TÜRKİYE’DE BABALAR VE MAFYA

Kabadayı, Külhanbey, Baba    derken:

Mafya!..

Türk toplumu geçmiş süreç içinde “Şaki”, “Haydut”, “Eşkıya”, “Kabadayı”, “Külhanbey” derken “Baba” ve “Mafya” kavramlarıyla da tanıştı.

Bu tanışma, elbette ki birdenbire değil, belli bir süreç içinde, etap etap oldu… İçinde bulunduğumuz günlerde ise “Mafya” yaşantımızın gündemine — tabiri caizse “lök gibi oturdu”… “Mafya”, ‘Otopark mafyası”, “Gece-kondu. mafyası”, “Arazi mafyası,”, Siyaset-Bürokrat-Mafya Üçgeni’, TV’lerde artık biri bir para olan “Mafya dizileri” ile insanımız bu kavram ile adamakıllı “yüz-göz” oldu, çıktı işin içinden!

 

NE DEMEK MAFYA?

Ne demek “Mafya”?Ya da Frenk dillerindeki yazılışı ile “Mafia”? Şu demek:

“Mafya” ya da “Mafia” aslında ‘gizli örgüt’ anlamında kullanılan ve İtalyancanın Sicilya lehçesinde yer alan ve ordan bütün dünya dillerine geçmiş bir sözcük.

Mafyanın geniş tanımı ise şöyle: “Adaleti kendileri gerçekleştiren böylelikle de “hiçbir şey görmemiş, işitmemiş” tanıkların ölümcül suskunluğu ile resmi adalet organlarının işleyişini kendi istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendiren, gerekirse engellemeye çalışan Sicilyalı azılı gizli birlikler şebekesi”…

Mafya, ilk olarak Sicilya’da 1820 -1840 tarihleri arasında, belirli bir düzeni sürdürmeye kararlı büyük toprak sahiplerinin girişimiyle ortaya çıktı.

MAFYA ELEMANLARI KİMLERDİ?

İlk mafya elemanları, eski asker, polis ve yerel örgütlerde yuvalanmış haydutların bir örgüt (tabii gizli) içinde bir araya gelmeleriyle oluştuğundan, ilk mafya elemanları bu gibi kişilerdi.

Sicilya’daki Mafya, hızla bu büyük adadaki büyük toprakların yönetimini ele geçirdi. Köylüler üzerinde çok sıkı zorba ve gaddarca bir baskı ve egemenlik kurarak kısa süre sonra mülk sahiplerini ciddi bir biçimde kaygılandırmaya başladı.

Ana merkezi “Polermo”da olan Mafya, derin bir sessizlik içinde kurmayı başarıp sürdürdüğü suç ortaklığı ve ilişkiler şebekesiyle, ülkenin ekonomik ve toplumsal yaşamını etkin bir biçimde etkiledi.

Mafya, aslında yerleşik düzene saygılı görünüyor ve onu akla gelebilecek her türde köylü hareketlerine karşı koruyordu.

İtalya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne toplu göç hareketi, 19’uncu yüzyılda ve özellikle bu yüzyılın sonlarında Mafya ‘da ABD’deki çeşitli suç örgütleri ile ortaklık kurma fırsatı verdi. 20. yüzyılın ortalarından sonra, kentsel niteliği ağır basan bir Mafya, ağır ağır eski kırsal mafyaya egemen oldu… Oldu ama, Mafya, yapı ve öz olarak Sicilyalılığını yitirmemiş olmakla birlikte artık “Amerikanvari” bir kimlik kazanmıştı…

Sanırım bizim insanımız için “Mafyayı daha fazla ve ayrıntılı olarak anlatmaya gerek de yok… Zira, son günlerde TRT l kanalında gösterilen, “Morio Puzzo’nun ünlü “Godfather: Baba” romanından uyarlanmış film dizileri milyonlarca insanımız tarafından ilgiyle izlendi. Bu nedenle Türk insanının çok büyük kesimi artık “Mafya”nın ne olup ne olmadığı hakkında adamakıllı bir fikir sahibi.”

ÜNLÜ “BABA” FİLMİ!

“Mafya” kavramının ne olduğunu tüm dünyaya ayrıntılarıyla anlatmayı başaran şu ünlü “Baba” filmleri (I, I, III) oldu…

The Godfather (Baba), ünlü rejisör Francis F. Coppolla tarafından yönetildi. Filmin senaryosu, Mario Puzzo’nun aynı addaki romanına dayandırıldı…

Filmde ABD’ye göç eden İtalyanlar arasında filiz veren Mafya örgütü ele alınır. Mafyanın üst düzey yöneticilerinden Don Carlaone (Marlon Brando) ile oğullarının yeni toplumla uyum çatışma evrelerini içeren konu, çeteler arasındaki sokak savaşlarını da yansıtır.

Üç saat uzunluğundaki film, gösterildiği her ülkede büyük bir beğeni ve ilgiyle izlendi, 1972 Akademi Ödülü’nü kazandı. Marlon Brando’ya Oscar getirdi… Brondo’suz (İlk filmde ölmüştür) ekip iki yıl sonra Godfather Part II (Baba Bölüm II) adlı üç saat 20 dakikalık filmi oluşturdu. Burada Don Carlaone’nin gençliği (Roberto de Niro) ile işini sürdüren oğlu (Al Pacino) serüveni sürdürüyorlardı “Yılın En İyi Filmi” ödülüyle birlikte Copoha’ya da yönetmenlik Oscar’ını kazandırdı. İtalyan besteci Nino Kota’nın müzikleri başarıda etkin rol oynadı. Baba III de aynı ilgiyi gördü ve basan sağladı.

GELELİM “BABA” KAVRAMINA…

Dünyanın her yerinde ve de dilinde “Baba”, kendi dölünden çocuğu olan erkekleri anlatan bir isim… Ama bunun dışında da bir dolu anlamları var baba’nın… Bunlardan bir tanesi de şu:

“Yasa dışı, karanlık ve çoğu kirli işler yapan örgütlerin basma verilen ad”…

Morio Puzzo’nun “Mafya”yı konu alan romanına verdiği “Godfather’in anlamı ise “Vaftiz babası”… Ama, Puzzo, sanırım sözcüğü bu anlamda değil “Babaların babası” gibi bir anlamda kullandı…

Ancak, Mafya örgütlerinin başına neden “Baba” dendiğini daha iyi anlayabilmek için bu örgütlerin yeşerdiği ülkenin. İtalya’nın tarihi geçmişine gözatmakta yarar var…

Roma İmparatorluğu döneminde, imparatorlara özgü unvanlardan biri de “Vatanın Babası” idi. Bu onursal unvan, İsa’dan önce 2 yılında Senato ve halk tarafından ilk olarak İmparator Augustonus’a verildi. Onun ardından gelenler, Tiberius, Galba, Otto ve Vitellias dışındakiler de bu unvanı benimsediler. İmparator Domitianus ile birlikte imparatorlara özgü bir takım unvanlar ile birlikte “Vatanın Babası” unvanı da kaldırıldı ve haliyle artık kullanılmaz oldu…

KÜLHANBEY YADA KÜLHANBEYİ ÜZERİNE

“Mafya”. “Mafya Babası” ya da doğrudan “Baba” kavramlarından çok önceleri, daha doğrusu bu tür kavramlar toplumumuza, yaşantımıza, konuştuğumuz dile girmeden çok önceleri, bu kavramlara benzer, bunlarla paralel başka kavramlarımız da vardı…

Şöyle ki: ‘Külhanbey

Kabadayı

Kopuk

Tulumbacılar

 

Bunlardan, önce şu “Külhanbey – Külhan-beyi” kavramı üzerinde kısaca bir duralım; bakalım neymiş?

İşin kolayına gitmek isteyenler ‘Külhanbeyi”ni “Osmanlı döneminde sokak serserilerine verilen ad” şeklinde tanımlar. Oysa, böylesi bir tanım eksik, eksikliği bir yana yanlıştır.

“Külhanbeyi”nin asıl ve gerçeğe uygun tanımı şöyledir:

Külhanbeylerinin bir de “Pir”leri vardı ve adı ‘Layhar”dı. Buna ilişkin efsane söylenceye göre, bir hamamın külhanında, şarap tortuları içen bir adam yasamaktaydı. Üzüm tortularını içtiği için (Lay-har) = (İçki tortusu içen) adı verilen bu adam, bir gün “Hoca Senai’ ve onun çamura gömülen katırı onuruna kadeh kaldırdı. İşte tam o sırada Hoca Senai’nin katırı çamura adamakıllı gömüldü. Ve onun olacakları önceden bildiğini duyup Öğrenen Hoca Senai, içeri girdi, Layhar’ın hürmetle elini öpüp hayır duasını aldı. Ve bundan sonra da Layhar, tüm külhanbeylerin “Piri” olarak kabul edildi.

Osmanlılar’da İstanbul Külhanbeylerinin ilk mekânı, fetihten (1453) sonra yapılan ilk hamam olan “Gedikpaşa Hamamı’ydı. Hamamın külhan bölümü çok sayıda kişiyi barındırabilmeye elverişliydi. Yatacak yeri olmayan, kimsesiz kişiler, özellikle soğuk günlerde ve de kış aylarında burada yatıp kalkarlar, bu yüzden de bunlara “külhanbeyi’ denilirdi. Onlara bu adın verilişinde elbette ki gizli ama çok güçlü bir ironi mevcuttu…

Daha sonraları başka hamamların külhanları da başıboş, yersiz yurtsuz kişilerin barınak yeri oldu.

NASIL KÜLHANBEYİ OLUNURDU?

. Önüne gelen, her isteyen Öyle pat diye, birkaç gece külhanda yatıp kalkmakla külhanbeyi olamazdı. Külhanbeyi olmanın bazı koşulları vardı…

Şöyle ki:

Bir külhana girebilmek için kimsesiz olmak ve bir “sınav”dan geçmek gerekiyordu.

Külhanbeyleri’nin en eskilerine, en kıdemlilerine “Destebaşı” adı verilirdi. Destebaşı’nın görevi külhanbeyliğe giriş sınavını düzenleyip yönetmekti. Sınav, külhanbeyi adayının eline verilen torbayı en kısa zamanda pirinç, yağ, bulgur, un ve şeker ile doldurmasından ibaretti.

Külhandan ayrılmadan önce külhanbeyi adayının giysileri çıkartılır, üzerine yırtık pırtık, eski elbiseler giydirilir. Çarşı pazar dolaşıp torbayı doldurarak külhana dönen aday. sınavı kazanmış sayılır, topladığı malzemelerle “pilav” ve “helva” hazırlanırdı. Yemek zamanında ortaya çıkartılan külhanın demirbaş eşyası üç lengerden ikisine pilav ve helva konur ve hep birlikte yenirdi.

Külhanbey olacak adaylar ise isteyenlere su getirmek ve hizmet etmek için ayakta beklerlerdi. Onların yiyecekleri ayrı bir tahta kaba konulurdu.

Pilav ve helva yenildikten sonra külhancı, destebaşı ve öteki külhanbeyler, bir lokma ekmeği tuza batırarak üç parmaklan arasında tutar ve külhanın kimsesizlerin barınağı olduğuna buradan birçok yiğit yetiştiğini ve Loy-hor’ın ruhuna “Hu” çekerek onu anmak gerektiğine ilişkin bir dua okurlar, dua bittikten sonra tuzlu ekmek lokmaları yenilir ve burada barınanların tümü “tuz – ekmek hakkı için” artık “kardeş” sayılırlardı.

KARDEŞLİK MERASİMİ

Külhanbeyliğe kabulün ikinci aşaması da “kardeşlik merasimi” idi…

Kardeş alınacak iki çocuk ortaya getirilip giysileri çıkartılır, ikisine birlikte Layhar’ın kefeni olarak kabul edilen simgesel, büyük bir beyaz gömlek giydirilir. Destebaşı, çocukların başından gömleğin yakasını, bunlardan daha önce kabul edilmiş olan sağ, öteki de sol kolunu gömlekten geçirir, böylece gömleğin dışında iki baş ve iki kol görünürdü.

Külhancı ağa, ocağa doğru iki dizi üzerine oturarak şöyle derdi:

Ey Leyhar’ın evlatları!

Burası baba yurdudur!

Burada senin-benim yoktur!

Burada herkes kardeştir!

Layhar’ın evlatları birbirlerini tek vücut bilirler!

Bu kefene sağlığında girenler ölünceye kadar birbirlerini ayrı görmezler!

Bu, ikilikte birliktir!

Bu, senin sağ elindir, sen de bunun sol elisin!

Biriniz sağınızı görürsünüz, biriniz solunuzu görürsünüz!

Bir elin nesi var, iki elin sesi var!

Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür, gözetirsiniz!

Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz!

Burada bu senindir, bu benimdir yoktur!

Az, çoğu aratır, çok hepimizi besler!

Kazan birdir, hepimizi doyurur/ Hu Layhar hu! Hu Layhar hu!

Bu “Konuşma” bittikten sonra Layhar’ın ruhuna bir Fatiha okunur ve artık aday kül-hanbeylerin kardeşliği de kabul edilmiş sayılırdı…

KARAGÖZ’DE KABADAYI, KÜLHANBEY VE TULUMBACILAR

Bize özgü Karagöz ve ortaoyunlarında yer alan “kabadayı” tiplemelerinden çoğu tulumbacıdır. Bir omzu kalkık, yana yalpa vurarak ve nâra atarak yürür. Heceleri uzatarak ve argo konuşur. Kimi zaman sözcükleri melodiyle söylediği ya da mâni okuduğu olur. Oyundaki adı genellikle “Yanbastı Ali”, “Çağanoz Salih”, “Gevşek Mehmet”, “Bağrıyanık ‘Vurdumduymaz” gibi ad ve lakaplardır. Oyunu, çözüme bağlayan karakterlerdendir.

Üzerine dağınık bir biçimde yemeni sarık sarılmış fesini bir kaşının üzerine eğerek giyer. Ayağında “yarım Fransız” da denilen yumurta topuklu basık fortlu iskarpin bulunur, iskarpinin arkasına basar. Üzerinde mavi ipekten, göğsü açık bırakılmış, kollan sıvanmış, Frenk gömleği, paçaları katlanmış pantolon bulunur, beline kasık hizasında dökme sarılmış trablus kuşak sarar. Omzuna mor kadife ceket atar, elinde tespih, boynunda muska taşır.

KABADAYI KİMDİR?

“Kabadayı” denilenleri “külhanbeyler”den ayırmak gerekir.

Türkçede “Kabadayı” sözcüğü genellikle “cesur, gözüpek, iyi dövüşen, kendine Özgü namus ve ahlak kurallarının dışına çıkmayan kişi” için kullanılır. Osmanlılar döneminde, özellikle büyük kentlerde ve tabii İstanbul’da her semtin, her mahallenin nam yapmış bir kabadayısı vardı. Kabadayılar ağırbaşlı, saygılı, kötülükten kaçınan ve anlaşmazlıkları çözüme bağlayan kişiler olarak tanınırlardı.

Bunlar kendilerini mahallenin esenlik ve düzeninden sorumlu sayar, mahalle: sakinlerinin sorunlarını çözümlemek için çaba gösterir, genç kızları ve kadınları korur, delikanlıların kötü alışkanlıklar edinmelerini, yanlış davranışlarda bulunmalarını önlemeye çalışırlardı.

Semt ve mahalle kabadayılarının önemli bir kısmı, daha sonra kısaca anlatacağını 12 “tulumbacılar”da görev yapar, tulumbacı reisi ya da ağası olurlardı. Esnaflık yapanları da vardı. Kabadayılar, mahallenin önde gelen, hatırlı kişileri (eşrafı) tarafından da korunup kullanırlardı. Çoğu hiç silah taşımaz, gerektiğinde yumrukla ya da “Osmanlı tokatları” ile dövüşürlerdi.

Bu özellikleri ile külhanbeyleri, bıçkınlar ve kopuklardan tamamen ayrılan kabadayılar zamanla silah taşımaya, kötü alışkanlıklar (içki, kumar, esrar vb.) edinmeye, zorbalık yapmaya başladılar ve haliyle giderek eski saygınlıklarını yitirdiler. Aralarındaki rekabet yüzünden çıkan kanlı kavgalar ve uygunsuz davranışlarıyla semtin, mahallenin huzurunu kaçırdılar ve çevreye korku salar oldular.

19’uncu yüzyılın sonlarına doğru da sayılan azaldı, özellikle H. Meşrutiyetin ardından giderek ortadan kalktılar. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ortada eski kabadayıları andıran çok az kişi kalmıştı.

Yıllar ilerledikçe “kabadayı, “külhanbey” gibi kavramlar yerini “baba” denilenlere bıraktı.

 

ÜNLÜ KABADAYILAR KİMLERDİ? GİYİMLERİ NASILDI?

Kabadayıların kendilerine özgü bir giyinme biçimleri vardı. Bol paçalı pantolon, yelek giyer, yemeni ya da iskarpinlerinin topuklarına basar, fes ya da kasketlerini öne ya da yana yıkarlardı. Genellikle ceketlerini omuzlarından birine atar, öteki omuzlarını öne eğip, hafif yan yan yürürlerdi, son dönemlerde “yumurta topuk” denilen yüksek ökçeli kunduralar ve “kırlangıç ense” denilen saç üslubu moda olmuştu. Genellikle ellerinde bir tespih bulunurdu.

Osmanlının son dönemlerinin ünlü kabadayılarından bazıları şunlardı:

Ankaralı San Veli, Ankaralı Kabadayı Mehmet, Başçavuş Mustafa, Ankaralı Kürt Cemali. Dündar Kılıç, Aksaraylı Müştak.

Çeşmemeydanlı Ördek Ali, Şişli Güzeli Tatar Sulhiye’nin Katili Koca Mustafa Paşalı Örümcek Nazım, Necdet Ulucan, Sedat Peker, Gencay Çakıcı, Sedat Şahin, Kürt İdris (Özbir), Drej (Uzun) Ali, Fevzi Öz, Nihat Ak gün. İnci Baba, Ali Fevzi Bir, Oflu İsmail, Sarı Avni, İmam Baba, Zaza Hikmet. Öksüz Ahmet, Kürşat Yılmaz, Hasan Heybetli, Oflu Hasan, Düzceli Ferde, Cenk Kılıç, Kazak Saffet, Keşanlı Abdullah, Muşlu Metin, Marlon Kemal, Küçük Abaza Basri, Çilli Burhan, Bötürgeli Battal, Oflu Avni, Bornovalı Sakıp, Arap Nasri, Canavar Oktay, Atom Mehmet, Hacettepeli Avukat Sadık, Dede Sultan. Adanalı Karikatür Duran, Rizeli Kemal, Asker Tuncay, Pepe Fikret, Yamyam Musto, Beşiktaşlı Alkapon Niyazi, Beşiktaşlı Balıkçı Murteza, Üsküdarlı Darmaduman Hüso, Külçe Mustafa, Tevfik Nurullah Ağansoy, Kayserili Üveys, Kürdo Memet, Boşnak Vehbi, Büyük Arnavut Cafer, Mert Mehmet ve daha niceleri…

KENDİ HALİNDE BİR ÇOCUK!

Ankara…Yıl 1946…

Türkiye’de çok partili siyasal yaşama geçildiği. Demokrat Parti’nin kurulduğu, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Büyükelçisi Münir Ertegfûn’ün tabutunu taşıyan Missouri savaş gemisinin İstanbul’a geldiği, Türkiye’de muhalefetin de katıldığı ilk tek dereceli seçimlerin yapıldığı, Ankara’da Sakarya Sokağı’nda “Missouri” adlı bir meyhanenin açıldığı yıl…

Aynı yıl, şu anda “Cebeci Lisesi” olan okul bir ortaokuldur… O zamanların ünlü “4. Orta-okul”u… Okulun müdürü, sonradan tarih kitaplarından İsmet İnönü’nün adım çıkartmakla ünlenen ve eleştirilen tarihçi Zuhuri Danışman, spor öğretmeni ise ünlü tasarruf bonolarının mucidi Maliye Bakanı Kemal Kurdaş’ın ağabeyi Turgut Kurdaş’tır… Dördüncü Ortaokul sabahlan kızlara, öğleden sonraları ise erkek çocuklara eğitim vermektedir. Ne tuhaftır ki, bu yüzden Özellikle l. sınıflarda A’dan Z’ye kadar tüm şubeler mevcuttur… Örneğin l-Z bodrum katta öğrenim veren “Almanca Şubesi”dir… Okulda Fransızca yabancı dil öğreten birkaç sınıf olmasına karşılık özellikle ilk sınıfların hepsi “İngilizce” yabancı dil eğitimi vermektedir… Zira, o yıllarda Türkiye hemen her şeyi ile “Amerika’ya yönelmiştir… Bu yüzden orta öğretimde artık “Fransızca” ve “Almanca” “Out”, “İngilizce” ise “IN”dir!

İşte, bu sınıflardan Dördüncü Ortaokul’da ingilizce yabancı dil öğrenimi verilen birinci sınıflardan birinde kendi halinde, tam 13 yaşında sakin, uslu bir çocuk okumaktadır… Bu kendi halinde, 13 yaşında, sakin uslu çocuğun adı Dündar, soyadı ise Kılıç’tır

Yıllar sonra namı tüm Türkiye’yi kaplayacak olan, ünlü kabadayılardan ya da babalardan Dündar KILIÇ

1946’daki kendi halinde bir çocuk olan Dündar’ın tek yaramazlığı, şimdi üzerinde kocaman bir stadyum bulunan, o zamanki o dümdüz “Cebeci Çayın”da, üzerindeki tüyleri tamamen dökülmüş bir tenis topunun arkasında koşarak sabahlan arkadaşlarıyla top oynaması ve bu yüzden okula geç kalıp birkaç kez spor öğretmeni Turgut Kurdaş tarafından kulağının çekilerek cezalandırılmasından ibarettir…

Dündar, 1946’da, küçük yaştan itibaren doğduğu Trabzon’un Sürmene ilçesinden gelerek yerleştiği Ankara’dadır, altı erkek kardeşten biridir.

Babasının adı İshak, annesinin adı ise Fatma Kılıçtır. Aslında Kılıç ailesini çekip çeviren, yöneten baba İshak ile birlikte tam bir “Karadeniz Kadını” olan annesi “Fatma” Hanım’dır…

YIL 1951 YAŞ 18 VE İLK VUKUAT!

Trabzon Sürmene’den ailesiyle gelip Başkente gelen Dündar Kılıç, ilk delikanlılık yıllarında cesareti ve zekâsıyla arkadaştan arasında saygı uyandıran bir kişilik sergilemişti… Haksızlığa tahammülü yoktu, daima zayıftan, yoksuldan, garip – garibandan yanaydı, arkadaş canlısıydı…

Bu karakteri onu 1951 yılında, 18 yaşındayken bir yaralama olayına karışmasına sürükledi ve hayatında ilk kez “maphus damı”na düştü… Yıllar sonra, yani Dündar Kılıç ünlü bir “Baba” ya da yanında çalışanların ve yakınlarının tabiriyle “Ağa” olduğu günlerde bu konuyu şu mealde anlattı:

“19 yaşlarımda filandım o yıllar… Bir kavga, yaralama ve mahkeme filan derken kendimi cezaevinde buldum… İçeri ilk girdiğimde son derecede müteessir olmuş, kahretmiştim bu duruma… Ancak, gün geçtikçe anlayıp oflamanın pek işe yaramadığı gibi, yararlı olmadığı idrakine de vardım… Kendimi bir yandan çeşitli kitaplar okumaya verdikleri bir yandan da gözümü dört açıp hapishane raconunun inceliklerini öğrenmeye çalıştım… İlk mapusluğumda öğrendiklerim, ileriki yaşamımda benim için çok Önemli bir deneyim birikimi olmuştu…”

İLK BİTİRİMHANE!

Dündar Kılıç ilk vukuatının ardından ilk cezaevi günlerini tamamladıktan sonra cezaevinden çıkarçıkmaz Başkent Ankara’da üç isimli meydan (Hergele, İtfaiye, Opera Meydanı) yakınlarında bir kahvehane açtı…

Kahvehane, aslında âlemde “bitirimhane” denilen ve gizli gizli kumar da oynatılan bir mekândı… Dündar, kısa sürede bu işi tutturdu… Mekânından iyi paralar kazanmaya başladı… Doğal olarak da “nâmı yürüdü” ve adı öteki kabadayılar, semt delikanlıları, eski mahpushaneciler tarafından duyuldu… Kimdi bu daha yirmili yaşların başlarındaki Dündar Kılıç?.. Nasıl oluyor da bu kadar kısa sürede nâmı yürüyor, mekânı para kırıp duruyordu?..

O dönemde Çavdaroğlu adıyla ün yapmış bir kabadayı, Dündar’ın kumarhanesinden elde ettiği kazançtan (mano), pay almayı aklına koydu…

Bir gece yarısı Çavdaroğlu ve adamları Kı-lıç’ın bitirimhanesini bastılar… Anında silahlı bir çatışma çıktı… Çatışma sonunda Dündar Kılıç hafif yaralanırken, karşı tarafın Çavdaroğlu başta tüm adamları ağır şekilde yaralanmış, kumarhaneye yapılan baskın tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı…

Olay, kısa sürede duyuldu…

Dündar Kılıç’ı bu son olay yüzünden artık “alem” içinde tanımayan hiçbir “delikanlı”, hiçbir “kabadayı” kalmamıştı…

Dündar’ın nâmı dalga dalga yayılmış gitmişti…

Dündar bitirimhanesini işletmeye devam ederken, hiçbir kabadayının yapmadığı bir şeyi yapıyor, bir yandan da Türk ve dünya edebiyatının ünlü şair ve yazarlarının yapıtlarını yutar gibi okuyor ve mekânının gramofonuna sık sık o yıllar Safiye Ayla’nın söylediği şu eski İstanbul kabadayı türküsünü koyup dinliyordu:

“Aksaray’a gider iken Çevirdiler yolumu, yolumu Beş on polis bağladılar Kolumu, kolumu… Tutman beni, ben bilirim Mahpushane yolu, yolunu… Balat uğramaz, doğru Fener… On paraya, nane şeker… Heeey aman aman!”

KABADAYI MEHMET, SARI VELİ VE KÜRT CEMALİ

1940’lı yılların sonları, 50’Ii yılların başlarında “Kabadayı Mehmet” başkent Ankara’nın, soyadı gibi gerçekten çok ünlü kaba-dayılanndandı. İşin çok tuhaf iki yanı vardı…

Şöyle ki:

1~ Kabadayı Mehmet’in öz kardeşi, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde görevli bir polisti!

2- Kabadayı Mehmet, Türkiye’nin en varlıklı ve en ünlü ailelerinden birinin uzaktan da olsa hışmıydı…

İşte bu Mehmet, yani Kabadayı Mehmet, sayısız vukuatlarından birini daha cezaevinde çekerken 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara geldi… Ve gelir gelmez de bir genel af çıkardı. Kabadayı da bu genel af sonunda özgürlüğüne kavuşanlar arasında yer aldı.

Kabadayı Mehmet ilk iş olarak kendisine o zamanki Cebeci ile Hacettepe arasında bir bitirimhane açıp kumar oynatmaya başladı… En yakın iki arkadaşı vardı… Biri, kendisinden de daha namlı ve daha sevilen Hacet-tepeli San Veli, öteki de Başçavuş Mustafa adlı iki kabadayı…

Ancak,  Kabadayı Mehmet Sarı Velîyi ‘zamanla çekememeye, açıkçası kıskanmaya başladı. Ona göre “Bir çöplükte iki horoz fazla” idi… Sarı Veli’nin Kabadayı’nın kumarhane kazancından açıktan açığa haraç istemesi, bardağı taşıran son damla oldu…

Ve Kabadayı Mehmet, Sarı Veli’yi ortadan kaldırmaya karar verdi…

11 Ekim 1953 gecesi beline çok sevdiği tabancalarından (7-8 tabancası vardı) ikisini, Negant ve Alman Çıplağını takarak kahvehanesinin yolunu tuttu. Yakın arkadaşı Bosçavuş Mustafa’ya:

Başçavuş, dedi, git Sarı’yı bul, Onu Cebeci’de Çiçek Açıkhava Sineması’nın Önünde, benim Hüman’m (otomobil) içinde bekleyeceğim; arpa (para) vermek için.’

Başçavuş, derhal dışarı çıktı… Sarı Velinin her zaman gittiği Hacettepe’deki kahvede onu bulup doğruca Çiçek Sineması’nın önüne getirdi… Sarı Veli, hiçbir şeyden kuşkulanmamış, kendisine bir kalleşlik yapılacağı aklının ucundan dahi geçmemişti…

İşte Hilman’ın direksiyonunda Kabadayı Mehmet kendisini bekliyordu… Yavaşça ona doğru ilerledi…

Kabadayı, açık pencereden kolunu çıkartarak Veli’nin elini sıktı:

Hoşgeldin!

Eyvallah!..

Kabadayı daha sonra sağ elini torpido gözüne uzatarak:

Senin, dedi, emaneti vereyim!

 

Veli her zamanki gibi kendisine bir kağıda sarılı para verileceğine o kadar emindi ki Kabadayı Mehmetm yüz ifadesine ve yaptıklarına hiç bakma gereğini duymadı, Oysa, en yakın arkadaşı sandığı Kabadayı Mehmet otomobilin torpido gözüne para demeti değil, Ne-gant tabancasını koymuştu… Tabancayı hızla torpido gözünden çıkardı ve içindeki tüm kurşunları olduğu gibi Sarı Velinin, üzerine boşalttı. Sarı Veli derhal yere yığıldı… Can vermesi fazla sürmemişti… Artık şu âlemde  Kabadayı Mehmet tek kalmıştı…

Sarı Veli’nin ölümü, onu sevenler arasında derin üzüntü uyandırdı… Cenazesi gözyaşları arasında, kalabalık bir cemaat tarafından kaldırıldı ve Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi. Mezar taşına ise, genç yaşta bir kalleşliğe kurban gittiğini belirten bir kitabe kazındı…

Yıl 2003… Kitabe, hâlâ ordadır… İsteyen gidip bakar!..

 

KÜRT CEMALİ VE DÜNDAR KILIÇ

 

1960’ın hemen başlarında Ankara’da tüm Cebeci – Hacettepe – Hacı Doğan – Altındağ -Atıf Bey gibi kabadayıların tabiriyle “delikanlı yetiştiren” semtlerinin en önlü kabadayısı “Kürt Cemali” adında, soyadı “Coşan” olan bir delikanlıydı…

Dündar Kılıç, manonun, yani bitirimhane gelirinin bölüşümü yüzünden Kürt Cemali ile bozuşmuş iki kabadayının arasına hafiften kara kediler girmişti. İki tarafın adamları sık sık birbirlerinin mekânlarını basıp vukuat çıkartıyor ve aralarındaki gerginlik her gün biraz daha patlıyordu… En sonunda l Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan 1962 yılında Kürt Cemali Hergele Meydanı’nda Kabadayı Mehmet’in bitirimhanesinde öldürüldü!..

Kürt Cemali”yi, adı sonradan bir dönemin efsaneye dönüşecek olan bu kabadayı delikanlıyı kim, nasıl öldürmüş?.. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sorunun yanıtı aradan kırk yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâla verilemedi…

 

3 Nisan 1962 tarihi bir gazete haberi ise “Kürt Cemali’nin öldürülüşünü aynen şu şekilde duyurdu:

“Doğanbey’de, İstanbul Garajı yakınındaki kahvelerden birinde önceki gece Mehmet Kabadayı ve Dündar Kılıç adındaki iki şahıs, çevresinde Kürt adıyla tanınan Cemali Coşan’ı tabanca ile vurarak öldürmüşlerdir. Öteden beri aralan açık olan bu şahıslar önceki gece saat 21.0O’de kahvede karşılaşmış ve kavgaya başlamışlardı. Cemali Coşan tabancasını çekerek ateş etmiş, fakat birkaç el ateş ettikten sonra tabancası tutukluk yapmıştır. Buram üzerine Dündar Kılıç ve Mehmet Kalsadayı, Cemali Coşan’ın elinden tabancasını almışlardır. Bununla da yetinmeyen kabadayılardan birisi Cemali’nin başına demirle vurmuş, diğeri tabancasını çekerek dört el ateş etmiştir. Koma halinde Numune Hastanesi’ne kaldırılan Cemali Coşan ölmüştür.”

Gazete haberi böyleydi…

Ama, olayı başka türlü anlatanlar da vardı… İşin en ilginç yanı, katilin kim olduğunun kesinlik kazanmayışıydı…Dündar Kılıç, en büyük yeminler ederek ölünceye kadar “Cemali’yi kesinlikle ben öldürmedim!” demekte ısrar etti.

Olayı şu şekilde anlatanlar da oldu:

“Olay gecesi Cemali’yi kumar oynamaya davet ettiler. Cemali, Sivas’ta askerliğini yapmaktaydı ve o günlerde izinli olarak Ankara’ya gelmişti.. Cemali kumarhaneye geldi… Kumara başlandı… Tam işler kızışmışken birden elektrikler kesildi… Birkaç el silah patladı derhal… Işıklar yandığında Cemali’nin kanlar içerisinde yerde yatağı görüldü… Alıp hemen en yakın hastane olan Numune’ye götürdüler… Orda öldü… O günlerde cinayeti Kabadayı Mehmet ya da Arif denilen birinin işlediği söylendi. ..”

Cemali cinayeti dolayısıyla tutuklamalar oldu…

Cinayet, genç kabadayıyı tanıyanlar, akrabaları, hemşerileri arasında büyük infial uyandırdı. Binlerce insan cinayetin işlendiği kumarhanenin önünde toplanarak gösteri yapıp olayı protesto ederek “Cemali, senin kanım yerde bırakmayacağız.’”’ diye slogan attılar. Kalabalık, olayın sanıklarından ve Cemali’nin katili olduğuna inandıkları Kabadayı Mehmet’in, Anafartalar Caddesi’ndeki o zaman Adliye Binası olarak kullanılan yerde olduğunu öğrenince oraya doğru ilerledi. Kabadayı, güvenlik güçlerince gizlice Adliye’den alınarak Ankara Kapalı Merkez Cezaevine gönderildi…

CEMALI’NIN ÖLÜMÜNÜN YANKILARI

 

Kürt Cemalinin öldürülüşü, geniş yankılar uyandırdı. O zamanlar Türkiye’nin en ünlü türkücüsü sayılan Nuri Sesigüzel’in “Kaderim böyleymiş, ağlama anam/Cemali boyandı al kızıl kana” diye başlayan türküyü Cemali’ye ağıt olarak yaktığını söyledi. Ve de “olay” Türk edebiyatına bile yansıdı… Yıllar sonra, ünlü “Varlık” dergisinde bir Türk öykücüsünün “Cemali” adlı şu öyküsü yayımlandı:

“Ata bindiğini hiç sanmıyorum… Başkent Ankara’nın orta göbeğinde atla dolaşılmaz ki… Ancak Ankara’nın ilk yıllarında Gazi dolaşabilirmiş…

Cemali taksiyle dolaşırdı hep… Merzifonlu Sarıp Recep’in şavrulasıylan… Cemali, Kürt Cemali, Sarı Recep’in şavrolasıylan Rüzgârlı Sokak’a gelir, Gazi Avşar’ın Kazablanka gazinosunun önünde taksiden iner, doğruca gazinoya girerdi… Ayaklanırdı garsonlar… Garson ne kelime, patron Gazi bile yazıhanesinden fırlar karşılardı Cemaliy’le arkadaşlarını… Cemali uzunca bir masanın başına otururdu, Sırtı duvara dönük otururdu… Çift tabanca taşırdı Cemali… Biri Nagant, biri Smitvetson… Onu öldürmeye karar verdiklerini bildiğinden tabanca taşırdı Cemali. Düzgün kesilmiş bıyıklan, muntazam bir çehresi, kara kabarık kaşlan, kara gür saçları vardı… Az konuşurdu… O zamanlar daha uçtu sigara yoktu ortalıkta… Olsaydı, mutlaka uçtu sigara içerdi Cemali… Cemali’nin sivri burunlu, yumurta topuk, gri süet ayakkabıları vardı… Gömleği ipekti, kravatını daim üçgen bağlar, mendil cebine beyaz-keten bir mendil takardı… Çoraptan da beyazdı Cemati’nin. Elbisesi genellikle lâcivert ve her zaman ütülü… Soğukkanlıydı… Tetik ve eline çevikti… Yani tabanca çekmede… Filmlerdeki Amerikan kovboyları gibi hızlı tabanca çekerdi Cemali… Hiç leşi yoktu… yani hiç kimseyi öldürmemişti. Birkaç yaralama, o kadar… Yatmıştı cezaevlerinde; Ankara, Sultanahmet, Sinop… Ama hiç hüküm giymemişti… Türk Ceza Kanunu’nun kendisiyle ilgili maddelerini ezbere bitirdi. Abdi acizaneyle sık sık içerdi Cemali akşamlan… Bu yüzden tanırdım onu… Bir dostu vardı Bentderesi’nde; Altındağ’da ailesi, yani karısı ve dört küçük oğlu… Bir dostu da Kürdan Muazzez Tabarin Bor’dan… Ne güzel söylerdi “Lüküs Hayat’ı Kürdan, tıpkı tıpkısına rahmetli “Hazım” gibi… Ki ben, gramofonlardan, radyolardan, bir l Nisan’da “Bir Nisan” yapar gibi ölüp gitmesinden bilirdim Hazım’ı… Cemali de bilirdi ama pek sevmezdi… O, Aşık Veysel’i severdi… Cemali Ankara da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da, İsmet Paşa mahallesindeki bitirimhaneleri, yani efendim kumarhaneleri tutardı, yani efendim, yönetirdi, yani efendim böyle yerlerden haraç alırdı… Böylesine işleri Ankara’da başka yerlerde başkaları da yapardı… Kabadayı Mehmet derler adına, o da yapardı… Kimdi Kabadayı Mehmet?.. Ankara’nın bütün yollarını, devlet binalarını ta Mustafa Kemal’den bu yana yapan bir büyük zenginin “hayırsız yığanı”… O, Hergele Meydanı’nı tutar, Hergele Mey-danı’nın bitirimhanelerini yönetir, geçinir giderdi… Kabadayı’nın birkaç cinayeti vardı… Cebeci’de Çiçek sinemasının önünde zamanın deft/canJdanndan Hacettepeli San Veli’yi götürmüştü… Yani, öldürmüştü… Sonra Başçavuş Mustafa, Arnavut Caferi… Tam üç kişi… Ama her seferinde bir yolunu bulup ipten kurtulmuştu… Dayısının sayesinde… İşte bu kabadayı Mehmet, arkadaşlarıyken birlikte Cemali’yi “öldürmeye karar vermişler”di… Duyardık bunu… Cemali, günlerden bir gün Merzifonlu Sarı Recep’in savrulasıylan geldi Hergele Meydanı’nda Pepe Fikret’in kahvehanesine, yani bitirimhanesine… Yanında iki gariban, her daim kolladığı… Zati, Cemali yoksulları tutardı, yoksullar da Cemali’yi… Kabadayı Mehmet’i ise varlıklılar tutardı: o da varlıklıları… Bu iş böyle sürüp giderdi…  Bu iş böyle sürüp gitmedi…

Cemali, Merzifonlu San Recep’in şavrulasıylan geldi Hergele Meydanı’nda Pepe Fikret’in kahvehanesine, yani bitirimhanesine… Ne zaman ki girdi Pepe’nin kahvehanesine Cemali, yanında iki gariban, içerde, kahvenin gizli kumar odasında Kabadayı Mehmet, Dündar, Asker Tuncay ve de daha birkaç kumara vardı… Cemali, elindeki 30 Reşat altınım ata barbut masasına, kendisi parayla değil, altınla oynardı kuman… Dedi ki:

Salla zarını Pepe’nin kahvesine!

İki kemik parçası, üzerlerinde birden altıya kadar nokta nokta numaralar yazılı iki kemik parçası, yeşil çuhalı masada dönenip dururken, herkesler ona bakarken, herkesle 30 adet Reşat altınına bakarken, söndü ışıklar, patladı bir tabanca güm diye…

Kim patlattı?

Mahkemede de çıkmadı ortaya.

Söndü kumar odasını aydınlatan elektrik ampulü…

Cemali?..

Geç kalmıştı Cemali…

Al kanlar içinde kaldı Cemali…

Çünkü sokmuştu arkasına, sırtına sırtına kasaturasını Hacettepeli Tuncay… Ve de asker kaçağı… Kabadayı Mehmet’in en yakın adamı… .

Al kanlar içinde kaldı Cemali…

Büküldü yoksulların boynu, Altındağ’da, Atıfbey’de herkesin yani yoksulların…

Kaldırdılar Cemali’yi Ankara Numune Hastanesi’ne…

İlk kez geç kalmıştı Cemali… Davranamamıştı tabancalarına…

Gülüyordu Kabadayı Mehmet… Artık Hergele Meydanı gibi İsmet Paşa bitirimhaneleride onundu…

Artık Cemali yoktu!.. Artık tek kabadayı kendisiydi.. Üstelik Cemali’yi öldürmemiş, öldürtmüştü… Arkası da vardı kendisini tutacak… Mahkemedeki tanıklar da…

Bütün tanışları, arkadaşları, akrabaları, yoksullar, yani bütün Altındağ-Atıfbey geldi Cemali’nin mahkemesine. Anafartalar Caddesi’ndeki “Adliye” binasında “sıkı emniyet tedbirleri’ alınmışa..

Sürdü gitti duruşmalar.,.Bir iki ay sonra, Tuncay, nedendir bilinmez, İstanbul’da Müdüriyetin en üst katından kendini aşağı atıp intihar eyledi…Kabadayı Mehmet beraat etti mahkemeden. ..Ama Altındağ, ama Ankara’da Atıf Bey, ama “kenar mahalleler” onu beraat ettirmedi…

Ankara’da, Posta Caddesi’nde üç kurşunu Asker Ahmet derler adına bir Cemalici’den yedi Kabadayı Mehmet… Bir şey olmadı… Hafifçe yaralandı…

Cemali’nin mezar toprağı henüz oturmamıştı…

Cemali’nin mezar toprağının henüz oturmadığı günlerde Cemali’nin ablasının oğlu askerden izinli geldi… Ankara’da üç isimli meydana indi, “Hergele, İtfaiye, Opera” meydanına… Kabadayı Mehmeti gördü… Ve de tek kurşunla anlının ortasından vurup öldürdü onu…

Kabadayı mezara, Cemali’nin yiğeni hapse düştü,..

Hapiste Cemali’nin yiğeni hela duvarına şunları yazdı

“Anrun da terkisinden bilmişler Seni öldürmeye karar vermişler Cemali, Cemali aslan Cemali Al kanlar İçinde kaldı Cemali”..,

Başkent Ankara’da ismet Paşa’daki, Hergele Meydanındaki bitirimhanelerde artık Cemali’siz kumar oynanıyor ve ben artık Kazablanca gazinosunda, tek basıma içiyorum, Cemali’siz, sırtım duvara dönük…”

CEMALİ ÖYKÜSÜ GERÇEK Mİ?

Ünlü “Varlık” dergisinde “Cemali” adı altına yukarıdaki öykü yayımlandı…. Öykü, öykü olmasına öyküydü ama çok büyük ölçüde gerçeği yansıtıyor, gerçek ve neredeyse bire bir örtüşüyordu…

Nitekim Kabadayı Mehmet 47 yaşının içindeyken 6 Nisan 1965 tarihinde gerçekten Kürt Cemali’nin 16-17 yaşlarındaki özbeöz yiğeni Nuri Coşan tarafından Hergele Meydanı’nın (Ya da İtfaiye, Opera Meydanı) tam ortasında tabancayla vurup öldürdü… Bu konudaki bir gazete haberi (7 Nisan 1965) tarihli aynen şöyleydi:

“İtfaiye Meydanı’nda bir sabıkalı öldürüldü. İki yıl önce İtfaiye Meydanı’ndaki bir kulüpte çıkan kavga sırasında tabancayla öldürülen Cemali Coşkun’un katili olduğu iddiasıyla yargılanan ve bir süre sonra serbest bırakılan tanınmış sabıkalı Mehmet ‘Kabadayı (Kabadayı Mehmet’in soyadı da Kabadayı’dır), dün saat 13.00 sıralarında İtfaiye Meydanı’nda sokak ortasında, Cemali Coşan’ın yiğeni 16 yaşındaki Nuri Coşan tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştür, Nuri Coşan, dün saat 13.00 sıralarında İtfaiye Meydanı’ndaki bir kahveden çıkarak Ulus Maydanı’na giderken, eski Doğanbey Karakolunun önünde karşıdan gelen Mehmet Kabadayı ve onun bir arkadaşı ile karşılaşmıştır. Daha önceden Mehmet Kabadayı’yı vurmayı aklına koymuş olan Nuri Coşan bu fırsatı kaçırmamış ve Mehmet Kabadayı yanından geçtikten sonra hemen geri dönerek iki adım gerisinde bulunan Mehmet Kabadayı’ya ateş etmiştir. Mehmet Kabadayı ciğerlerine saplanan kurşunun etkisiyle yere yuvarlanmıştır. Nuri Coşan bu arada silahını ikinci defa ateşlemiştir. İkinci kurşun Mehmet Kabadayı’nın sol yanağına saplanmış ve kafatasını parçalamıştır. İkinci Şube Müdürü’nün odasında gazetecilerle görüştürülen Nuri Coşan “Bir süre önce öldürülen amcam Cemali Coşan’ın intikamını aldım. Eğer Kabadayı öldü ise sevineceğim. Ölmedi ise iki-sinci sefere” demiştir. Ölen Mehmet Kabadayı ise daha önce bir adam öldürmüş, ayrıca Cemali Coşan’ı öldürdüğü iddiasıyla yargılanmış, ancak yeterli delil bulunmadığından bir süre sonra serbest bırakılmıştır. Kabadayı, Ankara’da haraç almak suretiyle geçinen sabıkalılardandı.”

Kürt Cemali’nin yiğeni Nuri Coşan, Kabadayı’yı öldürdükten sonra yargılandı. İdamdan, yaşı küçük olduğu için kurtuldu. Dokuz yıl hapis yattıktan sonra 1974’te çıkartılan aftan yararlanarak tahliye oldu…

KABADAYI MEHMET DÜNDAR’I ÖLDÜRTMEK İSTEMİŞTİ

İşin ilginç yanı, Kürt Cemali’nin öldürülmesinin ardından Kabadayı Mehmet’in kendine en yakın rakip olarak gördüğü Dündar Kılıç’ı da bir yolunu bulup ortadan kaldırmak isteyişi ve bunun için kiralık katil tutuşudur.

Olay, şu şekilde başlamış ve gelişmiştir:

2 Nisan tarihinde Kürt Cemali öldürüldükten sonra tutuklananlar arasında Kabadayı Mehmet ve de Dündar Kılıç da vardı. Dündar Kılıç, Ankara Cezaevi’nde mahkemeye çıkarılmak için beklerken. Kabadayı Mehmet, cezaevinde Öz babasını öldürmek suçundan müebbet hapse mahkûm olan Yozgatlı Şahin çağırtarak ondan bir yolunu bulup Dündar’ı öldürmesini istedi. Kabadayı ile Yozgatlı Şahin arasında şu mealde konuşmalar cereyan etti:

Yozgatlı!.. Bir morluk (Bin TL) kazanmak ister misin?

İsterim ağam!

Dediğimi yaparsan, parayı cebinde bil!

Emrin olur ağam!

Şu Dündar Kılıç var ya!

Var ağam!

Onu en kısa sürede ortadan kaldıracaksın!

Emrin olur Ağam da, zulamda emanetim (tabanca, şiş, bıçak) yok! Nasıl yapacağım bu işi?

Kolay! Bizim çocuklar sana iyi bir bıçak verecekler! Zindana kor, bir punduna getirip bitirirsin işini Dündar’ın!

Oldu Ağam.’

Al şu 75 lirayı… Geri kalan 925 Liraya da iş bitince alacaksın!

Allah razı olsun Ağam!

Bundan sonra meydana gelen olayları Dündar Kılıç aradan yıllar geçtikten sonra şu mealde anlatacaktır:

“Sanırım aylardan mübarek Ramazan’dı… Bizim koğuşta, Allah kabul etsin çoğumuz niyetliydik… Hocalığımızı üç cinayeti olan bir arkadaşımız yapmaktaydı… Koğuştakiler teravih namazına durmak için hazırlanıyorduk… Abdest almak için musluk başına gittiğimde koğuşun meydancısı yanıma yanaşarak kulağıma fısıldadı: “Ağam, haber aldım, şu müebbet Yozgatlı Şahin var ya, bir puntuna getirip seni ortadan kaldıracakmış… Aman dikkatli ol!..” Meydancı, güvendiğim biriydi… Hiç renk vermeden onu yanımdan gönderip kendi kendime “İyi, dedim, öldürsünler bakalım ellerinden gelebiliyorsa!” …. Sonra sağıma soluma dikkatlice baktım… Koğuştaki herkes abdest için sıra bekliyor… Ortada bir tek Yozgatlı Şahin yok!.. Hiç acele etmedim… Abdestimi aldıktan sonra usulca koğuşun kapısına yöneldim ve yavaşça içeri girdim… Baktım; içeride bir tek Yozgatlı var… Geçmiş dolabının, basma dolabında bir şeyler arıyor… Anladım ki aradığı şeyle beni namaz esnasında öldürecektir.., Sessizce, ayaklarımın ucuna basarak adamın arkasına yanaştım ve aniden kolumu adamın gırtlağına dolayıverdim. İşin aksi yanı, bu arada o da bıçağını eline almıştı… İkimiz birlikte yere yuvarlandık… Ben üstte kalmıştım… Gürültümüze tüm koğuştakileri koşup yanımıza geldiler. Ama, adamın elindeki bıçağı görünce herkes geri çekildi.. Bir hamlede Şahin’in elindeki bıçağı aldım… Altımda sağa sola debelenip duruyordu. Bıçağı elimdeydi.. İstesem şah damarına bıçağı sallar, hemen orda canını alırdım. Ama ne söyleyeyim, içimden hiç gelmedi böyle bir şey yapmak, değmez dedim kendi kendime… Bıçağı yüzünde birkaç kez çiziktirdim, yüzü gözü çarşamba çanağına döndü, neredeyse ölmüşten beter oldu… Çok geçmeden de arkadaşlar Yozgatlı’yı elimden aldılar…” Dündar Kılıç, Kürt Cemalinin öldürülmesi davasından suçsuz görünerek beraat ederken hapishanede kendisini öldürmeye yeltenen Yozgatlı Şahin’i yaralamaktan üç yıla mahkûm oldu. Ancak, çıkan bir aftan yararlanarak cezaevinden çıktı…

KILIÇ AİLESİ BAŞKENTTEN AYRILIYOR

Dündar Kılıç her ne kadar Kürt Cemalinin öldürülmesinde hiçbir dahli olmadığını söylese de kalabalık bir akrabası ve yandaşı olan Cemaliciler’den hiçbirine bunu inandıramamıştı… Bu nedenle, bir kan davası sonucu kendisinin saldırıya uğrayacağını adı gibi biliyordu…

En sonunda Dündar’ın çok sevgi saygı duydu|u annesi Fatma Kılıç Hanım’ın yönlendirmesi ve direktifleriyle Kılıç ailesi Ankara’da mevcut bulunan tüm emlakini paraya çevirerek İstanbul’a göç etti… Ardından Dündar Kılıç’ın yakın akrabaları da İstanbul’a yerleşmiş ve Kılıç ailesi bu koca kentte bir hayli kalabalıklaşmıştı.

Dündar Kılıç’ın nâmı, başkent Ankara’dan sonra artık hızlı bir biçimde İstanbul’da da yürümeye başlamıştır…

LALE SİNEMASINDA ÇATIŞMA!..

Dündar Kılıç, yaşadığı âlemi çok iyi bildiği için İstanbul’da tedbiri hiç elden düşürmedi. Her zaman güvendiği adamları ve de belindeki çift tabanca ile dolaşıyor, o eski Köroğlu türküsünde olduğu gibi “esen rüzgârlardan hile sezmeğe” gayret ediyordu….

İstanbul’a yerleşmelerinden fazla bir zaman geçmeden Dündar’ın korktuğu başına geldi ve kiralık katiller onu öldürmek için çok ciddi bir girişimde bulundular… Bulundular ama, nafile… Niye mi nafile?.. Onu da mealen Dündar Kılıç’ın kendi ifadesinden öğrenelim:

“İstanbul’a yerleşeli bir iki yıl olmuştu… Beyoğlu’ndaki Lale Sineması’na, sinemanın 6.45 matinesine (18.45 olacak) gitmiştik… Beş dakika ara verdi… Dışarı çıktık… Salonda arkadaşlarla sigara içiyoruz… Derken, bir haber ulaştırıldı bana; beni arıyorlarmış… Tabii halimi hatırımı sormak için aramıyorlar… Niyetleri beni götürmek!.. Öte dünyaya… Sırtımı duvara dayadım… Sağa sola dikkatle baktım… Bu kez kimi göndermişler acaba diye kendi kendime düşündüm… Birden salonda çın çın öten bir ses duydum: “Dündar, işte Dündar orda!” … Biri, tanımadığım biri bu şekilde hem bağırıyor, hem de parmağıyla beni işaretliyordu… O zamanlar çift tabancayla dolaşırdım… Hiç, ama hiç beklemedim, şimşek gibi bir hareketle Smith Wesson’u çekip sesin geldiği yana doğru bastım tetiğe… Biri anında yere düştüm… Müthiş bir panik başladı… Herkes salondan dışarı kaçıştı… Beni öldürmeye gelenler de kaçıştılar tabii… Tabancamı belime soktum… Dışarı çıktım… Karşıma bir trajik polisi çıktı… Tabancalarımı ona teslim ederek, “Memur Bey beni burdan götür!” dedim…’1

Dündar, bu ilk suikastten bu şekilde kurtulmuş… Kiralıklardan biri de çok acı bir ders almıştı… Ama iş bununla da bitmeyecekti…

SULTANAHMET ADLİYESİ’NDE SİLAH SESLERİ!

İş, bununla da bitmedi…

Dündar, son olaydan bu yana tutuksuz yargılanıyor, Sultanahmet Adliye binasına gidip geliyordu… 14 Nisan 1966 tarihinde de bir duruşması vardı…

Gitti… Duruşmaya çıktı… Sorulanları yanıtladı…

Ve mahkeme “ileri bir tarihe” ertelendi…

Mahkeme salonundan dışarı çıktı Dündar…

Arkadaşlarıyla birlikte koridorda ilerledi… Merdivenleri inip alt kata indiler… Ve ana kapıdan dışarı çıktılar…

Dündar Kılıç, her zamanki gibi tetikteydi… Dikkatliydi…

Ve birkaç adım atmamıştı ki o çok, çok iyi tanıdığı sesi. O “Vur!” diye akıp giden kurşun sesini bir kez daha işitti… Kurşun kendisine isabet etti mi. anlamadan, buna aldırış etmeden kendini derhal yere attı… Ama yere atarken de belinden tabancasını çekip (Adliye çıkışında tabancasını arkadaşları vermişlerdi) sesin geldiğini tahmin ettiği tarafa doğru sıktı… Kurşunlar, ona ateş eden, adının sonradan Kaya olduğu anlaşılan kişinin bacaklarını ağır şekilde yaraladı ve bir kurşun da karnına isabet etti…

Koya adındaki kiralık katil adayı kanlar içinde yere yığılıp kalırken Dündar bir kez daha bir suikastten sıyırmış, yırtmış oluyordu âlemin deyişiyle…

TARLABAŞI ÇATIŞMASI*

Adliye’deki “olay”ın üzerinden fazla geçmemişti…

Dündar, sık sık Tarlabaşı’ndaki dar bir sokakta yer alan kahvehanesine giderek orada vakit geçiriyor, ama yine her zaman sırtı duvarlara dönük oturuyor, tabancalarla dolaşıyor, ihtiyatı elden bırakmamaya gayret ediyordu…

1968’in bir yaz günü Ankara’dan Cumhur ve Hüseyin adlı iki kişi İstanbul’a geldiler…

Cumhur ve Hüseyin, esrarengiz bir şekilde Ankara’da Hergele Meydanındaki bir kumarhanede öldürülen ünlü kabadayı ve artık adı tam bir efsaneye dönüşmüş olan “Kürt Cemalinin yakınlarıydı.

Doğruca Tarlabaşı’nda bir otele indiler… İkisinin de tek amaçlan vardı:

Cemali’nin katili olduğuna inandıkları Dündar Kılıç’ı ortadan kaldırmak!..

O gün Dündar Kılıç Tarlabaşı’ndaki kahvehanesinin önüne sandalyesini çekip oturmuş, arkadaşlarıyla muhabbet ediyordu…

Her şeye rağmen Dündar yine de ihtiyatı elden bırakmamaya gayret sarfediyor, arkadaşlarıyla muhabbet ederken dahi gözlerini kahvesinin bulunduğu sokağa girip çıkanlardan ayırmıyordu…

Derken Dündar’ın kahvehanesinin bulunduğu sokağın başında bir taksi durdurarak sokağa girişi – çıkışı hanideyse kapattı…

Otomobilden inen birkaç kişi Dündar’ın kahvesini işaret ederek, oraya baka baka aralarında konuşmaya başladılar…

Dündar Kılıç, hemen adamlardan kuşkulanmıştı…

Eli silahının kabzasına gitti, parmağını tetiğe götürdü, tabancanın namlusuna kurşun sürüp beklemeye başladı… Gözünü taksiden inenlerden hiç ayırmıyordu… Oysa, aynı anda sokağın ters istikametinde Dündar Kılç’ın bulunduğu yere doğru ilerleyen bir iki kişi vardı… Bunlardan biri ceketinin cebinde tabancasını ateşlemeye hazır tutan Altındağlı Cumhur adında biriydi…Cumhur, sırtı hafif kendisine doğru dönük olan Dündar’a 15-20 metre kadar yanaşmıştı. O sırada Dündar’ın adamları da taksiye doğru ilerlemeye başlamışlardı. Birden bir silah sesi duyuldu. Altındağlı Cumhur, Dündar Kılıç’ı sırtından vurmuştu. Dündar vurulup yere yığılırken tabancasını çekti ve Cumhur’u anlının tam ortasından vurarak cansız yere indirdi…

Sonra, yaralı olduğu halde ayağa kalktı ve birkaç adımda taksiye yaklaşarak tabancasındaki mermileri kendine doğru kurşun sıkıp duran Hüseyin adındaki şahsa doğru boşalttı. Taksinin içi bir anda kan gölüne döndü. Hüseyin, koltukların üzerine yığıldı kaldı…

Olayda, iki kiralık katilden Altındağlı Cumhur ölmüş, Hüseyin adındaki şahıs ise ölmemiş ama son derece ağır yaralanmıştı… Nitekim, iyileşmesi bir yığın ameliyatı ve aradan uzunca bir süre geçmesini gerektirdi…

Olayın duruşması altı ay kadar sürdü… Bu süre içinde Dündar mevkuf olarak cezaevinde yattı. Sonunda, mahkeme Kılıç’ı ‘nefsi müdafaa” nedeniyle beraat ettirirken, kiralık katillerden Dündar’ın ağır yaraladığı Hüseyin. 23 yıl kadar hapse hüküm giydi ve Sinop Cezaevi’ne cezasını çekmeye yollandı..

Kaderin garip cilvesi…

Dündar Kılıç’ı öldürmeye gelenler avlanmış. Kılıç sağ, ama yaralı kurtulmuştu. Dündar’ın yarası da önemliydi, kurşun sırtından girerek ciğerini delip kalbinin beş-altı parmak altından dışarı çıkmış, tedavisi uzunca bir zaman almıştı…

Dündar’ı vurmak isteyenler vurulmuş, biri mezara, öteki 23 yıl yatmak üzere hapishaneye gitmişti…

İKİ BASKIN HİKÂYESİ..

Dündar Kılıç’ın “hızlı günlerine ait iki “ünlü hikâye” vardır…

Bunlardan ikisi de “baskın” ile ilgilidir…

Ve birinci hikâye şudur; Dündar Kılıç’ı çok yakın tanıyan, hatta ona özel yaşantısında “Ağa” diye hitabeden birinin ağzından dinleyelim:

“Olay 1969 yılının Mayıs ayının son günlerinde İstanbul’da cereyan etti Enver adlı birinin Beyoğlu’ndaki otelinde bir kadın meselesi yüzünden şiddetli bir münakaşa ve itiş-kakış çıkmış. Otel sahibi, bu olayın Kılıç tarafından yaptırıldığına hükmederek ona diş bilemeye karar verdi Telefona sarılarak karşısına çıkan Dündar Kılıç’a şunları söylemek cesaretini gösterdi

Bana bak Dündar!.. Benim adım Enver! Hani şu hadise çıkarttığın, daha doğrusu çıkarttığın otelin sahibi!.. Şimdi diyeceklerimi can kulağı ile bir dinle, iyi dinle.., Gerekirse 200 bin lirayı sokağa atar gibi gerekene verir, seni bacaklarından Beyoğlu’nda Mis Sokağı’ndaki elektrik direklerine astırırım. Eğer sende yürek varsa, eğer delikanlıysan, bizim kahveye gel, gel de yüreğini delikanlılığını anlayalım!

Dündar, bu laflara hiç yanıt vermedi… Zaten, kendisini tehdit eden otel sahibi lafını bitirir bitirmez telefonu kapatmıştı…

Dündar, kahvehanesindeki yazıhanesin-den doğruca tuvalete gidip abdest aldı… Sonra bir taksiye atlayarak doğruca otel sahibinin sözünü ettiği ve “Gel de delikanlılığını anlayalım!” dediği kahveye gitti.

Otel sahibi Enver, kahvenin orta masalarından birinde yüzü kapıya dönük oturuyordu… Kapı açıldı… İçeri Dündar Kılıç içerdi.. Enver, hemen ceketinin düğmelerini çözdü, Dündar, adamın belindeki beyaz sedef kabzalı tabancayı derhal farketmişti Oysa o, Enver’den çok daha önce davranmış, iki tabancasını birden çekmiş ve şöyle bağırmıştı:

Selamünaleyküm! Makinesine davranan, kurşunu yer…

Tüm kahve ahalisi buz kesilmiş, Dündar’ı kahveye davet (tehdit) eden otel sahibi Enver’in yüzü sapsarı olmuştu…

Dündar, kahvedekilere şöyle dedi:

Herkes oturup işine baksın arkadaşlar! Sonra, kendisi çağıran otel sahibi Enver’e seslendi:

Attan büyük deve var arkadaş! Şimdi anladın mı delikanlılığı…

Dündar, geri geri giderek kahveden dışarı çıktı..

Zaten iki yakını bir takside onu bekliyorlardı. ..

Doğruca Beyoğlu Kaymakamlığı’na giderek polise teslim olda.

Yıllar sonra Dündar Kılıç ise olayı hafif gülümseyerek şöyle anlatacaktı:

“Bana telefon edip eğer erkeksen, delikanlıysan kahveye gelirsin dediler. Gel de erkekliğini göster dediler… Ben şayet çağrıyı yerine getirmeyip kahveye gitmeseydim, olmazdı,racona ters düşerdi.. Üstelik çağırdığın yer kimi polis memuru arkadaşların da devam ettikleri bir yerdi Bana telefon edildikten sanırım ben on dakika sonra döldün kahveden İçeri.. Enver’e “Çağırdın ulan, ben de geldim!” dedim… Polis memurlarına da olayı anlattım ve gidip zaten yakın olan Kaymakamlığa teslim oldum.”

Dündar Kılıç’ın bu “kahve baskını” kendisine o zamanın parasıyla on beş yirmi bin Ura para cezasına, birkaç ay kadar da tutuklu kalmasına patlamıştı.

DÜNDAR KILIÇIN HİLTON OTELİ BASKINI!..

Dündar Kılıç’ınn “Hilton baskını”nı ise, onu yakından tanıyan kişi şöyle anlatır:

“Bir yaz günü…

Saat, sabanın henüz 07.00’si…

Dündar Kılıç, üzerinde takım elbise, kravatlı, ayakkabıları “pırıl”, yani “pırıl pırıl boyalı” Hilton otelinden içeri girdi.. Yanında bir de hanım arkadaşı vardı… Doğruca resepsiyona doğru yürüdü…

Resepsiyon görevlisine:

Lütfen, dedi, bize bir oda!

Resepsiyon görevlisi önce Dündar Kılıç’ı, sonra da yanındaki hanımı tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten sonra:

Biraz bekleyin! dedi…

Dündar ve yanındaki hanım resepsiyona yakın bir yerde koltuklara oturup beklemeye başladılar…Beş dakika, on dakika, on beş dakika sonra artık sabrı taşan. Dündar tekrar resepsiyona yönelerek:

Arkadaş, dedi, çeyrek saattir bekliyoruz. Ömrümüz burada beklemekle mi geçecek? Resepsiyondaki görevli en sonunda baklayı ağzından çıkardı:

Kusura bakmayın efendim, size oda veremeyeceğiz?

Dündar, yarı kızgın sordu:

Niyeymiş o?

Valla kardeşim, bu otel Amerikalıların Onun için beklemeyin f azla,..

İşte o zaman Kılıç’ın tepesi attı:

Bana bak arkadaş! Doğru konuş, ağzını topla! Yoksa bir başkası toplar! Ne demek bu otel Amerikalıların? Ağzından çıkanı kulağın işitsin! Burası Türkiye!..

Dündar’ın yüksek sesle bağırıp çağırması üzerine Hilton’da ne kadar görevli varsa Hilton resepsiyonuna toplanıverdi… Başladılar onun üzerine yürümeye… İşte tam o sırada Dündar Kılıç iki tabancasını birden çıkarıverdi.. Üzerine yürümeye kalkışanlar iki soğuk demiri görünce ürperip kaskatı kesildiler…

Dündar, gayet sakin bir sesle:

Şöyle, dedi, heyecana kapılmadan kapı ya doğru sıralanın bakalım…  Herkes dediğini yaptı…Tabii, hepsinin elleri havadaydı.,.

Dündar Kılıç kapıya doğru ilerlerken şöyle dedi:

Unutmayın, bu otel Türkiye’dedir ve Türklerindir… Yıllar sonra çoluk çocuğunuza, otele almadığınız bir Türk’ün sizi nasıl sıraya dizdiğini anlatırsınız…

Sonra, yanındaki hanımla birlikte bir taksiye binip uzaklaştı…

Dündar Kılıç, aynı gün polise giderek durumu “izah” etti.. Birkaç gün süre “nezarethane” günlerinin ardından da “Hilton baskını” unutuldu gitti.”

SON GÜNLERİ

Dündar Kılıç son yıllarında tam bir iş adamı olmuştu, bir boya fabrikası vardı… Birçok eski tanıdığına, yıllar önce Ankara Dördüncü Ortaokuldan sınıf arkadaşı olan Hacettepeli Mehmet Ö. ye ünlü tiyatro ve film yıldızı Yılmaz Gruda’ya iş olanağı sağladı… Her gün biraz daha zenginleşen özel kütüphanesinde Türk ve dünya yazar ve şairlerinin yapıtlarını okuyarak vakit geçirdi… En büyük zevki yaz aylarında günlerini yakınları ve özellikle torunları arasında Selimpaşa’daki yazlığında geçirmekti…

Dündar Kılıç’ın adı, son yıllarda “Civan-geyt Skandalı”na karıştı… Emlak Bankası Engin Civan ve müteahhit Şefim Edes’in ünlü rüşvet olayı sırasında cereyan eden hadiseler sırasında Alaaddin Çakıcı (O sırada Dündar’ın kızı Uğur ile evlidir) ve adamian Ciuan’dan Edes’in alacağı olan 8 milyon doları talep ettiler. Civan, böyle bir borcu olmadığında ısrar ediyor, para Olan ödemeyeceğini söylüyorlardı…

Taraflar arasındaki son toplantı — bir uzlaşma olur ümidi ile — Dündar Kılıç’ın Selimpaşa’daki yazlık evinde yapıldı.

Kılıç, toplantıda ortamı yatıştırmak, bir uzlaşma sağlamak için çaba sarf etti. Ama bir sonuç alınamadı.

Aynı günün gecesi saat 2O,15te olanlar oldu ve Engin Civan Gayrettepe’de arabasının içinde Davut adlı biri tarafından vurularak yaralandı.

Engin Civan’a rüşvet verdiği iddiasıyla cezaevine giren ve buradan 1995’te çıkan Selim Edes, soluğu ABD’de aldı ve bu memleketten altı yıl sonra yurda döndü.

SELİM EDES’IN ABD’DE VERDİĞİ RÖPORTAJ

Selim Edes, Türkiye’ye dönmeden bir gazeteciyle konuşarak çeşitli soruları cevaplandırdı ve yıllarca milletin dilinde dolaşıp duran, kendisinin savunması sırasında “Rüşvetin belgesi mi olur p………nk!” lafına açıklık getirdi. Edes’e sorulan sorular ve onun verdiği yanıtlar şöyleydi;

Soru;

Engin Civan’ın vurulması ve rüşvet davasının kilit noktası sanırım sizin Emlakbank’la olan ortaklığınız. Bankayla arazi ve proje ortaklığı hangi koşullarda başladı?

Yanıt:

ESKA olarak o zaman dört milyon metrekarelik araziyi 25 milyon dolara almıştık.Ama, arazinin ihtilafları vardı. Bu ihtilaflı yerleri Hazineye hibe ettik. Sonra Emlakbank bu araziyi satın almaya karar verdi. 120 milyon dolar fiyat verdiler. Bize, “iki üç ay içinde paranızı öderiz” dediler. Bu para hiçbir zaman Ödenmedi ve neticede biz battık!,, 75 milyon dolar üzerindeki tatil köylerini, 10-15 milyon marka satmak zorunda kaldım. Ben, Japonya’da imar planlan yaptırmıştım. Onları kullandılar. Sonra da utanmadan gidip ödül aldılar. Ataşehir benim tek işim değildi. Ben ondan önce daha büyük işlerde çalıştım. Boğaz Köprüsü’nde şantiye şefliği yaptım. Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde beş milyon metrekarenin üzerinde bina inşa ettik. Bunların başında 700 bin metrekare ile PERPA gelir. İncirlik’te ve Erzurum. Gölcük gibi deprem bölgelerinde de inşaatlar yaptım. Yani benim ilk işim değil ki bu. Kariyerimizi bildikleri halde kendi işleri gibi gidip ödülü aldılar.

Soru;

Şirketiniz batmadan önce paranızı tahsil etme ya da arsanızı geri alma konusunda nasıl bir yol izleyeceğinizi belirlemiş miydiniz?

Yanıt;

O zamanlar Emlakbank Genel Müdürü Engin Civan’dı. Ben Özal ailesine “Bu adam 120 milyon dolarımı vermiyor. Bu benim anamın ak sütü gibi hak ettiğim bir para” dedim.Onlar da “Belki bir şey istiyordur” dediler.

Soru;

Bu “Bir şey” sözünden kastın rüşvet olduğunu anladınız tabii?

Artık adını ne koyarsam?: koyun. Ondan sonra Civan hakikaten, “İhtiyacım var.Trakya’da arazi alacağım” dedi. Sonra biz buna 3.5 milyon dolar civarında bir para verdik.Parayı dolar ve mark olarak nakden verdim.Parayı çantayla evine ve makamına farklı zamanlarda götürdüm. Aradan epey zaman geçti ama banka yine ödeme yapmadı.

Soru:

Konuyu ailesi yerine Turgut Özal’a açmayı neden düşünmediniz?

Yanıt:

Tecrübeli bir insan olsam bu münasebetleri daha mesafeli tutardım. Ama aklımızın köşesinden bile geçmedi. Bunların Alaaddin Çakıcı’yla irtibatlı olduklarını da bilmiyordum. Bir gün Özal’lar, “Dündar Kılıç’ın evinde bir toplantı olacak. Sen de gel” dediler. Yine avukatımı yanıma alıp gittim.   Kılıç’ın Silivri’deki yazlık evinde buluştuk. Dündar Kılıç, “Nedir bu işin aslı?” diye sordu. “Bana borcu var” dedim. Engin ise, “Bunun makbuzu filan var mı, muhasebeciyi çağıralım” dedi. Ben de bunun üzerine o meşhur lafı ettim: “Rüşvetin belgesi mi olur p ….. nk?” dedim. Hiçbir tepki göstermedi. Öyle adi hırsızdır ki sövseniz de tepki göstermez, saysanız da tepki göstermez o. Neyse, Dündar Kılıç bize “Siz gidin” dedi, gittik ama Civan’Iar orda kaldı. Sonra Dündar Kılıç akşam bana telefon etti ve “Ben hallettim. 72 saate kadar bu parayı ödeyecek” dedi. Ondan iki saat sonra da Engin Civan vuruldu. Sonradan ben cezaevindeyken onu vuran Davut Yıldız’la birkaç kez konuştum…Davut Yıldız’a Alaattin telefon etmiş ve “Öldür şu herifi” demiş. “Bana öyle talimat verdi ama ben bacaklarından vurmayı yeğledim” diyordu.

Soru:

Özal ailesinin bu işten ne çıkan vardı?

Yanıt:

Aramız çok iyi olduğu için, “İyiliğimi isteyerek yapıyorlar” diye düşündüm. Belki de onların da bir çıkan vardı. Belki Ahmet’in davasından para sahibi olamadılar, buradan bir şey beklediler.

Soru:

Alaattin Çakıcı’nın Engin Civan’dan ne kadar para tahsil etmeyi düşündüğünü biliyor musunuz? Sizin verdiğiniz rüşvetin dışında bir rakam belirlemiş olabilir mi?

Yanıt:

Alaattin Çakıcı ile hiç görüşmedim, bilmiyorum.

Soru:

Ama Alaattin Çakıcı’nın ya da Dündar Kılıç’ın bu aracılığının bir karşılığı olduğunu biliyor olmalısınız?

 

TÜRKİYE’DE BABALAR ve MAFYA      61

Yanıt:

Bir maceraya girmişsiniz. Onu bilmemek için eşek olmak lazım. Ama “Şu kadar vereceksin, bu kadar alacaksın” diye bir şey konuşulmadı. Alaattin Çakıcı daha sonra, para istedi benden. ‘Yok, olsa da vermem” dedim. Esasında ben polis sorgusunda da rahmetli Turgut Özal’a duyduğum saygıdan ötürü Özal ailesiyle ilgili bir şey söylemedim. Israr ettiler. Aslında polisler de Alaattin Çakıcı’ya asıl talimat verenin onlar olduğunu biliyordu. Ancak sustum. Bu yüzden suçlu konumuna düştüm. Beni bu duruma düşürenler Özallar’dı halbuki. Civan olayında istemeden bir kumpasın içine girdim.

Soru:

Konu mahkemeye intikal ettiğinde, siz rüşvet verdiğini iddia eden taraftınız.  Ama karşı taraf bunu reddediyordu. Hem suçlanacağınızı, hem de ispatlayamayacağınızı bildiğiniz halde, neden “Rüşvet verdim” dediniz?

Yanıt:

Doğruyu söyledim. Hakikatleri hiç tahrif etmeden bu parayı nasıl verdiğimi anlattım. “Vermedim” de diyebilirdim. Ama, Engin Civan hiç “Aldım” demedi. O dava da bizim beraatımıza gider gibi bir hava vardı. Ama İki davayı birleştirip sekiz ay ceza verdiler.Tahliye olduktan sonra kızımın diploma töreni için Washington’a gittim. Bir buçuk yıl bekler diye düşünürken, iki ay dolmadan cezamız onaylandı. O yüzden bugüne kadar vatanımızdan uzak kaldık.

Soru:

Engin Civan’ın da ABD’de yaşadığı biliniyor, onunla hiç karşılaştınız mı?

Yanıt:

Ben buraya geleli beş yıldan fazla oluyor. İşin enteresan tarafı, sadece burada olduğunu duyuyordum. Ama kimse onu arayıp da bulmuyor. Adamın Washington civarında yaşadığı belli.   Duyduğum kadarıyla  Bedesta’da yaşıyor. Araştırılsa beş gün, azami ongün sürer bulunması. Amerika gibi yerde İnsanı bulmak o kadar kolay ki. Ben saklanmıyorum ki. Rehberlerde telefon numaram var.

Soru:

Türkiye’de “kaçak işadamı” olarak biliyorsunuz. Yargıya olan 45 günlük borcunuzu ödemeyi düşünüyor musunuz?

Yanıt:

Biliyorum.  Bu sıralar bir af tasarısı var. O çıkağı takdirde benimki otomatikman kalkar. Zaten basit bir yargılamadan kalmış 45 günlük ceza… Şurası bir gerçek, “Civangate”, Alaattin Çakıcı’nın yeraltı dünyasında iki babalığının yer üstünde de onanmış olması açısından çok önemli. Daha sonraki yıllarda birçok olaya adı karışan Alaattin Çakıcı, Fransa’da yakalanıp Türkiye’ye getirildiyse de belli bir süre yatıp serbest kaldı. Tabii ki bu arada kendisine isnat edilen bütün suçlardan yargılanacak…

DÜNDAR KILIÇ ECELİYLE VEFAT ETTİ!

 

60 küsur yıllık Ömrünün çok Önemli bir bölümünü hapishanede geçiren, “babalar diinyası”nm bu ilginç ve “nevi şahsına münhasır” ismi Dündar Kılıç, son günlerinde gözlerinden çok rahatsızdı… Hemen her dakika doktor kontrolü altındaydı… Babalar dünyasının bu “gariban dostu”, “bonkör”, hatta “entel-lektüel olma yolunda çaba sarj’eden” siması hayata gözlerini yumduğunda ardından dostları ve onu sevenler kadar hasımları da, düş-manlan da üzüldüler, gözyaşı bile döktüler…

 

Sürmene kökenli Dündar Kılıç şu ölümlü dünyadan fırtına gibi gelip geçmiş, ardından uzun yıllar unutulmayacak bir “nâm” bırakmıştı…

“BABA”, “AĞA”,

“KABADAYI”,

“KÜLHANBEY”

DIŞINDAKİLER…

 

Yeri gelmişken “yeraltı dünyası’, “mafya”, “âlem” denilen bu muhitin satranç taşlarından “Baba”, “Ağa”, “Kabadayı”, “Külhanbey” gibi ana kavramlarının dışında, iki kavrama daha kısaca da olsa göz atmakta yarar var;

  1. Kopuk
  2. Tulumbacılar

Önce, şu “Kopuk” kavramına bir bakalım, neyin nesiymiş?

“Kopuk”un çok az bilinen bir anlamı şudur:

“Ağıl ve ahırların taban ve döşemelerinde birikmiş, kuruyarak sertleşmiş hayvan pislikleri, küreklerle kazınarak temizlenir ve ahırlardan dışarı atılırlar. İşte bu dışarı atılan kurumuş hayvan pisliğine, özellikle Rumeli ağızlarında, “Kopuk” denir…”

“Kopuk” bu anlamının dışında daha çok “işi gücü olmayan, serserilik eden erkek” anlamında kullanılır.

Osmanlıların son dönemlerinde belli töreleri ve gelenekleri olan kabadayı ve külhanbeylerinden farklı olarak ortaya çıkan, işsiz güçsüz serseri takımı “kopuk” diye anıldı… O dönemde devlet düzenindeki karmaşaya paralel olarak külhanbeylik ve kabadayılık yozlaştı ve çoğunlukla kirli-karanlık-kan im süz işlerle uğraşan bir “kopuk” takımı ortaya çıktı. Bunlar, kumar oynatılan kahvelerin ve ünlü meyhanelerin sürekli müşterileriydi. Kumar, kaçakçılık, fedailik, tetikçilik ve benzeri işlere karışıyor, bazıları da saray adına ajanlık (hafiyelik) yapıyorlardı. Kendi aralarında da bazı gruplara ayrılmışlardı. Birinci sınıftan olanlar yaz kış siyah pantolon (geniş bahriyeli paça), yelek ve ceket giyer, başlarına koyu renk fes takarlardı. İkinci sınıf kopuklar ise bellerine beyaz yün kuşak dolar, ayakkabılarının ökçelerine basarak giyerlerdi. Tümü ceketlerini bir omuzlarına atıp, kollarını hafif yana açarak dolaşırlardı.

TULUMBACILAR TAM 5OO YIL GÖREV YAPTILAR!

Gelelim “tulumbacı”lara…

“Tulumbacı”, Osmanlılarda günümüzdeki itfaiyecilerin görevini yapan askeri ve yerel kurumlarda görev alanlara verilen addır.Osmanlılarda ilk dönemlerde yangın söndürme araç ve gereçleri başlangıçta Bedesten’de durur, gereksinimi olan bunları alarak yangın söndürmeye giderdi.

Kentin hızla büyüyüp genişlemesi sonucu bu uygulama yetersiz kalınca, Yavuz Sultan Selim döneminde (1512-1520) Yeniçeri Ocağı yangınları söndürme işiyle de görevlendirildi. Yangın söndürme araç ve gereçleri, Şehremini (Belediye Başkanı) tarafından sağlanıp Yeniçeri Ağası’na verilmeye ve bunlar Ağa Kapısında muhafaza edilmeye başlandı.

Bu uygulama da istenilen sonucu vermeyince Yeniçeri Ocağı’na bağlı olarak “Dergah-ı Ali Tulumba Ocağı” adlı bir ocak kuruldu ve İstanbul’da çıkacak yangınları söndürmekle görevlendirildi. İlk Tulumbacıbaşı görevi de “Derviş Ağa” adlı birine verildi. Bundan dolayı tarih sahnesinden çekilinceye kadar tüm tulumbacıların pîri “Derviş Ağa” sayılmıştır (1720)…

İlk Tulumbacıbaşı Derviş Ağa’nın maiyetine şu görevliler verildi:

l kâtip

l kethüda

Yeterince çavuş

Yeterince çavuş yamağı

Yeterince odabaşı

50 kadar tulumbacı

50 kadar saka (sucu)

Öte yandan 1804’te, Yeniçeri Ocağı’nda acemi oğlanlardan tulumbacı yetiştiren ocaktaki görevlilerin sayıları artırılarak 530 kişiye çıkarıldı…

Yangınlar yeniçeri ağasının genel denetimi altında söndürülürdü. Bu tür uygulamalar 1825 tarihine kadar sürdü gitti. Bu tarihte İstanbul’da belli başlı her mahallede, her semtte, devlet dairelerinde, kiliselerde ve benzeri yerlerde birer “tulumba takımı” oluştu…

Bu tulumba takımları önceleri “Ağa”, sonraları “Reis” denilen kişilerce yönetildi. “Reis” sözcüğü, tabii bu anlamda bir İstanbul halk türküsüne de yansımıştır… Şöyle ki:

“Kadırga’dan kalktık her şey selamet Aksaray’a gelince koptu kıyamet “Hürşit Reis” sandık sana emanet..” Ancak, uygulamalarda reisler yangın söndürmeye bizzat katılmaz, bu işi “İkinci Reis” denilen yardımcıları yerine getirirlerdi. Reis ve İkinci Reisten sonraki tulumbacılar şunlardı:

Fenerci (en önde koşarak, geceleri elinde fener tutan),

Borucu (önde koşarak elindeki boruyu öttüren),

Kökenci (tulumbanın kollarını aşağı yukarı indirip, aygıtı çalıştıran).

Hortuzacu (yangın alevlerine; hortumla su sıkan),

Uşak (tulumbayı yangın yerlerine sırtlarında koşar adım taşıyarak yetiştirenlerin her biri).

Uşaklar, tulumbayı saplarından omuzla-yarak taşıdıklarından birbirlerine “omuzdaş” diye hitap ederlerdi. “Omuzdaş” deyimi, aslında bir tulumbacı deyimi olarak argoya, dolayısıyla dilimize girmiştir.

“Fenerci”, tulumba takımının ağası, yol göstericisi ve yangına en önde gideniydi.Uşaklar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmek fenercinin göreviydi.“Reis”, yangına koşarak giden tulumba takımını genellikle bir at üzerine izlerdi.Yangına koşar adım gidildiğinden uşakların yorulmamaları ve gidiş hızının azalmaması için uygun zamanlarda takım değiştirilirdi.

TULUMBACI NARALARI!

Tulumbacılar yangına giderlerken ve yangından dönerlerken hangi semt ya da mahallenin tulumba ocağından olduklarım belirtmek için ahalinin kalabalık olduğu noktalarda olanca güçleriyle bağırarak nâra atarlardı.

En ünlü “tulumbacı nâralarından ikisi şöyleydi:

“Heeeyt!..

Karada aslan, denizde kaplan, yetmiş iki buçuk millete duman attıran, yaman gelir, yaman gider, Çeşmemeydanı’nın yiğitleri…

Heeeyt!”

Heeeyt!

Sağdan gelen, sola giden, yaman gelen, yaman giden, şeş atan yek oynayan. Kasım-paşanın yiğitleri!..

Heeeyt!”

Yangını söndürmeyi başaran tulumba takımına, kurtardıkları evin sahibi “hisse” denilen (genellikle kurbanlık koyun) bir ödül verirdi. Hisse, reis tarafından tulumba takımındakilere bölüştürülürdü.

Bunun dışında borucu, kökenci ve fenerciler de ev sahibinden “borucu bahşişi”” denilen bir bahşiş para da alırlardı.

Tulumbacılar, aralarında çıkan kavga, doğuş ya da başka anlaşmazlıklar yüzünden mahkeme, kadı önüne çıkarılmaz, örneğin uşaklar arasındaki anlaşmazlıkları “fenerci”, daha başkaları ve büyük rütbeliler arasındaki anlaşmazlıkları “reis” çözümlerlerdi. Tulumbacılar “sofa” denilen ya da “devan” denilen bir kurul önünde yargılanırlardı. ‘Tomruk” cezasına çarptırılan tulumbacının ayaklan prangaya vurulur, koğuş içinde ceza süresi kadar hapsedilirdi. İnfaz sırasında yangın çıkacak olursa pranga çözülür, cezalı tulumbacı da yangın söndürmeye giderdi. Kırbaç cezası ise Reis tarafından hemen uygulanırdı.

Her tulumba taşıyan takımın “Karakaçan”, “Muştu”, “Kaptan” gibi kendilerine özgü birer adı vardı.Tulumbacılar arasında rekabet yüzünden sık sık kavgalar çıkardı. Bunların arasında ağır yaralanma, hatta ölümle sonuçlananlar bile olurdu.

İlk tulumbacıların kıyafetleri Yeniçeri kıyafetlerinin aynıydı. Bunlar, başlarına “tas” denilen bakır miğfer giyerlerdi. Gövdelerine kolsuz birer gömlek geçirirlerdi; gömleği iliklemez, göğüsler tamamen açık dururdu. Belden aşağılarına, diz kapaklan altına kadar inen bir dondizlik giyerlerdi. Uşaklar 1880 -1890 arası mutlaka yemeni giyerlerdi. Bu gelenek, 1890’dan sonra bırakıldı. Sonraları da tulumbacı kıyafetleri çeşitli değişikliklere uğradı. Yangınlara çıplak ayak gitmek âdet hâlini aldı. ‘Tas” yerine “Kalaf” denen başlıklar giyilmeye başlandı. Kış günlerinde ise tulumbacılar “kartal kanat” denilen yünden yapılmış kaputlar giydiler. Yeniçeri Ocağı ile birlikte yeniçeri tulumbacıları da dağıtıldıktan sonra (1826), bu işleri daha çok esnaf takımından kimseler yapmaya başladı. Tulumbacıların kıyafetleri de değişikliğe uğradı. 1890’dan sonra her tulumba takımının kendisine Özgü bir forma giymesi kabul edildi. Tulumbacılar başlarına keçe külah, “ketflye” sardılar, beyaz dizlikler kuşanmaya başladılar.

Tulumbacılar son zamanlarda “mintan” denilen kukuletalı, koyu devetüyü renginde aba ile potur, başlarına kalıplı ve sıfır numara fes, feslerinin üstüne de Trablus kuşağı ya da ipekli mendil, bellerine Girit kuşağı sararlardı. 1894’te İtfaiye teşkilatının kuruluşuyla tulumbacılar tarih sahnesinden çekildiler…

 

POST – MODERN BİR BABA YADA KABADAYI:

NİHAT AKGÜN!

Kendisine “Ülkücü Baba” denmesine pek bir şey demezdi ama, kendi otelinde bundan birkaç yıl önce uğradığı silahlı bir saldırı sonucu arkasında iki erkek evlat ve gözü yaşlı bir eş bırakarak genç yaşta hayata veda eden Nihat Akgün, göğsünü gere gere “Ben. Türk Milliyetçisiyim” demişti her an…

Nihat Akgün, gerçekten ilginç bir kişiliğe sahipti. Yüksek öğrenimini Avrupa’da tamamlamıştı. Halı ticaretiyle ve turizmle uğraşıyordu. İstanbul’daki ünlü Akgün otelinin sahibi olan bu “post-modern baba” iyi derecede Almanca ve İngilizce dillerine vakıftı… Türk tarihini de en ince detaylarına kadar bilen bir tarih düşkünü bir “Türk sevdalısı”ydı…

Nihat Akgün’ü yakından tanıyabilmek, onu — tarafsız bir şekilde — anlayabilmek için gazeteci Yüksel Şengülcün onunla yaptığı şu röportajı okumak gerekir diye düşünüyorum…

İşte Şengül’ün Nihat Akgün röportajı:

“Lâlelide, Akgün Otelindeki bürosunda, kollarını açarak karşılıyor bizi Nihat Akgün… “Tanrı Türkü korusun” yazılı bir bozkurt heykeli; hemen önünde, bir sandık rengârenk teşbih; yanında antika silahlarla dolu bir cam masa… Oturduğu koltuğun arkasında tavana kadar uzanan bir halı, üzerinde Atatürk resmi… Ve “Bu benim temel yapım” başlığıyla çerçevelenmiş bir yazı… Yazılanlar aynen şöyle:

“Şovenist olmadan milliyetçi, yobaz olmadan dinine bağlı, mutaassıp olmadan manevi değerlerine bağlı, ateist ve dinsiz olmadan laik, taklitçi olmadan medeniyetçi, komünist olmadan sosyal adaletçi, disiplinsiz ve anarşist olmadan demokrat, ihtilalci olmadan ihtilalci, isyankâr olmadan kanunlara saygılı, mürayi olmadan terbiyeli, dalkavuk olmadan saygılı, mütecaviz ve küstah olmadan cesur, kibirli olmadan vakur, patavatsız olmadan doğru sözlü, şahsiyetsiz olmadan müsamahakâr…’

Ve Nihat Akgün ile “Dobra Dobra” konuşmaya başlıyoruz:

  1. Şengül:

Nihat Bey, ticaret hayatınızdaki çalışmalarınız pek yaygın doğrusu. Ayrıca geniş bir yelpazeyi kaplıyor… Ancak, ne olursa olsun sizin adınız geçince hemen “babalık” müessesesi ön plana çıkıyor… Neden?

Nihat Akgün:

Ben Vefa  Lisesi’nde okudum.   1970-1971’de Liselerarası güreş şampiyonu oldum.Bana “Baba” derlerdi. Babalığım güreşten gelir. Şefkatliyim çevreme. Ama bu ‘babalık hep yanlış yorumladı.   Yeraltı Dünyası’   denildi,‘Mafya’ denildi… Bakın 43 yaşındayım. Hayatımda trafik suçu bile işlemedim. Hiç sabıkam yok. Devletin verdiği ruhsatlı silahım var. Sade bir vatandaşım, vergi mükellefiyim… Bugüne kadar hiçbir olaya adım karışmadı. Ama çevremin çok büyük oluşu, çeşitli kademelerdeki insanlarla samimiyetim nedeniyle adım ‘baba’ya çıktı. Önce karşı çıktım. Sonra bende alıştım… ‘Ülkücü Baba’ dediler. Benimle tanışmak isteyen bana anında ulaşır. Türkiye’de sekreter kullanmayan tek iş adamıyım… Telefona direkt ben çıkarım… Ne borcum var, ne problemim var… (Nihat Akgün’ün problemi yok. Ama problemi olanlar sürekli arıyorlar onu. Bu sohbet sırasında, sayısız telefon geldi iş buluşması için. Ayrıca, İngiltere’den Asil Nadir aradı).

  1. Şengül:

Asil Nadir’in durumu nedir?

 

Güneş gazetesinin binasını yıkıp oraya bir han dikmeyi planlıyor;   kısmet olursa onunla birlikte yapabiliriz bu işi…

  1. Şengül:

Nihat Bey, alacaklarım tahsil edemeyenler de size başvurur mu?

Nihat Akgün:

Bizim yörelerde,   kan davası olanlar,alacak borç davası olanlar,   kavgalı dargın olanlar için toplanılırdı. Meclis denirdi buna…İstanbul’da ‘babalar Âlemi’nde buna racon denilir… Sağ olsunlar, beni bir büyükleri olarak görüyorlar ve geliyorlar.   Şahsi menfaatimiz yoktur. Allah rızası için yapılır bu iş. Ama bana Tahsildar, marya babası’ dediler… Olsun, zaman beni haklı, onları haksız çıkardı. “Zaman en kötü testeredir, Kant” (Karşılıklı gülüşüyoruz…)

  1. Şengül:

Peki, Nihat Bey, Türkiye’de “Babalık” müessesesi yok mu?

Nihat Akgün:

Bakın, babacan bir milletiz. Bu nedenle, semtlerde, mahallelerde bile ‘Kabadayılar’ vardır. Biz, millet olarak Akdenizli görülsek de… Avrupalı gibi hiçbir zaman düşünmeyiz. Ama, iyi babalar da vardır…  Çok önemli mevkide olan bir dostum var. Onun söylediği gibi bir laf var. Aynen şöyle: “Paran pulun varsa çık âleme, bu. toptum baba görsün; paran yoksa git evine, bari çocukların baba görsün…

 

  1. Songül:

Neden bu önemli kişinin adını söylemiyorsunuz?

Nihat Akgün:

Bakın, şimdi, bazen bakanlarla, milletvekilleriyle, önemli bürokratlarla oturup konuşuyoruz… Yanımızda mutlu oluyorlar, sonra başka bir yerde benimle oturup muhabbet ettiğini, beni iyi tanıdığını söylemeye çekiniyor… Oysa benim saygın bir adım var. Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirci bile beni iyi tanır, sever… Başbakanlık döneminde gittiği Amerika’da BBC’ye birlikte çıktık. Şimdi yurtdışına giden  başbakanları yerel  televizyonlar bile göstermiyor…

  1. Şengül:

Adım saygın dediniz… Soyunuz, sülaleniz?

Nihat Akgün:

Elbette; Elazığ ile Diyarbakır arasındaki   Çüngüş   kasabasıdır   memleketim.   Oğuz Türkleri’nden bu kasaba, tek Kürtçe bilmeyen kasabadır. Halen 3 bin akrabanı var. Adana,Bursa, İzmir ve İstanbul’da yaşamakta olan15 bin nüfuslu bir ailenin çocuğuyum…

  1. Şengül:

Hasımlarınız var mı?

Nihat Akgün:

Olabilir.  İnsanoğlu bu,  ne zaman ne yapacağı hiç belli olmaz… Ancak, herkes şu nu iyi biliyor ki, ben korumalarla gezmem. Allah’tan başka kimseden korkmam,. Ben kendimden eminim. Ama kader, bilemem…. Bazıları benim önüme bardak atsa, şöhret olacağını düşünür. Ama akıllı olmalı, iyi düşünmeli. Benim önüme bardak atabilir, bana bir kurşun sıkabilir. Ancak, tam beynimden vurması lazım, yoksa affım olmaz… Sonunu bilmeli…

  1. Şertgül:

Yardım edici, himaye edici özellikleriniz var… Sanat dünyasında kol-kanat gerdikleri niz var mı?

Nihat Akgûn:

Çevremdekilere elimden geldiği kadar yardım ederim.  İsim vermem…  Ben,  bütün sanatçıları severim, onlar da beni sever…

  1. Şengül

Başlan sıkışınca sizi arayanlar oluyor mu?

Nihat Akgün:

Zaman zaman herkes birbirini arar…Beni tanıyan herkes arar… Hoşuma gider…

  1. Şengül

En son Kumkapı’da işlenen bir cinayet oldu. Cinsel Taciz adıyla anıldı bu cinayet…Kumkapı’daki restorantların işini etkiledi mi bu olay?

Nihat Akgün:

Ben, Kumkapı Güzelleştirme Derneği fahri başkanıyım… Esnaf, bu olay yüzünden çok zarar gördü. Oysa, hadise sıradandır. Son on yılda bir kez meydana geldi bu olay… Bir kadın, bir erkeği bıçaklamış olabilir… Altında başka şeyler arıyorlar… Yok, bir şey yok…

  1. Şengül

Gelelim uyuşturucuya… Sosyeteye, sanat dünyasında uyuşturucu çok mu yaygın?

Nihat Akgün:

Bugünlerde birlik ve beraberliğimizdeki zayıflamalar nedeniyle bu olaylar artıyor. Töre, yaşantıyla yumuşatıldı, geleneğe Özentiler katıldı, soydan uzak bataklığa batıldı. Kavga büyük, ülkü büyük, Türk büyük…’ İmamoğlu adlı bir arkadaşımız yazmış;  bence kendini boşlukta hisseden  insanlar,   özenti  insanlar kullanılıyor… Allah yardımcıları olsun…

  1. Şengül

Şimdi politikaya gelelim… 24 Aralık tarihinde yapılacak olan genel seçimler için pek çok ünlü bürokrat, işadamı politikaya soyunuyor. Siz, milletvekilliği adayı olmayı düşünüyor musunuz?

Nihat Aygün;

Milletimin bana ihtiyacı olursa elbette… Büyüklerimin takdiridir… Görev verilirse, tabii ki kabul ederiz… Geçenlerde bir gazeteci açık oturumda ‘Nihat Akgün politikaya girecek’ denilince, ‘Allah korusun’ dedi. Sordum ona daha sonra, niye ‘Allah korusun’ kardeşim? Boyum mu kısa? Tahsilim mi yok? Bu memleketin  evladıyım,   sabıkam yok,   siyasi görüşüm var…   MHP’liyim,  gururla  söylerim bunu… Milletvekili de, bakan da olabilirim… Bakın, 10 sene önce Florida eyaletinde, bir mafya babasını emniyet genel müdürü yaptılar… Neden? Çünkü kimse ona rüşvet yediremedi de ondan.

  1. Şengül:

Milletvekili adaylığınızı koyacak mısınız?

Nihat Akgün:

Büyüklerim karar verir… Ama, adaylığımı koyarsam kazanırım… Ayrıca bu ülkede, Cumhurbaşkanı  ile  başbakandan  sonra  en çok benden söz edilir.

  1. Şengül:

‘Büyüklerim’ diyorsunuz, karan onlara bırakıyorsunuz. Kim bu büyükler”?

Nihat Akgün:

Sayın Alpaslan Türkeş ve babam Osman Akgün…

  1. Şengül:

Adaylığınızı koymaya karar verirseniz,hangi bölgeyi seçersiniz?

Nihat Akgün:

Neresi olursa, farketmez… Ben milletimi seviyorum, ülkemi seviyorum. Milyonlarca insan beni seviyor… Seçime girersem, kesin milletvekiliyim.,.   Resmi   sıfatım   olmasa   da kendimi öyle hissediyorum…

 

  1. Şengül

Parlamentoya girerseniz neler yaparsınız?

Nihat Akgün:

Birlik   beraberlik   önemli.   Güneydoğu’daki yara büyük… Ama buna da çözüm var…  Bu çözümü o gün gelirse açıklayacağım… Mertçe, dobra, art niyetsiz… Ayrıca, bazen Meclis’i gösteriyorlar, çocuklara iyi örnek olmayan kavgalar içindeler.  Bana ‘baba’ diyorlar, ‘kabadayı’ diyorlar. Bunlar da ‘sokak çocuğu’ gibi kavga ediyorlar.

  1. Şengül:

Peki, bir gün ‘bakanlık’ gündeme gelirse, hangi bakanlığı seçersiniz?

Nihat Akgün:

Mizacıma uyan bakanlık isterim… Herkes işini bilmeli… Versinler Adalet Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nı ya da Dışişleri Bakanlığı’nı, o zaman kendimi ispat edeyim…

  1. Şengül

Alpaslan Türkeş’i ne zamandan beri tanıyorsunuz?

Nihat Akgün:

Lise yıllarında fikirlerini benimsedim.Korkunç bir sempatim vardır. Dünyadaki nadir liderlerden birisidir. Türkeş ‘Öl’ desin, ölürüm. Böylesine bağlıyım ona…

 

BÎR BAŞKA KALEMDEN NİHAT AKGÜN!

Kendi mekânlarından birinde, hiç beklemediği bir anda pusu kurularak öldürülen Nihat Akgün, Akgün. Şirketler Grubu’nun sahibiydi ve bu gruba ait tam 16 şirket vardı. ‘Mayna’ adlı lokantasında, çapraz ateşe tutularak öldürülüp hayata veda ettiğinde, geriye çetin bir yaşam öyküsünün yanı sıra sevilen, sayılan bir “isim” bırakmıştı…

1980’li yılların sonlarına doğru, Türkiye’nin ünlü gazetecilerinden Emin Çölaşan, onunla bir “röportaj” yapmak gereksinimi duymuştu.

İşte Emin Çölaşan’ın “Nihat Akgün röportajı”:

“Baba” olduğunu kabul eden hah tüccarı ve otel sahibi Nihat Akgün, ülkenin gidişinden memnun değil. “Babalık ucuzladı, ayağa düştü” diyor.

Haftanın Konuğu: Nihat Akgün…

1953 yılında, o dönemde Elazığ’a bağlı olan Çüngüş İlçesi’nde doğdu. İlkokulu Elazığ’da. Ortaokul ve Lise’yi İstanbul’da bitirdi. Sonraki yıllarda, Avusturya’da işletmecilik eğitimi gördü.

İstanbul’un ünlü “Baha’larından olan Ak-gün, halen halı ticareti yapıyor ve turizmle ilgileniyor. Evli ve iki erkek çocuk babası olan Akgün, Almanca ve İngilizce biliyor.

Çölaşan;

Sayın Nihat Akgün, İstanbul’un ve ülkemizin önde gelen “Baha’larından birisiniz. Diğer babalarımız gibi hem işadamlığı yapıyorsunuz, hem de babasınız!.. Bugün sizinle bu babalık konusunda konuşmak istiyorum. Önce okuyucularımıza biraz kendinizi tanıtır mısınız lütfen?

Ben Çüngüşlü bir ailenin çocuğuyum. Eskiden Çüngüş Elazığ’a bağlı bir ilçeydi. Sonraki yıllarda Diyarbakır’a bağlandı. Avusturya’da işletmecilik eğitimini bitirdikten sonra Türkiye’ye döndüm ve halıcılık işine merak sardım. Şu anda İki adet 500 sayfalık halı kitabı yayınlamak üzereyim. Ayrıca İstanbul Laleli ve Beyazıt’ta iki otelim var. Mal varlığım helal para üzerine kurulmuştur.

Devletime vergimi verdiğimden başka, bütün vatandaşlık görevlerimi yerine getirdiğim için, iç huzura sahip biriyim. Kardeşlerim İstanbul’da beş yıldızlı bir otel yaptırıyorlardı. Fakat gazetelerde benimle ilgili olarak “Mafya, Baba” gibi laflar çok çıkınca, kardeşlerim bu durumdan rahatsız oldular ve şu anda işlerimizi ayırdık…

Çölaşan:

Size Mafya denilmesinden, baba denilmesinden rahatsız mı oluyorsunuz?

Akgün:

Mafya lafından memnun değilim, çünkü Mafya değilim. Mafya deyince herkesin aklına, kulak kesen, göz çıkaran, fidye alan, ayağına kurşun sıkan, kan kız işine veya uyuşturucuya bulaşmış, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı  yapan  kimseler  geliyor.   Bizde  Allah’a şükür böyle durumlar yok. Baba diyorlar, kabadayı diyorlar, bunları kabul ediyoruz Ama Mafya değiliz. Bunları birbirinden ayırmak lâzım.

Çölaşan:

Bunların arasında ayırım nedir şimdi?

Aygün:

Mafya, dünya bağlantısı olan yasadışı işler yapar. Ben bugüne kadar yasadışı olan hiçbir olaya karışmadım.   Ama  kabadayılık,Allah’ın ruhunda da vardır. Allah niçin Hazreti Ali’yi yaratmış? Güç ve kuvvet, Allah vergisidir. Bu yüzden ben baba denilen olayı babacanlık, sevecenlik olarak kabul ediyorum. Bizim toplumumuzdaki inisiyatif budur. Örneğin Türk milletinin hepsinde kabadayılık olayı hakimdir. Çocuk doğduktan sonra, emzikten falan sonra eline naylon tabanca alır. Avrupa’da çocukların eline psikolojik durumu bozulmasın diye tabanca vermezler. Biz. Anadolu’da büyüdük. Mertlik, yiğitlik, yalan söylememek gibi şeylerle Övünürüz. Türküm ve elhamdülillah Müslüman’ım. Şu anda dört bin kişilik bir aşiretin çocuğuyum. Dışarı kız vermeyiz, kız almayız. Ama bu dışarıdan kız almama töresini ilk defa ben bozdum ve aşiret dışından bir hanımla evlendim.

Çölaşan:

Yani sonuç olayını, Mafya olayını reddediyorsunuz,   ama  babalık ve  kabadayılık olayını kabul ediyorsunuz?

Aygün;

Mafya’yı  reddediyorum,  çünkü hiçbir zaman karanlık ve yasadışı ise bulaşmadım. Çünkü  ben vatanımı,  milletimi  seviyorum. Milliyetçilik herkesin ruhunda var. Ben bir Türkmen çocuğuyum ve Türk olmakla gurur duyuyorum. Ama baba olduğumu kabul ediyorum. Kabadayılıksa, hiçbir zaman mertlikten kaçınmadım.  Her beladan kaçtım ama, kapıma kadar gelen hiçbir beladan da kaçmadım, Allah’ıma bin şükür, yüreğim de yerinde, bileğim de yerinde.

Çölaşan:

Şimdi ceketinizin altında kocaman bir tabanca görüyorum. Bu tabanca ruhsatlımıdır?

Akgün:

Devletin verdiği ruhsatlı silahı taşıyorum. Bazı olaylarda hedef gösterildim. Birkaç yayında kapak olarak çıktım. Üzerime atılan suçlar ve hasbelkader karıştığım bazı olaylar beni hedef yaptı.

Çölaşan:

Bu arada Milliyet gazetesinden Aydın Özdalga  ve  Mücahit   Büber  arkadaşlarımızı dövdürtmüştünüz galiba?..

Akgün:

Emin abi, size şerefim üzerine yemin ediyorum ki, o olayı ben yaptırmadım. Orada ben büyük haksızlığa uğradım. (Nihat Akgün burada olayı ayrıntılı olarak anlatıyor. Ancak yer darlığı nedeniyle veremiyorum…) Benden habersiz olmuş bir olaydır. Kaldı ki ben bu konuda mahkemeye çıktım ve beraat ettim.

Çölaşan:

Kaç defa mahkemeye çıktınız şimdiye kadar çeşitli olaylardan? Bir de şunu soracağım… Sabıkalı mısınız siz?..

Akgün:

DGM dahil 22 defa mahkemeye çıktım ve hepsinden beraat ettim. Sabıkam yok. Zaten olsaydı, silah ruhsatı verilmezdi.

Çölaşan:

Peki siz bu yollara, bu âleme nasıl girdiniz sayın Akgün?

Akgün:

Valla efendim, çevremizde sayılıp sevilen insanlarız. Benim dedem de, babam da böyleydi. Bazı insanlar arasında anlaşmazlık ortaya çıktığı zaman, bu âlemde “Racon” denilen ve aslında Allah rızası için yapılan toplantılara çağrılırız. Bizim orada verdiğimiz karar, kanun gibidir ve kesindir. İki taraftan hiçbiri “Hayır”   diyemez.   Eğer   bizim   doğruluğuna inandığımız bir karar varsa,  orada silah ve Kur’an üzerine yemin edilir. Bizim verdiğimiz kararı dinlemeyen olursa; olmaz tabii…

Çölaşan;

O zaman ne yaparsınız?.. Vurur musunuz o kararı dinlemeyen kimseyi?

Akgün:

Normalde, tabiatıyla bizim gözümüz den düşmüş olur. Bizim gözümüzden düşen insanlar da, muteber insanlar olmazlar.

Çölaşan:

Peki bu işin cezası nedir?

Akgün:

Cezası her türlü verilir.

Çölaşan:

Bir de şu var… Sizin bu âleme girişiniz önce para gücüyle mi oldu?

Akgün:

Belki para gücü, belki bilek gücü, belkide yürek gücü… Sağ olsunlar, şimdiye kadar gelmiş geçmiş baba âleminde beni sevip sayarlar. Hepsiyle iyi geçinirim, hepsi beni sever. Şimdiye kadar hiçbiriyle tartışmamız olmamıştır. Zaten bir ağırlığımız olduğu için bizi kabul ediyorlar.

Çölaşan:

Yanınızda kaç kişi çalıştırıyorsunuz?

Akgün:

Sigortalı olarak 150-160 kişi var.

Çölaşan:

Onun dışında baba olarak kaç kişiyi besliyorsunuz?

Akgün:

Tabii yardımcılarım var, şoförlerim var, sağa sola koşması için adamlarım var. Var böyle işte… Çünkü topluma mal olmuşuz…Bir  gazinoda  oturuyorsunuz  örneğin…   Biz isimli insanlarız… Adam hava olsun diye kendine isim yapsın diye önümüze bardak atar.Biz bu olaylara karışmayalım diye. Yanımızda dolaştırdığımız adamlarımız vardır. Eğer bize karşı yapılan bir hareket varsa, karşılık görür… Adamlarımız gidip paşa paşa vazifelerini yapar orada…

Çölaşan:

Siz kendiniz karışmaz mısınız bu gibi olaylara?

Akgün:

Niçin karışayım? Bizim adımız zaten çıkmış dokuza, inmez sekize… Toplumun gözünde öyle,  kanunun gözünde öyle…  Onun için, karışmamak gayet normaldir.

Çölaşan:

Siz ülkücü müsünüz?

Akgün:

Ülkücüyüm ama ne MHP ne de Ülkü Ocakları’na kaydım var. Sayın Türkeş’in fikirlerine çok saygı besliyorum. Çok hürmet ettiğim bir büyüğüm. Sayın Süleyman Demirel’in de hayranlarından biriyim. Ama bugüne kadar MHP’ye para falan hiç yardım yapmadım.Yine de ülkücülüğümle gurur duyuyorum.

Çölaşan:

Çek – senet tahsilatı yapan Ülkücü Mafya’da var mısınız?

Akgün:

Benim böyle şeylere ihtiyacım olmadığını çevremdeki herkes bilir. Fakat ben yayın organlarında benim de bu işlerin içinde olduğum konusunda bazı şeyler çıktı. Ben öyle şeye hiç tenezzül etmedim.

Çölaşan:

Peki, bir yakınınız size gelse ve böyle bir tahsilatı yapmanızı rica etse, ona ne derdiniz?

 

Akgün:

—•Ağırlığımı koyarım, ama öyle silahla falan değil… Haklı olduğu davasında yardımcı olmaya çalışırım. Telefonu açıp rica ederim.Onun hayatının buna bağlı olduğunu anlatmaya çakşırım karşı tarafa…  Normal olarak her insana yardımcı olurum. Ama üç milyonu peşin verip 20 milyonluk mal alır ve paranın gerisini ödemez… Peki burada mah satan küçük  esnaf nedir?  Büyük  holdingleri  devlet kurtarıyor. Peki, küçük iş adamını kim kurtaracak?..   Yani   dünyanın   her  yerinde   böyle olaylar olur. Kanunlar bütün vatandaşları korumak için yapılmıştır. Eğer devlet bu olaya ciddi olarak el koysa, bu gibi şeyler hiç olmayacaktır. Bugün çekinin, senedinin parasını alamayan vatandaş mahkemeye gitse, davası birkaç yıl sürmektedir.

Çölaşan:

Ülkücü olduğunuza göre, siyasi görüş olarak sola karşı mısınız?

Aygün:

Kesinlikle karşıyım. Benim kadar vatanını seven solcu varsa, gelsin onun elini ayağını öpeyim. Ben bu vatanı seviyorum.

Çölaşan.:

Sayın Baba Nihat Akgün, şimdi şu sizin âlemdeki racon kesme olayını sormak isti yorum. İhtilafa düşmüş iki taraf, sizin huzurunuza geldi diyelim.. Ve siz racon kesip birini haklı, diğerini haksız bulacaksınız ve sizin verdiğiniz karar kesin olarak uygulanacak. Peki siz hiç yanlış karar vermez misiniz bu işi yaparken?

Akgün:

önce şunu söyleyeyim… Racon kesilirken bizim camiamızdaki bazı büyüklerimiz ve dostlarımız da olur orada.,. Bunlar kafa kafaya verir… Aynen bir mahkeme heyeti gibidir. İhtilaflı taraflar da hazır bulunur. Her taraf savunmasını yapar. Sonra raconu bir kişi keser. İki tarafın da gönlü alınır. Raconu kesen baba, tarafları o gece ya gazinoya, ya da yemeğe götürür. Mesela ben, bir yere çağrılmışsam, ben haklıyı haksızı ayırt edebilecek bir insansam, benim kestiğim raconu hiç kimse bozamaz. Artık herkes ona uymak zorundadır…

Çölaşan:

Peki  ya  verdiğiniz  karara  uymayan olursa?

Akgün.:

Hiç olur mu?.. Çünkü iki taraf da bizim keseceğimiz racona uyacağını peşin olarak söylemiştir. Yoksa birisine gidip de zorla kabul ettirmek mümkün değildir.

Çölaşan:

Yani tarafları dinledikten sonra raconu bir kişi mi kesiyor?

Akgün:

Aynen mahkeme gibidir… O toplumda en büyük kabul edilen kişi, yanındaki heyete danıştıktan sonra raconu keser.

Çölaşan:

Şimdiye kadar siz kaç tane racon kestiniz?

Akgün:

Her gün üç beş racona şahit oluyoruz.

Çölaşan:

Yani bu kararların Yargıtay’ı, temyizi falan yok mu?..  (Sürekli kahkahalar) Akgün:

Hayır, karar kesindir!

Çölaşan:

Sayın Baba Nihat Akgün. sizin babalar âleminde bugün Türkiye’nin gidişi konusun da  ne  düşünülüyor?.,  Yani  bizim  babalar ANAP yönetimi (ANAP iktidardadır) için ne düşünüyor?

Akgün:

Valla herkes karşı… Ben size şahsi fikrimi söyleyeyim… Ben memnun değilim. Bu vatan benim. Ben bu düzenin değişmesini istiyorum. Zannediyorum ya siz yazmıştınız ya da çok sevgili Hasan Pulur Abim yazmıştı…

“Hasandağı arpalıktır eğer saban yürürse… Her derede bir değirmen eğer suyu gelirse… Her kümeste bir tavuk eğer millet verirse… Güzel gidiş bu gidiş eğer sonu. gelirse…”

Düzen  böyle  giderse   iyiye   gitmediğimiz apaçık ortada.,.

Çölaşan:

Peki bu konuda babaların eğilimi nasıl genelde?

Akgün:

Onların da ekonomik krizleri vardır.

Çölaşan:

Bizim bütün babalarımızın baba olmanın ötesinde bir de yasal işleri var. Öyle değil mi?..

Akgün:

Tabu hepsinin şirketleri var. Ama olmayan da olabilir. Mesela ben, 14 yıldır halıcılık yapıyorum. Çok miktarda hah ihracatı yaptım. Devlet halıda yüzde 40 vergi iadesi ödüyordu, ben bir kuruş bile almadım. İşte maliye uzmanları orada. İsterseniz dosyalarla ispat edeyim.

 

Çölaşan:

Arada hayali ihracat falan da yaptığınız olmadı mı?

Akgün:

Hayali   ihracata   kesinlikle   karşıyım. Okuma yazma bile bilmeyen hayalciler, bugün trilyonlarla oynuyor. Biz bu düzene karşıyız. Bizim babalarla hayalcileri karıştırmasınlar…

Çölaşan:

Kim öbür babalar?

Akgün:

Turan Çevikler falan… Benim devletim güçlü olmalı.

Yani sizin babalarda hayali işi yoktur diyorsunuz?

Akgün:

Mümkün değil. Ben karışmadım… Benim tanıdığım simalar da karışmadı.  Karışmaları da mümkün değil. Biz bu haksız düzenin karşısındayız.

Çölaşan;

Peki siz hayali ihracatla malı götüren Turan Çevik ve diğerlerini baba olarak mı tanımlıyorsunuz?

Akgün:

Basın Öyle yazıyor, ama biz diyoruz ki,

 

“Babaları dubaları, ülkücülerle tilkicileri ayırmak lazım”… Bunlar gazinoda iki el sıkmakla baba olmuşlar. Babalık bu değildir. Babalık insanlık, sevecenlik, dürüstlüktür. Haklıya, fakire, garibana yardımcı olmaktır.

Çölaşan:

Yani son zamanlarda babalık ucuzladı mı?

Akgün:

Çok ucuzladı. Gerçekten ayağa düştü.

Çölaşan:

Peki, gerçekten baba olarak gördükleriniz bunlara karşı çıkış yapmıyorlar mı?

Akgün:

Valla karanlık ve sis, gelip geçicidir, Akla kara, güneş doğunca belli olur. Gün gelecek bunların hepsi gidecektir, elekten elenecektir. Eleğin üzerinde kalanlar kalıcı olacaktır. Bu işler böyledir…

Çölaşan:

Nihat Bey, sizin âlemde gece hayatı da çok önemli duyduğum kadarıyla. Mesela oralarda, gece kulüplerinde ve gazinolarda saygı gösterisine çıkılıyor… Öyle değil mi?

Akgün:

Normaldir… Siz her gün aynı bakkal dan alışveriş ediyorsanız, bakkal size saygı gösterecektir. Biz de her gün bu âlemde eğlendiğimize göre,   en  iyi yerlerde  oturmaya hakkımız vardır. Eğer sen oradaki garsonun ve kominin gönlünü alıyorsan, o da senin gönlünü almaya mecburdur. Evet, gece âlemlerinde saygınlığımız vardır. Düşünün, babasınız ve en iyi yerde oturuyorsunuz. Bilirsiniz ki, herkesten saygı görüyorsunuz, etin en iyi yeri size geliyor, şarkıların en güzeli sizin için söyleniyor. Bu da insanlık, efendilik ruhudur…

Çölaşan:

Peki, gazinoya gidince kaç kişi olursunuz genelde?

Akgün:

Efendim, çevre olayıdır, dost olayıdır.İnsanlar stres atmak için eğlenmeye giderler. Biz isimli insanlarız. Yandaki masanın şekilli oturuşu bizi rahatsız eder. Normal olarak üç, beş adamımız da arka masada otururlar.

Çölaşan:

Yani yanınızda mutlaka fedailer bulunuyor mu?

Akgün:

Normaldir… Düzen böyledir.  Nasıl ki devlet büyüklerinin koruması var, biz de kendimizi korumaya almışızdır.

Çölaşan:

Bu   ünlü   sanatçıların arkasında da mutlaka sizin babalardan biri oturuyor mu? Yani onları da koruma altına alıyor musunuz?

 

Akgün:

Gidip geldikçe onlarla haşır neşir olursun. Bir dostunun düğünü olur, rica edersen ücretsiz gelir. O senden para istemiyorsa, senin de onun gecesine gidip, onure etmek doğaldır yani… Biraz önce de söyledim, biz evliyiz. Biz gazinoya karıya kıza bakmak için gitmeyiz.  Eğlenmek için. Stresimizi atmak için gideriz. Ben öyle düşünüyorum, diğer babalar da öyle düşünürler.

Çölaşan:

Peki,   onları  himayeniz  altına  alıyor musunuz?

Akgün:

Neden   olmasın   Emin Abi?..   Bunlar karşılıklı imecedir, yardımlaşmadır. Onlar bizi sayarsa, biz de onları severiz. O zaman da onlar kendilerini rahat ve emniyette hissederler.

Çölaşan:

Yani her sanatçı böyle bir koruma altında mıdır mutlaka?

Akgün:

Buna koruma demeyelim de,   sevgi çemberimiz altındadır.

Çölaşan:

Ondan sonra artık kendisine hiç kimse yan gözle bakamaz mı?

Akgün:

Bakamaz!

Çölaşan:

Bakarsa ne olur?

Akgün:

Bakarsa biz ona yardımcı oluruz. Yani nasıl Avrupa Topluluğu  vardır…   Şimdi  bizi oraya  almıyorlar.   Bunun   amacı  birbirlerine yardım   etmektir.   Yani,   bizimki   de   Avrupa Topluluğu gibi… Dayanışma vardır… Sanatçılar bizi ne kadar severlerse, masalar o kadar boş kalmaz…

Çölaşan:

Babaların   gazinoya   gidip   sanatçıya onur vermesi önemli bir olay mı oluyor?

Akgün:

Tabii önemli bir olay…  Kendini bilen bir babanın gazinoya gitmesi zaten bir olay dır. Örneğin ben gittiğim zaman, benim masama üç beş masadan viski, üç beş masadan da meyve   gönderilirse,    gazinocu    da   bundan memnun kalacaktır. Ben başkalarına gönderirsem   gazinocu   yine   memnun   kalacaktır, çünkü para kazanmış olacaktır.

Çölaşan:

Gazinoların   siz   babaları   kazıkladığı olur mu?

Akgün:

Olmaz… Sonra bizim hata atfetmeyeceğimizi herkes bilir. Hatta bizim hesaplar biraz indirimli gelir. Her gün gelen bizim gibi müşterilerle senede bir defa gelen müşteri tabiatıyla farklı olacaktır… Sonra diğer masalarda oturanlar, birkaç ağırbaşlı müşteriyi görünce, kendilerine biraz çekidüzen verirler… Yani gazinocular bizden memnundur. Çölaşan:

Siz sahnedeki sanatçılara çiçek gönderip onları onure ediyor musunuz?

Akgün:

Valla, bizim zaten reklama ihtiyacımız yok. Çiçek göndermesek de, sağ olsunlar onlar onure eder bizi…

Çölaşan:

Böyle bir durum olunca sahneden isminizi okuyorlar mı?

Akgün:

Valla ben şahsen sanatçıya da, cenazeye de, düğüne de çiçek gönderirim…

Çölaşan:

Peki, sizin teşkilatınızla birlikte bir gece  gazinoya  gitmeniz,   normalde  kaça  mal olur?.. Herhalde birkaç milyonu bulur? {Röportajın yapıldığı tarihte l dolar 7 bin TL idi).

Akgün:

Çoğunlukla iki, üç milyon öderiz… Öyle alabilirsiniz bunu…

Çölaşan:

Diyelim ki bir masa,  sizin masanıza viski gönderdi. Siz de karşılık olarak o masaya bir şey gönderir misiniz? Ben, bu gece âlemi kurallarım bilmiyorum da onun için soruyorum… Akgün:

O bana viski gönderiyorsa, ben de ona viski göndermem. Ama bir devlet büyüğümüz varsa, vazoya çiçek veya çikolata gönderirim. Çok saygı duyduğumuz bir abimiz varsa ve rakı içiyorsa, rakı gönderilir. Eğer aile ortamında çoluk  çocuğu  ile  oturuyorsa,   meyve gönderilir. Bu işin de kuralları vardır yani…

Çölaşan:

Bazı babaların sahnedeki sanatçıya çiçek gönderirken araya mücevher, takı falan da koyduğunu duyuyorum. Öyle mi oluyor?

Akgün:

Valla, ben çiçek gönderirim ama, içine mücevher falan koyduğum olmamıştır. “Haydan gelen huya gider” diye bir atasözümüz vardır. Bunları haybeden para kazanan adamlar yapar. Benim göndermeye ihtiyacım yoktur. Bir tek gül, onları yerden göğe kadar onure eder. Orkide göndermemize bile gerek yoktur. O dediğiniz şeyleri, hayalciler falan yapar…

Çölaşan:

Sayın Nihat Akgün, şimdi bir faizini babalar var, bir de yurt dışındaki yabancı babalar var. Bizimkilerle onlar arasında ne fark vardır?

 

Akgün:

Avrupa’da baba denilenler, tamamen illegal işlerle uğraşır. Kadın satar, uyuşturucu işine girer, Singapur’dan kadın getirip pazarlar. Bizdeki babalık olayı delikanlılık hâline gelmiştir. Biz geleneksel aile yapımıza bağlı insanlarız.     Geleneklerimiz,     göreneklerimiz vardır. Çocuk kaçırıp fidye istemek, eroin satmak gibi şeyler, bizde yoktur. Ben hayatımda eroini,  kokaini görmedim. Allah utandırmasın. Ama tabii ki yurt dışındaki Mafia’nın biz de bağlantıları vardır ve onlar bu gibi işleri yaparlar. Ben onlara hiçbir zaman baba demem. Onlar baba değildir.

Çölaşan:

Siz bu âlemin içindesiniz, yoğun bir gece hayatınız var. Herhalde bu durumda eve geç gidiyorsunuzdur. Mutlaka bazı çapkınlıklarınız da vardır.  Bu gibi şeylere evde sizin hanım kızıyor mu?

Akgün:

Ben evde korkarım Emin Abi… Karısın dan korkmayan babayı, delikanlıyı, kabadayı da henüz tanımadım

Çölaşan:

Yani karınızdan korkuyorsunuz…

Akgün:

Evet, korkarız… Karısından korkmayan Allah’tan da korkmaz… (Sürekli kahkahalar)…

 

Çölaşan:

Sayın Nihat Akgün, bu konuşma için size çok teşekkür ediyorum. Gerek babalık ve gerekse diğer bütün işlerinizde size başarılar diliyorum…”

 

ÇAPRAZ ATEŞLE ÖLDÜRÜLDÜ!

“Kabadayı” denilsin, “Baba’ denilsin, ne denilirse denilsin, Nihat Akgün ‘ âlem”de hep yardımsever, sözünün eri bir karakter olarak tanındı ve sevildi…

Ama, tüm bu olumlu meziyetleri, onun kendi mekânı olan bir lokantada, çapraz ateşe tutularak genç yaşta kurşunlara hedef olup yaşamını yitirmesini önleyemedi…

EYÜP SAVCISI MARLON KEMAL!..

Kimdi bir zamanların 40 yıl kadar öncesinin kabadayılar âleminde nâmı yürümüş Eyüp Savcısı Marlon Kemal?..

Marlon Kemal, bir zamanlar İstanbul’da “Eyüp Savcısı Marlon Kemal” diye de ün yapmıştı.

Eski bir boksördü Kemal (soyadı Şimşek)…

Vuruğunu deviren, gözüpek biriydi… Rizeli idi…

Üniversitedeki öğrenim yıllarında da “nâmı yürümüş gitmiş”ti..,

Zamanın birçok ünlü kumarhanesini haraca bağladığı söylenirdi…

Ünlü ABD’Ii film yıldızı Marlon Brando’ya. benzediği için “Marlon Kemal” adı takılmıştı kendisine…

Marlon Kemal, kumarhanelerden haraç almaya bayıldığı kadar, kumar oynamaya da bayılırdı… Özellikle barbut!.. Ama, kumarda hiç kaybetmemiş, nedense hep kazanmıştı… Zira, kumar oynarken ona “Kaybettin.’” diyebilecek kişi, birkaç saniye içinde ağzının burnunun darmadağın olacağını bilirdi–.

Marlon Kemal Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra savcılık mesleğini seçti ve bir yolunu bulup kendisinin İstanbul’da Eyüp Savcılığı’na atanmasını sağladı…

İşte o tarihten sonra kısa sürede mal varlığı hızla arttı Marlon Kemal’in… Artık en lüks terzilere en pahalı takım elbiseler diktiriyor, en pahalı restoranlarda yemek yiyordu.., O tarihlerde altında Mercedes marka bir otomobili olan belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin tek savcısı Marlon Kemal’di…

Kısa sürede adı “âlem”de adı “Çifte Tabancalı Savcı Marlon Kemal’e çıktı…

Saua Kemal’in bir özelliği de sadece ve sadece Smith Wesson marka tabancalar kullanmasıydı…

Kemal, adını duyurduktan ve Eyüp’te savcı olarak görev yapmaya başladıktan sonra mega kent İstanbul’da hemen tüm ünlü kumarhanelerin müdavimi oldu, sahipleriyle tanıştı, kumarhanelerin ilk açılışlarına giderek mano aldı!

Marlon Kemal’in kendilerinden aklına estikçe mano, yani haraç alışı kumarhanecinin olduğu kadar ünlü bitirimhane sahiplerinden Oflu İsmail’in de öfkesini çekti…  İstanbul’da kabadayı — baba — bitirim-hane dünyasında Oflu’nun Savcı Marlon Kemal’e günün birinde mutlaka bir şeyler yapacağı, ya da yaptıracağı yolunda yoğun söylentiler dolaşmaya başladı…

Bu arada kendisi sık sık Adalet Bakanlığı’na çeşitli gerekçeler ile şikâyet edilip duruluyordu… Bu şikâyetler en sonunda semeresini verdi ve Kemal Eskişehir’de görevlendirildi…

Ama, Eskişehir dediğin nedir ki… Hele altında saatte 150 km ortalama hız yapan lüks bir Mercedes olursa…Nitekim, Eskişehir’de görev yapmasına rağmen Marlon Kemal zamanının çoğunu yine İstanbul’da, tabii İstanbul’un ünlü bitirimhanelerinde geçirmeye başladı…En yakın dostu ise ünlü kabadayılardan Oflu İsmail idi…

Derken, günlerden bir gün kumar ve ala-çakıverecek tartışması sırasında Dündar Kılıç’ın yeğeni Nurullah Çınar’ı bir punduna getirip fena halde yumrukladı… Olay, kapandı, kapanıyor derken Marlon Kemal bir gece yine her zamanki bitirimhane-ye kumar oynayıp mano almaya gitti… Kumara oturmadan önce krupiyelerden biri gelip:

Kemal Bey, dedi, sizi telefondan istiyorlar…

Marlon. yerinden kalktı, telefona doğru ağır ağır yürüdü ve ahizeyi kaldırıp:

Alo!., dedi…

“Alo!”, ünlü kabadayı savcının son sözleri oldu…

Nurullah Çınar’ın tabancasından çıkan kurşunlar onu anında cansız yere serdi..,

Su testisi, bu tuhaf, âleme biraz ters düşen, entellektüel, üstelik savcılık yapan “kabadayı” Marlon Kemal de su yolunda kırılmıştı…

“Âlerti’de uzun yıllar “Marlon arkadan vuruldu!” dedikodular dolaştı durdu… Ama, Nurullah Çınar, bu söylentilerin tamamen yalan, dedikodu ve iftira olduğunu söyledi… Nitekim Adli Tıp’ın resmi raporu da Nurullah Çınar’ın dediklerini doğrular mahiyetteydi…

Yıllar ve yıllar sonra, Dündar Kılıç ise yeğeni Nurullah Çınar’ın “Marlon Kemal Vukuatı”nı şu mealde yakınlarına nakledecekti:

“ Kemal’i, savcı Kemal’i biz okuttuk…. Bizden on yaş filan küçüktür (Marlon Kemal 1943 doğumluydu)… Savcılığa başladıktan sonra bir de baktık ki başımıza gangster kesilmiş… Adam, kumarda kaybettiği parayı vermiyor, vereni sopadan geçiriyor, ya da gel sonra al deyip borcun üstüne yatıyor ya da git Dündar Kılıç’tan benim borcumu al diyordu… Kumarda onun prensibi kaybedince vermemek, kazanınca ise derhal tahsil eylemekti…Bir kötü huyu, bana kalırsa en büyük hatalarından ve yanlışlarından biri çok polisi darp edip sille tokat dövmesiydi…

Günlerden bir gün bizim yeğen Nurullah ile bir eve gitmişler… Orada eksik-yanlış-ters bir takım işler yapılıyor. 200 küsur bin liralık borç oluyor mu sana iki milyon (günümüz parasıyla 20, 30 bin dolar). İki kafadar bunu tahsil etmek istiyorlar… Bir takım emanetler filan alınıyor… Nurullah evden ayrılıyor, ardından da Marlon arabasına onu alıp “Bu işleri sakın Dündar Ağabey’e söyleme” diyor… Ama, Nurullah böyle bir şeyi benden saklarsa ne olacağını çok iyi bilir ve bu yüzden gelip olan biteni bana anlattı… Ben de Kemal’e, “Nedir bu iş?” diye sordum… Hık, mık etti… Daha sonra Marlon gidip bir otelde rastladığı Nurullah’ı “Dündar Ağabey”e niye anlattın?” diye bir güzel doğmuş…

İbrahim de bu işi yedirememiş kendine… Bir iki arkadaşıyla Marlon Kemal’i sanırım bir kumarhanede sıkıştırmışlar ve Nurullah Kemal’i vurmuş!

Bana kalırsa arkadaş, hem savcılık, hem kabadayılık olmaz!

Oldurmaya kalkışırsan sonun Marlon 0bi olur… Kemal bizim kardeşimizdi ama sonucu, daha doğrusu sonunu kendi hazırladı… Allah rahmet eylesin…”

KİBAR LAKAPLI BİR BABA:

“İNCİ BABAM

On-on beş yıl öncesine kadar Türkiye’de Ankaralı “İnci Baha’yı tanımayan bir Allah’ın kulu, en azından “İnci Baba” adını duymamış biri pek yoktu…

“İnci Baba” adına o yıllarda sık sık medyada rastlanırdı, tabii resimleriyle birlikte…

Kimdi bu “İnci Baba”?..

Neyin nesiydi ve gerçekten bir “baba”, bir “kabadayı” mıydı?..

Neyin nesiydi?

Yanıtlamaya çalışalım bu sorulan:

“İnci Baba” gibi “âlem içinde” oldukça “kibar ve ilginç” bir lâkaba sahip olan bu ünlünün adı “Mehmet Naci İnciler”di…. Soyadındaki İnciler’in  “ler”ini birileri bir kenara bırakmış, sonuna da bir “Baba” sıfatı eklemiş ve Mehmet Nabi Bey artık kısaca “İnci Baba” diye anılıp şöhrete ulaşmıştır.

İnci Baba, gerçekten ilginç bir kişiliğe sahiptir; en başta espriye bayılır, yardımseverdir, zevkine sefasına düşkündür, bonkördür, müteahhittir, ihracat ve ithalatçıdır, turistik bazı tesislerin sahibidir ama o Ankaralı bir

Bakınız Mehmet Nabi İnciler, nâmı diğer “İnci Baba” kendini nasıl anlatıyor: Soru.

Kendinizi anlatır mısınız?

İnci Baba:

1938 yazında  Urfa’nın Türk Meydanı’nda doğmuşum. Anam “Oflum oldu” dediğinde, babam üzülmüş. Babam yoksul tabii.Urfa-Suriye arası 40-50 kilometrelik bir mesafe. oraya gidip geliyor:

Soru;

Ne iş yapıyor babanız?

İnci Baba:

Karadenizli nasıl gözünü açar, denizi görür. Onun geçimi denizdir. Bizde de gözünü açar. Suriye’den Halep’ten kaçakçılık yapmayı öğrenir.   Babamın  kaçakçılığı,   öyle  esrardı, eroindi filan değildi,  giyim üzerine yapıyormuş. Babam iki eşek bulup Suriye’den mal getirince, bizim karnımız doyuyor. Ama riskli iş. Dağda Jandarmadan paçayı sıyıracaksın, diğer   kaçakçılardan   habersiz   sokacaksın, , .Velhasıl ekmek aslanın ağzında değil, midesinde. Oradan sökeceksin ekmeği…

Neyse, babam ben doğduğumda sevinememiş, ‘soframa bir kaşık daha katıldı’ diye üzülmüş. Rahmetli anam anlatırdı, bir gün eve gelmiş babam, ‘Niye bu evde yemek pişmedi’ demiş. Annem boynunu büküp Pilava koyacak yağ yok’ demiş. Babam da o kızgınlıkla kundaktaki beni yakalamış kuyuya atacak! Babaannem zor almış elinden. Hani Hazreti Yusuf’u kardeşleri kıskançlık yüzünden kuyuya atmışlar ya, onun gibi. Ama Hazreti Yusuf güzel olduğu için. kıskançlık yüzünden yani… Bizim güzelliğimizden değil de dünyaya gelişimizden babamın rahatsızlığı… AJ, daha mortu çekiyormuşuz…

Babanı şimdi velinimetimdir. Annem rahmetlik olmuştur. Onlar her zaman başımın tacıdırlar.

Soru:

Çocukluğunuz nasıl geçti?

İnci Baba:

Bir gözümüzü açtık ki su yok, elektrik yok… Çaput top ya da bir askeri düğme bulduğumuz zaman, akşama kadar onlarla oynardık. İlkokula başladığımda nüfus kaydım yok. İlkokulu bitirince, diploma almam için nüfus kaydım şarttı, o zaman çıkardık. Ekmek derdine çok küçükken düştüm.  Kulüp değil de, o zamanlar parti ocakları falan vardı, koralarda gözcülük yapardım. Ufak fedai işleri.Silah yok tabii, çok küçüğüz. Çakı vardı belimde, aldığımız paralan aileme getirirdim.

 

Soru:

İlk sabıkanızı anlatır mısınız?

İnci Baba:

Belediyenin çeşitli yerlerdeki çeşmelerinden su taşırdım.  Komşumuzun kızı Ümmühan vardı. Su doldurma yüzünden kavga ettim.   Kafasını yardım.   Sekiz yaşındaydım, kafa yarmaktan sabıkalı oldum. Ama burada hanımlar bizi apaçi, yamyam sanmasınlar sakın. Hanımlara el kalkmaz bilirim. O zaman çocukluk işte.

Zaten sonra seri halde devam etti, kavgalar, yaralamalar…

Soru;

Anneniz, babanız size kızmaz mıydı?

İnci Baba:

Kızardı… Zaten geceleri eve girmezdim ki… Gider camiin tabutunda yatardım! Koca Yusuf Camisi vardı bizim orda. Eve gideceğimize. camiye gider, ya tabutta uyurdum, ya hasıra sarınır öyle uyurdum.

Artık her gün kıl payı ölümle dans etmeye, karakolda fişlenmeye alışmıştım. İlkokul öğretmenim ‘Seni Adana’ya yollayacağım’ dedi. Yatılı teknik okulu mu ne varmış. Aman etme, eyleme Hocam dedim. O, ‘Gideceksin!” dedi. Hocamın yardımıyla imtihanı kazandım ve Adana’ya gittim. Gittim ama, elde yok, avuçta yok. Parasız da okunmaz ki? Okulun berberi varmış. Gittim adamın yanma, kapıştım. Burasını ben işleteceğim dedim. Bir tıraş makinesi aldım, yirmi dişin sekizi kırık. Onunla tıraş yapıyordum. Milletin saçı oldu kırpık kırpık… Siverek’ten gelen bir öğrenci arkadaşı tıraş ederken kulağını kestim. Kulağının yansı elimde kaldı. Müdüre yetiştirmişler. Mehmet berberlik yapıyor. Kulak kesmiş, devam ederse okulda talebe kalmayacak dediler!

Berberlik işim bitti tabii. Kemal diye bir arkadaşım vardı. Berberliği bitirdi. Onunla anlaştım, bu işi sen yap, paralan kırışırız dedim. Sermaye benden, emek ondan; ortak iş…

Soru;

Adana’daki okulu bitirebildiniz mi?

İnci Baba:

Okul bitti. Sene 1957… Sakıp Sabancı’nın babası Hacı Ömer Sabancıya gittim. O zamanlar onun kontenjanı vardı, iş arayanlara. Pusula yazdı bana, işe alındım.

Soru:

Hacı Ömer Sabancı’yı tanır mıydınız?

İnci Baba:

Tanırdım da, neler söyleyebilirim… Hani bir şarkı vardır, ‘Halime’yi samanlıkta bastılar’… Adana kerhanesinde patron Kıllı Halime vardı, meşhur… Şeysi bendim… Anlatayım  ne  olduğunu…   1960  ihtilalinden  önce Hacı   Ömer   Sabancı,   Cemal   Paşa  yolunda  (Adana’da cadde) yetmiş tane mi ne, site evleri yapmıştı. Tabii mühürlemişler. Benim de ona vefa borcum var; kontenjan vermiş bana. Aynı günlerde Kıllı Halime’nin de kerhanenin içinde bulunan evine kat çıkarken mühür vurulmuş. Şimdi biz ikisinin de can kurtaran simidi olduk. Meşhur nargile meraklısı Asfalt Rıza vardı. Ünlü kabadayılardan. Onunla birlikte faaliyet gösterdik.

Şimdi bakıyorum da tarih tekerrürden ibaret. Sayın Sakıp Sabancı kardeşimiz bizi tanımaz, biz onun babasını tanırız. Son zamanlarda kerhane işleten Sümbül Hanım meşhur vergi durumlarından. Ya bilerek, ya bilmeyerek, babası Adana’da Kıllı Halime’ye sahip çıkmış, otuz sene sonra oğlu Sümbül’e sahip çıkmış… Sakıp kardeşim Sümbül Hanım’ı birçok işadamlarına örnek veren kadın olarak göstermiştir. Bazen düşünürüm bunu hep. Kaderin cilvesi diye…

Neyse, Hacı Ömer Sabancının bursuyla okudum, bunu inkâr etmem. İhtilalden sonra inşaat işine girdim. Hakim evleri kooperatifi vardı. İhale bana kaldı, ben yaptım. İki sene sonra Urfa’ya gittim. Urfa han pazarı ihaleye çıkmıştı. O ara evlendim işte. Ardından Adana’da 18 köyün su şebekesi işi ve bir kasabanın su şebekesini yaptık… Adana’ya iyice yerleştim. Ankara’ya sadece ödeneklerimizi almaya gidiyorduk. 1969 yılıydı, şu andaki Gençlerbirligi Spor Kulübü’nün yanındaki kahveyi satın aldık ve Ankara’ya adımımızı attık, O arada öğrencilere, fukaralara tabii, para yardımı yapıyordum. Nâm yaptık. Çevremize insanlar dolmaya başladı. İnşaatlar, ihaleler, gece hayatındaki bazı kadınlara, sanatçılara sahip çıkmamız, artık Allah da rast getirince adımızı duyurmaya başladık.

Soru:

Sizin sanat dünyasına girmeniz nasıl oldu?

İnci Baba:

Bilirsiniz, sanat çevresinde Urfalı çoktur. Bu bir Allah vergisi midir,  nedir?.. Çok afedersiniz ama, Urfan’nın eşeği bile notalı anırır! Nuri Sesigüzel’den tutun, İbrahim Tatlıses’e kadar birçok ünlü ve büyük sanatçı çıkmıştır bizim oradan…

Soru:

Sizin sesiniz de güzel midir, yanık mıdır?

İnci Baba:

Yok yahu… Allah vermemiş işte… Müzik dersinde bile İstiklal Marşı’nı okur. sınıfı geçerdim!

Soru:

Birçok kadın sanatçıyla adınız birlikte geçti, ilişkiye girdiğiniz hanını sanatçılar kimler?

Yoooo… İbadet de,  kabahat de gizlidir… Şimdi burada isimlerini veremem… Bak kardeşim, şimdi anlatacaklarımı özellikle yazmanı rica ederim…   “Sıçan”  işte…  işi, gücü çalmak!(Mehmet Nabi İnciler, bazı sanatçı hanımların da zenginleri sıçan gibi soyduğunu iddia ediyor. Bu benzetmeyi de bu açıdan yapıyor)

Soru.

Evet, sıçan demiştiniz?

İnci Baba:

Sıçanı merkez bankasına koy, saraya koy, gene çalar… Çaldığından dolayı fi] olan bir sıçan gördün mü?… Yooo… Ama bir kartal, ölüm pahasına yaşar, saldırır… Kartalla sıçanı aynı tutmak mümkün müdür? Bazı yöneticiler, bazı ahilerimiz, bazı patronlar, bazı bürokratlar kartalla sıçanı aynı tutuyorlar.. Tabiattaki o güzel dengeyi kendi kurallarıyla bozunca, kanunlarıyla birlikte toplumun da huzuru bitiyor.

Bugün ne enflasyon, ne devalüasyon, ne de orta direk, ne şu, ne bu… En mühim mesele ‘adalet’, ‘hukuk’ … Hilton kumarhanesini işleten adam kalkıyor vergi rekortmeni İlan ediliyor. Türk basını da ön sayfasından veriyor haberi… Eee… Biz ne yapmıştık?.. Yok ihalenin. yok, bayındırlık bakanlığının, yok efendim Kara Kuvvetleri’nin, yok satın almanın önünden geçmiştik… O da kumar oynatmış… Yuva yıkmış… Ocak söndürmüş… Kumar işi iyi şey olsa Allah yasaklar mı?.. Hukuk yok, adalet yok… Bundan dolayı imansız, dinsiz bir toplum olur… Adaletsiz toplum yaşamaz. Adalet dinden, imandan üstündür. Milli gelir eşit dağıtılmıyor kardeşim. Eşitlik yok… Devlet bizim, vatan bizim, âlemi batarsa hep beraber batacağız. Biz kaptanı ikaz ediyoruz… Kartalın hakkını sıçana yedirme diyoruz, inandıramıyoruz…

Soru:

Kaç kez hapse girdiniz?

İnci Baba:

Son girişimde adaletsizlik vardır. Hem de yüzde yüz… Öncekiler başka… Onlar da az da olsa suçum olabilir ama, sonuncusu öyle değildi.

Doğduğumdan beri kaç kere hapse girdiğimi vallahi hatırlamıyorum. Ama herhalde II senem hapiste geçmiştir. Ya da 15 senem…

Sonuç:

“İnci Baba” lakabım naşı! aldınız?

İnci Baba:

Anlatayım: Nur içinde yatsın, Adana’da polis   müdürlüğü  yapan   benim   hemşehrim Zülfü Ağar takmıştır bu adı. Şimdi Ankara Emniyet Müdürü olan Mehmet Ağar’ın babasıdır kendisi. (Bilindiği gibi sayın Ağar şu anda DYP Genel Başkanı’dır.) …Benim soyadım ‘İnciler’dir ama, hep inci okunur, Bir olaydan dolayı Adana’da şubeye gitmiştik. Suçlular beklerken, köfte, ekmek, ayran filan aldım, onlara dağıttım. Rahmetli Zülfü Ağar, lan sen baba mısın, bu kadar adarma bakıyorsun, dedi. İnci Baba damgası oradan kıçımıza vuruldu.

Üzülerek söyleyeyim bu toplum mafya babalarıyla, iskele babalarıyla, p…….     nk babalarıyla, insan kanını emen babalarla, diğer babaları birbirine karıştırdı. Eğer ben baba isem, bu şartlarda ‘Babaların babasıyım’!..Babalık, şimdi ayağa düştü kardeşim…

Soru:

Siz ‘Baba’ olarak, Yardım et diye yalvarana yardım ediyorsunuz, öyle mi?

İnci Baba:

Öyle… 35’in üstünde çocuk okutuyorum,dullara yardım ediyorum,  evlenenlere

yardım   ediyorum,   hastalara  yardım   ediyorum.,. Hele verem olmuşlara çok yardım ediyorum…‘İnci Baba’ deyince, bizi yatır sananlar da var. Öyle saflar da çıkıyor. Geçenlerde kızın teki geldi, yeri öpüyor, ayağımı öpüyor, dualar okuyor… ‘ulan, dedim, biz peygamber mi olduk!’ … Ne istiyorsun dedim…

‘O senin güzel gözlerini görmeye geldim, nuru sevmeye geldim, yüzümü yüzüne sürmeye geldim, diyor…

Ne oldu, dedim ne oldu?..

Sekiz senedir evliyim, çocuğum olmadı, diyor… Ulan, dedim, Telli Baba ile kapıştıracaksınız beni… Odun kömür işin varsa halledeyim ama bu iş başka; babalar arasında görev taksimi var, öyle ya… Çocuk işine İstanbul’a Telli Baba’ya gitmesi lâzım… Neme lazım, herkesin kendi bölgesi var… Babaların görev taksimi var… Telli Baba çocuk işine bakıyor, evde kalan kızlara bakıyor… Bizim işimiz mi ulan, töbe töbe…”

ÖLÜMDEN KURTULAN İNCİ BABA

Gece kulüplerinin artık ünlü bir simasıydı Ankaralı “İnci Baba” namıyla ün yapan Mehmet Nabi İnciler…İstanbul, İzmir, Ankara, Gaziantep… Nereye giderse gitsin hemen her gece bir gece kulübünde boy gösteriyordu…İnci Baba, İstanbul’da zamanın ünlü gazinosu Maksim’de Bülent Ersoy’u dinlemişti…

Otele gitmek üzere gazinodan dışarı çıktı…Aynı anda silah sesleri tüm Taksim’de yankılandı…İnci Baba, ünlü kabadayılardan “Drej (Uzun) Ali” lakaplı Ali Yasak m kardeşi Mehmet tarafından kurşunlanmıştı…

Ciddi yaralar almasına karşı İnci Baba ölmedi, uzunca süren bir tedaviden sonra sağlığına kavuştu… Bu arada siyasete atılarak şansını denedi, milletvekilliği için Urfa’dan adaylığını koydu, ama seçilemedi…

Aradan yıllar geçti..,

4 Aralık 1993 gecesi İnci Baba Ankara’da kendi evinde Yakup adında biri tarafından vurularak öldürüldü…

İşin anlaşılmaz yanı, Yakup’un İnci Baba’nın en güvendiği adamı, hatta bir nevi “koruması” oluşuydu..Yakup yargılandı ve hüküm giyerek cezaevine gönderildi..Ancak, fazla yaşamadı…Cezaevinde çıkan bir kavgada o da hayatını kaybetmişti..

ECELİYLE ÖLEN  NADİR BABALARDAN BİRİ…

O, eceliyle ölen nadir babalardan, kabadayılardan biriydi…

Onun katili ne bir kiralık katil ne bir rakip kabadayı oldu…

Bir gazetecinin yazdığı gibi onun katili çok amansız bir insan ve insanlık düşmanı idi:

Kanser!

Ünlü İstanbullu kabadayılardan Süleyman Demircan, kansere yenik düştükten sonra ünlü bir magazin gazetesinde onun hakkında şu yazı yayımlandı:

“Onun kefeni kanlanmadı…

Ne sokak ortasında ve gecenin içinde gürültüyle yere serildi cansız… Ne üstü gazete kâğıtlarıyla örtüldü… Ne de polis “Katili arıyoruz” açıklamalarıyla böyle bir olaya el koydu.

Süleyman Demircan hasta yatağında öldü…

Korumaları, şanı-şöhreti, heybeti ve belinden eksik etmediği tabancası dahi bir işe yaramadı…Acımasız ve korkusuz hastalık yeraltı dünyasının çatışmalarından, sıkılan meçhul bir kurşundan önce davranarak “Soyadın Demircan da olsa alırım canını” dedi ve aldı.“Demircan ölmüş” dedikleri  gün,  aklıma trafik kazası da, hastalık da gelmedi. . Bir refleksti belki… Soruverdim hemen:

“Kim vurmuş?”

Cevap, beklemediğim bir cevaptı:

“Kanser”…

Cenazesi kalabalık değildi…

Sağlığında çevresinden eksik olmayan korumalarıyla tabutunu taşıyan…Çiçek de yoktu…Belki vasiyetiydi, belki de kimse göndermek istememişti…Kurşunla ölmediği için, kefeni kanlanmadığı için miydi bu ilgisizlik?..Su testisi, illa ki su yolunda mı kırılacaktı?..Bir dönemin namlı kabadayısı, sözü yerine göre kanun sayılan ve ünlü Babası merhum Sultan Demircan’ın eceliyle ölen kardeşi

Süleyman Demircan’la 1986 yılının sıcak bir Temmuz gecesinde konuşmuştum… Boğaziçi’ndeki Oba Restoranı’nın çalısında, özel olarak yaptırılan ve çevresinden kuş uçurulmayan yazıhanesinde…

O, “Meyhane” diyordu sahibi olduğu “Oba’ya…

Arada bir gülüyordu…

Konuşmayı seven, gülen ve sözünü esirgemeyen bir paşa izlenimi vermişti bana Oba’ya gittiğimiz zaman akşam Sezen Aksu sahnedeydi. ve her yer tıklım tıklım müşteri doluydu. Arkadaşım Ömer ile içeri girmeden önce Süleyman Demircan ile görüşeceğimizi, bizi beklediğini söyledik gazino kapısındakilere…

Sanki kırmızı renkteki bir alarm düğmesine basmıştık…Olağanüstü durum ilan edildi birdenbire… Gazino kapısında üç kişi beliriverdi hemen…

Yüzleri gülmeyen soğuk bakışlı üç kişi…

“Siz gazeteci misiniz?”

Evet, deyip isimlerimizi söyledik…

“O halde buyurun, “Baba” sizi bekliyor…”

“Baba”, yani Süleyman Demircan…

Bu üç kişiyle birlikte, hiçbir müşterinin giremediği uzun bir koridordan geçip, merdivenleri tırmandık…

Kapısı açık duran odada Süleyman Demircan vardı… Oda, denizin üstündeydi sanki… Kaptan köşkü görüntüsü içinde… elini sıktım…

Gülüyordu:

“Herkes öper…”

İki garson, hizmet etmeye hazır, başımızda bekliyordu…

Korumalar aralık duran kapının önündeydi… Bir kurt köpeği de dolaşıp duruyordu orta yerde…

Pek sıkı güvenlik önlemleri içindesiniz

Süleyman Bey…. Hasmınız çok: mu?

“Güçlü insanların düşmanları çok olur. Maddi değil de kişilik olarak güçlükten söz ediyorum. Yeni yetişen delikanlılar bir şey yapmak isterlerse, güçlü birisine bir şey yapmak isterler. Onun seviyesine gelebilmek için. Böyle biri çıkıp da beni vursa, “Süleyman Demircan’ı vuran adam” olur…

Tabanca taşır mısınız?

“Bu da soru mu simdi? Elbet aslanım,. Ruhsatlıdır…”

(Hem konuşuyor, hem de telinden çıkardığı tabancasını gösteriyor bize…)

Aman efendim, şeytan doldurur!

“Korkmayın yahu… Tetiğe basılmadık’ tan sonra hiçbir silah ateş almaz…” Gülüyor…

Hiç kullanmak zorunda kaldınız mı bu silahı?  Kaşları çatılıyor birden…

Denize doğru bakarak mırıldanıyor:

“Hatırlamıyorum.,.”

Cevap ne “Evet”, ne “Hayır”-..

Belli ki söylemek istemiyor…

Siz Kasımpaşalı mısınız?

“Aslen Rizeliyim…Babanı çok eskiden gelip yerleşmiş Kasımpaşa’ya. Çocukluğum bu semtte geçti.Bu semt hep olaylı bir sem* olarak bilinir? “Kasımpaşa senelerden beri anlaşılmamıştır.   Eski  İstanbul  kabadayıları  buradan çıktığı için olaylı bir semt olarak bilinil’ hep. Şimdi de Tophane ile Kasımpaşa arasındaki benzerlikler kurmaya çalışıyor bazıları… Ama mümkünü yok Kasımpaşa’nın tırnağı olamaz Tophane…”

öğrenim durumunuz nedir?

“Rahmetli ağabeyim Sultan Demircan benden bir yaş büyüktü. Birlikte iyi okuyorduk. Biz İlkokulu bitirdikten sonra babanı ikimizi karşısına oturttu, “Sizi okutamayacağım” dedi. Babaannem “Okutsana oğlum, ikisi de gayet iyi okuyor” deyince de, babam şöyle demişti;“Ben de okuyacaklar diye okutmuyorum zaten. Okutursam sonunda koskoca iki tane gavur çıkacak ortaya… Böyle kalsınlar daha iyi!”… Bu yüzden okumadım… “İyi mi oldu?”

 

“Kötü mü oldu evlat? Bu halimi iyi görmüyor musun?”

“Hayır,  onu demek istemedim…  Okusaydınız daha iyi olmaz  mıydı demek  istedim…

“Herkes okuyacak da ne olacak?.. Babam iyi etmiş, iyi ki okumadım.”Süleyman Demircan’ın belinden çıkardığı tabanca masanın üstünde duruyor…Kurt köpeği dolanıp duruyor çevremizde…Korumalar kapıda, garsonlar ellerinde tepsiler, giriveriyorlar, usul usul… Salatalar, ızgaralar ve karafaki dolusu rakı…

“Biz içmesek efendim!..

“Olmaz… İçeceğiz… Ben ne ikram edeceğimi misafirime sormam… İkram ederim…” İstersen içine…Yanımda bulunan arkadaşım Özer’in huyudur, hep terler… Fakat bu sefer daha çok terliyor nedense…

Aşağıdan Sezen Aksu’nun sesi geliyor… Alkışlar duyuluyor…

Hayatınızı nasıl kazandınız? Babanızın serveti üzerine mi kurdunuz, yoksa “Hayır ben kendim kazanacağım” mı dediniz?

“Babamın servetine bugün bile güvenirim. Benim kazandığım onun serveti yanında devede kulaktır. Bu meyhaneyi de zevk olsun diye çalıştırıyoruz, açık tutuyoruz…”

Meyhane mi?

 

“Şaştın mı?… Meyhane tabii… Özü meyhanedir buranın… Değil mi?.. Rakı var, saki var, elbet meyhane. Ama, ben o eski meyhanelere kurban olayım!”

Derler ki, büyük Atatürk, bir zamanlar Beşiktaş’ta bulunan küçük bir meyhaneye sık sık gidermiş, saatlerce otururmuş… Neden? Orasını sıcak, ortamını güzel bulduğu için… Şimdikiler inşallah layık olurlar meyhanelere. Meyhane adabı ayrı bir şeydir. Bırakın bu adabı, yanındaki masayı rahatsız etmek için formül arayanlar var şimdi.

Ağabeyiniz  rahmetli Sultan  Demircan

Futbola çok düşkündü…

“Eveeeet… Yaşasaydı Kasımpaşa’yla birinci lige çıkacaklardı. Rahmetli ağabeyim silahla idman yaptırırdı futbolculara. Ben de severdim futbolu ama, o öldükten sonra sıtkım sıyrıldı.

Süleyman Bey, sizin gazinonuz, pardon “Meyhane”nize tabancalı müşteri geliyor mu? Bu soruyu sorarken elimi havaya kaldırıyorum ve aynı anda kurt köpeği gürültülü seslerle üzerime atılıyor… Demircan olmasa, parçalayacak beni…

“El kol hareketi yapma evlat…Bizimki kızıyor…  Öyle yetişti çünkü…  Bırakın bana saldırmalarını, birisi yüksek sesle konuşup, el kol hareketi yapmaya kalkarsa kurt affetmez!…”

Özer daha çok terlemeye başlıyor… Ben de…

Silahlı müşterileri konuşuyorduk…

“Gelenlerin yüzde yetmişi silahlıdır. Silah, ihtiyaçsa taşınmalı. Yoksa göstermelik bir şey değil bu. Hakiki silah taşımayan adam gibi adam, silahını göstermez…Silahımı çektin mi, vurmak zorundasın. Ya çekip vurursun, ya hiç çekmezsin… Şimdikilerin çoğu serseri. Şimdiki gazinocular da bir âlem. Yalandan kompliman yaparlar bu tip serserilere. Çanak tutarlar bu soytarılara. Bir hanım şarkıcıya silah gösterip korkutmak iş değildir. Nihayet hanımdır o. Dirayetli bir erkekten bile korkar. Silahtan tabii ödü kopacak…”

Buraya gelen silahlı müşteriler olduğuna göre, bazı olaylar da çıkıyordur…

“Ben nefes alıp verirken mümkün değil. İki hasım grup gelse bile olay olmaz. Her iki taraf için de benim adım garantidir.

Size “Baba” diyorlar…

“Derler… “Baba” dedikleri adil, şefkatli, namuslu, örf ve adaletine bağlı olmalı…

Yeraltı dünyası….

Sorumuzu tamamlamadan cevap veriyor Süleyman Demircan;

Bırak Allah’ını seversen evlat. Yerin altında dünya mı olurmuş? Benim bildiğim, öldükten sonra yerin altına gireceğimizdir. Canlı adamın yerin altında işi ne?..

Uzun yıllar burası alkolsüz çalışan bir yerdi, değil mi?..

“Beş yıl dayandım. Alkol sokmadım buraya. Sonra topladım belli başlı insanları, aralarında müftüler de bulunuyordu. Bakın dedim,  ben  burasını  beş  senedir  işletiyorum, ama içkisiz olduğu için bu toplum desteklemedi. Artık buraya alkol koyacağım. Eğer alkolden ötürü yarın mahşerde ceza çekeceksem, bu sandalyeler bu masalar şahadet edecektir, Süleyman kulun bu kadar katlandı diyeceklerdir.   Gerçi   yapacağım   iş   günahımı kurtarmaz ama, siz de ortaksınız benim günahlarıma dedim ve ertesi gün alkol koydum. O güne kadar alkol kullanmazdım. Sonra Cuma günleri dışında her akşam içmeye başladım.”

(Ben bir ara tuvalete gitmek için kalktım. Kapıdaki üç koruma da benimle birlikte…Hayatımda ilk kez korumalar eşliğinde tuvalete gittiğim için işerken epey güldüm.,.)

Odaya döndüğümde teybimi tekrar açtırmadı. Süleyman Demircan,teypsiz konuşmak istiyordu… Anlattıkları şunlardı:

“Bu dünyada herkesin bir fiyatı vardır evlat. Kim olursa olsun. Paraya karşı direnen çok az kişi vardır dünyada. İster devlet memurları olsun, ister başkası, fark etmez. Mesela bir hakim tanırım, canıdır para… Eeehhh, fiyatıda da bellidir tabii…”

Geç saatlere kadar konuştuk. Bir yığın isim, bir yığın olay anlattı Süleyman Demircan.

Sonra izin istedik ve Özcan ile birlikte kalktık.

Oba’dan çıkınca özer sıkıntıyla çantasını açıp bir şeyler çıkarttı…Bir avuç dolar ve marktı bunlar!..Olay, benim tuvalete gittiğim sırada olmuş…Bu banknotları “Harçlık yaparsınız” diye Özer’in itirazlarına rağmen, çantasına sıkıştırmış Süleyman Demircan…O gece ne ben, ne de Özer uyuyamadık…Ertesi gün durumu Genel Müdürümüz Orhan Olcay’a anlattık…Dolar ve markları ona teslim ettik…Aynı gün, başka bir kanaldan Süleyman Demircan’a iade edildi o paralar..,

Hiçbir kötü niyeti yoktu onun, biliyorum… Bizi sevdiği için harçlık vermişti işte…Bir “Baba” şefkatiyle, bir “Baba’nın evlatlarına harçlık verme rahatlığı içinde!

Kim bilir, belki de birileri harçlık ala ala, alıştırmışlardı onu böyle davranmaya…”

ibi geçer… Yılmaz, sinema sanatçısı, üstün performanslı bir oyuncu, başarılı bir yönetmen olmanın yanı sıra belki bir “Baba”, “Mafya Babası”, “Mafya mensubu”, “Külhan-bey” filan değildi ama, en azından “Kabadayı” denildiğinde akla gelen tüm nitelikleri kendisinde toplamış biriydi… Ama, onunki öyle bilinen, piyasa kabadayılığı değil, kendine göre “İnce”, “rajme” bir kabadayılıktı…

İşin arka planına bakılacak olursa. Yılmaz Güney’in birçok değişik kesimlerden arkadaşı olmuştur. Tabii, baştan tüm filmciler, sanatçılar, gazetecilerin bir kısmı… Bir de “mapusaneciler” veya, bazı gerçeklerin farkında olamadıkları deyimlerle “Külhanbeyler”, “kabadayılar”…

Bir gün, Yılmaz’ın akrabası kadar yakın birisine şu “kabadayı’, “mapusaneci”, “külhanbey” meselesini sordum. Güldü… Ve çeyrek şaka, dörtte üç ciddi şunları söyledi:

Yılmaz hapishanelerde çok yattı. Film patronlarını ve Yeşilçam çevresini de bilirsin…Yılmaz’ın o denilen kişilerle arkadaş olması kadar doğal bir şey olamaz ki Yani Yılmaz, sadece Büyükelçi Nurettin Beyefendi,  Genel Müdür Şazi Bey, yahut bunlara benzer kişilerle mi arkadaş olacaktı?.. Ki, böyle arkadaşlarda yok değildi…

Ya tabanca meselesi? Hani tabanca taşıması, eşi iken Nebahat Çehre’nin başına rakı kadehi koyup oraya ateş etmesi falan?Anadolu’da imkânı olan, ortamını bulan herkes yedi sekiz yaşından itibaren tabanca ile özel bir şekilde tanışır ve uğraşır,.. Tabu, bu onaylanmayacağı geleneğin  birçok  tarihi  ve sosyal nedenleri mevcut… Tabanca, biliyorsun daha çok Karadeniz ve Doğu ve Güney Doğu’da sorun… Kan davaları…İnsanların kendilerini koruma içgüdüleri… Tabancanın “erkeklik nişanesi gibi görülmesi”.., Falanj itan.,,Bu kez şöyle dedim:

Peki, sen, Yılmaz’ın memleketlisisin, karakterin de az çok onu andırır… Tabancan var mı?

Güldü…

Yok, ama ruhsat çıkartabilirsem ilk fırsatta alırım…

GÜNEYİN KİŞİLİĞİ VE İKİ ANIM

BİRİNCİ ANI:

Yılmaz Güney ile ilk kez 1967 Antalya Film festivalinde tanıştım, samimiyet kurdum, konuştum, tartıştım; daha çok söylemekte hiç bir sakınca görmüyorum, içki içtim, poker oynadım Antalya’nın ünlü Konya-altı plajında… Yılmaz, o zamanlar Nebahat Çehre ile nikâhlıydı… Efendi, halim selim, sessiz; hele bilgi ve kültüre saygılı, az konuşan; ama son derece dengeli bir kişiydi. Hareketleri heyecansız, jestleri, mimikleri acele olmayan bir biçimde, hemen hemen hep aynı şekilde bakan ve gözlerinin içi ışıldayıp gülen ya da tanı tersine somurtan bir insandı. Poker’de “dördüncüyü unuttum, ama üçüncü rejisör ve senaryocu — Şimdi galiba Almanya’da olan — Yücel Hekimoğluydu. Votka içiyorduk, soda ile. Yılmaz, “tam bir profesyonel gibi” kadehini yudumluyor, pokeri de aynı biçimde rahat, sakin oynuyordu…

Oyun sonunda epeyce para kaybetmesine rağmen kılının bile kımıldamadığını, içtenlikle kımıldamadığını rahatlıkla söyleyebilirim….

Gece bizden ayrıldı… Yılmaz, Antalya’ya daha yakın olan Motel’ine gitti.

İKİNCİ ANI:

Yılmaz Güney ödüllerden birini kazanmıştı, hangisini kesinlikle hatırlayamıyorum, galiba 1968 ya da 1969’du.

Bir rastlantı ikimiz de Levent’te oturuyoruz. Evlerimiz arasında; ilk oturduğu Türkan Şoray’ın Levent İlkokulu karşısındaki ev ile olsun, şimdi oturduğu Nisbetiye Caddesindeki Murat Apartmanındaki dairesiyle olsun benim dairem arasında on dakika uzaklık ya var, ya yoktur…

Bir gün. Güney, Levent Çarşı caddesinde içinde yalnız kendisinin olduğu — Hani şu Adana yolunda devrildiği halde kimsenin bir şey olmadığı araba — ile zınk diye yanımda durdu:

Atla, dedi.

Kısa bir tereddütten sonra Yılmaz’ın yanına geçtim.

Hayrola Yılmaz, nereye? diye sordum.

İnci gibi dişlerini göstererek güldü:

Bir ödül daha kazandık, onu kutlayacağız!

Arabayla iki-üç dakika gittikten sonra Levent Büyükdere caddesindeki İrem Pastahane – Restoranına girdik…İçerde kimseler yoktu ve vakitlerden ikindiydi.Garsonlar, Yılmaz Güney’i derhal tanımışlardı. Hemen çevresini sararak sordular:

Buyur ağabey, emrin?

Viski, dedi, bir şişe. Kuru yemiş filân da…  Az sonra istedikleri geldi…

Galiba çoklukla edebiyattan, Kemal Ta-hir’den, Orhan Kemal’den, Yaşar Kemal’den, Orhan Veli’den filân söz edip çene çaldık…

Bir saat bitmeden bir şişe viski bitmişti. Yılmaz’a:

Baba’mın,   Zeki   Moren’in   evinin   —Levent’teki — arkasında bahçeli bir evi var, haydi oraya gidelim, birer sade kahve içeriz bahçede, kendimize geliriz, dedim, o teklifimi kabul etti.

Arabaya atladık.Yılmaz arabayı son derece süratli kullanıyordu.Dördüncü Levent’e tam sapacakken artık rot mu çıktı, ne olduysa, biz olanca hızımızla, “bereket sağlam olan”, bir duvara bindirdik. Bana bir şey olmamış, sadece sağ bileğim burkulmuştu. Ama Yılmaz’ın galiba sağ kaşı cama çarpmış olacak ki, adamakıllı kanıyordu. İlk şaşkınlığımız geçtikten sonra ecza kutusundan gerekeni alıp Yılmaz’ın yarasını temizleyip bir de bant yapıştırdık… Etrafımız bir yığın meraklıyla dolmuştu. Nitekim onbeş dakika geçmeden ön tarafı adamakıllı hasar gören arabayı bir Kurtarıcı yedeğe alıp Oto-Sanayi Sitesine götürdü. Yılmaz kendi evine, ben de kendi evime döndüm.

Müthiş üzülmüştüm…

Aradan bir kaç gün geçtikten sonra Yıl-maz’ın sabahın erken saatinde evine gittim. Beni içeri aldılar… İçerde ak saçlı, iri yapılı, sempatik görünüşlü, babası vardı. Onunla bir kaç dakika hoşbeş ettikten sonra Yılmaz giyinip iki katlı evin geniş salonuna indi. Sarılıp öpüştük. Kaşının üstündeki bant hâlâ duruyordu. Arabanın durumunu sordum. Güldü, eliyle bir “boş ver!” işareti yaptı, iki oğluma imzalı resmini verdi. — Zira, ikisi de istemişlerdi ısrarla…—ve beni evime, o kadar yakın olduğu halde, arabasıyla kendisi götürüp bıraktı.

Yılmazla daha bir çok anım var… Ama unutamadıklarım bunlar işte… Bir de ilk tutuklandığında kapıldığım üzüntü…

İLGİNÇ BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ…

Yılmaz Güneyin gerçekten çok ilginç bir yaşam Öyküsü vardır. Bu öyküyü, başarılı bir şekilde A. Yalçın kaleme almıştır. Bazı bölümlerine göz atmakta yarar vardır:

1937 yılının 1 Nisan’ında Adana’nın Yenice köyünde doğdu. Güney, bazı konuşmalarında, “Nüfus cüzdanının geç çıkarılmış olabileceği gerekçesiyle bu tarihin kesin olmayabileceğini belirtmiştir. Babası, ırgatbaşı Hamit, annesi Güllü adını taşıyorlar. 7 kardeştirler. 3 sınıflı köy ilkokulunda, İnönü İlkokulu’nda ve İnkılap Okulu’nda okudu. Irgatlara suculuk, çapa çekiminde atçılık, pamuk toplayıcılığı, bağ bekçiliği, simit ve gazoz satıcılığı, ilk ve orta öğrenimi sırasında yaptığı işler arasındadır. Bu yılların izlenimlerini ve sanatçının belleğinde yer etmiş görüntüleri “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanında derinlemesine anlatmıştır. Ortaokul ve Lise öğrenimini Adana’da tamamladı. Lise ikinci sınıfta okuduğu sıralarda günde yedi lira yevmiye ile And Filmin pürsantaj memurluğu görevine başladı. Şirket, yövmiyesini eksik ödediğinden sekiz lira yövmiyeli Kemal Film’in pürsantaj memurluğuna geçti. İşi, Adana dışındaki anlaşmaları yapmak olduğundan Gaziantep, Elazığ, Mardin, Diyarbakır yörelerinde şehir, kasaba ve köyleri dolaştı. Yazarlığa başlaması ve ilk hikâyeleri bu dönemin ürünleridir. 1955 yılında Lise öğrenimini bitiren Güney, ilkin Ankara Hukuk Fakültesi ‘ne kaydolmuş ve daha sonra da Adana’ya dönerek Dar Film’de çalışmaya başlamıştır. Şirketle çok bağlantısı olduğu için öğrenimini İstanbul’da yapmayı düşünen Güney, daha sonra İstanbul İktisat Fakültesi’ne kaydolmuş, yönetmen Afif Yılmaz ile tanışması Türk sinemasına girmesine önayak teşkil etmiştir.

Bu Vatanın Çocukları, Alageyik, Karaoğlan’ın Kara Sevdası, Tütün Zamanı, Ölüm Zamanı, Ölüm Perdesi, Dolandırıcılar Şahı, Kızıl Vazo, Seni Kaybedersem, Tatlı Bela gibi filmler Güney’in senaryocu, oyuncu, yönetmen yardımcısı olarak katıldığı filmler olmuştur. 1958-1961 yıllan arasında yapılan bu filmler Güney’in sinema serüveni içinde birinci dönem çalışmaları olarak nitelendirilmiştir.

“ON ÜÇ ADLI BİR DERGİ”!

Aynı yıllarda İstanbul’da “On üç” adlı bir dergide yayınlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” adlı öyküsünden ötürü Yılmaz Güney hakkında bir kovuşturma sürdürülmektedir. 1957’de başlayan ve temyizi ile birlikte 1961 yılında sonuçlanan yargılama Güney’i bir film setinde yakalayacak, yaşamının 24 aynı hapishanede ve sürgünde geçirmesinin nedeni olacaktır.

Güney gibi çevresindekilere alıcı gözlerle bakmasını bilen, yaşamının her dönemi içinden çıktığı yoksul halk kitlelerinin sorunlarına ışık tutacak bir sanatçı için hapishane deneyi, dolu ve öğretici olmuştur (İlkin, “Boynu Bükükler”, sonra “Boynu Bükük Öldüler” adıyla yayınlanan romanı, birinci tutukluluk döneminin ürünüdür.)

Sırtında iki yıllık ceza ve bu cezanın hukuki sonuçlan (müebbeden kamu haklarından memnuiyet) ile İstanbul’a dönen Güney, her şeye yeniden başlamak ve tutunmak için bir zamanlar karşı olduğu küçük şirketlerde çalışmaya başladı. Zaman zaman bir filmin, senaryosundan çekimine, çekiminden oyunculuğuna kadar her şeyini kendisi üstlenmek zorunda kaldı. Tutunabilmek ve günlük ekmeğini kazanmak için giriştiği bu mücadele sırasında Güney zaman zaman yalnız kaldı. İtildi ve horlandı.

Sonradan kendisinin de eleştirisini yaptığı ve halka kötü ürünler verdiğini söylediği bu dönem, sanatçının sinema konusunda teknik bilgilerini geliştirmesi açısından olumlu etkileri de içinde taşımaktadır.

Konulan “Kan davaları”, “Kabadayılar”, “Soygun ve Vurgunlar” gibi toplumsal olgulardan olan, fakat özlerinin iyi işlenmeyişinden ötürü Yeşilçam kalıplan içinde kalan bu dönem filmlerinde Güney, kendisini, diğer oyuncu ve sinemacılardan ayıran kişiliğini korumasını ve geliştirmesini bilmiştir. Diğer Yeşilçam filmleri oyuncusunun giydiği elbise, soyunduğu yatak vb. öğelerle değerlendiren seyirci, Güney’in filmlerini hep kendisinden bir şeyler bulmak, avunmak, sevinmek, ya da üzülmek için seyretmiştir.

“Hudutların Kanunu”ndan “Umut’a varan çizgi içerisinde yer alan “İnce Cumalı”, “Kızdırmalı Karakolun”, “Kurbanlık Katil’, “Seyit Han”, “Aç Kurtlar”, “Bir Çirkin Adam” gibi filmler Güney’in oyuncu, senarist ve yönetmen olarak gerçekleştirdiği basan zincirinin ara halkalarıdır.

Aranan, beğenilen ve Yeşilçam’a göre “Filmleri para getiren”, halk tarafından “Çirkin Kral” olarak bilinen Yılmaz Güney, 1968 yılında askerlik görevini yapmak üzere ikinci kez sinemadan ayrılmıştır. Bu kez durum, birincisine göre farklıdır ve sinema alanı onu dört gözle beklemektedir. Kurulu bir yapım şirketi, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde iş yapan filmleri vardır. Kendi ezilmişliğini ve gücünü onda gören, zaman zaman kendisini Yılmaz Güney’in beyaz perdede canlandırdığı tiplerle bir tutan büyük bir seyirci kitlesi Güney’i beklemektedir. Güney’in askerlik sonrası “Umutla başlar. “Umut” Türkiye’de toplumsal değişimlerin ve çatışmaların yoğunluk kazandığı bir dönemin ürünüdür. Çıkışı olmayan umutsuz çabaların gerçekçi bir biçimde sergilenmesidir. Yüzyıllarca ezilen, sömürülen bir halkın egemen sınıf aracılığı ile nasıl şartlandığını ve kendi sınıfına yabancılaştırıldığını göstermesi, kurtuluşu metafizik yollarda aramanın boşluğunu belgelemesi açısından “Umut” Türk sinemasındaki bir dönüm noktası olmuştur. Gerçeğe uygun saptamaları ve gerçek ilişkilerin niteliği konusunda kurumlan yıkması, burjuva dünyasının iyimserliğini sarsması ve nihayet bugünkü düzenin sürekli olduğu konusunda ortaya konulan varsayımlar üzerinde kuşkular uyandırması açısından “Umut” andığım dönemin nesnel koşuları görevini yerine getirmiş bir filmdir. Güney’in “Hudutların Kanunu” ile başlayan ve “Umutla olgunluğa ulaşan “bilinçli bir biçimde toplumsal sorunlarla uğraşma” çizgisi, egemen sınıflarla çatışmaya başlamış, “Hudutların Kanunu” bir oyuncu olarak artık yerleşmişliğini, kendinden emin bir sanatçılığı noktalamaktadır, yine “Hudutların Kanunu” ile Güney artık alışılagelen ve kendisini tekrarlamaktan öte bir anlam taşımayan filmler yapmanın gereksizliğini kavramış, yeni öz biçimler bulmak zorunda olduğu bilincine varmıştır. Bu durumun işlerlik kazanabilmesi ve araştırma öz biçimi seyirci göz önünde deneyebilmesi için Güney üç yılı aşkın süre bekleyecek ve koşulların olgunlaşması sonunda “Umut” ortaya çıkacaktır.

GARİPSENEN SANSÜR NİZAMNAMESİ

“Hudutların Kanunu” ile başlayan ve “Umutla olgunluğa ulaşan bilinçli biçimde toplumsal sorunlarla uğraşma çizgisi, egemen sınıflarla çatışmaya başlamış, “Hudutların Kanunu” da dahil olmak üzere bu dönemin pek çok filmi şu ya da bu biçimde “Sansür” tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Güney’in yaratma alanı, yani sinemayla yakından ilişkide bulunan ve egemen sınıfın bir baskı ve engelleme olarak kullandığı faşist İtalya döneminden, yani egemen sınıfın çıkarını korumak görevini üstlenmiş, sözüm ona bir yasadan aktardığı bir nizamnameye dayanarak yapmaktadır.

1939 yılından bu yana Türk sinemasındaki toplumsal sorunlarla ilgilenmek, filmlerdeki ülkenin sorunlarına çözümler aramak eğiliminde olan her sinemacının başında “Demokles’in Kılıcı” gibi duran “Sansür Nizamnamesi” aşağıdaki maddeleri kapsamaktadır:

“Madde 7: Aşağıda yazılı gayelerin birine matuf olan filmlerin gösterilmesine müsaade edilmez:

1-         Herhangi bir devletin siyasi propagandasını yapan,

2-         Dost devlet ve milletin hislerini rencide eden,

3-         Din propagandası yapan,

4-         Herhangi bir ırk veya milleti tezyif eden,

5-         Milli rejime aykırı olan siyasi, iktisadi ve içtimaî propaganda yapan,

6-          Umumi terbiyeye ve ahlaka ve milli duygularımıza mugayir bulunan,

7-         Askerlik şeref ve haysiyetini kıran ve askerlik aleyhine propaganda yapan,

8-         Memleketin İnzibat ve emniyeti bakımından zararlı olan,

9-         Cürüm işlemeye tahrik eden,

10-       İçinde Türkiye aleyhinde propaganda sahneler bulunan.”

Görüleceği gibi Türk sanat ve kültürü için bir “-Utanç” uygulaması niteliğinde bulunan ve sansür özellikleriyle halktan yana, onun çıkarlarına ve kuruluşuna ilişkin konulara değinen bütün filmlerde dehşetengiz bir tutumla iş başındadır.

“UMUT” FİLMİ YASAKLANIYOR!

Güney’in “Umut’u da bu sansürün yakasından kurtulamadı. Film bir yandan 1970 Altın Koza’da haklı bir birincilik alırken, öte yandan yasaklanıyor, Türk halkının filmi görmesi engellenmek isteniyordu. Yasal yollardan mücadelesini yürüten Yılmaz Güney, filmin gösterim iznini Danıştay yoluyla almış, böylece Türk seyircisi sorunlarım saptayan, umudun ve umutsuzluğun ne olduğunu belgeleyen bir filmi görme olanaklarına kavuşmuş oluyordu.

“Umut” sonrası sanatçının ortaya koyduğu ürünler sürekli araştıran, yeni biçim ve özler deneyen, olgun bir sanatçının ürünleriydi. Güney, dönüşü olmayana doğru ve sağlıklı yolda “Ağıt”, “Acı”, “Umutsuzlar”, “Baba” gibi filmlerle yerini pekiştirdi, “Umutla başlayan olgunlaşma, araştırdığı sinema stilini bulma ve geliştirdiği çizgi içerisinde Güney, daha sonra bir süre “eski Çirkin Kral” niteliğini sürdüren filmlerde oynadı.

Bu arada yönetmen olarak Yeşilçam Sineması’na oranla eli yüzü düzgün, içeriği olmamakla birlikte, zararsız bazı filmlerin yanı sıra ne için yaptığı pek belli olmayan, gelişme çizgisine ve inancına ters düşen “Vurguncular” yapması böylesine tutarlı bir çizgi izleyen sanatçının yaşamında “hata” sayılmalıdır.  Güney, 1972 Martında siyasal bir suç işlediği gerekçesiyle Sıkı Yönetim tarafından tutuklandı. Tutuklandığı sırada kafasında yeni film taşanları bulunuyordu, Güney’in tutuklu bulunduğu 1972 yılı kendi dışında önceden ortaya koyduğu ürünlerin değerlendirilmesi sonucu bir Güney Yılı oldu. “Baba” filminin ancak faşist yönetimlerde görülebilecek bir uygulamayla ödül almaktan alıkoyulması, “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanının “Orhan Kemal Armağanı” alması, Türkiye dışında bazı Batı ülkelerinde “Umut” filminin gösterilmesi ve ödül alması, nihayet Türkiye’de bir gazete tarafından “Yılın Sanatçısı” olarak seçilme ve bunların yankılan 1972 yılının Güney Yılı olmasını pekiştiren önemli olgular arasındadır.

ÖZELYAŞAMINDAN BAZI BİLGİLER

Birinci tutukluluğunu izleyen 1963 yılında Güney İstanbul’da Can Ünal adında bir kadınla evlendi. Can Onardan Elif adını verdiği bir kızı oldu. İlk eşinden kısa bir sürede ayrılmasından sonra 1966 yılında meslektaşı Nebahat Çehre ile iki yıl evli kaldı. Askerlik öncesi bu evlilik de geçimsizlik nedeniyle sona erdi.

Yılmaz Güney 27 Mayıs 1970’de Jale Fatma Süleymangil (sonradan Fatoş Güney) ile son evliliğini kurdu. 1971 yılında doğan erkek çocuğuna Yılmaz Güney II adını verdi. Güney, hareketli ve her türlü reklama açık mesleği içinde, Özel yaşamına ve başkalarının özel yaşamlarına saygılı olarak bilinmektedir.

BİZİMDE BİR ÇİFT SÖZÜMÜZ VAR

Sayın Yalçın’ın Yılmaz Güney hakkında yazdığı biyografi ve bu arada vardığı yargılar sanımca bu konudakilerin kuşkusuz en başarılılarından biri. Ama ufak tefek bazı noksanlar, yanlışlıklar, abartmalar var, Sayın Yalçın’ın hoş görüsüne inandığım için bunlara kısaca değinmeye çalışacağım:

Yılmaz Güney 1931 doğumludur. Bunu bana kendisi söylemiştir. Zaten 93711 olsa 1955’te yani 18 yaşı içinde lisenin birinci sınıfına gitmesi biraz tuhaf olmaz mı?

Yılmaz Güney’in hangi    “sınıftan olduğunu kanıtlamak için Sayın Yalçın, onun eğitimi sırasında pamuk toplayıcılığı, simit ve gazoz satıcılığı, bağ bekçiliği yaptığını v.d. yazıyor. Bütün bunlar onun ‘tam bir köylü ırgat” olduğunu kanıtlayamaz. Nitekim babası için sayın yazar “Irgat Başı” demiştir. Irgatbaşı’nın anlamının hangi sınıftan olduğunu sayın Yalçın herhalde çok iyi bilir. Nitekim Güney, film pür şantaj lığını “maddi yoksunluktan” değil, sinema sevgisinden, biraz da sinemaya olan tutku ve serüven merakından yapmıştır. Nitekim, İstanbul İktisat Fakültesi ikinci sınıfına kadar okuyabilme “maddi” olanağım, ailesinin de maddi desteğiyle sağlamıştır.

Ama Güney kendi toplumsal sınıfını kendisi “seçmiştir”, o, bir “devrimci” olacaktır ya da “devrimci olmak için tüm gücüyle çaba gösterecektir”… Bu deyimler kendisinindir. Bence Güney Trajedisi’nin açılışı “On Üç” adlı dergide yazdıklarından dolayı başına gelenlerle başlamıştır. Ama iki yıllık hapislik ve sürgün hayatının onda olumlu etkileri olmuş, hiç olmazsa “mahpushanecileri” yakından izleyip onları gerçek yönleriyle saptamıştır.

Yılmaz Güney’in birinci mahpusluk ve sürgün hayatı bittikten sonra  Yeşilçam’a gelip A’dan Z’ye her işi yapması, hatta “istismar edilmesi”, “horlanması” onun için bir kötü talih değil, sağlam, köklü bir yetişme, öğrenme,“sinema adamı olma” yolunda en büyük ‘şansı”   olmuştur,   “olanak”   olmuştur.   Güney’in başarılı filmlerinde,  işte bu dönemdeki acı deneylerinin rolü yadsınamayacak kadar büyüktür.

Sayın yazar Lütfi Ö. Akad için “Türk Sinemasının en usta yönetmeni” deyimini kullanıyor… Neden böylesine bir deyimi kullandı? Gerçek sebebini bilemem. Bilemem ya, Türk sineması bir çizgiye varmışsa, bir “tırmanma harekâtı”   içindeyse,   herhalde bunda sayın Lütfi Akad kadar, Halid Refik, Metin Erksan, Yılmaz Duru’nun da katkı ve “büyük ustalıkları”, çabaları da vardır. Ve bunu hiç kimse yok sayamaz!

Gelelim “Burjuva Dünyasının iyimserliğinin “Umut” filmiyle sarsılmasına… Ne diyeceğimi şaşırdım. Zira o filmi, devrimci kanat kadar, burjuva denilenler de beğenmiş,   tutmuş, hatta yazılı belgelerle “göklere çıkartmışlardı”.

YILMAZ’IN KİŞİLİĞİNİN BAZI YÖNLERİ

Bir kere bizim “Babıâli Basını”nın 20 yılın değişmez jönü Ayhan Işık’a karşı bir çeşit “alternatif olarak çıkarttığı, bu yüzden de “Çirkin Kral” diye lanse edip halk topluluklarına tanıtıp kabul ettirdiği Yılmaz, çirkin filân değil, eli yüzü düzgün, bayağı yakışıklı adamdır.

BENİMSEME

Ama işin üzünülecek yanı, kendi gözlemlerimle de saptadığım gibi Yılmaz Güney’in “Çirkin Kral”lığı adamakıllı benimsemesi olmuştur. Ve bu benimseyiş, onun özel hayatının ana çizgisi haline gelmiştir… Eğer, Yılmaz şu bizim Babıâli’nin “Çirkin Kral’ lâkabını bırakınız umursamayı, “çok az benimseseydi”, Yılmaz Güney Trajedisi diye bir “olay” belki olmaz, karşımızda düzgün yaşan t ılı bir insan görürdük… Ama, filmleri o son düzeyine ulaşabilir miydi?

Bu konuda bir varsayımda bulunmak Öylesine güç ki!

İki ihtimal de olabilir:

Hem. Güney çok, ama çok daha iyi yapıtlar ortaya koyabilir, hem de “sıradan bir sinemacı” olarak kalabilirdi.

SINIF MESELESİ

Yılmaz, son üç beş yıl içinde artık ister istemez sınıf değiştirmek zorunda kalmıştır. O, artık bir sinema işçisi değil, sinema patronudur. Maaş, ücret; almakta; dağıtmaktadır. Ve bence o birçok kişiyi sevindiren “L/mut” “Ağıt”, “Baba” vd. filmlerinden sonra “ne amaçla çevrildiği pek belli olmadığını” sayın Yalçın’ın da belirttiği “Vurguncular” tipi filmler çevrilmezdi… Şunu filmcilikten uzaktan yakından ilgili olan herkes çok iyi bilir ki “film yapmak” senaryodan, yönetmenlikten, oyunculuktan, set işçiliğinden v.d.den önce ve onlardan daha çok, “bol paraya” dayanır. Ya “nakit” ya da çoklukla olduğu gibi “bono”ya… Bilmem anlatabiliyor muyum? Evet. Yılmaz paraya – pula gerçekten kıymet vermez, paraya ‘elinin kiri” olarak bakardı ama “patron olarak” yanında çalıştırdığı emekçilerin ücretlerini zamanında ve tam olarak Ödemek için de elinden geleni yapmaktan hiç bir zaman çekinmemiştir… Bundan bir kaç ay önce, sanırım dünyada ilk defa bir sinema patronu — Yani Yılmaz Güney—‘in önayak oluşuyla ciddi bir “Sinema Oyuncuları Sendikası” kurulmasına girişilmişti… Sonuç ne oldu, bilmiyorum.

SANSÜR’E GELİNCE

Hukukta bir tabir vardır “gayri kabili tatbik”, yani “uygulanması olanaksız olmak”…. Örneğin, yüzlerce maddelik Türk Medeni Kanununun bile, birçok maddesi kanunun kabulünden —1926 — bu yana bir kez bile uygulanmış değildir. Bu durum, birçok kanun ve nizamname için de geçerlidir. Alın okuyun “Belediye Nizamnamesi”ni; bakalım yüzde onu uygulanabiliyor mu?… Sözü bizim ünlü sinemacıların bildim bileli haklı şikâyet ettiği Film Sansür Nizamnamesi’ne getireceğim. Bu nizamnamede de durum üç aşağı beş yukarı “aynen” böyledir. Nizamname hiç uygulanmıyor demiyorum. Ama, uygulanmayan, “es geçilen” öylesine maddeleri de var ki. Üstelik bu çağ-dışı nizamnamenin en kısa zamanda kaldırılacağına da inanıyor, temenni ediyorum bunu. Komprime senaryoların — Film Sansür

Nizamnamesi mutlaka onaylasın diye hazırlanan senaryomsu şeyler — hakkında, filmciler çok şey bilirler. Bu konuda “sayın muhbir” durumuna düşmeği pek arzulamadığımdan konu üzerinde fazla durmayı gerekli görmüyorum.

ON DÖRT YILDA 105 FİLM

Yılmaz Güney 1958’den 1972’ye kadar yani tam 14 yıl İçinde — hapishanede ve askerlikte geçirdiği süreler dışında— tam 105 film çevirmiştir. Şimdi bu filmlere sıra izleyerek kısaca bir göz atalım:

1958  – 1959’DE ÇEVİRDİKLERİ

NOT: (Önce Filmin adım, sonra Yönetmeni, sonra, baş erkek ve kadın oyuncuyla, önemli diğer oyuncuları, en sonda da senaristin adını belirteceğim, sayın okuyucuların bu sırayı dikkate almalarını rica ederim).

Bu Vatanın Çocukları Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Nurhan Nur, Bilge Zobu. Talat Gözbak; Atıf Yılmaz.

Alageyik: Atıf Yılmaz.  Yılmaz Güney,Pervin Par, Kadir Savun, Muazzez Arçay, Semih Sezerli; Atıf Yılmaz, Halit Refik ve Y. Güney. Konu: Y. Kemal.

Karaoğlan’ın Kara Sevdası: Atıf Yılmaz,Yılmaz Güney, Tijen Par. Kadir Savun, Nuri Altınok; Hayri Esen, Talat Gözbak, Konu: Y. Kemal; Atıf Yılmaz; Halit Refik.

Tütün Zamanı: Orhon Murat Arıburnu, Yılmaz Güney, Cavidan Dora, Ulvi Uraz; Ahmet Tank Tekçe, Mehmet Aslan; Orhon Murat Arıburnu.

1960’DA ÇEVİRDİKLERİ

Ölüm Perdesi: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney,   Leyla Sayar,   Orhan Günşiray.   Muallâ Kaynak, Bülent Oran, Atıf Kaptan; Ali Kaptanoğlu , Atillâ İlhan

1961’DE ÇEVİRDİKLERİ

Dolandırıcılar Şahı: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Nurhan Nur, Kadir Savun, Suphi Kaner; Ahmet Tank Tekçe; Orhan Günşiray “Bu filmde başrolde Günşiray’dır”; Vedat Türkali.

Kızıl Vazo: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney ‘Yönetim yardımcısı”.   Göksel  Arsoy,   Belgin Doruk,  Şaziye Moral, Mümtaz Ener, Ahmet Tank Tekçe; Hayati Hamzaoğlu, Hüseyin Baradan; Vedat Türkali, eser: Peride Celâl..

Seni Kaybedersem: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney  “Yönetim yardımcısı”,  Göksel Arsoy, Nurhan Nur, Senih Orkan; Muallâ Kavur, Osman Alyanak, Vedat Türkali.

 

Tatlı Belâ: Atıf Yılmaz, Orhan Günşiray,   Neriman  Koksal,  Ayfer  Feray;   Hüseyin Baradan, Yılmaz Güney, Ahmet Tank Tekçe; Sami Hazinses, Ali Seyhan. Salih Tozan: Necdet Tosun, Sevim Çağatay, Sabiha İzer; Vedat Türkali.

1962’DE FİLM ÇEVİRMEDİ 1963’DE ÇEVİRDİKLERİ

İkisi de Cesurdular: Ferit Ceylan. Yılmaz Güney, Semra Sar, Hili Esen, Ersun Kazançel; Samim Meriç; Yılmaz Güney ve Ferit Ceylan.

1964’TE ÇEVİRDİKLERİ

Kamalı  Zeybek:   Nuri Akıncı,  Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Barbaros Erbes, Ahmet Tank Tekçe, Remzi Cöntürk; Yılmaz Güney.

Kara Şahin: Nuri Akıncı, Yılmaz Güney, Semra Sar, Hüseyin Baradan. Ahmet Tarık Tekçe. Zühal Tan, Nurlan San. Barbaros Erbes, Ali Şen; Remzi Cöntürk.

Kocaoğlan: Ziya Demirci, Yılmaz Güney, Evrim Fer, Şeref Gürsoy, Senih Orkan, Hayri Caner, Kenan Pars; Orhan Asena.

Prangasız Mahkûmlar:  Orhon  Murat Arıburun,  Yılmaz Güney,   Fili? Akın.   Şükrü Rodop, Hayri Caner, Erol Taş; Orhon M. Anburun ve Yılmaz Güney.

 

Dağların Kurdu Koçero:   Ümit  Utku, Yılmaz Güney, Muhterem Nur, Sevim Emre. Hüseyin Baradan, Mehmet Ali Akpınar, Fatoş Serpil, Danyal Topatan; Yılmaz Güney.

Zımba Gibi Delikanlı: Remzi Cöntürk, Yılmaz Güney, Nülifer Aydan, Tuncer Necmioğlu, Alev Koral, Hakkı Haktan, Feridun Çölgeçen,    Mürvet   Seyfıoğlu,    Hüseyin    Peyda;Remzi Cöntürk.

Mor Defter: Nuri Ergin, Yılmaz Güney, Evrim Fer, Cahit Irgat, Aliye Rona, Senih Orkan, Ali Şen; Mürvet Seyfioğlu, Devlet Devrim; Eser; Çetin Altan. Sen: E. Aksoy.

Halime’den Mektup Var: Süha Doğan,Yılmaz Güney, Sevda Ferdağ, Turgut Özatay.Ahmet Mekin, Nurlan San; Zühal Aktan, Senih Orkan, Kadir Savun. Necdet Tosun, Muharrem Gürses; Hüseyin Baradan; Süha Doğan.

On Korkusuz Adam: Tunç Başaran, Yılmaz Güney, Tamer Yiğit, Işın Kaan, Erol Taş, Tunç Oral; Adnan Şenses, Özkan Yılmaz, Sevda Ferdağ, Tijen Par, Devlet Devrim, Selma  Güneri,  Tunca  Aksoy,   Ercan  Tekkan, Mehmet Ali Akpınar; R. Ekicigil.

1965 YILINDA ÇEVİRDİKLERİ

Yaralı Kartal: Tank Dursun K., Yılmaz Güney, Pervin Par, Muhterem Nur, Meral Sayın, Reha Yurdakul, Danyal Topatan, Hayati Hamzaoğlu; Sefa Önal — Tank Dursun K.

 

Kasımpaşalı:  Nuri Akıncı. Yılmaz Güney, Selma Güneri, Devlet Devrim, Tijen Par, Cahit Irgat, Mine Sun, Hasan Ceylan. Hüseyin Peyda, Danyal Topatan.

Tehlikeli Adam: Hasan Kazankaya, Yılmaz Güney,   Selma  Güneri,   Gülsün  Kamu, Samirn Meriç, Cahit Irgat, Nevzat Bilsel, Yavuz Vaner, Zuhal Tan, Tansu Sayın, Yavuz Caner, Seher Şeniz.

Üçünüzü de Mıhlarım: Bilge Olgaç, Yılmaz Güney,  Pervin Par, Aliye Rona,  Hayati Hamzaoğlu, Tuncel Kürüz, Aysel Gilda, Tuncel Kürüz, Atilla Yurdesin; Yüce! Uçanoğlu.

Konyakcı: Tunç Başaran, Yılmaz Güney, Neriman Koksal, Oktar Durukan, Kadir Savun, Ayfer Feray, Atilla Ergün, Tuncel Kürüz, Devlet Devrim, Ali Şen, Ercan İnangiray,Kâzım Kartal, Talat Gözbak.

Krallar Kralı: Bilge Olgaç, Yılmaz Güney, Tülin Elgin, Tuncel Kurtiz, Senih Orkan, Gülsün Kamu, Fatma Belgen, Orhon MuratAnburnu, Kâzım Kartal, Danyal Topatan.

Kahreden Kurşun: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Sevda Ferdağ, Suzan Avcı, Münir Özkul, Kemal Kan, Gülbin Eray, Gülsün Kamu, Ergün Köknar; Yılmaz Güney.

Gönül Kuşu: Hayri Gülnar. Yılmaz Güney, Yıldız Tezcan, Avni Dilligil, Münir Özkul, Yavuz Karakaş,  Necdet Çağlar,  Mine Soley; Sefa Önal

 

Haracıma Dokunma: Hasan Kazankaya.   Yılmaz Güney,   Gülsün   Kamu,   Hayati Hamzaoğlu, Tuncel Kurtiz,  Danyal Topatan, Necip Tekçe, Hasan Ceylan, Asım Nipton, Celâl Ersöz, Handan Adalı, Hasan Ceylan; Yücel Uçanoğlu.

Kanlı Buğday: Ferit Ceylan. Yılmaz Güney, Nurlan San, Atilla Ergün, Oktay Duruken. Atilla Dinçer; İlhan Engin.

Beyaz Atlı Adam: Remzi Cöntürk, Yılmaz Güney, Tülin Elgin, Tuncer Necmioğlu, Gülsün Kamu,  Canide Sonku, Avni Dilligil; Remzi Cöntürk.

Ben Öldükçe Yaşanın: Duygu Sağıroğlu, Yılmaz Güney, Selma Güneri, Tuncel Kurtiz, Gülbin Eray, Hamdi Sarlıgıl; Duygu Sağıroğlu.

Dağların Oğlu: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Erol Taş, Danyal Topatan, Reha Yurdakul, Gündüz Aykut, Hüseyin Zan, Bülent Oran.

Davuda Erkek Erkeğe: Hasan Kazan-kaya, Yılmaz Güney, Pervin Par, Kuzey Vargın, Hayati Hamzaoğlu; Yücel Uçanoğlu.

Kan Gövdeyi Götürdü: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Gülsün Kamu, Münir Özkul,  Ergun Köknar,   Haydar Karaer,  Gülbin Eray, Ali Seyhan; Bülent Oran.

Korkusuzlar: Semih Evin, Yılmaz Güney, Fikret Hakan, Erol Taş, Canide Sonku, Asuman Aslan, Aliye Rona; Semih Evin.

Sayılı Kabadayılar: Hasan Kazankaya. Yılmaz Güney,  Gülsün Kamu, Asım Nipton, Tuncel Kürüz, Necdet Çağlar. Haydar Karaer, Atilla Ergün, Mehmet. Ali Akpınar, Selahattin İçsel, Danyal Topatan, Necip Tekçe, Hüseyin Güler, Mehmet Bahadır, Hüseyin Güler, Hasan Ceylan; Yücel Uçanoğlu.

Silâha Yeminliyim: Kemal İnci. Yılmaz Güney, Nebahat Çehre,  Nuran Aksoy, Atila Ergün, Hayati Hamzaoğlu; Yücel Uçanoğlu.

Sokakta Kan Vardı: Vedat Türkali, Yılmaz Güney, Esen Püsküllü. Tunç Öral, Tülin Elgin,   Mümtaz  Ener,   Necdet  Çağlar;  Vedat Türkali.

Torpido Yılmaz: Cevat Okçugil, Yılmaz Güney, Tülin Elgin, Arif Kaptan. Avni Dilligil, Enver Dönmez, Renan Fosfor oğlu; Temel Tez ol.

1966’DA ÇEVİRDİKLERİ

At, Avrat, Silâh: Hasan Kazankaya, Yılmaz Güney,  Nebahat Çehre, Tuncel Kurtiz, Danyal Topatan,  Sami Tunç,  Sedef Türkan; Yılmaz Güney.

Çirkin Kral: Metin Atadeniz, Yılmaz Güney, Nülifer Aydan, Suzan Avcı, Reha Yurdakul, Ayfer Feray, Ali Ekdal,  Enver Dönmez, Ömer Kayanı; Bülent Oran.

Silâhların  Kanunu:  Yılmaz  Atadeniz, Yılmaz Güney,   Nülifer Aydan,  Aysel Tanju, Reha Yurdakul, Aysel Gilda, Danyal Topatan; Bülent Oran.

Hudutların Kanunu; Lütfi Akad. Yılmaz Güney, Pervin Par, Tuncel Kurtiz, Erol Taş, Osman Alyanak, Tuncer Necmioğlu, Hikmet Olgun, Muharrem Gürses; Lütfi Akat, konu: Y. Güney.

Anası Yiğit Doğurmuş: Nazif Kurthan, Yılmaz Güney, Nülifer Aydan, Hüseyin Peyda; Nazif Kurthan.

Yedi Dağın Aslanı: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz  Güney,   Nebahat  Çehre.   Kadir  Savun, Erol Taş, Sevda Ferdağ, Cahit Irgat. Danyal Topatan; Yılmaz Güney.

Arslanlanın Dönüşü; Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Erol Tas, Sevda Ferdağ, Kadir Savun. Danyal Topatan, Cahit Irgat, Tuncer Necmioğlu, Necati Er, Faruk Panter; Yılmaz Güney,

Tilki Selim: Nişan Hançer, Yılmaz Güney, Birsen Menekşeli, Mümtaz Ener, Kenan Pars; Yılmaz Güney.

Yiğit Yaralı Olur: Ertem Göreç, Yılmaz Güney, Hülya Koçyiğit, Muhterem Nur, Tuncel Kurtiz, Kenan Pars; Lütfi Akad.

Eşref paçalı:   Erdoğan Tokatlı,  Yılmaz Güney,  Nebahat Çehre,  Kadir Savun, Senih Orkan,   Atilla   Ergün,   Sevinç   Pekin,   Renan Fosforoğlu, Ali Şen, Faruk Panter, Erol Günaydın, Feridun Çölgeçen, Tuncer Necmioğlu, Aydemir Akbaş, Ömer Aydın; Yılmaz Güney.

Ve Silâhlara Veda: Remzi Cöntürk, Yılmaz   Güney,   Nülifer Aydan,   Mümtaz  Ener, Necdet Çağlar; Remzi Cöntürk.

Kovboy Ali:  Yılmaz Atadeniz,  Yılmaz Güney, Müjgan Ağralı. Yıldırım Gencer, Hüseyin Peyda, Ali Şen, Aydemir Akbaş, Mehmet Ali Akpınar, Cahide Sonku; Aykut Düz.

Kibar Haydut — Yalnız Adam: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Devlet Devrim, Tunç Oral, Erol Günaydın. Danyal Topatan,   Liga Lorun,   Feridun  Çölgeçen,  Ali Seyhan, Sunay Sun, Muammer Gölalan; Bülent Oran.

1967’DE ÇEVİRDİKLERİ

At Hırsızı Banu: Remzi Cöntürk, Yılmaz Güney, Semiramis Pekkan, Nihat Ziyalan, Hüseyin Zan, Danyal Topatan, Mümtaz Ener; Yılmaz Güney.

Balatlı Akif: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Meral Küçükerol, Ersun Kazançel, Muadelet Tibet, Ahmet Turgutlu, Candan İsen, Tülin Oral, Hakkı Haktan; Ayşe Şaşa.

Bana Kurşun İşlemez: Alaaddin Perveroğlu, Yılmaz Güney, Mite Batuhan, Tuncel Kurtiz, Nihat Ziyalan, Sevgi Can, Naci Erhun; Yılmaz Güney.

Benim Adım Kerim: Yılmaz Güney, Birsen Menekşeli, Yıldırım Gencer, Tuncer Necmioğlu; Yılmaz Güney, Konu; Erdoğan Tokmakçıoğlu.

Bomba Kemal:  Nazif Kurthan, Yılmaz Güney, Figen Say, Tuncer Necmioğlu; Nazif Kurthan.

Çirkin Kral Affetmez: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Nebahat Çehre. Yıldırım Gencer, Nuran Aksoy: Yılmaz Atadeniz, konu: Yılmaz Güney.

Eşkiya Celladı: Remzi Cöntürk. Yılmaz Güney,   Nebahat  Çehre,  Tuncer  Necmioğlu, Tülin   Elgin,   Ayton   Sert,   Danyal   Topatan; Remzi Cöntürk.

İnce Cunali: Yılmaz Duru. Yılmaz Güney, Tijen Par, Erol Taş, İrfan Atasoy, Seyhan Özden, Bahri Özkan, Hikmet Olgun; Türkan Duru.

Kızılırmak — Karakolun: Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Nülifer Koçyiğit, Kadir Savun, Tümer Özer, Derya Tanyeli, Tuncer Necmioğlu, Senih Orkan, Osman Alyanak, Murat Tok, Haluk Orçun, Lütfi Akad.

Kozanoğlu: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Figen Say, Metin Serezli; Tuncel Kurtiz, İsmet Erten, Danyal Topatan.

Arslan Arkadaşım — Kuduz Recep: Duygu Sağıroğlu, Yılmaz Güney. Figen Say, Metin Serezli, Tuncel Kurtiz, Danyal Topatan, İsmet Erten; Duygu Sağıroglu.

Kurbanlık Katil:   Lütfi Akad.  Yılmaz Güney,   Hülya   Darcan,   Cahit   Irgat,   Hayati Hamzaoğlu; Lütfi Akad.

Büyük Cellatlar: Yılmaz Duru, Yılmaz Güney,   Nülifer  Koçyiğit,   Naci  Erhun.  Tunç Oral, İlhan Hemşehri, Feridun Çölgeçen; Türkân Duru.

1968’DE ÇEVİRDİKLERİ

Aslanbey: Yavuz Yalınkılınç, Yılmaz Güney,  Seyyal Taner,   Erol Taş,   Nuran Aksoy, Remzi Cöntürk, Yavuz Yalınkılıç

Azrail Benim: Yücel Uçanoğlu, Yılmaz Güney, Esen Püsküllü, Nihat Ziyalan, Gülgün Ok, Unsal Aybek, Atilla Ergün. Meriç Başaran, Alp Aslan, Sami Tunç; Yılmaz Güney.

Beyoğlu Canavarı: Ertem Göreç, Yılmaz Güney,   Nebahat  Çehre,   Hayati  Hamzaoğlu; Sefa Önal.

Öleceksin — Can Pazarı: Ertem Göreç, Yılmaz Güney, NÜ Kutval, Funda Postacı, Hayati Hamzaoğlu, Nevzat Okçugil, Hasan Ceylan, Osman Alyanak, Kayhan Yıldızoğlu, Necabettin Yal, Kudret Şandra, Sadri Karan.

Kargacı Halil: Yavuz Yalınkılınç, Yılmaz Güney, Nihat Ziyalan, Birsen Menekşeli; Yılmaz Güney.

Marmara Hasan: Mehmet Aslan. Yılmaz Güney, Birsen Menekşeli, Atilla Ergün, Kemal Aydan, Necip Tekçe, Osman Baş. Sami Tunç; Mehmet Aslan.

Öldürmek Hakkımdır: Nuri Ergün, Yılmaz Güney,  Sema  Özcan,     Ali  Şen,  Suphi Tekniker.   Nedret Güvenç,   Sadeye Arcuman, Faruk Panter, M. Ali Akpınar; Mehmet Aslan.

Pire Nuri: Yılmaz Güney. Nebahat Çehre, Nihat Ziyalan, Sami Tunç, Danyal Topatan; Yılmaz Güney.

Seyyit Han — Toprağın Gelini: Yılmaz Güney,   Nebahat  Çehre,   Hayati  Hamzaoğlu, Danyal Topatan. Nihat Ziyalan, Enver Dönmez, Hüseyin Zan; Yılmaz Güney.

1969’DA ÇEVİRDİKLERİ

Belanın Yedi Türlüsü: Nuri Ergün, Yılmaz Güney, Feri Cansel, Yusuf Kor, Ali Erdal, Şeref Gürsoy; Mümtaz Ener, Sadri Karan, Feridun Çölgeçen; Yılmaz Güney.

Aç Kurtlar: Yılmaz Güney. Yılmaz Güney,  Sevgi Can, Hayati Hamzaoğlu, Türkan Ağralı, Bahri Özkan, Sim Elitaş, Enver Güney; Yılmaz Güney.

Bir Çirkin Adam: Yılmaz Güney, Hayati Hamzaoğlu. Feri Cansel Süleyman Turan, Nihat Ziyalan, Mümtaz Alpaslan, Asım Nipton; Yılmaz Güney.

Bin Defa Ölürüm: Mehmet Aslan, Yılmaz Güney. Deniz Akar. İrfan Ata soy, Sami Tunç, Yavuz Selekman, Hakkı Kıvanç, Necabettin Yal; Berç Güler.

Çifte Tabancalı Kabadayı: Mehmet Aslan,  Yılmaz  Güney,   Sezer  Güvenirgil,   İrfan Atasoy, Sami Tunç, Meltem Mete, Necati Er; Mehmet Aslan.

Güney Ölüm Saçıyor: Yılmaz Atadeniz, Yılmaz Güney, Ülkü Özen, Yılmaz Koksal, Aynur Akarsu, Nusret Özkaya, İsmet Erten, Reha Yurdakul; Yılmaz Atadeniz.

Kan Su Gibi Akacak: Mehmet Aslan, Yılmaz Güney, Ülkü Özen, Süleyman Turan, Yılmaz Koksal, Benan Öz, Aytekin Akkaya; İrfan Atasoy.

Kurşunların Kanunu: Nuri Ergün, Yılmaz Güney, Hülya Darcan, Feri Cansel, Hüseyin Baradan, Hasan Ceylan, Faik Coşkun, M. Ali Akpınar,  Hakkı Kıvanç, Hakkı Haktan, Kudret Sandra; Sefa Önal.

197O’DE ÇEVİRDİKLERİ

Umut: Yılmaz Güney, Gülsen Alnı açık, Tuncel Kürüz, Osman Alyanak, Semra Kaya, Enver Dönmez, Lütfi Engin, Ahmet Koç; Yılmaz Güney.

Zeyno: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Hülya Koçyiğit,  Nubar Terziyan.  Mümtaz Ener, Aliye Rona; Bülent Oran ve Erdoğan Tünaş.

Kanımın Son Damlasına Kadar: Yavuz Figenli, Yılmaz Güney, Sevda Perdağ, Nihat Ziyalan, Ece Cansel, Tank Şimşek; Yavuz Figenli.

Piyade Osman: Şerif Gören, Yılmaz Güney, Deniz Akar, Nihat Ziyalan, Adnan Mersinli, Danyal Topatan; Yılmaz Güney.

Dünyam Kanla Yazılır: Mehmet Aslan, Yılmaz Güney. Nü Arma, Hayati Hamzaoğlu, Müge Yal, İhsan Gedik, Hakkı Kıvanç, Hüseyin Zan, Sim Elitaş, Osman Alyanak, Nükhet Egeli; Yılmaz Güney.

Onu Allah Affetsin: Orhan Elmas, Yılmaz Güney. Birsen Menekşeli, Osman Alyanak,   Gülgün  Erdem,   Sim  Elitaş,   Hüseyin Zan, Fatoş Özer; Nurettin Erişen.

Sevgili Muhafızım: Remzi Cöntürk, Yılmaz Güney, Fatma Karanfil, Nazan Berk, Birtane Güngör, Osman Alyanak, Kayhan Yıldızoğlu, Ayton Sert; Yılmaz Güney.

Yedi Belâlılar: İrfan Atasoy. Yılmaz Güney, Ketayun, Erdo Vatan, Bilal İnci, Atilla Ergün, Yavuz Selekman, Danyal Topatan, Faruk Panter, Şeref Gürsoy; Yılmaz Güney.

Çifte Yürekli: Semih Evin, Yılmaz Güney. Ülkü Özen, Altan Günbay. Ece Cansel, Yavuz Selekman, Attila Ergün; Muammer Altan.

Son Kızgın Adam: Zafer Davutoğlu, Yılmaz Güney, Sevgi Can. Eva Bender, Nubar Terziyan, Münir Özkul, Ömercik, Raik Alnı açık, Feridun Çölgeçen, Zafer Davutoğlu.

Şeytan Kay alan: İlhan Filmer, Yılmaz Güney, Tına Ross, Orhan Günşiray. Erol Taş,Nuri  Ergün,  Cem  Baykent,  Muzaffer Tema, Diclehan Baban;  Mümtaz Ener; Yılmaz Güney.

1971’DE ÇEVİRDİKLERİ

Kaçaklar: Yılmaz Güney,   Fatma Karan fil, Mehmet Büyükgüngör, Mümtaz Ener, Ay-sun Aybek; Yılmaz Güney.

Vurguncular; Şerif Gören ve Yılmaz Güney,   Yılmaz   Güney,   Fikret   Hakan,   Orhan Günşiray, Bilal İnci, Hayati Hamzaoğlu. Muzaffer Tema, Hüseyin Zan, Feridun Çölgeçen, Danyal Topatan, Yılmaz Türkoğlu, Tank Şimşek, Nazan Şoray, Melek Görgün, Ayben, Figen Han; Yılmaz Güney.

Namus ve Silâh: Ertem Göreç, Yılmaz Güney, Zuhal Aktan, Erol Keskin, Altan Günbay, Türkan Erdem, Mümtaz Ener, Reha Yurdakul, Osman Alyanak, Kristin Petersort, Feridun Çölgeçen; Erdoğan Tokatlı.

Çirkin ve Cesur: Nazmi Öner,   Yılmaz Güney, Hayati Hamzaoğlu, Piraye Uzun, Sevgi Can. Sami Tunç, Hayal Sürer, Danyal Topatan, Altan Bozkurt, Aliye Rona, Nevin Nuray,Birtane Güngör; Yılmaz Güney.

 

İbret: Şerif Gören, Yılmaz Güney, Orhan Günşiray, Yonca Koray, Sami Tunç, Bülent Ufuk, Dilek Akçan, Erol Taş, Yılmaz Güney.

Yarın Son Gündür: Yılmaz Güney, Fatma Girik, Süleyman Turan, Erol Taş, Bilal İnci, Nihat Ziyalan, Feridun Çölgeçen, Nükhet Egeli, Yılmaz Güney.

Umutsuzlar: Yılmaz Güney, Filiz Akın,Hayati Hamzaoğlu, Memduh Ün, Nihat Ziyalan,  Kâzım Kartal, Tuncer Necmioğlu, Refik Kemal Arduman, Şükrüye Atav. Yeşim Tan, Ceyda Karahan; Mehmet Büyükgüngör Yılmaz Güney.

Acı: Yılmaz Güney, Yılmaz Güney, Fatma Girik, Hayati Hamzaoğlu, Mehmet Büyükgüngör,  Oktay Yavuz,  Osman  Han,  Niyazi Gökdelen, Şahin Dilbaş; Yılmaz Güney,Ağıt: Yılmaz Güney, Bilal İnci, Hayati Hamzaoğlu, Attila Olgaç, Yusuf Koç, Şahin Dilbaş, Oktay Yavuz, Ahmet Soner, Nizam Ergüden, Şermin Hürmeriç; Yılmaz Güney.

Baba: Yılmaz Güney, Müşerref Tezcan,Kuzey Vargın, Yıldırım Önal,  Ender Doruk;Nedret Güvenç, Tuncer Necmioğlu, Feridun Çölgeçen,  Mehmet Büyükgüngör,  Nimet Tezer. Aytaç Arman, Yeşim Tan, Faik Coşkun;Yılmaz Güney.

 

1972’DE ÇEVİRDİKLERİ

Sahtekar: Ertem Göreç, Yılmaz Güney, Birtane Güngör, Sevda Karaca, Yıldırım Onat, Danyal Topatan.

NOT: Güney’in bundan sonra çevirdikleri ve ancak bir kaç bölge sinemada gösterilen filmini listeye almadık. “Arkadaş gibi..”

105 FİLMİN GENEL DÖKÜMÜ

Yılmaz Güney’in — hapishane hayatı dışında —  12 yıla yakın zamanda çevirdiği 105 filmi var… Kronolojik bir şekilde verdiğimiz bu filmlerin belirgin noktalarının dökümlerini şu şekilde yapmak olasıdır:

Yılmaz Güney bir yılda ortalama dokuz film çevirmiştir. Yılmaz Güney’in ilk renkli filmi 1967 yılında Objektif Film hesabına çevirdiği “Aslanbey” adlı kurdelesidir. Güney’in 17 filmi renkli geri kalanı 88 filmi ise siyah – beyazdır.

Yılmaz    Güney’in ilk    filmlerinin adlan daha çok “heyecan vericidir”,   “Modaya uygun argomsu sözleri kapsar”. Bu konuda bir yorum yapmadan Yılmaz’ın bu tür filmlerinin adlarından birkaç örnek vermekle yetineceğim:

“Dağların Kurdu Koçero”, “Zımba Gibi Delikanlı”, “Kasımpaşalı Recep”, Üçünüzü de Mıhlarım”, “Haracıma Dokunma”, “Kan Gövdeyi Götürdü”, “Sayılı Kabadayılar”, “Sokakta Kan Vardı”, “Torpido Yılmaz”, “Bana Kurşun İşlemez”, “Benim Adım Kerim”, “Bomba Kemal”, “Marmara Hasan”, “Çifte Tabancalı Kabadayı”, “Kan Su Gibi Akacak”, ‘İmzam Kanla Yazılır”.

Ancak şunu hemen belirtmek bir namus meselesidir ki, yukarıdaki film adlarını ve onlara benzeyen film adlarının hiç birini Yılmaz Güney koymamıştır. Buna çok kez onun ağzından tanık olmuşumdur. Hatta çok kez film çekildikten sonra isminin afişlere bambaşka bir şekilde geçirildiğini gördüğünü söylemiştir, üstelik film piyasadakiler film adlarının ne şartlarda kimler tarafından ve nasıl konulduğunu çok iyi bilirler. Unutmamak gerekir ki, ülkemizde sinemanın ticari yanında “sanat yönü” devede kulak kalır.

SON İSİMLER

Yılmaz Güney, son filmlerinde genellikle tek kelime kullanmıştır “Umut”, “Acı”, “İbret”, “Kaçaklar”, “Baba”, “Sahtekâr” v.d. Adana’daki, üzücü katil olayı ‘ dolayısıyla yanda kalan filminin adı da “Endişe” idi…

KRALLIK MESELESİ

Yılmaz Güney’e “Çirkin Kral” lakabını, daha önce de belirttiğimiz gibi yıllardır .sinemanın taçsız kralı olarak kendisinden söz edilen “Ayhan Işık’a karşı bir alternatif olarak Babıâli basını tarafından konulmuş ve umulmaz bir hızla geniş bir halk kitlesi tarafından benimsenmiştir. Yılmaz Güney’in kendisinin de şu “Çirkin Kral” unvanını benimsemediği kolay kolay öne sürülemez. İşte filmlerinden birkaçının adı:

“Krallar Kralı”, “Çirkin Kral’. ‘Çirkin Kral Affetmez”, “Bir Çirkin Adam”, “Çirkin ve Cesur”. Üstelik bu filmlerinin bazılarını doğrudan kendisi yönetmiş ve senaryosunu kaleme almıştır.

YÖNETMENLER

Yılmaz Güney, 105 filminde tam 38 film yönetmeniyle — eski deyimle rejisörle — çalıştı. 17 filminin yönetmenliğini ise “bizzat” kendisi yaptı. Yılmaz Güney’in en çok çalıştığı rejisörler sırasıyla şunlar:

Yılmaz Atadeniz (11 film), Atıf Yılmaz (19 film), Remzi Cöntürk (6 film), Hasan Kazankaya (5 film), Mehmet Aslan (5 film), Nuri Ergün (4 film), Nuri Akıncı (4 film), Lütfi Akad (3 film), Şerif Gören (3 film)…

İki film yapanlar: Orhan Murat Arıbumu, Ferit Ceylan, Tunç Başaran, Duygu Sağıroğlu, Nazif Kurthan, Yılmaz Duru, Yavuz Yalınkılıç, Bilge Olgaç, İrfan Atasoy…

Yılmaz Güney ile sadece bir kez film çeviren yönetmenler ise sırasıyla şunlar: Ayşe Şaşa; Hayri Gülnar, Ziya Demirci Ümit Utku. Kemal İnci, Süha Doğan, Vedat Türkali, Tank Dursun Kakınç, Semih Evin, Cevat Okçugil, Nişan Hançer, Erdoğan Tokatlı; Alaaddin Perneroğlu, Yücel Uçanoğlu, Yavuz Figenli, Orhan Elmas, Zafer Davutoğlu, İlhan Fümer, Nazmı Öner.

Yılmaz Güney yukarda saydığımız kadar değişik sayıda senaryocu ve çeşitli kameramanla işbirliği yapmış ve çeşitli kadın ve erkek filmcilerle de rol arkadaşlığında bulunmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

Sanatçı Yılmaz Güney’in değişik yıllarda kazandığı sanat ödüllerinin kronolojik sıralaması şöyledir:

1967; Antalya Film Festivali “En başarılı erkek oyuncu”

1969: Adana Altın Koza Film Festivali “Seyyit Han”

“En başarılı 3 filmden biri”, “En Başarılı Erkek Oyuncu”

1970: Antalya Film Festivali “Bir Çirkin Adam”

“En Başarılı Film”, “En İyi Erkek Oyuncu” 1970: Adana Altın  Koza Film  Festivali “Umut”

“En iyi Film”, “En iyi Senaryo” “En başarılı Erkek Oyuncu”

1971: Adana Altın Koza Film Festivali “En iyi uç film: Ağıt, Acı. Umutsuzlar”

“En iyi Yönetmen”.”En iyi Senaryocu”, “En iyi Oyuncu”

1972: Adana Altın Koza Film Festivali “Baba”

“En İyi Film Ödülü” (Bu karar sonradan Jüri tarafından iptal edildi.)

1972: “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanıyla “Orhan Kemal Roman Armağanı”

Ayrıca “Umut” filmi “Gronobte Film Festivalinde jüri özel armağanına layık görülmüş, “Venedik Şenliği”ne kabul edilmiştir.

GÜNEYİ ARİF KESKİNER ANLATIYOR

Yılmaz Güney’in kişiliğini tam olarak anlayabilmek için onun yakın çevresindekilerin sanatçıyı nasıl anlattıklarına bakmakta yarar vardır… Güney’in yakınlarından biri de ünlü “Çiçek Bor”un sahiplerinden, son günlerde anılarını bir kitap halinde toplayan, arkadaşlarının kendisine “Bohem Âleminin Adanalı Vakanüvisi” diye takıldıkları Arif Keskin er’dir…,

Bakınız ne diyor Güney için Bolem Âleminin Vakanüvisi Arif Keskiner:

“1964 yılında askerlikten yeni dönmüştüm. Yılmaz Güneyle karşılaştım.

“Hemen işe başlıyoruz, dedi, birlikte çalışacağız. Mali işlere bakacaksın.

Yahu Yılmaz, ne anlarım mali işlerden?

Anlarsın,   onlarsın… Yüksek Ticaret Okulu  mezunusun.  Sen anlamayacaksın da kim anlayacak… Bütün işlerim sana emanet…

O gün işe başladım…Muhasebe dahil, bütün işleri bendeydi.İyi para kazanıyordu ama kazandığı uçup gidiyordu. Diyelim bir ödememiz var. Bankada paramız olduğu için, rahattım. Ertesi gün parayı çekmeye gittiğimde, tek kuruşun kalmadığını görüyordum.Yılmaz çekip harcamıştı.Para bulma derdine düşüyordum…Eli son derece açıktı. İhtiyacı olan tanımadıklarına bile para veriyordu. Hayatında parayı tanımadı. Paraya değer vermedi. Diyelim yolda gidiyoruz. Tanımadığımız, bilmediğimiz bir adam önümüze çıkıyor:

Yılmaz abi, açım param yok!

Yılmaz bana dönüyordu:

Arif, bu adama para ver!

Onun bu harcama temposuna 8 ay dayanabildim. Çünkü para işleri bendeydi. Harcamaları ben yapıyor, borçlan, senetleri ben ödüyordum. İşin altından kalkamayacağımı anladım. Yerime kardeşim Abdurrahman geçti.”

VE ÜNLÜ BABA KÜRT  İDRİS GÜNEY’İ ANLATIYOR

Üç – beş yıl önce Hakk’ın rahmetine kavuşan İstanbul’un ünlü babalarından “Kürt /çiriş” lakaplı İdris Özbir, aslen Kars doğumluydu… İdris. 15-16 yaşlarında köyünden ayrılarak Kars’ta, Erzurum’da ve Van’da ne bulursa o işi yaptı… Bekçilik, taşıyıcılık, garsonluk… Ne iş olursa…

Ve sonunda İstanbul…

Derken, İdris’in nâmı yavaş yavaş yayıldı değil sadece İstanbul’un, abartısız hemen bütün Türkiye’nin “nâmı bilinen” kişileri araşma girdi…

Bir zamanların “yük taşıyıcısı /çiriş”, artık saygın bir “Kulüp sahibi”, ünlü bir “Baba” idi…/çiriş, bu duruma gelişini sonraları şöyle özetlemiştir:

“O zaman sebze, meyve, çimento, demir, her şey deniz yoluyla İstanbul’a geliyor ve ana depolarda, ambarlarda dağıtılıyordu.

Birkaç büyük ambar vardı. Her birinde yüzlerce, binlerce hamal çalışıyordu. Ben buğday ambarına girdim. 3.500 hamal çalışıyordu. 39 numaralı hamaldım. Güçlü kuvvetliydim ve henüz çok gençtim. Belki bu yüzden yük taşıyamıyordum. Bunun üzerine beni sucu yaptılar.” İdris, ambarlardaki işinden sonra, günlerce düşündü taşındı ve en sonunda bir kahvehane açmayı başardı…Sonra işler hızla gelişti…Kahvehane, bir iki yıl sonra “Kulüp”e dönüştü…Kumar, İdris’in para ve mal varlığının da hızla büyümesine yol açmıştı…

Yıllar sonra artık Kürt İdris, legal işyerlerinde yanında onlarca kişinin çalıştığı bir “iş odamı” olmuştu.İdris Özbir, Yılmaz Güney ile tanışıp onunla dostluk ve arkadaşlık kuranlar arasında yer aldı…Kürt İdris, yıllar sonra Yılmaz Güneyle olan bazı anılarını şöyle anlatacaktı:

Sene 1964…

Oyun salonum vardı.,.Her akşam genç bir adam geliyordu. Zayıf, esmer, dal gibi bir adam. Başında tellik (külah), üstünde kadife bir pantolon, ayağında spor ayakkabı. Önünde kâğıt torba içinde bir şişe viski, fındık, fıstık. Her akşam bu böyle. Geliyor, oturuyor, bana bakıyor, dostça, sıcak gülüyor.

Ben, geçerken Selâmünaleyküm, diyorum…

O, kayboldu….Ben de merak etmeye başladım. Kim bu adam, sonra yine kayboldu, diye… Yılmaz’ın nâmını duymuştum. Biliyordum. Fakat hiçbir filmini görmemiştim. Görmemi söylüyorlardı. Ama vakit bulamamıştım. Aradan aylar geçti. Meğer kaybolduğu sıralar Adana’ya, şuraya, buraya film çekmeye gitmiş…Bahar oldu… Yeniden göründü. Yine yanında viski şişesi, önünde erik, fındık, fıstık; oturuyor.Bir akşam eve gittim. Yastığa başımı koydum, ama aklımda gerçek duruşla, dost bakışlı o adam… Birden kafamın içinde bir lamba yandı:

Yahu bu Yılmaz olmasın?.. Vallahi buldum. Bu Yılmaz Güney’dir, Bizim yanımızda bir “Kürtoğlu” çalışıyordu. Adı İbrahim’di Yiğit, güvenilir bir adam, Siirtliydi. Sonradan pis bir işe girdi Bir daha yarama sokmadım. Adi İbrahim’di ama ben ona “Eyşan” veya “Eyşo” diyorum.Yılmaz geldiği zaman. İbrahim etrafında fır dönüyor, hizmet ediyor, üstüne titriyordu.

Kulübe telefon açtım. İbrahim’e:

Eyşo, dedim, o adam yine geliyor mit?

Hangi adam abi?

Hani her akşam, viski şişesiyle gelen…

Ha o mu.?.. Geliyor abi…

Kimdir o?

Bilmem abi…

Meğer Yılmaz onu tembihlemiş. Sen, ona kim olduğumu söyleme demiş. Zamanla beni tanıyacak…

Ulan o Yılmaz değil mi?

He valla olur, dedi İbrahim.

O gece uyuyamadım. Ertesi gün erkenden kumarhaneye gittim.

Bekliyordum ki Yılmaz gelsin. Ama bir türlü vakit geçmiyor. Onun gelme vaktine kadar, sabırsızlıkla bekledim. Sonra baktım girdi içeri. Mertçe yürüyüşü ve bütün güzelliğiyle geldi…

Karşıladım:

Yahu kardeşim, sen Yılmaz değil misin?

Evet, dedi.

Niye demedin kardeşim?

Nasıl olsa tanışacaktık. Söylemeye ne

gerek vardı…

Bana doğru bir adam daha attı. O. bilinen kucaklama şekliyle kollarını geniş geniş açtı. Sarıldı bana. Dostluğumuz böyle başladı… O gün başlayan dostluğumuz, kardeşliğimiz, son zamanlarda gidip görememem, cenazesini kaldıramamam… Bizim ilişkimiz çıkar ilişkisi değildi. Dündar Kılıç, Güven Şengille olduğu gibi kardeşlikti. Aramızda ayrı gayrı yoktu. Cezaevindeyken ben de Dündar da. Güven Şengil de elimizden geldiğince gidip geldik. Ziyaretimizde kendisi için bir şey istemezdi. Cezaevindeki garipler için bir şeyler isterdi. Onlara giyecek isterdi. Elimizden geldiğince götürürdük…

1982 yılında ben de. Dündar Kılıç da, Ankara’da askeri cezaevindeydik. Yümozyurt dışında, Fransa’daydı. Sonra bizi Sağmalcılar Cezaevine naklettiler. Bir gün avukat geldi cezaevine:

Sana Yılmaz’dan selam getirdim, dedi.

Çok sevindim… Sonra dedi ki:

Yılmaz sana buna yolladı.

Fransa’dan “bir buçuk milyon lira” göndermiş. Dünyam bulandı, gözüm karardı. Sürgün kardeşim, yad ellerdeki kardeşim, beni unutmamış. Yurdundan uzakta, sürgünlük yaşarken, bana para yollamış. Gözlerim doldu. Bir tuhaf oldum. Ama kardeşimin cenazesine gidemedim. İzin vermediler. En çok, onu bir daha göremediğime yanıyorum. O güzel insanın son yolculuğuna…Öz kardeşimi vurup öldürdüler. Onun için bile o kadar sarsılmadım. Yılmaz’ın ölüm haberi geldiği zaman, deliye döndüm. Günlerce ağladım. Zor bela kendime gelebildim. Güzel bir insan kaybetmişti…Çok severdim onu. Birinin ona bir söz söylemesine, kötülemesine, yan gözle bakmasına dayanamıyordum.

Bir akşam beni tuzağa düşürdüler. Bir arkadaşım beni Çakıl gazinosuna davet etmişti. Gittim. Baktım, beni davet eden arkadaş orda yoktu. İçeri dolu. Bizim kabadayı âleminin bütün adanılan orda. O akşam düşürüldüğüm tuzaktan Dündar Kılıç beni kurtardı. Allah’tan o vardı. Yoksa bir felâket olabilirdi. Sıkıyönetim vardı o zaman (1979). Adanalı ünlü bir Sıkıyönetim Savcısı vardı… Naci Gür… Sonradan bir trafik kazasında öldü. Naci Gür, Oflu Osman ve bazı subaylarla birlikte oturuyordu. Bir masada. Dede Sultan, Dündar (Kılıç), beş altı kişiyle oturuyor. Ötede Arap Nasri birkaç kişiyle…

Beni davet edenleri görmedim. Oflu Osman, bana saygı gösterdi, kalkıp masasına davet etti. Mecburen oturdum. Masada sağdan soldan konuşurken Savcı Naci Gür ve Öteki subaylar Yümaz’dan bahsettiler. Ben de arkadaşımı anlattım. Oflu Osman bozuldu:

Yahu, dedi, Yılmaz’ı Allah gibi anlatıyorsun. Allah mı bu?

Hayır, hâşâ Allah değil… Ama tanıdığım en büyük insandır.

Şüphelenmeye başladım İdris, dedi. Neredeyse Ermenileri….“Ermenileri” lafını duyunca tepem attı. Çünkü bu sözün evveliyatı vardı. Tarabya’da azlardan bir arsa satın almıştım. Sonradan, paha biçilmez bu arsayı, tek kuruş almadan garibanlara dağıttım. Şimdi oğlum orada kiracı olarak oturuyor. Tarabya’daki yeri Yılmaz da çok seviyordu. Bazen telefonla arardı:

Abi biraz dolaşalım mı?

Arabaya biner. Tarabya’ya giderdik. Çok güzel bir yerdi. İçinde kaynak suyu bir de konak vardı. Dündar’ı da çağırırdık. Gittiğimizde bir ağacın altında oturup konuşurduk, Yılmaz’ın dinlemesine de, konuşmasına da hayrandım. Çok güzel konuşurdu o büyük adam. İnsanı dinlemesi de bir başka güzeldi. Akşamüstü giderdik. Bazen sabaha karşı gider, bülbül sesi dinlerdik.İşte o arsayı fakir fukaraya dağıttıktan sonra sağda solda laf etmişler:

Ermeniler,  bu arsayı alıp,  Ermenilere dağıta…Bu olay çok ağrıma gitmişti. Ben Barmeni değilim. O garibanlardan hiçbiri de değildi. Oflu Osman, Ermeni deyince, o olay çağrışım yaptı. Tepem attı. Aramızdaki çekişme ve tartışma silahların çekilmesine kadar vardı. Allah’tan zehirin panzehiri Dündar (Kılıç) ora-daymış. Osman, akrabası olmasına rağmen benim hayatımı kurtardı.

Bu davete giderken yanımda Adanalı Enver’i götürmüştüm. Ne olur, ne olma?: diyerek-ten… Cebimde, altın kabzalı ufak bir tabanca vardı. Ama asıl silah Enver’deydi. Silah çekilince ben geri geri gidiyorum. Çıkmaya başlıyorum. Meğer Enver de gazinoya girerken silahı tuvalete saklamış. Bir el ateş etti. Silahın otomatik olduğunu bilmiyor. İkinci mermiyi de ağzına veriyor. Tabii, ikinci mermi ters dönüyor. Ben bunların farkında değilim. Enver de bilmiyor. Bu sırada ben:

Enver bana aleti yetiştir, diye bağırınca yanıma varıp uzattı. Silahı aldım finver’den.  Tam o sırada, Osman’la karşı karşıya geldik.

Tetiğe basacağım sırada Dündar Kılıç bağırdı:

Tetiğe dokunma, mermi ters dönmüş!..Onu fırlatıp attım. Kendi küçük silahımı çektim. Osman delikanlı adamdı:

Bu dava ikimiz arasında ama ben sana silah sıkmam, dedi. Dündar beni dışarı çıkardı. Gece, benden sonra orası karışmış…Belki bin mermi yakılmış, O dava ve çekişme 0 gün sürdü. Allah’tan kimsenin burnu kanamadı.Hepimizi içeri aldılar… İki taraftan da…Fakat Laz tarafı hep otel, motel, gemi sahibi kişiler…Bizimkiler gariban takıma, hamallar…Ama, ne olursa olsun, işin içinde ölüm de olsa, masada Yılmaz’a. laf söyletmezdim…Söylettirmedim de..O, mert, o güzel, o gariban babası, dost, insan âşığı adama laf söyletilir mi…

BİZ YİNE DÖNELİM YILMAZ GÜNEYE…

Yılmaz Güney’in 100’den fazla filmi vardır… Ve bu filmlerden özellikle ilk filmlerinin adı hep “yeraltı dünyasından, “babalardan”, “mafya, kabadayı alemi”nden cımbızla çekilip alınmış gibidir…

İşte o tür filmlerden bazılarının adları:

Ölüm Perdesi (1960),

Dolandırıcılar Şahı (1961).

İkisi de Cesurdular (1963).

Kamalı Zeybek (1964).

Kara Şahin (1964).

Dağların Kurdu Koçero (1964).

Zımba Gibi Delikanlı (1964).

On Korkusuz Adam (1964).

Kasımpaşalı (1965),

Tehlikeli Adam (1965).

Üçünüzü de Mıhlarım (1965).

Kahreden Kurşun (1965).

Haracıma Dokunma (1965),

Kan Gövdeyi Götürdü (1965).

Sayılı Kabadayılar (1965).

Silaha Yeminliyim (1965).

Sokakta Kan Vardı (1965).

At, Avrat, Silah (1966).

Çirkin Kral (1965).

Silahların Kanunu (1965).

Anası Yiğit Doğurmuş (1966).

Arslanların Dönüşü (1966).

Tilki Selim (1966).

Yiğit Yaralı Olur (1966).

Eşrefpaşalı(l966).

Ve Silahlara Veda (1966).

Kovboy Ali (l966).

Kibar Haydut (l966).

At Hırsızı Banu( 1967).

Balatlı Akif(1967).

Bana Kurşun İşlemez (1967).

Benim Adım Kerim (1967).

Bomba Kemal (l967).

Çirkin Kral Affetmez (1967).

Arslan Arkadaşım Kuduz Recep (1967).

Kurbanlık Katil (1967).

Büyük Cellatlar (1967).

Azrail Benim (1968).

Beyoğlu Canavarı (1968).

Öleceksin-Can Pazarı (1968).

Marmara Hasan (1968).

Öldürmek Hakkımdır (1968).

Pire Nuri (l968).

Belanın Yedi Türlüsü (1969),

Çifte Tabancalı Kabadayı (1969).

Güney Ölüm Saçıyor (1969).

Kan Su Gibi Akacak (1969).

Kurşunların Kanunu (1969).

İmzam Kanla Yazılır (1970).

İşte böyle, vurdulu kırdılı. Tabancalı, mermili, kavgalı dövüşlü, babalı, kabadaydı film adları… Ama şunu hemen belirtmek gerekir ki, yukarıdaki film adlarım ve onlara benzeyen film adlarının — hemen hemen — hiçbirini Yılmaz Güney koymamıştır. Bu satırların yazarı, bu hususa çok kez Yılmaz’ın bizzat kendi ağzından tanık olmuştur. Hatta çoğu zaman filmin çekimi bittikten, afişe çıktıktan sonra filmin afişlerde bambaşka bir adla sunulduğunu anlatmıştır.

TRAJEDİ TARİHİ: 14 EKİM 1974!..

Yılmaz Güney için 14 Ekim 1974 tarihi kelimenin tam anlamıyla bir “trajedi tarihi” oldu…Bir gün önce, CHP-MSP koalisyonu bozulmuş, Ecevit Başbakanlık görevinden istifa etmiş, Kıbrıs’ta önemli olaylar meydana gelmişti… Ama “en büyük!’, “en hoştaki” haber bunlar değil, şu manşetle verilen haberdi:

“TEK KURŞUNLA CAN VERDİ”…

Sekiz sütunluk (o zamanlar gazeteler 9 değil 8 sütun üzerine yayımlanıyordu) bu haberin tamamlayıcı başlıkları ise şöyleydi:

“Öldürülen hakim Sefa Mutlu, Yumurtalık ilçesine iki ay önce atanmıştı. Gözüne isabet eden tek bir kurşunla can verdi Evli ve bir çocuk babasıydı”…

“Katil Yılmaz Güney mi?  şeklindeki başlığın üzerinde tırnak içinde ve irice puntolarla şu yazı bulunuyordu:

“Gece 23’te Gazino’da tartışma çıktı. Bir el silah patladı. Kurşun genç hâkimin sağ gözünden girip, kafatasını parçaladı. Önce Yılmaz Güney katil sanığı olarak tutuklandı ve öğleye doğru ünlü artistin yiğeni “Katil benim” diye ortaya çıktı.”

Bir de üç sütunluk koca bir resim yer almıştı gazetede… Ölen yargıcın eşi ve kucağındaki küçük çocuğu… Resim altında ise aynen şunlar yazılıydı:

“Öldürülen Hakimin Eşi ve Çocuğu: Öldürülen hakim Sefa Mutlu’nun eşi ölüm haberini öğrendikten sonra şok geçirdi. Genç kadın “Her şey film şeridi gibi gözlerimin Önünde. Kocamı Yılmaz Güney öldürdü” diye ağlıyor ve her şeyden habersiz küçük yavrusunu göğsüne bastırıyordu.”

Olayın “haber”i ise aynen şöyleydi:

Ünlü film aktörü ve yönetmeni Yılmaz Güney, Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürdüğü gerekçesiyle dün savcılık tarafından gözaltına alınmıştı. Önceki gece yarısı cinayet nedeniyle teslim olan Yılmaz Güney’in amcasının 19 yaşındaki oğlu Abdullah Putun (Yılmaz’ın soyadı, bilindiği gibi, Pütün’dür) de nezarete konulmuştur. Güney olaydan sonra “Bir şey hatırlamıyorum” demiş, daha sonra şöyle konuşmuştur:

“Olayla ilgim yok. Ben silahlara veda edeli çok oldu.”Gözaltında bulundurulan Güney’in  9 yaşındaki yiğeni Abdullah Putun ise, “Hâkim olduğunu sonradan öğrendiğim şahıs Yılmaz ağabeyimin masasına laf atmıştı. Sonra da küfrederek üzerine yürüdü. Bu sırada Yılmaz ağabey sandalyeden düştü. Onun öldürüldüğünden korktum. Silahımı çekerek ateşledim ve hakimi vurdum” demiştir.

Erenler Çiftliği’nde “Endişe” adlı filmin çalışmalarına başlayan ekip bir gün önce Yumurtalık ilçesine gelmiş, burada faaliyetini sürdürmüştür. Türkiye’de ilk defa sesli olarak çekilen “Endişe” filminde Yılmaz Güney aktör ve rejisör olarak görev yapmıştır. Filmde görevli olan Osman Alyanak ve Kamuran Usluer adındaki sanatçılar, “Teknik ekip elemanları” gündüz çekilen bazı atış sahnelerindeki silah seslerinin iyi kaydedilmediğini söylemişlerdir. Bunun üzerine gece tekrar atış yapılması istenmiş. Duyduğumuza göre hâkim buna izin vermedi, demişlerdir. Alyanak ve Usluer olay sırasında gazinoda bulunmadıklarım, odalarında dinlendiklerini söylemişlerdir.

KRALLIK TARTIŞMASI

Yılmaz Güney’in film ekibinde bulunan ve Yumurtalık’ta oturan bazı kişiler, ilçeye iki ay önce atanan hâkim Sefa Mutlu’nun akşamlan içki içen bir kişi olduğunu, olay gecesi de karısı ve küçük çocuğu ve komşuları ile birlikte gazinoya gelip bir masaya oturduğunu, içkiye devam ettiğini, bir ara yüksek sesle O kralsa, ben de buranın hâkimi ve kralıyım. Nasıl olur da bana bira ısmarlamaz? Diye yüksek sesle bağırdığım. Yılmaz Güney’in de masasında oturanlara (Hâkimse bana ne?) dediğini, hâkim Sefa Mutlu’nun karısı /Vuran Mutlu tarafından gazinodan dışarı çıkarıldığını, ancak bu sırada bir iki el silah sesi işitildiğini ve hâkimin yanındakilerle birlikte tekrar gazinoya döndüğünü, tartışmanın bu arada çıktığını, Abdullah Pütün’ü hâkime bir el ateş ettikten sonra kaçarken gördüklerini söylemişlerdir.

Yılmaz Güney’e çok benzeyen Abdullah Putun, olayı şöyle anlatmıştır:

“Yılmaz Güney, kansı ve arkadaşları gece saat 22.00 sularında Plaj gazinosunda, köşedeki bir masada yemek yeyip İçki içiyorlardı.Ben de oradaydım. Biraz ilerideki masada, kansı olduğunu sonradan öğrendiğim bir kadın ve daha bazı kişilerle oturmakta olan hâkim Sefa Mutlu (Ben buranın kralıyım. Bana neden bira ısmarlamıyorsunuz?) diyerek lâf attı. Sonra da yanındaki bir iki kişiyle birlikte kalkıp Yılmaz Güney’in masasına doğru yürümeye başladı. Güney’in masasındakiler de kalktılar, tartışma ve itişip kakışma başladı, Bu sırada Yılmaz Güney’in iskemlesinden düştüğünü gördüm. Hakim ve yanındakiler Yılmaz’a doğru ilerliyorlardı. Amcaoğlunu öldüreceklerinden korktum. Yanımda taşıdığım tabancamı çekerek hâkimin üzerine bir el ateş ettim. Yere düştü. Tabancamla birlikte kaçtım. Geceyi dağda geçirdim. Sabah olunca gelip teslim oldum,..”

Soruşturmayı yürüten Alptekin Özhan ile Yardımcısı Cengiz Atas. Yumurtalık hâkiminin tek kurşunla vurularak öldürüldüğünü, henüz otopsi sonucunun alınmadığını, sabahtan itibaren 6 kişinin ifadesine başvurulduğunu, olay yerinde 4 boş mermi kovanı bulunduğunu, bu kovanları Abdullah Pütün’ün teslim ettiği Umman marka 9 milimetrelik tabancanın şarjöründeki 6 kurşunun aynı olduğunu hâkimin ölümüne yol açan kurşunun ve tabancanın atılıp atılmadığının inceleneceğini bildirmişler ve şöyle demişlerdir:

Yumurtalık’ta hâkim yok. İlk soruşturma için bir hâkim istedik. Bu nedenle de henüz Yılmaz Güney’in ifadesini almadık. Bir hâkimin pazartesi günü mutlaka Yumurtalık’a gelip göreve başlayacağını sanıyoruz. Hâkim gelip sorguyu tamamladıktan sonra, Yılmaz Güney ve Abdullah Putun Adana Ağır Ceza mahkemesine sevkedilecektir. Su ana kadarki soruşturmaya göre, Yılmaz Güney ateş etmiş, hakim tek kurşunla öldürülmüştür. Bunun aksi bir iddia ve durum yoktur. Ancak Abdullah Pütün’ün suçu üzerine alması ve suç aleti tabancanın da ortaya çıkması ile durumda önemli bir gelişme olmuştur. Yeni durumları değerlendirerek soruşturmayı derinleştiriyoruz.”

Cinayetten sonra, yanında eşi Fatoş Güney olduğu halde özel arabası ile Adana’ya dönmek isteyen aktörü, Jandarma Uzman Çavuşu Ahmet Uçaroğlu yoldan çevirmiştir.

Uzman Çavuş, ciple aktörün arabasının önüne çıkmış ve “Dur” ihtarını vermiştir. Güney, “Bırakın gideyim” demişse de Çavuş “Cinayet suçundan, sizi bir yere bırakamam. Buyurun, karakola gideceğiz.” şeklinde konuşmuş, aktör bembeyaz bir yüzle ve eşinin gözyaşları arasında güçlükle arabasının yönünü değiştirmiş ve karakola dönmüştür.

Öldürülen Hakim Sefa Muttu1 nün cenazesi dün saat 17.30’da eşi Nuran Mutlu ve Adana Savcısı Alptekin Özhan tarafından Numune Hastanesi’nden alınarak memleketi Niğde’ye götürülmüştür.

Nuran Mutlu, Ağrı’nın Taşlıçay ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaparken, iki ay önce kocası ile birlikte Yumurtalık ilçesine gelmiştir.

Hâkim Sefa Mutlu’nun ölümü önce 24 yaşındaki eşi Nuray Mutlu’dan saklanmış, kara haber daha sonra kendisine duyurulmuştur. Mutlu, “Kocamı Yümaz Güney öldürdü” dedikten sonra olayı söyle anlatmıştır:

“Kocam, tazım ve plajda kamp yapan İstanbullu bir aile birlikte denize girdikten sonra lokantaya geldik. Bir ara kocamla Yılmaz Güney arasında bazı konuşmalar geçti Fakat konuşulanları tam olarak işitmedim. Biz gece yarısına doğru masadan kalkıp sahildeki çadırımıza giderken, gazinodan tabancayla iki el ateş edildi. Kurşunlar kulaklarımızın dibinden vızıldayarak geçti. Kocam geri döndü ve Yılmaz Güney’e burada silah sıkılanmayacağını söyledi. Yılmaz Güney kocamı tersledi. Kocam da (Benim olduğum yerde silah sıkılamaz) karşılığını verdi. Masada oturan Yılmaz Güney, yakın mesafede ve ayakta duran kocama bir el ateş etti Kocam yere yığıldı… Betonun üzeri kanla kaplandı. Herkes korkmuş bir kenara sinmişti Bu sırada Yılmaz Güney elindeki tabancayla bir el daha ateş ederek (kimse yerinden kımıldamasın) dedi Ben kocamın üzerine eğilmiştim. Yılmaz Güney ve arkadaşları bu arada gazinoyu terk ettiler”…

Genç kadın kucağında uyuyan üç yaşındaki kızı Ebruyu hıçkıra hıçkıra öpmüş, yapan Allah’ından bulsun, demiştir…

Olay, Türkiye’de gerçekten çok büyük yankılar uyandırdı…

Özellikle sinema ve sanat dünyası şaşkınlık içindeydi…

YILMAZ GÜNEY TUTUKLANIYOR

Hâkim Seda. Mutlu’nun öldürülüşü ile ilgili savcılık soruşturması kısa sürede tamamlandı…

16 Eylül 1974 tarihli gazeteler şu haberi veriyorlardı:

“Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu’nun Cuma gecesi plaj gazinosunda çıkan bir tartışma sonunda tabancayla vurularak öldürülmesi ile ilgili Savcılık soruşturması dün bitmiş, ünlü sinema oyuncusu Yılmaz Güney, “Kasten adam öldürmek” suçundan müebbet (yaşam boyu) hapis isteğiyle sevk edildiği Ceyhan Sulh Ceza Mahkemesi’nde tutuklanmıştır. Katil olduğunu söyleyerek bir tabancayla jandarmaya teslim olan Güney’in amcasının oğlu Abdullah Putun de “Yalan beyanda bulunarak adli mercileri yanıltmak” suçundan mahkemeye sevk edilerek tutuklama karan alınmıştır.

“BEN SUÇSUZUM” DEDİ

Yılmaz Güney’in avukatlığını Hatay Barosu’na kayıtlı Siverekli hemşerisi Şevket Balan üzerine almıştır. Yılmaz Güney arkadaşımıza, “Sen beni bilirsin, yalan söylemek adetim değildir” dedikten sonra olayı şöyle anlatmıştır:

“Üzerimde silah yoktu, zaten uzun süredir silah taşımıyorum. Çoktandır içki, sigara da kullanmıyorum. Ancak iş yorgunluğu sonunda arkadaşlarla içmek zorunda kaldım. Hakimi ne tanırım ne de bir husumetim var. Olay sırasında arka taraftardan bir silah patladı. Neden

Sonra jandarma beni yolda çevirdiğinde hâkimin vurulduğunu öğrendim. Benim kaderim böyle. Bekleyeceğiz. Tüm ömrüm beklemekle geçti Sonunda suçsuz olduğum anlaşılacak…”

İKİ KADIN VE ÇOCUK ORTADA KALDI

“Türkiye’nin her yerinde büyük ilgi toplayan cinayet sonunda ölen hâkim Sefa Mutlunun kansı Nuran ve küçük kızı ile kotu olarak yakalanan ünlü sinema oyuncusu Yılmaz Güney’in esi Fatma ve oğlu ortada kalmışlardır. Olayın osu üzüntüsünü yaşayan her iki kadın ve çocuklar, yakınları tarafından teselliye çalışılmaktadır.”

TANIKLAR: “KATİL YILMAZDIR!”

“Soruşturmayı yürüten Adana Saha Yardımcılarından Cengiz Ataç, şimdiye kadar 33 kişinin ifadesinin alındığını, bunlardan çoğunun görgü tanığı olduğunu. Hâkim Sefa Mutlu’nun aktör Yılmaz Güney tarafından tabancayla ateş edilerek öldürüldüğünü bildirmiştir. Cengiz Ataç bazı tanıkların, tabancayla ateş edilmesi sırasında gazino dışında bulunduklarını, sadece ikisinin, silah sesinden sonra tanımadıkları bir şahsın kaçtığını gördüklerini söylediklerini. Hâkim Sefa Mutlu’yu Öldüren kişinin Yılmaz Güney olduğunda en küçük bir şüphe bulunmadığını belirtmiş, “Yılmaz Güney,Türk Ceza Kanunu’nun 448. maddesi uyarınca, kasten adam öldürmek suçundan sanık olarak doğrudan doğruya Adana Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilecektir” denmiştir.

Yumurtalık hakimini öldürdüğünü öne sürerek jandarmaya teslim olan ve savcılığa verdiği ifadesinde de aynı şeyi tekrarlayan Yılmaz Güney’in yeğeni Abdullah Pütün’ün ise, yalan beyanda bulunarak soruşturmayı saptırmak ve adli makamları yanıltmak suçundan sanık olarak mahkemeye sevk edileceği bildirilmiştir. “

BİR BAŞKA AÇIDAN AYNI HABER

Şimdi de aynı haberi aynı tarihli Ankara’nın en yüksek tirajlı gazetesi, “Barış”ın sütunlarından okuyalım:

Barış, haber’i dört sütun üzerine vermişti, birinci başlık aynen şöyleydi:

Çıkan kavgada bir yargıç tabanca ile öldürüldü.

YILMAZ GÜNEYİN ADI BİR CİNAYET OLAYINA KARIŞTI

Haber ise aynen şöyle verilmişti: ADANA — Türk Sineması’nın ünlü aktörü Yılmaz Güney tarafından öldürüldüğü öne sürülen Yumurtalık Yargıcı Safa Mutlu’yu sanatçının amcasının oğlu Abdullah Putun kendisinin öldürdüğünü söylemiştir.

Olayla ilgili soruşturma sırasında tanıklar Yılmaz Güney, eşi ve arkadaşları ile birlikte yemek yerken, yandaki masada da Sala Mutlu ve eşinin bulunduğunu, yargıcın aşın derecede alkol aldığını ifade etmişlerdir.

Tanıkların anlattıklarına göre olay şöyle gelişmiştir:

Yargıç Mutlu ile sanatçı Güney arasında sohbet havası içinde başlayan politik konuşma sonraları tartışmaya dönüşmüştür.

Yargıç Safa Mutlu, bu arada eşini eve bırakıp gazinoya yemden dönmüş ve Yılmaz Güney’e hakaret ve küfür ederek, saldırıya geçmiştir.

Böylece yeniden başlayan ağız kavgası sırasında, Yargıç, Yılmaz Güney’in masasına bir sandalye fırlatmıştır. O anda gazino birden karışmış ve Yargıç Safa Mutlu kaşının üstüne yediği bir kurşunla ağır seklide yaralanmıştır.

Tanıklardan bir kısmı, Mutlu’ya Abdullah Pütün’ün ateş ettiğini söylerken, bazı tanıklar da Yılmaz Güney’in tabancasını ateşlediğini ileri sürmektedirler,

“BEN ÖLDÜRDÜM”

Yılmaz Güney’in amcasının oğlu olduğunu söyleyen Abdullah Putun, tartışma sırasında gazinoda bulunduğunu ve Yargıç’ın Yılmaz Güney’e hakaret etmesine dayanamadığı, bu nedenle de tabancası ile Safa Mutlu’yu öldürdüğünü söylemiştir.  Henüz kim tarafından öldürüldüğü açıklığa kavuşmayan Yumurtalık Yargıcı Safa Mutlu hastanede ameliyat edilirken ölmüştür.

TANIKLAR KİMSEYLE GÖRÜŞTÜRÜLMÜYOR

Soruşturmayı yürüten Savcı, bu konuda bir açıklama yapmaktan kaçınarak, tanıkların birbirleri ile ve başkaları ile görüşmelerine izin verilmediğini belirtmiştir,

VE ARKADAŞLARI

15 Ekim 1974 tarihli Hürriyette, olay oldukça genişlemiş “cinayet iddiası haberi” ile Yılmaz Güney’in yakın arkadaşlarının “Ne düşündüklerini” sütunlarında yayınlamıştı. “Arkadaşları inanamıyoruz diyor” başlığıyla verilen ve birçok ünlü ismin cevapları bir hayli ilgi çekiciydi. Haber şöyleydi:

Yılmaz Güney. “Endişe” adlı filmini çekmek üzere Adana’ya gitmiş ve bir tartışma sonucu, elini kana buladığı haberi ulaştı İstanbul’a. Türk beyazperdesinin kalbi olan Yeşil-çam’da bu olay ilk şekliyle duyulduğu zaman, büyük şaşkınlık yarattı. Sanatçılar, rejisörler duyduklarına inanamıyorlar, böylesine insancıl düşüncelerle dolu olan bir insan, nasıl olur da, üstelik bir hakime ateş edebilir diye, kara kara düşünüyorlardı…ve olayla ilgili olarak şunları söylüyorlardı: Türkan Şoray:

“İnanamıyorum… Yılmaz Güney’in böyle bir iş yapacağına inanmak istemiyorum. Oysa ne güzel eserler verecekti, Türk sinemasına… Hepimiz ondan çok şeyler bekliyorduk… Yazık… Çok üzgünüm-.”

Ümit Utku:

“Olay   hakkında   insanın   konuşacağı gelmiyor.. Sanat için çok kötü bir hareket..Olayı tam olarak bilmiyorum fakat hakikaten Yılmaz Güney vurmuşsa çok yazık…”

Filiz Akın:

“Olayı duyunca çok üzüldüm.. Mesleğinin en parlak döneminde idi… Sanat hayatının, meyvalarını toplayacaktı ve Türk sineması için gerçekten bir büyük beyin idi.. Büyük bir kayıptır….

Kartal Tibet:

“Böyle bir haberi, insanın, hiç duymamak geliyor içinden…”

Metin Erksan:

“Çok üzüldüm.. Böyle bir iş olmayacaktı.. Üzüntüm nedeniyle bir şey söylemek istemiyorum.. Yazık oldu…”

16 Eylül tarihli aynı konulu bir haber de aynen şöyleydi:

YILMAZ GÜNEY VE YEĞENİ A. PUTUN DÜN TUTUKLANDI

Yumurtalık ilçesi Yargıcı Sefa Mutlu’nun bir gazinoda öldürülmesi olayına karışan ünlü aktör Yılmaz Güney ve yeğeni Abdullah Putun Ceyhan Sorgu Yargıçlığınca gönderilmiştir.

Adana’dan gelen Savcı Yardımcısı Cengiz Ataç tarafından yönetilen sorgular sırasında dün 38 tanığın ifadeleri alınmıştır.

Yumurtalık İlçesinde pamuk işçilerini konu alan “Endişe” filmini çevirirken adı Cinayet olayına kansan Yılmaz Güney “Ruhsatsız tabanca taşımak” ve “kasten adam öldürmek” iddiasıyla Adana İkinci Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilecektir.

PUTUN DE YARGILANACAK

Öte yandan cinayeti kendisinin işlediğin öne sürerek tabancısıyla birlikte cinayetten 10 saat sonra ilgililere teslim olan Güney’in yeğeni Abdullah Putun de “Soruşturmayı yapan ilgilileri yanıltmak” suçundan yargılanacaktır.

KİTAPLARINA EL KONULDU

Soruşturmayı yöneten savcı yardımcısı Ataç Yılmaz Güney’in kaldığı otel odasında araştırma yaparak odada bulunan bazı kitaplara ve iki karton “Kent” marka sigaraya el koymuştur.Soruşturma hakkında kısa bir açıklama yapan Cengiz Ataç, delillerin Yılmaz Güney’in aleyhinde olduğunu öne sürmüştür.

EŞİ KRİZ GEÇİRİYOR

Olay sırasında Yılmaz Güney’in yanında olan eşi Fatoş Güney sık sık sinir krizleri geçirdiği için tıbbi müdaheleye tabi tutulmaktadır.

ÜÇÜNCÜ GÜN

Üçüncü gün Hürriyette (17 Eylül 1974} Yılmaz’ın yeğeniyle birlikte renkli üç sütun bir resmi çıktı. Bir tahta sıraya oturmuştu. Hani şu Adliyelerde sık sık görülen tahta sıralardan birine. Yılmaz’ın solunda eli silahlı, miğferli bir asker vardı. Resim altında ise şunlar okunuyordu: “GÜNEY İLE YEĞENİ: Ünlü sanatçı Yılmaz Güney, adı Hakim Sefa Mutlu’nun öldürülmesine karıştıktan sonra konuşmadı. Suçu işlediğini ileri sürerek teslim olan yeğeni Abdullah Putun ise sürekli: “Suçu ben işledim. Emmioğlu’na zarar ilişecek diye hakimi ben vurdum” diyor. Ceyhan adliyesinde yargıcın karşısına çıkmayı beklerken amca ile yeğenin çok düşünceli oldukları dikkati çekiyordu.

Renkli resmin altında orta büyüklükteki harflerle ve iki satırla şu başlık atılmıştı:

SAVCI GÜNEY iÇiN MÜEBBED HAPiS İSTEDİ

Başlığın altında Yılmaz Güney’i görmek için Adana Adliyesi önünde bekleşen kalabalıktan bir görüntü yer almıştı.Haber’in daha küçük harflerle ve kapital olarak verilen başlığı ise aynen şöyleydi:

“ADANALILAR YILMAZ GÜNEYİ GÖRMEK İÇİN ADLİYETİ DOLDURDU”

Ve haber şöyleydi:

Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu’yu tabancayla öldürdüğü gerekçesiyle Ceyhan’da tutuklanıp. Adana Cezaevine getirilen ünlü aktör Yılmaz Güney’in yargılanacağı haberini alan binlerce Adanalı sabahın erken saatinden İtibaren adliye binasının önünü ve koridorlarım doldurmuştur- Ancak Yılmaz Güney ile yeğeni Abdullah Pütün’ün Ağır Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmasının daha birkaç gün süreceğini öğrenince dağılmışlardır,

Çukurova’da pamuk işçilerinin hayatını canlandıran “Endişe” adlı filmin çekimini yaptığı sırada, plaj gazinosunda tabanca atma konusunda çıkan tartışma sonunda, kendisine müdahalede bulunan Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu’yu sağ gözünden tabancayla vurarak öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanan Yılmaz Güney’in “Kasten adam öldürmek” suçundan sanık olarak Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edileceği bildirilmiştir. Savcı Alptekin Öz-han, bu konuda şu bilgiyi vermiştir:

“— Tek hakimin öldürülmesiyle Yumurtalık ilçesinin hakimsiz kalması yüzünden Güney ve yeğeninin sorgularının yapılabilmesini sağlamak amacıyla Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden merci karar aldık. Ceyhan Sulh Ceza Hakimi Güney ve yeğenini tutuklayarak Adana Cezaevine gönderdi. Suç ağır cezalık olduğundan Yılmaz Güney ve Abdullah Putun Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacaklardır. Bugün mahkemeye şevkleri imkân dahilinde değildir. Ceyhan Sulh Hakimi evrakı Yumurtalık’ta soruşturmayı yürüten Adana Savcı Yardımcısı Cengiz Ataç’a iade etti. Cengiz Ataç evrakı, noksanlıklarını tamamlayarak bize gönderecektir. Biz de bu akşam veya yarın gelecek olan evrakı inceleyerek Ağır Ceza Mahkemesine göndereceğiz. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma gününü tayin edecektir. Ancak Ağır Ceza Mahkemesi, evrakı aldığı aynı günde duruşma yapamaz. Tanıkları da ilk duruşma gününde çağıracağı gibi, daha sonraki günlerde de çağırabilir. Usul bakımından Yılmaz Güney ve Abdullah Pütün’ün bugünlerde Ağır Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılmaları mümkün değildir.

MÜEBBET HAPiS İSTENİYOR

Yumurtalık olayının soruşturmasını yürüten Adana Savcı Yardımcısı Cengiz Ataç, Güney ve yeğeni hakkındaki iddianamenin Adana’ya gönderildiğini bildirerek Yılmaz Güney’in müebbed hapis cezası talebiyle yargılanacağını söylemiştir.

Hakim Sefa Mutlu’nun, çevirdiği filme tabanca sesi almak için gazinoda silâh sıkmak isteyen Yılmaz Güney’e mani olmak isterken, görevi başında öldürüldüğünü belirten Savcı Ataç, ‘Yumurtalık hakimi görevini yapmak isterken öldürülmüştür. Bu nedenle Yılmaz Güney’in Türk Ceza Kanunu’nun “49. maddesinin 2. bendine göre cezalandırılması istenmiştir. Bu maddenin karşılığı ise müebbed hapis cezasıdır” demiştir.

ADANA ADLİYESİ’NE GÖNDERİLDİ

Öte yandan, olayın ertesi günü hakimi öldürdüğünü söyleyerek teslim olan aktörün yeğeni Abdullah Pütün’ün savcılığa verdiği tabanca ile gazinoda bulunan ikinci tabanca da Adana adliyesine gönderilmiştir. Bu tabancalar şarjörlerindeki mermiler ve olay yerinde bulunan 4 boş kovan incelenmek üzere Polis Enstitüsüne gönderilmiştir.

Savcı Ataç. Olay yerinde bulunan 4 boş kovanla, Abdullah Pütün’ün teslim ettiği 9 milimetrelik Umman marka tabancanın şarjöründen çıkarılan 6 merminin aynı olduğunu açıklamış, “Suç aleti tabancanın tespiti görevi mahkemeye aittir” demiştir..

ÇEŞİTLİ HABERLER

Türk Basını’nda “Yılmaz Güney” hakkında bu minval üzere haberler ve fotoğraflar yayınlanırken Ankara’da yayınlanan Havadis Gazetesi’nin 17 Eylül tarihli sayısında: “Savcının Hissi Davrandığı İddia edildi”, üst başlığı ile şu çift sütunluk ve 36 puntoluk, iki satırlık başlık atılmıştı: “Yılmaz Güney’in Avukat’ı: Tanıklara baskı yapılmıştır”.

Haber, aynen şu şekilde verilmişti:

Yumurtalık hakimi Safa Mutlu’yu tabancayla vurarak Öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan aktör Yılmaz Güney’in avukatı Recep Azizoğlu bugün düzenlediği basın toplantısında ‘Yılmaz Güney suçsuzdur. Adaletin tecelli edeceğine inanıyoruz” demiştir.

TANIKLARA BASKI YAPILDI

Diyarbakır barosu avukatlarından Azizoğlu, Türk beyaz perdesinin “Çirkin Kralı” olarak adlandırılan Yılmaz Güney ile ilgili adli kovuşturmayı çeşitli yönlerden eleştirerek şöyle konuşmuştur:

‘Tanıklara baskı yapılmıştır. Bu husustaki tanıkların dilekçeleri Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Hakim Safa Mutluyu, Yılmaz Güney’in amcasının oğlu Abdullah Putun öldürdüğünü söyleyerek teslim olmuştur. Buna rağmen kovuşturmayı yürüten savcı, cinayet sanığı olarak Yılmaz Güney’in üzerinde ısrar etmektedir. Ayrıca, Safa Mutlu’nun görev sırasında öldürüldüğü iddia edilmektedir. Oysa, olay gece yansı meydana gelmiş ve hakim Safa Mutlu içkili halde Yılmaz Güney’e fiili tecavüzde bulunmuştur. İçkili halde bir hakimin gece yansı görevde olması düşünülemez. Bu arada kovuşturmayı yürüten savcı, basma da açıklamalarda bulunmuş ve kovuşturmanın gizliliğine riayet etmemiştir. Kovuşturmayı yürüten savcı hissi davranmıştır.”

DOSYA ADANA SAVCILIĞINA GELDİ

Öte yandan, hakim Safa Mutlu’nun öldürülmesi ile İlgili dosya, bugün Adana savcılığına gelmiştir. Dosyayı, davaya bakacak olan Adana 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti incelemeye başlamıştır.

ÇEŞİTLİ HABERLER

Cinayet olayından yani 13 “Şu 13 rakamı Spor-Toto” dışında galiba gerçekten pek “uğurlu bir rakam değil” Eylülden dört gün geçtiği halde Türk basınında çeşitli haberler yayınlanmağa devam ediyordu. Bunlar genellikle birbirine benzeyen “aynı haberleri” veren yayınlardı. Ancak haberlerde bazı “ayrılık’lar da yok değildi. Üstelik, okuyuculara bir “karşılaştırma” olanağı sağlamak için bunlardan bir kaç tanesini nakletmekte yarar görüyorum:

YILMAZ GÜNEY YAKINDA YARGILANACAK

Öldürülen yargıç ordudan ve polislikten tard edilmiş.

Yumurtalık ilçesinde bir gazinoda yargıç Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiası ile Ceyhan’da Sulh Ceza Hakimliğince ifadesi alınarak tutuklanan Yılmaz Güney ile yeğeni Abdullah Pütün’le ilgili kovuşturma dosyasının Yumurtalık savcılığından Adana savcılığına gönderilmesi beklenmektedir. Adana Cumhuriyet Savcısı Alptekin Özhan konu ile ilgili şunları söylemiştir:

‘Tahkikatı ikmal eden Yumurtalık Savcılığı evrakı Adana savcılığına ilgili mahkemeye verilmek üzere gönderecektir. Tahmin ediyorum ki dosya bugün veya yarın sabah gelir, mahkemeye evrakı veririz.

Yılmaz Güney’in ve yeğeninin duruşması normal bir duruşma hükümlerine tabidir. Mahkeme bu evrakı alınca tensibini yaparak gün verir, mahkeme işin durumuna göre gününü tayin eder, bu 15 gün veya bir ay sonra olabilir. Bu suç Adana’nın içinde olsaydı ve bizde bunu zamanında ikmal edebilseydik dosyayı ağır cezaya verir, üç gün içinde duruşmaya çıkartabilirdik.’

YARGIÇ SEFA MUTLU İSKENDERUN’DA KOMİSERLİK YAPMIŞ

Öğrenildiğine göre, Yargıç Sefa Mutlu 1968 yılında İskenderun Emniyet örgütünde karakol komiseri olarak görev yapmıştır. Sefa Mutlu Talat Aydemir’in başlattığı isyan olayına karışan Harp Okulu öğrencileri arasında bulunduğundan, 1400 öğrenci ile birlikte ordudan tart edilmiş, daha sonra Ankara Hukukunda okumuş ve babasının mesleği olan polisliğe geçmiştir. İskenderun’da ilk defa polislik görevine başlayan Yumurtalık yargıcı Sefa Mutlu İskenderun’da birçok olaylara adı karışmış, asabi mizaçlı bir memur olduğu iddiası ile sık sık şikâyet edilmiştir.

Yine ileri sürüldüğüne göre, bir gün otelde yatıp kalkarken bir olaya adı karışmış ve otel müstahdemleri tarafından dövülerek belindeki beylik tabancası alınmıştır. Bu olay yüzünden o zamanki İskenderun kaymakamı olan şimdiki Ağrı Valisi Muammer Akman tarafından açığa alınmıştır. Sefa Mutlu kendi isteği üzerine de polislik görevinden ayrılmıştır.

YILMAZ GÜNEY DAVASI ADANAYA İNTİKAL ETTİ

Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu’yu tabancayla vurarak öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan aktör Yılmaz Güney’in Avukatı Recep Azizoğlu dün düzenlediği basın toplantısında ‘Yılmaz Güney suçsuzdur. Adaletin tecelli edeceğine inanıyoruz.” demiştir.

TANIKLARA BASKI YAPILDI

Diyarbakır Barosu Avukatlarından Azizoğlu, Türk Beyaz perdesinin “Çirkin Kralı” olarak adlandırılan Yılmaz Güney ve ilgili adli kovuşturmayı çeşitli yönlerden eleştirerek özetle şöyle konuşmuştur:

‘Tanıklara baskı yapılmıştır. Bu husustaki tanıkların dilekçeleri Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Hakim Sefa Mutlu’yu, Yılmaz Güney’in amcasının oğlu Abdullah î*ütün öldürdüğünü söyleyerek teslim olmuştur. Buna rağmen kovuşturmayı yürüten Savcı, cinayet sanığı olarak Yılmaz Güney üzerinde ısrar etmektedir. Ayınca. Sefa Mutlu’nun görev sırasında öldürüldüğü iddia edilmektedir. Oysa, olay gece yansı meydana gelmiş ve hakim Sefa Mutlu içkili halde Yılmaz Güney’e fiili tecavüzde bulunmuştur. İçkili halde bir hakimin gece yansı görevde olması düşünülemez. Bu arada kovuşturmayı yürüten Savcı, basına da açıklamalarda bulunmuş ve kovuşturmanın gizliliğine riayet etmemiştir. Kovuşturmayı yürüten savcı hissi davranmıştır.

DOSYA ADANA SAVCILIĞINA GELDİ

Öte yandan, hakim Sefa Mutlu’nun öldürülmesi ile ilgili dosya, dün Adana Savcılığına gelmiştir. Dosyayı, davaya bakacak olan Adana l. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti incelemeye başlamıştır.

FATOŞ GÜNEY EŞİ İLE 26 EYLÜL’DE GÖRÜŞECEK

Olayların etkisiyle iyice sarsıldığı görülen Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney, Adana Cezaevine kocasını ziyaret için gitmiş, ancak ziyaret günü olmadığı için görüştürülmemiştir. Fatoş Güney, cezaevi yetkililerine eşine verilmek üzere bir mektup bırakmış ve 26 Eylül günü görüşebileceğini öğrenerek ayrılmıştır.

(Havadis)

YARGIÇ, AVUKAT VE FATOŞ GÜNEY İLE iLGiLi RESiM VE HABERLER

Aynı günlerde gazetelerde Aktör Yılmaz Güney ile ilgili dosyayı inceleyerek tamamlayan Adana Birinci Ağır Ceza Reisinin — Ali Rıza TURCAN — ve, Güney’i savunacak şu iki resim yayımlandı:

Yılmaz Güneyin eşi Fatoş Güney ile ilgili haber şuydu:

GÜNEY, 23 EKİM’DE YARGILANACAK

Yumurtalık yargıcı Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Yılmaz Güney’in yargılanmasına 23 Ekim Çarşamba günü Adana Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde başlanacağı açıklanmıştır.

İlgililer, Türk Beyaz Perdesinin “Çirkin Kralı” olarak adlandırılan Yılma/, Güney’in, Ağır Ceza Mahkemesine savcılıkça Türk Ceza Yasasının 449/2 maddesine göre yargılanmak üzere sevk edildiğini söylemişlerdir.

(HAVADİS) HAFTALIK BİR DERGİ

Türk Basını’nda tüm bu yayınlar süre gelirken 26 Eylül tarihinde “özellikle” “Cinayet” haberlerini verme niteliği ağır basan haftalık bir dergi yayımlandı. Dergi’nin kapağında Yılmaz Güney’in elleri kelepçeli büyük boy renkli bir resmi vardı ve de şu klişe başlık: “Adım adım Yılmaz Güney Olayı”… Bu “Sanal sansasyon” haftalık dergisi, “cinayet olayını “kendi üslubuyla şu şekilde kaleme aldırarak okuyucularına sunmuştu:

BAŞLIKLAR:

“BÜTÜN ADANALILARIN AĞZINDA TEK CÜMLE DOLAŞIYORDU”

“AĞAM YİNE DAMA DÜŞTÜ”

“HAKİMLE. YILMAZ GÜNEY ARASINDAKİ KAVGA BİRKAÇ DAKİKA SÜRDÜ. 3 EL SiLAH SESİ DUYULDU. GENÇ HAKİM YERDE YATIYOR VE SAKAĞINDAN KANLAR AKIYORDU.”

“TANIKLARIN  İFADELERİ BİRBİRİNİ TUTMUYOR. AMA BİRİNİN GERÇEĞİ SÖYLEDİĞİ MUHAKKAK. HERKES, TÜRK ADLİYESİNİN EN DOĞRU KARARI VERECEĞİNE İNANIYOR.”

VE DE HABER:

Eylül güneşi Çukurova’yı yakıp kavuruyordu. Pamuk ırgatlarının dört bucaktan Adana’ya akın ettiği günlerdi bunlar, Ceyhan’da tarlaların birinin ortasında duran, esmer, uzun boylu, gene geriye doğru döndü:

Stop… Stop…

Kamera durdu. Genç adam arkadaşlarına doğru ilerledi:

Olmuyor çocuklar,   olmuyor…   Daha kendinden olmalı hareketler… Daha doğal ol malı… Sabahtan bert bu sahneye çalışıyorlardı. Kaç defa prova etmişler, kaç defa tekrar tekrar çekmişlerdi. İstediklerini uzun uzun anlattı. Gitti rejisörden tekrar seyretti, oyunu ileri doğru bağırdı:

Pekâlâ, alıyoruz…

Makinenin başındaki adama döndü:

Kamera…

Makine çalışmaya başladı. Gene adam kendi yapacağı rol icabı ağır. Ağır ilerledi. Bu sefer oyun tam istediği gibi gelişiyordu. Bir dakikadan az bir şey kalmıştı sahnenin bitmesine. Birden bir ses duyuldu.

Stop… Abi film bitti.

Genç adamın yüzü biraz daha karardı.

Niye bakmadınız daha evvel.

Abi yetişecekti, ama siz ağır tuttunuz oyunu…  Yapacak bir şey yoktu.

Bekleyeceğiz çocuklar.

Sonra ilerdeki pamuk ırgatlarına doğru yürüdü. Birden durdu, on-on iki yaşlarında güneşten kapkara olmuş bir erkek çocuğu görmüştü. Uzun, uzun çocuğa baktı. Gerilere doğru daldı gitti.

BABASI FAKİR ADAMDI

Kendi çocukluğunu hatırlamıştı. Kaç sene pamuk toplamıştı. Kendisi de böyle. Babası fakir bir adamdı. Kazancı yetmiyordu aileye. Onun için çalışmalıydı. Ve çalıştı. Pamuk topladı, arabacılık yaptı, bağ bekleyiciliği yaptı. Didindi durdu. Okumak istiyordu çünkü. Sonra Adana Lisesi’ni bitirip İstanbul’a gelişi… Yazdığı hikâyelerden dolayı hapse atılışı. Çıkıp tekrar hayatla mücadelesi,-. Sonunda büyük oyuncu ve yönetmen olarak ismini bütün dünyaya duyurması. Evet Yılmaz Güney’di artık. Uğraşıyor, durmadan kendini yeniliyor. Dev adımlarla ilerliyordu. Bu arada bir çelme daha yedi. Bazı eylemlere karıştığı iddiasıyla tekrar hapse atıldı, iki seneden fazla yatmış ve birkaç ay evvel çıkmıştı.

Eylül’ün beşinde ekibi ile beraber gelmişti buraya. İlk üç gün arkadaşı Mehmet Ekenlerin çiftliğinde kalmıştı. Çekim yeri de buradaydı zaten. Yumurtalık deniyordu bu ilçeye. Arkadaşına daha fazla yük olmak istememiş ve ekibini sahildeki bir motele nakletmişti. Çekim bitmişti o gün. Arkadaşı Mehmet Ekenler yanına geldi.

Şimdi anlıyorum Yılmaz. O kadar ısrar ettiğim halde, neden içmek istemediğini…

Neden imiş Mehmet.

E, birader bu sizin işte sabır lazım. Sinirlerin çelik gibi olması lâzım.  Güldü.

Evet dediklerin doğru ama, hapisteyken yitirdim içki alışkanlığımı. Sigarayı da bıraktım zaten.

İkisi de iyi olmuş. Kananla sen kal da burada yiyelim akşam yemeğini.

Yok Mehmet, misafirlerim var. Adana Belediye Reisi gelecek,   biliyorsun çocukluk arkadaşımdır.  Sonra Murtaza öğretmene de gelmesini rica ettim. Sen de gelsene.

Yok, benim bu gece bazı hesaplara bakmam lâzım.

Gece oldukça ilerlemiş ve Yumurtalık motelinin lokanta kısmı da oldukça tenhalaşmıştı. Adana Belediye Başkanı gitmiş masa da dört kişi kalmışlardı, öğretmen Murtaza Timur, Ali Özgentürk ve kendi karısına Yılmaz anlatıyordu.

ONUN İÇİN SEVİYORLAR

Belki başka birisi olsaydı, bilmem ama, çocukluğunun ve ilk gençliğinin türlü acılarla geçtiği bu yerleri sevmez yahut nefret de edebilirdim. Ama inanın bana Adana ve Çukurova benim en büyük aşkınıdır.

Öğretmen güldü:

Bunu biliyoruz Yılmaz Bey. Onun için Adanalılar da sizi bu kadar çok seviyorlar.  Genç bir ses lokantayı çınlattı.

Ben buranın Allah’ıyım. Ne kadar kral varsa…

Ve müthiş bir küfür… Soluklar kesildi. Genç bir adam ayağa kalkmış bağırıyordu. Yılmaz, öğretmene döndü:

Kim bu yahu.

İlçe hakimi, ismi Sefa Mutlu.

Yılmaz’ın gözleri hayretle açıldı.

Yaa!

YERLERİNDEN FIRLADILAR

Küfürler devam ederken hakimin masasında oturan iki adam yerlerinden fırladılar ve genç adamı dışarı çıkardılar. Olay kapanmıştı. Yılmaz Türk filmciliğinde neler yapmak istediğini anlatmaya devam ediyordu.

Bakın şimdiye kadar yaptığımız yanlış insanı unutup, saçma sapan hikâyelerle, oyalanmamızdır.

Sohbet koyulaşıyordu ki tekrar bir küfür ortalığı karıştırdı. Sefa Mutlu lokantaya dönmüştü. Çok içkiliydi ve ağıza alınmaz küfürleri birbiri arkasına sıralıyordu.

Öğretmen, Yılmaz’a doğru eğildi.

Aldırmayın, içkili…

Yılmaz şaşırmıştı.

Ama bu ne biçim hâkimi…

Fakat genç hâkim masaya yaklaşarak kadınları da işin içine karıştırdı ve eliyle çok acayip bir hareket yaptı. O zaman Yılmaz karısına bir göz attı ve yerinden fırladı. Kapışmışlardı. Bu itişme ve kakışma birkaç saniye sürdü. Birden üç el silah patladı. Şimdi genç hâkim yerde yatıyor ve yüzünden kanlar akıyordu. Yılmaz bağırdı.

Hâkim vuruldu hastaneye yetiştirelim.

Hastaneye. Fakat hâkim hastaneye yetiştirilemedi. Genç yaşta hayata gözlerini kapattı… Geride küçük bir çocuk ve sonsuz kederlere bürünen bir kadın bırakmıştı. Yılmaz’ı hemen tutukladılar. Hiç bir şey söylemiyordu. Ertesi gün on dokuz yaşlarında Abdullah Putun isminde bir çocuk savcılığa geldi. Perişan bir hali vardı. Umman marka dokuz milimetrelik bir tabancayı masanın üzerine bırakırken kesik kesik konuştu.

Hâkimi ben öldürdüm. Dağa kaçtım, sonra teslim oluyorum.

Niye öldürdün peki?

Hâkim olduğunu bilmiyordum.   Ben Yılmaz Güney’in amcaoğlu olurum. Hâkim bey eline bir sandalye alıp Yılmaz’ın üzerine saldırınca, dayanamadım. Tetiğe bastım. O da tevkif edildi.

HANGİSİ ÖLDÜRDÜ?

Hâkimi hangisi öldürmüştü? Bir iki görgü tanığı dinleyelim:

Sanatçı Emel Mesçi anlatıyor:

Yılmaz Güney eşi ve arkadaşlarıyla birlikte ayrı bir masada oturuyordu. Ben yemeğimi bitirmiş ayrı bir masada kahvemi içiyordum.  Hakim çok sarhoştu. Yılmaz Güney’e ağır küfürlerde bulundu. Daha açıkçası tahrik ediyordu. Güney bir süre karşılık vermedi. Sonunda “Sen benden ne istiyorsun’?” dedi. Hâkim bunun üzerine “Senin kadınlarını görelim, kadınlarını” dedi. Bunun üzerine Yılmaz yerinden kalktı. Kavgaya başladılar. Yılmaz Güney’in elinde silah yoktu. Bu arada üç el silah sesi işittim. Ardından ayağında şalvar bulunan birinin gazinodan kaçtığını gördüm.

HÂKİM YERDEYDİ

Ali Özgentürk de şöyle konuştu:

Biz Yılmaz Güney ile aynı masadaydık. Olayı Hâkim başlattı. Güney çok sakindi ve önceleri aldırış etmedi. Ama Hâkim sürekli olarak tahrik ediyordu. Ben arkadaşlara haber vermek için yukarı çıktım, işte o sırada üç el silah sesi duydum. Koştum, geldim. Hâkim yerdeydi. Yılmaz Güney “Hâkim vuruldu, hastaneye kaldıralım”  diyordu ve elinde silah yoktu. Şimdi söz gazino sahibi Sait Erbaş’ın. Hâkim Sefa Mutlu gazinoma sarhoş gelmişti. O gece, sahilde bulunan çadırında bir şişe rakı içmişti. Ayakta duracak hali yoktu. Savcı bey, icracı bir masaya oturdular. Benden viski istediler. Dört kez viski götürdüm. Hâkim bey bir ara ayağa kalktı. “Ben buranın Allah’ıyım. Ne kadar kral varsa… Diye küfretti. Arkadaşları yerine oturttular. Yılmaz Bey ve arkadaştan hiç ilgilenmiyorlardı. Ama Hâkim Bey durmadan küfür ediyordu. Çok ağır küfürdü bunlar. Bir hâkime yakışmayacak küfürdü bunlar…

Yılmaz Güney bu küfürlere karşılık verdi mi?

Hayır vermedi. Bir ara “Niçin küfürlü konuşuyorsunuz?” dediğini duydum.

Yılmaz Güney’in elinde tabanca gördünüz mü?

Hayır ben görmedim.

YILMAZ’IN ELİNDE TABANCA VARDI

Son olarak,    öğretmen Murtaza Timur’u dinleyelim.

Hâkim çok sarhoştu. Güney’e ağır küfürlerde bulundu. Hâkimi alıp götürdüler. Az sonra tekrar geri geldi. Bu arada Yılmaz “Bu ne biçim hâkim” diyordu. Hâkimin masasında oturan Fevzi Aslan yanımıza gelip, “Hâkimin aleyhinde konuşmayın” dedi. Bir ara ortalık karıştı. Yılmaz kendisini korumak için silahını çekti. Elinde Beratta tipi küçük bir tabanca vardı. Korkutmak için bir el havaya ateş etti. Hâkim Yılmaz’ın üzerine saldırdı. Bu kez yüksekçe bir yere çıktı. Hâkimi iteledi. Hâkim yere yuvarlandı. Kalkıp bir sandalye aldı ve Yılmaz’a hücum etti. Burada bir silah sesi duydum: Hâkim yerdeydi.

Yılmaz mı ateş etti?

Ben savcılıkta verdiğim ifademde de söyledim. Yılmaz’ın elinde Beratta marka tabanca vardı. Ancak hakime isabet eden mermi dokuz milimetreliktir. Uzman marka tabancadan çıkmıştır.

SUÇLU KİM?

Olayı yazdık. Tanıkların söylediklerini de dinlediniz. Karışık bir iş doğrusu… Suçlu kim? Bunu Türk Adliyesi meydana çıkaracak…

(Hafiye) VE FOTOĞRAFLAR

Öte yandan aynı dergide “Yılmaz Güney”in adının da karıştığı “adam öldürme” olayı ile ilgili şu resimlere de yer verilmişti:

Sefa Mutlu Yumurtalık ilçesinde hakimlik görevini yapmaktaydı. Evli, bir çocuk sahibi olan hukukçuyu kimin Öldürdüğü henüz bilinmiyor.

SESSİZ BEKLETİŞ

Yılmaz Güney ve yeğeni Abdullah Putun Adliye koridorlarında elleri kelepçeli, sessiz bir bekleyiş içindeydiler. Onlar da Türk Adliyesi’nin en doğru kararı vereceğine inanıyorlardı. Adanalılar, kavurucu sıcağa rağmen Yılmaz Güney’i görmek için Adliye binasının Önünde saatlerce beklediler.

KATİL BENİM

Olaydan bir gün sonra elindeki tabancayla karakola teslim olup, hakim Sefa Mutlu’yu Öldürdüğünü iddia eden Yılmaz Güney’in yeğeni 19 yaşındaki Abdullah Putun…

Yılmaz Güney’in kaçırılacağı söylentilerinin yaygın hale gelmesi üzerine güvenlik tedbirleri daha da arttırıldı…

BİR BAŞKA “İKİ FOTOĞRAF’:

“Bu fotoğraflar 20 Eylül tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanmışlardır.

HANGiSi KATİL: Hakim Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiası ile ünlü sinema oyuncusu Yılmaz Güney gözaltına alındı. Güney “Cinayetle ilgim yok, hiç bir şey hatırlamıyorum” diyordu. Cinayet aleti tabanca ise ortada yoktu. Daha sonra Güney’in amcaoğlu Abdullah Putun tabanca ile birlikte ortaya çıktı. Ve “Hakimi ben öldürdüm” dedi. Kimin katil olduğu yapılacak olan tahkikattan sonra ortaya çıkacak.

MAKTUL HAKİM’İN AVUKATI’NIN İDDİASI

Öte yandan olaylar bu şekilde “büyük bir hızla gelişirken”, menfur cinayete kurban giden hakim Sefa Mutlu’nun avukatı devletin yarı resmi haber organı Anadolu Ajansı aracılığı İle bir demeç vererek “Adliyenin töhmet altında bırakıldığını” öne sürdü. Anadolu Ajansı’nın birçok gazeteye “aynen” veya “mealen” intikal eden demeci şuydu:”

Aktör Yılmaz Güney tarafından öldürüldüğü iddia edilen Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’nun avukatı Osman Üçer, cinayetle ilgili kovuşturmayı yürüten savcı ve hakimlerin bazı çevrelerce töhmet altında bırakılmasını kınamış ve “Dava hür Türk adliyesinde halka açık olarak görülecektir. Telâş niye? İtham niye?” demiştir.

Avukat Osman Üçer, dün basına verdiği yazılı demecinde, hâkim Safa Mutlu’nun kanunî görevini yapmak isterken öldürüldüğünü ileri sürmüş ve daha sonra Özetle şöyle demiştir:

“Sanık avukatlarının adli mercileri itham eden beyanları gazetelerde yayımlanmıştır. Bu aklın ve mantığın kabul edemeyeceği bir sonuçtur, Örfi İdare Mahkemelerine yöneltilen ithamlar, şimdi yön mü değiştirmektedir? Polis, jandarma, adliye hepsi belli ithamlar altında bulundurulursa hangi dala sarılacağız? Adli bir olay vardır. Merciler gerekli tahkikatı yapmaktadır. Beyanlar ve baskılar ne anlam taşır? İşte dava Adana Birinci Ağır Ceza Mahkemesi 1974/216 esasta aleniyete kavuşmuştur. Telâş niye. İtham niye. Bazı gazetelerin tek yönlü yayımlan niye.

Avukat Osman Üçer, son yılların kanun adamlarına yönelmiş namluların yarattığı trajediler ile dolu olduğunu ileri sürmüş ve demecini şöyle tamamlamıştır:

“Olayın cereyan tarzında Safa Mutlu, savcının izinli bulunması sebebiyle kanunî görevini yapmıştır. Kendisine alenen hakaret edilmiştir. Tecavüze uğramıştır. Bununla da yetinilmemiş, gözüne kurşun sıkılmıştır. Bu hususlar gayet sarih ve tarafsız beyanlarla sabittir.”

ADANA CEZAEVİNDE:

Yılmaz Güney ve suçu ısrarla kendisinin işlediğini söyleyen yeğeni Abdullah Putun tutuklandıktan sonra, kolluk kuvvetleri sıkı güvenlik tedbirleri almışlardı,

20 Eylül tarihli Hürriyet’te “Cezaevinde sıkı güvenlik tedbiri alındı” üstbaşlığı şu “ana başlıkla” tamamlanıyordu: “Yılmaz Güney Rum Esirlerle aynı binada”… Bu, aslında gayet normaldi. Zira, Kıbrıs harekâtımız sırasında esir aldığımız Rum ve Yunanlı tutsaklardan bir kısmı işin başından beri Adana Cezaevi’ne konuluyorlardı.

Bu konu ile ilgili haber ise şöyleydi:

Yılmaz Güney, Adana Cezaevi’nde. Duruşmaya çıkacağı günü beklerken zamanını okumakla geçiriyor.   Güney’in Yumurtalık’ta kaldığı otelin odasında bulunan ‘Materyalist Felsefe”, “Felsefenin Sözlüğü” ve “Maxim Gorky’den Mektuplar” isimli kitapları mühürlenerek savcılığa İki karton Kent sigarası ile birlikte teslim edildi.

Adana Cezaevinin imrenilecek bir kitaplığı var. Şimdi Güney bu kitaplıktan istifade ediyor ve bol bol kitap okuyor. Adana Cezaevi’nin bir bölümünde Rum esirler, sonradan yapılan ayrı bölümde ise bizim yerli suçlular ve tutuklular kalıyor.

Rum ve Yunan esirlerinin kaldığı Adana Cezaevinde çok sıkı güvenlik tedbirleri var. Ziyaretçi dahi kabul edilmiyor. Daha önce 2 yıl 41 gün ve 8 saat cezaevinde yatan Yılmaz Güney, kötü kaderine 13 Eylül günü kurban gidiyordu.

Yılmaz Güney, Yumurtalık Jandarma Karakolunun nezarethanesinde günlük gazeteleri rahatlıkla okuyabiliyordu, şimdi Adana Cezaevinde de gazeteleri satırı satırına takip ediyor.

Yumurtalık adliyesinde ifadesi alındıktan sonra dışarı çıkan Güney, bazı gazeteleri itham ederek. “Arkadaşlar maşallah çok güzel senaryolar yazıyor. Tüm kupürleri kesip birleştirsem mükemmel bir film senaryosu olur. Ama halkın tutacağından endişe ederim.” şeklinde konuştu.

Yılmaz Güney Ceyhan’dan getirilirken yolda bazı kişiler tarafından öldürüldüğü şeklinde çıkan haber Adana’yı alt-üst etti.

Duruşmayı takip için Adliyeyi dolduran binlerce kişi yüzünden binada sıkı güvenlik tedbirleri alındı ve toplum polisi tüm Adliyenin çevresini kuşattı.

AVUKATIN BASIN TOPLANTISI

Yumurtalık Hakimini tabancayla öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanarak Adana Cezaevine gönderilen ve hakkında müebbet hapis cezası istenilen Yılmaz Güney’in avukatı Recep Azizoğlu, dün sabah saat 10.30’da bir basın toplantısı düzenleyerek ‘Yaptığımız soruşturmaya göre Yılmaz Güney suçsuzdur. Abdullah Putun, hakimi öldürdüğünü söylediği halde, soruşturmayı yürüten savcı, hislerine kapılarak suçu Yılmaz Güney’e yüklemiş, katil olduğunu söyleyen yeğeni hakkında ise sadece adli mercileri yanıltmak, ruhsatsız silah taşımak suçundan soruşturma açmıştır.” demiştir.

BİR SÜRPRİZ ADANA’DAN — ANKARAYA

Yılmaz Güney Adana Cezaevinde “CİNAYET SUÇUNDAN SANIK” olarak tutukluyken bir haber sürpriz etkisi yaptı. Haberi Anadolu Ajansı ve bütün gazeteler verdiği gibi yıllardan beri Türkiye Radyoları, belki de bir “Cinayet Haberi”ni 22 Eylül 1974 günü saat 23.00 haber bülteninde kamuoyuna duyurdu. Şimdi, bu haberi bir Anadolu Ajansından, bir de Haber Ajansından ayrı ayrı ‘kısa olduklarından” okuyalım:

ANADOLU AJANSININ HABERİ:

Bir süre önce Yumurtalık’ta ‘Endişe” adlı film çalışmaları yaparken, hakim Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan film yıldızı Yılmaz Güney’in duruşmasının Ankara’da yapılacağı bildirilmiştir.

Güney’in yargılanmasının Ankara’ya alınmasının nedeni “Amme nizamı” olarak gösterilmiştir.

Öğrenildiğine göre. Yılmaz Güney’in duruşması Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde yapılacaktır.

Güney önümüzdeki günlerde Ankara’ya nakledilecek ve orada mahkeme edilecektir.

Yumurtalık hâkimini öldürmek suçundan tutuklanmış olan sinema oyuncusu Yılmaz Güney’e ait dava, Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesine nakledilmiştir.

Yılmaz Güney hâkimi öldürdüğü gerekçesiyle, yeğeni Abdullah Putun de ‘Hâkimi ben öldürdüm” diyerek, adli makamları yanlış yola sevk etmek ve ruhsatsız tabanca taşımak gerekçesiyle tutuklanmışlar, dosyalan da Adana Birinci Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmişti. Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Güney davasının tarihini 23 Ekim günü olarak tespit etmiş, ancak Güney’in öldürüleceği söylentileri üzerine, “Amme nizamının sağlanması” amacı ile dava dosyasının Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesi kararlaştırılmıştır.

Haber, Türk basınına 27 Eylül 1974 günü “intikal” ediyordu.

VE ANKARA

28 Eylül 1974 Cumartesi tarihli Hürriyet gazetesi Yılmaz Güney’in Adana’dan Ankara’ya naklediliş haberini “resmiyle birlikte” ve şu başlıkla veriyordu:

“Eşi Fatoş Güney in haberi bite olmadı” “Y. Güney Ankara’ya getirildi”,

Bu konudaki haber ise aynen şöyleydi:

Ankara Cezaevinin avlusunda Yılmaz Güney ile yeğeni Adana’dan getiren cezaevi arabasının kapısı açıldı. Jandarmalar güvenlik tedbirlerini aldı ve sararmış bir yüzle Yılmaz Güney kapıda göründü. Etrafına baktı, sonra tekrar başını önüne eğdi, indi. Elleri, yeğeni ile birbirine kelepçelenmişti. Etrafım çeviren kalabalıktan “Geçmiş olsun” sözleri geldi. Yılmaz Güney bu sözlere “Sağ olun” diyerek karşılık verdi.

Sinemanın çirkin kralı “Endişe” filmini çevirirken Yumurtalık hakimi Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiası ile yargılanmak için Adana’dan eşi Fatoş Güney’in bile haberi olmadan Ankara’ya nakledilmişti.

Adana yolunun kapanması üzerine Yılmaz Güney’i getiren cezaevi arabası yolunu uzatmış, bu yüzden yolculuk 12,5 saat sürmüştür. Yorgundu Yılmaz Güney, kelimeleri ağzının içinde kayboluyordu. Zorlukla kesik kesik söyle konuştu:

“Cinayet olayı ile yakından uzaktan her hangi bir alâkam yok. Eğer ismim Yılmaz Güney olmasaydı, buradaki yerim sadece görgü tanığı olurdu. Bunlar yakın bir zamanda aydınlığa kavuşacaktır. Mahkeme kamuoyunu aydınlatacaktır.”

Yılmaz Güney ile yeğeni Abdullah Pütün’ü Ankara’ya getirmekle görevli jandarmalardan biri yolculuk hakkında şöyle konuştu:

‘Yılmaz Güney Adana’dan çok neşeli ayrıldı. Hiç bir şeyi belli etme/ gibi hali vardı. Sonra o neşeli hali kayboldu. Arada sırada bizimle konuştu. Bize Türk sineması hakkında bilgi verdi. Arabada arada bir gülüyordu. Ama acı… Sonra bir yerde yemek yedik. Biz ne yediysek Yılmaz Güney de onu yedi. Ama iştahsızdı.”

YENİ YATAK

Yılmaz Güney’in Ankara’ya nakledileceğini öğrenen arkadaşları erken saatlerden itibaren Ankara Cezaevine gelmişler. Yılmaz Güney ve yeğeni için iki yatak satırı almışlardı.

Türk Sinemasının çirkin kralı Yılmaz Güney’in yeni adresi şöyle:

Yılmaz Güney, Ankara Kapalı Cezaevinde Tutuklu, 7 numaralı koğuş – Ankara.

VE FOTOĞRAF:

Yılmaz Güney ile yeğeni Abdullah Pütün’ün Adana’dan Ankara’ya getirilişini tespit eden fotoğraf ise şuydu:

Yılmaz Güney sabaha karşı cezaevindeki koğuşunda uyandırıldı ve süratle hazırlanması bildirildikten sonra kendisi gibi tutuklu yeğeni Abdullah Pulun ile beraber cezaevi arabasına bindirildi. Karayolundan Ankara’ya gönderilen Güney ve yeğeni Pütürü birbirlerine kelepçelenmişti… Yanlarında, muhafızları ile görevlendirilenler de vardı…

FİLMCİLER BOŞ DURUR MU?

Ünü, gerçekten çok geniş olan Yılma/ Güney’in adının böylesine bir cinayet olayına “sanık” olarak karışması, bu yüzden tutuklanması gerçekten büyük bir sansasyondu. Filmciler hemen harekete geçtiler ve gerçek yaşı 43 olan Yılmaz Güney’in hayatını beyaz perdeye aktarmaya karar verdiler ve hu iş için hemen kollanın sıvadılar. Ayrıca. “Cinayet” dolayısıyla çekimi yarıda kalan “Endişe” filminin tamamlanması için yeni bir aktör bulun-muştu bile: Tiyatro oyuncusu Erkan Yücel. Yılmaz Güney’in hayatını ise tıpatıp ona benzeyen ve o da Adanalı olan bir dergi yarışmasında “Fotoroman Karakter Kralı” seçilen, Menderes Samancılar’dı.“Yılmaz Güney’in hayatını benzeri canlandıracak” başlıklı Hürriyet gazetesinin ha beri şöyleydi:

Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan ünlü sanatçı Yılmaz Güney, Adana cezaevinde yargılanacağı günü beklerken, yarıda kalan “Endişe” filminin çekimine tekrar başlanmıştır.

Güney film tarafından çekimine tekrar başlanan “Endişe” adlı filmde Yılmaz Güney in yerine, başrol için kadroya tiyatro sanatçısı Erkan Yücel alınmıştır. Bu arada. Yeşilçam’da da bazı şirketler Yılmaz Güney’in hayatını filme almak için berekete geçmişler ve O’na çok benzeyen KELEBEK Gazetesinin 1974 Fotoroman Karakter Kralı Menderes Samancılar’a teklifler yapmaya başlamışlardı.

PAMUK İŞÇİLERİNİN YAŞAMI

Yılmaz Güney’in tutuklanmasından sonra, Yumurtalık’ta çekimi devam eden “Endişe” adlı filme “Stop” denilmişti. Güney film sahibi, “Endişe”nin başrol oyuncusu ve rejisörü Yılmaz Güney’in durumu kesinlik kazanınca-ya kadar da film ekibi, elleri kollan bağlı kalmışlardır, ünlü sanatçının bu filmde oynayamayacağı kesinleşince, pamuk işçilerinin yaşamını bütün yönleriyle sinemaya aktarmayı amaçlayan ve belgesel yönü ağır basan “Endişe”nin tamamlanabilmesi için Güney’in yardımcılarından Ali Özgentürk ile Şerif Gören harekete geçmişlerdir.

BAŞROL KİME VERİLECEK?

Güney’in yardımcıları, filme başlarken, başrolün kime verileceği konusunda düşünmüşler sonunda, tiyatro sanatçısı Erkan Yücel’de karar kılmışlardır. Başrol oyuncusunun tespit edilmesinden sonra. Kamuran Usluer ile Emel Mesçi’nin de rol aldığı filmin çekimi için, pamuk tarlalarında tekrar “Motor” denilmiştir.

Bu arada Erkan Yücel’e eşlik etmesi için Aden Tolay’da kadroya alınmıştır.

BU DEFA FİLMİN ADI: YILMAZ GÜNEY

Öte yandan, doğumundan tutuklanmasına kadar, bütün yaşantısı başlı başına bir film şeridi halinde kamu oyuna yansıyan Yılmaz Güneyin hayatını filme almak için Ye sil -çam’da bazı prodüktörler harekete geçmişlerdir.

Prodüktörler, “Film o kadar gerçeğe yakın olacaktır ki, buna belgesel bir film denilebilecektir” şeklinde konuşmaktadırlar. Filmde Yılmaz Güney’in hayatını canlandıracak başrol oyuncusu olarak ünlü sanatçıya çok benzeyen üstelik Adanalı olmaktan yana da birbirine çok yakın olan Menderes Samancılar’a teklifler yapılmaya başlanmıştır. KELEBEK Gazetesi’nin 1974 Fotoroman Karakter Kralı seçilen Menderes Samancılar, teklifler için düşündüğünü ayrıca senaryoları da incelemesi gerektiğini belirterek, “Bu filmde senaryo çok Önemli. Senaryonun- gerçeği tam olarak yansıtması gerekmektedir. Ayınca, senaryoyu sanırım. Yılmaz Güney’in de incelemesi gerçeğe yakınlığı bakımından yararlı olacaktır…” demiştir.

BİR GARİP RASTLANTI

İşin garip yanı TRT, Y. Güney Ankara Cezaevinin 7 nolu koğuşunda tutuklu bulunurken, İstanbul Sinematek Derneği yönetmeni Onat Kutlar’ın Yılmaz’ın tamamladığı son filmi   “Arkadaş”ın Sinematek’te gösterilen   (16 Eylül) ilk Türk filmi oluşunu açıklamasıydı.

HAYAT DERGİSİ

Hayat dergisi de “olay’a son anda tam “üç sayfa” ayırmıştı. Birinci sayfa’da Güneyin renkli bir fotoğrafı, hemen altında eşi Fatoş ile oğlu Yılmaz Güney’in renkli fotoğrafla n ve şu başlık vardı:

“BİR CİNAYET OYUNU”

İkinci sayfa’da ise kısa bir girişten sonra olay, derginin üslubuyla anlatılıyordu. Sayfanın sol üst tarafında Yılmaz Güney’in bir jandarma ile birlikte çekilmiş, elleri kelepçeli, sakallı, üç sütun üzerine kocaman bir resmi vardı. Sayfanın sol alt köşesine ise maktul Sefa Mutlu ile eşi Nuran Mutlu’nun evlendikleri gün çekilen fotoğraftan konulmuştu. Üçüncü sayfada “haber’ devam edip bitiyordu. Sayfada ayrıca üç resim vardı: Fatoş Güney oğlu ile, sucu yüklenen aktörün yeğeni Abdullah Pütün’ün jandarmalar arasında bir resmi ve de Yılmaz Güney’in gene jandarmalar arasında çekilmiş bir resmi… Türkiye’nin en ciddi aktüalite ve magazin dergisi Hayatın bu konudaki yazısı şöyleydi:

‘Yılmaz Güney içkiliydi… Hayır, artık hiç içmiyordu… Yargıç ona hücum etti… Ama Güney havaya ateş etmişti… Sonra yargıcı yerde, kanlar içinde gördük… Onu ben öldürdüm, amcam değil…” Adana’nın Yumurtalık ilçesinde bir gazinoda cereyan eden facianın tanıkları, aktör Güney’i demir parmaklıkların ardına, genç bir yargıcı da mezara gönderen olayı böyle anlatıyor. Ama gerçeği, Adalet ortaya çıkaracak!

Her şey bir film hikâyesi gibi başladı ve öyle sona erdi. 14 Eylül gecesi, Adana’nın Yumurtalık ilçesinde, deniz kenarındaki. Köhne bir gazinoda oldu olanlar. Olayın başrolünde, kaderin karşılaştırdığı, birbirini hiç tanımayan iki kişi vardı: Türk sinemasında, ismi etrafında büyük gürültüler kopartılan aktör Yılmaz Güney ve ilçeye yeni atanan yargıç Sefa Mutlu.

Yılmaz Güney, Adana’da, İlk defa sesli olarak alınan “Endişe” adlı filmin dış sahnelerinin çekimi için bulunuyordu. Yorucu bir günün ardından, yanında arkadaşları ve esi Fatoş Güneyle birlikte. Yumurtalık ilçesine gelmişti. Akdeniz’i seyrederek güzel bir akşam geçirmek istiyordu.

Güney’in afla hapisten çıktığından beri ağzına içki koymadığı ileri sürülüyordu. Ama dostlarının ısrarları ve yazın sıcağında kuruyan dudakları, yine ileri sürüldüğüne göre. O gece içki paydosuna mukavemet edememişti. Aktör ve arkadaşlarının bulunduğu gazinoda başkaları da vardı. Onlar da, denizden esen tatlı meltemle serinleyip, eğlenmeye gelmişlerdi. Aralarında ilçeye henüz 2 ay önce atanan yargıç Sefa Mutlu ve eşi Nuran Mutlu da bulunuyordu. Bir başka ‘içkili masada” onlar da kaderin kendilerine hazırladığı oyundan habersiz, yemeklerini yiyorlardı.

“Kamera!”

Şimdi, birbirini kovalayan olayları tanıkların ifadesine göre izleyelim:

“Önce hangi masadan başladığı belli olmayan laf atmalar, sonra iki masa arasında karşılıklı küfürleşmeler duyduk. Yargıç, yanındaki eşinin ısrarı üzerine yerinden kalktı ve gazinoyu terk etti. Ama o arada ilçe savcısı Tun cer Aslan ve kardeşi Feyzi Aslan, Yılmaz Güney’in masasına yürüdüler. Tartışma büyüdü. Güney, bu arada iki el ateş etti. Az sonra, Sefa Mutlu’nun, gazinoya geri döndüğü görüldü. Doğru, Yılmaz Güney’in masasına giderek, tabancasını teslim etmesini istedi. Aralarında şiddetli bir tartışma başladı. Sonra, kimin attığını görmediğimiz iki el silâh sesi daha işittik. Son gördüğümüz, genç yargıcın kanlar içinde, yerdeki haliydi”

Görgü tanıkları bunları anlatırken, ölen genç yargıcın eşi Nuran Mutlu hıçkırıklar içinde olayı şöyle dile getirmişti:

“Gündüz, evdeydim. Kocam, eve telefon ederek, kumsalda bulunan çadırımıza gelmemi ve birlikte denize girmemizi istedi. Akşama kadar, yüzdük, eğlendik. Sonra Sefa, tuttuğu balıklan kendi eliyle pişirdi. Yemekten sonra “Eve dönelim,” dedim. Ama o, gazinoya gitmemiz için ısrar etti. Ortalık kararmıştı. Aynı gazinoda bir, iki masa ötemizde Yılmaz Güney, eşi, arkadaşları, ilkokul müdürü, ilçenin posta müdürü ve tanımadığım kalabalık grubun arasında oturuyordu. Bu sırada gazinonun işleticilerinden Saip Bey yanımıza geldi Sefa’dan, Yılmaz Güney’in bulunduğu masadan teybe alınmak üzere tabanca atılacağını, bunun için izin vermesini istedi. Eşim, bulunduğu bir yerde böyle bir kanunsuzluğa göz yumamayacağını bildirdi. Bunun üzerine bize laf atmalar, sataşmalar başladı. Komşumuz olan beyle birlikte, Sefa’yı güç belâ yerinden kalkmaya razı ettik ve gazinodan çıktık. Henüz 30 – 40 adım atmamıştık ki, arkamızdan 3 el silâh sesi duyuldu. Hatta, kurşunlardan biri hemen yanımıza düştü. Eşim hızla geri dönüp ateş edilen yöne doğru koşmaya başladı. Onu durdurmak istedim, başaramadım. Ben de arkasından koştum. Ama geç kalmıştım. Olay yerine vardığımda, eşim kanlar içinde yerde yatıyordu.”

Ve, “Kamera stop!”

Gazinodaki olayda, talihsiz yargıç Sefa Mutlu, biri gözüne, diğeri başına saplanan iki kurşunla hayatım kaybediyordu. Film kopmuştu.

Yılmaz Güney ise bir arabaya binip, eşiyle olay yerinden uzaklaşmıştı. Ama yolda, bindiği arabanın önü kesildi ve aktör yakalanıp tutuklandı.

Ama iş bu kadarla kalmadı. Yakalandığı anda sanık aktör, “Ben bir şey hatırlamıyorum,” demişti. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra, yanındakiler, aktörün ateş etmediği yönünde ifade veriyorlar, amcasının 19 yaşındaki oğlu Abdullah Putun de, cinayeti yüklenerek ortaya çıkıyordu. Ancak, soruşturmayı yürüten Savcı Alptekin Özhan onu da, elindeki 9 milimetrelik silahıyla birlikte, yalan ifade vermek ve Adliyeyi yanıltmak suçlarından tutukluyordu… Ama, olan olmuştu.

Şimdi Yılmaz Güney’i bu duruma iten olaylar zincirini inceleyelim.

Bir aktör

Güney, 1931 yılında Urfa’nın Siverek ilçesinde doğmuştu. Adana Lisesi’ni bitiren sanatçı, bir süre İktisat Fakültesi’ne devam etmiş, sonra öğrenimini yarıda bırakmıştı. Gençliğinde çeşitli işlerde çatışmıştı. Ekmeğini taştan çıkartmayı bilen bir yaradılıştaydı. Derken sinemaya geçmiş ve film üstüne film çevirmeye başlamıştı. Sinemada ilk filmi, “Bu Vatanın Çocukları”ydı…

Bu filmi, “Alageyik” ve Tütün Zamanı” izledi. Bu arada rejisör asistanlığı da yapan Yılmaz Güney, çeşitli sanal dergilerine hikayeler yazmaya başladı. Adliye ile ilk defa yÜ7 yüze gelişi de bu sırada oldu. Hikâyelerinden biri yüzünden kovuşturmaya uğrayıp, hüküm giydi, iki yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra sürgüne gönderildi.

Güney’in hırçın tabiatının ilk örnekleri, daha sinemaya adım atmadığı zamanlarda görülmüştür. Yeşilçam’da birbiri ardına durmadan film çeviren, vurdulu – kırdılı oyunların kahramanı, özel hayatında da beyazperdedeki rollerine özenmiş, bu yüzden başı dertten kurtulamamıştır. Evet, gün geçmiyordu ki. Güney, yeni bir olayın kahramanı olarak gazetelerin baş sayfalarında yer almasın! O, sanatında adım adım yükselirken, hayatını kazanmak için didinip, çırpınan eski Yılmaz Güney’in izleri de silinip yok oluyordu,

1966 yılında. Elif isminde bir kızı oldu sanatçının. Ama henüz evli değildi Yılmaz o zamanlar. Derken, yine kendisi gibi sinema çevresinden, Nebahat Çehre ile hayatını birleştirdi. Kısa bir süre sonra, gürültü patırtı ayrıldılar.

Yılmaz Güney, Yeşilçam’a ikinci dönüşünde, çevirdiği filmlerdeki rolleri yüzünden “Çirkin Kral” unvanı ile anılmaya başlandı. Şimdiye kadar 200’e yakın filmin başrolünde oynayan sanatçı, ikinci evliliğini de yine bu arada.

Fatoş Güneyle yaptı. Ondan da, Yılmaz adını verdiği bir oğlu oldu. 1967 yılında, “İnce Cumalı” filmiyle Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal 1969 yılında da “Seyyit Han” isimli filmle Adana’da Altın Koza Ödüllerini kazandı.

Artık herkes, Güney’in durulduğu ve yuvasında mutlu bir hayatın tadını çıkararak, yaşamaya kararlı olduğu fikrindeydi. Ama o, böyle düşünenleri yanıltmakla gecikmedi. Bu defa adı, anarşik olaylara karıştı. Kanun tarafından arananların koruyuculuğunu yaptı. Tekrar tutuklandı ve yeni hayatının tadına doyamadan, yine cezaevinin yolunu tuttu.

Yılmaz Güney, demir parmaklıklar ardına kapandığı zaman, evinde kundakta bir yavru bırakmıştı. Ama yaz başında, suçu Af Kanunu kapsamına alınıp hürriyetine kavuştuğu zaman o kundaktaki bebek 2,5 yaşını aşmıştı.

Bir dramı

Yargıç Sefa Mutlu’ya gelince; onun da hayatı hep güçlüklerle mücadele ederek, geçmişti. Sefa Mutlu, 1963 yılında Kara Harp Okulu ikinci sınıfında, yarınlara ümitle hazırlanan genç bir subay adayıydı. Ama 20-21 Mayıs gecesi cereyan eden olaylar, onu da, 1400 arkadaşı ile birlikte Harbiye’nin dışında bırakıverdi. Nevşehirli Mutlu ailesinin 9 çocuğundan biri olan Sefa’nın dünyası, bu olayla başına yıkılmıştı. Ama genç adam, kendini toparlamakta gecikmedi. İstanbul Hukuk Fakültesi ne yazıldı. Ailesi ona pek yardım gönderemiyordu. Gün oldu, soğan – ekmekle karnını doyurdu. Ama yılmadı. Canını dişine takıp 4 yılda, takıntısız fakülteyi bitirdi. Sonra, bir yandan Emniyet teşkilâtında komiser olarak çalışırken, bir yandan da stajını tamamladı. 1970 yılında yargıç oldu.

Aynı yıl evlendiği eşi Nuran Mutlu ise ilkokul öğretmeniydi. İkisi de, Yumurtalık ilçesinde görev almıştı.

Mutluluklarını süsleyen bir de küçük kızları oldu: Ebru. Ama bu beklenmedik olay ve bir tabancadan çıkan kurşunlar, genç çifti bu tatlı hayallerin arasından koparıp aldı ve gerçeklerin karanlığına sürükleyiverdi. O karanlıkta şimdi yaslı bir eş, mini mini bir kız çocuğu, Nevşehir’in Derinkuyu ilçesinin Suvermez köyünde ebedi uykusunu uyuyan bahtsız bir yargıç, var.

SİNEMA HAKKINDA Y. GÜNEY’İN GÖRÜŞLERİ ve SİNEMA YAZARLARININ YILMAZ GÜNEY HAKKINDA DÜŞÜNDÜKLERİNDEN ÖRNEKLER

ÖDÜLLER – YANKILARI

NE DEDİ, NE DEDİLER?

Amacımız, Yılmaz Güney’in filmcilik kişiliği hakkında bir araştırma-inceleme yapmak olmamakla birlikte, onun sinema, özellikle Türk Sineması hakkındaki görüşlerini ve Yılmaz Güney hakkında, onun ödülleri hakkında Sinema yazarlarının ne düşündükleri “özet” olarak da olsa vermek ve okuyucuya bu konuda da bir bilgicik topluluğu vermek.

YILMAZ GÜNEY ANLATIYOR:

“Ben sinemaya geldiğimde yani 1962-63’lerde ki benim sinemaya ikinci gelişimdir, arada iki buçuk senelik bir boşluk oldu. Bu boşluk, bir tutuklanma hikayesiyle ilgilidir. Sinemaya geldiğimde benim gibi bir adamdan aktör olamayacağı fikri vardı. Ben bir takım büyük firmalardan iş dilendim. Sinemayı çünkü çok seviyordum, başka bir iş yapamazdım. Köftecilik yapamam meselâ. Bir günlük roller, iki günlük roller istedim, vermediler. Bunlar büyük firmalar… Sonra kalemi aldım elime, senaryolar yazdım. Bir takım küçük firmalara bedava senaryo, bedava oyun ve karın tokluğuna film yapmağa başladık. Ve günün birinde ben çok tutulan bir adam olacağım, halkın istediği oyuncu olacağım, o zaman o büyük firmalar benden film yapmamı isteyecekler ve onlara film yapmayacağım dedim kendi kendime. Büyük bir firmayla iş yaptığım söylentisi bir ağabeyimin. İlk ağabeyimin hatırı için yapıyorum ve orada çalışan bir arkadaşın filminde oynuyorum. Büyük firmalar için film yapmadım, yapmayacağım. Zamanımızın insanı İsa değildi, insan kin tutmalıdır. Beni çok az kimse tanır. Benim perdede canlandırdığım insanların hepsi yakından tanıdığım insanlardır. Bütün sanat dallarında konu insanlardır. Ben de konu olarak insanlarda oyunumu ona göre kurmuştum. Ya da yazdığım bazı hikâyelerde, ya da benim için düşünülen hikâyelerde öyle bir tip canlandırmışım. Babam Siverekli. Kan davası yüzünden Adana’ya kaçırılmış. Bizim sülâlede hiç kimse eceliyle ölmemiş. Yaşamanın kanunu bence. Filmlerdeki davranışlarım ve filmlerdeki karakterlerim yaşayışıma çok uygundur.”

Görüntü, 1968 Şubat, sayı: 4 —

CANLANDIRDIĞIM İLK TİPLER

“İlk yaptığım filmlerde yarattığım tip aşağı yukarı ezilmiş bir adamdır. Durmadan kaçar. Ekmeğinin derdindedir. Kendi içindedir. Bir takım olaylar oluyor. Onlara karışmak istemez. Fakat hep mecbur edilir.”

 

HALKIMIN KARAKTERİ

“… Hep halkımın karakterini taşıyan insanları oynadım. Yabanın kadınına bakma yan, dürüst bir kişiliği canlandırdım. Bunu düpedüz yaşamımın getirdiği deneylerden çıkardım. Gerçekten de halkımın temel niteliklerinden biridir bu. Özel yaşamımda da şimdiye kadar hiç bir arkadaşımın sevgilisine bakmamışımdır. Türk halkının geleneğinde vardır bu. Bugün Anadolu’da bir takım yalanlar söyleniyor ve halkın görenekleri yozlaştırılıyorsa, bunun nedenlerini ekonomik yapıda aramalıdır. Filmlerimin devrimciliğinden söz edilemez pek. İlk filmlerimde olsa olsa seyircime belli bir direnme bilinci aşıladığım söylenebilir. Boyun eğmemesi, mücadele etmesi gerektiğim getirdim. Fakat bu, devrimcilik için yeterli değildir.”

BAZI NEDENLER

Bir yandan sansür, bir yandan da film yapımcılarının geri anlayışı ile devamlı savaş halinde olan sinema adamlarımız, kendi şartlarını zorlayarak iyi film yapma çareleri aradılar. Türk sinemasını iğinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak gerekti. Önce bir Lütfi Akad çıktı. Arkasından Atıf Yılmaz… Derken Metin Erksan, Memduh Ün, Osman Sedef, kendi paylarına düşeni ortaya koydular. Türk sinemasının kalkınmasını geciktiren sebeplerin başında, iyi senaryo yazarının yokluğu, teknik yetersizlik, sinema ile, uğrasan kişilerin kültürsüzlükleri ve Amerikan filmlerinin kötü etkisinde kalmış bir sinema seyircisi. Sinemadan bir parça anlamadıkları halde. Yerli filmleri küçümseyen aydın geçinen kişiler ve küçük sermaye ile film yapmağa kalkan hevesliler. Sansürün etkisi ve film yapımcıları…

GENÇ KUŞAK

Sinemamızı bugünkü duruma getiren genç sinema adamlarımızı tamamlayacak yeni bir sinema kuşağı doğmak üzeredir. Yeni kuşak az da olsa kendilerine hazırlanmış bir sinemaya konmaktadır. Az da olsa Türk toplumuna iyi filmler sunmuşlar, daha önce sinemamıza sırt çevirmiş bir takım aydınlarsa, Türk sinemasının geleceğinin iyi olacağını göstermişlerdir. Bununla beraber değiştiremedikleri şeyleri olduğu gibi yeni kuşağa bırakmaktadırlar… En tehlikelisi de budur bence. Yeni kuşağın karşısına da, ayni sansür, aynı film yapımcısı, aynı senaryo ve aynı teknik çıkacaktır. Sinemamızın beklediği yalnız yeni kuşak rejisörleri değil, onları destekleyecek kuvvette genç kameraman, genç film yapımcısı ve genç senaryo yazarının da doğmasıdır. Sinemamıza yeni bir anlayış, yeni bir buluş getirecek gençlere ihtiyacımız vardır.

Bu memleketin gerçeğini, bu memleketin insanını anlatacak, dış piyasalara çıkabilecek güçte filmlerimizin yapılabileceğine inanıyoruz. Ama, film yapımcılarıyla sinema adamlarının işin başında birbirlerini anlamaları gerekir. Kendilerini yetiştirmeğe çalışan yeni bir kavgaya hazırlanan, gençlerin yanı sıra üç-beş kuruşu bir araya getirip film yapan küçük firmalar türedi. Kalite farkı gözetmeyen, değer ölçülerini sıfıra indiren bu yeni film yapımcıları, Türk sinemasına en büyük darbeyi indirmektedir. Bu böyle devam ederse, bu yıl çıkacak iyi film sayısının, geçen yıla göre daha az olacağını söylemek, bir ileri görüşlülük olmasa gerek. Kendi dertleri, kendi çıkmazları ile ancak uğraşılan sinema adamlarımızın bunlarla uğraşacak ne gücü ne vakti vardır. Film yapımcıları kendi aralarında bir birlik kurup, böyle türedi film yapımcılarının film yapmasını önleyebilselerdi, hem kendi kazançları, hem de Türk sinemasının kalkınması bakımından hayırlı bir iş yapmış olurlardı. Şimdi, Türk sineması, kendisini çağdaş seviyeye ulaştıracak gençleri beklemektedir.

ÖNCE HİKÂYE

“Benim kafadan söylemek istediğim hiçbir söz yoktur. Hikâyeyi bile önce resim olarak düşünürüm. Söyleyeceği sözü, sonradan kendisi söyler filmin. Bomboş bir bozkırda gördüğüm iki insan figürü gördüğüm, beni etkileyen başka bir leke düzeni ilk resimle birleşir. Günler geçip, resimler birleşir hikâye takı-lir kafama. Uzun bir süre sonra bir başka yerde ortaya çıkar.” Altan Demirkol. Milliyet Sanat Dergisi, 5 Ocak 1973, Sayı: 14, Sayfa: 3-

KENDİNİ YENİLEYECEK

“Oyuncu hayatın, kazandığı çeşitli deneylerin ışığı altında, temsil edeceği karakterlerin en ifadeli ve halka en yakın yanlarını bulur, bunu, fizik ve manevî yapısı içinde geliştirip olgunlaştıracak, estetik bir biçimde seyircisine ulaştırır. Oyuncunun işi, seyirciyi inandırmaktır. Hikâyedeki durum, ya da olay, gerçeğe ne denli yakınsa, basan gerçeğe o kadar yakındır… Kimi zaman, alışılmış kalıplar içinde seçilen karakter, oyuncunun fiziksel yapısına aykırı düşebilir. Ama teknik yanı ve manevi gücü kuvvetli bir oyuncu için aykırılık diye bir şey, hiçbir zaman için söz konusu olamaz. Usta oyuncu bütün terslik ve kabalıkları yumuşatıp kendine uydurur. O zaman seyirci, o karakter içinde oyuncuyu yadırgamaz. Bu uydurma aşırılıktan kurtarılıp düze indirildiği gibi, duruma çare düzden aşağı da götürülebilir. Oyuncunun ustalığı, bu dengeyi kurmak ve oyun sürecince ölçülü olmakla başlar… Temsil ettiği tipin içinde kaybolup kendini unutturan oyuncu, inandırıcılığı sağlamış olur… Başarıyı sürdürmek, yalnız halkın sempatisine bırakılmamalıdır. Sürekli çalışmaya, tekniğin ve manevî güçlerin /enginliğini uzun süre korumağa /.orunludur oyuncu. Bunları ihmal etmek, ya da önemsememek, yarı yolda kalmak demektir.

Oyuncu, insanın evrensel niteliklerini durmadan yenileyen, onu türlü biçimlerde kendi hayatına ortak eden yüce kişidir.

Oyuncuya gösterilen saygı, insanın kendi benliğine duyduğu saygıdır aslında. Ama bu yaratıcı kaynaklan, içtenlikleri coşturan, yeni yeni imkanları esinleyen bir etkendir çoğu zaman. Halkın beğenmesi, oyuncuyu daha iyiye zorunlu kılar, kimi de eskitir, şımartır. Gerçek oyuncu, verdiğini değil, vereceğini düşünen, bunun için de yaptığı her şeyi deneme sayan, kendini aşan kutsal kişidir.

MISIR VE İTALYAN FİLMLERİ

“Türk sineması yakın tarihe kadar Mısır ve İtalyan sinemasının etkisi altındaydı. Bu iki ülkenin melodram türündeki yapıtları seyircilerimizi şartlandırmış, bu durum sinemamızın köklü atılımlar yapmasını uzun süre engellemiştir. Bugün sinemamız bir yönü İle arayış, bir yönü ile kopyacılık devrini yasamaktadır. Elbette bu dönem bir süre daha devam edecektir. Türk Sinemasının yarını ise, bugünkü iyi çabaların çoğalması ve değer kazanması ile yerini tayin edecektir. Ancak, sinemamızı dününde de zaman zaman çok olumlu çıkışlar görmekteyiz. Aslında sinemamızın bugün basan diye nitelenebilecek şeyleri varsa, bu dünün olumlu çıkışlarının sonucudur.”Altan Demirkol, Milliyet Sanat Dergisi, 5 Ocak 1973. Sayı 14, sayfa: 3-

HÂLÂ 195O’LER

“Bizdeki sinemacılar gereken savaşı vermemişler zamanında. Beyinleri bir takım şeylere zamanında zorlansaydı, bu teknik imkânsızlıkların önüne geçerlerdi. Hâlâ 1950 sinemasının artıkları ile yaşıyoruz. Bir de teknik imkansızlıkları getiren sebepler var. En iyisi bile tembel bizimkilerin.”

DEVRİMCİ SİNEMA

“Umut filmi eğer bir çıkış getirmiş olsaydı film olmaktan çıkardı. Yol gösteren bir duruma gelirdi. Ayrıca devrimci sinemayı da böyle almıyorum. Devrimci sinema yol gösteren değil, onları düşünmeğe sevk eden filmlerdir, ilerde kuşkusuz baştan sona bir takım şeylerin söylendiği filmler de yapılacaktır. Bu dediğim gibi devrimci sinemanın ilk noktalarından biridir. Düşünmeden bir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkân yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum.”

GERÇEK DEVRİMCİ

“Gerçek devrimci bir sanatçı, memleketinin ekonomik ve politik durumuyla yakından ilgilidir. Kendisini bunun dışında gördüğü an niteliğini yitirir.”

 

 

SİNEMA YAZARLARININ

YILMAZ GÜNEY HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

 

TANJU AKERSON’UN GÖRÜŞLERİ

Adı, Babıali’de — hele son yıllarda kendisini adamakıllı dış politikaya verdiği için — Öteki sinema yazarları kadar yaygın olmamakla birlikte, iki yıl birlikte çalıştığım (şu anda ABD’de yaşayan) Akerson genç ve sinema konusunda çok yetenekli ve araştırıcı bir kişiliği olan Türk aydınıdır. Akerson’un 1962 yılında Akşam gazetesinde ‘Yılmaz Güney İlerliyor” başlıklı yazısını aktarıyorum; bu yazıdan Akerson’un Güney’in sinema kişiliğini nasıl isabetli bir şekilde saptadığını açık-seçik kanıtlamaktadır bana göre:

“Türk sinemasında bir ‘Yılmaz Güney Olayı” olduğu ileri sürülüyor. Güney’in geçen yıl ilgiyle karşılanan “Umut”tan sonra peş peşe çevirdiği filmlerde yükselen basan grafiği göz önüne alındığında bu iddiaya katılmamak elde değil… Güney sürekli arayış içinde kendisini yenileyen, aşan bir sanatçı olarak gerçekten bugünkü Yeşilçam Piyasası içinde bulunduğu ilginç bir yer kaplıyor. Aslında toplumsal gelişmenin düşünce akımlarıyla ilişkisinin sinema gibi bir kitle sanatında yansıma biçimiyle, bu yansımayı oluşturan çeşitli etkenler açısından bakmak gerek “Güney Olayı”na. Ve gene bu açıdan filmleri ayrı ayrı değil tüm olarak değerlendirmekle ‘Güney Ola-yı”nı daha sağlıklı, daha doyurucu bir açıklığa kavuşturmak olanağı doğabilir

Böyle bir araştırmayı, gazel elerin sinema eleştirisine ayrılan köşelerinde gerçekleştirmek imkânsız… Bu durumda ‘Ağıt” için yazacaklarımız, “Güney Olayı”nın bir parçasından (yani “Ağıt1 filminden) kalkarak sinemamız özerine yerine doğrudan filmle ilgili değerlendirmelerden öteye geçemeyecek.

Güney “Umut’la ulaştığı çizgiyi ‘!Ağıt”ta daha usta, daha olgun bir biçimde sürdürüyor. Çizgi derken kastettiğimiz şu: Güney, filmini kendi yapısı içerisinde bir bütün olarak ortaya koyabiliyor. Yani filmi oluşturan unsurlar (görüntü, montaj, dramatik yapı, oyun, vb) tek tek gerekli düzeyi tuttururlarken aynı zamanda birbirlerini uyumlu bir biçimde tamamlıyorlar. Ve en önemlisi (öz-yapı bağlantısı) içerisinde oluşurken, yapıyla ters düşmüyor.

Güney’in filmini tıpkı bir gelişmiş sinema ürünü gibi “bütün” olarak ele alıp bir yargıya varabiliyorsunuz. Genellikle Türk filmlerinde uygulanan “iyi niyetle bir şeyler yapılmak istenmiş” şeklinde bir değerlendirme olayını geride bırakmış bulunuyor Güneyin filmleri.

Güney, “Ağıt”ta da, “Umut’ta da kıyasla görüntü, görüntüyü oluşturan plastik malzemeden yararlanma, oturmuş bir üslup gerçekleştirme konularında daha ileri bir adım atmış bulunuyor, özellikle mekân unsurunda dramatik bir anlayışla yararlanmada olağanüstü başarı gösterdiğini belirtmeden geçemeyeceğiz. Burada Gani Turanlı’nın son derece aşamalı kamera çalışmasının da altını çizmek gerekiyor. Umutsuz bir direnişin dramını Güney, kişi-cevre-toplum ilişkilerini plâstik unsurlarla yoğurarak, alabildiğine çarpıcı, etkileyici bir biçimde ortaya koyabiliyor. Güney’in “Ağıf’a gerçekçilik ve stilizasyonun ustaca kaynaştığı bir anlatım getirmeyi başlattığı rahatlıkla Öne sürülebilir.

“Ağıt”tan söz ederken içerik üzerinde durmayışımızın nedeni, toplumsal açıdan geniş bir perspektife dayanmamasına rağmen ilimin sinematograf uygulama yönünün ağır basması. Şüphesiz, “Ağıt”! Güney’in olayların toplumsal özüne bakış açısı yönünden eleştirenler olacaktır. Ama bunu yaparken “Ağıt” in belli bir özün sinematograf açıdan soyutlanmasına daha fazla önem verildiği bir film olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu arada Güney’in çağdaş sinemanın bazı üslup özelliklerinin etkisi altında kaldığı söylenebilir. Ne var ki Güney, bunları kendi sanatçı kişiliğinin potasında eritme gücü, yeteneği gösterebilmekte, sinemasının özgürlüğünü koruyabilmektedir,

“Ağıt” Yılmaz Güney’in sinema serüvenin yeni aşamalara doğru yol aldığını kanıtlayan bir film…” 1972, Akşam —

 

“ALTIN KOZA OLAYI” VE YANKILARI

Yılmaz Güney için sinemadan uzaktan yakından ilgili, bir çok kişinin söz ettiğini ve onun hakkında, daha doğrusu, sanatı hakkında bazı yargılara vardığını daha önce belirtmiştik. 1972’de, yani Yılmaz Güney siyasal bir suçtan sanık olarak tutuklu iken “Bir Adana Altın Koza Olayı” cereyan eyledi ki, Güney İçin, onun sanatı için, olay için konuşmayan kalmadı. Anılar tazelenecek olursa olay şu:

Cumhuriyet gazetesinin 29.10.1972 tarihli sayısında şu haber yayınlandı:

Başlık şöyleydi, bir kez:

“Yılmaz Güney’in “Baba” filmi “Altın Koza” aldı.

Haber ise şöyle ulaştırılmıştı okuyuculara:

“ADANA— 4. Altın Koza Film Festivalinde; senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı “Baba” filmiyle Altın Kozayı Yılmaz Güney kazandı. Yılmaz Güney; ayrıca, adı geçen filmdeki başrolüyle “En iyi erkek oyuncu” seçilmiştir. “En iyi kadın oyuncu seçilen” ise. Hülya Koçyiğit’tir.

Şevket Rado, Kadri Kayabal, Orhan Özkırım, Muazzez Tahsin Berkant. Ayhan Kermen, Edip Hakkı Köseoğlu, Refik Sönmezsoy, Muzaffer Tema, Mücahit Beşer. Yalçın Yüreğir ve Sabahattin Filmer’den kurulu büyük jüri, finalist 10 filmi seyretmiştir.”

ERTESİ GÜN

Ama hemen bir gün sonra yani 30.10.1972’de Cumhuriyette şöyle bir başlık göze çarpıyordu:

“ALTIN KOZA”DA SONUÇLAR DEĞİŞTİ. YENİDEN TOPLANAN BÜYÜK JÜRİ, “KARAOĞLAN” FİLMİNİ BİRİNCİ. CÜNEYT ARKIN’! “EN İYİ ERKEK OYUNCU”, HÜLYA KOCYİĞİTİ “EN İYİ KADIN OYUNCU” İLÂN ETTİ.”

Bir gün önceki haberden sonra okuyucular şimdi aynı konuyla ilgili olarak şu haberi okuyorlardı:

“ADANA— 4. Altın Koza Film Yarışmasında “Baba” filminden birincilik alınmış, Cüneyt Arkın’ın oynadığı “Karaoğlan” birinci ilân edilmiştir.

Önceki akşam sonuçların ilân edilmesinden sonra Jüri Başkanı Şevket Rado ve üyelerden Kadri Kayabal. Orhan Özkırım ve Muzaffer Tema; Yılmaz Güney’in oynadığı “Baba” filminin ideolojik amaçlar güttüğünü, jürinin istişari mahiyette toplanmadan karar verdiğini, yarışmaya katılan filmler arasında sanat yönünden daha üstün filmler bulunduğunu ileri sürerek, karara karşı çıkmışlardır. Bu arada. Jüri Başkanı ve üyeler, sonucu protesto etmek için ödül verme törenine katılmayacaklarını bildirmişlerdir.”

BİR KIYAMETTİR KOPTU

Jürinin sonuç konusunda “karar değiştirmesi” basında “kıyamet koparttı”, geniş yankılar uyandırdı. Şimdi bu yankılara bir göz gezdirelim:

İŞİN İÇİNE ECEVİT BİLE GİRDİ

“Jüri”nin kararını değiştirip birinciliği “Baba” filmi yerine “Karaoğlan” adlı filme verişi, Altın Koza Film Festivali hakkında zamanın Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’in bile “demeç vermek” gereğini duymasına sebep olmuştu. Nitekim, 3 Ekim 1972 tarihli Yeni Ortam gazetesinde “ALTIN KOZA OLAYI MECUS’E AKSETTİ. ECEVİT: DİKTA REJİMİNİ BASKI YAPANLAR DEĞİL, BASKIYA BOYUN EĞENLER GETİRİR.” başlığıyla verilen haberde şöyle deniliyordu.

Ankara (Yeni Ortam) — CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Altın Koza Film Festivalinin yankılara yol açan sonuçlan ile ilgili olarak verdiği demeçte, “Bir ülkeye dikta rejimini, baskı yapanlar değil, baskıya boyun eğenler getirir” demiştir. Ecevit, şunları söylemiştir:

“Altın Koza Film Festivalindeki olaydan duyduğum acıyı çok az olay karşısında duymuşumdur. Bu olayda kim, ne türlü baskı yapmıştır, bilmiyorum. Fakat, bildiğim şudur: Bir ülkeye dikta rejimini baskı yapanlar değil, baskıya boyun eğenler getirir.”

Haber, şu ara başlığı ile devanı ediyordu: Nijan OZON, “Olay düşündürücü” dedi.

Sinema yazan Nijat Ozon da, olayla ilgili görüşünü şöyle açıklamıştır:

“Altın Koza Film Şenliği olayı neresinden bakılırsa bakılsın ileri tutar yanı olmayan, hem sinemamız hem de toplum yaşamamız için düşündürücü, bir o kadar da utanç verici bir olaydır. Kuşkusuz, yurdumuzda sanal alanında yapılan siyasal baskının ilk örneği bu değildir. Ama bu olaydaki kadar açığına, kabasına, bir sanat yapıtını değerlendirmek için toplanmış kimseleri kendi kendilerini inkâr etmeğe zorlayacak kadar pervasızına ilk kez rastlanıyor. Baskıya hedef olan yapıtın, ağırlığı dillere destan bir sansürün süzgecinden geçip bir yıldan beri sinemalarda gösterilmekte olması, baskının çirkinliğini ve ağırlığını belirtmeğe yeter. Olayın sevindirici tek yönü, böyle bir davranıştan yarar umanların umduklarını bulamamaları, basında ve kamu oyunda gerekli tepkiyi görmüş olmalarıdır. Gönül isterdi ki, bu tepkiyi her şeyden önce Altın Koza’nın sayın jüri üyeleri göstermiş olsun.”

OLAY MECLİSTE

Diğer taraftan Uşak CHP milletvekili Adil Turan, “Altın Koza” film şenliğinde birincilik alacak film konusunda meydana gelen olayı bir soru önergesi ile Millet Meclisine getirmiş. “Aslında ödül Baba’dan değil.   Yılmaz Güney’den alınmıştır.” demiştir.

Başbakan Ferit Melen tarafından yazılı olarak konunun açıklanmasını dileyen Turan önergesinde, şu sorulan yöneltmiştir:

Sanat dünyasında tepkilere, Türk kamu oyunda yankılara yol açan bu karar hakkında Hükümet ne düşünmektedir?

Bu karar {sanat sanat içindir), (Sanat toplum içindir) tezlerinin hangisine uymakta dır?

Kanunların hangisinin daha doğru olduğunun saptanması için, daha geniş ve yetkili bir jüri kurulması gerekmez mi? “

Anadolu Ajansı—

VE OKTAY AKBAL

Oktay Akbal yılların sanatçısıdır, yılların kendisini kabul ettirmiş, eserleri dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiş usta bir hikayecidir. Akbal, ayrıca Cumhuriyet gazetesinin fıkra yazarıdır. İşte, Akbal da “Altın Koza Olay”ı hakkında 2 Ekim 1972’de gazetesindeki “Evet – Hayır” sütununda şunları kaleme almak gereğini duymuştu:

“Oy vermişler, seçmişler. Sonuç açıklanmış: Yılmaz Güney’in “Baba” filmi birinciliği almış. Ama aradan bir gün geçiyor, jüri yeniden toplanıyor, önceki yargısından vazgeçip bu kez başka bir filmi, Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı filmi birinci ilân ediyorlar, inanılır şey mi, bir gün ara ile aynı jüri iki filmi, iki oyuncuyu birinci saymış! Hadi, ödülü ikisi arasında paylaştırsalardı neyse gene! Ama bir gün önce Güney’i seçmişler, bir gün sonra Arkın’ı. Bir gariplik yok mu bu işte?

Bir değil, biç çok gariplikler var! Önce jüri üyeleri açısından… Sonuçların açıklanmasından sonra bazı jüri üyeleri “Baba” filminin ideolojik amaçlar güttüğünü ileri sürmüşler, sözde bir gün Önce jüri danışma niteliğinde bir toplantı yapmamışmış, karan da bu toplantıda alınmamış, oysa yarışmaya katılan filmler arasında sanat yönünden daha üstün yapıtlar varmış! Daha önce görmüşler o filmleri, ama nedense anlamamışlar onların üstünlüğünü, yüceliğini! Sonradan akıllan başlarına gelmiş, hangisi iyi, hangisi güzel sezivermişler!

Başka bir gariplik de bir gün önce birinci seçilen Güney’in yerini bir gün sonra alan Arkın’ın bu durumu yadırgamaması, ödülü hemen kabullenmesi. Bekledim, Arkın’ın “Böyle bir ödülü kabul etmiyorum” demesini şimdiye dek böyle bir şey olmadı. Şu, ya da bu nedenle birincilik Güney’den alınmış, Arkın’ın filmi de bu yüzden bu onurlu yere seçilmiş, sevinilir şey mi bu? Tam tersine, gerçek bir sanatçı için üzülecek bir durum… Bakıyorum jüri üyelerinin adlarına, tek tek hepsi saygıdeğer kişiler. Nasıl oluyor da bunca kişi bir araya gelince böyle anlamsız bir iş yapabiliyor. Bir gün önceki karan, bir gün sonra bozuyorlar, bunun nasıl tepkiler yaratacağını anlamıyorlar mı? İşin içinde başka iş aranacağını, gereksiz kuşkular yaratacağını görmüyorlar mı? Hele, daha hiç kimsenin görmediği bir filmi “ideolojik amaçlar” gütmekle suçlandırmakla nasıl bir çirkin davranışa giriştiklerini?

“Baba” filmini görmedim daha. Şimdi belki de hiç göremeyeceğiz. Sansür izin vermeyecek oynamasına. Böylesine ağır suçlandırılan bir film Sansürden nasıl geçer? Belki de o filmde böyle ağır biçimde suçlandırılacak bir nitelik de yoktur. Jüri önceki kararını neden bozduğunu haklı göstermek için böyle bir iddia öne sürmüş olabilir. Bu daha da beter bir iş olur o zaman! Hem şu “İdeolojik” tanımı da adamına göre değişir; kimine göre en yalın bir halkçılık, toplumculuk eğilimi bile ideolojiktir, tehlikelidir; kimine göre de böyle bir özellik tam tersine o yapıtın önemli olmasını sağlamaktadır. Altın Koza Festivali jürisinin siyasal eğilimini bilmiyoruz. Ama bir gün önce ödül verdikleri bir filmi bir gün sonra böyle bir ağır suçlandırmayla lekelemeğe kalkışan jüriye kişi bir saygı, bir güven duyamıyor. Kuşkular büyüyor, bir çapanoğlu aranıyor işin içinde!

Neredeyse her yıl şu film festivallerinde jüri kararları hep tartışmalar yaratır Kavgalar çıkar, şunlar olur bunlar olur. Bu kez de böyle bir olayla karşılaştık işte. Önceki yılların olaylarına, görüntülerine taş çıkardı bu. Yılmaz Güney’e ödül ver, sonra vazgeç, git: aynı ödülü Cüneyt Arkın’a ver ertesi gün!

Yayımlanan açıklama da hiç inan dinci değil. Bu kadar garip bir jüri karan görülmemişti, şimdiye dek. Gördük, demek olurmuş!… Bu gidişle neler göreceğiz daha!… Ödül verilecek, ama dağıtılmayacak, beklenecek. Nasıl beklenecek? Eşref saati, iyi saatte olsunların etkisinden kurtulacak, ö zaman o verilmeyen ödül gizlice, el altından dağıtılacak. Edebiyat ödüllerinde de böyle, film ödüllerinde de… İşin içine bir siyasal neden, bir kuşku, bir yersiz korku havası sokmadan içleri rahat etmiyor, bazı kişilerini ille de falan ödül almasın, yok filancanın ödül kazanması şunun bunun hoşuna gitmez, ama verdik bir kez. Ne olacak? Gizleriz, Örteriz, duyurmayız, olur biter! Olmazsa vazgeçeriz! Hep böyle, hep böyle… Sorumluluk olmazsa, sanata sevgi olmazsa, daha açığı kendimize bir saygı duymazsak ödül sonuçlan böylesine garip olur elbet…

Altın Koza festivali tam festival oldu. Jüri oynak kararlarıyla uydu bu festivale, ister gülün, ister ağlayın.”

NE DEMİŞTİK?

“Yılmaz Güney Trajedisi” demiştik yazdıklarımızın tümüne Sayın Akbal’dan sonra isterseniz biraz değişiklik yapalım “Altın Koza Festival! ve Yılmaz Güney Trajikomiği”

ÖTEKİ YANKILAR VE TEPKİLER

Şimdi “Altın Koza Olayı”nın yarattığı öteki yankı ve tepkilere “özetle” bir göz gezdirelim:

Onat Kutlar “Sinematek Yönetmeni”:

“Bir yandan bir ülkenin yöneticileri demokrasiden, basın Özgürlüğünden söz ede-dursunlar, sanat kaygılarıyla düzenlenen bir şenlikteki sanat ödülünün, tümüyle sanat dışı nedenler ve biçimlerde değiştirilişi, sözü edilen iddiaların ardındaki gerçeği ortaya koymaktadır.”

İrfan Ünal “Film Yapımcısı”:

“Baba filmi yasaklandı mı, yoksa yarışma dışı mı bırakıldı? Yeni bir seçime gidildi de yoksa oy mu alamadı? Bütün bunlar müphem.”

Memduh Ün “Film yönetmeni ve yapımcısı”:

“Tutanaklarla kesinleşmiş, kamu oyuna duyurulmuş bir karan değiştirmek ne kazandırmıştır jüriye? Çağrı üzerine toplantıya katılmayabilirlerdi. Kimse kimseyi, ille de şu kişiye, ya da şu filme oy vereceksin diye zorlamıyordu. Jüri’yi kendi filmim “Üç Arkadaş”a oy vermedi diye kınamıyorum. Jüri kararını vermiş, bunu normal karşılıyorum, saygı gösteriyorum. Benim yakındığım, tutulduğum konu, karar değişikliği…”

Feridun Çölgeçen “Film oyuncusu”;

“Olmaz böyle şey olmaz. Türk sinemasının gelmiş en önemli sinema adamına yapılan bu trajik-komik hareket sinemamızın geleceği karşısında bizleri haklı bir soru ve endişeye düşürmektedir.”

Metin Erksan “Film Yönetmeni”:

“Adana Festivali’ndeki jürinin karar değişikliği beni ilgilendirmez. Temelinde böyle bir festivalin olmadığı kanısındayım. Her yıl yeni bir rezalet oluyor. Meselenin kökü, yanlış konmuş bir kere; eskiden sonuçlan beğenmiyordum. Her ulus lâyık olduğu idareyi bulur örneği, Türk Sineması da lâyık olduğu festivali bulmuş. Hiçbir zaman bir bölge festivali olmaktan ileri gidemiyor hem Adana, hem Antalya festivalleri Kimdir o jüri üyeleri, yargıçlar kurulu kim? Böyle bir festival yok ki kararları değişsin. Adana Festivali’nin sonuçları değişse ne olur, değişmese ne olur? Hiç önemi yok. Ha Hoca Ali demişler, ha Ali Hoca… Bir şey değiştirmez ki…”

Murat Köseoğlu “Film yapımcısı”:

“Jüri’nin karar değişikliği ise, hiç de hoş değil. Bu konuda tek yetkili jüridir. Bir sonuca varır ve sonradan bunu değiştirirse iyi mi olur, kötü mü, bunu zaman gösterecektir. Bunun sakıncasına gelince, ilerde de bu gibi benzer şeyler olacak demektir. Bu arada şunu da belirteyim ki, derece almak, öyle sanıldığı gibi fazla bir şey değildir. Herkes kendi kolunda yine yürür. Şimdiye kadar yapılan festivallerde alınan sonuçlar bunu gösteriyor. Festivallerin pek öyle büyük bir kazanç getirdiğini sanmıyorum Türk sinemasına…”

Sami Şekeroğlu “Türk Film Arşivi Müdürü”:

“… Gerçekten de üç yıllık olaylar dizisinde sinemasından ve basınından hiç kimse bu işe karışmak istememiş, hatta cesaret edememiştir. Dolayısıyla belki de, iyi bir sinema seyircisi dahi olmayan kişilerden bir jüri seçilmiştir. Yeryüzünde böyle bir şenlik ve jüri yalnız bizde görülmüştür. Oysa sinemayı gene sinemadan olan kişiler değerlendirmiştir. Bu duruma rağmen sinemacılar sesini çıkartmamış, her yıl olduğundan da daha fazla kişi katılma arzusunda bulunmuş, basın ve yazarlar eskileri suçlayarak 4. Altın Koza Film Şenliği’ni daha fazla desteklemişlerdir. Filmleri görmedim. Değerlendirme üzerinde bir şey söylemeyeceğim. Ama, jüriyi suçlayamam. Şenlik yönetmeliğini üç yıl önce ben hazırlamıştım. Hâlâ o uygulanıyor. Jüri, kararlarında serbesttir. Kararların yanlışlığı ve doğruluğu jüri ve onu seçen Belediyeyi sorumlu tutar. Bu çok ilginç ve değişken değerlendirmeli şenliğin içyüzünü şimdilik zamana bırakıyorum.”

Orhan Kurtuluş “Altın Koza Tertip Komitesi Başkanı”:

“Türk sinemasına yarar getireceği düşünceleri içinde düzenlenen bu yılki 4. Altın Koza Film Şenliği’ne rekor sayıda film katılmış, bunlar İstanbul’da ön jüri tarafından değerlendirilerek 10 tanesi seçilip, derecelendirme yapılması için büyük jüriye sunulmuştur. Büyük jüri oylaması önce en iyi film Baba, en iyi erkek oyuncu Yılmaz Güney olarak tespit etmiş, bu karan açıklamış ve bu karar olumlu karşılanmıştır. Sonradan aynı jüri tekrar toplanmak, kararlarını yeniden gözden geçirmek lüzumunu duymuş, en iyi film Karaoğlan, en iyi erkek oyuncu Cüneyt Arkın’ı seçmiştir. Şimdi birinci jürinin karan ne kadar olumlu karşılanmışsa, ikinci karara da o derecede saygı gerekir. Bu karar değişikliğinde bazı etkenler aramak ve bu düşünce etrafında polemik yaratmanın, konuyu istismar etmekten başka bir maksat olamaz. Zira böyle bir etken olsaydı, İstanbul’daki ilk seçmeleri yapan ön jüriye telkin ve tazyikte bulunulabilirdi. Şimdiye kadar Türk Sineması hakkında her konuyu istismar ederek, yıpratıcı düşünceler ortaya koyması, topluca karar veren jüri üyelerinin teker teker hedef alınarak kişisel suçlamalar yapılması sadece üzücüdür.’

BİR BAŞKA BÖLÜM

Gazeteci Turhan Gürkan tarafından 11 Ekim 1972’de yapılan “Altın Koza Festivali İçin Soruşturma” adlı geniş anketten aldığımız alıntılar burada bitiyor. Bitiyor ya ‘Yılmaz Güney Trajedi”sinin bir başka bölümü başlıyor… Evet, Yılmaz Güney, siyasi bir suçtan dolayı tutukluyken Türkiye’nin en çok satan, ciddi Sanat Dergisi “Milliyet Sanat Dergisi” tarafından 1972’de ‘Yılın Sanatçısı” seçildi, üstelik. Güney bir kaç ay önce de “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı’nda da birinci olmuştu.

MİLLİYETİN AÇIK OTURUMU

Milliyet Sanat Dergisi. Yılın “yani 1972’nin” en önemli sanat olaylarını, en başarılı sanatçılarını ve ‘Yılın Sanatçısı”nı seçmek için bir “Açık Oturum” düzenlemişti. Bu açık oturuma Türk Sanat hayatının bir çok önemli ve ünlü kişileri bizzat katıldı (Prof. Nuru ilah Berk, Prof. Sadi Çalığ, Engin Cezzar. Onat Kutlar, Fethi Naci, Oğuz Akkan. Atillâ Akat, Zeynep Oral). Ayrıca aynı nitelikte bir çok kimsenin bu konuda fikirleri alındı (Prof. Zühtü Müritoğlu, Melih Cevdet Anday, Atila İlhan, Samim Kocagöz, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Ali Poyrazoğlu, Lütfi Ö. Akad, Füreya, Nijat Ozon, Necati Cumah, Haldun Dormen).

JÜRİ GÖRÜŞMELERİ

‘Yılın Sanatçısını” seçmek için toplanan jüri uzun bir görüşme yaptı ve sonunda ‘Yılmaz Güney” hem Altın Koza’daki başarısı hem de “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanının Orhan Kemal ödülünü kazanması ve diğer nedenlerle birlikte ‘Yılın Sanatçısı” seçildi.

GÜNEY İÇİN NELER DENİLDİ

Jüri üyelerinin Yılmaz Güney hakkında söylediklerinden bir bölümünü özel olarak veriyoruz:

Fethi Naci: “… Yılmaz Güney’in Orhan Kemal roman ödülünü alması ve bu ödülü aldıktan sonra romanın farkına varılması, kısa sürede ikinci baskı yapması. Ayrıca Yılmaz Güney’in romanı gerçekten iyi bir roman. Meseleleri ele alşıyla da, anlatışıyla da, o insanları tanıyışı, verisiyle de çok güzel bir roman.”

 

Engin Cezzar:”… Yılmaz Güney’in sinema dalındaki başarıları çok önemli. Buna romanda ödül alması da ekleniyor. Yeni bazı alanlarda, bazı isimlerin, yılın sanatçıları olduğunu görürüz…”

Onat Kutlar: “Nihayet Yılmaz Güney var.Türkiye’de çok az önemli eser verilen bir dalda, yani sinema dalında, yüzümüzü ağırlan filmler yapan Güney’in uluslararası çaptaki başarılan bence bir noktada Öbür sanatçılarımızdan bir noktada daha önemli.   “Ağıt”,   Venedik Film Şenliğine 1972’deki katılma hakkını elde etmiş tek filmimizdir. Önceki yıllarda Türk sinemacıları elemeden bile geçememişlerdi. “Ağıt.” Orada on film arasında gösterilme olanağı bulmuştur. Ve bu önemli olaydır.

 

Sadi Çalık: “Evet, bence de Yılmaz Güney’in gerek edebiyat gerek sinema alanındaki basanları çok önemli.”

Onat Kutlar: “Henri Langlois bildiğiniz gibi ünlü bir yapımcı ve Sinamatek’in babasıdır.  Paris’te açtığı “Dünya Evrensel Sinema Müzesi”     uluslararası çapta bir olaydır.1972’de orada Karagöz’le birlikte köşe sahibi olmuş tek Türk.   Yılmaz Güney’dir.   Ayınca Fransız televizyonu 1972’de Yılmaz Güney için özel bir program yapmıştır. Biraz önce değinildiği gibi edebiyat alanında da “Boynu Bükük Öldüler” romanı ve ödül kazanmış, başarı elde etmiştir. Daha önce de söylediğim nedenlerle bence Yılmaz Güney ağır basmakta. Altın Koza Festivali’nde Yılmaz’ı n filminin bazı olayların nedeni olması bir yana, gerek yurt içinde edebiyat alanındaki başarısı, gerek yurt dışındaki başarılan bence Yılmaz Güney’i Yılın Sanatçısı yapıyor.”

Nurullah Berk: “Bütün bu isimler arasında bence Yılın Sanatçısı, bu başarıları ile Yılmaz Güney oluyor.”

Sadi Çalık: “Ben de Yılın Sanatçısı olarak Yılmaz Güney’i görüyorum.”

Engin Cezzar: “Evet, bu çok yönlü sanatçının başarılan da 1972’de çok yönlü. Güney, hem kendi alanında, hem yurt içinde,hem yurt dışında basanlar kazanmış bir sanatçı. Ben de Yılın Sanatçısı olarak onu öneriyorum.”

Fethi Naci: “Bizde bir sanatçı bir dalda fazla başarılı olunca, ikinci bir dalda yaptığı şey fazla önemsenmiyor. Yılmaz Güney’in sinemacılığı o kadar ağır basıyor ki… Oysa sanata hikâyeler yazarak girmişti. Sinemaya daha sonra girdi. Romanı da ancak ödül kazandıktan sonra dikkati çekti… Sinema alanındaki basanları da dikkate alınınca 1972’nin sanatçısı olarak ortaya Yılmaz Güney çıkıyor.”Ve böylelikle Milliyet Sanat Dergisi Yılmaz Güney’i YILIN SANATÇISI olarak seçiyordu.

Güneyin ‘Yılın Sanatçısı” seçilmesinde olayı sanat çevrelerinde ve Türk basınında geniş yankılar uyandırdı. Bu konuda bazı ünlü kişilerin dediklerini özetle aktarıyoruz:

Genco Erkal: “Gerçekler seçimin doğruluğunu apaçık belirtiyor, özel olarak ekleyecek bir şey yok. Bu karara ben de katılıyorum.”

Lütfi Ö. Akad: ‘Yılmaz Güney, Türk sinemasında yıllardır gerçekleşen birikimden fışkıran bir filizdir. Bu filiz, bütün zorluklara rağmen gelişmekte olan sağlıklı, ulusal bir sinemanın varlığını kanıtlamaktadır.”

Samim Kocagöz:  ‘Yılın Sanatçısı Yılına/ Güney derim ben de. Sinemadaki çabalarını biliyorum. ‘Boynu Bükük Öldüler’ini de okudum. Biraz senaryoya kaçmış ama gene de çok beğendim.”

Melih Cevdet Anday: “Seçim yerindedir. Yılmaz Güney sadece asıl mesleği olan sinema alanında bile yaptığı işlerle Türkiye’nin durumunu yükseltmiştir. Kendisini daima asmak isteyen, bulduğu İle yetinmeyen bir sanatçı olarak onu hep taktirle karşılamışımdır.”

Nijat Ozon: ‘Yılmaz Güney yıl içindeki başarılarıyla Yılın Sanatçısı olmaya hak kazanmıştır. Seçici kurulda yer alsaydım ben de oyumu ona verirdim.”

 

Attilâ İlhan: “Büyük isabet. Yılmaz her bakımdan yılın sanatçısı seçilmeğe lâyık bir sanatçı. Yılmaz Güney’in yazarlığını ben çok önce yazdığı öykülerinden bilirim. Bu konuda güvenim tamdır.  Sinemadaki çabalarını; yakından izledim. Yeşilçam’a büyük heyecan getirmiştir. Bugün yaptıklarım biz çok önceden düşünmüştük   ancak,   baltalanmıştı,   önlenmişti. Yılmaz bunda başarılı oldu.”

Zühtü Müritoğlu: ‘Yılmaz Güney’in yapıtları konusunda fazla bilgim yok.   Fakat 1962 yılında, yurt içi ve yurt dışındaki başarılarından dolayı böyle bir seçimi yerinde buluyorum. Seçiciler arasında bulunsaydım oyumu kendisine verirdim.”

Ali Poyrazoğlu: “Kuşkusuz Yılın Sanatçısı Yılmaz Güney’dir.”

Metin And: ‘Yılmaz Güney i hiç bir zaman beğenmedim. Bence yılın sanatçısı Meriç Sümen’dir. Bolşoy’da sahneye çıkan ilk yabancı olarak Sümen ünlü Türk balerini bunu gerçekten hakketmiştir.”

 

Füreya: “Çok yerinde bir seçim. Yum Sanatçısı olmağa lâyık aklıma gelen tek isim Yılmaz Güney’dir.”

Haldun Dormen: “Umutsuzlar” filmini gördükten sonra bir Türk sinemasının var olabileceğine inanmağa başlamıştım.  Yılmaz Güney Yeşilçam’a yön verebilecek tek isimdir. Bu bakımdan en yerinde seçim yapılmış. Yılın öteki sanatçısı olarak da Meriç Sumen’i görüyorum.”

Necati Cumalı: “Karan çok olumlu karşılıyorum. 1972, edebiyat alanında, çeşitli nedenlerle çok sönük geçti. Yılmaz Güney ise 1972’de çeşitli başarıları ile dikkatimizi çekti. Güney, sinemamızda ezilmiş, yalnız insanın, kişiliğini bulup çevresine kabul ettirmesini simgeler. Halkımızın çilesini iyi duymuş, iyi anlatmıştır. Yönetmen olarak da ticari endişelerden uzak kalarak vermiştir… ‘Boynu Bükük Öldüler” romanı da onun çok yönlü bir sanatçı olduğunu göstermektedir,’

YILMAZ GÜNEY HAKKINDA

Evet, Yılmaz Güney — Gerçek soyadı ile Putun — hakkında gazetelerde olsun, dergilerde olsun bir çok nitelikte yazı yayınlandı, fotoğraf çıkartıldı, kitaplar yayımlandı Bu yazılan dört dönemde incelemek olası:

1— Yılmaz Güney Hapse Girmeden Önce – siyasal suçtan dolayı.

2— Yılmaz Güney Hapisteyken.

3— Yılmaz Güney Hapishaneden Genel Aftan yararlanarak çıktıktan sonra.

4— Cinayet olaylarından sonra.

Birincilerine bu inceleme ve derlememizde yer vermeğe pek gerek duymuyoruz.

 

Gelelim ikinciye. Bunlardan sadece ama sadece bir örnek vereceğiz: Ankara’da yayınlanan eski AKİS dergisinin Genel Yayın Müdürü Kurtul Altuğ’un yayınladığı YEDİGÜN dergisinin neşriyatı… Neşriyat, doğrusu pek ilginçti. Yedigün’ün 26 Eylül 1974 tarih ve 55 sayılı kapağı Yılmaz Güney’e ayrılmıştı. Kapakta Güney, bir berber tarafından saçları üç numaraya traş edilirken görülüyordu.

YA BAŞYAZI

Üstelik, derginin her sayı 3. sayfasında “7 GÜN’den okuyucuya” başlıklı, “Haftanın Sunuş Yazısı”nın genişçe bir kısmı Güney’e ayrılmış, her hafta okuyucularına önce “SİYASAL” haberleri duyuran Yedigün 4. sayfa’dan itibaren tam “ON” sayfasını “SİNEMA” başlığı altında, “Çirkin Kral’a ayırmış, dergi içinde onun on resmiyle eşi ve oğlunun resmine yer vermişti.

“YEDİ GÜN’DEN OKUYUCULARA”

Dergi’de bu başlık altında ve 7 Gün imzasıyla yazılan, Güney ile ilgili ilk üç paragraf şöyleydi: Sevgili 7 GÜN okuyucuları:

“Bu hafta derginizi elinize aldığınızda belki de şaşıracaksınız. Gerçi Derginizin kapağında bu sayının bir özel sayı olduğu belirtilmiştir. Ama derginin içindeki tertip değişikliğini belki yadırgayacak, örneğin Kurtul Altuğ’un başyazısını her zamanki yerinde bulamayacaksınız.

Yılmaz Güney kendine özgü bir sanatçıdır. Türk filmciliğinde büyük aşama yapmış olan sanatçı şu sırada cezaevinde bulunmakta ve duruşmasına devam edilmektedir. Sinema başlıklı yazı dizisinde yarım kalmış bir filmin hikâyesi var. Ama bu öylesine gerçek hayatla bağdaşmaktadır ki, filmin hikâyesini okurken Güney’in hayatını ve hapishanede geçirdiği günlerin öyküsünü de bulacaksınız. Bunun yanında Güney’in son duruşmasının bütün ayrıntıları da bu dizide yayınlanmaktadır.

Zavallılar adlı yarım kalmış filmin hikayesini zevkle okuyacağınızı ve sizleri uzun uzun düşündüreceğini sanıyorum.”

SİNEMA FİLMLER

“Zavallılar”

(Kapaktaki çirkin kral)

Üç gariban bulunduktan cezaevinin düzeni içinde arkadaş olmuşlardı. Yasamalarında bir ayrıcalık yoktu. Toplumla bağlan kopuktu. Nereden gelmişlerdi. Aralarında ne belirli bir sokak adı vardı, ne de, sıcak bir yuvanın adresi, daha acısı kanlarını bile bilmiyorlardı.

Kardeş, ana baba, hısım akraba, üç garibanın anılarından çoktan silinmişti. Suçlan neydi, onu bile bilmiyorlardı…Ama üç garibandılar ve arkadaştılar. Kaderin bir araya getirdiği soğuk mahpushane duvarlarının gerisinde doğmuş bir dostluktu bu..Suçları hırsızlıktı.

Mahpusların içinde en garibanı bunlardı.

Cezaevinin kendine göre bir düzeni, kendine göre bir raconu vardı. Üç gariban, mahkumlara verilen karavanadan nasiplerini alıyorlar, yerlere atılmış izmaritlerle ciğerlerini bayram ettiriyorlardı.

Garibanların bu mutsuz ama kendilerince normal yaşantısını Hapishanedeki bir başka düzen bozdu.‘Varlıklı mahkumların yaşantısı.’

Dolan boşalan siniler, bitmeden yerlere atılan sigaralar ve hapishanede bile ağırlığını duyuran, baskısını garibanlar özerine kuran, düzen…Ama dışarısı içeriden farklı değildi ki, onlar için…Bu nedenle üç gariban, tahliye gününün gelmesini istediler. Lâkin fikre verilen ceza gibi, hırsızlığa verilen ceza, uzun ömürlü olmuyordu. Üç gariban bunu anladıklarında aralarında söz kestiler:

“— Çıkmayalım” dediler .

Bir suç işleyeceklerdi ve hiç değilse özgür-lüksüz bir ortamda kendilerine bir yeni dünya kuracaklardı!

“— Yaza kadar mahpusluğu uzatalım” dediler..   Bir gün garibanların en garibi Yılmaz Güney düşledikleri olayı yarattı.

Varlıklı mahkûmun basma çömeldiği baklava tepsisini kaptığı gibi koridorlarda koşmağa başladı. Hem koşuyor hem baklavaları iştahla özgürlüğü yutarcasına atıştırıyordu. Olay birden büyüdü. Baklavanın cezbesine kapılmış aç adamlar. Yılmaz Güney’in peşine düştüler.

Şimdi duvarların gerisinde bir kez daha bir çeşit yemek savaşı başlamıştı. Garibanların en garibanı, zavallıların en zavallısı bir anda kendisini parmaklı bölmelerin gerisinde buldu. Eller uzanıyor, eller yakasına yapışıyor, eller boğazını sıkıyor, ağzındaki lokmayı alıyorlardı.

Yılmaz Güney bir süre sonra Hapishane Müdürünün karşısındaydı. Müdür kendisine şöyle dedi:

“— Bu olayı neden çıkardığınızı bilmiyorum. Yeni bir suç işleyerek kışı cezaevinde geçirmek istiyorsunuz. Muamele yapmayacağım, şimdi defolun…”

Üç gariban, Yılmaz Güney, iki arkadaşı soğuk bir kışın ortasında tahliye oldular…

AÇLIK ÜZERİNE…

Hapishanede başlayan o karşılık beklemeyen dostluk, o sıcak ilgi kardeşlik, dışarıda da devam edecekti. Onlar milyonlarca insan milyonlarca garibandan sadece öcü idi. Karınları aç, işsiz, küskün ve umutsuz…Sokaklarda insanlar koşuyor, aşçı dükkânlarının vitrinlerini nefis dumanı üstünde yemekler dolduruyordu. Ama onlar zavallıydı. Onlar çaresizdi. Toplumun bozuk düzeninin topluma isyan haline getirdiği üç garibandılar…Para ne denli önemli şeydir, üç gariban o kalabalık sokaklarda acıkınca öğrendiler. Ekmek para ile, yemek para ile, her şey sokakta para ileydi.

Üç gariban bir lokantaya girdiler ve karınlarını fasulye pilav ve doyurdular. Para… Para yoktu ve soluğu karakolda aldılar. Tıpkı O Henry’in ünlü hikâyesindeki gibi her üçü de derin bir “oh” çektiler, işte gene cezaevinin yolu görünüyordu. Cezaevi sıcaktı. Aralarındaki dostluk gibi… Ama kader bir kez daha ağlarını ördü. Karakola bir gurup geldi, içlerinde yabancı uyruklu bir de kadın vardı. Kadın Güney ile ilgilendi. Garson, kadından 12 liralık borcu tahsil ederken. Yılmaz caddeyi tutmuştu bile… Üç gariban ilk kez ayrılıyorlardı… Olayın bundan sonrası hayal edildiği şekilde geçti. Yılmaz Güney’in yanında bir lüks otomobil durdu. Yılmaz içeri alındı… Sonra lüks bir ev, bir yemek ve rehavet veren bir ılıklık. Peki onların karşılığı ne olacaktı?

Arzulanan yabancı uyruklu kadının Yılmazla evlenmesi idi. Ancak bu takdirde kadın yurt dışına çıkabiliyordu. Elbiseler paralar, lüks; garibanların hayatında umut bile etmedikleri şeyler… Bunların hepsi Yılmazdandı, Artık. Kadınla evlendi ve gariban arkadaşlarını bulmağa çıktı…

İşte tam bu noktada film koptu…

“Zavallılar” Yılmaz Güney’in oynarken, senaryosunu yazdığı son filmdi. Filmin çekimine başlanmıştı. Türk sinemasının Çirkin Kralı içinden yetiştiği bir toplumun kaderinin acı yanlarını hiç çekinmeden, hiç ürkmeden filme aktarıyor ve yoksul ve ezilmiş halk ile diyalogunu kuruyordu. Ama tıpkı “Zavallılar”daki gibi, kader, toplumun koşulları Yılmaz Güney’i kamerasının başından aldı.

Takvimlerin 17 Mart 1972 yılını gösterdiği gün güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Türk sinemasının Çirkin Kralı tıpkı filmlerinde yarattığı kahramanlar gibi, bu kez rol yapmadan Cezaevinin duvardan arasında uzunca bir “Volta”ya başlayacaktı. Bu volta şu satırların yazıldığı sıralarda devam etmektedir.

BİR SANATÇI

Yılmaz Güney’in yanda katan filminin adı “Zavallılar”dır. Filmin üç garibanından ikisi Yılmaz Güney ve Güven Şengil aynı gün rol değil, gerçekten cezaevine girerken, filmde yapılması başarılamayan bir bakıma gerçek olmuştur. Garibanlar kışı Cezaevinde geçirmenin yolunu bulmuşlardır.

Oysa filmin, yanda kalan filmin ilginç bir sonu vardır:

Yılmaz’ın düzmece evliliği ona refah, para, saadet getirmiştir. Ama Yılmaz dostlarını düşünmektedir. Ama dostları O’nu içlerinden atmışlardır. Yılmaz’ı öldürmeğe doğru itecektir. Yanda kalan filmin finalinde Yılmaz arkadaşları tarafından öldürülecek ve gözleri açık hapishaneye baka kalacaktır.

Yılmaz Güney, Türk sinemasına gerçekçi, bu acılı yaşantıyı getirdiğinden kısa bir süre sonra büyük üne kavuşmuştur. Filmleri hasılat rekorları kırmaktadır. O halkın içinden gelmiş bir halk çocuğu olduğu içindir ki kendi kendini yetiştirenlerin, sık sık uğradıkları yanlışlıklara da uğramıştır. Hatalar işlemiş, yaşantısını, gerçek ile düş arasında sürdürmeğe çalışmıştır. Kabadayı, ama sırasında ince terbiyeli bir sanatçı tipi, Yeşilçam’ın alışık olduğu bir tip değildir ki.Sinemanın ağlan Yılmaz’ın sırtını yere getirmek istemişlerdir. Ama halkın sanatçısına sahip çıkışı sonucu Yılmaz giderek büyüyen bir dev olmuş, Türk sinemasına imzasını silinmez bir biçimde atmıştır. Anadolunun efsane adamıdır. Ama bu efsane adam şimdi demir parmaklıklar arasında beklemekte, adaletin tecelli edeceği günü gözlemektedir.

Yılmaz Güney’in gerçek filmi 17 Mart 1972 günü başladı…

GERÇEK BİR FİLM..

O gün güvenlik kuvvetlerince gözaltına alman Yılmaz Güney 3 gün sonra sorguya çıkarılmıştır. Bu gözaltı sorgusunda, koşulların gerektirdiği bir ifadeyi ilgililere vermiştir. Binlerce sanığın sorgusunda, sorguyu yapan kişiler olarak adı geçen Komiser Ramiz Taşdelen ile Polis memuru Kadir Akkale’nin imzası bulunan tutanakta. Yılmaz Güney’in küçüklüğünden bugüne kadar geçen yasamı ayrıntılarıyla kaydedilmektedir. Aile fertlerinin, arkadaşlarının durumları da buna eklenmektedir. Bundan sonra suçlamalar gelmektedir. Yılmaz Güney’in ilk ifadesinden 16 ay sonra 4 Temmuz 1973 günü İstanbul 3 numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde, duruşma hakimi Yarbay Akdemir Akmut ve mahkemenin diğer üyelerinin huzurunda verdiği ifade ilginçtir. Çünkü en rahat koşullar içinde ve yargının gerektirdiği rahat ortamda ve sanığın kendi lehinde veya aleyhinde konuşma fırsat ve olanağı kazandığı, mahkemenin himaye ve geniş koşullarını esirgemediği bir tutum içerisinde verilen bu sağlıklı ifade, üstelik Yılmaz Güney gibi tüm yaşantısında kendisini dürüst kabul ettirmiş, dürüstlükten şaşmamış bir kişinin ifadesi olursa, davanın niteliği açıklıkla göz önüne serilebilir. Nitekim, yine davada, ilişkili hiçbir tanığın nakzetmediği, bütün ilgililerin teyit ettiği Yılmaz Güney’in ifadesi şudur:

“1971 Martında özel bir davet nedeniyle Ankara’ya gelmiştim. Daha önce film çalışmalarından tanıdığım Alabora bazı üniversiteli arkadaşların benimle tanışmak istediklerini söyledi. Bir eve gittik, buraya isimlerini orada öğrendiğim, Küpeli, Kürkçü; Özüdoğru geldiler. Sanat ve toplum konularında herkesle konuşabilecek şeyleri konuştuk. Günün olaylarından özellikle Deniz Gezmişten bahsedildi. 2O dakikalık sohbet sonunda ayrıldık. İstanbul’a gelişimden bir süre sonra Küpeli Levent’teki evimde beni ziyarete geldi. Yanında tanımadığım bir arkadaş vardı. (Bu arkadaşın yakalanmasından sonra Ulaş Bardakçı olduğunu öğrendim fakat Küpeli bu arkadaşı Ali diye tanıştırdı.) Bu görüşmede Küpeli Dev-Genç’e yardım edip edemeyeceğimi benden sordu. Miktar belirtmemesine rağmen Öyle bir iki bin liralık yardım isteği olmadığını sezdim. Yüklü bir istek havası vardı. Duraklamam üzerine bana bir broşür göndereceğini, bu broşürü okuduktan sonra fikrimi söylememi belirtti.

Aradan bir süre geçtikten sonra, Ali (Ulaş Bardakçı) bana Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup ile 65 – 71 Devrimci Mücadelemiz ve Dev- Genç adlı broşürleri getirdi.

Arama gecesine kadar Ali’yi bir defa gördüm. Bu görüşmemizde broşürleri okuduğumu fakat ortaya konan teorik meseleleri kavrayamadığımı söyledim.

22 Mayıs gecesi saat 23 sıralan kapım çalındı. Açtım, Ali idi gelen, saklanmak zorunda olan üç arkadaşını saklamamı, bunun mümkün olup olmadığını benden sordu. Ben de evin pek emin olmadığını, üstelik karımın hamile olduğunu belirterek bir takım tatsız olayların da olabileceğini düşünerek bu isteklerini kabul etmedim. Onlar da ısrar etmediler.O arkadaşların kimliklerini, ne yaptıklarını, neden arandıklarını bilmiyordum. Fakat Emniyette ifadem alındığı sırada bazı arkadaşların ifadelerine dayanarak Cayan ve arkadaşlarım arama gecesi evimde sakladığım ileri sürüldü. Kabul etmedim, fakat daha sonra bu ifadelerin hangi şartlar altında alındığını bilmediğimden ve bu ifadeleri verirken arkadaşları yalancı çıkartıp zor durumda bırakmamak için kabul ettim. Emniyette ifadem alındığı sırada geçirdiğim depresyonu ifademi alan görevliler hatırlayacaklardır.

Eylül 1971’de Küpeli oğlumun doğumu nedeniyle. 7,65 çapında bir tabancayı Mustafa Alabora aracılığıyla bana gönderdi. (Oğluma hediye olarak). Bu çok hoşuma gitti, ben de Küpeli’ye 38 kalibrelik toplu bir tabanca gönderdim. Maddi ihtiyaç içinde olduğunu Alabora’dan duymam nedeniyle de üç ya da dört bin lira para gönderdim. Bu üç bin ayrı, dört bin ayrı değildir. Ayınca iki tabanca değil, tek tabancadır, gönderdiğim.

Firar olayından bir süre sonra, Alabora, Bardakçı’dan bana bir mektup getirdi. Bu mektupta elli bin lira para, beş tabanca, beş peruk isteniyordu. Cevap vermedim, bir hafta sonra ikinci mektup geldi, istekler tekrarlanıyordu. Olaylara karışmak istemediğim için cevap vermedim.

Bu olaydan az sonra yazıhane olarak kullandığım Leventteki evime giderken (yanımda Güven Şengil de vardı) evimin önünde Küpeli ve tanımadığını bir arkadaşla karşılaştım. (Bu arkadaşın Baykara olduğunu Emniyette öğrendim). Buradan Alabora’nın evine gittik. Küpeli, maşların yanlış yolda olduğunu, kendilerinden uzak durmamı, başıma bir hal gelirse üzüleceğini söyledi,İşte bu karışık günlerin birinde Alabora, beni akşam yemeğine davet etti. Arkadaşım Güven Şengil’i de alarak gittim. Burada beklemediğim bir şey oldu. Bardakçı ile karşılaştım, yanında isimlerinin Akman ve Veyisoğlu olduklarını Emniyette öğrendiğim arkadaşlar vardı. Mektuptan söz edildi. Elli bin liraya ve silahlara ihtiyaçları olduğu belirtildi. Bu ara Akman ve Veyisoğlu benzin almak için gittiler. Biz kaldık. Bu görüşmede. Bardakçıya beş bin lira verdim.

Herhangi bir söz vermeme rağmen daha sonra Alabora’nın isteği üzerine bir tabanca, elli mermi, bir peruk ve beş bin lira para paket edilerek, Alabora’ya verilmesi için tarafımdan Güven Şengil’e verildi. Bu paketin muhteviyatını Güven bilmiyordu.

Bütün ilişkilerim bundan ibarettir. Yaptıklarımla övünmüyorum, pişmanlık da duymuyorum. Çünkü yetişmem ve karakterim gereği o günün o şartlan içinde başka türlü davranmama maddeten imkân yoktu. Sosyal durumum gereği hiç bir gizli yada açık örgüte üye olmadım. Olmam da. Bir takım kaçınılmaz durumlar sonucu, buraya kadar geldik. Takdir Mahkemenizindir, dedi. Müdafi Avukat Doğan Tanyer söz alarak: Sanık Yılmaz Pütün’ün Emniyet ve Askeri Savcılık ifadesinde şahsi ahvali ve şahsi ilişkilerine ait bir takım bilgiler vardır. Bu ifadeler okunurken, bu kısımların huzurda okunmamasını talep etmekteyim, dedi. Söz alan Sanık Yılmaz Putun: Avukatımla ayni kanaatte değilim. Reisin bildiği hususları, halkın da bilmesine bir mahzur görmüyorum, dedi. Sanığın dört Askeri Savcı tarafından tespit olunan beş sabiteden ibaret hazırlık ifadesi okundu. Ayrıca sanığın Emniyet ifadesi incelendi.

Tutuklama talebiyle sevk edilmiş olduğu İstanbul Sıkıyönetim 3 Nolu Askeri Mahkemesince 28.3.1972 tarihinde tespit olunan sorgusuna ait tutanak okundu.

SANIKTAN SORULDU: Ulaş’a olan münasebetin şimdi sorgumda belirttiğim gibidir, ancak bu münasebeti daha fazla geniş tutmak maksadıyla hazırlık ifadem alınırken, Ulaş’ın benden susturucu bir tabanca istemiş olduğu şeklinde muhayyel bir hususu da ifademe kattım, aslında benden böyle bir talepte bulunmamıştır, dedi.

SORULDU: Ben römorkumu Mahir Cayan ve arkadaşlarının gizlenmelerine tahsis etmedim, yalnızca Emniyette ifadem alınırken diğer sanıkların ifadelerinde bu hususun geçtiği bana söylendi, yukarda sorgumda da belirttiğim gibi onların ifadelerine ters düşmemek ve onları yalancı çıkarmamak için ben de aynı şekilde ifade verdim, aslında gerek Emniyette ve gerekse Savcılıkta ifadelerim alınırken bana bir baskı yapılmıştır, fakat ben diğer şahıslar yalancı duruma düşürmemek için bu şekilde ifade verdim. Yalnızca Ulaş Bardakçı kendisinin ve arkadaşlarının gizlenmesi için talepte bulundu, dışarıda kapının önünde bir araba vardı, içerisinde kimler olduğunu bilmiyorum, ifadem alınırken Mahir Cayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman olduğu söylendi ben de kabul ettim, dedi.

SORULDU: Bana Mustafa Alabora aracılığı ile Ulaş Bardakçı’dan birer hafta ara ile iki mektup geldi, bu mektuplarda Ulaş benden elli bin Ura göndermemi ayrıca beş silâh beş peruk göndermemi talep ediyordu, ben de bu talep üzerine değil fakat bilahare Ulaş’la görüştüğümüzde kendisine beş bin lira verdim daha sonra da. Güven Şengil vasıtasıyla bir paket içerisinde, beş bin lira, peruk ve silâh gönderdim, paketle gönderdiğim tabanca brovning tabancadır, ben paketi Güven Şengül’e vermiştim. Güven Şengül’ün paket muhteviyatından haberi yoktur, bu paketi Güven Şen-gül Mustafa Alabora’ya verecekti, Mustafa Alabora da Ulaş Bardakçı’ya teslim edecekti, dedi.

SORULDU: Yusuf Küpeli olan münasebetime dair yukarda sorgumda belirttiğim dışında bir para ve silâh yardımı yapılmış değildir, aslında ben Yusuf Küpeli’ye şahsi olarak üç bin veya dört bin lira kadar bir para ile çocuğumun doğumu üzerine göndermiş olduğu tabancaya karşılık olarak bir tabanca gönderdim, bundan başka her ay dört bin lira şeklinde bir para göndermedim Emniyette verdiğim ifadenin genel mantığına ters düşünmemesi için Savcılıkta ifade verirken bu yardımın örgüt adına alındığını öğrendikten sonra herhangi bir başka yardımda bulunmadım, tarzında ifade verdim, dedi,

SORULDU: Benim para ve silâh yardımı yaptığım kişilere verdiğim para ve silâh miktarı yukarda belirttiğim gibidir. Ulaş Bardakçıya ceman otuz bin, Yusuf Küpeli ye yedi bin lira vermiş değilim, verdiğim miktarlar ve şekilleri yukarda belirttiğim gibidir, dedi.

SORULDU: Ben Veyisoğlu, ve Seyfi Akmanla ilk defa yukarda belirttiğim gibi tanıştım ve görüştüm, o günün havası içinde konuştuk, bu konuşmayı anlatmak istemiyorum, dedi.

Sanık Yılmaz Pütün’ün sorgusuna karşı, daha önce, sorgulan icra edilmiş olan diğer sanıklardan bir diyecekleri bulunup bulunmadığı soruldu.

Bulunmadığı anlaşıldı. GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Saat 15.40 da devam olunmak üzere 14 dakika ara verilmesine oybirliği ile karar verilip açıklandı. 4 Temmuz 1973 BAŞKAN – ÜYE – ÜYE – T. KATİBİ.”

SÖZ SAVUNMANIN

Bu ifade verildikten Lam 40 gün sonra Yılmaz Güney’in vekili Avukat Doğan Tanyer, müvekkilinin tahliyesini Mahkemeden ister. 40 gün beklemenin nedeni Yılmaz Güney’den sonra ifade vereceklerden, bazılarının tanık durumunda olmasıdır.

Doğan Tanyer tahliye isteminde bulunurken, bir buçuk yıl önceki koşulların yarattığı suçluluğun tutarsız olduğunu belirtmiş. Anayasayı değiştirmek, ortadan kaldırmak için faaliyet gösterdiği iddia edilen bir teşebbüste müvekkilinin destekçi ve yardımcı gösterilmesinin geçersizliğini ispata çalışmış ve şöyle devam etmiştir:

“559 sayfalık iddianamede Yılmaz Güney’den bahseden satırlarda ileri sürülen isnatların sabit olması halinde dahi, kendisinin 146 ncı maddeye oturtulamayacağını belirtmek isterim.

Sistemlerimize karşı kararlarınız olumsuz olabilir. Fakat biz, gerek hazırlık soruşturması safhasında, gerek duruşmalar süresinde beliren durumlara göre. Her olumsuz karar karşısında direnmeye ve tahliye istemimizi ısrarla sunmaya devam edeceğiz. Hiçbir zaman suç isleme niyet ve kasti taşımayan kişisel ilişki ve hareketlerin, ceza kanunları kapsamı içinde bulunmadığını, suçsuz kişilerin tutulmasının hukuki ve kanuni mesnedi olmadığını duyurmaya çaba sarf edeceğiz. Yılmaz Güney’in bu dosyadaki yeri tanıklıktır. Olaylar hakkındaki bilgisinin çok sade olduğu, kimseyi suçlu olarak veya suçuyla birlikte tanımadığı, iddia edilen olaylar içinde kimseyle bir eylem beraberliğinde bulunmadığı, eylemlere yardımcı ve destekçi olmadığı, yol göstermediği, kimseden teklif veya direktif almadığı, yapılmış veya yapılacak bir eylemin kendisine verilmesi, dosya muhtevasında açıkça görülmekte, ilişkilerinin hiçbirinde müvekkilimi suçlayacak ağırlık bulunmamaktadır. İlerde olayların daha rahat koşullar içinde değerlendirilmesi yapıldığı zaman, verilecek beraat kararını biz bugünden görmekteyiz.

Delillerimiz toplanmıştır. Hukuka olan saygımız, suçsuz bir insanın tutukluğunun devamına rıza göstermemektedir. Her geçen gün mağduriyetimizi artıran bir ağırlık taşımaktadır. Daha büyük mağduriyetlere sebep verilmemesi için müvekkilim Yılmaz Güney’in tahliye edilmesini yüksek kararlarınıza saygılarımla ve vekâleten arz ederim.”

13 Ağustos 1973 günü yapılan müracaata karşı mahkeme aldığı karan şöyle açıklamıştır.

“— Avukat Doğan Taner’in müvekkili Yılmaz Güney’in tahliyesi istemini kapsayan dilekçesinde — suçunun vasfının müsait olmadığı belirtilerek tahliye istemi reddedilirse, müvekkilim Yılmaz Güney’in fer’i şerikliği peşin bir hüküm olarak açıklanmaktadır. Bunu doğru ve yerinde bulunuyoruz. Bu hükümle cezamız da bugünden tayin edilmiş olduğu görülmektedir.— diyerek evvelce vaki taleplerin mahkemece yerinde görülmeyerek reddedilmesini sübjektif bir açıdan değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Oysa ki, tedbirden ibaret olan tutuklama müessesinin tanziminde kanun koyucu — belirti – emare – şüphe — gibi unsurların müessesenin temel kıymetlendirmesi için esas olarak alınmıştır. Bu itibarla tutuklama karan verilirken, tahliye istemi reddedilirken veya tahliyeye karar verilirken kanunun tayin etmiş olduğu bu unsurların göz önünde bulundurulması, sonucu ifade ve işaret eden bir hüküm niteliğinde olmayıp kanuni müessesenin bünyesinden . ve bunu açıkça saymış olduğu unsurlardan ileri gelmektedir. Bir tahliye isteminin reddi peşin peşin izhar olunan bir mahkûmiyeti ifade etmeyeceği gibi, bir tahliye kararı da aynı şekilde bir beraat kararını tazammun edemez. Bu itibarla müdafi avukat Doğan Tanyer’in tahliye isteminin bu sübjektif hükmün ışığında değerlendirmek zorunluluğu vardır.”

Mahkeme bu gerekçe sonunda tahliye istemini reddetmiştir.

Yılmaz Güney mahkemenin red kararında da açıklandığı üzere, bir belirti ve şüphenin gereği olarak içerde bulunmaktadır.

BİR SANATÇININ ÖYKÜSÜ..

Yılmaz Güney’in suçlu ya da suçsuz olduğuna Türk Yargıçları karar verecektir. Adaletin kestiği parmak acımaz sözünün en kuvvetli kanıtı Yılmaz Güney’in durumudur. Güney, bütün acılara, bütün sıkıntılara hiç çekinmeden karşı koyarak Adalet perisinin sihirli elinin kendisine değeceği anı beklemektedir. Tıpkı filmlerdeki gibi. Bu nedenle o bükülmemiş, eğilmemiş ve kaderinin gereğine katlanmasını bilmiştir.

Cezaevi Güney için bir mutsuzluk yuvası olmadı. Zira Güney orada da kendine yararlı meşguliyetler buldu. Yılmaz’ın hapishane yaşamı bir film kahramanı İçin olağandır. Güney’in hapishane hayatını iki ana noktada toplamak mümkündür.

Kitap okumak…

Senaryo yazmak…

Yılmaz Güney kendisini ziyarete giden bir yakınına demir parmaklıklar gerisinden şöyle demiştir:

“— Çıkınca göreceksiniz, dışarıda yapamadığım filmlerin senaryolarını burada daha iyi hazırladım.”

Güney’in portföyünde şu sıralarda taslağı çizilmiş 10’dan fazla senaryo bulunmaktadır. Ancak bu senaryoların çekimi Yılmaz’ın eski geleneksel üslubu içinde yapılacaktır. Yani film çekilirken kanavesi hazır senaryo yazılacaktır. Bu Türk sinemasında sadece Yılmaz’ın yaptığı bir iştir.  Tabi Yılmaz’ın günlük yaşantısı sadece çalışmaktan ibaret değildir. Arada sırada eğlence de bu yaşamın içinde bulunmaktadır.

Yılmaz Güney’in eğlencesi tüm insanların ruhsal bunalımını dağıtmak, feraha kavuşmak için yaptıkları işlere benzemektedir. Nasıl bir akvaryum, nasıl bir keman sesi ruha sükun verirse, Yılmaz’a da yaptığı ve Hapishane penceresinden özgür rüzgara tuttuğu fırıldaklar, o rahatlığı vermektedir. Yılmaz eğlenceye ayırdığı o anların penceresinin önünde rüzgara tuttuğu kâğıt fırıldağın yeknesak dönümünü seyretmekte ve eğlenmektedir.

Yılmaz Güney’in hiç kuşkusuz en rahatsız anları geceleridir. Zira Yılmaz o saatlerinde evini, karısını ve Küçük Yılmaz Güney’i düşler, uykularını dağıtır. Tabu bu 16 aydır bir alışkanlık haline geldiği içindir ki. Yılmaz Güney, Küçük Yılmaz Güney’in hayali ile uykusunu değiştirmiştir.

Karşılıksız ve övünçsüz bir iyilik ve uygulamaya vermişti, kendini. Çevresinde hiç kimsenin kendisinden yakındığı görülmemişti. Viktor Hügo’nun dediği gibi (Yaşam almak değil, vermektir.) felsefesini benimsemişti. Ona göre, insanlar kötülüklerden gayri şeylerini, maddî ve manevî olanak l a n, gerekseme duygulara vererek yasayacaklar ve sonra gideceklerdi. Bu öyle doğal bir görevdi ki; görevi sürdürenlerin övünmeleri gerekmezdi.  Yılmaz Güney’in övündüğünü hiçbir gün görmedim. Ama bu yazımla kendisini övdüğümü sanmasını istemiyorum. Tanıdığım Yılmaz Güney’i özetlemeye çalıştım.

Fakat sanatçının değiştirmeğe başarılı olmadığı bir tek şey vardı. Bu onun tüm yaşantısını kaplayan mazidir. Mazi ve Yılmaz, Güney… İşte bu iki ayrılmaz dost sık sık buluşurlar, başarılı sanatçı Yılmaz Güney ile fakir yoksul, Yılmaz Güney zaman zaman dertleşir. Zaten Türk Sinemasının Çirkin Kralının yaşam öyküsü de bir film kadar ilginçtir. Tıpkı “Zavallılar” gibi kopmuş bir film.,.

MAZİDEN GELEN SESLER

Yılmaz Güney 1937 yılında Adana’da doğdu. Babası Hamit anası Güllü adını taşıyorlardı. Babası halen Adana’nın Karataş ilçesi Oymaklı köyünde çiftçilik yapmaktadır. 7 kardeştirler, ilkokula Adana’nın Yenice köyünde başlayıp, Adana’da bitirmiştir. Orta okul ve liseyi de Adana Erkek lisesinde tamamlamıştır. 1955 yılında liseden mezun olmuştur. O yıl Ankara Hukuk Fakültesine kaydolduktan sonra, birinci sınıfın bütün kitaplarını alarak Adana’ya döndü, bir yıl hem derslerine çalıştı, hem de ailenin geçimine paycı olmak üzere Adana’da filmciliğe başladı. Sınavlara girmek üzere İstanbul’a gitti, fakat sınav yerine ceza-evine düştü. İstanbul’da yayınlanan Onüç adındaki fikir ve sanal dergisinin Ekim ayı 19 ncu sayısında “üç bilinmeyenli eşitsizlik sis-temleri” başlıklı yazısında suç unsuru bulan İkinci Ağır Ceza Mahkemesi kendisini l yıl 6 ay ağır hapse ve 6 ay Konya’da ikamete mahkûm etti. Yılmaz Güney bu cezalan çekti. 1963 yılında İstanbul’da Can Ünal adında bir kadınla evlendi, ondan Elif adındaki bir kız çocuğu oldu. Geçimsizlik nedeniyle kısa sürede bu evlilik bitti.1966’da film sanatçısı Ne-bahat Çehre ile evlendi. Ancak 1968 yılında boşandı. 1968 yılında askerlik hizmetini yapmak üzere Sivas 5. Er Eğitim Tugayına sevk edilmişti. Müştak 227 nci alayda er olmuştur. 23 ay askerlikten sonra terhis oldu.

Askerlikten dönüşünde 27 Mayıs 1970 tarihinde Jale Fatma Süleymangille mutlu ve son evliliğini kurdu. 1971 de bir erkek çocukları doğdu. Adı İkinci Yılmaz Güney’dir. Küçük Yılmaz 2, altı aylıkken büyük Yılmaz gözaltına alındı. Babası Selimiye Askeri ceza evinde 19 aydır tutuklu. Küçük Yılmaz şimdi 2 yaşındadır ve genç annesinin her akşam babası hakkında anlattıklarını dinleyerek avunmakta ve “— Babam ne zaman gelecek” diye sormaktadır. Yılmaz Güney sinema yaşamında istisnai yeri olan bir kişidir. Yılmaz, rejisör, senarist ve aktördür. Yılmaz bütün bunları aynı güç içinde temsil edebilmektedir. Yeşilçam’ın sıra filmciliğinin üzerine gitmiştir. Türk sinemasında yıllarca yapılamayan bir aşamayı yapmasını bilmiştir. Yeşil-çam’ın karşısındadır. Memleketimizin sosyal ve gerçek yaşamını ortaya koymuştur. Dertlerini göstermiştir. Yılmaz Güney yalnız sinemada değil, bir yazar olarak da var olmuştur. 1962 de tamamladığı “Boynu Bükük Öldüler” romanı ödül kazanmıştır.

Umut filmi son evliliğinden sonra çevirdiği büyük tümlerden biridir. Bu filim Alman televizyonlarında da gösterilmiştir. Filim, bir faytoncunun hayatını canlandırmaktadır. Bu film bir bakıma Yılmaz’ın hayatı gibidir. Çünkü, o da eskiden faytonculuk yapan bir kişinin oğludur. Bu filimden başka Ağıt, Acı, Umutsuzlar, Vurguncular, İbret, Baba, Seyyit Han gibi toplumun çeşitli kesitlerindeki çelişki ve ayrıcalıkları yansıtan, hal çarelerini hazırlayan filmlerle Yılmaz Güney, sinema sanatının zirvesine çıkmıştır.

Yılmaz, Türk sinemasının dünyadaki temsilcisi olarak da haklı bir üne kavuşmuştur. Fransa, İngiltere, Almanya’daki Sinamatek dernekleri Yılmaz Güney’in son durumuna karşı büyük tepkiler göstermişler, gazete ve dergiler kampanya açmışlardır.

Almanya Radyo ve Televizyon İdaresi — Bayerischer Rundfunk — gönderdiği son mektupta Umut filminden sonra AĞIT filmini de televizyon seyircisine göstermek istediklerini, filmin uygun kopyasını satın almaya hazır bulunduklarını bildirmişler ve Yılmaz Güney’in kendilerinde biriken paralarının nereye ve nasıl gönderileceğinin acele bildirilmesini istemişler, ancak kendilerine verileri cevapların yerine ulaşamadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle Almanya ile irtibat kesilmiştir.

İşte Türk Sinemasının Çirkin Kralı bu nedenle ilgi ile izlenmekte, O’nun kişisel yaşamı değil, suçlan hataları değil, sinemacı kişiliği dikkatleri üzerine toplamaktadır.

Şimdi Yılmaz Güney, 19. ayın sonunda yüce mahkemenin kendisi hakkında vereceği karan beklemektedir.

Bu karar ne şekilde olursa olsun. Yılmaz topluma kırılacak, kin tutacak insan değildir, O bu toprakların çocuğudur. Bu toprakların üzerinde yaşayan her vatansever Türk çocuğu gibi halkının, ulusunun mutluluğu için dua etmektedir.

Ama insanlar da şaşırabilirler, kendilerince doğru olan, toplumun yasalarına ters düşebilir. Bunun da müeyyidesi bulunmaktadır. Müeyyidesi olmayan açlığa, yalnızlığa, olanaksızlığa isyan edenlerin mutluluğunu sağlayacak bir toplum yasasıdır.

MÜVEKKİLİM YILMAZ GÜNEY

Eğer bir roman yazan olsaydım. Yılmaz Güney’i romanımın kahramanı yapardım, Bunun için onu tanımam gerekmezdi. Çünkü ben romanımın kahramanında, tüm İnsanların en iyi yanlarını görmek isterdim, insan olmanın koşullarını içinde bulunduğumuz toplumdaki deneylerden yeterince öğrendiğimiz için, herhalde kahramanımız, tam bir insanın niteliklerini taşırdı. Bütün karşıtların olumlu yanlarındaki yerini, olumsuz saldırılara karşı korur, duyguların ve düşüncelerin en güzelleriyle tüm insanları kucaklardı.

Benim romanımın kahramanı, yoksulun yanında olurdu. Karşılığı ne olursa olsun severdi. Gönlünde ve kafasında kişisel çıkarının gereklerini duymaz, kötülüklerin kendisine zarar verdiğini kabullenmezdi. Yeryüzünün tüm nimetlerini, ölüm anındaki yerinden değerlendirirdi.

Benim romanımın kahramanında her insan, kendine benzer bir yan bulurdu. Toplum gibi karmaşık bir birleşimin olumlu ve nitelikli yanlarından oluşan yalın kişiliğine ulaşmak istenirdi. Yaşam koşullarının bozulmasında onun hiçbir rolü olmadı. O sürekli olarak toplum katlarında emeğinin ve çabasının sağladığı olanaklardan mutluluk duyardı.

Yılmaz Güney’i yıllarca önce tanıdığım zaman, romanımın kahramanını bulduğumu anlamıştım. Yaptığı ve yapmak istediği her şeyde toplum yararlarının ve insanlığın doğal kurallarının tüm örneklerini görüyordum. Sanatkâr doğmuştu. Her şeyin en güzelini yapmak istiyordu. Sürekli değişen, oluşan olayları belirli açıdan görmenin mümkün olmadığını, sosyal, ekonomik, siyasal ve sanat ortamında kalıplaşmanın ve katılaşmanın yararsız olduğunu biliyordu, örneğin, bütün dünyada uygulanan senaryo filmciliğini yadırgamıştır. Önceden yazılmış bir senaryoya göre. Filmin çekilmesi, belirli sahnelere uyulması, sanatı yadsıma olurdu. Oysa kanunlar bile önce bir senaryonun yazılmasını, bunun onaylanmasını, sonra filmin çekilmesini öneriyordu. Yılmaz Güney bu alışılmış ve hukukilik kazanmış kurallara uyamıyordu. Filmini çekeceği konuyu kafasında oluşturuyor ve çekimine geçiyordu. Filmin senaryosu, çekilirken oluşuyor ve filim bittikten sonra, senaryo yazılıyordu.

Yılmaz Güney, çocukluğunda tattığı yoksulluğu, kimsede görmek istemeyen bir çabanın da içindeydi.

VE ÜÇÜNCÜ NOKTA

“Üçüncü Nokta “ya. yani Yılmaz Güney — siyasi bir suç isnadıyla yattığı cezaevinden— tahliye olduktan sonra bir çok dergi, gazetede çıkan çeşitli nitelikteki yazılara…Bunlardan da bir tek Örnek vermekle yetineceğiz: 10 Temmuz 1974 tarihli HEY adlı gençlik ve müzik dergisinde çıkan yazılar ve resimler:

HEY E TAPTIĞI AÇIKLAMADA “TEMMUZ’DA FİLME BAŞLATACAĞIM’ DEMİŞTİ

TEMMUZ GELDİ GÜNEY “MOTOR” DEDİ

Yılmaz Güney, HEY’de haftalarca önce çıkan bir haberi doğruladı ve Temmuz ayında “Arkadaş” adlı yeni filmine başladı. Güney’in kendi firması adına çevirdiği bu filmde yine dört görevi var. Filmin yapımcısı, yönetmeni, senaryo yazarı, başrol oyuncusu… Güney yeni filmi hakkında, Trabya Otelinde düzenlediği basın toplantısında şu açıklamayı yaptı:

“Bu filmde “Arkadaşlığı” bir kurum olarak ele aldık… Değişen şartlar ve sürekli gelişim içindeki insanlar için arkadaşlık kavramı çeşitli zamanlarda çeşitli değişmelere uğruyor. Dün arkadaşınız olanla bugün, dostluğunuz kesilebiliyor. Biz, bu filmde arkadaşlığı çeşitli açılardan irdeleyip, bazı gerçekleri ortaya dökeceğiz. Sanıyorum ki filmden çıkınca herkeste dostları ve arkadaşları ile içe dönük bir hesaplaşma olacak…

EVLİLİĞİN DÖRDÜNCÜ YILDÖNÜMÜ

Basın toplantısında, daha doğrusu yeni filmde oynayacak artistlerle görev alacak teknik ekibin tanıştırılması için düzenlenen toplantıda Yılmaz Güney beyaz bir ceket, Fatoş Güney (Putun) de beyaz bir tuvalet giymişlerdi. Aynı gün, toplantıdan sonra evliliklerinin dördüncü yıldönümünü kutlayacaklarını söyleyen Güney, daha sonra filmde oynayacak diğer oyuncuları da açıkladı. Bunlar, daha önce iki uzun, bir kısa metrajlı 3 filmde başrol oynayan Semra Özdamar ile manken Nilgün Ertuğ ve eski manken, yeni şarkıcı Azra Balkan… Filmin yönetmenliğini Çetin Tunca yapıyor. Yardımcı yönetmen Şerif Gören’den başka ‘Yedinci Sanat” dergisinin sahiplerinden sinema yazan Engin Ayca, Ahmet Kutlar ve Berin İz de “Arkadaş”ta yönetmen yardımcısı olarak çalışacaklar.

Yaklaşık olarak 15.00O metre negatif film kullanılacak olan “Arkadaş” adlı film Güney’in açıklamasına göre Ağustos ayının üçüncü haftasında tamamen bitmiş olacak, maliyeti de 950.000 – 1.100. 000 civarında olacak.

GÜNEY, FİLMDE BİR MÜHENDİSİ CANLANDIRACAK

Yılmaz Güney “Arkadaş”ta bir mühendisi canlandıracak… Konu kendisiyle, yine bir mühendis olan bir arkadaşı arasında şekillenecek.. Bu rol için basın toplantısının yapıldığı (ve bu satırların yazıldığı) sırada kesin bir isim yoktu. Ancak Güney, bu rolde bir tiyatro sanatçısının oynadığım açıklamakla yetindi.

İKİ ÖNEMLİ İMZANIN TAZISI

Dördüncü maddemize gelince;

Yılmaz’ın adının bir adam öldürme olayına karışması karşısında ün yapmış, önemli “imzalardan” yüzde doksanı susmayı yeğ tuttular. Bunlar arasında konuya değinenler de olmadı değil. Tabii, buraya alacağımız iki örnekte . Günaydın’dan Necati Zincirkıran ve Cumhuriyet’ten Oktay Akbal, “olay” hakkında kendi açılarından kişisel görüşlerini belirttiler. Bu görüşler isteyen katılır, isteyen katılmaz, isteyen de tam tersini düşünebilir.

NECATİ ZİNCİRKIRAN:

28 Ekim tarihli Günaydın’da Necati Zincirkıran “Düdüklü Tencere” sütununda ‘Bir Olay Üzerine” başlığı ile şu yazıyı kaleme aldı; yazı aynı konu üzerine yazdığı önceki bir yazıya karşı oluşan tepkilerden söz ediyordu. Zincirkıran, önce bir açıklama yapmış. Sonra savcı I. Seçer’in mektubunu yayınlamıştı:

Yılmaz Güney olayı hakkında yazdığımız objektif bir yazı hem aktörü sevenler, hem de kamu hizmeti yapan bir kısım hakim ve savcılar tarafından tepkiyle karşılandı. Oysa biz yazımızda olay hakkında çeşitli haber kaynaklarından elde ettiğimiz bilgileri değerlendirirken cinayet gibi adi bir suça adının karışmasının bir sanatçı için ne kadar kötü olduğunu ifade ederek Güney’i eleştirmiş, bu arada mesleğinde yeni olan öldürülen hakim için de kendisinin gidip uyanda bulunacağı yerde jandarma veya polisi göndermesinin doğru olacağım ifade etmiştik. Şimdi görüyoruz ki özellikle adliyeciler konu özerinde hassasiyetle duruyorlar. Bana gelen mektuplardan birini bu nedenle sütunuma alıyorum. Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden Savcı İsmail Seçer şunları yazıyor mektubunda:

HAKİM OLAYDA YETKİLİDİR: C. M. U. K. muzun 158. maddesi şöyledir: (Meşhud suçlarla gecikmesinde zarar olan hallerde Sulh Hâkimi ve Sorgu Hâkimi tutuklama dahil bütün soruşturma muamelelerini Re’sen yapmak yetkisine haizdir). Öğrendiğimize göre genç hâkim, olay yerinin meskun mahal okluğunu, tabanca atıldığı takdirde yasal gereğini yapacağını ihtar ederek dışarı çıkmıştır. Hâkimin dışarı çıkmasıyla aktör kendisini yasaların üstünde gördüğünü kanıtlayan bir davranışla tabancasını ateşleyerek büyüklüğünü (1) göstermiştir. Tabanca seslerini duyan hâkim tehlikeli olduğunu mutlak bilerek, görev bilinci ile geri dönmüş, yasal görevini yapmak istemiştir. Geri dönmesini yazınızdaki gibi akılsızlıkla suçlama olanağı yoktur. Eğer hâkim; Kamu bu görevi kendisine yüklediği halde türlü nedenlerle geri dönmemiş olsaydı bu kurşunlar devletin itibarına, kamunun varlığına sıkılmış olmaz mıydı?

Kaldı ki hiç bir hâkim can pahasına da olsa zorbalığa prim veremez. Göreve bunu bilerek başlar.

HÂKİMLER DUYGUSAL OLAMAZLAR: Bildiğiniz gibi, açık açık adam öldüren bir kimse hakkında dahi kesin yargı verilinceye kadar hakkında sanık sözcüğü kullanılır. Zan altında kimse demektir. Hakkında sadece iddialar vardır. Yalnız siz henüz yargılama yapmamış olan hâkimleri duygusal davrandıkları veya davranacakları konusunda suçlamanı/ ne kadar yerinde olur bilmiyorum. Anayasa’daki meşhur hâkim teminatı hakimlerin tarafsızlığını korumak için konmuştur. Hâkimlerin de bunun dışına çıktığı pek görülmemiştir. Kaldı ki yöneltilen görevli memuru görevi nedeniyle öldürmek suçu ile ilgili T. C. K. ‘nün 449/2. maddesi yalnız hâkimlere özgü bir madde de değildir. Adli istatistikler incelenirse bekçi, muhtar, hayvan sağlık memuru gibi memurlar dahi çeşitli devlet memurlarının öldürülmesi ile ilgili olarak bu maddeden binlerce dava açıldığı ve mahkûmiyet kararlan verildiği görülecektir.

ASIL ACI OLAN: Geçenlerde görevini yapan bir savcı. Adana’nın bir başka ilçesinde sopa darbeleriyle öldürülmüştür. Bugün de mazisi adam bıçaklama, adam öldürmeye teşebbüs, otel odalarında tabanca sıkmak olaylarıyla dolu kabadayı, zorba görünümünden başka bir büyüklüğü olmayan bir kimsenin, yasaları geçerli kılmak, görev yapmak uğruna kafasına kurşun sıkılması ve bu kamu görevlisinin sizin gibi olgun bilinen bir yazar tarafından, aynı terazide tartılması, adalet dağıtmak için kendilerini ulusuna adayan gerektiğinde kamu düzenine inecek, darbelere kendi başım uzatan bu meslek mensupları için acıdır. Tesellimiz milletin bunu bileceğidir..”

Yılmaz Güney’in avukatlığını yapmak, kuşkusuz bize düşmez. Biz sadece haber verir ve haberleri objektif ölçüler içinde yazılarımızda değerlendiririz. Güney’in suçlu olup olmadığına Türk adliyesi karar verecektir. Yalnız’ mektubunun ikinci paragrafında “Hâkimler, duygusal olamazlar” diyen Sayın Şiran Savcısı İsmail Seçer’in bu mektubunu okuduktan sonra bizatihi kendisinin duygusal olmadığına inanabilir misiniz?

Necati ZİNCİRKIRAN

Cumhuriyette ise 20 Ekini tarihinde Oktay Afcbal “Evet Hayır” adlı sütununda “Suç Kanıtı, Kitap” başlığı altında şunları kaleme almıştı:

Üzücü bir olay; ünlü sinema sanatçısı Yılmaz Güney Adana’ya bağlı Yumurtalık’ta bir gazinoda ilçe yargıcım vurup vurmadığı kolay bilinmez. Konu adalet önüne götürüldüğü için üzerinde yorum yapmak da gereksizdir. Dilediğimiz gerçeğin kısa zamanda anlaşılmasıdır.

Benim üzerinde durmak istediğim konu bu değil. Soruşturmayı yürüten savcı yardımcısının suç kanıtı olarak bazı kitaplara ve Kent sigara kutusuna el koymasıdır. Olaydan sonra Güneylerin kaldıkları otel odasını araştıran savcı yardımcısı “Maksim Gorkiden Mektuplar”, “Materyalist Felsefe Sözlüğü”, “Felsefenin İlkeleri” adlı kitapları almış, dosyaya koymuş. Bu arada bulduğu iki kutu Kent sigarasını da… Yılmaz Güney’i — gerçekten suçluysa — suç işlemeye iten şeyler bu kitaplar ya da bu sigara mı diyecek? Anlayamadım. Amerikan sigaraları kentlerin, kasabaların sokaklarında açık açık satılıp duruyor. On lirayı verdin mi sen de bir paket alıp cebine koyuyorsun. Şöyle aksam üstü ana caddelerde dolaşanların, ya da kahvede, gazinoda oturanların içtikleri sigaralara bir göz atın, yansı Kenttir ya da başka bir Amerikan sigarasıdır. Şimdi Yılmaz Güney’in odasında iki kutu Kent bulunca sanık aleyhine kanıt mı, belge mi sayılacak bunlar?

Ya kitaplar? Her yerde açık açık satılan yapıtlar yeniden toplanacak mı dükkânlardan, böyle kitapları okumak yeniden tehlikeli bir iş mi sayılacak, herkes sosyal konulan işleyen kitaplarım kuyulara, bodrumlara mı saklayacak, toprağa mı gömecek, denize mi atacak, sobalarda mı yakacak iki – üç yıl önceki gibi? Ne olmuş Güney bu kitapları almış film çevirdiği yere getirmişse, böyle kitaplar okuyorsa? Ne çıkar bundan? Sayın savcı yardımcısı, Yılmaz’ın odasında piyasa romanları, sağcı kitaplar, foto-romanlar, cinayet öyküleri bulsaydı hepsini suç kanıtı sayacak mıydı? Hayır, üzerinde bile durmayacaktı. Ama Güney düşünce yapıtları, sanat yanıtlan okuyor, öyleyse tehlikeli bir kişi. Hem daha önce mahkeme olmuş, ağır bir suçlamayla aylarca tutuklu kalmış, bütün bunlar birbirine eklenir, savcı yardımcısının gözünde büyür büyür, önemle üzerinde durulacak belgeler, kanıtlar haline gelir.

Bir cinayet olayıdır karşımızdaki. Bir gazinoda çıkan karışıklıkta bir adam öldürülmüş, öldürülen kişi bir yargıç. Cinayetle suçlandırılan kişi ise Türk sinemasının en büyük sanatçılarından biri. Üstelik de sosyalist tanınmış, sosyalist olduğunu hiç bir zaman yadsıtamamış, sosyalist olduğunu hiç bir zaman inkar etmemiş… O zaman işin içine politika karıştırmak gerekir diye düşünenler de çıkacaktır. Savcı alır bu kitapları dosyasına koyarsa belge diye niye böyle düşünülmesin? Oysa bu kitaplar yasaklanmış yapıtlar değilmiş, her kitapçıda bulunan şeylermiş, bir cinayet sanığını, “suçlu” sayılması için yeterli bir belge sayılamazmış! Kamuoyu yanıltılmak mı istenir, yoksa hâlâ üç yıl önceki kitap düşmanlığı havasını bir kez daha ortaya çıkarmak mı?

Şaşıyorum, suç deyince hemen kitap geliyor bazı hukuk adamlarımızın aklına. Hemen kitap! “Bir takım sol kitaplara el konuldu” lâfından artık bıkmayacak mıyız, vazgeçemeyecek miyiz böyle gerçekten “çağdışı” bir tutumdan, bir kafadan? Bir cinayet olayıdır karşımızdaki. Bir adam öldürülmüş. Bir sinema yıldızı katil diye yakalanmış. Başka biri de “cinayeti ben yaptım” diye ortaya çıkmış. Durum karışık; adalet bu kördüğümü er geç çözecek. Kendine Özgü yollarla, yöntemlerle… Ama sanıklardan biri sol kitaplar okunmuş. Kent sigarası içermiş! Ne ilgisi var cinayet olayıyla bunların?

Kitap korkusu, düşmanlığı, hemen kitapları alıp incelemek tutkusu, bir takım yöneticilerin, hukukçuların içine öylesine kök salmış ki bir türlü vazgeçemiyorlar bu kötü alışkanlıktan… Bu bir yapı işi, yetişme işi, görgü işi, gerçekten aydın olmak ya da olmamak işi…

OKTAY AKBAL

YENİ ORTAM DAKİ İKİ YAZI

‘Teni Ortam Gazetesinde” Yılmaz Güney’in ‘Yumurtalık” cinayeti ile ilgili olarak tutuklanmasından sonra iki yazı çıktı. Birisi Mustafa Ekmekci’nin 30 Eylül tarihli ve “Ankara Mektubu” başlıklı yazısının bir bölümü. Okuyalım:

Bir akşam Yılmaz Güney aramış evden. Şaşırmış karım. Tanımaz bizi Yılmaz Güney çünkü. İnanmak istememiş.

Vallahi Yılmaz Güney’im ben yenge. Mustafa Ekmekçi yok mu?

Adana’da film çeviriyormuş. Bir haksızlığa uğramışlar, durumu bir de bana anlatıp çıkar yol bulmamı istiyormuş. Görüşemedik.

Ertesi sabah, bir iş arkadaşı aradı. Sorunu çözmüşler, boşuna uğraşmayayım diye aramışlar. Sordum:

Yılmaz Güney nerede?

Sabah çok erken kalktı. Pamuk isçilerinin uyanışını seyretmeye gitti.  Pamuk isçilerinin uyanışı….Asıl, Urfa’nın Suruç ilçesindenmiş Yılmaz Güney. Asıl adı da Yılmaz Putun. Sonradan gelip yerleşmiş Adana’nın Oymalık köyüne. Babası Hamit Pütün, orada otururmuş. Oymalık köyünün muhtarı da Hacı Kısacık..Yılmaz Güney sıkıyönetim döneminde Askerî Mahkemede yargılanırken, onun cezalandırılmasını isteyen askeri savcı da Oymalık köyündenmiş. Belki, Yılmazla arkadaştılar. Ne bileyim..Yılmaz Güney’le filmleri dışında hiç karşılaşmadım, hele o beni görse tanımaz. Nerden bilsin?

Bundan üç ay kadar belki daha önce. Ankara’da Sinematek Derneği’nin düzenlediği ‘Yılmaz Güney Sineması Toplu Tartışmasını izlemiştim. Orada eleştirmen Atilla Dorsay, Yılmaz Güney’i üç açıdan incelemişti:

Sevdiğim sanatçı olarak da sevmenin ötesinde bir hayranlık duyduğum kişi. Yılmaz Güney olayına üç açıdan bakmak gerek: Sanatçı Yılmaz Güney, siyasal niteliğiyle Yılmaz Güney ve mitos (efsane) Yılmaz Güney… Politik kişiliğini sınıfsal mücadele için bir araç olarak kullanıyor. Bunu açık bir biçimde yapıyor, politik sinemada tek sinemacı. Politik-sinema yaptığını sananlar ve kamuoyu tarafından özellikle sansürle takıştıkları için tanınanlar, bir yıl önce MTTB salonlarında katıldıkları açık oturumda “bizimkileri sol film olarak niteliyenler halt etmişlerdir” (sınıfsızlık) diyorlar. Metin Erksan’ın vardığı bu noktada Yılmaz Güney’in kendi sınıfının bilincine açıkça sahip çıkması, filmlerini bir siyasal mücadele aracı olarak kullanması ve bunu beyan etmesi son derece önemli bir olgu. Köyden gelmişler faal ve değişik bir gençlik geçirmiştir, ama Yılmaz kökenini unutmamıştır. Yılmaz Güney’in belli bir ideoloji doğrultusunda film yapması, yaptığı işin bilincinde olması, onu, Türk sineması içinde kimseyle kıyaslanmayacak bir duruma getirmiştir…”

Böyle konuşmuştu Atilla Dorsay.

Pamuk işçilerinin uyanışına takılıp kaldım. Nasıl uyanıyorlar ki?

İkinci yazı ise 22 Eylül tarihinde “Konuk Yazar” Sütununda İlhan Öztorun imzasıyla çıkan yazı. Yazıda aynen söyle deniliyor:

Yılmaz Güney; ırgatlıktan fakülteye, fakülteden Yeşilçam’a geçmiş hayat pratiğini yapıtlarında simgelemiş bir insan.

Her geçen gün kendini aşmış, yenilemiş ferdi evrim sürecinde determinizmi onu (Mevcut sosyal ve siyasal statükoya karşı olduğundan) iki yıl şu kadar gün zindanda kalmakla noktalamış.

Bu noktalar zamanla soru işaretlerine dönüşmüş, burjuva kültür alışkanlığı değer yargılan ve şartlanmalarından kendini soyutlamış kabadayılık, içki, kumar gibi yoz düzenlerin yoz alışkanlıklarına somut olayların etkisiyle son vermiş ve nihayet onun için bir nevi sebep netice kuralının düşün okulu olan hapishaneye veda etmiş bir insandır. Yılmaz Güney..

Yılmaz GÜNEY dramı, bir kişinin bir ailenin yada bir grubun değil, mazlumun zalime karşı olan dramıdır.Ve bu dram evrensel dramın bir parçasıdır.İşte ikinci döneme başlarken “Yılmaz GÜNEY mitini yıkacağım” diyen Güney olayların derinlemesine Yeşilçam’a duvar çekmiş burjuva düzeninin yarattığı lümpen eğilimlere rest çekmiş daha etkili, daha bilimsel ve rasyonel sinema yaratmak tek muradı olmuştur.Bu muradını sezmekten geri kalmayan sermaye için en tehlikeli döneme girmesi onu ortadan kaldırtmasının gerektiğini “ maddi varlığı olmasa bile” gerektirmiştir.

Burada düşünülmesi gereken iki sorun var.Birincisi; toplumu oluşturmada en etkili olan silah eğitim ve kültür kurumları “Klasik burjuva kültüründen uzak” kompleksli, aşağılatıcı, biçimde yüksek özde küçüklük bunalımları ile dolu bir toplum hediye etmiştir.Türkiye’ye, Yumurtalık olayı en yüksek mevkide bulunan bir memurun tahrikvari eylemi nitelik açısından,biçimde küçük özde büyük insanlara tahammülsüzlüğün bir simgesidir.Bu olay daha evvel hazırlanmış bir mizansen olmayabilir.Ama daha evvel de dediğimiz gibi toplumu oluşturan, biçimlendiren kültür ve eğitim kurumlarının bu tip senaryolar hazırlamaya her an hazır yığınlar yarattığıdır.

Belli sistemlerin belli ahlaki değerleri topluma egemen değerlerdir.Her türlü lümpen eğilimlere sahip bir kabadayının eylemini en yüksek devlet adamlarımızın dahi saygısını kazanabiliyor. Hatta cenaze merasimlerine çelenkler gönderiliyor. Ve de o kabadayı düzenden yana olduğu için her türlü kanun dışı eylemi kitlelerin psikozunda eriyor, Vakta ki statükoya karşı sezinleme ve eylem işte o kişinin idam fermanının boynuna asmasının resmi oluyor.

İkinci sorun; düzenle hukukun uyumluluğunun organik bağını somutladı bu olay. Bizim burada duracağımız nokta hukukun üstünlüğü ilkesinin soyut tanımı değil hakkın somut gerçeğidir. Olayın sistematiği “Basında izlediğimiz kadarıyla” görgü tanıklarının beyanı hilâfına yargı organının adaletin adaletine yanlış etki yapacak tavrıdır. Savcılık kurumunun objektif olması tarafların leh ve aleyhteki belgelerle yargıç huzuruna çıkmasını gerektirir. Yargı organlarının kararan beklemekten tek düze ön yargı zabıtlarını kamuoyuna duyurulması adalet! Hançerleme anlamına gelir bir bakıma… İşte bu olayda Türkiye’nin aynısıdır.

Sonuç olarak halk ve haktan yana bir dava adamının haksızlığa kurbanıdır Güney olayı.. Finans oligarşisi halkın özlem ve istemelerini sosyal pratiğini alt perdede halkla bütünleşmesinin tehlikesini sezmekte geç kalmazdı ve kalmadı, birinci soruda yanıtladığımız olgu, öldürmeden öldürmenin en İnce oyununu sahneledi halk katlarında erişilmesi güç inançlı, bilinçli onurlu bir saygıya sahip Güney’i, ideolojik formasyonundan ötürü zararsız hale getirmenin onu daha da yücelteceğini bilen kapkaç bezirganların bezirgânlıklarına uygun yöntemleri adaletin demir duvarına çarpacaktır er geç…

Bu denli davasını bilen özün ne olduğunu yöntemin kuralını bilen Güney’in kendisine en ağır hakaretlere gülüp geçeceğini birtakım küçüklüklere, basitliklere yapacağı eserlerin silâh olacağının bilincindedir.

SELİM İLERİ’NİN GÖRÜŞLERİ

6 EKİM TARİHLİ CUMHURİYET

GAZETESİNDE DE ŞU YAZI ÇIKTI:

ARKADAŞ FİLMİNDE GERÇEKLİK DUYGUSU

Selim İLERİ

“Arkadaş”, 1974-75 sinema mevsiminde göreceğimiz yerli filmlerin en iyilerinden biri, belki de en iyisi… Yılmaz Güney, bu yapıtında, çağdaş Türk insanının duygu dünyasını olağandışı inceliklerle dile getiriyor.

Yılmaz Güney, yönetmenliğini yaptığı filmlerde, genellikle girdisi – çıktısı iyice kısılmış, usta ayrıntılarla zenginleştirilmiş olayları işliyordu. “Arkadaş” ilk kez, bu anlayışın ilerisinde bir film.. Her şeyden önce Güney’in yeni bir bakış açısını seziyoruz yapıtta. Günümüz Türkiye’sinin toplumsal panoramasını çizme çabası… “Arkadaş’ta ülkemizin karmaşık “zümreler” bütünü çok çarpıcı, karşıtlıklardan yararlanan bir sinema diliyle anlatılıyor. Ayrıca Yılmaz Güney olay’ın. Olayla edinilecek çekiciliklerin üstüne basmıyor. Bu, sinemamızda başka örneğini göremediğimiz bir girişimdir. (Türk sinemasının salt olaya, olayın da en gerçekdışına taşmış biçimine yaslanmış, bel bağlamış olduğunu hatırlarsak, yönetmeni ve getirmek istediği gerçeklik duygusunu kavrayabiliriz.) “Arkadaş” filminde hemen hemen hiç olay yoktur. Tersine, anılardan, duyarlıklardan. İnsan ilişkilerinin kendisel açılarından oluşur “Arkadaş”..Filim, üç ana kişiden (Azem, Cemil, Melike) yola çıkarak günümüzün toplumsal koşullarını, “zümreler” arasındaki yönsemeleri, sonuçsuz duygusal bağlan kurcalıyor. “Arkadaş” iri iri sözler söylemeyen, şematik çözümlemelere girişmeyen bir ürünü Yılmaz Güney’in.. Yer yer böyle bir tutkuya da rastlıyoruz (Örnekse Semra Özdamar’ın çizdiği “devrimci kız” tipi), ama bunu bir yanlışlık diye yorumlamak istemiyorum. Yönetmenin geçmişinde kalmış anlayışından, bakışından birtakım izler belki…

Cemil’in oluşumunu, kendine ve kökeni-ne ihanet etmesini, yapay bir ortamda “çirkin burjuvalarla yaşamasını daha tavlayıcı bir tutumla çizebilirdi Yılmaz Güney.. Pek çok yanaydın bundan gönenecekti ola ki.. ‘Arkadaşa, bu ucuzluğa gönül indirmemiş. Çirkin burjuvalara olduklarınca, bütün insani yanlarıyla belirlenmiş. Böylece iğrençlikleri büsbütün vurgulanıyor. Üstelik aralarından biri, Melike bu yoz ortamdan el yordamıyla, duygu yordamıyla kurtulmak istiyor. Azem’le Melike’nin ayrılış sahnesi, bu kurtuluşun olanaksızlığını perçinliyor -bir bakıma… Kişinin tek başına hiç bir şeyi değiştiremeyeceğini, değiştirmek istese de yenileceğini söylüyor. Melike o bataklıkta yitecektir. Azem ise kızamık gibi, boğmaca gibi bir eski çocukluk hastalığından iyileşmiştir sanki: Artık Cemil yoktur. Cemil’le geçirilmiş günlerin anlamı silinmiştir. Azem gülümser, yüzü aydınlanır, çocukluk hastalığı sona ermiştir…

“Arkadaş”ta Yılmaz Güney’in iki ayrı sanat anlayışını yan yana görebiliriz:

Kaba gerçekçilik (Semra Özdamar’ın konuşmaları, Yılmaz Güney’in Cemil’e söylediği kimi sözler, Melike’nin aşın alınmışlığı), bir gerçekçilik duygusuna dürüst yaklaşım Melike’nin Azem’e bağlılığı, Azem’in bir türlü Cemil’den vazgeçmemesi, Cemil’in yaşamaya yeniden başlayabileceğini sanması, vb. Ancak Yılmaz Güney, ürününde, gerçeklik duygusunu öne alıyor. Yapıtın çatısı bu anlayışın üstüne kurulmuş. Rahatlıkla söyleyebiliriz: “Arkadaş” bu tutumuyla sinemamızın en dürüst çalışmalarından biridir.Filimde olağanüstü ustalıkta bir oyuncu yönetiminden de söz etmeli. Gerçeklik duygusunu bunca sağlayan öğelerden biri de kişilerin sürekli yaşaması. Özellikle burjuva kadınlarını makyajlarından davranışlarına kadar gerçekçi biçimde işlemiş Yılmaz Güney: Bir Ahu, bir Azra kişilikleri, Yeşilçam kalıplarının adamakıllı ötesinde.. Burjuva kadınları, varlıklı zümrenin insanları, sinemamızda ilk kez taslak olmaktan çıkarılmış, yaşarlık kazanmış. Yılmaz Güney’in inandırıcı, düşündürücü bir dirimselliğin ardında, dolaylarında gezindiğinin tanıtı “Arkadaş”…

Besleme kızlarının Roma’da, Paris’te Cüneyt Arkın’larla, Tarık Akan’larla evlenmesini ya da yoksul delikanlılara gönül veren namuslu milyoner hanımlarımızı konu edinmiş nice kepazelikten sonra, “Arkadaş”, özüyle biçimiyle unutulmayacak bir yapıt. Gerek bol keseden konuşmaya pek düşkün yan – aydınlarımızın, gerek “seyirci anlamıyor, yoksa biz neler yapardık” diyen bezirgan yapımcılann, gerekse Yılmaz Güney’den bağutüı – çağırtıh devrimci filmler bekleyenlerin “Arkadaş” ve Yılmaz Güney olayı üzerine soğukkanlılıkla, İyi dostça düşünmesi özlenir. Bu, en azından Türk sineması için batmakta olan Yeşüçam için gereklidir. “Arkadaş”, iyi, dürüst, titiz çalışmaların eşiğindeki bir sanatçının ürünüdür.

OLAYLAR HIZLA GELİŞTİ…

Olaylar, gerçekten büyük bir hızla gelişti…

Öldürülen eski 21 Mayısçılardan Yumurtalık Hâkimi toprağa verildi…

18 Eylül tarihli gazetelerde bir “ölüm ilanı” yayımlandı…

Bu ilan, “Yumurtalık Cinayetine genç yaşta kurban giden genç yargıç Sefa Mutlu ile ilgiliydi. İlanın sol üst köşesinde talihsiz yargıcın bir resmi konulmuştu ve çerçeveli ilan harfi harfine şöyleydi;

“ACI KAYBIMIZ 21 MAYISÇI HARBİYELİ ARKADAŞIMIZ Yumurtalık HakimiSEFA MUTLU’yu kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz.

Kederli ailesine. Türk adliyesindeki mesai arkadaşları ile eski Harbiyeli arkadaşlarına başsağlığı diler, derin acılarını paylaşırız.

20/MAYISCI ESKİ HARBİYELİLER”

Derken, yazılı medyada şu kabilde bir haber göze çarptı:

“Yumurtalık hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanarak Adana Kapalı Cezaevi’ne konulan ve hakkında müebbet hapis cezası istenen aktör Yılmaz Güney’e yurdun dört bir yanından telgraf ve mektup yağmaya başlamıştır.

Telgraf ve mektuplardan başka, yüzlerce hayranı da Yılmaz Güney’i cezaevinde ziyaret edebilmek ve adliyeye getirilirken görebilmek amacıyla akın akın Adana’ya gelmeye başlamışlardır. Bu arada Arap Nasri ve Dündar Kılıç gibi ünlü kabadayılar da Yılmaz Güney’i ziyaret edebilmek ve duruşmasını izlemek için Adana’ya gelmişlerdir. Ancak, ziyaret günü olmadığı gerekçesiyle arkadaşlarının ve hayranlarının Yılmaz Güney’le görüşmesine izin verilmemiştir.”

BİR ZİYARETİN ÖYKÜSÜ

4 Ekim 1974 günü ise bir gazetede Adana’dan Ankara’ya nakledilmiş bulunan Yılmaz Güneyle ilgili olarak şu haber röportaj yayımlandı:

“Ankara Cezaevi’nin soğuk taş duvarlarında gardiyanların gür sesi yankılar yapar:

“…. ziyaretçin var!”

Adam bilir kimin geldiğini. Çünkü gelen hep aynı kadındır. Yeşil gözleri buğulu, yeşil gözleri özlem dolu, sansın, yürüyen bir sabır Örneği…

Evlilik hayatının yarısı cezaevlerini ziya retle geçen bu kadının hikâyesi 1968’e kadar iner. Haziran ayının güneşli bir gününde tanışmışlar ve yine 1970’lerin Haziran ayında, güneşli bir Cumartesi günü evlenmişlerdir… İşte, kadının hayatı başlamıştır… Abdülgani Süleymangil’in 19 yaşındaki kızı Jale Fatma Süleyman ile Türk beyazperdesinin “Çirkin Kral”ı Yılmaz Güney  tam 4 yıl 4 ay ve 2 gün önce evlenmişlerdir… Ve yeşil gözleri buğulu kadın, evlilikleri süresince 2 yıl 2 ay ve 10 gün ziyarete gitmiştir… Dile kolay gelir söylemesi. Evet, tam 2 yıl 2 ay 10 gün, yani 800 gün, yani 19 bin 200 saat veya kısaca 1 milyon 152 dakika…

Fatoş ve Yılmaz Güney çiftinin başlarına ne gelmiş ise, hep yaz aylarında gelmiştir… Mutluluklar da, acı gerçekler de dramlar da… Yılmaz Güney, 1972 yılı Nisan’ının birinde tutuklanmış ve eşi Fatoş’a acı bir “Nisan Bir” şakası yapılmıştır… Daha sonra, 2 yıl l ay 20 gün tutuklu olarak Selimiye’de kalan sanatçıyı, eşi haftanın belli günlerinde ve hiç aksatmaksızın ziyaret etmişti… Biri içerde, biri dışarıda süren evlilikleri, tekrar 1974 Mayıs’ın Pazartesi’ne rastlayan 20. gününde noktalanmıştı. Yılmaz Güney artık hürdü ve eşi Fatoş için, cezaevi ziyaretleri bitmişti…

Oysa bitmeyen bir şey vardı kadın için… Hayat devam ediyor ve dramları, çok beğenilen piyesler gibi tekrar sahneye koyuyordu.

Yeşil gözleri buğulu kadının hayat adlı gerçek dramına 13 Eylül Cuma gecesi saat tam 23.00’te bir sahne daha ekleniyordu… Cuma günü için uğurlu derler, fakat felek oyununu oynamış ve Cuma’yı 13’e getirmişti… Yılmaz Güney tutuklandı…

Ziyaretler başlamıştı… İstanbul’dan sonra Adana, sonra Ankara alıyordu sahneyi… Ve şu anda tutuklu olan Yılmaz Güney’i ziyarete giden eşi Fatoş Güney, dün bu dramın sahnelerinden birini daha tekrarlıyordu… Eşine temiz çamaşır getirmişti… Avluda öteki ziyaretçilerle beraber idi… Bir sigara yaktı, yansına geldiğinde içemeyeceğini anlayarak attı yere… Tam bir saat bekledi ve izin çıktı… Girdi, yarım saat kadar görüştü. Ve içerden çıkarken, acemi değil de talimli erler gibiydi… Kendisinin de sayısını unuttuğu bir ziyaret daha biterken: “Alıştım sanki… Talimli gibiyiz… Küçük Yılmaz’a bir şey söylemedik… Babasının tekrar askere gittiğini sanıyor… Yılmaz iyi… İçerde İngilizce çalışıyor… Endişe’nin senaryosunda bazı değişiklikler yapacakmış” türünden kesik kesik anlatıyordu…

Cezaevinin soğuk taş duvarlarında gardiyanların gür sesi yankılar yapar:

“…… Ziyaretçin var!”

 

Adam bilir kimin geldiğini-.Çünkü gelen hep aynı kadındır… Yeşil gözleri buğulu, yeşil gözleri özlem dolu… Kep aynı kadın… Günlerce, dakikalarca, saniyelerce özlem dolu…”

YUMURTALIK CİNAYETİ SONUÇLANIYOR

Yumurtalık’ta hâkim Sefa Mutlu’nun öldürülmesiyle sonuçlanan olayın duruşması nihayetlendiğinde. Yılmaz Güney suçlu ve 18 yıl hapse mahkûm oldu…

Yarım kalan “Endişe” adlı filmi yardımcısı Şerif Gören tamamladı…

Güney, cezaevindeyken de sinemayla ilişkisini sürdürdü. En ince ayrıntısına kadar yazıp oluşturduğu ve çekimini içeriden denetlediği senaryolarından Sürü (1978) ve Düşman (1979) Zeki Öktem, Yol (1981) Şerif Gören tarafından filme alındı.

İSPARTA CEZAEVİNDEN YURT DIŞINA KAÇIŞ!..

Yılmaz Güney, 1974’ten 198l’e kadar cezaevinde mahkûm hayatı sürdü. 1981’de esrarengiz bir şekilde Isparta Cezaevi’nden kaçarak yun dışına çıktı… Çeşitli Avrupa ülkelerinde, özellikle Fransa’da yaşadı… Filmleri birçok uluslararası ödüller kazandı…

Türkiye’ye dönmesi için yapılan çağrılara uymayan Güney, 1983’te yurttaşlıktan çıkartıldı. Filmleri sıkıyönetimce toplatılarak gösterimleri yasaklandı. Bu yasak, 1992’ye kadar sürdü. Türk sinemasının bir dönemine damgasını vurmuş olan, “kabadayı yapılı” ve birçok kabadayıdan daha fırtınalı bir yaşam sürmüş olan Güney, İtalyan yeni gerçekçiliğini ve Amerikan Western’ini Anadolu halk geleneğiyle birleştirmiş, halkın duyarlılığını bütün zenginliğiyle perdeye aktaran bir sinema dili geliştirmiştir. Etkili bir şiirselliğin ve gerçekçiliğin görsel bir zenginliğe eşlik ettiği yapıtlarında üst düzeyde bir renk kullanımı vardır. Güney, kendisinden sonra gelen Türk Ünlü yönetmenleri üzerinde önemli ölçüde etkili olmuştur…

Yılmaz Güney, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 9 Eylül 1984 tarihinde genç yaşta (47) Fransa’da hayata gözlerini yumdu ve Paris’te defnedildi.

Eşi Fatoş Güney, Yılmaz Güney’in anısını canlı tutmak, yaşatmak ve sanat anlayışını geliştirip yaygınlaştırmak amacıyla ‘Yılmaz Güney Sanat ve Kültür Vakfı adıyla bir vakıf kurmuştur…

BABALAR DÜNYASININ BİR BAŞKA EFSANESİ:

ALAATTİN ÇAKICI!

Son yıllarda adı gerek görsel, gerekse yazılı medyada en çok duyulan, Türkiye, hatta dünya çapında tanınmış bir addır Alaattin Çakıcı…

Onun için “Babalar âleminin efsane ismi” yakıştırmasını yapanlar, sanırım bu yakıştırmalarında pek haksız sayılmazlar. Şu günlerde orta yaşının üzerine doğru ilerlemekte olan Alaattin Çakıcı, gerçekten de son 20-25 yılda mafya ve babalar âlemine damgasını vurmuş bir kişiliğe sahiptir…

Alaattin Çakıcı, aslen Karadenizlidir, Trabzonludur…Babası Ali Çakıcı, kan davası  nedeniyle Trabzon’un Fındıklı köyünden gelerek İstanbul’a 1960’Iarm başlarında yeni yeni oluşup gelişmeye başlayan “Gültepe’ye yerleşti…Ali Çakıcı da bileğine kuvvetli, gözü kara biri olarak ün yapmıştı… Dönemin ünlü kabadayıîarı arasında onun da adı ilk sıralarda geçiyordu…

Ali Çakıcı’nın en sevdiği varlık ise, onca çoluk çocuk arasında en fazla yaramaz itaattin idi… Alaattin, daha ilkokul sıralarında ikide bir kavga çıkartması, kendisinden yaşça büyüklerle bile dövüşmekten çekinmemesiyle yakınlarına. Öğretmenlerine illallah dedirtmiş, bu yüzden bir iki kez okul değiştirmek zorunda kalmıştı… Küçük Alaattin’in bir özelliği ise, kavgacılığı kadar zeki, akıllı ve de soğukkanlı oluşuydu…

Alaattin Çakıcı’nın yaşı 16 – 17’ye geldiğinde, onu Gültepe semtinde hemen hemen büyük-küçük herkes tanıyordu… Geleceğin uluslararası nitelikteki babası Alaattin Çakıcı’nın nâmı daha o yaşlarda hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı…

Ama, ilk önemli vukuatını 17 yaşlarındayken işledi. Bir İETT görevlisinin mahalledeki kızlardan birine sarkıntılık yapmaya yeltenmesi kanına dokunmuş, adamın suratını çarşamba pazarına çevirerek anasından doğduğuna bin pişman etmişti.

Alaattin’in “yaramazlıkları” askerdeyken-de sürüp gitti. Bu nedenle vatani görevlerini yurdun çeşitli yörelerinde yapmak mecburiyetinde kaldı. Zira her vukuatının ardından bir başka yere sürgüne gönderilip durdu. Gittiği yerlerden biri de sınır ilimiz Edirne idi. İlginç bir rastlantı Alaattin Edirne’de askerlik görevini ifa ederken babası Ali Çakıcı1 da, bir cinayeti azmettirme suçundan dolayı Edirne Kapalı Cezaevinde yatmaktaydı. O sıralarda mahkûmlardan biri, Ali Çakıcıyı bilinmeyen bir nedenden dolayı şişle hafif yaraladı. Mehmet adındaki mahkûmun bu eyleminden dolayı aldığı karşılık olağanüstü ağır oldu. Edirne Canavarı Mehmet diye anılan mahkûm, Ali Çakıcı’nın tayfası olduğu öne sürülen Hızır adlı biri tarafından cezaevinde kıstırıldı ve iki bacağı birden kırıldı!..

Alaattin Çakıcı’nın askerden tezkere alması, İstanbul Gültepe’de bir “Kahvehane” işletmeye başlaması, ülkücülüğü benimseyerek Ülkü Ocakları ile haşır neşir olmaya başlaması, 12 Eylül 1980’in hemen öncesi yıllara rastlar. O dönemde, tüm yurt sağ-sol diye iki zıt kampa bölünmüş, birbiriyle kıyasıya çatışmaktadır. Çakıcı, sağ cenahta, Ülkücüler’in saflarına mevzilenmiştir ve çıkan çatışmaların hemen hepsinde “önemli işler” yapmaktadır. Ve kısa sürede Gültepe semtinin büyük kesiminde sadece Ülkücüler’in borusu öter duruma gelmiştir. Alaattin Çakıcı’nın geniş ailesinde zaten Ülkücü olmayan hemen hemen yok gibidir. Bu nedenle “Çakıcı ailesi” tüm fertleriyle birlikte sol militanların boy hedefleri haline geldi… Nitekim Alaattin’in amcasının oğlu Necati Çakıcı Gültepe’deki dükkânında TİKKO mensubu solcu militanlar tarafından katledildi. Tarih. 18 Eylül 1978’i gösteriyordu… TİK-KO militanları, aynı tarihte işi daha azıtarak Çakıcı’nın çok sevdiği küçük kardeşi Gamze’yi bile vurup üzerine benzin dökerek yakmak istediler. Ama, bir mucize eseri küçük Gamze bu olaydan hafif yarayla kurtuldu… Ancak, solcuların Çakıcı ve ailesi efradına karşı giriştikleri saldırıların ardı arkası bir türlü kesilmedi. Evler, iş yerleri kurşunlandı, bombalandı…

Şunu hemen belirtmek gerekir ki tüm bu saldırıların hiçbiri yanıtsız kalmadı. Hepsi karşılığını ağır şekilde gördü.

ŞİŞLİ SUİKASTI

1979 yazında Alaattin Çakıcı’nın aldığı tüm önlemler bir sonuca ulaşmadı ve Şişli’de solcu militanların suikastine uğrayarak çapraz ateşe tutuldu. Çakıcı, saldırıya silahını çekip yanıt verdi ama tam beş kurşun yarası almaktan da kurtulamadı. Tüm bunlara rağmen yaralan ölümcül olmadığından gerekli tedaviden sonra sağlığına kavuşup kendini toparladı, tekrar kendisine candan bağlı arkadaşlarının başına geçti…

Artık Alaattin Çakıcı ülkücü camianın sadece Gültepe’de değil, tüm İstanbul’da “En birinciye gelen bir numaralı delikanlısı” idi…

Baba Ali Çakıcı ise 1980’in Mayıs ayında Dev-Sol militanları tarafından bir pusu sonucu katledildi… Bu olay, Alaattin’in solculara eylemlerine hız vermesine neden oldu…

İKİ YIL SÜREN TUTUKLULUK

12 Eylül 1980 darbesinin ardından tutuklananlar arasında Alaattin Çakıcı da vardı…

Ortada kesin bir delil olmamasına karşılık, onun en yakın arkadaşlarından birisinin “Çakıcı. Şişli Bölge Sorumlusu idi. Biz eylemleri devleti savunmak için değil, kendimiz için yaptık, başımızda da Alaattin vardı. Her şeyi o planladı” mealinde ifade vermesi üzerine Sıkıyönetim güvenlik güçlerince yakalanan Alaattin, tutuklandı ve çevresindeki ülkücü kimi arkadaşlarıyla birlikte yargılandı…

Çakıcı’nın cezaevi günleri 1982’ye kadar, yaklaşık iki yıl sürdü.

1982, Türkiye için özellikle “ekonomik etkinlikler” ve dahi “ekonomik suçlar” bakımından oldukça “ilginç” bir yıldı… 1982. “ekonomik” yönden olduğu kadar “sosyal ve siyasal yönden”de, “mafya ve babalar” yönünden de hayli “ilginç” bir yıldı… O yıl, ülkede askeri yönetim vardı ve ünlü “Banker Kastelli skandalı” da aynı yıl patlak vermişti. Bu nedenle 1982’de olup bitenlere kısaca da olsa, şöyle tarih sırasıyla bir göz atmakta, olup bitenleri daha iyi kavrayabilmek ve en sonunda sözü yine “Çakıcı ve eylemlerine getirmekte yarar vardır…

İşte Ocak-Aralık 1982’te kısaca olup bitenler:

Mali Şube tarafından 14 gündür gözaltında tutulup sorgulanan Dündar Kılıç serbest bırakıldı (17 Ocak).

30 kişinin idamının istendiği THKP-C davası başladı (21 Ocak).

Eski Bakan Tuncay Mataracı 43 yıl 10 ay ağır hapis ve 787 milyon lira para cezasına çarptırıldı (17 Mart)

Sosyal Güvenlik eski Bakanı Hilmi İşgüzar 9 yıl 8 ay hapis ve 5 milyon 250 bin lira hapse mahkûm oldu (14 Nisan).

“Banker Kastetti Skandalı” mağdurlarına yapılacak ödeme planı belli oldu (4 Mayıs).

Kaçakçılık sanığı “Baba” Nejat Söyler yakalandı (1 Mayıs).

Banker Kastetti diye anılan Cevher Öz den eşi ile birlikte aniden İsviçre’ye kaçtı (20 Haziran).

Banker Kastelli’ye 220 bin kişinin para yatırdığı anlaşıldı (1Temmuz).

Altının gramı  2.000 TL’ye  fırladı (20 Temmuz).

İnci Baba” diye tanınan Mehmet Nabi İnciler’in de aralarında bulunduğu “İhale Mafyası” yakalandı (1 Ağustos).

“Viski Mafyasının başı Ağa Koç,  ölü olarak ele geçirildi (4 Ağustos).

Ankara Numune Hastanesinde 17 milyonluk  ilaç  yolsuzluğu  ortaya  çıkarıldı   (10 Ağustos).

Tunus’ta yakalanan Cevher Özden tutuklandı (8 Eylül).

Banker Kastetti,  Cevher Özden  15 yıl hapse mahkûm oldu.  İşte böyle bir yıldı 21 yıl öncesinin 1982 yılı…

Ve bu yıl hapisten çıkıp özgürlüğüne kavuştu Alaattin Çakıcı…

Öteki ülkücü arkadaşlarıyla birlikte… Ortam, ekonomik yönden hazırdı…Borçlar ödenmiyor, alacaklar tahsil edilemiyor, piyasada her gün yüz binlerce tahsil edilemeyen milyonluk çek ve senetler uçuşup duruyordu…

Çakıcı’da ise “nâm” denilen nesne, “yürüyüp gitmiş “ü…

O da gerekeni yapıp “çek-senet” işinde “racon” kesmeye başladı…

Çevresini inanılmaz bir beceriyle ve sadık, güvenilir adamlarıyla örgütlemişti Çakıcı…

İşte bu nedenlerle “İşlen” tıkır tıkır yürümeğe hem de çok “bereketli” bir biçimde yürümeye başladı…

Çakıcının kazanmakta olduğu paranın miktarını kimse bilmiyordu… –

Kendisi bile…

Artık hemen her gece âlemde, her gece bir eğlence yerindeydi… Gazinolara, gece kulüplerine sıkı korumaları ile birlikte, kalabalık bir tayfa grubuyla gidiyordu…

Çakıcı bu tür yerlerde ne isterse o oluyordu…

Bu, normaldi, olağandı… O, ne isterse o olurdu…

Ama, eğlence yerlerindeki şarkıcılardan “Çırpınırdı Karadeniz” şarkısını istemesine bile gerek yoktu… Çakıcı ve efradı masalarına — tabu en öndeki masalar — yerleşir yerleşmez, hemen, derhal, anında “Çırpınırdı Karadeniz” mutlaka söylenirdi sahnedeki sanatçı tarafından…

Bazen de defalarca… Artık gece kulüplerinde, gazinolarda meydana gelen “olaylar” yalan ya da yanlış hep “Çakıcı” ile irtibatlandırılıyor ve Alaattin Çakıcı’nın nâmı, dalga dalga yayılmayı, kulaktan kulağa büyüyüp yoğunlaşarak sürdürüyordu… Artık, herkes birbirine anlatıp duruyordu:

Duydun mu, dün gece Şişli’deki bir gece kulübünde  şarkıcının  teki Alaattin’e  yamuk yapmış…

Eee, sonra?

Sonrası var mı? Çakıcı hemen Beykoz’u çakmış yanındakilere, “Çizin şunu!” diye…

Sonra?

Ne sonrası?.. Şarkıcı şimdi hastanede… Traş olurken yüzümü kestim diye gitmiş…

Bir başkası:

Kulüp sahibi Çakıcı’yı “Benden haraç istiyor.’” diye satıcılığa şikâyet etmiş.,.

Sonra?

Sonra ne olacak, tabii ki şikayetini kanıtlayacak bir şey gösterememiş ve en sonun da kuzu kuzu götürüp vermiş istenileni,

Ve bir başkası:

Biliyor musun dün gece gittiğim barda ne oldu?

Ne oldu?

Çakıcı ile adamları geldiler…

Eee?

Çakıcı,  “Çırpınırdı Karadeniz’i istedi…Ama barda bunu çalıp söyleyecek birileri yoktu… O zaman da Çakıcı bir başka parçayı istedi çalınması için … Ama üst üste beş kez çalınmasını istedi… Disjokey de çalamam efendim dedi…

Sonra?

Çakıcı’nın istediği parça üst üste beş kez çalındı… Disjokey ise hastanede… Sanırım iyileşmesi için bir hafta filan orda kalması gerekiyormuş… Adam, korkudan kimseden şikâyetçi olmamış, çok sarhoştum,  merdivenlerden yuvarlandım demiş…

Çakıcı hakkında öne sürülen iddiaların ardı arkası kesilmiyor, bunlara her gün bir yenisi ya söylenti ya da düpedüz gazete haberi olarak ekleniyordu…

Adı “Hayali İhracatçıların Babası”na çıkmış olan Turan Çevik’i haraca bağladığı, Nükhet Duru’nun eski sevgilisinin dükkânını kurşunlattığı, o zamanki FB yöneticisi Vefa Küçük’ün yazıhanesini bastığı, Ankara’da Türkeş’in aleyhinde konuşmaya yeltenen bir ünlü kabadayının kafasından aşağı bir bardak rakıyı boca ettiği bunlar arasındaydı…

ÇAKICI İLGİNÇ BİR EVLİLİK YAPITOR

Artık babalar âleminde nâmı iyiden iyiye yürümüş olan Alaattin Çakıcı ile zamanın en ünlü babası Dündar Kılıç’ın arası, elbette ki rekabet, sen-ben çekişmesi gibi nedenlerle adamakıllı açıldı. Çakıcıya göre Kılıç ununu elemiş, eleğini duvara asmıştı, artık onun modası geçmişti… Üstelik ikisinin de zihniyeti, dünya görüşleri birbirleri ile taban tabana zıttı. Dündar Kılıç sosyal demokrat denilebilecek bir kafa yapısına sahipken Atattin Çakıcı sıkı bir sağcı, dahası ülkücü idi.. Çakıcı -Kılıç: kapışması giderek büyüdü ve gazete sayfalarına yansıdı… Dündar, Alaattin için “Saygısız/” derken, Alaattin de onun için “Demode… Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” diyordu… Çakıcı kendisine artık adamakıllı güveniyor, adının etrafa korku saldığını bile bile pervasız adımlar atıyordu…

Çakıcı’nın böyle davranmasının bir nedeni de “MİT ile mevcut ilişkileri” şeklinde yorumlanıyordu… Yoğun söylentilere göre, Çakıcı birçok konuda “MİT bir odamı gibi” hareket ediyordu. Onun bu kuruluş ile ilişkisi olduğu yolunda gerçekten birçok kuvvetli emare, hatta kanıt da yok değildi. Nitekim o dönemlerde bir MİT elemanı olduğu bilinen eski BJK Başkanı Süleyman Seba’nın başkan seçildiği kongrelerden birinde “güvenliği” “Alaattin Çakıcı ve adamlarının sağladığını” bilmeyen kalmamıştı… Bu arada ünlü MİT mensuplarından bazı isimler, onunla birlikte anılır olmuşlardı…

1991 yılına gelindiğinde “Ülkücü Mafya Babası” şeklinde adı herkesçe bilinen Çakıcı’nın Özel yaşamında önemli bir değişiklik oldu… Bu tarihte Çakıcı; Betül, Eylül ve AU adlı çocuklarının annesi Gönül Hanımdan boşandı…Bu boşanmaya neden olarak yakın çevresi Çakıcı’nın Dündar Kılıç’ın kızı Uğur’a olan ilgisi gösterildi.Uğur, 10 yıl önce evlendiği Uğur (O da aynı adı taşıyordu) Özbizerdik’ten boşandı. Zaten, Özbizerdik, bir uyuşturucu davasından o sırada İspanya’da hapis yatmaktaydı..,

Çakıcı ile en büyük rakibi Dündar Kılıç’ın kızı Uğur arasındaki duygusal yakınlaşma Dündar’ın hiç hoşuna gitmedi. Ve Ömrü boyunca bunu hiç onaylamadı… Buna rağmen 1991 yılının Mayıs ayının ortalarında Alaattin Çakıcı ve Uğur Kılıç baba – ata memleketleri Trabzon’a gittiler. 20 Mayıs 1991 tarihi ise, Trabzon’da Alaattin – Uğur çiftinin nikâhlandıktan tarih oldu. İkisi de ikinci evliliklerini yapmışlardı. Genç evlilerin toplam beş çocuğu vardı. Zira, Uğurun ilk evliliğinden bir kızı, bir de oğlu bulunuyordu…

OLAYLAR HIZLA GELİŞİYOR

Alaattin Çakıcı’nın yaşadığı olaylar, 1991’den sonra olağanüstü bir hızla gelişti…

Artık sadece “mafya”’”babalar” dünyasında değil siyasetçiler ve bürokratlar arasında da nazı geçecek, lafını-ricasını dinletecek çok sayıda ahbabı, tanıdığı, çok sayıda “hatırlı kişi” vardı… Öte yandan çek-senet-tahsilât işleri tıkır tıkır yürüyor, artık dolarlar, marklar ‘yüz binler” ile değil “milyonlar” ile ifade ediliyordu..

Alaattin, Türkiye’deki işlerini daha rahat yönetmek ve de genişletmek amacıyla önce ABD’ye, ardından Avrupa’ya gitti… Türkiye’de kalmasına zaten hiç gerek kalmamıştı… Memlekette bıraktığı sağlam adanılan, geniş de bir teşkilatı vardı. Üstelik teknoloji ışık hızıyla ilerlemiş, ortaya “cep telefonu” denilen bir iletişim aracı çıkmıştı… Çakıcı da tüm işlerini yedi sekiz tane cep telefonu ile idare etti. Emirlerini telefonla verdi. Başkent Ankara’daki “hatırlı kişiler”le telefonla konuştu… Hatta, aile efradını eleştirdiği gerekçesiyle gazeteci Hıncal Uluç’un ayağından infaz edilmesi emrini telefonla verdi. Nitekim 4 Mart 1994 tarihinde İbrahim adındaki bir tetikçi Hıncal Uluç’u Levent’teki bir benzin istasyonunda bacağından kurşunlarken: “Bu kurşunlar Çakıcı abımın armağanı!” diye bağırdı… Çakıcı da zaten hemen ertesi gün medyaya verdiği (tabii telefonla) demeçte tetikçi İbrahim’i doğruladı:

Hıncal’ı ben vurdurdum!

Bu arada, bir söylentiye göre, aynı yılın Ağustos’unda Dev-Sol adlı solcu teşkilatın reisi Dursun Karataş’ı ortadan kaldırmak için eski arkadaşlarından Tevfik Ağansoy ile Brüksel’de bir araya geldi. Gelgeldim gerek Belçika, gerekse Almanya’da Çakıcı ve arkadaşı günlerce Karataş’ı aramalarına rağmen bulamadılar… Bu “iş”i de “MİT adına” yaptıkları söyleniyordu..,

1997’ye gelindiğinde bir yıl önce Türk kamuoyunu derinden sarsan ünlü “Susurluk Olayı”nın yankıları hâlâ sürüp giderken, Türkiye’de “Mafya-Babalar Alemi” ve dolayısıyla o sıralarda sık sık gündeme gelen Alaattin Çakıcı ile ilgili önemli olaylar cereyan etti…

Kısaca 1997 ve 1998’i anımsayalım:

5  Ocak   1997:   Susurluk Skandalı’nın yargıya İntikali bekleniyor.

Susurluk   Komisyonu’na   ifade   veren Özel   Tim’in   kurucularından   efsane   Yarbay Korkut Eken, devletin Abdullah Çatlıyı 12 Eylül 1980’den önce de kullandığını açıkladı.

 

7 Ocak: Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topalı öldürdükleri iddia edilen üç özel tim görevlisi hakkında gıyabi  tutuklama  karan verildi. Ertesi gün özel tim görevlileri teslim oldular.

14 Ocak: Üç özel tim görevlisi tutuklanarak cezaevine gönderildi.

17   Ocak:  TBMM   Susurluk   Komisyonu’nda ifade veren  Mehmet Ağar,  Abdullah Çatlıyı Mehmet Özbay adıyla tanıdığını söyledi.

 

2 Şubat: Susurluk için “Sürekli aydınlık için l dakika karanlık” toplu eylemi başladı.

12 Mart: Özel Harekât Dairesi eski başkanı İbrahim Şahin teslim oldu.

27 Mart: Ülkücü Baba diye tanınan Kürşat Yılmaz cezaevinden kaçtı.

4 Mart 1998 Susurluk’un kilit ismi “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Antalya Lara’daki evinden sonra eşinin ve çocuklanın yaşadıkları Ankara’daki evini de bir gazete ortaya çıkardı. Yeşil’den ise hâlâ hiçbir haber yok.

3 Eylül: Babalar âleminin ünlü ismi Alaattin Çakıcı’nın Fransa’da yakalanması,  karanlıkta kalmış birçok ilişkinin ortaya çıkmasına vesile teşkil etti.

Aynı gün (4 Eylül 1998) CHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Yavuz Ataç, Alaattin Çakıcı ve Mehmet Eymür’ün bir CİA görevlisiyle bağlantı içinde oldukları iddiasının Başbakan Mesut Yılmaz’ın yanıtlaması istemini yazılı soru önergesiyle TBMM gündemine getirdi.

MİT ile ilişkisi kesinleşen Alaattin Çakıcı’nın poliste 1981’e kadar 35 vukuatı olduğu ortaya çıktı.

24 Eylül Alaattin Çakıcı ile Devlet Bakanı. Trabzon Milletvekili Eyüp Âşık arasındaki görüşme bandının gazete ve TV ekranlarında yayınlaması,   siyaset kulislerinde büyük bir depreme yol açtı.

24 Eylül: TV kanallarının ana  haber bültenlerinde Alaattin Çakıcı’nın  telefon fihristi yayınlandı.Fihristte birçok siyasetçi ve iş adamının telefon numaralarının yer aldığı görüldü..

25 Eylül 1998: Fransa da yakalandıktan 38 gün sonra Nice’de ikinci kez yargıç karşısına çıkartılan .Alaattin Çakıcı, avukatları aracı lığıyla ‘temiz siyaset’ çağrısı yaptı.

30 Eylül 1998: Gazeteci Uğur Dündar,eski İçişleri Bakanı Meral Akşener’in Alaattin Çakıcıyı   kaçması   için   uyardığı   yolunda  6Temmuz 1997 tarihinde çıkan yazısı ile dört gün önce aynı iddiaya ilişkin yayınlanan bandı,    İstanbul   Devlet    Güvenlik   Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na teslim etti. Çakcıcı-Aşık Kaseti’nin ardından tüm gözlerin üzerine çevrildiği eski İçişleri Bakanı Murat Başeskioğlu, ‘Ben bakan olduğumda hazırlıklar yapılmıştı. Hatta ABD’ye ekip gönderilmesi için hazırlanan yazıda Akşener’in adı açılmıştı. Hükümet aniden değişince benim adım yazıldı. Onayı ben verdim.’ dedi.

2 Ekim 1998: Başbakan Mesut Yılmaz, Alaattin Çakıcı’nın MİT’te ve Emniyet’te adamları olduğunu belirtti.Ama, tüm bu olayların hepsi bir kenara, esas bomba 15 Ekim 1998 günü patladı! 15 Ekim 1998’de CHP’nin TBMM’de açıkladığı “Korkmaz Yiğit-Çakıcı” kaseti, başkent Ankara’yı kelimenin tek anlamıyla fena halde sarsmıştı…Artık, her şey ortaya dökülmüştü…

Dökülmüş ve şu hususlar bir bir aydınlığa çıkmıştı:

Türkbank ihalesine fesat karışmıştı.

İhaleyi Korkmaz Yiğit’in alması için Alaattin Çakıcı’nın araya girdiği saptanmıştı!

Bursa’da iş adamı Nesim Malki’nin katlinin de olayla ilişkili olabileceği anlaşılmıştı.

Mesut Yılmaz’ın Çakıcı’nın MİT ve Emniyette adamları olduğu yolundaki açıklamasına eklediği açıklama ise. İnsana küçük dilini yutturacak nitelikteydi. Zira, bu açıklamaya göre ‘Nesim Malki’ cinayetinde bir gecede 700 trilyon el değiştirmiş’…

“Türkbank Olayı” giderek adamakıllı dal-budak saldı. İş için içine Erol Evcil, Hayyam Garipoğlu ve Cavit Çağlar’ın da adları karıştırıldı…

Nihayet Kanal 6”yı o zamanlar satın alan Korkmaz Yiğit, ekranlara çıkıp zamanın Başbakanı Mesut Yılmaz hakkında ağır ithamlarda bulundu.25 Kasım’da Yılmaz Hükümeti TBMM’de düşürüldü…Bu, “mafya-baba etkinliğinin” olumsuz gücünün ne kadar büyük olduğunu açıkça ortaya koyan bir “üzücü olay” olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı…

13 Aralık 1999’da Çakıcı Türkiye’ye döndü…

Kartal Cezaevi’ne konuldu…

Ve belli bir süre yatıp, “gününü tamamladıktan” sonra özgürlüğüne kavuştu…

Çakıcı, artık adını yaşa-dışı hiçbir şeye karıştırmamaya Özen göstererek sürdürmektedir…

Tabii, yine de bir “Baba” olarak anılmak suretiyle…

JUAREZ MEMET, PRENS MÜŞTAK VE KARİKATÜR DURAN…

“Juarez Memet’, “Aksaraylı Prens Müştak” ve “Adanalı Karikatür Duran” belki birer — günümüz anlamıyla — “baba” değillerdi, “mafya” hiç değillerdi, ama üçü de “delikanlı” ve âlemde sözü – sohbeti geçen, gereğinde “Kabadayı” kişilerdi… Üçünün ortak özelliği ise, tüm bu saydıklarımın dışında, üçünün de “insani değerlere önem veren” ve dahi “nüktedan”, “espri sahibi’ kişiler oluşlarıydı…

Yeryüzünde kendisine “karikatür” lakabı verilmiş, rahmetli “Adanalı Karikatür Duran”dan başka bir “kabadayı”, başka bir “âlem İnsanı” olduğunu hiç sanmıyorum…

Karikatür Duran, sadece âlemin tabiriyle “delikanlı bir kabadayı” değil, kendine göre “ince raconları olan bir gönül adamı”, “Masalların aranılan bir sohbet ustasıydı”…Onunla ilgili bir öyküyü, 1971 yılında yitirdiğimiz bir zamanların ünlü tiyatro-sinema sanatçısı ve şairi Cahit Irgat’tan dinledim…

Şöyle ki:

Cahit Irgat, bir süreliğine Adana Şehir Tiyatrosu’nda oyuncu olarak görev yapmıştı… İşte o günlerde Adana’nın bu ünlü siması “Karikatür Duran” ile tanıştı… Irgat ve Duran, kısa sürede birbirleriyle kaynaşıp iki dost, iki sıkı arkadaş oldular, sık sık aynı içki masalarında buluştular… Laf aramızda, rahmetli Cahit Irgatın alkole karşı önlenemez bir zaafı vardı… Irgatın bir yönü de elinin çok açık, dolayısıyla da parasız oluşuydu…

Gel zaman, git zaman Cahit’in Adana Şehir Tiyatrosu’ndaki işi bitti… İstanbul’a dönmeden Önce Karikatür Duran, ona ve bazı arkadaşlarına mükellef bir ziyafet verdi… Ziyafetin ardından masadakiler Cahit Irgatı İstanbul’a uğurlamak üzere doğruca tren istasyonuna gittiler… Irgat, vagonuna yerleştirildi…. Trenin hareket vakti gelince Cahit Irgat trenin penceresine geçti ve tren ağır ağır hareket ederken arkadaşlarına onlarla vedalaşmak için el salladı… Başka Karikatür Duran olmak üzere, İstasyonda kalanlar da ona el sallıyordu…

İşte tam bu sırada Cahit Irgat, Karikatür Duran’ın kendisine doğru bir “şey” fırlattığını farketti… Fırlatılan “şey” sanatçının kulağının dibinden geçerek yere düşmüştü… Bu sırada da tren adamakıllı hızlanmıştı… Nitekim çok geçmeden Irgat’ı yolcu edenler yavaş yavaş gözden kayboldular…

Cahit Irgatın aklına Karikatür Duran’ın kendisine fırlattığı “şey” geldi… Eğilip yere baktı… Ayaklarının dibinde bir “zarf duruyordu… Eğilip zarfı aldı… İtina ile açtı… Mektubun içinde bir mektup, mektubun içinde de bütün bir “500 liralık” vardı… Mektup, “karikatür Duran” imzasının dışında iki kelimeden ibaretti:

“Güle güle arkadaşım”!..

Yılların aktörünün gözleri buğulandı… Kompartımanına doğru yürüdü…

Şunu hemen belirtelim, o dönemde 500 lira bir hayli önemli bir paraydı… Örneğin 1500-2000 liraya İstanbul’da mütevazı bir daire satın almak mümkündü…

 

AKSARAYLI PRENS MÜŞTAK!..

Günümüzün 40 yıl kadar öncesi Müştak, ya da âlemdeki adıyla “Aksaraylı Prens Müştak” İstanbul’un nam yapmış “rafine kabadayılarından”dı … Onu. o tarihlerde bir gazeteci olarak bizleri her sabah Dolmabahçe Camii’nin (Cami, o zamanlar Deniz Müzesi İdi) önündeki rıhtımdan alarak “Yassıada Duruşmalarını izlemeye götüren “Fenerbahçe” şehir hattan vapurunda tanımıştım. Aksaraylı Müştak, ünlü 6/7 Eylül Olayları ile ilgili olarak açılan ve aynı adla anılan davada tanıklık yapacaktı…

Gerçekten bir “prens gibi” giyinmişti… Nitekim, o zamanlar Milliyette çalışan Çetin Al-tan, ertesi gün “Prens Müştak” diye bir yazı yazmaktan kendini alamadı… Evet, gerçekten bir prens gibiydi Müştak. Ama, “Kendine, alemine göre bir prens”… Lacivert takım elbise (kruvaze), kolalı beyaz gömlek, düz bordo, üçgen bağlanmış kravat ve de mendil cebinde bir beyaz ipek mendil…    Ayaklarında koyu bordo, süet ayakkabılar ve tabii beyaz çorap…

Duruşmada dinlenme sırası Aksaraylı Prens Müştak’a gelince, daha kimlik tespitinde. Müştak tam bir “Aksaraylı bıçkın delikanlı şive ve tavrıyla” konuştuğu ortaya çıktı.

Yassıada Yargıcı Salim Başol sordu:

Seni 6/7 Eylül olaylarından sonra Emniyet gözaltına almış, öyle mi?

Öyle hâkim bey/

Peki, niye gözaltına alındın?

Valla pek anlayamadım hâkim bey…6/7 Eylül’de ortaklık kırıp dökülmüş,  mallar yağmalanmış, kapanın elinde kalmıştı…

Eee?

Övünmek gibi olmasın hâkim bey, “semt delikanlısı”  olduğumuzdan  bizi  de piyastos edip … Başol, Müştak’ın lafını kesti:

Ne edip, ne edip?..

Piyastos hâkim bey, yani şey… Yakalayıp doğru nezarethaneye postaladı polisler…

Senden başkaları da var mıydı?

Bir dolu insandık…

Kimler vardı mesela?

Vatla hakim bey, ben ı>ardun… Kocamustafapaşalı Ali Hüsnü vardı, Samatyalı Orfanoz Orhan vardı. Tophaneli İnşallah Aturi vardı, Beşiktaşlı Alcapon Niyazi vardı, Üsküdarlı Ölük Ramazan vardı… Sonra, Paşa-bahçeli Jilet,..

Yeter!,.. Anlaşıldı.., Peki, nasıl kişilerdi bu saydıkların?

Aksaraylı Prens Müştak’ın yüzü hafiften kızardı…Bir iki yutkunduktan sonra Salim Başova şu yanıtı verdi:

Valla hakim bey, ne yalan söyleyeyim…En iyileri bendim!..

 

Bir başka Müştak öyküsü:

O zamanlar Aksaraylı Prens Müştak, Aksaray’daki Van garajında “bir nevi müdürlük” yapıyordu… Türk bohem dünyasının gelmiş geçmiş en renkli simalarından rahmetli Hayalet Oğuz’un (Oğuz Alpaçin) yakın arkadaşlarından biriydi. Zaten, tüm arkadaşları “yakın arkadaş” olan Hayalet Oğuz, kendini bildi bileli 42 kilo idi… Tam 42 kilo…Ne eksik ne fazlaydı… Bir türlü 43 kiloya çıkamamış, hep öyle sıska, dal gibi, hayalet gibi kalmıştı… Bu durumu, herkese anlattığından, herkes de onun 42 kilo olduğunu bilirdi.

Bir gün Çiçek Pasajı’nda o zamanlar Sev-İç Birahanesi’nde çalışan “Entelektüel Cavit” kendilerine bira getirip götürürken Hayalet Oğuz Aksaraylı Müştak’a şöyle dedi:

Biliyor musun Müştak, bugün 43 yaşıma girdim,’

Müştak gülerek:

Tebrik ederim, dedi, demek yaşın kilonu aştı nihayet!

“BABALAR” VE MÜŞTAK!

Aksaraylı Prens Müştaka bir gün. bir arkadaşı, adlan yeni yeni duyulmaya başlamış, günümüzdeki “babalardan birkaçının adlarını sayarak, bunlar hakkında ne düşündüğünü sordu.

Müştak, şu yanıtı verdi:

Onlar da benim oynadığım sahada oynuyorlar, ama, onlarla benim aramda birçok fark var!

Ne gibi?

Onlar henüz amatör, bense profesyonelim. .. Onlar, delikanlılık dünyasının, âlemin kanunlarına uymak zorundalar; bense, kendi kanunumu kendim koyarım… Onların gözü daha çok paradadır, benim gözümse arkadaşlıkta, dostlukta, muhabbette ve harbi delikanlılıktadır. Onlar haraç alırlar… Ben almam; haraç,benim tarafımdan alınmaz, bana verilir… Ama, benim aldığım aslında haraç değil, bir görevin karşılığıdır… Ben yeryüzündeyim, o adını saydıklarının çoğu ise yerin altındalar… Ben aydınlığım, onlar karanlık… Ben harbiyim, onlar değil… Bu kadar fark yetmez mi arkadaşım?..

 

LAKAP MESELESİ VE MÜŞTAK

Bir gün bir arkadaşı Müştaka yine sordu:

Yahu Müştak, sizin âlemde herkesin bir lakabı var… Örneğin, temiz ve şık giyindiğin,üstüne başına özen gösterdiğin  için sanırım “Prens” diyorlar sana… Sence, sizin alemde en ilginç lakap kimin?

Müştak güldü ve şöyle dedi:

“Şişli Güzeli Tatar Sulhiye’nin Gaddar Katili Kocamustafapaşalı Örümcek Nazım” lakabı… Bence en ilginç lakap onunki…

Ve Müştak, Nazım’a niçin “Şişli Güzeli Tatar Sulhiye’nin Gaddar Katili Kocamustafapaşalı Örümcek Nazım” denildiğini anlattı:

Yıllar önce onu bir kahvede tanıdım… Kumkapılı, kendi halinde bir Ermeni idi Agop… Sansın, orta boylu, yakışıklıca, gri gözlü, sakin, şaka kaldıran, hoşgörü sahibiydi… Şaka kaldıran dedim ya, kahvede ona takılmayan yoktu:

Söyle bakalım Agop, siz o kadar erkekmişsiniz ki, kadınlarınızın bile bıyıkları varmış… Öyle mi?

O

Agop, yahu ne icaba diliniz var…O güzelim “gül’e “vart’ diyorsunuz!.. Vart, vart, vart!..Bisiklet koması mı öttürüyorsunuz be mübarekler…Böyle işte… Takılmaları, sataşmaları hep gülüp geçiştirirdi Agop….

Anlatıldığına göre, bir zamanlar çok zenginmiş… Ünlü bir lastik tüccarıymış… Hanı, dükkânı, oteli varmış… Beyoğlu’nda her gece bir pavyon kapatır, hovardaca, vur patlasın-çal oynasın yaşayıp gidermiş… Despina adlı bir de Rum sevgilisi varmış… Sevgilisi, kendisine bir “şey” armağan etmesini isteyince, tutmuş otelini kadının üzerine yapmış… Sonra da iflas edip hanı, dükkânı elinden gidince, kadın yüz çevirmiş kendisinden; “Ben Agop diye birini tanımıyorum” diye haberler göndermiş… Bu “miş”li “geçmişti” olayı anlatanlara:

Eee, derdi Agop, ne yaparsınız; dünyanın değişmez kuralıdır: Kıyakçılığın sonu ayakçılıktır!

Agop, artık gerçekten “ayakçılık” yapıyor, kahveyi yazıhane gibi kullanıyor, birkaç eski lastik tüccarı arkadaşının “koltuk çıkması”yla, gündelik otel, yemek, içki parasını, aldığı komisyonlarla zar-zor çıkartıyordu…

Agop’un bir yanı da çok iyi “Külhanbey ağzı” konuşabilmesiydi. Eski Aksaray, Fatih, Şehremini, Beşiktaş, Üsküdar kabadayılarını çok iyi taklit eder, örneğin tıpkısına tıpkı Çeşme meydanı Arap Reyhan ya da Fatihli Saraç Niyazi falan gibi konuşurdu:

Hiyeeeet! Dağılın lan Benim adım Kerim, topunuzu zedelerim/ Benim adım Nâzım,size para ne lazım?.. Sökülün paralan.’… gibilerden laflar edip milleti güldürürdü…

Kahvede bizim âlemin adamı olsun-olmasın hemen herkesin bir lakabı vardı: Kâhya Zil Kemal, Mösyö Demir, Yahya Kaptan, Küçük Ayasofyalı Sulu Niyazi, Sirkecili Kibar Mahir, Boksör Kör Kenan gibilerden…

Agop, günlerden bir gün, eski kabadayıların taklidini yaparken, delikanlı eskilerinden Ankaralı Karga Cemal sözünü keserek sordu:

Bir dakika Agop, bir şey diyeceğim!Agop sustu ve sordu:

Yine ne var Karga?

Bu kahvede herkesin bir lakabı var, tamam mı?

Var, tamam… Ne olacak?

Ama senin yok:.’

Nasıl yok?..  Bana lastik tüccarı Ağıp derler!

Boşver, boşver!.. O eskidendi… Geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler… Sana asıl şimdi şöyle fiyakalı bir lakap bulmak gerek!

Yahu bırak dalga geçmeyi ben lakap filan istemem!

Yok yok… Bundan sonra senin de bir lakabın olacak… Hem de anlı şanlı bir lakap…

Neymiş o?

O lakap şu; “Şişli Güzeli Tatar Sulhiye’nin Gaddar Katili Örümcek Nazım”!..  Agop, her* ne kadar “Yapmayın, etmeyin; böyle bir lakapla başım derde girer!” dediyse de Karga Cemalin önerisi öylesine tutulup benimsendi ki, Agop o günden sonra her tarafından “Örümcek Nazım”, “Şişli Güzeli Tatar Sulhiye’nin Gaddar Katili Kocamustafapaşalı Örümcek Nazım” diye anılıp, çağrılır oldu…

Kendisine bu dehşet verici lakap takıldıktan birkaç hafta sonra Agop kahveden içeri hışımla girdi bir gün… Bir elinde kocaman bir sopa tutuyordu… Bir gözü mosmor, anlı sargılıydı …

Bas bas bağırdı kahvenin orta yerinde:

Nerede o Karga Cemal?.. Mahvedecem onu!… Dün akşam Aksaray’da bir meyhanedeydim… Adamın biri yontma geldi, “Örümcek Nazım sen misin?” diye sordu…”Evet!” dedim… Adam bana bir sopa, bir sopa… Güç kaçtım meyhaneden… Meğer hakiki “Örümcek Nâzım” o imiş ve gerçekten adam Şişli Güzeli Tatar Sulhiye’nin katiliymiş…Bütün bunlar Karga Cemal yüzünden geldi başıma… Öldüreceğim onu/..

Karga Cemal bereket yoktu o gün kahvede…Ve tabii Agop Cemali öldürmedi..,Ama o günden sonra kimse de ona “Örümcek Avazım” demedi…

FERİKÖYLÜ ŞOFÖR JUAREZ MEMET!..

Bundan 20-25 yıl önce en yakın arkadaşı “Karga Fikret” ile birlikte, Trakya yollarında kamyonu içinde aşın soğuktan donarak yaşamını yitiren “Feriköylü Juarez Meme?, bir “Mafya mensubu”, bir “Baba” değildi ama, hem resmen hem de gayrı resmi olarak “delikanlı” ve de “deli kabadayı” bir ilginç âdemdi… Ehliyetnamesini “Trafik Şubesi’nden değil, “Belediye Zabıtası”ndan almış (Eskiden trafik ehliyetleri Belediye tarafından verilirdi) kıdemli İstanbul şoförlerindendi… Hem taksicilik hem de ünlü bazı kişilerin özel şoförlüğünü yapmıştı…

Juarez, şimdi artık açık olmayan Şişli’deki ünlü “Suna Kahvehanesi” ve Çiçek Paşa’nın müdavimlerindendi…

Kimlerin şoförlüğünü yapmamıştı ki… Benli Belkıs, Şevket Mocan, Necmettin Sadak..

“Juarez” lakabı, Meksika ihtilalini konu edinen “Juarez” adlı filmi on beş yirmi kez seyrettiğinden ve de sahsın bir Meksikalıya (artık ne demekse) benzetildiğinden takılmıştı kendisine… Bileğine kuvvetli olduğu kadar zekâsı ve yaptığı esprilerle de ünlüydü Juarez Memet…

HASTA KİM?

Juarez Memet, bir gün arabasını ters yola sokmuş sürüyordu…Kendisini önceden tanıyıp bilen bir trafik polisi durdurup sordu:

Niçin ters yola girdin? Hayrola Juarez,ne var?

Juarez, anında yanıt verdi:

Hasta var abi,  hastaneye yetiştireceğim!

Trafik polisi hayretle yine sordu:

İyi ama, arabanda senden başka kimse yok ki?

Juarez’in yanıtı çok kısa oldu:

Hasta benim abi’

BONJUR!

Juarez Memet çok sevdiği arkadaşlarından tiyatro yazan Aydın Ant, bir gün aklına nerden estiyse:

Juarez, dedi, sen çok efendi insansın,birçok: kültürlü kişinin bulunduğu bir çevrede yaşıyorsun. Kabadayısın üstelik… Gel, kendi ne biraz çekidüzen ver!

Juarez merakla sordu:

Ne yapayım yani?

Mesela İngilizce öğren… Fransızca öğren!

Juarez bu… Birkaç gün allem edip-kallem edip tanıdıklarından beş-on kelime İngilizce ve Fransızca Öğrendi…

Tesadüf, bir bayram sabahı Bayram Namazı’na Şişli Camii’ne gitti… Camie girdi… Biraz ilerledi… Kalabalıktan biraz yürüdükten sonra sağına dönüp şöyle dedi:

Bonjur Cemaat-i Müslim’in!

Ardından solundakilere seslendi: Selâmünaleyküm everybody!

KARA VE AK

Yıllarca hemen her gün (Cuma günleri ve Ramazan ayı dışında) içki içmiş ve birden ansızın bırakmıştı içkiyi Juarez Memet… Ama, meyhanelere gitmeden de edemiyordu. Bir gün gene gitti. Arkadaşları kadehleri yuvarlayıp dururken o içkiyle dudağını bile ıslatmıyor, gelgelelim birini söndürmeden ötekini yakıp fosur fosur sigara içip duruyordu…

Biri, durumu görüp sordu:

İçkiyi bıraktın, anladık…Şimdi de niye ha babam, de babam sigara içip duruyorsun?

Juarez şu yanıtı verdi:

Ne yapalım, yıllarca karaciğer üstüne çalıştık: biraz da akciğer üstüne çalışalım dedik/

TBŞŞBEE!

Herkes 1960’lı yıllarda yediden yetmişe birçok kişinin ağzından düşmeyen “Yeşşe’nin, ‘Temem’in, “Bilakisin, “İcabında”nın o zamanlar Adanalı Tayfur filmleri seyirci ve hâsılat rekorları kıran Öztürk Serengil’e ait olduğunu sanır…

Değildir!…

Mücahit Oflu oğlu, Öztürk Serengil’in filminde seslendirme yaparken senkronu tamamlamak için Juarez’den duyduğu “Yeşşeeei” lafını kullanmış ve bu söz öylesine tutmuş, öylesine yayılmıştır ki, bundan sonraki filmlerde Öztürk Serengil neredeyse “Yeşşeeeî” siz cümle söylemez olmuştur…

“MAFYA” – “BABALAR” NE DURUMDA?

Yıl 2003,.,

Türkiye’de babalar ne durumda, mafya ne durumda dersiniz?

Siz bakmayın dört-beş hafta önce bir Emniyet Müdürü’nün -dili sürçüp- “Mafya şerefli iştir!” seklinde inanılmaz derecede tuhaf bir söz sarf etmesine…

Türkiye’de artık bir zamanların “külhanbeyleri”, “tulumbacılar”, “kabadayılar” dönemi nasıl ufak-ufak erozyona uğrayıp bitmişse, tükenmişse “mafya” da “babalar”da bitmiştir, tükenmiştir…

Belki de demode olmuşlardır… Son kullanım tarihi geçip gitmiştir… Dinozorlaşmışlardır… Amaaa…

Kimse, oh aman ne iyi, “mafya bitti”, “babalar ortadan kalktı” diye düşünmesin…

Artık bizim aslanlar gibi “hortumcularımız”, “suç amaçlı çete örgütlerimiz”, “nitelikli dolandırıcılarımız”, “banka borinalarımız”, “milletin milyarlarca dolarını iç edip tüyenlerimiz”, “şu çoğu fukara 70 milyona milyonlarca değil, milyarlarca dolar borç yükleyenlerimiz” vardır…

“Mafya” da neymiş? “Babalar” da kimmiş? Allahallah!

DİZİ YAZILAR ROMANLAR MAFYA VE KABADAYILAR

Günümüzden çeyrek yüzyıl önce, yani “Mafya” kavramının, “Baba” unvanının âlemde yerleşip benimsediği günlerde. Türkiye’deki mafya, babalar ve kabadayılarla ilgili çok sayıda röportaj, dizi yazısı, hatta roman yayınlandı ve bunların hemen hepsi ilgiyle karşılandı. Bunlardan usta gazeteci Halit Çapın’ın Milliyette çıkan “Bir Kabadayı’nın Anatomisi” adlı dizi röportajı, gazetenin tirajının bile artmasına neden oldu. Çapın, bu röportajında ünlü kabadayı Dündar Kılıç’ı konu edinmişti.

  1. Sağlamer ise “Türk Mafîası” dediği ve “Belgesel Roman” olarak nitelediği bir roman yayınladı. Yazar, romanında olayları “aynen”, “bire bir” anlatırken, kişi ve mekân adlarının çoğu asıllarına benzer ya da paralel olarak değiştirmişti.

Hayli ilginç olan romanın giriş bölümü aynen şöyleydi:

BİRİNCİ BÖLÜM

KALE Kulübün zili, aşağıdaki erketenin düğmeye basmasıyla bir kez baykuş çığlığıymışçasına çaldı. Kürt Salih’in işlettiği bir kumarhaneydi Kale Kulüp. Tepebaşı’nda Kırmızı Sokaktaki 6 numaralı apartmanın beş katından ikincisindeydi. “Tehlike” demekti tek zil. İki zil ise, yeşil ışıktı; bir müşterinin ya da zararsız bir konuğun geldiğini haber verirdi. Erkete ile önceden saptanan şifre böyleydi.

Türk yeraltı dünyasının lügatinde, özellikle kumarhane ve randevuevi dış kapılarına dikilen gözcü ya da bekçinin adıydı erkete: Rumcadan alınmaydı ve “Geliyorlar” anlamın-daydı.

Tehlike işareti üzerine, polis baskını zannıyla masalardaki para, fiş, bono, barbut gibi suç alet ve delilleri derhal kaldırıldı. Panik havası dağılınca, iç kapıyı açmaya bizzat gitti Salih. İhtiyatla, usuldan araladı. Laz Kâni’nin melanet saçan suratıyla karşılaşınca, huzuru büsbütün kaçtı. “Keşke polisler olsaydı” diye geçirdi aklından. Yığınla adam öldürülmüş ya da öldürtmüş, üstelik kendisine diş bileyen Laz Kâni’nin gecenin köründe dostça bir ziyaret ya da hayır için teşrif etmediğinden hiç kuşkusu yoktu. Üstelik beş de fedaisini takmıştı peşine. Hepsi iki-üç cinayet işlemiş, tepeden tırnağa tabanca ve bıçakla donanmış, insan kılığında beş canavar.Ama telâşlandığına pek rastlanmazdı Salih’in:

“Selâmün aleyküm”

Cevap bile vermedi Laz Kani. Ürkütücü, meydan okuyan bir bakış fırlattı. Sonra “Buyur” filan beklemeden iç kapıyı omuzlarcasına daldı içeriye. Bir masaya kuruldu. Avanesi arkasında, ayaktaydı:

“Geç otur karşıma!”

Hır çıkarma niyetini iyice sezinlemişti Kâni’nin Salih. Uzlaştırıcı ve barışçı tabiatlıydı. Ama yiğitliğine, delikanlılığına gölge düşürülmesine müsamaha edemezdi. Çelik iradesiyle gene de alttan aldı. Yiğidin başına belâ, yüzde doksan dokuz lâfa aldırmaktan gelirdi. Bilirdi onu Salih:

“Emirle oturmam ben. Bir çay ya da kahve emreder misin?”

‘Viski” dedi Kani kumanda eder bir üslupla. Soğukkanlılığını hâlâ koruyordu Kürt:

‘Viski müşterilere. Dostlarıma çay ya da kahve.”

Dut gibi sarhoştu Kani. “Viski ulan, viski!” seklinde aşağılayıcı bir biçimde bağırınca, nihayet patladı Kürt Salih:

“Ulan sensin!”

Gerginlik had düzeye varmış, iş çığırından çıkmıştı. Çabuk sinirlenen bir kişiliğe sahip Kani, aptalca bir tehdit savurdu:

“Burayı başına yıkarım.”

“Bir bok yiyemezsin.”

Tartışma artık bir söz dalaşmasına dönüşmüştü. Karşılıklı küfürleşmeler gırla gidiyordu. Güneş görmemiş, hazmedilemeyecek cinsten küfürler, lânetlemeler. Kumarhanenin 30 kadar müşterisi ayağa kalkmış, sırtlarını duvara vererek, ölüm sessizliği içinde, kaçınılmazlaşan nihai hesaplaşmanın geleceği zamanı bekliyorlardı; heyecanla, korkuyla.

Tabancasını eline almıştı Laz. Zalim yüzünü delice bir anlam kaplamıştı. Belli ki yıldırmak, haysiyetini beş paralık etmek azmin-deydi Salih’in. Mertliğiyle ün salmış Salih gibi bir külhanbeyin yerine getirmesi düşünülemeyecek bir istekte bulundu küstahlıkla:

‘Yeri öp!”

Davudi sesi bıkkındı Salih’in.

“Ölüm yeri öper. Canımı alırsan yeri öperim”

İblisin ta kendisi olmuştu Kani: —“Canını alacağım senin.”

Silâhsızdı Salih. Solundaki kardeşi Muhittin de. Sadece sağındaki fedaisi, amcasının oğlu İhsan’da vardı tabanca. Başka türlü davranış mümkünse, kan dökmekten kesinlikle kaçınırdı Salih. Yumuşatıcı ‘Silâhını bırak. Alnımdan öp git…” lâflarının ağzından dökülmesiyle birlikte Kâni’nin tabancasının namlusunun ucunda ahreti gördü sanki. Bir panter içgüdüsü ve çevikliğiyle sol eliyle avuçladı sağır edici bir tarraka ile patlayan namluydu. Etrafa et ve kemik parçalan saçılırken kurşun delip geçti pençeyi andıran elini. İntihar gibisinden bir cesaretle uzaklaştırmıştı kurşunu gövdesinin hayati organlarından.

Aldığı yaranın daha acısını hissetmeden İhsan’ın uzattığı “Srnith Wesson”ı kaptığı gibi Kâni’nin başına yöneltip tetiğe dokundu Salih. Tam otomatik makinenin demir borusunun kustuğu beş mermi, adamın yüzünü nişan tahtasına çevirdi. “Gık” diyemeden olduğu yere yığıldı Kani; hemen teslim etti ruhunu . Fedailerinin açtığı ateşle İhsan da yaralanmıştı, Muhittin de. Her şey, saniyeden kısa değilse bile, çok uzun olmayan bir sürede olup bitmişti.

Elinden oluk gibi boşanan kanı umursamadan salonun ortasına fırladı Salih. Başkumandan ölünce, fedaileri sinmiş, çözülmüştü Kâni’nin. Tabancasını doğrultup haykırdı:

“Eller yukarı!…”

Arkasından kumarhane personeline talimat verdi:

“Kapıyı tutun. Kimse dışarı çıkmasın.”

Nefesleri kesilmiş donakalmıştı müşteriler. Keskin bir barut kokusu, her bucağa sinmişti. Gaddar, namert olsaydı, fedaîleri de pekâlâ temizleyebilirdi Kürt Salih. Yapmadı:

“Hepinizi affediyorum. Ama tek şartla.

Poliste, savcılıkta ve mahkemede doğruyu söyleyeceksiniz.”

Boyunları bükük, şeref sözü verdi hepsi. Artık polisi karşılamaya hazırdılar.

Ekip paldır küldür geldiğinde, hesapta olmayan bir fedakârlıkta bulundu İhsan. Güvenlik görevlilerinin duyabileceği bir şekilde seslendi Salih’e:

“İyi yapmadım mı Ağabey?’

Cevap vermedi duygulanan Salih. Sessizliği bile minnet duygusunu yansıtıyordu. Fedailerinin, namlı kabadayıların yaralamalarını, cinayetlerini üzerlerine almaları doğaldı yeraltı dünyasında. Öldürme fiili, nefsi müdafaaya girecek, sadece 11 aya mahkûm olacaktı İhsan. İsmi yeraltı dünyası ve polis çevrelerinde duyulmaya başlayacak Kürt Salih de, namlı kabadayılar arasına karışacaktı.

Namsız kabadayı, meyvesiz ağaca benzedi. Namın yaptığını sırasında ne para başarırdı, ne silâh. Nam bilekte bir altın bilezikti. Atsan atamazsın, satsan satamazsın. Bir kez kazandın mı, ölene kadar it gibi peşin sıra sürünür gezerdi. Kabadayılık bir Hak vergisiydi.

Karakedi, Arnavut Küçük Recep’in bir kiralık katile öldürtülmesi üzerine geçmişti. Salih ile Kâni’nin arasından. Arnavut Recep, Kâni’nin ortağıydı.

“Küçük” lâkabının verilmesi, Arnavut Recep isimli bir başka namlı kabadayının bulunmasıydı. Ona da, “Büyük” denirdi. Küçüğün Dolapdere, Büyüğün de Beyoğlu’nda borusu öterdi. Oralarda egemendiler anlayacağınız. Büyük ne kadar insancıl ve külhanbey ise, Küçük, aynı derecede kalleş ve şerirdi.

Arnavut Küçük Recep çok azıtmış, oraya buraya saldırıyordu son günlerde. Sadistti de. Korku belâsı yatağına giren iffetsiz kadınlar, ertesi sabah soluğu Emniyet Müdürlüğünde alırlar, sapık cinsel davranışlarından yakınırlardı. Orospuysalar onurları hiç yok değildi ya…

Arnavut Küçük Recep’in öldürülmesiyle zabıta da, yeraltı dünyası da rahat bir nefes almıştı ama, Kani yalnız kalmıştı. Oysa tüm İstanbul’a egemen olmak amacındaydı ve emelini tek başına gerçekleştiremezdi. ‘Herkes önümden çekilsin, ben yapacağım” diyordu pek yüksekten atarak. Vurucu, kinci, pis, manyak, hatta biraz deliydi. İhtirası aklından önde gidiyordu. Nüfuz bölgesi Beyoğlu’nda üç-beş kuruşluk kumar oynatıyor diye Tophaneli Yöndün Mehmet’i acımasız delik deşik etmişti Fransız Başkonsolosluğunun yanındaki helâların Önünde. Kısa boylu, biçare, çağanoz gibi bir adamdı yandım Mehmet. Atalarımızın “Eloğlu, (Zengin) diye diye insanı maldan, (Kabadayı) diye diye de candan eder” kerametini doğruluyordu Laz Kani. Yani iki tokat Yandım Mehmet’in bir daha Beyoğlu’na ayak basmaması için yeter de artardı bile. Geçtiği sokaktan en aman vermez sabıkalıları bile çakala rastlamış tavuklar gibi kaçırtacak kadar kinci ve vurucu olmuştu Kani- Ancak tüm kahredici niteliklerine rağmen, insanlara liderlik edebilecek hayvanca güçten, kişisel çekicilikten eser yoktu Kani’de.

Nihayet gizli bir hayranlıkla izlediği Kürt Salih’e yanaşmıştı. Hem çekiniyor, hem de takdir ediyordu esmer yakışıklısı, cesaret ve akıl karışımı kabadayıyı. Atletik uzun boyu, şık ve temiz giyimi, yeşil gözleri ile varlığını ister istemez kabul ettiren bir görünüm içindeydi Kürt Salih. Çevresinde sevilip sayılıyordu. Davranışlarında olağanüstü bir canlılık, içinde yaşadığı dünyayı avuçlan içine alırmışçasına bir hava vardı. Yürüyüşü, hafif yalpalayarak, hırçın denizi heybetle yaran ağır tonajlı bir tekneyi andırıyordu. Hemşehrileri bir Köroğlu, bir Robin Hood ya da bir İnce Memed’mişçesine sarılmışlar, bağlanmışlardı ona.

Kani “Gel beraber olalım. Yalnız, tek başına kaldım” demişti. “Onu yenemiyorsun, onunla birlik ol” ince hesabının payı büyüktü teklifinde. “Peki” cevabını verirken fazla tereddüt etmemişti Salih. Dile kolay, altı yıl beş ay yattığı hapishaneden 27 Mayıs affından yararlanarak henüz çıkmıştı. Parası suyunu çekmiş, etrafı tenhalaşmıştı. Biraz toparlanmak için zaman ve böyle fırsatlara muhtaçtı.

Anlaşmışlar, tokalaşmışlardı. Salih’in sıktığı Kâni’nin eli, sert, kuru ve ılıktı.

Tutmuşlar, İstiklâl Caddesi, Mis Sokağında Kulüp Tura’yı açmışlardı ortaklaşa. Altı gece kulübü, üstü kumarhane. Ne var ki, birdenbire değişmişti başlangıçta dostça davranan Kani. Kendini içkiye vermişti. İntikamını alacak yerde Arnavut Küçük Recep’in kerhaneden dostu “Fındık”a en çiğ türden âşık olmuştu. Fındık’ın esas adı, Figen’di. Böyle ipe sapa gelmez davranışlar, ne Kürt Salih’in karakteri, ne de yeraltı dünyasının kanunları ile bağdaşabilirdi. Gerçek bir kabadayı asla satın alınamazdı; öcünü kimsede bırakmazdı. Kabadayılık, derisinin altında nefes alışında vardı Kürdün. Salih ile Kani zıt kutupların insanlarıydılar kısacası.

Uykularını kaçıran işkenceli hayata 15 gün dayanamamıştı Salih. Ortağının bir eşref saatini yakalayıp, “Gel alnından öpeyim Ağam, ben gidiyorum” demişti yumuşak ve ılık bir sesle.

Sorgu dolu bakmıştı Kani, Salih’e:

“Neden?”

Anlatmıştı intikam hikâyesini, “Fındık” hikâyesini… Köpürmüş, terslemişti Kani:

“İpini koparmaya kalkışırsan ha… Seni aforoz ettim!”

Ortağı parasını da vermek istemeyince, havaya bir el ateş etmişti Salih, Tam kıyamet kopacakken, etraftan yetişenlerin müdahalesi ile orada kapanmıştı birinci raunt. Tura Kulüpten ayrılırken, Kâni’nin ölüm soğuğu gibi dışarı vuran öfkesini sezinlemişti Salih. Rakibinin kana susayıcılığını bildiğinden, silâh taşımaya başlamıştı. İlk karşılaştıklarında “Ulan” dese kurşunu sıkmaya kararlıydı. İkisinden biri fazlaydı artık, ve ikinci ve sonuncu olacağı muhakkak raundu tedirginlikle, iğne üstünde beklemeye koyulmuştu Salih. Taa Kâni’nin koruyucu hattı yarıp Tepebaşı’nda Kırmızı Sokak üzerinde, ikinci kattaki kumarhanenin kapısına dayanana kadar… Karargâha dönüştürülen 6 numaralı apartmanın alt katı, gene Salih’in işlettiği bir kahvehane idi. Üstteki üç katta da o zaman bekâr olan Salih kalıyordu kardeşleri, akrabaları ve adamlarıyla birlikte. Kürt Salih’in bugün İki karısı, altı çocuğu vardı.

Malatyalı Hüseyin azametle arzı endam ettiği zaman, Turan Barın tüm personeli el pençe divan sıralandı karşısında. Orkestra bile, soluk almak için konuşmasına ara veren bir insanmışçasına Kesti müziği ve az sonra tekrar başladı. Geceyarısını geçmişti ve yanında sansın aftosu vardı 1,85’lik heyula gibi namlı kabadayının. Patron saygı ve korku karışımı yaltaklanma ile seğirtip bir masa hazırlattı tam pist kenarında. Muteber konuklar daha ısmarlamadan bir şişe viski ve neredeyse ufak bir sandal iriliğindeki bir tabağa itina ile dilimlenmiş karışık meyve kondu üzerine.

Haki külot pantolonla avcı ceketi vardı Malatyalının üzerinde. Ayağında da bordo çizme. Dostunun giyimi oldukça dekolteydi. Hüseyin’in başlıca tutkusu. Turan Bara getirdiği dostu ya da başka kadınlara kullandırdığı “Convertible” denilen üstü acık spor otomobil ile İstanbul sokaklarında dolaşıp çalım satmaktı. Malatyalı da Kurttu.

Dans saati gelince, teneke orkestra her kafadan bir ses çıkararak tangolar çalmağa başladı. Keman, kedi miyavlamasını andırıyordu. Işıklar karartıldığından, salon loştu. Malatyalı Hüseyin’in hemen arkasındaki kösede, kadına aç, dört üniversite öğrencisi dikkati çekiyordu. Taşralıydılar ve Çiçek Pasajında ucuzundan demlenip hızlarını alamamışlar, son kuruşlarını harcamak üzere Turan Bara uzanmışlardı.

İçlerinden dal gibi olanı, başını sert kayaya çarpacağından habersiz, mahcubiyetle kalktı. İlerleyip Hüseyin’in dostunun karşısına dikildi. Çehresi, alev kırmızısı saçları ile aynı renkteydi. Kadını konsumatrist sanmıştı. Herkesi sindirmiş Malatyalı Hüseyin’i ne duymuş ne de tanıyordu. Zarif bir reverans yapıp nezaketle sordu:

“Sizinle dans edebilir miyim bayan?” Korlaşmış bir taşkömürüne oturmuşçasına “Ha!” diye kükreyip ayağa fırladı namlı kabadayı. Anlı şanlı, ali kıran, baş kesen Malatyalı Hüseyin’in yanından kadın kaldırmak hangi çılgının haddineydi. Bilinmeyen bir şeytanın tutsağı olmuştu. Gözleri donuklaşmıştı. Malatyalının balyoz gibi bir yumruğu masum yüzüne inince ayaklan yerden kesilen delikanlı 180 derece, yüzü koyun piste yapıştı. Burnuyla sol yanağı hamur haline gelmişti. Ciğerlerine biraz oksijen çekebilmek için başını kaldırıp ağzını açacak oldu. Başaramayıp “Küt” diye düştü tekrar. Bayılmıştı.

Yardıma koşmağa yeltenen arkadaşlarının aynı feci akıbete uğramalarım, yollarım kesen garsonlar engelledi. Ama çığlıklar ve koşuşmalarla Turan Bar karışmıştı bir kez. Başkomiser Mehmet Şimşek yönetimindeki yıldırım ekip yetişmişti olay yerine. Sivil polisler ve jandarma görevlileriyle toplam 10 kişilikti güvenlik kuvveti. Apar topar alıp götüreceklerdi Malatyalı Hüseyin’i. Ama Turan Bar personelinin, müşterilerin ve hepsinden önemlisi dostunun önünde küçük düşmek yaraşır mıydı bir namlı kabadayıya? Hemen ertesi gün kuyruğuna teneke bağlarlardı. Emniyet Müdürlüğünde essek sudan gelene kadar yiyeceği sopa da caba.

Bir bakıma kanatlıydı nam. Kuş gibi uçardı. Kaçırdın mı, bir daha tutamazdın. Nam bir kez elden çıktı mı, ölsen faydasız. Tüccar malı değil ki pazardan ucuz pahalı bir tane uydurasın.

İnanılmaz bir çeviklikle fora etti tabancasını Malatyalı:

“Eller yukarı. Hepiniz duvara dayanıp sıraya dizilin. Sonra kıpırdamayın. Yoksa mıhlarım!”

Doğal gaddarlığını ve hiç şakaya gelmeyeceğini bilen güvenlik kuvvetleri mensupları ölüm sessizliği ile söylediklerini yaptılar. Emirler yağdırmağa devam ediyordu Hüseyin. Bir garsona döndü:

“Koş bana bir taksi çağır!”

Arkasından dostuna:

“Sen düş önüme…”

Aftosu vestiyere doğru ilerlerken kendisi de ağır ve dikkatli adımlarla izliyordu. Ama cephesi jandarma görevlisi, sivil ve resmi polislere dönük halde; geri vitese takmış kamyon gibi yani.

Turan Bardan çıktıklarında Malatyalının bir baş işmarı ile garsonun açtığı kapıdan şoförün yanına geçti sansın kadın. Hüseyin de tampona sıçradı dev cüssesiyle. Taksinin yaylan izbandut gövdenin ağırlığıyla, esnedi. Tabancası hâlâ sağ elindeydi. Sol eliyle de taksinin açık arka penceresini kavramış, denge sağlıyordu.Ürperti verici bir ulumayı andırıyordu sesi:

“Çek ulan!”

Motorun homurtusu ile ilk kurşunu havaya sıktı Malatyalı. Gözüpekliğin böylesine kabasından, devlet otoritesinin böylesine çiğnenmesinden ağızlar bir karış açık, gözler faltaşı donakalanlar, irkilip çil yavrusu gibi dağıldılar.

Taksi tam gaz Taksime doğru yol alırken, aynı şekilde, “Dan, dan dan” ateşe devam ediyordu Malatyalı. İstiklâl Caddesi tenhalaşmıştı. Çöplüğe dönmüş kaldırımlardaki tek tük insan, şimdiye kadar hiç rastlamadıkları garip manzara karşısında dehşete kapılıp buldukları ilk deliğe sığınıyorlardı. Pencerelerden sarkan mütecessis başlar, hemen geri çekiliyordu korkuyla. Hüseyin’in Taksime varana kadar süren sürekli ateşi, sessizliği yırtıp binaların pis suratlarında yankılar yapıyordu.

Abidenin önünde durdu taksi. Malatyalı Hüseyin yere atlayıp dostunun yanına kuruldu ve bir semti meçhule doğru gözden uzaklaştılar.

Ya teslim olan yıldırım ekip? Devrin İstanbul Emniyet Müdürü Cemal Göktan kimine işten el çektirdi, kimini de sürgüne gönderdi.

Her insanın, kendine özgü bir kaderi vardı. Malatyalınınki, trajik, gene akla sığmaz bir son hazırlamıştı namlı kabadayıya. Hüseyin, titrettiği Perşembe Pazarım da haraca kesmişti. Özellikle gayrı Müslim tacirleri, illallah getirdiği Hüseyin’e yedirdiği haraç artık canına tak eden Perşembe Pazarlı bir Musevi işadamı, sinsi bir tuzak plânlamıştı. Hüseyin bir çığ gibi yuvarlanarak yazıhanesine dalınca, önceden temin ettiği bir kova benzini ırkından umulmayacak bir cüretle başından aşağı boşaltmış, kibriti çakıp üzerine attığı gibi tabanları yağlamıştı. İntihar eden bir Budist keşişiymişçesine alev almıştı namlı kabadayı Danalar gibi böğürüp önce canlı meşaleymişçesine koşuşmuş, sonra da ıstıraplar içinde kıvranarak çatır çatır yanmıştı. Kumaş, kıl ve insan eti kokulan saçarak…

Sadece Malatyalı Hüseyin mi? Namlı kabadayı Burhan Alınç da Cinayet Masası Şefi Mecit Keser yönetimindeki bir polis ekibini esir almıştı. Kürt Sadriler, Arnavut Büyük ve Küçük Recepler, Malatyalı Hüseyinler, Burhan Alınçlar ve benzerleri kimlerdi?

Öte yanda, yoğun kaçakçılık trafiğini plânlayıp finanse eden irili ufaklı patronlar, babalar kimlerdi? “Bir koy, beş al” ilkesiyle çalışanlar. İki yönlü çalıştılar mı, yani uyuşturucu madde “ihraç” edip karşılığında gene kanunsuz yollardan Türkiye’ye özellikle silâh ve yabancı sigara soktular m, kârları tadından yanına yanaşılmaz düzeye varanlar. Sıfırdan başlayıp milyonlar, milyarlar vuranlar. Hanlar, apartmanlar, yalılar, köşkler dikenler. Huzurlarına çıkıldığında mutlaka elleri öpülenler. Kralmışçasına, İmparatormuşçasına hüküm sürenler. Devletten daha akıllı ve teşkilâtlı olanlar.

Ne masal kahramanları, ne de uzaydan inmiş garip yaratıklardı irili ufaklı patronlarla namlı kabadayılar. Yeraltı dünyasının, Türk Mafiasının şefleriydiler. Devletin güvenlik kuvvetlerine randevuevi, kumarhane bekçiliği yaptıracak kadar etkiliydiler bunlar. Yerli ve yabancı turistin, Avrupa’daki işçimizin karşısına Hayber Kalesi gibi dikilen gümrüklerimiz erirdi bunların önünde. Çoğu muayene ve muhafaza memurları, devletin değil, bunları çıkarlarının kolcusuydu.

Aydınlıkların yasaları geçersizdi köstebekler gibi yaşanılan yeraltı dünyasında. Türk Mafiası koyduğu kanunlara itibar ederdi yalnızca. Hükmü kendi verir, cezayı bizzat infaz ederdi.

Dokunamadığımız, göremediğimiz, parmağımızla işaret edemediğimiz birtakım güçlerin kara pençesi içine düşmüştük. Devlete rağmen at koşturan otoritelerin. Toplumun bünyesini veba mikrobu gibi kemiren bir gölge…

VE FİNAL BÖLÜMÜ

Romanın final bölümü de gerçekten çok ilginçtir ve “Mafya-Babalar dünyası11 hakkında gerçekçi analizler ve hükümler içerir. Final bölümü şöyledir:

MÜTECESSİS bir adamdı Büyük Patron. Her İneğin altında buzağı arardı. “Evlât” diye söze başladı:

“Gazetelerde hep okuyorum. Bilmem Almancadaki işçilerimizden Fişmekan, otomobilini, minibüsünü ya da kamyonetini yok Lice, hayır Çemişkezek Belediyesine bağışlamış. Etleri ne, butlan ne? Yaptıkları Türkün müsellem fedakârlık ve cömertlik ölçülerini çok aşıyor. Boy boy da resimlerini yayınlıyor gazeteler, işin içinde bir bit yeniği sezinliyorum. Ne dersin?”

Hafif bir tebessümle çehresi yayıldı danışmanı Yılmaz Dizdaroğlu’nun. Gazetelerde her çıkana inananların, okuma yazmasını hiç bilmeyenlerden daha cahil olduklarını bilirdi. “Araştırdım, buldum” cevabını verdi:

“Devlet teşekküllerine ya da kamu yararına kurulmuş derneklere hibe edilen mallar gümrük resmi ödenmeden sokulabiliyor Türkiye’ye. Muamele kâğıt üzerinde gerçekleştiriliyor. Bağışlanan aracın maliyeti yarı yarıyadan fazla düşüyor böylece. Sonra da bağışlayan ya da sattığı kullanıyor aracı elbette. Ülke çapında bir sayım yapılsa, doğru dürüst yolu bile bulamayan en küçük üniteli belediyeler üzerine değindiğimiz karmanyolacılıkla kaç aracın kayıtlı olduğu, gerçekte kimlerce kullanıldığı meydana çıkar.”

“Desene biz bile bazen yaya kalıyoruz” şeklinde konuştu Büyük Patron dazlak kafasını kaşıyarak:

‘Tevekkeli değil, (Akıl, akıldan üstündür) demiş atalarımız.”

Yılmaz baktı ki Büyük Patron eşref saatinde, “İzninizle size basın üzerine hoş bir fıkra anlatayım” dedi, ‘Bâbıâlideki ajanlarımızdan biri dün Divan Otelinin Amerikan Barında anlattı”. Baba “Olur” anlamında koltuğuna yerleşince devam etti danışman:

İlkokullar yeni açılmış. Birinci sınıfın hanım öğretmeni yeni öğrencilerini tanımaya çalışıyormuş. Kimine nerede oturduklarını, kimine kaç kardeş olduğunu soruyormuş. Sıra bir oğlan çocuğa gelmiş:

“Senin baban ne iş yapar yavrum?”

Yüzü kızaran çocuğun boynu bükülmüş:

“Kerhanede piyano çalar efendim.”

Öğretmen bozulmuş:

“Öyle meslek olmaz. Doğruyu söyle.” Oğlan büsbütün ezilmiş, büzülmüş:

“Evet efendim, kerhanede piyona çalar.”

Hiddetlenen öğretmen, “Peki peki” demiş azarlarcasına, “yarın sabah okula annen ile birlikte gel.” Ve geçmiş öteki öğrenciye.

Anne oğlu ile geldiğinde, Öğretmenler Odasının kuytu bir köşesinde kabul edilmiş. Mırıldanarak anlatmış hanım öğretmen, “Böyle, böyle” diye. Kadıncağız gülmüş;

“Haklısınız. Doğruyu söylemiyor utandığından. Babası gazeteci de…”

Büyük Patron kasıkları neredeyse patlayacak biçimde gülerken Yılmaz viskisini yudumlayarak esas konuya döndü:

“Avrupa’daki sayın işçilerimiz, nevi şahsına münhasır bir sınıfa dönüştü. Klâsik anlamda ne proleter, ne de burjuva.”

Sürdürdü Baba hoşnutlukla dinlerken:

“Şimdi de yeni bir moda çıktı gümrüklerle ilgili. Daha çok politikacı eskilerinin çevirdiği bir dolap. Yakalanan kaçak mallar, Anakarada patlatılan torpille (Bakanlık tahsisi) ya da (Gümrük tasfiyesi) gibisinden yollarla devlet teşekkülleri ya da kamu yararına kurulmuş dernekler adına çekiliyor. (Satılmamak, piyangoya konulmamak, sadece ihtiyaçlarında kullanılmak) şartıyla. Ama kim dinler? Muamele kâğıt üzerinde eksiksiz. Ama kaçak mal, adına çekilen kuruluşun semtine bile uğramıyor. Örneğin Sağır, Dilsiz ve Körler Derneği adına çekilen 5 milyon liralık kaçak elektronik ses ve görüntü cihazı piyasaya sürüldü. 3 milyon liralık kaçak porselen takınılan. Çocuk Esirgeme Kurumu yerine Çıkrıkçılar Yokuşundaki bir depoya boşaltıldı.”

Galatadaki yazıhanedeki sohbet giderek koyulaşırken, şoför İzzet yönetimindeki TIR kamyonu Federal Almanya sınırına yaklaşıyordu. 20 Tonluk TIR kamyonu Büyük Patronun kara nakliyatı şirketine aitti ve İzzet, örgütün en güvenilir, tecrübeli ve yaman şoförlerden biriydi. “Kenf’ini tüttürürken yanık bir türkü tutturmuştu:

“Yollar niçin bitmiyor?

Ayrı geçen gün gibi

Kurudu deli gönlüm o-o-oy,

Susuz geçen yaz gibi”

Yılmaz da Intercommers’e sipariş edilen 50 bin baks yabancı sigaranın ilk partisini teslim alacak TIR kamyonunun hareket ettiğini bildirmek üzere Babanın huzuruna çıkmıştı zaten. Mûnihte. Almancadaki işçilerimize satış yapan mağazalar için tulum peyniri, bulgur, sucuk, gibi erzak yüklenmişti TIR kamyonuna. “Avrupa’daki isçilerimiz” konusu dolayısıyla açılmıştı. Gidiş gıllügişsiz olduğundan, Türk, Bulgar, Yugoslav ve Avusturya Gümrüklerini badiresiz aşmıştı İzzet. İzzet Büyük Patronu da. Yılmazı da tanımazdı. Muhatabı, Babanın kara nakliyatı şirketinin sahibi rolündeki mutemediydi.

Yılmaz, Babanın da onayladığı gibi, ilk parti yabancı sigaranın günün şartlarına göre yeraltı dünyası deyimiyle “Tınr”laülmasım uygun gördüğünden, mutemede talimatını vermiş, gerekli tedbirleri tüm ayrıntılarıyla almıştı. Mavi “Magirus” tırmanma şeridinde inim inim inlerken, karşıdan gelen bir Hollandalı meslektaşının selâmına kornası ile cevap verdi sabırlı ve dikkatli İzzet. “Efendi” diye mırıldandı. Üç tür TIR şoförü vardı: Yugoslavlar ve İtalyanlar, “Serseri” takımındandı. Bizimkiler ve İranlılar, “Üç kâğıtçı”. Hollanda, Bulgar, Avusturya ve Batılı Almanlar da, “Efendi”.

Bir de ‘Vicdanlılar” ve ‘Vicdansızlar” diye bir genel tasnif yapılabilirdi. Dayanışmanın zorunlu olduğu bir meslekte, bizimkiler ‘Vicdanlılar” kategorisine girerdi. Kerata “Vicdansızlar” ise, insanın yarasına bile işemezlerdi.

Acı, tatlı, ne menem olaylarla karşılaşılacağı bilinmeyen bir sinema şeridiydi TIR şoförlüğü. Kilometrelerce uzanan bir ekmek kavgasıydı. 3.000 kilometre yol teperek malı zamanında yetiştirip bazen bir yorgunluk kahvesi bile içemeyen şoförün, heyecan dolu yaşanüsıydı. Hele kaçakçılığa bulaşüdığmda, büsbütün çileli, netameli bir meslek haline gelirdi. Her seferde bir roman biter, yenisinde diğeri başlardı.  Lazdı İzzet. Genellikle Laz ve Kürt şoförler eğilimliydiler kaçakçılığa. Orta Anadolular kesinlikle bulaşmazlardı. Büyük Patronun muvazaalı bir kara nakliyatı şirketi olduğundan, TIR kamyonu temini sorun değildi kendisi için. Ama TIR kamyonu arayan ufak kaçakçılar, sahiplerden çok şoförlerle anlaşırlardı. TIR kamyonu sahiplerinin cezai mesuliyeti yoktu. İçeride kaçak eşya bulunan TIR kamyonu müsadere edilirdi en fazla. Cezai mesuliyet şoförlerdeydi; yani onlar boylardı hapishaneyi.

Eline ayda 6.000 lira geçerdi üç çocuk babası İzzetin. Üçte birini yollarda yerdi. Ama sorumluluğunu yüklendiği yabancı sigara işini selâmete ulaştırırsa, açıktan 20.000 kayme girecekti kesesine. Mesleğinde en fazla “Aspirin” dediği küçük arabalara tutulurdu. Sağından solundan sokulduklarında, minare şerefesiymişçesine yüksek şoför mahallinden görülmezdi. Bir dokundu mu, yuvarlanıverirlerdi. Ayı bokuyla oynarmışçasına. Arkasından al başına belâyı…

Hayat yollarda ve gümrük kapılarında geçerdi TIR şoförlüğünde. Federal Almanya sınırına adamakıllı yaklaştığında, sulu bir park yerine çekti azman “Magirus”u İzzet. Ters heriflerdi Alman gümrükçüleri. Bulgarlar gibi birkaç paket yabancı sigara ile uyutmak olanaksızdı onları. Çok düşkündü Bulgarlar yabancı sigaraya. Ama “İlle de (Kent)” diye tuttururlardı. Almanlar çok titizdi şoförün kılık kıyafeti ve arabanın bakım ve temizliği hususlarında, önce “Magirus”u iyice silip süpürdü İzzet. Derken sinekkaydı bir tıraş olup yüzünü yıkadı. Nihayet önce üstünü, sonra gres yağı sürerek ayakkabılarını fırçaladı ve gazladı Alman gümrük kapısına doğru.

Alman gümrükçüler elektronik beyin ve özel olarak yetiştirilmiş köpeklerle derhal baz morfin araştırmasına koyuldular. “TIR kamyonları Almanya yolu ile baz morfin kaçırıyorlar mı?”, “Güneş şarktan mı doğar?” sorusunu yöneltmek kadar abesti. 19G6’da yürürlüğe konan TIR düzeninden ve kamyonların yapılış Özelliklerinden inanılmaz derecede faydalanmaktaydı Türk kaçakçılar.

Örneğin dev bir Türk treyleri Almanya’dan Fransa’ya geçerken sınır kapısında durdurulmuştu. Yıl 1971’di. Kavun yüklü TIR kamyonda baz morfin gizlenmiş olduğu ihbar edilmişti. Mühür sökülerek branda çıkarılmış ve Fransız gümrükçüleri bir hafta süreyle kavunları sistemli olarak teker teker kesip içlerinde baz morfin aramışlardı. Kavun tepesinin iyice eridiği, şoförün sabırsızlığının, Fransız yetkililerinin de hayal kırıklığının doruğuna ulaştığı bir sırada uyanık bir muayene memuru, şoför mahallinin tavanının dışta içtenkinden daha geniş olduğunu carketmişti. 300 kilo baz morfin çıkmıştı zuladan. Fransız Polisi Türk yetkililerine baz morfinin İstanbul’daki lüks motellerden birinin sahibine ait olduğunu bildiren bir rapor göndermişti. Ancak kılına dokunulmamıştı lüks motel sahibinin.

Bir başka ihbar da Amerikan Narkotik Polisince yapılmış ve Türk TIR kamyonu, Stauffen Dağının gölgesindeki Schwarzbach kontrol noktasında durdurulmuştu. Araştırma sırasında şoför Kahraman Suluoğlu tuvalete gitme izni istemiş, vermişti Alman gümrükçüleri. Ama gidiş o gidiş; dönmemişti Türk şoför. Ne var ki baz morfin bulunamamış ve sahibi İstanbul’dan yeni bir şoför gönderene kadar kamyon Schwarzbach*ta birkaç gün beklemişti. Kamyon boya ve diğer kimyevi maddelerden ibaret hamulesini tekrar yükleyip Münihin yolunu tutmuştu. Peşini bırakmamışlardı Alman makamları. İ ki haftada dört kez aramışlar, sonuncusunda karoserinin altındaki zulada 93,5 kilo baz morfin bulmuşlardı.

Ancak temizdi, yani baz morfin yoktu İzzetin normal ticari eşya yüklü “Magirus”ünde. Disiplinli, yeşil üniformalı Alman gümrükçülerinin gayretkeşliklerini içinden alaya alarak izliyordu İzzet. Çünkü tüm mizansen göstermelikten ibaretti. Dileyen bal gibi kaçırırdı baz morfini. Panzehiri çoktan keşfetmişti profesyonel Türk kaçakçıları. Her tedbir, karşı tedbiri doğururdu. Arabanın bir köşesine 50 gram kadar kırmızıbiber sokuşturmak kâfiydi örneğin. Kırmızıbiberi koklayan özel olarak yetiştirilmiş köpek, baz morfini teşhis edemiyordu. Ayrıca sadece Schwarzbach’tan günde 40 – 50 Türk TIR kamyonu giriyordu Alman-yaya. Bazen 200 kadarı bir kuyruk meydana getiriyordu. Hangi biriyle başedecekti?

Erzağı Münihteki Türkiyeye boşaltan İzzet, programı gereğince fazla beklemeden gene Avusturya ve Yugoslavya üzerinden Sofya-ya yöneldi.

Sofyaya vardığında, doğru Vasil Kolarov Garajına uzandı ve kontağı kapattı İzzet. Genel telefona sarılıp Büyük Patronun Sofya Sefiri Ömeri buldu. Geldiğini ve yerini bildirdi. Bir anza, pürüz, derdi ya da arzusu var mıydı? Hepsini sordu Ömer. Yoktu çok şükür, “Öyleyse biraz bekle” dedi İzzete Ömer.

Arkasından organizatör komisyoncu Deniş Jose’nin bir başka kaçakçılık merkezi. Kurtuluş Meydanındaki Büyük Sofya Otelinde kalan adamını buldu telefonla. Durumu anlatarak TIR kamyonunun plâkasını, şeklini, rengini ve markasını verdi. Deniş Jose’nin adamı da öğrendiklerini întercommers’e nakletti.

Intercommers’in memuru Vasil Kolarov Garajında arzı endam ettiğinde, aradan henüz 60 dakika geçmemişti. Akşamın geç saatleriydi. Testi gibi adamdı Intercommers’in memuru. Elindekini gösterip üzerinde (1) yazılı yarım beş liralığı istedi İzzetten. İzzet, İstanbul’dan ayrılmadan Büyük Patronun kara nakliyatı şirketinin mutemedinden almıştı. O da Yılmaz Dizdaroğlu’ndan. Cüzdanıma itina ile yerleştirdiği köşesinden çıkarıp verdi memura. Memur ikisini karşılaştırdı. Tamam, eşti: F56167335. İkisine de tükenmez kalemle (1) rakamı yazılmıştı ayrıca.

Teamül, İzzetin malın bedelini oracıkta mutlaka dolar, İsviçre Frangı ya da Alman Markı olarak Intercommers’in memurunun avucuna saymasıydı. Ancak peşin ödenmişti para. Dolayısıyla sadece yarım beş lirayı ve kontak anahtarını aldı memur. “Magirus”e atlayıp, sabaha karşı O2’de döneceğini söyledi aksırır gibi konuşarak.

Gerçekten de vaadettiği saatte döndü; hem de bir dakika erken. Çoğu “Kent”, lebabep yabancı sigara dolu “Magirus”u teslim ederek çekip gitti. Memur yabancı sigaraları Intercommers’in Sofyadaki Deniş Jose’nin adamlarının bile bilmediği gizli depolarından yükletmişti. Ayrılınca İzzet sahte TIR mühürünü kırmızı mumla “Magirus”ün kapılarına ustalıkla bastı. Sahte manifesto ise çoktan hazırdı. “Magirus”a 150 bin lira değerinde Batı Alman menşeli yedek parça yüklüydü güya. Acelesi yoktu İzzetin. Çünkü Yılmaz, ertesi gün için Kapıkule TIR Gümrüğünün gece vardiyasını ayarlamıştı. İşlerin tıkırında gittiğini gene genel telefonda Ömer’e haber verdikten sonra “Magirus”ün şoför mahallinin kapılarını içeriden kilitledi. Otoparkta sabaha kadar kestirecekti.

Yılmaz, sahte mühürü Büyük Patronun tavsiyesi üzerine çetebası Pire Nuri aracılığıyla bir kalpazanlık sabıkalısına yaptırmıştı. Öylesine hünerliydi ki elleri. Mikroskop altına konsa bile hakikisinden ayırdedemezdi. Şimdi Büyük Patron bir de Sultanlık payesine erişmişti. Mühür kimde ise, Sultan o değil miydi? Ne var ki Türkiyede Sultan ibadullahtı. Dolayısıyla TIR mühürlerinde sık sık tahrifat yapılırdı.

Hiçbir zaman sürekli olarak uyuşturucu madde işinin içinde değildi irili ufaklı patronlar. Bugün baz morfin sevkederler, yarın silâh alırlardı. Fakat daima yabancı sigara kaçakçılığının içinde bulurlardı kendilerini…

Mazisi İkinci Dünya Savaşına dayanırdı yabancı sigara kaçakçılığının. Yeryüzünün dört bucağına dağılan Amerikan askerleri, sigaralarını da birlikte götürmüşlerdi. Başta Amerikan, tüm yabancı sigaralara tutku, salgın bir hastalıkmışçasına Türkiye gibi her tarafa yayılmıştı. Çünkü alışkanlık yaratan kimyevi maddeler karıştırılıyordu özellikle Amerikan ve İngiliz, sigaralarına. İnsan zamanla gerçek tütünden zevk alamıyordu. Yabancı sigara yerine yerlisini içse, Öksürür ve tıksırıktan boğulacak gibi oluyordu. Öylesine cambaz ve marifetli idi ki yabancı sigaralar, dilendiği kadar önüne gümrük duvarları dikilerek yasaklansın, geliyor, arıyor, buluyordu hepimizi. Alışıp kendini kaptıranların sayısı arttıkça, kapılar kapatıp açan bir anahtara dönüşüyordu bir karton yabancı sigara. Lüksün, zenginliğin, züppeliğin simgesiydi eskiden. Şimdi ise bir ihtiyaçtı. Çobanından, hamalından Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e kadar herkesin dudağında, tütüyordu.

Yabancı sigaranın ham maddesine “Tütün” demek için 1.000 tanık lazımdı.

Örneğin meşhur “Kenf’in terkibi şöyleydi:

İri yapraklı Vtrginia (Amerikan) tütünü. Az miktarda mısır kırığı. Yeterince tütün esansı. Bolca, Virginia tütününün yaprağından kıyılmış kalın damar. Çuvalların dibinden çıkan tütün kırıntıları; döküntü yani. Cüzi de olsa, Doğu tütünü (Bazen Türk). Hepsi kimyevi maddelerden yapılan ve esas alışkanlığı yaratan sosla harmanlanıp kurutuluyor ve kâğıda sarılıyordu. Ve de cazip bir ambalaj… Öteki yabancı sigaralar da ‘Kentten farksızdı. Al birini, vur ötekine.

Alışkanlığı yarattılar mı, sürdürüyordu egemenliklerini uluslararası yabancı sigara Tırmalan. Milli hazineler aleyhine yabancı sigara firmalarının ve kaçakçılarının keselerini şişiren, vazgeçilemiyecek. dönülemiyecek bir alışkanlık. Truva Atları gibiydi yabancı sigaralar. Amerikan askerleri aracılığı ya da başka bir yoldan masumane girer, sonra Truva Atlarının içinden yalın kılıç çıkıp kaleyi içten fethederdi: Sonra da Truva Atlan içinden çıkan muharipler, birbirleriyle dönüşürlerdi. Kıyasıya yarışa girişirdi “Kent”. “Durıhiit”, “Marlboro” ve başkaları piyasayı ele geçirmek için,

Yabancı sigara firmaları da silâh fabrikalarından, kefen satıcılarından farksızdı. Müşterinin vereceği paraya bakardı. Silâhın kimin canına kıyacağının, yabancı sigaranın hangi ülkeye kanunsuz girip ekonomiyi büsbütün dar boğaza sokacağını hiç düşünmezdi. Malını satmak için her yöntem meşru idi onlarca.

Yeraltı dünyası lügatinde, kısaca “Uçlu” denilirdi yabancı sigaraya.

Örneğin günde 1,5 milyon paket yabancı sigara tüketilirdi Türkiyede. Öyle bir iş. öyle bir örgüt, öyle bir ticaretti ki yabancı sigara kaçakçılığı, ajan da, satan da memnundu. Gizlilik, ortak çıkar ve bol kazanç, kaçakçılıkla mücadeleyi oldukça güçleştirirdi.

Türkiyede 2,5 milyar paket yerli sigara üretilirdi yılda. Beşte biri kadar da yabancı sigara girerdi. Dolayısıyla Türkiye gibi yoksul, donu yamalı bir ülkenin hazinesinin sırf yabancı sigara kaçakçılığından yıllık kaybı, yaklaşık olarak yılda 3,5 milyar liraydı.

Türkiyenin tek yabancı sigara kaynağı intercommers değildi kuşkusuz. Başta Bulgaristan, Balkan ülkeleri kadar Ortadoğudaki Müslüman komşularımız da kaçakçılara yataklık ederler, sırtımızdan zenginlerlerdi. İstanbul, Gaziantep ve Kilisteki irili ufaklı patronlar Amerikan sigara firmalarının İsviçre, Belçika ve Lüksemburgdaki kollarına doğrudan sipariş verip malı genellikle limbo yöntemi ile sokarlardı ülkeye. Ayrıca Beyrut, Larnaka, Napoli ve Cenova’daki gümrüksüz mal satan mağzalardan ve gemi ikmal yerleri “Ship Store”lardan yabancı sigara temin edip İskenderun’dan Türkiye’ye sokmak gayet kolaydı. Ünlü yabancı sigara firmaları irili ufaklı patronlarla işbirliği yapar, kaçak pazarlarım desteklerlerdi. Hele Kamışlı, Nusaybin, Cizre, Kilis gibi Türkiye ile Suriye arasında bir elmanın iki yarısıymışcasına bölünmüş sınır kasabalarımızdan yabancı sigara sokmak, işten bile değildi. Türkiye’ye yabancı sigara sokmaktan nemalananlar arasında, başta El Fetih, Filistin kurtuluş örgütleri bile vardı.

Komünistlerin “çürümüş” ya da “kokuşmuşlukla” damgaladıkları özel teşebbüsün istifçilik dolabından da yararlanırdı Intercommers.

Türkiye ve Ortadoğu karaborsalarını yakından izler, hangi yabancı sigara revaçta İse, onların İsviçre, Lüksemburg ve Belçikadaki fabrikalarının tüm üretimini kapatırdı. Örneğin “Malboro”nun baksını fabrikasından 65 dolara satın alabilirdiniz ama, bulamazdınız. Bağlanmıştır Bulgarlara çünkü, “Marlboro” nün baksı 92 dolardı komisyon ile yetinmeyen aç gözlü Intercommers’te.” Suriye sınırımızda devriye gezen jandarma ve askerler, kelle koltukta çalışan kaçakçıların açacakları ateşe mukabele edeceklerini bildiklerinden, onları görmezliğe gelmeyi bazen dövüşmeye yeğlerlerdi. İrili ufaklı patronlar gibi kaçakçılığın hamal takımı da, genellikle Karadenizli ve Güneydoğulu (Özellikle Gaziantep ve Kilisli) idiler. Bir oranda sınır ve kıyı halkından olmaları nedeniyle elbet. Ama Güneydoğulular Lâzlardan daha dürüsttüler alışverişlerinde. Kaçırdıkları ister baz morfin, esrar, canlı hayvan olsun, ister silâh, yabancı sigara, jiklet ya da viski, örgütleri ulusal sınırları çok aşar, hemen tüm Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine uzanırdı.

Bazılarınca sanılanın aksine, özellikle Güneydoğudan yapılan kaçakçılık döviz kazandırmazdı Türkiye’ye. Güneydoğudan “ihracat” Türk parası karşılığında olurdu. Alıcılar, canlı hayvan, baz morfin, esrar ve öteki maddelerin bedelini, turistlerimizin Batı Avrupada bozdurdukları ve Beyrutlu bankerlerin ucuza toplattıkları 500’lüklerle öderlerdi. Mukabilinde “ithalât’ımızın hemen tamamı dövizleydi. Böylece çifte kavrulmuş bir zarara uğrardı ekonomimiz. 3-5 milyon lirayla dönmezdi yabancı sigara kaçakçılığı. Bir motorun ya da TIR kamyonunun içinde bile 10 -12 milyonluk yabancı sigara bulunurdu. Şileplerle daha büyük, 25 -30 milyonluk partiler taşınırdı. Az buz değildi astronomik meblağları bulmak. Elbette irili ufaklı patronlar vardı arkalarında. Tüm mal, kaçakçıların hamal takımı, irili ufaklı patronlara sigortalıydı. Zaten mal da daima onlarındı. Arada kademe kademe mal taşıyanlar, elden ele devredenler ise. ya İzzet gibi önceden saptanmış sabit ücret ya da yüklü komisyon alırlardı.

Arada bir motor ya da TIR kamyonu yakalanırdı. Danışıklı doğuştu bu. Hazırlanan senaryoya göre, içinde sahibi olmayan bir TIR kamyonu ele geçer ya da bir motor fırtınadan karaya vurur. 10 motor ya da TIR kamyonundan biri ele geçmezse işin suyu çıkardı. O kadarcık riske maliyete bindirilmek şartıyla katlanılırdı.

Bazen de gerçekten gümrükçülerle uyuşmak mümkün olmaz, 10-12 milyonluk mal yakalanırdı. “Kaçakçının hali nice olur?” sorusu yersizdi. Zincirleme çalışırlardı kaçakçılar zira. Partinin biri ele geçerse, ötekiler çıkarırdı parasını.

Yakalanan sigaralar önceleri bir çöp dağıymışçasına yakılıyordu ahmakça. Sonraları Cibali Sigara Fabrikasında diğer tütünlerle harman edilmeğe başlanılmıştı. Şimdi ise devletin gümrüksüz mal satan mağzalanna gönderilmekteydi.

Şoför İzzet bahşiş ve pazarlık krallığının girişine, Kapıkuleye dayandığında, saatler geceyarısını gösteriyordu. Kaygıdan eser yoktu İzzette. Intercommers’ın Kapıkulede. Bulgar Gümrüğündeki temsilcisine yönetimindeki TIR kamyonun rengi, şekli, markası ve plâkasının bildirildiğinden emindi. Nitekim sorgu sualsiz ve kontrolsuz buyur edildi tampon bölgedeki Türkiye ile Bulgaristan’ı bağlayan 100 metrelik betonarme yola. Karşısında ay-yıldızlı bayrağımız dalgalanıyordu, Bulgarların yeşil – kırmızı bayrağı geride kalmıştı.

Başka kolaylıklar da sağlardı Türk şişesinin doğal mantarı durumundaki Bulgaristan irili ufaklı patronlara. Baba gibi yağlı ve Intercommers ile iyi ilişkiler kuran müşteriler. Önceden haber vererek Marsilya ya da Münihe yönelik baz morfinlerini hiçbir engelle karşılanmadan geçirilebilirdi Bulgaristandan. Bur-gaz ya da Varnaya yanaşan motorlar ya da Bulgaristandan transit geçen TIR kamyonlan, mukabilinde dönüşlerinde Türkiyeye Intercommers’den kârım ödeyerek satın aldıkları kaçak yabancı sigara, viski ya da silâh yüklerlerdi.

TIR kamyonunun kırkayağı andıran lâstikleri Türk topraklarını çiğnemeğe başladığında, Yılmaz Dizdaroğlunun her olasılığı en ince ayrıntısına kadar ayarladığından gene emin olduğu halde, biraz heyecanlandı İzzet. Umulmadık bir pürüz çıkabilirdi dana yüzülüp kuyruğuna gelinmişken. Çıkacak ufak tefek arızalar hemen halledilirdi ama, neme lâzımdı. “Magirus”ü çektiği TIR Gümrüğünde Büyük Patronun kara nakliyatı şirketinin siyah “Mercedes” içindeki bir adamının “Herşey normal” anlamındaki baş işmarını görünce, yüreğine soğuk su serpildi. Tıpkı Bulgaristan tarafındaki gibi, sorgu sualsiz ve kontrolsuz göz ile kaş arasında “Tırr”Iadı İzzet Edirne’ye doğru.

“Kimler geldi, kimler geçti Felekten, Un elerken deve geçti elekten…”

Avrupada çalışan işçilerimiz, yerli ve yabancı turistler analarından emdikleri süt burunlarına gelmiş, kuyrukta itişe kakışa saatlerce sıra bekleye dursunlar, elekten deveyi geçirmişti Büyük Patron. Hem de hamuduyla.

Peşin ve nakit olarak tam 150.000 Ura rüşvet saydırmıştı “usulüne uygun’ muamele için TIR Gümrüğe gece vardiyasına Yılmaz. Rüşvetin tarifesi, TIR kamyonunun içindeki malın cinsine göre değişirdi. Silâh filân ise, yarım milyona Arlardı. Suçu, suçu takip edecekle işlerseniz, kârlı çıkardınız. TIR Gümrüğü Müdürü Büyük Patronun pistonu ile atanmıştı Kapıkuleye zaten. Şikâyetler üzerine başka göreve atanmış, yazılı tebligata rağmen. Babanın nüfuzu ile gene yerinde kalmıştı. Büyük Patronun tek başına ya da rakipleriyle güçbirliği yaparak gayretkeş bir Mali Şube Müdürünü azlettirmek için Ankarada milyonlar harcadığı olurdu.

Bozuk düzenimizin öğürtü verici bir yansımasıydı Kapıkule. Yasa dişilik, avanta ile para kazanmak günlük yaşamın bir parçası haline gelmişti. O denli ki, rüşvetle iş yaptırmak artık kanıksanmıştı. Tüm çarkları birbirine bağlı olarak işleyen kirlenmiş, paslanmış pir aygıttı Kapıkule. 40’a yakın muayene memuru vardı birçoğu irili ufaklı patronlarca para karşılığı atandırılmış. Gene birçoğu, devletin değil, özel çıkarlarının ve irili ufaklı patronların kolcusuydu. Arada bir namuslu çıksa, ihbarla yıpratılır, yaşatılmazdı Kapıkule’de. Nitekim gece karanlığında ‘Tırrr”layan bir kamyonun plâkasını tesbit etmek saflığını gösteren biçare kolcu Mehmet Emanet, mükâfatlandırılacak yerde tokat yemişti amirlerinden. “Tırrr”layan kamyon içeride hemen plâka değiştirdiğinden ele geçirilememiş, doğrucu Mehmet Emanetin yediği tokat yanında kâr kalmıştı.

Hem görevinden, hem de memuriyetten istifa eden İstanbul ve Trakya Bölgesi Gümrükler Başmüdürü Ünal Yaltırüc’m öyküsü üzerine çöken duman da dağılmamıştı henüz. Gümrük ve Tekel Bakanı Haydar Özalp tarafından görevinden alınmış, “Başmüdürlük emrine başuzman” atanmıştı 38 yaşındaki Yaltırık.

Basmıştı feryadı. Düzenlediği basın toplantısında akan muslukları kapattığı için yeraltı dünyasınca “istenmiyen adam” ilân edilip kara listeye alındığını ileri sürmüştü. Düzeni bozduğu için aleyhine kampanya açıldığını belirtmişti. “Çirkin politikacı damgasını bastığı Özalp’i suçlamaktan da geri kalmamıştı:

“Etrafınızdaki menfaat çemberini kırmak, artık sizin için de mümkün değil.”

Özalp’a bakılırsa, Yaltırık bir “psikopattı. Hakkında sekiz dava vardı. Başbakan Yardımcılığı, Maliye Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığından gelen baskılara dayanamıyarak görevinden almıştı Yaltırık’ı. 2.123 lira net maaşlı 10 yıllık memurdu Yaltırık. 47.500 lira kaçak ikramiyesi alacağına karşılık, 248.750 Ura borcu vardı oraya buraya. Sormuştu Özalp:

“Nasıl olur?”

Kim haklıydı? Özalp mı, Yaltırık mı?

Maaşı taş yarılsa 1.500 lirayı geçmeyipte Kapıkuledeki geceliği 120 liralık Kervan Otelinde kalan muayene memurları vardı, Edirne’nin “Porisien BorTnda sabahlara kadar kafa çekerek ruhsatsız tabancasını ateşleyip hadise çıkarmalar vardı Kapıkulede. İş takipçisi parjementerler, politikacılar vardı. Gümrükçüler, kaçakçı ve komisyoncularla akraba gibiydiler. Teşkilât mensupları gayrı meşru kazanç peşinde, muayene memurları rüşvet alma yanşındaydılar.

Türkiyenin Ortak Pazara (sonradan AB) girmeyi beklemesi boşunaydı. Kapıkulede gümrük duvarı çoktan kalkmıştı çünkü. Yol geçen hanına dönmüştü mübarek, Ama kime karşı? TIR kamyonları ile fabrika sokanlara… Viski, silâh ve yabancı sigara piyasasını yönetenlere… Ensesi kalınlara, parayı verip düdüğü çalanlara daha doğrusu… Fakat yerli ve yabancı turistlere, Almanyadan bacısı, bebesi, yeğenine üç kuruşluk hediye getiren işçilerimize karşı Hayber Kalesi gibi tüm heybetini korumaktaydı.

Fransızca “Transports lntemationaux Routiers” deyiminin ilk harflerinden gelmekteydi TIR. Uluslararası antlaşma gereğince, TIR karnesi olan kamyonlar menşe ülkesi gümrüğünce mühürlenir ve sınır geçişlerinde genellikle aranmazdı. Gümrükçüler mühürlü kapılarına bakmakla yetinirlerdi. Eğer görünüş talimatnamelere uygunsa, hemen uğurlanırdı TIR’lar. Mührü koparıp içeri bakmazlardı, haklan olduğu halde. Amaç, özellikle dayanıksız tüketim mallarının karayoluyla taşınmasını hızlandırmaktı. Uygulamada kaçak eşyaların da taşınmasını kolaylaştırmak taydı TIR düzeni.

Ancak “yolsuzluk şüphesi, milli mülahazalar veya ihbar” üzerine mührü sökülüp muayene memurlarınca aranabilirdi TIR. Sonra tekrar mühürlenirdi. İran ve Arap ülkelerinin petrolden zenginlemesiyle, Türkiyeden geçen TIR kamyonlarının sayısı bir çığ gibi büyümüştü. 1970’te 7.965 iken. 1972’de 11.259. 1975’te ise 72.000! Günde 200’den fazla yani. Rüşvet mekanizması işlemese dahî, Kapıkule-deki imkânsızlıklarla TIR kamyonlarının hepsini aramak olanaksızdı. Muayene memurları yeterli olsa dahi, hamal yoktu. Zulaları meydana çıkarmak için sandık, madeni kasa ve balyaları muayene memurları sırtlayarak indirip tekrar yükleyemezlerdi ya. Mevcut birkaç hamal da devkârı sandık, kasa ve balyaları yerinden kıpırdatacak araç ve gereçten yoksundu. Dolayısıyla bırakırlardı geçsinler. Yağma ve talan öylesine ganiydi ki Kapıkule-de, bir müzisyen mesleğini bırakarak torpille kendini hamallığa tayin ettirmişti.

Ancak muayene memurlarının haberi olmadan hiçbir kaçak mal giremezdi Türkiyeye. Gümrükçülerin dikkatinden kaçmış… Gümrükçüler farkına varmamış… İnanılmamalıydı; hepsi palavraydı. Şöyle bir bakınca insanın gözüne, derhal çakarlardı. Ama parmak oynatılarak çoğunluğunun başlarını çevirmek ya da öne eğdirmek her zaman mümkündü.

Sayılmakla bitmezdi TIR karmanyolacılıkları:

Mal transit geçecekmiş gibi gösterilirdi. Oysa Türkiyede ya bir defada ya defa yol boyunca peyderpey boşaltılır, Gürbulaktan İrana, Cilvegözünden Suriye’ye gidilmeden rüşvet ile sahte muamele yaptırılırdı. Çıkış yapmış meşruhatı verilirdi kamyona. Ya da boş olduğu halde “Dolu” kâğıdı düzenlenir, selâmetlenirdi İran’a ya da Suriye’ye. Tarife: 250 -300 bin lira arası…  Kaçak mal manifestoya kaydettirilmezdi. Türkiyeye giriş yapıldıktan sonra mühür sökülür, manifesto dışı mal bırakılırdı. Sahtesiyle tekrar mühürlenirdi kamyon. Ya da kıl testere ile ortadan itina ile kesilen mühür, “404”, “Unu” ya da benzeri bir ecza ile yeniden yapıştırıldı. Arkasından Gürbulak ya da Cilvegözünden çıkış yapardı kamyon. Eğer bırakılan manifesto dışı mal ağır ise, kamyonun kısmen boş olduğu izlenimini vermemek için taş doldurulurdu yerine.

Bir başka yöntemde de, manifestoya kayıtlı, İrana ya da Suriyeye geçeceği belirtilen mal Türkiyede boşaltılırdı. Yerine aynı cins malın hurdaları doldurulup dehdehlenirdi kamyon İrana ya da Suriyeye.

Akıllara durgunluk verecek olaylara tanık olmuştu Kapıkule;

Manifestoda beyan edilenin aksine içinin radyo, pikap, teyp ve televizyon dolu olduğu meydana çıkan kamyon, durum tutanakla saptanarak TIR Gümrüğünün yasak bölgesine çekilmişti. Akşam vardiya değişmiş, sabah ta kamyonun yerinde yeller estiği görülmüştü. Kaçakçılar işlerini düzelttikten sonra plâka değiştirdiklerinden, sırra kadem basmış, bulunamamıştı kamyon.

Ağzından çıkan tek kelime ile Milli Piyango vurmuşcasına bir çırpıda 50,000 lira kazanan avukatın öyküsü hâlâ ballandırılarak anlatılırdı yeraltı dünyasında:

Tokatlanmıştı ufak patronlardan biri. TIR kamyonlarından birinde silâh kaçırıldığı ihbar edilmişti. Ufak patronun adamları Kapıkule TIR Gümrüğüne giren kamyonun etrafındaki olağanüstülüğü görünce tuzağa düşürüldüklerini sezinlemişler, telâşa kapılmışlardı. Muayene memurları koşuşuyorlar, bağırıp çağırıyorlardı. Ufak patronun çaresizlikten kıvranan adamlarının kulağına kaçakçılık mevzuatı uzmanı cin gibi bir avukatın o sırada Kapıkulede bulunduğu fısıldanmıştı. Hemen koşmuşlar, ayaklarına kapanıp ellerine sarılmışlardı. Durumu anlat tıklarında, “Beni TIR Gümrüğüne sokabilir misiniz?” sorusunu yöneltmişti. “Evet” cevabını alınca, devam etmişti gene avukat:

“50.000 lira isterim.”

Denize düşenler sarılmışlardı yılana. Hep birlikte nefes nefese TIR Gümrüğüne seğirtildiğinde, avukat, kamyonun mührünü sökmekte olan muayene memurlarına pırlanta değerindeki tek kelimeyi sarfetmişti:

“Deklere!”

Gerçekten de 400 tabanca ile l milyon mermi istif edilmişti kamyonun zulasına. Apışıp kalan muayene memurlarına hitaben sürdürmüştü konuşmasını avukat:

“Deklere ettik. Gizlemedik ki. Koyun ambara, dönüşte alır gider?’

Avukat, mevzuat boşluğundan yararlanarak malı ve yüz binlerce liralık kamyonu müsadereden, küçük patronun adamlarını da hapsi boylamaktan kurtarmıştı.

Hayali ihracatçılığın mucidi Yahya Demirel değildi ayrıca. Kapıkule, Gür bulak ve Cilvegözünden hiçbir mal gönderilmeksizin kâğıt üstünde defalarca hayali ihracat yapılmış ve milyonlarca vergi iadesi tırtıklanmıştı tamtakır, kuru bakır bırakılan hazineden. Mobilya yerine düşük kaliteli de olsa hiç değilse sunta gönderen Yahya Demirci, elhak daha insaflıydı.

Gümrüklerimizin perişanlığı. Türkiyenin resmi ihracat ve ithalât istatistiklerine de güveni sarsıyordu. Gelmeyen mal “Girdi”, gitmeyen de “Çıktı” belgesi alabilirse, kim bel bağlıyabilirdi rakamlara?

Türkiyeyi kalkındırmak için kemerleri de sıkmak gereksizdi. Bir gümrük teşkilâtı iştah edilse, milyarlar kazanırdık.

Minyon Linchestein Prensliğinin başkenti Vaduz’da kayıtlı Etablissement Chamborg’un kamyonlarca yabancı sigarayı Avusturya -Yugoslavya – Bulgaristan – Türkiye üzerinden Tunusa ihraca yeltenmesi de ilginç bir olaydı. Sözüm ona “Olympus” adlı Yunan bandıralı bir şilep gelecek alacaktı İstanbula depolanacak 21.000 baks yabancı sigarayı. Cingöz gümrükçülerimizden birinin nasılsa aklına gelmiş, kulağı ayak ile kaşımanın nedenini sormuştu. Gerçekten, İsviçreden İtalya’ya, oradan denizden Tunusa ulaşmak çok daha kestirme değil miydi’? “Öyle emir aldık” cevabım vermişti kara nakliyatı firması. Biraz deşilince kokusu çıkmıştı işin. Meğer “Olympus” adlı Yunan bandıralı şilep namevcut, Tunus’taki yabancı sigara ithalâtçısı da hayali imiş. Tüm dümen, yabancı sigaraları Türkiye’ye sokmak amacıyla çevrilmiş.

Yeraltı dünyası deyimiyle Kapıkulede “yol almak”la bitmiyordu şoför İzzetin macerası. Kapıkule – İstanbul arası tehlikeli bölgeydi. Yol alınınca Kapıkuledeki gündüz ya da gece vardiyası bir sonraki gümrük karakoluna hemen telefon açardı:

“Şu plâka, şekil, renk ve markalı TIR kamyonunda mal var. Biz hakkımızı aldık. Sizi de görsünler. Bekleyin.”

Bir sonraki gümrük karakolundaki muhafaza memurları tekrar durdururlardı kamyonu ve pazarlık başlardı. Şoför onlan da görürdü metazori. Derken onlar da daha sonraki gümrük karakoluna hemen telefon açarlardı. Böylece İstanbul’un göbeğine kadar sürerdi pazarlık.

Dolayısıyla daima yeraltı dünyası sözlüğünde KaUe” denilen yüklü bir meblağ bulunurdu şoförün yanında. İstanbulun göbeğine varmadan kaüeyi, sigorta parasını eritti mi, hali dumandı şoförün. Yandığının resmiydi. Avantası esirgendi mi, aslan kesilirdi gümrükçü çünkü. Nitekim şoförün biri Topkapıya varmadan sigorta parasını eritmek felâketine uğramıştı. Orada iş çatallaşınca, tartışma vuruşmaya kadar varmıştı. Şoför öldürülmüş, mal ve TIR kamyonu da güme gitmişti.

100.000 liralık kalleyi dağıta dağıta İstanbul’a salimen vardı İzzet. Şafak sökmemişti henüz. Önceden saptanan bir benzin istasyonunda Büyük Patrona doğrudan bağlı bir şoföre devretti dev TIR kamyonunu. Babanın Göztepe’deki ana deposuna boşaltılmağa, oradan da Anadolu’daki ihtiyaç duyulan Bölge Satış Müdürlüklerine dağıtılmaya artık hazırdı yabancı sigaralar.

Ekmek parası için Anadolu’dan kopup gelen yoksul çocuklar şimdi sokaklarda “Kent var, Marlboro var” diye bağırabilirlerdi. Güçlü yabancı sigara tröstlerinin Türk Mafyası ile işbirliği yaparak ülkemizde sürdürdükleri amansız savaşın ucuz fedaileri, piyonlarıydı onlar. Yasa dışı bir yasamın eşiğini bilmeden adımlıyorlardı. Çeşmeyi gözünden kurutmak kimsenin aklına gelmezken polisle biçareler arasında süregelen kovalamaca da, uluslararası kaçakçılık oyununun son perdesiydi…

‘TÜRK Nafıası”nı okurken insanın zihninde iki istifham doğuyor ve giderek irileşiyor. Sorulan cevaplamağa çalışmadan, kitabımız görevini yapmış sayılmaz. Birincisi:

Neden Kürt Salih, Arnavut Büyük Recep, Arap Sadri ve Oflazlardı da, İstanbullu Engin ya da Ankaralı Teoman değildi? Yeraltı dünyasının kahramanları ve aileleri neden etnik gruplardandı da, toplumumuzun “Türk” dediğimiz gövdesinden değildi yani?

Kürdüyle, Lâzıyla, Arnavudu ve Arabıyla etnik gruplar, toplumumuzun horlanmış ve ezilmiş kesitleriydi. İkincil vatandaşlardı neredeyse. Türk mizahının şaheserleri bile, etnik gruplar üzerindeydi. Pırasacıydı Arnavut. Laz, kaz gibi uçmağa yeltenip minareden atardı kendini. Ünlü bir atasözümüz. “Ne Arabın yüzü, ne Samın şekeri” şeklindeydi. Kürt ile aynı çuvala sokulan yılan, “İmdat, beni kurtarın” diye bağırırdı masallarda.

Düne kadar fırsat eşitliğinden yoksundu etnik gruplar. Bir çeşit ırk ayırımının kurbanı idiler. Meşru kazanç yollarını kapamış ya da karşılarına engeller çıkarmış, biz ükmıştık onlar yeraltı dünyasına “Sığınılacak yer” anlamına gelen “Mafio” sözcüğünden türetilmişti Mafia zaten. Mafia-nın kökenini de Arapça “Mahfuz1 sözcüğü olması mümkündü. Sicilyada, eski Arap kültürünün kalıntılarını araştırmak, coğrafi yakınlık dikkate alındığında, mantıksız bir gayret sayılmazdı.

Bir yerde de feodalizmin kalın t ısıydı Türk Mafiası. İrili ufaklı patronlar ve namlı kabadayıların bir derebeyinden, bir aşiret reisinden ne farkı vardı ki?

Kürt Salih’in öyküsü tipikti ve savımızı doğrular nitelikteydi:

Karsın, geri kalmışlığımızın simgesi, Kızıl-çakçak köyünde doğmuştu Salih. Kesin tarihini bilmiyordu. Nice sonra babası almış, nüfus cüzdanı çıkarmak için bağlı oldukları Susuz ilçesine götürmüş. Memur şöyle bir bakmış, “ 11 yaşında var” demiş, işkembeden atarak ve tepeden bakarak 1934 doğumlu olarak düzenlemiş kimlik kâğıdını. “Oysa yedisinde, taş çatlasa sekizinde olmalıydım” seklinde konuşurdu Salih. “Uzun bacağım, erken gelişmiş iri gövdem yanıltmıştı memuru.” derdi dostlarına.

Jandarma 15 günde ya da ayda bir köye baskın yapıyor, her haneden 50 lira haraç topluyor, veremiyenlerin ise yannı çuval ununa razı oluyordu. Savaşın patlak vermesiyle babasının ikinci kez askere alınıp Konyaya sevkedilmesi, ailesini büsbütün sefalete sürüklemişti. Bir de dayanılmaz kış bastırmıştı o yıl. Birkaç insan boyu kar yolları kapamış, aylarca mahsur kalmıştı Kızılçakçak. Kıtlık başgösterince hayranların yemine ortak olmuşlar, kepek yemişlerdi. İlkbahar gelince, Şahnalar ilçesinde, bir ahbabın, Manifaturacı Halilin yanına vermişlerdi küçük Salihi babası dönene kadar. Karın tokluğuna “Getir, götür”, anlıyacağınız ayak işleri yapmıştı.

Babası ile amcası Seyit Ağaya çalışmağa başladıklarında, 13 yaşındaydı Salih. 100 -150 küçük ve büyük baş hayvanın sahibiydi Seyit Ağa. Bir de süt ağası Tefeci Ahmet Bey vardı çevrede. Sönük, soyguncu bir iblis. Sürüleri dolaşır, tüm ürünlerini yok pahasına kapatırdı. Bir gün de yayladalarken Seyit Ağaya gelmiş, sütünün litresine üç kuruş fiyat biçmişti. Seyit Ağa vermeyince, öfkeden dünyayı ayağa kaldırmıştı. Aradan 24 saat geçmemden sömürünün paycısı Jandarma Başçavuşunu yanına alarak dönmüştü. Köy meydanında basmıştı sopayı Seyit Ağaya. Acımasız kamçılamıştı umursamaz Jandarma Başçavuşunun, gözleri donuklaşmış çaresiz, sahipsiz insanların önünde. Seyit Ağa gene de yılmayınca, Jandarma Başçavuşu ile Salih, annesi, babası, kardeşleri dahil, 25-30 kul, tüm aileyi önlerine katarak götürmüşlerdi Susuza. Orada hepsi sıra ile falakaya yatırılmıştı Seyit Ağa, “Lanetler olsun, peki” diyene dek…

Köyünden de, düzeninden de nefret etmeğe başlamıştı Salih. Kabına sığamıyor, isyan edecek oluyor, fakat rezil gidişatı değiştirecek güçten yoksunluğunu anlayıp, yerine oturuyor, susuyordu.

Salibin sabrım taşıran, çekip gitmeyi kafasına koyduran, çoban Velinin karısının kaçırılması olayıydı. Tek dikili ağacı yoktu zavallı Velinin. Kimsenin girdisine çıktısına karışmayan, dini bütün, kendi halinde bir adamdı. Tutmuş, kendi gibi fakir bir kızla evlenmişti. Körpe, oldukça güzel, namuslu bir yosma.

Akşam sürüyü ağıla sokup eve döndüğünde genç karışım bulamayınca, beyninden vurulmuşa dönmüştü çoban. Konu komşudan öğrenmişti ki, karısını zorla kaçıran köyün ağasının zorba oğlu Raşit.

Yedi karısına bir gövdenin diğerine duyduğu eğilimle sekizinciyi katmıştı gözü doymaz Raşit. Veli çoban saftı, cahildi ama canavar, insanlıkla alâkası olmayan Raşit belâsı ile başedemiyeceğini bilecek kadar akıllıydı. Jandarmaya şikâyete giderken Önü kesilmişti Raşit’in adamları tarafından. Kuduz köpekler gibi saldırmışlardı savunmasız Veliye.

Salih onu son gördüğünde, yan ölüydü Veli. Ağzı sarkmış, yüzünün tüm kasları gevşemişti. Girildiğinde tek lâf etmeden çekip gitmişti Kızılçakçaktan Veli; topallayarak, sendeleyerek. Bir daha ne gören olmuştu Veliyi, ne de ondan bir haber alan… İşte o sıralarda gelmişti o celep Kızılçakçaka. İstanbul’a sevk edilmek üzere kesimlik hayvan topluyordu.

Salih sormuş, “Olur” cevabım almıştı zaten sığırtmaca ihtiyacı olan celepten Kesimlik hayvanlar Sarıkamış’a kadar otlattırılarak götürülecek, oradan irene konacaktı. Sarıkamış’tan İstanbul’a, 15-16 yaşlarında, kara vagonda, koyunlar ve sığırlar arasında gelmişti Salih.

Aylarca işsiz, yalnız, perişan sokak tepmişti İstanbul’da. Aylaklığının tek faydası, reklâm levhalarından, dükkân tabelâlarından okuma – yazmasını Öğrenmesi olmuştu. Çevrelerine sokulduğu hemşerilerinin aracılığıyla Aksaray’da, şimdi yıkılmış olan Gençlik Lokantasına girmişti. Dönercilik yapıyordu.

Bir gün olay çıkaran mahalle kopuklarına tepesi atmış, palasını kaptığı gibi ürerlerine yürümüş, hepsini çil yavrusu gibi dağıtmıştı. Sahiplerinin götürüldüğü Taş kasap Karakolunda kendisini yalnız bırakmalarına alınıp ayrılmıştı Gençlik Lokantasından. Derken başlamıştı pazarcılığa. Domates, biber, şeftali, armut, ne bulmuşsa satmıştı.

Hep Kürtlüğü karşısına çıkarıldığından orada da dikiş tutturamayınca, Beyoğlu kapısından dalmıştı yeraltı dünyasına.

Böylesine bir birikimin adamından melek olması beklenemezdi herhalde… Her insanın kendine özgü bir kaderi ve hedefi vardı. Kaderi malûmdu Salih’in. YO sıradan bir dönerci veya pazarcı kalacak ya da bir namlı kabadayı olacaktı. Beyoğlu kapısından yeraltı dünyasına dalmakla, hedefin) de seçmişti Kürt. Bizim hapishaneler, yeraltı dünyası ilimleri akademisiydi. Stajını da. İhtisasını da orada yapacaktı Salih.

Artık Tarlabaşı Caddesinde- ileride ilk kahvehane ve kumarhanesini açacağı Kırmızı Sokakta oturuyordu Kürt; hemsehrileriyle. Aralarında yıldızının hiç barışmadığı ruhsuz, itin teki biri vardı. Adı Cevat’tı. Erzurumluydu. Yaşça da, yapıca da Salih’ten büyüktü. Müthiş küfürbazdı da. Durmadan anasına bacısına düz giderdi Salih’in, Pes perdeden yalvarırdı garip Salih:

“Sen benim hemşerimsin, ağabeyim-sin. Gel beni döv, tokatla. Allanın bir isminin hakkı için elimi kaldırmam. Ama ne olur anama, bacıma sövme.”

Bir kulağından girer, ötekinden çıkardı ayı irisi Cevat’ın.

Akşamların birinde, tüm hemşeriler sözleşmişler. Kâğıthane’de ucuz bir meyhanede buluşmuşlardı. Kafalar tütsülenince. Cevat’ın ağzı gene bozulmuştu. Gözünü budaktan sakınmaz Salih’le tam kapışacaklarken, etrafta-kiler ayırmışlardı. Biri bir yola gitmişti, öteki bir başkasına.

Gece evlerine dönerlerken, ikisi inin cinin top attığı Kırmızı Sokakta karşılaşmazlar mı? Hançerlerini çekerek soğumamış bir hınçla saldırmışlardı birbirlerine. Salih hemen ceketini çıkarmış, sol eline dolayarak kalkan yapmıştı. Bir saate yakın sürmüştü kahredici düello. Aldığı yaralara aldırmayıp düelloya anlatılmaz bir hayvan içgüdüsüyle devam eden Cevat, kan kaybından bitik düşmüş, çökmüştü mezarına. Cesedi sırtına vurup İlkyardım Hastanesine bizzat teslim etmişti elleri doğranmış domatese dönmüş Salih.

Dört yıla mahkûm olup Sultanahmet Cezaevine girdiğinde, daha rüştüne ermemiş, 18’ine ulaşmamıştı Kürt. Hapishanedeki düzenin köyündekinden berbat olduğunu sezinlemekte geçilememişti. Felâket yalnız gelmezdi. Hapishaneye girmesiyle birlikte kara haberler birbirini izlemişti. Önce babasının faili meçhul bir cinayete kurban gittiğini öğrenmişti. Derken anası vefat etmişti ezici kahırdan. Derken, dünyada en çok sevdiği insanın, amcasının öldüğü ulaştırılmıştı. Adamcağız tipili bir günde Kızıçakçaktan Susuza giderken sadık atı tek başına dönmüştü köye. Cesedi de sırra kadem basmıştı. Kısacası, kanunlarımızın beklediği normal vatandaş yaşantısı ile hiçbir bağı kalmamıştı Salih’in. Soğumuştu aydınlıktan.

Kimsesiz ve parasız kalmıştı. Maruzat yazmıştı Sultanahmet Cezaevi Müdürüne. “Her şeyi yaparım, bana ayda 50 – 60 liralık bir geçim” diye. Kimse takmayınca da, hapishanenin parsellenmiş olan avanta mekanizmasında kendine bir yer aramak üzere mücadeleye girişmişti. Yemekhane, fotoğraf, kahve ocağı ve kantin gibi tatlı kazanç kaynaklan paylaşılmıştı hapishanenin ali kıran, has kesenlerince. Meselâ iki kahve ocağı profesör katili Erdoğan Aydındaydı ki, günde 15.000 marka işlemekteydi.

Başgardiyan şişleyecekti üç dört yerinden. Ali kıran baş kesenlerle didişip fiyakalarını bozacaktı. Ayaklanmalara katılacaktı. Koğuş yakacaktı. Karşılığında hücreye atılacak, çakılı prangalara vurulacaktı. Sürgünlere gönderilecek, hamam sopası yiyecekti. Hamam sopası, mahkûmun çırılçıplak göbek taşına yatırılıp falakaya vurulması ve tüm gardiyanların Yaradana sığınarak üzerine çullanıp ezmesiydi ki, dayanılır gibi değildi. Ama Salih kadar işkenceye mütehammil insan ya yoktu ya da varsa pek azdı.

‘Yapmayın, etmeyin” ihtarlarını dinletemediği iki de cinsi sapığı, polis deyimi ile “müteayyin”! öldürecekti Bursa Cezaevinde. Anadolu çocuğu Salih hoş göremezdi. Midesi kaldıramazdı cinsi sapıklık bulantısını.

Hapishaneden çıkınca açacağı kumarhaneyi basan namlı kabadayı Laz Kani’yi da öldürecek, böylece cinayetleri dörde yükselecekti Salih’in…

Namlı kabadayılar konusuna veda etmeden, önemli bir saplama yapmamız gerekiyor. Burhan Altunç, Oflazlar, Kürt Salih, Hasso gibi namlılar, bu âlemin saygınları ile “Kabadayılık” ya da “Delikanlılık” maskesi gerisinde her türlü rezaleti çeviren ipsiz sapsız gangsterler takımı arasına kalın bir çizgi çekmek şarttır.

Cevap bekleyen sorulardan ikincisi de şudur:

Komünist rejimlerde ve homojen, demokrasinin oturmuş olduğu ülkelerde Mafia neden kok salamıyor?

Mallanın yeşerdiği tarla, otorite boşluğuydu. Otoriter yönetimler ve güçlü iktidarlar da panzehiri. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş yıllarında azınlıklar arasından namlı kabadayılar türemişti. Hrisantos gibi. Ama onlar, aman verrnez vahşetlerini siyasi iktidarın üstündeki kapitülasyon lan n koruyucu kanadı altında sürdürebiliyorlardı. Cumhuriyet, demir yumruğu ile Doğuyu eşkıyadan, Batıyı da külhanbeylerden temizlemişti. Türk Maflası, çoğulcu rejimle birlikte baş vermişti. Demokrasiyi ağzımıza yüzümüze bulaştırmamızla. Devlet fikrinin zayıflamasıyla baş veren Türk Maflası. siyasal iktidarların himayesinde giderek gelişmişti.

Mafla ilk kez, Sicilya adasında, gene bir otorite boşluğunda doğmuştu:

Tarihi boyunca zaten kötü idare edilmiş ve kargaşadan kurtulamamış Sicilyanın Romadaki merkezi otorite ile bağı, Napolyonun güney İtalyayı işgaliyle büsbütün kopmuştu. Ne nizam kalmıştı, ne asayiş. Köylü paylarım vermeyi reddediyor, derebeyleıin topraklarını işgal ediyor, mal ve mülklerini yağmalıyordu. Çareyi, uçsuz bucaksız arazilerini eşkıyaya emanet etmekte aramışlardı derebeyler. Eşkıya, alçakça, vicdana sığmayacak yöntemlere başvurarak terör yaratmış, gerçekten de sindirmişti bakim çıplak köylüleri. Emanetlerindeki arsaların bitişik olması, birer despot kesilen eşkıyanın örgütlenmesini mümkün kılmıştı. Örgüt zamanla öylesine genişlemiş ve güçlenmişti ki, bizzat derebeyleri bile iplememeğe başlamıştı. Kalabalık değildi örgüt üyeleri. Ancak aralarındaki sıkı dayanışma sayesinde her suçu göz kırpmadan işleyebiliyorlardı. Derebeyleri de avuçlarının içine almışlardı. Esirleşen derebeyler örgütün sözünden çıkamıyordu. Egemenlikleri tüm Sicilyaya yayılmıştı. İşte o örgüt, bugünkü İtalyan Mafiasının çekirdeğiydi.

Hiçbir İtalyan Hükümeti, bir oranda Muşsolininki hariç, Mafiayı kökünden kazımayı başaramamıştı. Faşistler iktidara geçince, olağanüstü yetkilerine dayanarak sindirmişlerdi Mafiayı. Elebaşlarını ipe çekerek ya da ağır hapis cezalarına çarptırarak canına ot tıkamışlardı. Ancak Müttefik Ordulan İkinci Dünya Savaşında Sicilyaya çıktıklarında. Amerikan Askeri Hükümeti, Faşistlerin hapse attığı her mahkûmun iyi bir demokrat olduğunu düşünmüştü. Salıverilen Mafia mensuplarının birçoğu köylerde, bucaklarda, hatta kasabalarda Belediye Başkanlıklarına ya da Askeri Hükümet nezdinde tercümanlığa atanmıştı. Ele kolaylıkla geçmez böyle bir fırsat, Mafîanın yeniden kuvvetlenmesini ve eskisinden çok daha etkili hale gelmesini sağlamıştı.

Mafia, kapitalizmin bir yan ürünüydü ayrıca. Türk Mafıasının yurdumuzda kapitalizmin en fazla geliştiği noktalarda karargâhlanması boşuna değildi. Sosyal adaletin gerçekleştirilemediği, büyük paraların azınlık elinde toplandığı bir düzende, kaçak mala da, iffetsiz kadına da, lüks gazinolara da, kumarhanelerede müşteri bulmakta güçlük çekilmeyecekti. Alıcının olduğu her yerde, mutlaka bir satıcı çıkardı. Dölce vita, lüks yaşam, tüketim çılgınlığı bir toplum felsefesi haline getiriliyordu Türkiyede.

Üretim az, tüketim çoktu. Yeterince üretemeden bir tüketim toplumu haline geliyorduk. Sanayi devrimini gerçekleştirmeden tüketime özendirilmek, cinayetti, Mafîaya davetiye çıkarmaktı- Üretim eksikliği, lüks ithalâta ayıracak dövizimiz olmadığına göre, kaçakçılıkla kapatılacaktı. Cicilere, komünist rejimlerin bile mağlup edemediği zaafı vardı insanoğlunun. Bir Rus delikanlısı, “Ronson” elektronik çakmağı ya da “Lee” blucini gibi Amerikan cicilerine varını yoğunu tereddütsüz harcıyabiliyordu.

Kanser virüsü gibiydi Mafîa. farkedilmeden girerdi bir hücreye. Sonra öteki hücrelere sıçrayarak, gene çaktırmadan, sinsice yayılırdı. Bir gün şaşkınlıkla bakardınız ki, toplumun tüm bünyesi çürümüş.

Yeraltı dünyasına, sıfırdan başlamış, çilekeş birinci kuşak, öncüler egemendi. Çoğu ilk okul tahsili bile olmayan. İrili ufaklı patronların çocukları çok daha iyi hayat sürüyorlar, okuyorlardı. Pahalı okullarda yetişiyorlardı. Kimi profesör, kimi avukat, kimi vali, kimi mühendis çıkacaktı yarın. Bazıları Belediye Başkanı, milletvekili ya da senatör seçilecekti. Bakanlığa, hatta Başbakanlığa yükselebileceklerdi. Bugün ekonomik iktidarı ele geçirmekte olan Türk Mafıası, yarın daha paralı, kültürlü, saygın oğullarıyla siyasi iktidara da oynamağa başlıyacaktı…

ÂLEM’İN MUHTASAR ARGO SÖZLÜĞÜ

 

 

A

Ablacı: Sevici, eşcinsel kadın

Alçı: Eroin.

Alesta: Hazır

Açık    almak:    Uzak durmak, değmemek, yanaşmamak.

Alet: Erkeklik organı.

Alfons:Muhabbet tellalı.

Âdem  Baba:   Kimsesîz serseri, işsiz, güçsüz, yersiz gariban anlamına  kullanılır.            Ali Rıza: Votka.

Allahıma:  “Kesinlikle” anlamına kullanılır.

Adres  değiştirmek:Ölmek.:

Alt kapıyı bağlamak:Tüm yollan tutmak.

Afi: Fiyaka, gösteriş, caka

Alt güverte: Kadınların belden aşağısı.

Afi   kesmek:  Fiyaka yapmak abartılı gösteriş yapmak

Altın vuruş: Öldürücü tutarda eroin

Aftos: Metres, sevgili birlikte nikâhsız yaşanılan kadın

Alyon:  Çok  varlıklı kişi.

Amele: Üstü başı perişan kişi

Aftos   plyos: Yararsız değersiz hiçbir işe yaramaz

Amerikan suyu: Cola türü içecek.

Ağır isçi: Fahişe, genelev sermayesi

Amorf olmak: Ulanmak,mahcup  düşmek.

Ahçİk: Turist ya da  yabancı kadın-kız

Ampes: Esrar.

Akaryakıt: İçki.

Ampul: Kel baş.

Akıntı çağanozu: Bîr omzunu  düşürerek    yürüyen kişi

Anadolu:   Anapara,sermaye.

Anahtar: Rüşvet.

Akrep: Polis.

Ançizlemek:Kaçmak.

Alaman: Alman mar kı.

Anton: Gariban.

Anut: Hizmet karşlığı alman komisyon

Alarga  durmak:Uzak durmak.

Anzorot: Rakı.

Apapana: Parayı başkasına ödetme.

Apeki:  Rakı.

Apiko: Hazır, tetikte.

Apis:  Çok ders çalışan öğrenci.

Apop: Para.

Arabacı:   Çöp   toplayarak geçinen,

Araba yolu: Kolay iş.

Arak: Hırsızlık.

Arakçı: Hırsız.

Arap: Şans, baht.

Arma: Yüzük, köstek gibi altın takı.

Armut: Aptal kişi.

Arnavut  Zan: Hileli zar.

Arpa: Para,  bozuk para.

Arpacı: Yankesici, cepci.

Arpa suyu: Bira.

Arşın: Bacak.

Arka kapı: Makat.

Arızalı: Hastalıklı fahişe.

Arazi olmak: Yok olmak, kaybolmak.

Artist:   Yalancı,   numaracı.

Asta   diyavola:   Hay aksi şeytan!

Avanak: Akılsız.

Avisto:    Derhal,    he -men, anında.

Avanta: Kolay sağlanan çıkar, yarar, para vb.

Averta: Açık, serbest.

Ayak çıkmak: Hile yapmak.

Ayakçı: Getir-götür işleri yaparı.

Ayazağa: Soğuk, somurtkan, yüzü asık kişi.

Ayıngacı: Tütün, sigara kaçakçısı.

AYÎDİS: A.İ.D.İ.S. hastalığı.

Aynasız: Polis.

Ayran ağızlı: Aptal, bön, salak.

B

Babamcı: Birine tanıdığı gibi sarılıp yankesicilik yapan kişi.

Babalamak: Tırnak (tırnaka) atıp iskambil kâğıdında hile yapmak.

Babalı: Hileli iskambil kâğıdı.

Babik: Pasif eşcinsel erkek.

Babilof: Yellenmek, osurmak.

Abuk: Aktif eşcinsel erkek.

Badem :Tabanca kurşunu.

Bado: Sersem.

Bağlamacı: Dolandırıcının ortağı.

Bal: Şans.

Balomoz: Çok yaşlı kimse.

Balık: Kolay kandırılan hödük.

Balıkçı: Çok şanslı.

Balkon: Kadınlarda göğüsler.

Ballı: Çok şanslı.

Baloz: Kötü meyhane.

Balta: İşe yaramaz, kafası işlemez kişi.

Balya: Para.

Bamya tarlası: Mezarlık.

Barba: Çok yaşlı erkek.

Bargelemek:uyumak,dinlenmek.

BaroMüşteri paralımüşteri,erkek,yabancı   erkek.

Basmak: Çekip itmek. defolmak.

Belediye  aynasızı: Belediye zabıtası.

Besa: Yemin.

Beton: Sağlam.

Beyaz: Eroin.

Beyaz çekmek: Eroin İçmek.

Beyaz eritici: Morfin.

Beygirof: Aftal, sersem.

Beykoz: 24 ayar altın lira.

Beyza: Kaliteli eroin,

Beyza hanım: Kokain.

Bıcıl: Üryan, çıplak.

Bıçak oynatmak: Kavgada bıçak kullanmak.

Bıgı: Esrarlı sigara.

Bıldırcın: Güzel kız.

Bıyıklı: Polis.

Bindon: Şişko, şişman kimse.

Biletini kesmek: Birini Öldürmek.

Bindirme: Barbut oyununda arzulanan sayıların gelmesi için zarı belli bir pozisyon

Bitirim: Âlemin her türlü işine bulaşmış kişi.

Bitirimhane: Kumarhane.

Bitirmiş; Çok yaşlı kişi.

Bitleri eşek olmak: Sinirlenmek.

Bitli: Züğürt turist.

Bocurgat yapmak: Burnunu karıştırmak.

Boğmak: Parasını hileyle almak.

Boğulmak: Hile yüzünden kaybetmek,yenilmek.

Boğuntu yeri: Kumarhane.

Boklavat: Vasıfsız, işe yaramaz, kötü Şey.

Bom: Yalan.

Bomba: Güzel kadın. Uyuşturucu hap.

Bomcu: Yalancı.

Borda, borda: Yan yana.

Boş: İçinde esrar bulunmayan sigara.

Boşluğunu almak: Karnından bıçaklamak.

Bozalamak:lslitra etmek.

Bozum: Küçük düşürmek.

Brav: Kaybol. kaç, toz ol.

Burum: Bir çekimlik eroin.

Büyük kardeş: Eroin.

C-

Cavık: Salak. aptal.

Camcı: Röntgenci.

Camckân: Gözlük.

Camici: Camilerde hırsızlık yapan yankesici.

Cam kırmak: Yanlış iş yapmak.

Cangal: Ayakkabı.

Cank: Eroin, eroini damardan zerketmek.

Carmak: Rakı.

Carrom: Züppe.

Cav: Gevezelik.

Cavalacoz; Değersiz, para etmez.

Caz: Boş lakırdı, gevezelik.

Cenaze: Davranışları çok ağır olan kişi.

Cepçi: Yankesici.

Cephane: Uyuşturucu madde.

Cereme: Bir şeyin fiyatı.

Ceviz açmak: Görüşünü söylemek.

Cıza yatmak: Kaçmak.

Cızfınz etmek: Kaçmak.

Cızlam: Kaçmak.

Cızlamı çekmek: Kaçıp kaybolmak.

Ciğer: Haysiyet, yiğitlik, onur, cesaret.

Cila: Rakıdan sonra bira içmek.

Çinicilik: Kısa boylu, bodur ve zayıf kişi.

Cocort: Kör dilenci.

Cokey: Uyuşturucu maddeyi farkına varmadan taşıyan kişi.

Con: Bozuk para.

Conta: Etiket.

Cop cop: Züppe.

Cortlamak: Ölmek.

Covino: Gösterişli, albenisi olan.

Coyyt: Esrarlı sigara.

Cuk: Esrar.

Cukka: Cep, para kesesi.

Cukkalamak: E! at mak, cebe koymak, almak, el koymak.

Cumbul: Mide, kann.

Cura: Esrar içilen kabak.

Cücük: Ufak şey.

Cümbüş:   Kavga,  gürültü, patırtı.

 

Ç-

Çakal: Hilekâr, güvenilmez kişi.

Çakaloz: İşe yaramaz kişi.

Çakaroz: Anlama, idrak etmek.

Çakıntı: İçkide kadehleri birbirine vurma.

Çakız etmek: Anlamak, farkına varmak.

Çalı: Sıska, zayıf kişi.

Çalı zeybeği: Korkak, ödlek, yüreksiz kişi.

Çanak: Kumarda ortadaki tüm para.

Kapa çupa: Değersiz.

Çapraz: Zor durum.

Çarık: Para cüzdanı.

Çark: Sokak fahişesinin müşteri için dolaşması.

Çark atma: Gezinme, dolaşma.

Çarpılmak: Yankesici tarafından soyulmak.

Çarpışmak: Kumar oynamak.

Çatal atmak: Gereksiz yere bir işe karışmak.

Çay: Esrar.

Çaycı: Esrar satan.

Çay içmek: Alışverişten vazgeçmek.

Çekezlemek; İskambil oyunlarında kazanmak.

Çekik: Yen (Japon para birimi),

Çekirdek: Mermi.

Çekizetmek:   Kazan mak, kârlı çıkmak.

Çekizlemek: İçki içmek.

Çemiş: Kent yaşamının inceliğini bilme* yen taşralı, saf, hatta bön.

Çenç: Çalınmış mal, hırsızlığın malı.

Çentez: Kuruş.

Çeçİt: Tuhaf davra-nışh kişi.

Çete: Çok yakın dost, arkadaş.

Çeyrek: Mark (Alman para birimi).

Çıban: İri altın yüzük.

Çıkma,  çıkmış:Kumara başlarken kasaya yatırdan para.

Çıngar Kavga,

 

Çıngarh moruk oskisi: Fransız frangı.

Çıngırağı   öttürmek:Ölmek.

Çırnık: Kötü görünüşlü, çirkin.

Çıtır: Genç kız, kolay iş

Çıkık: Flört etme.

Çıkma: Yardım için ya da açıktan para verme.

Çırnık: Çirkin kimse, kötü iş.

Çıtırlaşmak: Öpmek.

Çiçek: Hoş insan, durum, şey.

Çiçekçi: Muhabbet telalh.

Çiçek koklama: Eroin çekme.

Çifte: Çifte kâğıtla sarılmış esrarlı sigara.

Çifte kavrulmuş: Tecrübeli kişi.

Çift kâğıt yapızlamak: Esrarlı sigara hazırlamak.

Çiftlik: Havadan para kazanılan yer ya da kişi.

Çilek: Göbek ve göbek çukuru.

Çilli:hapishane.

Çir: Sıska kişi.

Ciroz: Çok zayıf.

Çivi: İhbar.

Çivi   atarız   etmek:İhbar eylemek.

Çivilemek: Sivri bir kesiciyle yaralamak.

Çizmek: Birini yaralamak.

Çocukçu: Pedofil, sübyancı.

Çorba: Rüşvet, para.

Çorbacı: Hırsız.

Çorna: Hırsızlık yapmak.

Çömlek: Kıç, kalçalar.

Çöroz: Budala.

Çukulata: İsviçre frangı.

Çul: Giyecek, elbise.

Çurçur: Değersiz, önemsiz, küçük.

Çuval: Gövde, vücut.

Çürük: Çok kolay elde edilen, düşkün fahişe.

 

D-

Dacık: Kız, kadın.

Dağıtmak: Kendini yitirmek.

Dağlı: Kaba saba.

Daleı Anne. Dalga: Esrar.

Dalgacı: Esrarkeş.

Dalgaya  düşmek:

Boş bulunmak.

Dallak: Bön, budala, aptal.

Dalgıç: Hırsız..

Dalız etmek: Dalıp girmek.

Dallama: Aptal, enayi, dangalak, hırbo.

Dalya: Bön, budala, aptal, salak.

Dam: Cezaevi,

Dam ağası: Hapishanedeki koğuş ağası, dayısı.

Damarcı:Damardan uyuşturucu  zerkini alışkanlık haline getirmiş olan.

Damardan girmek: İşi çok sıkı tutmak, en hassas noktasından vurmak.

Damgalı: Para.

Damlamak: Ansızın gelmek.

Dana: Danimarka kronu.

Dandik: işe yaramaz, sahte, taklit.

Dandun: Boş gürültülü.

Daugil: Hödük.

Danikavak: Kumarda parası bittikten sonra faizle borç alıp oynayan kişi.

Daniska: En  iyi  örnek

Demir: Tabanca.

Demirhindi: Eli sıkı, cimri.

Darphane:  Kumar oynatılan yer.

Demiryolu: Tavla

Dasnik:Muhabbet tellalı

Dava: Yavuklu, sevgi dost, metres

Denizkızı:   Danimarka kronu.

Davul: Kıç, kalçalar.

Depo: Bilgili kişi.

Davul Toza: Olmaya çak şey.

Derav: Yalan.

Derman:  Uyuşturucu.

Dayı: Güçlü, kuvvetli, delikanlı, kabada yi, külhanbeyi kişi

Deşa:    Deşa:  Çekil, git,   defol,   uzaklaş, kaybol anlamına kullanılır.

Dazgırh: Taşralı gör güsüz kişi

Defans: Kalçalar, kıç.

Dırlamak:Gevezelik etmek

Defineci: Define bulmuş gibi yapıp başkalarını dolandıran

Dırnik: Deli.

Dızgal:Çok yaşlı kişi.

Dehlemek: Kovmak.

Dızzo: Hırsız.

Dehşet  Palas:  Kara kol , nezarethane,hapishane hücresi

Didon:Fransız, Frenk, Avrupalı.

Digan:   Ben,   ilk,   birinci gelen, en baş

Defteri kebirden okumak:   küfretmek

Çok  ağır  takı.

Dikiz: Gözetleme.

Defterli: Sabıkalı fa hişe, eşcinsel.

Dikizci: Erkete, gözcü.

Değirmen: Saat.

Dilgoz: Salak, sersem, budala

Deldirmek: Bıçaklanmak. kurşun,mermi yemek (postu deldirmek şeklinde).

Dinamit: Kokain.

Diploma:Fahişenin İzin vesikası

Delik: Hapishane.

Diplomalı:Vesikalı

Dem: Esrar, raku şarap.

Diş kırmak: Esrar plaketini, sigarayla içilebilecek küçüklükte parçalara bölmek.

Dolu: Civalı-hileli zar; içi esrarlı sigara.

Duman: Esrar, sigara, kalabalık, geçici durum, kötü duruma düşmek .

Durakçı: Otobüs duraklarına dadanan yankesici.

Duvarcı: Duvarları aşmakla ün yapmış hırsız.

Düttürük: Abuk – sabuk konuşup, tutarsız dengesiz hareketlerde bulunan.

E-

Ebe: İskambil oyunlarında kâğıt dağıtan oyuncu.

Ebegümeci: “Boşver-sene sen!” anlamına aşağılayıcı sözcük.

Edeplik: Peştamal.

Efi: Kadın gibi davranan, kadın tavırlı erkek.

Egaya düşmek: Birinin eline geçmek.

Egavlamak: Elde etmek, almak, ele geçirmek

Egzoz: Yellenmek.

Ejderha: Esrar dumanı.

Eklemek: Vurmak.

Ekşimek: Askıntı olmak.

Elek: Fahişe.

Ellialtı: Tokat

Elli dirhem otuz: Sarhoş,

Elmaz: Bir türiü uyuşturucu madde.

Emanet: Tabanca, bıçak, şiş,

Enayi boğmak: Birinin parasını hileyle almak.

Enayi kutusu: TV alıcısı.

Enayi vergisi: Her türlü şans oyunu (piyango, toto. loto, vs).

Endaht: İçki içme.

Enginarı çalıştırmak:Düşünmek.

Erikik: Kadınlarda vücudun belirli bölümlerinin isteyerek ya da istemeyerek haddinden fazla gözükmesi.

Erkete: Gözcü.

Eşantiyon: Rüşvet.

Esco: Pasif eşcinsel.

Evliya: Aşın sarhoş.

Ezan: Horoz ötüşü.

Ezan okumak: Yük-sek sesle azarlamak.

Ezgin: Uzun yıllar hapiste kalmış, gedikli mahkûm.

Ezmek: Keyf için para sarfetmek.

F-

Faça: Surat, yüz, çehre, yüzdeki yara izi, kılık kıyafet, genel görünüm, gazinoda en ön masallar, destenin en altında açılan iskambil kâğıdı.

Faca açmak: Birini kesici bir aletle yüzünden yaralamak,

Faca façaya: Yüz yüze.

Paçasını aşağı almak: Doğup, hırpalamak.

Façasım bozmak: Birini yaralayıp yüzünde kalıcı yara izi bırakmak.

Faca vermek: Birinin kimliğinin ortaya çıkması.

Faço: Birini, yakın dost, tanıdıkmış gibi davranıp dolandırmak.

Falcı: Falcı gibi davranarak yankesicilik yapan kadm.

Falçata: Kunduracı âletini andıran her türlü kesici ve delici âlet.

Faraş: Müptezel, yaşlı fahişe.

Fare: Hırsız, ufak tefek kişi.

Farfarullu: Kumarhanelerde tutulan defterlerde gerçek ad yerine kullanılan takma ad.

Farmason: Hiçbir şeye aldırmayan, midesi geniş.

Fasulye: Para.

Fasulye yazmak: Kumarhane işletenin manosu yazıp kayda geçirmek.

Ferlemck: Kaçıp gitmek.

Festival: Âlem, şenlik, gırgırh, şamatalı olay.

Fetbaz: Hilekâr, dü-zenmaz, üçkâğıtçı.

Fıçı: Çok içkili kişi.

Fındık: Civalı, hileli zar.

Ful casus: Bilgili imişcesine davranan

Fındıkçı: Hilekâr.bilgisiz.

Fır: Fransız frangı.

Fruko:Toptum  polisi.

Fmş: Deli.

Fıymak: Sıvışmak.

Film: Düzenbaz, hilekâr,   şakacı   kimse uyduruk, yalan, dolan.

G –

Gaco: Kadın.

Gaco Oskisi: Sterlin, İngiliz parası

Filimci: Düzenbaz    kişi.

Gaddare:Büyük hançer.

Film  olmak:  Âlemin    diline düşmek

Gaga: Ağız.

Flaş: Uyuşturucunun ilk     kullanıldığında    verdiği keyif

Gagayı ıslatmak: İçki içmek.

Galan: Kumarhanede

Fol: Cüzdan.çok   parası  olan oyuncu.

Fora: Çıkarma, çek me

Gamata: Küfür.

Fortçu: Kalabalık mo torlu araçlarda baş kasına sürtünerek ya da  başkasına kendini   sürttürerek  cinsel zevk alma

Ganja:    Plaka   durumundaki esrar.

Gargara:  Kuru lakır.

Garmİrcur: Şarap.

Gâvur: Kasap.

Fos Dalga: Kumarda hile yapma.

Gavur etmek: Berbat  edip bozmak,çalışmaz   duruma getirmek

Foto: Kötü.

Fotograf olmak: Sabıka   kaydına   geç mek.

Gay:Eşcinsel erkek

Gayduri: eşek,havyan

Fransız  salatası: Karmakarışık  iskambil kâğıtları

Gebeş: Salak,  aptal kişi.

Gebe zar: Hileli

Gece işçisi: Geceleri hırsızlık yapan.

Gelberi:           Hırsızlık yapmak.

Gelin alıcılar: Baskın yapan polisler.

Gerali: Aptal, gerzek.

Gerdansüpürgesi

Gedanfırçası:Bıyık, sakal.

Geri vites: Aptal, geri zekâlı, bön.

Gevişlemek: Sakız, çiklet, çiğnemek.

Gıcık: Sinir bozucu.

Gıdıklama: Birinin üzerinde arama tarama yapma.

Gırnav: Fahişe.

Gişot: Kaç, tüy, kaybol.

Gogo: Kokain.

Gogocu: Kokainman.

Gotik: Sigara izmariti.

Göçmek: Bir yudumda içip bitirmek.

Gravath: Memur, züppe, kulüp rakısı, efendi, kibar.

Günah: Fiyat.

Güverte: Barbut masası.

 

H-

Habe: Yemek, ekmek.

Habe   kayız   etmek:Yemek atıştırmak.

Habibi şaşmak: Çaresiz duruma düşmek.

Hacamat: Bir kesici ile yaralanma.

Hacamatçı: Kavgada daha çok bıçak kullanan kişi.

Hacı: Suudi Arabistan parası, Riyal.

Hacıl: Kumarda saf oyuncu.

Hafız: Kabadayılık törelerinden habersiz, yabancî kişi.

Hafiflemek: Parası azalmak.

Halalım: Kumarda saf oyuncu, kolay dolandınlabilen.

Hallenmek: Birine, bir şeye aşırı ilgi duyduğunu, ona istekli olduğunu açıkça belli etmek.

Hal kesmek: Meydan okumak.

Hamal: Ucuz ve kalitesiz şarap, afyonlu şarap.

Ham hum: Saçma sapan.

 

 

 

Ham hum şarolop:Oldu bitti.

Hantoş: Esrar.

Hanzo: Taşralı, saf ve kaba kişi.

Haraza: Kavga.

Harbi: Doğru, saf, hilesiz, yalansız, gerçek, hakiki.

Harman: Tiryakisi, bağımlısı olduğu şeyden uzak kalıp onu Özlemiş kişi.

Haşat: Perişan, bitkin.

Havyar: Dışkı.

Hava tebdili: Hapse düşmek.

Hay be: Yararsız, anlamsız, boy -şey-.

Haydahlamak: Birini kovmak.

Hemşo: Hemşehri.

Hırs Zarbo: Çevik Kuvvet gibi polislerin özel bölümü.

Hıyar: Kaba, cahil ve görgüsüz.

HUaliahmer: Bedava, parasız.

Hilton: Cezaevlerinde iyi, nisbeten konforlu koğuş.

Hoşaf: Zayıf, güçsüz kişi.

Hoşor:   Şişman ama güzel kadm.

Hötöröf: Pasif eşcinsel.

Hurda: 18 ayar altın.

Hurma: Suudi Arabistan para birimi, esmer güzeli kadın.

I, İ-

Ih: Burna çekilen esrar.

Irzı kırık: İffetsiz.

Iskata: Dışkı.

Iskota: Bakımsız, çirkin.

Islatmak: Döğmek, dayak atmak

Ismanççı: Mahkumlara dışarıdan istediklerini getiren kişi.

Ispanak: Değersiz kişi-

Ispanakzade: Soysuz.

Işıklı: Çok karlı iş, faiz getiren para.

Işınlamak: Başından savmak.

İbik kaldırmak: Karşı çıkmak.

İbiş: Çirkin, komik kişi.

İçeri: Hapishane,

İçici: Uyuşturucu kullanan, ama satmayan kimse.

İçirmek: Vurmak, tokatlamak.

İzmir işi:  Hileli zar, tombala torbası.

İfadesini almak: Birini döğmek.

İftira: Cezaevine düşen hırsızlık mahkûmu.

 

– J, K –

Jiletçi:    Ciletle    cep kesip    hırsızlık   ya pan yankesici

İlik:    Çekici   ve   çok  güzel.

Joint: Esrarlı sigara.

İmamın   kayığı:   Tabut- Jüt olmak: Çok sarhoş olmak.

İmam suyu: Rakı.

Kabak:   Esrar   içilen nargile

İmsa: Bir kazancı bö lüşme,

Kabız olmak: Çok sinirlenmek

İnek, ineko: Çok çalışan.   ve    salakça olan

Kabza: Bir avuç tutannda esrar.

İpini   kesmek:Kumar ve dolandırarak tüm parasını alma

Kaçıntı: Zina

Kadayıf: Hoş ve alımlı genç kız.

İpi     kırık:  Yersiz. yurtsuz, serseri

Kademi cort: Topal,

Kafa bulmak: Alay etmek, sarhoş    olmak.

İpsiz: Serseri, kopuk,

İsrafil  çekmek:   Esrar içmek.

Kafa çayı: Ağır demli çay.

İstim: İçki, rakı.

İsvoli: İşaretli kâğıtları destenin altından, üstünden almak suretiyle yapılan kumar hilesi

Kafasını bozmak: Kızıp sinirlenmek,

Kafa koparmak: Kumarda yenmek, tüm parasını hileyle almak

İs almak: Elle cinsel tacizde bulunmak.

İyi et: Ver.

Kafadan: Doğrudan, burun buruna, tartışmasız biçimde, aracısız.

Kafes: Tuzak, hile, hapishane, tutukevi, nezaretane.

Kafesçi: Dolandırıcı.

Kafeslemek: Dolandırmak.

Kafte: Hırsızlık, çalma.

Kahve ağacı: Kahvesine oynanılanoyunlarda sürekli yenilen.

Kakanca: Tabanca.

Kakanoz: Sevimsiz, itici, çirkin kadın.

Kakır damak: Ölmek.

Kaile: Kaçakçının verdiği rüşvet parası.

Kallup etmek: Bir malın fiyatını önceden bilmek.

Kaloger: Evde kalmış kız.

Kamançu: Devretme.

Kâmil: Esrar

Kampanacı: Yalancı.

Kanca: Askıntı olan kimse.

Kanemi olmak: Çok utanmak.

Kandil: Aşın sarhoş kimse.

Kanser: Sigara.

Kantarlı: Çok ağır küfür.

Kantin: Yalan haber, söz.

Kapalı: Hapishane hücresi.

Kaparoz: Güveni kötüye kullanma.

Kar kuşu: Kokain.

Karmanyola: Kentte yapılan soygun.

Kasap: Kesici ve delici aletleri iyi kullanan külhanbeyi,

Kaşar: Düzenbaz, pis, yaşlı fahişe, tecrübeli kumarbaz.

Kaşkariko: Hile. düzen.

Kaşkaval: Salak, aptal, bön.

Katakofti: Kabadayılık.

Katakulli: Hile. hile yapma.

Katalavis: Anladın mı.

Kavanço: Takas.

Kayıntı: Yiyecek

Keç: Bağımlı kişi (sigara, içki ya da uyuşturucu).

Kedici: Balkonlara asılmış halı, Örtü ve benzerlerini üzerine kedi atıp aşağı indirerek çalan hırsız.

Keyif: Esrar.

Kelek: Saf, aptal, bön, yanlış, kötülük.

Kelek yapmak: Ka zık atmak.

Kemik: Kumar oynanan zar.

Keriz: Avanak, aptal, bön, kafasız.

Kesilmek: Kumarda, para kaybetmek.

Keşanlı: Kaba ve beceriksiz kişi.

Keşave: Fahişe.

Kezban: Toy travesti.

Kıfal: Büyük sigara izmariti.

Kırık: Sevgili, dost, metres.

Kırmızı kuş: Bir tür uyuşturucu.

Kıyak: Hoş, iyi, uygun.

Kıyakçı: Digergâm, iyiliksever, elibol kimse.

Kinin: Çok ya da en çok ucuz ve de kötü içimli sigara.

Kof ti: Değersiz, işe yaramaz.

Kokoz:Parasız,muhtaç kimse.

Kolpo: Uygun durum, fırsat.

Kontak: Çıldırmış, deli.

Kopil: Genç delikanlı, çocuk.

Kovan: Fahişe,

Koftun: Çok yaşlı ve düşkün şarap müptelası alkolik.

Köklemek: Hapse mahkum olmak.

Kuş: Acemi, deneyimsiz.

Kutu hakkı: Kumarhanede, kazananın kumarhane sahibine ayırdığı pay.

Küllüm: Kumarda yenilme.

Kümbet: Kalçalar.

Küp: Çok sarhoş.

Küp yıkamak: Çapkınlık yapmak.

Kürün: Şaka.

Kütük: Kaba, aptal, görgüsüz kimse.

L-

Lâlebali: Saygısız.

Labunya: Fahişe.

Lâçi: Lâcivert takım elbise.

Laço: İyi, hoş ve edilgen eşcinsel erkek.

Lagaluga: Gevezelik.

Lahmacun  pidesi:Aptal, bön kimse.

Lakerda: Yaşlı fahişe.

Laterna: Eskimiş, külüstür motorlu araç.

Lord: Bir tür uyuşturucu.

Lüpçü: Karşılıksız çıkar sağlayan kinişe.

Lüpürt: Çabucak çalınıp ortadan kaldırılma.

M-

Macar: Bit.

Maç o: Sert erkek, taşfırın erkeği.

Madara: Kötü, berbat, fena.

Maden: Kumarda parası bol, kolay yenilen kişi.

Madik: Kötülük, hile, dalavera.

Madİ paparon:   Bek Çi-

Mafiş: Bitti, kalmadı, yok.

Makara geçmek: Alaya almak.

Makasa alınmak: Oyuna getirilmek.

Makasa   almak:    İki yönlü hile yapmak.

Makine: Tabanca, bıçak vb.

Malak: Bön. aptal.

Mamaker: Dostlar, arkadaşlar.

Malama: Altın lira.

Manda gözü: Madeni büyük para (eskiden).

Manda tokuşturmak: Zar almak

Mandepsi: Hile. tu zak. kapan.

Mangiz: Para.

Marka kesmek:  Mu habbet tellallığı yapmak.

Masal: Uydurma söz.

Mantar:Değersiz. anlamsız, işe yaramaz.

Matrakuka: Âlem yapmayı, eğlenmeyi seven kimse.

Mavi kâğıt almak: İşten çıkarılmak.

Mavro: Koyu esmer, zenci.

Mazot: içki.

Mehtap: Bir tür uyuşturucu madde.

Mektep etmek: .Sal mak.

Memleket: Beyoğlu.

Menekşe: Mavi ispirto.

Merdane: Falaka. Metİzmenoz:   Aşırı sarhoş.

Midye çıkartmak:Çok dalgın olmak.

Miki: Porografîk film. dergi vd.

Minareci: Hırsızlık yaparken hep merdiven kullanan hırsız.

Minare gölgesi: Uyduruk herhangi bir şey.

Mort: Ölü, öldürülmüş kişi.

Mostra: İnsanın dış görünümü, fiyaka, bayramlık giysi.

Motor: Ucuz ve kolay fahişe.

Motoru bozmak: İshal olmak.

Muameleci: Muhabbet tellalh.

Muhacir: Çok iyi nitelikli afyon.

Mumcu: Dinsel mekânlardan para çalmaya alışmış hırsız; papaz ya da türbe bekçisi.

Muslukçu: Camilerde hırsızlık yapan yankesici.

Mücevherci: Kuyumcu hırsızı.

Müstamel:   Çok  eski fahişe.

Mütayıt:  Fuhuş ta  aracılık yapan.

Müzik  konservesi:Kaset ve kasetçalar.

N-

Nada: Yok, kalmadı.

Nah: İmkânsız, olmaz, yapamazsın.

Nakış: Kaş, göz, ben.

Nakinta: Hayır, yok.

Nakil: Esrarlı sigarayı dolaştırarak içme.

Nalfarbur: Tiner, bali satıcısı.

Nallamak: Öldürmek.

Naili kuzu: Eşek eti.

Nallan dikmek: Ölmek.

Namaza gitmek: Bir malı daha pahalıya satmaya çalışmak.

Nâme: Karşılıklı konuşma.

Nanay: Yok. bitti, kalmadı.

Nannik: Dost, kapatma, metres.

Naşlamak: Gitmek.

Nohut: Mermi, ham afyon.

Nonoş: Kadınsı erkek, Itght erkek.

Numara: Yaİan, düzmece.

Ne ayak: Nasıl iş.

Nefesçi: Esrarkeş.

Ne iş: Ne oluyor, işin aslı ne.

Neşen bilir: Sen bilirsin.

Niyazi: Yok yere kayba uğrayan ya da başına bir iş gelen kişi.

O, Ö-

O biçim: Pasif eşcinsel erkek; çok, fazla, iyi anlamına deyim,

Okso: Defol git.

Okunaklı: Güzel, hoş genç kız.

Okutmak: Satmak.

Olgun: Sarhoş.

Omuz   vurmak: taşmak.

Olmak:  Sarhoş mak.

On kuruş: Polis.

Organizatör: Muhab bet tellalı.

Ortanın sağı: Şekerli kahve.

Ortanın solu: Sade ya da az şekerli kahve.

Orostopol: Kahbe çocuğu.

Oskoru  yutmak:Rüşvet almak.

Ot: Câhil, değersiz kişi,

Ot yemek: Esrar içmek.

Otelci: Otel hırsızı.

Otobüs: Fahişe.

Otobüsçü: Otobüslerde yankesicilik yapan.

Otobüslük; Fahişelik.

Öğrenci: Bir tür uyuşturucu.

Öküz: Talih oyunlarında kullanılan zar.

Öte: Bulgaristan (kaçakçılar için).

Ötmek: Polis, savcı sorusu sırasında konuşmak, itiraf etmek, açıklamak.

Öyle öyle: Fahişe.

P-

Paçaroz: Kâğıt para.

Paçasını almak Doğ-mek.

Paçoz: Fahişe.

Paketlemek: Yakalayıp etkisi/, duruma getirmek.

Palamar vermek: Yanaşmak.

Palamut:   Büyük   sigara izmariti

Pejo: Fransız para birimi, frank.

Palas: Değersiz.

Peniz: Söz,   sohbet,

Palaz: Acemi,  akılsız konuşma.

Peynir: Kredi.

Pezo: Muhabbet tellalı

Pantalon: Kimlik belgesi, nüfus kâğıdı

Pil: Gizli polis.

Pilot: Aşırı sarhoş kisi

Pantuflacı: Özellikle kadınların    çantalarından   para   çalan yankesici

Pislikci: Birinin üzerine pislik  atıp,  temizler gibi yaparken para  ya  da   saatini

çalan kimse.

Papazcı:Üçkâğıtçaları yankesici.

Papaz uçurmak:îçkili âlem yapmak

Piyango:  Beklenme dik vaziyet

Papazı bulmak:  Be-   Piyastos: Vaka lalasını bulmak, kötü    mak.

Papelci:Üçkâğıt oynatan, açan kişi.

Plaka: Sıkıştırılmış uyuşturucu

Papikli  mal: Hileli    uyuşturucu.

Polim; Yalan.

Papuçlu:   Okumuş, aydın kişi, bilgin.

Portakallı:Filitreli sigara.

Parmak:   Birini çok  hafif yaralamak

Pas:    Birisine    sevgi    okumak.

Pot: Poker oyunu.

Prez: Bir tutam eroin

Pasa: Aşın  içki  içip    .

Pudra: Eroin.

Peçizlemek: Eve git mek

Pudra şekeri: Eroin.

Pul: Para, kokain.

Puıi: Yaşlı adam.

Pus asmak Şöhretsahibi olmak. Püf püf: Esrar.

R-

Racon: Kural, yöntem, usul, yol, âdet. Gösteriş, belli bir eylem biçimi. Egemenlik ve egemen saygınlık.

Raconcu: Kabadayı, külhanbeyi ya da onlar gibi davranan.

Racon atmak: Bir konuda ortaya kural koymak, gösteriş yapmak.

Racon kesmek: Kural koymak. Bir anlaşmazlığı sonuçlandırmak.

Racon kesişmek: Haklıyı haksızı ayırmak için iki kabadayı ya da külhanbeyi veya babanın birlikte yol-yöntem saptamaları .

Raconu olmak: Saygın olmak, sözü dinlenmek.

Radarcı: Gözetleyici, erkete, gammaz.

Rafadan:Terrübesiz genç.

Ram o: Polis

Raspa: Oburluk,

Reçete: Kolay, basit çözüm.

Reklam olmak: Hoş olmayacak biçimde herkes tarafından bilinmek.

Resto: Dur, yeter, sus. Lokanta.

Robot: Çok sarhoş.

Rota: Yöntem, üslup.

Rufyanos: Muhabbet tellalı.

Ruspik: Fahişe,

Rüzgâr: Gösteriş, fiyaka.

S, Ş-

Sacayağı:Üç kişilik yankesici çetesi.

Sağlam: Paralı kimse;

Sakal:   Para,   bahşiş ufak rüşvet

Sakal atmak: Küçük rüşvet vermek

Sakata gelmek: Kandınlmak.

Saksı:    Kafa.    beyin,düşünme gücü.

Salamurya: Eğlence.

Saloz: Aptal, bön.

Santimci:Bıçağını büyük ustalıkla kullanan kabadayı.

Saplı sultan: Kadınsı erkek.

SapÖr: Kadınsız (sev-gilisiz, flörtsüz, danışız) kişi.

Sapsız: Yalnız kadın.

Saraka: Eğlence, gır-gır.

San bomba: Bir tür uyuşturucu.

Sait kız: Esrar.

Sarkmak: Tacizde bulunmak, sırnaşmak.

Sarraf isçisi: Sadece kuyumcuları soyan hırsız.

Satır atmak: Şans ya da hileyle kumarda kazanmak.

Satırcı: Küçükleri bazen sakat edip dilendiren kişi.

Sazan: Bön, kolay al-daülabilen kişi.

Semer: Kalçalar, kıç.

Sepet: Kovma.

Serin gelmek: Soğukkanlı olmak.

Barbutta karşı oyuncunun oyununu engelleyen deyim.

Sıçan: Ufak hırsızlık, küçük hırsız, hırsız.

Sırma: Fahişe.

Sızaki: Sarhoşlukla sızmış kişi.

Sinkaflı. Hileli, işaretli iskambil kâğıdı,

Sinyalci: Dilenci.

Sipali: Para, çalgıcı.

Sota:Kumarda kayıp, kaybeden kişi, uygun yer.

Soğüşçü: Hırsız, yankesici.

Şakımak: İtiraf etmek, ihbar etmek, konuşmak,

Şaşal: Uyuşturucu içilmesinde nargile, kabak gibi kullanılan pet su şişesi.

Şarullamak: Dikkatle bakıp belirmek, bir işi becermek, üstesinden gelmek.

Şeytan aramak; Kumar oynamak.

Şırak: Kel adam,

Şopar: Çocuk, çingene çocuğu.

Şorolo: Pasif eşcinsel,

Şugar: Seker, İyi, hoş, uygun.

 

T –

Taahhütlü: İyi ve pahalı tabanca.

Tabanvay:Yürüyerek,

Tabelacı: Kurpiye. Tahtakoz: Polis.

Tahtalıköy: Öte dünya, mezarlık.

Tahta kerizi: Barbut

Tak: bir şeyin ansızın olduğunu anlatmada kullanılır

Takılmak: Belirli mekânlara  sürekli  gitmek.

Takıntı: Borç.

Takunyalı:Yobaz,gerici.

Taliga: Otomobil taksi.

Tam: ABD para birimi dolar.

Tam gaz: Son hızla.

Tamir   atölyesi: Fahişe.

Tantana:Kuru   gürültü

Tapon:  Değersiz,  işe yaramaz, önemsiz.

Tasma: Kumarda hileyi anlayamayan toy oyunctı.

Taş: Para.

Taşhk: Mezarlık.

Tatava: Kuru gürültü.

Tato: Hamam.

Tatulacı: Kişiyi uyku

Tav etmek:kandırmak

Tavuk: Kadın, Evli kadın

Tavus kuyruğu çıkartmak: Kusmak

Tayfa:Belli kişi yada  topluluğa bağlı kişi,bir çete-bir topluluk mensubu

Tazı İhbarcı

Teberce: Dedikoducu

Tebeşir: Manoda kumar oynatanın hakkı.

Tek tek: Tecrit hücresi

Tekel bayii: Sürekli sarhoş .

TekKağıt:Tek sigara kâğıdına konulup içilen esrar

Tekke: Kumarhane.

Telekız: Telefonla fahişelik yapan.

Telgraf çekmek: Sürekli yellenmek.

Tel kırmak: Hata yapmak.

Temiz: Parasını kumarda tamamen kaybeden, Ölmüş, sağlam ve katıksız kimse ve şey.

Temiz çevirmek: Poker oynamak.

Temize havale etmek: Öldürmek.

Teneke: Züğürt.

Tentür: Sıvı afyon.

Terso: İşi kötü giden, kumarda kaybeden, verimi olmayan, kötü.

Testiyi   kırmak:   Ki çüstü düşmek.

Ters zar: Barbut zarı; hileli tavla, hileli zar.

Tığlı: Züğürt,

Tıkır: Peşin, keş. nakden.

Tıngır: Parasız, züğürt.

Tınmak: Açıklamak.

Tıraka: Gösteriş, kor-ku.

Tıraş: Gevezelik, boş ve yalan laf

Tırışka: Yalan, işe yaramaz.

Tırnakçı-Tırnak acı: Bir tür dolandırıcı.

Tırtıl: Asalak.

Tırtık: Hırsızlık mal.

Ti: Alay, matrak geçme.

Tipsİz: Hırpani, çirkin.

Tip: Olağan olmayan kişi-

Tingoz: Şamar.

Tilt olmak: Sinirlenmek.

Tik o: Peşin.

Tiz peçizi: Oturulan nesne,

Toka: ödeme, verme, geceleri yapılan hırsızlık.

Tokacı: Gece hırsızı.

Tokar: Okşama.

Tokat: Çarpma, tırtıklama, zorla alma.

Tokatçı: Hırsız, gaspçı.

Tombala: Bir torba içine konulan numaralarla çekilen basit bir kumar.

Tombul: Hoş, iyi, uygun.

Tomruk: Görgüsüz.

Tonga:    Tuzak,    kapan

Tüylenmek:   Kuşkulanmak.

Tonla:   Bol  bol,   miktarda.

Çok Tüylü: Parasî bol.

Tüymek: Kaçmak, sıvışmak

Topal: Beceriksiz.

Toparlak:  Tıknaz. şişman

Tüyo:   Gizli ve önemli bilgi.

Topçu: iflas etmiş.

Tüyocu: Para karşılı-Toprak:   Kötü  vasıflı    ğı önemli bilgi veren

uyuşturucu.

Tüyü bozuk: Sansın.

Torbacı: Rüşvetçi.

Toriği     çalıştırmak:  Kafayı çalıştırmak.

Tos: Kafa atma

Uçak: Sarhoş.

Toz: Eroin.

Uçuk: Hayal ötesi.

Uzanmak:Yeltenmek.

Vanilyalı:Zevkli. hoş.

Uzatmak: Birini yere sermek.

Vapur: Çok sarhoş kişi.

Üçayak: İdam sehba sı.

Vesikalı: Genelevde resmen çalışan, sermaye kadın

Üç  buçuk  atmak: Çok korkmak.

Vın: Hemen kaçma.

Üç etek: Bohçacı kadın

Vızütı: Önemsiz,

Üç kağıda gelmek Aldatılmak, kandı nlmak.

Viraj almak: Yalan söylemek, konuyu saptırmak.

Ülser   almak:   Birini karnmdan bir kesici ya da deliciyle yaralamak

Voli: Vurgun,

Volta atmak: Özellikle hapishanede, dar bir   alanda   yürüyerek gidip gelmek.

Ürkütmek: Çalmak

Üstenci: Çıkar karşılığı  bir  suçu  üstlenen.

Voltayı almak: Çekip   gitmek,

Üstüne yatmak:  Çıkarını önlemek, hiplenmek,

Üşütmek: Delirmek.

Üşütük: Deli.

Ütek: Korkak.

Ütü: Pasif eşcinsel erek

Yağ: Aşın övgü, dalkkavukluk.

Yağcı: Dalkavuk.

Yağdanlık: Dalkavuk.

 

V –

Vagoncu: Trenlerde  hırsızlık yapan yankesici.

Yalaka: Sırnaşık,

Yalan söylemek: Kumarda zarların o anda istenildiği gibi gelmemesi.

Yaldız: Mübalağa, abartı.

Yaldızcı: Hilekâr.

Yallı: Fahişe.

Yamuk: Yanlış, kötü, beğenilmeyen, töre dışı davranış.

Yamuk yapmak: Kural dışı davranmak.

Yamyam: Çok niteliksiz ve bayağı hırsız.

Yanbolu: Aptal.

Yandan çarklı: Topal, ağır giden motorlu araç, şekeri kahve tabağına konulmuş kahve ya da çay.

Yanık: Aşık.

Yapa:Bıyık.

Yapındırmak:Ufakufak,   ağır  ağır  içki içmek.

Yaprak: Kokain. Yarma: İri yan, kaba saba kişi.

Yaş: Olumsuz.

Yavaş   gelmek:    Soğukkanlı olmak.

Yavşak: Bit, sırnaşık,pasif eşcinsel erkek.

Yaylanmak: Kaçıp kaybolmak, gitmek.

Yazmacı: Kaçak otomobilleri yurda sokup satan kişi.

Yedirmek: Y alana inandırmak.

Yel değirmeni: Meydan saati.

Yelkenlemek: Koşup gitmek.

Yem: Rüşvet, kumarda ütülecek kişiye ilk anda kazandırılan para.

Yemek: Kanmak, aldanmak.

Yeşil: Dolar.

Yeşillik: Boş lal’.

Yıkama yağlama: Dalkavukluk.

Yırtmak: Kurtulmak, gitmek. kumarda kazanmak. başarmak.

Yoğurt: Dinar (Eski Yugoslav para birimi).

Yoğurtlu bakla: Toplum polisi.

Yol: Para.

Yolcu: Ölümcül hasta, yaralı.

Yolmak: Parasını almak.

Yolsuz: Parasız.

Zarvo: Polis.

Zavzav: Zavallı.

Zımbalamak:    Bıçaklamak ya da tabancayla yaralamak.

Yol yapmak: Yapmaçık davranmak

Yular: Kravat

Zilli:Şamatacı edepsiz

Zillik: Züğürt olma

Zırzır:Tedavisi imkansız deli

Yüklü: Çok içki işmiş

Zoka: Hile tuzak

Zom: Çok sarhoş durumda olan

Zaga: Muhabbet, soyleşi

Zongur:   Hödük,

Zagon:    Töre,   yasa,

Zöfür: Sıfır.

Zamkinos: Kaçma,

Zula: Gizli, saklı yer.

Zampik: Çapkın   erkek, zampara.

Zurna: Aşın  sarhoş,

Zarbo: Polis.erkeklik organı.

Zarına bakmak: Kumar oynayanın kaybını   kazancını   tutmak.

Zülal: Dudak.

ALEM’DEN BİRKAÇ UFAK NOT

TULUMBACILAR -I-

Eski İstanbul yaşamını anlatan bir yapıtta “Tulumbacılar” ve “Köşklüler” hakkında şu bilgiler verilir:

Tulumbacılığa heves edenlerin çoğunluğu Müslüman gençlerden olduğundan, önce bunlardan söz etmek gerek… Haylaz çocuklar, okuldan kaçıp oyun yerlerine giderler. Köşe başlarında ya oyun oynar, ya zar atarlar ve denize girmek için deniz kenarlarında tulumba talîmi yapılan yerlerde akşamı ederler… Çocuk, haylazlığa alışıp tulumbacıları, onların koğuşlarım, yaşamlarım görünce tulumbacılığa heves eder…

Artık, mütakbel bir “tulumbacı adayı” hazırdır…

TULUMBACILAR -II-

Okulu kırıp sahil kenarındaki sandalcılarla balığa çıkan haylaz İstanbul çocuktan, tulumbacı reisi ile tanışıp tulumba koğuşunu görme fırsatını yakalar. Koğuşun içerisinde sırasıyla yataklar dizilmiş ve reisin yatağının başucunda bir fener ve yanında bir kamçı, gocuk ve darbuka ile zilli maşa asılmıştır. O sırada, kolunda üç sıra sırması (nişan) ile başında sıfır numara kalıplı fes ve fesin kenarında ipekli bir mendil sanlı, belinde Girit kuşağı, ayağında yumurta ökçeli iskarpin, sol omzuna asılmış bir köstek olduğu halde kendisine özgü bir çalım ve eda ile yarı yana yürüyerek reis girer ve makamına oturur. Bu sırada “Kürkçü”, “Boruca”, “Fenerci1 gibi tulumbanın öteki görevlileri teker teker gelirler.

TULUMBACILAR III

Tulumbacı takımı koğuşta tamamlanınca çocuklar hepsiyle tanıştırılır. Reisin emri ile “soba” yani “meclis” kurulur. Ve yeni gelenler tulumbacılığa kaydolunur. Artık tulumbanın beşinci takım elemanı olmuşlardır. Ayaklarına birer çift tulumbacı yemenisi, dizlerine beyaz dizlik, bellerine birer kuşak, sırtlarına yarım kukelatalı ceket giydirirler. Bunların bedeli tamamen koğuş sandığından ödenir. Gündüzleri yangın tahiniyle uğraşır ve artık yangınlara da gitmeye başlarlar.

YANGINLAR VE TULUMBACILAR

Yangın çıkan yerlerde mülk sahiplerinden alınan ücretler koğuş sandığına ait olmak üzere reisin muhafazasında kalır. Her gün için bir mecidiyeye (20 kuruştuk gümüş para) l kuruş faiz ödenmek üzere reis tarafından oğuş neferlerine sermaye verilir. Bu sermaye ile mahallenin çarşılarında, pazarlarında mevsimine göre balık, üzüm ve mesire yerlerinde dondurma satarlar ve birkaçı bir araya gelerek kavun-karpuz sergisi açarlar

KÖŞKLÜ!

Osmanlı döneminde yangın olan yerlerde tulumba teşkilatında görev yapan ‘KöşkIü’nün görevi, bölgenin uç sınırlarına kadar seğirtip yangın çıktığını, konaklara ve bekçilere haber vermekti. Nöbetçi olduğunda, kulede dolaşarak yangını gözetler ve yangın çıktığında kule ağasını (Beyazıt Kulesi’ndeki) uyandırırdı. O sırada Kule Ağası ile Köşklü arasında şöyle bir konuşma cereyan ederdi:

Bir çocuğun oldu Ağa!

Oğlan mıkız mı?

“Kız”cevabı yangının Üsküdar, Galata, Boğaziçi tarafını; “Oğlan!” cevabı ise İstanbul tarafını işaret ederdi

KULE AĞASI!

Tulumbacı teşkilatının Beyazıt Kulesi’ne yerleşmiş olan tulumbacı bölüğünün Ağa’sı. Yangını haber alır almaz hemen kalkar, özel dolabında duran bir çanak havai fişeği yakardı. Havai fişeklerin atıldığına gören Vaniköyde cadiye Köşkü yakınlarındaki Kenan Tepesi’nde bulunan tulumbacılar, hemen harekete geçerek 7 pare top atarak yangını tüm kente duyururlardı.

KÜPLÜLER!

Osmanlı döneminde Kabadayılar, Külhan-beyler, kopuklardan başka bir de “Küplü takımı” denilenler vardı. “Küplü takımı” ile ilgili olarak eski kaynaklarda şu bilgiler verilir:

“Kopuklardan daha sefil bir san’at vardır ki, o da küplü takımıdır. Son dereceye varan sarhoşluğu yüzünden hiçbir işe eli varmayan ayyaş takımının, rakısı su küpünde durduğu için “küplü” adı verilmiş olan meyhaneye düşerler.”

KÜPLÜ MEYHANELERİ

“Küplü” denilen ayak takımının devam ettiği küplü meyhanelerinin en ünlüsü, Galata’nın en izbe yerinde olup âdeta bir batakhaneyi andırır, dışardan içerisi görünmez, dükkân kapalı zannedilir. İçeride bir iki adet kırık dökük iskemle ile ayaklan eğri büğrü olmuş, üzeri pis, murdar bir masa vardır. Meyhanenin her yanı berbattır. Tezgâh namına, sedir üzerinde birkaç şişe ile taşlı bir teneke maşraba mevcuttur. Bu maşraba elli dirhemliktir. Müşteri on para verir, bu maşrabadaki rakıyı içer, bunun lezzeti sulu gazdan az farklıdır.

KÜPLÜ MEYHANENİN MÜDAVİMLERİ

Küplü denilen meyhanelere devam edenler, içip içip meyhanenin bir köşesine kıvrılır yatar, bunlar dükkânın kıdemli müşterileridir. Bazıları “Küplüde içip Karaköy Hamamı külhanında gecelerler. Bir gecelik ücret on paradır…

Bunlar arasında geceleri sokaklarda yatanlar da mevcuttur. Küplü müşterileri arasına içki parası için dilenenler de çoktur.

KİBAR TULUMBACILAR

Osmanlı döneminde kabadayı, külhanbey denilecek tulumbacıların yanı sıra “kibar tulumbacılar” da vardır.

Bunların içinde devrin sporcuları da yer olmuş, hatta Babıâli kaleminde çalışan, “kâtip tulumbacılar” yangın çıktığı duyurulduğunda, işlerini bırakıp mensup oldukları tulumbacı ocağına koşmuşlardır.

“KIRIK”!

Eski İstanbul’da özellikle dejenere olmuş, çaptan düşmüş, raconu çizilmiş eski kabadayı ya da külhanbeylere “kopuk” da denirdi. Kopukların “has-kopuk” da denilen bir sınıfı daha vardı ki, “bitirimler dünyasının en aşağı tabakası” sayılırlardı.

Has – kopukların çoğu genç yaşlarda kendilerince nüfuzlu sayılan, yaşını başım biraz almış azılı bir edepsizin koruması altına sığınır ve böylece yaşarlardı. Bu gibilere (falancanın kırığı) denirdi. Bu gibiler “âlem”de hiç makbul tutulmazlardı.

KOPUK TÜRLERİ

Eski İstanbul’da (150 yıl kadar eski) “züppe”, “hoppa”, “zirzop”, “zorba”, “hayta” gibi adlarla anılan bir kısım “haşarat’ da kopuklar arasında yer alırlar. Bunlar arasında her sınıf ve milletten insanlar bulunurlardı. Kimileri ise, kopuk olmalarına karşın ileri derecede zekâya sahip, akıllı ve yetenekli olanlar da mevcuttu.

Ne var ki, bu gibilerin hemen hepsi toplum dışı kalmış kişilerdi…

KOPUKLARIN GİYSİLERİ

Eski İstanbul’da kopuk takımı denilenlerin giysileri kendilerine özgüydü… Birinci tabakadan olanlar başlarına “dar Beyoğlu siyah fesi” , yaz ve kış “siyah ceket”, “siyah pantalon” (bol, bahriye paça}”, “siyah yelek” giyerler. İpek “Trablus kuşağının yeleğin kemerinden görünmesi şarttır. Yakalık ve kravat takmazlar. Daha aşağı takımdan olan kopuklar kapamacı işi veya aba kostüm giyer, beyaz yün kuşak sararlardı.

“KARTAL KANAT’!

Eski İstanbul kabadayı, külhanbeyi ve kopukları genellikle ceketlerinin kollarını giymez, “Kartal kanat” denilen omza alma şekli bu gibiler tarafından özenle uygulanırdı. İskarpin ya da yemeniyi ökçesi basık kullanırlardı. Aralarında ip kuşaklı, keçe külahlı olanları da vardı.

NASIL YÜRÜRLERDİ?

Kabadayı, külhanbeyi ve benzerlerinin Eski İstanbul’da kendilerine özgü bir yürüyüş tarzlan vardı… Adımlarını açık atar, kollarım hafif açarak serbestçe sallar, kuvvetli ve gösterişli bir çalımla yürürlerken sağ omuzları sola nisbetle daima kalkık durur, bu da ceketlerinin sol tarafında kama, bıçak, tabanca vb. şeylerin gizlenmiş olmasındandır.

SİLAHLARI

Külhanbey, kabadayı ve kopuk takımının eski İstanbul “âlemi”nde silah taşımaları neredeyse zorunluydu.

Bu gibilerin silahları altı patlar (tabanca), bıçak, kama, saldırma, hançer, şiş, kurşunlu baston, muşta, lobut, usturpa gibi şeylerdi,

Kırbaç, hasır iskemle, soba odunu ve tabii yumruk ve “Osmanlı tokatı” da gerektiğinde silah olarak kullanılırdı.

LAKAPSIZ OLMAZ

Eski İstanbul’da “âlem”de adı olanların, mutlaka kendilerine özgü birer lakapları olurdu. Şöyle ki:

Kampana Ahmet, Kavanoz Mehmet, Sekrekbasan Osman, İskete Hakkı. Yumurta Hüseyin, Balâbıyık Serkis, Soğan Ali, Dertli Şevket, Raconcu Cafer, Çıplak Panayot, Parmaksız Yorgi, Klefteci İlya, Kabakoz Dimitri vs…

DOST  HAYATI

Âlemin delikanlıları kabadayılar, külhan-beyler ve benzerlerinin çoğu, özellikle genelevlerdeki kadınlarla “dost hayatı’ yaşarlardı. Kadınlar, kazanır, onlar yer: buna karşılık dostlarını her türlü kaza, bela ve saldırıdan korurlardı… Bu gelenek Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar sürüp gitmiştir.

PANAYIR AĞZI

Kabadayı ve benzerlerinin, kendi aralarında konuştukları ve başkalarının anlamasına hemen hemen hiç imkân olmayan ve “panayır ağzı” denilen bir konuşma şekilleri vardır.

Anlamlan ile birlikte örneklersek, “panayır ağzının” ne olduğu sanmam daha iyi anlaşılır:

“Şurfurdan bıçızağı verfuizet (Surdan bıçağı ver)!

Yavşagucuğu susturuzet! (Yavşağı sustur)!

LÖFLÖFÇE!

1950 sonrası İstanbul’daki kabadayı ve benzerlerinin bir kesimi, sadece kendilerinin anlayabildikleri ve “Löflöfçe” adını verdikleri bir dil konuşmaya başlamışlardı. Bu dilde kural, tüm sesli harflerin “Ö” şeklinde söylenişi ve her kelimenin sonunun “ÖF” diye bitişiydi.

İşte Örnek:

Nösölsönö/(NasıIsınız)?

Öyöyöf, söz nösölsönöf (İyiyiz, siz nasılsınız)?

Sööt köçöf (Saat kaç}?

Yödöyöf çöyrököf göçöyöröf (Yediyi çeyrek geçiyor)

“ÂLEM”İN EN DÜŞÜKLERİ

“Kopuk tayfası”, Eski İstanbul yaşamında “âlemin en düşükleri” addedilirdi. Bunlar nazarında sarhoşluk, kumarbazlık, yalan-dolan, sahtekârlık, dolandırıcılık, daleveracılık, karmanyolacılık gibi yasa ve ahlak dışı işler normal kabul edilirdi. Kopukların bir kısmı kendi evlerinden, bir kısmı ucuz otellerde ve birkaçı bir odada, parasız kaldıkları zamanlar da sabahçı kahvelerinde yatarlar, hasır iskemleler üzerinde uyuklarlardı.

KOPUK EĞLENCELERİ

Eski İstanbul’da kopuklardan güreş, koç ve horoz döğüşlerine merakı olanlar da vardı. Bazıları da gönüllerini eğlendirmek için en berbat, en aşağılık yerlere girip çıkarlardı. En çok devam ettikleri yerler kumar oynatan kahveler, meyhaneler, balozlar (gemici meyhaneleridir. Çoğu alkollü içki içer. Halk kahvelerinde semai okurlar, tosun ağzı mani (müstehcen) söylerler, kimileri de balozlarda ortaoyunu oynarlardı.

KALİTESİZ KÜLHANBEYLER

Kopukları ve kalitesiz külhanbeyleri eski bir yazar şöyle anlatır: “Defalarca hapse girmiş çıkmış olan sabıkalılar, yardakçıların yanında saygın bir konum kazanmışlardır. Onların üzerinde hüküm ve söz sahibi olmuşlardır. Çünkü şeytanlık ve üçkâğıtçılık konularındaki deneyim ve becerileri dolayısıyla onların yollarını aydınlatırlar. Tarih dersi veren öğretmenler gibi geçmiş vukuatlarım anlatırlar. Bu azılılar takımı yardakçılarını kendi işleri peşinde koştururlar ve neredeyse uşak gibi kullanılar.”

HARAÇ

Adı ne olursa olsun, kabadayı, külhanbey ya da kopuk takımının önde gelenleri, eski İstanbul’da çoğu zaman kumar kahvelerinde kahvecilerin aldıkları manodan “haraç” alırlardı. Genelev patronlarını korumaları altına alıp onları haraca bağlayanların sayısı da oldukça kabarıktı.

Bu sabıkalı takımı arasında kimileri de azgın katil ve hırsızların yakalanmasında polise yardımcı olur, bunun karşılığı da polis kendilerine belli oranda göz yumardı. 1908’den önce (II. Meşrutiyet) kopuklarından bazıları saray hafiyelerinin emrinde çalışmışlardır.

“BABA”NIN ÇEŞİTLİ ANLAMLARI

“Baba”nın. Herkesin bildiği ve de “Mafya Babası” dışındaki çeşitli anlamlarından başlı-çalan şunlardır:

Koruyucu, baba yerine konulan kimse…

Sevilen, saygı gösterilen, yaşını başını almış erkek…

Bir yapının, bir tekniğin, bir öğretinin öncüsü olan kişi…

İnsan dışındaki bir canlının ana – babasından erkek olanı…

Eskiden bazı tarikat ve tekke büyüklerine verilen ad…

İyi yürekli, sevecen, hoşgörülü yaşlıca erkek…

Yazdıkları kitaplarla inanç alanında öğretilerinin değerlerini kabul ettirmiş eski hıristiyan yazarlar (Kilise Babalan)…

Halatların iskelede bağlandıkları yuvarlak, ağaç ya da demir dikme (İskele Babası)…

Eski Roma’da imparatorun unvanlarından biri (Vatanın Babası)…

İlk babamız (Hz. Âdem),., vs vs vs

“BABA”, “YİĞİT”,“AĞA” ÜZERİNE ATA SÖZLERIMÎZ AĞA:

Ağa borç eyler, uşak harç eyler!

Ağa can, hanım afacan!

Ağa eşikte, gelin beşikte!

Ağa getirir nevale, hanım atar çuvale!

Ağa kısmı hem bacaklarım çatar, hemde yan gelip yatar!

Ağanın arabası yokuşa gider, fakirinki inişe gitmez!

Ağası yiğit olanın köpeği keskin olur!

Ağaya hizmetçi oldum, eli hamurlu, karnı aç çıktım!

Ağayı zurnacı eden Allah, bir gün bizi de davulcu eder!

Ağalık vermekle, yiğitlik vurmakla!

Ağanın anlı terlemedikçe, ırgatın burnu kanamaz!

Ağanın gözü ata tımardır!

Ağanın gözü. semiz eder öküzü!

Ağanın gözü, yiğidin sözü!

Ağanın malı çıkar, yiğidin canı!

Ağanın muradı olunca hizmetkâra ağlamak düşer!

Baba bilgisiyle adam adam olmaz!

Baba cennetliksin, oğlum umamıyorum!

Baba bir. mal bir, ana bir, can bir!

Baba eder, oğul öder!

Baba himmet, oğul hizmet!

Baba malı tez tükenir!

Baba nasihati tutmayan pişman olur!

Baba malı mum gibi erir!

Baba vergisi görümlük, koca vergisi doyumluk!

Baba koruk yer, oğlun dişi kamaşır!

Babadan gören sofra salar, anadan gören minder serer!

Babalı oğlanın malı olmaz!

Babam evi uzak olsa, öğünmesi kolay olsa!

Babasının mezarını bilmeyen adama kız verme

Yiğit adıyla (lakabıyla) anılır!

Yiğit ağanın uşağı sarhoş gezer!

Yiğit arkasından vurulmaz!

Yiğit başından devlet ırak değildir!

Yiğit bin yaşar, fırsat bir düşer!

Yiğit ekmeğiyle yiğit beslenir!

Yiğit gözünü bıdaktan saklamaz!

Yiğit hoş, yancık boş!

Yiğit meydanda belli olur!

Yiğit ne kadar yiğit olsa sevdiğine yenilir!

Yiğit ölür şan kalır, at ölür meydan kalır!

Yiğit yiğide at bağışlar!

Yiğit yüzüne tükürtmez,  leşine tükürtür!

Yiğite ver kızını, Mevla verir rızkını!

Yiğidi bıçak kesmez, bir acı söz öldürür!

Yiğidim sağ olsun da bulunmayan yâr olsun!

Yiğidin adını işit, Özünü görme!

Yiğidin iyisine deli derler!

Yiğidin malı meydandadır!

Yiğidin sözü, demirin kertiği!

Yiğitlerde yiğitlik 10’dur. 9’u zordur, l’i fendir!

Yiğitlik bir oddur, sakın seni yakmasın!

Yiğitlik 9’dur, 8’i kaçmaktır,  1 ‘i hiç görünmemek!

Yiğitten korkma, korkaktan kork!

Yiğidim yiğit olsun da yattığı yer cabım olsun!

Yiğidin anlı yere gelmez!

Yiğidin anası tez ağlar!

Yiğidin sermayesi sağlık!

Yiğidin yeri boş kalmaz!

Yiğit attan düşer, yine atlanır!

Yiğit düştüğü yerden kalkar!

Yiğit harpte, dost kentte,  kâmil insan hiddette belli olur!

Yiğit horozun gözü arpalıkta olur!

Yiğitte yara eksik olmaz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir