HANEFİ YOLDAŞ (GİZLİ ÖRGÜT NASIL ÇÖKERTİLİR)
7 Ekim 2017
ZAMANI KULLANMAK
7 Ekim 2017

KUR SAVAŞLARI

BİR SONRAKİ KÜRESEL KRİZİN OLUŞUMU
15 Ağustos 1971’de ABD Başkanı Nixon yeni Ekonomik Politikasını açıkladı. Hükümet
fiyat denetimleri gerçekleştirecek, ithalata fahiş vergiler koyacak ayrıca
doların altına çevrilmesini yasaklayacaktı! Açıklamasına göre, süregelen kur
savaşı ABD dolarına inancı zedelemiş ve bu tedbirler zorunluluk haline
gelmişti.
Bugün
yeni bir kur savaşının içindeyiz ve sonuçları Nixon’un karşılaştıklarından çok
daha kötü olacak. Nedeni ise, küreselleşmenin, türevlerin ve kaldıraç
kullanımın artması, finansal panik ve bulaşıcılığın kontrol altında
tutulamamasıdır. Ardı ardına patlayan hisse senedi, tahvil ve emtia krizleri
sonucunda doların çöküşünü ve buna bağlı olarak dolara bağlı piyasaların çöküşünü
izleyebiliriz. Bu gelişmeler, bir başka Başkanı (muhtemelen Obama) zecri
tedbirler almaya yöneltecek, altın standardına geri dönüş bile söz konusu
olabilecektir. Ama bu kez mevcut olan sabit altın miktarıyla şişkin para arzını
desteklemek için altının fiyatı muhtemelen çok daha yüksek olacaktır. Daha önce
altına yatırım yapmış olanların kazançları çok yüksek oranda ”beklenmeyen
kazanç” vergisine tabi olacak, altınlarını New York’ta depolayan bazı
devletlerin altınlarına da Yeni Dolar Politikasının hizmetinde kullanılmak
üzere – yeni fiyattan düzenlenmiş bir makbuz karşılığında- el konulabilecektir.
Altına
geri dönüşten kaçınılması halinde, IMF aracılığı ile SDR adlı yeni bir küresel
para birimi söz konusu olabilir. Bunlar abartılı spekülasyonlar değil. Daha
önce yaşandı ve koşullar zaten hazır olduğundan tekrar yaşanabilir.
Bugün
FED, başkan Ben Bernanke’nin rehberliğinde finans tarihinin en büyük kumarına
girişmiştir. Ekonomik çöküşle mücadele etmek için kısa vadeli faiz oranlarını
tedricen sıfıra kadar indirdi, olmadı uzun vadeli oranları da düşürmek
suretiyle finansal gevşemeye yöneldi böylece bir anlamda büyümeyi teşvik etmek
için para basmış oldu. Bunun hiperenflasyona dönüşmesi gibi bir tehlike var.
Varlık fiyatlarında kendisini gösterip hisse senedi, emtia arsa ve diğer maddi
varlıklarda balonlara yol açabilir. 2000’de teknoloji hisselerinde, 2007’de
konutta bunlar yaşandı. FED, istenmeyen bu akıbeti önlemek için daha yüksek
faiz oranları ve sıkı para politikaları gibi silahlara sahip olduğunu söylüyor
ama bu araçlar daha önce hiç bu koşullarda ve böylesi geniş ölçekte denenmedi.
FED’in alabileceğini belirtiği bu önlemlerin, öncelikle kaçınmaya çalıştığı
türden bir bunalıma doğrudan yol açması da olası.

 

FED’in
dolar basması, parasal gevşemeyi seçmesi, dünyaya kur savaşı açması anlamına
geliyor. Para basmak, ABD borçlarının yabancı alacaklılara daha ucuz dolarla
ödenmesi için devalüe edilmesi demektir. Başka? Ucuz dolar yüzünden pahalılaşan
emtia fiyatlarıyla başka ülkelere enflasyon ihraç etmek demektir. Başta Çin
olmak üzere başka ülkelerin ABD’ne ihraç ettikleri ürünlerin, Amerikalı
tüketiciler için pahalılaşmasına yol açar. Dünyanın en büyük tüketicisi,
pahalılık yüzünden tüketimini kısınca ihracatçı ülkelerde işsizlik sorunları
baş gösterir. Yabancı ülkeler, ABD’nin neden olduğu enflasyonla,
sübvansiyonlar, gümrük vergileri ve sermaye denetimleri aracılığıyla savaşmaya
başladı bile, kur savaşı hızla genişliyor.
Neticede
olanlar bir kaynak kapma mücadelesidir ve şiddete dönüşmesi sürpriz olmaz.
Karşılıklı olarak yapılan finansal manipülasyonların muazzam ölçeği ve
karmaşıklığı yüzünden doların daha da zayıflayarak çökmesi demek, Amerikan
ulusal güvenliğinin onunla birlikte çökmesi demek olacaktır.
Dövizle
ilgili sorunları geleneksel olarak Hazine’ye bırakmış olan üst düzey ordu ve
istihbarat görevlileri, artık Amerika’nın benzersiz üstünlüğünün yalnızca
doların aynı ölçüdeki üstünlüğü ile sürdürülebileceğini anlamış durumdalar. Bu
kitabın amacı, okuyucuya yeni bir kur savaşının bugünün dünyasında niçin diğer
tüm mücadelelerin sonucunu belirleyen tek ve en anlamlı mücadele olduğunu
anlatmaktır.
I. KISIM: SAVAŞ OYUNLARI
1.
Bölüm: Savaş Öncesi
Baltimore
ile Washington DC arasındaki eski tarım arazilerinin 1600 dönümü üzerinde
kurulu Uygulamalı Fizik Laboratuvarı (UFL), Savaş Bakanlığı ve NASA için proje,
ileri silah ve uzay sistemleri geliştirmiş bir Savaş Analiz kurumudur. Burada
savaş oyunları ve simülasyonları gerçekleştirilir, elde edilen sonuçlara göre
karar vericileri yönlendirici strateji ve politika önerileri hazırlanır.
2009
yılının başında, ordu, istihbarat ve akademik çevrelerden 60 uzman, Pentagon
sponsorluğundaki bir savaş oyunu için olağanüstü önlemlerle korunan bu mekâna
gelmişti, bunlardan biri de bendim. Bu savaş oyunu o tarihe kadar ordu
tarafından gerçekleştirilen diğer tüm oyunlardan farklı olacaktı. Bu oyunda,
kara, deniz, hava kuvvetleri kullanılmayacak, silaha başvurulmayacaktı. Düşmanı
alt etmek için izin verilen silahlar sadece finansaldı: döviz, hisse senedi,
tahvil ve türevleri… Pentagon gemi ve uçak yerine para ve sermaye piyasalarını
kullanarak küresel bir finans savaşı başlatmak üzereydi. 21. yüzyılın başında,
ABD’nin en ileri teknolojiye sahip konvansiyonel savaş gücü ile başa çıkması
oldukça imkânsız olan güçler, konvansiyonel olmayan savaşlardaki yeteneklerini
giderek geliştirmişlerdi. Pentagon için fiili bir finans savaşının nasıl
gelişebileceğini, hangi derslerin alınabileceğini görmek anlayışıyla ilk defa
böyle bir girişimde bulunmasının zamanı çoktan gelmişti.
Hazırlık
aşamasında, profesyonel yaşantının merkezi olan Wall Street uzmanları,
deneyimlerinden ordu mensuplarını yararlandırmak amacıyla birçok toplantı ve
konferans tertipledi. Ben de “Ulusal Varlık Fonları (Soverign Wealth Funds SWF)”
başlıklı bir sunum yaptım. Bakın nelere değindim:

 

 

·  Ulusal Varlık Fonları devletlerin rezerv
fazlalarını yatırmak için kurduğu muazzam büyüklükteki yatırım havuzlarıdır.
·      Rezervler
esas olarak devletlerin doğal kaynaklarını (Norveç, Arap Ülkeleri, Rusya vb.)
veya mamul mallarını (Çin, Tayvan vb.) ihraç ederek kazandıkları, çoğunluğu
dolar cinsinden kuvvetli para birimlerinden oluşur.
·     Bu
tanımlamadan hangi büyük rezervlerin hangi devletlere ait olduğu anlaşılmıştır.
Geleneksel olarak bu rezervler, ilgili ülkelerin merkez bankaları tarafından,
fazlasıyla muhafazakâr bir tarzda yönetilir (ABD Hazine Bonosu gibi düşük
riskli ve dolayısıyla getirisi az likit enstrümanlar).
·  Daha
fazla getiri elde edecek yatırımlar yapmak (hisse senedi, emtia, özel sermaye,
gayrimenkul, hedge fonları vs.), merkez bankası bürokratlarının yeteneklerini
aşan bir iştir.
·     Bu
yüzden, son derce donanımlı uzmanların yönetiminde Ulusal Varlık Fonları
kuruldu ve ilgili hükümetlerin desteğiyle merkez bankalarından muazzam
ödenekler ayrılarak bu fonlara dünyanın her yerinde çeşitlendirilmiş portföyler
oluşturma yetkisi verildi.
·   Bu
fonlar, 2007’de başlayan bunalımın ilk kısmı sırasında kurtarma paketlerinin
başlıca kaynağı idi. Citigroup, Merill Lynch, UBS ve Morgan Stanley’i
desteklemek için 58 milyar doların üzerinde yatırım yaptılar. 2008’deki panik
sırasında bu yatırımların büyük kısmı yok oldu. ABD hükümeti kurtarmalara devam
etmek için vergi mükelleflerinin parasıyla devreye girmek zorunda kaldı. Ulusal
Fonlar bu ilk yatırımlarında büyük servet kaybına uğradılar, yine de hisse
pozisyonları ve onlarla gelen etki kalıcı oldu.
·      Ulusal
Varlık Fonlarının, kurdukları paravan şirketler vasıtasıyla bazı karanlık ve
spekülatif işlere bulaştıkları ise herkesin bildiği sırlardandı.
Sunumum
bu fonların olumsuz yanlarına odaklıydı. Dolaysıyla bunların, teknoloji çalmak,
yeni projeleri sabote etmek, petrol-uranyum-bakır-altın gibi stratejik emtia
piyasalarını karıştıran işler yapmak, rekabeti engellemek, ihalelere fesat karıştırmak,
içeriye ajan sokmak, finans piyasalarını manipüle etmek, olumsuz nüfuz
kullanmak gibi faaliyetlerde de bulunabileceklerine dikkat çektim. Tabi bir
saptama olarak değil, bir olasılık olarak…. En tehlikeli olasılığın da,
kapitalist sistemin işleyişini olanaksızlaştırmak için Batı’daki sermaye piyasalarına
yönelik topyekûn bir saldırı tehdidi olduğunu söyledim. Amacım, gelecekteki finansal
saldırılarını önlemek ve bunlarla savaşmak için söz konusu faaliyetlerin
yakından izlenmesi gerektiği hususunu öne çıkarmaktı. Biliyordum ki salondaki
dinleyicilerim arasında bulunan asker ve casusların bu konulardaki bilgileri,
benim balistik füzeleri ateşleme sırası konusundaki bilgilerimden fazla
değildi!
Uzun
hazırlık döneminden sonra sıra, oyunu oynayacak takımları oluşturmaya ve oyunun
tasarımına geldi. Oyunun, sermaye piyasalarının karmaşık dinamiklerine bağlı
olarak devletleri temsil eden takımlar açısından en umulmadık hamleleri ve
sonuçları içermesi gerekliydi. Her biri konularının gerçek uzmanlarından oluşan
beş takım savaşacaktı; Rusya Hücresi, ABD Hücresi, Pasifik Ülkeleri Hücresi,
Çin Hücresi ve Gri Hücre (“diğer herkes”den oluşan grup). Belirlenen senaryo
üzerinden oyunun oynanması konusunda Obama yönetiminin de izni sağlandı ve
tarih olarak 17-18 Mart 2009 günleri belirlendi. Oyunun zaman temeli yakın
gelecekteki 2012 yılı olacaktı.

 

2. Bölüm: Finans Savaşı
Mümkün
olduğunca geleneksellikten kaçınılmasını, belden aşağı vuruşların bolca
yapılmasını, ABD’ye finansal bir Pearl Harbor yaşatacak hamlelerin
gerçekleştirilmesini istiyordum. Bunu, ekonomik gidişattan ve finansal bir
saldırıya karşı savunmasız olmamızdan kaygı duyan bir Amerikalı olarak
istiyordum çünkü gerçek dünyada ciddi bir yenilgi yaşanmadan önce oyun
ortamında bu yenilginin yaşanması, Savunma Bakanlığı ile istihbarat camiasının
gözünün açılması anlamında en iyi yol gibi görünüyordu.
Takımların
(ben Çin takımındaydım) birbirlerini köşeye sıkıştırmak için canla başla
çalıştığı bu savaş oyununda bakın neler yaşandı:
·       ABD’nin,
dolara dayalı ticaret sisteminde ipleri elinde tutmak için üstün pozisyonunu
sürekli istismar etmesinden usanan Rusya, Japonya ile giriştiği uzun vadeli bir
ticaret anlaşması müzakeresinde, bundan böyle gerçekleştireceği doğal kaynak
ihracatının karşılığında ödemenin altını esas alan yeni bir para birimiyle
yapılması önerisini öne sürdü. Dolar devre dışı bırakılacaktı. Mamul madde
ihracatçısı Çin de açılan bu cepheye davet edildi. Çin’in yeni para sistemine
dayanak teşkil edecek altın havuzunda pay sahibi olabilmesi için dolarlarını
satıp altın alması gerekecekti, tereddütlüydü çünkü altın fiyatı çok artmıştı
ve bu hamlenin başında tepkisizliği seçti. Ancak sonrasında yüksek fiyatın
cazibesine kapılarak döviz portföyünü Euro ile çeşitlendirmek adına altınlarını
Rusya’ya sattı. Rusya da, bu alış verişin sonunda büyük miktarda altın stokuna
sahip hale geldiğini dünyaya duyurdu (Tesadüfe bakınız ki, bu oyunu oynadığımız
günün ertesinde gazeteler, Putin’in doların devreden çıkarılması için altın da
dâhil, maddi mallarla desteklenen bir alternatif rezerv para birimi arayışı
içinde olduğunu yazdı).
·       Bu
arada, K. Kore’deki bir ekonomik çöküşle bağlantılı jeopolitik ve insani
sorunlar senaryoya eklendi. Ardından Tayvan’da bağımsızlık yanlısı bir adayın
seçilmesi ve bunun Çin’le yarattığı gerilimler gündeme girdi.
·  Bu
olayların yarattığı ekonomik ve finansal sorunlar karşısında Amerikan
takımındaki akademisyenler, düşünce kuruluşları üyeleri ve piyasa deneyiminden
yoksun subayların yetersizliği giderek belirgin hale geliyordu.
·    Gri
Hücre farklı bir hamle yaparak temposu düşmeye başlayan oyuna yeni bir boyut
kattı; Japonya sahil Güvenliği, K. Kore tarafından mükemmele yakın ustalıkla
basılmış sahte yüz dolarlık banknotlardan oluşan büyük bir sevkiyatı ele
geçirmişti. Bunun öncesinin de olduğu ortaya çıkmış, İsviçre bankalarının
dolandırıldığı anlaşılmış, yurt dışında tutulan ve çoğunluğu yüz dolarlık
banknotların oluşturduğu servetlerin sahipleri titremeye başlamıştı. Neticede
ABD parasının değerine koyu gölgeler düştü ve piyasalarda itibari değerinin
altındaki fiyatlardan işlem görmeye başladı.
·       Bu
vaka çalışması sonucunda ABD, ciddi biçimde ulusal güç kaybına uğradı. Bunun
nedeni, kısmen Rusya’nın dolara yönelik saldırısıydı. Ama aynı zamanda da Doğu
Asya, bir Çin-Japon bloğu etrafında birleşmiş, bu birleşme bölgenin tümünü
içine alacak şekilde genişlemiş ve Birleşik Devletleri dışlayarak dış ticaret
ve sermaye akımları konusunda temel kararları veremeyecek duruma düşürecek bir
koalisyon oluşmuştu. Çin en az şeyi yaparak en çok puan alan ülke olurken,
Rusya ve Doğu Asya bir miktar para kazandı.

 

 

·
Oyun bir bakıma amacına ulaşmış ve ordu,
olası ekonomik felaketler konusunda yeni bir anlayış kazanmıştı.
Mart
2009’da henüz hiç kimse “kur savaşı” tabirini kullanmıyordu ama bu savaş
başlamıştı bile. FED’in Kasım 2008’de, amaçlarından biri de döviz piyasalarında
doları zayıflatmak olan niceliksel gevşeme programı bunun kanıtıydı. Bu
tedbirlerin, batmaması gerekecek kadar büyümüş şirketlerin kurtarılması
bakımından olsun, ABD’nin ihracatına destek bakımından olsun anlayışla
karşılanması mümkündü. Ancak işin zor yanı, Çin, Rusya S. Arabistan gibi
ihracatçıların kendi çıkarlarını fiyat yükselterek veya ABD doları cinsinden
menkul kıymetlerden kaçarak korumaya çalışmaları halinde bunun ardından ne
olacağını kestirmekti. Gerçek savaş o zaman hareketlenecekti. Oynanan savaş
oyununun Pentagon açısından içerdiği derslerden biri, dolar topyekûn çökse de
Birleşik Devletlerin son çare olarak başvuracağı muazzam miktarda altın
rezerviyle neler yapabileceğini öğrenmesiydi. Bu stokların neredeyse tamamının
banka kasaları yerine askeri üslerde bulundurulması ise ulusal servetle ulusal
güvenliğin bağlantısını ifade ediyordu.
İİ.KISIM:
KUR SAVAŞLARI
3.
Bölüm:
Altın Bir Çağ Üzerine Düşünceler
Bir
ülkenin rekabetçi devalüasyonlar aracılığı ile diğerine karşı yürüttüğü kur
savaşı uluslararası ekonomideki en yıkıcı ve en korkulan yaklaşımlardan
biridir. Komşunun yoksullaştırılması anlamını taşır. ABD’nin, altınla
bağlantısını kopartarak doları zayıflatma girişimleri nedeniyle petrolün dolar
bazındaki fiyatının dört katına çıktığı 70’li yılları unutmayalım. Kur
savaşından olumlu bir sonuç çıktığı görülmemiştir.
Uluslararası
bir olgu olmakla birlikte, kur savaşlarını, yetersiz iç büyüme tahrik eder.
Böylece işsizlik yükselir, bankacılık sektörü zayıflar, kamu finansmanı bozulur
sonuçta devalüe edilen para birimi aracılığı ile büyüme motorunun ihracatla
hareketlendirme yoluna girilir. Başlangıçta cazip görülen bu yol, ihraç ettiği
ürünlerdeki ithal girdilerin fiyatını artıracağından parasını ucuzlatan
(devalüasyon yapan) ülkeleri zarara uğratabilir. Daha kötüsü, uluslararası
ekonomiyi, kısasa kısas rekabetçi devalüasyonlar sarmalına sokabilir. Euro’nun
1,40 dolardan 1,10 dolara düşürüldüğünü düşünelim. Böylece kendisine şık bir
Alman arabası edinme fırsatı doğan Amerikalı tüketici memnun olacaktır ama
yerli otomobil sektörünü ayakta tutmaya çalışan ABD hükümeti hiç memnun
olmayacak ve karşı tedbirler alarak Euro’yu tekrar yukarıya itmeye
çalışacaktır. Dolar satıp Euro alarak döviz piyasalarına doğrudan müdahale
etmek, faizleri düşürmek (doların cazibesini azaltmak için) veya para basmak
gibi önlemler doların değerini düşürür. Kısacası ABD gibi güçlü bir rakip kendi
devalüasyonun yapmaya karar verirse bunu yapmaya muktedirdir ve sonuçları
herkesi etkiler ama hiçbir tarafa kalıcı bir yarar sağlamaz. Yetmezse daha
pervasız önlemler de alabilir; örneğin telafi edici gümrük vergileri,
ambargolar, dış ticaret serbestisine konulabilecek gizli veya açık engeller vs.
Böylesi korumacı tedbirler, inovasyonun motoru rekabetçiliğe de zarar verir. Bu
yolun sonu küresel durgunluğa çıkar ve herkes zarar görür.
Yakın
geçmişte Çin ve Japonya arasında çarpıcı bir kur savaşı yaşandı. Eylül 2010’da
Çin’e ait bir trol teknesi, Japonya’nın da hak iddia ettiği sularda bir sahil
koruma devriye teknesine çarptı. Japonlar trol

 

kaptanını
tutukladı. Çin olayı protesto edip derhal iade ve özür talep etti. İstediği
gerçekleşmeyince de, Japonya’ya yaptığı tüm nadir maden ihracatını durdurdu. Bu
madenler elektronik malzeme ve hibrid otomobillerin imalatında, diğer ileri ve
çevre dostu teknoloji uygulamalarında can alıcı bir girdiydi ve piyasası
neredeyse bütünüyle Çin tarafından kontrol ediliyordu. Japon imalatçıları felce
uğradı. Bunun üzerine Japonya, uluslararası piyasalarda yen’in değerini aniden
düşürerek karşı saldırıya geçti. Çin malları Japonya’da pahalılaştı, yerini
Endonezya ve Vietnam gibi daha düşük maliyetli üreticilerin malları aldı. Bu
çekişmenin, araya giren küçük oyuncular dışında kimseye bir faydası olmadığı
birkaç hafta içinde anlaşıldı. Japonya formalite icabı bir özür mektubu verdi,
kaptanı iade etti. Çin de nadir madde akışını kaldığı yerden devam ettirdi. Yen
güçlenmeye başladı. Daha kötü bir sonuçtan şimdilik kaçınılmıştı ama dersler
alınmış, kılıçlar bilenmişti.
Yirminci
yüzyıla iki büyük kur savaşı damga vurmuştur. Birincisi, yakından ilişkili
olduğu Büyük Bunalımı içeren süre boyunca, 1921 ile 1936 yılları arasında
cereyan etmiştir. İkincisi ise 1967 ve 1987 yılları arasında yaşandı ve neyse
ki bir askeri çatışmaya dönüşmeden Plaza (1985) ve Louvre (1987) anlaşmalarıyla
sonlandırıldı. Anlayışımızı derinleştirmek amacıyla şimdi biraz tarihe bakalım.
Klasik
Altın Standardı – 1870 ile 1914 Dönemi
Altın,
M.Ö altıncı yüzyılın Lidya’sından (Türkiye) başlayarak uluslararası para birimi
olma işleviyle hizmet etmiştir. Altın standardı, gerçek altın sikkelerin
kullanımından, çeşitli miktarlardaki altın ile desteklenen kâğıt para kullanımına
kadar her şeyi içerebilir. Tarihsel olarak altının kâğıt parayı destekleme
oranı % 20 ile % 100 arasında değişmiştir.
1870
ile 1914 yılları arasındaki altın standardı, yirminci yüzyıldaki halefleri gibi
uluslararası bir konferansta tasarlanmamış, çok uluslu bir teşkilat tarafından
yukarıdan aşağıya dayatılmamıştı. Standardı uygulayan ülkeler topluluğu, daha
çok, gönüllülük temelinde katılımda bulunulan bir kulüp görünümündeydi. Büyük
ülkelerin tümü değilse de çoğunluğundan oluşan üyeler, yazılı bir kural kitabı
olmamasına rağmen oyunun iyi bilinen kurallarına uygun davranıyordu. Bu dönemde
enflasyon neredeyse hiç olmadı, döviz kurları istikrarlıydı, özel sektörün
uluslararası para sistemine duyduğu güven yüksekti, işsizlik oldukça düşüktü ve
nihayet piyasalarda öngörülebilirlik vardı.
Klâsik
altın standardının cazibesi basitliğinden kaynaklanıyordu (bu süreç boyunca ABD’nin
bir merkez bankası yoktu). Kulübe katılan bir ülke, yalnızca kâğıt parasının
belirli bir altın miktarı değerinde olduğunu açıklıyor ve sonra bir diğer
üyeden herhangi bir miktarda altını bu para birimi karşılığında alıp satabiliyordu.
Böylece çeşitli para birimleri altın üzerinden birbirlerine bağlanmış oluyordu.
Klâsik altın standardı 1914 ile 1918 yılları arasındaki 1. Dünya Savaşı
öncesinde bir refah döneminin somut örneği oldu. Ancak 1920’li yıllarda
görülen, savaş öncesi altın fiyatını kullanma çabaları büyük bir borç yığını oluşturdu.
Altın değişim standardını deflasyonist bir yıkıcı güce dönüştüren politik
gaflar da buna eklenince başarısızlık kaçınılmaz hale geldi. Dünya 1914’den bu
yana uluslararası finansta saf bir altın standardı işleyişini bir daha
görmemiştir.

 

Federal Reserve’in Kuruluşu – 1907
– 1913 Yılları Arası
ABD’de
bir Merkez Bankası kurulmasının habercileri 1906 yılında yaşanan büyük San
Francisco depremi ile sonrasında oluşan büyük kayıplar ve 1907 yılında yaşanan
finansal panik olaylarıydı. Knickerbocker Trust’ın (New York merkezli, dönemin
en büyük ABD bankalarından biri) batması, borsanın çöküşüne, bankaya hücum
olaylarına ve büyük ölçekli bir likidite krizine yol açmış, bir bütün olarak
finans sisteminin istikrarını tehdit etmişti. J.P Morgan öncülüğünde organize
edilen özel bir finansal kurtarma operasyonu sayesinde kriz yatıştırıldı ama
böyle durumlarda son başvuru mercii olarak sınırsız kredi verebilecek bir
merkez bankasının gerekliliği ortaya çıktı ki bu fikre o güne kadar soğuk
bakılıyordu. Aralık 1913’de kabul edilip Kasım 1914’de yürürlüğe giren yasaya
göre, yeni kuruluşun adı Merkez Bankası değil, Federal Reserve olacaktı. Sistem
tek bir kuruluştan ibaret olmayacak, üyeleri bankerler tarafından değil, Başkan
tarafından seçilen ve Senato tarafından onaylanan Yönetim Kurulu’nun
yönetimindeki bölgesel rezerv bankalarından oluşacaktı. Sistem demokratik gibi
gözükse de ABD finans merkezinin New York olması nedeniyle, açık piyasa
işlemleriyle yürütülen fiili para politikasına New York Federal Reserve Bank hükmedecekti.
Bu bankayı da politikacılar tarafından değil, büyük New York bankalarından
oluşan hissedarlarca seçilen bir Yönetim Kurulu ve Başkan yönetecekti. Durumun
özeti, “FED içinde FED” idi. Bu yönetim biçimi 1930’larda değiştirildi ve
merkezi yetki Washington DC’deki Federal Reserve Başkanlar Kurulu’na verildi.
Sistem günümüze kadar geldi, tabi içindeki New York Federal Reserve ve Morgan’ın
ağırlığı hep hissedildi.
I.
Dünya Savaşı ve Versailles Anlaşması – 1914 – 1919 Yılları Arası
İngiltere
ve Fransa, Paris Barış Konferansını, savaşın malî faturasını mağlup Almanya ve
Avusturya’nın üzerine yıkma fırsatı olarak gördüler. Fransa’nın gözü, dünyadaki
en büyük dördüncü stok olan Alman altınlarındaydı. Almanya’ya dayatılan ağır
şartlar, bu ülkenin finansal tazminatları ödeme yeteneğini fena halde azaltıyordu.
ABD’nin görüşü, tazminatın Almanya’nın ödeme gücü ile orantılı olması gerektiği
yönündeydi. Öte yandan, İngiltere ve Fransa, Rusya’ya muazzam miktarlarda borç
vermiş ve Rus Devriminden sonra bu borçlar temerrüde uğramıştı. Başı borçlarla
dertte olan yalnızca Rusya değildi. Ruslardan alacaklı olan Fransa ve İngiltere
ile İtalya da, ABD’ye olan borçlarını ödeyemiyordu. Tüm kredi ve dış ticaret
mekanizmaları donmuştu. Bu donukluğu gidermenin yolu, ya malî gücü her ülkeden
daha yüksek olan ABD’nin yeni krediler vererek büyümeyi desteklemesi, ya da tüm
borçların affedilmesi ve oyuna yeniden başlanması biçiminde belirginleşmeye
başlamıştı.
İlerleyen
pazarlık sürecinde, İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği güçlü konumdakiler,
başta Almanya olmak üzere zayıf konumda olanları cezaî tazminat ödemeye razı
etti. Sıra tazminatın miktarını saptamaya gelince, işin ne denli karmaşık
olduğu ortaya çıktı. Sonunda Versailles Anlaşmasında kesin bir tazminat miktarı
belirlenemedi. Bunun hem teknik, hem siyasi olarak olanaksız olduğu anlaşıldı.
Konu uzman heyetlere havale edildi. Tazminatlar sonraki on beş yıl boyunca
uluslararası finans sistemine ayak bağı olacaktı. 1921 yılına gelindiğinde
ortam ilk modern kur savaşı için hazırdı.
4.
Bölüm: 1. Kur Savaşı (1921-1936)

 

Birinci
dünya savaşı öncesinde çoğu büyük ekonomi, banknotların altınla sabit bir
ilişki içinde olduğu gerçek bir altın standardına sahipti. Bu yüzden hem kâğıt
hem de altın paralar birbirlerine serbestçe dönüştürülebiliyor, birlikte
dolaşımda bulunuyordu. Savaşın başlamasıyla çatışmaları finanse etmek için para
basma ihtiyacı ağır basınca altın standartları bir kenara itildi. 1921-1936
dönemi 1. Kur Savaşını bu ön bilgiyi hafızalarda tutarak değerlendirmeliyiz.
  
1936
yılında sonuçsuz biçimde sona eren 1. Kur Savaşının ilk hamlesini Almanya
yaptı. Enflasyon yoluyla parasının değerini düşürerek rekabet gücünün
artırılması plânlanmıştı ama savaş tazminatlarının yüküyle zayıflayan ekonomi
yüzünden enflasyon kontrol dışına çıktı, hiper boyutlara ulaştı. 1925 yılında Fransa
Frank’ı devalüe ederek İngiltere ve ABD’ye karşı ihracat üstünlüğü elde etti.
İngiltere durumla başa çıkabilmek için çareyi 1931 yılında altın standardından
ayrılmakta buldu ve 1925’de Fransa’ya kaptırdığı üstünlüğü yeniden ele geçirdi.
1933’de bir benzerini ABD yaptı, parasının değerini altına karşı devalüe ederek
İngiltere’ye karşı üstünlük kazanma hamlesini gerçekleştirdi. Sıra tekrar
İngiltere ve Fransa’ya gelmişti. Onlar da paralarını yeniden devalüe ettiler.
Fransa 1936 yılında altın standardından ayrıldı. Arka akaya yapılan
devalüasyonlar ve düşülen temerrütler nedeniyle dünyanın en büyük ekonomileri
dibe vurdu, dış ticarette muazzam aksamalar meydana geldi, üretim kayıpları ve
servet kayıpları yaşandı. Bu hikâye günümüz için bir uyarıdır. Şimdi 1922
yılına geri dönelim.
Savaş
sırasında büyük ekonomik kargaşa yaşanmıştı. Weimar hiperenflasyonunun
kontrolden çıktığı yıl olan 1922 ilkbaharında büyük sanayi ülkeleri,
ekonomilerini düşülen berbat durumdan çıkarmak için Cenevre’de toplanmaya karar
verdiler. Gündemin başında, savaş öncesinden beri ilk kez değerlendirilecek bir
konu vardı: Altın standardına geri dönüş! Görüşmeler sonunda ortaya, klâsik
altın standardından önemli farklılıkları olan yeni bir altın değişim standardı
çıktı. Katılan ülkeler, merkez bankası rezervlerinin yalnızca altınla değil,
diğer ülkelerin para birimleriyle de tutulabileceğini kabul ettiler; “altın
değişim standardı” ifadesindeki “değişim” sözcüğü belirli döviz bakiyelerinin
rezerv amacıyla altın gibi muamele göreceğini ifade ediyordu. Bu değişiklik,
altın standardının yükünü ABD gibi büyük altın stokları olan ülkelere
yüklemişti. ABD, doların altın cinsinden değerini ons başına 20,67 dolar
oranında tutmakla yükümlüyken, diğer ülkeler rezerv olarak altını temsilen
dolar da tutabilecekti. Yapılan değişiklikler sonucu kâğıt para “altın kadar
değerli” olmayı sürdürecek ama altın serbestçe tedavül edemeyecek, merkez
bankası kasalarına girerek gözden kaybolacaktı.
Değiştirilmiş
altın standardına dönülmesine rağmen kur savaşları devam etti, üstelik hız
kazandı. Yeni altın sistemindeki kusurlar, neredeyse sistem benimsenir
benimsenmez ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan en açık olanı ihracat fazlası
veren ülkelerin biriktirdiği büyük miktarlardaki dövizden kaynaklanan
istikrarsızlıktı, bunu açık veren ülkelerin beklenmedik altın talepleri izledi.
Altın yönetimi konusunda merkez bankaları arasında, özellikle emisyon arzı ve
faiz politikalarının uygulanışı konularında yaşanan koordinasyonsuzluk da “oyunun
kurallarına” göre oynanmasının önünde engel teşkil ediyordu. Sistem yumuşak ve
tedrici ayarlamalar yerine hızla paniğe dönüşebilecek sert ve istikrar bozucu
sallantılara açıktı. Bir önemli kusur da, yeni standardın dayanağı olarak
altının dolara sabitlendiği fiyatla ilgiliydi. Savaşın yarattığı finansman
ihtiyacı para basımını azdırmış, altı arzı, banknot arzının çok altında
kalmıştı. Dahası,

 

 

var
olan altın, artan biçimde ABD’ne akmış, Avrupa’da görece daha az altın
kalmıştı. Piyasalar istikrarsızlaştıkça, yabancı alacaklılar ellerindeki
banknotları altına dönüştürüp başta ABD olmak üzere güvenli limanlara
götürüyordu. Sterlinin değerlenmesi sonucu ihracatı iyice azalan İngiltere’de
açıklar büyüdükçe bankalara hücum baş gösterdi. Bankaları batma tehlikesiyle
karşılaşan ülke 1931’de altın standardına veda etti.
ABD
ise 1929 yılına kadar dünyanın kreditörü durumundaydı ve yeni endüstriler
geliştirerek istikrarlı bir dönem yaşadı. Ne var ki ülkede tekelleşme yoğundu
ve ekonominin %50’den fazlası, 200 kadar holding tarafından kontrol ediliyordu.
Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yetebileceğini
gösteriyordu. Bankacılık yasalarının ve diğer mevzuatın yetersizliği,
piyasaları spekülasyonlara karşı çok korumasız bırakıyordu. 1929 yılına kadar
risk iştahıyla sürekli yükselen borsa üst üste binen birçok nedenden dolayı 3
Ekim tarihinde sert bir düşüş yaşadı. Arkasından panik geldi ve Büyük Bunalıma
girilmiş oldu.
Başta
Sterlin olmak üzere diğer para birimlerinin 1931’de dolar karşısında değer kaybetmesi
küresel deflasyon ve bunalımın yükünü doğrudan ABD’ye yükledi. 1932, Büyük
Bunalımın ABD’yi en çok vurduğu yıl oldu. İşsizlik %20’lere yükseldi, yatırım,
üretim durma noktasına geldi, bankalara hücum sonucu birçok banka battı. Başkan
Roosevelt kısa bir süre için bankaları tatil etmek zorunda kaldı. Bu arada
güven arttırıcı tedbirler alındı, görece sağlam bankalar yeniden açıldı,
çürükler devre dışı kaldı. Bankacılık krizi nispeten hafiflemiş olsa da kapıda
bir başka tehlike bekliyordu. O da, döviz kuru kanalıyla dünyanın her yerinden
ABD’ye ithal edilen deflasyon sorunuydu. 1. Kur Savaşı artık Beyaz Saray’ın
eşiğine gelmişti. Altından ayrılarak devalüasyona giden ülkeler, bu yolla
ucuzlatılmış mallarını ABD’nin burnuna dayayınca, ABD de rekabet gücünü koruyabilmek
için maliyetlerini düşürmenin yollarını aramaya başladı. Bu arayış, önce işçi
ücretlerinde indirim ardında işçi çıkarmalara dönüştü. Sonuçta Roosevelt diğer
kâğıt paralara karşı devalüasyonlara gitmek yerine nihai para olan altına karşı
devalüasyona gitmeye karar verdi. Sorun şuradaydı; altının fiyatını ons başına
20,67 dolardan, söz gelimi 30 dolara yükseltse, bu bir anda altın stokçularına
haksız zenginleşme kapılarını açacaktı. O ise bu kazancın hazineye kalmasını
istiyordu. Başkan, özel ellerdeki altını 20,67 dolardan satın alarak altın
üretimini, dolaşımını, ihracatını kamulaştırmak anlamına gelecek tedbirleri
yürürlüğe soktu. Ellerindeki altını FED’e teslim etmeyenlere çok ağır cezalar
getirdi. Böylece ABD’nin altın stokları önemli miktarda arttı. Bundan sonra
serbest piyasadan daha fazla altın alarak altın fiyatlarını yavaş yavaş
yükseltti, böylece doları devalüe etmiş oldu. Geçen süre içinde alınan bir dizi
tedbir ve dünya ekonomisinde ağırlığı olan ülkelerin deflasyondan kurtulmak
için para birimlerinin altın karşısında daha kalıcı biçimde ucuzlaştırıp
sabitlemesi fikri genel kabul görmeye başladı. Bu çerçevede uluslararası
işlemlerde kullanılacak yeni altın fiyatı ons başına 35 dolar olarak
belirlendi. Paritelerin korunacağına dair güvenceler işe yaradı ve devalüasyon
dalgaları duruldu, kısmi bir istikrar dönemine kavuşuldu. Ancak gerekenin çok
azının, gerekenden çok geç yapılması başka jeopolitik gelişmelere yol açmıştı.
Bir
örnek: Versailles savaş tazminatları ve Weimar hiperenflasyonunun neden olduğu
yıkım Almanya’da Nazi partisinin yükselişine ve 1933 başında iktidara gelmesine
yol açtı. Japonya’da ise askeri bir klik 
hükümeti
ele geçirmiş, Doğu Asya’da bir dizi işgallere ve fethe başlamıştı. 1942’ye
gelindiğinde dünyanın büyük kısmı II. Dünya Savaşının içindeydi. 1. Dünya
Savaşından kalan borçlar ve tazminatlar yüzünden yapılan devalüasyonlar,
bunlara bağlı mücadeleler unutulmuştu.
Süreç
içerisinde yaşanan ekonomik dengesizliklerin, altın standardı yüzünden meydana
geldiğini savunan çok sayıda iktisatçı bulunuyor. Ancak sorunun bizzat altından
mı yoksa altının fiyatından mı kaynaklandığını sorgulamak gerekmiyor mu?
Değerinin altındaki para birimlerinin, yanlış yönlendirilmiş faiz oranı
politikalarının, sistemin çökmesinde ne denli etkili olduğunu hiç mi
soruşturmayacağız? En azından geriye dönüp baktığımızda 1925’te ons başına 50
dolara denk gelecek daha gerçekçi bir altın fiyatının, daha az deflasyonist
olacağını söylemek mümkündür. Bunu asla tam olarak bilemeyeceğiz ama 1936’dan
sonra olanlar bir kur savaşının devamı değil, tarihin en kanlı gerçek
savaşıydı.
5.
Bölüm: II. Kur Savaşı (1967-1987)
İkinci
Dünya Savaşı hız keserken ABD ve İngiltere öncülüğündeki büyük güçler yeni bir
dünya parası düzeni arayışına girdiler. Bu doğrultuda Temmuz 1944’de düzenlenen
Bretton Woods Konferansında, para sistemini şekillendirecek bir dizi kural ve
kurum oluşturuldu (1944’de kurulup 1947’de faaliyete geçen IMF bunlardan
biriydi). 1944’den 1973 yılına kadar yaşanan Bretton Woods sürecinde, parasal
istikrar, düşük enflasyon, düşük işsizlik ve yüksek büyüme yaşandı, gerçek
gelirler arttı.
Para
sisteminin esası, ons başına 35 dolar hesabıyla altının serbestçe dolara
dönüştürülebilmesi olanağı idi. Diğer para birimleri ise ABD doları karşısında
belirtilen sabit kurlarla dolaylı biçimde altına bağlanıyordu. Dış ticaret
açığına düşen belirli ülkelere IMF tarafından kısa vadeli kredi ve devalüasyon
izni verilebilecekti. Konferans her ne kadar uluslararası nitelik taşısa da
kuralların Washington tarafından dikte edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
II.
Kur Savaşının çıkışını, Vietnam savaşının ABD ekonomisine yüklediği yüksek maliyetler
ile ilişkilendirebiliriz. Başlangıçta ABD’nin gücü hem silaha (Vietnam Savaşı)
hem tereyağına (yoksullukla mücadeleyi de içeren “Büyük Toplum” sosyal
projeleri) yetecekmiş gibi görünüyordu ama öyle olmadı. Ülkenin bütçe ve dış
ticaret açıkları, buna bağlı olarak enflasyonu aldı başını gitti, dolar
çöküyordu.
Bu
arada, dolar kadar değilse bile yine de önemli bir rezerv parası olan Sterlin’de
de istikrarsızlıklar oluşmaya başlamıştı. İngiltere dışındaki ülkelerde tutulan
Sterlin rezervleri yükselmiş, ülkenin merkez bankasında bu rezervleri
dengeleyecek dolar ve altın miktarı konusunda sıkıntı baş göstermişti. Sterlin
sahiplerinin paraları karşılığında topluca altın veya dolar talep etmeleri
halinde ülkede bir bankaya hücum paniği yaşanabilirdi. İngiltere’de enflasyon
ve işsizlik yükselişteydi ve Sterlin satış baskısı altındaydı. Çaresiz dolara
karşı % 14,3’lük bir devalüasyona gidildi (Kasım 1967). İngiltere bile
devalüasyon yapabiliyorsa diğerleri de yapabilirdi, en sağlamı altındı. İyi ama
herkes parasının değeri düşmeden altına dönmek isterse altının fiyatı nasıl 35
dolarda tutulacaktı, altın stokları talebi karşılamaya yetecek miydi? Artan
altın talebini karşılayacak maden sahibi ülkelerin başında Güney Afrika ve SSCB
geliyordu. Özgür dünya ise, berbat bir ırkçı rejime sahip Güney Afrika’yı ve
komünist SSCB’yi zenginleştirme fikrinden çok rahatsız oluyordu.

 

Dolara
dayalı sisteme kafa tutan Fransa, önce NATO’dan, bir yıl sonra Haziran 1967’de
altın havuzundan çekildiğini dünyaya duyurdu. Bu da denizaşırı ülkelerdeki
dolar hamillerinden gelen altın taleplerini yaygınlaştırdı. Mart 1968’e
gelindiğinde havuzdan saatte 30 ton altın çıkışı başlamıştı, Londra Altın
Havuzu çöküyordu.
Bu
karışık ortamda, altın arzının, hızla yükselen dünya ticaret hacmini
destekleyemeyecek kadar az olduğunu savunan da vardı, sorunun altın miktarında
değil fiyatında olduğunu savunan da. Altının ons’u 35 dolardan 100 dolara
yükseltilse belki sorun çözülecekti. “Altın yetersizliği” meselesi 1969 yılında
IMF’nin gündemine girdi ve SDR (Özel Çekme Hakkı) adı verilen yeni bir
uluslararası para biçimi yaratıldı. SDR, ödemeler dengesi açıklarını tıpkı
altın veya döviz rezervleriyle aynı şekilde dengeleyecek bir varlığı temsil
ediyordu, bu nedenle “kâğıt altın” unvanını aldı.
Yukarıda
değinilen nedenlerle 1967 ile 1971 arasındaki dönem uluslararası para ilişkilerinde
bir kargaşa ve belirsizlik dönemiydi. Bunun üstüne bir de dünyanın önde gelen
ekonomilerindeki öğrenci ayaklanmaları, işçi protestoları, savaş karşıtı
gösteriler, cinsel devrim, Prag Baharı, Kültür Devrimi, termonükleer savaş
korkusu, hızlı teknolojik gelişmeler gibi alışık olunmadık sosyolojik,
psikolojik olgular eklendi. Dünya kıpır kıpır oynayan bir zemindeydi.
Aynı
dönemlerde ABD de dış ticaret açıkları ve parasal gevşekliğin yarattığı
sorunlarla boğuşmaktaydı. 15 Ağustos 1971’de Başkan Nixon ücret ve fiyat
kontrolleri, ithalata % 10 ek vergi ve altın penceresinin kapanışını içeren
Yeni Ekonomik Politikasını ilân etti, 1944 Bretton Woods altın standardı çöpe
gitmişti! Yeni Ekonomi Politikası, doların altına karşı devalüe edilmesi
anlamını taşıyordu. % 10’luk ek gümrük vergisi ise düpedüz GATT kurallarına
aykırıydı ve misilleme getirebilirdi. ABD, ödemeler dengesi düzeldiğinde ek
verginin kaldırılacağını söylemekle yetindi. Ticari ortaklar, ABD’ye yaptıkları
ihracatın zorlaşacak olması, bunun da kendi ülkelerinde işten çıkarmalara yol
açacağı endişelerine rağmen fazla ses çıkaramadılar.
Süreç
içeresinde yürütülen müzakereler neticesinde dolar altına karşı %9 ve önemli
para birimlerine karşı %3 ile %8 arasında devalüe edildi. Altının da hesaba katılmasıyla
diğer paralar dolar karşısında toplam %11 ile %17 arasında değer kazanmış oldu.
Diğer ülkeler yeni pariteleri +/- % 2,25’lik bir bant içinde tutmayı, ABD’de
%10’luk ek vergiyi kaldırmayı kabul etti.
Bu
değişikliklerin ABD’nin ithalatını azaltmasına, ihracatını yükseltmesine
faydası olacağı bekleniyordu ama beklenti kısa süre sonra yok oldu, ülke
kendini kötü bir durgunluğun içinde buldu. İngiltere’de yeni bir devalüasyon
yaşandı, görece daha güvenli paralar olan Alman Markına ve İsviçre Frank’ına
hücum başladı. Önemli para birimlerinin tümünü dalgalı kur sistemine geçirmek
dışında yol kalmamıştı. IMF nihayet 1973’de Bretton Woods sisteminin çöktüğünü
açıklayarak altının uluslararası finanstaki rolünü resmen sona erdirdi ve para
birimi değerlerini hükümetlerin ve piyasaların istediği düzeyde birbirleri
karşısında dalgalanmaya bıraktı. Bir para dönemi bitmiş şimdi bir yenisi
başlamıştı ama kur savaşı henüz sona ermemişti.
Kral
Doların Geri Dönüşü
ABD,
Nixon kararlarından beklenen canlanma yerine 1973-1981 yılları arasında üç
durgunluk geçirdi. 1977-1981 yılları arasında doların toplam alım gücünde %50’lik
bir düşüş oldu. 1973-1975 durgunluğu sırasında petrol fiyatları dörde katlandı,
1979’da ise bu yükselmiş düzey, bir daha ikiye katlandı. Altının 1971’deki
40,80 dolarlık yıllık ortalama ons düzeyi 1980’de bir ara 850 dolara yükseldi,
yıl ortalaması 612,50 olarak gerçekleşti.
Çoğu
kişiye göre dünya çıldırmıştı. ABD’de ortaya çıkan yüksek enflasyon, durgun
büyümenin benzeri görülmemiş bileşimini ifade eden “stagflasyon” sözcüğü bu
vesileyle sözlüğümüze eklenmiş oldu. Dolara olan güven kaybının telafisi için
yeni bir liderlik ve şok tedbirler gerekiyordu. Reagan dönemindeki FED Başkanı P.
Volcker 1981’de federal fonların faiz oranını %11,2’den %20’ye çıkardı. Şok işe
yaradı. 1980’de %12,5 olan enflasyon 1986’da %1,1’e kadar geriledi, altının
onsu da 317,26 dolar düzeyine düştü. Dolar geri gelmişti.
ABD
ekonomisinin canlandırılması tedbirleri arasında Reagan döneminin düşük vergi
uygulamaları da vardır, bu sayede güçlü bir büyüme dönemine girildi.
Kuvvetlenen dolar sayesinde ucuzlayan Alman otomobilleri ve Japon elektronik
eşyaları piyasayı istila edince Amerikan sanayicilerinden koruma feryatları,
doların devalüe edilmesi gereğine ilişkin sesler yükseldi. Ama artık terk
edilecek herhangi bir sabit kur veya altın paritesi olmadığına göre devalüasyon
nasıl yapılacaktı? Merkez bankaları bir araya gelerek bir plân hazırladılar.
1985 Plaza Anlaşması olarak bilinen bu plân çerçevesinde dolara, 1985-1988
döneminde Fransız Frank’ına karşı %40’ın üzerinde, Japon Yenine karşı %50, ve
Alman Markı karşısında %20 değer kaybettirildi. Sonuç hayal kırıklığı idi. işsizlik
ve enflasyon arttı. Anlaşılan devalüasyonlar ve kur savaşları vaat edilen
büyümeyi ve iş olanaklarını yaratmıyor ama kesin olarak enflasyon yaratıyordu.
6.
Bölüm: III. Kur Savaşı (2010 – )
Üçüncü
kur savaşının süper güçleri dolar, euro ve yuandır. Japon Yen’i, İsviçre Frank’ı
ve Sterlin gibi diğer para birimlerini yok saymıyoruz ama küresel GSYH’nin
neredeyse %60’ına ulaşan birleşik GSYH’leri ile ABD, AB ve Çin ekonomilerinin
paraları diğer birimleri çevrede bırakıyor.
Bu
dönemde kur savaşları küresel olarak yaşanıyor; bankalar, traderler,
politikacılar, otomatik sistemler, tüm büyük finans merkezlerinde aynı anda 24
saat boyunca savaş veriyor, ekonomilerin ve etkilenen vatandaşların kaderi
muallâkta kalıyor. Günümüzde kur savaşları, para birimini ulusal olarak ihraç edenlerle
sınırlı değil. Devrede, IMF, Dünya Bankası, Uluslararası Ödemeler Bankası ve
Birleşmiş Milletler ’in yanı sıra hedge fonları, küresel şirketler ve süper
zenginlerin özel ofisleri gibi oyuncular da var. Bu özel kuruluşların,
spekülatör, hedge erbabı ya da manipülatör olarak para birimleri üzerinde
onları ihraç edenler kadar etkisi var. Bugünlerde, politikacılara dolaylı baskı
yapabilecek trilyonlarca doları olan hedge fonları ile birlikte yaşıyoruz.
Üçüncü
kur savaşının birincisi gibi trajik biçimde mi sona ereceğini, yoksa ikincisi
gibi yumuşak iniş yapacak şekilde mi yönetileceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz şu
ki, ulusal ekonomilerin para basımının ve türevler aracılığı ile kaldıraç kullanımının 1980’lerden sonra
gösterdiği hızlı büyüme nedeniyle bu savaş küresel ve muazzam ölçekte olacak.
Bugün risk para birimlerinin birbirleri karşısında devalüe edilmesinde ya da
altın fiyatının artmasından ibaret değil. Bugün bizzat para sisteminin güven
kaybı nedeniyle çökmesi ve güçlü varlıklara kitlesel kaçış riski ile de karşı
karşıyayız. Şimdi bu savaşın cephelerine bakalım;
Pasifik
Cephesi
Bu
cephede dolar ve yuan bulunur. Çin’in kabuğundan çıkıp bir ihracat devi haline
gelmesinden önce bu ülkede öncelik, alt yapının geliştirilmesi maksadıyla ucuz
ithalat odaklıydı. Sonra ihracata yöneliş oldu. Çin 1983 – 1994 döneminde
ihracatını yükseltebilmek için arka arkaya yaptığı devalüasyonlarla parasının değerini
dolar karşısında 2,8 yuandan 8,7 yuana kadar indirdi. Durumun yarattığı haksız
rekabet ortamı, ABD hazinesinin Çin’i bir para manipülatörü olarak
damgalamasına neden oldu. 1997’ye gelindiğinde yuan’ın değeri 8,28 dolara
sabitlendi ve bu kur 2004’e kadar neredeyse hiç değişmedi. Çinli yöneticiler,
ekonomik nedenlerle sosyal karışıklıklar çıkmasını engellemenin yolunun halk
yığınlarına iş olanağı yaratılmasından geçtiğini öğrenmişlerdi (Tiananmen
anıları ve yüz yılı aşan kaosun tarihsel hatıraları…) Bu da ancak ihracatla
mümkündü, kur çıpası da bu amaca hizmet eden bir araçtı.
Uzun
yıllar gergin geçen ABD-Çin ikili ticaret ve yatırım ilişkileri 2002’de bir üst
seviyeye taşındı. Aradaki buzları eriten olay 11 Eylül saldırılarından sonra
ABD öncülüğünde teröre karşı açılan küresel savaşa Çin’in güçlü destek vermesi
oldu. Bu arada Çin kendi deflasyonunu kısmen de düzenli ve ucuz iş gücü arzı
aracılığıyla dünyaya ihraç ediyor, FED başkanı Greenspan ise 2000’de patlayan
teknoloji balonunun üzerine gelen 2001 durgunluğunu aşabilmek için düşük faiz
uygulamalarını ısrarla sürdürüyordu. Bu düşük oranlar risksiz devlet tahvilleri
ve bonolarının sağladığından daha yüksek getirilere ihtiyaç duyan kurumsal
yatırımcıları getiri arttırma arayışına itti. 2002’den 2007’ye kadar sürecek
büyük gayrimenkul balonu yoldaydı.
Greenspan’ın
halefi Bernanke’de (Milton Friedman’dan esinle) deflasyondan kaçınmak için helikopterden
yeni basılmış para atma fikrini destekleyecek yapıda bir başkandı. Deflasyon
korkusu ABD’de 2002-2011 dönemine hâkim oldu. Onlara göre deflasyon bir düşman,
Çin ise insana saygısızlık derecesinde düşük ücretler uygulayan, iş
güvenliğiyle çevre kirliliğini umursamamasından kaynaklanan düşük üretim maliyetleri
nedeniyle düşmanı besleyen bir manipülatör idi.
ABD,
Çin ile yaptığı ticarette 1997 yılında 50 milyar dolar açık verirken bu açık
2006 yılında 234 milyar dolara fırladı. ABD açık verdikçe dolar basıyor, Çin
ise ülkesine giren dolarları mas etmek için (kur çıpasını sabit tutmak
maksadıyla) Yuan basıyordu. Görünüşte Çin, para politikalarını, taşeron olarak
FED’e devretmişti. Öte yandan Çin elde ettiği dolarlarla sürekli ABD devlet
tahvili alıyordu (2011 yılı itibariyle tahmini 950 milyar dolarlık bir
birikimden bahsediyoruz) ve bunların düşük getirisinden memnun değildi. İki
ülke trilyon dolarlık bir sarmala kilitlenmişti. Bu sarmal, kur savaşları
kontrolden çıktığında iki tarafça da infilâk ettirilebilecek parasal bir barut
fıçısından başka bir değildi.
ABD,
Çin’e karşı verdiği dış ticaret açığının daha da yükselmemesi ve Çin Halk
Bankasının (Merkez Bankası) dolar cinsinden muazzam miktarlarda varlık
biriktirmesini yavaşlatmak için çok çaba harcadı. Bunun sonucunda, 1997
yılından beri dolar karşısında 8,28 civarında sabit kalan yuan, 2005-2011
arasında 6,40 düzeyine inerek Amerika’nın istediği gibi dolara karşı %17
oranında değerlenmiş oldu. Şüphesiz bu revalüasyon süreci pürüzsüz olmadı ama
bir biçimde oldu. Fakat, tahviller sorunu olduğu gibi duruyor. Çin günün
birinde tüm ABD tahvillerinin aynı anda geri ödenmesini talep ederse ABD altın
stokları bir anda sıfırlanabilir, Çin gururla 9.000 ton altının üzerine
oturabilir! Şimdi Çin savaş gemilerinin bu altın kargosunu Şanghay’a götürmek
üzere New York limanına yanaştığını tasavvur edip (teorik olsa da bu olasılık
mevcut) böyle bir sahnenin gerçek olabileceği üzerine biraz düşünelim… ABD
halkının tehlikeden ne kadar haberdar olduğu da ayrı konu.
Bir
de şu var; 1950’de ABD’nin 20.000 tonun üzerinde altın rezervi vardı. 1971’de
Nixon altın penceresini kapattığında stok 9.000 tona kadar düşmüştü. Çin o
tarihlerde ihracat konusunda bugünkü kadar yükselmiş olmadığı için ABD’nin
11.000 ton altını ihracat gücü yüksek ve ülkenin büyük dış ticaret açıkları
verdiği Japonya ve Almanya gibi ülkelere gitti. ABD’nin çok borçlu bir ülke
olması ciddi bir sorundur ama bu ülkenin para basma, borç alma ve olanaklarının
üzerinde harcama yapma yeteneği konusunda hiçbir etkili denetimin olmayışı,
dolara fazlasıyla dayalı dünya finans sistemi açısından daha da düşündürücü bir
sorundur. Bu borçlanma ve harcama cümbüşü, Greenspan ve Bernanke dönemlerinde
aşırı düşük faiz oranlarıyla teşvik görmeye devam etti. Çin ve ABD,
dizginlerinden böylesine boşalmış bir ortamda III. Kur savaşına atıldılar.
Çin’in
ihracat makinesi olması kendi başına bir amaç değil amaca yönelik bir araçtır.
Gerçek amaç insanlarını iş sahibi yapabilmektir. Bu amaç da ABD’deki işsizliğin
nedenlerinden biri olarak ortada durmaktadır. İktisatçılar istatistiksel olarak
konuşmayı sevse de biz insanî olarak belirtelim; ABD’de işsizlikten etkilenen
kişilerin sayısı 2009 itibariyle 25 milyondur. Gevşek para politikaları ve
bunun sonucunda ortaya çıkan kredi kartıyla harcama coşkusu, yükselen konut
fiyatları, artan hisse senedi fiyatları ve tüm talep sahiplerine verilen
teminatsız konut kredileri bu insanî trajediyi bir süreliğine maskeledi. Bu
sürdürülemez durumun müziği 2007 yılında aniden kesildi ve ABD 2008 paniğine
sürüklendi. İşlerin bu noktalara gelmesinde, ABD’deki işsizliğin önemli
nedenlerinden biri olan Çin’in kur politikaları da sorumluydu ve ABD’li
politikacılar bunu yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Ne var ki, orta yerde
tahviller sorunu varken ABD’nin Çin ile girişeceği bir çatışmadan
kazanacakları, kaybedebileceklerinden çok fazla gözükmüyordu. Üstelik Çin İran’ın
en büyük petrol alıcısı idi ve nükleer silahlar konusundaki pürüzleri ABD
lehinde veya aleyhinde etkileyebilecek konumdaydı. Çin ayrıca dünyanın en
kapalı rejimi olan Kuzey Kore ile de çok yakın ekonomik ilişkiler içindeydi bu
konuda da ABD çıkarları etkilenebilirdi. Kısacası, ulusal politikaların
jeopolitik ve finansal yönleri, ayrılmaları mümkün olamayacak şekilde
birbirinin içine geçmiş vaziyetteydi. 2011 baharına gelindiğinde kur savaşında
Pasifik’teki ABD-Çin cephesi, belirtilen risklerin gölgesinde tehlikeli bir
sessizlik yaşıyordu.
Atlantik
Cephesi
Dolar
ile Euro arasındaki bu cephe çatışma yerine daha çok karşılıklı bağımlılık
olarak anlaşılabilir. Bunun nedeni, tarafların bankacılık sistemlerinin
dünyadaki diğer karşılıklı finansal ilişkilere göre çok daha yüksek ve geniş
ölçüde bir entegrasyon içinde oluşudur. Dolar ve Euro, aynı yöne giden bir
geminin iki yolcusudur. Yolculuk sırasında gemi içindeki yerleri, kendi
iradeleriyle kâh öne çıkıp, kâh arkaya düşebilir ama bu değişikliklerin boyutu,
geminin boyundan uzun olamaz. ABD’nin esas ilgi alanı Euro’yu aşırı
güçlendirmeye çalışmaktan (AB’nin ABD’ye ihracatları zorlaşsın diye) çok
bütünüyle dağılmasını önlemektir. Çünkü Euro, 2. Dünya Savaşı sonrasında
başlayan ve barışı korumayı amaçlayan bir Avrupa projesinin mucizevi bir para
yaratım ürünüdür ve yaşamalıdır. Ayrıca, Avrupa ABD için muazzam bir ihracat
pazarıdır. Güçlü bir Euro, Avrupalıların Amerikan makinalarına, uçaklarına,
tıbbi ürünlerine, yazılımlarına, tarım ürünlerine ve çeşitli hizmetlerine
yönelik iştahını açık tutar. Çöküşü, iki küresel çıktı devinin arasındaki ticaretin
çökmesi anlamına gelecektir.
Euro’nun
desteklenmesinde Çin’in de çıkarı vardır çünkü Avrupa, Çin’in büyük bir
müşterisidir. Ayrıca Euro, Çin’in rezervlerini dolar dışındaki bir para ile
tutabilmesi için iyi bir alternatiftir. Almanya, ABD ve Çin’in Euro’ya verdiği
desteği memnuniyetle karşılamaktadır. Bir ihracat devi olarak Almanya’nın zayıf
Euro’yu (ihracatını daha da arttırabilmek için) tercih etmesi beklenebilirdi,
tıpkı ABD’nin zayıf Dolar’ı, Çin’in zayıf Yuan’ı tercih edeceği gibi. Bu durum
kur savaşlarında kendi lehine bir unsur olabilirdi ama Almanya yalnızca AB
dışına değil, AB içine de büyük miktarlarda ihracat yapıyordu ve sattığının
karşılığını zayıf bir para birimi ile almak işine gelmiyordu.
2011
yılına gelindiğinde Euro 17 üye ülke tarafından kullanılıyordu. Bu ülkelerin
arasında Yunanistan ve İspanya gibi hep savurgan olan ve borçlarını ödeyemez
hale gelmiş zayıf halkalar da vardı ve uyumu bozuyordu. 2010 yılında Avrupa,
devlet borçları krizine girdi. Yunanistan gibi ülkeler, gerçek durumlarını
gizleyen bilançolar ve duruma bilerek ya da bilmeyerek göz yuman ehliyetsiz
derecelendirme kuruluşları sayesinde Maastrich Anlaşması sınırlarını fazlasıyla
aşan düzeylerde borçlandılar. Yatırımcılar, Almanya devlet tahvilleri gibi
sağlam enstrümanlarından sadece biraz daha yüksek faiz veren Yunanistan,
Portekiz, İspanya, İrlanda gibi ülkelerin tahvillerini havada kaptılar. Sorun
çıkmayacağını, devlet borçlarının batmasına izin verilmeyeceğine inanıyorlardı.
Avrupa bankaları kasalarını yalnızca riskli ülkelerin Euro tahvilleri ile
değil, sahtekâr Wall Street bezirgânlarının yapılandırdığı, Fannie Mae, Lehman
Brothers ve benzerlerinin şık ambalajlara büründürdüğü paçavradan teminatlı
borç senetleriyle de doldurmuştu. Saadet zinciri bozulunca (2010) Avrupa
bankacılık sistemi borçlarını ödeyemez hale gelmişti.
Almanya
ve Fransa gibi en büyük alacaklı devletler, çevrelerindeki Yunanistan, İrlanda
ve Portekiz gibi ülkelerin devlet borçlarını desteklemek için hızla toplandılar
ve kurtarma operasyonları başladı. ABD’de, Çin’de önemli ihracat pazarlarına
zarar gelmemesi için krizin çözülmesine katkı koydular. Avrupa devlet borcu
krizinden esas olarak Almanya yararlandı. Euro’nun varlığını sürdürmesi Almanya’ya
Avrupa içinde egemen bir konum kazandırdı, bu arada Euro’nun uluslararası
plânda biraz zayıflamış olması dünyanın geri kalan kısımlarında pazar payını
genişletmesine yaradı.
ABD,
Çin ve Almanya’nın çıkarları aynı yönü gösterdiğinden şimdilik Euro yaşamaya
devam etmektedir. Bankaların çürük varlıklarla dolu olması, çevre ülkelerin
sürdürülemez maliye politikaları uygulamaları, Yunanistan ve Portekiz gibi
ülkelerin vatandaşlarına kemerlerini bellerini kopartacak kadar sıktırtsa da o
zavallıların problemleri bir başka zamana ertelenebilirdi, şu an için merkez
önemliydi…
Avrasya
Cephesi
Euro/Dolar
ilişkisi karşılıklı bağımlılık ise, Euro/Yuan ilişkisi yalnızca bağımlılık
ilişkisidir. Avrupa, ABD’nin önünde Çin’in en büyük ticari ortağıdır.
Yunanistan, İrlanda gibi zayıf halkaların Euro’dan kopması Çin’in ihracatına
büyük zarar verecektir. Çin’in kriz sırasında Avrupa devlet tahvilleri almaya
koşarak kurtarma gayretlerine destek vermesi bundandır ve bu durumdan bir kayba
uğraması olanaksızdır. Ayrıca ABD ile cephedeki mücadelesi sırasında Avrasya
kanadının güvenliğini sağlamaktadır. ABD’nin de Euro’nun yaşamasında çıkarları
olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu kadar çok amaç birliği Euro’nun mevcut
krizi atlatabileceği ve öngörülebilir bir gelecek boyunca sağlamlığını
koruyacağı anlamına geliyor. Euro/Yuan cephesine şimdilik sessizlik hâkim.
Küresel
Çatışmalar
Kur
savaşında yukarıda sayılan üç ana cephenin dışında dünyada muhtelif başka
cepheler, yan cepheler ve çatışmalar var. İkinci çemberde Brezilya başı
çekiyor. 1994 yılına kadar Real-Dolar kurundaki çıpa korundu. Bu tarihten sonra
Brezilya devalüasyona giderek 1995-1997 yılları arasında parasının değerini
plânlı olarak %30 kadar düşürdü. Ülkede zaman zaman ödemeler dengesi krizleri
yaşandı, IMF’nin devreye girmesi gerekti. Brezilya’nın şansı 2003-2010 yılları
arasında Lula da Silva döneminde döndü. Bu dönemde ülkenin doğal kaynak ihracat
kapasitesi muazzam ölçüde genişledi, teknoloji ve imalat tabanında önemli
ilerlemeler kaydedildi. Örneğin, Embraer uçakları dünya standartlarına çıktı ve
Brezilya dünyanın en büyük üçüncü uçak üreticisi haline geldi. Ülke, özellikle
2008 paniğinin ardından, ABD ve Avrupa pazarlarında getirilerin dibe
vurmasıyla, yüksek getiri peşindeki küresel sermaye akışları (sıcak para) için
bir cazibe merkezi haline geldi. Parası da buna paralel ölçüde, %40’lar
civarında değerlendi. Tabi ülkenin rekabet şansını azaltan bu durum nedeniyle
ihracat sektörü ciddi biçimde sancılandı. ABD ile yaptığı ikili ticaret 15
milyar Dolar fazla verirken 6 milyar Dolar açık vermeye başlayınca ülkenin
maliye bakanı küresel bir kur savaşının başladığını ilân etti (2010). Brezilya
aşırı değerlenmiş parası yüzünden Çin montaj ve tekstil sektörü karşısında da
geriledi. Ülkenin, Real’in değer kazanmasını sınırlama çabaları enflasyona yol
açtı. FED muazzam miktarda para bastığından Brezilya Dolar karşısında Real’i
sabit tutma amacıyla kendisi de para basıyor,böylece ABD’den enflasyon ithal
etmiş oluyordu (Çin’de de aynı olay yaşanmaktaydı). Ülkenin şartları sıcak
parayı mıknatıs gibi çekiyordu. Brezilya kapısının önüne gelen tüm dolarları
satın alarak çıpayı korumayı başaramadı. Yüksek kur ve enflasyon arasında
sıkışmıştı. Sıcak para girişini kontrol etmenin zamanı gelmişti. Sermaye
denetimleri, yabancı yatırımcılara vergi uygulamaları ve sair önlemler devreye girdi.
Çapraz
ateş altındaki tek ülke Brezilya değildi. Sıcak para akışı, Hindistan,
Endonezya, Güney Kore, Malezya, Singapur, Güney Afrika, Tayvan ve Tayland’ı da
rahatsız ediyordu. FED’in gevşek para politikaları sonucunda dünyanın her
yerinde daha yüksek getiri peşinde koşarak dolaşan Dolar seli, bu ülkelerin
para birimlerinin aşırı değerlenmesine yol açıyor, ihracat için rekabet
güçlerini olumsuz yönde etkiliyordu. Ülkeler, sıcak para üzerindeki denetimleri
giderek arttırdılar. Paralarının değerini düşük tutarak ihracat
rekabetçiliklerini ayakta tutmaya çabalayan ülkelerin hiç biri, rezerv para
özelliği arz eden bir para birimine sahip değildi. Bu onları, piyasalara
doğrudan müdahale ederek yapılabilen kur savaşları sürecinde, Dolar, Yuan ve
Euro karşısında zafiyete uğratıyordu.
Bu
ülkeler ve genelde dış ticareti olan ülkelerin tümü, 3. Kur Savaşının neden
olduğu sıkıntıları gidermek için yetersiz kalan IMF’ye takviye olarak çok
taraflı bir koruma ihtiyacı içindeler. Kur savaşlarının dünyaya onarılması
olanaksız zararlar vermesinin engellemesi konusunda rehberlik etmesi ve yeni
kuralların getirilmesi için gözler giderek G20’ye çevrilmektedir.
7.
Bölüm: G20 Çözümü
G20
olarak bilinen yirmili grup gerçek bir dünya yönetimin yokluğunda küresel
sorunları çözümleme ihtiyacından doğan, olağanüstü ve çok güçlü bir
organizasyondur. Bir zamanlar dünyanın en büyük 7 ekonomisine sahip ülkelere
atıfla G7 olarak anılmaktaydı. Bu grup şimdilerde, kimi doğal kaynaklarının
büyüklüğü (Rusya, S. Arabistan gibi), kimi jeopolitik konumları nedeniyle, kimi
coğrafi dengeler gözetilerek (Türkiye, G. Afrika, Arjantin) toplam 20 ülkeden
oluşmakta. AB bir ülke olmamakla birlikte, merkez bankası dünyanın rezerv
paralarından birini ihraç ettiği için davet edilmiştir. İspanya, Hollanda ve
Norveç gibi ekonomik ağırlığı olan bazı ülkeler resmen dışarıda bırakılmış
olmakla birlikte ekonomik önemleri nedeniyle zaman zaman toplantılara davet
edilirler. Bu bakımdan “G20 ve Dostları”, topluluk için daha uygun bir
adlandırma olabilir.
Başkanların,
başbakanların ve kralların katıldığı periyodik olarak yapılan zirve
toplantıları önemlidir. Bu toplantılarda uluslararası para sistemi, küresel
finans sorunları ve kur savaşlarını frenleme ihtiyacı tartışılır. Bu yönüyle
G20, çıkmakta olan kur savaşlarının çözüme kavuşturulması konusunun ana
forumudur. Bu forumu tüm katılımcılar kendilerine özgü nedenlerle severler;
görece küçük ülkeler bu forumda seslerini duyurabilir, ikili görüşmelerden
hoşlanmayan Çin, G20’nin kalabalık ortamında müzakere etmeyi tercih eder, ABD
de tek taraflı bir tutum içinde olmayıp herkesle işbirliği halinde olduğu
algısını pompalar.
Eylül
2008’de Lehman Brothers ile AIG’nin batması ve ardından gelen panik, tarihteki
en büyük finansal felaketlerden biriydi. O tarihte ekonomik koordinasyonun esas
forumu G7 idi ama Çin G7’nin içinde değildi. Oysa panik sürecinde Çin’in,
dünyanın en büyük yatırımcılarından biri olduğu ve bu özelliği ile kurtarma
sermayesinin potansiyel kaynağı olabilme rolü yadsınamıyordu.
1999
başından beri yalnızca bir maliye bakanları toplantısı olan G20, çıkan
sorunların cesametine paralel biçimde 2008 yılı Kasım ayından itibaren Başkan
Bush’un girişimiyle en güçlü liderlerin bir araya geldiği bir zirveye dönüştü.
G20’nin küresel piyasalara çeki düzen verme platformu olduğu söylenebilirse de
esas itibariyle Dolar/Yuan çekişmelerine ve bu iki para biriminin sahibi olan
ülkelerin ekonomilerine odaklı olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. Söz
konusu iki ekonominin küresel ekonomi içindeki payı ve bunların diğer
ekonomiler üzerindeki etkisi düşünüldüğünde durumun yadırganacak bir yanı da
yoktur.
Şimdi
Çin ve ABD ekonomilerine GSYİH penceresinden bir göz atalım. 2011 başında ABD’de
GSYİH yaklaşık 14,9 trilyon dolara çıktı. Bileşenlerine ayrıldığında bunun %71’nin
tüketim, %12’sinin yatırım, %20’sinin devlet harcamaları ve eksi %3’ünün net
ihracat olduğunu görüyoruz. Çin’e bakıldığında ise başlıca kalemler itibariyle durum
neredeyse bunun tam tersidir: tüketim %38, yatırımlar %48, net ihracat %3,6. Görüntü
açık; ABD tüketime, Çin yatırıma yaslanarak büyüyebiliyor. Yapılması gerekenler
de belli: Çin’in tüketimini arttırıp (daha fazla Hollywood filmleri, ABD malı
yazılım, vb. ithal etmesi), ihracatını düşürmesi, ABD’nin de bunu tam tersini
yapması, yani ithal tüketimini azaltması ve Çin’e yapılacak ek ihracatla iş
olanakları yaratması. Bu işler tek başına döviz kurları ile oynanarak
yapılamazdı.
ABD
ekonomisinin toparlanmasında tüketim daima önemli unsur olmuştur. Düşük faiz
oranları, gevşek para politikaları, kolay konut kredisi koşulları, yükselen
borsanın yarattığı refah etkisi ve kredi kartları ile harcama çılgınlığının
bileşimi, daima ekonomiyi durgunluktan çıkarıp hareketlenme getirmeye yetmiştir.
Ancak bu standart formül ile kat edilebilecek yolun sonuna gelinmiştir.
Tüketici aşırı kaldıraç kullanmış, konutun net değeri buharlaşmış (tüketicinin
konut kredileri için aldığı borç, evin piyasa değerini aşmış), tüketim
yavaşlayınca yatırımlar durmuş, yüksek işsizlik, borç yükü sıkıntıları ve halkta
gelecek kaygısı baş göstermiştir. Durumun sürdürülemez hale geldiği ve
ekonominin canlanması için kalan tek yolun “ihracat” olduğu artık
belirginleşmiştir.
Böyle
bir ortamda Obama yönetimi Ocak 2010’da, ABD’nin ihracatını beş yıl içinde
ikiye katlamayı amaçlayan “Ulusal İhracat Girişimi”ni ilan etti. Doların
zayıflamasını gerektiren bu hedef, gerçekleşebilir bir hedef miydi ve
gerçekleşmesi halinde ABD’nin ticari ortaklarına ve dünyanın diğer yerlerindeki
hassas büyüme dengelerine maliyeti ne olurdu temalı tartışmalar başlarken ABD
ekonomi politikası paldır küldür kur savaşlarına toslamış oldu.
ABD’nin
ihracatını arttırabilmesi için dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’in
tüketimini arttırması gerektiği tamam da, sosyal güvenlik ağlarının zayıf
olduğu bu ülkede insanları tasarruf geleneklerinden vaz geçirip tüketime
zorlamak kolay iş değildi. Halkına iş alanı yaratmayı temel öncelik alan bir
ülke, parasını değerlendirmeye, böylece ihracatını azaltarak kendi ayağına
kurşun sıkmaya nasıl ikna edilecekti? Bu sorular havada asılıyken hayat şöyle
devam ediyordu; ABD’de Niceliksel Gevşeme (tercümesi: FED’in para basması)
devam ediyor, bu paranın çoğu dış ticaret fazlası veya ABD’dekinden daha yüksek
kârlar arayan sıcak para akışı olarak Çin’e girmenin yolunu buluyor, Çin Halk
Bankası bu dolarları satın almak için habire para basıyor, bu da ülkede
enflasyonun yükselmesine neden oluyordu. Çin ABD’den enflasyon ithal eder
olmuştu. ABD mutluydu çünkü artan enflasyon Çin’de maliyetleri yükseltiyor,
rekabet gücünün azalmasına yol açıyordu. Sonuç, ABD’nin Çin’den yaptığı
ithalatın azalmasıydı ve ABD kur savaşının ilk raundunu kazanmış gibi
gözüküyordu. ABD’nin Niceliksel Gevşekliği, Çin’de yarattığı sonuçların benzerleri
kısa sürede G. Kore, Brezilya, Endonezya, Tayland, Vietnam ve diğer yerlerde
kendini göstermeye başladı.
Homurdanmaya
başlayan bu ülkelere FED Başkanı Bernanke’nin cevabı ise şu oldu: “Paranızın
değerini arttırmazsanız, kendinizden başka kimseyi suçlayamazsınız!”. FED’in
para basma ayrıcalığını kötüye kullanmasının bu işlerde hiç rolü yoktu…
Bu
yaklaşım, söz konusu ülkelerde ve dünya genelinde tüketicinin kullandığı,
buğdayından petrolüne her türlü emtianın fiyatını yükseltiyordu. Arap
dünyasında 2011 yılı başında Tunus’ta başlayıp hızla yayılan kargaşanın
nedenlerinden birinin demokrasi yoksunluğu olduğu açık. Ama çok önemli bir
diğeri de yükselen gıda ve enerji fiyatları ve buna bağlı olarak düşen hayat
standartları idi. Bu ülkelerde enflasyon fırladı, turizm gelirleri düştü,
yapılması kaçınılmaz hale gelen sübvansiyonlar nedeniyle bütçe dengeleri alt
üst oldu. ABD’nin dünyayı dolarla doldurma stratejisi tüm dünyaya zarar veriyordu.
2010’da
yapılan G20 toplantısında ABD, dış ticaret fazlası belli bir oranı aşan
ülkelerin paralarını revalüe etmelerini zorunlu kılan bir ölçü önerdi. Hedef
Çin’di ama Almanya’da bu fikirden hoşlanmadı (çünkü GSYH’nin yüzdesi olarak
ifade edildiğinde. Almanya’nın fazlası neredeyse Çin’inki kadar büyüktü). Öneri
çöpe gitti. Yerine “gösterge niteliğinde esaslar” geldi. Polislik işini IMF
yapacaktı. Ama IMF yönetimi ağırlıklı olarak K. Amerika, Japonya ve Batı Avrupa’dan
oluşan eski üç taraflı modele dayalıydı ve nüfuzu Çin, Hindistan, Brezilya ve
Endonezya gibi gelişmekte olan güçlü pazarlarda hoş karşılanmıyordu. Kriz
kapıya dayanmıştı.
Mart
2011’de Japonya’da meydana gelen 9 şiddetindeki deprem ve ardından gelen
nükleer felaket krizi tetikledi, yıkım çok büyüktü. Japon yatırımcılar, yeniden
inşa çalışmalarını finanse etmek için rezervdeki dolarlarını satıp içeride
kullanmak üzere Yen satın almaya başladı. Bu talep Yen’i değerlendirdi, dolar
karşısında ani ve rekor bir yükseliş yapmasına neden oldu. Bu ABD için uygundu
ama Japonya’nın istediğinin tam tersiydi. Ülke bir felaketle karşı karşıyaydı
ve ekonomisini rayına oturtmak için ihracatını yükseltmesi gerekiyordu. Bunun
için de Yen’in değerli değil ucuz olması elzemdi. Bu noktada dayanışma duygusu
her nasılsa öne çıktı ve ABD, Japonya ve Avrupa Merkez Bankasının oluşturduğu
büyük üçlü devreye girdi. Yöntem, Dolar, Euro, İsviçre Frank’ı ve diğer
dövizlerin büyük miktarlarda satın alınmasıyla Yen’in değerinin ciddi biçimde
düşürülmesi şeklinde belirlendi. Bu yöntem başarılı oldu. Böylece, yaşanan felaket
nedeniyle Japonya’nın zayıf Yen ihtiyacı, ABD’nin zayıf Dolar plânının önüne
geçmiş oldu. Bu gelişmeler, paralarını ucuzlatmak isteyen Çin, ABD ve Avrupa
kervanına ister istemez Japonya’yı da katmış oldu. Herkes parasını aynı oranda
ucuzlaştıramazdı. G20’nin çözüm arayışı sürüyor…
İİİ.
KISIM:
BİR SONRAKİ KÜRESEL KRİZ
8.
Bölüm:
Küreselleşme ve Devlet Sermayesi
Tarihsel
olarak bir kur savaşı ülkelerin, bedelini ticari ortaklarına ödetmek pahasına
maliyetlerini düşürmesi, ihracatlarını arttırması, istihdam yaratmaları ve
ekonomilerini canlandırma çabalarıyla yaptığı rekabetçi devalüasyonları içerir.
Kurların “komşuyu zayıflatmak” amaçlı gerçek bir jeopolitik silah olarak
kullanıldığı senaryoları da yaşamaktayız. Bu sinsi saldırılara sadece devletler
değil aynı zamanda ulusal varlık fonları, özel timler, istihbarat servisleri,
siber savaşçılar, sabotajcılar, teröristler ve suç şebekeleri de katılırlar.
Bir ülkenin parasının değeri o ülke için Aşil’in topuğudur. Para çökerse
kendisiyle birlikte her şey çöker. Altın olsun, borsa olsun piyasalar iner de
çıkar da. Bir piyasa hızla düştüğünde bir başka piyasada para kazanmanın bir
yolu her zaman vardır. Ancak hisseler, tahviller, emtialar, türevler ve diğer yatırımların
hepsi ülke parası cinsinden fiyatlandırılır. Para tahrip olursa tüm piyasalar
ve ülke tahrip olur dememiz bundandır. Ne yazık ki ABD güvenlik camiası “finansal
terörizm” diye nitelendirilebilecek bu tehditleri yeterince ciddiye almıyor.
Finans savaşı tehditleri, ancak günümüzün finans dünyası bağlamında
anlaşılabilir. Bu dünyayı, küreselleşmenin zaferi, devlet kapitalizminin
yükselişi ve terörün devamlılığı koşullandırmaktadır. Finans savaşı, silahları
kalitesiz olmakla birlikle daha kurnaz olanların tercih ettiği sınırlanmamış bir
savaştır.
Küreselleşme
Çok
uluslu şirketler çoktandır var. Merkezi belirli bir ülkede olan bu şirketler,
şubeleri ve bağlı kuruluşları vasıtasıyla diğer ülkelerde de faaliyet
gösterirlerdi ama neticede anavatanın ulusal kimliği korunurdu. Şimdilerde bunlar
ulusal kimliklerini mümkün olduğunca bastırıp gölgeleyerek küresel bir marka
biçiminde yeni bir kimlik oluşturdular. Anavatan ile duygusal bağları koptu,
maliyet, lojistik ve kâr kaygıları öne çıktı. Özellikle 90’ların sonunda
yaygınlaşan gevşek sermaye denetimleri ve borsaların kuralsızlaştırılması,
fonların belirli piyasalara girip çıkmasını kolaylaştırdı, küresel devler
oluştu. Rusya ve Çin, Batılı devletlerde geliştiğini gördükleri yeni küresel
normların cazibesine şahit oldukça bunların çoğunu benimsemeye hevesli
kapitalizm yanlısı toplumlar olarak yükselişe geçti.
Sınırsız
dünyada sonsuz risk finansın yeni koşuluydu. Küreselleşme finans ölçeğini ve
karşılıklı bağımlılığı görülmemiş ölçüde arttırdı. Örneğin, Nevada alt gelir
grubu ipotekli konutlardan oluşan teminata dayalı tahviller, bölünüp yeniden
ambalajlanarak, Alman bankalarına satılabildi. Arjantin tahvilleri, Londra’da
teminatlandırılıp New York’da satın alınabiliyordu. 2011 yılında küreselleşmiş
finans her yerde mevcuttur; kalıcı olup olmayacağını ise zaman gösterecektir
ama geçmişte yaşanan finansal krizler gösteriyor ki günümüzün şık ambalajına
bürünmüş türev benzeri finansal ürünler, patlamaya hazır cilalı birer bombadır.
Devlet
Sermayesi
Yirminci yüzyıl sonunda
gelişen tek jeopolitik olgu küreselleşme değildi; bir diğeri devlet kapitalizmi
idi.
Devlet
kapitalizmi, 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar egemen ekonomik model olan
merkantilizmin yeni son moda adıdır. Merkantilistler dış ticareti dostlarla
yapılan, rakiplerin dışlandığı bir faaliyet olarak görürler, sübvansiyonları ve
ayırımcılığı, ekonomik hedeflere ulaşmanın meşru araçları olarak benimserlerdi.
Başarıyı da, bedeli ne olursa olsun biriktirdikleri altınla ölçerlerdi. 1600’lerde
İngiltere’de (East India Company) ve Hollanda’da (Dutch East India Company)
adlarıyla kurulan kurumlar, özel şirket olmalarına rağmen kendilerine verilen
imtiyazlara dayanarak Asya, Afrika, Kuzey ve Güney Amerika’da yaptıkları
işlerde hükümetleri adına hareket ettiler. Koloniler kurmaktan kendilerine özel
ordular oluşturmaya, para basıp yabancı devletlerle anlaşmalar imzalamaya kadar
her türlü siyasi, askeri ve ekonomik faaliyetin içinde bulundular.
Günümüzde
de, özel sektöre aitmiş gibi göründüğü halde arkasında neredeyse sınırsız devlet
kaynakları olan şirketler (Örn. China Petroleum & Chemical Co. / Sinopec),
uluslararası ihalelere girebiliyor, arkalarına aldıkları devlet gücünün
sağladığı muafiyetler sayesinde her türlü haksız rekabet, rüşvet ve yasa
dışılık yapabiliyorlar. Bunlardan Rusya, Çin, Brezilya, Meksika ve diğer
gelişmekte olan piyasalarda bolca bulunur. Avrupa’da da özellikle uçak,
savunma, uzay sistemleri ve petrol sektörlerinde özel görünümlü olup devlet
patronluğunda yönetilen şirketler vardır. ABD bu işlere homurdansa da,
kendisinin hükümet olarak 2008’de Citibank, GE ve Goldman Sachs’ı kurtardığını,
dünyadaki benzerlerinden fazla da farklı olmayan kuruluşlara sahip olduğunu
unutmamalıdır.
İstihbarat,
kendini başkalarının yerine koyabilme, olaylara başkalarının zaviyesinden
bakabilme becerisidir. Ruslar doğal gaza sadece ihracat geliri olarak değil
Avrupa endüstriyel ekonomisi üzerindeki mutlak bir güç olarak bakarlar. Çinli
strateji uzmanları ellerindeki tomarlarla ABD tahvillerine baktıklarında, ABD
ekonomisini imha edebilecek ya da kendilerini havaya uçurabilecek bir bombaya
baktıklarını bilirler. Araplar da modernite yolunda ilerledikçe kendilerini
ezebilecek gerici ve dinci bir mengeneye girdiklerinin farkındadırlar.
Dubai
Orta
Doğu’daki onca karışıklık arasında görece sakin bir ada olan Dubai aslında
aşırı kötü bir muhittir. Pırıltılı restoranlarında İsrailli ajanlar, İranlı
provokatörler, Rus tetikçiler, Suudi silah simsarları, kaçakçılar cirit atar.
Burası buluşabildikleri, yeni adamlar devşirebildikleri ve tutuklanma korkusu
olmadan dolap çevirip birbirlerine ihanet edebildikleri, cinayet
işleyebildikleri, uluslararası entrikaların tezgâhlanabildiği esrarengiz ve
tarafsız bir ortamdır.
Kaçakçılık
büyük iştir. Limanları, sözde ambargo mustaribi İran’a gidecek elektronik eşya,
teçhizat, yedek parça vs. ile yüklenmiş konteynerler ile doludur. Sony ya da HP
logolu kolilerin içindeki altın ve para miktarını kimseler bilemez. Tarihte
inci çıkarma ve kaçakçılığını yapmakta ustalaşmış Dubai’de bu geleneksel eski
meslek, örtülü biçimde bile olsa kötü gözle bakılmayan bir yaşam tarzıdır. Bu
muazzam ölçekteki ekonomik faaliyetin olmazsa olmazı bankalar ve finans
kuruluşlarıdır ve onlar da Dubai’de yoğun biçimde boy gösterirler. Somali
korsan ticaretinin, İran kıyı bankacılığının merkezi burasıdır. Burada akla
hayale sığmayacak değerde altın ticaret, spekülatif döviz işlemleri yapılır.
Görkemli gökdelenlerin altında Brink’s (ABD merkezli bir güvenlik ve koruma
şirketi) tarafından yönetilen dünyanın en büyük ve en güvenli kasa daireleri
bulunur. İsviçre bankalarında gizliliğin saldırı altında olması nedeniyle
karanlık servetlerin sahipleri, servetlerini izi sürülemeyen altına çevirerek
bu kasalarda saklarlar. Ayrıca Dubai, dünyanın en büyük kâğıt para aktarma
noktasıdır.
Genel
olarak dünyada yozlaşma ve işlev bozukluğu olmasaydı, Dubai diye bir yer de
olmazdı. Her savaşın tarafsız bir buluşma yerine ihtiyacı vardır (Casablanca
filmindeki Rick’s Cafe gibi). İçinde bulunduğumuz finansal terör ve kur
savaşları döneminde Dubai, Rick’s Cafe’nin işlevini yerine getiriyor.
Moskova
Moskova’nın,
yapımı 1995’te tamamlanan en görkemli binalarından biri Gazprom’a ev sahipliği
yapar. Gazprom Rus doğal gazının %85’inden fazlasını, dünyadaki doğal gaz
arzının %20’den fazlasını üretmektedir. 2008 yılında Rusya Devlet Başkanı
seçilen D. Medvedev iki kez Gazprom yönetim kurulu başkanlığı yapmıştır. Putin’in
başbakan olduğu dönemde Gazprom yönetim kurulu başkanı Zubkov, başbakan
yardımcısıydı. Şirketin hisseleri çeşitli borsalarda işlem görse de Rus devleti
tarafından kontrol edilir. Gazprom’un uzun vadeli plânları bir şirket
stratejisinden çok askeri taktik araştırmasına benzer. Ordu benzeri bir
güvenlik yapısını bünyesinde bulundurur ve en büyük düşmanının adı da Nabocco’dur.
Nabucco,
Rus gazını ve topraklarını kullanmadan Avrupa’ya doğal gaz taşıma işini
gerçekleştirmeye soyunmuş konsorsiyumun adıdır (boru hattı Türkiye’den başlar,
Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya üzerinden Avrupa’ya ulaşmayı
hedefler). Proje, Avrupa’yı enerji açısından Rusya’ya bağımlılıktan kurtaracağı
için AB ve ABD tarafından desteklenmektedir. Rusya ise neredeyse tekel olarak
kabul edilebilecek üstünlüğünü kaybetmemek için Nabucco’yu sabote etmek
anlamında elinden geleni ardına koymamaktadır. Gürcistan’ın işgali, Ukrayna
meselesi bu konuyla yakından ilgilidir.
Rusya
2009 yılbaşı gecesi, ödeme yapılmadığı gerekçesiyle her zaman yaptığı gibi gazı
gene kesti. Ukrayna can havliyle transit geçen gazı kendisi kullanınca, Doğu
Avrupa’da bazı fabrikalar kapandı, o ayazda evlerinde donan insanlar oldu.
Ukrayna Rusya’nın esiri konumuna düşmüştü ama kendisini koruma dürtüsüyle de
olsa bir bakıma Avrupa’yı rehin almış oldu. Putin, kendi alacaklarının peşinde
olan bir tüccarın meşru mücadelesi görünümü altında Avrupa’ya, sorunun
çözülmesini istiyorsa, Ukrayna’ya para yardımı yapması gerektiği tavsiyesinde
bulundu. Böylece doğal gaz ve para silahları birlikte kullanılabilecekti.
Mavi
yakıt kurbanı Doğu Avrupa ülkeleri için bir çözüm tabi ki var: NATO’ya, Euro’ya,
Dolar’a ve Batı’ya sırt çevirip güvenli, bel bağlanabilir ve makul fiyatlı
enerji karşılığında yeniden Rusya’nın kanatları altına girebilir, bölgesel bir
Ruble blokuna katılabilirler!
Rusya
egemen rezerv para birimi olarak doları tahtından indirmekten açıkça söz
ediyor. Doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte Orta Asyalı diğer gaz tedarikçileri,
bölgesel bir rezerv para birimi olarak Ruble’yi benimserlerse, enerji, bu
coğrafyanın ekonomisini baştan aşağıya yeniden şekillendirebilir ve bu sefer
ayazda kalan Dolar olur.
Pekin
Çin,
tarihsel olarak aniden ve sık sık krize girebiliyor. Görünüşteki canlılığa
rağmen, etnik gerilimler, enflasyon, işsizlik, konut balonu patlaması gibi
nedenler Çin’e yeni bir çöküş yaşatabilme potansiyeli taşıyor. Çin normal nüfus
sıkıntısına ek olarak, tek çocuk politikaları doğrultusunda kız çocukların
öldürülmesi sonucu oluşan 24 milyon “fazladan erkek” sorunu yaşıyor. Bekâr
erkek sayısının fazlalığı ve işsiz kalabalıkların suça yönelmesine vesile
oluyor. Ülkenin büyük rezervleri ve istihdam yaratacak altyapı yatırımları
sayesinde istikrarsızlığı kısman giderebileceğini kabul etsek bile şöyle bir
soru var: ABD ihraç ettiği enflasyonla bu rezervlerin değerini düşürdüğünde ne
olacak? ABD-Çin kur savaşları daha yeni başlıyor. FED’in niceliksel gevşeme
politikaları bu savaşın ilk kurşunudur ve Çin’in kendini korumaya yönelik karşı
hamleleri masanın üzerinde durmaktadır. Çin Halk kurtuluş Ordusu albaylarından
Xiangsui’nin 1999’da yazdığı “Savaş Tanrısının Yüzü Belirsizleşti” kitabındaki
şu ifade boşuna değildir: Finansal savaş, “hiperstratejik” bir silah haline
gelmiştir. Nedeni kolaylıkla manipüle edilebilmesi, gizli faaliyetlere izin
vermesi ve sonuçlarının çok yıkıcı olmasıdır.
Çin’in
küresel finans sistemiyle ana bağlantısı ABD devlet tahvil piyasasıdır. Tahvil
alış verişini, FED ile imtiyazlı ilişkileri olan aracılar (UBS, J. P. Morgan,
Goldman Sachs gibi) vasıtasıyla yapar ve bu aracıları birbirleriyle rekabete
sokarak en iyi fiyattan bono alır. Çin’in elinde yalnızca ABD hazinesince ihraç
edilen tahviller değil, Fannie Mae, Freddie Mac gibi özel kuruluşların ihraç
ettiği Dolar cinsinden tanzim edilmiş başka tahviller de bulunur. Şeffaflığın
olmadığı Çin’de bu tahvillerin tam miktarı bilinmese de bir trilyon doları çok
aştığı tahmin ediliyor. Çin’in büyük korkusu, ABD’nin enflasyon aracılığıyla
parasını devalüe etmesi ve tahvillerini değersizleştirmesidir. Çin’in bu
tahvilleri hızla elden çıkaracağı ve böylece ABD’de faizlerin fırlamasına,
Doların döviz piyasalarında çökmesine sebep olacağı yönünde çokça
spekülasyonlar yapılıyor. Ama Çin, kendine zarar verme anlamına gelebilecek
toptan ucuza satışa gitmeden de bazı hamleler yapabilir. Bunlardan biri, usul
usul, uzun vadeli bonoları kısa vadelilerle değiştirme hamlesidir.
Çinliler
her yıl dış ticaret fazlalarından birkaç yüz milyar dolar kazanmakta ve
rezervlerini girişken bir biçimde çeşitlendirmekteler. Bu çeşitlerin arasına,
arzı kısıtlı olan Yen, Euro ve Sterlin cinsi tahvillerin yanında emtia da
girdi. Emtia denince akla yalnız altın, petrol ve bakır gibileri gelmesin.
Madencilik şirketlerinin hisseleri, buğday mısır gibi tarım ürünlerinin
üretilebileceği araziler ve hepsinden önemlisi su da bunların arasındadır.
Çinliler şu aralar Patagonya’daki derin göller ve buzullardaki tatlı suların
tüm haklarını satın almak için özel fonlar oluşturmakla meşguller. Bu tip
varlık fonları vasıtasıyla, altın üzerinde de çokça spekülatif işlemler
yaptıkları biliniyor. Çin’in ABD Dolarına yönelik duruşunun, rezerv
çeşitlendirmesi geliştikçe daha da sertleşmesi mümkündür.
Çöküş
Finansal
cadı kazanında fokurdayan onca riskin en büyüklerinden biri –karşılıklı ilişki-
meselesidir. Rusya gaz silahını, Çin para silahını aynı anda çekerse dünya
piyasaları ne hale gelir, ortaya çıkabilecek istikrarsızlıklar hangi jeopolitik
ve sosyal sonuçları doğurur düşünmesi bile korkunç.
Aynı
cadı kazanında, bir rezerv para birimi olarak dolara alternatif arama fikri de
kendini gösteriyor. Dış ticaret fazlaları olan ülkelerin birikimlerini dolara
yatırmaları iyi de, ABD’nin borçlarını finanse etmek için geleneksel rakiplerine
bağımlı olması dengeleri hassaslaştırıyor, sadece maliye politikalarını değil,
ulusal güvenlik ve askeri seçeneklerini de kısıtlıyor. Jeopolitik domino taşları,
halen devrilmekte oldukları yerlerin dışında, Doğu Avrupa, İspanya, Meksika,
İran ve S. Arabistan’da da devrilmeyi bekliyor. ABD’nin gücüne yönelik meydan
okumalar güçleniyor. Bir girdaba doğru düşmeye başladık. Denetimsiz küresel
sermaye ile istikrarsız jeopolitiğin birleştiği nokta, canavarın pençelerini
göstermeye başladığı noktadır.
9.
Bölüm: İktisat Biliminin İstismarı
Serbest
piyasa kapitalizminin yükselişinden bu yana ekonomik sistemlerin karmaşadan
bütünüyle uzak kaldığı hiçbir dönem olmadı. Balonlar, panikler, çöküşler,
bunalımlar hep yaşandı, gelip geçti. Yeni bilimsel iktisat bunlara önlem
olarak, maliye ve para politikalarına ince ayar yapılması dış ticaret
koşullarının yeniden dengelenmesi, riskin türevler aracılığı ile dağıtılması
yoluyla piyasa dalgalanmalarının önlenmesi gibi öneriler getirdi.
2008
paniği, iktisat imparatorlarının çıplak olduğunu ortaya çıkardı. Sermaye
piyasalarıyla ekonominin toptan çökmesi birçok önlemi içeren büyük ölçekli
devlet müdahaleleri ile engellenebildi. Birkaç istisna dışında önde gelen makro
iktisatçılar, politika üreticileri ve risk yöneticileri çöküşü öngöremediler.
Anlaşılıyor ki 1947 sonrası sözde pozitif iktisat bilimi, hızlı büyüme ve hızlı
çöküş sorunlarını hafifletmek konusunda herhangi bir başarı sağlayamamıştır.
Aksine, açık bütçe harcamaları, borç yükü, artan gelir eşitsizliği ve büyüyen
işsiz orduları dikkate alındığında modern iktisat uygulamalarının toplumu daha
da yoksullaştırdığına işaret eden çok fazla kanıt bulunmaktadır. Bu
başarısızlıkları anlamak, büyümenin niçin yavaşladığını, kur savaşlarının neden
yaklaştığını anlamamıza olanak verecektir.
Federal
Reserve
Birkaç başlık:
·      1913’te
kurulduğundan bu yana FED’in en önemli yetkisi doların satın alma gücünü
korumak olmuştur. Oysa Dolar 1913 yılından beri %95’in üzerinde değer
kaybetmiştir. FED savunucuları bu süreçte artan ücretlerin, düşen satın alma
gücünü dengelediğini söylese de olayın bir başka yönü çok yıkıcı: Ücretler ve
fiyatlar zararsız biçimde birlikte yükselmiyor. Ücret yükselmelerinden toplumun
tüm kesimleri aynı oranda faydalanamıyor. Sistem hak etmemiş şanslılar ve
şansız garibanlar üretiyor, gelir dağılımı adaleti fena halde bozuluyor.
·      FED’in
temel görevlerinden biri de sorun yaşanan süreçlerde kredi için son başvuru
mercii olarak olaylara müdahale etmektir. Bu görev için FED’e iki kere
başvuruldu, ikisinde de büyük hatalar yapıldı. Bunlardan ilki, 1929-1933
bunalımı sırasında yaşandı. FED’in likidite sağlaması gerekiyordu, sağlamadı.
İkincisi, 2007-2009 krizi sırasında yaşandı. Yaptıkları aşırılıklar yüzünden
ödeme güçlüğüne düşen bankaların kapatılması gerekiyordu ama bunun yerine
likidite sağlandı. 2009‘da Kongre tarafından kurulan “Finans Krizi Soruşturma
Komisyonu“nun yargısı da bu yöndedir. “Krizden kaçınılabilirdi. FED zehirli
ipotekli kredi akışını, ihtiyatlı ipotekli kredi standartları oluşturarak
önleyebilirdi, yapmadı. Finansal düzenlemeler ve denetlemeler konusunda
başarısız oldu. Yetkilerini doğru yönde kullanmadılar” sözleri bu komisyon raporundan.
·      ABD
şu sıra, hazinenin sürdürülemez bütçe açıklarına sahip olduğu ve iflas etmemek
için bono sattığı bir sisteme sahiptir. FED bu bonoları satın almak için para
basmakta ve onlara sahip olduğu için zarar etmektedir. Bunun ardından Hazine
FED’i iflastan kurtarmak için ondan borç senetleri almaktadır. Böylece FED’in
zararları hazinenin sırtına yüklenmiş olmaktadır. Tam bir akrobasi! Bu tür
muhasebe oyunları yapan şirket yöneticileri normalde hapse atılır. Ayrıca
unutulmamalıdır ki Hazine bir kamu kuruluşudur ama FED bankaların
mülkiyetindeki bir özel kuruluştur. Yapılan dalavereler sonucunda, vergi
mükelleflerin paraları, bankaların çıkarları
uğruna harcanmış olmaktadır. Sizce, FED ve Hazine,
birbirlerine yaslandıkları için ikisi de düşmeyen iki sarhoş görüntüsü vermiyor
mu?
·      FED’in
başarı hanesine yazılabilecek tek şey, Nixon krizi zamanında 11 milyar Dolar
değerinde olan altın stokunu, 400 milyar Dolar’ın üzerine çıkarmasıdır ki bu da
FED’in Doların değerini düşürmesinden kaynaklanmaktadır.
·      Hâsılı,
bütün olarak bakıldığında, önemli görevlerin çoğunda FED’den daha istikrarlı
biçimde başarısız olan başka bir devlet kuruluşu bulabilmek zordur.
Monetarizm,
Keynesçilik, Finansal İktisat, Washington ve Wall Street Üzerine Notlar
Ekonomik
büyümenin yavaşladığı dönemlerde Keynesçi ve monetarist yaklaşımların egemen
olduğu biliniyor. Monetarizmin temel öğretisine göre GSYH’deki değişimlerin en
önemli nedeni para arzındaki değişimlerdir. Para arzını FED kontrol ediyor. FED
basılan parayla devlet tahvili alarak para arzını arttırıyor ve sistemden
çekilecek para karşılığında tahvil satarak para arzını azaltıyor. Ne var ki,
FED’in para basarak kontrol ettiği, parasal taban olarak adlandırılan para
arzı, toplam para arzının yalnızca %20’sidir. Diğer %80’lik bölümü,
kullandırdıkları kredilerle ya da para piyasası fonları ve ticari senetler gibi
diğer varlık yaratma biçimleriyle bankalar yaratır. Bu da bizi kritik bir
noktaya getiriyor. FED’in kontrol edebildiği taban para, ekonomiyi yeniden canlandırabilecek
ya da işsizliği azaltacak kadar hızlı çalışmıyor. Harcamaların ve yatırımların
artması için FED’in banka kredilerini ve paranın dolaşım hızını arttırması
gerekiyor. Ancak harcama, kredi verenlerin, alanların ve tüketicilerin
psikolojisi tarafından yönlendirilen davranışsal bir olgudur. Bu nedenle FED
ekonomiyi canlandırmak için dalavere, manipülasyon ve propaganda sanatları icra
eder. Örneğin, refah etkisi yaratacak işler yapar. Kendini refah içinde
hissedenlerin daha fazla harcama yapmasını bekler. Bunun için faizler düşük
tutulur, gevşek para politikaları uygular, borsa desteklenir, enflasyon korkusu
pompalanır.
Ölçüsüz
para basımı Dolar’ı değersizleştiriyor (devalüasyon) ve FED’in doları yönetme
biçimi ABD’nin ticaret yaptığı ülkeleri rahatsız ediyor. Onlar işin farkında
ama Dolar’ın çökmekte olduğundan Amerikan halkı ne kadar haberdar? FED
aldatmaca ve propagandayla karışık iletişim aracılığıyla toplumunu kontrol
etmeye çalışmakta ama halk aldatıldığını anladığında oluşacak güven kaybı nasıl
telafi edilecek? ABD bu noktaya tehlikeli biçimde yakındır.
Biraz
da Keynesçiliğe değinelim. Amacımız teoriyi enine boyuna tartışmak değil,
teorinin kur savaşlarıyla ilgili bir kusuruna dikkat çekmektir. Keynesçi kamu
politikalarının temeli, toplam talep adı verilen kavrama dayanır. Toplam talep,
stoklar hariç yerli ekonomideki tüm harcama ve yatırımların toplamı anlamına
gelir. Örneğin bir işçi işten atıldığında yalnız kendi gelirini kaybetmekle
kalmaz, artık harcama yapamayacağından başkalarının da gelir kaybına neden
olur, talep düşer ve böylece fasit daireye girilir. Keynesçi teori, burada
devletin devreye girebileceğini ve bireylerin harcayamayacağı veya harcamadığı
parayı harcayarak gidişatı tersine çevirebileceğini, ekonomik büyümeyi yeniden
başlatabileceğini savunur. Burada bir de çarpan etkisinden söz edilir. Buna
göre devletin 1 dolar harcaması, diğerlerini daha fazla harcama yapmaya teşvik
edeceğinden çıktının değeri 1 dolardan fazla olacaktır. 2009 yılı canlandırma programı
çerçevesinde bu çarpan 1,54 olarak tespit edildi. 2007 sonlarında başlayan
bunalımın etkilerini dengelemek ve istihdam düzeyini korumak için canlandırmaya
787 milyar dolar harcandı. Çarpan etkisiyle 425 milyar dolarlık ekstra çıktı
elde edilecekti (tarihin en büyük bedelsiz kazancı!). Obama yönetimi 2009
yılında 1,4, 2010 yılında 1,2 trilyon dolar bütçe açığı verdi. Şimdi, bu
canlandırma paketi olmasaydı (787+425 milyar dolar) durumun çok daha berbat
olacağına halkın inandırılması gerekiyordu. Ama Stanford Üniversitesi
akademisyenleri bunun aksini kanıtladılar. Çarpan 1’den küçüktü! Yani “canlandırma”
için harcanan her dolar karşılığında özel sektörün ürettiği mal ve hizmet
miktarı ekstra çıktı yaratmıyor aksine düşüyordu. Program özel sektörün istihdam
yaratma yeteneğine de ket vuruyordu. Neticede canlandırma harcamaları bütçe
açığını arttıracak, değerli kaynakları israf edecek başka da bir işe
yaramayacaktı.
Borç
artışı, kur savaşlarında ses getiren konu oldu. Bu savaşlar esas olarak ülke
parasının devalüe edilmesini içeriyordu ki bu bir tür temerrüttü. Devalüasyon
devletin alacaklarının değerinin de düşürülmesi demekti. Bu durumda devlet
yabancılara karşı yükümlülüklerini yerine getiremez hale düştüğü gibi yükselen
ithal ürün fiyatları nedeniyle kendi halkına karşı da olumsuzluklar yaratmış
olur.
ABD,
borçları ve bütçe açıklarını büyüklüğü nedeniyle barutu tüketmiştir. Bir
savaşın ya da Katrina gibi büyük bir doğal afetin gerektireceği büyük
masrafları karşılamak için açık bütçe harcamalarına başvurma yeteneği iyice
azalmıştır. Yabancı alacaklılar karşısında tamamen korumasızdır. Banka
kapatmalar, altın müsadereleri, sermaye denetimleri, gümrük vergileriyle
korumacılık gibi acil durum yöntemlerinin gündeme geleceği günler uzak
değildir. Amerika’nın Keynesçi yanılsamaya sevdalanması, ABD gücünün bir
yanılsamaya dönüşmesiyle sonuçlanmıştır.
Gelelim
finansal iktisada. 2008 paniğini takip eden aylarda 60 trilyon dolarlık
servetin imha olduğunu söylemek fazla yanıltıcı olmayacaktır. Türev
sözleşmeleri riski dağıtarak güçlü ellere devretmedi, tersine batamayacak kadar
büyük olanların ellerinde biriktirdi. Bankalar ve kural koyucular insan
doğasını ve tüm beklenmedik davranışlarını görmezden gelmek için ellerinden
geleni yaptılar. Finansal iktisat enkaz haline geldiğinde, ticarete yardımcı
olma yeteneği de tepe taklak oldu, büyüme motorunun vitesi düştü, hâlâ da
düşük.
Monetarizm,
dolaşım hızı ve para arasındaki istikrarsız ilişkilere, Keynesçilik ise gelir
yaratacağı fakat aslında gelirlere zarar veren efsanevi bir “çarpan”a
dayanıyordu ve tedbirsizce uygulandı. Washington açısından Keynesçilik
harcamaları arttırmanın, monetarizm ise gücü FED’in elinde toplamanın
bahanesidir. Tüm maliye politikaları, bankacılık ve risk yönetim sistemi
entelektüel açıdan yoz ve namussuzdu ve bu durum sürmekte. Wall Street açısında
öncelik kârdır, sağlıklı bilim ikinci sırada gelir. Ne kadar kusurlu ya da eski
moda olurlarsa olsunlar akademik ayağı olan bazı teoriler, alınan riskler
karşısında mantıklı gibi görünen açıklamalar getirebiliyorsa, o halde sorun
yoktur diye düşünülmektedir. Politikacılar ve kural koyucular öğrenme açısından
Wall Street’ten daha geri durumda ise bunda da bir sorun olmadığı varsayılıyor
nedense. Böyle giderse, Wall Street ve Washington, aldatmacanın ikiz kuleleri
olarak dimdik ayakta durmaya devam edecek (artık nereye kadar giderse) yeter
ki, Wall Street kâr etmeye devam etsin.
10.
Bölüm: Para Birimleri, Sermaye, Karmaşa
Olanca
aksaklıklarına rağmen Keynesçi ve monetarist yaklaşımlar devam ediyor. Kamu
borçlarındaki büyüme nedeniyle eski ekol yönündeki bu ısrar yeni kur savaşının
da etmenlerinden biridir. Şimdilerde “karmaşa” kuramından bahsediliyor.
Karmaşık sistemler kendilerini evrim veya sayısız özerk parçanın etkileşimi aracılığı
ile tasarlıyor. Böylece, “bütünün”, parçaların toplamından büyük olduğu
sonucuna varılıyor. Ne var ki karmaşık sistemler yıkıcı çöküşlere eğilimlidir.
Çünkü işin içinde insan davranışları ve piyasa dinamikleri arasındaki
etkileşimden kaynaklanan öngörülmezlik unsuru vardır. Kaynakların israfına ve
feci bir çöküşe neden olabilme potansiyeli bundandır. Bu paradigmayı finansa
uyguladığınızda kur savaşlarının nereye yöneldiğini görmeye başlarsınız. Bunu
daha iyi anlayabilmek için Davranışsal İktisada genel bir bakış atmakta yarar
var.
Davranışsal
İktisat ve Karmaşa
Davranışsal
İktisadın kökleri, 20. Yüzyılın ortalarındaki sosyal bilimlere uzanır. Bu
sosyologlardan biri olan R. K. Merton’un verdiği örnek aydınlatıcıdır:
Başlangıçta yanlış bile olsa, doğru kabul edilen bir ifade, eğer insanların
davranış biçimlerini değiştirecek yönde ivmelenebilirse, sonunda, yanlışlığına
rağmen doğruya dönüşebilir. Ne demektir bu; bir bankanın güçsüz olduğuna
ilişkin asılsız bir söylenti yüzünden mevduat sahipleri aynı anda o bankaya
hücum edip paralarını çekmeye kalkarlarsa bankayı batırabilirler. Böylece,
önerme yanlış bile olsa sonuçta doğrulanmış olur.
Politikacılar
davranışsal iktisadı manipülasyon amacı ile benimserler. Bernanke’nin bir
yandan faiz oranlarını düşük tutarken diğer yandan para basarak ve doları
devalüe ederek enflasyon “beklentilerini” yükseltme kampanyası bu tür
manipülasyonların çarpıcı bir örneğidir. Büyük şirketlerin, bankaların CEO’ları
da iş dünyasının muhabirleri ile gizli toplantılar yaparak olayları olduğundan
farklı, ekonomi kötüye giderken iyiye gidiyormuş gibi gösterirler, bu algının
basın yoluyla yayılmasını sağlarlar. Bu tür operasyonların etkisi sınırlı ve
geçicidir. Uzun vadeli etki ise toplumsal güvenin tamamen yitirilmesidir.
Karmaşa
Kuramı
Bir
sistemin karmaşık olması, aktör türlerinin çeşitliliği
ile mümkündür çünkü aktörlerin her biri farklı tepkiler vererek daha çeşitli
sonuçlar üretecektir. Aktörler birbirleriyle bağlantılıdır karşılıklı bağımlılık, bunların birbirlerini etkilemesi sonucunu doğurur ve uyum içindedirler (Wall Street’deki,
al/sat/tut önermelerinin simsarları benzeri biçimde yönlendirmesi). İtalikle
yazılı dört unsurdan her birinin gücü üzerinde düşünmeliyiz. Her birinin
sıfırdan ona kadar ayarlanabilecek tuşları olduğunu varsayalım ve aktörlerin
her birinin tuşlara (döviz, bono, finans, emlak, emtia piyasaları bağlamında)
farkı bir güçte bastığını düşünelim. Sistem kaotik hale gelecektir. Çünkü her
aktör, olayların ölçeğine, sıklığına, kendi risk algısına, içinde bulunduğu
sosyal / finansal şartlara ve daha birçok unsura dayalı olarak farklı tepkiler verecektir.
Finans
sistemi 2008’de bu akortsuzluktan çöktü. Kurtarma ve para basma biçimindeki
devlet müdahaleleri, arka arkaya yaşanan iflasları geçici olarak durdurabilir
ancak riski yok etmez. Risk sistemde gizlenir ve bir sonraki istikrar bozucu
olayı bekler. Bir sistemin mega ölçekte büyümesinden kaynaklanan risk sorununun
çözümlerinden biri sistemi küçültmektir. Bir başka çözüm de sistemin
büyüklüğünü korumakla birlikte herhangi bir bileşenin çok fazla büyümesine izin
vermeyerek onu güçlendirmektir (Örn. Sayıca daha fazla ama sistemdeki toplam
varlık miktarıyla aynı miktarda aktife sahip daha küçük bankaların bulunması).
Ancak banka bağlamında söyleyecek olursak, ABD bankalarının türev kayıtları
bugün 2008’de olduğundan daha kabarıktır. Bu da yeni bir çöküş yaşanmasını
olasılık olmaktan çıkarıp kesinleştirmektedir! Bu çöküş olduğunda, işin
boyutları devletlerin gücünü aşar duruma gelmiş olacaktır. Beş metrelik
dalgakıran, on metrelik tsunamiye dayanamayacaktır.
Karmaşa,
Enerji, Para
Davranış
ve karmaşa kuramı araçlarını birlikte kullanmak, para basımı ve borç genişletme
meselesinin kısa süre içinde önü alınmazsa dolar, bir dizi zaferin ardından
kesin yenilgiye uğrayacaktır. FED’in tanımladığı şekliyle zaferler, diğer
ülkeleri kendi para birimlerini revalüe etmeye zorlayan enflasyonu yarattığında
ortaya çıkacaktır. Sonuçta, tam FED’in istediği gibi doların değerinde büyük
düşüş yaşanacaktır. ABD’nin ihracatını arttırmasına yarayacakmış gibi görünen
bu düşüş, rezerv para birimi olarak doların itibar ve güven kaybına yol
açacaktır. Doların yerine bir başka para biriminin geçirilmesi şeklinde
oluşmakta olan küresel mutabakatın realiteye dönüştürülme süreci hızlanacaktır.
Önce yavaş yavaş, sonra birden bire… Hisse senedi, tahvil ve türevleri dolar
değerine dayalı olduğundan, dolar çöktüğünde tüm finansal faaliyetler de onunla
birlikte çökecektir.
Yabancı
yatırımcıların dolara olan inancı, ancak ABD vatandaşları dolara olan
inançlarını korudukları sürece güçlü kalabilir. Şöyle bir örnekle açıklayalım:
Herhangi bir tehlike anında kalabalık bir tiyatroda bir kişi kaçmaya karar
vermeden önce kaç kişi kaçmalıdır? Bazı insanlar soruna ilişkin ilk işaret
algılandığında kaçacaktır. Diğerleri tedirgin biçimde oturacak, başka bir
grubun kaçmasını bekleyecek sonra kaçacaktır. Bu kritik “kaçma” eşiği hangi
noktadır? Sistemdeki aktörlerin sayısı kadar kritik eşik bulunur. Şimdi bu
örneği alıp dolara uygulayalım. Dolardan kaçan her birey ve grup, kendinden
sonra kaçacakları tetikler. Bu bireylerin veya grupların kendinden sonra
geleceklerin kaç tanesini, hangi hızda tetikleyeceği bilinemez (Davranışsal
İktisat). Varsayıma dayalı modeller vardır ama tartışmalıdır. Ancak neticede
tiyatro boşalacaktır.
1.
ve 2. Kur Savaşlarının tarihi, bu savaşların, çok daha büyük makroekonomik
sorunlara (başta borç yükü) son çare olarak verilen yanıtlar olduğunu
gösteriyor. Günümüzde borç yükü daha da şişerek ödenemez boyutlara gelmiştir.
Avrupa’nın kredi kullanan devletleri (İtalya, İspanya, İrlanda, Yunanistan…)
ile bankalarının durumu Amerika’dakilerden de beterdir. Ne yazık ki küresel
borç yükünün büyümeyi teşvik edecek biçimde azaltılabilmesinin yolu bir türlü
bulunamıyor. Herkes kendi kafasına göre takılınca da kaos büyüyor.
Karmaşa
kuramcıları astrofizikçi E. J. Chaisson ve antropolog J. A Tainter’in
çalışmaları bize harcama disiplininin niçin muhtemelen başarısız olacağını ve
ardından bir dolar çöküşü yaşanacağını anlamak için gereken araçları sunuyor.
Chaisson, “sistem” denilen şeyin karmaşıklaştıkça, kendi büyüklük ve alanını korumak
için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyduğunu söyler. Bunun makroekonomi ve
sermaye piyasalarındaki karşılığı paradır. Para depolanmış enerjidir. Para pil
gibi çalışır. Pil şarj edildiğinde enerji ile dolar, bunu bir süreliğine
depolar ve gerekli olduğunda enerjiyi serbest bırakır. Chaisson’un bir başka
saptaması da beynin güneşten 75.000 kat daha fazla enerji kullandığı yönündedir,
tabii kütle farkları dikkate alınarak. Beyinden çok daha karmaşık bir oluşum da
medeni toplumdur. Beyni olan bireyler
kendilerinden daha karmaşık toplumlar üretir. Haydi, gelin bu saptamaları
ekonominin ekosistemine uyarlayın…
Şimdi
enerji anlamında para modelini kullanarak Tainter’in kuramına değinelim.
Tainter’in uzmanlık alanı medeniyetlerin çöküşüdür ve en iddialı eseri de The
Collapse of Complex Societies (Karmaşık Toplumların Çöküşü) adını taşır.
Tainter, özel enerji birimlerinin yerine emek, mahsul, emtia gibi tümü paraya
dönüştürülebilen ve sık sık alım satım konusu olabilen depolanmış çeşitli
enerji birimlerinden bahseder. Sunulan kamu mal ve hizmetleri itibariyle
ölçüldüğünde devletlerin, girdi birimi başına gerilediği yargısına varır. Örneğin,
bir sulama projesine yapılacak görece küçük bir yatırım, çiftçi başına gelir
çıktısı olarak muazzam getirilere yol açabilir. Ama zaman içinde ve karmaşanın
artmasıyla yatırımın getirileri azalmaya başlar ve negatife döner. Kolay sulama
projeleri tamamlandıkça toplum, daha az su üretse de daha uzun suyolları içeren
ve daha büyük ölçekte projeler talep etmeye başlar. Etkin düzenleyiciler olarak
başlayan bürokrasiler bu talepleri karşıladıkça, varlıklarıyla ilgilenmeye
öncelik veren verimsiz engellere dönüşür. Toplumun seçkin kademeleri öncü
olmaktan çıkıp iktisatçıların “rant arayışı” veya üretken olmayan araçlarla
servet birikimi dediği türden işlere girişirler – bunun örneklerinden biri post
modern finanstır. Bunun yarattığı nedir diye soracak olursanız cevabı şöyle
olacaktır: 2010 yılında 44 milyon Amerikalının karınlarını yiyecek karnesi
sayesinde doyurması, buna karşın 25 hedge fonu yöneticisin bir yılda 22 milyar
doların üzerinde para kazanmasıdır! Gelir adaletsizliği olgusunun insanı
iğrendiren istatistiklerine hiç girmeyelim bile…
Tainter’e
göre, bir medeniyetin çöküşü ile bir medeniyetin içindeki tekil toplumların
veya ulusların çöküşü farklı şeylerdir. Roma’nın çöküşü medeniyetin çöküşüydü
çünkü onun yerini alacak başka bir bağımsız toplum yoktu. Avrupa medeniyeti ise
MS altıncı yüzyıldan sonra bir daha çökmedi çünkü çöken her devletin yerini bir
başkası doldurdu (Örneğin, İspanya veya Venedik’in çöküşü İngiltere ve Hollanda’nın
yükselişi ile karşılandı). Tainter, karmaşa kuramı çerçevesinde bugün yeni bir
çöküş yaşanacak olursa, karşılıklı bağımlılık ve küreselleşme yüzünden bunun
global olacağını öngörüyor ve ekliyor “Artık hiçbir tekil ulus çökemez. Dünya
medeniyeti bir bütün olarak parçalanacak!”
Hasılı,
Chaisson medeniyetler gibi fazlasıyla karmaşık sistemlerin büyümek için daha
büyük enerji girdilerine ihtiyaç duyduğunu, Tainter’de bu medeniyetlerin
girdiler karşılığında nasıl negatif çıktılar ürettiğini ve sonunda çöktüğünü
anlatır.
Toplum
karmaşıklaştıkça destek için daha büyük miktarlarda para gerekir. Yetmez kredi,
kaldıraç, değersizleştirme gibi yöntemlere başvurulur, diğer “sahte” para
biçimleri devreye girer. Borçla körüklenen sahte büyüme yanılsaması oluşur,
gelir eşitsizliği toplumu sarsmaya başlar. Elde üç tercih kalmıştır:
Yalınlaştırma,
ele geçirme veya çöküş! Meselâ siyasi iktidarı ve ekonomik kaynakları
Washington DC’den alıp, tekrar canlandırılan federal bir sistem altında elli
eyalete devrederek üretkenliği sürdürülebilir bir hale getirmeye çalışmak bir yalınlaştırma çabası olarak görülebilir.
Ele geçirmek, yeni girdiler temin etmek için kaynakları komşudan zorla almak
çabasıdır. Kur savaşları, şiddet dışında her şeyi kullanarak ele geçirme
girişiminden başka bir şey değildir.
Çöküş
, yalınlaştırmanın ani, istem dışı ve kaotik biçimidir.
Acil
ilgi isteyen sistemler –para birimleri, sermaye piyasaları ve türevler- toplumsal
icatlardır ve toplumlar tarafından değiştirilebilir. Bu nedenle, çöküşün
eşiğinden geri adım atıp dolara dayalı küresel para sisteminde bir güvenlik
marjı inşa etmek için henüz çok geç değildir. Yeter ki karmaşadan beslenerek
sistemi kontrol eden seçkinler engeli aşılabilsin, finans kendi başına anlamsız
bir amaç olmak yerine ticareti kolaylaştıran esas rolüne geri döndürülebilsin. Güvenliğin
yolu karmaşa kuramını yalınlaştırmaktan ve kurumların ölçeğini küçültmekten
geçiyor.
11.
Bölüm: Oyunun Sonu. Kağıt mı, Altın mı Yoksa Kaos mu?
Doların
geleceği konusunda dört sonuç öngörebiliriz. Şimdi bunları, yıkıcı
potansiyelleri açısından en düşükten en yükseğe doğru sıralayıp inceleyelim:
Çeşitli
Rezerv Dövizleri
Son
IMF verilerine göre dış ticaret fazlası veren ülkeler rezervlerinin %61’den
biraz fazlasını dolarda tutuyor. Ardından %26 ile Euro geliyor, Sterlin, Yen ve
İsviçre Frank’ı da peşlerinden. Son on yıldır dolar rezervlerinde istikrarlı
bir düşüş gözleniyor. Süreç içerisinde çeşitli para birimlerinde devalüasyonlar
gerçekleşti ama hep bir çıpa vardı (dolar ve altın). 1971’de altın devre dışı
kalınca dolar tek çıpa olarak kaldı. Doların patronu ise, ayrıcalıklarını
istismar eden FED! Bunun verdiği rahatsızlıkla çoklu rezerv dövizlerine ya da
bölgesel döviz bloklarına (Doğu Avrupa ve Orta Asya’da Rusya’nın öncülüğünde
bir Ruble bloku gibi) yöneliş olursa bu bölgeler hızla bölgesel ticaret
bloklarına dönüşüp dünya ticaretini azaltabilir. Döviz ihraç eden merkez
bankalarının rezerv statülerini kötüye kullanarak hep birlikte para basmaları
veya birbirleriyle çelişen para politikaları izlemeleri, finansal / ticari
bloklaşmalar ve kaos yaratabilir. Bu modele “dibe doğru yarış” deniyor çünkü bu
denenmemiş bir modeldir ve altın veya başka bir birimden oluşan çıpası yoktur.
Çıpanın olmaması dolar egemenliğinin sürmesine neden olabilir.
Özel
Çekme Hakları (SDR)
SDR,
IMF’nin kontrolünde, hiçbir şeyle desteklenmeyen ve isteğe göre basılan gizemli
ve karmaşık bir dünya parasıdır. IMF tarafından ihraç edildiğinde alıcının
rezerv hesaplarına diğer herhangi bir döviz gibi girer. SDR ile bir dükkâna
girdiğinizde bir şey alamazsınız ama SDR, ülke varlıklarının bir kısmını teşkil
eden bir değer deposudur ve
uluslararası ticarette kullanılabilen bir değişim
aracıdır.
SDR’nin arkasında bir döviz sepeti vardır ama bu sepetin
formasyonu değişebildiği gibi SDR miktarı sepetteki temel para birimlerinin
miktarıyla sınırlı değildir. Dolayısıyla sınırsız miktarda basılabilir.
SDR,
1969 yılında uluslararası bir para sıkıntısı yaşandığında yaratıldı ve ara ara
görece küçük miktarlarda kullanıldı. 2009’da dünya 2008 paniğinin ardından
ciddi bir likidite krizine girince, basılan SDR miktarı fazlasıyla arttı. G20,
IMF’yi küresel para politikasının bir aracı olarak kullanmaya başladı. Gidişat,
SDR’nin dış ticaret faturalarının ödenmesinde, uluslararası sendikasyon
kredilerinde, banka kurtarmalar, ödemeler dengesi tediyeleri gibi küresel öneme
haiz işlemlerde dünyanın yeni parası olarak kullanılması yönündedir. Buna göre
dolar, G20’nin direktifleri doğrultusunda periyodik devalüasyonlara ve sepet
içinde azalmalara tabi olarak SDR’ye bağlanacaktır. SDR’nin baskın uluslararası
rezerv döviz olarak doların yerini almasına henüz epey uzağız. Ancak para
ihracı yapma, kredi için son başvuru mercii olma gibi işlevleri IMF’yi, FED’i
önemsizleştirecek bir aktör olarak öne çıkarıyor. IMF’ye üye ülkelerin kurum
içindeki oy haklarından kaynaklanan bir kaygı mevcut olsa da SDR canlıdır ve
küresel para bahislerine iyi ve güçlü bir giriş yapmıştır. Fakat neticede,
kâğıt paraların yaşadığı sorunların üzerine örtülen bir başka kâğıttan başka
bir şey değildir.
Altın
Standardına Dönüş
Altın
standardının taraftarı da çok, aleyhtarı da. Bernanke hiç hoşlanmıyor. “Altın
standardında kalan hiçbir ülke önemli bir ekonomik toparlanma sergilememiştir”
diyor meselâ… Oysa altın beş bin yılın üzerinde bir süredir, farklı koşullardaki
birçok medeniyet tarafından para ve değişim aracı olarak kullanılmıştır.
Paslanmaz, kararmaz, imha edilmesi neredeyse imkânsızdır. Nadir bulunur, tarih
boyunca üretilen tüm altın, her kenarı 20 metrelik küçük bir taşra ofisine
sığar. Yeni madenlerden gelen altın arzı oldukça yavaş ve öngörülebilir bir
tempoda artar (yılda yaklaşık % 1,5). Dolayısıyla altın çıpası, yüksek
enflasyona olanak vermez. Olsa olsa, hafif bir daimi deflasyon yaratır. Oynak
olan altın değil, ona bağlılığı ret eden paradır.
Altının
dolar karşısında fazlasıyla değer kazanmasının anlamı, Bernanke öncülüğünde
doların devalüe edilmesidir. Dolar kuru diğer dövizler karşısında dalgalanıyor
ama tümüne karşı önemli ölçüde ve kalıcı olarak devalüe edilmiş değil. Bunun
yerine olan şey, tüm önemli dövizlerin değerinin dolar karşısında aynı oranda
düşmesi. Sonuç, küresel emtia enflasyonu! Bir başka deyişle, “komşunu
yoksullaştır” ifadesi, yerini “dünyayı yoksullaştır” ifadesine bırakıyor.
Altın
standardına karşı olanların bir başka gerekçesi de para arzının tabanında
altının olması. Altın, daha fazla paranın gerekli olduğu dönemlerde para
genişlemesini kısıtlıyor ve likidite krizlerine neden oluyordu. Oysa mesele
altınla ilgili değil, politikalar ve merkez bankacılar ile ilgilidir. Altın,
sınırsız yasal parasal genişleme yanlılarının haksız ithamlarından
kurtulabilirse günümüzde yapıcı bir rol oynayabilir. Altına dayalı yeni
sistemde güven yaratmaya ilişkin temel unsurlardan ikisi güçlü bir hukuk rejimi
ve fiyatlara istikrar kazandırmak için zorunlu açık piyasa işlemleridir. Bu
dayanaklarla FED’in kâğıt para yaratması ve karşılama oranı tavanını (taban
para arzının karşılığında tutulması gereken altın rezervi) aşmasına hangi
koşullar altında izin verilebileceği sağlıklı biçimde tartışılabilir.
Şüphesiz
ki, yeni altın standardı meselesinin uluslararası boyutları da vardır.
Unutulmamalıdır ki 1. ve 2. Kur Savaşlarının patlama nedenlerinden biri de
uluslararası altın standardıyla ilgilidir. Şöyle ki; sistemin üyelerinden
yalnızca biri -genellikle aşırı borç yüzünden- ekonomik sıkıntıya düşer ve
altın standardından ayrılıp parasını devalüe ederdi. Ticari ortakları
karşısında tek taraflı rekabet üstünlüğü sağlamaya çalışan bu üyenin tutumu,
diğer ortakları öfkelendirir ve ihtilaflara yol açardı.
Çin
gibi büyük ekonomiler ABD’den çok daha büyük para arzlarına ve çok daha az
altına sahiptirler. Para arzının arttırılmasının gerektiği durumlarda, eğer
emisyonun altın stokları ile irtibatı muhafaza edilecekse altın stoklarının da
arttırılması gerekecektir. Miktarsal anlamda bu iş bir anda mümkün
olamayacağına göre söz konusu nadir metanın değerinin arttırılması gibi
karmaşık meseleler baş gösterecektir. Bu ve benzeri çözümü zor konuların
varlığına rağmen, bizzat para birimlerinin altına bağlanması ve buna bağlı bir
küresel para birimi oluşturulması alternatifi tartışılmaya değerdir. Belki bu
yolla, yasal görünümlü para manipülasyonları yaparak insanları sömüren düzene
son vermek mümkün olabilir. Böylece dünyanın enerji ve yaratıcılığı
teknolojiye, üretkenliğe ve diğer yararlı yeniliklere yönelebilir.
Kaos
Kur
savaşlarının ve dolar değerinin sürekli düşürülmesinin en olası sonuçları
yatırımcı güveninin onarılmaz biçimde yitirilmesi ve hükümetlerin bu
olumsuzlukla başa çıkmak gayretiyle sistemi ayakta tutabilmek amacına yönelik
acil tedbirler almasıdır. Sistem, muazzam ölçekte genişleyen farazi türev
sözleşmelerini ve batamayacak kadar büyümüş bankalardaki kaldıraç mekanizmasını
taşıyamayacak noktaya hızla yaklaşmaktadır. Bir çöküşün başlaması için tiyatro
örneğimize atıfla, salondan bir kişinin kaçması dahi yeterli olabilecektir.
Gelin şimdi aşağıdaki senaryo üzerinde biraz düşünelim:
Tetikleyici
olay İspanya’da başlar. Ülke kısa süreliğine vadesi gelmiş borçlarını
çeviremeyeceğini belli etmiştir. Fransa ve Almanya bir kurtarma paketi hazırlar
ama güven ortamı fena halde sarsılmıştır. Aynı gün Fransa’da yetkili bir devlet
tahvili satıcısı iflasını ilân eder. Ürken bir Hollandalı emeklilik fonu, birikimlerini
altına dönüştürmeye başlar ve Euro krizinin dolara sıçrayacağı düşüncesiyle de
doların “sat” düğmesine basar. Aynı anlarda Cenevre’deki bir hedge fonu da
dolardan çıkmaya başlar. Doların hızla değer kaybetmeye başlaması üzerine,
önceden belirlenmiş zarar limitlerine ulaşan diğer traderler de “stop loss”
(zarar durdurma) düğmesine basarak dolar satmaya başlarlar. Hedge fonları,
zararlar büyüdükçe, teminat tamamlama taleplerini karşılayacak nakdi toplamak
için ABD hisse senetlerin satmaya başlarlar. Altın, gümüş, platin, petrol
fiyatları fırlar. Brezilya, Avustralya, hatta Çin hisse senetleri bile güvenli limanlar
gibi görünmeye başlarlar. Doların düşmesi, dolar cinsinden fiyatlandırılmış her
türlü menkul kıymetin de değersizleşmesine yol açar. Kontrolün kaybolduğu
ortamda her kafadan “her şeyi sat” çığlıkları yükselmeye başlamıştır. Faizler
alır başını gider. Birbiriyle bağlantılı piyasalardaki bankalar, finans
kurumları, traderler arasında akıl almaz bir telefon trafiği başlar. İletişim
sıkıntıları yaşanır. Bazı piyasalar sahip oldukları yetkiye dayanarak,
zararların belli bir miktarı aşması nedeniyle borsa işlemlerini durdururlar.
Artık hükümetlerin ilk savunma hattını kurmak amacıyla müdahale zamanı
gelmiştir.
Savunmanın
biçimi, merkez bankalarının koordineli olarak muazzam miktarlarda dolar ve ABD
devlet tahvili alması olarak belirlenir. Gerekli onayların alınmasından sonra
seferberlik New York saatiyle 14.00’de başlar. FED, büyük bankaların işlem
masalarını dolar ve tahvil için “al”, diğer güçlü para birimleri için “sat” emirleriyle
doldurur, basına da işlem sınırlarının “limitsiz” olacağı yolunda bilgi
sızdırılır. FED tahvil almak için para basmaya başlar ama panik öncesinde o
kadar fazla basmıştır ki artık dayanma gücü sorgulanır hale gelmiştir. Satıcılar
tahvil satışından elde ettikleri dolarları, zararın neresinden dönülse kâr
hesabıyla ucuza elden çıkarıp Asya hisselerine ilâveten, Kanada, Avustralya,
İsviçre ve G. Kore parası almaktadır. Ancak kâğıda olan güven kaybı nedeniyle
emtia ve tarım arazisi fiyatları tırmanışa geçer. Yeni güne giren Asya ve
Avrupa borsaları piyasalara soğuma şansı vermek için borsalarını birer birer
kapatırlar. Bunu, yükümlülüklerini yerine getiremeyen bankaların kapanması
izler. Gözler Beyaz Saray’a çevrilir. Doların çökmesi Birleşik Devletlere
duyulan güvenin kaybedilmesiyle aynı şeydir. FED ve Hazine bunalımdadır ve
artık güveni, yalnızca olağanüstü zamanlarda kullanabileceği (pek de
bilinmeyen) bazı yetkilerle donatılmış olan ABD başkanı tesis edebilecektir.
Askeri
jargonda “nükleer güç” seçeneğine denk gelen bu yetkinin dayanağı “Uluslararası
Acil Ekonomik Güç (IEEPA)” yasasıdır ve kullanımı iki ön koşula bağlıdır: ABD’nin
ulusal güvenliğine ve ekonomisine yönelik bir tehdit olması ve bu tehdidin
dışardan kaynaklanması. Başkan vakit geçirmeden diktatörlerinkine benzeyen bu
yetkisini kullanır ve akşamüzeri 6.00’da kaygı içindeki dünyaya, hepsi aynı
anda devreye girecek şekilde aşağıdaki emirleri yürürlüğe koyduğunu ilân eder:
·   Banka
kasalarındaki gerçek kişilerin ve yabancıların mülkiyetindeki tüm altınlar ABD
hazinesinin mülkiyetine geçecek ve West Point’deki ABD altın deposuna sevk
edilecektir. Altın sahiplerine sonra belirlenecek uygun bir tazminat
ödenecektir.
·   FED
sisteminde elektronik hesap kaydı biçiminde tutulan ABD hazine
yükümlülükleriyle ilgili tüm yabancı varlık transferleri derhal askıya
alınacak, hamilleri ileride faiz ve anaparayı alabilecek ama satış ve
transferlere izin verilmeyecektir.
·   Tüm
finans kurumları ABD hazine yükümlülüklerini defterlerine nominal değerlerinden
kaydedecek ve bunlar vade bitimine kadar elde tutulacaktır.
·   Borsalar
derhal kapanacak ve yeni duyuruya kadar kapalı alacaktır.
·   ABD’den
altın ihracı yasaklanmıştır.
·   Finans
kurumları finansman ihtiyacını karşılamak maksadıyla yeni ihraç edilecek ABD
tahvillerini satın almak için çabalarını koordine edecektir.
·   “Seçkin
iktisatçılardan” oluşan partiler üstü bir komisyon, otuz gün içinde paniği
inceleyecek ve uygun reform önerilerinde bulunacaktır.
Bir
değer deposu olarak dolar, kendisine duyulan güveni kaybetmiş ve çökmüştür.
Artık aynısını çoğaltmanın bir anlamı kalmamıştır. Yeni para biriminin mutlaka
altınla desteklenmesi gerekecektir. El konulan altınlarla bu mümkündür çünkü bu
sayede ABD artık tüm resmî altın rezervlerinin %57’sine sahip hale gelmiştir,
yâni yeni küresel finans sisteminin şekillenmesinde büyük söz sahibidir.
Altınla desteklenen dolar dünyada yeniden arzu edilir bir meta haline gelir ve
bu işin içinden kur savaşlarının galibi olarak çıkar. Reformlar yapılır,
ortalık yavaş yavaş normale döner, hayat “Yeni Kral Dolar” ile yoluna devam
eder…
Ya
da etmez! Diğer olası senaryolar arasında, durdurulamaz bir finansal çöküş,
ardından kamu düzeninin yaygın biçimde bozulması ve sonunda fiziki alt yapının
çökmesi de bulunuyor. Aşırı ve cebri müdahaleleri (muhtemelen Asya ve Rusya’da)
mülkiyetin toptan millileştirilmesi, sınırların kapatılması, üretken kapasitenin
ihracat yerine iç ihtiyaçlara yönlendirilmesi de dışlanamayacak
olasılıklardandır. Bu durumda dünya bir dizi otarşik bölgeye ayrılacak ve
global ticaret çökecektir.
Sonuç
ve Son Sözler
Doların
izlediği yol sürdürülebilir bir yol değildir ve sürdürülemeyecektir. Küresel
bir para birimi olarak G20 ve IMF seçkinleri SDR’yi teşvik ediyor ama bunun da
ulusal güçlerce reddedilme ve böylece istikrar kaybetme riski var. Yazık ki iyi
araştırılmış ve bilinçli biçimde uygulamaya sokulması önerilmiş bir altın
standardına dönüş plânı, akademisyenlerin itibar etmemesi nedeniyle doğru
dürüst tartışılamıyor. Bu da bizi kaosla karşılaşmaya doğru itiyor.
Sermaye
ve para sistemleri karmaşık sistemlerdir. Bu sistemler, yararlı, düzenleyici
prensiplerle başlamakta ve bizzat sistemi yıkarken mevcut enerjiyi de emerek
sona ermektedir. Ölçekleri itibariyle kontrol edilemez boyutlara gelmiş bu
sistemler parçalara ayrılıp küçültülerek kontrol edilebilir boyutlara
getirilmedikçe çökmeye mahkûmdurlar.
Bu
kitap 2011 yılında yazıldı. İlk kur savaşının 1921-1936 yılları arasında 15
yıl, ikincisinin ise 1967-1987 yılları arasında 20 yıl sürdüğü bir veri olarak
kabul edilirse, 2010 yılında başlayan üçüncüsünün muhtemelen 2020’ye hatta daha
ileri tarihlere kadar sürebileceğini öngörmek mümkündür. Bu bakımdan hikâyeyi 2011
yılında yazmak biraz erkendi. Söylenecek çok şey vardı ama çok daha fazlası
olacaktı. İşte bunlardan biri: Kur savaşları genellikle ekonomik üstünlük için
mücadeleyi içerir ama gerçek düşmanlıklardan uzak durur. 2012’de fiili bir
savaşta silah olarak paranın kullanıldığını gördük.
ABD
ile İran arasında, nükleer silahlar konusunda çıkan anlaşmazlıkta, Birleşik
Devletler İran’a finansal silahını doğrulttu: Bankalara, İran Merkez Bankasıyla
iş yaptıkları takdirde ABD doları ödemeler sisteminden çıkarılacaklarını
bildirdi. Bu yaptırım İran’da dolarların hemen tükenmesine, Riyal’in %40 değer
kaybına, mevduat sahiplerinin bankalara hücumuna, mal darlığına,
hiperenflasyona, faizlerin tavana vurmasına yol açtı. Buna rağmen İran güçlüydü
ve sahip olduğu petrol nedeniyle küresel ticaret açısından bütünüyle
dışlanamıyordu. Kaçakçılık, takas, ikili ödemeler, gizli eylemler gibi
alternatif ödeme kanalları (özellikle Dubai üzerinden) neredeyse hemen
oluşturuldu.
İran’ın
yaşadığı zorluklar, Asya ülkeleri ve BRICS ülkelerinin gözünü iyice açtı. Dolar
hegemonyasından kurtulmak gerekiyordu. Hoşnutsuz ülkelerin oluşturacağı farklı
bir ödemeler birliği kervanına, Malezya, Kazakistan ve Türkiye gibi gelişmekte
olan ülkeler de katılabilirdi. ABD’nin dolar değerini sürekli düşürmesi ve
doların rakipsiz rezerv dövizi olma konumuna artık tahammül edilemiyordu. BRICS
yeni bir şey önerdi: En azından katılımcı ülkeler arasındaki işlemler açısından
dolara dönüştürülmesi zorunlu olmayan ama doları fiilen geçersizleştirecek bir
ödemeler sistemi ve yeni bir para birimi!
Bütün
bu olaylar zinciri kitabın başında anlattığım ve 2007 yılında Pentagon
sponsorluğunda oynanan finans savaşına fazlasıyla benzemiyor mu? Bu kitapta,
çatışan çıkarlar arasında uzlaşma sağlanamayacağı ve bu uyumsuzlukların stres
ve oynaklığın artmasına neden olacağı anlatıldı. Eğer Kur Savaşları’nın geçmişe dönük iyi bir rehber olduğu fikri sizde
yer etti ise, düzensizliğe giden yola daha yeni çıkılmış olduğunu da kabul
edeceksinizdir.
 ———————————————————————
James G. Rickards; Amerikalı
bir hukukçu, yazar.
“ Kur Savaşları” (
Currency Wars: The Making of The Next Global Crisis) 2011 yılında yayınlandığı
zaman satış rekorları kırmış idi.
2014’te “Para’nın Ölümü”
(The Death of Money) ve 2016’da “ Altın için Yeni Vaka” (The New Case for Gold’u)
yayınladı.

 

1950
doğumlu olan Rickards 1973’te John Hopkins Üniversitesinden şeref derecesi ile
mezun oldu. 35 yıl Wall Street’te çalıştıktan sonra şimdilerde Conneticot’da
yaşıyor ve sadece yazarlık yapıyor.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: