NECİP FAZIL KISAKÜREK

Kendi Sesinin Yankısı

ORHAN OKAY

Orhan Okay: 1931 İstanbul doğumlu, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölü­mü ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölü­mü’nü bitirdi (1955). Artvin ve Diyarbakır’da öğretmenlik yaptı. 1959 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne asistan olarak girdi. 1963’te doktor, 1975’te do­çent ve 1988’de profesör oldu. 1994’te Sakarya Üniversitesi Fen -Ede­biyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geçti ve 1996’da emekliye ayrıldı.

Kitaplaşmış çalışmaları:

Sanat ve Hayat (1956).

Beşir Fuad: ilk Türk Pozitivisti ve Natüralisti (1969).

Ahdülhak Hamid’in Romantizmi (1971).

Batı Medeniyeti Karşısında Ahmed Midhad Efendi (1975; ikinci baskı

1981).

Necip Fazıl Kısakürek (1987).

Edebiyat ve Kültür Dünyamızdan (1991; ikinci baskı 1988).

Konuşmalar

Ahmed Hamdi Tanpınar


“Bir Fikir ki Sıcak Yarada Kezzap”

            Yirminci yüzyıl Türk fikir hayatına yön verenler arasında Ne­cip Fazıl’ın özel ve önemli bir yeri vardır. O hem tek parti devrinin düşünceyi de tek’e zorlayan baskısı altında, başka türlü düşünülebileceğini ilk sezdirenlerden olmuş, hem de fikirleriyle kitleleri arkasından sürükleyen hitabet kudretinin meyvelerini yeni yüzyılımıza taşırabilmiştir. Şahsen gençlik, hatta çocukluk yıllarımdan itibaren bu güçlü kalemle kafası karışanlardan ve böylece giderek farkına varmadan onun tiryakilerinden olduğu­mu söylemeliyim. Şiirlerinden bazılarını, “Üç Atlı” gibi, daha il­kokula başlamadan ezberlediğimi, ortaokul yıllarımdan itibaren de fikir ve politika yazılarıyla ilk zihnî sancılara uğradığımı hatır­lıyorum. Ancak ölümü üzerinden bu kadar yıl geçip yeni bir yüz­yıla devrettiğimizde, hayranlıklarımızı bir tarafa bırakıp, Türk kültürüne, insanımıza neleri miras bıraktığını daha tarafsız bir gözle takip etmek gerekir. Fakat böyle bir kitap için uygun metin­ler seçmeye geçtiğimde, bunun pek o kadar kolay olmadığını da gördüm. Değişik alanlarda ve farklı yazı türlerinde kalem oynat­mış şahsiyetlerin bile ağırlıklı olan bir tarafları bulunur ve onla­rın portrelerini o taraflarıyla zenginleştirerek iyi bir rölyef elde et­meniz her zaman mümkün olur. Bir bilginin âlimane, bir düşünü­rün sistematik, bir şairin hissî, hasılı romancının, tiyatro yazarı­nın, editörün, gazetecinin… biraz da o alanlarda kendiliğinden oluşan üslûp ve eda ile yazdıklarım bir araya getirerek “işte o, budur” diyebilirsiniz Necip Fazıl bu bakımdan kaışmıa çok yoru­cu bir tablo çıkardı. O bu saydıklarımın hepsi. Fakat onda bunla­rın hepsini idare eden ve Türk kültürüne yön vermiş fikir yazıla­rından bir seçme yaparken ihtiyatlı olmayı gerektiren başka biı mekanizma var: Asabiyyet Bu kelimeyi Necip Fazıl hakkında kul­lanırken, bııgün unutulmuş olan ftkmup manasını da, bilinen hiddet manasını da kasdedıyorum. Her ikisi de ona yakışıyor ve şahsiyetinin önemli bir parçası oluyor.

Yukarıda, düşünceyi tek’e zorlayan baskı dönenimden bahset­tim. Bu adlandırmanın Necip Fazıla değil, bana ait olduğunu be­lirtmeliyim. Bunu, belki Necip Fazılı bütünüyle veya bazı davra­nışları ve yazılarıyla değerlendireceklerin dikkatinden kaçmayacak bir çelişkiyi açıklamak ıçııı ifade ediyorum. Daha 1939 yılında yaz­dığı ve bu kitabın baş tarafına aldığımız “Ben Buyum!” yazısında kendisi hakkında sıraladığı prensiplerin dokuzuncusuııda “Tek görüş etrafında müdahaleci (antiliberal)” olduğunu söyler. (Pek çok yazısı değişik kitaplarına bazaıı defalarca girmekle beraber ya­nılmıyorsam bu yazısını bir daha başka kitaplarına almamıştır).

Bu ‘tek görüş’ ve ‘müdahale’ kavramları biraz açıklanmaya muhtaçtır. İster dinî manada (tevhid), ister felsefî (vérifé) veya matematik (adéquation) yahut günlük hayattaki manasıyla (réali­té) olsun, hiç şüphesiz doğru, hakikat birdir. Az hakiki, daha ha­kiki yahut en hakiki yoktur. Zihnî ve mantıkî olarak sadece bir doğru vardır. Bu demektir ki herkesin inandığı farklı doğrulardan sadece biri cioğru’dur. Şahsen, doğruyu buldurmada yol gösterici ve ikaz edici telkinlerin dışında müdahale edici, dayatmacı ve baskıcı davranışları benimseyemiyorum. Onun için yazımın baş tarafında “başka türlü de düşünülebileceğinden” bahsettim. Bu sadece, tek’in karşısında başka tek’lerin de bulunabileceği mana­sına gelmelidir. Çünkü doğtu da, doğru olan veya olmayan farklı düşüncelerin arasındadır; gizli veya aşikâr.

Onun fikir yazıları arasından seçmeye gayret ettiğim hemen her metnin arkasında bahis konusu olan asabiyyeti sezmemek mümkün değil. Bu asabiyyet, inandığı tek’in savunulması olarak açıklanabileceği gibi bir imzacın tezahürü olarak da düşünıülmelidir. Öfke, Necip Fazıl’ııı yazılarının adeta bir alâmet-ı lârikası. En durulduğu, tam bir mürid (disciple) kesildiği anlar -hatırala­rından öyle anlıyoruz- Abdülhakim Efendi nin yanında bulundu­ğu veya ondan bahsettiği sıralardadır. Bunun dışında öfke, asabiy- yet, hiddet ve hiciv, kayaları döven sert dalgalar gibi okuyucunun suratına çarpar:

Hangi öfkeyle yüzün böyle karıştı yer yer?

Sana yan mı baktılar, bir şey mi söylediler?

Bir şey dinleme artık, artık bir şey dinleme!

Çağır bütün günahkâr ruhları cehenneme!

Karşına sahil, kaya, insan kim çıkarsa vur!

Vur başına, âlemde kör, sağır, ne varsa vur!

Sal her taraftan, dağdan, gökten, pencereden sal!

Nihayet kala kala dünyada tek kişi kal!

Bu mısralarm tarihi 1927’dir. Henüz yirmi iki yaşında ‘Kaldı­rımlar şairi’ bir genç Necip Fazıl. Henüz şiirin estetiği ile didişi­yor. Bu yüzden, yine henüz ‘ben’, deniz alegorisinin arkasındadır. Bu tarihten tam yirmi yıl sonra, 1947’de, tiyatro yazarlığım, gaze­te yazarlığını, yani aktüel politika tecrübesini, yayıncılığı, yani Ağaç dergisinin, daha sonra Büyük Doğunun en olgun ve başarılı yıllarını arkasında bırakmış olarak bu defa böyle bir alegoriye de gerek duymadan kitleleri, inandığı tek’e davet eder:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak.

Burada şüphesiz gerçek mümine yakışmayacak egosantrik bir davranış ile bir davanın adına gösterilen asabiyeti her zaman bir­birinden ayırmak kolay değildir. Bu psikolojik tahlil tecrübesi, ki­şinin kendisi için de, dışındakiler, yani okuyucular için de zordur. Ama Necip Fazıl bu tavrına dinî bir mesnet de bulmuştur:

Bir zat ki bütün hayatında tek emri ihmal etmemiş. Öldükten sonra azap ediliyor. Ya Rabbi, diyor, ben her emrini yaptım, niçin azaba müstahak oluyorum?’ Ve şu nida geliyor: ‘Şunun için muslahak oluyorsun ki, ömrün boyunca yalnız benim amelimi yaptın, fakat benim için bir kere öfkelenmedin!’

Ama bu öfkenin içinde ne kadarı Allah içindir, ne kadarı ben’ için? Yukarıdaki menkıbeyi naklettikten sonra şunları da ilâve eder: “Allah için kızmak ne büyük sey. İçinde bulunduğumuz devrin Allah düşmanlarına karşı nefret, gayz ve hiddet, yüz bin namazdan üstündür.”

Sadece bu tarafı dikkate alındığında Necip Fazıl, Cumhuriyet devrinin, Hüseyin Cahid, Velid Ebüzziya, Peyamı Safa gibi birkaç cesur ve büyük polemikçi yazarlarından biri olur. Doğrudan doğ­ruya edebi türdeki eserlerinin dışında, özellikle de yakın devir ta­rihi ve daha aktüel hadiseler üzerinde yazdıklarının arkasında, adları da zikredilmek şarLıyle kişiler hakkında tenkit sınırlarını aşan ağır ifadeler bulunmaktadır. Bu yüzden metinlerin seçimin­de mümkün olduğu kadar şahsiyattan uzak olanlar tercih edil­mişse de, artık onun için bir mizaç (yani kader) olduğu açıkça gö­rülen asabiyetin dışına çıkmak mümkün olamamıştır. Bundan hoşlanacak okuyucular kadar, tedirgin olacaklar da bulunur. O zaman, bunun zıddınm rahat, konformist, uyumlu, pragmatist, oportünist demek olacağı; hemen bütün fikir adamlarının, ide­alistlerin, ideologların ise içinde yaşadıkları toplumu rahatsız et­miş oldukları düşünülmelidir. Bu bakımdan yukarıda polemikçı- ler olarak saydıklarıma, polemiklere katılmayan, fakat değişik se­viyelerde benzer asabiyyetleri gösteren Nurettin Topçu, Cemil Meriç gibi birkaç ismi daha katabiliriz.

Yazıların seçilmesinde diğer bir güçlük, Necip Fazıl’m, kendi­sini çok tekrar etmiş olmasından geldi. Birçok yazısı bazan aynen, bazan yeni başlıklarla ve yeni terkiplerle tekrar tekrar yayınlan­mış, hayatta iken de, ölümünden sonra da bu yazıların kitap ha­line getirilmesinde bu tekrarlar tesviye edilmemiştir. Belki edil­mesi de güçlü, hatta edilmesine de gerek yoktu. Buna bir örnek olmak üzere Çerçevelerde “Örümcekten Ders” ve “Yine Örüm­cek” adlı yazılarıyla bunları az-çok değiştirerek Tanıkulumdan Dinlediklerim’e “Çalışmak” başlığı altında giren yazıyı da bu kıtaba aldık. Aynı şekilde Napoleon’un Flbe adasından dönüşünü hem “Sahte Kahramanlar”, hem de “Özlediğimiz Nesil” konuş­malarında tekrarlar. Ancak ilkinde tarihi yeniden değerlendirir­ken, İkincisinde ise gençliğe gösterilecek ideal örnekleri irdeler­ken ve farklı vurgularla kullanmıştır.

Necip Fazıl’ın, başta şiiri ve tiyatrosu olmak üzere hikâye ve roman gibi edebî eserleriyle fikir yazıları arasında sadece estetik farkı vardır. “Poetika”sının özellikle şiirde şekille muhtevayı, duygu ile düşünceyi, estetikle özü dengelemeye çalıştığı bölümle­rinde ileri sürdükleri, genel olarak şiir hakkında olmakla beraber, daha çok kendi şiiri üzerine bir manifesto karakterindedir. Yani poetikada anlattığı, kendi şiiridir. Bu tarafıyla o, Tanzimat’tan be­ri yenileşen Türk şiir ufkunun, sayısı sınırlı birkaç parlak yıldı­zından biridir. Edebî türlerde şiirden tiyatroya geçerken, tiyatro­nun kendi tekniğine bağlı kalmak şartiyle, ağırlığın da estetikten fikre doğru kaydığı görülür. Kahramanlan, tıpkı klâsik tiyatro ti- radlarında olduğu gibi filozofça konuşurlar. Tohum oyununda Ferhad Bey, Anadolu’nun kurtarılmasını anlatırken birden, aklın yetersizliği, ruhun ebediyeti gibi metafizik meselelere girer. Necip Fazıl burada estetikle fikir arasındaki dengeyi iyi koruyamamış olduğunun farkındadır. Eğer Tohum piyesi oynanırken kendisi de seyirciler arasında olsaydı şu şekilde tenkit edeceğini seneler son­ra ifade eder:

Bu piyes dinamik hayat akışına ters, küçük hareket bahaneleri et­rafında, hep mücerret fikirlerle örülü diyalog manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar makalelik şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu.

Fakat, Tohum’dan sonra, yapı ve teknik bakımından başarılı bir kompozisyonu olan Bir Adam Yaratmak’ta da Hüsrev’in ko­nuşmalarında mücerret, metafizik düşünceler yer alır. Ancak Hüsrev, Ferhad gibi bir savaş kahramanı olmayıp bir tiyatro yaza­rı, üstelik asrın entelektüel krize uğrayan bir insan olduğundan orada fikirler, öncekinde olduğu gibi boşlukta kalmamıştır. Necip Fazıl’ın son yıllarında yazdığı Aynadaki Yalan ve Kafa Kâğıdı ad­larını taşıyan iki roman denemesinde ise roman tekniğine ve es­itetiğe tamamen uzak kaldığım belirtmek gerekir, ilki, idolocya Örgüsü ve bunun etrafında toplanabilecek diğer yazüaııtıdan, İkincisi O ve Batı ve babıali adlı hatıralarından, hemen hiç kurgu zahmeti çekilmeden, basit vaka ve diyaloglarla oluşturulmuştur.

Necip Fazıl’ın fikir yazılarında, özellikle metafizik konularda Ferhad Bey veya i tüsrev gibi konuştuğu dikkatleri çeker. Bu tavıı ilk bakışta biraz sun’i gibi görünebilir. Onun konferanslarında ve­ya özel konuşmalarında bulunmuş olanlar, uzviyetinin hemen her zerresinin sözlerine refakat ettiğini farketmişlerdır. Necip Fa- zıl’ın genel ve özel manasıyla artist bir msan olduğunda şüphe yok. Genel manasıyla edebiyatın hemen bütün türlerinde ustalık­la kalem oynatmış bir yazar, müzikte, özellikle Batı müziğine ve resime, bu sanatlara has özel tekniklerin dışında, nüfuz edebilen bir yorumcu sıfatıyla artisttir, sanatkârdır. Birçok tiyatro yazarı gi­bi kendi oyunlarının provalarında hazır olup tavsiyelerde bulun­masından başka, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih oyununda olduğu gibi, başrol oyuncusunu beğeıımeyip bizzat oynamayı teklif eden, sonra da eserini sahneden çeken bir tiyatro yazarı olarak özel ma­nasıyla da artisttir. Bütün bu davranışlarını dikkate alıp, tiklerin­den başlayarak konuşmalarındaki o ıcatra] tavırlar, jest ve mimik­ler, yazılarında ise hemen daima olağanüstü, şaşırtıcı metaforlar (mecaz, teşbih, istiare vs.) bir rol özentisi değil, hatta bir alışkan­lıktan da öte, derunî bir trajedinin dışavurumu olarak izah edil­melidir.

Necip Fazıl’da esas olan ilmi disiplin ve metodik düşünce de değildir. Fikir ürünlerinin arkasında (background) bu disiplin ol­makla beraber bu ölçüleri aşan heyecanlı ve mübalağalı çıkışları belki sistemli fikirlerinden daha fazla itibar görmüştür. Onun din, tarih, felsefe, kültür, edebiyat vs. bahislerinde zaman zaman ve arka arkaya sıraladığı bir yığın hadise, bir yığın kışı adı, vurucu bir üslûpla, hiç kullanılmamış, yüzü açılmamış benzetmelerle in­sanın kafasını adeta bombardımana uğratır, allak-bullak eder. Sağduyu ile bakıldığında o bir tarihçi, bir felsefeci, bir din alimi değildir; hatta edebiyatçı olmakla beraber bir edebiyat tarihçisi de değildir. Fakat bütün bu alanlara global nüfuzuyla, kışı ve hadiseler arasındaki her göze görünmeyen ilişkileri yakalayan zekâ­sıyla, birçokları için erişilmez zannedilen, fakat gerçekte belki karmaşık bir determinist sonuçtan başka bir şey olmayan ileriyi görüşleriyle etrafında haklı olarak hayran bir okuyucu kitlesi oluşturmuştur. (Bu antolojinin “Savaş” bölümündeki, ikinci Dünya Harbinin patlamasıyla ilgili kehaneti hatırlanabilir.) Bu şartları dikkate alarak onun yer yer bilgi hatalarına düştüğünü de belirtmeliyiz. Özellikle tarihî bilgilerin tahkiki gerekmektedir. Yi­ne bu kitapta yer alan “Özlediğimiz Nesil” konferansında, Şeyh Galib’in, Nabi için olumsuz anlamda zikrettiği “Hengâm-ı herem- de söylemiştir” mısraını Necip Fazıl, Şeyh Sadi hakkında ve olumlu bir hüküm olarak nakleder.

Bütün bunlar, burada ele aldığımız açıdan Necip Fazıl için bir nakîsa, bir kusur sayılmamalıdır. Bu gibi bilgi veya hafıza yanıl­maları ve onun bir fakih yahut tarihçi olmadığı dikkate alınarak tarihî (ve diğer alanlarda da) kişi ve olayları mücerret ele alıp de­ğerlendirmesi ve onlara nüfuz etmesine önem vermelidir. Bazı ev­liya menkıbelerinde olduğu gibi hadisenin olmuş veya olmamış meselesi değil, o hadiseye bakış tarzı, ahlâkî davranışlarda o hikâ­yenin yeri, hikmeti ve ibretidir. Bu, Raskolnikof’un davranışını bir ceza davasında savunma avukatının delil olarak ileri sürmesi gibidir. Raskolnikof, Dostoyevski’nin muhayyilesinin mahsulü de olsa beşeri davranışlar, eğer insan psikolojisiyle uyuşuyorsa, delil isabetli demektir.

Nihayet onun mütefekkir (düşünür) bir şair ve tiyatro yazarı, yani sanatkâr olduğu hatırlanmalıdır. ‘Düşünür’ sözü de, her za­man ilim adamı manasına gelmez.

Necip Fazıl’da fikirle estetiğin, zaman zaman bozulan denge­si de dikkate alınmak şartiyle, beraber yürüdüğü kabul edilirse, bu kitabı oluşturan eserlerde yalnız fikir yazılarının değil, doğru­dan edebî metinlerin de yer alması tabiidir. Vefatından sonra Bü­yük Doğu Yayınları adı altında çıkan kitaplarının sayısı şu anda 66’yı bulmuştur. Bunların dışında hayattayken yayınlanmış olup da bu seriye girmeyen kitaplarıyla gazete ve dergilerde kalmış pek çok yazısı ve şiiri bulunmaktadır. Bu kitaplara dağılmış, bazan da dergilerde kalmış olan fikirlerini bir takını kategorilere ayırarak hemen biıtüıı eserleri gözden geçirilmiş, böylece. bazı­ları alt başlıkları cia ihtiva etmek üzere sekiz ana başlık tesbıt edilmiştir Bu bölümlerdeki likirleriyle paralellik gösteren şiirle­rinden ve tiyatrolarından da yer yer parçalar alınmıştır. Necip Pa­zı l’ın kendine mahsus veya bir dönemde farklı olarak kullanılan noktalama işaretlerinin çoğu bugünkü kurallara göre düzeltil­miştir. Buna mukabil janlazya, komimiema, demokrasya gibi ta­mamen kendi tasarrufları olan kelimelerin imlâsı olduğu gibi muhafaza edilmiştir.

Kısa Biyografi

Necip Fazıl, 26 Mayıs 1905’te, cinayet mahkemesinden emekli ağır ceza hakimi ve aslen Maraşlı olan büyük baba­sı Mehmed Hilmi Efendi’nin Çemberlitaş’taki konağında dünyaya geldi. Babası Abdülbaki Fazıl Bey, annesi Mediha Hanım’dır. Ço­cukluğu bu konakta dadılar ve mürebbiyeler arasında, biraz da nazlıca büyüyerek geçti. Gedikpaşa’da bir Fransız mektebinde başladığı ilköğrenimini aynı yerde bir Amerikan mektebinde, Bü- yükdere Emin Efendi mahalle mektebinde, Büyük Reşid Paşa Nu­mune Mektebi’nde, Vaniköy Rehber-i Ittihad Mektebi’nde aralık­lı olarak ve düzensiz bir şekilde sürdürdü. Heybeliada Bahriye Mektebi’ne yazıldı (1917). Namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra mezun olamadan ayrıldı. Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girdi (1921). Buradan da mezun olmadan, açılan bir yarışmayı kazanarak felsefe öğrenimi için Paris’e gitti (1924), Bir yıl kadar kaldığı Paris’te de düzenli bir öğrenci olamadı. Türkiye’ye dönü­şünde (1925) İstanbul ve Anadolu’daki millî ve yabancı bankalar­da çalıştı. Bir süre bir Fransız mektebinde, Ankara Devlet Konser­vatuarında, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Robert Kol- lej’de, Ankara Dil-Tarih-Cografya Fakültesi’nde ders verdi (1938- 1941). Bu arada felsefe bölümündeki öğrenciliğinden beri şiir ve yazılarıyla içine girdiği basın dünyası meslek olarak kendisine da­ha çekici göründüğünden 1942’den sonra memuriyetten ayrıldı. Bu tarihten sonra bütün geçimini yazılarından ve dergi yayıncılı­ğından sağladı.

1922’de ilk şiirleriyle başladığı yazı hayatı şiir, hikâye, m man, fıkra, köşe yazısı, makale, hama, inceleme ve araştırma ve değişik pek çok alandaki fikir yazılarıyla ölümüne kadar devam etli. 1936’da önce Ankara’da, daha sonra Isianbııl’da çıkardığı Ağaç dergisinden sonra 1 Eylül 1943’ten itibaren Büyük Doğu dergisini yayınladı. Çok defa Bakanlar Kurulu kararıyla veya mahkemece toplattırılarak yayını durdurulan Büyük Duğu, her defasında birinci sayıdan başlamak üzere haftalık, aylık dergi ve iki defa da günlük gazete olarak 35 yıl süıe ile beş yüz sayıdan fazla yayınlandı. Değişik dönemlerine göre muhtevasında siya- set, edebiyat, sanat, din, ılım ve fikir yazılarının ağırlık kazandı­ğı Büyük Doğu, bir neslin düşünce ve kültür hayatında önemli rol oynadı.

Yazı ve faaliyetlerinden dolayı bııçok takibata uğrayan ve bun­ların sonucunda tevkif, beraat veya mahkûmiyetlere uğrayan Ne­cip kazıl, uzun süren, fakat yazı hayatım engellemeyen bir hasta­lıktan sonra Erenköy’deki evinde 25 Mayıs 1983’te öldü. Büyük ve hadiselı bir cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedildi.

Ben Buyum!

Devrimiz, ideolocyaların kıyamet günü. Bu devirde eline ka­lem almak cesaretini gösteren her insan, yapacağı en bey­lik teşbih ve kullanacağı en ucuz nükteyi bile, herkesçe malûm bir dünya görüşünün ölçülerine dayamak zorundadır.

O yazar, bu çizer; o söyler, bu susar; o atar, bu tutar; nedir bu curcunanın temeli? Cızır cızır öten bu kalemlere. Dünya görüşünüz nedir?

diye sorulsa acaba kaçı cevap verebilmek iktidarında? Mual­lakta fikir, muallakta sanat, muallâkta cemiyet, anladığım nesne değil.

Bunun içindir ki ben, okuyucularımın bilmece halledercesine her yazımdan kesecekleri parçalan yanyana ekleyip kafamı mey­dana getirmelerini beklemeden, ne olduğumu haber vereceğim. Bu haber verişler, kitaplık davalara serlevha koyar gibi, en son hulâsa hadlerine kadar indirilmiş fikir başlarıdır.

Ben buyum:

Asyacı (Kopya Avrupacılığma zıd).

Aşırı milliyetçi-Anadolucu (Milliyet dışı telakki sistemlerine zıd).

Ruhçu (Maddeciye zıd).

Maverâcı (Softaya zıd, dinsize zıd).

Şahsıyetcı keyfıyelçı (Başıboş ferd haklarına zıd, Standard öl­çülere zıd)

Mülkiyette tahdide i (Büyük lerdı sermayeciliğe zıd).

Sanat, fıkır ve ilimde tecrıdcı-safiyetçi (Köksüz ve kabataslak teşhis sistemlerine zıd).

Kafa ve ruh müm taziye ti bakımından sınıfçı (Anticlemokrat).

Tek görüş etrafında müdahaleci (Antıhberal).

Bugünkü dünya rejimlerine msbetle öz:

Hususî bir görüş zaviyesinden antıkomünısl, antifaşist, aııtilı- beral. işte benim ana hatlarını! Bunları fikir namusu zoruyla ve ser­levha ağzıyla bildiriyorum. Tâ ki beni okumaya ve aramaya zah­met edenler, hücrelerimi bu anahtarlarla açsınlar. Böylece (Ne) olduğunu haber veren ölçülerin, (Nasıl) olduğu meydana çıka­caktır. Bu (Nasıl)ın mimarisi üzerinde, nusradan destana ve fık­radan kitaba kadar hak sahibiyim.

1 Mayıs 1939

(Çerçeve, s. 21-22)

Kendi Ağzından Necip Fazıl

San’at hayatınız?

            San’at hayatım 12-13 yaşlarında başlar. Abdülhamid devrinin Adliye ricalinden olan büyük babamın tek oğlundan tek erkek torunuydum. Bu bakımdan bütün bir konak halkı, büyük babam tarafından bana gösterilen hastalık çapındaki sevginin mihrakı etrafında çevrelenmişti. Bir dediğim iki edilmezken, bü­yük babam, benim zekâ ve istidad tarafımı kurcalıyor, âdeta zor­luyor ve bana 4-5 yaşlarında okuyup yazmayı öğretiyordu. Öyle ki, 6-7 yaşlarında o girift eski harfler manzumesinin bütün kom­binezonlarım öğrenmiş ve 40 yaşlarında insanların başaramaya­cağı tarzda yanlışsız yazmaya başlamıştım. Aile doktorumuz meş­hur profesör Kadri Raşid Paşa bana “Yumurcak dâhî!” diye hitab eder, büyük babam da “aklı evvel torunum!” derdi, Terbiye bakı­mından doğruluğu iddia edilemeyecek olan bu “prekos: vaktin­den evvel yetişkin” ifade içinde beni korkunç bir okuma merakı sardı. Akşamlara ve sabahlara kadar okur ve geceleri büyük ba­bamdan, nefhalı bir sesle hecelediği Fuzuli Divam’nı dinlerdim. Okuduklarım, umumiyetle macera romanlarıydı ve bunların üze­rimdeki ilk tesiri müthiş bir hayal gıcıklaması oldu. Çocuklu­ğumda geçirmediğim hastalık da kalmadığı için, nekahet günle­rimde marazı bir hassasiyet ve hayal kabiliyeti içinde kendimi ale­lade insanlardan bambaşka hissettiğimi hatırlarım. Akşamları sa­lonun masif bir noktasına düşen güneş ışığının ve kapımızın önünden gecen sancıya ait sesin, sinirlerimi anlatılmaz bir hısle dişlediğini ve beni dakikalarca ağlattığını da hatırlarım.

Nihayet muhtelif Türk ve ecnebi ilk mektepler ve 12 yaşında imtihanla namzet sınıfına kabul edildiğim Heybelıada’dakı Bahri ye Mektebi… Sanat hayatımın başlangıcı işte bu mekteptir Bu mektepte edebiyat hocasının verdiği serbest vazifeyi büyük baba mm ölümünden aldığını intihalara tahsis eden ben, sınıfta, hocam tarafından şu takdire mazhar oldum:

“Sen, deniz subaylığından ziyade büyük bir edip olmak ıstı- dadındasın! Piyer Loti ve Klod Farer gibi edıbler de birer bahri­ye zabitiydi. Mesleğin edebiyata mani değil… bu tarafını ihmal etme! ”

Bu takdir beni o kadar şımarttı ki, bir kaç gün sonra, hocam dersini bitirip sınıftan çıkarken kendisine ilk şiir tecrübemi sun* dum. Kâğıdı aldı, şiiri gördü, yüzünü buruşturdu, şöyle dedi:

“Çizmeyi aşıyorsun! Bu kadar acele etme!”

Şimdi sağ olup olmadığını bilmediğim hocamı, ben aradan 20 yıl geçip de şöhrete kavuştuktan sonra bir yerde gördüğüm za­man şu hitabına hedef oldum:

“Senin ilk kâşifin benim! Bu keşfedicilik bana yeter! Fakat sa­na “Çizmeyi aşma!” dediğim yerde meğer senin Allah tarafından en büyük memuriyetin varmış… Bunu anlayamamış olmaktan da mahcubum! ”

İlk şiirim, Milli Mücadele yıllarında, ben henüz 13-14 yaşla­rındayken Tercüman gazetesinin edebî ilâvesinde neşredildi. Ga­zeteyi elime alıp da sokakta yürürken herkesin durup bana bak­tığım ve parmakla beni gösterdiğini hayal eden bir şöhret kurun­tusu içindeydim. Ondan sonra, meşhur Veni Mamua’nın Yakup Kadri ve arkadaşlarınca idare edilen ikinci devresinde, Yakup Kadri’nin himayesiyle birdenbire ortaya çıktım ve ilk şöhrelime ulaştım. O zaman Ahmed Haşım’in mecmua idarehanesinde ve helkesin içinde bana bir sözü vardır:

‘Çocuk, bu sesi nereden buldun?”

San at hayalımın beni asıl şöhrete ulaştıran ikinci ve büyük devresi, 1928 ve ilerisi… O zaman Maarif Vekâleti’nin kontrolün­de çıkan Hayat isimli mecmua ve Cumhuriyet gazetesinde Peyami Safa ile birlikte idare ettiğimiz edebî sahife, artık billurlaşmaya başlayan sanal ve dünya görüşümüzün ilk tecelli zeminleridir. Nazım Hikmet’in de parladığı devir budur. Ona ve Batı’dan gelen ruhî muvazenesizliğe karşı şiirde formu, nizamı, iç ahengi, ruhçu görüşü ve mistik edayı müdafaa etmek, san’at telâkkimizin teme­liydi. Paris’te yazılan Kaldırımlar, bu devrenin başında ve Hayat mecmuasında neşredilmiş ve birdenbire fışkıncı bir alâkaya şahit olmuştur.

1936’ya kadar süren bu devre, benim “fildişi kule” çığırım sa­yılabilir. “Fildişi kule”sine çekilmiş, kapanmış, Çin mandarenleri gibi seyrek ve ender idrak soylularına hitap eden, İçtimaî dâva ve halk plânından uzak, benlik kayası san’atkârın bulutlar üstü ha* yatı… Fakat bu hayat sonradan anladım ki mağrur ve kısır, sırma kaftanlı cücelerin şarlatanlık cümbüşünden başka bir şey değildir ve en büyük sanatkârlık, en küçüğü gibi, cemiyet planmdadır.

Buna, hayatımın en büyük hadisesi olan bir rastlama sebep ol­du. 1934 yılında, 27 yaşında, büyük bir velîden aldığım ilham ve peşinden geçirdiğim ölüm ve cinnetten aşırı ruhî buhran, bana yeni bir devir açmış, her zaman ruhçu sahada gezinmiş olan san’atımı yüzde yüz Allah’a bağlamış ve beni “fildişi kule”den çı­kararak cemiyet meydanına, agora’ya atmıştı. 1936’da çıkardığım Ağaç mecmuası bu hâlin ilk semeresidir. Aynı sene bizzat Ertuğ- rul Muhsin tarafından oynan Tohum, bir yıl sonra yine aynı san’atkârın sahneye koyduğu ve başrolünü oynadığı Bit Adam Ya­ratmak ve onu takip eden ve bugün 11 ’e varan tiyatro eserleri, başta “Çile” isimli büyük manzume bulunmak üzere şiirimin al­dığı yeni istikamet, hep geçirdiğim büyük ruh zelzelesinin ve on­dan sonra donan, billurlaşan ve sımsıkı temeline oturan dinamik ifadesidir.

Buna da, san’at hayatımın şimdiye kadar devam eden üçüncü devresi diyebiliriz. 1934-1936’ya kadar 3-4’ü geçmeyen eserlerim, hepsi telif olarak bu son devrede 80’e çıkmış ve doğurma kabiliyetim msbetsız mikyasla artmıştır Bu devre içinde tecelli eden ideolojik davranırım, yani fikriyat manzumeni de, sanatla hiçbi­ri öbürünün hakkını yememiş olarak at başı beraber gitmiştir Fakat fikriyatımı çekemeyenler dâvanın sanat tarafına olsun tami­siz bir gözle bakarımmışlar, bende eski ve mızmız şairi aramışlar, şiirime yazık ettiğimi sanmışlar, bana “müstafi şair, sâbık şair” de­meğe kalkmışlardır. Halbuki “Çile” şiirinden, tam mânasıyle dâ­va şiiri “Sakarya Destanı” ve “Zindandan Mehmet’e Mektup” manzumesine kadar güvenilebilecek bütün eserlerim son devre­nin mahsulleridir.

İsteklerinizden biri olan “eserlerimden örnekler”i, son devre­min eseri “Çile” şiiriyle “Sakarya Destanı” hâlinde verebilirim. Bunların dışında, 80 cildi dolduran eserler içinde nesir parçaları süzmek çok zor bir iş… Onun için size Sakarya Destanını oku­makla yetiniyorum.

Bugünkü Türk şiiri üzerinde görüşünüz?

Bugünkü Türk şiiri bir harabedir ve bu harabede, yangın ye­rinde oynayan serseri çocuklar gibi, birtakım marifetler yapmaya yeltenenler vardır. Bu likir, televizyon ınüessesesmin değil, be­nim olduğuna, müessesenin de vazifesi tarafsız bir nakledicilik- teıı ibaret bulunduğuna göre, maddi ve mânevi çizgilerimi seyir­ci ve dinleyicilerinize en medenî bir rahatlık içinde takdim ede­bilirsiniz. Lütfen dinleyiniz: Bugünkü Türk şiiri, bugünkü üni­versite keşmekeşi, bugünkü kültür sefaleti, bugünkü ahlâk faci­ası, bugünkü iktisadi cinnet sahalarında olduğu gibi, cemiyetin bütün iş şubelerinde patlak verdiğine şahit olduğumuz ruh inhi­tatının en canhıraş tezahür plânıdır; ve hükıünetsizlikten yana, tek jandarması, savcısı, gardiyanı, ölçüsü ve hatırası kalmamış bir san’at dünyasında misli görülmemiş bir gece-kondu ihtilâli­nin cümbüş meydanı hâl i ildedir. Dünkü, belki dar, belki sığ, bel­ki taklitçi, belki büyük fikir ve duygu yoksulu şiirle bugünkü arasındaki fark, fraklı bir adamla bitli bir hippi arasındaki farka tıpatıp uygundur; ve günün şiir anlayışındaki en büyük dalalet şudur ki, aslında ulvi butun kıymetlere isyan ve nihayet müstek- roh İm lııppi manzarasivle ortaya çıkmak, ayrı bir nizam ve aksıyon sanılmaktadır. Girift insanın dilini hayvan harharaları almış, ulvi ;‘zor”un yerinde süfli “kolay” istiklâl ilân etmiş ve önüne ge­lenin en büyük sanatkâr kabul edilmesi için hiç bir engel ve han­dikap kalmamıştır.

            Bu hâl, cemiyetimizin artık ârazı deri üstüne vuran iman buh­ranından, gençlik ruhunun aç bırakılmasından doğmaktadır; ve bu cemiyet, büyük iman ve ruh muvazenesine kavuşuncaya kadar tedavisi imkânsız bir şeydir. Benim 28 yıllık fikir mücadelem ise, işte cemiyetin kavuşturulması gereken bu muazzam iman manzu­mesini örgüleştirme yolunda… Demek ki, ben, şiirden uzaklaştı­ğım hissini veren fikir hayatımda da yine şiirimin içinde, şiirimin muhtaç olduğu iklimi kurma dâvasındaymışım…

            Büyük bir Avrupa ansiklopedisi bana ayırdığı satırlarda şunla­rı yazıyor: “Hapisleri üniversitelerini geçen fikir ve san’at ada­mı”…

            İster bu yandan, ister o yandan, dâva sahibi olmayan san’atkâ- ra benim aklım ermez; ve böylelerinin hayatı, benim gözümde bir amip yaşayışı kadar değersiz kalır.

Hayatınızdan bir hatıra…

Hatıralar, ya yekûn hâlinde büyük, ya şekil hâlinde ince ola­rak insanda yer eder. Ben bunların türlüsüyle doluyum. Hangisi­ni ele alayım?.. Bir çiçeği oğalarken düşünceler içinde geçirilen derinliğine bir ânda dağları havaya fırlatıcı bir deprem hatırası arasında kıymet acaba hangi tarafın lehindedir? Buna rağmen he­pimizin hayatında “Dur, olduğun yere mıhlan ve geçme!” diye za­mana haykırmış olduğumuz ânlar vardır. Fakat yekûn hâlinde ol* maktan ziyade şekil halindeki bu hatıralar dile getirilecek olurlar­sa sırlarını ve sahibine fısıldadıkları hususiyetleri kaybederler. Be­nim de her iki neviden en zengin hatıralarım biraz evvel bahset­tiğim büyük velî ile geçen zamanlarımda.. Bir gün malik ve mah­rum olma hikmetinden bahsederlerken şöyle demişlerdi: “Allah’tan mahrum olan neye maliktir; Allah’a malik otan da neden mahrumdur?”

Zaman

Geçen Dakikalarım

Kimbilir nerdesiniz

Geçen dakikalarım,

Kimbilir nerdesiniz?

Yıldızların, korkarım,

Düştüğü yerdesiniz,

Geçen dakikalarım.

Acaba tütsü yaksam

Görünür mü yüzünüz,

Acaba tütsü yaksam?

Siz benim yüzümsünüz,

Eğilip suya baksam

Görünür mü yüzünüz?

Gitti bütün güzeller,

Sararmış biri kaldı,

Gitti bütün güzeller,

Gün geldi saat çaldı,

Aranızda yer verin,

Sararmış biri kaldı.

1930

Mücerred Zaman

Gelelim, kâinat yapısına:

Bu kâinat yapısında, karşımıza en büyük tecelli olarak “za­man” çıkıyor. Zaman!.. Ne müthiş bıı şey; Allah’ın azametine ne müthiş delil… Bir ağ gibi, Allah zamanı üzerimize atmış. . Herşeyin üstünde zaman, herşeyın! Meselâ, İbn-i Sina ışığı zamanın di şıııda farzederdi. Halbuki bıı gün ispat edilmiş bulunuyor ki, ışık bir saniyede 300 bin kilometre hızla akıyor. O da zamanı .. Za­manın dışında hiçbir şey yok; bir şey var içimizde, zamanın dışı­na tırmanmak isteyen… Zamana sığamayan bir şey var insanda, o da ruh! Çünkü o zamansızlık aleminin hatıralarını taşıyor. Fakat, biz farkında değiliz.

Zamanı tasavvuf şöyle izah eder:

Varlıkla yokluk arası bir raks, bir ahenk… Bir varlık, bir yok­luk… Bir varlık, bir yokluk; birbirini takip eder.

“Vahdet-i vücûd” dedikleri bilmecenin kapısı… Vücud varlık birliğine medhal, giriş… Bir var’ı, bir yok takib eder, işte ben bu cümleyi söyleyinceye kadar kimbilir, kaç kere var oldum. Ama bir sinema şeridi gibi zamanın nakşettiği hadiseler o türlü akar ki, biz her şeyde bir devam görürüz. Bir devam gördüğümüzü sanırız.

Bütün mesele zamanın hakkım vermekten ibaret. Zaman bir imtihandır. Zamanı idrak… Mücerred dava… Mü- cerredleri bilhassa dile getiriyorum, çünkü biraz sonra müşahhas­lara, yani apaçık, elle tutulur hadiselere geçeceğiz. Onları, bu mii- cerredleri bilmeden ihata edemeyiz. Bu mücerredlerden gideceğiz ki, müşahhasa, gökten toprağa dönelim.

Varlık ve yokluk… Süfliden âlâya doğru kesiksiz hareket… İşte zaman ve bu dünya dedikleri süfliler alemi içinde insan ilahi me­muriyeti olarak ölümsüzlüğe namzettir. Bu ölen dünyada, her ânı yokluk, her ânı varlıktan ibaret bu dünyada zamaıım üstüne çık­mak Bütün sır burada… Bütün vazifeleı de burada toplanıyor.

Ölüm en korkunç kelime ve en korkunç akıbet.. Düşünülme­si mümkün değil… Nasıl olur, düşünün; elimizle temas ettiğimiz zaman bir yere, onu elimizle görür gibiyiz. Elimizle görüyor, gö­zümüzle dokunuyoruz. Gözümüzü yumduğumuz zaman, hiç bir şeye bakmadan bütün renkleri, şekilleri görür gibiyiz. Böyle bir vücud, böyle bir hassasiyet, böyle Allah yapısı bir cihaz nasıl yok olur? Yok olmayacaktır, müjdesi gelmiştir.

Evet, zaman… Kaç rejim varsa zamana mukavemete bakmıştır. Bugün Mısır’daki ehramlar, eski Mısırlıların zamana mukavemet mimarisi olarak kurulmuştur. Ama, maddeyi maddeyle yenmek imkânı yoktur. Onlan bir kurşun kalem gibi yontar, yontar, yok eder zaman… Şu kadar veya bu kadar müddet sonunda… Kemi­yetlerin ne kıymeti olabilir, keyfiyetin karşısında?…

En koyu maddeci ve inkarcı rejim olan materyalizm ve komü­nizm, ölümü -ıstırabını silerek aklınca- yoklukla teselliye kalkar. Zaten içinde yokluk fikrinin de olmayacağı bir yokluk tasarlar. Ve herşeyi dünyaya ve maddeye ısmarlar. Yalnız böyle bir bağlayış, ruhunda ıstırap fakültesi olan, ebedî hayat hasreti yaşayan bir in­sanı çatlatmaya, iki parçaya bölmeye yeter!.

(Dünya Bir înkilap Bekliyor, s. 12-14)

Zaman Bilmecesi

Gençlik…

Zamana karşı veya zaman hesabına karşı biricik kal’a! Zama­nın kal’ası demek daha doğru… Öyle ise meseleye evvela zamanı anlatarak, zamanı anlatmaya çalışarak, zaman denilen o dipsiz kuyu içinde derinleşmeye çabalayarak el atalım! Şimdi bu girişten sonra, zaman hikmetlerine ait mücerret ve derinliğine fikirden ibaret bir bahsimiz olacak. Meccanilikten kurtulmak zorunda olan biz, bu çetin fikirlere katlanmalıyız, fikrin acısını çekmeliyiz, çilekeş anlayışın zevkini tatmalıyız. Kayseriliden de bu kabiliyeti, demir leblebiyi çiğneme kabiliyetini her zaman beklerim.

Zaman, insanoğlunun en girift meselesi, davaların dâvası, va­kıaların vâkı’âsı.. Ve onun da vakıası zaman denilen taksimatlı oluş çizgisi üzerinde meydana geliyor. Zaman, en büyük bilmece’ Üıııı şimdi fikirden evvel hisle ve bir şiirle anlatmaya çalışalım. Benim bir manzumemden birkaç kıla… Bu şiirin bir hususiyeti var; zaman bir tempodur, bu şiirde de böyle bir ahenk araştırıl­mıştır.

Nedir zaman, nedir?

Bir su mu, bıı kuş mu?

Nedir zaman nedir?

İniş nıı, yokuş mu?

Bir sese benziyor.

Arkanız hep zifir!

Bir sese benziyor.

Önünüz tüm kabir!

Annesi azabın,

Sonsuzluk şarkısı.

Annesi azabın,

Cinnetin tıpkısı.

Zamanın çarkları,

Sizi yürütüyor!

Zamanın çarkları,

Beni öğütüyor.

Kime kaçsam ondan;

Ha yakın, ha ırak?

Kime kaçsam ondan;

Ya sema, ya toprak…

Batılı, başta zaman olmak üzere büyük mücerret meselelere karşı tavrı olmayan sanat ve fikir adamını bu işportacı mahiyetin­de görür. Zaman, mekân, hepsinin başında Allah, ölüm, ruh, madde, insan, cemiyet., bu büyük meseleleı karşısında hususi lavn, fikri, edası olmayan sanatkâr ve uıütelekkın bir işportacı sevıyesinde görür. Ama bizim işportacımız, Garp simsarlarımız, bu inceliği anlayamaz. Anlasalardı inkılabın de ne demek olduğunu anlarlardı.

Aynştayn’a IHinstein] göre zaman, eşyanın dördüncü buudu- dur. Eşyanın üç buudu var ya, derinliğine, uzunluğuna, genişliği­ne… Üç istikamette hacim teşekkül ediyor. Bir de dördüncü buud tayin ediyor maddeye, eşyaya bu adam… O da zaman… Bu tarif, bu Yahudi dahisinin çok derinliğine bulduğu bir tarif ama, yine zamanı maddeleştirıyor, eşyanın buudu haline getiriyor, zamanın esirliği, letafeti, inceliği kayboluyor. Zaman onun da üstünde! Fi­zik ötesi, metafizik, en büyük sır, zaman… Hiçbir cins kafa gelme­miştir ki, Sokrat’tan Bergson’a kadar, zaman üzerinde cinnet buh­ranları çekmemiş olsun.

Zaman nedir? Bunu tayin muhal. Birtakım kıyaslar öne atıla­bilir. Fakat -biraz sonra göreceksiniz- zaman sırrını İslâm tasav­vufundan başka hiçbir görüş izah edememiştir.

Cins kafalar; Paskal [Pascal], Şekspir [Shakespeare], Göte [Goethe], Fuzulî, lmam-ı Gazali bu mücerret mefhumlar üzerin­de en çok duran büyük şahsiyetler…

Zaman topyekûn hâdiselerin, üstünde tohumlaştığı, açıldığı, geliştiği, sonra solduğu, pörsüdüğü, eridiği, silindiği büyük zemi­ni… Onsuz oluş yok… Öyle, gözle görünmez, elle tutulmaz, mad­de üstü bir vâkıa ki, maddeyi sımsıkı pençesine geçirmiştir. Ona bir para (bir sikke) gibi, bütün kâinatı avucunda sıkan bir el di­yebiliriz. En büyük güneşten en küçük zerreye kadar bütün mev­cutları havanında döven, eriten ahenkli bir tokmak… zamana, oluşun ahenk ifadesi diyebiliriz. Ama ne dersek diyelim, zaman onun üzerine sıçrar ve ele geçmez, tutulmaz, çerçevelenmez bir vakıa…

Şimdi dinî gözle bakmaya başlayınca zamanı kavramak değil­se bile, hisseder gibi oluruz.

Zaman, Allah’ın eşya ve madde üzerine attığı bir ağdır. Bir ba­lık ağı sanki… İçinde olmayan hiçbir şey yok. Her şey o ağın için­de, o ağın muhtevası…

Ibn-i Sina ve o devrin ılıın adamları, ışığı eşya ıçmde gayr-ı za mani, yanı zaman üstü bir şey sanmışlardır Ibn-ı Sına zannetmiş­tir ki, ışık, zaınani değildir, yani ışığın hızı zaman üstü bir hızdır. Halbuki bugünün fenni ispat ediyor ki, ışık saniyede 300 bin ki­lometre gider, fakat zamanın ağı içindedir gene; zamanıdır. Za man hakikatte bir insanın beynini kül etmeye yeter.

Yarın, saniyede 10 milyar kilometre giden bir vasıta bulunsa o da zamanîdir. Yanı zamanı aşmak mümkün değildir. Zaman her hareketin içinde, o hareketin mikyası ile ölçülüyor. Fakat kendin­de, bütün harekiyet kendinde… Ne müthiş bir hadise! Bu mücer­retler derinliğine fikirdir, belki de kafa törpüleyıci… Fakat gençli­ği anlamak içiıı de zamanı anlar gibi olmak lazım… Zamanı biz, Allah’ın zaman ve mekân üstü mutlak varlığına en büyük bürhan, belge, şahid, hüccet kabul ederiz. Zaman üzerinde derinleşebilir- se bir kafa, birdenbire yasak odayı açmış bir insan gibi Allah’ın yıldırımı ile vurulur. Derhal, büyük ilahi azamet tecelli eder. San­ki film hareketleri gibi… Hanı bir filmde elini kulağından aşağıya kadar indiren bir insanın belki elli tane karesi vardır ya… Eli çe­nede, el omuzda, el göğüste… Film çevrilince o el iniyor gibi gö­rünür. Her an, ölçülemeyecek kadar ince ânlar… Sanki bir film karesinde imiş gibi zaman bütün hadiselerin nakışları… Buradan da kader sırrına çıkar gibi bir his karşısında kalıyoruz. Sonsuz bir kudretin muazzam delili…

Şimdi zamanı daha iyi anlamak için tasavvufa dönmek ve “vahdet-i vücut” sırrı üzerinde düşünmek lâzım…

Bu âlem zıtların alemi, her zıt birbıriyle pençeleşmekte, muha­rebe etmekte… Nihayet bütün zıtlar iki kutupta toplanıyor: Var­lık ve yokluk! Varlık yoklukla mücadelede… Çünkü tasavvufta “vahdet-i vücut” ve ilâhı hikmet şöyle tecelli ediyor: Zaman mef~ humiyle… Bir vücut, bir adem tecellisiyle… Vücut, peşinden adem, adem peşinden vücut… Fakat biz onu yağmur damlaları gi­bi birbirine ekli, perçinli görüyoruz. Bir devam vehmi içindeyiz. Yanlış!.. Hiç bir şey devam etmiyor. Allah her ân bütün kâinatı idam ediyor, her ân ıhyâ ediyor. İşte büyük ilâh! hikmete temas bu noktada… C ins bir kafa burada, derhal Allah’ın varlığının eşığine kapanır ve büyük tecelliyi anlar. Bir vücut, bir adem… Bu dünya eksiklikler, kesiklikler, karanlıklar alemi…

Düşünün, demin burada bir mikrofon arızası oldu, şimdi yok? Şimdi sarfettiğim kelime, yine yok… Bir cümleye başladığım za­man kullandığım ilk kelimeden itibaren son kelimeye kadar za­man öyle akıyor ki, belki o cümlenin belirttiği hakikat bile deği­şiyor. Ne müthiş, ne beyin yakıcı bir hadise, zaman! Bir varlık, bir yokluk…

Onun için bilmek lazım ki, Allah, bir an kâinatı yeniden bina ediyor ve yeniden imha ediyor. Ama zaman son derece sanatlı, Mutlak Sanatkâr’m son derece sanatlı bir tecelli zemini… O ze­minde herşey sürekli gibi geliyor, halbuki her şey süreksiz bir ve­him üretimi içinde gidiyor. Hafızam ve hayalim olmasa, ben za­man içinde yaşayamam. Çünkü hafızam olmasa bir evvel olanı unuturum, bir an sonra olacak olanı da hayal edemem. Dikkat edin, ne kadar ince bir noktaya geldik. Hayat ine ine tek âna ini­yor. Tek ân ve bütün ânlar, kuyudan çıkan bir dönme dolabın maşrapaları gibi suları birbirine devrederek, her an öbür ânın ha­mulesini taşıyarak ve öbür yana devrederek gidiyor.

Zaman böyle bir vakıa; bütün vakıaları doğuran vakıa… Bun­ları düşünmek insanı bir an zamanı madde gibi görmeye ve her an onun ucunda bulunduğumuz hissini vermeye davet ediyor. Ucunda olmak ne demek? Tıpkı suları yararak giden bir geminin ucu gibi… biz de şu anda zamanın uçundayız. Zamanın uçunda­yız; ve zaman, her an bir geminin ucunda suları yara yara yol al­dığımız bir deniz… Her an deniz açılıyor ve gemi gidiyor. Buna zamanın, fizik ötesi hayali diyebiliriz. Bu yakıcı bir haldir ve ila­hi azamete götürür.

Yalnız zamanı anlamak, onun üzerinde derinleşmek Allah’ın büyük azameti önünde erimeye yeter.

insanlar, zaman vehmi içinde kendilerini her an mevcut ve hiçbir zaman yok olmayacak bir mevcut gibi görürler. Gafletin te­sellisi bu…

Veliye sormuşlar;

Boyuna teşbih çekiyorsun; ne arıyorsun teşbihte?”

Gafleti arıyorum!”

elemiş… O kadar yakıcı bir huzurda ki, gaflete kaçmaya ihtiya­cı var. Birçoklan da teşbihte huzuru aıar, fakat bulamaz. Zaman böylesine korkunç bir vakıa! Onun için zamanın önünde ilahi azamet kapısı olarak ürpermek lazım.. Cins kafaların zaman üze­rinde ısdıraplarını ifade etmeye imkân yok.

Ben ele bir şiirimde şöyle ifade etmeye çalıştım: Çile şiiri.. İn­sanların gaflet dünyasını anlatan şiirin şu kıtaları.

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;

Mekâm bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kâinat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum, rüyada nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu öğrensem asıl!

Demin de dediğimiz gibi biz geçmişi hafızayla, geleceği de hayal­le yaşıyoruz. Kala kala hakikat olarak “hal” kalıyor. O da bir ânlık ve o ânı da hesaba tutabilmeye imkân yok… Ömür, güneşin seyrine ba­karsanız, doğuşu ile batışı arasında oniki saate kadar inebilir, haki­kate bakarsanız bir gözün açılıp kapanışı kadar… Bir şimşek…

Buradan şu mesele çıkıyor:

Bu ne korkunç fanilik kuyusu, ne korkunç! Bir ân içinde ya­şıyoruz. O bir ân bir çakmtıdır, İlahi pertevden bir çakıııtı, bir ışık çakıntısı! Ol, büyük oluşa geç; ve geçmeyen anı yakala!..

İşte bütün sır, batını sır… Öyleyse zaman tefekküründen ala­cağımız tek ders, bu dünyanın bütün fanilikleri içinde, onları yenmek, zamanı aşmaya bakmak…

Zamanı aşmaya bakmak ve yaşanmaya değer hayatı bulmak1 Beşerin tek davası bu. . Gafil insanlık zamana madde ile mukavemete kalkışmıştır, tarih boyunca… Bunun en güzel misali Mı­sır’daki ehramlar… Ehramlarda zamana mukavemet mimarisi okunur. Aşağıya doğru geniş, zirveye doğru toplu, en aşınmaz, en güçlü madde şekli… Fakat zamana madde ile mukavemete kalkış­mak ebediyeti sayıyla aramaya benzer. Ne kadar saysan bir fazla­sı var…

Demek ki, ebediyet, milyarda, trilyonda olmuyor da bir’de te­essüs ediyor, “bir”in keyfiyetinde…

Dâva, yaşanmaya değer hayatı bulmak ve zamanın üstüne çık­mak… Madde ile zamana mukavemet kabil değil… Çünkü ehram, iki bin küsür yaşına gelir; fakat neticede, bir kurşun kalem gibi zamanın yonttuğu müstahaseler haline döner, yontulmuş bir ka­lem gibi çöp sepetinde erir, gider. Demek ki, zamana madde ile mukavemet edilemez…

Peki, ne var bu alemde zaman üstü?

Bir şey var!.. Onu derinden derine duyuyoruz, gözümüzü ka­pattığımız zaman bütün bir hayal aleminde, boşluk aleminde ru­humuzu görür gibi oluyoruz. İşte ruhumuz zamanî değildir! O, büyük vatandan gelen ruh, zaman üstü vatana hasret… Öyle ki, bu dünya bir kedinin içine düştüğü kuyuya benziyor. Sırsıklam kedi durmadan taşlara tırmanıyor, kuyudan çıkmaya çalışıyor, bir türlü çıkamıyor, çırpınıyor, uğraşıyor. Ruhumuzun hali bu, ma­nası bu, “vatan sevgisi imandandır!” hikmetinin de esası bu… Biz zamanın üstüne çıkmaya davetliyiz. Sanki bir denizaltı gibiyiz dünya hayatında… Bütün dava suyun üstüne çıkabilmekte… bu durumda dünyayı bütün eksikleri fakat vadedici ve basamak teş­kil edici mahiyetiyle anlamak ve böylece zamanı aşmak… Dava bu dava, rejim bu rejim!..

Ferdi, cemiyet nizamı içinde tekeffül edici ve onu zaman üstü­ne çıkarıcı bir sisteme inanılabilir ancak… Başka hiç bir sisteme inanılamaz.

Böyle bir sistem var mıdır?

Böyle bir sistem, sistemlerin sistemi olarak vardır ve adı Isla- miyettir.insanlık tarihine bakiığımız zaman dalalet yolu olarak iki yol görüyoruz: Zaman m akında ezilenler, Budizm ve benzerleri.. Za­manı teselli verici bir süreklilik kabul edenler ki, bunlar da ma­teryalistler…

Materyalistler öleceklerini bilirler ama, ölümü şöyle anlarlar;

Ölüm, içinde yokluğun bile vücudu olmayan bir yokluk…” Bizim bu anlayışa ve komünizme karşı teşhisimiz şudur: İnsanı ölümden sonra dirilişi olmayan bu ölümle öldüren rejim!…”

Budist’ler zamanın hiçliğini görmüşler, zamanın dışına çıka­rak dünyadan sıyrılmışlar ve bir protoplazma hayatına kadar in­mişlerdir. Nazarımızda tam dalalet… Öteki, zamana güvenmiş, ferdi silmiş ve cemiyet yaşıyor, demiştir. Biz burada materyalizme karşı gençliğimizin kültürü bakımından çok büyük bir silah vere­ceğiz ellere… Fert ve cemiyet… İki ana ölçü vardır Batı’da… Bir kısmı cemiyeti bir vehim görür, fert vardır, asli vahit ferttir, der. Brr kısmı da ferdi siler, fert yoktur, cemiyet vardır, der.

Şimdi büyük hakikate Paskal adlı muazzam bir Batı düşünü­rünün bir sözü ile girelim. Basit bir söz ama bundan daha derini az bulunur. Paskal diyor ki:

Yapayalnız ölürüz! ”

Bu basit kelimelerin namütenahi derin bir manası var. insan­lık toplansa, bir anlaşmaya varsa, deseler ki, filan adam ölürken biz de, hepimiz o anda kronometre hesabı ile öleceğiz! Farzede- lim, bu hayal bir an tahakkuk etse… Herkes tabancasını çekip o anda kronometre ile, Amerika’da gündüz, burda gece herkes ayni anda ölse, dünyada hiçbir fert kalmasa yine herkes ayrı ayrı ve tek başına ölür. Beraber ölünmez. Demek ki, ölen cemiyet içinde fert olduğuna göre -dikkat buyurun- yaşayan ve hayatın hakikatim temsil eden de ferttir.

Onun içindir ki, bizim anladığımız sistem, sistemlerin sistemi, hem ferdin içiçe katlanışından ibaret cemiyet vakıasını tekeffül eden, hem ana vahit ferdi ölümsüzlük ideali ile besleyen sistem olabilir. Tekrar edelim; işte bu sistemin adı Islamiyettır.

Burada ayrı bir incelik çıkıyor meydana: Komünizm, hayalı bir cemiyet tasavvuru uğrunda ferdin yok edilişi demektir Kapitalizm ise -biz ona da uzağız- cemiyet menfaatinin ferd uğrunda yok edi­lişi… Bu iki batıl karşısında bizim büyük sistemimiz, hem cemiye­ti kendi hududu içinde, hem de ferdi kendi hak sınırlan içinde ko­ruma şeklidir. Yani ne fert cemiyetin hakkını çalacak, ne de cemi­yet ferdin hakkını yutacak… Ezelî ve ebedî balans, muvazene…

İslam -sırası gelmişken söyleyelim- mukaddes kaidelerin ez­berciliği ve tekerlemeciliği demek değildir. O kabuk bilgilerin tek tek hepsi mukaddes; fakat, bağlı olduğu büyük hikmetlerden ona gelmek şartıyla…. Ancak o zaman amelin, yani zahiri bilgi dediği­miz şeylerin tadını alabiliriz. Davamızı bu anlayış seviyesine çı­karmadan kurtuluş ümidi yoktur.

Evet, ne cemiyetin hakkını çalan fert, ne de ferdin hakkını yu­tan cemiyet… Bütün sistemler, kendi haklarını, hakikatlerini, va­ramadıkları hakikati İslamiyet’te bulsun… Kendi isimleri, istiklal­leri ve mahiyetleriyle bulamazlar. İslam’da fani olmaları lazım… Son zamanlarda birtakım cereyanlara şahidiz: “İslam sosyalizmi” falan, filan… Bunlar gülünç iddialar… Bu fikri savunanlara diyo­ruz ki: siz sosyalizmi lokomotif sayıp İslamiyet’i onun ardında va­gon yapıyorsunuz. Halbuki lokomotif İslamiyet’tir ve bütün va­gonlar onun maiyetinde, emrindedir.

Netice olarak İslam, zaman cenderesi içinde bu cendereyi kı­rıcı teklif ifade eden bir sitemdir. Dünyayı bırakmak da yoktur. İs­lamiyet’te… Istırabı, çileyi, hasreti bırakmak yoktur; burası, dün­ya ıstırap yatağı… Onun için Şeriat ne güzel ismini vermiştir dün­yaya:

“- Dünya Ahiretin tarlası…”

Burada ne ekersen orada onu biçilmiş bulacaksın; burada za­man içinde inlerken orada zaman üstü huzura ereceksin. Onun için dünyayı terketmek yok… Tasavvufta bir çok terklerden son­ra, terketmeyi de terketmek var. Tekrar dünyaya dönmek.. Ama dünyaya kendi hakkı kadar pay vermek, onu hakkının üstüne çı­karmamak… Sır burada…

İslamiyet sağlı ve sollu bir çift kaııanaıı ibarettir. Bunu Avru­palI lar bile takdıı etler, fakat bizim yanııı-yamalaklanınız anlaya­maz.

Masınyon [Massıgnon] diye bir müsteşrik var. Türkiye’ye gel­diğinde benim muhitime de uğradı. Merhamet bahsinde konuşur­ken İslamiyet için “inceliklerin dini” dedi. Meselâ akıl, İslâmiyet’te müstakil bir fakülte değilken, akılsızlık da hiçbir zaman makbul bir hal değil… Daima ikisi arası… .Sırati müsktakim sırrı burada te­celli ediyor. Sırat-ı ı müstakim, zıtlar arkasından akan, tezatlar arası ince çizgidir. Bütün mesele bu inceliği farkedebılmekte…

Şimdi dünya meselesi… Biz bu dünyaya, ruhumuzun her za­man hatırladığı, rüyalarda yokladığı, hasretlerde yaşadığı, hayal­lerde aradığı bir başka dünyanın hasretiyle düştük.

Kur’ân onu tayın ediyor.

“insanı safillerin esfeline reddettik”

Ruhumuzun vatanı, hakiki vatan da orası… Her ân oraya has­rette ruhumuz… Ve nefs, onun üzerine binmiş bir akrep gibi ru­hu ezmekte… En büyük mücadele ruhla nefs arasında…

Dünyaya katlanacağız, dünyanın hakkını vereceğiz ve oradan büyük oluşa atlayacağız. O halde büyük oluş, basamak şeklinde burada başlıyor. İşte dünyanın hakikati… Bu da zaman cenderesi içinde tecelli ediyor.

Şimdi en haysiyetli bir tecridle girmeye çalıştığımız ve zaman hikmetleri ile başladığımız davayı müşahhas plana doğru çeke­lim… Zaman!… Zamanı anlattık… Zaman bir fâciredir. Fâcire di­ye şuh, aldatıcı, ne istediği belli olmayan kadına derler. Zaman bir fâciredir. Allah’ın inkılapçı, imtihana, intikamcı fâciresi… Fuzuli diyor ki:

“Zamane içre mücerreptir intikam-ı zaman.

(Sahte Kahramanlar s. 179-190)

İnsan

ÇİLE’den

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu öğrensem asıl!

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selam, selam sana haşmetli azap Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

“Bir Adam Yaratmak” Hakkında

“Bu piyes bir fikir buhranı çerçevelemek niyetinde… Bu piyes­te sanatkâr, bir yemişin gizlice olurken ve bir maddenin toprak al­tında pişerken geçirdiği göze görünmez vücuda geliş safhaları gi­bi mahzen hayatı ve iç planı içinde resmedilmek istenmiştir. Bu­na mukabil o her insan gibi sadece bir insandır. Bir hayat ve ka­dere sahiptir. Bu eserde yaratmak istediği tipe öz eliyle çizdiği kaderin kuyusuna düşmüş, o tıp tarafından ı.stıla edilmiş, eserme yalnız hayatiyle iştirak etmiş gösteriliyor… O farkına varmadan sonsuzlukla yarışa kalkmış, hududunu zorlamış, kendisinin dışı na çıkmak isterken, nagehan kendisine, hem de o zamana kadar hiç tanımadığı asıl kendisine raslgelmiştır.”

(Konulşmalar, s. 110-114)

[Tiyatro yazan Husrev’in Olum Korkusu adlı eserinin kahramanı annesini kaza kurşunu ile öldürünce akli dengesini kaybeder ve da­ha öncc babasının yaptığı gibi kendisini bahçedeki incir ağacına asa­rak intihar eder Husrev, yazdığı oyunu dostlarına açıklar ve iyi zannettiği bir tabanca ile ateş ederken halasının kızı Selma’yı vurur. Bu hadise üzerine ruh sağhğını kaybeden Hüsrev sürekli olarak ba­basının intiharını düşünür. Aşağıdaki parçada Hüsrev, kendisine çok benzeyen babasının portresi karşısında uşağı Osman’la hezeyan halinde hader ve ölüm meseleleri üzerine konuşmaktadır.]

Bir Adam Yaratmak’tan

HUSREV – Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, bey­nim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beyni­min elten yuvarlağı üstünde her düşünce, bir damla siyah kan gi­bi yuvarlanıyor. Ben düşünmek istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?

OSMAN – Düşünmeyin beyefendi!

HUSREV – Herkesi düşündürmeğe çalış, düşündü rem ezsin. Be­ni düşündürmemeğe çalış! Yiııe elinden bir şey gelmez. Ben başka­larının düşünmemeğe mahkûm olduğu kadar düşünmeğe mahkû­mum. Osman! Pencereleri açmak istiyorum. Başımı soğuk havaya uzatmak ve köpekler gibi haykırarak halkı penceremin altına topla­mak istiyorum. Düşünmek istemiyorum diye bağırmak, ulumak is­tiyorum. Osman, düşünmek istemiyorum! Düşünmek istemiyorum.

(Osman, güzlerin/ sildiği eliyle yüzünü kapamış. Artık tahammül edemez hale gelmiştir. Husrev’in nazarı babasının resminde. Bit iki saniye resme bakar. Piyano çok uzaklarda tekrar başlar)

HUSREV – Osman, çek elini yüzünden?

(Osman derhal elini yüzünden çeker)

HUSREV – Dön geriye ve bak resmine babamın!

(Osman geriye dönüp resme bakar.)

HUSREV – Bu adamı tanıdın mı Osman?

OSMAN – Tanımaz mıyım efendim? Beni yalıya o aldı, bana ekmeğimi o verdi.

HUSREV – Hiç babamın elini tuttun mu Osman?

OSMAN – Elbette beyim. Kaç kere tuttum ve öptüm.

HUSREV – (Deli edasıyla.) Sıcak mıydı elleri?

(Osman cevap vermez. Başı, kesik bir baş gibi göğsüne düşer.)

HUSREV – Ne sorarsam cevap ver!

OSMAN – Tabiî sıcaktı efendim.

HUSREV – Şimdi o eller nerede? Şimdi onlar belki bileğinden kopmuş, buzdan soğuk, beş tane kemikten kalem!

(Müzik Husrev’ın sesiyle mutabakat halinde. Cümle durakların­da müzik yalnız kalır ve daha iyi duyulur. Cümle başlangıçlarında Husrevle birleşir. Husrev marazi tavırlarla resme doğru işaretler yaparak konuşuyor.)

HUSREV – Bu gözler, baktığı zaman gören, gördüğü şeyin ha­yalini ayna gibi içine aksettiren bu gözler nerede? Onlar birer fin­can renkli suydu. Toprağa döküldü. Buhar olup bulutlara karıştı. (Sesi birden coşar. Gitgide kendisini kaybediyor.) Nerede bu adam Osman? Gözünü, yüzünü, ellerini, ayaklarını bırak! Bütün terki­biyle terkibinin tek ve yegane manasiyle nerede bu adam? Eridi, dağıldı, kurudu, ufalandı, silindi değil mi? Ya erimek, dağılmak, kurumak, ufalanmak, silinmek de ne demek? Her şey erir, dağı­lır, kurur, ufalanır, silinir. Fakat bu adamın terkibinden çıkan, ter­kibinin mihrak noktasından fışkıran hayat alevleri, varlık şevk ve kudreti, var olmak haz ve emniyeti nasıl silinir? Bu haz ve emni­yet iradesi nasıl olur da miskin eczamızı birbirine lehimlemez? Leşimizi ensesinden kavrayıp ayağa kaldırmaz? Yoksa asıl giden, silinen o mu? (Süküt, müzik.) Hayır! O silinmiyor. Belki değil, yüzde yüz silinmiyor (, adarını, yine ıııanamam. Sümemez. Fakat nereye gittiğine, nerede gezindiğine, nasıl olduğuna aklımız ermi­yor. Osman! Aklımız yetmiyor. Oııun için çıldırıyoruz. Şu resme bak! Bir takım nebatlardan çıkarılmış boyalariyle, muşambası ve çerçevesi karşımızda O bir şeyin kendisi degıl, taklidi. O şeyin kendisi yok, taklidi var. Bıı nasıl güneş kı kendisi yok, dalgalarda aksı var? (Sükût, müzik.) Yaşayamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraf­larımız kadar yaşayanııyoruz. (Hızla dönüp masasını gösterir.) Bir sigara kağıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş, fakal yine o. Bir sigara kağıdı kadar yaşamıyoruz. Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yap­raklarını yiyen milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü ye­diğini duyuyorum. (Çılgın.) Ölüler! Gözsüz kulaksız kurtların iç­tiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağın mezeleri! Kor­kunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebelik­ten! Öldüm sizi araya araya, kurtarın beni düşünmekten!

(Husrev susar Müzik fevkalâde sürükleyici ve düşündürücü. Husrev tam bir deli. Dizleri üstünde yete çomelit gibi yaylanmış, eliyle meçhul bit şeyi gösteriyor. Osman, efendisinin arkasında, ba­şı göğsünde, sessiz ağlıyor. Husrev hep o. Müzik devam ediyor.)

HUSREV – Allah’ım, ben yok olamam! Her şey olurum, yok olamam. Parça parça doğranabilirim. Nokta nokta lekelere döne­bilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa dol­durulur, içilir, havaya savrulabilirim. Fakat yok olamam. Madem kı bu kadar korkuyorum, yok olamam. Fczahaııe camekânlarm- da, ispirto dolu bir kavanoz içinde, düşürülmüş bir çocuk ölüsü gibi, yumruk kadar bir et parçasına inebilir, bir şişeye hapsedile­bilirim. Fakat şişenin camından yine dışarıyı seyreder, önümden geçenlen görür, kendimi bilir ve duyar, kendimi ve Allah’ı düşü­nebilirim. Razı değilim Allah’ını! Yok olmaya, kalmamaya, gelme­miş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. (Sakut Müzik.) Bu dünyada bırakamayacağım hiç bir şey yok. Ne deniz, 11e ağaç,, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne de ben. (eliyle göğsüne çarpar.) Bu kalıbım, bu zarfım, bu kafesimle ben Onların hepsini bırakabilirim, Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu bıraka­mam. Razıyım bir toz parçası olayım. İnsanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın. Duyayım. Canımın acıdığını duyayım. Ra­zıyım bir kertenkele olayım. Kızgın yaz günlerinde bir bahçe du­varına tırmanayım. Tırnaklarımı tuğlalara geçireyim. Yeşil ve ıs­lak sırtımı güneşe vereyim. Fakat güneşle sırtım arasındaki öpüş­meyi duyayım. Tuğlaların incecik zerrelerini sayayım. Kovuklar­daki böceklerin, bir boru içinden bakar gibi, bana baktıklarım gö­reyim ve düşüneyim. Razıyım bir nokta olayım. Fakat o noktaya bütün kâinat, bütün mevcudiyle dolsun Ben yok olamam. Ağla­rım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat yok olamam. (Sükût. Müzik.) Her şey benim olsun, vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki saman yolu, ay, dünya vereyim. Fakat aklım bana kalsın! (Acı acı ulur.) Aklım bana kalsın! Aklım!…

(Husrev, birdenbire parmaklarının ucuyla kafasını tutarak du­rur. Müzik yalvarıyor. Osman Husrev’in arkasından fırlar. Efendisi­nin sağ yanına geçer. Husrev, sanki beyninde bir bomba patlamış gi­bi, tüyler ürpertici bir halde. Osman’ın yanına koştuğunu farketmiş, fakat tavrını bozmamıştır. Gözîeri yaş ve kan hücumundan pıhtılaş­mış. Eliyle başını kavramış, bir şey keşfetmek istiyor gibi. Müzik son ve kısa bir çırpınıştan sonra durur. Husrev kaşlarını alabildiğine çatmış, bir şey tutmak istiyor.)

HUSREV – (Osman’a hiç bakmadan.) Osman, bu sözler benim değil!

(Osman, efendisinin maksadını anlayamaz Korkuyla Husreve sokulur. Yüzüne bakakalır. Husrev sanki çıldırıyor.)

HUSREV – (Sesi yırîıa bir tonla patlat .) Bu sözler benim değil, Osman!

OSMAN – Efendim! Anlayamıyorum. Sizin değil de kimin?

HUSREV – Oradaki adamın sözleri!

OSMAN – Oradaki adam da kim?

HUSREV – Bit ^evier yazdım ya ben! Hemen oynadılar tiyatroda’

OSMAN ~ Evet?

HUSREV – İşte oradaki adam!

OSMAN – Onun laflarım siz yazmadınız mı, beyim?

HUSREV – Onun lallarını ben yazdım. Benim laflarımı da şım- di o yazıyor.

OSMAN – Beyini, kurbanınız olayım, yatın artık!

HUSREV -Yataklar beni almıyor, Osman!

(Bir Adam Yaratmak, s. 74-78)

Fikir Adamı ve Aksiyon

Başka başka zaman ve mekânlarda fikir adamları, aksiyonu be­nimsemek, yahııt benimsememek bakımından iki kola ayrılmış­lardır. Bugün Fransa’da baş aksiyon düşmanı julien Benda’dır. O davasını şöyle hulâsa eder:

Göklerde sosyal hadiselerden daha ehemmiyetli bir şey var, Esprit. Esprit’yi anlamış olanlara aksiyon mezhebi âdı ve belâlı gö­rünür. Buna rağmen devrimiz aksiyon düşmanlığına ihtişamlı bir şekilde zıddır. Onun içindir ki yeryüzüyle alâkasız esprit’nin, ak­siyon davasına karşı bir mukabil taarruza girişmek zamanı gel­miştir. Bu taarruz esprif fedailerinin haçlılar seferi olacaktır.

Zavallı fikir adamı, aksiyonu körletmek için bile aksiyona muhtaç!

Péguy, “Note Conjointe” isimli eserinde bir fikrin, yakacağı ateş nisbetinde doğuracağı hareket ve kavga kabiliyetiyle ölçüleceğim söyler. Maurras, fil dişi kulesinde oturan fikir ve sanat adamına, hiç bir işe yaramaz sefil bir böcek gözüyle bakmaktadır. Bunlaı da, aksiyoncu cephenin elebaşıları. Dün ve bugüne ait, iki cephe­den daha bir çok isim ve fikir sayılabilir.

Aksiyon bence ruhun, kendisini madde âlemine ifade ettirme­si, yani heykelleşmesidir. Bana sorarsanız maddenin varlık sırrı burada, ve en büyük aksiyoncu Allah.

Yeryüzünden, insan ve cemiyet mevzuunda bir şekil ifadesi is- temeyen fikir, zarını yırtamamış bir tohum. Fikir, sahibi horlar­ken bile rüya halinde aksiyon avcısıdır. Aksiyonsuz fikir olsaydı, bütün peygamberler bulutlar üstünde doğarlar, yaşarlar, ölürler ve Roma kayzerleri telaşa düşmezdi.

Benim gözümde aksiyon düşmanı fikir adamı, dişleri sökül­müş ve pençeleri törpülenmiş bir sirk aslanı kadar merhamet tel­kin edicidir.

Her şeyden evvel prensip olarak aksiyonu benimseyelim. Ne uğrunda ve neye karşı aksiyon, sırası geldikçe konuşacağız.

8 Mart 1939

(Çerçeve, s. 37-38)

Kader

KADER… Beyin törpüsü büyük mesele.. Şopehavr’ın, [Scho- pehaver] “haydi ben dilediğimi işlemekte serbest olayım; acaba dilediğimi dilemekte hür müyüm?” diye işaret ettiği büyük sır… O kadar ince bir mimarî manzumesi ki, en basit bir çizgisine bile hiçbir hayal nüfuz edemez.

İşte bir hayal:

Bir su yalağının ilerisinde, toprakta, basit, silik, küçük bir taş… Bir çocuk bu taş parçasına bir tekme vurur ve onu yalağın önüne kadar atar, yalağın kenarında otlayan öküzü bir sinek ısı­rır, öküz bir tekmeyle yalağı devirir ve sular her tarafa yayılmaya başlar. Sulardan bir kol, o küçücük taş parçasına rastlar, hafif bir dirsek çizer ve sırf bu yüzden, orada bir keçi ayağının açmış ol­duğu çukurcuğa doğru yürür ve onu doldurup geçer. Çukurda, susuz ve toprağa nüfuz imkânından mahrum, gizli bir tohum var­dır. Tohum suyla gelen gıdayı alır ve toprağa batar. Kısa bir zaman sonra filiz… Derken ağaç… Bir gün de bu ağacın gölgesi altında bir kahraman, hayalindeki cemiyetin inşa mimarisini düşünür.

Gün gelir; ya kendisini bu ağaca asarlar Yahul, yahut o, düş­manlarını aynı ağacın dallarında sallandırır.

Allah’ın dediği olur, ve onun yazdığından daha iyi, doğru ve güzel olamaz.

(101 Çerçeve III, s. 83-84)

HAVADA DONAN ŞİMŞEK

Nerede ki, kımıldanma, silkelenme, davranma yoktur ve nere­de ki, gevşeme, uyuşma, donup kalma vardır; orada örümcek ha­zır.. Hemen, Hakkın icra memuru gibi gelir ve hareketsizliğin ka­pısını mühürler…

Fatih Sultan Mehmed, yenilerin yenisi ve hareketlilerin hare­ketlisi bir dava ve imân heykeli tavriyle, gevşek, uyuşuk ve donuk Bizans’ın karşısında fısıldamıştı:

Kayserin sarayında, petdedar, örümcek olmuş…”

Yıkılan kaç medeniyet şekli tanıyorsanız, biliniz ki, kalpleri- nin içindeki hareketsiz saat rakkasiyle, adalelerinin altındaki can­sız sinir düğümleri arasında örümcekler ağ çektikten sonra o ha­le gelmişlerdir..

Aşk ve iman olmayan yerde hamle ve hareket, su bulunmayan yerde kayık gibi bir şey…

Aîeşi gül kahpesine şevimi mübarek ayak… Deryayı, karşılıklı iki sıra asker gibi açan kudretli asa… Ölüyü dirilten ilâhî nefes. Ve kameri ikiye küleu mukaddes pannak… Ve bunluıın ucundaki hum- le ve harekei şimşek/en… Bütün akıcılık ve jışkınalığın mihrak t an­lardır…

Tarihin sahifelenııı bir taraftan örümcekler, bir taraftan şim­şekler çevirir ..

Bize gelince:

En keskin ve parlak şimşekten başka bir şey olmayan İslam ruhunu o hale getirmiş bulunuyoruz ki, bu şimşek, kırık ve zik­zaklı bir sopa gibi gökte donmuş ve onun her köşesini birbirine örümcekler bağlamış bulunuyor.

Halimize bakalım da, domuz kafalıların bize örümcek beyinli de­melerine kızmayalım!,.

(101 Çerçeve III, s. 76-77)

Kâinat Senfonisi

Kâinat Senfonisi

Şimdi sükut içinde, sükûta benzer bir sessizlikle duralını. Eğer sükût bir düzlükse, o düzlükte çukur açacak kadar de­rin bir sükutla ruhumuza doğru bir yol arayalım. Bir senfoni du­yacağız, senfoni… Seslerin terkibi manasına geliyor senfoni… Bir büyük senfoni… Bu senfoni göklerden gelmektedir. Ve onda mad­de, kulaklarımıza karşı bir hitap yoktur. Ruhumuzsa onunla ça­ğıldar. Maddeciye sorarsanız böyle bir şey mevcut değildir. Hal­buki bugün madde ilmi gösteriyor ki, şimdi benim önümden ni­ce nice nağmeler geçmektedir. Fakat biz onları radyosuz duyamı­yoruz. Öyle bir senfoni var göklerden gelen… Yedi adedinin sırrı­na bir an dönelim. Yedi renk tanıyoruz ve yedi gök ölçüsüne ina­nıyoruz. Birbiri üstünde dönen yedi gök ve bu yedi sesin namü­tenahi terkibi… Gökten gelen senfoni,., Bu şudur: Yaşanmaya de­ğer hayatı bul ve ölümsüzlüğe geç!

İnsanoğlunun çilesi büyük; insanoğlu başlıbaşına bir çile… Buruş buruş beynimizle, buruş buruş çehremizle bu meçhuller alemine karşı, hakikati zaptetmenin, hakikate erişmenin çilesi! Ne büyük çile!.. Bu çile içinde ne büyük şevk… Arapçası “nışat” olan kelime… Juva, nışat… Büyük şevk ve neş’e, ama adî neşe de­ğil… Bu, var olmanın neşesi… Bu neşeyi görmemek nasıl müm­kün? Yeni doğmuş bir çocuk, üstü başı açıldığı zaman, nasıl yu­muk yumuk ayaklanın büker, kollarını sallar, işte varlık neşesi içinde bir uzviyet sarhoşluğu ifadesi… Zıplayan bir keçi yavrusu, bir küçük kuzu, bu neşeyi ne güzel bağırır! Uzağa gitmeyelim; bir insanı alsanız da iki ayağını, iki kolunu kesseniz, basit, mana­sız yığın haline getirseniz ve sorsanız:

Ölmek mi iyi, bu hal mi?

            Muhakkak ki “bu hal!” diyecektir ve ölmek istemeyecektir. Varolma şevki ve bu şevk içinde hayatın yükü… Bir kol bizi var­lığın hakikatini tahkike, bir kol da bu çekilmez yükü üzerimiz­den atmaya sürüklüyor. Bütün hayat bu… Derinliğine insan, ferdi teşkil ediyor; genişliğine insan da cemiyeti… insan derinli­ğine ve genişliğine iki seyr takip ediyor: iki gidiş, iki yürüyüş… İnsan cemiyeti imal ediyor, cemiyet de bir insanı… Hangisi ev­vel? Belli ki, fert! Bu bir devr-i daim makinesi… Fakat hangisi evvel deyince, birden bir cevaba nail olamıyoruz… Meşhur ta- vuk-yumurta hikayesi… Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Biz bu bahiste müminler olarak tavuğu esas tutu­yoruz. Yumurta tavuktan çıkar ve bu iş tavuktan başlar. Yani ilk insan, Allah’ın insan olarak yarattığı ilk fert… ilk insan ve ilk peygamber.

Ferdin hem derinliğine, hem genişliğine doğru tek çilesi, bü­tün mezhepleri, bütün dünya görüşlerini, bütün davranışlarını bir araya getirmiş olarak şu birkaç kelimede hülasa edilebilir: Za­manı aşmak… Zamanın üstüne çıkmak… Nasıl ki, uçaklar müthiş kasırgalı bir günde yükseğe çıkmayı tecrübe ederler… Zaman, bir kasırga gibi dünyamızı muayyen bir seviyede ihata etmektedir. Bu seviyenin üstü vardır. Onun üstünü bulmak, ölümsüzlüğe geç­mek… Zaman…

Zamanı aşmak dedim. Zaman en büyük sır… Bugün felsefenin içinde hâlâ kanlı terler döktüğü mefhum; zaman… Zaman ayağı­mızda bir bukağı… Allah’ın üzerimize attığı ağ… İlahi kudreti za­mandan daha büyük bir sahada müşahade etmek imkânı yok… Bir an içinde, söylediğimiz söz, başıyla var, sonuyla yok. Ortasıy­la bir var, bir yok! Tasavvufa göre zaman, bir vücut-varlık, bir de yokluk- adem arasında mütemadi bir dönüştür. Allah her an kâinalı yok ediyor, her an var ediyor ve butun zıllar bundan doğu­yor Bütün hikmetler bundan doğuyor. Ve insan, ruhuyİa zaman üstü bir iştiyak lariyan insan, bedeniyle, kafasıyla, fikriyle zama­nın ağında mahpus… Bir ağa tutulmuş arslanlar gibi… Hakiki ars- laıılık bu ağı parçalayabılmekte…

insanlar zamanı aşmak için derinliğine fert ve genişliğine ce­miyet olarak birçok eser vermişlerdir. Mısır ın mumyaları. Mı­sır’ın ehramları ne mana ifade eder? Bu, zamanı madde tedbirle­riyle aşmağa kalkmaktır ki, gülünçtür. Mumya, 3000 sene sonra üstünde bir kıl ve bir tüyle de mumyadır ama, ruhu, manası, cevheri uçmuş gitmiştir. Zamana mukavemet mimarisi ehram­larla izah edilir. Mısır’daki ehramlar zamana mukavemet mima­risinin abideleri… Ama onları da zaman bir kurşun kalemi gibi yontar. Bugün değilse yarm… Nihayet cemiyetler çerçevesinde ehramlar da su olmaya mahkûmdur. Zaman öyle bir ağ ki, ma­teryalist görüş onu inkâr eder… Zamanı inkâr etmek değil, za­man üstü iştiyakı inkâr eder. Materyalist görüş bile zamana kar­şı ve yokluğa karşı hesabını vermek mecburiyetinde kalmıştır. Der ki, materyalist görüş ölüm için; “ölüm ve yokluk öyle bir şeydir ki, içinde yokluğun ıstırabı da yoktur, içinde yokluk bile olmayan yokluk…

Böylece hayvani bir teselli bulmaya çalışır. İşte fertteki bu ga­yenin, zamanı aşma gayesinin cemiyetini kurma ve ferdin deme­tinden ibaret olan, fakat kendi kanunlarıyla ferde hakim olan ve ferdin hamleleriyle yeni mayalara namzet olan cemiyetler, bu ga­ye etrafında toplanmaya bakarlar ve bu gayeye kendisini götüren sistemlere iman sistemleri ve ideolocya derler. Fert ve cemiyet, ahcı-vericı büyük bir istasyondur. Fert bu istasyonun lambaları, cemiyet de cihazı ve şebekesi… Bu istasyonun aldığı demin bah­settiğim senfoni, büyük ideolocyadır. İdeolocyanın tam tarifini yapalım: Fert ve cemiyet arası inanılan ve bağlanılan fikirler man­zumesi. Ferdin ve cemiyetin inşasındaki bütün esasları veren fi­kirler manzumesi.

(Sahte Kahramanlar, s. 244-247)

Ameliyat

Geçen gün dostum ve nesildaşım, genç profesör Doktor Kâzım İsmail [Gürkan], beni kolumdan tutarak çalıştığı hastaneye gö­türdü. Sabahın en erken saatinden öğle vaktine kadar, dostumun bizzat yaptığı birkaç ameliyatı seyrettim.

Evvelâ, neye yaradıkları bence meçhul cihazlarla dolu bir oda­ya girdik. Burada üç dört asistan, takkelerinden potinlerine kadar beyazlara bürünmüş, ağızlarına Fantomas vari beyaz maskeler ge­çirmiş, kollarını ve ellerini yıkıyordu. Profesörün yıkanışı da be­raber olarak, ömrümde bundan uzun süren bir temizlenme gör­medim. Yüzdüler sanki derilerim.

Nihayet usta ve çıraklar, ince lastik eldivenlerini giydi, potin­lerinin üzerine kocaman lastik postallarım geçirdi. Bu halleriyle doktorlar, ilmin ve belli başlı bir faaliyet şeklinin verdiği o kadar hususî bir zarafet içinde göründüler ki gözüme…

Seyretmeği bile layıkiyle beceremeyen benim de sırtımda be­yaz bir gömlek, profesör, asistanlar ve birçok tıp talebesi, ameli­yat odasına geçtik.

Müthiş bir yer. Ressam atölyesi gibi, zeminden tavana kadar, fakat buzlu camdan bir vitrin. Ta tepede kocaman bir elektrik ha­vuzu. Altında, demircinin örsü gibi küçücük, miniminicik, tek adam boyunda ameliyat masası. Dolaplar, vitrinler, seyyar masa­lar. Hele aletler, hele aletler! Her biri görmeğe memur olduğu işin manasını ve edasını almış, kanbur, sivri, düz, bükük, ince, kalın aletler. Ve bir köşede, tıp talebesinin ameliyatı seyretmesine mah­sus, üç dört basamaklı bir sed.

Kısa keseyim:

Hasta geldi ve ameliyat başladı. Mevzuumuz, hastayı bayılt­madan, mevzii his iptaliyle bir mide ameliyatı. Doktorun hastaya şu hitabı hala kulağımda:

Baba! Yalnız küçük bir iğne acısı duyacaksın.

Evet, hastaya gık bile dedirtmeyen küçük bir iğne acısını, gö- ğüsden göbeğe doğru amudi bir kesiş ve yerini ancak nazarî ola­rak bildiğimiz koca midenin meydana çıkarılışı takıp elli Yarası­nı göremeyecek şekilde başı arkada ve örtülü olan haşlanın göz­lerinde yalnız manevi bir ıztırap.

Yarım saati geçen bu ameliyat esnasında, profesörle asistanlar arasındaki harikulade el irtibatı beni hayran etti. Dünyanın en mükemmel futbol maçında bile birbirine bu kadar güzel pas ve­rebilecek oyuncular var mıdır, bilmem. Profesörün ağzından çı­kan asgari heceli kelimeler ve onu takiben gidip gelen eller, pro­fesöre uzatılan ve profesörden alınan aletler.

Ameliyat bitti. Köstebek yuvası kadar geniş yara bir yelek gibi iliklendi, üstü pamuklarla örtüldü ve hiç acı duymadığını soyli yen hasta, yatağına iade edildi.

Aziz insan yapısının fedakâr tamircilerini barındıran bu dam altıyla, bazı fabrika ve laboratuvarlar gibi, insan yapısını çökert­meye uğraşan başka dam altlan arasındaki farkı düşündüm İkisi de bunların medeniyet mahsulü!

10 Ağustos 1939

(Çerçeve, s. 157-9)

Örümcek Ağı

Duvara bir titiz örümcek gibi

İnce dertlerimle işledim bir ağ

Ruhum gün doğunca sönecek gibi

Şimdiden ediyor hayata veda.

Kalbim fırlıyor her nefesimde

Kulağım ruhumun kanat sesinde

Eserini duvarın bir köşesinde

Çıkamaz göğsümden başka bir seda.

1922

Örümcekten Ders

Bir örümcek ağı gördüm. Neyle neyin arasında, bilsenizBa­ğırsakları çürümüş bit asma saatin aptal aptal sarkan rakkasıyle, altındaki masada, gûya şaha kalkmış, tozlu bu geyik heykelinin boynuzları arasında

Ve ûrpererek düşündüm:

Hayat, her sahada ve tek nokta etrafında ebedi bir hareket… Tek nokta etrafında… ilâhı hakikat merkezi, bu nokta… Her şey, amma her şey, maddî ve manevî her şey, bu nokta etrafında ezeli memuriyetinin devamlı cümbüşünü yaşamakta…

Her şey dönüyor.

Dönmek, yani gidip gelmek…

Gökler gidip gelir, yıldızlar gidip gelir, dünya gidip gelir, dün­ya yüzünde her şey gidip gelir, vücudumuzda kanımız ve zerrele­rimiz gidip gelirken nisbî tezahür çerçevelerinde hareketsizlik ifa­de eden her manzaraya, Allah, ne müthiş bir tenkidçi musallat et­miş… Örümcek!…

Harekete yataklık eden zamanın esrar dolu ahengini saymaya memur bir alet: Rakkas… Tek ân içine teksif edilmek istenmiş bir çeviklik timsali, geyik heykeli… ikisi arasında örümcek tarafın­dan, bu ne ince, bu ne harikulade iş ve işçilik! Bir iş ve işçilik ki, herhangi bir faaliyet ve memuriyetten düşmenin ayıbını, misilsiz bir kesafet üslûbuyla vecizelendiriyor.

Allah’ın bir örümceğe biçtiği vazife payım ve titizliğini gör ve düşün! Bakalım, vazifelerin, fayda ve titizlikte en üstünü olarak Hakkı görmiyenleri, yine Hakkın ilmine havale etmekten başka çare bulabilecek misin?

Aman harekete geç ve sahte cümbüşler yerine gerçek faaliye­tin yolunu bul! Yoksa, aleme yeni bir nizam bulmak için toplanıp da “hakk-ı huzur” almaktan başka bir şey düşünmeyen hayalî meclis üyelerinin, vicdanlarıyla dilleri arasına çekilmiş örümcek ağlan altında sayıklamadan öteye geçmez hallerine dönersin!

Bugün ben, örümcek ağım, bütün saatlerin rakkaslarıyla, o sa­atlerin asılı olduğu iş sahalarındaki maddî ve mânevi çarklar ara­sında görüyorum.

(101 Çerçeve 1, s. 68-69)

Yine Örümcek

Nerede ki, kımıldanış, yürüyüş, davranış ve atılış yoktur, ne­rede kı, gevşeyiş, pinekleyin, tutuluş ve mıfılanış vardu, orada örümcek hazır…

Fâtih Sultan Mehmed, yenilerin yenisi ve hareketlilerin hare­ketlisi bir dâva heykeli lavrıyle, durmuş, pörsümüş, çürümüş ve kokmuş Bizans’ın kapısında, baş teşrifatçı olarak örümceği gördü.

Mırıldandığı şiirden son mısra:

Kay scı ‘m saray m da örümcek perdeden olmuş..

Yıkılan kaç medeniyet şekli tanıyorsunuz, kalblerinin içindeki saat rakkasıyle, adalelerinin altındaki geyik heykelinin boynuzlan arasında örümceğe yol verdikleri ıçm o hale geldiklerine inanınız!

Okyanusların bile dalgalan birkaç saat donup kalsa, su yüzü­nü örümcek ağı kaplar. Akmayan suyun kokması başka ne mânâ­ya gelir?

Mutlaka hamle ve hareket!…

Aşk ve iman olmayan yerde hamle ve hareket olur mu?

Ateşi gül bahçesine çeviren ayak, denizi iki saf asker gibi açan asa, ölüyü dirilten nefes ve kameri ikiye bölen parmak; ve bunla­rın ucundaki hamle ve hareket şimşekleri…

Artık Nemrut, istediği kadar okdanhğma sarılsın, Firavun sa­kalını yolsun, Kayser harmanisine sarılsın ve İran şahı kavuğuna yapışsın… Onlar, okdaıılık, sakal, harmani ve kavuk değil, birer örümcek yuvasıdır.

Peygamberler Peygamberinin sığındığı mağaraya perde çeken örümcek, en büyük aksiyonu peçelemeye memurdu; şimdi de, aksiyon sanılan entıpüllen davranışları ifşa etmekle mükellef…

Tarihin yapraklarını bir taraftan şimşekler, bir taraftan örüm­cekler çeviriyor.

Bizdeyse, zaman ile mekân arasını örümcek ağına d oku t anlar, zamanı mezarda kokutanlar ve mekânı pazarda okutanlar, iman ve hamle ruhuna ‘örümcek kafalı’ derler.

(101 Çerçeve I, s. 75-6)

Devrilen Ağaç

Dön de bak, dedi, bana Tanrıkulu, şu ağaca bak! Ve üzerinde düşün! Düşün ki, güzel ve sonsuz tabiatta, büyüklüğü, erginliği, olgunluğu, tek kelimeyle kemali, ondan daha iyi gösterecek bir örnek bulunamaz.

Ağaç, madde ve ruh gibi, herşeyın bir dış ve bir iç yüzünü, toprak üstünde ve toprak altında, gür ve dolaşık varlığıyla çizgi ve biçime sokmuş bir remzdir. Yapraklarının kıldan ince damar­larını daha kalın bir sapta birleştiren, sonra bütün bu sapları bi­rer dala bağlayan, bütün bu dalları derece derece daha iri dallara iliştiren, daha sonra bütün bu daha iri dalları tek ve ana bir göv­dede düğümleyen ağaç; en sonra toprağın içine dalıp karanlık ve esrarlı bir kök aleminde tekrar kollara ayrılan, halattan ipe, ipten sicime, sicimden ipliğe, her kola gittikçe daha ince başka kollara bölünen, her başka kolu, gözün göremeyeceği ve hesabın tutama­yacağı inceliklere ulaşan, muhite doğru namütenahi dağınık ve çok, merkeze doğru namütenahi toplu ve tek, bir şahsiyet muva­zenesinin ne eşsiz örgüsüdür.

İnsanoğlu, dünyaya ayak bastığı günden beri ağaç onun gö­zünde çözülmez bir bilmecedir. Kışın her tarafı dökülür. Esrarlı istikametleri gösteren dallarıyla çırçıplak ve kupkuru, bekler. O zaman, o bir çekmece gibi kapalıdır. Çok geçmeden bu çekmece­nin kapağı aralanır. İçinde sakladığı cevher tütmeye başlar. İğne ucu kadar ince mesanelerinden yeşil yapraklar fışkırır. Tabiatın en girift nakışlarını çerçeveleyen çiçeklerle donanır.

Fakat o, henüz eserini vermiş değildir. Bütün bunlar, gelmek üzere bulunan bir eserin şenliği… Nitekim biraz sonra çiçekler dökülmüş, yapraklar eskimiş ve dallarda birer kandil gibi ışık sa­çan yemişler belirmiştir. Bu yemişler, her biri bir ağaçtan gelen ve her biri içinde birer ağaç gizleyen bu yemişler, açlık ve susuzluğa göklerin indirdiği çarelerdir. Açlık ve susuzluğu dindirmekse, fantazyadan çıkmak, ezelî ve ebedî derde ilâç olmak değil midir? Biraz sonra, o yine yapraklarını dökecek, gene yalçın bir çekme­ce halinde kupkuru kalacak, korkunç istikametleri gösteren kesik parmaklara benzer dallarıyla kaskatı donacak ve daldığı rüya ıçıııde yeni verimi, rahimde bir çocuk gibi gelişecektir.

Böylece her mevsim devrim tekrarlayan ağaç, dipsiz gökleri dolduran alemlerin ahenkli ve inzibatlı devirleri altında, büyük varlık orkestrasının vahdet ve sonsuzluğu hikaye eden, derin ve sıcak birinci kemanını andırır.

Ağaç insanlara neler öğretmedi?

En eski dillerde iyilik, fenalık ve bilgi ağaçları birer düstur ol­du. En eski çağlarda, geniş alınlı ve kıvırcık sakallı düşünce adamları onun altında toplandılar. Zaten insanoğlunun dünyaya düşüşünü anlatan, şeytan ve kadın unsurları yanında, yasak mey- vayı yetiştiren ağaç nedir?

Ağaç bize, dünyaya geldiğimiz günden bugüne kadar içimizi dolduran anlama ve araştırma hırsının anatomyası biçiminde gö­rünüyor. Gözlerimiz ona daldığı zaman, garip bir röntgen ışığı al­tında, ruhumuzun bııı bir kollu iskeletini görmüş gibi ürperiyuruz. Sanki bu fevkalade şahsiyetin hendesesindeki nizamla, için­de Allah’ın sırları yatan ruhumuzun hasret çektiği nizam arasın­da gizli bir anlaşma seziyoruz.

Bak dedi, bana Tanrıkıılu, şu ağaca bak! Ve üzerinde düşün!

Ağaç, bir plândır; bir insanın, bir ailenin, bir zümrenin, bir ce­miyetin ve bütün varlığın iç ve dış nizam davasmı, madde üzerin­de düğüm düğüm örgüleştirmiş, şekilleştirmiş bir plân…

Tohum, kök, gövde, dal, yaprak, tomurcuk ve yemiş… Herşey bunlar arasındaki ahengi anlamak ve kurmağa bağlıdır.

Sonra Tanrıkulu, birdenbire doğruldu, gözlerini alabildiğine açtı, hiç de adeti olmayan bir tarzda âıTı ve keskin bir heyecana düş ere es i ne dikildi; ve kısık kısık, acı acı fısıldadı:

Ağacın ne olduğunu anladın! Ağaçlar arasında en mükem­meli msan ve cemiyettir. Simdi de başım tabiattan çevir, tarihe, bizim Tarihimize döndür vc bak! Orada, koca bir ağacı, dört asırdır, balta üstüne balta, yalnız yere devirmek, toprağa sermek ve belirttiği büyük vahdet ve nizam ölçüsünü kurutmak için çalışan­ları göreceksin!..

(Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s. 46-48)

Korku

Çocuk, akşamüstü, mahalle aralarından evine dönerken, as- kervârı, rap rap, ökçelerim taşa vurarak yürür ve bağıra bağıra şarkı söyler. Akşam karanlığına, ıssız yangın yerlerine, sağda ve solda yılanlar gibi helezonlaşan gölgelere rağmen bu ne kahra­manca tavır, demeyiniz! Çocuk, bu tavırları, asıl korktuğu için ta­kınmakta, nefsini aksine inandırmak için bu nümayişlere baş vur­maktadır. isterse, kendisinden başka bir seyirci de bulunmasın.

O, korkmadığını, kendi kendisine inandırmak ihtiyacındadır. Ruh ilimlerinden bir parça anlayanlar bu sırrı hemen çözer, bü­tün bu alayişin korkudan geldiğini görür; ve çocuğun, emniyete geçer geçmez nümayişi bıraktığına şahit olur.

Kaatillerin, intihara kalkanların çoğu da böyledir. O kadar de­rin ve esrarlı bir korku ukdesi içinde kıvranırlar ki, zahirde ve ters tarafından kahramanlık, cesaret, irâde gibi duran teşebbüsle­re girişmekten geri kalmazlar. Bu ruh haletini en iyi belirten edip, meşhur Fransız hikayecisi Mopasan’dır. [Maupassantl. Edip, bir hikayesinde, düellodan korktuğu için intihar eden kont ünvanlı bir adamı tasvir eder.

Aynı psikolocya inceliğini, birtakım insan yığınları ve bunları temsil eden elebaşılar arasında da görebilirsiniz. Bakarsınız, du­rup dururken, tam bir nefs emniyeti edasıyla manasız gösterişle­re kalkarlar; şunu isterler, bunu buyururlar, baskı üstüne baskı yapmaya çalışırlar.

O zaman manzarayı dikkatle süzmek ve bütün bu tavırların, akşam üstü mahalle aralarından evine dönerken askervârı, rap rap yürüyen ve avaz avaz şarkı söyleyen çocuğun ruh haletiyle alakalı olup olmadığım görmeye çalışmak lazımdır. Zira, akşam karanlığı, ıssız yangın yerleri, sağda ve solda yılanlar gibi hele- zonlaşan sinsi gölgeler, çocuk ıçm olduğu kadar böyle insan ör­nekleri için de müthiş; ve bazı gülıinç, hatta zalim davranışlara davet edicidir.

Kaatil, çok deta korktuğu için adam öldürdüğü gibi, tarihle ni­ce idam sehpası da, asılanlara ait suçun değil, asanlara bağlı kor­kunun eseridir.

(101 Çerçeve 3, s. 80-81)

Bağlantı

Varlık, hudutsuz girift bu ağaçtır, ve Sen, Sen Kâinatın Efen­disi, onun, hudutsuz girift köküsün!

Bu köke bağlı gövde… Bu gövdeye bağlı kalın dal. . Kaim dala bağlı ince dal… İnce dala bağlı yaprak… Yaprağa bağlı ana Uf hat­tı… Ana lif hattına bağlı şube çizgisi… Şube çizgisine bağlı küçü­cük bağlı minicik böcek…

Ben de buy um! Bütün insanlık budıır! Ve böyle bir böcek ol­maktan üstün paye yoktur!

Böcekler, böcekler! Üşüşün yapraklara! Ve küçücük çıkıntı noktalarını tutun! Şube çizgisi, ana lif hattı, yaprak, ince dal, ka­lın dal, gövde derken, işte kök!…

Bu hesabı yapabilen, bu ııisbeti kurabilen; merkeze doğru na­mütenahi tek ve muhite doğru namütenahi dağınık bağlantı niza­mına tutunabilendır ki, ebediyen kurtulmuştur!

Böcekler, böcekler! Üşüşün yapraklara! Âdem Peygamberden Mehdiye kadar gelecek bııtün insanlık hesabına, o mukaddes kö­kün beslediği ağaçta, yaprak yaprak, her ferde mahsus birer çıkıntı noktası mevcut… Gîmeşin doğmasıyla batması arasındaki fani ve serseri böcek hayatından kurtulmak istiyorsanız, üşüşün, üşüşün!…

(101 Çerçeve 3, s. 83-84)

Çalışmak

Tanrıkulu bugün, çok başka… Her zaman merkezinde ol duğu iç âleme, buğun dış görünüşüyle de kendim vermiş… Dal­gın ve baygın bir hâl içinde… Dünyanın en güzel parmaklarını ta­şıyan eliyle, iskemlesinin üslünde tempo tutarak mırıldanıyor.

Bir örümcek ağı gördüm. Neyle neyin arasında bilsen! Bar- sakları çürümüş bir asma saatin aptal aptal sarkan rakkasiyle, al­tındaki masada, güya şaha kalkmış, tozlu bir geyik heykelinin boynuzları arasında…

Ve ürpererek düşündüm:

Hayat, her sahada ve tek nokta etrafında ebedî bir hareket… Tek nokta etrafında… İlâhî hakikat merkezi bu nokta… Her şey, amma her şey, maddî ve mânevi her şey, bu nokta etrafında ezelî memuriyetinin deveran cümbüşünü yaşamakta…

Her şey dönüyor.

Dönmek, yâni gidip gelmek…

Gökler gidip gelir, yıldızlar gidip gelir, dünya gidip gelir, dün­ya yüzünde her şey gidip gelir, vücudumuzda kanımız ve zerrele­rimiz gidip gelirken, nisbi tezahür çerçevelerinde hareketsizlik ifade eden her manzaraya, Allah, ne müthiş bir tenkitçi ve takib- ci musallat etmiş: Örümcek…

Harekete yataklık eden zamanın esrar dolu ahengini saymaya memur bir âlet, rakkas… Tek ân içine teksif edilmek istenmiş bir çeviklik timsali, geyik heykeli… İkisi arasında bu ne ince, ne ha­rikulade iş ve işçilik!.. Bir iş ve işçilik ki, herhangi bir faaliyet ve memuriyetten düşmenin ayıbını, misilsiz bir kesafet ııslûbiyle ve- cizelendiriyor.

Oğlum, benim! Allah’ın bir örümceğe biçtiği vazife payını ve titizliğini gör ve düşün! Bakalım, vazifelerin, payda ve titizlikte en üstünü olarak onu görmeyenleri, yine onun ilmine havale et­mekten başka çare bulabilecek misin?

Tanrıkulu bugün, ne harikulâde!.. Hep aynı mihrak etrafında bu kadar tenevvü zenginliği, aynı şahsiyet iklimi içinde bu kadar değişik hava hiç görmedim. Konuşuyor:

Nerede ki, kımıldama, davranma, el atma, meydana çıkma yoktur; nerede ki, gevşeme, uyuşma, çürüme, kaybolma vardır; orada örümcek hazır…

Batılı Sultan Mehmed, yenilerin yenisi ve tazelerin tazesi bıı dava heykeli tavrıyle, gevşemiş, uyuşmuş, çürümüş ve kaybolmuş (Bizans)ııı eşiğinde ne gördü

Mırıldandığı son cümleyi biliyoruz:

“Kayserinin sarayında örümcek perdeden olmuş!”

Yıkılan kaç medeniyet şekli tanıyorsanız, kalblerinm içindeki saat rakkasıyle, adalelerinin altındaki geyik heykelinin boynuzla­rı arasında, nihayet örümceklere yol verdiklerine inanınız!

Aşk ve imân olmayan yerde hamle ve hareket olur mu?

Ateşi gül bahçesine çeviren ayağı, denizi ıkı saf asker gibi açan asayı, ölüyü dirilten nefesi ve kameri ikiye bölen parmağı düşü­nün! Ve bunların ucundaki hamle ve hareket şimşeklerini!…

Artık Nemrud istediği kadar okdanlığma sarılsın, F’ir’avun sa kalını yolsun, Kayser harmanisine sığınsın; ve Şah, uçan kavuğu­na yapışsın! Onlar, okdanlık, sakal, harmani ve kavuk değil, birer örümcek yuvasıdır.

Tarihin yapraklarını, bir taraftan şimşekler, bir taraftan örüm­cekler çeviriyor.

Ve Taıırıkulu konuşurken ruhunda sular şırıldıyor, teller ihti­zaz ediyor, madenler ürperiyor; mânânın musikisi kad rol aşıyor. Ve o, hep konuşuyor:

Ulvî anlayışın gözünde, pislik, hareketsizliktir. Akan su, işte bunun için pislik tutmaz. Bütün bir mevsim boyu kapalı evin kü­pünde unutulmuş su, kabir azabı yaşıyan ölüden daha müthiş kokmaz mı?

Örümcek, işte bu kokunun misilsız haber alıcısı…

Saat rakkasıyle geyik heykeli arasındaki örümcek ağı, gözü­mün önüne daha ne tenasühler seriyor, ne tenasühler: tkı makine dişlisinin arasında örümcek ağı…

Gemi ve şamandıra arasında örümcek ağı…

Bir silâh çatısında, tüfekler arasında örümcek ağı…

Horlayan bir adamın iki ayak baş parmağı arasında örümcek ağı

Sfenksin iki dudağı arasında örümcek ağı…

Ağaca tos vurma vazıyetini almış koçun, boynuzlarıyla, dallar arasında örümcek ağı…

iki okyanus dalgası arasında örümcek ağı…

Kalemlerle hokkalar arasında örümcek ağı…

Dillerle yürekler arasında örümcek ağı…

Takvimlerle senetler arasında örümcek ağı…

Ruhuma yıldırım gibi inen bir seziş, bütün bunların madde üzerinde hayalinden, bana, maddeyi aşan bir mânâ çıkartıyor:

Nitekim, sedirine uzanmış, nefsine mühletin en cömerdini bahşetmiş, her gün, “yarın!” diye niyet edip “bugün!” diye yaşa­yan şu mütefekkir bozuntusu, istediği kadar sigarasını tüttür­sün!… Sigarasının dumanları, sımsıkı örümcek ağlarıyla onun kaskatı yüreğine perçinlidir. Zahirde ben onun, sigara dumanın­da bile bir hareket bulunduğuna inanmıyorum.

Ve görüyorum ki, bu âlemde mutlak manasiyle çalışmamak yok… Kim ve ne, çalışmazsa, onun yerine örümcek çalışıyor.

Bir ân duvara baktı:

Bak, bak; tavandan aşağıya doğru, ağzından sızan iplik üze­rinde bir örümcek kendisini koyuveriyor! Bak, üstünde “Kuran” duran rafa inmek istiyor sanki… Allahın emrini hatırlıyor musun? Herkes çalıştığı nisbette payını alacaktır. Aman çalış, aman çalış ve örümceğe çalışma payı bırakma!…

(Tanrıkulundan Dinlediklerim, s. 96-99)

Hürriyet

Hürriyet

Hürriyet istemeyelim! Hakka esaret ve hakikate teslimiyet isteyelim! Bizim muhtaç olduğumuz idare, hakka esaret ve hakikate teslimiyet rejimidir. Hürriyet de gaye değil, hak ve haki­kate erişmek için, usûl… Gayesine eriştikten sonra insan, başıboş­luk mânâsına hür olmaktan çıkar, gönlüyle esir olur. Hak ve ha­kikat bir kenara bırakılarak, sadece hürriyet için hürriyet gayeleş- tirilecek olursa, dağdaki hırpanî yaban eşeğiyle ahırdaki tımarlı Arap atı arasındaki fark doğar.

Hayvanların hürriyetini, insanlar; insanların hürriyetini de hak ve hakikat sınırlandırır. Ve bu sınır içindedir ki, insan, aslî ve hakikî hürriyetin ne demek olduğunu anlar.

İslâm tasavvufu, hürriyeti, hakka mutlak teslimiyet ve ondan sonra varılan huzur ve itminan diye tarıflendirerek bu deıin sırrı çözmüştür.

Dikkat!… Makineyi yapan makineyi yapmadan veya bu cehd ve hasreti besleyemeden sanayileşmeye çalışmak ne kadar gülünç ve zararlıysa, hak ve hakikat üzerinde fıkır sahibi olmadan hürri­yeti gaye edinmek de o kadar tehlikeli… Bu türlü hürriyete insan­ların hürriyeti denemez.

Niçin, milyonun birden tek hıza çizgisi üzerinde perçinli ve tek işe bağlı bu ordu nizamında hürriyet diye bir lafa yer yoktur?

Doktora karşı hastanın hürriyeti mi olurmuş? Zira onlarda becla- hetleşmiş birer gaye; ve bu gayelere bağlı hak ve hakikat teslimi­yeti vardır da ondan …

İşte, birkaç asırdır, hele bir asırdan beridir, bizim ezeli hak ve hakikat kutbumuzu devirmek için her şeyi yapan Garplı, kendi kurtuluşunun reçetesi hürriyeti, bizim mahvımızın formülü bir anarşi oltası hâlinde ağzımıza takmış, ve bizi bu yoldan çekip avla­mayı bilmiştir. Böylece bünyemize arız olan kargaşalık sayesinde, aynı Garplı, koskoca bir imparatorluğu elimizden alıp, bizi, içinde dilediği gibi hürriyet mücadelesi yapmakta serbest, fakat dışından mahkûm, bir topluluk haline getirmiştir. Yâni Garplı, bize, hürriye­ti de, iç ve şifalı cevheriyle değil, zehirli kabuğu ile sunmuştur. Halk irâdesiyle gelmeyen ve halkın bağlı olduğu hak ve hakikat hedefine basamak teşkil etmeyen zoraki hürriyet, aslında en feci esarettir.

Bugün, Garpta, Garbın Yeni ve Eski dünyasında, hürriyet, Greko-Lâtin medeniyetinin getirdiği maddî ve fâni refah ve saadet vasıtalarına erdikten sonra elde tutulan ruhî huzur şartıdır ki, oralarda bile tek başma kifayet belirtemezken, bizde, eksiklerin eksiğini ihtar etmektedir. Garp, madde oyuncaklarıyla çevrili, oluşu içinde bile sadece hürriyetle gerçek saadeti bulamaz da, biz, yalnız mahrumiyetlerle sınırlı, olamayışımız içinde, hürriyet için hürriyetten ne bekleyebiliriz?

Garp, bunca malikiyeti içinde hürriyet için hürriyetin yeter­sizliği buhranım yaşadı; ve İkinci Dünya Harbi, hürriyet üstü ide­al dâvasına bağlı rejimler yüzünden çıktı. Bu rejimler sindirildi; fakat buhran dindirilemedi. Zira bu rejimler, başıboş hürriyetin aksülameli olarak hürriyeti kökünden kazımaktan ileri bir vaad sahibi değillerdi. Bunların gitmesiyle hürriyet suikastçılığı gitti amma, hürriyet üstü hak ve hakikat ihtiyacı yerinde kaldı.

Demek ki, bütün mesele, bir cemiyetin, fert fert ve yekûn hâ­linde bağlı olduğu iman kutbunda… Hürriyetten ve her şeyden evvel, o… Onu verip de, hürriyet, hürriyet diye tepinmek, gözle­rini satıp da bedeliyle gözlük almaya kalkışmak kadar hazindir.

(101 Çerçeve 2, s. 5-8)

Disiplin Nefreti

Disiplin, yâni zapt-ü rapt. kelimesini bile kullanmaya gel­mez. Hemen, suratlarına sigara dumanı üflenmiş kediler gibi yüz lerinı buruşturur, döner savuşurlar…

Disiplin, her oluşun; toprak altında pişe pişe elmas olmaya gi­den kömürden kaib içinde yana yana insan olmaya giden nâtık hayvana kadar her oluşun, üstün hakikat yolunda fetih sinini giz leyici başlıca usûl şartı…

İbâdet bir disiplin çerçevesi; devlet de bir disiplin ifadesidir. Bugünkü Batı dünyasına nizam ruiıunn veren Eski Roma, bir di­siplin harikasıydı. Disiplinin büsbütün olmadığı yerde, sanki ha­va çekilmiş gibi, hiçbir hayat hamlesi düşünülemez

Disiplin şiir ve hikmetini anlayabilecek adam, davasının en üstün ve amelî cephesi olarak kendi kendisini disiplin altına ala bilecek olandır. Fikir ve sanat davranışlarını “serâzad-başıboş” bir plânda kabul edenler, Sen Piyer bazilikasına, hemen heıneıı yemeden, içmeden, uyumadan koca bir ömür parçasını adayan Mikel Anj ile, “devler gibi eser vermek için burjuvalar gibi çalış­mak lâzımdır!” diyen Balzak’ı fBalzac] hatırlasınlar…

Büyük disiplin, Büyük Cihadın namzetleri içindir. Büyük Ci had, milyonluk orduların milyonluk ordularla cenkleşmesi değil, tek kişinin kendi nefsiyle savaşması… Kendi nefsine zorlayacağı her türlü disiplinden kaçanların, yangın yerindeki bir arsada, dört ayağı havada, keyifli keyifli eşelenen bir merkepten i arkları yoktur. Safkan atlar hemen başlarını teslim ederken, mayaların­da eşeklik olanlara, disiplin yular gibi görünür; bir türlü taktır­mazlar…

Aynen bizdeki gibi, aşk ve hâkim fikir bulunmayan yerde di­siplin olmaz; ve ortalığı, bir tekmeleme, çifteleme, anırma, böğür ­me, toz dumandır, kaplar, gider.

(101 Çerçeve 1, s. 151-52)

Adalet Babında

Adalet mülkün temelidir. Doğru! Ama bu düstur, rasgele bir vecize, herhangi bir hikmet meraklısının lâfı, bir atasözü, falan, fi­lân değildir. O, yüzde yüz İslâmî hikmetlerin mihrabında pırılda­yan ölçülerden biridir ve aslı da şudur: “El-adlü esas’ül-mülk”…

Bu ulvî düsturu aslî kaynağı üzerinde nazara alan bir fikir na­musu, tasdik eder ki, bütün insanlık, Allah’ın nuruna ayna diye yaratılan vicdanlar üzerindeki din nakışlarıyla adaleti idrak et­miştir. Adaletle Allah arasındaki bağ ne türlü koparılırsa koparıl­sın ve adalet prensipleri hangi beşeri bedahet duygusuna istinat ettirilirse ettirilsin, kaynak hiçbir zaman değiştirilemeyecek ve adalete Allah korkusundan gayrı bir müeyyide bulunamayacaktır.

Bütün Batı tefekkür âlemi şu nokta üzerinde birliktir ki, ebe­dî hayata ve nihaî mizana inanmakla inanmamak arasında iki ay­rı ahlak ve adalet sistemi vardır.

Adaleti, ezbere ve donmuş klişeler halinde değil de, gaibi fet­hetmeye memur insan kafasının ötelerde aradığı üstün hikmet köküne ilişik gören cemiyetler, onda, bütün nefsânî temayülleri aşıcı, gaibler aleminin kubbesine asılmış mutlak bir terazi doğru­luk ve yüceliğini bulur ve onun bütün ölçülerine baş eğer.

Bakın tarihimize; yükseliş ve alçalış çığırlarımızda en sadık se­bep işaretlerini, adalet anlayışımızda ve onun tatbikatında bulur­sunuz.

Şair Ziya Paşanın:

Kaadi olan davacı ve muhzir dahi şahit,

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?

mısralarını yazdığı devirden aşağı yukarı bir asra yakın bir zaman sonra, hem de Baş Kaadi’nin, üstelik din aleyhine davacı olarak meydana çıktığını görmedik mi?

“Adalet mülkün temelidir” yaftasını arkasına asan nice hakim görülmüştür ki, tarihte, bir gün aynı yaftayı karşılarında bulmuş­lardır.

(101 Çerçeve IV, s. 24-25)

2

Medeniyetler Tragedyası

Doğu – Batı

Allahsız Dünya

Yıllardır insanlık derin ve sinsi bir dert çekiyor. Bu dert sinir- leri bozuk bir mirasyedi oğlunun iç sıkıntısı. Mirasyedi ço- cuğu, gözünün bir işaretiyle yeryüzünün bütün çeyizlerini ayağı­na serdirebileceği halde hiç birisiyle avunamıyor. Lastik toplarım ısırıyor, renkli balonlarım iğneliyor, motörlü fillerini, pervaneli atlarını yerlerde süründürüyor ve bütün zenginliklere arkasını dönmüş, bir pencereden, bir türlü kendisine kadar gelemeyen gü­neşin toprak üstündeki altın lekelerini seyrediyor. Bu hastalık, masallardaki dünya güzeli şehzadelerin hastalığı gibi bir şey Ba­şında bir doktor ve üfürükçü, bin hokkabaz ve falcı çare araya dursun, o, günden güne fenalaşmakta.

Deniz aşırı bir memlekette bir takım kardeşleri tuhaf bir ülke kurdular. Evleri itfaiye merdivenlerinden, gökleri arı kovanların­dan, sokakları, üstünde binlerce bıçağın işlediği bileği taşların­dan farksız. Orada, uzun boylu, cam gözlü, dört köşe omuzlu, az konuşan, konuştuğu zaman da kurbağa gibi sesler çıkaran bir in­san örneği peyda oldu. Suratı yoğurttan daha çizgisiz olan bu ti­pin ne zaman ağladığı, ne zaman güldüğü, ne zaman heyecanlan­dığı belli değil. Yalnız bir paspasın üstünde, yumruklarına deri­den bohçalar sarmış iki çıplak insan boğuşurken, milyonluk ka­labalıklar karcısında, bir lakım kısa paııtalonlu çocuklar meşin­den bir yuvarlağı kovalarken, ıkı lastik tekerlekli araba 80 derece meyille bir virajı dönerken gırtlağından naralar boşanıyor.

Ufak bir ameliyatla aşka ait her kahırdan kurtulmuş harem ağaları gibi, içinin bütün zehirlerini sinirleriyle beraber söktür­müş olan bu insan örneği, onca teselliyi cemaatlaşmakta arama­nın korkunç misali.

Beri tarafta, şarka doğru, bitmez ormanlar ve sonsuz stepler memleketinde başka kardeşlen, yıldızların bile duyduğu bir çığlık kopardılar. Yeni Camı merdivenlerinde, asker lerhislilerine leke sa­bunu satan işportacıların kolay belâgaliyle dünyayı, asırları, mede­niyetleri, milletleri ve sınıfları markaladılar. Bütün derdi bir demet soğan, bir şişe yağ ve iki saat istirahattan ibaret bir sınıfın ıstırabı, insandaki büyük ve mücerret idrak ıstırabının yerini almak istedi.

O günden beri, kâinatr dört köşe gören bir madde telakkisi, hadi­selerin ebedî düğümünü arayan bir ruh kavrayışına, sefil bir yok­luk mantığı, mantığrn üstündeki varlık murakabesine, Eskrmolara bile vadeden insaniyetçi dolandırıcılık, millet aşkına, sokak afişçi­liği, saf ve halis sanata, adi vuzuh ulvî muğdile düşmandır.

Hiç bir misal ve tecrübe insanlığı kandırannyor. O, kifayetsiz­liği ve dalâleti hemen seziyor. Menfiyi, çürüğü, günübirliği sez­mek işten bile değil. Fakat müsbeti, sağlamı, devamlıyı bulmak davaların davası.

Niçin o kadar tapındığı müsbet ilimler ona tesellisini vermi­yor? Ölülerin kalbini şişelerde zrplatan doktorları, suyun altına, havanın üstüne merdiven kuran mühendisleri, Londra’daki fısıl­tıyı TahraıVda dinleten kâşifleri var Bütün bunlar rçrnin yıkıntı­sına niye ilaç değil?

Ruhunun bütün nizamı çöktü. Müzisyenin kulağına, eski vecdin sesleri yerme, saralı kadın çığlıkları ve Afrikalı vahşi tepinmeleri geliyor. Ressamın gözüne, eski ahenkli yüzler yerine, yedi başlı zebaniler ve kemik hastalıkları kliniğinden seçilmiş hilkal galatları görünüyor. Mimar, gökyüzüne bağırsak gibi şey­ler çekiyor. Şairin şiiri, daha içini okumadan, uzaktan bakıldığı vakit koca karı ağzı gibi yıkık dökük. Üstünde oturduğumuz eş­ya, taş devri aletleriyle yontulmuş, işsizlik, ümitsizlik ve bedbin­lik teneşirleri.

insanlık sıkılıyor.

Zamanın en ince çizgisine dokunan filozof ormanlarda gezi­yor ve “Angstphilosophie” başlığı altında korku ve sıkıntıyı bes­telemeye çalışıyor ve insanlığın beklediği yeni ve büyük metafi­zikten bahsediyor.

Artık anlıyoruz. Allah dünyamızdan çekilmiştir. Bu Allah il­mihal kitaplarındaki Allah değildir. Bu Allah basit ve tabiinin üs­tünde bir alem sezen bir “fevkalâde”, bir “merveilleux” telakkisi­dir. Bu Allah kaz kümeslerine sığmayan üstün ruhun istikbale ve maveraya iştiyakıdır.

Niçin yıllarca güneşe, ateşe, öküze ve ağaca taptık? Ne diye bu adi maddeleri ruhumuzun esrar gömlekleriyle giydirdik? Hep bu dört köşe şeklin dışındaki ruhu, hep bu yaşadığımız günün ilerisindeki anı, hep bu geçiciliğin üstündeki bekayı ifade için.

Dünya ilk defa olarak Allahsızdır. Artık ne “harikulade” te­lakkisi, ne bir sonsuzluk duygusu, ne bir gizlilik idraki, ne bir is­tikbal iştiyakı.

Hızını büyük imanlardan alan müsbet bilgilerimiz, lokomotifi bozulmuş vagonlar gibi ilk hızıyla yürüyor ve hep inişlerden isti­fade ediyor. Yokuş göründü. Vagonlardan çığlıklar geliyor. Nasıl tırmanacağız?

Allah dünyamızdan çekildi. Bu çekiliş, bir insandan cesaretin çekilişi, bir çehreden muhabbetin uçuşu, bir bahçeden baharın gidişi gibi kaba madde üzerinde takibi mümkün bir iş değil.

Ve işte sıkılıyoruz, sıkılıyoruz. <. luıuııı en ince çizgisi bu Ra­hatsızız Mahduda sığamıyoruz, hudutsuzu dolduramıyoruz.

Bu hal, her vasfı ılımâl edilen ruhun göze görünmez bir plân­da, kâinat kadar büyük şahsiyetini teklif edişinden geliyor.

Perişan ruhumuzu düzene sokacak iman! Davamız seninle!

(Ağaç, N. 2, .s. 1-2)

Doğu – Batı

Biz baştan başa yeryüzünü kaplayan ve hatta yıldızlarda insan ve arada leıııas vasıtası bulunsa, oralara ve her tarafa kadar bütün mesafe, istikamet, hacım ve hareket alemi üzerinde tam bir gerçeklik ve uygunluk iddia eden külli ve beşeri bir davanın işçileri olarak, kendimizi Doğu-Batı diye mevhum ve mutaassıp bir ayırt edişe bağlayamaz, böyle bir darlığa sığdı – ramayız. Şekillerin en kemallısi olan bir yuvarlağın hudutla- dığı dünyamız tıpkı bir yuvarlaktaki başlangıç ve bitiş meç­hulüne eş, kendi etrafından hiçbir noktayı öbürlerinden çö züp ayıramaz, güneşi hiçbir noktada demirleyip durduramaz bir bütün temsil ederken; herkesin kendi arkasında veya önünde bölgeleştireceği hakikat, nihayet son arkayı en önde- kiııin öııüne yahut son önü en arkadakinin arkasına bağlayıcı fasid daire şivesiyle mekâna yerleştirilebilir mi?

Hakikat eğer hakikatse mutlaka her yeri kaplayacak ve ilerisi göründükçe esasta onu da kapladığı meydana çıkacaktır. Bi­zim hakikatimizse her türlü mekan ve mıntıka hasisliğinden mücerret! ve münezzeh..,

Böyleykeıı biz, Doğu-Batı bölümünde, sadece büyük ve şü­mullü hakikatimize yol veren müşahhas alet ve maniveladaki amelî istinat noktası bakımından, vasıtacı gerçeklerin en fay­dalısını buluyoruz.

Bu bakımdan Doğu-Batı ayrımı keskin bir vakıadır. Mücerred manada nâmütenahî bir intişar lıakkı tüttüren davamız, mü­şahhas manada, bele bazı tarihi ayırma zaruretlerine çakılı hudut kazıkları önünde. Doğu ve Batı isimli bir bölünüşe ve iki yarı dünyaya kuvvetle inanmak ve sarılmak zorunda kalı­yor. Elverir ki, Doğu ve Batı bölünüşünün parça hendeseleri arasındaki tefriki hüviyyet, bütünü erdirici bir kıyas vasıtası olmaktan ileriye götürülmesin…

Zaten kendi içinde binbir tezada gömülü ve bu tezatlar önün­de nisbeten tezatsız Batıya karşı belki parça parça duygu ve seciye birliklerine sahip bir Doğunun, san’at adına sanat ya­parcasına gayesiz ve fantazyacı meddahı olmak, üstün fikre yakışmaz.

Biz, Doğuya galip rengini üfleyen, onu bütün dünyaya karşı taarruza ve “aksiyon”a kaldırmış olan, böylece kendi intişar dalgaları önünde Batıyı maddî ve manevî “barikad”lara gir­meye ve aradaki bölümü çizmeye zorlamış bulunan ezelî ve ebedî ruhun, hak yolunda ve iç ve dış istikametlerde sistemli davacılarıyız. Doğu da bizim için, olsa olsa, ancak bu ruh et­rafında mücerred bir istidat ve ruhî bünye tarlası olarak hari- talaşabilir. Yoksa, kaba mekân ölçüsüyle gözümüzde Doğu di­ye de bir şey yoktur.

işte bu üstün ve münezzeh mananın sadece madde mihrakı sıfatıyla Doğu, bir zamanlar dünyayı altın varaklarla zarfla­mak isterken, Batı, yalnız kendisini ve layık gördüğü kadar bir insanlık sahasını duman renginde bir madenle kapladı; ve bu iki madde ve mananm tokuştuğu hudut boylannca, güne­şin doğduğu ve battığı istikametlere doğru, ister istemez iki âlem peydahlandı: Doğu ve Batı.

Ne yapalım; bir zamanlar sonsuzluk ve hudutsuzluk bayrağı altında kendilerini zorlamış olan biz olsak da, hududu çizen, bölümü yükselten ve zorla gözlere sokan onlardır! Ve şimdi biz ifade ve muhasebemizi Doğu-Batı bölümleri dışında hiç bir kalıpta canlandıramıyorsak, kendi öz davamızın sonsuzlu­ğuna ve hudutsuzluğuna karşı mazur, düşmanlarımıza ve zıt- larımıza karşı da, kendi ayırımlarım kabul eden bir gerçekçi sayılmalıyız!

Hangi cephesiyle manmayıp hangi tavafıyla inandığımızı gös­terdiğimiz Doğu-Ban bölümüne bir kere yerleştikten sonra, Doğu bizce, öteden beri kendi içinde beslediği bınbıı tezai yüzünden, yıııe kendi esas rengine, hakim vasfına, kâinat ça­pındaki “aksıyon”cu ruhuna karşı mesul bir ters varış ve ba­tıl anlayışın zemini oluyor; Batı da topyekün Doğuyu yıldır­mış, apıştırmış ve sindirmiş olmak noktasından Doğu hüviye­tinin som ve yekpare “aksı clava”sı ve zindan bekçisi halinde ufukları kelepçelemiş bulunuyor.

Evet; Doğu-Balı ayrımını ortaya koyar koymaz, ilk bakışta meydana şu manzara çıkıyor: İçende, Hint Denizine doğru, bütün vecd ve hakikatini kaybetmiş, her türlü savunma kud­retinden mahrum, sadece yılgınlar, ezginler ve kravatlı may­munlardan ibaret, ölü bir insanlık… Dışarıda da, Atlas Okya­nusuna doğru, yalnız saldırıcı, dize getirici ve kendisini Do­ğuya örnek gösterdikçe büsbütün zehirleyici bir alem… îçli ve dışlı bu iki zıt dünya arasında da, dış tezahür aynalarının bü­tün aldatıcı gösterişlerinden ve yalancı teyitlerinden müberra ve müstağni fakat galip gelmek için mutlaka içli ve dışlı bin- bir cephede savaş vermeye memur ve mecbur ezelî ve ebedî hakikat davası. ..

Böylece Doğu, Batı ve Büyük Doğu anlamlan şimdiden hece- lenmeye başlanmış olmuyor mu?

(İdeolocya Örgüsü, s 13-15)

Doğuya İnanalım!

Hiçbir coğrafya taassubuna düşmeden ve davamızın bütün yeryüzünü ebedî hayat madeniyle kaplayıcı manasını mekâna esir etmeden, onun ilk mekânı olan Doğuya, sırf “antıtez”ınıı- ze karşı tutulacak bir mevzu kıymeti olarak inanalım!

Herşey Doğudan geldi; herşcy herşey, yani ruhumuz…

Doğu, insanın yağmur suyu kadar saf ve aydınlık olduğu çağ­larda yüreklen ve kaialan dört köşe madde hendesesi körletmezden evvel, ruhumuzun ilk ve büyük marifetlerine sahne olan vatan… Asıl vatandan yere düşünce onu bulduk.

İlahi beyana göre, insan tohıımu Âdem Peygamber, Doğu pla­nında bir yere ayağını bastı. Bütün nevilerin kurtarıcısı Nuh Peygamber, gemisini, orada bir noktaya oturttu. Resûller atası Hazret-i İbrahim, Doğunun maddî ve manevî çerçevesi üzerin­de ateşi gül bahçesine çevirdi. Büyücüleri büyüleyen Musa Re­sul, ümmetine vadedilen toprağı orada aradı. Meleklerden merhametli Hazret-i İsa, ölüleri dirilten nefesini, Batı istikame­tinde Doğudan üfledi. Ve… Ve nihayet Allah’ın Sevgilisi ve âlemlerin yaratılışı hikmeti baş Resûl, Doğunun bir kenarında, bir tenhada kum tanelerinin içine mermer kubbeler yerleştirdi.

Dâvanın, inananlar için bütün bunlara inanmayı, inanmayan­lar için de inanmamayı isteyecek noktasına henüz uzağız. Da­vanın şimdi o noktasındayız ki, nasıl Allah’a inanmayan bir insan, hiç olmazsa Allah’a inanan başka insanlar bulunduğu­na inanmaya mecbursa, ruhun bütün binasını da, o binayı is­ter sağlam, ister çürük bilsin, yalnız Doğunun temelleri üs­tünde görmek ve tanımak borcundadır. Evet evet, herşey, her- şey, yani ruhumuz, bu şeyi kıymetli bilen için de, bilmeyen için de, Doğudan geldi.

Kudüs orada, Mekke orada, Kabe orada… Ne kadar insan yü­zü varsa hepsinin birden yöneleceği istikamet sırrı orada…

Yeryüzü ve bütün insanlık tek bir vahid olduğuna göre, Do­ğuyla Batı arasında hiçbir sınır yobazlığına düşmeyeceğimizi, baştan beri tekrarlamaktayız. Doğuyu, Batıya nisbetle, sadece belli başlı ruh ve kafa şartlarına ilişik bir vakıa kabul ettikten ve onun hakim ve hakiki rengini de İslamlığa bağladıktan sonra, hemen belirtelim ki, insanoğlunda maddenin ötesini kurcalama ve ötelerin rüyasını yaşama cehdi, mucizeler bah­çesinin renk ve ışık yüklü ufkunu yalnız Doğuda buldu.

Ruh, mucize, masal, büyü, şiir; ve ötelerin, giriftlerin, sarmaş- dolaşlarm, bilmecelerin, varılmazların ilmi ve ruhu, mizacı ve şahsiyeti bütün hak ve bâtıl kutuplarıyla Doğudadır.

Yine belirieüm ki, ilk ve derin insan örneğine hayat veren ılı tışam ve azamet kaynağı Doguıuın, ihtişam ve azametine eş bir zaah oldu Bu zaaf onda, “AşıT’ın topuğundaki nokta gibi, ölüm okunu kendi üzerine cezbedici bir hususilik yaşattı. Ve okun ucu işle bu topuğa gömülüp Doğuyu boylu boyunca ye re serdi. Doğunun kaatıli olan ok, maddeye seyislik eden ba­sit akıldan ve onun emrettiği miskin icaplardan ibaretti. Do­ğunun farketmediğı bir sır olarak, öyle bir cüceydi ki akıl, kendisine devi yere yıkmak imkânı da verilmişti. İlahi cilve, boyuna sıılı yere gelecek olan akla, lıısarsız ve silâhsız ruhun sırlını yere getirmek imtiyazını vermiştir. Öyle bir nüktedir ki bu, Kâinatın Efendisinden birkaç asır sonra far kedilin ez ol­muştur.

Doğu ve Batı Bir Arada

Derinliğine doğru insanın ve bütün ruh iklimlerinin kaynağı olan Doğu, hiçbir zaman ve mekânda, kuru aklın maddeyi avlama hakkını ruhuna sindiremedi. Sebep: Madde görüşünü körleştirecek ve aradaki muvazeneyi bozacak kadar, dini ve ruhî usûl dışı, sapık tarafından iç âleme mıhlanma bünyesi…

Sığlığına doğru insanın ve bütün madde bilgilerinin menbaı olan Batı da, hiçbir zaman ve mekânda, ruhun maddeye ve ötesine hakimiyet şartını akılla denkleştiremedi. Sebep: Ruh âlemini gölgeleyecek ve aradaki muvazeneyi örseleyecek kadar, maddenin hendese ve dış kalıbına kapanıp kalma mi­zacı…

Doğu ruha, Batı da maddeye, dürbünün doğru taralıyla bak­mış; Doğu maddeye, Ban da ruha, aynı dürbünün tersini çe­virmiştir.

Doğunun gidiş ve usulü, bütün hak ve batıl kollarıyla, bu dünyanın ötesini; Batının gidiş ve usuiü de, bütün şubeleriyle bu dünyayı fethetmek oldu. Böylece, biri yumruğunu çözüp bu dünyayı elden düşürürken, öbürü yumruğunu sıkıp bu dünyayı avucunun içme aldı,

Bıı dünya çerçevesinde Batının kazancı besbelliyse de, ebedî­lik alemindeki zararı, bu dünya gözüyle belli değildir. Davala­rın davası da, işte bu belli olmayandadır. Üyle ki, besbelli bir dış kazanç, derinin yalnız üstünü gören gözlere, belirsiz bir iç zararı feda edebilir bir şey gibi gösterdi.

Ne olduysa oldu; iki ayrı hedef, iki ayrı usul, iki seciye halin­de, bütün tarih ve coğrafya hususilikleriyle sadece mücerret “cins ismi” plânında iki ayrı âlem yaşadı: Madde fetihlerinin çocuk oyuncağı tesellilerine yapışanlarla büyük teselliye ail iman kutbu ellerinde olduğu halde bu çocuk oyuncaklarına mahkûm, sürünenler… İşte biri ve işte öbürü!

Doğuda müsbet ve menfi örneklerine ve kendi iç ve dış dost ve düşmanına doğru herhangi bir idrâk, teftiş ve murakabe mizacı mayalandırılmadı. Batı sahası ise erdiği küçük mari­fetlerin gururu içinde mahkûmunun hakim tarafını görebile­cek ve o yüzden kendi eksiğine dikkat edebilecek bir nefs muhasebesine, tâ makine saltanatının kendi kendisine müthiş bir kifayetsizlik arzedeceği ve büyük hafakanlar doğuracağı yirminci asra kadar yanaşamadı.

Zaman, istediği kadar mekân kıymetinin dışında ve ondan müstakil bir hadise olsun; onu mekân değişiklikleri ve nisbet- leri dışında elde edemeyeceğimize göre, mekâna hâkim görü­nen, 24 saatlik fâni çerçevede zamana da hâkim görünecektir. Nitekim Batı, fethettiği mekân zemini üzerinde topyekûn ha­yata hakim görünmenin açıkgöz imtiyazına erdi. Bu yüzden de, başlangıçta zaman aleminin sanatkârı Doğu, sonunda me­kân dünyasının zanaatçisi Batıya esir düştü.

Dâva, hesap ve kitabını bilmeyen ve bir madde kaygısına ma­lik olmayan konak sahibinin, eşya tasarrufunda açıkgöz uşa­ğına nihayet esir düşmesi tarzındaki masallara uygundur.

Doğu, bütün peygamberleri, velileri ve sanatkârlarıyla mad­deye tahakküm oyununun miskin manivelasına kurban, mu­azzam bir tiyatro dekoru gibi sahnenin altına inerken; Batı Eflatun’da ses verip Bergson’da fısıltısını bulan ruhçuluğu bir tarafa, Aristo da gürleyip şoförlere kadar nakaratı yaydan müsbet ve riyazi kafanın muhteşem kadro perdesi halinde, sahne üstüne çıkmanın kolayını buldu ve bıı daha indırıle mez oldu

Doğuyla Batı arasında, siyaset, askerlik, felsefe, ilim, ten, san’at, iktisat, her plânda olup bitenler, Doğunun kaydettiği­miz gibi eşya ve hâdiseleri derinliğine doğru, Batının da sığlı­ğına doğru tefsir etmesinden doğan hazm bir ıısül ve bünye farkından başka hiçbir müessire dayanamaz. Biri, Doğu, de­rinliğine iner ve sığlıkta kaybolurken, sığlığa serpilı bütün dünyayı ihmal etmek gibi hayati ve esasi bir yanlışa sürüklen­di; ve öbürü, Batı, sığlığına yayıla yayıla derinlikler içindeki köksüzlük ve temelsizlığmin birdenbire patlak vereceği yir­minci asırdaki felâketine, bir zafer geçidi edasıyle adım adım yaklaştı. Ve b öylece, birinin hakkı öbüründe, öbürü nün ki di­ğerinde kaldı ve ulvî ahenk hiçbir tarafça büyük murakabe ve tefahhusa vardırıl a madı. Fakat Batı, kuru akıl ve mağrur ilim şirretliğini daima muhafaza etti.

Netice şudur ki, bugün Batı dünyası haksızlığım, hak diye gösteren hünerli bir gözbağcı, Doğu âlemi de bu gözbağcıya mahkûm ve ana hâzinesinin anahtarını, ceketinin astarında kaybetmiş bir sarsaktan başka bir şey değil…

(İdeolocya Örgüsü, s. 33-38)

İman ve Aksiyon

Konferansın ismi: “iman ve Aksiyon”… Buradaki ecnebi ke­lime, Aksiyon, size birdenbire ekşi bir his vermesin… Şimdi izah edince, bunun yerine, Türkçede kelime bulmakta nasıl zah­met çektiğimizi ve niçin onu ayniyle aldığımızı öğreneceksiniz. Bu kelime Fransızca bir lügattir; fakat basit bir lügat olmakla kal­maz, Batı adamının kafasında bütün bir dünya ve ona göre bir şu­ur belirtir. Biz de zaten aksiyonun ne olduğunu öğrendiğimiz gün; sade lügat olarak değil, vazife olarak, çilesini çekerek, haya­tını yaşayarak öğrendiğimiz gün, biliniz ki, ana mesele, hiç değil­se davanın usûl tarafı halledilmiş demektir.

Şimdi, evvelâ lügat manasına bakalım: Aksiyon lügatte, kud­rettir, mücerret kudretin, işde, iş üzerinde, iş halinde tecelli ve cünbüşü demektir. Bir başka, fakat basit ifadeyle, sadece şuurlu hareket, teşebbüs, hamle, tesir… Bir işin mücerret manası, kıy­met hükmü. Aksiyon… Gaye ve muradı olmayan iş, kendi kendi­sinden ibaret iş, madde plânına bağlı miskin kıpırdanışlar ona uzak… Meselâ bir tiyatro piyesinde vakanın umumî seyri, umu­mî kıymeti, o piyesin aksiyonudur. Böylece anlıyoruz ki, aksiyon basit lügat mânasiyle bile, fiilde erimiş fikir oluyor. Bir fiil ki, onu meydana getiren fikrin tercümanı…

Mânayı lügat kitabı çapından daha derinlere indirmeye çalışa­lım: Fikrin, eşya ve hâdiseler üzerinde nakşı… Fikrin, dış alem­de, eşya ve hadiseler üzerinde kurduğu mimari, yonttuğu hey­kel… Fikir kökünün, dış plan dediğimiz madde ve ıs ağacında verdiği yemiş… Bir başka vc çok yerinde teşbihle, ruhun, eşya ve hadiselere çevirttiği film, oynattığı tiyatro… Ruhun, eşya ve hâdı selere sinerek madde, buut, hacım, şekil, renk ve ses kazanma­sı… İşte aksiyon…

Buna benzer bir kelime var Fransızca’da: Aki., O. parça hare ket demektir ve keyfiyetten ziyade kemiyet ifadesidir; /Uisıyon anlamına da hudutsuz uzaktır. Aksiyon, bir işle, bir oluşla, onu doğuran fıkır arasındaki ahenk ve münasebet ma nasırladır ve li­sanımızda barışabileceği tek kelime “amerdir. Barışabileceği de­ğil, bütün hakikatini bulabileceği tek kelime… Fakat onun da ha­kikatine erebilmek şartıyla…

Amel, dinimizin baş kelimelerinden biri… Ama bizim dar an­layışımız içinde, belli başlı işlere ait olarak sınırlandırılmış ve gerçekte sınırsız olan delaletinden düşürülmüş… Biz onu hususî olarak, sadece ibadetlerimizde kullanırız. Halbuki, ibadetin de sade dış ibadetten ibaret olmadığım, ibadetlere bağlı sayısız İçti­maî vazifeler bulunduğunu ve mücerret bir hamle ruhu yaşamak gerektiğini düşünürsek, o zaman ‘‘anıel”in geniş manasını kavrar ve aksiyon mefhumunu onda buluruz. “Amel” kelimesinin aslî ve esasî güzelliği de bu noktada…

Şimdi, lügatten hikmete geçerek, aksiyon nedir ve ne değildir, onu cevaplandıralım: Aksiyon, sade iş ve fikir değil, üstün işe hakedilmiş üstün fikir demektir Herhangi bir iş ve fikir değil, dedik. Çünkü tam fikirsiz hiçbir iş yoktur. Bir sigara yakmak için bile kibritin çıkarılması, çakılması, birer küçük fikirdir. Bun­ların kıymeti yok… Büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılabı; aksiyon bııdur. Yani aleladenin üstü; harika yenilik ve çetinlik şartları içinde insanın kendi kendisini ve cemiyetini aşma celıdı; aksiyon budıır. Her işte imkân üstüne tırmanmak ve engeli aş­mak davası; aksiyon budıır.

Nebatî, hayvanı, ilcaî, tabiî, zarurî fiiller, aksiyon değildir. Ya­pıcı, doğurucu, meydana getirici, ıcad edici fikir olmadan aksi yon olamaz; fikrin de bu vasılları kazanması için imana bağlan ması şart olur.

İşte, dâvanın bel kemiğini tuttuk. Evet; fikir tek başına, inan­madan, bir hakikat kutbuna bağlanmadan, hamle, tesir, teaddi, taarruz belirtemeyeceğıne, ölü kalacağına göre, kendi kendisine anlaşılıyor ki, iman dediğimiz o hayat verici eriş, öncüsü olan fi­kirle beraber aksiyonun babası oluyor. Bu teşhisi, bir bedahet hükmü olarak ele alıyoruz. İman eğer buutsuz bir duygu ise, ak­siyon da onun billûrlaştırdığı madde… İnanmış fikrin, pelteleş­mek, kabuk tutmak, donmak, şekillenmek, eşya haline gelmek, maddeleşmek için şahlanmasıdır ki, aksiyonu doğurur.

Burada bir ince nokta var: Fikirsiz aksiyon olamadığı gibi, bir fikir de aleladeler serisi içinde otomatik hale getirildikten, bu türlü dondurulduktan, hudutlu ve şuursuz bir iş ifadesine bü­ründürüldükten sonra aksiyon olmaktan çıkar. Meselâ, bir maki­nenin keşfi, işine ve makinesine göre aksiyon olabilir de, hiçbir makinenin işi aksiyon olamaz. Görüyorsunuz ki, tam ruhçu bir telakkiyle dava, maddeden mânaya geçiyor. Bu misali, ruhçu lü­ğümüzün muhteşem bir hücceti olarak da kullanabiliriz.

Sırası gelmişken kısaca işaret edeyim. Konferansımız genişçe ve çetincedir. Bilmiyorum, sabrınızın hududu nereye kadar varır? Dişlerimizi sıkmayı bilelim! Meselelerin hakkını vererek konuş­mak lazım… Makine… İşte muazzam bir dava!… Görüyoruz ki, devrimizde tümen tümen makine hayranı var… Onlar, Garp felse­fesinde makinenin yerini bile bilmezler. Ruhçu, (idealist, spiritu­alist) bir Garp mütefekkirinin gözünde makine, mankafa bir şey­dir, Dünyanın en ahmak adamının tırnağını keserek gösterdiği ma­kine kabiliyetini gösterebilecek bir makine, daha icat edilmemiştir ve edilemez. Çünkü makine düpedüz fikrin, düpedüz bir çizgi üze­rinde dondurulmuş, tek veçheli basit faide planına indirilmiş, ke­miyette galip, keyfiyette mağlûb, asla girifte sarkamayan ve değişik yönlere sapamayan, miskin bir timsalidir. Ve nihayet, her keyfiyeti fikre bırakan kemiyette son derece kuvvetli bir köledir. Halbuki yi­ne makine, materyalist ve komünistlerin gözünde bir ideal, bir put… Ve erişilmesi gereken bir kemal zirvesi, -hâşâ- tanrı…

Üstün Batı adamının gözündeki makineye bir misal göster­mek lazımsa, meşhur komik Sarlo’yu ele alabiliriz. Şarlo deyip geçmeyelim, son asrın en buy Cık filozofu, bir eserinde., ona koca bir yer ayırmıştır. Şarlo, gülünç ve tezadlı anlarımızı yakalayıp kahkaha planına aksettirmek suretiyle, yepyeni bir his metodu içinde, en derin hakikatleri kurcalamış büyük bir tahlilci, büyük bir mütefekkir. Ona komünist derler; yalan!… O, sadece zaafa hücum eden kıyak bir Yahudidir ve nerede yanlışı, sakatı, aptalı, gülüncü bulursa oraya çullanır. Onun içindir ki, en çok yanlışlar ve tezadlarla dolu olan liberal dünyaya, sonra da onun tepkisi fa­şist aleme saldırmış ve bu yüzden, komünistlerin propagandasıy­la, onlardan bırı sanılmıştır. Halbuki onun materyalizme ve dola­yısıyla komünizme hücumu, evvelkilerden çok daha acı…

Misalimiz eski konferanslarda da var. Bakınız, maddecilerin putlaştırdığı makineyi, Şarlo, tek sahne içinde nasıl rezilleştiri­yor: Şarlo’nun bir filminde, her işi makineleştirmiş bir diyarda’ yız. Amerika’ya da uyabilir, Rusya’ya da.. Vakit kaybettirmemek için, işçilerin dnüne, yemek yedirici bir makine gelir, iki kollu makinenin bir kolu ağıza yemeği verir, bir kolu da yemek yenil­dikten sonra dudakları silmek vazifesine memur olarak bekler. Ağıza yemek veren kol bozulmuştur. Yemekler, havada uçuşarak yere dökülür. Fakat tabakların olanca sermayesi yere döküldük­ten sonra, öbür kol harekete geçer ve aç adamın ağzını siler. İşte makine! Buyurun; makinenin, fikir ve ruh isnat edilen biçare de­mir parçalarının ahmaklık derecesini görün!

Bu girişten sonra aksiyonu nasıl anlayacağız? Şöyle: Kalaba­lıklara karşı çıkmak, kalabalıkları ardına takmak, ona bir “Arz-ı Mev’ud” göstermek, cemiyeti kendi seviyesi üstüne tırmandır­mak cehdi, gayreti, teşebbüsü, hamlesi ve bütün bunların eseri… Bu bakımdandır ki, ben bir zamanlar, uzun bir şiirinim başına şu iki mısraı oturtmuştum:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak

Haykırsam, kol/anmı makas gibi açarak…

İşte, ruhun, maddeye sinmesi, ideal alemden eşya ve hadise­lere inmesi, rüyalarını madde madde heykelleslırmesı ve gerçekleştirmesi cehdinden ibaret olan aksiyon, bütün insanlık tarihini meltemlerle doldurur. Bu cehdin, türlü şekiller ve bahaneler al­tında, tarihi yaprak yaprak ürperttiğini görüyoruz.

Aksiyonun beşer hayatında misallerine geçmeden, onun haki­katini, tarihte en eski bir filozoftan devşirebiliriz. Eski Yunan’da vahdaniyetçiliği muhakkak sayılan bir filozof vardır: Eflâtun… “Eflâtun-ı İlahi” der ona eski Müslümanlar… Bir, ide’ler, fikirler alemi düşünmüştür o… Bu madde alemindendir. Ve madde, fik­rin, kristalleşmiş cesedi, şeklidir. Onun görüşü kısaca ve kabaca bundan ibaret… Bu görüşten de şu netice çıkıyor ki, aksiyon, o fikirlerin bu maddeyi oynatma, fıkırdatma, işletme ve gütme da­vasıdır ve sonsuz bir kemal yolunda hareket cezbesine bağlıdır.

Nihayet, kamuslara sığmayacak kadar büyük olan davayı şöy- lece özleştirebiliriz: Bu dünyada insanoğlunun, bilerek, bilmeye­rek, hatta kâfirler ve inkarcılar da dahil, bir tek gayreti vardır: Ölümsüzlük gayreti… İşte beşerin, kendi üstüne çıkmayı hedef tutan bu gayreti ve aynı gayretten halkalanıcı nice atılışlar, fışkı­rışlardır ki, aksiyon havuzunu doldurur.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

Boyandım rengine, solmazam ayruk (artık)

………………Âşıkım, ölmezem ayruk…….

Bu, fertten çıkıp cemiyete giden aksiyonun, tekrar ferde dö­nerek son kemal noktasını işaret eden mefkûrevî oluş ufku… Bu içli dışlı gayenin, iç ve dış planda, fert ve cemiyet çerçevesinde, duraksız hareket halindeki sonsuz oluş davasına aksiyon deyip artık geçelim. Lügat manasından sonra da onu fikirde “ideal iş” diye vasıflandırmakla yetinelim…

(Sahte Kahramanlar, s. 98-104)

Savaş

Yeni Radyo Münasebetiyle

Radyo nedir?

Milyonlarca insanı tek odada toplayan, tek insanın kolları­nı, milyonlarca insanı kucaklayacak kadar uzatan; tabiat in bile minicik bir tohumla kocaman bir çınar arasında ifade edemediği teksif sırrım, bir kutu ve dünya arasında ifade eden müthiş bir keşif!

Evinde, sesini uşağına duyurmaktan aciz, öksürüklü Garp diplomatı, ağzına takma bir diş halinde mikrofonu ilâve edince, Afrika çöllerini kükreyişiyle sindiren bir arslan oluı.

Bir memleket kı aynı dakikada bütün fabrikaları düdüklerini çalıyor. Bütün hatipleri avaz avaz haykırıyor. Tahtadan, maden den, deriden, kemikten bütün musiki âletleri çıldırıyor. Ses, ma­nalı ses; söz halinde, raks halinde, saz halinde, âlıenk halinde bir taylun gibi kaynıyor.

Radyo budur.

İnsandaki ibda ihtirasının makine şeklinde en güzel remzi olan radyoya yakışacak kılık da bu.

Eski radyomuzun kilovatını biliniyorum. Fakat fikir ve lıeye can kilovatı olarak o, gökyüzünde ebediyeti ölçmeğe savaşan ateşten yılanlar arasında, bir küçük ateşböceğiydı

Yeni radyomuz, dünyada en yüksek kilovat hadlerinden biriy­le çalışacakmış.

Aynı kilovat kudretini, yem radyomuzun mânevi cephesinden de istiyoruz.

Yeryüzüne dinletecek sözümüz, inandıracak fikrimiz, öğrete­cek bilgimiz, duyuracak sesimiz olmalıdır,

4 Şubat 1939

(Çerçeve, s. 6-7)

İrade ve Hâdise

Hadiseler şu veya bu efendinin iradesi aşmıştır.

Bir İngiliz muharririnin ifadesiyle, eline yeryüzünde hiçbir fa­niye nasib olmamış bir kudret ve salâhiyet teslim edilen Hitler, bakalım bugün bizzat kendi eserini ric’at ettirmek imkânına ma­lik mi? Yaktığınız evi, ateş çatıyı sardıktan sonra bir emrinizle kurtarabilirseniz Hitler de Alman ordularına “dağılın!” emrini verebilir.

Kökleri çok girift ve dolambaçlı dünya ihtilâfını, kendi üç odalı evinin dar ve basit kadrosu içinde görenler sanıyor ki Al­manya, karşı tarafı harbe karar vermiş görünce uslu ve edebli bir kenarda oturacak ve hiçbir şey olmayacaktır.

Pekâlâ, ya Almanya’nın terhis edeceği milyonlarca asker ora­da ne müthiş bir işsizliğe yol açacak, farkında mıyız? Seneler- denberi Almanya’nın bir cihan harbine göre hazırladığı ağır sana­yi, yerini kumaş tezgahlarıyla mı değiştirecektir?

Bu vaziyet Almanya’nın, yarı yarıya, tam hayat veya tam ölüm ihtimaliyle girişeceği bir harbe karşılık, yerli yerinde oturursa yüzde yüz içinden yıkılmasını emretmekte.

Eser, demokratlar cephesinde de sahiplerini aşmıştır. İngilte­re’de hava, deniz ve kara umumî seferberliği ne demek? Tiyatro paydos eder gibi bu milyonları birkaç saat sonra evlerine mi gön­derecekler?

Muadele basitin basiti:

Bir taraf zorla elde etmeğe, öbür taraf da zerre kaptırmamaya mecbur olursa netice, bütün dünyayı ikiye bölmüş ve kanla ateşe sürmüş olarak, harbdır.

1 Eylül 1939

Olan Oldu

Kalemimi (K) harfinin üzerinde geçirdiğim şu saniyede, bin­lerce insanoğlu, gözlerini bir daha açmamak üzere bu fani dünya çerçevesine yumarken bir muharririn benlik davasına kalkışması ne kadar çirkin, takdir ediyorum ama, düzen ve örtbas politika sına karşı daima mazlüm ve müdafaasız olan fıkır izzet ve haysi­yeti namına bu çirkinliğe razı oluyorum:

17 Mart 1930 tarihinde başlıyarak beş buçuk ay evvelinden- beri, hem de “1939 yılının sonbaharında” kaydıyla haber verdi­ğim savaş, şekline ve zamanına varıncaya kadar aynen patlak verdi. M ad iseler beni, imtihan suallerini evvelden haber almış bir çocuk derecesinde teyıd etti.

Gaıbden haber vermek sanatı değil, göz sahasında körler gibi dolaşmamak gayreti.

Olan oldu, hadiselerin su deposu patlatıldı, seyredelim bun­dan böyle akışı! Bundan böyle hadiseler o süratle akacak ki, fi­kir bile arkalarından kolaylıkla yetişemeyecek. Zaten elveda fikir, muhakeme, tahlil, terkib, insan ve mimari devrine! Emir, ku­manda, çığlık, ılıtar, hamle ve karar mevsimine girdik.

Alman orduları Lehistan topraklarında bütün dünyaya karşı resmen harekete geçti. Beklenen ilk aksülâmel İngiltere ve Fran- sanm bir ağızdan Almanya’ya lıarb açması değil miydi? Böyle bit anda Almanları geri çekilmeye davet eden bir ültimatom beııce müthiş bir hayret ve garip bir nezaket merakı.

Şato taarruza uğruyor ve şato sahibi kont, beyaz eldivenlerini ellerine geçirmiş, eşkiya reisine nezaket ihtarlarıyla uğraşıyor. Bu hayret ve nezaket bir derece daha ileriye giderse, Hıtlet e açıkça Danzıg’i ve Koridoru teslim etmeğe kadar varmaz mı? Bu takdir­de elbette ki Alman orduları memnuniyetle geriye çarkeder, başta mızıka, haklı olarak dünya fatihi edasıyla Almanya’ya döner ve artık hakikî hedeflen düşürmek için fırsat kollar.

Bence demokrasyaların bu son namus ve haysiyet kozunu kaybetmesine imkân yok. Ben bugünkü 3 Eylül 1939 pazar akşa­mı umumî harbin açılacağına kaniim. Yoksa bazı milletlerin pılı-pırtıyı toplayıp bu dünya yüzünden Merih istikametinde hicreti­ni icab ettiren emsalsiz bir hacalet günü doğacaktır.

Bence olan olmuştur.

                                                                                                          1 Eylül 1939

İşte!

Dünkü sabah gazetelerinde, Tass Ajansı’ndan naklederek Anadolu Ajansı’nın verdiği şöyle bir haber vardı:

Sovyet Hükümet Reisi Molotof, 31 Ağustos tarihli yüksek Sovyet

içtimaında dedi ki:

“Stalin, Almanlarla anlaşmak suretiyle, garbî Avrupa politikacı­larının Almanya ve Sovyet Rusya’yı birbirine ezdirmek için takibettiği hile siyasetini açığa vurmuş, böylece hedefine ulaşmıştır.”

Molotof’un maksadı, “İngilizlerle Fransızların bize oynamak istediği oyunu biz onlara oynadık!” demek değil mi?

Peki aziz okuyucu, Molotof’un 31 Ağustosta açıkça haber verdiği bu maksadı ben, 29 Ağustos tarihli ve “Bilmece” başlıklı fıkramda aynen göstermedim mi? Ayni günlerde bir takım pat­ron başmuharrirler, “bu anlaşma Almanya’yı zaafa düşürür, sulha yardım eder!” hükmünü vermiyor muydular?

Tam üç gün sonra, tahminî Alman yürüyüşüyle ve tefsiri hü­kümet şefi ağzıyla teyid edilen muhamre ne buyurulur?

Hayır, benim maksadım kendimi medih değil, zemmetmek. Görüşlerimdeki sıhhat, hiçbir fevkalâde meziyet ifade etmez. Yal­nız hadiseleri muğlâk ve girift plânda göremeyenlerle aramda bir küçük fark arzeder. Göz sahiplerini gördükleri eşyadan dolayı tebrik etmek değil, takma cam gözlü körleri, oynadıkları açık­gözlülük rolünden dolayı utandırmak gerek.

Buğun de sis arkasından görünmeğe baslıyan şuduv kı Ruslar, Almanya ile ful i iuifaka ve Avrupa demokrasyasma karsı Alınan­larla aynı safta döguşıııeğe doğru gidiyor.

2 Eylül 1939

Büyük Ütopya

Rakkas kolu orta yerde duruncaya kadar nasıl sağa sola bir hayli gidip gelirse, insan idrâki de biı şeyin objektif kıymet hükmünü teshil edinceye dek, ifratla tefrit arası, boyuna yalpa vurur.

Nitekim şehirleri sileceği, kıt’aları yutacağı, insanları sinekler gibi avlayacağı hikaye edilen yem silâhların, umulduğu derecede azametli bir kudrete malik olmadığını, yem lıarb göstermeğe başladı.

Yeni silahların azametli kudreti, belki ayııı cinsten aletlere sa­hip olmayan, onları körletmeyi bilmeyen geri milletlere karşı tes­lim edilebilir. Yoksa silah gücü tevazün ettikçe onların kendi kendisine körleştiği ve nihaî bir iş göremediği, tecrübe sahasında meydana çıkacaktır.

Baskın esasına dayanan yem silah umacıları, bir haftadır Garb devletleriyle Almanya arasında müessir bir rol oynayabildi mi? Berlin, Paris ve Londra’da ışıklar ayın saniyede söndürüldü ve korkunun geçtiği saniyede tehlikenin geçtiği ilan edildi. Varşova hastanelerini bombalayan Alman tayyarelerine karşılık Ingiliz tayyareleri, Kıl [Kıel] kanalındaki zırhlıları bombaladı ve iki ta­rafın da tayyareleri, dâfi topların ateşi üstünde kebap olmadan savuşup gitti,

Borjiya’lar zehir mütehassısı oldukları katlar panzehir müte­hassısıydılar. Fen dünyası da kendi çerçevesi içinden kaç ıcad bahsederse o kadar çare gösterecektir. Omuı içindir ki fen dün yası çocukları, her icadın mukabil bir icadla battal edildiğini gö­re göre, neticeyi Adem Baba an’aııesi kahramanlıkla arayacaklar ve yeni silahlar edebiyatına büyük bir ütopya gözüyle bakacak’ hırdır.

Delikli demir çıktı, merdlik bozuldu,

Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

diyen Köroğlu müsterih olsun ki herhangi bir alete insan parma­ğı değdikçe kumanda eden ruhtur. Dava, makineye kendi boyun­dan üstün bir hüviyet vermekte, onu Allahlaştırmamakta. Al­lah’ın hakkım Allah’a, Kayzerin hakkını Kayzere verelim!

10 Eylül 1939

(Çerçeve, s 204-5)

Dünya İhtilali

Hadiseler peşin hükümlerimi o tarzda gerçekleştirmeğe başla­dı ki artık teşhislerimin vakıalara mutabakatını kendi kalemimle işaret etmekte mazurum. Mutabakata okuyucularım dikkat eder ve gıyabı tasdikleriyle beni lutuflandırırlarsa ne âlâ.

6 ay evvel, bütün Türk muharirlerine rağmen ve 1939 sonba­harı kaydıyla harbi muhakkak gördüğümü yazdım. 1 Eylül 1939’da harp patladı.

Rus-Alman anlaşmasını herkese zıd bir tarzda tefsir ettim. 3 gün sonra beni, Sovyet Başvekili Molotof’un resmi ağzı teyit etti.

Bundan tam 14 gün evvel 4 Eylül tarihinde Son Telgraftaki yazım şu teşhis cümlesiyle bitiyordu:

Bugün de sis arkasından görünmeğe başlayan şudur ki Ruslar, Almanya ile fiili ittifaka ve Avrupa demokrasyalarına karşı Al­manlarla ayni safta döğiişmeğe doğru gidiyor.

Ve işte Ruslar, benim de tahmin etmediğim kadar kısa bir za­man sonra, Alman orduları Lehistan’ın mukavemet belkemiğini kırar kırmaz Polonya’ya yürüyüverdiler. Polonya’nın tamamiyeti büyük Garp demokratlarının kefaleti altında olduğuna göre şim­dilik Rus ekalliyetinin himayesi gibi bir mucip sebeple yapılan bu yürüyüşü, bakalım demokratlar harp sebebi kabul edecekler mi?

Bence, dünya ikiye bölünüyor

Demokratik ve kapitalist klasik rejimler bir tarafa, fasi.si, ko­münist ve modern olmak iddiasındaki rejimler öbür laraia.

Ne oluyor ?

Bütün ıçtinıaî, İktisadî, ruhi ihtilaflarıyla ikiye bölünen dün­ya, eşi menendi görülmemiş biı ana baba gününe doğru gidiyor. Eskimoların bile dışında kalamayacağı bu kıyanım ismi, dünya ihtilalidir.

Avrupalı Olmamak Şerefi

Yazılarıma karşı alâka duymak lütfunda olanlar bilir ki kafa­mın merkezî bir tarafı Asyacılıktır.

Asyacı olmak da ne demek mi?

Bu, kitaplık mikyasta bir koca dava! Fakat ben bu davayı bir iki basit cümle çerçevesi içinde özleştirmekten korkmayacağını.

Benim kafamda Asyacıhk, eski Yunandan ben seyrim, istiha­lelerini bildiğimiz Avrupa medeniyeti dışında ve ona rakip ayrı bir medeniyet tasavvurudur. Bütün peygamberlere ve ruhi feno­menlere yataklık eden büyük Asya, şenliği tükenmiş mazisiyle olduğu kadar, onu zenginliklere boğacak şahsiyetli ibdaların da­vet edeceği istikbaliyle de ayrı ve tam bir varlıktır. Benim gözüm­de Avrupa medeniyetinin Asya’yı esir eden zaferi, müsbet bilgiler manzumesinden başka bir fevkaladeliğe malık değil. Ayııı Avru­pa, büyük filozoflarının pekâlâ bildiği ve acı acı şikayet ettiği gi­bi, ruha ve ruhun namütenahi derin tekevvün alemine yüzde yüz yabancı. Avrupa’nın bugün içinde yaşadığı hercümerci de, madde dünyasıyla ruh alemi arasında artık tamamiyle kaybedilmiş bir muvazene sebebinde arayalım! Bence Asya’nın bugünkü sefaleti nasıl geniş mikyasta bir madde ihmalinden başka bir müessire bağlanamazsa, Avrupa içtimai hailesi de aynı mikyasta bir ruh kifayetsizliğinden gayrı bir sebebe irca edilemez. Bir taraftan Asya, müsbet bilgiler manzumesine ve madde âhengine, öbür taraftan da Avrupa, girift ruh ilimlerine ve büyük imanlara hasret çekedursun, bugünkü vaziyet Avrupa’nın, sargıları çözülmüş kangrenli bir yara halinde inhilâlini ilâna kalkmasıdır.

Şimdi Avrupa’ya dışından baktığımız zaman orada, ezel! ve ebedî iman, irade, ahlâk, nizam, gençlik, huzur ve şevk kıymet* leri yerine, şüphe, uyuşukluk, hile, karışıklık, ihtiyarlık, rahat­sızlık ve kasvet âfetlerinden başka bir şey göremiyoruz.

Tarihleri, doğuşları ve ruh mayaları bakımından Avrupa ca­miasının dışında olup da kendilerine yeni, köklü ve şahsiyetli bir tekevvün arayan milletlerce bugün, Avrupalı olmamak şerefini haykıran bir gün.

Kendi hesabıma diyorum ki, Avrupalı olmamanın şerefi bana yeter!

28 Eylül 1939

(Çerçeve, s. 31 -32)

Tahtına Geçen Ruh

Makine ve madde terakkileri, 19. asrın ikinci yarısında kor­kunç derecede yükselip, 20. asrın başlarında, insan irade ve tahak­kümünden kurtulacak, sıyrılacak kadar istiklâl ve ihtilâl belirtme­ye başladı. Bu hâl, bir aralık büyük cemiyet güdücülerini ve fikir adamlarını, yüreklerine indiresiye yıldırdı. Öyle ki, başarıcı kudre­tini yalnız ruh planında besleyen insan, kendi öz keşiflerine ve öz eserine mahkûm sanıldı. Âdeta, büyük ruhî kuvvet, eski kahra­manlık ölçüleri, vahşilere has bir değer bilindi. En girift kanunları içinde dünya, tavla zarı kadar küçük ve dört köşe bir madde görü­nüşüne hapsedilmek istendi. Makineyi put ve insanı onun esiri ha­line sürükleyen bu tersine dönmüş mistik, Moskoflar diyarında yo- ğuruldu ve içimizdeki şair ajanları vasıtasiyle de terennüm edildi:

Trum…

Trum…

Makineleşmek istiyorum!…

Yeıu felsefenin en muğlak davası ulan bu mesele, lıeı sevi de mı ve ebedî ruh kadrosu dışında basıl bir mekanik faydasına bağ layıcı, vurdum duymaz ve mankafa bir mezhep tasarruf una geçer gibi oldu.

Oz terakkilerinin denizinde boğulurcasma çırpman, imdat, çığlıkları basan insan aklı, bu gidişte, artık eserine bıı daha ba­kîm olmayacağı, eserini bıı daha ruh prensiplerinin emrine vere­meyeceği vehmim senelerce yaşadı, durdu. Üstelik, en kuyu bed­binlikten daha karanlık bu telakki, kendisine oz nikbinlik süsü­nü vermeyi ihmal etmedi. Fbediyet şevkine bağlı ruh sistemleri yerme, insanın, ölür ölmez, yağından mum ve sakalından keçe yapmaya kadar giden maddeci telâkki, bir de ona, gamsız ve ta­sasız bir hayat neş’esı aşılamaya kalktı, insanı taş devrinden öte­ye kadar ricat ettiren maddeci görüş, kendisini gerçek istikbal ve ilericilik diye takdim etmekten geri kalmadı. Bu telakkinin naza­rında, bedbin, marazî, eski ve geri gerici biz olduk, biz ve bütün ruhçıı sistemler….

Makine terakkileri o halde geldi ki, sarsak ve yatalak bir Av- rtıpalının titrek parmaklarını bir düğmeye dokundurmasıyla ko­ca bir orduyu havaya uçuracak kudreti istihsal edeceğine, âdi bir makine sayesinde insan kalbinin meleklere bile mahrem köşele­rini okuyabileceklerine inandılar. Bütün kuş beyinliler, bu mad­de kudreti önünde, ruh kadrosundan hiç bir tedbirin metelik et­meyeceğine fetvayı bastı. Buniaı; asri küfür yobazları sıfatıyla, es­ki lıam softalardan fazla üremek istidadını gösterdi

Nihayet şu oldu:

Makine ve madde terakkilerinin ruh cevheri karşısında imti­hanını vereceği en zengin laboratuar olarak İkinci Dünya Harbi­nin patlaması… Ruhu ihmal eden maddeci görüşle maddeyi ih­mal etmeyen ruhçıı görüş, insanlığın yarınına tahakküm hakkı­nın kimde olduğunu işte bu laboratuarda göstermeye başladı. Birbirine düşman üc rejim sisteminden her biri, maddenin hak kını tam ödedikten sonra ruhçıı bir metoda bağlanmanın 11e ha­rikalar doğurduğunu ful sahasında gösterdiler. 13u defa makine ve madde terakkileri o kadar yükseldi ki, sadece bu yükseliş yü­zünden, ruh, tekrar eski zafer meydanını fethetti. Ruh, tekrar makinenin ve maddenin sırtına binip onu sevk ve idare etmek hakkını, maddenin azamî terakki haddine yükselmesi ve bu madde yükselince ruha muhtaç olması yüzünden elde etti. Maki­neyi henüz nazariye vasıtasiyle fikir ve ruh fethetmeden, bizzat madde, bizzat kendi terakkileriyle, ameliyede ruhun esiri oldu­ğunu gösterdi.

Binlerce kilometreyi aştıktan sonra pike hücumlarla zırhlıla­rın tepesine mıhlanan tayyareler, karşısındaki insan ve tabiat ma­nialarına bütün külçesiyle toslayan tanklar, idareleri bakımından ne çapta bir ruh kudretine mevzu teşkil ettiklerini kendi ağızla- riyle haykırdılar.

Hele atom ve füze keşifleri?..

Bunlardan ilki, ruhu ve ruhçuluğu öldürdüğü sanılan geri madde keşiflerini ruhun intikamı hâlinde ve bir solukta yok ederken, öbürü, avlayana ve avlamayana, feza insanının nasıl bir ruhçu metod sayesinde havalanabileceğini apaçık ilân etti.

Netice:

Makine ve madde, kendi öz terakkileri sonunda tekrar ruhçu- luğun şanlı kapısını açtı; ve bu kapıdan yeni bir dünya doğuşu­nun şafağına ait ilk pembelikler sızmaya başladı.

(101 Çerçeve 2, s. 50-53)

Konuşmalar

Dedikleriniz nasıl oluyor da aynen çıkıyor?

Dört esaslı ve en büyük ehemmiyeti hâiz hadise üzerinde, dediklerimin aynen çıkışını şöylece hülasa edebilirim:

1939 Eylülüne kadar tek başıma harp olacak diye iddia eden muharrir bendim. 1939 Şubatından başlayarak, dışardan ge len tamamen mâkûs cereyanlara rağmen, emsalsiz bir dünya kıyametine gidileceğini söylüyordum. 1939 Ağustos sonunda Rus-Alman paktı olunca, bunu, bazı başmuharrirler tam bir

sulh müeyyidesi diye gösterirlerken, beıı, harbin “birkaç giııı” meselesi olduğunu yazdım… IJç gün sonra da harp patladı.

Britanya adasının, Fransa’nın sukutundan sonra istilâ edile­meyeceği ve bu yüzden Almanların istilaya teşebbüs etmeye­ceği yolundaki iddiam… Aynı başmuharrirler istilâyı bir arıic günü halinde gösterdiler. Ben, iddianı çıkmazsa, kalemimi kı­rar ve bileklerimi keserim dedim.

Harbin mutlaka Balkanlara geleceği, Balkanlar caddesinden geçmeyince, harbin “çıkmaz sokakta” olacağını iddia edi­şim…

Sovyet-Alman harbi başlamadan üç dört gün evvel, Almanla­rın şark istikametine teveccüh edeceği ve bunun ancak İngi­lizlerle gizli bir uyuşma neticesinde olacağı hususundaki teş­hisim… Bunun da, şimdilik ilk kısmı tahakkuk etmiştir. Öbür kısmını zaman gösterecektir.

Çıkmayan iddianız olmadı mı?

Evet, o da oldu. Meselâ bir hususta tamamen mahcup ol­muşumdur. Fransa’nın o kadar çabuk yıkılacağım tahııım etme­miş, o yolda iddia yürütmüştüm. Fakat bu iddiamın çıkmayışın- dan memnunum. Çünkü her dediği çıkan adam olmak istemem. Çünkü aklın hakkı yanılmaktır. Fransa mevzuunda yanılmak da, akla yakışan bir haldir. Bu yanılmak, bu bakımdan beni teselli et­miştir.

Pekâla üstad, bu iş nasıl oluyor? Bildiğimize göre insanların gaipten haber vermelerine hakkı ve imkânı yoktur?

Evet, bence de öyle… Yalnız bütün insani hedef, ilim ve sa­nat gibi insan ibda hamlesinin başlıca hedefi, “gaibi araştırmak­tan” başka bir şey değildir. Binaenaleyh nisanda, esaslı bir kültür, tecrübe, anlayış ve hesaplayış gibi melekelerin yanında, bir de “seziş” gibi başlıca hassa vardır. İşte ben, şunun bunun arada bu “kehanet” diye vasıflandırmaya kalkıştığı buluşlarımı, insan had ve imkânına riayetten ayrılmadan bu hassaları kullanarak elde ettiğime kailim. Fakat bu mevzuda söyleyeceğim en dikkate lâ­yık söz, büyük Fransız şairi Rimbaud’nun “sanat, gaibi keşfet­mektir” düsturu tarzında, politikayı bir sanatkârın İçtimaî ve si­yasî hadiseler üzerindeki duyuş ve görüş vazifesini böylece ihtar etmektir. Yoksa, gündelik politika tekerlemeciliği, sanatkarın ul­vî faaliyetine yakışmayan bir iş olduğu kadar, benim de işim de­ğildir.

(Konuşmalar, s. 34-35)

3

Derin Tarih

Kısas

Kısas

Asırlardır, belki dört-beş asırdır, içine hapsedildiğimiz mane­vî bir zindan var… Son dört-beş asrın hesabını, her an bu manevî zindan rejimi bir kat daha ağırlaşmış olarak, böyle bir ha­pis haline irca edebiliriz. Asırlardır zindandayız! Neyin, hangi ha­lin zindanıdır bu?.. Bir türlü hakikate ulaşamamanın, olamama­nın, dünyanın en şaşaalı oluşundan sonra, o oluşun aşkını kay­betmenin, birtakım hayallere kapılmanın, yapamamanın, edeme­menin, erişememenin, üstelik erişmekten alıkonulmanın muaz­zam zindanı… Bu hali bir köylü bile anlar.

Evet, üç-dört asırdır, en kuvvetli karakteriyle 150 senedir, en bariz ifadesiyle de 50 yıldır, kısaca ve topluca, Tanzimat’tan bugü­ne kadar, bir manevî zindan içindeyiz. Sanki gözlerimizi çıkar­mışlar, yerine, uydurma bir dünyanın çizgileri nakışlı, takma göz­ler takmışlar.. Biz yalmz onları görmeye memuruz; dışarıyı göre­meyiz, bu zindanın zarını yırtamayız. Her gün bu zarın üstüne bir zar daha çekilir ve biz böyle gideriz!

Bu zindanı açmanın, bu zindanın kapısını aralamanın tek ça­resi; bize onu hediye eden, bir külah gibi giydiren sahte kahra­manları anlamaktır. Sahte kahramanı anlamak için de gerçek kah­ramanlar üzerinde bir fikir sahibi olmamız lazım….

Her ferdin içinde, şuurlu veya şuursuz, hesabı görülmüş veya görülmemiş bir kahramanlık ideali, rüyası, hasreti yatar. Her fert keııdi dünyası icıııde bir kahraman arayıcısıdır, nefsinde ve lıarı cıııde… Her meslek ıçıııde, o mesleğin sahiplerince kahraman zannedilen tipler vardır. Mesela boksöre sorarsanız, onun ¡çın kahraman Mehnıecl Alı… Madde kuvveti bızıın için değersiz, ama, bu adam bugün bir vuruşla çökerttiği, birtakım medeniyet ve kuvvet taslayan insanları iman kuvvetiyle yendiğini söyleyecek kadar kahraman… Asıl kahramanlığı burada… Bir futbolcuya so­rarsanız, kahraman clıye size en iyi şut çeken adamı gösterir. Ken­di mesleği içinde kahraman odur onun için… Her meslekte boy le… Politikacı ne kadar adam toplar, kandırabilirse başka politi­kacılar nazarında o kadar kahraman… Doktoru böyle, sanatkârı böyle, hepsi böyle….

Kahraman, ufak telek mesleki faaliyetler içinde onu aşmaya, sınırlarım geçmeye başlamış insanda tecellisini gösteriyor. Ora­dan seziyoruz ki, derecenin üstüne çıkmak cehdiyle başlıyor, işi nin ufuk noktasına varabilmeyi insan, kahramanlık sayıyor. Nite­kim Türkçedekı, “Her yürekte bir arslan yatar” tabiri, kahraman­lık iştiyakının ne güzel ifadesidir! Çünkü arslan hayvanların kah­ramanıdır.

Şimdiye kadar, aslında tepesi Arşa kadar yükselen kahraman­lık dağının eteklerine ait bir takım kırıntı tecellilerden, tezahür­lerden bahsettik. Çocuğa dikkat edecek olursak, kahramanlık iş­tiyakının onda ne kadar büyük olduğunu görürüz. Çocuk, belki bir çok şeyi, şuurunun birtakım basit bilgilerle kararmaya başla­masından evvel sezen üstün idrak… Böyle diyorum çocuğa… Ma­sallar nedir çocuk için? O, bu basit, sınırlı, rtrl âleme kıymet ve­remez, olmazların aleminde yaşar. Annesinden, dadısından masal dinlerken, seccadeler havada uçar, bir kutuptan öbür kutba atlar. Balonunu uçururken bile göğe çıkmaya namzet görür kendisini,..

Gerçek kahramanlığı anlamak için insan ve cemiyete köklü bir anlayış, bir görüşle bakabilmek lazım… Bu alem, içinde yaşa dığımız bu alem, bizim tasavvuf görüşümüze eş olarak, birtakım zıtlann ahengi içinde tek yolu tefrik edebilmenin imtihan çerçe­vesi… Bir çok zıtlar birikiriyle muharebe halinde; ışık karanlıkla, ulviyet süfli ye t le, bela saadetle, hastalık sıhhatle ve nihayet lop- yekim yokluk, adem, varlıkla, vücutla. Göğü tarayan sayısız, yüzbinlerce projektör gibi insanoğlu yolunu arıyor fezada, yani manevi alemde… Hudutsuz arayış… Yolun tek olduğu hissi her­keste mevcut., o insan! bir bedahet; fakat hangisi? Bu ebedi arayı- cılık içinde kahraman, bizi talib olduğumuz yola yaklaştırandır. Ondan verdiği haber nisbetinde kahraman…

Sadi’ye sormuşlar: “İnsan nedir?” Cevabı: “Ye/? katre-i hünest ve hezat endişe”… Yani tek damla kan ve sayısız kaygı, endişe… Eski Yunan hakimlerinden Solon’a da soruyorlar, “İnsan nedir?” diye… O da, ‘İnsan bir arızadan ibarettir” diyor, yanı bir ipliğin üzerindeki ilmik gibi bir şey… Çekince iplik dümdüz… Bu iki gö­rüş de insanı tam ifade kuvvetinde değil.. Sadî’de daha derin, fa­kat o da ıstırap cephesiyle insanı ele alıyor. Öbürü sadece yokluk tarafından görüyor. Herşeyde olduğu gibi biz kendi öz kaynağı­mızdan alıyoruz insanın tarifini ve memuriyetini…

Kur’an’da Allah diyor ki:

“Ben insanı eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım!

Ne muazzam emanet!… Yine Allah bu büyük emanet için:

“Emaneti dağlara taşlara teklif ettik, istemediler, çekindiler, al­madılar; insan ki, zalûm ve cehûldür, kabul etti! ”

buyurur. İşte bu kadar büyük bir emanetin sahibi olan insan, ona sadakatten uzaklaşınca Kur’an’ın tabiriyle “belhüm adal” (hayvandan aşağı) olur.

Uykuyu ararken gözümüzü, göz kapaklarımızı kapattığımız zaman, nasıl bir takım renkler, pırıltılar görürsek, bir iç alemin haberini alırsak, hepimiz sezeriz ki, biz tepeden inme gelmiş de­ğiliz. Yani varlığa bu dünyada başlamış değiliz… Bir hatıra ışığı, içimizde bir oluş hatırası… Bu ruhumuzdur. Onun için, “vatan muhabbeti imandandır,” ölçüsü var dinimizde… Asli vatan bu toprak ve bu dünya değil!.. Sanki biz, muazzam yükseklikten, meselâ Himalaya’nın milyon kere yüksekliğinde bir dağdan, da­ğın tepesindeki billür köşkten dağın eteklerine indirildik; ve işte bütün meselemiz şimdi bulunduğumuz etekten o dağın zirvesine tekrar tırmanabilnıck…

Bu, tasavvufun büyük davası., bvet, bu dağın eteğinden, göklerin bile kaybolduğu, kuruş kadar küçük göründüğü bu eteklerden bu kuyu gibi eteklerden, ruhumuzun vaktiyle saadet alemi olan o büyük vatana, dağın tepesindeki bil­lur köşke çıkmak memurıyetındeyiz. Bunun için yaratıldık ve bu ­nun ıçııı Kuran bu dünyaya “esfel-i sâfılîn” diyor.

Şimdi; bu ölçülere göre kahraman, her sahada ve bütün hare­ket tecellilerinde üstün varlığa, üstün oluşa yol açan, kendisini ve cemiyetini aşan, insanı ve cemiyeti yoğuran ve nefslcrmi aşmaya davet eden, zamanı delen ve mekânı yırtan, hamle örneği üstün insan…

Bir şiirimde, üçer heceli iki mısra var: “Gaye tek/Ölnıemek”… Bu, formül diye ele alınırsa, bu dünyada, bize düşman olan ide­olojiler de dahil, hiçbirinde gavenm başka türlü olmadığı görülür. Herkes ve herşey ölmemeyi, ölümsüzlüğü arıyor. Mısır’da, kaide­si gayet oturaklı ve geniş, ucu sivri ehramları zamana mukavemet etsin diye yapan Firavunlar da ölümsüzlüğü arıyorlardı ama bu­lamadılar. Çünkü mimaride mukavemetin şaheseri olan ehramla­rı bile zaman, bir kurşun kalem gibi yontuyor. Bir sabun gibi eri­yecektir onlar, zamanın avuçlarında… Dava, gerçek ölümsüzlüğü bulmakta…

Bu başlangıç sözlerimden sonra kahramanı sınıflandırabilıriz. Kahraman üç sınıftır. Maddede, yalnız maddede kahraman… Ma­nada, yalnız manada kahraman… Hem madde ve hem manada kahraman… Üstün sınıf ııçüncüsü… Herşeyi birden toplayan ve davasını en üst manalardan alıp cemiyete nakşeden, kazıyan… Bir de umumi kahramanlar serisi arasında iki sınıf çıkıyor karşımıza: Biri mutlak kahramanlar, peygamberlerdir; baştan başa bütün peygamberler… Nisbî kahramanlar da, insanoğlunun tarihim de­ğiştirmiş, yepyeni ideolocyalar bina etmiş, muazzam eserler ver­miş, maddeyi ve manayı fıkırdatmış bile olsa, Allah’ın teyidiyle gelmeyen adi insanlar… Cemiyetinin üstüne çıkabilmesi müm­kün, en ilen ınsan bile nisbî kahramandır.

Kahraman nasıl olur, tıasıl olmalıdır?

Mutlak kahramanlardan en büyük dort tanesini zaman sırasıy­la -kıymet sırasıyla değil-, göz önüne alalım: Hazret-i İbrahim, Halillullah (Allahın dostu); Hazret-i Musa, (Kelimullah-AIlahla konuşan); Hazret-i İsa, Ruhullah (Allahın Ruhu)… Ve nihayet bü­tün zaman ve mekânın peygamberi Habibullah (Allah’ın Sevgili­si)… Derece, din kültürüne malik olanlarca malum olmak gerekir. En büyüğü, bütün beşeriyetin yaratılışının sebebi, kâinatın Efen­disi… Ondan sonra ikinci Hazret-i İbrahim, Üçüncü Hazret-i Mu­sa, dördüncü Hazret-i Isa… Bu kıymet derecesidir. Bunların ha­yatlarına, çok kısa, bir kartpostala bakar gibi göz attığımız zaman, mutlak kahramana ait büyük edayı, gözümüzü yakarcasına he­men seziyoruz.

Hazret-i İbrahim’den başlayalım: Babası heykeltraştı; put hey­kelleri yapardı. Kendisi daha genç çağında, fakat daima vahdani­yet meşrebinde… Bir gece gidiyor babasının dükkânına; ne kadar put varsa hepsini parçalıyor, bir tanesini bırakıyor. Sabahleyin ba­bası geliyor.

O baba ki,

Yahu, bu taş parçalarından ne anlarsın?”

denildiği zaman hiçbir cevap veremiyor, fakat alışkanlığında de­vam ediyor. Babası heykelleri kırılmış görünce çağırıyor oğlunu…

Ve soruyor:

Bu heykelleri deviren, kıran kim?”

Cevap:

“- işte şurada gördüğün heykel!”

Ve bıraktığı heykeli gösteriyor.

“- Nasıl olur, diyor babası; bir taş parçası öbürlerinin kafasını kırsın, böyle yere devirsin, hangi kuvvetle?,.”

Yahu, sen bu heykelin şu heykelleri kırabileceğine kaani değilsin de, sonra nasıl bunlara ilah gözüyle bakıyorsun?”

diyor Hazret-ı İbrahim… işte kahramanın verdiği ilk vahdaniyet dersi… Arkasından bildiğiniz büyük mucize. Nemrud onu ateşe at ve o, ateşin içinden iner ve büyük davasına yönelir İkimi bıı kahramanlık levhası…

Hazret-i Musa’daki levha büsbütün göz kamaştırıcıdır. Evvelâ “yed-ı beyzâ”, beyaz el… Koyııundan çıkardığı nuranı beyaz el… Ve elindeki asa… Her peygamberin mucizesi kendi devrindeki hü­nere, marifete göredir. O devir, Firavunların devri, sihirbazlık devri… Firavun onu imtihana çeker. Sihirbazları toplar, birtakım ipler atarlar yere, ve bunlardan her biri bu yılan olur. Musa asası­nı yere bıraktığı gibi asası bu ejderha olur ve bütün yılanları yu­tar. Nihayet aynı asa, bir vuruşta denizi ikiye böler, iki duvar ha­line gelen su ve büyük geçit… Israiloğulları “arz-ı mev’ud”a gidi­yor, vaadedilen toprağa…

Burada bir an duralım ve diğer iki peygamberi biraz sonraya talik edelim. Batının ve Doğunun, aşağı yukarı tarihe giriş devir­lerinden işi ele alalım. Eski Yunana baktığımız zaman, mitoloji de­diğimiz çerçevede, hani onların sahte tanrıları, yarı ilahlar var ya, bütün bunları bir cemiyet içinde kahramanlık hasretinin icadı di­ye görüyoruz. Serapa yalan ve uydurma, fakat bir kahramanlık iş­tiyakının hasretinin ifadesi… Onlar Atina’da Olemp denilen bir dağda otururlar; ve birbirleriyle çekişir, didişirler… En adi insan­lar gibi… Buna rağmen inanılır bunlara…

Rcel âlemde, tam reci alemde ilk fikir kahramanlığını Sokra- teste görüyoruz. Yine eski Yunanda… Elinde bir asa vardır ve o, kavminin mitolojik kahraman müsveddelerine inanmaz, yanı sah­te tanrılara… Her rastladığı adamın önüne asasını diker ve yol vermez:

Dur, söyle! Sen kimsin, niçin yaşıyorsun, yaşanmaya değer tarafı nedir senin hayatının?.. Nereden geliyorsun, nereye gidi­yorsun, ne düşünüyorsun? Senin bir çift öküzün var, onlara ait bir terbiye sistemin var da, niçin çocuklarına yok? Nasıl bir cemi­yet özlüyorsun, inandığın tanrılar sana ne verebilir?”

Ve Sokrates cemiyetini rahatsız ediyor. Daima büyük fikir adamları cemiyetlerini rahatsız etmişlerdir. Kahraman kabul edi­linceye kadar… Onu ölüme mahkûm ediyorlar. Bir müdafaası var Apoloji do Sokrat [Sokrat’ın Müdafaası] isimli… Bugün Garp kül­türünde hemen her aydının ezbere bildiği, şarkı gibi bir müda­faa… Ve cidden kahramanlık eseri…

Hakimlere der ki, Sokrates:

Ben artık gidiyorum, ölüme gidiyorum, sizin kapkaranlık zannettiğiniz bir aleme gidiyorum! Siz de aydınlık gördüğünüz bir dünyada kalıyorsunuz! Ama hangimiz daha hayırlı bir varlık alemi içindedir?; bunu ancak Allah bilir!”

Ve ilave eder, der ki:

Bu dava benimle bitmeyecek, daha kimbilir ne güne kadar, ne Sokratlar yetişecek ve hepsine aynı ölüm nasip olacak…”

Sokrates tek çizgili bir kahramandır. Dedik ya; maddede, ma­nada, hem madde ve hem manada iş… Sokrat fikirde kahraman­dır. Fikri, yakıcı ve işleyici fikir, yani cemiyete sarkacak kadar ya­kıcı ve işleyici…

Romada Herkül, eski Çin ve Hint’te, kendi tasavvurları olan birtakım yarı ilah kabul ettikleri kahramanlar hep aynı iştiyaktan doğuyor.

Bir îranlı şair, büyük şairlerden biri “Maksûd tüî, Kabe vü büt- hane bahane” der. Yani “Murad sensin, Kâbe de puthane de baha­neden ibaret…” Bu mısra, İslam! bir ittika hissiyle söylenmemiş­tir. Haşyet ve dikkati eksik… Çünkü biz, Kabe’yle puthaneyi bir araya getiremeyiz.

Maksut daima kahramanlık, o da Allah yolunda yüceltmek, ama yol bir… Dava onu bulabilmekte…

Tarih boyunca gidelim:

Romada Jul Sezar… O da madde kahramanı; fakat manadan bir hissesi var. Alplerde barbarlarla yaptığı muharebede, bir kü­çük abide üzerinde olanca karakteri görülür:

Geldim, gördüm, yendim!..”

Ve Roma’ya dönerken bir harap köy görür ve der:

Roma’da ikinci olmaktansa, bu köyde birinci olmayı tercih ederim!”

Arkasından Mark Orel… Marküs Orelyüs [Marcus Aureiıus] Faziletli İmparator… Mark Orel bugünkü Batı medeniyeımiıı -şu Batıcıların bilmeden mütemadiyen tekrar ettiği Batı medeniyeti­nin- eıı büyük ölçülerinden birim koymuştur. Sırası gelmişken söyleyelim: Bizde Batı savunucuları Batıyı bir köylüden daha a2 bilenlerdir. Bir köylü, bir ampul gördüğü zaman kafasında Batı marifeti diye birşey teşekkül edebilir; veya ‘‘kara vapuru11 dediği bir tren gördüğü zaman… O, köylü kafasında teşekkül eden Batı marifeti, Batıcılık simsarlarının kafasındaki Batının hakikat m dan daha doğrudur. Benim bir teşbihim: Hastanelerde muzahrafat dö­ken bir takım hademeler vardır. Onlar da doktorlar gibi beyaz gömlek giyerler ve köylerine gittikleri zaman doktor geçinirler. Halbuki işleri tükürük dökmek… îşte bizim memlekette Batı da­vasının naracıları, o tükürük hademesinin doktorluktan anladığı kadar Batıdan anlarlar.

Batı kendi kendisini tarif etmiştir Der ki: ben Yunan aklından, Roma nizamından ve Hıristiyanlık ahlak ve hassasiyetinden iba­retim ve ismim Greko-Latin medeniyetidir. İşte Roma nizamım Mark Orel, bir cümlesiyle bakın ne güzel izah eder.

Bir gün Senatoda ona biri:

“- Bu bir teferruattır, der; uğraşmaya değmez.”

O da şu cevabı verir:

Çizmemde bir çivi eksik olsa, Roma medeniyet bütünü ye­rinde değil demektir.”

Bu ibare, ufuklar boyunca Batılı kafalarda yazılır. Ama, nasıl herşeyin, her mezhebin, her kolun, her yolun arayıp da bulama­dığı hakikat Islâmdaysa, bunun da ruhu Islâmda…

Hazret-i Ali diyor ki:

Parça, bütünün habercisidir!”

Ronıa’nm karşısında birdenbire Hazret-i İsa’nın hak dininin tecellisini, hak dinin Roma medeniyeti karşısına çıktığım ve onu tek nefesle mum gibi eritip yok ettiğini görüyoruz.

(Sahte Kahramanlar, s. 18-10)

Felix Culpa

Bu Latince tabir, bizim sahte kahramanlarımızın ve köksüz ıs­lah hareketlerimizin içyüzünü ifşa etmesi bakımından bir şahe­ser… Onda, muhtaç olduğumuz idraklerin en büyüğüne yol açan bir anahtar mefhum değerini buluyoruz. Lügat mânâsı, mesut cürüm, alkışlanan hatâ, kutlu suç gibi bir şey… Eski Romalı, bu tabiri, dışından mes’ut gibi görünüp de iç yüzü felâketli işler hak­kında kullanıyor. Evet, eski Romalı, bir hadisenin dış yüzünde kalmayıp iç maktalarına kadar işleyici bir göze malik… Bunun için icad etmiş zaten bu tabiri… Böylece, daldaki meyvenin kökle alakasını şart koşucu oluş kanununu, yoksa illetli kök üzerinde­ki ağaç dalına yapışık iğreti meyveden hiçbir hayır gelmeyeceğini pek güzel belirtmiş…

“Felix Culpa”yı gayet açık bir misâle kavuşturmak için, yedek parçası, muharrik kuvveti, hatta ham maddesi dışarıdan gelen bir fabrika düşünelim: Bu fabrika, kurulduğu memleket hesabına, dış cephesi mübarek bir cinayetten başka bir şey değildir.

Bünyeye uymayan, bünye içinden gelmeyen ve İktisadî, İçti­maî, ruhî, siyasî ana dayanağını bünyede kurmamış olan her ıslah hareketi bir Felix Culpa’dır.

Tanzimattan bugüne dek, devrim, verim, eser, nizam adına ne yapılmışsa hepsi birer Felix Culpa…

Mağrur, fakat hakikatten mahrum Felix Culpalarla ezmeye ça­lıştıkları mahzun, fakat hakikatten her şeye malik şahsiyetimizi müdafaa etmek için bu anahtar mefhum en büyük silahlardan bi­ridir:

Eseriniz topyekûn, alkışlanan suçlar tablosundan başka bir şey değildir!

(101 Çerçeve 1, s. 93-94)

Nefs muhasebelerinin ve murakabelerinin en alaka çekici tipi Paskal’dır, Paskal isimli Fransız mütefekkiri… Bu adam akılla, yi­ne lmam-ı Gazalî gibi, aklı gere gere, öyle bir yere gelmiştir ki,

Peygamberlerden başka eteklerine yapışılacak İliç kimse olmadı ğım, dünyan m belki en büyük ınülelekkırı sıfatıyla anlamı* ve tespit etmiştir.

Paskal görülmemiş bir delıa.. 9 yaşında bazı riyaziye kanunla rmı keşfetti. Pıekos dedikleri, vaktinden evvel ınkışal etmıs bir yaratılış… Bir gün, kendinden geçercesine bir vecd haline düşü­yor. Hatta karanlıkta hır ışık, bir pırıltı gördüğü rivayeti var. Eli­ne kalemi alıyor ve şu meşhur sözleri yazıyor:

Bana Allah lazım, haberini filozofların verdiği değil, Pey­gamberin getirdiği Allah!”

Ve sayıyor, Hazret-ı İbrahim’in, Hazret-ı Musa’nın, İsa’nın is­mini… Oraya kadar gelmiş fikirle… Tam en büyük Peygamberin ismini söyleyeceği yere gelince de, birdenbire susuveriyor. Böyle- ce vapur kalkarken iki santim farkla vapura atlayamıyor ve ebedî kurtuluşa eremiyor. Fakat bakın nereye kadar gelebiliyor1.

Meşhur şair Remfro [Rımbaud] da bunlardan biriydi, o da Arapça aynen “Allalı Kerim” diyerek öldü. Şiiri o hale getirmişti ki, bir tek teşbih yapsa çıldıracağını zannediyordu. İşte cins kafa­lar böyledir; bu halı yaşamışlardır. Eğer kendime cins kafalılık is­nadına imkân olsaydı, ben de böyle büyük bir nefs muhasebesi yaşadım ve onun sonunda şu, şu eserlerimi yazdım, diyebilirdim.

Rönesansa baktığımız zaman… Evet, Rönesans… Belâlı Röne­sans, Garplının akıl hakkı diye kabul ettiği ve akla çıkış yaptırdı­ğı, bugünkü dünyayı elde ettiği Rönesans… Fatih’in İstanbul’u zaptından sonra meydana gelen büyük fikir hareketi, Islâm’ın bi­ze emri olduğu halde, bizim arka çevirdiğimiz Rönesans… İşte o belalı Rönesans… Orada batıl ve kaba taassuba karşı, birtakım fi­kir kahramanları görüyoruz. Brüno [Giordano Bruno] gibi… Ate­şe atılır ve o dakikada papazın kendisine uzattığı putu ayaklarıy­la iter. Keşke hakiki iman adına itse, papazın batılı adına ve haki­ki iman adına itse… Yoksa büsbütün inkâr adına bir itiş değil… Kampanella [Campanella] vesaire… Bunları görüyoruz.

Rönesanstaıı önce Garp, biliyorsunuz, büyük çukura dalmıştır, karanlık çukuruna… Artık papaz herşeydir. Bedahet ölçüsüyle: an laşılacak şekilde papaz bir hırs, menfaat, istismar hırsızı, adeta ilahı salahiyetleri çalmaya kalkan tıp.. Onun tahakkümü, Rönf- sansa, hatta Fransız ihtilaline kadar sürer. Rönesansta ve sonrasın­da, Mikelanj, Leonardo Da Vinçi ve daha nice mana kahramanı…

Madde kahramanlan arasında, Fransız ihtilalinden sonra Na- polyon’u unutmamak lazım. Napolyon’u zaten, bir arada haşr ü neşr olduğumuz gençlere sık sık model olarak gösteririm, aksi­yonda, nefse güvende, cürette, şecaatte, gözü peklikte… Onun da bir küçük fikirciği vardı: Fransız medeniyetini yaymak… Demin dedik ki, fikirsiz madde hareketi ve kahramanlık olmaz. Napol- yon basit bir asker değildir. Eğer askerden ibaret olsaydı, basit ka­lırdı. Napolyon askerlikten büyük içtimai davaya geçmiş, mesle­ğini aşmış bir insan… Bir aksiyon şairi denebilir kendisine… Bu adamın gözüpekliğine bir iki misal göstermek hem konuşmamızı renklendirir, hem de hepimize en muhtaç olduğumuz dersi verir. Vaterlo’dan evvelki mağlubiyetinde Elbe’ye sürüldü. Elbe’den kaçtı, üç dört kişiyle Fransa’ya ayak bastı. Üzerine koca bir ordu şevkettiler. Çünkü Napolyon şaka değil, bir zıpzıp kadar ama, Pa­ris’e doğru gelirken yuvarlana yuvarlana Uludağ olacak… Yanın­da bulunan yakınlarından Kont dö Montelon isimli birinin hatı­ratında çizgisi çizgisine bütün manzara gösterilir.

Gidiyorduk,” diyor Kont dö Montelon; “Paris’e doğru… Üzerimize bütün bir ordu geliyor! Ne yapabiliriz birkaç kişi? Hiç hesabını sormuyorduk. Ona güvenimiz vardı… Gidiyorduk!”

Yolda birdenbire karşılarına gelen ordunun öncülerini görü­yorlar… Şimdi, bakın, burada aksiyon adamı, teşebbüs adamı, hamle adamı nasıl hareket eder? Cürete bakınız; karşısında ken­disini tevkif etmeye, yahut öldürmeye gelen ordunun öncülerini görünce, hemen “Yaklaşın, yaklaşın, yaklaşın!” diye emir verme­ye başlıyor. Tabii, asker eski imparatorunu emir verir görürken ne yapabilir? Bir an donup kalıyor. Bir teğmen zuhur ediyor.

Daha üstünüz gelsin, yüzbaşı, binbaşı, albay.. .”

Nihayet bütün Öncü kıtalar yaklaşıyor. Napolyon bir taşın üs­tüne çıkıyor ve şu sözü söylüyor:

Fransız askeri! Yüzündeki yara işaretlerinden, ayağındaki çarıktan bilmem nerene kadar benim eseninsin! Sen mağlubiyet­lerin pıhtılaşmış numunesiydin; ben seni dünya galibi yaptım. Şimdi bu vaziyette seni benim üzerime gönderiyorlar! Aranızda İmparatoruna kurşun çekecek kimse, buyursun! İşte göğsüm!”

Ve bir tiyatro aktörü gibi göğsünü yırtıyor, düğmelerim patla­tarak, “buyurun!” diyor.

Şimdi sözü, meşhur tarihçi Mişle’ye [Jules Michelet] verelim. M işle diyor ki:

“- Bir insanda göz bu kadar pek olunca, insan bu kadar gözü kara olunca, iki şeyden bin meydana gelir; ya yüzlere, binlerce kurşunla vurulur, düşer, yahut “hurra imparator!” nidalariyle ba­şa geçer. İkincisi oldu, Napolyon başa geçti.”

500’ler Meclisi isimli Konvansiyon Nüsyonai’den arta kalan, -şöhretli kaatiller meclisi- koca bir topluluğa, yanında iki tane boylu boslu nefer götürüyor. Kendisi kısa boylu; 1.62 m. Ve ne­ferler 1. 80… “Hepinizi tevkif ediyorum!” diyor. Ona hayretle ba­kıyorlar; “Ayağa kalkın!” emrini veriyor… ihtiyatsızca ayağa kal­kıyorlar; “sağdaki kapıdan ikişerli kol, çıkın!”

Napolyon buydu. Bize bu aksiyon zekâsını, kabiliyetini ve ru­hiyatını verecek rehbere ihtiyacımız var. Buna rağmen bu adam, maddeyi bunca fıkırdatmasına rağmen, bir de ideal, ahlak sahi­biydi.

Bir küçücük menkıbesi bize Napolyon’un ruhunu anlatır. Na- polyon’un Marşan isimli bir uşağı var. 1 larp meydanlarında, çadı­rında, her yerde ayağının ucunda yatıyor. Ona güveniyor. Ona gü­veniyor İmparator… Nitekim Seni Helen’de onu takip etti ve çıldı­rarak öldü. Bu adam bu hadde kadar Napolyon’un hizmetçisi, sa­dığı ama Napolyonclan bir bakır madalya bile alamamış… Tek emeli bir teneke madalya olsun, manevî bir mükafaat görmek… Söyleyemiyor tabiî… Bir gün Napolyon bir merasime gidecek… Giydirirken İmparatoru, boynunu büküyor:

Söylüyor uşak, diyor kı:

“- Ben bir bakır madalyaya bile layık değil miyim?”

Cevap:

Hayır; ben sana bir bakır madalya bile veremem! Çünkü ni­şanları, Fransa’ya hizmet edenlere veriyorum; sense benim şahsı­ma hizmet ediyorsun!”

Bir de dönün bizim dünyamıza ve bakın, Türkiye’ye mi hiz­met eden kazanır, şahıslara mı hizmet eden? İşte Napolyon’un ahlak tarafı da böyleydi. Daha ne halleri var bu adamın!… Bu adam o kadar titretti ki, Avrupa’yı, Almanlar çocuklarını, hani bi­zim analarımızdaki umacı misali, Napolyon geliyor diye korku­tuyorlardı.

Almanya üzerinde de müessir Napolyon… Mağlûp da olsa Al­manya daima galiptir. Dünyanın şiir gibi ordusunu kurdu, politi­kasını irade edemedi; ayrı dâva… Orduların kurulmasında âmil, yine Napolyon’dur. Dolayısıyle âmil… Güzel bir menkıbe var, baş­ka bir konferansımda ama, buraya sıkıştırayım: Bir gün Alman or­duları mahvolmuş, bütün Alman ordusu yok edilmek üzere… Bir fedai bölüğüne ihtiyaç var. bir boğazdan geçecek Napolyon’un or­dusu… Boğaz eğer bir iki saat tıkanabilirse ordu kurtulacak. Bir Alman asilini bölük kumandanı olarak seçiyorlar ve maiyetine bir fedai bölüğü veriyorlar. Napolyon’un ordusu yaklaşıyor. Bölük başlıyor ateşe… Mukabele ediyorlar… Bir de bakıyorlar ki, ateş za­yıf Alınanlarda… Ama koca orduyu durduruyor. Ateş gittikçe de yayılıyor. Mükâleme borusu çalıyor Fransızlar… O dediğim asil yüzbaşı alnı bir mendille sarılı ve kan içinde, çıkıyor. Fransız su­bayı bağırıyor:

Almanya mahvolmuştur, Almanya kalmamıştır, bu küçük mukavemetin manası yoktur!”

Yüzbaşının cevabı:

Madem ki biz varız, Almanya vardır…”

Ve ateşe devam…. Hepsi birden ölüyor … Bugün bu isimsiz adam Almanların en büyük kahramanlarından biridir. Halbuki bizde “ben olmasam ne olur, başkaları var!” denir. Kimse demez ki; “ben olmazsam kimse olmaz!” Şimdi Napolyon’a ait fazilete gelelim: At üzerinde geliyor. Bir değirmende oluyor vakıa… De- girmende o subayın ölüsünü görüyor, göğsüne nişanının en büyük rütbesini çıkarıyor, ölü Alınanın göğsüne ta­kıyor. işte, karşılıklı iki kahraman…

(Sahte Kahramanlar, s. 34-40)

Millî Tarihimiz

Büyük Doğu Marşı

Tanrının alnından öptüğü millet,

Güneşten başını göklere yükselt!

Avlanır, kim sana atarsa kement

Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Tanrının alnında öptüğü millet.

Güneşten başım göklere yükselt!

Yürü, altın nesli fatih Oğuz’un.

Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Nur dolu elinden tut kılavuzun.

Fethine çık doğru, güzel, sonsuz’un!

Yürü altın nesli fatih Oğuz’un.

Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun ateşten bayrak!

Babamın külleri sen, kara toprak!

Şahit ol ey kılıç, kalem ve orak,

Doğsun Büyük Doğu, benden doğarak.

Aynası ufkumun ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen, kara toprak.

1938

Oluş

Irkımıza, din tarihlerinde, ikinci insan tohumu Nuh Peygambe­rin oğlu Yafes’e kadar bu çizgi uzatılan biz. Doğu ve Batı hesaplaş­masında topyekûn Doğunun mümessili olduk. Gün geldi., bilerek veya bilmeyerek topyekûn Doğunun mümessili halinde Batı dün­yasını çiğnedik; ve gün geldi, bilerek veya bilmeyerek, topyekûn Doğunun mümessili halinde Batı dünyasına çiğnendik. İkincisi bi­rincisinden sonra oldu, ve bir bitince gayet tabii olarak ilîi geldi.

Doğunun Arap, Fars, Hint ve Çın gibi büyük mümessilleri, belli başlı zaman ve mekânlarda eserlerini verdikten ve durgun güneş altında hamle ve hayatiyet revnaklarını kaybettikten sonra, Doğunun kendi içindeki rakip gelişme cereyanları altında silinip gittiler. Fakat Türk, Osmanlı İmparatorluğu kadrosunda, Doğuyu Araplardan sonra en büyük iş ve hamle planına çekti; bütün da­ğınık kıymetleri, baş ideolocya halinde nefsinde yaftaladı. Böyle- ce Batının ve bütün dünyanın yeni çağından biraz evvel ve biraz sonra, hem taarruz eder, hem de taarruza uğrarken, öz bünyesin­de Doğuyu heykelleştirmış oldu.

Tarihin masal devirlerine ait sırma saçlı hayallerin bön ve ham telkinlerine değer vermeksizin kaydedelim ki, biz Osmanlı impa­ratorluğundan evvel, dünyanın yaratılışından evvelki fezâ gibi, belki başsız ve sonsuz, fakat kalıpsız ve ifadesiz, hususiyle henüz ruhunu kubbeleştirmemiş mücerret bir hareket kaynaşmasından, helezonvari bir akıştan başka bir şey değiliz; ve belli başlı bir me­kâna mıhlı olarak, belli başlı zamanımızı, birkaç küçük örnek bir tarafa, Osmanlı imparatorluğuyla beraber yaşamaya başlamış bu­lunuyoruz.

Orta Asya yaylalarından inen zamansız ve mekansız Bozkurt, Anadolu ırmaklarından birinde su içerken, suda ateş gözlerinin aksini seyrede ede bir söğüt ağacına istihale etti; toprağa, göğe ve güneşe perçinlendi, yepyeni bir ruh ve iman hamulesiyle gerçek zaman ve mekân alemine girmiş oldu. Bozkurt’da, yalnız göğsüne taktığı hassas kalbden evvel, mücerret akış değerinden başka bir mana kıymeti aramayınız!

Ve işte ondan sonradır ki, Batı dünyasını, yıııe gerçek zaman ve mekân kıymetleri içinde ve o kıymetlere doğru toslamaya baş­ladık.

Taarruzlarımız, iki cepheden; biri, kendi dünyamızın gevşek ve dağınık artçılarına, öbürü de rakip dünyanın yine gevşek ve dağınık öncülerine karşı oldu. Bu taarruz, birini kendi nefsimiz­de toplamaya ve öbürünü kendi nefsinde toplanmaya zorladı; ve toplanmalar muvaffak oluncaya kadar sürdü. Böylece Doğu-Batı ayrılışı ve kümelenişi, en keskin hatlarıyla, bizde ve bilhassa boz­gun çığırımızda belli oldu.

Nihayet Kara Mustafa’nın düşman eline düşmüş çadırında sevgilisine mektup yazan ve şâhid olduğu hâzinelerin pırıltısıyla gözleri kamaşan Avrupalı prensin, manasım anlamadan gördüğü şeylere eş olarak, bütün taarruz hamlelerimiz, Viyana önlerinden İstanbul kapılarına kadar yollara serpili mücevher, kırık kılıç kab­zaları, sorguçlar, kürkler, İncili şalvarlar, kırık top namluları, cins at ölüleri, çil yavrusu yeniçeriler kadrosunun taşırdığı bir zemin üzerinde tersine döndü.

Vezir-i Âzam Kara Mustafa Paşa, kaybolan vecdimizin ve doğ­maya başlayan yeni Avrupamn ifşacısı, ilk hazin örnek…

Ufak tefek zaman ve mekân fasılalarıyla tam o ana kadar zafer­le devam eden taarruzlarımız, yine ufak tefek zaman ve mekân fa­sılalarıyla tam o anda kendini bulmaya başlayan Batının karşı ta­arruzları önünde hazin bir müdafaaya inkılâp etti; bu hazin mü­dafaa, zafer günlerinin rüyasını bile görmekten mahrum, ta istik­lâl Savaşma kadar sürdü.

Ve en hazini, bu basit tarih ölçüsü, artık saldıran, boyuna sal­dıran Batının karşısında duyduğumuz apışma ve can havli yüzün­den bir türlü terkip edilemedi, şuurlaştırılamadı, örgüleştirileme- di, sebebe bağlanamadı,

Az kaldı Peygamber sancağını bile düşmana kaptırma duru­muna düşen Vezir-i Azam Kara Mustafa Paşa’dan mahkûmluk akıbeti ve ukdesi terakki ede ede bugüne kadar geldi.

Sebep

Tarihin ezeli karanlığı içinde, pırıl pırıl ışık helezonları çize­rek sadece mackle zeminini köpürtücü mücerret bir hayatiyet ve hareketiyle fezada bir seyyarenin teşekkül devresine eş bir varlık belirten Türk, gerçek ve billurlaşmış tıkir ve ruh dünyasına İsla­miyet’ten sonra girdi.

Henüz bütün kıynıet ölçülerinden uzak, fakat sadece terkip yap­maya memur bir müşaheden gözüyle mahyalaştırahm kı, belli baş­lı bir madde ve ruh zeminine perciuli olarak insan, cemiyet, millet ve devlet halinde müesseselesmermz, sadece İslamiyet’ten sonradır.

İslâmiyet dünyasına girerken, birkaç devre sonra hepsini bir­den maddi rehberliğimizde topladığımız Arap ve Fars milletleri­nin rehberliğini kabul ettik. Olgunlaşmamızın, Osmanlı İmpara­torluğu kadrosunda en dolgun vahidine ulaşır ulaşmaz, İslami­yet’le milli bünyemiz arasındaki mayalaşmanm en olgun aîıengı- ne varmış olduk.

Ve işte, ister kendi muhasebemiz, ister bütün dünya muhase­besi içinden geçerek, yine kendi kendimizi tam muhasebe edebil­memiz için mutlaka örgüleştirtlmesi lazım gelen, çetin bir haki­kate çatmış bulunuyoruz. Şu ki: İslamiyet’le millî bünyemiz ara­sındaki mayalanmanın en olgun alıenge vardığı Osmanlı İmpara­torluğu, fatihlik devresinde, bizim bütün duygu ve düşünce pla­nımızı kuran İslâmiyet kadrosuna kendimizden katabildiğimiz en büyük vahid, İslamlıktan evvelki seciyemize de eş olarak, maddî hamle iş ve hareketten ibaret kaldı. Biraz evvel, bizdcki tefekkür kıtlığım kaydetmiştik.

Maddî h;ımle, iş ve hareket çerçevesinde örnek ve rakipsiz millet olarak temsil ettiğimiz İslamiyet’in, doğrudan doğruya fıkır ve hikmet kutbunda ise, içimizden fışkırarnarnış olan şahsî ruh ışıklarını, kendi bünye şartlarımıza göre mümkün olduğu kadar benimsemiş ve yüreğimize aşılamış olmaktan ileriye geçemiyo­ruz; tekrar edelim, saf ve büyük tefekkür planında bir türlü doğu­rucu, oldurucu, ibda edici olamıyoruz. Bu nokta üzerinde ne ka­dar derınleşsek azclıı.

Islâm yazı çizgilerine Yesarî’nin, İslâm mekân ölçüsüne Si­nan’ın, İslam ses terkibine Dede’nin, tahassüs kumaşına Yunus Emre’mn eklediği yüzde yüz şahsi, millî, hususî unsurlara rağ­men, doğrudan doğruya sâf ve büyük tefekkür plânında ve basit nas ezbercileri, kâtipler, usulcüler dışında, içimizden bir Şeyh-ı Ekber, bir lmâm-ı Rabbani, bir İmâm-ı Gazalî fışkırmayışını, ob dum olası saf ve büyük tefekkür mevzuunda tam bir yetkinliğe varmamış olmaktan başka hiçbir türlü ifadelendiremeyiz.

Hüküm: Kendimizde İslâmiyet’i ve İslamiyet’te kendimizi bul­duğumuz en yüksek muvazene ânında bile, bir taraftan maddî hamle, iş ve harekette, öbür taraftan da zevk, hissi idrâk ve mizaç­ta, birinci; saf ve büyük tefekkürde ise ikinci kaldık.

İslamiyet’i tam bir nas ve hazmediş hüneriyle derimizin üstü­ne ve altına geçirdikten sonra, bize başlangıçta rehber olmuş, fa­kat peşinden maddî hareket çerçevesinde rehberliğimiz altına gir- miş Arap ve Fars milletlerinin asırlarca sarf ve nahiv esaretine düşmemiz ve bir türlü içerden dışarıya doğru kendimizi muhase­be edemeyişimiz, yalnız ve yalnız saf ve büyük tefekkür planında ikinci olmak ve bundan kurtulamamak hikmetine bağlıdır.

Dünya çapında bir Türk mütefekkiri doğuramamış olmak na­sibi -ki, ezelde Bozkurt’un bize geçit gösterdiği saniyeden şimdi şu satırları okuduğunuz saniyeye kadar, oluş çilelerimizin tek müessirini teşkil eder- tamamıyla anlaşılıp çerçevelendiği zaman, bize başka bir Bozkurt, hakikî kurtuluş geçidini göstermiş olacak­tır. O belki bir zümrüd-ü anka kuşudur.

İslâmiyet’i anlamak, anlaşılır ve anlaşılmaz noktalarıyla anla­mak, ona tam bir sınır idrak ve teslimiyeti içinde bağlanmak, tam pazarlıksız ve muvazaasız iman noktasını bulasıya ve aklı son haddine kadar gerdikten sonra tepeleyesiye suçlamak ve ak­lı aşan akılla sırlara ermek davası… Vecd ve aşk çığırımızda da bu çapta bir tefekkür adamı yetiştiremedik, her türlü nefs ve ha­kikat muhasebesinden uzak yaşadık, din bahsinde de, belki bü­yük, soylu, hatta şahsiyetli, fakat daima taklitçi kalmak sınırım aşamadık.

Düşünemediğimizi düşünmedikçe düşünebilmekten uzak ya­şayacağız. Düşünce milleti olmadığımızı bilmekle, kurtarıcı dü­şüncenin ilk şartı vardır.

Teşhis

Kendimizi kalın çizgilerle, hem Bat! ve hem de Doğu alemin­de çerçeveledikten sonra, şimdi ikisinde birden hülasalandıracak ve tek terkip hükmüne irca edecek olursak, görürüz ki, bir za­manlar saf ve büyük tefekkürde bir türlü birincisi olamadığımız ve yalnız maddi ış ve harekette reisliğini temsil ettiğimiz Doğu, nihayet bizim nefsimizde ve Rönescms-Yemden Doğulunu idrak eden Batı karşısında, iflasa sürüklenmiştir.

Belirtmiştik ki, zaafımız 17. asırda belirir, 18. asırda apaçık ha­le gelir, 19. asırda iflasa döner, 20. asırda da iflas temelleşir.

Yine belirtmiştik ki, Batının bizi iflas ettiren tek müessiri, maddeye hakim bir nizam ve usûl kafasıyla, bu kafanın doğur­duğu müsbet bilgiler manzumesinden ibarettir ve bu teşhis mut­laktır.

Doğunun ruhu, maddesini bulamayınca batının erdiği madde yetkinliği bir çelmede onu yıkmıştır. Daha doğrusu, madde haki­miyetini kuramayan Doğu ruhçuluğu, maddenin çelmesine gel­miştir.

Bir zamanlar Batı ülkelerine birer eyalet gözüyle bakan, kara­ların ve denizlerin hakimi Türk, ezelden beri saf ve büyük tefek­kür kafaları yetiştirmemek yüzünden, ne Doğuyu, ne de Batıyı köklerine kadar müşahede edebilmiş; derken Batının birdenbire fışkırdığı müspet bilgiler umacısı karşısında küçük dilini yut­muş; ve o yutuş, bu yutuş, ruhu ve kolları bağlı, bugüne kadar gelmiştir.

Kaderin ve için için pişen hadiselerin Süleymanıye Camiine bitişik bir kerpiç ev gibi Kanunî Sultan Süleyman’a bitiştirdiği Sa ­rı Selim’den 3. Selim’e kadar (17. ve 18. asırlar) manzara: Kendi­mizi, kendimize ve davamıza imanımızı, vecdimızi, aşkımızı, za man ve mekâna tahakküm kudretimizi, kısaca ruhumuzu ve ah­lâkımızı kaybetmeye başladığımız ve aşksız, vecdsiz, anlayışsız, hikmetsiz yobazlar elinde küflendiğimiz devir.

Ondan sonra bize dışarıdan toslayan Batı ejderhasıyla içeriden tartaklayan ruh zelzelesi, kolkola üzerimize çullanıp apışmamızı resmî ve aleni hale getirir ve göğsümüze iflâs yaftasını asar.

Tanzimat; öteden beri eksiğimiz olan sâf ve büyük tefekkür adamları yerine, sığ ve basit politika kuklalarının; Batıyı, radyo­dan duyduğu sesleri taklit eden bir Eskimo çapında anlamaya dav­ranıp, ruhu ve maddesi inmeli Türk’e deri üstü bir kopya plânın­da kurtuluş aramaları hengâmesi.

Büyük tefekkür eksiğimiz, asıl bu devirde belli olur ve üstü kaval, altı şişhane bir cemiyet bünyesi doğmaya başlar…

Meşrutiyet; artık içimize, elinde bir de “Hasta Adam!” kırbacı, “Düyun-u umumiye’Teri, Kapitülasyonları, Bankerleri, mektepleri ve kavaslarıyla giren Avrupalı karşısında duyduğumuz, fakat bir türlü ferdî ve içtima! illiyetlerine ulaştıramadığımız akılsız bir hıncın, intikamım basit idare şekillerinde aramasından ibaret, cü­ce bir aksülâmel…

Cumhuriyet ise, tek cümle halinde, o çığırın ismidir ki, artık Türk’ü mekân planında tasfiyeye gelen Batı dünyasına karşı bu millet, binlerce yıllık bir tarihin asil varisi sıfatıyla şahlanmış, tam o anda milli kurtuluş iradesini şahıslandırabilmiş, sadece mekân planında kurtuluşunu idrak etmiş; amma zaman, yani ruh planın­da Garbın daha maharetli, fakat daima satıh üstü kopyacılığından başka bir oluşa şahit olamamış, maddesini Batının pençesinden kurtarabilmesine karşılık, ruhunu topyekûn, muhasebesiz ve mu- rakabesiz, Batı üstünlüğü ukdesine teslim etmiş, büyük hamlesi­nin sanat ve ideolocyasından öksüz yaşamış ve ruh plânının, bel- libaşlı bir zümre elinde büsbütün harap edildiğini görmüştür.

Esrarlı bir cilve olarak, maddî ve mânevi çöküşümüzle maddî doğruluşumuz arasında tam altı Mustafa vardır: Kara Mustafa Pa­şa; bozgun çığırımızın mümessili… Deh Mustafa; saray tereddisi­nin timsali… Kabakçı Mustafa; iç bünye tefessüh ve ihtilalinin işa­reti. Bekri Mustafa; ruhî ve ahlâkî zaaf ve işi vurdum duymazlığa dökme haimın sembolü… Alemdar Mustafa Paşa; artık yenileşme ihtiyacı önünde ancak Balkanlardan kopabılen ilk rüzgâı cereya­nının bayrakları… Mustafa Reşit Paşa; ıslâhçılık ve Doğu-Batı ara­sı muvazaa gayretinin maymıuı seviyesinde habercisi….

Millî kurtuluş iradesiyle ayağa kalkan Türk, ayakta kalabilme­nin mânevi hamlesine 50 yıldı t ulaşamamış; ulaşabilmek şöyle dursun, ulaşamaması için her şeym yapıldığına şahit olmuştur.

(İdeolocya Örgüsü, s. 63-70)

Tarihimizde, devlet başı olarak Sultan Osman’dan sonuncusu­na kadar, gerçek çapta ve manada iki büyük kahraman görüyo­ruz. Bunlar ikıbuçuk değildir. Biri Fatih Sultan Mehmed, biri Ya­vuz Sultan Selim… Fatih, o büyük hadisin sırrına mazhar olmuş büyük kumandan… İstanbul’u aldı ve Avrupa’yı İslâm medeniye­tinin çizgisi halinde Asya’ya bağladı ve hücumların oraya tevcihi­ni -kafiyeli konuşalım- sağladı. Yavuz ondan da büyük… İslâmî ittıhad politikası takip ediyordu, yetişemedi. Ömrü müsaade et­medi. Bütün hayatı büyük aksiyonla geçer. Bize en büyük araziyi kazandıran, bir dava uğruna kazandıran, halifeliği alan, bütün o hamleleri yapan büyük insan… öleceğine yakın, tam intizar halin­deyken, halet-i mzi dedikleri can çekişme halinde, yakınlarından biri ona der ki:

“- Artık Allah ile olmanın zamanı geldi!’’

Şirpençeden ölen ve kıpırdayamayacak kadar komaya yakın bir halı olan Yavuz, zorla kalkar, mırıldanır:

“- Sen bizi başka ne ile meşgul gördün, ta doğduğumuz gün den bugüne kadar…”

Çok öfkeli adamdı. Devrinin şairi şöyle der:

“Rakibin ölmesine çare yoktur. ”

Bu iki büyük insan, her halleriyle İslâmî davanın maddeye ve dünyaya nakşedicılcı i olarak gerçek kahraman

Büyük vezirler arasında bu vasıflarda insan göremiyoruz. Me­selâ en büyüğü Sokullu ve Köprülü., ikisi de çok büyük iş yap­mış, bilhassa Köprülü felaketi durdurucu roller oynamış, iakal, cemiyete deri değiştirten seviyede kahraman olamamışlardır

Sanatta kahraman?… Mikeiimj’dan bahsettim demin… Buna denk bir kahraman var: Mimar Sinan… Bağlı olduğu ebediyet ha­berinin dünya yüzünde maddeye nakşını çizen adam… Mimar Si­nan’ı böyle alalım… Ebediyyet haberinin dünyada mekân ölçü­süyle temsilcisi… O kadar büyük insan!… Birer setıjoni bütün eserleri… Vakıâ, fâni madde içinde, fâni maddeyle beraber gide­cek olan şeyler ama, ondan kalacak olan mana, o faniliğe iştirak etmez.

Yunus Emre, ferdî ve münzevî kahramanlık cephesinin, yani evliyalığın -ki bahsimizin dışındadır- içinden fışkırmış olarak şi­irde eşsiz kahraman… Ve demin bildirdiğim nefs muhasebesinin en büyük timsallerinden biri… O, ruhun bütün derinliğini getir­di. Bütün şüphelerini, tereddütlerini, ıstıraplarını, atılışlarını… Ondaki ölüm korkusu, derinliği hiçbir sanatkârda yok…

Ondan, kâinat dolu iki mısra:

Beni bende demen bende değilim;

Bir ben vardır bende benden içeru…

(Sahte Kahramanlar, s. 40-42)

4

Toplumla Hesaplaşma

Muhasebe’den

Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri.

Sadece beyni zonk zonk sızlayanlardan biri!

…………..

Evet, kafam çatlıyor, güya ulvi hastalık.

Bendedir duymadığı dertlerle kalabalık.

Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem

Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.

…………

Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle,

Ve cemiyet, cemiyet, yok eden gürûhiyle…

                                                                       1947

Yobaz

Yobazlık ve İslâmî İncelik

Bahsimiz, tarihte yobaz ve yobazlık… Bu kelime, birdenbi­re insana şöyle bir irkilme verir. Yobaz… Merak etmeyin bi­ze de yobaz diyorlar! Biz yobazı kendi hakikatimizi bozanlar ola­rak kullanıyoruz. Onlarsa, amele bağlı ve tek kelimeleri “Şeriat” olan insanlara yobaz diyorlar!… Bu manada yobazlık, öbür mana­da ne kadar aşağılık bir şeyse; en büyük rütbedir!…

Evet bahsimiz bu… Yobazı tanımak… Yobaz, bir fotoğraf fil­minde bizim negatifimizdir. Sahte bir benzerlik içinde negatif… Beyazımız onda siyahtır, siyahımız onda beyaz…

Yobaz nedir? … Hususi bir ruh yapısı.. Her sahada yobaz, bir­birinin aynıdır. Hedef değişik olarak… Hususî bir ruh yapısı… Da­mı, penceresi, bacası, hatta helası olmayan bir küp… Bir zindan manzarası… Hakikat güneşi, o kürenin neresine vurursa yobaz, karanlığa doğra kaçan tiptir! Hiç güneşe tahammülü yok… Bir yarasa… Girift; eski dil ve tabirle mudil, yani çapraşık, dolaşık, derin, ulvi ne varsa yobaz, onun cahilidir!.. Ve hattâ da düşmanı… Dört köşe kapak.. Ve meçhule hürmetsizlik…

Burada duralım. Yobazın büyük bir manası burada teşekkül ediyor: Meçhule hürmetsizlik… Sanki yobaz, bütün kâinatı nokta nokta topografya haline getirmiş de, kendisi içinde kalmamış gi­bi bir garip kafa enaniyeti içindedir.

Muhiddm-ı Arabi Hazretleri diyor ki:

“- En büyük makam -velilikte- hayrel makamıdır1″

Hayret nereden gelir?.. Bilgisizlikten… Eti büyük bilgi, döner döner, bilgisizlikle biter1 . Ve kat’I olmayan meselelerdeki kal ılık tavrında yobazlık teşekkül eder.

Kâinat, zıtların birbiri içinde, makine dişleri gibi dolaşmasın­dan ibarettir. Zıtlardan doğuyor kâinat…

Aynı Muhıddııı ı Arab’ı Hazretleri büyük bir luknıet koyuyor ve diyor ki:

“- Zıtlar eğer bırleşseydı, bir daha birbirinden ayrılmazdı!..”

Muazzam bir sözdür bu… Yobazda zıtlar ve antitezler kaygısı yoktur! Ve bu hikmetten yoksundur tamimiyle… Dönemeçleri bilmez. Bir hikmetin bir dönemeçte aksine döndüğünü bilmez. O ahengi bilmez. Tefekkürü yoktur. Yalnız davulcuvari, tebliğcidir. Ahmakça inanışla aptalca reddediş arasında bir tecelli sahibidir.

Şimdi daha yobazın umumî hatları üzerindeyiz. Şu kadarını söyleyeyim ki, bu kâinat zıtlar cümbüşünden ibaret olduğu gibi, bir kıymetin izam edildiği zaman, büyütüldüğü zaman, aksme döndüğü yahut da küçühüldüğü zaman büsbütün olmayan bir hedefe doğru yöneldiği hikmetinden de yoksundur. Mesela bu ruh, dinde büyük yasaklardan ve günahlardandır. Buna mukabil vakar, yani bir heybet ifadesi, bir ciddilik çok makbül… Halbuki pek az fark var arasında… Bir kıl kadar… Aşk ve korku da böyle… Yobaz korkmaz!.. Korku da lazım… Allah’ın “Kalıtlar” ismine mu­kabil korku, “Muhyi” ismine karşı aşk… Bu kâinattaki muvazene, ahenk, Allah’a götüren yolun en çarpıcı işareti… Çifte kanat hik­meti… Şimdi söylediğim gibi, kanatlar çift… Sağ ve sol. . Ne biri­ne abanacaksın, ne öbürüne; uçabilmek için… Tıpkı tahın-pek- mez ahengi gibi… Bir mayonezdeki ahenk gibi… Ve bunun arka­sından sır görüşü geliyor “Özlediğimiz Nesim Vasıfları” isimli konferansımda bu nokta üzerinde uzun durdum.

Sır görüşü… Sır idrâki.. Akıl nerede başlar, nerede biter? On­dan sonra ne başlar ve ne olur? . Sır görüşü ve zevk idraki… Bu, tasavvuf ehlinin çok kullandığı kelimedir1.. Zevke n idrak… Rır his halinde idrak… İşte buna 20. Âsnn en dikkate şayan filozofla­rından Bergson intiution diye dokunuyor. Halbuki ne güzel ifade etmişler: Zevken idrak… Hiçbir şey anlamadan anlarsın! Bunun ismi zevken idraktir!.. Yobazda umumiyetle her sahada mıhlanma vardır, donma vardır, betonlaşma vardır, iskeletleşme vardır. Hee peki, donmaktan vazgeçsek, mıhlanmaktan vazgeçsek, bir bina­nın temeli olan iskeletten, iskeletleşmekten vazgeçsek ne olaca­ğız? Su olacağız! Hiçbir yerde duramayacağız!.. Sabit şekil olma­yacak!.. Ona da hayır!… Mutlaka donacağız, mıhlanacağız, ama nerede, nasıl, ne mikyasta?.. Bizim donduğumuz, temel idrake malik olduğumuz, her şeyi ona mizan olarak kullandığımız tek ve mutlak olan iman, Allaha ve Resûlünedir.. Ondan sonra Allah’ı, namütenahi tecellide tek ve kendi “tek”inde namütenahi tecelli halinde görünce, gerisi, işte, hayret mevzuudur!… Gerisinde “….dır!”, “….tır!” yoktur!… itimat yalnız nassa, ona bağlı pey­gamber fermanına aittir!..

Demek ki, hem iskeletleşeceğiz, hem de o iskelet etrafındaki yumuşaklığımızı muhafaza edeceğiz!… Şimdi yobazla yobaz ol­mayan anlaşılacaktır!.. Adeta bir heykeltraşm üstünde ilk mode­lini yaptığı bir balçık gibi ne katı, ne sulu… Çünkü en büyük teh­like “Bir”in yerini tayin ettikten sonra birdenbire hata üzerinde donmak, mıhlanmaktır. O zaman eyvah!… Yanlış yapıştırılan, kaynatılan bir kemik gibi… Kemiği kırmaktan başka çare yoktur! Doğru yapıştırmak için…

Yobaz, iskeletini yüzüne giymiş bir tiptir! İskeletini yüzüne giymiş… Her insana baktığımız zaman, yüzüne, gözüne Allah’ın nakşettiği o mana çizgilerine insanın diyeceği gelir: “Şu çehreyi şöyle sıyırsam, koparsam da, altındakini görsem!” İşte İslam’ın ihlası da budur!….

Eğer yobazın iskelet çehresini, kendi çehresini kopartacak olursanız kalbinde bir cüruftan başka birşey bulamazsınız. Yobaz her türlü, Fransızların dastisite dediği elastikiyetten mahrumdur ve aklın belasını en sığ akıl sahasında temsil eder. Akıl bir bela­dır! Allah’ın sırtımıza yüklediği bir imtihan; akıl… Akıl nedir? Ba­tı bunun üzerinde dura dura nihayet belli bir ismi yetiştiriciliğe erişebildi Bergson’u… Bergson’a gelinceye dek akıl mezhebi hu kum sürüyordu, Batıda… Akıl… Rasyonalizm…

Meselâ İttihat ve Terakki devrinin bir kolu olan Prens Saba- haddın yolu… Doğrudan doğruya akılcı, herşeyi akıla vurmuş, akılla halletmiş, aklı pul haline getirmiş, Prens Sabahaddm mek­tebi… inceliklere girersek iş buraya kadar gelir!…

Bergson aklı yıktı. O zaman akılcılar dedi ki:

Sen aklı yıktın, kabul edelim yıktın; ama yine akılla yıktın!”

Bergson, bu itiraza cevabım vermek için son eserlerinden biri­ni yazdı: Din ve Ahlakın iki Kaynağı…

Orada cevap verdi:

Ben aklı yıktım! Evet akılla yıktım! Şu halde akla düşen son hamle kendi hiçliğini idrak ve intihar etmekmiş.”

Ve şapa oturdu akılcılar!…

Bizim aklımız, bağlı akıldır. Bizim aklımız, iskeletim bağlılığın­da bulur! Bu bağlılığın nereye olduğunu demin söyledim işte biz,

O bağlı akılla mütemadiyen “arayıcı” vaziyetindeyiz.

Halbuki bizde yobaz, -yeri gelecek- aklı yok farzetmiştır. Ha­yır!… Yine zevken idrakinize hitab ediyorum!… Akıl, öyle bir şey­dir ki, ne onunla olur, ne de onsuz.. Bir Latin şairi sevgilisi için söylüyor şunu… Abdüllıak Hamit bunu gayet güzel tercüme et­miştir: “Ne seninle olur, ne de sensiz.” Akıl budur. Aklı yok ettin mi, bir adım atamazsın! Baştacı edince de baştan aşağı hatalara düşersin! Bu davayı da, bizim kaynağımızın en büyüklerinden bi­ri olan İmam-ı Gazali Hazretleri halletmiştir.

Evet, yobaz… Aptal bir inanışla ahmak reddediş arasındaki tip… Büyük bir kısmı, tıpkı bir mıknatısın uçları gibi ahmakça inanışta, bir kısmı da ahmakça reddedişte…. Ve böylece asıl iman merkezim bir aklî rivayet gibi söyler, hiçbir sırrına giremez, biti­şik hikmetlerini anlayamaz.

Tevhidde bıîe iki büyük imamın, mesela Matûridî ve Lşarî Hazretlerinin ne terler döktüğünü, ne büyük tefekkürlerden geç­tiğini anlamaz.

Ne ki, Allah zannedersin, o zannettiğin şey Allah’a perde­dir.”

İşte yobaz, bu büyük hikmetten tamamiyle uzaktır. Buna uzak olduğu kadar da “Nefs Muhasebesi”ne uzak… Hiç kendini hesaba çeken yobaz gördünüz mü?

Şimdi yine Allah’ın mahlûkları olarak kâfirler, “hakikat mı, değil mi?” diye Allah’ı arıyorlar. Bilmezler ki, hakikat, Allah’ın mahlukudur! Hiç insanı Allah mahlûkuna tasdik ettirir mi?.. Bunlar diyeceklerdir ki, “hakikate de inanmazsam Allah’ın mah­lûku olduğunu nasıl tayin ederim?..” Demin dediğim zevken id­rakle varırsanız hakikatten Allah’a gitmezsiniz; Allah’dan hakika­te gelirsiniz…

Bir gün bir doktor, Allah’ın Resülüne ait bir meselede, “Bunu aklım almıyor, bu nasıl iş?” dedi. Şimdi anlatmak istemem ama, bu bazı yarım akılları donduracak bir meseleydi, ona dedim ki: “Sana cevap vermeyeceğim, çünkü anlamazsın; yalnız şunu söy­leyeceğim: Sen hakikatten mi Resulullaha gidiyorsun, yoksa Re- sulullahdan mı, doğrudan doğruya tepesine iner gibi hakikata ge­liyorsun?” “Resûlullahdan geliyorum!…”

Evet, hakikat O’nun mahlûku… Hayal de O’nun mahluku, şüphe de… Ve bunların her birinin yeri var.. Bütün mesele bu mu­vazeneyi bulmakta…

Hayal… Hayal deyip geçmeyin. Hayal var ki, tamamen yine Al­lah’ın mahlûku olan “yokluk” içinde bir hayaldir. Hayal var ki, doğrudan doğruya masaldır; efsanedir. Hayal var ki, arayıcıdır. Onun için hayal, en büyük vasıftır. Her sahada…

Moltke bile meşhur eserinde “Hayali geniş olmayan kuman­dan, kumandan değildir! ” diyor ve yine demin bahsettiğim Berg- son, Yaratıcı Muhayyile isimli eserinde bütün zekâyı hayale bağlı­yor. Hayal büyük bir şey… Nasıl efsane onun yolundan çıkıyorsa, Allah’ı arayıp bulmak da ondan geliyor. Ona “Kuvve-i Vahime” diyor eskiler. Allah’ı “Kuvve-i Vahime” ile buluyoruz.

Ve şüphe… Hangisi doğru, hangisi yanlış?.,. O da kalbde mev­cut… Bunların yerleri var.. Mekanizmada yeri var.. Bir kol bir kolu itiyor, bıı dışlı bir başka dışlıyı hareket ettiriyor, böylete gıdı yor… İnsan idraki krırrıluyor.

İevfık Fikret, hem şiirde cüce, hem idrakte… Ve kalır, biliyor sunuz. Şüphe için ‘Şüphe bir nûra koşmaktır!” diyor. Kendi he­sabına söylemek gerekirse, “senin şüphen bir karanlığa koşmak tır!” demek lazımdır.

Dekart, [Descartes] büyük filozof… O da sistemli şüpheyi vaz etmiştir. Demek ki, inanılan kutuptan sonra şüphe.. Bu da bir ka­lite, fazilet, bir meziyettir.

Bu yobazlık müessesesi Eski Yunan’da müesseseleşmiştir. “So­fizm” derler ona…. Hanı sofıstik mantık… Tasıma, Kriptıas, Pro- togoras, Gorgıas gibi üstadları var kendilerinin… Bunu Atina’da bütün Batı fikriyatının doğduğu o muhit içinde ilk ortaya koyan­lar bu kimselerdir ve mesleklerinin ismi “Sofizm”dir. “Sofizm’’ nedir? “Sofizm”, yobazlığın ta kendisidir!… İnandığı şeyde sahte mantık oyunlarıyla hakikate hayat hakkı bırakmaz… Korkunç…

Paskal diye bir filozofları var Fransızların… Bu adam, diğer konferanslarımda da söylediğim gibi, akılla aklı yırta yırta delilik buhranları geçirdi ve nihayet öleceğine yakın şu satırları yazdı:

Bana Allah gerek… Filozofların bahsettiği değil, peygam­berlerin haberini getirdiği Allah…”

Bu adamın söylediği fevkalade bir söz var… Diyor ki:

Birtakım lafların gelişinden, gelişiminden, bazı uzak yakın nısbetlerinden mana çıkartarak, bir mimaride tenazura (karşı karşıya denkleşme) eş olsun diye sahte pencereler açmışlar!…”

Ne güzel laf… Bu sofistlerde hakikat yobazlarını anlamak ba­kımından…

Sofistlerin karşısına Sokrat çıktı. SokraLes…

Sokrates eski Yunan’da putları inkâr eden adam. Her geçerim önüne hemen bastonunu koyup “Dur, sen ne düşünüyorsun? Ni­çin varsın? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Düşündün mü etrafını7 Bak ne hassas bir organizman var! Bu zekâ yok mu, olacak?…” Gülüp gülüp geçiyorlar.. Ve cemiyeti kızdırıyor Al lah’m nasibidir bu… Her cemiyeti kızdıran ya Sokrat gibi muka­beleyle karşılaşır veya tarihin bazı kahramanları gibi zafere erer… İnşallah Cenab-ı Hak da bizi zafere erdirir!… Evet, onu zehir içe­rek ölüme mahkûm ediyorlar. Ve zaten söylüyor müdafaasının başında… Sokrat’uı Müdafaası bugün Batıda her uyanık adamın yatağının baş ucundadır.

Onları gösteriyor, diyor ki:

Bunlar, kendi akıllarınca birbirinden doğma iki unsurun doğurduğu şeye inanıp da asıl onları doğuran unsurlara inanma­mak gibi bir abeste inad ediyorlar. Nasıl olur?… insan flüt çalan­lar olduğuna inanır da flüte inanmaz mı? İnsanlar katıra yani at­la eşekten doğma bir hayvana inanır da atla eşeğe inanmaz mı?”

İşte mantığı da bu kadar üstün …

Kelime hokkabazları!., işte yobaz!.. Fuzulî de ne güzel anlatır kelimeciliği… Kanunî Sultan Süleyman ona bir tahsisat bağlamış­tır. Adamcağız gider, Bağdad’da dolaşır, durur.

İşte Şikayetname’den bir cümle:

‘‘Selam verdim, rüşvet değil diye almaddar!’

Ve devam ediyor:

“Gördüm ki, sualime cevaptan başka nesne vermezler!…”

Cevap hazır ama iş hayır…

Size mekteplerde okutulan tarihi kabul etmeyin! Tarihimiz nedir?… Henüz yazılmadı. Sizin nesil yazar inşaallah onu da…

Tarih dedik, evet; Kanunfye kadar geliyor bizim aşk devre­miz… Tarih olsaydı bugün, alçalmamızın Kanunî ile başlatıldığı okutulurdu!… Onu tepede görürler… Öyle değil!.. O bir mirasye­didir!… Bilmiyorum, belki başka konferanslarımda da tekrar et­mişimdir. Belki burada tarihçi olanlar vardır. Onun için tekrar ko­yayım ortaya… Belki çoğunluk “bu nasıl iddia?..” diye hayrete dü­şecektir!…

Kanunî iki suç işlemiştir ki, onları ortaya koyduğum zaman takdir edeceksiniz.

‘Yalıudiyi, her yerden kovulan ve hala sırlında kurşunlu kam çının çürüğünü (aşı yan Yahııdıyı m cm lekele sokan ilk insandır!.. Sokabilir haşmetli Padişah; ama onu lecriı. ederek… Havı t. öyle yapmamıştır!…

Yahudi, geldiği an, akçeyi, sahte parayı çıkarıyor. Peşinden de kızını saraya kadar sokuyor. Kanuni’nin oğlu Sarı Selim. (II. Se­lim) bunlardan biriyle evleniyor. Banü Sultan Yahudidir…

İkincisi ise en büyük cinayet!… O günden sonra şeyhülislam­lar taynı ile gelmeye başladı!… Hanı bir devrin ‘’Hakimiyet Mille­tindir!” yazısı altında tayinle gelen mebusları gibi….

Ve neler olmuştur, yobazlık bakımından, Kanuni den Tariz i- mat-ı Hayriye’ye kadar!… Biz ona Taıızımat-ı Şerrıye deriz1… O zamana kadar yeniçeri felaketi devam etmiştir. O yeniçeri ki. Ka­nuni devrinde bile o kadar namusludur ki, bir sabah Peşte’de kal­kıp bağlarına giden Macariar, bağlarında üzüm diye birşeyın kal­madığını görürler. Bir de yere bakarlar ki, çil çil altın… Her üzü­münü yiyen akınım bırakmış öyle gitmiş…

Sonra bozgun devrimiz… Felaketler gelmektedir. Hiç önüne geçen yok… “Nereye?..” diye soran yok…

Ve Nizam-ı Cedıd kabul ediliyor… Yani, dünyada ilk orduyu Türk kurduğu halde Avrupa orduları taklıd ediliyor. Ve o yeniçe­ri ki, talimi kabul etmeyip, “Talim ıstemezük!..” diyor. Sonra ka­pın yaptırılıyor orduya… Kışın giyilmek için…

Ve Şeyhülislam fetva veriyor:

Gâvur icadıdır! Giyilmez!..”

diyor.

Ve medeni kanun yapanlar bir teneke nişan dahi alamazken M ece li asiyle —İslâm Kanunu- Plansızlardan Lejyon donat nişanı alan Ahmet Cevdet Paşa diyor ki:

Bu şeyhülislam neden sarığından tutulup saraya götürül rnedi, boğd uruhnadı ?… ”

Batı da, 19. asını ortalarına kadar hep yobazlıkla dolu… Hele kilise? Ortaçağ yobazları?.. Papa?., iste, “musbet ilimlerden baska bir şey anlamayız!” diyen, Rönesans’da, Re/orm’da kendilerince din adamlarına kıyan ve sonra tekrar dine dönen Greko-Latin me­deniyeti üç unsurdan müteşekkil sayılır: Yunan aklı, Roma niza­mı ve Hristıyanlık ahlakı… Bu adamlar bedahet halinde sabit abeslere inanırlar. En büyük alim geçinenleri bile dizini yere ko­yar ve inandığını söyler. Avrupa’da papaz, “bu Hazreti İsa’nın eti­dir!” der; “inandınız mı?..” “İnandık!..” Ve bir şarap koyar önü­ne: “Bu Hazret-i İsa’nın kanıdır, inandınız mı?” Yine “inandık!” cevabını alır. İşte böyle bir abes… Bu arada korkunç yobaz kilise… Bugün o abesleri, Batı, müspet ilimlerle bir baştan bir başa tepe- lemiştir. Zaten Rönesans kiliseye karşı akim ihtilali demektir! Çünkü bedahetler halinde sabit, “zevken idrak” halinde sabit saç­malıkların ve abesler manzumesinin bir reaksiyonudur!… Uzun uzun durmayacağım bunun üzerinde… Bir papa düşünün; papa… Kibrin heykelidir o…

Ve kendini şöyle görür:

İnsanoğlundan çok üstün, çok üstün, çok üstün… Allah’tan çok küçük, çok küçük, çok küçük…”

İşte!.. Hurafeler!..

Allah’ın çocuğu olmaz!.. “Lem yelid ve lemyuled…” ve topye- kûn bütün alemler ona denk değildir!… O, ötelerin ötesinde… Onun da ötesinde… Onun da ötesinde…

Evet, bütün bir yobazlık müessesesi ile uğraşacak değiliz.

Şimdi din yobazına geldik.

Dış görünüşle fazla alakam yok, ama din yobazının fiziği de çarpıyor gözüme:

Kazma gibi dişler… Şu kefereye bu lafları söyleyen bir kıyafet… Gözlerinde bir nefret… Bir katran fıskiyesi gibi… Ezberci, bilgisiz, hissiz… Öyleleri vardır ki, sırmalı belediye elbisesini giyer, ötele­re ait büyük bir hissizlik içinde, başına geçecek ölü aramaya ko­yulur.

Bu gençlik varken düşünmemek gerekir ama, vasiyetime yaza­cağım geliyor;

Cenazemi böyle biri kaldırmasın!…”

diye…

O         zarafet ve estetikten tamamıyle uzaktır!.. Zara{el ve este lık…

Burada duracağız efendim!…

Zarafet büyük şey… Avlayacaksınız!.. İslam’a av getireceksiniz!.. Ve onları tanı müslüman kılacaksınız!.. Sizi sevecek ki, de diğinızı sevsin!.. Dediğinizi sevecek ki, hidayete ersin!… Hidaye­te erecek ki, ebedî hayatı bulsun!..

Gözlerimle gördüm. Bir gün salonda, sosyetenin içinde, piya­noda Belhoven [Beethoven] çalıyordu. Yerinden kalkan bir papaz, piyanisti nazikçe durdurup “yanlış çalıyorsunuz!” dedi ve adamın şaşkın bakışları içinde piyanonun başına geçerek doğrusunu çal­maya başladı.

Batı, bir çirkini hudutsuz güzelleştirmek davasında, biz ise hudutsuz bir güzeli çirkinleştirmek yolundayız!..

Zarafet ve estetik o kadar müthiştir ki, müslüman, kılığına, başına, saçının taranışına, bir odaya girişine ve bir iskemleye otu­ruşuna kadar herkese nünıune olmalıdır!. İslam’ın ııümünesı!.. Mesuliyet budur!.. İslam’a karşı. Allah’ın Resulüne karşı… Bun­dan uzağız!…

Yobaz yüzünden…

Bir de Japon misali vardır ki, dehşettir!..

Abdlılhamid Han’ın davetiyle muhafazakâr bir Japon heyeti… Gaye bu heyete din telkin etmek… Kendilerine saray arabası tah­sis ediliyor… İstanbul’da tarihi yerleri gezmek için… Yanlarına da din adamı zannedilen biri veriliyor. Yolda giderken, hoca, sağ eliyle sokağa sümkürüyor ve elini eteğine siliyor. Japon derhal arabayı durduruyor ve L‘ben böyle birinden dm telkini kabul et­mem.. ” diyor.

İslamda zarafet hiçbir cimin ulaşamayacağı seviyede olduğu halde, işte böyle ihanet etmişizdir dine!…

Yobaz yüzünden!..

Asam Hazretlerinin huzuruna bir kadın gidiyor. Dertli bir ka­dın… Yana yakıla derdini anlatırken, kadından ihtiyatsızca kötü bir ses çıkıyor. Ve kadın hayata geldiğine pişman…

Ve eğiliyor Asam Hazretleri,

Hanım” diyor; “bağır!.. Yüksek sesle konuş!.. Sağır oldum, bilmez misin?..”

işte zarafet!.. Ve bu yüzden ismi “sağır” manasına gelen “Asam” oluyor.

Hile-i Şer’iye… Bunu çok duydunuz… Şeriat hiç hileye düşer mi?.. Bunu yobaz çıkarmıştır. Çünkü o, ilave edicidir, yükleyici­dir, ekleyicidir, saptırıcıdır, eksil tiridir!.. “Kitaba uydurmak” der­ler adına… Kitaba uydurulur mu?.. Kitaba uyulur!..

Nitekim Karamanoğlu’nun Fatih’e oynadığı oyunu hepiniz bi­lirsiniz. Sadakat yemini için koynuna güvercini koyuyor ve “bu­radaki can baki kaldıkça sana sadıkım!” diye yemin ediyor. Fatih gidince de koynundaki güvercini çıkarıp başını kesiyor. Yani böy- lece yeminden kurtulduğunu sanıyor.

işte yobaz!..

Ve hadis:

“Yemin, ettirenin niyeti üzeredir. Edenin değil…”

Meselâ, 40 bin altını vardır yobazın… bin altın zekât verecek­tir. Bin altını çuvala koyup üzerine buğday dolduruyor ve bir muhtacı yanına çağırıyor: “Bu çuvalda benim zekâtım var!.. Al­dın, kabul ettin mi?..” “Evet!” ve adam tam gidecekken ilave edi­yor: “O çuvalda beş-altı altınlık buğday var… Al şu on altını, o çu­valı bana sat!..” Ve böylece on altınla bin altını kurtarıyor ve ze­kât verdiğini sanıyor!..

Asırlarca ev basılmıştır, şeriat adına!.. Önde muhtar, arkada hoca, ellerinde fener, arkada mahalleli… Bu dine uyabilir mi?.

Bakın misaline Hazret-i Ömer’de… Hazret-ı Ömer, gece tebdil gezerken bir evde garip sesler, şamatalar duyuyor. Çıkıyor damavi’ delikten bakıyor. Bu adam -belki o da şahabı- karısıyla, oz zevcesiyle olurı 11 uç latife ediyor. Bir insanın zevcesi, şeriatı e. ona her haliyle ve lıeı yeriyle helaldir!… kelakei şuıada kı, içki de içi­yorlar. Ve Hazret 1 Oıııeı bağırıyoı avaz avaz. . Dönüyoı adam ve şu mukabelede bulunuyor

Yâ Omer; ben İm günah işliyorum, içki içiyorum! Ya sen? . Birkaç günah işliyorsun!.. Livvela zevceme, senin gözüne helal ol­mayan biı şekilde bakmaya devam ediyorsun’. Sonra da Kuranın ” lecessüs etmeyiniz!” emrine rağmen beni tecessüs edi­yorsun!…”

Hazreti Ömer ağlayarak iniyor damdan…

Ve yobazın dış portresinde, o zift gibi gözler içinde müthiş bir kibir ve hasislik… Halk ne güzel söylemiştir: “Ölü gözünde yaş, imanı evinde aş! ”

Biraz önce bahsettiğim Moltke’ye gelelim. Her Almanın ismi­ni haşyetle yade iliği, Berlin’in her köşesinde bir heykeli olan Bü­yük Molıke… Yüzbaşılığında bizim orduya mütehassıs olarak gel­eli. İbrahim Paşa orduları Nizip ve Kütahya’da yenilince o devrin devleti yabancılara el açtı “Beni bu halimden kurlar!” diye… Ha­le bakın siz?… Molıke bizim orduda mütehassıs… Nizip Muhare­besinin planını yapıp Baş Kumandana veriyor. Gayei etraflı bir plaıı… Taarruz başlayacak ertesi sabah… Akşamdan Baş Kuman­dana gidip “taarruz sabah başlıyor, değil mi?” diye soruyor. Aldı­ğı cevap şudur:

Daha Müneccimbası’dan haber gelmedi!..”

Ve derhal atım isliyor. “Bu orduda çalışmam’” deyip gidiyor.

Ve daha neler, neler . Matbaaya küfüı fetvası verilmiştir1 “//mi Kitapla bağlayınız!”

Birisi dururken…

Biraz da, resim sanalının üzerinde duralım. Resim hürmet makamında olmamak kaydiyle caizdir! Çünkü isnai ettikleri ha­disleri, büyük müçlehit mevkiin deki insanların reyi olmadan kimse keyiince telsır edemez. Ne var ki, resmin but met maka mına nasıl tahsis edildiğini hepiniz bilirsiniz. İşte böyle resimdir kı, küfrün ta kendisidir!!!

Dm yobazında bazı farikalardan sonra en büyük farika, en ayı­rıcı unsur, aşksızlık ve hikmetsizliktir!.. Aşk yok…

Yunus diyor ki:

Ben Yunus-u biçareyim Baştan ayağa yar ey im Dost elinden avareyim Gel gör beni aşk neyledi.

işte, bunu anlamayan yobaz!… Ve yine aynı Yunus:

Miskin Yunus bu sözü Eğri büğrü söyleme Seni sığaya çeken Bir Molla Kasım gelir.

Nihayet beşeriyete bütün olanlar içindeki olamayışların ve tek oluşun sırrım getiren ilk ve son peygamber… ilk ve son… Bunda* ki ilki anlamayanlar anlayanlara sorabilir. İlk O’ydu. Çünkü O ol­masaydı Allah eflâki yaratmazdı. Bunu bir Hadis-i Kudsi’de di­yor… Ve Âdem Peygamber -beşeriyetin babası- cennette Tevhid Kelimesini görmüştür:

“La ilâhe İllallah Muhammedün Resûlullah,>

Ve Allah’a niyaz etmiştir:

“Allahım beni onun yüzü suyu hürmetine affeet”

Ve affedildiğine ait bir nida duymuştur!..

İlk ve son… O ehramda tek taştır! Ehram… Size piramit diye okutulan şekil… Ehramın son taşı da ehram gibi o biçimde bir son gaye unsurudur. İşte O odur!.. Onun için herşeyi, onun getir­diği biçimde imtihan edeceğiz Bütün hudutlarıyla âlem, bütün yaratılış sırrıyla dünya…

Benim hu sözüm vardır:

O rejim ki, barıa, saııa, insana, nereden gelip nereye gittiği mn ve ne olacağının hesabım veremez, o rejim, kubur iarelerine gıda hazırlayan unsurdan başka hiçbir şey değildir!…”

Komünizm bile bunun hesabını veremez ama, hiç olmazsa he­sabına lüzum olmadığının iddiasını yapar! Fakat söylemez!.. Me­selâ “‘rejimim’’ diye iddia eder… Gitsin başım kubura soksun!…

Hemen hemen her konferansımda tekrar ettiğim gibi “Veda Haccı”nda Allah’ın Resulünü İslam’ın bilançosunu yaparken gö­rüyoruz. 120 bııı sahabıye hitab ediyorlar… Bir hafif meyilli arazi ­de… Kızıl tüylü bir devenin üstünde… Ardlarmdan güneş batmak üzere… Tek tek söylüyorlar ve her 100 adımda bir, bir salıabi ge­rilere doğru tekrar ediyor. O zaman böyle maskara aletler falan yok… Tek tek dinleniyor, İslam’ın bilançosu… Her bin, en basit görünen kelimesi bile varılmaz bir şey olan o Veda Haccı Hutbe­sinde bir cümle var ki, insan oııun üzerinde 2 saat düşününce gi deceği yer hastanedir!.. O kadar derin, o kadar akıl almaz!..

Tekrar edeyim:

“işte zaman, devrini yapa yapa çıktığı noktaya vardı…’’

Şimdi Tomas Karlayl’ı [Thomas Cariyl] ele alalım. Ingiliz ta­rihçisi diyor ki:

İnsan kelamı bu dereceye çıkamaz!..”

Ve şıınu demek istiyor: Zaman, kâinat, onun gelmesi için ya­ratıldı. İşte o zaman, döne döne o noktaya vardı. Gayesini buldu. O gaye nedir?.. İşte o insan, Allah’ın Sevgilisi, büyük Resul. . işte bağlı olacağımız akıl budurl…

Veliye “Sahabi” demeden ne desen azdır!.. Bakın ne kadar in­celik var…

Bir büyük dm alimi diyor ki;

Sahabinm en küçüğünün atının burnuna konan toz, velinin en büyüğünden üstündür’…”

Günkü şahabı salısıyla ölçülmez, bağlı olduğu, gözüyle gördü ğü Nur ile ölçülüı!. Ve sahabi Resulullah’uı tebliğ aynasıdır!..

Ona dokunulmaz!.. Onu sahabiler arasında tercih yapıp batırma­ya çalışan insanların kafasına vurup ezmelidir! Evet… Ve bütün kıvamiyle herşey, Allah’ın Resulünde… Allah’ın kahrı ve rahmeti, hepsi Allah’ın Resulünde tecelli ediyor…

Imam-ı Rabbani şöyle buyuruyor:

Allah bana kahriyle tecelli etti, kahırdan başka bir şey gör* medim!.. Rahmetiyle tecelli etti, rahmetten başka bir şey görme­dim!..”

Bakın ne muazzam söz… Batın ve zahir Allah Resulü’nün iki kutbudur. Şeriatı, kaya yerine fildişinden bir dağın tepesinde muhteşem bir saray farzediniz. O sarayın içinde ziyafet vardır. O sarayın dışı olduğu gibi şeriattır. Noktası feda edilmez, içi de Re- sulullahm batınıdır, tasavvufudur. Ve ziyafet masası vardır!..

Onun içindir ki, gizli ve açık -Hıristiyanlık boşuna arasın bu­nu- Islamdadır!..

Bir gün bir Batılı müsteşrik bana:

“- İslam’da gizliyi görüyoruz!” dedi; “Herşey logaritma gibi ortada!”

İslam’da gizli o kadar gizlidir ki, bizzat gizli bile gizlidir!… Bir çocuk anasından izinsiz dolaptan birşeyler alıp ağzına attı mı yanağı şişer. Anlarsın ki, ağzında şeker var. Sizin gizliniz böyle- dir” dedim; “görünür yanağınızdan!..”

Aynı adam:

“- Rahmet de yok İslam’da, merhamet de”

dedi. Cevap verdim:

Sen İslam’daki rahmeti bir bilsen… O zaman anlar ve şimdi hemen, İslam’a gelirsin!”

Ve anlattım. Hz. Ebubekir’in duası: “Yarabbi, sen kâmil kud­retsin! Yarın cehennemde benim vücudumu o kadar büyüt ki, başkalarına orada yer kalmasın!”

Sordum:

“— Bu merhamet üzerine merhamet tasavvur edebilir misin?..”

Ağlayacak gibi oldu

Merhamet o kadar büyük kı, bizde, İslam’ı bütün incelikleriy­le, batm sırlarıyla temsil sahası… Ve ne güzel misaller… bir büyük veli, Marııf-i Kerhî… tmam-ı Azam’ı yetiştiren zat… Dicle kena­rında yürürken bir salda cümbüş görür. Kadınlar açık-saçık, içki, rezalet… Mürıdlerı fena halde üzülüyor ve onlara beddua ediyor.

Şeyh ellerim havaya kaldırıyor:

Allahım, bunları yeryüzünde, dünyada, nasıl güldürüyor- san ahirette de öyle güldür!”

Ve tekneyi kıyıya yanaştırıyorlar. İçindekiler koşup, Şeyhin el­lerine sarılıyorlar, tövbe ediyorlar.

Bu rahmet insanı günaha sevketnıez, hayaya sevkeder!. Bütün mesele yobazda olmayan lıayâya sahip olmak ve nokta kadar, su­sam tanesi kadar günah işlememeye bakmak… Zannetmeyin ki, teşhir etmek!.. İnce mesele…

Dedik ki, yobazda aşk yoktur! Aşkın olmadığı yerde ııe var? Allah bir aşk içinde yarattı dünyayı… Allah mahlûkunu sevdi ve mahlûkuna kendisini sevdirdi. Yalnız mübalağa olmasın, Allah’ı mübalağa ile sevmek bile şeriate uymaz. Çünkü insan yanar, iba­det yanar. Evet yobazda ne aşk vardır, ne korku… Dikkat edm, yo­baz korkmaz, korkutur!

Benim tanımak şerefini kazandığım büyük bir velinin bir keli­mesi var… “Kedûret”… Yani kalb ye si…

Diyor ki:

Bazı insanlar dışından bakıldığı zaman şeriat hükümlerine uygun gibi görünür. Halbuki içinde gizli bir kedûret vardır. Bu kedûret son dakikada tecelli eder ve mahvolur gider. Ba2i insan­ların da hallen şeriata uymaz, fakat içlerinde gizli bir iman ve sa­fa vardır. Son dakikada o tecelli eder ve ebediyyen kurtulur!”

Ne kadar ince… Çok dikkat edin buraya… Bir zat ki bütün ha­yatında tek emri ihmal etmemiş.,. Öldükten sonra azap ediliyor.

Yarabbi!” diyor; “”ben her emrini yaptım, ııiçm azaba ırıüs- tehak oluyorum? ’

Ve şu nida geliyor.

“Şunun için m üsle hak oluyorsun kı, ömrün boyunca yalnız benim amelimi yaptın, fakat benun için bir kere öfkelenmedin!”

Bakın Allah için kızmak ne büyük şey…

İçinde bulunduğumuz devrin Allah düşmanlarına karşı nefret, gayz ve hiddet, 100 bin sene namazdan üstündür!… Namazı geri bırakmadan!…

Demin “tam kıvam” demiştim. İslam’da tam kıvam ilk dört sa- habi ile ne kadar bellidir!.. Onlar bir fenere benzerler, dört cam­lı… Birinde Hz. Ebu Bekir; şefkat, rahmet, yumuşaklık… Öbürün­de Hz. Ömer; şiddet, disiplin, adalet… Öbüründe Hz. Osman; edep, haya… Öbüründe Hz. Ali; hikmet, akıl… İşte insan burada bitiyor. Başka ne meziyetler vardır ki, saymamış olalım. Ve her bi­rinde aynı şey. Ayrıca bütün bu kıymetler, bağlı olduğumuz ve bağlı olarak gideceğimiz Resûlün kudretine bakın ki, o fenerin içinde yanan nurdur. O nuru kapattığın anda dört renk, dört cam hep birden karanlıktır.

Kıvam… Bakın şimdi rahmetle şiddet arasındaki kıvamlara… Muaz Hazretleri bir gün Allah Resulünün yanında… Allah Resulü bir ağacın kenarında hafif bir dalgınlık halinde… Kimbilir, hangi alemlerde?

Birden doğruluyorlar ve diyorlar ki:

Müjde yâ Muaz! Ömrünün sonunda, son nefesinde Allah’ı tev- hid ile anan her insan cennettedir!…”

Muaz hayret ediyor; “Ya Resulullah!” diyor; “şu şu şu günah­ları işlese de öyle mi?”

Evet öyle! ”

“Ya bunu, bunu, bunu?”

Öyle!”

Ve ilave ediyorlar:

Muaz’ın burnu yere sürtülse de öyle!…”

Bakın rahmetin derecesine!.. Ve burada Muaz asla yobaz mev­kiinde değildir!.. Olmadığını biraz sonra anlayacaksınız.. Yine Allah’ırı Resulü hır gım sahabilerın meclisini şereflendiriyor. Bakı­yorlar ki, hemen hepsi ıstırap içinde..

Nedir ıstırabınız?” diyorlar; Allah isterse hepinizi helak eder, bana yeni sahabiler halheder! Onlar günah işler ve afjolunurlat r’

işte geldi sırası… Resulullalı’tn gerçek aleme kavuşmasından biraz sonra sahabiler arasında bir münakaşa başlıyor. Bir aklî mü­nakaşa:

Allah’ın Resulü namazda, selam verdikten sonra sağından uıı kalkar, solundan ırıı?

Alın size bir mesele… Sağından mı kalkar, solundan mı?

Muaz Hazretleri, dönüyor ve diyor ki:

Allah’ı Resulüne en yakın olanlardan biri de benim!. Gö­zümle gördüm!.. Hem sağdan kalkardı, hem soldan!..”

Şimdi yenilik bahsine geldik. Allahın Resulü neyi getirmemiş ki… işte yenilik için bir hadis:

Bir günü bir gününe: eş geçen hüsrandadır!.. Aldanmıştır!..”

Gördünüz mü sız işi?.. Bir günümüz, bir gününüze uymaya­cak.. Halbuki, haftanın her günü, çıkartma kağıdı gibi birbirine eşittir yobazın…

Yenilik… İslam su gibi akacaktır!.. Ve İslam, pörsürrıez, eski­mez, bükülmez yeni olarak ta ma m iye tini tam muhafaza ede­cektir!..

Şimdi yobaz, olmanın senedlerini getireyim size… Üç büyük veliden bahsedeceğim., Ubeydullah Ahrar, Şah-ı Nakşibend, Sey- yıd Fehim Hazretleri… Ubeydullah Ahrar en büyük velilerden bi­ri… Al tun koldan gelen, I lazret-i Ebubekirden başlayan batın sır­rının kolbaşısı… Bir gün bir yemekte lokmayı ağzına götürürken biri itiraz ediyor: “Tuzu tadarak başlamadınız yemeğinize?” Gülü­yor ve “Ekmekte tuz vardı” diyor. Devam ediyor yemek… Bir iti­raz daha… Cevabım veriyor ve diyor ki: ‘Sız böyle dış manalarda dolaşmayın! Bir müminin ağzındaki lokmayı saymak biıtiın buıı ları yapmamaktan çok büyük bir günahtır!’

Şah-ı Nakşibend misali titreticidir. Bir gün huzurlarında bir adam coşuyor, “Allah!” diye bağırıyor… Dönüyorlar ve diyorlar ki:

Bu adamı çıkarın mescidimizden! Gafillerin mescidimizde yeri yoktur!”

Çünkü Allah’ın mübarek ve mukaddes ismini sarhoşlar da söyler, bağıra bağıra…

İşte, kelimecik ile kelimenin özü arasındaki fark…

Bir gün de müridlerinin yanma gelip soruyorlar: “Nedir bah­siniz?” Müridler “İman” diye karşılık veriyorlar. Ve cevap: “Siz bu iman bahsinden kurtulmadıkça, kurtulamazsınız!..”

Bunların derindir tesirleri…

Seyyid Fehim Flazretleri bizzat sigara içmedikleri halde sigara­nın haram oluşuna dair bir vaaz dinliyorlar… Çıkıyorlar camiden, müridlerine diyorlar ki:

Şimdi size emrediyorum! Hepiniz birer sigara bulup içiniz!..”

Bir de ismini bilmediğim veli var… ismini bilmediğim veli de üslûbu bakımından bizim söylemeyeceğimiz bir söz söylüyor. De­rin, derin… Çok derin, çok ince… Hiçbir yobazın anlayamayacağı bir söz… Ama cesaret işi… O makamla belki söyler, ama biz söy­leyemeyiz… Minbere çıkıyor ve diyor ki: “Allah gaibi âlim değil­dir!” Müthiş bir sarsıntı oluyor. Doğru, sarsıntı haklı… Hemen ilave ediyor: “Çünkü Allah için gâib yoktur!…” İşte bu kafa, bu mizaç, bu anlayış, bu feraset, bu zevk yobazda yoktur, mevcut de* ğildir!.

(Hesaplaşma, s. 66-89)

Eski Harfler ve Softa

Bir kaç gün evvel Millet Meclisi, bir kültür davası üzerinde ba­zı fikir temayüllerini belirtecek münakaşalara sahne oldu Eski harflerle yazılı eserlerin mektep kütüphanelerine alınması yolun­da edilen teklife, bir iki mebus tarafından aşağı yukarı irtica dam­gası vuruldu. O günlerde gazetemiz kapalı ve biz de mecburi isti- rahatte olduğumuz için, işin ruhunu hemen gözönüııe seremedik.

Mükemmel bıı selim akıl mahsulü olan bu teklife Un az, lek kaynaktan gelebil i t Softalık!

Her hadisenin ruhuna uzak; yalnız ceset, kabuk, şekil ve alet işçisi softa, bu minicik vesilede en canlı çizgileriyle besbelli. Boy ie bir teklif karşısında şahlanan zihin haleti, oluz sene evvel de, mekteplere yabancı dil dersleri alınmasın diye tepinirdi.

İler meselenin, lıcr inamsın, her formülün softası ve softalığı vardır. Dün Mansur’u diıı namına didik didik paralayan soka, ya­rın bir başka Mansıu’u dinsizlik uğrunda öldürebilir

Hakikati bütün tez ve antitezleri, eşyayı bütün tezatları içinde kucaklayan derin ve yumuşak insan kafasını softalığın betonarme sertliğinden kurtarmak için onu hakiki iman ve kültür nefesiyle ısıtalım. Softayı da; herhangi bir münasebetin heykeline bürün­müş, tezahür halinde görür görmez elimizi uzatıp bir analomya ihtisasıyle teşhis edelim.

Eski harflerle yazılı eserleri, âletlerine dargın olduğunuz için denize dökemezsiniz. Cevherlerine de dargın mısınız? Buna ce­vabi

15 Mayıs 1939

(Çerçeve, s 74-75)

Adalet ve Lider

Nerede?

Nerede o diyar ki geniş, hayal alemi kadar geniş ve düz, cam sırtı gibi düz ve temiz, güvercin kanadı derecesinde temiz yollarında, uzun boylu, nur yüzlü, sade kılıklı, maddeleri ve ruh­ları mamur insanlar dolaşır?

Bu insanlar maddî ve manevî manada birbiriyle bakışmaz, çe­kişmez, söğüşmez. Bu insanlar birbirini kıskanmaz, birbirinin za­rarına beslenmez, birbirine faydasız gözle bakmaz. Bu insanlar po- liteknik talebesi gibi aynı dogmalara inanır, teşbih taneleri gibi ay­nı dizide sıralanır, duvar tuğlaları gibi aynı yükselişe omuz verir.

Nerede o diyar ki içinde, ceza ve hukuk mahkemeleri sayısın­ca güzellik, iyilik ve doğruluk mahkemeleri çalışmakta ve üstün müeyyidelerini haykırmaktadır?

O diyar ki fertleri, hayvan ve nebat hürriyetine zıd olan insan hürriyetiyle hürdür, insan hürriyeti ki insanın, kendi eli ve irade­siyle hürriyetini tahdit ettiği vakit doğar ve kimseye ferdiyet, hür­riyet lâfını ettirmez.

Nerede o diyar ki, muhitinde idrâk soyluları, paçalı tavuklar derecesinde olsun bir farika taşırlar ve mübaşir üniformasından biraz daha fazla saygı telkin ederler?

O         diyar ki, çevresinde hakimiyet, ne şunun, ne bunun, ne onun; ne sınıfların, ne cemiyetin, ne milletin; sadece hak ve haki­kat inci ir. Herkes, herkesi aşkın bir kanuna esir ve kimse başıboş değil.

Nerede o diyar kı, köy, toprak, şehir, insan, eser, dava, heı un suru, en iyi şairin en güzel manzumesi gibi, lisan, vezin, kafiye, ahenk, mana halinde emsalsiz bir düzene bağlıdır.

Filân, falan, filân, falan, filân falan… Nerde o diyar?

leylıat ki bu diyar dışımızda değil, içimizde, ve bulmanın de ğıl, aramanın mevzuu!

İşçinin ıztırabı, yuttuğu hamızh havadan ve aldığı eksik gün­delikten doğuyorsa soylu fikir adammınki de, içindeki dünya ile dışındaki dünya arasındaki tezattan doğar. Bu ıstırabın ismine id- rak acısı diyebiliriz. Ve işte hakkı en üstün ıstırap, âlemde budur. Bu ıstırabın sistemini mşa etmek zamanı geldi. Herşeyden evvel inanmak zamanı geldi ki, bu diyarı, şimdiye kadar ne kapitaliz- ma, ne komünizma, ne liberalizma, ne de faşizma vadedebildı!

Dünya yepyeni bir sistem ve bambaşka bir salahiyet ölçüsüne gebe!

4 İlk Teşrin 1939

Adamını Kayırmak

“Adamım kayırmak” tabirinin ifade ettiği vakıa isterse yaşa­masın, bu tabir yaşıyor ya! Doğru, bu tâbir yaşıyor ve benim nes­limin gözünü açtığından beri, hiçbir zaman ve mekânda bu kadar keskin, canlı ve açık nefes alamamış gibi yaşıyor. Mademki yaşı­yor, o halde gerisinde aynı derecede keskin, canlı ve açık bir va­kıa var. Benim bu vâkıayı çözmeğe, iplik iplik ayıklamaya, gözö nüne sermeye harcanacak vaktim yok. Merak eden sorar, arar, öğ­renir, bakar, dikkat eder, görür. Beni meselenin dallarıyla yaprak­ları değil, kökü alakalandırıyor.

Şimdi birdenbire dönüp size hiç beklemediğiniz bir şey söyle­yeyim:

Ben iktidar mevkiinde olsaydım yalnız ve yalnız adamımı ka- yırırdım. Edebiyat iktidar mevkiinde adamımı, ticaret iktidar mevkiinde adamımı, ilim iktidar mevkiinde adamımı, devlet ikti­dar mevkiinde adamımı, yalnız adamımı.

Çünkü benim mezhebimde liyakat evvel, dostluk sonradır. Yıllardır kavgasını yaptığım veçhile, nasıl kafa bünyemde ruh ev­vel madde sonra geliyorsa, herhangi bir kıymet tevcihinde de li­yakat evvel, dostluk sonra.

Ezelî ve ebedî varlık davasında “Ruh mu evvel, madde mi?” meselesi, nihayet ortaya koyduğu iki ihtimalden her birine bağla- mlması mümkün bir muammadır. Fakat adamımı kayırmak hâdi­sesinde “liyakat evvel, şahıs münasebeti sonra” düsturu, kundak­taki çocukların bile takdir edeceği doğruluk.

Onun içindir ki hangi iş şubesinde olursa olsun, bu düsturun hesabım verebilecek salâhiyet sahiplerine, cemiyetten açık kart:

İstediğiniz kadar adamınızı kayırabilirsiniz! Elverir ki kıy­met tevcihinizde “her şeyden evvel şahıs münasebeti” kanunu meydana çıkmasın.

29 Mart 1939

(Çerçeve, s. 71-72)

Anket

Anket, “Her kafadan bir ses” tabirinin ne canlı teşahhus mey­danıdır. Demokrasya, bu Amerikan icadında kokmuş bünyesinin en kötü arazlarından birini daha bulmuş oluyor. Herkese mahsus bir söz, herkese mahsus bir fikir, herkese mahsus bir karar yok­tur. Hakikat birdir. Onu bir kişi bulur, bir milyon kişiye tasdik et­tirir, böylece nizam ve ahenk denilen şey doğar. Eğer bu bir kişi­nin bulduğu şey eğri ve yanlışsa başka bir kişi çıkar, gene tek ba­şına bulur, gene bir milyon kişiye tasdik ettirir. Büyük ve asil dö- ğüş bu bir kişiler arasında ve sistem, metot, mimari altında cere­yan eder. Bütün ihtilâl ve inkılâplar bu bir kişilerin, uyuklayan cemiyet saflarından heyula gibi doğrulup kendi şahsi)etlenin zorla, her türlü ınukavemeiı tepeleye lepeleye öne atmalarından ve içlerindeki mimariyi dışarıya tatbik etmelerinden başka nedir’’ Yoksa bu müstesna biı hı>/ hakkı, herkeste unun aynın] kabul et­meye sebep değildir. Bu hakkı herkeste kabul ettiğimiz gün, her­kes bir şey bulur, hiç kimse tasdik etmez, boylere de lıercümerç ve kakafonya denilen hadise doğar.

Nerede ki nizam ve ahenk vardır, ur ad a anket yoktur. Biı ordu da askere zabitinden memnun ohıp olmadığı, bir hastanede hasta­ya ilaçlar arasında neyi vc tııçiıı beğendiği, bu orkestrada çalgıcı­ya ne zaman ötmek ve ne zaman susmak istediği sorulamaz.

Anket olsa olsa kadınlar hamamında, Şişli salonlarında ve Ha- bıali sokaklarında olur.

Eğer kocaman bir yumak halinde, bir davayı bütün çizgileriy­le içinde taşıyan biri varsa, cumbasından gazete muhbiri gözleye­ceğine ve bayramdan bayrama büyük lâflar edeceğine meydana çıkar, davasını yerle gök arasında ve tek başına bina eder.

26 Şubat 1939

(Çerçeve, s. 12-13)

Maddi ve Manevi Düyurı-u Umumiyeler

Avrupalı, Düyun-u Umumiyeyi kurarken dernek istiyordu ki:

Sizi artık dilediğiniz gibi kazanmak, dilediğiniz gibi harca­makta başıboş bırakamayız. Alacaklarımızı tahsil için kaynakları­nıza el atıyor ve tıpkı bir muvazenesize yapıldığı gibi sizi hacr al­tına alıyoruz. Böylelikle hem borcunuzu öder, hem de iş nasıl ya­pılır görürsünüz.

Yabancı tesirler ve medeniyetler karşısında körükörüne teslim olmanın ruhunu iladede Düyun-u Umumiye bir şaheserdir. Nük­tesi de şudur:

İraden yok. İrademe teslim ol!

Düyun-u Umumiye’yi doğuran maddi bir borçlu, maddî bir ta­kibe uğradı, meydana maddî bir müessese çıktı Ya kapısında Dette publique (Halk horcu) yaftası olmayan manevî Düyun-u Umumiyedir.?

İçine millî benlik katılmamış her taklid hareketi, manevî bir Düyun-u Umumiyedir.

Hesapsız, kitapsız hayran olmak tehlikesiz bir iş değil. Hattâ pek tehlikeli. O kadar ki, insanı altından kalkılmaz bir borca so­kar, sonra da mübaşir gibi kovalar durur. Hesapsız kitapsız hay­ran olmakta, gizliden gizliye borçlanmak, kendi kredisini iptal et­mek vardır.

Jeun-Turder [Jön Türkler] bir Düyun-u Umumiye nesli, Edebiyat-ı Cedide bir Düyun-u Umumiye edebiyatıdır.

Düyun-u Umumiye’yi anlamak millî benliğe savurduğu küfrü duymak için Cumhuriyet günlerine kadar bekledik. Yine bugün­lerdedir ki, dışardan gelecek tesirleri teraziye vuracak, benliği­mizle telif derecesini ölçecek ve peçeli Düyun-u Umumrydere hu- dudda pasaport soracak bir idrak rüşdüne varmayı bekliyoruz.

Korkulacak Düyun-u Umumiyeler fikir Duyun-u Umumiyeleri- dir. Zira kazanca değil, ruha haciz koyarlar.

Millî sanat, millî tefekkür, millî politika teşekkül etmedikçe Garbdan gelecek her tesir, üniversitedeki mütehassıs profesörden sinema perdesindeki mütebessim aktöre kadar birer manevî Dünyunuumumiyedir.

24 Nisan 1939

(Çerçeve, s. 72-13)

Tarihi Hasret

Şöyle konuşacak devlet reisine tam dört buçuk asırdır hasıet- siz: Vatandaş! Benim heykelimi dikme! Eğer ortada, temsil etti­ğim, senin de inandığın bir fikir varsa, onun âbidesini dik’ Res­mimi, evlerin, toplantı yerlerinin ve iş ve faaliyet çerçevelerinin ölü duvarlarına asıp, ensenle seyretme! Eğer ortada, temsil ettı- ğim, senin clc inandığın bir lıkır varsa, onun kandilim yüreğine as! Sem kayırdığım, başa geçirdiğim zaman, duyduğun nefsaııi haz yüzünden beni övme! Eğer sen buna layıksan, ben, bu liya­kati yerine getirmek için en tabii işi yapıyorum demektir Bu tak­dirde beni övmek, yüzüme karşı bemın aptallığımı ve kendi liya­katsizliğini haykırmaktan farklı olmaz.

Bu işin tam aksini yaptığım, yâni seni tepelediğim ve aşağılara attığım zaman da bana sövme! Sen eğer buna müstahak değilsen, en kaba nefsanîlik bana düşüyor demektir. Bu takdirde bana söv­mek, benim açtığını nefsanîlik çığırma katılmaktan başka ne olur? Eğer elinde ise, lâyık olmadığın hâlde sem yükselttiğim za­man bana âsi ol; ve müstahak olmadığın hâlde seni tepelediğim zaman, sen beni tepelemeye savaş!

Hâsılı, her işini, bende, hayvana değil, insana; şahsa değil, fik­re inanacak şekilde düzenle! Zira yar m, nefsimdeki hayvanla ka­lıbımdaki şahıs mortiyi çekip gittiği zaman, inandığın bir fikir ol­mayınca, arkamdan apışıp kalır ve lif lif. çözülür, dağılırsın! Fakat bende inandığın, insan ve fikir olursa, ölümüm sana, kesip attığın tırnak kadar değersiz gelir.

Bende şahsa değil, fikre inandığın gün, o fikre biçtiğin ömür payı kadar seni de hayatta kabul edebilir ve toprak altında kül olmuş maddemi lafta yaşatmaya çalışmak zahmetinden kurtu­lursun!

(101 Çerçeve 1, s. 43-44)

Lider

Şarlo açtır; iş arar. Her baş vurduğu yerde suratına kapılar ka­panır. Nihayet boyun bükük, yolda giderken, yanından, flâma yüklü bir kamyon geçer ve kamyondan yere bir bayrak düşer, Şar­la, hiç bir murad ve şuuru olmadan, rastgele eğilip yerden flâıua- yı alır ve elinde sallaya sallaya yürür. Tam o anda, geriden büyük bir işçi kümesi gelmektedir. Gösteri yürüyüşüne çıkmış, hak ara yan işçiler… Fakat liderleri yok… Şarlo’yu, elinde bayrak, arkadan lider sanırlar ve “hurra!” nidalarıyla onu başa geçirirler.

Şarlo’mm, meşhur bir filminde bu levhayla göstermek istediği hikmet meydanda… Bu dünyada nice insan vardır ki, kendileri hâdiseleri sürükleyemez, onları hâdiseler sürükler ve bir püf nok­tası dönemecinden kıvrılırken lider yapıp meydana çıkarıverır.

Kaderin cilvesine işaret eden Şarlo, bu harikulade buluşuyla, bir yeri, bir köşeyi, bir insanı değil, bütün yerleri, köşeleri ve in­sanları içine alan bir hikmetten haber veriyor.

işsizdi, ümitsizdi, zaman ve mekân elverişliydi, köşeyi dö­nerken yığınların cereyanını birdenbire arkasında buldu ve lider oluverdi!

Birçokları hakkında bu teşhisi koymak lazım…

Gümüşten, altından, elmastan palalarıyla suyu bile kesemeyen liderler hep bu soydandır.

(101 Çerçeve, s. 58-9)

Kanun-Hâkim-Adalet

Kanun bir zor vasıtasıdır; ve sadece kötülüğü yaptırmamak ve iyiliği yaptırmak içindir. Bu yüzdendir ki, bağlı olduğu telakki mihrakı ne olursa olsun, her yerde, her kanun, tabak gibi açıktır, su gibi berraktır, rakam gibi sınırlıdır. Kanunda yazılı ve sımsıkı çerçeveli olmayan bir suçla kimse töhmetlendirilemez. Zahirî de­lili olmayan hiç bir batım kast, dünyanın hiç bir yerinde ve hiç­bir kanunda takip mevzuu olamaz. Hukuku guguktan ayıran ve bütün hak ölçülerine temel mihenk olan din bile, kalblerin halvet odasındaki iman veya küfür fısıltısına kulak vermez, onu Allaha bırakır. Bâtının hesabı yalnız Allah’a açıktır.

Dinler olmasaydı, hiçbir ilim ve marifet olmazdı gerçeği bir ta­rafa; beşeri hak ölçüsüne kalbde hiçbir dayanak bulunamazdı. Bunun içindir ki, mizanını dinlerden alan beşeri hak ölçüsünün ana düsturu, dinin getirdiği “Hüküm zahire göredir” kaidesince, yalnız görünürdeki manayı ele almak ve görünmeze mânâ biçme­ye kalkmamaktır. En küçük ilim, idrâk, insaf, terbiye, hikmet, fi­kir bunu emreder; ve o kadar aşık oldukları Batı anlayışının en kabası böyle görür.

Mesela devleı çapında bir veva bucuk ferdi yahut zümreyi, milletinin en aşağı şalisi, şahısları yahut sınıfı kabui eden bir kim­se, kanaatini asgari delâlet sının içinde belirtmedikçe, filân ve fa­lan edâ ve tavrının keyfi ve indi tefsiriyle sigaya çekilemez Böyle olsa bile sigaya çekilemezken, ya olmadan çekilirse?. Artık bu fa­ciayı ifadeye kelime bulunabilir mi?

Zaten ‘ Filân şahsa, şahıslara, esere, dâvaya, harekete fena göz­le bakmak yasaktır ve bunu yapmanın cezası şudur” tarzında bir kanun maddesi çıkarılsa, böyle bir maddeyi işletebilecek bir hâ­kim, dünyanın hiçbir yerinde bulunamaz. Böyle bir hâkimi, bur­un halkalı ve suratları yarık Afrika kabilelerinden bile davet etse­ler, kabul eden çıkmaz.

Zira, fena gözle bakmış olmak neyle tesbıt edilecektir? Fena gözün rengi nedir, zaviyesi kaç derecedir, gözbebeği kaç mil i met­re kutrundadır? Kanım bunları verir ve hakim bunları isler Ma­kim, en ıııce ve girift mânâlara kadar şâmil olsa da, billur gibi nokta nokta ve çizgi çizgi kesilmiş, yontulmuş, açıklanmış, sınır­landırılmış fiillerin hükmedicisidir. Nice kaatilııı, hırsızın, hainin fiili, hüküm makamının kalbinde ayna gibi belirirken, kanun usûlündeki sübut haysiyeti bu fiilleri görmemezliğe götürür. Bu haysiyete kıyılmaktansa bin kaatilı salıvermek evlâdır. Çünkü bir gün herhangi bir masuma bu yoldan kıyılmak ihtimali, bütün bir cemiyetin tepesinde belaların belâsı… Adlin vatana temel sayıl­masındaki hikmet de bu…

Ve işıe bu ölçü haysiyeti, ıııadde ve aynadaki hayalı gibi, ka­nunda olduğu kadar hakimde bulunacaktır. Belki hâkimde biraz daha fazla… Zira o, kanunun mahremiyetim, ruhunun aynasında çözen, açan ve canlandırandır,

İster Totonya, ister Patagoııya, hangi diyar olursa olsun, kanu­nunda, müphem, mücerret ve her liille ve her şahsa taibiki kabil, karakuşî tefsirler ve teşhisler yoluyla, fikir ve politika adamlarını, kaatıllere mahsus imtiyazlardan bile mahrum edici imkânlar bu­lundukça. o fikir ve politikaya düşen borç, gidip başuıı hela ku­buruna sokmak ve huzuru böyle bir intiharda aramaktır.

Kanun, hâkim ve adalet anlayışı, msan gölgesi düşen her yer­de bundan ibarettir

(101 Çerçeve 2, s. 77-9)

Hak ve Hudut

Yeni barem projesinde şahadetnameye mutlak bir kıymet izafe edilmesi Babıali’nin fikir çerilerine kazan kaldııttı. Şahadetname­nin şaşmaz bir ehliyet miyarı olmadığında, bütün aklı başındaki­ler birlik.

Roma imparatorunun azizleştirilmiş atı gibi diplomayı, onda- ki dar ve hudutlu hüviyet çerçevesini taşırtacak şekilde kıymet­lendirmek, elbette sakat temayül. Fakat hazin olan cihet şu ki, bu temayüle karşı söylenen sözlere, fikir ve teşhisten ziyade infial ve telaş hakim. Diplomaya kağıt parçası ve diplomanın hakkım ko­ruma gayretine şekilcilik ismini vermek doğru değil.

İsa’nın sözünü hatırlayalım:

Kayzerin hakkım Kayzere, Allah’ın hakkını Allah’a veriniz!

Bu mevzuda mutlak hakikat bence şu:

Mektep tahsili yol, ehliyet gayedir. Şahadetname ise bu yolun aşıldığını gösteren bilet. Yol aşılır da gayeye varılmaz; yahut yol aşılmaz da gayeye varılır. îkisi de mümkün. Onun içindir ki esas, diploma değil, ehliyet olmak gerektir.

Evet ama, ehliyet gibi hayli mücerret bir kıymet ifadesini ölç­mekte meydana gelecek hatalar ve işin içine girmesi muhtemel hissî tercihler az mı belâ? Buna mukabil, dar bir softa kafasıyla her şeyi vesikaya bağlamak ve kendi kendisini yetiştirici girift in­san yapısının gizli tekevvünlerini inkâr etmek de küçük facia de ğil. Selâmet nerede öyleyse?

Selâmet, bütün vatan çocuklarını diploma sahibi olmaya can attıracak tedbirleri ele alırken, aynı zamanda kanun ve çerçeve dı­şı tecellilerin sürprizlerine de yer vermekte ve bu hususta üstün, sıkı, titiz ölçüler kurmayı bilmektedir.

Ancak böyle olduğu takdirdedir kı yeni barem projesine, dip loma sahibi bir tuh taşıyor denebilir. Nitekim diplomadan gaye, diplomanın hududunu idrâk etmektir Bunu hakiki diplomalılar bilir.

15 Haziran 1939

(Çerçeve, s 27-8)

Ruhî İktisat

Amerika’da birkaç yıl evvel, iktisadi bir krizin alametleri beli­rir gibi olmuştu. Bu iktisadi krizin, ekonomi bakımından geri memleketlerde karşılaşılan ruhlarla alakası yoktu. Yâni orada, is­tihsal [üretim} aleyhine bir istihlâk [tüketim] muvazenesizliği göze çarpmıyordu. Bilakis, istihlâk aleyhine bir muvazenesizlik görünüyordu. Büyük çapta fışkıran istihsal suyunu, istihlâk zemi­ni yutamıyordu. Bu hal karşısında istihsali kısmak ve değer ölçü­sünü kaybetmemek için bâzı fabrika ve imal tezgahları, faaliyetle­rini indirmek zoruna düşüyorlardı. Aynı hâlin bir başka türlüsü Birinci Dünya Harbinden sonra da olmuş ve Amerika’ya o kadar altın üşüşmüştıı ki, iktisadı tecelliler planında son derece garip bir hadise olmak üzere, bizzat ahin, o sabit değer, tepetaklak yu­varlanmış, bizzat değer ölçüsü düşmeye başlamıştı. Bunun ismi de, birkaç sene evvelki krizle beraber, zenginlik hastalığı, hazım­sızlık illetiydi; ve züğürtlük derdi kadar müthişti, işsizlik, huzur­suzluk, her türlü buhran ve bu hâlin vahim neticeleri olabilirdi.

Amerikan ekonomisinin bu sıkışık haline, ilk ve en isabetli teşhisi, o zaman, Amerika’yı ziyaret etmekte bulunan Alman tkti- sat Nazırı Erhard koydu. Bu dünya çapındaki iktisatçı, vaziyeti nasıl gördüğünü soranlara şöyle cevap verdi:

Amerika’da bir istihlâk takatsizliği değil, ruhî plânda bir is­tihlâk isteksizliği vardır; ve her şey ondan doğmaktadır.

Alman iktisat Nazırı, bu teşhisiyle, tıp ilminde yeni bir ifade ve tesbıt belirten “Psiko-Somatik’’ gibi, iktisatta da ruhî âmile en baş ta yer verici hır ekonomi anlayışı ve tabiri getiriyordu: Psıko-Eko­nomik… Kanunlarım çerçeveleyip ilimleştiğı takdirde bu görüşün bilgi ocağına da şu adı takmak gerekiyordu: Psiko-Ekonomi… Yâ­ni “Ruhî iktisat”… Ruhî-Iktisadî ölçüler; ve Ruhi iktisat ilmi…

Alman iktisat Nazırına göre, buhranın ortadan kalkması için, halkta, satın almak, yani harcamak şevkinin uyandırılması lâzım­dı. Bu şevkin kayboluşunda da, belki, İkinci Dünya Savaşının mi­deleri, sırtlan ve kalbleri büzen, daraltan sebepleri rol oynamış olabilirdi. Bu yüzden halka, İktisadî bir tabip hüneriyle, iştah açı­cı tedbirler aşılamak, ona göre yeni dekorlar ve değerler tertiple­mek, hattâ bediî ve İçtimaî cazibe mihrakları kurmak, tek keli­meyle arzu vermek gerekiyordu.

Bu paşazade krizini Amerika çabucak atlatma yoluna girdi. Fakat biz, Amerika’nın zenginlik yüzünden uğrar gibi olduğu musibeti, bir iki yıldır, onunkinden başka türlü olsa da tamamıy­la ruhî faktör tesiri altında ve üstelik fakirlik hâli içinde çekme­ye başladık.

İlk yazılarım sırasında kaleme aldığım “İktisadî Buhran” ya­zımda belirtildiği gibi, bizim krizimiz, sadece Psiko-Ekono- mik’tir; ve bunun Amerika’dakinden farkı, onda, fazlalık sebebiy­le yutulamayan kıymetlerin, bizde, eksik olduğu hâlde gözden düşmüş olmasıdır. Bu da, faciaların faciasıdır.

Yâni öyle bir hayat iştihasızlığı ki, onu doğuran ruhî müessir önünde, hiçbir “palyatif” ilâçla düzeleceğe benzemez.

Flâlimizi işte bu Psiko-Ekonomi aydınlığında inceler ve sayın iktisat ilmini hürmetle ve bir ân için rafa oturtup derdimize ruh zaviyesinden teşhis ve tedavi yolu arayacak olursak, belki bir ça­re bulabilir, hiç olmazsa çarenin ne olduğunu anlayabiliriz.

(101 Çerçeve 11, s. 72-75)

Köy ve Müdür Fikir

Bir cami… Şehadet parmağı gibi dimdik ve sipsivri minaresiy­le gökyüzünü gösteriyor. Etrafında, yere kapanmış olmanın silik­liği içinde birtakım dam altları… ileride, ova, dağ, nehir, ufuk, gök ve bulutlardan ibaret bir plân; ve köyün etrafında, senelerdir yıkanmamış, taranmamış, silinmemiş, giyinmemiş, kuşanmamış bir beslenir kız halinde bu loprak kaşağı…

Ne güzel başlangıç ve ne fena bitiş1 .

Anadoluda köy manzarası umumiyetle budıır; ve her köy ua- kışlandırmaya memur olduğu saha üzerinde, ayak izleriyle rast gele açılmış yollar gibi müthiş bir ci.s^d/i’mn müzmin mahkûmlıı- ğuna esir… Köyün, insan, hayvan, âlet, büıün varlık kadrosu da aynı müthiş «.sgcnTnın içtimai, iktisadi, ruhî, mısilsiz darlığı için­de…

Şehadet parmağı gibi dimdik ve sipsivri minaresiyle gökyüzü­nü gösteren bir cami etrafında temeli atılan bu köy, belli ki her şeyden evvel bir mildir fikrin, bir müdir clâvâ ve gayenin mihveri etrafında kurulmak istenmiş… Ara yerde ne olmuş, ne bitmiş ki, bir doğru merkez noktasından muhite doğru binbir yanlış ve eğ­ri çizgi uzanmış7

Evet, hangi Anadolu köyüne topyekıın bir göz atsanız, orada cami ve minare mimarisini, köyün ınııdir fikri hâlinde görürsü­nüz. Bu fikir etrafında damakları, başlarını toprağın altına daldır­mak yerine, âşık ve hayran, minarenin tepesindeki âleme kaldıra­cak değil miydi? İleride, ova, dağ, nehir, ufuk, gök ve bulutlardan ibaret tabiat plânından sonra, köyün etrafında, henüz yıkanmış, taranmış, silinmiş, giyinmiş, kuşanmış bir küçük hamın gibi, bir de ış ve eser sahası olmayacak mıydı? Olacaktı, fakat olmadı.

Olmayınca da, biz o müdir fikre karşı kendimizi suçlu görece­ğimize, o müdir fikri kendimize karşı suçlu sanmaktan başka bıı şey yapamadık.

(101 Çerçeve 2 s. 53-55)

Söğüt

Orta Anadolu steplerinin akşamlarına bayılıyorum. Sanki dünya dümdüz bu kum sathı halinde örüldükten sonra heı yere ve her tarafa ay m ölçüyle dağıtılmış olmayan tabiat, bu unutulmuş köşeyi, yirmi dört saatte bir, gurup vakti hatırlıyor, mahzun ve nedametli gözünü güneşin batışından gecenin inişine kadar onun üstünden ayırmıyor.

Fransızca Krepüskül kelimesinin mukabili lisanımızda yok. Ona fecir diyemeyiz. Zira fecir yalnız sabaha, Krepüskül ise hem sabah, hem akşama ait… Güneşin batışından yıldızların en keskin ışıklarıyla parıldayışına kadar dağ arkasında kaybolan bir ses gi­bi, koyulaşa koyulaşa geceye karışan alacalık, memleketimizin hemen her tarafında pek çabuk geçer.

Onun için gurubla gecenin arasına sıkışmış olan bu devreye li­sanımız, bir isim verecek kadar aşina değildir. “Edebiyat-ı Cedi- de”den evvelki şairlerimizi mesteden ve bülbül gibi öttüren, Çamlıca tepesinden seyredilebilecek bir gurup pek güzel olabilir. Fakat bu güzellik, batan güneşin suda eriyecek olan ateş halkası­na kadar devam eder. Ondan sonra başlayacak güzellikse gecenin hudutları içindedir.

Fakat step, tabiatın bu çıplaklığına mağrur öksüzü, bu akşam fecrini o kadar derin yaşıyor ki, mahallenin kutsileşmiş bir mün­zevisini ziyaret eden düğün alayları halinde, tabiatın, eteğinin di­bine kadar sokulduğunu ve bir damlasında bir çiçek deryası sak­lı, keskin renkli İlâhî bir şurup halinde semalarında akıp gittiğini seziyor.

Geçenlerde orta Anadolu steplerinden birinde bir köy içinde geziyordum. Eğri büğrü yollarda benden başka kimseler yoktu. Böyle bir dekor içinde yalnızlık, insanı alışılmamış bir hissin gök­lerine çıkarıyor. İnsan, gölgesine minareden bakar gibi bakıyor. En kısa, en rahat adımım içine, bir mevsimden bir mevsime geçe­cek kadar mesafe doluyor.

Ecic bücüc yolun hatlarını birleştirdiği noktada bir araba gör­düm: Araba gecenin yaklaşışındaki sürate ayak uydurmuş, her ân biraz daha yakın, biraz daha belli, bana doğru ilerliyordu. Tek at­lı bir yük arabası…

Arabacı atının dizginlerini bırakmış, oturduğu yerde bir yem torbası kadar ufak ve silik kalmıştı. Araba hiç bir tahmine uyma* yan, karmakarışık bir gölge halinde garip bıı yük taşıyordu.

Bir hizaya geldiğimiz zaman yükün manzarası tâ ciğerime ka­dar işledi. Arabanın taşıdığı şey, köklerinden çıkarılmış bıı söği’u ağacıydı.

Bu zarif ağacın arabaya ince bir endam halinde yalnız gövdesi sığıyor, dallarıyla yaprakları gür bir saç demeti gibi keskin taşlar üzerinde sürünüyordu. Durdum. Arabanın arkasından bakmaya başladım. Kimbılir hangi su başında alıştığı cömert toprağı terke- derek yalçın yüzlü aşkının topraklarından ince damarlarını geçir­meye gelen bu ağaç, gözüme ağlayan, fakat hüznü içinde mesut bir gelin gibi göründü.

Düşündüm ki, söğüt, içli ve ketum Anadolu’nun en canlı rem­zidir.

Hangi yanık halk türküsünde söğüdün ismi geçmez?

Hangi köyün kapısında söğütler perde kurmaz?

Her su bir söğüdün dibine kıvrılır ve her yol bir söğüde çıkar.

Her duygunun yastığı bir söğüdün dibidir. Anadolu onun di- binde sevişir, ayrılır, kavuşur, düşünür.

Aşk, hasret, gurbet, sıla hep odur. Söğüt topraktan değil, Ana­dolu’nun ruhundan çıkmış gibidir.

Onun için ruhun şahsiyetine en güzel timsal odur.

Gözümün önündeki manzara değişti; ve Asya dağlarından Anadolu yaylasına inen Bozkurdun, sihirli bir su yüzünde, gözle­rinin ateşine dala dala söğüt ağacına istihalesini seyrettim.

(101 Çerçeve, s. 36-39)

Bir Çocuğun Hatırlattığı

Ankara’nın sayfiyemsi bir yerinde, vıllâmsı bir apartmanın iki üç karış yüksekliğindeki duvarının arkasındaki çocuklara gözüm ilişti.. Ördeğin, yumurtadan çıkar çıkmaz suya atılışındaki yara­dılıştan ilmine benzer bu dehâ ile, kızlı oğlanlı, çocuklar futbol oynuyor… Ah şu lutbol; dünyada hiçbir telkin ve heyecan vasıta­sının rakip olamayacağı, ters tarafından, meşin top medresesi…

Öyle bir çocuk bolluğu ki, annelerinin dördüz doğurmaktan başka bir velûtluğu kalmayan, dışından meseleleri sayısız, için­dense sıfıra inmiş bir cemiyeti ihtar ediyor bana…

Yanıma, 5-6 yaşlarında gayet şirin bir kız çocuğu sokuldu:

Kimi bekliyorsun sen burada?

Seni/

Zemane kızı, o yaşta bütün kadınlığını takındı ve cevaptan pek hoşlanmış gibi bir haz sesi çıkardı…

İsmin ne senin?

Naciye…

Niçin Aysel, Birsel, Göksel değil de Naciye?..

Sevmem ben onları…

Ne garip!.. Yoksa bu kız, bu yaşta, bir gerici kafası mı taşıma­ya başlamıştı?

Kaç yaşındasın sen?

-Altı.. Ya sen kaç yaşındasın?

Bil bakalım!

On yaşında var mısın?

Kahkahamı tutamadım. 10 rakamı, çocuk için ne varılmaz bir ufuktu…

Senden, dedim; tam 51 sene daha yaşlıyım!..

Bu defa da çocuk gülmeye başladı. Parmaklarıyla sayı sayma­ya koyulacak aklının astronomik idrakini göstermek istiyordu.

Sen oyun oynamıyor musun?

Ben bu çocukları sevmem!

Ya Jîimi seversin?

Ben babamı severim!

Öyle mi, nerede baban?

Çocuk, çenesi ceviz gibi buruş buruş cevap verdi:

Öldü!

Amıcu?

Evet…

Ne ıs yapaı •’

Namaz hılaı.

Her kelimesini aynıyle zaptettiğim bu konuşma sonunda, ar­kadaşımı bekleyeıııeden ayağa kalkıp Naciye’ye veda ederken, gözyaşlarımın süngerini içime doğru sıkıyor, ve erkeği ölmüş ge­rici ailenin gerici mizaçlı öksüz kızı Naciye’yi doğuran Türk ana­ları arasında haııgı folluktan geldiği meçhul, karga yavrulan ara­sına düşmüş bir zümrüd-ü anka yavrusu kadar yalnız, müdalaasız görüyordum..

Hiç beklenmedik bir anda, çöplükte bir mücevher gibi kar şıma L i­kan Naciye, bana kendisini değil, içinde yaşadığımız ve artık pis ko­kusunu duymaz olduğumuz âlemin, dördüz doğuran başı boş anneler dünyasımn dehşetini hatırlatmıştı…

(101 Çerçeve 4, s. 27-29)

Milliyetçilik

Milliyetçilik

Şimdi milliyetçilik… İslâm’da milliyetçilik, kovulan, terkedi- len bir müessese değildir. “Kişi kavmini sevmekle levmolu- namaz”, yani ayıplanmaz. Kişi kavmini sevmekle ayıplanmaz, se­vebilir, demin de dokunmuştum. Fakat burada kavim, metbu de­ğil, tâbidir. Yani bağlıdır. Ruha bağlıdır, ana davaya bağlıdır. Onun için de kavim sevgisi mübarek bir sevgidir. Ve onun ekolü müba­rek bir ekoldür. Şöyle ki: Ana gayenin renklerini, çizgilerini, pı­rıltılarını, eksiksiz belirtme davasındaki bir kaptır, bir şişe… Bi­zim, son zamanlardaki milliyetçilik anlayışımız, renkler senfonisi manzumesi olan bir tavus kuşunun renkleri dururken çıktığı ka­buklan aramaya benziyor. Tavus kuşunun dışının çıktığı kabuğu düşünün, kim sorar tavus kuşuna; kabuğun nereden, hangi ka­buktan çıktın? diye.. Dava tavus kuşunun o renklere malik olma­sıdır. Onu için bizim milliyetçiliğimizde gaye İslamiyet’in her çiz­gisini en iyi aksettiren, böyle kuyumcu aletiyle kesen biçen, o pı­rıltıyı en nefis veren saf bir kavim olmak ve o duyguların miza­cında toplanmış bir milliyetçilik fikrine bağlanmaktan ibarettir. İyice bilmek lazımdır ki, eğer gaye Türklükse Türk, Müslüman oldukça Türktür. Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim. Arka- daşlanmz çok hoşuma giden bir teklifte bulundular. Bu cümleyi tekrar edin, bütün dünya duysun dediler. Tekrar ediyorum ve ya­vaş yavaş söylüyorum:

Eğer gaye Türklükse mutlaka bilmek lazımdır kı, Türk Müslüman olduktan soma Türktür.”

Şimdi, yine sözüme baslarken söylediğim noktaya geliyorum Ve artık konuşmamızı kapatma devresindeyiz…

Yine susalım-.. Sükût… Sükût.. Sükût içinde sükût ve gözler­den gelen senfoniyi dinler gibi bir ruh haleti… Bu senfoni gelı yor… Ruhlarımız duysun… Ve şöyle söylüyor; yaşanmaya değer hayat ve onun hesabı… Şimdi hır toplam noktasına geldim. O re­jim ki, msana fert olarak mezarından ötesinin hesabını vermez ve o rejim ki, cemiyet olarak bu büyük gidişin kemal manzumesini her sahada temsil etmez. Ne o rejimdir, ne öbürü bir cemiyettir. Hepsi muzahrafattan ibarettir.

Bize sorsunlar, sizde bu hesap var mı? Bizde bu hesap nasıl vardır biliyor musunuz? Sorun!… Senfoni geliyor yukardan, kal­dırın kollarınızı ve sorun! Ben niçin yaratıldım?… Hemen Allah cevap verir size… -Verecek demiyorum, çünkü verdi Kur’an’mda- Allah’a ibadet için yaratıldın!.. Sorun, bu ibadetin gayesi nedir? Allah’a yakınlaşmak ve onda ebedî huzur ve batmayan güneşi, geçmeyen anı, solmayan rengi bulmak… Bu dünya nedir? O bü­yük oluşun basamağıdır. Çilesini çekeceğin basamak… Bu oluşa layık olmanın hesabını vereceğin basamak, aldırmayacağın basa­mak değil… Sorun, nasıl bir cemiyet kurmalıyız? Kuran ve hadis cevap versin. Dünyayı ve öteleri asma köprüyle bağlayan ve her iki tarafın hakkını veren üstün cemiyet… Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, hemen ölecekmiş gibi ahiretini düşünen cemiyet…

Netice bütün beşerî sistemler ve ıdeolocyalar, İslam’ın hamam avlusunda, soyunma taşında buluşup kirlerinden keselenir ve te­mizlenirlerse, birbirlerinin aleyhine talib oldukları cenneti hep birden İslam’da bulabilirler. Bir de İslam’ı batıl mezheplere bağ­lamak isteyenler var. İslam sosyalizmi, filan, gibi… Bu cinayetle­rin en büyüğü… İslam, arşa giden, istasyonu, terminali, arşta olan lokomotiftir. Bütün vagonları arkasına bağlar. Lokomotiftir, vagon olmaz, hiçbir şeyin maiyetine girmez, herşeyi maiyetine alır. Bunlar İslâm’ı maiyete vermeyi istiyorlar. Biz bütün dünyayı ve mustarip insanlığı kurtarıcı tek sistemi astara kaçmış anahtar gibi içimizde kaybettik ve Avrupalının içimizden yetiştirdiği İs­lam nefreti ajanları yolundan bu hale düştük. Şimdi bu davayı lif lif örgüleştirecek bir nesil dokuma davasındayız. Lif örgülerinin düğümleri tutmuştur. Öyle bir düğüm ki, işte görün, bakın, bü­tün Anadolu kıvılcım kıvılcım yanıyor. Her kıvılcım, kaza mer­kezi, vilayet merkezi, havzasıyla, kendi içinde ve fert halinde ya­nıyor. Bu kıvılcımların bir arada toplamının ifade ettiği projektö­re doğru gitmekte hüner. Bir projektör ki, hem mümini aydınlat­sın, hem münkire ölüm ışınları gibi dönsün ve onu yaksın. Bu projektörü yakma davasındayız. Her birinizin gözünde, bu pro­jektörün ışığından, bir iplik, bir sızıltı görüyorum… Ötelerden gelen senfoni… Yaşanmaya değer hayatı bulunuz ve ölümsüzlüğe geçiniz…

Bu sese verilecek tek bir cevap var, bütün davamızın hülasası:

“Ne mutlu Müslümanım diyene!…”

(Sahte Kahramanlar, s. 311-14)

Milliyet

İslâm inkılâbında milliyet görüşü, kendisini sahte milliyetçi­liklerin tersine zarf değil mazruf, kap değil muhteva, madde değil ruh, mekân değil zaman işi telâkki eder.

İslâm inkılâbında milliyet görüşü, Türkü fırlak kemikler, çe­kik gözler, dar alınlar, ve kirpi saçlar kadrosunda, yani hor ve ka­ba madde plânında aramaz.

İslam inkılâbında milliyet görüşü, her şeyi ana ruh vahidine bağladıktan sonra, o ruh vahidini en iyi aksettiren yahut en iyi aksettirmeğe memur olan zarf, kalıp ve madde ölçüsü olarak da (daima bu kayıt altında) kendi ırkını mecnuncasına sever.

işte Gaye-Insan ve Üstün Resulün “Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılmaz..” mealindeki muazzam hadisinde, dışarıdan ve ilk bakışta o kadar kolay sanılan namütenahi derin manaya bir yol ve hudut içinde hudutsuz milliyetçiliğe bir işaret!…

İslâm inkılabında milliyetçilik görüşü, Müslümanlıkta malı dut o sınırlı milliyetçiliktir ki, bu sınırın en küçük mikyasına kendisini hudutsuz ve başıboş bilen hiçbir milliyetçilik ulaşamaz.

Tıpkı Şerıate baş kesmekle, onun yasak etmediği sahalarda hudutsuz bir salâhiyet ve memuriyete kavuşan akıl gibi, Islâm in­kılâbının milliyetçiliği de, topyekün insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşı­maya, renklendirmeğe, mızaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi ba­kımından bütün kavimler arası komşuda üstünlük mefküresm- deıı ibarettir.

Böylece İslâm inkılâbında milliyet mefkîıresi, ırk, kavim ve soy ifadesiyle de Peygamberine lâyık olmak cehd ve müsabakası­nın eseridir ki her türlü ırk ve kavim hasisliğinin üstünde olan Müslümanlığı incitmek yerme şadedecek ve ana ölçüye bir kere bağlandıktan sonra en ileri haklara kadar kazanacak olan izinli milliyetçiliğin ta kendisidir…

İslâm inkılâbında, Şerıatle hudutlu akıl, hakikatte nasıl hudut­suz aklın ta kendisiyse, yine onunla hudutlu milliyetçilik de, ha­kikatte hudutsuz milliyetçiliğin ta kendisidir.

Hudut içinde hudutsuzluğa çıkmanın girift sırlarından nasip almış olanlar mücerret ve münhasır milliyetçilik alevine fitil niza­mı verecek ve onu şeriat şişesinin içinde en ileri ışığa kavuştura­cak sistemin de, derin ve gerçek mümin anlayışıyla Islâm inkılâ­bına bağlı milliyetçilik görüşünde olduğuna inansın!

Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında bütün alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri yakıp kül eden dar ve hasis bir nefsanîlik, ham ve yo­baz bir putçuluktan başka bir şey değildir.

Allah ve Resulünü en çok sevdiği, yahut en çok seveceği, ya­hut da en çok sevmeğe memur edeceği için Türkü sevmek, onun şahsî ve kavmî ruh hazînesini bu aşk zemininin üzerine serpiştir­mek ve bütün zaman ve mekân boyunca bu ruhu geliştirmek, ka­lıplaştırmak, billûrlaştırmak ve maddeye nakşetmekten ıbaıet olan üstün milliyetçilik, ruhi muhteva dışı ırk ve kavım sebebine değil, ruhî muhteva içi ırk ve kavım neticesine bağlı o mefküre- diı ki, usul ve sistemini de her millete veren, böylece darlık ve ha­sislik çemberini kıran, dünya çapında bir yenilik belirten ve hu­dut içinde hudutsuzluğa ulaşan büyük oluşun en gerçek yapıcısı­dır.

(Idcolocya Örgüsü, s. 211-13)

Milliyetçilik

Her tavus kuşu mutlaka bir yumurtadan çıkar; ve tavus yu­murtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır… işte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!

Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakım­dan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru manasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir mi­sal içinde ruhu!…

İsterse karga veya deve kuşu yumurtasından çıkmış olsun, ne­ticede bütün şartlarıyla tavus kuşu olabilen her varlık, tavus ku­şunun bütün hakkına maliktir… işte milliyetçiliğimizin tek ve ke­safetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!

Demek ki biz, gerçek milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikametinde değil, mansap istikametinde, tohum üstünde değil, ağaç üstünde karar kılıcı bir anlayış ve görüşe bağ­lıyoruz.

Bu demektir ki, biz, tarih planında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış; her türlü ırk ve top­rak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve toprak yobazlığına düş­man, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz.

Amma, yumurta olmazsa tavus olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin bulunduğu her yer­de mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan yer­de mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi, tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez.

lîiziııı milliyetçiliğimiz, bellibaşlı bir topluluğa ait madde ve kemiyet hakikatlerinin maverasında, sadece ruh ve keyfiyet vaki alarma bağlı, tevherini posasından süzen ve yalnız cevhere msbet kabul eden bir telakkiden ibaret.

Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşü­nüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve Usan birliğinin ördüğü, tek nııshab ve şah­siyetli bir ruh neşemden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vahit temsil eden bu ruh nesrinin zaili da Anadolııdur.

Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu dediğimiz şey nedir kı?.. Türk ruhu dediğimiz şey iki vahidin mecmuundan ibarettir: Bin, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, ıklimleıı- diren iki vâhit… Vahitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mih­rakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, İkincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir.

Vahitlerden ilki, ırk ve kavım seviyesinin üstünde, bütün in­sanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalıuz ırk ve kavim kadrosun­da ve tâbidir.

Demek ki, zaten asılda ve lûgatta bir kavinin ruhunu dayadığı iman kaynağı manasına gelen ve son zamanlarda gerçek delaletin­den kaydırılıp kavmiyet manasına kullanılmaya başlayan milliyetçi­likten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve bu mazrııfdaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telakkisine bağlı bııtün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.

Bu ruhî kadronun ırkî plânda kendi maddesine karşı sevgisi, ancak bellibaşlı bir vahidin doğurduğu böyle bir ruha yataklık et­mekten ibaret ve yalnız bu kay d ve şartla sınırlıdır.

İşte bizim milliyetçiliğimiz: İslama bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliye t çil iği!… Ve işte cihan ö küsünde milliyetçilik!…

(îdcolocya Örgüsü, s. 334 -.30)

Bu Vatanı Dolduran Ses

Çocuk ağlaması, ruhumu sünger gibi şişirir. O zaman, başımın üstünde gözyaşı buharıyla yüklü bir gök, yerimden kıpırdayamaz yacak kadar ağırlaştığımı duyarım….

Bir çocuk ağlıyordu! Yıkıntılar içinde kimsesiz sokak… Bir taş üstüne oturmuş, dirseklerini incecik bacaklarının bittiği noktaya dayamış, bir çocuk… Küçücük yumruklarıyla kavradığı ipek saç­ları ne güzel!…

Çocuğum, ne ağlıyorsun?

Eve almadı beni!

Kim almadı?..

Ablam!

istemeden devam ediyorum:

Annen yok mu senin?

Kuru hıçkırıklarla sarsılıyor:

Var!

Evde değil mi annen?

Sinemaya gitti!

Baban?

Hastahanede!

Artık geriye dönülmez bir noktadayım:

Nesi var babanın?

Bir çift göz yaşı pırlantasının altında, hazin bir zekâ kıvılcımı:

Rakı yüzündenmiş!

Lâfa başladığıma pişmanım. Aldığım cevapların peçelerini bi­raz daha kaldırmaktan ödüm patlıyor, istikamet değiştirmek isti­yorum:

Başfea kimsen yok mu senin?

Anneannem var!

Neye seslenmedin ona? Alırdı seni eve…

Odasından çıkmaz ki . O hiçbir şeye karışmaz1

Çocuktan ayrılmalıyım… Kendimi kurtarmak için… Evet, öyle:

-Ağlama yavrum. Birazdan gelir annen!. Bekleyiver!…

                                                                                                                                  (101 Çerçeve 4, s. 30-31)

5

Ayağa Kalk Sakarya

Beklenen Nesil

Piyes: 1 Tablo

Eminönü meydanında bembeyaz harmanili, yalınayak, başkabak, süt gibi beyaz ve kıvırcık sakallı bir ihtiyar… Yenicami önündeki merdivenlere çıkmış ve sağ elini başının hizası­na kaldırmış, haykırmakta…)

İHTİYAR – “Size desem ki, fazilet hakkında, daha binbir şey hakkında her gün konuşmak, kendisini ve bekalarını tetkik ve teftiş etmek, insan için en hayırlı şeydir, ve tetkik ve teftiş edilmeyen ha­yat, yaşanmaya değmez; bana inanır mıydınız?”

(Adamın etrafında, boyacı çocuklarından daktilo kızlara, tesbihli ihtiyarlardan bobstil gençlere kadar vıcık vıcık kalabalık… Ne yapacağını şaşırmış birkaç polis…)

İHTİYAR – “Size desem ki, fazilet paradan gelmezi para da, her- şey de, ister fertler için olsun, ister devlet ve memleket için, yalnız fa­ziletten gelir; bana inanır mıydınız?”

(Birbirlerine dehşetle bakışırlar… “Acaba deli mi?” mırıltıla­rı… hayret, dikkat…)

İHTİYAR – “Zira ben, gezip tozduğum her yerde, size, genç ve ihtiyar hepinize şu öğüdü veriyorum: Sakın nefsterinize ve malları­nıza, ruhunuzun yükselme ihtiyacından daha çok, hattâ onun kadar bile değer vermeyiniz? ”

Gülüşmeler… Alaylı sesler.. Bil gazete mûvezzıi çocuk elleri­ni birbirine çırpar…)

İHTİYAR – İşle hu yüzden ey insanlar, size söylüyorum, ısta düşmanlarımın dediğini yapın, ister yapmayın; fakat şunu bilin ki, tekrar tekrar öldürülerek olsam, ben, yine tavrımı değiştirmeyece­ğim!”

(Genç bir muallim bir sıçrayışta ihtiyarın yanına çıkıp onunla birkaç kelime konuşur, sonra halka döner.)

MUALLİM – F/endim.’. Bu ilıiiyar, ıne\sfııu Yunun /ilo^o/u Sok- rat rolüne çıkmış bir aktördür! Sokrat öleli 24 asır geçfigi ha/tie, za­manın hâlâ aynı yerde durduğunu göstermek için bir tecrübeye giriş­miş! Aynen Sokrat’ın sözlerini tekrarlıyor! Ne dersiniz?

(Bir ses yükselir.)

SES — Söyle zavallıya, hemen deli rolüne çıkmazsa yandığı gün- dür! Zira Sokrat öleli 24 asır geçtiği halde, hayatı tetkik ve teftiş et­menin en ¡azla yasak olduğu gün, bugündür.

(Ahalide dalgalanış… Herkes sesin sahibini arar, fakat bula­maz. Başbaşa mırıldanan üç adanı…)

BİRİNCİ ADAM – Kim bu sesin sahibi yahu, bif fcomünisi mı yoksa?

İKİNCİ ADAM – Hayır, bir ırkçı, milliyetçi olsa gerek.’.

ÜÇÜNCÜ ADAM – Amma da anlayışsızsınız, bir softa, bir yo­baz, bir mürteci, yahu!

                                                                                                          (101 Çerçeve 3. S. 121-123)

Gönüldaş

Fransız İnkılâbı “Vatandaş”, Masonluk “Birader”, Konıüniz- ma “Yoldaş”, Külhanbeylik “Omuzdaş” tâbirlerini getirdi İslâm­lıkta topluluk unsurlarının bağı kardeşliktir. Biz onu şöyle ifade­lendirmiş bulunuyoruz: Gönüldaş! Topluluğumuzun mücerret şahıs ismi budur! Tarih bizi “Büyük Doğucular” tâbirinden sonra bu tavsifi fert ismiyle anacaktır: Gönüldaşlar…

Gönüldaş!

Bir halkanın üstüne sarılan şerit, toplandıkça, her dönüşünde daha fazlasını çeker Kar üstünde yuvarlanan bir top büyüdükçe, her yuvarlanışında yerden daha çok kar kaldırır. Nihayet öyle bir an gelir ki, böyle bir cazibe merkezine üşüşen, katılan dış unsur­lar, kifayet hududunu bile aşar.

Fakat bu mes’ut ânın doğabilmesi için, halkadaki sargı, dışarı­dan şerit çekecek kalınlığı bulmalı, kar üstünde yuvarlanan top da, yerden kar kaldırabilecek tıkızlığa ermeli..

Gönüldaş!

Biz, Bizanslılarm ateş kuleleri gibi, biri yanınca öbürüne haber veren ve böylece kıt’alan çepçevre dolanan merkez insanlardan, bilançomuzda yazılı olduğu kadarına malik olmakla bahtiyarız.

Gönüldaş!

Fakat sen bizi bir çuval pirinç farz ediyor ve “Ben tek bir pi­rinç tanesiyim; çuvalın içinde olmuşum veya olmamışım, ne çı­kar?” diye düşünüp kendini bizden mahrum ediyorsun! Yahut da nefsine binbir hatalı özür biçiyorsun! İşte bu zihniyettir ki, bizde İçtimaî alâkanın ve mâ’şerî vicdanının günden güne sıfırı tüket­meye doğru gittiğini gösteriyor, her ümidi akamete uğratıyor, düşman ve hâkim saflara da meydanı boş bırakıyor!

Halbuki her pirinç tanesi şöyle düşünecektir:

Belki onların kıvamlarını ve terazi âhenklerini denkleştir­mek için lâzım olan son pirinç tanesi benim! Gideyim ve kendi­mi çuvalların içine atayım!”

Kaldı ki, bize lâzım olan son değil, belki ilk pirinç taneleri bunlardır. Bu böyle olduğu zaman her şey olur; olmayınca da hiç­bir şey olmaz.

Gönüldaş!

Kucağımız ve kalbimiz herkes için münhal, bekliyoruz! Evin­den, çocuğundan, kardeşinden, annesinden, soyundan, vatanın­dan, tarihinden başlayarak, kendini ve nefsini aşan bir sevgi duy­gusu varsa içinde; ve bu duygu yüksele yüksele Allah’ın sevgilisine ve Allah’a kadar çıkıyorsa, gel, senı . aklıyoruz! Sem ısının ve cisminle teşhis edemediğimize bakma’ Müslümanlığınla teşhis ediyoruz. Gel, hem de koşa koşa gel!…

Geleceğin yer mâlum… Biz sana doğru yola çıkarken sen de bize doğru gel!

(101 Çerçeve 1, s. 13-15)

Aksiyon Serisinden:

Neslimizin Kıymetlendirilmesi

Netice:

Filozof diyor ki:

Madem ki düşünüyorum, öyleyse varım!

Eğer bu düsturu varlığa esas kabul ediyorsanız, neslimize ve­receğiniz mevcudiyet hakkını başka bir nesle lâyık göremezsiniz.

Geriye doğru bütün nesillerden üstüıı bir varlık hakkı taşıyan neslimiz, ileriye doğru birdenbire çukura yuvarlanmak tehlikesi altında. Önümüzde korkunç bir nesil boşluğu açılıyor. Körlerin, bile gördüğü manzara! Düne kadar gelen şartlar, ayak ucumuzda yeni bir nesil protoplazması hazırladı. Bugünkü lise çocuğunun temsile başladığı bu protoplazma, bir iki sinema artistinden başka kahraman tanımayan, futboldan gayri herhangi bir hadiseyi uıef- kûreleştiremeyen, evinde ve mektebinde hiçbir telâkki ve ahlâk murakabesi yaşamayan; bilmeyen, duymayan, düşünmeyen, düne, bugüne ve yarma bağlı olmayan, bütün hayvani ve nebati ilcaları ile başıboş, bir yeni adam tohumu. Bu tohum kök salar ve nesille- şırse dava kazanılmış değil, kökünden kaybedilmiş olacaktır.

İşte bizim nesil ukdemiz! Arkamızda eskilik, önümüzde yok­luk ve içimizde, iki taşa sıkışmış bir fidan gibi, en ışkencelı bir varlık humması.

Büyük Harb sonrası nesli bir köprü neslidir. Dünle yarın ara­sındaki uçurumu aşmak için bu köprüyü kurmak, yanı neslimizi kıymetlendirmek, ış başına geçirmek lâzım. İhtiyar ve yatalak de- mokrasyalar müstesna, İt utun canlı rejimlerde is başında olan büyük Harp sonrası nesli, henüz bizde halis örnekler ile kıymetlen­dirilmiş değildir. Halbuki o, dünle yarın arasındaki tehlikeli geçit­ten kılavuzluk sırrını her nesilden daha iyi biliyor. Dede Efendi ve Beethoven, Sinan ve Michel-Ange, Fuzulî ve Racine, Gazali ve Pascal, Ibni Sina ve Claude Bernard, Kâtib Çelebi ve August Com- te arasındaki mahsub muamelesini yapabilecek bir o kaldı.

(Çerçeve, s. 48-49)

500. Yıla Doğru

Bir gün Fatih dirilecektir! Evet; lâf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Fatih dirile­cektir!

Bir gün, Fatih, sandukasının ihtiyar kapağını genç omuzlarıy­la kaldırıp ufkî vaziyetten şakulî hâle geçecek ve İstanbul’un Di­van Yolu’nda görünecektir! Bir gün onu, kâfurdan yontulmuş asıl ve mevzun parmaklarıyla kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya hari­tasını süzmeğe başlamış olarak göreceğiz. Başındaki heybetli ka­vuğu, Uludağ’dan daha haşmetli görünecektir.

O gün, dünya ve insanlık muhasebesinde, Türk milletine ait hakların, Türk milletinin içinde ve dışında terazi kefesine kona­cağı ân olacaktır. İşte o gün başımızda bulunacak olan yüceler yü­cesi, günün gerektireceği üstün kurtarıcılık vasıflarına göre, ru­huyla olduğu kadar cismiyle de Fatih’ten başkası olmayacaktır! Zira Türk milletinin içindeki Fatihlerin harekete geçmeleriyle, onun, aynen sandukasını devirmiş, ayağa kalkmış ve kalabalıkla­rın önüne geçmiş vaziyette meydana çıkması, iki hayali birbirine tıpatıp intibak ettirici en mes’ut ahengi doğuracaktır! Kendi için­de olmuş bir cemiyetin dışarıya doğru fetih hamlesini temsil eden Fatih, bu defa, aynı cemiyetin, hem kendi içinde, hem de dışına doğru mefkûrevî fetih hareketinin timsali olacak; bu da, 5 asırdır sandukasının içinde ders alan Fatih’in ulaştığı son kemâl haddini gösterecektir! Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir!

(101 Çerçeve 2, s. 130-32)

İlk Devre

Bir “hadis-i kutsi” vardır Mânası söyle.

“Ben kulumun zannettiği gibiyim, nasıl isterse öyle zannetsin!’’ Yahut “Ben kulumun zannındayım, dilecdiği gibi zannedebilir.”

Yanı, Allah’ın tecelli ve lütufları mevzuunda, dilediğimiz gibi umabiliriz.

Ah, sayısız hadisler içinde yalnız buna, bu hadisin hikmetine yaklaşmak istidadını gösterebilseydık, gayret ve neticeden emin olmanın ne demek olduğunu anlardık. Anlardık ki, girişeceğimiz bütün hayırlı işlerin ufkunda ilâlıî imdat hazırdır. Ve dolayısıyla… Ve dolayısıyla mesele yoktur, zafer bizimdir.

Müjdeciler müjdecisinin, Allah kelâmına mecra, mukaddes dudaklarından dökülen bu İlâhî ölçü, tek kelimeyle, mümine dü­şen ümit payının derecesini gösterir. Sonsuz ümit ve ona bağlan­manın emri… Bundan büyük müjde mı olur?

İstemek ummak demektir; umulan da ele geçer. Allah, ümidi, lütfünu cezbedıci kudrette yaratmıştır Nasıl ki, her dua bir ümi­de dayanır ve Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmez.

Bahsettiğimiz dua, kalbin bütün ateşiyle edilendir, sadece du­dak kıpırdamasıyla değil…

Öyleyse duanın bir ucu ümit ve öbür ucu ıstırap olduğuna gö­re, ıstırap çeken ve ümidini kaybetmeyen her fert ve millet kurtu­luşa namzet demektir.

Biz Müslümanlar, işin bu devresine, gerçek ıstırap ve ümit saf­hasına erebildikse kendimizi kurtuluş yolunda sayabiliriz, t’) hal­de, İlâhî imdadı zannedebilmenın ehliyet hududuna ayak basma mız mümkün olur ve gerisi sadece rahat bir düzlük olarak karşı­mıza çıkar.

Bu devreye girmek üzere bulunduğumuzu müjdeleyebilirim!

(101 Çerçeve 3, s. 60-61)

Kalk Borusu

Kendini bir ân için, konuştuğun dilden, yazılı olduğun nü­fus kütüğünden, hafızandan, hâtırandan, bütün müşahhas alâka- lanndan tecrit et! Böyle yap ve bütün insanlık kadrosuna şâmil, mücerret bir akıl ve idrâkten ibaret kal! Ve böyle yaptıktan sonra, elim, mevzu olarak Türk cemiyetine uzat!

Ne görürsün?

Acaba mücerret insan ve cemiyet mefhumunun bugün ulaş­mış bulunduğu müsbet ve menfi merhaleler önünde, mücerret te­kevvün dâvası olarak, Türk cemiyeti derecesinde mes’ele yüklü başka bir örnek bulabilir misin?

Bu cemiyetin, ilk kaynağından başlayarak bugüne kadar ulaş­tığı her tekevvün merhalesi, kendisine hiçbir ân, meidnJîoîi hasta­sı prens Hamlet’in meşhur sualindeki nezaketi kaybettirmemiş tir:

“Olmak mı, olmamak mı? İşte bütün mes’ele!”

Çok eski dün… O zaman kendimizi kasırga gibi esen ve bütün insan! eser zeminini ihtizaz ettiren bir madde öfkesi hâlinde, mü­cerret ve sert bir asabı cümle kudreti, bütün içtimai müessesele- rin atların cidago kemiğine bağlayarak, üzerinden sel gibi aktığı toprağa elbette bir gün mıhlanacak; güneşin şakulî ışığı altında, sinirlerine bu kuvveti üfleyici müstesna ruhun şahsiyetli eserini isteyecekti. Nitekim en eski mazimizin, muhteşem bir madde cümbüşü çerçevesinde, ruhî oluşlara fazla vakit bırakmayan sert ve kapanık mizacını, dilimizin “dur, vur, al, dal, es, kes, sar, yar, ek, çek, ser, ver, yak, bak, çık, yık, in, bin” tarzındaki tek heceli kelimelerinden bile sezebiliriz.

Nihayet İslâmî ruh ve ideolocya kadrosunda toprağa mıhlan­dık; seyyallikten sabitliğe, yolculuktan hancılığa geçtik. Etrafın­daki incecik zarın yırtılmasını bekleyen gizli ruhumuzun ondan sonra, maddemizle el ele gösterdiği hârika, bütün Garp dünyası­nı handiyse yutacak kadar muhteşem bir eser olmadı mı? Biz, bu eserin başlangıcı olarak İstanbul’u fethederken, Batı dünyası, ruh hamlelerinin en azametlisiyle Yeniden Doğulunu idrâk etti; ve sadece madde âlemi üzerinde riyazi akla biçtiği büyük ıece.ssııs ve imtiyaz hakkı yüzünden, bızı tez zamanda apıştırdı, bıraktı.

Viyana önlerinde bozgun veren Kara Mustafa’dan itibaren bü­yük rıc’at devrimiz başlıyor. O günden beri Batı insanı bızıırı gö­zümüzde, çakmak taşıyla ateş yakanlara karşı parmaklarından elektrik cereyanı sağan bir sihirbazdır; ve Garp dünyası, ruhu­muzda, asırlarca şifa bulmayacak bir “kendimizi küçük görme ukclesi”ne zemin olmuştur.

Büyük ricat ve apışma çığırımız, Tanzimat ve Meşrutiyet ha­reketleri gibi, yüzde yüz satıh planında ve hep bu ruh kamaşma­sı altında yaptığımız minik ve cüce hamlelerle beraber, eski Dün­ya Savaşının mütareke günlerine kadar sürer. Bize asırlık hesap ânını yaşatan o günlerde Türk cemiyeti, sadece kapalı ruhumuza ait mücerret bir var olma irâdesiyle en ulvî müdafaasına geçer ve hayat hakkını tasdik ettirir.

Batı dünyasında tasdik ettirilen bu hayat hakkının çeyrek asra yakın macerasında da, korku, şüphe ve tereddüt dolu yakın ma­ziye nispetle, Garbı daha becerikli, daha cesur ve daha yakın te- messül etmeğe kalkmaktan; ve bir türlü bünyemizi büyük nels muhasebesi tezgâhına yatırmadan Garba balıklama atlamaktan daha ileri bir tekevvüne vardığımızı iddia edemeyiz.

Kitaplık dâvaları birkaç teşbih cümlesi içinde israf etmek ni­yet ve mizacına yabancıyım. Takat bizde en az sevilen terkip ka­falarının bir dayanağa istinat zorunda olması bakımından, çıkış noktalarımı, en kısa taslaklar hâlinde göstermeli değil miyim?

İşte bu üç çizgilik tarihçe köşesinden, biuün insanlığın en mu­azzam bir muhasebe devresine girdiği şu ânda seyredilecek Türk cemiyeti, dâvaların dâvası olarak, göğsüne, kabzasına kadaı şu sual bıçağım saplamak mevkiindedir:

Harplerde küçük bir politika kifayeti, küçük bir selim akıl, küçük bir doğru seziş, bâzı coğrafya hususiyetleri, birtakım me­kân icapları; ve heışeyin üstünde, hamlelere yataklık eden kader mânileri, bir milleti ateşe düşmekten koruyabilir. Takat bütün medenî dünyanın “olmak veya olmamak…” dâvasında sonuna kadar kendisini muhasebe terazisine fırlattığı bir hengâme­de, marifet, kendisini harpte değil, ondan sonra gelecek sulhta müdafaa edebilmek… Bundan böyle hayat haklarını gayet müsbet madde ve ruh senetleriyle tayin edecek olan yeni bir dünyanın eşiğinde, ve bütün eksik varlıkların bangır bangır iflâsı panayırın­da Türk cemiyeti, asırlık maddî ve manevî tekevvün çilesini ne şekilde doldurmaya ve yarının muvazenesini hangi oluşla karşıla­maya namzettir?

İşte biz, nefsimize dâvaların dâvasını, suallerin sualini tevcih eden böyle bir âna; böyle bir mazi, hâl ve istikbal hususiyeti için­de ve artık tek saniyelik bir tekevvün şaşkınlığına bile imkân bı­rakmayacak böyle bir hız mevsiminde çatmış bulunuyoruz.

On asrın hesabını bir günde görmeğe kalkmak kadar çetin, gi­rift, düğümlü bir dâvanın kaskatı iş ve ameliye plânında şifasını vadedecek hiçbir madd’ı yol bulunmasa da, ruhlarda bu tenbıhi ya­şatacak manevî aşılara nâmütenahi zemin hazırlıkları yapılabilir.

Ruhlarda sımsıkı şuurlaştırılması lâzım tek hedefin, tek çığlı­ğından ibaret tek ses:

Yarınımız için bugünden ne düşünüyor ve ne yapıyoruz?

Bugünkü dünya faciasını uzaktan bile olsa seyredebilmek eh­liyeti, ancak böyle bir kaygı ruhundan doğabilir.

Halbuki, her dâvanın başlangıcı, evvelâ tam, açık, samimî bir teşhis olduğuna göre hemen kaydedelim ki, biz, bütün külçemizi oturttuğumuz zemin üzerinde, dünya faciasının tesiriyle yana yatmaktan doğan bir muvazene sıkıntısı içinde, her maddenin aşağıya doğru kaydığını göre göre uykularımıza sadık kalmakta, nebatî ve hayvani hayatımızı iştahla yaşamaktayız.

Çocuğum, çocuğum! Yüreği ateş ve acı dolu çocuğum!

Ne olacaksak, ya bir ân içinde olmaya yahut olmaktan vazgeç­meğe mecbur bulunduğumuz bir hengâmenin eşiğindeyiz. Ve el­bette ki, birşey olacağız. Mutlaka aramızdan biri çıkacak ve bu ya­takhanede, içinden alev fışkıran borusuyla “kalk!” borusunu ça­lacak… Beklediğimiz budur!

(Tanrıkulundan Dinlediklerim, 1, s, 89-2)

Yol

Dilerseniz, her yıldızla her yıldızın arasını çizeyim!. Mey­dana yine bu kadar yol çıkmaz!. Ey çaresiz insan, söyle, bunca yol arasında hangisi ulaştırırı?. Yolun bir olduğunda kiıusenm şüplıe si yok: fakat herkesçe yolun kendısminkı olduğunda da aynı şüphesizlik! O kadar tersine gittik ki, aslında şüphe felâketken, şüp- hesizlik felâket oldu…

Yirminci asrın ortasında insanoğlu, bâtılla bâtıl arası kaç nok­ta varsa hepsine birden bilet kesen, hepsine birden tren kaldıran cehennemi bir yol şebekesinin merkez ıstasyonundadır. Belki de yalnız Hakka giden hattır ki, işlememekte, üzerinde yorgun öküz arabaları dinlenmekte…

Yol, yol, yol…. Bir’in aşkınca bunca sayı: ve fefc’in yüzü suyu hürmetine bu kadar yol! Ve cemat, nebat, hayvan ve herşey yo- lunda… Suyun yolu, tohumun yolu, kuşun yolu var… Kıvılcım, rüzgâr, bulut, ay, güneş, sapan taşı, hepsi yolunda… Ya insan?

“Bir incecik yolum gider Yemen’e…” diye acı acı düşünen Ana­dolu’nun dipsiz hassasiyeti içinde bakalım:

Bâtıllar arası bu korkunç yol dokumacılığı 967 garının tepesi­ne bir atom bombası inmeden önlenemez. Belki de bu icadın hik­meti budur… Herşeyi o kadar dağıttılar ki, büsbütün berhava et­meden toplama imkânı kalmadı…

Yolcu, tefe’m hangi yol olduğunu biliyorsan, zahirde bunca yo­lun zahirde bunca elektrik lâmbası altında karanlıklar metro­polünden ve başka bir yere çıkmadığını görüyorsan, ve bütün iş­lerin işte o bire seıı olduğunu seziyorsan; ver elini öyleyse, yol bi­zimdir:

Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok; süründün, uyağa halk, Sakarya!

(101 Çerçeve, 4. s 121-22)

Son Ve Tek Kıvılcım

Arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır, yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik Garp dünyasının bütün kanalizasyonla­rı bu odunların üzerine akmıştır.

İşte, arsadaki böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Kimbilir hangi muazzez velînin man­galından sıçradık, hangi mübarek müminin fenerinden damla­dık, hangi muhterem mustaribin sigarasından düştük de, bu, sün­gerlerden daha ıslak ve çöp tenekelerinden daha kirli odun yığı­nının bir köşesinde karargâh kurduk.

Bu odun yığını, uzaklarda, çok uzaklarda, ormanı temsil eden ve her gün bir ağacı daha köklerinden koparılıp mahut arsadaki yığına atılan münezzeh Türk milletinin içinde menhus bir züm­redir; ve işte biz, böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde, tek bir kıvılcım noktasıyız!

Dâva, bu odun yığınını, büyük ve ebedî oluş hummasıyla ça­tır çatır yakmak, onun alevleriyle güneşi soldurmak; ve üzerin­den, kir, pas, küf, rutubet, ne varsa, hepsini birden buhara çevir­mek…

Ateş, her pisliği yiyen, süpüren, götüren, yok eden ateş, mânevi ateş; sana âşığız!

Doğru ama, bu odun yığını öyle bir kütle ki üzerine, Şarkın ve Garbın bütün petrol kuyuları dökülse yine alev alacağa benzemi­yor! Onu ıslatmak, onu küfletmek, onu pisletmek, onu rutubet süngeri hâline getirmek için, bazı sihirbazlar, babadan oğula menfi bir tarikat edebiyle el ele verip tam bir asır çalışmışlar! Biz ki, onun gizli bir köşesinde tek ve son kıvılcım noktasıyız, onu nasıl yakar, tutuşturur, alevlerle sarabiliriz?

Biz, işte, Allah’ın böyle bir harikaya memur ettiği, pis sularda boğulmuş kimbilir hangi yanık bağrın sönmeyen ve istikbale sıç­ramayan son zerresiyiz! Fırtınalar içinden geçtik, kasırgalı deniz­ler üzerinden aştık, lâğım akıntılarını bir saman çöpüne sarılıp geçtik, yine sönmedik, yine bugünlere vardık; ve şimdi mahud odun yığınının gizli bir köşesinde pırıldamaktayız.

Allah’ını ve Allah’ının Sevgilisini seven, bu son ve tek kıvılcım noktasının üzetine titresin, onun Nuh’un gemisindeki son insanın son meni nuticesi gibi muhafaza elsin, onu gayet büyük bit ihtiyat ve itina ile üflesin, genişletsin ve Allah’tan lütfedeceği mucizeyi beklesin!

(101 Çerçeve 4, 17-19)

Netice Bizimdir

Dostlar, sormayın bize, bedbin mıyız, nikbin miyiz diye! Bize sormayın, muvaffakiyet yolunda, büyük veya küçük, bir ümide yer var mı diye! Bu, son derece gınft ve ince bir nüktedir dostlar! Birazcık inhiraftı bir anlayış ve anlatış, bu son derece girift ve in­ce nükteyi harcayabilir.

Dostlar! Kâinatı şöyle tasarlayın: İç içe dairelerden ibaret hu­dutsuz bir zemin… Biz işte, bedbinlikten ve ümitsizlikten başla­yıp daireler inkişaf ettikçe nikbinlik ve ümidin bizzat yatağına doğru yol alan insanlarız. Arada kaç daire boşa çıkarsa çıksın, bir sonraki, o da olmazsa ondan sonraki, daha sonraki, daha sonra­ki, daha sonraki ve nihayet en sonraki dairede aradığımızı mutla­ka bulacağız! Hâle bakın ki, topyekün bütün ümit ve nikbinliğin kaybolduğu, en dar, en küçük, en havasız, en ışıksız dairenin içinde, temsil ettiğimiz mukaddes dâvanın ilerilere doğru nasıl ol­sa galip geleceğini mutlak ilimle bilenlerdeniz biz! Buna rağmen bu ilmin gönlümüzde yatan sarsılmaz imanı müstesna, müşahhas eserler ve tesirler plânında her şey bizi, ümitsizlikler ve bedbin­liklerin, efsane çapında en müthişleriyle çevrelemiştir. Yâni biz, tedbirler âlemine göre bedbinlik ve ümitsizliğin son haddini çer­çeveleyin şartlar içinde, takdirler âlemine göre nasıl olsa kurtula­cağımızı bilmekten başka hiçbir imkân sahibi olmayan ve böyle- ce dasitanı sabırlar, tahammüller, sırlar ve bilmecelerle sarılmış bulunan eşi ve menendı görülmemiş örnekleriz! Bundan, Allah’ın sırtımıza yüklediği bu soylu ağırlıktan da, hamdetmekten başka ne düşebil iı bize?

Evet dostlar; eğer ümit ve nikbinlik hissi, yalnız tedbirler âle­minin şartlarından müstakil olarak gelen bir vâkıa olsaydı, bizim ümit ve nikbinliğimizi, bugün değil, üç batın evvelki büyük baba­mızla tam yüz yıl evvel kaybetmemiz lâzımdı. Bu âleme ve bu âle­min müşahhas perde üzerindeki tezahür cümbüşlerine göre hiç­bir ümit ve nikbinlik hissine yer kalmamıştır! Fakat, aman aman! Sakın bizi ümitsiz ve bedbin sanmayınız!, Biz, aynı müşahhas perde üzerindeki cümbüşlerin, ânbeân, İlâhî bir emirle, Galata Köprüsü üzerindeki otomobiller gibi tıkanıp kalacağını bildiği­miz kadar, neticenin, büyük neticenin mutlaka bizim olduğunu biliyoruz.

Netice: Bu kelimeye dikkat buyurun! Netice bizimdir! Ve on­lar ki, netice kendilerinindir, hiç ümitsiz ve bedbin olabilirler mi? Yarış yerine çıkarılmak üzere atlar gibi, ağızlarında gem ve burun­larında kıvılcım, netice ufkumuzda şaha kalkacağı âna doğru gökleri eşeleyen henüz doğmamış güneşlerin heyecanı, yuvala­rında, şimdiden görüyoruz sanki… Bizi bugün anlamasa, yarın anlayacak, o kadar anlamasa öbür gün, daha öbür gün anlayacak, nihayet tarih anlayacak, insan anlayacak, ruh anlayacak; cemat, nebat ve hayvan anlayacak; o da olmadı mı, Son Gün, Hesap Gü­nü, Mizan Günü herşey bizim olacaktır.

Netice bizimdir dostlar! îç içe daireler hâlinde en küçüğünden en büyüğüne kadar bizim! Bu sırrı bilen insanlar gibi dayanalım! Ncti- ce bizimdir!

(101 Çerçeve 4, s. 15-17)

Hesaplaşma’dan

Sana yeni gençlik diye hitap ediyorum!. Kalbi büklüm büklüm iman alevi ve beyni kıvrım kıvrım hakikat cehdinin izleriyle nakış­lı yeni gençlik!. Seni Islâm’ın 15. asrına birkaç yıl kala, bu asrın beklediği, her asrın bir yenileyicisi ve bütün muzdarip insanlığa İs­lâm’ın hakikatinin yeni tanıtıcısı olarak bağrıma aşkla basarım!

Beklediğimiz nesil!. O nesli de önümde görür gibiyim! Öyle bir nesil ki, tam billûrlaştığı zaman kendisinden evvelki benzer nesiller kendilerim sümüklü böcek; onu da kartal farzetsmleı. Arada bu kadar büyük t ark olsun’

Beyni. yiv yiv idrâk açılanımı ızdırabıyla bir harita şeklinde ve kalbi erimiş maden halinde bir pota, enmiş altın madeninin pota­sı halinde bir nesil… Maden, gerçek maden… Bngün plâstikten sahte madenler dünyasmdayız1

Öyle bir nesil ki, bütün insanlığa gerçek madenin kuyumcu çarşısını kursun’

İşte bu nesim Allah bana zuhurunu, sanki bir halının ilk na- kışları makineden veya tezgâhtan çıkıyormuş gibi bu yaşımda görmeyi nasıb elti. Ve halının, artık, orta kısmı geçildikten sonra­ki kısmında o zamana kadar Allah’ın bana hayat lütfetmesini dı ferim! Bu nesil geldikten ve bahsettiğim nıâtıa hâkimiyetim işle­dikten sonra ölüm, diğer konferanslarımda da söylediğim gibi, bir yaz günü, şerbetten farksızdır.

(Hesaplaşma, s. 65-66)

Gençlik ve Aşk

Özlediğimiz Nesil’den

Gözleri açık olanlar şunu anlarlar ki, bir davanın ne olursa olsun, intikal sahası gençliktir. Basit bir anlayış… Bu, her hacmin bir rengi vardır derecesine budala bir anlayış… Ama bir hakikat… Bunu her rejim anlamıştır. Birbirine zıt, o türlü, bu tür­lü her rejim anlamıştır.

Güneş ışığını dikey olarak kaydeden nasıl Ekvator hattı ise, gençlik de, zamanın ihtarını dikey şekilde alan yerdir, noktadır. Onun için her dâva o dikey noktasına hitab eder ve meselesi ol­mayan, kabiliyeti olmayan sahtekâr davalarda genci böyle alır ve ona hulûs çakmaktan başka bir şey düşünmez.

Ey gençlik, hey gençlik, aziz gençlik, kutlu gençlik! Bu sözler size çok şeyler anlatmalı… Bizim, gençlik kapısında dilenmeye ih­tiyacımız yoktur. Onu, sefil pohpohlama edebiyatı ile kazanacak, herhangi bir sahtekârlık gayretinden münezzeh bulunuyoruz. Çünkü biz, gence kur yapmak mevkiinde değiliz; gence, yaşan­maya lâyık hayatı telkin etmek mevkiindeyiz. Gerekirse onu acı­tırız, üzeriz, incitiriz

Ona, genç adamın baş hassası olarak ıstırabı telkin ederiz, en acı üslûpla… Fakat kapısında dilenmeyiz. Çünkü, biz, gencin, le­kesiz bir ciğer gibi içini dolduracak kanın terkibim bilenlerdeniz.

O,        sonsuz hayat kanıdır ve imanın cevheridir.

Gençliğe, malımı müdahaleleri, methiyeleri yapanlar, dediğim gibi, ideal yoksunu samimiyetsizlerdir. 24 saatlik zamanın avcıla­rı. . Güneşin doğuşuyla batışı arasında çıkarını düşünenler. . Bı zımse böyle küçük hesaplara ihtiyacımız yok; biz devamlı doğup batan -demin zamanı anlattım- füze hızıyla doğup batan güneşle rin ardında doğacak, “‘semtü’ı-ıees” dedikleri noktada kalacak ve geçmeyecek, pörsümeyecek ânı kovalayanlardanız. O bakımdan genç, hem dâvamızın geçiş yolu, hem de emanetçünızdir. Doğru­dan doğruya ruhuna ııııan doldurmakla mükellef olduğumuz bü­yük enerji deposu… Bunu da “Zindandan Mehmed’e Mektup” isimli şiirimde ifade etmeye çalıştım. Mehmed benim oğlum, bu gün ortalama üniversite gençliği yaşında… Fakat Mehmed, benim oğlum olarak bu şiirimin muhatabı olmadı; gençliğin sembolü olarak muhatap oldu.

Ve ben Mehmed’in şahsında “semtü’r-rees” noktasının gencine hitap ediyorum:

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!

Ebed bizimdir. Bu garanti evvelden malûm… Bu garanti var di­ye oturacak olursak, Allah’ın takdirinde ne varsa o olur diye hiç­bir kıpırdama yapmayan insanın sefaletine düşeriz. Kimse kade­rin sırlarını ve tecellilerini olduğu yerde beklemek selahiyetmde ve kudretinde değildir. Kader -sırası gelmişken söyleyeyim bu öl­çüyü ve ezbere kalsın kafanızda- bir amel meselesi değildir; bir itikat meselesidir. Bir insan, kader buymuş, diye bir kötülüğü ya­pacak olursa yaptığı kötülüğün günahı ile kalmaz, küfre girer. Çünkü kader gizlidir ve ne olacağı meçhul…

Şimdi gençliğin ne olduğuna gelelim! Gençlik, sade madde ta­zeliğinden ibaret değil… Madde tazeliği!. Madde ve ruh tazeliği bir arada… 1 lilkat, çok defa bu ikisini bir biri ile kavuşturuyor, fa kat istisnaları var. Umumiyetle böyle, ama her zaman böyle mi? Madde tazeliği ruh tazeliğinden uzak kaldı mı, genç adam bir po sadan ibaret kahr. O zaman, meydana sıpa gibi bir şey çıkaı Madde tazeliğini madde adalesine benzetelim. Ruh tazeliğini de ruh adalesi… Ruh adalesi pörsümüş insan, genç olsun, ihtiyar olsun, bir lâşeden ibarettir. En güçlü hayat adalesi, ruh adalesidir. Bun­lar bir arada olacak…

İşte gençlik! Demin dedim ki, istisnaları var. Evet doğrudur. Madde adalesi pörsümüş olsa da ruh adalesi yerinde oldukça, gençlik devamdadır. Bunu ifade eden ne muhteşem ihtiyarlar var tarihte… Batıda Göte IGoethe], doğuda Şeyh Sâdl… Göte öleceği ana kadar ıstırabını kaybetmemiş, her an genç adam… Biraz son­ra bir sözünü dinleyeceksiniz. Ve ölürken “ışık ışık!” diye seslen­diğini… Ne yapsın ki, Allah’ın Resulü’nü metheden satırları oldu­ğu halde, büyük ışığa kavuşamamış, onun için ışık istiyor. Bir de Şeyh Sâdî…

Şeyh Galip onun için, Gülistan’ı 80 yaşında yazan adam için diyor ki:

Hengâm-ı keremde söylemiştir.

Pir olduğu demde söylemiştir.

Bakın buradaki pirlik ne makbul!. “Hengâm-ı kerem”, ihtiyar­lık zamanı… Demek ki, böylesine ihtiyarlık gençlikten de üstün… Ruh adalesi yerinde… ihtiyarlığı anlatacak olursak, şöyle bir lev­ha çizebiliriz. Burada madde doktorluğu ile ruh doktorluğu bir aradadır. İhtiyarlık, insanda, madde adalesi ile beraber ruh adale­sinin pörsüyüşü tablosudur. İhtiyarlık ne feci bir şey! Yaşa da bakmaz, genç ihtiyarlar vardır, ihtiyar gençler vardır. Genç ihti­yarları kavanoz çocuklarına benzetebiliriz. Hani hastahanelerde dört aylık düşmüş çocuklar vardır; ispirto içinde dururlar, kava­nozda… Hani birtakım ilericilik, gericilik iddia eden sıpalar var ya; onları da kavanoz çocukları diye isimlendirebiliriz.

Buna mukabil, yaşlandığı halde bütün ruhî çalkantısını, adale nabzını korumuş ihtiyarlar var; onlar da yaşlı gençler… Tarihi­mizde yaşlandığı halde ihtiyarlamayanlarm güzel misalleri vardır. Bir tanesi Tiryaki Haşan Paşa… Kanije müdafaasında, ordusunu kalenin etrafında defalarca çevirmiş, meselâ on defa çevirmişse, düşmana on misli kuvvetli göstermış büyük taktık zekasına ma­lık enerjik ihtiyar. Seksen kusur yaşında, atının üstüne çıktığı zaman pelte gibi dökülüyor, kendisini halatla bağlatıyor dik du­rabilsin diye.. Ne güzel genç!

Tolstoy da bunlardan biri… Gençliğin ıstırapla alâkalı bir nok ­tası var. . Tolstoy yine çok ihtiyar yaşça, fakat ölüm, zaman gibi mücerret düşünceleri hiç bir zaman kaybetmemiş. Bir gece yata­ğında 40 derece ateşle yatarken fırlıyor; ahıra gidiyor, çıplak bir ata binerek, ölümden kaçarcasma koşup gidiyor, şatosundaki parkta…

Nihayet ideal gençlik, demin de söylediğim gibi, her iki taze­liğin bir arada bulunduğu senfonik ahenk… Dolgun bir nabız gibi ruhî adelesmin çarptığı ve bu ateşe maddesinin de refakat ettiği ideal genç…

Tarihle madde ile beraber ruh adalesi bakımından da genç tip­ler, bize gençlik vasıflarının öncüleri olarak çok bilgi ve şekil ifa­de ederler. Böyle olanların başında Büyük İskender, Fatih, Yavuz, Büyük Frederik [Friedrich], Napolyon vesaire.

İskender 23 yaşında kral oldu. Filıp’in oğlu… Filip’in ahırında hiç kimsenin binemedığı bir at vardı, İskender çocuk denecek yaşta gitti ahıra, atı dışarı çıkardı, güneşten gözü kamaşıp bir an görmesin diye yüzünü güneşe çevirdi ve o raptedilmez atın üstü­ne atlayıverdi. Bu durumu haber alan babası koşuyor ve diyor ki.

Sen artık Makedonya’ya sığacak adam değilsin! Dünyaların fethine çık!”

Bir de ideali vardı onun… Attik denilen eski Yunan medeniye­tim dünyaya yaymak… Dünya cihangiri İskender, atılganlığın, cü­retin, gözü karalığın ve büyük dava adamının enerjisini temsil et­mekte… Bir şehre girer, bütün şehrin yıkılmasını emreder, ‘ yalnız ortadaki şair büstü kalsın!” der. Bir genç için en tehlikeli şey. ken­di zıddı olan alemlerin tesiri altında kalmaktır. Bu hal, İsken­der’de de görülür. Ve onun arkadaşları olan Yunan asilleri, gene­ralleri İskender’e karşı acı bu tavır alırlar. Dara yı yendikten son­ra -ııasıl Islanın en hars ve Bizans tesiri lekelediyse- İskender’i, o saffetli adamı da, Dârâ’nm kendi çevresinden gördüğü bir nevi ilâhlaştırıcı tavırlarını taklit etmesi bozmaya başlar. İskender ister ki, önünde secde edilsin ve kendisine en büyük dalkavukluk tav­rı takınılsın.

Bir gün, şarap masasında oturuyor… Önünde, bir sahan içinde haşlanmış patates var… içeriye bir general giriyor. O zamana ka­dar Yunanlılar krallarına arkadaş muamelesi yapmaya alışmışlar… General giriyor içeriye, haşmet manzarasını görüyor ve Home­ros’un bir şiirini okuyor:

Yazıklar olsun milletinin ananelerini terk edenlere!”

İskender patatesi kaptığı gibi bu generalin suratına fırlatıyor. General hiç istifini bozmadan elinin tersi ile yüzünü temizliyor ve diyor:

Unutma ki, Granikus’te senin hayatını ben kurtardım!”

Bunun üzerine İskender mızrağını çekip generali öldürüyor. Fakat o kadar üzülüyor ki, aziz dostunu öldürmekten, Hindis­tan’da Ganj nehrinde yıkanırken basit bir soğuk algınlığına bu ru­hî çöküş yüzünden dayanamıyor ve kıvrana kıvrana ölüyor.

Alparslan… Müslüman Türk’e Anadolu yolunu açan insan… Kars Kalesi’nin üstünde Batıya doğru bir bakışı var. 30 yaşında, ruhta ve maddede muhteşem genç…

Fatih… 25 yaşındaki büyük Türk Padişahı… Ne büyük gaye adamı!.. Kâinat efendisinin

O ne güzel asker ve o ne güzel kumandan! ”

dediği makama talip… Gençliğin, hiçbir engel tanımaz enerji­siyle dopdolu… O, gemilerin Haliç’e inmesi ne harika! O, denize sürülen at, ne manzara!… Ve dirayette, tedbirde fevkalâdelikler…

Veziri ona sorar:

Taarruz ne zaman?”

Vezirine der ki:

Lala, bu sırrı içimden geçirirken başımdaki külâhımın du­yacağını bilsem külahımı boğar atardım!”

İşte devlet sırrı diye buna derler. Bakın, ne gene bedenler, ne genç ruhlar, rıe genç anlayışlarla ne büyük devlet kurmuşlar!..

Yavuz… Bence Fatih’in de üstünde insan… O ne insan! O da genç; otuzlarda… Çaldıran’m önünde ilk yeniçeri fesadı başlıyor Çadırına ok atıyorlar… Atılan oklara aldırmadan atma biniyor ve askerin üstüne doğru yürüyor…

Şöyle haykırıyor:

Ben şu gayenin adamıyım, benimle gelmek isteyenler gel sin, gelmeyenler karılarının yanma dönsün!”

Ve bütün ordu arkasında…

Büyük Frederık… Bugünkü Alman ordusunun ve Alman ordu idealinin kurucusu, bütün disiplin kafası…

Ondan sonra Napolyon geliyor. Napolyon üzerinde biraz faz­la duracağız. Napolyon, birçoklarının sandığı gibi sadece büyük asker, yepyeni harp kaideleri getirmiş olan bir insan değildir. Bu­günün harp kaidelerinin bile Napolyon’dan kaldığını biliyoruz, bu kadar büyük asker… Ama büyüklük hüviyeti askerliğinde de­ğil… Büyüklük hüviyeti, tükenmez bir gençlik, yani enerjisi ve ta­rihte eşine rastlanmaz gözü karalığında…

Bu tabire bayılırım ben; gözü kara… Bizim gençliğimiz -şimdi gelecek yeri- mutlaka gözü kara olacak; ama, hesaplı gözü kara­lık, delice değil…

Napolyon iki kere yenildi. Birinciden sonra Flbe Adası’na sü­rüldü. Oradan kaçtı. O, tek başına, yanına üç dört tane inanmışı­nı alıp Fransa’nın cenubuna çıktı. Şimdi levhaya iyice dikkat edin ki, istediğimiz gözü karalığın büuın modelini bu levhada bulası­nız. Napolyon o kadar korkunç bir adam ki, Almanya’da Napol­yon hücum ederken çocukları umacıyla değil, “Napolyon geli­yor!” diye korkutuyorlar. Aynı söz Fransa’da da cari… Sürüldüğü adadan birkaç dostu ile kaçıp gelen adama yüz. bin kişilik bir or­du çıkarıyorlar; krallık ordusu… Paris’ten cenuba doğru iniyor, bu ordu… O ordu cenuptan Paris’e doğru çıkıyor. Şimdi bakın levha­ya: Yanında bir Kont var yakınlarından… O hatıralarında anlatı yor. Diyor kı:

Gidiyoruz; yüz binlik bir ordunun üstümüze sevkedildıği- nı de biliyoruz! Nereye gidiyoruz; hangi akıl, mantık kabul eder bu hali? Nasıl kurtarabiliriz? Ağzımızı her açmak istediğimiz za­man Napolyon’un bakışındaki durgunluk, içine kapanık ve karar­lı tavrı önünde sustuk. İnanmıştık ona! Boynumuzu eğdik ve yo­la devam ettik!”

Niçin yüz bin kişilik ordu gönderiyorlar üzerine? Çünkü Na- polyon korkunç adam… Ordu ona kavuşuncaya kadar beş yüz bin kişilik bir ordu kurabilir. Ama böyle yapmıyor, Napolyon hiçbir yere el atmıyor, tek başına, kollarını sallaya sallaya, krallık ordu­suna gidiyor, gidiyorlar… Nihayet ordu öncülerine rastlıyorlar.

Yanındakilere diyor ki:

Siz şu kayanın arkasına saklanın ve beni yalnız bırakın!”

Askerlere de ilk sözü şu oluyor:

Yaklaşın, yaklaşın, yaklaşın!”

Burada büyük aksiyoncular için ne büyük bir ders var! Düş­manın âni olarak psikolojik şaşkınlığından istifade… Bütün ihtilâl­ler, bütün hamleler bu ilk psikolojik şaşkınlıktan istifade ederek muvaffak olur.

Öncüler yaklaşıyor. Bir teğmen görünüyor. “Bir üstünüz yok mu?” diyor Napolyon… Bir yüzbaşı çıkıyor, daha üstü, daha üs­tü… Nihayet Gruşi isimli meşhur albay -sonradan general- geli­yor. Atından iniyor Napolyon, bir taşın üstüne çıkıyor ve askere hitap ediyor:

Fransız askeri! Sen bir miskinlik, hareketsizlik örneği idin; dayak yemeye memurdun hayatmca… İşte görüyorum, yüzün şerha şerha dikiş yerleriyle dolu… Bunlar benimle yaptığın savaş­larda aldığın yaralar… Seni çarığından külahına ve yüreğine ka­dar ben meydana getirdim! Şimdi seni bana karşı kullanmak is­tiyorlar! içimizde imparatoruna silâh çekmek isteyen varsa bu­yursun!”…

Ve bir aktör gibi göğsünü, ceketini yırtarak açıyor.

Şimdi sözü mütefekkir tarihçi Mişle’ye İMichelet] bırakalım:

Bir insan bu kadaı gözü kara hareket ederse, başına ıkı pey­den bırı gelir, ya binlerce kurşunla vurulur, ya hurra imparator! diye başa geçer…” İkincisi oldu ve Napolyon başa geçti. Kendisi ni teslim almaya gelen ordunun başında Paris’e girdi.

Tarihte ruhu ve maddesi genç tiplerden birkaçını gördük işte bu mânada genç, ilk vasfiyle Fatih’tir. Her gencin ruhunda bir Fa­tihlik rüyası yatar. O, daha motoru dışında görür görmez orta mektepte motor icadına kalkar. Çocukken de beyledir. Masal âle­minde yaşar, elebaşı olmaya kalkışır, devleri öldürmeye yeltenir. Herkes kendi içinde bir fatihtir, hoş… Böyle başlıyor gençte ilk hayatiyet… Bir de zamane gencine bakırı, Fatih olmak nerde, o nerde? O Fatih değil şehvetin fethettiği ve nefsaniyetin esir ettiği köle…

Daha vasıflara gelmedik. Fatıh’lığin ilk şartı -demin yeri gele­cek dediğim- ıstıraptır. Istırap… Genç adam ıstırap çekebilme ka­biliyetine malik olan adam demektir. Konferansımızın en derin ve en ince noktası burası… Diyeceksiniz ki, ıstırapla gencin ne alâkası var? Alâka büyük… Çünkü oluş bir hummadır. Nasıl to­hum çatlarken alev alev yanarsa, kaynayan su nasıl fıkırdar ve in­lerse, nasıl toprak altında kömür milyonlarca sene yatar, kavru­lur ve elmas olursa, oluş baştan aşağı böyle bir çile hummasın­dan ibarettir.

Bu ıstırabı çekmenin haysiyeti gencin şiarı ve hakkıdır. Onun için, dikkat edin, ıstırap çekme kabiliyeti, gençlik sene­didir. Hakikî genç, mustarip insandır. Boyuna olmaya çalışan, boyuna kendini aşmaya çalışan… Bunu bir tıbbı levhadan anla­yabiliriz. Dikkat edin, genç hasta terler içinde kıvranır; ihtiyar ise pelteleşir, yatağa çöker ve kalır. İhtiyar eriyip gider, genç çal­kalanır. Yani organik bir faaliyette bile ruhî gerçeklik işareti var…

Paris’te talebeliğimde bir piyes seyrederken, hem de âdı bir ti­yatroda, âdi bir piyeste, muazzam bir cümlenin heyecanına kapıl­dım. O kadar kapıldım ki, önümde oturan insanın ensesinden kavramışım, (arkında olmadan .. Piyeste bir ihtiyar adam var, birdc genç oğlu! Bir kadın mevzuunda rekabet ediyorlar, ikisi de ay­nı kadını seviyor… Oğlu babasını ayıplayarak diyor ki:

Sen ihtiyarsın, ben gencim!”

Adam bir özür bulamıyor kendinde oğluna karşı… Kendisini de genç hissediyor, fakat bunu bir mantığa bağlayamıyor, çırpını­yor, ama ispatını yapamıyor…

Nihayet şunu söylüyor:

Madem ki ıstırap çekiyorum, gencim!”

Ne kadar güzel! Şimdi Göte’nin [Goethel sözüne sıra geldi:

insanlar hayatlarında bir kere bulûğ acısı çekerler, fakat de­hânın çocukları onu birçok kere çeker, zira böylece her defa genç­leşirler.”

Genç artık anlaşıldı; ruh adalesi madde adalesinin titreşmesin­den doğma taze varlık… O sancıyı çeken ve sancıyı çekmeye isti­dadı olan haysiyetli genç, eski Yunan’m klâsik eserlerinde değer­lendirilmişti. Eski Yunan’da genç adam heykelleri hep kıvramcı tiplerdir. Meselâ, İskender’in ölümünü gösteren bir heykel vardır; başında yılan, nasıl kıvranır İskender, bütün adaleleriyle… O kıv­ranış, ruh adalesidir aynı zamanda…

Istırap ve acı çekme kabiliyeti, oluş hummasının biricik ifade­sidir. Yoksa basit sebeplerden muzdarip olmak demek değil… Her şeyde olduğu gibi bu durumu da İslâm tasavvufu çok güzel halle­diyor. İslâm tasavvufunda canlılardan başlayan tekâmül akışı in­sana ve insandan öteye kadar gider. Cemadm ufku, yani son nok­tası mercandır. Mercan tıpkı bitki gibi kök atar, yani bitkileşmeye doğru gider. Bitkinin ufuk noktası hurma ağacıdır. Dişisinin üs­tüne abanarak tohumunu gönderir. Hayvana yaklaşır böylece… Hayvanın ufuk noktası attır; tıpkı insan gibi rüya görür, bunu ve- teriner ilmi bile tespit etmiştir. İnsanın ufku ise sonsuzluk… İlâhî marifet ve ebedî kemal… Bütün oluşlar hummadan hummaya ge­çerek olur, böyle miskin miskin oturmakla hiçbir şey olunmaz. Dünya bir oluş kıyameti içinde… en büyük oluş, insandan öteye, ilâhi marifete geçen oluştur… İşte genç, yaşı kaç olursa olsun, bu kıymetleri bul eşti rebılendır. l’uzulî bu ıstırabı ne güzel anlam. Söyler, söyleı ve neticede der:

Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni.

Belâ, belâ, belâ… Aradığı… Ve devam eder:

Öyle Zaif kıl tenimi filkatinde kim,

Vaslına mümkün ola götürmek saba beni.

Visal hasretiyle o kadar zayıflamak istiyor ki, rüzgâr visale gö­türebilsin onu…

Genç, güneşe açılan yapraklar gibi, hayatı emen, yutan akrcı bir cihaz, ideal kapmaya mahsus bir antendir, bir alet… Genç, ideal mevcelerini kapan bir cihaz… İnanmaya en müsait bünye… Bütün dehâlar gençliklerinde pırıldadılar ve bütün davalar genç­ler elinde yürüdü. Ta şundan buna, eski Yunandan komünizm’e kadar…

Islâmda gençlik ve gençliğin bütün mânası âzami derecede pı­rıltılı bir tecelli arzeder. İslâm’ın ilk kadrosu -ısım tayın etmeden söylüyorum- gençler, muzdaripler, köleler, yoksullar… O ihtiyar tipler, karga burunlu Kureyş kafirleri dışarıda… Kabe’nin bir tara­fında pırıl pırıl alınlı genç müminler geçerken, o kâfirler ne kadar ihtiyardırlar; pörsümüş, kemikleşmiş, cevhersiz kalmış, kötü mâ­nada ihtiyar… İbrahim Hakkı Hazretleri Marijdnâ meşinin fihris­tinde şöyle kaydeder: “Mevtin faziletin ve pirlık rezaletin beyan eder”… Hakikaten bu mânada pirlik bir rezalettir. İslâm’ın ebedî genci, o her haliyle taze… Allah’ın yüzünü keremlendırdıği, “Ker­ratı Allühu vecheh” Hazret-ı Ali çocukluğunda müslüman; daha genç bile değil… Fakat çocuk haliyle bile ne şaşaalı bir gençliğe namzed… Hazret-i Ali’deki ııefs muhasebesi, o hikmet!. Hazret-i Alı, başlangıçta Allah’ın Resulü’ııe soruyor:

Nedir o yaptığın şey?”

– Namaz!” diyorlar; “sen de lslâma gel, sen de kıl!”

Şöyle cevap veriyor:

Büyüklerime danışayım ve bir gece düşüneyim.”

Sabaha kadar hiç uyumadan düşünüyor ve kimseye danışma­dan koşup geliyor ve Müslüman oluyor. Her haliyle genç… Hay- ber’in kapısını kucaklayan adalesiyle, Allah’ın en derin hikmetle­rine eren kafasıyla…

Ali’nin bir sözü var ki, bu sözü derinliğine anlayabilmek, artık bir daha başka bir söze kulakları tıkamaya vardırır insanı… “Her- şey” diyor, -ayette de var zaten- “Herşey ona huzû işinde, yüzü­koyun yere kapanık; ve herşey onunla kaim, onunla ayakta…”

Bundan sonra Islâm’ın olgun genci Ebu Bekr… Gencin rikka­ti, inceliği, yumuşaklık ve derinliği; merhameti, büyük idrakiyle genç… Biliyoruz ki, o nebilerden sonra insanoğlunun en büyü­ğü… Nasıl ölümden korkmak ıstırabı ve hakkı da genç adamınsa -çünkü ihtiyar pelteleşir, sinek gibi ölür-, idrak ve zekâ ıstırabı da gencin malı ve hakkı… Ebu Bekr’in söylediği bir söz var ki, ona Avrupalı 14 asır sonra Bergson’da erdi. Diyor ki Hazret-i Ebu Bekr:

İdrakin aczini idrakten büyük idrak yoktur!”

Ve İslâm’ın coşkun genci Ömer… Coşkun ve şiddetli genci… Hiçbir müsamaha tanımayan, prensip genci… Merhamet bölü­münde göreceksiniz, ama misalini şimdi söyleyelim: Merhamet­ten belki en ileri, fakat şiddet ve prensipte yine de ileri… Oğluna, “Hadd-i Şurb” dedikleri içki içme cezasını kendi eli ile tatbik eder. Muayyen bir değnekten sonra oğlu der ki:

Baba ölmek üzereyim, daha fazla dövme!”

O da der ki:

Öl ve Allah’ın huzuruna çıkınca de ki, beni babam öldürdü, senin kanunlarını yerine getirmek için!”

İşte genç!.

Hayâ ve edep, hicap ve ahlâkta genç, Osman… Sonra birinci sınıf sahabıler plânında olmasalar da genci bütün cepheleriyle gösteren örnekler… Bilâl-i Habeşi, Erkam ve Habib… Bilâl, bili­yorsunuz; köleydi. 1 İm Bekr bütün parasını sarf elti… “Alkili bir” diyen lıcr kol e azattır, satın alınmış ve azat edilmiştir. Bırakalım isimlerini teker teker saymayı; mücerret sahabeyi ele alalım: Şa­habı, Islâmda, Peygamberi görmüş veya O’ııun taralından bir ân mümin olarak görülmüş olan, ebedi varlık şevkiyle ebedi gençli­ğin sırrına ermiş insanın ismidir. Geııc demek sahabî demek, şa­habı demek genç demek… Sahabî ile ilgili sözlerimizi bir misalle bitirelim:

Ebu Talha, doksanlık genç… Hazret-i Muavıye’nın valilik dev­ri… İslâm ordularının denizlerde fetihlere başladığı devir… Kur’ân’ı açar, Ebu Talha Hicaz’da, Medine’de, ve cihada ait âyetler görür. Torunlarının torunları da vardır belki… “Getirin kalkanı­mı, kılıcımı, mızrağımı” der.

Nereye gidiyorsun?

Cihada

Anıan, der torunları, sen artık doksanlık bir ihtiyarsın, sen­den cihad sakıttır. Bu ış bize düşer, sen Bedr’i görmüş bir kahra­mansın! Yeter, biz gidelim!

Cevabı:

Kur’ân onu açıp da okuyana hitab eder. Başkasına devir ve vekâlet kabul etmez!

O         doksanlık sahabî, kalkar günlerce yaya gider. Kıbrıs’ın fethi­ne giden gemiye biner. Gemide hakikî şehit olarak ölür. Kıbrıs’a çıkan ilk İslâm ordusu, kucağında peşin şehidiyle çıkar

Ve işte Ebu Talha Hazretlerinde tecelli eden yekpare granitten daha kuvvetli gençlik!

Şimdi artık özlediğimiz neslin tek tek vasıflarına geldik. Do­kuz maddede birleştiriyoruz özlediğimiz neslin vasıflarını…

Özlediğimiz neslin vasıflarından birincisi ASK…

Dikkat edin, ihtiyar âşık olamaz. Hiç gördünüz mü, genç gibi âşık olan bir ihtiyar? Olamaz!. Kudurabilir, hırsından çatlayabilir, lâkin aşık olamaz

Yunus Emre Anadolu ve İslâm ruhunun ebedî genci… Ne gü­zel anlatıyor gence ait ıstırabı, ölüm korkusunu ve zamanın üstü­ne çıkma ihtiyacını, bakınız:

Boyandım rengine, solmazam aytuk,

            Âşıkım, ölmezem ayruk…

Aşk… Başımıza ne geldiyse aşkımızı kaybetmekten geldi.

Bütün beşeriyet için de aynı şey… Monteskiyö 1 Montesquieu) Romalıları anlatan eserinde Romanın yıkılışı için şöyle der: “Aşk­larını kaybettiler ve kaybolup gittiler!” Buradaki aşk, dikkat edi­lirse sadece hakka ait aşk değildir. Aşkın esası Allah’a olan aşk.. Fakat bâtıla olan aşkta bile, o aşkın sağladığı bir hayatiyet vardı. Âşık daima kuvvetlidir. Eski Roma, bâtıl da olsa aşk sahibi oldu­ğu devirlerde ideal büyük nizamın en güzel örneğiydi. Sonra Îm- peryum Romanum Dünya’yı avucuna alınca, artık Kartaca’dan ge­len ve balı akan incirleri yattığı yerde yiyen Romalı, rehavete geç­ti, aşkını kaybetti. Aşk ölünce derhal hayvani fakülteler harekete geçer. Romalı aşkını kaybedince o dereceye düştü ki, yemek ye­menin zevki adına hususi ilâçlar alıp gaseyan ediyor, tekrar ye­mek yiyordu. Ve Roma yıkılıp gidiyordu. Eski Yunan da böyle git­ti, bütün gidenler böyle gittiler. Allah’ın aşksız adama ve cemiye­te rızası yoktur.

lslamda da böyle… Abbasilerin sonunda aşkı pörsüyünce böy­le oldu. Türk, yepyeni bir aşkla temsil ettiği dinini ancak Kanu- nî’nin başına kadar sürdürebildi. Aşk, yerini hikmeti kalmayan kabuk bilgilere terkedince o da böyle gitti, bugünlere yol açıldı.

Aşk, aşk, aşk!.. Aşk öyle bir şey ki, insan nasıl uzuvlarının ra­hatsızlığını hissederse aşkının eksikliğini de kısmen sezmek ve iç­ten pörsümeye başladığı her zaman, “ben aşkımı neden kaybedi­yorum?” diye sormak meınuriyetindedir. Nerde o insan? Aşkı ye­rine iade için çırpınan insan!.

Bizim kaba softa ve ham yobaz dediğimiz bir tıp var. Bu tip an­layamayan mânasına dır, dini içinden bozan mânasınadır; yoksa

cime pazarlıksız inanan mânasına değil… Sofla, dini pazarlıksız iman mânasında kullanırsa, o zaman sobalıktan buyıik deıece ol madiğim bılınz. Bu darbı mesel vardır; aşksızlık tipini en güzel ifade eder: uOlü gözünde yas, imam evinde aş…”

Bu, hakiki imam değil, işi aşa dökmüş, ensesi katmer katmer dır… Din büyükleri ölümü tefekkür ediniz ve fazla yemeyiniz der­ler. Bu, ışın ince tarafı… Aşk olduğu zaman bir zıp zıp Hımalâ ya’dır, aşk olmadığı zaman H ima laya zıp zıp kadar küçülür. İşte aşkımızı kaybettik ve çöküş devrimiz açıldı.

Biz de aşkımızı kaybedince çöküş devrine ayak bastık ve bu­güne dek geldik.

Aşksız amel ve posa imanı da gene hiçbir mâna ifade etmez. Hazret-i Haşan abdest alırken düşecek kadar sararırmış… Sapsarı kesilirmiş… Kan kalmayacak kadar, yüzünde..

Yanındakiler sorarlar:

Niçin bu hale geliyorsunuz?”

Cevabı:

Kimin huzuruna çıkmaya hazırlanıyorum, biliyor musunuz?”

işte amel böyle olur. Hazret-i Haşanın aldığı abdestle Bâyezid Bestamî’nin kaldığı namazı eda edecek var mı? Namaz kılarken şeriata hürmetinden kaburga kemiklerinin çatırdadığı duyuluyor büyük Veli’nm…

Aşkın en güzel tablosunu velîlerden İbn-i Semnun Hazretle­rinden bir örnekle ifade edelim. Ibn-i Semnun minbere çıkıyor. Halka dönüp, aşkı anlatmaya başlıyor. Gözleri boşluğa doğru, ne yöne baktığı belli değil, büyük bir vecd içinde… O sırada nerden geldiği bilinmeyen bir kuş caminin içinde süzülüp geliyor, Sem­nun Hazretlerinin eline konuyor, gagasını tırnağına vuruyor, in­cecik bir kan şendi akıyor kuşun gagasından ve kuş oracıkta çır­pınıp ölüyor.

İbn-i Semnun hadise karşısında şöyle diyor:

– Aşka ait kelimelerin nebata ve hayvana tesiri vardır; ancak gafil insana tesir etmez.”

Bunu hiç unutmayalım, aşk, herşey onda…

Benim tek şerefim kendisine mensubiyetimden ibaret olan bü­yük Velî, bir gün çarşıdan geçerken, bir dükkâncı atılıyor, eline yapışıyor:

Efendim diyor; dua edin Muhammed Ümmeti kurtul­sun!…” O da diyor ki!

Muhammed Ümmeti mi kurtulsun? Nerede Muhammed Ümmeti? Sen bana onu göster, ben de sana hemen kurtulmuş ol­duğunu haber vereyim!”

Muhammed ümmeti, aşkla cayır cayır yanan Habib gibi insan­ların teşkil ettiği ümmettir.

Bir Ingiliz’in yazdığı İslâm’ın Yayılma Tarihi isimli eserde ne büyük aşk levhaları var. Islâm aşkla yayıldı; kılıçla diyenler alda­nır. Bir harpte mücahitlerden biri esir ediliyor Bizanslılar tarafın­dan. Arkada idam sehpaları var. Sehpalarda bir çokları asılmış… Adamı, yanına getiriyorlar sehpanın… Tam ipe çekilecek, bir pa­paz geliyor, cellada “dur!” diyor. Cellâd duruyor. Papaz Müslü- mana diyor ki:

İşte gidiyorsun!” Ve ölümü anlatıyor, “Dipsiz kuyu, gidi­yorsun! Sana 5 dakika müsaade ediyorum! Bu beş dakika içinde sana hak dinini telkin edeyim, yani Hristiyanlığı… Hak dini tel­kin edeyim de bari kurtulmuş olarak git, belki de affedilirsin!”

Böylece hayatının da bağışlanacağını imâ ediyor.

Asılmaya mahkûm Müslümanın verdiği cevap insanı eritecek kadar müthiş… Diyor ki:

Bu beş dakikayı bana verdiğin için senin elini, ayağını öp­mek isterim. Bu beş dakika içinde asıl ben sana hak dini talim edeyim de, ben zaten kurtulmuş olarak gidiyorum, sen de kurtul­muş olarak kal!”

İşte aşk! Atını diz boyu dalgalara doğru sürüp:

Allah’ım önüme bu okyanusu çıkarmasaydm nâmını daha ileriye götürürdüm!”

diyen kumandanlar… Kesik ayağım eline alıp düşmana hü­cum (.den mücahitler… Hazret-ı Alı gibi ebedî gençlerin, kılıçla­rını tepelerine kaldırdıkları kain yüzlerine tükürünce hemeıı in­dirip:

Seni ben Allah için öldürecektim, şurıdi ise nefsim karıştı., kılıcımı indiriyorum”

dıyen ulvilikler… Hep aşkın, hep aşkın mahsulü. . İran ku- mandam bir avuç Arap süvarisi karşısında koca ordusunu ve fil­lerin i kaybetligi zaman, onu harp divanına çekiyorlar ve hesap is­tiyorlar. “Getirin ordan okumu! diyor; getiriyorlar. Dayıyor oku yaya ve bir çekişte bir kayayı tuzla buz ediyor:

İşte, diyor; ben eğer yenildimse bunların karşısında yenil ­dim. Demek bunlarda bizde olmayan bir şey var, o şeye karşı du­ramadım!

O         şeyin cevabım biz verelim: Aşk..

Nihayet miraçta tecelli eden aşk hikmeti… Allah’ın Resulü Cebrail’in kanadında “Sıdretü’l-Mimtehâ”ya kadar gider. Yani son duraktaki ağaç, “Sidretü’l-Müntehâ”…

“Akl-ı küirün temsilcisi olan Melek der kı:

Ben bundan bir adım ileriye gidemem, ilerleyecek olursam yanarım, kül olurum!”

Allah’ın Sevgilisi sorar:

Buradan üeriye neyle gidilir?.

Aşkla!11,. Ve kendisini atar nur çağlayanına ve ulaşır.

İşte aşk bahsinin son kelimesi: Özlediğimiz gencin ilk vasfı aşk… Tek heceli tek kelime: AŞK…

(Sahte Kahramanlar, s. 191-211)

Gel Artık!

Genç adam! Seni, bir tohuma bakıp içindeki muhteşem ağacı, gür yeşilliği ve harikulade dal budak nizamıyla tespit etmeye ça­lışan bir hayal mikroskobundan seyrediyorum!

Henüz kâmil keyfiyet ve kemiyet ölçüsüyle ortada yoksun; fa­kat ben sem, kâmil keyfiyet ve kemiyet ölçüsüne ulaşacağın mev­simin ilk alâmetleri içinde ve bu alâmetlerin öncüler kadrosu ha­linde şimdiden görüyorum. Ardındaki doğmamış çocuğu da, vü­cudu elle tutulur, kalbi kulakla işitilir, alm dudakla öpülür, kas­katı bir vâkıa olarak seziyorum.

Ey gelmiş ve gelmekte olanlar!. Söyleyin o doğmamış çocuğa; hararetini hangi hummalı delikanlının hangi beyaz kan damlasın­da yaşatıyor ve kendisine yatak diye hangi iffetli anne rahmini gö­zetliyorsa, gereğini yapsın ve gelsin artık!

Artık yeter! Bütün bıçaklar kemiğe dayandı artık!

Gel artık, geliş artık! Damla damla, evvelâ taslara, sonra ha­vuzlara, sonra göllere, sonra denizlere boşal artık!

Boşal, doldur, taş, kabar, yüksel ve her tarafı bas artık!

Kömür tozu arasına kar gibi yağ, kargaların içine güvercin gi­bi düş, çöplükleri alev gibi yala, korkulukları kasırga gibi uçur, zakkum tarlaları üzerinden silindir gibi geç, dört asırlık mes’ele düğümlerini İskender’in kılıcı gibi kes; ve gel, gel, gel artık!

Herşey senin maya tutmana ve gelmene bağlı.

(101 Çerçeve, 1, s. 137-38)

Anadolu Gençliği

Biz yanmış ve haşlanmış ellerimiz, nokta nokta iğnelenmiş parmaklarımız, içine kan oturmuş tırnaklarımızla, bir şekillendir­me işine çalışıyoruz. Şekillendirmeğe çalıştığımız bütün bir genç­liktir. İsmi, Anadolu gençliği.

Eğer bu gençliğin bir iki baş örneğine maya tutturabilirsek mes’ele yok… O, kendisini basamak basamak nesilleştirir ve bir “safkan” halinde kol kol şecerelendirir…

Anadolu genci nedir ve ne gibi farikalara sahiptir?

Şu veya bu vilâyet lisesini bitirdikten sonra, üzerinde acemi terzi elinden çıkmış, soluk ve buruşuk bir ceket ve pantolon, çekıngen ve kaygılı, yılgın ve kuşkulu, dilsiz ve iddiasız, büyük sehirde kendisini ilerletmeğe gelen genç adam….

Yahut memleketinde, filan ve falan tahsil derecesinden sonra, lılân ve falan işe girmiş, kılığı tıpaiıp aynı ve edası sadece bezgm, yüzünde neş’e ve hamle adına hiçbir şey okunmayan delikanlı…

Bu genç adam, köylüsünden üniversitelisine kadar bütün sı­nıflarıyla şu müşterek vasıfların tablosu:

Apışmış ve donmuş.. Eşya ve hâdiselere hakim ve meliham­dan mansabına kadar tezatsız bir oluş çizgisi üzerindeki insanla­rın emniyet hissinden uzak… Hakkın söylenemez ve konuşula­maz birşey olduğunu görmekten gelen meyus bir tevekkül için­de… Bunları bilmese bile yaşatan adam…

Kimdir bu genç; Firavun’uıı ehramına taş taşıyan esir mıdır; yoksa ebâ an ced bu valaıım sahibi mi? Onu hangi ruhî ve İçtimaî hâdiseler yıldırmış ve lütfen nefes almasına müsaade edilen bir sı­ğıntı hâline getirmiştir?

Düne kadar bu genç adam, inanılmış bir dâva etrafında ve an­cak ev sahibine düşen bir çile borcu altında Viyana’dan Yemene ka­dar bütün taarruz ve müdafaa yollarını al kanıyla asfaltlamış, böyleyken hor görülmüş ve değerlendirilmemiş; bugün ise neye inan­mak borcunda olduğunu bilmedi, fakat eski inançlarının elinden gittiğine şahit olduğu bir hava içinde, öz keyfiyeti bakımından, kıymetsiz bırakılmak şöyle dursun, kıymetten düşürülmüştür.

Bu kıymet, ruhunu İslâmiyet’ten alan Türk’ün keyfiyeti…

Şimdi, işte bu Türk’ün genç adam tipini, annesi başka, mekte­bi başka, sokağı başka, caddesi başka, köyü başka, büyük şehri başka, kitabı başka, gazetesi başka istikametlere çekiyor.

İmdi; bu, ruhu parça parça genci bütünleştirmek, onu aslî keyfiyet vahidinin muzaffer edâsma kavuşturmak, kendi yurduna sahip kılmak ve mukaddes dâvayı ona ısmarlamak yolunda Bü­yük Doğu idealinin biricik müşahhas hedefim bulmakta. .

Biz bu genç için yaşıyor, bir ân evvel onu şekillendirmek için her şeye katlanıyoruz Tesirimizin, bir vida gibi, nüfuz ettiği m ad deye perçinlendiğini, kendi kendisine işlemeğe haşladığını gördü­ğümüz gün, 88 yıl hapse girsek de, ölsek de gam yemeyiz!

Tam 16 yıldır, kesemizden, haysiyetimizden, sıhhatimizden, huzurumuzdan ve nihayet hayatımızdan kaybede kaybede maya tutturmaya başladığımız bu genç, Hakka şükürler olsun ki, artık belirtilerim ve serpintilerini bize yer yer, bucak bucak, gösterme­ğe başlamıştır.

Onun sesini aziz Anadolu’nun her tarafından, Erzurum’dan, Malatya’dan, Van’dan, Bursa’dan, Konya’dan ve daha nice nice yerden alıyoruz.

Mes’uduz; çilelerin, tehlikelerin, ümitsizliklerin, inkisarların üzerimize kangal kangal çöreklendiği bu en büyük vehamet ve nezâket ânına rağmen mes’uduz!

Anadolu genci!

Büyük Doğu idealinin ruhlar üzerindeki müşahhas nakşı ola­rak aşağıdaki 9 maddelik idrâk seviyesine yükseldiğin ân herşey tamamdır:

Tarihini, Garba karşı taarruz, müdafaa ve mânevi teslimiyet di­ye üç devreye ayır ve her devrede mevkii tespit et! Birinci dev­rede bahtiyar, ikinci devrede öksüz, üçüncü devrede kölesin!

Dinin safiyetini ve bütün zaman ve mekân hâkimiyetini, derin bir vecd içinde şuurlaştır; ve onu, ham yobaz ve kaba softay­la, aynı kolun ters mümessili ahmak kâfire karşı korumanın usûlünü öğren!

Son yüz küsür yılın satıh üstü budala taklit gayretini en ger­çek kıymet hükmüne bağla; ve Rumeli yoluyla gelen Yahudi, kozmopolit, emperyalist tesirleri, elle tutarcasına teşhis et! Ar­tık sende, yüz küsur yıldır köpürtülen gerilik-ilerilik masalla­rını yutacak göz kalmasın!.

Siyasette, idarede, edebiyatta, fikirde, sahte kahramanlarla gerçeklerini ayırmayı bil; ve bunların gerçeklerini sana unut­turmak, sahtelerini de yutturmak için yabancı ilim imaline ka­dar gidildiğini keşfet!

Milliyetçiliği sadece belli başlı bu: ruhun zarlı diye anla, maz­ruf dururken zarlı melkureleştırme; ve bu zarfın mekânını Anadolu kabul et1 Anadolu olmakla kalma, bu olcu çerçeve­sinde Anadolucıı ol!

Kendmı en merhametsiz nefs muhasebelerine tabı kıl, zaafla­rında kuvvetlerini gayet iyi hesap et; ve T ürk genci diye karşı­na çıkacak tipleri maddelerinden ruhlarına kadar ezici bir heybet sahibi olmaya bak! Onlar, bütün fani dünyalarıyla sa­dece nefsin, sense ruhun muhatabısın! Onların yolu pek ko­lay, seninkiyse çok çetin…

Aşk, vecd, heyecan seciyesi…

Hamle, teşebbüs, taarruz psikolojisi…

Ev sahipliği tavrı ve hâkimiyet edâsı… Anadolu genci!

Sen ol artık, ol ki biz de rahat ölelim!,.

(Tanrıkulundan Dinlediklerim, s. 232-35)

Genç Adama Hitap

Genç adam, düşün! Evvelâ, İnsanoğlunun düşünmekten bü­yük haysiyeti olmadığını düşün!

Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa ta­şıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavrayıp kül edici bir kezzap buharı olduğunu düşün!

Düşünmeyi düşün; düşünülecek herşey ondan sonra kuyruğa girer.

Filozof:

Madem ki düşünüyorum, öyleyse varım! der.

Ya biz ne diyelim?.

Bırak filozofu, milozofu; Kâinatın Efendisi ve insanlığın Ufku, bir ân düşünceyi bilmem kaç yıllık ibâdete denk tutar ve şöyle buyurur:

Yarabbi, bana eşyanın hakikatim olduğu gibi göster1/’

Azız varlığın aziz aynası fikir…

Genç adam, düşün!

Seni karartmak isteyen tesirler evvelâ sende mücerret fikir is* tidadmı, yâni varlık şiarını körletmekle işe girişti.

Bunu düşün!

Hiçbir kaptan haritadan, hiçbir şoför kilometre işaretinden, hiçbir doktor röntgen camından şüphe edemez. Fakat sen, Tanzi­mat’tan bu yana, önüne sürülen bilgi ve hakikat unsurlarından şüphe edebilirsin!.

Bunu düşün!

Düşün ki, genç adam, Masonluk, Yahudilik, Kozmopolitlik, daha bilmem ne ve ne, Türk bütünlüğünü çürütmeye memur, giz­li ve maskeli tesirler eliyle, senin için yalancı tarih kitapları dü­zülmüş, zehirleyici telkin iklimleri kurulmuş, kök kurutucu aşı­lar hazırlanmıştır; ve senin, gayet mazur olarak, bunlara inan­man, kapılman, bağlanman sağlanmıştır.

Beynelmilel fesat erkân-ı harbiyesi Yahudiliğin, kâh emperya­list, kâh komünist, kâh liberal cepheden, fakat daima murakabe – siz bir taklitçilik ve hesabı görülmemiş bir ilericilik telkiniyle yü­rüttüğü bu tesir, herşeyden evvel, senin, mutlak temele dayalı mükemmel ahlâkını didiklemeyi hedef tutar. Ondan sonra kafanı j    herc-ü merce uğratmak senin bütün gerçek kahramanlarım dü-

şürmek ve sahtelerini, yani emirleri altındakileri yükseltmek… Bu

iş için siyasî recüllerden sözde ilim adamlarına, san’atkârlara, iş ve servet otoritelerine kadarki, devir devir, müstemleke-şahsiyet- ler bulmakta hiç zorluk çekmemişlerdir.

Bunu düşün!

Sana sürdürülen bu kaba ve nefsanî hayatın ötesine, varlık se­bebine, hakikatlerin hakikatine ait uyandırıcı telkinler, senden cüzzam illeti gibi kaçırılmış, sana lâşe gibi gösterilmiştir, insanoğ­lunun biricik meselesi olan sonsuzluk iştiyakı ve onun ahlâkı, ya­şanmaya değer hayatın hesabı ve onun duygu ve düşünce ölçüle­ri, onlarca sebze hâllerinin süprüntü eşyasıdır.

Bunlar sende dimağı cihazı kişniş şekerinin tanesi kadar kü­çültüp, hazım ve tenasül cihazlarını alabildiğine elektriklendir­mekten ve urlaştırmaktan başa yol takıp etmediler. Bu gidişi gö­rüp seni tezgâha çekecek ve beyninle tabanın arası büyük ruh imarına tâbi tutacak biı rejim de hiçbir gün kurulmadı.

Sen yalnız düşün!

Suç senin değildir!

Suçu irca edeceğin vahitleri düşün!

Sen, düşünmeyi düşünmekten başlayarak düşün, yeter!

(101 Çerçeve, s. 8-11)

6

Ahlâk

Ahlâkımıza Ait Bir Kaç Çizgi

Başkasından birşey çıkamaz -Bu kanaatimizdir. Bu inanmayışı, tersinden bir inanış olarak ifade etmek istersek diyebiliriz ki bu, bir nevi ahlâksızlık softalığıdır. Bu softalık dam altında tedvin edilmez, şuura sızmaz, fakat hepimize sâri ve hâ­kimdir. Karşımıza biri çıkar. Bir fikri vardır. Bir şey söyleyecektir. Belki en kötü, belki en iyi…. Onu dinlemeyi, ondan bir şeyler ümit etmeyi aptallık biliriz. O evvelden mahkûmdur. Eğer fikri en kötü cinstense susturulması, yahut aklının başına devşirilmesi gerektir. Nitekim susturulmuştur. Fakat fikri kötü diye değil, ko­nuşmaması lâzım diye. Bu susturuş o susturuş mudur? Eğer fik­rinde ısrar eder, her karşımıza çıkışında aynı fikir kasvetinin ka­ranlık suratını takınır, aynı şeyi bir kaç kere tekrarlarsa ismi ha­zırdır: Mezcup! Fler delinin bir çıldırma motifi olduğuna göre onun da bir şeyi olacaktır. Onun motifini ise, o göstermeden gû­ya biz buluruz ve maksadını o çerçevelemeden gûya biz çakarız. Öyle ki meşhur hikâyede “yağmur yağıyor” sözünden “sen bir ör­deksin” kastını çakan zeki adam gibi, onun ne demek istediğini, ne demek olduğunu biz tarif ederiz.

Bir adamı ve bir iddiayı bir hamlede kavrayan keskin ve canlı sezişlerin hakkı inkâr edilemez. Bu seziş o seziş midir? Birbirine kaba bir satıh plânında benzeyip kökte çok ayrı olan görünüşler gibi, bu tavırlar da, benzerleri olan öz anlayış tavırlarından çok farklıdır (3nun içindir ki kaynağı fıkır değil, ahlâki bir karakter gösterir ve ahlak bozukluğu yasasının “başkasından bir şey çıka­maz” maddesine dayanır.

Istîhza zekâdır ilk insandan beri henüz zekâya, kötü ve lüzumsuz bir şey diyen biri çıkmadı. Onu herkes ister, sever ve beğenir. Fakat zekâ kimde ve nerededir? Mesele orada. Zekâ, her yerde olduğu gibi belki istihzada da vardır. Belki birkaç kuvvetli adam bunun şuurunu da yapmıştır. Ne yapalım ki bu şuur da aya­ğa düşer ve ebedî istismara yol açar. İstihzayı zekânın su içtiği tek çeşme sananlar, bu çeşmedeki musluğun kaç türlü çevrilişi oldu­ğunu, her çevrilişte nasıl bir doz teşekkül ettiğini ve her dozun kaç manası ve birbirinden ne farkı olduğunu bilmedikleri için bu musluğu bir hamal gibi açarlar ve bir hamal gibi alay ederler. Ne­ticede istihza, belli başlı bir fikir ve vakara sahip bir ruhun, gizle­diği kıymet hükmünü ve onun sinsi sitemini ihtar eden zarafetli bir oyun olmaktan çıkar, her moda olan şey gibi, kolaylığın, ka­balığın, dört köşeliğin revacına şahadet eder. Bizim istihzamız da bu cinstendir ve isrni zekâdır.

Şeytanî bir kaynaktan gelen istihzaya karşı, şeytandaki zekâ­nın uşağı olamayacak kadar kaba ve uzak kaldıktan sonra, pren­sip olarak istihzayı kötü ve ondakı zekâyı hileli bulan ruhumu­zun saffet ve aydınlığını idrâk nerede? Birbirimizi ne bahasına olursa olsun gülünç görmek ve göstermek lüzumunu idrâk ediyo­ruz a… Onun içindir ki bizde arkadaşım en iyi tahlil eden adam, onunla en iyi alay edebilen adam sanılmıştır.

Kıskançlık – Yüzümüzün peçesız cüzzamı… Kıskanıyorum dememek şartiyle kıskançlığın bütün tezahürleri intibahtır. Ma­halle aralarında kıskançlık yüzünden hiçbir doktor ve üfürükçü­nün teşhis edemeyeceği esrarlı hastalıklarla eriyen genç kız ma­salları vardır. Kıskançlık nedir, diye bir de İslâm mistiklerine so­ralım: Ruhumuza ait öyle bir maraz ki, başka bir marazın şifası var, onun yoktur.

Sokakta yürüyen bir kadına bir erkek, nihayet bir şey istediği ve bunu istemekte mazur olduğu için bakar. Ya bir kadın, başka bir kadına nasıl bakar, dikkal ettiniz mı? Aynı cinsten şeylerin birbirine böyle bakışı korkunçtur. Kadının kadına, köpeğin köpe­ğe, imamın imama, şairin şaire bakışı…

Neleri ve ne türlü kıskandığımızı ve bu yüzden neler yaptığı­mızı anlatmaya bile değmez.

Bîrbirini Çekiştirmek – Birbirini hatırlamak kadar tabii… Çok defa çekiştirilen adam, çekiştirilenlerin içine birdenbire dü­şer. O zaman baş çekiştiricinin, kurbanına, her zamankinden da­ha mübalâğalı yer gösterişi, “buyurun”, deyişi, arka okşayışı gö­rülecek manzaradır. Ya dinleyiciler… O tebessümler, gözlerinin içinde kısmak istedikleri ışıklar, bükük boyunlarının yarı mah­zun, yarı hileli edası…

Fakat çekiştirildiğinden bahsettiğimiz bu yeni geleni bir kah­raman sanmayınız. Ona bu kadar tedbirle yer veren çekiştirici, bi­raz sonra gidecek ve köşeyi döner dönmez yeni gelenin numara­sı başlayacaktır. Çekiştirmenin hudut ve mevzuu namütenahidir.

Dedikodu – Bir de dedikodu vardır. Dedikodu çekiştirme­den farklıdır. Dedikodu yapan, bahsettiği adamın lehinde mi, aleyhinde mi belli değildir. O yalnız kahramanına ait havadis ve­rir. Kıymet hükmü ya yoktur, ya belli etmez. Şahsiyetsizliğin şaş­maz markası, dedikodu kabiliyetidir. Dedikodu yapan ve onu dinleyenler tamamıyla ölü ve karanlıktadır. Yaşayan ve aydınlık­ta gezen, dedikodusu yapılan insandır. Sanki herkes zulmetli bir odada çepeçevre oturmuş, ortaya bilinmedik bir merkezden si­hirli bir ışık hüzmesi düşüyor ve bu ışık hüzmesinin döşeme üs­tündeki dairesinde, dedikodusu yapılan adam, hayretle açılmış gözlere modellik ediyor… Diğerleri hep karanlıkta, hep silik, hep namevcut… Öbürünün ise potinini çıkarışından donunu giyme tarzına kadar her hareketi, ne de büyük bir merak çek­mektedir.

Saygı – Masal devirlerinin saffetli aşkları kadar günümüze uzak bir ruh haleti… Genç, kendisinden bir evvelkini, tesiri altın­da görünmesin diye saymaz. Aynı seviyeden dostlar, dostluk lâ- übaliliktir bildikleri için birbirlerini saymazlar. Adeta saygı, yal- ııız aptallarda görülen bir nevi tavır ve hareket kekemeliği halin­dedir. Karşı karşıya gelen iki kışı arasında beş dakikalık bu zaman her ikisinin de cılk bir lâubalilik çamurunda boğazlarına kadaı batması için katıdır. İşte yüz göz olmak… Yüz göz olmaksa, her iki şahsiyet örgüsünün birdenbire gevşeyişi, arada, yürünecek hiç mesafe ve aranacak hiçbir sıı kalmayışı, her ikisinin de akım bir büiii ve kaba ya sürüklenişi değil midir7

Dalkavukluk – Bu, Şarka ait oldukça eski bir sanattır Hat­tâ Şarklı, Avrupahnm çok tepesinden bakan zekâsıyla, bu tipi korkunç zarafetlere kadar götürmüştür, f’akai onlar bugünün dal ­kavukları değil. Bugünün dalkavukları şolör muavinleri kadar ka badır. Ya başkasından bir şey çıkabileceğini ummayan, bırbirıyle alay eden, birbirini kıskanan, çekiştiren, dedikodu yapan, birbiri ne hürmet etmeyen bir ahlâkın mümessilleri arasında dalkavuk­luk gibi, birdenbire bu ruh haletlerine zıt ve mazlum maskesi ta­kınmış bir hüviyet nasıl yaşar? Dalkavukluk bu hallere zıt değil, hepsi de şahsiyetsizlik örneği olan bu hallerin en sadakatli dü­ğümlerinden biridir. Bütün bu haller, herhangi bir suretle bir kuv­vetliye rast geldiler mi derhal dalkavukluğa geçerler. Dalkavuk, bir nevi uyuz kaşıyıcısıdır. O kaşır ve sırtı kaşınanın yüzü ise tat­lı bir gevşeklikle sarkar. Ne şirin manzara! Eski dalkavuk bunu gayet maharetli olarak ve girift aletlerle göze göstermeyerek ya­par, bu suretle efendisinin kaşınan uzuvlarım gizleyebilirdi. Bu­gün hem bu uzuvlar meydanda, hem de fiil açıktadır. Hürmet ve bağlılıkla bu işi nasıl birbirine karıştırabiliriz? Birinde aşk vardır, öbüründe korku ve menfaat…

Daha kimbilir neler var neler – Bugünkü ahlâkımıza ait çizgilerin içinde daha kımbilir, neler ve neler vardır. Onları te­ker teker aramaktan ne çıkar? Bütün bu çizgiler tek bir çizgiye bağlı ve bütün bu tek çizgiler binlerce çizgiye dağınıktır. Her bin birer tmuncc farkıyla kıymet ve faziletten ayrı düşmüş olan bu çiz­giler, korkunç bir iç muhasebesizliği ve fikirsizlik ikliminin ruh topraklarımızda yetiştirdiği, zehirli nebatlardır.

(Ağaç, N. 13. s. 1-2)

Ahlâkımıza Ait Son Birkaç Çizgi

Tesirinden doğduğu adamı red ve iptal – İnsan herşeyi ve herkesi red ve iptal hakkına malik olabilir. Yatağına oturur, başını iki dizi arasına sıkıştırır, kendi içine dalar. Mazisiy­le, haliyle, istikbaliyle, dostuyla, düşmanıyla, ustasıyla, çırağıyla hesap görür. Kendisine ve başkasına ne borçludur, kendisinden ve başkasından ne alacaklıdır, düşünür. Nefsinin hileli tekliflerin­den mümkün mertebe uzak kalmaya gayret eder ve bunu saf ha­kikat cevherine ulaşmak hırsı ile yapar. Nihayet kendince bir kıy­met ölçüsüne varır ve ondan sonra red ve iptal eder.

Bizde bütün bu ıstıraplı işler yok, aksine, gıdıklanan insanla­rın, üzerlerine bir el uzanır uzanmaz korkak bir hareket yapma­ları gibi, bir ihtibasın insiyakı ifadesi halinde, tesirinden doğduğu adamı ret ve iptal etme temayülü vardır. Babalarını öldüren şeh­zadeler ve şehzadelerini öldüren babalar gibi… Bu hal, tesirden çıkmanın değil, tesir altında inlemenin misalidir.

Bohemlik – Garpten ve daha ziyade Fransa’dan gelme bir te­sir… Sanatkâr başı boş, yersiz yurtsuz, hercai, ilcaî, dilediği yere rastgele konan ve oradan rastgele uçan bir garip kuştur zannının psikolojisi… Üzerinde uzun uzun düşünülecek, ferdi ve İçtimaî sebepleri aranacak bir mesele… Bohemliğin bir tarihi, kendisini teşvik eden, tekkeleştiren ve ideal hayatı onda gösteren eserleri vardır. Bu tarafları geçelim ve bohemliğin memleketimizdeki üs­tünkörü tezahürlerine bir göz atalım:

O bizde mütareke nesillerinden başlar, en hâd devrelerini o sı­ralarda yaşar ve bugüne kadar gelir. Edebiyat-ı Cedide devrinin “Tavuk pazarı şairi” sözü o zamanki bohem temayüllere karşı bir teşhis ifade eder.

Bohemlik bizde, birkaç büyük Avrupalı bohemde olduğu gibi, sanatkârın içinde yaşadığı cemiyetten hoşnutsuzluğunu, cemiye­tin hal ve istikbaline itimatsızlığını, cemiyeti kendi kıymetleri pe­şinden sürükleyememek mahkûmiyeti önünde, onun çizdiği ha­yat kalıpları dışına çıkışını ve grevci, ihtilâlci, muhalefetçi bir meşrep takmışını temsil etmez. Miskinliğin, iradesizliğin, serserilığın, ıstidaisızlığm, intibaksızlığın, hır kelimeyle ruh tefessühü­nün misalini verir

Bu iki bohemden biri, bir dava sahibidir, kendisine göre bir ce­miyet tasavvuru, bıı dünya görüşü vardır, oldukça kuvvetlidir, gururludur, çalışır, eser verir. Öbürü hiçbir fikre sahip değildir, acze batmıştır, zilletten zillete dolaşır, eser vermez, ebedî bir aka­met içindedir.

Bohemlığin ilk şekli bile bir aksiyon olmaktan ziyade bir reak­siyon, bir tez olmaktan ziyade bir antitezdir.

Birinci çapta sanatkâr ve entelektüel tıpı hiçbir suretle Bohe- me düşmez. Bohemde kalmaz Ferdiyetinin geçirdiği humma, onu içinde yaşadığı cemiyetle ihtilâfa düşürür, çaparız haline ge­tirirse, dalgaları göğüsleyen kayalar gibi cemiyetin bütün tesirle­rini cepheden önler, toprağı kazıp içine saklanmayı düşünmez, ideal hayatı bir kahvehanenin dar havasına sığdıramaz, cemiyetin iş safları içinde, ruhunu gizleyebileceği bir yer bulur ve o saflar­dan başını kaldırarak kavgasını yapar ve tasavvur ettiği yeni bir hayat varsa ona herkesi davet eder.

Bohemlik, fırtınalı havalarda baş başa ve boynuz boynuza ve­ren koyun sürüleri gibi, kokmaya ve gevşemeye başlamış cemi­yetlerde, yaratma ve şahlanma kabiliyetinde olmayan ve o cemi­yetteki ahlâk yarasım en evvel ifade eden zayıf ve cüce tiplerin âlemidir.

Disiplin Nefreti – Dünya hakkında bir kaç malûmatı olan, askerliğini yapacağı zaman, bir hizada durmaya mecbur olduğu insanlara şöyle bir bakar. Sağında ve solundaki Mehmetçikleri bir süzer ve derhal kendisini, o sıraya girmeyecek, o kalıba sığmaya­cak, nizama uyamayacak bir hüviyet farzeder. Artık korku belası ile aşırı bir itaatsizlik göstermese de ufacık, minicik terslikler ve uygunsuzluklar halinde umumî nizama boyna çaparız verir. Tü­feğini başka eline alır, matrasım ters asar, ayağını bozar, falan, fa­lan…

Eğer bu adam bildiği şeyleri tam bilse ve tam bir şahsiyet ör­güsüne sahip olsaydı, ya içinde bulunduğu nizamı yeııi bir ni­zamla değiştirici bir hamleye girişecek yahut da o nizam içinde­ki rolünü idrâk edip o rol içinde silinmenin ve o nizamın iste­diği kadar şahsiyet sahibi olup gerisini kendisine saklamanın sırrını kavrayacak ve bu fedakârlığın derin zevkine kavuşmuş olacaktı.

Bu misali edebiyat ve fikir ahlâkımızın her köşesine tatbik ka­bildir. Üstelik orada askerlik otoritesi de olmadığı için disiplinsiz­lik ayın on dördü kadar inkişaf halindedir Salâhiyet, mevki, yaş, kıymet, bilgi hiçbir kumandanın hatırı sayılmaz.

Disiplin fikrini anlayabilecek adam, kendi kendini disiplin al­tına alabilecek adamdır. Kendi kendine teklif edeceği disiplinle beraber başkasının teklif edeceği her türlü disiplinden kaçanların, mahalle arasındaki bir arsada ve dört ayağı havada, yuvarlanan hür bir eşekten farkı yoktur.

Methet meth edeyim – Bu formülü açığa vurmuş olanlar bile vardır. Çekinmeden söylerler: Beni methedeni ben de methe­derim. Bu medihten maksat, lisandaki kaba medih kelimelerini herhangi biri hakkında kullanmaktır. Yoksa o kelimelerin bir ara­ya gelmekle kuracağı bir görüş terkibi düşünülmez. Kelimelerin kendi kendilerine taşıdıkları amiyane delâlet kâfidir. “Büyük, par­lak, eşsiz, kudretli, orjinal, derin” sıfatlarının her biri, delâlet et­tikleri hakikati hiç de izah etmedikleri halde, insanların gûya bir­birlerini izah etmelerine yardım ederler. Buna benzer kelimeler­den biriyle okşanmış bir insan, çakıl taşı kadar bol olan ve kulla­nılırken hiç düşünme zahmeti vermeyen bu kelimelerin bini ile mukabele eder. Karşılıklı meth kurnasına otururlar, bu kelimeler­le dolu kurnanın suyunu tas tas birbirinin başına dökerler. Böyle bir medihten zevk duyacak ve onunla sanat gururunu doyuracak adama Allah acısın!..

Hafiyelik – Yıldız Sarayının şimdiki atmosferi, harp bilgile­ri okuyan zabitlerin temiz nefesleri ile dolu… Fakat edebiyat ve fi­kir âleminin havasını soran var mı? Amatör hafiyeler halinde, şa­hıslar arası hafiyelik yapanlar olduğu gibi, bu işi yarı resmileştir­miş olanlar da vardır.

Bir adanı, Inr iıkıı, bn yazı. İmi* mecmua hakkında, el akından, alakalı faizcilikleri ve dostu oldukları makam sahiplerine habeı- leı gölüıür, karakterler çizer ve tefsirler yaparlar…

Hakikat cevheri kadar üzerinde ihtilâfa düşülen ve her insana göre ayrı şekil alan bir şey vaı mıdır? Veyl… hafiye tipinin cızdı gı dünyayı hakiki dünya diye kabul edecek adama!..

Belki her işle hafiyeliğin pratik bir faydası olabilir, faka! fikir işlerinde asla!

Çünkü tefsiri yapıları adam, bir fikir ve bir dava sahibi ise. lıa- tiyeye ne lüzum var? Davasını o söyleyecek, o haykıracak ve duyul­masından korkmak şöyle dursun, duyulmamasındaıı ürkecektır.

Eğer hiçbir şey söylemeyecek, kendini gizleyecek, davasının dilini kesecekse o zaman kendi kendisini yok ediyor ve bir millet bütünü içinde, 1 7 milyon kişide bir kişiden farklı olmak istemi­yor demektir. O takdirde zaten var olmayan bir adamı var gibi göstermek neye, ve cemiyet arşivinde sanki her ferdin vicdan fo­toğrafı tamam da onunki eksik gibi bir gayret niçin7

Eikir hafiyesi, beni dinliyor musun?

Senin ahlâkî seciyen üzerinde kelime bile bulamam. Fakat ro­lünün ne kadar mantıksız ve lüzumsuz olduğunu gör de yalnız bu bakımdan utan!

(Ağaç, N. 14, s. 1-2)

Ahlâk Yaralarımız

Dalkavukluk… Bugün, fertlerin, maddi ve manevi bütün iş ve meıılaat sahalarında, büyükleriyle münasebetini düzenleyen ve neticeyi sağlayan biricik tılsım… Manzara şudur: Bütün ce­miyet, bir mıknatıs kutbu üzerinde birbirinin eteğine yapışmış demir parçaları gibi, en küçüğünden en büyüğüne doğru bir­birinin dalkavuğu vaziyetinde… Çünkü: ortada fani ve mah­kûm şahıslar kadrosunu aşan bir hüküm, bir iman ve mefku­re ölçüsü kalmayınca, muvaffakiyetin tek sırrı, kuvvetimin nefsaniyeüni kabartmak sanatından ibaret kalır.

iltimas… Dalkavukluk, küçüklen büyüğe doğru bir korunma tedbiri ise, bu da büyükten küçüğe doğru ferdin bütün kıymet ölçüsünü, hatır, gönül ve hoşa gitme değerine bağlayan bir ko­runma tedbiridir Manzara: ikinci Dünya Harbinden sonra, ce­miyet gövdesinde, irinli kandilini asmadığı tek hücre bırakma­mış bir cüzzam indifaı… Çünkü: Bütün ruh, vicdan ve korku müeyyidelerinin üstünde topyekûn çökmeğe ve yıkılmağa başladığı yekûn hattı çığrmdayız.

Rüşvet… Hırsızlığın en korkunç şubesi… Şahıslarda temerküz eden manevî haklandırma iktidarının hakka zıt olarak menfa­at karşılığı satılması… Manzara: Rüşvet gişesi önünde, Eminö­nü meydanındaki tramvay bekleme mezbahasından fazla kala­balık… Çünkü: Haktan sıyrılan korku, insanlardan ve bütün İnsanî tertiplerden de sıyrılmış; ve menfi hâlisiyetini, su içmek ve ekmek yemek derecesindeki tabiîliğe çıkarmıştır.

Fuhuş… Bir kadın ve bir erkek arasında, Allah aşkı ve Allah ba­ğıyla sımsıkı kemendi olarak birbirini sevmek ve birbirinin ol­mak gibi en aziz, en kutsî ve en mahrem aidiyete vesile teşkil eden hadisenin, herkesle herkes arasında umumî ve hayvanı bir iştirak ifade etmesi… Manzara: Tek koğuş çerçevesinde, hem de elektrikler açık olarak bütün cemiyete şâmil bir “mum söndü” âlemi… Çünkü: artık ruhlar hiçbir mukaddese yatak­lık edemeyecek kadar pörsümüştür.

İçki… Uyuşmak, kamaşmak, görmemek, duymamak, bilme­mek, düşünmemek, kendi kendisini kaybetmek, yok olmak ihtiyacıyla şuur ve muvazenenin zehir içmesi… Manzara: Gündelik su istihlâkini aşan rakı sarfiyatı… Çünkü: Vecd ve heyecanımızı zehirde arayacak nispette ruhumuz boş bırakıl­mıştır.

Cinayet… Allah’ın en haşmetli binası insanın, insanlar arasın­da, insan eliyle ve her türlü kanun ve kaide dışı yakılması… Manzara: Kestane fişekleri halinde birbirinden ateş alarak gi den ve şehirleri, kasabaları ve köyleri tabanca sesleriyle fıkır dataıı vakalar… Çünkü: Fertler en küçük hınç ve teessürleri- nı, Allah’ın vc kullanıl kanunlarına havale ettirecek bütıin em niyetlerden boşanmış ve münferit ihtilâller yaşamaya başla mışlardır.

Kumat … Hırsızlık fiilinin ve birbirini talan etme hırsının, her­kesçe makbul, herkesçe muteber ve bir ılını ve medeniyet ter­tibine bağlanmış alenî şekli… Manzara: iskambil kâğıtlarının Bir I fleri ve kırallan etrafında, yeryüzünü idare eden vahitler­den ve kıral fikirlerden çok daha fazla alâka, bilgi ve sadakat… Çünkü: Müsbet insan iş ve emeğinin tatlı alın terine karışık bütün verim değeri ahmaklara bırakılmıştır.

Ayrıca Hile… Doğruluktan korkuyoruz1 Ayrıca Yalan… Haki­katten korkuyoruz! Ayrıca Riya… Samimiyetten korkuyoruz! Ayrıca Nefret… Aşktan korkuyoruz. Ayrıca inkâr… imândan korkuyoruz! Ayrıca Şüphe… itimattan korkuyoruz! Ayrıca is­tihza… Ciddiyetten korkuyoruz! Ayrıca Kargaşalık… Nizam­dan korkuyoruz!

(îdeolocya Örgüsü, s. 142-44)

Gurur

Şahıslara veya mânevi şahsiyetlere gurur geldi mi, artık onun gözüne çöp, kulağına su ve kalbine zulmet kaçmış demektir. Ar­tık hiçbir şeyi göremez, duyamaz ve anlayamaz. Gurur, bütün bir iktisabı, bütün bir istihsali, bütün bir kârı, muvaffakiyeti, rüçha- niyeti, bunlar yerli yerinde bulunduğu hâlde iptal eder, hak nok­tasından hükümsüz bırakır. Gurur sahibi, bütün bunlara mâlik­ken onlardan mahrumdur. Zira en yakın zamanda, bütün burılar sanki hırsızlık malıymış gibi, mukadderat polisince istirdat edile­cektir. Bir insanın kendi öz parasım hırsızlık malı hâline getirme­si ıçm o yüzden bir parça gurura düşmesi yeter.

Eğer insana gurur veren büyüklükse, asıl gururu yok etmesi gereken de odur. Zira büyüklükte, Allah’ın sırlarına yaklaşmış ve büyüdükçe küçüklüğünü görmek vardır. Fransızların “münev­verlerin münevveri’’ diye vasıflandırdığı Suares gurur ıçm şöyle diyor:

Bu dünyada gurur; neyle, nasıl ve ne türlü?.. Bu fâni kadro­da; insanların nasıl gelip, nasıl gittiğini göre göre yaşadığı bu hiç­lik âleminde gurur, akıl sahipleri için kabil mi? Gurur, olsa olsa, patriklere, ekselânslara ve zamanenin münekkidine yaraşabilir!”

Muazzam ölçü doğrusu!..

Aslında da tamamen İslâmî… Gurur o şeydir ki, esasen hepi­mizin üstünde ariyet olarak bulunan İlâhî nimetin doğrudan doğ­ruya küfranı o, yâni idraksizliğidir. Bu idraksizliğin başladığı ân ise ariyet büsbütün elden gider, maddesi varken ruhu kaybolur, biraz sonra da aynı yokluğu madde takip eder.

Şeyh-i Ekber Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin “Şatranc-ı Urefa” isimli meşhur mârifet yolu tablosunda birtakım küçük yılanlar vardır ki, kötü huyları temsil eder ve insanı mütemadiyen aşağı kademelere düşürür. Yılanlı mıntıka geçildikten sonra da birta­kım oklar vardır ki, iyi huyları temsil eder ve insanı mütemadi­yen üstün kademelere uçurur. Fakat gurur, bu tabloda, her tehli­ke bittikten ve en üstün derece elde edildikten sonra kalan muaz­zam bir yılandır ki, başı kemâlin tâ yanında, kuyruğu da zevalin tâ dibindedir. Bu yılanın başına basan, göğün yedinci katından yerin yedinci katma düşer ve mahvolur.

Gururun mâlikiyet içinde şahısları veya manevî şahsiyetleri yıkacağı öyle bir bedahettir ki, başka hiçbir sebebe ihtiyaç bu­lunmaksızın tarihî çöküşler içinde bundan daha aslî ve esasî bir müessir aranamaz. Burnuna kaçan bir sivrisineğin mahkûmu Nemrud’dan itibaren, tarihte gurura ve nefs emniyetine geçmiş bütün büyük medeniyetlerin batışı bu yüzdendir. Gurur olmasa ve hâdiselerin ince mimârisi içinde kendi zaafını sezebilecek bir duygusu olsaydı Hitler’in batmasına imkân var mıydı? Anglo- Saksonların başlıca faziletlerinden biri, girift ve son hükmü meçhul hâdiselere hiçbir zaman ahmak bir azametle bakmama­ları, karar ve hamlelerinde daima bir ihtiyat payını muhafaza et­meleridir.

(101 Çerçeve, s. 34-36)

Fikir Öfkesi

Insan basını sıçan kafasından ayıran tek hassa! ILa tufeg! ol mayan asker, ha öfkesi olmayan fikir’

Konarınız, kuvveti nasıl sınır cümlemizde bnhırsa, herhangi bir dünya görüşü de sıniı cümlesini fıkır öfkesinde ele geçini. Fı- kii öfkesi düşünüş tarzlarının asabi cihazı, manivelası, icra mües­siridir . Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldmmlaşır, enerjiye erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek keli’ meyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimiz hamle ve irade kaynağı. Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalaba lık t a ve tenhada, ikide bir ötmek t eıı başka hikmeti olmayan abdal bir guguklu saattir.

Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öf ­ke de o nispette merhamete lâyık bir levha. Ruhî teessürlerini herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rastgele bağıran ça ğıran, kıtan döken, tepinen, dövünen bünyelere, haklı olarak has­ta der, geçeriz.

Harikulade muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sınır ııakliyetiııde.

Pek iyi biliyorum ki, bazı yazılarımda göze çarpan öfke edası, bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar kalemime iti­dal ve ruhuma rükûdet tavsiye ediyorlar, Böylelerme acıyorum. Zira görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar Böylece, fikir kaynağından gelen öf­kenin 11e demek olduğunu anlayamıyorlar. Öfkeyi görüp de fikri görmeyen bu adamlara ne demeli? Suyu içip de tanesi bırakılan hoşaf misâlini mi hatırlatmalı?

24 Mayıs 1939

(Çerçeve, s. 23-24)

Göz Yasağı

Çakır, elâ ve siyah gözünü, Cumhuriyet lirası gibi yusyuvarlak açar ve karşısındakine diker. Zavallı karşısındaki, öfkelenir, sinir­lenir, ezilir büzülür, terler sıkılır, fakat ağzını açıp da bir şey söy­leyemez. Ne desin yani?

Efendi, ne bakıyorsunuz mu? desin.

Cevabı hazırdır:

Göze yasak mı var?

Yoldan bir kadın geçerken, teftiş gören asker gibi, başıyla 180 derecelik bir daire çizer ve kadının topuğundan saçlarına kadar, gözlerini sokmadığı yer bırakmaz. Zavallı kadın ne yapsın yani? Dönüp de bu küstaha iki tokat mı aşketsin? Göze yasak olur mu hiç?

Evinize misafir gelir, tahtakurusu yuvalarına kadar gözüyle her deliğe girer.

Hulâsa bakar, herşeye bakar, bakar oğlu bakar. Başvekil olur­sanız, yüzünüze menfaati için, mübaşir tarafından takip edilirse­niz zevki için bakar. Hele mümkün olsa da birini ameliyat masa­sında, teneşirde, idam sehpasında seyredebilse.

Hep ayni mazeret: Göze yasak olmaz.

Halbuki en büyük, en ince ve en güzel yasak budur: göz yasa­ğı. Göz yasağını anlayabilmek, derin bir terbiye ve kültür işidir.

7 Ağustos 1939

(Çerçeve, s. 135-136)

7

Din ve Tasavvuf

Sen

Sen, fikir kadar güzel,

Ve tek, birden daha tek.

İtrini süzmüş ezel,

Bal sensin, varlık petek…

Sensin ölüme hisar,

Bakisi hep inkisar.

Siz bizi, çepçevre sar

Rahmet rüzgârı etek!

1958

Mistik

Dostum, ben bâzı mefhumlara âdeta acırım. Sahte borç sene­diyle malı mülkü haczedilip sokakta bırakılmış soylu bir insana acır gibi… Mistik mefhumu da bunlardan…

Garplı bir mânâ ailesinden gelen Mistik mefhumunun bizzat Avrupa’da çektiği yanlış anlaşma çilesi, bir zamanlar, bir Fransız muharririne ne ağır şeyler söyletrnişti. Fransa’da bile kolaylıkla anlaşılamayan Fransızca bir kelimenin gerisindeki mefhum, bu diyarda ne hâle gelir, hesap et!

Şu Mistik mefhumu, ne esrarlı bir otomobildir ki, kimse onu kullanmakta âciz olduğunu itiraf etmeksizin, herkes içine adıyor, var kuvvetiyle gaza basıyor ve hiçbir işaret memuru görmemiş kargaşalıklar caddesinde, mânâ tenezzühüne çıkıyor:

Filân adam Mistik, falan değil, filân görüş Misiifc olamaz; fa­lan telâkki Mistife’tir.

Bizde, Misiife delâleti üzerinde düşülen müşterek hatâ, onun dm softalığı mânasında alınmasıdır. Mistik, aslında dinlerden çık­ma bir mefhum olduğu hâlde, felsefenin elinde müşahhas mevzu- undan ayırt edilmiş, herhangi bir mevzua tatbiki kabil, hususî bir düşünce ve duygu tarzı olarak sistemleştirılmiştir Allah’a inanan ve inanmayan iki adam, felsefe ölçüsüyle, aynı zamanda Mistik olabilir. Adauıma göre, inanan Mistik değildiı de, inanmayan. Mıstik’dır. Meselâ, büyük ve dindar şan Mehmet Akıl, Mistik de ğil; fakat küçük ve dinsiz şaıı Ahmet Kutsi [Tecer] Mistik’dir.

Nâmütenahı derin ve seyyaliyetli bir lârıf seciyesi olan Mistik görüşü, ilmi bir öz hâlinde tarife çalışayım; dinle dostum:

Herhangi bir seyi, bir maddeyi, bir hâdiseyi, onu saran aklı ka­nunlar dışında tefsir etmek, onlarda birer iç yüz atamak, delâletle­rinde gizli bit müessir sırrı bulmak; işte Mistik görüş…

Bu bakımdan, dinin sadece aklî planında kalanlar, asla Mistik değildir. Zira onlar, düpedüz bir hakikatin, düpedüz teblığcileri vazıyetındedir. Herhangi bir dinsizde, Mistik mefhumunun aııası olan din çerçevesinin dışında, herhangi bir madde veya hadiseyi,

O madde ve hâdisenin mâverâsma ait bir teisır tarzına bağlayınca Mistik olur.

Kaydetmeğe bile değmez ki, en gerçek Mistik, topyekûıı kâina­tın mâverâsma ait mihrak hakikat olan İlâhî mânânın müııcezibi- dır. Yâni perdenin arkasındaki ışığı gören ve ona tutulan…

Fransız filozofu Bergson Din ve Ahlâkın İki Kaynağı isimli ese­rinde, büyük kudretin yalnız Mistik görüşten fışkırdığını belirtir. Zira Mistik görüş, maddeyi aşmak, eşya ve hâdiselerin gizli kay­nağına ulaşmak hamlesidir.

Demek ki, mücerret mânâda Mistik, şu veya bu mevzua bağlı olmak gibi bir kat’iyet ve muayyeniyetten uzak, içine herşeyi ve her mevzuu alabilecek bir görüş ve duyuş tarzı… Onun içindir ki, bir yerde Mistik bir tefekkür ve tahassüs edâsı görür görmez, he­men sormalıdır:

Bu mücerret M is ti k’teki müşahhas hedef ve gaye nedir7

0 da size cevap verir:

Dinî, yahut İçtimaî, veya milli, hayır sadece ııısanî, yahut da hepsini birden içine alan bir Mistik…

Dostum, benim dostum!..

İşın hazin tarafı, bâzı fıkır tulumbacılarının, Mistik’le fodlacı yobazı aynı şey zannetmesidir.

Ha, dur. sana şu Mistik tefekkür ve tahassüs tarzının günümüzdeki kıymet derecesine ait birkaç laf edeyim.

Artık ayan beyan bir vâkıa olmaya başlamıştır kı, günümüzün genç adam örnekleri, tamamıyla ruhçu ve bütün hedefleriyle ırıa- teryalızmaya zıt bir inanma ihtirasıyla cayır cayır yanmaktadır. Bunu binbir alametten anlıyoruz. Bü hâl, senin için, yânı dünya­yı ruhçu zaviyeden görenler için, ıııisılsız bir beşaret haberidir. Genç adam, dünya kıyamet miıı içinde ve doğmak üzere bulunan dünyanın eşiğinde, ilk Kozmos çizgilerim müjdeleyen kafasını, ruhçu ve milliyetçi Mi.sfik anlayışın elmas t; r aşıyla yontmağa başla­dı. Üzerinde hiçbir zaman ve mekânda tam ve hâlis bir murakabe kurulamayan ve dünyanın dört bucağından gelme tesirlere karşı canevi açıkta bırakılan genç adam, bugün, içindeki hâlisler kütle­siyle, ezbersiz ve yapmacıksız, rehbersiz ve dilsiz, kendi kendine kıymetler muhasebesini neticelendirmiş, safını bulmuş ve yolunu seçmiş görünüyor.

Bir zamanlar Bâbıâlı Caddesinin gaflet karanlığında, kaldırım fareleri gibi koşan fikir müstahzaratçısı şairlerle bro^ürcüler bu müdafaasız genci nasıl istismara kalktılar, hatırlamalıyız.

Artık paydos!

Bu zaferin sahipleri, daha dün hokkabaz düdükleri içinde ses­leri boğulmak istenen ve Bay Mistik diye anılan bir kaç kalem sa­hibidir. Güneşin doğuşu ile batışı arasındaki 12 saatlik devreye hiçbir zaman razı olmayan Bay Mistik, özlediği istikbale kavuş­mak üzeredir.

(Tanrıkulundan Dinlediklerim 1, s. 42-45)

Din

Şimdi bizim ölçümüze göre insan, ilk insan, işe bir doğru ile başladı, ilk insan ve Peygamber… Cemiyet halkalandıkça bu doğ­ru binbir yanlışa bulandı. Doğru daima tekte, yanlış da sayısızda terakki ede ede bu ana-baba gününe geldik. Yanlışın terakkisi sat­ranç tahtasındaki bu misli fazlasıyla konulan meşhur buğday he şahına benzer Acem padişahı, satrancı icad edene, ‘Benden ne is­tersin’’”, demiş O da demıs kı: Satrancın her karesine birden başlayarak, I-2-4-8 16 buğday koyun,” Padişah gülmüş; ‘Verin şuna bir çuval buğday gitsin.’’ ‘Yok”, demiş, “hesabımı isterim”. Hesabı yapılmış ve İran’ın 10 senelik buğday mahsulünden fazla buğdaya ihtiyaç olduğu görülmüş. Çünkü, başta, ortalara kadar kolay! 1-2-4-8-16 derken, hep çift gittiği için öyle bir geliyor ki,

Bir milyon, 2 milyon, 2-4-8 milyon hesabıyla gidiyor.

işte yanlış böyle terakki etmiştir, iki asır… Giriftlerin içinden çıkılmaz bir hale geldiği bu asır, hatayı, satrançta buğday hesabı gibi kabarttı. Bugünkü Batı manzarası… Bir ucunda materyalist bir mistik, yanı yarı idealist bir materyalizm,,. Rusya! Öbürü ııa- zariyede materyalist, bir takım ruhî akımlar halinde mistik ve ide­alizme doğru yol arar vaziyette. İki garip nümune… Ortada da Fa­şizm ve Nazizmin harabeleri ve nihayet Avrupa’nın batısına doğ­ru Fransa’da Neo-Katolısizm, Sosyalizm, Komünizm, Egsiztansi- yalızm ve herşey… Batı, elindeki bütün balonları birden kaçıran bir çocuk vaziyetindedir. O, bunca ıııüsbet bilgi oyuncakları için­de cinnet terlen döken bir çocuğa benziyor. Beyin yırtıcı tezat… Bizse onun bu halini göremiyoruz ve bütün ümidimizi ona bağla­mış bulunuyoruz.

Bu tezat 19. asrın terakkilerinden doğdu. 19. asır makineyi ke­şif asrıdır. Makine keşfedildi, keşfedilen makine bir köle gibi in san ruhunun emrine geçmeliydi. Öyle başladı, fakat nihayet ma­kine getirdiği yem şartlarda, şununla bununla, efendisini hapse­den bir köle vaziyetine geçti, iki kıskaç Batılı münevverin burnu­na girmiş ve artık kurtulamıyor. Makineye tahakküm edici ruhi müeyyide bir türlü Batıda bulunamadı ve bütün Batı felsefesi top- yekün bu ıstırabı haykırdı. Batının felaketi bu noktadadır. Eski ve porsumuş imanlar, tarihte birçok darbe görmüş (zaten asılsız ve hakikatsiz imanlar), müspet bilgiler terakkisinin madde âlemine tahakküm ve tegallüb edici bir ruhî müeyyide bir türlü Batıda bu­lunamadı ve bütün Batı felsefesi topyekün bu ıstırabı haykırdı. Batının lelâketı bu noktadadır.

Eski ve p örsüm üş imanlar, tarihte birçok darbe görmüş, zaten asılsız ve hakikatsiz ımaııku müsbet ilimler terakkisinin madde alemine tahakküm ve tagallup edici bir ruhi hegemonya bulama­dılar. İş, oraya kadar gitti kı, komünistlerin elinde, işte Türkçesıy- le bizde komünist bu sair, ” fmn-iuım/Mukuuiiuyıujk i.sfiym umr’ diye bıı sın yazmaktan başka bırşey yapamadı. Dünya, mahrekin den çıkmış, fezanın buz iklimlerine doğru lıarekel eden ve her an güneşten uzaklaşan bir manzara arzedıyor. Dünyanın bütün im­dat çığlıkları çalınsa yeridir. Dünya mahrekini kaybetmiştir. Batı­yı bilen anlar oradan çıkan çığlıkları, bilen bunu anlar. Mesela bu gün, bahsimizde bile olmayan, bizim için ideoloji değil, hiçbir şey değil, bunalım felsefesi, egzistansiyalizm; imana gideceği yerde, bir viraj hatasıyla küfre gidiyor. Felsefenin son hükmü şudur: Bü­tün makine, müspet bilgi tesellileri içinde ruhlar açtır ve büyük bir bunalım başlamıştır.

Oradan imana geçeceklerine hemen küfre düşüyorlar, İçtimaî nizamları yıkmak, herşeyi yıkmak, vesaire… Halbuki bu, Al­lah’ın varlığını ihtar edişindeki ve varlığına inanmayanlara ver­diği cezanın bildirilişindeki hikmet… Bıı felsefe de yeni değil. Nazizmin ve Hitler’in filozofu olan Haydeger [Heıdegger]… Angst filozof iye (sıkıntı felsefesi) dayanıyor. Bütün dünya büyük Garp mütefekkirlerinin bir arada haykırdığı gibi, yeni bir iman müeyyidesine dayanıyor. İslam aleminin manzarası da, batının maddede ve manada emperyalizm ası önünde zebun bir hale gel­menin ve hala ruhta ölmek üzere bulunan batının küspelerine, posalarına, kusmuklarına sarılmanın manzarasıdır. Öz ruhunu arayan Batı önünde ruhunu kaybetmek ve onun zehirli posala­rına, küspelerine, cüruflarına bağlanmak, felaketlerin efsanevî çapta olanı… Şimdi elimize dürbünlerdeki taksimat ağı gibi, ls- lamın gözlüğünü alalım ve topyeküıı dünyaya onunla bakalım. Görülüyor ki sistemimiz, bıı merkezden muhite doğru; bir de, muhitten merkeze doğru gitmek gibi (ileJmerkez-ünılmerkez), hem bu peşin hükümle başlıyor ve hem o peşin hükmü içerden tahkik eden, gerçekleştiren bir metoda sahip.. Şimdi haber ve­relim. Bu söyleyeceğim ilmi bir hakikattir: İlk büyük ıdeolocya manzumeleri mutlak manasıyla dinlerdir. Bunu Batılı kabul et m ıştır.

İnsanda, ilk lıkır, “Allah var’ oldu. Son fikir de öyle olacak… Dağlar yellerinden şişelerin tıpaları gibi fırlarken umunu beşeri çığlık, “Allah var” olacak… Bıı dünya “Allah var”la başladı, “Allah var “la bitecek.

Batı tefekkürünün vardığı hakikat şudur ki, dinler olmasaydı, bugün insanlık bıı tekerleği bile keşfedemiyecektı. Din tarihi oku yanlar yakından bilir, filan marifet filan Peygambere, terzilik İdrıs Peygambere, gemicilik Nuh Peygambere ait vs… Pakat bunlar üs­tünkörü hükümlerdir. Peygamberler insanda mücerredin zarını del­mişlerdir, mücerret tefekkürü getirmişlerdir Ve ondan sonra bu te­fekkür kendisine bıUün dünyayı çekeceği zemini bulmuştur. Onun için, mücerret fikir nefhası olan din, insanda kafayı ve ruhu da tesis eden müessesedir. Bu bakımdan semavî dinlerin kendi içlerinde ve İslama göre muhasebeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü dm yalnız Islam- dır. Eski bir konferansımda da söylediğim gibi, Peygamberler bir bayrak yarışçısı olarak yola çıkmışlardır. İler peygamber bellibaşh zaman ve mekânın peygamberi… Bayrağı öbürüne teslim ederek, öbürü daha öbürüne teslim ederek aslî sahibine kadar gelmiştir, Ve nihayet bayrak topyekûn zaman ve mekânın Peygamberinde karar kılmıştır. Hepsinin ismi İslam ve hepsinin toplandığı yer, bütün ma­nasıyla gerçek İslâm… Bu bakımdan dinlerin kendi aralarında bir­birlerine ve İslama göre nispete ihtiyaçları yok…

îslanıiyetten evvelki dünyada ideolojik davranış ve araştırma, Çın, Hint, Yunan ve Roma âlemlerinde başlıyor. Topyekûn putpe­restlik, yolunu kaybetmiş insanlığın cemad parçalarına sarılması olduğu için, basit bir lııs buruşmasından ibaret olan putperestlik­te hiçbir ideolojik haysiyet görmüyoruz… Onları da geçiyoruz ve işte ulak bir ideolojik davranış olarak Çın, Hint, Yunan ve Roma âlemlerini ele alıyoruz.

Çin, en eski beşeri varlıklardan: Orada puta tapmanın en ah­mak şekli, ataya ibadet şeklinde asırlarca devam etmiştir. Milattan 6 asır önce, Konfıçyüs isimli bir hakim geliyor. Bu hakimin getir­diği, bir takım ahlak ve terbiye kaidelerinden ibarettir. Ve bunlar mesnetsizdir. Bir büyük metafizik, madde ilerisi, madde ötesi nesnede dayanmıyor.

Konfiçyüs, anrtoropo-morfolojik. mücessem. insan şeklinde mücessem, yanı puta yakın bir telakki (getiriri, bir ilaha inanmaz. Münezzeh Allah’a da inanmaz, Halik fikrinden de uzak, ebediye­te de inanmaz, ibadei sekimden de mahrum, sadece birtakım be­dahet duygularına dayalı ahlak kaideleri… Bn bir dm değildir İn­sana bağlı ahlak ve terbiy e telkinidir. Yani insanı idealize eden, in­san içinde meknuz, fıtıalları gelen hislerle yoğrulmuş bir terbiye ve ahlak sistemidir ve metafiziksizdir. Cemiyetine ruh, terbiye ve ahlakta tesirli, fakat cemiyet peteğinin mimarisini kurmaktan âciz, ldeolocya da değildir. Çin’in bütün hesabını verdik.

Hind ve Buda… Buda M. Ö. 6. asırda… M. Ö. 6. asır, çok na­zik bir asırdır. Buna Hintliler “perdeyi kaldıran adam” diyorlar. Ne büyük bir üııvan… Hayatı üzerinde hudutsuz efsane, hudut­suz masal… Sakyalı münzevi… Münzevi, halktan kaçan adam… Sakya memleketi… Sakyalı münzevi… Bir prens. Ani bir duyguy­la, İbrahim Ethem Hazretleri gibi, tacını, tahtını, dünyasını, Iıer- şeyiııi bırakarak inzivaya çekiliyor, aylarca riyazet ediyor ve niha­yet şu formüle varıyor: Hayat, demin size varlık neşatmdan bah­settiğim hayat, bir ıstıraptır. Bakın hayatın, madalyonun iki tara­fı gibi, kaç türlü görünüşü var… Hayat dayanılmaz bir ıstıraptır ve insanın bu ıstıraptan kurtulması lazımdır. İstırap, ihtirastan doğar, istekten, arzudan… İstıraptan kurtulmanın tek çaresi ihti­rastan kurtulmaktır. İhtirastan kurtulan da erer…. Nirvanaya erer. Bıı ademin felsefesi… Garp felsefesi de zaten bunun ismini koymuştur. Bu yokluğun, yoklukta kaybolmanın felsefesidir. Meselâ iktisatta muvazene en büyük verimle en büyük harcama arasındadır. Yani geliri gideri, ikisi de yüksek olarak muvazene… Bir de ölünün muvazenesi vardır. Ne nefes alır, ne nefes verir. Bu- da’nın felsefesini, ıstıraptan kurtulmanın çaresi olarak, yoklukta ve hayattan caymakta buluyoruz. Bu, ne bir ferdi gerçek varlığa götürebilir, ne de onun cemiyetini kurabilir. Bu bir ldeolocya de­ğil, belki, derinliğine ve esrarlı tarafları olan bir psıkolocyadır. Demin söylediğim materyalist teselliye de yakındır. Yaratıcı fik­rinden o da uzak, yanı Allah likrmden… Aynısız, ıbadetsız hır ru­hiyat sistemi…

Burada mademki İslam önünde muhasebeye kalktık, bütün muhasebesi, sonundadır ama, bir ilk benzetme noktasına gelmiş bulunuyoruz Tasavvufta bir jcna jillah olma davası var. Allah’ta fanı olmak, yok ohııak… işte bütün i ark şudur: Yok olmakta bun­lar birbirine benzer gibi duruyor ya; btrı yoklukta yok oluyor, bi­ri Mutlak Varlık’ta. Binaenaleyh Mutlak Varlıkta yok olan onun hakikatiyle hakikileşiyor… Öbürü ise ademe gidiyor, bir daha çıkmamak üzere… Demek ki dıştan kiıçüeük bir münhaııiıün benzemesi, cismin benzemesi olmuyor. Bu gibi aldancı benzer­liklerden bilhassa İslam münevverinin her zaman çok lıadıd ol­ması lazımdır. Çünkü düşman daima kamufle olarak gelir, ken­disini bize benzeterek… Buda bir takım ruh sırlarına yaklaşmış­tır, fakat büyük varlığı kucaklay amam ıştır. Cemiyeti de kavraya­mamıştır. Cemiyeti de kavrayamamış ve uçup gitmiştir. Hindis­tan’ın şu kadar zamandır müstemleke olarak yaşayışı, bu kadar büyük nüfusuna ve büyük sanatlarına rağmen, Gandi diye bir büyük aksıyoncu çıkarıp da onu da pasif sahaya tasnif etmesi, -çünkü aktif değildir Gandi-. İşte, hala bu Hindistan ruhunun ifadesi olatı Buda ruhiyatından gelen bir neticedir. Bunda da bir- şey yok bizim için…

Zerdüşt ve benzerleri de birtakım fikriyat ve ruhiyata rağmen, putperestlik kadrosunda ve kıyas tablomuzun dışında…

Şimdi bir fışkırma yeri geldi. Daha tam ıdeolocyamızın içinde değiliz, fakat, madem, henüz Yunana girmeksizin Zerdüşt ve put­lara kadar getirdik işi, derhal sistemimizin bir kenarından göster­memiz lazım: İslamiyet, bütün komünist mütefekkirlerin de ka­bul ettiği gibi, hem ferdi derinliğine kucaklayan, hem de cemiye­ti çepçevre kuşatan kat’i sistemdir. Onlar bunun sistem olduğunu kabul eder, fakat hakikatma inanmazlar.

Bu sistemin karşısında, şimdi hesabım göreceklerimiz; ilerle­miş cemiyetlerdeki terdî ve içtimai inşalardan ibaret… Bunların başında Yunan geliyor. Yunana girmeden evvel Batıyı anlamaya ait küçük bir mcfot/olu/i kaidesi koyayım: Biraz ilerde göreceğiniz, Bergson ismıli büyük filozof diyor ki:

anlaşılan derinliğine anlaşılan hadiseler; ı.lade edile­meyenlerdir.”

Yanı hır hadisenin çığırtkanları umumiyetle o hadisenin haki­kati dışındadır. Batıyı anlama davası… Batıyı anlama, muhit ve muhat sırrı… M ithaf., kuşatılan, mu/ıif kuşatandır. Batı kuşatıl­makla anlaşılır. Akıl bir şeyi kuşatınca anlar. Akh da ilahı esrar kuşatmıştır. Şimdi, bizde Batıyı anlama davasının adamları, yani batılılık ve batıcılık simsarları, batıyı en az anlayanlar ve hiç bil­meyenlerdir. Bu hususta başka konferanslara ait bir teşbihimiz var. Teşbihi yerine oturtmamız lazım. Hani hastahanelerde tük- rük hokkası, cerahat, pislik, sargı bezi döken hademeler vardır ya… Bunlar doktorlar gibi beyaz gömlek giyer ve üzerlerine de markayla isimlerini yazarlar, köylerine gittikleri zaman da doktor geçinirler. Bizde Batıcılık çığırtkanları, işte bu tükrük dökücüsü hademenin doktorluktan anladığı kadar anlar Batıyı… 128 yıldır, Tanzimat’tan beri, -daha evvel 400 yıldır başlıyor sefaletimiz ama, Batıyı anlamak diye bir anlayışa malik değiller. Onların da suçu o- Batı, kavanozun camını yalamak suretiyle reçelin yenildiğini zanneden bir metod içinde takib ediliyor.

Batıyı anlamanın ilk kaidesi Yunan’ı anlamak ve Batının for­mülünü bilmektir. Batı, her meselede şüpheci, her meselede bir­birini nakzedici, her meselede birbirinin yanlışım çıkarıcı mizacı­na rağmen, kendi hüviyetini herkesçe kabul edilmiş bir şekilde, bir kimyahane formülüne sokmuştur. Batı demek, Yunan akh + Roma Nizamı + Hıristiyanlık ahlak ve hassasiyeti… Greko-Latin buradan geliyor. Yunan bir plastik dünyadır. Her kelime ayaklara düşüyor ya, plastik de şimdi, düğmelere, gömleklere düşmüş bir isim… Plastik, felsefede, eşyanın dış görünüşü, dış kabartılarıdır. Yunan bir plastik dünyadır ve bir plastik dünya idrakidir. Onda içe iniş satıhtadır.

Sizi fikirde yoracağım ama, faydalı fikirler olacak… Olımpus diye bir dağ var Atina’da… Olimpus dağında bir sürü uydurma tanrı misafir etmişler, aklilarınca… Bu tanrılar korkunç… Mahal lenm en adi şımarık tipinden daha şımarık, muhteris, kıskanç… Brrbiriyle şey ediyorlar, hanı polis haberleri vardır gazetelerde, fi lan ta la iki şöyle yapmış diye tanrılar da birbirlerine yapıyor onu, antolojide. . Beşeri sel alet m butun illetleriyle malul bir tanrılar dünyası.. Buradan belli ki, senuıdaıı onlara bir nefha, soluk gel­memiştir ve kendi hayallerinin, plastik hayallerinin esen olarak bunları icad etmişlerdir. Mitolojinin hesabı da bu… Buna rağmen plastik dünyaya bağlı, mücerret fıkır ve sanat harikası olarak kor­kunç bir âlem… Bütün haklan yerine koymak lazım… Orada iki ideolojik plan var: bin, Afi İh denilen Perıkles devrinin haşmeti Attık Yunan, At tik devir denilen Yunan cemiyetinin inşasındaki mana, öbürü de büyük Yunan fikirdi erin iıı zincirlemesindeki ma­na… Biri cemiyetin ıstıkrai olarak, kendinden olarak, kendi man­zarası, öbürü fikuciler grubunun ifade ettiği manzara.. Cemiye­tin dış inşasındaki mimariye baktığımız zaman şunu görüyoruz: Dış dünya nimetlerini devşiricı bir gaye etrafında, fert ve halk ira­desine inanmış bir cemiyet… Fert ve halk iradesi… Fikir örgüsün­de de, cemiyete hakim bir ideolocya kaynağı karakterinde olma­sa da, derinliğine nüfuza çalışan büyük tecrit var. Tecrit, felsefe tabiri, abstraksiyon, yani derinliğine hakikati, mütemadiyen ala­kalardan sile sile arama cehdi… Bu fıkircilerin üç büyük örneği var: Sokrat, Platon, Aristo….

Bunların üzerinde birer an durmadan, onlardan evvelki devri söyleyelim. Onlardan evvel bir lyonya mektebi var. Müteaddit ta­lebeleri var bu mektebin… Bu, anâsır-ı etbaa denilen dört unsur, ateş, su, toprak, hava nazariyesini getirmiş. Manasız, ortada du ­ran bir nazariye…

Ondan sonra Elen mektebi var. Panteizm, Allah’la tabiatı bir­leştirmeye kalkışır. Bunların hepsi kısır…

Büyük Yunan fikrî hamlesi üç büyük filozoftan başlar: Sok­rat, Platon, Aristo… Sokrat, “neden”, “niçin”den evvel “nasıl”ı, getirmiş olan adamdır. Buraya çok dikkat edin, buna metod der­ler. Felsefede ve ilimlerde metod başta gelir. Meselâ, hadis ilmi, usul- ü hadis vardır. Hukuk ve usulü vardır. Ceza mahkemesinin usulü vardır. Usul ölçüsünü dünya yüzüne getiren Sokrat’tır. Çünkü esas onun neticesinde elde edilir. Platon, ideler âlemim getirtil, idealizm… Orıca bütün eşya ve madde göklerde, coğrafimanada değil, iti lal nida, yükseklerde mevcut fikirlerin suretle­rinden ibarettir

Madde diye bir şey yoktur. Fikir vardır. Fikrin doğuşlarıdır madde.. Buna idealizm derler. Onun için maddeciler şiddetle iti­raz ederler idealizme… Onlarca yalnız madde vardır. Marks bah­sinde göreceksiniz… Aristo da maddeye yönelik ilmi getirmiştir. Realizm, Rasyonalizm ve Natüralizm… Müessir üzerinde değil, eser üzerinde derinleşmiştir.

Bunlar birbirinin talebeleridir. Platon (Eflatun), Sokrat’ın tale­besi, Aristo da Platon’un talebesi.. Netice: Bugün Garpta kaç ta­ne felsefe mektebi varsa bunlardan birine bağlanır. Ana istasyon bunlardır. Bütün usulcüler ve nasılcılar Sokrat’a, bütün maddeci­ler Hegel’e kadar Aristo’ya bağlanabilir. Ama bu, Aristo maddeci demek değildir. O başka… Yani orada kendilerine delik bulurlar ve geçerler.

Bunlarda, derinliğine doğru müteaddit aramaları ve korkunç dereceye getirdikleri tecridi (abstraksiyon’u) bir tarafa bırakalım, ideolojik manada -biz ideolojiyi, mücerret fikrin maddeye aksi diye anlıyoruz, havada ideoloji yoktur- esas olan, fert hürriyeti ve demokrasi nizamı… Garbın bütün mefhumları da Lâtince ve Yunancadan… biz bugün, Arabi ve Farisî kelimeleri atarken, Garbın ne yaptığının farkında değiliz. Size bir akademisyenin sözünü söyleyeyim, Fransızca hakkında… Dünyanın en büyük lisanların­dan biri olan Fransızca için, şiddetli milliyetçi olduğu kabul edi­len bu adam diyor ki: “Latinceyle Yuııancayı kovduğumuz zaman, Fransızca, içinde tek seyircisi kalmayan bir tiyatroya döner”… Bü­tün mefhumlar Yunan ve Lâtin’den geliyor. Fert ve halk dedik. Şimdi demokrasi… Şu Anadoluluların “demokraaasi” diye söyle­diği kelime… Bu demos-kratos’tan gelir Demos halk demek, kratos idare demek… Demos-krafos Avrupa lisanlarına demokrasi olarak intikal etmiştir. Demek ki, Almanların Volks, Fransızların pöpl dediği demos, halk, Yunancada halk şuuruyla başlayan ve kendini bulan bir mefhumdur. Demokrasinin zıddı olan monarşi… Mono, tek demek, arhiya, hakimiyet. Mono arhia, tek ferdin hakimiyeti.. Monarşi, krallık idaresi… Oligarşi.. oligos, azınlık demek, arhiye hakimiyet… Azınlık hakimiyeti, yanı zümre saltanatı… Oligarşi, oligos-arhiya. . Görüyorsunuz ki Barıyı nasıl emzirmiş tikinle . Yunana gelinceye kadar insanlık; fert tegallüblerının, yanı sultanı idarelerin belki binlerce sene rejimini çekmiş ve bunun gayrı ola­cağına inanamamış, inanmayan, bunu kabul edemeyen, zihninde buna yer olmayan bir âlemde… Meselâ, Asya’nın, Afrika’nın elekt­rik bulunmayan kabilelerinde, çakmak taşıyla brr ağactn yandığı yerde, elektrik ne kadar meçhulse, bir halk fikri, fert fikri o kadar meçhuldür beşeriyette…

Yunan için plastik dünya dedim. Bakın ne kadar zevkinize de gidecek bir buluş var burada… Yunan’m bütün harikası plastik dünya üzerinde düşünmektir. Ve asla içe giremeden maverai idra­ke girememiştir.

Meselâ, bugün mekteplerde okuttuğumuz hendese, geometri, bir Yunan ilmidir. Çünkü geometri eşyanın dış şekilleri üzerinde­ki ııisbetlerinin ilmi… Buna mukabil adetlerin ilmi, cebir Islamın- dır. Çünkü adetler mücerrettir, mücerredin nisbetleridir. Binaena­leyh, kıymet olarak cebir iç aleme doğrudur, hendese dış aleme doğru…. Bakın, bırı Islamı ilim, biri Yunanı ilim… Nasıl harikalar belli oluyor.

Evet, Yunan cemiyetinde despotlar, krallar, şunlar, bunlar geç­miş de olsa daima hürriyet fikri yaşamış ve ideolojik bütün hay­siyetleri bir fert şuuru ve bir halk hakimiyeti prensibi etrafında cereyan etmiştir. Eski Yunanın ideolojik bakımdan bize vereceği bu kadar…

Onlarda hürriyet o kadar ileri bir şeydi ki, -biraz sonra hürri­yetin de hakikatini göreceğiz- köleler ve melek denilen yabancı­lar, garipler bile hürdüler. Köle taşıyacağı eşyayı tesbilte hür de­ğil, fakat dilediğim söylemekte hürdür. Eski Yunan budur ve işi şöyle formüle ediyor: Her ferdin her fert karşısında söz söyleme hürriyeti… Azizleştirilmiş olan bir müessesese… Ama bu hürriyet nedir? Hangi söz söylenecektir, neye aittir, hangi mezhebe malik­tir, bunların hepsi meçhul… Fakat bu bir büyük merhaledir beşerin hayatında..

Yunanın yolunda birde Ispartalılar var ve hususi kanunları… O da bir Cumhuriyet esasına malık… Fakat, seri kanunlar ve bir nevi entelektüel aristokrasisini cemiyete hakim kılınanın prensi­bi. Ovle kanunlar kı. İzdivaca müdahale ediyor. Hatta. ilim yaptığımız için müstehcen konuşmuyoruz, cinsi münasebete müdahale ediyor, çocuğa müdahale ediyor. Dinç, cengaver, her türlü uzvî tekamüle malik insan yetiştiriyor. Emperyalist, ırkçı, örfçu bir idare…

O zamandan başlamış bazı emareler de var. Mesela sermayeyi tahdit ediyor, para ihtikarına manı oluyor. Birtakım bu zamana ait küçük fışkırışlardan nümııneler var; kralı bağlıyor, imkan ver iniyor. Fakat bu da sonu olmayan bir jnrm halinde… Nihayet Yu­nan, ışı septik felsefede bitirir. Aklı o kadar incelttikten, akılla o kadar büyük harikalar gösterdikten soırra işi septik felsefede bi­tirir, yani bedbin felsefede… Pıron [Pyrrhon] isimli mütefekkir Yunarım son yemişidir. Akılla hiçbir şeye varılamayacağım söy­ler ve insanlığı muazzam, içinden çıkılmaz, tesellisi olmayan bir karanlığa davet eder, işte bakın, neyle başlayan akıl, neyle biter Yunanda… Şevketini, de, hezimetini de beraber görelim. Ve niha­yet Yunan, plastik dünya idraki, plastik dünya istismarı, kapita­list ve emperyalist cumhuriyet nizamı içinde akıl ve zevk harika­sı olarak beşeriyete hır takını yeni şeyler öğretmiş bir topluluk­tur. Madde üstü bir hamlesi yok, sadece hürriyet ve halk şuuru, dış dünya mimarisi.,.

Oradan Roma’ya geçiyoruz Roma da Yunan gibi tanıamıyle plastik plana bağlı, takat muazzam bir madde hakimiyeti ifade eden bir memleket… Onun da getirdiği yenilik, demin Garbı an­latırken söyledim, ıuzam sistemidir. Nizam… Imperium Romunum, ismi bu… Bu nizamın üstünde durur Büyük Roma İmparatorlu­ğu .. Batının da ikinci çizgisi bu…

Şimdi size mühim bir şey söyleyeyim. Göte [Goethe] isimli Al­man şairi son derece enteresan bir söz söyler. Sözü yanlıştır. Çün­kü haksızlığa tercih edilebilecek hiçbir fazilet yoktur. Ama niza­mın nasıl hakikate doğru gidebileceği noktasından belki hır tesel­limiz olabilir.

Söz şahane, der kr

Bir intizamsızlık yapmaktansa hır haksızlık yapmayı tercih ederim…”

İşte bütün Garp budur. Garbı tanıyalım. Garp nizamdır Dik­kat edin, bizde ferdi zekâlar vardır. Meselâ bir adam öldürecek bi­ri, öyle buluşlar sahibidir ki insan hayret eder. Avrupalıda ferdi zekâ, büyük fertlerin ötesinde, cemiyette yoktur, içtimai zekâ var­dır. Sistemin ve nizamın zekâsı… son derece mıilıım bir nokta… Ben hapishanedeyken bir esrar kaçırma dehasına şahıd oldum. Bunu bir Ingiliz’e anlattım, başını tuttu. Bir battaniye alıyorlar; dı­şarıda tabii, hapishanenin dışında… Bir kilo esrarı un haline geti­rip battaniyeye iyice yediriyorlar. Sonra üstünden alıyorlar kaba­sını, birkaç kere de silkeliyorlar, içeriye mahkûmun battaniyesi diye veriyorlar. Battaniye işte… Orada hususî bir fırça var, bilmem ne kadar fire veriyor, esrarın bilmem kaçta kaçını oradan mükem­mel alıyor. Bu zeka bizde İçtimaî sahada olsaydı yeterdi. Batı bu çizgi üzerinde duruyor.

Roma’da da aynı ilahlar… Olemp dağının sahte tanrılarından Zeus’a mukabil Jüpiter… O da aynı ölçülerle Yunan medeniyetine tabidir. Orijinal çizgisi müstesna. Aynı şekilde muhteris. Birbiri­nin gözünü çıkaran tanrılar… Sarhoşluk sofrasının kahramanı ve hayal gaseyanı halindeki tanrılar… Hiçbir kudreti yok, emirleri yok, fermanları yok, ne dinlenen, ne dinletilen bir dini kaide yok… Buhurdanlar arasında bir takım ayinler var. Ondan ibaret… Yalnız akıl… Yunana tabi ama büyük akıl, nizama bağlı hikmet…

Şimdi sırası gelmişken, galiba başka bir konferansımda da söy­ledim ama tekrar edeyim, bin kere tekrar edilse azdır. Çünkü Ba­tının bütün ruhu ve bizi bozan, yok edeıı taraf budur.

Nizam hikmetinden bir iki misal göstereyim. Bir Avrupa üni­versitesinde duvarı bir ucundan öbür ucuna kaplayan bir döviz var. Markus Orelyus (Mark O re l)’in, senatoda söylediği bir söz. Bin kalkıyor:

Bu bir teferruattır, değmez.” diyor. O da şıı cevabı veriyor:

Çizmemde bir çivi eksik olsa, Roma medeniyet butunu ye­rinde değil demektir.”

Gaip bu yolda gitmişin ve dünyayı feth etmiştir. Bunun haki katı bizde… Daha muhasebeye girmedik ama, aşureden bir fıstık çalar gibi söyleyelim. Bu hakikat da Hz. Ali’dedir.

Parça bütünün habercisidir…”

Biz İslam’ı kendi hususî çerçevemizde körletiyoruz, onun ha- kıkatıııa varmaya bakalım.. Bütün dava bu olmalı..

Gelelim Jül Sezar’a… Bakın, orada personalizm dedikleri şah­siyetçilik ne kadar ileri. Alplerde barbarlarla muharebe ettikten soma, dönerken, gayet bakımsız, harap, yıkık bir köy görüyor. Köye doğru dönüyor, yanında bütün kumandanlar ve maiyeti, parmağıyla köyü gösteriyor ve diyor ki:

‘ – Roma’da ikinci olmaktansa bu köyde birinci olmayı tercih ederim”…

Roma’da ruhiyat her sahada benlik ve hodbinlik tecellisi ha­lindedir. Onun ahlakı ve onun fikriyatı… Müthiş bir monizm, ene, gurur, nahve t… “Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü bu millî nahveti ifade eder. Imperium Romunum dünyanrn her tarafını, hâlâ Roma kaldırımı dediğimiz sokakları ile sarmıştır ve hepsi Roma’da düğümlüdür. Senek [Seneca] ve Epiktet [Epictetos] gibi iki filo­zofu var. Yunan gibi seri seri değil… Bunlar küçük çapta filozof­lardır. Asıl büyük çapta Roma hikmeti, devlet büyüklerinin elin­dedir, yanı politikacıların… Ama onlar günlük politikacılar değil­dir bizde olduğu gibi. Ahlakları stoısizm ahlakı… bu ahlak da Yu­nanın… Zenon’un… Fakat Roma’da resmi ahlâk oldu ve inkişaf et­ti, stoisızm, cevr ve cefaya, azap ve işkenceye tahammül ahlakı­dır. Bu bir maddeci ahlak… Hiç bir manası ve hiçbir kıymeti yok. Mesela bir Japon mistiği, elinde gülle iledir. Düşmanın içine gül­leyi götürür, kendisi de yok olur.

Bu gibi cesaretlerin en güzeli Islamiyette, ama yerinde ve ma­hallinde olarak… Vahşi bir mistik haline getirmemek lazım… Bu stoisızm ahlakı vahşi bıı mistiktir Meselâ, “yalan söylüyorsun’’ der bıı sena Lor bir senatöre .. Yalan isnad edilen senatör kalkaı ayağa, orada bu ateş yanmakladır Roma alemleri malûm. İdini ko­var ateşe, dirseğine kadaı yanar eh. “Hır Romalı yalan söylemez’ der. StoLsızm alılakı. I: pik te t isimli filozof işkenceye tâbi t utul m. Ayağını burkarlar, kııılacak’ deı. Daha ziyade burkarlar, ayak patırtıyla kırılıı. demedim an?” der. Bir Romalı intihar edeceği zaman sonuna kadar gulet. Demek kı her ahlaki hamlenin bile bu mesnede ihtiyacı var. ..

Ahlâk yerim bulmak şartıyla ahlaktır. Islanıda bacağı kesildik­ten sonra onu silah dıve eline alıp tek bacakla hücum edenler var dır. Bu, gayenin ahlakıdır ve yenlidedir.

Bunlarınki lantezi planında kalır. Orada demokrasi hakim de­ğil… Cumhuriyet fikri ve liberalizmin ilk işaretlen var. Demokra­si ile liberalizm ayrı şeyler. Bizde bunu bilmezler, bizde daha ne­leri bilmezler, eğer bilinmeyenlerin adedim tayin mümkün olay­dı; saymaya çalışırdık… Liberalizm, demokrasinin cİemas kra- tos’tan gelişi gibi liberal is m eliftim undan gelir… Latince… Liherctlıs ve Liberalizm… Romalı şahıs hürriyetinden anlar ama o tabii bir şahıs hürriyetidir. Sonra bu ış de gitgide 19. asırdan sonra ya­lama oldu ve ferduı hürriyetini başıboş bir hürriyet halinde telak­kiye başladılar. Liberalizm yerinde anlaşılacak… Roma imparator luk sistem ve şuuru fert ve cemiyet haklarım; ferdî iibemiis’e bağ­lıyarak, cemiyeti de bir fikir emrinde halkalı görerek yürütmüş­tür. Bu örgünün de güzel bir ifadesi “Roma hukuku “dur. Fakat bu dünya yüzüne ait gayeler etrafında ve Roma vatandaşını yücelt­mek davasında ve madde üstü hak anlayışından mahrum telakki nııı örgüsü… “Roma Hukuku” budur. ldeoiocya ve derinliğine sal ve mücerret akıl zaviyesinden Yunan çapından eksiktir. Roıua’mn tefekkürü politikayla yariyana gider. Netice: Bir nevi ırkçılığa ve üstün insanlar topluluğu fikrine giden, ferdî ve ırki hodbinliğe dayalı, tabiat ve madde planına mıhlı, büyük imparatorluk niza­mı… İmpcrium ve onını cemiyeti… Madde ilerisine geçmez bir ni­zam harikasından ibaret..

Şimdi! Kronoloji, yani zamana bağlı bir sıra takib ettiğimiz için, Rorna’dan hemen sonra birdenbire Hz. Isa’nın huzuruna çı­kıyoruz. Dedik ki, Peygamberler muhasebeye dahil değil, fakat onun bir tarafı muhasebeye dahil!… Kendi hak peygamber devri­nin ¡lensindeki felaket te i olarak Hnstiyanhk muhasebeye dahil… Hz Isa derinliğine ferdi gelırcn ıesül. . Derinliğine terdi getiren… Bütün dinler tek vahitte toplandığı vc tamamlandığı ıçm Islamı- yette kıyasa yer yok… Obur dinlerde Musa peygamberin şeriatın­dan bazı parçalar m üs i esna, bir cemiyet formu görmüyoruz. Bü­tün izler silinmiştir. Islanım, Hz. Âdem’den ben gelen İsiamın, ta­mam lığı, aşikâr hale çıkışı ve billür gibi çizgilerle meydana çıkışı, bu denizaltının birdenbire bürün heybetiyle görünmesi gibi, İsla mıyelledir. Bu bakımdan biz muayyen zauıan ve mekânlarla hu­dutlu peygamberlere tâbilik iddia edenlere Müslüman demeyiz. Onlardan bir Yahudiler, bir de müteaddit ırktan I hnstıyanlar var, İsevi ve Musevi değil… Musevî ve İsevi demeyiz, Yahudi ve Hıris­tiyan deriz. Çünkü hem Hz. Musa, hem Hz. İsa bayrağı götürmüş, kendisinden sonra gelen nebiye lesiım etmiş, zaman ve mekânla­rı içinde hak peygamber… Bunlar onları tahrif etmiş olanlardır ve bahsimiz kıyas bakımından kısa hatlarıyîa bunlar üzerinde ola­cak… Hiçbir Yahudiye, siz bir Musevisiııiz, demem ben. Ya ilan­sızca Ls rac/i.s t derim kalbı büsbütün kırılmasın diye, yalıut düpe­düz Yahudisin1 derim. İsa peygamberin getudiğı ten vahidinin cemiyet çileri kendisinden ziyade havarileridir ve bunların başın­da iki kişi var: Sen Pol ve Sen Pıyer.. Sen PoL Saıd isimli bir Ya­hudi. Beırım bir eserimde bunun hayal: vazıh. Buyul; iiirda… Dikkate şayan adam… İsa dm in i talıril eden adam da bu… Yani Hrisliyanlığın tohumlarım gel nen L;siıYi çıkaran, ebedi gü­nahı çıkaran, baba-oğul nazanvesi vs. Şüphe bunun üzerindedir. Fakat hayatı tanı bir aktör hayatıdır. Roma’da asatiaı, çarmıha ge­rerler; ayağından çarmıha gerdirir kendim . Sen Piver de belki bir aktör… O da mazlumlardan .. İlk kilise Seıı Piyer’e izafetle kuru­lur ve işte Ronuvda Sen Piyer’in Bazilikası, meşhur Sen Pıyer Ki­lisesi… Orada Katoliklik başlıyor. Katoliklik /«ıfohkmı’dan gelir. Umumî, şamil demek .. Şamil mezhep, din… Fakat ter zamanda talini edilmiş ve din olmak vasimi tamamiyle kaybetmiştir, işte Katoliklik taassubu bu maziye dayanır. Bu nazarıyede teslis var. Yanı üçlü telakki.. Baba, ogııl ve Ruhu’l-Kudüs, hulul eden ruh…

Bu serapa küfürdür ve bunun cevabını Isla nüye i ne güzel verir, Ihlas suresiyle…

Meal:

“De ki o Ahaddir, Sameddir, Kimseye muhtaç olmayıp herkesin kendisine muhtaç olduğu… Ne doğurmuştu!, ne doğurulmuşiut. . Ve bütün hu kâinatın mecmuu ona denk dcgıidi/.”

Ihlas Suresinin mealini soyledim… Evet, bütün bu tııükevve- natm mecmuu onun dengi değil… Tenzih böyle olur.

Ondan sonra Katoliklerm ebedi günah ııazarıyesi: Hz. Âdem’in işlediği günah kıyamete kadar beşerin sırtında bir vebaldir ve in­sanlar bunu ödemekle mükelleftrı. Bu da yanlış, küfür… Günah çı­karma… Papaz günah çıkartır. Ne hakla? Mutlak selahiyet, otorite razı değil, otorite müsaade etti, oioriie kabul ediyor, etmiyor.. Krallar geliyor, çıplak ayakla aylarca rüzgara, yağmura, kara karşt papanrn eşiğinde, “aforoz edilin e ”den aflarını istiyorlar Affetme seîahıyeti, haşa Allah adına büyük günahları da affediyorlar, İşte Katoliklik… Katoliklik budtır ve bu dinin Hz. Isa’ya atfettikleri ve ondan getirdikleri hiçbir şeriat ve dünya hükmü yoktur. Ne oldu­ğu bizce meçhul. . Resul olduğu için şeriat sahibi, fakat zaman ve mekânmda kalmış ve tarihî hakikat olarak gayet müphem…

(Sahte Kahramanlar, s. 248-68)

Derin ve Gerçek Müslüman

İslâm inkılâbım, fikir plânında, yalnız gerçek ve derin Müslü­man temsil edebilir.

Gerçek ve derin Müslüman nedir; gerçek ve derin Müslüman ne olmaktır? İşte bütün mesele! Bu, meselelerin meselesini şu an­da toplu olarak ele alrrken, onu kısım kısmı çerçevelemek borcu­nu da yükleniyoruz.

Gerçek ve derin Müslümanın üç cephesi vardır: Şeriat, tasav­vuf, şahsî ruh ve akıl…

Bu cepheleri şu anda bu bütün ve bir terki]-) tamamlığı halrıı de mütalâa edecek olursak, hüküm şöyledir: Başta mutlak ve sa­bit ölçüler manzumesi Şeriat olmak üzere, her şey, ahlakı üstlekı- ne tabı olarak bu üç lıakıkat plânım yerine getirmekten ibarettir.

Demek kı, gerçek ve derin Müslüman, basıl riyazi ifade çerçe­veleri içinde her biri sonsuz ve dipsiz, sırların ibareli ve bütün ce­miyet ve hakikat ölçülerinin anası ve mizam olan Şerıati, bütüıı dava ve gayenin ruhu ve balını olan tasavvufu, bütün âlemin ve insanlığın feneri olan hikmeti; mayonezin yumurta, zeytinyağı ve limondan ibaret üç unsuru gibi tam bir ahenk içinde belirtendir.

Öyle kı, baştan başa eşya ve hâdiseler plânına hâkim ve yeryü­zünü maddî ve manevî bütürı mevcutlarıyla kalbur içinde eleyici bir kudrete sahip olan gerçek ve derin Müslüman, hikmet ve ha­kikatin stratosferine yükselirken, Şeriat ve tasavvuftan ibaret sağ­lı ve sollu kanadlarıyla, bu kanadların ortasında ileriye doğru uzanmış bir idrak ve tefahhus bilyesini gösteren kafasından iba­rettir. Fakat uçuran, yükselten ve erdiren, birbirinin tamamlayıcı­sı ve gerçekleştiricisi halinde şeriatle tasavvuf; uçurulan, yüksel­tilen ve erdirilen de şahsî ruh ve akıldır.

Gerçek ve derin müslüman, dünya ve insan kadrosunun bü­tün iş ve fikir muhasebesini muvazene!eştirmiş, zimmet ve mat­lûp sütunlarını tam bir sıhhat ve mutabakatla karşılıklı mizana sokmuş, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tesbit etmiş, bütün istikametleri keşfetmiş ve işaretlemiş, bu hayatın yaşanmak zah­metine değer bütün kıymetlerini tablolaştırmış, en uzak buğday başağının ucundaki taneden güneşin kalbine kadar nabız dinleme aletlerini her noktaya yapıştırmış ve unsurun gaye ve incizabına âşinâ çıkmış, yeryüzüne ve madde alemine insan tahakkümünü ve bumın muazzam cihazını azamî istismar haddine yükseltmiş, idrak ve tekevvün çilesini nihai hassasiyetle doldurmuş, nihai vecd, zarafet, huzur ve sükûna varmış; kısaca, insan başını sü­müklüböcek kafasından ayıran tek haysiyetle varlık sırrının bü­tün şubelerini kahramanca kucaklamış, planlaştırmış ve bunun insan cemiyetini teşkilatlandırmış kâmil insan örneğidir. Bunun niçin böyle olduğu da, gerçek ve derin müslümaııın kısım hüvi­yeti tâyin edilirken görülecek, İslâm inkılabını yalnız onun tem­sil edebileceği anlaşılacaktır.

Gerçek ve Derin Müminde Akıl

Derin ve gereck muinimle akı! aklın sun hadıime mahsus san laı içindedir: Daire nasıl başladığı noktada biterse. akıl da nihayet hiçbir şey anlayamayacağını anladığı yerde nihayete erer.

Aklı temsil eden Melek, Kainatın Ldeııdisım “SıdreiuT Müııie ha’ \ a kadar taşıyabildi, ve orada “Kiı adım daha ileriye geçemem, geçe ¡sem yanar, kiıl olurum, “dedi. “Ya buradan ile n y e 11 as 11 ge – çılır?” sualine de “Aşkla ” cevabım verdi, [»öylece demi ve geı çek müminde akıl, kendi nezaret sahasının son hudi.il taşı görü­nen noktadan bütün kainata bakan ve ona göre hakları teslim ve kendi hakkını talısıl eden azamî payına maliktir; ve bu âzami pay­dır ki, aklın bazı hususlarda asgarî derecesini kendisine kabul et­tirir. İşte, bütün ııükte buradadır.

Derin ve gerçek müminde akik hürriyeti hakikate esaret diye bilir. Hakikate esir olduktan sonradır ki, insan, gerçek ve büyük hürriyetin ne olduğunu anlar. Yoksa ıııüceırcd ve münhasır hür­riyet için hürriyet ve onun aklı, eşeklerin hürriyeti ve aklıdır.

işte, derin ve gerçek müminde ilahi nimetlerin en zenginlenir den biri olan akıl, Ser i ısimlendirişiyle .sdım akri, şeriaü yegane ve mutlak hakikat mizanı sayar’ ve bu mutlak mizanı ay uca miza­na çekmek kudretini nefsinde görmez.

Gerçek ve derin müminde akıl, yine kentli hükmünü kendisi vermiş olarak, hakikate karşı silâh makamında kullanılacak muı- lak telalılıus âleti dcgıl, hakikate tâbi olunduktan soma onun elinden bahşiş olarak alınmış, ieyzme bu tâbiiyetle ermiş ve an­cak hakikate mahkûmiyet neticesinde onun serbest bıraktığı bu­tun kainat planında hakimiyete geçmiş bir vasıtadır. Selim aklın o kadar zor olan tarih ise yalnız bundan ibarettir.

Derin ve gerçek müminde akıl şudur: Namütenahi ve. esıaı Iı hır nalı leyziyle iuıana gelen, aklının dudaklarını ki İnleyen, başım boynundan itibaren kesen ve lopyekûn !eslini olan ada­ma, bu teslimiyetinden sonra iade ettiklerı gerçek kafa ve biı yük akıl… Derin ve gerçek müminde akıl için usul, yalnız bu kadardır.

Gercek ve derin müminde akıl için usulün akit Ölcusu Allah Resulune esir olan hakikat ve hürriyete ulaşır” düsturudur; ve akıl projektörünün önünde peygamberle), o ışığın ulaşamadığı yerdedir. Allah’a gelince hiçbir şeyin ulaşamadığı yersizlik verin de… Bu, hakikatlerin hakikatim göıeır de muüak nurun önünde, atom çekirdeği gibi çatlayan ve kendi kendisini lahnp etmekten başka çare bulamayan aklın ta kendisidir Ve işle akim birdenbire asgariye dönen âzami payı.

Akıl hakkında en güzel hükmü, hükümlerin en güzellerim ge t irmiş olan tasavvuf plânı vermiştir “Bu ış ne al*; illa olur, ne de akılsız…” Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapamayacak olan, kendisini her şey zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedi felakete köptü dayayan en büyük ilahi nimetle en korkunç hüsran vesilesi arasında, bir bakıma harikalar harikası, bir bakı­ma da aşağının aşağısı bir vasitaeılıktarı başka, bu şev değildir. Bu vasıta, ayağını iman bukağısına taktığı andatı itibaren, nimet ve kurtuluş vasıtalarının sultanı oluverir.

Bu iş ne akılla olm, ne de akılsız… Binaenaleyh, anlama aleıı olan akıl, yiııe bizzat kendisi anlamak şartıyla anlayamadığını, anlayarak selim akla yükselir. Evet, her şey akılla anlaşmak işidir, anlamanın esası da .¡ulamadığım anlamak ve Allah’ın sınırına baş eğmektir. Anlamadığım akıl anlayacaktır

Aklııı hududu üzerindeki bu mceleı incesi hikmeti, Garp fel­sefesi, nihayet 20. asırda filozof Bergsoıru yeîişUıcrek yıııe akılla iesbıt etli, filozof Bergsona Vn aklı tahrip ettin” diyen akik ila ra karşı cevap şudur. “Demek ki, aklın nihai hamlesi ve en geniş nezareı ufku, kendi İnçliğim kavramak ve kendi kendisini tahrip etmekmiş!…’’ Garp, Islamiyetin getirdiği İm ezeli hakikate, bin­lerce yıldır, sendeleye sende leye lıemız bugün varmış gibidir Sa­dece varmış gibidir, zira asli nasipten mahrumdur.

Gerçek ve derin müminde akıl, Şeriate ¡anı teslimiyetten son­ra, onun serbest bıraktığı bul ün kâinat planında en ilen hakimi- vei istiklalle eşya ve hadiseleri köküııe kadaı lelahhusa; ve insan hayalının en olgun seviyesine çıkaı inak k m gereken nizam lif lif çizgi çizgi ve nokta ııokta öıgüleşiıı ineğe memurdur. Bu da. ger çek ve derin mimimin dınıya görüşünü belirtirken her şubesiyle bütün havai ve cemiyet planım kucaklar mikyasta en müşahhas kadrolar içinde ifadelendiril ineğe muhtaçtır. En hassas incelikle rmden biri de şu noktadır ki, gerçek ve derin mümin, ne ham ve kaba softa gibi akıldan korkar ve onun hakiki faaliyetine sel çe­ker, ne de röformacılar [reformcular! ve havaî ve nefsanî tefsırcı- ler gibi her şeyi akla bağlamaya kalkar, sadece hududu sıhhatle tayin eder ve akla mahsus ccvelân sahalarında azami hak ve hür­riyet payına malik olarak hareket eder. Bu takdirde de akıl, dinin en sadık ve faydalı bir hizmetçisi olur ve dinin emrinde dilediği hayat sistemini inşa eder. Gerçek ve derin müminin aklı işte bu akıldır.

Derin ve Gerçek Müminde Tasavvuf

Derin ve gerçek müminde tasavvuf, dinin ve kendisinin bütün ruhudur.

Derin ve gerçek mümin, olanca davaları ve gayeleriyle girift ve ebedî insanı, girift ve ebedî oluş muammasını yalnız tasavvufta bulur; ve onu kâinatın topyekım hesabını veren biricik dünya gö­rüşü kaynağı telakki eder.

Derin ve gerçek müminde tasavvufun iki cephesi vardır: Biri, nihaî insan memuriyet ve marifetinin, derinliğine doğru fert ve iç hayat planında en mahrem rejimi, öbürü de, bu rejimin, genişli­ğine doğru cemiyet ve dış hayat plânında akisleri, ilhamları, inti­baları ve bunlardan doğan dünya görüşü…

İnsanı bütün hilkat sırrına ulaştıran derinliğine doğru fert ve ıç hayat planına bağlı o üstün marifet sahası, yani tasavvufun merkezi, dinin, ismine veli dediğimiz büyük oldurucu ve kurtarı­cıları elinde en hususi kadrosunu belirttiği için, cemiyet sınırları ötesinde müstakil ve münzevi bir alemdir. Bu alem insan kütlele­rinin ve kütle hayatının üstündedir; oraya etrafına hiçbir ız yay­mamış bir noktadan, tıpkı toprak altındaki periler sarayına girilir gibi münferit ve münzevi gölgeler halinde kayılır; ve orada, tek ve muazzam vakıa olarak tek ve müeerred msaıı oluşunun sırlan ve usulleriyle yüz yüze gelinir. Bu insanın üslüne çıkaran ve ölmez lığe erdiren ulvî ve esrarlı laboratuar mahiyetiyle, günlük hayat selinin ve bu selin doğurduğu içtimai davaların dışındadır.

Fakat gaye, keyfiyet ölçüsüyle olduğu kadar kemmıyet ölçü­süyle de topyekûn insanı kurtarmak ve oııun kurduğu cemiyeti ana kurtuluş merkezinin etrafında inşa etmek olunca derin ve gerçek müminde tasavvufun içtimai (ayda zaviyesinden en amelî cephesi, genişliğine doğru inkişaf eden sahadır, yanı nakışlarında aslî marifet merkezinin akislerini, ilhamlarının intihalarını taşı­yan büyük insan kütlelerine mahsus geniş hayat plânı… Tek keli­meyle, şu kaskatı ve kaba hayat! Bütün dava, şu kaskatı ve kaba hayatı, insan oluşunun gizli sarayına ve o sarayın eıı mahrem oluş hücresine yol veren büyük ve amelî bir avlu içinde kadrolaştıra- bılmekte… İcabında o avludan kaybolup gizli fert iklimlerine do­lacak istidatları, davanın bu cephesi cemiye t çi mütefekkirin işi ol­mayarak geniş kütle ve günlük yaşayış çerçevesi içinde en üstün dünya görüşüne kavuşturabilmekte,., Böylece ferde ait büyük ve mahrem oluşun insan yığınları çerçevesinde başlangıç hayatını yaşatabilmek ve bu hayata mahsus bütün gaye kutuplarını müs­takil olarak tesislendirmek borcu., derin ve gerçek müminde, ta­savvufun ikinci, takat amelî noktadan en hassas ve mühim cephe­si olarak meydana çıkıyor.

Bu aziz borcun kefilleri de şamil ve külli şeriat dairesinin için­de tasavvuf ve onun içinde de tâbi ve nıüııkad akıldır.

Gerçek ve derin mümin, tasavvufu, peygamberler peygambe­rinin sonsuz bir nur okyanusu halindeki bâtını diye tanır. Şeriat Onun zahiri; akıl da, müstakil aklın verasmdaki Peygamberlik tavrının mutlak hakikatine esir olduktan sonra gerçek hürriyete eren ve artık o zahir ve batın planına uygun olmak şartıyla her türlü arayıcılık ve buluculuk işine memur oîaıı azad kabul etmez hizmetçi… Şeriat, tasavvuf ve akıldan ibaret bu üç kutup arasın­daki ahengine eremeyen derin ve gerçek müminden anlaşılacak manaya muhaliftir.

Tasavvufun genişliğine hayal planındaki baş ilhamında eşya ve hadiseleri daima öteleriyle tefsir ve en üstün illiyetleriyle tefahhus emri vardır. Tasavvuf ruhuna malık derin ve gerçek mümin gözünde dünya heı nenesiyle ilahı hikmeti besteleyen ve Allah’tan başka herşeyin fenaya mahkûm olduğunu terennüm eden bir senfonya İsenlomi tertibinden ıbareinr. Dünya, gerçek varlık­la ıı uzeune iplik gibi tek bn istidat ve ıhiımaj ışığı dıışınüş öyle bir hiçlik planıdır kı. bütün nısaıılık; muazzam bir hevenk gibi o incecik ipliğe yapışıp sonsuz kurtuluşa çıkabilir. Bu bakımdan başhea hak, ot r kır ve mu de gerisindeki aleme mahsusken, o ale mm gizli kapısına maiik cilan uçunun dibi olarak da, dünyaya mahsusun: Bu yüzdendir kı. aluretm hakkı dünya içinden tahsil edilir: vc ycryuzmıdckı her eser, su ırıeınıe parmakla yazılmış mevhum samlardan ibaret bulunduğu hakle, bu samları durma dan yazmak, vasua-gaye telakkisiyle borçların cıı azizi olarak ta­hakkuk eder

Kainatın, yüzü suyu hini nen ne yaratıldığı Gavednsan ve Pey- gaıuheı “Hiç ölmeyecekmiş gibi, dünyaya, lıcnıeıı ölecekmiş gibi Slıkete çalış!” emrini veril ken, iste bu namütenahi derin ve girift hikmete zahir ölçülerinin en kolay ve amelî ifadesi içinde heykelleştiriyordu. Ne çare ki, tasavvufun yalnız posasını yiyen sahte so iî, bu emirdeki dünya borcunu anlamaz ve marifeti dünyaya top yeküıı arkasını dönmek dne görür; şeriatın kışrının kışlında ka­lan ham ve kaba sofla da, heı şey m ahu ete aü olduğu gibisini ezbere tekrarlarken dünyayı, şerrute mevcut olmayan bu darlık ve havasızlık içine almaya çalışır. Îşte tasavvufla şeriatın lıalis ve nmlcnnden mahrum v<: canlı boyunca neler yaptığı ve ne tesirler bıraktığı malûm iki tipin tecelli şekli ve mânası!

Dünyayı dünya ve ahiren âhire; olarak, Allah tarafından biçil m iş en doğru .sınırları içinde ek. alan ve haklarını ona göre veren büyük tasavvuf zımninin ahun kolunda, en büyük salıabi Hazret-ı Ebubekır den başlayarak. Şah-ı Naksibend, Abdiılkadir-i Geylânî, Imam-ı Rabbani, Mevlanâ Halit gibi kutupların kutupla­rı bulunduğunu ve bu kutuplan ruh rejimim bilenler, içi yalnız Allah’a bağlı insanın içtimai fayda planında en hareketli faaliyetlere nasıl büründüğünü ve hatta bürünmeye mecbur olduğunu bilirler. Bu gerçek kahramanların tabirine göre böyle insanların sırrı ve halini Hakla (Allah’la), zahirleri de halkladır (dünyayla). Şeriat dairesinin içinde tam ve hakiki tasavvuf anlayışı da sadece budur.

Büyük marifet yolunun gerçek kahramanlan lisanında. ıçıçt olarak, şeriat, tanka! diye ifadelendirilen oluş kademeleri ve Al­lah’ta fâni olmak diye hvdasalaııdınlan dav.*, ‘as ıvvufun genişliği­ne cemiyet planına latbikî işinde, yı ne te a: e Sı k u. tasavvuf ruhu ve akıl esaslarına bağlanacak, Allah’la fanı olmak hikmetinin İçti­maî hayata aksediş tarzı da, en uslun dünya gönışımde ve bu dünya görüşünün içtimai hüviyeti ve nizamı içinde fani olmak di­ye tezahür edecektir. Bu da, ferdi marifete mukabil, onun ilk ze­mini olarak, içtimai marifet olacaktır.

(İdeolocya Örgüsü, s. 164-72)

Başyücelik Emirleri: Vaizler

Bu emirden itibaren camilerdeki vaiz ve ders kürsüleri, bu kürsülerin gerektirdiği üstün şartları nefsi erinde pırıldatacak in­sanlar vetışinceye kadar boş kalacaktır.

Camilerde Müslüman!ara bütün dnü ve hayalî incelikleri an­latmaya memur üstün şartlı nefslerin yetiştirilmesi işi, yakın ve uzak mazı dahil olarak, örneksız bir inkılap olacaktır.

Bu davaya ait metot ve plumn tefen uaiı mahfuz kalmak üzere, başlıca esas, şu anda ortalığı saran basit, kaba, sığ, bilgisiz ve heı türlü incelikten ve ruh avlama sanatından mahrum, sadece çır kinleşiırıci ve kabalaştırın, soğutucu ve kaçıncı vaizler kütlesinin bir tırpanda tasfiyesidir.

Hıristiyanların bir papazı yetiştirirken nazara aldıkları irfan ve sanat şartlarını mütalaa edecek olursak, asırlardan ben vaizleri mızi yetiştirmekte ve onları ruh avcılarına mahsus umumi şartlar dan mahrum bırakmakta gösterdiğimiz ıhnıal derecesinin azame­tini anlarız

Bundan böyle, dini bilgi-, tasavvuf i zevk, umumî irfan, muaşe­ret edebi, terbiye, zarafet, derinlik, telkin ve tebliğ sanalı bakı­mından tamamiıgı kafi ve resmi olarak çerçevelenmiş şahıslar dı­şında hiçbir ferde, muazzez ve münezzeh camı kürsülerinde yer yoktur.

Ahırındaki yanaşmaya bağırır gibi, zift dolu bir zulmet huni­sine benzeyen ağzının bütün açılış imkânıyla ve bir sövme to­nuyla hırlayarak, dmı, şerıati ve bütün mücavir hakikatleri ken­di öz nefslerinın tavla zarı efradındaki darlık ve basıklığına tat­bik eden, Allah ve Resulü adına, Allah ve Resulünün murat bu­yurmadığı hükümleri kesip atan, böylece Allah ve Resulüne kar­şı celadet göstermekten kaygı duymayan ve ruhlarında zerre miktarı esrar idrakine yer bulundurmayan hamlık ve kabalık ör­neklerine paydos diyecek inkılap, bizimkidir. Bizim bunları tas­fiye etmekten muradımızsa, malûm diri düşmanları gibi din mü messilleriııi ortadan kaldırmak değil, böyle din düşmanlarına zuhur ve tecelli imkânı veren sahtelerini kaldırıp hakikilerini getirmektir.

Bizim, en kısa zaman içinde çizgi çizgi billûrlaştıracağımız ve heybetle kürsüsünde heykelleştireceğimiz vaiz tipi, muazzam bir vecd, aşk, heyecan ve fedakârlık ruhunun temeline dayalı kosko­ca bir irfan, beşerî tikir maceralarına vukuf, insan ruhunun esra­rına nüfuz kıymeti içinde, derin bir zarafet, zevk ve esrar idraki nin örneği olacaktır.

Dinimize, dairenin dışından ve içinden kasteden iki cereyanın sonuncusunu, işte namütenahi derin ve esrarlı İslam Şeriatının bu ehliyetsiz avukatları temsil etmektedir ki, bunlar ilk cereyanı kuvvetlendirmekte, çok deia şuursuz olarak başlıca amildirler. Başımıza iç küfrü üşüştüren de bunlardır.

Biz, her şubesiyle, dış cereyanı kökünden baltalamak cihadına çıkarken içimizi en musaffa hale getirmenin baş tedbiri olarak, Allah Sevgilisine vekalet makamı olan mübarek kürsüyü ehline teslim ve ehlinin şanlarım tesbit etmeyi hedef tutuyoruz.

(İdeolocya Örgüsü, s 295-97)

Paydos

Mealle kette ilk matbaa makinesi m kı’ıfür diye vasıflandıran . Otomobili şeytan arabası diye isimlendiren . Başla entarili imam efendi, galoşlu muhtar, fener taşıyıcısı baldırı çıplak tulumbacı, af tın kösteklı eşraf tipleri, zaptiyeler vesaire, zina teshiri için ev ba­san.. Kadına, bütün düşünce, söz ve irade hakları kapısını kapa yıp köle muamelesi ederi… Birkaç nazar boncuğu, bir eski papııç ve biı iki dış sarımsakta uğur ve keramet arayan… Kokmuş sula rın sivrisinekleri gibi, sokaklar) ve meydanları dilenciler ve goy­goycularla dolduran… Tevekkülü uyuşukluk, rızayı miskinlik, ka dere bağlanmayı hareketsizlik bilen.. Türbe parmaklıklarına iplik, hastalık nahiyelerine uydurma kargacık burgacıklar bağlayan… Hazım ve tenasül cihazlarının eşsiz faaliyetlerinden başka hiçbir marifeti kalmamış yalancı şeyh efendinin arpalığını veya arpasını her şeyden üstün tutan… Evet, bütün bunların dinde eıı büyük günah olduğundan habersiz, sen ey din adına böyle vasıflandıran, isimlendiren, basan, eden, arayan, dolduran, bilen, bağlayan, tu­tan, menhus telakki!… Biz burada oldukça hem sana, hem de seni “din budur!” diye gösteren süt kardeşleri asrî yobazlara paydos!…

Ve Yine Paydos

Güzelliği arttırıcı en güzel şekil içinde en güzel kadın… f ildi­şi kaplı cadde… Muhteşem metropol… En nefis alet… En ileri ma­kine… En üstün şiir, fikir, sanat… Her işte tek kaygı, keyfiyet… En hummalı ılım, eşya ve hadiselerin sırrım aramakta hudutsuz cehd… Ebediyet temeli üzerinde ebedi ahlâk… Ne dalkavuklar gi­bi mafsalları çözülmüş, ne de kibirliler gibi burnu havaya mıhlı, sadece görülmemiş bir vakar ve dimdik bir tevazu ifadesi içinde, yüzleri incelik, tatlılık ve aydınlık dolu bir halk… Adlı ve beledi zabıtanın kalplerde nöbet beklediği ve nadiren dışarıda göründü­ğü büyük müeyyide… Ve yine paydos! Biz burada oldukça, İslam­lığın fert ve cemiyet temsil planında başka türlü anlatılması ve an­laşılması ihtimaline paydos!…

(101 Çerçeve, 2, s. 75-70)

Çöle İnen Nur’dan Başlangıç

Sofra… Etrafında Allah Resullerinin dizildiği sofra.. Ve bu sofrada başköşe… Sen!

İnsanın hakıkati… Sır… Kainatın en çetin sırrı. Bir de misilsiz insan ki, onun hakikatin de, mahluk, artık, son haddine ulaşır. Onun hakikatinde, mahluk tükenir, fakat Allah başlamaz. O da sen!

Yaradan… Ve O nun en güzel eseri.. Zatiyle tek olan yaratıcının, koskoca insan ehramında ve en yüksek noktada halkettıgı tek insan.. Sen!

Evet, sen.

Senin bana inandırdığın ve seni bana mandıran Allah, öz di­linle hitap etmiş ve saııa demiş ki:

Sen olmasaydın, sen olmasaydın alemleri yaratmazdım!

Sana, işle bu Allah kelamının sonsuz kılavuzluğu içinde ina­nıyorum!

Sana inanmış, inanmakta ve inanacak olanlar, deniz kıyaların­da kum misali… Ben de bu hudutsuz yığında bir kum tanesiyim.

Sana inanan herkes, göz alabildiğine geniş bir sed üzerinden eşsiz bir manzara scvredeı gibi, seni, oldukları yerden, yerlerinin görmek ve bilmek durumunda verdiği imkânların gözlüğünden seyrediyor. Sense Allah’a hamdedıyorınn ki, seni, o kum tanesine, uzun zamanlar hasret ve ezasını çektiğim birtakım idrâk mahre­miyetlerinin “yakııfa açılmış yakıcı penceresinden göstereli.

Keşke sahiden, ipek topuğunu bir kere öpebilmiş bir kum ta nesi olsaydım!…

Evet…

Ben seni Allah ın yalnız haberci ve ana yola çağırıcı Resulü ola­rak değil; boşluğu ve yıldızları, zamanı ve mekânı, mesafeleri ve istikametleri, canlı ve cansız, maddcli ve maddesız her şeyiyle bü­tün kâinatın bu en güzel eser etrafında halkalanması ve oııun yü­zü suyu hürmetine yaratılmış olması iciıı yarattığına inanıyorum

Sen; var oluşunun şerefine, Allah’in topyekün varlığı hediye ettiğı ilk ve son Varlık Nuru!

İnanmak dedim de hatırıma geldi: Bu ne zor ve ne kolay iş! Kim inanır ve kim inanmaz?

Tebeşirle kondurulmuş bir nokta kadar basit ve sefil bir köylü inanır.

Yük altında iki büklüm, akşama kadar solumaktan başka bir hayatiyeti olmayan bir hamal inanır.

Yahut…

Eline aldığı her lokma ekmeği, zikir ve teşbihini dinlemeden ağzına almayan o “Şeyh-ı Ekber” inanır ki, mücerret riyaziye ceh- dini, Adem Baba’dan Kıyamet Gününe kadar gelecek bütün in­sanların yüzlerini çizmeye dek götürmüştür.

Beyninin her atomu bir güneş kadar ışıklı o lmam-ı Rabbani inanır ki, Allah’ı bulmaya doğru her atılışında gizli bir put diken aklın türettiği putlar ormanınım yine akıl baltasıyla devirmiş, böylece yine aklın atabileceği en uzun adımını atmış ve baltasının parlak yüzüne, dünyanın en güzel sözü olan l’Allah ötelerin öte­si; ötelerin ötesinden de ötesi, ondan da ötesi, her ötenin ötesi…” düsturunu yazmıştır.

Kerametler Sarayının haşmetlisi o Şah-ı Nakşibend inanır ki, akşam üstü, at sırtında bir ovayı geçerken, yanındaki müridi korkmasın diye güneşi sımsıkı ufka bağlamış, batmasına izin ver­memiş ve dehşetle titreyen müridine:

Bunlar tarikatın oyunlarıdır; gaye bu değil!

Karşılığından fazla ipucu göstermemiştir.

Ve nihayet sen inanırsın…

Ötesi var mı? Ya en aptal, ya en akıllı inanır. Aptal da ne de­mek? Tam akıllılık kabil mi ki, tam aptallık mümkün olsun?

Aptal dediğimiz çok defa üstüne hiçbir yazı yazılmamış boş bir kağıda benzer. Mademki boştur, güzeli bulamamıştır. Fakat mademki yine boştııı, çirkinden kurtulmuştur. Aptalın şuur altı veya şıuu üstü kavrayışıyla bulunmuş kırnbılır ne erişilmez haki­katleri var!

Hakiki aptal, o boş kağıdın üzerine hiçbir şey yazmamış olan değil, saçma sapan, kör topal, yalan yanlış şeyler karalamış ve on­lara sımsıkı sarılmış olandır. Yani, aptallıktan yola çıkıp akla var­mamış ve yarı yolda kalmış idrâk cücesi…

İşte bu korkunç örnek, gördüğünü gördüğünden ibaret bileri, her şeyi ve her hadiseyi beş duygıı sınırında başlıyor ve bitiyor sa­nan, hiçbir şeye ne kâmil bir şüphe, ne de kâuıil bir imânla baka- mayan, bu ikisi ortası havsalacıktır ki, hakikî aptaldır ve Allah’a inanmaz.

İnanmak, ya çok üstün, kendi kendini kül edecek kadar üstün bir akıl davasıdır; yahut yarı yolda bangır bangır iflas eden aklın her türlü desteğinden mahrum, fakat gizli bir ruh feyziyle gayesini sezmiş ve fikir kargaşalığından kurtulmuş saf ve basit adam işi…

Belki de “sâf” kadar güzel bir mefhumu, bilmeden, onun için basit insanlar hakkında kullanıyoruz.

Allah, ancak en ileri dereceye çıktığı zaman akılsızlığını anla­yan şu akılsız aklın belasını versin!

Sen, mukaddes hedef; Haktan gelen aşkm hedef!…

Sen, en ileri rütbe; Allah’ın Sevgilisi olmak mertebesi!….

Sen, en güzel insan; güzeller güzeli insanoğlunun en güzeli!…

Güzelliğinin büyüsüne mıhlanmak, sonra hummalılar gibi hep onu sayıklamak dururken, mukaddes mevzuuna bazı davala­rımı ve öfkelerimi kattığım için beni hoş gör!…

Ben bir şairim…

San’ata, yalnız Allah’ı aramak, onun mahrem ülkesi meçhuller aleminin karanlıkları içinde rüyalardan daha zengin fener alayla­rı tertiplemek ve eşyanın takındığı duvakları birer birer kaldır­mak gayesini biçtiğim gün, sanki boynumda “mutlak hakıkat”ten bir kement sezer gibi oldum. Bu kemenci beni çekti ve senin önünde durdurdu:

Kapı burasıdır; başka her kapı kapalı!

Vakta ki bu böyle oldu, sen benim herşeyin oldun.

Ey, bütün mucizeleri içinde en hayran olduğum mucizesi di­ye, ömründe bir defa bile kahkahayla gülmemiş olmasını göstere­bileceğim mahzun peygamber!….

Ey, Allah kelamına mecra bir çift kudsi hitap etmediği hayâ ve edeb kaynağı!…

Ey, Allah kelamına mecra bir çift kudsî dudağın sahibi!

Dedim ki, ben bir sanatkârım…

Ve ne tarih yazmak, ne arz tabakalarını mikroskop altında in­celemek, ne de dört taş duvar arasına istif edilmiş ve son yaldız­cısı toz toprak olmuş kitaplara bekçilik etmek, benim vazifem…

Böyleyken, hayatını yazmayı murad edindim.

Hayatım…

O         hayat ki, bizzat hayat mefhumu, başta “O yaşıyacaktır” diye yaşamış, sonra da “O yaşadı” diye yaşamakta devam etmiştir. Ve etmekte…

Senin hayatını yazmak…

Göklerin temiz bir ayna hâlinde, dipsiz bir nıâvera derinliğine battığı şeffaf bir yaz akşamı, ay, her zamankinden daha büyük, da­ha parlak doğarken, insan, yeni bir hadise karşısındaymışçasına şaşkın ve tutkundur. Halbuki onu ilk defa görmüyoruz. Bir gün evvel gördüğümüz gibi, ömrümüzün birçok ânında da birçok de­fa görmüştük. Bu, her akşamın kanıksamış hadisesiyle yine her akşam kapımızın önünden geçen bir çöp arabasının kamksatmak- tan bile âciz silikliği arasındaki fark nedir?

Şudur ki, birinin oluşundaki sırları bilmediğimiz halde, öbü­rünün meydana gelişini, bütün dış şekilleriyle tanıyoruz. Biri, ak­lımızı, öbürünü aklımız, çepçevre sarmış bulunuyor. Bu yüzden biri, bin kere olmakla yeni kalıyor da, öbürü, bir kere olmakla es- kiyiveriyor.

İşte hayatınla hayatımız arasındaki fark! Hiç seninki, en kü­çük çaptan en büyüğüne kadar bütün söylenmişlere, söylenenle­re ve söyleneceklere rağmen anlatılmış olabilir mi?

İzm ver; onu bir kere de ben anlatayım! İzm ver; herkesin, bo­yuna göre açıldığı bu ufuksuz denizde sana yaklaşabilmek değil, fakat kıyılardan, gerilerden yani kendimden uzaklaşabilmek ma­nasında bir kere de ben gücümü deneyeyim! Öyle kı, sahili kay betsem, artık genlere dönemesem ve sende boğulsam, işte o za­man aradığım hayatın eşiğine ayak basmış olurum.

Niçin hayatını yazmak?

1300 senelik bir emeğe yeni bir omuz vermek, güçlü güçsüz ve elverişli elverişsiz pek çok insanın her fırsat doğuşunda yaptı­ğı bir işi, bir kere daha yapmak; kısacası tekrarlamak, sadece tek­rarlamak için mi?

Nasıl olur?

Tekrarlamak…

Tekrarlamak, bir şeyi tam manasıyla maluma ircâ ettikten, çepçevre sardıktan ve kavradıktan, yâni posalaştırdıktan ve cev- hersizleştirdikten sonra ele almak demekse, sen, hiçbir surette tekrarlanmazsın.

Yine tekrarlamak, denizin en derin noktasında boyuna göre sulara gömülen bir veya bin ölçü şeridinin, her defa beraber veya ayrı ayrı gösterdiği mikyas, yânı bir veya bin kişinin her defa be­raber veya ayrı ayrı belirttiği duyuş veya anlayış seviyesi demek­se, onlar seni değil, kendilerini tekrarlamış olurlar.

Ve yine tekrarlamak, hiçbir sırrına erişilemeyeceğinden başka şuurumuz olmayan namütenahi derin ve girift bir hâdisenin, sa dece vecd ve aşk aynasında, durmadan, üstüste aksettirdiği pırıl­tıları toplamak, yâni gerçek san ata gerçek mevzuunu vermek de­mekse, seni tekrarlamaktan büyük vazife olmaz ve ona tekrarla­mak denmez.

Allah… İşte en büyük sanatkâr!.. O, dış görünüş çerçevelerin­de, tekrarlanıyor muş gibi duran namütenahi hadiseyi, zaman de­diğimiz esrarlı notanın içinde toplar, her ân birbiriyle ııisbetini bozup birbiriyle msbetiııi ihya eder, her ân yokluğa batırıp varlı­ğa daldırır, sonsuz benzerlik ıiadelerı ıçiııde ne mutlak ayniyete.

ne de m m lak zıddiyete yer verir, böylece asi olarak hiçbir ânını tekrar etmez ve her an genlere doğru eskilikte ezelî ve ilerilere doğru yenilikte ebedî şahsiyetini ilân eder. Allah, insanoğlunun âşık olduğu yenilik sırrını anlatıyor, anlatıyor amma, kime? Anla yana, yâni anlatmak istediğine!..

Ey lek katresinin hacminde bin umman çalkalanan ve tek zer­resinin menşurunda bin kâinat yüzen Kevser havuzunun sahibi!

Ey, ufuk, son ufuk, insanoğlunun ufku!…

Sen de bizim gibi bir insansın! Sen bir derece daha fazlası ol­mayan bir insansın da, biz, senden eksik olduğumuz kadar insan­lığa uzak insanlarız.

Öyleyse hangi manasıyla olursa olsun, seni tekrarlamak, aldı­ğımız nefesleri tekrarlamaktan bir kat daha aziz… Zaten sensiz ve senden habersiz alınan nefes, varlığın değil, yokluğun soluğu….

Ne kürenin devri, ne rakkasın köşe kapmacası, ne ağacın giyi­nip soyunması, ne de tek nokta etrafında sayısız noktanın, her bi­ri o noktaya müsavi mesafelerde sıralanışındaki yusyuvarlak de­vam âhengi, mücerret vazife sırrı bakımından, senin tekrarlam- şmdaki hikmeti şekilledirebilir.

Bana yalnız bu tekrarın; belki en kaba, fakat en saygılı cephe­siyle düpedüz tekrarın, hiçbir şahıs müıntazlığı ve hiçbir alet hu­susîliği göstermeyen hakîı ve basit bir halkası olmak yeterken….

Evet, gözümde sadece bu yeterliğe sahip olmaktan büyük ka­zanç ölçüsü yaşamazken, ben, bir sınır aşmak istiyorum! Ben, bir sınır aşmak istemiyorum; onu aşmak ıçm senden izin istiyorum.

Ah, bu sınır, bu sınır!…

Kur’an’da teker teker her âyet, her kelime ve her harfin birbi­ri içindeki nısbetiyle, aynı âyet, harf ve kelimelerin bütün lisan, bütün kelime ve harf terkiplerine nisbetindeki sırrı kucaklamaya giden ulvî bir nüfuz ve muhteşem rikkat, mübarek saçlarının her telinden muazzez ayaklarının her adımına kadar sana ait her şeyi ayrı ayrı saydıktan, derledikten, düzenledikten sonra ben, hangi sınırı aşmaktan ve hangi yeniliği gem inekten bahsediyorum?

Fakat var, bu sınır var!… Fİ er şeye rağmen, herkesçe aşılmak islenmesinden daha azız bir gaye belirtmez olan bir smıı var!.

Ey, dışından, göründüğü kadar görünen vücut, ve ey, içinde gizliliği bile gizleyen ruh!…

Hayatının dış çizgileri senin, binbır kere, biııbir kimse tarafın dan hendeseleştırilmiş ve hiçbir noktası eksik bırakılmamış, hari­kulade bir petektir. Şekillerin en intizamlısı, çizgi terkiplerinin en kemallısım düğümleyen bir petek….

İşte ben, olanca ruhumun, ruhumdaki olanca şiir cevherinin, bu cevherdeki olanca aşk ve hassasiyet özünün balını, bu peteğin hücrelerine dökmek, hücrelerin çerçevelediği esrar mahfazaların­da eriyip kaybolmak ve mukaddeslerin mukaddesi mevzuunda kendi teessüriyetimi bütün derecelerin üstüne çıkarmak davasın- dayım.

Demek ki, ben, aşmak istediği sınırla, huzurunda, ham istik­lalin ne kadar gülünç, kör benliğin ne kadar sefil, dış mantık ve müşahedenin ne kadar aplal hale geldiğini gösteren bir teslimiyet meydanı açmak istiyorum!

Bu meydanda, bakalım kim en çok ve en güzel kendi kendin­den geçebildi?

İşte sınır, işte at, işte meydan!…

O akıl budalaları ki, gözün nasıl gördüğünü anlamadan gördü­ğü şeylere inanırlar, fakat görmediklerine inanmazlar, gözlük üs­tüne gözlük takarlar ve üstelik görüneni bile göremezler; işte on­lar, ellerinde birer istiklâl pertavsızı taşırlar, eşya ve hadiselerin posalarını hep onunla incelerler ve hiçbir şey bulamazlar….

Onlar, benim bu itirafımdaki senedi, ilim ve usûl bakımından en büyük zaaf telâkki edebilirler ve peşin olarak kendimi, bizzat kendi elimle mahkûm ettiğimi iddiaya kalkabilirler.

Vecdımin ateşi, bana onları göstermez bile… Onlar, gerçekten müstakildirler; bense esirim!

Ben, senin esirinim! Ve benim için hürriyetin son kemal had­di, hakikate esarettir.

İnsan olarak, hürriyetim bulmak isteyen, hakikate esir olsun! Ve sen, benim için bizzat hakikatsin!

Ve onların istiklali, boyunduruk altında, istediği gibi kuyruk sallayan., çifte atan ve dilediği yeri pisleyen hayvanların istikla­lidir!

Nihayet, varılmaz olan sana, en çok yaklaşmanın, görülmez olan seni en aydınlık görmenin biricik usûlü, şu noktada topla­nıyor:

Tepeden inme aşk yıldırımları altında büsbütün mefluç, büs­bütün kör hâle gelmek; ve ondan sonra her vücut zerresine bir çift kanal ve bir çift göz hediye eden bıı hafiflik ve kolaylıkla uç mak ve görmek…

Akim son kertesim temsil eden Melek “Sidretü’l-müntehâ”dan sana demedi mi:

Bana buradan ileriye yol yoktur! Geçersem yanarım!

Ya buradan ileriye nasıl geçilir?

Aşkla!…

Ve sen uçtun ve ilâhî visalin en mahrem bucağına ulaştın.

Senin, ulaşılmaz olan Allah’a, yine onun izniyle ulaşmandaki usûlledir ki, biz sana, ulaşılmaz olan sana, ulaşmaya çabalayabili­riz. Sana yaklaşmanın biricik şartı, bu!..

Sana imansız akılla sokulmak isteyenler, daha kapının eşiğine ayak atmadan yanarlar. Hep yandılar!…

Sadece aşk ve iman rivayet ederek, yine akıldan başka bir va­sıta bulamayanlar da, kabalaşırlar. Hep kabalaştılar!

Mevzuundaki kudsiyet ve namütenahi inceliğe lâyık olmanın çilesini çekmeyenler de çirkinleşirler. Hep çirkinleştiler!.

Bense, kapında, aşkla yanmış ve daha çok yanmaktan gayrı muradı kalmamış, senin inceliğin ve güzelliğin karşısında, kendi kabalığımı ve çirkinliğimi görmüş, azad kabul etmez esirinim!. Hamdolsun, öbür türlü çirkinleşmek ve kabalaşmak ihtimaline, senden gelen ve herşeyı temizleyen aşk ateşi sayesinde uzağım!.

İki kutlar…

Bütün kâinat ve bütün varlığın ana mevzun olan mevzuunda, insanlığa düşen borç ve usûl, bu kadar…

Herkes, borçların en ulvisine ve usûllerin en sanatlısına gö­türen bu yolda, huzurunda sadece en fazla yanıp kül olmak noktasından birbirine meydan okuyabilir ve bu meydan oku­yuştan sonra, o meydandan, hatla mağlûp olmaktan büyük za­fer olamaz!…

Bu meydanda zafer ihtimali de bu kadar…

Senin, herkesçe bilmen ve bildirilen dış hayat çizgilerini, ru­humun menşurundan toplayacağım… O menşur içindeki tefsir ve teessür kuruntularını, küçük elmas zerreleri hâlinde dondu­racağım… Sonra o esrarlı taşları mendil üstüne serip üzerlerine abanacağım, tılsımına bağlanıp kalacağım ve anlatacağım, anla­tacağım…

Ben bunu yapmaya çalışacağım!…

Yine belli oluyor ki, işimde en az değer vereceğim şey, en doğ­ru ve titiz bir örgü halinde meydana gelse de, daima arka plânda bırakılacağı için, tarih ve tarihçilik; vak’alar ve vâkıalar ilmi…

Hâdiselerin derinliğine doğru keyfiyetten ziyade, genişliğine doğru kemiyet kadrosunu köpürten tarihçiye, birçoklarının bu kadar intizam ve itina ile şekillendirdiği petek mevzuunda yeni bir ış yoktur. Hangi tarihçi o petekten bir hücreyi kaldırmak ve­ya o peteğe bir hücre ilave etmek iktidarında olabilir?

Bu bakımdan sen, yeryüzünün her noktasında bellibaşlı nok­talardan doğan güneş kadar sabit ve mutlaksın. Fakat yine, sen, herkesin kendi ruh menşurundan aksettireceği her ân yeni ve de­ğişik pırıltılarla da, bütün muvazi ayna arasındaki mum gibi son­suz ve hudutsuzsun!…

Sen, sen, sen; eskimeyen biricik yeni; ve solmayan biricik renk!

Senin zâtındaki asli sonsuzluk ve lıudutsuzluğa, bir de bu, herkese kendi hassasiyet ve teessüriyet istidadına göre tecelli ede­cek sonsuzluk ve hudutsuzluk binince, insanın en aşılmaz sınıf­lat içinde yine bir sınır aşmak istemesinden daha ulvi bir belâ ola­bilir mı? ..

Ben bu belaya fedayım!…

Senin, insanı kül eden nurunun karşısında, her ân birbirinden yeni ve ileri olarak tecelli etmesi gereken, sadece sanatkârdır, sanat ruhuna mâlik fikıı adamı…

San’atkâr ki, seslerin ipekten vücudunu meshederek ve renk­lerin ateşten nabzını sayarak, büyük sır kapısının önünde haber soruşturanların en çilekeşidir; ancak sem bulduğu zaman memu­riyetini bulmuş ve yaradılışının hikmetine ermiş olur…

Sen; verâların verâsının verâsının, verâ ihtimalini bile çıldırtı­cı nihaî verâsmdaki sır hâzinesi anahtarım taşıyan en büyük esrar çözücüsü!.,.

Senin esrar âlemin içinde kendisini büsbütün kaybetmek, ya­ni en büyük sanatkarlığın ne demek olduğunu göstermekten baş­ka gayesi olmayan bu san’at çilekeşinin duasını kabul etmesi için, sana “Sevgilim!” diyen Allah’a yalvar!…

Allah, her türlü akıl, ispat, delil, münakaşa, mukayese, mantık lâfazanlığı dışında, yalnız müminler veya imân istidadında olan­lar için yazacağım bu eseri bana nasip etsin…

Bu eserde güzel olan herşey senin, çirkin olan herşey benim­dir..,

Sen; Allah’ın irâdesiyle, bütün insanlığın şefaat tacını taşıyan; ve kabul edenleri ve etmeyenleri bir arada, bütün beşeriyet üm­met topluluğu tahtında oturan!….

Senden şefaat dilenen biçareler arasında en sefil dilenci, Ab dülbakı Fazıl oğlu Ahmet Necib’e şefaat et!…

(Çöle İnen Nur, s. 9-20)

8

Kültür – Sanat Edebiyat

Bilgi de ne demek? İnsan kafasının her gün ve her şubede meçhuller âleminden fethedip çerçeveleştirdiği şeyle­ri baştanbaşa bilmeğe imkân mı var? O halde kültürlü olmak ka­bil değil. Buna mukabil herkes kendi meslek ve faaliyetine göre husus! bir şey bilir. Öyleyse kültürsüz olmanın yolu yok. Halbu ki kültürlü ve kültürsüz adam diye, hakikatte iki zıt tip var. Ya bunlar arasındaki fark?

Kültür, sahibinde fikir bünyesi haline gelmiş bilgidir. Gıdanın, döne dolaşa damarlarımızda kan haline gelişi gibi. Kimse bize ki­lerindeki erzakı gösterip o mikyasta kan sahibi olduğunu iddia edemez. Kimse de ansıklopedya ezberlemekle kültürlü olmaz. Kültür, bilgi sahibi olmak değil, bilme hassasına ermektir. Bilme hassasına eren, bilmediği şeylerin bir nevi maliki. Bütün bilgile­rin kaynağı idrak çilesini çekmiş ve bir dünya görüşüne varmış her insan kültürlüdür. Bunun içindir ki üniversitelerde ve bilhas­sa mücerret ilim fakültelerinde talebe, bir şey öğrenmekten ziya­de nasıl öğrenileceğini öğrenir. Üniversite, öğrenme metotlarını öğreten ocak.

Bir şey bilmek hüneriyle elmas takma sanatı arasında ince bir yakınlık var. Elmas, mahfazasını zengin etmez. Onunla çizgileri­ni ifade eden vücudu kıymetlendirir. Bu yüzden, Karamanlı bakkaim pırlantaya boğulmuş parmakları gibi, kültüre’ sadece ve ka baca mahlazalık etmek, üstelik servet cakası yapmak hakiki kul türsüzlüktür. Kültürden gaye, en sade ve en zarıi kılık içinde biz zat mücevher olmaktır.

3 Haziran 1939

(Çerçeve, s 79-80)

Aksiyon Serisinden:

Kültürlenme Davası

Türk kültürünün birinci temeli, kaybetmek üzere bulunduğu öz kök. Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan Tanzimat’a ka­dar gelen devre içindeki yüksek kültür mahsulleri.

Bir incelik:

lııkılâblar cemiyet ve idare bünyelerine karşıdır. Yoksa her­hangi bir topluluğun ınücerred fikir ve his kıymetlerini temsil eden kültür cevherine karşı değil. Herşeyden evvel bu hakikati dank diye kafamıza çarpmamız lâzım. Rus kültürü komünizma, Alman kültürü ııazizma, Italyan kültürü faşizma, Fransız kültürü Büyük İhtilâlden başlamaz. Taıııamiyle aksine olarak bu inkılâp­lar, gerilerde kültür diyebilecekleri ne bulmuşlarsa, kadife zemin­ler üstünde ve altın mahfazalar içinde himaye etmişler ve yeni kültürlerini de ona eklemeye bakmışlardır.

Bizse kök kültürümüzle aramıza dil ve yazı maniasını çektik­ten sonra, rahat rahat ona arkamızı döndürmüş ve bu halden as­la gocunmamış bulunuyoruz. Bu hale ıııkılâb icabı değil, ya anla­yışsızlık, ya softalık icabı demekten başka çare yok.

Vakit kalmadı. Güneş ufuklarımızda her gün aynı yerden doğup aynı yerden batıyor ve aynı manzarayı görüyor. Derhal beş on mütehassıs bulup eski devrenin yüksek kültür mahsul­lerini, bir itfaiye otomobili sürati ile bugüne taşıtmak için ııt bekliyoruz?

Nasıl ve neyi mı taşımak’’

“OsmanlıcaYian 1 ürkmeye” ı.snıı ile geniş bir tercüme faaliydi açıp, tarih, edebiyat, şiir, tasavvuf, usul ve ilim ile geçmiş zamana ait bütün zirve örneklen, günümüzün diline, üslûbuna ve alfabe­sine mal etmek

[fer şubeden birer misal halinde, bir Âşık Paşayı, bir hvlıya Çelebiyi, bir Fuzuli’yı, bir Mevlâna’yı, bir Kâtib Çelebiyi ve daha nicelerini yetiştirmiş bir milletin, neticede bunlardan hiç birine malik olmayışı, mazeret kabul etmez, suç.

Işı evvela prensip olarak benimseyelim. Tatbik şekillerini: esaslarını, miyarlarını sonra konuşuruz

Ölçü:

Babadan kalma kültüre tâbi olmak değil, fakat malik olmak şart! Tarih, o kültüre malik olmaksızın onun fethettiği topraklar üzerinde mülkiyet iddia eden millete güler.

                                               5 Mayıs 1939

                                               (Çerçeve, s. 53-54)

Kültürlerime Davası

Türk kültürünün ikinci temdi:

Şark temeli! Arabi, Acemi ve öbür Doğu medeniyetleri ile Şark temeli.

Şahsiyetini Asya, Asya’yı kendi şahsiyet teknesinde vaktiyle yoğuran büyük Türk milleti bir gün Garb dünyasına, o dünyanın bütün kemallerine ermiş ve bütün sırlarını yutmuş olarak, Doğu üstünlüğünü haykıracaktır. Llverir kı, hakikî tekevvünün tek şar­tı, şahsiyet hummasını elden çıkarmasın.

Doğuyu, başta Arab, sonra Acem, daha sonra Hind ve en son­ra Çin olmak üzere bütün şaheserleriyle dilimize geçirmeğe mec­buruz. Garbla Şark arasındaki büyük nefis muhasebesini kavra- mak ve kendi kaynağımızı iyice tanımak için tek yol bu.

Herşeyden evvel haber vereyim ki, bugün bütün metodlu kıy­metler Garbda olduğu gibi, Doğunun anahtarları da orada Bugün bir Muhiddini Arabi’yi, bir İmam Gazalî’yk bir Hayvanı”ı, bir Sadî’yi. bir Huda’yı bir Konfüçyüs’ü tanımak için Garba başvurmak lazım. Kendi kendisini tanımak için bile Garba muhtaç olmak, ken dı yüzünü seyretmek için bile seri malı Avrupa aynalarına iftikar et­mek.. İşte Doğunun büyük hastalığı, nefsinden habersizlik illeti!

Ölçü:

Büyük ve hakiki Doğu, yabancıdan ziyade kendi kendisine meçhul, muhteşem bir muamma olmaktan kurtarmak için, onu en canlı temsil eden şark milletine, yani Türke intikal ettirmek borçtur.

Türk kültürünün üçüncü temeli:

Garb! Bu lüzum üzerinde konuşmak bile fazla. Tanzimat’tan beri kademe kademe inkişaf eden temayüllerimiz Garba sarktığı halde, hâlâ Garp nasıl kavranır ve hazmedilir, farkında değiliz.

Bugünkü dünyanın efendisi Garb, bir azametli kütüphanedir. Nerede bu kütüphane? Michel Zevaco ve Alexandre Dumas’dan başka, içimize topyekûn girebilmiş Garblı şahsiyet kimdir? Şehir Tiyatrosunun, tek fert elindeki sahne gayreti olmasa Shakespe- are’i tanıyabilecek miydik sanıyorsunuz?

Nerede dünya fikirciliğinin ağası Yunan felsefesi ve Yunan ede­biyatı, nerede Roma, nerede renaissance sonrası yeni zaman fıkır ve sanat bütünü, nerede klâsikler ve modernler, nerede müspet ilimler, fenler, ideolocyalar?

Garb kültürünü, her şubede ve bütün örnekleri ile baştanbaşa dilimize yığma teşebbüsüne girişmek için 24 saatimiz bile kalma­mıştır.

Ölçü:

Garbı, kafa ve ruh maktalarına nüfuz edemeden, sadece şap­ka, harf, makine vesaire gibi basit âletleriyle benimsemeğe kalk­mak, sahibinin külâh ile bastonunu kullanıp ona benzediğim zanneden maymun olmaktır.

6 Mayıs 1939

(Çerçeve, s. 55-56)

Kültürlerime Davası

Külrûrfcmne davasında, mücerredden müşahhasa doğru gel­dikten sonra işi büsbütün amelî teşhise irca ediyorum. Ta ki, yü­züne sigara dumanı üflenmiş kedi gibi fikirden tiksinen sığ kaia tipi, davayı beyninde yüzdürebilsiıı.

Türk kültürünün temeli üçtür demiştim. Osmanlı, Şark ve Garb temelleri. Hu köklerden üçünün de cevherlerim bir dakika bile kaybetmeden bugünkü dil kazanımıza doldurmak; orada mayalaşmalarım, barutlaşmalanm beklemek; böylece bir sabah, millî bünyemizle ona aşılayacağımız kültür maddeleri arasında kimyevî bir çarpışma infılâki duyup uyanmak ve hakiki hayata ermek…

Fikir budur. Bir türlü ayakta durdurulamayan kültür sütunu­nu, Christophe Colomb’un yumurtası kadar basit bir usulle top­raklarımıza dikebilecek fikir budur. Kimsenin farkında olmadığı fikir de gene bu.

Saydığım üç temelin teker teker para maliyetini hesapladım. Birinci temel, yani Osmanlı kültürü, 10 mütehassısın 3 sene ça­lışmasıyla, öz halinde dilimize geçebilir. Her mütehassısa ayda 200 lira maaş verirseniz, bütün tutarı 72.000 lira.

İkinci temel, yani Şark kültürü, 20 mütehassısın 5 sene çalış­ması işi. Bütün tutan 240.000 lira.

Üçüncü temel, yani Garb kültürü, 50 mütehassısın 5 yıl çalış­ması neticesinde esaslandınhr. Bütün tutarı 600.000 lira.

Üç işm umumî tutarı 912.000 lira. Şuna bir milyon diyelim.

Milyarlara bile çıksa yapılması gereken bu iş demek kı bedava, demek ki ışın, fikir sermayesinden başka pahalı tarafı yok.

Bütün bir millî kurtuluş formülü, herhangi bir vekâlet, bir umumî müdürlük binasının inşa masrafından daha ucuz olur da tatbik edilmezse, ne kalır gende konuşulabilecek?

Bünye değişmen cemiyetlerin hükümet cihazında, heı vekâle­te sinmiş tek vekâlet vardır: Maarif Vekâleti! Bizde bugüne kadar

işlerini fevkalade ölçülerle başarmış vekâletler manzumesi içinde de, tek vekâlet mutlak aciz örneği olmuştur: Maarif Vekaleti1

Bugün başında, neslime mensup genç ve gayretli bir fikir ve sanat adamının bulunduğu ve kalkındırmaya çalıştığı bu vekâleti saran milyonlarca mesele arasında zirve dava, Türk kültür bünye­sini temelleştirme işidir, formülü de saydığım şeyler.

Bu üç iş; yerine getirmek, her kını olursa olsun, Türk kültür tarihinde ismini ebediyete kazımaktır.

7 Mayıs 1939

(Çerçeve, s. 56-57)

Fil Dişi Kule

Fil dişi kule, içinde yaşadığı cemiyetle bütün alâkalarını kes­miş sanatkârın, ferdiyeti etrafında ördüğü kozadır. O, bu kozanın içinde, halka yasak edilmiş bir sarayın bekçisi halinde, şahsî ser­vetlerine muhafızlık eder ve bu servetlerin tek alıcı ve tanıyıcısı sıfatı ile, dışarı âlemin bütün kıymet ve hükümlerine rakip, fakat dışarı âlemi kendi kıymet hükümlerine fethettirmek gayretinden de müstağni, mermer duvarlar ve canfes perdeler arasında, doğ­mayacak bir yarını bekler. Fil dişi kulede oturan sanatkarın her edasından sızan şikâyet budur: Ben anlaşılamıyorıım.

Bu şikâyetin tonunda dışarı âleme teklif etmek istediği bir BEN hasreti gömülüdür. Onun içindir ki dışarısı ile alış veriş ya­pan her geçer akçeye düşman ve değersiz insanları visal’ine alan zevksiz bir kadınmış gibi dışarıya küskündür. Hakikatte, bir aş­kın ters tecellisinden başka bir şey olmayan bu küskünlük, derin- leşe deriııleşe o hale gelir ki asıl gayesini unutarak kendisini gaye diye kabul eder, alâkasızlığın, ifadesizliğin, dilsizliğin felsefe ve mizacını yapar ve timsah derisi gibi dikenli bir kabuğa bürünmüş, başının üstünde gidip gelen güneşlerin acelesine kayıtsız, ömrü­nün sonuna erer.

Sanatkârı fil dişi kuleye çeken benlik ve şahsiyet humması, büyük çaptaki insanı, maskarasından ayıran en esaslı çizgidir ama hiç bir mesele til dişi kulede fasledılemez. Fil dişi kulede doğan lıayat, tohumun kabuğımu çatlatışı gibi, fil dışı kuleyi yıkmakla işe başlayacak ve bu dışardan içeriye giriş ve içerden dışarıya çı­kış, her parçası irtibatlı bir tevekkül halinde kendisini tamamla­mış olacaktır. Sanatkâr, âlım, peygamber, filozof, tek bir üstün ya­ratılış gösterilemez ki kendi iç âleminin zindanına kapanmadan mevcut hayatı kabul etmiş ve sonra da o zindanda sonuna kadar kalmış olsırn.

Fil dişi kule ulvî hastalıkların tedavi gördüğü hastahanedir. Kendisini bu illelLen muaf gören sıhhatli sokak yaygaracısının is­mi ahmak ve büyük hayatı bu hastahanenin içinde kabul ede­nin ismi de cüce’dır.

Doğduğumuz zaman bizi sardıkları kundak bir fil dişi kule, öl­düğümüz zaman bizi yatırdıkları tabut başka bir fil dişi kuledir. Yalnızlıklarımızın fil dişi kuleleri sayısız ve her yıkılacak fil dişi kulenin altında bekleyen fil dişi kuleler namütenahidir. Buna rağ­men eri mübarek gaye, fil dişi kuleyi yıkmak ve içimizin ışıkları­nı bir sinema perdesi gibi sokağa ve piyasaya aksettirmektir.

Mistik telâkkiye göre herşeyden ve her ifadeden evvel var olan Allah, âlemleri, bir aşk hamlesi içinde, görünmek, bilinmek ve se vilmek için yarattı.

halde hayat, ilk sebep ve ilk hamlenin, fil dişi kulesini yırt- ması ve gömleğini sıyırması hadisesidir

İçinde sonsuz varlıkların tazyikim duyan herkes ve her yer, bir gün gömleğini parçalayacak ve bu gömleğin altından çıkacak şek ­li başka gözlere arzedecektir

(Ağaç, s. N. 3, s 1-2)

Manzara

1

Şamatanın ses, depreşmenin hareket olmadığını bize bugün kadar hiçbir gün göstermedi. Gazete, dünya hadiselerini ajansla­ra emanet elmiş, edebiyat anketleri açıyor, fıkracı, günlük nükte ve tekerlemelerini bir tarafa koymuş edebiyat mevzularına dola­şıyor l af başuıı almış, ne uzun, rıc tükenmez, ne dolaşık şey ol duğunıı; hırıltı dudağı yırtmış, kaç türlü, kaç perdeli, kaç nispet te çıkabileceğini ilân ediyor.

İçinden in cin geçmeyen yangın yerlerinde, yüzlerce mart ke ­disi eşiniyormuş gibi, tozu dumana katan bir çekişme var.

İşte, bu yangın yerindeki ana vasıf olan bakirlik, pintilik ve sessizliğin, yıkıntılar ve çöküntüler arasında, kıdem, tarih ve hak farkı naraları ile birdenbire yüzsüzlük, şamata ve nefsi emmem’ ha­line gelmesidir ki, Türk edebiyatının en büyük ayıbını doğuruyor ve bu ayıpla beraber, bulanık bir utanç suyundan gırtlağına bat­mış gizlenen bütün külçesini, bütuıı maddesini, bütün kıtasını göz önüne seriyor

Çirkin ve aptalın bıyık burması, yoksul ve dilencinin nargile ısmarlaması, hasta ve cansızın palıkaıyalık satması kadar, ruhu­muzun asil hicapları önünde iğrenç ve iffetsiz duracak bir hareket tasavvur edilemez. Kâinatın ezelî nizamı, kendilerine uygunsuz tavırlar takman bünyeleri palyaço halinde terzil eder. Don Quic­hotte, bu ilk ve son bünye mizanının, her hadise karşısında tera­zisini kuracak şaheseridir.

Bugünün curcunası, gençli ihtiyarlı yüzlerce sahtekarın, tene ­keden kalkanlarını, mikadan kılıçlarını ve kâğıttan miğferlerim birbirinin başında patlamasından başka hiçbir şey değildir.

Bütün nezaketlerimizi, pazarlıklarımızı, temkinlerimizi, kana­atkârlıklarımızı, oluruna bağlama tesellilerimizi bir tarafa bıraka­rak, dünya ölçüleri önünde, bu güne kadar gelmiş bütün kıymet­leri (revision)a çağırmanın ve temizleyici kritiği bina etmenin gü­cü bu gündür.

Her meselede, bu satıh üzeri cümbüşü, bu kof vc günübirlik te­celli gayreti, bu tatlı canım 24 saat içinde kurtarmak açıkgözlüğü, bu Yaradana sığınıp savurma küstahlığı, dünya kıratında bir iç ve dış hesaplaşmasına bir türlü yanaşamamaktan doğan neticedir.

Klâsik çatının klâsik temeli oluncaya kadar üzerinde işlemeye mahkûm olduğumuz bu hesaplaşma borcu önünde, büyük şahsi­yetin tek humması olan ölüm korkusu ve yaşama hırsını duymuş her Türk sanatkârı taahhüt akındadır.

Manzara

2

Türk Orta Çağ Sanatkâr ve Entelektüeline Kısa Bir Bakış

Türk Orta Çağ sanatkâr ve entelektüeli, halis bir Garplı anla­yışı önünde, ruhunun ve kafasının bütün mimarisine, sanat ve ideolojisinin bütün miyarlarına, cemiyetinin bütün nizamına ve ferdiyetinin bütün şahsîliğine ermiştir.

O,        içinde yaşadığı cemiyetle, ve cemiyeti, kök saldığı medeni­yet kaynağı üe tam bir anlaşma halindedir. Kendisini yoğuran ce­miyet, nasıl realist bir dünya içi ifadesine ve idealist bir dünya dr şı telâkkisine malikse, o da, objet ve idce halinde, bir sanal ve fi­kir dünyasının bütün kanunlarına sahiptir.

Dili, nahvi, kalıpları, tekniği, tenkidi, kültürü, mantığı, ahlâ­kı, dünya ve mavera telâkkisi, mizacı, hassasiyeti, estetiği, hulâsa bir varlığın tecelli aynalarındaki bütün akisleriyle o, sistemli bir plâtform üzerindedir.

Bu plâtformu ona cemiyeti, cemiyetine de İslâm iman ve ide­olojisi bina eder. O devrin muvazenesine göre, İslâm iman ve ide­olojisi güneşli bir gök, cemiyet bu gökten sıcaklık alan bir toprak, sanatkâr ve entelektüel de, ferdiyetinin köklerini bu toprağa salan ve istidadına göre yemiş veren bir ağaçtır.

Ne gök, toprağın iç terkibinde, ne de toprak ağacın verim ka­litesi üzerinde, bünye istiklâlini dağıtıcı bir rol oynayamaz. Ara­larındaki mahrem münasebetler ve birbirlerine çizdikleri sınırlar için bile, göklerin kalitesi göklerde, toprağınki toprakta ve ağa- cınkı ağaçtadır. Takat ağaç, toprak ve göğün, FERT, CEMİYET ve İDEOLOJİ halinde ahenk ve düzene girmesidir kı hayatı ve onun sonsuz devranını kurar.

Hiçbir insanlık devri, giden kim ve gelen ne olursa olsun, bu ana unsurlar dışında bir terkip yapabilmiş değildir.

İmdi, kalite ve kıymet hükümleri üstünde hiçbir teşhise ya­naşmadan kabul etmeliyiz kı, Türk Orta Çağ sanatkâı ve en telek tüelı, belli başlı bit idrak ve mihrakı etraimda, saiklerıni, sebep lerini ve neticelerini çerçevelemiş, zamanı, mazı, hal ve istikbal olarak üç ritm ile temsil elmiş; keııdı ömrü ve anlayışı içinde, dü­ne, bugüne ve yarına tahakküm etmiş nizamlı bir cemiyetin halis yemişidir.

Bu cemiyetin hassasiyet kalitesi Fuzulî’de, ustalık ve estetiği Bakı’de, kuru mantık ve aklı Nabi’de, belagat ve tezyifi Nef’ı’de, şive ve zarafeti Nedim’de, irfan ve inceliği Şeyh Galıp’de, dini mi­zacı Süleyman Çelebi’de, mavera telâkkisi bütün mistiklerde, ma­bet., mektep saray formu Sinan’da, nağme ses, ve ahenk ruhu De­de E fendi’de, kültür metot ve tekniği Kâtip Çelebi’de ve bu şart­ların hepsi, başka başka mikyas ve kıratlardan, hepsindedir.

Kısaca ve kabaca:

Türk Orta Çağ sanatkâr ve entelektüeli, kendisine göre, içinde:

Bir dünya anlayışı,

Bir eşya ve hadise görüşü,

Bir “güzel’’ ve “doğru” hükmü,

Bir kemal ölçüsü,

Bir “yarın” iştiyakı,

Bir tenkit ve tayin terazisi,

Bir kültür bağı,

Bir ferdiyet örgüsü,

Bir cemiyet alâkası

gibi “criLerium”ları taşıyan ve mesafeleriyle, istikametleriyle, ha­cimleri ve nispetleriyle, reel ve orijinal bir dünyayı temsil eden hakikî sanatkâr ve entelektüel örneğidir.

O,        bahtını ortak ettiği cemiyet devam ettikçe, bütün zafer ve haşmetiyle yaşadı ve cemiyeti ana plânını kaybeder etmez bütün heyet ile göçtü. Çünkü o, biı vahdet ve kemâl ânının yemişiydi ve ağaçla, toprak ve gök arasındaki düzen bozulur bozulmaz, bu un­surlardan hiçbirinin tereddi ve ıstırabına iştirak edemeden sönü- vermeye mahkûmdu.

(Ağaç, N. 5, s. 1-2)

Beklenen Sanatkâr

“D’ Grubunun resim sergisi, bir kitap okuyacağımız zaman seç­tiğimiz bit ağaç altı gibi, düşüncelerimin başı değil, yastığı olacak.

Ne resim gibi sanatın ayrı bir şubesinden, ire de bütün şubele­rini birden kucaklayan bir sanat nazarıyesmden bahsedecek deği­lim. Bugünkü Türk sanat ve sanatkârından aldığım müşahhas te­essürleri söyleyeceğim:

Büyük harpten bugüne kadar sanat hayatımız üzerinde veril­miş hükümlerin özü toptan ve kabaca şudur:

“Sanat yok, sanatkâr yok, hareket, hararet, kıyamet yok. Yeni nesil kuvvetsiz, gayesiz, nizamsız•• Nerede beklenen sanatkâr?”

Bu hükmün görebildiği şey, bir hastanın derisindeki uçukluk gibi realite nin en üst ve en sığ tabakasıdır.

Kimse bu realitenin dibine inmeye, bugünkü neslin içinde ko­pan faciayı kökünden seyretmeye, sanatın bütün dünyada geçir­diği ihtilâçlardan bugünkü Türk nesline düşen payı aramaya ve sormaya zahmet etmiş değildir.

Son elli seneden beri insan kafası, yalnız bir şubede değil, bü­tün hayat ve bütün madde üzerinde korkunç bir tecrübeye giriş­miş bulunuyor. Bir minareden seyrettiğimiz kaldırım taşlarını, üzerine burnumuzu dayayarak bir kirpik mesafesinden görebil­mek için kendimizi minareden balıklama fırlatışımıza benzeyen bu tecrübe, dünle bugün arasında, anlayış ve görüş farkı olarak biı Süveyş Kanalı değil bir okyanus açtı.

Sanki yeryüzünde bir âfet olmuş, küreyi cm çarpmış, bir kar­puz yerine bir dünya parçası akıntıya kapılmıştır. Birçoklarının işleye işleye bitiremediği ve her okur yazarın bildiği bu deri de­ğiştirme değil, kemik değiştirme hâdisesi, mübarek evimiz dün­yanın bacasından bir yıldırım çevikliği ile içeriye dalmış, her oda­nın bütün eşyasını tavan arasına kaldırmış, götüremediklerini, işe yaramaz, manasız ve hayatsız yığınlar halinde öteye beriye savur­muşum Levhaları hâlâ kapılarında duran bu odalardan meselâ sa­nat odasına girdiğimiz zaman ııe göriıyonız

Bir nıuayedc salonu kadar büyük odada tek bir reis koltuğu yok. Eski atlas sedirlerin yerinde, vücudumuzun neresine göre yapıldığı meçhul, bir kaplumbağa biçiminde, işsiz, emeksiz, hü- nersız dört ayaklı tahta parçaları… Bu anafor, yoklara karıştırdığı eşyanın yerme bunları rm getirdi?

Beride Hugo’nun gömleği, korkusundan Schiller’in çorapları­nı göğsüne bastırmış bekliyor. Ve hepsinden felâketlisi, hasırı sö­külmüş cılk tahtaların bir teneşir ayazıyla estiği, her cismin ve her hududun fevkinde bir boşluk, bir çıplaklık.

Bu değişmenin sebep ve hikmeti ne olursa olsun netice mey­danda:

19. asrın sonuna kadar hayatın her şubesinde üst üste yığılan kıymet miyarlarım bugünün anlayışı, onların yerine yenilerini koyduğu için değil, fakat onların bayatlığını, kofluğunu, kifayet­sizliğini sezdiği için harman etmiş, ateşe vermiş ve külünü rüzgâ­ra savurmuştur.

Bir Ingiliz hanedan evinin şöminesi başındaki meşin koltuk halinde yedi cedden beri elden ele teslim edilen ananeden bugü­nün çocuklarına sanki “babamızın babamız olduğuna inanmıyo­ruz1’ der gibi hiç bir miras kabul etmediler.

Noel ağacına benzer kafasının her dalında, Allah’ı, Peygamber’i, Melekler’i, Şeytanı, Cennet ve Ceheıınem’i kademe kademe asılı duran dünün, manmış vecdmi bulmuş sanatkârı yanında bugün, inanmayan, hiçbir gıda ile doymayan, hiçbir kalıba sığmayan, başı­nın etrafındaki iman güvercinlerim imdada çağırdığı kadar onların yoluna en biçimsiz korkulukları diken, sevimsiz, rahatsız, yüzü ıs­tırap, istihza ve hakaret dolu bir mahlûk peydahlandı. Belki bit kurtarıcı, belki bir hasta olan bu mahlûk, bütün dünyada belli baş­lı hır sanatkâra değil, bugünün müşterek ruhuna ait bir remizdir.

iman ve gaye bütün insanlık için esastır. Fakat nasıl bir iman ve nasıl bir gaye?

Dünya bugünkü hamleye hazırlanırken memleketimiz ‘Tanzi­mat ı Hayriye’’ serlevhası altında kısır bir Avrupalılaşma hareke­line girişiyordu

Bu hareketin bayraktarları, Avrupa’da elçilik veya talebelik ederken St. Michel bulvarında halka mahsus kocaman bir kütüp­hane olduğunu hayretle görmüş, Hyde Park’d a bir adamın dile­diği gibi halka hitap edişim gözleri fal taşı gibi açılarak seyretmiş, Versailles’da yüzlerce musiki aletinin konserim düşük çenesi ile dinlemiş, Charlotteııburg sarayının gül bahçesinde kendinden geçmiş basit bir İsviçre köylüsünün ruh haletini taşıyan bir züm­redir.

Bu zümrenin memlekete hediye ettiği kıyaiet de, aynı köylü­nün Berlin’de, köylülere hazır elbise satan bir mağazadan çıkar­ken kırıta kırıta sırtında taşıdığı ruba…

İçinde yaşadığı cemiyetin bütün duygularım kucaklayamamış da olsa, dili annesinin dilinden ayrı bir Karagöz diline de benze­se, sahası bir deniz gibi hayatın bütün kıyılarını tutan bir genişlik yerine, kuyu gibi derinliğine, muayyen birkaç his darlığına sıkış­mış da olsa, şahsiyetinin, ferdiyetinin en yüksek derecelerine var­mış olan eski saf ve mükemmel divan şairi bu rubayı giyince rııey dan âdi bir mukallide kaldı,

Hintlilerin maymun avlamak için harikulâde bir usulleri var mış. Maymunların üzerinde dolaştığı ağaçların dibine ağzı dar bir küp gömerler ve küpün içine fındık doldururlarmış. Maymunlar görsün ve taklit etsin diye de ellerini küpe sokarak bir kaç fındık alırlar, yerler ve giderlermiş. Maymun fındığı avuçlamak için eli­ni küpe sokup avuçlarım alabildiğine doldurur, fakat şiş avucu küpün dar ağzından geçmediği için kolunu küpten çıkarmaz; bir türlü avucundaki fındıkları bırakmayı akıl edemez ve böylece canlı canlı gözleri zekâ ve şeytanlıkla parlaya dursun, avcısının eline düşermiş.

Hazımsız ve anlayışsız taklit psikolojisini ifade için bu misal­den başka ne söylenebilir? Tanzimat’tan sonraki Türk sanatının da kolu, hem de içinde yalnız fındık kabuğu bulunan bu küpte büyük harp sonuna kadar bekledi Arada Baudelaıre ve Rımbaud gibi bugünün, hattâ yarının girift sanatkârlarından halis numune­ler gelip geçtiği devirde, okuduğu, konuştuğu yegâne lisan Fransızca olan, ne I ürk ne Arap, ne Islara ne gâvur, ne Avrupai] ne As yalı, levanı en bu mektep, M üsse t ile Sully Proudhoıımıe’un luzlu gözyaşlarından başka içecek kevser bulamamıştı.

Edebiyat-i Cedide devri, şahsiyetli eser vermeyi değil, kimle­rin taklide değeri olacağını bile takdir edememiş, baş şairi Mus- set’den ve baş romancrsr Goııcourt Biraderlerden ilerisini anlaya­mamış bir zevk ve idrâk harem ağalığı devridir.

Nihayet bu fındık küpünün üstüne bir balyoz indi. Bu balyo­zu indiren ne yeni nesil, ne eski nesildir.

Bir kelime ile HAYAT’tır.

Elayat kendi ilerisinde ve kendisine hâkim yürümesi lâzım ge­len ci’iterium’lann seviyesini kendi kendine aşmış, dalga yolcuyu sandaldan evvel götürmüş ve kayrk geride parçalanmışın.

İşte bugünkü bahtsız neslin, içinde bulunduğu şartlar…

Bir şatonun mancınık güllesi yerine üfürükle yıkılması tarzın­da, ölümlerin en şerefsizi ile rakipsiz, mücadelesiz ölen evvelkiler için ne hazin âkıbet, bugünküler için ne korkunç bir ders ve is­tikbal…

Bugünkü nesil başını kurtarmak için iki büyük devin başını yemeye mahkûmdur.

Bu devlerden biri, arkasındaki harabeler, kül olmuş kıymetler ve Hacivat’a dönmüş putlar arasına dikeceği yeni ve harikulade şehrin mimarisini gizleyen muadele, İkincisi, içinde yaşadığı ken­disi gibi bezgin ve inkârcı cemiyetin derin, namütenahi derin, ölüm kadar derin kayıtsızlığı…

Kafamızda nasıl kulaklarımızın sıkletini hissetmezsek ketıdı sıklet ve haşmetim hissetmeyen ve kulak üstünde tıpa halinde bir ikinci kulak gibi uzviyetleşmiş olan bu müthiş kayıtsızlık, alâka­sızlık, uzaklık, sanatkârın değil Azrail’in bile bayatını tehlikeye sokabilir. Bugünkü sanatkârın öz ve mücerret sanat karşısında ye­ri ve değeri ne olursa olsun, cemiyetin ona duyduğu alâkaya; doğ mak, yetişmek ve yemişim vermek hususunda gösterdiği imkâna nispetle kıymeti, gövdelerini havaya kaldıran ve muallakta tutan

Hint fakirlerinin mucizesi veya Yedıkııle surlarının iki taşı arasın­daki alcı parçası içinden fışkıran incir ağaçları gibi bir natür [ ta­biat 1 harikasıdır.

Demin o cemiyet için inkarcı dedim. O inkarcı değildir Onda inkâr bile yok.

Bu serginin bir evvelkisinde resimleri leşhır edilen dostum bana:

“Razıyız, halk gelsin, beğenmesin, eeı ^evelerimizi başımıza ge­çirsin. Fakat bizi onlarla karşı karşıya bırakmasın” demişti.

Sanatkâr od ur kı ferdiyetinin etrafında bir alâka değil, bir âyin görmek ister. Buna rağmen gene sanaikâı odıır ki, beklediği alâ­kadan hiçbirini görmediği halde, tecrübenin birini, binini, milyo­nunu hiçe sayıp, ölünceye kadar hep aynı hareketi yapan ve hep aynı imkânsız ümidi besleyen deliler gibi, daima aynı faaliyeti tekrar eder.

İşte bu ümit., bu çocukça, fakat her türlü olgunluktan daha ol­gun bu ümit, bu yalancı, fakat her doğrudan daha doğru bu ümit, onu besleyen ve Tanrı’nm suyu ve havası gibi parasız gelen biri­cik gıdasıdır.

Kısaca:

Yeni nesil ufak tefek farklarla dünyanın her tarafında olduğu gibi memleketimizde de bir Chaos içindedir.

Sanatın Asından başlayıp Y’siııe kadar herşeyi tam ve halis ola­rak tesis etmek ona düşüyor. Dilini daha beş on sene evvel bul­muş olan bu nesil, bundan sonra okuyucusunu, seyircisini, dinle­yicisini meydana getirmeye ve onun yanı başında, miyarlarını, öl­çülerini, yasaklarını, yani kendisini ortaya koymaya mecburdur.

Tohum o, toprak o, ağaç o…

Bir Türk edibinin saman ekmeğinden yetiştiğim söylediği ve hakikaten benzi saman renginde olan bu nesil işte bu davanın karşısında. Bu neslin şerci ve necaseti, şimdiye kadar verdiği eseı lerin hiçbiri ile değil, yıkmaya mecbur olduğu Kaf Dağının hey­beti ile mütenasipti)

“Sanat yok, sanatkar yok, hareket, hararet, kıyamet yuk Vrm nesil kuvvetsin, güvesi ni^amsı?;… Nerede beklen ¿(eri sanatkâr

Beklenen sanatkâr yolda!

eğer fazla yaklaşınca göreceği manzaranın dehşetinden ürküp geriye dönmezse…

(Ağaç, N. 9, s. 4-6)

Güzel San’atlar

Islâm inkılâbı asli gaye, hakikî mevzu ve gerçek vücut hikme­tine malik güzel sanatlara, dâvanın en sihirli telkin vasıtaları gözüyle bakar; ve onları hem müşahhas hizmet ve faaliyetleri, hem de mücerred kıymet ve hikmetleri bakımından tamamıy­la benimser.

İslâm inkılâbının, inandığı ve benimsediği güzel sanatlar bah­sinde himaye ve fedakârlık derecesi, mukaddes dâvanın ordu teşkilâtına sarf edilecek mâna ve madde servetinden fazladır. Biri, mâna ile beraber maddede dünya ufuklarını zapta memur bulunurken, öbürü maddeyle beraber mânada gönül ufukları­nı teshire memurdur. Bir vuruşta kale kilitlerini yaracak çelik kılıca karşılık, bir dokunuşta âlemlerin nüshası olan insan kal­bini deşecek ateş kılıç… İslâm inkılâbının nazarında güzel sa­natlar bu dur. Nerede İslâmî duygu ve düşüncenin şiirde, mu­sikîde, tiyatroda ve mimarîde yeni kahramanları?

İslâm inkılâbında gerçek sanatın halis sanatkârı, tamamıyla serbest olarak her hususta devletin zimmet ve kefaleti altında­dır; ve meşru ölçüyle, tek nefesinin, tek duygu ve düşünce ânının hakkına kadar her cihetten emniyettedir. O, daima meşru ölçüyle, dilediği hayatı sürmekte hür, sadece kısırlığa ve uyuşukluğa düşmeden eser vermekle mükelleftir.

İslâm inkılâbının tuttuğu ve benimsediği güzel sanatların ba şıııda, her sanatın özü, ruhu ve toplayıcısı, kuşatıcısı olan söz sanatı, yanı edebiyat vardır. Teyitli ve hüecetli sanat… Zira onun, mıulak sanatkâr Allah elinde tecellisi, her turlu beşeri sözden ve ifade vasıtasından mutlak münezzeh ve mücerret olarak, hiçbir teşhis ve kıyas kabul etmeyeceği hakikatiyle ve sadece hikmet ifadesiyle, bızznl Kur ân’dır. Bu bakımdan mah­lûk çapında söz sanatı, yanı bütün şubeleriyle edebiyat, kuv­vet ve selâlıiyetinı, İslâm’ın en büyük mucizesi olan Kuran veccl ve hikmetinden alarak, Islâm inkılâbınca beşerî hadlerin azamîsine götürmek, en üstün temsil zenginliği içinde gökle­re altından nıahyalaı çekmek ve bütün insanlığı nurdan cüm­leler ve mısralarla kuşatmak gibi ulvi memuriyete naildir.

Plâstik sanatlar zümresinden resim, heykel, mimari ve tezyini sanatlar, ilk ikisi kaba teşhis ve putlaştırma gayretine yaklaştı­ğı nispette İslâm inkılâbının sınırlarından uzaklaştırılacak, son ikisi de müşahhas kalıplar üzerinde mücerredin şiirine yaklaş­tığı nispette ruhumuza yaklaştırılacak birer ifade kutbudur.

9 İslâm inkılâbının plâstik sanallar üzerindeki ölçüsü, tek mura­dı, mücerretlerin mücerredi olan Allah ı aramaktan ibaret sa­nat mefhumunun aslı gaye, hakikî mevzu ve vücut hikmetini en sağlam şekilde hülâsa edici ana kıstastır. Ve işte İslâm ru­hunun kaba müşahhası sevmemekteki bütün sırrı, vahşi sana­tı medenîsinden ayırt edici üstün kıymet hükmüne de malik bulunarak, bu ktstâs içinden süzülebilir. İslâm inkılâbı, mü­cerredi resmeden ve bütün müşahhasları mücerredin yoluna bağlayan sanatlara meftundur. Zira put, yok yere azizleştirilen en kaba ve galiz bir “müşahhas”tan başka bir şey değildir.

Sâf bir fonetik sanat, olan musikî ve ayrıca sözle karışık /ufietifc- pldstik mahiyetiyle tiyatro ve sinema, bizzat ve binnefs sanal nıüessesesi olarak Şeriatın hiçbir suretle itiraz etmediği, yalnız içme Şeriatça yasak unsurlar girdiği nispette yasaklanmasını gerektirdiği, mücerret asılları ve mahiyetleriyle kabahatsiz, fa­kat müşahhas halleri ve fiilleriyle müthiş suçlu vasıtalardır Bu, boşaltılıp yem baştan doldurulduğu takdirde hiçbir pisli­ğe yataklık etmeyecek vasıtalar şimdiye kadar öyle levslere de­po vazifesini görmüş ve görmektedir ki, isimlerini duyan, ken­dilerim o levslerin ayni zannetmekle mazurdur. Islâm inkılâbı onları bugünkü mevzu ve gayelerinden ayırıp, ‘mâvuzualeh”et layık olduğu yer) koyduğu ve ilahi hikmetlerin emi ine bağla­dığı zaman, bu vasıtaların da hakikati topyekûn kâinatın haki­katiyle beraber anlaşılacaktır.

İslam inkılâbının güzel sanatları, başta bütün şubeleriyle ede­biyat, uıımari, tezyini sanatlar; sadece ameli ve içtimai fayda bakımından ve ihtiram dışı resim; ve bütün pisliklerden ve kö­tülük hizmetkârlığından ayıklanmış ve dâva emrine verilmiş olarak musiki, tiyatro, sinemadır Şeytanî insan benliğinin madde üzerinde pulçuluk sanatı olan heykelin bizim sanal te lâkkimızde hiçbir yeri yoktur; ve bizim heykellerimiz, adım başına dikilecek olan suratsız âbidelerimiz ve kitabelerimiz olacaktır.

İslam inkılâbının kemmiyet ve keyfiyette güzel sanatlar kad­rosu, Islâm’ın hakikati içinde gömülü kâinatın hakikati gibi, İslâm hakikatinin tahassüsiyet âletleri içinde sanatların da hakikatini getirecek ve onların sağlamını çürüğünden ayıkla yacaktır.

(Ideolocya Örgüsü, s. 227-30)

İslâm ve Güzel San’atlar

Islâm, başta edebiyat, gerçek zemini bulmuş bütün güzel sanatların en kuvvetli himayecisi…

Başta edebiyat… Zira İslâm, erişilmez, şiir ve edebiyat çerçeve­sine girmez, beşerî hiçbir ifadeye sığdırılmaz bir ilâhı mucize halinde, söz hârikasının mutlak ve münezzeh, zirve noktasına mâliktir: Kuran, Allah’ın kelâmı…

Böylece, en üstün mucize olarak, bütün benzerlik ve eşitlikler ­den münezzeh, nihaî fesahat ve İlâhî söz sanatını çerçeveleyen Islâm, ilâhî sırların en dolambaçlı yollarım en çevik usûlle ara­mak diye gâyelendirebileceğımiz beşerî sanatın da, elbette ki, himayecisidir.

Zaten İslâm’ın, fesahat tılsımına bağlı hır muhil üzerine nihaî fesahat mucizesiyle inişinde, gerçek zeminini bulmuş söz san’atını en sıcak ve sevimli bir yüzle karşıladığına dair denıı bir işaret bulunsa gerektir.

Satı’at ki, bizim gözümüzde en çevik ve en gizli usûlle Allah’ı aramanın müessesesidır; namütenahi mücerrede, yâni aslî gayesine yaklaştıkça İslam’da değer bulur. Hu bakımdan, bü­tün İslâm sanatlarından, mücerredin şiiri tüter. Taş, hah, gergef ve kâğıt üzerine aksettirilmiş bütün İslâmî ruh plâstr kası, mümkün olduğu kadar kaba ve bayağı müşahhastan uzaklaşmanın ifadesidir. Bunun içindir ki. Islâm, kaba ve ba­yağı müşahhası azızleştırınekien başka bir şey olmayan put­laştırma işinden ve putlardan nefret ettiği kadar, kaba ve ba­yağı müşahhasa yardımcı sanatları da sevmez. Hiçbir şey bil­meksizin resim ve heykelden tiksinen bir softa ile, onları ger­çekten sevmeyen olgun bir Müslüman arasında işte bu anla­yış farkı vardır.

Buna rağmen plâstik sanat eserleri, ihtiram mevkiinde kulla­nılmamak, mevzuuna karşı bir azizleştirme gayesi gütmemek ve İçtimaî bir faydaya bağlı olmak şartıyla, İslâm şeriatince ca­izdir.

Mücerredin sanatı olan musiki ise, müşahhas kadroda belli başlı kötülüklere âlet diye kullanılmadığı ve İlâhi vecde ve ul­vî tefekküre zemin teşkil ettiği nispetinde güzel ve makbul…

Hacimlerin birbiriyle ihtilât ve nispetinden madde içinde madde üstü bir fikir bestesi yoğurmak diye çerçeveleyebilece­ğimiz mimari sanatının İslâm’da nerelere kadar vardığı ve ufukları süslediği malûm…

İslâm’ın güzel sanatları himayesi, bütün güzel sanat, şubeleri­nin teker teker kendi kemâl ve asliyet çilelerine eş olarak, on­ların en büyük sırdan, mücerredin sırrından, haberci olmak ve kendi kemâl ve aslıyetıne yaklaşmaktaki hisselerine bağlıdır. Islâm, her gerçek ve ulvî san’atm, o san’atı kendi kemâl ve as- liyetine irca eden, büyük himayecisidir.

(İdeolocya Örgüsü, s. 123-24)

Sanatkârın İmtiyazı

Bernard Shaw, bundan yarım asn evvel yazdığı sosyalist tema yüllü bir eserinde, kahramanını şöyle konuşturur

Dehânın kat’i ve riyazi istibdadına ta rah ar dünyada tek insan varsa o da sanatkârdır, İdleri âdı ellerden daha iyi ış yapan hır res­sam, midesinin de âdi midelerden daha iyi muamele görmesini ister. Halbuki bir günlük iş, bir günlük iştir, tster tarlada, ister tezgâhta, ister kütüphanede, ister atölyede geçsin. Şair, romancı, ressam veya bu cinsten, ferdi irade çerçevesinde çalışan bir artist, halkın onları esasen işçi sınıfından ayırt eden manevi alâkası ile iktifa etmez, far­kım kazanç ölçüsüne de ifade ettirmek ister. Sanki kütüphanede ge çen çalışmayla tarladaki arasındaki zaman farkı varmış gibi.

Eserdeki kahraman, şu fikrin de sahibidir:

Sanatkâr yeni Moloch’un büyük rahiplerine benzer Çoğu hastadır, daha doğrusu, cinnetlerinin istismarını yapacak kadar akıllı. Sanatkâr seciyesinde bana saygı telkin eden biricik nokta, bazen onu, sevmediği işi yapmaktansa açlıktan ölmeğe kadar gö­türen ulvî egoizmadır.

Şüphesiz takdir edersiniz ki, eğri ve doğru, bu mesele bizde konuşulamaz. Zira bizde sanatkâr, yol amelesi, tarla rençberi ve gemi miçosundan daha az saygı görür

Fakat siz Berııard Shawun bundan 50 sene evvelki sosyaliste biçtiği fikir bünyesine bakın! Sosyalizmanın en ileri hamlesi olan komünist rejimde bugün sanatkâr ve entelektüel, besiye oturtul­muş mukaddes kazlar vazıyetındedır. Sız, sosyalist görüşün, haki kalen işe böyle başlayıp işi böyle bitirmiş olmasına bakın!

Bu ricatta haklıdırlar. Çünkü sanatkâr ve mütefekkir, tek keli­meyle hayat bıııa edendir. Oturak yapanla hayat yapan arasında ki farksa ezeli ve ebedî.

20 Nisan 1939

(Çerçeve, s. 20-21)

Yine San’at Manzarası

Şiirin nizamını, mimarîsini, yüksek riyaziyesini, üstün ölçü­sünü, hulasa dış perdede tecelli eden bütıın unsurlarını bir tarafa bırakalım da, doğrudan doğruya içim, kendisini, zâtını; şekil ve kalıp üstü mücerret şiir keyfiyetini ele alalım:

Bu zaviyeden, yeni şiir kadrosunda, şair diye gösterebileceği­miz çeyrek adam bile yoktur.

Hayli eski bir devrin bıı o kadar eski hengâmesinde, yedisi de birer kibrit gibi çakıp sönen ‘‘Yedi Meş ale” gibi, üçüzleri halinde, yirmi yıl evvelin Orhan Veli ve şürekâsı anonim ortaklığı…

Bir iç dünyası olan şiirin, üstün ölçü dokumasına eh yatan, fa­kat ruhi ve bedii dalâleti yüzünden nizamın sırrını anlayamayan, buna rağmen cazip tuhaflıklar beceren Orhan Veli’d en sonra bu anonim şirket, birleşik sermaye olarak hemen iflâs etti; hisse se­netleri de kapanın elinde kaldı, enflâsyon paralarına döndü. Ço­luk çocuğun ceplerini doldurdu ve mektep kaçaklarına şairlik be­ratı hizmetini götürdü. Bir iflâs ki, keyfiyet mânâsıyla birin sıfıra inmesine karşılık, pay bin bire çıkıyor ve yokluk çokluk oluyor.

Tecrübenin başında, tek istidat Orhan Velinin tuhaflıklarında da hiçbir orijinalite (asliyet) aramayınız! O, maiyetindeki iki isti­datsızla beraber, Supervielle isimli Fransız şairine özendi ve olanca edâ ve eşyasını ondan kopya etti. Halbuki bu Fransız şa­irinin kalpleri kırıcı ve kendisini kayıtsız şartsız iç âlemine bıra­kıcı tavrında, herşeye rağmen derin bir çile, şiirıyet ve keyfiyet vardı. Bnı terziye biııbir frak diktirdikten sonra artık bu klâsik el­biselerden bunalıp bir de gecelik entarisiyle şölene katılmayı de­neyen Supervielle, acemilik ve kolaylığın değil, ustalık ve çetin­liğin ötesine geçme cehdıni yaşatıyordu. Fakat yolu, Roma’ya çıkmıyordu.

Bunlar ise, Karıızo’nun plâktan plâğa aktarılan sesi gibi, orta ve mahdut anlayışlı bir taklitçinin, basamak basamak, öyle âdi kopyalan oldular kı, artık bu son plâklarda ses, yüz kızartıcı ve can acıtıcı bıı zırıltıdan ibaret kaldı. Böylelikle, ulvi zorluk yerine s etil kolaylık halinde meydana çıkan zırıltı modası, içinde mıı- gannınuı bıılunmachğ] ve yalnız parazitlerin fıkırdadığı muazzam bir sahtekârlık çığın açtı. Bu çığır yüzünden, Türkiye’de şan, teki yokken, Türk nüfusunun çocuk yekûnuna denk bil” kadroyu dol­durur gibi oldu. Daima riyazi bir vâhid olan şahsiyet ve keyfiyet ölçüsü, uzviyetteki birlik âhengı gibi silinip gitti; ve “bir” olarak ölen vücudu, sayısız kur! ve miktmkopik unsur kapladı.

İşin kolayına doğru öyle bir cereyan alıp yürüdü ki, hikâye pe­teğine şiir doldurmayı bilen Sait Faik bile bu bayram yen cümbü­şüne katılmadan edemedi; ve ucuzluktan faydalanarak çok paha­lı bir şair olma hevesiyle, alt alta ve rastgele birtakım kelimeler dizdi ve kendi gözünde bile gülünç oldu.

Ressamı, heykeltıraşı, serserisi, rulı hastası, artık yıkılan ve hiçbir meslekî zabıtası kalmayan sınırlardan geçip şair oluver- mekte kusur görmediler:

Döner kebap dönmez olsun..

………..

Geceler vapurla dönmez;

Ey, telli pullu gelinleri.

Lisanın bütün kelimelerini bir çuvala doldurup, kuşa niyet çektirircesine, ele ne gelirse alt alta dizmeğe şiir denebilir mi? Ye­ni şiir bundan da beterdir. Zira kuş kelime çekerken “elektrik” kelimesinin arkasından meselâ “tahin helvası” gelir de belki ara­da esrarlı bir münasebet vehmedilebilir. Bunlarsa mantık silsilesi­ni kırdıkları iddiasına rağmen yine mantığın en cansızı ve man­tıksızlığın en âcizi içinde mahpusturlar. Metafizik ürperti, yakıcı hayâl, kuşatıcı hassasiyet, soylu lirizm ve çilekeş tecrit gibi şiirin doğurucu unsurlarından da mahrum… Böyleyken, sağlık müzele­rindeki balmumu heykellere benzeyen mııstekreh illetlilerin çırıl­çıplak güzellik müsabakasına iştirâklermden beter bir küstahlık­la ortaya çıkmaktan utanmazlar…

Aralarında, iyi örneklerini zevkle göğsümüze bastığımız bir­kaç keyfiyetlıden bir suru keyfıyetsıze kadar hiçbir İsını an maksi- zııı sadece yekûnluk mânâlar üzerinde yürüyor ve bu hâlden en büyük teessürün işle bu keyfiyeti] le re şiir nefesine mâlik san al – kârlara düştüğünü sanıyoruz.

Bunlardan bir ianesini, heves kâr seviyesinde bir şairi, sırf key­fiyet cevherinden pırıltılar devşirdiği için nasıl sütunlarımıza al­dığımızı, göreceksiniz.

Bu keyfiyellileı kalıbı kırarak ve boşaltarak değil, kalıbın için­de kalarak ve eski eşyayı yeni bir terkibe sokarak her şeyi aşma­nın sırrına ereıııedıkçe, yolları ebedi bir çıkmaz olacaktır. İlâhi ni­zama bağlı ulvi düzenin davacısı Büyük Doğu, henüz tecrübe devrelerini yaşayan ve bu bakımdan her maceraya hakları olan şa­irler arasında sadece keyfiyet ve şiiriyet ölçüsünü esas tutarak on­ları zevkle benimsiyor ve alâkayla sütunlarına oturtuyor. Bir gün de onlardan, üstün ölçüyü bulmalarını ve haklı bir “Evreka!” ni­dasıyla bize hakikî şiir müjdesini vermelerini bekliyoruz.

Gerisi, tek heceli bir l’Yuh!”dan başka bir şey değil…

Şiir, bu; roman, piyes, hikâye, tenkid vesaırenın bugünkü hâli ve netice, biraz sonra..

Ve San’at Manzarası

Roman, hikâye ve piyes…

Roman, talep ettiği çetin sentezin korkuluğu sayesinde ma­sum kalmıştır. Yanma kimse uğramıyor. Ne saadet!..

Öyle bir müessese ki, roman, hiçbir sahtekârlık ve şarlatanlığa gelmez. Bir iş ki, amelelik tarafının zorluğu, sultanlık cephesinin taklidine ve palyaçolaştırılmasma mânı oluyor. Ehramlar gibi çatı kurmak, maden amelesi gibi tünel açmak işi… İşte bu mııessescnin önündeki tel örgü, ince tel kafes, sivrisineklerin girmesine engel…

Roman, yine eski ellerde; ve bediî zevk ve idrâk sukutunun bu efsanevî çığırında, sadece lüks apartmanların hizmetçi kızlarına, okur yazar aşçıbaşlanna, sinema kültürlü işçi kadınlara hitap el inekle .

Romana, meseleyi ve beşeri ukdeyi getirmiş veya getirmeyi vaadetmış olan eski örnekler, kendi acizlerinden zryadc içtimai alâkanın felci yüzünden, köselerinde porsuyup gitmektedir

Şiiri istilâ eden mikroplardan masun kaklığı lıâlde, aynı mik­roplara hayat verici içtimai alâkasızlık yüzünden her an hayatiyet ve iklimini kaybeden soylu roman, nihayet, gizli bir müessirle bü­tün kadrosu ölmüş bir sarayda, oduncu başının kral tacını başına geçirmesi ve halayrklara sultanlığını tasdik ettirmesi gibr, öyle el­lere düşmüş ve bu ellerde o türlü revaç bulmuştur ki, insan bu muharrirlerin değil, onları okuyan insanların ve ticarî emtia diye onlara para veren gazete ve editörlerin yüzüne tükürmek ihtiya­cıyla kıvranıyor.

Bugünkü ruhî kriz Avrupa’sında, böyleleri, herşeye rağmen bir föyüton romancısının kâtibi bile olamayacak bir seviyedeyken, bizde, romanına gazeteden 30 ve editörden 50 biıı lira avans alan üstadlar…

Ne yapalım efendim, halk okuyor!

Naşirlerin özürleri budur; ve ne bulursa onu yiyen ve midesi yediğine göre inkişaf eden halk da, işte şimdi her şeyin kendisin­ce ayarlandığı bir başıboşluk içindedir.

Şiirle romanın bu macerasından sonra, hikaye, piyes ve tenki­di merak etmeye bile değmez!

Piyes, roman kadar çetin, belki de ondan daha üstün bir mi­marlık işi; hikâye ise, roman maketleri içinde özleştirilmiş zaman ve mekân hulâsaları…

Son zamanların yerli piyes tecrübeleri (pek garip ama söyleye­lim: Garptan devşirme tercüme eserlerle beraber) insana hicap verecek kadar aşağılık şeyler… Sanki motörün keşfi unutulmuş, fabrikaları bir zelzelede yerin dibine batmış ve insanlık yeni baş­tan kağnı devrine girmiştir. Ve bu kağnılar -ne tuhaf! tiyatroya susamış olan halkın, ellerini patlatırcasma alkışladığı harikalar… Âdeta sahneye bir kahve getirmek ve “Ey hainler!” diye bağırta­bilmek ve bağırabilmek marifet… Salfet içinde bu ne dalâlet; ve dalâlet içinde ne saffet?

adı Amerikan piyeslerinin kurt ve ihiıyaı I Tansa’da uyan- dırdığı alâka ve heyecana bakılırsa, hemen hemen oralarda da ay nı saffel ve dalâlet…

Fakat bizde ış, rezalet…

Bütün bunlardan büyük ruhi-içtimaî saik aşikar; İmân ve ni­zam eksikliği…

Hikâyeye, roman maketlerinde özleştirilmiş zaman ve mekân hulâsalarına gelince; onlara, bütün fezayı aydınlatabilecek özde bir şimşek de sığabilir, bir kibrit ışıkcığı da.. Hiçbiri yok…

Bundan evvelki neslin, roman sentezi önünde küçülmekten korkan, birdenbire yavanlaşıvermekten çekinen hikayecisi Sait Faik, mücerret şekiller, tipler ve mizaçlar üzerinde oldukça tesir­li bir şiir dökümü yapabilen bir sanatkâr iken, ondan sonra iş, mektep çocuğu karalamasından bile aşağıya düştü.

Yeni neslin münekkidi yok diyebilmek için utanmak lâzımdır. Zira münekkid, o kurtarıcı işaret veya trafik memuru, Tanzi­mat’tan beri yetişememiştir. O, düne kadar yoktu ve yokluğu ile malûm ve mevcuttu. Bugün onun yokluğu bile yok; yokluğunun idrâki dahi yok…

Münekkid, müverrih gibi bir unsurdur. Yekûn hattı gibi bir şey… Herşey olunca onlar da vardır; onlar olunca her şey var de­mektir; ortada bir şey olmayınca da onları aramak abes… Hele Nurullah Ataç gibi, hissî ve infiâlî bir münekkid bozmasından sonra, memlekette tenkid şansı da silinip gitmiştir. O, yalnız son şiir kazuratının mesulü değil, büyük ve ciddi tenkid kapısının da kapayıcısı olmuştur.

Hiç… Bir hiç içindeyiz!

Zira büyük bir imân buhranı ve ruhî cehd zaafı yaşıyoruz!

Ruhumuza imân ve eser cehdini getirecek yepyeni bir soluğa muhtacız!

Onu üfleyebilecek olan, kurtarıcımız olacaktır.

(1958)

(Tanrukulundan Dinlediklerim, s. 178-83)

Şiir ve Şair

Petrol cevherinin, katran, mazot, benzin, birtakım makine yağları vesaire gibi ilişik maddeleri vardır Bunlara, eski dille pet­rolün “müştakkatı’’ (kendi içinden çıkına maddeleri) denilir.

işte ben, şiirin fildişi kulesinden dışarıya fırlayıp cemiyet dava­larına abanmış şairi, asli cevheri olan petrolün müştakkatı üzerin­de istihsaller yapan bir insana benzetinin. Bence şiir, nemli hava larda romatizması tutan hastalar misali, basil duygu tablolarına karşı küçük his mırıltıları koparmak değil, ebedî meçhuller cadde ­sinde mutlak hakikat aıayıcılığı ve üstün idrâk işi olduğu için, haysiyetlice yerine getirilmek şartryla, şairi, cemiyet dâvalarında büyük sel âh iye t kabul ederim. Bu bakımdan, Eski Yunanlılarda, bir tragedya şairinin -işin ihtisas tarafı mahfuz • donanma kuman­danlığına getirilmiş olmasını garipsemem. Neticede, üstün zekâ işi saydığım şiirin kahramanını, fiilî makamlarda olmasa bile, cemi­yetin fikir kürsüsünde ve mânevi trafik meydanında heybetle doğ- rulmuş görmek isterim. Hele bizimki gibi bir cemiyette, eğer şiir Kafdağı’ndaki billur köşkün ziyafeti demekse, zavallı şair, ziyafet sarayına giden yolu açmakta, saraydaki servisi nizamlaraakta, ah- çı ve uşağa kadar iş öğretmekte ve ondan sonra giyinip misafirleri karşılamakta, bir de onlara yemek yeme usûlünü belletmekte, öz nefsinden başka hiçbir yardımcı sahibi değildir. Perikles’in olgun cemiyetinde bile /irili şiir kahramanı Pindaros gibi bir san’atkâr:

Ömrüm boyunca katırlara saman yerine en nadide çiçeklen yedirmeye kalkışmışım!

dediğine göre, bu memleketteki gerçek şiir ve şairin hüzünlü hâlini tasarlayabilirsiniz!

Öyleyse benim şiirden uzaklaşmış görünmem, onun müştak- katı üzerinde çalışıp cemiyette büyük şiir iklimini inşa etmek içindir; ve gazete fıkracılığında, tiyatroda, fikirde ve ideolocya sa­hasındaki hamlelerim, bütün özünü şiirimden almaktadır.

Allah Resulünün:

– İlâhî esrar hazînesi Arşın altındadır ve anahtarları şairlerin diline verilmiştir”

mealindeki hadîsim bilenler, aynı anahtarlarla açılacak daha ıııce kapılar bulunduğunu takdir ederler. Ben şiirden uzaklaşmış değil, yalnız ondan ibaret kalmak için, şiir iklimim korumak ga yesıyle cemiyet meydanında çarpışmaya mecbur kalmış bir insa­nım.

(101 Çerçeve 3, s 40-41)

Şairsiz Devir

Tarihçi bir fikir adanıl Asurîler için şöyle der:

Sorun onları yutan unutulma uçurumuna, niçin silindiler? Zira şairleri yoktu.

Evet, şair o Hüma kuşudur kı, bütün bir cemiyeti; mabedleri, sarayları, yollan, meydanları, bütün maddî ve manevi ağırlığıyla kanadları üstüne yerleştirir, havalanır, asırların tepesinden süzü­lüp geçer.

Demek istiyoruz ki, sanatkârı olmayan devir, hattâ küçük bir zaman parçasını bile fethedebileceğim ummasın, istikbale sözü olan devirler, mektuplarını, sanat güvercininin gagasına teslim ederler.

Osmanlı tarihinde, İçtimaî sarsıntı ve kaynayış bakımından meraka en değerli devir, fetret devri. Buna rağmen o günleri tanı­mıyoruz. Çünkü şairi yok. Lâle Devri gibi basil bir .sulh ve bolluk mevsimi, Nedim olmasaydı, çizgisi çizgisine içimizde yaşar mıy­dı? Kanuni Sultan Süleyman’ın, yıkılmayacak olan türbesi Baki imzalı mersiyedir. Atlarına, ahırına kadar hatırımızda kalan Dör­düncü Murad, NefTye dua etsin.

Onun içindir ki, Büyük İskender, taş üstünde taş bırakmamak azmiyle yıkmayı kurduğu bir şehri düşürünce şu emri verdi:

Şehri tarlaya çevirin! Fakat meydan yerindeki şair büstü, ol- duğu gibi kalsın!

Bakın bir Ingiliz, her tngilıze tercüman olarak ne düşünüyor:

Shakespeare’le I Imdıstan’dan birini seçmeğe mahkûm olsak, Hindistan’ı feda ederdik

l:akai malûm ola ki:

Sesleri, çizgileri, renkleri, kokuları ile bütün bir devri omuzu­na alıp Sırat köprüsünden geçiren sanatkâr, sıyası manzumeler bestekârı ve dalkavuklar borazanı değildir.

                                                           6 Temmuz 1939

                                                            (Çerçeve, s. 29-30)

Genç Şaire Öğüd

Hani bir ilk mektep an anesı vardır ya; bir çocuk, kendi kuv­vetini tasdik ettirmek ıçm, elebaşı farzettiği başka bir çocuğa so­rar:

Ağabey, sen beni döğebıiırsm amma, söyle, nah şu, bem dö- ğebilir mi?

İşte “Parmak Çocuk ”lar mâruf bir tabiye icabı birini istisna ederek, gene ona bütün fikir ve sanat şöhretlerine karşı üstünlük­lerini tasdik ettirmek isterler. Güya böylece açacakları gedikten şöhret ve hâkimiyet kalesine girip “fermanfermâ” olacaklardır.

Sen onlara şöyle karşılık ver:

Olmaz çocuklar, olmaz! Üzerlerine çullandığınız hedeflerin çürüklüğü bakımından hücumlarımızda haklı olsak, çıkış nokta- mız ve usûlümüzdeki sakatlık bizde hiçbir hak bırakmaz. 1 lerşey- den evvel ruhumuzu yıkılmaz bir temele dayamak, sonra da sefil hırs tüneklerinden inip meydana çıkmak, eski Yunanlıların “Ago­ra” dediği büyük cemiyet meydanını doldurmak ve nizam mima­rî altında iş görmek borcundayızî

Evet, ey genç kaabiiıyet!,. Meydan okumak değil, meydan te­mizlemek san’atmda ilerlemeğe bakmalısın!.. Bunu tecrübe et­mek hakkı o kadar umumî ve beşeridir ki, meselâ bir pehlivan, “Ben omuzlarımla Süleymaniye’yi deviririm!” gibi bir iddia sahi­bi olabilir. Fakat iddiasını ağzından kaçırdığı anda hemen omuz larını Süleymaniyc’nm duvarlarına vermek, peşinden ya iddiasını ispat yahut Süleymaniye’nin tabutluğunda yer aramak vazıyetin- dedir. Yoksa, meçhulün ve gaibin yalanc ıya buruşturmaktan m üs- tağnı çehresine sırı çevirmiş, kahvehane masalannda iskambil kı­ğı ıları nd an Süleyman iye’ler yapıp on lan devirenlere lugai kitapla­rı aşağılık vasfı bulmaktan âcizdir. Sen. evvelâ, o kadar razı ve hoşnul olduğun kaba tıefs kütüğünü devirmeğe bak; bunu yap madan bu çöpü bile deviremezsm!..

Şiirimin Müdafaası

Okuyucu, yazıcı, bildik, bana bir ağızdan şöyle diyor:

Son zamanlarda veladetli bir yazı faaliyeti içindesin. Fıkra, makale, hikâye, piyes, durmadan yazıyorsun. Bütün bu yazı nevi leri üstünde bizi azamî tatmin etmiş olmana rağmen şair cepheni unutturabilmiş değilsin. Nerede şair, niçin artık çalışmıyor, ne yaptın onu, kayıp mı ettin?

Bana yakın uzak herkesçe benimsenen bu mütalâa karşısında şaşkınım. Nereden biliyorlar çalışmadığımı, nasıl ihtimal veriyor­lar şairi kaybetmiş olabileceğime? Ruh n es cim i mikroskop altın­da muayene ettiler de orada şiir hücrelerinin öldüğünü mü gör­düler?

Eğer incir ağacı olsaydım, mevsiminde yemişimi veremedim diye beni suçlandırmak, kısırlık töhmeti altında bulundurmak mümkündü. Fakat ben sanatkârım, mevsimleri kendim seçerim ve için için oluşlarımı belli etmemek isteyebilirim.

Kaldı ki ben ne yaptım ve ne yapıyorsam, şiirimin müdafaası yolunda yaptım ve yapıyorum. Müdafaa mefhumunu da yanlış anlamayalım. Bu müdafaa, belli başlı taarruzlara karşı korunma işi değil. Herhangi bir varlığın, münasebet ve mücaveret aradığı başka mevcutlara el atması, yanı dünyasını inşa etmesi, iklimini kurması işi.

Bu manada müdafaa hakkını istediğim şiirin ne olduğunu he­nüz gösterebilmiş değilim. Elbet onun da zamanı gelir.

16 Mayıs 1 939

(Çerçeve, 22-23)

Yeni Şiir

Yine şiir… Basit. bedahat kadar basit, fakat oııun kadaı nüma yışsız ve emin bir anlatış üzerindeyim. Bu bir hastalıktır

Batı dünyasında, kökleri 20. asrın başlarına kadar ulaşır, l’skı dünya harbinden sonra Kübızıua, Püriırızma, Dadaızma, Pmpres yonızma. Modernızma ve daha bmbır isimli ve bin çeşit yemişini vermeye başlar. Saman çöpünden, incecik bir filiz gibi durdurma­ya savaştıkları kâbus yemişleri… Hastalık, Batı dünyasında, yıllar geçtikçe şifa ve ayılma alâmetleri kaydeder; ezelî ve ebedi, şekil, nizam, âheıık, vahdet kutbuna doğru yeni istikametler bulmaya savaşır, bu aralık birkaç şahısta, yerme göre hoş ve ahenklice mevziî irtiaşlar gösterir ve öylece kalır. Bundan birkaç yıl evvel de, Avrupa’da müzeye kaldırılmış ve üzerine yanık mevsimlerin ve pörsük modaların külleri yağmış her nesnenin son uğrağını bizde denemesindeki kanun icabı, kollarını sallaya sallaya ve na­sılsa Alfabeyi sökebilmiş bir mahalle bekçisi gururu ile aramıza girer.

Böylece, birkaç yıldan beri, lisanın bütün iştikak ve ekleriyle ne kadar kelimesi varsa hepsini teker teker kâğıtlara yazıp hır çu­vala doldurmanın ve niyet çekercesine rastgele dalarak o ândaki mide ve işkembe zevkine göre birer ve ikişer, üçer ve dörder alt alta toplamanın san atî bizde yeni şüı’dır.

Maraz şu: Taklit veya asliyet plânında, hadiseye doğrudan doğruya herkese şamil beşerî bir tecrübe hakkı diye bakacak olur­sak, dâvanın, asırlar boyunca sendeleyen kaba mantık, kaba mâ­na, abdal şekil, bücür kalıp gibi haklı idrâk ve ifade sıkıntılarına karşı, bu kıymetlen lâstik gibi gerip ıızatamadan birdenbire ko­parmak ve tam karanlığa düşmek gibi bir delâlet ve intihar ifade etmesi…

Fakat bir memlekette ki, halk ve nıünekkid bu incelikleri bil­mez, meseleleri vahide irca edemez; çalar saat karşısında apışan Afrika vahşileri gibi ya hayranlıktan kendisini kaybeder, yahut ar­kasını dönüp umacıdan kaçarcasma var kuvvetiyle, tabana kuvvet uzaklaşır; netice bıulur.

Bütün istikamet, nispet. buud, ölçü ve ahenk unsurlarından mahrum bu boşluk dünyasında ‘ağıza geldiği ve kaleme takıldığı gibi olmak’dan başka bir ncls muhasebesi tanımayan, zorluk adı­na kolaylıkların en vahşisi, yemlik adına da çıkış noktalarının en iptidaîsinden ibaret bu yağma içinde, iıerşeye rağmen ruhlarında­ki hassasiyet unsurlarının güzel nakışlarını söndüremeyen birkaç kişiyi gözden kaçırmıyorum Onlara yaııan ıstıdadlar diyelim! Bunlar her biri belli başlı ruh ve mânâ şekillerine bağlı, sadece dış ve aşağılık kalıb çizgilerinden ürkmüş, bilhassa hiçlik ve zifiri ka­ranlık kimya hanesinin sunî mahsullerine zıd mizaçlar belirtmek te… O hâlde her birini, hiçbir mânâsındaki şekilsizlik ve ölçüsüz lükten uzak, ulvî ve hususî mânâda birer şekil ve ölçü arayıcısı di­ye selâmlarken, bu başıboş arayıcılıkta her gün biraz daha yanan, şimdilik içten ve dıştan rehbersiz ve köksüz hamlelerine de bir ümitsizlik işareti koyalım.

Hususiyle bir ikisinde her defa yeni ve kendisine mahsus bir kalıp ve yatak arayan, fakat bir türlü yerleşeceği ana vücudu bu­lamayan ve ancak böyle bir vücudun binbir inhina ve mafsaliyeli içinde sonsuz değişikliği aramak sırrından gafil, takat gerçekten zengin mânâlara şahit olurken, bu hazin tecrübenin yanıp kül ol muşlarıyla boş yere yanan ve çırpınanları arasındaki farkı biraz daha derinden sezer gibi ol!

Beş yaşında bir çocuğun bir kömür parçasıyla, en başıboş insi­yak hürriyeti içinde ve bir hamlede duvara çizeceği gemi resmini hayal edelim: Tekne bir çekirge gövdesi, baca bir deve hörgücü, dımıan bir saç deh, direkler birer zürafa bacağı, bayrak bir tavşan kulağı, deniz bir tırnak kesiğinden ibaret… Şimdi bu resmin kar­şısında, bir zamanlar bu soydan mekteplerin simsarlığını yapmış ihtiyar Fransız Prensesi gibi, parmağınıza esrarlı bir keşif râşesi- nin ihtizazını sindirerek konuşabilirsiniz:

İşte kaba hendese ve nispet oyunlarının hapishanesini yık­mış, büyük ve sonsuz mânâ iklimlerine yol açmış hür ve hakiki san’at!

Nasreddin Hoca’mıı eşeği lıangı noktaya sol ard ayağını koy­muşsa dünyanın merkezi orasıdır, inanmayan ölçsün; gökleki yıl dızlar Nasredchn Hocanın eşeğindeki kıllar kadardır, inanmayan saysın! Bu harikulade karşılığın zımnında yalan derin telmih:

Sayısı nâmıılenahi olan dağılış ve parçalayış şekillen arasında müthiş bu el çabukluğu ve delice bir cesaretle bir tanesine el atıp, onu, sayısı daima bir olan ve daima vahide doğru kesafet bağla­yan toplayış ve bütünleştiriş mihrakına oturluvermek; ve zaten mutlak mânâda fethi mümkün olmayan bu mihrakın her celıd ve hamleyi âciz gösterici gizlilik kudretini istismar edip -tâbiri nıâ- zur görün- kendisini yutturmaya çalışmak!..

Dolandırıcılığın bundan ilerisine yol yoktur.

Anıma şiirde ve resimde tarihi yarını asrı dolduran bu dolan­dırıcılığın en feci ve gülünç tarafı, evvelâ bizzat dolandırıcıyı, sonra simsarı, en sonra da müşteriyi kafese koymasında… Öyle bir dolandırıcılık ki, çuvaldızı kendisine ve iğneyi kurbanına ba­tırıyor; yüzde yüz halis ve samimî, fakat özürsüz ve müdafaasız…

Büyük bir duvara doğru rastgele bir kurşun sıkan hokkabaz, kurşunun değdiği nokta etrafında iç içe daireler çizdikten sonra “işte kurşunu merkeze yapıştırdım!’’ derse ne buyurursunuz? Halbuki daireler evvelâ çizerek merkezi belirtecek, sonra ateş edip değdirmeye çalışacak değil miydi?

Yalnız bu misâl size, gaye ile yol arasındaki ahenk, tevazün ve ölçü sırrının, hele sanat gibi ulvî bir fatihlik yolunda bu sıra adı­na yapılan göz bağcılığının ruhunu göstermeye yetmelidir.

Ve ne yazık ki, dolandırdıkları biz değiliz, kendileri…

Macerasının en keskin ve en acıklı safhası, evvelâ yarım, son­ra bir, sonra bir buçuk asırdır süren bir felâketi var dünyanın… Hele son 50 yıl içinde, bütün inanış ve bağlanış şekilleri ve bun lara ilişik nizam ve ölçü emniyetleri, çözüle çözüle, ruhlardaki ıs tinad ağlarını alt aha ve üst üste patlatmıştır. Meydana çıkan manzara: Her oluşa, biçimlendirişe, dolduruşa, kalıblaştırışa düş­man, kapkaranlık bir boşluğu çerçeveleyicı kuyu ağızları, inkâr ve ihtilâç gedikleri…

19. asrın ikinci yansından sonra doğan ve lıazırlanmaktaki korkunç ısLikbale karşı Bociler (Baudelaire] ve Rembo [Rimbaud| gibi, büyük huzursuzluğun müstesna bestekârlarını doğuran in­kar ve ihtilâç çağı, 1914 Dünya Harbinden sonra lâyık olduğu cinnete kavuştu; kâh ayılır, kah bayılır gibi oldu, fa kal aslâ şifaya ermeksızın bütün cemiyet, fıkır, san’at, ilim ve siyaset dünyasın­da sahte /ren’ler, payandalar, teselliler ve ayarlamalarla bugüne doğru topallaya topallaya yol aldı. Nihayet bizde de, çıkartma kâ­ğıdı çerçevesinde ve hazin bu taklıd ve özenti kadrosunda boy gösteriverdi.

İşte her türlü sahte teselli şekillerinden de mahrum bir buud sıkıntısı içinde bize düşen özenti hissiyle beraber bütün dünya, cemiyet, insan ve ruh planında sebep!.. Sebep budur. Gönüllerde­ki imân ve nizam yataklarının aşınmış olması ve yenilerinden hiç­bir haber gelmemesi…

Bu bakımdan, sahihlerinin ferd ferd küçük ve hasis ruh ayna­larında son derece basit bir muvazene inhitatı, eşya ve hâdiselere temas zaafı ve bir zemberek boşanması diye kaydedebileceğimiz bu hâl, ancak Mari kedilerinin cümbüşü kadar devam talihine mâlik olmasa tarihî ve içtimai müessirlere vurulunca bu kadar ge­niş bir şümul kazanıyor.

Kendilerini böyle bir şümul dünyası üzerinde, belki vezinli ve kafiyeli bir manzume kadar sıkıntılı bulacakları bir seyahate çıka­rırken, söyleyivereceğim ki nefsleriııden habersiz bu çocuklara bakıp, yeni cemiyetimizin geçirdiği yokluk ve boşluk irtiaşlarmı yakından zaptedebiliriz.

(Tanrıkulundan Dininlediklerim, s. 171-175)

Bir Mülâkat’tan

Dünya ölçüsünde bir şiir buhranı olduğundan bahsediliyor. Şaire ve şiire Batıda verilen kıymet ve iiıbann günden güne azaldığı inkâr edilemez. 5u halde şiirin ölüme doğru gittiğinden bahsedenler haklı mıdırlar?

Sorunuza cevap vermeden evvel müsaadenizle doğrudan doğ­ruya münasebeti olmayan birkaç noktaya dokunmak isterim. Ev­velâ, biı anket açıvoı ve bu ankette “şur ölüyor mu?1’ diye soru­yorsunuz. Şiirin istikbali hakkında, selâhıyet sahibi farzet tığını ze de remil döktürüyorsunuz.

Şiir oluyor mu?

Böyle bir soru birçoklarınca “Uludağ kayıyor mu?” tarzında bir sualden farksızdır. Faraza lihıdağ her gün Marmara’ya doğru beş on santim kayıyorsa bunu ancak arz ¡abakaları ilminde yük­sek ihtisas sahibi bir alim bilir. Meseleyi ortaya o âlim atar Ona aynı seviyeden bilginler cevap verir. Meselenin mahrem noktala­rını görcmeyenlerce Uludağ daima yerli yerindedir ve bu suale ve rilecek cevap da ya cahil görünme korkusu ile ağız dolusu safsata, yahut aptalca bir hayretten ibaret kalacaktır.

Avrupa’da oldukça geniş ölçülerde yoğrulan bu meselenin ha- nıurkârları daima bu çapta ehliyetliler olmuştu. Onlar şiirin cemi­yetteki yeri ve idrak fakültelerimiz üzerindeki müeyyidesi bakı mından korku ve endişelerini anlatmışlar, herkes de bunları her­hangi bir şiiri dinler gibi dinlemişler, fakat mesele hiçbir gün, amelî ve İçtimaî bir endişe halinde Anfeeî’e kadar varmamıştır.

Anket rey loplamak demektir. Vakıa, rey vermekte mini mini fikırcikler göze çarparsa da, onda derin fikirden ziyade âui karar vardır. Reyin yeri, edebiyat sahası değil, belediye meclisleridir. Onun içindir ki, anket mevzuları “Galata Köprüsü asma mı yapıl­malı, duba üzerine mi?” kabilinden sudan şeyler olmalıdır. An­ket, ancak tek ve kudretli ferdin yoğurabileceği bir tecrit stratos­ferine doğru yükseldikçe, ona cevap verenler, işi derhal kabak çe­kirdeği sohbetine indirmekte birebirdirler. Yani anket ya bizzat sudan olmalı, yahut bmnetıce sudan olacağını bile bile işe gıriş- melıdir.

Anketinize verilen cevapların birçoğunu okuyamadım. Fakat itiraf edeyim ki, okuyamamak mazeretimde, biraz da okudukla­rımdan aldığım intibalar amildir. Kimi, “insanda sevgi ölmedik­çe., duygu ölmedikçe, ruh ölmedikçe şiir ölmez” gibi kanto ide­olojilerinden farksız şeyler söylüyor, kimi de “şiir ölmüştür, çünkü hakiki şiir yazdanıamışur, artık ölmeyecektir, zira onu biz yazacağız!” tarzında, insana doktor çağırtacak kadaı merha­met verici arazlar gösteriyor Ah bu genç adamların ııefs mııra- kabesızlığı1

Netice:

Büyük ve mücerret meseleler anket ışı değil, kitap, mecmua, hareket ve cehd işidir. Böyle davalar karşısında söz sahibi olanlar da, meseleyi sorulunca hatırlayanlar ve konuşanlar değil, onu ev­velce düşünmüş ve yazmış olanlardır.

Gelelim dâvaya:

Şiiı insanlık tarihiyle beraber başladı. O günden bugüne in­sanda bir merveilleux (harikuladelik) telâkkisi yaşadıkça, yeryü­zünde gece diye bir hadise kaldıkça, şiir, ışığın lüzumu gibi, in­san ruhunun ana ihtiyaçlarından başlıcası olmuştur.

Sinema oynatıldığı zaman perdedeki hayallerin iyice görün­mesi için nasıl ışıklar söndürülür ve pencereler siyah örtülerle ka­patılırsa, şiirin de, şu veya bu ehul ve âlet nıümtaziyeti halinde de­ğil, fakat topyekûn, beşer hayatında mervdlJeiüc telâkkilerinin kuvvetle hüküm sürdüğü ve kâinatı dört köşe gören hudutlu ve determinizmacı telâkkilerden uzak kaldığı devirlerdir. O devirle­rin ruhî fârikası bir nevi ulvî saffettir Aynanın hayali iyice zaptet­mesi için buğudan, kirden ve pastan temizlenmesi lâzım değil mi­dir? İnsan ruhunda mavera fotoğrafçılığı yapan ve insana insanlı­ğını ve meçhulün fâtihi olmak şanını teslim eden yüksek meleke­nin faaliyeti için de, ruhun böyle bir saffet ve sükün iklimine ka ­vuşması ve ruh bitlerinden ayıklanması lâzımdır.

Şüphesiz ki, 20. asır başları ve bilhassa Dünya Harbi sonrası insan ruhu böyle bir kasırganın sahnesi olmuştur. İnsanı kendi siyle bu kadar tehlikeli bir tezat haline getiren ve dış dişe, tırnak tırnağa, kanlı bir cenge sokan âmil nedir? Bu kocaman bir dâva­dır ve mikyası bir anket hacmine sığamaz. Bu hususta müspet bil gilerin, maddeci telâkkilerin, fen buluşlarının ve makinenin mu­azzam tesirleri olmuştur. Nitekim 19. asır sonuna doğru korku ve ihtilâcın şiirini yapanlar, insan ruhunu pusuda bekleyen fırtına­nın habercileriydi Bugün Avrupa’da, “şiir ölüyor mu?” meselesi­ni ortaya atanlar, topyekûn bütün Garbın en büyük filozofları ve sanatkârları ile birlikle yeni bir doğuşa muhtaç olduğu iddiası et­rafında, korkunç bir sıkıntı ve bağsızlıgm ruh halcimden birkaç ses ve çizgi yakalayabilmiş, fakat davanın büyük sentezim örmek ve ıç plânını deşmek kudretinden âciz kalmış sanat ve fıkıı adanı larıdır.

En büyük adedin daha büyüğü oldukça, meçhulün iklimleri her şubede çepeçevre sarılmadıkça, ruh, kafanın iğneli lıçısında ne kadar kıvranırsa kıvransın varlığını duyurdukça ve zamanın nereden başladığı, mesafenin nerede bittiği parmakla gösterilme­dikçe şiir vardır ve ölmez!.. O; kâh avaz avaz tutuşan, kâh için için yanan bir alev halinde, hayatını ve macerasını şu veya bu şe­kilde ve gayet esrarlı dehlizler içinde daima sürdürür.

işte size kısaca ve ağızdan söyleyeceklerim…

Bu sentezin sarayı kurulur kurulmaz, sarayın, sınırsız bir gül bahçesi halinde bu şiir plâtformuna oturtulacağı görülecektir.

(1938)

Poetika’ûan

Şair

Arı bal yapar, fakat balı izah edemez.

Ağaçtan düşen elma da arz cazibesi kanunundan habersizdir.

Şairi, cemad, nebat ve hayvandaki vasıflar gibi, kendi ilim ve iradesi dışındaki iç güdülerle dış tesirlerin şuursuz âleti farzet- mek büyük hâtâ…

Şuur ve zat bilgisi, cemadda sıfırdan başlayıp nebat ve hayvan­da gittikçe kabaran bir asgariye varır, sonra insanda ilk kâmil vahidine kavuşur ve mutlak ifadesini Allah’ta bulur. Şaiı de, bu ılâhî idrâk emanetinin, insanda, insanüstü mevhıbesim temsil etmeye memur yaratık… Yahut şair, işte buna memur olması icap eden his ve fikir rüknü..

Bir Fransız şair ve bediiyatçısı, bu memuriyetin sahibini “sanatı üzerinde düşünen şair1′ diye çerçeveliyor. En kaba cepheden bir görüş de olsa, bu çerçeveleyışle, incelerin incesi bir hikmet çizgisi var . Fransız şan ve bedııyatçısına göre, sanatı üzerinde düşünmeyen şair, kuyruğuna basılınca inle­yen hayvancıktan farksız .

Heyhat ki, ulvi idrâk memuriyetinin mazharı şair, memuriye­tini bızzal şuurlaştıramayınca, üstün idrâk kıvamına erişenıe- yince, sadece kör ve sığ duygu plânına mıhlı kalınca, insan postu içinde hayvanda bile bulunmayan bir bönlük, bir yersiz­lik, bir eksiklik arz eder Böyleleri de ehramın kaidesiyle zir­vesi arasındaki mesaha farkına eş, şan kalabalığının yüzde doksan dokuzudur.

Şair, san’atının, olanca nasıl ve niçiniyle, tasarruf cehdini ya­şayandır.

Şair, his cephesinden, daha ilk nefeste vecd çözülüşleriyle ye­re seriliveren bir afyon tiryakisi; fikir cephesinden de, bu afyo­nu esrarlı hayvanlarda hazırlayan ve tek miligramının tek hüc­re üzerindeki tesirini hesaplayan bir simyacı…

Şair ne yaptığının yanısıra, niçin ve nasıl yaptığının ilmine muhtaç ve üstün marifetinin sırrına müştak, bir tılsım usta­sıdır.

Şiir

2

“Şiir nedir?” suali çok eski ve pek çetin… Bu sual, insanoğlu­na, Aristo’dan bugüne kadar duman kıvrımlarındaki muadele­nin tespiti kadar zor göründü. Bu yüzden gayet âdi lâflar etti­ler. Aristo’dan Pol Valeri’ye [Paul Valery] kadar bütün poetika fikircileri, ya sahilsiz bir tecrit denizinde boyuna açıldılar; ya­hut aşağının bayağısı birtakım kaba tekerlemelere düştüler. Hepsi bu kadar… Ve şiirin ne olduğu, her büyük mefhum gibi meçhul kaldı.

İlk poetika fikircisi Aristo’ya göre şiir, eşya ve hâdiseleri taklit­ten ibarettir. Sonunculara göre ise (Valeri vesaire) kaba bir his aleti olmak yerine, girih bir idrâk cihazı.. Baştakilere göre şiir, en basit ve umu nü temayül içinde zapt edilmek istenirken, so nunculara göre, fikrin, hususi ifade kalıpları içinde tahassüs edasına bürünmesi şeklinde tarif edilmek isteniyor. Bu tarifle­rin başında ve sonunda, şiiri merkezleştiren haysiyetli bir mu­hit ile, şiir muhitim kuran ulvi merkezden bir eser yoktur.

Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak, mutlak hakikati arama işi…

Nebatlaşmaya doğru giden cemad, hayvanlaşmaya doğru gi­den nebat, insanoğluna doğru giden hayvan, en sonra da ken­disini aşmaya doğru giden insanın, hulâsa bütün âlemin; akan su, uçan kuş ve düşünen insanla beraber, bilerek veya bilme­yerek cezbesine sürüklendiği mutlak hakikati aramak yolun­da, çocukça, canbazca ve kahramanca bir usul… Sırdaşlık ve lâubalilikte en verimli ve en pervasız, kaba fayda ve kuru akıl­da da en boynu bükük ve en korkak cehd ve onun usulü…

Şiir budur.

Şiir, mutlak hakikati aramakta, fevkalâde sarp ve dolambaçlı, fakat kestirme ve imtiyazlı bir keçi yoludur. Oradan kalabalık­lar değil gözcüler, işaret memurları ve kılavuzlar geçer. Şiir söyleyen, onu gerçek söyleyen, kılavuzdur.

Şiir, beş hassemizi kaynaştırıcı idrâk mihrakında, maddî ve manevî bütün eşya ve hâdiselerin mâverasına sıçramak iste­yen, küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir. O, bir noktaya varmanın değil, en varılmaz noktayı sonsuz ve hudutsuz ara­manın dâvasıdır. Maddî ve manevî eşya ve hâdiselerin mâve- rasmda karargâh kumuş olan mutlak hakîkat kapısı önünde, ebedî bir fener alayı…

Şiir budur.

Mutlak hakikat Allah’tır.

Ve şiirin, ister ona inanan ve ister inanmayan elinde, ister bile­rek ve ister bilmeyerek, onu aramaktan başka vazifesi yoktur

Şıiı, Allah’ı, sır ve güzellik yolundan arama işidir.

Şiirde Usul

3

Ever; şiir, lıerşey gibi, bütün madde bükülüşleri ve nıâna kol­larıyla birlikte, mutlak hakikatin arayıcısıdır. Onun başlıca hususiyet ve mümtazıyeti bu arayıcılıktaki usulünden gelir.

Şiir dışında mutlak hakikat arayıcılığmı apaçık temsil eden müessese eğer ilimse, şıırm usulünü ayırt edebilmek için iki­sini yaııyana getirmeli ve kıyaslamalı: Ilım, hakikati, akıl yo­lundan, akılla çerçevelendirerek, aklın takatini esas tutarak, attığı her adımı ötekine bağlayarak, yolu daima açık ve mah­fuz bulundurarak, ulaştığı her merhalenin hesabını vererek ve daima sebebe bağlayarak arar; ve âlet diye fikri kullanır. Şiir ise âlet diye yine fikri kullanır; fakat ona hiçbir ırgadık işi ver­mez, meşakkat çektirmez, onu kendi tahlilci yürüyüşüne bı­rakmaz, zaman ve mekân kayıtlarının üstüne doğru iter, izah ve hesap yollarını açık ve mahfuz bulundurmaksızın ve sebep aramaksızın bir ânda büyük netice ve terkibe fırlatır.

İlim, mutlak hakikati, polis tavrıyla arar. Beldesi, mahalleri, karakolu, nöbet kulübesi, geçtiği sokaklar, çaldığı kapılar, iş bölümü, vazifesi, vakti, imkânları, hülâsa bütün zaman ve me­kân ölçüleriyle tabak gibi açık ve meydandadır.

Ya şiir?.. O, mutlak hakikati hırsız gibi arar. Hiçbir şeyi belli değildir; hattâ ismi ve cismi bile… Karanlık gibi, şeffaf camlar­dan sızacak; dumanların asansörüne binip bacalardan inecek; nefes alınca kapılardan sığmayacak, nefes verince de anahtar deliklerinden siızülüverecektir.

Biri mesuliyetli bir tahlil, öbürü mesuliyetsiz bir terkip…

Biri, ağacın yemişine, taş duvar örerek ve her taşa üstündeki- leri taşıtarak yükselir; öbürü iki dizi üzerinde yaylanıp zıplar.

Biri, ilim, aslî gayesinden uzaklaşa uzaklaşa, birtakım müşah­has eşya vc hâdiselerin amelî fayda noktalarını avlar ve mücer­retten müşahhasa döner; öbürü, şiir, aslî gayesine yaklaşa yak­laş a, teşhis vesilesi diye kullandığı eşya ve hâdiselerin amelî sevk ve idare kanunlarından uzak yaşar ve müşahhastan mü­cerrede kıvrılır.

ilimde tecrid, teşhis için; şiirde teşhis, tecrit içindir Bu yüz­dendir ki, tecridde kalan ilimlere, sanat (felsefe) ismi verilir ken, teşhiste kalan şiire de davulculuk zanaatı gözüyle bakı­lır. Bütün kaba meddahlar, didaktik ve politik şairler bu soy­dandır.

timin usulünde tebliğ, şiirin usulünde de telkin vardır

Şiirin usulıi, mutlak hakikati aramaya doğru müşahhas teza­hür gergefinde tecrit ve terkiplerin en girift ve en muhteşem­lerini örgüleştirerek, kâh onları bütün düğümlerinden çözerek ve kâh yepyeni düğümlere bağlayarak, idraki tek ân içinde eş­ya ve hâdiselerin maverasına sıçratabilmektir.

Şiirde Gaye

4

Ana gayesi, mutlak hakikati usullerin en ince ve en giriftiyle aramak olan şiir… İşte şiir ve gayesi!.. Evet, şiirin bu en gizli ve en mücerret gaye etrafında müşahhas ve soydaş gayeleri, güzellik, heyecan, ahenk, eda gibi işporta malı ölçülerden ev­vel ve sonra, remzılik ve sırrîliktir.

Hiçbir şiir yoktur ki, vezin ve kafiye gibi şiiri âdi lâf tertiple­rinden ayıran bir takım dış ve kolay nispetlere bürünebilmek ustalığı yüzü suyu hürmetine yalancı iklimini gerçekleştırebil- sin; ve balmumundan yemişlerini sahici diye sürebilsin.

Sırtına bal sürüp tavus tüylerinin üstünde yuvarlanan ve son­ra tavuslar meclisine girmeye yeltenen meşhur karganın tahli­line güven yoktur. Böyle talihler, mâlik bulundukları hilkat ve tabiat ifadesinin dış plânda taklitçisi özenişlerle, bilhassa şiir sahasında hemen enselenmeye mahkûmdurlar.

Şiirde, esas bakımından bir iç protoplazma vardır ki., bütün kalıp ve vasıtalardan mücerrettir. Bu da, şiirm en belirli ve en soydaş ikinci gayesi olarak, onun remzi ve sini bünyesidir.

O kelâm tarzı kı, kasaların şifrelen gibi, bir şey bildirmekten ziyade, bir şeyi saklamaya memurdur. “Ne söyledi?” yerme “nasıl söyledi?’” kaygısından başka gaye tanımaz, işte bu ke­lam tarzının ısını şiirdir.

Hiçbir şiirde “ne söyledi?” yok, “nasıl söyledi?” vardır. Şiirde­ki bu “nasıl söyledi?” seciyesi, onun “ne söyledi?” cephesini peçeleyen ve mânasının dış yekûnunu iç delâlete tâbi kılan bir remzdır.

Her renizde “gizli” hır işaret ve her gizlilik işaretinde sırdan bir haber vardır.

En büyük gizli, Allah’tır. Ve şiir üstün mânasıyla sadece Al­lah’ı arayan bir âlet olduğu için, ister güneşten bahsetsin, is­ter kertenkeleden, eşya ve hâdiseleri kuşatıcı namütenahi in­ce ve girift nispetler içinde, Allah’ın hudutsuz sanatındaki sonsuz mimarisinin bir kapısından girip bir kapısından çık­maya memurdur. Böylece şiir, kör düğümlerin en belâlıları arasından süzülerek, daima bulunduğu şeyin arkasında kal­maya mahkûm başka bir “bulunacak şey” arar. Şair ise, işte bu soydan “bulunacak şey’Tere yol açtığı nispette sanatkâr; onla­rı çıkmaz sokaklara tıkadığı nispette de basit bir davulcu ola­rak kalır.

“Allah’ın sır hâzinesi Arşin altındadır ve anahtarı şairlerin di­line verilmiştir” buyuran ilâhı vahyin mukaddes dudakları dâ­vasında da, tek cümlenin esrarlı menşuru içinde ve hiçbir fâ­ninin ulaşamayacağı nispette şiir hakikatini renk ve çizgiye boğmuştur. Bizse hangi istikametten gelsek o tek istikametin eşiğinde ve tüylerimizi diken diken eden bir vecdin baskısı al­tında kendi öz ve küçük hakikatimizi de, yine ve daima tek hakikat gibi, Allah Resulünün mukaddes dudaklarında görü­yor ve bu en yem ve bu en çarpıcı delile, topyekûn Hakikat Sultanının eliyle ııaıl oluyoruz.

Böyle olunca şiir, sonu bulunmaz, dibine varılmaz, etrafı çer çeveye alınmaz i.ç delâletlerin, maske altında maske, maske al­tında maskesi olarak, soydaş gayesini, remzi ve sırrı mahiye­tinde hülasa edici ulvî bir idrak makamı halinde karşımızda abideleşiyor.

Şiirin soydaş gayesi, âlemlerin nâmüteııâlıî kesret i ladesi için­de büyük bir merkezî vahdete doğru, içiçe remz ve sn hele­zonlarından kayacak, harikulade çevik ve mce bünyenin hey­keltıraşlığıdır.

Şiirin Unsurları

5

Şiirde başlıca iki. büyük unsur vardır: His, fikir…

Şiir, düşüncenin duygulaşması, duygunun da düşünceleşmesi şeklinde, bu iki unsurdan her birinin öbürünü kendi nefsine irca etmek isteyişindeki rnesud med ve cezirden doğar.

His, fikir olmaya, fikir de his olmaya doğru kıvrımlaşmaya başlaymcadır ki, kıvrımlar arasındaki halkaların içinde sanat, karargâhını kurar

Şiirin ana maddesi sayılan ham ve cılk duygu; ve şiire en uzak nesne bilinen sert ve kuru düşünce teker teker yalnız kaldık­ça hiçbir şiir, zarlını kendi başına imlâ etmek talihine eremez. Bunlardan ilki, kulağı çekildikçe ağlayan köpek yavrusundan, İkincisi de eşya dersleri kadrosundan birer âdî sestir.

Şiirin ana unsurunu, altın yüzüğün elmas taşmı çepeçevre ve diş diş kavraması gibi, en yüksek lııs kutbu tarafından pençe- leıımiş en yüksek fikir kutbu diye hülâsa edebiliriz. Bu nispe­tin aksı de doğrudur

Şiir, tek kelimeyle üstün idrâktir; ve idrâk yolunda basit ve kuru fikrin koltuk değneklerini elinden alıp onu en karanlık sezişlerin üzerine çeken ve ışık hızıyla uçuran sihirli secca­dedir.

Demek ki, şiir, fefor ile sodytmı’un bir araya gelince kurduğu ve ayrı ayrı bunlardan hiçbirine benzemeyen esrarlı tuz terkibin­deki sırra eştir. Her terkibde olduğu gibi, lıisle fıkır arasında bir 1 las!-ı müşterek” ara cızgi hadisesi…

Fakat hıs]e tıkır arasında bu katışma ve birbirini birbirinin üzerine çekme dâvasında en ince nokta, şiirde fikre düşen ta- gayyür ve istihalenin, hisse düşen tagayyür ve istihaleden bir derece daha fazla oluşu…

Zira içine tek damla fikir düşen his, aslında baştan başa yeni renk pırıltıları kazanacak bir bünye sahibi olduğu halde, fikri, tahassüs edası haline gelebilmek ve girişebileceği müthiş (ak­robasi) ile kemiklerini ve kılçıklarını kaybedecek kadar yumu­şayabilmek için, en kuvvetli ve nadir duygu muamelelerine muhtaçtır.

Öyle ki, şiirde kuru ve kaba fikir, mâden suyunda çelik ve pan­carda şeker gibi, kendi aslî maddesi ve rengıyle görünmeyecek, tâbi olduğu büyük duygu hamurunun ana rengi içinde ınhılâl edecek, yoklara karışacaktır. Yani fikir histe fâni olacaktır.

Netice ve teşhis: Şiirde temel unsur, tahassüs edası şekline bü­rünebilmiş gizli fikirdir.

Şiirde Kütük ve Nakış

6

Şiir nescini ören iç ve dış unsurlar, onda, iki büyük ve ayrı vü­cuda yer verir: Kütük ve nakış…

Kütük, şiirin ana maddesi, his ve fikir yekûnundan ibaret muhtevası…

Nakış da, bütün bu his ve fikir muhtevasının ambalaj zarafeti, estetik ve fonetik havası, giyim ve kuşam oyunu…

Şiirde kütük ve nakış meselesini, ezeli ve ebedî zarf ve mazrut hikâyesinin en girift ve en esrarlı mevzuu diye alalım.

Masif bir maun kütlesinin üzerine işlenmiş sfi? bir koltuk… Kütük ve nakış dâvası, bu koltukta, müşahhas ifadelerin en belirlisine kavuşmuştur. Koltuk maun olduğu için bütün bu nakışlara ve şekil dalgalanışlarına imkân vermiş; bürün bu na­kışlar ve şekil dalgalarnşları da, nefsini üzerine kazıyabilmek için mauna muhtaç olmuş, onu bulmuştur.

Kütük ve nakış arasında Afi çizgisinin aynı zamanda A’dan fi ye ve B’den A ya doğru cereyanda olması gibi daimi bit nakı- lıyet vardır. Başka türlü şiir telinden cereyan geçemez.

Madde 1: ‘ Hem kütüğü var, hem nakışı…” Madde 2: “Kütüğü var, nakışı yok…” Madde 3: “Nakışı var, kütüğü yok…” Mad de 4: “Ne kütüğü var, ne nakışı. .” Şair, bu 4 sınıftan birine gir­meğe mahkûmdur. Birinci sımt, Omeros daıı [Homeros] Rem- bo’ya [Rimbaud] ve Imrülkays’daıı Şeyh Galibe kadar, ııe mektep, ne devir, ne şu, ne bu; bütün fanı ve günübirlik irca ve kıyasların üstünde kanat çırpmış ve müteariieleşmiş büyük sanatkârlara göredir, ikinci sımt, şiiri fikre âlet diye kullanan tebliğe! mizaçlar… Üçüncü sınıf, pastanın unundan ve has ek­mekten habersiz basit krenracı ve köpükçüler; dördüncü sınıf da, aşağının bayağısı yelteniciler kadrosu… Bu ölçülere, kolay­ca zihninizde örnek tedarik edebilirsiniz.

Devlerin kadrosu olan birinci sınıftan sonraki sırmalı ve şata­fatlı cüceler arasında, gözbağcılığında en talihli ve tehlikeli sahteciler, üçüncü sınıfın ustalarıdır. Bunlar, mevhum satıhlar üzerinde son derece maharetli nakışlar çekerek, kendilerini bürüdükleri sahte esrar bulutları içinde, şiirin bulunmaz el­masını gagalarında gösteren yalancı zümrüdüankalardır. Ve iş­leri güçleri, içi saman tozu dolu pastaların dışını süslemektir.

Kendi içinde derece derece olan kütük kıymetiyle yine kendi içinde derece derece olan nakış değeri, üst üste gelip, ahenkle – rin en mes’uduna bürünüp kucaklaşıncadtr kı, şiirin sâf ve ger­çek rengi doğar; ve bu renk altında üç buuduyla şiir dünyası kabartmalaşır, satıh üstü çıkartma kâğıdı oyunundan kurtulur. Dâva, işte bıı mesut ahengi sezebilmekte ve pişırebümekte. .

Şiirde Şekil ve Kalıp

7

Kâinat manzumesinde ruh ve madde arasındaki sıkı ve mah­rem münasebet, şiirde de o şiirin iç nefesiyle dış kalıbım kar­şılıklı olarak bırbiıinde tecelli etmeğe davet eder.

Şiirin iç nefesi mutlaka dıs kahbını atayacak ve onu talihçe zaptedecektır Başka türlü şiir namevcuttur

Sekil ve kalıp, mânanın iskeletidir Bütün dâva, iskeletlerimizi sonsuz sanatıyla ve namütenahi güzel giydiren Allah’ın verdi­ği hikmet dersine bakıp ondan alınacak paylar ve hadler için­de, mâna iskeletlerine surat ve vücut geçirebilmekte…

insanların güzel ve çirkinine bakarken iskeletlerim göremeyiz. Görebilseydik hepsinin iskelette birleşmiş olduğunu görül ­dük. Nitekim Röntgen canımın gözlüğünde güzel ve çirkin ol­masa gerek…

Öyleyse bir şiire baktığımız zaman da onun iskeletim görme­meliyiz. Görmemeliyiz ki, gözlerine, dudaklarına, belinin in­celiğine ve bacaklarına ve bütün bunların bir arada ve düğüm halindeki toplu endamına hayran olabilelim.

Yine öyleyse şiirde şekil ve kalıp, görünen, tebrik ve ziyaret kabul eden bir ev sahibi değil; ev sahibinin boyunbağından evin paspasına kadar elini değdirmedik nokta bırakmamış, sonra mutfağa çekilip kapanmış, son derece titiz ve hamarat bir hizmetçidir. Ama, öylesine bir hizmetçi ki, o giderse efen­di kalmaz.

Şiirde şekil ve kalıp zatiyle şekil ve kalıb olarak haykırdığı, “Ben buradayım!” dediği nispette o şiir kötüdür. O zaman o şi­iri, gözlerindeki çukura alçı dökülmüş ve üzerine kömürle kaş, kirpik ve göz oturtmaya çalışılmış bir iskelete benzetsek yanlış olmaz.

Şâir, mutlaka bir şekil ve kalıba bağlı olan, fakat onu aştığı, gizlediği, peçelediğı ve mânayı ve edayı onun verâsmdan dev­şirebildiği nispette nadirleşen büyük ustadır.

Ancak şekil ve kalıbın koltuk değnekleriyle yürüyebilen na­zımcı bir tarafa; harikulade bir step temposu içinde elindeki şekil ve kalıb bastonunu havada döndüren şair bir tarafa… Şa­irde ruh, şekli gızleyemiyorsa o şair midir ki?..

Nazmı tecrübesi içinde, sırtında kambur gibi sekil ve kalıpla­nın taşıyanlarla ayııı şekil ve kalıpları kaburga kemikleri gibi

derisinin altında gezdiren!erden ibaret ıkı sınıf var… Birini şe­kil ve kalıp, öbürü de şekil ve kalıbı ezmiştir.

Gerçekten şekil ve kalıbı halı gibi ayağının altına alıp çiğneye- meden şair olabilmenin imkanı düşünülemez. Fakat bu, şekil ve kalıbı kaldırıp atmak, onu yok etmek değildir. Böyle bir ha­reketin yeri, çürük iskelet dişleri sırıtan bir şekil ve kalıp esa­retinden daha aşağıdır.

Olukta olgunlaşan damla, kopacak hale gelmeden tam bir şe­kil ve kalıp doldururken; arı, o harikulade verimini mumdan altı köşeli duvarlar içinde istif ederken; örümcek, zikzaklı şar­kısını lif lif örgüleştirirken; yemişin her nevi, lezzetine göre bir renk ve çizgi plânını işaret ederken, şekil ve kalıptaki derin sırrı hissedememek, sadece ahmaklıktır.

Şekil ve kalıbın ana unsurları, dış ahenk, vezin, kafiye gibi ka­ba görünüşlü ölçülerde, herhangi bir lâfı günübirlikten sonsu­za devşiren ve unutulmaz kılan birer vasıta hikmeti vardır. Ama sadece vasıtayla gayeye erışilemez. Evvelâ uçmaya değeı gövdeyi bulacaksınız ve sonra onu, inceler incesi vasıtalarla kanatlandıracaksınız. Yoksa toprakta soluyan lagar gövdelerde boş yere çırpman kanatlar ne kadar gülünçse, o gülünçlüğe düşmemek için kanatlarını yolmuş dazlak gövdelerin uçmaya davranışı da o nisbette acındırıcıdır.

Aynı seste birleşen kelimelerle (kafiye), aynı hece sayısını ve­ya uzunluk ve kısalığını şekillendiren ifade vahitlerinin (ve­zin), büyük meçhul muadelesinden her defa yakalandığı his­sim verici bir mistiği vardır. Elverir ki, bu Mistik, onun zahiri­ne, kalıbın da kalıbına bağlı kalınarak örselenmesin…

Osıün sanatkâr, sabit bıı şekil ve kalıp bağlılığı içinde, her ân, her şiir, her mısra, her kelimede eski şekil ve kalıbını yenile­yebilendir.

Heyhat ki, en âdi iş sekil ve kahpda, en ulvisi de yine onda…

Adilik korkusuyla şekil ve kalıp tirarliğini aczin en âdisi diye kabul ediniz!

Şiirde İç Şekil

8

Şiirde dış şekle bağlı bir de ıç şekil mevcut… Serbest şıırırt ga­yesi, dış şekli yıkıp bu iç şekli billûrlaştırmaksa da, mekansız zanıan gibi, dış perde gergefini kurmadan iç mânayı nakışlan­dırmak mulıal…

Şiirde dış mâna, büyük muhteva yekûnuna giren zalıırî delâlet unsurlarının heykeli; iç mâna ise bu heykelin edasından tütûcıı gizli delâletler… Bunlardan biri tebliğ, öbürü telkin mevzuu…

Şiirde her kelime, kendi zatı ve öbür kelimelerle nispeti yö­nünden şairin gözünde, içine renk renk, çizgi çizgi ve yankı yankı cihanlar sığdırmış birer esrarlı billûr zerresidir. Şair bu kelimeleri göz bebeğine ve kulak zarına dayayarak seçer, dizer, kaynaştırır, bütünleştirir; ve bir simyacı hüneriyle terkibim ta­mamlarken, iç şekli, kendi içindeki mâna heykeline eş olarak, kalıba döker.

Dış kalıba esaret ve mahkûmiyet büyüdükçe iç şeklin hürriyet ve hayatiyeti tıkanırsa da, üstün sanatkâr, daima dışla içi mu­vazene halinde tutmayı bilen ve doz sırrını bozmayandır.

Aruz kalıbında, koltuk değneğiyle, yol alırcasma, içi dışa çe­ken suıu ahenk, yine büyük ustaların elinde bu sun’ıliğin de üstüne sıçrayıcı bir iç ahenkle tesviyelenir ve portrede kurşun kalemle çizilmiş kaba resim kareleri böylece belirsiz hale gelir. Buna, Fuzulî, Bakî, Nedim, Şeyh Galip ve daha niceleri şahit…

Hece kalıbındaysa iç şekil mimarlığı, daha elverişli bir alete mâliktir. Onda uzun ve kısa hecelerin harmanı, her ân değişik bir aruz kalıbı imtiyazını, sabit ve mecburî bir kalıba bağlı ol­mamak imtiyazıyla bir arada yürütebilir. Anbeâıı düştüğümüz ruh haletlerinin iç şekliyle dış şekil arasındaki gayet seyyal münasebete ve içi dışa değil, dışı içe bağlayıcı sanat sırrına. Yunus Fınre ve birçok halk şairini misal gösterebiliriz.

Ustun sanatkâr, mutlaka bir dış şekil ve kalıba bağlı kalmak, on ıı biı işaret tablosu halinde korumak ve tam seki İsiz kaıaıı lığına düşmemek, boyIece dış şekil ve kalıbı mistik bir unsur diye ele almak borcu altında, o dış şekil ve kalıbı da şekilsizli­ğe ve kalıpsızlığa yakın bu istiklal tasarrufıyle icat ve ihya ma- kammdadır.

İç şekil, en büyük tecrit işi olan şiirin, müşahhas kahbı üzeri­ne binmiş mücerret ruhudur.

Son yılların sadece maddesiyle taklit malı şekil ve kalıp düş­manlığını, bir zamanlar Mısır’daki ehramlara taş taşıyan esir­lerin ihtilâli diye kabul ediniz! Bu antı-tez köleleri sultana ne kadar yakınsa, onlar da şaire o kadar… Bunlar, o cüce şairlerin şekil esareti altında ezilmiş bedbaht encamlarına bakıp, hürri­yeti, şekil içinde şekli aşmak ve yerine, şekli atmakta bulan id­raksiz paryalardır.

(Çile, s. 199-213)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir