INCOGNITO – Beynin Gizli Hayatı
7 Ekim 2017
KARANLIK ODA
7 Ekim 2017

KÜRESELLEŞMEDE BÜYÜK DÜŞ KIRIKLIĞI

 
Dünya Bankası’nda görevli olduğum yıllarda
küreselleşmenin bilhassa gelişmekte olan ülkeler ve onun yoksul halkları
üzerinde yıkıcı etkilerini gördükten sonra bu kitabı yazmaya karar verdim.

Bir profesör olarak Washington’da görevli olduğum 7 yıl
boyunca ekonomik ve sosyal konular üzerinde yoğun bir şekilde çalışma ve
araştırma yapma fırsatım oldu. Bu tür konulara yaklaşımda, ideolojileri bir
yana bırakıp hislerimizin etkisi altında kalmaksızın olayları tarafsız bir
şekilde incelemek ve irdelemek gerektiğine hep inanmışımdır. Gerek Beyaz Saray
gerekse Dünya Bankası’nda görevli olduğum yıllarda ise maalesef alınan
kararların ideolojik ve politik etkiler altında, sorunları çözmekte başarısız
ama yöneticilerin inanç ve çıkarlarına uygun bir tarzda alındığını gördüm.
Bulunan çözüm önerilerinin hemen hepsi bir “şok
tedavisi” ve kısa vadede ulaşılacak başarı hedeflerini içeriyordu. Oysa ben 20
yılı aşkın bir süredir Çin’in ekonomi politikalarını izler ve bir danışman
olarak tartışırken, hatta daha önceleri bir ekonomi profesörü olarak Kenya
üzerinde akademik çalışmalar yürütürken, yazdığım kitaplarda “şok tedavisi”
yerine orta ve uzun vadeli, çok yönlü ve tüm kesimlerin nihai refahını
amaçlayan ekonomi politikalarını tavsiye ettim. 20 yıldır Çin’de başarıyla
uygulanan sabır ve kademeli gelişme tarzını savundum.
Bir tek örnek vermek gerekirse: Özelleştirmeye bir tek
şartla taraftarım. O da bu kamu kuruluşları bu sayede daha etkin bir yönetime
kavuşarak tüketiciye aynı ürün veya hizmetleri daha ucuza sunabileceklerse.
Washington’daki yıllarım bilhassa Beyaz Saray’daki
görevim sırasında bana devleti daha iyi tanıma fırsatını verdi. Bu arada
yıllarca üzerinde çalıştığım teorileri devlet yönetimine aktarmak fırsatını
buldum. Tartışmalar sırasında bazen fikirlerimi kabul ettirdim, bazen de
fikirlerim reddedildi. Ama genel kabul gören düşünce tarzım, devlet ile
piyasanın birbirini tamamlayıcı ve ortak bir ilişki içinde olduğuydu. Şayet
piyasa ekonominin merkezi ise, devletin de sınırlı ama çok önemli bir rolü
olduğu idi.
Ne devletin piyasa ekonomisinin tüm boşluklarını
doldurabileceğine inanacak kadar saf, ne de piyasa ekonomisinin ortaya çıkan
tüm sosyal sorunları kendi başına halledebileceğine inanacak kadar deliydim.
Eşitsizlikler, işsizlik, çevre kirlenmesi ve bu gibi sorunların çözümlenmesinde
devletin çok önemli bir rolü vardı.
Devleti yeniden yapılandırmak, onu daha etkin ve
diyaloğa daha açık bir yapıya kavuşturmak için çok uğraştım. Böyle bir reformun
ne kadar güç olduğunu fakat hatırı sayılır bir iyileştirmenin mümkün olduğunu
gördüm ve kısmen gerçekleştirdim.
Dünya Bankası’na geçtiğimde bu tespit ve düşüncelerimi
uluslararası alandaki  korkunç
eşitsizliklerin de giderilmesi yönünde kullanabileceğimin umudunu taşıyordum.
Biliyordum ki fikirler kadar olsa da politika da önemlidir. Bu yüzden
insanları, önerdiğim çözümlerin sadece ekonomik değil ayrıca iyi politikalar
içerdiğine ikna etmeye çalışıyordum.

 

 

Ama uluslararası alanda, özellikle IMF’de ne ekonomik
çözüm önerileri, ne de iyi politikalar geçerliydi. IMF’de karar alma
mekanizması “ilginç bir ideoloji karışımı ile kötü bir ekonomi”ye dayanıyordu.
Herhangi bir ülkeyi bir kriz vurduğunda IMF şüphesiz
standart olan ama köhnemiş ve uygulama kabiliyeti az çözüm reçeteleri
sunuyordu. Bu reçetelerin, uygulanacağı ülke vatandaşları üzerinde ne tür
etkiler yapacağını hiç dikkate almıyordu. Bu reçetelerin o ülkelerdeki fakirler
üzerindeki etkilerinin veya ülke ekonomisine getirebileceği yan etkilerin
sosyal yönlerinin tartışıldığını çok nadir gördüm.
Bir tek reçete vardı; farklı görüşlere yer yoktu. Açık
ve samimi bir tartışma asla özendirilmiyor, tedavi yöntemlerini sadece ideoloji
yönlendiriyordu. Bu davranış biçimi beni perişan ediyordu. Sadece çoğu zaman
kötü sonuçlar verdiği için değil, aynı zamanda çok antidemokratik olduğu için.
Özel hayatımızda başkasının fikrini almadan kör bir
şekilde ilk karşımıza çıkan fikri  asla
uygulamayız. Halbuki IMF ile biz, sıkıntıdaki tüm dünya ülkelerinden aynen
böyle hareket etmelerini istiyorduk.
Gelişmekte olan ülkelerin sorunları güçtür ve IMF’ye
daima en zor zamanda, kriz anında yaklaşırlar ama IMF’nin çözüm tedavileri çoğu
zaman başarısız olur. IMF reçeteleri pek çok ülkede açlığa ve isyanlara
sebebiyet verdi. Etkilerinin çok feci olmadığı ve kısa bir süre için, hatta
ülkede bir gelişme izlendiği vakalarda dahi o ülkenin zenginini daha zengin,
fakirini ise daha fakir yaptı. Ama beni şaşkınlıklar  içinde bırakan şey gerek IMF’nin, gerekse
Dünya Bankası’nın bu temel politikaları üreten üst yönetiminin, uygulamaların
doğruluğundan bir nebze bile şüphe duymamalarıydı.
Gelişmekte olan ülkelerin yöneticileri tabii ki bu
politikaların doğruluğundan ciddi bir şekilde şüphe ediyor fakat gerek IMF
kredisini, gerekse bu sayede açılan diğer kredi kapılarını kaybetmek endişesi
ile seslerini çıkartamıyor, resmen itiraz etmeyip tüm endişe ve eleştirilerini
özel görüşmeler sırasında yapıyorlardı.
Bir miktar acı çekmeden krizden çıkılamayacağı
aşikardır. Ama kanaatimce IMF ve diğer finans kuruluşlarının gelişmekte olan
ülkelere küreselleşmeyi çabuklaştırmak amacıyla uyguladıkları ekonomi
politikaları gereğinden çok abartılı olmuştur. Bugün dünyada küreselleşmeye
artarak karşı koymanın temelinde iki sebep yatmaktadır: İdeolojik nedenlerle
dikte edilen politikaların yarattığı yıkım (ravage) ve dünya ticaret sisteminin
içermekte olduğu adaletsizlik. Bugün artık bu sistemden direkt olarak
yararlananlar dışında hiç kimse bu ikiyüzlü politikaları savunabilecek
durumda  değildir.
Gelişmekte olan ülkeler, yardım etme iddiası ile
piyasalarını gelişmiş ülkelerin mallarına açmaya (liberalize etmek)
zorlanırken, gelişmiş ülkeler kendi piyasalarını korumaya devam ediyorlar. Bu
politikalar (dünya çapında) zenginleri daha zengin, fakirleri ise daha fakir ve
daha öfkeli kılmaktadır.

 

 

Uluslararası bürokratların kotalar, ülkelere tanınacak
borç miktarları, uluslararası ticari kurallar konusunda eskiden kimsenin
dikkatini dahi çekmeyen toplantıları bir süredir büyük gösteri ve
protestolara sahne olmaktadır.
1999 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün Seattle’daki
toplantısı tam bir şokla karşılaştı. Binlerce protestocu günlerce toplantıyı,
katılımcıları, kararları protesto ettiler. O günden beri bu protesto eylemi ve
öfke daha da artarak büyüyor. IMF, Dünya
Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün her toplantısı bir çatışma ve
huzursuzluk kaynağı. 2001 yılında Genova’da bir protestocunun ölümü sadece bir
başlangıç mı, yoksa küreselleşme karşıtı savaş başka kurbanlar da verecek mi?
Aslında bu kuruluşlara karşı yapılan nümayişler dünyada
hiç de yeni değil. Ülkelerine karşı uygulanan acı reçetelerden zarar gören
çeşitli kesimler daima bazı reaksiyonlar göstermiş ve batı dünyası bu tepkilere
karşı duyarsız kalmıştır. Şimdi olan ise çok farklı bir olaydır. Protestolar
artık gelişmiş ülkelerin insanlarından geliyor.
Eskiden muz ithalatına uygulanan kotalar veya gelişmekte
olan ülkelere tanınan  düşük faizli uzun
vadeli borçlar pek az insanın ilgisini çekerken, bugün büyük şehirlerin
varoşlarında yaşayan 16 yaşındaki gençlerin dahi GATT veya Kuzey Amerika
Ekonomi ve İşbirliği anlaşması hakkında bir fikirleri mevcut. Geniş kitlelerin
protestoları, yöneticilerin yoğun bir vicdan muhasebesi yapmalarına sebep oldu.
Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac gibi muhafazakar bir başkan bile
endişelerini dile getirerek “küreselleşme ondan asıl yararlanması gereken
toplumların geleceğini daha iyi aydınlatmıyor”
dedi.
Tüm dünya için açık bir durum ki, bir şey korkunç
şekilde yanlış işliyor. Küreselleşme çağımızın en yakıcı sorunu haline geldi.
Her yerde, yönetim kurullarında, medyanın yazı kurullarında, tüm eğitim
kurumlarında bu problemden bahsediliyor.
Neden pek çok iyiliği beraberinde getirmiş olan
küreselleşme şimdi bir çelişkiler yumağına dönüştü? Uluslararası ticarete
açılmak pek çok ülkeye ihracat imkanı, daha çok dış kaynak ve daha süratli bir
kalkınma imkanı getirdi. Nike’nin fabrikalarında düşük ücretle çalışmak dahi
pirinç tarlasındaki tarım işçiliğinden daha iyi hayat şartları sağlıyordu.
İnsanlar daha iyi yaşam şartlarına, daha uzun bir yaşama kavuştular.
Bazı fakir ülkeler dünyadan kopukken elde edilen
haberleşme ve eğitim imkanlarından yararlanarak gelişmiş dünya ile
bütünleştiler. Gümrük duvarlarının kalkması sayesinde bazı ülkelerde (çok
pahalı olduğu için) süt içemeyen çocuklar ucuz süte (Jamaika) kavuştular.
Küreselleşme pek çok ülkeye yeni teknolojiler, yeni
piyasalar ve faaliyet alanları getirdi. Yeni iş alanları, eğitim ve sağlık
olanakları yine küreselleşme ile gelişmekte olan ülkelere ulaştı.
Küreselleşmeyi acımasızca eleştirenler ne kadar avantajlarını göz ardı
ediyorlarsa, ona methiyeler düzenler de onlardan çok daha büyük bir yanlışın
içindeler.
Her ne kadar küreselleşme yandaşları gelişmekte olan
ülkelerde büyüme ve fakirlikle etkin biçimde mücadele için başka yol olmadığını
iddia ederek, bunun adını gelişme koysalar da, gerçek hiç de öyle
olmamıştır.   Dünyada zenginlerle
fakirler   arasındaki

 

 

uçurum azalmıyor, artıyor. Dünyada toplam gelir yıllık
ortalama %2,5 oranında artarken günlük bir doların altında bir gelir ile yaşamaya
mahkum insan sayısı azalmıyor, artıyor.
Afrika’da bu hayal kırıklığının en fecisi yaşanıyor.
AIDS ve açlıktan insanlar sinek gibi ölüyorlar. Eski sosyalist devlet
anlayışını terk edip, bütçesini denkleştirmiş, enflasyonu düşürüp makul
derecede dürüst bir devlet yapısına kavuşmuş Afrika ülkeleri dahi çok zor
durumda çünkü yabancı sermaye yeteri kadar gelmiyor, yatırım yapılamıyor ve
kalıcı bir gelişme sağlanamıyor.
Küreselleşme fakirliğe bir çare olmadığı gibi ekonomik
istikrarı sağlayan bir unsur da olamadı. Asya ve Güney Amerika krizleri diğer
gelişen ülkelerin ekonomilerini de olumsuz etkiliyor. Bir ülkenin düşen ulusal
parası beraberinde diğer başka ülkeleri de sürüklüyor. Dünya çapında bir
finansal kriz ve çöküşten endişe ediliyor.
Uluslararası finans kuruluşları başta Rusya olmak üzere
ondan ayrılan yeni cumhuriyetlerde de başarısız oldular. Rusya ile Çin’in
mukayesesi buna çok iyi bir örnektir. 1990 yılında Rusya IMF ile tanıştığında
Çin’in gayri safi milli geliri
Rusya’nın
%60’ıydı. Çin uluslararası finans kuruluşları ile
işbirliğini ve IMF’yi reddetti. Kendi imkanları ile kalkınmayı tercih etti.
Şimdi 10 yıl sonra Çin’in gayri safi geliri Rusya’nınkinden %60 daha fazladır.
Küreselleşme karşıtları batı ülkelerini iki yüzlü
olmakla suçluyorlar. Çok haklılar. Batılı ülkeler fakir ülkeleri gümrük
duvarlarını kaldırmaya zorladılar ama kendi duvarlarını muhafaza ettiler.
Gelişmekte olan ülkelerin en büyük üretim kaynağı olan tarım ürünlerine ihracat
için geçit vermediler. Bir taraftan gümrük, ama daha acısı diğer taraftan
inanılmaz sübvansiyonlar ile kendi üreticilerini koruma altına aldılar. Beyaz
Saray’da olduğum yıllarda bu iki yüzlü politikaya karşı büyük bir savaş verdim.
Bu sadece sözde yardım vaad ettiğimiz ülkelere değil, bizim kendi yurttaşlarımıza
da büyük kötülük oluyordu. Halk bu ürünleri çok daha pahalıya alabiliyor ve
müthiş sübvansiyonları vergi mükellefleri ödüyordu. 2000’li yıllara kadar
ABD’nin tarım sübvansiyonları yıllık 100 Milyar $ civarındayken Bush iktidarı
ile (azaltılacağı tüm dünyaya vaad edilen) bu miktar yıllık 176 Milyar $’a
yükseltilmiştir.
Bir taraftan tarımın dışında pek çok alanda, gelişmekte
olan ülkelerin ihracat kalemlerine kota uygulanmakta, kendileri tekstilden
şekere kadar yerli sanayilerini korumaktayken, bir taraftan da hiç sıkılmadan
devamlı bu ülkelere piyasaları zengin ülkelerin mallarına açmaları ve
gümrükleri sıfırlamaları için baskı yapılmaktadır.
Finansal alanda Güney Amerika ve Asya ülkelerinin
bankacılık ve finans sistemlerini liberalize etmesi Batı bankacılığı için yeni
piyasalar ve kar imkanlar yarattı. Ancak spekülatif amaçlarla bu ülkelerin
piyasalarına giren sermayelerin en ufak bir dalgalanmada süratle bu ülkeleri
terk etmesi sadece ilgili ülkeyi değil, onunla dış ticaret ilişkisi olan tüm
ülkelerin ekonomilerini dahi süratle bir krizin içine çekmeye başladı. Bunun
sonucu gelişmekte olan ülkelerde beklenenin tam aksine zayıflayan bir milli
para ve milli finans sistemi ortaya çıktı.

 

 

“Uruguay Round” anlaşması ile herkesin çok doğru bulduğu
fikri haklar teminat altına alındı. Buna da en çok sağlık alanında faaliyet
gösteren şirketler ve ilaç firmaları sevindiler. Hindistan veya Brezilya gibi
ülkeler artık onların reçetelerini çalamayacak ve taklit ilaç üretmeyecekti.
Sonuçta bu fakir ülkelerde ilaç fiyatları anormal bir şekilde yükseldi. Yerel
halkın satın alma gücünü aştı ve ölümle karşı karşıya kaldılar. Onların
ülkelerinin bu fiyat farklarını sübvanse edecek gücü yoktur.
Ticaretin serbestleşmesi başta olmak üzere
küreselleşmenin tüm alanlarında iyi
niyetle işe başlanmış olsa dahi bazı sonuçları feci oldu. Batılı
uzmanlar tarafından tavsiye edilen ve Dünya Bankası tarafından finanse edilen
ve gelişmekte olan ülkeye bir kurtuluş yolu olarak sunulan tarımsal ve/veya
altyapı projeleri başarısızlıkla sonuçlandığında ise yine bu gelişmekte olan
ülkeler ana para ve faizlerini ödemek zorunda
bırakıldılar.
Küreselleşmenin yukarıda bahsettiğim sınırlı yararları
yanında ödenecek bedel çok ağır olmuştur. Çevre tahrip edilmiş, politik
çevrelerde yolsuzluklar kangren halini
almış ve değişimin sürati ülkenin kültürel açıdan bu değişime ayar
uyduracağı yeterli zamanı tanımamıştır. İşsizlik süratle artmış ve sosyal
patlamaları tetiklemiş, Güney Amerika’da şehir eşkıyalığı, Endonezya’da etnik
çatışmalar yoğunlaşmıştır.
Küreselleşmeyi çeşitli kurumları itibariyle ele
aldığımızda sorunun bir Kızılhaç,
UNICEF, ILO, Birleşmiş Milletler veya Dünya Sağlık Örgütü gibi
kuruluşlardan kaynaklanmadığını, eleştirilecek pek çok yönü olsa dahi bu
kurumların yararlı fonksiyonlarına tüm dünya ülkelerinin inandıklarını ve
eleştirilerin daha iyiyi  amaçlayan
yapıcı eleştiriler olduğunu görüyoruz. Fakirlere sağlık hizmetlerinin bir an
evvel ulaşmasını, fakir çocukların korunmasını, dünyada barışın  kalıcı
olmasını, herkes için eşit ve adil bir çalışma dünyasını, dünyada mevcut
salgınlara karşı ortak mücadele edilmesini kim istemez ki?
Küreselleşmede tüm ihtilaf ve tartışma konuları ekonomik
uygulamaları
ndan ve bu uygulamaları tüm gelişmekte olan ülkelere empoze
eden uluslararası finans kuruluşlarının başarısız sonuçlarından doğmaktadır.
Neyin yürümediğini anlamak için bu üç uluslararası kuruluşa daha yakından
bakmamız gerekiyor. “Dünya Ticaret Örgütü”, “Dünya Bankası” ve IMF…
Tabii ki uluslararası alanda bankacılık ve finans
çevrelerinde daha pek çok yardımcı aktör yanında Birleşmiş Milletlerin
finansman sağlayan bazı kuruluşları mevcuttur. Bu kurumların çoğu zaman Dünya
Bankası ve IMF’den çok daha farklı görüşler açıkladıklarını görüyoruz.
Dünya Çalışma Örgütü, IMF’nin çalışanların haklarını pek
az dikkate almasını sürekli kınıyor. Öte yandan Asya Kalkınma Bankası ülkeye
çok sayıda kalkınma stratejileri sunan bir “çoğulcu rekabet” sistemini
savunmaktadır. “Asya Modeli” denen bu sistemde devlet bir taraftan piyasadan
güç alarak yeni teknolojilerin yaratılması, kolaylaştırılması, yönlendirilmesi
ve teşvik edilmesinde aktif rol oynarken aynı zamanda çalışanların sosyal ve
parasal haklarını güvence altına almaktadır; ve bu model Washington merkezli
kurumların Amerikan modelinden çok farklıdır.

 

 

Ön planda incelenmesi gereken iki kuruluş Dünya Bankası
ile IMF’dir. Zira son 200 yılın büyük ekonomik problemlerinin merkezinde bu iki
kuruluş yer almaktadır. Her iki kuruluş da 1944 yılının Temmuz ayında ABD’de
(New Hampshire, Bretton Woods) toplanan Birleşmiş Milletler para ve finans
konferansı sonucu kuruldular.
Dünya Bankası’nın adı “Uluslararası Yeniden Yapılandırma
ve Kalkınma Bankası”ydı. O tarihte bahis konusu pek çok ülke koloni statüsünde
olduğundan, hakim Avrupa ülkeleri eliyle bu amaca ulaşmak daha kolay
gözüküyordu. IMF’ye verilen görev ise “Dünyanın Ekonomik İstikrarını
Sağlamak”tı.
1944 toplantısına katılanlar, hala 1929 krizinin
etkilerinden tam anlamıyla kurtulmuş değillerdi. Bu kriz tüm dünyayı derin bir
şekilde etkilemiş ve hiç örneği görülmemiş tarzda işsizliğe neden olmuştu.
ABD’nin çalışan nüfusunun ¼’ü işsiz kalmıştı.
Bretton Woods’daki toplantıya katılan İngiliz Ekonomist
John Maynard Keynes için bu krizin ve sonrasının çok basit bir izahı
mevcuttu. Yetersiz talep ekonominin çökmesine sebep oluyordu. Bazı tedbirler
alarak devlet bu global talebi yaratabilirdi. Para politikaları yetersiz
kalırsa devlet bütçe kaynaklarını devreye sokup devlet giderlerini arttırarak
veya vergileri indirerek ekonomiyi canlandırabilirdi. Keynes’in çok tartışılan
önerileri, salt piyasa ekonomisiyle kısa sürede ekonomik düzelme veya
kalkınmanın neden mümkün olmadığını gösterirken pek çok temel gerçeği de
içeriyordu. Dolayısıyla IMF dünya çapında bir ekonomik kriz ve daralmayı
önlemek amacını güdüyordu.
ABD dışındaki ülkelerin duraklama halindeki
ekonomilerini uluslararası bir baskı aracı olarak canlandırmak için gerekli
ekonomik çözümü üretmek, gerekirse bizzat borç da vererek dünya çapında talebin
canlanmasını ve artmasını sağlamak.
Nasıl Birleşmiş Milletler dünya çapında ortak bir
çalışma ile yeryüzünde politik istikrarı sağlamak için kurulduysa IMF de aynı
şekilde ortak bir işbirliği ve anlayışla dünya çapında ekonomik istikrarı
sağlamak için kurulmuştu.
Kamusal bir kurum olan IMF dünyadaki vergi
mükelleflerinin paralarını kullanan fakat ne onu finanse eden, ne de hayatını
değiştirdiği insanlara hesap veren bir kuruluştur. Dünyanın çeşitli ülkelerinin
maliye bakanları ile Merkez Bankası başkanlarının yönetim ve denetiminde olan
bu kuruluş çok karmaşık bir oylama sistemine sahip olup, sonuçta G7 ve
özellikle ABD’nin yönetimi altındadır.
Kuruluşundan bu yana IMF çok değişti. Onu piyasalar çoğu
zaman kötü işlediği için kurdular fakat o bugün piyasa hegemonyasının bir
fanatiği haline geldi. Onu, genişleyici ekonomi politikaları (kamu
harcamalarının arttırılması, faiz ve vergilerin indirilmesi gibi ekonomiyi
canlandıran politikalar) benimsemeleri için ülkelerin üzerlerine uluslararası
baskı uygulanması için kurdular fakat o bugün kemer sıkma politikaları (bütçe
açığını azaltmak, faizleri ve vergileri yükseltmek gibi ekonomiyi daraltan
politikalar) uygulamadıkları takdirde ülkelere kuruş koklatmıyor. Keynes
herhalde çocuğunun ne hale geldiğini gördükçe mezarında huzursuzca dört
dönüyordur.

 

 

Bu değişiklikleri ve çelişkiyi açıklayabilmek için Dünya
Bankası ve IMF’deki yönetim kadrolarını ve onların temel ekonomik anlayışlarını
bir miktar anlatmam gerekiyor.
1968 yılında Dünya Bankası’nın başında Harvard
Üniversitesi profesörlerinden çok değerli bir ekonomist olan ve Robert Mc
Namara’nın da hem danışmanı hem de
kişisel dostu olan Holis Chenery vardı. Chenery gelişme ekonomisi
üzerine çok değerli eserleri olan ve dünyadaki fukaralığın üstesinden gelmenin
dünya barışını sağlamak için en önemli etken olduğuna inanmış bir kişiydi.
Etrafına dünyanın çeşitli ülkelerinden bu anlayışı paylaşan çok değerli bir
ekip kurmuştu. Chenery ve ekibi, gelişmekte olan ülkelerdeki piyasaların
yetersizliğini gidermek yanında, devletin fukaralığı azaltma ya da ortadan
kaldırmak için neler yapabileceğini araştırmaya odaklanmışlardı.
80’li yıllarda ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de ise
Margaret Thatcher  serbest piyasa
ekonomisini savunan ve yaymayı misyon edinen iki lider olarak Dünya Bankası ve
IMF’nin tüm üst yönetimini ve ekonomi politikalarını değiştirdiler. Bankanın
başına başkan olarak William Clausen ve ekonomi şefi olarak Ann Krueger
geldiler. Uluslararası ticaret uzmanı olan bu kişiler bilhassa rant ekonomisi
üzerindeki araştırmaları ile tanınıyorlardı. Gümrükleri yükseltip korumacı
tedbirleri arttırarak özel gelirlerin başkaları aleyhine arttırılmasını
savunuyorlardı.
Ann Krueger’e göre bir ülkede ekonomik problem varsa bunun
tek sorumlusu devletti. Gelişmekte olan ülkenin sıkıntısının tek çözümü ise
serbest piyasaydı. Bu yeni iklim ve anlayış Chenery’nin bir araya getirmiş
olduğu pek çok değerli ekonomistin bankadan ve IMF’den istifa edip ayrılmasına
sebep oldu.
Dünya Bankası ve IMF artık fakir ülkelere kendi
düşüncelerini zorla empoze eden ve ellerindeki fonu ancak bu şartlar altında
kullandıran birer kuruluş haline geldiler. Sıkıntılı ülkenin Maliye Bakanı o
fonlara ulaşmak için çoğu zaman dinini bile değiştirmeye hazır olduğundan
ülkenin diğer bazı kurum ve uzmanları hiç mutlu olmasa, hatta şiddetle karşı
çıksa dahi şartlar kolaylıkla dikte ediliyor.
İlk kuruldukları yıllarda Dünya Bankası ile IMF’nin
rolleri birbirinden ayrı ve net bir şekilde tarif edilmişti. IMF ülkenin makro
ekonomik sorunları ile ilgilenecek (bütçe açıkları, para politikaları,
enflasyon, dış ticaret açığı, dış borç), Dünya Bankası ise yapısal problemlerle
ilgilenecekti (devlet harcamaları, finansal kuruluşlar, çalışma hayatı, ticaret
politikaları gibi).
IMF yeşil ışık yaktıktan sonra Dünya Bankası devreye
girecek ve fonlama Dünya Bankası vasıtasıyla olacaktı. Zamanla IMF emperyalist
bir bakış açısıyla yapısal sorunların ekonominin global yönüne direkt etki
yaptığını ve örneğin devlet bütçesi veya dış ticaret açığı sonucu ekonominin
tüm dengelerinin bozulduğunu ileri sürerek her konunun kendi alanına girdiğini
iddia etti ve Dünya Bankası’nın çalışmalarına müdahale etmeye, ülke yetkilileri
ile yapılan uzun müzakere ve ortak çözüm arayışlarını gereksiz bulmaya ve kendi
reçetelerini (aslında bir tane) empoze etmeye başladı.

 

 

Dünya Bankası ile IMF arasındaki vaki görüş
ayrılıklarını ortadan kaldırmak ve en uygun ekonomi politikalarının
uygulanmasını sağlayacak tedbirleri almak G7 ülkelerinin maliye bakanları ve
hazine müsteşarlarının işi olmasına rağmen bu konu etrafında canlı ve
demokratik bir tartışma ortamı yaratmak hiçbirinin  işine gelmiyordu.
Kuruluşundan 50 yıl sonra açıktır ki IMF, misyonunda
başarısız olmuştur.
Yapması icap eden ülkelerin ekonomisinin
ve bilhassa istihdamın gelişmesi yönünde mali destek sağlamak olmalıyken
bunun tam tersi bir tablo oluşturmuştur. Para piyasalarının serbestisi
politikaları ise, IMF’nin sağlaması gereken ekonomik istikrar yerine her
türlü spekülatif sermayenin süratli hareketine açık ve en küçük bir krizde
süratle ülkeyi terk etmesi sonucu eskisinden de daha istikrarsız ve kırılgan
ekonomiler yaratmıştır.
Nihayet, 90’lı yıllarda kendisine biçtiği yeni rol olan
Demirperdeden kurtulan ülkelerin süratle piyasa ekonomisine geçmeleri ve
başarılı olmaları yolundaki misyonunda da başarısızlığı ortadadır.
1944 Bretton Woods anlaşmaları uluslararası üçüncü bir
organizasyonun kurulmasını da içermekteydi.
IMF finansal ilişkileri düzenlerken bu kuruluş da ticari
ilişkileri düzenleyecekti. Malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını
sağlayacak, dolayısıyla gümrük tarife ve pozisyonlarında uluslararası bir
anlaşma sağlayacaktı. Bu kurumun adı Uluslararası Ticaret Örgütü’ydü. 50 yıl
sonra yani 1995 yılında kurum nihayet hayata geçmiş oldu. Dünya Ticaret Örgütü
diğer ikisinden (IMF ve Dünya Bankası) çok net bir şekilde ayrılmaktadır. Örgüt
kendi başına kural koymamakta, ticari müzakerelerin serbestçe tartışıldığı ve
kararlaştırıldığı demokratik bir forum yaratmakta ve alınan kararların
uygulanmasını yakından takip etmektedir.
Ekonomik amaçlı kurulan bu uluslararası
organizasyonların arkasındaki düşünce başlangıçta doğru olsa da, zamanla ilk
yaklaşım süratle yerini yeni  düşüncelere
bıraktı. Başlangıçta Keynes’ten esinlenen, yetersiz piyasa ve devletin istihdam
yaratmadaki rolü yerini tamamen bir serbest piyasa ekonomisine bıraktı. Bunda
en önemli etkenlerden birisi de Güney Amerika ülkelerindeki hiperenflasyonla
birlikte yaşanan ekonomik krizlerdir. Bu krizlerden devletin kötü yönetiminin
yüzde yüz sorumlu olduğu fikrinin IMF de devleti gittikçe daha çok dışlayan bir
reaksiyona dönüşmüştür. Güney Amerika ülkeleri için (devletin ekonomiye çok
fazla müdahale etmesi yüzünden) geçerli olan bu görüşler bilahare tüm dünya
ülkeleri için uygulanan ekonomi politikasına da uygulanır oldu. Halbuki
bilhassa yeni gelişmekte olan veya liberal ekonomiye ilk defa açılacak ülkeler
için bir anda uygulanmak istenen tam serbesti, bu ülkelerin ekonomik intiharı
oldu.
Şayet örneklemek gerekirse ABD veya Japonya gibi ülkeler
kademeli olarak ve uzun yıllar boyunca gelişmekte olan ve henüz dünya rekabeti
ile başa çıkamayacak sektörlerini koruma altında tuttular. Gelişmekte olan bir
ülkeyi serbest ithalat rejimine zorlayarak
kendisinden  çok  önce
rekabet  gücünü  kazanmış
ülkelerin  malları   ile 
rekabet etmek mecburiyetinde bırakmak, (sosyal ve
ekonomik) çok yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Tarım alanında çalışan kesimin fakir çiftçileri Avrupa
ve ABD’den gelen ve yoğun bir şekilde sübvanse edilmiş ürünlerle tabii ki
rekabet edemezlerdi. Pek çok iş gücü, sanayi ve tarım alanında süratle işini
kaybederken ülkelerin süratle yeni iş alanları yaratmaları mümkün olamadığından
işsizlik bir çığ gibi büyümekteydi.
İşini koruyabilen kesimlerde ise işini kaybetme endişesi hakimdi.
Sermayenin serbest hareketinin sonuçlarından daha önce
bahsetmiştik. Spekülatif amaçlı sermayenin gel-gitlerine bu küçük ve kırılgan
ekonomilerin dayanmaları mümkün değildir. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri
küçük gemiler gibidir ve tam fırtınanın ortasında okyanusa salınmaları asla
düşünülemez.
IMF müdahale ettiği her alanda yanlışlar yaptı. Sonuç
ülkeler için daha da  fakirleşmek, sosyal
ve politik bir kaosa yuvarlanmak oldu. IMF’ye %100 teslim olan Bolivya gibi
ülkelerde bile ekonomik bir gelişme gözlenemedi. Bir tek Şili’de başarılı
olduğunu iddia etmek her 10 ülkenin 9’unda başarısız olunduğu gerçeğini
değiştiremez.
IMF probleminin arkasında, ne yapılacağına ve nasıl
yapılacağına karar veren IMF yönetimi yatmaktadır. Bu yöneticiler en zengin ve
gelişmiş sanayi ülkelerinin temsilcileri olup, bu ülkelerin ticari ve finansal
çıkarlarını korumak durumunda olan kişilerdir.
IMF ve Dünya Bankası’nın tüm faaliyetleri gelişmekte
olan ülkelere yönelik olmasına rağmen bu kurumların ana politikasını tayin ve
yürütmekle görevli başkanlar sanayileşmiş ülkelerden seçilmektedir (bir
centilmenlik anlaşması ile daima IMF’nin başına bir Avrupalı, Dünya Bankası
başına bir Amerikalı şeklinde yönetilmektedirler.) Bu yöneticiler kapalı
kapılar arkasında seçilmekte ve hiçbir zaman gelişmekte olan ülkeler konusunda
bir tecrübeye sahip olup olmadıklarına bakılmamaktadır. Uluslararası bu
kurumlar, yönetimleri itibariyle hizmet verdikleri ülkeleri temsil
etmemektedirler.
İkinci önemli sorun ise IMF bünyesinde gelişmekte olan
ülkeler adına kimlerin müzakereye katıldıkları ile ilgilidir. IMF’ye muhatap
olanlar Hazine Müsteşarı, Merkez Bankası Başkanı ve Maliye Bakanıyken Dünya
Ticaret Örgütü’nün muhatabı ise genellikle Ticaret Bakanlarıdır. Tüm bu
şahıslar kendi ülkelerinde belli bir kesime çok sıkı bağlarla bağlı kişilerdir.
Ticaret Bakanı genellikle iş dünyasının tesiri altındadır. İş dünyası daha çok
ihracat ve teşvik ister. Küçük üretici, çalışan kesim, çevre gibi konular
genellikle onun ilgi alanına girmez. Maliye Bakanı ve diğer bürokratlar ise
çoğunlukla ya özel finans kesiminden gelmiş ya da bir gün oraya kapağı atmaya
bakan kişilerdir. Bu insanlar ait oldukları toplulukların gözlükleri ile
olaylara bakarlar  ve karar mekanizmaları
bu çevrelerin çıkarlarının etkisi altındadır. En azından şunu unutmayalım ki
uluslararası bu kuruluşlar gelişmiş sanayi toplumunun pek çok ticari  ve finansal kurumunun çıkarları ile direkt
bağlantılı bir karar mekanizmasının içindedirler.

 

 

Ülkesi dış borç faizi ve ana parası ödüyor diye
yoksulluğa mahkum olan köylüler, anormal vergi yükü ile yatırım yapamayan
müteşebbisler, Endonezya’da, Fas’ta, Papua Yeni Gine’de yükselen akaryakıt ve
gıda fiyatları ile boğulan halk kitleleri, Tayland’da IMF sağlık harcamalarına
ciddi kısıtlamalar getirdiği için AIDS’de büyük bir tırmanış yaşayan toplum,
IMF baskısı ile devletin eğitim bütçelerinde dahi kısıtlamaya gitmesi sonucu
pek çok gelişmekte olan ülkede çocuklarını okutmakta zorlanan ve kız
çocuklarını okula göndermeyen aileler IMF’in yansıttığı küreselleşme
politikalarına karşı ciddi bir hayal kırıklığı
yaşamaktalar.
Bu insanlar çaresizlik içinde ve bir süre sonra
seslerini duyuramamaktan şikayetle sokağa inecekler. Sokaklar bu konuda hak
aramanın ve tartışmanın yeri olmamalıdır. Dünyada pek çok yönetici, ekonomist
ve bu konuları inceleyen aydın kişi, gelişmiş ülkelerin pek çok temsilcisi de
dahil olmak üzere bu dünyaya empoze edilen “Washington Anlaşması”nın gelişme ve
kalkınmaya tek çözüm olarak sunulmasına karşı olup, yeni yollar aranmasında
mutabıktırlar.
Ancak ticari çıkarlar uğruna pek çok ülkenin çevresinin,
demokrasisinin, insan hakları ve sosyal adaletinin tahrip edildiği bir
gerçektir. ABD’nin 19. yüzyıldaki tecrübesi şimdilerde yaşanan küreselleşme ile
tam bir paralellik arz etmekte ve içindeki çelişki dünün başarısı ile bugünün
başarısızlığını çok güzel izah etmektedir.
19. yüzyılda nakliye ve haberleşme maliyetlerinde ciddi
ucuzlamalar meydana geldiğinde ABD’de mahalli kuruluşlar eyaletlerinin
hudutlarını aşarak ülke genelinde hizmet ve mallarını pazarlamaya başladır. Ama
ABD hükümeti piyasaların spontane gelişmesine seyirci kalmadı; ekonominin
gelişmesinde bizzat hayati rol oynadı. Federal devlete eyaletler arası ticarete
kurallar getirmek, tek bir elden kurallarını koyarak finans sistemlerini
kurumsallaştırmak, ülke genelinde çalışma koşullarını ve asgari ücreti tek bir
standarda kavuşturmak, geniş piyasa ekonomisinin getirdiği etkilerden küçükleri
koruyucu tedbirleri almak, işsizlik sigortası gibi kurumları oluşturmak
görevlerini verdi ve denetledi. Bazı sektörlerin kurulmasına ve  işletilmesine öncülük etti, (1842 yılında
Baltimore-Washington arasında ilk telgraf hattını devlet kurmuştur) çiftçileri
koruma altına aldı, ziraat fakültelerinin kurulması, yeni teknolojilerin
geliştirilmesi, ekonomik gelişmenin sağlanması için gereken tedbirlerin
alınmasında devlet başrolü oynadı. Dağıtımın ve paylaşımın içinde direkt yer
almasa da bunun eşit ve adil olması için direkt çalışmalar yaptı.
Bugün 19. yüzyılda ABD’de yaşadığımız milli ekonomimizin
büyüme ve genişlemesine imkan sağlayan koşulların benzerleri dünya çapında
mevcut. Ulaştırma ve haberleşme maliyetleri düşerken suni engellerinden
kurtulan hizmet, mal ve sermaye serbestçe dünyayı dolaşabilmekte. (Yalnızca
emek gücünün serbest dolaşımı önünde ciddi engeller mevcut.)
Tam bir küreselleşme ortamı mevcut ama maalesef bizim
tüm ülkelerin vatandaşlarına karşı sorumlu olan ve millileşme sürecinde ABD’de
etkili olan tarzda ekonomik gelişme ve sonuçlarını destekleyen bir dünya
devletimiz
yok. Bizim sistemimiz dünya çapında yönetim sistemini bir dünya
hükümeti olmaksızın uygulama şeklidir. Bu sistemde birkaç kurum (IMF, Dünya
Bankası, WTO) ve birkaç aktör (Maliye
Bakanları,   birkaç   bürokrat)
rol   alırken   sistemden
asıl   direkt  olarak

 

 

etkilenenlerin söz hakları bile yok. Uluslararası
ekonomi kurallarını yeniden gözden geçirme zamanı gelmiş bulunuyor.
İdeolojilere daha az, verimliliğe daha çok yer veren, karar mekanizmalarının
nasıl ve kimlerin lehine işlediğini tekrar gözden  geçiren, gelişmeyi kesinlikle sağlayan bir
sistem gerekmektedir. Alınan tedbirlerden etkilenen tüm ülkelerin söz sahibi
oldukları yeni bir yaklaşımla küreselleşmeyi yönlendirmek, adil ve
uygulanabilir bir tarzda yönetmek sayesinde doğacak yeni bir dünya ekonomisinin
meyvelerinin daha adil bir şekilde paylaşıldığı ve daha kalıcı olduğu bir çözüm kaçınılmazdır.

 

Sn. Dr. Ali
Nail Kubalı’nın 24 Eylül 2002 Tarihli Yazısı’ndan Alıntı
1989 yılında İstanbul Sanayi Odası’nın düzenlediği bir
panelde; uluslararası piyasalarda çok büyük bir likiditenin birikiyor olduğunu,
bu likiditenin paniklerden etkilenen, hızlı hareket eden bir likidite olduğunu
bu hareketliliğin dünya  piyasalarında
ciddi bir istikrarsızlık ve kriz riski yaratabileceğini uzunca bir biçimde
anlatmıştım. Bu gelişmenin nedenlerini ve işleyiş mekanizmalarını da açıklamıştım.
O tarihte Türkiye’de henüz Sermaye piyasaları
gelişmemişti. Döviz transferleri serbestleşmemişti. Sermaye ve kredi
piyasalarımıza, ileriki yıllarda “sıcak para” olarak anılacak, büyük spekülatif
fonların girmesi olanaksızdı. Bu sebeple uluslararası likidite o günlerde
Türkiye için tehdit değildi.
Ancak bir süre sonra TL konvertibl oldu, döviz
transferleri de serbestleşti. Ben de Cumhuriyet gazetesinde yayınladığım bir
makalede bu tehlikeden enine boyuna bahsettim. Türk ekonomisini yönetmenin
eskiye oranla çok zorlaştığını belirttim. Ekonomimizin paniklerle başlayacak
krizlere ve belirsizliklere açık hale geldiğini ileri sürdüm. Yıl 1991 veya `92
idi.
O günden beri bir çok yazımda, konferanslarımda, ayrıca
hükümet yetkililerine ve Odalar Birliğine verdiğim raporlarda bu tehlikeden
bahsettim. Krizin engellenmesi için de bir “Sermaye Piyasaları Stabilizasyon
Fonu” kurulmasını önerdim. 1994’de,
1998’de ve 2000’de krizler peş peşe geldi. Her biri de Türkiye’ye giren
uluslararası likiditenin aniden panikleyip ülkeyi terk etmesi ile başladı.
IMF reçetelerinin Türkiye’yi ve hiç bir ülkeyi bu
krizlerden koruyamayacağını. Bir “kalkan”a ihtiyaç olduğunu. Mutlaka yeni ve
özgün bir önlem gerektiğini. Malezya’nın bu konuda başarılı önlemler aldığını
tekrar tekrar anlattım.
Peki ben bugün neden mutlu oldum? Çünkü Dünya
Bankası’nın eski Baş Ekonomi Danışmanı, Clinton’un Ekonomi Danışmanları Kurulu
eski Başkanı, Nobelli iktisatçı Joseph Stiglitz bu yaz yayınlanan kitabında
krizlerin suçunun hareketli uluslararası likidite olduğunu açıkça ifade etti.
Çözüm için de Malezya Başbakanı Mahatir Muhammed’in getirdiği kısıtlayıcı
önlemleri örnek verdi. IMF’yi de ağır bir biçimde eleştirdi!
Stiglitz’in önerilerini ben bugün okudum. Çok mutlu
oldum. Çünkü artık sanırım bizim ekonomimizi yönetenler de bu konunun önemini
kavrarlar. Belki Türkiye’yi bu kriz dalgalarından koruyacak bir kalkan da
geliştirilir. Türkiye bir kriz dalgasına daha dayanamaz!
Sn. Dr. Ali
Nail Kubalı’nın 15 Ekim 2002 Tarihli Yazısı’ndan Alıntı
Stiglitz’in Eylül ayında Arjantin ekonomisi ile ilgili
bir makalesi yayınlandı. Makale Türkiye için de önemli dersler içeriyor.
Stiglitz’e göre Arjantin’in bugün ihtiyacı olan şey
ekonominin “Yeniden Canlandırılması” yani
“Reaktivasyon”dur. Hükümet politikaları ekonomiyi canlandırmaya
yönelik önlemlere yoğunlaşmalıdır. Eğer özel kesim kendi başına kredi hacmini
arttıracak önlemler alamıyorsa, Stiglitz, devletin devreye girerek kredi  hacmini arttırmak üzere mevcut kredi
kurumlarını yeniden yapılandırmasını veya yenilerini kurmasını önermektedir.
Peki kredi hacmini arttırmak enflasyonu tehlikeli bir
boyutta arttırmayacak mıdır? Stiglitz benim de birçok yazımda savunduklarımı
vurguluyor: “Mal ve hizmet arzını arttırmaya yönlenecek krediler
enflasyonu arttırmazlar. Aksine iç üretimin arttırılması enflasyonla
mücadelenin etkin bir aracı olabilir.”
Stiglitz’e göre ülkeler IMF kredilerine değil ekonominin
“reaktivasyon” una odaklanmalıdırlar. Çünkü IMF kredileri ekonomiyi
canlandırmaya değil, kredi geri ödemesine gidecektir. Stiglitz ayrıca,
“Şayet IMF daraltıcı mali politikalar ve mali sektörün yapılanmasında
(Endonezya’daki gibi) yanlış politikalar  dayatacaksa, ekonomi daha da zayıflayacak ve
güven de erozyona uğrayacaktır!” demektedir.
Hiç şüphe yok ki Stiglitz’in Arjantin için söyledikleri
Türkiye için de geçerlidir. Türkiye, 1994 ve 1998 krizlerinde de, hala içinde
bulunduğumuz 2000 krizinde de, ekonomisi durmuş, makine kapasiteleri atıl,
işçileri işsiz, talep ortadan kaybolmuş durumda ilen dahi parasal ve mali
daraltıcı önlemler uyguluyordu. IMF’nin zorlaması olan bu önlemler Türkiye’de
kriz dönemlerinin gereğinden çok fazla uzamalarına neden olmuştur.
Eğer Türkiye bu krizlerden yavaş yavaş çıkıyor ve
canlanıyorsa, bu tamamiyle uygulanan yanlış politikalara rağmen ekonomisindeki
güçlü iç dinamiklerinin zorlaması ile mümkün olmaktadır.

 

 

Sn. Serdar Turgut’un 22 Ekim 2002
Tarihli Yazısından Alıntı:
IMF’nin son kredi diliminin açılmasının seçim sonrasına
ertelenmesinin tek bir anlamı vardır. İşsizliğin, fakirliğin daha da
artırılmasına yol açacak tedbirler alınmasını istiyorlar ve bir seçim öncesinde
bunun yapılması mümkün olmadığı için de anlayış göstererek beklemeye razı
oldular.
Anlayacağınız tekrar kabak gibi oyulacağız yine 4
Kasım’dan itibaren. İşin acıklı yanı da kabağı oyacak kaşığı kapmak için bütün
partiler tuhaf bir şekilde, sanki bu utanılması gereken bir şey değilmiş gibi yarışmaktalar.
Bu politikalara sahip çıkmanın ne
anlama geldiğini anladığından şüphe duyduğum kalabalıklar ise onları
alkışlıyorlar ha bire.
Dolayısıyla çok yakında olup bitecekler olduğu zaman
onlara oy verenlerin şikáyet edebilmelerine de imkán kalmayacak, IMF’nin oyma
işlemi tekrar başlayınca baş kaldıranlara,
biz  size  söylemiştik
neden  şimdi  şikáyet
ediyorsunuz       denilecek.
Bir yalan söyleniyor Türkiye’de. IMF politikalarının
alternatifi yoktur deniliyor. Hayır, gayet tabii ki vardır. Siz siz olun
televoleci zihniyetin hákim söylemine kanmayın bu konuda. Türkiye ne yazık ki
basiretsiz politikacılar nedeniyle IMF konusunda “Ben IMF’yi daha çok severim, sen az seversin, hayır ben çok daha
fazla  severim”
türünden abuk bir
söylemin içine itilmiş durumdadır. IMF’nin tek bir hedefi vardır, o da borçlu
ülkenin borcunu zamanında ve aksamadan ödemesini sağlamaktır. Bu böyle diye
aman onlara da kızmayın, çünkü onlar bu konuda dürüstler, hayatta hiçbir zaman
amaçları konusunda yalan söylemediler, açık oynadılar oyunu.
Yalanı söyleyen borcu ödeyen ülkelerdeki IMF
yalakalarıdır. Bu tutturdukları yoldan sapmamalarının tek sonucu işsiz sayısına
yüz binlerce işsiz daha katılması, fakirliğin daha da artmasıdır.
Ancak unutmaya çalıştıkları bir nokta var. Kimden daha
ne alacaklar ki? Bıçak kemiğe filan dayanmadı, çoktan kemiği kesmeye başladı
bile.
Yapılacak tek şey var.
Borç ödeme takvimimizi IMF ile yeni baştan konuşmamız,
bazılarında erteletmeye gitmemiz, bazılarında ise silinmeye gidilmesi için
bastırmamız gerekiyor. Türkiye’nin bu dış borcu ödemesi artık mümkün değil,
çünkü bu miktarda borç sadece halkı ezerek ödenebilir. Türkiye’de ise halkın
ezilecek yanı kalmadı artık.
Anlayacağınız Türkiye zor, hatta imkánsız olması gereken
bir işi başardı ve sömürecek insanını tamamen tüketme yoluyla sömürü düzeninin
sonunu hazırladı. Kapitalizmde bile ender görülecek olaylardan bir tanesidir
bu, bunu da bilin yani!
IMF ve yabancı sermaye ile bu meseleyi konuşmalıyız.
Bunu onurlu bir şekilde yapabilmemizin tek şartı ise memleketteki ekonomik
düzeni baştan aşağıya radikal biçimde düzeltecek plan, program ve stratejiyi
oluşturmaktır.

 

 

Kısa, orta ve uzun vadeli kapsamlı hedef ve planları
hazırlamaktır. Ve bu Ulusal Ekonomik Kurtuluş Programı’yla dünyanın karşısına
çıkarak “Baylar durum böyle, ben
bunları yapmaya başladım, artık borçlarımı da yeniden düzenlemeyi sizinle
konuşmalıyız”
demektir.
Başka yapılacak hiçbir şey kalmamıştır ve vardır, yola
aynen devam diyenler de yalan söylemektedirler. Bu tür bir çıkış dünya
sisteminde tepki görmez, çünkü orta ve uzun vadede kendisini kurtaracak Türkiye
dünyaya da yük olmayacaktır, onlar da bunu göreceklerdir.
Ama aksi olursa da iflas edecek bir Türkiye’nin
yaratacağı sorunlarla boğuşacaklar, alternatifleri budur, bu da sadece bizim
için değil bölge için de bir felaketin kapısını açar.
Onurlu Ulusal Program oluşturmak yerine yalanlarını
sürdürüp de aynen yola devam diyenler bu ülkenin sonunu hazırlıyorlar, onların
dedikleri olduğu takdirde halkı açlığa itilmiş bir ülke olarak iflas edeceğiz,
tamamen tükeneceğiz.

 

Onurlu çıkış yolunu yakalamak fırsatı hala daha var,
yeter ki cesur olalım. Buna inanın.
 
 
 
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: