma felsefesi olarak adlandırılabilecek bir tartışmanın yayına hazırlanmış bir metniyle başlamaktadır. Kurth, çok çeşitli alanlardaki bilgilerini kullanarak jeopolitik ve manevi alanlardaki gelişmeleri yaratıcı biçimde birleştirmekte ve bunun sonucunda gerilemekte olan Batı dünyası hakkında karamsar bir tahminde bulunmaktadır. The Progress Paradox adlı kitabından yararlanan Easterbrook ise korkuları ve içgüdü­leri yerine gerçeklere bakan kişilerin dünyanın çok sayıda açı­dan daha iyi bir hale gelmiş olduğunu ve muhtemelen bu gidişatı sürdüreceğini düşündüklerini belirtmektedir.2

 

Bu kısmın ikinci ve üçüncü bölümlerinde The American Interest’m editör kurulunun üyelerinin sırasıyla olası uluslara­rası boyutta ve Amerika’ya dair düşük olasılıklı, yüksek tesirli senaryoları ele alan tartışmaları yer almaktadır. Hem münazara hem de iki tartışma, ortaya hiçbir katılımcının büyük ihtimalle tek başına ulaşamayacağı yeni fikirler koymuştur.

 

Gelecekte kör noktadan bulunmamızı engelleyecek her­hangi kolay veya belirgin bir yöntem yoktur. Bununla birlikte, önce geleceği açık biçimde görmemizi ve ardından sezgilerimize dayanarak sorumlu biçimde hareket etmemizi engelleyen belir­li psikolojik ve kurumsal engellerin anlaşılması önemlidir. Bu kitaptaki makaleler beklenmedik olayların öngörülmesine dair kavramsal sorunu ortaya koymakta, çeşitli bölgeler ve meseleler üzerindeki olası farklı gelecek senaryolarına dair ipuçları ver­mekte ve bu gelecek senaryolarıyla ilgili nasıl planlama yapıl­ması gerektiği konusunda yaratıcı pratik tavsiyeler sunmaktadır. The American Interest dergisi kendisini bu tür yaratıcı düşün­meye adamıştır.

Felaket Üzerine Richard A. Posner

 

Felaket, kullandığım anlamıyla, çok büyük zarara yol açan beklenmedik bir olaydır. Bu tanımın iki tarafı mantığa göre bir­birine uymaktadır, çünkü beklenen zararlı olayların çoğunun etkisi önleyici tedbirlerle azaltılarak daha az yıkıcı hale geti­rilebilir. Bilim, en azından doğal olaylar hakkında daha doğru tahminler yapılmasını sağlayarak ilerledikçe, bilim adamları önlenemeyen felaketleri belki tahmin edebilirler (aynı zamanda insan eliyle yapılan tahmin edilemeyen bazı felaketleri önleye­bilirler). Daha açık bir dille ifade etmek gerekirse, “beklenme­dik olay” ifadesi yerine “düşük veya bilinmeyen olasılıklı olay” ifadesini kullanayım. Bu ifade, istatistik uzmanlarının risk ile belirsizlik arasındaki ayrımlarına göre düşük riskli veya belirsiz bir olayı anlatmaktadır.

 

İnsanlık tarihine bakıldığında felaketlerin oldukça yaygın olduğunu görmek mümkündür ve bir dizi düşük veya bilinme­yen olasılıklı olayı “yaygın” ifadesiyle tanımlamakta herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü çok sayıdaki olasılığın içerisinden çok düşük olanları bir araya gelerek 1’e yakın bir olasılık yara­tabilir. Fakat bu noktada bir çelişki vardır felaketlerle başa çıkma sorunu zorlaşmıştır, çünkü önlenemeyen veya etkisi hafifletilemeyen felaketlerin sayısı azalmıştır. Örneğin yakın zamana kadar bir asteroitin çarpmasından endişelenmek için herhangi bir neden yoktu, çünkü böyle bir şeyi önlemek için hiçbir şey yapılamazdı ve çarpmanın etkilerini azaltmak için de çok az şey yapılabilirdi. Bugün ise yörüngeleri Dünyanın yörüngesiyle kesişen asteroitlerin yörüngeleri dikkatli biçim­de saptanarak ve tehlikeli asteroitleri mevcut yörüngelerinin dışına itecek roketler gönderilerek felaketle sonuçlanacak asteroit çarpmaları önlenebilmektedir.1 Bugün tsunamiler için erken uyarı sistemleri de mevcuttur. Dolayısıyla bu noktadaki sorun, ihtiyaç duyulan insan yatırımının ve teknik kaynakların başka yerlerde kullanılabileceği düşünüldüğünde, bu savunma önlemlerinin alınıp alınmamasıdır. Tanımlanan önlenebilir fe­laketlerin sayısı arttıkça kaynak tahsisi meselesi daha da zor bir hal alır.

 

Bilimin ilerleyişi ise başka bir şey yapmaktadır: Daha fazla felaket riski yaratmaktadır. Bu durum modern kitle imha silah­ları meselesinde kendisini açık biçimde göstermektedir, fakat aynı durum bilimsel ilerlemenin genetik kodları değiştirilen ürünler, nanoteknoloji ve robot bilimi gibi daha karmaşık alan­larında da yaşanmaktadır. Ekonomik büyüme ve nüfus artışı da küresel ısınmaya katkıda bulunarak, belirli yerleri felakete karşı daha savunmasız hale getirerek ve kitle imha silahlarının temin edilmesini kolaylaştırarak bu durumda rol oynamakta­dır. Savunmasız olma konusunu ele alacak olursak, 2005 yılının Ağustos ve Eylül aylarında New Orleans’ta yaşanan sel felaketi, kısmen, selin önündeki doğal bariyerleri ortadan kaldıran eko­nomik kalkınmanın bir sonucuydu. Kitle imha silahlarının kolay temin edilebilirliğine gelecek olursak, bu durumun biyolojik si­lahlarla ilgili oldukça kötü bir bağlantısı vardır, çünkü insanlar ve uluslar zenginleştikçe bu tür silahlar ucuzlamakta ve daha öldürücü hale gelmektedir. Unabomber* bombalı mektuplarla saldırmıştı biyoloji mühendisliği becerilerine sahip, biyolojik saldırı yapmayı amaçlayan bir başka Unabomber kısa süre içeri­sinde sentezlenmiş çiçek hastalığı virüsü taşıyan gazlarla saldı­rıda bulunabilir.

 

Tüm bunların üstüne jeopolitik değişimler, bu tür silahların temin edilmesinin kolaylaşmasıyla birlikte, felaketlere yol aça­cak saldırılar yaşanması olasılığını artırmaktadır. Burada kas­tetmek istediğim şey, etkili caydırıcılığı imkânsız hale getiren insanlığı yok etmeye yönelik amaçları olan ve intihar saldırıları yöntemlerini kullanan küresel terörizmdeki artış, Müslüman dünyasının büyük bölümünde artan istikrarsızlık ve (Batı ile onun müttefiklerine karşı) düşmanlık ve son derece büyük ve tehlikeli silahlara sahip “haydut devletlerin”, özellikle (şu anda) İran ve Kuzey Kore’nin sahneye çıkmasıdır.

 

Özetlersek, bugün geçmişte hiç olmadığı kadar endişelene­bileceğimiz çok daha fazla felaket riski bulunmaktadır. Daha fazla risk ve daha fazla oranda önlenebilir risk. Bu üç temel ge­rekçeden ötürü rahatsız edici bir durumdur: Psikolojik, siyasi ve analitik.

 

Psikolojik Sıkıntılar

Psikolojik sorun, yüksek mevkidekiler ve aydınlar da dâhil ol­mak üzere, insanları henüz gerçekleşmemiş felaketler hakkında ciddi biçimde düşündürmeye ikna etme zorluğudur. Uçak kaza­ları, orman yangınları, kalp krizi ve diğer (büyük veya küçük) olağan felaketler hakkında ciddi ve yaratıcı biçimde düşünmek için hayal gücüne gerek yoktur, çünkü bu tür şeyler olağan de­neyimler sayılabilecek kadar sık yaşanmaktadır. Bir diğer deyişle, bu olayların hayal edilmesine gerek yoktur. Fakat kesinlikle hayal gücünü gerektiren düşünme eylemi tamamıyla farklı bir meseledir.

 

Theodore John Kaczynski: Amerikalı matematikçi. 1978 ile 1998 yılları arasında çe­şitli üniversitelere ve havayollarına gönderdiği bombalı paket ve mektuplarla üç kişinin ölümüne, 29 kişinin yaralanmasına yol açmıştır.

 

Bu gözlemin genellikle önemsenmeyen uzantıları vardır. Hayal gücü az bulunur bir yetenektir ve son derece kusurludur, çünkü gerçekleşmemiş şeyler hakkında düşünmek gerçeklemiş şeyler hakkında düşünmekten esas itibariyle çok daha zordur. Olasılıkları gerçekleşebilecek veya gerçekleşemeyebilecek şey­leri tahmin etmek sıklıkla yaşanan şeyleri er ya da geç gerçek­leşecek şeyleri tahmin etmekten çok daha zordur. Olasılıklar insanın hayal gücünün sınırlarını zorlamaktadır, çünkü bugüne kadar yalnızca sınırlı sayıda şey gerçekleşmiş iken gerçekleşebi­lecek şeylerin sayısı tam anlamıyla sonsuzdur. Bir kişinin, hükü­metin veya süper bir bilgisayarın bile sonsuz sayıda şeyi düşü­nebilmesi mümkün değildir. Olası önlenebilir felaketlerin sayısı ve çeşidi ne kadar fazla olursa düşünülmesi gereken şey sayısı da o kadar fazla olur bu da toplumun hayal gücü kapasitesinin sınırlarının zorlanması ve muhtemelen tükenmesi anlamına gel­mektedir.

 

İnsan aklının, özellikle de olasılıklar düşük olduğunda, ola­sılıkları düşünme konusunda çok büyük zorluk yaşadığı gerçeği, bu aşırı kavramsal yüklenme sorununu şiddetlendirmektedir bu noktada felaket risklerine karşılık vermenin önündeki siyasi engellerin de etkili olduğunu belirtmek isterim. Bu kavramsal sorun, aynı anda çok sayıda şeyi düşünmek zorunda olma de­ğil, düşük veya bilinmeyen olasılıklı bir şeyi düşünmek zorunda olma sorunudur. İnsanların beyinleri bu tür olaylarla kolaylıkla uğraşacak şekilde gelişmemişti, çünkü insan beyninin bugün­kü yapısına yakın yapısını aldığı, evrimle ilgilenen biyologların ifadesiyle insanoğlunun ilkçağlarında, insanların, yaşanma­sı durumunda pek bir şey yapamayacakları olası olayları hızla kavrayabilir olmak insanlara bir şey kazandırmıyordu. Bilişsel psikoloji alanında yazılmış olan çok sayıda ve ikna edici eser, uz­man olmayan kişilerin, olası tehlikeleri bazen yok yere abartarak ama çoğunlukla önemsemeyerek çok kötü değerlendirdiklerini göstermektedir.

 

Demokratik bir toplumda uzman olmayan kişilerin, yani sı­radan insanların tepkilerinin kamu politikası üzerinde önemli bir etkisi vardır. Başkan George W. Bush’un bilim danışmanı bir defasında bana, asteroit çarpmalarını tespit ve önleme alanında çok daha fazla ulusal kaynağın tahsis edilmesini haklı çıkara­bilecek bir tehdit olduğunun farkında olmasıyla birlikte böyle bir kaynak tahsisinin yapılamayacağını, çünkü asteroit çarpma­sının asteroitin büyüklüğüne göre insan ırkının yok olmasına varacak kadar hesaplanması mümkün olmayan zararlar verebi­lecek olmasına rağmen Amerikan halkının asteroit çarpmaları konusunda endişelenmediğini söylemişti.

 

Siyasi Engeller

Politikacıların ve seçmenlerinin çoğunun dar ufukları, felaket risklerine akıllıca karşılıklar vermenin önündeki siyasi engelleri büyütmektedir. Bir olayın gerçekleşme olasılığı söz konusu za­man dilimiyle alakalıdır. Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik bir biyolojik saldırının önümüzdeki on yıl içerisinde gerçekleş­me olasılığı önümüzdeki haftaya göre daha fazladır ve (bunun tahminden öte bir şey olmamasına rağmen) bu tür bir saldırının altı ay içerisinde gerçekleşmesi Irak’taki savaşın kötü bir şekilde sona ermesi olasılığından daha azdır. Bunun sonucu olarak do­ğal eğilim, bir biyolojik saldırı tehdidinden ziyade savaşa odak­lanmaktır. Benzer şekilde küresel ısınmanın yaklaşık bir yüzyıl daha ciddi zarara yol açmaması durumunda, çok sayıda bilim adamına göre (erken, ani iklim değişikliği tehlikesi olsa da), po­litikacılar muhtemelen, önlemlerin ertelenmesinin zararı büyük ölçüde artıracak olmasına rağmen bu sorunla mücadele etmek için pahalı önlemleri almayacaklardır. Devlet memurlarının, çok fazla olmamakla birlikte, genellikle politikacılardan daha geniş ufukları vardır.

 

Dar ufukları olanlar yalnızca politikacılar ve devlet memur­ları değildir; aynı şey sıradan insanlar için de geçerlidir. Bu ki­şilerin ufukları kişinin çocuklarına, torunlarına, hatta soylarını devam ettirecek daha sonraki nesillere karşı fedakârlık duygu­ları ölçüsünde geniştir (siyasi makamların kalıtsal olması du­rumunda politikacıların ufukları da aynı ölçüde geniş olurdu). Fakat ufukları sonsuz değildir bu da şimdiki neslin ne de onun siyasi temsilcilerinin sonraki nesillerin refahını özümsedi­ği anlamına gelmektedir.

 

Felakete etkin biçimde karşılık vermenin önündeki siyasi engellerin bazılarını anlamanın en iyi yolu, Aralık 2004’te Hint Okyanusu kıyılarını vuran tsunaminin incelenmesidir. Bu tür yıkıcı etkiye sahip bir tsunaminin her yüzyılda bir gerçekleşip 250,000 kişinin ölümüne yol açtığını düşünelim. Bu, her yıl 2,500 kişinin ölmesi anlamına gelir. Riske maruz kalan insan­ların yaşamlarının değerini karmaşık bir biçimde tahmin etme­ye kalkışılmadan bile, eğer yıllık makul bir maliyetle ortalama 2,500 olan insan ölümünün büyük ölçüde azaltılması mümkün ise yapılan yatırımın harcamaya değer olduğu rahatlıkla söyle­nebilir. Deniz seviyesine yakın bölgelerde yaşayan insanların bir tsunaminin belirtileri (sarsıntılar ve deniz suyundaki ani geri çekilme) konusunda eğitilmeleri acil radyo ve televizyon yayın­ları, telefon yoluyla yapılan uyarıları ve hava saldırısını belirten türden sirenleri içeren bir uyarı sisteminin oluşturulması ve acil durum sistemlerinin geliştirilmesi Hint Okyanusunda yaşanan tsunamide çok sayıda insanın hayatını kurtarabilirdi. İnsanların kıyılardan uzak bölgelere yerleştirilmeleri daha yararlı olabilir, fakat en savunmasız bölgeler veya yerleşim ya da ticaret için pek elverişli olmayan bölgeler dışında bu tür bir yöntemin maliyeti muhtemelen yararlarından daha fazla olacaktır, çünkü yıllık ko­runma maliyetleri tsunamilerin tahmin edilen toplamına değil, yıllık maliyetlerine uygun olmalıdır.

 

Peki, 2004 yılındaki tsunami felaketi yaşandığında bu tür sistemler neden yoktu? Öncelikle, yüzyılda bir yaşanan bir ola­yın yüzyılın başlangıcında gerçekleşme olasılığı diğer zamanlar­da gerçekleşme olasılığıyla eşit olsa da bu olayın yüzyılın ilk on yıllık bölümünde gerçekleşme olasılığı geride kalan doksan yıl­lık dönem içerisinde gerçekleşme olasılığından çok daha düşük­tür. Kısıtlı görev süreleri ve dolayısıyla dar siyasi ufukları olan politikacılar genellikle düşük riskli felaket olasılıklarını dikkate almayı tercih ederler, çünkü bunu yaparak koruyucu önlemler almadıkları zaman meslek yaşamlarının göreceği zararın riskini azaltmış olurlar.

 

İkinci olarak, etkili önlemlerin alınması hükümetin hareke­te geçmesini gerektirdiği düşünüldüğünde hükümetin merkezi bir denetim mekanizması olduğu gerçeği, yetkililerin uygun ma­liyetli önlemler alınması gereken bütün olası risklere müdahale etmelerini güçleştirmektedir. İlgilenmek zorunda oldukları çok sayıda mesele olduğu göz önünde bulundurulduğunda üst düzey yetkililerin büyük ihtimalle, risklerin göz ardı edildiği yüksek dikkat eşikleri vardır (mevkileri ne kadar yüksek olursa eşik de aynı ölçüde yüksek olur). Amerikan hükümetinin terör tehdit­leriyle meşgul olan en üst kademelerindeki isimleri, riskin çok önemli olduğunun anlaşılmasına rağmen New Orleans’ta bir sel felaketi riskine yeteri kadar önem vermemişlerdi.

 

Üçüncü olarak, risklerin yerelden ziyade bölgesel veya küre­sel olduğu yerlerde, özellikle de daha yoksul ve küçük ülkelerde, çok sayıda ulusal hükümet sırtını büyük ve zengin ülkelere daya­ma umuduyla önlemler almaktan uzak durabilmektedir. Bunun farkında olan ve yoksul ülkelerin sırtlarını kendilerini dayamayı ödüllendirmek ve teşvik etmek istemeyen daha zengin ülkeler ise önleyici tedbirler alma konusunda isteksiz olabilmektedirler. Bu noktada da yine Amerika’da benzer bir durum vardır: Eyalet ve yerel hükümetler, federal hükümetten yardım bekleyerek acil durumlara müdahale etme işine kaynak ayırmaktan imtina ede­bilmektedirler.

 

Dördüncü olarak, ülkeler genellikle zayıf, yetersiz veya yoz­laşmış hükümetler nedeniyle yoksuldurlar. Bu özellikler yoksul ülkeleri uygun maliyetli önlemler alamaz duruma getirmekte­dir. Yine Amerika’dan örnek verebiliriz: Louisiana yoksul bir eyalettir ve çok büyük bir yoksul nüfusu olan New Orleans ise yetersiz ve yolsuzluğa bulaşmış bir yönetime sahip bir kent ola­rak bilinir.

 

Ve beşinci olarak, kişi başına gelir ile yaşam kalitesi arasın­daki pozitif korelasyon (aşağıya bakınız), iyi yönetilen yoksul bir ülkenin felaketleri önlemek için zengin ülkelerden nispeten daha az kaynak ayırmasının (açıklaması her zaman çok kolay olmasa da) mantıklı olduğunu göstermektedir. Aynı şey Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yoksul bir eyalet veya kent için de geçerlidir.

 

Ne yazık ki bu siyasi sorunların bazıları yalnızca yok­sul ülkeler, eyaletler ve kentlere değil, aynı zamanda Katrina Kasırgası’nın gösterdiği gibi güçlü ABD federal hükümetine de büyük sıkıntı yaşatmaktadır. Büyük bir sel felaketi riskinin azaltılması amacıyla su setlerinin güçlendirilmesinin gerekip ge­rekmediği veya diğer önlemlerin alınmasının gerekip gerekme­diği meselesini bir an için bir kenara koyalım (bu noktaya daha sonra değineceğim). Şu an için önemli olan husus, bu tür önlem­lerin alınmamış olmasıdır. Böylece bu denli büyük bir sel fela­keti riski ortadan kaldırılmamıştı; bu durum biliniyordu (New Orleans’ta çıkan Times-Picayune gazetesinde 2002 yılında ya­yınlanan bir haber dizisi kentte yaşanabilecek feci bir sel riskini ayrıntılarıyla açıklamıştı4) bu gazete bu tür bir sele müdahale edilmesi gerekebileceğinin farkındaydı. Yine de 11 Eylül saldırı­larından dört, İç Güvenlik Bakanlığı’nın oluşturulmasından da iki buçuk yıl sonra federal hükümet New Orleans’taki veya tahminimce Amerika Birleşik Devletleri’nde benzer tehdit altındaki diğer kentlerin hiçbirinde, bir felaket durumunda uygulamaya konulabilecek bir plan hazırlamamıştı. (Başkent Washington’un bir istisna olduğunu düşünmüştüm, fakat öyle olmadığı ortaya çıkmıştır.)

 

Bugün bu başarısızlığı anlamak mümkün değildir. Bir tahli­ye planı hazırlanmasının büyük bir maliyeti olmazdı. Bu tür bir planın hazırlanması önemli siyasi emirleri bile gerektirmezdi. Acil durum planlamasına ihtiyaç duyulduğu gözler önündeydi ve bürokrasinin her kademesinde açık biçimde biliniyordu. Peki, neden hiçbir şey yapılmadı? Daha önce bahsettiğim gerekçeler­den biri, demokratik (muhtemelen bütün) hükümetlerin yeni tehditlere karşı etkin önlem alamamalarıdır. Bu tehditlerin ger­çekten de yeni olması gerekmez yakın zamanda hiçbir büyük Amerikan kentini sel basmamış olmasını söylemek yeterlidir. Daha önce belirtildiği gibi insan beyni sık sık yaşanan olayla­rın aksine olasılıkları düşünme konusunda sıkıntı çekmektedir ve politikacıların ufukları dardır (New Orleans’ta otuz yıllık bir dönem içerisinde büyük bir sel felaketi yaşanması olasılığı yüzde 10’un altındaydı; bu da bir politikacının ufkunu fazlasıy­la aşmaktadır). Politika alanında yaşanan bu ileriyi görememe sorunu dolayısıyla demokratik politikaya da sirayet etmiştir ve görevli memurların dönem dönem kamu sektörü ile özel sektör işlerinde çalışmaları bu sorunu şiddetlendirmektedir. Bir işte yalnızca iki yıl boyunca çalışan bir memurun sonraki yıllarda yaşanabilecek olayları düşünmesi beklenilmez. Ona göre uzak gelecekteki acil durumlara karşı planlamada bulunmanın kısa vadede herhangi bir yararı yoktur.

 

Felaket risklerine etkin biçimde karşılık vermenin önündeki bir diğer engel ise mevcut durumun yarattığı baskıdır. Kongre üyeleri, medya ve Beyaz Saray çalışanları memurları mevcut kri­zi ele almaları konusunda sürekli olarak sıkboğaz etmektedirler. İlgili memurlara gelecekteki acil durumları ne alabilecek ne de onlarla ilgili planlamalarda bulunabilecek zaman bırakılmak­tadır. Federal hükümette resmiyette uzun vadeli planlamadan sorumlu olan dairelerin büyük kısmı bu görevlerini yerine pek getirmemektedir, çünkü kısmen de olsa, dar ufukları ve ilgilen­meleri gereken daha acil şeyler olan üst düzey karar vericiler bu tür planlama çalışmalarını pek ciddiye almamaktadır. Olası fe­laketlerin sayısının fazla olması da bunlara verilebilecek karşı­lığın sistemli biçimde düşünülmesini güçleştirerek sorunu ağır­laştırmaktadır.

 

Bir diğer engel, önleyici müdahalelerden farklı olarak, olay­dan sonraki dönemle kısıtlı olmakla birlikte kültürel bir engel­dir. Amerikalılar kaderci değildirler. Örneğin ulusal savunmanın ihtiyat kuvvetlerini ve insanlı füze siloları gibi yedek kaynakla­rı gerektirdiğinin farkındadırlar. Oysa üyelerinin zamanlarını Rainier yanardağının lavlarının Seattle kentini yutmasını veya büyük dalgaların New Orleans’ı sular altında bırakmasını bekle­yerek geçirdikleri bir acil felaket komutanlığı oluşturulması için devletin parasının kullanılmasına anlam vermekte zorlanırlar. Amerikalılar belanın kaçınılmazlığını kabul ederler, ama felaketinkini değil.

 

İç Güvenlik Bakanlığı’nı bugünkü haliyle oluşturan şey (kıs­men sosyal kültürün bir sonucu olan) kusurlu siyasi kültürdür. 2003 yılında bu bakanlığın oluşturulması, 11 Eylül saldırılarının ardından “verilmesi gereken” karşılıklardan biriydi. Ülkenin sı­nırlarının korunmasından sorumlu teşkilatlar ile ister doğal is­terse insan yapımı felaketlere müdahale etme sorumluluğunu taşıyan teşkilatlar arasında daha iyi koordinasyon sağlanması mutlak bir ihtiyaçtı. Neticede Amerika’nın başlıca üç sınır teş­kilatı – Sınır Devriyesi, Gümrük Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik – üç farklı bakanlığa (sırasıyla Adalet, Hazine ve Ulaştırma) bağlıydı ve bunlar etkili koordinasyon sağlayamıyordular. Fakat bu, aralarında o zamana kadar doğrudan başkana rapor sunan bağımsız bir teşkilat olan FEMA (Federal Afet Kurumu)’nın da bulunduğu yirmi iki teşkilatın devasa yeni bir bakanlığın bünye­sine dâhil edilmesini haklı çıkarmıyordu. Bu bakanlık, bilgilerin (180,000’den fazla devlet memurunu kontrol eden bazıları son derece yetenekli olsa da az sayıda insandan oluşan ) tepeden en aşağıya doğru aktığı hiyerarşik düzen içerisinde merkezi olarak yönetilmektedir.

 

İç Güvenlik Bakanlığı’nın oluşturulmasıyla birlikte süreç içe­risinde kendisine verilen önemi büyük ölçüde kaybeden FEMA, devlet hiyerarşisi içerisindeki etkinliğini yitirmişti. Kurumun üst düzey yönetim kademelerine yapılan atamalar artık ufak siyasi borçların ödenmesinde bir araç olarak kullanılıyordu ayrıca, acil müdahalenin zor bir uzmanlık olmasına rağmen henüz tıp veya hukuk gibi resmi bir meslek olmaması nedeniyle bu alanda çalışan görevliler için belirgin bir yetki ve sıfat tanımı yoktur. FEMA, yeni geniş görev alanı üzerinde hâkimiyetini kurmaya çalışan İç Güvenlik Bakanlığı’nın kendisiyle ilgilenmesini bek­lemek zorundaydı. FEMA’nın geniş çaplı bir felakete müdahale­ye yönelik hazırladığı bir planın yalnızca (Katrina Kasırgası’na müdahaledeki rolü belirsiz olan kendi İç Güvenlik Konseyi’ne sahip) Beyaz Saray tarafından değil, aynı zamanda İç Güvenlik Bakanı tarafından onaylanması gerekecekti. Sorumluluklarının genişliği düşünüldüğünde İç Güvenlik Bakanı’nın acil müdahale konusunda uzman olması pek olası değildi. Ne var ki bu durum, felaket yaşandığında FEMA’nın başındaki – kurumun devlet teşkilatları hiyerarşisi içerisinde bir basamak aşağıya indirilme­si sonucunda bu işin artık çok önemli görülmemesi nedeniyle -acil müdahalede amatör kişinin kendisi de acil müdahale alanın­da amatör olan bir üst makamdaki yetkiliye başvurmak zorunda olduğu anlamına geliyordu.

 

FEMA’nın yeni oluşturulan çok büyük bir bakanlığın bünye­sine dâhil edilmesinin yarattığı bir sorun daha vardı. Bakanlığın temel önceliği terörle mücadeleydi ve durum böyle olunca doğal ve terör felaketlerinin benzer müdahaleler gerektirebilecek ol­masına rağmen doğal felaketlerle mücadeleye yönelik hazırlıklar yapılması ikinci plana itilmişti.7 Bu durum, daha öncesine kadar bağımsız olan teşkilatların bürokratik bir yapının çatısı altına alınmasının felaketleri önleme çabalarına nasıl darbe vurabile­ceğini göstermektedir. Tepedeki kişiler kısıtlı dikkat ve kontrol süresine sahip olmaları nedeniyle genellikle tek bir göreve odak­lanmakta, dolayısıyla ele alınan riskler yelpazesini daraltmak­tadırlar.

 

Kusurlu siyasi kültürle kastettiğim şey kısmen kaderci olma­yan bir ulusun “bir şeyler yapmalı” tutumunun, fakat büyük ölçü­de 18. yüzyılda tasarlanan merkeziyetçi olmayan devlet yapısı ile günümüz Amerikası ve onun dünyadaki konumunun karmaşık­lığı ve çeşitliliğinin bu devlet yapısına yönelttiği büyük zorluk­lar arasındaki etkileşimin bir sonucudur. Yasama, yürütme (ki bunlar ingiltere’deki gibi bir parlamenter sistem içerisinde etkin biçimde kaynaştırılmaktadır) ve yargı organlarının birbirinden bağımsız olması ve yönetim yetkisinin federal kurumlara, eya­letlere ve yerel yönetimlere verilmesi, ortaya çıkan büyük yeni sorunlara karşı devletin zamanında ve uygun biçimde harekete geçmesini çok zor, hatta imkânsız hale getirmektedir.

 

Analitik Sorunlar

Felaket risklerinin etkin biçimde ele alınmasına ilişkin ana­litik sorun, maliyet-fayda analizinin kısıtlamalarına bağlıdır. Maliyet-fayda analizi, meydana kötü bir şey gelmesi riskine kar­şı, varsa, yapılacak şeylerin mantıklı biçimde belirlenmesinin, yoludur. Basit bir analizde öncelikle gerçekleşmesi durumunda olayın (örneğin sel) yol açacağı maliyet ile önleyici (veya ek) ön­lemler alınmaması durumunda gerçekleşme olasılığı çarpılır. Bu, kötü bir olayın tahmin edilen maliyetini verecektir. Daha sonra, olayın gerçekleşmesini önlemek (yani riski ortadan kaldırmak) için gereken önlemlerin maliyeti hesaplanır ve iki rakam karşı­laştırılır. Eğer olayın tahmin edilen maliyeti önlem maliyetini (bu maliyet, önlem için kullanılan kaynakların en iyi biçimde kullanıldıkları düşünülerek hesaplanır) aşıyorsa önlemler uygu­lamaya konulur. Örneğin bir milyar Dolar hasara yol açacak bir sel yaşanması olasılığının %1 olduğunu, buna göre selin tahmin edilen maliyetinin 10 milyon Dolar ve selin önlenmesinin mali­yetinin 9 milyon Dolar olduğunu düşünelim. İlk tahmin olarak önleyici tedbir alınmalıdır. (Bu yalnızca ilk tahmindir, çünkü 9 milyon Doların başka bir yere daha verimli biçimde harcanıp harcanamayacağı düşünülmelidir.) Burada biraz karmaşık olan bir durum, alınan tedbirin riski ortadan kaldırmaktan ziyade azaltabilecek olmasıdır; bu durumda tahmin edilen maliyetteki azalmanın (kısmi) önlemin yani riskin azaltılmasının maliyetiy­le karşılaştırılması gerekmektedir.

 

Felaket riskine müdahaleye yönelik maliyet-fayda analizi genellikle makul bir yaklaşımdır. Katrina Kasırgası’nm yol açtığı sel felaketi bunun bir örneğidir. 1998 yılında bu tür bir sel baskı­nını önlemenin 14 milyar Dolara mal olacağı tahmin ediliyordu; selin tahmin edilen “ekonomik” maliyeti (can kaybı, fiziksel ve manevi zarar hariç) 100 ila 200 milyar Dolar arasında öngörü­lüyordu; ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihkâm Birlikleri ise bu tür bir sel felaketinin bir yıl içerisinde gerçekleşme olası­lığını 300’de 1 olarak değerlendirmişti.9 Düşük maliyetin hesaba katılması ve 14 milyar Dolar tutarında bir yatırımın – (tedbirler alınmadığı takdirde) sel felaketi yaşanması olasılığının %10’un altında olacağı otuz yıllık bir dönem içerisinde sel felaketi ola­sılığını ortadan kaldıracağının farz edilmesi, 10 milyar Dolar tutarındaki sel önleme tedbirlerinden fayda beklendiğini göster­mektedir. 10 milyar Dolar 14 milyar Dolardan az olduğu için de önerilen tedbirler maliyet-fayda analizine tabi tutulmamıştı.

 

Oysa bu tedbirler sağlıklı bir maliyet-fayda analizine tabi tutulmalıydı. Gelecekteki faydalar hesaplanırken bu faydaların artacağı gerçeği göz ardı edilmişti otuz yıl içerisinde yaşana­cak bir sel felaketi muhtemelen daha büyük hasara yol açacak­tır, çünkü emlak değerleri artmış olacaktır. İşin daha da kötü yanı ise büyük bir sel felaketinin neden olacağı muhtemel can kaybı ile diğer sıkıntıların hesaba katılmamış olmasıydı. Yaşam değerini insanların küçük sayılabilecek ölüm risklerini bertaraf etmek için ödemeyi kabul ettikleri maliyetlere göre belirleyen çok sayıda ekonomik ölçüm yöntemi vardır eğer riske yönelik yaklaşımdan bir kişinin 1000000’nde 1 ölüm riskini bertaraf et­mek için 70 Dolar ödeyeceği sonucu çıkarılacak olursa bu kişinin yaşam değeri 7 milyon Dolar (70 Dolar/.00001) olarak hesapla­nır. Bu rakam da aslında bir Amerikan vatandaşının tahmini or­talama yaşam değeridir. (Daha önce belirttiğim gibi insanların gelirleri bu hesaplamaları etkiler; insanların paraları ne kadar az olursa ölüm risklerini asgari düzeye indirmek için o kadar az para ayıracaklar, bu da doğal olarak hesaplanan yaşam değerini azaltacaktır.)

 

Bu analizin faydası, bir risk hesaplandığında riskin yaşam değeriyle çarpılmasıyla beklenen maliyetin kolaylıkla ortaya çıkarılabilmesidir. Fakat “yaşam değeri” hesaplamalarını anlama­nın daha sezgisel bir yolu, insanların küçük risklerden korun­mak için harcadıkları paranın toplamıdır. 100,000’nde 1 ölüm riski, söz konusu riske 100,000 kişinin maruz olduğunu, bunla­rın içinden 1 kişinin öleceği anlamına gelir. Bu 100,000 kişinin her biri 100,000’nde 1 ölüm riskinden kurtulmak için 70 Dolar verecek olursa toplam değer 7 milyon Dolar olur ve buna kısaca ölecek 1 kişinin yaşam değeri diyebiliriz.

 

Bu noktaya kadar ana hatlarıyla açıkladığım olası sıkıntı du­rumunu mantıklı biçimde idare etmeye yönelik yöntem klâsik maliyet-fayda analizi denebilir ne yazık ki felaket durumların­da genellikle işe yaramaz. Yöntemin işe yaramasına engel olan şeyler arasında olasılılıkların hesaplanmasında (daha az bilinen ifadesiyle maliyetler ve faydaların hesaplanmasında), risklerin öncelik sırasına konulmasında ve geleceğe dair hesaplamala­rın yapılmasındaki zorluklar bulunmaktadır. Bu zorluklar daha önce bahsettiğimiz kavramsal (ve diğer psikolojik) ve siyasi et­kenlerden bağımsızdır.

 

Öncelikle birbiriyle sürekli olarak karıştırılan iki şeye açıklık getirilmelidir. Bunların ilki, bütün felaket risklerinin düşük olasılıklı olaylar olduğudur; ikincisi ise kamu politika­sının kalp krizleri gibi yüksek olasılıklı olaylara odaklanması gerektiğidir.

İstatistik uzmanları risk ile belirsizlik arasındaki ayrımı ortaya koymaktadırlar. Risk, sayısal olasılık değeri verilebilecek olası bir olaydır; olası olaya herhangi bir olasılık değeri verilemi­yorsa bu olay belirsizdir. Bir kişi kalp krizinden ölme olasılığının bir terörist tarafından öldürülme olasılığına göre fazla olduğunu söylediğinde aslında dolaylı olarak bir terör saldırısına düşük olasılık vermektedir. Bu yanlıştır; bu tür bir saldırının olasılı­ğı saptanamaz. Terör saldırıları bugüne kadar kalp krizlerine oranla daha nadir karşılaşılan ölüm sebebiydi, fakat terörizmin geleceğinin geçmişine benzeyeceğini düşünmemiz için hiçbir ge­rekçe yoktur.

 

Terör saldırılarının nadiren yaşanmaya ve (kitle imha si­lahlarıyla yapılan bir terör saldırısına oranla daha az ) hasara yol açmaya devam edeceği biliniyor olsa bile bu, kaynakların te­rörle mücadelen yeniden kalp hastalıklarıyla mücadeleye tahsis edilmesi gerekeceği anlamına gelmez. Olasılık, maliyet-fayda analizindeki yegâne etken değildir. Kalp krizi geçiren kişilerin ortalama yaşı ve insanoğlunun, kişilerin yaşam biçimlerinin de­ğiştirilmesi yoluyla bu tür bir kriz riski olasılığını azaltabilme gücüne sahip olduğu düşünüldüğünde toplumun hâlihazırda kalp krizlerinin önlenmesine makul ölçüde (hatta daha fazla) para harcamakta olduğu söylenebilir.

 

Bazı felaket riskleri sayısal olarak ifade edilebilir: Bunun bir örneği New Orleans’taki sel baskını ve bir diğeri ise dünya ile ayın uzun jeolojik tarihi nedeniyle hakkında oldukça çok şey bilindiği için olası asteroit çarpmalarının menzilidir. Fakat fela­ketlerin çoğunda riskler hesaplanamaz; hatta (0 ile 1 aralığının dışında) bazılarının sınırları bile belirlenemez. Bunlar istatistik uzmanlarına göre tam anlamıyla belirsizlik vakalarıdır.

 

Risk hesaplanamazsa maliyet-fayda analizi de yapılamaz. Ne var ki bu bizi tam olarak engelleyemez. İki iyileştirici tek­nik daha yaygın biçimde kullanılmayı hak etmektedir. Bunların birine ben “ters maliyet-fayda analizi” adını veriyorum. Bu ana­liz, felaketin gerçekleşmesi durumunda yol açacağı maliyetle ve felaket riskinin gerçeğe dönüşmesini engellemek için harcan­makta olan parayla ilgili verilerden hareketle söz konusu riskin hesaplanmasını içermektedir. Bunun anlamı şudur: Hükümetin, gerçekleşmesi durumunda 100 milyon Dolar hasara yol açacak bir felaketi önlemek için ı milyon Dolar harcaması, felaketin gerçekleşme riskini yüzde bir veya altında gördüğünü göster­mektedir çünkü 100 milyon Dolar tutarındaki hasarın yüzde bir riskinin tahmin edilen maliyeti ı milyon Dolardır. Eğer gerçek risk daha yüksek ve riskin düşünülenden fazla kısmından daha az bir ek harcamayla önlenebilirse hükümet gerektiğinden az para harcıyor demektir. Bu açıklama oldukça basitleştirilmiştir, ama tekniğin olası yararının sergilenmesi açısından işe yara­maktadır. Catastrophe adlı kitabımdan alınan aşağıdaki tablo, tekniğin uygulanmasının hükümetin yeteri kadar harcamada bulunmadığını nasıl açık biçimde gözler önüne serdiğini ortaya koymaktadır.

 

 

 

Riski azaltmak için yapılan harcamalar Felaket (ölümler) Riskin

gerçekleşmesi durumundaki zarar

Riskin gerçekleşme olasılığı (tahmini)
Biyo-terör saldırı (100 milyon) 2 milyar Dolar (yalnızca ABD ‘de) 1 katrilyon Dolar .000002 (500,000’de 1)
Asteroit çarpması (1,5 milyar) 3,9 milyon Dolar .0000000013 (769 milyonda 1) 3 katrilyon Dolar
Parçacık çarpıştırma 600 trilyon Dolar cihazında olası bir kaza 0 0
Felakete yol açacak 1, 7 milyar Dolar

(yalnızca ABD ‘de)

küresel ısınma 66,6 trilyon Dolar (388,000 de 1) 00000255

Belirsizlik koşullarında maliyet-fayda analizini daha kesin hale getirmeye yönelik “kabul edilebilir pencereler” olarak ad­landırabileceğimiz bir diğer teknik ise aşağıdaki şemada göste­rilmiştir. Bir felaket riskini azaltmaya veya ortadan kaldırmaya yönelik tedbirlerin marjinal faydaları (mf) ve marjinal maliyet­leri (mm), alınan tedbirlerin miktarının fonksiyonları olarak, iki fonksiyonun kesişmesiyle elde edilen tedbirlerin en üst düzeyiyle (q*) birlikte gösterilmektedir. Maliyetler, faydalar, azaltma oran­lan veya olasılıklar hakkındaki belirsizlik nedeniyle en yüksek düzeyin belirlenemediğini düşünelim. Yine de iki dikey çizgiyle elde edilen “pencerenin” oluşturulabilmesi için faydalar ve mali­yetler hakkında bilinen şeyler yeterli olabilir.10 Pencere çerçeve­sinin sol tarafında söz konusu felaketi ortadan kaldırmaya veya önlemeye yönelik ek çabanın faydaları maliyetleri rahatça aşar­ken sağ tarafta ise maliyetlerin faydaları aştığına dikkat ediniz. Pencere kapsamında baktığımızda gönül rahatlığıyla tedbirlerin, muhtemelen en iyileri olmamakla birlikte, çok büyük ölçüde yetersiz veya aşırı olmadığı sonucuna varabiliriz. Bu teknik asteroit savunmasına ayrılan – muhtemelen pencerenin sol tarafının soluna uygun düşen – mevcut bütçeye uygulanabilir.

Felaket risklerine yönelik en iyi müdahalelerin belirlen­mesinde maliyet-fayda analizinin kullanılması, bu tür risklerin sayısının sonsuz olmasından kaynaklanan bir öncelikler soru­nu teşkil etmektedir. Bu risklerin yalnızca birkaç tanesinden bahsederek analitik görevi olduğundan daha basit göstermiş oldum. Büyüklüklerini ve etkilerinin azaltılabilme olasılıklarını göz önünde bulundurarak, endişelenmemizi gerektiren felaket risklerinin sayısının 100 olduğunu varsayalım; her biriyle ilgili önleyici tedbirler maliyet-fayda testinden geçse bile gerçekte bu tedbirlerin kaç tanesinin uygulamaya geçirilmesi gerektiğini an­lamak kolay olmayacaktır çünkü bunların faydalarının belki de söz konusu felaketle hiç alakası olmayan alternatif kaynak kulla­nımlarının faydalarıyla karşılaştırılması gerekmektedir. Karar vericiler felaket risklerini ortadan kaldırmaya aşırı ölçüde odak­lanarak ülkelerini ve dünyayı yoksullaştırabilirler.

 

Bu duruma kısmen verilebilecek bir cevap, felaket riskleri­nin önlem veya müdahale açısından genellikle topluca ele alın­dığıdır. Bir biyolojik terör saldırısını önlemeye veya etkilerini azaltmaya yönelik tedbirlerin pek çoğu aynı zamanda doğal bir salgın hastalığı da önleyecek veya bunun etkisini azaltacaktır. Doğal bir felakete karşı savunmasız olan Seattle, San Francisco veya New Orleans benzeri bir kente yönelik hazırlanan tahliye planı, söz konusu kent kitle imha silahları saldırısına maruz kaldığında da kullanılabilecektir. Petrole olan talebi azaltmaya yönelik tedbirler hem küresel ısınmanın etkilerini (korkarım ki çok az oranda) azaltacak hem de istikrarsız ve muhtemelen düşman petrol ihraç eden ülkelere bağımlılığımızdan kaynak­lanan felakete yol açabilecek bir enerji açığı olasılığını azalta­caktır.

 

Son olarak risk olasılığının azaltılması sorununu ele alalım. Eğer maliyetler ile faydalar arasında geçici bir uyumsuzluk var­sa maliyet-fayda analizinin yapılabilmesi için risk olasılığının azaltılması gerekir. Bir felaket riskinin ortadan kaldırılmasının faydaları, örneğin selin bu yıl gerçekleşme olasılığının %1, bir sonraki yıl gerçekleşme olasılığının yine %ı daha ve bu şekilde sürekli olarak azaltılmasının sağladığı faydalardan oluşur. Bir olayın gerçekleşme olasılığı, değerlendirildiği süre içerisinde ar­tış gösterme eğilimindedir. Yıllık gerçekleşme olasılığı % 1 olan bir olayın sonraki yüz yılda gerçekleşme olasılığı % 1000 olma­sa bile bu rakama yakındır. Bu, yıllık olasılığın aynı kalmasına rağmen, olayın tahmin edilen maliyetinin büyük kısmının ge­leceğe muhtemelen çok uzak geleceğe – ait olacağı anlamına gelmektedir. Eğer bir toplum geleceğe bugünden daha az değer veriyorsa riski ortadan kaldırmanın faydalarının toplamı, dola­yısıyla ilk yıl faydaları ile riskle ilgili bir şey yapılmadığı takdirde riskin devam etmesinin tahmin edildiği yıl sayısıyla çarpımın­dan küçük olacaktır.

 

Böylece karşımıza, uzak gelecekte katlanılacak tahmini ma­liyetlere hangi ölçüde değer biçilmesi gerektiği sorusu çıkmak­tadır. Üçüncü bin yılda bir tsunaminin tahmini maliyetine ne değer biçilmesi gerektiğine karar vermeye çalışan ticari amaç gütmeyen çevrelerde entelektüel açıdan tatmin edici bir cevap yoktur. Tatmin edici sayılabilecek tek yaklaşım “dar ufuklar” şeklinde ifade edilebilir.

 

“Dar ufuklar” ifadesiyle ne anlatılmak istediğini anlamak için şöyle bir denklem kurabiliriz: % 4 oranında indirilen sonsuz maliyetler zincirinin mevcut değeri yirmi beş yılın maliyetleri­nin indirilmemiş toplamına eşit iken % 1 oranında indirilen son­suz maliyetler zincirinin mevcut değeri ise yüz yılın maliyetle­rinin indirilmemiş toplamına eşittir. Bu yüzden, şimdiki neslin gelecek neslin refahına en az kendisininki kadar değer vermeye hazır olduğunu, fakat bu neslin gelecekle alakasının ancak bu ölçüde olduğunu söyleyerek % 4’lük oranı savunanlar olabilir. Diğer yandan şimdiki neslin bireylerinin bu yüzyılda yaşayan – kendileri, çocukları ve torunları da dâhil olmak üzere – her bireyin refahına eşit ölçüde değer vermeye hazır olduğunu, fa­kat bu yüzyılın ötesini düşünmediklerini söyleyerek % 1’lik ora­nı savunanlar da olabilir. Gelecek nesillerin refahı bu şekilde değerlendirildiğinde daha düşük oran tercih edilebilir bunun günümüzde küresel ısınmanın sınırlandırılmasına kaynak ayır­ma konusundaki istekliliğe dair çarpıcı anlamları vardır. Daha düşük oran tavan nokta olarak bile değerlendirilebilir.

 

Neticede insanların çoğu insanların refahıyla veya en azın­dan sonraki yüzyıllardaki insan uygarlığının varlığını sürdürmesiyle şu veya bu şekilde ilgilenmektedir. İmparatorluklarının yaklaşan çöküşünün utancı içerisinde insan ırkını yok etme­ye çalışmamış oldukları için Romalılara minnettar olmalıyız. Gelecek nesilleri buna benzer düşünceye borçlu olduğumuz için çağımızda felaket riskleri üzerinde düşünmekten kaçınmanın bedelini ödeyemeyiz. Ne var ki bu risklerin düşünülmesi çok zor bir şeydir, bu risklerle ilgili işe yarar bir şeyler yapmak ise çok daha zordur. Dolayısıyla insanlık, karşısında dimdik durmak zorunda olduğu büyük bir zorlukla karşı karşıyadır. Dünya po­litikalarını belirleyen kişilerin felaket risklerinin önlenmesine veya azaltılmasına yönelik tedbirlerden açık ve çok büyük fayda­lar sağlayan maliyet-fayda analizlerine gerektiği kadar önem ve­receklerinin teminatı olamaz. Bu tür analizler akıllı bir politika gütmenin yeterli değil, muhtemelen gerekli bir koşuludur.

Birinci Kısım

Örnek Vakalar: Geçmişe Bakmakavaş Yavaş Gerçekleşen Sürpriz: Teknoloji Sinerjisinin Dinamikleri

David Landes

ürpriz, insan yaşamında çok sayıda biçimde ve zaman di­liminde ortaya çıkmaktadır. Arka bahçedeki mevsimin ilk sivri­sineğinin bir kişiyi aniden ısırması ve bu kişinin de tepki olarak eliyle ayak bileğine vurması bir saniye içerisinde gerçekleşir. Japonların Pearl Harbor’a saldırmaları ve 11 Eylül saldırıları gibi bütün toplumları etkileyen askeri sürprizler, gizli hazırlık aşaması belki de haftalar veya aylar sürmüş olsa bile, genellikle bir veya birkaç gün içerisinde vuku bulan olaylardır. Ekonomi alanında büyük bir durgunluk ve derin bir bölgesel mali kriz benzeri sürprizler biraz daha uzun bir süre içerisinde baş gös­terir – haftalar veya aylar içerisinde baş gösteren bu olayların etkileri yıllarca sürebilir.

 

Bu yüzden sürprizin taşıdığı psikolojik anlam çok büyük öl­çüde genel duruma bağlıdır. Kişinin sivrisineğin ısırmasından yarım saat sonra bile şaşkınlığını sürdürmesi tuhaf kaçar. Bir kişinin, üzerinde biraz düşündükten sonra, Soğuk Savaşın nis­peten çok hızlı ve tek bir kurşun bile sıkılmadan bitmesine hay­ret etmekten vazgeçmesi de tamamen farklı gerekçelerden ötürü tuhaf kaçar. Çünkü bu sürpriz basit ve ani duyusal bir tepkiye değil, çok daha soyut türden bir dizi beklentiye dayanmaktadır.

 

Askeri, jeopolitik ve ekonomik alanların dışındaki sürpriz­ler, ancak geçmişe dikkatli biçimde bakılarak sürpriz oldukları anlaşılabilen, çok daha yavaş vuku bulan sürprizlerdir. Saniyeler veya haftalar veya aylar ve hatta birkaç yıl içerisinde değil de on yıl veya daha fazla yıl içerisinde gerçekleşen olayları ifade eden “yavaş yavaş gerçekleşen sürpriz” tanımlamasının ne anlama geldiğini anlayabilmek için her zamankinden bir adım geriye gi­derek doğru bakış açısını yakalamak gerekir. Bilim ve teknoloji­nin tarihi ve sosyolojisi ele alınırken de yapılması gereken budur. Bu yüzden “kör nokta” kavramının diğer anlamları belirlenmeye çalışılırken teknolojik sürprizler yalnızca Nature dergisinin son birkaç sayısında yeni gibi görünen şeylere bakılarak değerlendirilmemelidir henüz somut bir etkileri olmamaları nedeniyle bu sürprizlerin etkilerini tam olarak anlamak mümkün değildir. Bu kavramı anlamak için, yirmi birinci yüzyıl dünyasını şekillen­diren ve bu arada (tamamen tesadüfî olmamakla birlikte) daha kısa süreler içerisinde gerçekleşen sürprizlere gerekli zemini ha­zırlayan bazı önemli ilerlemelere bakabiliriz. Bu büyük ve yavaş yavaş gerçekleşen sürprizler, bilim ve teknolojinin beklenmedik bir bileşiminin sonucudur. Bunlar, yirmi birinci yüzyılın başla­rında yaşanan ve birbirine bağlı üç sürprizdir: Otomobil, petrol ve elektrik.

 

Ne Yaptınız Sayın Ford?

Bundan birkaç yıl önce Neıv York Times’m editörleri, büyük ye­nilikçiler hakkında makaleler yazmaları için bazı kişileri davet etmişlerdi. Bu yenilikçiler, yazacak kişilere göre, yaşadığımız dünyada en büyük değişimi yaratmış kişiler olacaktı. Ben de davet edilmiştim ve Henry Ford hakkında yazı yazmaya karar vermiştim. Editörler makalemi reddettiler, çünkü söylediklerine göre seçtiğim konuyu beğenmemişlerdi. Henry Ford’u sevmiyor­lardı. Doğrusu onları bu yüzden suçlayamam; neticede ben de Henry Ford’u sevmiyordum, hâlâ da sevmem. Henry Ford, diğer özelliklerinin yanı sıra, kendi kuşağı içerisinde iğrenç ve aktif bir Yahudi karşıtı ve kendi kuşağı içerisinde saldırgan, mantık­sız biri olarak anılıyordu. Yine de Time dergisinin “yılın kişisi” olarak yıllardır nefret uyandıran adaylar içerisinden birini seç­tiği gerçeği temelinde bakıldığında ben haklıydım ve New York Times da haksızdı. Bu ödülü alabilmek için belirlenen ölçüt hal­kın sevgisi ve beğenisi değil, söz konusu kişinin etkisidir. Henry Ford, maddi dünyayı değiştirme konusunda kendisiyle aynı dö­nemde yaşayan herkesten çok daha fazlasını yapmıştı: Otomobili elde edilebilir bir ihtiyaç haline getirmişti. Ve bu olay, otomobilin icadına tanık olan hemen kimsenin beklemediği bir sürprizdi.

 

Otomobil ilk, başlarda pahalı bir oyuncak, muhtemelen ya­rışlarda kullanılacak bir oyun aracı olarak görülmüştü. Ford’un kendisi de yarış arabası sürücüsüydü. Otomobil daha sonra atla­rın veya at arabalarının yerini alan lüks bir araç haline gelecek­ti. Çok sayıda otomobil üreticisi vardı: Yüzlerce üreticinin her biri, müşterilerinin isteklerini ve zevklerini karşılayacak türde kendine özgü bir ürün sunuyordu. Teknolojinin kısıtlı olmasının buna ek olarak görsel ve performans özelliklerinin kaçınılmaz olarak standardizasyona yol açtığını söylemek kesinlikle doğru olacaktır. Fakat otomobil zaten, özellikle başlangıçta büyük öl­çüde hali vakti yerinde müşterilere, zengin seçenek fırsatı suna­bilecek kadar gelişmişti.

 

Otomobilin icat edildiği ilk yıllarda toplumsal ve ekono­mik alanlardaki yeri ve rolü kısaca böyleydi, fakat Henry Ford tüm bunları değiştirmişti. Onun katkısı, kendisini müşterilerin zevklerine hitap etme ihtiyacından kurtaran üstün teknik değer­lendirme duyusunda yatıyordu. Ford, “Müşteriler, siyah olmak koşuluyla, istedikleri rengi seçebilirler,” demişti. Bunun sonu­cunda, seri üretim teknikleriyle imal edilen standart parçalar­dan yapılan en ucuz standart arabalar doğmuştu. Bu seri üretim güvenlikten ödün verilmesini gerektirmiş, bunun bedelini mad­di ve güvenlik açısından müşteriler ödemişti.

 

Bu, uzantıları yıllar boyunca süren temel bir imalat terci­hiydi. 1970 ve 8o’lerdeki Ford Pinto modelini hatırlıyor musu­nuz? Bu model, Ford’un arabanın gövde parçalarını birden fazla amaç için kullanma yoluyla maliyetten tasarruf etme çabaları­nın doğrudan bir sonucuydu. Pinto’nun benzin deposunun üst kısmı aynı zamanda arka koltuğun alt kısmı olarak kullanıl­mıştı ve bunun ölümlü trafik kazalarında beklenmedik bir ar­tışa yol açtığını söylememe gerek yoktur. Ford Motor Company sonunda akıllı ve bilinçli davranıp – ve hayatta kalacak kadar şanslı olanlar – bir avukata giderek Ford şirketine dava açan kişilere büyük miktarlarda paralar ödemek zorunda kalmıştı. Daha sonra anlaşıldı ki Ford Motor Company Pinto tekniğinin kurbanlarına ne kadar tazminat ödemesi gerekebileceğini ön­ceden hesaplamış ve böylelikle ödediğinden fazlasını kazan­mıştı. Şirket, yeni federal yasalar otomobil üreticilerinin bu tür şeyler yapmasını yasaklayana kadar Pinto tekniğini kullanma­yı sürdürmüştü.

 

Standart ve daha ucuz yani daha az kaliteli ve daha uy­gun fiyatlı otomobiller üretmeye yönelen elbette yalnızca Ford değildi. Ford en büyük rekabeti, çok çeşitli gelirlere ve amaçlara göre araçlar üretmeyi amaçlayan General Motors gibi şirketlerle yaşıyordu. Ford şirketi 1920’ler ile 30’larda birkaç yıl boyunca aşağı yukarı tek bir araba modeli üretmişti. General Motors ise her sınıftan Amerikalı müşterilere hitap edecek çeşitli arabalar üretmeye koyulmuştu. Çok katmanlı bir piyasaya satış yapan bir otomobil şirketinin hayalini kuran VVilliam Durant, otomo­bille elde edeceği başarının bu hayalini bir bankacıya (bizzat J.P. Morgan’a) satmaya çalışmıştı. Durant, birkaç yıl içerisinde yollarda yüz binlerce araba olacağını öngördüğünü söylemişti. Morgan ise Durant’ı ofisinden kovmuştu.

 

Oysa daha sonra haklı çıkan Durant ve yanılan Morgan olmuştu. Fakat Morgan para vermeyince Durant da bir serveti kaybetmişti. İlerleyen yıllarda General Motors’u dünyanın en büyük araba üreticisi yapan ise Durant’ın halefi Alfred P. Sloan ve DuPont’un temsilcileriydi. Ford ikinci sırada kalmıştı.

 

Otomobilin başarısı artık basit taşıma aracı üretme anlayışın­dan ve pazarlama sezgilerinden daha fazlasına bağlıydı. İnsanların çoğu bir yerden başka bir yere gidebilmek için hâlâ trenleri, met­roları ve tramvayları tercih edebiliyorlardı. İnsanların makul bir bedel karşılığında bir otomobil satın alabilecek olmaları bile oto­mobilleri özellikle şehirlerdeki insanların nazarında en akıllıca ulaşım aracı haline getirmeye yetmemişti. Otomobil, alıcılarını motor, marş, direksiyon sistemi, lastikler, gövde ve yakıt alanla­rındaki ilerlemelerle kazanmıştı. Özgüvenle şoförlere bağımlılık arasındaki farkı belirleyen şey bu ilerlemeler olmuştu. Bu durum günümüzde pek çoğumuz için geçerli değildir; yirmi birinci yüz­yılın başlarında bir otomobil satın alabilecek durumu olan türden insanların aynı zamanda bir şoför tutabilecek durumda oldukları gerçeği bizler için şaşırtıcıdır. Sıradan orta sınıf Amerikalı sürü­cülere çok sayıda otomobil satmayı isteyen bir üreticinin arabayı çalıştırmayı, sürmeyi, durdurmayı ve tamir etmeyi kolaylaştıran ilerlemeler tasarlaması gerekiyordu.

 

Bunu yapabilmesi için kolaylıkla temin edilebilecek çeşitli aksamlara ve malzemelere ihtiyacı vardı: Petrol, elektrik batar­yaları, lastik ve çelik. Otomobil hem bir gereklilik konumuna yükselişinde bu aksamlardan yararlanmış hem de bu aksamla­rın üretilmesinde rol oynamıştı. Böylece birbirine bağlı üç sürp­rizin ikincisine – petrole – gelmiş oluyoruz.

 

Siyah Altın

Petrolün tarihi çok eskilere dayanır. İsraillilere Mısır’dan çı­karken öncülük eden ateş direği muhtemelen petrolün yazılı tarihe ilk girişiydi ve bu olay çok uzun yıllar önce yaşanmıştı. Başlangıçta petrolün değeri aydınlatma ve yağlamayla sınırlıydı. Ayrıca parafin mumu olarak kullanılıyordu. 19. yüzyılın üçün­cü çeyreğine kadar bu durum değişmemişti. Yakıt kullanımının başlaması her şeyi değiştirecekti.

 

Petrolün yakıt olarak kullanılmasına otomobillerle başlan­mamıştı. Öncelikle denizlerdeki gemilerin yakıtı olarak kullanıl­maya başlanmış, böylece kömür enerjisiyle hareket eden gemilerin yerini almış veya bunlara ek olmuştu. Otomobilin icat edilmesiyle birlikte artık hareket etmek için petrol kullanmaya hazır bir araç doğmuştu. Bu, beklenenden daha fazla talebe yol açmıştı.

İnsanlar başlarda petrolü olduğunu bildikleri yerde bulu­yorlardı çünkü petrolün topraktan fışkırdığını görebiliyorlardı. Fakat otomobilin petrol talebini artırmasıyla birlikte insanlar petrol aramaya koyulmuş ve bu ürünü çıkarmanın, rafine etme­nin ve nakliyesini sağlamanın daha iyi yollarını bulmaya çalış­mışlardı. Doğrusu temel teknik husus, petrolün rafine edilmesi ve nakliyesiydi, bu alanda Rockefeller ailesi ve petrol işiyle uğraşan diğer kişiler de dâhil olmak üzere kazanılan büyük servetlerin temelinde petrol stoklarının bulunmasından ziyade bu iki unsur yatıyordu.

 

Zamanla rafine etme işinin çok daha kolay olduğu anla­şılmıştı; temel sorun nakliyeydi. John D. Rockefeller servetini demiryolu ulaşımını elinde tutarak edinmişti. İster inanın ister inanmayın, Rockefeller başlangıçta boru hatlarını ele geçirmemişti, fakat o kadar büyük bir ekonomik gücü vardı ki sonunda hatasını anladığında petrol boru hattı endüstrisini eline geçir­mekte zorlanmamıştı. Bu arada, otomobilin icat edilmesi petrol endüstrisinin önemini ve değerini tamamen değiştirmişti. Ve zaman içerisinde demiryolu ulaşımını geçen motorlu araçlar, petrolün nakliyesi sorununun üstesinden gelinmesi zorunlulu­ğunu doğurmuştu bu, sanayi çağı sembiyozunun mükemmel bir örneğidir.

 

Bir Aile Romansı

Yirminci yüzyılın başlarındaki üçüncü büyük teknolojik sürp­riz elektrikti. Elektrik, Thomas Alva Edison adını duymuş olan herkesin bildiği üzere, en yeni ve en maharetli aygıtların icat edilmesine katkıda bulunan bir enerji biçimiydi. Elektrik ürete­bilmek için enerjiye ihtiyaç vardır ve bunun için petrolün kulla­nılabileceğini herkes bilir. Petrol bu özelliği sayesinde hem enerji üretimi hem de ulaşım alanında kilit bir unsur haline gelmişti.

 

Pek çok kişiye şaşırtıcı gelecek şey ise insanların ulaşım ve enerji üretimi için ihtiyaç duyulan petrolü bulmak için nasıl yol­lar bulduklarıdır ve bu, şans ile zekânın rolünü vurgulayan bir hikâyedir: Buna “Schlumberger Romansı” diyebiliriz.

 

Schlumberger Romansı, Avrupa sanayisinin ilk merkezlerin­den biri olan Alsas’da yaşayan bir aileyle başlar. Schlumbergerler; ölçülü akrabalık ilişkilerine sahip, iyi eğitimli ve Kalvinmizm’in ilkelerine sıkıca bağlı bir aileydi. Schlumberger ailesi, sanayiyle uğraşan aileler içerisinde en başarılılarından biriydi ve bölgenin diğer sanayi hanedanlıklarıyla Japie, Kirclan ve Dulfuse aile­leri bağlar kurmuştu. Schlumbergerler başlangıçta tekstil ve tekstil makinelerinden büyük bir servet kazanmıştı. Fransa’nın 19. yüzyılda İngiliz Sanayi Devrimi’ni yakalamasına çok büyük katkılarda bulunmuşlar, ne yazık ki siyasi durum ve savaş bu başarıların yarıda kalmasına neden olmuştu. Ailenin bir kolu 1870’lerde Alsas’dan ayrılıp Fransa’nın yüksek öğreniminin ve rekabetçi Grandes Ecoles’in merkezi Paris’e taşınmıştı. Ailenin babasının çok zeki çocukları ve büyük ümitleri vardı. Çocuklarını Paris’in bu seçkin okullarına göndermiş ve kendilerini bilime ve mühendisliğe adamaları durumunda meslek yaşamlarını finan­se etmeyi teklif etmişti. Babanın seçtiği alan elektrikti.

 

Schlumbergler’in deney ve araştırma alanı, görünmeyen yüzeylerin içinde neler olduğunu çözmek ve tahmin etmek ama­cıyla elektrik akımını kullanmayı kapsıyordu. Bu görünmeyen yüzeylerin içerisinde dünyanın yüzeyinin altındaki yerler de vardı. Bunların ilki, daha sonra kontrol ve teyit edilebilen ye­raltındaki alanlardı çünkü makinelerin çalışıp çalışmadığı bi­linmedikçe ilerleme kaydetmek mümkün değildi. Bunu ilk Paris Metrosu’nun tünellerinde denemekten daha iyi bir şey olabilir miydi? Schlumberger ailesinin çocukları da tam olarak bunu yapmışlardı ve bu, zamanla elektrikli aletle ölçüm, madenler, boş alanlar, coğrafi yapılar ve benzeri alanlarda bir dilin gelişti­rilmesini mümkün kılmıştı. Bu teknolojinin çok çeşitli amaçlar için faydalı olabileceği anlaşılmıştı. Schlumbergerler bu işe ko­yulduklarında akıllarında petrol yataklarını bulma fikri yoktu. Ne var ki daha sonra, bu tekniğin uzak yerlerde değerli kullanım alanının petrol arama çalışmaları olduğu anlaşılacaktı.

 

İşte karşımızda birbirini etkileyen üç sürprizin unsurları: Petrole ihtiyaç duyan araç petrolü bulma, taşıma ve rafine etme yöntemi ve ihtiyaç duyulan elektrik enerjisi. Fakat sonra İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş, Paris bir kez daha Alman işgaline uğramış ve Schlumbergerler Fransa’dan daha önceden petrol ilişkilerinin bulunduğu Teksas’a kaçmışlardı. Fransız aile yapı­sında pek alışılmadık biçimde işin başına damatlarını getirmiş­lerdi. Damat, Amerikalı izlenimi yaratmak için “Jean” olan adını “John” yapmıştı; fakat Fransa’ya gittiğinde kendisini yine “Jean” olarak tanıtmaya devam etmişti. Kendisine “de Menil” diyordu ve bütün Fransızlar “de” önekinin bir kişinin asil bir soydan petrol zengini sülaleden değil, asil bir DNA soyundan – geldiğini ifade ettiğini söylüyorlardı.

 

Yüzyıl önce muhtemelen hiç kimse bu üç sürprizin gerçek­leşeceğini düşünemezdi. Sürpriz bazen, daha doğrusu genellik­le, bir alanda başlayıp hızla veya beklenmedik yönlerde yol alan tek bir gelişmeden daha çok, birbirleriyle bir şekilde birleşen bağımsız gelişmelerin yollarının kesişmesinin bir sonucudur. Teknolojik sürpriz, geçmişe dönüp bakıldığında, çoğunlukla “ya­vaş” sürprizin de bir bileşenidir. Bugünkü bakış açısından ba­kıldığında tüm bunlar bir anlam ifade etmektedir, oysa sürprizi kimse geleceğe bakarak göremez.

 

Bu üç sürpriz pek çok kişiye (muhtemelen bir Pinto satın alan kişiler hariç) oldukça mutlu bir hikâye gibi gelmiştir. Bu ilerlemenin, zenginliğin, elde edilen servetlerin ve kazanılan öz­gürlüklerin bir hikâyesiydi. Ne yazık ki Schlumberger ailesi ile diğerlerinin önderliğindeki başarılı maden arama çalışmalarına rağmen bugün otomobil sayısı ve bunun yarattığı doymak bil­meyen enerji açlığı bugün fosil yakıtı kaynaklarını aşmaktadır. Yirminci yüzyıl otomobilin ve Henry Ford’un yüzyılıydı, ama bu­günkü büyük soru bir sonraki sürprizin ne olacağı ve bunun bizi bugün bulunduğumuz noktadan nereye taşıyacağıdır? Elbette bu sorunun cevabını bilmemiz pek mümkün değildir. Bu, neti­cede, kendisinin bizden sonraki nesillere hazırlayan “yavaş bir sürprizdir”. Ve biz de onların eğlencelerini bozmak istemeyiz!

Amerikan İstihbarat Birimlerinin Sovyetler Birliği ‘nin Dağılması Hakkındaki Tahminleri: Gerçeklik ve Algılama

Bruce Berkowitz

Genellikle Amerikan istihbarat birimlerinin Sovyetler Birliği’nin dağılışını öngöremediklerine inanılır. Aslında Sovyetler Birliği, bu ülkenin 1970’lerde ve 8o’lerde zayıflaması ve 1989-91 döneminde yaşadığı son bunalımlar hakkında istih­barat alan Amerikalı yetkililerin çoğu, bugün bile, ikaz edilme­diklerine  “kör noktada tutulduklarına” inanmaktadır.

 

Bu çok tuhaftır çünkü belgelere dayanan kayıtlar, istihba­rat birimlerinin insanların çoğunun düşündüğünden çok daha iyi bir iş çıkarmış olduklarını göstermektedir. Doğrusu kayıtlar, Amerikan istihbaratının yapabileceğinin en iyisini yapmış oldu­ğunu ortaya koymaktadır. Sovyet ekonomisindeki yavaşlamayı tespit etmiş; Sovyet yönetiminin ülkeyi kurtarabilecek seçenek­lerinin azaldığını fark etmiş; ülkedeki krizin taşma noktasına geldiğinin sinyalini verecek bir dizi koşul belirlemiş ve bu ko­şullar gerçekleştiğinde üst düzey Amerikalı yöneticileri bilgilen­dirmişti.

 

Bu gerçekler akıllara iki soru getirmektedir: Neden çok sayı­da insan istihbarat birimlerinin başarısız olduğunu düşünmek­tedir? Ve Sovyetler Birliği hakkındaki istihbaratları birinci elden alan çok sayıda Amerikalı yetkili neden hâlâ yeterince uyarılmadıklarını düşünmektedir? Öncelikle bu soruların yapısına dik­kat edilmelidir.

 

Bu sorular, kısmen, gözlenebilir gerçekler değil, o gerçek­lerin nasıl algılandıklarıyla ilgilidir. Fotoğraf benzetmesini yapacak olursak, sorular ortadaki “resim” değil, insanların zihinlerindeki “fotoğraf makinesi” hakkındadır. İşte bunun gibi, sorular sürprizi oluşturan dış koşullar değil, daha ziyade sürp­rizin kolektif bilişsel yapısı hakkındadır. Bir başka deyişle, li­derler genellikle kör noktaya “itilmezler”; istihbaratı algılama bi­çimleri, istihbaratın onların algılamalarını değiştirebilmek için aşması gereken zihinsel engellerle ve gelen bilgiye göre hareket etme yeteneklerini kısıtlayan bakış açılarıyla kendi kendilerini kör noktaya iterler.

 

Bu sorular aynı zamanda liderlerin hüsnükuruntusuyla il­gilidir. İlerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere, görünüşe göre yetkililer istihbaratın kendileri adına karar vermesini istemek­tedirler; oysa gerçekte böyle bir şey pek nadiren gerçekleşebilir.

 

 

 

 

 

Konu Hakkında Ön Bilgiler

1995 yılında Jeffrey Richelson, dikkatimi gizliliği kaldırılmış ve Kirşten Lundberg’in Harvard bünyesindeki Kennedy Okulu adına yürüttüğü bir çalışmada alıntı yaptığı birkaç istihba­rat değerlendirmesine ve Ulusal İstihbarat Tahminleri (NIE) çekmişti. Ulusal Güvenlik Arşivi’nde görevli bir uzman olan Richelson, Bilgi Edinme Hakkı Yasası (FOIA)’ndan en sık fayda­lanan kişilerden biridir ve yıllar içerisinde gizliliği kaldırılmış, sızmış ve resmi olarak yayınlanmış belgelerden oluşan geniş bir veritabanı oluşturmuştur. Richelson, Kennedy Okulunun çalışmasındaki belgeleri gördüğünde FOIA uyarınca belgeleri talep etmişti.

 

Richelson, bu değerlendirmelerin istihbarat birimleri­nin Sovyetler Birliği’nin çöküşünü öngöremedikleri yönündeki yaygın kanaate uymadığının farkına varmıştı. CIA İstihbarat Çalışmaları Merkezi tarafından yayınlanan diğer belgelerin de desteklediği bu belgeler, istihbarat birimlerinin sicilinin değer­lendirilebileceği gerçeklere dayanan sağlam bir temel sunmak­tadır. Richelson ve ben, Amerikan istihbarat birimlerinin per­formansını bizzat değerlendirmeye ve Sovyetler Birliği ile ilgili analizleri hakkındaki çarpıtılmış görüşlerin nasıl ortaya çıkmış olduğu üzerinde düşünmeye karar verdik. Analizlerin yapılması sürecinde yer alan yetkililerin çoğu ve Beyaz Saray’da bu analiz­leri ilk elden alan George H. W. Bush yönetiminde görevli birkaç önemli isimle görüştük.

 

Çalışmalarımızın sonunda Amerikan istihbarat birimle­rinin Sovyetler Birliği’nin gerilemesini ve çöküşünü öngörme konusundaki performansının genellikle iyi ve bazen de çok iyi olduğu sonucuna vardık. İstihbarat birimleri üç temel görevi ye­rine getirmek durumunda kalmıştı:

 

— Öncelikle analiz uzmanlarının Sovyet ekonomisinin her alanında yaşanan yavaşlamayı saptamaları ve Sovyetlerin toparlanmalarını imkânsız olmasa da zorlaştıran temel siyasi, ekonomik ve demografik etkenleri değerlendirmeleri gerekiyor­du. Bu uzun vadeli analitik görev yaklaşık beş ila on yıllık bir dönemi kapsıyordu. Bunun nedeni, kısmen, bu denli büyük sos­yoekonomik değişimlerin bu kadar süre gerektirmesi ve kısmen de Amerika’da birkaç seçim dönemini kapsamasıdır. Bu çok ön­ceden yapılan uyarı, seçilen yetkililere Amerikan stratejisini ye­niden şekillendirmek ve seçmenlere bu stratejiyi benimsemeleri ve (belki de) desteklemeleri için gereken süreyi sağlamaktadır.

—   İkinci olarak, istihbarat birimleri Sovyet siyasetinde bir krize yol açabilecek ve çöküşü tetikleyecek daha kısa vadeli eğilimleri tespit etmek zorundaydı. Analiz uzmanlarının olası senaryoları ifade etmeleri ve Sovyetler Birliği kriz ortamına sürüklenirken bir senaryonun olasılığını bir diğerininkiyle karşı­laştırmaları gerekiyordu. Bir ila beş yıllık zaman dilimini kap­sayan bu tür bir uyarı, Amerikan başkanına görev süresi içeri­sinde önemli düzenlemeler yapma fırsatı sunmaktadır. Buradaki sorun, sonucu belirleyecek çeşitli siyasi ve ekonomik etkenlere hangi ölçüde önem verilmesi gerektiğinin düşünülmesi ve anlaşılmasıdır.

— Üçüncü olarak, Sovyetler Birliği’nin çöküşü yaklaştığın­da ve son sahne başladığında istihbarat birimleri Amerikalı yet­kilileri uyarmak zorundaydılar. Bu görev için zaman dilimi bir yıl veya ondan bile daha azdı. Analiz uzmanlarının, son sahne­nin başlatılabilmesi için gelişmelerin içinden geçecekleri belirli “kapılar” belirlemeleri ve bu kapılardan geçilip geçilmediğini saptamaları gerekiyordu.

 

Her bir görevin üst düzeyde uzmanlık gerektirdiğini ve Amerikan istihbarat uzmanlarının başarısız olabilecekleri üç ihtimal olduğunu belirtmekte fayda vardır. Ayrıca bu uyarı dü­zeylerinin birbirleriyle bağlantılı olduğu da unutulmamalıdır. Analiz uzmanları ile yetkililerin düşmanlarındaki stratejik de­ğişikliklerin farkında olmamaları durumunda taktik uyarıda bulunma olasılıkları azalır ve taktik sorunda başarısız olmaları da erken uyarı görevine hazırlıksız yakalanma olasılıklarını ar­tıracaktır.

 

Uzun Vadeli Uyarı

Sovyetler Birliği’nin çöküşünü öngörme zorluğu Amerikan istih­barat birimleri açısından çok daha zordu çünkü çöküş kavramı çoğu Batılı analiz uzmanı ve bilim adamının düşünceleriyle çe­lişiyordu. 1970’lerin sonlarına kadar hâkim kanaat, Sovyetler Birliği’nin çökeceği değil de evrim geçireceği yönündeydi. O dönemde Sovyetler Birliği üzerine ciddi çalışmalar yapan bazı uzmanların çok sayıda farklı etnikten oluşan, merkezden plan­lanan ekonomiye dayalı demokratik olmayan bir devletin yapısı itibariyle istikrarsız olduğuna uzun süredir inanmış oldukları doğrudur. Doğrusu çevreleme politikasının temeli bu varsayıma dayanıyordu.3 Ne var ki bu uzmanların hemen hiçbiri Sovyetler Birliği’nin çöküşüne dair bir zaman dilimi ifade etmeye cesaret edemiyordu. Dolayısıyla bu kişilerin görüşleri bir istihbarat de­ğerlendirmesinden çok bir teoriydi.

 

1970’lerin ortalarına gelindiğinde ise Sovyet ekonomisi ile siyasi yapısının kökleşmiş, sistemle ilgili sorunlarının olduğuna dair gittikçe belirginleşen işaretler vardı. İstihbarat toplumunda 1970’lerin ortalarında ve sonrasında Sovyetler Birliği hakkında yapılan istihbarat analizlerinin çoğunun temelinde bu ekonomik yavaşlama varsayımı bulunuyordu. O zamana kadar yapılan de­ğerlendirmeler genellikle Sovyet ekonomisindeki tarımsal ye­tersizlikler, kaynaklar için verilen rekabet ve üretim kapasitesi benzeri sorunlara işaret ediyordu. Bu noktadan sonra Sovyetler Birliği’nin ekonomik açıdan bir bütün olarak duraklama veya gerileme içerisinde olduğu ve bu yavaşlamanın derin ekonomik etkilerinin olacağı çoğu kesimlerce anlaşılmıştı.

 

İstihbarat toplumu içerisindeki temel görüş ayrılığı, eko­nomik durgunluğun etkilerinin ne kadar kötü olabileceği ve Sovyetlerin bunlarla nasıl mücadele edecekleriyle ilgiliydi. CIA ve Savunma İstihbarat Ajansı (DIA), gayri safi yurtiçi hâsılanın hesaplanmasında farklı yaklaşımlar benimsemişti. Buna ek ola­rak, CIA ekonomik yavaşlamanın Sovyetlerin askeri güçlerini takviye etmelerini engelleyebileceğine inanırken DIA ise askeri takviye yapıldığına dair kanıtların, Sovyetlerin ekonomik sıkın­tılara rağmen Amerika Birleşik Devletleri’ni geride bırakmaya kararlı olduklarını gösterdiği görüşündeydi.

 

Fakat bugün teşkilatı eleştiren bazı kişilerin iddialarının aksine, istihbarat toplumunda özellikle CIA’de  hemen hiç kimse Sovyetlerin gayet iyi bir durumda olduğunu dile getirme­mişti. Örneğin Temmuz 1977 tarihli bir CIA raporunda şu ifade­ler yer alıyordu.

 

Önümüzdeki on yıllık dönemde Sovyet ekonomisini ciddi sıkıntılar beklemektedir. Ekonominin yirmi yıldan fazla bir süredir dayandırılmış olduğu basit büyüme formülü azami iş ve sermaye girdisi rekabet için gereken kaynaklan sağlamış olan büyük yıllık büyümeyi daha fazla sağlayama­yacaktır. Sonraki on yıllık dönem için öngörülen düşük bü­yüme oranı, bu hedeflerin izlenmesini zorlaştıracak ve ülke yönetiminin önüne zor seçenekler koyacaktır. Bunların da Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ve Batı dünyası ile ilişkile­ri üzerinde önemli bir etkisi olabilir.4

 

Durgunluk yaşayan Sovyet ekonomisiyle ilgili bu değerlendirme ABD’nin ulusal stratejisinde ifade edilmiştir. ABD’nin Carter yönetimi dönemindeki ulusal stratejisini belirleyen 18 No’lu Başkanlık Direktifi’nde şu ifade yer alıyordu: “Sovyetler Birliği, ABD’ninkine eşdeğer askeri gücü başarılı biçimde elde ediyor olmasına rağmen ülke içerisinde büyük ekonomik ve ulusal sı­kıntılar yaşamaya devam etmektedir ve Çin’in, Afrika’nın bazı bölgeleri ve Hindistan ile ilişkilerinde ciddi sıkıntılar yaşadığı bir dönemde gerçek anlamda sadık sayılabilecek çok az mütte­fiki vardır.”5

 

Reagan yönetimi ise bir adım daha ileri giderek Amerika Birleşik Devletleri’nin bu zaaflardan yararlanabileceğini ve planlı, kapsamlı bir planla Komünist rejimin dönüşüm geçirme sürecini hızlandırabileceğini iddia etmişti. Bu düşüncenin sonu­cunda ortaya çıkan politika, (silahlanma yarışı ve ticari yaptı­rımlar yoluyla) ekonomik baskı ve (Sovyetlerin düşmanlarını ve onların Doğu Avrupa, Latin Amerika ve özellikle Afganistan’daki müttefiklerini destekleme yoluyla) siyasi ve askeri baskının bir karışımıydı. 32 No’lu Ulusal Güvenlik Karar Direktifine göre ABD’nin amaçlan “mümkünse müttefiklerimizle uyum içerisin­de, Sovyetlerin askeri harcamalarının kısıtlanmasını destekle­mek, Sovyet yönetimini maceraperest çabalar içerisine girmek­ten caydırmak, SSCB’yi ekonomik yetersizliklerinin yükünü taşımaya zorlayarak ve Sovyetler Birliği ile müttefik ülkeleri içeri­sindeki uzun süredir devam eden liberal ve milliyetçi eğilimleri destekleyerek Sovyet ittifak sistemini zayıflatmaktı.

 

1970’lerin sonlarında, başkan olmadan önce, Reagan bile Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecine girdiğini dile getirmekten sakınıyordu. Reagan, bu dönemde yaptığı konuşmalarında ve yayınlanan yazılarında Sovyetler Birliği’nin kötü bir devlet ol­duğunu ve ekonomisinin kendisini sonsuza dek ayakta tutama­yacak kadar verimsiz ve güçsüz olduğunu dile getiriyordu. Fakat bu ülkenin çöküş sürecine girdiğini veya Amerikan politikası­nın bu çöküşü hızlandırabileceğini henüz söylemiyordu. Reagan başkan olana kadar bu tür ifadelerde bulunmamıştı. Göreve gel­dikten sonra, özellikle Haziran 1982’de İngiliz Parlamentosu ve Ulusal Evanjelistler Birliği’nde yaptığı konuşmalarda bu düşün­celerini dile getirmişti.7

Resmi belgelerdeki kayıtlar bu kadar açık olduğuna göre çok sayıda insan neden istihbarat toplumunun Sovyetler Birliği’nin 1970’lerin sonlarında içerisinde bulunduğu sosyal ve ekonomik sorunları tespit edemediğine inanmaktadır?

 

Bunun bir gerekçesi, o dönemde Sovyetler Birliği’nin yükselişteymiş izlenimi veriyor olması olabilirdi. Kıtalararası balis­tik füzeler gibi birkaç askeri imkân ve kabiliyet ölçüsü açısın­dan Amerika Birleşik Devletleri’ne yetişmiş, hatta onu geçmişti. Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki müşterileriyle yaptığı askeri iş­birliği anlaşmalarıyla etki alanını genişletmişti. Yaygın medya (ve istihbarat toplumu) bu olaylardan tam bahsetmiyordu ve dolayısıyla zamanın ruhu, yani uluslararası toplumun genel gö­rüşü Sovyetlerin güçlü ve Amerika Birleşik Devletleri’nin sıkıntı içerisi olduğu yönündeydi. Amerikalı yetkililerin kamuoyunun önünde bu görüşe karşı çıkmamaları nedeniyle Amerikan halkı­nın, yetkililerin bu tutumlarının aldıkları istihbaratı yansıttığı sonucuna varması doğaldı.

 

Bunun yanı sıra, 1970’lerin sonlarında Sovyetlerin çökeceği kesin değildi. Bu noktada çok sayıda olası sonuç vardı. Daha acı­masız bir lider, devleti ancak bir on veya on beş yıl daha bir ara­da tutabilirdi; örneğin Beyaz Rusya’da Alexander Lukashenko veya Kuzey Kore’de Kim Jong-Il. Daha esnek bir lider ise Sovyet Komünist Partisi’nin “yumuşak bir iniş” yapmasını sağlayabilir­di; buna Çin’deki mevcut durum örnek gösterilebilir. Olaydan on beş yıl önce daha kesin bir tahminde bulunmak mümkün değildi çünkü gelecek henüz belli değildi. Asla da öyle olmayacaktır.

 

Ara ve Erken Uyarı

1980’lerin başları itibariyle, istihbarat toplumunun Sovyetler Birliği’ndeki siyasi ve askeri gelişmeleri değerlendirirken temel aldığı husus, bocalayan Sovyet ekonomisiydi. Örneğin Mihail Gorbaçov’un iktidara geldiği 1985 yılında Sovyetler Birliği’ndeki durumla ilgili NIE, Sovyet devletindeki temel zaafları kapsıyor­du. NIE, çöküş koşullarının mevcut olduğunu henüz belirtmiyor, fakat bu tür bir yola nasıl girilebileceğini açıklıyordu:

 

Yeni iş sahaları kaynaklarının azalması, hammadde girdile­rinin maliyetlerinin artması ve planlama ile yönetim siste­minin katı yapılarının üretim verimliliği üzerindeki olumsuz etkilerinin bir sonucu olarak Sovyet ekonomisinin büyüme­sinde 1950’lerden itibaren düzenli olarak yavaşlama yaşan­maktadır…

SSCB, 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerin başlarında ciddi biçimde kötüleşen bir dizi karmaşık iç sorunla boğuşmakta­dır. Gorbaçov yönetimini bekleyen en önemli ve en zor görev­lerden biri bu sıkıntıları hafifletmektir…

Gelecek beş yıl içerisinde ve öngörülebilir gelecekte, ülke toplumunun yaşadığı sıkıntılar ne Kremlin’in hâkimiyetini güvence altına alan siyasi kontrol sistemine yönelik tehdit teşkil edecek ne de ekonomiyi çökme tehdidiyle karşı kar­şıya bırakacaktır. Fakat 1980’lerin geri kalan bölümünde ve sonrasında SSCB’nin iç meselelerine rejimin bu türlü türlü sorunlarla boğuşma çabaları hâkim olacaktır…

Gorbaçov, Sovyet seçkinler sınıfı ile halkının büyük ço­ğunluğunun desteğini arkasına almayı başarmıştır. Fakat önümüzdeki beş yıla yönelik stratejisinin ne ölçüde başarılı olacağı belirsizdir…8

 

1985 tarihli NIE’nin tahmin ufkunun – bir NIE için normal olan – beş yıllık dönemi kapsadığını ve Sovyetler Birliği’nin çö­küşünün bu dönemin hemen ardından yaşandığını belirtmekte fayda vardır. 1985 yılında bile kesin bir tahminde bulunmak için çok erkendi. Sovyetlerin durumu gittikçe kötüleştikçe istihbarat toplumunun tahminleri de aynı ölçüde kötüleşiyordu. 1989 yılı­nın ilkbaharına gelindiğinde – rejimin çöküşüne neden olan dar­be girişiminden iki yıldan uzun süre önce – istihbarat birimleri Amerikalı yöneticilere Sovyetler Birliği’nin esasen geri dönüşü olmayan yola girdiğini ve (Sovyet yönetiminin bakış açısından) kötü bir sonun olası olduğunu belirtiyordu. 1989 tarihli NIE’de şu ifadeler yer alıyordu: “[Gorbaçov’un] amaçlarına ulaşması çok zor olacaktır. Politikalarının etkisi ve siyasi gücü ciddi ölçüde azaltılabilir ve Sovyet sisteminin siyasi istikrarı temelden tehdit edilebilir. …(Sovyet siyasetindeki seçkinlerin) endişeleri, korku­ları ve öfkeleri bir darbe girişimine, Gorbaçov’un yasal yollardan görevden alınmasına veyahut ta bir suikasta yol açabilir.”9

 

İstihbarat Başkanlığı bünyesinde SSCB’deki gelişmele­ri izleyen Sovyet Analiz Bürosu (SOVA), 1991 yılı Nisan ayında Amerikalı yöneticilere Sovyetler Birliği’nin kriz içerisinde oldu­ğunu açık biçimde iletmiş, zayıf bir tahminde bulunmuş ve orta­ya rejimin iflas edebileceğini öngören belirli senaryolar koymuş­tu. SOVA başkanı “Sovyet Kazanı” başlıklı bir memorandumda şunları yazmıştı:

 

Ülke ekonomisi, sonu görünmeyen bir sarmal içerisinde sü­rekli olarak zayıflama eğilimindedir. Enflasyon geçen yılın sonunda %20 civarlarındaydı ve bu sene bu rakamın en az iki katı olacaktır. Başta devletle ilgili meselelerde olmak üze­re sorunlara tepeden aşağıya yaklaşımının benimsenmesi, yönetimin çeşitli kademeleri arasında hukuk savaşlarının yaşanmasına neden olmuş ve ekonomik karışıklığa eşdeğer hukuki bir karışıklık yaratmıştır. Gittikçe büyüyen bu kaos ortamında ciddi boyutlara ulaşacak olayların yaşanması ola­sılığı da artmıştır.10

 

Memorandum ayrıca olası sonuçları açıklıyordu. Olası sonuçla­rın arasında Gorbaçov veya Boris Yeltsin suikastı, “harekete geç­mek için son fırsatın geldiğine hükmeden gerici liderler” tarafın­dan gerçekleştirilebilecek bir darbe bulunuyordu. Daha sonra da zaten böyle bir darbe gerçekleşmişti.

 

İstihbarat birimleri, 1991 yılının nihai olaylarını tetikleyen darbeyle ilgili erken uyarıda bulunmuş muydu? George Bush, bunu anılarında şöyle anlatıyor:

 

Gorbaçov’un üzerinde durmadığı Temmuz ayında darbe ya­pılacağı söylentilerinin yanı sıra Moskova’daki şahinlerin bir şeyler yapmak üzere olduklarına dair işaretler vardı. 17 Ağustos Pazar sabahı Bob Gates kahvaltıda bana eşlik etti ve birlikte Başkanlık Günlük Brifingi’nin metnini gözden geçirdik. Brifingde, imzalanması beklenen Birlik anlaşma­sının şahinler için zamanın azaldığı anlamına geldiğine ve dolayısıyla bu kişilerin kendilerini harekete geçmek zorunda hissetmiş olabileceklerine dair bir rapor vardı. Elimizde ne olacağına veya olacaksa bunun ne zaman olabileceğine dair herhangi belirli bilgi olmamasına rağmen Bob tehdidin ciddi olduğu kanaatindeydi. Ertesi gün komplo patlak verdi.11

Dönemin ulusal güvenlik danışmanı yardımcısı olan ve yakın zamanda merkezi istihbarat teşkilatının başına geçecek Robert Gates ise aynı brifingi şu şekilde anlatıyor:

 

CIA, [Birlik anlaşması için] belirlenecek imza tarihinin şa­hinler açısından harekete geçmek için son tarih olacağı yö­nünde Beyaz Saray’da bizleri uyarmıştı. İmzanın ardından yaşanacak değişimler, halkın düşünceleriyle birlikte, o tarih­ten sonra harekete geçilmesini zorlaştıracaktı… CIA’in ha­zırladığı Başkanlık Günlük Brifingi’ni 17 Ağustos günü baş­kana vermek bana düşmüştü. Brifing, şahinlerin birkaç gün içerisinde harekete geçme olasılıklarının çok yüksek olduğu yönünde uyarıda bulunuyordu. Brifing, “Şahinlerin geniş çaplı şiddet eylemleri başlatmaları tehlikesi gittikçe büyü­mektedir,” diyor ve bu kişilerin iktidarı ele geçirmeye yönelik çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatıyordu… . [Bush] durumun ciddi olup olmadığını ve CIA’in uyarısının güvenilir olduğu­nu düşünüp düşünmediğimi sormuştu. 20 Ağustos’taki imza töreninin anlamını açıkladım ve PDB uyarısını oldukça cid­diye alması gerektiğini söyledim.12

 

Bush ile Gates’in temelde gerçekler üzerinde hemfikir ol­malarına rağmen bu olayı nasıl farklı şekillerde aktardıkları dikkate değerdir. Gates, CIA’in bir darbenin işaretini verecek önkoşulları daha önceden belirlemiş olması nedeniyle aslında Bush’a uyarıda bulunmuş olduğuna inanıyor ve 17 Ağustos günü başkana verilen günlük brifingin bu koşulların mevcut olduğunu gösterdiğini söylüyor. Bush, ne olacağına veya olacaksa bunun ne zaman olabileceğine dair kesin verilerin olup olmadığını bil­mek istiyordu ve Gates’in elinde de bu tür veriler yoktu.

 

Aynı konu üzerindeki bu iki farklı bakış, bir kişinin “kör nok­tada” olup olmadığına dair bir değerlendirmenin ne kadar tartış­malı olabileceğini göstermekte ve istihbarat birimlerinin hangi noktalarda yetersiz kaldığının altını çizmektedir. Sovyetlerin çöküşünün öngörülmesinde bu son adıma erişilebilmesi için CIA’in bizzat komploculardan ilk elden istihbarata ihtiyacı var­dı. Analizler yalnız başına asla bu tür bir boşluğu dolduramaz çünkü bir analiz nihayetinde çıkarım ve tümdengelime dayanan bir olasılık değerlendirmesidir. Eksik olan kilit veriler, Bush’un belirttiği gibi, “ne olacağına veya olacaksa bunun ne zaman ola­bileceğine dair kesin bilgilerdi.” Bu, elde edilmesi çok zor bir is­tihbarattı. Açıkçası bu bilgiler Gorbaçov’un elinde bile yoktu.

 

Sürüp Giden Efsane – Neden?

Her şey göz önünde bulundurulduğunda istihbarat toplumu­nun gayet iyi bir iş çıkarmış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyleyse istihbarat toplumunun performansı neden yeterince takdir edilmemiştir ve yetkililer neden hâlâ kendilerine yeterin­ce bilgi sunulmadığına inanmaktadırlar? Yazılı kayıtlar ile algı­lananlar arasındaki geçmişten bugüne dek devam eden boşluğu hangi kolektif bilişsel yapı açıklar?

 

Kilit nedenlerden biri, yazılı kayıtların Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından birkaç yıl boyunca gizli tutulmuş olma­sıdır. En önemli belgeler olan Ulusal İstihbarat Tahminleri’nin gizliliği kaldırıldığında bile bu belgelere kolay erişim sağlanma­mıştı. İstihbarat toplumunun hazırlıksız yakalandığı düşüncesi iyice yerleşmişti çünkü ortada istihbarat toplumunun fikir birli­ğini sergileyen kesin belgeler yoktu.

 

Bir örnek, bu tür bilgi boşluğunun nasıl ciddi etkileri olan bir “gerçekliğe” dönüştürülebileceğini göstermektedir. CIA eski başkanı Stansfield Turner 1991 yılında istihbaratın geleceği hak­kında bir makale yazmıştı. Turner, yazısının bir bölümünde, is­tihbarat toplumunun Sovyetlerin çöküşünü öngörme konusun­daki başarısızlığını anlatıyordu:

 

Sovyetler Birliği’nin içinde bulunduğu krizin büyüklüğünü öngörmede yaşanan başarısızlığın önemini göz ardı etmeme­liyiz. Bugün, bizlere Sovyet hükümeti tarafından resmi ola­rak takdim edilen kişilerin dışında, Sovyet mali sisteminin çöktüğünün ve Kruşçev’in yaptığı gibi birisinin bu sistemi tamir etmeye kalkışmasının an meselesi olduğunun farkına 1980’den çok önce varmış olan çok sayıda Sovyet akademis­yen, iktisatçı ve siyasi düşünür olduğunu biliyoruz. Buna rağ­men CIA’den veya savunma ve dışişleri bakanlıklarının is­tihbarat birimlerinin çok sayıda Sovyet’in sistemle ilgili git­tikçe büyüyen bir ekonomik sorunun farkında olduğuna dair herhangi bir ifadede bulunduğunu asla duymadım. Bugün bazı revizyonistlerden CIA’in aslında Sovyetler Birliği’nin çöküşünü önceden gördüğü yönünde mırıltılar duyuyoruz. Bazı CIA analiz uzmanları teşkilatın görüşünden daha ileri görüşlü olsalar bile bu kişilerin görüşleri bürokratik süreçte süzülecektir; sonuçta geçerli olan teşkilatın görüşüdür çün­kü başkana ve danışmanlarına bu görüş iletilir. Bu olayda teşkilatın görüşü gerçeği ıskalamıştı. Kaçınılması mümkün olmayan bu olaya neden birçoğumuz duyarsız kalmıştık?

 

Bu alıntı çeşitli yerlerde defalarca kullanılmıştır. Bu ifadeler ge­nellikle, görünüşte teşkilatının Sovyetler Birliği’nin çöküşünü öngöremediğini kabul eden eski bir CIA başkanının hatayı üst­lenmesi şeklinde kabul edilmektedir. Oysa bu ifadelerin dikkatli biçimde tahlil edilmesi gerekmektedir.

 

Turner, Sovyet sistemindeki zaaflar hakkında “asla bir ifa­de duymadığını” söylediğinde CIA’in başkanlığını yaptığı 1977-81 döneminden bahsediyordu. Ayrıca CIA’in aslında bu çöküşü öngördüğünü iddia eden “revizyonist mırıltıları” eleştirdiğinde ne Sovyetler Birliği’nin 1980’lerde yaşadığı gerilemeyi bildiren istihbarat değerlendirmeleri ne de bu değerlendirmelerin des­teklediği politika direktifleri yayınlanmıştı.

 

Gerçekte ise hem SOVA başkanı gibi “bağımsız CIA analiz uzmanlarının” kanaati hem de NIE’lerde belirtilen “teşkilat görüşü”, Sovyetler Birliği’nin 1980’ler boyunca gerileme sü­recinde olduğu yönündeydi. Bu görüşler başkana ulaşıyordu ve daha önce belirtildiği gibi, başkanlık direktiflerine dâhil ediliyordu. Fakat bu yazı Turner’ın kaleme almasından ancak dört yıl sonra yayınlanmıştı. Doğrusu Sovyet ekonomisindeki temel sorunlar ve duraklama, Turner görevden ayrılana kadar Amerikan istihbaratının dayandırıldığı temel varsayım hali­ne gelmişti.

 

Yine de, Turner’m kaleme aldığı bu metin defalarca ör­nek olarak gösterilmiş ve resmi kayıtlarda geçmiştir. Özellikle Senatör Daniel Patrick-Moynihan (D-N.Y.), bu metinden 1991 yılında Robert Gates’in CIA’in başkanlığına getirilmesinin onay­lanmasına ilişkin oturumda bahsetmiş; başkanlığını yaptığı Hükümet Gizliliğinin Korunması ve Azaltılması Komisyonu’nun 1996 tarihli raporuna bu metni dâhil etmiş; 1996 yılında ya­yınladığı bir kitapta bundan alıntı yapmış; 1998 yılında The NeıvsHour ıvith Jim Lehrer programındaki röportajında metni tekrarlamış; 2002’de ABD Senatosu’ndaki veda konuşmasında metinden bahsetmiş ve 2003’te Harvard Üniversitesi diploma törenindeki konuşmasında metinden alıntı yapmıştı. Ne var ki tüm bu dönem boyunca Moynihan’m 1990’lann başlarında giz­liliği kaldırılan türden gerçek istihbarat belgelerinden alıntı yap­tığı tek bir örneğe rastlamak mümkün değildir. Moynihan 1995 yılında CIA’in lağvedilmesini talep eden bir yasa tasarısı teklifi­ni bile Senato’da istihbarat toplumunun Sovyetler Birliği’nin çö­küşünü öngöremediğini iddia eden bir konuşmayla sunmuştu -ve bu konuşmasının da yegâne dayanağı yine Turner’ın kaleme aldığı metindi.’4 Moynihan’m teklifi, gerçek kanıtlarının yeter­siz olmasına rağmen son derece etkili olmuştu. Bu yasa tasarısı teklifi (Aldrich Ames casusluk olayına verilen tepki ve istihbarat birimlerinin birinci Körfez Savaşı’ndaki performansına ilişkin endişelerle birlikte), Aspin-Brovvn Komisyonu’nun kurulmasına ve 1996 yılında tartışmalara yol açan istihbarat reformlarının gerçekleştirilmesine yol açmıştı.15

 

Belgelere dayalı kayıtları Turner’ın 1991 yılındaki sözleriyle bir tutmak oldukça zordur. Turner muhtemelen görevden ayrıl­dıktan sonra 1980’lerde istihbarat toplumundaki yaygın kana­atin farkında değildi. İstihbarata erişimi olan ve hâlâ CIA ile diğer teşkilatların uyanda bulunamadığına inanan bir kişinin görüşlerini bağdaştırmak ise çok daha zordur. Fakat kör noktada olmak olgusu işte tam olarak budur. Uyarılmış olma algısı, yapıl­mış uyarı gerçekliğinden ayrılır. Bu durum için söylenebilecek en iyi şey, tarih veya siyasal bilimlerden ziyade psikoloji alanın­da değerlendirilmesinin daha uygun olabileceğidir.

 

İstihbarat toplumunun Sovyetler Birliği hakkındaki de­ğerlendirmesini eleştirenler genellikle resmin tamamında pek önemli yer kaplamayan belirli bulgular üzerinde gereksiz yere oyalanarak ayrıntılara takılırlar. 1980’lerin başlarında CIA, Sovyetler Birliği’nin gayri safi yurtiçi hâsılasının yılda yakla­şık % 2 oranında arttığı inanandaydı. Bugün aslında o döneme ilişkin ekonomik bir büyümeden söz edilemeyeceğini biliyoruz. Fakat CIA, Sovyetler Birliği’nin büyümekte olduğunu iddia et­meye çalışmıyordu; % 2 oranında büyüme tahmini, 1950’ler ile 60’larda kaydedilen olağanüstü büyümenin ardından Sovyet ekonomisinin yavaş yavaş durma noktasına geldiği sonucunu gösteriyordu. Büyüme tahminleri, o dönemde bile tartışmalı olan bir örnekleme sürecine dayanıyordu ve dikkati istihbarat toplumunun – Sovyetler Birliği’nin büyük bir sıkıntı içerisinde olduğu yönündeki temel görüşlerini özetleyen ana yargılardan uzaklaştırmamalıdır.

 

Yetkililer Neden Kendilerine Yeterli Bilgi Sunulmadığını Düşünmektedirler?

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ilgili tartışmaların ilginç bir yanı, istihbarat belgelerini okumuş ve bunların ne anlattığını gayet iyi anlamış olan bazı yetkililerin bugün hâlâ, Sovyetler Birliği dağıldığında bu duruma şaşırdıklarına inanıyor olmala­rıdır. Gorbaçov devrildiğinde Bush yönetimi sanki bu duruma karşılık vermeye hazırlıklı değilmiş gibi bir izlenim doğmuştu. Bazı eleştirmenler başkanın, sonunda yönetimi eline alacak olan

Yeltsin’in yanında yer almak için neden daha önceden harekete geçmemiş olduğunu merak ediyordu. Daha iyi istihbarat bir fark yaratabilir miydi?

 

Daha önce bahsettiğimiz gibi, Başkan Bush kendisine yapı­lan uyarının eyleme geçilmesini gerektirecek kadar yeterli olma­dığını anlatıyordu. Fakat 19 Ağustos 1991 tarihinde günlüğüne yazdıkları, bu istihbarat raporundan çok daha fazla etkenin ak­tif olduğunu göstermektedir. Bush, o dönemdeki olaylar hakkın­da şunları yazmıştı:

 

“Neden şaşırdınız?” gibi sorular büyük ölçüde kabul edile­bilirdir. Politikamızı tahlil edecek çok sayıda boş konuşan insan olacaktır, fakat bana göre bu tamamen Gorbaçov’un yanında yer almaya çalışma politikamızı haklı çıkarmakta­dır. Eğer Gorbaçov’u yalnız başına bırakıp Yeltsin’e yönelmiş olsaydık bugün yaşanmakta olandan çok daha çirkin bir as­keri sona tanık olacaktık. Buna eminim. Yapmamız gereken şeyin Gorbaçov yönetiminde kaydedilen ilerlemelerin tersine çevrilmemesini izlemek olduğunu düşünüyorum.

 

Bir başka deyişle, Bush yönetimi darbe için gereken ko­şulların olgunlaştığı yönünde bilgiler almasına ve bu durumun farkında olmasına rağmen Gorbaçov’un yanında yer almaktan başka seçeneğinin olmadığına inanıyordu. Bu yargı, istihbarat bilgilerinden veya eksikliğinden daha çok yönetimin politika hedeflerine dayanıyordu. Yönetimin hedefleri, Bush’un 22 Eylül 1989 tarihinde imzaladığı 23 No’lu Ulusal Güvenlik Direktifi’nde belirtilmiştir:

 

Politikamız, Sovyetler Birliği’ndeki belirli bir lidere veya bir dizi lidere yardım etmek üzere belirlenmemiştir. Bunun yerine askeri güç yapısı, kurumları ve uygulamalarında Sovyetler Birliği’ne mali ve siyasi açıdan pahalıya mal ola­cak temel değişiklikler gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz. Bunu başarabilirsek işbirliği zemini genişlerken çatışma zemini de daralacaktır. ABD-Sovyetler Birliği ilişkileri muhtemelen yine temel olarak rekabete dayalı olacaktır, ancak ilişkiler askeri rekabete daha az dayalı ve daha güvenli olacaktır. Amerikan politikası, Doğu ve Orta Avrupa’da aralarında adil rekabete açık seçimlerin yapılmasının da olduğu köklü siyasi ve ekonomik reformları teşvik edecektir. Böylece bölgedeki devletler, bir kez daha, bölünmemiş ve Sovyet müdahalesi­nin korkusunu yaşamayan müreffeh, huzurlu ve demokratik bir Avrupa’nın üretken üyeleri olabilecektir.17

 

Kısaca ifade etmek gerekirse, Bush yönetimi (Varşova Paktı’nm dağılacağım düşünmüş olsa da) Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırma niyetinde değildi. Bu yaklaşım, Amerika Birleşik Devletlerinin Varşova Paktı içerisindeki çatlaklardan ve Sovyet ekonomisinin zayıflığından faydalanmaya çalışaca­ğını açıkça söylemiş olan Reagan yönetiminin politikasından biraz belirsiz olmakla birlikte önemli ölçüde farklıdır. Bush yö­netimi ise, aksine, mevcut rejimi ılımlı olmaya teşvik etme aracı olarak ekonomik baskı kullanmayı planlıyordu. 23 No’lu Ulusal Güvenlik Direktifinde şu ifadeler yer alıyordu:

 

Kuvvetlerimizin amacı, zayıf bir Sovyet ekonomisi üzerinde baskı uygulamak veya askeri üstünlük elde etmeye çalışmak değildir. Aksine Amerikan politikası, Sovyetler Birliği’ndeki belirsiz uzun vadeli gelişmelere karşı korunma sağlanması ve Sovyet yönetimine makul bir yol izlemesi tavsiyesinde bulunulması gerektiğinin bilincindedir. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’nin mümkün olan her yerinde Batılı değerlerin gelişmesine yardım etmelidir. Bunu tahrik veya istikrarsızlaştırma adına değil, işbirliğine dayalı bir ilişkiye sağlam bir temel oluşturmak adına yapmalıdır.

 

Direktifin “Sovyet yönetimine tavsiyede bulunulacağını” söylemesi dikkate değerdir. Bunun anlamı, direktifin yürürlü­ğe girdiği tarihte Amerikan yönetiminin Sovyet yönetiminin görevde kalacağı beklentisi içerisinde olduğudur. Reagan’m 8 Haziran 1982 tarihinde İngiliz Parlamentosu’nda yaptığı konuş­ma, Reagan yönetiminin görüşünün ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu:

 

Batı’nın Sovyetler Birliği’ne yönelik çıkarlarımızı güvence altına alacak ve barışı koruyacak politikalarının unsurlarını başka vesilelerle ele almıştım. Anlatmaya çalıştığım şey bir plan ve uzun vadede bir umuttur. Bu, bireysel özgürlüğü ve insanların ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer zorba yönetim­lere yaptığı gibi Marksizm-Leninizm’i tarihin derinliklerine gömecek olan özgürlüğün ve demokrasinin ilerleyişidir.18

 

Bir başka ifadeyle, Reagan yönetimi belki de Sovyet rejimi­nin çökmesi çabası içerisinde olmamıştır, fakat bu rejimin yıkı­lacağını düşünmüştü ve SSCB dağıldığında Reagan yönetimi gö­revde olsaydı aslında buna Bush yönetiminden daha az şaşırırdı. Reagan politikasının Gorbaçov iktidara gelmeden önce benim­senmiş ve Margaret Thatcher’in ifadesiyle “iş yapabileceğimiz” birini sağlamış olması da önemlidir. Üçüncü bir Reagan yöneti­mi olmuş olsaydı bu yönetim, Sovyetler Birliği’ndeki durumlar­da yaşanan değişimlere uyum sağlaması açısından muhtemelen Bush yönetimine benzerdi.

 

Bush’un politikası, her halükârda, Sovyet rejimiyle mücade­le etmeyi sürdürmeye dayanıyordu. Dolayısıyla bu rejim yıkıldı­ğında, Bush’un hatırladığı gibi, gözlemcilerin yönetimin bu du­ruma hazırlıksız yakalanıp yakalanmadığını sormak gibi doğal bir eğilimleri olmuştu. Görünüşe bakılırsa yönetim hazırlıksız yakalanmıştı, fakat bunun nedeni bir istihbarat başarısızlığın­dan çok Gorbaçov’u sonuna kadar destekleme kararıydı.

 

Gerçek Mesele

Amerikalılar gerçek bir istihbarat başarısızlığının neye benzedi­ğini bilirler. Örneğin CIA’in Şah’m devrilmesinden altı ay önce, Ağustos 1978’de, “İran’da devrim döneminden, hatta devrim ha­zırlığı döneminden bile bahsedilemez,” şeklindeki değerlendir­meşini hatırlayalım.19 Daha yakın zamandan bir örnek vermek gerekirse, “teşkilatların çoğuna göre Bağdat yönetimi nükleer silah programını yeniden tesis etmektedir,” diyen Ekim 2002 tarihli NIE’ye bakabiliriz.20 Bunlar, analiz uzmanlarını uyku­suz bırakan türden ifadelerdir çünkü en küçük ortak paydayı ifade eden düzenli istihbaratla ilgili basmakalıp sözlere rağmen, Amerikan istihbarat analiz uzmanlarının belirgin özelliklerin­den biri, sürekli olarak açık ve eksiksiz ifadeler yayınlama bas­kısını hissetmeleridir. Dolayısıyla analiz yanlış ise ifade de çok büyük olasılıkla yanlıştır.

 

Analiz doğru olduğunda ise ifade de çok büyük olasılıkla doğ­rudur. İstihbarat toplumunun Sovyetler Birliği’nin 1980’lerdeki durumu hakkındaki analizinin özetlerini ve ana fikirlerini, is­tihbarat toplumunun Sovyetler Birliği’nin dağılışını “ıskaladığı” şeklinde bir ifadeye ancak anlaşılması en güç düşünceler dönüş­türebilir.

 

İstihbarat örgütleri performanslarından ötürü sorumlu tu­tulmalıdırlar Fakat istihbarat toplumunun başarılarının takdir edilmesi de büyük önem arz etmektedir. Bir istihbarat başarısız­lığı ile bunun kaynaklarının başka yerde yattığı politika zayıf­lıkları arasındaki farklılıkları anlamak da aynı ölçüde önem ta­şımaktadır. Bu tür şeylerin olabileceğine dair bir anlayış geliştir­mediğimiz takdirde şüphesiz gelecekte de kör noktada olacağız.

 

 

Ekonomik Şoklar: Doğu Asya Krizi

 

David Hale

 

 

 

 

 

I997-98 döneminde yaşanan Doğu Asya mali krizi, yir­minci yüzyılın en çarpıcı ekonomik olaylarından biriydi. Birkaç yıl boyunca güçlü ekonomik büyüme yaşamış olan bölge kendi­sini birdenbire, çok sayıda iflasa ve aşırı oranda işsizliğe neden olan bir mali kriz içerisinde bulmuştu. Kriz, Asya’nın en eski diktatörlerinden birini, Endonezya devlet başkanı Suharto’yu devirmiş ve Tayland’da demokratik biçimde seçilmiş hüküme­tin devrilmesinde rol oynamıştı. Uluslararası Para Fonu’nu yardım programlarının organize edilmesinde liderlik rolü oy­namaya sevk etmiş, fakat aynı zamanda IMF’yi zaten ekono­mik durgunluk yaşayan ülkelere sıkı mali önlemler dayatması nedeniyle ciddi eleştirilere maruz bırakmıştı. Bölgesel mali iş­birliği alanında bugün de devam eden ve sonunda hem serbest ticareti hem de para birliğini destekleyecek yeni kurumların oluşturulmasını sağlayabilecek yeni deneylere zemin hazırla­mıştı. Mali kriz ayrıca, biriktirilen paraların gelişmekte olan ülkelerden başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelere aktığı bu­günkü dengesiz küresel ödemeler durumunu yaratan koşulları hazırlamıştı. Dolayısıyla 1997-98 mali krizinin etkileri henüz tamamıyla sona ermemiştir.

 

Fırtınanın Öncesinde

 

Doğu Asya krizi insanların çoğunu şaşırtmıştı çünkü bölge­nin olağanüstü bir ekonomik performans tarihi bulunuyordu. Bölgedeki pek çok ülke birkaç yıl boyunca % 5 ila 7 arasında büyüme kaydetmişti. Hatta bazı ülkelerin menkul kıymetler borsalarında ciddi yükselişler yaşanmıştı. 1975’den 1994’ün so­nuna kadar Güney Kore menkul kıymetler borsası endeksi yüz­de 1604  Malezya’nınki yüzde 1,733 ve Tayland’ınki yüzde 1,711 oranında değer kazanmıştı. Krizden çok kısa süre önce bölgeye çok büyük sermaye akışı olmuştu. 1992 yılında 21 milyar Dolar olan sermaye akışı 1996 yılında 64 milyar Dolara ulaşmıştı. IMF, 1990’ların ortalarında Asya’yla ilgili olumlu raporlar ya­yınlamış ve 1996 yılının sonunda Cakarta’da gerçekleştirilen büyük bir konferansta ASEAN’ın (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) görünümünün hâlâ umut verici olduğu sonucuna var­mıştı. Büyük yatırım bankaları adına Doğu Asya’yı izleyen özel ekonomi uzmanlarının çoğu daha önce IMF’de görev yapmış olduğu için, bu kişiler büyümenin süresiz olarak sağlam biçim­de devam edeceği yönündeki yaygın kanaati destekleme eğili­minde olmuşlardı.

 

Kriz ortamının oluşmasına birkaç etken yardımcı olmuştu. Bu etkenlerin önemi ülkelere göre değişiklik gösteriyordu, fakat temel ortak etken güvenin oynadığı roldü. Doğu Asya, 1990’ların ortalarına gelindiğinde büyük cari hesap açığı yaşayan ve dolayı­sıyla büyük, dengeli sermaye girişine ihtiyaç duyan bir bölge ha­line gelmişti. Güven sağlam olduğunda sermaye çekmek kolay­dır. Ne var ki büyük sermaye akışları genellikle, bankacılıkta ve diğer alanlarda bazı sorunları tetikleyebilecek aşırı gayrimenkul artışı benzeri spekülatif davranışları teşvik eder. Yatırımcılar banka mevduatlarının kalitesinde düşüş işaretleri görüp de gü­venlerini kaybettiklerinde sermaye akışı dışarıya doğru olur, bu durum para biriminde devalüasyona neden olur ve bu da karşı­lığında mali krizlere yol açabilir. 1997-98 döneminde Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin çoğunda yaşanan krizi bu şekilde özetlemek mümkündür.

 

Krizden önceki yıllarda birkaç uzman, Doğu Asya kalkınma modelinin sürdürülebilirliğini sorgulamıştı. Örneğin Paul
Krugman 1994 yılında, Doğu Asya’daki ekonomik canlılığın
yüksek üretkenliğin artışından ziyade aşırı yatırımın bir yan
ürünü olduğunu ve dolayısıyla sürdürülebilir olmadığını iddia
etmişti.1 Krugman, Sovyetler Birliğindeki hızlı büyümenin de
yüksek düzeyde yatırım harcamalarına dayandığına işaret ederek Asyalı karar mercilerini kızdırmıştı. Diğer ekonomistler ise
Krugman’ın iddialarının son derece katı olduğunu ileri sürüyordu. Doğu Asya’da yüksek düzeyde yatırım harcaması olduğunu
kabul etmekle birlikte üretkenliğin de büyümeye katkıda bulunduğunu düşünüyorlardı. Bu kişiler ayrıca Doğu Asya’ya yapılan
yatırımın bürokratik yapının iznine değil, piyasa ölçütlerine
dayandığını iddia ediyor ve Doğu Asya’ya yapılan yatırımın geri
dönüşünün Sovyetler Birliği’ndekinden çok daha fazla\>olduğuna
dikkat çekiyorlardı.

\

Credit Lyonnais Securities Asya’dan Jim VValker, Aralık 1994’te devalüasyon sonrası Meksikası ile Asya’yı karşılaştıran bir rapor yayınlamıştı. VValker arada bazı benzerlikler görmüştü ve Asya’nın büyüme hikâyesinin geleceğine dair diğer uzman­lardan çok daha fazla kuşkulara sahipti. Yine de Asya’nın İatin Amerika’dan daha güvenli bir tablo çizdiğini savunuyordu.

 

Daha can sıkıcı bir rapor ise yaklaşık on sekiz ay sonra, Haziran 1996’da SBC VVarburg tarafından yayınlanmıştı.3 Bu raporun konusu Doğu Asya’da azalmakta olan kârlılıktı. Rapor, Japonya’nın değeri düşürülmüş bir para birimiyle uzun yıllar boyunca ihracat ve kârlılık artışını nasıl sağlayabildiğini ince­liyor, aynı zamanda para piyasalarının Asya’daki ihracatları ve kârlılığı eskiden olduğu kadar desteklemediğine dikkat çeki­yordu. Rapor bu yüzden, “ülkelerin reel döviz kuru artışı bas­kılarına on yıl önce olduğundan çok daha az karşı koyabilecek durumda oldukları” ve “şirketlerin gayri safi yurtiçi hasıladaki [GSYH] kâr payının muhtemelen düşmekte olduğu ve bunun şir­ket sektörünün kâr artışını ekonomik büyümeyle aynı düzeyde sürdürme kabiliyetini engelleyebileceği” yönünde uyarıda bulu­nuyordu.

 

Fon yöneticileri arasında etkili olan Warburg raporunu, Doğu Asya’daki endüstriyel kalkınmanın bereketli ilk safhası­nın sonuna gelinmekte olduğu ve büyük cari hesap açıklarının ağırlığını taşımayı sürdürmede yeni zorluklar yaşanacağı uya­rısında bulunan bir Birleşmiş Milletler raporu izlemişti.4 Rapor ayrıca “ikinci sanayi dalgası ile yeni tanışan ekonomilerin büyük cari hesap açıklarının ağırlığını uzun vadede taşıyamayabileceğini; ciddi ödemeler dengesi sorunları ve büyümedeki şiddetli yavaşlama riskini asgari düzeye indirebilmek için ticaret açıkla­rını azaltmaları gerektiğini” belirtiyordu.

 

YVarburg ve BM raporlarında Asya ekonomileriyle ilgili ifade edilen endişeler, uzun vadeli yapısal meselelere odaklanıyordu. 1996 yılında Doğu Asya ülkelerinin ihracatlarının azalması, bu riskleri bir ölçüde doğruluyordu. Tayland’ın ihracatı, 1995 yılın­daki % 25 artışın ardından 1996 yılında % 1 oranında azalmıştı. Malezya’nın ihracat artışı büyümesi %26’dan % 6’ya düşmüş­tü. Güney Kore’nin ihracat artışı ise %30’dan % 4’e düşmüştü. Endonezya’nın büyüme oranı % 13’ten % 10’a düşmüştü. Tayland olası rekabet sorunlarıyla karşı karşıyaydı çünkü ülkede daha önce % 2 olan reel ücret artışı 1990-94 döneminde % 9’a çıkmış­tı. Fakat gözlemcilerin çoğu, bölgedeki temel sorunun uzun va­deli veya yapısal bir sorun olmaktan çok pek çok ülke açısından önemli bir ihracat pazarı olarak ortaya çıkan küresel elektronik eşyalar endüstrisinde yaşanan yavaşlama olduğu kanaatine var­mıştı.

 

İlk önce 1997 yılında Tayland’ı vuran mali krizin temel ne­deninin ne ihracatta yaşanan azalma ne de Vvarburg ve BM ra­porlarının uyarıda bulunduğu uzun vadeli üretkenlik meseleleri olduğu ortaya çıkacaktı. Kriz tamamıyla farklı bir etkenin sonu­cuydu: Mali dengeleme. Tayland, dünya çapındaki bankalardan kredi alabilmek için 1990’ların başlarında uluslararası bankacı­lık sistemi kurmuştu. Bu sistem, Tayland bankalarına ve finans kuruluşlarına yerel müşterilerine Dolar kredileri alma imkânı sunuyordu. Tayland şirketleri Dolarla borçlanmayı tercih edi­yorlardı çünkü faiz oranları Tayland para birimiyle verilen kredi maliyetlerinin birkaç yüz baz puan altındaydı. Yeni bankacılık sisteminin bir sonucu olarak Tayland’ın 1992 yılında 40 milyar Dolar olan dış borçlanması Mart 1997 itibariyle 80 milyar Dolara ulaşmıştı. Toplam ödenmemiş borç 1990 yılında GSYH’nin % 34’üne tekabül ederken, bu oran 1996 yılında % 51’e çıkmıştı. Bu artışa neredeyse tamamıyla özel sektör neden olmuştu. Borcun yaklaşık yüzde 36’sı, vadesi on iki aydan daha kısa süre içerisin­de dolacak kısa vadeli borçtu.

 

Ağustos 1997’de Tayland Bankası, dış borcunun yaklaşık 90 milyar Dolar olduğunu açıklamıştı. Bu rakamın 73 milyar Doları özel şirketlerin aldığı kredilerdi – bunun 20 milyar Dolarının yıl sonuna kadar ödenmesi gerekiyordu. Alınan borcun büyük bir kısmı gayrimenkul artışını finanse etmekte kullanılmıştı. 1992 ile 1996 yılları arasında Bangkok’ta, Tayland ulusal planında ön­görülenin iki katı sayıda, 755,000 konut inşa edilmişti. 1997 iti­bariyle Tayland’da yüzde 25-30 oranında konut açığı ve yüzde 14 oranında ticari bina açığı olmakla birlikte çok sayıda büyük bina yapım aşamasındaydı. Kredi patlaması, Tayland özel sektörü açısından birbirine geçmiş iki hassas nokta yaratmıştı. İlk ola­rak, aşırı gayrimenkul yatırımı kredi-niteliği risklerine yol aç­mıştı. İkinci olarak, kredi alanların çoğu işlerini Dolarla finanse etmiş ve dolayısıyla Tayland Bahtının değer kaybetmesiyle nakit sıkıntısıyla karşı karşıya kalmışlardı. Ne var ki yatırımcılar bu duruma pek endişelenmiyorlardı. Tayland’ın mali krizlerle dolu bir tarihi vardı, fakat bunların hiçbiri büyük bir ekonomik çökü­şe neden olmamıştı. Örneğin 1983-85 döneminde yaşanan bir kriz, hükümetin bankalara mali destek sağlayarak onları bat­maktan kurtarmasına ve bahtın % 25 değer kaybetmesine yol açmıştı. Fakat istikrarsızlık bu noktada kalmıştı. Yatırımcıların 1997 yılında göremedikleri şey, bankacılıkta yaşanan sorunlar ile Dolarla borçlanma arasındaki bağlantıydı. 1983-85 döneminde devalüasyon bir iflas dalgasına zemin hazırlamamış, dolayısıyla 1997 yılındaki kriz baş gösterdiğinde gözlemcilerin çoğu benzeri bir durum yaşanacağı beklentisi içerisinde olmuştu.

 

Geçmişe baktığımızda Doğu Asya krizinin dinamiklerini tahmin etmeye en fazla yaklaşan analizin, Carmen Reinhart ile Graciela Kaminsky’nin bankacılık krizleri ve ödeme dengesi so­runları hakkında hazırladıkları Mart 1996 tarihli ABD Merkez Bankası’nın raporu olduğunu söyleyebiliriz.5 Özellikle bankacı­lık sorunları ile döviz kuru arasındaki bağlantıyı ele alan rapor, birkaç ülkedeki mali krizlerin tarihini inceliyordu. Reinhart ve Kaminsky, birkaç ülkenin deneyimlerini gözden geçirdikten sonra ülkelerin mali sistemlerini devletin denetiminden çıkar­dıkları ve kredi-niteliği sorunlarına yol açan büyük kredi dalga­ları yaşadıkları bir örüntü bulmuşlardı. Bankacılık sektöründe yaşanan sorunlar merkez bankalarının para politikalarını sıkılaştırma imkân ve kabiliyetlerini kısıtlıyor, böylece para birimi­nin değerinin azalmasına yol açıyordu. Raporu hazırlayanlar, bu tür krizlerin gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmiş ülkelere oranla daha ağır olduğu sonucuna varmışlardı. Bu tür bir kri­zin en iyi örneklerinden biri 1983 Şili kriziydi, fakat Reinhart ve Kaminsky Arjantin (1981), Brezilya (1987), Kolombiya (1983), Finlandiya (1983), Meksika (1994), Peru (1985) ve Türkiye (1984) gibi ülkelerde de benzeri örneklere rastlamışlardı.

 

Tüm bu kanıtlara rağmen, Doğu Asya mali krizinin ari­fesinde çok az sayıda insan bölgenin büyük mali şoklara karşı savunmasız olduğuna inanıyordu. Neticede Doğu Asya ülke­lerinin bütçe açıkları ve enflasyon oranları genellikle düşük düzeydeydi. Dolayısıyla Reinhart-Kaminsky raporu Doğu Asya’ya dair çok fazla bir şey söylememişti çünkü gözden ge­çirdikleri krizlerin çoğu Latin Amerika’da yaşanmıştı ve Doğu Asya’da Latin Amerika’nın büyük mali açıklarla ilgili yaşadığı türden sorunlar yoktu. 1990’ların ilk yarısı boyunca Tayland, Malezya ve Endonezya’da şirket ve konut kredisinde yaşanan büyük artışa rağmen Doğu Asya’da özel sektör borcu mese­lesine de pek odaklanılmıyordu. Bunun nedeni, özel sektör borcunun önceki krizlerde önemli bir etken olarak tanımlan­mamış olmasıydı.

Doğu Asya ülkelerinde alınan kredideki hızlı artışa rağmen bankacıların güvenlerinin artmasına iki etken daha yardımcı ol­muştu. İlk olarak, bankacılar hükümetler ile iş dünyası arasında bankalar ile özel şirketlerin iflas etmeleri riskini azaltacağına inandıkları bir bağ olduğunun farkındaydılar. Çeşitli Asya ül­kelerinde hisselerin büyük kısmının tek elde toplanmasına dair veriler, aile şirketlerinin gücünü gösteriyordu. En zengin on beş ailenin menkul kıymetler borsasında sermaye miktarının oranı Endonezya’da % 62, Kore’de %38, Malezya’da % 28 ve Tayland’da % 53’tü. Bankacılık sistemi de çok büyük ölçüde tekelleşmiş du­rumdaydı. En büyük beş bankacılık kuruluşunun piyasa payı Endonezya’da % 41, Kore’de % 75, Malezya’da %4i ve Tayland’da % 70’ti. İş dünyası ile hükümet arasındaki siyasi bağlar, Doğu Asya’daki kredi patlamasına açık  fakat farkında olunmayan ahlakî tehlike boyutu katıyordu.

 

İkinci olarak, yatırımcılar, bölgedeki büyük yatırımları ve ban­ka kredileri nedeniyle Japonya’nın olası bir mali sıkıntı durumunda yardımcı rol oynayacağından emindiler. Japon bankalarının Doğu Asya’da 1980 yılında 99, 1990’da 313 ve 1994’te 363 şubesi vardı. Japonya’nın 1991 yılında verdiği uluslararası banka kredilerinin % 19’u Doğu Asya’ya gitmişti; bu oran 1994 yılında % 24’e çıkmıştı. Doğu Asya bankalarının dış borçlarının % 37’si Japon bankalarınaydı. Japonya ayrıca Çin’e 10 milyar Dolar kredi sağlamıştı. Bu rakam, Çin’in toplam ikili borçlarının % 75’ine eşitti.

 

Japon yeninin değerli olmasının bir sonucu olarak Japon şirketleri de Doğu Asya’ya çok fazla doğrudan dış yardım (DDY) sağlamışlardı. 1992 ile 1995 yılları arasında Japonya’nın toplam DDY’sinin dörtte biri, yani 35 milyar Dolar, Doğu Asya’ya akta­rılmıştı. Bu DDY’nin yaklaşık yüzde 60’lık bölümü üretim sek­törüne sağlanmıştı çünkü Japon otomobil ve elektronik şirketle­ri rekabetin içerisinde kalabilmek için maliyetlerini azaltmaya çalışıyorlardı. Japonya’nın kendisinden beklenen rolü oynaya­mamasının nedeni, ülkedeki bankaların ülke içerisinde zama­nında geri ödenmeyen kredilerin yarattığı büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya olmalarıydı. Bu bankalar 1996’dan sonra çok daha temkinli hareket etmeye başlamışlar, böylece bölgeye verilen kredilerde hızlı bir azalma yaşanmasına katkıda bulunmuşlardı. Japonya, 1997 yılının sonbaharındaki krizin şiddetinin farkına varmış ve ülkenin maliye bakanı yardımcısı Eisuke Sakakibara, sıkıntı içerisindeki ülkelere likidite sağlanmasına yardım etmek amacıyla bölgesel bir IMF oluşturulmasını önermişti. Ne var ki bu fikir ABD hükümeti tarafından derhal reddedilmişti ve Çin’den de destek alamamıştı.

 

Kısacası, bazı analiz uzmanları krizin arifesinde zayıf nok­taları tespit edip bildirmişler, bunlarla ilgili faydalı ve ilginç tar­tışmalar açmışlardı. Sakakibara’nm önerisinde olduğu gibi bazı yetkililerin koruyucu eylemler bile önerdikleri olmuştu. Fakat sonuçta güven baskın çıkmış ve kriz de bir şekilde patlak ver­mişti.

 

Görülen Zarar, Alınan Dersler

Krizin nasıl başladığı, ilerlediği, yayıldığı ve derinleştiğinin her yanıyla gözden geçirileceği yer burası değildir. Çok sayıda etke­nin rol oynadığını söylemek yeterlidir: Döviz spekülatörleri çok büyük sıkıntı yaratmışlardı, ancak bunu ihracatın artırılması amacıyla bazı para birimlerine kasıtlı olarak değer kaybettiril­mesi ve yeni liberalleşmiş mali sektörlerinin ciddi zaaflar içe­risinde bulunduğu bazı ekonomilerin aşırı Dolar borçlanması sayesinde yapabilmişlerdi. Krizin sonuçları yıkıcı olmuştu. 1998 yılında Doğu Asya’da yaşanan ekonomik durgunluk, modern tarihin en şiddetli kriziydi. Reel GSYH Endonezya’da % 13.1, Tayland’da % 10.5, Malezya’da 967.4 ve Filipinler’de % 0.6 ora­nında azalmıştı. Singapur da, bankacılık sektöründe kriz ya­şamamasına rağmen, GSYH’sinde % 0.9 oranında azalma ya­şamıştı. Yatırım; Tayland’da yüzde 44.3, Malezya’da yüzde 44, Endonezya’da yüzde 33 ve Filipinler’de yüzde 11.2 azalmıştı. İş kayıpları ve bankaların kredi veremez duruma gelmeleri nede­niyle tüketim de azalmıştı – Tayland’da yüzde 11.5, Malezya’da yüzde 10.2, Endonezya’da yüzde 6.2 ve Singapur’da yüzde 3.4.

 

Para biriminin çok büyük ölçüde değer kaybetmesi çoğu Asya ülkesinin rekabetçi konumunu iyileştirmişti, fakat çoğu durumda beklendiği gibi hızlı ihracat artışı yaşanmamıştı. 1998 yılında ihracat oranı Tayland’da yüzde 8.2, Endonezya’da yüzde 11.2 ve Malezya’da yüzde 0.5 artmıştı. 1999 yılında ise ihracat Malezya’da yüzde 13.2, Singapur’da yüzde 10.6 ve Tayland’da yüzde 9 artış göstermiş, fakat Endonezya’da yüzde 31.8 oranında azalmıştı çünkü bu ülkedeki şirketler artık ticaret finansmanı alamıyorlardı. Endonezya’nın dış ticaretinde 2000 yılma kadar canlanma yaşanmamıştı. Şiddetli durgunluk aynı zamanda böl­geyi büyük bir sermaye ihracatçısından sermaye ithalatçısına dönüştürmüştü. Krizin sonrasında ülke ekonomilerinde çok bü­yük cari hesap fazlaları olmuştu. Bazı ülkelerin cari hesap faz­lalarının 1998 ve 1999 yıllarındaki gayri safi yurtiçi hasılalarındaki yüzdeleri şu şekilde olmuştu: Tayland, yüzde 12.8 ve yüzde 10.2; Malezya, yüzde 13.2 ve yüzde 15.9; Singapur, yüzde 22.2 ve yüzde 17.9; Filipinler, yüzde 2 ve yüzde 9.5; Endonezya, yüzde 4.2 ve yüzde 4.1.

 

Doğu Asya krizinden alınacak en önemli ders, mali piyasa­ların – özellikle de yeni liberalleşmiş olanların – genellikle eksik bilgiyle hareket ettikleri ve dolayısıyla kaynakları verimsiz bi­çimde tahsis edebilecekleridir. Doğu Asya ülkeleri oldukça yük­sek düzeyde yatırımcı güveni yaşamışlardı çünkü uzun yıllar sü­ren bir dönem içerisinde yüksek kazanç sağlamışlardı. Yüksek güven; aşırı mali dengeleme ve daha sonra kârlı olmadığı an­laşılacak spekülatif gayrimenkul yatırımlarına neden olmuştu. Yatırımcılar piyasadaki canlılığın tehlikede olduğunu anladık­larında paniğe kapılıp sermayelerini geri çekmişlerdi. Parasal kaynağın kaybolması, para birimlerinde çöküşe ve özel sektörde dövizle borçlanmış şirketlerin arasında bir iflas dalgasına yol açmıştı. Her ülkedeki farklı başlangıç koşullarına rağmen kriz sürekli yinelenen bir seyir izlemişti – uzun süreli para birimi istikrarsızlığı, devletin kontrolünden yeni çıkmış mali sistem­ler, büyük miktarlarda kısa vadeli borç, yüksek ölçüde Dolarla borçlanma ve borç nedeniyle hareket edemez hale gelen merkez bankaları.

 

Çok sayıda insanın krizin yaşanmasına şaşırmasının nede­ni, hiç kimsenin farklı parçaları aynı anda birleştirmemiş olma­sıdır. Analiz uzmanları, bölgenin hassasiyetinin farklı boyutları­na odaklanmışlardı. Krugman, yüksek yatırım oranlarına odak­lanmış, ama mali dengelemeyi ele almamıştı. BM ise reel ücret­ler üzerinde artan baskı ve yetersiz istihdam dışında pek fazla bir şeye odaklanmamıştı. Çok sayıda uzman, küresel elektronik eşya endüstrisindeki durgunluk nedeniyle 1996 yılında ihracatta yaşanan gerilemeyle ilgilenmişti. Tayland bankalarının serma­ye analiz uzmanları 1997 yılının başında bankacılık sektörünün önemli kredi-niteliği sorunlarının olduğunun farkına varmış ve küresel yatırımcıları bu bankalardaki hisselerini geri çekmele­ri yönünde uyarmışlardı. Çok sayıda yatırımcı Tayland’daki net varlıklarını satmış ve özellikle Soros Vakfı, çok büyük miktarda açıktan Baht satışı yapmıştı. Oysa hiç kimse bütün parçalan bir araya getirip bu tür hareketlerin nereye varacağını görememiş­ti.

 

Muhtemelen en şaşırtıcı olan şey ise IMF’nin potansiyel ban­ka mevduatı niteliği ve özel sektördeki mali dengeleme sorunları hakkında çok fazla bir şey bilmiyor olmasıydı. IMF’nin analiz uzmanları devlet bütçesindeki açıklara ve para politikasına o ka­dar odaklanmışlardı ki özel sektörün içinde bulunduğu mali ko­şullar meselesini ihmal etmişlerdi. IMF yetkilileri merkez ban­kalarının başkanlarıyla öğle yemekleri yiyorlardı. Gayrimenkul projelerini (Tayland ve Malezya) veya çelik fabrikalarını (Kore) finanse etmek için küresel bankalardan milyarlarca Dolar borç alan girişimcilerle bir araya geliniyorlardı. IMF yetkilileri, daima son savaşta çarpışan meşhur generaller gibi, son kriz silsilesinin işaretlerini görmeyi tercih etmişler ve hemen yanı başlarındaki farklı türden bir krizin işaretlerini gözden kaçırmışlardı.

 

Aşağı Akım: Yeni Sorun, Yeni Sürprizler

Doğu Asya, 1997 sonrasında işsizlikte ve yoksullukta yaşanan büyük artışlara rağmen piyasa ekonomisini ve kapitalizmi terk etmemişti. Bunun aksine, IMF programları bölge ülkelerini aza­lan ticari koruma ve artan doğrudan dış yatırım fırsatlarını da kapsayan küresel ekonomiyle daha fazla ilişki içerisine girmenin kapısını açan mikro-ekonomik reformları izlemeye zorluyordu. Bunun sonucu olarak Doğu Asya 1999 sonrasında sürekli bir iyileşme yaşamış ve iç mali sistemini eski durumuna getirmeyi başarmıştı. En büyük devalüasyonu ve en ağır bankacılık krizi­ni yaşayan ülke olan Endonezya, 2000 yılında gayri safi yurtiçi hasılasının % 92’sine tekabül eden devlet borcunu bugün % 46 oranına düşürmeyi başarmıştı.

 

Kriz başka önemli yan etkiler de üretmişti. Bunların ba­zılarının dünya ekonomisindeki mevcut ödemeler dengesi açı­sından derin etkileri olmuştu. Krizden sonraki dönemde Doğu Asya’daki yatırım oranları asla tamamıyla eski haline gelemedi. Çin ve Vietnam dışındaki Doğu Asya ülkelerinin çoğundaki ya­tırım oranları, hâlâ 1990’larm başlarındaki düzeylerinin yüzde 5 ila 10 oranında altındadır. Doğu Asya’daki şirket sektörleri 1998 yılından beri o kadar tutumlu ve temkinli hareket etmiş­lerdir ki borç-net varlık oranları yüzde 8o’den yüzde 20’ye düş­müştür. Bunun sonucu olarak Doğu Asya ülkelerinin çoğu cari hesap fazlası vermektedir ve çok büyük döviz rezervleri birik­tirmiştir. Japonya dâhil olmak üzere bölgenin tamamında 2,7 trilyon Dolar rezervi bulunmaktadır. Bu rakam, dünyadaki top­lam Dolar rezervinin yaklaşık üçte ikisidir. Bu rezervlerin büyük kısmı ABD devlet tahvillerine yatırılmaktadır. Bu sayede Bush yönetimi, ABD ekonomisi düşük tahvil faizi ve verim oranları ile hızla artan ev fiyatları faydalarından yararlanırken, ekonomi­yi büyük mali açıklarla yönetmeyi sürdürebilmişti. Dolayısıyla 1999-2000 döneminde Amerikan hisse senetleri piyasasında yaşanan büyük artış ve 2002-2006 dönemindeki konut patla­ması, kısmen Doğu Asya’daki mali krizin bir sonucuydu. Bunun bile bir sürpriz olarak sayılması gerekir.

 

Şaşırmış olsun veya olmasın Amerikan Kongresi Doğu Asya’dan gelen bu yardımı pek takdir etmemiştir. Kongre, baş­ta Çin olmak üzere Doğu Asya ülkelerini, ABD’nin büyük ti­caret açıkları vermesine yol açtığı gerekçesiyle, ihracatlarını artırmak için para birimlerinin değerini kasıtlı olarak düşür­mekle eleştirmiştir. Görünüşe bakılırsa Kongre, 1997-98 krizi­nin Asya’nın büyük bölümündeki yatırımları nasıl azalttığının farkında değildir. Çin ise aksine, 2006 yılında gayri safi yurtiçi hasılasındaki % 48 yatırım oranıyla kayıtlı tarihteki en büyük sermaye harcaması patlamalarından birini yaşamaktadır. Bu rakam, 1990’larm ortalarında Güneydoğu Asya ve Kore’de yüz­de 40 ila 41 oranındaydı. Fakat bu durum cari hesap açığına ne­den olmamıştır çünkü Çin aynı zamanda dünyadaki en büyük tasarruf oranına sahiptir. Çin, sermaye harcaması artışını iç kaynaklarıyla finanse edebilecek durumdadır, ancak bununla birlikte yıllık 55 milyar Dolar doğrudan dış yatırımdan da ya­rarlanmaktadır. Ülkenin dış ticaretinin yaklaşık yüzde 60’ını üreterek Çin’i bir ihracat santraline dönüştürmüş olan şey ya­bancı şirketlerdir.

 

Bazı iktisatçılar, Doğu Asya’nın sermaye fazlası tasarruf­larının tamamlayıcı yapısı ve Amerika’nın tasarruf açığı ne­deniyle dünya ekonomisinin Asya-Pasifik bölgesinde fiili bir Bretton VVoods sabit döviz kuru sistemine dönmüş olduğunu ileri sürmektedirler. Bu iktisatçılar, Doğu Asya merkez banka­larının özel sermaye akışı yavaşladığında Amerikan Dolarını desteklemek için piyasaya müdahale edecek olmaları nedeniyle yeni dengenin süresiz olarak sürdürülebileceği görüşündedirler. Doğrusu Japonya ve Çin, Doları desteklemek amacıyla 2003 ve 2004 yıllarında piyasaya ciddi müdahalelerde bulunmuşlardır. O tarihten beri yalnızca Çin, istikrarlı bir para birimine sahip olabilmek için müdahalede bulunmaktadır. Japonya’nın resmi müdahalede bulunmasına ihtiyaç duyulmamıştır çünkü Japon özel yatırımcılar, Japonya’nın sunabileceğinden çok daha fazla kâr elde etme çabası içerisinde yurtdışına çok büyük sermaye yatırımında bulunmaktadır.

 

Küresel ödemeler dengesinin ne kadar süre devam edebi­leceğini doğru olarak tahmin etmek mümkün değildir. Çin’in GSYH’sinin % 10’unu Amerika’ya yaptığı ihracattan elde etme­si nedeniyle Pekin’in Yuanın ABD Doları karşısında aşırı değer kazanmasına izin vermesi pek olası görünmemektedir. Japon ekonomisi uzun yıllar süren durgunluğun ardından sağlıklı bir düzelme yaşamaktadır, dolayısıyla Japonya Yenin değerli kal­masına izin vermek isteyebilir. Zira Amerika’ya yapılan ihra­catlar Japonya’nın GSYH’sinin yalnızca yüzde 2.9’unu oluştur­maktadır. Bu noktada kesin olan bir şey vardır: Amerikalılar, ülkelerinin kolaylıkla sermaye ithal edebilmesi nedeniyle bütçe açıklarından ve hane enflasyonundan sıkıntı duymamaya baş­lamışlardır. Toplumun çok az bir kesimi büyük bütçe açığını bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu insanlar bunu dünyanın

Amerika Birleşik Devletlerine yatırım yapma konusundaki is­tekliliğinin bir işareti olarak görmektedirler.

 

Oysa öyle görünüyor ki Amerika Birleşik Devletleri bugün, bir ödemeler dengesi krizine karşı Doğu Asya’nın on yıl önce oldu­ğundan daha hassastır. Devletin bütçe açığı ve özel tasarrufların eksikliği nedeniyle ülkenin büyük bir cari hesap açığı bulunmak­tadır. Doğu Asya’daki büyük cari hesap açıklarının nedeni yük­sek düzeyde özel yatırımdı. Doların küresel piyasalarda karşılık olarak tutulan döviz rolü ve Amerika’nın mevduat pazarlarının büyüklüğü nedeniyle ABD Doları, bir krize karşı Doğu Asya ül­kelerinin para birimlerinin 1990’ların ortasında olduklarından daha güçlüdür. Cari hesap açığı GSYH açısından bakıldığında büyüktür (yüzde 7), fakat Amerika’nın menkul kıymetler piyasa­ları açısından bakıldığında ise çok da büyük sayılmaz. Ev eşyaları sektörünün 64 trilyon Dolar ve finans sektörü dışındaki iş sektör­lerinin 32 trilyon Dolar tutarında mevduatı bulunmaktadır. Borç miktarı çıkarıldığında özel mevduatın net değeri yaklaşık 70 tril­yon Dolardır. Dolayısıyla cari hesap açığı özel mevduatın yalnızca yüzde 1’ine tekabül etmektedir. Bu yüzden, Dolar hakkında iyim­ser olan kişiler ABD’nin dış açığının finanse edilmesinin önünde çok ciddi engeller olmadığından emindirler.

 

Yabancı yatırımcılar da Amerikan menkul kıymetler piyasa­larında büyük paylara sahiptirler: Hazine tahvilleri piyasasının yüzde 47’si (2.27 trilyon Dolar); bileşik tahvil piyasasının yüzde 29.5’i (2.52 trilyon Dolar); hisse senetleri piyasasının yüzde 15.1’i (2.85 trilyon Dolar) ve şirket borçları piyasasının yüzde 14.9’u (951 milyar Dolar). Bu oranlar, yabancı yatırımcıların hâlâ sa­tın alabilecekleri 30 trilyon tutarında likit fon olduğu anlamına gelmektedir. Ayrıca Amerikan menkul kıymetler piyasaları yılda yüzde 8-9 oranında büyümektedir. Bu nedenle yabancı yatırım­cıların satın alacakları fonlar açısından herhangi bir sıkıntı ya­şanması pek olası değildir. Büyük ölçüdeki hazine tahvil ve bono stoklarının çoğu, kendi para birimlerinin Dolar karşısında hızla değer kazanmasını önlemeye çalışan Doğu Asya merkez ban­kalarının yabancı döviz kuru rezervlerinde bulunmaktadır. Bu merkez bankalarının 300 ila 400 milyar Dolar hazine borcu al­mayı sürdürmeleri durumunda Amerika Birleşik Devletleri, bu bankaların paylarının % 60’m üzerine çıkmasını önlemek ama­cıyla bütçe açığını genişletmek zorunda kalabilir.

 

Amerikan ekonomisindeki yavaşlama nedeniyle önümüzde­ki on iki ila on sekiz aylık dönemde Doların değer kaybetmesi gibi bir risk de söz konusudur. Sürekli artan konut fiyatları nede­niyle 2002 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri’nde tüketim sürekli bir artış göstermiştir. İnsanlar, tüketimi finanse edebil­mek için bankalardan kredi almışlardır. Emlak piyasası şimdi sakinleşmektedir ve konut fiyatları, Miami ve Las Vegas gibi bazı aşırı sıcak şehirlerde düşmektedir. Tüketimdeki hızlı düşüş, son zamanlarda yüzde 4-5 olan üretim artışım 2007 yılı içerisinde yüzde 2,5’e kadar düşürebilir. Bu tür bir senaryoda para piyasa­larının sağladığı kâr oranındaki düşüş ve şirketlerin kâr marj­larının azalmasından kaynaklı hisse senetleri piyasasındaki durgunlaşma nedeniyle Dolar talebi azalabilir. Fakat Amerikan ekonomisinin sırf cari hesap açığının istikrara kavuşturulması için bir yavaşlama sürecine girmesi gerekecektir çünkü üretim kapasitesinde açık yaşanması olasılığı vardır. Cari hesap açığı yüzde 25 oranında azalacak olursa Amerikan kapasite kullanım oranı yüzde 82’den yüzde 88’e çıkacaktır. ABD Merkez Bankası (FED) bu rakamı ciddi bir enflasyon tehdidi olarak değerlendire­cektir. FED, cari hesap açığını azaltmak amacıyla sermaye fazla­sı oluşturabilmek için iç harcamadaki yavaşlamayı desteklemek isteyecektir.

 

Belirsiz Bir Geleceğe Doğru

İktisat uzmanları tahminlerinden oldukça eminmiş gibi görü­nebilirler. Kişinin para aldığı bir şey hakkında eminmiş gibi bir izlenim bırakması mantıklıdır. Ne var ki küresel finans çevreleri bugün 1990’ların ortalarında olduğundan tamamen farklıdır. 0 dönemde gelişmekte olan ülkelerin cari hesap açıkları 100 milyar Doların üzerindeydi. Bu ülkeler 2005 yılında ise 400 milyar Dolar cari hesap fazlası vermişlerdi. Doğu Asya mali krizi, büyük ser­maye ithalatçıları konumundaki ülkeleri sermaye ihracatçılarına dönüştürmüştü. Bugün yalnızca birkaç gelişmekte olan veya orta seviyedeki ülke (Yunanistan, Macaristan, İzlanda, Hindistan, Polonya, Güney Afrika ve Türkiye) cari hesap açığı vermektedir. En büyük açık, Doğu Asya’dan yüksek petrol fiyatlarından büyük kâr sağlayan petrol ihraç eden ülkelere kadar sayısız ülkeden ser­maye ithal etmekte olan Amerika Birleşik Devletleri’ne aittir. Doğu Asya’nın 1997-98 döneminde kriz yaşamasının nedeni, yaşadı­ğı ekonomik canlılığın sermayenin yanlış bir seçimle Tayland’da emlak ve Kore’de ağır sanayi sektörlerine tahsis edilmesini teşvik etmiş olmasıydı. Güven kaybına, sermaye kaçışma ve bölgedeki para birimlerinin değer kaybetmesine cari hesap açıklarından ziyade sermayenin yanlış kullanılması neden olmuştu. Amerika Birleşik Devletleri’nin de yanlış bir seçimle sermayesini tüketi­me ve konutlaşmaya tahsis ettiği iddia edilebilir, fakat Amerikan varlık piyasalarının büyüklüğü nedeniyle piyasalar bu endişeleri ciddiye almamaktadır. Yolunda gitmeyecek bir sonraki şey tam olarak ne olacaktır? Keşke bunun cevabını bilebilsem. Bu, herke­sin sakınmak isteyeceği bir sürprizdir.

 

Doğu Asya krizi, mali felaketler tarihinde özel bir yere sahip olmayı sürdürecektir. Bu kriz, endişe verici bir boyuta ulaşana kadar doğru biçimde algılanmayan geleneksel aşırı iyimser tu­tumlardan doğmuştu. Yerel yetkililer bankaları yeterli ölçüde denetlememiş ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar da bankacı­lık sistemindeki riski iyi okuyamamışlardı. Bu kriz deneyimi o kadar yakıcıydı ki ne Doğu Asya ülkeleri ne de IMF yaşananları kısa sürede unutacağa benziyor. Doğu Asya ayrıca gelecekte bir kez daha likidite şoku yaşama riskini azaltmak amacıyla elinde çok büyük bir döviz rezervi tutmaktadır. Gelişmekte olan ül­keler, eski sanayi ülkelerindeki yüksek eşya fiyatları ve düşük faiz oranları nedeniyle yüksek büyüme oranlarına sahiptirler. Olumlu ticaret koşullarının ve düşük maliyetle borç almanın yarattığı imkânlardan faydalanmaktadırlar. 2005 yılında dün­yadaki en değerli para birimi Zambiya Kvvacha’sıydı. Yüksek bakır fiyatlarının Zambiya’ya yoğun bir yabancı sermaye akışı yaratması nedeniyle bu para birimi ABD Dolarına karşı % 27 de­ğer kazanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin’in büyük bir ekonomik durgunluk yaşaması durumunda eşya fiyatları düşe­cek ve bu da Zambiya benzeri ülkelerin büyüme oranlarını dü­şürecektir. Fakat eşya fiyatlarının piyasalardaki eğilimlere göre değişkenlik gösterecek olmasının beklenilmesi nedeniyle büyük bir kriz yaşanacak gibi görünmemektedir. Ancak yatırımcılar ile bankacılar büyük bir şok yaşar ve beklenmedik riskleri keş­federlerse büyük bir kriz doğabilir. Bugün Çin ve Hindistan’da yaşanmakta olan ekonomik canlılık, akıllara bu ülkelerin kri­ze karşı savunmasız olabileceklerini getirmektedir, fakat Doğu Asya’nın 1997-98 dönemindeki deneyiminden o kadar çok ders almışlardır ki piyasaların Tayland, Kore ve Endonezya’yı vuran sistemdeki hassas noktaları oluşturmasına kolay kolay izin ver­meyeceklerdir. Çin, son üç yılda batık durumdaki bankacılık sistemini sağlamlaştırma yolunda önemli adımlar atmıştır. İki büyük devlet bankası, hisselerini Hong Kong borsasında satışa sunmuş ve 20 milyar Doların üzerinde yeni sermaye edinmiş­tir. Piyasa kapitalizasyonları da 100 milyar Doları aşarak onları dünyanın en büyük on bankası arasına koymuştur. Çin şu anda GSYH’sinin % 6’sı oranında cari hesap fazlası vermektedir ve kısa sürede 1 trilyon döviz rezervine sahip olacaktır. Çin’in çö­züm bekleyen çok sayıda sorunu vardır, ama bu durum bir Doğu Asya tarzı likidite krizinin belirtilerini göstermemektedir.

 

Krize karşı en savunmasız ülkeler muhtemelen sermayeyi verimli biçimde kullanacakları konusunda piyasalara güvenen ve küresel yatırımcılara varlık piyasalarından kolaylıkla fon alış­verişi yapma özgürlüğü tanıyan ülkeler olacaktır. Piyasalar ayrı­ca gelecekte Japonya’nın para sıkılaştırma politikasına karşı da hassas olabilirler çünkü hedge (riskten sakınma) fonları, piyasa­daki daha yüksek getirili hisselere yatırım yapmak amacıyla çok büyük tutarlarda borç Yen almışlardır. Başka bir parasal sıkılaştırmanın dünyadaki fazla likiditeyi azaltacağı yönündeki bek­lenti, önümüzdeki yıl dünyanın dört bir yanındaki varlık piyasa­larında bir düzelme yaşanmasına neden olabilir, fakat 1997-98 döneminde Doğu Asya’da yaşanan olayların bıraktığı derin iz nedeniyle büyük bir krizin önkoşulları mevcut değildir. Dünya ekonomisinde 2003 yılından bu yana yaşanan canlılığa rağmen gelişmekte olan ülkelerdeki şirketleri Dolar borcuyla aşırı mali dengelemeye yönelik bir eğilim ve ortaya yeni çıkan finans mer­kezlerindeki emlak piyasasında ciddi bir artış yaşanmamıştır.

 

Doğrusu 2000 yılından bu yana Avustralya, İngiltere, Yeni Zelanda, Güney Afrika, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek emlak enflasyonu yaşanmaktadır. Geride bıraktığımız son beş yılda eski sanayi ülkelerinde gelişmekte olan ülkelere oranla daha yüksek emlak enflasyonu olduğu ortadadır. Dolayısıyla küresel ekonomi sisteminin yaşayacağı sonraki bü­yük şokların diğer Doğu Asya ülkeleri veya Latin Amerika’dan ziyade Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya’dan gelmesi olasılığı daha yüksektir. Bankacıların Doğu Asya mali krizini unutmala­rı ve gelişmekte olan ülkelerdeki yüksek riskli mali dengeleme biçimlerini desteklemeye hazırlanabilmeleri için muhtemelen bir kuşağın daha geçmesi gerekecektir. Bu yüzden 1997-98 olay­larının son mirası, Doğu Asya’da cari hesap fazlaları ve aşırı li­kidite yaratan birkaç yıllık mali ihtiyat dönemi olmuştur. Bu cari hesap fazlaları ve aşırı likidite de Kuzey Amerika, Avustralya ve İngilizce konuşulan diğer ülkelerdeki yüksek borçlanma etkisi­ne sahip tüketicilere dönmüştür. Yine de bir kez daha sürprize maruz kalabiliriz.

İkinci Kısım

 

Örnek Vakalar: Geleceğe Bakmak

Geçmişteki ve Gelecekteki DARPA William B. Bonvillian

Teknolojik yeniliğin hem kazanan orduların hem de bü­yüyen ekonomilerin dinamosu olabileceği fikri, en az Appian Yolu kadar eskidir. Dönemine göre oldukça karmaşık bir ulaşım ağı olan Appian Yolu, Romalıların askeri hünerlerine ve ticaret yaşamlarına ivme kazandıran bir unsur olmuştu. Romalılara ordularının yerini hızla değiştirme ve daha iyi komuta kontrol olanağı sunmuş ve ticareti kolaylaştırmıştı böylece devleti ve daha sonra imparatorluğu ayakta tutan büyüyen bir ekonomiyi desteklemişti. Aslında bu yol tam anlamıyla ilk istihbarat oto­banıydı.

 

Appian Yolu örneği yaklaşık olarak sonraki iki bin yıl bo­yunca şu veya bu şekilde taklit edilmiştir. Kütüphaneler, bilim ve teknolojinin tarihini ele alan kitaplarla doludur ve bunların neredeyse tamamının tek bir ortak noktası vardır: Yeniliğin in­sanoğlunun ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi meselelerinde, ba­zen belirleyici nitelikte, önem taşıdığı yönündeki yaygın kanaat.

 

Bu kanaat yeterince doğrudur, fakat yirmi birinci yüzyıla yaklaşılırken önemli bir şey yaşanmıştı. Askeri teknoloji, öldürücülük bakımından büyümekle birlikte askeri veya siyasi sonuçlar üzerinde hâlâ pek de belirleyici etkiye sahip değildi. En azından teoride Jül Sezar ve George Patton oturup çöl savaşı taktiklerini veya Ren Nehrini geçmeyi tartışabilir ve birbirlerini oldukça iyi anlayabilirlerdi. Silahlar önem taşıyordu, ama askerlerin bece­rilerinden, moralden, liderlikten, planlamadan, eğitimden, hava durumundan ve şanstan çok fazla önem taşıdıkları pek de söyle­nemez. Bu durum, yeni teknolojinin – yalnızca yetenekli askerle­rin ellerindeki daha gelişmiş aletler değil – savaşları kazanmaya yetebileceğinin ilk kez açık biçimde ortaya çıktığı İkinci Dünya Savaşı’nda değişmişti. Bu tür teknolojik silahlara verilebilecek başlıca örnekler, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Radyasyon Laboratuarı’nda geliştirilen mikrodalga radar ve tv tapa başlık­lar ile Los Alamos’ta geliştirilen atom bombasıdır. Bunlar, uygu­lamalı bilimin savaşı ve beraberinde bölgesel politikaları daha önce hayal edilmemiş biçimlerde değiştirebileceği bir noktaya ulaştığı savaş kazandıran teknolojilerdi.

 

Askeri teknolojinin yirminci yüzyılın sonunda geçirdiği ev­rim, yenilikçi dönüşümün büyük resminin yalnızca bir parça­sıydı. Carlotta Perez, 1770 yılında İngiltere’deki Sanayi Devrimi ile başlayarak bugüne kadar yaklaşık her elli yılda bir endüst­riyel dönüşüm yaşandığını sağlam temellere dayanarak iddia etmiştir.1 Teknoloji temelli yenilik dönemleri, ekonomileri ve toplumların bu ekonomiler etrafında örgütlenme biçimlerini değiştirerek uzun, on yıllar süren dalgalar şeklinde gerçekleşir. Askeri yenilik ve güç, bu dalgaların içerisinden çıkarak dünya­nın askeri alanda lider ülkelerin liderliği teknolojik yenilik ile koşut tutma eğiliminde olmalarına yol açmıştır.

 

Amerika Birleşik Devletleri, en son dalganın merkezinde bilgi teknolojisinin olduğu son üç yenilik dönemine öncülük et­miştir. Appian Yolu örneğinde olduğu gibi, mevcut yenilik dalga­sının temel teknikleri karşılıklı güçlendirici ekonomik ve askeri avantajlar yaratmaktadır. Bu konuyla ilgili belirgin kanaat, siyasi mevcudiyetlerin nispi gücünün teknoloji alanında önde olmakla

 

 

çok yakından ilişkili olduğudur. Daha az belirgin olan ise tek­nolojik yeniliklerin askeri uygulamalarının nadiren doğrudan olduğu ve toplumun tamamında yaşanan teknolojik değişimden bağımsız olarak sürdürülemeyeceğidir.

 

Belirgin olmayan şey ise askeri teknolojinin ulusal güce oranla öneminin sabit olmadığıdır. Amerika Birleşik Devletleri bugün kuşkusuz dünyanın en büyük askeri gücü ve en müreffeh toplumudur. Fakat muazzam askeri gücüne rağmen Amerikan hükümeti, VVilson yönetiminin 1917-18 döneminde ulaştıkları­na benzer siyasi amaçlarına ulaşamamaktadır. Temel bilimsel ve teknolojik yeniliklerin Amerika’nın bugünkü ulusal gücüne uyarlanmasıyla ilgili meseleler göz önünde bulundurulduğunda açıkçası Amerikalıların askeri gelişmişlik açısından diğer ülke­lerin gerisinde kalmak istemedikleri görülmektedir. İster kabul edin ister etmeyin, güç hâlâ insanoğlunun siyasi meselelerinde en büyük etkendir. Fakat bu gerçeklik, hükümetin ilgilenmesi gereken tek alanın en ileri teknolojinin askeri yöntemlere uyar­lanması olduğu anlamına gelmez.

 

Çok sık kullanılan bir sözde ifade edildiği gibi Amerika Birleşik Devletlerinin, müttefiklerinin ve genel olarak dünya­nın olası ciddi bir enerji sorunuyla karşı karşıya olduğunu an­layabilmek için üstün zekâlı olmaya gerek yoktur. Ekonomik güç, Amerika’nın “yumuşak” gücünün kalbi ve askeri gücünün omurgasıdır; enerji, bu her iki gücün de en zayıf noktası hali­ne gelmiştir. Kayıtlar, Richard Nixon yönetiminden bu yana her Amerikan yönetiminin sorunu kabul etmekle ve geniş jeopolitik uzantılarını anlamakla kalmayıp bu konuda bir şeyler yapacağı­na dair söz vermiş olduğunu göstermektedir. Hiçbiri bu konuda verdiği sözü tutamamıştır. Amerikan enerji politikasının gerek Cumhuriyetçi gerekse Demokrat yönetimlerin döneminde son otuz yıllık bölümdeki tarihi, Amerikan siyasi tarihinin en acı hikâyelerinden biridir. Otuz yıldan uzun süredir bilim ve tekno­lojinin enerji çıkmazına bir çözüm zemini sağlayacağı düşünül­mektedir. Ne var ki ABD ordusunu dünyanın en gelişmiş ordusu konumunda tutan yenilik paradigması henüz enerji sektörüne uyarlanmamıştır.

 

Bu paradigma tek bir kısa adla özetlenebilir: DARPA (Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı). Amerikalı – özellikle mevcut, bazen bilime karşı olan yönetim içerisindeki – siyasi li­derlerin sorması gereken, fakat genellikle sormadıkları bir soru, DARPA modelinin kopyalanarak enerji sorununa nasıl uyarlanabileceğidir. Politikacılar sık sık “enerjinin Manhattan Projesi” çağrısında bulundukları konuşmalar yaptıklarında aslında baş­ka bir şeyden bahsediyorlardır – veya yalnızca, en azından, bir düşüncenin kıyısında dolanıp duruyordurlar. Oysa bu tür ko­nuşmalar yapanların çoğunun Manhattan Projesi’nin nasıl oluş­turulduğu ve neden başarıya ulaştığı hakkında en ufak bir fikri bile yoktur.

 

Büyük ölçüde DARPA’nın çıkardığı dersler sayesinde bu­gün inovasyonun ve başarılı biçimde uygulanmasının arkasın­daki etkenler hakkında çok şey bilinmektedir. Büyüme ekono­misi, inovasyonun doğrudan iki yenilik etkeni yoluyla büyüme getirdiğini göstermektedir: modern araştırma ve geliştirme ve AR-GE’nin arkasındaki yetenek. Bu noktada ortaya üçüncü bir etken koyuyorum. Bu etken, bu tür bilimi veya bundan türeyen donanımın üretimi değil de araştırma imkânları ile beşeri ye­teneklerin en iyi harmanlandığı kurumsal düzeni kapsar. Bilim ile teknolojinin en iyi organize edildiği özenle oluşturulan bağ­lantı noktasına “inovasyon organizasyonu” denir. İnovasyon or­ganizasyonu da kişisel ve kurumsal olmak üzere iç içe geçmiş iki düzeyde çalışmaktadır. Kişisel düzeyde inovasyon, bilimsel buluştan veya icattan ayrılır. Yalnız başına çalışanlar buluş ya­pabilirler, ama inovasyon ise sağlam bir ekip işidir.2 Sistemli inovasyon, bilimsel buluşun teknolojik icatla birleştirilmesini ve ardından bir ekonominin önemli parçalarını dönüşüme uğrata­cak potansiyele sahip yüksek üretim kazançları sağlayacak bü­yük icat uygulamalarının sayısının artırılmasını gerektirir. Bu etkinlik, “AR” ve “GE” safhaları arasında derin kurumsal bağlar oluşturulmasını gerektirir.

 

DARPA modeli, inovasyon organizasyonu dersleri anlaşılıp uygulandığı takdirde, enerji teknolojisini çarpıcı biçimde değiş­tirebilecek potansiyele sahiptir. Eğer bu yüzyıldaki Amerikan gücü çılgına dönmüş bir küresel enerji durumunun getirdiği çok sayıda sıkıntıya kurban gidecek olursa, Amerikalılar ile on­ların siyasi liderleri suçu yalnızca kendilerinde aramalıdırlar. Dolayısıyla DARPA’nm tarihinin ve yapısının anlaşılması, en iyi inovasyon sisteminin ayrıntılarıyla incelenmesini ve mümkün olduğunca kısa süre içerisinde bir dizi enerji teknolojisini amaç­layan yeni bir inovasyon sistemi kurulmasını gerektirmektedir.

 

Bağlantılı ve Ardışık Bilim

Amerikan hükümetinin bilim ve teknoloji örgütlenmesinin ma­zisi, Ulusal Bilimler Akademisi’nin kurulduğu Lincoln yöne­timi dönemine kadar uzanır. Benim baktığım açılardan ise bu tarih İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanmakta ve sivil ekonomi ile savunma sektörleri arasındaki bir tür karşılıklı çıkar ilişki­sinden kaynaklanmaktadır. Bu çalışmayı, Başkan Franklin D. Roosevelt’in bilimden sorumlu yardımcısı olarak görev yapan Dr. Vannevar Bush yürütmüştü. Bush, aralarında yatırım ban­kacısı ve bilim adamı Alfred Loomis, Berkeley Üniversitesi’nden fizikçi Ernest Lawrence ve Harvard Rektörü James Conant ile MİT Rektörü Kari Compton’un da bulunduğu önemli isimlerden oluşan bir bilim planlamacıları grubuyla birlikte çalışmıştı.

 

Bu saydığım isimler içerisinde özellikle Loomis ilginç ve eleştirel bir kişiliğe sahipti. Loomis bilimle uğraşmayı çok sevi­yordu, fakat ailesinin içinde bulunduğu koşullar onu avukat ol­maya zorlamıştı.3 Yine de Loomis bilim ve hukuk alanlarındaki becerilerini bir şekilde bir araya getirmeyi başararak 1920’lerde ortaya çıkan elektrik kuruluşu endüstrisi alanında önde gelen bir Wall Street yatırımcısı olmuştu. Piyasalarda yaşanan çöküşü öngören Loomis, 1928 yılında bütün servetini olduğu gibi çek­miş, daha sonra bu serveti New York un Tuxedo Park bölgesin­deki arazisinin üzerinde özel bir laboratuar kurmakta kullan­mıştı. Loomis burada 1930’lu yıllarda savaş öncesi dönemdeki fizikçileri kapsayan bir “kim kimdir” ansiklopedisi hazırlamıştı. Loomis’in özel ilgi alanı mikrodalga fiziğiydi, fakat organizas­yon becerileri de kayda değerdi. Ufukta İkinci Dünya Savaşı’nı belirmesi nedeniyle Vannevar Bush, Loomis’ten bilim adamla­rını savaşla ilgili çalışmalar yapmak üzere harekete geçirmesi amacıyla Roosevelt’in Ulusal Savunma Araştırma Konseyi’ne katılmasını istemişti.

 

Yaklaşık olarak bu noktada tarihteki o açıklanması en güç, en karmaşık anlardan biri yaşanmıştı. ABD ordusu, İngiltere’nin mikrodalga radar üzerinde yaptığı çalışmayla ilgilenmediği­ni açıklamıştı. Bunun nedeni, radarı elde etme karşılığında ABD’nin bazı sırlarının verilmesi zorunda kalınacağı endişesiydi. Amerika’yı bu öngörü yoksunluğundan kurtarmak amacıyla Loomis 1940 yılının bir akşamında Washington’daki Shoreham otelinin çatı katındaki odasında VVinston Churchill tarafından gönderilen, İngiliz bilim adamlarından oluşan bir heyeti ağır­lamıştı. İngilizler burada Loomis’e, içerisinde mikrodalga ra­dar hakkında bilgiler bulunan bir valiz vermişlerdi. İngiltere Savaşı’nın şiddetlenmesiyle birlikte Loomis’in mikrodalga ko­nusundaki uzmanlığı, hava savaşı teknolojisinin askeri uzantı­larını hemen kavramasını sağlamıştı. Loomis, derhal kuzeni ve akıl hocası Savaş Bakanı Henry Stimson’u (VvASP aile bağları­nın gücünden kim şüphe edebilir?) bu teknolojinin bir an önce geliştirilip kullanılmasına ikna etmişti. Bush ve Roosevelt’in derhal onay vermesiyle Loomis birkaç hafta içerisinde MIT’de Radyasyon Laboratuarını kurmuştu. Tuxedo Park’taki laboratu­arında kurmuş olduğu ilişkilerinden yararlanan Loomis ve ar­kadaşı Ernest Lavvrence, telefon açtıkları en yetenekli Amerikalı fizikçilerin hemen hepsini Radyasyon Laboratuarına katılmaya ikna etmeyi başarmışlardı. Amerikan hükümeti kısa süre içeri­sinde bu tür büyük laboratuarlar kurmaya alışkın olmadığı için Loomis, devlet desteği ve ödenekleri gelene kadar başlangıçta laboratuarı bizzat finanse etmişti.

 

Radyasyon laboratuarı, bilim dallan ile teknoloji becerileri­nin bir karışımından oluşan bir yetenek tabanını kullanıyordu. Çok büyük ölçüde işbirliğine dayanan laboratuarda yalnızca iki kademeden – proje yöneticileri ve proje ekipleri – oluşan hiyerarşik olmayan bir düzen vardı. Her bir “büyük” ekip yalnızca belirli bir teknoloji alanında çalışıyordu. Bunların her biri güçlü bir teknoloji zorluğuna karşı problem çözme yaklaşımı çevresin­de organize olmuştu. Radyasyon Laboratuarı araştırma, geliş­tirme, prototip üretimi ve ilk üretim safhalarını birbirine bağ­layan bir yönetim çalışması uyguluyordu. Ekipler uzun saatler boyunca yoğun bir tempoda, ancak neşe içerisinde çalışıyorlar­dı. Loomis ve Bush, bilinçli olarak orduyu laboratuarın dışında tutmuşlardı. Radyasyon Laboratuarı çok geçmeden mikrodalga radarı geliştirmiş ve yüksek hızlı bir uçak benzeri bir hedefe yak­laştığında bir merminin patlamasını sağlayan mesafe algılayıcı tapanın geliştirilmesine yol açan başka ilerlemeler kaydetmişti. Radyasyon Laboratuarı beş yıllık bir süre içerisinde on bir Nobel ödülü kazanmış, Los Alamos’ta atom bombasının geliştirilmesi­ne yönelik örgütlenme modelini oluşturmuş ve modern elektro­nik biliminin temellerinden bazılarını atmıştı.

 

Vannevar Bush, son derece yetenekli isimlerden oluşan bu kadroyu başarıya götürecek zemini hazırlamak amacıyla labo­ratuarı destekleyecek birkaç teşkilat kurmuştu  önce Ulusal Savunma Araştırma Konseyi ve ardından Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Dairesi.4 Bush, bütün savunma araştırması çalışma­larını, Radyasyon Laboratuarı ile diğer araştırma projelerine ev sahipliği yapan ve uygulayıcı görev kuvvetleri olarak dönemin önemli teknolojik yenilikleriyle ilgilenen bürokratik olmayan, dallar arası proje ekipleri oluşturan bu geniş koordinasyon ça­tısı altında toplamıştı. Temel bilim safhasındaki büyük teknolo­jik buluşların geliştirme, prototip üretimi ve üretim safhalarına teknolojik yenilik modeli olarak adlandırılabilecek bir biçimde yakından bağlandığı “bağlantılı bilim” modelini yaratmıştı. Bush ve Loomis’in Bakan Stimson ve başkan yardımcısı Harry Hopkins aracılığıyla Başkan Roosevelt’ten doğrudan yardım alabilmeleri sayesinde Bush, askeri birimlerin – özellikle de ABD Deniz Kuvvetleri’nin – ele geçirmek için yaptıkları sürekli baskılara rağmen savaş boyunca bu modelini elinde tutmayı ba­şarmıştı.

 

Bush, savaşın hemen ardından, olağanüstü bağlantılı bilim buluşunu sistematik olarak dağıtmıştı. Dünyada bir barış dönemi yaşanacağını düşünen Bush, hükümetlerin savaş dönemlerinde­ki bilim yatırımlarının azalacağından emindi. Muhtemelen ordu ile bilim arasında kalıcı bir ittifak olduğundan kuşkulanıyordu. Yine de Bush, federal bütçeden daha fazla bilim ödeneği almaya çalışmıştı. 1994 yılının sonlarında Roosevelt’e Amerikan bilim tarihinin en etkili raporunu yazmıştı: “Bilim: Sonsuz Sınır.”5 Bush, büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yazısında Amerikan hükümetinin temel araştırmaları finanse etmesi gerektiğini, bunun da karşılığında ekonomik refahta ve ulusal güvenlikte sürekli ilerleme sağlanacağını iddia ediyordu. Bir başka deyişle Bush, büyük teknolojik yenilikler etrafında organize edilen, sa­vaş zamanında ortaya koyduğu bağlantılı bilim araştırma ve ge­liştirme modeline son verip federal yönetimin rolünü teknolojik ilerlemenin yalnızca bir safhasını – temel araştırma – finanse etme olarak belirlemeyi öneriyordu.

 

Bush’un yaklaşımı “ardışık” bilim yatırımı modeli olarak adlandırılıyordu. Bu modele göre, federal hükümet inovasyon ardışık düzeninin bir ucuna temel bilimi koyacaktı. Teknoloji ge­liştirme ve prototip üretiminin ilk ve son safhaları bu düzenin içerisinde gerçekleşecek ve yeni teknolojik ürünler de sihirli bi­çimde diğer uçtan çıkacaktı. Bush, ardışık düzen modelinin ya­pısındaki derin bağlantı sorunlarının farkına varmış olmalıydı, ama yaklaşan barış döneminde yapabileceği en iyi şeyin muh­temelen federal bütçeden temel bilim ödeneği almak olduğuna karar vermişti.

 

Bush aslında ulusun bütün araştırma makamlarının tek merkezden yönetilebilmesi amacıyla bu temel araştırma yak­laşımının tek bir çatı altında toplanması ve koordine edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Bu amaçla daha sonra Ulusal Bilim Vakfı (NSF) adını alacak yapının kurulmasını önermişti. Bush, bu yapının ülkenin siyasi yönetiminden – ve kesinlikle general­leri ile amirallerinden – bağımsız bir bilim adamları grubunun kontrolü altında olmasını istemiş ve bu konuda Roosevelt’in halefi Harry Truman ile ters düşmüştü. Kişiliği gereği her şeyi kendisine vazife edinen Truman, bu bilimsel alan sorumluluğunun bir kısım soylu ve kültürlü bilim adamında değil de kendisinde olmasında diretmişti. Truman NSF’deki önemli atamaların başkanın deneti­minde olmasını istiyor, Bush ise buna karşı çıkıyordu.

 

Bu yüzden Truman, Bush’un önerdiği NSF yasasını veto et­miş, böylece vakfın kuruluşunu beş yıl daha geciktirmişti. Bu arada Amerikan hükümeti içerisindeki bilim ve bilim örgütlen­mesi çalışmaları yerinde saymıyordu. Yeni teşkilatlar çoğalmaya başlamış ve Kore Savaşı’nın çıkması, savunma bilimi çalışma­larının yeniden başlamasına yol açmıştı. NSF 1950 yılında ku­rulduğunda ve finanse edildiğinde potansiyel koordinasyon rolü çoktan elinden alınmıştı. Ayrıca Bush’un öngördüğünün aksine onlarca benzerinin arasında tek başına duran küçük bir teşkilat haline gelmişti – Bush’un tek çatı modeli bir kenara atılmıştı. Hükümet bunun yerine bilim çalışmaları için oldukça dağınık bir model benimsemişti.6 Ne var ki Bush’un temel bilime odaklı federal finansman fikri baskın çıkmıştı çünkü yeni bilim kuru­luşlarının çoğu ardışık düzen modelini benimsemişti.

 

Bu iki gelişme, ABD bilim camiasını kurumsal düzeyde iki şekilde parçalamıştı: Bilim camiası sayısız bilim kuruluşu ara­sında bölünmüştü; fakat federal bütçeden aktarılan kaynaklar teknolojik üretim sürecinin yalnızca bir safhasına temel araş­tırmaya – odaklanıyordu. Dolayısıyla Bush, ardında birbiriyle çelişen iki bilim organizasyonu modeli bırakmıştı: İkinci Dünya Savaşı dönemi bağlantılı, yenilikçi model ve temel bilim odaklı, bağlantısız, çok başlı model. Kısacası bilim oldukça karmaşık bir hal almıştı.

 

DARPA Doğuyor

DARPA, Bush’un bu mirasını reddetmişti. Başkan Dwight D. Eisenhower, savunma alanındaki AR-GE çalışmalarında birleş­tirici güç görevi yapması amacıyla 1957 yılında DARPA’yı kur­muştu. 1953 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin soğuk savaş stratejisinin ilk işaretini veren Solarium çalışmasını başlatmış olan Eisenhovver, genellikle savaş sonrası organizasyon uzmanı olarak görülmez – ama kesinlikle tam bir uzmandı. Eisenhower, ordunun Amerika’nın uzay uydusu yarışını Sputnik’e kaybetme­sine neden olan ve değişmesi gereken bağımsız, bağlantısız uzay programlarının farkına varmıştı.

 

Eisenhower’ın girişimi sayesinde DARPA eşsiz bir kuruluş haline gelmişti. DARPA, pek çok yönden, Radyasyon Laboratuarı ve Los Alamos’un bağlantılı bilim, yenilikçi ve büyük grup orga­nizasyonu modellerini doğrudan miras almıştı. Öncelikle kişisel düzeyde faaliyet gösteren bu modellerin aksine, DARPA aynı za­manda kurumsal düzeyde de faaliyet göstermiştir. DARPA, diğer bütün AR-GE kuruluşlarından farklı olarak, kurumsal ve kişisel organizasyon unsurlarını birbirine bağlayan köprü olmuştu.

 

DARPA modelini muhtemelen en iyi sergileyen kişi, bu mo­delin en başarılı uygulayıcılarından biri olan J. C. R. Licklider’dir. Licklider, DARPA proje yöneticisi olarak, bir dizi büyük teknoloji ekibi kurmuş ve bunlarla birlikte çalışarak yirminci yüzyılın tek­noloji devrimlerinin – kişisel bilgisayar ve Internet  zeminini hazırlamıştı.7 Licklider, teknoloji hayalini gerçeğe dönüştürmeyi başaran ender örneklerden biridir.

 

Psikoloji, fizik ve matematik eğitimi almış olan Licklider “insan-makine arayüzü” ve “insan bilgisayar sembiyozu” ola­rak adlandırdığı şeyler hakkında 1960 yılında şunları yazmıştı: “Öyle görünüyor ki birkaç yıl içerisinde insan beyni ile bilgisa­yarlar çok sıkı bir ilişki içerisine girecek ve bunun sonucunda doğacak ortaklık, bugüne kadar hiçbir insan beyninin düşüne­mediğinden daha iyi düşünecektir.”8 Kafasında gerçek zamanlı kişisel bilgisayarı (o dönemin hâkim ana bilgisayar modelinin aksine), dijital kütüphaneleri ve Internet’i (buna “Galaksiler Arası Bilgisayar Ağı” diyordu) canlandırmıştı. Ayrıca bugün çok önemsenmeyen kişisel bilgisayar fonksiyonlarının çoğunu önce­den görmüştü – grafik tasarımı, simülasyonlar, modelleme ve daha niceleri.

 

Bu öngörüleri, kendisine verilecek yeni görevinde Licklider’e çok yardım etmişti. Küba füze krizi esnasında karşılaştıkları de­rin komuta kontrol sorunları, özellikle de gerçek zamanlı veriler alıp bunları analiz edememeleri ve süreci yerinde yürüten askeri komutanlarla iletişime geçememeleri, Başkan John F. Kennedy ve Savunma Bakanı Robert McNamara’nm canını fazlasıyla sık­mıştı. DARPA, sorunun üstesinden gelmesi için o dönemde za­ten teşkilatta çalışmakta olan Licklider’i göreve çağırmıştı. İlk DARPA yöneticileri Jack Ruina ve Charles Herzfeld’in büyük desteğini alan Licklider, üniversiteler ve şirketlerdeki ilk istih­barat teknolojisi araştırmacılarından oluşan kayda değer bir destek ağı kurmuş; bu ağ, zaman içerisinde, kişisel bilgisayar ve Internet’in temellerini atmıştı.

 

Kurumsal düzeyde ise DARPA ve Licklider, 1960’lar ve 70’ler boyunca, üniformalı birimlerin kontrolündeki Savunma Bakanlığı araştırma kuruluşları arasında işbirliği sağlayan güç haline gelmişti. Bağlantılı bilim ve teknolojik yenilik modelleri kullanılarak ortak sorunların çözümünde daha etkin rol ala­bilmek için DARPA ödeneklerini kullanıyorlardı. DARPA ve Licklider aynı zamanda proje yönetimi ve idari görevleri yürüt­mede AR-GE kuruluşlarından faydalanarak kendi araştırma bürokrasilerini asgari düzeyde tutmuşlardı. Kurumsal olarak DARPA artık Savunma Bakanlığı araştırma birimine rakip ol­maktan daha çok, araştırmaları destekleyen ve işbirliğini sağla­yan bir kimliğe bürünmüştü. DARPA ayrıca Savunma Bakanlığı bünyesinde, farklı Amerikan AR-GE kuruluşları arasında esnek, kurumlar arası, dallar arası bir model oluşturulmasına dair kurumsal bir örnek teşkil ediyordu. Bu arada kişisel düzeyde Licklider, DARPA içerisinde olağanüstü bir bilgi teknolojisi taba­nı oluşturmakla kalmamış, DARPA sözleşmeleri aracını kulla­narak ülke çapında büyük araştırma gruplarını kapsayan büyük bir işbirliği ağı kurmuştu.

 

Bu kadarıyla kalmıyordu. DARPA uzun vadeli AR-GE yatı­rımlarını kuruluşların ve risk sermayeli şirketlerin yapmadıkları bir şekilde sürekli olarak desteklemeyi istediği için Licklider’in DARPA modeli kendisini yenilemede kullanacağı öz kaynaklarla doğmuştu. DARPA, sonraki yetenekli bilim adamları kuşakla­rının bilgi teknolojisi devrimini uzun vadede devam ettirebil­meleri amacıyla yenilikçiliği kurumsallaştırmıştı. Licklider’in oluşturduğu büyük gruplar, kendilerinden önceki Radyasyon Laboratuarı gruplarıyla bazı temel özellikleri paylaşıyorlardı; Licklider’in Bilgi İşlem Teknikleri grubu hâlâ DARPA modelinin ilk ve en önemli başarısı konumundadır. Oysa DARPA’nın tek başarısı bu değildi. DARPA ayrıca gizli, yüksek enerjili lazerler, robotbilim ve bilgisayar donanımı, yazılımı ve çip üretimi ben­zeri alanlardaki önemli ilerlemeleri destekleyerek diğer teknoloji alanlarında da benzer başarılar elde etmişti.9

 

Son olarak, DARPA yalnızca savunma sektöründeki değil, aynı zamanda sivil ekonomi alanındaki teknolojik ilerlemeleri hızlandırıp kolaylaştırmak istiyordu. DARPA’nın yöneticileri, de­neyimli bilim adamları ve idarecileri, savunma sektörünün ba­şarılı olabilmesi için ekonominin tamamının inovasyonu kucak­laması gerektiğinin bilincindeydi. Böylece Savunma Bakanlığı, teknolojik gelişme alanında kaydedilen hızlı ilerlemelerden ken­disine büyük faydalar sağlamıştı. DARPA, özel sektörü destekle­yerek, savunma bakanlığının bir dizi askeri teknoloji geliştirme ve tedarik etme maliyetlerini azaltmıştı. Fakat bunun ötesinde, bakanlık daha önce hayal edemediği ölçüde varlık edinmişti. Savunma Bakanlığının efsanevi kuramcısı ve bakanlığa bağ­lı özel stratejik araştırmalar dairesi Office of Net Assesment’in başkanı Andrevv Marshall 1980’lerin sonlarında Amerikan aske­ri kuvvetlerinin “askeri işlerde bir devrim” gerçekleştirmekte ol­duklarını ileri sürdüğünde, bu devrim aslında DARPA’nın deste­ğiyle elde edilen çok sayıda bilgi teknolojisi hamlesinin etrafında inşa edilmişti. Bu arada, başlangıçta askeri faydaları nedeniyle desteklenen bu bilgi teknolojisi yenilikleri sonunda 1990’larda bütün Amerikan ekonomisini etkisi altına alan eşi görülmemiş bir inovasyon dalgasına dönüşerek yüksek verimlilik artışları sağlamış ve onlarca sanayi kolunda yeni iş modelleri yaratmıştı. Bunlar da karşılığında hâlâ devam etmekte olan savunma sektö­rü dönüşümünü finanse eden yeni sosyal refahın oluşmasına yol açmıştı. Kısacası DARPA yeni bir Appian Yolu açmıştır.

 

İnovasyon Modeli

Peki, başarılı bir inovasyon kuruluşu deyim yerindeyse “ham haliyle” nasıldır? Eğer Amerikan hükümeti DARPA modelini ül­kenin enerji sorununa uygulayacak sağduyuya ola ki sahip olur­sa bir Manhattan Projesi’nin, daha doğrusu bir dizi benzeri pro­jenin organizasyon yapısı nasıl olacaktır veya nasıl olmalıdır?

 

DARPA örneğinin gösterdiği gibi, bu kuruluşun iki düzeyde çalışması gerekecektir: Kurumsal ve kişisel. Ayrıca DARPA’nın on iki organizasyon unsurunun daima akılda tutulmasında bü­yük fayda vardır:10

  • Küçük ve esnek: DARPA yalnızca 100 ila 150 personelden oluşmaktadır; bazı gözlemciler DARPA’yı “bir seyahat acentesi yöneticisinin bir araya getirdiği 100 dâhiden oluşan bir grup” olarak adlandırıyordu.
  • Düz Organizasyon Yapısı: Katılımı sağlamak amacıyla yalnızca iki düzeyde çalışan DARPA, askeri hiyerarşiden sakın­maktadır.
  • Özerklik ve bürokratik engellerden bağımsızlık: DARPA devlet memuru alımı sürecinin ve standart devlet sözleşmesi kurallarının dışında faaliyet göstermektedir; bu durum ona ye­tenekli insanlara erişimde, AR-GE çalışmalarının organize edil­mesinde hız ve esneklik sağlamaktadır.
  • Seçilmiş, üstün nitelikli teknik kadro: DARPA; endüstri sektöründe, üniversitelerde ve devlete bağlı laboratuarlar ile AR-GE merkezlerindeki karma dallardan, ayrıca teorik ve deneysel becerileri olan büyük yetenekleri aramaktadır. Bu yetenekler or­tak akademik işbirlikleri aracılığıyla harmanlanmıştır.
  • Ekipler ve Ağlar: DARPA, işbirliği yapmak üzere bir araya getirilen ve ekibin kaydettiği ilerlemelerde payı olan araştırma­cı ekipleri oluşturur ve bunları devam ettirir. Böylece DARPA, inovasyonun kişisel, yüz yüze düzeyinde çalışır. DARPA’nın tek amacı araştırmaları finanse etmek değildir; program yöneticile­ri dinamik oyun yazarları ve yönetmenlerdir.
  • İşe alım sürekliliği ve değişim: DARPA’NIN teknik kadro­sundaki isimler üç ila beş yıllık dönem için işe alınır veya ata­nırlar. Bütün güçlü kuruluşların yaptığı gibi DARPA da deneyim ile değişimi harmanlar. Savunma Bakanlığı’nı yakından tanıyan deneyimli uzmanlardan oluşan bir tabana sahiptir, fakat yeni fi­kirlere ve bakış açılarına açık olabilmek için kadrosunun büyük bir kısmını dışarıdan aldığı isimler oluşturmaktadır.
  • Yenilik modeli etrafında organize edilen projeye dayalı görevler: DARPA, çalışmalarının önemli bir kısmını belirli ye­nilikler etrafında organize etmektedir. İnovasyona dayalı imkân ve kabiliyetleri öngörerek ve ardından bunları sağlayan temel ilerlemeler üzerinde çalışan DARPA, AR-GE ardışık düzeninde “sağdan sola doğru” çalışır. DARPA’NIN projelerinin genellikle üç ila beş yıl sürmesine rağmen, büyük teknolojik yenilikler daha uzun zaman dilimleri içerisinde ele alınabilir. Bir dizi önemli adım atılabilmesi için sabırlı, uzun vadeli yatırımlar sağlanması ve sürekli işbirliği için ekiplerin bir arada tutulması gerekir.
  • Dış kaynaklı destek personeli: DARPA, diğer kuruluşlar­dan geçici olarak teknik, sözleşmelere ilişkin ve idari hizmetler alır. Bu, DARPA’ya, birlikte çalıştığı kuruluşlarla işbirliği ittifak­ları kurarak, sürekli bir personel kadrosu yükünün altına gir­mek zorunda kalmadan bir teknoloji alanına girip çıkma esnek­liği sağlamaktadır.
  • Seçkin program yöneticileri: DARPA’NIN sözleriyle, “en iyi DARPA program yöneticileri her zaman için amaçlarının pe­şinde çılgınca koşan özgür karakterli kişiler olmuştur.” DARPA müdürünün en önemli görevi, ajansa oldukça yetenekli program yöneticileri almak ve büyük ekipleri büyük ilerlemeler etrafında bir araya getirmek amacıyla bu kişilerin yaratıcılıklarını kullan­malarına izin vermek olmuştur.
  • Başarısızlığın kabul edilmesi: DARPA, inovasyon fırsatla­rını yakalamak için yüksek riskli bir model izlemektedir ve olası başarının ödülü yeterince büyük olduğu takdirde başarısızlığa da müsamaha gösterir.
  • Bağlantılı bir yaklaşımda devrim niteliğinde buluşlara yönelim: DARPA tarihsel olarak yalnızca marjinal değil, aynı zamanda radikal inovasyona odaklanmıştır. Yüksek riskli yatı­rıma vurgu yapar, temel teknolojik ilerlemelerden prototip üre­timine geçer ve daha sonra üretim aşamasını silahlı kuvvetlere veya ticari sektöre devreder. Kurumsal inovasyon açısından ba­kıldığında ise DARPA, inovasyon safhaları arasındaki bariyerleri aşan bağlantılı bir modeldir.

– işbirliği yapmak üzere çeşitli dallardan kişilerin bir ara­ya getirilmesi: DARPA; çeşitli teknik uzmanlıkları ve uygula­nabilir dalları bir araya getirerek ve genellikle önemli savunma yüklenicileri veya danışmanları olmayan (ve radikal inovasyonla uğraşmayan) üniversitelerdeki araştırma görevlileri ile tekno­loji şirketlerini çalışmalara dâhil ederek güçlü ekipler ve işbirliği ağları kurar. DARPA’nın Amerikan AR-GE kuruluşları arasında eşi olmayan “karma” yaklaşımının amacı, temel ilkeleri uygula­malara bağlama zorluğu ve kapasitesi hakkında güçlü bir ortak “bakış açısı” oluşturmaktır.

 

Enerji Alanında DARPA

Şimdi yapılması gereken, inovasyon organizasyonunun bu on iki temel unsurunu ele alıp DARPA’nın askeri inovasyon için yapmış olduklarını enerji alanında yapabilecek – muhtemelen yeniden hayata geçirilen Enerji Bakanlığı’na bağlı – yeni bir enerji tekno­lojisi inovasyonu ajansı kurulmasıdır. Alternatif enerji teknoloji­sinin gelişimi düzensiz ve teknolojik geçiş dönemi de son derece yavaş olmuştur; her iki sorunla mücadele edecek bağlantılı bir DARPA modeli geliştirilmektedir. Ulusal Bilimler Akademisi’nin 2006 yılında yayınladığı Rising Above the Gathering Storm baş­lıklı kayda değer raporu, tam olarak böyle bir ajansın kurulma­sına yönelik çağrıda bulunuyordu. Bu yeni ajansa – sürpriz! -ARPA-E: İleri Araştırma Projeleri Ajansı – Enerji adını vermiş­lerdi. ARPA-E’nin kurulmasına ilişkin izin talebi şu anda çeşitli yasa tasarılarıyla Kongre’de ele alınmaktadır.

 

Her şeyden önemlisi, DARPA modelinin başarı anahtarı unutulmamalıdır: DARPA, yetenek ile uygun altyapıyı bir ara­ya getirerek – ve ardından aradan çekilerek – kilit taşı işlevi görmüştür.” DARPA, ağır bir kurumsal iz bırakmaktan ve bütün”ev sahibi” konumu biçimlerinden (geçmişteki büyük teknolojik başarılarından kira toplamaktan) sakınarak kendisine miras kalan projelerin veya kadroların yükü altına girmek zorunda kalmadan (her ne kadar bazı gözlemciler DARPA’nın artık kendi modelini terk etmekte olduğunu iddia ediyor olsalar da) kendi­sini sürekli olarak yenileyebilmiştir. ARPA-E’nin kurulmasına ilişkin yasanın en başından itibaren ortaya DARPA benzeri özel­likler koyması gerektiği açıktır. Ayrıntılara girmeyen ve ARPA-E’nin yaşama geçirilmesi görevini bürokratlara bırakan yasa da çok büyük ihtimalle burada sıralanan on iki özelliğin tamamen ihlal edilmesine ve dolayısıyla bütün girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açacaktır. Örneğin söz konusu yasa, verim­li işbirliğini sağlayacak yalnızca iki kademeden oluşan düz bir yapıyı şart koşmalıdır. Araştırma ve geliştirme gündemleri ile bütçelerinin kontrolü proje yöneticilerine bırakılmalıdır. Müdür ile onun proje yöneticileri arasında kesinlikle herhangi bir bütçe planlama birimi olmamalıdır. Ayrıca AR-GE müdürünün ba­kanlığın yönetim kademesiyle doğrudan ve hızlı biçimde temasa geçebilmesi de son derece önemlidir  AR-GE, bakanlık düze­yindeki daha büyük bir AR-GE kuruluşunun alt birimi haline getirilmemelidir.

 

Açıkçası DARPA’NIN faaliyet gösterdiği çevre ile DARPA’NIN enerji türevinin faaliyet göstereceği çevreler arasında önemli farklılıklar vardır. DARPA, geliştirdiği önemli bilgi teknolojile­rini çoğunlukla, ilk rekabet baskılarını kısıtlı oranda yaşayan ve yeni yatırımcıları, müteşebbisleri, risk sermayesini ve çekirdek sermayeyi bizzat teşvik ettiği yeni modelle desteklenebilecek uygun sektörlerde uygulamaya koymuştur. Diğerleri kendile­rine karşı koyacak sağlam bir enerji sektörünün ağır rekabet baskılarıyla boğuşurken, sıkıntıya yol açan bazı yeni enerji tek­nolojileri de bu uygun sektörlerde başlatılabilir. Ayrıca enerji teknolojisi sorununun herhangi mucizevi bir çözümü yoktur. Enerji oldukça karmaşık bir sistemdir, dolayısıyla Manhattan

 

Projesi’nin tek teknoloji odaklı yaklaşımı işe yaramayacaktır; nakliye, elektrik ve verimlilik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için bir dizi yeni teknolojik uygulamaya ihtiyaç vardır. Bir diğer farklılık ise DARPA’nın ürünlerinin pek çoğunun ilk “alıcısının” hazır olmasıdır. Neticede Savunma Bakanlığı’nın satın alma bi­rimi çok büyüktür. Örneğin Kongre’nin bütün yeni federal bi­nalara elektrik gücü üretimi için güneşle çalışan nanoteknoloji zar entegre edilmesini veya ordudan güçlü yeni nanoteknoloji bataryaları taşıyan hibrid araçlar kullanarak yakıt tüketimini azaltmasını emretmesi durumunda ARPA-E’nin ürünlerinin devlet kaynaklı önemli bir alıcısı olabilir. Fakat ARPA-E’nin yine de DARPA’nınkiyle yaklaşık aynı büyüklükte bir devlet temelli alıcı tabanı olmayacaktır. Yine de, bazı uygun alanlarda sipa­rişlerinin büyüklüğü Savunma Bakanlığı’nınkinden büyük olan sivil bir alıcı tabanı olabilir. Enerji sektörünün karmaşıklığı ne­deniyle yeni bir enerji AR-GE kuruluşu yapbozun yalnızca bir parçasıdır, fakat önemli bir ilk adımdır – yeni teknolojiler, diğer devlet müdahalelerinin önkoşuludur.

 

Bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, ARPA-E’nin oluşturulmasına DARPA’nın deneyimli çalışanlarının desteği­nin sağlanmasıyla başlanması akıllıca olacaktır. Bir kuruluşu kuruluş yapan şey yalnızca tüzüğü veya teşkilat şeması değil, kültürüdür. ARPA-E’yi ilk nesil yönetim kadrosuna önderlik ve danışmanlık yapacak kadar yalnızca DARPA kültürü içerisinde çalışmış kişiler anlayabilirler. (DARPA modelini izleyecek olan İç Güvenlik Bakanlığı Bilim ve Teknoloji Başkanlığı deneyimli eski DARPA çalışanlarına görev vermeyerek büyük bir hata yap­mıştı.)

 

Enerji Bakanlığı’nda DARPA’nın benzerinin oluşturulma­sının önündeki kurumsal engeller nelerdir? İlk engel korkudur. Artık yeni nesil nükleer silahlar geliştirme üzerinde hızlı biçim­de çalışmak ve yeni görevler aramak zorunda olmayan mevcut ulusal enerji laboratuarları içlerinde bir rakip olmasından kork­maktadırlar. ARPA-E Enerji Bakanlığı’nda varlığını sürdürebil­mek için, tıpkı DARPA’NIN AR-GE kuruluşlarının tohumlarını attığı gibi, ulusal enerji laboratuarlarıyla birlikte yeni teknolo­jilerin geliştirilmesine yardım eden bir çalışma arkadaşı olarak algılanmayı sağlamak zorunda kalacaktır. Başka bir ulusal ener­ji laboratuarı haline gelmesi veya kendi altyapısını desteklemesi söz konusu değildir; şeffaf ve esnek bir yapıyla kurulu labora­tuarlar arasında ara parça işlevi görmeli ve kişisel düzeyde tek­noloji uzmanlarından oluşan kendi güçlü ekiplerini oluşturma­lıdır. Mevcut laboratuarları finanse etmesi de mümkün değildir. DARPA gibi, birbirleriyle rekabet içerisindeki şirketler ile akade­mik çevrelerden oluşan araştırma gruplarına kaynak sağlayarak bazı laboratuarlarla bağını kesmesi gerekecektir. Enerji dönüşü­mü süreci mevcut isimlerin yanı sıra yeni üyeleri de gerektirir. En iyi laboratuar uzmanı, kendilerinden ticari sektöre çok kısıtlı oranda teknoloji aktığı için laboratuarların daha fazla rekabet baskısına ihtiyaç duyduklarının farkında olan kişidir. ARPA-E ismi hâlihazırda Enerji Bakanlığı’nda tartışılmaktadır – bu isim değiştirilebilir. Oysa önemli olan ismin seçilmesi değil, DARPA modelinin neden ve nasıl bu kadar iyi çalıştığının üzerinde dü­şünülmesi ve DARPA’NIN başarı için gereken on iki temel ilkesi­nin doğru biçimde benimsenmesidir. Mevcut enerji altyapısı ile sermaye ağının çok büyük olduğu göz önüne alındığında devrim niteliğindeki büyük buluşların geniş çapta benimsenebilmesi za­man alacaktır.

 

Son olarak, başka DARPA türevlerinin örneğin Ulusal Sağlık Enstitüsü bünyesindeki biyobilim dalının oluşturulamamasının da herhangi temel bir gerekçesi yoktur. Bu, kesinlik­le, hem yasama hem de yürütme organlarının liderlerine bağlı olacaktır. Eğer mevcut yönetim ve kongre yönetimi Amerikan bilim ve teknolojisinin geleceğine cesur yatırımlar yapılmasının öneminin farkında değilse – ve bu noktada kesinlikle bir sorun vardır çünkü yönetimin ilk, son derece mütevazı rekabetçilik teşebbüsü göreve gelmesinden bu yana altı yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Kongre’nin onayını beklemektedir – muhtemelen yeni siyasi yönetim bunun farkında olacaktır. Mesele yalnızca AR-GE yatırımları düzeyinden ibaret değildir; inovasyon kuru­luşu da aynı ölçüde önemlidir. İnovasyon kuruluşlarından bugü­ne kadar öğrendiğimiz dersleri uygulamaya koymalıyız.

 

İnovasyon kuruluşu Amerika’nın ulusal gücü ve ekonomik re­fahı açısından ne derece önemlidir? Sözlerime başladığım gibi antik Roma’dan örnek vererek nokta koyayım. Romalı çocuklar, serbestçe dönebilmesi için her iki tarafından toplu iğnelerle tut­turulan metal bir top olan aeolipile adı verilen bir oyuncakla oy­nuyorlardı; su dolu topun alt ve üst kısımlarında delikler vardı. Topun içerisindeki su ısıtıldığında deliklerden buhar çıkıp topu döndürüyordu. Aeolipile, kısacası, gelişmemiş bir buhar maki­nesiydi.

 

Yenilikçi bir Romalının bu çocuk oyuncağının büyütülmü­şünü tasarlamış ve bunu Appian Yolu üzerinde kendi ürettiği güç­le hareket eden birkaç tekerleğin üzerine yerleştirmiş olduğunu hayal edin. Bildiğimiz gibi böyle bir Romalı olmamıştı. Roma, bu potansiyel teknolojiden faydalanacak bilimle uğraşan kurumla­ra sahip değildi. İşte DARPA’nın oluşturulmasının gerekçesi de tam olarak bu işlevi yerine getirmektir. Bir toplumun, hele bir de elinde örgütlenme araçları varken, kendisini yenilikçiliğe adayamamasına yol açacağı kaybı bir düşünün. Bu nasıl bir ziyan ve gelecek nesillere karşı ne kadar utanç verici bir durumdur.

 

Yine mi Enerji Krizi? Enerji Güvenliği Arayışı

 

Gal Luft ve Anne Korin

 

 

17 Şubat 2006 günü Nijer Deltasının Özgürlüğü Hareketi (MEND) adındaki isyancı bir grup, Nijerya’nın en büyük petrol kaynaklarının olduğu bölgede faaliyet gösteren petrol şirketle­rine karşı “topyekün savaş” ilan etmişti. Nijerya, Afrika’nın en büyük petrol ihracatçısıdır ve Amerika Birleşik Devletleri’ne en fazla petrol sağlayan beşinci ülkedir. Bu ülke, petrol şirketle­ri açısından yeryüzünde çalışılması en zor bölgelerden biridir. Yarısı katı İslam hukukuyla yönetilen ülke son yıllarda mezhep temelli şiddet, köktencilik ve yozlaşmanın her yana yayıldığı ve yükselişte olduğu bir karışıklık kazanma dönüşmüştür.

 

O kış haftasında MEND, petrol boru hatlarına yönelik sabo­taj ve petrol işçilerini kaçırma eylemleri başlatmış, bu eylemler Nijerya’nın petrol üretiminde yüzde 20 düşüş yaşanmasına ne­den olmuştu. Bundan beş gün sonra, dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip Irak’ın Samarra kentindeki Şii Askeriye Camii bombalanıp da ülke kanlı bir iç savaşa itildiğinde bu ülke­deki petrol üretimi neredeyse durma noktasına gelmişti. Saddam Hüseyin’in Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinden bu yana Irak, potansiyel kapasitesinin çok altında üretim yapmaktadır. Yıllarca süren yaptırımlar ve ihmal, petrol üretimini günlük üç milyon varilin altına düşürmüştü ve Irak savaşı da ülkede üreti­min daha da düşük bir düzeye gerilemesine yol açmıştır. Ülkenin petrol tesislerine yönelik sabotaj eylemleri ise üretimi günlük or­talama iki milyon varil gibi korkunç bir rakama çekmiştir. Fakat Samarra’daki saldırı, ham petrol ihracatını tamamen durma noktasına getirerek ülkeyi bir felaketin eşiğine getirebilirdi, işte El Kaide de bu anı kolluyordu.

 

11Eylül 2001’den bu yana terörist gruplar petrol terörünü Batının ekonomi omurgasını çökertmenin bir yolu olarak gör­mektedirler. 2002 yılma kadar petrol piyasası, ham petrol te­min etmede ara sıra yaşanan aksamaların üstesinden gelmeye yeterli esnekliğe sahip olmuştu. Bu tür aksamalar, başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler) üyelerinin yedek üretim kapasiteleriyle dengelenebiliyordu. Bu yedek kapasite, petrol piyasasının ana kaynağı olmuştur. Fakat Asya’da artan talep ve petrole doymak bilmeyen sanayileşmiş bazı ülkeler, 2002 yılında piyasanın yüzde 10’una eşit oran­da günlük yedi milyon varil üreten bu yedek mekanizmasının üretim kapasitesini bugün piyasanın ancak yüzde 2.5’ine eşit oranda günlük iki milyon varile düşürmüştür. Bunun sonucu olarak, bugün petrol piyasası amortisörü olmayan bir arabaya benzemektedir: en küçük bir tümsek bile aracın içerisindeki bir kişinin kafasını tavana çarpmasına neden olur.

Yedek petrol kapasitesi olmadan piyasalarda dengeyi sağ­layabilecek tek mekanizma olarak hızlı ve kontrolsüz fiyat ar­tışları kalır. Bu gerçeklik, “Haçlıların yaşam kaynağının temeli” olarak adlandırdıkları petrolü kendi ellerine almaya çalışarak Batı ekonomisine zarar vermeyi amaçlayan cihatçılarm ellerini güçlendirmektedir. Usame bin Ladin Ekim 2004’te yayınlanan bir videobahdında şunları söylemişti: “Rusya’yı iflas ettirene ve bozguna uğratıp [Afganistan’dan] geri çekilmeye zorlayana ka­dar on yıl boyunca bataklığa çektik. Aynı politikayı Amerika’yı da iflas noktasına getirene kadar sürdüreceğiz.” Cihatçı teröristlerin dünyanın her yerinde petrol tesislerine neredeyse her gün, petrol piyasası üzerinde büyük etki yaratan, saldırılar düzenle­melerinin nedeni budur.

 

Sıradan bir günde bu saldırılar petrol piyasalarında varil başına 10-15 Dolarlık bir “korku zammına” yol açar. Günde on iki milyon varil petrol ithal eden Amerika Birleşik Devletleri açısın­dan sırf bu korku zammı bile yılda yaklaşık 50 milyar Dolara mal olmaktadır. Fakat Şubat 2006’da Nijerya ve Irak’taki kaos orta­mı, İran’la olası bir kriz yaşanması endişesi El Kaide’ye önemli miktarda petrol stokunun piyasaya ulaşmasını önleyerek küre­sel ekonomiye ağır bir darbe vurma fırsatı sunmuştu. Bu fırsatı değerlendirmenin en iyi yolu da Suudi Arabistan’daki stratejik bir petrol tesisine saldırı düzenlemekti. Böylece 24 Şubat 2006 günü intihar bombacılarının sürdüğü ve her biri bir ton patlayıcı yüklü iki kamyon Suudi Arabistan’ın Abkaik tesisinin girişinde havaya uçurulmuştu. Abkaik, her gün Suudi Arabistan petrol­lerinin yarısından fazlasının geçtiği dünyanın en büyük petrol işleme tesisidir.

 

Neyse ki teröristler tesise çok ciddi zarar verememişlerdi. Fakat tesisi cehenneme çevirmeyi başarmış olsalardı dünyayı Suudi Arabistan petrolünün yaklaşık yarısından ve geri kalan yedek kapasitesinden yoksun bırakmış olacaklardı. Bu miktar, İ973-74 Arap petrolü ambargosu esnasında bütün OPEC üye­lerinin piyasadan çektikleri petrolden daha fazladır. Nijerya ve Irak’ta üretimin durma noktasına geldiği bir dönemde böyle bir felaket gerçekleşmiş olsaydı petrol fiyatları varil başına 150-200 Dolara fırlayabilirdi. Bu olay bir kasırga mevsiminde veya aşırı soğuk bir kış mevsiminde yaşansaydı, sonuç Amerika Birleşik Devletleri açısından çok daha feci olabilirdi. Çalışmalar ve hazır­lanan olası senaryolar, günlük petrol üretiminin üç milyon varil azalmasının benzin fiyatlarının ikiye katlanmasına yol açabi­leceğini, bunun da yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde bir milyon kişinin işini kaybetmesiyle ve cari hesap açığında önemli bir artışla sonuçlanacağını göstermektedir. Üç etken terörist­lerin beceriksizliği, olayları sakinleştiren Iraklı Şii din adamla­rının sorumlu tutumları ve Nijerya ordusu – olmasaydı Şubat 2006 çok daha büyük bir zararla sonuçlanabilirdi.

 

Küresel petrol endüstrisinde eşzamanlı birkaç hata, özel­de ABD ekonomisi ve genelde dünya ekonomisi açısından sal­gın bir hastalıktan veya New York şehrine radyoaktif serpin­tiler saçan bir bombanın atılmasından daha büyük hasara yol açabilir. 1970’lerde petrol ithalatında yaşanan sıkıntılar ABD ekonomisine 2.3 ila 2.5 trilyon Dolar arasında zarar vermişti.1 Ulusal Savunma Konseyi Vakfı’na göre bugün aynı oranlarda yaşanacak bir petrol kesintisinin bedeli 8 trilyon Dolar olacaktır – bu rakam, ABD’nin yıllık gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 60’ından fazlasına veya Amerika’da yaşayan her erkek, kadın ve çocuk başına yaklaşık 27,000 Dolara eşittir.2 Bu, Amerika Birleşik Devletlerinin 1776 yılından beri yaptığı bütün savaşlar­da harcadığı paradan fazladır. En büyük on dört petrol ihracatçı­sı ülkenin on tanesinin siyasi açıdan istikrarsız olduğu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Meksika Körfezi’ndeki artan kasırga hareketliliğiyle dolu uzun bir dönemle karşı karşıya kalabileceği ve Abkaik saldırısının ardından El Kaide’nin “toprakları üzerinde­ki özgürlüklerini kazanana kadar saldırılarının sona ermeyece­ğini” ilan etmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisini ciddi bir petrol şokunun ortasında bulmasının an meselesi olduğu an­lamına gelmektedir.3 Eğer böyle bir şey varsa işte bu örnek son derece öngörülebilir bir felakettir.

 

Enerji Silahı Geri Döndü

Modern Amerikan ekonomisinin temelinde ulaşım vardır. ABD’de ulaşım enerjisinin yüzde 97’sinin petrole dayandığı gü­nümüzde petrol Amerikan ekonomisinin can damarıdır. Petrol olmadan mallar ve ham maddeler hedeflerine gidemez, hizmet sağlayıcılar müşterilerine ulaşamazlar ve çocuklar okullarına gidemezler. Amerika, ihtiyacına oranla çok az petrol rezervine sahiptir. Dünyadaki her dört galon petrolün birini tüketmekte­dir, fakat dünyanın bilinen rezervlerinin yalnızca yüzde 3’üne sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri bugün 1973-74 Arap petrol ambargosundan önce ithal ettiğinin iki katı oranında, kullandığı petrolün yüzde 60’ını ithal etmektedir. Amerika gittikçe bu kay­nağa bağımlı şekilde büyümeyi sürdürürken MEND gibi devlet olmayan aktörler, el Kaide, Iraklı isyancılar ve kibirli petrol üre­ten devletler, ülkedeki evlere ve endüstri kollarına aktarılan pet­rol miktarını ciddi ölçüde tehdit etmektedir.

 

Amerika Birleşik Devletleri ile onun müttefiklerine karşı 1970’lerde kullanılan petrol silahının artık kullanılamayacağı yönünde yaygın bir kanaat vardır. Evet, petrol silahını kullanan OPEC üyesi devletler bundan en büyük zararı kendileri gör­müşlerdir, fakat yalnızca son beş yıldaki gelişmeler, en az altı enerji ihracatçısı ülkenin Amerika Birleşik Devletleri ile yaşa­nan gerilim arttığında petrol kılıcını kınından çıkardıkları dü­şünüldüğünde bu silahın bir daha kullanılmayacağı varsayımı oldukça tehlikelidir. Ekim 2002’de İslam Konferansı Örgütü’ne üye ülkeler, ABD’nin Irak’a saldırmasını önlemenin bir yolu ola­rak bir petrol ambargosu uygulanması seçeneğini düşünmüş­lerdi. Dönemin Malezya başbakanı Mahathir Muhammed şöyle demişti: “Müslüman devletlerin elinde olup da bütün dünyanın ihtiyaç duyduğu tek şey petroldür. [Yedek ikmal kesilerek] pet­rol Müslümanların çıkarlarının korunmasında bir silah olarak kullanılabilir.”4 Bundan daha önce, Nisan 2002’de ise Saddam Hüseyin, İsrail’in Batı Şeria’daki askeri operasyonlarına karşılık olarak otuz günlük petrol ambargosu ilan etmişti. Libya bunun üzerine diğer Müslüman petrol üreten ülkelerin bir petrol am­bargosu başlatmaları durumunda kendisinin de aynı şeyi ya­pacağını açıklamıştı. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, OPEC’teki çalışma arkadaşlarına Batı’nın petrolden yoksun kal­ması durumunda “fabrikalarının durma noktasına geleceğini, bunun da dünyayı sarsacağını” hatırlatmıştı.5 Bundan bir gün sonra Suudi Arabistan’dan da benzer sesler yükselmişti. Daha yakın dönemde ise Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez iki kez Amerika Birleşik Devletleri’ne petrol sevkıyatını durdur­ma ve bazı üst düzey İranlı yetkililer de Birleşmiş Milletler’in Tahran’ın nükleer silah programına yaptırımlar uygulaması durumunda Basra Körfezi’nden petrol akışını engelleme tehdi­dinde bulunmuşlardı. Bir keresinde de Rusya, demokrasiye yö­nelmesini cezalandırmak için Ukrayna’ya doğalgaz sevkıyatını kesmişti.

 

Bu akım, enerji üreticilerinin son otuz yılda kullanılmayan bir müzakere yöntemini kullanma eğiliminde olduklarını gös­termesi açısından endişe vericidir. Daha da can sıkıcı olan ise gelecekte sanayileşmiş ülkelerin petrol ve doğalgaz ihracat eden ülkelere, özellikle de OPEC’e daha fazla bağımlı olacakları gerçe­ğidir. OPEC üyesi olmayan ülkeler tam kapasiteyle petrol ihraca­tı yaparken OPEC üyesi ülkeler ise belirli bir kotaya göre ihracat yapmaktadırlar. Bunun sonucu olarak bu ülkeler petrol rezervle­rini OPEC üyesi ülkelere oranla çok daha hızlı tüketmektedirler. ExxonMobil Şirketi, OPEC dışı üretimin  Rusya ve Batı Afrika (OPEC üyesi Nijerya hariç) on yıl içerisinde doruğa ulaşaca­ğını hesaplamıştır. O noktaya ulaşıldığında Ortadoğu’nun dı­şındaki bölgelerde çok az miktarda yenilenebilir petrol rezervi kalacaktır. Uluslararası Enerji Ajansı bu durumu Kasım 2005’te, “Dünyanın yüzde 95’inin ekonomik refahını Ortadoğu’daki beş veya altı ülkenin vereceği kararların belirleyeceği bir döneme doğru gidiyoruz,” şeklinde ifade etmişti.7

 

“Çarpık” Dış Politika

Radikal İslam, nükleer silahlanma ve diktatörlük rejimleri­ne karşı büyük bir mücadele vermekte olan Amerika BirleşikDevletleri ağır bir gerçekle karşı karşıyadır: Müslüman dünyası ile ilişkileri tarihteki en düşük düzeyini yaşarken, dünyanın bi­linen petrol rezervlerinin ve petrol üretiminin dörtte üçünden fazlası Müslüman ülkelerin topraklarındadır. Piyasanın içinde bulunduğu darboğaz nedeniyle şu anda dünya petrol ekonomisi­ni yönlendiren de Amerika’nın Ortadoğu’ya demokrasi getirme çabalarına karşı en fazla direnen aynı Şii ve Sünni dini ve dikta rejimleridir. ABD ekonomisi kan kaybederken – radikal İslam’ı doğrudan desteklemese de olumlu karşılayan – Suudi Arabistan ve İran gibi petrol üreten ülkeler ise bu işten büyük kazançlar elde etmektedirler. Amerika Birleşik Devletleri 2005 yılında ham petrol ve rafine petrol ürünleri ithalatına 251 milyar Dolardan fazla para harcamıştı. 2007 yılında, petrolün varil fiyatının 60 ila 70 Dolar arasında dolaşması durumunda bu rakam 300 mil­yar Doları aşabilir. ABD’nin petrol ithalatı, Amerika’nın ticaret açığının yaklaşık üçte birini oluşturmakla kalmamakta, radikal İslam ile antidemokratik güçlerin yayılmasına doğrudan katkıda bulunmaktadır. Ortadoğu’ya gönderilen petrol Dolarlarının bir kısmı – resmi ve gayri resmi devlet yardımları, yardım dernek­leri ve nüfuzlu iş çevreleri yoluyla – kendilerini Amerika’yı yok etmeye adamış cihatçılara ulaşmaktadır. 13 Temmuz 2005 tari­hinde Hazine Müsteşarı Stuart Levey, Senato Bankacılık, İskân ve Kentsel Meseleler Komitesi’ne şunları söylemişti: “Zengin Suudi sermaye sahipleri ve yardım dernekleri, terör örgütleri­ni ve terörizm ile teröristlerin gündemlerini belirleyen ideolojiyi destekleyen hedeflere mali kaynak sağlamışlardır. Bugün bile Suudi bağışçıların, Irak’taki isyan da dâhil olmak üzere, terö­ristlerin finanse edilmesinde önemli bir kaynak olmayı sürdür­düğünü düşünüyoruz.”8

 

Petrol Dolarlarının tüketim ekonomilerinden Başkan George W. Bush’un ifadesiyle “bizi hiç sevmeyen” üretici ülkelerin ka­salarına akışı, Amerika’nın teröre karşı verdiği savaşı kazanma şansını büyük ölçüde azaltmakla kalmamakta, aynı zaman­da insan hakları ve nükleer silahlanma gibi önemli konularda Amerika’nın diplomatik manevra kabiliyetini kısıtlamaktadır. Muhtemelen bu durumun Amerika’nın dış politika hedeflerine ulaşma yeteneği üzerindeki etkisi hakkındaki en etkili açıkla­ma Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’tan gelmiştir. Rice, Nisan 2006’da Senato Dış İlişkiler Komitesi’ne şunları söylemişti:

 

 

 

Enerji sorunuyla ilgili kesinlikle bir şeyler yapmamız gere­kiyor. Sizlere Dışişleri Bakanı olarak, enerji politikasının dünya çapındaki diplomasiyi “çarpıtma” biçimi kadar hiçbir şeyin beni bu kadar şaşırtmadığını söyleyebilirim. Bu sorun, bu gücü uluslararası sistem açısından pek de iyi biçimlerde kullanmayan, diğer bakımlardan ellerinde fazla güç olmayan bazı devletlere olağanüstü güçler vermektedir.9

 

Bu devletlerin biri İran’dır. Dünya petrol rezervlerinin yüz­de 10’una ve dünyanın en büyük ikinci doğalgaz rezervine sahip İran’ın cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad, nükleer silahlar geliştirme çalışmaları nedeniyle ülkesine uluslararası yaptırım­lar uygulanması olasılığından pek etkilenmiş gibi görünmemek­tedir. Petrol fiyatlarının yüksek olması Azerbaycan, Çad, Sudan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi insan haklarını ihlal eden ül­kelerin liderlerine cezalandırılma korkusu olmadan halklarına eziyet etme olanağı sunmaktadır. Dünyanın petrol ve doğalgaz piyasasının büyük bir kısmının kontrolünü elinde tutması Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’e Avrupalı komşularına kafa tut­ma, baskılara rağmen İran’la ilişkilerini sürdürme ve Gürcistan ve Ukrayna gibi eski Sovyet cumhuriyetlerindeki demokrasiyi baltalama imkânı tanımaktadır.

 

Petrol ayrıca önderliğini batı yarımkürede siyasi nüfuz elde etmek ve bölgede ABD karşıtı sağlam bir blok oluşturmak için ülkesinin petrol zenginliğini kullanan Venezüella devlet bakanı Chavez’in yaptığı sözde Bolivarcı devrime güç katmak­tadır. Chavez 2005 yılında on üç Karayip ülkesine ucuz petrol satımı anlaşması imzalamış, Arjantin’in borçlarının 1 milyar Dolardan fazlasını satın almış ve Meksika’yı Amerika Birleşik Devletlerinden uzaklaştırmaya çalışmıştı. Chavez aynı zaman­da Güney Afrika’da faaliyet gösteren çokuluslu enerji şirketlerine karşı verilen ulusallaştırma mücadelesine önderlik etmektedir. Bu mücadele, enerji devlerini bölge ülkelerinin ekonomilerinin gelişmesi açısından büyük önem taşıyan yatırımları yapmaktan kesinlikle vazgeçirecektir.

 

Amerika Birleşik Devletlerinin elinde tutmaya çalıştığı ül­kelere gittikçe bağımlı hale gelen Çin ve Hindistan gibi büyüyen ülkelerin dinmek bilmeyen enerji talepleri ABD diplomasisini daha da sıkıntıya sokmaktadır. Asya’nın gelişmekte olan ülke­lerinin artan petrol talebi daha önce bahsettiğim haydut üretici devletlerin ellerini güçlendirmekle kalmamakta, enerji kaynak­larının kontrolünü ele geçirmeye yönelik küresel bir rekabete dönüşebilecek duruma katkıda bulunmaktadır.

 

Dış Politika Benzin İstasyonumuzda Başlar

Petrolün modern ekonomideki – bugün herhangi bir ürünün çok ötesindeki – eşsiz stratejik önemi, küresel ekonominin yaşamı kolaylaştıran ulaştırma sektörünün tamamıyla petrole bağımlı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Bugün yalnızca ABD’de 220 milyon araba ve kamyon vardır. Günümüzdeki taşıtların or­talama ömrü on altı yıldır ve bunların büyük bir kısmı yalnızca petrolle çalışabilmektedir. Bu yüzden, üretilen her yeni araç al­ternatif bir yakıtla çalışacak olsa bile önümüzdeki on beş ila yir­mi yıllık dönem için mevcut yakıtların kesintisiz olarak akışını sağlayacak stoklara ihtiyaç duyulacaktır.

 

Petrol endüstrisi kuşkusuz üzerine düşeni yapacaktır: Öngörülebilir gelecekte yüksek petrol fiyatlarının beklendiği dü­şünüldüğünde, Amerikalılar geliştirilmiş kurtarma teknolojileri kullanan yüksek yerli üretime; hükümetin ülke içerisinde petrol arama çalışmaları üzerindeki bazı kısıtlamaları kaldırmasına;

katran kumu, aşırı ağır yağ ve bitümlü şist gibi alışılmadık petrol kaynaklarının bulunmasına tanık olabilirler. Kanada’daki kat­ran kumlarından tahminen 180 milyar varil petrol üretilebilme­si potansiyeli vardır ve Colorado, Utah, VVyoming eyaletlerindeki şistlerden ilave – Suudi Arabistan’ın bilinen petrol rezervlerin­den üç katından fazla miktarda – 800 milyar varil petrol çekil­mesine yönelik teknoloji geliştirilmektedir. Ayrıca Amerika’nın geniş kömür rezervleri sentetik petrol üretiminde kullanılabi­lir. Nazi Almanya’sı ve Güney Afrika tarafından yaygın biçimde kullanılmış olan Fischer-Tropsch adı verilen bir işlem, kömürün temiz dizel yakıta dönüştürülmesini sağlamaktadır. Petrolün varil fiyatı 45 Dolar ve üzerinde seyrettiği sürece bu işlem eko­nomik olarak uygundur; ABD Enerji Bakanlığı, 2030 yılı itiba­riyle ABD’nin petrol üretiminin yüzde 10’unun kömürden elde, edileceğini tahmin etmektedir.10 Bu çözümler, Amerika Birleşik Devletleri ile diğer devletlerin önemli yatırımlar yapmalarını gerektirecektir. Uluslararası Enerji Ajansı, artan talebe karşılık verilebilmesi ve dünyanın şoklardan korunabilmesi için önü­müzdeki yirmi beş yıllık dönemde yeni enerji altyapısına, büyük kısmı ulusal ve özel petrol şirketleri tarafından olmak üzere, 16 trilyon harcama yapılması gerekeceğini tahmin etmektedir.11

 

Denklemin talep kısmında ise sanayileşmiş ülkeler, fiyat ar­tışı karşısında verimliliği koruma ve artırma konusunda olağa­nüstü bir beceri sergilemişlerdir. OPEC’in petrol ambargosuna karşılık olarak Amerika’nın petrol tüketimi 1979-1985 yılları arasında yüzde 15 ve petrol ithalatı yüzde 42 oranında azalmıştı. Gelecek yirmi beş yılda petrol kullanımında öngörülen artışın yüzde 6o’ı ulaştırma sektöründe yaşanacağı için en büyük ve­rimlilik artışı bu alanda sağlanabilir. Dünyada tüketilen petro­lün yaklaşık yüzde 40’ı arabalara ve kamyonlara aittir. Kamu po­litikası girişimleri – benzin vergileri; arabalar ve kamyonlar için yakıt verimliliği standartları ve krize müdahale olarak ılımlı ke­mer sıkma önlemlerinin getirilmesi – talebi azaltıp fiyatları aşa­ğıya çekebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1978 yılında yakıt ekonomisi standartlarının yürürlüğe konulmasının ardından yeni arabalar ile kamyonların yakıt verimliliği, son yıllarda aynı düzeye gelmiş olsa da, hızla artmıştı. İçten yanmalı bir motorla elektrik motorunu birleştiren hibrid teknolojisinin geliştirilme­si, otomobil üreticilerine aracın güvenliğinden ve performansın­dan taviz vermeden verimliliği artırma imkânı tanımaktadır. Yüksek verimlilikleri nedeniyle elektrikli hibrid araçlar, sıradan benzinli arabalara oranla yüzde 20 ila yüzde 40 daha fazla yol kat edebilmektedir. Daha uzak gelecekte araç üretiminde aşırı güçlü hafif malzemelerin kullanılmaya başlanması verimliliği daha da artırabilir.12

 

Oysa ne petrol kaynaklarını genişletme ne de petrol talebini azaltma çabaları kısa vadede Amerika’nın stratejik hassasiyetini azaltmaya yetecektir. İngiliz Donanması yakıt olarak kömür kul­lanımından petrol kullanımına geçtiğinde dönemin Donanma Bakanı Winston Churchill, “petrolün güvenliği ve kesinliği sade­ce ve sadece çeşitliliğe bağlıdır,” demişti. Petrolün uluslararası sistemdeki stratejik öneminin azaltılabilmesi için Churchill’in düşüncesinin coğrafi çeşitlilikten yakıt çeşitliliğine doğru geniş­letilmesi büyük önem taşımaktadır.

 

Amerika Birleşik Devletleri ve büyük miktarlarda petrol tü­keten diğer ülkeler, kömür (ABD dünyadaki toplam kömür re­zervinin dörtte birine sahiptir); zirai, kentsel ve endüstriyel atık; yenilenebilir biyokütle; nükleer enerji; güneş ve rüzgâr enerjisi gibi çeşitli enerji kaynaklarına sahiptirler. Tüm bu enerji kay­nakları, “yakıt seçimi” olarak adlandırılabilecek stratejinin bir parçası olarak ulaşım sisteminde önemli bir rol oynayabilir.

 

Yakıt seçiminin anahtarı, hâlihazırda bulunan ve ülkenin mevcut enerji altyapısına uyumlu çok yakıtlı taşıt teknolojileri­nin uygulamaya geçirilmesidir. Kilit teknolojilerden biri esnek yakıtlı araçtır. Yeni bir arabanın maliyetini yalnızca 150 Dolar artıran bu özellik, benzin ile etanol ve metanol benzeri alkolle­rin karışımının kullanılmasını sağlamaktadır. Şu anda Amerika yollarında bu türden yaklaşık altı milyon araç vardır. Etanolun yaygın biçimde kullanıldığı Brezilya’da yakıt esnekliğine sahip arabaların yeni araba satışlarındaki payı yalnızca üç yıl içerisin­de yüzde 4’ten yüzde 67’ye çıkmıştır.

 

Peki, yakıt nereden temin edilecektir? Bugün dünyada al­ternatif yakıtlar ulaşımda kullanılan yakıt piyasasının ancak yüzde 2’sine eşittir. Fakat yükselen petrol fiyatları, benzinin ye­rine başka yakıtlar üretilmesi yönündeki talepleri artırmıştır. Etanol üretimi 2000 yılından bu yana iki kattan fazla artmıştır; biyodizel yakıt üretimi ise neredeyse üçe katlanmıştır. Çok sayı­da ülkede otomobil yakıtına etanol karıştırılmaktadır. Örneğin Brezilya’da bugün ülkenin ulaşımda kullanılan yakıt pazarı­nın yüzde yirmisini etanol oluşturmaktadır.13 Dünya Gözlem Enstitüsü’ne (Worldwatch Institute) göre dünya teorik olarak 2050 yılına kadar öngörülen toplam küresel ulaşım yakıtı tale­bini karşılayabilmeye yetecek kadar biyokütle biriktirebilecek durumdadır.14

 

Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde etanol çoğunlukla mısırdan elde edilmektedir. İç üretimin büyük ölçüde artırılması umutları, genetik mutasyona uğratılmış biyokatalizörler kullanı­larak dallı darı, talaş ve pirinç sapı gibi selülozik maddeleri eta­nola dönüştüren ileri teknolojilerin ticarileştirilmesine bağlıdır. Başkan Bush, 2006’da yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında, bu teknolojilerin altı yıl içerisinde geliştirilmesi hedefini koymuş­tu. Bu teknolojiler geliştirilene kadar Amerika Birleşik Devletleri etanol üretimi için mısırın yanı sıra şeker kamışı da kullanmalı­dır. Şeker, mısırdan beş kat fazla enerji verir ve etanola dönüştü­rülmesi yarı yarıya ucuzdur. Dolayısıyla, mısırın aksine, devlet sübvansiyonu gerektirmez (fiyatların yüksek, mısır etanolunun üretim maliyetlerinin galon başına 1.50 Doların altında ve satış maliyetlerinin yaklaşık 2.30 Dolar civarında olduğu günümüzde mısır etanolunun almakta olduğu sübvansiyonlara ihtiyaç duyup duymadığı tartışmalıdır).

 

Ne yazık ki Amerika Birleşik Devletleri şeker kamışı yetiş­tirilmesine uygun bir iklime sahip değildir – şekerin uzun, don olmayan bir mevsime ihtiyacı vardır – ve şeker üretimini ken­di enerji ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek düzeye bile getirecek durumda değildir. Bu yüzden Brezilya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Guatemala, Honduras ve Jamaika gibi Latin Amerika ve Karayip ülkeleri ABD’nin enerji güvenliğinin temel unsurları haline gelebilirler. Şekerin Suudi Arabistan’ı sa­yılabilecek Brezilya, yılda yarım milyon galon etanol ihraç etmek­tedir ve Amerika Birleşik Devletleri’ne ucuz etanol sağlayabilir. Brezilya Tarım Bakanı Roberto Rodrigues 2004 yılında, “litrelerce değil, milyonlarca litre etanol satmak istiyoruz/’demişti.15

Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki konumunun teh­likede olduğu bir dönemde ABD’nin yakıt seçeneklerini Batı ya­rımküredeki komşularımızdan ithal edeceğimiz biyoyakıtları kapsayacak şekilde genişletmemizin önemli jeopolitik faydaları vardır. Şeker, çoğunun yoksul olduğu yüz ülkede yetiştirilmek­tedir. Bu ülkelerin üretimlerini artırmaya ve yakıt tedarikçile­ri haline gelmeye teşvik edilmelerinin ekonomik kalkınmaları açısından çok kapsamlı anlamları olabilir. Amerika Birleşik Devletleri; Afrika ve batı yarımküredeki şeker üreten ülkelerle ekonomik dayanışma kurarak gelişmekte olan ülkelerin arasın­daki konumunu güçlendirebilir ve yoksulluğun azaltılmasına ciddi anlamda katkı sağlayabilir. Koka yetiştirilen ve kokanın uyuşturucu yapımında kullanıldığı çok sayıda ülkede şeker ko­kanın yerini alabilir ve böylelikle yasadışı uyuşturucu ticareti sorununun üstesinden gelinmesine yardım edebilir.16 Bununla birlikte, şeker etanolunun Amerika Birleşik Devletleri’ndeki eko­nomik ve jeopolitik faydalarına rağmen etanol rafine eden büyük kuruluşların yanı sıra mısır ve şeker üreticileri de şeker etanolu ithalatına karşı çıkmaktadırlar. Kongre’deki üretici temsilcile­ri, yerli sanayii korumak amacıyla ithal edilen etanolun galonu başına 54 sent gümrük vergisi koymuşlardır. Bunun sonucunda Suudi Arabistan veya Venezüella’dan ithal edilen petrole vergi konulmazken Brezilya’dan ithal edilene vergi konulmaktadır. Bu tam bir saçmalıktır.

 

Esnek yakıtlı araçlarda kullanılabilen devrim niteliğindeki bir alkol de odun ispirtosu olarak da bilinen metanoldür. Etanol yalnızca mısır, şeker kamışı ve selülozik biyokütle gibi teknolojik buluşlardan elde edilebilirken metanol bunların tamamının yanı sıra ABD’nin bol miktarda sahip olduğu başka zengin karbon içerikli enerji kaynaklarından da elde edilebilmektedir. Bugün dünyada üretilen metanolün yaklaşık yüzde 001 doğal gazın te­mel bileşeni olan metandan elde edilmektedir. Kömürden meta­nol elde etmeye yarayan teknolojiler mevcuttur ve bugün ABD’de ticari bir tesis, galonu yaklaşık 50 sente metanol üretmektedir (metanol yaklaşık olarak benzinin yarısı kadar enerji verir, yani 1 Dolarlık metanol bir galon benzine eşittir). Çin’de şu ana ka­dar sekiz eyalet stratejik bir karar vererek metanolu yakıt olarak kullanmaya başlamıştır ve şu anda kömürden metanol üretimi yapan sekiz tesis vardır. Biyokütlenin dönüştürülmesinde ise metanol etanola oranla çok daha kârlıdır: Bir ton biyokütle, metanole dönüştürüldüğünde etanolden yüzde 50 daha fazla enerji üretir. Kimya Nobeli ödüllü George Olah, metanol üretmek için endüstriyel tesislerin bacalarından çıkan karbondioksit emis­yonlarının nükleer veya yenilenebilir hidrojenle birleştirilerek geri dönüştürülmesini önermiştir.17

 

Ulaşım yakıtı olarak elektriğin kullanılması da aynı ölçüde umut vericidir. Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda enerji üretimi için artık petrol kullanılmamaktadır. 1970’lerden bu yana pet­rolle çalışan jeneratörlerin yerini nükleer reaktörler, kömürle çalışan enerji santralleri, doğalgaz türbinleri, güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri almıştır. Bugün ABD’nin elektriğinin yal­nızca yüzde ikisi petrol enerjisiyle üretilmektedir. Elektriğin ulaşım yakıtı olarak kullanılması, bütün elektrik kaynaklarının petrolün yerini almasını sağlar. Şarj edilebilir hibrid elektrikli araçlar (ŞHEA), sıvı yakıta ek olarak şebeke elektriği kullanabi­len birden fazla yakıtlı araçlardır. ŞHEA’lar bir elektrik prizine takılıp sıradan bir günlük kullanıma yetecek kadar elektrik de­polayabilir. Şu an yollarda gördüğümüz ilk nesil hibrid araçlar gibi, şarj edilebilir hibrid araçların sıvı yakıt depoları ve içten yanmalı motorları vardır, dolayısıyla standart bir arabayla aynı mesafeyi kat edebilmektedirler. Arabasını bir günde elektrikle gidebileceği mesafeden daha az kullanan bir kişi aracın batarya­sını yeniden şarj ederek sıvı yakıt almaya pek ihtiyaç duymadan aracını sürekli bu şekilde kullanabilir. ABD’deki araçların yarısı günde yirmi mil veya altında yol kat ettiği için, yirmi mil menzili olan şarj edilebilir bir batarya benzin tüketimini önemli ölçüde azaltabilir. Batarya boşaldığında ŞHEA motoru otomatik olarak yakıt deposundaki sıvıyla beslemeye başlar. ŞHEA’lar bir galon benzin başına100 mile kadar yakıt tasarrufu sağlayabilirler. Eğer bir ŞHEA aynı zamanda yüzde 85 alkol ve yüzde 15 ben­zinle çalışan esnek yakıtlı bir araçsa, yakıt tasarrufu bir galon benzin başına 500 mile ulaşabilir. Bu tür hibrid araçlar, elektrik üretim tesislerinin önemli ölçüde yedek kapasiteye sahip olduk­ları gece vaktinde evlerde veya binaların araba garajlarında şarj edilebilir. Elektrik Enerjisi Araştırma Enstitüsü, ABD’nin taşıt piyasasının yüzde 30’a kadarının ek ana yük elektrik üretimi kapasitesi tesis edilmesine gerek kalmadan şarj edilebilir hibrid araçlara geçiş yapabileceğini tahmin etmektedir.

 

Varilden Bağımsız Düşünmek

Amerikalılar; alkol, dizel ve elektrik gibi petrol harici, yeni ne­sil ulaşım yakıtlarına geçiş yaparak araçlarının depolarındaki benzin miktarını düşürebilir ve böylece arz kesintilerine kar­şı korunmasız haklarını azaltabilirler. Bugün Amerika Birleşik Devletleri günde on iki milyon varil petrol ithal etmektedir ve bu rakamın 2025 yılına kadar yirmi milyon varile çıkması tahmin edilmektedir. 2025 yılı itibariyle yollardaki bütün arabaların petrol haricinde yakıtla çalışan dizel motorlu veya esnek yakıtlı ve şarjlı hibrid araçlar olması durumunda ABD’nin petrol tüke­timi günde on iki milyon varil azalacaktır. Petrol ulaşım yakıtı olarak karşısında başka enerji kaynaklarını bulacaktır. Bu enerji kaynakları petrolün stratejik değerini azaltarak Amerika’nın dış politikada kontrolü yeniden ele almasını ve bir enerji felaketi ya­şanmasına karşı korunmasızlığını azaltmasını sağlayacaktır.

 

Ülke çapında esnek yakıtlı araçlara, şarjlı hibridlere ve al­ternatif yakıtlı araçlara geçiş yirmi yıl içerisinde gerçekleşebi­lir. Fakat bu tür bir dönüşüm kendi başına gerçekleşmeyecektir. Sorunsuz bir dünyada Amerikan yönetiminin enerji piyasasına müdahale etmesi gerekmez, fakat günümüzde bir savaş zamanın­da olduğumuzu düşünecek olursak, Amerika Birleşik Devletleri sorunun çözümünü görünmeyen bir ele bırakarak kabul edile­mez bir riske girmektedir. Bu kesinlikle doğrudur çünkü enerji piyasası özgür değildir. Enerji piyasası, statükonun çıkarlarına göre hareket eden ve Brezilya’dan ithal edilen etanol örneğin­de olduğu gibi, yerli sanayii koruma mantığına sahip bir kartel tarafından manipüle edilmektedir. Uygun bir kamu politikası olmadıkça, önümüzdeki yıllarda yollarda petrolün jeopolitik ve jeolojik konumunu değiştirme fikrine uygun olmayan petrolle çalışan yüz milyonlarca araç dolaşacaktır. ABD yönetimi sırf ulusal güvenlik gerekçeleri nedeniyle Amerika’da satılan taşıt­ların petrol bazlı yakıta ek olarak başka yakıtlarla da çalışabil­mesini zorunlu kılarak enerji güvenliğini artırmak zorundadır. Taşıtlara yakıt seçeneği standardı getirilmesi oyun alanını aynı seviyeye getirecek ve farklı enerji sağlayıcıları arasında serbest rekabeti geliştirecektir.

 

Petrol temelli bir ekonomiden yakıt seçenekli bir ekonomiye geçiş çok büyük bir fikirdir. Fakat Amerikan halkı asla büyük fikirlerden çekinmemiştir. Uzayın keşfi, hastalıkların yok edil­mesi ve özgürlüklerin artırılması, dünya çapında milyarlarca kişiye faydalar sağlamış büyük fikirlerdi. Bunların tümü ken­dilerini bu işe adamış ve gayretli liderler, kamuoyunun desteği, yakın uluslararası işbirliği ve her şeyden önemlisi azim gerek­tirmişti. Cesur, yaratıcı bir enerji politikası petrolün dünya si­yasetindeki rolünü kademeli olarak azaltabilir ve tüketiciler ile üreticiler ve tüketicilerin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları da belirli oranda azaltabilir. Bu tür bir fikir hem pratik hem de eko­nomiktir ayrıca mevcut enerji sisteminin sürdürülmesinden çok daha ucuzdur. Tek sorun, yöneticilerimizin bu fikrin yaşama geçirilmesine öncülük mü edecekleri yoksa harekete geçmeyerek Amerikan tarihindeki en şiddetli petrol şokunun yaşanmasına seyirci mi kalacaklarıdır.

Ortaya Çıkan Salgın Hastalıklar: Bunlara Hazırlıklı Mıyız?

 

Scott Barrett

 

 

Bir kişiye HIV virüsü bulaşmış olduğu haberi, dünya açı­sından herhangi bir önemi olmayan kişisel bir trajedidir. HIV virüsü bulaşan ilk kişiyle ilgili bir haberin, bu kişinin salgının başlamasından yıllar önce ortaya çıkarılması durumunda çok büyük önemi olurdu.

 

HIV/AIDS’in farkına, hastalığın bütün dünyaya yayılma­sından çok uzun süre sonra 1981 yılında San Francisco’da varıl­mıştı. Bu hastalık muhtemelen bu tarihten elli yıl önce Afrika’da ortaya çıkmıştı. Virüs bulaşan ilk kişi – epidemiyoloji uzmanla­rının ifadesiyle “ilk vaka”  tespit edilmiş ve bu kişinin virüsü diğer insanlara bulaştırması engellenebilmiş olsaydı milyonlar­ca hayat kurtarılabilirdi.

 

Günümüzde ortaya çıkan bir başka salgın hastalığın -grip virüsü – kaynaklarını bulmaya yönelik araştırmalar yapılmak­tadır. H5N1 kuş gribinin mutasyona uğrayarak insandan insana geçmesi durumunda bu yeni hastalık çok daha kısa bir süre içe­risinde HIV/AIDS virüsünden çok daha fazla insanın ölümüne yol açabilir. Bu hastalığın henüz dünya çapında toplu ölümlere yol açan bir salgına dönüşmüş olmaması ileride öyle olmayacağı anlamına gelmez. Pek çok gayriciddî gözlemci, medyanın kamu­oyunu uyarmak için verdiği yoğun çabaların ardından 2005-2006 kışında büyük bir salgın yaşanmamasının dünyanın artık rahat bir nefes alabileceği, tehlikenin geçtiği anlamına geldiğini düşünmektedir. Oysa durum hiç de öyle değildir.

 

2002 yılında SARS (Ağır Akut Solunum Yolu Yetersizliği Sendromu) salgınının patlak vermesi, küreselleşen günümüz dünyasında yeni bir hastalığın nasıl kolaylıkla yayılabildiğini göstermişti. Hong Kong’daki bir otelde kalan virüslü bir tek kişi hastalığı aynı katta kalan on altı müşteriye bulaştırmış ve bu ki­şiler de hastalığı beraberlerinde Kanada, Singapur ve Vietnam’a taşımışlardı. Bundan sonraki bulaşma dalgaları hastalığı otuz ülkeye yaymıştı. SARS nedeniyle yalnızca 916 kişi ölmüştü, fakat bu sayı hastalığı kontrol altına almaya yönelik önlemler kadar hastalığın kendisini kısıtlayan yapısına da bağlıydı.

 

1918-19 dönemindeki grip salgını, Birinci Dünya Savaşı’ndaki askeri intikaller sayesinde, iki dalga halinde hızla yayılmıştı. Bu salgın nedeniyle ölen insanların sayısı hakkında yapılan tahminler farklılık göstermektedir. Genellikle dünya ge­nelinde 20 milyon insanın yaşamını kaybettiğinden bahsedilir, fakat bazı tahminlerde bu sayı 100 milyona kadar çıkmaktadır. Yeni bir salgın hastalık da aynı sayıda belki daha fazla – in­sanın ölümüne yol açabilir. Modern tıp, salgının öldürücülüğünün azaltılmasına yardım edecektir, fakat H5N1 virüsünün vaka ölüm oranı insanlarda çok yüksektir ve dünya nüfusu bugün 1918’de olduğundan daha fazla ve daha çok iç içedir.

 

Ayrıca zehirli biyolojik bir maddenin kasıtlı olarak salınması riski de göz önünde bulundurulmalıdır. Teröristler şarbon ben­zeri maddelere kolaylıkla sahip olabilirler ve muhtemelen çiçek hastalığı numuneleri temin etmişlerdir bile. Bu kişiler zamanla laboratuar ortamında (muhtemelen Ebola virüsünün öldürücülüğü ile kızamığın bulaşıkçılığım birleştirerek) yeni, belirli amaca yönelik hastalık mikrobu geliştirebilirler. Çocuk felci virüsü laboratuar ortamında sentezlenmiştir bile.

 

Ortaya çıkan tüm bu salgın hastalıklar  tahmin edebildi­ğimiz ve bizi şaşırtan; “yanlışlıkla” mutasyona uğrayarak ortaya çıkan ve kasıtlı olarak geliştirilen; birdenbire patlak veren ve far­kına varılmadan önce yıllar boyunca sinsi sinsi yayılan – dünya sağlığına yönelik korkunç bir tehdit oluşturmaktadır.

 

Dünya bu duruma hazırlıklı mıdır? Amerika Birleşik Devletleri yönetimi ile dünyadaki diğer hükümetler bu tehdit­lerin üstesinden gelinmesine yönelik politikalar belirlemiş ve yatırımlar yapmışlardır, fakat bu adımlar çoğunlukla tek ta­raflı ve savunmaya yönelik olmuştur. Oysa bunların küresel ve karşı hücuma yönelik olmaları da gerekmektedir. Ortaya çıkan salgın hastalık tehditleriyle mücadele etmede köklü bir bakış açısı değişikliğine ihtiyaç vardır. Özellikle beş alanda harekete geçilmelidir: Korunma, hazırlıklı olma, gözetim, raporlama ve müdahale.

 

Korunma

Bovin spongiform ensefalopati (BSE), diğer adıyla yeni tip Creutzfeldt-Jakob hastalığı, daha yaygın bilinen adıyla da deli dana hastalığının insanlarda görülen biçimi, içinde beyin ve omurilik dokusunun olduğu sığır sakatatlarının ezilip hayvan yemlerine karıştırılarak diğer sığırlara yedirilmesi sonucunda İngiltere’de ortaya çıkmıştı. Bu işlem yapılmamış olsaydı prion geninde oluşan mutasyon yani proteinin bulaşıcı partiküllerinin yapısında yaşanan değişim  bu kadar geniş çaplı yayılmayacaktı.

 

Bu risk öngörülebilir miydi? Muhtemelen hayır. Fakat bili­nen maddelerin mutasyona uğramış hallerinden doğan hasta­lıkların öngörülebilmesi ve önlenebilmesi mümkündür. Örneğin klorokin bazlı antimalaryal ilaç tesirini kaybetmiştir. Bu ilacın aşın kullanımı klorokine direnç gösteren mutasyonların oluşu­muna yol açmış ve bu mutasyonlar da artık bütün dünyaya yayıl­mıştır. Kararlı adımlar atılmadıkça artemisin bazlı yeni antimalaryal ilaçlara karşı direnç de gelişecektir.

 

Bunun önüne geçilebilmesi için dünya çapında asgari stan­dartlar konulmalıdır. Yeni antimalaryal ilaçların monoterapi veya tek etken maddeli biçimleri özellikle dirence eğilimli olma­ları gerekçesiyle yasaklanmalıdır. Çok ilaçlı veya bileşimli teda­viler ise aksine sübvanse edilmelidir. Şu an için bunların ikisi de yapılmamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, monoterapi ilaçları üreten ve dağıtan şirketleri “ifşa edip kınayacağı” tehdidinde bu­lunmuştur, fakat bu etkisiz bir önlemdir. Bağışçı ülkeler de bile­şimlerden oluşan yeni tedavileri sübvanse edememişlerdir. Bu ülkeler kalkınmaya bazen ekolojik temelleri olan daha geniş bir sorundan ziyade belirli devletlerde yatırım yapılmasını gerekti­ren bir şey olarak bakmayı sürdürmektedirler. Klorokine karşı direnç ayrıca Güneydoğu Asya ve Güney Afrika’da bağımsız ola­rak gelişmiş ve sıtmanın/a/cıparum biçiminin her yıl bir ila iki milyon arasında çocuğun ölümlüne yol açtığı Afrika’ya yayılmış­tır. Ulus merkezli kalkınma görüşü bu felaketi önlemeyi başara­mamıştır.

 

H5N1 virüsünün mutasyona uğrayarak insandan insana geçmesi riskini azaltmaya yönelik önlemler de alınabilir. Yabani göçmen kuşların kümes hayvanlarına virüs bulaştırmaları, bu hayvanların hastalığın mutasyona uğramış bir biçimini insanla­ra ve virüsü kapan insanların da hastalığı dünyadaki insanlara bulaştırmaları durumunda ortaya yeni bir mutasyon çıkabilir. Bu tür zincirleme bir olayın gerçekleşmesini engelleyecek veya en azından gerçekleşme olasılığını azaltabilecek uluslararası standartlar henüz yoktur. (Doğrusu Avrupa Birliği’nin içerisin­de bile bu soruna farklı yaklaşımlar vardır.) Hollanda hükümeti, yabani göçmen kuşlardan virüs kapmalarının önlenmesi ama­cıyla ticari amaçlı kümes hayvanlarının kapalı yerlerde tutulma­sını zorunlu kılmıştır. Oysa Nijerya hükümeti ülkenin en büyük kümes hayvanları çiftliklerinin tam olarak nerede olduğunu bile tespit edememiştir.

 

Burada önemli olan nokta, Nijerya’nın başarısızlığının yal­nızca Nijerya’nın sorunu olmadığıdır. Bu her ülkenin sorunudur. Amerika Birleşik Devletleri, Lagos’un varoşlarında ortaya çıkan bir grip salgını dalgasına Chicago’nun merkezinde ortaya çıkabi­lecek bir dalga kadar savunmasızdır.

 

Ortaya yeni çıkan ile artık iyice yerleşmiş bir salgın hastalık arasındaki farka dikkat edilmelidir. Amerika Birleşik Devletleri toplu aşılama yoluyla kızamığı neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Böylece ABD sanki kendisini yoksul ülkelerde­ki savunmasız kitlelerden ayıran bir duvar dikmiştir. Kızamık virüslü bir kişinin Amerika Birleşik Devletleri’ne girmesi duru­munda bu virüs neredeyse hiçbir Amerikalıya bulaşmayacaktır. Aşılanmamış kişiler bile nüfustaki toplu bağışıklık sayesinde ko­runacaktırlar. Afrika’da ise aksine bu kolaylıkla önlenebilir has­talık yüzünden her yıl yarım milyona yakın çocuk ölmektedir.

 

Standartların belirlenmesi kadar bunların uygulanması da aynı ölçüde önemlidir. 2005 Haziranında Çinli çiftçilerin, ulus­lararası çiftlik hayvanları yönergesini ihlal ederek, büyük kuş gribi salgınlarının yaşanmasını önlemek amacıyla virüs kıran bir ilaç olan amantadine kullanmış olduğuna dair haberler günışığına çıktı. Bunun sonucu olarak H5N1 virüsü artık bu ilaca karşı direnç geliştirmiştir ve bu ilaca umut bağlayan ülkeler (çoğunlukla gelişmekte olan ülkeler) insanları tedavi etmek için daha pahalı virüs ilaçlarına yönelmek zorundadırlar.

 

Özetlemek gerekirse, ortaya çıkan salgın hastalıkların ön­lenmesi müştereken kabul edilen asgari küresel standartlar ge­rektirir. Elbette bu standartların uygulamaya konulması için işbirliği ve kapasiteye de ihtiyaç vardır.

 

Hazırlıklı Olma

 

Korunma her zaman mümkün değildir ve yukarıda bahsetti­ğimiz gerekçelerden ötürü her defasında yeterli olmayabilir. Dolayısıyla dünya yeni salgınlarla mücadele etmeye hazır olma­lıdır. Hazırlıklı olma her devletin kendi çıkarınadır, fakat aynı zamanda küresel faydalar da sağlar. Bunun nedeni, hazırlıklı ol­manın salgının yayılmasını kısıtlayabilmesidir.

 

Bugün ülkeler virüs ilaçlan stoklamakta ve H5N1 virüsü­nün mutasyona uğramış bir biçimine karşı etkili olacağı ümit edilen aşıların geliştirilmesine ciddi yatırımlar yapmaktadırlar. Bu önlemler memnuniyetle karşılanmalıdır, fakat bu önlemleri almaya her ülkenin mali gücü yetmeyebilir – ve gerekli önlemle­ri alamayan ülkeler dünyanın geri kalanını da riske maruz bıra­kırlar. Salgının yayılmasını önlemek mümkün olmayabilir, fakat virüsün bulaşmasının yavaşlatılması bile yeni bir grip salgınıyla mücadeleye yönelik daha iyi araçlar geliştirilmesi için gereken zamanı sağlaması açısından çok faydalı olacaktır (mevcut araç­lar yalnızca ortaya çıkması olası salgının yapısı hakkında tah­minde bulunmaktadır).

 

Elinde salgının yayılmasını yavaşlatmaya yarayacak ilaçlar ve aşılar bulunmayan gelişmekte olan bir ülkede yeni bir salgın hastalık dalgasının baş gösterdiğini varsayalım. İlaç ve aşı stok­ları olan ülkeler bu stoklarını hastalığın kaynağından yayılma­sını önlemek mi yoksa kendi nüfuslarını korumak için mi kulla­nacaklardır? Stoklar kısıtlıdır ve belirli oranda kullanılmalıdır, dolayısıyla bugün ülkelerin her iki seçeneği aynı anda seçmeleri mümkün değildir. İkisi arasında bir seçim yapılması gerekecek­tir. Stokların salgının kaynağında kullanılması, bu ilaçlar ve aşı­ların hastalığın dünyaya yayılmasının yavaşlatılmasında etkili olma olasılıklarını artıracaktır. Fakat stokların bu şekilde kul­lanılması, ilaçları ve aşıları hibe eden ülkeyi oldukça büyük bir riske maruz bırakacaktır.

 

Bu yüzden küresel bir stoka gereksinim duyulmaktadır ve aslında (oseltamivir adlı virüs ilacının üreticisi tarafından ba­ğışlanan) bir stok vardır. Ne var ki bu stok yalnızca üç milyon in­sanı tedavi etmeye yetecek kadardır. Öte yandan altmış milyon nüfuslu bir ada devleti olan İngiltere ise yaklaşık on beş milyon dozluk stoka sahiptir. Peki, yaklaşık yirmi milyon nüfusu olan Mumbai’de yeni bir bulaşıcı kuş gribi virüsü dalgasının patlak vermesi durumunda ne olacaktır?

 

Aşı üretimi kapasitesine de yatırım yapılması gerekmekte­dir. Mevcut kapasite oldukça kısıtlıdır ve yalnızca birkaç ülkede bulunmaktadır. Bir salgının patlak vermesi durumunda kısıtlı aşı stokları nerede kullanılacaktır? Üretimin yapıldığı ülkelerde mi yoksa kullanımın en fazla küresel yarar sağlayacağı yerde mi? Dünyadaki yönetimler şu anda bu tür hayati kararları vermeleri­ni sağlayacak küresel bir düşünce çerçevesinden yoksundurlar.

 

Özetlemek gerekirse küresel çapta hazırlıklı olunması, dün­yanın neresinde olursa olsun bir salgının kaynağından yayılma­sını önleyebilecek araçlara küresel çapta yatırım yapılmasını gerektirir.

 

Gözetim

Gözetim, yeni hastalıkların ortaya çıkmasının tespit edilmesi açısından gereklidir. HIV/AIDS virüsü salgını 1981 yılında ilk kez ancak Amerikan Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi son derece nadir rastlanan bir akciğer enfeksiyonunun tedavisinde kullanılan pentamidine ilacına talepte sıra dışı bir artış oldu­ğunun farkına vardığında tespit edilebilmişti. Bir başarı sayıl­maktan çok uzak olan bu buluş, küresel gözetimin gerçekten de ne kadar yetersiz olduğunu göstermişti. Daha önce belirttiğim gibi, bu hastalığın San Francisco’da tespit edilmesinden yak­laşık elli yıl önce başka bir kıtada ortaya çıkmış olduğu bilin­mektedir.

 

Gözetim kapasitesinin en zayıf olduğu yerler gelişmekte olan ülkelerdir; en büyük sorun ise kötü yönetilen, dağılmış ve zayıf devletlerdir. Çocuk felcinin ortadan kaldırılmasına yönelik devam eden çabalar nedeniyle dünya bugün bu hastalığa eşi gö­rülmemiş ölçüde dikkat etmektedir ve yine de gözetim yetersiz olmuştur. Örneğin Sudan’da 2004 yılında, yetkililerin ortadan kaldırıldığını açıkladıklarından üç yıl sonra çocuk felcine rast­lanmıştı. Daha sonra yapılan incelemeler, tüm bu süre boyunca hastalığın ülkede yayılmaya devam ettiğini göstermişti. Sağlık yetkilileri araştırdıkları bir hastalığı tespit edemiyorlarsa, bu ki­şilerin varlığından bile haberdar olmadıkları bir hastalığın far­kına varmaları mümkün müdür?

 

Gözetim zengin ülkelerde de yetersizdir. Örneğin Hollanda kümes hayvancılığı endüstrisinde bir kuş gribi virüsü (alt tür H7N7) 2003 yılında büyük bir salgın patlak verene kadar aylar boyunca farkına varılmadan yayılmıştı. Aynı şekilde İngiltere’de BSE’nin tespit edilmesi, olması gerektiğinden daha uzun sür­müştü. BSE salgınıyla ilgili resmi bir araştırmaya göre çiftçiler mali açıdan kendilerine zarar vereceği korkusuyla BSE vakaları­nı yetkililere salgının erken safhasında bildirmemişlerdi.

 

Raporlama

Gözetim en büyük faydayı yeni salgınlar rapor edildiğinde sağ­lar. Ülkelerin halklarını korumaları ve hastalığın küresel çapta yayılmasını önlemeleri için gereken adımları atmalarını sağla­yan şey, gözetim ve raporlamanın bileşimidir.

 

Ne yazık ki kötü ödüller bu ihtiyacın karşılanmasının önünde engel teşkil etmektedir. Yeni salgınları bildiren ülkeler genellikle ticari kısıtlamaların hedefi olarak “ödüllendirilmek­tedirler.” Örneğin tek bir BSE vakasına rastlanması, bu vakayı rapor eden ülkeden sığır eti ithalatının toptan yasaklanmasına yol açar – bu yasak çok uzun süre devam edebilmektedir.

 

Raporlama sorunu, SARS’m patlak vermesiyle çarpıcı ve en­dişe verici biçimde sergilenmişti. Dünya Sağlık Örgütü, bu ciddi hastalığın patlak vermesini Küresel Salgın Alarm ve Mücadele Ağı’na elektronik ortamdan bilgi aktaran gayri resmi kaynak­lardan öğrenmişti. Çin yönetimi SARS salgınını ancak bu olayın ertesi gününde, hastalığın baş göstermesinden tam üç ay sonra bildirecekti. Bu başarısızlığa rağmen SARS deneyimi raporlama­nın artık eskisi kadar sorun olmadığını göstermektedir. Resmi olmayan kaynaklardan bilgi alınabiliyor olması ve DSÖ’nün bu tür bilgiler üzerine harekete geçmeye hazır olması, ülkelerin bil­dikleri şeyi gizleyerek pek bir şey kazanmadıkları ve bildiklerini gizleme çabaları ortaya çıktığında aslında çok şey kaybettikleri anlamına gelmektedir. SARS deneyimi yeni bir davranış biçimi­nin oluşturulmasına yardımcı olmuştur: Bildirme vazifesi.

 

Müdahale

Dünyanın SARS’a verdiği karşılık da iç rahatlatıcıdır: SARS has­talığı küresel çapta bir salgına dönüşmemiştir. Fakat SARS’ın, eski karantina ve temas izleme yöntemleri kullanılarak kontrol altına alınmasını kolaylaştıran özellikleri vardı. SARS’lı kişiler virüsü bulaştırıcı hale gelmeden önce belirtiler gösteriyor ve ağır biçimde hastalanıyorlardı. Dolayısıyla karantina, hastalığın ya­yılmasının durdurulmasında etkili oluyordu. Hastalığın oldukça uzun bir kuluçka dönemi olması nedeniyle hastalığı taşıyan ki­şilerle temas kurmuş olan insanlar bulunup hastalanmadan ve virüsü diğer insanlara bulaştırmadan önce karantina altına alı­nabiliyorlardı. Oysa grip virüsü, bu tür özelliklerinin olmaması nedeniyle çok daha büyük bir tehdittir.

 

Dünyanın bir hastalığı kaynağında ortadan kaldırmak için gerekçeleri güçlüdür, fakat bu fırsatın değerlendirilebilmesi be­lirttiğim diğer önlemlere de – hazırlıklı olma, gözetim ve rapor­lama – bağlıdır. Bu üç alan, korunmayla birlikte, ortaya çıkan salgın hastalık tehditleriyle mücadele konusundaki küresel sis­temin en zayıf halkalarıdır.

 

Uluslararası Sağlık Düzenlemeleri

Bu sorunların hiçbiri yeni değildir. Hastalık salgınlarına karşı­lık olarak ticari kuralların müzakere edilmesine 1851 yılında ev sahipliğini Fransa’nın yaptığı ilk uluslararası sağlık konferansıy­la başlanmıştı ve bu tür konferanslar yapılmaya devam etmek­tedir. Doğrusu konferansların gündemi pek de değişmemiştir. İlk konferansların bir hedefi, hastalıkların batı Avrupa’ya taşın­masının engellenmesiydi. Bir diğer hedef ise bu tür yayılmaların engellenmesi amacıyla ticari kısıtlamaların standart hale geti­rilmesiydi. Uluslararası Sağlık Düzenlemeleri’ni (IHR) gözden geçirmeye yönelik yapılan son müzakereler de tamamen aynı meseleler üzerinde yoğunlaşmıştı.

 

1951 yılında belirlenen IHR’nin esas amacı yalnızca “has­talıkların uluslararası çapta yayılmasına karşı azami güvenliği sağlamak değil,”, bunu “dünyadaki ticaret trafiğine asgari dü­zeyde müdahaleyle” yapmaktı. Ne yazık ki IHR bu konuda pek başarı kaydedememişti.

 

Öncelikle, IHR yalnızca üç hastalık – kolera, veba ve sarı-humma – için geçerliydi. Eylemlerinin diğer ülkelerde yaşayan insanları tehlikeye atmasına rağmen Çin’in SARS salgınını DSÖ’ye bildirme gibi herhangi yasal bir yükümlülüğü yoktu. İkinci olarak, IHR’ye uyum – kısmen vakaları bildirme konu­sundaki isteksizlik ve kısmen de IHR’nin yaptırım gücünün ol­maması nedeniyle – son derece yetersizdi. Son olarak, IHR göze­time yetersiz yatırım yapılmasına yol açan sorunlarla mücadele etmeyi başaramamıştı. Örneğin IHR hiçbir ülkeyi HIV/AIDS salgınının ilk belirtilerini araştırmakla yükümlü kılmıyordu.

 

IHR’de yapılan son değişiklikler bu (ve diğer) eksiklikleri gidermeye yönelikti ve ciddi anlamda bir değişimin işaretidir.

 

Konuyla ilgili önde gelen uzmanlardan biri olan David Fidler, yenilenen IHR’yi “sağlık alanında 19. yüzyılın ortalarında baş­layan uluslararası işbirliğinden bu yana halk sağlığına ilişkin uluslararası hukukta yapılan en radikal ve en geniş kapsamlı de­ğişikliklerden biri olarak tanımlamıştır. Bu gözden geçirmeler­le ilgili müzakereler yıllarca devam etmiş, sonunda bir yere va­ramamıştı. Daha sonra SARS patlak vermiş ve DSÖ de insanlara Çin ve Toronto gibi riskli yerlere seyahat etmemeleri önerisinde bulunmak gibi yetki sınırlarını aşan birçok şey yapmak zorun­da kalmıştır. Çin yönetimi ve Toronto belediye başkanı dışında bütün dünya DSÖ’nün bu çabalarını takdirle karşılamıştı. İşte IHR esasen DSÖ’yü yaptığı çalışmaları devam ettirme konusun­da yetkilendirmek üzere tam olarak bu olayın ardından gözden geçirilerek yenilenmişti.

 

Mayıs 2007’de (ret veya itiraz etmeyen ülkelerde) yürürlüğe girmesi planlanan yeni IHR’de birkaç yenilik bulunmaktadır. Bu yeniliklerin üçü son derece önemlidir.

 

İlk olarak, yenilikler “halk sağlığına yönelik uluslararası bo­yutta bir acil durum teşkil edebilecek bütün vakaların” bildiril­mesini gerektirmektedir. Bu tür vakalar, yalnızca mevcut IHR’de yer alan üç hastalığı değil, aynı zamanda aralarında ortaya yeni çıkanlarının da olduğu bütün hastalıkları kapsayacaktır.

 

Yenilikler ikinci olarak DSÖ’ye resmi olmayan bilgi kaynak­larına dayanarak harekete geçme imkânı sağlayarak ve ülkeleri topraklarının içerisinde ve dışında patlak veren salgınları bildir­meye mecbur ederek raporlamayı daha güvenilir kılmaktadır.

 

Üçüncü olarak, tek taraflı olarak uygulamaya konulan ticaretle bağlantılı sağlık önlemlerinin “uluslararası ticaret trafiğinde, uygun düzeyde sağlık koruması sağlamaya yetecek mevcut alternatiflerden daha kısıtlayıcı veya daha müdahale­ci” olmamasını gerektirir. Bu tür önlemler aynı zamanda “bi­limsel temellere” ve “dünya sağlığına yönelik bir riskin mevcut bilimsel kanıtına” dayandırılmalıdır. Bu önlemler, yeni IHR’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurallarına uyumlu hale ge­tirmektedir.

 

Tüm bu değişiklikler memnuniyetle karşılanırken, geti­rilen yenilikler mevcut sistemdeki temel zaafların üstesinden gelinmesine pek katkı sağlamayacaktır. Yenilikler; devletlerin “uluslararası toplumu ilgilendiren halk sağlığı tehditleri ile halk sağlığı acil durumlarını tespit etme, değerlendirme, bildirme, raporlama ve bunlara hızlı ve etkin biçimde müdahale etme ka­pasitelerini geliştirmelerini, güçlendirmelerini ve korumalarını” gerektirmektedir. Fakat bunlar, en yoksul ülkelere bu beklenti­leri karşılamaları için gereken vasıta ve imkânları sağlamamak­tadır. Esas itibariyle IHR’de yapılan yenilikler, ortaya ülkelerin tam anlamıyla küresel bir gözetim ve müdahale kapasitesi inşa etmelerini sağlayacak ödüller koymayı başaramamıştır.

Bu yenilikler başka bir düzeyde daha eleştirilebilir. Bunlar salgınlarla mücadeleye yöneliktirler, bu salgınların patlak ver­mesini sağlayan koşullara değil. Bu koşullar arasında yetersiz sağlık hizmetleri, beslenme ve gıda güvenliği ve dirençli virüsler ile mutasyonların ortaya çıkmasını ve yayılmasını engelleyebile­cek asgari standartların yokluğu vardır.

 

Küresel Bir Karşılık Verilmesi

Amerikan Tıp Enstitüsü’nün yakın zamanda yayınlandığı bir raporunda belirtildiği gibi, “bulaşıcı hastalıklar küresel bir teh­dittir ve dolayısıyla küresel bir karşılık verilmesini gerektirir… . Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri’nin mikrobik tehditlere müdahale etme kapasitesi, gelişmekte olan ülkelerin mikrobik tehditleri gözetleme ve bunlarla mücadele etme kapasitelerine yapılacak ciddi yatırımları kapsamalıdır.”2 Sorun şu ki Amerika Birleşik Devletleri ile diğer ülkelerin bu yatırımı kendi başlarına veya işbirliği içerisinde yapmalarını sağlayacak gerekçeler ol­dukça zayıftır. Çok taraflı bir çabaya gereksinim vardır.

 

Ocak 2006’ta Pekinde kuşlarda ve insanlarda görülen grip salgınıyla ilgili uluslararası “taahhüt konferansı” düzenlenmişti. Konferansın amacı, grip salgını tehdidine verilecek küresel bir karşılığa mali destek sağlamak ve bu desteği artırıp koordine et­mekti. Konferansı düzenleyenler 1,5 milyar Amerikan Doları top­lamayı umut etmişlerdi; sonunda 1,9 milyar Dolarlık destek sözü alınmıştı. Bu, çok taraflılık açısından bir zafer gibi görünebilir­di, fakat en büyük bağışçı ülke Amerika Birleşik Devletlerinin taahhüt ettiği miktar, ABD’nin grip salgınına ayırdığı toplam bütçenin yüzde 5’inin bile altındadır. Harcama dengesi bozuk­tur.

 

İlgi odağının da değiştirilmesi gerekmektedir. Bulaşıcı grip, ortaya çıkan bulaşıcı hastalık tehditlerinden yalnızca biridir. Aynı şekilde ABD’nin vereceği karşılık da özellikle gelişmekte olan ülkelerin kapasitelerinin artırılmasına sürekli, uzun vadeli yatırım yapılmasını gerektirir.

 

Bulaşıcı hastalıkların tamamı küresel bir tehdit arz etmez. Yoksul ülkelerde her yıl (çoğu çocuk) milyonlarca insan, zengin ülkelerdeki insanları tehdit etmeyen hastalıklardan ölmekte­dir. Zengin ülkelerde yaşayan insanlar gerek coğrafya, temizlik, sağlık hizmetleri, çevrenin iyileştirilmesi, taşıyıcıların kontrol altına alınması, beslenme ve gerekse aşılanma sayesinde bu hastalıklara karşı korumalıdırlar. Kalkınma düzeylerindeki bu farklılık, halk sağlığına yurtiçi merkezli bir yaklaşımı kuvvetlen­dirmiştir. Bir ülke kendisini bulaşıcı hastalıklardan koruyabildi­ği sürece başka ülkelerle işbirliği yapmasına pek gerek kalmaz. Halk sağlığı; iç politika ve denizaşırı kalkınma yardımı meselesi haline gelir.

 

Ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar tehdidi farklı bir karşılık gerektirir. Dünyanın her yerinde ortaya yeni hastalıklar çıkabi­lir, bunlar daha sonra yayılıp dünyadaki bütün insanlara kar­şı risk teşkil edebilirler. Savunmaya yönelik, ulusal korunmaya önem veren mevcut kurumsal düzenlemeler bu tehlikeye karşı yetersiz bir yaklaşımdır. Kaynakların çok taraflı bir altyapı oluş­turulmasına yönlendirilmesi her ülkeye daha iyi korunma sağ­layacaktır.

 

Dünya bugün 2002 yılında SARS patlak verdiğinde oldu­ğundan çok daha hazırlıklıdır. IHR’deki yenilikler, Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşması ve iyileştirilmiş bir telekomünikasyon altyapısı, raporlamanın bir zamanlar olduğu kadar büyük bir sorun olmadığını göstermektedir. Fakat bugün hâlâ tamamıyla küresel bir yaklaşım yoktur ve bu durum değiş­melidir.

 

Temel düzeyde sorun az gelişmişliktir. Yeni hastalık mik­roplarının baş göstermesine yol açan koşullarla doğrudan mü­cadele edilmelidir: Sağlık hizmetleri, temizlik, halk sağlığı sis­temleri, çiftçilik uygulamaları, iletişim şebekeleri ve benzeri unsurlardan oluşan bütün altyapının yalnızca bölgesel değil, küresel önemi de vardır. Ortaya çıkan yeni bulaşıcı hastalıklar açısından bakıldığında zengin ülkeler en yoksul ve en zayıf dev­letlerin kalkınmasından doğrudan faydalanabilirler. Dolayısıyla bu devletlerin kalkınmalarına daha fazla katkıda bulunmak için geçerli bir gerekçeleri vardır. Bu ilave katkılar aynı zamanda küresel standartların karşılanmasına da destek olmalıdır. Eğer dünya yeni bulaşıcı hastalıklar tehdidine karşı korunacaksa hem söz konusu koşullarla mücadele edilmeli hem de yoksul ve zayıf devletlerin kalkınmalarına destek olunmalıdır.

 

Üçüncü Kısım

 

Yaşanacakları Önceden Tahmin Etmek

Bir Adım Önde Olmak: Stratejik Sürprizin Öngörülmesi

 

Peter Schvvartz ve Doug Randall

 

 

Sürprizlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Sürprizler yaşan­dığında genellikle verilen ilk tepki “Kimin aklına gelirdi ki…?” şeklinde olur. Mesela İslamcı teröristlerin uçakları kaçırıp bu uçaklarla Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a dalacakları ki­min aklına gelirdi? Bu olaydan sonra – ABD’nin üst düzey askeri liderleri de dâhil olmak üzere – neredeyse herkesin aklında bu soru vardı. Yine de en yıkıcı sürprizler bile genellikle kaçınılmaz­dır, 11 Eylül terör saldırılarını pek çok kişi bekliyordu. Son yirmi yılda belli başlı birkaç komisyon benzer şeylerin gerçekleşeceği tahmininde bulunmuştu. Bu tahminlerin arasında teröristlerin Dünya Ticaret Merkezi’ne bir daha saldıracakları, uçakların si­lah olarak kullanılacağı ve Usame bin Ladin’in ABD’nin gücünün simgelerine yönelik saldırılar düzenleyeceği gibi seçenekler var­dı. Ne var ki, kaçınılmaz son gittikçe yaklaşırken Clinton ve Bush yönetimlerindeki yetkililer de dâhil olmak üzere Amerikalıların çoğu dikkatlerini başka yere yoğunlaştırmışlardı.

Kaçınılmaz olan neden genellikle şaşırtıcı olur? Çok sayıda insan bunu “hayal gücünün başarısızlığına” bağlar. Evet, bu bir ölçüde doğrudur, fakat bizi herhangi bir çözüme yaklaştırmaz. Hayal gücü yüksek bir grup insan bir odada toplanacak ve bun­lardan ne gibi şeyler olacağına dair tahminlerde bulunmaları istenecek olursa kolaylıkla bol miktarda şiddet içerikli senaryo üretebilirler. Popüler bilimkurgu bile bu varsayımlar üretme zincirinde bir adım önde olabilir. Roman yazarı Tom Clancy, 1994 yılında yayınlanan Debt ofHonor adlı kitabında Boeing 747 tipi bir uçakla Amerika’nın başkentindeki U.S. Capitol binasına dalan bir Japon’u anlatıyordu. Bu kitabı okuyan hiç kimse çıldır­mış Japonlara karşı korunmak için savunma mekanizmalarının kurulması gerektiğini ileri sürmemişti; insanlar bu senaryoyu kurgu olarak değerlendirmiş ve ciddiye almamışlardı.

 

Bir şeyleri tasavvur ve tahayyül etmek işin kolay kısmıdır. Zor olan, kişileri önceden harekete geçmeye ve diğer insanları da harekete geçmeye ikna etmeye yetecek kadar inandırıcı senaryo­ların hayal edilmesidir. Bir senaryonun inandırıcı olabilmesi ve insanları önceden harekete geçirebilmesi için, kurumlarda veya hükümetlerde nadiren rastlanan, basirete ve güçlü anlayış ka­pasitesine ihtiyaç vardır. Bu basiret ve anlayış kapasitesi, hem söz konusu kuruluşun etrafındaki dünyanın doğru algılanma­sını hem de kuruluşun içerisindeki karar verici unsurların kafa yapılarının iyi bilinmesini kapsar.

 

Stratejik Sürprizler

Global Business Netvvork ve Monitör Group’ta büyük şirketlere ve hükümetlere uzun vadeli meseleler üzerinde danışmanlık hiz­meti sunarken sürprizin yapısının genellikle yanlış anlaşıldığını gördük. İnsanlar aslında kaçınılmaz ve öngörülebilir çok sayıda olayı yanlış adlandırmaktadırlar. Daha da önemlisi, insanlar sık sık tamamıyla yanlış olaylara odaklanmaktadırlar.

 

Ülkeleri yöneten isimlerin yapmaları gereken, bütün olay­lara ve olası senaryolara aynı tepkiyi vermek yerine bunların hangilerine karşılık vereceklerini seçmektir. Bu yüzden stratejik sürprizler dediğimiz şeylerin nasıl tespit edileceğini ve sonra da nasıl önlenebileceğini bilmek son derece önemlidir.

 

Stratejik bir sürprizi günümüzün karmaşık dünyasında çok sık rastlanan sıradan sürprizlerden ayıran üç temel unsur var­dır.

 

– Bir kuruluş veya ülke üzerinde önemli bir etki yaratır.

  • Yaygın kanaate – söylemeyi sevdiğimiz şekliyle “resmi ge­leceğe” – karşı çıktığı için diğer insanları sürprizin gerçekleşme olasılığına bile inandırmak çok zordur.
  • Sürprize karşılık olarak ne yapılabileceğini hayal etmek zordur.

Dolayısıyla stratejik sürprizler, gerçekleşmesi durumunda, geleceği ciddi ölçüde değiştirecek, karar vericileri dünyanın na­sıl işlediğine dair varsayımlarını sorgulamaya zorlayacak ve zor seçimlerin yapılmasını gerektiren türden olaylardır.

 

Stratejik sürprizlerle mücadele edebilmek için insanların düştükleri iki büyük tuzağın farkında olunması büyük önem ta­şır. Öncelikle, karar verici makamlar ani ve önemli şoklara en büyük önemi genellikle yanlış zamanda verirler. Evet, 2004’ün Aralık ayında Güneydoğu Asya’da yaşanan tsunami çok büyük bir doğal felaketti. Fakat çok önemli bir şeyin yaşanması ille de bunun stratejik bir sürpriz olduğu anlamına gelmez.

 

Stratejik sürprizler oyunun gidişatını değiştiren olaylardır. Her yıl veya her on yılda gerçekleşmezler. Fakat gerçekleştik­lerinde de oyunun eski kuralları artık geçerli olmaz. Stratejik sürprizler genellikle rekabetin kurallarını yeniden belirlerler. Böylece ortaya şu soru çıkar: Kazanmak için gereken nitelikler nelerdir ve güçlü noktalar ne zaman zayıf noktalara dönüşür, ya da tam tersi? Bakış açısı da önemlidir; bir olayın etkisinin farklı farklı hissedilebilmesi nedeniyle bir şirket veya ülke için strate­jik sürpriz olan bir olay, bir diğeri için olmayabilir.

 

İkinci olarak, stratejik sürprizin aslında tespit edilmesi zor olduğu yönünde bir söylence vardır. Bununla birlikte, çevremiz­deki büyük belirsizliklerin tespit edilip araştırılması durumun­da önemli olaylar, baş gösterdikçe, izlenebilir  ve gözlenebilir. İnsanların farkında oldukları bir tehlikeyle nasıl mücadele ede­ceklerini hayal etmeleri kör noktadan gelen bir tehlikeye oranla biraz daha kolaydır. Bu da insanların harekete geçme veya baş­kalarını harekete geçmeye ikna etme kabiliyetlerini artırır.

 

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında aniden çökmesi, yirmin­ci yüzyılın en büyük stratejik sürprizlerinden biridir. Bu olay stratejik sürpriz tanımına uymaktadır çünkü dünya siyaseti ve ekonomisinde büyük bir farklılık yaratmış, Sovyetler Birliği’nin varlığını sonsuza kadar sürdüreceği yönündeki yaygın kanaati yıkmıştı. Ayrıca insanların bu denli tamamen yeni bir dünya düzenine nasıl bir karşılık verebileceklerini hayal etmek de çok zordu. Bu olay çok önceden tahmin edilen bir “sürpriz” olmasına rağmen insanların çoğu harekete geçmemişti.

 

Bunlar içimizden birinin, Peter Schvvartz’ın ilk elden öğ­rendiği derslerdir. Schwartz, senaryo planlamacısı olarak Royal Dutch/Shell’in 1980’lerin başlarında Sovyetler Birliği’ndeki ge­lişmeleri başarılı biçimde öngörmesine ve ardından bu duruma uygun karşılık vermesine yardım etmişti. Bir şeylerin yaşanmak­ta olduğuna dair ilk ipuçları yaklaşık on yıl önce baş göstermiş­ti. O esnada SRİ International’da görev yapan Peter, bir değişim programı kapsamında, kendi toplumlarının kültürel, ekonomik ve siyasi evrimini inceleyen bir grup Sovyet yazar, şair, iktisat­çı ve önde gelen düşünürle çalışmalar yapmaktaydı. Bu kişiler o dönemde Sovyetler Birliği’nin sosyalist görünümünün altında artmakta olan gerilimleri sorguluyorlardı. Ülkedeki aksayan yönleri görmelerine rağmen, soğuk savaşın 2025 yılından önce sona ereceği inandırıcı bir senaryo tasarlayamamışlardı.

 

Peter 1980’lerde SRI’dan ayrılarak Royal Dutch/Shell’in ünlü senaryo planlama ekibinin başına geçmişti. O dönemde Shell dünyanın en büyük petrol rezervine sahip şirketlerinden biriydi. Fakat Brezilya, Meksika ve Norveç gibi ülkelerde devletin elinde­ki petrol şirketleri nedeniyle yeni kaynaklara erişim konusunda gittikçe büyüyen bir rekabetle karşı karşıyaydı. Dünyada özel bir şirketin petrol arayabileceği alanlar gittikçe daralmaktaydı; do­layısıyla Shell’in yeni fırsatlar yaratabilmek için petrolün gelece­ği ve dünyanın çehresinin uzun vadede ne şekilde değişebileceği üzerinde düşünmesi gerekiyordu.

 

Peter, o dönem yabancı özel şirketlerin girmesinin yasak ol­duğu Meksika ve Sovyetler Birliği üzerinde çalışmalar yapmaya karar vermişti. 1920’lerde bu iki ülkeden düşman yönetimler ta­rafından kovulmuş olan Shell, onlar hakkında bir şeyler biliyordu ve değişen jeopolitik yapı nedeniyle bir gün yeniden önemli fır­satların doğabileceğinin farkındaydı. Meksika hakkında yapılan araştırma, ilginç olmakla birlikte, bir sonuca varmamıştı. Fakat araştırma grubunun Sovyetler Birliği hakkında öğrendikleri et­kileyici ve son derece önemliydi. 1980’lerin başlarında Sovyetler Birliği, bol miktarda sahip olduğu doğalgaz kaynaklarını Avrupa pazarına taşımak amacıyla bir boru hattı inşa edilmesini öneri­yordu. Shell’in de Norveç’te Sovyetler Birliği’ne rakip bir doğal­gaz sahası vardı, fakat bu saha denizin yaklaşık 4,5 kilometre altındaydı. (Ve 9 milyar Dolarla, o güne kadar inşa edilmiş en pahalı platform buradaydı.) Buradan çıkarılan doğalgaz, Sovyet doğalgazından dört kat pahalıydı.

 

O dönemde Amerikalılar ile Avrupalılar bir Sovyet boru hat­tının Moskova’ya Avrupa karşısında stratejik güç sağlayıp sağla­mayacağını tartışıyorlardı (bugünkü manzaraya bakılırsa düşü­nüldüğü gibi olmuştur). Batı Avrupalı liderler, “düşmanlarının” stratejik açıdan sağlam doğal kaynaklarını kullanmanın bedelini ağır biçimde ödemelerinin gerekip gerekmediğini düşünüyorlar­dı. Doğrusu Shell, acilen soğuk savaşın sona erdiği ve Sovyetler Birliği’nin artık gerçek bir stratejik endişe kaynağı olmadığı ma­kul bir senaryonun olup olmadığını bulmak zorundaydı.

 

Shell’in planlama grubu çok sayıda araştırma yapmıştı. O dönemde “Gulaş Komünizmi” modeli olarak kapitalizme geç­mekte olan Macaristan deneyimini incelemişti. Bu ülke, Sovyet cephesinde işlerin hızla değişebileceğinin bir göstergesiydi. Shell ayrıca Sovyetler Birliği’nin enerji tüketimi hakkında zengin bir veritabanına erişime sahipti. Ancak Peter’in ekibi, bu verileri ül­kenin ekonomik verimi hakkında eldeki en iyi bilgilerle karşılaş­tırdığında resimlerin birbirini tutmadığını görmüştü: Kullanılan enerji miktarı, belirtilen ekonomik verimi sağlayabilecek ölçüde değildi. Ya enerji verileri yanlıştı, ya Sovyetler enerjiyi insanla­rın hayal ettiklerinden çok daha verimli kullanıyordu ya da eko­nomik verim verileri yanlıştı. Sonunda enerji verilerinin doğru olduğu ortaya çıkmıştı. Bu gerçek, Sovyetler Birliği’nin kendi ekonomik tutarsızlıklarının ağırlığı altında çökmeye başlamış olduğunun önemli bir işaretiydi. Geriye kalan tek soru, bu ülke çöktükten sonra nasıl bir ortam oluşacağıydı.

 

Peter bu bilgileri 1984 yılında Shell yönetim kuruluna sun­duğunda Sovyetler Birliği’nin kısa süre içerisinde çökeceği fikri kesinlikle mantık dışı görünüyordu. Başkan Ronald Reagan’m sürekli olarak Amerika’nın Şer İmparatorluğu ile savaşından bahsetmesine rağmen, Shell’deki (ve Amerikan yönetimindeki) kişiler çöküşün olası olduğuna inanmakta zorluk çekiyorlar­dı. Böyle bir şey gerçekleşecek olsa bile bununla ilgili ne yapa­bileceklerini bilmiyorlardı. Neyse ki Shell senaryo ekibi, hangi senaryonun gerçekleşmekte olduğunun işaretini verecek temel göstergeler saptamıştı ve sonraki on sekiz aylık dönemde bütün “çöküş” göstergelerinin ışıkları yanmıştı. Tarihin kanıtladığı üzere, bu araştırma grubu doğru gerekçelerle doğru senaryoyu seçmişti. Bu tam bir stratejik sürprizdi: Gelecekteki atılacak adımları temelden etkileyen önemli bir meseleler, kararlar ve sonuçlar kümesiydi.

 

Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin çökeceğini öngör­mek o kadar da zor değildi. George Kennan, 1947 yılında çevre­leme politikasıyla ilgili yazdığı etkileyici makalesinde bu olayı öngörmüştü.1 Asıl zor olan, Shell yönetim kurulunu çöküşün mümkün olduğuna ve olumlu göstergeler birer birer belirirken bu duruma karşı eyleme geçirmeye ikna etmekti. Sonunda Shell bu çağrıdan kâr elde etmeyi başarabilmişti: Kısa süre sonra “eski Sovyetler Birliği” olarak adlandırılacak ülkenin yeni gerçeklik­leri hakkındaki araştırma stratejilerini yeniden düzenleyen ilk büyük batılı şirket olmuştu.

 

Stratejik Sürprizleri Sezinlemek

Kesin tahminlerin büyük önem taşıdığı bir toplumda yaşıyoruz. Tahminlerde bulunmayan – veya tam olarak doğru olmayan tahminlerde bulunan – uzmanlar güvenilirliklerini kaybeder­ler. Oysa gelecek ve stratejik sürpriz hakkında fikir yürütmek kesin tahminler kavramının uygun düşmediği karmaşık bir iş­tir. Buradaki amaç daha doğru tahminlerde bulunmak değildir. Önemli olan daha doğru kararlar vermek ve daha etkili eylemde bulunmaktır.

 

Ne olacağını herkesin tahmin edebileceğini iddia etmek ye­rine, analiz uzmanlarından karar vericilere kadar herkesin ger­çekleşecek olayın belirtilerini görebileceğini ve bu değişiklikler kaçınılmaz olarak dünyanın çehresini değiştirirken kör noktada yer alınmaması gerektiğini savunuyoruz. Stratejik sürprizleri sezinlemek, karar vericilere oyunun kurallarını değiştiren olay­lar için doğru yere bakma ve bunları sistematik olarak izleme imkânı sunar. Bu senaryolar daha inandırıcı hale geldikçe ve hiç olmadığı kadar yaklaştıkça karar verici mekanizmalar dikkatle­rini asıl önemli olan doğru şeylere verebilirler. Bu tür bir anlayış daha iyi cevaplar yerine daha iyi soruların sorulmasına yol açar, fakat daha iyi sorular çok çok önemlidir.

 

Bu noktada, gelecekte yaşanabilecek önemli olayları yal­nızca ihtisas sahibi danışmanların veya eşsiz bilgilere sahip önemli şirketlerin öngörebileceklerini söyleyenler olabilir. Oysa gerçek hiç de öyle değildir: Belirtilere öncelik veren ve sistema­tik bir yaklaşım benimseyen herkes yaklaşan olayları sezebilir. Yeterince iyi tanımlanmamış, kavraması güç sorunlar böylece çözülebilir. Bunlar üstesinden gelinemeyecek şeyler değildir. Yalnızca yeni fikirler ve yaklaşımlar gerektirirler.

 

Pekâlâ, sıradan insanlar ve kuruluşlar stratejik sürprizleri nasıl sezinlerler? Bu konuda bir dizi yaklaşım belirlemenin fay­dalı olduğunu tespit ettik.

 

YARATICI VE SİSTEMLİ OLMAK

 

Yapısal olarak bakıldığında kuruluşların birbirinden temel­den farklı ve kesişen iki yönelimi barındırmaları şarttır  yara­tıcı ve sistemli olmak. Bunların ikisinin aynı anda olması gerek­mektedir. Yaratıcı olmayan kişi stratejik sürprizleri öngöremez, fakat bir sistem dâhilinde ulaşılmayan sonuçlar da inandırıcı olmaz.

 

Bütün olasılıkları görebilmeleri için insanların hayal güç­lerinin inandırıcılığın sınırlarına kadar zorlanması son derece önemlidir. Bugün kıyıda köşede bulunan fikirler genellikle bir yolunu bulup ana akımda yerlerini alırlar. On yıl önce yalnız­ca bilimkurgu filmlerinde gerçekleşebilecek bir senaryo gözüy­le bakılan olaylardan biri, bir asteroitin dünyaya çarpmasıydı. Bugün Birleşmiş Milletler bu konuyu görüşmek üzere oturumlar düzenlemekte ve Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi de bu olasılığı ciddiye almaktadır.

 

Gerçekleşme olasılığı düşük gibi görünen, fakat gerçekleş­mesi durumunda oldukça büyük etki yaratacak olan olayların göz önünde bulundurulması da önemlidir. Matematikte tek bir hikâyede – yani herhangi bir senaryoda – toplanan çok sayıda olayın gerçekleşme olasılığı yok denecek kadar azdır. Fakat söz konusu bir devlet, bir şehir veya büyük bir şirket gibi bir şey ol­duğunda düşük olasılıklı, yüksek tesirli çok sayıda olay olası hale gelir. Eğer bu tür 1,000 olay varsa ve her birinin gerçekleşme ola­sılığı 100,000’de 1 ise bunlardan birinin, hem de oldukça kısa süre içerisinde, gerçekleşme olasılığı yüksektir.

 

Şirketimiz yaratıcı düşünmeyi teşvik etmek amacıyla yöne­ticileri kalıplarının dışına çıkarmakta ve rahat koltuklarından kaldırmaktadır. “Öğrenme yolculukları” yoluyla onlara farklı kurumları ve çevreleri gösteriyoruz. Geniş bakış açısı sağlamak amacıyla çok sayıda penceresi bulunan yüksek binaların en üst katlarında toplantılar düzenliyoruz. Bir meselenin diğer tarafını görebilmeleri için, insanları tasvip etmedikleri inanç sistemle­riyle düşünmeye ve beklenmedik bir duruma karşılık vermenin bir yolu olarak doğaçlama çalışmalar yapmaya teşvik ediyoruz.

 

Bu yaklaşım, San Francisco Körfezi gibi fikirlerin büyük önem taşıdığı yerlerde hayatta kalmaya yardım eder. Çok sayı­da yeni fikri herkesten önce öğrenen Kaliforniyalıların imkânsız gibi görünen şeyleri düşünme ve bunları gerçeğe dönüştürme konusunda sağlam bir sicilleri vardır. Kaliforniya’dan gelen yeni fikirler, dünyanın diğer pek çok bölgesinden gelenlere göre çok daha güvenilirdir. Bu hiç de azımsanacak bir şey değildir.

 

Sistemli olmak da eşit ölçüde önemlidir ve önemli olayla­rın ne şekilde gerçekleşebileceğinin özenli biçimde araştırılması anlamına gelir. Bugünden geleceğe doğru inandırıcı, özenli bir yol oluşturulabilmesi mümkün müdür? Eğer öyleyse söz konusu olay ciddiye alınmalıdır. Birinin radar ekranında birdenbire be-liriveren hemen her şeyin öngörülemeyen, “ani” bir olay olduğu­nu söylemek doğru olacaktır. İnsanlar, sürprizlerin hiçbir uyarı olmaksızın ortaya çıktığını söylerler, dolayısıyla yöneticilerin sürprizleri zamanın önünde tespit etme imkân ve kabiliyetleri yoktur. Bu durum genellikle bilgilerin sistemli biçimde toplan­ması ve tahlil edilmesi konusunda disiplinsizliğin bir mazereti olarak kullanılır. Üst düzey yöneticiler ve yetkililer olayları ön­görebilirler ve bu olayların keşfedilmesi sanki mümkün değil­miş gibi davranmak ise ancak analitik tembellik olarak ifade edilebilir. Bu ifade, yöneticilerin ya beklenmedik olayı su yüzüne çıkaracak disiplinli bir süreçten geçmedikleri ya da sürprizleri insanları ikna etmeye ve harekete geçirmeye yetecek kadar iyi tahlil ve ifade edemedikleri anlamına gelir.

 

Kurumlarda ayrıca tamamen bir fikre odaklanma eğilimi vardır. Mesela ABD’ başkanı bir ülkenin kitle imha silahlarına sahip olup olmadığını derhal öğrenmek istemektedir. Yetersiz bilgi kabul edilemez bir şeydir. “Bilmiyorum” ve “Şu şu nokta­larda daha fazla veriye ihtiyacım var” diyebilen kişileri yalnızca birkaç kurum işinin başında tutar.

 

Hem bireysel hem de kurumsal düzeyde sistemli olunma­sı, oldukça yetersiz verilerle bile sürprizleri ortaya çıkarabile­cek sistemlerin kurulmasını kolaylaştırır. Karar vericiler daha az bilgiyle veya aylar ve yıllar içerisinde gelen bilgilerle hareket edebilirler. Politika belirleyen makamlar ise sorunlara “gerçekçi seçenekler” gözüyle bakabilirler. Böylece her yeni gelen bilgi, ka­rarlarına duydukları güveni veya bu kararlarının yönünü değiş­tirerek kendilerini yeni koşullara göre uyarlamalarını ve farklı hareket etmelerini sağlar.

 

FİLTRE YAKLAŞIMI

Bilgi toplama için yapılabilecek uygun bir benzetme “filtre”dir. Kurumların her biri farklı ölçütler temelinde farklı türde bilgileri ölçen birçok filtreye ihtiyaç duyar. Bu; güneş ışığı­nı, hava partiküllerini veya ultrasonik dalgaları ölçecek filtreler oluşturmaya benzer. Farklı türde ve kategoride sezgileri temel bilgiye aktaran ve çoğu birbiriyle örtüşen çok sayıda çerçeveye, bakış açısına ve deneyime ihtiyaç vardır.

Kurumların çoğu geleceği değerlendirirken yalnızca bir bil­gi kaynağına odaklanırlar. Aslında kurumsallaşmış araştırma birimleri genellikle rekabet, piyasa, endüstri ve maliye alanla­rındaki araştırmalarını birbirinden ayrı tutarlar; aynı şekilde devletin istihbarat birimleri de kaynaklarına göre ayrılırlar: insan kaynaklı (HUMINT), sinyal kaynaklı (SIGINT), fotoğraf kaynaklı, açık kaynak (OSINT) ve başka türlü istihbaratlar. Bu tür kurumsal yapılar veri toplama işlemini kolaylaştırabilir, fa­kat aynı zamanda doğru sezgilerde bulunulmasını daha da zor­laştırabilir.

 

Alternatifler mevcuttur. Düzenli veritabanları demografik, iktisadi ve enerji kullanımı gibi çeşitli bilgileri toplayıp bunları ilişkilendirebilir. Bilgi piyasaları “kalabalıkların fikrinden” bir anlam çıkarılmasını kolaylaştırabilir. Analiz uzmanlarının ra­porları temeldeki, sayılarla ifade edilebilecek eğilimleri hedef alabilir. Ulusal güvenlikten ortak rekabete kadar pek çok ko­nuyla ilgili istihbaratta genellikle gizli bilgiye (ikinci plana atı­labilen veya tamamıyla önemsenmeyen) herkesin erişebileceği, yani açık kaynak istihbaratından daha fazla değer verilir. Oysa bilgi toplamaya ilişkin portföy teorisi, çeşitli – kamusal ve özel veri kaynaklarının kullanılması gerekliliğine vurgu yapar. Fakat birbirinden tamamen farklı o kadar çok bilginin bir araya ge­tirilmesi eninde sonunda insan zihninin sezgisel düşüncelerine bağlıdır.

 

New Yorker’da iş dünyasıyla ilgili köşe yazarlığı yapan ve The VVisdom of Croıvds kitabının yazarı James Surowiecki, bi­zimle yaptığı bir görüşmede, kişinin en çok aşina olduğu düşün­ce çerçevesinin dışında anlamlı veriler ve fikirler bulmanın üç açık kaynak yolunu belirtmişti: Internet’te bilmediğiniz alanları keşfedin; yüksek nitelikli, fakat değeri pek bilinmeyen akade­mik çalışmaları bulun ve bunları gerçek değerini bulabilecekleri farklı bir bağlamda ele alın; faydalı olabilecek benzetmeler ve kavramsal ipuçları bulabilmek için kendi uzmanlık alanınızın dışındaki kaynakları inceleyin.2 Birçok kaynak kullanıldığında ve birlikte yorumlandığında sinyali sesten ayırmanın daha kolay olduğu sonucuna vardık.

 

Çalışmamızda ayrıca pek yapılmayan bir şeyi yaparak, de­ğişimi yakından izleyen aydınlardan oluşan ağlar kurup bunlar­dan faydalandık. Önemli eğilimler hakkında ipuçları alabilmek amacıyla bu tür sanatçılar, bilim adamları, yenilikçiler, yazarlar ve politikacılarla düzenli olarak görüşüyoruz. Danışmanlık yap­tığımız kurumları da farklı düşünen ve bilgileri anlamlı bir bütün haline getirmek için çeşitli filtreler kullanan farklı disiplinlerden bireylerle temasa geçmeye teşvik ediyoruz. Örneğin güvenlik ve istihbarat meseleleri üzerinde çalışan Global Business Netvvork ekibinde bir nöroloji uzmanı, bir siyasi analiz uzmanı, aydın bir tarihçi, bir doktora öğrencisi ve eski bir istihbarat analiz uzmanı bulunmaktadır. Disiplinler arası düşünmeyi ve farklı bakış açı­ları temin etmek amacıyla bu ekibe dışarıdan, derin bilgi sahibi bireylerden oluşan bir ağla takviyede bulunuyoruz. Bu kadar çok çeşitliliği idare etmek elbette daha az verimlidir; pek çok kuru­mun bu yola başvurmamasının nedeni de budur. Fakat stratejik sürprizden kurtulmak bir verimlilik meselesi değildir.

 

Benzer şekilde dört duvarın dışına çıkıp meseleleri bizzat tecrübe etmek de büyük önem taşımaktadır. Mesela Şangay’a giden biri, Çin’in önümüzdeki elli yılda dünyayı sarsacağını ko­lay kolay inkâr edemeyecektir. Çin hakkında makaleler okumak, orada bizzat bulunmanın yanında sönük kalır.

 

BİLGİYİ FARKLI ŞEKİLLERDE İŞLEMEK

 

Yalnızca bilginin nasıl toplandığına bakmak yerine, çeşitli filtrelerden elde edilen bilgilerin nasıl etkin biçimde işlenebilece­ği üzerinde düşünmek çok önemlidir. İstihbarat teşkilatları gibi gizli bir dünyada çalışan insanların açık bir ortamda herhangi bir sırlarını ele vermeden bilgiyi nasıl toplayıp işleyebilecekleri­ni sormaları gerekir. İş dünyasında çalışanlar ise gerçekten neler olup bittiğini öğrenebilmek için piyasa araştırması yapan birim­lerin sunduğu bilgilerle yetinmemelidirler. Her iki durumda da liderlerin, toplanan verilerin nasıl bir araya getirildiğini keşfet­me ve bu birleşmeden doğan seçenekleri nasıl değerlendirmeleri gerektiği konusunda akıllı yöntemlere ihtiyaçları vardır.

 

Bilgi işleme konusunda pek çok çerçeve kullanıyoruz. Bunların biri, iş dünyasındaki değişimi yönlendiren temel un­surları oluşturan sosyal, teknolojik, çevresel, ekonomik ve siyasi güçleri ifade eden STEEP’tir. Bir diğeri ise, bir kurumun karşı karşıya olduğu en hayati belirsizlikleri sıralayan ikiye iki bir dizey oluşturulmasını kapsayan “senaryo düşünme” yöntemidir. Bu yöntem; dört farklı, olası ve zorlu gelecek senaryosunun ha­yal edilmesini ve bunlara karşı stratejiler ile seçeneklerin geliş­tirilip denenebilmesini sağlayan bir çerçeve sunar. “Seçenekleri düzenleme”; insanların önlerindeki seçenekleri, kararlarını et­kileyen unsurları ve bu kararları almaları için gereken verileri tespit etmelerini gerektiren bir yöntemdir. Bunların dışında pek çok bilgi işleme yöntemi vardır; en önemli ders ise tek bir yorum yaklaşımı kullanılmaması gerektiğidir.

 

Bir diğer cazip, fakat bir o kadar da kısıtlayıcı eğilim de kapsamlı bir “vaka teorisine” bağlılıktır. İnsanlar bilinçli veya bilinçdışı olarak bir endüstrinin veya teknolojinin jeopolitik, ekonomik unsurları ve dinamiklerinin nasıl çalıştığına dair bir teori oluşturma eğilimindedirler. Bu, sistemli körlüğün güçlü bir kaynağıdır. Maliye alanında, modern portföy teorisi bütün pa­ranızı tek bir hisse senedine yatırmamanızı tavsiye eder; öyleyse bütün stratejik düşüncelerinizi neden tek bir teoriye yatırasınız ki? Bu yaklaşım, 1980’lerde pek çok insanın Sovyetler Birliği’nin çöküşün eşiğine gelmekte olduğunun açık işaretlerini gözden ka­çırmasının temel nedenlerinden biriydi.

 

Bazı bireyler ellerinde birden fazla teori bulundurarak veya yatırım diliyle, malvarlıklarını çeşitlendirerek bu kör noktayı at­latabileceklerini düşünürler. Birkaç teorinin olması bir teorinin olmasından iyi olsa da, stratejik sürprizlerin genellikle teoriler arasındaki boşluklardan çıkarak baş göstermesi nedeniyle kör noktada kalma riski yüksek kalmaya devam eder.

 

DIŞARIDAN İÇERİYE VE İÇERİDEN DIŞARIYA BAKMAK

 

Çalışmamızda sürprizleri ortaya çıkarma konusunda siste­matik bir yöntem izliyoruz. Yöneticilerin bilinmeyeni keşfetme­lerini ve kullanmalarını ve belirsizlik karşısında harekete geç­melerini sağlayan geleceğe dair bir dizi olası senaryoyu özenle hazırlıyoruz. Bunu yapmak için bir soruna iki açıdan bakıyoruz: dışarıdan içeriye ve içeriden dışarıya.

 

Dışarıdan içeriye bakış açısı, değişimi sağlayan – demogra­fik, sosyal, teknolojik, ekonomik, çevresel ve siyasi gibi önemli güçlerin sistemli biçimde keşfedilmesi anlamına gelir. Örneğin birisi çıkıp göç modellerini, telekomünikasyon teknolojilerin­deki yeni gelişmeleri, değişen jeopolitik ilişkileri, gelir dağılımı eşitsizlikleri ve benzeri şeyleri tahlil edebilir. Bu eğilimler ve bunların arasındaki etkileşimlerin derinlemesine incelenmesi yoluyla gelecekte büyük bir aksaklık yaratabilecek güçleri ve bu aksaklığın kurumla ilişkisini tespit etmek mümkündür.

 

Stratejik sürpriz bu bakış açısından ele alınırken yalnızca olayların kendisine değil, aynı zamanda olayların geliştiği ge­nel durumlara odaklanılması da önemlidir. Mesela soğuk sa­vaş döneminde yaşanmış olmasaydı 1973 yılındaki Yom Kippur Savaşı’nın gidişatı değiştiren etkisi tamamen farklı olurdu. Bu genel durumları anlamak, sürprizi analitik olarak öngörme sü­recinin bir parçası haline gelir.

 

Bir sonraki adım ise içeriden dışarıya yaklaşımıdır. Burada söz konusu dış dünyada neler olup bittiğine dair değil, “Kuruma yönelik riskler nelerdir? Savunmasızlığın temel unsurları ne­lerdir? Gelecekte büyük fark yaratacak olan şey nedir?” benzeri sorular olacaktır. Petrol şirketleri açısından önemli meseleler arasında petrolün fiyatı, petrol araştırma fırsatları veya çevre­sel düzenlemeler olabilir. Bu meseleler temel alınarak yeni bakış açıları yaratacak sorular üretilebilir: Petrol fiyatları birdenbire fırlar veya düşerse ne olur? Bu, neyi değiştirir? Yeni petrol kay­naklarını araştırma fırsatları elimizden alınırsa veya rezervler kamulaştırılırsa ne olur? Bu nasıl gerçekleşebilir?

 

Peter 1980’lerin başlarında Shell’de çalışırken gelecekteki petrol fiyatlarına dair senaryolar hazırlamakta bu yaklaşımı kul­lanmıştı. Peter’in hazırladığı senaryoda, bugünküne (2006 yılı) oldukça benzer bir durumda, petrolün varil fiyatı 70 Dolara çık­mıştı ve petrol şirketlerinin karşı karşıya oldukları önemli stra­tejik mesele, petrolün varil fiyatının 120 Dolara çıkması duru­munda oluşacak “nakit dağını” nasıl aşacaklarıydı. Bu durumda petrol şirketlerinin tamamı çok büyük kârlarını başka endüstri kollarına yatırmaya çalışacaklardı çünkü 1990’ların ortaları iti­bariyle petrol rezervleri tükenmeye başlayacaktı.

 

Shell, bunun yerine, “Petrol fiyatının kesinlikle zıt yöne doğ­ru gitmesi mümkün müdür?” sorusunu sormuştu. Bunun üzeri­ne planlama grubu petrolün varil fiyatının sırasıyla 120, 70 ve 16 Dolar olduğu üç senaryo hazırlamıştı. Shell yönetim kurulu elbette ilk iki senaryoyu beğenmiş ve üçüncüsünün oldukça ola­sılık dışı olduğunu düşünmüştü. Üçüncü senaryo, petrol fiyatı­nın – arz ve talep kurallarına göre – diğer ticari ürünlerden biri gibi seyir izlemeye başlaması durumunda neler olacağını göste­riyordu. Petrolün fiyatı yükseldiğinde insanlar arabalarını daha az kullanacak ve daha az petrol tüketeceklerdi; aynı zamanda şirketler de daha pahalı kaynaklardan daha fazla petrol üreterek yüksek fiyatlardan faydalanmaya çalışacaklardı. Strateji ekibi, şirkete hangi senaryonun gerçekleşmekte olduğunu bildirecek göstergeler geliştirmişti ve yönetim kurulu da öngörülü davra­narak ekibin bu işaretleri izlemesine izin vermişti. 1985 yılının yazına gelindiğinde göstergeler açık biçimde petrol fiyatlarının dibe vurma yolunda gittiğini gösteriyordu. Shell, petrol yatak­larını sahiplerinin esasen ödemiş olduklarından çok daha ucuza satın alarak ve petrolün fiyatının ne kadar düşeceğini öngöremeyen şirketlere petrol satarak bu düşüşten kâr elde etmeyi ba­şarmıştı.

 

Buradaki kilit nokta, bu ekibin petrolün fiyatının ne zaman dibe vuracağını doğru tahmin etmesi değil, fiyatın nasıl dibe vu­racağını ve hangi uzun vadeli göstergeleri izlemesi gerektiğini an­lamış olmasıydı. Şirketin yöneticileri senaryoyu ilk günden kabul veya reddetmek zorunda değillerdi; göstergelere zaman içerisinde alışabilirlerdi. Böylece petrolün varil fiyatının 70 Dolar olduğu dönemde petrol yatakları veya petrol şirketleri satın almak gibi bazı büyük yanlışlar yapmaktan sakınabilmişlerdi.

 

SÜRPRİZİ İNANDIRICI KILMAK.

 

Stratejik sürprizi tamamıyla inkâr etme eğilimi vardır. İnsanların, “Çin son dönemdeki başarısını sürdüremeyecek, de­ğil mi?” gibi ifadeleriyle karşılaşıyoruz. Oysa Çin önemli ölçüde büyümeye devam etmektedir.

 

Oyunun kurallarını değiştiren bu tür meselelerle ilgilenme konusundaki isteksizliğin büyük bir kısmı, farklı senaryola­rı ciddiye almanın sonuçlarıyla yüzleşmek istenilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu sonuçlar yerleşmiş düşünce yapıları, kurumsal yapılar ve kişisel ya da ticari çıkarlarla çatışabilir.

 

İnkâr, bilişsel önyargının güçlü bir biçimidir ve her bü­yüklükteki kurumda karşılaşılan en yaygın tepkilerden biridir. İnkâr, bir kurumun belirsizlikle karşı karşıya olduğuna ve buna karşılık verebilmek ve uyum sağlayabilmek için büyük değişik­likler yapması gerekebileceğine inanılmaması veya kabul edil­memesidir. İnkâr ayrıca yaratıcılığı engelleyebilir ve şirketler ile ulusları stratejik sürprize karşı savunmasız hale getirebilir.

 

Bu konuda ulus olarak bizim yaşadığımız bir deneyim, Amerika Birleşik Devletlerinde din temelli siyasetin ivme kazanmasıdır. Son yirmi yılda yaşanan büyük değişimlerden biri, muhafazakâr sağ kesimin büyümesi ve siyasi etkisi olmuştur. Robert william Fogel, 2000 yılında yazdığı bir kitabında ve on­dan önce sosyolog Robert Bellah, Amerika’da din üzerine yazdığı yazılarında bu önemli olguyu öngörmüşlerdi. Fogel, kitabında, Amerika Birleşik Devletlerinin bir başka dini diriliş sürecinden geçtiğini ileri sürüyordu. Bu durumu bu kez kısmen muhafazakâr kesimdeki artan doğum oranlarına (ve muhafazakâr olmayan kesimdeki düşük doğum oranlarına) bağlıyordu. Bir meslektaşı­mızın bu akımın çok önemli olduğunun altını çizerek Fogel’in ki­tabını okumamızı ısrarla önerdiğinde bazılarımız bunu önemsememiştik. Dini açıdan muhafazakâr bir Amerika’nın belirtilerini inkâr ediyorduk ve bu karşı bakış açısı bizim yerleşmiş düşünce yapılarımızla çelişiyordu. Bu yüzden müşterilerimizi Amerikan kültüründeki ve siyasetindeki önemli bir güç konusunda uyarma fırsatını kaçırmıştık.

 

İnkârın çok güçlü etkisinin olması nedeniyle geleceğe dair yaratıcı ve sistemli bir tahlil yapılmasındaki en önemli adımlar­dan biri, tahlilin inandırıcı hale getirilmesidir. Bu tür bir işe yeni başlayan kişiler açısından bu adım, önemli sürprizler üretebile­cek senaryolar hazırlamak amacıyla analitik yaklaşımlar port­föyünün toplanmasını gerektirir. İyi hazırlanmış senaryolar, gelecekte yaşanabilecek değişimi inkâr eden kurumların bu de­ğişimin provasını yapmalarına yardım edebilir. Senaryolar, ge­lecekteki olayların seyredebileceği zorlu, fakat inandırıcı yolları ifade ederek yönetim kadrolarını “düşünülmeyeni düşünmeye”, sürprizler yaşanmasını beklemeye ve yeni olasılıkları deneme­ye teşvik ederler. Senaryo tatbikatlarında yöneticileri tamamen farklı senaryolar veya dış koşullar altında izleyecekleri strateji­leri keşfetmeye teşvik ediyoruz.

 

Senaryo düşünme çalışmaları genellikle, “resmi geleceğin” ifade edildiği özenli bir kanıt toplama safhasıyla başlar. Bir şir­ketin nasıl bir performans sergilemekte olduğuna veya geleceğin nasıl olabileceğine dair bir araştırma yapmak yerine, söz konu­su kurumun yönetiminin gelecek hakkında varsayımlarını tarif eden, görüşmelere ve gözlenebilir eylemlere dayanan, bir hikâye oluşturulur.

 

Ekibimiz müşterilere bir stratejik sürpriz tehdidini veya fır­satını sunarken bu tür hikâyelerden bol miktarda anlatmakta­dır. İyi senaryolar hazırlanması, karar vericiler ile onların bilgiyi nasıl işlediklerinin anlaşılmasını; tutumlarının, önlerinde risk olarak gördükleri şeylerin ve gelecek hakkında emin oldukları noktaların bilinmesini; onlar için bir değişim teorisi oluştu­rulmasını; duygusal bir etki yaratacak kelimeler ile grafiklerin seçilmesini ve harekete geçmeleri için hikâyeyi ne şekilde duy­maları gerektiğinin bulunmasını kapsar. Resini geleceğin ifade edilmesi, insanlara başka bir gelecek daha olduğunu inanmala­rı gerektiğini göstermenin bir yoludur. Bu da alternatif gelecek senaryolarına inanmanın temelini hazırlar. Ve konuları, ka­rakterleri, olay örgüleri ve belirli yönleri olan – hikâyeler de bu alternatif geleceklerin gerçeğe dönüştürülmesine yardım eder.

 

2003 yılında Pentagon için, basının yoğun ilgisini çeken, bir iklim değişikliği senaryosu hazırlamıştık.4 Bu senaryo­daki hikâyeyi uydurmamıştık. Kanıtlarımızı Ulusal Bilimler Akademisi’nin “Ani İklim Değişikliği: Kaçınılmaz Sürprizler” başlıklı raporundan almıştık. Yaptığımız şey, ani soğumanın küresel ısınmadan kaynaklanabileceğinden pek çok kişinin hâlâ kuşku duyduğu bir dönemde inandırıcılığı olan bir en kötü du­rum senaryosu hazırlamak olmuştu. Bunu, bilimi herkesin an­layabileceği bir şekilde açıklayarak ve ardından elimizdeki veri­lerle iklim değişikliğinin yaratacağı büyük etkiler hakkında bir varsayımda bulunarak yapmıştık. Ayrıca varsayımımızı, iklim değişikliğinin mümkün olduğunun bir kanıtı olarak 8,200 yıl önce gerçekleşmiş gerçek bir olaya – kademeli bir ısı artışının ardından hava aniden soğumuştu dayandırmıştık.

 

Senaryomuzu hazırlamaya başladığımızda yaygın kanaat, dünyanın küresel ısınmada yüzlerce yıl sürecek yavaş bir ar­tışla karşı karşıya olduğu yönündeydi. Karar vericilerin Kyoto Protokolü’nde belirlenenler gibi karşı eylemlerde bulunmak için önlerinde çok zamanları olacaktı. Hem sorun hem de sorunun çözümleri için belirlenen zaman dilimleri yüzyıllarla ifade edi­liyordu.

 

Düşünce yapıları da yanıltıcıdır. Ortalama sıcaklık yavaş yavaş artıyor olabilir, fakat hani derler ya, ortalama derinlikte bir nehirde boğulabilirsiniz. (Rio Grande nehrinin ortalama de­rinliği karşıdan karşıya güvenli biçimde geçişi mümkün kılabi­lir, oysa nehrin en derin noktasında kesinlikle boğulursunuz.) Aynı şekilde, dünyanın ortalama sıcaklığı yavaş yavaş değişiyor olabilir, fakat bilim adamları artık atmosferdeki enerji arttığın­da ve okyanusların atmosferle ilişkisi değiştiğinde bunun sonuç­larının daha ortalama değil, daha aşırı olacağını bilmektedirler. Dünya daha fazla kasırgaya ve kuraklık olaylarına, daha aşırı sı­cak ve soğuk havalara, deniz seviyesinde daha hızlı yükselişlere sahne olacaktır.

 

Yıllar önce iklim değişikliği üzerine yaptığımız ilk çalışma­mızda geliştirdiğimiz ve o dönemden beri dikkatle takip etmekte olduğumuz bütün uyarı işaretleri, dünyanın hızlı ve çarpıcı bir iklim değişikliği sürecinde olduğu gerçeğine işaret etmektedir. İlk işaretler şimdiden gözler önündedir: Golfstrim akıntısının kuzeye doğru hareketinin yavaşlaması; kutuplardaki buzulların aşırı hızlı biçimde erimesi; Amerika Birleşik Devletleri’nin batı kıyısının açıklarında somon mevsiminin aksaması (bu durum, Pasifik Okyanusu’nun derin bölgelerindeki besinlerin somon ba­lıklarının yüzebileceği derinliklerde olmamasına bağlanmakta­dır).

 

Dünya kesinlikle yavaş değil, hızlı bir iklim değişikliği sü­reci içerisindedir ve çevresel felaketlerin açık işaretleri yüzyıllar değil de birkaç on yıllık dönem içerisinde gözler önüne serile­cektir. Bu yeni dönemin en belirgin işareti, Bangladeş devletinin yeryüzünden silinmesi olacaktır  bu felaket, insanların düşün­düklerinden daha yakın zamanda gerçekleşecektir. Bangladeş’te deniz seviyesinin yükselmesinden ziyade öncelikle denizleri ka­bartan şiddetli fırtınalar yaşanacak, ülkenin büyük kısmını su­lar altında bırakacak olan bu fırtınalar Bangladeşlilerin dörtte üçünü etkileyecek ve bütün ülkeyi esasen yaşanamaz hale geti­recektir.

 

Bu durumda can alıcı soru şu olur: Bu, yavaş yavaş ısınmak­ta olan bir dünyadaki ağır uyum sağlama ve hafifletme mi yoksa sıcaklıklardaki aşırı değerlerin yakın zamanda kıtaların ve ülke­lerin şeklini değiştireceği acil bir kriz süreci midir? İlk senaryo, bir ülkenin karbon bazlı enerji kaynaklarına alternatif olarak nükleer enerjiden vazgeçmesine neden olabilecekken, ikinci se­naryo ise nükleer enerjiyi acil bir öncelik konumuna getirebilir. Bu algılamaların somut sonuçları vardır. İngiltere Başbakanı Tony Blair’in sıkı biçimde karşı olduğu nükleer enerjiyi isteme­yerek de olsa desteklemesine tam olarak algılamalardaki bu de­ğişim neden olmuştu.

 

Genel olarak söylemek gerekirse, bilim adamları  ne de pek çok istihbarat ve şirket analiz uzmanı ellerindeki bilgileri bu kadar çarpıcı biçimde sunmazlar. Fakat ani iklim değişikliğinin hikâyesinin bu şekilde anlatılması, küresel ısınmanın önemini ve etkilerini gündeme getirmiştir. Ne ilginçtir ki, raporumuzun yayınlanmasından birkaç ay sonra Yarından Sonra filmi gösteri­me girmişti. Bu film, daha az doğru olsa da daha yaratıcı biçim­de benzer bir hikâyeyi anlatıyordu. Bu filmin yayınlanmasının sonucunda ne mi oldu? Film, raporumuzun daha makul görün­mesini sağladı ve bugün ani iklim değişikliğinin etkisi bilimsel ve siyasal gündemlerin merkezine doğru ilerlemektedir.

 

Gelecekteki Sürprizlere Hazırlanmak

 

Stratejik sürprizleri tahmin etmek, hazırlıklı olma açısından son derece önemlidir. Bu tür önemli meseleler üzerinde iyice düşünmüş olan kurumların önemli, yeni eğilimleri önceden sezme; kendilerine büyük bir şeyin gerçekleşmekte olduğunu söyleyecek göstergeler tespit etme ve gerçekleşmeye başlayan stratejik sürprizleri saptayacak algılayıcılar tesis etme olasılık­ları daha yüksektir. Temel göstergeler gittikçe kötüleşiyorsa, en kötü durum senaryosu gittikçe daha inandırıcı hale geliyor demektir.

 

Bu da belirli bir senaryonun gerçekleşmekte olduğuna inan­dıkları takdirde kurumlara önceden harekete geçme imkânı sağlar. Onlara yeni seçenekler yaratabilmeleri için daha fazla manevra alanı ve zaman kazandırır. Bir kurum veya ülke ne ka­dar güçlü olursa erken tespit ve önceden harekete geçilmesi de aynı derecede önemli olur. Bu tür hazırlıklılık, sürpriz gerçek­leştiğinde ilk hamle avantajını yakalama gibi fırsatların değer­lendirilmesini ve acil durum planlarıyla risklerin asgari düzeye indirilmesi veya bazı olayların gerçekleşmesinin önlenmesi ben­zeri hamleler sayesinde tehditlerle daha etkin biçimde mücadele edilmesini sağlar.

 

Gündelik çalışmalarımızda sürekli olarak büyük şirketler ve kurumlarla birlikte çalışmalarda bulunuyor, önde gelen dü­şünürlerle görüşüyor, dünyanın çeşitli bölgelerine ziyaretlerde bulunuyor ve “sırada ne olduğunu” tespit etmek amacıyla, belirt­tiğim önemli araçları kullanarak, dünya çapında olup bitenleri yakından izliyoruz. Global Business Network yaklaşık yirmi yıl­dır faaliyet göstermektedir çünkü müşterilerimiz bu tür yöntem­lerle elde edilen fikirlere çok büyük değer vermektedirler. Her ne kadar bugüne kadar hatalarımız, yanıldığımız noktalar olmuş olsa da, son yirmi yılda yaşanan önemli stratejik sürprizlerin pek çoğunu öngörmeyi ve müşterilerimizi bu durumlara karşı harekete geçirmeyi başardık.

 

Ayrıca ufukta bugün için imkânsız gibi görünebilecek, fakat gerçekleşmesi durumunda büyük etki yaratacak senaryoların işaretlerini görmemiz de mümkündür. Bu senaryoların tama­men aşağıdaki örneklerdeki gibi gerçekleşip gerçekleşemeyecek­leri önemli değildir. Asıl önemli olan, doğru göstergelerin gelişti­rilmesi ve doğru müdahalelerde bulunulmasıdır.

 

Endonezya’nın Parçalanması. Hollanda’dan bağımsızlı­ğını elde etmesinin ardından Endonezya’yı on yıllar boyunca iki güçlü diktatör bir arada tutmuştu: 1945’den 1967’ye kadar Sukarno ve 1967’den 1998’e kadar Suharto. Suharto hükümeti büyük bir halk ayaklanmasının ardından devrildiğinde ülke­nin parçalanma olasılığı artmıştı. Açe otuz yıl süren ayrılıkçı savaşların ve yıkıcı Aralık 2004 tsunami felaketinin ardından şimdilik sakin gibi görünse de, Doğu Timor Endonezya’dan ay­rıldıktan sonra büyük bir kargaşaya sahne olmaktadır; Java adası büyük bir depremle sarsılmıştır; Sumatra’da büyük bir kuş gribi salgını patlak vermiştir ve kökten dinci Müslümanlar Endonezya’nın lâik kesimine karşı savaşmaktadırlar. İç petrol sübvansiyonlarındaki büyük kesintilerin ardından yaşanan son ekonomik iyileşme belirtilerine rağmen, petrol zengini Endonezya çeşitli nedenlerden ötürü artık büyük bir petrol ih­racatçısı değildir. Ekonomik ve siyasi koşullar çarpıcı biçimde değişmektedir ve durum patlama noktasına gelmiştir. Bunun bütün bölge açısından ciddi sonuçları olacaktır. Bir düzine Doğu Timor olduğunu düşünsenize!

 

Kuantum Bilgisayarların Doğuşu. Pek çok insan, çok yakın gelecekte bilgisayar alanındaki büyük buluşların son bulacağı­na ve bilgisayarların işlem kapasitelerinin sürekli olarak artırılabileceğini öngören Moore Yasası’nın silikon cipler ile sıradan fiziğin doğal sınırlarına ulaşacağına inanmaktadır. Aksine, ge­lecek on ila on beş yıllık dönemde dünya, bilgisayarla hesaplama yapma işlemini kökten değiştirmek için kuantum fiziğinin eşsiz yeni imkân ve kabiliyetlerinden yararlanan kuantum bilgisayar­larının doğuşuna tanık olacaktır. Bu yenilik, bilgisayarları 1 ve o ikili sayılarının sınırlarından kurtaracak ve pek çok durumun aynı anda bir arada olmasına imkân tanıyacaktır. Kuantum bil­gisayarı, tamamıyla yeni bilimsel sorunların çözümünde kulla­nılacak ve oyunun kurallarını değiştirecektir. Ayrıca bir yandan yeni değer ve iş modelleri oluştururken, proteinlerin vücudun gelişimini nasıl şekillendirdiğinin anlaşılması ve kontrol edil­mesi becerisi gibi tamamıyla yeni buluşlara yol açabilir.

 

NATO’nun Dağılışı. Pek çok gözlemci Kuzey Atlantik Paktı Teşkilatı’nın varlığını sürdüreceği görüşündedir, fakat biz görü­nüşe göre NATO’nun on yıl içerisinde neredeyse kesinlikle da­ğılacağını düşünmekteyiz. NATO’nun kilit güçleri olan Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın temel çıkarları çakışmaktadır. Amerikalılar artık Fransa ve Almanya gibi zengin ülkeleri ko­rumak için milyarlarca Dolar ödemek istemeyeceklerdir. Eski emperyalist güçler olarak Avrupalılar, Bosna ve Darfur benzeri yerlerdeki barışı koruma görevlerinde yer almak istememekte­dirler. Bu ülkelerin amaçları bunun yerine Amerika’nın gücünü kontrol altına almak olacaktır. Amerikan güçlerinin büyük bir kısmı (NATO’nun uzak doğu sınırında çok az bir artışla) zaten şu anda Avrupa kıtasının dışındadır. İngiltere ise Avrupa ülke­lerine hâlâ şüpheyle yaklaşmaktadır ve bu ayrılıkta muhtemelen Amerika Birleşik Devletlerinin yanında yer alacaktır.

 

Büyük Bir Avrupa-Rusya İttifakı. Avrupa ile ABD’nin stra­tejik çıkarlarının çakışması nedeniyle Rusya muhtemelen kendi­sini gittikçe daha derin bir ekonomik sıkıntı içerisinde bulacak­tır. Bu durum gerçekleştiğinde Avrupa, Rusya’nın zengin doğal-gaz, petrol ve kereste kaynaklarına erişim olanağı elde etmesinin karşılığında para, yeni pazarlar, bilgi beceri ve teknoloji sunarak Rusya’nın yardımına koşabilir. Daha da önemlisi, Rusya’nın 10,000 adet nükleer füzesinden stratejik güç alabilir. Bu tür bir ittifak, askeri ve ekonomik güç açısından ABD ile Çin’e rakip kü­resel bir süper güç yaratabilir. Rusya’nın demografik yapısında­ki bir çöküş bu senaryoyu tetikleyebilir. Doğum oranında yıllar önce yaşanan olağanüstü düşüş ve çalışma çağındaki erkekle­rin ortalama ömür sürelerinin ciddi ölçüde azalması nedeniyle Rusya’nın işgücü sürekli olarak azalacaktır. Bunun sonucunda ilerleyen yıllarda ekonomik bir çöküş yaşanacaktır. Şu anda eko­nomiyi yalnızca yüksek petrol fiyatları ayakta tutmaktadır.

 

Euro ile AB’nin Çöküşü. Kıtanın ünlü ekonomik ve siyasi entegrasyonunun dikiş yerlerinden ayrılmaya başlaması nedeniyle Avrupa’da karşı bir kuvvet oluşabilir. Bu senaryonun önemli gös­tergeleri baş göstermiştir bile. Fransa ve Hollanda’nın Avrupa Anayasası’nı reddetmesi, siyasi entegrasyon projesine etkileri yıllarca sürecek ağır bir darbe vurmuştu. Avrupa Birliğinin fe­deral bir sistem haline geleceği fikri artık siyasi olarak masadan kalkmıştır. Euro projesi de aynı derecede tehlikededir. Birliğin temelini oluşturan Fransa, Almanya ve İtalya’nın ekonomileri bütçe açıklan, enflasyon oranları ve büyüme oranları açısından birbirinden önemli ölçüde ayrılmaktadır. İtalya Euro’yu bırak­mak ve geçmişten kalma mali bir kaldıraç olarak kendi para bi­riminin değerini yükseltmek için can atmaktadır. Siyasi ve eko­nomik entegrasyon birbirini desteklemektedir. Birliğin siyasi ve ekonomik entegrasyonu başarıya ulaşacaksa bunların birlikte ilerlemesi şarttır. Bunların her ikisinin de gerilemesi durumun­da bu Avrupa projesini ayakta tutmak zor olabilir. Bu senaryo­nun gerçekleşmemesi söz konusu olabilir, fakat gözlemciler ilk kez bu olasılığı gerçek anlamda değerlendirebilir ve belirtileri arayabilirler.

 

Mısır Köktendincilik Yolunda İlerlemektedir. Bunun işaret­leri ortadadır: Diktatör bir lider, kendisinden sonra ülkeyi yönet­mesi için oğlunu hazırlamaktadır; hızla artan bir nüfusa sahip bu ülkeyi yozlaşmış bir seçkinler sınıfı yönetmektedir; küçük, fakat saldırganlık derecesinde şiddet yanlısı bir seçkin tabaka da yönetimi ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu senaryo size bir şey hatırlatıyor mu? 1978 yılındaki İran’ı. Bu kesinlikle aynı şekilde gerçekleşmeyecektir. Peki ya seçimler yapılır ve köktendinciler zafer elde ederlerse? 1992 yılında Cezayir’de yaşananlara ben­zer şeyler mi olacaktır? O yıl bu ülkedeki seçimlerde köktendincilerin elde ettikleri zaferin tanınmaması, on yıl sürecek bir iç savaşa yol açmıştı. Bugüne kadar dünyanın büyük çoğunluğu, bu senaryonun gittikçe artan gerçekleşme olasılığına odaklanmamıştır.

 

Amerikan Karşıtı Bir Dünya. Latin Amerika’daki popülist hükümetlerin yükselişinin dünya siyasetinde sola doğru eşitsiz­lik kaynaklı bir yönelim olduğunun ilk göstergesi olduğunu var­sayalım. Önceki yıllar Amerika Birleşik Devletleri, piyasalar ve demokrasinin hâkimiyeti altında geçmişti. Çin, Fransa ve Rusya gibi daha sosyalist ülkelerin sırf ABD ve İngiltere’nin kapitalist­leri değil, önümüzdeki yılların modelleri olacaklarını düşüne­lim. Küresel çapta Amerikan karşıtlığı, artan denetim, piyasa entegrasyonunda yaşanan gerileme, yerli sanayileri koruma po­litikasının yayılması dünya ekonomisinde büyük bir gerileme­ye yol açabilir. Küreselleşme, küresel üstünlüğü elde etmek için Amerika Birleşik Devletleri ile yarışan birbirine rakip merkantilist sistemlerine dönüşebilir. Çin, doğal kaynakları kendi kont­rolünün altına alma telaşı içerisinde Asya ve gelişmekte olan ül­keler ile ekonomik bir ittifak kurmanın sinyallerini vermektedir. Rusya’nın yaptığı piyasa reformları en iyi ifadeyle yetersiz, en kötü ifadeyle ülke ekonomisini felakete sürükleyecek nitelik­tedir. Tüm bu ülkeler yeni bir korunma politikası etrafında bir araya gelerek Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı kendilerini korumaya geçebilirler mi?

 

Bu senaryoların her biri, stratejik bir sürprizin bütün özel­liklerini sergilemeye başlamaktadır. Uyarı işaretlerini, görmek isteyen herkes görebilir. Bu senaryolar tam olarak burada belir­tildiği şekilde gerçeğe dönüşsün veya dönüşmesin, bu senaryola­rın nasıl gerçekleşebileceğini dikkatli biçimde değerlendirmeleri ve oyunun kurallarını değiştirecek bu olayların yaratacağı ta­mamen farklı dünyaya ayak uydurabilmek için gereken manevra alanını oluşturmak için şimdiden harekete geçmeleri, dünyanın iş ve hükümet liderleri açısından son derece faydalı olacaktır.

 

 

Senaryolar Karar Vericilerin Hem Gözüpek Hem de Dikkatli Olmalarına Yardım Edebilir mi?

 

Robert Lempert

 

iyi ve kötü sürpriz, Amerikalı karar vericilerin karşı karşıya oldukları, dünyanın daimi bir özelliği haline gelmiştir. Liderler; terör saldırılarından küresel salgınlara ve küresel ısınmanın daha önce düşünüldüğünden daha hızlı ilerlemesine kadar çe­şitli kötü sürprizleri bekler olmuşlardır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin karşısındaki – özgür, adil ve istikrarlı bir küresel düzenin teşvik edilmesinden Amerikan orta sınıfının küreselle­şen bir dünyada gelişebilmesinin temin edilmesine kadar  en ciddi, en ağır sorunların pek çoğu da bugünün kesinlikle değişmezmiş gibi görünen eğilimlerinin bazılarını değiştirebilecek li­derlerin olmasını gerektirir. Pandora’nın istenmeyen sonuçlarla dolu kutusunun açılmasına izin vermeden faydalı, bununla bir­likte olası görünmeyen değişimin desteklenmesi ihtiyacı zor bir engel teşkil etmektedir. Ne çelişkidir ki Amerikalı karar vericiler aynı anda hem gözüpek hem de dikkatli olmak zorundadırlar.

 

Gözüpek bir politika, mevcut durumdan çok farklı bir ge­lecek oluşturmayı amaçlar. Dikkatli bir politika ise planların kaçınılmaz olarak ters gitmesi durumunda doğacak sonuçlara karşı korunmayı amaçlar. Son birkaç yıl, politikaları hazırlar­ken dikkatli olmayı başaramayan gözüpek Amerikalı karar ve­ricilerle ilgili sayısız örneklerle doludur. Örneğin Irak savaşının mimarları, o dönemde Ortadoğu’da mevcut durumun sürdürülebilmesinin mümkün olmadığını görmüşlerdi. Ne var ki Irak’ı yeniden inşa etmeye çalışırken, hayal etmeyi reddettikleri kötü olayların kurbanı olmuşlardı. Gelecekteki karar vericiler yalnız­ca pahalı girişimlerin doğrudan sonuçlarıyla mücadele etmekle kalmayacaklardır; karşılarında dev projelere ve büyük hayallere daha fazla kuşkuyla yaklaşan bir seçmen kitlesi de bulabilirler. Amerika hâlâ çok büyük güce sahiptir, fakat gelecekteki liderler gözüpek politikalarının doğruluğunu en çok ihtiyaç duyuldukla­rı anda kanıtlamakta zorluk çekebileceklerdir.

 

Senaryolar hazırlanması, Amerikalı karar vericilerin gö­züpek olma ile dikkatli olma arasındaki çelişkili dengeyi tut­turmalarına yardımcı olabilir mi? İş ve yönetim çevrelerinde gittikçe daha fazla rağbet görmeye başlayan senaryolar, insan­ların belirsizlikle karşı karşıya kalmaları durumunda daha iyi kararlar vermelerine yardım etmek üzere gelecek hakkında özenle hazırlanmış hikâyelerdir. Senaryolar genellikle, beklen­medik önemli olayların bir şekilde gerçekleşmesi durumunda geleceğin nasıl bir hal alacağını gösteren gruplar halinde ge­lir. Petrol fiyatları yükselmeye devam ederse veya bir kez daha düşecek olursa gelecek nasıl bir hal alır? Nükleer silahların, azimli İslamcı hükümetlerin olduğu, ABD piyasasının yüksek benzin vergilerine hemen ucuz maliyetli, petrolsüz çalışan oto­mobil teknolojisini devreye sokarak karşılık verdiği bir dün­yada günlük haberler insanlara ne sunacaktır? İyi hazırlanan senaryolar insanlara, senaryo ustası Pierre wack’ın sözleriyle, “dünyanın nasıl işlediğine dair varsayımlarını değiştirerek ve zihinlerindeki gerçeklik modellerini yeniden düzenlemeye zor­layarak,” yardım etmektedir.1

 

 

Senaryolar, en iyi ihtimalle, karar vericilerin sürprizin üste­sinden gelinmesini zorlaştıran psikolojik ve kurumsal engelleri aşmalarına yardım eder. Fakat senaryolar komiteler tarafından hazırlandığında veya kamuoyu önünde tartışmaya açıldığında bu amaca nadiren ulaşabilirler. Sürpriz kavramının kökü bek­lentilerde yatmaktadır. Bir sürpriz olası olabilir veya olmayabi­lir, fakat kesinlikle geniş kitlelerce beklenen bir değişim değildir. Senaryolar, insanların düşündükleri gelecek senaryolarının çe­şitliliğini stratejik olarak artırarak sürprizle başa çıkmayı amaç­lar. Bunu yapmak hiç de kolay değildir çünkü insanların belirsiz­liğe karşı derin bir psikolojik nefretleri vardır. Gelecek hakkında mümkün olduğunca daha fazla şey öğrenmek için can atarlar ve bu yüzden bazı gelecek senaryolarına çok fazla güvenirken bazı­larına da pek önem vermezler. Hiçbir grup az sayıda senaryodan fazlasının üzerinde düşünemez ve komiteler tarafından hazır­landıklarında güvenli veya beklenen senaryolar en önemlilerini devre dışı bırakabilirler.

Oldukça iyi bildikleri küçük bir müşteri grubuyla birlikte ça­lışan Wack ve en ünlü öğrencisi Peter Schwartz gibi senaryo usta­ları, sık sık, dikkatleri ana fırsatlara ve tehlikelere odaklayan az sayıda senaryo ile karşılaşabilmektedirler. Yeni bilgi teknolojisi; bu tür senaryo hazırlama tekniğinin daha sistemli bir yönteme dönüştürülmesine yardım edebilir, komitelere ve bürokrasilere en önemli senaryoların içerisinden birkaç tanesinin seçilmesini haklı çıkarmaları için gereken vasıta ve imkânları sağlar ve böy­lece Amerikalıların liderlerinden aynı anda hem gözüpek hem de dikkatli olmalarını isteyebilmelerini kolaylaştırır.

 

Çok Sayıda Gelecek Senaryosunun Hayal Edilmesi

Pennsylvania Üniversitesi’nden psikolog Jon Baron, belirsizli­ğe karşı nefretin insanların aldıkları kararları nasıl etkileyebi­leceğini gösteren bir deney gerçekleştirmişti. Baron, Amerika Birleşik Devletleri’nin iklim değişikliğine ne şekilde karşılık vermesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahip iki öğ­renci grubu oluşturmuştu. Daha sonra iki gruba da Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği tehdidi konusundaki bilimsel gö­rüşünün özetini vermişti. Bir gruba yalnızca bilim adamları­nın en iyi tahminleri, diğerine ise hem tahminler hem de iklim değişikliği konusundaki büyük belirsizliklerin bir tanımı veril­mişti. Yalnızca tahminlerin verildiği gruptakiler ABD’nin der­hal harekete geçmesi gerektiğine karar vermişti. Oysa belirsiz­liklerin de verildiği gruptakiler ise farklı görüşler geliştirmişler ve atılacak adımlar konusunda bir fikir birliğine varamamış­lardı. Baronun yaptığı deney, genel olarak insanların hareke­te geçmeden önce bir kesinlik duygusuna ihtiyaç duyduklarını göstermektedir.

 

Belirsizliğe karşı duyulan ve psikoloji alanında belirli bir yeri olan bu nefret yalnızca karar vericilerle sınırlı değildir. Devlet kademesinde ve iş dünyasında yöneticilik konumlarına gelen kişilerin iyimserliğe ve güvene yönelik açık bir eğilimleri vardır. Riski, üstesinden beceri ve kararlılıkla gelinebilecek bir zorluk olarak görürler; kontrol edemedikleri riskleri genellikle pek önemsemezler ve bir güven gösterisinin amaçlarına ulaş­maları olasılığını artıracağının farkındadırlar. Ulusal İstihbarat Konseyi’nin eski başkan yardımcısı Greg Treverton, üst düzey Amerikalı yetkililerin istihbaratı nasıl kullandıklarına dair yap­tığı bir çalışmasında aşırı iddiacı olma adını verdiği bir süreci anlatmaktadır.2 Üst düzey karar vericiler, anlatılar amaçların tanımlarım, dünyayla ilgili varsayımları ve eylem planlarını bir araya getiren hikâyeleri – kullanarak birbirleriyle, kurumlarıy­la ve kamuoyuyla iletişim kurmaktadırlar. Karar vericiler bu hikâyeleri hazırlarken aslında olduklarından çok daha eminmiş gibi görünmeye çalışırlar çünkü temeldeki kuşkularını açığa çı­karan bir olay örgüsünün politika tartışmalarında ellerini zayıf­latacağının kesinlikle farkındadırlar.

 

Bu aşın iddiacı olma eğiliminin en tehlikeli sonuçlar doğura­bileceği an, karar vericilerin geleceği etkileme konusunda en faz­la fırsata sahip oldukları dönemdir. Doğrusu, Bush yönetiminin “gerçeklikle sınırlı kalan” düşünürleri bir kenara itip Amerika’nın kendi geleceğini anlayan kişileri tasvip eden aşırı kibirli bir yet­kilisiyle alay edebiliriz.3 Bu yetkili farkında olmadan gerçekliğin bir unsuruna değinmişti. Toplumlar kendilerini, hafif bir itmenin olayları tamamen yeni bir yola sokabileceği o dramatik anların yaşandığı taşma noktasında bulabilmektedirler.

 

Dünya bu tür taşma noktalarının oldukça gerisinde iken geleceği büyük ölçüde öngörebilmek mümkündür çünkü dünya, karar vericilerin veya başkalarının attıkları adımlara aldırmak-sızın mevcut eğilimleri izleyecektir. Fakat bu tür taşma noktala­rına yaklaşıldığında, iyi zamanlanmış ve ustaca atılan adımlar yerleşmiş eğilimleri tersine çevirip olayları yeni bir yola koyabilir. Örneğin Amerikalı insan hakları önderleri 1950’lerin sonlarında ve 1960’larm başlarında – “herkes eşit yaratılmıştır” ifadesinin gerçekten de herkesi kapsadığını savunan – yeni bir kavramla ve Amerika’da ırklar arasındaki ilişkileri eksik olsa da tamamıyla yeni bir yola koyan yeni bir yasayla önem kazanmışlardı.

 

Yine de, taşma noktaları ancak aşıldıktan sonra kesinlik kazanır; bu yüzden büyük fırsatların olduğu dönemler aynı za­manda büyük belirsizlik teşkil eder. Yönetim danışmanı Peter Drucker, bu süreklilik eksikliklerini “yarının toplumunu şekil­lendiren,” “bugünün büyük ve görünüşte amansız eğilimlerini raydan çıkaran, varlığından haberdar olunmayan ve görünüşte önemsiz unsurlar” olarak tarif etmişti.4 İyi liderler genellikle görünüşte önemsiz gelişmelerde geleceğin belirtilerini ilk fark eden kişiler arasındadırlar. Fakat görünüşte önemsiz eğilimlerin büyük kısmı, karar vericiler bunları egemen bir güç haline getir­mek için yoğun çaba harcasalar bile oldukları gibi kalır.

 

Büyük kurumların en yüksek kademelerine ulaşmış yöneti­cilerin, içgüdülerine ve deneyimlerine uyan tanıdık bir dünyayla karşı karşıya kaldıklarında doğru karar verme yetileri ile güven­lerinin kendilerine çok büyük faydasının olacağına inanmaları için yeteri kadar gerekçeleri vardır. Fakat yeni bir gelecek ele alı­nırken, insanların kendilerine en aşina buldukları hikâyeler artık içerisinde yaşadıkları dünyayı tarif etmiyor olabilir. Belirsizliğe karşı duyulan nefret, yöneticiler ile kurumlarının yeni fırsatlar­dan faydalanmalarına ve istenmeyen sonuçlarla mücadele etme­lerine en iyi imkânı sağlayabilecek sürprizlere odaklanmalarını güçleştirebilir. Bu kişiler ve kurumlar; değişken olayları şekillendirebilme kabiliyetlerine pek güvenmedikleri için cesurca bir adım atma fırsatını kaçırabilir, dünyanın değiştiğine dair işaret­leri göremedikleri için ummadıkları bir sürprizle karşılaşabilir veya yanlış bir gelecek senaryosuna odaklanarak aslında aşılma­yacak bir taşma noktasından faydalanma çabası içerisinde ulus­larının kanını ve hazinesini boşa akıtabilirler.

 

Senaryolar, karar vericilerin bir dizi olası gelecek senaryo­sunu hayal etmelerini kolaylaştırarak bu sorunların üstesinden gelinmesini amaçlar. Strateji uzmanı Herman Kahn 1960’larda, Hollywood’un senaryolar terimini ilk kez insanların nükleer bir savaşın “düşünülmeyen” sonuçları üzerinde daha ciddi dü­şünmelerine yardım etmek amacıyla hazırladığı hikâyeleri tarif etmekte kullanmıştı. Günümüzde senaryolar, hedef kitlelerinin inançsızlıklarını bir süreliğine askıya alarak, genellikle hoş kar­şılanmayan veya imkânsız gibi görünen bir geleceğin sonuçlarını hayal etmeye teşvik ederek belirsizliği kabul etmelerine yardım etmektedir.

 

Değerlendirilecek az sayıda en iyi senaryonun seçilmesi ama­cıyla senaryo çalışması karar vericilerin önündeki zorlukla baş­layarak, belirsizlik dereceleri ve alınacak kararla ilgili eğilimler üzerindeki etkilerine göre en önemli itici güçleri sıralar ve bu iti­ci güçlerin farklı belirtilerini araştıran birkaç senaryo oluşturur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri Irak’taki askeri birliklerini ne kadar süre daha orada tutmalıdır? Bu soruya cevap vermeye yönelik hazırlanan bir dizi senaryo arasında şiddetin bastırılma­sı için gereken güvenliği yalnızca Amerikan güçlerinin ülkedeki varlığının uzatılmasının sağlayabileceği veya Amerika’nın varlı­ğının çatışmaları uzatacağı benzeri varsayımlar bulunmaktadır. Bu tür senaryolar, karar vericilerin, akıllarının bir köşesinde ge­leceğe dair önemli ve birbiriyle çelişen iki görüşü tutarken, poli­tikaları değerlendirmelerine yardımcı olabilir.

 

Geleneksel Senaryoların Sınırları

1940 yılında, ileride generalliğe yükselecek olan Matthew Ridgway, Pearl Harbor’daki ABD filosuna ani bir baskın yapıla­cağını anlatan bir savaş oyunu senaryosu yazmıştı. Ridgvvay’in çalışma arkadaşları bu savaş oyununu uygulamaya koymayı iste­memişlerdi çünkü bunu “manevra için uygun temel oluşturama­yacak kadar ihtimal dışı” bir senaryo olarak değerlendirmişlerdi.5 Bugün değişen pek bir şey yoktur. Yaratıcı insanlar her zaman kışkırtıcı senaryolar önerebilirler. Fakat bir şeylerin yapıla­bilmesi için, ciddi kurumların ince eleyip sık dokuyacak ve en önemli gelecek senaryolarına odaklanacak mekanizmalara ve prosedürlere ihtiyaçları vardır. Yine de, değerlendirilecek bu kadar çok olası senaryo varken bir kurumun önemli senaryoları bir tarafa itip uygun olanları seçmesi kolaylaşır. Böylece düşük olasılıklı olarak algılanan alışılmadık, doğrulanması mümkün olmayan veya zamansız olaylar hızla sıfır olasılıklı hale gelir ve gündemden düşürülür.

 

Son zamanlarda hükümetlerin küresel iklim değişikliği teh­didiyle mücadele etmeye yönelik etkili stratejiler geliştirmeleri­ne yardım edecek sera gazı salimim senaryoları hazırlamaya yö­nelik çalışmalar, yukarıda anlatılan süreci çok iyi örneklemek­tedir. Amerika Birleşik Devletleri ile diğer ülkelerin liderleri, insanların fosil yakıtlar kullanmalarının atmosferdeki karbon­dioksit gibi sera gazlarının yoğunluğunu önemli ölçüde artırmış olduğunu ve bunun dünyanın iklimini değiştirmeye başladığını kabul etmektedirler. Bu kirliliğin nasıl ve hangi ölçüde kontrol altına alınabileceğine; salınımı azaltan hangi yeni teknolojile­rin geliştirileceğine; yaklaşan değişikliklere uyum sağlamaları konusunda çiftçilere, kıyı kesimlerinde yaşayan insanlara ve toplumların diğer hassas bölgelerindeki insanlara nasıl yardım edilebileceğine dair zor kararlar almaları gerekmektedir. Bu tür tartışmalara bilgi akışı sağlanmasına yardım etmek amacıyla ik­lim değişikliğiyle ilgilenen bilim adamları, iktisatçılar ve diğer uzmanlar, yirmi birinci yüzyıl için çeşitli sera gazı salınımı se­naryoları hazırlamışlardır. En etkili ve güvenilir çaba, Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ta­rafından desteklenen Emisyon Senaryoları Özel Raporu (SRES) olmuştur.6 Bu senaryoyu hazırlayanlar, Wack ve Schwartz’m ge­liştirdiği yaklaşımı uygulamak için çok çalışmışlar, fakat hükü­metlere iklim değişikliğiyle ilgili fırsatları değerlendirmelerinde ve tehlikelerden kaçınmalarında yardım edebilecek sonuçlara ulaşamamışlardı.

 

SRES değerlendirilirken iklim değişikliğinin hangi ölçüye kadar bir zıt sürprizler zorluğu teşkil ettiğinin bilinmesi önem­lidir. Makul bir senaryoda sera gazı salınımları artmaya devam edecek ve dünyanın doğal çevresi insanlık tarihinde görülme­miş ölçüde hızlı ve çarpıcı biçimde değişecektir. İncelmeye baş­layan buzulların küresel ısınmanın iklim üzerindeki etkilerinin dikkat çekici ilk belirtisini ortaya koyuyor olması, bilim adam­larının oluşturdukları modellerin buzulların erime hızını son derece düşük hesap etmiş olduğunu göstermektedir. Tıpkı paleontologlarm eski yaşam biçimlerini inceledikleri gibi iklimlerin tarihini inceleyen paleoklimatologlar, dünyanın iklimlerinin değişkenliklerle dolu olduğuna dair her geçen gün yeni kanıtlar sunmaktadırlar. Gelecekte yaşanacak iklimsel sürprizlerin yal­nızca başlangıcına tanık olduğumuzu neredeyse kesin bir dille söyleyebiliriz.

 

Bir başka makul senaryoda ise küresel sera gazı salınımları önümüzdeki yıllarda sıfıra doğru düşmekte, böylece gelecekte yaşanabilecek iklim değişikliğinin önüne geçmektedir. Enerji tasarruflu modeller, insanların ödemeye niyetli oldukları bedel­le bu senaryonun gerçekleşmesinin hiçbir şekilde mümkün ol­madığını göstermektedir. Sera gazı salınımları petrol ve kömür benzeri fosil yakıtlarının yakılmasından kaynaklanmaktadır ve bugüne kadar hiçbir ülke bu tür yakıtları kullanmadan zengin olmamıştır. Bugün Hindistan ve Çin gibi hızla büyüyen ülkeler, yüz milyonlarca vatandaşlarının yaşam standartlarını yükselt­mek için kapasitelerinin son noktasına kadar alabilecekleri öl­çüde fosil yakıtları talep etmektedirler. Gelecekteki hidrojen yakıtları, güneş enerjisi, verimliliği artıran ve benzeri  teknolo­jilerin performansları hakkındaki en iyi mühendislik tahminle­rini kullanan enerji tasarruflu modeller, salınım artışını yalnız­ca gerçekleştirilmesi pek de mümkün olmayan yoğun çabaların tersine çevirebileceğini göstermektedir.

 

Bununla birlikte, tarih enerji tasarruflu sistemlerin iklim sorununun çözülmesine yardım edebilecek sürprizlerle dolu olduğunu göstermektedir. Bugünkü modeller yirminci yüzyılın başında kullanılmış olsaydı, New York ve Londra gibi kent mer­kezlerinde gittikçe sık rastlanan at pislikleri sorununa odakla­nılırdı. Otomobiller, uçaklar, her yerin elektriğe kavuşturulması ve çevre bilincinin uyanması, sonunda bu sorunu önemsizleştirmiştir.

 

SRES senaryoları arasında sakınımların şimdiki seviyelerin beş kat üstüne çıkacağından tutun da yirmi birinci yüzyılın sonu itibariyle büyük ölçüde azalacağına kadar geniş bir yelpazede sa­yısız öngörü bulunmaktadır. Dört eşsiz olay örgüsü içerisinde toplanan bu farklı sonuçların ardındaki itici güçlerin arasında ekonomik büyüme ile nüfus artışının hızı, küreselleşmenin kap­samı ve yeşil teknolojinin kullanımı bulunmaktadır. Yaygın kul­lanımları açısından bakıldığında SRES senaryoları olağanüstü ölçüde başarılı olmuştur. Yayınlandıkları 2000 yılından bu yana ulusal ve eyalet yönetimlerince gelecekteki iklim değişikliğinin etkileri üzerine yapılan ciddi değerlendirmelerin neredeyse ta­mamının ve salınımların azaltılmasının olası maliyetlerine dair yapılan çalışmaların çoğunun temelini oluşturmuşlardır.

 

Ne var ki karar vericilerin fırsatlar ve tehlikeler hakkındaki yeni yaklaşımları üzerindeki etkisi açısından bakıldığında SRES senaryolarının pek fazla etkili olduğu söylenemez. Bu senaryo­lar, küresel sera gazı salınmalarının azaltılması için atılması ge­reken adımlar üzerine yapılan tartışmalardaki katılımcıların or­taya koydukları beklentiler veya zihinsel modeller üzerinde pek gözle görülebilir etki yaratmamışlardır. Saliminin küresel çapta hızla artması sonucunda, küresel salınımların azaltılması ama­cıyla hizmet ve bilgi ekonomisi ile yeşil teknolojinin bir araya getirildiği muhtemelen en şaşırtıcı senaryo olan “B1” bile karar vericilerin bu tür bir sonucun gerçekleşmesini nasıl teşvik edebi­leceklerine dair kapsamlı bir tartışma başlatmamıştır. Doğrusu, Wack ve Schwartz’m hayal ettiğinin aksine, hikâyelerin olay ör­güleri özen gösterilmeden alıntılanmış dört kısa paragraf halin­de iken SRES’nin çok sayıdaki salınım yolu senaryosu ise iklim politikası çalışmaları arasında sürekli olarak yerini almaktadır.

 

SRES ekibi, kamuya yönelik bu denli geniş çaplı senaryo çalışmalarında çok sık rastlanan ve sonucu neredeyse önce­den belirleyen bazı kısıtlamalar altında çalışmıştı. Ekibin, hü­kümetin sera gazı salınımlarını azaltmaya yönelik çabalarını içeren herhangi bir senaryoyu değerlendirmesine izin verilme­mişti. Bu emir kısmen BM politikasından kaynaklanıyordu. BM üyesi devletlerin iklim politikası üzerinde bir fikir birliği yoktur, dolayısıyla SRES bu politikaları kapsayamamıştı. Oysa senaryo kavramındaki bir kusurun ta kendisi bu kısıtlamanın ruhuna aykırıydı. Bu kusur; senaryoyu kullananların kararla­rından bağımsız ve etkilenmeyen bir dış dünyaya odaklanan geleneksel yaklaşımdı. Bu, senaryoların alıcılarının istekleri­ni veya ekonominin genel tutumunu etkileme kabiliyetlerini epeyce yok saydığı özel sektör müşterilerinin çoğu açısından bir anlam ifade edebilir. Fakat hedef kitle ABD’nin ve Birleşmiş Milletler’in diğer üye ülkelerinin hükümetleri olduğunda, onla­rın seçimlerinden bağımsız bir dış dünya söz konusu değildir. Hükümetlerin politikalarının önemsenmemesi, hem yararlı hem de kötü sürprizlerin olası bir kaynağının devre dışı bıra­kılması anlamına gelir. Devre dışı bırakılan şey aslında değer­lerde, teknolojide, kurumlarda veya memnuniyetle karşılanan kesintili değişime dönüşen başka etkenlerdeki değişikliklere ve istenmeyen sonuçlara uyum sağlamak üzere harekete geçme yeteneğidir.

 

En önemlisi ise SRES ekibinin hangi senaryoyu sunacağı­nı seçmekte temel bir zorlukla karşı karşıya kalmış olmasıdır. Yirmi birinci yüzyıl, çok sayıda akla yatkın gelecek senaryosu sunmaktadır. Varlığından pek haberdar olunmayan ve önemsiz gibi görünen eğilimler önümüzdeki yıllar içerisinde, gelecekte­ki salınımlar ve bunların kontrol altına alınması için gereken önlemler hakkında bugün yaygın biçimde kabul gören birçok kanaati altüst edebilir. SRES ekibi, sonuçların çeşitli istatistik! özetlerini sunarak enerji tasarruflu modellerini onlarca olay­da kullanabilirdi, fakat geleneksel senaryo analizinin kısıtla­maları ekibin yalnızca üç veya dört hikâye anlatmasına olanak tanıyordu. Schwartz ve Wack gibi ustalar küçük gruplarla ya­kından çalışmakta, müşterilerinin güvenini kazanmakta ve böylece portföylerine küçük hedef kitlelerinin zihinsel model­lerini etkin biçimde sarsacak bir veya iki garip senaryo ekleyebilmektedirler. SRES ekibi ise aksine Birleşmiş Milletler’e üye devletlere ve onların farklı yapılardaki nüfuslarına hitap ediyordu. Bu ekip; acımasız, kapsamlı ve sık sık düşmanca in­celemelere tabi tutulmuştur. Ekibin birkaç senaryosu mevcut eğilimler hakkında güvenilir, savunulabilir tahminlerine bağlı kalmak zorundadır.

 

Stratejilerin Temel Hassas Noktalarının Aydınlatılması

Amerika Birleşik Devletleri 1953 yılında alışılmadık ve sayısız belirsizlikle dolu bir ulusal güvenlik ortamıyla karşı karşıya kalmıştı. Stalin’in henüz ölmüş olduğu, nükleer silahların art­tığı, Kore Savaşının kızıştığı ve komünistlerin Doğu Avrupa ve Çin’deki hâkimiyetlerini güçlendirdikleri bir ortamda Dwight D. Eisenhower’ın başkanlığındaki yeni ABD yönetimi, Sovyetler Birliği’ne karşı çevreleme politikasını sürdürmesi mi yoksa daha saldırgan bir tutum mu takınması gerektiğini düşünmeye başla­mıştı. En temel belirsizliklerden biri, zamanın Amerika’nın lehi­ne mi yoksa aleyhine mi işlediğiydi. Project Solarium adı verilen bir tatbikatta Eisenhower, danışmanlardan oluşan üç ekip oluş­turmuş ve her birini üç alternatif stratejiden birine yönelik en güçlü argümanlarını sunmakla görevlendirmişti. Ekip A çevre­leme politikasını savunacak, Ekip B Amerika’nın gücünü göste­rerek çevreleme politikasını takviye edecek ve Ekip C de Sovyet ordusunun kontrolündeki bir bölgeden geri çekilerek çevreleme politikasını değiştirecekti. Bu görev, başkanın danışmanlarının Sovyetler Birliği’nin hedefleri ve Amerika’nın imkân ve kabili­yetleri hakkındaki her bir stratejinin temelindeki birbiriyle çe­lişen varsayımları ayrıntılı biçimde sergilemelerini gerektiri­yordu. Sonunda Eisenhovver çevreleme politikasını sürdürmeyi seçmişti, fakat birbirinden oldukça farklı üç görüşün ayrıntılı bi­çimde incelenmesi başkanın aldığı kararın entelektüel temelinin ve yönetim içerisinde meşruiyetinin güçlendirilmesine yardım etmişti.

 

Project Solarium tam olarak bir senaryo tatbikatı değildi. Projenin temelindeki mantık, senaryo kavramının bugünün ka­rar vericileri açısından daha geniş çapta faydalı hale getirilme­sinin anahtarını vermektedir. İnandırıcılığı olan senaryoların sayısının çokluğu göz önüne alındığında değerlendirilecek en önemli senaryolar, karar vericilerin alternatif stratejiler ara­sından yapacağı seçimi en fazla etkileyen birkaç senaryodur.

 

Gözüpek ve dikkatli bir strateji, planların ters gitmesine neden olabilecek pek çok şeyin önüne geçerken aynı zamanda fırsatlar­dan da yararlanmalıdır. Karar vericilerin bu tür stratejiler geliş­tirirken vermek zorunda kaldıkları önemli tavizlerin vurgulan­ması amacıyla özenle küçük bir senaryo kümesi seçilmelidir.

 

Önemli politika seçeneklerinin altını çizen alternatif gele­cek senaryolarının değerlendirilmesi elbette yeni bir kavram değildir. Amerikan ordusu, düşmanın bakış açısını öğrenmek ve ABD’nin planlarının zaaflarını araştırmakla görevlendirilen uzman gruplarından oluşan “kırmızı ekipleri” uzun zamandır kullanmaktadır. Schvvartz ve wack senaryo ekolü, teklif edilen belirli bir kararın güçlü ve zayıf noktalarını aydınlatan senaryo­lar geliştirilmesine önem verir.

 

Alışılmadık yeni zorluklar, karar vericilerin belirsizliği sevmemeleri, olası senaryoların çokluğu bu tür çabaların poli­tika geliştirme sürecine düzenli olarak katkı sağlamasını zor­laştırmaktadır. SRES benzeri geleneksel senaryo analizleri çok kolaylıkla basit bir gelecek senaryo kümesiyle sıkışıp kalırlar. Düzenleyici kuruluşların nicel maliyet-fayda analizlerini destek­ler nitelikteki risk analizleri, çeşitli olayların olasılıkları üzerine yapılan tahminlere dayanır. Karar vericiler, alışılmadık gelecek olasılıklarıyla karşı karşıya kaldıklarında, en zorlu olası sürpriz­ler tahminlerinin aksine kolaylıkla en uygun senaryolara inan­mayı tercih edebilmektedirler. Kamuoyunda yapılan tartışmalar politika yanlışlıklarını gözler önüne serer ve düzeltir, fakat ge­nellikle sürprizi önceden tahmin etme işlevi değil de sonradan değerlendirme işlevi görür.

 

Yeni bilgi teknolojisi şaşırtıcı bir olasılık sunmaktadır. Bugün senaryo üretme sürecini, bir beceri olmaktan ziyade, büt­çe veya muhasebe uzmanları gibi yetenekli profesyonellerce yü­rütülen bir uzmanlık haline dönüştürebilecek kadar sistemli bir hale getirmek mümkün olabilir. Karar vericiler yaratıcı ve öznel fikirlerin ürünlerini önemsemeyebilirler, fakat sistemli ve tek­rarlanabilir bir ürün düzenli politika değerlendirme ve geliştir­me sürecinin parçası olduğunda karar vericilerin seçeneklerini çok daha ciddi biçimde sınırlandırır.

 

Buradaki kilit kavram, uyarlanabilir sağlam stratejilerdir. Sağlam bir strateji, çok sayıda ve çeşitte akla yatkın gelecek se­naryosu içerisinden alternatifleriyle karşılaştırıldığında, olduk­ça iyi sonuç verir ve uyarlanabilir bir strateji de yeni bilgilere göre zaman içerisinde değişir. Uygulamada, başlangıçta o şekil­de düşünülmüş olsun veya olmasın, stratejilerin çoğunun uyar­lanabilir olduğu ortaya çıkar. Karar vericiler genellikle her tülü sürpriz karşısında iyi işleyecek stratejiler bulmaya da çalışırlar. Fakat insan aklı, uyarlanabilir bir stratejinin belirsiz bir geleceğe yönelik çizebileceği sayısız yolun ancak çok az bir kısmını takip edebilir. Karar vericiler alışık olmadıkları zorluklarla karşılaş­tıklarında, kendilerini en fazla ilgilendiren sürprizlerde önlerin­de açılabilecek yolları tahmin etmek için yalnızca deneyimleri­ne, sezgilerine veya geleneksel senaryolara güvenemezler.

 

Olayların çok çeşitli kombinasyonlarını araştırarak milyon­larca olası senaryo hazırlayan bilgisayar simülasyonları ve veri şablonları uzun zamandır kullanılmaktadır. Ne var ki yakın za­mana kadar bu tür çalışmalar pek faydalı olmamıştır çünkü hiç kimsenin milyonlarca olası senaryoyu faydalı biçimde inceleme­si mümkün değildir. Fakat günümüzde bol miktardaki interaktif bilgisayar aracı yeni olasılıklar yaratmaktadır. Google kullanı­cılarının milyonlarca web sayfasından bilgiye erişmelerine yar­dım eden türden arama algoritmaları, aynı zamanda bilgisayar tarafından üretilen sayısız gelecek senaryosunu derinlemesine araştırarak bunların özetlerini ve en belirgin özelliklerini ortaya koyabilir. Bu tür interaktif bilgisayar araçları; uyarlanabilir sağ­lam bir stratejinin gelişim sürecini takip edebilir, bu stratejinin en önemli eksikliklerini ve kaçırılan fırsatları gösteren kilit nite­liğinde birkaç senaryoyu tanımlayabilir ve daha sonra stratejiyi olası sürprizler karşısında daha dirençli hala getirmenin en iyi yollarını önerir.7 Başlangıçta çok sayıda hassas nokta olabilir. Fakat birkaç tekrarın ardından stratejiler genellikle yeterince sağlam hale gelirler. Böylece az sayıda senaryo bu stratejilerin en önemli güçlü ve zayıf noktalarını kısa ve öz biçimde ortaya koyabilir.

 

Bu sağlam karar verme süreci, karar vericileri sürpriz hak­kında sordukları soruları yeniden şekillendirmeye teşvik etmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Geleneksel politika analizi çerçevesi, karar vericilerin öncelikle en olası sürprizleri belirle­melerini gerektirir – işte bu bazı sürprizleri göz ardı etmenin ve bazılarına da aşırı ölçüde inanmanın mükemmel bir yoludur. Sağlam karar yaklaşımı ise aksine mevcut planlardaki en önemli birkaç hassas noktayı tespit eder, bunları düzeltmenin en kolay yollarını araştırır ve son olarak bu sürprizlerin eyleme geçilme­sini gerektirip gerektirmeyeceği sorusunu sorar. Bu süreç, yanlış sürprizleri çok sayıda politika tartışmasının gündemine koyan psikolojik ve kurumsal engellerin pek çoğunu ortadan kaldıra­bilir.

 

Bu yaklaşım, ulusal güvenlik ve diğer kamu politikası uygu­lamalarının yanı sıra özel sektördeki çeşitli durumlarda işe yara­dığını kanıtlamıştır. Örneğin RAND’da gerçekleştirilen sağlam bir karar verme çalışması, yirmi birinci yüzyıl boyunca ekono­mik kalkınmanın ve çevrenin korunmasının temin edilebilmesi için gereken uzun vadeli radikal değişikliklerin başlatılmasına yardım edebilecek kısa vadeli adımları incelemişti.8 Bu çalışma; bilgisayarca üretilen ve her birinin demografik, ekonomik, çev­resel ve teknolojik akımların farklı kombinasyonları olan sayısız gelecek senaryosu üzerinde piyasa temelli, emisyon üst sınırı ve ticaret sistemi bulunan yakın vadeli-bir stratejiyi denemişti. Bu olası gelecek senaryoları arasında teknoloji ve insani değerler alanlarında sürekliliği olmayan, şaşırtıcı değişimler bulunuyor­du. Çalışmaya katılanlar, ilk önerdikleri politikanın hassas ol­duğu temel gelecek senaryoları gruplarını tespit etmek amacıyla bilgisayardan son derece faydalanmışlardı. Bu senaryolar, yirmi birinci yüzyılda sürdürülebilir kalkınmaya yönelik gözüpek ve dikkatli bir yaklaşım geliştirilmesine yardımcı olabilir.

 

Senaryo Çalışmasının Yirmi Birinci Yüzyıla Göre Yeniden Düzenlenmesi

Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, ekonomiyi ve iş dünya­sını yönetme imkân ve kabiliyetlerini yirminci yüzyıl boyunca önemli ölçüde geliştirmiştir. Ulusal gelirin hesaplanması ve gay­ri safi yurtiçi hasılanın izlenmesine ilişkin standart prosedürler benzeri yeni analitik kavramlar ve yöntemlerin ortaya çıkması önemli bir ivme kazandırmıştı. Bu araçlar hem uzmanlara hem de sıradan halka ulusun nasıl bir performans sergilediğini izle­mekte kullanabilecekleri basit bir sayısal ölçek sunmuştu. Artık performans ölçülebildiğine göre karar vericiler ekonomi alanın­da aldıkları kararlardan tamamıyla sorumlu tutulabilirlerdi.

 

Bugün alışılmadık bir gelecekle karşı karşıya olan karar vericileri şaşırtıcı fırsatlardan yararlanmak ve tehlikelerden sa­kınmak için yaptıkları veya yapmadıkları tercihlerden sorumlu tutabilmek için kullanabilecek benzer araçlar yoktur. Karar ve­ricilerin çoğu, hâlâ en ciddi tehdidi teşkil ediyor olsun veya ol­masın, füze olarak kullanılmak üzere sivil uçakların kaçırılması benzeri en büyük sürprize karşı korunma baskısı hissedecektir. Gözüpek kişiler durumu değiştirecek stratejiler sunabilir, fakat riskler ve bunlardan korunma hakkında ciddi bir tartışma içe­risine girmekte zorlanırlar. Sadece dikkatli olanlar ise harekete geçmemelerini haklı çıkarmak için her yanı sarmış belirsizlikten dem vurup dururlar.

 

Yeni bilgi teknolojisi, senaryo hazırlama çalışmasının yeni­den şekillendirilmesi fırsatını sunmaktadır. Böylece karar veri­cilerin sürprize yaklaşımlarının güçlü ve zayıf noktalarını daha iyi öngörebilmelerine ve insanların da bu kişileri değerlendir­melerinden dolayı daha fazla sorumlu tutabilmelerine yardım etmektedir. Sağlam karar alma kavramı, devlet kurumlarında veya sivil kuruluşlarda görev yapan yetenekli profesyonellerin bir dizi oldukça belirsiz ve şaşırtıcı senaryoyu ve bunların ge­rektirdiği politika tavizlerini verimli, özenli ve sistemli biçimde tespit etmelerine yardım edebilir. Tam analitik sürecin yürütülmediği veya yürütülemediği durumlarda bile kilit senaryoların sağlam stratejilerin (kaçırılan fırsatlar da dâhil olmak üzere) kaçınılabilir hassas noktaları olarak çerçevelenmesi kabul edi­lebilir kapsamlı değerlendirme standartlarını değiştirmeye baş­layabilir.

 

Karar vericiler, önerdikleri stratejilerin olası zayıf noktala­rının gündeme getirilip tartışılmasını her zaman hoş karşılayamayabilirler. Fakat sürprizin özenli biçimde değerlendirilmesi bütçe hazırlama ve muhasebe gibi sıradan şeyler haline gelirse karar vericiler bunu öyle kolay kolay göz ardı edemeyecekler­dir. Senaryolar, dikkati beklenmeyen olaylara odaklayan güçlü bir bakış açısı sunmaktadır, ne var ki bugüne kadar en olum­lu sonuçları küçük gruplarla çalışan uzman uygulayıcıların ça­lışmalarında vermiştir. Senaryo çalışmasının yeni bilgisayar araçlarının yardımıyla tekrarlanabilir, işlevsel bir prosedüre dönüştürülmesi, sürprizin sistemli biçimde değerlendirilmesini geliştirebilir, Amerika ve onun yöneticilerinin aynı anda hem gözü pek hem de dikkatli olmaya doğru teşvik edilmesine yardımcı olabilir.

 

Yenilik ve Uyarlama: Bilgi Teknolojisi Örnekleri

 

  1. Mitchell Waldrop

 

 

Bilgi teknolojisi, trendlerin oldukça belirgin olması nede­niyle, öngörünün son derece kolay olmasının gerektiği bir alan olarak görülebilir. Ve doğrusu bu trendler genel resim hakkında mutlak bir güven vermektedir. Örneğin mikroişlemcilerin üslü işlemlerde en az bir on yıl daha en güçlü olmayı sürdüreceğinden geniş bant ve kablosuz ağların çoğalmaya devam edeceğinden; elektronik cihazların gittikçe mobil, birbiriyle bağlantılı binalar, arabalar ve aygıtlarda yer alacağından ve yaşamımızın her ala­nını kaplayacağından oldukça emin olunabilmesi mümkündür.1

Kesin olarak bilinemeyecek şey ise insanların bu teknolo­jiyi nasıl kullanacaklarıdır. Hangi trendler egemen olacaktır? Parçalar nasıl birleşecektir? Tüm bunlar nereye varacaktır?

 

Bilgisayarın tarihinden yargıda bulunacak olursak, bunun böyle olmasının en az iki nedeni vardır.

 

Yenilikler Kendiliğinden Gerçekleşmez

Bunun ilk nedeni, yeniliklerin  ya da en azından tamamen şaşır­tıcı olanların – öyle kendiliğinden gerçekleşmediğidir. Yenilikler genellikle büyük zorluklar ve büyük hayallerin yönlendirdiği ki­şilerin ürünleridir bunun yalnızca trendlere bakılarak anlaşıl­ması neredeyse imkânsızdır. Doğrusu insanların bu zorlukları ve hayalleri görebilmeleri için bunlara yoğunlaşmış olmaları ge­rekmektedir.

 

Mesela 1920’ler ve 30’larda akademisyenler, gerçek bir ma­tematikçinin veya bilim adamının tahminler yürüterek değil, so­yut muhakemeyle sonuca varabileceği kuramına dayanarak ham hesaplamayı küçümsüyorlardı. Sürgülü hesap cetvelleri mühen­disler açısından kabul edilebilirdi. Fakat basit hesaplama yalnız­ca aritmetik, masaüstü hesap makineleriyle yapılabilecek bir işti kadın işiydi. (Bilgisayar kelimesi 1920’lerde hâlâ bir işin adı olarak kullanılıyordu ve daktilocu gibi yalnızca kadınlara özgü bir işmiş gibi algılanıyordu.)2 Dolayısıyla hesaplama makineleri üretme de yalnızca tamircilerin işi olarak görülüyordu.

 

Bunun sonucu olarak modern elektronik hesaplamaya gi­den yolu oldukça becerikli az sayıda öncü açmıştı. Bu kişileri yönlendiren şey ise büyük ölçüde çaresizlik olmuştu: Modern teknoloji o dönemde insanların hesap makineleriyle bile ya­pamayacakları çapta hesaplamalar yapılmasını gerektirmeye başlamıştı. Fakat bu kişileri gücü ellerine geçirme fikrinin ya­rattığı heyecan da yönlendirmişti: yoğun hesaplamanın mü­hendislik, iş ve bilim dünyalarında tamamen yeni pencereler açabileceğinin farkına varmışlardı.

 

Bu öncülerin en bilinenlerinden biri, Manhattan Projesi’ni ve İkinci Dünya Savaşı boyunca ülkenin savaşla ilgili geri ka­lan bütün bilimsel araştırmalarını planlayıp yürütmüş olan Vannevar Bush’tur. Bush muhtemelen bugün büyük ölçüde 1945 yılında “memex” hakkında yazdığı bir makaleyle tanınmakta­dır. Memex, bir kavramı bir diğerine bağlayabilen bilgiye erişim aracıydı.3 Bush’un kafasında canlandırdığı bu araç, Internet’in çalışma mantığım yaklaşık elli yıl öncesinden öngörmüştü. Fakat Bush gerçek anlamda bilgisayarla uğraşmaya 1920’lerin ilk yıllarında başlamıştı. Bush o dönemde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde elektrik mühendisliği dersleri veriyor, dönemin en

 

 

can sıkıcı teknik sorunlarından biriyle – elektrik şebekelerinin dayanıksızlığıyla – uğraşıyordu.4 Bu tür bir şebekeyi tanımlayan denklemler teoride basit, fakat uygulamada çok zordu ve bunları elle çözmek neredeyse imkânsızdı. Durum böyle olunca sürek­li kısmi ve tam karartmalar gerçekleştiriliyordu çünkü elektrik şirketleri, artan talebe el yordamı ve göz kararıyla tasarlanmış yüksek gerilim hatlarıyla karşılık vermekte zorlanıyorlardı.

 

Bush’un bu duruma verdiği karşılık Diferansiyel Çözümleyici olmuştu: Büyük bir odanın çoğunu kaplayan bu ayrıntılı sistem dişli çarkları, makaralar ve paralel çubuklardan oluşuyordu. 1930 yılında tamamlanan çözümleyici bilgisayara benziyordu, yani matematiksel değişkenleri sayılarla değil, ölçümlerle ifade ediyordu – çeşitli çubukların dönmesi yoluyla. Şebeke denkle­minin yapısına benzeyen bir biçimde dişli çarklar ile makara­ların birbirine bağlanmasıyla “programlanmıştı.” Doğrusu çö­zümleyici, şebekenin somut bir modeli haline gelmişti. Artık denklemin çözülmesi çözümleyicinin motorunun çalıştırılması kadar basitti. Çark dişleri birbirine geçiyor, makaralar çekiyor ve çubuklar dönüyor ve uygun çubuğa bağlı bir kalemli çizici de çözümü temiz biçimde (yüzde iki yanılma payıyla) bir grafik kâğıdına döküyordu.

 

Bu, yalnızca elektrik şirketleri açısından değil, herkes için beklenmedik bir nimetti. 1930’larm ortalarına gelindiğinde dünyanın dört bir yanından araştırmacılar çözümleyiciye büyük rağbet gösteriyor, elektrik mühendisliği, atom fiziği, sismolo­ji, astrofizik ve diğer alanlardaki çalışmalarında ondan fayda­lanıyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerdeki yaklaşık on tesiste bu makinenin taklitleri üretiliyordu ve ba­zılarının da üretimi tamamlanmıştı. Bush, tamamen elektronik bir çözümleyici geliştirmek için gereken kaynağı sağlamayı ba­şarmış ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde İkinci Dünya Savaşının sonrasına kadar devam edecek kapsamlı bir analog bilgisayar araştırması programı başlatmıştı.

 

İkinci Dünya Savaşı, çok sayıda önemli hesaplama yapıl­ması gerekliliğini doğurmuş, bu da ilk bilgisayarların en ünlü iki örneğinin geliştirilmesine yol açmıştı. Bunların ilki diji­tal, tamamen elektronik olan Colossus’tu. Colossus aslında en karmaşık Alman şifrelerini çözmekte kullanılacak bir araç ola­rak İngiltere’nin Bletchley Park şifre kırma merkezinde üreti­len bir dizi makineden oluşuyordu.5 İkincisi ise Pennsylvania Üniversitesindeki mühendisler tarafından ağır silahların mer­mi yollarını hesaplamak amacıyla geliştirilen dijital, tamamen elektronik bir makine olan ENIAC’tı. 6 Üstelik çalışmalarına 1944 yılında başlayan ENIAC ekibine Macaristan doğumlu dün­yaca ünlü matematikçi John von Neumann katılmıştı. Neumann ayrıca son derece gizli Manhattan Projesinde de yer alıyordu ve bu proje için gerekli çok zor hesaplamaların yapılmasına yardım edebilecek hesap makineleri geliştirmeye çalışıyordu. ENIAC her ne kadar atom bombasının geliştirilmesine yardım edememiş olsa da  çünkü makine ancak 1946 yılında işler hale getirilebil­mişti  von Neumann bu makineden ilham almıştı. Savaşın ar­dından hava tahminleri için makineler ve algoritmalar ve başka alanlarda kullanılmak üzere çok sayıda simülasyon tasarlayarak bugün bilimsel süper hesaplama olarak adlandırılan çalışmaya öncülük etmişti. Ayrıca Alan Turning gibi diğer öncülerle birlikte bugün yapay zekâ olarak bilinen bir hayalin peşinden koşmaya başlamıştı.7

 

Bu tür örnekler, başarılı teknolojik öngörünün, en azından, toplumun tamamının karşı karşıya olduğu teknolojik zorluklara ve fırsatlara dikkatli bir gözle bakılmasını gerektirdiğini göster­mektedir. Ve bu insanlar kesinlikle bunu yapmaya çalışmışlardır.

 

Fakat bu örnekler aynı zamanda, kişi sorunlara bizzat eğilmedikçe, önemli zorlukların soyut olarak farkına varılmasının oldukça zor olduğunu göstermektedir. Ve bunu yapmak çok daha zordur çünkü mikroelektronik ve Internet, teknolojiyi tamamen demokratik hale getirmiştir. Yine iyi bilinen bir örnek verecek olursak, Intel şirketi 1970’lerin başlarında ilk mikroişlemcileri piyasaya sürdüğünde bu aygıtların çoğunlukla endüstriyel işlem denetleyicileri olarak kullanacaklarını düşünmüştü. Bu işlemci­leri “kişisel mini bilgisayarlarda” kullanmaya başlayan ve kişisel bilgisayar devrimini başlatanlar sayıları az, fakat gayretli elekt­ronik meraklıları olmuştu.8

 

1980’lerin sonlarında ise Internet akademik çevrelerde, de­yim yerindeyse, önüne geçilemeyen bir yangın gibi yayılmaya başlamıştı – fakat çoğunlukla elektronik posta, dosya paylaşı­mı ve mini ile süper bilgisayarlara uzaktan bağlanmak için bir mekanizma olarak kullanılmaktaydı. CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi)’de görevli fizikçi ve Internet kullanıcısı Tim Berners-Lee, dosyaları sistemli biçimde görüntülemenin ve dos­yaların arasında geçişleri sağlamak amacıyla üstbağları kullan­manın bir yolunu bulmuştu Lee bu sisteme Dünya Çapında Ağ (WWW) adını vermişti.9

 

Ve elbette daha yakın zamanda bu ağın kendisi eBay’e, ar­kadaşlar arası dosya paylaşımına, blog siteleri oluşturulmasına ve hiç kimsenin tahmin edemediği bir dizi kullanıcı merkezli ye­niliğe zemin hazırlamıştır. Bugün dünyanın her yanından, mil­yarlarca olmasa da, milyonlarca kullanıcı her gün ortaya yeni fikirler koymaktadır. Durum böyle olunca, herhangi bir tahmin yönteminin bırakın bu fikirlerin hangilerinin hâkim olacağını, bunların tamamını öngörmesi neredeyse imkânsız hale gelmek­tedir.

 

Yenilikler Tek Başına Gerçekleşmez

İkinci zorluk birincisinden kaynaklanmaktadır: Tahminde bulu­nan kişiler yeniliklere yol açacak başlıca gerekçeleri bir şekilde öngörebilseler bile çözümün tam olarak hangi hali alacağını tah­min etmekte oldukça zorlanacaklardır. Yenilikler neredeyse hiç­bir zaman tek bir fikirden doğmaz, aksine çok sayıda fikrin bir araya getirilmesinden oluşur. Ve kesinlikle yenilikler kaçınılmaz değildir: Toplumsal ihtiyaçlardan ve etkileşimlerden doğarlar. Özellikle modern dijital bilgisayar, en az yarım düzine yeniliğin bir araya getirilmesini gerektirmişti  bu yeniliklerin çoğu or­taya sadece yeni bir aygıt koymakla kalmamış, insanların bilgi­sayar hakkındaki görüşlerini değiştirmişti. 1940’larda insanlar parçaları doğru şekilde bir araya getirmeye çalışıyorlardı; işe ya­rar bir bileşimin bulunabilmesi için on yıllık bir deneme yanılma (ve bir savaş) süreci gerekmişti. En önemli parçaların bazıları şunlardı:10

 

—Dijital hesaplama: Problemin fiziksel bir modelinin inşa edilmesinin aksine, problemlerin sayısal hesaplama yoluyla çö­zülmesi. Özellikle Bush’un Diferansiyel Çözümleyicisi benzeri analog makinelerin başarısı göz önüne alındığında, dijitalin iz­lenecek doğru yol olup olmadığı başlangıçta belli değildi.

 

—ikilik Sayı Düzenine Dayalı Matematik: İnsanların par­maklarıyla sayı saymaya başlamalarından beri kullanmakta oldukları onluk aritmetiğin aksine 0’lar ve 1’lerin kullanılması.

 

—Basit bir açma-kapama düğmesinin doğru ve yanlış kav­ramlarını ve bu tür düğmelerden oluşan bir ağın da Boolean Mantığı’nın bütün standart işlemlerini  bunların aralarındaki ikilik sayı düzenine dayalı aritmetik işlemleri  somutlaştırabileceğinin farkına varılması. Bu ağ karşılaştırmalar yapabilir ve böylece koşullara göre alternatif hareket tarzları belirleyebilirdi tıpkı “X sayısı Y sayısına eşitse P, Q ve R işlemlerini yapınız,” şeklindeki bir soruda belirtildiği gibi. Dijital bilgisayarı aşırı hız­lı bir hesap makinesinden çok daha fazlası haline getiren şey bu beceriydi. Bir anahtar devresi toplama ve çıkarma işlemini ya­pabiliyordu  fakat aynı zamanda karar verebiliyordu da.11 Bu anahtar devresi otomatik olarak sürekli bu tür kararlar vererek çalışabiliyordu. Kısacası, programlanabiliyordu.

 

—Tamamen elektronik anahtar: Mekanik anahtarların aksine, işlemin hızlandırılması için vakum lambalarının kul­lanılması. Bir bilgisayarın faydalı bir şeyler yapabilmek için on binlercesine ihtiyaç duyacağı ve tek bir patlak lambanın sistemi durma noktasına getirebileceği düşünüldüğünde, vakum lamba­ları seçiminin doğru olup olmadığı da başlangıçta belli değildi. Bu durumda makine herhangi bir hesaplamayı nasıl bitirebilecekti?

—Program kontrolü: Düğmelere basması,” sayaçları izleme­si, delikli kartları sokup çıkarması ve her adımda müdahale et­mesi için bir operatöre bağımlı olmak yerine bilgisayarlara uzun işlemleri kendi başlarına gerçekleştirme gücü verilmesi.

 

—Kayıtlı program kontrolü: Programın her defasında de­likli kartlardan veya kâğıt banttan okunması yerine ikili kod olarak bilgisayarın hafızasında kayıtlı tutulması. Bir kez daha, bu yaklaşımın da faydalı olup olmadığı başlangıçta bilinmiyor­du; ENIAC da dâhil olmak üzere ilk bilgisayarların pek çoğu­nun programlarının en azından bir kısmı makineye kabloyla aktarılıyordu. Hafıza teknolojisinin o dönemki ilkel durumu hesaba katıldığında, kayıtlı program yönteminin uygulamaya geçirilmesi, bugün kulağa geldiğinden çok daha zor bir işti; ka­yıtlı programlı bir bilgisayar ancak 1940’ların sonlarında çalıştırılabilmişti. Kayıtlı program yönteminin kolaylık gibi açık bir avantajı vardı: Bütün komutlar elektronik olarak kaydedildiği, böylece problem çözme süreci donanımdan tamamen bağımsız hale getirildiği için bilgisayarın yapmakta olduğu işlem kablo­lara dokunmak zorunda kalınmadan değiştirilebiliyordu. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, hesaplama eylemi artık yazılım olarak bilinen bir şeyin içerisine yerleştirilmiş soyut bir kavram haline gelmişti.

 

Bilgi teknolojisi tarihi, çeşitli yeniliklerin bir araya getiril­mesiyle ortaya çıkan icatlarla ilgili çok sayıda örnek sunmakta­dır: Bunların arasında şu örnekler vardır:

 

—Modern bilgi ve bilgi işleme kavramı, 1930’lar ve 40’larda Alan  Turing,  Claude  Shannon,  Norbert wiener, warren McCulloch, walter Pitts ve John von Neumann tarafından geliş­tirilen fikirlerin bir senteziydi.12

 

—1970’lerin sonlarında kişisel bilgisayar devriminin kıvıl­cımlarını çakan elektronik meraklıları (bilinçli olarak veya ol­mayarak) çalışmalarını yaklaşık on yıldır bilinmekte olan fikir­ler çerçevesinde yürütüyorlardı. Örneğin bir bilgisayarın (saatler sonra bir yığın kâğıt çıktı veren bilgisayarların aksine) kullanı­cının bilgi girişine anında karşılık verdiği interaktif bilgisayar kavramı doğmuştu; bu fikrin kökü, 1940’larda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde başlatılan gerçek zamanlı hesaplama deneyi olan Whirlwind projesine dayanıyordu.13 Bireysel ola­rak kontrol edilen bilgisayar (tek bir kullanıcının kontrolündeki bilgisayar) ve ev bilgisayarı (evde bulunan bilgisayar) geliştirme fikirleri vardı. Bu fikirlerin her ikisi de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün zaman paylaşımı konusundaki ilk deneyi ola­rak 1960’larda gerçekleştirdiği MAC Projesi sürecinde ortaya atılmıştı.14 Daha sonra açık sisteme sahip bilgisayar fikri doğ­muştu. Açık sistem; kullanıcının kendi bilgisayarı üzerinde de­ğişiklikler yapabileceği, ona eklemelerde bulunabileceği ve iste­diği parçaları istediği şekilde yenileyebileceği anlamına geliyor­du. Bu uygulama, 1960’h yıllarda öncülüğünü Digital Equipment Corporation şirketinin yaptığı mini bilgisayar piyasasında artık standart hale gelmişti.

 

—Bugün bildiğimiz haliyle Internet, 1960’lardaki paket anahtarlamalı ağ kurma fikri;16 paketlerin farklı ağlar arasın­da geçiş yapmalarını sağlamak amacıyla 1970’lerde geliştirilen (TCP/IP protokolüyle uygulamaya geçirilen) ağlar arası iletişim fikri17 ve elbette Vannevar Bush’un 1945 yılında memex üzerine yazdığı makaleye dayanan üst metin fikrinin bir bileşimini ifade etmektedir.

Dördüncü Kısım Neler Yaşanabilir

Kassandra Pollyanna’ya Karşı

 

 

 

 

James Kurth ve Gregg Easterbrook Tartışıyor

 

James Kurth: Mevcut karamsarlık hakkında iyimserim, ama genelde karamsar olduğum söylenebilir. Bununla neyi mi kast ediyorum? Son zamanlarda çok fazla ilgi çekmekte olan belli başlı üç olgu hakkında iyimserim Felaketle sonuçlanan kasır­galar, nükleer terör ve küresel grip salgını olasılığı. Söz konu­su bu üç olgu olduğunda aslında endişelenecek pek fazla bir şey yoktur.

 

Öncelikle, felaketle sonuçlanan kasırgalar veya daha genel olarak doğal jeolojik felaketler kasırgalar, seller, tsunamiler, yanardağ patlamaları veya depremler – olgusu konusuna gelecek olursak, bunlar yalnızca sınırlı bir alan içerisindeki kişileri etki­lerler. Tarihe baktığımız zaman doğal felaketlerin genellikle bir şehri veya bir bölgeyi etkisi altına aldığı, fakat toplumun hatta 1906 yılındaki deprem ve yangınların ardından San Francisco ve 1923 yılındaki büyük Tokyo depreminin ardından Tokyo şe­hirleri örneklerinde olduğu gibi şehirlerin – kısa süre içerisinde toparlandığını görürüz. Çin’in 1970’lerdeki depremlerde yerle bir olan şehirleri bile yaralarını hızla sarmayı başarmıştı. Söz konusu şehrin veya bölgenin ekonomik temeli zarar görürse fela­ket, geçtiğimiz yüzyılın sonunda Galveston kasırgasında olduğu gibi, şehrin tamamen çöküşüne neden olabilir. Fakat diğer şehir­ler bundan faydalanırlar; dolayısıyla doğal jeolojik felaketlerin büyük kısmının oldukça şiddetli, dar ve kısıtlı etkileri vardır.

 

Veba, çiçek hastalığı ve grip salgını benzeri doğal biyolojik felaketler ise geniş bir alan üzerindeki çoğunluğu değil, büyük bir azınlığı etkiler. Bu anlamda bir bakıma jeolojik felaketin ter­sidirler. Fakat yine toplum genellikle kendisini birkaç yıl, belki bir kuşak içerisinde toparlar. Bugün kuş gribinin ilk örnekle­rinden biri olduğu yönünde araştırmalar yapılan 1918 yılındaki ünlü küresel grip salgını bile herhangi bir kalıcı iz bırakmamıştı. Bu salgından etkilenen toplumların tarihleri sanki 1918 salgını hiç yaşanmamış gibi yazılmıştı. Büyüklük bakımından Birinci Dünya Savaşı’na eşit bir felaketti ve yine de insanlar bu felaketi, sonrasında yaşanan olayların sebebi olarak pek göstermezler. Ve genel olarak veba, çiçek hastalığı veya grip salgınları atlatan top­lumlar, salgından önce olduklarından daha iyi durumda olurlar.

 

Bugün ise, özellikle kitle imha savaşları olmak üzere, insan eliyle yapılan felaketler çok daha ciddi sonuçlara gebedir. Bu tür felaketlerin iki biçiminin üzerinde durulması gerekmektedir. Bunların ilki kitle imha silahlarıdır: Bunlar jeolojik felaketlere benzerler. İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya ve Almanya’dakilere benzeyen stratejik bombalamalar, şehirleri yerle bir eder ve top­lumları bozguna uğratır; fakat toplum yine on yıl veya bir kuşak içerisinde yaralarını sarar. Ve – kitle imha silahlarının yol açtığı – bu tür felaketin sonu belliydi ve muhtemelen yine belli ola­caktır. Ne kadar korkunç olsa da bu olay yalnızca bir veya iki yıl sürmüştü ve sona erdiğinde toplumlar yaşamlarına kaldıkları yerden devam edebilmişlerdi.

İkincisi, “toplu ölüm savaşları” olarak adlandırılabilecek bi­yolojik felaketlerdir. Bunlar daha çok, birinci ve ikinci dünya sa­vaşlarında olduğu gibi, büyük bir azınlığın daha uzun bir zaman dilimi içerisinde öldüğü biyolojik salgınlara benzerler. Özellikle İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya’da bu tür savaşlarda genç

 

 

erkek nüfusunun üçte biri, belki daha da fazlası yok olmuştu. (Amerikalıların bugüne kadar yaşadıkları en benzer deneyim ise İç Savaş’ta Amerika’nın güneyindeki ölü sayılarıdır.) Fakat yine, on yıl veya bir kuşak içerisinde  doğum oranlarının yeterince yüksek olması durumunda  toplum kendisini büyük ölçüde to­parlar.

 

Birinci Dünya Savaşı’nda genç erkek nüfuslarının büyük kısmını kaybettikten sonraki yirmi yıllık süreçte ne İngiltere ne de Fransa’nın demografik veya psikolojik açıdan tam olarak to­parlandığını ve bu ulusların yaşadıkları sıkıntıların 1930’ların sonlarında verdikleri tavizlere zemin hazırladığım belirtmekte fayda vardır. Öte yandan Almanya, iki dünya savaşının arasında­ki yıllarda yüksek bir doğum oranı yaşamıştı. Dolayısıyla farklı demografik yapıların bir felaketin etkisini derinleştirebileceği söylenebilir (bu konuya daha sonra değineceğim). Ancak doğal felaketlerin aksine, insan eliyle yapılan felaketlerin toplumların ortak belleğinde daha uzun süre kalan ve toplumları gelişme sü­reçlerinde şekillendiren tarihleri vardır. İnsanlar beşeri etken­lerden mi yoksa doğanın kazalarından mı öldüklerine önem ve­rirler – dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı tarihte bir şeylere neden olmuşken, hemen hemen aynı sayıda insanın ölümüne yol açan grip salgını için aynı şey geçerli değildir.

 

Bana göre bu üç felaketten en önemlisi, nükleer ve biyolo­jik kitle imha silahlarıdır. Bu oldukça ciddi bir tehdittir; şim­diye kadar söylenen her şey göz önünde bulundurulacak olur­sa, bir felaketin gerçekleşmesi  teröristlerin Amerika Birleşik Devletleri’ne iki veya üç nükleer saldırı, veyahut ta bir biyolojik saldırı gerçekleştirmeleri – durumunda bile geçmişteki kitle imha silahları ve salgın modellerinin gösterdiği gibi Amerikan toplumunun oldukça kısa bir süre içerisinde toparlanabileceği yönünde iyimser olmak için bazı nedenler vardır.

 

Fakat geçmişle bugün arasındaki bazı farklılıklara dikkat edilmelidir. Günümüz Amerikan toplumu için oldukça yeni olan şey, toplumun tamamını, doğrusu modern Batı toplumunun tü­münü yok etmeyi isteyen barbar bir düşmanın varlığıdır. İslami teröristlerin Batı dünyasıyla ilgili düşündükleri tek şey onu yok etmektir. Bir diğer farklılık ise terör şebekelerinin zarar vermek istedikleri toplumlar içerisinde gelişmekte olduklarıdır. Bu şe­bekeleri durdurmak, Almanya ve Japonya benzeri bir ulus dev­leti mutlak bir yenilgiye uğratmaktan veya Sovyetler Birliği ve Komünist Çin benzeri bir devleti uzun süre kontrol altında tut­maktan çok daha zordur. Batı dünyası, Batı toplumu yok olana kadar sürekli saldırılarda bulunacak nefret dolu bir insan ağıyla karşı karşıyadır.

 

Tarihten bu tehdide bir örnek verilecek olursa, Roma’yı isti­la eden Gotlar veya Ortadoğu ve Rusya’daki Hunlar ile Moğollar gibi barbar ırkların olduğu tarih öncesi, hatta Batı dünyası ön­cesi devirlere bakılmalıdır. Modern Batılı toplumlar bugüne ka­dar kendilerini tamamen yok etmeyi isteyen ve bunu yapabilecek teknolojik kapasiteye sahip barbarlarla karşı karşıya kalmamış­tır. Naziler ve Komünistler bile bir yeri işgal ettiklerinde modern topluma fazla dokunmamışlardı. Barbar bir düşmanın yapacağı başarılı saldırılar kesinlikle farklı olacaktır.

 

Tarihe bakıldığında teknolojik kapasiteleri olanlar da dâhil olmak üzere bu barbar toplumların büyük kısmının so­nunda yenilgiye uğratıldıklarını görürüz. Neticede bir zaman­lar Amerika’ya giden Avrupalılar, karşılarında öncülerden silah ve teknoloji temin etmiş kendilerince barbar bir toplum bulmuşlar ve bu Kızılderili topluluklar sonunda yenilgiye uğ­ratılmıştı. Fakat bu tür mücadelelerin sonucu üzerinde büyük etkisi olan şey, uygar toplumların barbar toplumlara göre daha hızlı büyüdükleri ve ekonomik, özellikle demografik açıdan daha canlı oldukları gerçeğidir. Gotlarla mücadele eden Roma ve Moğollarla mücadele eden Hunlar örnekleri, uygar toplum­ların demografik açıdan düşüşte oldukları dönemlerde yaşan­mıştı. Dolayısıyla demografik yapının dikkatlice incelenmesi son derece önemlidir; doğrusu şunu söylemeyi tercih ederim: demografi kaderdir.

 

Birkaç kuşak önce ünlü bir Alman tarihçi Fritz Stern, Doğu Avrupa’nın pek çok bölgesindeki Alman azınlıkların, hatta ço­ğunlukların, kültürlerinin etraflarındaki Slav halklarının kül­türünün baskısı altında kaldığı hissine kapıldığını belirten bir kitap yazmıştı.1 Bu tür düşünceler nihayetinde demografik ümit­sizliğe, farklı doğum oranlarına dayanıyordu.

 

Bugün Batı dünyasında, son iki veya üç nesildeki Batı tari­hinde ilk kez, nüfus artışı yerine nüfuz azalması yaşayan top­lumlar vardır. Fransa ve İngiltere’de Birinci Dünya Savaşı’nın ardından nüfus azalması yaşandığında neler olduğunu şöyle bir düşünün: Güçleri ve dayanıklılıkları Birinci Dünya Savaşından sonra oldukça zayıflamıştı. Nüfusları artan Almanya ve Japonya ise savaştan sonraki yıllarda eski güçlerine dönmeyi başarmış­lardı.

 

Bugün üç etken kitle imha silahlan, barbar bir düşman ve nüfus azalması – Batı dünyası ve doğrusu genel olarak modern çağ için tamamen yeni biçimde iç içe geçmiş durumdadır. Söz konusu tehditler yalnızca kitle imha silahlan ile sınırlı olsa Batı dünyası bunun üstesinden kolaylıkla gelebilir. Neticede Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş’ın ortasında Sovyetler Birliği ve Çin ile mücadele ederken karşı karşıya olduğu durum buydu. Veya söz konusu yalnızca kitle imha silahlarıyla ve İslami terör­le mücadele etmek olsa, Batı dünyası İslamcı teröristlere karşı amansız ve acımasız bir savaş verebilir ve muhtemelen bu savaşı kazanabilir. Oysa kitle imha silahları, İslami güçlerin öldürücü niyetleri ve nüfusunun azalması tehditleri bir araya geldiğinde Batı dünyası, aynı anda hem karşı tarafa zarar verebileceği hem de milyonlarca insanın ölümünü göze alabileceği uzun bir savaş içerisine giremez. Amerika Birleşik Devletleri bugüne kadar asla İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya’nın birinci ve ikinci dün­ya savaşlarında yaşadıkları gibi milyonlarca zayiat vermemiştir.

 

Amerikan tarihinde buna en yakın örnek, güneyin İç Savaş’taki deneyimidir ve bu olay güneyin kültürünü ve tarihinin seyrini derinden etkilemişti.

 

Bugün Batı dünyası, dünyadaki Müslüman ülkelerinin ço­ğunda ve Avrupa’daki Müslüman azınlıkların arasındaki nüfus canlılığının aksine, nüfus azalması gerçeğiyle karşı karşıyadır. Batılı ülkelerde doğum oranı çiftler yaklaşık 1,3 çocuk olarak he­saplanmaktadır. Nüfus yapısındaki bu farklılığın yeni ve gittikçe genişleyen kültürel ve demografik eşitsizlikler yaratacak büyük bir etkisi vardır.

 

Artık Batı dünyasındaki nüfus azalmasının nedenleri kolay­lıkla belirtilebilir. Öncelikle sanayi devrimi sonrası veya “bilgi çağı” ekonomisi yalnızca refah getirmekle kalmamış, gerek ta­rımsal gerekse endüstriyel ekonomi açısından çocuklara duyu­lan ihtiyacı ortadan kaldırmıştı. Kısacası, Batı’nın artık çok fazla sayıda güçlü ve genç işçiye ihtiyacı yoktur.

 

İkinci olarak, modern refah devleti de çocukları gereksiz kılmıştır çünkü, en azından yakın zamana kadar, insanlar devle­tin çocuklarının değil, yalnızca yaşlılıkta kendilerinin geçimini sağlayacağını düşünüyorlardı.

 

Üçüncü olarak, sanayileşmiş toplumlar ve müreffeh devletlerdeki kadınlar iş dünyasında erkeklerle eşit koşullara sahip olma yolunda ilerlemektedirler. Bu tür kadınlar için çocuk sahibi olmak yalnızca gereksiz bir şey değil, aynı zamanda bir yüktür.

 

Bu sosyoekonomik olgular ayrıca belirli ideolojiler yarat­maktadır: tüketimcilik, refah olgusu, sosyal demokrasi ideolo­jisi ve feminizm. Tüm bunlar kendisini ifade edebilen birey ide­olojisinde bir araya gelmektedir. Öyleyse kendilerini rahatlıkla ifade eden bireyler neden çok sayıda çocuğun sıkıntısını çekmek istesinler ki? Eşler genellikle tek çocuk sahibi olmayı tercih et­mektedirler. Bu da Avrupa ülkelerinin ve Avrupa kökenli toplu­lukların nüfuslarının çiftler başına 1,3 veya 1,4 çocuk oranında artmasına yol açmaktadır. Bu olgunun ortaya çıkmasına neden olan şey çağdaş Batı dünyasının ekonomik, sosyal ve siyasi başa­rıları ve özellikleridir.

 

Batı dünyasının başarıları ekonomik refah, sosyal güvenlik, cinsiyet eşitliği, özgürlükçü demokrasi ve felsefi bireyselcilik ola­rak sıralanabilir. İşte çağdaş Batı dünyası bunlardan ibarettir ve bizim yerkürenin geri kalan bölümüne yaymak istediğimiz şey de bu özelliklerdir. Fakat bu başarılar aynı zamanda genç nüfu­sun azalmasının ve kitle imha silahlarına, nüfus canlılığına ve alternatif bir küresel uygarlık görüşüne – yani küresel İslam üm­meti – sahip İslami terör şebekelerine karşı verilecek uzun süreli savaşın küresel bakış açısına sahip toplumları ve Batı dünyasını daha fazla ve kolaylıkla etkilemesine yol açmaktadır.

 

Gregg Easterbrook: Burada yeni American Interest dergisi­nin isminin altında bulunmaktan büyük şeref duyuyorum, fakat sizleri uyarmalıyım ki Kassandra Kurth’un demografi hakkın­da söylediklerini dinledikten sonra şu anda Prurient[1] Interest adında bir dergi çıkarmayı planlıyorum. Demografiyi daha önce hiç bu şekilde düşünmemiştim. Şahsi savunmam olarak eşimle üç çocuğumuzun olduğunu, bu yüzden üzerimize düşeni yaptığı­mızı söylemeliyim ve sizleri temin ederim ki eşim kendisini ifade edebilen bir bireydir.

 

Ben bu akşam Pollyanna olacağım. Bu rolü, taşıdığı bütün zorluklan bilerek kabul ettim. İnsanlara göre Pollyannacılık kötü bir anlam taşımaktadır: Pollyanna kelimesi, etrafında ger­çekleşen kötü olayları görmezden gören kişileri anlatmak için kullanılır olmuştur. Bu yanlış bir kullanımdır; bu tip bir kişi olsa olsa Voltaire’in eserindeki ahmak Doktor Pangloss olur. Pollyanna ise aksine önemli bir edebi kişiliktir ve burada onun­la ilgili birkaç örnek vermek istiyorum. 1960-61 tarihli filmdeki Hayley Mills karakteri buna örnektir. Pollyanna’nın çok büyük başarılan olmuştu herkesin mutsuz ve düşmanca olduğu, in­sanların hızla evlerine koşuşturdukları ve komşuluk ilişkileri kurmak istemedikleri Beldingsville kasabasına gitmişti. Ve her şeye iyimser yaklaşarak bütün kasabanın çehresini tek başına değiştirmeyi başarmıştı. Şimdi Pollyanna’yı Kassandra’yla kar­şılaştırın: Kassandra uyarılarda bulunmuştu, ama Truva yine de yerle bir olmaktan kurtulamamış, Kassandra da sonunda köle olarak satılmıştı. Peki, öyleyse Kassandra tam olarak neyi başar­mıştı? Hiç de iyi bir özgeçmiş olmasa gerek.

 

Bu iki hikâye neyi göstermektedir? İyimserlikle karamsar­lık arasında yapısal bir farklılık olduğunu. İyimser biri; dünya­nın sorunlarından çoğunun farkında olmayan değil, sorunların üstesinden gelinebileceğine inanan kişidir. Karamsar biri ise kesinlikle çok daha fazla veya daha kötü sorunların olduğuna değil, sorunların bizi alt edeceğine inanır. Aradaki yapısal fark­lılık budur.

 

Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, bugün dünyadaki tarafsız akımların neredeyse tamamının olumlu ol­duğunu belirtmek istiyorum. Bugün dünya tarihinde oldukça olumlu, bana göre parlak, bir dönem yaşamaktayız ve çok sayıda insanın bu dönemden bu kadar olumsuz ve karamsar biçimde bahsetmesi gerçekten de oldukça şaşırtıcıdır. Elbette düşük ola­sılıklı felaketlerin gerçekleşme ihtimali vardır, fakat bunlar ta­nımlamadan da anlaşılacağı üzere pek olası değildir. Dahası, na­diren gerçekleşen, fakat geçmişte nispeten olasılık dahilindeki olaylar muhtemelen gelecekte yine nadiren gerçekleşecek ve nispeten olasılık dışı olacaktır. Bazı düşük olasılıklı felaketler beni gerçekten de endişelendirmektedir, fakat iyimser liste daha ilginç ve dünyanın geleceğiyle daha alakalıdır.

 

Neden mi? Bunu özgürlüğün özgürleştirilmesi olarak adlan­dırabileceğimiz şeye bağlayabiliriz. 1940 Mayısında dünya tam anlamıyla felaketin eşiğine gelmişti. O zamandan beri olaylar büyük ölçüde olumlu seyretmiştir çünkü özgürlüğün zorbalığı yenmesi bütün dünyayı doğru yola koymuştur. Ve Mayıs 1940’ın ortaya koyduğu ders – her zaman bilindiği gibi özgürlüğün zorbalıktan yalnızca daha iyi değil, aynı zamanda daha güçlü olduğudur. Bu oldukça önemli bir derstir. Tarihçilerin yirminci yüzyılı değerlendirirken karşılarına çıkacak şeylerden biri, öz­gürlük ve zorbalığın savaş meydanındaki neredeyse her karşı­laşmasında özgürlüğün galip geldiğidir. Bu gerçeklik geleceğe iyimser gözlerle bakmamı sağlamaktadır.

 

Bugün demokrasi dünyanın her yerinde gelişmektedir. 1975 yılında dünyadaki devletlerin üçte biri gerçekten de çok partili seçimler gerçekleştirmişti; bugün bu rakam üçte ikiye ulaşmış­tır. Bu, kısa bir zaman diliminde kaydedilmiş olağanüstü bir ge­lişmedir. Elbette yeni demokrasilerin pek çoğu kesintilere uğra­maktadır; pek çok şey ters gidebilmektedir ve muhtemelen gele­cekte de bazı şeyler yolunda gitmeyecektir. Fakat eski Sovyetler Birliği’nin, Latin Amerika’nın büyük kısmının, eski Doğu bloğu ülkelerinin hemen hepsinin ve hatta Çin’in şu veya bu şekilde demokrasiye doğru ilerlemekte olduğu gerçeği son derece olum­ludur. Dünyada özgürlüğe karşı direnmeyi sürdüren yegâne bü­yük blok Arap dünyasıdır ve Arap toplumları güçsüz olmalarının nedeninin bu karşı koyuş olduğunu er ya da geç anlayacak ve ancak o zaman değişmeye başlayacaklardır.

 

İkinci neden olarak Soğuk Savaş’ın tek bir kurşun bile atıl­madan sona ermesi gösterilebilir. Bu yalnızca kendi içerisinde muazzam bir gelişme değil, ayrıca nükleer bombaların sayısının azalmasına yol açması bakımından da eşit derecede önemlidir. Soğuk savaşın en yoğun yaşandığı dönemde dünyada kelimenin tam anlamıyla bu gezegen üzerindeki yaşamı bitirmeye yetecek 50,000 adet stratejik savaş başlığı vardı. Bugün bunların yarı­sından fazlası yedeğe çekilmiştir; bazıları sökülmektedir; bir megatondan fazla güce sahip büyük citybuster türü bombaların tamamı sökülmüştür ve mevcut anlaşmalar Rusya Federasyonu ile Amerika Birleşik Devletleri’ni toplam stratejik savaş başlıkla­rım 5,000’in altına indirmeye zorlayacaktır  bu bile büyük bir rakamdır, fakat en azından kıyamet gününü yaşatacak cepha­nelerin yüzde 90’ı imha edilmiş olacaktır. Bu müthiş bir olumlu gelişmedir. Ne var ki bu günlerde insanların çoğu bunun değe­rini bilmemekte ve kolaylıkla yakınacak ve endişelenecek başka şeyler bulabilmektedirler.

 

Ardından savaş sayısındaki ciddi azalma gelmektedir. Yapılan bütün çalışmalar son on beş yılda, Irak savaşma rağ­men, (dünyada yaşanan savaş sayıları, savaş zayiatları ve savaş­tan sonra, yani mülteci olarak ölen insan sayısıyla belirlenen) sa­vaşın yoğunluğunun sürekli olarak azalmakta olduğunu göster­mektedir. Bugün bir kişinin şiddet eylemi, suç veya savaş sonucu ölme olasılığı, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar düşüktür. Dünya çapında trafik kazalarında savaşta ölenlerden daha fazla insanın yaşamını yitirdiği 2000 yılı bir tür dönüm noktası ol­muştu. İnsanların araba kazalarında ölmeleri övünülecek bir şey değildir, fakat bu durum dünyamızın geleceği açısından ha­yırlı bir işarettir ve bu rakamlar zıt yönlerde ilerlemeye devam etmektedir. Savaşlardaki ölümleri – yani savaşlarda ölen asker­lerin ve savaşa bağlı olarak ölen sivillerin sayılarını gösteren grafikler aşağıya doğru eğilim izlerken trafik ölümleri grafikleri sürekli yükseliştedir. Trafik konusunda, başta gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere, bir şeyler yapılması gerektiği açık biçim­de ortadadır, fakat oturup savaşlardan çok trafik ölümleri için kaygılanmak bir tür lükstür.

 

Savaş azaldıkça askeri harcamalar da aynı ölçüde azalmak­tadır  bu da sık sık göz ardı edilen bir diğer eğilimdir. Bugünkü Dolar kuru üzerinden ifade edecek olursak, dünya çapında yıllık askeri harcamalar 1985 yılında 1,3 trilyon Dolar ile en yüksek noktasına ulaşmıştı; bu rakam o yıldan beri sürekli azalarak bu­günkü seviyesi olan 1 trilyon Dolara gelmiştir. Bu süre içerisinde dünyanın nüfusunun beşte bir oranında arttığı düşünüldüğün­de kişi başına askeri harcamanın oldukça azaldığı görülmekte­dir. 1985 yılında dünyada askeri silahlara yıllık kişi başına 260 Dolar harcanmıştı; bu rakam geçtiğimiz yıl 167 Dolar olmuştu. Bu, enflasyona vurulduğunda, yaklaşık üçte bir oranında bir azalma anlamına gelir. Savaşların azalması askeri harcamaların azalmasının bir sonucu mudur? Yoksa askeri harcamalardaki azalma savaşların azalmasının bir sonucu mudur? Neyse, bizim için fark etmez; neticede her ikisi de bizim açımızdan iyidir.

 

Başka güzel haberler de vardır. İktisatçı Thomas Malthus’un öngördüğü felaketler gerçekleşmemiştir. 1960’larda yazılan se­naryolar yalnızca Paul Ehrlich’in yazdıkları değil bugüne kadar Hindistan’ın nüfusunun yarısının, dünya genelinde ise ya­rım milyardan fazla insanın açlıktan öleceğini, gelişmekte olan ülkelerin çoğunda Hobbes’un öngördüğü türden bir savaşın hü­küm süreceğini ve bunun da toplumların tamamen çökmesine yol açacağını öngörmüştü. Bu tahminlerin aksine, Hindistan son yıllarda tam anlamıyla bir tahıl ihracatçısı olmuştur ve yetersiz beslenme dünyanın her yerinde sürekli olarak azalmıştır. Bugün gelişmekte olan dünyanın yaklaşık yüzde 17’si kötü beslenmek­tedir; bu rakam son derece yüksek olmakla birlikte insanlığın yazılı tarihinde bugüne kadar kaydedilmiş en düşük rakamdır. Bununla birlikte, dünya nüfusunun savaş sonrası dönemde iki kattan fazla artmasına rağmen yetersiz beslenme oranı sürekli olarak azalma eğilimindedir.

 

Veba felaketleri de gerçekleşmemiştir. AİDS çok korkunç bir virüstür, fakat önemli ölçüde kontrol altına alınmıştır; en son yaşanan üç salgın hastalık olan Ebola, SARS ve Batı Nil virü­sü yıldırım çarpmasından daha az sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Hakkında pek çok şey duyduğumuz kuş gribi ise 24 Mayıs 2007 itibariyle 186 insanın ölümüne neden olmuştur. 1918 yılındaki salgının sağlık koşullarının son derece kötü olduğu bir dönemde ve çok sayıda devletin beş yıl boyunca şiddetli savaşla­ra sahne olduğu yarı küresel çapta bir savaşın hemen ardından yaşandığını unutmayalım. 0 dönemde halk sağlığı ve temizlik koşulları oldukça elverişsizdi. 1957 ve 1968 yıllarında yaşanan daha sonraki iki salgın ise halk sağlığının çok daha iyi olduğu dönemlerde gerçekleşmişti ve bunun sonucu olarak da ölüm oranları çok daha düşük olmuştu. 2006 veya 2007 yılında her­hangi bir tür bulaşıcı kuş gribi baş gösterecek olursa, bu salgın halk sağlığının daha da iyi olduğu ve denetimsiz etkilerin – ta­mamen ortadan kaldırılamasa da oldukça kısıtlı olacağı büyük ölçüde barış halindeki dünyada gerçekleşecektir.

 

Şu anda dünyada bir virüs salgını yaşanmaktadır: Üç yıl önce kuş gribinin tespit edilmesinden bu yana 1,5 milyon kişi­nin ölümüne yol açmış olan Rota virüsü. Bu virüsten korunmayı sağlayan gerçekten güvenilir bir aşı vardır, fakat Rota virüsünün önüne geçilmesine yönelik çok fazla bir şey yapılmamaktadır çünkü virüs yalnızca gelişmekte olan ülkeleri etkilemektedir; oysa Amerika Birleşik Devletleri, sınırlarını mutasyona uğramış tavuklara karşı korumak için çok büyük miktarda para harca­maktadır. Kontrol dışı genetik bozukluklar doğada gözlenemez, ama ortadan da kaldırılamaz. Bu yüzden Dustin Hoffman’ın oynadığı Tehdit gibi filmler ve Bili Clinton’un Beyaz Saray’da okuduğu (tek bir çiçek hastalığı partikülünün silaha dönüştü­rülmesiyle yirmi dört saat içerisinde New York kentinde yaşayan herkesi öldürüldüğü bir olayı anlatan) Kobra Olayı gibi saçma romanlar ve ABC kanalının Asya’da kuş gribine maruz kalan tek bir kişinin virüsü ABD’nin büyük bölümüne bulaştırdığı ve Amerikan toplumun tamamının birkaç hafta içerisinde kırı­lıp geçtiği bir senaryoyu anlatan kuş gribi felaketi filmi büyük rağbet görmektedir. Keşke insanlar bu tür histerikurgu olarak adlandırabileceğimiz şeyleri gerçek bilimden ayırabilirseler. Ne yazık ki çoğu insan bunu yapamamaktadır. Ve bu durum çok üzücüdür.

 

Ayrıca biyolojik veya kimyasal silahlar kullanma girişim­lerinin genellikle başarısızlıkla sonuçlandığının belirtilmesin­de de fayda vardır. Birinci Dünya Savaşı da dâhil olmak üzere, kimyasal silah kullanımının tarihine baktığımızda bu silahların patlayıcılardan kesinlikle çok daha az yıkıcı etkiye sahip olduk­larını görürüz. Silaha dönüştürülmüş çiçek hastalığı 1979 yılın­da Sovyetler Birliği’nde kazara açığa çıkarıldığında altmış sekiz kişinin ölümüne yol açmıştı. Bu olay yalnızca altmış sekiz kişi­nin trajedisidir, öyle kurgusal filmler veya romanlarda anlatılan türden bir şey değildir.

 

Daha da sevindirici bir konu ise dünya ekonomisinde müt­hiş bir canlılık yaşanıyor olmasıdır. Yıllık küresel ekonomik büyüme birkaç yıldır sürekli olarak yüzde 5’in üzerindedir ve nüfus artışından daha fazladır. İşte kilit nokta budur: Küresel ekonomik büyüme küresel nüfus artışının önünde olduğu süre­ce gidişat olumlu görünecektir. Çin ve Hindistan yılda yaklaşık yüzde 8 büyüme kaydetmektedir ve ülkelerin çoğunun para bi­rimi istikrarlı bir seyir izlemektedir. Her ne kadar sahneye ye­niden çıkabilecek olsa da, günümüzde hiperenflasyona pek faz­la rastlanmamaktadır. Küreselleşme; yalnızca zengin olanları değil, dünyanın bütün ülkelerini daha iyi bir duruma getirecek bîr şey olarak sunulmuştu ve bugüne kadar da öyle olmuştur. Harvard Üniversitesi iktisat bölümünün eski başkanı Benjamin Friedman, tarihsel sürece bakıldığında durgunluk dönemlerinde baskı ve mutsuz toplumlar olurken, ekonomik büyüme dönemle­rinde dünyanın daha özgürlükçü ve demokratik bir hale geldiği­ni ileri sürmektedir.2 Bundan şu sonuca varılabilir: Toplumlar ekonomik büyümeyi desteklemelidirler çünkü bu beraberinde özgürlükçü demokrasiyi getirecektir.

En önemlisi ise, en büyük ekonomik kazançların Batı’da değil de gelişmekte olan ülkelerde olmasıdır. Yoksullukla mücadelede son elli yılda geride kalan beş bin yılda olduğundan daha fazla ilerleme kaydedilmiştir. Gelişmekte olan ülkelerdeki aşırı yok­sulluk oranları bugün hâlâ büyük bir sorundur, ama bu oranlar ciddi ölçüde azalmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin aşırı yok­sulluk oranı 1990 yılında yüzde 30 iken bu rakam şu anda yüzde 21’e gerilemiştir ve mevcut eğilimin sürmesi durumunda 2015 yılında bu rakam yalnızca yüzde 10’a düşecektir. Dünya çapında kişi başına gelir 1975 yılından bu yana reel Dolar olarak iki kat artmıştır. Bu rakamdan Batı’nın ve petrol zengini Arap devletle­rinin gelirleri çıkarılacak olsa bile, kişi başına gelir yaklaşık yüz­de 60 oranında artmıştır. 1975 yılında gelişmekte olan ülkelerde 1,6 milyar kişi, Birleşmiş Milletler’in ifadesiyle “orta gelişmişlik düzeyi” standardında – kabaca, Portekiz’in bir köyünün yaşam koşullarında – yaşıyordu. Bugün 3,6 milyar kişi orta gelişmiş­lik düzeyinde yaşamaktadır; otuz yıl içerisinde iki milyar insan sefalet düzeyinden orta gelişmişlik düzeyine yükselmiştir bu hangi açıdan bakılırsa bakılsın olağanüstü bir başarıdır.

 

Bir diğer olumlu etken ise kürsel eşitliktir. 1950 yılında ge­lişmekte olan ülkeler dünyanın gelirinin yüzde 29’unu üretiyor­du; bugün bu rakam yüzde 44’tür. Mevcut eğilim devam ettiği takdirde gelişmekte olan ülkeler, gelir üretiminde Batı dünyasını iki kuşak içerisinde geride bırakacaktır.

 

Okuryazarlık oranları ve başta kız çocuklarının olmak üze­re, eğitim oranları da artmaktadır. Internet ve diğer ucuz iletişim yollarıyla bilgiye erişim imkânı genişlemektedir ve bilgi tıpkı diş macunu gibidir: Bir defa sıkıldı mı tüpün içerisine bir daha asla geri konulamaz. Eski Sovyetler Birliği’nin aparatçikleri acımasız yöntemler kullanarak Batı dünyasının bilgilerini tekrar tüpün içerisine sokmak için otuz yıl uğraşmış ve sonunda pes etmişler­di. Yeterince acımasız oldukları değil, yalnızca toplumdan bilgi­nin geri alınmasının imkânsız olduğu sonucuna varmışlardı.

 

Kaynaklar da iyimser olmamıza neden olmaktadır. Petrol de dâhil olmak üzere dünyadaki başlıca kaynakların hiçbiri kısıtlı miktarda değildir ve öyle olacak gibi de görünmemekte­dir. Şu anda uzmanların endişe duydukları tek kaynak, Çin ve Ortadoğu’daki temiz içme suyudur; bunun dışında her şeyden bol miktarda vardır. Bu çok önemlidir çünkü küresel üretim artmalıdır. Ben Friedman kitabında şöyle bir tahminde bulunu­yor: Eğer amaç bütün dünyanın standardını 2050 yılına kadar orta gelişmişlik düzeyine getirmek ise, aradaki zaman dilimin­de tahmin edilen nüfus artışları göz önüne alındığında, küre­sel ekonomik üretim dört kat artmalıdır. Bu da bol miktarda kaynak tüketimine yol açacaktır. Neyse ki sera gazları dışında kirliliğe neden olan bütün etkenler, en azından Batılı ülkelerde, azalmaktadır. Sera gazları elbette çok büyük bir istisnadır. Ne var ki temizlik teknolojileri ve kirliliğe karşı etkili düzenlemeleri olan Batı ülkelerinde sera gazı dâhil olmak üzere bütün kirlenme biçimleri azalma eğilimindedir. Son otuz yıl içerisinde Amerika Birleşik Devletleri’nde asit yağmuru yüzde 60 oranında azalmış­tır. Amerikalıların geçmişe oranla iki kat daha fazla kömür yak­malarına rağmen, hava kirliliği yüzde 40 azalmıştır. Bugün geç­mişe göre üç kat fazla yol gidebilen iki kat fazla sayıda otomobil olmasına rağmen, su kirliliği yüzde 90 azalmıştır. Tüm bunlar güçlü bir ekonomik büyüme döneminde gerçekleşmiştir. Aynı eğilimler gelişmekte olan ülkelere henüz ulaşmamıştır, fakat bu ülkelerin aynı tür temizlik teknolojilerini kullanmaları, sıkı dü­zenlemeler uygulamaları ve bunlara bağlı kalmaları durumunda aynı süreçleri yaşamamaları için hiçbir neden yoktur.

 

Kirlenme azalmaktadır çünkü günümüzdeki teknolojik akımların neredeyse tamamı zararsızdır. Üretimdeki bütün akımlar ortaya daha az kaynak, daha az enerji kullanan ve daha az atık üreten fabrikalar koymaktadır. Örneğin General Electric şirketi 800 tonda geçmişteki modellerin yarısı kadar yakıt tü­ketimi yapan ve yaklaşık olarak yüzde 70 daha az yakıt salınımı gerçekleştiren yeni dizel motorlar üretmektedir. Bu motorların yüz yıl ömürlü olması beklenmektedir. General Electric şirketi­nin izlediği yol, teknolojinin her alanına yayılmış durumdadır: Ürünlerin çoğu, yerine geçtikleri ürünlerden daha az kaynak ve enerji kullanmaktadır ve güvenlik standartlarının sürekli art­ması nedeniyle müşteriler açısından daha az tehlikelidir

 

Aynı şey askeri meselelerde de geçerlidir; nükleer silahlar dışındaki konvansiyonel silahların çoğu daha az tehlikeli hale gelmektedir çünkü daha yüksek isabetle atılmaktadırlar. 1991 yı­lındaki Birinci Körfez Savaşı’nda Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a attığı standart bir bomba 900 kilogramdı; 2003 yılındaki savaşta Irak’a atılan standart bomba ise 225 kilogram ağırlığındaydı, fakat çok daha isabetli ve etkiliydi. ABD Hava Kuvvetleri yaklaşık 115 kilogram ağırlığında ve hedefi şaşırmayan yeni bir bomba geliştirmektedir ve gelecekteki modellerin 45 kilogram veya altında olacağı tahmin edilmektedir.

 

Teknolojinin her akımı olmasa da çoğu zararsızdır. İnsanlar daha fazla yaşamaktadır: Yirminci yüzyıldaki nüfus patlama­sının nedeni doğumların artması değil, ölümlerin azalmasıydı. Ortalama yaşam süresi yirminci yüzyılın başında otuz yedi iken, yirmi birinci yüzyılın başında altmış dokuz olmuştur ve bu rakama Afganistan, Pakistan, Kongo gibi ve dünyanın sıkın­tı içerisindeki diğer bölgeleri de dâhildir. Bu olumlu eğilimle­rin devam edeceği yönünde iyimserim. Aynı zamanda popüler müzikteki eğilimler gerçekten de çok kötüdür ve bu durumu değiştirecek herhangi bir şey göremiyorum. Bana göre bu bir sorundur.

 

James Kurth: Gregg’in söylediği her şeye bir ölçüde katılı­yorum. Anlattığı bütün gerçeklere ve önemli olgulara sonuna kadar katılıyorum. Ayrıca 1914 yılının ilkbaharında da benzer gerçekleri ve olguları bulabileceğimizi düşünüyorum: Dünyanın pek çok yerinde ekonomi, siyaset, kültür ve eğitim açısından her şey daha iyiye gidiyordu. Bununla birlikte yolunda gitmeyen bir şeyler de vardı. Trendlerin 1914 ilkbaharında oldukları gibi sey­retmesi durumunda olayların bugüne kadar daha da iyileşmeye devam edeceği doğrudur. Oysa 1914 Ağustosunda başlayan ve 1939 Eylülünde yeniden ortaya çıkan ve böylece sürüp giden ani inişler de yaşanıyordu. Evet, trendler ve kapsamlı nicel istatis­tikler önemli olgulardır; fakat ufak niteliksel değişiklikler bun­ları tamamıyla altüst edebilir.

Olumlu trendlerin önemini sorgulamaya ek olarak mekanik metafor ve organik metafor olarak adlandırılabilecek iki şey ara­sındaki farkı ortaya koymak istiyorum. Toplumları birbirinden ayrı olarak toplanıp çıkarılabilen parçalardan oluşan bir tür me­kanik bir topluluk olarak değerlendiren bir kişi, iyimser ve nicel bir adım adım ilerleme hayal edebilir. Diğer yandan toplumları organik olarak değerlendiren bir kişi ise siyasi yapı veya toplum­daki ufak bir değişikliğin çok büyük bir farklılık yaratacağını gö­rebilir. Örneğin bir kişinin vücudunun sürekli olarak daha iyiye gittiği doğru olabilir. Fakat vücudun yalnızca küçük bir bölümü, örneğin gözler veya stratejik öneme sahip kalp kapakçığının iş­leyişinin bozulması durumunda vücudun tamamı bir felaketle karşı karşıya kalacaktır. Ben organik açıdan düşünme eğilimin-deyim ve bu yüzden Gregg’in nicel olarak söylediği her şeye ka­tılmakla beraber bunların niteliksel uzantılarına katılmıyorum.

 

Gregg Easterbrook: Cevabıma nüfus hakkında seninle pek de aynı şeyleri düşünmediğimi söyleyerek başlamak istiyorum Jim. Nüfus canlılığı nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nin bugün olduğu gibi dünyanın hâkim gücü olmayacağı günler muhteme­len kaçınılmazdır. Bu ille de kötü bir şey midir? Bilmiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin yine de çok büyük önemi ola­caktır. İngiliz İmparatorluğu’nun henüz dağılmış olduğu ve İngilizlerin ülkelerinin dünyanın kontrolünü elinden kaybetme­sinin hüznünü yaşadıkları 1950 İngiltere’si bugünkü İngiltere’yle karşılaştırılacak olursa 2006 yılı İngiltere’si vatandaşlar açısın­dan en iyi dönem olarak sayılabilir. Ülke mükemmel durumda­dır, kirlilik azalmaktadır, birahaneler nihayet uygun yerler ola­rak görülmektedir ve tiyatro sahnesi hiç olmadığı kadar canlıdır. Hatta daha da ileri gidip yiyeceklerin bile güzel olduğunu söyle­yebilirim. Dolayısıyla, gelecekte Batılı ulusların nüfus nedeniyle bugün olduklarından daha güçsüz olacakları bir dünyada yaşa­yacak olursak, insanlar hâlâ özgür kalabildikleri ve çocuklarını diledikleri gibi yetiştirebildikleri sürece bu durumun beni pek rahatsız edeceğini sanmıyorum.

 

Sanırım sizlere beni hangi düşük olasılıklı olayların gerçek­ten endişelendirdiğini söylememin sırası geldi. Bunların biri as­lında yüksek olasılıklı bir olaydır – küresel ısınma. Mevcut bilim­sel kanıtlar oldukça inandırıcıdır. On yıl öncesine kadar bu olgu­ya kuşkuyla bakıyordum, fakat şu an için aynı şeyi söyleyemem. Bu konuyla ilgili bir şeyler yapmalıyız. Yarından Sonra filminde olduğu gibi dünyanın bir günde sonu gelmeyecektir, fakat iklim değişikliği, özellikle tarımı etkilemesi açısından, muhtemelen hiç de hoşumuza gitmeyecek sonuçlar doğuracaktır. Dünyadaki tarım üretimi şu an son derece dengeli bir durumdadır. Tarım üretiminin daima nüfus artışının önünde olması hayati önem taşımaktadır ve bir tür iklim değişikliği yaşanması halinde bu durum değişebilir. Ben yine de küresel ısınmanın kimilerinin düşündüğü gibi çözümü olmayan bir sorun haline dönüşmeye­ceği konusunda iyimserim. Küresel ısınma esasen bir hava kirli­liği sorunudur. Daha önceki hava kirliliği sorunlarının tamamı, çoğu gözlemcinin öngördüğünden çok daha hızlı ve ucuz şekilde çözülmüştü. Kentlerdeki dumanlı sis, kloroflorokarbonlar, asit yağmuru… Tüm bu sorunlar pek çok insanın tahmin ettiğinden çok daha düşük maliyetle giderilmiştir. Küresel ısınma insanla­rın gözünü korkutmaktadır çünkü bugüne kadar hiç kimse bu sorunu düzeltmek için gerçek anlamda bir çaba içerisinde olma­mıştır. Bu sorunu düzeltmek biraz zaman alacaktır, fakat bunun bazılarının düşündüğü kadar maliyetli olmayacağından kesin­likle eminim.

 

Dünyaya kuyruklu yıldız, asteroit ve büyük göktaşlarının çarpması da beni endişelendirmektedir. Açıkçası bir insanın ya­şamı süresince bu tür olaylara tanık olması pek olası değildir, fakat geçmişte dünyaya büyük şeyler çarpmıştı ve gelecekte de aynı şeyler olacaktır. Bu tür bir şeyin bir insanın yaşam süre­si içerisinde gerçekleşmesi pek mümkün görünmese de, tam şu anda New Jersey’in başkenti Trenton’a büyük bir buz veya kaya kütlesinin hızla savrulmakta olmadığının garantisi yoktur. Bunu kısmen jest olsun diye söylüyorum çünkü neticede Trenton…!? Fakat dünyaya bir asteroitin çarpması, Yargıç Posner’in yazdı­ğı gibi, tarihteki bütün felaketlerin toplamından daha ölümcül sonuçlara yol açabilir. NASA’nın, astronotların meyve suyu içip birbirlerinin kan basıncını ölçmekten başka bir şey yapmadık­ları yüzen Motel 6 adlı uzay istasyonu projesine yılda 10 milyar Dolar harcaması beni kelimenin tam anlamıyla çılgına çeviriyor. Bu uzay istasyonu projesinin para harcamaktan ve daha fazla para alabilmesi için NASA’nın ününe ün katmaktan başka hiçbir amacı yoktur. Bu 10 milyar Dolar dünyaya yakın nesnelerle ilgi­li özenli bir çalışma yapılmasında ve bu nesnelerden herhangi birinin dünyamıza çarpmasını önlemeye yarayacak bir yol bu­lunmasında kullanılabilir. Eğer Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) dünyaya doğru gelen bir asteroitin yönünü değiştirmeyi başaracak olursa bunun insanlık tarihindeki en önemli başarı olabileceğini söyleyebiliriz. Bu yüzden bu meselenin ele alınma­sının yararı olacaktır.

 

Dikkatimi çeken bir doğal felaket daha vardır: Muhtemelen yeryüzündeki yaşamı sona erdirecek yakın bir süpernova patla­ma. Bugün pek çok bilim adamı, geçmişteki toplu ölümlerin ya­kın (kozmik terimlerle) süpernova patlamalarla eşzamanlı oldu­ğunu düşünmektedir. Bu konuda belki de oturup dua etmekten başka yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur.

 

Washington bölgesinde üç çocuk yetiştirmekte olan kendi­sini ifade edebilen eşimi ve beni endişelendiren en son şey ise Washington veya New York’a atılacak nükleer başlıklı bir füzedir. Yaşamım süresince böyle bir olayın gerçekleşmesi olasılığı oldu­ğunu düşünüyorum ve her geçen yıl endişelerim artmaktadır. Endişemin artmasının nedeni, dünyadaki nükleer maddelerin miktarının artması ve teknolojinin gelişmesidir. Canımı sıkan tüm şeylerin arasında beni en çok bu olasılık rahatsız etmekte­dir. Canımın sıkılmasının nedeni yalnızca bu tür bir olayın in­sanlık trajedisi olacağı değil, bütün dünya olmasa bile Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun ve derin bir ekonomik bunalım içe­risine girecek olmasıdır. Amerikan topraklarına bir atom bom­bası atılmasının ardından bir hafta içerisinde dünya çapında yüz milyon insan ölecektir çünkü Amerika Birleşik Devletleri ordusu böyle bir saldırıyla şu veya bu şekilde alakası olan her ülkede­ki askeri tesislere atom bombası atacaktır. Sanırım bu tür bir olayın ardından karanlık bir çağ başlayacaktır. Eğer elimde bir karamsarın parası olsa, bu parayı kesinlikle bu olasılığa harcar­dım. Ben iyimser biri olduğuma göre sizce paramı ne yaparım? Paramı cebimde tutuyorum.

 

James Kurth: Müsaade edersen nüfus hakkında kısa bir cevap vermek istiyorum. Çok uzun yıllar önce Romalıların aile hakkın­da şöyle bir sloganları vardı: “Mukaddeslik, sadakat ve soy”. İdeal bir aile bu üç boyut altında bir araya geliyordu. Mukaddeslik -ailenin dönemin hâkim dini, başlangıçta Roma dini ve ardından Hıristiyanlık dini tarafından kutsanması. Sadakat bir başka deyişle ölene kadar ayrılmamak üzere evlenmek. Soyun devam ettirilmesi de üçüncü gerekli koşuldu. Mukaddeslik, sadakat ve soy. Hıristiyan kilisenin ilk papazları, putperest Roma’daki nü­fus azalmasının son derece bilincindeydiler. Ve böylece bu Roma modelini yeniden yaratıp canlandırarak Roma Hıristiyan mode­line dönüştürmüşlerdi. Bu yaklaşım, Hıristiyanların nüfusunu artırmıştı. Bununla birlikte putperestlerin sayıları da azalmaya başlamıştı.

 

Sosyologlar bu olguyu incelemiş ve dini inancın, yük­sek doğum oranlarıyla ilişkili olduğu sonucuna varmışlardır. Ortaya şu sonuç çıkmaktadır: “Kırmızı” eyaletlerdeki doğum oranları “mavi” eyaletlerdekileri geçmektedir.* Amerika’daki muhafazakârlar liberallerden, daha akıllı olmasalar bile, daha fazla üremektedirler. Bu konuyla ilgili çok daha ciddi bir ger­çeklik vardır: Son birkaç on yıllık dönemde Amerika’da insan­lar kendilerini vatansever kimliklerinin yanı sıra bir tür çağdaş, ikinci nesil dini kimlikleriyle ifade etmektedirler. Bu yüzden sosyologlar Amerika’da nüfus canlılığına yol açan şeyin, elbette yüksek göç oranlarıyla birlikte, Amerikalıların dini kimlikleri ile vatansever kimliklerinin birleşmesi olduğunu söyleyecekler­dir. Avrupa’daki nüfus artış oranlarının, ulus ötesi ve din sonrası bir durumda olan Japonya dışında, yeryüzündeki her bölgeden daha düşük olması şaşırtıcı değildir.

 

 

Amerikan siyasi kültüründe kırmızı eyaletler Cumhuriyetçilerin, mavi eyaletler ise Demokratların seçildikleri eyaletleri belirtmek için kullanılan terimlerdir.

 

 

Küresel istikrarsızlıklar

 

Owen Harries, Itamar Rabinovich, Niall Ferguson ve Scott Barrett Tartışıyor

 

Owen Harries: Avustralya ve sürpriz kelimeleri genellik­le aynı cümle içerisinde yer almaz. Avustralya’nın çoğunlukla nelerin yaşanabileceği az çok tahmin edilebilen, istikrarlı, gü­venli bir ülke olduğu düşünülür, ama sürprizlere açık olduğu düşünülmez. Bununla birlikte, Avustralya’ya komşu bölgelerin sürprizlerden paylarını almış olduklarını hatırlamakta fayda vardır. Bununla ilgili iki örnek vermek gerekirse: Asla önemli bir şeyin olmadığı, hiçbir stratejik önem taşımayan Güneybatı Pasifik 1940 yılında dünyanın en önemsiz sularından biriydi. Bundan yalnızca iki yıl sonra Guadal Kanalı ve Mercan Denizi gibi yerler dünya siyasetinde belirleyici olaylara sahne olmuş ve Japon denizaltıdan Sidney limanına girmişti. Çeyrek yüzyıl sonra, 1960’ların ortalarında, sömürgecilikten yeni kurtulan Güneydoğu Asya muhtemelen dünyadaki en istikrarsız, şiddet olaylarıyla dolu ve ümitsiz bölgesiydi. Kennedy yönetimindeki görevinden yeni ayrılmış olan Arthur Schlesinger Jr., bölgeyi oldukça doğru bir ifadeyle, “belirsiz, karmakarışık ve nereye va­racağı belirsiz devrim heyecanı içerisinde, düzmece devletlerle dolu az gelişmiş bir yarımada” olarak tanımlamıştı.1 İnsanların çoğu yeni kurulan şehir devleti Singapur’un ayakta kalamayaca­ğını düşünüyordu. Singapur’un kendisine ait içme suyu kaynağı bile yoktu. Bölgedeki yerel kültürlerin ve dinlerin kapitalizme uygun olmadığı söyleniyordu – tüm bunlar, Güneydoğu Asya’nın on beş yıllık bir süre içerisinde üçüncü dünyanın geri kalmışlı­ğından başarılı biçimde kurtulmanın kusursuz modelini suna­rak modern tarihin en hızlı dönüşümlerinden birini gerçekleşti­receği bir devrimin arifesinde gerçekleşmişti. Bu süreçte ayrıca, devletler arasında barışçıl ve uyumlu ilişkiler sürdürmeyi başa­ran ASEAN adında bölgesel bir örgüt de kurulmuştu.

 

Dolayısıyla bu bölge daima sürprizlere gebedir. Yakın ge­lecekteki olası sürprizlerle ilgili birkaç fikrim var. Güneydoğu Asya tarihinin son kırk yılının, sürekli istikrar ve refahın te­melini temsil eden bir dönemden ziyade sıkıntılı dönemler ara­sındaki geçici bir altın çağ olduğu ortaya çıkacaktır. Neden mi? Bunun nedeni 1997-98 dönemindekilere benzeyen ekonomik sorunlar ve tehlikeler değildir. Gerekçelerden biri olarak böl­gedeki en büyük ve en güçlü devlet olan Endonezya’nın parça­lanmasını gösterebiliriz. Endonezya ciddi iç sıkıntıları olan bir ülkedir. Doğu Timor’u birkaç yıl önce oldukça utanç verici ko­şullar altında kaybetmişti. Bölgedeki direniş hareketini bastır­maya yönelik yıllar süren başarısız girişimlerinin ardından ku­zey Sumatra’daki Açe’ye ciddi ölçüde özerklik vermek zorunda kalmıştır. Zengin doğal kaynaklara sahip Batı Papua’da ciddi bir bağımsızlık hareketiyle karşı karşıyadır. Ülkenin çeşitli bölgele­rinde Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır. Endonezya’da kurulmuş tehlikeli ve aktif bir te­rör örgütü olan Cemaa El İslamiye bir dizi şiddet eylemi gerçek­leştirmiştir.

 

Buna ek olarak, Endonezya şu anda demokratik bir ülke olma yolunda ciddi adımlar atmaktadır. Bu amaç kısa vadede ne kadar cazip olsa da, güçlü adamlar tarafından yönetilmeye alışmış bir ülkede zayıf ve istikrarsız yönetim olması riskini tanımaktadır. Tüm bunların sonucu parçalanma olabilir. İkinci bir olası sonuç ise silahlı güçler ile aşırılıkçı İslamcı unsurlar ara­sındaki ittifaka dayanan İslamcı bir Endonezya devletinin do­ğuşu olabilir. Endonezya’daki İslam anlayışının genellikle ılım­lı olduğundan bahsedilir. Fakat 1960’ların ortalarında ülkede Darül İslam’ın temsil ettiği kökten dinci bir unsurun bulundu­ğunu hatırlamakta fayda vardır. Endonezya’daki radikal İslamcı unsurun şu anda küçük olmasına rağmen, küçük fakat kararlı azınlıkların istikrarsız koşullarda çok büyük başarılar elde ede­bildikleri de unutulmamalıdır. Rusya’daki Bolşevik Partisi’nin 1917 yılının başlarında yalnızca 23,000 üyesi vardı.

 

Bu sonuçların herhangi biri, hem yakın bölgede hem de di­ğer bölgelerde ciddi istikrarsızlıklara yol açacaktır. Endonezya, Avrupa haritasının üzerine konulacak olursa etkiler İrlanda’dan Türkiye’ye kadar çok sayıda ülkeye ulaşacaktır. Endonezya’da yaklaşık 13,000 ada vardır. Büyük önem taşıyan ticaret yolları bu bölgeden geçmektedir. Çin ve Japonya’ya giden petrolün bü­yük kısmı yine bu bölgeden geçmektedir. Dolayısıyla bu bölgede yaşanacak herhangi bir parçalanma veya istikrarsızlık bu ülke­leri de çok yakından ilgilendirecektir. Terör de çok büyük ihti­malle tırmanacaktır ve toplu göç olasılığı Avustralyalıları ciddi biçimde endişelendirecektir.

 

Pasifik’in diğer tarafında ise göze daha az çarpan, fakat hiç de önemsiz olmayan bir başka sürpriz daha baş gösterebi­lir: ABD-Avustralya ittifakının yapısında ciddi bir değişim. Avustralya elli yıldır devam eden bu ittifakta şaşmaz bir sada­katle daima büyük müttefikinin yanında yer almıştır. Bu ittifaka Avustralya’nın “Daima Lyndon Baines Jonhnson’un yanında­yız,” seninle her şeye varız Matilda,” gibi ifadeleri ve son olarak Irak savaşındaki tutumu damgasını vurmuştur. Bu davranış biçiminin, Avustralya’nın müttefik anlayışının daha nitelikli, ayırt edici ve seçici hale gelerek önemli ölçüde değişmesi kuv­vetle muhtemeldir. Bu değişim kısmen Irak deneyiminden kay­naklanacaktır. Irak savaşı, Amerika’nın hatalar yapabileceğini ve kusurlarının olduğunu ortaya koymuştur. Ancak yaklaşan bu değişimin altında, biri itici ve diğeri çekici olmak üzere başka iki temel neden daha vardır.

 

İtici güç, iki ülkenin bakış açıları ve çıkarları arasında gittik­çe artan uyuşmazlıktan doğacaktır. Amerika Birleşik Devletleri, dünyayı kendi dünya görüşlerine uyduracak şekilde kökten de­ğiştirmeye kararlıdır. Avustralya ise dünyanın halinden, dünya­daki iyi şeylerin oransız paylaşımından esasen memnundur ve bu yüzden herhangi büyük bir değişimin kendisini daha kötü bir konuma getireceğinden endişe duymaktadır. Bir başka deyişle itici gücün; değişimci bir süper gücün ve orta dereceli statükocu bir gücün çıkarları arasındaki gittikçe artan gerilimden doğaca­ğını söyleyebiliriz.

 

Çekici güç ise Avustralya’nın Çin’le her geçen gün güçlenen ilişkisinden doğacaktır. Şu anda bu ilişki, tamamen olmasa da, büyük ölçüde iki ülke ekonomisinin birbirini tamamlamasına dayanmaktadır: Çin’in doymak bilmeyen maden ve enerji tale­bi ve Avustralya’nın bu talebi karşılamaya yeterli kapasitesi. İki ülke arasında ticaret yılda yüzde 20’nin üzerinde oranla artmak­tadır ve Çin, ABD’yi geride bırakarak Avustralya’nın en büyük ikinci ticaret ortağı konumuna gelmiştir ve işlerin bu şekilde de­vam etmesi durumunda Çin çok geçmeden Japonya’yı da geride bırakacaktır. Fakat bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Çin son yıllarda, gücünü hissettirmeye kalkışmadan, ılımlı ve mantıklı bir aktör olarak Güneydoğu Asya’daki nüfuzunu geniş­letmekte son derece başarılı olmuştur. Yıllardır ittifakın teme­linde yatan ve özellikle Avustralya tarafından dile getirilmemiş varsayım olan Komünist Çin’in saldırıya geçeceği endişesi hızla ortadan kalkmıştır.

 

İşte tüm bu sebeplerden ötürü Avustralya’nın süper güç ile olan ittifakına yaklaşımı çok daha ayırt edici, nitelikli ve seçici olacaktır. Bu durum bazı insanları endişelendirmiyor olabilir; oysa dünyanın her yerinde İngilizce konuşulan ülkelerin uyumlu ilişkiler yürütebileceği teorisine inanan insanları oldukça endi­şelendirecektir.

 

Itamar Rabinovich: İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda uzun yıllardır kullanılan bir yöntem vardır: Büyükelçilik üç ayda bir İngiltere’ye sonunda bazı tahminlerin yer aldığı bir paragraf içe­ren bir rapor gönderir. 1954 yılının Ocak ayında İngiltere’nin Şam büyükelçisi de 1953 yılına ait son çeyrek raporunu göndermişti. O dönemde Suriye Adib al-Shishakli adında askeri bir diktatörün yönetimindeydi ve büyükelçi, Shishakli konusunda kendinden o kadar emindi ki raporunun son paragrafı, Shishakli’nin intihar etmedikçe yönetimde kalacağını belirten bir cümleyle bitiyordu. Şubat 1954’te Shishakli devrilmiş ve İngiliz hükümeti nefesini tutarak büyükelçinin ilk raporunu beklemeye başlamıştı. Rapor geldiğinde anında bir klâsik haline gelmişti çünkü şu cümley­le başlıyordu: “Son günlerde Şam’da yaşanan olaylar yakından incelendiğinde kaçınılmaz olarak, Shishakli’nin siyasi intiharda bulunduğu sonucuna varılacaktır.”2

 

Bu cümle; son yirmi otuz yıllık dönemde savaşlara, darbe­lere ve başka beklenmedik gelişmelere sahne olan Ortadoğu’da sürprizlerin ve istikrarsızlıkların beklenebileceğini söylemenin bir başka yoludur. 1967 yılında İsrail beklenmedik biçimde ken­disini bir savaşın içerisinde bulmuştu. 1973 Ekimindeki savaş ise bir stratejik istihbarat sürpriziydi. Bu savaşın ardından pet­rol fiyatlarının dört kat artması dünya için bir sürpriz olmuştu. Irak’ın Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi, Irak’taki gelişme­ler, Lübnan’daki gelişmeler  hem bölgedeki hem de uluslararası arenadaki aktörleri şaşırtan uzun bir olaylar listesi vardır.

 

Yine de belirli bir seyir bulunmaktadır. Bölgeyi 1970’lerdeki ve bugünkü haliyle değerlendirelim. 1970’lerdeki belirleyici un­surlar nelerdi? Ortadoğu, Soğuk Savaş’ın ve Sovyet-Amerikan rekabetinin sahnelendiği yerdi. Arap dünyasındaki egemen güç

Arap milliyetçiliği ve Arap birliği oluşturma çabasıydı. Arap-İsrail anlaşmazlığı çözümden çok uzak görünüyordu. Önceki yüzyıl­larda bölgede hüküm sürmüş olan iki eski emperyal güç Türkiye ve İran artık Ortadoğu’da oynanan oyunun dışında kalmışlardı. Türkiye yüzünü Avrupa’ya ve İran da Basra Körfezi’ndeki yakın çevresine çevirmişti. 1970’li yıllarda yönetime gelen rejimler, ik­tidarda kalabilmek için sağlam yöntemler geliştirmişlerdi. Mısır, Libya, Suriye, Suudi Arabistan ve Basra Körfez’inde o dönemde iktidarda olan veya iktidara gelen rejimler bugün hâlâ yönetim­dedir. Dolayısıyla, Lübnan ve Irak istisnaları dışında, bölgede 1970 yılından bu yana şaşırtıcı ölçüde bir rejim istikrarı olduğu söylenebilir.

 

Bölgenin bir de şimdiki durumuna bakalım. Artık ne soğuk savaş ne de çok büyük bir süper güç vardır. Egemen güç olarak Arap milliyetçiliğinin yerini siyasal İslam almıştır. Arap-İsrail anlaşmazlığının yerini, kesintilere uğrasa, her zaman başarı­lı sonuçlar vermese de iki devlet arasındaki çatışmaya son ve­ren bir Arap-İsrail barış süreci almıştır. Türkiye’nin yüzü hâlâ Avrupa’ya dönüktür, fakat bu ülke artık daha İslamcı ve bölge­de daha faal bir durumdadır. Ve elbette İran bölgedeki siyaset dünyasının başlıca önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir. Rejimlerin çoğu hâlâ iktidardadır ve elbette bölgede, son olarak Irak ve Lübnan’ın güneyinde olmak üzere, birkaç savaş yaşan­mıştır. Pek de şaşırtıcı olmayan sürprizlerin önümüze koyacağı bir sonraki şey nedir? Yeni sürpriz nereden gelecektir?

Birkaç ülkedeki önemli rejim değişikliklerini ele almak is­tiyorum. Birkaç ülke bir darbeye veya rejim değişikliğine değil, Lübnan veya Irak’ta olanlara benzer geniş çaplı etkisi olacak bir devrime namzettir. Suudi Arabistan’da, devrimi bir yana bıra­kın, yalnızca rejim değişikliğinin bile bölge veya dünya için ne anlama geleceğini bir düşünün. Birkaç ülkede rejim değişikli­ğinin zamanı gelmiştir. Belirli ülkelerde rejim değişikliği, böl­genin ve Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan düzenin mahvolmasına bile yol açabilir. Irak kısa süre içerisinde ger­çekten de üç devlete bölünebilir. Böyle bir şey 1921 anlaşması­nın ördüğü duvarda ilk çatlak olabilir ve bu bağlamda çok geniş çaplı sonuçlar doğurabilir. Bölgesel bir savaş veya bölgeye bir dış müdahale şeklinde yeni bir savaş daha çıkma olasılığı da kuv­vetlidir ve bunların her ikisi de aynı anda veya birbirine yakın zamanda gerçekleşebilir. Tıpkı Lübnan’daki iç karışıklığın 1982 yılında ülkenin İsrail tarafından işgal edilmesine yol açtığı gibi, bir iç karışıklık da savaşa neden olabilir. Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’da bu şaşırtıcı olmayan sürprizlerin – veya beklenen istikrarsızlıkların – bir veya birkaçının gerçekleşeceğini tahmin etmekte bir sakınca yoktur. Bölge, dünyaya istikrarsızlık konu­sundaki payını sunmaya devam edecektir. Dünya çapında kötü bir komşu olarak görülmeyi sürdürecektir.

 

Niall Ferguson: Genellikle düşük olasılıklı, yüksek tesirli -bunlara DOYT diyeceğim olayların önemli olduğunu varsa­yarız. Fakat gerçekte, bir DOYT’un olasılık oranını belirmenin bir yolu varsa, bu oran zaten belirlenmiştir. Yani bu bağlamda DOYT’lar pek ilgi çekici değildir. YOYT olarak adlandırdığım yüksek olasılıklı, yüksek tesirli olayların çok daha ilgili çekici olduğu iddia edilebilir. İster sıradan isterse seçkinler sınıfından insanların bu tür olayları çoğunlukla önemsememeleri oldukça şaşırtıcıdır.

 

Peki, insanlar nelerden endişe duymalıdırlar? İlk şey, dünya genelinde önlenebilir ölümlerin başlıca nedeni olan kalp hasta­lıklarıdır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl yaklaşık 16 milyon kişi kalp hastalıkları nedeniyle yaşamını kaybetmektedir. Benim yaş grubumdaki bir kişinin kalp hastalığından ölme olasılığı sa­vaşa bağlı nedenlerden ölme olasılığından altı kat fazladır. Ya da dünyanın genelini ele aldığımızda, kırk yaşındaki bir insanın AİDS’ten ölme olasılığı savaşa bağlı olmayan herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle ölme olasılığından tam yedi kat fazladır.

 

Sıradan insanların endişelenmeleri gereken bir diğer şey ise kara trafiğidir. Amerikalıların yaşamlarını bir trafik kazasında kaybetme olasılıkları yetmiş yedide birdir ve bu rakam teröre bağlı nedenlerle ölme olasılığından çok fazladır. Kendi ülkem İngiltere’de ölümlerin yaklaşık olarak yüzde 3’üne doğal ölüm dışı etkenlerin yol açtığı tahmin edilmektedir. Bunların yüzde 18’ine ulaşımda yaşanan kazalar, yüzde 20’sine hafif bir dille in­tihar ve yalnızca yüzde ikisine herhangi bir saldırı neden olmak­tadır. Elimdeki istatistiklere göre geçen yıl 536,000 ölümden yalnızca ikisi savaşa bağlı nedenlerle gerçekleşmiştir.

 

Bu yüzden kalp hastalıkları ve araba kazaları, endişelenme­miz gereken iki şeydir. İnsanlara kamuoyu anketlerinde “Bugün ülkenin en önemli meselesi hangisidir?” şeklinde bir soru sorul­duğunda İngiliz halkı öncelikle trafikte çok kötü araç kullan­mamızı; ikinci olarak kötü beslenme biçimimizi ve üçüncü ola­rak sürekli yinelenen bunalım nöbetlerimizi saymalıdır çünkü İngiltere’deki önlenebilir ölümlerin başlıca nedenleri bu üç un­surdur. İnsanların verdikleri cevapların ise yalnızca bir kısmı mantıklıdır. Örneğin şu anda insanların en fazla endişe duyduk­ları mesele ulusal sağlık hizmetidir. Aslında bu endişe belirli öl­çüde mantıklıdır. Eğer bir kişi trafik kazası veya kalp krizi sonu­cu öleceğini düşünüyorsa, bu kişinin hükümetten İngiltere’nin şu anda sunduğundan daha iyi sağlık hizmeti vermesini istemesi mantıklıdır. Fakat bu görüşe katılmak bana biraz tuhaf geliyor; ilk olarak bu kazaların önüne geçmek kesinlikle çok daha iyi ola­caktır.

 

İngiltere’deki kamuoyu anketlerinde geniş yer kaplayan di­ğer iki endişe  bu noktada Amerika Birleşik Devletleri ile ciddi bir benzerlik vardır göç ile ırk ilişkileri ve dış ilişkiler ile ulus­lararası terördür. Oysa herkes gayet iyi biliyor ki, bir göçmenin veya ikinci nesil bir göçmenin saldırısına kurban gitme olasılığı, kötü bir yerli şoförün kullandığı aracın altında kalma veya bu araçla çarpışma sonucu ölme olasılığından çok daha düşüktür.

 

Terörizmdeki uzun vadeli akımın, 1980’lerin ortalarında doruğa çıkan uluslararası saldırıların sayısı bakımından, son dönem­lerde düşüşte olduğu bilinmektedir. Bu uzun dönem içerisinde Latin Amerika’da İngiltere veya ABD’ye oranla çok daha fazla terör eylemi gerçekleşmiştir. 11 Eylül 2001 bir istisnaydı ve hâlâ da öyledir. Dolayısıyla temel bir sorunun ortaya konulması ge­rektiğini düşünüyorum: İnsanlar yanlış risklere öncelik vermek­tedirler. Sıradan veya kullanmayı sevmediğim bir tabirle alelade riskler yerine heyecan verici ve haber değeri olan risklere önem vermektedirler.

 

Aydınlar, bilginler ve politika analiz uzmanları arasında da benzer bir görme bozukluğu vardır. Bu insanların kimi tahmin yürütme işiyle maddi kazanç elde etmek, kimi sırf eğlence olsun, kimi de düşünce dünyasının vasat ücretleri için uğraşmaktadır. Fakat söz konusu sıradan insanların veya politikacıların neler­den endişe duymaları gerektiğini değerlendirmek olduğunda bu kişiler genellikle yanlış şeyleri saptamaktadırlar. Bu salon­da bulunan kişilerin kafalarındaki düşük olasılıklı, yüksek te­sirli olayların bir listesini yapacak olursam şu beş olası DOYT kaynağı belirtilecektir: İran’ın nükleer silah programı, Irak’ın iç savaşın içine girmesi, Gazprom’un Avrupalı gaz ithalatçılarına şantaj yapabilme gücü, Meksika Körfezi’ndeki kasırga mevsimi ve elbette en büyük DOYT kaynağı Ben Bernanke’nin ağzı. Fakat tüm bunların bedeli bellidir ve her ne kadar korunmaya veya hazırlanmaya çalışılacak olaylar olsalar da, bu bağlamda pek ilginç değildirler.

 

Hangi DOYT’ların ve YOYT’ların bedeli belli değildir? Bu tür bir olayın olasılığını belirlemenin oldukça güç olması ne­deniyle bir başka 11 Eylül un bedeli belli değildir. Bir kuş gribi salgınının bedeli de belli değildir. Gerçekten de son derece ola­ğanüstü bir etki yaratacak olsa da, Google’ı çökertecek bir bilgi­sayar virüsünün bedeli belli değildir. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında Tayvan nedeniyle savaş çıkmasının bedeli belli değildir. Oysa bunların hiçbiri ilginç değildir çünkü gerçekleşme olasılıkları oldukça düşüktür.

Ne var ki bir olasılık gerçekten de ilgi çekicidir çünkü in­sanların pek önemsemedikleri yüksek olasılıklı, yüksek tesirli olaylar olan bir trafik kazasında veya kalp krizi sonucunda ölme olasılığına benzemektedir. Bu olay o kadar yüksek olasılıklıdır ki şu anda zaten gerçekleşmektedir ve bu olay, dünya çapında yaşanan sol görüşlü siyasete geçiştir.

 

Burada bahsettiğim şey, Bolivya’da göreve yeni gelen Evo Morales’in halkçı hükümetinin enerji şirketlerini kamulaştır­ması değildir. Fakat İtalya’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan ara seçimlerde neler olduğuna bir bakın. Dünya çapın­da yaşanan bu sola geçiş hakkında iki açıklama yapmama izin verin. Bunların ilki eşitsizliktir. Bu modası oldukça geçmiş bir ifadedir ve aynı zamanda tam karşımızda durmaktadır. Şu anda pek çok ülkede eşitsizlik 1920’lerden beri görünmeyen düzeyler­dedir. ABD’de ülkede en fazla gelir kazanan 0.01’lik kesim bugün 1929’un öncesinden itibaren ilk kez toplam gelirin yüzde 2,5’ini kazanmaktadır. Üst düzey bir yöneticinin maaşının ortalama bir işçinin kazancına oranı 1940 yılında 68’e 1 iken, bu oran bugün yaklaşık 200’e 1’dir. Bu yalnızca Amerika’ya özgü bir olgu değil­dir. Bu olgu küreselleşmenin, özellikle kademeli vergi sistemle­ri olmayan ülkelerde yaşanan, bir olgusudur. Devletin gelirleri halka yeniden dağıtma konusunda ciddi bir çabası olmadığında hızlı büyüme tarihsel olarak, en azından başlangıçta, toplumun oldukça küçük bir azınlığına gelir sağlamaktadır. Bu kadar yük­sek eşitsizlik oranlarının siyasi tepkiler doğurduğunu söylemek için güçlü bir sezgiye sahip olmaya gerek yoktur.

 

Sola geçiş konusunda insanlara çelişkili gibi gelebilecek bir diğer neden ise göçün bir mesele olarak gittikçe artan önemi­dir. Muhtemelen haklı olarak göçün ön plana çıkmasının Batılı toplumların çoğunda sağ kanada fayda sağladığını düşünenler olabilir. Oysa bu, hikâyenin yalnızca yarısıdır çünkü göç önemli bir mesele haline geldiğinde sağ kanadı genellikle yabancı düş­manı gibi görünmek istemeyen ılımlı liberaller ile öyle görün­meyi umursamayan popülistler arasında ikiye bölmektedir. Bu durum, saymakla bitmeyecek kadar çok ülkede yaşanmakta­dır. Örnek olarak İngiltere’deki yerel seçimlerde oylarını artı­ran İngiliz Ulusal Partisi (BNP) gösterilebilir. Yapılan anketler, İngiliz seçmenlerin yüzde 24’ünün BNP’ye oy vermeyi düşündü­ğünü veya düşünmekte olduğunu göstermektedir ve yeterli aday sayısına ulaşılır ulaşılmaz İngiltere’de bu partiye olağanüstü bir kayma yaşanabilir. Ve bu kayma, Muhafazakâr partinin İşçi par­tisine oranla çok daha fazla oy kaybetmesine neden olacaktır; bu da Gordon Brovvn’un Downing Street’te çok çok uzun süre kalmasına yardım edecektir.

 

Benim vardığım sonuç basitçe şöyledir: 1914 yılında dünya­da en çok bilgiye sahip kişiler olan yatırımcılar, Birinci Dünya Savaşının patlak vermesini öngörememişlerdi. Risk primleri ancak yaklaşık olarak 22 Temmuz 1914 tarihinde yükselmeye başlamıştı. O tarihte küresel sistemdeki likidite o kadar azalmış­tı ki, 1914 yılında Avrupa’da büyük bir savaş çıkma olasılığının çok yüksek olmasına rağmen, aralarında New York borsasının da olduğu dünyanın bütün borsaları kapanmak zorunda kalmış ve o yılın sonuna kadar kapalı kalmıştı. Neden? Çünkü o döne­min uzmanları mali piyasalardaki likiditeyi istikrarla karıştır­mışlardı. Mali piyasaların yaklaşık olarak 1900 yılından beri gelişerek 1914 yazında ulaştığı alışılmamış ölçüde likiditesi ve istikrarı, uluslararası tahvil piyasasında yanlış bir güven hissi yaratmıştı. Bugün de oldukça benzer bir durumun yaşandığını düşünüyorum. Yatırımcılar, tam karşılarında durmasına ve ta­rihsel sürece bakıldığında öngörülmesi tamamen mümkün olan dünya çapında sol görüşlü siyasete kayma olgusunun bedelini belirleyememektedirler. Bunun nedeni bireyler ve bir zümre ola­rak kendi refahlarını başkalarınkine tercih etmeleridir. Sonuç olarak, düşük olasılıklı, yüksek tesirli olaylara aldırmamak ve yüksek olasılıklı, yüksek tesirli olaylara odaklanmalıyız; bu he­pimiz için iyi olacaktır.

 

Scott Barrett: Küresel istikrarsızlığı, uluslararası sistemle doğal sistemler arasındaki bağlantı noktasını oluşturan konu olarak ele alıyorum. Benim öne sürdüğüm tez, küresel istikrar­sızlıklara 190 civarında bağımsız devletten oluşan uluslararası sistemin bizzat kendisinin yol açtığı ve bu yüzden uluslararası sistemin söz konusu istikrarsızlıkları düzeltmek için kendisini yeniden inşa etmesi gerektiğidir. Bu sorunu küresel iklim deği­şikliği örneğiyle anlatmak istiyorum.

 

İklim değişikliğini iki biçimde düşünebiliriz: Kademeli ik­lim değişikliği ve ani iklim değişikliği. Son birkaç yıl öncesine kadar kademeli değişikliğe odaklanılıyordu, fakat ani değişiklik çok daha ilgi çekicidir ve dikkatimizi buna odaklamamız gerek­mektedir. Örneğin Golfstrim akıntısındaki bir yön değişikliği, doğrudan atmosferdeki artan sera gazlan yoğunlaşmalarına bağlı olmayan, fakat bu yoğunlaşmalarca tetiklenen ani bir ik­lim değişikliğine yol açabilecektir. Akıntıdaki bu tür bir değişim, örneğin Kuzey Avrupa ikliminde önemli ve ani bir değişikliğe neden olacaktır. Mevcut yapısıyla dünya bu tür bir soruna ne şe­kilde yaklaşacaktır?

 

Dünyadaki ülkelerin birkaçı dışında tamamı, “iklim siste­mine tehlikeli müdahale” olarak adlandırılan şeyi önlemek is­tediğini belirtmiştir. Bu oldukça olumlu gelişmedir, fakat esas sorun, tehlikeli yoğunlaşma düzeyinin nasıl belirlenip tespit edi­leceğidir. Bunu yapmaya çalışanlar olmuştur. Atmosferdeki sera gazları yoğunlaşma oranı şu anda yaklaşık olarak milyonda 380 parçacıktır. Kimileri tehlike eşiğinin 400, kimileri ise 450 oldu­ğunu düşünmektedir. En sık telaffuz edilen rakam ise 550’dir. İlk sorun, bir tarafının güvenli ve diğer tarafının tehlikeli olarak değerlendirildiği bir nokta (örneğin milyonda 550 parçacık) be­lirlenmesinin saçmalığıdır.

 

Bir diğer sorun ise uluslararası sistemin yaklaşık 190 ba­ğımsız devletten oluşmasına karşın küresel iklim sisteminin tek olmasıdır. Bu noktada iki dünya arasında bir çatışma vardır. İklim değişikliği sorunu, tıpkı aynı tür başlık altındaki diğer so­runlar gibi, bağımsız olarak hareket eden devletlerden kaynak­lanmaktadır. Eğer bir anlaşma sistemi milyonda 550 parçacık hedefini tutturmayı amaçlıyorsa, bu hedefe ulaşma konusunda her ülkeye ayrı sorumluluk nasıl verilebilir ve bu ülkeler böyle bir sorumluluğu almaya nasıl ikna edilebilirler? Kyoto Protokolü bu yönde bir girişimdir, fakat bu girişimin başarısızlıkla sonuç­lanacağını düşünüyorum çünkü program, mevcut uluslararası sistemin gerçekleştirmeyeceği uygulamalara dayanmaktadır. Bu konuda ilerleme kaydedilebilmesi için, dünya çapında enerji kullanımının yapısını değiştirecek yeni teknolojiler alanında çok daha fazla araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılması gereke­cektir. Bu süreç ille de piyasa tarafından yürütülmez. İklim değişikliğindeki temel nokta, dış etkenlerle dolu bir sorun olmasıdır. Hükümetlerin önemli bir rol oynamaları gerekmektedir. Bu ko­nuda bugüne kadar takınılan tavır pek de yararlı olmayacaktır.

 

Dahası, insanların iklim değişikliğine uyum sağlamala­rı gerekecektir çünkü bu olay eninde sonunda gerçekleşecek­tir. Uyum sağlamakla kastettiğim şey direnç geliştirilmesidir. İnsanlar ve hükümetler, iklim şokları da dâhil olmak üzere, be­lirli türlerde şoklara karşı direnç geliştirebilirler. Çok nadiren bahsedilen bir diğer dış etken ise jeofizik mühendisliğidir. İklim şu anda kasıtlı olmadan değiştirilmektedir; jeofizik mühendis­liği dünyanın iklimini kasıtlı olarak değiştirecektir. Bunun na­sıl yapılması gerektiği konusunda çok sayıda farklı fikir vardır. En çok öne sürülen yöntem stratosfere, güneş ışığı yansıtacak ve bunun sonucunda belirli ölçüde soğuma yaratacak parçacık­lar yerleştirecektir. Kulağa inanılmaz bir fikirmiş gibi geliyor olsa da bu yöntem şu anda bir şekilde uygulanmaktadır. Mesela enerji santralleri sülfür dioksit yaydıklarında atmosfere salınan aerosoller bir nebze lokal soğumaya neden olur. Fakat buradaki fikir, jeofizik mühendisliği iklimi kasıtlı olarak daha geniş çapta değiştireceğidir.

 

Şimdi de ani bir iklim değişikliğini düşünelim. Eğer hükü­metler sorunu hafifletmeyi başaramaz ve ani iklim değişikliğiyle karşı karşıya kalırlarsa, ki muhtemelen öyle de olacaktır, bu olası jeofizik mühendisliği teknolojisi büyük önem taşıyacaktır çünkü bu teknoloji iklimde hafifletmeden çok daha hızlı bir değişiklik gerçekleştirebilecektir. Bu yöntem nispeten daha da ucuz olabi­lir. Çok sayıda farklı türde kaynağın yaydığı salınımları azaltmak zorunda kalmaktan ziyade tek bir büyük proje olarak gerçekleş­tirilebilir. Bununla birlikte, ortaya ozon tabakasının incelmesi gibi bir dizi yeni risk koyabilir.

 

Bir diğer sorun ise küresel iklim değişikliğinin bazı ülkelere yarar sağlayacak olmasıdır. Ani iklim değişikliğinin bir dizi ül­keye zarar verirken bir dizi ülkeye yarar sağladığı bir durumu dü­şünün. Bu jeofizik mühendisliği teknolojisi – elli yıl sonrasından bahsediyorum – iklimi değiştirebilir. Ani iklim değişikliğinden zarar gören ülkeler bu teknolojiyi kullanacak olurlarsa, bundan yarar sağlayanlar kaçınılmaz olarak bu seçimin etkilerini his­sedeceklerdir. Uluslararası sistem bu tamamıyla yeni düzende nasıl işleyecektir? Ülkelerin bu seçimleri bağımsız olarak yapma hak ve yetkileri var mıdır? Yoksa işbirliği mi yapmaları gereke­cektir? Elbette işbirliği yapmalıdırlar, fakat mevcut sistemin ik­lim değişikliği sorunuyla mücadele etmede işbirliği yapabileceği konusunda hâlâ oldukça karamsarım.

 

Uluslararası sistemin işbirliği çalışmalarında tamamıyla başarısız olduğu da söylenemez. En büyük başarılarından biri çiçek hastalığını ortadan kaldırmak olmuştu. Hükümetler bir­likte çalışarak, dünya çapında milyonlarca insanın ölümüne yol açan bu hastalık mikrobunu ortadan kaldırmışlardı. Bugün bi­lindiği kadarıyla bu virüs yalnızca iki yerde mevcuttur: Georgia eyaletinin başkenti Atlanta’daki tesislerde ve Moskova’nın dış bölgelerinde. Uluslararası toplumda uzun yıllar boyunca geriye kalan bu virüsleri yok etme konusunda tartışmalar yaşanmıştı, fakat 11 Eylül ve daha sonra gerçekleştirilen şarbon saldırılarının ardından Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya, çiçek hastalığı virüsü kullanılarak yapılacak olası bir biyoterör saldırı tehdidi­ne karşı koyabilmek amacıyla bu virüsü araştırmalarda kullan­mak istediklerini söylemişlerdi. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya, uluslararası anlaşma çerçevesinde, Dünya Sağlık Örgütü tarafından izlenen araştırma çalışmaları gerçekleştirmektedir­ler. Bu model, dünyanın küresel çapta etkileri olan teknolojile­ri düzenlemek için bir sisteme ihtiyaç duyduğu, fakat ülkelerin kendi başlarına kararlar almalarına bel bağlamanın ortak çıkar sağlamayacağı iklim değişikliğiyle mücadele konusunda faydalı olabilir.

 

Amerikan Senaryoları

 

 

Walter Russell Mead, Eliot Cohen,

Ruth Wedgwood, Anne Applebaum,

Bernard-Henri Levy, Josef Joffe,

Peter Schwartz ve Francis Fukuyama Tartışıyor

 

 

 

 

YValter Russell Mead: Düşük olasılıklı olayları düşündüğüm­de düşük ve pek düşük olmayan olasılıklı olaylar arasındaki far­kın bulanık olduğunu görüyorum. O kadar çok sayıda olası olay, olası sürpriz vardır ki, bugün bile yaşamın ve siyasetin akışını değiştirmekte olan belirsizliklerle dolu bir dünyada nasıl yaşa­yacağımızı düşünmek yerine gerçekleşen belirli olayların olası­lıklarını düşünmek biraz anlamsız kaçabilir. Gelecek; tehlikeli, trajik ve tehdit edici olaylara tanık olacaktır – herhangi birinin gerçekleşme olasılığı değişmese de, daha fazla sayıda düşük ola­sılıklı olay gerçekleşecektir. Dünyanın uzun süre boyunca daha şu anki haliyle kalacağı düşüncesinin, bu olayların pek çoğu ger­çekleşmeden önce, sonuçları olacaktır.

 

Bu tür bir dünyanın meydana gelmesinin muhtemelen en kayda değer yanı, buna biz Batılıların sebep olmasıdır. Anglo Amerikan kapitalizmi; Viktorya döneminin hizmetin gittikçe iyileştiği, yiyeceklerin sürekli olarak daha güzel ve daha taze olduğu, fakat asla terbiyesizce veya kabaca bir şeyin yaşanmadı­ğı gittikçe daha da güzelleşen bir bahçe partisi değildir. Aksine, elimizden gelenin en iyisi yapmakta yani yeni teknolojiler, yeni ürünler, yeni sanayiler, yeni iş kolları sağlayan girişimcileri ve bilim adamlarını daha fazla ödüllendiren daha hassas ve esnek sermaye piyasalarına daha fazla sermaye aktarma konusunda ne kadar çok etkin olursak dünyadaki değişim de aynı ölçüde hızlanacaktır.

 

Bu yeni bir fikir değildir. Henry Adams 1915 yılı dolayların­da beşeri beygirgücünün artışının – insan uygarlığının kullana­bildiği, o dönemde beygirgücüyle ölçülen, kas gücünün miktarı­nın – tarihini incelemişti. Adams, Roma İmparatorluğu’na uza­nan parabolik bir eğri elde etmişti. Bu eğri başlangıçta oldukça ağır bir büyüme sergilemiş ve 19. yüzyılda makinelerin ortaya çıkmasıyla hızlı bir yükselişe geçmişti. Adams, makine çağın­dan elektrik çağını öngörmüştü ve elektrik çağından da bu yüz­yılın başlarında, yaklaşık olarak Ray Kurzvveil ve diğerlerinin insanların kontrolünden çıkabilecek kadar büyük bir teknolojik değişim olan Singularity’nin[2] geleceğini düşündükleri dönem­de, başlayacak olan bir uzay çağını tahmin etmişti. Singularity, her alandaki teknolojik değişimde insan kontrolünün sınırlarını zorlayacak bir hızlanma anlamına gelmektedir. Henry Adams’ın Singularity’i neredeyse bir yüzyıl önceden öngörmesi yalnızca tesadüfi olabilir. Oysa sosyal, siyasi ve teknolojik değişimin hı­zının artması tesadüfî değil, kaçınılmaz bir olgudur. Değişimin hızının geometrik, hatta logaritmik bir seyir izlemesine karşın toplumların değişimle başa çıkma becerilerinin genellikle doğ­rusal bir seyir izlediğini, bir tür kültürel Malthus kuramı olarak adlandırabileceğimiz şekilde, ileri sürenler olabilir.

 

Toplumlar değişimi yönetme konusunda gittikçe daha iyi bir performans sergilemektedirler ve bazıları bunu diğerlerinden daha iyi yapmaktadır. 19. yüzyıl Çin’i çok sayıda farklı türden yeniliğe uyum sağlama konusunda bocalarken, Japonya’nın böy­le bir sorunu yoktu. Bugün ise Çin, ne kadar zamandır olduğunu kimse bilmese de, çok daha iyi bir performans sergilemektedir. Sosyal tarih, değişimin hızı arttıkça dünyadaki pek çok toplu­mun buna ayak uyduramayacağını göstermektedir. Bu durum Amerika Birleşik Devletleri için de geçerli olabilir.

 

Ayak uydurulması gereken değişimler ile gerçek değişim­ler arasındaki mesafe yeterince açıldığında bir tür patlamaya zemin hazırlanmış olur. Bolşevik Devrimi’nin ifade ettiği şey muhtemelen budur. Rusya’da olaylar, ülkenin kurumları ile kültürel değerlerinin olup bitenlere ayak uyduramayacakları bir hızla gelişmişti. Bu da kültürel anlamda zayıf bir nokta ya­ratmıştı. Bu tür zayıf noktalar sonraki yıllarda daha da yaygın­laşacaktı. El Kaide bir ölçüde toplumların üstesinden gelebi­lecek durumda olmadıkları, önüne geçilemez değişim ve bas­kılarla karşı karşıya kaldıklarında neler yaşanabileceğinin bir örneğidir. Sabit bir nesneye çarpan karşı konulamaz bir kuvvet patlama yaratır.

 

Bu basit bir olgu değildir ve mekanikle veya kadercilikle ala­kası yoktur yalnızca mecazi olarak konuşuyorum. Bu mecazlı anlatım ciddi ölçüde tarihsel verilere dayanmaktadır. Siular be­yazların toprakları üzerine yerleşmeleri karşısında kendilerini çaresiz hissettiklerinde hayalet dansını bulmuşlardı: Özel göm­lekler giydikleri ve belirli danslar yaptıkları takdirde kurşunla­rın kendilerine işlemeyeceğine inanmışlardı. Dans edip savaş­maya gitmişlerdi, fakat yenilgiye uğramışlardı. Bugün El Kaide, Boksör İsyanı veya hayalet dansı olgusunu başlatmış olan kişi­lerden pek de farklı olmayan yöntemler izlemesine rağmen düş­manlarına çok daha fazla zarar verebilmektedir. Teknolojinin yirmi birinci yüzyıl boyunca nasıl bir gelişme süreci izleyebile­ceği üzerinde fikir yürütecek olursak, çok daha az mali ve diğer sıradan kaynaklara sahip daha küçük grupların görülmemiş öl­çüde istikrarsızlığa ve kargaşaya yol açabileceklerini söyleyebili­riz. Bu, oldukça korkutucu bir olasılıktır.

 

Bunu tarihsel bir bakış açısından anlatalım. 11 Eylül 1901 tarihinde New York kentinin yaşayabileceği en büyük felaket, o dönemde dünyanın en güçlüsü olan İngiliz donanmasının, yıllar önce yaptığı gibi, saldırıya geçip kenti bombalaması olabilirdi. Ve bu olay muhtemelen 11 Eylül 2001 saldırılarından çok daha az maddi hasara ve can kaybına yol açabilirdi. Şimdi kendinize 11 Eylül 2101 tarihinde gerçekleşebilecek en kötü şeyin ne olabile­ceğini sorun. Bilimkurgu yazarı Vernor Vinge, bu yüzyıl içerisin­de bir kişinin Radio Shack elektronik eşya mağazasına giderek Kaliforniya’yı yerle bir edebilecek bir bomba yapmak için gere­ken parçaları satın alabileceğinden bahsetmektedir. Teknolojik ilerlemenin olağanüstü hızının insan ırkının iyi şeyler kadar kötü şeyler yapma fırsatlarını genişleteceği aşikârdır. Dünyanın karşı karşıya olduğu tehlikeler, çoğu insanın yaratmak, çoğalt­mak ve geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptığı başarıların ayrılmaz unsurlarıdır.

 

Dolayısıyla toplumlar insanların yaratacakları koşullardan kurtulamayacak, aksine bu tür koşullan daha fazla yaşayacak­lardır. Yirmi birinci yüzyıl çok fazla eşsiz olayın yaşanacağı bir dönem olacaktır. Bilgi teknolojisi büyük ivme kazanmakla kal­mayacak değişimin hızı da dikey bir seyir izleyecektir, fakat pek çok kültür doğası itibariyle yıkıcı görünen değişimlerle karşı karşıya kalabilir. Bu değişimler anlamlı, arzulanan, yaşamı de­ğerli kılan her şeyin sonunu getirecek ve insanların kimliklerini tehdit edecek olaylar anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra nükleer silahlanma ve savaş, “tarihin sonunu” farklı bir anlamda getire­bilecek çok sayıda üstün güçlere sahip teröristler olasılığı vardır. Bu dönem, insanların iyiyi ve kötüyü sorgulayacakları, insanoğ­lunun varlığını sürdürebilmesine dair soruların daima masada olacağı kıyameti andıran bir dönem olacaktır. Hiç kimsenin sı­kılmaya vakti olmayacaktır.

 

Eliot Cohen: Bu panelin başkanı olarak sizden böyle bir süre­cin Amerikan dış politikası açısından öneminden kısaca bahset­menizi istiyorum.

 

Ruth Wedgewood: Ancak daha sonra vahiylerden bahsetme­me izin verirseniz!

 

Eliot Cohen: Neden olmasın?

 

Ruth Wedgewood: Öyleyse işte size bir vahiy: Harvard’da ekonomi tarihi okuduğum dönemde David Landes bize ekono­mik rekabetlere sonradan katılanların teknolojik avantajlara sahip olabileceğini anlatıyordu. Bu durumda hızlanan değişim, yaşamı Amerika Birleşik Devletleri gibi eski, yerleşmiş bir güç açısından daha güç hale getirebilir. Değişim, Amerikalıların pek çok sanayi kolunda birlikte yaşamaya alışmak ve dikkat etmek zorunda kalacakları bir şeydir.

 

Bunun yanı sıra, gelecekteki dünyanın Amerikalılar açısın­dan neden mutsuzluklarla dolu bir yer olabileceğinin üç nedeni bulunmaktadır. Öncelikle uluslararası iş piyasalarına yönelik Malthusvari bir yaklaşım vardır. Serbest ticaret düzeninde so­runların vergi ve günün sonunda nakit transferiyle çözülebilece­ği gibi son derece iyimser bir inanç serbest sermaye hesapların­da işe yaramaz. Bu inanç aslında dünyadaki düzensiz yeteneğin ve yaratıcılığın tipik bir neoklasik mazeretidir. Üzerine çok fazla vergi konulduğunda sermaye kaçacaktır. Dolayısıyla Amerikan iş piyasasının kaderi Malthus’un öngördüğü felaket senaryola­rından biri hale gelmiştir.

 

Bu öyle bütün Amerikalı işçilere doktora derecesi verilme­siyle düzeltilebilecek bir şey değildir çünkü Hintliler de dokto­ra derecesi alabilmektedirler. Bu yüzden, çok az şeyin yüz yüze yapılması gerektiği için, eldeki avantajlar yalnızca konum ve sosyoekonomik yapıdır. Göçün bu denli büyük ve tartışmalı bir mesele olmasının nedeni budur çünkü göç bir yerin sahip oldu­ğu nispi avantajı ortadan kaldırır. Yenilik yaratma yeteneğinde ve sermaye piyasasının yapısında muhtemelen kültürün de öne­mi vardır. Hindistan’da bir garajdaki iki genç adamın sermaye bulmaları, Kaliforniya’da aynı koşullardaki iki kişiye göre daha zordur. Bir de siyasi istikrar meselesi vardır. Karşı koruma ça­lışmaları Amerikan iş piyasası açısından kötü etkilere sahiptir. Hindistan’da veya çevresindeki ya da Afrika’daki siyasi yapının veya yasal siyasi yapının istikrara kavuşması, Amerikalı üretici­leri sanayilerini yurtdışına taşımaya veya siparişlerini yurtdışı­na yönlendirmeye teşvik eder. Küreselleşme, Amerikalı işçilerin dünya iş gücü pazarındaki ücret rekabetinde geride kalacakları anlamına gelmektedir. James Meade, net marjinal verimliliğe sahip sınırsız arzda işçilik olması durumunda işçilik ücretinin sıfıra yaklaştığını anlattığı eğlenceli kısa kitabında bu durumu öngörmüştü.

 

Göç, mesafelerin kısalmasıyla alakalı bir durum iken siyasi yaşamda mesafelerin pek önemi olmayabilir. Kastettiğim şeyler siber devletlerdir. Artık hiç kimsenin gerçek anlamda toprağa sahip olmaya ihtiyacı yoktur. Geçmişte toprak, bir ulusa dönüş­menin yasal bir önkoşulu olarak görülürdü. Oysa artık ortak bir fiziksel yapının ayakta tutulması için gereken bütün hizmetler dışarıdan sağlanabilmektedir. Doğrusu siber devletlerin avan­tajlarından biri, toprak elde etmek için savaş yapmak zorunda kalmayacaklarıdır. Artık ülkelerin bölünmesi tamamen yıkılma anlamına gelmeyecektir. Bir devletin, illa kendisine ait toprak parçası olmadan da uluslararası bir kimliği ve uluslararası gücü olabilir. Bugüne kadar çok sayıda bölünmüş devlet ve çok küçük devlet olmuştur. Örneğin Liechtenstein yalnızca 160 kilometre­karelik bir alan üzerinde yer almaktadır. Dolayısıyla uluslararası güç ile yapay toprak olgusunun birbirinden ayrılması sürecine tanık olabiliriz. Aslında bugüne kadar bazı siber devletler ku­rulmuştur. Bunlardan biri, ünlü harf üzerinde çift noktayı ve x harfini kullanan Kaliforniyalı bir girişimci tarafından Internet ortamında kurulan Lomar Cumhuriyeti’dir. Siber devlet aynı za­manda, insanların toprak talebinde bulunmadan devletin ihti­yaçlarını karşılamanın tadını çıkarabilecekleri bir simülasyonla, Keşmir ve Kudüs gibi meseleleri çözmek amacıyla ortaya konul­muş bir fikirdir.

 

Bu belki sevindirici haber olabilir, fakat ortaya koyacağım üçüncü nokta pek de sevindirici değildir: Caydırıcılığın ölümü. Amerika’nın hem ulusal güvenlik anlayışının hem de ceza hu­kukunun temelindeki varsayım, caydırıcılığın işe yaradığı ol­muştur. Fakat belirli dünya görüşleri açısından caydırıcılık işe yaramaz. Örneğin caydırıcılığın topraklarından edilmiş aktörler üzerinde pek etkisi olmaz. Dolayısıyla merkezinde epistemolojik – yani düşmanca bir eylemin tanımlanması, ele alınması ve buna karşılık verilmesinde – bir değişimin olduğu tamamen farklı bir dönem başlıyor olabilir. İşkence ve özel yaşama müdahale gibi meseleler ve insan haklarının diğer boyutları uzun süre boyunca tartışılacaktır. Fakat yönetimlerden yapmaları istenecek ve bek­lenecek görevler, daha öncekilerden çok daha farklıdır. Oluşan duruma tepki veren yönetim anlayışı artık tatmin edici olma­yacaktır. Caydırıcılığın daha fazla işe yaramaması nedeniyle yö­netimlerin her şeyi bilmeleri, geniş bakış açısına sahip olmaları ve geleceği görebilmeleri gerekmektedir. Ve bunu yapmak bütün yönetimler açısından oldukça zordur.

 

Anne Applebaum: Şu an için dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili endişelerimi dile getirmeyeceğim. Bunun yerine “Amerikan dünyasının” sonuna dair bir bakış açısı sunacağım. Pek çok kişi Amerika Birleşik Devletleri’nin daima dünyanın en büyük gücü olarak kalacağını düşünmektedir. Oysa Birinci Dünya Savaşı’nı patlak vermesinden yalnızca bir gün önce bile Avrupalılar, im­paratorlukların dünyaya sonsuza dek hükmedeceğini düşünü­yorlardı. Uçurumun kenarında olduklarını ve devam edeceğini düşündükleri düzenin son bulacağını bilmiyorlardı ve bilmeleri de mümkün değildi. Bugün de aynı durumda olabiliriz.

 

Amerika’nın gücü pek çok yönden ciddi biçimde azalabilir. Bu yönlerin bazıları açıktır. Irak, karamsarların bile bekledikle­rinden daha kötü bir felaket olup çıkabilir. Daha fazla askere ve paraya mal olabilir; Amerika Birleşik Devletleri Irak’ın yeniden inşasına milyarlarca Dolar daha harcayabilir ve sonunda bu ül­kenin ancak İran’la müttefik bir terörist devlet haline geldiğini görebilir.

 

Bu yönlerin bazıları biraz daha belirsizdir örneğin Rusya’yla ilişkiler. Karar vericiler ve kanaat önderleri gözlerini Ortadoğu’nun üzerine öyle odaklamışlar ve El Kaide’den o ka­dar kaygı duymaktadırlar ki Amerika’nın gücüne yönelik diğer tür tehditler gözlerden kaçırılabilir. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Batı Avrupa ve Çin arasındaki ilişkiler önümüzdeki yirmi yıllık süreçte ciddi biçimde değişerek dünyada oldukça farklı bir güç dengesi yaratabilir. Rusya’nın Batı Avrupa’ya giden doğal-gaz boru hatlarının çoğunu kontrolü altında tuttuğunu ve yakın zamanda bu nüfuzunu siyasi amaçları için kullanma niyetinde olduğunu gösterdiğini unutmayalım. Rusya, fiyatların yeniden belirlenmesine yönelik müzakerelerde doğalgazı geçici olarak keserek elindeki bu kozu Ukrayna’da kullanmıştı. Rus ve Alman hükümetleri arasında denizaltında bir boru hattı inşa edilme­sine yönelik yapılan anlaşmanın da görünüşte siyasi amaçları vardır. Bu amaçlar, Rusya’ya Doğu Avrupa’ya bağımlı kalma­dan Batı Avrupa’ya doğalgaz satma imkânı tanıyacaktır. Rusya Ukrayna’ya verdiği doğalgazı kestiğinde Avusturya ve İtalya’ya verilen gaz zaten azalmaya başlamıştı. Rusya’nın, Kremlin ne zaman bir şeylere sinirlense – örneğin Çeçenistan konusunda eleştirilmek hoşuna gitmediğinde  bu gücünü kullanmaya ka­rar verdiğini ve Batı Avrupa’ya giden doğalgazı kestiğini düşüne­lim. Yakında Batı Avrupa’da çıkıp şunları söyleyecek politikacı­lar olabilir: “Bugünlerde gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şeylerde Amerikalılardan ne alıyoruz? Hiçbir şey. Artık kimin nükleer şemsiyeye ihtiyacı var? Kuzey Kore ve İran’ın nükleer füzeleri varmış; ne var bunda? Bizim için yalnızca Ruslar önemlidir çün­kü onlar bize gaz tedarik ediyorlar.”

 

Rusya aynı zamanda sahip olduğu enerji kaynakları ne­deniyle gittikçe zenginleşen bir ülkedir. Artık demokratik bir ülke olduğunu kanıtlama çabası içerisinde değildir ve uzun süredir kendisini Amerika Birleşik Devletlerinin bir alternati­fi olarak hazırlamaktadır. Bu yüzden Batı Avrupa yavaş yavaş Rusya’nın nüfuzunun altına girebilir; aynı şey Doğu Avrupa için de geçerli olabilir. Enerji fiyatları oldukça yükseldiği ve yete­rince gaz pompalandığı takdirde Batı Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri’nden hızla uzaklaşabilir. Rusya, Çin ile daha sıcak bir ilişki kurmaktadır ve Rusya-Çin dostlukları genellikle çok uzun sürmese de iki ülkenin geçici bir anlaşma yapmaları müm­kündür. Tarafsız Rusya ve Batı Avrupa’yı yanma alan Çin, Halk Kurtuluş Ordusu’nun Tayvan’ı işgal edebileceğine karar vere­bilir. Bu kesinlikle bir mübalağa değildir; Çin’in Tayvan’ı işgal etmeye yönelik planları olduğunu ve bunun her an gerçekleşebi­leceğini biliyoruz.

 

Bu işgal, Japonya ile güney ve doğu Avrupa’yı çok kötü bir du­rumda bırakacaktır: Ya Rusya’ya bağımlı tarafsız Batı Avrupa’nın yanında yer alacak ya da Rusya’ya başvuracaklardır. Bugün çok büyük ölçüde petrol zengini Venezüella hükümetinin etkisi altın­da bulunan Latin Amerika da gün geçtikçe daha antidemokratik eylemlerde bulunmakta ve Amerikan karşıtlığını artırmaktadır. Bu yüzden Latin Amerika Rusya ve Çin’in yanında yer alabilir. Çin şu anda Afrika’da petrol kaynakları aramaktadır. Petrol üre­tip ihraç etmeyen bir Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkelerin enerji bakımından Rusya ve Çin’e bağımlı oldukları bir dünya ekonomisinde çok daha az söz sahibi olacağı bir durum oluşabi­lir. Bu, NATO’nun sonu anlamına gelebilir. Ayrıca Amerika’nın Asya’daki nüfuzunun sona ermesi anlamına da gelebilir.

 

Böylesi bir olaylar zincirinin sonuçlarını düşünün: Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler’i kendi kontrolleri altına alırlar. Dünyada artık Amerika Birleşik Devletleri’ne ve liberal demokratik değer­lere hayranlık duyulmaz. Bu arada Rus ve Çin sistemleri artık geleneksel anlamda totaliter değildir ve hatta uluslararası gi­rişimci sermaye sahiplerine fırsat sunmaktadır. Yaşam stan­dartlarını yükseltmek isteyen ülkeler artık gücü ve etkisi aza­lan Amerika Birleşik Devletleri’nin yerine daha kolay ve rahat biçimde ticaret yapabilecekleri Çin ile ittifak yapmanın yollarını arayacaklardır.

 

Özellikle mevcut durumun büyük bir şok geçirmesi  örne­ğin Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrol altına almayı başa­ramadığı küresel bir mali kriz veya bölgesel bir nükleer savaş yaşanması – durumunda önümüzdeki yaklaşık on yıllık süreçte dünyanın bu tür bir görünüme sahip olması kuvvetle ihtimaldir. Bu elbette dünyanın sonu değildir. Fakat hoş bir şey de değildir.

 

Eliot Cohen: Pekâlâ, kıyamet gününü, geniş bakış açısına sahip yönetimleri ve Amerikan gücünün çöküşünü konuştuk. Bernard-Henri Levy, bizleri biraz neşelendirebilir misiniz yok­sa aklınızda Amerika’nın geleceği açısından çok daha kötü bir olasılık mı var?

 

Bernard-Henry Levy: Dinlediğimiz bu kadar şeyin ardından neşelenmek çok zordur. Şu ana kadar yapılan üç konuşma üze­rinde, sondan başlayarak, yorumlarda bulunarak ana noktama gelmek istiyorum.

 

Sürekli Ortadoğu’ya odaklandığımız ve baktığımız nok­tayı değiştirmemiz gerektiği konusunda Anne Applebaum’a katılıyorum. Biri kapasiteler üreten ve diğeri bu kapasiteleri sürdürebilecek enerjiye sahip olan Rusya ile Çin’in birbirini tamamlayan veya “birbirine uyan” müttefikler olmaları duru­munda gerçek bir sorun teşkil edecekleri görüşüne katılıyorum. Müttefik değil de, İran gibi belirli bir konuda ortak çıkarları olan bu iki ülkenin etkisi şimdiden hissedilmektedir. İran so­rununun çözümünün anahtarı Rusya ve Çin’in elindedir. Bu iki ülke en azından İran’a ciddi yaptırımlar uygulamayı ve bunları sürdürmeyi başarmıştır.

 

Amerikan demokrasisi ile Çin ve Rusya gibi ülkeler ara­sındaki ilişkinin gerçek yapısı nedir? Amerika’nın gücü yalnız­ca askeri güce veya ekonomik hâkimiyete dayanmamaktadır çünkü artık böyle bir hâkimiyet söz konusu değildir. Rusya ve Çin paralarını hâlâ Amerikan bankalarına ve vadeli fonlarına yatırmak zorundadırlar ve üst tabakadan insanlar çocuklarını çoğunlukla Amerikan okullarına göndermektedirler. Amerika yaratıcı bir ülkedir ve kurumları en geniş anlamıyla dünyadaki en sağlam kurumlardır. Rusya, Çin, Hindistan, Avrupa, dün­yadaki hemen her ülke bu sosyal ve ekonomik kurumlara saygı duymakta ve güvenmektedir. Bir bakıma Amerikan halkının kendi sistemlerine güvendiklerinden daha fazla güvenmekte­dirler. Amerika’nın bugünkü gücünün kaynağını ve tohumunu özgüven, Amerikan halkının iyimserliği ve Amerikan sistemi olarak adlandırabiliriz.

 

Ruth Wedgewood terör sorununda, eski sınırlar, topraklar vs. düzeninin artık olmadığı yeni bir karanlık çağın doğuşunu gördüğünü söylerken haklıdır. Bu durum gayet açıktır: El Kaide, cepheleri olmayan, herkesin bir cephe olabileceği bir savaş yü­rütmektedir. Fakat toprak sahibi bir devlette aynı şey geçerli değildir. Fiili, toprak sahibi olmayan varlıkların gelişmelerinin sınırları vardır. El Kaide bir zamanlar bir devletin, Afganistan’ın topraklarında büyüyüp gelişmişti. Aynı şeyi bir kez daha gerçek­leştirebilir ve Pakistan’da da gelişebilir. En başından beri Irak’ta savaş başlatılmasına karşı olmamın nedeni budur çünkü bunun insanları gerçek sorundan uzaklaştıracağından endişe ediyor­dum. Bugün terörizme gelişebileceği toprağı sağlayan yalnızca bir devlet vardır: Pakistan. Bir kişi, tıpkı benim Daniel Pearl ci­nayeti hakkındaki kitabımı yazarken yaptığım gibi, Karaçi’de bir süre kalacak olursa Karaçi ve İslamabad çevresinde kurulu bir terörist devlet olduğunu keşfedecektir. Toprak çok önemlidir.

 

En az walter Russell Mead kadar felaket tellalı gibi gö­rünmekten endişe ediyorum çünkü tarih, yirminci yüzyılın önemli olaylarının tamamının düşük olasılıklı olaylar olduğu­nu göstermektedir. Bunların hiçbiri tahmin edilebilir, sözde tarih kanunlarından çıkarılabilir veya öngörülebilir olaylar değildi. Mesela Avrupa’daki işçi hareketi hakkında yirmin­ci yüzyılın başlarında yazılan şeylerin hiçbiri komünizmin 1917 yılında Sovyetler Birliği’ni etkisi altına alacağını tah­min etmemişti. Biri milliyetçi ve diğeri sosyalist iki atomun tuhaf moleküler hareket yoluyla Nazizmi yaratan milliyet­çilik ve sosyalizm sentezini de kimse tahmin etmemişti. Bu kadar geniş çapta felaket ve dehşet getirecek bu tür gerçek bir kitle hareketi oluşacağını Almanya’da veya genel olarak Avrupa’da kaleme alınan tek bir metin bile öngörmemişti. Çok sayıda net ve belirgin belirtilere rağmen Yahudi soykı­rımı Shoah bile öngörülememişti. Yahudi düşmanlığı elbette Avrupa’da yüzyıllardır vardı ve yok etme dışında olası bütün varsayımlarda ifade edilmişti. Hıristiyanlık döneminde yaşa­yan Hıristiyanlar Yahudilerin yok edilmesini düşünemezlerdi çünkü ekonominin kurtarılmasında Yahudilere ihtiyaç duyu­luyordu. Ayrıca hem Yahudilerin gelenekselci oldukları için nefret edildikleri Aydınlanma döneminin Yahudi düşmanlığı hem de Yahudilerin yabancı ve modern oldukları için nefret edildikleri Aydınlanma döneminin yol açtığı gerici Yahudi düşmanlığı bu insanları yok etmeyi değil, sindirmeyi düşün­müştü. Yahudi soykırımı hiçbir yerde yazılmamıştı.

 

Komünizmin sonu da hiçbir yerde yazılmamıştı. Helene Carrere d’Encausse ve Andre Aamalrik Sovyetçiliğin, Sovyet imparatorluğunun sonunu tahmin etmiş olabilirler, ama ko­münizmin sona ermesini değil. 1980’lerde bile kimse böyle bir şeyi tahmin edememişti. Kadife Devrim’den birkaç ay önce Çekoslovakya’nın müstakbel devlet başkanı Vaclav Havel’le gö­rüştüğümü hatırlıyorum. O dönemde hapisten çıkmış, tekrar hapse girmek üzereydi. Aslında ne istediğini bilen, kararlı biri olmasına karşın devlet başkanlığının arifesindeyken ne istedi­ğini tam olarak bilmiyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Fransuva Mitterand’m yaptığı son büyük resmi devlet ziyaretini hatırlı­yorum: Doğu Almanya’ya gitmişti. Komünizmin, yeryüzünden silinemeyecek kadar büyük bir köke sahip olduğuna derinden inanıyordu. Hatırladığım başka şeyler de var: Bu yıllar boyunca Avrupa’nın bütün hükümetleri Sovyetler Birliği ile anlaşmalar imzalamış, ticaret yapmış ve kendilerini Sovyetler Birliği’nin var­lığına ve sonsuzluğuna teslim etmişlerdi. Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing, Avrupa’nın sonraki yüzyıllar boyunca bölünmüş olarak kalacağına inanarak kapısını Doğu’daki bazı muhaliflere kapatmıştı. Doğrusu Sovyetler Birliği’nin dağılması hâlâ muammalı bir olgu olarak kalmaya devam etmektedir.

 

 

Temel görüş olarak, yani tarihe dair seçilebilecek iki gö­rüş olduğu konusunda Walter Russell Mead’e katılıyorum. Consolatrice olarak adlandırılan, bizleri rahatlatan ve Kojeve’den alıntı yapmaya yönlendiren bir kavram, tarihin bir anlamı, öne­mi ve amacı olduğu görüşüdür. Bu, olayları yalnızca tahmin et­mekle kalmayan, diyalektik kalıplarla diğer olaylara bağlayan bir tarih görüşüdür. Olayları özü itibariyle anlamlı kılan bu görüş, en geniş anlamıyla yapıcı, mecazi ve ileri görüşlüdür. Bununla birlikte, yirminci yüzyıldan çıkarılan derslerin bizleri bir baş­ka, tamamen farklı bir tarih görüşü üzerinde düşünmek zorun­da bıraktığına inanıyorum. Bu görüş, yirminci yüzyılın Hegel karşıtı felsefi akımı tarafından geliştirilmiştir. Örneğin Georges Bataille, Hegel felsefesinin tek sorunu olarak herhangi bir gerçek tarihi olayın açıklanmasının, diğer olaylara bağlanmasının veya daha geniş bir diyalektik harekete yerleştirilmesinin kesinlikle imkânsız olmasını gösteriyor. Bataille, La Part Maudite’de ve di­ğer kitaplarında, diyalektiğin gerçek olayları açıklamak dışında mükemmel biçimde çalıştığını söylüyordu.’ Gerçek bir olayda artık diyalektik söz konusu değildir; artık önemli olan tarihin, kısa ama kuvvetli ışığıyla toplumun yüzleşmesi gereken gerçek tehlikeleri aydınlatan bir kıvılcımıdır. Geçmişteki olayları bile açıklayamayan felsefe, bizleri gelecekteki düşük olasılıklı olay­lardan kurtaramaz.

 

Eliot Cohen: Daha da güzel haberler var: Kıyamet günü, geniş bakış açısına sahip yönetimler, Amerikan gücünün çöküşü ve şimdi de sözde bu süreçlerde bizlere yardım edecek olan tari­hi ve felsefi analizin anlamsızlığı. Hepimiz elimizde bir sepetle cehenneme doğru gidiyoruz ve aynı zamanda bu durumu al­gılayamayacak veya bununla ilgili bir şey yapamayacak kadar aptalız.

 

Frank Fukuyama’nın önsözde bahsettiği, olumsuz oldu­ğu kadar olumlu sürprizlerin olabileceğini de gösteren zorluğu düşündüm. İyi olasılıklardan çok kötü olasılıklara odaklanma eğiliminde olan biri olduğumu itiraf etmeliyim. Yine de, önü­müzdeki yirmi beş yıllık dönemde Amerika’nın oldukça iyi bir durumda olacağına ve bu olumlu özelliklerin bazılarının şimdi­den görülebileceğine inanıyorum.

 

Mesela Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri’nin, aynı türden olmamakla birlikte, ciddi bir göçmen sorunu vardır. Avrupa’daki göçmenler gösteriler düzenlemekte ve bazen ayak­lanmaktadırlar. Amerika’daki göçmenler de gösteriler düzenle­mektedirler, fakat onlar ellerinde Amerikan bayrakları sallamak­tadırlar çünkü demografik olarak aralarında Çin, Rusya ve Batı Avrupa’nın da olduğu dünyanın diğer bütün büyük güçlerinden daha iyi durumda olan Amerika Birleşik Devletlerine daha hızlı biçimde entegre olmak istemektedirler. Ayrıca ABD-Çin ilişki­lerinin bazı insanların düşündükleri kadar tehlikeli olmayacağı bir dünya da hayal edebiliyorum. Pek çok kişi Ortadoğu’nun tam bir felaket olduğunu düşünmektedir ve belki de gerçekten öyle­dir. Oysa bunun gerçekten de öyle olduğunu bildiğimizden emin değilim. Oldukça düşük olasılıklı olaylardan bahsettik: Dünyaya çarpan asteroitler, gezegenimizi bir futbol sahası veya bir futbol topu büyüklüğüne getirecek kontrolsüz bir zincirleme tepkime. Bunlarla kıyaslandığında Irak’ın ciddi bir sorun teşkil etmeye­ceğini düşünmekte muhtemelen bir sakınca yoktur. Mantıklı bir insan bu olasılığı en azından değerlendirmelidir.

 

Bu durumda bence asıl önemli olan soru şudur: Amerika Birleşik Devletleri yirmi beş yıl sonra iyi bir konumda olmayı sürdürürse gücünü ne şekilde kullanmalıdır? Amerika Birleşik Devletleri Soğuk Savaş’ın ardından kendisini birdenbire olağa­nüstü güce ve nüfuza sahip eşi görülmemiş bir konumda bul­muştu, fakat 1947-48 döneminin aksine bu gücü ve nüfuzu nasıl kullanacağına dair en ufak bir fikri bile yoktu. Amerika Birleşik Devletleri bundan yirmi beş yıl sonra da kendisini benzer bir konumda bulabilir. Bu yüzden şu anda Amerika’nın gücünün olumlu, uzun vadede etkili amaçları üzerinde biraz kafa yorma­mızda fayda vardır. Daha sonra nükleer silahlara sahip terörist­leri, çiçek hastalığı salgınlarını ve Amerikan hegemonyasının sona ermesini düşünüp kaygılanmaya kaldığımız yerden devam edebiliriz.

 

Josef Joffe: Bu üç sunumun ve panel başkanımızın her bir ko­nuyla ilgili yorumlarının verimli biçimde tartışabileceğini düşü­nüyorum. Fakat ben bunlardan yalnızca bir tanesini seçeceğim walter Mead’i  aslında Henry Adams’ı seçmek istiyorum.

 

Dünyanın geometrik olarak değiştiği, fakat insanların de­ğiştirme kapasitelerinin yalnızca doğrusal bir seyir izlediği eski bir fikirdir. Peki, bu fikir doğru mudur? Dünyanın son yüz elli yıllık dönemde nasıl bir değişim yaşadığını düşünürken önüm­de bir liste oluştu. Bugün toplumsal etkileri hâlâ hissedilen tek­nolojilerin neredeyse tamamı yüz veya yaklaşık yüz elli yıllık­tır. En büyük ilerleme, transatlantik telgraf hattının döşendiği 1866 yılında kaydedilmişti. Bu gelişme, bir mesajın Londra’dan New York’a ulaşma hızını yaklaşık 10,000 kat artırmıştı. Telgraf, telefon, araba, buharlı gemi, dizelle çalışan gemi – bu icatların tamamı uzun zamandır mevcuttur. Nesneler biraz daha hızlı hale gelmiştir, fakat 1930’larda Berlin ile Hamburg arasındaki mesafeyi iki saatte kat eden bir tren vardı ve yeni trenler bu eski “Flying Hamburger” treninin rekorunu ancak yakın zamanda kırabilmişlerdir. İlginçtir, önemli icatlar toplumsal yaşamda kendilerine yer bulduklarında teknoloji, insanların bu icatlara uyum sağlamalarına fırsat tanıyacak bir hızla ilerleme eğilimin­de olur. Neleri tam olarak yeni sayabiliriz? Bilgisayar, optik lifler ve diğer bütün icatlar, ulus devletin klasik sınırlarını tam olarak ortadan kaldırmamışsa da belirsizleştirmiştir. Hükümetler sı­nırlarının kontrolünü veya devlet kimliklerini kaybetmemişler­dir ve kaybedeceklerini de sanmıyorum.

 

Bir başka güçlü yorum: Anne Applebaum, Rusların Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna uzanan boru hattı ağı döşe­melerinin sonuçları hakkında uyarıda bulunmakta haklıdır. Bu oldukça ciddi bir meseledir. Olayı bir adım daha öteye götürelim. Bu boru hatları Rusya’nın ne işine yarıyor? Enerji çoğunlukla kötü niyetli devletlerin ellerinde olabilir, fakat enerji zenginliği aynı zamanda bu kötü niyetli devletlerin aslında zayıf kalmala­rına neden olmaktadır çünkü bu devletler kalkınmanın, kalkın­mada pay sahibi orta sınıfın büyümesinin, piyasaların gerektiği gibi gelişmesinin önüne geçmekte ve enerji devleti diktatörlerine devletlerini bulunduğu kötü durumda tutmalarım sağlayan mü­kemmel araçlar vermektedirler. Bu o kadar kötü müdür?

Anne Applebaum: Son on yıllık dönemin gerçekten de büyük bir teknolojik değişimi olan Internet’in tamamen çığır açan bir yenilik olduğunu düşünüyorum. Bu sadece daha hızlı bir tren değildir – son derece farklı bir şeydir. Internet’i çözmem oldukça zamanımı aldı, ama şimdi bunun haberlerin hazırlanış biçimi­ni, ticaretin işleyişini ve hatta toplumların var oluş biçimlerini değiştirmekte olduğunu görüyorum. Internet, her şeyi değiştire­cektir ve buna şimdiden başlamıştır.

 

walter’in, devrim niteliğinde ve en heyecan verici olarak nitelendirilen teknolojilerin aynı zamanda beraberinde en bü­yük tehlikeleri getirdiği yönündeki varsayımı da beni oldukça etkiledi. Bunun doğru olduğunu düşünüyorum ve bu bağlamda aklıma ilk gelen teknoloji biyomühendisliktir. Ne kadar zor olsa da, bir laboratuardan çiçek hastalığı virüsünün çalınması müm­kündür. Bu arada, bugün dünyada yirmi bin gelişmiş laboratuar vardır ve on yıl içerisinde bir kişi tek başına mevcut bir virüsü sentez yaparak oluşturabilecektir. Yine bu laboratuarlarda on yıl içerisinde beş kişi, yalnızca iki milyon Dolarla, sıradan aşılarla bağışıklık kazanmış insanlara bulaşabilecek ve yaklaşık bir mil­yar insanın ölümüne yol açabilecek gelişmiş bir hastalık mikro­bu yaratabilecektir. Ve yine bu beş kişi, ilave üç milyon Dolarla, Internet üzerinden alabilecekleri araç gereçlerle sıfırdan bir laboratuar kurabileceklerdir. Bu, önüne geçmek istemediğimiz türden bir teknolojidir çünkü bu teknolojinin kanseri ve AİDS’i tedavi etme, genetik hastalıkları olan kişilerin normal yaşamla­rını sürdürmelerine imkân sağlama olasılığı oldukça yüksektir. Fakat bu teknolojinin kontrol altında tutulması da son derece zordur. Pahalı ve büyük altyapılar gerektiren nükleer teknolojisi gibi değildir. Biyoteknoloji, dünyanın dört bir yanında binlerce küçük laboratuarda geliştirilmektedir. Bence bu teknoloji insa­noğlunun geleceğinde hem iyi hem de kötü açıdan önemli bir etken olacaktır.

 

walter Russell Mead: Hızlanan teknoloji ve toplumsal deği­şim konusunda ortaya atılan tezin oldukça güçlü olduğunu düşü­nüyorum. Evet, transatlantik kablo hattı on dokuzuncu yüzyılda döşenmiştir. Fakat 11 Eylül 2001 tarihinde yeryüzünde yaşayan insanların ancak yarısından daha azının hayatında en az bir kez telefon konuşması yaptığı da bir gerçekliktir. İngiltere’de mo­dernleşme başladığında bir neslin bunun yayılmasına alışmak için vakti vardı. Bu insanların daha sonra demiryoluna alışma­ları gerekmişti ve alışmışlardı da. Ardından telgrafa. Ardından ağır sanayiye. Bugün ise her yenilik üst üste gelmektedir: Büyükbabaları yüzyıllar boyunca pirinç yetiştiriciliği dışında bir şey bilmeyen insanlar, üç yüzyıllık dönemin kısa bir özetini aynı anda yaşamaktadır. Asya’daki sanayi devrimi, bu durumu Avrupa’da olduğundan çok daha karmaşık bir toplumsal olgu haline getirmektedir. Teknolojik ve dolayısıyla toplumsal deği­şimin yüz milyonlarca insanı sarma hızı, geçmişte teknolojiye uzun sürede uyum sağlanması ile karşılaştırıldığında hızlanma­nın savunulabileceğini düşünüyorum. Aslında kaygı duymamız gereken şeyler eğilimlerdir. 2712 yılında Japonların soyunun tü­keneceğini, son Japon’un bir kadın olacağını, bu kadının 147 ya­şında olacağını ve Amerika Birleşik Devletleri’nden 800 trilyon Dolar fazla parasının olacağını öngörenler vardır.

 

Peter Schwartz: İyimser olmamızı gerektiren şeylerin sayı­sının karamsar olmamızı gerektirenlerden çok çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda son elli yılda kaydedilen ilerlemeler açık biçimde ortadadır: Daha iyi koşullarda yaşa­yan, yoksulluk sınırının üzerine çıkan insan sayısı ve son yirmi yılda özellikle Çin ve Hindistan’da yoksulluktan kurtulmakta olan insan sayısı açısından müthiş bir ilerleme söz konusudur. Önümüzdeki birkaç on yıllık dönem düşünüldüğünde dünya ça­pında iki veya üç milyar insanın daha yoksulluk sınırının üze­rine çıktığını görmek mümkün olabilecektir. Ve bunun nedeni kısmen, bilginin dünyaya yayılmasıdır.

 

Bugün ülkelerin zengin olmalarına yardım etmenin en iyi yolunun bilgiyi yaymak ve daha iyi yönetimleri desteklemek ol­duğunu biliyoruz. Oldukça dürüst ve yetenekli yönetimler, bu özelliklere sahip olmayanlardan çok daha iyi çalışmaktadır. Bu, kulağa önemi olmayan samimi bir gözlem olarak gelebilir, fakat bu gerçeklik her zaman belirgin olmamakla birlikte, bu dinamik kesinlikle önemsiz olmadığını göstermiştir. Çin ve Hindistan bugün yirmi beş yıl öncesine göre çok daha iyi yönetilmekte­dir. Bu yönetimlerin çok iyi yönetimler olduğu söylenemez, ama geçmiştekilerden daha iyi yönetimler oldukları kesindir. Bugün Internet sayesinde dünyadaki hemen herkes bilgiye erişebilmektedir. Dünyadaki herkes wikipedia’ya girip herhangi bir konuda­ki en son bilgileri bulabilir. Bunun sonucu olarak bilgi tüm dün­yaya yayılmakta, yeni pazarların ve endüstrilerin oluşmasına yol açmaktadır. Bu dinamiğin durdurulması mümkün değildir ve bana göre bilginin yayılması ile iyi yönetimlerin desteklenme­si, bundan yirmi beş yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri’ni ve dünyayı son derece daha iyi bir duruma getirecektir.

 

Eliot Cohen: VVikipedia noktasına kadar sana katılıyorum Peter çünkü ben de bizzat wikipedia’yı kullananlardan biri­yim. Önemli olan noktanın, bütün bilgilerin eşit üretilmediği ve internetin, bütün teknolojiler gibi, iyi olduğu kadar kötü amaç­lar için de kullanılabileceğidir.

 

Francis Fukuyama: walter’a veya Bernard-Henri Levy’e sormak istediğim çok daha basit bir soru var: Önümüzdeki yıllarda “muhafazakâr” Amerika’ya  walter Mead’in ünlü Jacksoncularma  ne olacaktır? Avrupa’da bu kişilerle benzer sosyoekonomik konumda olanlar sosyalistlere oy verme eğili­mindedirler, fakat Amerika’da aynı durum söz konusu değildir. Bu durum devam mı edecektir yoksa Niall Ferguson’un bahset­tiği küresel Sol Amerika’dakileri de mi saracaktır? Amerika sola kayacak mıdır ve kayacak olursa “muhafazakâr” insanlar bunda nasıl bir rol oynayacaklardır?

 

Walter Russell Mead: “Muhafazakâr” Amerikalıların solcu­lardan daha halkçı olduklarını düşünüyorum. Örneğin kademe­li vergi oranları marjını artırmak istiyor olabilirler, fakat hâlâ milliyetçidirler ve genellikle dünyanın sonunu getirecek senar­yoları düşünürler. Olaya bu açıdan yaklaşmamın nedenlerinden biri, bugün hâlâ çok sayıda Amerikalının dünyanın sonuyla il­gili, piyasada yetmiş milyon adet bulunan “Yok Oluş” kitapları okuyor olmasıdır. Amerika Birleşik Devletleri tarihinde en fazla satılan tek ciltlik kitap, Rick Warren’ın dini içerikli The Purpose Driven Life kitabıdır.2 İnsanların dinî anlam ve teselli kaynak­larına yönelerek kendilerini ekonomik ve daha çok yaşamsal anlamda tehdit ettiğini düşündükleri bir ortama tepki verdik­lerini düşünüyorum. Dinin dünyanın pek çok bölgesinde, özel­likle Avrupa’da önemini kaybetmesi, Aydınlanma dönemine ait fikirlerin ve teknolojik ilerlemelerin insanların geçmişte doğa­üstü güçlerden medet umdukları sorunları çözeceğine duyulan güvenle alakalıdır. Peki, bir kişinin sorunları tarihi süreçle ala­kalı ise ve en korkutucu olasılıkların kaynağı Aydınlanma dö­nemi ise ne olur? İşte bu noktada doğaüstü güçler yerine yine tarihe dönülür ve tarih yeniden başlar. Bu yüzden Jacksoncu “muhafazakâr” Amerika’nın az çok mevcut seyrine devam ede­ceği görüşündeyim.

 

Eliot Cohen: Aynı soruyu panelin diğer katılımcılarına sor­mayı ve biraz daha genişletmeyi istiyorum. Çoğu gözlemcinin Amerikan toplumunun dini diriliş safhalarından birini yaşadığı ve radikal veya Protestan dini duygularda bir yükseliş olduğu görüşünde hemfikir olduğu kanaatindeyim. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesindeki davranışlarını önem­li biçimde etkilemekte midir? Bunun sonucunda ortaya şaşırtıcı, sıra dışı veya istikrarsız davranış biçimleri çıkabilir mi?

 

Bernard-Henri Levy: Şu anda yeni Protestan Amerikan kili­selerinde ve özellikle belli bir mezhebe bağlı olmayan kiliselerde yaşanmakta olan şeyleri tarif etmekte diriliş kelimesinin uygun düştüğünden emin değilim. Bu büyük kiliselerin bazılarını zi­yaret etmiş biri olarak, bir dirilişten çok daha başka bir şeyin yaşandığı düşüncesindeyim. Diriliş, eski inançları yeniden can­landırmak anlamına gelir. Bu büyük kiliselerde gözlemlediğim şey, ilahi gücün – aslında Tanrının – yeniden tanımlanmasına dayanan yeni bir tür inançtır. Bugün Amerika’nın dirilişten çok daha önemli, gerçek bir dini devrim safhasında olduğu inancın­dayım.

 

Aralarında Amerika’daki dinlerin de olduğu eski dinler, Yahudi-Hıristiyanlığı’nın doğaüstü güç fikrine dayanıyordu. Tanrı; bir orada bir burada bulunan, sık sık insanlarla konu­şan ve ardından tuhaf, gizemli bir sessizliğe gömülen bir varlık olarak tasavvur ediliyordu. Şu anda ortaya çıkmakta olan yeni dinler, eski dinlerle aynı tanımlamaları taşımalarına rağmen, tamamen farklı bir ilahi güç kavramına dayanmaktadır. Bu yeni ilahi güç kavramı, Tanrının daima her yerde olduğunu ve sürekli konuştuğunu kabul eder. Bu yeni Tanrı asla susmaz. Kendisine inananlara arabalarıyla yolda giderken, yatakta uyurken, bahçe­de çimleri biçerken, kuafördeyken vs. eşlik eder. İlahi gücün bu şekilde sıradanlaştırılması, doğal özelliklerinden arındırılması ve doğaüstü varlık anlayışına son verilmesi tamamıyla yeni bir olgudur. Bu kavram; din ile aydınlanmanın, inanç ile mantı­ğın karışımından oluşan – Amerika’nın kanıtı ve Tocqueville’in habercisi olduğu  eski senteze yeni bir unsur katmaktadır. Tocqueville, dinin bir yönü, mantığın da diğer yönü gösterdiği Avrupa’daki durumun aksine, Amerika’nın din, aydınlanma, de­mokrasi, inanç ve insan özgürlüğünün birlikte aynı yöne doğru aktığı tek ülke olduğunu söylüyordu. Bugün ise Amerika’da, ay­dınlanma ile inanç arasındaki eski ittifakı yıkabilecek, yeni bir ilahi güç kavramına dayanan yeni bir olgu vardır.

 

Ruth Wedgewood: BM İnsan Hakları Komisyonu’nda sürekli olarak orta Avrupalıların ve hatta batı Avrupalıların geleneksel olmayan dinlerden nasıl endişe duyduklarını, Mormonlar veya Scientology tarikatı mensupları ya da sıra dışı her inanca men­sup kişilerin ibadetlerini yapmalarına nasıl izin vermediklerini görüyorum. Dinin alışılmış toplumsal örf ve adetleri ve siyasi düzenleri altüst edebilecek güce sahip olduğundan korkmakta­dırlar. Amerikan pragmatizmini ve dinî zenginliğini geniş bir bakış açısıyla değerlendiren yaklaşımımız, sıra dışı inançla­ra karşı çok daha hoşgörülüdür. Bernard-Henri’nin bahsettiği Tanrı hakkındaki mevcut bilgiler, Dünya Çapında Ağ’ın (WWW) bilgileri anında sunan yapısına gayet iyi uymaktadır. Eğer dün­yadaki her şeyi şu anda ve gerçek zamanlı olarak bilebiliyorsak, Tanrıyı da aynı şekilde bilebileceğimizi düşünmek neden tuhaf olsun ki? Ayrıca, Amerikalı Protestanlar daima hareket halin­de olan, olayları etkileyen bir Tanrı’ya inanmışlardır. Abraham Lincoln ve Robert E. Lee kesinlikle bu tür kişilere örnek olarak verilebilir. Aynı şey Woodrow wilson için de geçerlidir. Manifest Destiny (Tanrısal Yayılmacılık) bu tür bir Tanrı anlayışına bağ­daştırılarak geliştirilmişti. Dolayısıyla Amerika’daki eski ile yeni inanç arasındaki mesafe öyle Bernard-Henri’nin ileri sürdüğü gibi çok büyük değildir.

 

Daha fazlası da vardır. İnsanların birbirinden kopuk oldu­ğu bir toplumda toplu ibadet daha cazip hale gelir ve ne uğruna veya tam olarak nasıl ibadet edildiği insanların çoğunu pek il­gilendirmez. Yaşamlarının artan, neşe veren hızı onları bir ge­çiş döneminde yaşadıkları, – yaşanan “şey” her ne ise – bunun sonsuza dek bu şekilde gidemeyeceği, dünyanın bir tür tarihi dönüm noktasına doğru yaklaşmakta olduğu düşüncesine sevk eder. Aslında belki de gerçekten öyledir. Neticede dünya tarihi doğrusal bir çizgide ilerlemez; daha çok ikide bir aksayan bir dengedir. Dünya tarihi felaketlerden doğar, felaketleri geride bırakarak toparlanır ve bir sonraki felaketi bekler. Tarih daha çok dünyaya çarpan bir dizi kültürel ve askeri asteroite benzer ve işin en ilginç yanı ise tarihin kendisini nasıl toparlayabildiğidir. Bu ne doğrusal çizgicilik ne de Hegelciliktir.

 

Anne Applebaum: Eliot, sorduğun soru üzerinde yapabilece­ğim tek yorum anti Amerikancılıktır. Örneğin Amerika’nın din­dar bir toplum haline gelmesi, Amerikan gücünün hızla gerile­mesine dair olumsuz senaryomda, Amerika Birleşik Devletleri’ni geleneksel müttefiklerinden ayıran etkenlerden biridir. Bu din­dar Amerika Birleşik Devletleri, sürekli Ortadoğu ile meşguldür ve orada bataklığa batmış durumdadır. Bu arada dindarlığı ge­ride bırakan Avrupa, asla dindar olmayan Çin ve Tanrı’nın diğer insanlarla birlikte duvar dibine dizilip vurulduğu Rusya, birbir­leriyle aralarında dindar bir Amerika’dan daha fazla ortak nokta olduğunun farkına varmaya başlamaktadır.

 

Eliot Cohen: Kendi sorumu kendim cevaplayayım. Diriliş keli­mesini kullandım, fakat kökü hem Büyük Uyanış’a hem de 1930’lar ve 40’lardaki İkinci Büyük Uyanış’a uzanan daha geleneksel bir Amerikan terimi olan uyanış kelimesini de çok rahatlıkla kulla­nabilirdim. Bu uyanış dönemlerindeki din de geleneksel değildi. Özgündü, kiliseye bağlı değildi ve hiyerarşi karşıtıydı. Bu din; baş­ta birey ile Tanrı arasındaki aracısız ilişkinin esas alınması olmak üzere Anglikan Protestan özelliklerine önem veriyordu. Bu din bu bağlamda Jeffersoncu ve daha sonra da Jacksoncu’ydu. Bu durum hiç de şaşırtıcı değildir çünkü Jeffersoncu ve Jacksonculuğun toplum ve siyaset hakkındaki varsayımları kaynağını yaklaşık iki yüz yıllık Protestan geleneğinden alıyordu. Bu uyanışlar, bir Anglikan veya Katolik’e oldukça tuhaf gelecek dini biçimler ve inançlar yaratmıştı. Amerika Birleşik Devletleri şu anda yirmi bi­rinci yüzyılın başındaki Amerika’yı oldukça dindar bir ülke haline getirme yolunda ilerlemektedir. Bu durumu Amerikan ordusunda da görmek mümkündür. Geçmişte bu uyanışların Amerikan dış politikasıyla pek bağlantısı yoktu, fakat bugün dünya farklıdır ve bunun sonucu olarak dinin geniş çaplı etkisi hakkında ciddi bir belirsizlik söz konusudur.

 

Walter Russell Mead: Pek çok insanın -özellikle Avrupalıların çoğunun Amerikan toplumunda dinin ve Jacksoncuların yükse­lişe geçmeleri hakkında bir türlü anlayamadığı şey, Amerika’nın dininin daima kurulu düzene karşı olmasıdır. Amerika’daki yay­gın din, kurulu düzen karşıtı olmuştur; uyanışlar seçkinler kar­şıtı duygu dalgalarıydı. Bu da Jacksoncu dirilişlere, 19. yüzyılın başlarındaki Kentucky dirilişlerine ve bana göre bugünkü diri­lişe uymaktadır.

 

Tüm bunların bugün Amerikan dış politikasını ne şekilde etkilediğini ele alacak olursak, Amerikan dış politikasını yön­lendiren seçkinlerin ve Amerika’nın seçkinler sınıfının genel olarak  bir süreliğine ciddi anlamda güven kaybettiğini düşü­nüyorum. “Muhafazakâr” Amerikalılar liberal enternasyonalist seçkinlere güvenmemektedirler ve Irak’taki savaşın beklenme­dik bir yöne girmesi nedeniyle neo muhafazakâr seçkinler de aynı kaderi paylaşmışlardır. Bu bir sorundur çünkü dış politi­kada halkın küresel dinamikleri algılama biçimi, stratejilere veya politikalara iyi ve sağlam bir temel sağlamaz. Bu yüzden Amerikalılar, toplum olarak, dış politika hakkında ciddi bir tar­tışma geliştirme konusunda sıkıntı yaşamaktadırlar ve bu duru­mun önemli nedenlerinden biri, seçkinlerin yargılarına duyulan güvenin, kısmen dini güçlerin yükselmesine bağlı olarak, büyük ölçüde azalmasıdır.

 

Sonsöz

Francis Fukuyama

Bu kitaba katkıda bulunan yazarlar, zamanında düşük ola­sılıklı olarak görülen, fakat geçmişe dönüp bakıldığında genel­likle kaçınılmaz olarak görülen olayları tahmin etme ve bunla­ra hazırlanma sorununu ele almaktadırlar. Bunu yaparken ko­nuya farklı bakış açılarından yaklaşmaktadırlar. Kurumların, hükümetlerin ve bireylerin sürprize karşı koyma konusundaki yöntemlerini değerlendirmekte; komünizmin çöküşü veya Asya mali krizi gibi tarihi öneme sahip sürpriz vakalarını incele­mekte ve gelecekteki sürprizlerin olası kaynaklarını aramak­tadırlar.

Bu kitabın bütün bölümleri boyunca, Katrina Kasırgası ör­neğinde olduğu gibi, beklenmeyen olayın aslında pek çok kişi tarafından tahmin edildiği zamanlarda bile beklenmeyen olay­lara karşı neden bu kadar hazırlıksızmış gibi görünmemizin üç temel nedeni olduğu açık biçimde ortaya koyulmaktadır. Bu nedenler; insanların algılama kabiliyetlerinin yapısı, insanları hazırlık yapmaya teşvik edecek gerekçelerin zayıf olması veya tamamen olmaması ve beklenmedik veya felaketle sonuçlana­cak olaylara karşı korunmak için gereken kurumların olmama­sıyla alakalıdır.

 

En karmaşık sorunlar kümesi, insan aklının geleceği ön­görme ve geleceğe yönelik hazırlık yapma konusundaki başarı­sızlıkları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Richard Posner’in yazdığı bölüm ve Peter Schwartz ile Doug Randall’m birlikte yazdıkları bölüm, pek çok sürprizin aslında hiç de şaşırtıcı olmaması ge­rektiğine işaret etmektedir: Kasırgalar, asteroit çarpmaları ve siyasi değişimler, olası maliyetleriyle çarpıldığında kurumları ve hükümetleri koruyucu önlemler almaya sevk edecek olasılıklar verilebilir. Bu önlemlerin alınmamasının birkaç nedeni vardır. Öncelikle siyasi liderler, şirket yöneticileri ve diğer liderler, gele­cekte gerçekleşecek olayların mevcut değerini doğru olarak be­lirleme konusunda sıkıntı yaşamaktadırlar. Bu kişilerin bu tür hesaplamaları yapmaya yalnızca zihinsel olarak hazır olmadık­larından bahsedilemez; bulundukları yapı içerisindeki konum­ları da görev süreleri sona erdikten veya yönetimlerinin yerini bir başka parti aldıktan sonra yaşanacak bir sorun için kaygılan­maya zaman harcamalarına engel olur.

 

Algısal başarısızlığın en büyük kaynaklarından biri, dün­yada işlerin nasıl yürüdüğüne dair ve yönetimlerin veya seçkin çevrelerin küçük gruplardan oluşan dinamiklerince pekiştirilen ortak zihinsel modellerle alakalıdır. David Hale, Asya mali kri­zinin çalışmalarını egemen hükümetlerle yürüten Uluslararası Para Fonu’nu kısmen kör noktadan vurduğunu, böylece IMF’nin özel mali piyasalarda beliren sorunları öngörememesine yol aç­tığını belirtmektedir. Peter Schwartz’ın başında olduğu Global Business Network, kurumları mevcut zihinsel modellerini terk etmeye zorlamaya çalışma etrafında bir iş kolu geliştirmiştir. Bu tür bir çalışma gerçekten de profesyonel ve disiplinli bir yakla­şımı gerektirir çünkü kalıpların dışında düşünmek, söylemesi yapmasından çok daha kolay bir şeydir.

 

Bu kitaptaki bölümlerin hiçbiri, kendisini bir zihinsel mo­delle kısıtlayan bir seçkinler grubunun göze çarpan örneğini uzun uzadıya ele almamaktadır. Bu örnek, Amerikan yönetiminin 2003 yılındaki işgalin ardından Irak’ta baş gösteren isyanı ve iç savaşı öngörememesi ve buna göre planlamalar yapamamasıdır. Geçmişe bakıldığında, etnik olarak bölünmüş totaliter rejim sonrası dönemi yaşayan bir devletin liberal de­mokrasiye kolay bir geçiş yapamadığı pek çok kişinin kolaylık­la görebildiği bir gerçekliktir. Dolayısıyla, Bush yönetimindeki çok sayıdaki zeki ve deneyimli yetkilinin bu durumu neden ön-göremediklerini anlamak için bu kadar çaba sarf edilmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun nedenini kolaylıkla dünyada işlerin nasıl yürüdüğüne dair ortak ve kendisini pekiştiren mo­dellere bağlamak mümkündür: Henüz ortaya çıkmamış evren­sel demokrasi ve özgürlük arzusuna duyulan inanç; işgali asla desteklemeyen bölge uzmanlarına yönelik küçümseme ve 1991 yılındaki Körfez Savaşı ile komünizmin çöküşü gibi Amerikan dış politikasının oldukça hızlı ve düşük maliyetli başarılara ulaşacağı izlenimini yaratan yakın zamandaki diğer olayların yanlış yorumlanması.

 

waldrop ve Landes’in yazdığı bölümler de algısal başarı­sızlığın diğer nedenlerini ortaya koymaktadır. Körfez kıyısını vuran Beşinci Kategoriden bir kasırgayı veya Irak’ın işgalinin ortaya kötü bir tablo çıkaracağını pek çok kişinin gerçekten de tahmin etmiş olmasına rağmen, önümüzdeki yıllarda dünyada kurulacak yeni devletleri tahmin etmek imkânsız olmasa bile çok zordur çünkü bu devletler, etkileşimleri öngörülemeyen pa­ralel gelişmeler sonucunda ortaya çıkmaktadırlar. Bu, yalnızca elektrik ve içten yanmalı motorlu otomobil benzeri geçmişteki teknolojiler kadar değil, mikrobilgisayar veya Internet gibi daha yeni teknolojiler kadar yadsınamaz bir gerçekliktir. Tüm bunlar, genellikle mevcut eğilimlerin uzantıları hakkındaki düz mantık­la yapılan tahminlerin temelinde büyük bir güvenle “bir sonraki büyük olayı” tahmin eden ileri teknoloji kâhinleri ve bilirkişile­ri kalabalığına karşı dikkatli olmamız için yeterli gerekçelerdir. Gelecekteki teknolojilerin hem birbirleriyle hem de kullanıcıları ile etkileşim biçimi, öncü gelişmelere bakılarak tahmin edileme­yecek, ortaya aniden çıkan bir durumdur.

 

Sürpriz olaylara gerektiği gibi hazırlanma konusundaki ba­şarısızlığın bir diğer nedeni kaynaklarla ilgilidir. Bireyler veya kurumlar gelecekteki beklenmedik bir duruma zihinsel olarak hazırlıklı olsalar da, genellikle bu duruma karşı korunmaya geçmeye yönelik doğru dürtülere sahip değildirler. Korunmaya geçmek maliyetli bir iştir ve hiçbir kurumun olası bütün beklen­medik durumlara veya sonradan ortaya çıkacak devletlere kar­şı korunmaya geçmesi mümkün değildir. Maliyet-fayda analizi, Posner’in belirttiği gibi, (geleceğe dair olasılıkların doğruya ya­kın olarak anlaşıldığı varsayılarak) belirli ölçüde yol gösterebilir, fakat riskler genellikle sınırları ve yargıları aşarak söz konusu bireyleri veya kurumları korunmasız bırakır. Robert Lempert’in yazdığı bölüm, gelecekteki devletleri şekillendirmeye yönelik, fakat öyle her kurumun faydalanıp hazırlanamayacağı karmaşık bir yol çizmektedir.

 

Scott Barrett’in yeni salgın hastalıklarla ilgili yazdığı bölüm, insanları veya kurumları harekete geçiren dürtüler bakımından tam bir örnek teşkil etmektedir. Hükümetler, eğer kendi vatan­daşlarının yaşamlarının tehlikede olduğunun farkına varmaları sağlanırsa, kamu sağlığına yatırım yapmaya teşvik edilebilirler. Çok sayıda hastalığın sorun teşkil etmesinin esas nedeni, bunla­rın dış etkenler tarafından yayılıyor olmasıdır. Yoksul bir Asya veya Afrika ülkesinde yeni bir salgın hastalığın patlak vermesi yalnızca bu ülkenin vatandaşlarının değil, hastalığın yayılacağı diğer ülkelerin vatandaşlarının sağlığını da etkileyecektir. Fakat söz konusu yoksul ülke, dünyanın geri kalanına fayda sağlamak şöyle dursun, yeterli sağlık yatırımlarını kendi başına yapabil­mesi için gereken kaynaklara sahip değildir. Ve dünyanın diğer ülkeleri de kendi sınırları içerisindekinden ziyade söz konusu yoksul ülkelerdeki sağlık koşullarını iyileştirmeye ve izlemeye para harcama konusunda pek de hevesli değildir.

 

Amerika’nın yaklaşan enerji güvenliği risklerini ele alma konusundaki başarısızlığı da benzer bir durumla açıklanabilir. Gal Luft ile Anne Korin’in açıkladıkları gibi, şeker kamışı eta­nolu mısırdan elde edilen etanoldan çok daha verimlidir, fa­kat Amerikalı mısır ve şeker üreticilerinin korumacı baskıları, enerji politikası açısından hiçbir anlamı olmayan mısır sübvan­siyonları verilmesine ve şeker üreticilerini koruyan vergilerin getirilmesine yol açmıştır. Buradaki sorun algısal olmaktan çok siyasidir: Amerika’nın siyasi sistemindeki dürtüler çıkar grup­ları tarafından şekillendirilmektedir ve geniş kamu çıkarlarını hesaba katmamaktadır.

 

Riske karşı gerektiği gibi korunmanın önündeki son engel kurumsal özelliğe sahiptir. Gelecekteki risklere karşı korunmaya geçmek yalnızca maliyetli olmakla kalmamaktadır; aynı zaman­da ortak eylem, özellikle karar verme yetkisinin paylaşılmasını, kurumsal ve uluslararası çapta kaynakların bir araya getirilme­sini gerektirir. Küresel ısınma, enerji stoklarına yönelik tehditler ve salgın hastalıklar gibi çok sayıda tahmin edilebilir risk kamu­ya yönelik tehlike teşkil etmektedir ve bu risklerin azaltılması, ekonomi kuramına göre piyasaların yalnız başına sağlayamaya­cağı kamu yararları kimliğine bürünmektedir. Hükümetler kü­resel kamu yararları sağlamaya yönelik harekete geçmelidirler, fakat bugün bu amaca hizmet edebilecek uluslararası kurum sa­yısı oldukça yetersizdir.

 

Bir şey tek bir ulus devlet açısından kamunun yararına ise kamu otoritesi bu yararı sağlamak üzere harekete geçebi­lir. william Bonvillian’ın yazdığı bölümün belirttiği gibi, en­düstri politikasındaki en dikkate değer girişimlerden biri olan Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansının kurulması da benzer bir durumdu. Uluslararası düzeyde işler çok daha kar­maşıktır. Geçmişte Amerika Birleşik Devletleri küresel bir güç olarak deniz güvenliği ve serbest bir uluslararası ticaret düze­ninin desteklenmesi gibi belirli küresel kamu yararlarını tek başına sağlıyordu çünkü bu şekilde davranmak ABD’nin çıka­rınaydı. (Büyük aktörlerin kamu yararlarını tek başlarına sağ­layacakları, Mancur Olson’un ortak eylem kuramca öngörülen bir sonuçtur.)1 Ne var ki Amerika bu yararları sağlamakta seçici olmuştur: Mesela Amerika Birleşik Devletleri petrol kaynakla­rını korumak amacıyla Basra Körfezi’nde zaman zaman pahalı müdahalelerde bulunurken, dünyadaki herkesi etkileyen kendi karbon salımlarını azaltma konusunda herhangi bir zorunluluk hissetmemektedir.

 

Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin, Michael Mandelbaum’un ifadesiyle, dünyayı yöneten hükümet olmasının istenen veya olası bir şey olup olmadığı açık değildir.2 Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar ve onun uzman ajansları (Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Gıda Programı) bu ihtiyacı kar­şılamaya çalışmıştır, fakat bunların bugünden öngörülemeyen felaketle sonuçlanacak olayların bazılarına başarılı biçimde kar­şılık veremeyecekleri düşünülmektedir.

 

Bu kitap, beklenmedik olayları öngörme ve bunlara hazır­lanma soruları üzerinde düşünmenin kapılarını açan yalnızca bir başlangıç noktasıdır. James Kurth ile Gregg Easterbrook arasındaki tartışma ile The American Interest’m yayın kuru­lunun üyelerinin katıldıkları tartışma paneli, kör noktadan ya­kalanabileceğimiz gelecekteki eğilimlere ve alanlara dair bazı somut tahminler sunmaktadır. Oysa liderlerin gelecek üzerin­de düşünüp ona göre planlar yapacakları geniş algısal, siyasi ve kurumsal çerçevelerin farkına varılması da önem taşımaktadır. Gelecekte de sürprizlere maruz kalacağımızı kesin biçimde tah­min edebiliriz; gelecekte yaşanacak bir dizi feci olayı öngörme­miz mümkündür. Ne yazık ki bu kitabın yazarları, bu olaylara ancak hazırlıksız yakalanacağımızı kesin biçimde tahmin edebi­leceğimizi ileri sürmektedirler.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir