KUR’AN’IN KÖKENİ — ARİF TEKİN

GİRİŞ

İslam inancına göre Kur’an, hayat nizamını belirleyen bir ki­taptır; o halde çok zor ve bulmaca şeklinde değil, gayet açık ve net ifadelerle topluma sunulması gerekir. Nitekim, Kur’an diliyle müteşabih diye tabir edilen bazı ayetler hariç (örneğin; Âl-i İm- rân Suresi’nin 7. ayetinde değinildiği gibi) onun her şeyi apaçık bir Arapçayla ifade edilmiştir. Bunu zaten Kur’an’ın kendisi de defalarca dile getirmiştir. Örneğin; Şuarâ Suresi’nin 195., 198. ve 199. ayetlerinde özetle, “Uyarıcılardan olasın diye Cebrail Kur’an’ı apaçık Arap diliyle senin kalbine indirdi. Biz onu Arap­ça bilmeyenlerden birine indirseydik de o bunu okusaydı, o za­man ona iman etmezlerdi” deniyor. Yine Fussilet Suresi’nin 44. ayetinde özet olarak, “Eğer biz Kur’an’ı yabancı bir dille sana gönderseydik, onlar, ‘Ayetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değil miydi, Muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan bir kitap mı geldi?’ diyeceklerdi” denilip Kur’an’ın çok fasih/ anlaşı­lır bir Arapçayla indiği belirtiliyor. Hatta Kur’an’m isimlerinden biri “el-Mübin’dir”. Yani olayları üstü kapalı değil, apaçık, net anlatan kitap demektir. Dolayısıyla, “Kur’an’m içerdiği anlam çok derindir, herkes bilmiyor” demek, pek itibar görmeyen abar­tılı bir söylemdir; genelde Kur’an’m anlamını bilmeyenler/şart­lanmışlar bunu öne sürerler. Bir zamanlar ben de bu tür savun­maların etkisinde kalıyordum. Çünkü her şeyden önce Arapça bilgim eksikti, onunla Kur’an’ı çözecek durumda değildim. Arapça bilgimi geliştirince, bu sefer de az önce açıklamaya ça­lıştığım olumsuzluklara (cennet-cehennem, çevrem, radikallerin tehditleri, bağlı olduğum dini kurum vb…) ek olarak, Kur’an’m anlamını kavramaya yönelen bir insana karşı engel teşkil eden

çok abartılı bir koşullar listesiyle karşı karşıya kaldım. Bu, Kur an’a karşı eleştirel yaklaşım gösteren hocaların elini kolunu bağlayan bir liste. Mesela, meşhur olan hocalarımız bize şunları anlatıyorlardı: “Her insan Kur’anın manasını açıklayamaz, ona müdahale edemez; aksi takdirde günaha girer. Bir insanın, Mü- fessir (Kur’an’ı açıklayan hoca) olabilmesi için, birçok şeyler bilmesi gerekir…” Bunlar şifahi olarak bize söylendiği gibi, tef­sir usulü kaynaklarında da vardı, Mesela: İmam Suyutî, el-İt- kan… adlı tefsir usulü yapıtında, bu konuda 80 maddelik bir ko­şullar listesini öne sürüyor. Keza, İmam Zerkeşi, d-Burhan fi Ulumi’I Kuran adlı dört ciltlik tefsir usulü eserinde bu listeyi 46 madde şeklinde açıklıyor. Ayrıca, asrımızın meşhur yazarların­dan Vehbe-z-Züheyli otuz iki ciltlik et-Tefsirul Münir fil Akideti ve’Ş’Şcriati ve’l Menhec adlı tefsirinde bu sayıyı 30 maddeye in­dirgemiştir. Tabi ki “Usulut-Tefsir” ilminde uzman olanlar, bu maddeler hakkında farklı belirlemelerde bulunmuşladır.

İşte bizim toplumuınuz gibi anadili Arapça olmayan, dini bilgilerini sadece bir İslam ülkesinde yaşadığı için taklit yoluyla çevresinden öğrenen, çok cüzi din kültürüne sahip olan bir in­san, yukarıda geçen 80 maddelik kabarık listeye karşı hayretini dile getirip eli kolu bağlı olarak susmak zorunda kalır, Kuranda olup bitenler hakkında sıhhatli bir fikir edinemez; tam tersine kafası hep eski kaynaklara takılı kalır. Böylesine bir insan nezdinde kim Arapların bu eski kaynaklarını iyi bilirse, o “allame i cihan” kesilir. Medreselerdeki hayat hep bu minval üzere geçiyordu. Fakat zaman içinde bilgimi geliştirince, bey­nim yavaş yavaş ön plana çıktı ve “Dur artık yeter, söz sahibi benim!” deme cesaretinde bulundu. Kuran lehinde söylenenle­rin pek o kadar isabetli olmadıklarını, sadece kuru bir inanç mahsulü olarak öne sürülen iddialar olduklarını çabucak öğren­dim. Bu aşamaya gelene kadar çok zaman kaybettim ama, so­nunda akıl ve ilim galip geldiği için fevkalade mutluyum.

“Bilgimi geliştirince…” sözümden sakın abartma ve kendi­me pay çıkarma gibi bir anlam sezinmesin; bu konuda ne kadar haklı olduğum, ancak bu eserin, sonuna kadar okunmasından sonra anlaşılabilir.

Yukarıdaki bilgileri somutlaştırmak gerekirse; Kur’an’m an­laşılabilmesi için tefsir usulü uzmanlan tarafından öne sürülen o 30, 46 ve 80 koşulu gözden geçirince, Kur’an a kupkuru bir taklitle inandığımı hemen anladım.

Şimdi de Kur’an’m anlaşılabilmesi için İslam âlimleri tarafın­dan öne sürülen o 80 koşulun en önemlilerinden birkaçını sunalım;

Bir ayetin Muhammede, Mekke’de iken mi, yoksa Medi­ne’de iken mi geldiğini,

Bir ayetin gece mi, yoksa gündüz mü indiğini,

Ayetin yolcu iken mi, yoksa evde iken mi geldiğini,

Yine bir ayetin yerde iken mi, yoksa gökte iken mi indiğini,

Ayetin, yazın mı, yoksa kışın mı indiğini,

Muhammed yatakta iken mit yoksa yatak dışında iken mi ona indiğini,

Kur an’da Araplardan hangi kabilenin lehçesinin kullanıldığını,

Aynı konuda birbirleriyle çelişen ayetlerden hangisinin önce (Mensuh), hangisinin de sonra (Nasih) geldiğini,

Sebebi nüzul denilen, ayetlerin sebep-sonuç ilişkilerinin bilinmesi;

Vücuh (çokanlamlılık) ve nezair’i (eşanlamlılık),

İlk ve son inen ayetleri,

Kuranda kullanılan mecaz, teşbih, ııahiv-sarf kaideleri (gramer), Arap lügati, Arap edebiyatı, muhkem ve müteşabih ayetleri, insicam denilen sure ve ayeıler arasındaki münase­bet/uygunluk vb. şeyleri bilmesi gerekiyor.

İşte bir hocanın, Kur’an’m anlamına müdahale edebilmesi için, bilmesi gereken en önemli koşullardan birkaçı. İnsan bun­ları öğrenince gerçekten hayreller içinde kalır!

Burada sorulması gerekli bazı sorular vardır: Kur’an’m ortaya çıktığı zamanda ve koşullarda böyle bir kitabın insanlar tarafın­dan oluşturulup ortaya konması imkânsız mıydı; yoksa, tam tersi­ne onu oluşturacak uygun bir ortam ve mükemmel bir insan kad­rosu mu vardı; veya iddia edildiği gibi Muhammed, gerçekten okuryazar değil miydi: yoksa onun okuryazar olmadığı iddiası, Kur’an a olan inanırlığı artırmak için kullanılan bir takıik olup, aslında o. kendini çok iyi yetiştirip ekibini de kuran fevkalade profesyonel bir bilgi kaçakçısı ve aynı zamanda da dinler tarihin­de, mitolojide uzman bir kişi miydi?

Bu sorulara yanıt aranırken temel eleştiriler yaratıcıya yöne­lik değil de Kur an ın Tann’dan geldiği inancına ve iddiasına yö­neliktir. Muhammed’in, varlığına inanılan yaratıcıyı (iftirayla) arkasına alıp insanlara karşı kullandığı gerçeğini ispatlamaya çalışıyoruz. O günkü sosyokültürel yapıya bakıldığında halk, Muhammed’in öne sürdüklerini kabullenmeye müsaitti.

”Kur’an, tarih boyunca insanlar tarafından ortaya atılan yasa- laniTve~diı’U mantımın (bifâ2 fla ilâveler yap^Fmış) bırr toplanu- Uir, bir özejı^^Euhun iKtııui bir ihtimali yoktur’:v diyoruz, ^insani and i s ıpIırTaftînftâlu^gun^lTkoşul I ard a din adı altında böyle bir oluşuma başvurmak etkili ve inandırıcı olabiliyordu; ama bugünkü uzay çağında hâlâ bunu uygulamak fevkalade tehlikeli bir yaklaşımdır. Şunu samimiyetimle söyle­yebilirim ki; Muhammed bugün sağ olsaydı, “Arkadaşlar! Za­manımdaki koşullarda insanları ancak malum olan bu din olgu* suyla yola getirebilirdim. Zira onları kontrol altında tutabilmek için başka alternatifim yoktu. Ama bugünkü çağda ben Muham­med olarak, artık sizi bu eski inançlarla yönetememM deyip, bu sözlerle İslam âlemini uyaracaktı. Kendisi de zaten o günkü in­sanlar için, “İnsanlar yüz deve gibidir. Bu yüz deveden birine binmek istiyorsun, ama hepsi tehlikeli, insanı yere düşürecek tipten; bunlardan doğru dürüst birini seçemezsin” demiştir.[1]

İşte Kur’an’m ortaya çıktığı dönemde insanlar böyleydi; biz böylesine bir toplumun kanununu nasıl cesaret edip de bugünkü insanlara uyarlamaya kalkışıyoruz!

Eğer hâlâ insanlar dinle yönetilmek isteniyorsa, bunun üç önemli nedeni vardır:

Yöneticilerin, iyi bir sistem ortaya çıkaramadıkları için çaresizliklerinden ötürü -bilerek- dine başvurmaları;

Yöneticilerin, Kur’an’m gerçekten Allah’tan geldiğine ina­narak buna sahip çıkmaları;

Yöneticilerin, insanları sömürmek için -yine bilerek- dini formüle başvurmaları.

KUR AN I ORTAYA ÇIKARAN SOSYAL VE KÜLTÜREL KOŞULLAR

Şimdi, “Kur’an’ın asıl sahibi kimdir?” sorusuna yanıt bulma yönündeki incelememize geçebiliriz. Önce Kur’an’m, hiçbir şe­kilde insan eseri olmadığı konusundaki güçlü mesajları yine Kur’an’dan dinleyelim. Bu mesajlarda aynı zamanda dinsel öğ­retinin bizzat kendisinin yüksek bir prestijle korunması gereği üzerindeki hassasiyet dikkat çekicidir. Zira, verilecek mesajla­rın hürmetle kabul görmesi için, önce bizzat kaynağın kendisine saygı gösterilmesi sağlanmalıdır.

Evet, bu temanın incelenmesi amacıyla Kuran’da yer alan ve yapıtın kendisini kabul ettirme mesajını veren bazı ayet mealle­rini sunmakla işe başlamak istiyoruz:

“O kitapta (Kuranda) asla şüphe yoktur. Korunmak iste­yenlere bir rehberdir” (Bakara Suresi, 2. ayet).

“Eğer siz kulum (Muhammed)’e gönderdiğimiz (Kur’an’m, Allah’ın sözü olduğun)rda şüphedeyseniz, haydi siz de onun gibi bir sure getirin (ortaya çıkarın). Allah’tan başka şahitlerinizi (tüm güvendiklerinizi, destekçilerinizi) de çağırın; eğer iddianızda doğru iseniz. Ama bunu yapmazsanız -ki hiçbir zaman da yapa­mayacaksınız- o zaman yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem­den korkunuz. O Cehennem kafirler için hazırlanmıştır” (Bakara Suresi, 23. ve 24. ayetler).

“Onlar Kur’an’ı gereğince düşünmüyorlar mı? Eğer Al­lahtan başkası tarafından (ortaya çıkmış) olsaydı, o zaman (in-

sanlar) onda birçok tutarsızlıklar/çelişkiler bulurlardı” (Nisâ Su­resi, 82. ayet).

“Bu Kur’an Allah’tan başkasının uydurduğu bir kitap de­ğildir. Ancak kendinden öncekini doğrulayan ve kitabı açıkla­yandır. Onda şüphe yoktur, o alemlerin Rabbindendir. Yoksa, ‘onu (Muhammed) uydurdu’ mu diyorlar? De ki; eğer doğru ise­niz Allah’tan başka gücünüzün yettiği kim varsa hepsini de ça­ğırın, ona benzer bir sure getirin (ortaya çıkarın)” (Yunus Sure­si, 37-38. ayetler).

“Yoksa, onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız o halde haydi siz de onun sureleri gi­bi düzme ve iftira olarak on sure getirin (ortaya çıkarın)! Eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz herke­si de çağırın. Onlar hâlâ size cevap veremedilerse bilin ki (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir” (Hûd Suresi, 13­14. ayetler).

“And olsun ki biz onların, ‘Kur’an’ı Muhammed’e ancak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. Onların dedikleri ada­mın lisanı Arapça değildir (dili yabancıdır). Bu Kur’an ise, apa­çık bir Arapça’dır” (Nahl Suresi, 103. ayet).

“(Ey Muhammed!) De ki; and olsun bu Kur’an’m bir ben­zerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelip güç birliği de yapsalar, yine onun benzerini ortaya çıkaramaz­lar” İsrâ Suresi, 88. ayet.

“(Ey Muhammed!) Sen daha önce ne bir yazı okur, ne de elinle yazabilirdin. Eğer okur-yazar olsaydın, (o zaman) batıla uyanlar (Muhammed yazıyor deyip, Kur’an hakkında) şüpheye düşerlerdi” (Ankebût Suresi, 48. ayet).

“Kitabın (Kur’an’ın), alemlerin Rabbi tarafından indirildi­ğinde asla şüphe yoktur. Yoksa, ‘onu peygamber uydurdu’ mu diyorlar? Tam tersine o, Rabbinden gönderilen hak bir kitaptır” (Secde Suresi, 2-3. ayetler).

”Eğer Muhammed bize atfen iftirada bulunup bu Kuranı uydursaydı, elbette ki onu kuvvetle yakalar, can damarını kopa­rırdık (onu yaşatmazdık). Üstelik, hiçbiriniz de buna engel ola­mazdı” (Hakka, 44-47. ayetler vb.).

Görüldüğü gibi Kur’an’da bu ve bunlara benzer ayetlerle adeta meydan okunuyor: “Kur an’m sahibi kesinlikle Allah’tır, bunun dışında ikinci bir ihtimal yoktur” şeklinde kesin konuşu­luyor ve aksini iddia eden varsa, “Buyurun hepiniz toplanın bl> na benzer bir kitap veya bir bölüm de siz ortaya çıkarın” deni­yor. Yukarıda anlamları sunulan ayetlerin, Kurana inanırlık ka­zandırmak için Muhammed tarafından ortaya atıldıkları, bizzat bu ayetlerden net bir biçimde anlaşılıyor. Çünkü, yaşam için al­ternatif göstermeden, sadece abartı)ı ve aynı zamanda da içerik­leri aynı olan bazı cümleleri öne sürmekle iddiaya haklılık ka­zandı rnTSrVahTı^TTîT^            bu tür söylemlerin hiçbir öne-

mryoktur. Bu aşamada az Önceki meydan okuma ayetlerinin di­ğer yönlerini değerlendirmemizin dışında tuiarak -tabii ki ileri­de yanıl vermek koşuluyla- bazı yeni bilgiler sunmak istiyo­rum: Kuranın nereden geldiğini sıhhatli bir şekilde anlayabil­mek için, gerek Muhammed’in kendi bilgi seviyesiyle ilgili ol­sun, gerekse o günkü ortamla ilgili olsun bazı tespitlerin yapıl­ması zorunludur; o günün kültürel ortamına ilişkin güçlü ipuç­ları veren bazı verilere eğilmek gerekir.

A- Muhammed’in Bilgi-Kültür Seviyesi ve Aile Yapısı

Muhammed, Mekke site devletinin emirliğini yürüten bir ai­lenin çocuğuydu. Babası Abdullah ölmüş, dedesi Abdülmuttalib onu himayesine almıştı. Abdulmuttalib, aynı zamanda Mek­ke’nin yönetiminden sorumluydu. Onun ölümünden sonra da Muhammed’in amcası Ebu Talip, hem bu yönetim görevini, hem de Muhammed’in velayetini üstlenmişti^ Muhanftmed’in yö­netici birjıilenin çocuğu olması, kendjsülULÇ.ev.r^deki insanlar-

dan daha ileri bir kültür düzeyine sah ip olrııas ı Jtopusunda^ok önemli bir avantajdı. Kaldı ki Araplar, çocukları iyi bir Arapça öğrensinlerdîye onları, Arapçanın iyi konuşulduğu bölgelerde­ki süt annelerine verirlerdi. Bu, öteden beri süregelen bir gele­nekti. Mekke’de konuşulan Arapçanın pek o kadar gelişmiş ol­maması. çocukların, öz Arapça konuşulan bir bölgeye gönderil­mesine başlıca sebep teşkil ediyordu. Çocukların, bu bölgeler­deki süt annelere verilmesinin diğer bir nedeni de, onların iyi bir şekilde Arapçayı kavrayıp, yapılan şiir müsabakalarında şiir söyleyebilecek bir aşamaya gelmelerinin sağlanmasıydı. Çünkü iyi bir şiirin ortaya çıkmasının olmazsa olmaz koşullarından bi­ri, Arapçayı iyi bilmekten geçerdi. Muhammed’in, bölgede baş­lıca ileri gelen bir ailenin çocuğu olması, onun da bu yolla ye­tiştirilmesini sağladı. Muhammed, sözcüklerin ezberleneceği yaş olan 0-6 yaşlan arasında Mekke civarındaki Sadoğulları’nda kalmış; Onun öz Arapça öğrenmek üzere sütannesine verildiği ve bunun sonucunda da çok güzel bir Arapça öğrendiği kendisi tarafından şu şekilde dile getirilmiştir: “İçinizde benim gibi Arapça bilen yoktur; zira hem Kureyş Kabilesi’nden olmam, hem de öz Arapçayı konuşan Sadoğulları yanında kalmam, ba­na bu imkânı sağladı.”[2]

B- Muhammed Zamanında Mekke’de Var Olan İnsan Haklan Etkinlikleri

Muhammed zamanında, geçmişi ta Cürhumi’lere kadar uza­nan “Hilfü’l-Fudul”, “Hilfü’s-Salah” gibi isimlerle tarihe geçen insan hakları etkinlikleri vardı. Bu teşkilatların amacı, yerli ol-

sun yabancı olsun herkesi zulme karşı korumaktı. Muham- med’in kendisi de henüz yirmi yaşlarındayken, “Hilfü’l-Fudul” teşkilatına katılmış ve peygamberlik iddiasında bulunana kadar bu teşkilatta çalışmıştır. Bunun bir diğer adı da, “Erdemler” teş­kilatıydı. Buraya ancak duyarlı olan insanlar katılırdı. Muham­med, peygamberliğin son yıllarında bu teşkilat hakkında, “Eğer bir daha bu teşkilata çağmlsam, yine seve seve giderim. Ayrıca,

o          teşkilata üye olmayı kızıl develere sahip olmama tercih ede­rim” demiştir.[3]

Şunu demek istiyorum ki, bu gibi etkinliklerin de duyarlı in­sanların sivrilmesinde fevkalade etkileri olmuştur. Muhammed gibi çok zeki bir insan bu teşkilatta yirmi yıl çalışırsa elbette ki “Kur’an gibi bir kitabı rahatlıkla ortaya çıkarabilir” diyorum.

C- Muhammed Döneminde Hicaz Bölgesinde Faaliyet Gösteren Ticari Merkezler ve Panayırlar

Muhammed zamanında Hicaz bölgesinde birçok panayır dü­zenlenirdi. Bu panayırlarda ticari faaliyetlerin yanı sıra, sosyal ilişkiler ve bilgi alışverişinin de geliştirilmesi söz konusuydu ki; buralarda tıp, edebiyat, hukuk, sosyoloji, büyü, sözlü şiir gibi sanatsal ve bir bütün olarak çeşitli etkinlikler-müsabakalar yapı­lıyordu. Ayrıca, buradaki müsabakalarda sözlü edebiyatın öne­mi daha büyüktü. Örneğin, sözlü edebiyat alanında uzun süre ününü koruyan ve birincilik kazandığı için de Kabe’de asılmayı hak kazanan “Muallakat-ı Sab’a” adlı şiir meşhurdur.

Şunu belirtmekte yarar vardır: Bu panayırları yazmaktaki amaç, iddia edildiği gibi o günkü şartlarda Hicaz bölgesinin bil­gi bakımından mahrum olmadığını; tam tersine, bir bilgi merke­zi olduğunu, dolayısıyla bu şartlar içinde yaşayan insanlardan duyarlı birinin çıkabileceğini ve nitekim de çıktığını vurgula­maktır. Başka bir ifadeyle, düşüncenin gelişmesi için koşullar, iddia edilenin tersine, tamamen uygundu diyebiliriz.

Diğer taraftan, bu panayırlar öylesine belli periyotlarla dü­zenlenmişlerdi ki, hemen hemen yılın bütün aylarına yayılmıştı. Dolayısıyla, halkın bu panayır etkinlikleri boyunca, bir bilgi akışı içinde yaşadığını, sosyal, kültürel ve etnik değerler açısın­dan yoğun bir birikim sürecinin belirleyici olduğunu söylemek mümkündür. Şimdi de o günkü şartlarda yaşayan insanların fi­kirleri üzerinde olumlu iz bırakan bu panayırlardan birkaçını sunalım:

Ukaz Panayırı: Zilkade ayının son 15 gününde, Taif yakı­nında kurulurdu. Uluslararası bir karakter taşıyan bu panayır, hem çok geniş bir katılıma sahne olurdu, hem de nitelik itiba­riyle çok ünlü bir panayırdı. Ticaretle birlikte, şiirsel ve sanatsal faaliyetler de bu panayırın etkinlikleri arasındaydı.

Ramazan ayının 1’inden 20’sine kadar Aden’de; aynı ayın 10’u ile 30’u arasında da San’a’da iki panayır düzenlenirdi. Hem doğudan hem de güneyden tüccarların geldiği bu panayırlarda, canlı bir ticari hayat ve alışveriş söz konusuydu.

Devmetü’l Cendel Panayırı: 1 ile 30 Rabiü’l Evvel ayında Suriye sınırında kurulurdu.

Müşakkar Panayırı: 1 ile 30 Cemaziye’l Evvel ayında Bahreyn’de kurulurdu. Bu panayır da, Ukaz ve Deba panayırları gibi uluslararası katılımın sağlandığı bir panayırdı.

Zül’mecaz Panayırı: Zilhicce ayının ilk haftasında Ukaz ile Mekke arasında kurulurdu. Bu panayır, genelde Hac için ge­lenlerin alışveriş yapma ihtiyaçlarına cevap vermek için kuru­lurdu. Ayrıca, Minada da hacılar için bir panayır düzenlenirdi. Bu panayır, 3 ya da 4 gün devam eden şeytan taşlama süresince kurulu kalırdı.

Rabiye Panayırı: 15-30 Zilkade ayında Hadramut’ta kuru­lurdu.

Deba Panayırı: Umman yakınında deniz kıyısında kurulur­du. Kıtalar arası bir niteliği olan bu panayır, o dönemde deniz ti­caretinin gelişmesine önemli katkılar yapardı. Özellikle Uzakdo­ğu ülkeleri insanlarının bölge ile ticari ilişkilerinin geliştirilmesi­ni sağlardı.

Suhar Panayırı: Recep ayının 20si ile 25’i arasında Um- man’da kurulurdu.

Netat Panayırı: Muharrem ayının 10’u ile 30’u arasında Hayber’de kurulurdu.

Hecer Panayırı: 10 ile 30 Muharrem arasında Yemende kurulurdu.

Mehre Panayırı: Şaban aymın 1 ‘i ile I5’i arasında Aden ile Umman arasında, deniz kıyısında kurulurdu.

Bu panayırlar dışında büyük ya da küçük çapta, kendine öz­gü nitelik ve etkinliklere sahip birçok panayır mevcuttu. Bu dö­nemde, söz konusu panayırlar aracıltğıyla özellikle ticaret ve kültürel alanlarda kayda değer ilerlemeler yaşanırdı.[4]

D- Muhammed’in Bahira ve Nastura ile Görüşmesi

Şu da bilinmelidir ki, Muhammed iki kez Şam tarafına gidip orada Rahip Bahira ve Rahip Naslura ile ayn tarihlerde görüş­müştür. Bu görüşmeler esnasında çok önemli sohbetlerde bulu­nulduğu tarihi kaynaklarda mevcuttur.[5]

Gerçek bu iken, Muhammed’in yeni bir oluşum için onlar­dan da yararlandığı söylenebilir. Hatta bu görüşmenin Muham­med üzerinde yaptığı etkiyle ilgili özel kitaplar bile yazılmıştır. Mesela, .198,8. JrtJjLpd&.Paris’t£ .yayımlanan. Kur’an’m Yazan Hı­ristiyan keşişBaİjiiii Efsoncsi adlı yapıt, bu konuda örnek ola­rak gösterilebilir. Bu yapıtta “Muhammed, bilgisini Tanrı’dan değil; Keşiş Bahira’dan almıştır” deniyor. Kaldı ki Muham­med’in, ticaret amacıyla 12 ve 25 yaşlarında iken bir-iki kez Şam tarafına gittiği ve adı geçen papazlarla dini konularda soh­bet ettiği bilinen bir geçektir.

E- Kur’an’m Tfevrat ve İncil ile İlişkisi

Muhammed zamanında hem Matta, Markos, Luka, Yuhanna Incil’leri; hem de şu anda var olan Tevrat kitabı mevcuttu, bun­lar yeni bir oluşum için kaynak olarak vardı. Zaten Kur’an’da var olan sosyal içerikli temaların hemen hemen hepsi, Tevrat’ta da vardır. Elimizde var olan Tevrat kitabı. MÖ 6. asırda ”Azra” adında bir kâhin tarafından yazılıp bugünkü halini almıştı. Yani, Muhammed’den 12 asır Önce Tevrat yazılı hale getirilmiş ve bu­güne kadar korunan bir belge olarak devam edegelmiştir. Aynı zamanda, bugün var olan 4 İncil de MS 325 yılında bin kişilik bir ruhani meclis tarafından son şeklini almıştı. Böylece bu ki­taplar da o günkü toplumun ve dolayısıyla Muhammed’in kulla­nımına hazır durumdaydı. Özellikle Tevrat’ın, Kur’an’m oluştu­rulması üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğu gözlenmek­tedir. Bu konuda somut birkaç örnek vermek gerekirse; Ebu Hüreyre şöyle demektedir:

“Ehl-i Kitap (Yahudiler), Tevrat’ı İbranice olarak okur, bize de Arapça olarak açıklamasını yaparlardı. Bıına karşı Muham­med bize, _fSiz onları ne doğrulayın ne de yalanlayın’ diyordu.”[6]

Bir diğer örneği de Halife Ömer’den dinleyelim:

“Ehl-i Kitap kendi aralarında Tevrat okurken, ben de onları dinlerdim; gerçekten Kuran ile Tevrat arasında herhangi bir fark görmezdim/*[7]

Gerek bu ifadeler, gerekse Kuran ile Tevrat’ın birlikte ince­lenmesi halinde ortaya çıkacak olan tıpatıp ortak noktalar-ben- zerlikler gösteriyor ki, gerçekten Kuranın oluşturulması husu­sunda Tevrat kültürü fevkalade etkili olmuştur.

Söz Tevrat ile Kur an arasındaki benzerliklerden açılmışken, bu benzerlikleri, bazı somut örneklerle açıklamakta yarar var. Örneğin;

Boy abdesti, İslamiyetten önce hem Arapların inançların­da, hem de Tevrat’ta (Yahudilikte) mevcuttu.[8]

Namaz da İslamiyetten önce vardı. Hatta bugünkü gibi günde beş vakit olarak kılınıyordu. İsimleri, Şaharit (sabah na­mazı), Musaf (öğle namazı), Minha (İkindi namazı), Neilat Şera- rim (Akşam üstü) ve Maarib (Akşam namazı) olarak halk arasın­da kullanılıyordu.[9]

İslamiyetten önce cuma namazı var olup “Arube” adıyla anılırdı. Bunu Muhammed’den önce Kab bin Lüey icat etmişti. Ayrıca, namazın daha önce var ojduğu Kur’an’m birçok ayetindp zaten geçiyor. (Mesela, Al-i Irrirân Suresi-lbTahim S üresi-

‘■^MSryem §üresi-31 vb.)

Diğer taraftan, günlük namazların cemaatle kılınması gele­neği, Muhammed’den önce Yahudilikte uygulanıyordu; ancak onlar, namazın kılındığı mabede cami değil; Havra diyorlardı. Yahudilerde cemaat kavramı yerine “Minyan” kullanılıyordu. Hatta, namazın cemaatle kılınmasına çok önem veriliyordu ve bir namazın cemaatle kılınabilmesi için 13 yaşını tamamlamış en az 10 erkeğin katılımı zorunluydu.[10]

İslamiyette varlığı en başta Kur’an ile (Nisâ-43) sabit olan Teyemmüm, (toprakla temizlenme usulü) bile daha önce söz konusu bir uygulamaydı. Su olmadığı zaman cünüp halinde Ya- hudiler böyle bir yönteme başvuruyorlardı.[11]

Muhammed’den Önceki dönemlerde Araplarca kutlanan iki önemli bayram geleneği vardı; 21 martta Nevroz bayramı, 22 ey­lülde de Mihriban bayramı kutlanıyordu. Muhammed dönemin­de, bu bayramlar Müslümanlara yasaklanarak, bunların yerine Ramazan ve Kurban bayramları getirildi. Böylece, iklim değişim­lerini haber vermesi nedeniyle tarımsal faaliyetler açısından da rasyonel bir yarar sağlayan Nevroz ve Mihriban bayramları, sa­dece dinsel içeriği olan bayramlarla ikame edildi. Dolayısıyla, burada yeni olan, bir bayram kutlaması ve bir toplumsal şenlik yaratmak değil, geleneksel olarak var olanın, içerik ve biçimsel açıdan değiştirilmesidir. O bakımdan, bu bayram hadisesinde de yeni bir şey ortaya konduğunu kimse iddia edemez.[12]

İslami bir gelenek olarak bilinen “yağmur duası” bile, da­ha önce vardı. Bunu teyit eden birçok hadis vardır. Ayrıca, Ba­kara Suresi’nin 60’ıncı ayetinde bu konuya değinilmiştir.[13]

ö. Bugün İslamiyette kadınların kullandıkları başörtüsü gele­neğinin kaynağı Yahudi ve Hıristiyan kültürüne dayanır. Hatta Yahudilikten önce de vardı. Yahudi kadınların, özellikle bir iba­deti izlerken, başlarını mutlaka örtmeleri gerekiyordu. Bu, onlar için bir zorunluluktu.

Kadınların başörtüsü hadisesi Hıristiyanlıkta da önemliydi.[14]

İslamiyette bazı özel durumlarda var olan iki namazı bir­leştirme (Cem’u takdim, Cem’u te’hir) gibi detayların geçmişi bile, ta Hz. İbrahim dönemine dayanır. Dolayısıyla, Bu da Mu- hammed tarafından ortaya atılan yeni bir şey değildir.[15]

İslamiyetten önceki geleneklerde, kişinin kendi annesi, kardeşi, teyzesi, hâlâsı, üvey annesi ve eşi henüz hayatta iken baldızı ile evlenmesi yasaktı. Tevrat’a göre buna uymayan kişi idamla cezalandırılırdı. Bunlar Kur’an’da aynen kabul edildi. (Mesela; Nisâ Suresi, 23. ayet.)[16]

İçkinin verdiği zarar göz önüne alınarak, konuyla ilgili yasak, Muhammed’den önce de uygulanagelen bir âdetti. Bu ya­sak, Tevrat ve İncil’de de açıkça ifade edilmektedir.

Muhammed döneminde henüz kendisi tarafından içkinin içilmesine yasak konmadan önce, bu konuda Osman bin Maz’un, Kus bin Saide, Hz. Ali, Varaka, Ebu Zer ve Zeyd bin Amr gibileri yasak koymuşlardı. Dolayısıyla, Muhammed’in iç­kiye koyduğu yasak da yeni bir icat değildir.[17]

Oruç ibadetinin Muhammed’den asırlar önce var olduğu­nu Kur’an zaten yazıyor. (Bakara, 183. ayet.)

Hatta, o zaman orucun başlangıcı bile İslamiyetteki gibi Ay’a göre tespit ediliyordu. Tıpkı bugünkü Müslümanlar gibi Ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu.[18]

Kandil geceleri İslamiyetten önceki dönemlerde de vardı. Örneğin: Yahudilerde, “Roş ha şana” kandili vardı. Bu gelenek, Tişri ayının birinde başlayıp iki gün devam ederdi. Yahudilerin inançlanna göre, bu iki günde kainatın ve insanın kaderinin ye­niden tayini söz konusuydu. Tıpkı İslamiyetteki Kadir, Berat ge­celeri gibi.[19]

İslamiyette var olan “Kur’an’ı hatmetme, hatim indirme” geleneği, Yahudilikte de vardı. Bunun adı, “Simha Tora”ydı. Onlara göre, her yıl bir defa Tevrat hatmedilir ve bunun sonun­da bir bayram yapılırdı.[20]

İslamiyette, her ayın 13, 14 ve 15’inci günlerinde oruç tut­mak sevaptır ve tutulması tavsiye edilir. Bu günlere “Evyam-ı Biz” denir. Aynı günlerde oruç tutma geleneğini Tevrat’ta da gö­rüyoruz. Konu ile ilgili hadislerde Muhammed, “Kim her ayın bu üç gününde oruç tutarsa, sanki senenin tüm günlerinde oruç tut­muş gibidir” demiştir.[21]

İslamdan önceki dönemlerde şayet bir kadın, kocası tara­fından üç kez boşansaydı, artık birbirlerinden ayrılmaları zorun­lu hale gelirdi. İslamiyet, bu geleneğe aynen uymuştur. (Örne­ğin; Bakara Suresi, 229-230. ayetler.) Ayrıca, Hac da kurban kesmek; şeytan taşlamak; senenin 12 ayından dördünün hür-

metli aylar olarak kabul edilmesi, ölen birinin yıkanması, ke~ fenlenmesi, cenaze namazının kılınması, verasette kız çocuklara erkeklerin aldığı payın (o günkü bazı geleneklere göre) yarısı­nın verilmesi vb. uygulamalar, İslamdan önce de toplumsal ya­şamın birer parçasıydı.[22]

İslama göre hırsızlık yapan birinin cezalandırılmasındaki yöntem ve hukuki düzenlemeler de Kur’an’m ortaya attığı yeni bir olay değildir. Bunlar, eskiden beri var olan geleneklerdi. Er­keklerin sünnet olmaları; yeni doğan çocuklar için “Akika” adı altında kurban kesmek; kadınlarla ilgili “İddet” (yani, eşinin öl­mesi ya da eşinden ayrılması halinde yeniden evlenebilmesi için belli bir süre bekleme zorunluluğu) ve kadınla erkek ara­sındaki özel ilişkilerin belli bir düzlemdeki yasalarını ifade eden “zihar”, “ila” gibi ananeler daha önce de vardı.[23]

Çalışanın alınteri kurumadan ücretinin ödenmesi prensi­bi, Muhammed’in hadislerinde vazedilen bir düzenleme olarak geçer. Oysa bu insani prensip, Tevrat’ta da yer almaktadır.[24]

Kuranda var olan bütün İsrailoğullan peygamberlerinin tüm efsaneleri, Tevrat’ta daha kapsamlı bir biçimde anlatılmakta­dır. (Ömeğin, Hz. İbrahim. Hz. Musa, Hz. Eyüp, Hz. Davut, Hz. Süleyman gibi.) Dolayısıyla, bunlar da yeni bir icat değildir.

Kesilmeyen bir hayvanın (leş) etini yemek, daha önce de haram olup, Kur’an’m ortaya attığı yeni bir şey değildir.[25]

Mekke’nin harem bölgesi (hürmetli bir şehir) olması inancı, Hz. İbrahim’den beri süregelen bir gelenekti. Bunu, Mu­hammed kendisi de ifade etmektedir.[26]

Bugün İs lamda var olan köleyi azat etme geleneği bile, Öteden beri var olan bir uygulamaydı. Muhammed buna da ka- rışmayıp, olduğu gibi onayladı.[27]

Yani, bu konu da Muhammed’in icadı değildir.

Sosyal bir faaliyet olan zekât hadisesi, eskiden beri var olan bir gelenekti. Bunun eskiden beri var olduğunu Kur’an da yazıyor. Dolayısıyla, başka kaynak göstermeye gerek yoktur. Mesela Hz. İsa ile ilgili “Meryem Suresi” 31. ayette, İsmail peygamber ile ilgili “Meryem Suresi 55. ayette, Hz. İbrahim ile ilgili “Enbiya Suresi” 73. ayette zekâtın daha önce var oldu­ğu kabul edilmektedir.

Şu anda var olan Kâbe’yi örtme geleneği gibi çok basit adetler ve detaylar bile daha önce vardı.[28]

Yanlışlıkla öldürülen bir insanın kan bedelinin 100 deve olması, daha önce Araplarda yaygın olan bir gelenekti.[29]

Muhammed’den önce Yahudilerin geleneğinde, inançları farklı olan insanların birbirleriyle evlenmeleri yasaktı. Kur’an bu konuda da aynı prensipleri benimsemiş ve onaylamıştır.[30]

Bir erkeğin, birçok kadınla evlenmesi, Yahudilikte de var olan yaygın bir adetti. Kur’an, bu geleneği de kabul etti.[31]

Daha önce herhangi bir davanın ispatı için en az iki erke­ğin şahitliği gerekiyordu. Kur’an bu geleneğe de onay verdi.[32]

Kur’an’daki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara… şeklinde ifade edilen ceza biçimleri, Tev­rat’ta da.geçmektedir.[33]

İslamda yemin, ancak Allah’ın adıyla veya sıfatlarıyla geçerlilik kazanır. Bunun dışında yapılan yeminler kabul edil­mediği gibi, üstelik bunların sahibi günaha da girer. Bu gelenek, Tevrat’ta da geçmektedir.[34]

Kur’an’a göre Allah’a şirk koşmanın cezası çok ağırdır. (Nisâ Suresi, 48, 116. ayetlerde geçtiği gibi.) Bu inanç Tevrat’ta da mevcuttur. Hatta Tevrat’ta, “Allah’a eş koşanların cezası idamdır” diye yazılıdır.[35]

Yol kesenlere ve dine göre terör sayılan hareketlere katı-

anlara ve yeryüzünde fesat çıkaranlara daha önce de ağır ceza verilirdi. Burada da görülmektedir ki, Kur’an, aynı geleneği tas­dik etmiştir.[36]

Dicle ile Fırat’ın çok önemli iki nehir oldukları Muham­med’den asırlar önce Tevrat’ta dile getirilmişti. Aynı önem Mu­hammed tarafından da “Miraç gecesi gökten dönüşünde beş vakit namazın farz kılındığı gecede” bir kez daha dile getirilmiştir; o da bu nehirlerin önemiyle ilgili böyle bir açıklamada bulunmuştur.[37]

Burada Tanrı’mn hem Tevrat’ta, heoi.de Kuranda hep aynı nehirleri işlemesi dikkat çekicidir. Çünkü Dicle ile Fırat, çevre­lerinde yaşayan ülkeler için ÖnemTi olabilir, ancak Amerika kı­tasında yaşayanlar için bunlar önemli değildir. Onlar için Missi- sippi nehri -ki aynı zamanda dünyanın en uzun nehridir- daha önemlidir. Ama hiçbir peygamber Missisippi gibi dünyanın en önemli nehirlerini hiç işlememiştir. Tanrı peygamberleri doğa­dan Örnekler verirken hep Ortadoğu’daki coğrafyayı baz almış­lardır. Halbuki mademki İslam dini evrenseldir ve -o ki ille de onun kutsal kitabında bir dağ veya taş işleniyorsa, o zaman dünyanın her coğrafyasından bunlar için örnekler verilmeliydi!

Bu dinler arasındaki benzerliklerden son bir ömek daha verip başka konuya geçelim; Nuh tufanı efsanesi Kur’an’m bir­çok ayetinde işlenmiştir. Ama bu efsane Kur’an’la ortaya çıkan yeni bir şey değildir. Bu hem Tevrat’ta, hem de Tevrat’tan önce­ki kültürlerde var olan eski bir efsanedir. Örneğin; Kur’an’da Yunus Suresi 73. ayette özetle, “Nuh peygamberin kavmi onu yalanlayınca, biz hem onu hem de onunla birlikte gemide olan­ları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları denizde boğduk” deniyor. Yine Hûd Suresi 37-49. ayetlerinde Nuh lufanı uzun uzadıya anlatılmıştır; hatta geminin en son Cu- di Dağı üzerinde durduğu bile yazılmaktadır. Yine aynı olay Müminûn Suresi’nin 27*28. ayetlerinde tekrar izah edilmiştir. Keza Şuarâ Suresi’nin 119-120. ayetlerinde Nuh tufanı hakkın­da tekrar bilgi verilmiş, Ankebût Suresi’nin 14-15. ayetlerinde bu tufan hadisesi bir daha anlatılmıştır. Burada ayrıca Nuh’un 950 sene yaşadığından söz edilmektedir. Aynı yaş olayı Tev­rat’ta daha detaylı bir şekilde geçiyor.[38]

1862’de Nineva-Musul’da bulunan bir tablette bu inancın Ya­hudilikten önce Sümerlerde de var olan bir inanç olduğu teferru­atına kadar anlatılıyor. Ayrıca bu efsaneyle ilgili Sümer kültürün­deki bilgiler için Samuet Noah Kramerin yazdığı Tarih Sümer’de Başlar adlı eserin 183. sayfası ve devamında detaylıca bilgi veril­miştir. Bu yazar, aynca Sümer Mitolojisi adlı eserinin 173. sayfa­sında buna değinmiştir. Kaldı ki, bu efsanenin Sümerlerde var ol-

duğuna ilişkin bilgiler, tabletlerde yazılıdır ki, bunlara itiraz et­mek mümkün değildir.

Kur’an ve eski kültürlerin benzerlikleriyle ilgili örnekleri ço­ğaltabiliriz; ama bu benzerlikler hakkında biraz bilgimiz olsun diye verdiğimiz örnekleri burada yeterli bulup kaynağımızın başka bir bölümüne geçiyoruz.

Aslında biz bu kaynakta, Kur’an ayetlerinin inmesinde etkili olan Ömer ve Muhammed’in hanımlarının faktörüyle onun uy­guladığı zina cezalan ve Kur’an’m ekonomik politikası hakkın­da detaylı bilgi vermeye çalışıp, böylece Kur’an’m kim/kimler tarafından ortaya çıktığı sorusuna yanıt bulmaya çalışıyoruz. O bakımdan şunu belirtmek zorundayız ki, gerek şimdiye kadar belirttiğimiz ve bundan sonra da bir oranda belirteceğimiz ör­neklerimizden amacımız, ana konuya geçmeden, Muhammed’in yaşadığı dönemle ilgili genel bir durum tespiti yapmaktır. Ko­numuzun aydınlanması açısından böyle bir tespite gereksinim vardır. Az önceki örneklerimizde, ağırlıklı olarak Tevrat’ı baz aldık; çünkü Tevrat ile Kur’an arasında aşın derecede bir ben­zerlik/tıpatıp uygunluk söz konusudur.

F- Muhammed’in Toplumsal Olaylarda

Duyarlı Olmasına Olumlu Etki Yapan Fakirlik Faktörü

Gerçek şudur ki, Muhammed, kendi çağının çok önemli bir devlet adamıdır. Onun çok zeki bir insan olduğu konusunda şüphe yoktur. Muhammed’in, yönetici bir aileden gelip yetim kalması sonucu ekonomik şartların onun aleyhinde oluşması, onu arayışlara sevk etmeye vesile olmuştur. Hatta zaman içinde onun ekonomik durumu o kadar kö^üle^nı^ıir ki, JVIekke halkı­na çoSanlık yapacak’ kadar yoksujlaşmıştır. Ekonomik olarak büyük sıkıntılar içine girdiği için, amcasT Ebu Talip’ten kızı Ümmü Hani’yi istediği halde, amcası kendisine vermemiş ve ona aynen şöyle demiştir: “Herkes, ancak kendi dengiyle evle­nir; senin durumun belli, ben nasıl sana kızımı vereyim.” Çok zeki olan Muhammedin bu dezavantajlar içinde yaşaması, onun duyarlı bir birey olmasına önemli derecede etki yapmıştır. Za­ten tarih boyunca sosyal olaylarda genelde yoksullar devrim yapmışlardır. Bu olay da Kuranın oluşturulmasında Muham- med’i harekete geçiren önemli bir etken olarak düşünülebilir.[39]

G- Muhammed’in Arkadaşlık Kurduğu İnsanların Bilgi Seviyesi

Muhammed henüz peygamber olmadan, Mekke’nin tahsil gör­müş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra muhalifler ona karşı, “Hayır, bu bilgileri daha önce kendile­riyle irtibat halinde olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allahla hiç ilgisi yoktur” gibi çok sert eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi’nin 103. ayeti iniyor. Şimdi bu ayetle ilgili değişik müfessirlerin yorumlarını ayn ayrı sunmaya çalışalım;

Ubeydullah bin Müslim anlatıyor:

“Mekke’de çok bilgili iki Hıristiyan köle vardı. Bunlar aslen İraklıydı. Adları ise Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok ki­tapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muham­med de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca, muhalif olanlar, ‘Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de adı geçen kölelerden almıştır; Allah’ı ise işini sağlama bağ­lamak için kullanıyor1 demeye başladılar. Bu yüzden, Nahl Suresi’nin 103 uncü ayeti buna cevap mahiyetinde indi.”

Ayetin özeti şu: “Biz (Allah olarak) onların, Kur’an’ı Mu- hammed’e bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. Halbuki on­ların dedikleri şahsın dili yabancıdır. (Arapça değildir.) Bu Kur’an ise, apaçık bir Arapça’dır.” (Vahidi, Esbab-i Nüzul, Nahl Suresi, 103. ayet.)

Carullah Zamahşeri el- Keşşaf… adlı tefsirinde ve Mu­hammed bin Cerir Taberi de, ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 103’üncü ayetini değerlendirirken şu bilgiyi de aktarıyorlar:

“Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Ye- sar-i Rumi’ydi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı. Muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, ona muhalif olanlar, ‘Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış’ demeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl Suresi 103’üncü ayeti indi.”

İmam Suyuti, Lübabü’n-Nükul adlı eserinde. Nahl Sure­si’nin 103’üncü ayetini yorumlarken şöyle diyor:

“Mekke’de Bel’am adında biri vardı. Muhammed sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mek­ke’de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra Muhammed peygamberlikle görevlendirilince muhalifler, ‘Hayır, yalan konuşuyor; Bu bilgileri Allah’tan de­ğil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor’ demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl Suresi 103’üncü ayeti indi.”

Kadı Beydavi, Envarü’t Tenzil adlı tefsirinde şöyle diyor:

“Mekke’de Amr bin Hadremi’nin bir kölesi vardı. Adı Cebr-i Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huvey- tıb’ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed peygam­berlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, ‘Muhammed, Kur’an bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allah’ı ise toplumu etkilemek için kullanıyor’ şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi 103’üncü ayeti indi.”

Nesefi, Medarık… adlı tefsirinde, “Nahl Suresi’nin 103’üncü ayeti aşağıdaki eleştirilere cevaben inmiştir” diyor ve eleştirileri şöyle açıklıyor:

“Huveytıb’ın Aiş veya Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hadremi’nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve Incil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed daima onlara uğrar ve kendile­rinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve ‘Kur’an’m da­yanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muham­med’in aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden Öğ­rendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi.”

Fahrettin-i er-Razi, Tbfsiri Kebir adlı yapıtında Nahl Sure­si’nin 103. ayetini açıklarken, şunları aktarıyor:

“Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen ve bolca da kitapla­rı olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır: Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am di­yor. Muhammed sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kur’an ola­yı ortaya çıkınca, inanmayanlar -zaman içinde-, ‘Bu işin ar­ka planında Allah değil de adı geçen kişiler vardır’ demeye başladılar. Kimileri de Aslında Kur an ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed’e öğretiyor; fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor; bu nedenle Muhamıned’i öne çıkarıyor; yani Kur’an’m baş aktörü Hatice’dir’ diyorlardı. İşte bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.”

Bazı kaynaklar da “Nahl Suresi’nin 103. ayetinde kendi­sinden söz edilen, Muhammed’i etkileyen kişinin, aslında Sel- man-i Farisi olduğunu, ayetinse, bu iddiaları reddetmek için in­diğini” yazıyorlar.

Acaba iddia edildiği gibi -Selman-i Farisi olsun diğerleri ol­sun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kur’an’ı ortaya çıkarabile­cek kapasitede bir bilgi birikimi var mıydı; yoksa bu görüş, mu­halefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Evet, konuyu aydınlatmak için ömek olsun diye bu şahıslardan sadece Sel­man-i Farisi’nin bilgisi hakkında birkaç cümleyle de olsa kısa bir açıklama yapmakta fayda vardır.

Selman-i Farisi aslen İranlıydı. Başta Zerdüştilik olmak üze­re, bütün dinler konusunda fevkalade kendini yetiştirmiş bir in­sandı. Kendisi aynı zamanda hem çok zengin olan bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi İran’da Zerdüştilik’te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafı­na gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan, İncil ile ilgili ders almış, daha sonra Irak’a geçmişti. Bu süreç içeri­sinde en az 10 Hıristiyan ve Yahudi din âlimleri yanında kalıp onlardan ders alarak kendini dinler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. Daha sonra, Muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet İslamiyete geçmişti. Öylesine akıllı bir insandı ki, hicri 5’inci yılında, Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında Medine’de meydana gelen Hendek Savaşı’nda, “Medi­ne’nin etrafında Hendek kazıp savunmaya geçelim, daha iyi olur” fikrini kendisi ortaya atmış ve Muhammed tarafından bu fikir benimsenerek uygulamaya konmuştu. Sonuçta da bu sa­vaşta Müslümanlar kazançlı çıkmışlardı. Hz. Ali onun hakkın­da, “Selman bütün ilimlerde uzman bir kişiydi ve onun ilmi bit­meyen bir denizdi” demiş. Selman’ın arkadaşları da kendisi için, “Selman, Lokman Hekim gibiydi” diyorlardı. Ebu Hürey- re, “Selman, hem Kuran’da hem de Incil’de çok uzman bir in­sandı” demiş. Selman-i Farisi, başarılarından dolayı Medayin’e vali olarak tayin edilmiş. İmam Zehebi onun hakkında, “Sel­man ın kavradığı bilgiler için en az iki yüz elli yıllık bir zamana ihtiyaç vardır. Halbuki Selman, 70-80 yıl yaşamıştır” diyor. Muhammed de onun hakkında, “Selman-i Farisi, bizim ailenin bir ferdidir; Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında da olsa gidip oradan alır” demiştir. İşte ömek olsun diye özetini sunmaya ça­lıştığımız o insanların bilgi seviyesi böylcydi.[40]

H- Muhammed Döneminde Var Olan Toplumsal Hareketler

Bu konuda Muhammed’den kısa bir bilgi aktarmayı yeterli buluyorum. Muhammed’e, “Eş’ari kabilesinden herhangi bir ai­lenin malı, bir tabii afet sonucu yok olsa, diğer aileler bu fela­ketzedeyi şu şekilde kurtarırlar: (Ömek olsun diye rakamı ben veriyorum) 100 hanelik bir yerleşim biriminde herhangi bir ai­lenin malı telef olsa, geriye kalan 99 hane halkı, tüm mallarını bir meydanda toplayıp yüz eşit parçaya bölerek bu afetzedeye de pay ayırmak suretiyle kendi aralarında kurca çekip onu kur­tarmış olurlar. Ey Muhammed, sen bu anlayışa ne dersin?” diye soruyorlar. Muhammed, “İşte ben böylesine insanlardanım; on­lar da bendendir” yanıtını veriyor.[41]

Hatta, öylesine insancıl davranışlar vardı ki, Muhammed’in getirdiği kazanımlar, onların gölgesinde kalıyordu diyebiliriz. Örneğin: Muhammed henüz peygamber olmadan yıllar önce, bir gün Ömer ile Sad bin Ebi Vakkas, yanlarına birkaç at alıp panayırlarda satmak üzere İran’a gidiyorlar. Yolda İran şahının oğlu onların atlarını gasp ediyor. Sonuçta bu olay, şikâyet yo­luyla Şah’a anlatılınca, o hem Ömer ile Sad’ın at paralarını ödü­yor, hem de haksızlık yaptığı için kendi öz oğlunu darağacma asmak suretiyle idam ettiriyor. Bu arada İranlı bir şahıs da ter­cümanlık yaparken -haksız yere- Şah’ın oğlunu savunduğu için, Şah onu da idam ettiriyor.

Bu olaylara bakıldığında, tarihsel olarak söz konusu dönem­de adalet anlayışının yönetimsel erk düzeyinde -genel olma­makla birlikte- son derece gelişmiş olduğunu söylemek müm­kündür.

Az önceki Örneklerden şu sonuç ortaya çıkıyor: Ne iddia edildiği gibi Muhammed cahildi, ne de o günkü ortam, yeni bir toplumsal düzenin kurulması için olumsuz koşullar taşıyordu.

Kur’an’m İlk Ayetiyle Muhammed’in

Okuryazar Olmadığı İddiası Arasındaki Çelişki

Diğer taraftan Kur’an’da belirtildiği gibi (Ömeğin, Ankebût Suresi 48. ayet) Muhammed’in okuryazar olmadığı iddiasının mantıkla bağdaşması mümkün değildir. Şöyle ki, İslamın kutsal kitabı olan Kur’an’m ilk cümlesi “Oku!”dur. O halde insanlığa ta­şıdığı ilk mesajı “oku!” olan bir insan (Allah elçisi), nasıl olur da 63 yıllık hayatı boyunca okuma yazma öğrenememiş? Bu durum­da, karşımıza şöyle bir olumsuz tablo çıkar: (Bu analiz ve ulaşıla­cak mantıksal çıkarım, Kur’an’m gerçek bir kutsal kitap ve Mu­hammed’in gerçek bir peygamber olduğu varsayımından hareket­le yapılıyor) Birincisi: Allah’ın Muhammed’e gönderdiği ilk ayet “Oku!” olmasına rağmen, Muhammed, bu kelamı dikkate alma­mış; okuma yazma yönünde bir zahmete katlanmamış olur. İkin­cisi ise: Allah, okumanın önemini bu denli hassasiyetle vurgula­mış olmasına rağmen. Muhammed’e okuma yazmayı becermek için yeterli derecede bir akli yetenek vermemiştir denilebilir.

Oysa, kutsal bir kitap ve onu insanlara duyuran Muhammed için bunların hiçbiri geçerli olamaz. Çünkü, her iki durumun da geçerli olması halinde bir iç tutarsızlık ortaya çıkar. Birinci du­rumun (yani Muhammed’in, Allah kelamını dikkate almamış ol­ması eyleminin) kabulü halinde, Muhammed, Allah’ın emirleri­ni yerine getirmemiş biri olacaktır; ki bu, onun hemen işin ba­şında iken kendisine verilen peygamberlik sıfatını kaybetmesi anlamına gelir. Zira, İslam inancına göre, bir insanın peygam­ber olabilmesi için zorunlu beş temel koşuldan biri olan “sada­kat” sıfatını taşıması gerekir. Yani, böyle bir kişinin “Allah’a sa­dık, bağlı ve onun emirlerini kusursuz olarak yerine getiren biri olması” gerekir. Bu, asgari bir koşuldur. Bununla birlikte, pey­gamberlik için zorunlu olan “emanet” —yani güvenilir kişi— ko­şulu da bu varsayıma göre yerine getirilmemiştir. Allah’tan oku emrini alan ilk kişi, bu emri yerine getirmeyerek güven verme­miş olur. Bu, her şeyden Önce Kur’an’a göre “suç” olsa gerektir. Zira peygamberliğin bir diğer zorunlu koşulu da “ismet’tir”; ya­ni, masum-suçsuz olmak demektir. Muhammed’in, -ömrünün sonuna kadar peygamberlik sıfatını taşımak zorunda olduğuna göre— az önce anlatılan koşulları da ölene dek taşıması gereki­yordu. Hal böyle olunca, önermemizi “Muhammed, Allah’a sa­dık, bağlı ve onun emirlerini kusursuz bir şekilde yerine geti­ren, aynı zamanda güven verici biridir” şeklinde formüle ettiği­miz durumda da onun neden okuryazar olmadığını yanıtlamakta çaresiz kalırız.

Burada elimizde tek bir yol kalıyor. O da, ilk çözümlemede ele aldığımız ikinci olasılık. Yani, Muhammed’in okuma yazma­yı becermek için gerekli akli yetenek ve zekâya sahip olmaması olasılığı. Oysa bu durumun da birçok açıklanamaz yönü bulun­maktadır. Öncelikle peygamber olmanın asgari koşullarından bir diğeri olan “fetanet” koşulundan yoksun biri olarak karşımıza çı­kar. Fetanet sahibi olmak demek, akıllı ve zeki olmak demektir. Üstelik, İslam inancına göre bu koşul da peygamberliğin olmaz­sa olmaz koşu Harındandır. Şu halde, Muhammed, zorunlu olarak akıllı ve zeki olmalıydı.

Buna ilaveten, İslam inancına göre mademki Allah herkese istediği ölçüde bir zekâ verme kudretine her zaman sahiptir; yi­ne mademki Muhammed, Allah’ın en sevgili kuludur; o halde Allah, belki de ilk olarak Muhammed e okuma yazma konusun­da gerekli yetenekleri vermiş olmalıydı. Böylece sorun daha da büyüyecek ve karşımıza çıkacak olan tablo, Muhammed’in için­de bulunduğu çıkmazı, devasa boyutlara taşıyacak ki, bu du­rumda sadece “Oku” emrini yerine getirmeyen bir kişi olarak değil; peygamberlik görevinin gerektirdiği beş zorunlu koşul­dan dördünü ihlal edip, sadece “tebliğ” koşulunu yerine getiren bir peygamber olarak karşımıza çıkmış olacak. Bu durumda da Allah’ırt emirlerini insanlığa aktaran-duyuran, ancak kendisi ye­rine getirmeyen bir peygamberle karşı karşıya kalınır demektir.

Olay şudur: Muhammed, o günkü duyarlı insanların en Önem­lisi ve gerçekten de kendini çok iyi yetiştiren biridir. “Okuryazar değildi” iddiasına gelince; bu, kendi projesini topluma kabul etti­rebilmek için bilerek öne sürülen bir taktiktir; bunun dışında baş­ka ihtimal yoktur. Sonuç olarak; “Kuran, Allah’ın Muhammed aracılığıyla insanlığa gönderdiği bir kutsal kitap değil; tam tersi­ne, Muhammed’in şu veya bu şekilde ortaya çıkardığı beşeri bir yapıttan ibarettir” diyoruz.

Aynca; Muhammed’in aşhabından olan Zeyd bin Sabit, 15­20 gün gibi çok kısa bir zaman içinde İbraniceyi öğreniyorsa*

Nluhammed’in okuma yazma bilmediği, öğrenemediği savını gerçekçi bulmak çok güçtür.4^

Bütün bu bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, Muhammed’in okuryazar olmadığı sözü pek gerçekçi olamaz. Ancak, varsaya­lım ki Muhammed okuryazar değildi; bu durumda yine bir şey değişmez. Zira onun °Vahiy Kâtipleri” denilen ve aynı zamanda da Muhammed’in çoğu kez kendileriyle istişare yaptığı bir kur­may kadrosu vardı. Dört Halife de bu kadronun içinde yer alıyor­du. Bu durumda, acaba Muhammed’in yazdırdığı ayetlerin bazı­larının, bu seçkin kadro çalışmaları sonucu şekillenmiş olması ih­timali akıldan uzak mı? Söz buraya gelmişken, bu konuda çok il­ginç bir olayı anlatmak istiyorum. Çünkü konumuzla çok yakın­dan alakalıdır. Enes bin Malik şöyle anlatıyor:

“Vahiy kâtiplerinden biri, Muhammed’i sınamak için hep ken­disine yazdırılmak istenenin tersini Kur’ana yazıyordu. Özel­likle bu ters ayetleri, Bakara ve Âl-i İmrân surelerine yazıyor­du. Adam, Muhammed’in bu yanlışlan fark etmediğini görün­ce, onun peygamberliğine inanmıyor ve sonuçta İslamiyetten vazgeçip Hıristiyanlığa geçiyor. Doğal olarak da bu olayın propagandasını yapmaya başlıyor. Bir gün gelip adam vefat ediyor Mezara gömülünce, onun cenazesi aynı günün ertesi sabahı mezarın dışında bulunuyor. Bunun gerekçesi de, Mu­hammedi karşı geldiği ve Kur’an’a da yanlışlar yazıp propa­ganda yaptığı için, Allah’ın onu cezalandırması olarak öne sü­rülüyor. Bu durumda, adamın akrabasıyla Muhammed ve ta- raftarlan arasında sert tartışmalar yaşanıyor: Akrabası, ‘Cena­zemizi siz çıkarmışsınız1 diyor; Muhammed ve Müslümanlar da, ‘Hayır, biz böyle bir şey yapmadık; adamınız, işlediği gü-

Zeyd’in 15-20 günde Muhammed’in emriyle yazı öğrendiğine ilişkin kaynakça; İbni Esir, el-Kamil, 2/176, “Üsd”, No: 1824; Ebu Davud, t!im. I; Tirmizi isti­zan. 22. No: 2716; Buhari, Ahkam, 40.

nahtan dolayı Allah tarafından mezardan atılmıştır.’ diyorlar. Bir daha gömülür ve ertesi günün sabahı onun cenazesi bir daha mezann dışında bulunur. Tekrar tartışma, tekrar gömül­me derken, üçüncü gün bir daha cenaze dışarıda bulunur. En son, orta yerde kalır.”

Bu olayt Kur’an’dan sonra İslamm ikinci anayasası durumun­da olan ve aynı zamanda Diyanet tarafından tercüme edilen 7ecrid-i Sarihle, sanki gerçekmiş gibi bir mucize olarak değer­lendirilmiştir/^ Şunu da belirtmek gerekir ki; kabrin cenazeyi dışan atması zaten mantıkla bağdaşmaz. Ancak şunu da unut­mayalım ki, cenaze gündüz değil de, hep geceleri dışarıya atılı­yordu. İlmi verilere ve aklı selime ters düşen bu efsaneden ibret almak lazım!

Az önce, “Muhammed okuryazar değilse de, bu durum Kur’an’m insan dışı bir yerden geldiğini ispatlamaz” diye söyle­miştik. Buna çok basit bir ömek gösterelim; Bilindiği gibi, Aşık Veysel de okuryazar değildi; üstelik küçük yaşta gözlerini kay­betmişti. Ancak onun bestelediği şiirler öylesine insanı etkiler ki, buna şaşmamak mümkün değil!.. Bu durumda —bu mahareti karşısında- kalkıp Aşık Veysel’i peygamber mi ilan edelim? Kaldı ki, Muhammed’den yıllar önce yaşamış olan Budha, Kon- füçyüs ve Zerdüşt gibileri de çok güzel etnik değerler ortaya koymuşlardır. Buna karşın bunlar, “Biz peygamberiz” iddiasında bulunmamışlardı.

Şu halde, acaba Kur’an’m Ankebût Suresi’nin 48. ayetiyle benzerlerinde yer alan, “Ey Muhammed, sen okuryazar değil­din” sözünden ne amaçlanmış olabilir? Olay şudur: Aslında bu

Bu efsanenin anlatıldığı kaynaklardan birkaçı; Tecrid-i farih, Diyanet Terce- mesi, No: 1477-9/309; Buhari-Müslim Hadisleri, el-Lü’iüü ve7 Mercan, No; 1772; Buhari. Menakıb, 25; Müslim. Stfat-i Mmafıkin, No: 2781; İbn-i Seyyid­in Nas, Uyun *ül Eser, “Kâtipler” bölümü, 2/316; Ebu Davut Sicistani, Kitabü’l Mesahsf. s.3; Ahmet bin Hanbel, Müsned. 3/121.

bir taktiktir Bu taktikle Kur an abartılmak istenmiştir ki, insanlar çabucak inansınlar. Başka bir ifadeyle, “Okuryazar olmayan biri, nasıl olur da böyle bir kitabı ortaya çıkarabilir! O halde, arkasın­da ilahi bir kuvvet bulunmayan bir insan* kendi çabasıyla böyle bir yapıtı asla ortaya çıkaramaz. Dolayısıyla, ortada tek yol kalır ki, Allah’tan gelmiş semavi bir kitaptır’1 inancını topluma kabul ettirmek hedeflenmiştir

Daha önce anlamlarını sunduğumuz Kur’an’m Allah’ın kelamı olduğuna dair şüphe olmadığını içeren ayetlerin izahına gelince; bir kere bu ayetlerin reklam ve propaganda amaçlı oldukları orta­da. Zira bakıyoruz ki, insanların kurtuluşu için çözüm sunması gerekirken; tam tersine, MKur’an’da şüphe yoktur, Allah’ın kitabı­dır, dağlara ındirseydim onlar bile erirdi… vb.” şeklinde inandırı­cılığı olmayan ve tekrarlardan oluşan ifadeler kullanılmıştır. Bi­lindiği gibi, siyasi parti temsilcileri, seçimde kazanabilmeleri için bazen vatandaşlar için çok aşın vaatlerde bulunuyorlar. Mesela, “Size daire, taksi vereceğiz…” gibi çok abartılı vaatler… Ancak, bazen öyle oluyor ki, iş başına geldiklerinde vaatlerini yerine ge­tiremedikleri gibi, tam tersine vatandaşın cebindekini de götürü­yorlar. Burada şunu belirtmek istiyorum: Kur an’daki “Malım çok iyidir, onun eşi benzeri yoktur” gibi reklamlann önemi yoktur; önemi olan şudur: Acaba Kuran bugünkü şartlarda hızla artan ve yaklaşık olarak yedi milyara doğru giden dünya insanlanna nasıl mutluluk sağlar, nasıl bir alternatif yönetim biçimini sunar? İşte önemli olan bu sorunun yanıtıdır.

Daha önce de belirtildiği gibi, Muhammed o günkü insanları değerlendirirken, yüz deveye benzetmişti. “Bu yüz deve içinde, binmek için sağlam bir tanesini seçemezsiniz” demek suretiyle o günkü toplumun sosyal ve kültürel yapısını bu şekilde belirtmişti. İşte böylesi bir topluma karşı ortaya çıkan bir sistemi, bugünkü topluma uyarlamaya kalkışmak, mutlaka tıkanmalara neden o/ur.

Muhammed’in dönemiyle ilgili olarak baştan beri yaptığımız değerlendirmeyi özetleyecek olursak;

Muhammed’in arkadaşlık kurduğu insanların, Tevrat, İncil ve Zerdüştilikte fevkalade bilgi sahibi olmaları, ister istemez in­sanlara, “Kur’an’m Allah’tan gelmediği*’ tezini kabul ettirir veya en azından Kur’an hakkında onları şüphelendirir. Ayrıca, Mu­hammed’in Tevrat- İncil ve Zerdüşt kültürünün hâkim olduğu bir çevrede dünyaya gelmesi ve onun ortaya çıkardığı Kuran ile adı geçen inançların birbirine çok yakın olması, hatta hemen hemen birbirlerinin aynısı olması, Kur’an’m, insan düşüncesinin bir ürünü olması noktasında şüphe kabul etmez bir gerçek ola­rak karşımıza çıkar.

Muhammed’in iki kez Şam tarafına gidip, rahip Bahira ve rahip Nastura ile ayrı ayrı uzun görüşmeler yapması ise, Kur’an’m Allah tan değil de, bu gibi yollarla temin edildiği tezini kuvvetlendirir.

Muhammed’in üsl düzeyde yönetici olan bir ailenin çocu­ğu olmasının, kendisinin kültürlü bir insan olarak ortaya çıkma­sına olumlu yönde etki yapması tabiidir. Dolayısıyla, bu da bu kitabı Muhammed’in kendisinin ortaya çıkardığı konusunda çok önemli bir etkendir.

Çok zeki olan Muhammed’in, fakirlik içinde kıvranması ve son çare olarak da çobanlığa başvurması, kendisini düzene karşı tepki gösterme noktasında fevkalade etkilemiştir diyebili­riz. Daha önce de söylendiği gibi, fakirlik ve yoksulluk yüzün­den öyle bir noktaya geliyor ki, amcası Ebu Talip kendisine kızı­nı bile vermek istemiyor. Bu sebep de zeki olan bir insana, top­lumda var olan düzene karşı tepki gösterme konusunda fikren doping yapmaya yeterlidir.

Aslında Muhammed’in, öz bir Arapça için süt annesine ve­rilmesi ve sonuçta çok mükemmel bir Arapça kavraması, onu, dil bilgisi ve edebiyat konusunda yetkin biri yapmış olmalıdır. Dola­yısıyla, Kur’an’da var olan dil bilgisi kurallarına titizlikle riayet edilme meselesi gösteriyor ki, Kuran, ancak ve ancak Muham­med’in ortaya attığı bir eserden başka bir şey değildir. Müslüman­ların, “Kuran’da insan aklının ulaşamayacağı bir nokta bulundu­ğu” iddialan ise kuruntudan başka bir şey değildir. Dolayısıyla, insanın güç ve iradesini aşacak hiçbir olağanüstülüğü bulunma­yan bir yapıtın, insan dışı bir merciden geldiğini kabullenmenin hiçbir nedeni yoktur.

Muhammed’in henüz 20 yaşlarındayken o günkü koşullar­da var olan “Hilfü’l fudulTr gibi insan haklan teşkilatlanna gir­mesi ve ancak 40 yaşlarına geldiğinde peygamberlik iddiasında bulunması, onun, bu tür toplumsa) mücadeleler içerisinde bir yetkinlik kazandığı ve bu mücadelelerinin de kendisine şu veya bu düzeyde ilham verdiği anlamına gelir.

Muhammed’in bilgi seviyesi ve yaşadığı ortamla ilgili bu Özet tespit ve değerlendirmeyi yaptıktan sonra, asıl konumuza geçebiliriz. Elimizdeki kitap dört ana bölümden oluşmaktadır:

Ömer in Görüşleri Doğrultusunda İnen Ayetler,

Muhammed’in Hanımlan Hakkında İnen Ayetler,

Zina Cezalarının Kökeni ve İslamdaki Yeri,

Kur’an’m Ekonomik Politikası.

I. BÖLÜM

ÖMER’İN GÖRÜŞLERİ DOĞRULTUSUNDA İNEN AYETLER

Öncelikle Halife Ömer’in hayat panoramasına ilişkin sahih kaynaklardan bazı bilgiler sunmakta yarar vardır. Ömer, yaygın olan görüşe göre Muhammed’den 13 yaş küçük olup, MS 584 yılında Mekke’de doğmuştur. Tarihi kaynaklarda, Ömer’in çok sert mizaçlı bir insan olduğu yazılıdır. Müslüman olmadan ev­vel, Hicaz’dan Şam’a mal götürüp satardı. Ayrıca, Hicaz’da ka­bileler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları gidermede ün kazanmıştı. Halk da onun bu girişimlerine olumlu bakar, ona saygı gösterirdi. Başka bir ifadeyle Ömer, Mekke’deki site dev­letinin sefaret görevini yürütüyordu. Onun tek başına Muham- med’i öldürmeye gitmesinin nedeni, hem kendisinin cesaretli ol­duğuna, hem de sefaret misyonunu üstlendiğine dayanır. Ayrıca Ömer, şiir ve edebiyat alanında kendini o kadar geliştirmişti ki, ona herhangi bir konu verildiğinde, hemen anında güzel bir kompozisyon oluşturup şiir haline getirebilirdi.[42]

Ömer Müslüman olmadan önce, -Muhammed dahil- tüm Müslümanlar ibadetlerini gizlice ifa ederlerdi. İslamiyette iba­detlerin aşikâr bir şekilde yerine getirilmesi, Ömer’le başlar.

Mekke’den Medine’ye hicret ettikleri zaman -Muhammed başta olmak üzere- tüm Müslümanlar gizlice Mekke’yi terk ederler­ken, Ömer gündüz ortasında Kâbe’ye varıp tavaf yaptıktan son­ra kılıcını çıplak olarak eline alarak yola çıkıyor ve inanmayan- lara-muhaliflere seslenerek, “Her kim hanımlarının dul, çocuk­larının yetim ve annelerinin de çocuksuz kalmasını istiyorsa pe­şime düşsün” deyip meydan okuyordu. Kimse korkudan Ömer’e saldırmak gibi bir eyleme cesaret edemiyordu.[43]

Muhammed’in Ömer Hakkındaki Övgülerinden Birkaçı

Ömer’in Muhammed üzerinde ne kadar etkili olduğunu anla­mak için, sahih hadislerden derlediğimiz birkaç hadisi sunmam gerekiyor. Ayşe ve Ebu Hureyre’den rivayetle Muhammed, “Isra- iloğulları’nda ilham-keramet sahipleri vardı. Benim ümmetimde ilham sahibi bulunursa (ki bulunacaktır) o da Ömer’dir” demiş.[44]

Ukbe’den naklen Muhammed’in, “Şayet benden sonra pey­gamberlik devam edecek olsaydı, Ömer peygamber olacaktı’’ dediği rivayet edilmiştir.[45]

Ayrıca Muhammed aynı ifadeyi biraz daha farklı bir üslupla, kendi oğlu İbrahim öldüğünde onun hakkında da kullanmıştır: “Oğlum İbrahim ölmeseydi, peygamber olacaktı” diye.[46]

Muhammed, Ömer hakkında bir diğer hadisinde, “Sakın ha Ömer’i kızdırmayın. Ömer’i kızdırmakla hem beni, hem de Al­lah’ı kızdırmış olursunuz” demiş.[47]

Başka bir hadisin hikâyesi ise şöyledir: Bir kadın tef çalar­ken, hem Muhammed, hem de halifelerden Ebu Bekir, Osman ve Ali onu izliyorlar. Daha sonra Ömer oraya gelince, onun kor­kusundan kadın tef çalmaktan vazgeçiyor. Bunun üzerine Mu­hammed Ömer hakkında, “Şeytan bile -korkudan- senin bulun­duğun yerden kaçmak zorunda kalır” diyor. Bu söze ilişkin Ay­şe’nin anlatımı ise şöyledir:

“Habeşli bir kadın tef çalıyordu. Çocuklar da onu izliyorlardı. Bu arada peygamber bana, ‘Ayşe, sen de gel izle’ dedi. Ben de kalkıp başımı Muhammed’in dizinin üzerine koydum ve iki­miz beraber o sanatçıyı izledik. Ara sıra bana, ‘Ey Ayşe, sen izlemeye doymadın mı artık?’ diyordu. O arada Ömer çıkagel­di ve o sanatçı, Ömer’i görünce korkudan tef çalmaktan vaz­geçti. Buna karşılık Muhammed, ‘Gerçekten hem insan hem de cin olan bütün şeytanlar Ömer’den korkarlar’ dedi.”[48]

Muhammed, “Rüyamda bir köşk gördüm; o köşkün yanında bir Hurî (Cennet kadını) duruyordu. Bunların kime ait oldukla­rını sordum. Bana, ‘Ömer’e aittir’ dendi. Aslında ona yakından bakmak isterdim; ama, belki de Ömer kıskanır diye bakmaktan vazgeçtim” diyor. Muhammed bu rüyayı Ömer’e anlatınca, Ömer kendisine şu cevabı veriyor: “Baksaydın; ben seni kıska­nır mıyım hiç?” Diğer taraftan Ömer’in Muhammed üzerindeki etkisine ilişkin onun oğlu Abdullah’ın şu anlatımı dikkat çekici­

dir: “Muhammed, babam Ömer için, ‘Allah hakkı Ömerin dili­ne nasip etmiştir diyordu” diye aktarıyor.[49]

Halife Ömer in, Muhammed’in rüyalarında işgal ettiği yer hayli geniştir. Muhammed bir hadisinde, “Rüyamda gördüm ki. herkes bir şeyler giymiş; ama onların elbiseleri kısa ve dardı. Ömer’inki ise çok boldu. Bunun anlamı, Ömer çok dindar demektir0 diyor. Bir başka hadisinde şu rüyasını anlatıyor: “Rüyamda bana süt ik­ram edildi. Ben içip doydum; kalanını da Ömer’e verdim. Bunun da anlamı, Ömer in ilmi fazla demektir” diyor. Rüyalar devam edi­yor. “Rüyamda gördüm ki, bir kuyudan su çekiyoruz. Ebu Bekir de gelip çekmeye başladı. Bir-iki kova ancak çekebildi; sonra yo­rulup vazgeçti. Ömer ise çekmeye başlayınca çok fazla çekti ve kuyunun her tarafından su, sel gibi akmaya başladı. İnsanlar da, hayvanlar da yeterince bu sudan ihtiyaçlarını karşıladı” diyor.[50]

Muhammed, başka hadislerinde de Ömer e yönelik övgülerini sürdürüyor. Bunlardan ilginç olan bir hadiste Muhammed, “Gök­teki melekler Ömer’den övgüyle bahsederken, yerdeki şeytanlar da Ömer’den korkuyorlar. Şeytanlar, Ömer’in Müslüman oluşun­dan sonra hep yüzüstü yere düşerler. Ömer Müslüman olmuş ola­lı fitne yolunu kapattı. Ömer cennetliklerin ışığıdır” demiştir.[51]

Muhammed’in, Ömer’den övgüyle bahsettiği hadisler elbette bunlarla sınırlı değildir. Ancak bu hadislerin hepsini buraya yazmak, konu bütünlüğü açısından gerekli olmadığından, bu kadarla yetinmenin anlamlı olacağını düşünüyorum. Bundan sonra, Ömerin Muhammed yanındaki öneminin başka boyutları üzerine bazı kanıtlarla eğilmek istiyorum.

Ömer’in oğlu Abdullah anlatıyor:

“Bir hanımım vardı; birbirimizi de aşın derece severdik; fa­kat babam Ömer, hanımımı sevmiyordu ve sonunda beni Muhammed’e şikâyet etti. Buna karşılık Muhammed bana, ‘Mademki baban senin hanımını sevmiyor, sen de onu boşa’ dedi. Bunun üzerine ben de hanımımı boşadım/’n

Muhammed, Hayber Savaşında esir aldığı Safiye’yi ele ge­çirince, onun hanımlarının zoruna gidiyor ve Ayşe ile Hafsa, bu cariyeye hakaret maksadıyla “Yahudi kızı” diyorlar. Safiye bu­nu Muhammed’e anlatınca o, hanımlarına herhangi bir ceza ver­miyor; ancak Muhammed’in hanımlarından Zeynep Bint-i Cahş, adı geçen cariyeye “Yahudi kızı[52] deyince, Muhammed ceza ola­rak yaklaşık üç ay bu kadınla tüm ilişkilerini kesme kararı alı­yor ve üç aya kadar da ondan tüm ilişiğini kesiyor. Burada il­ginç olan nokıa şudur: Hafsa nin babası Ömer çok etkili oldu­ğundan, Muhammed onun korkusundan olsa gerek Hafsa ya bir şey demiyor. Keza Ayşe de Ebu Bekir’in kızı olduğundan ona da bir ceza vermiyor. Oysa söz zavallı Zeynep’e gelince, -ki bu kadını, evlatlığı Zeyd’in kansı iken ondan almış- ona ceza veri­yor. Uç ay sonra da Zeynep ile anlaşıp barışınca, Zeynep ona bir cariye hediye ediyor ve bu şekilde anlaşıyorlar. Bu olay, Muhammed ve Kurmaylarının Hanımları adlı kitabımda ayrıntı­lı olarak açıklanmıştır.[53]

Ömer’le ilgili çok önemli bir olayı daha anlatıp, onun başka bir yönünü anlatmaya geçiyoruz. Muhammed’in hanımlarından Ümmü Seleme veya Zeynep, bir gün Ömer’e, “Hayret, sen her şeye müdahale ediyorsun; bari bizimle eşimiz Muhammed ara­sına girme. Vahiy bizim evimizde geliyor, sen nasıl bize terbiye hocalığı yapar, eşimizi yönlendirmeye cesaret edebilirsin!” de­yip Ömer’e sert bir şekilde tepki gösteriyor. Bu şiddetli tepkiye karşı Ömer, “Doğrusu ben donakaldım” demek zorunda kalıyor ve o kadını Muhammed e şikâyet ediyor. Aslında sadece bu olay, Ömer’in ne denli etkili olduğunu, Muhammed’in aile haya­tına bile sirayet etliğini ve sonuçta rahatsızlık verecek düzeye vardığını göstermeye yeter.[54]

Bı» konuda bir diğer diyaloğu ise Muhammed’in amca oğlu İbn-i Abbas şöyle anlatıyor:

“Muhammed, ölüm hastalığında iken, Bana bir kâğıt getirin size Öyle şeyler yazdırayım ki, ona uyduğunuzda dalalete düşmezsiniz’ dedi. Onun bu sözüne karşı Ömer itiraz edip şöyle dedi: ’Kur’an var iken o bize yeterdir. Muhammed has­tadır; dolayısıyla bu durumda yazı yazdırması sakıncalı­dır../ diye. Ömer’in bu sözüne karşı orada bulunan sahabe arasında tartışma çıktı ve ikiye bölündüler. Kimileri Ömer in haklılığını savunurken; kimileri de ‘Arkasında Allah olan bir peygamber, hastalık halinde bile olsa nasıl olur da şuursuz konuşur?..’ demek suretiyle, Ömer’in bu yaklaşımına karşı çıktılar. Bunun üzerine Muhammed hepsini oradan kovdu/*

Bu aktarımdan çıkan sonuç şudur: Halife Ömer, Muham- med’i değişik konularda etkilediği gibiT gerektiğinde Muham- mede, “Bırakın onu, Muhammed kafayı yemiştir…” şeklinde hakarete varan ifadeler bile kullanmıştır. Bu olay, Ömerin Mu­hammed üzerinde olan etkisinin sınırsız olduğunu kanıtlamaya çok açık bir delildir.[55]

Buraya kadar üzerinde durduğumuz bölümler, ya Muham­med’in Ömer’e ilişkin kişisel görüşlerini ve ona yönelik övgüle­rini, ya da Ömer’in, Muhammed’in hem siyasal düşünceleri üze­rinde, hem de aile hayatı üzerindeki etkisini içeriyordu. Oysa Ömerin etkisi elbette ki sadece bu alanlarla sınırlı değildin Ömerin, -en önemlisi- Kur’an’m oluşturulması konusunda Mu- hammed’i şu veya bu şekilde etkilediğini görüyoruz. Zaten kita­bımızın bu ilk bölümünün ana konusu da budur. Ömer’in bu yö­nüyle ilgili açıklamalara geçmeden önce, onun görüşlerine uy­gun veya onun önerilerini tasdik eder mahiyette inmiş olan ayet sayısı hakkında var olan görüşlerle ilgili değişik yazarlardan toplu bir bilgi sunmaya çalışalım;

İbn-i Asakir, (ö. hicri 571) “Kur’an ayetleri inerken Ömer in de görüşlerine yer verilmiştir; onun görüşleri de nazarı dikkate alınmıştır’ deyip bu konuda çok önemli bir açıklama getirirken; İslam camiasında çok önemli bir üne sahip olan İmam Suyuti (ö. hicri 911), “Kur’an’m 21 ayeti Ömerin görüşlerine uygun, onları doğrular mahiyette inmiştir” diyor ve ekliyor: “Oysa bu sayıyı 30’a çıkaranlar da vardır.” Yine en azından adı geçen ya­zar kadar İslam camiasında ünlü olan İbn-i Hacer Askalani (ö. 852-h.), bu konuda bir hadis aktararak, “Kur’an 15 yerde Ömer in görüşlerini doğrulamıştır” diyor. Bu konuda en çarpıcı örnek, Ömer’in Oğlu Abdullah’tan geliyor. Abdullah, aynen şöyle diyor: “Herhangi bir konuda babam Ömer ayn, halk da ayrı karar verseydi, o tartışmalı konuda gelecek olan Kuran ayeti, illere babamın görüşlerini doğrular mahiyetteydi.” İmam Şeybani de FedailüîImamcyn adlı yapıtında, “^uranTn ayetle­ri, 21 konuda Ömerin görüşleri doğrultusunda inmiştir” diyor. İmam Mücahit ise şöyle diyor: “Bazen Ömer fikir belirtirdi, Kuran ayetleri de ona göre inerdi.”

Diğer taraftan, bu konudaki açıklamayı yapan Ömer’in oğlu Abdullah’ın, Muhammed’in yanında özel bir yeri olduğunu da belirtmekte yarar vardır. Yani, bu ifadeyi kullanan kişi bayağı bir insan da değildi. Muhammed, Abdullah’a daima ilgi gösterir ve onun için Allaha hayır duaları yapardı. -Tecrid-i Sarih, No: 1509’da belirtildiği gibi- Ömer, Muhammed’in hadislerinden 537 adet rivayet etmişken, Abdullah Muhammed’den 2630, ya­ni babasından yaklaşık 5 kat daha fazla hadis aktarmıştır. İşte Kur’an’m bazı ayetlerinin, Ömer in görüşlerine göre şekillendiği iddiası, herhangi biri tarafından değil, bizzat Ömer’in oğlu ve aynı zamanda da Muhammed’in en güzide sahabelerinden biri tarafından rivayet edilmektedir.[56]

Şu kısa notu da hatırlatmak zorundayız: Denilebilir ki, Mu­hammed peygamberlik iddiasında bulunurken, Ömer henüz Müslüman olmamıştı. Üstelik de Ömer, onun bir numaralı düş­manıydı; hatta Muhammed’i öldürmeye bile kalkışmış ve o es­nada Müslüman olmuştu. O halde nasıl olur da Kur an konusun­da Muhammed ondan yararlanmış olabilir? Evet, bu basit soru doğrudur. Ancak biz burada her şeyi Ömer hazırlamıştır demi­yoruz; her şeyden önce, Ömer burada sembolik bir örnektir. Biz “Ömer de Muhammed’i etkileyenler arasındadır” diyoruz. Baş­langıçtan beri o zamanla ilgili yaptığımız tespite dikkatle bakı­lırsa, bu sorunun yanıtı kolay bulunur. Şöyle biraz daha açmak gerekirse; henüz peygamber olmadan, o günlerde var olan insan haklan teşkilatlarına duyduğu ilgi, arkadaşlık kurduğu insanlar, önemli papaz ve rahiplerle görüşmesi, idareci bir ailenin çocu­ğu olması, çok güzel Arapça konuşan bir bölgedeki sütannesine verilmesi ve sözcüklerin ezberlenecek 0-6 yaşlan arasında o bölgede kalması gibi sebepler, zaten onu, var olan sisteme karşı tepkici bir birey olarak yetiştirmeye yeter. Zaman içinde davası­nı başarabilmek için, değişik imkânlardan, kişilerden yararlan­dığı gibi, Ömer zamanında da kendisinden yararlanmıştır; yani Ömer, oyunun küçücük bir piyonudur diyoruz.

Konumuza katkısı olur düşüncesiyle Ömer’le ilgili böyle bir durum tespiti yaptıktan sonra, şimdi de kaynağımızın temelini oluşturan bölümlerin ilkine geçelim. Yani, Ömer’in görüşüne uygun bir şekilde inen, onu doğrulayan ayetlerin adreslerini ve hikâyelerini anlatmaya başlayalım. Bu konuda ilk örneğimizi bizzat Ömer’in kendisinden dinleyelim:

Ömek: Makam-ı İbrahim Ömer’in Teklifidir

Ömer bir gün Muhammed’e, Kâbe’de Makam-ı İbrahim de­nilen yerde namaz kılsaydık-dua etseydik ne kadar güzel olurdu diye istekte bulunuyor. Ömer’in bu sözleri üzerine aynı gün gü­neş batmadan Bakara Suresi’nin 125’inci ayeti iniyor. Bu olayla ilgili olarak inen ayetin anlamı şöyle:

“Hatırla (Ey Muhammed!) o zamanı ki, biz Beytullah’ı in­sanlar için sevap kazanmaya yönelik bir toplantı yeri ve gü­venli bir sığınak yaptık. Siz de İbrahim’in makamından bir

namaz-dua yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şu sözü ulaştır­mıştık: Tavaf edenler, kendini ibadete verenler rüku’ ve sec­de edenler için evimi temizleyin1 diye.”[57]

örnek: Örtünme Ayetleri ve Ömer

Ömer bir gün Muhammed’e, “Senin yanına iyi-kötü her ke­simden insan gelir. Ne olur ne olmaz sen hanımlarına, örtünün, evden dışarı çıkmayın’ desen iyi olur” diye teklifte bulunur. Bu teklif üzerine, örtünmeyle ilgili ayetler inmeye başlar. (Ahzâb Suresi, 33, 59. ayetler.) Ayşe ise aynı olayı şu şekilde aktarıyor:

“Biz Muhammed hanımları tuvalet ihtiyaçlanmızı gidermek için geceleri ‘Menasi’ denen yere giderdik. Ömer de sürekli eşimiz Muhammed’e, ‘Kadınlarına söyle kapansınlar ve ev­den çıkmasınlar’ diyordu. Ömer’in bu teklifine karşı eşimiz bize herhangi bir yaptırım uygulamadı ve biz yine de dışan çıkmaya devam ediyorduk. Bir gün yatsı vakti biz Muham­med hanımlarından Zem’an kızı Şevde, tuvalet ihtiyacını gi­dermek için dışarı çıkmıştı. O arada Ömer onu görmüş ve kendisine seslenerek, ‘Ey Şevde, bak seni tanıdım deyip onu uyarmıştı. Ömer’in bu seslenişinden maksadı, örtünme ayet­lerinin bir an önce inmesini sağlamaktı. Sonuçta, Ömer bu olayı olduğu gibi Muhammed’e anlatınca, bu aşamadan son-

ra dışarı çıkmamızı yasaklayan ve örtünmemizi emreden ayetler inmeye başladı/’[58]

Ayşe’nin anlattığı bu olaydan sonra, Muhammed’in kadınla­rıyla ilgili olan ve onların evde oturmalarını ve kendilerini ört­melerini emreden yasaklayıcı ayetler inince, bu kez kadınlar zor durumda kalırlar Zira, o gtinkü koşullarda evlerde tuvalet yok­tu. Kadınlar bu takdirde ne yapabilirlerdi ki! Onlar bu mazereti­ni Muhammed’e anlatınca, o kendilerine, “Mazeret halinde çı­kabilirsiniz” demek suretiyle koşullu bir izin verdi. Ancak bu kez sorun çözümlenmiş gibi görünse bile, ortada belki de pek göze çarpmayan ama, gerçekten çok ciddi olan bir sorun şudur ki, Ömer’in isteği ve ısrarı üzerine getirilen söz konusu yasak, ayetle teyit edilirken; Muhammed’in, kadınlarına verdiği koşul­lu izin ise, ancak kendi görüşü-hadisi ile belirlenmektedir Yani, Ömer’in görüşü istikametinde olan yasaklayıcı bilgi, ayetlerle ifade ediliyor; ancak o yasağa esneklik getiren ve onlann özel durumlara bağlı olarak kısmen ihlaline olanak veren izin ise, hadisle geçiştiriliyor Bu da çok önemli bir noktadır.[59]

Ömek: Kur’an’da Var Olan İçki Ayetlerinin İniş Hikâyesi

Ömer, içkinin zararlarını ve yaptığı tahribatı göz önüne ala­rak bir gün Muhammed’in yanında, “Ya Rab, müminlere içkinin yasağı konusunda faydalı açıklamalarda bulun, ayetler gönder”

diye duada bulunuyor. Onun bu isteği üzerine, kesin yasak içer­meyen Bakara Suresi’nin 219. ayeti iniyor. Bu ayette özetle, “(Ey Resulüm!) Senden içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki, onlarda günah da vardır fayda da; ancak günah faydadan daha fazladır ’ deniyor. Bu ayet iner inmez, Muhammed tarafın­dan Ömer e okunuyor. Fakat Ömer, bunu yeterli bulmuyor ve tekrar içki yasağı ile ilgili az önceki duasını tekrarlıyor. Zaman içinde bu kez de Nisa Suresinin 43’iincü ayeti iniyor. Bu ayette kısaca, “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken, ne söylediğinizi bi- linceye kadar; cünüp iken de, yolculuk halinde olmanız müstes­na boy abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın…11 içeriği işlenmektedir. Böylece, bu ayette de içkiyle ilgili kesin bir ya­sak görülmemektedir. Ayet bu şekliyle, önceki ayet gibi yine Muhammed tarafından Ömer’e anlatılınca, Ömer bunu da yeter­li bulmayıp, içki yasağıyla ilgili eski duasını bir daha tekrarlar. Tabii ki bu dua tekrarlan hep Muhammed’in yanmda-huzurunda oluyor. Ömer’in bu üçüncü duasından sonra bu sefer de içkiyle ilgili Mâide Suresi’nin 90. ve 91. ayetleri iniyor. Bu ayetlerde: “Ey iman edenler! İçki, kuman tapınmak için dikilen taşlar ve fal, çoklan birer şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokarak sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” deni­yor. İçkiyle ilgili inen bu son ayetler, diğer ayetler gibi Muham­med tarafından Ömere aktarılınca, Ömer şu yanıtı veriyor: “Ar­tık vazgeçtik vazgeçtik.”

Bu aşamadan sonra Kur’an’a içkiyle ilgili herhangi bir ayet inmiyor. Kur’an’m içkiyle ilgili ilk ayetinin (Bakara Suresi, 219. ayet) giriş kısmında geçen şu dikkat çekici ifadeye eğilmek gereki­yor. Buradaki ilk cümle, “Senden içki ve kumarı sorarlar’’ şek­lindedir. Her ne kadar Kuran’da kimin veya kimlerin soru sor­duğu konusunda isim geçmiyorsa da, bu konuda soru soranların

olduğu kesin bir dille ifade ediliyor. Ancak, az sonra sunacağım güvenilir İslami kaynaklarda, bu soruyu soranın Ömer olduğu yazılı. Yani, Ömer in isminden başka her şey zaten Kur’an’da anlatılıyor. Bu konuda bir dizi kaynak sunacağım. Fakat, Diya­netin tercümesi olan Tecrid-i Sarih’ın “Eşribe” bölümü 12/39’a bakılırsa, artık hiçbir kaynağa gerek kalmaz kanısındayım.[1]

Ömek: Ömer ve Tevbe Suresi’nin 84. Ayeti

Ömer’in oğlundan dinliyoruz: ”Müslümanların bir numaralı düşmanı Abdullah İbn-i Selul ölmüştü. Onun oğlu Muham­med’e gelip kefen istedi. Muhammed, hem ona yardımcı oldu hem de kalkıp onun cenaze namazını kılmaya gitti. Babam Ömer, Muhammed gitmesin diye uğraştı. (Zira o, Ayşe’nin İfk [zina iftirası] olayı başta olmak üzere, her yönüyle Muham­med’e karşı müthiş bir şekilde propaganda yapıyordu; Muham­med’e muhalif olan Medine’deki Yahudilerin başını çekiyordu.) Sonuç itibariyle, Muhammed babamın dediğini yapmadı ve gi­dip onun cenaze namazını kıldı. Fakat aynı gün, Tevbe Sure­si’nin 84. ayeti indi.”

Bu ayetin özeti şudur: “Onlardan (İslama inanmayanlardan) ölen hiçbirine asla (cenaze) namazı kılma-ona dua etme! Onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkâr ettiler de fasık olarak öldüler.”

Muhammed’in, Abdullah bin Selul’un cenaze namazını kıl­maya gitmesinin sebebi şudur: Abdullah’ın çok önemli olan oğ­lunu ve onun çevresini kazanmak. Bunun dışında herhangi bir gaye yoktu. Ancak bu arada, Ömer’i de kaybetmemek gereki­yordu. Bu nedenle, adı geçen Tevbe Suresi’nin 84. ayeti Ömer’i haklı çıkaracak şekilde inmeye başlıyor. Muhammed’in politik bir kararla onun namazını kılmaya gittiğine ilişkin düşünce, za­ten Muhammed’in sözünden de net bir şekilde anlaşılıyor. Nite­kim Halebi, însan-ül Uyun adlı eserinde, bu konuda net konu­şuyor ve “Muhammed’in, bu şahsın cenaze namazını kılmaya gitmesinin sebebi, onun oğlunu ve çevresini İslamiyete kazan­dırmaktı” diyor. Halebi’nin bu sözü, Tehavi’nin Şerhii Müşkili’l Asar adlı eserinde 1/70’te geçiyor. Aynı tema, Prof. Ali Özek başkanlığında hazırlanan Kur’an tercümesinde Tevbe Suresi’nin 80. ayeti bağlamında dile getiriliyor. Cenaze namazını kılmaya gittiği için Muhammed’in görüşü bu ayetle yanlış bulunuyor; ömer’inki ise tam tersine doğru bulunuyor.[2]

ömek: Bedir Esirlerine Karşı Ömer’in Tavn ve Gelen Ayetler

İbn-i Abbas anlatıyor:

“Bedir harbinde esir alınan 70 müşrik hakkında Muhammed, Ebu Bekir ve Ömer’den görüş istedi. Ömer, hepsini kılıçtan geçirmeyi teklif etti ve şunu ekledi: ‘Ali, kendi ağabeyi olan Akil’i öldürsün; ben de kendi yakınlarımı öldüreyim’ (Ömer, burada birçok isim sayıyor. Yani, herkes esir düşen kendi ak­rabasını vursun) dedi. Buna karşılık Ebu Bekir ise, ’Bu esir­lerden fidye alıp serbest bırakalım’ dedi. Netice itibariyle Muhammed tarafından Ebu Bekir’in görüşü benimsendi. (Yani esirler, fidye karşılığı serbest bırakıldı.)”

Görüldüğü kadarıyla Muhammed, Ömer’in görüşünü çare­sizlikten dolayı reddetmiştir. Çünkü belirtildiği gibi, her Müslü- manm bu esirler içerisinde akrabaları vardı. Bu esirlerin öldü­rülmesi, Müslümanlar içerisinde vahim sonuçlar doğurabilirdi. Kaldı ki, Muhammed’in de hem amcası Abbas. hem de damadı (kızı Zeynep’in eşi) ve başka akrabaları da bu esirler arasında bulunuyorlardı. Demin de söylendiği gibi, sonuç itibariyle tut­saklar, fidye karşılığı serbest bırakıldılar. Bu arada Ömer’in öne sürdüğü teklif uygulanmadığı için en azından kendi içinde ra­hatsız olduğu muhakkak. Çünkü Ömer söylediğini ille de yaptı­ran bir kişiliğe sahipti, kolay kolay onun sözü yerde kalmazdı. Sonunda bu olayın vuku bulduğu dönem içinde Enfâl Suresi’nin 67. ve 68. ayetleri indi. Bu ayetlerde, “Yeryüzünde ağır basıp küfrün belini kırıncaya kadar, hiçbir peygambere, esirleri bu­lunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbu­ki Allah, (size) ahireti isliyor. Zira Allah azizdir (yani, dostları­nı düşmanlarına galip kılar), hâkimdir (Dünyanın mı ahiretin mi daha hayırlı olduğunu o çok iyi bilendir). Allah’tan bir yazı (ka­derinizde sizi affetmek) geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden Ötürü (size) mutlaka büyük bir azap dokunurdu” deniyor.

Evet, durum ortadadır. Ömer, bu esirlerin öldürülmesini isti­yordu. Ebu Bekir ile Muhammed ise fidye karşılığı esirlerin serbest bırakılmasından yanaydılar. Ömer’in görüşünün kabul edilmesi, büyük bir katliama neden olacaktı. Oysa böyle bir du­rum hem pratik siyaset, hem de oluşturulacak genel prensipler açısından sorun yaratacaktı. Gerçek uygulamada ise, siyaseten ve ilkesel olarak daha ılımlı bir yol izlendi. Ancak, Ömer’in gö-

rüşünün burada dışlanmış olmasına karşılık, gelen ayette, söz konusu olayda yanlış karar verildiği dile getirilmekle birlikte, Allah, bağışlayıcı niteliğinden dolayı Muhammed ve Ebu Be­kir’i de affetmiş oluyordu. Böylece hem siyasi bir hata işlenme­miş, hem de Ömer’in dargınlık ve küskünlüğü de gelen bu yeni ayetle giderilmiş oluyordu.

Daha sonra Muhammed bu ayeti açıklarken ağlamaklı bir bi­çimde, “Eğer bu ayetlerle Allah bizi affetmeseydi, hepimiz ce­zalandırılacaktık; yalnız Ömer ve Sad bin Muaz kurtulacaklar­dı” diyor. Halbuki Ömer, fidye değil, onların Öldürülmesini ter­cih ediyordu. Buna rağmen inen ayet, Muhammed’in verdiği o insani karara yanlış; esirleri öldürmek isteyen Ömer’in fetvasına da doğru diyordu.2′

Ömek: Tahrîm Suresi’nin 5. Ayetinin İniş Sebebi

Muhammed, bir ara bütün hanımlarıyla kavga ediyor ve onun bu kavga olayı halk tarafından duyuluyor. Hatta haber, Muhammed’in tüm hanımlarım boşadığı şeklinde etrafa yayılı­yor. Bunu duyan herkes, Muhammed’in evine doğru koşuyor. Bu arada, Muhammed’in hanımlarının akrabaları da kızlarından haber almak için onun evine doğru gidiyorlar. Ömer de hem Hafsa’nm babası olması, hem de Muhammed’in en yakın dostu olmasından ötürü, bu olayı duyar duymaz Muhammed’in evine

doğru koşuyor. Eve varınca Muhammed’in çok sinirli olduğunu görüyor. Bu arada ondan, “Gerçekten hanımlarını boşadın mı?” diye soruyor. Muhammed, “Boşamadım ama, İla’ (yemin içmek suretiyle geçici bir süre hanımlarından uzak durma) yeminini içtim ki, bir ay onlardan tamamen ayrı duracağım” cevabını ve­riyor, Hem Ebu Bekir, hem de Ömer, “Biz kızlarımız olan Ayşe ve Hafsa’yı öldüreceğiz, nasıl sana karşı gelebilirler” diye ye­min içiyorlar. Bu arada Ayşe, Hafsa’yı Ömer’e şikâyet ederek, “Başımıza ne gelmişse hep Hafsa’dan gelmiştir” diyor. Daha önce de belirtildiği gibi, Ümmü Seleme burada Ömere sert bir tepki göstererek, “Sen her şeye müdahale ediyorsun, bari bizim­le eşimiz arasına girme…” diyor. Bu arada Ömer’in kızı Hafsa, bu gelişmeler karşısında ağlıyor. Hafsa bu kavgada başrol oyna­dığı için gerçekten de Muhammed tarafından boşanmıştı. Bu boşanma haberi, zaten çoktan etrafa yayılmıştı. Bu arada Ömer, Muhammed ile Hafsa’nın tekrar anlaşabilmeleri için çaba sarf ediyor. Zira, eğer onun kızı Hafsa boşansaydı, Ahzâb Suresi’nin 6. ve 53. ayetlerine göre artık -Muhammed’in eşi olması nede­niyle- ölünceye dek hiç kimseyle evlenemeyecekti. Zaten Kur’an yasağı olmadan da artık hiç kimse onu almaya cesaret edemezdi. Daha doğrusu boşanmak, onlar için bir bakıma soka­ğa terk edilmek demekti.

Nihayet, Ömer’in bu girişimleri sonucu Muhammed, tekrar onu nikâhına alıyor ve o arada “Cebrail bana az önce vahiy ge­tirip ‘Ömer’in hatırı için Hafsa’yı tekrar geri al. Hafsa, cennette de senin hanımın olacak’ dedi” şeklinde bir hadis anlatıyor. Bu arada Muhammed diğer hanımlarıyla da barışsın diye Ömer, Muhammed’in hanımlarına tavsiyelerde bulunuyor ve bir sö­zünde Muhammed huzurunda onlara özetle, “Eğer Muhammed sizi boşarsa, ona her çeşit kadın bulunabilir. Artık siz bilirsi­niz…” diyor. Ömer’in kullandığı bu cümle, bir süre sonra, ayet biçiminde iniveriyor. Söz konusu Tahrîm Suresi’nin 5’inci ayeti aynen şöyle diyor:

“Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Al­lah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir/*

Görüldüğü gibi, bu olay üzerine inen az önceki ayetle -yeri gelince açıklanacağı gibi, tıpkı Ahzâb Suresi’ndeki ayellere benzer surette- Muhammed’in hanımlarına bir ihtar verilmiş oluyor; Muhammed’e yeterli derecede itaat etmemeleri halinde, onun çok güzel kız ve kadınlarla evlendirileceği beyan ediliyor; hem de Ömer’in, Muhammed in hanımlarına karşı kullandığı bir söz, olduğu gibi ayet olarak değerlendirilip Kuranda ona yer veriliyor ve Ömer’e verilen değer böylece bir daha tescil edil­miş oluyor.[3]

Ömek: Allah Katında Ömer’in Hatırı Sınırsız mı?

Numan bin Beşir anlatıyor:

“Birkaç kişi arasında şöyle bir tartışma çıktı: Kimisi hacılara su vermenin, kimisi Kâbe işiyle ilgilenmenin, kimisi de Al­lah’a ve ahirete inanmanın… daha makul ve doğru olduğu görüşünü savunuyordu; bu tartışmanın yapıldığı gün de cu­maydı. Ömer bu tartışmacılara müdahale etti ve ’Bakın cuma günüdür; üstelik vakit de yaklaşmıştır; şimdilik tartışmayı bırakın; namazdan sonra durumu Muhammed’e izah edece-

ğim, o gerekli yanıtı verecektir’ dedi, cuma namazından son­ra Ömer olayı Muhammed’e anlatınca, bu konuda Tevbe Su­resi’nin 19’uncu ayeti iniverdi.”

Konuyla ilgili inen ayetin içeriği şöyle:

“(Ey müşrikler!) Siz, hacılara su veren, ve Mescid-i Haram’ı onaran kimseyi, Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar, Allah katında eşil değillerdir. Allah, zalimler topluluğunu hi­dayete erdirmez.”

Burada da Ömer’in Muhammed’e böyleşine çok tali olan bir tartışmaya dair yaptığı müracaat, çok kısa bir zamanda ayetle cevap bulmuş oluyor.[4]

vm. Ömek: Ömer’in, “Kadınlarınız Tarlanızdır” Mealindeki Ayetle İlişkisi

Ömer bir gün Muhammed’e gidip, “Aman helak oldum. Zira hanımımla sevişirken arkadan ilişkiye girdim. Acaba durumum ne olacak?” diye soruyor. Ancak, Ömer’in arkadan girmekle kastı livata mı yoksa mutad olan yer mi net olarak belirtilmiyor. Bunu da açıklamak durumundayız. Kaldı ki, bu konuda aktarı­lan bazı rivayetlerde, doğrudan Ömer’in ismi verilmekte, bazıla­rında ise Ömer’in ismi belirtilmemektedir. İslami kaynaklarda belirtildiğine göre, Muhammed’e müracaat eden sadece Ömer değil, birkaç kişidir.

Ömer’in söz konusu müracaatı üzerine. Bakara Suresi’nin 223’üncü ayeti iniyor. Anlamı şu:

“Kadınlarınız sizin için bir tarladır; tarlanıza nasıl dilerseniz

öyle varın.”

Bu ayetin açıklanmasına ilişkin İslam âlimleri içinde bile net bir uzlaşma-görüş birliği görülmüyor. Bunun da en önemli sebe­bi, gayri ahlaki bir anlam taşıdığı için İslam âlimlerinin bu konu­da zoraki bir biçimde kurtarma yorumlarına yönelmiş bulunma­larıdır. Birçok yazar, bu ayetin yeterince net bir ifadeyle kaleme alınmamış olmasından dolayı “zorlandıklarını” açıkça ifade et­mişlerdir. Mesela, İmam Taberani bu ayetle ilgili fikrini net bir şekilde beyan etmiştir. İmam Suyuti, Taberaninin Evsat adlı ya­pıtına atıfla yaptığı açıklamada, “Bakara Suresi’nin 223’üncü ayeti bir erkeğin, hanımıyla sevişirken livata da dahil her yolla ilişkide bulunabileceğine ilişkin fetva anlamını içermektedir. Hatta bu konuda, Muhammed zamanında bir insan kendi hanı­mıyla böyle bir ilişkide bulunmuş; halk da onu ayıplayınca ilgili ayet buna ruhsat vermek için inmiştir” diyor.[5]

Bu ayette yer alan ifadenin farklı yorumlara neden olacak bir tarzda biçimlenmesi, çok kötü sonuçlar doğurabilir. Mesela; bir kişi kendi hanımına, “Kusura bakma, ben seninle şu yolla sevişirim, bak elimde Kur an ayeti vardır: Kadınlar tarlanız gi­bidir ve istediğiniz şekilde tarlanıza girebilirsiniz’ diyor; öyley­se ben de istediğim yerden tarlama girerim ve Kur’an’a göre hiçbir sakıncası da yoktur” şeklinde konuşabilir.

Biz burada, ayetin özüyle ilgili şu soruyu yöneltiyoruz: İslam inancına göre, mademki Kur’an Allah’ın kelamıdır ve Allah da mademki insanlara ulaştığı lisan ne olursa olsun (ki burada Arap- çadır) o lisanı kusursuz olarak en iyi bir şekilde kullanabiliyor; o halde neden bu ayetteki gibi anlaşılması zor ve hatta şu veya bu şekilde kötü anlamlara gelen ifadeleri kullandı da kesin olarak üzerinde uzlaşılabilecek itirazsız bir ifade kullanmadı? Acaba Arap dilinde daha net, daha ılımlı bir ifade bulunmaz mıydı ki kal­kıp bu ifadeyi seçti? Yoksa, kadına gerçekten böyle mi bakıyor?

İşin içinde Ömer olduğu için, ister istemez insanın aklına başka şeyler de geliyor. Ömeğin şöyle denilebilir; bu ayette an­lam netliğinin olmaması, teknik bir hatadan kaynaklanmıyor; tam tersine bilerek bu kalıp şeklinde inmiştir. Çünkü Ömer vb.nin işlediği eylem, fetva mahiyetinde inen bu ayette, eğer net bir şekilde “livata helaldir” diye onaylansaydı, gerçekten de Kur’an’m inanılırlığı üzerine şüphe düşebilir, muhalif gruplar bu açığı yakalayarak saldırıya geçebilir ve Muhammed’in ortaya attığı proje müthiş bir biçimde sarsılabilirdi. Oysa, Ömer’in içi­ne düştüğü bu çözümsüzlüğü de netleştirmek, onun saygınlığına ve konumuna gölge düşürmeyecek bir formül bulmak gerekirdi. Olağan koşullar içinde bu iki zıt durumu örtüştürmek oldukça zordur. Bu nedenle, aslında bu ayette “belirsiz” gibi görünen ifadenin, Ömer’i kurtarmak pahasına, bilerek formüle edildiği düşüncesi ağırlık kazanır. Gerçi işin içinde bu kadar açıkgözlük olduğuna şahsen inanmıyorum ama, Muhammed-Ömer ilişkisi­nin tümü içinde değerlendirecek olursak, bu da düşünülmeye­cek bir durum değildir.

Aslında ayette “Erkek kadını istediği biçimde kullanabilir” anlamı çok nettir; ama bazı yazarlar konuyla ilgili bir hadisi ge­rekçe göstererek ayeti, ihtiva ettiği asıl anlamından farklı mec­ralara çekiyorlar ve kendilerince bu işi böylece kapatmaya çalı­şıyorlar. İslami kesim, ayetle ilgili itirazlara cevap mahiyetinde şöyle bir savunma yapıyor: “Kur’an’da mademki kadın tarlaya benzetilmiş, biz de kadınla tarlanın ortak noktalarına bakmak zorundayız. Bu örnekte ortak olan yanları şudur: Tarla bir ekin- mahsul yeridir; kadının da mahsul yeri ana rahmidir ve ana rah­minin yolu da zaten tektir. Hal böyle olunca, hiçbir aksilik mey* dana çıkmıyor’ diyorlar. Erkeğin ayetteki özgürlüğüne gelince, o şu demektir; erkek yeter ki hanımın ana rahmine girsin, onun -şekil olarak- kadını önden veya arkadan tutması bir problem teşkil etmez; zaten ayetten kastedilen de budur deyip şöyle bir hadisle iddialarını pekiştirmeye çalışıyorlar: Güya Yahudiler, “Eğer erkek kadını arkadan tutup o şekilde -yine mutat olan yoldan- cinsi münasebette bulunursa, o zaman doğacak olan çocuk ters gelir” demişler. Bu nedenle az önceki ayet bu inancın doğru olmadığını (sanki çok hayati bir konuymuş gibi!) belirt­mek için inmiştir diyorlar[6]

Böyle bir hadis vardır diye biz ayeti bu şekilde geçiştirenle­yiz. Hadis olabilir olmayabilir de. Eğer ayet bu olaya atfen in­miş ise, olaya çözüm getirecek bir kalıpta inmesi gerekiyordu. Gel gelelim Yahudilerin olayı ile ayetin denklemi arasında hiç­bir benzerlik yoktur. Eğer Yahudilerin cevabı çok önemliyse ve ayet de onun için inmişse çok net olarak, “Aynı yolla fakat ka­dını arkadan tutmak suretiyle cinsi münasebette bulunma neti­cesinde doğacak çocuk ters gelmez” şeklinde çok açık ve net bir ayet göndermesi gerekiyordu. Kaldı ki az önceki yoruma göre şöyle bir çelişki daha ortaya çıkar: E^er kadının tarlaya h*n7p- tihnesinden kasıt ekin ve doğurganlıksa, o zaman Ç£>cuk isteme­yen veya kısır olan eş^nrTdfurumîu bu ayetin dışında kalır. Ya- nT mademki -TnT3uruTnda-“amaç ortadan kaldınlmıştır, o za­man “erkeğe herhangi bir engel kalmadığı için istediği yolla ilişkide bulunabilir” yorumu gündeme gelir. Çünkü bu durumda kadın, doğurganlıktan düşmüş, mahsul veren tarla değil, çöle dönüşen herhangi bir arazi parçası konumuna gelmiş olur. (Bu yorum Kuran mantığına göredir.) Çöl halindeki araziye girme­nin amaçlan farklı olduğu gibi, giriş yolları da farklıdır.

İlgili ayet hakkında özet olarak şunu diyebiliriz; eğer ayetten kasıt, erkeğin kadını kullanma konusunda tam özgür olması ise, bu, çok sakıncalı ve gayri ahlaki bir fetvadır; eğer İslami kesi­min yorumladığı gibi bir anlam mülahaza ediliyorsa» o zaman Kuran Tanrısının Arapçayı bilmemesini ve teknik/dil hatası yapmasını kabullenmek durumundayız; acaba neden daha uy­gun ve itirazsız bir cümle seçmedi diye. Bu yüzden, gerçekten nereden bakılırsa bakılsın savunulması pek kolay olmayan bir ayet! Kaldı ki bu ayetin, Ömer’in kendi eşiyle ters bir biçimde yatması sonucu, onun yaptığı şikâyet üzerine ve aynı süreç için­de inmesi (ki konumuz da zaten budur), dikkat çekicidir.[7]

örnek: Ömer’in, Nûr Suresi nin 58. Ayetiyle Bağlantısı

Bir gün öğlen vaktinde Ömer, evinde soyunmuş vaziyette is­tirahat ederken Muhammed, Müdlic adındaki şahsı, bir iş icabı ona gönderiyor. Adam Ömer in evine vardığında kapıyı çalma­dan içeri giriyor ve Ömer’i soyunmuş halde görüyor. Ömer bun­dan çok rahatsız oluyor ve Muhammed’in yanına vardığında olup bitenleri ona anlatıyor. Bunun üzerine Nûr Suresi’nin 58. ayeti inerek konuyla ilgili gerekli düzenlemeyi karara bağlıyor Ayetin içeriği şöyle:

“Ey müminler! ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyele- riniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yat­sı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında, ne sizin için, ne onlar için bir mahzur yoktur, birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İş­te Allah, ayetleri size bu şekilde açıklar. Allah (her şeyi) bi­lendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Görüldüğü gibi, Ömer’in Allah katındaki değeri öyle boyutla­ra ulaşmıştır ki, toplumsal düzlemde ele alındığında oldukça önemsiz kalacak olan konulardaki sıkıntılarının giderilmesine varıncaya kadar, Kuranda ona özel bir önem verilmektedir. Di­ğer taraftan, söz konusu olay üzerine gelen ayetin zaman-mekân algısı da oldukça sığ ve basittir. Burada geçerli olan durum, Ömer’in öğlen vaktinde ve tamamen kendi özel koşulları içinde uygunsuz bir şekilde yakalanmış olmasıdır ki, bu, genele teşmil edilmeyecek bir durumdur. Dolayısıyla, bu olayın hemen akabin­de inen ayetin perspektifi, özel bir durumu çözmek için inmiştir kaygısını giderememektedir. Ayrıca, mademki Kuran bütün za­manların ve mekânların yasasıdır; o halde nasıl olur da yeryüzü­nün küçücük bir coğrafyasındaki günlük yaşam biçimine has öğ­len saatlerinde soyunarak dinlenme uygulamasını bir genel esas içerisinde mütalaa eder; bunu bir veri olarak kabul eder.[8]

ömek: Ömer’in Teklifi ve Bakara Suresi’nin 187. Ayeti

Muhammed’in yaşadığı dönemden önce, bu coğrafyada ya­şayan halkların ilginç bir inanışları vardı. Muhammed’in de ya­şamının ilk dönemlerinde aynen tasdik edip uyguladığı bu ina­nışın söz konusu ilginç kuralına göre, oruçlu bir insan şayet oruç ayında geceleyin uykuya dalsaydı, artık kendisine o gece için cinsel ilişkide bulunmak haram olurdu. Sahurdan önce de olsa, uyuması halinde bu yasak uygulanırdı. Bir gün Ömer’in de içinde bulunduğu birkaç kişi, bu yasağı çiğniyor. Ömer, haram bir iş yaptığı için çok üzülüyor. Sonuçta konu hakkındaki şikâ­yetini Muhammed’e aktarıyor. Bunun üzerine, Bakara Suresi 187’nci ayeti iniyor. Önce anlamını verelim:

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar (eşleriniz) sizin için, siz de onlar için birer elbise gibisi­niz. Allah, sizin kendi nefsinize kötülük ettiğinizi bildi, tövbe­nizi kabul etti ve sizi bağışladı. Şimdi (ve bundan sonra da oruç ayında) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdıklarını isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin için, sonra geceye kadar orucu tamam­layın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz anlarda, (ki fı­kıh tabiriyle buna itikaf denir) kadınlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın yasak sınırlarıdır. Bu sınırları aşmayın, İşte böylcce Allah, ayetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.”

Bu ayette, net bir ifadeyle, “Oruç ayında geceleyin kadınla­rınızla sevişmek size helâl kılındı” deniyor. Bu da açık olarak gösteriyor ki, sözünü ettiği eylem, daha önce helal değilmiş. Yasağın kaldırılma gerekçesi ise, şöyle açıklanıyor: “Allah, si­zin kendi nefsinize kötülük ettiğinizi bildi de ondan.” Bundan şu olumsuz sonuç ortaya çıkıyor: Allah, söz konusu tarihten ön­ceki zamanlarda yaşayan insanların da Allah’ı olduğuna göre ve onların da gece hayatına düşkün olduklarını bildiği halde, ma­alesef onları böyle bir “bağış” ve “helal kılınma” lütfundan mahrum bırakmıştır. Gerçekten de bu fetva ortaya çıktığı ana kadar Yahudiler bu yasağa titizlikle riayet ederlerdi. Bu durum­da, karşımıza çok önemli bir sorun çıkmaktadır: Acaba bu yasa­ğın kaim olduğu dönemlerde buna tamamen uyan insanların bir ödülü var mıdır? Başka bir deyişle, daha önce bu yasağı Ömer gibi ihlal etmiş ve böylece o günkü dinin yasalarına göre de gü­naha girmiş olanları acaba Allah affeder mi; veya neden kimi toplumlara zor, kimilerine de kolay bir kanun uyguluyor diye sorulmaz mı? Bu ayetteki bütün olumsuzluklar bir yana; Ömer’in çiğnemiş olduğu bir yasak üzerine ve bununla eş za­manlı olarak fetva amacıyla ayet inmesi çok ilginçtir.[9]

örnek: Ömer’e, Neden “Adaletin Kılıcı” Denir?

Muhammed zamanında iki şahıs arasında bir ihtilaf söz ko­nusu oluyor. Bu şahıslar, kendi aralarında halledemedikleri bu anlaşmazlığın çözümü için Muhammed’e başvuruyorlar ve on­dan sorunun çözümü konusunda yardım istiyorlar. Sonunda Muhammed birini haklı, diğerini de haksız buluyor. Bunun üze­rine, haksızlığına karar verilen kişi Muhammed’e, “Müsaaden varsa bu dava konusunda bir de Ömer’den görüş alalım, baka­lım o ne diyor” demek suretiyle bir istekte bulunuyor. Muham­med de onun bu isteğini anlayışla karşılıyor ve Ömer’e gitmele­rine izin veriyor. Dava tarafları, bu kez Ömer’e varıp hem dava­larının boyutlarını, hem de bu konuda Muhammed’den de fikir aldıklarını anlatınca, Ömer kendilerine, “Bekleyin eve gidip ge­leceğim ve sizinle ilgileneceğim” deyip eve giriyor ve bir süre sonra elinde çıplak bir kılıçla gelen Ömer, “Muhammed’e itiraz eden hanginizdir?” diye soruyor. Onlardan biri “Benim” diye yanıt verince, Ömer ona saldırıyor ve kafasını bir hamlede kesi­yor. Ömer devamla, “Muhammed’e karşı gelenin sonu böyle olur’1 diyor. Diğer adam, bu manzarayı görünce kaçıp tekrar Muhammed’e varıyor ve gelişmeleri olduğu gibi kendisine anla­tıyor. Muhammed, duyduğu bu menfur olay karşısında Ömer’e karşı -onun gıyabında- sert tepki göstererek “Nasıl olur da Ömer bir mümini öldürür, olamaz!” diyor.

Aslında olan olmuştu ve politik açıdan bakıldığında, ne ya­pıp edip diğer konularda olduğu gibi burada da Ömer’in yardı­mına koşulmalıydı. Zira öleni geri getirmek zaten mümkün de­ğildi. Nitekim de gelişmeler Ömer’in lehine oldu: Bu olay üzeri­ne inen Nisâ Suresi’nin 65’inci ayeti şöyle diyordu:

“(Ey Muhammed!) Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık konusunda seni hakem seçip sonra da se­nin verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan onu tam manasıyla kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.”

Bu ayet, kesin bir ifadeyle şu sonuçları ortaya koyuyordu: Birincisi, Ömer tarafından öldürülen adam, ikinci kez Kur’an ayetiyle çok ağır bir manevi ceza ile cezalandırılıyordu. Böyle- ce öldürülen kişi, AUah katında inançsız biri olarak nitelendiri­liyor ve öldürülmesi gereken bir kişi olarak bildiriliyordu. İkin­cisi ise, Ömer bu eylemiyle aslında bir kişiyi öldürmekten ötürü kısas cezasıyla cezalandırılmalıydı. (İslam inancına göre, Mâi- de, 45 vb.) Oysa Ömer, bu cinayetten sonra tertiplenen ayetle bu cezadan kurtarıldığı gibi, üstelik de Kur’an’da net bir biçim­de takdir topluyor, onun için özel olarak ayet iniyor. İşin ilginç tarafı, çoğu kaynağa göre Muhammed, bu olaydan ötürü Ömer’e, “el-Faruk/Adaletin kılıcı” sıfatını takıyor. Yani, halk arasında meşhur olan “Ömer-ül Faruk” nitelemesi -ki, doğru ile eğriyi, hak ile batılı birbirinden ayırt eden kişi anlamına geli­yor- bu cinayet olayı üzerine Ömer’e veriyor.

Halbuki ortada, kİL^argısız infaz olduğu belli… Buna rağ­men, gelen ayet ile Ömer’in payeTendmîmesi ve öldürülen kişi­nin suçlu ilan edilme^, rasyonel hukuka aykırı olduğu gibi, ilk

duyduğunda Muhammed’in vicdanına da aykırıydı. Çünkü o, bu olayı ilk duyduğunda çok sert bir şekilde tepki göstermişti, söz konusu öldürme eyleminin usulsüz olduğunu beyan etmişti.

Ama buna rağmen, gelen ayetle mağdur kişi değil, Ömer des­tekleniyor ve onun için Kuran’da yer ayrılıyor, neredeyse bir nu­maralı insan lıaklan hamisi olarak ilan ediliyor ve Allah, Mü hani­me d1 in ~bu olay yüzünden- Ömer’e kızmasını da haksız buluyor. Üstelik de Allah bu ayette bizzat yemin ederek Muhammed’in kız­gınlığının yersiz olduğunu -üzerine basa basa- ilan ediyor.2()

örnek: Ömer’in İtirazı Üzerine

Cennette Kadro Açılıyor

Muhammed bir gün Vakıa Suresi’ninJ3. ve 14. ayetlerinin indiğini haber verip sahabeye “Cennete gİrçgeHgfm_çogu.-£ski- . ümmetlerdendir; az. hif_kisjx)i da sonrakilerden şeklinde anla- “tmca, Ömer “buna üzülüyor ve ağlamaklı bir şekilde Muham- med’e, “Bu durumda, bizim cennete gidip gitmeyeceğimiz kesin değildir” diyor. Hatta Vahidi, Esbab-i Nüzul, Vakıa: 13-14’te, bu ayetin gelmesinden sonra Ömer’in ağladığını aktarıyor. Ömer in bu üzüntüsü sonucu, konuya ilişkin aynı surenin 39. ve 4Qj_ ayetleri iniyor. Bu inen ikinci paket ayetlerde Ömer’e moral ve­recek biçimde bir düzenleme yapılıyor ve söz konusu ayetlerde olay şöyle ifade ediliyor: J(Cennete girenlerin) Birçoğu önceki ümmetlerden; birçoğu da~sonraki ümmetlerdendir.” Ünlü yazar

İmam Suyuti, ed’DürruI Mensur adlı yapıtının Vakıa: 39 ve 40. ayetlerinin yorumunda Muhammed’in, söz konusu ayetlerin gel­mesinden sonra Ömer’e, “Artık mutlu olmalısın” dediğini akta­rıyor. İmam Suyutinin bu beyanı, aynı zamanda Begavi’nin Me- <üimü’t-TenziI adh eserinin ilgili bölümünde de geçmektedir.

İslam inancına göre, Kuranın her kelimesi belli bir mesaj taşıyan ve her bir mesajı mutlaka bir diğerinden farklı olması gereken, dolayısıyla ayetlerin birbirleriyle çelişmesi, birbirlerini yalanlaması mümkün olmayan bir kitap olarak bilinir. Oysa bu­rada, hem aynı konu -üstelik de içerikten yoksun bir olay; çün­kü, ütopik ve boş bir hayal; soyut, Ömer ve arkadaşlarının elle­rine geçip geçmeyeceği bilinmeyen bir şey- lüzumsuz bir şekil­de tekrarlanmış, hem de gelen ikinci mesaj, öncekiyle düpedüz çelişik olmakta ve öncekini yalanlamaktadır. Kaldı ki, cennetc gidecek olanların cebirsel tasnifinin de bir anlamı yoktur. Kur an’da iseT cennete gidecek olanların, ümmetlerin yaşadıkları dönemlere göre bölüşüldüğü açıktır. Ancak, nasıl bölüşüldüğü problemi, bizzat Kur’an’ın kendi ifadeleri tarafından kuşkulu belirsizlikler arkasına itilmiştir. Bu, Kuran’ın iç çelişkisi olarak alınabilir. İslami yazarların, ayetin iniş nedenleri üzerine aktar­dıkları bilgiler (ki Ömer’in bu konudaki itiraz ve yakınmaları­dır) sorunu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Burada çok yer­siz yorumlara da şahit oluyoruz. Fakat bu yorumlar, mantıktan ve hakikatten uzak oldukları için, bunlar üzerinde durmayı, bunları yazmayı uygun görmüyoruz.

İşin uzmanı olmayanlar bile, Vakıa Suresinin 13-14 ve 39­40. ayetlerini açıp Türkçe meallerine baktıklarında bunu kolay­ca fark ederler.30

Suyuti, Tarih-i Hulefa, sJ24 (îbn-i Asakirden naklen); ed’DürruI Mansur, Va- kıa-39-40; Lübab.Vakıa-39-40; Tahsin Emiroğlut Esbab-i Nüzul, Vakıa-13- 14 ve 39-40; Vahidi. Esbab-i Nüzul, Vakıa-13-14 ve 39-40; Ahbar-i Ömer, s.378: Şevkam, Fethul Kadir: İbn-üî Cevzi, Zad-ül Mcsir; Begavi, MeaJimü’t- Tenzil ve Hazin gibi müfessirler de Vakja Suresi nin 39-40. ayetlerinin yorum­larında, Ömer’in ilk ayet indiğinde gösterdiği tepkiyle birlikte onun müraca­atından sonra konuyla ilgili düzenleme ayetlerinin bir daha indiğini yazıyorlar.

ömek: Ömer’in Bakara Suresi’nin 97-98. Ayetleriyle ilişkisi

Bir gün Yahudinin biri Ömer’le, “Peygamberinize vahiy geti­ren Cebrail, bizim düşmanımızdır; dolayısıyla, biz onu sevmi­yoruz. Zira o, hep kötü haberler getiriyor. Ömeğin: dine uyma­yan bir toplumu cezalandırmak için meydana getirdiği deprem, kıtlık, kasırga, savaş vb… Ayrıca Cebrail, insanları cehennemle de korkutuyor. Biz Yahudiler, Cebrail’i değil de; Mikail i sevi­yoruz. Çünkü, Mikail, tabiat olaylarıyla meşguldür. Mesela: yağmur, yeşillik, rüzgâr, gibi../’ şeklinde sohbet ediyor. Yahu­di’nin bu sözüne karşı Ömer, “Her kim Allah a, meleklerine, peygamberlerine ve özellikle de Cebrail ve Mikail’e düşman ke­silirse, bilsin ki Allah da inkârcıların düşmanıdır” biçiminde karşılık veriyor.

İslam tarihindeki bilgilere göre, Ömer bunları anlatırken, Muhammed de onların yanında bir odada oturup konuşmaları dinliyormuş. Ömer bu tartışmadan sonra Muhammed’in yanına varınca, kendisi Ömer’e, “Gel sana az önce inen bir ayeti bildi* reyim” diyor.

Kadı Beydavi, Envarut-Tenzil adlı ünlü tefsirinde, Bakara Suresi’nin 98. ayetiyle ilgili yorum yaparken, Muhammed’in, Ömere bu ayeti aktarırken kendisine “Bak Allah senin görüşü­ne onay verdi” diye müjde verdiğini yazıyor.

Söz konusu edilen Bakara Suresi’nin 97. ve 98. ayetlerinde şöyle deniyor:

“De ki, kim Cebrail’e düşman ise şunu iyi bilsin ki, Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de bir müjdeci olarak o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mikail’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkarcı kâfirlerin düşmanıdır/1

Ömer bu ayetleri Muhammed’den dinler dinlemez hemen ken­disine, “Aslında bu konuda benimle bir Yahudi arasında az önce bir münakaşa çıktı; konu hakkında sana bilgi vermek için gelmiş­tim. Ama gördüm ki Allah benden önce bu konuda ayet gönder­miş” diyor.[10]

Ömek: Ömer’in Çoğu İsteği Ayetlerle Yanıtım Bulmuş

Mü’minûn Suresi’nin 14. ayeti ilk önce, “Sonra onu (nutfeyi) bir kan pıhtısı haline soktuk; daha sonra kan pıhtısını bir lokma­cık et yaptık. Bu bir lokmacık eti, kemiklere çevirdik; bu ke­mikleri etle kapladık… Sonunda onu bambaşka bir yaratık (in­san) olarak teşekkül ettirdik” şeklinde iner. Bu ayet Muhammed tarafından anlatılırken, o anda orada bulunan Ömer, hayretini dile getirip “Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yüce­dir” der. Ömer’in bu ifadesinden bir süre sonra Muhammed Ömer’e, “Az önce Cebrail geldi ve Mü’minûn Suresi’nin 14’ün- cü ayetinin sonunda şu cümleciğin de var olduğunu söyledi. (Ömer’in az önce ifade ettiği cümlenin tıpa tıp aynısını okuyor) Artık bundan sonra biz ayeti, bu şekilde bilmeliyiz” diyor ve daha önce farklı inen ayetin son kısmına, “Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” anlamındaki ifade eklenmiş olu­yor ki, Cebrail ilk ayeti getirdiğinde Ömer onu kullanmış ve Muhammed de dinlemişti. Cebrail bir daha inmiş, eksik getirdi­ği ayeti bu şekilde tamamlamış oluyordu.

Evet, burada haklı olarak şunu sormak lazım: Acaba Allah neden bu çok kısa olan ayeti önce eksik gönderdi de, Ömer’in iyi bir ifade kullanması sonucu bir daha Cebrail’i yollayıp tekrar düzenleme ihtiyacını duydu?

Bu olaya bakıldığında ilk etapta, Ömer’in söylediği bir sö­zün, ayet olarak şekillenmesi dikkat çekiyor. Oysa^bu cümlenin Kur’an’a girmesiyle, kelamcılar, itikadı ekol temsilcileri… ara- sînfla üıiKiıılİT^r^rfaferrsebebıyet verennb’İL.durum prtaya çık- rfnf!5TüyordllTrr^nece Ts 1 amTelsefesıîı i n temel prensiplerTn- Ben bırımn şiddetle eleştirilmesine imkân sağlanıyordu. Örne­ğin; İslamiyetin dayandığı temel paradigmaya göre, hem Allah birdir, onun eşi-benzeri yoktur, hem de yaratma işi, onun zatına mahsustur (başkası tarafından paylaşılamaz). Halbuki, konu­muz olan Mü’minûn Suresi’nin 14. ayeti, bu temel prensibe ters düşüyor. Özellikle, “Mutezile” ekolüne bağlı kelamcılar, Mü’minûn Suresi’nin 14. ayetinin bu sonradan inen paragrafını delil göstererek, yaratmayla ilgili Eş’ari ve Matüridilerden farklı bir fikir öne sürmüşler. Kaldı ki bu paragraf, yaratma konusun* da Kuranda var olan diğer ayetlerle de çelişki teşkil çimekte­dir. Şöyle ki, geliş sırası itibariyle 43. sırada olan ve zamanlama açısından Mü’minûn Suresi’nden epey önce inen Fatır Suresi nin 3. ayetinde, Allah’tan başka yaratıcı olmadığı çok net bir ifa­deyle beyan ediliyor. Yine bundan epey önce 56. sırada inen Saffat Suresi’nin 96. ayetinde, “Allah sizi ve yaptıklarınızı ya­rattı” deniyor. Yine daha önce 59. sırada inen Zümer Suresi’nin 62. ayetinde, “Allah her şeyin yaratıcısıdır” şeklinde ayrımsız bir şekilde Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu gayet açık bir ifadeyle dile getiriliyor. Oysa, söz konusu olan Mü’minûn Sure­si’nin bu 14. ayetinde, başka yaratıcıların varlığı da kabul edile­rek, Allah hakkında, “Yapıp yaratanlarm^en^jijeJC deniyor ve yaratma konusunda Allah’a ortaklarTcabul ediliyor. Ancak, Al­lah’la diğer yaratıcılar arasında şu fark kalıyor: Allah, en güzel yaratıcı; diğerleri ise, Allah kadar güçlü olmayan yaratıcılar…

İşte bütün bu tartışmalara yol açan olay, deminden beri açık­lamasını yapmaya çalıştığımız Mü’minûn Suresi’nin 14. ayetin­de Ömer’in temennisi üzerine daha sonra inen bölümdür. Bu su­re az önceki surelerden sonra inip iniş sırası ise 74 tür. Şunu da hemen belirteyim ki, az önceki farklı ayetler arasında uyum

sağlansın diye zoraki yorumlara başvurulmamış değildir; ancak gerçekle ilgisi olmadığı için bu tür yorumlan gündeme getirme­dik. Bu konudaki yorumlar için tüm uzun tefsirlerin Mü’minûn Suresi 14. ayetle ilgili açıklamalarına bakılabilir.[11]

örnek: Ömer’in Nisâ Suresi’nin

34. Ayetiyle Yakından İlişkisi

Bir ara Medineli kadınlar Muhammed’e başvurarak, kocala­rının kendilerine haksızlık yaptıklarını, hatta kendilerini döv­düklerini söylüyorlar. Buna karşı Muhammed. hanımını döven erkeğe kısas uygulanması gerektiğini söylüyor ve bu konuda kadınların lehine bir karar veriyor. O arada Halife Ömer Mu- hammed’in böyle bir fetva verdiği haberini alınca, Muham­med’e varıp kendisine, “Kadınlar erkeklere karşı azdılar (Ömer, -sanki- Muhammed’e ‘sen ne yapmak istiyorsun’ demek sure­tiyle buna engel olmak istiyor)” şeklinde itirazda bulunuyor. Ömer’in bu itirazı üzerine, Muhammed hemen ifade değiştirip erkeklerin hanımlarını dövebileceklcrini söylüyor. Bu sözü du­yan kadınlardan 70 tanesi, Muhammed’in evine doğru yürüme­ye başlıyor. Bu kez zor durumda kalan Muhammed, kesin yasak anlamında değil de öneri anlamında erkeklere hitaben, “Hayırlı olan erkekler, hanımlarım dövmezler” şeklinde vaziyeti kurtar­maya çalışıyor. Bu olay, birçok kaynakla geçmektedir.[12]

Ömer’in iıirazı sonucu Muhammed, kadınlarla ilgili verdiği bu olumsuz kararla yetinmiyor; daha da ileri giderek, erkeklerden yana tavır alıyor ve kadınlar aleyhine çok sert yaptırımlar öne sü­rüyor. Öyle ki, “Erkek hanımını dövmekten sorumlu değildir şeklinde hem çok ağır bir fetva vermeye başlıyor, hem de daha önce kadınlarla ilgili verdiği o insani kararından da vazgeçerek, tam tersine bir yaklaşım sergilemeye başlıyor. Ayrıca Muham­med, ömrünün son yılında, o meşhur “Veda Hutbesinde” (Öme­ğin, Tecrid-i Sarih Tere. 10/398) erkeklere hitaben, “Gerektiğinde siz erkekler hanımlarınızı dövebilirsiniz; ancak döverken, sakın onların vücudunda yara açacak bir tarzda vurmayın!” diyor.

Kadınlara baskı uygulamaktan yana tavır alan Ömer, “Biz da­ha önce Mekke’de iken, hanımlarımıza amir idik (ataerkil); ne za­man ki Medine’ye geldik, tam tersine bir durumla karşılaştık (anaerkil). Zaman içinde bizim hanımlarımız da bozuldular ve öyle bir an geldi ki, onlar bizi dinlemez hale geldiler. Hatta bir gün hanımım cesaret edip bana karşı geldi. Onun bu tutumu çok zoruma gitti. Bunu fark eden eşim, üzüntümü gidermek için. ‘Peygamberin hanımları sabahtan akşama kadar onunla kavga ederler’ dedi” diyerek çok önemli bir itirafta bulunuyor.[13]

Nihayet, bütün bu gelişmeler olurken, kadınların dövülmesiyle ilgili -gerçekten kadınlar için bir talihsizlik olan- Nisâ Suresi’nin 34. ayeti iniyor. Yani. Ömer’in kadınlar aleyhindeki kulisleri ayet­le cevap buluyor ve bu şekilde iş noktalanmış oluyor. Zaten bu örneğimizin ana konusu da budur. İlgili ayetin anlamı şöyle.

“Allah’ın hem insanlardan bir kısmını diğerine üstün kılma­sından ötürü, hem de erkekler, mallarından harcama yaptık­larından dolayı, kadınların yöneticisi ve koruyucularıdır. Bu yüzden salih olan kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini

korumasına karşılık onlar gizliyi koruyucudurlar. Başkaldır­masından endişe emğjniz kadınlara öğüt verin, onları yatak­larda yalnuTitfakın veJmjarTdovBn. Eğer îtaât «İflerTerse artık onların aleyhine başfca biFyoT aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür.”

Nisâ Suresi’nde konumuzla ilgili dikkat çeken şöyle bir ayet daha vardır:

“Eğer bir kadın, kocasının kendisine karşı başkaldırmasın­dan veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ediyorsa, o zaman -ikisi- kendi aralarında sulh yapsınlar.” (Nisâ Suresi, 128. ayet.)         ’

Arapça bilenler her iki ayete de bakabilirler; ki her ikisinin terimleri-lafız lan aynı, karıkocanın birbirlerine karşı takındıkla­rı tavır aynı. Buna rağmen, kadın kocasına karşı başkaldınrsa o dövülür; erkek hanımına karşı gelirse ona uygulanmak istenen yaptırım, kendisinin hanımıyla sulh (barış) yapmasıdır. Yani iki

cins arasındaki uygulamalar farklıdır.                      

Nisâ Suresi’nin bu 128. ayetinin sebep-sonuç ilişkisine bakıl­dığında, daha çarpıcı bir durumla karşı karşıya olduğumuz söy­lenebilir. Şöyle ki, Muhammed, kendi hanımları içinde nispeten yaşlı sayılabilen Şevde binti Zem’an’ı (ihtiyardır diye) boşamak ister. Kadıncağız, Muhammed’i bu boşanma davasından vazge­çirmek için, bir yol kavşağında onun önüne çıkıp yalvarır ve bo şanması halinde çok perişan olacağını belirterek, “Gel beni boşa­ma; ben de bu iyiliğine karşı gece hayatıyla ilgili sıramı senin hanımlarından Ayşe’ye vereyim” diyor. Muhammed, kadının bu teklifini kabul edip onu boşamaktan vazgeçiyor ve artık o tarih­ten sonra da o kadının gece sırasında Ayşe’yle sevişmeye devam ediyor. Sevde’nin gece sırasını Ayşe’ye vermesi üzerine, Ayşe se­vinçten, “Ben Şevde kadar iyi bir kadın görmedim. Çünkü yaşla­nınca gece sırasını bana verdi” diyor.[14]

İslami kaynakların çoğunda, Sevde’nin yaşlı olup gece sıra­sını kendi rızasıyla Ayşe’ye verdiği şeklinde değil de, tam tersi­ne, Muhammed’in onu boşamak istemesi sonucu, korkusundan dolayı verdiği yazılıdır. Örneğin, İbn-i Habib, el-Mubabbcr adlı yapıtının 81-92, sayfalarında bunu çok net bir şekilde yazıyor. Zaten en doğru olanı da bu görüştür. Çünkü Şevde, Muham­med’in ölümünden sonra en az 40 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürmüş; hatta Muhammed’in ölümünden sonra onun hanım­ları arasında en çok yaşayanı o olmuştur (çoğu rivayete göre). Dolayısıyla, onun yaşlı olup gece hayatından düşmesi ve bunun sonucu olarak da gece sırasını Ayşe’ye -kendi- rızasıyla verme­si, bir yakıştırmadır, bunun gerçekle ilgisi yoktur. Kaldı ki, di­yelim Şevde ihtiyarlamış da o yüzden Muhammed onu boşa­mak istemiş; peki Jîu durumda yapılan işlem doğru mu? Mu­hammed, o kadının boşanması halinde sokaklara terk edileceği­ni bilmiyor muydu? Çünkü hem gerçekten genç bir bayan de­ğildi ki gençler ona evlenme teklifinde bulunsunlar, hem de Muhammed’den boşandığı takdirde artık korkudan kimse onun­la evlenemezdi. Kaldı ki evlenmek istediği takdirde onun karşı­sında Ahzâb Suresi 53. ayetinin engeli vardı. Burada şunu sor­mak gerekir: Hatice’den sonra aldığı ilk kadın Sevde’dir. Ondan yararlandıktan sonra, zaman içinde (eğer kadın yüz kızartıcı bir suç işlememişse, ki İslami kaynaklarda böyle bir iddia da yok­tur’ve zaten mümkün de değildir) Muhammed in onu boşamak istemesi acaba doğru fiıu?

Diğer yandan, doğrudan Şevde nin bu boşanma olayına müda- hil olarak inen Nisâ Suresinin bu 128. ayeti açıkça gösteriyor ki, Muhammed, belli koşullarla (cinsel azat) Şevde ile anlaşmıştır. Şu bir gerçektir ki, Muhammed, Şevde ile gece nöbeti üzerine anlaşınca, çevresindeki insanlardan belki eleştiri gelir hesabıyla, uzlaşma amaçlı Nisâ Suresi nin az önceki ayeti iniyor.

örnek: Ayşe’nin İfk Olayında Ömer’in Oynadığı Rol

Muhammed’in hanımlarından Ayşe nin, Safvan bin Muatlal ile Ben-i Mustalık Savaşı dönüşünde geceleyin yolda zina yaptığı iddiası (İfk olayı), İslam tarihinde çok meşhur olan bir hadisedü’. Ayşe, bu olaydan dolayı Muhammed’in evini bile terk etmek zo­runda kalmış ve babası Ebu Bekir’in evine gitmişti. Hatta sağlam olan kaynaklarda Muhammed’in, MAyşe, eğer sen bu adamla zina yapmış isen doğru söyle. Zira, Allah affedicidir, merhamet sahi­bidir1 dediği aktarılmaktadır. Halbuki eğer yapmışsa Ayşe’nin re­cimle idam edilmesi gerekiyordu. Çünkü ileride de değineceği­miz gibi, Muhammed, zina yaptık 1 arına j 1 işfr,jn.nadepe kendi aleyhlerine’ifade verdıklefnçin birçok insanı recimle infaz etmis- ti. Ama sıra Âyşe^ğeîince71 Allah bağışlayandır, merhametlidir”, ‘3eyip onıTucuFâtîatm        yor. Bu konu üzerinde ileride zina

cezaları kısmında yeterince durulacaktır. Bu ifk olayı hakkında Hz. Ali’nin de Muhammed’e, “Ayşe’yi boşa; sanki sana kadın mı yoktur?” dediği rivayet edilmektedir. Bu hadise nedeniyle ortam öylesine gerginleşmişti ki, neredeyse Medine şehri kan gölüne dönecekti. Ayşe nin bu olayı üzerinden aylar geçtiği halde, bu sü­reçte herhangi bir ayet inmemişti. Tam da bu gerginliğin devam ettiği bir sırada Halife Ömer, Muhammede, “Sen Aişe ile evle­nirken kendi iradenle mi evlendin, yoksa Allah’tan aldığın vahiy­le mi?1′ diye soruyor. Muhammed ise, “Ben Ayşe’yle Allah’tan al­dığım vahiy üzerine evlendim” şeklinde yanıt veriyor. Buna kar­şılık Ömer, “Öyleyse müsterih oK endişeye gerek yoktur; ma­demki Allah’tan aldığın vahiyle evlenmişsin, o halde Allah seni mahcup etmez; tam tersine sana bir yol gösterir” diyor.

Ömer’in bıı açıklaması üzerine, aylardır süregelen bunalıma, nihayet yol bulunuyor ve Nûr Suresi’nin 10. ayetinden itibaren onlarca ayet -Ayşe’yi savunma amaçlı olarak- birden inmeye başlıyor. Konuyla ilgili inen ayetlerde özet olarak şu temalar iş­leniyor: “Erkek olsun» kadın olsun bu iftirayı duydukları zaman kendi vicdanlarının sesine kulak verip ‘Bu apaçık bir iftiradır demeleri gerekmez miydi! Allah’ın merhametinden olmasaydı,

o          sizi mutlaka büyük bir azap ile cezalandıracaktı. Ayrıca, bu olayı duyduğunuzda, ‘Haşa böyle bir şey olamaz, bu kupkuru bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi! Bu iftirada bulunan kişi­lerin en az dört şahit göstermeleri gerekmez miydi! Allah’ın lüt­fü olmasaydı haliniz ne olurdu.M Bu tip Ayşe için suçtan arındır­ma, halk için de bir nevi tehdit nitelikli ayetler. Nitekim, bu ayetlerden sonra bu işe biraz fazla bulaşan üç kişiye de Muham­med tarafından ceza veriliyor Bunlar, Şair Hassan bin Sabit, Mistah bin Esase ve Muhammed’in baldızı Hamene idi. Bunlara 80 er değnek iftira (kazf) cezası uygulanıyor. Halbuki Ayşe’nin bu olayını en çok alevlendiren Abdullah bin Selul’du. Dolayı­sıyla, ceza verilmesi gereken kişi bu olmalıydı. Ama adam çok kuvvetli olduğu için ona herhangi bir ceza uygulanmadı. Bu olayda, Muhammed tarafından üç kişi cezalandırılmış dedik. Çünkü, Ayşe olayının anlatıldığı Nûr Suresi’nde (4. ve 13. ayet­ler), zina suçlamasında bulunan kişilerin, en az dört erkek şahit göstermeleri gerekiyordu; aksi takdirde müfteri durumuna düşer ve bunlara 80 değnek ceza uygulanırdı (Nûr, 4. ayet). Bunlarda böyle bir şahit kadrosunu gösteremedikleri için suçlu duruma düşmüşlerdi. Ayrıca bu ceza da (kazf-iftira cezası) Ayşe olayı ortaya çıkana kadar Kuranda anlatılmamıştı. Başka bir ifadey­le, bu ceza ayeti Ayşe olayıyla ilgili inen ayetlerin içinde bulun­duğu Nûr Suresinde ilk olarak inmiş oluyordu.

Bilindiği gibi, bu ifk olayı geceleyin olmuştu; bu nedenle dört şahitle bunu ispat etmek pek mümkün değildi. Sebebine ge­lince, bir kere Muhammede muhalif olanlardan orada kimse yoktu ki kalkıp şahitlik yapsın; İkincisi, Müsiümanlardan gören olmuşsa da, ya Muhammed’in ailesi kötülükle itham edilmesin diye, ya da korkusundan söyleyememiştir, Hatta İslam inancına göre zina davasının ispatı için üç şahit de şahitlik yapsa, yine zi­na zanlısına ceza uygulanmaz. İşte bu nedenle, bu davanın ispatı için şahit göstermek, hele hele dört erkek şahit göstermek hiç de mümkün değildi. İspatın bir diğer zorluğu da şudur ki, suç işle­yenlerden biri, hem peygamber kadını, hem de aynı zamanda çok akıllı biri; suçun diğer ortağı ise, normal bir vatandaştır. Pe­ki bunlar nasıl olur da kalkıp bu eylemi, üç-dört kişinin görebile­cekleri bir ortamda gerçekleştirebilirler?[15]

Bu olayı kapatmak için çeşitli senaryolar tertiplenmiş. O se­naryoların bir parçası da şudur: “Safvan’ın -güya- tenn^l nrpa- m yokmuş” diye. (Mesela; bu olay, LDn-ı Kesir, ‘el-bıdaye ven- Nıfıaye11 ■4/W3rn55lte anlatılıyor) Halbuki Muhammed daha ön­ce o adama “Şirin” adında bir cariye hibe etmişti. Eğer onun te­nasül organı olmasaydı Muhammed ona kadın verir miydi?

Görüldüğü gibi, Muhammede leke gelmesin diye her hileli yola başvurulmuş.

Buradaki örneğimizi anlatmaktan gayemİ2, Ayşe’nin bu suçu işleyip işlemediği meselesi değildir; hatta eğer işlemişse, suçlu bile değildir. Çünkü Ayşe o tarihte 10-12 yaşlarında gencecik bir gelindi; Muhammed ise, hem 60 yaşlarında bir ihtiyardı, hem de onun Ayşe’den başka birçok hanımı daha vardı. Başka bir ifadeyle, Ayşe bu yaşh Muhammedi başka hanımlarla pay­laşıyordu. Dolayısıyla, eğer bu olayda kusurlu aranıyorsa, onun adresi Ayşe değildir diyoruz. Bununla birlikte şu da düşünülebi­lir: Ayşe, Muhammed’den hamile kalamayacağım bildiği için, Safvan’la bilerek ilişkiye girip hamile kalmasını istemiş ki, Mu- hammed’in ölümünden sonra onun otoritesine el koysun. Bunun bir kanıtı da Ayşe nin, Muhammed’in ölümünden sonra bir siya­si hareket içinde yer alıp ölene dek bu işlerde aktif olarak çalış­masıdır. Amacımız Ayşe olmadığı için biz burada bu spekülas­yonlar üzerinde durmayacağız.

Bu örneğimizde, asıl üzerinde durmak istediğimiz, Ayşe ola­yında yaşanan bunca sıkıntıya rağmen, geçen bunca zaman zar­fında ve gelinen aşamada neredeyse Muhammed taraftarlarıyla muhalifleri arasında çıkmak üzere olan savaşa rağmen, bu sü­reçte bu çok önemli olan olaya çözüm bulunamaması ve sonuç­ta Ömer’in Muhammed’e yaptığı konuşma neticesinde söz ko­nusu ayetlerin inmiş olmasıdır. Bu konuda inen ayetlerin fazla­lığı -Ayşe’nin lehinde oldukları halde- Ayşe’yi bile hayrete dü­şürmüştür. Ayşe bu ayetlerle ilgili, ‘ Benim meselem ilham yo­luyla da halledilebilirdi. Bu olay yüzünden nedir bu kadar ayet…” deyip hayretini dile getirmişti.

Olayın özü şudur: Ömer, Muhammed’e, “Mademki Allah’tan aldığın vahiy üzerine Ayşe’yle evlenmişsin, o halde Allah seni mahcup etmez ve buna bir çözüm yolu gösterir” deyince, Mu­hammed burada kendi kendine, “Ömer, toplumun en açıkgöz insanı olduğu halde böyle düşünüyorsa, artık diğerleri tertiple­yeceğim ayet formülüne daha çabuk inanırlar; o halde ben he­men ayet adı altında bir kompozisyon hazırlayıp bir an önce bu işi çözüme bağlayayım” diyor ve sonuçta böyle bir yöntemle bu olaya nokta koyuyor; az önceki ayetleri ilan ederek bu işten kurtulmuş oluyor.

Tabii ki bu, konuyla ilgili yaşanmış olaylardan edindiğim bilgilere dayanarak varmış olduğum şahsi yorumumdur.[16]

ömek: Ömer, Savaş da İstese İnen Ayet Onu Haklı Çıkanı

Muhammed, Bedir Savaşı hakkında savaşa katılıp katılma­ma konusunda arkadaşlarından görüş bildirmelerini isteyince; kimileri, Müslümanların sayısının az olduğunu, bu nedenle sa­vaşa gitmenin tehlikeli olabileceğini belirterek savaşa gitmeme yönünde fikir beyanında bulunuyor; kimileri de, savaştan yana tavır alıyordu. Savaştan yana olanların başını Halife Ömer çeki­yordu. Sonuçta, bu grubun isteği kabul görüyor ve Müslüman­larla Mekke müşrikleri arasında hicri 2. yılında bilinen o meş­hur Bedir Savaşı meydana geliyor Bu savaş Müslümanların ga­libiyetiyle sonuçlanıp elde edilen ganimetler dağıtılınca, Müslü- manlar arasında (Muhammed, adaletle dağıtmıyor diye) tartış­malar, itirazlar çıkıyor, Bu tartışmalar şiddetlenince, konuyla il­gili Enfâl Suresi nin ilk ayetleri inmeye başlıyor. Bu ayetlerle, savaşta ele geçirilen ganimetin dağıtım yetkisinin ancak Allah’a ve Resulüne ait olduğu vurgulanmakla birlikte, aynı zamanda Müslümanlar da sükunete davet ediliyordu. Başka bir deyişle, kavgayı yatıştırmak için Müslümanlar bu ayetlerle adeta tehdit ediliyordu. Önce ayetlerin meallerini sunalım:

“Sana ganimetleri sorarlar/ senden ganimet isterler De ki: Ga­nimetler Allah ve Resulüne aittir. O halde siz müminler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin. Allah ve Resulüne itaat edin (Enfâl Suresi, ilk ayet). Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okun­duğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir (Enfâl Suresi, 2. ayet). Rabbin seni tam isabetli olarak evinden çıkardığı zaman da (Bedir Savaşı’nı kastedi­yor) bir grup kesinlikle savaş istemiyordu, isteksizdi. (İşte ay­nı anlayış sahipleri ganimet taksiminde de kargaşa çıkarıyor­lar demek istiyor) Hak apaçık ortaya çıktıktan sonra bile, on­lar bu konuda sanki gözleri göre göre Ölüme sürükleniyorlar- mış gibi seninle mücadele ediyorlardı (Enfâl Suresi, 5. ve 6. ayetler). Hatırlayın ki, Allah size iki taifeden (ya kervanın elindeki maldan, ya da Kureyş ordusunun mağlubiyetinden) birinin muhakkak sizin olacağım vaat ediyordu, siz ise silah­sız olanını (müşrik tüccarların Şam tarafından getirdikleri mallan) arzuluyordunuz. Allah da emirleriyle hakkı ortaya çı­karmayı ve kâfirlerin arkasını kesmeyi diliyordu. (Allah bunu) müşrikler istemese de hakkı gerçekleştirmek ve batılı ortadan kaldırmak için (yaptı) (Enfâl Suresi, 7-8. ayetler).”

Görüldüğü gibi bu ayetlerde net bir ifadeyle şu söyleniyor: Savaşa karşı çıkanlar, sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi Mu- hammed’le tartışıyorlar. Halbuki, savaşa çıkmak en doğru, en isabetli karardı diyor. İşte, tıpkı başlangıçta savaşa karşı çıktık­ları gibi, şimdi de ganimet konusunda seninle tartışıyorlar diyor. Burada, yine Ömer’in içinde bulunduğu grubun görüşü ayetle teyit ediliyor. Zaten biz de bu örneğimizle Ömer’in öne sürdüğü görüşün ayetle yanıt bulmasını anlatmaya çalışıyoruz. Bu ayet­ler, Allah katında Bedir Savaşına katılmak mı yoksa katılma­mak mı daha iyidir sorusuna yanıt olmak üzere, savaşın zaferle sonuçlanmasından sonra inmiştir. Bunu özellikle belirtmeliyiz. Başka bir deyişle, bu ayetler savaşa gidip gitmemeyle ilgili tar­tışmalar anında değil, savaştan epey sonra inmiştir.[17]

Ganimetlerin, Müslümanlara helal olduğuna dair Enfâl Sure- si’nin 69. ayetinde aynen şöyle deniyor: “Artık elde ettiğiniz ga­nimetten helâl ve temiz olarak yiyin…” Enfâl Suresi, 41. ayette ganimetin kimlere verileceği belirtilmiş, Haşr Suresi’nin 6. aye­tinde de, şayet bir savaşta kan dökülmeden Müslümanların düş­manları teslim olursa, bu durumda onların malının (buna fey’ de­nir) kimlere ne şekilde dağıtılacağı anlatılmıştır. Hiçbir tarihi kaynağa başvurmadan, sadece Kur’an’m az önceki ayetlerine ba­kıldığında net bir biçimde görülüyor ki, ganimet dağıtımında tar­tışmalar çıkmış, hatta Muhammed ganimetler konusunda hırsız­lıkla bile suçlanmıştır; bunu Kuran da yazıyor. Ömeğin, Âl-i İmrân Suresi 161. ayette, “Bir peygambere, emanete (burada emanetten kastedilen ganimetlerdir) hıyanet yaraşmaz. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin güna­hı onun boynuna asılı olarak gelirM deniyor. Bu konudaki detaylı bilgi için, hem ilgili ayet kısmında teferruatlı olan sebeb-i nüzul kitaplarına, hem de Siyer kitaplarına bakılabilir. Aynca Fetih Su­resi nin 19. ayetinde, “Allah onlan ganimetlerle mükâfatlandır­dı” deniyor. Yine Fetih Suresi nin 20. ayetinde, “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet vaat etmiştir. Bunu (şu anda elde etti­ğiniz ganimetleri) size hemen vermiş ve insanların ellerini siz­den çekmiştir ki bu, müminlere bir ayet/moral olsun ve Allah si­zi doğru yola iletsin”; Fetih 21. ayette de, ”Bu ganimetlerden başka sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah’ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadirdir1’ deniyor. Biz bu konuda ileride “İslamın ekonomik politikası” kısmında detaylı bilgi vereccğiz. İşte Kuran, el âlemin kazandığı malı bu şekilde Muhammed ve yandaşlanna helal kılıyor. Aslında konumuz ga­nimet değildi; ancak konumuzla ilgili ayetlerde ganimetten de söz edilince biraz açmakta fayda vardır diye düşündük.

Tekrar konumuza dönüyoruz: Bu ganimet/fey’ tartışmalarını önlemek için şu şekilde tedbir ayet inmeye başlıyor:

“Peygamber size ne verdiyse onu alın (kısmetinize rıza gös­terin), size neyi yasakladıysa ondan da sakının.1′ (Haşr Sure­si, 7. ayet.)

Biz burada ganimetten ziyade, Bedir, Uhud ve Beni Kureyza savaşlarıyla ilgili Kuranda var olan ayetlerin bir kısmından söz etmek istiyoruz ki; Kur’an m nasıl ortaya çıktığı konusunda çok önemli ipuçlan vermektedir. Neden özellikle bu üç savaş? Çünkü,

Müslümanlar Bedirde kazanınca farklı ayetler; Uhud’da kaybe­dince farklı; tekrar Beni Kureyza’da kazanınca daha farklı ayetler inmeye başlamış ve çok ilginç bir manzara ortaya çıkmıştır.

Savaşlarla ilgili ayetler Kur’an’da büyük bir yekûn oluştur­maktadır. Hadisenin tam kavranabilmesi için, bunun üzerinde biraz fazlaca durmak gerekir.

Önce Bedir’le ilgili Kuran ayetlerinden ilginç gördüğümüz birkaçının anlamını sunalım.

Daha önce de ifade edildiği gibi. Bedir Savaşı kazanıldıktan sonra, başlangıçta savaştan yana olanların görüşü doğrultusun­da aşırı derecede ayetler inmeye başladı. Başlangıçta Bedir Sa- vaşı’na karşı olanlar, Müslümanların savaşı kazanmalarından sonra inen ayetlerle, neredeyse kınanıyordu. Enfâl Suresi’nin 5. ile 8. ayetlerinde bu konuda oldukça açık ifadeler yer alıyor. Kuran bu ayetlerle, savaş isteyen gruplan yana tercihini koyu­yor. Hatta, Bedir’le ilgili inen ayetlerde -zaferin getirdiği reha­vetten olsa gerek-, Kur’an çok ilginç şeyler söylüyor. Mesela: Enfâl Suresi’nin 9. ayetinde özetle şöyle deniyor:

“Hani siz (Bedir de) Rabbinizden yardım istiyordunuz, o da buna karşılık, Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ar­dınca bin (1000) tane ile yardım edeceğim’ deyip duanızı ka­bul buyurmuştu. Allah bu yardımı, ancak bir müjde olarak, kalpleriniz rahat olsun, huzur bulsun diye yapmıştı. Yardım, ancak Allah’ın katmdandır. Şüphesiz ki Allah, mutlak galip­tir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”

Allah’ın, savaşlarda müminleri meleklerin yardımıyla des­teklediğine dair ayetler, Kur’an’da bir hayli fazdadır. Bu konuda bir-iki çarpıcı örnek daha vermek istiyorum: Al-i İmrân Sure* sinin 124-125. ayetlerinde şöyle deniyor:

“(Ey Muhammed!) o vakit sen (Bedir/Uhud’da) müminlere şöyle diyordun: ‘İndirilen üç bin (3 000) melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir?’ Evet, eğer siz sabır gösterir, Allah’tan sakınırsanız ve eğer onlar üzeri­nize gelirlerse, Rabbiniz. alametli/nişanlı beş bin (5 000) melekle sizi takviye eder/’

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, savaşta yardım eden meleklerin sayılan belli. Bir de Kur’an’da meleklerin sayılan belirtilmeden, onların sadece yardımlarından söz eden birçok ayet daha vardır. Örneğin, Tevbe Suresi 25. ve 26. ayetlerinde Allah kendisi bizzat yemin ederek savaşta Müslümanlara yaptığı yardımla ilgili, “And olsun ki, Allah birçok savaşlarda size yardım ettiği gibi, Huneyn Savaşında da yardım etti, sizin görmediğiniz orduları (melekleri) indirdi de -onlar- kâfirlere azap etti” diyor. Ahzâb Suresi nin 9. ayetinde ise, ”Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatır­layın. Hani size (Hendek harbinde) ordular saldırmıştı da biz on­lara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular (melekler) göndermiştik. Allah, ne yaptığınızı çok iyi görmektedir” deniyor. Al-i İmrân Suresi’nin Î23. ayetinde, savaşın ismi belirtilerek ve yine yeminle başlanarak, “And olsun ki, sizlcr güçsüz olduğunuz halde, Bedir harbinde Allah size yardım etmişti. Oysa, Allah’tan sakının ki, ona şükretmiş olasınız” deniyor.

İşin ilginç tarafı, Allah’ın, savaşın sevk ve idaresini (hatta savaşta düşmanı vurmayı) bizzat üstlenmiş olmasıdır. Enfâl Su- resiYıin 17. ayetinde şöyle deniyor: “(Savaşta) onları siz öldür­mediniz, ancak Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı…” Ayette geçen “Sen atmadın” deyiminden maksat şudur: Rivayetlere göre Muhammed, Bedir Savaşı’nda eline bir miktar toprak alıp müşriklere doğru serpmiş ve bunun etkisiyle de müşrikler hezimete uğramışlar. İşte az önceki ayette Allah, bu toprak hadisesinde de ben vardım demek istiyor.

Yardımla ilgili Enfâl Suresi’nin 19. ayetinde Allah adeta hodri meydan diyor. Özetle, “(Ey kâfirler!) eğer siz fetih isti­yorsanız, işte fetih geldi (Savaşı kazanalım derken kaybettiniz). (Küfürden) vazgeçerseniz sizin için daha iyidir. Eğer (Peygam­bere düşmanlığa) dönerseniz, biz de (ona) yardıma döneriz. Topluluğunuz fazla da olsa fayda vermez. Çünkü Allah mümin­lerle beraberdir” deniyor. Enfâl Suresi nin 12. ayetinde ise, fark­lı bir yardmı yöntemi söz konusudur. Kısaca: Allah, melekleri Müslümanların yardımına gönderirken kendilerine, “Muhakkak ki ben sizinle beraberim, haydi müminlere destek olun” diye vahyediyor ve devamla, “Ben kâfirlerin yüreğine korku salaca­ğım, böyiece siz (melekler) de onların boyunlarını ve bütün par­maklarını vurun/doğrayın” diyor. Enfâl Suresinin 11. ve 43. ayetlerinde ise, Müslümanların savaşa konsantre olabilmeleri için, Allah’ın, müminleri Bedir harbinden önce uykuya daldırdı­ğını, bu uykuda ise, onların gözünde müşriklerin sayısını az gösterdiğini net bir ifadeyle görüyoruz. Aynı surenin 44. ayetin­de ise, Allah’ın müminlere destek vermek babında, savaş mey­danında da müşrikleri kendilerine az gösterdiğini müşahede ediyoruz. Enfâl Suresi’nin 50. ayetinde de, canlan alınan müş­riklerle akıl almaz bir biçimde alay ediliyor: “(Ey Muhammed!) melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalanna-kıçlanna vurarak ve ‘tadın cehennem azabım’ (diyerek) canlarını alırken, onları bir görseydin” deniyor. Aynı tema Muhammed Suresi 27. aye­tinde de işleniyor. Enfâl Suresi’nin 52. ve 54. ayetlerinde, Bedir harbinde kaybeden müşriklerin durumu, firavun ve toplumun un durumuna benzetiliyor. Yine aynı surenin 30. ayetinde, Muham- mcd’in iki yıl önce Mekke’den Medine’ye sağ salim, yara alma­dan göç etmesi, Allah’ın bir lütfü olarak dile getiriliyor. Sanki Allah’ın Bedir’de gösterdiği lütuf azmış gibi, buna, iki yıl önce­sine ait -hiç ilgisi olmayan- basit bir hicret olayı da ekleniyor. Ayrıca, bu ayetin sonunda şöyle deniyor: “Onlar sana tuzak ku­rarlarken, Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah, tu­zak kuranların en hayırlısıdır.” Allah’ın tuzak kurucu olduğuna dair ayetler Kuran’da bir hayli fazladır; ama konumuz dışında olduğu için bunun üzerinde durmuyoruz.

Şunu bir daha yineleyelim ki, bu tip yardım içerikli ayetler, her nedense savaş bittikten epey sonra ortaya atılıyordu. Ayrıca,

Allah’ın bizzat savaşta inananlara yardım etme konusunda, -üste­lik bir cinayet işinde- yemin etmesi, gerçekten düşündürücüdür! Çünkü, İslam inancına göre Allah yalan kpnuşmaz İd şöyjedij^ sözü yeminle pekiştirsin! Allah’ın bazı ayetlerde yemin içip, bazı­larında içmemesi, ister istemez yeminsiz olan diğer ayetler hak­kında güvensizliğe sebebiyet verir. Bu açıdan Allah’ın, savaşta ta­raf tutmak gibi çok kötü olan bir işte yemin içmesi ve bazı ayetle­rini de yeminsiz göndermesi gerçekten dikkat çekicidir.

Şimdi de “Allah niçin Bedir Savaşını Müslümanlara kazan­dırdı?” sorusuna yanıt arayalım. Evet, bu sorunun yanıtını Kur’an’dan dinliyoruz: Al-i İmrân Suresi’nin 126. ayetinde yar­dımın gerekçesi, “Müslümanlara sırf müjde olsun ve onların kalbi huzur bulsun” diye belirtilmiştir. Aynı ifade, olduğu gibi Enfâl Suresi’nin 10. ayetinde de tekrarlanmıştır. Enfâl Suresi’nin 13. ayetinde ise, yardımın gerekçesi, müşriklerin Allah’a ve Re­sulüne karşı gelmeleri olarak gösterilmiştir.

Âl-i İmrân Suresi’nin 13. ayetinde, Bedir harbinde müminle­rin sayısı az olduğu halde (ve Allah rızası için çarpıştıklarından ötürü) Allah’ın onlara yardım etmesi, basiret sahipleri için ibret dersi olarak gösterilmiştir. Bir diğer yardım nedeni de, Enfâl Suresi’nin 17. ayetinde, Allah’ın müminleri güzel bir sınava tabi tutması olarak gösterilmiştir.

İlginçtir ki, oluşan bu tip yardım ayetlerinin geçerliliği bir yıl kadar sürmedi. Allah’ın yardımı -ayetlerle- öylesine abartıl­mıştı ki, sanki artık hiç savaş olmayacak, sanki Müslümanlar hiç mağlup olmayacaktı. Tam tersine bir yıl sonra meydana ge­len Uhud harbinde, dengeler altüst oldu ve Müslümanlar çok ağır bir hezimete uğradılar. Bakalım Kur’an ayetleri Uhud Sava- şı’nda nasıl inmeye başlamış! Ayetlerin anlamını izleyelim:

İlkin, Uhud Savaşı’yla ilgili Kur’an’da yer alan bilgileri suna­lım, ondan sonra da iki savaş hakkında kısa bir değerlendirme ya­palım. Kanımca, sadece Bedir ve Uhud savaşlarıyla ilgili Kur’an ayetleri üzerinde yeterince düşünülürse çok şeyler anlaşılır.

Bedir Savaşından bir yıl sonra meydana gelen Uhud Sava- şı’nda Müslümanlar büyük bir hezimete uğramışlardı. Hatta, Mu- hammed’in dişi kınlmış ve onun öldürüldüğü haberi çevreye ya­yılmıştı. Müslümanlar için talihsiz olan bu haberin yayılması üzerine, kadınlar bile savaş meydanına doğru koşmaya başlamış­lardı (İslam tarihinde kadının savaşa katılması bu vakayla başlar). Oysa Allah, bir yıl önce Bedir’le ilgili farklı şeyler söylemiş, onu desteklerim demişti. Ama Uhud’da, Muhammed neredeyse ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Bu durum Âl-i İmrân Sure­si’nin 153. ayetinde şöyle anlatılıyor:

“O vakit (Uhud harbinde) siz hep uzaklaşıyor/kaçıyor ve hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Bunun üzerine Allah sizi keder üstüne ke­derle cezalandırdı ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza ge­lenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Dolayısıyla Allah, böylesine zor koşullarda kendi elçisini peri­şan halde yalnız bırakmış ve meleklerin yardımım ondan esirge­miş olmalıydı! Şunu yineliyoruz ki, bu anlatılan ayetler de tıpkı Bedirde inen ayetler gibi savaşın bitiminden epey sonra inmişti.[18]

Şimdi de Uhud Savaşında Müslümanların uğradığı hezimetle ilgili Kur1an da yapılan ilginç savunmadan birkaç ömek sunalım. Bedirde oluşan ayetlerden bazılarını az önce sunmuştuk; baka­lım kaybedilen Uhud Savaşıyla ilgili Kur’an’da nasıl bir tablo ortaya çıkmış.

“Eğer siz (Uhud’da) bir yara almış iseniz (Bedir’de de düşma­nınız olan) o kavim aynı yarayı almıştı. İşte biz böylece zafer gün­lerini bazen insanların bir kesimine, bazen de diğer kesimine nasip ederiz. Ta ki Allah, inananları bilsin ve sizin aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmrân Suresi, 140. ayet)

Yine Uhud Savaşıyla ilgili, “Eğer peygamber ölür veya öldürülürse siz geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermeyecektir. Allah şükredeııleri mükâfat-

andıracaktır.” (Âl-i İmrân Suresi. 144. ayet.)

‘And olsun ki, siz Allah ın izniyle düşmanlarınızı öldürür­ken, Allah size olan vaadini yerine getirmiştir. Sonra siz gevşek­lik gösterdiniz, isyan ettiniz, işlerin idaresi konusunda çekiştiniz. İçinizden kimi dünyayı istiyor, kimi de ahireti arzu I uy ordu. Sonra Allah, sizi sınamak içiıı onlara (müşriklere) karşı yardımım üzeri­nizden çekti. Allah sizi muhakkak bağışladı. Zaten Allah mümin­lere karşı bol lütuf sahibidir.” (Âl-i İmrân Suresi, 152. ayet.)

“(Bedir’de düşmanınızın) başına iki katını getirdiğiniz bir musibet, (Uhud’da) kendi başınıza gelince, ‘Bu nasıl oluyor’ de­diniz ha? De ki,_’0 sizin kendinizdendir’ Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir.” (ÂI-i İmrân Suresi, 165. ayet.)

İki ordunun karşılaştığı gün (Uhud günü) sizin başınıza gelenler, Allah’ın dilemesiyle olmuştur ki. bu da müminleri ayırt etmesi ve münafıklan ortaya çıkarması içindi…” (Âl-i İm­rân Suresi, 166-167. ayetler.)

Âl-i İmrân Suresi’nin 169-173. ayetlerinde özet olarak, müminlerden öldürülenlere, cennet gibi uhrevi mükâfatlar vaat edilmiştir. Yani, savaşın kaybedilmesi durumunda yine Müslü­manların alıirette alacakları mükâfat nedeniyle kârlı çıkacakları­nı beyan edilmiştir. Bu ayet, Uhud Savaşı’nm anlatıldığı bölüm­de geçiyor. Dolayısıyla, cennet vaadini içeren bu ayet, genele teşmil edilse de, bunun oluşturulmasına sebep olan, Uhud şehit­leridir. Böylece, savaşı kaybeden Müslümanlara, manevi bir moral verilmiş oluyordu. Ayrıca, Kur’an’m savaşla ilgili şöyle bir yaklaşımını da görüyoruz;

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunla­rını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş bitince de artık onları ya karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakın. Durum şu ki, Allah istesey­di onlardan intikam alırdı. Fakat (Allah) sizi birbirinizle (savaş-

tırmak suretiyle) denemek ister. Allah için öldürülenlere gelin­ce, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz, onları hidayete er­direcek ve durumlarını düzeltecek, onları kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır. Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, (güya burada. Allah’a yardımdan gaye, onun dinine bağlanmakmış ki, eleştirilerden kurtulmak için başvurulan bir yorumdur bu) Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.” (Muhammed Suresi, 4-7. ayetler.)

Aslında sunulan bu ayetlerden, Allah’ın Müslümanlara niçin Uhud’da yardım etmediğinin sebebi nel olarak anlaşıldı. Ama yine de konuyu netleştirmek açısından, az önceki ayetlerden çı­kan sonuçları şöyle bir toparlamak istiyoruz:

Âl-i İmrân Suresi’nin 140-142. ayetlerinde (Uhud) Savaşı’nın kayıp nedeniyle ilgili özetle, “Savaşı kazanmak varsa, kaybetmek de vardır. Biz, savaşı bazen insanların bir kesimine, bazen de di­ğer kesimine kazandırırız. Böyle yapmakla, hem inananların kim olduklarını ortaya çıkarmak, hem de sizden şehit edinmeyi hedef­lemek istiyoruz. Bunun bir diğer nedeni de, Allah’ın müminleri günahlardan arındırmak, kâfirleri de helak etmek istemesidir. Yok­sa, Allah içinizden cihat edenleri, sabredenleri öğrenmeden/ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” deniyor.

Uhud Savaşı’nda Müslümanlar hezimete uğrayınca, Allah Al-i İmrân Suresi’nin 144. ayetinde şöyle bir gerekçe öne sürüyor: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygam­berler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o Ölür ya da öldürülürse geriye mi döneceksiniz?” Bu ayette geçen “önceki peygamberler” ifade­sinden amaçlanan şudur: Muhammed Uhud da yaralanınca, mu­halifler kendisine, “Hani Allah’ın elçisiydi, Allah onu korumak için Bedir Savaşı’ndan sonra inen ayetleriyle aşın derecede ona yardım vaadinde bulunmuştu, neden Allah bugün desteğini çek­ti?..” şeklinde eleştirilerde bulunuyorlar. Bu tür eleştiriler, Özellik­le Yahudilerden geliyordu. Oysa, Yahudilerin de peygamberleri öldürülmüştü. İşte bu eleştirilerde bulunan Yahudileri susturmak

için, onların peygamberleri emsal olarak gösteriliyor: Eğer bir peygamber için öldürülmek kötü ise, sizin de peygamberleriniz öldürülmüştü şeklinde bir savunma biçimi seçilmiştir.

Kur’an’da, savaşı kaybeden Müslümanlara şu şekilde moral veriliyor: Özetle, “Siz de bir yıl önce Bedirde bu musibetin iki katını onların başına getirdiniz (yani, ‘canınızı sıkmayın’ den­mek isteniyor)”; ayrıca, “Ey Muhammed! onlara söyle: Bu sa­vaşın mağlubiyet nedeni sizlersiniz” deniyor. (Âl-i İmrân Sure­si, 165. ayet.)

Fakat, Âl-i İmrân Suresi’nin 165. ayetinden hemen sonra ge­len 166. ve 167. ayetlerde şöyle bir farklı gerekçe de gösterili­yor: “İki ordunun karşılaştığı ‘Uhud’ günü başınıza gelen musi­bet, Allah’ın izniyleydi” deniyor ve sorumluluk alınıyor ki. J65. ayeneki gerekçeyle tamamenjy?^ ı^ı-ii ennp;|cîPYiif

Al-i İmrân Suresinin l4û7ayetinde özetle, “Sizden bazı in­sanlar şehit olsunlar diye Uhud Savaşı’nda o musibeti başınıza getirdim” deniyor. Allah için şehitlik/can kaybı neden o kadar önemlidir bilemiyoruz. Aynı surenin 141. ayetinde ise, kaybet­menin sebeplerinden biri, inananların günahlarını bağışlamak ve kâfirleri de helak etmek olarak gösteriliyor.

Bu iki savaşla ilgili şimdiye kadar anlattıklarımızı -Kur’an’daki bilgileri baz alarak- daha da berrak bir hale getire­cek olursak, şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Bedir Savaşı’nda Müslümanların sayısı 305 kişi. Buna ek olarak bin, üç bin, beş bin gibi bir melek ordusuyla destekleniyorlar (bu ifade Kur’an a aittir). Ayrıca Allah kendini de fiilen savaşın içinde addediyor. Bu konudaki ayetler daha önce açıklanmıştı. Kaldı ki, Kur’an’a göre meleklerin kanatları vardır. Mesela, Fâtır Suresi’nin I. ayeti, “Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı el­çiler yapan Allah’a hamdolsun…” diye başlıyor.

Bu konuda Muhammed de, “Cebrail’in 600 tane kanadı var­dır” diyor. (Ömeğin, Tecrid-i Sarih, Diyanet tere., No: 1334.) Üstelik bu melekler, İslam inancına göre ışık hızından daha hız­lı bir şekilde yol alırlar. Mesela, Cebrail’i baz alalım: Vahiy me-

leği olduğu için, bazen bir günde -ihtiyaca göre- birkaç seter göklere çıkıp inerdi. Burada demek istediğini şudur: İslama gö­re, bu melekler bayağı askerler değil de; teknolojinin de üstün­de olan varlıklardır. Bu tespitimiz burada dursun!

Bedir’de müşriklerin asker sayısı ise 950 idi. Bunun dışında, onların ne jet uçakları vardı, ne de kobra helikopterleri… Onla­rın ellerinde ya bir kılıç, ya da bir ok vardı; altlarında da savaş için develeri vardı. Hal böyle olunca, şunu sormak gerekir:^ kadar melek gücüne ve ayrıca Allah’ın da bizzat^şa^ajınJçjmJe olmasına rağmen, günlerce süren bu savaşta sadece 70 kişiyi öl­dürüyor; üstelik kendileri de 14 kayıp veriyorlar. Acaba Al­lah’ın da bizzat içinde bulunduğu bir savaşta müşriklere bu ka­dar az kayıp verdirmek nasıl açıklanabilir?

Bir diğer çelişki de şudur: Allah, Bedir’den sonra gönderdiği ayetlerde savaş istiyordu ve ben Müslümanlardan yanayım, onları desteklerim… diyordu. Peki neden Uhud’da tam tersi oldu? Hatta Muhammed’i koruyacağına dair birçok ayet göndermişti. Örneğin, Mâide Suresi’nin 67. ayetinde özetle, “Ey Muhammed! Allah seni insanlardan (onların belalarından) koruyacaktır” deniyor. Oysa, neden Uhud’da onu korumadı? Bilindiği gibi, hem onun dişi kırıl­mıştı, hem de başka yerlerinden yara almıştı. Bu ayetle aynı içerik taşıyan cümleler Kuran’da çoktur. Daha önce de söylendiği gibi Bedirle ilgili oluşan ayetler, hep Muhammed’i düşmanın şerrinden korumaya yönelikti. Fakat bir yıl sonra tam farklı bir şey oldu.

Muhammed’in Uhud’da geçirdiği olumsuzluklar ile Kur’an’da- ki yardım içerikli ayetler arasındaki zıtlığı ortadan kaldırmak için, çeşitli savunmalar yapılmıştır. Bu ilginç savunmalardan en önemlisini sunalım: Ünlü müfessir Fahrettin er-Razi. meşhur 32 ciltlik Tefsir-i Kebir / Metal ihul Gayb adlı yapıtında Mâide Sure­si’nin 67. ayetini açıklarken, “Muhammed, Uhud’da yaralanırken, Allah ya henüz bu yardım ayetini (Mâide Suresi, ayet 67) gön­dermemişti, ya da bu ayetteki garantiden gaye, Muhammed’in düşman tarafından öldürülmeınesidir. Hal böyle olunca, onun Uhud’da aldığı yaralar hakkında Allah’ın herhangi bir sözü yok-

tur. Böylece, ortada tezat da kalmaz” tarzında bir yonını yapıyor. Diyelim ki, bu gibi ayetler Uhud’dan sonra indi. Peki, Allah’ın onu koruması için, ayetin Önce veya sonra gelmesi neyi değiştirir ki? Kaldı ki, Uhud’dan bir yıl önce meydana gelen Bedir Sava- şı’ndan hemen sonra inen ayetlerin çoğu, zaten Muhammed’i ko­rumaya yönelik anlamlar içeriyordu. Dolayısıyla, bu tür bir sa­vunmanın inandırıcılığı mümkün görülmemektedir.            ^

Konuyla ilgili göze çarpan bir diğer çelişki de şudur: Al-i İmrân Suresi’nin 144. ayetinde özetle, “Muhammed eğer öldü­rülürse geri mi dönersiniz” deniyor. Bu ayetten, Muhammed’in öldürülebileceği ima ediliyor. Çünkü, eğer böyle bir ihtimal ol­masaydı, bu şekilde bir ifade kullanılmazdı. Bu durumda Fah­rettin er- Razi’nin az önceki yorumu da çürütülmüş olur.

Hani Bedirde Allah çok sertti; oysa neden Uhud’da Bedir’deki gibi “Siz onları öldürmediniz, ancak ben öldürdüm” demeyip de, tam tersine vaz-ı ııasihata başvurdu? Başka bir deyişle, Bedir Sa­vaşı sonrasında taarruzda olan bir Allah, Uhud’da savunma amaçlı ayetler göndermiş ve yenik düşen Müslümanları şehitlikle, ahiret mükâfatlarıyla ikna etme yöntemine ağırlık vermiştir.

Bilindiği gibi, Müslümanlar Uhud Savaşı’nda kendilerini to­parlayıp yok olmaktan kurtulmayı başarabilmişlerdi. Bakalım bu toparlanma aşamasında Kur an ayetleri nasıl şekillenmiş. İl­ginçtir ki, Uhud Savaşı’nda Müslümanların mağlubiyeti aşama­sında savunma içerikli ayetler inerken, Müslümanlar galibiyete geçince, yine Bedir’deki gibi çok farklı ayetler inmeye başlıyor. Bu ayetlerde özet olarak, “Ben sizi kurtardım” deniyor. (Al-i İmrân Suresi, 153-154. ayetler.)

Burada net olarak şu sonuç ortaya çıkıyor;^flüslümanlar sa­vaşı kazanınca Allah’a mal ediliyor: kaybedince de onlara. “Ka­zanmak vafsa~VcâyBetmeîc de vardır” deniyor. Yani Allah’ın ydf- dım kriteri belli değildir. Neye göre yardım eder, ne kadar eder, ne zaman eder be’IIf’85gtMir. Kur’an’da bu konu öylesine karma­şık ki, Allah’ın savaştan yana mı, yoksa barıştan yana mı olduğu belirsiz kalıyor. Örneğin, “Kâfirlerle karşılaştığınızda boyunla­rını vurun” diye başlayan uzunca bir ayetin sonunda, “Allah di- leseydi, onlardan intikam alırdı. Ama, sizi birbirinizle denemek ister” deniyor. (Muhammed Suresi, 4. ayet.)

Sadece bu iki savaşla ilgili inen ayetler, kanımca insana çok şeyler veriyor!

Bu örnekten önceki tüm örneklerde, hep Ömerin düşüncele­ri istikametinde inen ayetlerden bahsettik; burada ise, hem Ömer’in görüşlerini doğrular mahiyette Enfâl Suresi’nde yer alan ayetlerden, hem de Ömer dışındaki nedenlerle inen ayetler­den söz ettik. Ancak, önemli bir konu olduğu ve Kur an ayetle­rinin inmesi noktasında bize ışık tutacağına inandığımız için, bu Örneğimiz üzerinde biraz daha duracağız.

Uhud Savaşt’ndan yaklaşık iki yıl sonra hicri 5. yılda Mekke müşrikleriyle Müslümanlar arasında Medine’de meydana gelen Hendek Savaşı’nda, çok şiddetli bir rüzgâr yüzünden ve Mekke- lilere lojistik destek sağlanmasının zorluğundan ötürü (çünkü bunlar ta Mekke’den gelmişlerdi, Dolayısıyla, o günkü koşullar­da her şeyi Mekke’den Medine’ye ulaştırmak çok zordu) Mek- keliler kendi iradeleriyle savaşı bırakıp memleketlerine dön­müşlerdi. Bunun böyle olduğunu Kur’an da yazıyor. Örneğin, Ahzâb Suresinin 9. ve 10, ayetlerinde şöyle deniyor:

“Ey iman edenler! Allah’ın size olan iyiliğini hatırlayın: Ha­ni size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular (melekler) göndermiştik. Allah, ne yaptığınızı iyi görmekteydi. Onlar (müşrikler) hem yuka­rınızdan hem de aşağınızdan üzerinize yürüdükleri zaman, gözler yıldığı, yürekler ağızlara geldiği (bu kritik durumda olanlar Müslümanlardı) ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman;” (Ahzâb Suresi, 9-10. ayetler.)

Dikkat edilirse, Hendek Savaşı’nda yağan yağmurlar savaşın devam etmesine engel teşkil edince, inen Kur an ayetiyle bu da Müslümanlara karşı büyük bir ihsan-lütuf olarak değerlendiril­miş. Ama bu ayet de diğerleri gibi savaş devam ederken değil de, her şey bittikten epey sonra inmiştir. Bu, zaten ayetin içinde vardır. Burada amacımız Hendek Savaşı’nı anlatmak değil; işin içinde ilginç hadiseler olduğu için buna değiniyoruz. Ayrıca bu­nun, konumuzla yakından ilgisi vardır.

Hendek’te müşrikler geri gidip her şey bitince ve hayat norma­le dönünce, Muhammed eve gelip istirahate çekiliyor. Tam bu sı­rada Cebrail, bir katıra binmiş vaziyette kılıcını kuşanmış, ter ve toz duman içinde Muhammed’in yanına varıp kendisine, “Bak, biz melekler 40 (kırk) gündür düşmanlarınızla savaşıyoruz, gördüğün gibi silahlarımızı hâlâ da bırakmış değiliz. Kalk, hepinizsem Ku- reyza Yghudİİ£rinip hlll1ınH”ğ’l diyara gidinJop.lan öldürün^-ben de hemen önden gidip evlerini üzerlerine yıkarım” diyor.

Böylece Cebrail Allah’tan onların ölüm fermanını getirmiş oluyordu.40

İslami kaynaklarda yer alan bu hadislerde Cebrail’in silah ku­şandığı -bu ilginç- olay da anlatılmaktadır. Hadis metninde, o silahı göklerden mi getirmişti, yoksa yeryüzünde bir yerlerden mi temin etmişti sorusuna açıklık getirilmemiştir. Burada ister istemez insanın aklına şu soru da gelir: Bugün Müslümanların kötü gidişleri/savaşlarda kazanamayışları hepimizin malumu. Bundan anlaşılıyor ki, Müslümanlara yardım eden Cebrail her­halde teknolojiye ayak uyduramayıp hâlâ da kılıç ve katırla yar­dım ediyor da bu yüzden Müslümanlar kazanamıyorlar. Yoksa bunun açıklaması ne olabilir?

Cebrail’in bu açıklamasından sonra Muhammed Müslüman­lara, “İkindi namazımızı Beni Kureyza diyarında kılacağız, hay-

Tecrid-i Sarih, Diyanet tere.. No: 512, 1191 ve 1565 hadisler; Buhari-Müstim Hadisleri, el’Lü’lüü ve’l Mercan, No: 1489; Buhari, Megaıi. 30; Cihad, 18: Müslim, Cihad. 65. No; 1765 ve Fedail-i Sahabe, 46- No; 2306; Kürülvi Sine. 1. Canan tere., 12/149 {Buhari. Miislim, Ebu Davud ve Nesai’den naklen); îbn’il Cevzi, eI‘Munta2am…. 3/238; Zehebi. Tarihi İslam. 2/307; Ibııi Seyyidi’n- Nas, Uyunü’l Eser…, 2/103 ve daha birçok siyer kitapları ile Ahzâb Suresi’nin 26­27. ayetleriyle ilgili tüm uzun tefsirler.

di savaşa’’ talimatını veriyor ve_£Oİuk çocuk dahil yaklaşık 1500 kişilik bir Yahudi kitlesini, -o gün aTcşama kadar-ele geçiriyor- îar (kısmen Ölü, kısmen de sağ olarak). Ele geçirilen bu insanla­rın elleri boyunlarına bağlanıyor ve onların akıbeti hakkında Muhammed, daha önce Yahudi olup da Müslüman olan Sad bin Muaza yetki veriyor. Sad’m da Hendek Savaşı’nda bir damarı kesilmişti ve kanaması devam ediyordu. Muhammed’in talima­tıyla Sad bir merkebe bindirilip onun huzuruna getirtiliyor. Mu­hammed ona, “Bu insanların kaderini sana bırakıyorum. Acaba bunlar hakkında kararın nedir?*’ diye soruyor. Sad’ın verdiği ya­nıt aynen şu: “Eli silah tutan her erkeği kılıçtan geçireceğiz. Ka­dın ve kızları cariye; ergenlik çağına gelmeyen erkek çocukları da köle muamelesine tabi tutacağız” diyor.

Muhammed’in, Sad’ın bu yanıtına karşı, “Senin verdiğin bu karar Allah’ın emrine tam uygundur ve sen bu kararda tam isa­betli davrandın. Zaten seher vaktinde Cebrail de aynı ifade doğ­rultusunda Allah’tan bana vahiy getirdi” diyor.[19]

Bu ağır fetva, işin teorik yönüdür; acaba bunların akıbeti ne oldu, Muhammed onları öldürdü mü, yoksa berat mı etti? Şimdi de bu safhayı anlatmaya çalışıyoruz.

Bu esirlerden erkek olanlar “Üsame bin Zeyd” evinde; kadın­larla kızlar ve çocuklar da “Remle binli Haris” evinde toplatılır­lar. Muhammed bunların idamlarına karar verdikten sonra, onun talimatıyla Medine’nin bugünkü pazaryeri olan semtte hendek- ler-çukurlar kazılarak mezar gibi hazır hale getirilir. Daha sonra, erkekler eli kolu bağlı bir vaziyette ve kafileler halinde oraya ya­naştırılıp başları kesilir ve o çukurlara atılır. Muhammed bu ke­sim işinde Hz. Ali ve Zübeyir bin Avam’ı görevlendirmişti. Bi­lindiği gibi, ikisi de Muhammed tarafından cennetle müjdelenen 10 güzide insandı. Evet, Ali ve Zübeyir kesim işine devam eder­lerken Muhammed de bir yerde oturup onları seyrediyordu. Ay­şe’nin aktardığına göre, bu kesim işi sabahtan akşama kadar sür­müş. Erkekler idam edilirken, kadınlar ve çocuklar da buna karşı feryat edip elbiselerini ve saçlarını çekerler.[20]

Hatta bazı kaynaklarda, Müslümanlar Bedir harbinde öldür­dükleri bazı insanların -ömeğin; Ümeyye bin Halef gibi- zırh­larını üfürüp şişirmek suretiyle, topla oynar gibi onlarla oyna­mışlar ve cenazeler dağılıp bozulunca, onları olduğu yerde bıra­kıp üzerlerini toz toprakla kapatarak o halde bırakmışlar diye geçiyor. (Ömeğin; Diyarbekiri, Tarih-i Hamiş, 1/385.)[21]

İdamdan Bir Kadın da Nasibini Alıyor

Olayı Hz. Ayşe’den dinleyelim:

“Krete veya Nebate binti Arıza adında bir kadın, bu savaşta

bir Müslüman vurmuştu. Bu yüzden o da Muhammed tara­fından çağırılıp götürüldü ve idam edildi.”[22]

İdam Edilenlere Yapılan Komik Yardım

Bu esirler henüz idam edilmeden, Muhammed onlar hakkın­da, “Arkadaşlar, onları şimdi idam etmeyelim; çünkü hava sıcak­tır; bırakın onlan serîn bir saatte infaz edelim. Ayrıca, eğer onla­rın canı istiyorsa kendilerine hurma da yedirin; onlardan kim Tevrat okumak istiyorsa, ona da izin verin” talimatını veriyor.

Bir taraftan bu esirler idam edilip çoluk çocukları dui-yetim bırakılıp tüm mallarına el konuluyor; öbür taraftan onlara hurma yedirmek, Tevrat okumalarına izin vermek büyük bir olay olarak addediliyor. Kaldı ki. onların önlerine atılan birkaç hurma da, hayvana yem verilir gibi atılıyordu ve o insanlar bu yüzden bir­birlerine girdiklerinden büyük bir izdiham meydana geliyordu.4^

İdam Edilenlerin Sayısı

Yaygın olan görüşe göre, bunların sayısı 800 ile 900 arasın­da değişiyor. Bu konuda değişik kaynaklarda şu görüşler vardır.

A- Büyük bir çoğunluk, bunların sayılarının 800 ile 900 ara­sında olduğunu söylüyor;[23]

B- Sayılarının 600 ile 900 veya 600 ile 700 veya en az 400 ile 600 arasında olduklannı söyleyenler de vardır.[24]

Sayıları ister 400 olsun, ister 900 olsun bu fark etmez; önemli olan onlara uygulanan bu cezadır. Bu cezanın uygulan­dığına dair yüzlerce tslami kaynak vardır; ayrıca ileride değine­ceğimiz gibi, Ahzâb Suresi’nin 26 ve 27. ayetleri zaten bunu net bir şekilde kabul ediyor.

Öldürülürken de Kendilerine

Psikolojik İşkence Uygulanıyordu

Muhammed o insanlan teslim aldıktan sonra bir yerde topla­yıp kendilerine, “Ey domuz ve maymun kardeşleri! Yediniz mi? İşte haliniz; görün bakalım” diyordu. Onlar da buna karşı, Ey Muhammed, biz senden bunu beklemezdik, neden böyle hak­sızlık yapıyorsun?” şeklinde yanıt veriyorlardı.[25]

Muhammed, daha önce Bedir Savaşında müşriklerden öldür­düğü o 70 insanın cenazelerini “Kalib” kuyusuna atarken de, onlara şöyle sesleniyordu: “Gördünüz mü işte sonunuz böyle olacak.”[26]

Halbuki müşrikler Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan 70 ki­şiyi öldürürken, onların lideri Ebu Süfyan Muhammed’e şöyle seslenmişti: “Ey Muhammed! Eğer bu savaşta benim askerle­rimden herhangi biri, öldürülen bir askerinize işkence yapmış­sa, şunu bil ki benden habersiz yapmıştır’ deyip adeta mazeret dilercesine bir nezaket gösteriyordu.[27]

Yahudilerin ceza olarak Allah tarafından maymuna dönüştü­rüldükleri Kur’an’da da geçiyor. Bu konuda birkaç örnek verelim:

“Bakara Suresi’nin 65. ayetinde, Yahudilerden cumartesi yasağına uymayanların, Allah tarafından maymuna dönüştükle­ri anlatılıyor.

Mâide Suresi’nin 60. ayetinde, Yahudilerin Allah tarafın­dan maymun ve domuza dönüştürüldükleri, kınandıkları açık bir ifadeyle belirtiliyor.

Araf Suresi’nin 166. ayetinde Yahudilerin Allah tarafın­dan maymuna dönüştürüldükleri tekrar ifade edilmiştir.

Mâide Suresi nin 82. ayetinde ise Yahudiler, Müslümanla­

rın bir numaralı düşmanı olarak gösterilmişken, Hıristiyanlar ise, Müslümanlara en yakın olarak belirtilmiştir.            ,

Dikkat edilirse, bu gibi Yahudi aleyhtarı ayetler hep Medi­ne’de inen surelerde geçmektedir. Sadece Araf Suresinin 166. ayeti Mekke’de inen bir surenin içindedir. O da ya Medine’de inmiş de oraya alınmış -çünkü bu tür ayetler Kur’an’da vardır-; ya da bir vesileyle Mekke’de inmiştir.

Bu gibi ayetlerden hareketle şu saptamalara varıyoruz:

Medine döneminde bu ayetler indiğine göre ve orada en çok da Yahudiler Muhammedi rahatsız ettiğine göre, besbelli­dir ki, bunlar bir ihtiyaca binaen inmiştir (ortaya konmuştur).

Kaldı ki, insanın maymuna dönüşmesi olayının akıl ve bi­limsellikle açıklanması mümkün değildir.

Mâide Suresi Yıin 82. ayetinde, “Müslümanlar için en ciddi tehlike Yahudilerdir; Müslümanlara en yakın olanlar da Hıristi­yan! ardır” diye geçiyor, Halbuki tarihe baktığımızda, Müslüman- lara en çok Hıristiyanların kah kustuklarını görüyoruz. Hepimi­zin bildiği gibi, Haçlı Seferleri en az iki asir sufmhş Ve”bu savaş­larda Müslümanlar neredeyse dağılma-bitmc noktasına gelmişti; ama Yahudilerin ise Müslümanlara böylesine büyük çaplı zarar­ları dokunmamıştır.

Mâide Suresi’nin 64. ayetinde, “Biz Yahudiler arasma kLı yamete kadar kin ve düşmanlık soktukj onlar ne zaman togar- lanmak isterlerse, savaş için hazırlık yaparlarsa b^onları^mu- vafık kılmayız” deniyor. Ama bugün hepimizin bildiri fiibi. bir avuç Yahudi (ister başkacı taralından desteklensin ısicutesiek- lenmesin, fark etmez), Müslümanlara kan kusturuyor. Hani az önceki ayetlere göre güya Allah onlara fırsat vermezdi!

Kadın ve Çocuklarını da Sattılar

Muhammed, bu insanları öldürdükten sonra onların eşleri ve kızlarından 16 tanesini özel olarak ayırıyor ve bunlardan “Rey- hane”yi kendine seçip geriye kalan 15 tanesini de diğer önemli dostlarına dağıtıyor. Muhammed, Beni Mustalık Savaşında da kendine Cüveyriye’yi, daha sonra meydana gelmiş olan Hay- ber’de ise Safiye’yi seçmişti. Onun üç karısı, savaş mağduru ka­dınlardı. Bazı İslami yazarlar, “Muhammed’in savaş esiri kadın­lan almasında mutlaka bir toplumsal yarar vardır da o yüzden böyle yapmış, yoksa gece hayatı için böyle bir uygulamaya baş­vurmamıştır” diyorlar. Muhammed m, gece hayatı için mi, yoksa barış için mi o savaş esiri kadınları karı olarak almış olduğu ko­nusunda, Muhammed vc Kurmaylarının Hanımları adlı kitabım­da geniş bir şekilde bilgi verilmiştir.

Bu arada, henüz idam olayı gerçekleşmeden önce bir Yahudi, “Artık her şeyimize el koydunuz, hiç olmazsa gözlerimiz önünde namusumuza el uzatmayın” diyor. Fakat. Muhammed bunu din­lemiyor. (Ömeğin; Vakıdi, Megazi, 2/520rde bu olay geçiyor.) Bu olayın büyük bir bölümünü zaten Kur’an’dan dinleyeceğiz,

Muhammed, bu 16 bayanı seçtikten sonra, geriye kalanlar­dan bir kısmını diğer arkadaşlarına dağıtıyor, bir kısmını da sa­tıyor. Muhammed, ihtiyaç fazlası kadınlarla erkek çocukların­dan bir bölümünü, Sad bin Zeyd’e teslim edip onları satmak için “Necd” bölgesine, bir kısmını da “Şam” tarafına gönderiyor; onların satışından elde edilen parayla da ordu için at ve silah sa­tın alıyor. Tabi ki bunları satın alanlar da yabancı insanlardı. Demek ki bir insanın değeri bir at kadar yokmuş. Çünkü, insan satıp onun parasıyla savaş için at vc silah almak çok tuhaf bir şey! (Tabi ki erkek çocukları köle, kadınları da cariye olarak sa­tıyorlardı) Hz. Osman’ın parası olduğu için, o da cariye olarak bir kısım kadın satın almış. Alırken de zengin ve mücevheratı olan hanımları tercih ediyormuş. Abdurrahman bin Avf ise, genç kadınları satın almayı tercih ediyormuş. Tabi ki savaşa git­meyen diğer kabilelerden bazı Yahudiler -az sayıda da olsa bu insanlar başkasına köle-cariye olarak satılmasınlar diye- bir kısmını para Ödeyerek Müslümanlardan geri almışlardı. Öme­ğin; Yahudi olan “Ebu CehırT, “Ben Muhammed’den iki kadın satın aldım; her birinin üç çocuğu vardı. Hepsini (300) dinara (altın para) satın aldım1′ diyor. Müslümanlardan Muhammed bin Mesleme, “Beni Kureyza Savaşında kadınlar bölüşülürken ba­na üç iane düştü; hepsini de sattım” diyor. (Diyarbekiri, Tarihi Hamiş, 1/499 ve Vakıdi, Megazi, 2/523-25.)[28]

Sad Bin Muaz Bedir’de de Acımasızdı

Hatırlanacağı üzere, Bedir Savaşı’nda ele geçirilen esirler hak­kında Ömer idam istiyordu. Sad bin Muaz da tıpkı onun gibi idamdan yana tavır koyup Ömer’i destekliyordu. Peki böylesine sabıkalı birine bu esirlerin teslim edilmesi doğru olur muydu? Kaldı ki, bu şahsın Hendek Savaşında bir damarı kopmuştu ve “Allah’ım, Beni Kureyza hakkında verilecek cezayı bana göster­meden ruhumu alma” şeklinde dua diyordu. Zaten Muhammed, Sad’ın idamdan yana fetva vereceğini bildiği için bu işi ona bırak­mıştı. Ama her şeyden önce, Muhammed’in bu konuda Sad’dan fetva sorması çok ilginçtir. Çünkü arkasında Allah’ın olduğunu iddia eden Muhammed’in kalkıp da bir Yahudiye muhtaç olması, onun fetvasına göre hareket etmesi, gerçekten ilginç bir şey![29]

Muhammed Böyleşine Bir S ad1 a Ağlıyor

Evet, Sad öldüğünde Muhammed onun için, “Sad’ın ölümü için 7 (yedi) kat gök yasa girdi ve onun için gökler bile titredi” diyor. Böylesine zalim bir insana Muhammed işte bu ifadeyi kullanıyor. Üstelik Sad öldüğünde, Muhammed ve ekibi onun için ağlıyorlar. Sad henüz Müslüman olmadan, çok önemli biri olduğundan, şair onun hakkında, “Eğer Sad bin Muaz ile Sad bin Ubade Müslüman olsalar, artık Mekke’de kimse Muham­med’e karşı gelemez” diye şiir yazmıştı. Ayrıca Muhammed onun için, “Muhacirlerden en çok Ebu Bekir’i, Ensar’dan da en çok Sad’ı severim” diyordu.[30]

Sad’ın cenazesi kabre götürülürken, bazı lan yolda onun hak­kında “Cenazesi çok hafiftir, onun verdiği bu ağır fetvadan olsa gerek, içinde iman kalmamıştır ki ağır gelsin” demeye başlıyorlar. Bunu duyan Muhammed, “Sad hakkında kötü niyetli olmayın. Çünkü, az Önce Cebrail vahiy getirip şöyle dedi: Gökte melekler bu şahıs için ’Acaba bu kimdir’ diye hayret ediyorlarmış ve onun için Arş1ı A’la titriyormuş. Aynca, onun için şu anda 70 bin melek inip cenazesini taşıyor. Bu melekler, şimdiye dek hiç yeryüzüne inmemişlerdi. İşte cenazenin hafif gelmesi bundandır” diyor.[31]

Bir gün ’Devmetü’l Cendel” emiri “Ukaydır bin Abdi’l Me­lik”, Muhammed’e ince atlastan bir cübbe hediye ediyor. Halk, Muhammed ipek gibi şeyleri haram kıldığından, bu parçanın çok güzel olması karşısında hayret edince, Muhammed, “Ne hayret ediyorsunuz. Sad bin Muaz’ın cennetteki mendilleri bundan çok üstündür” diyor. Aslında onlann sorusuyla Muhammed’in cevabı arasında herhangi bir bağ kuramadık. Ama biz yine de konumuz­la ilgili kısım üzerinde duralım! Görüldüğü gibi, Muhammed böylesine bir Sad’ı cennet şampiyonu olarak ilan ediyor.[32]

Sad mezara gömüldüğünde, millet henüz oradayken kabri çöküyor. Bu yüzden millet bir daha, “Sad. kötü adamdır” diye dedikodular yapmaya başlıyor. Muhammed onlara, “Aslında herkes kabir azabını tadacaktır. Bakın Sad gibi büyük bir insan bile bundan kurtulamıyor. Hepiniz çöken kabrini gördünüz; ama ben kendisine dua edince o kurtuldu: yoksa o durumda ka­lacaktı” diyor.[33]

Beni Kureyza hakkında şimdiye kadar anlattıklarımızı artık Kur’an açısından ele alacağız.

Önce Ahzâb Suresi’nin 26 ve 27. ayetlerinin anlamlarını ay­nen verelim:

“Allah, Ehl-i Kitaptan onlara (Mekke müşriklerine) destek olanları da, yüreklerine korku düşürerek, kalelerinden indir­di. Siz onlann bir kısmını Öldürüyordunuz, bir kısmını da esir ediyordunuz. Allah sizleri onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız arazilere varis (sahip) kıldı. Allah’ın gücü her şeye yeter.”

Evet, Beni Kureyza macerasından iki yıl önce meydana ge­len Uhud Savaşı’ndan sonra oluşan ayetlerde özetle, “Savaşta kazanmak varsa, kaybetmek de vardır’ deniyordu. Ama, Beni Kureyza’da Müslümanlar galip gelince, Bedir Savaşı’nda gelen ayetler gibi tekrar, “Ben onlann kalplerine korku saldım, onları ben kalelerinden çıkardım, böylece siz onların bir kısmını öldü­rüyordunuz, bir kısmını da esir muamelesine tabi tutuyordunuz ve siz onların bütün mallarına sahip oluyordunuz” şeklinde farklı bir anlayışla ayetler inmeye başladı.

Konumuzla yakın ilgisi nedeniyle şu olayı da aktaralım: Be­dir Savaşı’ndan sonra Muhammed, “Beni Kaynuka Yahudileri- ne yöneliyor ve birkaç gün zarfında onları teslim alıyor. Gerek­çesi ise, Bedir Savaşı’nda kazandığı için Medine’yi muhalefet­ten temizlemektir. Zaten az sonra ayrıntılı olarak, Bedir, Uhud, Hendek, Beni Kureyza ve Beni Kaynuka gibi önemli savaşların sebepleri üzerinde duracağız.

Muhammed “Beni Kaynuka” Yahudilerini ele geçirince, idam etmek niyetiyle “Münzir bin Kudame adında bir arkada­şına teslim ediyor. Bunların sayısı, yaklaşık olarak yedi yüz idi. Muhammed’in talimatıyla onların elleri ve kollan bağlanır; hat­ta kesmek için yere bile yatırılırlar. Bunlar, Abdullah bin Se- lul’un müttefikleriydi. Abdullah, Muhammed’in onları öldürmek üzere olduğu haberini alınca, hemen onun yanına varıp bunların serbest bırakılmalarını ister. Muhammed ilk etapta onun isteğini reddeder; daha sonra Abdullah onun yakasından/cebinden tutup kendisine, “Bu insanları ya bırakacaksın ya bırakacaksın; aksi halde çok kötü olur!” deyip onu tehdiı edince, o elleri ve kolları bağlanıp da kesime hazır hale getirilen Yahudiler, Medine’yi terk etmek şartıyla serbest bırakılıyorlar. Ayrıca Muhammed ta­rafından onların tüm mallarına da el konuyor. Muhammed, on­ları Abdullah’ın zoruyla/tehdidiyle serbest bırakırken, kendisi­ne, “Al götür, Allah size lanet etsin” diyor.

Beni Kureyza YahudiJeri esir alınırken. Muhammed’e “Abdul­lah bin Selulun” Beni Kaynuka Yahudilerini kurtarmasını hatırla­tıyorlar: Niçin sen onları Abdullah için affettin de bizi affetmiyor­sun diye. Ama nafile! Açıkladığımız gibi, Beni Kureyza Yahudile­rinin erkeklerini kılıçtan geçiriyor ve kadınlarını da kısmen satıp kısmen de cariye-köle olarak kullanıyor (Vakıdi, age, 2/510).

Burada şunu sormak gerekir ki, Muhammed’in emriyle bu 700 insanın eli kolu bağlanmış ve idam amacıyla yere bile yatı­rılmıştı. Daha sonra Abdullah bin Selul gelip Muhammed’e ri­cada bulunmuş ve ilk etapta onun ricasını kabul etmemişti; ar­dından Abdullah onun yakasına yapışıp aba altından sopa gös­terince, bu sefer Muhammed hepsini serbest bırakmıştı. Peki, mağlubiyetle sonuçlanan bu tür olaylar niçin Kur’an’da işlenme­di, neden ayetler üst üste inmedi?

Eğer Muhammed bu olayda da başarı gösterseydi, herhalde çok farklı ayetler inerdi![1]

Kur’an’da işlenen savaşlardan şu olayı da -konumuzla ilgisi nedeniyle- aktarmak istiyoruz: Medine döneminin 4. yılında Muhammed, Beni Nadir Yahudilerini 15 gün muhasara altına alıyor ve en son onlann malını alıp kendilerini Medine’den çı­kartıyor. Onlann menkul olan mallarını tamamen, gayri menkul­lerini de kısmen kullanıyorlar; kısmen de -özellikle, “Büveyre” adlı hurmalık ormanları- yakıyorlar. Müslümanlar burada da ga­lip gelince, -olayın bitiminden epey sonra- tekrar birçok ayet in­meye başlıyor. Önce bu ayetlerin meallerini sunalım:

“O Allah ki, Ehl-i kitaptan kâfir olanları, ilk sürgünde yurtlarından çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını san­mışlardı. İşte onlara, hesap etmedikleri yönden Allah’ın emri geliverdi. Allah, bunların yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle yı­kıyorlardı. İşte ey akıl ve basiret sahipleri, siz (bundan) ibret alın.” (Haşr Suresi, 2. ayet.)

“Eğer Allah onlar üzerine sürgün yazmamış olsaydı (yani, daha önce onlar hakkında sürgün kaderini yazmasaydı) dün­yada kendilerini şiddetle cezalandıracaktı. Ahirette de ayrıca onlar için cehennem azabı vardır. Bunun sebebi şudur: Çün­kü onlar, gerçekten Allah’a ve peygamberine muhalefet etti­ler. Kim Allah’a muhalefet ederse, şüphe yok ki Allah’ın aza­bı çetindir.” (Haşr Suresi, 3 ve 4. ayetler.)

“Herhangi^ bir hurma abacını kestiniz veya kesme,vip de ha-^ linç”bıraktınız ise, (hepsi) Allah’ın izniyledir.Jasıklan rüsva etmek için (Âîfafî)’böyle yapıyor.” (Haşr Suresi, 5. ayet.)

Bu hurma ağaçlarını yakma konusundaki Allah’ın izni hadi­sesi, Tecrid-i Sarih, Diyanet tere., No: 1576’da çok detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Bu arada “Beni Nadir” Yahudileri sürgüne gönderilince, bu sefer Muhammed ve Müslümanlar, onlardan geride kalan mal üzerine anlaşamıyorlar. Onların susturulması ve bu kargaşanın önlenmesi için aynı bölüm-sure içinde (az ön­ceki ayetlerden hemen sonra) şu ayetler iniyor:

“Allah’ın, memleketler ahalisinden peygamberine verdiği fey, ‘Allah’a, peygamberine, yakınlarına, yetimlere, yoksulla­ra ve yolda kalmışlara aittir. Ta ki (bu mallar) içinizde zen­ginler arasında dolaşan bir devlet olmasın! Peygamber size

(bu fey’ ve ganimetlerden) ne verdiyse onu alın, size neyi ya­sak ettiyse de ondan sakının. Allah tan korkun, çünkü Al­lah’ın azabı çetindir.” (Haşr Suresi, 7. ayet.)

“Bir de bu mallar, hicret eden fakirlere aittir. Onlar, Al­lah’tan bir iyilik ve rıza ararlarken, Allah’a ve peygamberine yardım ederlerken, yurtlarından ve mallarından çıkarılmış­lardır. İşte bunlar, vefakâr olanların ta kendileridir.” (Haşr Suresi, 8. ayet.)

İlginçtir ki, bir sürgün (Beni Nadir) olayında bu kadar ayet inmiştir. Halbuki, Hica^.bQUgii.£Lbi ağaçtan mahrum olan bir ycrdç, bin bir zorlukla yetiştirilen ağaçların kesimine Allah’ın müsaade vermesFçotTgârıp Dır şeyl^Üana vahimi, Haşr Sure- sinml^efînder’EgcrAnan onlara sürgün hükmetmeseydi- yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde-daha ağır bir cezayla cezalandıracaktı” biçiminde kullanılan ifadedir. Burada Allah onlara uyguladığı sürgün cezasını az bile buluyor.

Bir diğer husus, hem Haşr Suresi’nin 7, hem de Enfâl Sure­si nin 41. ayetlerinde ve birçok hadiste Muhammed’in yakınlarına tanınan ayrıcalıktır: Feyf olsun, ganimet olsun Muhammed’in ak­rabaları genel olarak fakirler arasında ele alınmamış, bunlara ön­celik ve özellik tanınmıştır. Bugün yeryüzünde herhangi bir dev­let başkam, çıkardığı yasaya kendi akrabası için “Hâzineden şu kadar maaş/gelir akrabama verilecek** diye özel bir madde ekle­yecek olursa, halk bunu kabul eder mi? Şayet onlar da fakirse, o zaman diğer fakirler statüsüne tabi tutulmalı; diğerlerine ne veril­diyse, onlara da o verilmeliydi.

Sonuç itibariyle, ganimet ve feyf konusunda Kur’an’da Mu­hammed’in akrabalarına tanınan ayrıcalık. Kur’an hakkında iyi­liğe işaret bfr hadisetieğitdlr Önün akrabalarıyla ilgili cümleler, zaten net bir ifadeyle Kur’aıTcla geçiyor; ancak, akrabadan kim­lerin kastedildiği konusunda ihtilaflar vardır. Örneğin, kimileri, “Haşimoğullan, Muttaliboğulları ve Ebu Talib’in çocukları olan

Hz. Ali, Cafer ve Akil ile Hz. Abbas’ın soyu ve Haris bin Ab- dülmuttalib’in çocukları kastedilmiştir” diyorlar. Kimileri, daha farklı şeyler söylüyorlar. Ama önemli olan hangi akrabalarının kastedildiği değil, onlara tanınan ayrıcalıktır.

Burada bir ince hesap daha vardır. O da şudur: Bu MBeni Na­dir” olayının içinde anlatıldığı surenin adı “Haşr1 Suresidir. “Haşr” burada sürgün anlamındadır. İşte sürgün anlamını içeren “Haşr” kelimesi, surenin ikinci ayetinde geçtiği için, bu bölüme Haşr Suresi denmiştin

Şimdi de Muhammed’le Yahudiler ve Mekke müşrikleri ara­sında meydana gelen Önemli savaşların sebepleri üzerinde dur­mak istiyoruz. Tabii ki burada da kaynak olarak alıntı yaptığı­mız eserler yine Kur’an ve İslam tarihinde muteber (güvenilir) olan eserlerdir.

Muhammed Mekke’den Medine’ye geçince, orada bulunan tüm önemli Yahudi kabileleriyle vatandaşlık sözleşmesini onay­lıyor. Tabi ki her kabile bunu gönüllü olarak kabul ediyor. Söz­leşmenin içeriği şu: “Kim dışarıdan Medine’ye saldırırsa, din farkı olmaksızın hepimiz savunma yapacağız” şeklinde. Aslında bu anlaşmayı kabul etmekle Medineliler çok tehlikeli bir iş yap­mış oluyorlardı. Zira, onların onayladıkları bu antlaşma, Mek- keli müşriklerin düşmanı olan Muhammed’i direkt olarak des­teklemek anlamına geliyordu. Dolayısıyla, bu olayda en kârlı olanı Muhammcd’di; o kendi güvenliğini garantiye almak için böyle bir savunma sözleşmesini istiyordu; Medineli Yahudilerin ise, hemen hemen Mekke halkıyla hiç sorunları yoktu. Peki ne oldu da fazla zaman geçmeden ortalık tarumar oldu ve bunlar anlaşmayı bozup birbirlerine girdiler?

Biz bu yazımızda, “Hangi taraf daha önce saldırıyı gerçek­leştirdi?” sorusuna yanıt aramak yerine, savaşa sebebiyet veren olaylar üzerinde duracağız. Olay bu şekilde ele alınırsa daha sağlıklı bir sonuca varılabilir.

Bu nedenle, savaşların nedenleriyle ilgili Kur’an ve İslam ta­rihinden derlediğimiz önemli sebepleri açıklamaya geçiyoruz:

Sebep ve Savaş İçin İR Kıvılcım

Muhammed, Medine’ye geçip oradaki Yahudilerle barış söz­leşmesini onayladıktan sonra çok kısa bir zamanda, hicretten yaklaşık olarak 17 ay sonra miladi 624’te, Abdullah bin Cahş komutasında on-on iki kişilik bir silahlı grubu, (kendince) asa­yişi temin maksadıyla ”Batn-i Nahle” denilen bölgeye gönderi­yor. Aylardan “Recep” ayıdır. Bu grup oraya varınca dört kişilik bir Mekkeli ticaret kafilesiyle karşılaşıyor. Bu dört kişi, o silahlı Müslümanları görünce korkuyorlar ve kalkıp birbirlerini tıraş etmeye başlıyorlar. Tıraştan gayeleri, kendilerinin, “umre” iba­detinden henüz çıktıklarını, dolayısıyla hiçbir kötü niyetleri ol­madıklarını vurgulamaktı. (Çünkü gerek hac, gerekse umre iba­detlerinde tıraş olmak da vardır.) Daha doğrusu, bu tıraş eyle­miyle Müslümanlara barış mesajını vermek istiyorlardı. Ama maalesef istenen olmuyor ve korktukları başlarına geliyor: Müslümanlar onlara saldırıp “Hadremi oğlu Amr”ı Öldürüyor­lar. (Bu şahıs, aynı zamanda Mekke’nin ileri gelen bir ailesine mensuptu.) “Osman” ve “Hakem” adlarında iki kişiyi de esir alıyorlar. “Nevfel” adında dördüncü şahıs ise, kaçmayı başarı­yor. Müslümanlar ayrıca onların bütün mallarına da el koyuyor­lar. Bu menfur (haksız) olayın işlendiği ay “Recep” ayıydı ki, öteden beri Arapların geleneğinde bu ayda savaşmak kesinlikle haramdı (yasaktı). Hatta bir insan bu ayda kendi babasının kati­liyle de karşılaşsa, asla ona dokunmayacaktı. Ama ne yazık ki, Müslümanlar hem sebepsiz ve suçsuz olarak o adamı öldürdü- İer, hem de böyle bir ayda cinayet işlenip barışa gölgeHuşurtfo- ler ve artık bu olaydan sonra telafisi imkânsız olan bir beİarijn kapısını açmış oldular. Müslüman’lar T3f3TTncîan Recep ayında meydana gelen bu olay, bölge insanları tarafından nefretle kar­şılandı. Özellikle, Mekke halkı infiale geldi. Hatta öldürülen Amr’ın kardeşi “Amir”, Mekke’nin sokaklarına çıplak olarak çı­kıp feryat ediyordu.

İşte bu olayın hem haksız olarak, hem de böyle kutsal bir ay­da meydana gelmesi, Mekke müşriklerini harekete geçirdi ve bu olay akabinde artık araları iyice açılmış oldu. Bu hadise, aynı za­manda Muhammedle sözleşme imzalayan Medinelileri de kuş­kulandırdı, onların kafalarında, “Bu adamın tavırlarından öyle anlaşılıyor ki, gelecekte bizi de rahatsız edebilir0 imajı oluşmaya başladı. Bu “Batn-i Nahle” vak’ası, gerçekten de Bedir, Uhud, Hendek, hatta Hayber, Beni Nadir, Beni Kaynuka, Beni Kureyza savaşlarının meydana gelmesinin en önemli sebebidir desek, tam isabetli olur. Bu konuda birçok kaynak gösterilecektir; hele şu örnek çok önemli: Urve bin Zübeyir, Hz. Ali’nin oğlu Haşan’a atıf yaparak, “Hakla batılı birbirinden ayıran Allah’a yemin ede­rim ki, Hadremi oğlu Amr’ın Müslümanlarca öldürülmesi, Bedir Savaşanın tek nedenidir” diyor. Bu olaydan hemen sonra çok kı­sa bir zamanda Bedir Savaşı başlıyor.58

Müslümanların az bir menfaat karşılığı o suçsuz insanları öl­dürmeleri-esir almaları, bu cinayetin Recep gibi kutsal bir ayda işlenmesi, gerçekten Muhammedi zor durumda bıraktığı için Allah bu konuda ayet gönderip onu kurtarmalıydı. Nitekim de Muhammed, çevrede iyi bir görüntü sergilemek için, önce kendi adamlarına kızdı gibi göründü, onları haksız gördü. Hatta, ilk etapta o insanlardan alınan ganimetten kendi şahsına düşen payı almadı. Bu arada öteden beri gelenek haline gelen Recep ayının kutsallığı, yeni inen ayetle onaylandı. Konuyla ilgili Bakara Su­resi’nin 217. ayetinin meali şu:

“Senden haram ayda (Recep’te) savaşın doğru olup olmadı­ğını sorarlar. Dc ki, o ayda savaşmak büyük günahtır; ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescidi Haramın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında büyük günahtır.”

İnen bu ayetle, o zaman halk arasında yaygın olan Recep ayı kutsallığına meşruiyet kazandırılıyor. Daha doğrusu Allah, Müslümanlar tarafından işlenen eyleme karşı Recep ayının kut­sallığını onaylıyor. Fakat, bir taşla iki kuş misali aynı ayette, ci­nayet işleyenleri savunuyor: “Evet, Recep ayında savaş günah­tır, ama sizin Müslümanlara yaptığınız ise büyük günahtır” di­yor. Yani, yapılan yanlışı, karşı tarafın yanlışını emsal göstere­rek savunuyor. Halbuki, her iki olay arasında hiç de ilgi-benzer- lik yoktur. Olay daha bitmedi, devam ediyor.

Bu ayetler inip ortam biraz yatışınca, Muhammed daha önce kendi payına düşüp de kabul etmediği ganimetin 1/5’ini alıyor. Gerekçe de, bu olayla ilgili inen az Önceki Bakara Suresi’nin 217. ve 218. ayetleri. 218. ayetin anlamı biraz sonra sunacağız;

ayetin anlamını ise az önce sunmuştuk.[2]

İşin ilginç yan», bu eylemi gerçekleştiren grubun başı Abdul­lah, Muhammed’den, “Ey peygamber, bizim işlediğimiz bu ci­nayette günah yoksa, acaba Allah’tan sevap bekleyebilir miyiz veya yaptığımız iş cihad sayılır mı?” diye soruyor. Bu soru üze­rine, Bakara Suresi’nin 218. ayeti ini veriyor. Anlamı şu: “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar_Allah’ın rahmetmTumarTâr. Allah, bağışlayandır, rahmeti boldur.” Evet, Allah aynen böyle’diyor. İlkin Bakara Suresi’nin

ayetiyle Muhammed’in adamlarını savunuyor, daha sonra

ayetle o katilleri mücahil olarak ilan ediyor, onlann yaptığı işe cihat diyor. Eğer bu tarihe kadar (Medine döneminin ilk 17 ayı içinde) herhangi bir savaş olmuş olsaydı, bu cihat anlamını oraya havale edebilirdik. Ama bu olaydan önce herhangi bir sa­vaş olmamıştır. Dolayısıyla, bu ayetteki cihat meselesinden, söz konusu olay kastedilmiştir.

Ayetin devamında. “Allah bağışlayandır, merhameti boldur” deniyor. Her ne kadar isim verilmemişse de bu ayetle Abdullah ve diğer katil arkadaşlanna yeşil ışık yakılıyor, onlar ödüllendi­riliyor.[3]

Muhammed, başlangıçta haksızdır dediği Abdullah bin Cahş’a -zaman içinde ortalık biraz yatışınca-, bu savaşta kazan­dığı başarıdan ötürü “Emir’ül Müminin” unvanını veriyor. Yani, onu manevi bir mükâfatla ödüllendiriyor.

Bütün bunlardan sonra, daha önce yakaladıkları o iki esirin serbest bırakılabilmesi için Muhammed onlardan fidye istiyor. Onlann sahipleri fidye vermek zorunda kalıyorlar. Nihayet; Mu- hammed’e fidye (adam başı 1 600 dirhem —yaklaşık 4 752 gram— gümüş para) verildikten sonra o iki kişi serbest bırakılıyor.

Hani Muhammed ilkin arkadaşlarına kızıyordu, karşı tarafa haksızlık yapılmış diye kendi payına düşen ganimeti dahi almı­yordu! Peki zaman içinde niçin değişti, Allah neden ayetlerini ancak bu yanlışları ona yaptırdıktan sonra yolladı?[4]

Batn-i Nahle olayından hemen sonra, bu sefer de Muhammed ve arkadaşları, Ebu Süfyan başkanlığındaki yaklaşık kırk kişilik bir Mekkeli ticaret kafilesinin yolunu kesmeye koyuluyorlar. Bunlar, ticaret için Şam’a gidip işlerini bitirdikten sonra memle­ketleri olan Mekke’ye doğru yola çıkmışlardı. Bunların haberini alan Muhammed, 305 kişilik bir silahlı grubu yanma alıp onlara saldırmak üzere yola çıkıyor. Muhammed, arkadaşlarına sesle­nip “Gelin bu kafilenin önünü kesmeye gidelim; ola ki onların mallarına ganimet olarak el koyanz” diyor. Hiçbir savaş gerek­çesi yokken, o insanları ganimet için savaşa sürüklüyor ve bü­yük katliamlar meydana geliyor.[5]

Muhammed’in, mal için o kervanın Önünü kesmeye gittiğine dair başka kaynak göstermeye gerek yoktur. Çünkü, Enfâl Sure­si’nin 7. ayeti bunu çok açık bir biçimde ifade ediyor. Bu ayetin açıklaması daha önce Ömer’in, “Bedir Savaşına gidelim” örne­ğinde açıklandığı için burada sadece özetini hatırlatmakla yeti­niyoruz. Özet olarak; “Siz savaş değil de; mal istiyordunuz. Fa­kat Allah onların arkasını getirmek istedi ve size savaşta başan sağladı” deniyor.

Sonuç itibariyle, kırk kişiden ibaret olan bu Mekkeli ticaret kafilesi, Muhammed’in saldırı haberini alır almaz yönlerini de­ğiştirip başka bir yoldan sağ salim Mekke’ye dönmeyi başarı­yor. Öte yandan, bu saldırının haberini alan Mekkeliler, savaş hazırlığını yapıp Medine’ye doğru yol alıyorlar. Eğer onların o malı Müslümanların eline geçmiş olsaydı, bu durum onlar için ölümden de beter olacaktı. Çünkü onların bütün serveti bu ker­vandaydı. Kaldı ki Müslümanların, Mekke-Şam yolu üzerinde terör hareketine başlamaları, Mekkelilerin işine hiç gelmiyordu. Çünkü onlar için Şam ticaret yolunun kapanması Ölüm demekti. Mekke’nin verimsiz bir çöl-kıraç olduğunu Kuran da söylüyor (İbrahim Suresi, 37. ayet). Zaten Hicaz bölgesinin bir çöl oldu­ğu bilinen bir gerçektir Dolayısıyla, bunların ticaretten başka hiçbir gelirleri yoktu; onlar için Şam yolu kapatılmamalıydı,

Her şeyden önce kendilerine saldırı düzenlenen o kırk kişi masum ve silahsızdı. Kaldı ki Müslümanlar, bir ay önce onlar­dan Amr adında birini öldürüp iki kişiyi de esir almışlardı ve bu menfur olay da Recep ayında olmuştu (az önceki örneğimizde belirtildiği gibi). Yani, Müslümanlar bir kere zaten haksız du­rumdaydı. Hal böyle olunca, Muhammed’in bir daha saldırıya geçmesi elbette ki tasvip edilemezdi. Bir de, eğer o insanların ni­yetleri kötü olsaydı, bu kadar servetle gelip Muhammed ve arka­daşlarının yakınından geçebilirler miydi? Bütün İslami yazarlar nezdinde, Bedir Savaşanın tek sebebi, Muhammed ve arkadaşla­rının o kırk kişiye düzenledikleri saldırıdır.

İşte Müslümanlarla müşrikler arasında meydana gelen sa­vaşların önemli sebeplerinden biri budur. Az önce açıklandığı gibi Bbu savaşta saldırgan olan taraf Muhammed ve arkadaşla­rıdır. Bu, zaten İslam tarihinde bu şekliyle geçiyor. Fazla kayna­ğa hacet yoktur Çünkü belirtildiği gibi» Enfâl Suresi nin 7. ayeti bunu çok net bir biçimde açıklıyor ve kabul ediyor.

mani ara olan güvensizliği daha da arttı. Öldürülen o insanın adı Fedekli Nahik oğlu Mirdas idi. Kimileri de onun adı Azbat oğlu Amr’dır demektedir. Katil ise, Zeyd bin Harise nin oğlu Üsame idi. Katilde de ihtilaf vardır. Mesela, Cüsame oğlu Muhallem, ya da Esvedoğlu Mikdad’dır diyenler de vardır. Muhammed bu olay yüzünden çevreden olumsuz tepki alınca, savunma amaçlı ayet inmeye başlıyor. Ayetin anlamı şu:

“Ey inananlar, Allah yolunda savaşırken iyice araştırın, Size selam verene, dünya menfaatim gözeterek ‘Sen mümin de­ğilsin’ demeyin. Çünkü Allah katında ganimetler/zenginlik yolları çoktur.” (Nisâ Suresi, 94. ayet.)

Bu ayetle müminlerin, cihada çıkarken dikkatli olmaları tavsi­ye ediliyor; ama diğer taraftan da “Size selam veren kişiyi öldür­meyin” demekle, aslında öldürülen kişinin masum olduğu kabul ediliyor. Gerçi bazı İslâmî kaynaklarda “Muhammed gidip onlar­la barıştı…” şeklinde açıklamalar geçiyorsa da, bir kere Müslü- manlar tarafından üst üste gerçekleşen bu tür olumsuz hareketler, artık çevreye güven vermeyecek bir noktaya ulaşıyor. İşte savaşa zemin hazırlayan sebeplerden biri de bu olaydır[6]

Sebep

Bilindiği gibi, Muhammed aslen Mekkelidir; orada doğup büyümüştür. Ama orada tutunamayınca, bir gece Medine’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Bu durumda kendisi Medinelilere mi­safirdir. Hatta diyebiliriz ki, Medine halkı onu kabul etmekle büyük bir risk altına girmiştir. Zira huzurları yerindeydi; ama o geldi geleli artık onlar savaşa endeksli yaşamak zorunda kaldı­lar; onun gelişiyle üst üste savaşlar başladı. O savaşlar Medine halkına karşı değildi; lam tersine Muhammed’e karşıydı. Mese­la, Bedir, Uhud» Hendek vb. İşte misafir olan Muhammed, önce kendini korumaya almak için onlarla sözleşme imzalıyor; bu anlaşmadan sonra az önce örneklerini verdiğimiz o beğenilme­yen eylemler gerçekleştirilince çevreden çok olumsuz bir puan alıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu sefer de Medine’nin yerlileri olan Yahudilere sorun çıkarmaya başlıyor, onları tehdit etmeye başlıyor. Bu konuda çok kısa olarak şöyle bir ömek ve­rilebilir: Muhammed bir gün camiye gidip arkadaşlarına, “Hay­di kalkın Yahudilerin yanına varalım” diyor. Bunun üzerine kal­kıp gidiyorlar ve “Midras” adında birinin evinde toplanıyorlar. Muhammed Yahudilere hitaben, “Müslüman olun, güvenceye girin” diyor. Onlar da, “Tamam anladık” yanıtını vermek sure­tiyle, Muhammed’in bu tehdidinin hoşlarına gitmediğini belirti­yorlar. Muhammed bu sözü üç kez tekrarladıktan sonra, dör­düncü kez onlara, “Şunu bilin ki dünya, Allah ve peygamberin­dir. Eğer siz Müslüman olmazsanız ben sizi sürgüne gönderece­ğim. Her kim malını satmak istiyorsa satsın gitsin; yoksa onun malına da el koyacağım” diyor. Tabi ki bu tehdit Bedir Sava­şı ndan sonra başlıyor. Bedirde biraz başarı elde edince bu sefer onlara gözdağı vermeye başlıyor. Hatta onları, “Müslüman ol­mazsanız, Bedir’de müşriklerin başına getirdiğimizi sizin de ba­şınıza getiririz” şeklinde tehdit ediyor. Bu arada güya yeni inen bir ayeti onlara okuyor. Ayetin anlamı şu:

“(Ey Muhammed, anlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yap­masından (ahdini bozmasından) korkarsan, sen de hak ve adaletle (onlara yaptığın ahdi) onların üzerine at (boz). Çün­kü Allah, hainleri sevmez.” (Enfâl Suresi, 58. ayet.)

Hani onlarla anlaşma yapmıştı ve güya birbirleriyle savaş- mayacaklardı! Peki neden böyle oldu? Olay şudur: Eğer Kuran’dan gerekçe göstermeksizin saldırsaydı, çevreden olum­suz tepki alacaktı. Birincisi; yapılan anlaşmayı bozduğu için eleştirilecekti. İkincisi ise; yabancı biri olduğu halde el âlemin diyarında terör hareketlerinde bulunmakla suçlanacaktı. İşte bu­nun önlenmesi için, Allah’tan bir ayet gelmesi şarttı; nitekim de az önceki ayet geldi.

Son asrın meşhur İslami yazarlarından Muhammed Hami- dullah, Muhammed’in Yahudileri toplayıp onları tehdit etmesini yorumlarken, somut bir gerekçe getirmiyor; ancak, “Muham- med bir peygamber olarak onların gelecekte kötülük yapacakla­rını herhalde mucize yoluyla bildiği için böylesine sert konuş­muş olabilir1’ diyor. (Asr-i Saadette İslam, 2/453, Dr. Nadir Öz- kuyumcu da Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi adlı eserinin l/620Tden alıntı yapmış. Dr. Nadir Özkuyumcu, aynca eserin aynı sayfasında Ebu Davud, “Haraç”, 22. bapta bir hadis vardır diyor ve güya bu hadisten meşru bir gerekçe çıkarıyor. Halbuki onun dediği ‘Haraç”, 22. bap, 3001 nolu hadisin kendi yorumuyla hiç ilgisi yoktur; hadis tam tersine Muhammed’in aleyhine bir anlam içermektedir. Yazar, ya hadisi yanlış tercüme

etmiş veya sehiv yapmıştır.)^

Sebep

Muhammed henüz Medine ye gelmeden, Abdullah bin Se- lul’un Medine halkının başına geçmesi için tüm hazırlıklar yapıl­mıştı. Hatta onun tacı, cübbesi bile hazırlanmıştı. Muhammed’in Medine’ye gelişiyle bütün dengeler altüst oldu ve Abdullah’ın ba­şa geçmesi engellendi. İşte Muhammed’le Yahudiler arasındaki sorunların ve meydana gelen savaşların asıl önemli nedeni bu yö­netim mücadelesinde yatıyor. Sağlam hadis kaynaklarında geçen şu olay çok önemlidir: Üsame bin Zeyd şöyle anlatıyor:

“Henüz Bedir Savaşı olmamıştı; Muhammed’le ben bir mer­kebe binip hasla olan Sad bin Ubade’yi ziyarete gittik. Gi­derken de yolda, Abdullah bin Selul’un da içinde bulunduğu bir cemaate uğradık. Bu cemaat içinde her inançtan insan vardı. Bindiğimiz merkep öylesine hızlı gidiyordu ki, onun ayağından kalkan toz-duman, o insanları kapladı. Buna karşı Abdullah bin Selul, içine toz girmesin diye kaftanıyla burnu­nu kapattı ve Muhammed’e, ‘Niçin üzerimizi tozlatıyorsu- nuz?’ dedi. Peygamber ise, onlara selam verdi ve İslamiyetin propagandasını yapmaya başladı. Buna karşı İbn-i Selul, ‘Ey kişi, senin anlattıkların hak ise bundan daha güzel bir şey ol­maz; fakat bizim meclisimize gelip de bizi rahatsız etme, başka yere git, orada anlat; sana gelen olursa orada onlara rahat anlatırsın’ dedi. Bu konuşmalardan sonra Abdullah bin Revaha Muhammed’e destek olunca, cemaat ikiye bölündü ve neredeyse birbirlerine gireceklerdi. Sonra ben ve Muham­med birlikte hasta olan Sad bin Ubade’nin evine gittik. Mu­hammed bu olayı Sad’a anlatınca, kendisi şöyle dedi: ‘Ey peygamber, İbni Selul’un kusuruna bakmayın, onu mazur görün. Allah’a yemin ederim ki, sen Medine’ye gelmeden, onun tahta geçmesi için her şey hazırlanmıştı. Neredeyse bu şehrin başkanı olmak üzereydi. Ama senin Medine’ye gel­menle bu iş yattı. Bu yüzden onun kusuruna bakmayın’ diye Muhammed’i ikna etmeye çalıştı.”[7]

Bu hadis üzerinde biraz durmakla fayda vardır: İbni Selul, -içine toz girmesin diye burnunu kapatıyor- nezaket dahilinde Muhammed’e, “Senin bindiğin merkebin ayaklarından kalkan toz burnumuza giriyor; niçin bizi rahatsız ediyorsunuz?” şeklin­de çok mütevazı bir itirazda bulununca, Muhammed’in arkadaş­larından biri, “Ey Abdullah, Allah’a yemin ederim ki, peygam­berin merkebi senden daha iyidir” şeklinde hakaret dolu bir kar­şılık veriyor. Bu söz üzerine her iki taraf da yumruklarla, çubuk ve ayakkabılarla birbirlerine giriyorlar. (Mesela; Müslim, Cihad, No: I799’da bu anlatılıyor.) Burada şunu sormak lazım: Medi­ne nin yerlisi olan ve liderliğe soyunan bir insana böylesine bir söz, böyle bir yerde ve böyle bir bahaneyle hiç söylenir mi? Böyle bir olayda Muhammed’in özür dilemesi gerekirdi. Özür dilemek ona bir eksiklik de getirmezdi. Çünkü, merkebiyle onla­rın huzurunu bozmuştu. Ama tersine, daha da ileri gidip ortamı alevlendirmeye çalıştı. Böylesine önemli bir insana, “Muham- med’in merkebi senden daha iyidir” şeklinde hakaret etmek, her­halde kimsenin tasvip edebileceği bir olay değildir. Kaldı ki, Ab­dullah güzel bir biçimde, “Senin dediğin doğruysa çok iyi; ama meclisimizden git. propagandanı başka yerde yap; seni dinleyen olursa onlara orada anlat” diyor. Bundan daha iyi ne olabilir ki! Bu hadisten net olarak anlaşılan bir diğer husus da, bu kavganın Bedir Savaşından önce olmasıdır. Şu halde, Medine’ye varıp sözleşmeyi henüz onaylamış bir Muhammed, kalkıp bahaneler arıyor. Muhammed’in niçin böyle yaptığının izahı pek o kadar mümkün değildir. Burada vicdanen karar vermek lazım: Hangi devlet yöneticisi olursa olsun, yabancı bir insan onun ülkesine gelip fazla zaman geçmeden o ülkenin yönetimine sahip çıkarsa, acaba bunu kim kabul eder? Olağanüstü mucizcler de gösterse kimse kabul etmez. Kaldı ki, olağanüstü bir şey de göstermemiş­ti. Çünkü, İslamiyetle Yahudilik, bir aşağı iki yukan hemen he­men aynı. Olay sadece yönetim kavgasından kaynaklanıyor. So­nuçta bu olayla ilgili şu ayet iniyor:

11 And olsun ki, (Ey Muhammed!) hem Ehl-i kitaptan, hem de müşriklerden üzücü sözler işiteceksiniz. Fakat sabrederseniz sizin için daha iyi olur.” (Âl-i İmrân Suresi, 186. ayet.)[8]

Bu ayetin asıl geliş nedeni şudur: Muhammed, o toplantıdaki kavgada zayıf not aldığının farkında; o tartışmalar, kendisinde manen bir eziklik meydana getirmiş, otoritesini sarsmıştı. Dolayı­sıyla, burada haklılığını ispatlamak durumundaydı. Kendisiyle münakaşa yapan Abdullah’a ceza vermeye kalksaydı, çok pahalı­ya mal olacaktı; olayı kendi haline bıraksaydı iyi olmayacaktı. Durumu yatıştırmak için en sağlam yöntem ayete başvurmaktı. Nitekim az önce anlamı sunulan ve bu tartışmalar esnasında inen ayette sanki, “Bakın eğer ayetten olmasaydı ben kabul etmezdim. Ama Allah bize sabır öneriyor, yoksa ne yapacağımı bilirdim” şeklinde olumlu bir imaj yaratmayı hedefliyordu.

Gelen ayette, bu davada sanki İbn-i Selul haksızmış da Mu­hammed haklıymış gibi, “Ey Muhammed size zaman zaman haksızlık yapılır, ama siz bazen sabrederseniz daha iyi olur” de­niyor. Bu olayda nasıl bir haksızlık yapılmış, gerçekten anla­mak zor!

Sebep

Muhammed tarafından dinde yapılan değişiklikler de savaş için çok önemli bir nedendi. Bunu şöyle somut bir örnekle aça­biliriz: İslamiyet henüz ortaya çıkmadan, Yahudilerin kıblesi Kudüs’teki “Mescid-i Aksa” idi. Hatta Muhammed değişiklik yapana kadar -yaklaşık 17 ay- beş vakit namazı Mescid-i Ak- sa’ya yönelerek kılıyordu. Bilindiği gibi, namaz Mekke’de farz kılınmıştı. Muhammed orada kıble olarak Mescid-i Aksa’yı kul­lanmış, Medine’ye gelince, orada da bir süre buna devam etmiş ve zaman içinde bir gün Medine’de ikindi namazını cemaatle kıl­dırırken, kalan iki rekât için yüzünü çevirip Mekke’deki Kâbe’ye yöneliyor ve namazdan sonra da, “Artık bundan böyle kıblemiz Mescid-i Aksa değil; Kâbe’dir” diyor. Yansını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığı ikindi namazının kalan iki rekâtı için namaz içinde iken yönünü Kâbe’ye çeviriyor ve Allah’tan vahiy geldi demek suretiyle kıblede bir değişiklik yapıyor.[9]

Kıblenin namaz ortasında değişmesi çok önemli bir taktiktir. Çünkü namaz dışında da değişebilirdi. Ama öyle olmadı. Peki ni­çin? Aslında Muhammed böyle yapmakla, halkın, “Kıble deği­şikliği bu kadar önemli olmasaydı, Allah işi o kadar aceleye ge­tirmezdi ve namaz içinde bunu değiştirmezdi” demesini sağlama­ya çalışıyordu. Yani, olaya inandırıcılık kazandırmak için, bilerek başvurulan bir taktiktir bu. Bunun böyle olduğunu ispatlamak için Kur’an’dan konuyla ilgili birkaç ayet sunmak gerekiyor:

“İnsanlardan birtakım beyinsizler, ‘Üzerinde bulundukları (önceki) kıblelerinden onları çeviren nedir?’ diyecekler. On­lara de ki, ‘Doğu da batı da Allah’ındır’ (o istediğini yapar, ona engel yoktur vb.). O dilediğini doğru bir yola iletir,” (Bakara Suresi, 142. ayet.)

“Önceki kıbleyi değiştirmemizin sebebi, her ne kadar hi­dayet ehli olmayan bazılarına zor gelse de, peygambere tabi olan ile münafıklan birbirlerinden ayırt etmek içindir.” (Ba­kara Suresi, 143. ayet.)

“Ey Muhammed! Biz senin yüzünün göğe doğru çevril­mekte olduğunu (kıble değişikliği için gökten haber bekledi­ğini) görüyoruz. Hemen seni, hoşlanacağın bir kıbleye dön­dürüyoruz. Artık bundan böyle namazda yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir (Ey Müslümanlar!) siz de nerede olur­sanız olunuz (namazda) yüzlerinizi o tarafa çeviriniz. Hiç şüphe yok ki. Ehl-i kitap onun gerçek olduğunu çok iyi bilir­ler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara Suresi, 144. ayet.)

“Yemin olsun ki, (burada yemin içen Allah’tır) peygambe­rim! Sen kendilerine kitap verilenlere (Ehl-i kitaba) her türlü ayeti (mucizeyi) getirsen yine onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler; sen de onların kıblelerine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen haksız davrananlardan olursun.” (Bakara Suresi, 145. ayet.)

“Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i Ha­ram tarafına çevir. Bu talimat elbette sana Rabbindcn gelen gerçek bir emirdir. (Biliniz ki,) Allah yaptıklarınızdan haber­siz değildir.” (Bakara Suresi, 149. ayel.)

“(Habibim!) nereden yola çıkarsan yüzünü (namazda) Mescid-i Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, siz de yüzünüzü o yana çevirin ki insanların aleyhinizde (kulla­nabilecekleri) bir delil bulunmasın. Yalnız haksızlık edenler müstesna. Sakın onlardan da korkmayın! Yalnız benden kor­kun ki, size olan iyiliğimi tamamlayayım. Umulur ki doğru yolu bulursunuz.” (Bakara Suresi, 150. ayet.)

Evet, bir kıble değişikliği için bu kadar ayet gönderiliyor. Aslında yalnız bu olayla ilgili inen ayetler, Kur’an’ın nasıl orta­ya çıktığı konusunda çok bariz ipuçları vermektedir.

Bu ayetlerde dikkati çeken bazı tespitleri sunmakta yarar vardır:

Kur’an’da kıble değişikliğiyle ilgili az Önceki ayetlerde “Nerede olursan ol ve nerede olursanız olunuz” ifadesi, aynı su­rede üst üste üç sefer tekrarlanmıştır. (Bakara Suresi, 144, 149 ve 150. ayetler.) Burada gereksiz bir tekrar söz konusudur. Bu konuda her ne kadar gerçeği yansıtmayan bazı yorumlar yapıl­mışsa da, bunların ayet denklemiyle hiç alakası yoktur. Örne­ğin, ünlü müfessir er-Razi Tefsiri Kebir adlı eserinde şöyle bir savunma yapıyor:

“Bakara Suresi 144’te, ‘Ey Muhammed! Sen ve diğer Müslü- manlar namazda yüzünüzü Mescid-i Haram’a çevirin’ demek­ten kasıt, eğer Kâbe’nin içinde iseler; Bakara 149’da ise cami­nin dışında fakat Mekke şehri içinde iseler; Bakara 150’de ise Mekke’nin dışında, dünyanın herhangi bir yerinde iseler ge- çerlidir.”

Burada şunu sormak gerekir: Acaba her üç yerde de kelime­ler aynı (özellikle 149 ve 150’de) olduğu halde böyle bir yorum yapmanın dayanağı nedir? Dolayısıyla bu, kaynaksız-mesnetsiz bir savunmadan başka bir şey değildir. Zira bu anlam, o ayetler­deki kelimelerden çıkarılamaz; özellikle 149 ve 150. ayetlerde­ki ifadeler, kavramlar aynıdır. O halde, burada şu ayetten bu an­lam, bu ayetten şu anlam kastedilmiştir demenin bir dayanağı yoktur.

Kıblenin değişikliği için Kur’an’da öne sürülen gerekçeler çok ilginçtir. Biraz da bu gerekçeler üzerinde durmak gerekir.

Özetle, “Her kim, kıble niçin değişti diye soruyorsa, (Kuran diliyle) bu kişi beyinsiz ve ahmaktır” (Bakara Suresi, 142. ayet) deniyor. Devamında da, “Doğu da batı da benimdir, istediğimi yaparım” şeklinde Tanrı ya pek yakışmayan, insanlar için de tatminkâr olmayan bir ifade kullanıyor.

Allah, kıble değişikliğinin bir diğer gerekçesini de şöyle açıklıyor: “Kimin Muhammed’e uyup kimin uymadığını bile­yim diye böyle yapıyorum.” (Bakara Suresi, 143. ayet.) Bazı şeyleri, insanı denemek için yaparım gibi ayetler Kur’an’da çok­tur. Hal böyle olunca, Allah, insanın içindekini bilmediğini iti­raf etmiş oluyor Bü ÜâTSnrTya uygun öITrrayarî”Bîr n iteli L Bu ayetteki ifade Kur’an’ın diğer bazı ayetlerinde yer alan, “Allah^ insanın içindekini de bilir” şeklindeki ifadelerle çelişmektedir.

Bakara Suresi’nin 144. ayetinde, kıble değişikliği için çok ilginç bir gerekçe Öne sürülüyor. Özetle, “Ey Muhammed! biz, senin kıble değişikliğiyle ilgili -bir an evvel ayet insin, kıble­miz Kâbe olsun yolunda- içindeki sıkıntılannı-sabırsızlığını an- lıyoruz-biliyoruz. Bu nedenle, sizin kıbleniz bundan böyle Mes- cid-i Aksa değil de; Mescid-i Haram’dır” deniyor. Burada, kıble değişikliğinin bir diğer nedeni, Muhammed’in buna çok istekli olması ve bunun sonucu, Allah’ın ona acıyıp böyle bir değişikli­ğe gitmiş olması olarak gösteriliyor. Demek ki, Allah katında diğer insanlar önemli değil; onun için önemli olan sadece Mu­hammed’in şahsıdır. Bakara Suresi’nin 143. ayetinde bu dunım net olarak dile getirilmiştir.

Bakara Suresi’nin 145. ayetinde, “Ey Muhammed! Sen kıble değişikliği konusunda her türlü mucizeyi de göstersen, yi­ne onlar senin kıbleni kabul etmezler”; 143. ayette de, “Her ne kadar bu kıble değişikliği bazılarına zor da gelse, biz yine de de­ğiştiririz” deniyor. Doğrudur, bazılarına zor gelir. Çünkü, eğer Allah daha önce Yahudilikte Mescid-i Aksa’yı kıble olarak tayin etmişse, niçin değiştirsin! Eğer o tayin etmemiş ise, niçin 17 ay Muhammed ve Müslümanlar oraya yönelip namaz kılarken, Al­lah buna müsaade etti? Bu durumda, Allah’ın ikide bir kıbleyi değiştirmesi nasıl açıklanabilir?

Bakara Suresi’nin 145. ayetinde Muhammed bile uyarılı­yor: “Ey Muhammed! Sana bilgi geldikten sonra eğer sen onla­ra uyarsan, o zaman sen zalimlerden olursun” deniyor. Bu aye­tin bu şekilde ortaya konulmasından maksat, muhaliflerin, “Kıbleyle ilgili ayetler Allah’tan olmasaydı, Muhammed nasıl kendini uyarabilirdi! O halde, bunun arkasında Allah vardır” demelerini sağlamaktır.

Kıble değişikliğiyle ilgili Bakara Suresi’nin 150. ayetinde, “Ey Muhammed! Size eleştiri gelmesin diye biz kıblenizi değiş­tirdik” deniyor. Acaba nasıl bir eleştiri geliyordu ki, bu eleştiri yüzünden kıble değişikliğine gereksinim duyuldu?

Olay şudur: Yahudiler Muhammed hakkında, “O bizim dinimi­zi kabul etmiyor; ama namaz kılarken bizim kıblemiz olan Ku­düs’teki Mescid-i Aksa’yı kullanıyor” derlerdi veya “Namazda ne­reye yöneleceğini bilmiyordu, biz ona öğrettik” şeklinde alay edi­yorlardı. îşte ayette kastedilen eleştiri hikâyesi bundan ibarettir.[10]

Bu değişiklikleri yaparken de, Yahudilerin fazla tepkisini çek­memek için şöyle bir taktik uyguluyor: “Dünyada üç cami çok önemlidir. Bunlardan biri Mekke’deki Mescid-i Haram, diğeri Me­dine’deki Mescid-i Nebevi, sonuncusu da Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dır” diyor. En büyük puanı kendi memleketi olan Mekke ve Medine’deki camilere veriyor; buraları hac ve umre yeri yapıyor; Yahudilerin de günlünü almak için Mescid-i Aksa’yı bununla ge­çiştiriyor, sadece orada kılınan namazın sevabı fazladır diyor. Bu­nun dışında Mescid-i Aksa’ya başka bir şey verilmiyor.[11]

Sebep

Müslümanların en çok öne sürdükleri -kendilerince haklı gördükleri- savaş nedeni şu olaydır: Rivayetlere göre, Müslü­man bir bayan, bir gün bir Yahudi dükkânına uğramış; orada bulunan Yahudilerden biri onun eteğini aşağı indirmek suretiyle hakarette bulunmuş. Bu olay çevreye yayılınca, kadının taraf-

tadarıyla o Yahudi arasında kavga çıkmış ve bu kavgada hem o Yahudi, hem de bir Müslüman öldürülmüştü. Bu olayın siyasi herhangi bir yanı yoktur, adi bir vakadır ve üstelik de ferdidir. Nitekim olay yatıştırılır ve bundan sonra da epey zaman her iki kesim de barış içinde yaşamlarını sürdürürler. Fakat kimi riva­yetlere göre, Muhammed bu olayı bahane göstererek tek taraflı olarak barış sözleşmesini ihlal elmiş ve bu olay yüzünden onla­ra karşı savaş ilan etmiştir. Güya bu hadiseden sonra Enfâl Su- resi’nin 58. ayeti inip Muhammed’in onlara karşı savaş ilan et­mesine izin vermiştir. Bu ayet, daha önce savaş sebepleri ara­sında açıklanmıştı. İşte Enfâl Suresi’nin bu 58. ayeti delil göste­rilerek, Medine’nin asıl sahipleri olan Beni Nadir, Beni Kurey­za, Beni Kaynuka gibi Yahudiler, Muhammed tarafından ya sürgüne gönderiliyor, ya da öldürülüp hanımları cariye, çocuk­ları da köle olarak kullanılıyordu. Ayrıca onlann bütün malları­na da ganimet olarak el konuyordu.[12]

Bütün bu bilgilerden varılan sonuç şudur: Eşer bu savaşlar içinde, inanıldığı gibi çok adil ve her şeyi yapabilen bir yaratıcı olsaydı, müspetT)Tr”sonuç alınması gerekiyordu; kan doküLmç^ den hem onlara, hem de sonsuza delc tüm insanlara barış formü­lünü göstermeli ve de kabul ettirmeliydi. Bunu zorla değil, insa­nın aklını barışa göre ayarlamak sureliyle yapabilirdi. (Çünkü İslam inancına göre Allah kadiri mutlaktır, her şeyi yapabilir.)

Bu noktada, “acaba Allah savaşlarda Müslümanları destekle­di de neyi halletti, neden barışın arkasını getirmedi, nedir dün­yanın şu andaki hali, niçin seyrediyor?” gibi sorulara yanıt ver­mek gerçekten zor.

Konuyu biraz basitleştirecek olursak; şu anda yeryüzünde ,İslamiyeti kabul edenler, ya direkt ya da dolaylı olarak empeı-..

yalistlerin sömürgesi halinde yaşıyorlar. Peki, İslam inancına ğore^CTSK’ytnTyirmi dört bin peygamber gönderdi de neyi çöz- fcugüHpeygamberlik’iddiasının olmadığı ülkelerde ,y.£JgJ£- fârda’yaşayan insanlar, -örneğin, İskandinavya ülkeleri- barı s – ta, teknolojide, medeniyette vb. konularda dalıa da ilerideleıl Halbuki İslamın bulaştığı yerlerin, her bakımdan daha ileride olmaları gerekiyordu, bütün insanların bunu örnek almaları ge­rekirdi. Ama maalesef durum tam tersinedir. Dolayısıyla, bu işe Tann’yı karıştırmak pek mantıklı-inandırıcı gelmiyor.

Özet olarak; eğer bu işler Muhammed’e bırakılırsa, bazı ko­nularda haklı, bazılarında da haksız olması mümkündür. Ama işin içine Tanrı karıştırılıyorsa, o zaman hiç yanlış yapılmaması gerekir.

Örnek: Ömer Cinayet işliyor,

Gelen Ayet Onu Takdir Ediyor

Yine örneğimiz en çok Bedir ile ilgilidir. Ömer, bu savaşta kendi öz dayısı olan As Bin Hişanı’ı öldürmüştü. Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebu Ubeyde de amcazadeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid b. Ulbe’yi öldürmüşlerdi. Ebu Bekir ise kendi öz oğlu Ab- durrahman’ı müşriklerle teke tek savaşsın diye zorla muharebe meydanına sürüklemişti. Ebu Ubeyde bin Cerrah ise, kendi ba­bası Cerrah’ı Uhud Savaşı’nda öldürmüştü. Mus’ab bin Umeyr de Uhud günü kendi kardeşi olan Ubeyd’i katletmişti. Bunlar, önemli olan isimler; bunlara benzer daha birçok kişi gösterilebi­lir. Dikkaı edilirse, hemen hemen bu katillerin tümü, henüz ha­yatta iken Muhammed’den cennet müjdesini alan insanlar.

Kur’an’da, inanç farklılıkları yüzünden lüm akrabalara karşı düşman kesilmek, dini bir vecibedir. Mesela. Tevbe Suresi’nin 23, 24 ve 123. ayetlerinde şöyle deniyor:

“Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz lyiftu îmana tercih ederlerse, on lan dost edinmeyin. Sizden kin} on lan dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir,, De ki: Eğer babalannız, oğullannız, kardeşleriniz, eşleriniz, hı­sım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler size Al­lah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez. Ey iman edenler [^Kafirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve on­lar (savaş anmdâ’Tsîzcfe bir sertlik bulsunfar… (VanT onlara karşı çok şiddetli ve sert olun denmek isteniyor.)”

İlginçtir ki, Kur’an’a göre sadece inançsızlıktan ötürü insan­lar akrabalarına düşman kesiliyor ve eğer düşman kesilmiyor, dostluğa devam ediliyorsa zalim ve fasık olarak nitelendiriliyor (Tevbe Suresi, 23 ve 24. ayetleri). Daha beteri, “Ey müminler! Akrabanız olan kâfirlerle savaşın…” türünden ayetlerle sadece inanç yüzünden savaş talimatını veriyor!

Açıklandığı gibi, az önce isimleri geçen o seçkin sahabeler, çok ağır bir cinayet işlemişlerdi. Dünya tarihinde hemen hemen eşi benzeri bulunmayan bir cinayet: Kimisi babasını, kimisi de dayısı, amcası, kardeşi ve diğer akrabasını öldürmüştü… Bu ci­nayetleri işleyen insanlar ne kadar katı yürekli de olsalar, yine de öldürdükleri akrabalarına mutlaka üzülmüşlerdir. Dolayısıyla, iş­lenen bu ağır suçlar karşısında, ne yapıp edip bu insanlara -mo­ral babından- ayet adı altında bir şeyler gelmeliydi. Çünkü, bun- lann hepsi de Muhammed için çok önemli insanlardı; Muham­med, bunlarsız edemezdi. Nitekim de beklenen an gelir ve onla- nn yardımlarına şu ayet yetişir:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun, Allah ve Re­sulüne düşman olanlarla dostluk kurduğunu göremezsin. Her

ne kadar babalan, çocukları, kardeşleri ve diğer akrabaları da olsalar yine fark etmez (onları sevmezler, onlara dost olmaz­lar.) ÂİTafi.TjoyTeürirftalbine iman yazmış ve kendi katından onları bir ruh ile desteklemiştir. Onları, idlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada temelfî kalacaklardır. Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Al­lah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki, Allah’tan yana olanlar, şüp­hesiz kurtuluşa erenlerdir.” (Mücâdele Suresi, 22. ayet.)

Evet, adı geçen şahıslar, bu ayetteki muazzam mükâfatı du­yunca herhalde çok sevinmişlerdir.

Belirtildiği gibi, işlenen bu cinayetlerde Ömer yine başrolde­dir ve sonuçta Kur’an ayeti, her zamanki gibi burada da onu destekler nitelikte inmiştir.7′

Örnek; Ömer Müslüman Olunca Allah da Sevinmiş

Rivayetlere göre, Ömer Müslüman olunca onunla birlikte Müslümanların sayısı 40 a ulaşıyor. Buna karşılık Cebrail -müj­de olarak- Enfâl Suresi’nin 64. ayetini getiriyor. Ayette şöyle deniyor: “Ey peygamber! Allah sana ve sana uyan müminlere yeter” veya “Allah ve sana uyan müminler destek olarak sana yeter.” Bu rivayeti, İbn-i Abbas ve Sait bin Cübeyr aktarıyorlar. Ömer’in İslamiyete girişi çok önemli olmalı ki, Kur’an’da bu şe­kilde işlenmiş.[13]

İslami kaynaklarda, Ömer’in görüşleri doğrultusunda inen ayetler, sadece bunlarla sınırlı değildir. Bu konuda bilinen birçok ayet daha vardır. Ömeğin, âdet halindeki kadınla cinsi münase­bette bulunma konusunda inen Bakara Suresi’nin 222. ayetinin; Ömer in bir kadını dövmesi sonucu inen Ahzâb Suresi nin 58. ayetinin; Allah’ın bağışlamasıyla ilgili En am Suresi’nin 54. ve Araf Suresi’nin 43. ayetlerinin; yine müjde içerikli Hadid Sure­sinin 19. ayetinin ve daha birçoğunun, Ömer’le -uzaktan veya yakından- ilgili olarak indikleri, İslami kaynaklarda mevcuttur. Ayrıca, Kur’an’daki Yahudi aleyhtarı ayetlerin inmesinde Ömer’in rolünün büyük olduğu, muteber kaynaklarda yer almaktadır. Bu­gün Müslümanlar tarafından okunan ezanda bile Ömer’in rolü ol­duğu bilinen bir gerçektir. Muhammed tarafından Bilal-i Habe­şi’ye okutulmak istenen ezanda, daha önce “Muhammed Allahın elçisidir” anlamındaki ifade yoktu. Ömer’in Muhammed’e müra­caatı üzerine bu cümlenin ezanda okunması kabul görüyor ve Ömer, Muhammed’in emriyle Bilal’e gidip “Bundan böyle ezanın bu şekilde okumasını” söylüyor. Böylelikle ezan, o günden bu yana bilinen bugünkü şekliyle okunageliyor.[14]

Kur’an’m nasıl ortaya çıktığı noktasında Ömer’le ilgili çok önemli bir ömek daha verip kitabın 2. bölümüne geçeceğiz. Muhammed’in ailesiyle ilgili olan bu ömek, Kur’an’m nasıl orta­ya çıktığı konusunda çok önemli bilgiler sunuyor.

Ömek: Ömer-Ayşe Olayı ve

İnen Ahzâb Suresi’nin 53. Ayeti

Ahzâb Suresi’nin 53. ayetinin son bölümünde şöyle deniyor;

“Peygamberin hanımlarından bir şey isterken perde arkasından isteyin (onlara bakmayın). Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onlann (Muhammed’in hanımlarının) kalpleri için daha uygun bir davranıştır. Sizin, Allah’ın Resulünü üzmeniz ve ondan sonra (onun ölümünden sonra) hanımlarını nikahlamanız, asla caiz değildir. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.”

Daha önce de? Ömer’in Muhammed’e yaptığı müracaat üzeri­ne, onun ailesiyle ilgili bu tür ayetlerin indiğini, hatta bunlar ara­sında bu ayetin de olduğunu yazmıştık. Bu örneğimizde ise, Ömer’le ilgili farklı bir şey gündeme getiriyoruz: Ayşe’nin anlattı­ğına göre, bu ayetlerin sebep- sonuç ilişkileri arasında Ömer de vardır. Yani, Muhammed’in hanımları hakkında inen yasaklayıcı ayetlerin geliş sebepleri arasında Ömer in rolünü de görüyoruz. Şimdiye kadar ki örneklerimizde Ömer’in önerileri doğrultusunda inen ayetlerden söz ettik; bu Örneğimizde ise, onun bizzat tehlike unsuru olması nedeniyle ayet geldiğini görüyoruz.

Gelişmeleri Muhammed’in hanımı Ayşe’den dinleyelim:

“Eşimle birlikte yemek yiyorduk, o sırada Ömer de yanımız­dan geçti; eşim onu yemeğe davet etti, hep birlikte yemek yemeğe devam ederken, o arada Ömer’in eli benim elime değdi; eşim Muhammed bunu görünce çok üzüldü. Üzüldü­ğünü ben de fark ettim. Bu olay üzerine, Ahzâb Suresi’nin az önce geçen ‘Peygamber hanımlarından bir şey isterken perde arkasından isteyin’ bölümü indi.”

Bu örneğimizde işin ahlaki boyutu bir yana, şurası çok önemli: Bu ayet indiği vakit, Muhammed, -yaklaşık- 20 yıllık peygamberdi ve böyle bir yasak ayeti inmemişti. Şayet Muham­med’in hanımları olmasaydı veya Ömer o an yemeğe davet edil­meseydi acaba bu ayet iner miydi? Görülen odur ki, Muham- med in moralini bozan en ufak bir davranışta Cebrail hemen ha­zır ve nazırdır. Tabii ki bazı yorumlarda Ömer dışında başka ki­şilerin de isimleri geçiyor. Ama, burada önemli olan şahıslar değil; ayetin gelişine kimlerin sebep oldukları, kimlerin katkı yaptıklarıdır.[15]

Uzunca olan Ahzâb Suresinin bu 53. ayetinin son kısmında özetle, “Muhammed ölse de asla onun hanımlarıyla evlenemez- siniz; bu büyük bir günahtır’1 deniyor. Burada bu yasağın sebep- sonuç ilişkisi üzerinde biraz ayrıntıya gireceğiz.

Yaygın olan görüşe göre, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Talha bin Ubeydullah, ‘ Eğer Muhammed ölürse ben onun hanımı Ayşe ile evleneceğim” demiş, Bu sözü duyan Muhammed çok üzülünce, az önceki ayet inmiş. Kimi kaynaklarda ise, bazı erkeklerin “Muhammed’in hanımları bizim akrabamız oldukları halde, Muhammed bizi onlarla görüştürmüyor; eğer Muhammed ölürse biz onlarla evleneceğiz” dedikleri aktarılıyor

Muhammed hayatta iken, hanımlarına, örtünme, evde göz hap­si vb. hususlarda Kuran ayetleriyle yaptırımlar uygulandığı gibi, kendi ölümünden sonra hanımlarının evlenmemesi için az önce geçen Ahzâb Suresi’nin 53. ayetiyle de buna yasak getirilmiştir. Gerçekten de onun ölümünden sonra dul kalan 10’larca hanımın­dan hiçbiri, bu ayetlerden ötürü başkasıyla evlenememiştir,[16]

Buraya kadarki açıklamalarda, Ömer’in istekleri doğrultusun­da inen ayetlerden örnekler verildi; bir de Ömer’in Muham­menden sık sık sorup da merakla yanıtını beklediği ve sonuçta istediğini alamadığı olaylar vardır. Bu konuda çok kısa bir örnek verip başka bölüme geçiyoruz: Ömer anlatıyor: “Çok isterdim ki Muhammed, Kelale nin (ölüp de arkasında anne babası ve çocuk­ları olmayan kişi) malının kime verileceği hakkında, verasette de­denin alacağı pay ile faizin çeşitleri hakkında (bu üç konuda) bize bilgi versin. Hatta bu konularda çok bilgi istediğim halde, cevap alamadım. Bu sorularım üzerine, Muhammed elini göğsümün üzerine bırakarak bana, ‘Nisâ Suresi’nin son ayeti olan 176. ayet sana yetmez mi?’ cevabını veriyordu” diyor. Aslında bu konuda fazla kaynak belirtmeye gerek yoktur. Çünkü, ilgili ayetin hemen başında, “Ey Muhammed! Senden ‘Kelale’ hakkında fetva ister­ler…” deniyor ve bu konuda bir soru soranın olduğunu Kur’an zaten yazıyor. Kur’an’da sadece Ömer in ismi yoktur.76

İlginçtir ki, Ömer bu konularda Muhammed’den bilgi istedi­ğinde* o elini Ömerin göğsüne koyup hep ona, “Nisa Suresi’nin 176. ayeti sana yetmez mi?” cevabını veriyordu, Halbuki bu ayette ”Kelale”den başka bir şey geçmiyor. Oysa, Ömer üç soru sormuştu. Hele bunlardan en önemlisi olan faizin detayıyla ilgi­li ne bu ayette, ne de Kur’an’ın diğer ayetlerinde herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Kuran, sadece faiz-riba yemeyin şeklinde detaysız bir yasaktan söz ediyor. Oysa çözüm üretme­den sadece faiz haramdır demekle iş bitmiyor. Yani Ömer bura­da gayet haklı. Görüldüğü gibi, Ömerin ısrarına rağmen cevabı zor olan sosyal boyutlu konularda ayet inmiyor.

Burada Ömer’le ilgili bölüme son verip 2. bölüme geçeceğiz. Ancak ikinci bölüme geçmeden önce Ömer dışında başka kişi­lerden de birkaç örnek vermek istiyoruz.

Buhari vc Müslim Hadisleri, el-Lü’Iüü ve7 Mercan, No: 1905: Buhari, Eşribe. 5. bap; Müslim, Tefsir, No: 3032; Ali Nasıf. et’Tac, Taam 3/140, Buhari, Müs­lim. Ebu Davud» Nesai’dcn naklen, 4/101, “Tefsir” bölümü. Buhari ve Müs­lim’den naklen. 2/256, “Faraiz1′ bölümü.

Örnek: “Hak Verilmez Alınır” ilkesi

Ayetlerin Gelişinde de Geçerlidir

Muhammed zamanında eskiden beri süregelen şöyle bir gele­nek vardı: Şayet bir erkek hanımına, ,rSen bana annemin sırtı gi­bisin” deseydi, o hanım boşanırdı ve ölünceye dek de artık o er­keğe onun nikâhı haram olurdu. Bu şekil bir boşanmaya “zihar” denirdi. Bu işi yapan erkeğe “müzahir”, boşanan kadına “müzare- rün minha’\ kullanılan ifadeye de “müzaherün biha” denirdi.

Acaba Kuran bu geleneğe nasıl bakmış, buna bir bakalım. Muhammed’in peygamberliğinin son yıllarında Medine’de “Evs bin Samıt” adında bir kişi, Havle veya Cemile ya da Huveyle bin- ti Malik ismindeki hanımını, az önce açıkladığımız “ziharTr yo­luyla boşamıştı. Aslında hem erkek hem de hanım bu boşanmayı istemiyordu; ama her nedense adamın ağzından böyle bir ifade çıkmış ve her ikisinin de başlarına dert açmıştı. Adamın hanımı, belki bu işin bir çözümü bulunur diye, olayı Muhammed’e aktar­mış. O da, “Bu konuda henüz bana vahiy gelmedi, fakat bana ka­lırsa artık sen boşanmış sayılırsın” şeklinde yanıt vermişti. Bunun üzerine, kadın duygu yüklü çok iyi bir savunma yaparak; Mu­hammed’e, MEy peygamber, kocam bana karşı bu ifadeyi kullandı ama, açık bir şekilde ‘Sen boşsun’ demedi. Kaldı ki, ben bu adam­la evlendiğimde gençtim ve çekiciydim; ne zamanki yaşlandım, birçok çocuk sahibi oldum, o zaman eşim bana karşı, ‘Sen anne­min sırtı gibisin’ dedi ve beni sokaklara terk etti. Benim çocukla­rım vardır, onları terk etsem perişan olacaklar; beraberimde gö- türsem kendilerine bakamam. Ey Allah’ın Resulü, kurban olayım, yalvarırım bana bir yol…” tarzında şikâyetini tekrarlıyor. İki-üç sefer bu talebini dile getirip Muhammed’den olumsuz yanıt alın­ca, bu sefer Allah a yöneliyor ve “Allah’ım, mazeretimi, sıkıntımı sana bildiriyorum; Peygamberine bu konuda vahiy gönder de kurtulayım” şeklinde duada bulunuyor Nihayet, kadının bu yal­varışından sonra Mücadele Suresinin ilk dört ayeti -o anda- bir­den iniveriyor. İlkönce ayetlerin anlamlarını sunalım:

“(Ey peygamber!) Kocası hakkında seninle tartışan ve Al­lah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir. İçi­nizden zihar (sen annemin sırtı gibisin vb.) yapanların kadın­ları, onların anneleri değildir. Anneleri, ancak onları doğu­ranlardır. Şüphesiz onlar çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Şüphe yok ki Allah, affedici ve bağışlayıcıdır. Kadınlardan zihar ile ayrılmak isteyip de sonra pişman olanların, hanımla­rıyla temas etmeden önce, bir köleyi özgürlüğüne kavuştur­maları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Buna (Köle azat etmeye) imkân bulamayan kim­se, hanımla temas etmeden önce, hiç ara vermeden iki ay üst üsle oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyursun. Bu (hafifletme), Allah’a ve Resulüne inanmanız­dan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.” (Mücâdele Suresi, 1-4. ayetler.)

Bu olayın anlatıldığı Mücâdele Suresi, iniş sırası itibariyle, Kur’an’ın 114 suresi içinde 105. sıradadır. Bu sureden sonra 9 sure daha inip -Muhammed’in de ölümü üzerine- Kur’an ta­mamlanmıştır. Dolayısıyla, neredeyse tamamlanmak üzere olan Kuran da, o ana kadar —bu konuyla ilgili— herhangi bir gelişme yoktu. Fakat kadının mücadelesi sonucu, dört ayet birden iniyor ve erkeklerin bu tür ifadelerini boşanma olarak kabul etmiyor. Ayrıca, bu geleneği tamamen yürürlükten de kaldırmıyor. Kur’an’da böyle bir düzenlemenin yapılmasının iyi mi-kötü mü olduğundan ziyade, bu ayetlerin nasıl indikleri konusu üzerinde durmakta fayda vardır. Burada hemen aklımıza “Hak verilmez, ancak alınır” veya “Çalışan kazanır” sözleri geliyor. Bu örneği­mizde çok net olarak görülüyor ki, kadının müracaatı sonucu Cebrail’e yol görünmüş ve sonuçta Allah, yarım sayfaya yakın Kur’an ayetini birden gönderi vermiş. Bu ayetlerin, kadının gay­reti sonucu indiklerini zaten Kur an da kabul ediyor. Çünkü, ayetin hemen başında, “Ey Muhammed! Allah, kocası hakkında seninle mücadele eden kadının sözünü işitmiştir” deniyor. Yani, Kur’an’da sadece kadının adı belirtilmemiştir; yoksa hadise ol­duğu gibi yer almaktadır.

Bu ayette, göze çarpan bazı ilginç noktalar vardır. Mesela; ayet güya kadına cevap mahiyetinde gelmiştir. Ama bakıyoruz ki, kadının sorununa yanıt olmaktan ziyade, Allahın övgüsüne daha fazla yer verilmiştir; hem de, edebi üsluba aykırı bir bi­çimde. Örneğin, sadece birinci ayette Allah’la ilgili üç sefer işit­me eylemi kullanılmıştır. Şöyle ki, ” Kocası hakkında seninle tartışan mücadeleci kadının sözünü gerçekten Allah işitmiştir; Allah ikinizin de konuşmasını işitir; Allah işitendir” deniyor. Bu temanın burada, bu tekrarlarla anlatılması gerçekten anlam­sızdır. Kaldı ki, bu geleneğin böyle yarım yamalak şekilde değil de, tamamen ortadan kaldırılması daha adilane bir karar olurdu. Çünkü, bu ayetlerde deniyor ki, erkek kadınla ilişkiye girmeden kefaret ödesin; bu şart koşuluyor. Erkeğin bu işe evet veya ha­yır demesi için de herhangi bir zaman sınırlaması Kur’an’da yoktur. Bu durumda, eğer erkeğin başka bir hanımı varsa ve onu daha fazla seviyorsa, hakkında ziharda bulunduğu hanımı­na “Hanımefendi kusura bakma! Ben henüz kefaretimi ödeme­dim. Dolayısıyla, ne zaman ödersem o zaman seninle ilişkiye girerim” şeklinde şantaj yapabilir. Dolayısıyla, bu ayetteki hü­küm pek uygun değildir. Burada, kadının zoruyla Arapların eski geleneği biraz hafifletilerek kabul edilmiştir.        •

Bazı İslami yazarlar, “Allah, kadını korumak için, böyle bir hüküm koymuştur” diyorlar. Bu savunmanın, o günkü koşullar­da boşanmayı önleme konusunda erkek üzerinde etkili olduğu­nu sanmıyorum. Hele günümüzde bu yöntemin yararı olacağını hiç sanmıyorum. Halbuki, tam tersine, kadın bu gelenekle daha da ezilmeye mahkûm olmuştur. Bilindiği gibi, günümüzde eti­ketli köle olayı yoktur ki, zihar yapan bir erkek onu azat etsin. Erkeğin oruç tutmaması için bir bahane bulması kolaydır. O za­man ortada sadece fakirlerin kamını doyurma kefareti kalır ki, o da günümüz zenginleri için hiçbir şey değildir. Dolayısıyla, bir zengin istediği zaman bu zihar yeminine başvurabilir. Bu du­rumda bunun caydırıcılığı kalmadığı gibi, kaybeden yine kadın oluyor. Olayın bir diğer olumsuzluğu da şudur: Bu tür bir bo­şanma yetkisi, ancak erkeğe aittir; kadınsa, hiçbir şekilde koca­sına, “Sen bana babamın sırtı gibisin” diyemez. Çünkü, ne Kuran ve hadislerde böyle bir cümle vardır, ne de İslam tarihin­de böyle bir örnek mevcuttur. O halde, bu ayetle kadın koruma altına alınmıştır sözü, gerçeği yansıtmıyor.

Olayın bir diğer önemli tarafı da şudur ki, mücadele eden kadın, davasında kazandığı gibi, ayhı zamanda bu sureye de damgasını vurmuş oluyor. Zira, kadının hem bu mücadelesin­den dolayı, hem de surede kadının bu olayı anlatılırken, surenin hemen başında mücadele mastarının (kök) bir türevi olan “tüca- dilü” fiili geçtiği için, bu 22 ayetten müteşekkil Kuran suresi- ne-bölümüne, “Mücâdele” Suresi adı verilmiştir. Demek ki, ka­dın mücadele etmeseydi, Allah onun çaresine bakmazdı. Kaldı ki, bu ayetler, Muhammed’den birkaç kez olumsuz yanıt aldık­tan sonra inmiş. Acaba Allah, bu ayetleri kadının ilk müraca­atında veya daha Önce niçin göndermedi de, kadın Muhammed’i bir hayli zor durumda bırakınca ve ağlayıp da onu duygulandı­rınca hemen dördünü birden gönderdi?[17]

Ömek: İbn-i Ümmü Mektum ve Nisâ Suresi’nin 95. Ayeti Zeyd bin Sabit anlatıyor:

“Nisâ Suresi nin 95. ayeti ilk indiğinde Muhammed bana, ‘Kalem ve yazı malzemeni al bu ayeti sana yazdırayım’ dedi. Ayeti, ilkin şu şekilde bana yazdırmak istedi: ‘Mallarıyla, canlarıyla cihad eden müminlerle oturan müminlerin duru­mu aynı olmaz…’ diye. Ben artık bu ayeti yazmak üzerey­ken, o esnada İbn-i Ümmi Mektum çıkageldi ve Ey pey­gamber, cihada gücüm yetseydi, muhakkak ben de gider, düşmanla savaşırdım’ dedi. Bu itirazlar üzerine, peygamber bize, ‘Cebrail’in bir daha vahiy getirdiğini ve az önceki aye­tin son olarak şu şekle dönüştüğünü söyledi: ‘Mazeret sahip­leri hariç, cihad eden müminlerle evlerinde oturan müminle­rin durumu aynı olmaz.”‘

İtiraz eden bu şahsın (İbn-i Ümmi Mektum) her iki gözü de kördü. Ama, çok önemli bir insandı. Bu ayetten önce de onun yüzünden “Abese” Suresi’nin ilk ayetleri inmişti. Öylesine önemli bir insandı ki, Muhammed bir yere gittiğinde en çok onu kendi yerine vekil olarak tayin ederdi. 13 sefer Muham­med’e vekaleten Medine yönetimini üstlenmiştir. Aynı zamanda Muhammed’in 2. müezzini olarak görev yapıyordu.

Bundan, kesin olarak şu olumsuzluklar ortaya çıkıyor: Al­lah, birinci defa Cebrail’i gönderirken mazeret sahiplerini unut­muş da, adı geçen şahıs ve diğer mazeret sahiplerinin itirazları üzerine, yeniden Cebrail’i yollamış ve düzeltme yoluna gitmiş­tir. Burada şu soruyu yinelemekle yarar vardır: Acaba Kur’an ayetleri hep sorulan sorular üzerine mi şekillenmiştir? Eğer böyleyse bizim de sorularımız vardır. Yoksa o günkü insanlar hepimize vekaleten mi soru sormuşlar veya sonsuza dek sorul­ması muhtemel tüm soruları o zaman mı bitirmişler?

Evet, bu olay hakkında hem Diyanet tercümesi olan Tecrid-i Sarihin ilgili bölümündeki bilgiler, hem de Kütüb-iSitteYı tercü­me eden Prof. İbrahim Canan’ın yorumu, gerçekten çok ilginç!

Bu iki kitabı tercüme eden her iki akademisyen de, az önce­ki ayetle ilgili, Allah’ın Cebrail’i ikinci kez gönderip tekrar dü­zenleme yaptığına inanıp, sanki normal bir şeymiş gibi, hiç sa­vunma yapmadan hadiseyi olduğu gibi kabul etmişlerdir.[18]

III. örnek: Abdullah bin Mesut ve Fussilet Suresinin 22. Ayeti

Abdullah bin Mesut anlatıyor:

“Kâbe nin yanındaydık. Bir gurup insan kendi aralarında şu konuda tartışıyordu: ‘Acaba Allah insanın içindekini de bilir mi?’ diye. Bu arada ben Muhammed’in yanma vardım ve bu olayı kendisine anlattım. Bunun üzerine konuyla ilgili Fussi­let Suresi nin 22 ve 23. ayetleri indi.”

Bu iki ayette özetle şu tema işleniyor: “Siz Allah’ın, yaptıkla­rınızın çoğunu bilmeyeceğini sanıyordunuz. İşte Rahhinizi böyle sanmflpızT sizi vok etti ve siz ziyana uğrayanlardan oldunuz/’ Aslında Kur’an’m insanüstü bir kaynaktan gelmediğini söy­leyenler, Muhammed zamanında da yok değildi. Öyle ki, muha­lifler o zaman, “Muhammed her şeye göz kulaktır; kiııı ne derse onu dinler ve sonuçta ona göre ayetini uydurup ortaya çıkarır ve ‘Allah’tan geldi’ der” diyorlardı. Bu itirazları bertaraf etmek için, Tevbe Suresi’nin 61. ayeti iner ki, anlamı şu:

“O münafıklar içinde öyle kimseler vardır ki, peygambere eza eder, onu incitirler ve ona ‘Her söylenen sözü dinleyen bir kulaktır derler. Onlara de ki, o sizin için bir hayır kulağı­dır. Allah’a inanır, müminlerin sözüne inanır. İçinizden iman edenler için o bir rahmettir. Allah’ın peygamberini incitenler (yok mu?) en acıklı azap onlanndır.”

Gerçekten bu ayette, Muhammed in her söze göz kulak oldu­ğu tescil ediliyor. Ömeğin; “o sizin için bir hayır kulağıdır, Al­lah’a ve müminlere (onların sözlerine) inanır’ deniyor. Bu ayet, Muhammed’in çeşitli yerlerden bilgi aldığı konusunda çok önemli bir kanıttır.[19]

Söz Muhammed’in her şeye göz kulak olmasından açılmış­ken, konuyu pekiştirmek açısından çok önemli bir-iki olayı da­ha aktarmak istiyoruz.

L Vahyin Kaynağı Fars ve Rum Adetleri mi Yoksa Allah mı?

Muhammed bir ara çocuk emziren kadınla cinsi münasebette bulunmayı yasaklıyor ve bu işin günah olduğunu söylüyor. Daha önce de Arap toplunıunda böyle bir inanç zaten vardı. Bu tür bir ilişkinin tıbben doğru olup olmadığına girmiyoruz; itirazımız, Muhammed’in bu konuda ifade değiştirirken, öne sürdüğü gerek­çeye yöneliktir.[20]

Muhammed, zaman içinde, az önceki olayla ilgili fikir de­ğiştiriyor; hem de çok ilginç bir gerekçeyle! Şöyle diyor: “As­lında çocuk emziren kadınla cinsi ilişkide bulunmayı yasakla­mak isterdim; fakat bakıyorum ki, İranlılarla Rumlar bu işi ya­pıyorlar ve hiçbir şey de olmuyor. Dolayısıyla, ben de bu yasak­tan vazgeçiyorum.” Bu hadis üzerinde fazla yorum yapma gere­ği duymuyoruz. Çünkü, her şey çok açık ve nettir. Bu olayı ak­tarmamızın sebebi, şu kısa soru ile ifade edilebilir: Acaba Mu­hammed’in ilham kaynağı Allah mı, yoksa İran’la Rum gelenek­leri ve diğer eski kültürler mi?[21]

Muhammed, acaba neden böyle bir ifade değişikliğine baş­vurdu? Bu sorunun yanıtı da olayın kendisi kadar ilginç! Aslın­da, ne zaman ifade değiştirdiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak, az sonra anlatacağımız olayla birlikte mütalaa edilir ve Muham­med’in kadına bakışı da göz önüne alınırsa, yapılan değişikliğin sebebi büyük bir olasılıkla ortaya çıkar. Hadise şudur: Muham­med “Ümmü Seleme” ile evlenirken, kadının (eski kocasından) emzirdiği bir kız çocuğu vardı. Gerdeğe girmek için sık sık ka­dının yanına varıyor; fakat onun kucağında çocuk görünce, tek­rar geri gidiyordu. Bu durum epey sürüyor. Bir gün Ammar bin Yaser bunu seziyor ve gidip kadından o çocuğu alıp kendi evine götürüyor. Muhammed bunu anlayınca seviniyor ve gidip ka­dınla ilişkiye giriyor. İşte, çocuk emziren kadınla ilgili çelişkili beyanatın nedenini, bu olayla ilişkilendirmek mümkündür. Baş­ka bir deyişle, fetva niteliğindeki bu sözü, bu kadınla yatabil­mek için söylemiş olabilir diyoruz.[22]

Muhammed Hiç Ayet Unutur mu?

Bir adam mescitte Kuran okurken Muhammed de onu dinli­yor ve kendisine, “Allah senden razı olsun ki, senin okuduğun ayet, Kur’an’ın falanca suresindendir. Artık ben onu unutmuş ve terk etmiştim, fakat sen bu ayeti bana bir daha hatırlattın1′ diyor.[23]

Hemen hemen tüm hadis kaynaklarında Muhammed’in Kur’an’ı o adamın ağzından dinledikten sonra “Artık ben o ayeti ilgili sureden atmıştım” ifadesini kullandığı yazıyor. Bu hadis­ten şu sonuçlar ortaya çıkıyor: Birincisi, Muhammed, o adamın sözünü beğendiği ve Kurana geçirmek için, az önceki taktiği uyguladığı ihtimali (ki, mantıksal olarak doğru olanı da budur); İkincisi, eğer Muhammed Kur’an’ın ayetlerini unutabiliyorsa ve tesadüfen bazılarının ağzından -zaman içinde- duyuyorsa, o za­man onun unutup da hatırlayamadığı ayetlerin olmadığını kim garanti edebilir!

Kaldı ki, İslami kaynaklarda geçtiğine göre, onun yaklaşık 40 civarında vahiy kâtibi vardı. O halde onun dediği ayet nasıl gözden kaçmış olabilir ki!

Hııdeybiye’de Ümmü Seleme’nin Rolü

Hudeybiye Antlaşması’nda varılan sonuç Müslümanların aleyhine olunca, sahabeler arasında büyük bir moral bozukluğu meydana geliyor. Hatta Ömer, Muhammed’e karşı sert bir şekilde tepki gösteriyor. Bu arada Muhammed, kurban kesme zamanında arkadaşlarına iki-üç sefer, “Kalkın kurbanlarınızı kesin!” dediği halde, kırgınlıktan hiç kimse onu dinlemiyor. Bunun üzerine Mu­hammed’in yanında bulunan kendi hanımı “Ümmü Seleme” ona,

“Kimse bağırıp çağırmayla seni dinlemez. O halde, önce sen kalk kurbanını kes; böylece halk da sana bakar, kurbanlarım keser” di­yor. Sonuçta, Muhammed onun dediğini yapıyor ve halk da kal­kıp kurbanlarını kesmeye başlıyor ve bu işi Muhammed değil de, onun hanımı Ümmü Seleme sonuca bağlıyor.[24]

Burada şunu sormak gerekir: Bu antlaşmanın ağır koşulları­na karşı, Ömer, “Ey peygamber! Hani biz evden çıktığımızda, sen bize Kabe’yi tavaf edeceğimizi söyledin ve biz bu amaçla yola koyulduk. Ama şimdi ise. Müşriklerin direnmesi sonucu biz Tavaftan vazgeçiyoruz. Acaba sen bunu nasıl açıklarsın?” şeklinde gerçekten çok sert bir eleştiri yöneltiyor. İşte bu önem­li ortamda, arkadaşlarını ikna etmek için neden ortada vahiy gö­rünmüyor da, Muhammed’in yanlışını Ümmü Seleme adında bir bayan düzeltiyor?

Bu olayda Muhammed’in Ömer’e verdiği yanıt çok önemli: ’]3.en .Kâte’^tavaf edçceğimizi söyledim ama, bu sene yaparız de- pıedim; önümüzdeki yıl yapacağız^ Dolayısıyla, bu olayda herhan­gi bir yalan yoktur” diyor. Onun, “Gelecek yıl Kabe’yi tavaf edece­ğiz” sözü, bir keramet değil; tersine antlaşmanın icabıdır ve bu metinde “Seneye Kabe tavaf edilecek” ifadesi zaten vardır. Kaldı ki, eğer tavafın seneye yapılacağını bilmişse, o zaman neden 1400 kişiyi evlerinden çıkartıp tavaf amacıyla yollara döktürüyor ki?

Muhammed Bir Mühendis Değildir

Muhammed, Mekke’den Medine’ye göç edince, oranın halkı kendisinden, verimsiz olan hurma ağaçlarını aşılamalarının di­nen sakıncalı olup olmadığını sorarlar. Muhammed onlara. “Ha­yır aşı yapmak uygun değildir” yanıtını verir. Bunun üzerine

Müslümanlar aşı yapmaktan vazgeçerler. Muhammed’i dinleyip de aşı yapmayanlar, aşı yapanlara nazaran o yıl az mahsul alır­lar. Tabi ki buna sebep olan, Muhammed’in fetvasıdır. Çünkü, eğer başlangıçta onlara izin verseydi veya “bilmiyorum” desey­di böyle olmazdı, en azından bu işin sorumlusu, o olmazdı. Ni­hayet, halk Muhammed’e sonucu olumsuz olan bu vakayı anla­tınca, kendisi bu kez şu yanıtı verir:

”Şunu bilin ki, ben de bir insanım. Dini konularda beni din­leyin. Fakat kendi görüşüme göre bir şey söylediğim zaman

ben de bir insanım (yanılabilirim).”[25]

Görüldüğü gibi, Muhammed, yanıldığında “Ben de bir insa­nım, yanılabilirim” biçiminde cevaplar veriyor; başarı gösterdi­ğinde ise, işi vahye havale edip insanüstü bir makama mal edi­yor. Bu gibi çıkmazlar karşısında, Usul-ül Hadis ilminde uzman olanlar, inandırıcılığı olmayan şöyle bir yorum yapıyorlar: “As­lında Muhammed’in ara sıra yanıldığı hem doğrudur hem de normal bir şeydir. Çünkü o, insanüstü bir varlık değildir. Kaldı ki, Muhammed bazen vahiy namına konuşmuş, bazen komutan olarak, bazen devlet başkanı sıfatıyla… vb.” Bu gibi savunma­lar için, tbn-i Kuteybe’nin (ö. hicri 276), Te’vil’ii MuhtelifiI Ha­dis ile Tehavi’nin (ö. hicri 321) Müşkiiü’l Asar adlı yapıtları ör­nek olarak gösterilebilir. Dikkat edilirse İslami yazarlar, eleştiri­lerden kurtulmak için, Muhammed’in şahsını bile parçalara ayı­rıyorlar. Şöyle ki, bazen asker, bazen idareci, bazen normal va­tandaş vs. sıfatlarıyla konuşmuştur gibi. O zaman hemen şöyle bir soru akla gelir: Muhammed’in hangi ifadesi vahye, hangisi devlet başkanlığı sıfatına, hangisi ordu komutanlığı sıfatına, hangisi normal vatandaş sıfatına dayanır?..

Bu gibi yorumlarla işin içinden çıkmak çok zor. Zira, güzel bir söz söylediği zaman onu vahiy kabul edip Allah’a havale edelim; yanıldığı zaman da, “Kusura bakmayın burada yanılmış ama, peygamber sıfatıyla değil de bilmem ne sıfatla konuşmuş­tur” diyelim. Böyle bir tasnifin kriteri neye göre yapılır; acaba bu inandıncı mı?

Şu soru sorulabilir: Acaba o günkü insanlar çok mu cahildi ki, hemen söylenen her şeyi kabul ediyorlardı?

Her şeyden önce şu bilinmelidir ki, Muhammed bu olayları 14 asır önce yaşayan bir topluma anlatmıştır. Gayet tabii ki ge­niş halk kitleleri cahildi ve bu tür inançları kabule müsaitti. Za­ten bu inançlar daha önce de vardı, toplum bir kere bunlara ya­bancı değildi. Burada çok çarpıcı bir örnek verelim: O zaman evlerde hela yoktu; insan, ihtiyaçlarım gidermek için -gece ol­sun gündüz olsun- dışarı çıkmak zorunda kalırdı. Muhammed ise, geceleyin dışan çıkmayıp tuvalet ihtiyacını evin içinde bir kapta giderirdi. Ona aşırı derece inananlar da gidip şifa niyetiy­le onun idrarını içerdi. İşle o günkü insanlar içinde böyle ina­nanlar vardı. Bu örnek, toplumun genel yapısı hakkında önemli bir ipucu vermektedir.86     s

Şunu da hemen belirtelim ki, bilinçli insanlar yok değildi; ancak bunlar, Muhammed ve yandaşlarına karşı direnemezlerdi, galip gelmeleri imkânsızdı. Sebebine gelince; bir kere Muham­med, kendi arkadaşlarına aşırı vaatlerde bulunuyordu. Mesela, “Kim Allah rızası için savaşırsa cennetliktir” diyerek ahireti kullanıyordu; “Kim din uğura öldürülürse şehit, kalırsa gazidir” deyip taraftarlarının her iki durumda da kârlı olduğunu söylü­yordu. Ayrıca, “İnanmayanlarla savaşıp, mallarını ganimet ola-

Ebıı Davud, Taharet, 24; Nesai, Taharet, 28; tbni Esir. Üsdii’I Gabe, No: 6732, 6763: Hakim. Müsteârek\en alıntı yapmış; İbni Abdil Ber, İstiab, No: 3242, “ÜmeymeM bahsi; Ahmeı Zeyni Dahlan, es-Sirçtü-n-Nebcviyye> 2/256.

rak ele geçirip kullanmak, Müslümanlara helaldir” diyordu. He­le en önemlisi, Müslümanlara, karşı tarafın kadın ve kızlarını cariye, erkeklerini de köle olarak kullanabilme imkânını tanı­mıştı. Bütün bu primler ve benzerleri, Muhammed taraftarlarına saldırı konusunda doping yapmaya yeterliydi. Dolayısıyla, Mu­hammed’e karşı çıkan insanlar, Muhammed’in arkadaşları tara­fından bu gibi primler sayesinde yok edilirdi. İstenmeyen kişi­leri ortadan kaldırmak için, bu tür primlere inanan insanları kul­lanmak çok kolaydı. Bu gibi insanlara yeter ki Muhammed’den bir işaret gelsin, hemen asayiş ber-kemaldi.

II. BÖLÜM

MUHAMMED’İN HANIMLARI HAKKINDA İNEN AYETLER

Bilindiği gibi, Kuran 114 sureden müteşekkildir. Genel ka­nı, bunların 86’sının Mekke’de, geriye kalaıı kısmının da Medi­ne’de indiği şeklindedir. Daha önce de belirtildiği gibi, -istisna­lar hariç- Mekke’deki aile yapısı Medinc’dekinden daha fazla ataerkildi. Kaldı ki, Muhammed Mekke döneminde hem iktida­ra gelmemişti, hem de birden fazla kadınla evlenmemişti.

Dolayısıyla, bir nevi arz-talep gereğince, orada inen surele­rin hiçbirinde kadınla ilgili bir ayet yoktu. Muhammed, 56 yaşı­na geldiği bir sırada Medine döneminin 3. yılından itibaren çok evliliğe başladı. Şöyle bir örnek verelim: 56-58 yaşındayken (h.

yılda), 21 yaşında olan Hafsa ve 30 yaşlarında olan Zeynep binti Huzeyme ile evlenmişti. 57 yaşlarında iken, takriben 29 yaşında olan “Ümmü Seleme’1 ile, 58 yaşında iken 35 yaşında olan “Zeynep b. Cahş’\ Reyhane ve 20 yaşında olan Cüveyriye üçlüsü ile aynı yılda evlenmişti. 60 yaşına girerken de aynı yıl 17 yaşında olan “Safiye”yi, 36 yaşında olan Meymune’yi ve 20 yaşında olan Marya’yı getirmişti. Daha önce de onun yanında Ayşe ile Şevde adında iki hanımı vardı. Bunlar dışında onun başka hanım ve cariyeleri de vardı; bunlar, Muhammed ve Kur- maylarmın Hanımları adlı kitabımızda ayrıntılı olarak açıklan­mıştır. İlginçtir ki, Medine döneminin bu ilk iki yılında inen su­relerde kadın yine Kur’an’da yoktur. Mesela, Bakara, Al-i İm­rân, Enfâl, Saff, Teğâbün, Cum’a, Muhammed ve Haşr sureleri gibi. Ancak, bunlar içinde Bakara Suresi’nde kadınla ilgili iddet olsun, boşanma olsun, alışverişlerde şahitlikler olsun bazı dü­zenlemeler vardır ki, bunlar da konumuzla alakalı değildir. Çünkü biz bu bölümde, Muhammed’in eşleri aleyhinde olan, onun ailevi hayatıyla ilgili ayetleri işleyeceğiz. Kaldı ki, diğer kadınlarla ilgili “Kadını dövebilirsiniz” gibi çok ağır hükümler içeren ayetlerde Medine döneminde inmişti.

Bu bilgileri şunun için anlatıyoruz: Ne zaman ki Muham­med, aile yapısı anaerkil olan Medine’ye göçtü ve ne zaman ki orada hem birçok kadınla hem de savaş esiri cariyelerle hayatı­nı birleştirdi ve ne zaman ki kadınlar hem seslerini duyurmaya, hem de kocalarına karşı gelmeye başladılar ve onların bu karşı gelme eylemi, hem Muhammed’in, hem de Ömer gibilerin aile­sinde de etkisini gösterdi, o vakit söz konusu ayetlerin inmeye başladığını görüyoruz. Daha önce de değindiğimiz gibi, Havle adında Medineli bir bayan, Muhammed’Ie yaptığı bir tartışma sonucu “Mücâdele” Suresi’nin ilk dört ayetinin inmesine neden olmuştu (zihar hakkında).

Medine kadınlarının Mekke kadınlarından farklı bir yapıya sahip olduklarını pekiştirmek için, bir örnek sunup, ardından Muhammed’in hanımlarıyla ilgili olan ayetlere geçelim: Medine­li kadınlar, Muhammed’e, “Neden annemiz Havva, babamız Adem olduğu halde biz kadınlar Kur’an’da hiç geçmiyoruz, ne­den biz kadınlar savaşa katılmıyoruz, neden biz kadınlar veraset­te erkeğin yansı kadar pay alıyoruz (Kur’an, Nisâ Suresi, 11. ve 176. ayetler), nedir bu iki cins arasındaki ayrıcalığın nedeni?” gi­bi sorular soruyorlar. Bu sorular sorulduktan sonra, artık değişik zamanlarda kadınlarla ilgili ayetler inmeye başlıyor. Gerçi bu ayetlerle kadınlara önemli bir şey verilmiyordu, ama sembolik de olsa bu mücadele sonucu Kur’an’da kendilerine yer verildi. Me- dineli kadınların mücadeleleri sonucu şu ayetler inmeye başladı: Al-i İmrân Suresi, 195. ayet; Ahzâb Suresi, 35. ayet; Nisa Suresi, 32. ayet ve Tevbe Suresi, 71. ayet. Kur’an’da kadınla ilgili ehven (kadınların biraz lehine) olan ayetler bunlardır.*

Kadınlar, mücadeleleri sonucu Kur ana girebildiler. Fakat, daha önce de belirtildiği gibi, bu yeterli değildir. Acaba neden onlara bundan daha fazla hak verilmedi? Çünkü kadın fizik gücü itibariyle erkeğe göre daha zayıftır; özellikle o günkü şartlarda kaba kuvvet etkili olduğundan, kadın fiilen hep ikinci sınıf va­tandaş muamelesine maruz kalıyordu. Şayet erkeklerin hoşuna gitmeyen önemli bir şey koparabilselerdi, bu sefer erkekler ka­bul etmezdi. Hele hele Ömer gibileri varken onlara hiç önemli bir hak verilebilir miydi ki? Ömer bahsinde değindiğimiz gibi, Muhammed ilkönce^ “Gerekirse kadın da eşini dövebilir” fetva­sını vennişti^ Ama Ömer buna^jraz edmce, bu sefer, ‘Kadınları dövebili^iniz^eklmde.Hyet inmeye bağlamıştı (Nrsa^SuresT^34. ayet). Dolayısıyla, Medineli kadınlar böylesFerkekler yüzünden Kur’an’da ancak bu kadar yer alabilirlerdi.

Bazı İslami yazarlar, Muhammed’in hanımlarıyla olan kav­gasını, ekonomik sıkıntıya bağlıyorlar. Bunun gerçekle hiç ilgi­si yoktur. Hem Kur an a göre doğru değildir, hem de tarihi ger­çeklere terstir. Burada kısa bir-iki örnek verelim: Az önce de söylendiği gibi, Muhammed’in birçok kadınla evliliğe başlama­sı, Medine döneminin 3. yılından itibaren başlar. Oysa onun ga­nimete başlama tarihi Medine döneminin ikinci yılında Batn-ı Nahle vakrası ve bir süre sonra da aynı yıl Bedir Savaşıryla baş­lar. Daha önce de Ömer’le ilgili Bedir Savaşı bölümünde açık­lanmıştı ki, Enfâl Suresi’nin 1, 5 ve 41. ayetleriyle Haşr Sure-

Tirmizi. Nisa tefsiri, No: 3022; Kütüb-i Sitte, i. Canan tere., 3/395; Vahidi, Es- bathi Nüzul ilgili ayetler bölümünde; Mücahit tefsiri. Âl-i İmrân-195, Nisâ-32, Ahzâb-35; Fahrettin er-Razi, Tcf$ir-i Kebir. Âl-i İmrân-195; tbni Kesir tefsiri, Nisâ-32; Süfyon-i Sevri tefsüi. Ahzâb-35 vb.

sinin 6. ayetinde hem ganimetlerin Müslümanlara helal oldu­ğundan, hem de bunların çoğunun Muhammed’in inisiyatifinde olup, gerek ailesine ve gerekse diğer akrabalarına kullandırabi- leceği yetkisinden söz ediyordu. Ayrıca Muhammed’in zenginli­ğiyle ilgili ortada şu tarihi gerçekler vardır ki, Beni Nadir gaza­sında ele geçirdiği ganimetten her hanımına bir yıllık nafaka ayırmış. Hendek Savaşı nda ele geçirdiği ganimetten her hanı­mına 100er vaşak (yaklaşık 10ar ton) hurma ve arpa ayırmıştı. Bir de Muhammed’in ganimetten kendi şahsına ayırdığı özel köy ve bahçeleri vardı. Hele h. 2. yılda Bedirde ele geçirilen esirlerden fert başı alınan dörder bin dirhem fidye olayı, herke­sin bildiği bir olaydır. Dolayısıyla, onun ailesiyle ilgili sıkıntıla­rının nedenini ekonomik nedenlere bağlamak, yakıştırmadan başka bir şey değildir.[26]

Muhammed, “Ben herhangi bir hanımımla evlenmiş isem, Allah’tan aldığım vahye dayanarak evlenmişimdir” diyordu. As­lında bu konuda başka kaynak göstermeye gerek yoktur. Çünkü, -ileride görüleceği gibi- Ahzâb Suresi’nin 37. ayetine göre Al­lah, Muhammed’in Zeynep’le olan evliliğinde bizzaı kendisi ni­kâhı kıyıyor. Muhammed de bu ayete dayanarak, artık Zey­nep’le yeni bir nikâh kıymadan, evlilik için şahit tutmadan, ka­dına mehir ücretini bile vermeden, hatta kadının rızasını alma­dan ona el koyuyor. Gerekçe olarak da, Ahzâb Suresi nin 37. ayetinde geçen hükmü gösteriyor.[27]

Bu genel açıklamayı yaptıktan sonra, şimdi de direkt olarak Muhammed’in hanımlarından söz eden, onlara özel ve aynı za­manda birbirleriyle anlam bütünlüğü içinde olan ayetleri, birkaç

grup halinde açıklamaya geçelim. Bu durumda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor;

Nûr Suresi’nin 11. ayetinden itibaren yaklaşık on ayet;

Ahzâb Suresi’nin 28. ayetinden 34. ayetine kadar olan toplam 7 ayet;

Ahzâb Suresi’nin 36,’dan 40.’ya kadarki ayetleriyle 53. ayeti;

Ahzâb Suresi’nin 50-52. ayetleri;

Tahrîm Suresi’nin ilk beş ayeti.

Grup:

Nûr Suresindeki ayetlere, bir vesileyle Ömer bahsinde kısa­ca değinmiştik; o yüzden burada o ayetlere tekrar değinmeyece­ğiz. Ancak şunu hatırlatalım ki, o ayetler Ayşe’ye özel “İfk” ola­yına ilişkindi. Şimdi sırayla diğer ayetleri açıklamaya geçelim.

Grup:

“Ey peygamber, hanımlarına de ki; eğer dünya hayatını ve onun ziynetini, ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşa­ma bedellerini verip hepinizi güzellikle boşayayım.” (Ahzâb Suresi, 28. ayet.)

“Yok eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsa­nız, şüphe yok ki Allah, sizden iyi davranan kadınlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb Suresi, 29. ayet.)

“Ey peygamber hanımları, sizden her kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun cezası iki kat artırılır. Bu, Allah için çok ko­laydır.” (Ahzâb Suresi, 30. ayet.)

“Sizden her kim de Allah’a ve Resulüne itaat eder, salih amel işlerse, ona da mükâfatını iki kat veririz. Ayrıca onun için çok güzel bir rızk hazırladık.” (Ahzâb Suresi, 31. ayet)

“Ey peygamber hanımları, siz herhangi bir kadın gibi değil­siniz. Eğer Allah’ıan korkuyorsanız, size yabancı olan erkek­lere cilveli konuşmayın ki, sonra kalbinde kötülük bulunan­lar, bir arzuya düşerler. Güzel ve münasip (erkeklere çekici olmayan) sözler söyleyin.” (Ahzâb Suresi, 32. ayet)

“Vakar ile evlerinizde oturun… İlk cahil iye (devri kadın la- rı)nın açılıp saçılarak yürüdükleri gibi yürümeyin. Namazı dosdoğru kılın. Zekâtı verin. Allah ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Bey t, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi ter­temiz yapmak istiyor.” (Ahzâb Suresi, 33. ayet.)

“Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırla­yın. Şüphesiz ki Allah, her şeyin içyüzünü bilendir ve her şeyden de gerçekten haberdardır.” (Ahzâb Suresi, 34. ayet.)

Şimdi de anlamlarını sunduğumuz bu ayetlerin kritiğini ya­palım.

Evrensel bir kitap olduğu iddia edilen Kur’an’da, Muham­med’in aile hayatından bu şekilde söz edilmesi dikkat çekicidir! Burada şunu sormak gerekir: Acaba bu gencecik hatunların ceza­sı neydi ki, Allah hem “Muhammed’in bütün hanımlarıyla evlen­mesi benim iznimledir’ (izinle ilgili kaynaklan daha önce yaz­mıştık) deyip onları dedeleri durumunda olan 60 yaşındaki bir in­sanla evlendiriyor (ki onlar içinde 10, 20, 25 yaşlarında olan ha­tunlar vardı; bunlarla ilgili geniş bilgiyi onun hanımları hakkında yazdığımız eserde vermiştik); hem de Kur’an’daki bu tür ayetlerle onları ev hapsinde tutuyor? Hele hele Allah ın kadınlara hitaben, “Sakın ha! yabancı erkeklerle cilveli cilveli konuşmayın, yolda yürürken de çalımlı yürümeyin (ne olur ne olmaz, erkekler bir şey yapabilir)” şeklindeki ifadesi gerçekten ilginç.

Ayrıca, İslam inancına göre Allah’ın gücü her şeye yettiği halde neden o kadınlara bu kadar yalvarıyor ki? Bu kadar yal­varma yerine, onlara akıl, anlayış verseydi, o kadınlar hem ona, hem de Muhammed’e saygılı olmak zorunda kalacaklardı ve bu­gün Kuran da, bu gibi eleştirilerden kurtulmuş olacaktı. Kaldı ki, bu kadar nasihate rağmen kadınların, Allah’ı dinlemediği ke­sin olarak ortada. Çünkü, bu ayetlerin içinde bulunduğu Ahzâb Suresi, geliş sırası itibariyle 90. sıradadır; Tahrîm Suresi ise 107. sırada yer alır ki, zamanlama bakımından Ahzâb Sure­sinden epey sonra inmiştir. İleride de görüleceği gibi, Tahrîm Suresi’nin ilk beş ayetinde, Muhammed’in hanımlarının kendisi­ne karşı geldikleri, ona komplo kurdukları kesin olarak ifade ediliyor. Bu durumda, heııı Allah’ın bu Ahzâb Suresi’ndeki vaz- u nasihati boşa gitmiş oluyor, hem de şu eleştiri yapılabiliyor: Hani Allah bu Ahzâb Suresi’nde Muhammed’in hanımlarına seslenerek, “Ey peygamber hanımları, eğer siz itaat etmezseniz ben size iki kat ceza veririm…” demişti. O halde, onların Al­lah’ı dinlemedikleri kesin olarak ortada olduğuna göre, Allah dünyayı onlara zehir zemberek yaptığı gibi, acaba emre itaatsiz­likten ötürü ahiretlerini de mi böyle yapacak ve az önce açıkla­dığımız Ahzâb Suresi’nin ilgili ayetlerine göre kendilerine iki kat ceza mı verecek? Bir de bu ayetlerin muhatapları olan Mu­hammed’in hanımları, şu anda hayatta olmadıklarına ve bu ayet­ler de çok açık bir biçimde onlara mahsus olduğuna göre bunla­rın hâlâ Kur’an’da durması lüzumsuz olmuyor mu?

Ayşe, bu konuyla ilgili şunlan anlatıyor:

“Bizimle ilgili bu ayetler indikten sonra, Muhammed ilkin benden başladı ve şöyle dedi, ‘Ben bu ayetlere dayanarak si­zi serbest bırakıyorum. Ya evliliğimizin devamına karar ve­receksiniz, ya da benden boşanmanızı isteyeceksiniz; artık tercih sizindir…’ dedi ve ekledi: ‘Ey Ayşe, saktn kendi başı­na karar verme, git anne babanla danış ondan sonra kararını ver’ dedi.”

Ayşe, “Halbuki o, anne babamın boşanmamı istemeyecekle­rini biliyordu” şeklinde konuşmasını sürdürüyor. Ayşe’nin işaret ettiği gibi, Muhammed’in bu ifadesinden, kendisinin boşanma­dan yana olmadığı anlaşılıyor.[28]

Netice itibariyle -zaten başka da çözümü olmadığı için- bü­tün hanımlar onun yanında kalmayı tercih ediyor ve kendi ka­derlerine rıza göstermek zorunda kalıyorlar, Zira, aksi takdirde bunlar hem Kur’an’m hükmüne göre ölünceye dek dul kalmak zorunda kalıp başkasıyla evlenemezlerdi, hem de Muham­med’den ayrılmış olmaları durumunda, Müslümanların onlara iyi bakmamaları söz konusuydu; ki bu davranış, kadınlar için çok ağır bir manevi cezaydı.

Burada bazı İslami yazarlar şu savunmayı yapıyorlar: “As­lında bu ayetlerde kastedilen yalnız Muhammed’in hanımları değil, bütün kadınlardır. Muhammed’in hanımları ise birer sem­boldür. Dolayısıyla, buradaki mesaj geneldir’ diyorlar. Bu sa­vunma yeterli değildir. Çünkü diğer kadınlarla ilgili bu gibi ted­bir ayetleri, Kur’an’m birçok yerinde net bir biçimde ifade edil­miş; az önceki ayetlerle daha sonra açıklanacak olan ayetlerde birkaç kez, “Ey Muhammed kadınları” (Ahzâb Suresi, 30-32. ayetler vb.) demek suretiyle özel olarak hitap ediliyor. Bu du­rumda, bu çağrıyı bütün hanımlara teşmil etmek doğru değildir. Acaba, “Evlerinizde oturun” şeklinde ifade edilen ve Muham­med’in hanımlarına özel olan bu yaptırımın tüm kadınlar için de geçerli olduğunu söylersek, bu doğru olur mu? Bugün için artık bu formül geçerli mi?

Tüm kadınların kastedilmediğinin bir diğer gerekçesi de şu­dur: Muhammed birçok kadınla evli olduğu için, onlar hep bir­birlerini kıskanıp kavga ederlerdi. O halde, bugünkü toplumda tek evlilik olduğuna göre, kıyasta bir benzerlik mevcut değildir.

Dolayısıyla, bu gibi ayetlerle genelin kastedildiğini söylemek yanlış olur. Kaldı ki» bu ayetlerle tüm kadınlar kastedilse bile, acaba günümüz dünyasında bunun uygulanması mümkün mü!

Asıl üzerinde durmak istediğimiz şudur: Ömer’in hatırı için ayetler geldiği gibi» burada da bu tür ayetler Muhammed’in hatı­rı için inmiştir. Konuyu şu kısa soruyla netleştirebiliriz: Acaba neden Muhammed’e yaklaşık 15 yıllık peygamberliği dönemin­de bu tür yaptırım ayetleri inmedi de, kendisi birden fazla evli­lik hayatına başlayınca, bu konuda bir sürü ayet geldi? Şayet Muhammed tek evli olsaydı veya hiç evli olmasaydı, yine bu tip ayetler iner miydi? Buna benzer sorular çoğaltılabilir.

Grup:

“Allah ve Resulü bir işe hüküm (karar) verdikleri zaman, ka­dın olsun, erkek olsun artık ona seçme hakkı yoktur (karşı koyamazlar). Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.11 (Ahzâb Suresi, 36. ayet.)

“(Ey peygamber,) Hatırla o zamanı ki, Allah’ın da, senin de kendisine iyilik yaptığın o kimseye (Zeyd’e), eşini yanında tut (onu boşama), Allah’tan kork’ diyordun ve Allah’ın açığa çıka­racak olduğu şeyi (Senin ona olan aşkını) içinde gizliyor, in­sanlardan (onların dedikodularından) korkuyordun. Halbuki, korkulmaya layık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini ke­since, biz onu sana nikahladık (evlendirdik). Ta ki evlatlıkların, kendilerinden ilişkilerini kestikleri eşleri (üvey babalar tarafın­dan) alma konusunda müminlere bir sıkıntı-zorluk çıkmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzâb Suresi, 37. ayet.)

“Allah’ın kendisine helâl kıldığı bir şeyi (Zeynep’i) yerine getirmekte (onu almakta), peygambere herhangi bir vebal- günah yoktur. Daha önce geçen (peygamberler) arasında da

Allah’ın kanunu böyleydi. Allah’ın emri mutlaka yerine gele­cek, yazılmış bir kaderdir.” (Ahzâb Suresi, 38. ayet.)

“O (önceki) peygamberler ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyurur, Allah’tan korkarlar ve onun dışında kimseden de korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” (Ah­zâb Suresi, 39. ayet.)

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonu-mührüdür. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb Suresi, 40. ayet.)

“Ey iman edenler! Bir yemek için size izin verilmişse bu ha­riç; bunun dışında peygamberin evlerine girmeyin. (Şayet yemeğe çağırılıp da giderseniz) yemek kabını gözetlemeyin. Davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yer yemez hemen da­ğılın (evi terk edin), sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz peygamberi üzüyor, fakat o (size bunu söylemekten) utanı­yor. Allah ise, hakkı söylemekten çekinmez…” (Ahzâb Su­resi 53. ayetin Itk bölümü.)

Şimdi de bu ayetlerle ilgili önemli gördüğümüz noktalar üzerinde bir değerlendirme yapalım.

36. ayette geçen, “Allah’ın vc Resulünün verdikleri hükümde hiçbir mümin erkek ve kadına itiraz hakkı yoktur” ifadesinden kastedilen şudur: Muhammed, Zeynep’le evlenmeden -yakla­şık- bir yıl önce, onu kendi azatlı kölesi olan Zeyd’le evlendir- mişti. Rivayetlere göre, hem Zeynep hem de onun kardeşi, bu evliliğe karşı çıkmışlardı. İşte bu ayet (güya) onları susturmak için inmiştir deniyor. Zeynep, aynı zamanda Muhammed’in hâ­lâsının kızıdır. Dikkat edilirse, Zeynep’in Zeyd’le olan evliliğin­de de Zeynep’i zorlayan ayetler inmiş ve bunların gereği olarak

Zeyd-Zeynep evliliği gerçekleşmişti. Peki ne oldu da Muham­med bir yıl sonra değişti ve Zeyd’in nikâhlısı olduğu halde ay­rılmalarına zemin hazırlayıp* sonradan onu aldı ve bu konuda ayetler inmeye başladı?

Evet, Zeynep’in Zeyd’le evliliğinden yaklaşık bir yıl sonra ne­den Muhammed’e farklı ayetler geldi de iş tam tersine çevrildi?

Olayın doğruluğunu pekiştirmek için, İslam camiasındaki en muteber kaynaklardan çok zengin bir liste sunacağım. Aslında başka kaynağa gerek yoktur. Çünkü Ahzâb Suresinin az önceki ayetleri, zaten olayı içermektedir. Kur’an’da yalnız Muham­med’in Zeynep’e nasıl âşık olduğu hikâyesi anlatılmıyor; yoksa diğer bilgilerin tümü zaten vardır.

Aşkın hikâyesi şöyledir:

Muhammed, bir gün bir iş icabı Zeyd’in evine gidiyor; me­ğerki o gün Zeyd evde değilmiş. Muhammed kapıyı açıp baktı­ğında, Zeynep’in çıplak vücudunu görünce değişiyor. Bundan sonrasını Zeynep’ten dinleyelim: ‘‘Muhammed beni görünce, ’Ey kalpleri değiştiren yüce Allah’ deyip döndü yoluna devam etti.” Hatta İmanı Taberani, Mucem-i Kebir adlı yapıtında 24/44’te, Zeynep’ten naklen, Muhammed’in az önceki sözüne şunu da ekliyor: “Muhammed evden gidip kaybolana kadar yol­da kendi kendine mırıldanıp bir şeyler söylüyordu.” Aynı ifade İbn-i Sad tarafından da TabakaL 8/295, No: 4120’de dile getiril­miş (Zeynep binli Cahş bölümünde). Çoğu kaynakta, Zeyd eve gelince Zeynep’in olup bitenleri ona olduğu gibi anlattığı aktarı­lıyor. Bunun üzerine Zeyd olayın boyutunu anlıyor ve Muham­med’e giderek “Sen bizim eve gelip hanımımı görmüşsün, ola ki onunla ilgili senin kalbine bir şey gelmiş; o zaman ben onu bo­şayayım, sen alM diyor. (Mesela, İbn-i Sad, Thbakat, 8/295.) Hatla, Kadı Baydavi’nin şerhi olan Şeyhzade’de aynı ayetle ilgi­li “Muhammed. o anda Zeynep’i bembeyaz, çok güzel, Kureyş kadınlarının en mükemmeli olarak görünce, kalbi değişti” biçi­minde bir bilgi aktarılıyor.

Muhammed’in, Zeynep’i görmesi sonucu bozulup ona âşık olduğunu ve bunun sonucu olarak da az önceki ifadeyi kullan­dığını içeren birçok kaynak sunacağız; çünkü, ciddi bir durum söz konusudur. Bu kaynakların, özellikle İslam camiasında say­gın olarak bilinen şahsiyetlerden seçildiğini belirtmeliyiz.[29]

Zeyd’in, Muhammed’e, “Sen bizim eve gelip hanımımı gör­müş ve ’Ey kalpleri değiştiren Allah’ ifadesini kullanmışsın. Ola ki senin kalbine bir şey gelmiş. O zaman ben onu boşayayım sen al” şeklinde beyanatta bulunmasının sebebi şuydu: Zeyd, hem Muhammed’in üvey evladıydı; ki bu yüzden babasına saygı gös­termek zorundaydı; ayrıca o zavallı ve saf adamın kafasında, Mu­hammed’in âşık olduğu bir kadınla hâlâ evli kalmasının, kendi başma ilahi bir felaket getirebileceği düşüncesi oluşmuş ve içinde korku doğmuş olabilir. Hele o günkü koşullarda bunu düşünmek çok doğaldı. Muhtemelen bir diğer etkili sebep de şudur: Şayet Zeyd, boşanma teklifinde bulunmamış olsaydı, Muhammed’in onu ortadan kaldırma ihtimali çok güçlüydü. Çünkü, ileride anla­tılacağı gibi, Muhammed’in bu olayının Davud peygamberinkine benzetilmesi de, bu tezi doğrular niteliktedir.[30]

Zeyd’in az Önceki müracaatı üzerine, (formalite gereği) Mu­hammed ona, “Allah’tan kork, eşini boşama” yanıtını verir (Ah­zâb Suresi, 37. ayet). Bu nasihat ürerine Zeyd onu dinler ve oradan ayrılır. Zeyd, zaten Muhammed’in sözünü kıramazdı.

Çünkü bu karşı gelme, Kur’an’ın genel ruhuna aykırı olduğu gi­bi* özel olarak da Ahzâb Suresi nin 36. ayetine aykırıydı. Bu ayette, “Muhammed’in verdiği bir kararda, hiçbir mümine itiraz hakkının olmadığı, aksine hareket edenin, apaçık bir sapıklığa düşmüş olacağr kesin bir ifadeyle belirtiliyor. Kaldı ki Zeyd, Muhammed’den gelecek böyle olumlu bir kararı canı gönülden temenni ediyordu. Çünkü o, eşini seviyordu. Onun, “Eşimi bo­şayacağım” teklifini Muhammed’e aktarması, ağırlıklı olarak nabız yoklaması amacını güdüyordu.

Peki Muhammed Zeynep’e âşık olduğu halde, neden onun kocası olan Zeyd’e, “Sakın ha hanımını boşama../’ diyordu? Muhammed, kendisinin Zeyd’e böyle bir söz söylemesinin zarar­larını bilmiyor muydu acaba? Aslında çok iyi biliyordu ve bu yönteme bilerek başvuruyordu. Gerçekten çok profesyonelce bir karardı bu. Zaten Zeynep’i elde etmenin bu taktikten başka ikin­ci bir formülü yoktu. Eğer apaçık bir biçimde yetkisini kullanıp Zeynep’i elde etseydi veya Zeyd’e, “Ben ona âşık oldum artık bu aşamadan sonra onu boşa ben alayım” demiş olsaydı, o zaman kurduğu sisteme kendi eliyle dinamit koymuş olacaktı. Çünkü, onun muhaliflerinin eline çok önemli bir koz geçmiş olurdu. İşte bunun için çok kurnazca bir taktik uygulayıp Zeynep’i elde et­meyi başarabildi. Taktik şudur: Herkese karşı kendi haklılığını savunabilmek için Zeyd’e, ”Kusura bakma! bak, ben sana hanı­mını boşama dedim; fakat, gelen vahiy beni haksız çıkardı; Al­lah bana, ’Zeynepi al, bu evlilikte hayır vardır’ diyor. Allah’ın bu emrine uymazsak hepimiz günaha gireriz…” demektedir.

Ve nihayet bu sefer kendisi Zeyd’i çağınp gelen ayetleri ona okuyor. Ayetin Özü şu:

“Ey habibim, hani hem Allah’ın, hem de senin ona iyilik yaptığın Zeyd’e sen, ‘hanımını tut, onu boşama, Allah tan kork’ diyordun. Halbuki sen bu konuda ciddi değildin ve in­sanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağını (Zeynep’in aşkını) kendi içinde gizliyordun. Oysa, asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, biz onu sa­na nikahladık ki üvey baba, evlatlığı, hanımını boşadığı za­man onu alabilsin (demek istediği, evlatlığın hanımı gelin sayılmaz. Dolayısıyla, üvey baba gerekirse onu alabilir, ha­ram değildir) ve bu diğer insanlara örnek olsun. Allah’ın em­ri yerine getirilmiştir…” (Ahzâb Suresi, 37. ayet.)

Asıl hadise, bundan sonra başlıyor. Muhammed, Zeyd’i çağı­rıp bu ayeti anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: “Git Zeynep’e bu olayları anlat ve onu bana iste.” Evet, Muhammed Zeynep’i kendine istemek için aracı olarak Zeyd’i gönderiyor. Zeyd itiraz edemezdi. Nihayet, Zeynep’in yanına varıyor. Kapıya varınca, içeri giremiyor ve yüzünü çevirerek -kendi ifadesine göre- ter içinde, sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ruh hali içinde kendi­sinin Muhammed’in elçisi olduğunu ve onu istemeye geldiğini söylüyor. Zeynep ise, o sırada hamur işini yapmaktadır. Zeyd’i dinledikten sonra bu teklife olumlu yanıt vermiyor ve ”Bu konu­da düşünmem gerekir” diyerek ibadet odasına çekiliyor. Zeyd, bu olumsuz haberi Muhammed’e anlatınca, Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeynep’in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzâb Suresi’nin 37. ayetindeki, “Ey habi- bim, Zeynep’i biz sana nikahladık” şeklindeki ifadedir. Artık bu ayete dayanarak ne Zeynep’e mehir ücretini veriyor, ne evlenme için şahit tutuyor ve ne de akrabasından izin alıyor. İşte bu şekil­de artık -beğenilmese de- muradına ermiş oluyor.[31]

Muhammed’in Zeynep’le evlilik gerekçesi, Kur’an’da şu şe­kilde açıklanıyor:

1 * Şayet üvey evlal hanımını boşarsa, onun hanımı gerçek gelin gibi olmadığından, üvey babanın onunla evlenebileceği gerekçesi (Ahzâb Suresi, 37. ayet);

Bunu meşru göstermek için önceki peygamberlerin de böyle yaptığının öne sürülmesi (Ahzâb Suresi, 38. ayet);

Zeynep’in Muhammed’le evliliğinin, yerine getirilmesi gere­ken bir kader işi olduğunun belirtilmesi (Ahzâb Suresi, 38, ayet);

Muhammed’in, doğurmadığı kimseye (Zeyd’e) baba ola­mayacağı gerekçesi (Ahzâb Suresi, 40. ayet).

Bu gerekçeler karşısında şunu sormak gerekir: Acaba Zeyd, Muhammed’in üvey evladı, Zeynep de onun gelini olmasaydı ve­ya her ikisi de ortalarda görünmeselcrdi, bu durumda Muham­med ne yapacaktı? Başka bir ifadeyle, üvey baba, üvey evladın boşanan hanımıyla evlenebilir mesajını insanlara vermek için, ille de icraatta buna örnek mi isteniyor? O takdirde, acaba ’Ze.yd ile Zeynep olmasaydı, Muhammed bu mesajı verebilmek için, ömek olsun diye yeni bir evlat edinecek, ona gelin getirecek, onları bir­birlerinden ayıracak ve onu nikâhına alma cihetine gidip halka canlı ömek mi verecekti? Ahzâb Sursi’nin 38. ayetinde, “Muham­med’in Zeynep’le evlenmesi, bir kader işi olup mutlaka yerine ge­tirilmesi gereken bir olaydır” deniyor. Oysa İslam inancına göre, kaderi takdir eden Allah’tır. O zaman neden bu kadıncağız ve Zeyd hakkında bu kötü kaderi takdir etmiş ki?

Ahzâb Suresinin 40. ayetinde ise,-kendi geliniyle evlenebil­mesi için “Muhammed hiç kimsenin babası değildir” deniyor ve böylece Zeyd’in onun evlatlığı olmasının pek o kadar fonksiyo­nunun olmadığı belirtiliyor.

Peki sormazlar mı ki, bu olaydan önce Muhammed 18 yıllık peygamberdi; neden Allah böyle bir ayet/ayetler göndermedi de, gencecik ve aynı zamanda yeni evlenmiş Zeyd ve Zeynep çiftine denk getirdi? Üstelik Muhammed’in yaşı 58, Zeynep’inki ise 35’ti ve Muhammed’in yanında da bir sürü kadın vardı. On­lann içinde -o zaman- Ayşe 12; Hafsa 23 ve Ümmü Seleme 30 yaşlarındaydı ki, bu durumda Zeynep’in bu evliliği kabul etme­si, onun için intihardan daha beterdi. 58 yaşında olan Muham- med’in hiçbir kadını olmasaydı bile, onun Zeynep’i alması vic­danen doğru değildi. Hele hele Ayşe ve Hafsa’nın Muham­med’in yanında olmaları, Zeynep için çok kötü bir şeydi. Çünkü biri Ebu Bekir’in, diğeri de Ömerin kızıydı. Zeynep’in ise, ken­disinin hukukunu savunacak otoriter bir akrabası yoktu. Şunun da bilinmesinde yarar vardır ki, Muhammed aynı yılda Zey­nep’ten başka Cüveyriye ve Reyhane ile de evleniyor. Yani aynı yılda üç sefer damat oluyor; var olan eski hanımlar da hariç. Bütün bunlara karşın Allah, Muhammed’e “Zeynep’i ben sana nikâhladım” diyor.[32] (Ahzâb Suresi, 37. ayet.)

Hele Ahzâb Suresi’nin 38. ayetindeki gerekçe ise, çok il­ginç! Orada özetle, ”Allah’ın Muhammed’e helâl kıldığı bir şeyi (hem birden fazla kadınla evliliği, hem de kendi gelini olan Zeynep’i almayı) yerine getirmekte (onu almakta) ona herhangi bir günah yoktur, Önceki peygamberlerde de Allah’ın kanunu böyleydi” deniyor. Acaba bu benzetmeden kasıt nedir? Muham­med, özellikle Yahudiler tarafından şu iki konuda eleştiri yağ­muruna tutuluyordu:

Başkasının hanımına zorla el koyan bir peygamberdir;

İşi gücü yok da devamlı kadınlarla evleniyor. Halbuki bunlar, bir peygambere yakışmayan davranışlardır diyorlardı…

Ahzâb Suresi nin 38. ayetinin inmesiyle, kendine yönelik bu iki eleştiriye, -kendince- yanıt vermiş oluyordu. Peki önceki peygamberlerin olaylarıyla Muhammed’in bu olayı arasında acaba nasıl bir ilgi vardır? Bunu çözümlemeye çalışalım:

Yahudiler, peygamberlerine çok bağlıydı. Oysa onların pey­gamberlerinden baba-oğul olan Davul ile Süleyman da, Mu­hammed’in buradaki hadisesine benzer bir olayla karşı karşıya kalmışlardı. Muhammed’e yöneltilen eleştirileri bertaraf etmek için gelen ayette onların peygamberlerine atıfta bulunuluyordu. Çünkü Davut da tıpkı Muhammed’in Zeynep’e olan aşkı gibi, bir gün damda gezerken kendine bağlı komutanlardan “Hitti Uriya”nın hanımını çıplak olarak görmüş ve ona âşık olmuştu. Bu sırada hem o kadınla gayri meşru hir şekilde yatmış, hem de onun kocasını vurdurmak için savaşa gönderip öldürtmüştü. İşte Ahzâb Suresi’nin 38. ayetindeki benzetmenin bir kısmı budur. Görüldüğü gibi, MuhammedTi kurtarmak için Yahudilerin pey­gamberlerinden emsal gösteriliyor.

ilgiü’-itteR .ay£iİ£ic^ ^y^e bj lejnjinamıyor ve “Eğer Muhammed Kur’an’dnn Wxr y*y inkflr ^tc~ydi, bul^etien^kâr ederdi” diyor.[33] Yani, o günkü koşullarda 12 yaşlarında olan gen­cecik bir Kadın (Ayşe) bile bunun pek uygun bir şey olmadığını fark edebiliyor.[34]

Ahzâb Suresi’nin 38. ve 39. ayetlerinde, Muhammed’in bir­çok kadınla evliliğine emsal gösteriliyor ve çoğu İslam kayna­ğında burada kastedilenin, Davud ve babası Süleyman olduğu söyleniyor. Önceki peygamberleri örnek göstermek suretiyle, Muhammed’i kurtarmaya yönelik ayetler sadece bunlar değildir.

Davud ile Süleyman benzetmesi, Kur’an’ın birçok yerinde geçi­yor. (Mesela; Nisâ Suresi, 54. ayet ile Ra’d Suresi, 38. ayet ve Sâd Suresi, 21. ayetten 25’e kadar olan ayetlerin tefsirlerinde.)

Şimdi de Davud’la Süleyman’ın kaçar kadın aldıklarına dair detaya geçip sağlam kaynaklardan bir liste sunmak istiyoruz.

Davud’un Süleyman’ın DAVUD’UN SÜLEYMAN’IN

Ayrıca, adı geçen yazarların çoğu, aynı bilgileri hem “Nisâ” Suresinin 54. ayetinde, hem de “Ra’d” Suresi’nin 38 ve MSad” Suresi nin 21 ile 25. ayetlerinde yazmışlardır.

Ayrıca, konuyla ilgili çok ilginç bir hadis vardır Üstelik de Buhari ve Müslim gibi en sağlam hadis kaynaklarında birkaç yerde geçiyor. Muhammed şöyle diyor:

“Bir gün Süleyman peygamber yemin içiyor ki, ‘Ben bu gece yüz (100) hanımımla cinsi münasebette bulunacağım, hepsi de erkek çocukla hamile kalacak ve o çocuklar büyüyünce de Allah rızası için savaşa gidip cihad edeceklerdir diyor. Süleyman’a ’İnşallah de bari!’ uyarısında bulunulmasına rağ­men, o ‘inşallah1 demiyor. O gece bütün hanımlarıyla yattığı halde, sadece biri hamile kalıyor ve ondan doğan çocuk da yarım insan olarak felçli doğuyor.”

Muhammed şöyle devam ediyor:

“Nefsimi elinde tutan Allah a yemin ederim ki, eğer Süley­man İnşallah’ demiş olsaydı, kendisinin, üzerinde yemin iç­tiği o yüz kadının hepsi de erkek çocuklarla hamile kalırdı ve onlar dünyaya gelip hepsi de Allah yolunda birer süvari asker olarak cihad edeceklerdi.”[1]

Az Önceki hadiste de belirtildiği gibi, başta Muhammed ol­mak üzere, bütün yazarların, efsanenin doğru olup olmadığı, bir peygamberin yüzlerce kadınla evlenmesinin uygun olup olmadı­ğı, bir gecede yüz kadını hamile bırakıp bırakamayacağı üzerinde değil de; ‘İnşallah” dememenin sakıncaları üzerinde durmaları, gerçekten ilginç! Halbuki şu çelişkinin farkında değiller: Her ne kadar hadiste Süleyman’ın açıktan “İnşallah” demediği yazılı olsa da, aslında dolaylı olarak “İnşallahın” içerdiği tema, Süleyman’ın ağzından çıkmıştır. Çünkü kendisi, “Bu yüz kadının hepsi de ha­mile kalıp erkek çocuklar doğuracak ve Allah rızası için savaşa gidecekler” diyor. Allah a bundan daha güzel saygı-iman mı olur? Görüldüğü gibi, olay içerikten tamamen yoksun olmak yanında, kendi içinde çelişkileri de barındırmaktadır,

Tevrat’ta Davud’un, Hitti Uriya’nın hanımı yıkanırken onu çıplak olarak gördüğü, bundan çok etkilendiği, bu kadımn kime ait olduğunu araştırdığı, sonuçta kadını getirtip onunla gayri meşru olarak yattığı, bunun sonucu olarak da kadının Da- vud’dan hamile kaldığı, kadının bunu daha sonra Davud’a bil­dirdiği, bunun üzerine Davud’un Uriya’yı savaşa gönderip vur­durduğu ve artık kadına resmen el koyduğu ve Davud’un bu ha­reketinin İsrailoğullannca ayıplandığı yazılı. (Tevrat, 2. Samu- el, 11/2.27) İşte, gerek Nisâ Suresi’nin 54, gerek Ra’d Suresi’nin 38 ve gerekse Ahzâb Suresi’nin 38. ayetlerinde sözü edilen pey­gamberlerden kasıt bunlardır. Kur’an’da, bunlar emsal gösteril­mek suretiyle Yahudiler susturulmaya ve Muhammed bu şekil­de kurtarılmaya çalışılmıştır.

Kurandaki bu benzetmede ikinci bir olumsuzluk daha göze çarpıyor. O da şudur: Muhammed’in hem çok kadınla evlenme­sine, hem de başkasının hanımına el koymasına Davud ve Sü­leyman’ın yaptıkları emsal gösteriliyor ve böylece Allah, Davud ve Süleyman’ın o beğenilmeyen icraatlarını kendisi üstlenmiş oluyor, onları onaylıyor ve bu işi normal bir olay olarak sayıyor.

Davud’un 100 kadınla evli olduğu konusu Kur’an’da da doğ­rulanıyor. Her ne kadar kadının ismi (Uriya) geçmiyorsa da, ayetlere objektif bir gözle bakıldığında, anlatılan olaylardan net olarak anlaşılıyor. Olay, Sâd Suresi’nin 21 ile 25. ayetlerinde anlatılıyor.

Sâd Suresi’nin 21-22. ayetlerinde özetle, Davud mabette iken iki davacının kendisine geldiği ve ona, “Korkma, biz birbi­rimize davacı olan iki kişiyiz: sorunumuzu çözmek için senin yanına geldik; aramızda adaletle hükmet, haksızlık yapma; bize doğru olan yolu göster” dedikleri aktarılıyor.

Sâd Suresi, 23. ayette ise, o gelen iki kişiden birinin Da­vud’a, “Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu var. Benimse tek bir koyunum vardır. Hal böyle iken, benimkini de kendine isti­yor ve bu tartışmada beni yeniyor” dediği belirtiliyor.

Sâd Suresi, 24. ayette Davud’un ona verdiği cevapta, dok­san dokuz koyuna sahip olanın, tek koyun sahibinden o koyunu da istemesinin zulüm olduğu dile getiriliyor ve sonuçta, Da­vud’un bu olaydan, aslında Allah’ın kendisini denediğini anla­yarak ondan bağışlanmasını dileyerek eğilip secde ettiğini ve Allah’a yalvardığını yazıyor.

Sâd Suresi, 25. ayette de, Allah’ın Davud’u affettiği yazıyor.

Birçok kaynakta Davud’un, Uriya’nın hanımından başka 99

hür hanımı daha vardı deniyor. Örneğin, İbn-i Sâd, Tabakat-ı Kiibra, 8/350; Kurtubi, İmam Suyuti ve Taberi gibileri, Nisâ Suresi’nin 54. ayetinin tefsirinde bu sayıyı net olarak yazıyorlar.

Şimdi sormak gerekir: Acaba Sâd Suresi’nde geçen o iki kişi neden kendi örneklerinde 99 sayısını gösteriyorlar, neden bu sa­yı ile Davud’un hanım sayıları aynıdır? Kaldı ki, neden o iki ki­şinin anlatımından Davud “Aslında bu uyarıların kendisine yö­nelik olduğunu” anlasın ki? “Davud, bunlardan gerekli mesajı alıp tövbe ediyor ve Allah da onun tövbesini kabul ediyor” de­niliyor. Peki sormazlar mı, acaba Davud ne günah işlemiş ki tövbe ediyor? Kaldı ki ayette geçen kuzu kelimesi, hâlâ kadın ve çocuklar hakkında mecaz anlamında kullanılan bir sözdür. Anadolu’da hâlâ kişinin kendi eşine veya çocuğuna “Kuzucu- ğum” demesi yaygındır. Yani, bu ayette kuzu kelimesi kadına eşdeğerdir diyebiliriz.

Şunu da eklemekte yarar vardır; Muhammed ve Zeynep ola­yıyla Davud ve Uriya’nm eşi “el’Yesiye” olayı arasında her ba­kımdan benzerlik mevcuttur. Mesela, Muhammed bu evlilikten yaklaşık iki yıl sonra (m. 629) Zeynep’in eski eşi olan Zeyd’i, üç bin kişilik bir İslam ordusunun başına geçirerek yüz bin kişilik bir Rum ordusuyla çarpışmak üzere “Mute” Savaşına gönderi­yor ve Zeyd bu savaşta Öldürülüyor; tıpkı Davud’un Uriya’yı sa­vaşa gönderdiği gibi. Kaldı ki, aynı Zeyd, h. 6. yılında, (Mu­hammed’in Zeynep’le evlenmesinden kısa bir süre sonra) Mu­hammed tarafından. “Beni Süleym”, “İys”, “Taraf, ‘Hisma , “Vadi’l-Kura” ve “Ümmü Kirfe” başta olmak üzere küçük çaplı savaşlara-baskmlara gönderiliyor. (Örneğin, İbn-i Sâd, Tabakat, 2/294 ve birçok siyer, tabakat kitapları.) Zeyd. bu altı seriyyede vurulmuyor ve her defasında da başarıyla dönüyor. Bir yıl için­de tam altı sefer onu savaşa göndermek -hem de Zeynep’e el koyduğu tarihten hemen sonra- ister istemez Davud peygamber ile Hitti Uriya hikâyesini insanın aklına getiriyor. Çünkü Davud da Uriya’yı birkaç kez savaşa gönderip vurdurmak istemişti; Uriya da Zeyd gibi savaşı kazanmış, ama en sonunda vurulmuş ve onun hanımı “el’Yesiye” artık Davud peygambere kalmıştı. Yani, benzerlikleri tıpatıp aynı, birbirlerine tamamen uygun.

Kaldı ki, sebebi pek belli olmayan bu “Mute” Savaşı na Zeyd komutasında üç bin insanı yollamak, zaten doğru değildir. Üstelik savaştan anlayan Halit bin Velit gibileri varken kalkıp emir komutayı Zeyd’e vermesi pek uygun bir karar değildi. Çünkü, ordu içinde savaştan daha iyi anlayan insanlar vardı. Nitekim bu savaşta yenik düşen İslam ordusunu son olarak Ha­lit bin Velit toparlıyor ve o insanları kurtarmayı başarıyor. Isla- mi yazarlar burada kendilerince-olumlu bir sonuç çıkarmaya ça­lışıyorlar. Örneğin, “Muhammed -güya— köle asıllı (ki köle de değildi, hür olduğu halde zulmen bir baskında ele geçirilip köle pazarında satılmıştı) Zeyd’i ordunun başına geçirmekle, toplum­da kölelerle ilgili var olan olumsuz intibaı kaldırmayı amaçla­mıştır” diyorlar. Bunun gerçekle alakası yoktur. Zira, bir taraf-

tan Zcyd’in hanımı cebren elinden alınıp ona el konuyor; diğer taraftan komutan seçilip savaşa-ölüme gönderiliyor ve bu, çok büyük bir terfi olarak değerlendiriliyor. Gerçekten bunu anla­mak çok zor. Acaba Muhammed Zeynep’e cl koymasaydı yine de onu ordu komutanı olarak savaşa gönderir miydi? Bu bilin­mez. Muhammed’in, Zeyd’i niçin bu çok tehlikeli Mute Sava- şı’na gönderdiğini bilmiyoruz. Ancak onun uygun olmayan bir biçimde Zeynep’i ele geçirmesi ve hemen aynı yıl Zeyd’i üst üs­te birçok savaşa göndermesi tesadüf olmasa gerek!

Ahzâb Suresi’nin 40. ayetinde, “Muhammed sizin erkekleri­nizden hiçbirinin babası değildir” deniyor. Dikkat edilirse Kuran’da çok hızlı bir şekilde Zeyd evlatlıktan uzaklaştırılmaya çalışılıyor ve bu konuda birbirinin aynı olan ayetler üst üste, hepsi dc Ahzâb Suresinde ve Zeyd ile Zeynep olayının geçtiği bölümde geçiyor. Büıün bunlar tesadüfi şeyler değildir. Mesela, Ahzâb Suresi’nin 4. ve 5. ayetlerinde özet olarak, “Allah, evlat­lıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımıyor. Onların babaları kim ise onlara nispet ederek çağırın. Şayet babalarını bilmiyorsanız, o zaman onları din kardeşiniz olarak biliniz” deniyor. Aynı su­renin 37. ayetinde ise özet olarak. “Bizim Zeynep’i Muham- med’le evlendirmemizin nedeni, insanların kendi üvey evlatları­nın hanımlarıyla evlenebilmelerinde bir sakınca olmadığını bil­meleridir” diyor. Sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu sefer de aynı surenin 40. ayetinde “Muhammed, başkasının doğurdu­ğu hiçbir çocuğun babası olamaz” deniyor. Bu konuda inen âyetlerin birkaç kez tekrarlanmâsTve Zeyd-Zeynep olayının an­latıldığı bölümde geçmesi, ister istemez insana bir şeyler çağ­rıştırıyor. Bu da olayı aydınlatan bir başka ipucudur.

Şayet bütün bunlar Zeyd-Zcynep olayından bağımsız idiyse, neden daha önce inen Kur’an’m 89 Suresi’nde bunlara yer veril­medi de Muhammed-Zeynep olayı ortaya çıkınca yoğun bir bi­çimde inmeye başladı? Bilindiği gibi Muhammed daha önce,

“Ben ve Zeyd birbirimizin varisleriyiz; bizden hangisi önce Ölürse onun malı diğerine geçer” demişti. (İbn’il Cevzi, Sıfat-ı Safve, 1/200.) Bu sözü söylerken yine yılların peygamberiydi; peki niçin ortaya çelişik iki durum çıktı?

Olaylar iç içe olduğu için, ikinci grup ayetler üzerinde biraz fazlaca durduk. Şimdi tekrar başa, Muhammed’le Zeynep’in dü­ğün gecesine dönüyoruz. Daha önce “Muhammed’in, Ahzâb Su­resi’nin 37. ayetini gerekçe göstererek sorgusuz sualsiz içeri gi­rip Zeynep’e el koyduğunu” söylemiştik. Şimdi bu süreçte ne gibi ayetler indiğine bakalım.

Cebrail Gerdek Gecesi Görev Başında

Burada konumuz, Ahzâb Suresi’nin uzunca olan.53. ayetinin ilk bölümüdür. Acaba bu ayetin sebep-sonuç ilişkisi nedir? Bu ayetin, nerede, nasıl indiğini, Muhammed’e 10 yıl hizmet eden, hiçbir zaman ondan ayrılmayan Enes bin Malik şöyle anlatıyor;

“Muhammed, Zeynep’le evlendiğinde halk yemeğe daVet edildi; yemekten sonra millet dağılmaya başlayınca bir kıs­mı oturmaya devam edip sohbete daldı. Bunlar kalkıp gitsin­ler diye Muhammed onları evde bırakıp dışan çıktı (dolaylı bir şekilde onları dağıtmak istedi). Ben de onunla birlikte dı­şarı çıktım. O, diğer hanımlarının yanına varınca, onlar ken­disinden, ‘Yeni hanımını nasıl buldun’ diye sordular. Mu­hammed onlara, ‘Ben henüz onunla baş başa kalmadım ki’ yanıtını verdi. Muhammed, o gece birkaç kez dışarı çıktı ki, orada oturan insanlar kalkıp gitsinler. Buna rağmen yine bir grup oturmaya devam etti. Bu manzara karşısında Muham­med rahatsız olduğu gibi ben de rahatsız oldum (bunu anla­tan Enes). Gelin olan Zeynep’in de yüzü duvara dönüktü ve bu şekilde bekliyordu. Muhammed onlara, ’Artık kalkın gi­din1 demeye utanıyordu (bütün bunlar gerdek gecesinde olu­yor). Tam bu sırada Ahzâb Suresi 53. ayetinin şu bölümü in­di: ‘Ey iman edenler! Bir yemek için size izin verilmişse bu hariç, peygamberin evlerine girmeyin. Şayet yemeğe çağırı­lırsanız, yemek kabını gözetlemeyin. Davet edildiğinizde gi­rin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın. (Yemekten sonra) sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz peygamberi üzüyor. Fakat o, bunu size söylemekten utanıyor. Allah ise hakkı söylemekten çekinmez.’ Muhammed, bu ayeti o insanlara anlatınca, kalkıp gittiler. Zaten onlar, Muhammed’in sık sık dışarı çıkmasından üzüntüsünü anlamışlardı.”

Evet, bunu anlatan, yıllarca Muhammed’den ayrılmayan meşhur sahabe Enes bin Malik.[2]

Bu ayet, Muhammed ile Zeynep’in gerdek gecesinde ve Mu­hammed’in sinirlerinin gergin olduğu bir ortamda iniyor. Bu du­rum, ayetin içeriğinden de anlaşılıyor.

Bu bölümle ilgili şu hikâyeyi de anlatıp diğer gruba geçelim: Rivayetlere göre, Muhammed’in hanımlarından Safiye’nin bi­nek hayvanı hastalanmış; Zeynep’in yanında ise fazla hayvan varmış. Muhammed, Safîye için Zeynep’ten hayvan istediği hal­de o hem vermemiş, hem de “Ben o Yahudi kızına nasıl hayva­nımı vereyim” demiş. Bu söz üzerine Muhammed, Zeynep’e küsmüş ve üç ay kadar Zeynep’le olan tüm ilişkilerini kesmiş (Zilhicce, Muharrem ve Safer ayları) ve ondan uzak kalmıştır.

cariye onun ev işlerinde çalışan cariyeler statüsüne tabi değil de, gece hayatı için kullanılan kadınlar kısmına dahildir. Bu du­rum, tüm kaynaklarda bu şekilde anlatılıyor.[3]

Muhammed, “üç günden fazla küs kalmayın, haramdır” diyor; ama kendisi aylarca küs kalabiliyor.13

Daha ilginci, üç ay sonra Muhamrned Zeynep’le barışıp konuşunca
Zeynep sevinçten,ona bir cariye hediye ediyor
bu carıyeyi gece hayatında kullanıyor. Başka bir if^eyle, bu
cariye onun ev işlerinde çalışan cariyeler statüsüne tabi değil
de, gece hayatı için kullanılan kadınlar kısmına dahildir. Bu durum,
tüm kaynaklarda bu şekilde anlatılıyor.’’*

4. Gup:

İlkin bu grupta yer alan ayetlerin anlamlarını sunalım:

“Ey peygamber! Mehirlerini (nikâh zamanında kadına ve­rilen ücret) verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hâlâ kızlarım, dayı ve teyze kızlarım sana helâl kıldık. Birde

inanan bir kadın eğer kendini peygambere hibe eder de (üc­ret almadan, kendini bedavadan ona verirse), peygamber de onu kendi nikâhına almak isterse, bu kadını da, diğer mü­minlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere (helâl kıl­dık). Öbür müminler için, evlenebilecekleri kadınlar olsun, cariyeler olsun daha önce açıklama yapmıştım (Kur’an’m başka yerinde ayetler göndermiştim denmek isteniyor. Öme­ğin; Nisâ, 23-24. ayetler). Böyle yapmamızın (Sana, kadın alma konusunda bu kadar geniş imkân tanımamızın) nedeni, sana kadın konusunda bir darlık/zorluk olmasın (yani, gözün başka kadınlarda kalmasın, bu konuda moralin yerinde olsun denmek isteniyor).” (Ahzâb Suresi, 50. ayet.)

“Onlardan (hanımlarından) hangisini dilersen, geri bıra­kırsın (ya gece hayatında onu sıraya koymazsın; ya da iste­diğini boşayabilirsin denmek isteniyor); hangisini de diler­sen yanına alabilirsin (boşamayabilirsin veya ona ayrıcalık tanıyarak diğer hanımlarla sıraya koymadan kendisiyle farklı bir şekilde sevişebilirsin denmek isteniyor). İstediğin zaman, kendilerinden uzak durduğun hanımlarından arzu etliğini bir daha geri alabilirsin. Bu konuda sana herhangi bir günah yoktur. Bu şekilde davranman onların gözlerinin aydın ol­masına, üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine rıza göstermelerine daha uygundur…” (Ahzâb Suresi, 51. ayet.)

“Bundan sonra kadınları alman ve var olan hanımları baş­ka kadınlarla değiştirmen, güzellikleri senin hoşuna gitse de, sana helâl olmaz. Ancak, cariyeler (savaş esiri bayanlar) al­manda bir sakınca yoktur (onları almakta serbestsin).” (Ah­zâb Suresi, 52. ayet.)

Evet, bu geniş yetkinin Muhammed’e verildiği tarih çok Önemli! Ahzâb Suresi, daha önce de belirtildiği gibi Kur’an’m

toplam 114 Suresi içinde, geliş sırası itibariyle 90’ıncıdır ve Medine döneminin 5 ile 9. yıllan arasında inmiştir (Ömeğin, Di­yanet yayınlarından Osman Keskioğlu’nun kaleme aldığı Kur’an’ı Kerim Bilgileri, s. 128; Zerkeşi, el-Burhan. 1/249; İs­mail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.87). Yani, şurası kesindir ki, Ahzâb Suresi, h. 5. yılda meydana gelen Hendek Savaşı’ndan sonra inmeye başlamıştır. Hal böyle olunca, şunu sormak lazım: Allah, Ahzâb Suresi’nin 50. ayetinde özetle, ”Ey peygamber bu­rada bahsettiğim kadınlar seninle ilgilidir; diğer müminler için daha önce bilgi vermiştim” diyor. Oysa bu sure indiği zaman Muhammed’in yanında şu hanımları vardı: Şevde, Ayşe, Hafsa, Ümmü Seleme, Zeynep binti Cahş. Üstelik de Muhammed, yaklaşık 60 yaşlarındaydı. Hele Ahzâb Suresi nin 50. ayetindeki şu ifade çok ilginç: “Bir kadın senden ücret almadan kendini sa­na hibe ederse, sen onu alabilirsin.” Bu ayet, gayet açık bir şe­kilde Muhammed’in bedava kadın alması konusunda fetva anla­mına gelir.

Kendini Muhammed’e hibe eden (bedava veren) kadınların listesi Muhammed’in Hanımları adlı kitabımızda detaylı bir bi­çimde ve kanıtlarıyla birlikte verilmiştir; o bakımdan burada tekrar etmeyeceğiz. Kur’an’da geçen “hibe” kelimesinin anlamı bellidir: Bir şeyi bedava ve karşılıksız olarak başkasına vermek­tir. Dolayısıyla, bunu başka anlamlara çekmek doğru değildir. Çünkü bunun hemen akabinde, “Hibe yoluyla bir bayanı almak ancak sana mahsustur; diğer müminlere böyle bir avantaj yok* tur” deniyor. Yani ayetin anlamı bu kadar açık iken terimleri başka yöne çekmenin bir anlamı olamaz. Çünkü o zaman, cüm­le içindeki kelimeler arasında bağlantı kurmak imkânsızlaşır. Dikkat edilirse, yanında bu kadar kadın olmasına rağmen, hâlâ gözü başka kadınlarda ve üstelik yaşı altmış civarında olan Mu- hammed’e tanınan bu geniş imkânın gerekçesi 50. ayette özetle şu şekilde açıklanıyor: “Ey peygamber, (biz kadın alman konu-

sunda bu geniş imkânı) sana bir zorluk-darlık olmasın diye (ta­nıdık).” Kaldı ki anlatılan bunca imkândan sonra kullanılan “Allah bağışlayandır, rahmeti boldur” ifadesi ayrı bir önem taşı­maktadır. Şöyle diyelim; anlatılan cümlede işlenen herhangi bir kusur veya suç yoktur Dolayısıyla, bu ayette böyle bir ifadeye yer verilmesine pek anlam veremiyoruz.

Muhammed’in yanında hem çok genç yaşta olan hanımlar vardı (örneğin; Ayşe, Hafsa, Ümmü Seleme gibi) hem de bunla­ra nazaran biraz yaşlı olanlar vardı (Şevde binti Zem’an gibi). Muhammed, başta Ayşe olmak üzere ağırlıklı olarak genç olan­lardan yanaydı. (Bu konuda Tccrid-i Sarih, No: 1130’da çok önemli bilgiler vardır.) Tabii ki hal böyle olunca bu huzursuzlu­ğa bir çare bulmak gerekiyordu. O çare de Ahzâb Suresi’nin 51. ayetiyle bulunmuş oldu. Bu ayetin özü şudur: “İstediğine, gece hayatı için sıra verebilirsin veya onu boşamayabilirsin; istediği­ni de boşayabilir veya ona gece hayatı için sıra ayırmayabilir­sin. Kendilerinden uzak durduğun hanımlarını bir daha geri ge­tirebilirsin; bu konuda sana bir beis-sakınca yoktur.”

Muhammed’e cam yetki veren bu gibi ayetler inmeye başla­dığında,          çok      sert biçimde tepki gösteriyor

ve “Bakıyorum kimsenin Rabbin hep senin zevkin doğrultusun­da âyet göndermede acele ediypr’ diyor. Halbuki bu ayetlerle en kârlı olan yine Ayşe’ydi. Çünkü o sevilenler arasındaydı. Hatta öylesine seviyor ki, bir gün hanımlarından Ümmü Sele- me’ye, “Sakın Ayşe hakkında beni üzmeyin, bana hiçbir hanı­mım nöbetinde vahiy gelmez de yalnız Ayşe’nin nöbetinde iken gelir” diyor. Demek istediği şudur ki, Allah bile Ayşeyi fazla sevdiği için Cebrail’i hep onun sırasında kendisine gönderiyor. (Tecrid-i Sarih, No: 1130.) Bu çok uzunca olan hadiste kendi kızı Fadime’ye “Ey kızcağızım! Benim her sevdiğimi sen sev­mez misin?” deyip Ayşe’ye olan aşırı derecede bağlılığını itiraf etmekten geri kalmıyor. Bu olayda güya Fadime onun diğer lıa- nımları tarafından temsilci olarak gönderilmiş ki, Muhammed onlara karşı adil davransın, ağırlığını Ayşe’ye vermesin; ama kendisi olumsuz yanıl vermekle birlikte az önceki ifadeyi de kullanıyor. Bütün bu avantajlara rağmen Ayşe, Muhammed’e inen bu tür ayetlere tahammül edemiyor ve az önce bahsettiği­miz o çok sert tepkisini göstermekten geri kalmıyor. Bu ayetler indiği zaman 12 yaşlarında olan bu gencecik hammuH>u sert tepkisini göz ardı etmek ve buradan Muhammed’in ailevi soru­nunun vardığı boyutu anlamamak mümkün değildir.[4] Ahzâb Suresi’nin 52. ayetinde şöyle deniyor:

“(Ey peygamber) bundan sonra artık başka kadınlarla evlen­men ve bunlan herhangi kadınlarla değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse de, sana helâl olmaz, elinin altındaki cariyeler müstesna (cariye almakta serbestsin, bunları almanda yasak yoktur). Allah her şeyi hakkıyla görüp gözetendir.”

Bu ayetten şu olumsuzluklar göze çarpıyor: Altmış yaşlarına gelmiş; ve hâlâ gelen ayetle ona ”Ey Muhammed, sana savaş esiri kadın-cariye almanda bir sakınca yoktur” deniyor. Halbuki bu kadar hanımı olan böyle yaşlı bir adama bu imkânları -hele hele bir savaş mağduresini kullanmak gibi bir imkânı- tanımak gerçekten ilginç. İkinci bir husus da şudur ki, “Senin eşlerin ol­mayan hür kadınlar senin hoşuna gitseler de artık onları alman sana helâl değildir” deniyor. Peki hem bu kadar hanıma sahip, hem altmış yaşına gelmiş, hem de peygamber olan birinin nasıl olur da hâlâ başka kız/kadınlara bakma/sevme gibi bir düşünce akimdan geçer, Allah nasıl böyle bir ifade kullanır! Halbuki ta­rihi olaylar gösteriyor ki, Muhammed, hanımlarıyla kavgalı ol­duğu bu dönemde bu tür ayetler ortaya çıkmış; ama zaman için­de ortam biraz yatışınca, tekrar kadın alma konusunda eski hu­yunu sürdürdüğünü görüyoruz. Örneğin; Ayşe’den şöyle bir Ör­nek gösterelim: Muhammed 63 yaşında iken (vefat ettiği yıl), Kays kızı Kuteyle’yi kendine istemiş, kadının dini nikâhı da kı­yılmıştı; ama Muhammed ölünce onların birleşmesi gerçekleşe­memişti. Bu konuda çok ömek vardır; bunlar Muhammed’in Hanımları adlı eserimizde açıklanmıştır.[5]

Muhammed dönemine ışık tutacağı hesabıyla burada şu kısa bilgiyi eklemekte yarar vardır: Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın -ki çok önemli bir hadis ravisidir ve babası Ömer’den yaklaşık beş kat fazla hadis rivayet etmiştir-, bir gecede on bir cariyeyle yattığı rivayet ediliyor. Hatta kendisi gece hayatıyla ilgili, “Mu­hammed hariç, kimse beni gece hayatında/cinsi münasebet ko­nusunda geçemez” demiştir. Bu zat, genelde ramazan orucunu yiyecek ve içeceklerle değil de; bir cariye ile ilişkiye girmekle açardı. Hatta bazı rivayetlerde “Akşamla yatsı arasında çoğu kez üç cariye ile ilişkiye girdikten sonra kalkar hazırlığını yapıp yatsı namazına giderdi” diye aktarılıyor. Bir başka olay da şu: Hz. Ömer’in bir cariyesi kendisine, “Ben hayızdayım/adet halin­deyim, bana yaklaşma” dediği halde, Ömer yine onu dinleme­miş ve o durumda cariye ile ilişkiye girmiştir. Ömer bu konuyu Muhammed’e aktardığında o, “Yarım dirhem kefaret ver, Allah bağışlayandır” demiş ve kendisine yol bulmuştur.

Hatta Hz. Osman halifeliğin son yıllarında “Naile binti Fera- fıse” ile evlenmiş ve ona, “Niye moralsiz görünüyorsun, acaba ben yaşlı olduğum için mi?” diye sormuş. Keza Ebu Bekir’in to­runu Kasım bin Muhammed’in annesiyle Hz. Ömer’in torunu Salim bin Abdullah ve Hz. Ali’nin torunu Ali bin Hasan’ın an­neleri cariyeydi. Hatta Sait bin Yesar, “Biz bazen cariyeler satın alırken o cariyelerle Livata’da (Lutilik) bile bulunurduk” diyor. Bu gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Sonuç olarak savaş esiri kadın­ların hali buydu. (Bu bilgiler, İbn-i Habib [Ö.238 h.J Kitabü Edebi-n’Nisâ, s. 154, 159, 178, 197, 199, 462, 465’te vardır ve burada başka kaynaklardan da söz edilmektedir.)

5. Grup:

Tahrîm Suresi, Medine döneminin hemen hemen son yılında inmiştir ve Kur’an’ın toplam 114 Suresi içinde 107. sırada yer alır. (Osman Keskioğlu, Kur’an’ı Kerim Bilgileri, Diyanet yayı­nı s. 128; Zerkeşi, el-Burhan, 1/249; İ. Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.87.) Bu surenin ilk beş ayeti Muhammed’in hanımlarıyla ilgi­lidir. Kur’an’ın bu beş ayeti gerçekten çok ilginç anlamlar içer­mektedir. İzliyoruz:

“Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerinin rı­zasını gözeterek niçin kendine haram ediyorsun? Allah, çok bağışlayan ve esirgeyendir.” (Tahrîm Suresi, 1. ayet.)

“Allah, yeminlerinizi çözmenizi size meşru kılmıştır. Al­lah yardımcınızdır. O, bilen, her şeyi hikmetle idare eden­dir.” (Tahrîm Suresi, 2. ayet.)

“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Bunun üzerine eşi, bunu (o saklanması gereken şeyi) başka­sına haber verip Allah da bunu peygambere açıklayınca, peygamber bunun bir kısmını bildirmiş (kadınlara söylemiş), bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince, eşi, ‘Bunu kim sana söyledi?’ dedi. Peygamber, ‘bi­len, her şeyden haberdar olan (Allah) bana söyledi’ dedi.” (Tahrîm Suresi, 3. ayet.)

“Eğer ikiniz de (sağlam olan kaynaklara göre, burada Ayşe ile Hafsa kastedilmiştir) Allah’a tevbe ederseniz, kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur. Eğer peygambere karşı birbirinize arka verirseniz, şüphesiz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin salihi-iyisidir. Buniann dışında melek­ler de onun yardımcılarıdır.’* (Ahzâb Suresi, 4. ayet.)

“Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, levbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir.” (Tahrîm Sure­si, 5. ayet.)

Bu ayetlerde dikkati çeken bazı noktalar üzerinde duralım. Öncelikle Muhammed’in kendine haram kıldığı şeyin ne oldu­ğunu ve niçin haram kıldığını öğrenelim. Bu konuda iki-üç ri­vayet vardır. Aralarında pek fark olmamakla beraber, biz yine de tümünü aktaralım:

Tahrîm Suresi’nin tik Beş Ayetiyle İlgili Birinci Görüş

Bu görüşle ilgili değişik rivayetler vardır. Ama hepsinin de içeriği aynıdır. Aralarındaki fark ise, sadece şahıslardan kay­naklanır. Şöyle ki, Muhammed‘in, yanında fazla kaldığı hanımı- nin Hafsa mı, yoksa Zeynep mi olduğu konusunda ihtilaf vardır. Bu yüzden, bu konudaki hadisleri birleştiriyoruz. Olay şudur: Bir gün Muhammed, ikindi namazından sonra hanımlarından Hafsa veya Zeynep binti Cahş’ın yanına varmış ve onun yanın­da her zamankinden daha fazla kalmış. Bunun üzerine, Ayşe kıskanarak bu gecikmenin sebebini sormuş ve sonunda, Haf- sa’nın bir akrabasının kendisine bir miktar bal hediye ettiğini öğrenince; herhalde Hafsa Muhammed’e bal şerbeti içiriyor da bu yüzden geç kalıyor diye düşünmüş. Bu arada Ayşe yine rahat durmamış ve Muhammed’e karşı hileli bir yola başvurmuş. O yol şu: Ayşe, Muhammed’in diğer hanımlarından Şevde binti Zem’ana, “Eğer eşimiz senin yanma varırsa ona, ‘Senin ağzm- dan ‘Megafir’ kokusu geliyor’ de!” diye öneride bulunuyor. Da­ha sonra aynı öneriyi onun başka hanımına da götürüyor ve o da kabul ediyor. Hepsi de teker teker bunu Muhammed’e söylü­yorlar. Bunun üzerine o da, “Ben bundan sonra bal şerbetini iç­mem” diye yemin içiyor.

Evet, bu görüşe göre, ayette haramdan kastedilen bal şerbeti­dir ve bu nokraya varılmasının sebebi de Muhammed’in, bir gün hanımlarından Hafsa ya da Zeynep’e uğrayıp fazla kalması ve başta Ayşe olmak üzere diğer hanımlarının da bunu kıskanarak kendisine hile yapmasıdır.[6]

Tahrîm Suresi’nin İlk Beş Ayetiyle İlgili İkinci Görüş

Muhammed, eşlerinden Hafsa’yı ikna edip babası Ömer’in evine yollamış. Hafsa gittikten sonra Muhammed kendi cariyesi Marya’yı yanına alıp Hafsa’mn odasına götürmüş ve orada onunla yatmış. Hafsa, herhalde olayı sezmiş ki, babasının evine varmadan tekrar geri dönmüş ve Muhammed’i kendi odasında Marya ile sevişirken yakalamış. Bunun üzerine Hafsa, çok kız­mış ve olayı Ayşe’ye anlatmış. Her ikisi de Muhammed’e çok sert tepki gösterince, o, “Ömür boyu Marya ile yatmayacağım” diye yemin içmiş. İşte bunun üzerine ayet inmiş ki, “Marya’yı kendine haram edemezsin. Çünkü, helâl olan bir şey haram ol­maz” deniyor ve Muhammed’in içtiği yemine böylece fetva ve­rilmiş oluyor.[7]

Görüldüğü gibi, Muhammed’in kendine haram kılıp da aye­tin inmesine neden olan şey, ya Muhammed’in Marya ile yaka­lanarak artık onu kendine haram kılmasıdır, ya da herhangi bir hanımıyla fazla kalınca, diğer hanımlarının kurdukları tuzak so­nucu, Muhammed’in kendine haram ettiği bal şerbetidir. Sebep ne olursa olsun bu hikâye, Kur’an’ın nasıl ortaya çıktığı konu­sunda önemli bir ipucudur. Çünkü Muhammed’in, bir kadının kurduğu hileyi çözememesi ve buna kızıp hiç de uygun olma­yan bir yemine başvurması, çok düşündürücüdür. Yani, bu basit hileyi bilememiş bir insan, nasıl olur da sonsuza dek her şeyi bilmiş olabilsin!

Tahrîm Suresi’nin 3. ayetinde ise, Muhammed’in bu olay üzerine, ilgili hanımlarına gizli bir şey söylediği ve onlara, “Sa­kın kimseye demeyin” dediği halde onların bunu söylediği; Al­lah’ın da bunu Muhammed’e vahiy yoluyla haber verdiği, buna karşılık Muhammed’in bunun bir kısmını onlara aktardığı, bir kısmını da gizli tuttuğu yazıyor. Acaba bunlar nedir? Şimdi de bunları açıklamaya geçelim. Ayette, Muhammed’in onlara söy­leyip de gizli tutulmasını istediği şeyin tek bir madde olmadığı, tersine birden fazla olduğu yazıyor. Bu durumda onlara en az iki şey söylediği kesin. Çünkü ayette özetle “Allah, hanımlar ta­rafından söylenen sözleri peygamberine haber verdi. O da bu­nun bir kısmını onlara söyledi; bir kısmını da saklı tuttu” deni­yor. Hal böyle olunca, kadınlar tarafından gizli tutulması gere­kenin tek bir olay olmadığı ayetle tescil ediliyor.

Rivayetlere göre Muhammed, Marya ile yakalanınca ve Ay­şe ile Hafsa bu konuda dedikodu yapmaya başlayınca, o kendi­lerine, “Sakın bu olayı kimseye söylemeyin; ben de söz veriyo­rum ki, hem bundan sonra Marya ile yatmayacağım; hem de ölürsem sırayla Ebu Bekir’le Ömer halife olacaklar” diyor. Fa­kat onlar, buna rağmen bu sırrı saklı tutmayıp ifşa ediyorlar. Güya bunun üzerine Tahrîm Suresi’nin 3. ayeti inmiştir deniyor.

Aslında olayın mahiyeti şudur: Muhammed, ister az önceki olay üzerine hanımlarına, “Ben artık Marya ile yatmam” şeklin­de yemin içsin; ister “Ölümümden sonra sırasıyla halifelik Ebu Bekir ve Ömer’e geçsin” vasiyetinde bulunsun hiç fark etmez. Muhammed’e, gizli tutulması gereken şeylerin kadınları tarafın­dan yayılması üzerine vahiy gelmesi meselesi, kendisinin baş­vurduğu bir taktiktir. Kendisi onlarla beraber yaşadığına göre, onların bu meseleyi ifşa edip ermediklerini zaten biliyordu. Do­layısıyla, burada işi büyütüp de vahye havale etmenin bir man­tığı olamaz. Bu, sadece hanımlarını etkilemek için başvurduğu bir taktikten öte bir şey değildir. Gizli tutulmasını istediği şeyler konusunda işi sıkı tutmak için Allah’ı bu konuda kullanmıştır; bu, başka şekilde açıklanamaz.

Muhammed’in, hilafet gibi bir makamı bu olay yüzünden Ebu Bekir ve Ömere vasiyet etmesi cidden bir problemdir. Çünkü o günkü koşullara göre Marya zaten onun cariyesiydi ve onunla yatmasının toplum açısından bir ayıbı da yoktu. Sadece başka hanımının sırasında böyle bir şey yapmıştır ve bu da Kur’an a göre usulsüz sayılmıyor. Ahzâb Suresi’nin 51. ayetinde Muhammed bu konuda serbest bırakılmış. Bunu daha önce açıklamıştık. Hal böyle olunca ortada işlenen bir suç yoktur; tersine istediği yerde ve zamanda onunla yatabilirdi. Kaldı ki, onu kendine haram kılmakla kadına haksızlık yapılmış oluyor: “Ölene kadar onunla yatmayacağım” diye yemin içiyor. Acaba bu konuda kadının suçu ne?

Eğer bu ayetlerde haram kılınandan maksat bal şerbeti ise, o zaman onun bal şerbetini kendine haram kılması, peygamberli­ğine gölge düşürür. Çünkü hem peygamberim diyor hem de ha­nımları tarafından tertiplenen çok basit bir oyunu bilmiyorsa, bu, gerçekten bir çelişkidir. Bu basit hileden haberi olmayan bir insan, nasıl olur da sonsuza dek her şeyi bilebilir ki!

Bazı müfessirler, Muhammed’in kendine haram kıldığı şeyin bal şerbeti olduğunu söylüyorlar, işi sadece bir bal şerbetine bağlamak her şeyden Önce Kur’an ayetine terstir. Çünkü, az ön­ce de belirtildiği gibi, Tahrîm Suresi’nin 3. ayeti, Muhammed’in hanımlarına gizli bir şey söylediğini, onların da onu gizli tutma­dıklarını; bu nedenle Allah’ın bu konuda vahiy yoluyla Muham­med’e bilgi verdiğini, Muhammed’in de bir kısmını kendi yüzle­rine vurduğunu, bir kısmını da saklı tuttuğunu net bir ifadeyle açıklıyor. Eğer Muhammed onlara bal şerbetini söylemişse, bu durumda ayete göre onun kendi hanımlarından gizlediği şey ne­dir? Dolayısıyla, işi basit bir bal şerbetine bağlamak, Kur’an’da- ki ifadeye terstir. Kaldı ki, -olaya din açısından baktığımızda- eğer durum vahim olmasaydı, Allah bir bal şerbeti yüzünden bu kadar ayeti birden göndermezdi demek gerekir.

Tahrîm Suresi’nin 4. ayetinde, Muhammed’e tuzak kuran iki hanımından söz ediliyor. Acaba bunlar hangileridir? Bu konuda Halife Ömer, çok uzun olan bir hadiste, “Ayette kastedilen iki kadın, Ayşe ile Hafsa’dır” diyor.[8]

Hatırlanacağı gibi, daha önce de Allah, Ahzâb Suresinde Muhammed’in hanımlarına hitaben özetle, “Eğer siz peygambe­re karşı gelirseniz sizin cezanız iki kat artacak” demişti. O halde net olarak ortadadır ki, onlar bu konuda ne Allah’ı, ne de Mu- hammcd’i dinlememişlerdir. Bu durumda Allah’ın, ahirette onla­ra vereceği ceza Ahzâb Suresi’nde söylendiği gibi normalin iki katı mı olacak?

Daha önce Ömer bahsinde ifade edildiği gibi, Tahrîm Sure­si’nin 5. ayetinin içerdiği anlam, Ömer tarafından tehdit amacıy­la Muhammed’in hanımlarına karşı söylenmiş, daha sonra Ömer’in kullandığı bu söz beğenilip ayet olarak inmişti. Ayetin özü şuydu: “Eğer siz Muhammed hanımları ona karşı koymaya devam ederseniz, ben Allah olarak ona istediği hanımı vermeye hazırım.” Bu ayete dayanarak şunu sormak gerekir: Nasıl olu­yor da Allah, ihtiyarlıktan artık ölmek üzere olan bir Muham­med’e hâlâ gece hayatından söz ediyor ve onu, o gencecik ha­nımlara karşı evlilik konusunda destekliyor!

Tahrîm Suresi’nin 4. ayetinde şöyle bir olay daha vardır: Muhammed’in iki hanımına (Ayşe ve Hafsa’ya) hitaben, “Eğer siz Muhammed aleyhinde birbirinize destek olursanız, başta ben Allah olarak, Cebrail, diğer melekler ve müminlerden de salih olanı Muhammed’e yeteriz” deniyor. Yani, iki kadın için hem Allah, hem Cebrail ve diğer melekler, hem de müminler­den salih olanı devreye sokuluyor. Bir de ayette geçen “salih” terimi dikkat çekicidir! Müminlerin salihleri değil de, müminle­rin salihi şeklinde tekil bir ifade kullanılıyor. Bazı müfessirler (Kur’an’ı açıklayan), kastedilen kişinin Ömer olduğunu belirti­yorlar. (Mesela, Fahrettin er-Razi, Mefatih’ul Gayb, Tahrîm Su­resi, 4. ayet.) Böylelikle Ömer’le ilgili ayetlerden biri de burada ortaya çıkmış oluyor. Bu durumda ayetin anlamı, “Muham­med’e yardımcı olarak Allah, melekler ve Ömer yeter” şekline dönüşüyor. Muhammed’i destekleyen bütün bu olağanüstü kuv­vetler, hep Ayşe ve Hafsa’ya karşıdır!

ZİNA CEZALARININ KÖKENİ VE İSLAMDAKİ YERİ

Zina cezalarıyla ilgili var olan ayet ve hadisleri sunmadan önce, biraz geriye giderek tarihin akışı içinde bu İslami cezaya nasıl gelindiğine kısaca değinmek istiyoruz. Bilindiği gibi he­men hemen ilk yazılı olan kanun, Hammurabi (MÖ 1728-1686) kanunlarıdır. Şunu da belirtelim ki, hiç kimse Hammurabi’nin peygamber olduğunu söylemez. Zira, o dönemdeki inançlarla İslamiyet birbirine tamamen zıttır. Örneğin, o dönemdeki inanç­lara göre, Tanrılar insanlar gibi hastalanır, üzülür, sever, kıska­nır, kavga eder, kızar, kötülük yapar, hatta yaralanabilirdi. Ayrı­ca, o dönemde çoktannh sistem hâkimdi. Mesela, Deniz Tanrı­çası “Nammu”, Güneş Tannsı “Şamas”, Bilgelik Tanrısı “Enki”, Aşk Tanrıçası “İnanna”, Kış Tanrısı “Enlil”, Çiftçilik Tanrısı “Emkindu”, Çoban Tanrısı “Dumuzi” vb. Tanrılara inanılırdı. Ancak, bunlardan yer, gök, su ve hava Tanrıları yaratıcı; diğer­leri ise yöneticiydi. Hammurabi, yazdığı meşhur kanununun baş kısmında, “Bu bilgileri bana en büyük Tanrı olan Güneş Tanrısı Şamas sundu” diyor ve ondan övgüyle söz ediyor.

Belki bazıları Hammurabi’yi 124 bin peygamberden biri ola­rak ilan ederler diye, bu konuya açıklık getirdik. Diyebilirler;

çünkü, ikisi arasında, özellikle cezalar-muamelat konusunda he­men hemen fark yoktur. Zaten Kuran* Tevrat ve Hammurabi ka­nunları bir arada değerlendirildiğinde görülecektir ki, Kuran, Tevrat’ın; Tevrat da Hammurabi kanunlarının; o da eski kültürle­rin bir biçimde aktarılmasıdır. Dolayısıyla, Kur’an’ın oluşmasında Mezopotamya’da tarih boyunca ortaya çıkan büiün örf, âdet ve dinlerin etkisi fevkalade büyüktür.

Bu kısa açıklamadan sonra şimdi de konumuz olan zinamn kökenine geçebiliriz.

A- Hammurabi Kanunlarında Zina Cezası

Hammurabi’den asırlar önce yaşamış olan Lagaş Kralı “Uru- gakina” (milattan yaklaşık 2300 yıl önce) tarafından ortaya ko­nan “Sosyal Reform Metni’nde” zina cezasıyla ilgili şu bilgileri görüyoruz: Evli bir kadın şayet ikinci bir eş almaya kalksaydı, o kadın taşlanırdı. Hatta ona atılan taşlar numaralanırdı. Dolayı­sıyla, şu ortaya çıkıyor: İslamiyetile Yahudilikteki reç^Lfifiîa- larının kaynağı -iddia eSTTJıgi gıoi- Tanrı değil; Ürugakina’nın meşhur”Sosyal Reform” kanunlarıdır. Urugakina da tıpkı Ham- mürabf gibi? “Bu‘bilgıten bana Tanrı (Ningirsu) verdi” diyor. Urugakina’nm Sosyal Reform kanunlarıyla ilgili metin, Samuel Noah Kramer tarafından 1963’te Şikago’da tercüme edilmiş, eserinin 317-323 sayfaları arasında bundan söz edilmektedir,

1901-1902 yıllarında Irak’ın “Sus” kentinde yapılan kazılarda, 282 maddelik Hammurabi kanunlarının üzerinde yazılı olduğu bir tablet bulunuyor. Bilindiği gibi tablet, en sağlam tarihi belge­dir. Bu kanun metninin 129 ve 130. maddelerinde zina cezalarıy­la ilgili şu hükümler yer almaktadır: Evli bir bayan şayet başka bir erkekle ilişkiye girerse, her iki suçlu da bağlanıp suya atılmak suretiyle öldürülür. Ancak, hanımın kocası onlan bağışlarsa kral da onlan affeder. Eğer bir erkek başkasının hanımıyla zorla yatar­sa, o zaman kadına bir şey yoktur; ama erkek yine öldürülür. Ka­dın suçsuz olduğundan ona herhangi bir ceza uygulanmaz.[9]

Dikkat edilirse, bu kanunda “Eğer koca onları bağışlarsa kral da bağışlar” hükmü vardır. Yani, bu konuda İslam i yetin tersine bir esneklik mevcuttur.

B- Tevrat’a Göre Zina Cezası

Hammurabi’den asırlar sonra (İÖ 13. asır) Musa’ya gelen Tevrat’ta ise zina cezasıyla ilgili çok ağır hükümler vardır. Bu konuda birkaç somut ömek vermek gerekirse,

Evlenen bir kız şayet bakire çıkmazsa babasının evi önün­de şehrin insanları tarafından taşlanarak öldürülür.

Eğer bir adam başkasının hanımıyla ilişkiye girerse ve su­çun işlendiği yer bir yerleşim birimiyse, o zaman hem erkek, hem de kadın öldürülür. Eğer bu zina suçu bir çölde meydana gelmişse, o zaman sadece erkek öldürülür. Zira erkek, kadına baskı kurmak zoruyla bu işi yapmış olabilir.

Şayet bir adam nişanlısı olmayan bir kızla ilişkiye girerse, bu durumda o kızın babasına 50 şekel (yaklaşık olarak, yüz gram) gümüş para vermeli ve o kızla da evlenmeli. Ayrıca, ölünceye dek de o kızı boşayamaz. Bunlar Tevrat’ta var olan ce­zai yaptırımlardır. (Ömeğin, Tevrat, “Tesniye”, 22/20-29.)

C~ Incil’e Göre Zina Cezası

İsa her ne kadar bu konuda esnek davranmışsa da yine çok ağır cezalardan bahsettiğini görüyoruz. Mesela, “Gözün eğer se-

ni günaha sevk ediyorsa, o zaman onu çıkar at daha iyi olur. Zira senin bütün vücudun cehennemde yanacağına, bir organın olma­sın daha iyidir” diyor. (Matta İncili, 5/27-29 ve 18/8-9 cümleler.) Ancak Isa nin zina yüzünden birini öldürüp öldürmediğine iliş­kin bir örneğe rastlamadık. Yuhanna İncili 8/4-11’de şöyle bir olay geçiyor: Zina eden bir kadın İsa’ya getiriliyor. İsa’nın çevre­si kendisine, “Musa şeriatında zina edenler taşlanırdı. Acaba sen ne dersin?” diye soru soruyorlar. Buna karşılık İsa onlara, “Siz­den kim günah işlememişse kalksın bu kadını taşlasın” diyor. Bunun üzerine hepsi oradan kalkıp dağılıyorlar ve böylece İsa o kadına, “Madem seni cezalandıracak günahsız biri çıkmadı, sen de kalk git, serbestsin” diyor ve kadın cezalandırılmaktan kurtu­luyor. Doğru söylemek gerekirse, bu konuda en ılımlı olan İsa’dır. Zaten Yuhanna İncili 8/4-11 ‘de, İsa’ya, “Musa zina eden­leri taşlardı, sen ne diyorsun” diye soranların gayelerinin, İsa’yı zor durumda bırakmak olduğu şeklinde bir ifade geçmektedir.

Zina cezalan hakkında Muhammed’den önceki dönemlerle il­gili bu kısa bilgiyi sunduktan sonra, onun dönemine geçiyoruz. Önce teorik olarak Kur’an’da zina cezasıyla ilgili mevcut ayetlere bir göz atacak, ardından Muhammed’in uygulamalarından örnek­ler sunacağız.

D- Kur’an’da Zina Cezalarıyla İlgili Ayetler

Medine döneminde inen ve Kur’an’ın 114 suresi içinde iniş sırası itibariyle 92. sırayı alan “Nisâ” Suresi’nde, zina cezasıyla ilgili bazı hükümlere rastlıyoruz. Bu surenin 15. ayetinde. “Ka­dınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye, ya­hut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin” deni­yor ve konuyla ilgili 16. ayette şöyle devam ediliyor:

“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, ıslah olurlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çiinkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve çok esir­geyendir.M

Geçen her iki ayette de Hrecm” denilen taşlamayla öldürme yöntemi yoktur; böyle bir ceza Kur’an’m diğer ayetlerinde de mevcut değildir. Kaldı ki, Nisâ Suresi nin az önce geçen her iki ayetinde de net bir bilgi yoktur; her iki ayet de yoruma açık bir anlam taşımaktadır. Mesela, 16. ayette, “Fuhuş yapan her iki ta­rafa da eziyet edin” deniyor. Fakat, nasıl bir eziyet, nedir bu ezi­yetin ölçüsü ve yöntemi sorusuna açıklık getirilmiyor. Dolayı­sıyla, bu ayetin zahirine bakılarak nasıl ve ne kadar bir ceza so­rusuna yanıt vermek mümkün değildir. Aynca, 15. ayette kadın­larla ilgili çoğul bir kelime kullanıldığı için bazıları, “Bu ayette kadının kadınla yatması kastedilmiştir” diyorlar. 16. ayette de fuhuş yapan iki kişi hakkında kullanılan ifade (ismi mevsut olan “Ellezani”), Arap gramerine göre iki erkek anlamını taşıdı­ğı için burada da erkeğin erkekle yatması söz konusudur diye yorum yapılıyor. Yani, burada kastedilen lulilik-homoseksüellik olayıdır diyorlar. Evet, kelime oyunlarından hareket edilirse az önce yapılan açıklama doğrudur. Ancak, JCur’an’da^ buna benzer çlaylar çoktur; eğer bu kural burada geçerliyse, o’zaman Çur’an’da çok cîddPsorunlar ortaya çıkar. “Mesela; Bakara”Sure- sinin 183. ayetinde, oruç farzıyetinBen^soz edilirken, “Ey iman edenler” şeklinde erkek fiili kullanılıyor; yani, burada kadınlar­la ilgili herhangi bir kelime yoktur. Devamında, “Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” denilirken de, buradaki ,Tsiz” anlamına gelen “küm” zamiri erkeklere aittir. Eğer kelimelere bakılarak anlam verilirse, o zaman Kur ana gö­re oruç kadınlara farz olmaz; çünkü kelimeler gayet açıktır. Yi­ne Kur an’da namazın kime farz olduğuna ilişkin ayetler hep er­keklere ait kelimelerle ifade edilmiştir. Kuran’da, sadece Mu­hammed’in hanımlarına mahsus olarak “namaz kılınız” ifadesi geçmektedir; biz bundan da bütün kadınlan alamayız; zira emir, çok açık olarak Muhammed’in hammlanna yöneliktir (Ahzâb Suresi, 33. ayet). Keza, Kuranda, “Kim bilerek bir mümini öl­dürürse, onun cezası cehennemdir ve orada ebedi kalacaktır* deniyor. Bu çok önemli ve hayati olan konuda yine erkeklerin fiili, sıfat ve zamirleri kullanılmıştır (Nisâ Suresi, 92-93). Ah­kamla ilgili bu gibi ayetler Kur’an’da çoktur. Hatta daha önemli­si Kuran’da Allah hakkında bile hep erkeklerin fiil, sıfat ve za­mirleri kullanılmıştır. O zaman kelimenin dış görünüşüne baka­rak Allah erkektir hükmünü mü çıkaralım? Buna benzer örnek­ler çoğaltılabilir. Hal böyle olunca, ya kelimelere bakılmaksızın tüm bu ayetlerin kadınları da kapsadığı kabul edilmeli, ya da KurTanTın kelime yapısına bakılarak ona anlam verilmeli ve bü­tün suç ve ibadetlerde kadınlar Kur’an’dan çıkarılmalıdır.

Az önceki ayetlerde bazı noktalar dikkati çekiyor. Mesela; Nisâ Suresi’nin 15. ayetinde, “Allah, fuhuş yapanlara bir yol açana-gösterene kadar onları evlerde bekletin, dışarı çıkmasın­lar” deniyor. Bu cümleyle Allah’ın fuhuş yapanlar hakkında ve­receği ceza konusunda henüz net olmadığı ortaya çıkıyor.

Bakalım az önceki ayetle değinildiği gibi acaba Kuran’da zi­na cezasıyla ilgili yol açılmış mı?

Allah zina cezasıyla ilgili bahsettiği yol hakkında farklı bir şey gönderiyor; Muhammed de, halifeleriyle birlikte farklı şey­ler uyguluyor. İlkin, konuyla ilgili gelen ayetlere bir göz atalım: Nûr Suresi’nin 2. ayetinde, “Zina eden kadın ve zina eden er­kekten her birine yüz değnek vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dinini (tatbik) konusunda sakın ha sizi acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun” deniyor ve devam ediyor:

“Zina eden bir erkek, ancak ya zina eden bir kadınla, ya da bir müşrik kadınla evlenebilir; keza, zina eden bir kadın da, ya bir zinakâr erkekle, ya da bir müşrik erkekle evlenebilir.” (Nûr Suresi, 3. ayet.)

Bu ayetler üzerinde biraz duralım! Burada diğer ayetler gibi sadece erkeklerden söz edilmemiş; tam tersine hem erkek, hem de kadınla ilgili sıfatlar kullanılmıştır. Burada hayırlı bir iş ol­madığından (cezadan söz edildiği için) kadında yazıldığı gibi, üstelik erkeğin önüne alınmıştır. Ayrıca, “zina eden, ancak ken­disi gibi zinakâr biriyle evlenir” deniyor. Hal böyle olunca, bu­rada suça teşvik ifadesi kullanılmış oluyor. Mesela bir insan, MMadem zinakâr bir insan ancak bir zinakâr insanla evlenebili­yor; o halde ben de istediğim bir hanımla yatayım ve artık o be­nim olsun” anlamını çıkarabilir. Dolayısıyla, bu ayet bir bakıma insanı suça teşvik eder. Ayetin sebep sonuç ilişkisine bakılarak farklı şeyler söylenmişse de, burada zahiri anlam çok önemlidir. Zira.Bçğ£r fcur’an’tn arkasında Allah varsa bu tür hayati konu­larda £ok net açıklamala^/apması gerekir. “~

Son zamanlarda, bazı çağdaş îsîami yazarların gerek bu konu­da gerekse diğer konulardaki yorumlarını hayretle izliyoruz. Yeri­ne göre Kur’an’da kadını da işin içine alıyorlar ve MArap edebiya­tında Tağlib1 denilen bir şey vardır” diyorlar. Yani, “genelde Arap edebiyatında erkekle ilgili sıfat, fiil ve zamirler, kadınla erkekler arasında müşterek olarak kutlanılır; Allah da bunu göz ardı etme­miştir” diyorlar; ama hesaplarına gelmeyince de bazı yerlerde ke­lime oyununa başvurup işi başka türlü çeviriyorlar. Çünkü, bu gibi yorumlara başvurmadıkları zaman çok ciddi sorunlar ortaya çıkı­yor. Dolayısıyla, bu tür kurtarma operasyonlarına başvurmaları doğaldır; aksi takdirde Kur andan vazgeçmeleri gerekir.

Biz de diyoruz ki, mademki bu işin ölçüsü yoktur, gelin ya her yerde kadın da vardır diyelim, ya da hiçbir yerde yoktur di­ye karar verelim.

Zina cezasıyla ilgili Kur’an’da yer alan ayetler hakkında su­nulan bu bilgilerden sonra şimdi de Nisâ Suresi’nin 15. ayetinde ifade edilen yol görünme meselesi hakkında net bir yanıtı, hem Muhammed’in icraatından, hem de pratiğinden öğrenmeye çalı­şalım; bakalım kendisi bu olaya hem pratik olarak, hem de teo­rik olarak nasıl çözüm getirmiş.

E- Muhammed’in Hadislerinde Zina Cezalan

Meşhur sahabelerden “Ubade bin Samıt” anlatıyor:

“Bir gün peygamber bize, Allah’ın Nisâ Suresi 15. ayette zi­na cezasıyla ilgili sözünü ettiği ‘Yol açma meselesi hakkında ‘İşte yol göründü. O da şudur: Zina edenler dul veya evli ise­ler onlara ceza olarak yüz (100) değnek vurulur; yüz değnek vurulduktan sonra da, recim usulü taşlanarak öldürülürler; eğer bakire iseler onların cezası yüz (100) değnek, artı bir yıllık sürgündür’ dedi/[10]

Abdullah bin Mesud, ”Peygamber bize, ’Bir Müslüman, an­cak katil olursa veya dul ya da evli olup zina yaparsa, va da fin­den çıkara fhıına miirtedjjenir) o zaman oldürylür; hunlar dı­şında öldürülmez’ dedi” diye aktarıyor. Bu hadisten, kişi zina suçundan ötürü öldürülür hükmü ortaya çıkıyor.[11]

Muhammed’den, zina cezasıyla ilgili bu teorik bilgileri ak­tardıktan sonra, şimdi de onun icraaııyla ilgili örneklere geçe­lim. Bu konuda Muhammed’in en samimi dostu olan Ömer’i dinleyelim; Muhammed’in amca oğlu İbn-i Abbas aktarıyor:

“Biz hac ibadetini yerine getirdikten sonra Beytullah a var­dık; o zaman Ömer halifeydi. Kâbe’de bir huıbe okudu; hut­besinde şu konuya değindi: Peygamber de zina suçundan do­layı insanları recimle idam etti, biz de halife olarak bunu uy­guladık. Korkarım ki, zaman içinde bazıları, ‘Mademki Kur’an’da evli kişilerin zina etmeleri durumunda recim ceza­sıyla cezalandırılmaları net bir ifadeyle yazılmıyor, o halde böyle bir ceza yoktur’ diyecekler ve böylece de çok önemli bir meseleyi inkâr ettikleri için dalalete düşecekler. Halbuki daha önce recim cezasıyla ilgili.ay^t,Kuc!aoV1a vardu biz onu Fiem öEû3ulT?çünkü Ömer’de vahiy kâtiplerindendi), hem de dinledik. Eğer halk, Ömer Kur’an’da olmayan bir şeyi Kur’an’a yazdı’ eleştirisinde bulunmasaydı, yemin ederim ki, bu recim ayetini Kur’an’a yazardım.”[12]

Ömer bu açıklamayı yaptığı, aynı yıl içinde Ölüyor. Mesela, İmam Malik’in Muvalta, 2/823-24’te bu açıkça yazıyor. Burada önemli olan Ömer’in, halifeliğin son günlerinde böyle bir ifade kullanmasıdır. Kaldı ki, biz bu konuda işi sadece Ömer’e bırak* iniyoruz; konu hakkında çok somut örnekler vereceğiz.

Diğer örneklere geçmeden, akla gelen şu soruya yanıt bul­maya çalışalım: Mademki Ömer, “Daha önce recimle idam ce­zası Kur’an’da vardı” diye yakınıyor, o halde neden Kur’an top- Iandığı-yazıldığı zaman bunu gündeme getirmedi de sonradan bu olay hakkında sıkıntılarını dile getirdi? Evet, bu sorunun il­ginç bir yanıtı vardır; hemen aktaralım: Kur’an toplanırken, ki­min elinde bir ayet varsa iki şahidin şahadetiyle onu ispat edip komisyona bildirirdi; komisyon da bu şekilde kabul ederdi. Ömer de az önce belirtildiği gibi zina cezasıyla ilgili recim aye­tini komisyona aktarmış; fakat iki şahit gösteremediği için ko­misyon onun getirdiği ayeti kabul etmemiş. Halbuki Ömer çok önemli bir insandı; daha dünyada iken Muhammed onu cennet­le müjdelemişti; acaba yalan mı konuşuyordu ki komisyon onun ifadesini kabul etmedi? Hele hele Muhammed hayatta olup da

Kuran yazılsaydı ve Ömer ona böyle bir ayel getirseydi acaba kabul mü, yoksa ret mi edilirdi? Çünkü daha evvel de anlatıldı­ğı gibi, birçok ayet Ömer’in görüşleri istikametinde inmişti. Bu yüzden Muhammed sağ olsaydı elbette ki Ömer’in bu teklifini de kabul ederdi kanısındayız.

Az önce belirtildiği gibi, Ömer in getirdiği ayet kabul edilme­miş; ama sıradan bir vatandaş şahit göstermediği halde bir ayet getirmiş ve onunki hemen kabul edilmiş. O adamın getirdiği ayetlerin hangileri olduğu konusunda ihtilaf vardır: Kimisi, Ah­zâb Suresi’nin 23. ayeti, kimisi de Tevbe Suresi nin son iki ayeti­dir diyor. Burada önemli olan, şu veya bu ayet olduğu değil; ada­mın getirdiği ayetin niçin şahitsiz olarak kabul gördüğüdür!

Şimdi de bu kişinin hikâyesini aktaralım: Bütün İslam yazar­ları bu hadiseyi çok normal bir olaymış gibi aktarmış ve hiçbir itirazda bulunmamışlar. Olay şudur: Seva bin Kays adlı bir köylü, bir gün yanına bir at alıp pazarda satmak üzere çarşıya çıktığında yolda Muhammedle karşılaşıyor. Muhammed onun atına müşteri çıkıyor ve yapılan pazarlık sonucu anlaşıyorlar. Muhammed üze­rinde para olmadığı için adama, “Haydi bizim eve gidelim de orada sana paranı vereyim” diyor Bunun üzerine yola çıkıyorlar. Tabi ki at adamın elinde ve henüz Muhammede teslim edilme­miş. Giderken Muhammed acele ediyor, adam ise yavaş yürüyor.

Anlaşılan, adam “Belki malına fazla fiyat veren biri çıkar” dü­şüncesiyle bilerek yavaş yüriiyormuş. Nitekim henüz yoldayken müşteriler yanaşıyor vc Muhammed’in verdiği fiyattan fazla fıyaı veriyorlar. Üstelik de bu artıranların, Muhammed’in o atı aldığın­dan da haberleri yoktur. Fazla fiyat verenler ortaya çıkınca, adam Muhammede, “Hayır, ben atımı sana satmadım; sattımsa şahitle­rini göster” diyor. Muhammed ise henüz eve vanp ödeme yapma­mıştır. Bu arada adam şahit isteyince, alışveriş esnasında kimse olmadığı için şahit getiremiyor. O sırada “Huzeyme bin Sabit” adında bir sahabe çıkageliyor ve Muhammede, “Ben şahitlik ederim ki sen bu atı bu şahıstan satın aldın” diyor. Muhammed bu adamın ifadesine dayanarak at sahibine parasını ödeyip o atı on­dan alıyor. Muhammed, kendisine şahitlik yapan adama da, “Biz alışveriş yaparken sen yanımızda değildin: neye dayanarak ifade verdin?” diye soruyor. Adam, “Çünkü sen bir peygambersin, ya­lan konuşacağına inanmıyorum” yanıtım veriyor. Muhammed, adamın bu ifadesine dayanarak atı almak yanında, üstelik bu ha­reketinden ötürü Huzeyme bin Sabite şu ilginç ayrıcalığı tanıyor: Ona “Bundan sonra sen herhangi bir davada ifade verirsen senin ifaden iki kişinin ifadesine bedeldir ve senin ifaden delil olarak bir davada tek başına yeterlidir” diyor.

İşte Kur’an bir araya getirilirken, Hu2eyme’nin getirdiği aye­tin şahitsiz olarak kabul edilmesinin hikâyesi budur. Ömer her ne kadar cennetle müjdelenmişse de, onun hakkında böyle bir ifade-ayncalık olmadığı için o, getirdiği ayeti komisyona kabul ettirememiştir.[13]

Ayrıca, Muhammed’in Huzeyme bin Sabit’e tanıdığı yetki ve onun getirdiği cümlelerin Kuranı toplama komisyonu tarafından ayet olarak kabul edilip şahitsiz olarak Kııran’a yazılması olayı aşağıdaki kaynaklarda detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.[14]

Az önceki olay gerçi çok nettir, ama yine de biraz açalım: Bu at alımı olayında Muhammed’in kendi ilkelerini çiğnediğini görü­yoruz: Muhammed, “Bir köylü, malını henüz alışveriş merkezine getirmeden onun Önünü kesip malını almaya kalkışmayın; piya­sadan tam sıhhatli bilgi aldıktan sonra onunla devreye girin ve o zaman pazarlık yapın. Şayet mal sahibi henüz ticaret merkezine varmadan biri onun önünü kesip pazarlık yoluyla onun malını sa­tın alırsa, böylesine bir alışverişin sonunda şayet mal sahibi piş­man olursa, bu akdi fasittir ve mal yine sahibine verilir” diyor. Muhammed, alışverişlerde şöyle bir prensip daha koymuş: “Şa­yet bir mal satılmış ve henüz sahibine teslim edilmemişse ve alıcı ile satıcı da birbirlerinden ayrılmamışlarsa, o zaman o süreçte iki taraftan hangisi caymak istiyorsa yine bu pişmanlık geçerlidir” diyor. Hal böyle olunca, her halükârda at sahibine haksızlık ya­pılmış oluyor. Dolayısıyla, Muhammed’in bu adamdan bu şekilde at alması her şeyden önce kendi ilkelerine aykırıdır.[15]

Muhammed’in köylüden aldığı at olayını özetleyecek olursak,

Açık bir şekilde o köylünün kandırıldığını görüyoruz. Çünkü para ödemek için Muhammed’in çabucak yürümesi, ada­mınsa yavaş gitmesi ve bu kısa zamanda adamın atına iyi bir fi­yat veren müşterinin çıkması, o adamın kandırıldığına delalet eden çok kuvvetli bir kanıttır.

Alışveriş esnasında hazır olmayan Huzeyme’nin. Muham- .med’.ç yaptığı.şahitlik açıkça usule aykırıdır. Kaldı ki. Muham- med’in bu şahitlik yüzünden ona tanıdığı ayrıcalık çok ilginçtir. Huzeyme, Muhammed’e kazandırdığı bir at yüzünden öylesine bir ayrıcalık kazanıyor ki, Kur’an’ın toplanması esnasında Ömer’i bile gerilerde bırakıyor. Hatırlanacağı gibi komisyon, zina cezasıyla il­gili Ömer’in getirmiş olduğu cümleyi ayet olarak kabul etmemişti.

Muhammed’in, “Malını satmak üzere şehre inen bir adamın önünü kesmeyin; piyasadan tam bilgi alsın da ondan sonra müda­halede bulunun” dediği halde, burada bu sözünü çiğnediğini gö­rüyoruz. Aynca, alışverişlerde teslim-lesellüm şarttır dediği hal­de, burada da bu ilkesine sahip çıkmadığını müşahede ediyoruz.

En önemlisi, bu alışverişte akit prosedüre uygun olsaydı bile, mademki mal üreten zavallı köylü buna razı değildi, bu durumda Muhammed’e düşen en ideal yaklaşım, yalancı şahide başvurmak değil, o atı sahibine iade etmekti.

Bu olayın konumuzla ilgisi şudur: Ömer bağıra bağıra Kur’an’da zina cezası vardır dediği halde, komisyon onunkini kabul etmiyor. O halde sorunun nereden kaynaklandığını açık- lanmalıdır. Bu yüzden konuya açıklık getirmek zorunda kaldık.

Muhammed’in zinayla ilgili icraatına geçmeden önce, İslam inancına göre zina suçunun ispatı hakkında kısa bir bilgi vere­lim: Zina suçu, ya dört şahidin şahitliğiyle (Nisâ Suresi’nin 15. ve Nûr Suresi’nin 13. ayetleri), ya bu suçu işleyen şahsın itira­fıyla veya kadınsa, onun hamile kalmasıyla ispat edilir. Bu, Mu- hammed‘in beyanıdır.[16]

Bilindiği gibi mezhepler birer yorumdur. Bu bakımdan onlar üzerinde fazla durmak islemiyoruz. Üzerinde durmak istediği­miz, başta Kur’an ve İslam camiasında muteber sayılan hadis­lerdir. Bununla birlikte tüm mezheplerde zina eden evli veya dul olanlara yönelik ceza recimle Öldürmektir. Bu konuda mez­hepler arasında ihtilaf yoktur; ihtilaf ancak teferruattadır. Örne­ğin; soğuk ve sıcak havada ceza ertelenebilir mi; suçlunun has­talık halindeki durumu; recim anında ilk taşı kim atacak; taşla­ma anında çukura gerek var mı, yok mu; suçluya sadece taşlar mı atılır, yoksa önce yüz sopa, ardından taşlama mı; zina suçu­nu itiraf eden kişinin, kendi itirafından vazgeçmesi halindeki durumunun ne olacağı gibi konularda ihtilaf vardır; yoksa ceza­nın uygulanmasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Hatta şöyle bir şey de vardır: Erkek olsun kadın olsun dini bir nikâhla evlendikten sonra artık bir sefer de cima’ (birleşme) ola­yı gerçekleşir ve ondan sonra kadın boşanırsa, artık onlardan hangisi zina yaparsa onun cezası recimle idamdır. Başka bir ifa­deyle, bekâreti dini bir nikâhla bozulanlardan -ister dul olsun ister olmasın- hangisi zina yaparsa onun cezası recimdir. Diğer yandan, şayet bir insan evlenmeden önce birkaç kez de zina yapsa, ona sadece yüz değnek cezası uygulanır ve gerekirse bir yıllık sürgüne gönderilir. Çünkü bunun resmi bir evliliği yoktur; bu yüzden cezası hafiftir.[17]

Zina cezasıyla ilgili Kur’an ve sahih hadislerden bu bilgileri sunduktan sonra, şimdi de Muhammed’in konuyla ilgili prati­ğinden örnekler verelim:

Ömek-1

Muhammed’in zinadan dolayı gerçekleştirdiği infazlardan öylesine örnekler sunacağız ki, bunlar bugüne dek İslam cami­asında itiraz edilmeyen ve üstelik bütün mezhep liderlerine delil teşkil eden örneklerdir.

Birinci örneğimiz şudur: “Cüheyne” kabilesinden bir bayan, Muhammed’e başvurarak zina yaptığını ve bu zinadan dolayı ha­mile kaldığını beyan ediyor. Bu açıklama üzerine Muhammed onu bir yakınına teslim ediyor ve ona» “Bu kadın doğum yapana kadar sende kalsın; doğumdan sonra bana getir gerekeni yapayım” di­yor. Doğumdan sonra kadın Muhammed’e getirilince, onun avret yeri görünmesin diye, üzerindeki elbise iyice bağlanıyor ve en son Muhammed’in talimatıyla taşlanarak öldürülüyor. Kadın bu şekil öldürüldükten sonra Muhammed onun cenaze namazını da kıldırı­yor ve “Bu kadın Allah katında öyle yüksek bir makama ulaştı ki, onun imanı yetmiş kişinin imanına bedeldir” diyor.[18]

Hadis metninde “Kadın Muhammed’e gelip zina yaptığını, bundan dolayı hamile kaldığını beyan etti” deniyor. Bu açıklama­nın dışında herhangi bir şahit veya şikâyet de söz konusu değildir; bu olayın delili sadece kadının itirafı ve hamile kalmasıdır. Bura­da şöyle bir muamma daha vardır: Muhammed’in koyduğu ölçüye göre o kadına recim cezası uygulanmamalıydı. Çünkü bu ceza, kişi ancak dul veya evliyse uygulanır. Oysa burada kadının evli veya dul olduğu açık değildir. Şayet evliyse, bu durumda belki de o çocuk onun kocasındandır; dolayısıyla ona gayri meşru damga­sını vurmak doğru değildir. Eğer evli veya dul değilse o zaman onun rccimle cezalandırılması, yine Muhammed’in ilkelerine ters­tir. Çiirkü, daha evvel de anlatıldığı gibi, evli olmayanların cezası yüz değnektir. Nihayet, kadının evli mi. yoksa dul veya bakire mi olduğu konusunda, hadislerde herhangi bir açıklık yoktur.

Örnek-2

Vail bin Hücr el-Hadremi, “Bir kadın namaz için dışarı çıkın­ca, adamın biri onun önünü kesip zorla ırzına geçiyor. Kadın, oradan geçenlere olup bitenleri anlatınca, onlar gidip o adamı ya­kalayarak Muhammed’e getiriyorlar; adam da suçunu itiraf edin­ce, Muhammed’in talimatıyla taşlanarak öldürülüyor. Kadınsa, suçsuz olduğundan serbest bırakılıyor” diye aktarıyor. Bu da Mıı- hammed’in gerçekleştirdiği ikinci bir infaz örneğidir.[19]

Ömek-3

Maiz bin Malik Eşlemi adında bir şahıs Muhammed’e gelip zina yaptığını söylüyor. Muhammed, belki delidir düşüncesiyle, onun hakkında bir araştırma yapıyor. Sonuçta adam deli çıkma­yınca —sadece onun ifadesine dayanarak— o adamı recimle idam ediyor Muhammed’in emriyle bir çukıır kazılıyor, adam oraya konup taşlanmak suretiyle öldürülüyor. Bu olayın kaynaklarıyla bundan bir sonraki olayın kaynaklan aynı olduğundan, hepsini bir sonraki ömekte belirteceğiz.

Ömek-4

Yine az önceki Maiz bin Malik olayının anlatıldığı hadisler­de aktarılıyor ki, “Gamidiye” adında bir bayan da Muhammed’e gelip zina yaptığını itiraf ediyor ve daha önce olayını anlattığı­mız kadın gibi o da hamile kaldığını beyan ediyor. Bunun üzeri­ne Muhammed o kadını bir yakınına teslim ediyor ve kendisine, “Doğumdan sonra bana getir onu recimle idam.edeyim” diyor. O adam doğumdan sonra onu getiriyor ve böylece Muhammed de onu recimle infaz ediyor. Bu kadını taşlayanlar arasında meşhur sahabi Halit bin Velid de varmış. Halit, kadını (aşlarken onun attığı taşlardan biri kadının kafasına isabet ediyor; Halil’in attığı taştan dolayı akan kanlar onun yüzüne gelince, kadına sö­vüyor. Bunu duyan Muhammed ise Halit’i uyarıyor.[20]

Maiz bin Malik taşlanırken dayanamıyor ve kaçıyor. Bunun üzerine Muhammed’in adamları onun arkasına düşüp kendisini takip ediyorlar ve sonunda onu yakalayıp infaz ediyorlar. Bu olay

Muhammed’e anlatılınca o, “Madem öyleyse keşke onu öldürme- seydiniz” deyip güya ona acıdığını dile getiriyor. Burada haklı olarak şu soruyu sormak gerek: Eğer bu şekil bir infaz Allah’ın emriyse Muhammed nasıl olur da, “Keşke onu bıraksaydınız” di­yebiliyor? Yok eğer Allah’ın emri değil de “Muhammed’in şahsi uygulamasıysa, o zaman bu insanın günahı kimedir?

Bu infazın gerçekleştiğine ilişkin şahitlik yapan sahabiler hayli çoktur. Ömeğin; sadece Buhari’de bu olayın ravileri ola­rak şu isimler geçmektedir: Halife Ömer, Ebu Hüreyre. Cabir, İbn-i Abbas gibi meşhur sahabiler. Aynca, diğer kaynaklardaki isimleri de sayarsak, Ebu Sait el-Hudri, Büreyde. Ebu Nadre, Hezzal bin Ziab ve Sait bin Müseyyeb. İşte hadis camiasında bu kadar raviyle desteklenen böylesine bir olayın benzeri hemen hemen yok denecek kadar azdır; bu tür hadisler mütevatir dere­cesindedir. Yani, mühaddislerin diline göre de bunun inkârı ka­bil değildir. Zaten şimdiye dek hiç kimse de bu infazlara itiraz etmiş değildir.

Ömek-5

Ebu Hüreyre ve Zeyd bin Halit Cüheni’den rivayetle aktarılı­yor ki, Bedevi Araplardan bir adam hasmıyla birlikte Muham­med’in yanına geliyor. Onlardan biri Muhammed’e, “Oğlum şu adamın yanında çalışırken onun hanımıyla zina yapmış; ben de buna karşı o hanımın kocası olan şu adama bir cariye ile yüz koyun verdim. Daha sonra duydum ki yaptığımız iş Allah’ın ki­tabına uygun değilmiş; o yüzden size müracaat ediyoruz. Sen de Allah’ın kitabına göre aramızda hükmet” diyor. Buna karşı Muhammed, “Evet, yaptığınız kitaba uygun değildir. Sen ca­riye ile koyunları geri al; oğlun evli olmadığı için onun cezası yüz değnek ile bir yıllık sürgündür; kadının cezası ise, evli ol­duğu için recim usulü ile idamdır” diyor. Muhammed bu arada arkadaşlarından “Uncys” adında birini o kadının cezasını infaz etmek için görevlendiriyor ve kendisine, “Git kadından sor; zi­na yapıp yapmadığını ondan öğren. Şayet bu suçu işlemiş ise o zaman onu recimle infaz etM diyor. Sonuçta kadın da kabul edince adam onu infaz ediyor. Halbuki Nisâ Suresi’nin 15. aye­tiyle Nûr Suresinin 13. ayetine göre bu suçun dört şahitle ispat edilmesi gerekiyordu. Fakat bütün örneklerde ne yazık ki sade­ce onların itirafından başka bir şey de yoktur. Güya zinadan ötürü hamile kalan kadın varmış; onun da evli olup olmadığı belli değildir.[21]

Ömek’6

Yahudiler Muhammed’e başvurup kendilerinden bir çiftin zi­na yaptığını, bunun cezasının ne olduğunu soruyorlar. Bunun üzerine Muhammed her iki kişiyi de Tevrat’ın hükümlerine göre recimle idam ediyor. Bu iki kişi taşlanarak öldürülürken, o sırada zina eden erkek, kadına atılan taşlara kendini siper edip onu ko­rumaya çalışıyor. Hadisi aktaran ravi İbn-i Ömer, “Ben şahsen de o iki insanı taşlayanlar arasmdaydım” diyor. Bu olayı aktaran ra- viler arasında İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, Abdullah bin Haris, İbn-i Ebi Evfa, Cabir, Ebu Hüreyre, Bera bin Azıb, Şa’bi (son ravi ınürsel olarak almış) gibi meşhur sahabiler vardır. Dolayısıyla, bu da az önce geçen zina vakaları gibi çok kuvvetli bir ravi kad­rosuyla desteklenmekledir. Ayrıca, İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmet bin Hanbel de az önce isimlerini verdiğimiz eser­lerinde bu olayı yazıp bundan hüküm çıkarmışlardır. Bir diğer kuvvetli delil de, bu olayın müşterek olarak bütün hadis kay­naklarında geçmesidir. Zaten şimdiye kadar gösterdiğimiz ör­neklerin hepsi, bu tür sağlam kaynak ve ravilerle desteklcnmek- tedir. Ayrıca, bu örneğimizde iki kişi infaz edildiğinden, buraya kadar verdiğimiz örneklerle, infaz sayısının toplamı yediye yükselmiş oluyor.[22]

Ömek-7

Cabir, “Bir adam zina yapmıştı; Muhammed önce onu bekâr sanarak yüz değnekle cezalandırdı; daha sonra onun evli oldu­ğunu öğrenince, kendisini taşlama usulü (recimle) idam etti” di­ye aktarıyor. (Ebu Davud^ Hudud, 23. bab, No: 4438-39.) Buna benzer bir cezayı da Hz^Ali tatbik etmiş. Kendisi, ‘ Bir kadını Perşembe günü değnekle cezalandırdım; Cuma günü de recimle infaz ettim. Değneğin gerekçesi Nûr Suresi 2. ayet; recimin da­yanağı da Muhammed’in fiili uygulamasıdır” diyor.[23]

q Omek-8

VHz. Ali, “Muhammed’in eş olarak kullandığı bir cariyesi zi­na yapmıştı; Peygamber bana ’Git o cariyeyi cezalandır’ dedi. Bunun üzerine ben onun yanına vardım ve baktım ki, henüz do­ğum yapmış, kanaması devam ediyor; bu yüzden onun cezasını erteledim ve dönüp durumu Muhammed’e izah ettim. O bana, ‘İyi eltin ki cezayı uygulamadın. Fakat iyileşince onun cezasını uygula’ dedi” diye anlatıyor. Muhammed’in cariyesiyle yatan adama gelince, onun hakkında Hz. Ali şöyle diyor: “Muham­med bana, ‘Git onu öldür’ dedi. Ben adama vardığımda tenasül organının olmadığını veya kesildiğini gördüm. Hal böyle olun­ca, onu öldürmedim ve dönüp hadiseyi olduğu gibi Muham­med’e izah ettim. O da bana, ’İyi ki onu öldürmedin, meğer ki adam masummuş’ cevabını verdiM diyor.

Aşağıdaki kaynaklarda Hz. Ali, “Muhammed’in cariyesi 2İna yapmıştı, o da bana, git onu cezalandır dedi” şeklinde kesin bir ifade vardır.[24]

Cebrail Görev Başında

Muhammed’in zina yapan bu cariyesi konusu üzerinde biraz durmak gerekiyor. Şöyle başlayalım: Hani İslam inancına göre Muhammed, geçmiş ve geleceği bilen bir insandı; o halde bu çok ciddi olan olayı nasıl olmuş da bilememiş ve Ali ‘ye, “Git o ada­mı öldür ve cariyeyi de cezalandır” diyebilmişti? Başka bir deyiş­le, kendi yanı başındaki adamın bu suçu işleyip işlemediğini bil­meyen bir Muhammed, nasıl olur da “Geçmiş ve gelecekteki tüm şeyleri bilmiş” diye iddia edilebilir? Aslında olay şudur: Adam onun cariyesiyle yatmıştır; Ali’nin, “Adamın tenasül organı yok­tu” sözüne gelince; bir kere eğer adam yapmasaydı Muhammed Ali’ye “Git onu öldür” demezdi. Çünkü çok ağır bir ceza söz ko­nusudur. Burada ilginç bir senaryo görünüyor. O da şudur: Tena­sül organının olmayışı, ya Muhammed’in Ali’ye Önerdiği, ama kendi aralarında gizli tuttukları veya Muhammed’e bir eleştiri gelmesin diye Alinin ortaya attığı bir fikirdir. Çünkü Muham­med’in ailesini temize çıkarmak için bu formülden başka bir al­ternatif zaten imkânsızdı. Şayet Ali o insanları cezalandırmaydı, o zaman suç ispat edilirdi ve bu şekilde tarihe geçerdi. Burada Ali ile Muhammed arasında bir danışıklı karar vardır desek isabetli olur. Çünkü, eğer doğru olmasaydı nasıl olur da Muhammed Ali ‘ye, “Git adamı öldür,T şeklinde bu çok vahim fetvayı verebilir! Farz edelim ki adam masumdur; peki Ali şayet onun tenasül or­ganının olmadığını fark etmeyip de Muhammed’in talimatı üzeri­ne onu öldürseydi, bu durumda Muhammed katil olmaz mıydı?

Suçun işlendiğine ilişkin en sağlam kanıtlardan biri de şudur: Zina ile suçlanan cariye “Marya” hicri 7. yılda Muhammed’in eline geçmişti ki, o zaman Muhammed 60 yaşındaydı; kadınsa 20 yaşında. Kaldı ki, Muhammed’in yanında şu genç hanımlar da vardı: O zaman 15 yaşındaki Ayşe; 17 yaşındaki Safiye: 30 yaşındaki Ümmü Habibe; 20 yaşındaki Cüveyriye; 36 yaşındaki Meymune; 33 yaşındaki Ümmü Seleme; 25 yaşındaki Hafsa; 37 yaşındaki Zeynep binti Cahş; ayrıca, çok genç yaşta Reyhane adlı bir cariyesi de vardı. Bu isimlerini saydığımız kadınlarda hiç ihtilaf yoktur. Peki neden bu gencecik bayanlardan hiçbiri gebe kalmadı da, Marya ile -o ihtiyar yaşıyla- birleşir birleşmez o kadın hemen hamile kaldı? Eğer Muhammed’in yanındaki ka­dınlar bir-iki tane olsaydı, insan» “Bunlar doğurgan olmayabilir’’ kanısını taşıyabilirdi; ama bu kadar genç kadın içinde hiçbiri ha­mile kalmıyor da, Muhammed’in 60 yaşından sonra yeni getirdi­ği gencecik cariye mi hamile kalıyor? Daha evvel de ifade edil­diği gibi, her ne kadar Muhammed, “Ben gece hayatında da şampiyonum” diyorsa da bunun inandırıcılığı yoktur.[25]

Suçun işlendiğine dair bir diğer kesin kanıt da, Nisâ Sure­si’nin 15. ayetiyle Nûr Suresinin 13. ayetidir. Bu ayetlere göre, bir zina suçunun ispatı için dört erkeğin şahitlik yapması gerek­mektedir. Fakat Muhammed’in cariyesi olayında böyle bir şahit kadrosu mevcut değildir; ortada kadının gebe kalma olayı var­dır. Anlaşılan, Muhammed bu gebe kalma olayına dayanarak Aliye, “Git onları cezalandır” demiştir. Yoksa ortada herhangi bir delil yoktur. Eğer biz böyle bir yoruma ihtimal vermezsek, o zaman Kuran ayetine göre Muhammed zor durumda kalır ve elinde ispat olmadığı halde adamın infazına karar vermiş olur. Olayın işlendiğine ilişkin bir başka kanıt da Cebrail hikâyesidir. O da şöyle oluyor: Bu dedikodular başlayınca Muhammed bir ara, “Cebrail bana geldi, ey İbrahim’in babası dedi” diye aktarı­yor. Yani, şunu demek istiyor: “Eğer İbrahim oğlum olmasaydı Cebrail bana, ‘Ey İbrahim’in babası’ demezdi.” Fakat bu savun­ma yetmiyor Çünkü, her şey ayan beyan ortadadır. Hatta bazı kaynaklarda Marya İbrahim’i doğurunca, Muhammed’in çok üzüldüğü ve “Eğer halkın iddia ettiği gibi bu çocuk benden de­ğilse acaba ne olacak” şeklinde bu olaya şüpheyle baktığı riva­yet ediliyor. Tam bu sırada Muhammed, “Cebrail az önce bana vahiy getirip İbrahim şendendir dedi” diye bir hadis irad ediyor. Hz. Ali’nin ortaya attığı tenasül organı hikâyesi gibi, o da bura­da Cebrail’i ortaya atıyor. (Mesela; Askalani, İsabe, İbrahim md., No: 398; Salihi, Ezvati Nebi, s.231; Belazuri, Ensabü’I Eş­raf\ 2/87 ve aşağıdaki kaynaklar.)[26]

Bu olayda Muhammed’in ilginç bir uygulamasına şahit olu­yoruz. Şöyle ki, İfk olayında Ayşe’yle ilgili yapılan zina isna­dında Nûr Suresi’nin ikinci sayfasından itibaren en az on ayet iniyor; oysa Marya’nın masum olduğuna ilişkin herhangi bir ayet inmiyor; sadece hadisle geçiştirilmeye çalışıyor. Ayşe, Ebu

Bekir’in kızı ve hür bir kadın olduğundan dolayı ona Kur’an’da yer açılıyor; ama Marya cariye ve kimsesiz olduğu için onu ha- dişle geçiştiriyor. Bu iki kadın arasındaki fark bile başlı başına bir eleştiri konusudur.

Burada şunu açıklamak gerekiyor: Bazı reformist İslami ya­zarlar Muhammed’in uyguladığı recim cezalarını, “Evet, Nûr Su­resi’nin zina cezasıyla ilgili yüz değnek cezasını içeren 2. ayeti inmeden önce Muhammed, Tevrat hükmüne göre bazı recim ce­zalarını uygulamıştır; ama bu ayet indikten sonra artık bu cezayı uygulamaktan vazgeçmiştir1′ diyerek savunuyorlar. Bu savunma . birkaç yönden yetersizdir:

Bilindiği gibi zina ve zina iftirasıyla (Kazf ile) ilgili Nûr Suresi’nin birinci ve ikinci sayfalarında sözü edilen ayetler, Hz. Ayşe’nin “İfk” olayının anlatıldığı sure içinde geçmektedir. Ay­şe’nin bu olayı da Beni Mustalık harbi dönüşünde yolda yaşan­mıştı. Bu olay, tarih olarak da Medine döneminin 5. yılı, miladi 627Tde meydana gelmişti. Hendek Savaşı ise, Medine dönemi­nin 7. yılı olan miladi 629’da meydana gelmişti. Bu iki olayın tarihini tespit ettikten sonra şunu diyoruz: Ebu Hüreyre, Nûr Suresi’nin ikinci ayetinde anlatılan zina cezasıyla ilgili yüz değ­nek hadisesinden yaklaşık olarak 2-3 yıl sonra Hayber Sava­şında Müslüman olmuştu. İşte bu Ebu Hüreyre, yukarıda açık­ladığımız recim cezalarının uygulanmasında, kendisi olayın şa­hididir. Aynen şöyle diyor:

“Biz camideydik, biri gelip zina yaptığını söyledi ve sonuçta Muhammed onun bu ifadesine dayanarak kendisini recim­le/taşlama usulü idam Mi.”

Bundan şu sonuç ortaya çıkıyor: Nûr Suresi’ndcki yüz değ­nek hadisesinden sonra da Muhammed bu recim yöntemiyle idamlara devam etmiştir. .Dolayısıv la.İslami kesimce savunma amaçlı söylenen, “Muhammed zina cç^ısıvla ilgili Nûr Sure­si’ndçkiayetten önce Tevrat hükümlerine göre nxim^öntejBİy- le bazı infazlar ^ergeklcştirmi^tiri^arnş bu indikten ^onra artık böylaşiae bir cçzanuı uygulamasından vazgeçmiştir’H^dr asının gerçekle bir ilgisi yoktur,

Muhammed’in birkaç kişiyi Tevrat hükümlerine göre recim usulüyle idam etmesi ve daha sonra bu işe son vermesi mazeret sayılamaz ve kendisini eleştirilerden kurtaramaz. Çünkü, eğer zi­na cezası olarak uyguladığı recim, Allah katında kötü bir şey ise, neden daha önce bu cezayı Tevrat’ın ayetleri olarak Musa ya gön­derip o dönemdeki topluma uygulattı ve neden birkaç kişiyi de Muhammed’in eliyle bu yolla infaz ettirdikten sonra recimle infaz etmekten vazgeçip yüz değnek cezasını devreye soktu? Başka bir ifadeyle, eğer Allah nezdinde recimle infaz etmek iyi bir şey ise, neden ortadan kaldırdı, yok eğer kötü bir uygulama ise, o zaman neden daha önce bunu o insanlara uyguladı?

Savunma amaçlı şöyle bir söz de söylenebilir: “Tanrı kendi yasalarını zamana ve günün koşullarına göre ayarlar/’ Bu savun­ma, pek makul değildir. Zira, eğer Allah kendi yasalarını zamana ve mekâna göre ayarlıyorsa, biz de şu anda çok farklı bir zaman ve mekândayız ve üstelik de uzay çağında, teknolojinin hâkini ol­duğu bir zamanda yaşıyoruz; o halde Tanrının bize yeni bir alter­natif sistem göndermesi gerekiyor (burada Kuran diline göre ko­nuşuyoruz). Çünkü bizim zamanımızla Kur’an’ın ortaya çıktığı , zaman arasında yaklaşık 14 asırlık bir zaman dilimi vardır.

Muhammed’in, ömrünün son günlerinde Nûr Suresi’nin 2. ayetine dayanarak zina cezasıyla ilgili idamdan vazgeçtiği iddi­asının yersiz ve mesnetsiz olduğunun bir diğer gerekçesi de şu~ dur: Biz kitabımızın bu son bölümde daha işin başında iken de­dik ki, Ömer, halifeliğinin son yılında ve hac esnasında halka hitaben verdiği hutbesinde, “Peygamber de zina suçuna karşı recim uyguladı, biz de halife olarak uyguladık” şeklinde, binler­ce insanın hazır olduğu bir ortamda bağıra bağıra ilan ediyordu. Kaldı ki, biz bununla da yetinmiyoruz; çünkü, bu infazlarla ilgi­li Muhammed’den sonra halifelerin uygulamaları vardır. Bu ko­nuda birkaç örnek vermek gerekirse,

Hz. Ali, Muhammed’in ölümünden sonra zina suçundan Ötürü bir kadını önce yüz değnekle cezalandırıyor, daha sonra da onu recimle idam ediyor ve “Bu kadına uyguladığım yüz değnek Kuran’a (Nûr Suresi, 2. ayete) göredir; ona tatbik ettiğim recimin gerekçesi de Muhammedrin uygulamasıdır” diyor. Peki eğer bu ceza Muhammed zamanında kalkmış olsaydı Ali bunu uygulaya­bilir miydi? Bu durumda Ali cani olurdu. Halbuki Ali henüz dün­yada iken Muhammed’den cennet müjdesini almıştı.[27]

Şam tarafından bir adam, Halife Ömer’e gelip hanımının zina yaptığını söylüyor ve bu konuda dinin emri neyse onu uy­gula diyor. Ayrıca, adam Ömere, “Hanımım zina yaparken ben gördüm” diyor. Bu konuda İslam tarihinde adamın ifadesinden başka da herhangi bir delil mevcut değildir. Ömer, sadece ada­mın bu ifadesine ve kadının bilgisine de başvurarak o kadını re­cimle idam ediyor. Burada şunu diyoruz: Tıpkı Hz. Alinin ör­neğinde olduğu gibi eğer bu ceza Muhammed zamanında orta­dan kaldırılmış olsaydı, Ömer neye dayanarak bu idamı gerçek- leştirebilirdi? O da Ali gibi henüz dünyada iken Muham­med’den cennet müjdesini alanlardan biri.

İbn-i Abbas anlatıyor: Deli bir kadın zina yapmıştı. Onun durumu Ömer’e aktarıldı. Ömer onun hakkında kurmaylarıyla istişare yaptı. Yani, acaba zina eden bir deli recimle infaz edilir mi diye. O toplantıdan kadına idam cezası çıktı. Ceza henüz in­faz edilmeden Hz. Ali çıkageldi ve onların verdikleri karara iti­raz edip o kadını idamdan kurtardı. Çünkü, Alinin rivayet ettiği hadise göre deli olana ceza uygulanmazdı. Buradaki tartışma, kadının deli olmasından ötürüdür; yoksa sağlam biri olsaydı ce­za hemen tatbik edilirdi. Bu gibi örneklerden, recim cezasının

hiçbir zaman kalkmadığı ortaya çıkıyor. (Ömeğin, Ebu Davud, Hudud, 17. bab, No: 4399 ve 4402. Burada, Nesai’nin de aynı hadisi aldığı aktarılıyor.)

İbn-i Ömer’in cariyeleri zina ediyorlar. Buna karşı kendisi onların bacaklarını ve ayaklarını kırbaçlıyor. Salim adında bir şahıs ona, “Mademki onlar zina yapmışlar, sen de onlan recimle cezalandır; niye kırbaçla cezalandırıyorsun” şeklinde itiraz edi­yor. İbn-i Ömer ona, “Recim cezası hür olanlara uygulanır, cari- yelere uygulanmaz. O yüzden ben recim cezasını uygulamıyo­rum” karşılığım veriyor.[28]

Hz. Osman’ın halifeliği zamanında altı aylık bir gelin do­ğum yapıyor. Halife Osman, “Altı ayda doğum yapmak müm­kün değildir; dolayısıyla, bu bayan henüz evlenmeden önce başkasıyla zina yapmış ve bu çocuk zinadandır. O nedenle bu kadını recimle idam etmek gerekir” diyor ve recim için arkadaş­larına talimat veriyor. O arada Hz. Ali bu fetvayı duyunca gelip itiraz ediyor ve Halife Osman’ı da ikna ediyor. Ama artık geç kalmış ve kadın idam edilmiştir. Hani Muhammed zamanında recim cezası kaldırılmıştı! O zaman Osman neye dayanarak bu infazı gerçekleştiriyordu? Üstelik o da cennetle müjdelenen on insandan biriydi. Bu kadar büyük bir cinayeti nasıl Allah ve Peygamberden habersiz işleyebilirdi?[29]

KUR’AN’IN EKONOMİK POLİTİKASI

Bilindiği gibi şu anda yeryüzünde gelir dağılımıyla ilgili iki sistem mevcuttur: Kapitalizm ve sosyalizm. Bu bölümde “Acaba Kur’an bu iki sistemden hangisine daha yakındır veya gelir dağı­lımı konusunda onun çözümü nedir” sorusuna yanıt bulmaya ça­lışacağız.

Şurası bir gerçektir ki, İslamiyetin bütçesi zekât, sadaka, kur­ban, adak, kefaretler, kölc-cariye, fidye, haraç, cizye, talan, gani­met, ticaret, helal kazanç denen çalışma vb. şeylerden ibarettir. Bu bölümde önemli olanlardan söz edeceğiz. Bu saydıklarımızın dışında Islamın bütçesini sağlayan bir gelir formülü yoktur. Tarih şahittir ki, Muhammed o dönemde Mekke ve Medine’de ağır sa­nayi hamlesini gerçekleştirmekle halkın refah seviyesini yükselt­memiştir; tam tersine jnanmayanlar diye nitelendirdiği insanlara karşı kendi taraftarlarmıTennet-cifeflenttMil, fınlcız ve fâdmtafim câriye*oTâra^^

va|a kışkırtıp onlann mallarını gaıuoicLadijil tında ele getirmek suretiyle Müslümanların gelirini -hiç de tasvip edirmevçn bir

Dolayısıyla, onların gelirleri yu- kanda sayılan maddelerden müteşekkildi.

Burada İslamm ekonomik politikasını tahlil ederken, ilk baş­vuracağımız kaynak Kur’an olacaktır. Ele alacağımız konuyu,

Kur an’dan sonra Muhammed’in hadisleriyle ve İslamda muteber sayılan diğer kaynaklarla pekiştirmeye çalışacağız. Konu hak­kında Kur’an’da ayet varsa önce o ayetle ilgili açıklamayı suna­cağız; daha sonra -gerekirse- o ayet hakkında ünlü müfessirlerin (Kur’an’ı açıklayanların) yorumlarına da yer vereceğiz. Kısacası; Kuran, hadis ve İslam tarihi dışına çıkmadan konuyu aydınlat­maya çalışacağız.

Kur’an’a Göre Fakirlikle Zenginlik Bir Kader İşidir

Kuran’a göre, insanların zengin veya fakir olması Allah’ın takdirine bağlı olan bir hadisedir. Bunun böyle olması birçok ayetle açıkça ifade edilmiştir. Bu konudaki ayetlerden birkaçı­nın anlamını sunarak konuya giriş yapmak istiyoruz;

Ra’d Suresi, 26. ayet: “Allah, dilediğine bol, dilediğine de az nzık verir/’

İsrâ Suresi, 30. ayet: “(Ey Muhammed!) Rabbin dilediği­ne bol, dilediğine de az rızık verir.”

Ankebût Suresi, 62. ayel: “Allah, kullarından dilediğine bol, dilediğine de az rızık verir.”

Rûm Suresi, 37. ayet: “Görmediler mi ki Allah, dilediğine bol, dilediğine de az rızık verir?”

Zümer Suresi, 52. ayet: “Bilmediler mi ki Allah, dilediği­ne bol, dilediğine de az rızık verir?”

Sebe’ Suresi 36. ayet: “De ki: Rabbim dilediğine bol, dile­diğine az rızık verir.”

Sebe Suresi, 39. ayet: “De ki: Rabbim dilediği kullarına bol, dilediğine de az rızık verir”

Ve bunlar gibi daha nice ayet…

Bu anlamı içeren ayetler Kuran’da gerçekten fazladır; hepsi­ni sunmaya gerek olmadığı için bunlarla yetiniyor, kaderciliği daha da netleştiren ayetler kısmına geçiyoruz;

Şûrâ Suresi, 12. ayet: “Göklerin ve yerin anahtarları onun- dur (Allah’ındır). Dilediğine bol, dilediğine de az rızık verir/’

Nahl Suresi» 71. ayet: “Allah, rızık konusunda kiminizi ki­minizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, nzıklarım ellerinin altın- dakilerine (cariye-köle ve hizmetçilere) vermiyorlar ki hepsi de eşit olsun. (Onlar, ellerinin altındakilerle kendilerini eşit tut­mazlarken, Allah’ı putlarla nasıl eşit sayıyorlar! Yoksa) Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”

Rûm Suresi, 28. ayet: “Allah, size kendinizden bir örnek vermektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz azıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerin­den çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip) ortakla­rınız var mı? İşte biz ayetlerimizi, aklını kullanan bir kavim için bu şekilde izah ediyoruz.”

Zuhruf Suresi, 32. ayet: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini arala­rında biz paylaştırdık. Birbirlerine, işjjördürmeleri i^injçinıini ötekine karşı derecelerle üştün kıj^ü^”

Zuhruf Suresi, 5^-3$. ayetler: “Şayet insanların ıek lipjHT ummet-topluluk olmas^mahzurl^olnıas^ayjd^ Rahman’ı (Allah’ı) inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve oraya çıkacakları merdi­venleri gümüşten yapardık. Ayrıca, onların evlerinin kapılarını ve yaslanacakları koltukları da (gümüşten yapardık) ve onları altın ziynetlere boğardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçici birer metaından ibarettir/’

Mealleri verilen ayetler hakkındaki açıklamalarımıza geçi­yoruz.

Bu ayetlerde zenginlikle fakirliğin Allah’ın işi olduğu; bunların çalışmayla sağlanamayacağı gayet net bir ifadeyle be­yan ediliyor Bunu Kuran’dan örnekler vererek somutlaştırmaya çalışacağız. Kur1 an’da gösterilen ilginç örnekler hayata geçmiş mi veya geçmemiş mi bu bizi ilgilendirmiyor; bizi ilgilendiren, gelir dağılımıyla ilgili Kur’an’ın ortaya koyduğu formüldür. He­men Örneklerimize geçiyoruz: Al-i İmrân Suresi, 37. ayette özet­le, Hz. İsa’nın annesi ve İmran kızı “Meryem” dünyaya gelince, Zekeriya peygamber ona bakmakla görevlendiriliyor. Zekeriya onu bir odaya/mabede bırakıyor ve oraya her vardığında onun yanında yiyecek-rızık buluyor. Bu yiyeceklerin nereden geldiği­ni Meryem’den sorunca, o MBu rızık bana Allah’tan geliyor, çün­kü Allah, istediğine sayısız bir şekilde rızık verebiliyor” yanıtını veriyor Gerçi bu ayetteki durum bir mucize olarak işlenmiş ama, önemli olan Allah’ın, birileri çalışmadan onlara rızık vere­bilmesidir İkinci örneğimiz şudur: Allah İsrailoğulları hakkında, “Biz onlara kudret helvası ve bıldırcın etini indirdik-gönderdik” diyor Yani, aç ve sıkıntıda olan İsrailoğullarına kendi katından helva ve bıldırcın eti gönderdiğini beyan ediyor (Örneğin; Ba­kara Suresi, 57; AYâf Suresi, 160 ve Taha Suresi, 80. ayetler) Yine Hz. İsa’nın havarileri kendisinden, “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?” demiş­ler. O, “İman etmiş kimseler iseniz Allah’tan korkun” demiş. On­lar: “İstiyoruz ki, ondan yiyelim, böylece kalplerimiz rahat ol­sun. bize doğru söylediğini bilelim ve ona gözleriyle görmüş şa­hitler olalım” demişler Meryem oğlu İsa şöyle demiş: “Ey Rab- bimiz, bize gökten bir sofra indir ki bizim ve geçmiş ile gelecek­lerimiz için bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun. Bizi rı- zıklandır; zaten sen rızık verenlerin en hayırlısısm.” Allah da şöyle buyurmuş: “Ben şüphesiz onu size indireceğim; ama bun­dan sonra içinizden kim inkâr ederse, kainatta hiç kimseye etme­diğim azabı ona edeceğim” demiş. (Mâide Suresi, 112-115. ayet­ler) Burada çoğu müfessire göre Allah onların duasını kabul edip sofrayı göndermiştir. Ama ister göndersin ister gönderme­sin, bir kere Allah’ın, MBen şüphesiz size göndereceğim; ama eğer bundan sonra siz hâlâ inkârda devam ederseniz o zaman ben sizi şiddetli bir azapla cezalandıracağım” demesi, eleştiri için yetcrlidir. Çünkü böylesine bir olay imkânsızdır.

Bu arada şu soruyu sormak gerekir: Bugün yeryüzünde açlık ve sefalet diz boyu; insanlar -zorunlu olarak- kendi organlarını bile satıyor; Türkiye’de, 15-20 yaşlarındaki çocukların 6 aylığına, 8 aylığına satıldığını hepimiz biliyor ve görüyoruz. Bu insan­ların satılması için pazar yerleri bile kuruluyor. Ömeğin; Tem­muz 1999’da Samsun-Alaçam ve civar merkezlerinde insan pa­zarı kurulduğuna ilişkin haberleri, televizyonlarda izledik. Afri­ka’ya ve dünyanın diğer bölgelerine gitmeden, sadece Türki­ye’yle ilgili -hepimizin bildiği- somut bir gerçeği hatırlatmakta yarar vardır: Bugün -çoluk çocuk demeden- Türkiye’de bazı yö­relerin insanlarının yılın 12 ayında ya Çukurova’da pamuk çapa­sında çalışmakla, ya Sakarya ve Adapazarı çevresinde ve Kara­deniz’de fındık toplamakla, ya Ege bölgesinde üzüm kesmekle veya inşaatlarda sigortasız bir şekilde çalışmakla vs. ömürlerini heba ettiklerini hepimiz biliyor ve görüyoruz. Herkesçe bilinen bu manzarayı hatırlattıktan sonra, tam bu sı­rada şunu sormak istiyorum; mademki Kurana göre Allah işie>- âiğinc’rızıK verebiliyor ve mademki İslam inancına göre Âllfljı çdîfaditdir; o halde neden bu manzaraya seyirci kaJıp ftu ip, sarılara bir çözüm yolu göstermiyor; yoksa Hz. Meryem ile Hz. Isa’nın havarileri ve İsrailoğullarımn sorunu bugünkü in^pların srîrurtufıdan daha mı büyüktü ki, onlara gpkten hazır yemek, kudret helvası ve bıldırcın etini gönderiyordu da, bugünku ezilen insanlara seyirci kalıypr?        “”         “

ftem şimdiye kadar anlatılan ayetlere, hem de “Ey Resulüm! De ki, mülk sahibi Allah’tır. İstediğine verir, istediğinden de alır. İstediğini yükseltir, istediğini de alçaltır ve dilediğine de sayısız bir şekilde rızık verir” şeklindeki ayetlere göre (Âl-i İm­rân, 27, 37; Bakara, 212; Nûr, 38 vb.) mademki Allah insanlar arasındaki gelir dağılımı bana aittir diyor, bu konuda kendini yetkili kılıyor ve mademki Şûrâ Suresi’nin 19. ayetinde, “Allah, kullarına karşı lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır”; Talâk Sure­si’nin 3. ayetinde, “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolunu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir”; İsrâ Su­resi’nin 31 ve En’âm Suresi’nin 151. ayetlerinde, “Geçim endi­şesiyle çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de

rızıklannı veririz”; Nah! Suresi’nin 112. ayetinde, “Allah, güven ve huzur içinde olan bir şehri ömek verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol gelirdi. Fakat o (memleket halkı) Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük edince Allah da onlara, işlemekte ısrar ettikleri kötülükler yüzünden açlık ve korku elbisesini tat­tırdı” ve İbrahim Suresi’nin 7. ayetinde İsrailoğulları hakkında, “Hatırlayın ki Rabbiniz size, ’Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım, eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok çetindir’ diye bildirmişti” diyor… o zaman bugünkü mezalime seyirci kalmasının anlamı nedir? Bu ayetlere göre, Müslümanları bu perişan durumdan kurtarması gerekirdi; hele hele gayrimüslimleri bu kadar zengin yapmamalıydı.

Şunu da hemen belirtmek gerekir ki, göklerden yemek falan gönderilmemiştir, zaten gönderilmesi de imkânsızdır. Eğer Al­lah, gerçekten zenginlik ve fakirlik konusunda kendini müdahil olarak ortaya koyuyorsa, o zaman geçmişe dayalı örnekler ver­mek yerine; tam tersine bugünkü ve gelecekteki toplum lan ilgi­lendiren, barışa katkı yapar köklü bir projeyle ortaya çıkması gerekirdi; yoksa, ”Ben çok güçlüyüm, şöyle yapar, böyle ede­rim’’ şeklindeki sözlerle artık bugünkü insanları ikna etmek mümkün değildir.

Allah’ın, Zuhruf Suresi’nin 32. ayetinde rızık konusunda farklı davrandığına dair gösterdiği gerekçe çok ilginçtir: “Kimi­si (zengin) kimisine (fakire) işini gördürsün” diye. Bu durumda fakirin, zenginin ihtiyacını karşılamak/ona uşaklık yapmak için ikinci bir sınıf olarak yaratıldığı çok açık biçimde tescil edili­yor. İnsanlık onurunu kırıcı böylesine bir anlayış, ’’çok adildir diye kendisine inanılan bir yaratıcıya nasıl yakışır?

Zuhruf Suresi’nin 33 ile 35. ayetlerinde -konuyla ilgili- çok farklı bir şey söyleniyor. Özetle, “Eğer mahzurlu olmasaydı ben Allah olarak inanmayanların evlerini ve tavanlarını… altın ile gümüşten yapardım” deniyor. Bu cümlelerden gayet açık bir şekilde şu sonuç ortaya çıkıyor: Allah, mahzurlu olduğunu bil­diği için gayrimüslimlere fazla mal vermek istememiş. Şayet verse bile, o serveti öylesine bir seviyede tutacak ki, başka in­sanlara eziyet vermeyecekleri miktarda olacak.

Mademki Allah “Kişinin fakir veya zengin olması benim tak­dirime bağlıdır. Servetin, gayrimüslimlerin eline geçmesiyle sa­kıncalı bir durum ortaya çıkacağını bildiğim için onlara fazla vermem. Eğer siz dinime tam bağlı kalırsanız, nankörlük yap­mazsanız, ben size bilemediğiniz yerden rızkınızı gönderirim; sakın açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Zira, ben hem sizin hem de onların rızkını veririm” diyor^ o halde bugün aşın derecede zengin olan ve aynı zamanda da Müslüman olmayan emperyalist güçlerin, bütün İslam âlemini .ve diğer mazlum in­sanları her bakımdan sömürmeleri mahzur^dg£il onlara bu kadar serveti bahşetmiş; yoksa ayette, geçen “Mahzur­lu olmasaydı ben gayri müminlere aşın deiece.de, verirdim’1 sö-> zünden daha farklı mahzurlar mı kastedilmiş?

NahI Suresi’nin 71. ayetiyle Rûm Suresi’nin 28. ayetinde özet olarak, “Siz efendiler, kendinizle köleleriniz arasında rızkı­nızı eşit bir şekilde dağıtır mısınız ki ben Allah olarak kalkıp yarattıklarımı kendime ortak olarak kabul edeyim?” deniyordu. Burada kastedilen kişi Isadır. Muhammed zamanında Hıristi- yanlar Hz. İsa hakkında, “Aslında tek bir Tanrı vardır; o da Al­lah’tır. Hz. İsa ise Allah’ın yarattığı olmakla birlikte onun pasif bir ortağıdır; o, Allah’ın iradesi olmadan tek başına bir şey ya­pamaz” şeklinde düşününce, Allah da Nahl Suresi’nin 71. ve Rûm Suresinin 28. ayetlerini gönderip böyle bir şeyin mümkün olmadığını, insanların anlayacağı bir dille açıklamak istemiştir. Yani, gelir dağılımının insanlar tarafından eşit bir şekilde ger­çekleşmesi, Allah a eş koşmaya benzetilmiş ve böyle bir teşeb­büsün mümkün olamayacağı vurgulanmıştır.

Nitekim Kuran’da Allah a eş koşmak en ağır günahtır şek­linde kesin bir hüküm vardır. Mesela, “AHah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bunun dışındaki günahları istediği

, kimse için bağışlar” deniyor. (Nisâ Suresi, 48 ve 116. ayeller.) Eğer efendi-kole ilişkisi, Allah ile kul ilişkisi gibi değerlendiri­lirse, o zaman bir insanın -İsa gibi- Allah’a ortak olması nasıl büyük günah ise, kölenin efendisiyle aynı haklara sahip olması da o kadar günahtır sonucu ortaya çıkar. Çünkü bu sonuç, ayet­teki benzetmeden gayet net olarak anlaşılıyor.

Her iki ayette geçen efendi-köle benzetmesinden, “Zengin- fakir arasındaki fark değiştirilemez” gibi bir anlam ortaya çıktı­ğı çoğu tefsirde ortak olarak işlenmiştir. Bu konuda önemli tef­sirlerden bir iki ömek verelim;

En başta ünlü yazar Kadı Beydavi’nin, Envarü’t-Tenzil… adlı eserinde Nahl Suresi’nin 71. ayetinde yaptığı yorumu suna­lım. Kendisi özet olarak, “Allah’ın kimini fakir, kimini zengin, kimini efendi, kimini de köle olarak yarattığını; hal böyle olun­ca, efendilerin kölelere verdiklerinin herhangi bir iyilik değil; bilakis Allah’ın o köleler için takdir ettiğini yerine getirdikleri­ni; hem efendi hem de kölenin rızkının onların çalışmalarına değil, tersine Allah’ın kaderine bağlı olduğunu” yazıyor ve de­vamla ayete, “İşte köle, birçok noktada efendiyle aynı özellikle­ri taşıdığı halde, efendisi onu kendi servetinde ortak yapmadığı­na göre, nasıl olur da insanoğlu, benim yarattıklarımı bana or­tak ediyor?” şeklinde bir anlam veriyor. Rûm Suresi’nin 28. ayetine de şu anlamı veriyor: “Allah sizlere kendi nefsinizden bir ömek veriyor: Siz hür insanlar birbirlerinizden korktuğunuz gibi, mülkiyetiniz altında bulunan kölelerinizden, kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit haklara sahip ortaklarınız var mı (asla yoktur)?”

Fahrettin er- Razi Mefatih’ül Gayb adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 71. ayetine, tıpkı Kadı Beydavi gibi bir anlam veri­yor ve şu açıklamayı yapıyor: “Bazen öyle oluyor ki bir köle, efendisine nazaran daha zeki, fiziği itibariyle ondan daha güçlü; buna rağmen güçlü olan köle statüsündedir, zayıf olan da efendi statüsünde. İşte tıpkı bunun gibi rızık meselesi de Allah’ın tak­diridir, bu konuda ne efendinin, ne de kölenin bir etkisi yoktur. Bir de bazen bakıyorsun en zeki bir insan, dünyayı kazanmak için var gücüyle çalışıyor; ama sonuçta zengin olamıyor. Bazen de bakıyorsun ki, en az anlayışlı, cahil bir insan, çok muazzam bir şekilde zengin oluyor. Şu halde, eğer zenginlik akla, ilme… bağlı olsaydı, bu ters durumlar hiç de olmazdı. Dolayısıyla, zenginlik ve fakirlik bir takdiri ilahidir, buna karışmamak gere­kir” diyor ve açık bir delil olarak da Zuhruf Suresi’nin 32. aye­tiyle İmam Şafii’nin şu sözünü aktarıyor: “Kaderin varlığı, bazı akıllı insanların sıkıntı içinde yaşaması, bazı ahmak kimselerin de son derece güzel bir yaşam geçirmelerinde vardır.” Sonuçta; “Allah’ın bu takdiri insanlar arasında sadece rızık konusunda değil; birçok alanda geçerlidir” diyor.

Fahrettin er-Razi, Rûm Suresi’nin 28. ayetini yorumlarken de özetle Allah’ın, “Sizler, sizinle birçok noktada aynı özellikleri ta­şıyan bir kölenizi nasıl kendi malınızda ortak etmiyorsanız, ben bir Allah olarak elbette ki herhangi bir yaratığımı kendime orıak olarak kabul etmem” dediğini ifade ediyor. Burada açıkça Al­lah’ın bazı insanları patron, bazı insanları da köle olarak yarattığı­nı kabul ediyor ve şirk olayına benzetmek suretiyle bunun değiş­mez bir kanun olduğunu vurguluyor. Aynı anlam, hemen hemen tüm tefsirlerde ortak olarak geçmektedir. (Bu konuda sadece bir­kaçının isimlerini verelim: Kurtubi, Camiu Ahkâmi’l Kur’an; Prof. Vehbe ez-Züheyli, ct-Tefsirii’l Münir…, İbn-i Kesir, Tefsir ül Kur’an’il Azim; İmam Suyuti, ed-Dürr’ül Mansur; Seyyid Ku­tup, Fi Zilâl’il Kur’an; Şevkâni, Feth ‘ül Kadir ve daha birçoğu.)

Nahl Suresi’nin 71 ile Rûm Suresi’nin 28. ayetlerinden net olarak şu ortaya çıkıyor: Allah, kendisine eş koşmanın kötülü­ğünü insanlara ispatlamak için, patronla işçi örneğini gösterip bu konuda bir benzetme yapmıştır. Peki Allah’a eş koşmak ka­dar günah olan ve aynı zamanda da aklın kabul edebileceği bir ömek -kainatta- yok muydu ki seçe seçe bu örneği seçti? Az önceki ayetlere göre, “Allah’a eş koşmak ne kadar günahsa, pat­ronla işçi arasında eşitlik talebinde bulunmak da o kadar günah­tır” sonucu ortaya çıkıyor ki, bu, emekçiler ve işçi sınıfı için fevkalade ağır bir karardır. Başka bir ifadeyle Allah, “Bir efen­di, kölesini kendi malına ortak eder mi ki ben de Allah olarak kalkıp kendi yaratığım olan İsa ve benzerlerini kendime ortak olarak kabul edeyim?” demekle, gelir dağılımı konusunda in­sanlar arasında eşitlikten yana olmadığını çok somut bir şekilde beyan ediyor. Zaten Zuhruf Suresi’nin 32. ayetinin hemen ba­şında bu görüşü açıkça belirtmişti: “Allah’ın rahmetini onlar mı (insanlar mı) paylaştırıyorlar? Bilakis, dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırıyoruz” deyip gelirin eşit bir biçimde yapılmasını isteyenleri eleştirmişti.

Bu durumda, herhangi biri kalkıp da insanlar arasında eşit­likten yana söz ediyorsa Kur an’a göre sanki Allah’a eş koşmuş gibi çok büyük bir suç işlemiş oluyor. Bu konuda ayetlerin an­lamı gayet nettir. Bir kere Allah’ın, kendine şirk koşmayı insan­lar arasındaki gelir dağılımının eşit bir şekilde yapılmasına ben­zetmesi -ne kadar savunulursa savunulsun- çok talihsiz bir benzetmedir.

Bu ayetlerle bağlantılı olarak şu soruyu sormadan geçemeye­ceğiz: Mademki Allah böyle bir benzetme yapıyor, o halde biz insanlar, şayet kendi aramızda üretimde, tüketimde ve yönetimde eşitlik gerçekleştirip buna rıza gösterirsek -ki zaten bunun dışın­da alternatif yoktur- acaba o zaman Allah da Hz. İsa olsun başka varlıklar olsun kendine başkasını ortak olarak kabul eder mi? Kur’an’ın Allah’ı, insanlar arasındaki eşitsizliğin sorumlulu­ğunu kendi üzerine aldığı halde, bu konuda değişik yerlerde çok çelişik şeyler de söylüyor: Mesela; Medineli Müslümanlar (An- sar), muhtaç oldukları halde Mekke’den gelen muhacirleri kendi nefislerine tercih ettikleri için, Kur’an bu olaydan övgüyle söz etmektedir. (Haşr Suresi, 9. ayet.) Yine İnsan Suresi’nin 8. aye­tinde “Onlar, kendi canlan çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler” deniyor.

Leyi Suresi’nin 8-10. ayetlerinde özetle, “Kim cimrilik edip de (muhtaçlara) vermezse biz onu zora yöneltiriz” deniyor. Te- ğabün Suresi’nin 16. ayetinde özelle, “Kim nefsinin cimriliğin­den kendini koruyorsa kurtuluşa erenlerdendir” şeklinde az ön­ceki ayetlerle aynı doğrultuda açıklama yapılıyor.

Muhammed de bir sözünde, “Yarım hurmayla da olsa kendi­nizi cehennem ateşinden koruyun” diyor. (Buhari ve Müs­lim’den naklen Riyazü-s-SaJihin, Diyanet tercemesi, No: 548.)

Bazı kaynaklarda, şöyle bir olay da geçiyor: Sadece bir yata­ğıyla bir yemek kabı bulunan ve aynı zamanda da çoluk çocuk salıibi olan bir dilenci, Muhammed’den bir şeyler istemiş; Mu­hammed, adamın çalışabileceğini görünce, ona bir şey vermedi­ği gibi, onun yatağıyla yemek kabını da iki dirheme satıp bu pa­rayla adama bir ip aldırıp kendisine, “Git ormandan sırtınla odun taşı getir pazarda sat ve geçimini bu yolla sağlamaya ça­lış” demiş. Adam da bu öneriye uyup -güya- çok kısa bir za­manda servet sahibi olmuş.

Burada bir noktaya açıklık getirmek gerekir: “Çalışmak kut­saldır; hiç kimse başkasına yük olmasın, çalışan, Allah’ın dostu­dur…” şeklindeki ütopik hümanizmanın hiçbir önemi yoktur. Çünkü, şurası hepimizin bildiği bir gerçektir ki, bugün devlet dairesinde çalışmayan çoğu insan, işçilerin toplandığı alanlara gidiyor ve kendi bedenini en az sekiz saatliğine bir işverene adeta satıyor. Böyle yapmakla beraber bazen iş bulunuyor, ba­zen dc hiç bulunamıyor. Öbür taraftan, bu gibi insanlardan su, elektrik, varsa telefon parası… isteniyor. Hele eğer onun bir evi yoksa cabası. Bir de eğer onun sağlık sigortası yoksa, hastalan­dığı zaman artık bir hastane kapısında rehin kalmaya mahkûm olur… Bu şartlarda yaşayan bir insanın, eğer çocukları varsa, onları normal bir şekilde okutması hiç mümkün değil. İşsiz in­sanlarımız, İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvurduklarında ma­alesef olumlu bir yanıt alamıyorlar. Keza aracılara beş-on bin mark veya dolar kaptırıp yurtdışına gitmek isteyince, sonuçta

ya bir Avrupa ülkesine varıp ailelerinden uzaklaşıyor ve hatta ilticaları kabul edilsin diye orada bir yaşlıyla evlenmek zorunda kalıyorlar ve sevgi temeline dayalı gerçekleşen önceki evlilikle­ri maalesef bu şekilde paramparça oluyor, ya da çoluk çocukla­rıyla birlikte bir harabe gemide boğulup gidiyorlar. Bilinegelen bu olayları anlatmakla şuraya varmak istiyoruz: Evet, Allah, “Ey insanlar! Çalışın, kimseye yük olmayın, emeğinizle yaşa­yın…” dese bile, bunun bir anlamı olamaz. Çünkü insanın çalı­şabileceği iş alanı yok denecek kadar azdır; var olanı da onun ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdadır. Dolayısıyla, bugünkü şartlarla Muhammed dönemindeki şartlar tamamen farklıdır.

Muhammed döneminde eğer bazı insanlar cennet-cehennem korkusu nedeniyle -genel olmamakla birlikte- kendi ellerindeki servetten başkasını yararlandırmışsa, artık bugün böylesine bir formülün uygulama şansı da yoktur. Bu yolla fakirleri geçindir­meye kalkışmak, parazitli bir yaşam biçimi olmakla birlikte artık gelir sahibi insanlar üzerinde pek etkili de olmuyor. Halta Mu- hammed döneminde bile bu etki pek kitlesel olmamıştır; ancak bireysel anlamda bazı şahıslarda kendini göstermiştir. Nitekim savaşlarda ele geçirilen ganimetler yüzünden -Muhammed adil bir şekilde dağıtmıyor diye- Müslümanların Muhammed’Ie kav­ga ettiklerini, hatta onu ganimetten bir kadife parçası çalmakla suçladıklarım, bunun üzerine Âl-i İmrân Suresi’nin 161. ayetiyle onun savunulduğunu ileride ganimetler kısmında açıklayacağız.

Dolayısıyla, varlık sahibi insanlar, muhtaçlara versinler şek­lindeki ifade, hiçbir zaman sonuç getirmediği gibi getirmeye­cektir de.

Kur’an formülü gerçeklere uygun değildir. Çünkü, mademki İslama göre zenginler mallarını sevgi temeline dayalı olarak muhtaçlara vermekle yükümlüler, o halde yine sevgi temeline dayalı olarak hepsi beraber çalışsın, beraber tüketsin ve bunun sonucu olarak da tüm insanlardaki işgücü bloke edilmesin; ter­sine harekete geçsin, insanların yararına sunulsun.

Ama maalesef din bunu kabul etmiyor ve fakirlere ancak sa­daka vermeyi reva görüyor.

Sadaka vermeyi teşvik eden ayetlerin anlamını sunmaya de­vam edelim; Bakara Suresinin, 245; Mâide Suresi’nin 12; Hadîd Suresi’nin M ve 18; Teğâbiin Suresinin 17 ve Miizzemmil Sure­sinin 20. ayetlerinde özetle, “Eğer siz namazı dosdoğru kılar, ze­kâtı verir, peygamberime inanırsanız ve Allaha güzel borç ve­rirseniz {burada güya muhtaç olanlara Allah rızası için borç vermek kastedilmiş) and olsun ki ben Allah olarak sizin günah­larınızı örterim ve sizi, altından ırmaklar akan cennetlere soka­rım” deniyor. Yine Sebe’ Suresi’nin 39. ayetinde özetle, “Siz Al­lah için ne verirseniz, Allah onun yerini doldurur’ deniyor.

Bu arada konumuzla doğrudan ilgisi olmamakla beraber, şunu da hatırlatmakta fayda var: Muhammed Suresinin 15. ayetinde “Takva sahiplerine (kısacası, Kuran’a göre hareket edenlere) vaat olunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ır­maklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şa­raptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada onlar için her türlü meyve vardır” deniyor. Buna benzer Nebe’ Surenin 34. ayetinde de, “Takva sahipleri için (cennette) tomurcuk rrtça^Or ITVe aynı yaşta kızlar ve kâse dolusu içkiler vardır” deniyor. Bu gibi vaatleri içeren ayetler Kur’anda çok fazladır.

Tekrar konumuza devam ediyoruz: Muhammed bir sözünde, “Veren (üreten) el, alan elden üstündür” demiş. (Buhari ve Müs­lim’den naklen Riyazü-s-Salihin, No: 533-554.) Yine “Zekeriya peygamber dülgerdi” demek suretiyle insanları çalışmaya teşvik etmek istemiş. (Riyazü-s-Salihin, No: 443-444; Müslim’den naklen.) Bir diğer sözünde de, “Davud peygamber kendi el emeğiyle geçinirdi” demiş. (Riyazü-s-Salihin, No: 545; Buha- ri’den naklen.) Yine, “Kim Ben kendi çalışmamla, imkânlarım­la geçinirim ve hiç kimseye muhtaç olmam’ diye söz verirse, ben de onun cennetini üzerime alırım” demiş. (Bu hadis, Buhari ve Müslim gibi sahih diye sayılan kaynaklarda değil, Ebu Da- vud’dan naklen Riyazii-s-Salihin, No: 537’de geçiyor. Ama her şeye rağmen bunu sağlam olarak kabul etsek bile, şimdiye ka­dar anlamları sunulan ayetler arasında kaybolur gider. Kaldı ki, demin de değindiğimiz gibi, sadece çalışmayı teşvikle iş bitmi­yor.) Bir başka sözünde de, “Kimseye muhtaç olmayın, ondan bir şey istemeyin” demiş. (Riyazü-s-Salihin, Müslim’den nak­len, No: 431.) tşte ayetlerle çelişen bu gibi.hadisler,de işin baş­ka yanı. Allah’ın, hem “Zenginlikle fakirliğin dağıtımı bana ait­tir, ben kimisini kimisine uşak-işçi olarak yarattım” (Zuhruf Su­resi, 32. ayet) demesi, hem sık sık “benim adıma, benim namı hesabıma yoksullara borç olarak bir şeyler verin, ben de size Öbür dünyada karşılığını vereyim” demesi, hem de eğer siz baş­kasına verirseniz ben onun yerini doldururum şeklinde beyanat­ta bulunması, haklı olarak o günkü Medineli Yahudilerin, “Al­lah’ın eli bağlıdır (Allah cimridir, kendisi muhtaçlara veımiyor da bizden borç istiyor…)” demelerine neden olmuştu (Mâide Suresi, 64. ayet). Allah, onların bu sözüne karşı, ”Vav glfoiz bağlanası, vay lanet olası; tam tersine Allah’ın eli açıktır, istedi­ği şekilde verir” ayetini gönderir ve bu ayetin devamında sözle­rini şöyle sürdürür: “Biz, Yahudiler arasına kıyamete kadar (sü­recek) düşmanlık ve kin soktuk. Onlar ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah da bozguncuları sevmez.”

Acaba bu ayetle Yahudilerin gerçek durumu birbirlerine uyuyor mu?

İlginçtir ki, Allah onlann bu sorusuna karşı kızarak, “Vay eli­niz bağlanası, vay lanet olası” şeklinde bedduada bulunuyor. Ya­hudilerin bugünkü haline bakıldığında onun bedduasının kabul edilip edilmediği de ortada. Kur’an’ın, fakirlik ve zenginlikle ilgili bu yaklaşımını açıkladıktan sonra, şimdi de Muhammed’in hadis­lerinden ilginç gördüğümüz bazı saptamaları sunalım.

Fakirlerden bir heyet Muhammed’e müracaat ederek, “Ken­dilerinin yoksulluk içinde kıvrandıklarını, zenginlerinse çok gü-

zel bir hayal geçirdiklerini” beyan ediyorlar ve Muhammed’den kendilerine bir çözüm istiyorlar. Muhammed onlara yanıt ola­rak, her namazdan sonra 33’er defa “Subhanellah”, Mel-Hamdü lillah”, “Allah’ü Ekber” demelerini öneriyor Buna karşılık fa­kirler yine, “Ya eğer zenginler de bizim gibi senin Önerdiğin bu tespihleri çekerlerse o zaman farkımız ne olacak?” deyince, bu sefer Muhammed, “Merak etmeyin; siz fakirirr kıyamet gi’mün» ; % de zenginlerden yarım gün önce cennete gireceksiniz” diyor.

* ffâzî rivayetlerde “Muhammed onlara, ’AUah zenginlere ver­mişse biz ne yapalım1 şeklinde yanıt vermiştir” diye yazılı. (Tec- rid-i Sarih, No: 466; Buhari, Ezan, 155; Müslim, Mcsacid, No: 595/142; el-Lü’Iüü ve7 Mercan, No:348.)

Çok ilginçtir ki, yoksullar çözüm isterken, o kendilerine tes­pih çekmelerini öneriyor ve onlan bu şekilde tatmin etmeye ça­lışıyor.

Muhammed bir,digcr hadisinde”ŞayçlJbir.insan, malına ya­pılan VâtSırr^âTlcârşı savunmayaparken öldürülürse şehittir” de­miş. (Tbcrid-i Sarih, Nö: 1101- 7/414.) Âma tam tersine^/^a^et bir insan, emeğini sömürenlere karşu mücadeleedip ^^ldürüT lürse, o da şehittir” şeklinde bir beyanatta buJunmailuglucJLJste- lik Kurana göre (özetle), “Şayet bay olsun bayan olsun bir in­san hırsızlık yaparsa, onun eli kesilir” şeklinde çok net ve kesin bir ceza tipi vardır. (Ömeğin; Mâide Suresi, 38. ayet.) Kaldı ki Muhammed de, “Hırsıza lanet olsun. Bir yumurta da çalsa eli kesilir, bir ip de” demiş ve çok değersiz bir kalkan çaldığı için bir adamın elini kesmiştir. (Tbcrid-i Sarih, Diyanet tercemesi, No: 2088 ve 2090; Müslim, Hudud, No: 1685.)

Bu çalma olayında “Şayet bir patron bir emekçinin emeğin­den çalarsa onun da eli kesilir” şeklinde ne bir ayet ne de bir ha­dis görmek mümkün değildir. Kur’an’da, emek sömürüsünün ör­neklerini somut olarak görmek mümkündür. Örneğin; Şuayb peygamber, Hz. Musa’ya bir kızını şu koşulla vermiştir: Özet olarak, “Sen bana 8 (sekiz) yıl çalışırsan ben sana şu iki kızım-

dan birini veririm. Eğer bu süreyi on (10) yıla tamamlarsan, o senin takdirindir’[1] demiş ve Musa da bu iki tekliften birini kabul etmiştir. (Kasas Suresi, 27-28. ayetler.) Burada şunu sormak ge­rekir ki, her ikisi de peygamber oldukları halde, böyle bir olaya bulaşmaları doğru mu?

Yine Muhammed’in, patrondan yana verdiği kararlardan so­mut bir ömek verelim;

Hz. Ayşe ile Urve bin Zübeyr anlatıyorlar: Muhammed ve arkadaşlarınca Mekke fethedildiği yıl (Ocak 630), Fadime binti Esved Mahzumiye (Ebu Davud, Hudud, No: 4374 hadisin şer­hinde) adında bir bayan hırsızlık yapıyor; kadın, önemli bir ai­leye mensup olduğu için, ona ceza uygulanmasın diye Muham­med’in en çok sevdiği kişilerden Zeyd oğlu Üsame’yi kendisine ricacı olarak gönderiyorlar. Muhammed, buna çok kızıyor ve “Bu işi kızım Fadime de yapsaydı ben yine bu cezayı uygular­dım” deyip o kadının elini kesiyor Ayşe, devamla. “O eli kesi­len kadın, ondan sonra bazen bana gelirdi, ben dc ona sadaka olarak bir şeyler verirdim” diyor.1

Hatta kimi rivayetlerde, ‘Fadime adındaki kadın, Muham­med’in evinden bir kadife parçası çalmıştı” şeklinde bir beyanat vardır. (Örneğin; Ebu Davud, Hudud, No: 4374 hadisin açıklama kısmında.)

Kuran, insanlara sadaka vermeyi önerirken, Muhammedi’den 11İ2 yıl önce (m-ö. 551) ölen Konfüçyiis. “Sen hir irfana balık * yedireceğine ona balık avlanmayı öğret; boylere sf.n flf. kurtul, o da kurtulsun” deyip kong hakkında daha mantıklımda ha adil ve sosyal bans için daha uygun bir öneri getirmiş: üstelik, “Ey ahali! haberiniz olsun, ben bu bilgileri Allah’tan alıyorum” şek- 9 linde. söylediklerin] A Halı ^jııaljsimem iştir.

Aynı zamanda bu tür sosyal içerikli faaliyetler Muham­med’den önceki Araplarda da vardı. Ömeğin; Hicaz bölgesinde 300 yıl hüküm süren Hüzaaoğulları, o Arap çölünde çok güzel şeyler yapmışlardır: Sadece hac mevsiminde 10 bin deve kesilip yoksul olan insanlara dağıtılırdı. 10 binlerce çıplak giydirilirdi. Bütün bunlar yapılırken de hiç kimse “Ben bu güzel şeyleri AK lah’tan alırım, ona göre hareket ederim11 demiyordu; üstelik bu halk putperestti. (Mesela; Tecrid-i Sarih, Diyanet tercemesi, No: 1435, c.9/236.) Yine “İşçinin alınteri kurumadan onunjj£- retini ödeyin” fikri, ta Hz. Musa döneminden BçŞ vardj^aiu bu cTuşunce Muhammed’e mahsus yeni bir şey dcgildirj^paal. 7es/7/yeTÎ4/l4-İ5; Buhari, Büyü, 106.)           ~

w” T?eza, IsTamiyetî “kabul etmeden önce Yahudi dinini benim­seyen Sad bin Ubade her gün, “Kimin evinde yemek, et yoksa bize gelsin yesin” şeklinde çağrı yapardı. (Askalani, İsabe, No: 3175, Sad bin Ubade bölümü.) Bu nedenle şair, “Eğer Sad bin Ubade ve Sad bin Muaz Müslüman olsalar İslamm yayılışı için yeterlidir” demiştir.

Muhammed zamanında, onun getirdiği sistemden daha uygun, daha hümanist bazı uygulamalar da vardı. Yani, o dönemde bazı iyi şeyler söyleyen-yapan sadece Muhammed değildir; tersine di­ğer insanlar tarafından da çok yararlı bazı şeyler yapılmıştır. Ör­neğin; Eş’ari’lerden herhangi birinin malı bir tabii afet sonucu yok olsaydı, geriye kalan aileler bütün eşyalarını bir meydanda topla­yıp o felaketzedeye de pay çıkarmak suretiyle eşit bir şekilde bö­ler, onu da bu yolla kurtarmaya çalışırlardı. (Riyazü’s-Salihin, Di­yanet tercemesi, Buhari ve Müslim’den naklen No: 570; el-Lulüü ve 7 Mercan, No: 1626.) Bunlar böyle yaparken henüz İslamiyet yoktu; ama Muhammed buna benzer İnsanî bir şey söyleyince, her nedense peygamber ilan edilerek onun öne sürdüğü düşünce, Tann’ya mal ediliyor.

Yine hırsızın biri Muhammade getiriliyor; Muhammed onun elini kesmeye karar verince mal sahibi, “Ben böyle yapmasını is­temezdim, benim malım ona sadaka olsun” deyip o adamı affet­mek istiyor. Buna karşılık Muhammed ona, “Hayır olamaz; sen daha önce onu affedebilirdin, ama şimdi artık geçti” diyor ve o adamın elini kesiyor. Bundan kastımız, o dönemde Muham- med’den daha merhametli davranan insanların var olduğudur.[2]

Hatta hadis kaynaklarında bu konuda çok ilginç olaylar da vardır. Örneğin; hırsızlık yapan bir insanı Muhammed’e getiri­yorlar. O da onun elini kesiyor. Adam ikinci kez çalınca bu se­fer sol ayağı kesiliyor. Adam çalmaya devam edince, bu kez de sol kolu kesiliyor. Bir daha çalmaya devam edince bu kez de sağ ayağı kesiliyor, Adam 5. kez çalmaya devam edince (artık ne elleri, ne de bacakları kalmamış; ne ile çaldığı merak konu­su!), bu sefer Muhammed’in emriyle sürüklenip bir kuyuya atı­lıyor ve onun üzerine taş, toprak atılıp o şekilde Öldürülüyor.[3]

İslam âlimleri, bu olay hakkında değişik yorumlar yapmış­lardır. Hatta kimi yazarlar, bu olayın gerçekleşmediğini söyle­miştir. Gerçekteyse çok ağır eleştirilere sebebiyet verdiği için inkâr edilmiştir; bunun başka bir nedeni yoktur.

Kur’an’a Göre Ticaret Meselesi

Bu başlık altında “Kur’an’a göre ticaret meselesi nasıldır?” sorusuna yanıt bulmaya çalışırken aynı zamanda ticaretle faiz arasındaki çelişkileri de ortaya koymuş olacağız.

Kur’an’da birçok yerde alışveriş (ticaret) helal kılınmışken, “riba” şeklinde ifade edilen faiz ise, haram kılınmıştır. Bu husus­ta Kur’an’da yer alan malzemeyi sunmadan önce bir noktaya açıklık getirelim: Muhammed zamanında, a) “Ribe’n-Nesie”; b) “Ribe’l fadl” olmak üzere iki çeşit riba (faiz) vardı. Bunlardan Ribe’n-Nesie cahiliye devrinde halk arasında çok yaygındı. Bu, şu şekilde oluyordu: Anapara saklı kalmak şartıyla her ay borçlu olandan belli bir miktar faiz alınırdı. Belirlenen süre geldiğinde o sermaye, aynca sahibine verilirdi. Bunu ödeyemeyene veya öde­mek istemeyene zaman tanınır, buna göre her ay yeniden ondan faiz alınırdı. Böylece, çoğu insan faiz yükü altında ezilir kalırdı. Ribe l Fadl’a gelince; diyelim mal sahibi, herhangi birine borçla bir ölçek hurma verseydi, ona şunu söylerdi: “Ben bunu sana ve­riyorum; sen bir ay sonra ödeme yap ve bana bir ölçek yerine iki Ölçek ver”; ve işlem bu şekilde devam ederdi. (Ömeğin; Fahret­tin er-Razi, Mefatih’iil Gayb tefsiri. Bakara Suresi, 275. ayet.)

Bunları anlatmakla şuraya varmak istiyoruz: Kur’^ı’ın Al­lah’ı durup dururken faizi yasaklamadı; ortada görünen bir sı­kıntı vardı ve bunun zararı herkes tarafından bilini^ortJUvdola­yısıyla, görünen bir zarara yasak koymak bir keramet i$i değil­dir. Mesela; tütün zararlı olmakla birlikte Muhammed da bulunmadığı için “Sigara haramdır” diye bir yasak-kayama? mıştır. O bakımdan, Muhammed’in riba adı altında faizi haram kılmasından herhangi bir mucize çıkarmamak gerekir. Kaldı ki, az sonra açıklanacağı gibi, mutlak bir haramdan ziyade faizin detayı hakkında yeterince bilgi verememiştir. Hz. Ömer faiz hakkında sık sık bilgi istediği halde, maalesef Muhammed onu bu konuda yeterince tatmin edememiştir. Yeri gelince bu konu­daki hadisleri aktaracağım.

Bu açıklamadan sonra şimdi de asıl konumuz olan faiz ve ti­caret meselesine geçebiliriz.

Kur’an’da yer alan faizle ilgili ayetlerden birkaçı:

Bakara Suresi’nin 275. ayetinde, “Riba (faiz) yiyenler, an­cak kendisini şeytan çarpmış olan kimsenin kalkması gibi (ka­birden) kalkarlar. Onların bu şekil ceza almalarının sebebi ‘Alış­veriş işlemi de ancak faiz gibidir’ dediklerinden ötürüdür. Hal­buki Allah alışverişi helâl, ribayt ise haram kılmıştır” deniyor.

Aynı surenin 276. ayetinde, “Allah, ribanın bereketini tama­men giderir (ribada bereket yoktur denmek isteniyor), (verilen) sadakaları ise artırır (verilen sadakanın yerini doldurur)” den­mekle, bir başka şekilde faizden kaçınmak öneriliyor.

Yine Bakara Suresi’nin 278 ve 279. ayetlerinde faizle ilgili şu tehditler savruluyor:

“Eğer siz mümin iseniz ribadan (faizden) vazgeçin. Eğer vazgeçmezseniz biliniz ki siz Allah ve resulüne karşı savaş durumundasınız. Şayet tevbe ederseniz anapara yine sizindir. (Yani, kapitaliniz faize bulaşmışsa dahi siz faizden vazgeçti­ğinizde anaparanızı geri alabilirsiniz) Böyle yapmakla ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.”

Riba (faiz) ile ilgili Âl-i İmrân Suresi’nin 130. ayetinde

şunları görüyoruz: “Ey iman edenlerL ribayijgyje katmerli bir şekilde yemeyiniz/^ ~ ‘     –           — “ “

Nisâ Suresi’nin 29. ayetinde, “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızaya dayalı ticaret hariç, mallarınızı batıl (haksız) yolla aranızda yemeyin”; ayrıca, Yahudilerle ilgili aynı surenin 161. ayetinde, “Yahudiler, Ribayı (faizi) helâl kıldıkları için, biz (daha önce onlara) helâl olan bazı temiz ve güzel şeyleri kendi­lerine haram kıldık” deniyor.

Rûm Suresi 39. ayetinde ise, “İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz (o malda bereket olmaz)” deniyor.

Faizin haram olduğuna ilişkin Kur’an’da yer alan önemli cümleler hemen hemen bunlardır.

Muhammed’in alışverişle ilgili övgü dolu sözlerinden de bir­kaç örnek verip, ardından bir değerlendirme yapalım;

“Güvenilir, dürüst tüccar, kıyamet gününde şehitlerle be­raber haşr olunur (burada demek istediği, ticaretle uğraşan kişi, kıyamet gününde Allah katında iyi sınıf insanlardandır).”[4]

Ayrıca, meşhur hadis kaynaklarında bulunmamakla birlikte, bazı İslami kaynaklarda geçen şu hadis, İslamın ticarete ne den­li önem verdiğini gözler önüne sermektedir: “Rızkın onda doku­zu ticarettedir/*[5]

îTıTarada^ıcaret ahlakına riayet etmeyenlerin -hadislerde- cehennemle tehdit edildikleri de vakidir. Hadislerde yer alan bu ceza, az önce geçen Kur an ayetlerinde işlendiği için artık konu­ya ilişkin hadislerdeki cezayı anlatmaya gerek kalmıyor.

İslam dininde alışveriş-ticaret helal olmakla birlikte, kâr ora­nı konusunda herhangi bir sınırlama-tahdit söz konusu değildir; tersine, kişi bu konuda serbest bırakılmıştır. Yani bu konuda ya­saklayıcı herhangi bir ayet yoktur. Ancak, “Vicdanlı olun, birbi­rinizi kandırmayın, kendiniz için istemediğiniz bir şeyi başkala­rı için de yapmayın…” şeklinde bazı nasihatler vardır.

Kâr tahdidiyle ilgili Mecellenin 165. maddesinde şöyle bir açıklama vardır: “Bir menkul, eğer piyasa değerinden yüzde beş, bir hayvan eğer yüzde on, bir gayri menkul yüzde 20 daha ucuz veya daha pahalı satılırsa, o zaman fahiş bir fiyatla satıl­mıştır demektir.” Tabi ki bu gibi açıklamaların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Zira bunu doğrulayan ne bir ayet ne de bir ha­dis vardır; bunlar beşeri kanunlarıdır.

Kur’an’ın Çalışma Anlayışı

Kur’an da az önceki kadercilik anlayışını ifade eden ayetlerle farklı bir şekilde çelişen ayetler de mevcuttur. Şimdi bu tür ayetlerin en meşhur olanlarının anlamını sunup, ardından onlar üzerinde kısa bir değerlendirme yapalım.

Kur’an’da -çalışmayla ilgili- en çok şu ayetler kullanılıyor:

“Bilinsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.” (Necm Suresi, 39-42. ayetler.)

Bu ayetler, Muhammed henüz Mekke’deyken inmiştir. Bun­lar, kendilerinden önce ve sonra gelen ayetlerle birlikte değer­lendirildiğinde görülecektir ki, buradaki çalışmadan kasıt ahiret- le ilgili çalışmadır. Dolayısıyla, bunu hem dünya hem de ahirete teşmil etmek doğru değildir. Kaldı ki, eğer bu ayetten, “İnsan dünyada çalışırsa kazanır; çalışmazsa kaybeder’’ şeklinde bir an­lam çıkarılırsa, o zaman zenginlikle fakirliğin kader işi olduğunu ifade eden ayetlerle uzlaşması imkânsız hale gelir ve apaçık bir tenakuz-çelişki meydana çıkar. Bu nedenle, bu ayeti dünya işle­rine çekmek doğru değildir.

Cuma Suresi nin 9 ve 10. ayetlerinde özet olarak, “Cuma namazı için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun ve alışve­rişi bırakın. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lüt- fundan isteyin” diye geçiyor Bu gibi ayetlerin yorumu şöyledir: Fakirlikle zenginliği Allah takdir ediyor. Ancak rızk aramak in­sana düşüyor. İnsan gidip rızkını aramazsa Allah onu evine ge­tirmez. İşte bu gibi ayetlerin gerçek anlamı budur; yoksa kişi çalışırsa rızkı artar diye bir anlayış yoktur Bu tür çalışmaya kısmen değinen veya işaret eden ayetlerin sayısı çok sınırlıdır. Ama insanlar arasındaki gelir farklılığının Allah işi olduğunu gayet açık bir şekilde belirten ayetler çok fazladır. Zaten bunla­rın büyük bir bölümünü daha önce sunmuştuk. Ama “Kişi çalı­şırsa rızkı artar; çalışmazsa azalır” şeklinde net bir ayet bulmak mümkün değildir. Demin de söylendiği gibi bu konuda var olan bir iki ayetin çalışmaya işaret etmesi net değildir; zoraki yo­rumlarla bu yöne çekilmek isteniyor Çalışmayı öneren ayetler vardır diye kabul etsek bile, bu durumda tam tersini söyleyen ayetleri ne yapacağız? Bu nedenle, nereden bakılırsa bakılsın bu ayetler arasında uzlaşma sağlamak imkânsızdır.

Kur’an’a Göre Sadaka ve Zekât Hadisesi

Bilindiği gibi İslamın şartlarından biri zekâttır. Kur an’ın bir­çok yerinde “zekât veriniz” şeklinde emir içeren ayetler vardır Bilinen bir konu olduğu için bu gibi ayetlere değinme gereğini duymuyoruz. Şunu da hemen belirtelim ki, zekât müessesesi Kuranda var olan yeni bir şey değildir. Nitekim Kuran, zekâtın Hz. İsa zamanında (Meryem Suresi, 31, ayet), Hz. İbrahim za­manında (Enbiyâ Suresi, 73. ayet) ve Hz. İsmail zamanında (Meryem Suresi, 55. ayet) var olduğunu beyan ediyor. O ba­kımdan, iyi bir şey olsa bile -ki zekât çare değildir; tam tersine parazitli bir yaşam biçimi ve insan onurunu kinci bir olaydır- bu, Muhammed zamanında yeni bir icat olarak ortaya çıkmış değildir; bunu da belirtmek gerekir.

Özellikle zekât konusunda Kur’an’da farklı gördüğümüz bazı ayetler üzerinde duracağız.

Tevbe Suresinin 103. ayetinde “Onların mallarından sa- daka-zckât al ki, bununla onları (günahlardan) temizleyesin, on­ların (sevaplannı) artırıp yüceltesin ve onlara dua et. Çünkü se­nin duan onlar için sükunettir. Allah çok iyi işiten ve bilendir” deniyor.

Bu ayet, zekâtın farz olduğunu belirtmekle birlikte, onun ki­şiye kazandırdığı manevi mükâfatlardan da söz etmektedir. Ay- nca Muhammed’e, “Zekât verenlere dua et” şeklinde önerilerde bulunuluyor. Yani, tehditsiz bir şekilde olaya yaklaşılıyor ve in­sanlar yumuşak bir üslupla bu konuda göreve çağırılıyor. Bu ayetteki temayı teyit eden Sebe1 Suresinin 39. ayetinde ise, “Siz Allah için ne verseniz (ister zekât, ister sadaka olarak) Allah onun yerini doldurur” deniyor. Gerek Tevbe Suresi’nin 103. ayetinde, gerekse Sebe’ Suresi’nin 39. ayetinde servet sahipleri­ne, zekât ve sadaka versinler diye yumuşak yaklaşılıyor; az son­ra meallerini sunacağımız ayetlerdeyse, olay, çok tehditkâr bir biçimde ele alınıyor.

Tevbe Suresi’nin 34 ve 35. ayetlerinde çok farklı olarak, “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azap müjdele! Bu paralar cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onlann alınlan, yanlan ve sırtlan dağlanacağı gün, onla­ra denilir ki: İşle bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını tadın” deniyor. Aynı anlam, farklı bir tehdit biçimiyle Âl-i İmrân Suresi’nin 180. ayetinde şu şekilde dile getirilmiştir:

“Allah’ın, lutfundan kendilerine verdiklerini (başkalarına vermekten kaçınıp) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki on­ların yaptıkları kendilerine hayırlı bir iştir; tersine bu onlar için pek fena bir şeydir. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gü­nünde boyunlarına dolanacaktır.

Evet, şimdiye kadarki bilgilerden, Kur’an’a göre, “Allah bir kısım insanlan zengin, bir kısmını da bu zenginlere uşaklık yap­sın diye yaratmıştır” (Zuhruf Suresi, 32. ayet) fikrini ortaya çı­karmaya çalıştık. İlginçtir ki, insanlar birbirlerine yardım etsinler diye Allah onlara sadaka ve zekât gibi şeyler vermeyi öneriyor, onları cehennemle korkutuyor. Öyle bir formül öneriyor ki, bu­nunla fertler arasında eşitlik sağlamak mümkün değil. Gerçekten bu yol, hem fakir için çare değildir, -çünkü ona parazitli bir ya­şam öneriliyor— hem de gerçekten inanan bir Müslüman zengin için pek ideal bir yol değildir (çözüm var iken neden bazıları üretip de bazılarıyla birlikte paylaşsınlar ki!) Dolayısıyla, ma­demki Tanrı her şeyi yapabilen güce sahiptir, o halde herkesin üretken olmasını, kimsenin kimseye muhtaç olmamasını sağla­yan insani bir formül önermesi gerekiyordu. ‘

Sadaka vermekle ilgili En’âm Suresi’nin 160. ayetinde/”Kim bir iyilik yaparsa on mislini kazanır; kim bir kötülük yaparsa ancak onun misliyle cezalandırılır” deniyor. Kur’an’da birçok yerde insanlar sadaka vermeye teşvik ediliyor; konuyla ilgili hadislerinse haddi hesabı yoktur. Burada şunu yinelemekte ya­rar vardır: Mademki Kur’an insanlar arasında sevgi temeline da­yalı bir eşitlik ve kardeşlik öneriyor; o zaman verimin de artma­sı için tüm insanlardaki üretim gücü harekete geçsin diye yine sevgi temeline dayalı olarak bütün servet ortak olsun ve herkes kendi yeteneğine göre çalışıp hayatını kendi alınteriyle idame ettirsin. Bu durumda hiç kimse kimseye yük olmaz. Zaten en makul yönetim biçimi de bu değil midir?

Kur’an’da Müslümanların Bir Gelir Kaynağı da Ganimettir

Kur’an’m beyanına göre, Muhammed’den önceki peygam­berler döneminde inanmayanlarla yapılan savaşlarda onlardan ele geçirilen mal, helal değildi; inananlar, onu kullanamazlardı. (Ömeğin; Enfâl Suresi nin 67 ve 68. ayetleriyle ilgili tefsirlerin tümü.) Zaten tefsirlere gerek kalmadan bu ayetler ganimetin da­ha önce helal olmadığını, ancak Muhammed ve ümmetine mah­sus olmak üzere o dönemde ilk kez helal olduğunu ima ediyor. Zaten bu konuda İslam âlimleri arasında ihtilaf da yoktur Ayrı­ca bu konuda sahih olan birçok hadis vardır^^^hammed^ “Ön­ceki ümmetlere helâl olmayan bazı şeylerbize fîeİ bunlardan biri de ganimettir” diyor.[6]

Allah’ın, kendi kulları olan önceki ümmetlerle Muham­med’in ümmeti arasında bu kadar bariz bir şekilde farklı dav­ranmasına anlam vermek gerçekten zordur.

Şimdi de ganimetlerle ilgili Kur’an’da nasıl bir seyir izlendi­ğine ilişkin ayetlere geçiyoruz.

Medine döneminin ilk yıllarında millet savaşa gitsin diye Muhammed şöyle bir karar alır: “Kim savaşta bir gayri mümini öldürürse o insanın üzerinde bulunan kılıç, kalkan, elbise gibi şahsi eşyası katile verilecektir/’ Bu eşyaya “seleb” adı veriliyor­du. Zaman içinde Müslümanların sayısı çoğalınca, Muhammed kişiye tanıdığı bu seleb ayrıcalığından vazgeçiyor ve onu da di­ğer ganimetler gibi değerlendiriyor.[7]

Her şeyden önce Müslüman katile tanınan bu ayrıcalıktan maksat, onun savaşa gidip adam Öldürmesini sağlamaktı. Çıkar için adam öldüren kişiye özel olarak seleb verilmekle birlikte Müslümanlara bu konuda geniş imkânlar tanındı ve ganimet adı altında “karşı tarafın malı, Müslümanlar için helaldir” şeklinde birçok ayet inmeye başladı. Şimdi de bunlardan birkaçının anla­mını sunalım: İlk ganimet, Abdullah bin Cahş ve arkadaşlarınca Medine döneminin ikinci yılında (M. 624) “Batn-ı Nahle” baskı­nında ele geçirilmiş ve Muhammed de bu ganimetten kendi şah­sına 1/5 oranında ayrılan payı almıştır. Savaştan elde edilen rant ilk defa bu olayla başlamıştır; daha sonra Müslümanlara ganimet­le ilgili çok geniş yetkiler verilmekle birlikte; aynca haraç, cizye, fidye gibi avantajlar da tanınınca, artık Müslüman bir kişinin sa­vaşa gitmemesi için bir neden kalmaz. Başka bir deyişle, bütün bunlar savaş için birer davetiyedir, teşviktir.[8]

Bu olaydan sonra Bedir Savaşı’nda hem karşı taraftan ele ge­çirilen esirlerden fidye alınıyor, hem de ganimet adı altında on­ların malına el konuyor. Bedir Savaşında Ömer, “Ele geçirdiği­miz esirleri öldürelim” demişti; Muhammed ise tam tersine ha­reket edip, fidye almak suretiyle onları serbest bırakmıştı. Çün­kü onları öldürmenin birçok mahzuru vardı. Zira onların hepsi de Muhammed’in safında çarpışan insanların akrabalarıydı; öl­dürüldükleri takdirde Müslümanların ordusunda çatlak meyda­na gelebilirdi. Ama Ömer’i de kaybetmek istemiyordu. Bunun üzerine şöyle bir ayet inmeye başladı: “Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kınncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bu­lunması yaraşmaz. Siz geçici olan dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için hayırlı olan) ahireti istiyor… Allah’tan bir yazı (kader) geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı si­ze mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Artık bundan sonra elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin…” diye devam ediyor. (Enfâl Suresi, 67-69. ayetler.) Bu ayetlerden sonra, hem Ömer’in gönlü alınmış oluyor -zira bu ayetlerle Muhammed fidyeye karar verdiği için haksız, Ömer’se onlann idamını iste­diği için haklı çıkıyor- hem de artık ganimetin Müslümanlara helâl olması konusu açıklık kazanmış oluyor.

İlginçtir ki, Enfâl Suresi’nin 68. ayetinde özetle, “Sizin kade­rinizde affedilmek olmasaydı, sizi cezalandırırdım’’ deniyor. Pek açıktır ki Allah, burada onları cezalandırmaktan yanadır; ama karşısında onlar hakkında daha önce takdir ettiği kaderi bulunca onları cezalandırmaktan vazgeçiyor. Ayette bunu açıkça ifade ediyor. Peki daha Önce kaderi yaratırken onların hata yapacakla­rını bilmiyor muydu, niçin kader anıyla eylem anında farklı bir görüşe sahip oluyor ki!

Ganimet helal kılındıktan sonra zaman içinde onun kime ve­rileceği konusunda düzenleme yapma yoluna gidiliyor ve onun dağıtımı hakkında şu ayet iniyor:

“Eğer Allah’a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiriyle karşılaştığı (Bedir Savaşı) günü kulumuza indirdi­ğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız her­hangi bir şeyin beşte biri Allah’a. Resûlüne, onun akrabaları­na, yetimlere, yoksullara ve (harçlıksız kalmış) yolcuya ait­tir.” (Enfâl ^ıjresi. 41. ayet.)

Yine Müslümanlar Bedir Savaşında ganimet yüzünden kav­ga ettikleri bir sırada inen Enfâl Suresi nin ilk iki ayetinde özet­le şöyle deniyor: “Senden ganimetleri soruyorlar/senden gani­met istiyorlar: De ki, ganimetler Allaha, ve peygambere aittir. O halde eğer siz gerçek müminlerseniz Allah’tan korkun ve ara­nızı düzeltin. Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” Zaten Müslümanların, birçok savaşta ganimet yüzünden Muham- med’le kavga ettikleri meşhur bir hadisedir. İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bedir ganimetleri konusunda da kavga çı­kınca, az önce inen ayetlerle Müslümanlar susturulmaya çalışıl­mıştır. Bu konuda birkaç somut ömek sunalım:

Muhammed, Havazin Savaşında birçok kişiye ayrıcalıklı dav­ranıp fazla ganimet verince, diğer Müslümanlar itiraz ediyorlar.

Ömeğin; kalpleri İslama ısınsın, bir daha dinden çıkmasınlar diye, yeni Müslüman olmuş şu çok önemli şahıslara çok farklı bir şekilde iltimas edip savaşta ele geçirilen develerden 100er tane veriyor: Ebu Süfyan, oğtu Müaviye, Hakim bin Hizam, Ata bin Cariye, Hars bin Hişam, Safvan bin Ümeyye, Sehl bin Amr, Huveytıb bin Abdiluzza, Uyeyne bin Hısn, Akr’a bin Habis, Ma­lik bin Avf ve Abbas bin Mirdas. Kalan Müslümanlara ise çok az sayıda veriyor. Hatta bunlardan şair olan Abbas bin Mirdas’a az verince, Muhammed’! eleştiren çok hararetli bir şiir çokuyor; buna karşılık Muhammed ona da 100 deve tamamlıyor. Verirken de, “Ben bu dağıtım işinde ancak bir memurum; benim burada herhangi bir iradem yoktur” diyor.[9]

Fetih Suresi’nin 15. ayetinde ganimetler yüzünden kavgala­rın meydana geldiği açıkça ifade edilmektedir.[10]

Hatta bir ara Hz. Ali, Yemenden ganimet olarak bir miktar altın getiriyor. Muhammed bu altınları, henüz Müslüman olmuş şu şahıslara dağıtıyor: Uyeyne bin Bedir, Akra bin Habis, Zeyd’t- Taî, Alkame veya Amir bin Tufeyl. Bunun üzerine Müs­lümanlar arasında itirazlar başlıyor. Hatta bir sahabi çok sert çı­kış yapıyor ve Muhammed’e “Adil davran, Allah’a karşı saygılı ol” deyince, Halit bin Velit Muhammed’e, “Bırak bunu geberte­yim” diyor. Muhammed, “Hayır olmaz. Çünkü dedikodulara ne­den olur ve karşı taraf, ‘Bunlar ganimet yüzünden kavga ediyor­lar diyebilirler” diyor ve devamla adam hakkında beddua ede­rek şöyle diyor: “Bu adamın neslinden Öyle insanlar çıkacaktır kit Kur’an okuyacaklar ama, Kuran onların boğazından aşağı inmeyecektir. Ok nasıl yayını çarçabuk terk ediyorsa bunlar da öylesine çabuk bir biçimde İslamiyetten uzaklaşacaklardır. Bunlar, Müslümanlarla savaşacaklardır. Eğer o zaman ben pey­gamber olarak hayatta olsaydım onları öldürecektim” diyor ve böylece o adamın itirazı yüzünden onun henüz doğmamış 70 sülalesinin itibarını bozup el âleme karşı rezil ediyor.[11]

Bu hadisi aktaran sahabi, Ebu Sait el- Hudri’dir; kendisi o şahıs hakkında şunları söylüyor: “Adam iki gözü çökük, yana­ğının iki elmacığı çıkık, alnı yüksek, gür sakallı, başı tıraşlı, peştemalmı yukarı çekmiş vaziyette (adeta vahşi bir yaratık gi­bi) kalkıp Muhammed’e itiraz etti.” Neden adam hakkında o ana kadar hiçbir kötü yorum yok da; ganimet yüzünden -üstelik de haklı olarak; çünkü Muhammed gerçekten az önce isimleri ge­çen şahıslara iltimas ediyordu- itiraz edince, en kötü yaratık olarak değerlendiriliyor!

Ayrıca, ayette geçen “Ganimetin 1/5’inden Muhammed’in akrabasına da pay verilir” sözü yüzünden Hz. Osman bile Mu- hammed’le kavga etmiş ve “Ben de senin akrabanım” deyip on­dan akrabalık sebebiyle fazladan pay istemiş; Muhammed de, “Hayır, sen bizim yakın akrabamız değilsin” diyerek ona akra­balık yüzünden pay ayırmamıştır. (Örneğin; Tecrid-i Sarih, Di­yanet tercemesi, No: 1426.) Hatta Ebıı Hüreyre ile İbn-i Sait, ganimet yüzünden çok ciddi bir şekilde Muhammed’in huzurun­da birbirleriyle kavga ediyorlar. (Buhari, Cihad, 28. bap.) Yine Muhammed ganimetleri taksim ederken ona karşı çıkanlar ol­duğu sık sık rastlanan bir vaka.

Muhammed’in az Önceki ayetlere dayanarak kendi öz akra­basına pay ayırdığına ilişkin çok ilginç bir örnek verelim: Hicri

yılda Hayber i baskın yoluyla Yahudilerden alınca, kendi ak­rabasına çok farklı bir biçimde ayrıcalık tanıyor. Sadece bu sa­vaşta elde edilen ganimetten hangi akrabasına ne kadar verdiği­ne dair bir liste sunmak istiyorum:

Abdülmuttalib kızı Safiye ile Zübeyr bin Abdülmuttalib kızı Safıye’ye, Ümmü Zübeyr binti Zübeyre 40’ar vaşak hurma vermiştir ki, yaklaşık beş ton tutar.

Haris kızı Büheyne, Ebu Talib kızı Cümane, Üsase kızı Hint, Cahş kızları Hamne ile Ümmü Habibe’ye ve Amr kızı Rü- meyse’ye 30’ar vaşak hurma vermiştir.

Husayn kızları Hint ile Hatice’ye, Abdülmuttalib kızı Ümeymeye, Zübeyr kızı Dubaa ya, 40’ar vaşak vermiştir.

Ebu Talib’in kızlan olan Ümmü Hani ile Ümmü Talib’e ve Zübeyr kızı Ümmü Hakim’e de 30 veya 40’ar vaşak hurma ver­miştir.

Muhammed, kendi kızı Fadime’ye ise 200 vaşak hurma

vermiştir.         ıt

Ayrıca, kendi hanımları olan Ayşe, Hafsa, Ümmü Habibe, Cüveyriye, Zeynep binti Cahş, Safiye, Meymune ve Ümmü Se­leme’y e de 100’er vaşak hurma ve arpa vermiştir.[12]

Muhammed, -ganimetten- ailesine yaptığı yardım şöyle dursun; daha önce de değinildiği gibi Bedir Savaşında bir kadi­fe parçasını çalmakla suçlanmış; bunun üzerine Âl-i İmrân Su­resi’nin 161. ayeti inmiş ve bu eleştirilerden kurtulmaya çalışıl­mıştır. Ayetin anlamı şudur:

“Bir peygambere emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete (devlet malı olan ganimete) hıyanet ederse kıyamet günü, ha­inlik ettiği şeyin günahı onun boynuna asılı olarak gelir.”[13]

Ganimet, müşriklerle yapılan savaş sonucu ele geçirilen mala denir; şayet kan dökülmeden müşrikler teslim olursa yine onlann malına el konur; ama o zaman onun adı ganimet değil “fey'” olur İşte Muhammed’in arkadaşları ganimet yüzünden onunla kavga ettikleri gibi, fey’ yüzünden de kendisiyle kavga etmişlerdir. Mu- hammed’in arkadaşları ganimet konusunda ayetlerle susturulma­ya çalışıldığı gibi, fey’ konusunda da aynı yöntem uygulanmıştır. Örneğin; Haşr Suresinin 6 ve 7. ayetleri bu tartışma esnasında inmeye başlıyor; hemen anlamlarını sunalım:

“Allah’ın, onların mallarından peygamberine verdiği fey’ için siz ne at, ne de deve sürmediniz. Fakat Allah, peygam­berlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir. Allah’ın, fethedilen ülkeler halkının mallarından peygamberine verdiği fey’, Allah, peygamber, yakınları, ye­timler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mal­lar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet ol­maz. Peygamber size ne verdiyse onu aluıt size ne yasakla- djysâ ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”

Bu ayetler, Muhammed “Beni Nadir” Yahudilerini Medi­ne’den kovup mallarına el koyunca inmeye başlıyor. Çünkü o mallar yüzünden de onun arkadaşları kendisiyle kavga etmişlerdi. Onun için 6. ayette, “Siz bu savaşta at, deve koşturmadınız; dola­yısıyla, ben Allah olarak bu mallardan size vermem” ve 7. ayetin sonunda da tehditkâr bir biçimde, “Muhammed size ne verdiyse onu alın, sizden neyi yasakladıysa ondan da uzak durun ve Al­lah’tan korkun. Çünkü onun azabı çok çetindir” deniyor

Aynı tehdit, ganimetlerle ilgili Enfâl Suresi’nin 2. ayetinde de vardı. Orada, “Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman yü­rekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimse­lerdir” deniyordu. Hatırlanacağı üzere bu ayet, Bedir ganimetle­ri yüzünden Müslümanlarla Muhammed arasında çıkan tartış­malar yüzünden inmişti. Aynı tehdit ve Müslümanları susturma metodu, Enfâl Suresi’nin 41. ayetinde de vardır. Orada, “Gani­metler ancak şu kişilere verilir” denirken; bunun devamında özet olarak, “Eğer siz Allah’a ve Muhammed’e indirilene inanı­yorsanız durum bundan ibarettir” deniyor.

Bu ayetlerden net olarak şu sonuçlar ortaya çıkıyor:

İnanmayanların malına el koymayı meşru kılmak ve Müs­lümanların rahat bir şekilde savaşa gitmelerini sağlamak için uydurulan ayetler Allah’a mal ediliyor ve bu konuda Allah in­sanlara karşı kullanılıyor.

Adil olduğuna inanılan bir Allah’ın, barışçı bir formül bulmak yerine kalkıp da başkasının ürettiği bir malı, başka birilerine helal kılması, buna fetva vermesi herhalde izahı zor bir durum!

Yine Muhammed’in, gerek kendine, gerek aile efradına ve gerekse diğer yakın akrabasına ganimet ve fey’den pay alabilmesi için inen Kur an ayetlerine anlam vermek gerçekten çok zor.

Bu ganimet ve fey’ yüzünden Müslümanlar arasında çıkan kavgaları önlemek için, gerek Haşr Suresi’nin 6 ve 7., gerekse Enfâl Suresinin ilk iki ayetinin inmesi herhalde normal bir du­rum değildir.

Keza bu ganimetler bağlamında bir kadife parçası yüzün­den hırsızlıkla suçlanan Muhammed’i kurtarmak için inen Âl-i îmrân Suresi’nin 161. ayeti dikkat çekicidir.

Bu bölümde, İslamın bütçesini oluşturan kalemlerden biri olan ganimet mallarT konusunu işlemek istiyoruz. Bu hususta şimdiye kadar anlatılanlara ek olarak, Kuranda yer alan nice ayetten birkaçını daha sunmak istiyoruz. Gerçekten Kur’an’da ga­nimetle ilgili epey malzeme vardır. Konuya ilişkin gündeme ge­tirmediğimiz bazı ayetlerin anlamlarını aktarmakla açıklamamızı derinleştirmek istiyoruz:

Nisa Suresi’nin 94. ayetinde “Ey iman edenler! Allah için savaşa çıktığınız zaman iyi araştırın. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin. Çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır” deni­yor. Daha önce savaş sebepleri bölümünde bu ayetin sebep-sonuç ilişkisi üzerinde ycterince durulmuştu; o bakımdan burada bunun üzerinde durmayacağız.

Enfâl Suresi’nin 7. ayetinde, “Hatırlayın ki, Allah size iki taifeden (ya kervan ya da Kureyş ordusundan) birinin sizin olaca­ğını vaad ediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin ol­masını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştir­mek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) •kâfirlerin ardını kesmek istiyordu” deniyor. Bu ayet. Bedir Savaşından sonra inmiştir. Biz şimdiye dek ganimeti işliyorduk: oysa Allah burada Muhammed ve Müslümanlara kâfirlerin kellesini vaat ettiğini söylüyor ve on­ların arkasını getirmek istediğini beyan ediyor. Böylece hem çok vahim bir katliamdan söz ediliyor, hem de şu anda yeryüzünde kâfirlerin hâkimiyeti söz konusu olduğuna göre, ayetle çelişen bir durumla karşı karşıya kalınıyor.

Fetih Suresi’nin 19, 20 ve 21. ayetlerinde; “Allah onları elde edecekleri birçok ganimetle (Hayberİe ilgili ganimetler kastedilmiştir) mükâfatlandırdı. Allah üstündür, hikmet sahibi­dir. Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet vaad etmiştir. Bunu (Hayberdekini) size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki, bu, müminlere bir işaret olsun ve Allah sizi dosdoğru yola iletsin. Bundan başka sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah’ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadirdir11 deniyor.

Bu ayetlerde şu noktalar dikkat çekicidir:

Hayber’de Müslümanlar ganimet ete geçirince, Kur’an’m Al­lah’ı bunu kendi katından bir mükâfat olarak değerlendiriyor ve ilgili ayetin sonunda bu ganimeti Müslümanlara verdiği için “Al­lah üstündür” demek suretiyle mutluluğunu dile getiriyor. Fetih Suresinde ganimetlerden söz ederken sadece Hayber’deki gani­metlerle yetinmiyor; “Size daha nice ganimetler de vereceğim” sözünü verip, Hayber’de ele geçirilen ganimetler hakkında, “Bu­nu size hemen veriyorum ki, insanların eli sizden çekilsin ve mü­minlere moral bakımından bir ipucu olsun” diyor. Ayetlerin son­larına doğru da, bir daha ganimet sözünü pekiştiriyor. Bu üç ayet aynı surede vc aynı sayfada üst üste söylenmiş ayetlerdir

Şimdiye kadar sunulan bilgiler ganimetle ilgili Kur’an’da var olan teorik bilgilerdi; bundan sonra ise Muhammed ve arkadaş­larının pratiklerinden önekler vermeye çalışacağız.

Enes bin Malik, “Adam hurma bahçelerini Muhammed’e verirdi; Muhammed, Beni Kureyza ve Beni Nadir savaşlarında ganimetler ele geçirince, daha önce kendisine verilen hurma bah­çelerini tekrar sahiplerine iade etti” diyor. (Buhari, Megazi bölü­mü, 14. bap.)

Muhammed’in, ganimetten ele geçirdiği özel köyleri, say­fiyeleri vardı. Zaten adı fey’ olan ve kan dökülmeden düşmanın teslim olmasıyla ele geçirilen malın tümü, Muhammed’e aitti. (Bu, Haşr Suresi’nin 6 ve 7. ayetlerinde geçiyor.) Ömeğin; Beni Nadir, Fedek, Hayber arazisiyle Ureyne köyleri Muhammed’in şahsına aitti; bunlarda istediği şekilde tasarruf edebilirdi.[14]

Şu düzeltmeyi de yapmadan geçmeyelim: Ayşe, “Başta Mu- hammed olmak üzere bazen hepimiz çok açlık çekiyorduk” diyor. {Tecrid-i Sarih, No: 1124.) Bu doğrudur; çünkü Medine dönemi­nin ilk yıllarında henüz ganimet ele geçirilmemişti; dolayısıyla Ayşe bu sözünde haklıdır. Ama ne zaman ki Muhammed’in em­riyle Müslümanlar çevredeki insanlara saldırdı, o zaman artık ga­nimet gelmeye başladı ve yeni bir hayata geçiş gerçekleşti.

Yani, Ayşe’nin bu sözünde herhangi bir çelişki-ihtilaf yoktur: Bolluk zamanı da, kıtlık zamanı da yaşanmıştır.

Muhammed o zaman nafaka adı altında sadece bir yılda her hanımına 100’er vaşak (yaklaşık olarak 10-15 ton) hurma veriyor ki (daha önce açıklandı) o zaman bu miktar tam bir kan bedeline eşitti.[15]

Hz. Ali ve Hz. Fadime’nin, Muhammedin ölümünden son­ra Halife Ebu Bekir’den Muhammed’in malını istemeleri ve Ebu Bekir ile Ömer’in bunu vermemeleri, çok meşhur bir hadisedir.

Örneğin; Hz. Ali ve Hz. Fadime Muhammed’in ölümünden sonra, gerek Medine’de, gerek Fedek’te ve gerekse Hayber’de onun adına bulunan mal hakkında veraset talebinde bulunuyor­lar; ama maalesef başta Ebu Bekir ve Ömer olmak üzere bu malları onlara vermiyorlar. Gerekçe olarak da, Muhammed’den bir hadis rivayet ediyorlar ki, “Peygamberlerden arda kalan mal veraset yoluyla akrabalarına geçmez; tersine bu mal devlete ait­tir” şeklinde. Bu mal yüzünden, Hz. Fadime ölünceye kadar ne Ebu Bekir ne de Ömer’le konuşmamıştır.î6

Ayrıca, Siyer ve Tabakat kitapları bu konuda çok çirkin şey­ler de yazıyor. Örneğin; Endülüsi (ö. 328 h.) Ikd’ül Ferid, 4/259’da, “Ömer’in, Ali ve Fadime’nin veraset yüzünden Ebu Bekir’in hilafetini kabul etmemeleri üzerine gidip onların evle­rini yıktığını” yazıyor. Ayrıca bu konuda başka kaynaklar da vardır. Ama bizim anlatmak istediğimiz, babasının veraseti yü­zünden onlann Fadime’ye çektirdikleri zulüm değildir; bu ba­kımdan biz onların bu zulümleri üzerinde durmayı konu dışı buluyoruz. Şunu da vurgulamadan geçmeyelim ki, zaten savaş­larda ele geçirilen her şey Muhammed’e aitti; o bakımdan hiç kimse, “Muhammed’in malı yoktu” diyemez. Kaldı ki, az önce beyan ettiğimiz gibi ona özel birçok bahçe ve köylerin olduğu tarihi bir gerçektir.

Şimdi de Muhammed’in çevresindeki insanların ganimet sa­yesinde elde ettikleri servetten bir iki ömek vermek istiyoruz:

Hz. Osman öldüğünde ondan 150 bin dinar altın veraset kalmıştı (yaklaşık 4,5 ton altın).

Zübeyir bin Avam öldüğünde, ondan 400 bin dinar altın miras kalmıştı ki, yaklaşık olarak 12 ton tutardı. Ayrıca onun bin köle ve cariyesi ile bin kısrağı vardı. Zübeyir’in ayrıca Bas­ra, Mısır, Küfe ve İskenderiye’de dört tane villası vardı.

Talha bin Ubeydullah’ın Irak’taki günlük geliri ise, 1000 dinan geçiyordu; yaklaşık 30 kg altın ederdi. Talha’nın ayrıca Kufe’de bir villası ve Medine’de de o günkü koşullara göre çok mükemmel bir apartmanı vardı.

Sad bin Ebi Vakkas’m ise, Medine’nin Akik mevkiinde kalın ve yüksek duvarlı, geniş bahçeli bir konağı vardı; onun üst kısmı balkonlarla süslenmişti.

Abdurrahman bin Avfın bin atıyla, bin devesi ve on bin koyunu vardı. Öldüğü zaman onun serveti 84 bin dinardı ki, yaklaşık 2,5 ton tutardı. Kur’an’ı hazırlayan komisyonun başka­nı Zeyd bin Sabit, öldüğündeyse, ondan öylesine altın ve gümüş kalmıştı ki, vârisleri, o külçe altınları keserle kırmak zorunda kalmıştı. Ayrıca, ondan kalan çiftliklerle malının değeri, yüz bin dinarı geçiyordu (yaklaşık 3 ton tutardı). (Örneğin; Asri Saadet­te İslam, 2/66.)

Peki Muhammed ve arkadaşlarının bütün bu mallarının kay­nağı ganimet, talan, fey’, fidye gibi şeyler değil de nedir!

Muhammed zamanında sadece Müreysi baskınında iki bin (2000) deve ile beş bin (5000) koyun ele geçiriliyor. (Vakı- di, Megazi, 1/411.)

İbn-i Ömer, “Muhammed bizi Necd bölgesine baskına yolladı; ele geçirdiğimiz develerden her birimize I2’şer deve düştü; aynca her birimize birer deve daha verdi” diyor.[16]

ı) Yine Muhammed döneminde Taif Seferi’nde 6 000 esir, 24 000 deve, 40 000’den fazla koyun ve 4 000 ukkiye de gümüş para ele geçirilmişti. (Halebi, İnsanü’l Uyun, 3/122.)

j) Muhammed, Şucaa bin Veheb başkanlığında 24 kişilik bir grubu, Amroğullarına (baskına) gönderiyor; her birine elde et­tikleri develerden 15’er tane düşüyor. (Taberi. Milletler ve Hü­kümdarlar Tarihi, MEB tercemesi, 5/631.) Aynca, 16 kişilik bir grup, bir baskında 196 deve ile 14 tane de kadın ele geçiriyorlar (bu savaş esiri bayanları artık cariye statüsüne tabi tutup birbir­lerine dağıtıyorlar). (Taberi, age, 5/642.)

k) Bir defasında Zeyd bin Harise başkanlığında bir müfreze grubu, Muhammed’in emriyle bir baskın düzenliyor ve bu bas­kında bin deve ile beş bin koyun ele geçiriyorlar. (Ömeğin; Va- kıdi, Megazi, 2/558.)

Havazin Savaşı’nda karşı taraftan efe geçirilen ganimetten her şahsa dört deve, kırk koyun düşüyor. (İbn-i Kesir, Bidaye, 4/354.)

m) Hz. Ayşe bir defasında “Abdullah bin Zübeyr ile konuş­mayacağım” diye yemin içiyor; bir gün gelir onunla konuşur ve yemin kefareti olarak da tam kırk tane köle azat eder. (Buhari, Edep, 62. bap.) Peki, Ayşe’nin geliri olmasaydı bu köleleri azat edebilir miydi?

n) Üsame bin Zeyd anlatıyor: “Bir sabah vakti peygamber bizi baskın için bir yere gönderdi; biz gittiğimiz yerin halkını hezimete uğrattık. Onlardan biri kelime-i şahadet getirdiği hal­de ben yine onu öldürdüm; dönüşle bunu Muhammed’e anlatın­ca, o bana kızdı.” Bazı rivayetlerde bu şekilde çok kısa bir bilgi geçiyor. (Örneğin; Buhari-Müslim hadisleri, el-Lü’Iüü ve’l Mer­can, No: 62; İman bölümünde.) Ama olayın detay kısmına bak­tığımızda şunları görüyoruz: Üsame bin Zeyd başkanlığında bir müfreze “Süleymanoğullarına” baskına gönderilince, bunlar yolda Fedckli Nahik’in oğlu Mirdas veya Azbatoğlu Amr ile karşılaşıyorlar. Adam onlan görünce selam veriyor veya keli- me-i şahadet getiriyor. Ama onlar buna itibar etmiyor ve onu öldürüp bütün koyunlarma da el koyuyorlar. Dönüşte olay Mu­hammed’e anlatılınca, o da bunlara kızıyor. Tabii ki kızmak yet­miyor. Çünkü ortada bir ölü vardır ve çok yersiz bir biçimde vurulmuştur. Öyle bir kabile ki, onlarla Muhammed arasında o ana kadar herhangi bir sorun çıkmış değildir. İşi sağlama bağla­mak için ayet inmeliydi; nitekim indi de: Nisâ Suresi’nin 94. ayeti. Bu ayette şöyle deniyor.

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa/sefere çıktığınız za­man (olayların iç yüzünü) iyice araştırın. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin. Çünkü Allah katında sayısız ganimetler, zenginlik yolları vardır.”[17]

Bu savunma ayetinde geçen “Allah katında ganimetin yolları sayısızdır” ifadesi gerçekten çok ilginç. Burada çok açık bir ifa­deyle l’Ey Müslümanlar, ganimetleri ele geçirmek için bö^le ufak tefek şeyler yüzünden toplum içinde kendinizi zorasok- mayın; bu işin çeşitli formülleri vardır.şeklinde yol gösteril­mek isleniyor. Tabii ki (Fahrettin er-Razi gibi) bazı yorumcular ayette geçen “meğanimM kelimesine başka anlamlar da veriyor­lar. Ama ne yazık ki ayeti eleştirilerden kurtarmak için bu an­lam yetmiyor. Zira Kur’an’daki ganimet ayetleri bir bütün olarak ele alındığında böylesi bir savunmanın yapılamayacağı gayet açık biçimde anlaşılır. Örneğin, daha önce de yazıldığı gibi, Hu- deybiye antlaşmasından sonraki gelişmelerle ilgili Fetih Sure- si’nin 19. ayetinde, ”Allah onları, elde edecekleri birçok gani­metlerle de mükâfatlandırdı”; ve devamla, “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaat etmiştin Bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun ve Allah sizi dosdoğru yola iletsin” deniyor. Al­lah ganimet vaadine devam ediyor ve şöyle diyor: “Bundan (az önce geçen ganimetlerden) başka sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah’ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadirdir.” (Fetih Suresi, 21. ayet.)

İşte Kur’an’da bu gibi ayetler varken, yukarıdaki ayette (Nisâ Suresi, 94. ayet) geçen “meğanim” kelimesiyle yersiz bir şekil­de oynamak doğru değildir.

Muhammed bir sözünde, Allah’ın, “Kim benim rızam için savaşa giderse ben onu ya salimen kazandığı ecir ve ganimetle evine geri getiririm ya da ona cennet nasip ederim” dediğini ak­tarıyor ve devamla, “Ümmetime zorluk çıkmasaydı ben hiçbir seriyyeden (küçük çaplı baskından) geri kalmazdım/büyük-kü- çük tüm savaşlara katılırdım. Allah bilir ki ben onun yolunda öldürülüp dirilmeyi, bir daha Öldürülüp dirilmeyi, bir daha öl­dürülüp dirilmeyi çok isterdim” diyor.[18]

Muhammed bu gibi sözleriyle, çok açık bir şekilde insanları savaşa teşvik ediyor. Zaten bu konuda Muhammed‘in sözlerine gerek yoktur; zira Kur an, savaşı teşvik eden ayetlerle doludur.

İslam Ekonomisinin Bir Parçasını da Cizye Oluşturuyor

Cizye, Müslüman olmayanların (ki bunlara zimmi denir) mağlubiyetleri halinde inançlarında özgür kalabilmeleri için Müslümanlara ödemekle mükellef oldukları kafa-kelle vergisi­dir. Tabi ki bu, yıllık bir vergidir ve her sene ödenmelidir. Bunun miktarı standart değildir; İslam yöneticileri tarafından belirlenir. Örneğin; Şam alındığı zaman adam başı yıllık olarak dört dinar (yaklaşık 30-36 gram altın para) ödemekle mükellef tutulmuş­ken; Yemen ele geçirilince, her şahıstan bir dinar alınmıştır. (Bu­hari, Cizye bölümü, 1. bap.)

Enes bin Malik, “Hz. Peygamber, her akıl ve baliğ olandan bir dinar (yaklaşık olarak 10-12 gram altın) cizye alırdı. Hz. Ömer ise, zimmilerin fakirlerinden 12 dirhem (gümüş para), or­ta halli olanlardan 24, zenginlerden de 48 dirhem (cizye adı al­tında) vergi alırdı” diyor. (Fahrettin er- Razi, Tefsi-i Kebir,; Tev­be Suresi, 29. ayet.)

Biz burada önce Kur’an’m cizyeye bakışını öğrenmeye çalışa­lım. Başka bir ifadeyle, acaba Kur’anda “Gayrimüslimlerden ciz­ye alınır” diye bir ifade var mı sorusuna yanıt arayalım. Evet, bu konuda Kuran’da gayet açık bir ifade vardır. Tevbe Suresi’nin 29. ayetinde aynen şunlar anlatılıyor: “Kendilerine kitap verilenler­den Allah a ve ahiret gününe inanmayan, Aİlalı’ın ve peygambe­rinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dini (kendine) din olarak kabul etmeyen kimselerle, onlar zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”

Bu ayete göre Müslümanlar her an için gayrimüslimlere sal- dırabilirler.

Hele hele öne sürülen koşullar çok ilginçtir:

Bu ayete göre, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan insan­larla savaşılır ve sonuçta eğer bunlar Müslümanlara teslim olur­larsa üstelik cizye adı altında vergi vermek zorunda kalırlar.

Allah ve peygamberinin haram kıldığını haram olarak, hak olan dini de din olarak kabul etmezlerse onlarla savaşılır.

Cizye verirken de kendi elleriyle versinler ki, dünya âle­me karşı rezil ve rüsva olsunlar deniyor.

Bu ayete göre, şayet bir topluluk, “Efendim biz ateistiz, di­yalektiğe inanıyoruz; bizim yönetim biçimimiz de sosyalizmdir; biz, sizin önerdiğiniz helal-harama ve topyekûn formüle inan­mamakla birlikte, size herhangi bir zarar da vermeyiz” gibi bir düşünceye sahip ise, bunlara karşı harp ilan edilir, öldürülen gi­der, kalanlar da İslama girene kadar çok ağır bir vergi ödemek zorunda kalırlar. Dolayısıyla, bu gibi yaptırımlarla inanç özgür­lüğüne kısıtlama getirilir. Bunun sonucunda da ya böylesi uygu­lamalara maruz kalan insanlar dinlerinden vazgeçerler veya bu kelle vergisini ödemeye devam ederler.

İslam tarihine baktığımızda, bazı anlarda, cizyeyi vermekle mükellef olan gayrimüslimler İslamiyeti kabul edip toplu halde İslama girdiğinde, İslam idarecilerinin buna şiddetle karşı çık­tıklarını görüyoruz. Çünkü bunların İslama girmesiyle Müslü­manların bütçesinde çok bariz bir biçimde azalma meydana ge­liyordu. Örneğin; Halife Ömer zamanında Irak ele geçirildiğin­de, ilk yıllarda bunlardan toplanan vergi 124 milyon dirhem iken, daha sonra bu miktar, Emeviler zamanında 188 milyar dir­heme yükselmiştir. Fakat zaman içinde gayrimüslimlerin İsla­miyeti. kabul etmeleriyle bu vergilerin müthiş bir biçimde düş­tüğünü görüyoruz. Mesela; İrak halkının ihtida etmesi (İslama girmesi) sonucu Emevi Halifesi Abdülmelik zamanında (m. 685-705) bu cizye vergisi 40 milyon dirheme düşmüştür. Az önce de belirtildiği gibi, bir zamanlar İrak halkından cizye ve haraç adı altında 188 milyar dirhem toplanmıştı. İşte tam bu sı­rada Emevi hükümdarları toplu halde İslama girmeyi engelle­meye çalışmakla birlikte başka çareler de aramaya başlamışlar­dır. Bu çarelerin başında zengin olan ülkelere -Tevbe Suresi’nin az önce açıklanan 29. ayetini gerekçe göstererek- saldırmak ge­liyordu. Başta Irak olmak üzere Müslümanların, fetihlerden te­min ettikleri gelirle zengin olmaları, onlar için başta Orta Asya olmak üzere birçok ülkeye saldırma fırsatını verdi ve böylece bu saldırılar teker teker gerçekleşti. Sadece Irak ve havalisinden alınan bu vergi, Müslümanların çeşitli ülkelerden cizye adı al­tında ele geçirdikleri verginin toplamı hakkında bir ipucu ver­meye yeter. Buraya kadarki bilgiler için Prof. Dr. Zekeri ya Ki- tapçı’nm }£ni İslam Tarihi ve Türkler adlı eserinin 299-303 say­faları arasında çok önemli açıklamalar vardır; yazar, ayrıca bir­çok kaynak adı da vermektedir.

İşte Kur’an’m Tevbe Suresi’nin 29. ayetinde gayrimüslimler­den cizye ve haraç (toprak vergisi) adı altında böylesine bir fet­va olunca, aç Arapların başka insanlara saldırmaması hiç düşü­nülebilir mi?

İşte İslam âleminde bugüne kadar meydana gelen katliamla­rın sebebi-gerekçesi bu gibi ayetlerdir. Cizyeyle ilgili bu teorik bilgiyle birlikte İslam tarihinde bu konuda pratik bilgiler de vardır. Müslümanların bütçesinin büyük bir kısmının haraç ve cizyelerle sağlandığı, tarihi bir gerçektir.

Haraç ve cizye konusunda ayrıntıya girmeye gerek yoktur. Yani, şu memleketten bu kadar cizye-haraç aldılar, şundan da şu kadar aldılar… şeklinde teferruata girmeyeceğiz. Çünkü amacı­mız, Kuran ın bu işe fetva verdiğini ortaya koymaktır. Nitekim bu fetvanın, Tevbe Suresi’nin 29. ayetinde çok ilginç gerekçe­lerle birlikte dile getirildiğini açıkladık.

Kur’an’da Fidye Olayı

Müslümanların bir diğer gelir kaynağı da esir alınan gayri­müslimlerden aldıkları kurtuluş fidyesidir.

Bu konuda hem teorik, hem de pratik birçok ömek vardır, Fidye ilk defa, hicri ikinci yılda, Medine döneminde Abdullah bin Cahş komutasında yapılan baskında esir alınan iki Mekkeli- den alınmıştır. Bu fidyenin miktarı (4752) gram gümüş paradır; bunu bizzat Muhammed onlardan almıştır. Kaldı ki, bu iki insan da haksız bir biçimde ele geçirilip mallarına da el konmuştu. Bu hadise, daha önce savaş sebepleri bölümünde ayrıntılı olarak açıklanmıştı. Muhammed bu olayda eleştirilere maruz kalınca, Bakara Suresi’nin 217 ve 218. ayetleri inmeye başlıyor. Bu ayetler de daha önce açıklanmıştı.

İkinci bir örneğimiz de Bedir de ele geçirilen 70 insandan alınan 4’er bin dirhem fidye olayıdır. Bedir Savaşı’nda ele geçen bu esirlerden alınan fidye hikâyesi Kur’an’da geçmektedir. Önce konuyu Kur’an’dan aktaralım: Enfâl Suresi’nin 68. ayetinde “Eğer Allah’tan bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu”; 70. ayetinde ise “Ey peygamber, elinizdeki esirlere de ki; eğer Allah sizin kalbi­nizde hayırlı davranış olduğunu bilirse, sizden alınandan (fidye­den) daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir” deniyor. Fidye konusunda Muhammed Suresi’nin 4. ayetinde ise şu açıklama vardır:

“Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman (onların) bo- yunlannı vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onlan esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız, ya da fidye karşılığı (onlan) serbest bırakın. Durum şu ki, Allah isteseydi onlardan intikam alırdı. Ancak (Allah) sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda Öldürü­lenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.”

Adı geçen sure, Medine döneminde inmiştir ve Kur’an’ın 114 suresi içinde 95. sırayı alır. Başka bir ifadeyle; bu sure pey­gamberliğin bitmek üzere olduğu bir dönemde ortaya inmeye başlamıştır ki, artık neredeyse Muhammed, düşmanlarına karşı askeri alanda çok güçlü bir konuma gelip savunma aşamasından taarruz aşamasına geçmişti.

Söz taarruz ve savunma aşamasındaki ayetlerin farklı olarak şekillenmesinden açılmışken, -konumuzu dağıtmamak kaydıy- la- burada çok ilginç birkaç ayetin anlamını sunmakta yarar var. Mesela, Mekke döneminde inen ve 114 sure içinde geliş sı­rası itibariyle 18. olan Kâfirûn Suresi’nde özet olarak “Ey Mu­hammed! Kâfirlere de ki, ne ben sizin putlarınıza ibadet ederim ne de siz benim taptığıma (Allah’a) taparsınız. O halde sizin di­niniz sizin olsun, benim dinim de benim olsun (yani, herkes inancında serbesttir denmek isteniyor)” deniyor.

Yine Mekke döneminde Muhammed’in henüz ordusu-gücü yokken inanç özgürlüğüyle ilgili çok olumlu ayetler oluştuğunu görüyomz. Örneğin; Mekke’de inen ve Kur’an’ın toplam 114 su­resi içinde 47. sırada yer alan Şuarâ Suresi’nin 3 ve 4. ayetlerinde “Ey Muhammed! Onlar inanmıyorlar diye neredeyse kendi canı­na kıyıyorsun. Halbuki biz istesek onlann üzerine gökten bir mu­cize göndeririz de onlar inanmak zorunda kalırlar” deniyor.

Keza Mekke’de 51. sırada inen Yunus Suresi’nin 99. ayetin­de, ” Ey Muhammed! Rabbin isteseydi dünyadakilerin hepsi inanırdı. Hal böyle olunca, insanlar inansınlar diye sen zor mu uyguluyorsun?” deniyor ve inanç özgürlüğüyle ilgili tam lehte bir ayet iniyor.

Yine Mekke’de inen ve 59. sırayı işgal eden Zümer Sure­si’nin 14 ve 15. ayetlerinde “Ey Muhammed! De ki, ben dinim­de ihlâs ile ancak Allah’a ibadet ederim. Siz (müşrikler) de Al­lah’tan başka istediğinize tapın” şeklinde çok açık olarak inanç hürriyetine saygı gösterilmesi ifade ediliyor.

Aynı tema, Mekke’de inen ve 68. sırada yer alan Gaşiye Su­resi’nin 21-24. ayetlerinde özet olarak, “Ey Muhammed! Öğüt ver. Senin görevin ancak öğüt vermektir. Sen, insanlar üzerinde zorba değilsin” şeklinde ifade ediliyor. Bunlara benzer olarak Mekke’de inip de inanç özgürlüğüne saygıyı içeren ayetler

Kur’an’da gerçekten çok fazladır Bu normal bir durumdur; çün­kü savunmada olan bir insan veya örgüt elbette ki barıştan baş­ka bir şey isteyemez. Burada önemli olan, bu söylemleri öne sü­ren kişi veya örgütün, galip duruma geçerken takındığı tutum­dur/izlediği yoldur. Halbuki Kur an’ın Allah’ı, Muhammed’in güçlü olduğu dönemlerde (Medine dönemi ve sonrasında) karşı tarafa kan kusturacak ayetler göndermiş ve inanmayanlar diye nitelenen insanlara ölüm fermanını vermiştir. Örneğin, Medi­ne’de 88. sırada inen ve genelde Bedir Savaşından söz eden En­fâl Suresi’nin 12 ve 13. ayetlerinde, “Ben Allah olarak kafirlerin kalplerine korku salacağım; böylece siz de onların boyunlarını kesin ve parmaklarını da doğrayın” şeklinde çok ağır bir ceza ti­pini önermiştir.

Yine Medine’de 89. sırada inen Âl-i İmrân Suresi’nin 127. ayetinde özet olarak, “Allah, kâfirlerden bir kısmını kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsin­ler… diye Bedir’de size yardım etti” deniyor.

Keza Medine’de 88. sırada inen Enfâl Suresi’nin 89 ve 91. ayetlerinde özet olarak, “Müşrikler, sizin de onlar gibi inkâr et­menizi istediler ki onlarla eşit olasınız. Onlar Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse, onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürüp” şeklinde çok ağır bir ceza önerilmiştir.

Yine Medine’de 95. sırada inen Muhammed Suresinin 4. ayetinde özet olarak, “Kâfirlerle karşılaştığınız zaman onların boyunlarını vurun…” denmiş ve bir yaratıcı olarak insanlara çö­züm yerine katliam önerilmiştir. Hele hele Kur’an’m en son inen Tevbe Suresi’nin ilk beş ayetinde inanmayanlara karşı adeta meydan okunmuştur. Ayetlerin anlamını aynen sunuyoruz:

“Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Resu­lünden bir ihtar!” (Tevbe Suresi, 1. ayet.) “(Ey müşrikler!) yeryüzünde dört ay daha dolaşın (burada onlara dört ay mühlet veriliyor). İyi bilin ki siz Allah ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah ise kâfirleri rezil edecektin” (Tevbe Suresi, 2. ayet.)

“Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Bundan ötürü onlann antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamam­layın. Çünkü Allah, (sözünde durup) sakınanları sever.” (Tevbe Suresi, 4. ayet.)

“Haram aylan çıkınca (ki burada haram aylardan kasıt onla­ra mühlet olarak verilen dört aydır) müşrikleri bulduğunuz yerde Öldürün, onlan yakalayın, onlan hapsedin ve her gö­zetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer onlar tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yolla­rını serbest bırakın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merha­met edendir.” (Tevbe Suresi, 5. ayet.)

Radikal Müslümanların çoğu, bu ayetleri delil olarak göste­rip inanmayanlara karşı savaş ilan etmeyi bir ilahi emir olarak telakki eder ve inanmayanlann katli vaciptir derler. Zaten sert­lik ifade ettikleri için İslam âlimleri nezdinde az önceki ayetlere “seyf-kılıç” ayetleri denir.

Birbirlerine zıt bu gibi ayetleri aktarmaktan kastımız şudur ki, Muhammed savunmada olduğu zaman ona çok ılımlı ve ba­rışçıl ayetler inmiş; güçlü olduğu dönemdeyse tersine onların idamlannı onaylayan ayetler inmeye başlamıştır. Bu da aynca düşündürücü bir olaydır!

Bu açıklamadan sonra tekrar asıl konumuza dönüyoruz.

Bedir Savaşında alınan fidye ve ganimetle ilgili az önce akta­rılan ayetler üzerinde biraz durmakta yarar vardır. Enfâl Sure­si nin 68. ayetinde Kur’an’ın Allah’ı sanki Bedir esirlerinden alı­nan fidyeye karşıymış gibi görünüyor. Halbuki hiç de böyle de­ğildir. Çünkü 67. ayette özetle, “Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kınncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması ya­raşmaz (yani, önceki peygamberlerin parolası ya galibiyet ya ga­libiyetti)” deniyor. Aslında burada Kur an m karşı olduğu hadise şudur: Siz onlardan fidye almakla hata yapıyorsunuz; onlar gü­nün birinde bir daha size bela olabilirler. Bu nedenle, Allah fidye yerine onlara karşı savaşmanızı, onları bir daha savaşamayacak- lan şekilde hezimete uğratmanızı istiyor.

Az önceki fidye ayetlerinden şu sonuçlar ortaya çıkıyor:

Aslında Kur’an, fidyeden daha beter olanını (esirlerin ida­mını) istiyor; ama onların kaderinde bağışlanmaları varmış; o yüzden Allah kendilerini cezalandırmaktan vazgeçmiştir.

Kur’an, inanmayanlarla çarpıştığınız zaman onlann boyun- lannı vurun, parmaklarını doğrayın demek suretiyle çok ağır bir ceza öneriyor. (Enfal Suresi, 12 ve Muhammed Suresi, 4. ayetler) Halbuki eğer Kuranın arkasında inanılan o çok adil ve büyük Tanrı olsaydı, ona düşen, kimsenin kılma dokunmadan banşçıl bir çözüm üretmek ve sosyal barışı sağlamak olurdu.

Muhammed Suresi’nin 4. ayetindeyse özetle, “Ben bir Al­lah olarak sizi birbirinizle çarpıştırmakla kendinizi denemek is­tiyorum” deniyor. Demek ki Kuranın Allah’ı insanları birbirle- riyle çarpıştırmaktan hiç rahatsız olmuyor. Ayrıca, onlardan hangisinin imanlı, hangisinin imansız olduğunu ancak onları sı­namakla, birbirleriyle çarpıştırmakla bilebildiğini kabul ediyor. Zaten bu konudaki ayetlerin haddi hesabı yoktur. Kurandın Al­lah’ı, her ne kadar Kur’an’ın birçok yerinde “Ben gaybı da bili­rim” diyorsa da bu gibi ayetlerle her şeyi bilmediğini gayet açık bir şekilde itiraf ediyor. Gerçi İslam âlimleri bu gibi ayetleri zorla başka yöne çekiyorlar ama nafiledir.

Buraya kadarki açıklamalarımızla, hem fidyenin Kur’an’da var olduğunu hem de pratikten örnekler vererek bunun gerçek­leştiğini ispatlamaya çalıştık. Şimdi de İslam ekonomisinin baş­ka bir kaynağını ele alıp açıklamaya geçiyoruz.

İslam Ekonomisinin Önemli Bir Kaynağı da

Köle ve Cariyedir

Köle ve cariyelerle ilgili gerek teorik, gerekse pratik olarak hem Kur’an’da, hem de İslam tarihinde bilgiler bir hayli fazla­dır. Bu konuda Muhammed dönemine geçmeden, ondan önceki dönemlerle ilgili baz* bilgiler vermekte yarar vardır. Çünkü bu eski bilgilere baktığımızda Kur’an’m gerçekten farklı bir şey ge­tirmediğini, tersine var olan eski köle ve cariye olayına onay verdiğini görüyoruz.

Babil Kralı Ammi Şaduga Fermanına Göre Kölelik Meselesi

Bu fermanın 18 ve 19. maddelerine göre borcunu ödemeyen bir insan, ödeyene kadar borç sahibinin kölesi olacak ve ona ça~ lışmak zorunda kalacak. (Prof. Dr. Mebrure Tosun-Doç. Dr. Kadriye Yalvaç, Sümer, BabiU Assur Kanunları ve Ammi Şadu­ga Fermanı, Türk Tarih Kurumu yayını, s.260.)

Hammurabi Kanunları nda Kölelik Meselesi

282 maddelik Hammurabi kanunlarına göre ise, insanlar üç sınıfa ayrılmıştır:

Avilim sınıfı: Asil ve hür olan sınıftır.

Meskenum sınıfı: Yoksul ve yarı efendi olan sınıftır.

Werdum sınıfı: Bu, köle sınıfıdır. (Meydan Laurusse, 5/580.) Birinci sınıfa karşı işlenen bir suçun cezası çok ağırdı. Meselâ; eğer bir efendi fakir veya köle olan bir insanın gözünü çıkarsaydı, bu cezayı parayla telafi edebilirdi. Ama eğer köle, başkasının gözünü çıkarmış olsaydı o zaman onun gözü de çı­karılmalıydı, Yani, bu ceza paraya çevrilemezdi. Kısacası, asil ve zengin olanlar işini parayla kapatırdı; fakir ve köle olanlar ise canlarıyla bedel ödemek zorunda kalırlardı. (Ömeğin; Sü­mer, Babil, Assur Kanunları ve Ammi-Şaduga Ferman/, ‘Ham­murabi Kanunları” bölümü, 196. madde ve devamı, s.205.)

Kast Sisteminde Kölelik

MÖ 12. asırda Hindistan’a yerleşen Ariler, orada kast siste­mini kurmuşlar. Buna göre, insanlar şu sınıflara ayrılıyordu:

Brahmanlar: Bu sınıf rahip ve din adamlarından oluşuyor­du. İnançlarına göre bunlar Tann’nın en güzel yeri olan ağzın­dan yaratılmıştı; onların, Tanrı nın ağzından yaratılmaları onlar için bir üstünlüktü.

Kşatriya sınıfı: Hükümdar ailesi ve savaşçılar buna dahil­di. Bu sınıf, Tanrı nın kollarından yaratılmış olup, en imtiyazlı sınıflardan birini oluşturuyordu.

Vaisya sınıfı: Bunlar, esnaf, tüccar ve çiftçilerden oluşuyor­du. İnançlarına göre bunlar Tann’nın midesinden yaratılmıştı.

Sudralar sınıfı: Bunu işçi sınıfı oluşturuyordu. Bunlar da Tann’nın ayaklarından yaratılmıştı.

Bir de paryalar sınıfı vardı. Bunlar, savaşlarda ele geçirilenler­le değişik sınıfların birbirleriyle evlenmeleri sonucu doğan ço­cuklardan oluşan en kalitesiz sınıftı. Şayet bir insan, kendi sınıfı olmayan biriyle evlenseydi bunlardan doğan çocuklar adeta piç sayılırdı ve kast sisteminin en kötü sınıfı olan parya sınıfını mey­dana getirirdi. (Prof. Dr. Abdurrahman Küçük-Prof. Dr. Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.88’de bu bilgilerin çoğunu yazmışlar.)

Romalılar Döneminde Kölelik

Romalılar, savaş esirlerine karşı çok katı davranıyorlardı: İlk zamanlarda büyük-küçük, kadın-erkek demeden yakaladıkları­nın tümünü, derilerini yüzmek suretiyle ve başka türlü işkence­lerle Öldürürlerdi. Ancak zaman içinde onlara uygulanan kötü muamele korunmakla birlikte, baktılar ki onlan öldürmek yeri­ne, çeşitli işlerinde çalıştırmak kendileri için daha uygundur; bu nedenle onlan öldürmekten vazgeçip köle statüsüne tabi tuttular ve değişik işlerde çalıştırmaya başladılar, onlardan yararlanma yoluna gittiler ve böylece köleleştirme dönemi başladı. Romalı­lar zamanında köleler öylesine çoğalmıştı ki, onların sayıları hürlerin üç misline ulaşmıştı. (Ali Mansur, eş-Şeriatü’l İslamiyye

vel Kanunu d-Düveliyye’I Amm, Kahire, 1971.) Örneğin; Sezar bir milyon köleyi, Paulus Aemilus 150 bin köleyi, Marius ise 140 bin köleyi yalnız bir savaşta ele geçirip satmışlardır. (Örne­ğin; TDV İslam Ansiklopedisi, “Esir” maddesi, 11/382 ve deva­mı; Ziya Umur, Roma Hukuku, 1974, İstanbul.) Asurlular ise, büyük-küçük demeden ele geçirdikleri düşmanın derisini yüzüp şehrin kapısına asar, bunu bir dini vecibe olarak bilirlerdi. (Ab- düsselam bin Haşan Edgiri, Hükmü7 Esra fil İslam, s.36.)

Aynca Roma hukukunda da tıpkı Ammi Şaduga fermanında­ki gibi bir borçlu eğer borcunu ödemeseydi, onu ödeyene kadar para sahibinin kölesi olacak ve köle gibi ona çalışacaktı. Hatta çoğu kez vergi yerine köle veriliyordu. Romalılarda köle pazar­ları miladi 748fe kadar sürmüş, bu tarihten itibaren de papanın faaliyetleri sonucu ortadan kaldırılmıştır. (İslam Ansiklopedisi, “Abid” maddesi, MEB tercemesi, 1/110 ve devamı.) Romalılar döneminde kölelerin durumu kısaca böyleydi.

Farslılar zamanında esirlere uygulanan muamele diğerlerin- kinden farklı değildi. Onlar da büyük-küçük, kadm-erkek deme­den herkesi ağır şekilde cezalandırıyorlardı. Bunun bir örneği, Kisra Enûşirva’nm (1. Husrev; m. 531-557) komutanlarından Vehriz’in Yemen de yaptığı muameledir Seyf bin Ziyezenrin yar­dım istemesi üzerine Yemen’e gönderilen Vehriz’e şu talimat veri­liyordu: ‘ İster aslen zenci olsun, ister annesi zenci olsun hiçbir Habeşliyi-zenciyi sağ bırakmayacaksın, hepsini öldüreceksin”; ve bu talimat aynen uygulanıyor. Aynca Farslann, esirleri fillere ez­dirme adetleri meşhur bir işkence biçimiydi. (Abdüsselam bin Haşan Edgirî, HükmüI Esra fil İslam, s.37-38; Vehbe Zuhayli, Asarü’l Harbi fil Fıkhil İslami, s.404; Abdüllatif Âmir, Ahkamul Esra ve’s-Sebaya ft’lHurubilİslamiyye, s.9l.)

Muhammed’in Doğduğu Dönemde Kölelik Meselesi

Kölelik hadisesi, Muhammed’in ortaya çıktığı dönemde de azami derecede devam etmekteydi. Ancak buna karşı olan du­yarlı insanlar da yok değildi. Örneğin, Hakim bin Hizam, henüz

İslamiyet ortalarda yokken yüz köle satın almış ve onları azat etmişti. Ayrıca onun yoksullara sadaka olarak yüz deve verdiği­ni de İslâmî kaynaklar yazıyor.[1]

Muhammed’den önce Hicaz’da üç yüz yıl hüküm süren Hü- zaaoğullan. o Arap çölünde çok güzel bir şekilde halkı yönet­mişlerdir. Sadece hac zamanında ortalama olarak on bin deve kesip yoksullara dağıtırlardı, on binlerce insan giydiril irdi. (Tec- rid-i Sarih, Diyanet tercemesi, No: 1435-9/236.)

Yahudi olan ve henüz Müslüman olmayan Sad bin Uba- de’nin babası ve dedesi her gün çağrıda bulunup “kimin evinde yemek, el yoksa gelsin bizim evde yesin” diyorlardı. (Askalani, ei-İsabe, No: 3175, “Sad bin Ubade” kısmında.) Hatta bu dö­nemde öylesine duyarlı insanlar vardı ki, kız çocuklarını velile­rinden alıp büyüttükten sonra tekrar onlara iade ederlerdi. Bir de o kız çocuklarını iade ederken, onlann velilerine bir miktar da eşya verirlerdi. Örneğin, az önce sözünü ettiğimiz Hakim bin Hizam bu şekilde yüz kızı büyütmüş; onları iade ederken de sa­hiplerine 360 deve vermişti. Demek istediğimiz, o dönemde ge­nel olmamakla birlikte olumsuzluklar yanında çok olumlu şey­ler de vardı. Fakat yönetim bu gibi temiz insanların elinde de­ğildi. (Mesela, İbn-i Habib, Muhabber, 141; Isbahani, el-Ağani, 21/280.) Yine Zeyd bin Amr, insanları kız çocuklarını Öldür­mekten caydırmak için muazzam bir çalışma yürütüyordu; bu yolla birçok kızı kurtardığı tarihi kaynaklarda geçiyor. (Halebi, İnsanii’l Uyun, 1/201.)

Ama son dönemlerde Mekke adeta esirlerin ticaret merkezi haline gelmişti. Aynca Muhammed zamanında da Mekke’de kö­lelerin satıldığı pazar yeri vardı. (Buhari, İstizan, 2. bap.) Hele daha sonraki dönemlerde Kafkaslar ve Afrika’dan köleler getirti­lip bu pazarlarda satılıyordu. Çerkez kızlan ve köleleri İstanbul üzerinden Mekke’ye gönderiliyordu. Diğer cariyeler açık satıldı­ğı halde, Çerkez cariyeleri çok gizli satılırdı. Çünkü bunlar çok güzel olduklarından karaborsada satılıyordu. Bu yüzden, güzel olanların açık artırmayla satılması hemen hemen hiç vaki olmu­yordu. Mekke’nin köle pazarında zaman zaman İngilizlerin sö­mürgesi olan Hindistan ve Felemenk’ten de köle getirtilip satıldı­ğı İslami kaynaklarda geçmektedir. (Örneğin, MEB tercemesi olan Wensinck, İslam Ansiklopedisi, “Abid” maddesi, 1/110­115.) Araplarda müsle denilen olay çok yaygındı. Yani, ele geçi­rilen esirin çeşitli organları kesilir, işkenceyle öldürülürdü. Ayn­ca, savaşlarda ele geçirdikleri insanlardan fidye alırlardı. Bir hü­kümdarın kurtuluş fidyesi bin deveydi, bir kabile ileri gelenin fidyesi yüz deve, bir önemli savaşçının ise iki yüz deveydi. Ba­zen hakaret anlamında bir önemli insanın fidyesi olarak halk nezdinde değeri olmayan bir hayvan (merkep gibi) alınırdı. Ba­zen öyle olurdu ki, ele geçirilen bir esirin saçının ön tarafı (per­çemi) veya tüm başı tıraş edilir ve bu şekilde halk arasında rezil edilmeye çalışılırdı. Sonuç olarak, İslam öncesi Araplarda köle­lerle ilgili sınırlı bir muamele yoktu. Bazen öldürülür, bazen fid­ye karşılığı veya esir mübadelesi sonucu veya karşılıksız olarak serbesı bırakılırlardı. Hele hele fidye ile serbest bırakma işi Be­dir Savaşından önce Araplarda çok yaygındı.[2]

Bütün bunları özetlemekten amacımız, esire-köleye uygula­nan muameleye ilişkin Kur’an’m formülü ile o dönemlerde uy­gulanan formül arasında bir mukayese yapıp, Kur’an’m gelme­siyle yeni bir şeyin çıkıp çıkmadığını ortaya koymaktır. Bu tes­pitten sonra ”Kur’an konuya nasıl bakmış?” sorusuna yanıt bul­maya geçebiliriz. Öncelikle Kur’an’m cariyeye nasıl baktığını ele alıp, ardından kölelik konusuna geçeceğiz.

Cariyenin Kur’an’daki Yeri

Önce konu hakkmdaki ayetlerin meallerini sunalım:

Nisâ Suresi’nin 3. ayetinde şöyle deniyor:

“Yetimlerle evlenmeniz halinde onların haklarına riayet et­memeniz söz konusuysa, o zaman beğendiğini? (size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder tane alınız. Şayet bir­çok kadınla evlenmeniz halinde onlar arasında haksızlık yapmaktan korkarsanız, o zaman bir kadın alm; yoksa sahip olduğunuz cari yelerle yetinin.”

Bu ayetin sebep-sonuç ilişkisi üzerinde biraz durmak istiyo­ruz: Muhammed’in hanımlarından Ayşe, “Bir adamın yanında yetim bir kız vardı. O kızı kendine nikahladı. Bu kızın hem şah­sına ait malı vardı, hem de o adamın başka malında ortaktı. O adam kendisiyle evlenirken, nasıl olsa artık benim hanımımdır deyip hem ona mehir (evlenme anında erkek tarafından geline verilen mal, eşya, para vb.) ücretini vermiyordu, hem de onun tüm malına el koyuyordu. Zaten onun bu kızla evlenmesinin ne­deni de malına el koymaktı. İşte bu nedenle, az-önceki ayet indi ki, bu tür yetim kızlara haksızlık yapılmasın” diye anlatıyor.[3]

Halbuki eğer adamın yaptığı iş Allah katında haksızlık ise, Allah erkeklere bu kadar kadın alabilme fetvası vereceğine, “Sa­kın böyle bir haksızlık yapmayın” deyip hadiseyi bu şekilde çö­züme bağlamalıydı. Ama böyle yapmadı; tam tersine erkeğe ge­niş bir fetva verdi. Burada Tann’nın. erkeğe -bu tür yetim kızla­rın haksız yere ele geçirilebilmesi için- cariyeleri kullanma ko­nusunda geniş bir yetki vermesi, gerçekten savaş esiri kadınlar (cariyeler) için en büyük talihsizliktir. Kaldı ki az önceki ayetle erkeğe kadın alma konusunda sınırsız bir şekilde yetki vermiştir. Çünkü burada üleştirme sıfatı kullanılmıştır ki. “İkişer” derken, 2+2=4; “Üçer” derken, 3+3= 6 ve “Dörder” derken de 4+4= 8 oluyor. Bu ayetin net ifadesine göre bir erkek, 18 kadar kadınla aynı anda evlenebiliyor. Çünkü, ya ikişer kadın alın; ya üçer ka- dm; ya da dörder kadın alın şeklinde sınırlama getirmiyor; tersi­ne, ikişer, üçer ve dörder şeklinde bir ifade kullanıyor. Dolayı­sıyla, bir erkek bu ayetin zahirine-dış görünüşüne göre az önceki sayıya kadar (en az 18) kadınla bir anda evlenebiliyor; kı bu da son sınır değildir. Ayete göre konuşacak olursak 18’den fazla da getirebilir. Müfessirler bu ayetin açıklama kısmında zoraki bir yorum yapıp, maksimum sının dört olarak kabul etmişlerdir. Za­ten bir erkeğin aynı anda dörtten fazla kadın alabilme meselesi hem Muhammed’in kullandığı kadın sayısıyla örtüşmektedir-zi­ra kendisi onlarca hanımla aynı anda hayatını sürdürmüştür- hem de ayetteki kelimelerin asıl anlamı zaten 18 sayısını içer­mektedir. Bir erkeğin alabileceği kadın sayısının dörde indirgen­mesi, Muhammed’in hadislerinde vardır; Kur’an’da böyle bir açıklama olmadığı gibi, maalesef buna işaret eden herhangi bir ipucu da yoktur. Bir diğer husus da şudur: Ayette geçen “ikişer, üçer, dörder” ifadesinden üst sınır olarak sadece 18 sayısı anla­şılmamalıdır. Başka bir ifadeyle, bu ayete göre bir erkeğin aynı anda getirebileceği kadın sayısının üst limiti yoktur. Bu ayetten kastedilen anlam şuna benzer: ” (Ya Muhammed!) Onlar (müna­fıklar) için ister af dile, ister dileme (fark etmez). Onlar için yet­miş kez af dilesen de Allah onlan asla affetmeyecektir…” (Tev- be Suresi, 80. ayet.) Peki burada şayet Muhammed bir münafı­ğın affı için 70 sayısını geçip de 71 sefer af dilese, acaba Allah o münafığı affeder mi? Hayır böyle bir şey söz konusu değildir. Burada maksat çokluğun ifadesidir; yani onlar için ne kadar di­rensen de fayda vermez denmek isteniyor. Yoksa 70’ten az yal­varırsa affetmez de, 70’i aşarsa affeder diye bir anlam ortaya çık­maz. Aynen bunun gibi kadın sayısıyla ilgili Nisâ Suresi’nin 3.

ayetinde geçen “ikişer, üçer ve dörder” kavramlarından maksat, çokluktur; yoksa eğer gaye üst sınırın belirlenmesi olsaydı, bu durumda ”Mazerel anında siz erkekler ancak dörde kadar kadın alabilirsiniz, alabileceğiniz kadın sayısının üst sınırı budur” şek­linde net bir ifade kullanılmalıydı. Ama maalesef böyle bir açık­lık getirilmemiştir. Kaldı ki, bir erkeğin birçok kadınla evlenip evlenmemesi sadece bu ayetle sınırlı değildir. Bu konuda Nisâ Suresi’nin 23 ve 24. ayetleriyle 129. ayeti bir arada değerlendi­rildiğinde sınırlamanın olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bir erkeğin kaç kadınla evlenebileceği konusunda Muhammed ve Kurmaylarının Hanımları adlı çalışmamızda ayrıntılı bilgi veril­miştir; o nedenle burada bunun üzerinde fazla durmayacağız.

Nisâ Suresi’nin 3. ayetini burada gündeme getirmemizin ne­deni, Tanrı’nın, bir yetim kıza yaptığı haksızlığı dile getirmek­tir: Bir erkeğe, savaş esiri olan bir kadını cariye olarak kullana­bilme fetvası. Başka’Bir deyimle, bir taraftan “yetim kızın malı­nı yemeyin” deyip onu kurtarmaya çalışıyor; öbür taraftan da savaş esiri kadınları erkeklere peşkeş çekiyor! Ayrıca Tanrının, yetim kızlara yönelik haksızlıkları önlemek için erkeklere bir­çok kadın alma konusunda böylesine geniş bir imkân tanıması ilginçtir! Eğer Tanrı, yasalarını suçluyu kurtarmak amacına gö­re ayarlıyorsa, bu durumda başkası da kalkıp “Tanrı, ya bana da şu iyiliği yapacak, ya da ben şu yasakları çiğneyeceğim” dese, Tanrı’nın, -az önceki örneğimizde yaptığı gibi- böylesi bir ada­ma da taviz vermesi mi gerekir? Bu durumda, “Acaba insan mı Tanrının yasalarına uymalı, yoksa Tanrı mı yasalarını insanın nabzına göre hazırlamalı?” şeklinde bir soru gündeme gelir.

Nisâ Suresi’nin 24. ayetinde özet olarak, “(Başkasıyla) ev­li olan kadınlarla evlenmeniz size haramdır; ancak eğer evli olan kadınlar cariye-savaş esiri iseler, sizler onları alabilirsiniz (bu durumda evlilik şartı aranmaz)” deniyor.

Bu ayetin sebep-sonuç ilişkisi üzerinde biraz durmakla yarar vardır. Ebu Sait el* Hudri şöyle diyor:

“Peygamber, Huneyn Savaşı’nda bazı insanları Evtas larafı- na yolladı. Bunlar oranın halkını mağlup edip hanımlarım ele geçirdiler. Bu kadınlar, Muhammed tarafından Müslü­manlara dağıtılınca, bazı sahabiler, ‘Biz nasıl müşriklerin ha­nımlarıyla yatacağız, bu iş nasıl helâl olabilir?’ şeklinde iti­raz etmeye başladılar. Bu tartışmalar üzerine Nisâ Suresinin 24. ayeti bu süreçte inmeye başladı.”

Bilindiği gibi az Önceki ayet, Müslümanlara savaş esiri ka­dınlan kullanma konusunda geniş yetki veriyordu. Özet olarak, “Evet, evli olan kadınlarla evlenmek haramdır, ama eğer evli olan kadın say aş esİnyse o zaman Müslümanlara helâldir^nç|nr sakıncası.yoktur” anlamındaydı.

Çok açıktır ki, Muhammed, etrafındaki insanlardan gelen iti­razları bertaraf etmek için böyle bir ayete başvurmuş ve sonun­da kendilerini bu işe alıştırmayı başarmıştır; yoksa çok adil diye tavsif edilen-nitelenen bir Tann’nın, böylesine bir zulme onay vermesi nasıl açıklanır ki![4]

Kur’an, az önceki ayetlerle yetinmeyip, Müslümanlara ca- riyeleri kullanma konusunda geniş imkânlar tanımaya devam et­miştir. Örneğin, yine Nisâ Suresi’nin 25. ayetinde, “Şayet bir in­sanın, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmiyorsa, o za­man elleriniz altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) ca- riyelerinizden alsın” deniyor. Kuran’da Müslümanlara cariyeler konusunda tam yetki verilince, bazen öyle oluyordu ki, ortada henüz savaş söz konusu değilken, Müslüman gençler, karşı tara­fın kız ve kadınlarını gözden geçiriyorlardı. Mesela bir adam Muhammed’e, “Eğer siz Taif şehrini alırsanız haberiniz olsun fa­lanca kadın çok güzeldir” deyip o kadının güzelliğini daha önce­den haber vermişti. (Buhari, Libas, 62. bap.) Sadece bu olay, işin vahameti konusunda çok bariz bir ipucudur. Her ne kadar kay­naklarda “Adamın bu sözü Muhammed’in zoruna gitmiştir” den­se de, bizim için Muhammed’in ona kızıp kızmaması değil; tersi­ne, Müslümanların başlangıçta, “Nasıl olur da biz müşriklerin kadınlarıyla yatarız?” şeklindeki olumlu itirazlarına karşı onun verdiği olumsuz yanıt önemlidir. (Nisa Suresi’nin 24. ayetinde “Allah’ın emriyle siz onlan kullanabilirsiniz” demişti.) Nitekim onlar, zaman içinde Kur’an’da ayetler görünce değiştiler ve öyle bir noktaya gelindi ki, anık bir an evvel cariyeleri kapmak için dört gözle savaş bekler duruma geldiler. İşte bizim için önemli olan, bu çok vahim ve dehşet verici ayeilerin Kur’an’da yer al­masıdır. Mümin bir kişi için cariyeyi kullanma konusunda Kur an’da bu kadar yetki varken, ister istemez insanler bir an ev­vel savaşa girip bir karı-cariye ele geçinmeyi canı gönülden is­terler. Bu ayetler mevcutken “Muhammed adama kızmıştır” şek­lindeki savunmalar pek inandırıcı olmuyor. Çünkü bir taraftan onlara cariyenin kullanımını sağlamak, diğer taraftan -bazı du­rumlarda- onlara kızmak tutumu birbiriyle çelişiyor.

Müslümanların yanında hem köle hem de cariye bulunması ister istemez bazen hoş olmayan olaylara da neden oluyordu. Örneğin; köleler, (erkek esirler) efendilerinin cariyelerine kötü niyetle baktığı veya onlarla cinsi münasebette bulunduğu vaki oluyordu. Bu durumda efendinin*ceza olarak o erkek esiri iğdiş ettiği veya kestiği İslami kaynaklarda geçiyor. Örneğin, Ruh bin Dinar adındaki şahıs, bir kölesini bu şekilde cezalandırmıştı. Gayet tabii ki, bir adamın beş on cariyesi, bunun yanında birkaç da hür kadını olunca, elbette ki bunların tümünü mutlu kılması imkânsızdı; bu durumda -doğal olarak- o cariyeler fırsat bul­dukça kaçamağa başvuruyorlardı. Kaynaklarda, Muhammed’in bu tür bir cezayı uygulayan kişiye kızdığı vc o köleye de “Git artık sen hürsün” dediği rivayet ediliyor. Burada önemli olan, Kur’an’ın köle ve cariyenin kullanılmasına izin vermesidir. İzin verdikten sonra anık ne kadar iyi davransa da bunun hiçbir öne­

mi kalmaz ve hiçbir mazeret de Kur’an j bu konudaki eleştiriler­den kurtaramaz.[5]

Hatta bazı kaynaklarda şu gibi olaylar da aktarılıyor: “Bir adamın cariyesi zina yapmış, efendisi de ceza olarak onu makat üzeri ateşe oturtup o şekilde cezalandırmış. O zaman halife olan Ömer buna karşılık, “Peygamberden, bir erkeğin, cariyesi yü­zünden kısas edilmeyeceğini duydum; bu yüzden, ona kısas uy- gulayamam” demiş ve o adamın yaptığına karşı çok cüzi bir ce­za uygulayıp bu şekilde olayı geçiştirmiştir. (Dr. Galip Kureyşi. Evveliyatü’I Farukî Ömer, s.457. Yazar burada ayrıca birçok kaynağın da ismini vermektedir.) Hatta bazı kaynaklarda. “İbn-i Ömer’in (meşhur hadis ravisi), çoğu kez orucunu cariyelerle münasebette bulunmak suretiyle açtığı” rivayet edilmektedir. (A. Melik bin Habib [ö. hicri 238] Kitabü Edebi’n-Nisâ, s. 178.) Bu konuda daha önce geniş bir şekilde bilgi verilmişti.

Muhammed, savaşta olsun, yolculukta olsun ille de berabe­rinde en az bir hanımını götürüyordu. Ömeğin; Beni Mustalık Savaşı’na giderken Ayşe’yi, Hudeybiye antlaşmasında da Ümmü Seleme’yi yanında götürdüğü bilinen bir hadisedir. Bunları an­latmaktan kastımız, Muhammed ve ekibinin bu konulara ne ka­dar düşkün olduklarını vurgulamaktır. Zaten onun Hayber Sava- şı’nda Safiye yi ele geçirdiğinde eve varmadan hemen o çölde ve Ebu Eyyub el-Ensari’nin kılıç gölgesi altında onunla cinsi münasebette bulunması, keza Meymune ile evlenirken hemen yarı yolda -çoğu kaynağa göre henüz Umre ihramından çıkma­dan- onunla gerdeğe girmesi, bunun kanıtıdır. Hatta kaynaklar­da bunların Ötesinde şeyler de geçiyor. Mesela; Sait bin Yesar, “Bazen cariyeleri satın alırken livata’da (makattan ilişkiye gir­me) dahi bulunurduk” diyor. (A. Melik bin Habib, age, s. 197. Bunu daha önce de yazmıştık.)

Kurana göre (Bakara Suresi’nin 228 ve 234. ayetleri) eğer bir kadının eşi ölür veya öldürülürse, ikinci bir eşle evlenebil­mek için en az 4 ay 10 gün veya üç ay hali-âdet görünceye ka­dar beklemelidir. Ama bu kural, savaş esiri cariyeler için geçerli değildir. Bunun sebebi şudur ki, Muhammed, hem kendisi hem de arkadaşları o kadınlarla bir an önce ilişkiye girebilsinler diye böyle bir imkânı sağlamıştır; yoksa başka ne amaç güdülmüş olabilir ki! Zaten Muhammed’in Safiye ile henüz eve varmadan o çölde gerdeğe girmesi, bunun somut bir ispatıdır. Muhammed savaş esiri cariyeler için bu konuda şunu söylüyor:

“Savaşta ele geçirilen bir kadınla ilişkiye girebilmek için, o

cariyenin bir ay hali-adet görmesi yeterlidir.”[6]

Bir ay hali-âdet görme gerekçesini de şöyle açıklamıştır: O kadının doğuracağı çocuğun hangi erkekten olduğu bilinsin di­ye. Yani, neslin kime ait olduğu belli olsun, birbirine karışmasın demek istemiştir.[7]

Bir diğer ilginç nokta da şudur: Ba2en Öyle olurdu ki, bir ca- riyeylc birden fazla erkek cinsi ilişkide bulunurdu. Bu arada o zavallı kadın hamile kaldığında, çocuğun hangi erkeğe ait oldu­ğu tartışmalara, hatta kavgalara neden olurdu. Örneğin; bir cari- yeyle cinsi münasebette bulunan üç erkek, kadının hamile kal­ması sonucu bir ara Hz. Ali’ye müracaat edip o çocuk için hak talebinde bulunurlar. Hz. Ali, çektirdiği kura sonucu onları uz­laştırır. Ali’nin uyguladığı yöntem Muhammed’e anlatılınca, kendisi sevinçten kahkahalara boğulur ve onun uygulamasını takdir eder.[8]

Bu konuda tüyler ürperten bir olayı aktarmak istiyorum; Ebu Sait el-Hudri kendisinin de bizzat katıldığı bir olayı şöyle anla­tıyor:

“Ben de Muhammed’le birlikle Beni Mustalık baskınında vardım. Bu baskında ele geçirdiğimiz kadınlarla (o çölde) ilişkide bulunurken, hamile kalmasınlar diye münasebet es­nasında spermimizi kadının rahmine değil de dışarı boşaltır­dık. Yaptığımız bu işin dine uygun olup olmadığını Muham- med’den sorduğumuzda kendisi, ‘Evet bir sakıncası yoktur; böyle bir yönteme başvurabilirsiniz’ diye yanıt verdi/’[9]

Savaşta ele geçirilen bir kadının, çocuk sahibi olmasının is­lenmemesi şu sebebe bağlıdır: Savaş esiri bir cariye, çocuk do­ğurmakla artık “ümmü’l veled” sayılırdı ve kocasının ölümün­den sonra esaretten kurtulup hürriyetine kavuşurdu; böylece o cariye mal olmaktan çıkar, hür kadınlar statüsüne girerdi. Bu durumda, onun sahibi ekonomik olarak zarar ederdi. Çünkü ca- riyeleri hem kadın olarak kullanırlardı hem de para sıkıntıları olduğu zaman her an onları satabilirlerdi. İşte bu yüzden hamile kalmasını istemezlerdi. Bu konuda başka nedenler de düşünüle­bilir; ama en önemlisi budur.

Nisa Suresi’nin 25. ayetinde şöyle bir kayıt daha vardır: “Şa­yet bir cariye zina yaparsa, ona uygulanan ceza, hür bir kadına uygulanan cezanın yarısı kadardır.” Yani, ona uygulanan cezada taşlanarak öldürülmek yoktur; tersine Nûr Suresi’nin ikinci aye­tine göre yüz celde-değneğin yarısı uygulanır (elli değnek).

Bu konuda şunu sormak gerekir: Acaba savaşın sebebi ol­mayan bir kadını, cariyc olarak Müslümanların istifadesine su­nan, tek bir adet görmesi durumunda artık erkekler onu kullana­bilir diyen ve meta olmaktan çıkmasın diye onunla cinsi ilişkide bulunulduğu zaman spermin, rahmin dışına akıtılmasına izin veren ve demin de anlatıldığı gibi, o cariyenin -mal gibi satıl­mak suretiyle- elden ele dolaşmasına izin veren bir anlayış, na­sıl olur da -aynı statüdeki bir cariye- zina yaptığı zaman, bu se­fer ona uygulanan cezanın, hür bir kadına uygulanan cezadan daha az olmasını önerir? Acaba onu sevdiğinden dolayı mı, yoksa başka bir nedenle mi?

Cariyeler mal gibi değerlendirildiği için kolay kolay onların elden gitmesine izin verilmiyordu. Şayet 2İnaları halinde, “On­lar da recim usulü infaz edilir” denseydi, o zaman Müslümanlar için bir gelir kaybı söz konusu olurdu. İşte bu nedenle ceza in­dirimine gidilmiştir; yoksa cariyeler sevildiğinden değil. Hatta Muhammed bir sözünde (zina yapan cariyeler hakkında Ebu Hureyre’den rivayetle) şöyle diyor:

“Şayet bir cariye zina eder de onun zinası şahitler veya ken­disinin hamile kalmasıyla ispat edilirse, o zaman onun efen­disi kendisini celde ile kamçılasın ve onu ayıplamasın. Eğer bir daha tekrar ederse, yine onu kamçılasın ve ayıplamasın. Üçüncü sefer yine tekrar ederse, bir daha onu kamçılasın; fa­kat ayıplamasın. Dördüncü kez de tekrarlarsa, o zaman onu bir kıl fiyatına da olsa satsın.” (Tecrid-i Sarih, Diyanet terce­mesi, No: 998-6/469.)

Muhammed aynca savaş esiri kadınlan hor gönmüş ve onlar­la olan evliliği, ideal bir evlilik olarak değerlendirmemiştir. Bu anlayış Kur’an’da da geçiyor. Ömeğin; az önce geçen Nisâ Su- resi’nin 25. ayetinde özet olarak, “Eğer hür kadınlarla evlenme­ye gücünüz yoksa, o zaman cariyeleri getirin. Aranızda zina su­çu işlenmesin diye cariyelerle evlenmenize izin verilir; yoksa -fakirlik yüzünden hürlerle evlenememeniz halinde- cariyelerle evlenmeyip bekâr halinize sabrederseniz sizin için daha hayırlı­dır. Allah çok esirgeyen ve bağışlayandır” denmek suretiyle, bu evliliğin pek ideal bir evlilik olmadığı; tersine mecburiyetten dolayı kendisine başvurulan bir evlilik olduğu beyan ediliyor.

Muhammed ve arkadaşları bu cariyelerin eşlerini savaşta öl­dürüyorlar ve Müslüman gençlere de “Sakın ha! Mecbur kalma­dıkça bu cariyelerle evlenmeyin, bu evlilik pek ideal bir evlilik değildir” deniyor. Peki bu durumda, bu mağdur kız ve kadınlar kimlerle evlensinler veya eşsiz mi kalsınlar? İşte Kur’an’ın savaş esiri kadınlarla ilgili anlayışı! Nisâ Suresinin bu 25. ayetinde fa­kir olup da hür kadınlarla evlenemeyenler için alternatif bir evli­lik olarak savaş esiri cariyeler gösteriliyor; Nûr Suresi 33. ayetin­de ise, “Evlenme imkânı bulamayanlar/fakir olup da düğün mas­rafını karşılayamayanlar, Allah lütfü ile kendilerini varlıklı kılın- caya kadar iffetlerini-namuslarını korusunlar’ deniyor.

Burada şunu sormak gerekir: Acaba Kur’an’ın Allah’ı bugün yoksulluk yüzünden evlenemeyen milyonlarca insanın düğün masraflarını gerçekten karşılayabilir mi? Karşılayabilirse neden seyirci kalıyor?

Nisâ Suresi’nin 25. ayetinde anlatılan bu bilgilere, aynı sure­nin 26 ayetinde şunlar ekleniyor: “Allah size (bunları) açıkla­mak ve sizi, öncekilerin yollarına iletmek ve günahlarınızı ba­ğışlamak istiyor. Allah gerçekten en iyi bilendir ve hikmet sahi­bidir.” Böylesine bilgiler verildikten sonra Allah’ın çok merha­metli olduğunun belirtilmesi herhalde Müslümanlara moral ver­mekten başka bir amaç taşımamaktadır. Yoksa böylesine müjde­li bir ayetin bu açıklamalardan sonra söylenmesinin başka anla­mı ne olabilir ki!

Kur’an’da —cariyeler hakkında- şimdiye kadar anlatılan­lardan daha olumsuz ayetler de vardır. Örneğin; Nûr Suresi’nin 33. ayetinde, “Cariyelerinizden iffetli kalmak isteyenler var­sa/fuhuş yapmayı istemiyorlarsa, o zaman onları dünya çıkan için zinaya zorlamayın. Her kim ki onları zinaya zorlarşa^ 411^ bağışlayıcı ve merhametiidir” deniyor

Bu ayet, gerçekten çok ilginçtir! Şöyle ki, Kuran’ın, cariye- leri zinaya zorlayanlar hakkında, “Sakın böyle bir şey yapma­yın, cariyelik diye bir şey yoktur. Kim cariyeleri değil ki zinaya zorlamak eşlerini öldürüp kendileriyle ilişkiye girerse, o cehen­nemliktir…” gibi caydırıcı ve tehdit içerikli ifadeler kullanması gerekirken; tersine, mağdur durumda olan ve patronları tarafın­dan para karşılığı fuhuşta kullandırılan cariyelerle ilgili ayetin­de, “Allah bağışlayandır1’ deniyor. Peki bu ayette geçen “Allah bağışlayandır” ifadesinden kim kastedilmiştir? Eğer burada zi­naya zorlanan cariyeler için “Allah bağışlayandır” denmişse, zaten cariyelere zorla yaptırılan fuhuştan kendileri sorumlu de­ğillerdir ki bağışlansınlar; aklın gereği budur. Eğer bağışlanan taraf cariyenin patronu ise, o zaman çok kötü bir durumla karşı karşıyayız: Bir kere mağdur olan taraf cariyedir; o bakımdan, -az önce de söylendiği gibi- cariyenin efendisi için çok ağır bir cezadan söz edilmeliydi. Ama maalesef böyle bir adil yaklaşım ortalarda görülmemekle birlikte, efendinin affından söz edil­mektedir.

Kaynaklarda, bu ayetin sebep-sonuç ilişkisi açısından şöyle bir hadise anlatılmıştır: “Yahudi olan Abdullah bin Selulun bir­kaç cariyesi varmış; o, bunları fuhuşta zorla çalıştırıp bundan ge­lir sağlamaya çalışınca, bu işi sevmeyen iki cariyesi gidip onu Muhammed’e şikâyet etmişler; bunun üzerine az önceki ayet in­miştir.” Bu sebep-sonuç ilişkisi, Nûr Suresinin 33. ayetiyle ilgili birçok tefsirde anlatılmıştır. (Ayrıca, Müslim, Tefsir, No: 3029; Ebu Davud Talak, No: 231 l’de de bu olay anlatılmıştır.)

Demek ki eğer bunlar patronlarını şikâyet etmeselerdi böyle bir ayeı de inmezdi; kaldı ki, bu ayet yine patronlardan yana bir aıılam içermekte ve cariyelerin derdine de -maalesef- derman olacak bir mesaj içermemektedir. Bu ayetle ilgili gerçekdışı yo­rumlar yapılmıştır. Bu tür yersiz yorumlar üzerinde durmayı ge­reksiz buluyoruz.

Kur’an’m birkaç yerinde» “Eşleri ve sahip oldukları cariye­ler hariç, başka kadınlarla cinsi münasebette bulunmayanlar kur­tuluşa ermişlerdir” deniyor. (Ömeğin, Mu minûn Suresi, 6. ayet.)

Aynca, Kur an’ın bazı ayetlerinde de “Kim eşleri ve cariyeleri dışında başka kadınlarla ilişkiye girerse, onlar taşkmlann ta ken­dileridir” deniyor. (Ömeğin, Meâric Suresi, 30 ve 31. ayetler.)

Nûr Suresi’nin 31. ayeti özet olarak, “Mümin kadınlara ‘Göz- terinizi haramdan koruyun’ de” diye başlıyor ve “Hür kadınlar kendilerini örtsünler ve başörtülerini de yakalarının üzerine ka­dar çeksinler. Ancak kölelerine karşı ziynetlerini örtmeyebilir­ler” şeklinde devam ediyor. Bu ayetlerin içerdiği anlamı somut bir örnekle netleştirelim: Enes anlatıyor:

“Muhammed bir gün kendi kızı Fadime’ye bir köle verdi. Fadime’nin üzerindeki fistan kısaydı ve onunla bütün vücu­du kapanmıyordu. Bunun üzerine Muhammed’e, ’Benim fis­tanım tüm bedenimi örtmüyor; bu durumda bu köle yanımda kalınca benim bedenimi görmekle ben günaha girmiş olmaz mıyım?’ diye soruyor. Muhammed ise, ‘Kızım, bir şey ol­maz. Zira ben senin babanım, bu da senin kölendir. O ba­kımdan, senin vücudun ona görünse de bir sakıncası yoktur’ diyor.” (Örneğin; Ebu Davud, Libas, 35. bap, No: 4106; Fahrettin er-Razi, 7bfsir-i Kebir, Nûr Suresi, 31. ayet tefsi­rinde, 23/209.)

Bu hadisten şu sonuç onaya çıkıyor:

Zaman içinde Muhammed saltanatını kurunca, öyle bir aşamaya gelinmiş ki, devlet malı sayılan köleleri kendi öz çocu­ğu olan Fadime’ye bile kullandırmıştır. Bunun adt -bugünkü ta­birle- devletin bütçesinden yakınlarına çıkar sağlamaktır. Zaten bu konuda ganimet ve fey kısmında yeterince bilgi verilmişti.

Bu ayetten net olarak anlaşılıyor ki, Kur’an, köleyi insan saymamıştır ki kadın kendini ona karşı önsün.

Söz Muhammed’in Fadime’ye köle verdiğinden açılmışken, bir konuya açıklık getirelim: Fadime bir gün Muhammed’den bir köle istemiş; o da “Arkadaşlarım aç iken ben sana köle vere­mem” demiş.[10]

Peki neden bir yerde vermiş de bir başka yerde “Ben sana ve­remem” demiştir? Bunun yanıtı şudur ki, bu olayda politik bir karar söz konusudur. Eğer ganimetlerin henüz alınmadığı bir za­manda -ki Fadime, Medine dönemin o ilk yıllarında köle iste­mişti- Muhammed ona köle verseydi, bu durum dedikodulara yol açıp, Muhammed’in eleşlirilmesine neden olabilirdi. İşte bu­nu önlemek için politik bir jest olarak Fadime’ye köle vermekten vazgeçmiş. Ama günün birinde Müslümanların durumu düzelin­ce ve artık eleştiri gelmeyeceğini anlayınca, bu sefer ona köle vermekten geri kalmamıştır.

Kaldı ki onun Fadime’ye verdiği yanıt da ilginçtir. Şunu de­miştir: “Arkadaşlarım aç iken ben sana köle veremem.” Peki ama Fadime ondan ekmek değil de köle istemişti; bu durumda bu ola­yın açlıkla ne ilgisi vardır diye sorulmaz mı? Bunun anlamı şu­dur: Muhammed, ya o köleyi satıp aç olan o arkadaşlarının mas­rafında harcayacaktı; ya da onu arkadaşlarının hizmetinde çalıştı­racaktı. Bunun üçüncü bir ihtimali yoktur. Yani burada yine köle için hayra alamet bir şey yoktur. Kur’an’a göre kölenin insan sa- yılmadığı, şu ayetlerle de açık şekilde gözler önüne serilmiştir: Nûr Suresi’nin 35. ayetinde “Mümin kadınlar kendilerini kölele­rinden örtmeyebilirler”; Ahzâb Suresi’nin 55. ayetinde ise Mu­hammed’in hanımları için, “Onlar, kendilerini elleri altında bulu­nanlardan (köle ve cari yelerinden) örtmeyebilirler” deniyor.

Sonuç olarak, ister Muhammed’in hanımları, ister normal vatandaşların hanımları için olsun “kendilerini köle ve cariyele- rinden örtmeyebilirler” denilmekle, kölenin insan sayılmadığı gayet açık bir dille tescil ediliyor.

6) Buraya kadarki açıklamalarda, Kur’an a göre cariyelerin, Müslümanlar tarafından kullanılması söz konusuydu; şimdi de cariyelerin Muhammed’in kullanımına açık olması yönündeki şahsa ait ayetlerden söz etmek istiyoruz. Muhammed’in, cariyele- ri kullanabilmesinden söz eden ayetler kendisine tedrici bir şekil­de indiğinde o, 58 ile 62 yaşlarındaydı. Bu zata özel ayetler Ah­zâb Suresi nde yer almaktadır. Ayrıca bu sure, iniş sırası itibariyle Kur’an’ın 114 suresi içinde 90. sırada yer alır. (Dr. Osman Keski – oğlu, Kuran-t Kerim Bilgileri, Diyanet yayını, s. 125.)

Kaldı ki, bu lütuf ayetleri Muhammede geldiğinde, kendisi hem 60 yaşlarında çok yaşlı biriydi, hem de yanında birçok ha­nımla birlikte yine birçok savaş esiri cariye de vardı ki, artık böy­le bir avantajlı ayete gerek olmamalıydı. Örneğin; Muhammed yaklaşık 60 yaşlarındayken onun yanında 17 yaşında olan vc aynı zamanda savaş mağduresi olan Safiye; savaş mağduresi olan 20 yaşındaki Cüveyriye; Habeşistan kralının Muhammed’e hediye ettiği 20 yaşındaki Marya; Beni Kureyza’da esir olarak ele geçiri­len Reyhane ve aynı zamanda Zeynep binli Cahş’m ona hibe etti­ği Cemile adındaki cariye ile Nefise adındaki bir başka cariyesi daha vardı. Bu altı savaş esiri kadın dışında aynca şu hür hanım­lar da onun nikâhı altındaydı: Şevde, Ümmü Habibe, Ayşe, Haf- sa, Meymune, Ümmü Seleme, Zeynep binti Cahş. İşte böylesine bir ortamda Muhammede cariyeleri kullanma konusunda özel olarak avantaj ayetlerinin inmesi gerçekten tuhaf bir durum!

Aynca Muhammed herhangi bir kabile başkantm İslama davet ederken ona bazı teklifler sunardı. Bu tekliflerden biri de şuydu: “Bana özel-şahsıma ait safiyy’ denen bir şey verirseniz ben size karışmam, siz bizden yana emniyettesiniz-güvencedesiniz.” Ge­nelde onun istediği özel şeylerin başında da cariye geliyordu. (Örneğin; Ebu Davud, Haraç, No: 2991-2999; Nesai, Fey. 7/134.) Yani, Müslüman olmayanlardan çoğunlukla kadın istiyor­du. Nitekim Muhammed, savaş esirleri arasından “Safiye’yi” bu şekilde kendine seçmiş ve eve varmadan “Sehba” denilen yerde onunla cinsi ilişkide bulunmuştu. (Bu konuda, Muhammed ve Kurmaylarının Hanımları adlı kitabımızda yeterli bilgi vardır.)

Şimdi de Muhammed için “Cariye alabilirsin” şeklinde özel olarak inen ayetlerden bir-iki tanesinin anlamını verelim. Ahzâb Suresi’nin 50. ayetinde Muhammed’e nikâhları helal olan kadın­ların listesi sunulurken bir yerinde, “Ey peygamber! Biz sana cariyeleri de helâl kıldık” deniyor. Aynı fetva Ahzâb Suresi’nin 52. ayeiinde de vardır.[11]

Muhammed, az önce isimleri belirtilen cariyeleri gece hayatı için kullanmıştır; İslami kaynaklarda bu konuda hiç ihtilaf yok­tur. Bir de onun ev işlerinde çalışan cariyeleri vardı. Ömeğin; 1- Selma (Ümmü Rafı), 2- Meymune binti Sad, 3- Bereke (Üırımü Eymen), 4- Hudra, 5- Radva, 6- Rüzeyne, 7- Marya-1, 8- Mar- ya-2 (Ccddetü’l Müsenna), 9- Ümmü İyaş, 10- Havle (Cedditü’l Hafs), 11- Meymune binli Ebi’l Habis, 12- Ümmü Dümeyre, 13- Rebiha, 14- Şaibe. Bunlar, cariye statüsünde olup da onun evinde çalışan kadınlardı. Ayrıca onun evinde çalışıp cariye ol­mayan hür kadınlar da vardı. (Ömeğin; Moğultay’ın el-İşam ad­lı yapıtının 361-366. sayfalarında ve Kastalani’nin el-Mevahib, 1/431 ve İbn-i Seyyid’i-n-Nas’ın İnsanü’l Uyun, 2/411 ‘de ve da­ha birçok kaynakta “Muhammed’in ev hizmetlerinde çalışan ca­riye sayısı 15; hür kadınlardan kendisine hizmet edenlerin sayı­sı ise 18 idi” diye geçiyor. Ayrıca 53 tane de erkek hizmetçi onun hizmetini görürdü. Bunların bir kısmı köle, geri kalanı da hür insanlardı. Adı geçen kaynaklarda bunların tek tek isimleri açıklanmıştır. Muhammed’in bu kölelerinden birine “Sefine” denirdi. Sefine, Arap dilinde gemi anlamına gelir. Bunun hikâ­yesi şudur: Bu adam, Muhammed’in hanımlarından Ümmü Se- leme’nin kölesiymiş. Ümmü Seleme ona, “Eğer sen Muham­med’e hizmet edersen ben seni azat ederim; yoksa köle kalırsın” demiş. Adam da kölelikten kurtulmak için onun bu şartını kabul etmiş ve böylece Muhammed’in eline geçmişli. Bu adama “Se­fine” denmesinin nedeni şudur: Herhangi bir yolculukta Mu­hammed ve arkadaşları yorulduklarında eşyalarını ona yükler­lerdi; çok güçlü olduğu için Muhammed ona, gemi anlamına gelen “Sefine” adını takmıştı. Onlar istirahat ederken bu gariban da onlara hamallık yapardı.[12]

Muhammed’in cariyelere nasıl baktığı, şu örnekle daha bariz şekilde gün ışığına çıkmış olacaktır: Hicri 7. yılda Umretul Ka­zamdan dönerken yolda Meymune adında bir kadınla evleniyor ve eve varmadan o çölde onunla ilişkide bulunuyor. Muham­med’in cariyeleri olduğu gibi, onun hanımlarının da cariyeleri vardı. Zaman içinde Meymune de bu cariye nimetinden yararla­nıp kendisi de cariyeler kullanıyor. Bir gün Muhammed’e haber vermeden bir cariyesini azat ediyor; daha sonra ona haber ver­diğinde kendisi Meymune’ye, “Keşke onu azat etmeseydin de dayılarından birine hibe etseydin daha iyi olurdu” diyor.[13]

Burada hayrete düşmemek imkânsızdır! Muhammed’in ha­nımlarından biri kalkıp cariye statüsünde olan mağdur bir baya­nı hürriyetine kavuşturuyor; Muhammed ise, “Hayır böyle yap­man doğru değildir; onu dayılarına hibe etseydin daha iyi olur­du” şeklinde çok ağır bir teklif öne sürüyor.

Şu da hatırdan çıkmamalıdır ki, Muhammed Meymune ile evlenirken kendisinin 60, kadınınsa 26 ile 36 yaş arasında oldu­ğu siyer kitaplarında geçiyor. Muhammed’in bu yaşta bile cari- yeye bu şekilde bakması, gerçekten çok ilginçtir! Kaldı ki bu olay, İslami kesimce muteber sayılan kaynaklarda mevcuttur ki, onu inkâr etmek mümkün değildir.

Cariyeleri sadece Muhammed kullanmamıştır; bunlardan, başta dört halife olmak üzere diğer sahabiler de azami derecede yararlanmışlardır. Birkaç ömek vermek gerekirse;

Halife Ömer’in, birçok hür kadınla birlikte savaş esiri cari­yeleri de vardı. Örneğin; Lüheyye adında bir cariyesi vardı ve on­dan Abdurrahman adında ortanca bir çocuğa da sahip olmuştu.[14]

Fükeyhe adında ikinci bir cariyesi daha vardı. Bundan da Ömer’in kızı Zeynep doğmuştu.[15]

Hz. Ömer’in bir cariyesi daha vardı. Bundan da küçük Ab­durrahman doğmuştu.[16]

Hz. Osman’ın da Remle ve Ümmü’l Veled adlarında cari­yeleri vardı. Remle’nin babası Bedir Savaşında Müslümanlar tarafından öldürülmüş ve bunun sonucu olarak Osman onunla evlenmişti.

Hz. Osman’ın Ümmü’l Veled’den bir kızı dünyaya gelmişti.[17]

Hz. Alinin de birçok cariyeye sahip olduğu tarihi bir ger­çektir. Mesela, Muhammed Hanefi’nin annesi “Havle binti Ca­fer’; Sehba “Ümmü Habib”; Hassan kızı “Raite” (Muhammed bunu Havazin baskınında kendisi bizzat Ali’ye vermiş; daha son­ra ortaya çıkan özel bir durumdan ötürü Ali onu kullanmadan ser­best bırakmıştı); bir diğeri de Büreyde’den naklen Tecrid-i Sarih, No: 1641 ‘de anlatılan cariyedir. Bunlar dışında daha birçok cari­yesi de vardı; bunlar hakkındaki bilgi, Muhammed ve Kurmayla­rının Hanımları adlı kitabımızda ayrıntılı olarak verilmiştir.

Burada cariyelerden söz etmekten gayemiz, onların Muham­med ve arkadaşları tarafından kullanıldıkları değil; tersine hem köle hem de cariyelerin, Muhammed’in emriyle herhangi bir eş­ya gibi satılıp onlardan elde edilen parayla ihtiyaçlarının karşı­landığını belirtmektir. Bu konuda çok somut bir ömek verelim: Hicri beşinci yılda Hendek Savaşından hemen sonra, Muham- med ve arkadaşları Beni Kureyza Yahudilerine baskın düzenle­yip yaklaşık 1 500 insanı sağ olarak ele geçiriyorlar. Önce bu olayın anlatıldığı ayetlerin anlamlarını sunalım:

“Allah ehli kitaptan (Yahudilerden) onlara (müşriklere) yar­dım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşür­dü. Bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak bas­madığınız topraklara sizi mirasçı kıldı, Allah’ın her şeye gü­cü yeter.1′ (Ahzâb Suresi, 26 ve 27. ayetler.)

Muhammed, bu baskında ele geçirdiği erkekleri, (sayıları, 400 ile 900 arasında değişiyor) az önce anlamlarını verdiğim ayetleri gerekçe göstererek, kılıçtan geçiriyor ve hepsini de Me­dine’nin bugünkü pazaryerinde kazdırdığı hendeklere attırıyor. Bu idam işinde Hz. Ali ve Zübeyr bin Avarnı görevlendiriyor.[18]

Eli silah tutmayan erkek çocuklarla kız ve kadınları da -bir kısmını Şam, bir kısmını da Necd bölgesine göndermek suretiy­le- köle ve cariye olarak yabancı insanlara satıp onlardan elde edilen gelirle-parayla at ve silah satın alarak İslam ordusunu güçlendiriyor.[19]

İşte İslamm bütçesini oluşturan kaynaklardan biri de köle ve cariye müessesesidir. Acaba kadınlar, kızlar ve eli silah tutmayan erkek çocukların bu savaşlarda suçlan neydi ki, Kur’an’m Allah’ı bu felaketi onlann başına getirdi? Yoksa bunlar potansiyel suçlu olduklan için mi onlar hakkında bu ferman ayetleri gönderildi!

Aynen Beni Kureyza gibi Beni Kaynuka Yahudilerini de ya­kalayıp bağlıyor ve onların öldürülmesi için adam da görevlen­diriyor; fakat tam bu sırada onların bağlı olduğu Abdullah bin Selul gelip Muhammed’in yakasından-cebinden tutup MYa bıra­kacaksın ya bırakacaksın” diyor ve onları zorla bıraktırıyor. Yoksa Muhammed onları da infaz eder, buna meşruiyet kazan­dırmak için de hemen bir ayet inerdi. Fakat başarılı olamayınca, bu hadiseyle ilgili herhangi bir ayet de inmedi.[20]

Şimdi de köle (erkek olan esir) hakkında Kuran ve hadisler­de yer alan önemli bilgileri aktaralım: Köle, Kur’an ve diğer İs- lamî kaynaklarda kınn, rakik, rakebet memluk, mülk’ül yemin ve abd gibi kelimelerle ifade edilir. Abd kelimesi aslında kök itibariyle Sami’den gelmedir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam An­siklopedisi, “Abd” maddesi, 1/57.)

İslam inancına göre Allaha inanan bir insana kul anlamına ge­len “abd” denir. Büyük diye düşünülen Allah, acaba niçin kabul ediyor ki onun bir kısım kullan başka kullarını kendine köle-abd olarak kullansınlar? Kabul etmek şöyle dursun, üstelik Tanrı, bir kısım insanın diğer bir kısım insanı kendine köle yapması için, kendi ayetleriyle bu işi organize edip bu konuda fetva veriyor.

Kuran’da yer alan köleyle ilgili bilgileri önce toplu halde su­nup, ardından yorumlayalım. Bakara Suresi’nin 178. ayetinde kısasla ilgili bilgi verilirken “(Öldürülen) hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı da kadın öldürülür” deniyor.

Yine Bakara Suresi nin 221. ayetinde özet olarak, “Ne siz müminler müşriklerle evlenin, ne de onlara kızlarınızı verin. Müslüman olan bir köle veya cariye, bir bay veya bayan putpe­restten (hoşunuza gitseler bile) daha iyidir” deniyor.

Mâide Suresi nin 92. ayetinde ise, “Yanlışlıkla bir insanı öl­dürenin kefareti bir köle azat etmektir” deniyor ve burada olaya farklı şekilde yaklaşılıyor.

Tevbe Suresi nin 60. ayetinde kendilerine zekât verilmesi ge­rekenler anlatılırken “Kölelere de verin” deniyor.

Bakara Suresi’nin 177. ayetinde iyi insanların Özelliklerin­den söz edilirken, “Kölelere de sevdikleri mallarından harcar­lar” deniyor.

İnsan Suresi’nin 8. ayetinde “İyi olan insanlar, esire de yedi­rirler” deniyor.

Beled Suresi’nin 11-13. ayetlerinde özet olarak, “İnsanoğlu­nun sarp yokuşu (zoru) aşabilmesi için bazı şeyler yapması ge­rektiği; bunlardan birinin de köle azat etmek olduğu” söyleniyor.

Mâide Suresi’nin 89. ayetinde yemin kefaretinden söz edilir­ken bunun bir yolunun da köle azat etmek olduğu söyleniyor. Keza zihar (kişinin kendi hanımına “Sen bana annemin sırtı gi­bisin” demesi) gibi diğer bazı cezaların kefareti yine köle azat etmek olarak gösterilmiştir. (Mücâdele Suresi, 3. ayet.)

Daha önce de değindiğimiz gibi, Ahzâb Suresi’nin 26 ve 27. ayetlerinde Beni Kureyza’da ele geçirilen esirlerle ilgili özetle, “Siz Müslümanlar, ele geçirdiğiniz o insanların bir kısmını esir ediyordunuz (köle olarak kullanıyordunuz), bir kısmını da öldü­rüyordunuz” deniyor ve bu olaydan övgüyle söz ediliyor.

Muhammed Suresi’nin 4. ayetinde, “Savaşta inkârcılarla kar­şılaştığınız zaman onlann boyunlarını vurun; onları iyi sindirin­ce bağı sıkıca bağlayın (onları esir edin/köle statüsüne tabi tu­tun); daha sonra zaman içinde onları serbest bırakın ya da on­lardan fidye alıp öylesine serbest bırakın” deniyor.

Evet, bu gibi örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Ama önemli olan örneklerin çokluğu değil; Kuranın konuya yaklaşımıdır. Bu bakımdan, Kur’an’dan verdiğimiz örneklerle ilgili bazı nok­talar üzerinde duracağız.

Gerek Mâide Suresi’nin 92. ayetinde, gerekse Mücâdele Suresi 3. ayetinde olsun, kölenin lehine bazı şeyler öne sürül­müştür. Fakat köleliği yasaklayan, onu ortadan kaldıran bir aye­ti Kur’an’da bulmak mümkün değildir Kur’an’ın aldığı bazı ka­rarlar, kölenin lehine görünse bile bunlar yeni olan icatlar değil­dir. Nitekim daha önce ifade edildiği gibi, Hakim bin Hizam adındaki şahıs tek başına kendi imkânlarıyla yüz tane köle azat etmişti ki, o zaman henüz Muhammed peygamberlik davasında bulunmamıştı. Eğer Kur’an’ın arkasında Allah olsaydı, ona dü­şen, onlar hakkında böyle ufak tefek kararlar almak değil; onla­rı tamamen esaret zincirinden kurtarmak olması gerekirdi. Ama maalesef Kur’an’ın köleliği ortadan kaldırdığına ilişkin hiçbir işaret mevcut değildir. Hatta diyebiliriz ki, kişinin işlediği bazı günahlardan kurtulabilmesi için Kur’an’da belirlenen köleyi azat etme formülü, köleliği daha da cazip hale getirmeyi, kurumlaş­tırmayı teşvik etmiştir. Mesela bir insan, “Mademki büyük gü­nahlardan kurtulmak için köle azat etmek iyi bir şeydir, o halde kölelik kurumu her an devam etsin ki, bu tür günahları işlediği­miz zaman hemen bir köle azat edelim de bu suçtan bir an evvel kurtulalım” şeklinde bir yorumda bulunabilir.

Beled Suresi’nde, “İnsanoğlu ancak köleyi azat etmekle sarp yokuşu aşabilir” denmekle sanki acayip bir karar verilmiş gibi görünür. Halbuki bu ayetin içinde yer aldığı Beled Suresi, iniş sırası itibariyle 35. sırada olup, peygamberliğin ilk yıllarında Mekke’de inmiştir. Bu bakımdan, hem Muhammed’in icraatıyla hem de Kur’an’ın diğer ayetleriyle birlikte ele almaksızın iyi gibi görünen bu ayetin sadece görüntüsüne bakarak hüküm vermek doğru değildir. Mesela; daha sonra 90. sırada inen Ahzâb Sure­si’nin 26 ve 27. ayetlerinde özet olarak, “Siz Beni Kureyza’da ele geçirdiğiniz o insanların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da kö­le muamelesine tabi tutuyordunuz” diyen bir Kuran hakkında, nasıl olur da “köle için iyi düşünmüştür” diyebiliriz! Yine Medi­ne’de inen ve iniş sırası da 89. olan Enfâl Suresi’nin 12. ayetinde Bedir müşrikleriyle ilgili Kur’an’ın Allah’ının -güya- meleklere hitaben, “Haydi Müslümanları desteklemek amacıyla savaşa gi­din; ben sizinle beraberim. Ben kâfirlerin yüreğine korku salaca­ğım; böylece siz de hemen onların boyunlarını vurun, onların bütün parmaklarını doğrayın” diyen ve yine Medine’de 95. sıra­da inen Muhammed Suresi nin 4. ayetinde özet olarak, “Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun; onlan esir alın; savaş sona erince de, artık ya onları karşılıksız olarak (duruma göre), ya da onlardan fidye aldıktan sonra serbest bıra­kın” diyen bir Kur’an’a, “köle için iyi düşünmüştür” demek nasıl doğru olabilir! Kaldı ki Beled Suresi’nde yer alan ayetin pek o kadar ehemmiyeti yoktur Çünkü, Mekke’de Muhammed’in ta­raftarları henüz birkaç kişi iken sert davranamazdı; doğal olarak ancak böylesine hümanist mesajlar söyleyebilirdi; bunu da göz ardı etmemek gerekir!

Bakara Suresinin 221. ayetinde özet olarak, “Siz inanan­lar, ne müşriklerle evlenin ne de onlara kız verin. Onlar hoşunu­za gitse de bir kere inanan bir köle veya cariye, bir müşrikıen daha hayırlıdır” deyip de insanlar arasında sadece düşünce yü­zünden tefrika yapan bir Kur’an hakkında “Köle için iyi düşün­müştür” demek nasıl doğru olabilir?

Bazı İslami yazarlar, “Kur’an, o günkü şartlarda köleye bu kadar imkân tanımışsa, bu çok önemli bir gelişme ve büyük bir başarıdır; dolayısıyla, eğer bir gün gelir şartlar oluşur ve kölelik ortadan kaldırılmak istenirse, Allah bundan ancak mutluluk du­yar” şeklinde çok yerinde gibi görünen bir savunma yapıyorlar. Ama maalesef bu savunma yetersizdir. Zira, mademki İslam inancına göre artık Kuran’dan sonra ilahi bir kitap gelmeyecek ve mademki bütün ilahi dinler Kuranla evrimlerini tamamla­mışlar (Mâide Suresi, 3. ayeti vb.); o zaman Kur’an’a inanan hangi Müslümanın haddinedir ki, kalkıp Kur’an’da olmayan bir olaya kendisi karar verebilsin/hüküm koyabilsin? Kaldı ki, daha önce de ifade edildiği gibi Muhammed birçok cariye-köle kul­lanmıştır. Hatta bu kölelerden birinin adının “Sefine” (gemi ka­dar yük taşıdığı için Muhammed ona bu ismi takmıştı) olduğu daha önce yazılmıştı. Bu nedenle, Muhammed’in köleliğe karşı olduğunu savunmak pek doğru bir söylem değildir. Hatta cari- yesi Marya, onun oğlu İbrahim’i doğurunca, Ebu Rafi adında bir şahıs Muhammed’e müjde veriyor; o da buna karşılık kendi­sine bir köle veriyor.[21]

Muhammed, müjde olarak köle verdiği zaman (h. 8. yıl) 61 yaşındaydı ve Kur1 an da neredeyse bitmek üzereydi. İşte ömrü­nün sonuna kadar azami derecede köle ve cariye kullanan bir Muhammed ve buna cevaz veren bir Kur an, nasıl olur da “Aslın­da Kur’an ve Muhammed köle-cariye hakkında iyi kararlar ver­miştir” sözünü hak edebilir? Yine daha önce de ifade edildiği gi­bi, onun hanımlarından Meymune, ona haber vermeden kendi ca- riyesini azat edince o, “Keşke azat etmeseydin de dayılarından birine hediye etseydin, daha iyi olurdu” demişti. (Bu konudaki kaynaklar daha önce yazılmıştı.) Özgürlüğüne kavuşan bir cari­yeye karşı bu ifadeyi kullanan bir Muhammed hakkında, “Köle ve cariye için iyi kararlar vermiştir” demek doğru değildir.

Muhammed’in şu sözü çok ilginçtir: “Aslında ben köle ol­mak isterdim; fakat önemli görevlerim itibariyle kölelik benim için sakıncalı olur/’[22]

Bir diğer hadisinde de, “Kim bir cariye veya köleyi efendisi­ne karşı örgütleyip de onun aleyhinde kışkırtıyorsa, o bizden değildir” demiş.[23] (Ebu Davud, Edep, 135» No: 5170 ve Talak, lf No: 2175.) Hatta Muhammed köle hakkında, “Merkebe, ata ve köleye zekat düşmez” demek suretiyle onu herhangi bir em­tia gibi değerlendirip eşekle eşdeğerde tutmuştur. Kaldı ki bu söz, sahih sayılan tüm hadis kaynaklarında vardır.

Muhammed bir diğer sözünde, “Şayet bir köle, esaretten kurtulmak için efendisinden kaçarsa, ondan koruma garantisi

kalkmıştır. Ayrıca onun namazı da kabul edilmez’’ demiş ve çok sıkı bir şekilde köleyi efendiye bağlamak istemiştir.[24]

Bir diğer sözünde de, “Efendisine karşı saygılı olan bir köleye iki sevap vardır” deyip köleyi efendisine karşı köleliğini tam mana­sıyla yerine getirmeye, ona karşı itaatkâr olmaya davet etmiştir.[25]

Hele Allah’ın köleyle ilgili şu benzetmesi çok ilginçtir: Nahl Suresi’nin 75. ayetinde, “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, baş­kasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve aşikâr olarak harcayan (hür) bir kimseyi ömek verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? (olamazlar) Hamd Al­lah’a mahsustur. Ama onların çoğu bunu bilmez” deniyor.

Bu ayetle ilgili birçok yorum yapılmış, ayetin işaret dahi et­mediği manalar ona yüklenmiş ve bir anlam birliğinde karar kı­lınmamıştır. Ben o yorumlara girmeyi lüzumsuz buluyorum. Ancak ayetin net olarak ifade ettiği bir-iki nokta üzerinde biraz durmak istiyorum. Bir kere her şeyden önce böyle bir örneğin Kur’an’ın Allah’ı tarafından verilmesi büyük bir talihsizliktir. Çünkü, burada Allah, köleyle hür olanın eşit olamayacağını, hür olanın elindeki serveti de kendisinin ona verdiğini söylüyor. Hele böylesine bir benzetmeden sonra Allah’ın kendi kendine teşekkür edip “Hamd Allah’a mahsustur” şeklinde bir ifade kul­lanması ayrıca ilginç! Çünkü burada sevinilecek bir şey yoktur; aslında üzülecek şeyler vardır. Bir kere hürle köle arasındaki kriteri ekonomik olarak ele almak doğru değildir. Halbuki bura­da eğer insanlara bir şeyler anlatmak için ömek vermek gereki­yorsa, köle dışında halk nezdinde meşru olan, yapılması sakın­calı olmayan başka bir nesne veya olayla ilgili ömek verilmesi gerekirdi. Sanki kala kala kölelik mi kaldı? Çünkü köleden bu şekilde, bu tarzda ömek verilmekle onun varlığına meşruiyet kazandırılıyor; dolayısıyla, sanki kölelik hayatın bir parçasıy-

mış gibi ima ediliyor. Kaldı ki burada hür olanla ilgili, “Kendi­sine tarafımızdan güzel bir rızk verdiğimiz” şeklinde bir beya­natta bulunulup, -kitabın başında anlamlan sunulan ayetler gi­bi- yine gelir dağılımı konusunda iş kaderciliğe havale ediliyor.

İslama Göre Köle Çeşitleri

Kınn: Tamamen köle olan ve velisinin/sahibinin ölümü üzerine -mal gibi- veraset yoluyla başkasına geçen köledir. Ya­ni, özbeöz köle olan ve hiçbir avantajı olmayan bir sınıf.

Mükateb: Efendinin, kendi kölesine, “Bana şu kadar tak­sitle şu kadar para veya başka bir mal verirsen, benden hür/öz­gürsün” demesi ve kölenin de bunu kabul etmesi sonucu kendi­siyle pazarlık yapılan köleye denir. Bu şekilde köle azat etme yöntemi Kur’an’da geçmektedir. Nûr Suresi nin 33. ayetinde “Elleriniz altında bulunanlardan (köle-cariyelerden) mükatebe yapmak isteyenlerle (para karşılığı özgürlüğünü isteyenlerle), eğer özgürlüğüne kavuşmalarında bir iyilik-hayır görüyorsanız, onlarla mükatebe yapınız” deniyor. Bu konuda detaya girmek istemiyoruz; çünkü detay kısmında birçok ihtilaf vardır. Üzerin­de durmak istediğimiz, Kur an’ın, bir insanın ancak para karşılı­ğı özgürlüğüne kavuşabileceğine fetva vermesidir. Bir efendi­nin böyle bir köleden ne kadar para isteyebileceği sorusuna da açıklık getirilmemiştir. Dolayısıyla, çok yüksek bir rakam iste­yebileceği gibi, çok az bir para da isteyebilir. Bu, artık kişinin vicdanına bağlı olan bir şeydir.

Müdebber: Bir efendinin kendi kölesine, “Ben öldükten sonra sen özgürsün” anlamına gelen bir ifade kullanmasıyla bir köle müdebber sayılır ve velisinin ölümünden sonra özgürlüğü­ne kavuşur. Ancak bunun da bazı önemli şartları vardır. Örne­ğin; eğer efendi ölmeden önce fakir düşerse onu satabilir/sözün­den cayabilir. Nitekim Muhammed, bu duruma düşen bir efen­dinin kölesini “Nuaym bin Nehham” adlı kişiye sekiz yüz dirhe­me (gümüş para) satıp o parayı efendisine vermiş ve böylece o efendinin tedbir yoluyla azat etmek istediği şahsın köleliğine devam karan almıştır.[26]

Ayrıca» bir kölenin bu şekilde azat edilebilmesi için o köle veya kölelerin, adamın tüm malının 1/3 u kadar olması gerekir. Şöyle bir ömek vermekte yarar vardır: Adamın biri ölüm anın­da altı tane kölesi hakkında, “Eğer ben ölürsem bunlann hepsi hür olsun” deyip tedbir yoluyla bunları azat etmek istiyor; bunu duyan Muhammed, gidip onlara engel oluyor ve adama, “Senin başka malın olmadığına göre, bunların tümünü azat edemezsin: ancak tüm malının üçte biri kadar yetkiye sahipsin. O nedenle, mademki bu altı köleden başka malın yoktur; sen bunların 1/3’ü olan iki tanesini azat et, geriye kalan dört köle ise mal gibi va­rislerine kalsın” diyor ve kura sonucu ikisi azat edilirken geriye kalan dördünün köleliğine devam ediliyor.[27]

Ayrıca, Müslim (Eyman, 56, No: 1668’de) “Her altısını da tedbir yoluyla azat etmek istediği için Muhammed’in o adama çok seri bir şekilde kızdığını” yazıyor.

Kaldı ki, bu yolla köle azat etmenin sakıncaları da çoktur. Örneğin; bir köle veya cariye, “Mademki benim efendim öldük­ten sonra ben özgürlüğüme kavuşurum, o halde buna bir an ev­vel kavuşmak için ben onu bir yolla öldürüp erkenden hürriyeti­me kavuşayım” şeklinde düşünüp efendisini öldürebilir. Nite­kim Ümmü Varaka adlı bir bayan, bir köle bir de cariyesini bu yolla azat etmek isteyince, onlar -bir an önce özgürlüklerine kavuşmak için- Ümmü Varakayı öldürüyorlar.[28] Bunu duyan

Halife Ömer, o iki şahsı idam ediyor. İşte bu tür azat etmenin beraberinde getirdiği sakıncalara açık bir ömek.

Mübaaz: Bir kölede birkaç kişi ortaksa buna mübaaz de­nir. Bu durumda şayet bir ortak hissesini azat ederse, eğer o adam hepsini azat edebilecek durumdaysa diğer ortakların da hissesini alıp onun tümünü azat etmeli; yok eğer bunu yapamıyorsa, o za­man o köle adamın hissesi kadar azat edilir, diğer ortakların his­sesi kadar da köle olarak kalmaya devam eder. Bunu şöyle bir ör­nekle açalım; bir savaş sonucu şayet beş kişiye bir köle düşerse ve bu beş kişiden biri hissesine düşeni azat ederse; şayet bu şahıs diğer ortakların da payını alacak güçte değilse, o zaman o kölenin 1/5’i azat olur; kalan 4/5’i de köle olarak devam eder. Bu adamın elde ettiği gelirin beşte biri onun olacak, geriye kalanı ise onun efendileri arasında paylaşılacak.

Demek ki bir gün kendine, dört gün de efendilerine çalışmak zorunda kalacak. Ancak bir insanın kendi kölesinin bir bölümü­nü azat edip bir bölümünü köle olarak bırakması konusu İslam âlimleri arasında ihtilaflıdır; bunu da belirtelim. Çünkü bu konu Kurbanda değil, hadislerde anlatılmıştır.[29]

Bazen bu statüdeki bir köleyle ilgili çok ilginç şeyler de olu­yor. Mesela; yanlışlıkla öldürülen bir özgür insanın kan bedeli yüz devedir; kölenin kan bedeli ise özgür insanınkinden daha azdır. Hatta çoğu müçtehitlere göre, köle mal durumunda oldu­ğu için, başkası tarafından öldürüldüğü zaman o günkü şartlar­da bir kölenin piyasa fiyatı ne kadarsa onun kan bedeli o kadar olacak; ama hiçbir zaman onun kan bedeli hür olan bir insanın kan bedelini geçmemelidir Bu durumda, eğer bir kısmı hür, bir kısmı da köle olan (mübaaz) bir insan yanlışlıkla öldürülürse, onda hem köle hem de hür insanın muamelesi uygulanır. Bir kısmı hür olduğu için hürlerin fiyatına göre değerlendirilir, bir kısmına da köle fiyatı biçilir. Yani böyle bir insanda aynı anda iki işlem görülmüş olur. Diyelim ki bir kısmı azat edilen bir kö­le şayet bir başkası tarafından öldürülse, o zaman onun kaçta kaçı hür ise o kadar hürün kan bedeli verilir; ne kadarı köle ise o kadar da kölenin kan bedeli verilir. Aynı durum veraset için de geçerlidir. Çünkü bir köle -babası da olsa- bir yakın akraba­sına varis olamaz. Ne kadarı hür olmuşsa o kadar varis sayılır. Yani verasette de tam varis olamaz.[30]

Ümmü’! Veled: Şayet bir cariye, efendisinden çocuk sahibi olursa, efendinin ölümünden sonra vasiyetsiz bir şekilde hür sa­yılır ve artık mal gibi elden ele dolaşıp varislerine geçmez. Böy­lesine bir cariyeye “Ümmu 1 Veled” denir. Bu tür cariyeleri hem Muhammed hem de diğer dört halife kullanmışlardır. Örneğin; Muhammed’in Marya adındaki cariyesi bu statüde olan bir cari- yeydi. Hz. Ömer’in Fükeyhe ve Lüheyye adındaki cariyeleriyle Hz. Ali’nin Muhammed Hanefi’nin annesi olan Havle gibi ve Hz. Osman’ın cariyelerinden Ümmu I Veled denilen bu tür ha­nımları vardı. Bunların bir kısmı bu kitapta daha önce açıklan- makla birlikte büyük çoğunluğu Muhammed ve Kurmaylarının Hanımları adlı kitabımızda ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

İşte Muhaınıned’in görüşüne göre bu durumda olan bir cari­ye, ancak efendisinin ölümünden sonra hürriyetine kavuşabilir.

Velatü’l Itâka: Azat edilen bir köle ile efendisi arasındaki bağ kopmaz; onlar birbirlerine akraba olur. Hatta eğer yakın ak­rabaları yoksa, bu akrabalık nedeniyle birbirlerinin malına varis bile olurlar. Tabi ki bir köle başka bir insan tarafından azat edi­lirse, genelde onun memuru durumuna düşer ve ister istemez onun karşısında yine bir nevi köle durumunda olur. Sonuçta, özgürlüğüne kavuşan köle bir insan için kölelik tam olarak bit­miyor; tersine, yine de devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: