OPERASYON PARTİSİ BİR ABD PROJESİ OLARAK AKP

MADALYALI MAHKUM – KORKUT EKEN
7 Ekim 2017
HAYATA TUTUNMA REHBERİ
7 Ekim 2017

OPERASYON PARTİSİ BİR ABD PROJESİ OLARAK AKP

Türk siyasi
tarihinde ya
şanan siyasi depremler, yakın tarihimize kadar 27 Mayıs 1960 Darbesi, 1980 Darbesi, 28 Şubat Post-Modern Darbe ve 27 Nisan E-Muhtırası şeklinde sıralanan darbeler zinciri ile birbirini
tetikleyerek süregelmi
ştir. 
 
Bu yaşanan askeri ve siyasi darbeler sürecinde aktif  siyaset içerisinde bulunan, Menderes, Özal ve
Erbakan’ın ardından gelen 2000’li yılların ba
şında eski siyasi oluşumun içerisinden sıyrılarak, siyaset sahnesinin zirvesine çıkan
Sayın Ba
şbakanımız Recep Tayyip ERDOĞAN ve yol arkadaşlarının yeni kurmuş oldukları bir siyasi parti olarak çalışmalarına başlayan, “Adalet ve Kalkınma Partisi
(AKP) ile ABD ve Gülen Cemaati” arasındaki -sözde- gizli yapılan antla
şmaları konu alan,           
 
“Ergenekon sanıkları savunucularından biri
olan” Merdan YANARDA
Ğ isimli yazarın Destek Yayınevinin Haziran 2011 basımıyla çıkarmış
oldu
ğu siyasi bir roman havasında geçen, 2000’li yılların Türkiye’sini anlatan
kitabını konu alaca
ğız. 
  
Böyle bir girizgâhtan
sonra kitapta geçen olayların kronolojik sırasına ve kısaca konu ba
şlıklarına göre önemli ayrıntılarına değinelim.
 
Ilımlı İslam’ın bir test alanı olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, kurulduğu ilk yıllardan bu yana kendi siyasi iktidarının gücünü iç dinamiklerinden almak
yerine, dı
ş dinamiklerden beslenmeyi tercih etmişti. Çünkü bu işin ancak bu şekilde başlayıp, emperyalizmden alınan güçle devam
ettirilece
ğini savunuyordu.
 
İktidar kudretini Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliğinden (AB) alan AKP hükümeti kendisini çizmiş olduğunu
belirtti
ği sınırların aşılmasında bile ABD ve ABye direnemeyecekti, Irak’ın işgali
ve Libya
ya
y
önelik
olarak ger
çekleştirilen operasyonlar örneğinde
oldu
ğu gibi
 
2002-2007
yılları arasında dı
ş güçlere dayanarak siyasi
iktidarını  güçlendirmeye  çalı
şan AKP hükümeti bir yandan da siyaset  sahnesindeki rakiplerin bir bir nasıl pasivize
edebilirim dü
şüncesiyle hareket ediyordu.
 
2011
Türkiye’sinden açık bir
şekilde de görüleceği gibi yasa ve hukuk dışı, düzmece Ergenekon operasyonlarıyla bunu da büyük ölçüde gerçekleştirerek, ABDden aldığı talimatla amacına ulaşmış görünüyordu.
 
11 Eylül
2001’de Amerika’da ardından 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde
İstanbuldaki sinegoglara ve İngiliz Konsolosluğuna karşı El Kaideye bağlı radikal islamcı bir örgüt
taraf
ından
ger
çekleşen terör  saldırıları ABD ve AB başkentlerinde Türkiyenin küresel zemin üzerindeki yerini  yeniden tartışmaya  açmışlardı.
 
“Radikal İslamcı” anlayışın giderek büyüyerek başlarına
çok
büyük sıkıntılar çıkaraca
ğını düşünen Emperyalizm Batı güçleri faydayı, karşı bir proje olarak giderek artış gösteren  Ilımlı İslam’ı” desteklemek ve geliştirmekte görüyorlardı.
 
Buna en güzel
örnek olarak da Ilımlı
İslam’ın siyasi ayağı olan AKPyi seçmişlerdi.
Bu amaçla da yeni kurulan AKP ile önce görü
şüp, anlaşarak
destekleme karar
ı almışlardı.
 
Bu gelişmeler üzerine Türkiyeyi modern, laik ve demokratik bir ülke olarak  model teşkil etmesi  amacıyla  “ılımlı, demokratik, müslüman ülke profiliyle bütün  Doğuya sunulmak isteniyordu.
İslami yönelimi ve muhafazakar yapısıyla da gücünü Anadolu sermayesinden aldığı görüntüsüyle AKP de bu tezi desteklediğini ve Batılı Emperyalist güçlerle aynı doğrultuda görüş
sergiledi
ğini, Erdoğan’ın siyasi danışmanı olan Doç. Yalçın Akdoğan’ın, Siyasi rejimin değişmesi için ilk kez 200 yıldır iç ve dış dinamikler birbiriyle çatışmadan örtüşüyor  şeklinde medyaya ilan ediyordu.
Bütün
bunlara  ra
ğmen
AKP T
ürkiyenin katı, radikal İslamcı anlayışa
sahip bir
ülke  haline  gelmeyeceğinin farkındaydı, zira bu  gerçeğin de
çok büyük ve sert bir siyasi çatı
şmanın gerçekleşmeden
yap
ılamayacağını 28 Şubattan
sonra  daha net  anlam
ıştı.Bundan  dolayıdır ki geleneksel İslam’dan kopmaya başladıkları görülüyor.
 
AKP,
emperyalizmle, ABD ve AB ile çatı
şmayarak ik­tidar olunabileceğini görebilen Ilımlı İslamcıların partisiydi.  Bu
açıdan AKP 28
Şubat 1997 sürecindeki fırsat iyi değerlendirmiş,  28 Şubat’ın ardından kapatılan Refah
Partisi ve Fazilet Partisi’nin “Milli Görü
ş çizgisinden ayrılarak, kendi yeni
partilerini kurmakla 28
Şubat’ın çocuğu
oldu
ğunu kanıtlamıştı.
 
AKP zaten anlaşılacağı üzere İran ve ya Suudi Arabistan modelinden
yana de
ğil, daha ılımlı anlayıştaki
Endonezya ve Malezya rejimlerinden yanayd
ı.
 
Amerikan
Emperyalist güçleri ve Atlantik’in berisi olan Batı Avrupa’sı da Türkiye’ye bu
yönde bir rol biçmi
şti. ABD’nin geliştirdiği “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Ilımlı İslam” siyaseti, Washington’da
tasarlanan ve Ankara’da yürürlü
ğe konulan politik bir projedir.
 
Bu tezi açacak
olursak; Amerikan Dı
şişleri ve İstihbaratının önde gelen Türkiye, Ortadoğu ve İslam uz­manlarından olan Graham Fuller 1990’lı
yılların ba
şından bu yana  “Ilımlı İslam”
projesi
üzerinde
çalışmıştır.
 
G.Fuller,
Ortado
ğu’daki Amerikan karşıtı aşırı İslamcı akım­ları önlemenin ve zayıflatmanın
yolunun, laik sistemleri güçlü kılmanın aksine radikal
İslamcı partileri küresel kapita­list sistemin derinlerine çekerek, onların özünü olmasa bile bi­çimini dönüştürmeyi amaçladığını o zamanlardan beridir savunmaktadır.
Ilımlı İslam teorisini ve Türkiye tasarı­mının büyük ölçüde temellendirdiği, Yeni Türkiye Cumhuri­yeti adlı kitabında G.Fuller, Gülen Cemaati ve AKP ikilisine öv­güler yağdırıyor. Ülkeyi değiştirecek olan gücün (AKP-Cemaat İkilisi) Türkiyeyi Ortadoğu’da model ülke şekline sokacağını ileri sürüyor, Gülen Cemaati ve AKP gücünün Türkiyeyi yeniden inşasındaki rollerini ele alıyordu.
 
Cemaat-AKP
koalisyonunun “ılımlı
İslam cumhuriyeti kuruluşundaki
belirleyici konumundaki g
üç olduğunun altını çiziyordu. Bunu da şuna dayandırıyor Fethullah Gülenin AKPden önceki islamcı parti ve yöneticileriyle arasının iyi olmadığını, fakat AKP iktidarı ile  oldukça samimi ve ılımlı bir görüntü sergilemekte olduğunu, Gülen cemaatinin içerisindeki birçok üyesinin AKPyi desteklediğini, Türkiyenin önümüzdeki yakın gelecekte iki partili ile temsil edileceğini, Fazilet Partisi çatısı altındaki ılımlı İslamcı görüşteki
bir grubun yeni bir siyasi olu
şuma gideceğini, yeni katılımlarla bir kartopu gibi büyüyüp gelişeceğini,
ılımlı İslamcıların iktidara geleceğini ve bunların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen yine ılımlı olabilecek sol bir partinin de Mecliste yer alacağını belirtiyordu.
 
CIA’nın 22
ülkeden sorumlu olan Ortado
ğu eski İstasyon
Şefi ve İstihbaratçısı Graham Fuller’in bütün bu yazım ve söylemlerinin bir
tesadüften ibaret olmanın çok ötesinde yapılan bir analiz çalı
şması olduğu aşikardır.
 
AKP-Amerika
öyküsü 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce Recep Tayyip Erdo
ğan’ın 21 Ocak 2002’de
ABD
yi
ziyaret etmesiyle ba
şlamıştı. Gayri resmi mahiyette gerçekleşen bu ziyarette Erdoğan Irak konusu ve ABDnin diğer
d
ış politikalarını destekleyeceklerinin
garantisini veriyordu.
 
Aslında Tayyip
ERDO
ĞANdan 1 hafta önce dönemin Başbakanı olan Bülent ECEVİT  Beyaz Saray’a
resmi bir ziyarette bulunmu
ştu. Bu ziyarette Başkan Bush Irak a askeri bir operasyon yapacaklarını ve açık açık Türkiyenin bu savaşta yanlarında olmalarını istiyordu ancak Ecevit bölgede istikrarın bozularak, gerçekleşen
otorite bo
şluğunda
olas
ı
bir Kürt devletinin kurulmasından kaygı duydu
ğu
i
çin  bu teklifi
kabul etmeyerek  geri
çevirmişti.
 
Tabi Erdoğan bütün bu konularda tam desteğinin
garantisini verdi
ği ABDden kendisinin iktidarı ile ilgili olarak güvence
talep ediyor ve adeta ABD
den medet umuyordu…
 
Daha sonra
Irak i
şgalinin hazırlayıcılarından Paul Wolfowitz 14 Temmuz 2002 tarihinde Iraka müdahale konusuyla ilgili olarak, Ankara
ile g
örüşmeden önce İstanbula gelerek Devlet Bakanı Kemal Derviş ile aralarında Koç Holding, TÜSİAD ve işadamlarının
da bulundu
ğu grupla yemekli  bir görüşme
ger
çekleştirmişti.
 
Bu yemeğin ardından ECEVİT Wolfowitzle
g
örüşmeden önce Kemal DERVİŞten bilgi almak istemişti ancak DERVİŞ habersizce ABDye giderek bir ay ortalardan kaybolmuştu.1 ayın sonunda Türkiye’ye geri gelen DERVİŞ  sağlık sorunlarını bahane ederek ekonomiden sorumlu olduğu devlet bakanlığından istifa etmişti.
 
Bu gelişmelerin ardından MHP lideri Devlet BAHÇELİ
h
ükümete yönelik sivil darbeyi  engellemek amacıyla erken seçim kararı aldıklarını söyleyecekti.
 
Ecevit bir
yandan hastalı
ğıyla baş
etmeye
çalışıyor, bir yandan da kendisinin hastalık dönemini fırsat bilerek sivil darbe girişiminde olan yanındakiler de harekete geçirmişti
ve bunlardan biri de
ÖZKANdı, Rahşan Hanım ile Ecevit de bunları ve bir komplonun içinde olduklarını
biliyorlardı.
 
Dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile Demokratik Sol Partinin (DSP) güçlü ismi Hüsamettin Özkan partinin yarısı isti­fa ederek Cemin liderliğinde yeni kurdukları Yeni Türkiye Partisine (YTP) geçmişti
ve erken seçim kararı alınmı
ştı.
 
Böylelikle
“Sivil darbe” gerçekle
şmiş,
Ecevit ve 57. H
ükümeti de devrilmişti. Washington ve Pentagonda iktidara hazırlanan, R.Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül ekibi  ve AKPnin de önü açılmış
oluyordu, vakit gelmi
şti artık 3 Kasım 2002 genel seçimlerin­de
YTP  siyaset sahnesinden ba
şlamadan tamamen siliniyor, Tayyipin partisi bu seçimlerden sisteminin de bozukluğundan yüzde 34 oy ala­rak milletvekilliklerinin yüzde 65ini ele geçiriyordu. Bu ABD güdümlü bir darbeydi.
 
Refah Partisi
ve Fazilet Partileri kapatıldıktan sonra ortaya çıkan fırsatı de
ğerlendirmesi için Recep Tayyip Erdoğan teşvik
edilip cesaretlendirilmi
şti. Çünkü, Erdoğan
ve yol arkada
şları farklı bir oluşuma
y
önelme
konusunda endi
şeliydi, hatta Erdoğan yeni oluşumu kamuoyu önünde reddediyordu.
RP’nin kapatılma kararına en anlamlı tepki ‘Ye­niden ve daha güçlü’ man
şeti atan Milli Gazeteden gelmişti. Aynı gazete bir de Recai Kutan, Erdoğan, Oğuzhan Asiltürk, Melih Gökçek ve Halil Ürün gibi isimleri bir fotoğrafta
toplamı
ş ve altına Aramıza kimse nifak sokamaz başlığı atmıştı.
 
Dedikleri gibi
oldu yol arkada
şları ve Tayyip Erdoğan 1998’de Fazilet Partisi’nde (FP) yerlerini aldılar. Ancak bir yandan da yeni oluşumun zemini hazırlayan Erdoğan ve ekibi çok geçmeden 3 yıl sonra FP’de kapatılınca, “Ben
bir bölen olmayaca
ğım” ve Kurtlar sofrasında yem olmayacağız diyen Erdoğan ve ekibi Milli Görüş
yolundan ayr
ılarak
biz milli görüş
çizgisini bıraktık şeklinde söylemlerde bulunmuşlardı. Buradan ABDnin Erdoğan ve Gül’ü ikna edebilme konusunda başarılı  olduğu anlaşılıyor.
 
Biraz geriye
dönüp bakacak olursak Irak Sava
şı öncesinde Tayyip Erdoğan ve AKPnin
haz
ırlıklarını, ABDnin başkenti Washington’da, 18 yıl
gazetecilik yapan Turan Yavuz’un “Çuvallayan
İt­tifak”  isimli kitabında AKP’nin nasıl projelendirildiğini, kontrol altına alındığını ortaya koyarak gizli randevuları ve görüşmeleri yer, tarih ve saat vererek anlatıyor.
 
Kitaptaki bilgilere
göre;  Tayyip Erdo
ğan’ın henüz seçilmeden Washington’un etkin kişileriyle irtibatını Cüneyd Zapsu aracılığıyla gerçekleştiriyor,
seçimin tarihi bile belli de
ğilken, Erdoğan ABD’ye gidiyor, Yahudi sermayesi ve Washington
bürokrasisinin kar
şısına çıkarak bir konuşma yapmıştı.
 
CIA yetkilisi
G.Fuller, eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ile yemek yenmi
ş, Ortadoğu ve Türkiyenin konulu görüşmeler
yapm
ıştı, Erdoğan’ın bu isimlerle tanışıklığı eskilere İstanbulda Refah Partisi Beyoğlu
İlçe Başkanlığı ve İstanbul
Belediye Ba
şkanlığı yaptığı döneme dayanıyordu.İkili
s
ık
s
ık
g
örüşüyorlardı, Erdoğan hızla yükselerek İstanbul Belediye Başkanlığına seçilmişti.Daha sonra Abramowitz Türkiyeden ayrılırken Tayyipe, her zaman her konuda kendisi arayabileceğini söyleyerek ayrılmıştı, öyle de oldu aradan  çok geçmeden her konuda görüşmeler
yapabiliyorlardı, birbirlerine kar
şılıklı olarak yardımcı oluyorlardı
 
Ardından ilişkilerini daha samimileştirmek
i
çin
Erdo
ğan ikinci kez Washingtona davet edilecek ve başka hiçbir örneği görülemeyecek bir şekilde yine AKP liderliği dışında hiçbir resmi sıfatı yokken Beyaz Saray’da konuk edilecekti.
Paul Wolfowitz ve Marc Grossman Erdo
ğan’ı otelinde  ziyaret edecek ve Türkiye’nin Washington Büyükel­çisi Faruk Loğoğlu dışarı çıkarılacaktı. Görüşmenin
konusu ise ertesi g
ün karşısına çıkacağı ABD Başkanı Bush’un karşısında neler söylemesi gerektiğini ve Başkan’ın neler duymak istediğiydi.
 
ABD’nin Ulusal
İstihbarat Kurulunun Başkan Yardımcılığı da yapan G.Fuller bir raporunda, Washington’un “ılımlı İslam” projesini desteklemesi
gerekti
ğini anlatıyor, Türkiye’de Kemalizm’in ömrünü doldurduğunu, artık tasfiye edilmesinin zo­runluluk haline geldiğini belirtiyor
ve  bu rapor ABD’nin T
ürkiye’ye karşı örtülü dış
siyasetini olu
şturacaktır.
 
Beyaz Saray Soğuk Savaş sonrasındaki Kemalizm’i ve ulusalcılığı Ortadoğu’da kur­maya çalıştığı yeni düzen ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) önünde büyük engel olarak görüyor. Bir yanıyla bu durum, Ergenekon operasyonlarının nedenini de açıklamış
oluyor.
Fakat
“ılımlı
İslam” projesini gerçekleştirmenin
çeşitli güçlükleri olacaktı. Türkiye eliti ve kurucu güçleri bu projeye sıcak bakmıyor­du.
Bu nedenle,
şiddetli bir çatışma yaşamadan bu projeyi hayata geçir­mek zor görünüyordu.
 
Bu amaçla bir
hile ve komplo olan Ergenekon operasyonları bu amacın gerçekle
ştirilmesi  için başlatılan güzel ve etkili bir araçtı. Bunun içinde
Genelkurmay Ba
şkanlığı resmi internet sitesinde Yaşar BÜYÜKANIT’ın bizzat kendisinin kaleme aldığı 27 Nisan 2007 tarihinde yayımlanan, e-muhtıra olarak da bilinen bu açıklama tasfiyelerin başlangıcı için bir sebep olarak değerlen­dirilmişti.
 
Açıklamanın
ardından Ergenekon operasyonları hızla ve yeterince üzerinde çalı
şılmamış bir komplo şeklinde ge­liştirilmeye başlanmış, hukuk bir yana bıra­kılmış
ve siyasetin kanunlar
ı yürümeye başlamıştı. Bu nedenle operasyon, ABD-AKP-Cemaat üçlüsünün yürüt­tüğü asıl bir darbe niteliği kazanmanın yanında, devleti tamamıyla ele geçirmenin
aracı olmaktan öteye geçememi
ştir.
 
Her fırsatta
rejimi zorlayan AKP,  her yerde kadrola
şma konusunda ısrarlı adımlar atmaya devam ederek, hiçbir uzlaşma
giri
şiminde bile bulunmayarak Cumhurbaşkanlığını istiyordu.
 
Cumhuriyetin
geni
ş ve etkili kitle tabanı ve
baz
ı
kurumlar da AKP’nin devleti ele ge
çir­me ve rejimi değiştirme girişimine öfkeyle karşı koyuyor, Cumhuriyet Mitingleri patlak
veriyor, insanlar sokaklara dökülüyor, meydanlar dolup-ta
şıyordu.Mey­danlarda boy gösterenler darbelere ve darbeciliğe karşı olduklarını gösteriyorlardı ancak AKP zorla, dayatmayla bu emeline de ulaşıyordu.

 

Sonuç olarak eğer özetleyecek olursak; Beyaz Saray tarafından geliştirilen ve merkezinde Ilımlı İslam siyasetinin ve Büyük ya da Genişletilmiş
Ortado
ğu Projesinin (BOP/GOP) yan ürünü olarak karşımıza çıkan AKP iktidarının bu çizgiler ışığında 2011 seçimlerine giderken, Ergenekon Davaları adı altında Cemaatle ortak işbirliği içerisinde yürüttüğü ülkeyi ve devletin resmi kurumlarını ele geçirme organizasyonunu başarıyla sürdürmekte olup, başta Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Emniyet Teşkilatı, Milli Eğitim, Sağlık ve son olarak Genel Kurmay içinde de kadrosunu kurup yoluna devam
ederek 2011 seçimlerinden de zaferle çıkıyordu… 
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: