ORGANİZE SUÇ TARİHİ

ORGANİZE SUÇ TARİHİ

Giriş

“Devletler, büyük haydut çetelerinden, haydut çeteleri de

küçük devletlerden başka nedir ki?” Hippolu Aziz Augustin

 

Organize suç, pek çok kişinin merak ettiği bir konudur. Haydutlar, dünyanın her yerinde esrarengizdir. Gizli bir İspanyol suç örgütü olan Garduna’nın faaliyetlerine dair fısıltıyla anlatılan öyküler, Ortaçağda hi­kâye anlatıcılarının ana konularını oluştururdu. Gizlilik, güç ve şidde­tin günlük hayatlarımızın gölgelerinde gizlenen ve organize suç tara­fından temsil edilen bileşimi, bugün sayısız gazete manşetine konu olu­yor. Neden peki? Belki de, konu yeraltı dünyası bile olsa bizden sakla­nanlar hakkında daha fazla şey bilme arzumuzdan dolayı. Korkmak­tan zevk aldığımız için belki de.

Ben bu kitabı yazarken, pek tabii ki zaman zaman korktum. Bu pro­je için çalışma yaparken organize suçun asıl gücünün şiddet tehdidinden geldiğine dair büyük bir ders aldım. İki ciddi ölüm tehdidiyle kar­şılaştım. Ayrıca bir Triad grubundan, haklarında yanlış bir şeyi söyle­memem konusunda son derece düşündürücü bir uyarı da aldım; uyarı bir satır ve ellerimi kullanmayı sürdürebilmemle ilgiliydi. Gayet kaba bir şekilde şöyle deniyordu: “Yazarların ellere İhtiyacı vardır.”

Organize suç, tahmini olarak gezegendeki her ülkede faaliyet gös­teren 1 trilyon dolarlık bir iş. 21. yüzyılın kilit sözcüğü küreselleşme ve hiçbir insan faaliyeti, uluslararası çapta birbirine bağlılığı’ organize suç” tan daha iyi ortaya koyamaz. Her ulusun bir yeraltı dünyası vardır. Fakat bugünün küresel ekonomisinde, çok uluslu suç örgütlerinin, bazı ulus devletlerden daha fazla güce sahip olan küresel bir yeraltı dünyası ortaya çıkmış durumda.

Yasal küresel şirketler gibi, çok uluslu organize suç örgütleri de ulus­lararası ticaret sistemiyle, iletişim teknolojisi ve seyahat konusundaki ilerlemelerden faydalandılar. Karmaşık ittifaklar, bağlantılar ve anlaş­malar geliştirdiler; bu durum, sözgelimi bir Kolombiya kokain kartelinin hem Brezilyalı bir sokak çetesinin davranışları, hem de bir Triad cemiyetinin etkisi altındaki yozlaşmış bir Çinli politikacı üzerinde etkili olabileceği anlamına geliyor. Çok uluslu organize suç Örgütleri dünya­ya yayılıyor ve faaliyetleri her bölgede ve gezegendeki her yasadışı ey­lemde aktif olan organize suç grupları aracılığıyla ortaya konuluyor.

Emniyet yetkililerinin ve diğer kurumların, organize suça yönelik tek bir tanım üzerinde -21. yüzyılda bile- anlaşamadığını Öğrendiğinizde, yetkililerin çok uluslu organize suç örgütlerinin Önünü almakta zor­lanması şaşırtıcı gelmiyor. Fakat bu kitabım amaçlan doğrultusunda or­ganize suç, ABD’nin 1970 tarihli Organize Suç Kontrol Yasası’nın be­lirlediği çerçeveye göre, ‘yasadışı faaliyetlerini ilerletmek için bir araya gelen suç grubu’ olarak tanımlanır. Ele aldığım bazı organize suç grup­ları siyasi motivasyon unsurları barındırırken, bu kitap öncelikle asıl var­lık nedenleri sadece kâr elde etmek olan şebekelere, Örgütlere ve çete­lere odaklanıyor.

Sürekli değişmeleri ve her duruma uyum sağlamaları, organize suç gruplarını hukuki olarak tanımlamayı zorlaştırsa da, hem eski hem de modern grupların paylaştığı özellikleri fark etmek kolay. Tarih boyun­ca, pek çok korsan, haydut, köle tüccarı ve uyuşturucu kaçakçısı grupları doğrudan devlet yardımının tadını çıkarmıştır. Bu gruplar resmi izni ve korumayı kaybettiklerindeyse, faaliyetleri için ihtiyaç duydukları des­teği rüşvet aracılığıyla garanti altına almaya başladılar. Bu gelenek, or­ganize suçun tarihi boyunca tanımlayıcı Özelliklerinden biri haline ge­len bir siyasi nüfuz ve suç ilişkisi yarattı.

Son 4 bin yılda ortaya çıkan organize suç gruplarının diğer kilit özel­likleri şöyledir: Şiddet üzerindeki devlet tekeline meydan okurlar; hem kendi üyelerini hem de kurbanlarını kontrol etmek için korkuyu bir yön­tem olarak kullanırlar; hiyerarşik bir sisteme ve kendilerine Özgü kurallara sahiptirler. Direniş hareketlerinden veya yoksulluk ve ayrımcılık tara­fından gettolara itilmiş göçmen toplulukları arasından türeme eğilim­leri de bir diğer ortak unsuru oluşturur. Organize suçun kullandığı on binlerce yöntem olmasına rağmen, bunlar genellikle temel temalar olan hırsızlık, yasadışı olan şeyleri sağlamak, insanların durumundan fay­dalanmak, para koparmak için korkuyu kullanmak ve yolsuzluk çe­şitlerinden oluşur.

Chicago çetesi lideri Al Capone sık sık herhangi bir işadamından fark­sız olduğunu savunup “Tek yaptığım bir talebi karşılamak” ve “Ka­pitalizm, yönetici sınıfın yasal dolandırıcılığıdır” diye konuşurdu. İma açıktı: Pek çok diğer organize suç patronu gibi o da, faaliyetlerinin yal­nızca ticari bir çerçevede düşünülmesini istiyordu.

Bununla birlikte, yaptığı işler korku, şiddet ve insanlığın acısını ar­tırmayı içeren her şirket -belki silah üretenler hariç- kapatılır. Fakat bu­gün pek çok organize suç grubu, kazançlarının o kadar büyük bir kıs­mını yasal işlere yatırmış durumda ki, elde ettikleri kârın yansı artık suç­la ilgisi olmayan faaliyetlerden geliyor. Yetkililer açısından, yasadışı ve yasal ticari kurumlar arasındaki ayrımı tespit edebilmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Organize suçu incelerken alman en büyük ders belki de şu: Orga­nize suç sadece daha fazla polis gücü, daha sert yasalar veya daha faz­la inceleme ve bütün nüfusun izlenmesiyle yenilgiye uğratılamaz. Or­ganize suç, -polis devletinin tarihsel zirvesi olan- Sovyetler Birliği’nde var olabildiyse, yeni yasalar çıkarmanın ve daha fazla suçla mücadele kaynağının sorunu kökünden kazıyacağına yönelik fikrin de altı doldurulamaz.

Organize suçun tarihi, aynı zamanda suçun üç temel ve tekrarlanan nedeni bulunduğunu ortaya koyuyor: Yoksulluk, yasak ve insanların açgözlülüğü. Bu durum göz Önünde bulundurulduğunda, Tony Blair’ın ifadesiyle “Sadece suçun değil, suçun nedenlerinin de üze­rine gitmek isteyen” hükümetler, halklarına nasıl hizmet edebilirler? Pek tabii ki, pek çoğumuzun içinde yatan açgözlülüğe karşı yasa çıkarmak imkânsız. Dolayısıyla, tek yol önde gelen diğer İki temel suça yönelme nedenlerini ele almaktan geçiyor -yoksulluk ve yasak.

Bol miktarda organize suç faaliyetine esin kaynağı olan yasakların ve vergi sistemlerinin gözden geçirilmesi gerekebilir. Söz gelimi, Kanada sigara vergisini üç katına çıkardığında, tütün kaçakçılarıyla başa çıkmak için polis gücünü artırdığında ve gümrük vergisinden kaçmaya çalışırken yakalananlar için ağır cezalar getirdiğinde, nihai sonuç, ülkenin kaçakçılık sorununun vergilerle birlikte artması olmuştu. Vergilerdeki yükselişten fayda sağlayanlar, elde ettikleri kâr tavana vuran tütün kaçakçılığıyla uğraşan organize suç gruplarıydı.

Fakat Kanada 1994’te sigara vergisini yarıya indirdiğinde, hükümet, kaçakçıları yasadışı mallarına yönelik talepten ve önemli bir gelir kay­nağından fiilen mahrum bırakmıştı. Başlıca suç şebekeleri için, bu pren­sibin başka alanlarda hayata geçirilmesine yönelik cesaret, hükümetin suça karşı daha sert cezalardan veya artırılmış polis bütçelerinden söz etmesine kıyasla daha fazla endişe yaratıyor.

Mahrum bırakma, açlık ve sıkıntı her zaman için suç faaliyetlerinin en büyük nedenleri olagelmiştir. Dickens dönemi Londra’sının Rookery diyebilmen doğudaki fakir bölgesinden Mumbay’daki gecekondu ma­hallesi Matunga’ya dek, alt sınıflarla yeraltı dünyası arasındaki bağlantı açıkça görülür. Suç Örgütleri, erişim alanları açısından gerçekten çok ulus­lu hale geldiği için, onlarla mücadele etmeye yönelik mantıklı yön­temlerden birisi de yoksulluğun sıkıntılarını küresel bir düzeyde ele al­maktır. Organize suçun sürekli olarak artan yok edici varlığını yenilgi­ye uğratmaya yönelik umutlar ancak, nedenleri üzerinde gerçek deği­şim yaratılmasıyla yeşerebilir.

 

İtalyan Mafyası

 

“Tutto e Mafia in Italia.’ (İtalya’daki her şey Mafya’dır.)

Geleneksel bir İtalyan özdeyişi.

 

Hiçbir organize suç grubunun İtalyan Mafyası kadar gizemli bir havası yoktur. Bununla birlikte, İtalyan Mafyası’nın varlığı hiçbir şe­kilde somut da değildir. İtalyan Mafyası aslında, şimdiki Sicilya Mafyası’ndan Calabria’daki Ndrangheta ve adı daha az geçen Venedik­li Mala del Brenta’ya kadar çeşitlilik gösteren geniş çaplı İtalyan organize suç örgütlerini tarif etmek için kullanılan kestirme bir ifadedir. İtalya’da ‘Mafya’ ülkedeki tüm organize suç gruplarıyla eş anlamlı hale gelmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda İtalyan toplumunun en alt kesiminden en üst kesimine kadar ulaşan ve bu gruplarla özdeşleştirilen gizli an­laşmaları ve yolsuzluk ağım tarif etmek için de kullanılan bir ifadedir. Mafya, pek çok anlamda, yeraltındaki her şeyle İlişkilendirilen bir mar­kaya dönüşmüş durumdadır: şiddet, güç, para, komplo, gizlilik ve kan. Gelgelelim, Mafya ‘markası’ aynı zamanda gelenek, aile, erkeklik ve her şeyden Önemlisi, onurla ilgili imalar da taşır. İtalya’daki mafyayı çevreleyen gizemli havanın büyük kısmı şu gerçekten kaynaklanır: Ar­tık ulusal çapta bir suç şebekesine dönüşmüş olmasına rağmen, maf­ya çeşitli organize suç çetelerinden oluşur ve bu çetelerin kökleri de asırlık gizli cemiyetlere dayanır.

Mafya mitolojisi İtalyan kültürüne öylesine yerleşmiştir ki, artık ne­redeyse ulusal mirasın parçası haline gelmiştir. Mafya’nın parası ve şid­detinin yanı sıra, folklor de korku salmak ve sessizliği teşvik etmek için güçlü bir araç olarak kullanılır. ‘Mafya’ kelimesinin sadece telaffuz edilmesinin bile konuştuğunuz kişileri susturması, İtalya’da or­ganize suçun gerçek gücünün boyutlarını gösterir.

 

Mafya’nın Kökenleri

 

Mafyanın kökenlerinin kesin ve doğru tarihini anlatabileceğini iddia eden birinin yanıldığından emin olabilirsiniz. ‘Mafya’ diye bilinen çeşitli İtalyan organize suç gruplarının başlangıç noktasına dair kapsamlı ve mükemmel bir döküm yok. Kimse, ‘Mafya’ kelimesinin kökenleri­ne dair bile kesin bir bilgi veremez. Her kim bunun tersini söylerse bir budaladır ve ona inanırsanız, siz ondan da budalasınız demektir.

Suç örgütleri, belediye meclisleri gibi İşlemez. Kayıt veya tutanak tut­mazlar, zira böyle bir yöntem hapishane veya ölüme giden en kısa yol olacaktır. Bu durum, bir organize suç Örgütünün nerede, ne zaman ve neden ortaya çıktığını bulmaya çalışan kriminal tarihçinin işini Özel ola­rak zorlaştırır. Çoğu sadece üyelerini ve faaliyetlerini gizli tutmakta kal­mayıp, aynı zamanda var oldukları gerçeğini bile saklamaya çalışmış gizli cemiyetler olarak işe koyulduklarından dolayı, iş Sicilya Mafyası ve diğer İtalyan suç ağlarını araştırmaya gelince zorluklar iyice katla­nır. Bu arka plan göz önüne alındığında, hem en fazla kabul edilen ve en mantıklı olan, hem de en kolay doğrulanabilen tarihsel gerçek şöy­ledir: En eski İtalyan organize suç gruplarının tanımlayıcı ve birleştiri­ci özelliklerinden birisi de, bazı gizli cemiyetlerle ilişkilendirilen ayin ve törenleri kullanmalarıdır. ‘Kan üzerine yemin etmek’ Akdeniz çapında yaygın olsa da, Gomorra, ‘Ndrangheta ve Sicilya Mafyası tarafından ya­pılan ayinlerin karmaşıklığı ve ortak unsurları, ortak bir kökene işaret etmektedir. Bazıları bu ayinlerin, 1820’Ier civarında merkezi Napoli’de bulunan Bourbon rejimine muhalif gruplar tarafından, Fransız ma­sonluğundan alınarak uyarlandığına inanıyor. Fakat bunun kesinlikle yanlış olduğu söylenebilir. Zira, Sicilya adasının Palermo kentini 1760’larda terk edip kendisini Comte di Cagliostro diye tanıtan mace­racı, okültist ve mason Guiseppe Balsamo’nun Avrupa’yı gezerken ya­nında getirdiği bir dizi ritüel ve tören bugün İtalyan suç örgütlerinin kul­landıklarına çok yakındır.

Cagliostro söz konusu ritüellerin Malta Şövalyeleri’nden geldiğini, onların da bunları Tapmak Şövalyeleri’nden aldığını savunuyordu -Tapınakçı ayinleri aynı zamanda Farmasonluğun yaratılışını da etkilemişti. Tapınak Şövalyeleri’nin Sicilya’daki ve İtalya’nın Akdeniz kıyılarındaki geniş varlığı göz önünde bulundurulduğunda, Mafya’nın bugün kul­landığı gizli yeminlerin ve törenlerin Fransa’da değil de, Sicilya veya biz­zat İtalya’da ortaya çıkmış olması daha muhtemel görünmektedir. Bu noktada, Sicilya Mafyası gibi organize suç gruplarının ilk başlarda ‘ta­rikat’ olarak anıldığını hatırlamak da önemlidir.

İtalyan organize suç gruplarının çıkış noktası olan ilk ‘tarikatlar’ bir­kaç yüzyıl önceye dayansa da, onlarla Camorra, ‘Ndrangheta ve Sicil­ya Mafyası arasındaki doğrudan bağlantı muhtemelen 1810’Iardan ön­ceye gitmemektedir. Bourbon rejiminin zalim yönetimine karşı müca­delede ve daha sonraları İtalya’nın birleşmesinde rol oynayan örgütlü haydutlar, feodalizmin bağlarından görece geç sıyrılan bir ülkede, köy­lülerle toprak ağaları arasındaki çelişmelerden kazanç sağlama arayı­şında olan grupların ortaya çıkmasına yardım etmişti. Bu haydutlar, yer­leşik gizli cemaatleri uygun birer kamuflaj olarak ve kendi üyelerini hi­zada tutmak için kullandı. İtalya’da ‘koruma haracı’nın, tekelin, yozlaşmış hükümet gücünün sömürülmesinin ve kanunsuzluk olgularının hızla yaygınlaşması 1860″tan sonraki yıllara dayanmaktadır. İtalyan organi­ze suç gruplan büyük ölçüde efsaneleşmiştir. ‘Ndrangheta kelimesinin gerçekte ‘kahramanlık’ ve ‘erdem’ anlamındaki Yunanca ‘andragathia’dan geldiği gerçeği ve Sicilya Mafyası üyelerinin ‘Onurlu Cemiyet’e ait ol­duklarını söylemesi, söz konusu mitolojinin çoğunun nereden geldiği­ne dair güçlü bir göstergedir.

Bazı Mafya üyeleri, ‘Mafya’ kelimesinin Arapçada ‘ayrıcalık tanın­mış’ veya ‘korunan’ anlamına gelen ‘muafın tahrif edilmiş hali oldu­ğunu ve Sicilyalıların, adalarını 9. ve 12. yüzyıllar arasında işgal eden Mağribîlere karşı direnişine gönderme yaptığını iddia eder. Diğerleri ke­limenin, kabaca “İtalya ‘Fransa’ya ölüm’ diye bağırıyor” şeklinde ter­cüme edilebilecek ‘Morte Alla Francia ltalia Anelia’ cümlesinin kısalt­ması olduğunu savunur. Gelgeldim, bütün bunlar kadar renkli olma­makla birlikte gerçek, muhtemelen, sözcüğün Palermo lehçesinde ‘kendine güvenen’ anlamındaki ‘mafioso’dan geldiği şeklindedir. Bu, ilk Sicilyalı gangsterlerin kesinlikle sahip oldukları bir özelliktir.

 

Mafya Kuralları ve Ayinleri

 

İtalya’daki suç şebekelerinin güçlerinin bir kısmı, onları çevreleyen gizemden kaynaklanır. Onlar İtalyan bilincinde sadece suçlular olarak algılanmazlar; aynı zamanda dünyanın geri kalanından farklı insanlar olarak kabul görürler.

Geleneksel ahlâkı ve yasaları reddetmiş organize suç gruplarının giz­li kurallarla yönetildiği genel kabul görmüş durumdadır. İtalyanlar Maf­ya, Camorra ve ‘Ndrangheta üyelerinin, suç dünyasının gerektirdiği giz­liliğin ve yeraltında yaşamanın getirdiği tecrit durumunun ötesinde, ken­dilerine yoğun bir gizemlilik atmosferi kazandıran ve kendi sözcükle­rine, sembolizmine ve kurallarına sahip olan farklı ve gizli bir kültürün içinde yaşadığını düşünür. İtalyanlar bunu bilir ve bu durum söz ko­nusu gruplara esrarlı bir paye vermektedir.

Pek çok İtalyan organize suç grubunun merkezindeki ritüeller ve tö­renler diğer insanlara garip görünebilir. Fakat masonluk hakkında bil­gi sahibi olanlara bütün bunlar tanıdık gelecektir. Hem masonluğun hem de Sicilya Mafyası, Camorra ve ‘Ndrangheta’nın üyeliğe kabul ayinle­rinde, müstakbel üye sembolik bir ölüm ve yeniden doğum yaşamak­tadır. Eski hayatlarım ‘Ölerek’ arkalarında bırakırlar ve örgütün bir par­çası olarak ‘yeniden doğarlar’. Ardından yeni ailelerinin kurallarına uya­caklarına dair yemin ederler. Yeni üyeler itaatsizliğin ölüm anlamına gel­diğini bilirler.

Mafya’ya kabul edilmek için, müstakbel üye bir cinayete katılmak zorundadır. Bunun ardından adayı gruba üye olarak kabul edileceği özel bir toplantı beklemektedir. Aday, toplantıya gittiğinde diğer üyeleri bir masanın etrafında oturur halde, bazı durumlardaysa bir mezarın veya bir azizin mabedinin etrafında ayakta dururken, bulacaktır. Bir dizi so­ruyu yanıtlamasının ardından da Mafya’ya kabul edilme süreci ya da Mafya içerisinde tekrar “yaratılış” ı başlayacaktır.

Ritüel bir azizin yanmakta olan resmini elinde tutarken tam gizli­lik ve itaat yemini etmeyi içerir. Bunun ardından, müstakbel üyenin patronu, yani ‘capo’su (kaptan), bir bıçak alıp onun elini keser. Yanan resim yeni üyenin eski hayatını, kan ise Mafya ailesinin üyesi olarak ye­niden doğuşunu simgelemektedir. Camorra ayinlerinde kan, müstak­bel üye yerden bir bozuk parayı almaya çalışırken diğer üyelerin onun elini bıçaklamasıyla akıtılmaktadır. Venedik’te şu anki Mala del Bentra’dan önce var olmuş organize suç gruplarındaysa, ölüm, bir kafatasının öpülmesiyle temsil edilirdi.

Söz konusu ritüeller muhtelif İtalyan bölgelerindeki farklı örgütler arasında çeşitlilik gösterdiği gibi, aynı örgütün farklı unsurları arasın­da da farklı şekillerde yapılabilir. Yerel farklılıklar, her suç ailesinin ken­di azizine sahip olduğu Sicilya’da açıkça görülebilir. Bu genellikle aile­nin kökenlerinin geldiği köyün veya kentin koruyucu azizine tekabül eder. Bu durum da, bazı Amerikan Mafya gruplarının neden Palermo’da tapınılan Azize Rosalia’yı veya Sicilya’daki Trecastagni’de hayatın mer­kezinde bulunan ‘Üç Azizler’ Alfio, Filadefo ve Cirino’yu önemsediği­ni açıklar.

Yeni bir üyenin ölüme davetiye çıkarmak İstemiyorsa hayatının son gününe kadar uyması beklenen kuralların tümü itaat, şeref ve omerta (suskunluk) ile ilgilidir. Üyeler, katıldıkları ‘suç aileleri’nin eski ailele­rinden, Tanrı’dan veya devletten önce geldiğini Öğrenir. Ailenin lideri­nin, yani capo’larının, emirlerine her zaman uymak zorundadırlar. İs­ter yeni bir suç girişimi, isterse eş seçimi olsun, her önemli mesele ve ka­rar konusunda izin istemek zorundadırlar! Ailenin hiçbir üyesine hiç­bir konuda yalan söylememeleri gerekir. Kendilerini hiçbir zaman bir başka Mafya üyesine Mafya üyesi olarak tanıtamazlar; bunun yerine onları ikisinin de tanıdığı bir üyenin tanıştırması gerekir. Bu durumda ge­nellikle ‘bizim arkadaşımız’ anlamına gelen ‘amico Nostra’ ifadesi kul­lanılır (Bu yüzden ‘Cosa Nostra’ kelimesi de genellikle ‘bizim mesele­miz’ anlamını taşır). Bir diğer üyeye veya üyelerin kadın akrabalarına hiçbir zaman saygısızlık etmemelidirler ve her şeyden önemlisi, ailenin dışındakilere aileye dair hiçbir şeyden söz etmemeleri gerekir.

Bu kurallar suç şebekelerinin pürüzsüz bir biçimde işlemesini gü­vence altına almakta öylesine başarılı olmuşlardır ki, İtalya’dan başka, Amerikan Mafyası’nın yürütülüş biçiminin temellerini oluşturdukları ABD’ye kadar yayılmışlardır. Ancak bazıları Amerikalıların ‘omerta’yı sağlama noktasında İtalyanlardan daha fazla sorun yaşadığını iddia et­mektedir.

 

 

Sicilya Mafyası

 

  1. yüzyılda, Sicilya’nın başkenti Palermo’daki Britanya Konsülü, ada­daki şartlardan şöyle söz ediyordu: “Gizli cemiyetler istediklerini ya­pabilecek kadar güçlü. Kendi kendilerine yetkiler veren Camorre ve Maffie (Sicilya dilinde), işçilerin gelirlerini paylaşıyor, toplum dışına itilmişlerle ilişkilerini sürdürüyor ve suçluları korumaları altına alıyorlar.” 1887’de, bir İtalyan hükümeti raporu şu sonuca varıyordu: “Sicilya’da refah için­deki tek sanayi şiddet.”

Peki, organize suçun vahşi sanayisi Sicilya’da hayata nasıl hâkim ola­bildi? Bu sorunun yanıtı için esas olarak iki temel nedenden yola çıkıl­maktadır. İlki, Sicilya’nın Yunanlarla başlayan ve asırlar boyu Vandal­lar, Bizanslılar, Araplar, Normanlar ve Bourbonlar tarafından devam et­tirilen sürekli istila ve işgalle dolu tarihidir. Bu tarih, direniş hareketle­riyle ittifak halindeki gizli cemiyetlerin ortaya çıkışından sorumlu tu­tulur. Söz konusu direniş hareketleri, Sicilya ve Amerika’daki Mafya ta­rafından bugün hâlâ kullanılmakta olan şu hiyerarşik yapıya sahiptir: Capofamiglia (ailenin ‘baba’sı), consigliere (danışman), sotto capo (ikinci adam/kaptan, Baha’nın bir altı), capodemica (en fazla 10 adam­dan sorumlu bir dizi vekilden biri).

Mafya’nın Sicilya’daki hâkimiyetini açıklamaya çalışan çoğu teori­nin başvurduğu ikinci unsursa, gabellotti’nin -şehirlerde yaşayan top­rak sahipleriyle köylüler arasında arabuluculuk yapan vergi toplayıcıları ve emlak yöneticilerinin- varlığıdır. Hem toprak sahiplerini hem de köylüleri tehdit edebilen Gabellotti’nin devasa gücü, onları kendi ör­gütlerinin yöneticileri haline getirdi. Gabellotti denilen bu kesim Sicil­ya’daki gizli cemiyet şebekelerini kontrol edebilir hale geldiğinde ve -ada­nın 1861’de İtalya’yla birleşmesinden sonra- siyasette rol sahibi olduğunda, kendi suç örgütleriyle birlikte adadaki hayatın her cephesine etki edebilecek güce sahip bir tür gölge hükümete dönüşmüştü.

İlk başlarda Mafya’nın eylemleri korumaktan haraç kesmeye, adam kaçırmaktan hayvan hırsızlığına kadar çeşitlilik gösteriyordu. Çiftçile­rin ürünlerini kime sattığını ve bu ürünlerin köylerde satıldığı pazar­ları kontrol ediyorlardı. Adaya giren mallar üzerin de tekel kurmuşlar­dı ve siyasi nüfuzlarını kullanarak polis yetkilileriyle yargıçlar da da­hil olmak üzere yapılan atamaları etkiliyorlardı. Anakaradan bu duru­mu bastırma yönünde girişilen her çabaysa, olsa olsa Sicilya milliyet­çiliğini güçlendirmeye yarıyordu. Faşist diktatör Mussolini 1922’de ‘De­mir Vali’ diye bilinen Cesar Mori’yi Sicilya valiliğine atamıştı. Fakat Mori’nin gerçekleştirdiği binlerce tutuklama ve işkencenin yaygın biçim­de kullanılması, Mafya’yı yok etmek bir yana, gücünü bile kıramamıştı.

Mafya, Sicilya kökenli Amerikalı çete lideri ‘Lucky’ (Şanslı) Luciano ile Amerikan ordusu arasında varılan bir anlaşmayla, Müttefikler’in 1943’te Sicilya’ya çıkarma yapmasına yardım etti. Bu durum 2. Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da Mafya’yı daha da güçlü bir konuma getir­di. Bunun dışında da Mafya’nın, savaş sonrasındaki 40 yılda ülkedeki hâkim siyasi güç olan Hıristiyan Demokrat Parti’nin önde gelen şahsi­yetleriyle ittifak kurmasına yol açtı. Hükümetin en üst basamakların­dan aldıkları destekle birlikte, Mafya Sicilya ve anakaradaki nüfuzunu artırdı. 1957’de, Luciano tarafından Sicilya ve Amerikan mafyaları ara­sında ayarlanan bir toplantı, Sicilyalıların küresel narkotik ticaretinde önde gelen bir güce dönüşmesinin önünü açtı.

Mafya’nın kârı ve etkisi 1957 sonrası dönemde gelişip serpilirken, adanın çeşitli yerlerindeki farklı klanlar arasındaki kan davaları ve güç mücadeleleri sürdü; hatta şiddetlendi. Palermolu La Barbera klanıyla Corleone kasabasından gelen ve Luciano Leggio liderliğindeki Corleonesi klanı arasındaki savaş 1963’te öylesine şiddetli bir hal aldı ki, hükümet duruma müdahale ederek 250’den fazla Mafya liderini tutuklamak du­rumunda kaldı. Önemli ihtilaflar bugün bile zaman zaman patlak ver­meye devam etse de, Corleonesi klanı zaman içinde Sicilya’daki zayıf Mafya klanları federasyonuna hâkim oldu.

1986 yılında Mafya ispiyoncusu Tomasso Buscetta omerta yemini­ni bozdu ve bu sayede 475 üst düzey Mafya üyesi hakkında dava açıl­dı. Bunu takip eden kitlesel davalar bile, Mafya’nın gücüne ciddi bir dar­be indiremedi. Sicilya Mafyası’nın bir dizi araba bombalaması aracılı­ğıyla devlete açık savaş ilan etmesinden Önce, siyasi sistem ve yargı Maf­ya’nın devasa nüfuzunu dağıtmak amacıyla ciddi bir çabaya girişme­mişti. Ancak bu noktaya gelindiğinde/ Mafya örgütlü suçun İtalya için­deki hâkim gücü olmaktan çıkmış ve yasadışı yetkisini tüm dünyaya yaymış bir suç imparatorluğuna dönüşmüştü.

 

Haraç

 

Haracın genel kabul gören hukuki tanımı şöyledir: “Bir başkasını haksız yere tehdit ederek veya o kişiye veya malına zarar vererek o kişiden para, istenilen tür­den bir davranış, mal veya hizmet elde etmek.” Aslında, bireylere veya işyerlerine suç çeteleri tarafından şantaj yapılması, korku yaratma becerisinden başka hiçbir şey gerektirmediği için en yaygın görülen örgütlü suçlardan birisidir. Basit şantaj çete­lerinden devasa suç imparatorlukları oluşmuştur. Sicilya Mafyası’nın ilk üyelerinin -19. yüzyılda ABD’ye göç eden ‘Ndrangetha ve Camorra’nın- esas faaliyeti ‘Kara El’ haraç çetesiydi. Ignazio Lupo (Kurt Lupo) gibi şantajcılar, belirli bir miktar ser­vet elde etmiş her İtalyan kökenli Amerikalıya, meşhur ‘siyah avuç içi’ imzası bu­lunan talep mektupları gönderirdi. Bu talepler, paranın gelmemesi durumunda ölüm veya sakatlama tehdidi içerirdi.

Haraç isteğine maruz kalan işyerleri şiddet, Vandalizm veya kundakçılıkla teh­dit edilir. Bu durum ironik bir biçimde ‘korunma çetesi’ diye bilinir; zira kurbanlar bu tür eylemlerden korunmak için para öderler. Polisin görevini yerine getirdiği kentlerde bile, sokak satıcılığı gibi meslekler bu suç karşısında hâlâ savunmasız durumda.  Fakat iş şantaja geldiğinde ‘boyut’ genelde önem taşımaz -Rus Mafya grupları, kendilerine binlerce sterlin ödenmemesi halinde eski Rus özel güçlerinin keskin nişancılarını, vinç sürücülerini vurmak için kullanacakları tehdidi savurarak, Londra’nın Wembley semtinde yeni bir ulusal futbol stadyumunun inşaatını durdurmuştu.

 

Gomorra-Napoli Mafyası

 

Mafya terimi İtalya’da organize suçla öylesine özdeşleşmiş du­rumdadır ki, diğer organize suç grupları genelde ‘bir şeylerin mafyası’ diye anılmanın küçük düşürücülüğüne maruz kalmak zorundadır.

‘Camorra’ kavga anlamına gelir. Bu grup İtalya’nın güneydeki en büyük şehri ve Campania bölgesinin başkenti olan Napoli’ de faaliyet gös­terir ve birçok olgu söz konusu yapılanmanın İtalya’nın en eski organi­ze suç örgütü olduğunu göstermektedir. Arap veya korsan kökenlere sa­hip olma ihtimaline karşın, pek çok kişi Camorra’nın köklerinin Orta­çağ’daki gizli İspanyol suç cemiyeti Garduna’ya dayandığına şiddetle ina­nır. Garduna kiralık katillik, hırsızlık ve adam kaçırmak konularında uz­manlaşmıştı. Üyelerinin, İspanyol işgali sırasında Napoli’ye taşınmış ve çok sayıda İspanyol suçluyu da buraya yerleştirmiş olması muhtemel­dir. Camorra’nın kökleri Garduna’ya dayansın ya da dayanmasın, 1820 yılından beri var olduğu kesindir. O yıl İtalya’daki Bourbon rejimine mu­halefet eden gruplara karşı Napoli’de düzenlenen baskınlar, Camorra’nın ayinlerine ve hiyerarşisine dair kanıtları ortaya çıkarmıştır.

Camorra her biri bir capofamiglia tarafından yönetilen 12 aileye sa­hip haliyle, Sicilya Mafyası’ndan daha planlı bir yapıya sahipti. Bu capofamiglia’lar anlaşmazlıkları çözmek ve ailenin işlerini denetlemek için bir ‘Baba’ seçmek amacıyla zaman zaman konseylerde bir araya gelir­di. Ailelerin kendileri de paranze diye bilinen, günlük meseleleri ele alan bir caporegime tarafından yönetilen bölümlere ayrılmıştı.

Grup kentin hapishanelerindeki hayatı kontrol ediyor, Napoli ve Cam­pania’nın geri kalanında şantaj, tefecilik ve kumar çetelerini yönetiyor, hatta bir de kiralık katil hizmeti veriyordu. Ayrıca, Napoli limanlarına mal çıkaran herkesin ve kentteki bütün meşru işyerlerinin ödemesi ge­reken bir ‘vergi’ de koymuşlardı. Toplanan bütün gelir capofamiglia’ya verilir, o da sonrasında yozlaşmış yetkililere ödeme yapar; hasta, ölü veya hapishanedeki camorristi’Ierin (grup üyelerinin) eşleri için aylık ayırır; bir kısmını kendisi alır ve kalan kârı da ailenin kalanı arasında paylaştırırdı. Camorra 1810’lardan sonra Napoli siyasetine iyiden iyiye karıştı ve üyeleri devlet memurluğunda, polislikte ve orduda kayda değer ko­numlara geldi. Fakat bu durum her zaman Camorra’yı ulusal hükümetin önlemlerinden korumaya yetmedi. Bir üyesi suskunluk yeminini boz­duğu için 1991 yılında 35 lideri cinayet suçlamasından hüküm giydi ve hapse atıldı. Örgütün nüfuzuna yönelik en ağır meydan okuma Mussolini’nin 1922’de İtalya’nın kontrolünü ele geçirmesinden sonra yaşandı. Mussolini rejimi alanda Camorra etkin bir biçimde zayıflatılırken, bu durum Sicilya Mafyası’nın ve Korsikalı organize suç Örgütlerinin Na­poli’ye taşınmasının önünü açtı.

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra, Camorra tekrar tırmanışa geçti. Siga­ra kaçakçılığını yeni bir gelir kapısına çeviren Örgüt, bu işten elde etti­ği kârı siyasi iltimas edinmek ve rakiplerinin yerine geçmek için kullandı. Kısa süre içinde eroin ticaretine girdi ve Napoli ile Campania’daki çoğu inşaat faaliyeti üzerinde kontrol sağladı. Karşılıklı kâr sağlanacak olsa Sicilya Mafyası’yla bile anlaşmalar yapabileceğine yönelik bir isteklilik sergiledi, ancak Korsikalı çeteleri kendi alanı saydığı bölgeden saldır­gan bir biçimde attı.

1970’de Raffaele Cutolo liderliğindeki bazı camorristi’ler, Napoli’deki Sicilya etkisine karşı koymak için bir Camorra fraksiyonu oluşturdu. Cu­tolo’nun grubu 1970’lerde muazzam bir güce sahip oldu, fakat bu du­rum diğer Camorra çeteleriyle giderek sertleşen kanlı çekişmelere yol açtı. 1979-1983 arasında, Camorra içindeki savaşın 500 camorristi’nin ölü­müne sebep olduğu tahmin ediliyor. Camorra’nın Napoli’de faaliyet gös­teren Korsikalılara ve Sicilyalılara muhalefeti kentte hâlâ her yıl sui­kastların meydana gelmesine yol açmaktadır.

Camorra, 1980’deki Irpinia depreminden sonra Napoli’yi yeniden inşa etme amacıyla ayrılmış milyonlarca dolarlık hükümet fonunu ça­lıp, Avrupa çapında yasal işlere yatırım yapmak için kullandı. Fakat yine de narkotik trafiği, fuhuş ve haraç gibi yasadışı faaliyetler grubun ana gelir kaynağını oluşturmaya devam etmektedir. Erminia Giuliano gibi kadın paranze liderlerinin Camorra içinde ortaya çıkışının, örgütün de­ğişen sosyal şartlara ve tavırlara diğer İtalyan suç örgütlerinden daha iyi uyum sağladığını gösterdiğini söylemek mümkündür. Uyum sağ­lamak kesinlikle Camorra’nın karakteristik bir özelliğidir. İtalyan askeri polisinin tuğgenerali Carlo Alfiero’nun da dediği gibi, “Nerede kâr var­sa, Camorra her zaman oradadır.”

 

 

‘Ndrangheta-Calabria Mafyası

 

Sicilya Mafyası’yla İtalya’nın güney bölgesi Calabria’dan gelen ‘Ndrangheta arasındaki benzerlikler hem çok çeşitli hem de çarpıcıdır. Sicilya’yı, İtalya’nın ‘ayak başparmağı’ Calabria’dan sadece birkaç mi­lin -Messina Boğazı’nın- ayırdığı göz önüne alındığında, bu benzerlikler aynı zamanda pek şaşırtıcı da değildir.

Coğrafi yakınlık, bu iki farklı güney İtalya organize suç kolu arasında ortak bir kök bulunduğu duygusunu yaratmaktadır. Aralarındaki en be­lirgin benzerlik hem ‘Ndrangheta’nın hem de Sicilya Mafyası’nın ‘Onurlandırılmış Cemiyet ismini kullanmalarıdır. Geçmişte birbirleri­ni etkileme dereceleri ne olursa olsun, Calabria ve Sicilya’nın son 200 yıldır yaşadığı benzer sosyal, ekonomik ve siyasi şartların iki grubun da benzer çizgiler etrafında şekillenmesine yardımcı olduğu açıktır.

Calabria bugün hâlâ İtalya’nın en yoksul, az gelişmiş ve suçla bo­ğuşan bölgelerinden biridir. Bu durum ‘Ndrangheta’nın, tıpkı Sicilya Maf­yası gibi, haydutluk, yoksulluk ve feodalizm sonrası şartların içinden nasıl doğduğunu anlamayı kolaylaştırıyor. ‘Ndrangheta da Sicilya Maf­yası gibi olumlu bir mitoloji yaratmaktan, dağlan mesken tutmuş bu suç­luları direniş savaşçıları olarak resmetmekten haz duymaktadır – ‘kah­ramanlık’ ve ‘erdem’ anlamındaki Yunanca bir kelimeden türetilmiş ‘Ndrangheta da bu bağlamda ele alınmalıdır.

‘Ndrangheta’nın yapısının ve ayinlerinin Sicilya Mafyası’nınkilere benzemesine rağmen, aralarında farklılıklar da mevcuttur. 19. yüzyıl­da, ‘Ndrangheta aileleri veya ‘ndria, birbirlerine kan bağıyla bağlıydı; bütün üyeler, üye sayısı 30’u nadiren geçen bir ‘geniş klan’dan gelirdi. ‘Ndria’nın başkanına capobastone (baş dayanak) denirdi ve capobastone farklı klanlar arasındaki tartışmaları çözmeye çalışmak ve faaliyetleri eşgüdümlü hale getirmek için düzenli konseyler toplardı.

‘Ndrangheta şanslıydı ve Mussolini’nin organize suç örgütlerinin faa­liyetlerine karşı kısıtlamalarından ve yerel hükümetin müdahalelerin­den kurtulmayı başardı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından, ‘Ndrangheta faa­liyetlerinin kapsamını hızla genişletti. Eski esas kazancını oluşturan haraç toplama ve adam kaçırma faaliyetleri merkezi rollerini korurken, hay­dutluğun yerini tütün kaçakçılığı ve narkotik trafiğine yönelik çabalar aldı. Bunun dışında ‘Ndrangheta faaliyetlerini şehirlere doğru genişletti ve Hıristiyan Demokrat Parti’nin kilit üyeleriyle ittifaklar kurmaya baş­ladı. ‘Ndrangheta, bu ittifakın yardımıyla hükümet projelerinden mil­yonlarca dolar çaldı ve bölgedeki inşaat işlerinin çoğunu kontrol ede­bildi, İtalya’daki ekolojik suçlara da öncülük eden ‘Ndrangheta, Avrupa’daki en kötü yasadışı toksik ve radyoaktif atıkların bazılarından da sorumludur.

Sicilyalı ve Napolili benzerleri gibi pek çok Calabrialı suçlu, 1890-1920 yılları arasında Amerika, Kanada ve diğer ülkelere göç etti. Calabrialı ‘Ndrangheta küresel eroin ve kokain ticaretiyle daha çok ilgilenmeye başladıkça, kendilerini kuzey Amerika, Güney Amerika ve Avustralya’da kurulmuş ‘Ndrangheta gruplarına bağlayan şebekeler geliştiler. ‘Ndrang­heta ayrıca Belçika, Hollanda, Avusturya, Almanya ve ispanya da da­hil olmak üzere bir dizi Avrupa ülkesine yayıldı. 1950’lerle 1970’lerin baş­lan arasında, uyuşturucu ticareti ve diğer faaliyetlerinde genellikle Si­cilya Mafyası’yla yalan işbirliği yaptı. Fakat ‘Ndrangheta’nın gücü art­tıkça ve uluslararası bağlantıları geliştikçe, söz konusu işbirliği yıllar için­de azaldı. Narkotik konusunda önde gelen bir aktör konumunun yanı sıra ‘Ndrangheta şu an en büyük küresel silah satıcısı kurumlardan da biridir.

Polis, 2005 yılında önde gelen capobastone’lerden Gregorio Belloco’yu tutuklamak gibi, bazı kayda değer başarılar elde etmiş olsa da, ‘Ndrangheta içindeki güçlü aile bağları, çok az üyenin suskunluk ye­minini bozmaya istekli olması anlamına gelmektedir. Diğer İtalyan or­ganize suç gruplan İtalyan devletine açıkça saldırırken ‘Ndrangheta’nın aynı şeyi yapmaması, polisin organize faaliyetlerinden 1990’lara dek kaçınabilmesini sağlamıştır. Bu tarihte artık ‘Ndrangheta parasını emlak, perakende zincirleri ve gıda üretimi şirketleri satın alarak aklamış; so­mut ve yasal bir gelir elde ederek gücünü artırmıştı.

İtalya’nın önde gelen organize suçla mücadele gücü -Direzione Investigativa Antimafia- şu an ülkede 6 binden fazla üyeye sahip yakla­şık 200 ‘ndria bulunduğuna inanıyor. Direzione Investigativa Antima­fia bunların yıllık cirolarının 23 milyar dolardan fazla olduğunu zan­netmekte ve ‘Ndrangheta’nın şu an dünyadaki en kuvvetli suç örgüt­lerinden biri olduğunu kabul etmektedir.

 

Çevre Suçları

 

  1. yüzyılda organize suç örgütleri açısından en hızlı gelişen kâr alanlarından birisi de çevre suçlarıdır. Halkın ekolojiye ilgisi arttıkça, vahşi yaşamı, doğal yaşam alanlarım ve insan sağlığını korumaya yönelik kurallar da gelişmiştir. Fakat önde gelen organize suç örgütleri, çevre koruma yasalarının etrafından dolanabilmek için karmaşık planlar ya­parak ve göze batmadan faaliyet göstermelerini sağlayacak, yolsuzluk ağlarını kullana­rak, söz konusu kuralları istismar etmiştir. Örneğin İtalya’da, Camorra grupları toprak satın alıp kuşları çekebilmek için buralarda bir dizi yapay gölet ve göl oluşturdular; böy­lece, soyu tükenmekte olduğu için koruma altına alman türleri avlamak isteyenlere fır­satlar sunuyorlardı. Bu entrika, yerel yetkililere rüşvet vermeleri sayesinde, yıllarca hiç­bir sorun çıkmadan devam etti.

Rus Organizatsiya Örgütüyse Bering Denizi’ndeki bazı balık türlerinin varlığını teh­dit etmektedir. Yasadışı balık avlamaları ve AB’ye 1 milyar dolar değerinde yasadışı ba­lık ithal etmeleri, zaman içinde bazı türlerin yok olmasına ve kurallara uyan balıkçıların gelir kapılarının kapanmasına yol açabilir. Cosa Nostra ve Triad grupları da, yasaklan­mış kloroflorokarbonların ve çevreye zarar veren diğer maddelerin önde gelen tüccarla­rı olarak nam salmıştır. En endişe verici olan yönelimse muhtemelen, toksik kimyasalların ve diğer atıkların organize suç grupları tarafından gelişmekte olan ülkelere yasadışı bir biçimde boşaltılmasıdır. Ölümcül arıklan kendi ülkelerinden alıp Afrika, Brezilya ve Filipinler’e boşaltan gruplar arasında Yakuza ve Sicilya Mafyası bulunmaktadır. Bazı du­rumlardaysa söz konusu arıklan ‘ihraç etmek’le bile uğraşmayıp, kendi ülkelerinin su ka­nallarına veya terk edilmiş madenlerine bırakmaktadırlar.

 

Mala Del Brenta-Venedik Mafyası

 

Modern İtalya’daki en güçlü organize suç örgütlerinden biri olma­sına rağmen, Mala del Brenta hakkında yayımlanmış neredeyse hiçbir metin yoktur. Hatta, örgütün ünlü lideri Felice ‘Melek Yüzlü’ Maniero’nun 1993’te yakalanmasının grubun sonu anlamına geldiği varsayımından hareketle, bazı yazarlar Mala del Brenta’nın geçmişte kaldığından söz etmektedir.

Fakat bu tür bir ciddiye almama samimiyetten uzak görülmelidir. Bazen ‘Mafia del Brenta’ diye de anılan Mala del Brenta’nın kökenleri, doğası ve şu anda işlemekte olduğu suçlar, Napoli, Güney İtalya ve Si­cilya sınırlarından uzakta bulunan İtalyan yeraltı dünyasına yönelik bü­yüleyici bir kavrayış imkânı sunmaktadır. İtalya’nın kuzeydoğu bölgesi Veneto ve onun başkenti Venedik’te faaliyet gösteren örgütün, sanat ese­ri hırsızlığından silah kaçakçılığına kadar her alanda yasadışı çıkarları bulunuyor. Direzione Investigativa Antimafia sadece birkaç yüz üyey­le görece küçük boyutuna rağmen, yılda yaklaşık birkaç milyar avro ka­zanan örgütün İtalya’da faaliyet gösteren bütün organize suç örgütle­ri arasında en yüksek gelire sahip beşinci yapılanma olduğunu tahmin ediyor.

Mala del Brenta adını, pek çok varlıklı Venediklinin 16. yüzyıldan itibaren yaşamaya başladığı, anakarada bulunan Brenta Riveriası’nın sa­kin sularından almaktadır. Grubu 1980’lertn başında Felice Maniero kur­muştu. Aklındaki fikir, Venedik ve Veneto’daki suç çetelerini daha bir­leşik bir yapı altında toplamaktı. Maniero, Camorra’nın hiyerarşik ya­pısı sayesinde tadını çıkardığı basandan ve Venedik folklorundaki ‘Hır­sızlar Birliği’yle ilgili rivayetlerden esinlenmişti.

Hırsızlar Birliği’ne dair tarihsel ayrıntılar fazla güvenilir değildir, fa­kat birlik doğası ve faaliyetleri açısından Ortaçağ’da İspanya’da bulu­nan Garduna’ya benziyor olabilir. Birlik, Venediklilerin Avrupa ticare­ti üzerinde 15. yüzyılda kurduğu hâkimiyet zirve noktasındayken faa­liyet gösteren bir hapishane çetesinden türemiş gibi görünüyor. Hırsızlar Birliği efsanesi ölmüş hırsızlar için dua eden Aziz Methodius ve Aziz Nicholas gibi kutsal kişilikler hakkındaki Venedikli Katolik inanışlarla iç içe geçmiştir.

Maniero’nun Mala del Brenta’ya kabul ettiği bazı Venedikli suç ör­gütleri, Hırsızlar Birliği’yle bağlantılı üyelik ritüellerine sahip oldukla­rını savunuyordu. Yeni üye kabul törenlerinde Camorra ve Mafya yeminleriyle törenlerinin yanı sıra bu ritüellerin de unsurları uyarlanıp be­nimsendi. Yaklaşık 40 kişilik bir çekirdek üye grubuyla yola çıkan ör­güt hızla büyüdü ve gücü arttı. Örgütün vizyonu basit fakat etkiliydi. Eskiden rakip olan çeşitli çe­telerin işbirliği yapıp birlikte hareket etmesi sayesinde, kentin kumar­haneleri ve gondollarına yönelik eski usul dolandırıcılıktan daha fazla kâr sağlanabilecekti. Silah kaçakçılığı gibi yeni suç mecralarına yatırı­lacak olan bu kâr, aynı zamanda önceden epey sınırlı olan uyuşturucu trafiğini genişletmek ve kilit siyasetçilere, polise ve yargıçlara rüşvet ver­mek için de kullanıldı. Üyelik sadece Veneto bölgesinden gelenlere de­ğil, dolandırıcılık, sahte belgecilik veya para aklama gibi konularda uz­manlık sahibi olan herkese açıkta. Mala del Brenta ayrıca örgütün ko­rumasından yararlanmak isteyen uzman hırsızlara da çekici görünü­yordu; sanat eseri ve aziz rölyefleri gibi dinsel parçalan çalmak kısa süre içinde örgütün kilit önemdeki suçlarından biri haline geldi.

1990ların başına gelindiğinde, Mala del Brenta 400’ den fazla asil üye­ye sahipti ve bir kâr paylaşımı anlaşması yapmadan kendi bölgesinde faaliyet göstermeye kalkışan herkesi şiddet kullanarak ve kan dökerek sürüyordu. Mala del Brenta ayrıca nefesini ensesinde hissettiği kanun adamlarım öldürmekten korkmadığını da göstermişti.

Ne Felice Maniero’nun hapsedilmesi, ne de Ocak 2006’da 33 çete üye­sine düzenlenen baskınlar Mala del Brenta’nın etkisinin altını oyama­dı; örgütün Venedik kumarhanelerindeki ve meşru işlerdeki gücü yer­li yerinde durmaktadır. Mala del Brenta, sanat eseri hırsızlığı ve Venedik’in 18. yüzyıldan kalma opera binası La Fenice’in 1996’da kundak­lanması gibi kamuoyunca iyi bilinen suçları işlemeyi sürdürüyor, Bü­yüyen uluslararası bağlantıları ve uyuşturucu kaçakçılığıyla silah ka­çakçılığından akan kâr sayesinde, Mala del Brenta 21. yüzyılda daha faz­la tanınacaktır

 

 

 

 

 

 

Sacra Corona Unita-Puglia Mafyası

 

İtalya’nın askeri polisinde -Arma dei Carabnieri- organize suçlara dair ayrıntılı bir bakış açısına sahip üst düzey yetkililerin sayısı az de­ğildir. Ülkenin güney ‘topuğunda’ bulunan Puglia bölgesinde çalışan bir Capitone bana şöyle demişti: “Tabii ki Puglia’da da suç işleniyordu ancak durum, Camorra piçleri gelene dek, İtalya’nın diğer bölgelerin­den çok farklıydı. Şimdi Sacra Corona Unita gibi bir suç ordusuyla sa­vaşmamız gerekiyor ve bu onların yüzünden.”

‘Camorra piçlerine ve Sacra Corona Unita’ya (SCU) karşı garezine rağmen bu yetkili haklı olabilir. Dünyanın bütün diğer yerleri gibi Puglia’da da eskiden bir miktar organize suç işleniyor olsa bile, sorunun şu anki boyutu ve şekli Napoli ve Campania bölgesindeki Camorra gruplarıyla bağlantılı olaylardan kaynaklanıyor.

Raffaelle Cutolo 1970 yılında, Nuovo Camorra Organizzata (Yeni Or­ganize edilmiş Camorra) diye bilinen yeni bir Camorra fraksiyonu kur­muştu. Bu fraksiyon, diğer Camorra gruplan ve Sicilya Mafyası’yla ya­şadığı ihtilaflara rağmen hızla güçlü bir ‘suç birliği’ haline geldi. Yetki­lilerin 1979 yılında Nuovo Camorra Organizzata’nın kaçakçılık filosu­na el koymasından sonra, Cutolo bazı adamlarım Puglia’ya gönderdi. Aklında, Nuovo Camorra Organizzata için kaçakçılık yapacak yeni bir suç grubunu -Nuovo Camorra Pugliese’yi- kurmak vardı.

Fakat 1983’e gelindiğinde, Cutolo’nun yolladığı adamların çoğu Puglia’nın Bugli ya da Lecce hapishanelerine düşmüştü. Bu kişiler içerideyken, Cutolo’nun yardımcılarından Giuseppe Rogoli hem Camorra üyele­rinden, hem de Puglia’daki yerel suçlulardan oluşan bir hapishane çe­tesi kurmayı başardı. Üyeleri hapisten çıktığında, söz konusu çete Ro­goli’nin liderliğinde Sacra Corona Unİta’nın başlangıç noktasını oluş­turdu. Rogoli, o sıralarda Puglia’da ayrı ayrı faaliyet gösteren organi­ze suç gruplarına birleşik bir liderlik sunmak için Camorra’nın örgüt­sel yapısını kullanmaya karar verdi. Bu gruplar o sıralarda kısmen kü­çüktü; bazıları küçük ölçekli kaçakçılık ve haraç kesmekte uzmanlaşmış aileler kadar bile büyük değildi.

Rogoli yeni grubuna dinsel sembollerden bir kılıf geçirdi. Rogoli di­ğer İtalyan organize suç Örgütünün geleneksel üyelik törenlerinden vaz­geçmişti. SCU üyeleri aileye kabul edilirken ‘vaftiz’ ediliyordu. Bizzat SCU ismi bile mistik çağrışımlara sahiptir. Sacra Corona Unita, ‘Birle­şik Kutsal Taç’ anlamına geliyor. ‘Kutsal’ yeni üyenin vaftiz olmasına İşaret etmekte, ‘Taç’ bir tespihi ve yan yana çalışan bireyleri temsil için kullanılmakta, ‘Birleşik’ de iki tahta parçasından yapılmış bir haçla tes­pihi birbirine bağlayan zinciri ifade etmektedir.

Bu tür ruhani betimlemelere rağmen, SCU esas olarak para kazan­maya inanıyordu. Bunu gerçekleştirmek için Puglia’daki bütün kaçak­çılık operasyonları kontrol altına alındı. Bu durum ilk başta örgütün kâr­lı kaçak tütün işinin kontrolü dışında bir şeye sahip olmadığı anlamı­na geliyordu. Oysa 1989’da Yugoslavya’da iç savaşın patlak vermesiy­le birlikte, uyuşturucu ticaretinin geleneksel karayolu rotalarının birçoğu kapandı. Böylece Puglia Avrupa uyuşturucu trafiğinde merkezi bir role sahip olmuştu. SCU, Camorra’yı, Sicilya Mafyası’nı ve ‘Ndrangheta’yı kendi bölgesinden uzak tutmak için büyük bir mücadele verdi. Zaman içinde diğer grupların çoğu SCU’nun otoritesini tamdı ve onun bölge­sinden kaçak mal geçirmek için para vermeyi kabul etti. Tütün ve uyuş­turucu trafiği üzerindeki kontrolden gelen muazzam kâr, Balkanlar’da yasadışı silaha yönelik devasa taleple birlikte katmerlendi.

Doğu Blok’unun çöküşüyle birlikte gündeme gelen insan kaçakçı-lığındaki patlama SCU için büyük bir şanstı. Yeni ortaya çıkmakta olan Arnavutluk mafyasıyla ittifaklar kuran SCU kısa süre içinde Avrupa’ya İtalya üzerinden yasadışı göçmen getirme faaliyetlerinin esas hâkimi oldu. Örgüt bunun dışında fuhuş için Arnavutluk’tan, Rusya’dan ve Doğu Av­rupa’dan gelen kadınları pazarlamaktadır. Arnavutlarla işbirliği saye­sinde SCU şu an İtalya, Avusturya ve Almanya’da dev bir suç impara­torluğuna sahip durumdadır.

Direziona Investigativa Antimafia şu an, gevşek bir konfederasyo­nun çatısı altında büyük ölçüde özerk olan, ancak Cupola’ya (en tepe­deki mafya babalarından oluşan genel liderlik organına) itaat eden 47 SCU klanının bulunduğuna inanıyor. Fabio Franco gibi önemli Cupola üyelerinin son yıllarda yakalanmasına rağmen, Rugolo’nun ilk komuta zinciri piramidi polis saldırılarına karşı şaşırtıcı derecede dirençli ol­duğunu kanıtladı. Bu piramit, trequârtini (dörtte üç) tarafından des­teklenen bir erimine (patron), santisi (azizler), sgarristi (infaz edenler) ve cammoristi’den (askerler) oluşuyor. 2 bin aktif üyesi ve yılda 6 mil­yar avrodan fazla hâsılatının yanı sıra Rus, Asyalı ve Kolombiyalı or­ganize suç örgütleriyle olan bağlantıları düşünüldüğünde, Sacra Corona Unita İtalya ve dünya için büyüyen bir tehdittir.

 

Kilit Suçlar

 

Kilit suçlar nasıl tanımlanır? Bunlar basitçe en fazla kâr getiren suç­lar mıdır yoksa belirli yasadışı faaliyetlerin bu isim altında tasnif edil­mesini sağlayacak ölçütler mevcut mudur ? Birçok suç bilimci ‘kilit suçların bir organize suç Örgütünü halkın ve emniyet yetkililerinin bilincin­de tanımlayan suçlar olduğuna inanır. Suç bilimciler, bütün bir ulusun fotoğraflarından tanıdığı kaçırılmış bir gencin öldürülmesinin, ‘koruma çetesi’ne sahip olan bir suç örgütünün 50 yıldan uzun süre boyunca na­sıl algılanacağını belirleyeceğini iddia ederler. Eğer halkın işlenen suça yönelik endişesi polisin bir organize suç örgütüne gösterdiği tepkiyi et-kilerse, tek bir suç olayların gidişatını milyonlarca yasadışı dolar kaza­nılmasından çok daha güçlü bir şekilde belirleyebilir.

Bu varsayımlar dikkate alındığında, İtalya’nın organize suçlar tari­hinde nelerin kilit suçlar olduğu meydana çıkacaktır. Söz konusu suç­lar 23 Mayıs ve 19 Temmuz 1992 tarihinde Sicilya’da işlenmişti. Bu olay­ların İtalya’daki tüm organize suç örgütleri için sonuçlan muazzam bo­yutlardaydı ve 10 yıldan uzun bir süre sonra da hâlâ devam etmekte­dir. Mafya hakkındaki faaliyetleriyle tanınan sava Giovanni Falcone’nin Mayıs ayında arabasına yerleştirilen bombayla öldürülmesi; ardından da Temmuz ayında dostu ve halefi Paolo Borsellino’nun bir başka bom­balı araba saldırısıyla katledilmesi İtalya’yı temellerinden sarsmıştı. Her ikisi de 10 yıldan uzun süredir Mafya’ya karşı savaşın liderliğini yap­maktaydı. Yozlaşmış bir siyaset ve yargı sistemine karşı koyan ikili 1980’lerin ortasındaki meşhur kitlesel yargılamalarda yüzlerce Mafiosi’nin (maf­ya üyesi) hüküm giymesini sağlamıştı. Yeni Adalet Bakanı Claudio Martelli’nin de desteğiyle, İki mücadeleci savcı Sicilya Mafyası’na karşı yeni bir seferberliğe hazırlanmaktaydı. Güçlü Corleonesi klanının başındaki (Çirkin Toto Riina olarak da bilinen) Salvatore Riina’nın savcıların ölüm emrini vermesinin bir nedeni de bu seferberlikti.

Riina ayrıca kitlesel yargılamaların Öcünü de almak istiyordu, Rii­na, herhangi bir hükümet baskısı karşısında ayrıcalık elde etmenin en iyi yolunun Mafya’nın gücünü ortaya koymaktan geçtiğini düşünür ve bu fikrini şöyle ifade ederdi: “Barışı en iyi şekilde biçimlendirebilmek için savaş yapmalıyız.” Fakat Riina çok yanlış bir durum değerlendir­mesi yapmıştı. Zira, Falcone ve Borsellino cinayetleri karşısında halk öf­keden köpürdü ve Mafya karşıtı yeni yasalar yürürlüğe girdi. Sicilya’ya 7 binden fazla asker yollandı ve 20 yıldan uzun süredir kaçak olan Riiana Ocak 1993’te tutuklandı.

Mafya, Riiana’nın yakalanmasına ve kendi gücüne yönelik saldırı­ya karşı bir dizi terörist bombalama eylemi gerçekleştirerek misilleme yaptı. Muhbir Maurizio Avola’nın sonradan ifşa edeceği gibi, “Mafya, devleti, yeni kanunları yürürlükten kaldırmaya mecbur kılabileceğine inanıyordu.” Oysa 27 Mayıs 1993’te Floransa’daki Uffizi Galerisi’nin ve Roma’daki iki kilisenin bombalanması, halkın ve hükümetin Mafya teh­likesinin ilk ve son kez önünü alma kararlılığını güçlendirdi. 10 yıl son­rasında, bu olayların sonucu olarak çıkarılan yasalar ve oluşan yeni du­rum sadece Sicilya Mafyası’nı değil, Camorra, ‘Ndrangheta, Mala del Brenta ve Sacra Cororia Unita’yı da etkiledi.

Kilit suç, İtalya’daki organize suçun doğasını en iyi yansıtan suç ka­bul edilecekse, bir başka trajediden bahsetmek gerekecektir. 1980 yılında yıkıcı bir deprem İtalya’nın Campania bölgesini vurduğunda, bazı or­ganize suç grupları yardım faaliyetleri için kullanılacak hükümet fon­larından ve uluslararası fonlardan başka yapılan bağışlardan da para çalmıştı. Aynı gruplar sonrasındaysa, hasar görmüş yerleri yeniden inşa etmek için yapılan kontratlardan kâr elde ettiler. Ve aynı suç, 2002 yı­lında bir başka deprem San Giulıano’yu vurduğunda işleyeceklerdi. Kor­kunç bir doğal afetin acısını çeken vatandaşlarından para çalmanın hiç­bir onurlu tarafı olamaz.

Para kazanmaya yönelik kilit suçlara baktığımızda, İtalyan organize suçlarının 21. yüzyıldaki başlıca kazancının uyuşturucu, insan ve tütün kaçakçılığının yanı sıra yolsuzluk ve haraç kesmekten geldiğini not etmek ilginçtir. Kara para aklama, silah satıcılığı ve mali dolandırıcılık dışında, 100, hatta 50 yıl öncesinin bir Marya üyesi bugünün Mafyası’nın kilit suçlarını herhalde pek anlayamazdı.

 

Kilit Aktörler

 

Suç bilimciler İtalyan organize suçlarının son 100 yıldaki kilit suç­ları üzerinde hâlâ tartışıyor olabilir; fakat söz konusu eylemlerin ve biz­zat İtalyan organize suçlarının arkasındaki kilit aktörlerin kimliği ko­nusunda hemen herkes hemfikirdir.

İtalyan askeri polisi, Direzione Investigativa AntiMafia ve İtalya’nın önde gelen suç şebekeleri üzerinde uzmanlaşmış kişilerle bu kitap için araştırma yaparken konuştuğumda, İtalyan tarihinin son 50 yılında or­ganize suçu şekillendirenler olarak aynı isimlere tekrar tekrar değinildi. Bu isimlerden İtalyan organize suçunu en uzun süre boyunca etkilemiş olanı muhtemelen ‘The Scarlet Fimpernei’ (Kırmızı Farekulağı) lakaplı Luciano Leggio’ydu. 1943 yılında önemsiz bir hırsız olan Leggio, Sicil­ya’nın Corleone kasabasındaki Coleonesi Mafyası Klanı’nın o dönem­ki lideri ve yerel bir hastanenin yöneticisi olan Dr. Michael Navarra ta­rafından bu gruba üye yapılmıştı. Leggio kısa süre içinde Corleonesi Klanı’nın en korkunç infazcısı ve en iyi kiralık katili olarak ün yaptı.

Navarra’nın aksine, genç Leggio’nun eski Mafya değerlerinin pek çoğuna ayıracak zamanı yoktu -Leggio, başka bir üyenin çiftliğini onu Öldürerek çalmakta bir sorun görmüyordu ve emirlere uymayı da red­dediyordu. Navarra 1958’de giderek hainleşen Leggio’yu öldürmeleri için 15 adamım görevlendirdi. Leggio keskin nişancılığı sayesinde bir sıyrıktan fazla yara almadan kaçmayı başarırken, onu öldürmeye ge­lenlerden bazıları için aynısını söylemek mümkün değildi. Navarro bu olaydan birkaç hafta sonra, Leggio’nun en güvendiği iki işbirlikçisi ‘Çir­kin Toto’ Riina ve Bernardo Provenzano tarafından vurularak öldürüldü. Leggio bundan sonra Navarra’ya sadık 29 adamı daha ortadan kaldırarak Corleonesi Mafyası’nın kontrolünü ele geçirdi.

Leggio’nun liderliğinde, La Barbera gibi diğer Sicilya Mafyası klanlarına karşı kanlı savaşları kazanan Corleonesi Klanı Mafya içinde en korkulan grup haline geldi. Leggio, cesetler üst üste yığılırken ve gücü artarken, Corleonesilerin eroin trafiği gibi en kârlı suç girişimlerine hâ­kim olmasını da sağladı. Leggio nihayet yakalanıp, 1974’te kaçtığı ha­pishaneye tekrardan konulduğunda, güvendiği adamları Riina ve Provenzano sayesinde Corleonesi’yi hâlâ kontrol edebiliyor, klanı daha fazla nüfuz, servet ve korkutma gücüne ulaştırabiliyordu.

Leggio’nun saldırgan hareketleri sadece kendi Maninin servetini de­ğil, İtalya’da Mafya’nın gidişatını da on yıllar boyu şekillendirdi. Ken­disi, Riina’nın nihayet yakalanmasından bir gün sonra, 1993’te öldü. Bu olayların ardından en güçlü Mafya grubunun basma geçen Bernardo Pro­venzano ise ‘Kırmızı Farekulağı’ Leggio’dan bile tutuklanması zor bir adam olduğunu kanıtladı. Provenzano 1950’lerden bu yana yakalana­bilmiş değil ve bilinen tek fotoğrafı da onyıllar önce çekilmiş.

Mafya üzerinde Leggio’nunkiyle karşılaştırılabilecek kadar etki ya­rattığı iddia edebilecek bir başka adamsa Toımmaso Buscetta’dır. La Barbera’nın eski kiralık katili, omerta yeminini bozup ‘tövbekâr’ olan ilk üst düzey Mafya üyesi olmuştu. Buscetta, savcılara 1980’lerin ortasın­daki kitlesel yargılamalarda 464 Corleonesi, Greco ve Bonato Mafyası üyesini tutuklayıp yargılamaları için gereken kanıtlan verdi. Buscetta’nın adımı sadece ispiyoncu ‘tövbekârların’ ortaya çıkmasına yol açmakla kal­mamış; Mafya’nın varlığını yıllardır inkâr eden İtalyan hükümetini de bu tutumunu terk etmek zorunda bırakmışta.

Buscetta Mafya’nın iç işleyişini ifşa eden adamdı; bazı uzmanlara göre Mafya’nın hâlâ onurlu bir tarafının var olduğu fikrini öldüren ise Giovanni Brusca oldu. Brusca, savalar Falcone ve Borsellino’yu öldüren bom­balardan sorumlu Corleonesi ekibi ‘Ateş Grubu’nun lideriydi. Aynı za­manda, Floransa’daki Uffizi Galerisi ve Roma’da iki kiliseye düzenle­nen Mafya bombalamalarının da arkasındaydı. Mafya içindeki arkadaşları ona, kaçırılan 11 yaşındaki bir kurbanı öldürmesinden dolayı ‘u Verru’ (Domuz) derlerdi. 1996’da yakalandığında, Brusca böylesine üst düzey bir Mafya şahsiyeti için düşünülemez olanı yaptı ve tövbe etti; polise ha­lefinin kim olduğunu ve nerede bulunabileceğini bile anlattı.

Manidar bir biçimde, uzmanların 1996 sonrasındaki dönemden söz ederken değindiği kilit aktörlerin neredeyse hiçbiri Sicilya Mafyası üye­si değildir. Bugünlerde, Sacra Corona Unita’nın kilit bir üyesi olan Fabio Franco’nun 2004’te Brezilya’da yakalanması, aynı düzeydeki bir ge­leneksel Sicilya Mafyası üyesinin tutuklanmasından çok daha önemli addediliyor. Bu durum da, İtalyan organize suç şebekeleri içindeki mev­cut yönelime dair pek çok şeyin göstergesidir.

 

Bugünün İtalyan Mafyası

 

1980’lere ve Tommaso Buscetta’nın omerta yeminini bozmasına ka­dar, İçişleri Bakanlığı ve organize suçla mücadele ermekle sorumlu olan diğer İtalyan yetkililerin resmi duruşu, ‘İtalyan Mafyası’ diye bir şeyin var olmadığı yönündeydi. Bu iddianın aksine yönelik tüm kanıtlara rağ­men, son derece gelişmiş suç şebekelerinin eylemleri gibi görünen şey­lerin, aslında birbirleriyle bağlantısız bir dizi çetenin işi olduğunda ıs­rar ediyorlardı. Buna göre ‘Ndrangneta ve Camorra gibi isimler sade­ce kötü adamların kendi kendilerini tarif etme biçimiydi. Ortada Cupola adlı bir yönetici konseyine sahip Sicilya Mafyası yoktu; sadece birbiri­ne rakip suçlu klanlar vardı.

Gerçeğin, tarihin ve kanıtların böylesine inkâr edilmesi, bazı üst dü­zey siyasetçilerin organize suç örgütlerinden aldıkları rüşvetin bir so­nucuydu. Bu reddiyecilik İtalyan Mafyası’na, pek çok savcı ve üst dü­zey polis yetkilisinin İtalya’nın şaşırtıcı derecedeki güçlü suç şebekeleriyle ilgili gerçeğin üstesinden gelmesi için gerektiğini söylediği önlemlerle yolu kesilmeden, farklı maskelerin arkasında gelişme olanağı tanıdı.

Pek çok kişi şu sorulan sormaktadır: İtalya’da organize suçun, ül­kenin gayri safi milli hâsılasının yüzde 12’sinden daha fazla kâr elde et­tiğine yönelik uluslararası istatistikler nasıl görmezden gelinebilir? Sa­yısız mahkeme ve soruşturmada ortaya çıkan kanıtlar nasıl unutulabilir? Her şeyden önemlisi, İçişleri Bakanlığı nasıl olur da 1981-1983 ara­sındaki ikinci Mafya savaşında yaşanan la Mattanza’nın (kan banyosu) sonucunda ortalığı dolduran çok sayıda cesedin farkına varmaz?

Direzione Investigativa Antimafia’nın üst düzey bir yetkilisine göre, Sicilya Mafyası’nın düşüşünü başlatan şey la Mattanza’ydı. Sicil­ya Mafyası’nın gücünün azalması, daha genel anlamda İtalyan Maf­yası’nın bugünkü doğasını biçimlendirdi. Yetkili bana şöyle demişti: “Maf­ya kendi kendisini öldürmeye başladı. Yol açtığı bütün ölümler dönüp dolaşıp onu buldu. Mafya’yı zayıflatan şey yasal adaletten çok ‘kan adaletiydi. Buscetta konuştu çünkü (bir Sicilya Mafyası klanı olan) La Bar­bera klanının bir üyesi olarak Corleonesi’nin silahlı adamları karşısın­da İki adamını kaybetmişti. Falcone’ye söyledikleri sayesinde Mafya elle tutulur hale geldi oldu -artık kimse varlığını inkâr edemez. Fakat bu­gün Mafya’yı öldüren şeyi Buscetta’nın omerta’yı bozması değil la Mattanza yarattı. Stidda’yı yaratan şey kandı.”

Stidda (yıldız), klanları La Mattanza sırasında Corleonesi tarafından katledilen Sicilya Mafyası üyelerinin Palermo ve diğer Sicilya kasaba­larından kaçmak zorunda kalmasıyla kurulmuştu. Onlar ve hatta Cor­leonesi’nin bazı dönek üyeleri Sicilya’nın güneydeki Agrigento bölge­sinin yamaçlarında saklanıyorlardı. Stidda, bu öksüz kalmış eski maf­ya üyelerince kuruldu. Giseppe Croce Benvenuto ve Salvatore Calafato’nun liderliğinde, Stidda hızla daha demokratik ve yeni koşullara daha rahat uyum sağlayabilen bir suç örgütüne dönüştü.

Stidda kısa süre içinde güney Sicilya kasabaları Geîa, Caltanisetta ve Arigento’yu kontrol etmeye başladı. Bu başlangıç noktasından, geleneksel anlamda bir Mafya varlığının bulunmadığı kuzey İtalya’ya doğru ge­nişledi. 1983’ten bu yana, Stidda en hızlı büyüyen İtalyan organize suç örgütüdür ve pek çok alanda Sicilya Mafyası’nın asıl rakibi haline gel­miştir. Stidda Mafya’nın, en güçlü siyasi destekçisi olan Hıristiyan De­mokratik Parti’nin dağılması ve Mafya karşıtı savcılar Falcone ve Borsellino’nun öldürülmesinin yol açtığı öfke nedeniyle zayıflamasından yararlanmıştı. Yolsuzluk karşın ‘Temiz eller’ girişimi ve hükümetin 1992’de baş­layan Mafya karşıta önlemleri geleneksel Sicilya Mafyası’na ağır darbeler vurmuş olsa da, Camorra ve ‘Ndrangheta gibi organize suç grupları üze­rinde çok daha az etki yarattı; bu durum, söz konusu grupların Sicil­yalıların yokluğunda güçlerini artırmasına imkân tanıdı. Yine de son 20 yılda gelişen gruplar, Stidda’nın yanı sıra Mala del Brenta ve Sacra Corona Unita gibi 1980’lerde kurulanlardı. Üyelik konusundaki esneklik­leri, kadınların suç ailelerine daha fazla dahil olması ve yetkilileri öldürme noktasındaki kısmi isteksizliklerinin hepsi, daha eski İtalyan suç gruplarıyla karşılaştırıldığında radikal biçimde farklı bir tavra işaret etmektedir.

İnsan kaçakçılığı ve silah satıcılığı gibi kilit kâr alanlarındaki hâki­miyetlerine rağmen, bu yeni gruplar bölgelerini Arnavutluk Mafyası gibi yabancılara kiralama isteklilikleri nedeniyle kendi kendilerine de zarar vermiş durumdadır. Zira, meydan okuyan yabancılar, İtalya’daki organize suçun geleceğinin sadece İtalyan Mafyasına ait olmayabileceği anlamına gelmektedir.

 

 

 

 

 

Cosa Nostra-Amerikan Mafyası

 

“Fırsat neredeyse, Mafya oradadır.”

Johnny Kelly, müzisyen (1986)

 

Organize suç bizzat medeniyet kadar eski olsa da, Amerikan Maf­yası Cosa Nostra’nın imajı ve mitolojisi öylesine güçlüdür ki, insan sık sık yeraltı dünyasının ABD’de icat edildiğini zanneder.

Uzun süredir yerleşik halde bulunan organize suç gruplarının bu­lunduğu ülkelerde bile, Cosa Nostra’nın hayaleti bir ilham kaynağıdır -Cosa Nostra etkisi, Japon Yakuza çetelerinin giyim kuşam anlayışın­da veya Mumbay’daki Önde gelen suçluların kendilerine ‘Don’ deme­sinde görülebilir. Bu durumu belki de Hollywood’un her yere ulaşa-bilmesiyle basitçe açıklamak mümkündür; ama daha da ötesinde, bu et­kinin altında Cosa Nostra’nın temsil ettiği suç kardeşliğinin kendine özgü çekiciliği yatmaktadır. Sayısız suç eylemine ve yol açtığı muazzam acı­lara rağmen, Cosa Nostra onur, saygı ve aile bağlarına değer veren bir suç sisteminin sembolü haline geldi. Cosa Nostra’nın bir tür düzenli ka­nunsuzluk ortaya koyduğu düşünülür: Ünlü Mafya üyesi Bugsy Siegel’ın “Biz sadece birbirimizi Öldürürüz” sözünün simgelediği gibi, maf­yanın bir kurallar kümesine uyan güvenilir suçlulardan oluştuğu zan­nedilir. FBI Başkanı J. Edgar Hoover pek çok Mafya üyesini kusursuz komünizm karşıtları ve Amerikalı vatansever, iyi işadamları gibi görürdü. Bugün bazı Mafya babaları fan klüplerine sahip. Söz konusu kişiler, İtal­yan kökenli Amerikalıların medyada mafyayla özdeşleşmiş gösterilmesini ve utandırılmasını yıllar önce protesto edenler tarafından kahraman ha­line getiriliyorlar. Tüm bunlara rağmen, Cosa Nostra eskiden neyse bu­gün de o: Amerikan Rüyası’nın çekirdeğinde büyüyen bir kanser.

 

Amerikan Mafyası’nın Kökenleri

 

Cosa Nostra’nın ABD’de de neden hâkim organize suç örgütü ol­duğuna dair sorulara verilen yanıtlar genelde şu tespitleri içerir: Geniş çaplı İtalyan göçü, İtalya’da organize suçun daha önceden de var olması ve (ABD’de 1920-1933 arasında konulan) içki yasağı. Bütün bu unsur­lar Mafya’nın Amerika’da büyümesi ve basan elde etmesi açısından ha­yati rol oynamış olsa da, Cosa Nostra’nın neden bu ülkede çoktan yer­leşik durumdaki İrlandalı organize çetelerin önüne geçtiğini açıklayamazlar.

Amerikan Mafyası varlığım kısmen öncüllerine borçludur. Ameri­ka’da 19. yüzyıldaki organize suç İrlandalı çetelerin hâkimiyeti altındaydı. Bu çeteler, siyasi nüfuzla iç içe geçmiş yerleşik bir suç ağı oluşturmuş­tu. New York’ta Roach Guards ve Kerryonians gibi sokak çeteleri, İrlandalı göçmenleri İrlandalı karşıtı şiddetten korumak için işe koyulmuştu. An­cak kısa süre içinde fuhuş, şantaj, silahlı soygun ve kentin limanlan üze­rinde kontrol sağlamaya yöneldiler. Demokrat Parti’nin New York’ta­ki örgütlenmesi 19. yüzyılda çetelerle bağlantılar kurdu ve onları, bel­li mahallelerdeki herkesin kendilerinin istediği gibi oy vermesini garanti etmek için kullandı. Bu tezgâh yozlaşmış bir sistemin ortaya çıkması­na yol açtı ve aynı şablon 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında en az iki başka Amerikan kentinde de mevcuttu.

İki milyondan fazla İtalyan göçmeni Napoli, Calabria ve Sicilya’yı 1880-1910 arasında terk ettikten sonra, kendilerini Doğu Avrupa’dan ge­len Yahudi göçmenlerle birlikte toplumsal hiyerarşinin en altlarında bul­dular. Üstelik karşılarında, onları kendi yerleşim bölgelerinde ^sonra­dan New York’un ‘Küçük İtalya’sı olacak bölgelerde- bile rahatsız eden İrlandalı suç çetelerinin eline geçmiş yoz bir siyasi sistem duruyordu. İlk Sicilyalı göçmenlerin yerleştiği New Orleans’ta, Vali Joseph A. Shakespeare Güney İtalyalılar ve Sicilyalılar için açıkça ‘Aramızdaki en ay­lak, tehlikeli ve değersiz insanlar’ diyordu. Vali ayrıca “Hepsini tek tek dünya üzerinden yok etmek gerekse de, bu berbat Dagoların (İtalyan asıllıların) yarattığı rahatsızlığa son verme’ tehdidi savurmuştu. Bu açık­lamalar göz önünde bulundurulduğunda, İtalyan topluluklarının ken­di aralarındaki suçlu unsurların korumasını kabul etmesinde şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Sicilya Mafyası’nın, Calabrialı ‘Ndrangheta’nın ve Napolili Camorra’nın üyeleri kısa süre içinde, kendi ülkelerinden ge­lenleri İrlandalı çetelere, yozlaşmış polise ve bu kişileri korkutmayı veya sömürmeyi isteyen diğerlerine karşı koruma rolüne soyunmuşlardı.

Fakat bu koruma kısa sürede istismara dönüştü. İtalya’da 18. yüz­yıldan beri La Mano Nera (Kara El) diye bilinen bir haraç örgütü bu­lunmaktaydı. Kurbanlara para göndermelerini, yoksa gizli Kara El çe­tesi tarafından öldürülme riskiyle karşı karşıya kalacaklarını belirten mek­tuplar yollanırdı. Bu mektupların altındaki imza her zaman siyah bir avuç içi baskısı olurdu. Amerika’da Kara El çetesi diye bir grup var olmasa da, bu mektupların yol açtığı korku İtalyan göçmenlerden oluşan suç çeteleri için harika bir gerekçeydi. Kara El dolandırıcılığı kısa sürede Ame­rika’da yaygınlaştı. Opera şarkıcısı Enrico Caruso gibi Amerika’daki ünlü İtalyanlar bile risk altındaydı, fakat Caruso kurbanların çoğunun aksi­ne polis koruması talep edebilmişti.

En tanınan Kara El’ci, ‘Kurt Lupo’ diye bilinen Ignazio Saietta’ydı. Saietta, Sicilya’da bir cinayet suçlamasından dolayı 1898’de kaçıp gel­diği Amerika’da kayınbiraderi Nicholas Morello için çalışıyordu. Morello, çetesini zaman içinde İrlandalı ve Yahudi çetelere meydan oku­yabilecek bir New York Mafya ailesine dönüştürmüştü.

Morello’nun gücünün artması Amerikan Mafyası’nın kökenlerini ve neden böylesine başarılı olduğunu harika bir şekilde açıklamaktadır. Ame­rika çapındaki diğer İtalyan çeteleri gibi işe kendi cemaatini korumak­la koyulan bu çete, sonrasında İtalyan göçmenleri sömürmeye başla­yacaktı. Ardından yüzlerce yıllık İtalyan tarihinden süzülmüş olan çete yapısı ve sadakatten de yararlanarak, Kara El vasıtasıyla elde ettiği kârı diğer suç alanlarına yayılmak için kullandı. Bu unsurların bileşimi, Morello’ya ve genel olarak Mafya’ya etnik düşmanları karşısında yapısal üstünlük sağladı ve daha büyük başarılar için mükemmel bir başlan­gıç noktası oluşturdu.

 

İçki Yasağı ve Çetelerin Büyümesi

 

Amerikan Mafyasıyla ilgili kitapların çoğu 16 Ocak 1920’den başlar – bu, içki yasağının Amerika’nın kapısına gelip çattığı tarihtir. Amerika’daki bütün organize suç gruplan için ‘Gelmiş geçmiş en güzel gün’ olduğu şüphe götürmeyen bu tarih, Mafya’yı aynı zamanda muhtemel bir yok olmadan da kurtardı.

Dünya Savaşı’nın çıkmasından önce 1914’te, Amerika’daki organi­ze suç çetelerinin geleceği pek sağlam görünmüyordu. Ülkeyi etkisi al­tına alan reform hareketi, siyasi mekanizmalarla sokak çetelerinin ser­serilikleri arasındaki bağlantılara son vermeye başlamışta. Siyasi koru­manın yokluğunda, New York’un Eastman Gang ve Whyos gibi efsanevi çeteleri çöküşe geçti. Kazançlı siyasi ödemelerin yokluğunda, sendika­lar üzerinde kontrol, kumar ve fuhuş gibi diğer suç alanlarındaki rekabet artarken, iç çatışmalar da çetelerin gücüne darbe vuruyordu.

Tabiatları itibarıyla siyasetçilere sembiyotik bir ilişkiyle bağımlı olan geleneksel suç çeteleri, güçlerinin büyük kısmını üye sayılarından alır. Monk Eastman’ın yönettiği Eastman çetesi kalabalık bir kavgaya 1500 kişiyi çağırabilirdi. Fakat bu kadar çok sayıda üyeyi her gün düzenli ola­rak kontrol edebilmek somut bir teşkilat yapılanması gerekiyordu. O dö­nemki çeteler böyle bir yapılanmaya hiçbir şekilde sahip değildi ve bu durum da liderlerinin başına bir şey gelmesi durumunda çeteyi ko­runmasız bırakıyordu.

Tek bir mahallede faaliyet göstermek için coğrafi ve etnik temeller- 1 de kurulmuş olan bu çeteler aynı zamanda birleştirici bir felsefeden de yoksundu. Göçmen gruplarının ekonomik durumları yıllar içinde dü­zeldikçe, yeni nesiller ailelerinin yaşadığı yerlerden dışarı çıkmaya baş­ladı. Bu da genellikle, ’emekli’ olan, hapse atılan veya öldürülen çete üye­lerinin yerini doldurmaya istekli gençler bulunamaması anlamına ge­liyordu. New York’taki The Five Points (Beş Nokta), 1900’lerİn başın­da var olan geleneksel çetelerin en güçlüsüydü. Adını Manhattan’da beş caddenin birleştiği ‘Carfax’tan alan çete, bazı Yahudi üyelere de sahip olmasına rağmen ağırlıklı olarak İtalyan Amerikalılardan oluşuyordu -genç Al Capone ve John Torrio da bu çetenin üyeleriydi. Çete gücünün doruk noktasına, tam 1000 üyesinin George Brinton McCIellan’ın New York valisi seçilmesine yardım ettiği 1904’te ulaşmıştı. Fakat dönemin bütün geleneksel çeteleri gibi onların da gücü siyasi reform karşısında azalmaktaydı.

Ulus çapındaki her İtalyan topluluğunun arasında yaygınlaşmış Kara El’in haraççılarıysa, bu çetenin düşüşünden istifade etmek için hazır bek­liyordu. Sicilya Mafyası, ‘Ndrangheta ile Camorra’dan miras aldığı güç­lü teşkilat yapısı ve üyelerinin birbirlerine sımsıkı kenetlenmiş olması, haracın ötesine geçmeye son derece istekli olan Kara Elciler için büyük avantajdı. Kısa sürede, ülke çapında önceden daha büyük çetelerin kont­rolünde bulunan kumar, fuhuş, sendika ve koruma faaliyetlerini ele ge­çirmeye başladılar. Capone ve Torrio gibi eskiden Kara Elci olmayan İtal­yanlar da, organize suça yönelik yapısal ve geleneksel İtalyan yaklaşı­mının yararlarını teslim etmeye başladı. Epey kısa süre içinde gelişip ser­pildiler, fakat bu yeni İtalyan kökenli Amerikalı suç çeteleri siyasi nü­fuzdan yoksun olmaları nedeniyle korumasızdı. Faaliyetleri fazla uzun zaman geçmeden yetkililerin saldrılarına maruz kaldı -bazı polis güç­leri onlarla uğraşmaları için İtalyan ekipler bile oluşturdu. New Orleans, Chicago ve San Francisco’da fuhuş, New York’ta da sendika çete­ciliğine yönelik büyük baskınlar düzenlenirken, yeni bir gelir kapışma ciddi şekilde ihtiyaç duymaya başladılar.

1920 yılında alkol satışını yasaklayan 18. Anayasa değişikliği ve Völstead Yasası çıktığındaysa, bu yeni gelir kapısını bulmuş oldular. Bir anda, ulus çapında milyon dolarlık devasa bir pazar açılmıştı ve hayatta kal­mış olan çeteler bir gecede türeyen binlerce batakhane içim alkol teda­rik edebilmek için mükemmel bir konumda bulunuyordu.’ Dolayısıy­la, çetelerin büyümesine ve Mafya’nın yükselişine yol açacak olan şey içki yasağıydı.

İçki yasağı bundan daha elverişli bir zamanda ilan edilemezdi. Bir­kaç yıl sonra ilan edilseydi, İtalyan topluluğunun doğal gelişimi ve po­lis baskısı, Mafya’nın Amerikan organize suç sahnesinde bitkin bir güce dönüştürecekti. Fakat, içki yasağı Mafya’nın zafere ve inanılmaz zen­ginliğe doğru bileti oldu.

 

Capone’un Chicago’su

 

Al ‘Scarface’ Capone (Yaralı Yüz) ve Chicago kenti arasındaki iliş­ki mükemmel bir evlilikti ve muhtemelen ‘doğru zaman, doğru yer’ iki­lisinin en iyi örneğiydi. Dolayısıyla, Capone’un aslen Chicagolu olma­dığını öğrenmek bazılarını şaşırtır. İtalyan asıllı ailesi, New York’un Brooklyn semtine Capone’un doğumundan beş yıl önce, 1989’da yerleşmişti. Capone, New York’un çetelerle dolup taşan sokaklarından mezun ol­muştu. Hem ‘Lucky’ Luciano’nun da üyesi olduğu James sokak çete­sinin, hem de John ‘Tilki Johnny’ Torrio’nun da katıldığı The Five Po­ints çetesinin üyesiydi. Capone’a 1915’te ilk organize suç görevini ve­ren de Torrio ve o zamanki ortağı Frankie Vale’ydi; söz konusu görevse, bir genelev ve Harvard Inn adlı meyhanede fedailik yapmaktı. O yı­lın içinde Torrio New York’tan Chicago’ya taşındı; bu adımı hem Ca­pone’un hem de Chicago’nun kaderini değiştirecekti.

Torrio kız kardeşinin telefon edip, kocası ‘Pırlanta’ Jim’ Colosimo’nun Kara El’çilerle sorunlarını çözmesine yardım etmesini istemesi üzerine taşınmaya karar vermişti. Pırlanta Jim ve eşi Chicago’da 200’den fazla genelevi yönetiyor ve yılda yaklaşık 600 bir dolar kazanıyorlardı. Ser­veti Jim’i Kara El için doğal bir hedef haline getirmişti. Dolayısıyla ken­disinden 50 bin dolar talep edildiğinde Torrio yardıma çağırıldı. Torrio, parayı almaya gelen Kara El’cileri öldürmeleri için iki New Yorklu çete üyesi ayarlamıştı. Colosimo bu yardımın üzerine Torrio’yu devasa fu­huş imparatorluğunda bir işle ödüllendirdi, Torrio da bunu kendi im­paratorluğunu kurmak için başlangıç noktası olarak kullandı. Torrio, in­sanlara hiçbir zaman yetmediğini söylediği üç şeyi -kumar, alkol ve seks-tedarik etme ilkesine göre çalışıyordu ve kısa sürede bunların üçünü de aynı çatı altında sunan bir dizi müessesenin sahibi oldu. 1919’da Capone’u Chicago’ya çağırıp bazı işlerini yönetmeye yardım etmesini istedi.

İçki yasağı başlayınca, Torrio yeraltı dünyasının bir patlama yaşa­mak üzere olduğunun ve içki kaçakçılığının da yapılacak en büyük ve en kârlı iş olacağının farkına vardı. Fakat Colosimo Torrio’nun, kentin güneyindeki kötü şöhretli Levee bölgesinde belirmeye başlayan kaçak barlara yasadışı içki satışı işine girmesini yasaklamıştı. Torrio, diğer çe­teler servet yaparken, bu hareketliliğin parçası olmak istiyorsa Colosimo’nun sahne dışı bırakılması gerektiğini fark etti. Capone’un Colosimo’yu öldürmek için New York’tan silah kiralamasının ardından, o ve Torrio, ölü Colosimo’nun fuhuş imparatorluğunu ‘Rüzgârlı Şehir’de-ki en güçlü kaçak içki satıcısı ve organize suç grubuna dönüştürmeye girişti. Torrio ve Capone bir dizi bira fabrikasının kontrolünü ele geçirdi, şehre gelen yasadışı alkolün korunmasını sağladı ve Chicago’nun di­ğer çetelerini de yönetmeye başladı. Capone, kendileriyle işbirliği yapmayı reddedenlerin kanlı bir sonla karşılaşmalarını sağlıyordu. Bu­nun tipik bir Örneği 1924’te yaşandı: Capone, çoğunlukla İrlandalılar­dan oluşan rakip North Side (Kuzey Yakası) çetesinin lideri Dion O’Banion’u öldürmesi için eski patronu Frankie Vale’yi çağırmıştı.

O’Banion’un ölümü North Side üyeleriyle sert bir savaşa yol açtı ve 1925’te Torrio da vuruldu. Hayatta kalmasına rağmen organize suçun içindeki faal rolünü bıraktı ve 30 milyon dolarlık servetinin tadını çı­karmak için Brooklyn’e döndü. Şehri terk ederken Capone’a şöyle de­mişti: “Al, bunların hepsi senin.” Torrio pek tabii ki suç faaliyetlerinden söz ediyordu; Capone da bu faaliyetleri birkaç yıl içinde bütün şehri, si­yasetçileri, yargıçları ve hatta polisi fiilen kontrol edebilecek kadar ge­liştirmeyi başardı.

İyi iş anlaşmalarının, İtalyan-Amerikan suç düzeninin dışındaki çe­telerle ittifakların ve acımasız şiddetin ustaca bileşimi sayesinde, Capone Chicago’nun yeraltı dünyasına hâkim oldu. İçki, fuhuş ve kumar im­paratorluğu bir yılda 105 milyon dolardan daha fazla kazandırıyordu ve hem kanun, hem de kurşunlar için erişilemez bir noktadaydı. 1925-1930 arasında vergi kaçakçılığından hüküm giydiğinde, Chicago ger­çek anlamda Capone’un şehriydi.

 

 

 

 

Sevgililer Günü Katliamı

 

Al Capone Chicago’da suçun elebaşı olsa da, yeraltı dünyasındaki konumu rakipsiz değildi. Capone kendisine meydan okuyanlarla iki şekilde ‘ilgilenirdi’: Barışçıl işbirliği veya ölüm.

John Torrio’nun güney Chicago operasyonunu 1925’te devralma­sından beri, Capone kendisine bir zamanlar muhalefet edenlerle mu­hatap olurken yüce gönüllülük ve adalet sergilemişti. Bu durum pek çok eski karşıtının onun ekibine geçmesini sağladı. Bir kavga sırasında bı­çağıyla Capone’a efsanevi lakabı ‘Scarface’i (Yaralı Yüz) kazandıran Frank Gallucio’yu bile koruması olarak işe aldı. Capone’nin istediğini yaptıktan ve onu dolandırmaya kalkışmadıkları sürece, eskiden en amansız düşmanları olan adamlar için bile imparatorluğunda kârlı bir yer vardı. Ra­kip bir gangster olarak Capone’la barış yapmayı reddetmekse, düşmanlarının muhalefetlerine bir kurşun yağmuru altında son vermele­rini garanti altına almasıyla meşhur bir adamla savaşa girmeyi seçmek demekti. Yani, suç örgütü 1000’den fazla çalışan barındıran, Chicago’daki bütün kilit siyasetçileri, polisi ve yargıçları da eline geçirmiş bir adam­la mücadele… Bu, çok az kişinin kazanmayı umabileceği bir savaştı.

Capone’un rakiplerine karşı adil ve cömert yaklaşımı, Chicago’nun batısındaki Saltis-McErlane ve Valley çeteleri gibi rakiplerin onun eki­bine geçmesini sağladı. Aynı şeyi yapmayı reddeden gruplardan biriyse North Side çetesiydi. Capone, North Side’m patronu Dion o’Banion’rı Kasım 1924’teki ölümünden ve bunun sonucunda tırmanan ve Torrio’yu emekliye ayrılıp kentin güneyini kendisine bırakmaya ikna eden düş­manlıktan sorumluydu. O’Banion’un ölümünden sonra North Side’ın başına Earl Weiss geçti ve Capone’la skoru eşitlemeye girişti. 1925’te, Weiss ve yardımcısı George Moran Capone’un arabasına Thompson ma­kineli tüfeklerle ateş etti. Bu, Capone’u öldürmeye yönelik bir dizi başarısız girişimin ilkiydi. Eylül 1926’daysa, Capone’un öğle yemeği ye­diği Hawthorne Inn’e 1000’den fazla kurşun sıktılar. Weiss Capone’un sonuncu barış önerisini de reddedince, Capone onu şehir dışından ge­tirdiği bir kiralık katile öldürttü.

Sonrasında Capone Moran’a af ve Chicago’nun kuzeyindeki kont­rolünü sürdürebilmesini içeren bir anlaşma önerdi; Moran da bunu ka­bul etti. 1928’de Capone Florida’da devasa büyüklükte bir malikâne satın alıp kansı ve çocuğuyla buraya yerleşti. Moran da bu durumu Ca­pone’nin bölgesine zorla girmeye çalışmak için fırsat saydı, fakat vahim bir hataya düşmüştü. Moran’ın ihaneti karşısında Öfkeden köpüren Ca­pone, sağ kolu Jack ‘Makinalı Tüfek’ McGurn’u Moran’m icabına bak­ması İçin ayarladı.

Moran’ın 14 Şubat 1929’da, çetesinin 2122 North Chalk Soka­ğı’ndaki bir garajda bulunan merkezine gitmesi gerekiyordu; Detroit-İİ bir gangsterden çalınmış bir kamyon dolusu yasadışı içkiyi teslim ala­cakta. Ama bu bir tuzaktı. Kararlaştırılan saatte McGurn’un birkaç ada­mı (ikisi polis üniforması giymişti) bir polis arabasıyla garaja başlan dü­zenledi ve alta North Side çetesi üyesiyle yanlarındaki bir sivile yüzle­rini duvara dönmelerini emretti. Bunun bir polis baskım olduğunu dü­şünen adamlar emre uydu. McGurn’un adamları onlara makineli tüfekle ateş etti ve ölü bedenleri teker teker yere yığılırken kan havuzları oluş­tu. Toplantıya geç kalıp tam polis arabası garajı terk ederken gelen Mo­ran, garaja girmeyip kurşun yağmuru başladığında kaçarak kurtuldu. Fakat çetesinin gücü kırılmıştı. Sonrasında polis tarafından yakalanıp kendisine sorguda bu olayın sorumlusu sorulduğunda, Moran “Sade­ce Capone’un adamları böyle öldürür” yanıtını vermişti.

Bu olayın Chicago’nun yeraltı dünyasındaki gücünü sağlamlaştır­mış olmasına ve kimsenin Sevgililer Günü katliamından dolayı ceza al­mamasına rağmen, böylesine büyük ve vahşi bir katliamın Capone’a za­rar verdi. Halkı öfkelendirdi; federal yetkilileri ve Chicago’nun dışın­daki çete liderlerini karşısına almasına yol açtı. Pek kişi bu olayı Capo­ne’un en büyük hatası ve imparatorluğunun çöküşünde düşen ilk do­mino taşı olarak görür.

 

 

Chicago Outfit

 

Capone’un tüm zamanların en kötü şöhretli Amerikan çete lideri ve organize suçun içki yasağı sırasındaki yükselişinin somutlaşmış hali ima­jı, 1947’deki ölümünden sonraki yıllarda da değişmedi. Kana bulanmış adı hem yeraltı dünyası folklorunun hem de Amerikan tarihinin parçası haline gelen Capone, şüphesiz en ünlü İtalyan Amerikalı gangster ve Marya üyesidir. Ancak, Capone hiçbir zaman alışıldık bir Mafya üye­si değildi ve çetesi Chicago Outfit (sonradan sadece Outfit olacaktı) de geleneksel bir Mafya suç ailesi olarak yola çıkmamıştı. Gerçekte, olay­larla dolu organize suç kariyerinin büyük kısmında Capone sonradan Amerikan Mafyası olarak kabul edilecek unsurlarla savaşmıştı.

‘Lucky’ Luciano ve başka Sicilyalılarla birlikte okula gitmiş olmasına ve bir zamanlar The Five Points çetesine üye olmasına rağmen, Capo­ne’un Napoli asıllı olması, Amerika’da Sicilya Mafyası’yla bağlantıları bulunan organize suç çetelerine kabul edilmesini engellemişti. Ailesi Na­poli’den geldiği için Capone Camorra’yla bağlantılı İtalyan organize suç çetelerine üye olabilirdi, ama bunun yerine kendi yoluna gitmeyi ter­cih etti. Yerleşik bir İtalyan-Amerikalı suç grubunun parçası olmaya kar­şı İsteksizliği, onu yeraltı dünyasında yükselmekten alıkoymadı. The Five Points üyesiyken John Torrio’yla kurduğu bağlantılar Brooklyn’de fe­dai ve infaza olarak ilk işini bulmasını ve sonrasında Torrio’nun ken­disini Chicago operasyonlarının başına getirmesini sağladı.

Capone’un Torrio’dan kentin güneyindeki fuhuş, kumar ve yasadışı içki operasyonlarım devraldıktan sonra Chicago’da hâkimiyet kurmak için savaşmak zorunda kaldığı unsurlar arasında, ‘Terrible Gennas’ (Kor­kunç Gennalar) da vardı. Bu, Chicago’nun Küçük İtalyası’na hâkim olan Sicilyalı bir gruptu. Bir grup erkek kardeşten oluşan Terrible Gennas, kaçakçılık işine girmeden önce Kara El haraççılığı yapıyordu; kardeş­ler eski köyleri Marsala’dan topladıktan bir grup adamdan bir ‘ordu’ kurmuştu. Terrible Gennas, aynı zamanda Amerika’da giderek büyü­yen Sicilya Mafyası şebekelerinin ulusal çaptaki Sicilyalı-Amerikalı si­yasi organizasyonu olan Sicilya Birliği’nin (Unione Siciliana) Chicago başkanıydı.

Capone Mike ve Tony ‘Centilmen’ Genna’yı 1925’te öldürdükten son­ra, kendi adamlarından olan Sicilyalı Anotonio Lombardo’nun Unione Sicilane’nin yeni Chicago başkanı olarak atanmasını sağlamaya çalıştı. Bu durum, Capone’un Chicago Outfif İyle kentin kalan tek güçlü Sicilya Mafyası grubu ve Genna’nın eski bir müttefiki olan Joseph Aiello’nun grubu arasında kanlı bir savaşın çıkmasına yol açtı. Aiello Lombardo’yu ve onun Capone destekli halefi Pasquale Ldlordo’yu öldürdü. Aynı za­manda, Capone’un en sevdiği aşçısına onu zehirlemesi için rüşvet ver­meye çalıştı. Teklif edilen 35 bin dolara rağmen, aşçı Capone’a Aeillo’nun planından söz etti ve Capone, Aiello’ya ‘haddinin bildirileceğini’ ilan etti.

Nihayetinde Capone Chicago’daki Sicilya unsurlarına karşı savaşı kazandı. Bu da, Salvatore Maranzano’nun 1931Jde ‘Cosa Nostra’nın ku­ruluşunu ilan ettiğinde, Capone’un örgütü olan Chicago Outfit’i, Mafya’yla bağlantısız kökenlerine rağmen Cosa Nostra içinde ayrı bir aile olarak kabul etmesine yol açtı. Outfit her zaman çok kültürlü olagelmişti; Capone’nin en güvendiği adamı Moskova doğumlu Yahudi Jake ‘Yağ­lı Parmak’ Guzik’ti ve Al Capone, para kazandırdığı ve emirlerine uy­duğu sürece din, millet veya ırkına bakmadan herkesi kanatları altına almaktan mutluydu.

Capone’nin frengi olması ve Alcatraz’da hapsedilmesi nedeniyle ik­tidardan düşmesinden sonra bile, Outfit geleneksel Mafya yönetimi ve ayinlerinden hâlâ muaftı. Diğer yandan, Outfif’in kontrolünün ölümüne dek Capone’nin elinde kalmasına ve eşi Mae’ye de ölene kadar yılda 50 bin dolar verilmesine rağmen, kontrol önce ‘İnfaza’ Frank Nitti’ye, ar­dından ‘Garson’ Paul Rica ve Anthony ‘Büyük Tonbalığı’ Accardo’ya geçti. İçki yasağının sona ermesinin ardından, Outfit tefeciliğe, haraca, işçileri dolandırmaya ve Hollywood’dan para sızdırma girişimlerine ağır­lık verdi. Chicago dışında gerçekleştirilen bu son adım, hem Nitti’nin hem de Ricca’nın hapse girmesine yol açacaktı. Sam ‘Momo’ Giancana’nın Outfit liderliğine gelip örgütü Amerikan Mafyası içerisinde ana akım bir konuma kaydırdığı 1957 sonrasında bile, Outfit Capone’un kültür­ler arası yaklaşımının bazı özelliklerini taşımaktaydı.

 

Patronların Patronu

 

Capone’un Chicago’da karşı karşıya kaldığı ve başarılı bir biçimde ele aldığı sorun, Sicilya kökenli İtalyan-Amerikalı organize suç örgütlerinin artan etkisiydi. Bu durum, gücünü Amerika çapında artıran bir suç şebekesinin belirtisiydi.

Amerika’ya gelmeden önce Sicilya Mafyası gruplarının üyesi olan Kara El’ciler, Yeni Dünya’da kendilerini Mafya çizgisinde organize et­meye başlamıştı. Sayılan ilk başlarda pek fazla olmasa da, kullandık­tan teşkilat yapısı, gelenekleri ve birleştirici suç eriği kuralları onlara kısa sürede, bölünmeye başlamış olan eski ve yerleşik suç şebekeleri karşı­sında avantaj sağladı.

Calabrialı ‘Ndrangheta ve Napolili Camorra’nın eski üyelerinden olu­şan benzer grupların muhalefetiyle karşılaşmalarına rağmen, Sicilyalı çeteler varlıklarını kısa sürede İtalyan mahallerinin ve Kara El’cilerin Öte­sinde de hissettirir oldu. Fuhuş ve kumarda Öne çıkmakla kalmayıp, li­manların kontrolünde ve işçi dolandırıcılığında, Doğu yakası boyunca yerleşik olan İrlandalı suç çetelerine de karşı koymaya başladılar. Bu grup­lar, en başta Sicilyalı göçmenlere destek ve sigorta sağlamak için kuru­tan Unione Siciliana’yı kullanarak ulusal çapta gevşek bir Sicilyalı suç çeteleri şebekesi geliştirdi. 1920’de içki yasağı yürürlüğe girdiğinde, Si­cilyalı organize suç grupları yasadışı alkol sektörü sayesinde ortaya çı­kan dev fırsatı kullanmak açısından son derece uygun bir konumda bu­lunuyordu.

Sicilyalı-Amerikalı aileler ‘Kükreyen 1920’ler boyunca yaşanan kâr patlamasının tadını çıkardı. Başta New York olmak üzere pek çok yer­de organize suçta en güçlünün onlar olduğu açıktı. Dikkate değer yük­selişleri ve refah durumları Sicilya’da da gözlerden kaçmadı. Adadaki en güçlü Mafya babası olan Vito Cascio Ferro (Don Vito), Amerika’da-ki grupların kontrolünü ele geçirmenin ve onları kendisinin ‘Mafya Ba­balarının Babası’ olarak liderliğini yapacağı tek bir güçlü suç ailesinin çatısı altında toplamanın hayalini kurmaktaydı. Don Vito Mussolini’nin faşistleri tarafından hapse atıldığında, yardımcılarından Salvatore Ma­ranzano onun planım devraldı.

1927’de New York’a gelen Maranzano, Giuseppe ‘Patron Joe’ Mas­seria’nın liderliğinde patlama yaşayan Sicilya kökenli İtalyalıların faaliyetlerini kontrolü altına almaya girişti. Maranzano New York’un Si­cilyalı-Amerikan Mafyası’nı ele geçirirse, ülkenin geri kalan yerlerindeki Sicilyalı-Amerikalı suç gruplarını da kontrol edebileceğini düşünüyordu. Maranzano Sicilya’daki memleketi Castallammare del Golfo’dan top­ladığı bir Mafiosi ordusuyla birlikte, Patron Joe’nun işlerini kısa süre için­de zora sokacaktı.

1928’e gelindiğinde, Maranzano öyle çok sayıda destekçi toplamış­tı ki, Masseria onunla savaşa girmek zorunda kaldı. 10 Eylül 1930’dan sonra Castallammarese Savaşı olarak anılacak kanlı ihtilaf, 1928Te 1930 arasında 50’den fazla insanın hayatına mal oldu. Masseria’nın bir alt po­zisyonunda bulunan ‘Şanslı’ Luciano olayların gidişatını görünce, 15 Ni­san 1931’de, Masseria’yı Coney Adası’ndaki bir restoranda kendisiyle poker oynadığı sırada öldürterek söz konusu savaşa ani bir son verdi. Maranzano savaşın bittiğini ilan etti, Luciano’yu sağ kolu yaptı ve pla­nının ana hatlarını belirlemek için, 500’den fazla gangsterin katılacağı sıra dışı bir toplantı çağrısı yaptı. New York’taki Mafya, hepsi kendi Maf­ya babasına, onun bir altında çalışacak bir kişiye, teğmenlere ve asker­lere sahip olacak beş aileye bölünecek, bunların hepsi Capo di Tuttu Capi’ye (Babaların Babası) rapor verecek; bu kişi de Maranzano olacaktı. Yeni organizasyona (‘Bizim meselemiz, ‘Bizim olan şey’, ‘Bizim dava­mız’, ‘Aramızda’ gibi anlamlara gelebilecek) Cosa Nostra adı verildi ve amacın herkese barış ve kâr getirmek olduğu ilan edildi.

Maranzano bu barışı ve kendisinin ‘Babaların Babası’ olarak kalmasını, Ludano’nun yanı sıra Frank Costello, Vito Genovese, Joe Adonis ve Dutch Shultz da dahil olmak üzere onun yeni nesil gangster destekçilerini öl­dürerek sağlamayı planlıyordu. ‘Chicago’daki şişko piç’ Al Capone da öldürülecekti. Luciano’yu öldürmesi İçin İrlandalı gangster ve kiralık katil Vincent ‘Deli Köpek’ CoII’u kiralayıp ona 25 bin dolar peşin para verdi. Maranzano’nun planı şöyleydi: Genovese ve Luciano’yu bir top­lantıya çağıracak, Coll da bu toplantı sırasında onları vuracaktı. Fakat planın gerçekleşmesinden önce Luciano, Maranzano’yu dört Yahudi te­tikçiye ofisinde öldürttü. Maranzano’nun tek ‘Babaların Babası’ olarak iktidarı dört aydan kısa sürmüştü. Coll da, Maranzano’nun katilleri olay yerini terk ederken gelmiş, hiç kimseye ateş etmesi gerekmeden 25 bin doların sahibi olmuştu. Islık çalarak yürüyüp gitmiş olmasına şaşma­mak gerek.

 

Ulusal Suç Örgütü ve Cinayet A.Ş.

 

‘Lucky’ Luciano’nun kerameti kendinden menkul ‘Babaların Babası’ Salvatore Maranzano’nun Eylül 1931’deki suikast girişimine karşı böylesine hazırlıklı olmasının nedeni, kendisinin de yıllardır Mafya’nın kontrolünü ele geçirme planları yapmasıydı. Luciano’nun, Maranza­no’nun ofisine gelmesine yönelik öldürücü daveti aldığında, kendisi­nin muhtemel katilini ortadan kaldırmak için dört Yahudi kiralık katilden oluşan bir time görev vermesi böyle açıklanabilir.

Üstelik Luciano bu planları tek başına da yapmıyordu; 20. yüzyılın suç alanındaki belki de en büyük beyinlerinden biri olan Yahudi gangster Meyer Lansky’yle birlikte çalışıyordu. Luciano, Lansky ve or­tak arkadaşları Benjamin ‘Bugsy’ Siegel’in ne zaman tanıştıkları bilin­miyor fakat bu hayati tanışmaya dair, çoğu Siegel ve Lansky’nin Lu­ciano’nun genelevlerinden birini ziyaret ettiğine veya Lansky’nin Siegel’i, Luciano’dan (kafasına bir İngiliz anahtarıyla vurularak) dayak ye­mekten kurtardığına dair, bir dizi yeraltı dünyası efsanesi söz konusu. Bu tür ayrıntılar pek önemli değil; asıl önemlisi bu üçlünün hayat boyu çok yakın arkadaş olması ve İtalyan ile Yahudi gangsterleri bir arada ça­lışmaktan alıkoyan ırksal engelleri yıkmaları.

Luciano güçten daha fazlasını istiyordu. Lansky’yle birlikte yaptıkları plan, Maranzano’yu öldürüp Luciano’yu onun yerine geçinmekten iba­ret değildi. İkili, İtalyan ve Yahudi suç çetelerinin işbirliği yaptığı ve bir yönetim kurulunca idare edilen, kalıcı bir organize suç şebekesi hayal ediyordu. Bunun, Sicilya Mafyasına sadık olmayan veya onun kontrolü altında bulunmayan, ritüellerin, yeminlerin ve antik kan davalarının yü­künden muaf, sırf Amerikalı bir faaliyet olmasını istiyorlardı. Lansky ve Luciano 1928’de, yeraltı dünyasının iktidarını ele geçirmeye ve onu kendi kafalarındaki gibi birleşik bir organize suç şebekesine dönüştür­meye yönelik aktif planlar yapmaya başladı. 1928 aynı zamanda bu pla­nın büyük kısmına ilham veren Albert Rothstein’ın öldürüldüğü yıldı. ‘Mr. Big’, ‘Beyin’ ve ‘Çözücü’ olarak da bilinen Rothstein, bir suç finansörüydü ve Luciano’nun ilk büyük uyuşturucu satışlarından bazı­ları ile Lansky’nin İçki yasağının başlarında bir kamyonet şirketi satın almasına yardıma olmuştu.

Rothstein’ın ölümüyle, eski rehberlerinin ulusal bir suç şebekesi ha­yalini gerçekleştirmek Lansky ve Luciano’ya düşüyordu. Gizli planla-n çerçevesinde, Castellammarese Savaşı sırasında Luciano iki taraftan da genç Mafiosi’leri müttefik olarak etrafında toplamış; Lansky de önem­li Yahudi gangsterlerin desteğini garanti etmişti. Lansky’nin tetikçi eki­bi Maranzano’yu 1930’da ortadan kaldırdığında ve Luciano yeni kurulan Cosa Nostra’nın kontrolünü devraldığında, ikili nihayet planlarını ha­yata geçirebilecek konuma gelmişti.

Kurdukları şebekenin adını ‘Ulusal Suç Örgütü’ (National Syndicate) koydular; en tepede anlaşmazlıkları karara bağlayan ve üst düzey Maf­ya babalarıyla Yahudi çetelerinin liderlerinden oluşan ‘Ulusal Komis­yon’ adlı altı kişilik danışman kurulu bulunuyordu. Chicago Outfit, di­ğer Amerikan kentlerindeki Mafya aileleri ve New York’Komisyonu, Ulu­sal Komisyon’a rapor veriyordu. Maranzano’nun New York’taki orga­nize suçu kontrolü altına almak için kurduğu beş Cosa Nostra ailesi de aynı şeyi yapacaktı. Luciano Masseria suç ailesini kontrol ediyordu, fa­kat diğer ailelere dokunulmadı ve eski kurallarıyla ayinlerini sürdür­melerine izin verildi.

Yeni düzeni dayatmak, barışı korumak ve Ulusal Komisyon’un son sözü söylediğini garanti altına almak için, Lansky Cinayet A.Ş.’yi kur­du -bu, Komisyon’un onay verdiği cinayetleri gerçekleştirmek için sa­dece mafya babalarının kiralayabileceği seçkin bir tetikçi grubuna ve­rilen isimdi. 1993-1940 arasında, bu kişilerin Komisyon’un emirleri doğ­rultusunda 500’den fazla insanı öldürdüğü sanılıyor.

Rothstein’ın bir zamanlar hayalini kurduğu türden, etnik bölünmeleri aşan bu yeni konfedere çete yapısı, Luciano, Lansky ve Cinayet A.Ş. ta­rafından hayata geçirildi. Aynı temel yapının ve Ulusal Komisyon’un bugün hâlâ var olması ve Amerikan Mafyası’nın büyük kısmım yö­netmesi, bu fikrin gücünü göstermektedir.

 

Ulusal Suç Örgütü İfşa OIuyor Apalachin 1957

 

Cosa Nostra ve ittifak halindeki organize suç gruplarının, Ulusal Ko­misyon’un sağladığı yapı ve liderlik altında ciddi şekilde gelişmesinin bir nedeni, Komisyon’un, Ulusal Suç Örgütü’nün gözlerden mümkün olduğunca uzak tutulmasını garanti altına almasıydı.

Komisyon, kendi üzerine büyük miktarda ilgi çekebilecek türden ga­zeteci, sava ve siyasetçi cinayetlerini katı bir biçimde yasaklıyordu. Ay­rıca, Cosa Nostra’nın halk önündeki görünürlüğü artırabilecek adım­lar atmasına da izin vermiyordu, önde gelen Mafya liderleri bile bu ku­rala itaat etmek zorundaydı. ‘Dutch’ Shultz, Komisyon’u göz ardı edip özel Savcı Thomas E. Dewey’ye suikast planlan yapmaya başladığın­da öldürüldü. Çete lideri Albert Anastasia kısmen, masum bir sivilin ca­rımı aldığı için öldürüldü; New Jersey’li Mafya lideri Willie Moretti’nin 1951’deki kötü sonuysa büyük Ölçüde organize suç hakkındaki Kefauver Komitesi oturumlarında ağzını sıkı tutamamasından kaynaklanı­yordu. Omerta (suskunluk) yemininin titizce dayatılması ve Cosa Nos­tra’nın dikkat çekmeyen çizgisine zarar veren herkesin vahşice bastırılması büyük bir basan sağladı. Kanunların ve halkın endişelerinin ‘radarına’ yakalanmayan Ulusal Suç Örgütü hiçbir muhalefetle karşılaşmaksızın genişleyebildi. 1950-1951 arasındaki Kefuver oturumlarına kadar, halk ‘Mafya’nın adını bile duymamıştı. Yapışma ve liderlerinin kim olduğuna dair birşey bilen çok az insan vardı. Gerçekte, 1957’de her şeyin yanlış gittiği Apalachin’e kadar, gizlilik stratejisi Öylesine başarılıydı ki, FBI Baş­kam J. Edgar Hoover ‘Mafya diye bir şeyin var olmadığım’ bile iddia edebiliyordu.

Ulusal Suç Örgütü’nün yönetici organı Ulusal Komisyon’du. Ko­misyon, en azından her iki yılda bir Örgüt’ü oluşturan grupların liderleriyle toplantılar düzenlerdi. Önceden bir gündem belirlemezlerdi, ama ‘suç kongreleri’ tartışmaları çözme, bir ailedeki lider değişikliğine onay verme ve uyuşturucu ticaretine kabul edilir bir Cosa Nostra faaliyeti ola­rak izin verilip verilmeyeceği gibi tartışmalı meselelerde karar verme fırsatı sunardı.

1957de, Ulusal Komisyon toplantısı 14 Kasım tarihinde, Joseph Barbara’nın New York’un kuzeyinde bulunan Apalachin’deki köy evinde düzenlenecekti. Barbara, artık meşru işlerle uğraşan ve o sırada başarılı bir alkolsüz içki dağıtımı şirketini yöneten Buffalo suç ailesinin eski bir üyesiydi. Evi daha önceden New York Komisyonu’nun ve Buffalo ailesinin toplantıları için kullanılmıştı. Toplantıda konuşulacak konu­lardan biri, Vito Genovese’nin, Masserio-Luciano suç ailesinin patronu Frank Costello’ya suikast girişiminde bulunması ve Costello’nun bunun sonucunda emekliye ayrılmak zorunda kalmasıydı. Genovese, Ulusal Komisyon’un kendisim affetmesini ve Costello’nun eski suç ailesi üze­rinde tesis ettiği kontrolü sürdürmesine izin vermesini umuyordu.

Neredeyse 100 Mafya üyesi Apalachin’e gelmişti. Pahalı, el yapımı takım elbiseleri ve lüks arabalarıyla kendilerini belli ediyorlardı; ama po­lisi bu garip durum dışında, Barbera’nın çevredeki motel odalarına re­zervasyon yaptırması da harekete geçirmiş olabilirdi. Fakat daha da muh­temel olanı, toplantıya davet edilen ama gelmemeye karar veren Costello veya Luciano’nun Genovese’den intikam almak için polise bir şey­ler fısıldamış olabileceği ihtimaliydi.

Kendisini alarma geçiren her ne olursa olsun, New York Eyalet Po­lisi temsilcilerinin yanı sıra, Alkol ve Tütün ile Vergi ve Ticaret Bürosu’ndan iki yetkiliyi araştırma yapmaları için olay mahalline gönderdiler. Yetkililer Barbera’nın evine bir mangal partisinin ortasında gelmişti; po­lis arabasını gören Mafya babaları evden kaçıp çevredeki tarlalara ve or­manlara saklandı. Chicagolu Mafya babası Sam Giancana ve 40 kişi daha kurtulmayı basarsa da, toplam 58 kişi tutuklandı. Yakalananlar arasında, Joe Profaci, Vito Genovese, Santo Trafficante ve Carlo Gambino gibi son derece üst düzey Mafya babalan da vardı. Çoğu orada bulunma sebeplerini hasta bir dostu ziyaret etmeleri veya arabalarının bozulmasıyla açıkladı.

Bu kişilerin hepsi zaman içinde serbest bırakılırken, söz konusu if­şaat dikkatleri Mafya’nın ve Ulusal Suç Örgütü’nün üstüne çekti. Ar­tık, başta J. Edgar Hoover olmak üzere, kimse Mafya’nın varlığını in­kâr edemezdi. Apalachin fiyaskosunun sonuçlan, Cosa Nostra’ya ge­lecek onyıllarda da zarar vermeye devam edecekti.

 

Genovese Ailesi

 

Pek çok Mafya üyesine göre, Apalachin rezaletinin sorumlularından biri Vıto Genovese’ydi. Genovese 1957 tarihli Ulusal Komisyon’un, ken­disini bir suç ailesinin başına getiren darbeyi resmen onaylayacağım umu­yordu. Fakat sadece gündemdeki konulardan biri olduğundan dolayı Genovese’yi fiyaskodan sorumlu tutmak adil değil. Polis baskım, Genovese’nin kısa süre önce devirdiği Frank Costello’nun bir ihbarından kaynaklanmış olabilir.

Genovese’nin kontrolünü eline geçirdiği ve hâlâ onun adım taşıyan suç ailesinin ismi eskiden ‘Luciano-Masseria’ydı ve Amerikan tarihin­deki en kötü şöhretli suç ailesiydi. Kökenleri 1890’lara ve meşum Ignazio ‘Kurt Lupo’ Saietta’nın haraç çetelerine uzanıyordu. Lupo, kayınbira­deri Antonio Morello’nun suç ailesinin parçasıydı ve Doğu Harlem’de bir ‘Cinayet Ahırı’ kurmuştu; haraç kurbanları öldürülmeden önce iş­kence görmeleri için buraya getirilirdi. 1910’da, Lupo ve Antonio’nun kardeşlerinden Peter ‘El Kapan’ Morello sahte para basmaktan hapse atıldı. Antonio da 1898’de bir çete savaşı sırasında öldürüldüğünde, suç ailesinin lideri olarak onun yerine önce kardeşi Joe, sonra da bir diğer kardeşi Nichotas Morello geçti. Cammorista üyeleri Nicholas’ı 1916’da öldürdüğünde, liderlik etkisiz Ciro Terranova’ya geçti.

1922’ye gelindiğinde, eskinin Morello ailesi artık Guiseppe ‘Patron Joe’ Masseria’nın kontrolü altındaydı. Peter Morello hapishaneden çık­tığında, Masseria’nın iktidarını tamdı ve onun bir altında çalışan adam olmayı kabul ederek güçlerini birleştirdi. Ana rakibi ve Gambino ailesinin lideri olan Salvatore D’Aquila’yı da öldürtmüş olan Masseria, ar­tık New York’taki en güçlü İtalyan organize suç grubunun lideriydi. Adı artık Masseria olan ailenin üyeleri arasında ‘Lucky’ Luciano da bulu­nuyordu.

1928 yılında, Patron Joe Sicilya Mafyası üyesi Salvatore Maranza­no’nun güçlerine karşı Castellammarese Savaşı’nı başlattı. Söz konusu savaş Luciano’nun Masseria’yı öldürtmesine ve dolayısıyla Maranza­no’nun Cosa Nostra’yı kurup, Masseria ailesini de Cosa Nostra’nın ta­nıdığı beş suç ailesinden biri yapmasına yol açtı. Luciano, Maranzano’yu da Öldürtüp Meyer Lansky’yle birlikte 1931’de Ulusal Suç Örgütü’nü kurmasının ardından, beş ailelik yapıyı korudu ve adı artık Luciano-Masseria olan aileyi kontrol etmeyi de sürdürdü.

Luciano’nun doğrudan yönetimi fazla uzun sürmedi. 1936’da fuhuşla ilgili suçlamalardan 30 yıllık hapis cezası alırken, yardımcısı Vito Genovese bir cinayet suçlaması nedeniyle İtalya’ya kaçmıştı. Geriye, ailenin kontrolünü üstlenebilmesi için bir tek Frank Costello kalıyordu. Cos­tello’nun liderliğinde aile gelişti; kârlı tefecilik, kumar ve sendika çete­lerini elinde tutuyordu ve Las Vegas’ta da çıkar sahibi olmuştu. Geno­vese 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’ya döndüğünde, kontrolü ye­niden ele geçirmeye çalıştı. Zaman içinde Costello’yu emekliye ayrılmaya zorlayabildi, ancak Luciano ve Costello’nun kurduğu tuzağa düşerek bir sonraki yıl uyuşturucuyla ilgili suçlamalardan dolayı hapse atıldı; artık kendi adını taşıyan aileyi 1969’daki ölümüne dek demir parmak­lıkların ardından yönetecekti.

1969-1981 arasında, Genovese ailesi Philip ‘Benny Squint’ Lombar-do tarafından yönetildi; Lombardo, Thomas Eboli, Frank Tieri ve Anthony ‘Şişko Tony’ Salerno gibi isimleri Ön planda tutarak FBI ve diğer Mafya babalarını asıl patronun bu kişiler olduğuna inandırmaya çalış­ta. Bu, Philedelphialı Mafya babası Angelo Bruno’nun öldürülmesi gibi kirli işler söz konusu olduğunda kullanışlı bir stratejiydi. Lombardo’nun ölümünün ardından, Vincent ‘çene’ Gigante liderliği devraldı. Gigante ‘delice davranış’larından dolayı ilk bakışta kimsenin şüphelenmediği bir adamdı; bornozu ve terlikleriyle sokaklarda gezerek akıl hastasıy­mış gibi davranırdı. 1997’de tutuklanması sonrasında, Genovese aile­sinin ‘gündelik’ patronu Dominick ‘Quiet Dom’ Cirilo oldu; kontrolü hapishaneden sürdüren Gigante’yle birlikte çalışıyordu.

19 Aralık 2005’te öldüğünde Gigante arkasında iyi durumdaki bir suç ailesi bırakmıştı. Aile 275-395 arasında asil üyeye ve 1000’den faz­la ortağa sahip. Manhattan’daki işçi ve kumar çetelerinin kontrolünü hâla kontrolünde tutmakta, birkaç kumarhanede hissesi var; New York ça­pındaki sokak satıcılarını kontrol ediyor ve muazzam büyüklükteki bir tefecilik imparatorluğunun tadını çıkarıyor. 21. yüzyılın Genovese ailesi, yılda yaklaşık 500 milyon dolarla, Cosa Nostra’nın önde gelen ailelerinden biri olmayı sürdürüyor.

 

Lucchese Ailesi

 

Genovese ailesi New York’taki Mafya’yı oluşturan beş ünlü ailenin en güçlülerinden biri olmayı sürdürse de, bu efsanevi beşlinin parçası olan Lucchese ailesinin Genevose’den daha iyi günler geçirdiği söyle­nebilir, Sonradan Lucchese ailesine dönüşecek çete, ‘Patron Joe’ Masseria’nın faaliyetlerinin Brooklyn ayağı olarak ortaya çıkmıştı. Masseria’nın adına, Gaetano ‘Tommy’ Reina tarafından yönetiliyordu. Masseria’nın Salvatore Maranzano’ya karşı kampanyası Castellammarese Savaşı’na yol açınca, Reina gizlice Maranzano’yu desteklemişti; zira, Ma­ranzano ‘Babaların Babası’ konumuna geldiğinde kendi ailesini ona dev­retme sözü vermişti.

Masseria’nın savaşı perde arkasından yöneten yardımcısı ‘Lucky7 Lu­ciano, Tommy Reina’yı 26 Ocak 1926’da Brooklyn’deki dairesinden çık­tığı sırada vurması için Vito Genovese’yi kiralamıştı. Masseria bu sal­dırının arkasında Maranzano’nun bulunduğuna kanaat getirirken, Maranzano da Masseria’nın, ihanetinin farkına vardığı için Reina’yı öl­dürttüğünü düşünmüştü. Reina’nın yerine Masseria’ya sadık olan Joe Pinzolo getirildi. Brooklynli olmayan Pinzolo’nun bu göreve getirilmesi, Reina’nın yakın dostu olup onun için çalışan iki adamı öfkelendirdi: Tommy Gagliano ve Tommy ‘Three-Finger Brown’ Lucchese (Lucchese 1915’te geçirdiği kazada bir parmağını kaybetmişti ve takma adını dö­nemin ünlü beysbol oyuncusu ‘Three-Finger Brown’dan almıştı).

Gagliano ve Lucchese, taraf değiştirip Luciano’yla Maranzano için gammazlık yapacakları yönünde anlaşmış, aynı zamanda da Joe Pinzolo’yu Öldürmek için tanınmayan bir gangster kiralamışlardı -Masseria ise bu ölümün Maranzano’nun İşi olduğunu düşünmüştü. Maranzano Castellammarese Savaşı’nı kazanıp, kendisinin altında çalışacak beş New Yorklu Mafya ailesinden oluşan Cosa Nostra yapışım yarattığın­da, Gagliano’yu Masseria ailesinin eski Brooklyn çetelerinin kontrolüyle ödüllendirdi. Gagliano bunun ardından başyardımcılığına Lucchese’yi getirdi ve ikili Luciano’nun Maranzano’yu devirip Ulusal Sendika’yı kur­ma planını destekledi.

Gagliano yeni ailesi üzerindeki kontrolü Luciano ve Lansky’nin öğütlediği gibi sürdürdü. O ve Lucchese New York Komisyonu’nda güç­lü seslere dönüştüler, fakat akıllı davranıp spotların altında durmama­yı tercih ettiler. İkilinin mutlu bir ortaklığı vardı; Lucchese Garment Bölgesi’ndeki sendikaların ve New York’un kamyon şoförlerinin denetimini ele geçirmişti. Yasadışı kumar, fuhuş ve uyuşturucu faaliyetleri yürüt­tüler, Idlevvild Havaalanı’nı (şimdiki adıyla JFK) ve Long Island’daki çöp sanayisini kontrolleri altına aldılar. Gagliano 1954’te doğal sebepler so­nucunda öldüğünde yerine Lucchese geçti ve aile bugünkü adını aldı.

Lucchese ailenin ikinci adamı olduğu sıralarda başarılı kontratlar yap­mıştı; Vincent Impeltiterri’nin 1950’deki valilik seçimi kampanyasını des­teklemiş ve sonuçta vali olan Impelliterri üzerinde güçlü nüfuz elde et­mişti. Lucchese aynı zamanda Impelliterri’nin New York polisi mü­dürlüğüne atadığı eski avukat Thomas Muıphy’nin de yalan dostuy­du. Three Finger Brown’un yönetiminde, Lucchese ailesi en huzurlu ve adil Mafya yapısıydı -her Mafiosi’nin emrinde çalışmak istediği ailey­di. İşler iyi gidiyor ve kâr diğer ailelerin aksine üyeler arasında pay­laştırılıyordu. Thomas Lucchese’nin siyasi bağlantıları ve polisle ilişki­leri sayesinde, aile içindeki tutuklanma oranları Mafya ortalamasından çok alandaydı; iç kavgalar gözle görülür derecede azdı. Bu durum, Lucchese’nin adamlarının refahıyla yakından ilgilenmesinden ve onların so­runlarını çözmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Adamları da bu ilgi­ye, Mafya tarihinde nadir görülen bir sadakat anlayışıyla karşılık veri­yordu.

Lucchese 1967’de beyin tümöründen öldüğünde, cenazesine 1000’den fazla insan katıldı. Üst düzey Mafya üyeleri bu çok sevilen ada­ma veda etmek için, siyasetçiler, yargıçlar ve üst düzey polislerle bir ara­ya gelmişti. Ölümünün ardından, Carmine Trumunti Lucchese ailesi­ni yıllar boyu çok kötü bir şekilde yönetti; onun ardından kontrolü Ant­hony Tony Duck’ Corallo aldı.

Ancak Lucchese ailesinin Three Fingers’ Brown yönetiminde key­fini sürdüğü siyasi koruma yok olmuştu ve kısa süre içinde aile bir dizi polis ve FBI baskım sonucunda zarar gördü. Corallo 1986’da hapse gir­di ve ailenin yönetimi de zaman içinde Vic Amuso ve Anthony ‘Gaz Bo­rusu’ Casso’ya geçti. ‘Kül! Kili! Kili! Boys’ (Öldür! Öldür! Öldür! Çocuklan) diye tanınan bu İkili kendi adamlarını katledince hapse düştü ve Lucc­hese ailesi de, hâlâ atlamadığı bir karmaşanın içine girdi.

 

Tekeller ve İşgücü Çeteleri

 

Bir eşyanın arzı üzerinde, fiyat şişirmek için tekel oluşturma pratiğinin Öncüsü, kurban veya adak için gereken maddeleri kontrol eden organize dinlerdi. Kilisede yakmak İçin mum almak isteyen herkesin farkına vardığı gibi, Sicilya Mafyası bu temel fikirden kazanç sağlamaktaydı.

1930’larda, Cosa Nostra üyeleri de enginardan buz ve gıda maddelerine kadar her şey üzerinde tekel oluşturmuştu. Mafya kontrolü sadece bir vakada -Chicago Outfit’in süt dağıtımı üzerindeki tekelinde- insanların satın aldıkları gıdanın fiya­tını düşürmeye yaramıştı. Bunun dışında, özellikle çöp toplama gibi hizmetler üze­rinde tekeller yaratıp bunları sürdürmek dünya çapında yaygın ve son derece ka­zançlı organize suç faaliyetleri teşkil etmekte.

Sendika hareketinin ve işçilerin topluca işi bırakma kabiliyetinin gelişmesiyle suç şebekeleri, işgücü tedariki üzerinde tekel kurabileceklerini gördü. Bugünün iş­gücü haraç çetelerinin pek çoğunun kökleri, Yahudi, İtalyan ve İrlandalı çetelerin 20. yüzyılın başında Amerika’da giyim sektörü çalışanları, kamyon şoförleri ve liman­larla ilgili sendikaların kontrolünü ele geçirmesine dayanır.

Çeteler bu sayede hem işverenlere grev tehditiyle şantaj yapabiliyor, hem de iş­çiler bir iş bulabilmek için sendika üyesi olmak zorunda olduğundan, onlardan da para koparabiliyorlardı. Organize suçun bir sendikayı kontrol edebilmesi, ona kay­da değer siyasi güç de kazandırıyordu; zira, çeteler sendika üyelerinin oylarını yönlendirebiliyor ve böylece Mafya babalan yolsuzluğa meyilli siyasetçiler üzerinde cid­di miktarda etki elde ediyordu,

 

Bonanno Ailesi

 

New York’taki beş meşhur Mafya ailesi arasında, şu sıralarda hukuki yaptırımların başarısı ve bir dizi acemi liderin yarattığı sorunlar sonrasında belini doğrultmaya çalışmakta olan Bonanno ailesi de bulunuyor. Ai­lenin adının, Ulusal Komisyon’un 1964’te Joseph ‘Joe Bananas’ Bonan­no’yu resmi lideri yapmasından beri değişmemiş olmasının nedeni üst üste gelen patronların başarısız performansıydı.

Bonanno ailesinin kökleri, Batı Sicilya’daki Castallamare’yi 19. yüzyılın sonunda New York’ta faaliyet göstermek İçin terk eden çok sa­yıdaki Mafya üyesine dayanır. Bu üyelerden biri olan Stefano Magadinno, bir cinayet soruşturmasından kurtulmak için New York’a kaçmış, son­rasında da kendi suç ailesini kurmak için kuzeydeki Buffalo’ya taşın­mışta. Magadinno’nun genç kuzeni Joseph Bonanno, 1924’te New York’a geldiğinde, Castellammare del Golfo çetesine katılmıştı. Sicilyalı Mafya babası Salvatore Maranzano 1927’de birleşik bir Mafya kurma­ya yönelik büyük planlarla Amerika’ya geldiğindeyse, Castellammare’nin yönetimini ele geçirdi ve Bonnano’yu koruması altına aldı. Maranzano 1931’de kendisine ‘Babaların Babası’ unvanını verip Cosa Nostra’yı ve beş New York ailesinden oluşan yapıyı kurduğunda, 26 yaşındaki Joe Bananas’a da bir aile verdi.

Maranzano Cosa Nostra’nın başında kısa bir süre geçirdikten son­ra sahne dışı bırakılsa da, Bonanno, ailesi üzerindeki kontrolü kaybetmeyip, New York’ta ve Ulusal Komisyonlar’da aktif rol oynadı. Ailesi fazla büyük değildi; dolayısıyla kuzeni Magadinno’nun ailesi Buffalo ve Joe Profaci’nin yönettiği geniş New York ailesiyle ittifaklar kurdu. New York’taki beş ailenin birbirine yakınlığı nedeniyle kentteki işlerini genişletemeyeceğinin tarlana vardığı 1950’lerdeyse, başka yerlerde kâr kapılan elde etmeye girişti.

Kanada’yı kendi bölgesi olarak gören kuzenini kızdıracak olması­na rağmen, Bonanno Montreal’de bir suç ailesi kurdu. Güvenilir ‘capo’ Carmin “The Cigar’ Galante’nin yönetiminde, ‘Montreal Bağlantısı’ kısa süre içinde New York’a 50 milyon dolar değerinde eroin ihraç etmeye başlamıştı. 1950’lerin sonlarında ve 1960’larm başında, buradan elde edi­len kâr Haiti’de bir kumar imparatorluğu kurmaya yatırıldı; amaç, Meyer Lansky’nin Batista rejiminin 1960’daki düşüşünden önce Küba’da elde ettiği başarıyı geçmekti. Bonanno Haiti diktatörü François ‘Papa’ Doc Duvalier ve onun korkunç gizli polisi ve organize suç gücü olan ‘Ton­ton Macoutes’ ile ittifak kurdu. Ancak Amerikalı turistlerin bu voodoo cumhuriyetine gelmemesi, Bonnano’nun off-shore kumarhane macerasını başarısızlığa mahkûm etti.

Bonanno, Arizano’daki Mafya boşluğunu doldurmakta daha başa­rılı oldu. 1960’ların başında, bu eyalette kuvvetli ve kazançlı bir şebe­ke kurabilmişti. Fakat bir sonraki adımını Kalifornia’da atmayı planla­dığının ortaya çıkması diğer Mafya babalarını öfkelendirdi. Uzun za­mandır müttefiki olan Joe Profaci 1962’de öldüğünde, onun yerine Joe Magliocco’yu getirdi; kafasındaki plan, patronlarını öldüreceği Lucchese ve Gambino ailelerinin kontrolünü ele geçirmekti. Bu plan açığa çıktı­ğında, Magliocco ve Bonanno Komisyon’a çağrıldı. Magliocco Komisyon’a ifade vermeyi kabul edip af dileyince, emekli olmasına izin ve­rildi. Fakat Bonnano’nun huzuruna çıkmayı reddettiği Komisyon 1964’te onun yerine ailenin başına Gasplar DiGregorio’nun geçirilmesi emrini verdi. Tüm bu olayların sonucunda Bonanno ortadan kayboldu ve ‘Banana (Muz) Savaşları’ olarak bilinen kanlı bir savaşla yönetimi tek­rar ele geçirmeye çalıştı.

Bonanno zaman içinde yenilgiye uğradığını itiraf edip 1968’de Ari-zona’da emekliye ayrılmak zorunda kalsa da, Bonanno suç ailesinin li­derliği için verilen savaş son ermemişti; sonraki 10 yıl Carmine Galante ve Philip Rast elli gibi üyelerin liderlik için çatışmasına sahne olacaktı. Galante’nin Komisyon’un onayıyla öldürülmesi bile aileye birlik getiremedi. Sürekli iç savaş, aileyi 1981’de Komisyon’daki koltuğundan da etti. Ancak en kötüsü, FBI ajanı Joseph Pistrone’nin gangster Donnie Brasco kılığında ailenin merkezine kadar sızmasıyla gelecekti. Pistrone’nin tuzağını izleyen adli süreç, Joey Massino’nun 1993 yılında ailenin ba­şına geçmesine olanak tanıdı. Onun liderliğinde aile kaybettiği gücü­nün bir kısmını toplayabildi, hatta Komisyon’daki koltuğunu da geri ka­zandı. Fakat Massino 2004’te haraç toplamak, yedi cinayet, kundakçı­lık, tefecilik, yasadışı kumar, komplo ve kara para aklamak suçlamalarından hapse atıldığında, Bonanno ailesi eski iç kan davalarına ve kar­maşaya yeniden gömüldü.

 

Colombo Ailesi

 

New York’un beş Mafya ailesinden onyıllar süren liderlik kavgaları nedeniyle eriyip gidenlerinden biri de Colombo ailesidir. Bu aile için­de liderlik ve kazançlı haraç alanları için verilen kavga, Mafya stan­dartlarına bile göre kanlı ve kalleşçeydi.

Adı sonradan Colombo’ya dönüşecek ailenin ilk ‘Don’u Joe Profaci’ydi. 1928’e gelindiğinde, o ve hem kayınbiraderi hem de ikinci ada­mı olan Joseph Magliocco, Sicilyalı göçmenlerden oluşan Kara El ha­raççıları güruhunu başarılı bir kaçakçılık, kumar, kalpazanlık ve eroin satıcılığı şirketine dönüştürmüştü. Sendikalara da haraç kesen Profaci ve Magliocco, aynı zamanda ülke çapında Unione Siciliane paravanı­nın arkasında gelişmekte olan Sicilya Mafyası ağında da kilit birer oyun­cu konumundaydılar.

Salvatore Maranzano kendisini 1931 yılında ‘Babaların Babası’ ilan edip New York’ta artık sadece beş Mafya ailesi bulunacağım ilan etti­ğinde, Profaci’nin gücünü tanıyıp söz konusu ailelerden birini ona ver­mesi kaçınılmazdı. Profaci 1962’de ölene dek Colombo ailesinin lider­liğini yürüttü. Onun 30 yıllık liderliğinde, diğerlerine kıyasla az sayıda üyesi bulunmasına rağmen Colombo ailesi New York’un en güçlüle­rinden biri haline geldi.

Gelgelelim, Profaci yönetiminin sonlarına doğru Brooklyn’de Gallo kardeşler Albert, Larry ve ‘Deli’ Joe’nun liderliğindeki bazı aile üyelerinin isyanıyla karşılaştı. Profaci’nin ölümünün, ardından, ailenin liderliğini ve Gallo kardeşlerle süren savaşı Magliocco devraldı.

Bunun öncesinde Bonanno ailesinin lideri Joseph ‘Joe B ananas’ Magliocco’ya New Yorklu Mafya babaları Carlo Gambino ve Tommy Lucchese’yi öldürüp ailelerini kontrol etmeye yönelik bir planla geldiğinde, Profaci planı onaylamış ve cinayetleri işleme görevini güvendiği capo Joe Colombo’ya vermişti. Çoğu zaman olduğu gibi, bir miktar Mafya İhaneti biraz daha fazlasına ilham verdi. Colombo doğrudan Gambino’ya gidip Profaci ve Bonanno’nun planlarını anlattı. Komisyon olaylara açık­lık getirmeleri için Profaci ve Bonanno’yu toplantıya çağırdığında, Bo­nanno işbirliğini inkâr etti ve liderliğinin elinden alınması ‘Muz Savaşları’na yol açtı. Öte yandan, suçunu İtiraf edip af dileyen Profad’nin, kısmen ilerlemiş yaşı ve hızla ilerleyen kanser hastalığı nedeniyle hu­zur içinde emekliye ayrılmasına izin verildi. Carlo Gambino ise Joe Colombo’nun kendisine yaptığı bu iyiliğin karşılığım, Komisyonun onu Profaci ailesinin liderliğine getirmesini sağlayarak verdi.

Colombo kendi adını verdiği aileyi daha ancak birkaç yıl yönetmişken, İtalyan-Amerikan Sivil Haklar Birliği’ni yönettiği için muazzam boyutta medya ilgisi çektiği gerekçesiyle Komisyon’la sorun yaşamaya başladı. Colombo, birliği, FBI’rı sahip olduğunu düşündüğü İtalyan karşıtı ön­yargıyı protesto etmek İçin kurmuştu. Ama Colombo’nun FBI’ da ajan­larının bulunması ve ulusal televizyona çıkması, sadece yetkilileri öf­kelendirip Mafya karşıtı adımlarım hızlandırmalarına yaramıştı. Co­lombo’nun devrilmesine karar veren diğer Mafya babaları, halinden hâlâ hoşnut olmayan ‘Deli Joe’ Gallo’nun Colombo’yu öldürtmesini ayarladı; Gallo’nun siyahî organize suç çeteleriyle bağlantısı sayesinde, Colom­bo 28 Temmuz 1971’deki bir İtalyan-Amerikalılar mitinginde Haremli bir kiralık katil tarafından vurulacaktı. Olaydan sonra Colombo hayatını Gallo’nun duyarsız yorumuyla, ‘kafası darmadağın olmuş, yürümeyi bile beceremeyen bir bitki’ olarak sürdürdü. Aileyi bir süreliğine
yaşı ilerlemiş capo Thomas DiBelIa, soma da capo Carmine Persico yönetti. Carmine’nin 1974’te patron olduğu sırada bütün Gallo kardeşler ortadan kaldırıldığı için huzur dolu günler bekleniyor olabilirdi.

Ancak, Carmine’nin hapse girmesiyle birlikte liderlik savaşı kızış­tı. Carmine hapisteyken, selefi Persico Victor ‘küçük Vic’ Oreno’yu iş­leri yönetmesi için ikinci adam olarak atadı. Oreno bu konumunu ailenin daimi kontrolünü ele geçirmek ve Persico’nun oğlu Alphonso’nun, ba­basının vasiyetinde yazdığı gibi patron olmasını engellemek için kul­landı. Bu engelleme New York sokaklarını 1990’lann başında çileden çı­karan ‘Colombo Savaşı’nı tetikledi -öylesine kanlı bir savaştı ki, sık sık yaşanan kurşun yağmurunda sokaktan geçen masum insanlar da Öl­dürüldü. Alphonso Persico’nun bu savaştan galip çıkması da pek işe ya­ramadı, zira uzun hapis cezalarıyla karşı karşıya kaldı.

Bununla birlikte, liderlik sorunlarına rağmen Colombo ailesinin 120 ila 180 üyesi bir dizi kazançlı alanda hâlâ faaliyet göstermekte bunların en önemlileri uyuşturucu ticareti, pornografi, sigara hırsızlığı, ka­çakçılık, iflas ettirme ve borsa manipülasyonu. Biraz istikrar sağlansa ve patronu akıllıca adımlar atsa, Colombo’nun güçlü bir geri dönüşe imza atması işten bile değil.

 

Gambino Ailesi

 

New York’taki diğer Cosa Nostra aileleri gibi, Gambino’nun kökenleri de 1900’lerde kentte Kara El haraççılığı yapan Sicilya Mafyası çeteleri­ne dayanıyor. Küçük çaplı Kara El üyeleriyle başlayan çete öylesine bü­yük ve kazançlı bir 21. yüzyıl suç imparatorluğuna dönüştü ki, Gam­bino A.Ş. diye anılır oldu.

Gambino ailesinin ilk lideri Salvatore D’Aquila’nın çete yönetimindeki uzmanlığı, Gambino’yu 1920’lerin New York’unda en güçlü Sicilyalı suç Örgütlerinden biri haline getirdi. D’Aquila 1928’de, ‘Patron Joe’ Masseria’nin emriyle, Joe Profaci ve üç tetikçi tarafından öldürüldü. Mas­seria D’ Aquila’nın yerine kendisinin dostu olan Al Mineo’yu getirdi. An­cak, Mineo Masseria’nın ezeli düşmanı Salvatore Maranzano için çalı­şan adamlarca öldürüldü. Bu da, Maranzano destekli Frank ‘Don Cheech’ Scalise’nin ailenin yeni babası olmasına yol açtı.

Scalise’nin yönetimi de fazla uzun sürmedi. Maranzano 1931’de ‘Şan­slı’ Luciano tarafından devrildiğinde, Scalise’nin kendi adamları, örgütlerinin Luciano’nun yeni Ulusal Sendika sisteminde ayakta kalabilmesi için ondan kurtulmaları gerektiğine kanaat getirdi. Fakat Scalise’yi öl­dürmek yerine ona koltuğunu bırakması için bir şans tanıdılar. Scalise’nin yerine geçen Vincent Mangano’ysa Luciano’nun gözüne girebilmek için, onun müttefiki ‘Albert Zırdeli’ Anastasia’yı (Cinayet A.Ş.’nin ‘Yüksek İnfazcısı’ olmasına rağmen) ikinci adamlığa getirdi. Sonraki 20 yıl bo­yunca, Anastasia Mangano’ya sadık kaldı. Ancak 1951 yılında (bugün Genovese ailesi olarak bilinen) Ludano-Masseria ailesinin patronu ve kendisinin yakın dostu Frank Costello’nun desteğiyle, Anastasia Mangano ve erkek kardeşi Philip’ten kurtulmaya karar verdi. Mangano ai­lesinden hiç kimse Anastasia’ya karşı koymaya cesaret edemedi ve Cos­tello’nun yardımıyla, Anastasia Komisyon tarafından da ailenin yeni pat­ronu olarak tanındı.

Costello’nun rehberliğinin de yardımıyla, Anastasia ailenin faaliyetlerini genişleterek uyuşturucu ticaretine girdi ve Cosa Nostra’nın At­lantic City’deki kumarhane işlerinin bir kısmına ortak olmayı başardı. Fakat kısmen Luciano-Masseria ailesinin kontrolü için Costello’yla Vito Genovese arasında yaşanan güç mücadelesi, kısmen de Mafya’yla bağ­lantısı bulunmayan bir banka soyguncusunu ihbar ettiği için bir sivili öldürtmesi nedeniyle, Komisyon 1957’de Anastasia’nın ortadan kaldırılmasını onayladı. Anastasia’nın yerine, onu Öldürme planına da ortak olan capo Carlo Gambino geçirildi. Sağlığının bozulduğu 1975 yılına dek, Gambino bir nevi ikinci sınıf sayılabilecek aileyi New York’un en güç­lü beş ailesinden biri haline getirdi. Ailenin Atlantik City’deki payını ar­tırdı, New York’taki inşaat sektörünü fiilen ele geçirdi, ailenin sendi­kalardan elde ettiği kazancı yükseltti, para aklanmasını kolaylaştırmak için bir dizi yasal işe girdi ve bir yandan da narkotik konusunda önde gelen bir güce dönüştü. Aynı zamanda, üst sınıf Amerikan arabalarını çalıp onları Kuveyt ve diğer Ortadoğu ülkelerinde satma faaliyetinin de öncülüğünü yaptı. Diğer bütün ailelerden müttefikleri sayesinde, Joe Bonanno’nun kendisini devirme girişimlerini atlattı ve Amerika’daki en güçlü Cosa Nostra şefi olmayı başardı.      ;

1976’da kalp krizinden ölmeden önce, Carlo Gambino kuzeni ve ka­yınbiraderi olan Paul Castellano’yu Gambino ailesinin babası, güçlü capo Aneillo Dellacroce’yi de onun yardımcısı olarak atamıştı. Castellano, ken­disinin liderliğinde ailenin çaptan düştüğünü düşünen askerler ve capo’lar arasında pek popüler değildi. Ondan kurtulmak isteyen önde ge­len aile üyelerinden Queens merkezli capo John Gotti, patronunu öl­dürmekten ancak Dellacroce’nin baskısı üzerine vazgeçmişti; Dellacroce de bunun karşılığında Castellano’nun genç rakibine karşı hareket et­memesini sağlamıştı. Dellacroce’nin doğal sebeplerden dolayı ölümünden sadece bir gece sonraysa, Castellano ve yardımcısı Thomas Billoti, Manhattan’daki bir restoranın dışında sokakta yatıyordu… Yeni patron Got­ti oldu ve ‘New York’un Kralı’ olarak da bilinen ‘Açıkgöz Don’un yö­netimi başladı.

John Gotti’nin ölümünden sonra bazı sorunlar yaşasalar da, Gam­bino ailesi hâlâ Amerikan Mafya ailelerinin gelmiş geçmiş en güçlüsü, en zengini ve en beceriklisi olmaya devam ediyor.

 

Araç Hırsızlığı

 

Otomobil hırsızlığının genelde ağırlıklı olarak keyif peşinde olan gençler veya tekil hırsızlar tarafından işlenen bir suç olduğu düşünülür. Gelgelelim, çalıntı mo­torlu araçların elde edilmesi, modifiye edilmesi ve başka bir yere taşınması, farklı kıtalardaki suç ağlarının işbirliğine dayanan geniş çaplı ve uluslararası bir yasadı­şı sektör haline gelmiş durumda. Önlemlerin 1990’larda geliştirilmesiyle birlikte ara­ba hırsızlığındaki artışın ivmesi azaltılmış olsa da, bu önlemler sorunun organize suç unsuru üzerinde fazla etki yaratmadı. Çalıntı araçları ulusal sınırlar dâhilinde sat­mak zorlaştıkça, çeteler bu arabaları kendi ülkelerinin sınırlan dışında yasadışı yol­lardan satmaya yöneldi.

Amerikan Mafyası değerli araçları çalma, onları modifiye etme ve yeniden sa­tış için Kanada sınırından geçirme noktasında çoktan deneyim kazanmıştı. Fakat Gam­bino Mafya ailesi çalıntı lüks arabaların Suudi Arabistan ve Kuveyt’e ihracının ba­şını çekmiş, diğer Amerikalı grupların da onu izlemesiyle birlikte araba çalıp-satmak değerli bir Cosa Nostra gelir kapışma dönüşmüştü. AB içinde her yıl 300 bin araç çalınıyor; bunların çoğu eski Sovyet Bloğu ülke­lerinin denetlenmeyen araba pazarlarına götürülüyor. Çalıntı araç ticareti şu anda Rus Organizatsiya’nın hâkimiyetinde. Moskova’daki müşterilerinden gelen talep doğ­rultusunda, Organizatsiya istenen türden bir aracın teslimatını üç hafta içinde ya­pabiliyor. Çalınan markaların arasında BMW, Mercedes ve Land Rover’ın bulun­masının yanı sıra, İngiltere’de çalınanlar, konteynırlar içinde yaptıkları binlerce mil­lik uzun bir yolculuktan sonra Pakistan veya Çin’de ortaya çıkabiliyor. Şu anda en kazançlı ve büyüyen küresel pazarlardan birini, inşaat sektörü araçlarının çalınması ve yeniden satılması oluşturuyor.

 

Buffalo Ailesi

 

Bu kitap için yaptığımız bir görüşmede, eski bir FBI ajanı bana şöy­le demişti: “Ben Casellammare del Golfo’yu suçluyorum. O Allah’ın be­lası yer olmasaydı, Amerika’da da Mafya diye bir şey olmayacaktı.” Bu cümle bir nebze abartılı görünse de, Cosa Nostra ailelerinin bu Sicilya köyünden gelen kurucu babalarının sayısına baktığınızda, eski ajanın sözleri anlam kazanmaya başlıyor.

Castellammare del Golfo’yu bırakıp geldiği Amerika’da organize su­çun gelişmesine yardıma olan Sicilyalı Mafiosi’lerden bir tanesi, Buf­falo suç ailesinin kurucusu Stefano Magadinno’ydu. Magaddino kar­deşi Pietro bir kan davasında öldürülünce doğduğu köyü 1902’de terk etmişti. Kısa süre içinde, Kara El ve Casellammare del Golfo’dan gelen hemşerilerinin o sıralarda New York’ta yürütmekte olduğu diğer haraç ağlarının parçası oldu.

1921’de, göç etmesine yol açan kan davası Magaddino’yu Amerika’da da buldu. Magaddino kardeşinin ölümünden sorumlu olan Camillo Caizo’nun ortadan kaldırılmasını sağladı, ancak birkaç gün sonra polis bu cinayetin soruşturması için onu aramaya başlamıştı. Aynı zamanda Caizzo’nun müttefikleri de onu ölü görmek istiyordu. Magaddino ve dos­tu Gaspar Milazzo’ya bir süre soma ateş açıldığında, ikisi de şehri terk etme zamanının geldiğine karar verdi. Magaddino New York’un ku­zeyindeki Buffalo’ya kaçarken, Milazzo Detroit e gitti. İki adam da yeni evlerinde önemli suç aileleri bulmakta gecikmedi.

İçki yasağı sırasında, Buffalo ve Niagara Şelaleleri, Kanada’dan yasadışı alkol akışı açısından merkez noktalardı. Magaddino’nun kente gel­mesinden önce yerleşik bir hal almış Sicilya Mafyası, kökenleri İtalya’nın Calabria bölgesinde bulunan Ontario merkezli ‘Ndrangheta suç grubuyla kanlı bir savaşa tutuşmuştu. Magaddino hızla kaçakçılık faaliyetlerine ortak oldu ve Buffalo’daki yaşlı Sicilya Mafyası babası Joseph Peter Di-Carlo 1922’de öldüğünde, onun faaliyetlerinin kontrolünü ele geçirdi.

Sınır ötesindeki Calabrialılar’la sürekli çekişmelere rağmen, Buffalo ailesi Magaddino’nun yönetiminde giderek daha çok para kazandı ve güç­lendi; bu, Amerika çapındaki Sicilyalı organize suç gruplarına alkol te­darikini garanti edebilmesinden kaynaklanıyordu. Diğer yandan, Ma­gaddino içki yasağının sonsuza dek sürmeyeceğini öngörmüş ve aileyi kumar, tefecilik ve eroin kaçakçılığına da sokmuştu. Aynı zamanda ai­lenin ‘Labourers Local 210’ sendikasını kontrol etmesini de sağlamıştı. Ai­lenin operasyonları Ohio ve Kanada’da genişledi; Ontario’daki ‘Ndrang­heta bile Magaddino’nun Güney Ontaria’nun büyük kısmıyla Toronto üzerindeki kontrolünü teslim etmek zorunda kaldı. Bazı Mafya babala­rının 1957’de meydana gelen Apalachin fiyaskosundan onu sorumlu tut­masına rağmen (Barbera’nın evinde buluşmak onun fikriydi Bu evde daha önceden pek çok toplantıya katılmıştı), Ulusal Komisyon’daki yerini ve Mafya siyasetindeki kilit rolünü kaybetmedi. Fakat kuzeni Joe Bonanno’yla sorunları konumunu zayıflattı ve 1960’lann sonuna gelindiğinde ailesi önemini kaybetmeye başlamıştı. (Magaddino, Joe Bonanno’nun, Bonanno ailesi ve Komisyon arasındaki ‘Muz Savaşları’nın parçası mahiyetinde 1964 yılında kaçırılması olayına karışmıştı.)

80 yaşını geçtiğinde bile ailesinin başında bulunan Magaddino’nun bir Mafya babası olarak uzun yönetimi, atlattığı suikast girişimleri göz önünde bulundurulduğunda son derece şaşırtıcı. Fakat sonsuza dek kur­duğu ailenin patronu olarak kalmaya yönelik güçlü iradesi, 1974’te do­ğal sebeplerden ölmesinin ardından muazzam boyutlarda bir halef an­laşmazlığına yol açtı.

Magaddino’nun yokluğunda, Buffalo ailesi hızla bölündü. Magad­dino’nun ikinci adamı Sal Pieri, uzun süredir capo’luk yapan John Cammillieri’yi ortadan kaldırarak ipleri eline almak İsterken, bir diğer capo Joseph Todaro Magaddino’nun yerini en iyi kendisinin doldurabilece­ğine kanaat getirmişti. Acı iç savaş Pieri’nin öldüğü 1983 yılında, Buf­falo ailesini Ulusal Komisyon’da temsil etmeye başlamış Genovese ai­lesinin Todaro’yu yeni Buffalo patronu olarak tanımasıyla son buldu. Buffalo ailesini bugün Joseph Todaro Jr. yönetiyor. Bununla birlikte, ha­raççılık gerekçesiyle yöneltilen bir dizi federal suçlama aileye büyük za­rar verdi ve aile, sendika kontrolünü ve Ohio’daki faaliyetlerinin büyük kısmını kaybetmiş durumda. 1990’lann son yıllan, Ontario merkezli ‘Ndrangheta Kanada’daki işlerinin kontrolü için savaşmaya başlayın­ca pek çok Buffalo askerinin sınırın kuzeyinde Ölümüne sahne oldu. İronik bir biçimde, ABD-Kanada sınırına yakınlık ailenin bir zamanlar en büyük gücüyken, şimdi Aşil topuğuna dönüşmüş olabilir.

 

New Orleans Mafyası

 

Cosa Nostra’nın temelindeki Örgütler, çeşitli kentlerde ve Amerikan eyaletlerinde birbirlerinden değişik isimler kullanırdı. New Engîand’da ‘The Office’, Chicago’da ‘The Outfit’ olarak tanınırlardı. Buffolo’da in­sanlar bunlara kısaca ‘The Arm’ derdi. Gelgelelim, New Orleans’ta po­lis bile en başından beri bu Örgütleri ‘Mafya’ diye anardı. Yüzlerce film ve televizyon şovunun inşa ettiği mitolojiye rağmen, Mafya’nın Amerika’daki yükselişi New York veya Chicago’dan başlamadı. Bu yükse­liş Amerika’nın güneyinin derinliklerinde, New Orleans’ta başladı. 1880’ler ve 1890’larda New Orleans’a New York’a gelenlerden daha faz­la İtalyan göçmen taşındı. 20. yüzyılın başlangıcına kadar, New Orle­ans Amerika’daki en büyük ve en yoksul İtalyan gettolarına sahipti, Do­layısıyla, Sicilyalı Mafya üyelerinin kentte güçlü ve organize bir varlı­ğının bulunması hiç de şaşırtıcı değildi. Sicilya’nın farklı kasabaların­dan gelen iki başlıca grup -Matranga ve Provenzano aileleri- İtalyan yer­leşim bölgelerinin ve kentin limanlarının kontrolü için savaşa tutuştu.

1888 yılında, Matrangas ailesi Provenzanoları limanlardan zorla at­mayı başarmış ve yükünü boşaltmak isteyen her tekneye ‘vergi’ koyarak zengin olmaya başlamıştı. 5 Mayıs’ta, bir grup Provenzano üyesi, grubun patronu Charles Matranga da dahil olmak üzere pusu kurduktan üç Matranga üyesini öldürdü. Katillerin yakalanmaması Charles Matranga’yı, New Orleans Emniyet Müdürü David Hennessey’ nin Pro­venzano ailesinden rüşvet aldığına iyice ikna etti. Bu kanaat, Hennes­sey elinde Matranga ailesinin ‘Mafya adlı bir suç cemaatinin parçası ol­duğuna’ dair kanıtlar bulunduğunu ve bunları yakın zamanda ifşa ede­ceğini açıkladığında iyice kesinleşti.

Hennessey 15 Ekim 1890’da vuruldu, son sözleri şöyleydi: “Bunu Dagolar (İtalyan asıllılar) yaptı.” Charles Matranga ve 18 adamı ertesi gün tutuklandı. Mahkemede üçü hariç bütün adamlar aklanınca, tutucu ba­sın ve New Orleans’ın şiddetli biçimde ırkçı, İtalyan karşıtı valisi Joseph A. Shakespeare tarafından galeyana getirilmiş bir grup insan, Matranga’nın adamlarını linç etmek üzere hapishanede kıyameti kopardı. İki adamı lambalardan sallandırdılar, birini önce vurup sonra astılar, du­varın önünde sıraya dizdikleri yedi tanesini bir kurşun yağmuruyla öl­dürdüler. Bununla birlikte, Matranga kaçabilmişti ve sonrasında aile­sini tekrar New Orleans’ın hâkim Mafya gücü haline getirecek şekilde yeniden inşa etti.

Charles Matranga 1922’de öldü ve yerine 1944’e kadar patron ola­cak Corrado Giacona geçti. Onun yönetiminde New Orleans Mafyası başta Frank Costello olmak üzere New Yorklu önde gelen gangsterler­le giderek daha yakın ilişkiler kurdu. Giacona’nın halefi Sylvestro Carolla 1947’de sınır dışı edilip Sicilya’ya gittiğinde, genç capo Carlos Marcello ailenin yönetimini devraldı. New York’taki Luciano-Masseria ai­lesinin desteği ve yardımı sayesinde, Marcello faaliyetlerini sadece New Orleans’ın içinde değil, Dallas gibi başka bölgelerde de genişletmeye baş­ladı. Büyük bir narkotik, kumar, fuhuş, pornografi ve sendika kontro­lü imparatorluğu inşa etti. Marcello ayrıca yepyeni bir gelir kaynağı keş­fetmişti -CIA’e Fidel Castro karşıt kampanyasında yardım etmek. Mar­cello, Robert E Kennedy’nin Mafya karşın önlemleri karşısında ciddi so­runlar yaşayan Mafya liderlerinden biriydi Kennedy başsavcı olarak Marcello’nun geçici bir süreliğine sınır dışı edilmesine yol açmıştı ve New Orleans ailesinin sürekli peşinde dolanıyordu. Marcello hem Bobby hem de John E Kennedy’i tehdit etmişti. Pek çok kişi -güçlü ikinci derece ka­nıtlara dayanarak- Marcello’nun, JFK’in 22 Kasım 1963’te Dallas’ta sui­kasta uğramasında bazı Mafya unsurlarını kilit rol oynamaya sevk et­tiğine inanır.

JFK suikastında rol oynamış olsun veya olmasın, bu suçlama dik­katleri hiç istemediği bir şekilde Marcello’nun üzerine çekti; özellikle de 197u”İerde kurulan bir Kongre Komitesi’nde, hem Kennedy hem de Mar­tin Luther King suikastlarında şüpheli ilan edilmesinden sonra… Spotların bu kadar alandayken, Marcello ve faaliyetleri FBI operas­yonlarının öncelikli hedefi haline geldi ve 1982 de nihayet sigorta do­landırıcılığı ve bir yargıca rüşvet vermeye çalışmaktan hapse atıldı.

Hapishanedeyken zihinsel sorunlar yaşayan Marcello 1993’te serbest bırakıldı. Kısa süre içinde de, varislerine 60 milyon dolarlık bir servet bırakarak öldü. Onun güçlü liderliğinin yokluğunda, New Orleans ai­lesi büyük zarar gördü ve hem diğer Mafya ailelerinin hem de Mafya dışındaki organize suç örgütlerinin baskısı nedeniyle küçüldü.

 

Detroit Mafyası

 

‘Kükreyen 1920’ler ve içki yasağının en parlak günleri sırasında, Maf­ya neredeyse her Amerikan kentinde yükselişteydi. Bununla birlikte, Si­cilyalı ve diğer İtalyan-Amerikalı suç gruplarının ikinci plandaki aktörlere indirgendiği yerlerden biri Detroit’ti. 1919-1931 arasında, ‘Motor kent1 Detroit’teki suç olaylarına, ağırlıklı olarak Yahudilerden oluşan ‘Purp­le Gang’ (Mor Çete) hâkimdi.

Purple Gang hayatına Detroit’in güneydoğusunda bir sokak çetesi olarak başlamıştı. İçki yasağı konulana dek, grubun işlediği suçlar ha­raç kesme ve silahlı soygunla sınırlıydı. Purple Gang’in adım nereden aldığı bir tartışma konusu olagelmiştir, ancak çoğunluk bu adın çetenin kurbanlarından birinin şu sözlerinden geldiğini savunur: “Baştan aşa­ğı çürümüşler, çürük et gibi mor renkliler.” İçki yasağı yürürlüğe girdiğinde, Morlar hızla kaçakçılık işine yö­neldi. Amerika’ya Kanada’dan Detroit Nehri aracılığıyla büyük mik­tarlarda yasadışı içki akıyordu. Düzenli bir arzı garanti altına alabilmek için sınırın iki tarafında da faaliyet gösteren çete, Kanada’nın Ontario eyaletinin Windsor kentinde bir ekip kurmuştu; amaç, Kanada’da güç­lü olan ‘Ndrangheta çetelerine karşı gevenlik sağlamakta.

Purple Gang Detroit teki suç olayları üzerinde ülkedeki diğer bütün çetelerin Ölü sayılarına meydan okuyan bir oranla hâkimiyet kurdu. Mo­tor Kent i kontrol ettikleri süre boyunca, 500’den fazla cinayete imza at­tılar. En kanlı olayların bazılarıysa, çetenin bölünüp ‘Little Jewish Navy’ (Küçük Yahudi Donanması) adlı rakip bir grubun ortaya çıkması sıra­sında meydana geldi. Fakat Morların kurşunlarına hedef olan kişilerin pek çoğu, kaçakçılık faaliyetlerinden pay elde etmeye çalışan Sicilyalı çetelerdendi. Morların ölüm ve beceriklilik noktasındaki imajı yeraltı dün­yasında da yayıldı; hatta şehir dışından bir kiralık katil ekibi talep eden Al Capone’un bile huzuruna çıkmışlardı. Mor Çete üyeleri Harry Keywell, Philip Keywell ve George Lewis’in, Capone’nun Sevgililer Günü katliamındaki tetikçileri olduğu yaygın bir söylentidir.

‘Şanslı’ Luciano ve Meyer Lansky arasındaki İtalyan-Yahudi ortak­lığı 1931 yılında Ulusal Suç Örgütü’nü kurduğunda, ikili, Mor Çete’nin gücünü hemen tanıyıp bu ortaklığa katılmalarım Önerdi. Bu öneri Det­roit/ teki Sicilya Mafyası ailesiyle Morlar’ın birlikte çalışması sayesinde kentte yeni bir barış dönemine vesile oldu (Gaspar Milazzo tarafından kurulan Detroit’teki Sicilya Mafyası ailesini o dönemde Joseph Zerilli yönetiyordu). İçki yasağı bittiğinde, Morların büyük bir kısmı Ulusal Suç örgütü’nün diğer yerlerdeki faaliyetlerinde rol almak için Detroit i terk etti -çoğu Lansky’nin kumar imparatorluğunda çalışmaya başladı veya Cinayet A.Ş.’de becerilerini sergileme alam buldu.

Morların 1933’te fiilen ortadan kalkmasının ardından, Motor Kent’in yeraltı dünyası gücü Zerilli’nin Mafya ailesi olacakta. Zerilli faaliyetle­rini sonraki 20 yıl boyunca narkotik, bahis ve kara para aklama alanlarına genişletti. Devasa bir fuhuş imparatorluğu inşa etti ve başta Uluslararası Teamster (Kamyon Şoförleri) Kardeşliği ve lideri Jimmy Hoffa olmak üzere Detroit in güçlü sendikaları üzerinde kontrol elde etti. Zerilli yekpare bir örgüt yönetiyordu; onun ve William ‘Kara Bili’ Tocco, ‘Yaralı Yüz Joe’ Bommarito ve Peter Licovalli gibi bütün güvendiği capo’ların Sicilya’nın Terrasina kasabasından geldiği söylenir. Zerilli ai­lesinde neredeyse hiç iç ayrılık çıkmadı ve diğer Mafya babalarının ak­sine, Zerilli koltuğunu bıraktığı 1975’te de oğlu Anthony’yi yerine yer­leştirmekte sorun yaşamadı. 40 yıllık inanılmaz yönetimi diğer Mafya babalarının onu kıdemli bir devlet adamı gibi görmesi anlamına geli­yordu ve Zerilli’ye Ulusal Komisyon’da bir koltuk verildi.

Detroit Mafyası’nın sorunları ta 30 Temmuz 1975’te, Jimmy Hoffa’nın ‘ortadan kaybolmasının’ aileyi ulusal spot ışıklarının altına yerleştirmesiyle başladı. Hoffa’nın çalışma masasında üzerinde şunların yazılı olduğu bir not bulunmuştu: TG -14.00 – Red Fox.” Red Fox Hoffa’nın en son canlı görüldüğü restoranın adıydı ve TG de, hem Hoffa’nın bir dostu hem de Zerilli ailesinin güvenilir bir yardımcısı olan Anthony ‘Ton/ Giacolene’yi simgeliyordu. 2003’te, DNA testleri Hoffa’nın ölmeden önce Giacalone’ye ait bir arabada bulunduğunu kanıtladı.

Hoffa olayı ve sendika kontrolü nedeniyle FBI’ın soluğunu ensesinde hisseden Detroit ailesi, en kazançlı işlerden çekilmek zorunda kaldı. Fa­kat bu bile Anthony Zerilli ve başyardımcısı Jack Tocco’nun çetecilik ve kumarla ilgili suçlamalardan demir parmaklıklar ardına konmasını en­gelleyemedi. Süren FBI önlemleri bugün hâlâ Detroit ailesinin gücünü ve kazancını kemirmekte ve ailenin eski nüfuzu ile Cosa Nostra’daki öne­mine gölge düşürmekte.

 

Los Angeles Mafyası

 

Diğer suç aileleriyle karşılaştırıldığında, Los Angeles Mafyası’nın kü­çük çaplı, etkisiz ve neredeyse bir şaka gibi olduğu söylenir. Hem di­ğer Mafya üyeleri hem de organize suçla mücadele edenler Los Ange­les Mafyası’nı ‘Mickey Mouse Mafyası’ diye anmayı severler. Los An­geles Emniyet Müdürü Daryl Gates bu mafyanın bahis faaliyetlerine karşı 1984’te başlattıkları operasyonun adını ‘Hafif sıklet Operasyonu’ koy­muştu. Kaliforniya’nın Amerika’daki en zengin eyaletlerden biri oldu­ğu göz önünde bulundurulduğunda, Mafya’nın eyaletin ekonomisiy­le aynı doğrultuda bir patlama yaşaması gerekirdi. Los Angeles Maf­yası’nın gücünü artırmasının karşısında, tıpkı diğer yerlerdeki Mafya gibi, hiçbir engel bulunmuyordu. 1920’lerin sonlarında, Sicilyalıların dü­zenlediği başarılı kaçakçılık operasyonları, Jack Dragna diye tanınan Anthony Rizzotti’nin kontrolü altında toplanmıştı. Kendi kurduğu ‘İtalyan Koruma Birliği’ adlı organizasyonu paravan yapan Dragna’nın suç ai­lesinin, tüm bilinen çetecilik alanlarında parmağı vardı.

Fakat Dragna diğer aileleri kendi bölgesinin dışında tutacak gücü hiçbir zaman bulamadı -örneğin, Hollywood’un film stüdyolarından para sızdırmaya yönelik kârlı girişimleriyle ün yapan çete Chicago Outfit’ti. Dragna ayrıca, Mickey Cohen’in yönettiği ve hem Yahudi hem İtal­yan üyelere sahip bağımsız organize suç grubunu da ortadan kaldırmayı bir türlü beceremedi.

Dragna’nın ölümünün ardından aile önce avukat Frank Desimone, onun da 1968’de hayata veda etmesinden sonra Nick Licata tarafından yönetildi. Licata 1974’te Öldüğünde, aile Jack’in etkisiz yeğeni Louie Tom Dragna’nın kontrolüne geçti. Louie Tom’un işleri gevşek bırakmasıysa, şehir dışından gelen Jimmy Fratianno adlı bir gangsterin sahneye çık­masına yol açtı. Ama Fratianno da bir FBI muhbiriydi ve kısa süre için­de Los Angeles Mafyası’nın çok sayıda üyesi demir parmaklıklar arkasına düşmüştü. Aile 1980’lerde yeni patron Peter Milano’nun yönetiminde kendini yeniden inşa etmeye çalıştı, fakat Milano 1988’de hapse girdi­ğinde yeniden büyük bir darbe aldı. Bugün Los Angeles Mafyası’nın, Sunset Strip gibi bölgelerdeki fuhuş, kumar, gece kulübü ve narkotik faa­liyetleri dışında fazla etkisi bulunmayan, küçük ve dağınık bir organi­zasyon olduğuna inanılıyor.

Çok sayıda üst düzey Mafya aktörleri, Kaliforniya’nın tümündeki Mafya’yı açıkça küçük gören FBI’ın telefon dinlemeleri sonucunda ya­kalanmış durumda. Los Angeles Mafyası’nın içine sızmadan önce, ‘Çakal’ Jimmy Fratianno şu yorumu yapmıştı: “Gerçek Mafya aktörleri böl­gelerine taşınsa, San Francisco ve San Jose’deki tipler iki dakika bile ha­yatta kalamazdı. Belki de biz gidip ele geçirmeliyiz, birkaç adamı yere sersek diğerleri korkudan altlarına eder.”

Bir başka çete fi gürü de Los Angeles Mafyası hakkında şöyle demişti: “Tek yaptıkları şey Süpermen’i öldürmekti.” Bu sözlerin, ‘Süpermen’in Maceraları’ adlı televizyon dizisinde Süpermen’i oynayan George Reeves’in 1959’daki şüpheli Ölümüne atıf olduğu sanılır. O dönemde bunun bir intihar olduğu zannedilse de, adli kanıtlar kuvvetli bir biçimde cinayete işaret etmektedir. Reeves’in, kansıyla yattığı bir Hollywood ya­pımcısına yardımcı olan bir Mafya tetikçisi tarafından vurulduğuna dair tutarlı yeraltı dünyası hikâyeleri de mevcut.

Dikkatleri Los Angeles Mafyası’nın üzerine çeken bir başka meşum cinayetse, Johnny Stompanato’nun ölümüydü. Eski bir denizci olan Stompanato Amerikan ordusundaki görevini bırakıp Dragna’nın Los Angeles. suç ailesinde bir Mafya askeri olmuştu. Bu yakışıklı fakat acımasız hay­dut, 1957’de Hollywood aktrisi Lana Turner’ın aşığı oldu ve bu fırtınalı bir aşktı. 1958 yılında, ikili şiddetli bir kavgaya tutuşmuşken, Turner’ın 14 yaşındaki kızı annesinin yardımına koştu ve yaklaşık 25 santimetrelik bir bıçağı Stompanato’nun karnına sapladı. Tam da Los Angeles ailesinin patronu Frank Desimone’nin felaket Apalachin toplantısında tutuk­lanmasından kısa süre sonra çok dikkat çeken bu cinayet, medya ilgi­sini iyice artırdı. Stompanato’nun ölüm şekli de ülke çapındaki Mafya üyelerinin Los Angeles Mafyası’nı iyice hor görmesine yol açtı; bunun, ‘Los Angeles’taki adamların küçük bir kızla bile dövüşemediğinin’ ka­nıtı olduğunu söylediler. Ancak Los Angeles Mafyası’nın her zaman kü­çük çaplı olduğu ve öyle kalacağına dair yaygın fikri yine de herkes pay­laşmıyor. Bir FBI ajanı bana bir keresinde şöyle demişti: “Şeytanın kur­duğu en büyük tuzağın, insanları var olmadığına inandırmak olduğu söylenir. Aynısı Los Angeles’taki bazı çeteler için de geçerli. ‘Mickey Mouse’ tipleri olmak onlara epey alan sağlıyor. Ve bu adamları ne zaman kü­çük görürseniz, sizi o zaman vuruyorlar.”

 

Mafya ve Las Vegas

 

Las Vegas’ı Mafya var etti. Cosa Nostra’nın Nevada’nın ‘Günah Şehri’ndeki bağlantılarına dair hikâyeleri göz ardı etseniz bile gerçekler or­tada. Las Vegas’taki devasa Mafya yatırımı olmasaydı, bu tanınmayan Nevada kasabasının dünyanın gayrı resmi kumar başkentine dönüşmesi pek mümkün değildi.

Mafya’nın içki yasağı sonrasında yıllar boyu en büyük gelir kapısı olacak şeyin temelleri, çaresizce gelir arayışında olan Nevadalı yetkili­ler kumar oynamayı 1931’de yasal hale getirdiğinde atıldı. Yasa değişikliğinin hemen ortasında mantar gibi türemeye başlayan kumarhaneler, daha çok Vahşi Batı’daki muadillerine benzeyen küçük yerlerdi; Las Vegas’ın bugünkü meşhur lüks otelleriyle yalandan uzaktan alakalan yok­tu. Hoover Barajı’nın tamamlanması sayesinde elde edilen bol elektrik ve su tedariki bu kumarhanelerin genişlemesine yol açtı, ancak sadece en fazla 110 odaya sahip iki otel açılmıştı.

Bu arada, ‘Şanslı’ Luciano ve Meyer Lansky, Benjamin ‘Bugsy’ Siegel’ı 1930’larda Las Vegas’a göndermişti. Ulusal Sendika’nın Batı Ya­kası’ndaki kumar faaliyetlerini yönetmek ve Meksika’dan afyon getir­mek amacıyla bir narkotik kaçakçılığı şebekesi kurması için Kaliforni­ya’da bulunuyordu. 1942’de Lansky Siegel’ı, kumar oynamanın yasal hale getirildiği Nevada’ya yollayarak bu eyalete genişleme fırsatlarını incelemesini talep etti. Siegel burada Billy Wilkerson adlı bir işadamıyla karşılaştı ve onunla Las Vegas’ın nasıl büyüyebileceğine dair vizyonu­nu paylaştı. Siegel, Lansky, Luciano, Frank Castello ve diğer Mafya babalarından, lüks bir otel ve kumarhane inşa etmek için 2 milyon dolar borç istedi. Otelin adım, metresi Virginia Hill’in lakabından esinlenerek The Flamingo koyacaktı. Önde gelen Mafya babalan 1943’te Siegel’e bu borcu verdi; paranın büyük kısmı da çocukluk arkadaşı Lansky’den ge­liyordu. Bununla birlikte, The Flamingo’nun inşaatı sırasında masraf­lar katlanınca, Siegel Sendika’daki dostlarına 6 milyon dolardan fazla borçlanmıştı.

İnşaat nihayet tamamlandığında, Siegel aktör George Raft gibi ünlü isimleri çekerek The Hamingo’yu tanıtmak için Hollywood bağlantılarını kullandı. Otel zarar ettiği ve Siegel yatırımcılarının baskısı alanda olduğu için bunu yapmaya muhtaçtı. 1947’de The Flamingo biraz kâr yapma­ya başlamıştı, Siegel de belini doğrulttuğunu sanıyordu. Ne yazık ki, Lansky ve Luciano Siegel’in inşaat masraftan üzerinden kendilerini do­landırdığına kanaat getirmişti. Gerçekten üzülerek de olsa, cezalandı­rılması gerektiğine karar verdiler. Siegel’in 1947’de vahşice katledilmesinin ardından Lansky’nin kontrolünü devraldığı The Flamingo, bir yıl geç­meden muazzam boyutlarda kâr getirmeye başladı.

Bu durumu gören Lansky Thunderbird Oteli’ne büyük bir yatırım yaptı ve Sands Otel’de de kontrol hissesi satın aldı. Bu arada, Cleveland Mafyası Desert Inn’ den hisse almış, Frank Castello da Tropicana’nın bü­yük kısmını kontrolüne geçirmişti. Yatırdıkları milyonlar sayesinde Maf­ya Vegas’ın patlamasını sağladı. Aynı zamanda eğlencenin Vegas’a gel­mesinden de büyük ölçüde Mafya sorumluydu. Mafya’nın, Sands Otel’de hisse verdiği Frank Sinatra ve Rat Packs’in 1950’Ier ve 60Tarda Vegas’a gelmesini sağladığı bir sır değil.

Diğer yandan, Mafya’nın Las Vegas’tan elde ettiği servet, kumar­hanelere yaptıkları yatırımın yasal kârından ibaret değildi. Gizli yatı­rımcılar olarak genellikle kârı tahsil etmek için. farklı yöntemler kulla­nırlardı. Bu yöntemlerin en popüleri, Milli Vergi Gelirleri İdaresi (Internal Revenue Service -İRS) ve başka hiç kimseye çaktırmadan her yıl elde edilen milyonlarca dolarlık ‘kaymak’tı. Kumarhanelerin sayım odala­rından geçen muazzam miktarlardaki nakit paranın bir kısmı hiçbir za­man resmi olarak sayılmazdı ve doğrudan Mafya’nın cebine giderdi, Las Vegas’taki kumarhaneler aynı zamanda para aklamak için de harika bir yöntem sunuyordu.

İlginç milyarder Howard Hughes, Las Vegas’ı temizleme girişiminde dikkat çekici bir biçimde başarısız olmasına rağmen, kentteki Mafya faa­liyetlerinin üzerine girmesi için FBI’a baskı yaptı. 1970’ler boyunca, bir dizi telefon dinleme ve gözetleme operasyonu ‘kaymak yiyiciliği’ ve para aklamaya karşı muazzam önlemlerin alınmasını sağladı. Aynı dönemde Kumar Komisyonu’nun baskısı da Mafya’nın kumarhanelerdeki ya­tırımını sonlandırdı. Mafya hâlâ Vegas’ta, ama şu günlerde eskiden kazandıklarının birazını bile kazanmıyorlar.

 

Yasadışı Kumar-Kumar

 

Kumar epeydir yeraltı dünyasıyla ilişkilendirilir. Suç gruplan genelde kumar borçlarının toplanması ve ödemekten kaçanların cezalandırıl­masıyla bağlantılıdır. Dahası, Yakuza gibi bazı suç şebekelerinin kökenleri Ortaçağ’daki antik kumarbazlar loncasına kadar uzanır.

Hükümetlerin 18. yüzyılın sonundan bu yana kuman sınırlaması ve vergilendirmesiyse, yasadışı kumarı organize suç gruplan için ciddi bir gelir kapısı haline getirdi. Diğer yandan, halkın yasadışı bahis ve kumar makinelerine yaklaşımı da, diğer organize suç faaliyetlerine kıyasla çok daha hoşgörülüdür.

Kumar çeteleri genellikle yoksul bölgelerde yasadışı piyango çekilişiyle iştigal eder. Düşük gelirli kişilerin, ortaya küçük miktarlarda para koyup, bunun binlerce katını vergi kesintisi de yapılmadan kazanabi­lecek olma ihtimali, dünya çapında çekiciliğini hâlâ sürdürüyor. Ame­rika’da ‘Sayılar Oyunu’ diye bilinen ve 19. yüzyılda siyahların yaşadı­ğı mahallelerde ortaya çıktığı sanılan bu oyun, sadece ABD’de birkaç milyar dolarlık getirişi olan modern bir yasadışı faaliyete dönüşmüş du­rumda. Başka faaliyetlerden kazandıkları yasadışı karı meşrulaştırma noktasında kısmen kolay bir yol olduğu için, suç örgütleri her zaman için yasal kumara yatırım yapmak istemiştir. Batı dünyasında yasal ku­mar ve bahis oyunlarından zorla çıkarılmış olsalar da, organize suç ör­gütleri internet bahisçiliğinin nispeten yakın zamanda yayılmasından son derece faydalandı.

 

Mafya ve Filmler

 

Eğer filmler Amerika’nın kültürel şahdamarıysa, bu damardan akan kanın büyük kısmı da Cosa Nostra’dır. Hollywood iki sebepten ötürü Mafya’yla epey uzun ve kârlı bir aşk ilişkinin tadını çıkardı. Birincisi, Cosa Nostra’nın organize suçlan Amerikan tarihinin son 100 yılına öy­lesine kök salmış durumda ki, hem bunu göz ardı edip hem de ABD’deki hayatı nesnel bir biçimde yansıtmak zor olurdu. İkincisi ve stüdyolar için daha Önemli olanı, Mafya insanlar nezdinde sönmek bil­meyen bir çekiciliğe sahip ve bu da Mafya filmlerinin para yapması an­lamına geliyor. Hollywood’la Mafya arasındaki sevgi ilk kez 1920’ler-de ortaya çıktı ve bu her zaman çift taraflı bir ilişki oldu. İçki yasağı döneminin ilk gangsterleri bile, kendi suçlarının cazibesinin yansıması ola­rak algıladıkları şeyi beyaz perdede görmekten haz duyuyorlardı. Hat­ta çeteleri anlatan en eski sessiz filmlerden bazılarının başrolünde, ger­çek bir eski gangster olan ve film için Al Capone’la arkadaşlığından vaz­geçen Joe Browne oynuyordu.

Browne, Hollywood’un bir parçası olma fikrinin baştan çıkardığı son organize suç örgütü üyesi de değildi. Esldnin küçük çaplı gangsteri George Raft 1932 tarihli Scarface gibi dev Hollywood başarılarında başrol oynamakla kalmamış, aynı zamanda bazı çete üyeleriyle de yalan dost­luğunu sürdürmüştü. 1940’ların başında, Raft yakın arkadaşı “Bugsy” Siegel’in birkaç ‘ekran denemesi’ne katılmasını bile sağlamıştı! 1930’lar boyunca önde gelen stüdyolar tarafından, gangsterler ve yükselen or­ganize suç dalgasıyla ilgili yüzlerce film yapıldı ve bu filmlerin Edward G. Robinson gibi aktörleri çoğunlukla birer yıldız haline geldi. Fakat pek çok film yapımcısı Mafya’yı anti kahramanlar olarak gösterme zorun­luluğundan bıkmıştı. Örneğin Motion Picture Production Code (Ame­rikan Sinema Yapımcıları Kuralları) Scarface’in sonunun değiştirilme­sini ve filmin adının altına ‘Ulusun Utancı’ yazılmasını bile istemişti.

FBI’ın bile Mafya adındaki herhangi bir organizasyonun varlığını in­kâr ettiği bir dönemde, filmlerin Cosa Nostra’nın kökenlerine ve ger­çek doğasına hiçbir zaman dokunmamış olması şaşırtıcı değil. Fakat bun­ların hepsi 1972 yılında, Mario Puzo’nun çok satan aynı adlı kitabından uyarlanan The GodFather’ (Baba) adlı filmle değişti. Mafya’nın 1950’Ierde Kefauver Komitesi oturumları ve Apalachin fiyaskosuyla baş­layarak maruz kaldığı ifşaatın ardından, daha gerçekçi bir resim çizmenin vakti çoktan gelmişti. Fakat Mafya babası Joe Colombo’nun İtalyan-Amerikalı Sivil Haklar Birliği Paramount Pictures’a Öyle büyük baskı yaptı ki, The Godfather’ın gösterime girmesinden önce şirket filmdeki her ‘Cosa Nostra’ ve ‘Mafya’ sözcüğünü çıkarmak zorunda kaldı. Birçok Cosa Nos­tra kişiliğinden ve olaylarından esinlenen film, özellikle de Mafya’nın nezdinde muazzam bir basan elde etti. Gizli dedektifler, Mafya üyele­rinin nasıl davranmaları gerektiğine dair filmden ilham alıp ders çı­kardıklarım rapor etti. Bazı çevrelerde olumlu bir Mafya mitolojisi ya­ratmakla itham edilse de, Joe Bonanno filmin başarısının gerçek sırrı­nın şu olduğunu savunmuştu: “Aile gururu ve kişisel onurla ilgili. Güç­lü akrabalık hissiyatına sahip insanları gaddar bir dünyada hayatta kal­maya çalışırken anlatıyor.”

The GodFather ve 1974 tarihli ilk devam filmi The GodFather – Part II, bir Mafya filmleri seline neden oldu. Bunların en iyi olan iki tanesi -Casino (1995) ve Goodfellas (1990)- Nicholas Pilgeggi’nin kitapların­dan uyarlandı. Good Fellas The GodFather’ın göz kamaştırıcılığından yoksun olsa da, Henry Hill’in gerçek hayat hikâyesini büyük ölçüde doğ­ru bir şekilde anlatıyordu. İhanetleri, Mafya içi siyaseti, açgözlülüğü, sı­radan şiddeti ve Mafya’nın alt kademelerindeki ağır işçiliği harika bir biçimde yakalamışta. 1990’Iara gelindiğinde, Mafya artık televizyon için bile ele alınabilecek bir konuydu. Başarılı drama dizisi The Sopranos, New Jersey capo’su Tony Soprano’nun iş ve aile hayatını son derece inan­dırıcı bir şekilde anlatır.

Hem filmler hem de son dönemde televizyon, Amerikan halkının ABD’deki organize suçun hâkim gücü olarak Mafya’ya bakışını şekil­lendirdi. Cosa Nostra her zaman diğer organize suç gruplarından daha olumlu bir biçimde resmedilmişti (Al Pacino’nun Cosa Nostra’yla ilgi­li filmlerini, Scaface’in 1983 tarihli versiyonundaki Kübalı bir Mafya ba­bası rolüyle karşılaştırmanız yeter). Bu durum bir medya komplosunun sonucu değil, sadece Amerika’nın Mafya’yla yaşadığı aşk-nefret ilişki­sini yansıtıyor.

 

Cosa Nostra’nın Bugünkü Durumu

 

Cosa Nostra’nın tam ve kurgusal tarihini Sicilya’daki kökenlerinden alıp New York’taki Little Italy’nın (Küçük İtalya) şirket yönetim kuru­lu odalarına kadar anlatan bir film serisi yapmış olan tek yönetmen Francis Ford Coppola. The GodFather üçlemesindeki üç film arasından, Ame­rikan Mafyası’nın kökenlerini hem korumak hem de aşmak isteyen, dö­nüşen bir organizasyon olarak bugünkü halini en iyi yakalayanı, değeri fazla bilinmeyen üçüncü filmdir.

1980’lerin ortalarından bu yana, pek çok kişi Amerikan Mafyası’nın çökeceğini öngörüyordu. Eski New York valisi Rudolph Giutiani, New York Güney Bölgesi savcılığını 1989’da bıraktığında, Gambino ai­lesinin ve diğer New York Cosa Nostra ailelerinin kısa süre içinde ‘so­kak çeteleriyle aynı düzeye indirgeneceğini’ söylemişti.

Diğer yetkililer daha da ileri giderek, Cosa Nostra’sız bir ABD’den söz ediyorlardı. Halk ve medya da onlara inanabileceklerini düşünm­üştü. Giuliani, New York’taki beş büyük ailenin patronlarını ve ikinci adamlarım hapse düşüren bir kampanyanın başım çekmişti. Amerika’nın diğer yerlerinde de, FBI neredeyse bütün bir nesil Mafya üyelerini hap­se atmak için gizli izleme teknikleri ile bir dizi Mafya muhbirini kul­lanmıştı. Bununla birlikte, zafer İlanlarının erken olduğu görüldü. Bazı yetkililerin Cosa Nostra’nın ölüm sancıları gibi yorumladığı şeyler, as­lında 21. yüzyılda hayatta kalmak için evrimleşen bir organizasyonun acılı mücadelesiydi. Ailelerin New York sokakları yerine doğrudan Si­cilya’daki Palermo, Corleone ve Trapani sokaklarından üye kabul etmeye yönelik yeni siyaseti bir umutsuzluk eylemi değildi -bu, adam eksik­liğini hızla giderme amaçlı akıllıca bir stratejiydi. Böylece, orijinal üye­lerin hapse atılmasıyla açılan boşluk ciddi anlamda dolduruluyordu. Richard Martino ve Andrew Campos gibi adamları Mafya’ya katmak, id­dia edildiği gibi ‘Mafya’nın yolunu şaşırdığının’ göstergesi değil, Cosa Nostra’nın yeni suç alanlarına yöneldiğinin işaretiydi. Hem Martino, hem de Campos Gambino ailesine tahminen 1 milyar dolarlık kazanç geti­ren siber dolandırıcılık hizmeti verdiler.

Cosa Nostra’nın Sicilyalı mirasının en değerli tarafı, sıkı hiyerarşik düzen ve örgütsel yöntemlerdi. Cosa Nostra’nın dayanıklılığı belki de daha kuvvetli saldırganlara karşı savaşan Sicilyalı direnişçi güçler gibi bir kökenden gelmesinden kaynaklanıyor. Bu dayanıklılık nereden ge­liyor olursa olsun, FBI’yla süregelen savaşında işine yaradı. Bir FBI aja­nı bana bu konuda şunları söylemişti: “Sanırım, Mafya babalanın ve di­ğer liderleri ele geçirdiğimizde, ailelerin hayatlarına devam edecekle­rinin farkına varmamıştık. Yeni patronlar, ikinci adamlar ve capolar or­taya çıkmaya devam etti. Adamları alıyorduk ama yapıya dokunmu­yorduk.” Örgütsel yapı bir yana, diğer organize suç gruplarının Maf­ya hâlâ ayaktayken ortadan kaybolmuş olmasının bir nedeni de şu: Bazı Cosa Nostra üyeleri oğullarını kendilerinin yolundan gitmeleri için ce­saretlendirir, Meşum John Micali’ye benzeyenleri de içeren yeni bir Mafiosi nesilinin ortaya çıkması, şunun da göstergesi: Mafya’daki hayat­larına kültürel kimliklerini ortaya koymanın bir yolu olarak tutunan bazı İtalyan Amerikalılar var ve pek çok Mafya üyesi de, ‘aile işi’nden ka­zanılan paranın çocuklarına devretmeye değer olduğuna inanıyor.

Cosa Nostra suçlarıyla ilgili gelecekteki haberler, sözgelimi Brezil­ya’daki sokak çocuklarından koparılmış yasadışı insan organlarının ti­careti gibi, giderek artan miktarda bir küresel boyut içerecek. Aynı za­manda, devasa siber-dolandırıcılıklarına ve borsa manipülasyonlarına dair de manşetler göreceğiz. Üniversite mezunu, ama 1920’Ierdeki ilk Sicilyalı çete liderleri kadar güçlü, kati yürekli ve kan görmeye alışkın, olan yeni patronlar çıkacak; ailelerini hem geleneksel hem de modern suç alanlarında ilerletmek isteyecekler. Aileler arası birlikte çalışan ekip­lere yönelik ilginin artması yeni ailelerin yükselmesine yol açabilir. Hat­ta önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni Sicilyalı üyelerle onların müesses Amerikalı patronları arasında bir savaş bile patlak verebilir.

Salvatore Maranzano 1931 yılında ABD’deki Sicilya Mafyası’nın ya­pısını şekillendirip adını da Cosa Nostra koyduğunda, herhalde 21. yüz­yılda da ayakta kalacak bir Amerikan Mafyası’nın kuruluşuna yardımcı olduğunu aklına bile getiremezdi.

 

Yakuza ve Japonya’da Organize Suç

 

“Bugünlerde herkes Yakuza’dan korkuyor.”

(]uzo Hami, Japon film yönetmeni)

 

Japonya’nın meşum yasadışı organize suç çeteleri ve suçlu klanla-n olan Samuraylar dönemine kadar uzanan tarihiyle, Yakuza dünyanın en eski ve en yerleşik suç örgütlerinden biridir. Yakuza’nın varlığı Ja­ponya’da hükümetin merkezinden, uluslararası şirketlere ve kentlerin karanlık sokaklarına dek her yerde hissedilir. Kadim törenleri ve tuhaf alt kültürüyle, Yakuza’nın dünyadaki en ilgi çekici organize suç gruplarından biri olduğu şüphe götürmez.

Erkek kardeşimin birkaç yıl önce Tokyo’nun Roppongi bölgesinde bir gece kulübü işletmesi bana, güvendiğim ve Japonya’nın sokaklarındaki hayatı ilk elden deneyimlemiş birisine şu soruyu sorma fırsatı tanıdı: Yetkililerin bana Japonya’daki organize suçla ilgili anlattığı şey­ler doğru muydu?

Yakuza’nın çok sayıda üyeye sahip olmasına rağmen sokaklarda çok az miktarda suç işlendiği doğru muydu? Bazı Yakuza üyeleri gerçek­ten de üzerinde kademelerinin, mensubu oldukları klanların ve iletişim bilgilerinin yazılı olduğu kartvizitleri sağa sola veriyor muydu? Kimi zaman belli yerlerde bir tür gölge hükümet ve polis gibi hareket ettik­leri doğru muydu? Japonya popüler kültüründe de Ban’da olduğu gibi kahramanlaştırılıyorlar mıydı?

 

Yakuza’nın Kökenleri

 

Eğer Japon Polis Bilimleri Ulusal Araştırma Enstitüsü’nün verdiği rakamlar doğruysa, 2 bin 500’ten fazla suç çetesiyle ve yaklaşık 150 bin üyesiyle Yakuza dünyanın en büyük organize suç ağını teşkil ediyor. Bu­nunla birlikte, Japonya’da pek çok kişi için Yakuza’nın boyutu bir utanç değil, gurur kaynağı. Bu gurur hissiyatının önde gelen nedenlerinden biri, Yakuza’nın sahip olduğu iddia edilen kökenleridir. Dünya çapındaki pek çok organize suç örgütü kendilerini soylu ve onurlu bir tari­he dair mitlere İfade etmeye çalışmıştır. Bir suç ağıra eski bir direniş ha­reketine veya yoksulları feodal lordlardan koruyan bir cemaate bağla­yan iddialar sık sık ortaya atılır. Fakat Yakuza vakasında bu tür fantas­tik savlar her zaman da gerçekten tümüyle uzak görülmemeli.

Tokugawa leyasu 1603’te Şogun olup Japonya’yı birleştirmeye gi­riştiğinde, pek çok Samuray kendilerini emrinde savaşacak bir efendi­den mahrum halde bulmuştu. Bu sahipsiz savaşçılar ronin diye bilinirdi. Bunların kimisi çiftçi toplulukları ve daha küçük kentleri yağmalaya­rak hayatta kalan yasadışı çeteler kurdu. Bu acımasız davranışları, faz­lasıyla büyük kılıçlan ve abartılı giyim tarzları onlara kabuki-mono (gözü dönmüşler) adını kazandırırken, köylüler ve kent sakinleri de kendilerini onlardan korumak için birtakım çeteler oluşturdu. Bunlara da machi-yokko (kentin hizmetkârları) veya otokodate (cesur halk) denmeye baş­landı. Sadece savaşçı sınıfının kılıç taşımasına izin veriliyor olmasından dolayı, pek çok machi-yokko ve otokodate kentlerini ve köylerini ko­rumak için ronin’leri çalıştırmaya başladı. Polis Bilimleri Ulusal Araş­tırma Enstitüsü’nden Kanehiro Hoshino’nun bütün ronin’lerin 1688’de ortadan kaldırıldığını savunmasına rağmen, pek çok Yakuza kendile­rini ya ronin’lere ya da meşhur otokadate’Iere bağlayan karmaşık soy-ağaçlarının dökümünü çıkarabilir. Yakuza bu şanlı atalarının zaman için­de, sonrasında Yakuza’yı oluşturacak bakuta’ya (kumarbazlar loncası) ve tekiya’ya (seyyar sana) katıldığını savunur. Japonların çoğunluğu da, nasıl ortaya çıktıklarına dair polis anlatısından ziyade Yakuza’nın kendi versiyonuna inanmayı seçmiştir. Otokade ve ronin geleneği Ya­kuza açısından romantik bir görüntü sağlayabilir, fakat pek çok kişi bu geleneğe daha soylu görülen bir geçmişin bir halkası olarak tutunur.

Yakuza ismi Japon kâğıt oyunu Oicho-Kabu’daki (hanafuda ve kabufuda kartlarıyla oynanır) en kötü elden gelir. Bakaradaki gibi Oicho-Kabu’da da üç karttaki sayılar toplanır, en kötü el de 8,9 ve 3 kartlarından oluşur. Geleneksel Japoncada, sayıların bu sırayla sayılması, Ya (8)- Ku (9)- Za (3) seslerinin telaffuz edilmesiyle ‘Yakuza’ sözcüğüne tekabül eder.

Modern Japoncayla sayıldığındaysa, 8-9-3 hachi-kyu-san sesini çıkarır ki, Yakuza bugünlerde zaman zaman böyle de adlandırılıyor. Bu teri­min ilk başlarda bir hakaret mahiyetinde, ‘en kötü eller olduklarını ima etmek için mi, yoksa onlarla sorun yaşayan bir kişinin kötü şansını tem­sil etmek için mi kullanıldığı hâlâ bilinmiyor.

Feodalizm Japonya’da diğer yerlere kıyasla kısmen geç son buldu -1869’da Meiji Restorasyonu gerçekleşene dek ülkede hızlı bir sanayileşme yaşanmadı. Bu dönemdeyse, Yakuza fuhuş ve kumar kontrolüyle şantaj ve tefecilik faaliyetlerinin yanı sıra İnşaat sektörü ve işgücü kont­rolüyle ilişkilendirildi – 1879’da, Toyama Mİtsuru Genyosha’yı (Karan­lık Okyanus Cemiyeti) kurdu. Bu aşın milliyetçi örgütün amacı Japon gücünün Asya kıtasına yayılmasını ve geleneksel değerlere dönüşü sağ­lamaktı; örgüt, paramiliter ve okült Kara Ejderler ile yakından bağlan­tılıydı. Bu iki grup da yakın ilişkiler kurdukları Yakuza’nın üyelerini, sol eğilimli siyasetçileri öldürmek ve sözgelimi İmparatoriçe’ye 1895’te Ko­re’de suikast düzenlenmesi gibi terör eylemleri gerçekleştirmek için kul­landı. Bu ortaklık Yakuza’nın sağ eğilimli siyasi gruplardan destek alma geleneğinin başlangıcım oluşturdu. Bu destek sonraki onyıllarda Ya­kuza’nın büyümesine yardımcı olacaktı.

Ancak modern Yakuza’nın gücünü artırmasına yönelik en önemli gelişmenin 2. Dünya Savaşı’nın sonunda ve Japonya’daki Amerikan iş­gali sırasında yaşandığı söylenebilir. Eski sosyal düzenin çöküşü ve Ame­rikan askerlerinden gelen talep Yakuza kontrolündeki ‘kafası güzel’ zevk bölgelerinde bir patlamaya yol açmıştı. Sıkı tayınlama da yine Yakuza kontrolü altında bulunan muazzam boyutlarda bir karaborsa ortaya çı­karmıştı. ABD’nin komünist etkiye karşı sağ eğilimli siyasetçileri göreve getirmesiyle, bunların eski dostu olan Yakuza’nın ‘ekonomisi’ gelişip ser­pildi. Bu iki faktör, dünyanın en geniş çaplı organize suç ağına dönüş­meleri için onlara mükemmel bir başlangıç noktası sundu.

 

Yakuza Kuralları ve Ayinleri

 

Suç bilimciler ve Yakuza bu şebekenin kökenlerinin soylu ronin’e ve ‘kentin hizmetkârları’na dayanıp dayanmadığını tartışadursun; Yaku­za klanlarının büyük çoğunluğu açısından merkezi önem taşıyan pek çok kural ve ayinin, Ortaçağ Japonyası’na kadar giden bir geçmişi ol­duğu inkâr edilemez.

Yakuza ayinleri, Batılılar tarafından sıkça vurgulandığı gibi, Örgü­tü saran gizemli havayı arttırmaktadır. Fakat bu noktada Japonya’da ha­yatın pek çok cephesinin zaten son derece ayinsel olduğunu unutma­mak gerekir -Yakuza gibi bir organizasyonun, yönetim şeklini belirle­yen bir dizi ayine ve karmaşık kurallara sahip olmaması çok daha tu­haf bir durum oluştururdu. Yakuza Ortaçağ yaşamının unsurlarını 21. yüzyılın Japonyası’na taşıma noktasında tek başına da değil; fakat Ya­kuza üyeleri açısından resmi işlemlere ve adetlere uymak sıklıkla ölüm-kalım meselesi anlamına gelebilir.

Yakuza’nın yapısı bir aileninkine benzer ve tanımlayıcı unsuru da, hiyerarşiyi belirleyen baba-oğul ve üstat-öğrenci ilişkisidir. Bir Yaku­za patronuna oyabun denir ki, bunun sözlük anlamı ‘baba rolü’dür; onun altındaki ve ‘çocuk rolü’nü üstlenen üyeler de kobun diye ad­landırılır. Oyabun’a bazen kumicho (aile babası) da denir. Müstakbel üye oyabun’a azukarinin (tavsiye edenler) tarafından tanıştırılır ve oya­bun adayı ailesine almayı kabul ederse, özel bir ‘evlat edinme’ dü­zenlenir. Hayatlarının geri kalanını tanımlayan bu giriş töreni, Yakuza’nın her üyesi için en önemli ayindir. Üye adayı, evlat edinilme iş­lemi sırasında oyabun ile yüz yüze oturur. Ardından, üyenin garan­törleri içine tuz ve balık pulu katılmış özel bir sake (pirinçten yapılan Japon içkisi) hazırlar. Oyabun’un bardağı, kademesini simgeleyecek şekilde ağzına kadar, yeni üyeninki de kıdemsiz konumunu temsil ede­cek şekilde yarışma kadar doldurulur. Oyabun’u yeni babası olarak ka­bul edeceğine, ona her meselede itaat edeceğine, yeni ailesine sadakat göstereceğine ve onu her şeyin üstünde tutacağına yemin etmesinin ardından, yeni üyeyle oyabun sakeden birer yudum alır ve sonrasın­da bardakları değiş-tokuş ederler. Bu andan itibaren yeni üye artık bir kobun ve ailenin parçası olmuştur. Yeni ailesinin diğer ‘çocukları’ onu kutlarlar; arak oyabun’un eşi bile yeni kobun için one-san (büyük abla) olmuştur. Aile vurgusu göz önüne alındığında, Yakuza’nın neden her zaman için öksüzler, piçler ve toplumdan dışlanmışlar arasından yeni üyeler toplayabildiğini anlamak zor değil.

Oyabun’a itaat hiçbir zaman sorgulanmaz. KobunTann patronları için hapse girmesi ve onun teppodama’sı (kurşunu) olmaya hazır bu­lunması beklenir. Görevlerini yerine getirememeye yönelik herhangi bir başarısızlık veya ailenin onurunu zedeleyen herhangi bir hareket res­mi bir özür ve bir cezalandırma gerektirebilir. Bu genelde yubitsume -bir parmağın bir kısmının kesilmesi ve sonra oyabun’a sunulması ritüeli— aracılığıyla gerçekleştirilir. İlk itaatsizlikte sadece serçe parmağın ucu ke­silir, fakat bundan başka itaatsizlikler diğer parmakların bazı kısımla­rının yerinden edilmesiyle sonuçlanabilir. Bazen bunun yerine, aileye tanıştırdığı üyenin yaptığı hatanın kefaretini ödemesi için azukarinin’in parmağı kesilebilir. Bu ritüelin, samurayların kılıç tutma yetisini azalt­tığı İçin kullandığı parmak kesme cezasına ya da bakuto’nun (kumar­bazlar locası) hilekârları seçip ayırmak için kullandığı geleneksel yön­teme dayandığı düşünülür. Kesik bir parmak ucunun restoran, bar ve dükkânlarda daha iyi hizmet görmek anlamına geldiğini bilen pek çok Yakuza yubitsume’den haz duyar. Fakat yurtdışında faaliyet gösteren üyeler, Yakuza olduklarını yetkililerden saklamak için protez parmak takarlar. İlginç bir biçimde, Britanya yapımı çocuk televizyonu karak­terleri Postman Pat ve Bob the Builder Japon televizyonunda ilk kez gös­terildiğinde, bu karakterlerin dört parmaklı ellerinin yanlış yorumlanıp çocuklan korkutacağından endişe edilmişti.

Ayrıca, Yakuza’nın neredeyse bütün karargâh ve yatakhanelerinde, Wakamomono no Kokoroe’nin de bir kopyası bulunur -bu, üyelerin üye olmayanlara veya oyabun’a nasıl selam vereceğine dek her şeyi belir­leyen bir dizi aile kuralının bir kopyasıdır. Polisin farkına vardığı üze­re, bu listede artık yerde otururken doğru duruşun ne olduğu gibi ta­rihsel emirlerin yanı sıra, büyük şirketlerin çalışanlarına verdiği el ki­taplarından bazı unsurlar da yer alıyor.

 

Yakuza Dövmeleri

 

Bazı Hollywood filmlerinde gösterilenin aksine, istihbarat servisle­ri neredeyse her yeri dövmeli insanları işe almaz -bütün düşmanlar için bu kişilerin kimliklerini saptamak fazlasıyla kolay olurdu. Casusların yetkililerce fark edilmeden hareket etme ihtiyacını suçlular da paylaşır ki, bu durum Yakuza’nın dövme âdetini Batılı suç bilimciler açısından daha da kafa karıştırıcı hale getirir. Scotland Yard’da çalışan bir dedektif bana bir keresinde şöyle demişti: “Parmaklarının uçlarını kesiyorlar ve vücutlarının yüzde 70’ine dövme yaptırıyorlar. Benim bir Yakuza üye­sini tespit etmemi daha ne kadar kolaylaştırmak istiyorlar?” Fakat ka­dim irezumi veya boshun sanatının (vücudu süslemek) değerini bilen Japon polisler için, Yakuza dövmeleri üyeliği tespit etmeye yaramaktan daha fazlasını ifade ediyor – bu dövmeler organize suça karışmış kişi­lerin tarihine, faaliyetlerine ve düşünce şekillerine açılan bir pencere. Irezrmu’nun İÖ 300 kadar erken bir zamanda bile yapıldığına dair güçlü kanıtların varlığına rağmen, dövmeyle Japon yeraltı dünyası arasındaki bağ Kofun döneminden (250-538) kalmadır; bu dönemde dövme bir ce­zalandırma yöntemiydi. Ancak bu yöntemle cezalandırılan ilk suçlular, yetkililer tarafından bu şekilde damgalanmış olma halini, bir tür vücut dekorasyonuna dönüştürdü.

Bu geleneğin modern Yakuza pratiğine nasıl girdiği bilinmemekle birlikte, bu durum kabuki-mono ve ronin’lerden kaynaklanmış olabi­lir. Yakuza’nın kökenlerinde bir rol oynadıkları söylenen bu çeteciler ve savaşçılar gösterişli dövme desenleriyle meşhurdur. Bu gelenek, Ya­kuza’nın Edo döneminde (1603-1867) eğlence bölgeleriyle etkileşimi üze­rinden yayılmış olabilir. 1868’de Japon hükümeti suçlularla ilgili çağrışımlarından dolayı dövmeyi yasakladı. Bu yasaksa dövmenin Yakuzalar nezdindeki önemini ve çekiciliğini artırmanın yanı sıra dövme ustalarının yeraltına, suçlu birliklerinin yakınına gitmesine yol açtı. 1945’te, Amerikan işgal güçleri dövmeyi yasal hale getirdi, ancak pek çok kamuya açık yüzme havuzu, hamam, spor salonu, buhar odaları ve kaplıca dövmeli insanları hizmetlerinden yararlanmasını hâlâ yasaklar.

Yakuza’nın geleneksel olarak tercih, ettiği irezumi ya bütün sırtı kap­layan desenler, ya da ‘vücut elbiseleri’dir. Vücut elbisesi genellikle kol­lan, sırtı, üst bacağı ve göğsü kaplar, ancak vücudun ortalarında dövmesiz bir alan bırakır -tüm bunlar müşteriye 30 bin dolardan fazlası­na mal olabilir. Neredeyse bütün Yakuza üyeleri bir tür irezumi’ye sa­hiptir, ancak daha genç olanları, özellikle Japonya dışında çalışanlar ar­tık, vücutlarını kaplayan geniş dövmelerden sakınıyor.

Bütün sırta dövme yaptırmak 100 saatten uzun sürerken, erkekliğin ve acıya dayanıklılığın simgesi olarak görülür. Dövmelerin muhteşem desenleri sadece süsleme amacıyla da seçilmez, bunların muazzam sem­bolik anlamlan vardır. Genellikle oyabun’dan kobun’a geçerler ve ta­nınmış bir ronin’in kahramanlıklarına dek uzanan mitolojik bir soyağacını temsil etme yoluyla bir Yakuza ailesinin bütün bir tarihini içerdikleri de görülmüştür. Pek çok geleneksel Japon dövme ustası sanatlarının an­lamı hakkında konuşmaya hâlâ isteksiz durumda. Fakat Tokyo’da Dr. Fukushi’nin yönettiği meşhur bir dövme müzesi vardır ki, burada bü­tün bir sırt derileri Özel tanklarda korunur. Japonya’nın çoğu bizzat Ya­kuza olan deri koleksiyoncuları da, dövmelerinin ölümlerinden sonra kahramanlıklarının anısı olmasını isteyen Yakuza’dan aldıkları derile­ri toplar. Japon polisi de kendi adına, Yakuza dövme desenlerini suçluların kimlikleri tespit etmek için dev kitaplarda ve online veritabanlarında ka­yıt altına alır. Soyun yanı sıra Yakuza irezumi’si sık sık işlenen suçlan veya bir Yakuza üyesinin kariyerinde elde ettiği önemli zaferleri de an­latır. Bir koleksiyoncunun söylediği gibi, “Desenlerin bazı unsurları Öz­geçmiş işlevi görür. Bu desenler bir Yakuza’nın sadece ailesini ve ka­demesini değil, yenilgiye uğrattığı düşmanlarını ve oyabun’u için elde ettiği başarıları da ayrıntılarıyla anlatır. Bir adamın vücudu, faaliyetle­rinin detaylarına dair polisin toplayabileceği kanıtlardan çok daha faz­la şeyi kayıt altına alabilir.”

 

 

 

 

Yamaguchi-gumi Klanı

 

Yamaguchi-gumi Japonya’daki en büyük şemsiye grubudur. Asıl Yamaguchi-gumi klanının 200’den az üyesi olsa da, kendisiyle ilişkili 1000’den fazla çete ve kontrolü altındaki onbinlerce Yakuza’yla birlik­te dünyanın en geniş organize suç ağını oluşturur.

Japon yetkililerin pek çoğu panik yaratıyor gibi görünmemek için Yamaguchi-gumi’nin boyutuna dair resmi bir tahminde bulunmaktan kaçınır. Örneğin, Ulusal Polis Bilimleri Enstitüsü’nden bir uzman sadece şu yorumu yapıyor: “45 binden fazla üyesi ve yıllık 50 milyar dolardan fazla geliri yok.” Gerçek rakamlar ne olursa olsun, Yamaguchi-gumi kla­nı dünyanın önde gelen suç şirketi namını hak ediyor.

Yamaguchi-gumi’nin inanılmaz yükselişi büyük ölçüde tek bir ada­mın işi -Kazua Taoka. İlk Yamaguchi klanının güneydeki liman kenti Kobe’nin rıhtımlarında faaliyet gösteren küçük bir çeteden, faaliyet ala­nı Asya’dan Amerika’ya uzanan uluslararası bir iş ve suç aktörüne dö­nüşmesi Taoka sayesinde gerçekleşti. Japonya’da ‘babaların babası’ ola­rak bilinen Taoka’nın 20. yüzyılın en önemli ve parlak ‘suç beyinlerin­den’ biri olduğu şüphe götürmez. Yakuza’ya alınan pek çoklan gibi, Tao­ka da bir öksüzdü. 1920lerin başında, limanlarda bir iş bulma umuduyla köyünü terk edip Kobe’ye gelmişti. 14 yaşın altında ve dolayısıyla işe alınmak için çok genç olmasından dolayı, kentin sokaklarında yaşadı ve acımasız bir sokak dövüşçüsü olarak ün yaptı. Taoka, babasının kur­duğu Yamaguchi klanının basma 1925’te geçen Yamaguchi Noburu’nun dikkatinden kaçmamıştı. Noburu, dövüşme stilinden dolayı Taoka’ya ‘Ayı’ lakabını taktı. Taoka yeteri kadar büyüdüğünde klana ‘evlat edi­nilip’, çetenin limanlardaki işlerinde önde gelen infazcısı olarak No­buru’nun en sevdiği ‘oğullarından’ biri haline geldi.

Noburu 1946’da öldüğünde, Taoka Yamaguchi klanının yeni kumicho’su (ailenin başı) oldu. Bu parlak stratejist ve işadamının liderli­ğinde, klan Kobe rıhtımlarındaki pek çoklarının arasından sıyrılıp ken­tin en büyük çetesine dönüştü. Noburu bunu, kentin Hondokai adlı bir başka klanın kontrolünü saldırgan bir biçimde ele geçirerek ve Kobe’yi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden inşa etmeye yönelik bütün ihale­leri yasadışı yollardan kazanan bir inşaat şirketi kurarak başardı. Yerel yeraltı dünyasında tam hâkimiyet sağladıktan sonra, Taoka gözünü Osaka’ya, yani Japonya’nın üçüncü en büyük kenti ve tarihsel olarak tica­ri başkentine dikti.

1950’ler boyunca, Taoka Osaka’nın önde gelen klanlarını -Meiyukai ve Miyamoto-gumi’yi- kendisinin sahip olduğu ve adı artık Yamaguchi-gumi olan klanına dâhil etti; 1964’e gelindiğinde, Taoka’nın 343 klanı bulunuyordu. Onları narkotik ve silah kaçakçılığı gibi yeni ve ka­zançlı alanlara yönlendirdi. Devasa büyüklükteki fuhuş, pornografi ve kumar imparatorluğunun yanı sıra birkaç film ve plak şirketinin kont­rolünü ele geçiren Yamaguchi-gumi Japonya’nın yasal eğlence sektöründe de pay sahibi oldu. Taoka’nın yasadışı siyasi bağlantıları, Yamaguchi-gumi’nin muhalefette karşılaşmadan hayatına devam etmesi ve pek çok kazançlı hükümet kontratı yapması anlamına geliyordu. 1980’de, Ya­maguchi-gumi ülkedeki yeraltı faaliyetlerinin yüzde 80’inden fazlası­nı kontrol ediyor ve golf sahalarından hastanelere uzanan yasal İşleri aracılığıyla da milyarlarca kanunsuz Yen’i aklıyordu,

Taoka’nın 1981’deki ölümünden sonra klanı, ‘büyük abla’ rolünde­ki dul eşi kısa bir süreliğine yönetti. Sonrasındaysa, Hiroshi Yamamoto’nun 10 bin kadar üyeyi alarak rakip Ichiwa-kai şemsiye grubunu kur­masıyla birlikte klanın bölündüğü ortaya çıktı. Fakat bazıları, bu bö­lünmenin ve ardından Yamaguchi-gumi’yle Ichiwa-kai arasında çıkan savaşın, yetkilileri klanın zayıfladığına inandırmak için oynanmış bir oyun olduğuna inanır. Yamaguchi-gumi’nin yeni kumicho’su, 1989’da Yoshinori Wantanbe oldu, Wantanbe harika liderlik becerileri ve Yakuza’nın değer verdiklerini savunduğu ninjo (merhamet) özelliğini sergileme ka­biliyeti ortaya koydu. 1995’te Kobe’yi yıkıcı bir deprem vurduğunda, Yamaguchi-gumi kurtarma çalışmalarında hayati rol oynadı, hayatta ka­lanlara yardım sağladı ve (kinikler bunun sadece bir halkla ilişkiler gös­terisi olduğunu söylese de) kentin yeniden inşası için milyarlarca Yen akıttı. Wantanbe 2005’te emekliye ayrıldığında, halefi Shinoda Ken’ichi’ye 21. yüzyılda yönetmesi için daha da güçlü bir küresel suç ve iş hü­kümranlığı bırakmıştı.

 

 

Silah Kaçakçılığı

 

Silah ticareti dünyada teknoloji odaklı en eski sektörlerden biridir. İhtilaf ve sa­vaş, özellikle de silah teknolojisindeki ilerleme taraflardan birine dramatik boyut­larda avantaj sağlayabilir durumdayken, her zaman bir silah pazarı yaratır. 20. yüz­yılda silah ticareti giderek artan bir şekilde, belirli silahların sağlayacağı gücün ya­yılmasını engellemek isteyen ulus devletlerin denetimindeydi.

İhtilaftaki taraflardan birinin uluslararası yasalarla belirlenen müşteri profiline uymadığı için silah satışı yapılmayan isyana gruplar olması durumunda, bir ülke­nin kendi sınırlarının dışından gelen yasadışı silahlara yönelik talepler artar. Fakat organize suçun silahı kime satacağına dair kuralları yoktur; harta bazı durumlarda ihtilafın iki tarafını birden tedarik eder. Tek amaçları kârdır.

İspanyol İç Savaşı’ndan bugüne dek, organize suç Örgütlerinin silah kaçakçılı­ğıyla bağlantısı dünya çapında bir dizi ihtilafın sürmesinde kilit rol oynadı. Ancak pazarın doğasında muazzam boyutta bir evrim yaratan şey, Sovyetler Birliği’nin çök­mesi ve 1990’ların başındaki Balkan savaşlarıydı. En son teknoloji silahları bulmak, organize suç grupları için bir anda kolaylaşmıştı. Savaş helikopterlerinden Scud fü­zelerine ve nükleer malzemelere kadar her şey onların silah ve patlayıcı stoğunda ki yerlerini aldı. Organize suç çeteleri, terörist şebekeleri ve haydut devletleri teda­rik etmenin yanı sıra Japonya gibi silah kontrolü nedeniyle başka yerlerde birkaç do­lara satılan otomatik silahların ve kurşunların fiyatının şişliği ülkelere de kaçak yol­lardan silah getiriyor.

 

Inagawa-Kai Klanı

 

  1. yüzyıl Japon organize suçunda hikâyesi Kazua Taoka’nin dikkat çekici başarısına bir nebze olsun yaklaşabilen tek kişi, Inagawa-kai Ya­kuza klanının lideri olan Kakuji Inagawa’dır. Dolayısıyla, The Godfather’ın (Baba) Japon sinemasındaki en yalan muadili olan Shura no Mure (Bir Grup Gözüpek) adlı filmin Inagawa’nın renkli hayatından uyarlanmış olması şaşırtıcı değil. Inagawa’nın yükselişi ve Yakuza’daki ‘kıdemli dev­let adamı’ rolü hakkındaki tüm kurgusal hikâyelerin arasından gerçekleri sıyırıp çıkarmak kolay bir iş değil. Bir miktar kesinlik hissiyle söylene­bilecek tek şey, 1915’te, Yokohama’da yaşayan eğitimli fakat zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğidir. Babası Inagawa hâlâ çocuk­ken öldü ve böylece bu genç judo öğrencisi bir bakuto’da (Yakuza ku­mar çetesi) infaza olarak annesine destek vermek için para kazanma­ya başladı.
  2. Dünya Savaşı sırasında, Inagawa Yokohama karaborsasını kont­rol eden Koreli ve Çinli çetelerle boy Ölçüşmek için, sokak dövüşçüle­rinden ve yasadışı kumarbazlardan oluşan bir çete kurdu. Efsaneye göre, Inagawa’nın çetesi diğerlerini karaborsadan kovduktan sonra, kayda de­ğer bir kârın hâlâ elde edildiğini garanti altına almakla birlikte, gıda ve diğer temel ihtiyaçların karaborsa fiyatlarını bir merhamet eylemi ma­hiyetinde düşürdü. Inagawa, kentteki önde gelen Yakuza üyesi Tsuruoka Masajiro’nun dikkatini çekmişti ve Masajiro ona strateji ve örgütlenme konusunda bir nevi öğretmenlik yapmaya başladı.

1945’e gelindiğinde, Inagawa’nın Kakusei-kai diye bilinen grubu kent­teki en kuvvetli Yakuza güçlerinden biriydi. İlk başta sadece kumar faa­liyetlerini kontrol ederken, Kakusei-kai artık fuhuş, pornografi ve ha­raca da yönelmişti. Yerel polis Inagawa’nın artan gücü karşısında bo­yun eğerken, Yokohama’daki Amerikan Konsolosu üstlerini Inagawa’nın gücü ve potansiyel tehlikesi konusunda uyarıyordu. Konsolosluk, Washington’a çektiği telgrafta şunu vurgulamıştı: “Bu çetenin faaliyetleri şantajdan ve korkutmadan, hırsız ekiplerini kontrol edip yönlendirmeye kadar çeşitlilik gösteriyor.”

1960 yılında, Tokyo Metropolitan Polisi Kakusei-kai ve onunla bağ­lantılı Yakuza klanlarının Tokyo, Yokohama ve kuzeyde bulunan Hokkaido adasındaki kumar faaliyetlerini kontrolü altında tuttuğu tahmi­ninde bulunuyordu. Polisin artan baskısıyla karşı karşıya kalan Inagawa, adını Kinsei-kai olarak değiştirdiği grubuna bir anti-komünist Ör­güt olarak siyasi bir statü kazandırmaya çalıştı. Aynı zamanda, birleşik bir Yakuza hayalini gerçekleştirebilmek için diğer Yakuza liderleriyle it­tifaklar kurmayı denedi. Ancak suç kariyeri bir hapis cezasıyla sekte­ye uğrayacaktı; zira 1972′ ye kadar Fukushima hapishanesinde demir par­maklıklar arkasında kaldı.

Hapisten çıktığında Kinsei-kai’yi olsa olsa eski halinin gölgesine ben­zer bir halde buldu. Daha az güçlü bir adam bu noktada emekliye ay­rılırdı, ama Inagawa öyle yapmadı. Hapiste vaktini iş hayatı kültürü­nü ve yönetim tekniklerini öğrenerek geçirmişti. Klanını, başarılı bir şirketin yapısına benzeyecek şekilde yeniden topladı ve en büyük rakibi olan Yamaguchi-gumi klanıyla bir ittifak kurdu. Sonra ağırlıklı olarak yasal işlere ve uyuşturucuya yöneldi; saldırgan, özellikle de ABD’yi he­def alan bir dış genişleme programı başlattı. 1970’lerin sonlarında, ar­tık adı değişmiş olan Inagawarkai Japon organize suç örgütleri arasın­da bir kez daha en kuvvetli güçlerden biri haline gelmişti.

Komünist Japon Kızıl Ordusu’nun 1970’lerde ortaya çıkışıyla birlikte, hem siyasetçiler hem de Yakuza, Inagawa’nın Yakuza’nın komünizme karşı bir siper olabileceği fikrini kabul etti. Diğer suç patronlarına şöy­le diyordu: “Biz bakuto’lar gün ışığında yürüyemiyoruz. Ama birleşir ve komünizmi durdurmak için bir duvar olursak ulusa hizmet ederiz.” Inagawa’nın anti-komünist hareketlerinin, hem Yakuza’nın siyasi nü­fuzunu hem de halk arasındaki itibarını güçlendirdiği şüphe götürmez.

Inagawa cezbedici bir adamdı. Espri yeteneğiyle tanınırdı (ki bu onun türündeki ve gücündeki adamlarda pek sık görülmezdi) ve pek çok Ja­pon onun artık kaybolan gurur geleneğini temsil ettiğini düşünürdü. Aynı zamanda bir modernleştiriciydi, yubitsume gibi geleneksel pratiklerden pek hoşlanmazdı. Yerine, klanın yasal İş imparatorluğunu 1980’ler bo­yunca sağlamlaştırmasına yardım eden Susumi Ishii geçti. Ishii’nin Ölü­mü üzerine Inagawa’nın oğlu Toi Inagawa suç ailesinin yeni lideri oldu ve o da yasadışı kumar, şantaj ve silah kaçakçılığım golf sahaları ve lüks otel inşaatlarıyla harmanlayan imparatorluğu inşa etmeyi sürdürdü. Toi 2005’te öldüğünde, ailenin işlerinin iki tarafı da (yasal ve yasadışı) Ina­gawa’nın torunu Hideki Inagawa’ya devredildi ki, o da ailenin suç ala­nındaki başarısını sürdüreceğine dair her tür sinyali vermiş durumda.

 

Bosozoku Motosiklet Çeteleri

 

Gürültü sağır edici Siyah ve gümüş rengi motosikletlerden oluşan bir filo Tokyo sokaklarından birinde saate 8 kilometre hızla ağır ağır iler­lerken, 25 tane özel olarak taktırılmış susturucu gürültülü bir kakafo-ni yaratıyor. Motorcuların hepsi 20’li yaşların altındaki gençler, hepsi üze­rinde ‘Kara Hayalet Mangası’ damgası bulunan aynı siyah üniformayı giyiyor. Topluluğun bazı üyeleri, üzerlerinde aşırı milliyetçi sloganların ve hatta modern Japon şarkılarından alıntıların yazılı olduğu Ja­ponya bayrakları taşıyor. Diğer sürücüler mızrak taşıyor ve onlarla dö­vüşmeye cesaret edecek herkese hakaret dolu sözler söylüyor. Bir işyerinin önünden geçerken bir Molotofkokteyli anlıyor. Motosikletlerin motorları bir anda haykırarak hayata dönüyor ve sürücüler bütün sokağı kapla­yacak şekildeki dizilişleriyle, korkutucu bir hızla fırtına gibi uzaklaşıyorlar. Bu anlattıklarım bir mangadan veya ünlü film Akira’ya benze­yen bir animeden alınmış gibi görünse de, bir hayal ürünü değil. Bu, 21. yüzyılda Japon kentlerinde her gün yaşanan bir manzara. Bosozoku mo­tosiklet çetelerinin gerçeği bu.

Bununla birlikte bosozoku gençler arasındaki suç oranlan açısından sadece endişe verici bir moda olmakla kalmıyor; bu çeteler aynı zamanda Japonya’da organize suçun giderek büyüyen ve önemi artan bir unsu­ru. Stil sahibi ve korkutucu görüntülerinin ötesinde, pek çok bosozoku Yakuza’nın uyuşturucu satıcıları, infazcıları ve muhtemel kobun adayları açısından bir hedef kitlesi işlevi görüyor.

Bosozoku ‘koşan kabile’ anlamına geliyor ve motosikletle sorun çı­karmaya yönelik tutku sahibi olan bir grup genci tarif ediyor. İlk boso­zoku çeteleri 1950’lerin sonunda ortaya, çıktı. Onlara ilk başta kaminari-zoku (yıldırım kabileleri) deniyordu, sayılan azdı ve faşizan ünifor­maları ve shinai boso (yeni kurulmakta olan sokaklarda yüksek hızla motor sürmek) dışında pek fazla şey yapmıyorlardı.

Yıllar içinde bu çetelerin sayılan arttı ve davranışları da daha aşırı­ya kaçmaya başladı. Pek çok-bosozoku poz yapmanın ve (motoru vi­rajlı dağ yollarında hızlı sürmekte ustalaşmış) roiling-zuku ve (otoyol dönüşlerinde daire çizerek motor süren) roulette-zuku gibi yeni alt grup­lar oluşturmanın ötesine geçmezken, daha karanlık bir taraf ortaya çık­maya başladı. 1970’lere gelindiğinde, sadece Otomatik Portakal filmindeki karakterlerin birlikte motor sürmesine benzetilebilecek bir alt kültür ge­lişmişti. Çete savaşları, tıpkı vandalizm gibi yaygın biçimde görülür hale geldi. Bosozoku’nun Yakuza’nın ilgisini çekmeye başlaması da bu döneme denk geldi.

Yakuza kademelerinin çoğunluğunu geleneksel olarak Japon top­lumundaki dışlanmış insanlarla doldururdu. Öksüzlere ev, iş bulama­yan burakumin’e (ayrımcılığa maruz kalan topluluklar) bir kariyer ve piç diye damgalananlara bir aile temin ederlerdi. 1970’lerin başında dev­let yetimhaneleri ve ayrımcılık karşıtı yeni yasalar Yakuza’nın potansiyel hedef kitlesini büyük oranda küçültmüştü. Fakat Yakuza bosozoku’da, geleneksel toplumu zaten reddetmiş ve organize suçta rol sahi­bi olmanın cazibesine kapılmış etkileyici gençler gördü. Tokyo Metro­politan polisinden üst düzey bir yetkilinin pek de nazik olmayan bir bi­çimde ifade ettiği gibi, “Yakuza her zaman piçleri toplamıştır. Bugün­lerde de bosozoku’dan başka nerede piç bulabilirsiniz ki?”

Geleceğin sıkı dövüşçüleri ve suçluları olmak için mükemmel bir kül­türün yanı sıra, Yakuza bosozoku’da ayrıca bu çete üyelerinin yaşları­nı istismar etme potansiyelinin de farkına vardı. Japon ceza yasaları 20 yaş altındakileri reşit saymadığından, bosozoku üyeleri korkutma, ta­ciz ve diğer suçları fazla adli takip korkusu yaşamadan işleyebilirdi. Ya­kuza bosozoku’nun uyuşturucu dağıtıcısı, Özellikle de Japonya’da en popüler yasadışı uyuşturucu türü olan metamfetaminleri dağıtmak İçin kullanabileceğinin de farkındaydı.

Yakuza bu faaliyetleri gerçekleştirmesi karşılığında bosozoku’ya para ödemek yerine, kendi bölgesinde motor sürdükleri için onlara bir ‘yol vergisi’ koymaya karar verdi. Ayda binlerce Yen istenecekti, fakat borç­larını ödeyebilmeleri için bu gençlerin Yakuza’nın bazı işlerini yapmalarına da izin verilecekti. Yol vergisi ödemelerinin karşılığında, Yakuza yetkililerle olan bağlantılarını kullanarak bosozoku üzerindeki polis bas­kısını azaltacaktı. Bosozoku kanundan çekinmese de Yakuza’dan kor­kuyordu ve çetelerin çoğu bu anlaşmaya uydu. Bu ayarlama aynı za­manda Yakuza’daki ‘çalışan avcıları’na da motor çetesi üyeleri arasın­dan suç konusunda yetenekli olanları tespit etme fırsatı sağlıyordu. Bu anlaşma Yakuza’ya taze kan getirdi ve bosozoku motor sürdükçe ge­lişmeye devam edecek gibi görünüyor.

 

 

Kore Yakuzası

 

İster doğal ihtiyaçlardan ortaya çıkmış olsun, ister bakuto’nun (ku­marbaz loncaları) veya tekiya’nın (işportacılar) antik kurallarının par­çası olsun, Yakuza’nın toplum tarafından reddedilenleri kabul etme ge­leneği Japon organize suçunun tarih boyunca en değerli malvarlıklarından biri olageldi. Öksüzler, piçler ve kendi ebeveynleri tarafından terk edil­miş diğerlerinin yanı sıra, Yakuza Japonya’nın burakumin’i (ayrımcılı­ğa maruz kalan topluluklar) arasından da üye almaya yönelik büyük bir isteklilik gösterdi. Burakumin’e eta (pislikle dolu) dendiği veya en ağır ayrımcılık türleriyle karşı karşıya kaldıkları zamanlarda bile, Yakuza onlara ‘kardeş’ ve ‘oğul’ demeye hazırdı.

Japonya’da geçen yüzyıl boyunca en büyük burakumin topluluğunu etnik Koreliler oluşturuyordu; Koreliler bugün bile çok sayıda Japon’un ırkçı tavırlarıyla savaşmak zorunda kalabiliyor. İronik bir biçimde, Ya­kuza bugün 620 binden fazla Koreli’nin Japonya’da yaşayabilmesinde kayda değer bir rol oynadı. Yakuza’nın 19. yüzyılda Kafa Ejderler ve Gen’yosha ile yapağı ittifaklar, Japonya’nın Kore’yi 1910’da ilhak etmesine imkân tanıyan koşulları yarattı. Yakuza bu olaydan Önce, Kara Ejder­ler adına Kore’de yıllar boyunca terörist eylemler düzenlemişti ve Kore İmparatoriçesi’nin 1895’de Öldürülmesinden sorumluydu. Kore’nin il­hak edilmesi çok sayıda Koreli’nin ekonomik nedenlerden dolayı Ja­ponya’ya göç etmesine yol açmıştı, fakat bu kişiler ancak, en yoksul Ja­ponların bile hor gördüğü yerlerde iş bulabiliyordu. Japonya’ya yerle­şen bazı Zainichi Koreliler özellikle de 2. Dünya Savaşı’nda Yakuza’ya karşı savaşmak için kendi çetelerini kursa da, Korelilerin bol miktarda iş fırsatı bulduğu alanlardan birisi de organize suç klanlarıydı.

1923’te Chong Gwon Yong adıyla doğmuş etnik bir Koreli olması­na rağmen, Hisayuki Machii (Ginza Kaplanı) gibi kişilikler, Japon yeraltı dünyasında efsaneleşti. Machii’nin kurduğu ve çoğunlukla Koreli­lerden oluşan Tosei-kai (Doğu’nun Sesleri) çetesi, 1960’larda 1500’den fazla üyeye sahipti. Polis baskısı altında çetesinin ismini Toa Yuai Jigyo’ya (Doğu Asya Dostluk Şirketi Derneği) değiştirdi. Bugün bu çete hâlâ Tokyo’nun en güçlü suç örgütleri arasında bulunuyor; pek çok Ja­pon üyeye sahip ve diğer Yakuza gruplarıyla tamamen entegre olmuş halde. Tokyo’daki Ulusal Polis Bilimleri Enstitüsü’nden bir polisin bana dediği gibi, “Kuniyasu Makino ve Sin Myong U gibi etnik Koreli klan­lar sadece Yakuza dahilinde iş yapabilir. Bunlar birkaç milyar yenlik iş­leri yürütüyor ve en tepedeki adamlar. Böyle bir şey diğer Japon şir­ketlerinin yönetim kurulu odalarında görülemezdi.”

Yakuza klanları 1960’ların sonlarında Japonya dışına yayılmaya baş­ladığında, Kore bağlantısı ve Koreli üyeler özellikle yararlı oldu. Yakuza Koreli üyelerini, ilk yabancı şubelerini açması için Kore’ye yolluyordu. 1970’lerin başlarında, Kore’de iyi finanse edilen Yakuza ülkenin li­manlarındaki ve inşaat sektöründeki işgücü üzerinde sıkı bir hâkimi­yet kurmuştu. Aynı zamanda Güney Kore’de fuhuş kontrolünü ele ge­çirip, burayı Japon seks turistleri için bir ziyaret yeri haline getirirken, Koreli kadınları da fahişe olarak çalışmaları için Japonya’ya yolluyor­du. Yakuza’ya katılan genç Koreliler eğitim almak için Kore’ye gönde­riliyor, sonrasında hızla genişleyen Yakuza operasyonlarında yetenek­li askerler olarak çalışmaları için ülkelerine dönüyorlardı.

Yakuza, Japonya’da olduğu gibi Kore’de de sağ eğilimli siyasetçileri destekledi, genellikle grevleri bastıran sol karşıtı eşkıyalar olarak çalış­tı. 1973’te, siyasi müttefiklerinin talebi üzerine Kore Devlet başkanı ol­maya hazırlanan Kim Dae Jung’u bile kaçırdılar; zira Jung’un sol eği­limli görüşlerine verilen halk desteği artmaktaydı. Üst düzeylerden al­dıktan destek sayesinde, Japonya’daki Yakuza gruplan Kore’de pek çok yasal işe girdi ve muazzam boyutlarda bir emlak portföyü inşa ettiler. Kore’de fuhuşu kontrol etmelerinin yanı sıra, burada narkotik, silah ka­çakçılığı, haraç ve büyük şirketlere şantaj yapmakta çıkarları bulunan yasadışı ‘imparatorluklar’ da kurdular.

Bir Japon polis bilimcinin söylediği gibi, “Eski dostları Kara Ejder­ler ve Gen’yosha’nın Kore’den başlayarak Asya kıtasında yeni bir Japon imparatorluğu inşa etme hayalini Yakuza gerçekleştirdi.”

 

Kilit Suçlar

 

Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik açıdan belini doğ­rultması genelde mucize olarak adlandırılır. Savaşın yıktığı, yenilgiye uğramış bir ulustan küresel bir sanayi ve iş dünyası devine dönüşüm, ülke vatandaşlarının refah düzeyini yükseltmişti. Bu durumdan, diğer herkesten daha fazla çıkar sağlayan gruplardan biri de Yakuza’ydı. Şirketleşmiş Japonya’nın vücuduna yapışmış bir parazit gibi, ülkenin en başarılı şirketlerinden haraç keserek, şantaj yaparak ve çalarak kazan­dığı trilyonlarca yenin üzerinden güçlendi. Büyük şirketler üzerinden ‘beslenmek’ Yakuza’ya özgü suçlardan biri haline geldi ve söz konusu suç, ‘hisse sahibi çeteciler’ anlamına gelebilecek sokaiya diye bilinen üye­ler tarafından icra ediliyor.

Sokaiya bu bağlamda, kendilerine büyük miktarlarda nakit ödemeleri yapılmazsa veya teminatsız kredi verilmezse şirketin yıllık hissedarlar toplantılarını aksatma tehdidi savurur. Hissedarlar toplantılarının ya­pıldığı dönemler bir şirketin, sahipleri ve medya tarafından en fazla in­celeme altında tutulduğu dönemler olduğu için, çoğu işyeri sorun çık­masın diye Yakuza’ya ödeme yapar. Bunu yapmayı reddeden bir şirketin basma, toplantılarında şiddetli kavgaların çıkmasından, üst düzey şir­ket yöneticilerin reşit olmamış fahişelerle çekilmiş pornografik fotoğ­raflarının dağıtılmasına kadar her şey gelebilir. Bir diğer hileyse, bir grup sokaiya’nın bir şirketi, rakip bir şirketten para alan başka bir grup so­kaiya’nın sorun çıkarmayı planladığına dair önceden uyarmasıyla ger­çekleştirilebilir. Sonra bunun gerçekleşmesini önlemek için koruma hiz­metlerini sunmayı önerirler. Sokaiya’nın bir hissedarlar toplantısına sız­ması veya gözdağı vermesi, aynı zamanda şirket siyasetini şekillendirmek, bazı yöneticilerin yönetim kurulundan atılmasını sağlamak ve onların yerine belirli bir Yakuza klanına rapor veren yöneticilerin getirilmesi için de kullanılabilir. En büyük Japon şirketleri bile sokaiya’dan muaf de­ğillerdir ve bir hissedarlar toplantısının sessiz ve sorunsuz geçmesi ge­nellikle bu şirketin huzuru korumak için bir anlaşma yaptığının gös­tergesidir. Amerikan şirketi Lockheed Martin gibi bazı önde gelen Batılı şirketler de Yakuza’yla anlaşmalara girmiştir -1976’da Lockheed Mat-tin’in, nam salmış Yakuza iş bitiricisi Yoshio Kodama’ya milyonlarca do­lar ödediği ortaya çıktı. Şirketlere şantaj yapmanın başka şekilleri de ki­lit bir Yakuza suçunu teşkil eder. Sözgelimi, üst düzey şirket yöneticilerinin, Yakuza’nın işine yarayabilecek mali veya şahsi durumlara gir­meleri sağlanır. Sonrasında bir Yakuza klanının hoşuna gidebilecek tür­den iş kararları vermeye ikna edilirler. 1984’te, Yakuza’nın önde gelen şekerleme üreticisi Ezaki Glico’yu kaçırdığı ortaya çıktı. Yakuza bunu, zaten ürünlerine zehir karıştırmakla tehdit ettiği şirketten daha fazla para koparabilmek için yapmıştı. Maalesef, Ezaki Glico vakası münferit de değildi; bu, Yakuza’nın kendisiyle çalışmayı reddeden şirketlerin hak­kından gelmek için kullandığı alışılagelmiş bir yöntemdi.

Japonya’nın Ulusal Polis Kurumu’ndaki Organize Suçlar Departmanının eski başkanı Raisuke Miyawaki’ye göre, “Japon şirketleriyle Japon yeraltı dünyası arasındaki bağlar öylesine yoğun ki, bu ikisinin hangi noktada ve nasıl birleştiğini anlamak imkânsız.” Miyawaki, Ja­pon ekonomisinin hali hazırdaki zayıflamış halinden Yakuza’yı sorumlu tutuyor ve bu duruma ‘Yakuza duraklaması’ diyor. Banka sektörünün Yakuza’ya vermek zorunda kaldığı krediler nedeniyle yaşanan sorun­lar bütün ülkenin istikrarım tehdit etmeye başladığında, Japon hükü­meti daha önceden görülmemiş bir adım atarak Yamaguchi-gumi Ya­kuza klanıyla sorunu kontrol altında tutmak ve şiddetini azaltmak nok­tasında yardımını almak için resmi bir anlaşma yapmaya çalıştı.

Geleneksel olarak, Yakuza’nın en yaygın ve kazançlı faaliyetleri ya­sadışı kumarla bağlantılıdır. Bugünlerdeyse, Yakuza’nın önde gelen faa­liyeti yasadışı her ne varsa -ister silah ve uyuşturucu, ister pornografi olsun- onu tedarik etmek. Yakuza Japonya’daki iki milyondan fazla dü­zenli metanfetamin kullanıcısına madde sağlıyor ve Japon kanunları­nın izin verdiğinden daha müstehcen pornografi sayesinde yılda mil­yarlar kazanıyor. Yakuza şu an fuhuştan karaokeye kadar her alanda, Tokya’daki Kabukicho ve Roppongi bölgelerinde hâkimiyet kurmuş du­rumda.

Ünlü Japon yönetmen Juzo Itami, Yakuza’nın haraç kesmesiyle il­gili filmi Minbo no Onna’yı çektikten sonra “Bugünlerde herkes Yakuza’dan korkuyor” diye konuşmuştu. Itami Yakuza’dan ölüm tehditle­ri almıştı, fakat Gotogumi klanı üyeleri tarafından dövülmesine ve has­tanelik edilmesine rağmen Yakuza’nın faaliyetlerini eleştirmekten vaz­geçmemişti. Juzo Atami görünüşe göre, genç bir kadınla birlikte çekil­miş fotoğraflarının Yakuza tarafından bazı dergilere gönderilmesinin ar­dından kendini öldürdü. Ölümünün sonrasında, sözleri daha da doğ­ru görünüyor.

 

Kilit Aktörler

 

Pek çok Yakuza’nın onlarla konuştuğunuzda kullandığı bir söz var­dır: “Sokağın iki tarafı için de iyi.” Bu söz, Japon yeraltı dünyasında şu özdeyişle ifade edilen merkezi fikre gönderme yapar: “Sokağın iki ta­rafı vardır, biri günışığının allında, diğeri gölgededir. Bakuto (kumar­bazlar) gölgede yürümek ve güneşi diğer vatandaşlara bırakmak zo­rundadır.” Ancak 1945’ten bu yana pek çok önemli Yakuza gölgeleri bı­rakıp halkın dikkatinin parlak ışığı altına gelmek durumunda kaldı. Di­ğer pek çok ülkenin aksine Japonya’da, ifşa olan bu kişiler kötüleme ka­dar alkışla da karşılaştı. Sokağın her iki tarafında da yürümüş bütün Ya­kuza şahsiyetleri arasından birisiyse özellikle önemlidir:

Yoshio Kodama. Japon işgali altındaki Kore’de yaşayan bir genç ola­rak, Kodama okült gizli cemiyetlerin, aşın milliyetçi partilerin ve ülkede faaliyet gösteren Yakuza’nın bulanık dünyasına girdi. 1930’lann başında, kendi sağ eğilimli paramiliter grubunu kurdu; bu grup, Japon yöneti­mine direnişi zayıflatmak için Kore ve Mançurya’ya mümkün olduğu kadar çok uyuşturucu ihraç etmenin yurtseverlik gereği olduğuna ina­nıyordu. Kodama’nın grubu aynı zamanda, yabancı komşularıyla ba­rış içinde birlikte yaşamayı savundukları için üç önde gelen siyasetçi­ye de suikast düzenledi. Kodama nihayetinde Japonya başbakanım öl­dürmeyi planladığı için hapse atılsa da, 2. Dünya Savaşı sırasında uyuş­turucu kaçakçılığı şebekesinin Japonların savaş çabasına yardımcı olabilmesi için serbest bırakıldı.

Fakat Kodama’nın özgürlüğü fazla uzun sürmedi. 1945’te ABD onu A sınıfı savaş suçlusu olmakla suçladı ve Tokyo’nun Sugomo hapisha­nesine gönderildi. Kodama bu kez de hapishanede Yakuza içinde en faz­la siyasi ağırlığa sahip olan adam ve sokağın yasal tarafıyla yeraltı dün­yası arasındaki anlaşmaların aracısı haline gelecekti. Sugomo hapisha­nesinde onunla birlikte başka A Sınıfı suçlular bulunuyordu; bu kişiler, komünizmin Japonya’ya sızmasına karşı Amerikalılar tarafından ser­best bırakılmalarının ardından, Kodama’nın hayat boyu arkadaşları ve iş bağlantıları olacakta. Kodama’nın yeni arkadaşları arasında kendisi­ni “dünyanın en zengin faşisti” olarak adlandıran güçlü işadamı Ryoichi Sasakawa ve gelecekteki başbakan Nobusuke Kishi de dahil olmak üzere Liberal Demokratik Parti’nin (LDP) önde gelen üyeleri bulunu­yordu. Yakuza’daki meslektaştan adına, Kodama bir Kuromaku (siyah perde -görünmeyen bir güce sahip olan kişi) rolünü aldı. Yüzlerce ya­sadışı anlaşma ayarladı ve önde gelen Yakuza klanlarıyla siyasetçiler ve şirketler arasında ittifaklar kurulmasına yardımcı oldu. Kodama, 1976’da, Locheed Martin’in Japon Havayollarına yeni bir nesil jumbo jet satmak için milyonlarca dolarlık yasadışı ödeme yapmasına arabu­luculuk ettiğinin ortaya çıkmasıyla patlak veren skandal yüzünden say­gınlığını kaybetti. Pek çok kişiye göre asıl suçu rüşvet değil, yabana bir şirketle çalışmaktı.

Bu olaydan sonra Kodama’nın yolsuzluk ağı Kuroi kiri (kara duman) olarak anılmaya başlandı. Fakat bu bilgilerin ortaya çıkması Yakuza, bü­yük şirketler ve LDP arasındaki gizli anlaşmaları azaltma noktasında, fazla işe yaramamışta. 1990’larda patlak veren ‘Hot Pot No Panties’* skandalından önce, diğer Önde gelen Kuromaku’Iarın faaliyetlerini engellemek için ciddi bir çaba harcanmamıştı.

Kodama’nın kotardığı en Önemli Yakuza ittifakı, Yamaguchi-gumi ve Inagawa-kai klanlarının liderleri Kazua Taoka ve Kakuji Inagawa arasında gerçekleşti. Taoka ve Inagawa Japonya’nın gördüğü en başarılı Ya­kuza patronlarıydı. İkisi bir arada yeraltı dünyasının yansından fazlasını kontrol ediyordu. Kodama’nın 1970’lerde aralarında sağladığı anlaşma, ikisinin de diğeriyle savaşmak için enerji harcamadan büyümeye devam etmesinin önünü açtı.

* ‘Sıcak kazan, pantolon yok’ diye çevrilebilir, adını bazı Yakuza üyelerinin güçlü siyasetçi ve polis arkadaşlarını eğlenmeye götürdüğü restorandan alır.

Kazua Taoka’nın yerine Yamaguchi-gumi klanının lideri olarak Masahisa Takenaka geçtiğinde, Japon hükümeti Yakuza’nın bankacılık ve finans sektöründe yarattığı sorunları azaltabilmek için bu lider deği­şikliğinden yararlanmaya çalıştı. Böylece Takenaka ışıkta yürüyebilen başka bir Yakuza olabildi. Fakat Takenaka’nın güneş altında geçirdiği zaman da kısa sürdü. Yamaguchi-gumi’nin sadece iki yıldır liderliğini yapıyordu ki, 1985’te kendi klanı içinden rakip bir grup olan Ichiwa-kai’nin gönderdiği bir grup tetikçi tarafından öldürüldü. Takenaka’nın öldürülmesi, Yakuza tarihinde görülen en vahşi iç savaşa, yani Yama-Ichi Savaşı’na yol açtı. Takenaka ölümünde bile kilit bir aktör olmayı sür­dürdü.

 

Yakuza’nın Bugünkü Durumu

 

Bir hükümetin kendi sorunlarını çözmek için gangsterlere danışmak zorunda kaldığı veya siyasetçilerin polisin yakaladığı düzenbazlar için açık açık kefalet ödediği bir toplumda halkın organize suçun kanun ve nizam karşısındaki durumunu protesto etmemesini tahayyül etmek zor. Bununla birlikte, Japonya vatandaşları polis meselelerinde memnuni­yet ifade ederek küresel anketlerin üst sıralarına yerleşirler.

Dışarıdan bakanlar, dünyanın en geniş çap/ı organize suç örgütüne ev sahipliği yapan bir ülkenin, nasıl olur da Yakuza’yı parçalamayı si­yasi öncelik olarak görmediğini anlamakta zorlanırlar. 1990Tardaki ‘Hot Pot No Panties’ hikâyesinden sonra bir dizi skandalın daha patlak ver­mesine rağmen (bunlardan biri, bir siyasetçinin, devasa miktardaki rüş­veti bir süpermarket arabasında götürürken yakalanmasıyla ilgiliydi), yolsuzluğa son verilmesi için sokaklarda bir halk ayaklanması yaşan­madı. Kimse ‘kara perdelerin maskesinin düşürülmesi için zorlamada bulunmuyor, ‘kara duman’ın ortadan kalkmasını garanti altına almıyor.

Bazı yorumculara göre Yakuza’nın böylesine az muhalefetle karşı­laşmasının sebebi, Japon ekonomisinde sahip olduğu nüfuz, Yakuza, Ja­pon yeraltı dünyasından akan trilyonlarca Yen’in kontrolünün yanı sıra, bankalardan hastane ve film stüdyolarına kadar geniş bir alanda faali­yet gösteren yasa! ticari İmparatorluklar kurmuş durumda. Yakuza’yı dağıtmak, on binlerce masum insanın çalıştığı iş alanlarını tehlikeye at­mak anlamına gelir. Diğer uzmanlarsa meselenin ekonomik değil kül­türel olduğuna inanıyor. Yakuza patronlarından Masanı Fujii ‘Biz Ja­ponya’nın ruhlarıyız’ diye konuşurken, sadece yaygın bir inana dile ge­tirmekteydi. Yakuza’nın milliyetçi duruşunun yanı sıra, Japon hayatı­nın pek çok geleneksel değerine ve alanına verdiği destek gayet iyi bi­liniyor. Pek çok kişi açısından, Yakuza daha soylu bir dönemin temsil­cisi konumundadır. Yakuza’nın ataları olduğunu iddia ettiği ronin’le-re ve kahramanlara dair hikâyeler, Japon sanatında ve edebiyatında her zaman sevilen temalar olagelmiştir. Modern Japon kültüründeki man­ga ve animeler de bu geleneği sürdürür. Çizgi romanlarda ve animas­yona dayalı televizyon şovlarında Yakuza kamu yararının koruyucu­su olarak methedilir. Popüler aksiyon filmleri de aynı şekilde, polisle­ri ne kadar kahraman gibi gösteriyorlarsa, silahlı Yakuza üyelerini de o kadar iyi gösterebilir. Yakuza’yı soylu kanun kaçakları olarak değil de, serseri ve kabadayı gibi yansıttığı için dövülen ve tacize uğrayan yö­netmen Juzo Itami, Yakuza’nın da muazzam boyutlarda yatırımların bu­lunduğu Japon film sektöründe nadir bir sesti.

Yakuza Öyle bir başarı hikâyesi olarak görünüyor ki, pek çok gaze­teci onların kontrollerinin azaldığına yönelik haberlerin peşinden koş­makta. Her yıl, Yakuza’nın uyuşturucu, pornografi, fuhuş, para koparma ve kumar işlerindeki kontrolünün bir kısmını Çinli ve Koreli rakipleri­ne kaptırdığına dair haberler yayımlanır. Fakat her zaman bu haberle­rin abartılı saçmalıklar içerdiği ve Yakuza’nın kontrolünün hâlâ sımsı­kı olduğu ortaya çıkar. Yakuza büyük bir kâr payı karşılığında Nijeryalı, Rus ve diğer yabancı ulusal organize suç örgütlerinin de faaliyette bulunmasına izin verir. Bu vergilendirme sistemi onların üyelerini başka yerlerde kullanırken gelir elde etmesine imkân tanır.

Örgüt aynı zamanda iyi bir halkla ilişkiler aracı olduğunu da kanıtladı. Yakuza Japon polisinin bazı unsurlarıyla her zaman bir ritüel ortaya koy­du: Bir baskının Önceden haber verilmesi durumunda, Yakuza üyeleri yetkililerin başarı sağladıklarını ilan edebilmesi için polisin bulacağı si­lahlar bırakırlar. Eğer yerel halkın yeterli bir bölümü onların faaliyet­lerinden şikâyet ederse, her tarafın tatmin olması için, küçük yaştaki bir Yakuza üyesi tutuklanması için Öne atılır. Artık bazı işleri yabancıların yürütmesiyle birlikte, polis Yakuza üyesi olmayan insanları tutuklayıp, yine de organize suçun üzerine gidiyormuş gibi görünebilir. Yaku­za bugün en tepede bulunuyor.

Bununla birlikte Yakuza’nın ufuklarında beliren bir bulut da söz ko­nusu. Eski polis amiri Raisuke Miyawaki, “Sorun ivme” diyor. O ve pek çok suç bilimci Yakuza’nın karşı karşıya bulunduğu en Önemli konu­nun genişleme olduğuna inanıyor. İç pazarı kontrol eden diğer her şir­ket gibi, onların da yurtdışında gelişmeye çalışmaları gerekiyor; bunu yapmazlarsa zaten ‘doymuş’ bir iç yeraltı dünyasında iç ihtilaf riskiy­le karşı karşıya kalabilirler. Yakuza Kore, Hawaii ve Kaliforniya’da bir takım başarılar elde etmiş olsa da, yurtdışındaki diğer operasyonlarda genellikle bocalıyor. Bir uzmanın bana söylediği gibi, “Yakuza’nın bü­yümek için yabana ortaklara ihtiyacı var, fakat birlikte iş yapabilmek için kendileri kadar profesyonel ve büyük olan hiç kimseyi bulamıyorlar.”

 

 

Şantaj

 

Şantaj, bir insanı veya işyerini fiziksel zarar vermekle tehdit etmek yerine, ta­lep karşılanmazsa itibarlarının hasar göreceği tehdidi üzerinden yapılan bir para ko­parma türüdür. Bu tehdit genelde, bir insanın sosyal veya ticari konumunu tehlikeye atacak bilgilerin ifşa edileceğine veya bazı vakalarda, onlara karşı cezai kovuştur­maya yo) açılacağına yöneliktir.

‘Şantaj’ (İngilizcede blackmail) sözcüğünün köklerine dair çeşitli savlar söz ko­nusu. Bazıları sözcüğün İtalyan organize suçunun meşhur Black Hand (Kara El) çe­tesinin yolladığı notlara dayandığını savunur. Fakat sözcüğün ‘Border Rivers’ diye bilinen İskoç ve İngiliz çetecilere baskın yapmalarını önlemek için ödenen ‘black rent’ ten (kara kira) geliyor olması daha muhtemel.

Organize suç örgütlerinin yaptığı şantaj her zaman mali talepler içermeyebilir. Şantaj sıklıkla, siyasetçilerden, memurlardan ve polisten bir imtiyaz veya taviz ko­parmak için de kullanılır. FBI Başkam J. Edgar Hoover’a 1930’larla 1950’îer arasın­da, kumar alışkanlığı veya FBI çalışanı Clyde Tolson’la yaşadığı eşcinsel ilişki nedeniyle en az bir organize suç lideri tarafından şantaj yapıldı.

Büyük işyerlerinde şantaj yapmaksa Yakuza’nın uzmanlık alanlarından biri önde gelen işadamlarını, cinsel eğilimlerine sadakatsizliklerine kanıt toplamak için sık sık ‘bal tuzakları’na çekerler ve sonrasında onlara, müstehcen fotoğraflarını hissedar­lar toplantılarında dağıtma tehdidiyle şantaj yaparlar. Yakuza klanları aynı zaman­da Ezaki Glico gibi önde gelen gıda şirketlerine de şantaj yapmıştır; bu vakalarda onları ürünlerini gerçekten zehirlemekle değil, sadece böyle yaptıklarına dair söy­lentiler yaymakla tehdit ederler. İşyerleri, böyle bir şeyin ima edilmesinin bile satışlarını yerle bir edip markalarının imajına zarar vereceği düşüncesiyle istenen parayı öde­miştir.

 

Triadlar ve Tonglar-Çin’de Organize Suç

 

“Yaklaşık 2 bin yıldır etraftalar ve kimse onları devre dışı bırakamadı.

Bu durum, Triad gücüyle ilgili bilmeniz gereken her şeyi anlatır.”

John Leung, Hong Kong ve Shenzen’de çalışan özel dedektif.

 

Triad ve Tong diye bilinen Çinli organize suç gruplarının kendile­rini nasıl gördüklerini tam olarak anlamak bazen zordur. Kendilerini ya­sadışı faaliyetlere katılan gizli cemiyetler olarak mı, yoksa zaman zaman gizlilik içinde faaliyet gösteren suç örgütleri olarak mı görüyorlar? Sa­hip oldukları korkutucu ve her an hissedilen gücün en etkili ifadesiyle, kurdukları suç imparatorluğunun çıplak gerçeklerinden başka bir şey değildir. Her kıtada gelişen şubeleriyle birlikte tam anlamıyla ulus­lararası olan Triadlar, dünya çapındaki Çinli topluluklar arasındaki suç faaliyetlerini hâkimiyetleri altında tutar. Dünyanın en geniş çaplı suç ağı olarak görülmemelerinin tek nedeni, araştırmacıların bu olağanüstü bü­yümenin kaydını artık tutamadıklarını itiraf etmeleridir.

Triadlar, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı gibi organize suçların ön cephesinde bulunuyor. Kolayca şekil değiştirebilen, uyum sağlayabilen ve deneyim sahibi olan Triadlar, pek çok hükümetin etkilerine son ver­me girişimine rağmen yüzyıllardır ayakta. ‘Ölümsüz Cemaat’ diye de anılmalarına şaşmamak gerek.

Triadlar, tarih boyunca Çinli karşıtı önyargılar için bir bahane ola­rak kullanıldı. Sax Rohmer’in kurgusal Si-Fan örgütü ve Dr. Fu Manchu karakteri (“sarı tehlike tek bir adamda vücutlaşmış”) sık sık bütün Çinlilere genellenmiştir. Bu bölümde anlatılan gerçeklerin bazıları ucuz bir romana benzeyebilecek olsa da, Triadlar ve Tongların kötülü­ğü sadece örgütün kendi hatası olarak görülmeli.

 

Triad ve Tongların Kökenleri

 

Kadınları fuhuşa zorlamaktan CIA’yle birlikte eroin kaçakçılığı yap­maya kadar çoğu suç faaliyetinde rolü olan ve izleri milattan sonra 25 yılına kadar sürülebilen küresel bir gizli cemaat mümkün müdür? Ku­lağa, sadece iyi bir çizgi romandan veya körü bir Hollywood filminden söz ediliyormuş gibi geliyor. Kung Fu’yu yaratan Shaolin keşişlerini ve Kızıl Ejderler Cemiyeti gibi isimleri olan grupları da katın; hikâye ger­çekten de saçma bir film senaryosuna benziyor. Bununla birlikte bun­lar bir çocuğun hayal ürünü değil, Çin organize suçunun muazzam gü­cünün arkasında bulunan Triad ve Tong çetelerinin sıklıkla inanılırlık-tan uzaklaşan şaşırtıcı tarihine dair sadece bir ipucu. Pek çok organize suç örgütü antik soylara sahip olduklarını iddia edip suçlarına mistik bir hava vermeye çalışırken, Scotland Yard’da görevli bir dedektifin bana bir keresinde renkli bir ifadeyle söylediği gibi, “Asıl olay Triadlar ve Tonglar. Sahip olmadıkları tek şey bir volkanın ağzında gizli bir üs.”

Bazı uzmanların Triadların kökenleriyle ilişkilendirdiği en eski Ör­güt Chih Meh (Kızıl Kaşlar)’ dır. Chih Meh, MS 25 yılında kendilerini des­pot Wan Mang’ ı devirmeye adamış gizli bir savaşçılar cemiyetiydi. İsim­lerini, düşmanlarını korkutmak amacıyla şeytana benzemek için kaşlarını kırmızıya boyamalarından alıyorlardı. Chih Meh Çin’in Shangdong böl­gesinde faaliyet gösteriyordu ve sonradan modern Triadlara dönüşecek olan gruplarla önce bir direniş hareketi olarak ortaya çıkma ve sonra bir suç örgütüne dönüşme gibi benzer özellikleri sergiliyorlardı. Triadların ortaya çıkışındaki etkisi kesin olan bir başka grupsa, 10. yüzyıldaki Tang Hanedanlığı’nın son döneminde ortaya çıkan Beyaz Nilüfer Cemiyeti’dir. Şu anki Falun Gong hareketininkilere benzer pek çok ruhani inançları bulunan bu Budist tarikat Çinli yetkililer tarafından bastırılırken, 13. yüz­yılda Çin’deki Moğol yönetimine karşı direnişin liderliğini yaptı. Bu ta­rikatın eylemleri, eski Budist rahip Hung Wu’nun İmparator olmasına ve 1368’de Ming Hanedanlığını kurmasına da yardım etti. Qing Ha­nedanlığı (bazen Mançu Hanedanlığı olarak da anılır) bütün Çin’i 1644’te yönetmeye başladığında, Beyaz Nilüfer Cemiyeti, Qing’i tahttan indi­rip Ming Hanedanlığı’nı yeniden tesis etmeye yönelik direniş hareke­tinin odağı oldu. Triad’ın kökenlerine dair kendi anlatımlarına görey­se, direnişin önde gelen şahsiyetleri Shaolin manastırından keşişlerdi.

Mançu İmparatoru keşişleri yok etmek için asker gönderdi ve manas­tırı yaktı. Fakat 18 rahip kaçmayı başardı ve bunların beşi de gizli bir sığınağa kadar gidebilip, Cennet ve Dünya Cemiyeti’ni kurdu.

Kendisini Qing Hanedanı’nı devirip Ming Hanedanı’nı yeniden kur­maya adayan bu cemiyet, hızla bir tür bölgesel gölge hükümete dön­üştü ve çok sayıda isyana ilham verdi. Qing Hanedanlığı onu her bas­tırdığında, cemiyetin Hung Ailesi Birliği veya Uyumlular Cemiyeti gibi isimlere sahip yeni kolları türeyecekti. Bastırılan her isyanla birlikte, di­reniş üyeleri daha uzaklara kaçtı; hatta Çin İmparatorluğu’nun dışına çıkıp Güneydoğu Asya’daki Çinli tüccar topluluklarıyla birleştiler. Aynı zamanda, Qing Hanedanlığı’na karşı savaşlarım finanse edebilmek için haraç kesmeye, kaçakçılığa ve diğer yasadışı işlere yöneldiler. Bir grup, “Haklı Uyumluların Yumruklan” adı aranda yeni bir oluşum kurdu. Ya­bancıların “Boxers” (Boksörler) diye tanıdığı bu grup, 1899–1901 arasında Çin’deki Batılı etkisine son vermeye çalışan Boxer Ayaklanması’nın ar­kasındaki güçtü, Diğer yandan, bazı grupların yayıldığı ülkelerdeki ye­rel yetkililer, onların siyasi faaliyetlerini tam olarak anlayamamıştı. Bu­nun sonucunda, buluştukları yerlerin isimlerinden dolayı Amerika’da Tong, ritüellerinde kullandıkla üçgen şeklindeki amblemden dolayı da Britanya İmparatorluğu’nda Triadlar (üçlü) olarak anılmaya başlandı­lar. Fakat yetkililer pek tabi ki, afyon, fuhuş, haraç kesme ve yasadışı kuman içeren suç faaliyetlerinin farkındaydı. Yetkililer bu gruplara bas­kı yapmaya çalıştı, fakat pek az başarı elde etti.

Qing Hanedanlığı nihayet 1912’de devrildiğinde, aynı felsefeyi, mis­tik inançları ve çalışma yöntemlerini paylaşan; farklı fakat birbiriyle bağlantılı grupların binlerce üyesi dünya çapındaki Çinli toplulukların ara­sında yayılmış haldeydi. San Francisco sokaklarından Londra’nın afyon batakhanelerine kadar, artık ana amacından topmuş, yerleşik bir gizli cemiyet ve suç ağı bulunuyordu.

 

Triad Kuralları ve Ritüelleri

 

Yetkililer tarafından 100 yıldan uzun süredir yapılan araştırmalara rağmen, Triadların kullandığı olağandışı kural ve ritüellere dair net bir tablo ancak 1960’ta ortaya çıktı. Bazı inançlarına dair bir döküm 1925 tarihli The Hung Society adlı kitapta verilse de, Triadların dışındaki hiç kimsenin o ana dek bilmediği bir gerçekliğin ifşa edilmesi için Hong Kong’ta üst düzey bir polis yetkilisi olan W. P. Morgan’ın yıllar süren dedektiflik çalışmasını beklemek gerekecekti.

Morgan’ın Triad Sodeties in Hong Kong (Hong Kong’daki Triad der­nekleri) adlı kitabı, Britanya kontrolündeki Çin topraklarında bulunan Triad nüfuzuyla mücadele ettiği sıralarda yakalanan Triad üyeleriyle gerçekleştirdiği daha önceden görülmemiş türden sorgulamalardan oluşuyor. Çığır açan kitabında anlattıkları öylesine inanılması güç şeyler ki, Sax Rohmer’in Triadlardan esinlenen kurgusal Si-Fan örgütünün tuhaf okült faaliyetleri, bunların yanında bir anda fantezi gibi görünmekten çıkıyor. Morgan’ın çalışması aynı zamanda Triad’ın kullandığı mistik numeroIojiyi ve pek çok Triad üyesinin yaptırdığı, yeşil ejder veya beyaz kap­lan gibi sembolik dövmelerin anlamlarını da açıklıyor.

Morgan’ın gerçekleştirdiği araştırma> genellikle birbirleriyle de ya­nşan bütün Triad gruplarının kendi kökenlerine dair büyük ölçüde mi­tolojik bir anlatıyı benimsediğini ortaya koydu. Bu mitolojinin en önem­li bölümü, Shaolin manastırından kaçan beş rahiple ilgiliydi. Bu rahipler aynı zamanda “İlk Beş Ata” olarak dâ biliniyordu ve Triad inancının te­melini oluşturan şey, bu rahiplerin yaşadığı söylenen olaylardı. Bu ef­sanevi tarih, birbirinden farklı bütün grupların ortak bir noktası olan tö­renleri ve sembolizmi şekillendirdi.

Sicilya ve Amerikan Mafyası’nın üyelik törenleri ateş ve kan üzeri­ne kuruluyken, Triad’a yeni bir üyenin alınması ateş, kan, kılıç ve su içe­rir. Müstakbel bir üye örgüte ve ona kefil olan üyeye bir katılım ücreti ödemek zorundadır. İki ücret de 36 sayısının bir varyasyonu olmalıdır ve 3.60 dolardan 36 bin dolara veya daha fazlasına kadar da çeşitlilik gösterebilir. Katılım töreni Triad karargâhında, firari rahiplerin kurdu­ğu yeni manastın temsil eden ‘Söğütlerin Kenti’ adlı dikdörtgen şeklindeki bir odada yapılır. Yeni üyenin bir dizi sembolik kapıdan geçmesi, törensel ve gizli bir tokalaşmayı becerebilmek ve diğer üyelerin tuttuğu kılıçlardan oluşan bir kemerin alandan geçmek gibi bir dizi meydan okumaya karşılık ver­mesi gerekir. Bunun ardından, Kırmızı giyinmiş Triad lideri Shan Chi (Dağların Üstadı) ve beyaz giyimli, Heung Chu (Tütsü Üstadı) diye bi­linen bir yetkili yeni üyeyi bir sonraki aşamaya yönlendirir.

Bu aşamada üzerinde sembolik sihirli objelerin bulunduğu bir al tara yaklaşan yeni üyeye, üzerinde bir Triad üyesinin tutacağına söz vermesi gereken 36 Yemin’in yazılı olduğu bir kâğıt parçası verilir. 36 Yemin’i ye­rine getireceğine ant içmesinden sonra kâğıt yakılır ve külleri bir bar­dak baharatlı şarabın içine atılır. Bunun ardından yavru bir horozun ka­fası kesilir ve onun da kam şaraba katılır. Nihayetinde, yeni üyenin par­mağı kesilir ve onun da kanı, şarap, kül ve yavru horoz kanı karışımı­na katılır. Bu noktada yeni üyeye üzerinde sadece kendisine ait olan nu­maranın yazılı olduğu üyelik sertifikası verilir ve onun onuruna bir zi­yafet verilir. Üç gün sonra sembolik bir temizlenme ritüeli düzenlenir ki, bu da onun Hung Cemiyeti’ne yeni ve tam bir üye olarak nihai ye­niden doğumunu simgeler.

36 Yemin’in arasında, en sonuncusu Triad’ın hedefiyle ilgilidir: “Ça­balarımı diğer yeminli kardeşleriminkilerle birleştirip, beş atamızın öcü­nü almaya, Qing’i devirmeye çalışmaya ve Ming’i yeniden tesis etme­ye yemin ederim.” Diğer Yeminlerin pek çoğu cemiyet içi davranışla­ra yönelik beklentilerle ilgilidir; bunlar, bir diğer üyenin ‘karısını veya nikâhsız eşini’ baştan çıkarmamaya yönelik sözden, beşinci Yemin’e ka­dar çeşitlilik gösterir. Beşinci Yemin şöyledir: “Hung Cemiyeti’nin sırlarını ifşa etmeyeceğim… böyle bir şey yaparsam sayısız miktarda kı­lıçla öldürüleceğim.”

Bu yeminler sadece vitrinden de ibaret değil. ‘Sayısız kılıç’ daha çok ‘bin kesikle ölüm’ diye bilinir ve Triad’ların bugün de kullanılan bir ce­zalandırma yöntemidir. Hain sayılan üyeler, bütün kaslarının tek tek bir satırla yarılıp, yavaş yavaş kan kaybından Öldürülmekle karşı karşıya ka­lır. Mistik görünüme rağmen, Triadlar ciddi ve Ölümcül bir kurumdur.

 

14K Triad’ı

 

Neredeyse bütün Triad ve Tongların aynı temel kuralları, ritüelleri ve inançları paylaşmasına rağmen, bunlar yine de tek bir liderliğin al­tında bulunan büyük ve birleşik bir güç teşkil etmezler. Qing Hanedanlığı’nı devirmeye yönelik birleştirici amaca 1912’de ulaşıldığından dolayı, çeşitli Triad cemiyetleri sadece giderek artan biçimde suç odak­lı olmakla kalmayıp, aynı zamanda yüzlerce tekil çeteden oluşan ayrı ve rakip kollara da bölündüler.

Bu kolların en büyüklerinden ve en kötü şöhretlilerinden biri 14 Tri­ad cemiyeti diye bilinir. Kökenleri, Çan-Kay Şek liderliğindeki Çinli mil­liyetçi güçlerin, Mao Zedong’un komünist güçleriyle acı bir iç savaş çer­çevesinde savaştığı 1945 yılına uzanır. Üst düzey bir Triad üyesi ve Komintang Ulusal Ordusu’nda korgeneral olan Kot Siuwong’dan, Çin Kı­zıl Ordusu’na karşı savaşmaları için, Guangdong bölgesinde faaliyet gös­teren bütün Triad cemiyetlerinden oluşan bir birlik kurulması talep edilmişti. 1947’ye gelindiğinde, Kot bazı Triad gruplarını kendisinin geleneksel Shan Chu konumunda liderliğini yaptığı Hung Fat Shan Sadakat Derneği’nin altında birleştirebilmişti. Örgütsel sebeplerden dolayı, Triadlar 44 farklı gruba bölünmüş, hepsine de 14 sayısını içeren kod adlan verilmişti. Bu sayı Kofun karargâhının adresinden dolayı seçilmişti: 14 Po Wah Cad­desi, Canton. Grubun adına ayrıca. K harfi de eklendi; bu ya Çin altını üze­rindeki karat işaretine bir atıftı ya da Kofun ismini onurlandırmak için kullanılıyordu. Kof a rapor veren çeşitli suç çetelerine topluca 14K Triad cemiyeti denmeye başlanması fazla uzun sürmedi.

Mao Zedong Çin’i başarılı bir biçimde kontrol altına alınca, Zedong’un Triad’ın suç faaliyetlerine yönelik önlemlerinden kaçabilmek için Hong Kong, Tayvan ve Macau’ya gittiler. Anti-komünist savaşçılar olarak rol­leri son bulduğu için, 14K suç faaliyetlerine yoğunlaşmaya başladı. Ken­disinin kaçtığı bölgelerde çoktan yerleşik hale gelmiş olan diğer Triadlarla ağır bir rekabetle karşı karşıya olmasına rağmen, 14K yasadışı ku­mara, fuhuşa, kaçakçılığa, tefeciliğe ve haraca odaklanan yasadışı bir im­paratorluk inşa etmeye başladı.

Şimdi Tayvan’ı kontrol eden Komintang’daki eski müttefikleri ara­cılığıyla, 14K Hong Kong’ da anti-komünist hissiyatı beslemek için para almaya başladı. Paranın büyük kısmının kaynağı Amerikan hüküme­tiydi, fakat 14K bunu anki-komünist bir ağ inşa etmek için kullanmak yerine, öncelikle Hong Kong ve Macau’da hükümetteki yolsuz yetki­lilere rüşvet vermek için harcadı. Bu para ayrıca 14K’ya polisten hizmet satın alma noktasında da yardımcı oldu. 1960’ların sonunda bir nokta­da, Hong Kong baş komiseri Peter Fitzroy Godber bile onlar için çalı­şıyordu. Bununla birlikte, 14K’nın muhalefet ettiği grup Britanyalılar ol­muştu; Triad Hong Kong’da 1956-3968 arasında Britanyalılara karşı bü­yük ayaklanmalara ilham verdiler.

14K’nın Hong Kong’da sağladığı yolsuzluk düzeyi, 8 binden fazla üyesi ve 2Cye yakın çetesiyle bölgedeki ikinci en büyük Triad cemiye­ti olmasına imkân tanıdı. Tayvan’da da kollan bulunmasına rağmen Uni­ted Bamboo çetesiyle rekabet adadaki büyümesini kısıtladı. Fakat MK’run gücünü sağlamlaştırdığı yer Portekiz yönetimindeki Macau’ydu. Çin 1999’da bölgenin kontrolünü ele geçirene dek 14K korku salarak Ma­cau’da yeraltı dünyasına ve günlük hayata hâkim oldu. Bölge çapında sadece fuhuşu ve kumarı kontrol etmekle yetinmiyor, aynı zamanda bu­rayı açıkça eroin kaçakçılığı için bir üs olarak kullanıyordu. Polis 14K’nm faaliyetlerini sekteye uğratmayı başaramadı ve onlar hakkında araştır­ma yapan bütün gazeteciler de ölüm tehdidi aldı. Macau’daki pek çok kişi Çin yönetimine geçişi 14K’ya bir zarar verme yöntemi olarak mem­nuniyetle karşıladı. Çin yöntemindeki Macau güvenlik güçleri aylar için­de 14K’nın lideri Wan Kuok Koi’yi (“Kırık Diş”) hapse atmış ve faali­yetlerine karşı devasa boyutlarda önlemler almaya başlamıştı. Buna rağ­men, 14K gelişmeye devam ediyor. 21. yüzyılda, uyuşturucu ve insan kaçakçılığına giderek daha fazla hâkim oluyor ve Macau’da karşılaştığı sorunlar muazzam boyutlardaki uluslararası operasyonları üzerin­de hiçbir etki yaratmadı. 14K, dünya çapında Los Angeles, Vancouver, Sydney ve Johannesburg de dahil birçok önde gelen kentte en hızlı bü­yüyen Triadlardan biri olmayı sürdürüyor.

 

Sun Yee On Triadı

 

Sun Yee On Triad’ı Hong Kong’la eşanlamlıdır. Bugün bölgedeki en büyük Triad olan Sun Yee On, Hong Kong un ‘bereketli’ yeraltı dün­yasında 150 yıldan uzun süredir var olan ve genelde bölgenin kaderi­ni şekillendiren gizli el olarak faaliyet gösteren bir aktördür.

Hong Kong, Britanyalıların 1842’deki Afyon Savaşları sırasında böl­genin kontrolünü Çin’den almasından çok daha Öncesinde de Triad grup­larına ev sahipliği yapmaktaydı -Bölge, 18. yüzyıldan beri Triad kaçakçıları, korsanlar ve kaçaklar için bir üs konumundaydı. Triadlar Bri­tanya yönetiminin avantajlarını çabuk anladı; Britanyalılar ticari bir pat­lamayı da yanlarında getirmişti ve Qing Hanedanlığı karşıtlarının kö­künü kazımak isteyen Çinli yetkililere karşı koruma sağlıyorlardı.

Britanyalılar 1849 yılında bölgede gizli cemiyetleri yasadışı ilan etti; fakat işgücü piyasası, afyon dağıtımı, kumar ve fuhuş üzerinde sıkı bir kontrol sağlayan Triadlar gelişmeye devam etti. Britanya sömürgesi bü­yüdükçe, bölgede yasal ticaret yapan Çinlilere giderek artan miktarlarda haraç kesebilmeye başlayan Triadlar da büyüdü. 1930ların başında, Hong Kong’da faaliyet gösteren sekiz ana Triad derneği vardı -bunların en önemlilerinden biri Yee On’du.

Gizli cemiyetlere yönelik yasaktan kaçabilmek için kendilerini To Shui Boks Kulübü’nden Yee On Ticaret Sanayi Loncası gibi çeşitli isimler al­tında kaydettirmişlerdi. Yee On’un ana suç faaliyetleri işgücü ve fuhuş alanlarındaydı. Japonlar 2. Dünya Savaşı sırasında Hong Kong’u işgal ettiğinde, Yee On işgalcilerle aktif işbirliği yaptı. Fuhuş, karaborsa ve di­ğer faaliyetlerde serbest bırakılmaları karşılığında, bölgenin denetlen­mesine ve Japon yönetimine karşı olan Dongjiang gerillalarına karşı sa­vaşa yardım ettiler.

Japonların tarafını tutmak 1941-1945 arasında Yee On’un başarının tadını çıkarması anlamına geldiyse de, savaş sonrası durum zorluydu. Komünistler Çin’in kontrolünü ele geçirdikten sonra yeni Triad grup­larının buraya üşüşmesi, Hong Kong’un yeraltı dünyasının düzenini bozdu ve bölge kontrolüyle ‘iş alanları’ üzerine ciddi savaşlar çıktı. Yeni gelen çetelerin bazılarını içine almasına rağmen, rakip Triadlar yetkili­lere Yee OnTa İlgili bilgiler verdi ve üst düzey liderleri sınır dışı edildi. Bu durum cemiyetin 1953 yılında iki muhalif çeteye bölünmesine yol açtı. Bununla birlikte Yee On ölmeyi reddetti. Yıllar içinde Sun Yee On adıyla tekrar ortaya çıktı ve kısa süre içinde Hong Kong’daki iki önce­likli suç faaliyetinde -fuhuş ve afyon- hâkimiyet sağladı. Sun yee On kızları ve kadınları ailelerinden satın alıp onları fuhuşa zorlamakta uzmanlaştı. Aynı zamanda, Avrupa ve Britanya Uluslar Topluluğu’nda-ki Çinli göçmen toplulukları arasında hızla yer edindi ve patlayan bir uyuşturucu ağı sayesinde süratle en büyük uluslararası Triadlar’dan biri haline geldi,

Hong Kong sineması 1960’lar ve 70’lerde bir patlama yaşarken, Sun Yee On da bu sektöre girdi ve kontrolü ele geçirdi. Kısa süre içinde, film stüdyoları, sinema ve dağıtıma şirketlerin sahibi olan Triad’a bir tür öde­me yapılmadan hiçbir film çekilemiyordu. Bruce Lee ve Jackie Chan de dahil bazı yönetmen ve aktörlerin Hong Kong film endüstrisindeki Tri­ad gücünü kırmaya yönelik girişimlerine rağmen, Sun Yee On hâlâ kont­rol sahibi. Önde gelen Hong Konglu aktör ve işadamı Charles Heung, Sun Yee On’un kumcularından birinin oğlu ve bugün cemiyette önem­li rol oynadığı sanılıyor, fakat bu söylentileri yatıştırmak için bir adım atmış görünüyor. Sun Yee On’un film sektöründeki kontrolünün süre­gelen karanlık tarafı 2002’de ortaya kondu. Eastweek Magazine, aktör erkek arkadaşına baskı yapmak için Sun Yee On tarafından kaçırılıp ta­ciz edilen aktris Carina Lau’nun üstsüz bir fotoğrafım yayımladı.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1997’de Hong Kong’u devralması da Sun Yee On’u yeterince zayıflatmadı. Son yıllarda patlak veren bir dizi skan­dal Triad grubunun Çin Güvenlik Bürosu’ndan üst düzey üyelerle iliş­kilerini ortaya çıkardı. Bu yolsuzluğun Sun Yee On’un Guangdong böl­gesinde ve özellikle de Shenzen kentindeki artan gücünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklıyor. Rakip Triadlar’a yangın bombası atmak gibi eylemlerinin kendi evinde cezalandırılmadığı göz Önüne alındığında, Sun Yee On’un Asya, Avrupa, Güney Afrika ve Kanada’ daki endişe verici genişlemesini sürdürecek enerjiyi ve kaynaklan bulabilmesine şaşmamak gerek.

 

 

 

 

Wo Shing WoTriad’ı

 

Wo Shing Wo, Hong Hong’da en uzun zamandır yerleşik halde bu­lunan Triad’dır. İlk başka Wo grubu olarak Wo Shing Wo, 21. yüzyılda aktif olan en Önemli uluslararası Triad gruplaşmalarından biri olabilmek için 300 yıldan uzun süren kanlı bir tarih boyunca ayakta kaldı. Kanıt­lara göre, cemiyetin 1680’ler gibi erken bir tarihte haraç kesen ve Qing Hanedanlığı’na muhalefet eden üyeleri vardı.

Wo, Britanya güçlerinin 1840’Iarda yasakladığı ilk Triad cemiyetle­rinden biridir. Britanyalıların 1849 yılında bölgedeki gizli cemiyetleri ya­saklamasından da yine kısmen Wö sorumludur. 1930lara gelindiğindeyse, yetkililer Wo Triad’ından Wo Shing Wo Triad derneğinin doğduğunu kayıtlara geçirmişti. Dernek, çekçek tekelinden yankesicilik ve yasadı­şı kumara kadar her şeyi içeren suç faaliyetlerinde bulunuyordu. Wo Shing Wb, Çin’de köylü genç kızları ailelerinden yiyecek karşılığında salın alıp onları fahişe olarak çalıştırmak üzere Hong Kong’a yollamakla meşhurdu. Kowloon Yarımadası’nda hâkimiyet kurmuşlardı ve 1939 ön­cesinde Hong Kong’da faaliyet gösteren sekiz Triad’ın en büyüğü ve en belalısı olarak görülüyorlardı.

  1. Dünya Savaşı’nın bitişinden kısa bir süre sonra Wo Shing Wo bir sürü sorunla karşı karşıya kaldı. Hong Kong’un Çin yönetimini 1949’da devralan komünistlerden kaçan 14K gibi Triad gruplan tarafından is­tila edilmesi, yeraltı dünyasındaki güç dengelerini değiştirdi. Wo Shing Wo’nun üstünlüğüne karşı bu tehditin yanı sıra, Britanyalı yet­kililerin kendisini ortadan kaldırmaya yönelik tam kapsamlı girişimlerine de karşı koymak durumunda kaldı. Fek çok Triad’ın savaş sırasında Hong Kong’daki Japon işgalcilerle işbirliği yapmasına rağmen, Britanyalılar Wo Shing Wo’yu, kendileri çekilirken pek çok askerine ateş edip onla-n öldürmesiyle hatırlıyordu. Wo Shing Wo aynı zamanda Kempetai -Ja­pon siyasi polisi- için de çalışıyordu; çok sayıda rakip Triad üyesinin, Britanya sempatizanının ve Müttefik ajanının yakalanmasını sağlamıştı.

Giderek artan polis önlemleri ve bölgesel savaş karşısında, Wo Shing Wo sorunlu zamanlarda her zaman yaptığını yaparak meşum ‘Surlu kent” Kowloon’a çekildi. Wo Shing Wo Kowloon’da doğmuştu ve 1956 son­rasında da burası Wo Shing Wo’nun tekrar iktidara tırmanmak için kul­landığı üs haline geldi. Bu bölgenin, ‘dünyada en yüksek düzeyde suç istilasına uğramış ve kanunun işlemediği getto’ imajım hak ettiği söy­lenebilir. Burası, Hong Kong’da Triadlar’ın polisten korkmadığı tek yer­di. Bu durumun sebebi, bu yaklaşık 24 hektarlık bölgenin Britanya’nın mı, yoksa Çin’in mi kontrolü altında bulunduğuna dair tartışmaydı. Hong Kong polisinin ‘Surlu kent’ dahilinde hiçbir yetkisi olmadığından do­layı, burası kısa sürede Triad kanunlarından başka kanunun hüküm sür­mediği bir yer haline geldi.

1949’dan sonra, ‘Surlu kent1 Çin’den gelen binlerce mülteciye ev sa­hipliği yaptı. Böylece, dünyadaki en yoğun nüfuslu yer haline gelecek şekilde minik evlerin bulunduğu bir labirente dönüştü. Bölgenin 50 bin­den fazla sakininin hepsi kente hâkim olan Wo Shing Wo İçin birer yem­di. Burarım karaborsasında her şey bulunabiliyordu ve ana caddesi ko­mik bir biçimde Eroin Yolu diye biliniyordu. Yetkililerin onu alaşağı etme çalışmalarına başladığı 1988’e gelindiğinde, Wo Shing Wo gücünü ye­niden inşa edeli çok olmuştu.

1990’lann başlarında, ana Wo Shing Wo Triad’ı dünya çapında 10 bin­den fazla üyeye sahipti; bu arada Wo On bak ve Wo Shing Tong gibi do­kuz ana alt grubu da toplam 12 bin üyeyle uzmanlaşmış ve Özerk hale gelmişti. Hong Kong*da karşılaştığı sürekli baskı Wo Shing Wo’yu yurt­dışında genişleme noktasında cesaretlendirdi ve bu Triad 21. yüzyılın ilk yıllarında, Amsterdam, Macau, New York, Londra ye Sydney’de ça­lışmalar yaptı. Kilit Wo Shing Wo faaliyetleri şimdilerde eroin ve daha karmaşık uyuşturucuların ticaretini, yasadışı göç ve işçi sömürücülü­ğünü, zorla fuhuş yaptırmayı, kara para aklamayı ve restoranlara ha­raç kesmeyi içeriyor.

Grup özellikle Britanya’da güçlü.Bu ülkede Londra’dan Manchester ve Southampton’a kadar uzanan bölgede faaliyet gösteriyor; diğer yerlerde de küçük uzantılara sahip. Çoğunlukla Britanya’daki Çinli top­luluklardan beslenen Wo Shing Wo’nun işlediği suçlar, Hok Wan Leun’un bir borcu ödemediği için 1999’da Essex’te acımasızca öldürülmesinden, 21 yasadışı midye toplayıcısının Morecambe Körfezi’nde 2004 yılında boğulması skandalına kadar çeşitlilik gösteriyor.

 

 

 

 

United Bamboo Çetesi

 

Hükümet tarafından desteklendiğini iddia edebilecek pek az orga­nize suç grubu vardır. Bununla birlikte Tayvan’ın en büyük Triad cemiyeti -Chu Lien Pan veya United Bamboo Çetesi- bunlardan birisidir. Bu Triad’ın Tayvanlı yetkililerle özel ilişkisi, Mao Zedong’a bağlı komünist­lerle Komintang arasında, 1927-1949 arasında yaşanan Çin Devrimi sı­rasındaki, şiddetli ihtilaftan kaynaklanır.

Japonların Çin’in büyük kısmını 2. Dünya Savaşı sırasında işgal et­tiği sırada bile, pek çok Triad Komintang davasına sadık kalmıştı. An­cak iç savaşta yanlış tarafı tutmuşlardı. 1949’da müttefikleri mevzi kay­bediyordu ve aynı zamanda Önemli Triad üsleri olmaları sebebiyle mil­liyetçilerin kontrolünde kalan Şanghay gibi kentleri de terk etmeye zor­lanıyorlardı. Komünistlerin zaferinin belli olması üzerine, Komintang’la ittifak halinde olan pek çok Triad üyesi Çin’i terk edip Tayvan’a giden iki milyondan fazla Komintang taraftarına katıldı. Bu akıllıca bir hareketti. Map kaçmayan Triadlar’ı acımasızca bastırdı, devrimin biti­şinin ardından on binlerce üyelerini ortadan kaldırdı.

1950 yılında Tayvan eski Triad üyeleri ve Komintang askerleriyle do­lup taşıyordu. United Bamboo Çetesi üst düzey Komintang yetkilileri­nin ve bazı eski Triad liderlerinin oğulları arasında kuruldu. Çete adı­nı, Tayvan’ın başkenti Taipei’nin varoşlarında bulunan ve üyelerinin ya­şadığı Bambu Ormanı Yolu’ndan alıyordu. Çoğu üyenin babasının üst düzey siyasi görevlerde bulunması nedeniyle, United Bamboo Çetesi, kısa süre içinde United Bamboo Derneği adıyla devlet yardımının ta­dını çıkarmaya başladı. Böylesine üst düzey bir destek söz konusu olunca, United Bamboo Çe­tesi Tayvanlı Triadlar arasında süratle hâkim güce dönüştü. 10 yıl içinde ülkede fuhuşun, uyuşturucu satıcılığının, yasadışı kumarın ve tefeciliğin büyük kısmım kontrol eden bir imparatorluk kurmuşlardı bile. United Bamboo Çetesi üyelerinin Tayvan istihbaratı ve güvenlik güçlerinde işe alınmasıysa, sadece eroin ticareti ağlarım ve yurtdışındaki operasyonla­rını güçlendirmeye yaradı. 1974’te, Tayvan Önemli bir Triad üssü olma nok­tasında öyle kötü bir şöhrete sahip olmuştu ki, hükümet United Bamboo Çetesi ve diğer iki önemli Tayvan Triad’ından -Four Seats ve Celestial Way-uluslararası tepkilerden korktukları için daha az dikkat çekmelerini ta­lep etmişti. Fakat resmi hükümet desteğinin çekilmesi United Bamboo Çetesi’ne pek zarar vermedi. 1980’lerde, cemiyet dünya çapında 10 binden fazla üyeye ve Bamboo Union (Bamboo Birliği) veya Bamboo Alliance (Bamboo İttifakı) gibi isimleri bulunan 24 alt gruba sahipti. Üst düzey si­yasetçiler çetenin onursal lideri Zhang Anlo’ya (“Beyaz Kurt Zhang”), düzenli olarak danışırdı; kendisi, televizyondaki sohbet programlarına da sık sık konuk olurdu. Fakat United Bamboo’nun hükümetle iyi ilişkile­ri, kuzey Tayvan’daki Hsipin otobanında bulunan bir tünelin 1996’da çö­küşüyle yaşanan trajedi sonrasında bozulmaya başladı.

Bu felaket siyasi yolsuzluğun son noktasıydı; Triad destekli işadamlarının hükümetten nasıl kilit inşaat ihalelerini alıp, sonra da işle­ri mantıklı bir güvenlik düzeyini sağlamadan tamamladıklarını ifşa edi­yordu. United Bamboo Çetesi üyesi Chen Ti-kuo’nun, şirketinin Hsipin felaketindeki rolünden dolayı mahkemeye çıkarılmasının ardından, Tay­van hükümeti Bamboo Çetesi’nin bütün faaliyetlerine karşı ciddi Önlemler almaya girişti. Bamboo Çetesi’nin Zhang gibi pek çok Önemli lideri yurt­dışına kaçmak zorunda kaldı. İronik biçimde genellikle, çetenin suç ağı­nı genişletmeye başladığı Çin’e kaçtılar.

United Bamboo Çetesi’nin şu anki ruhani lideri Chen Chi-Li’nin (Kuru ördek) 2001’de Kamboçya’da tutuklanmasına rağmen, grup gücüne güç katmaya devam ediyor. Şu an Kanada ve Amerika’daki en büyük Tong’Iardan birisi ve Şangay’ın yeraltı dünyasında da yeniden hâkim güç olmayı başarmış durumda. Tayvan’daki konumunu daha fazla hü­kümet baskınına karşı korumak için, siyasetle iç içe geçmiş durumda; eski Komintang müttefiklerine muhalefet ediyor ve Çin’le yeniden bir­leşmeyi destekliyor. “United Bamboo Çetesi Eroin, fuhuş, haraç ve ku­marla ilgili çıkarları sayesinde milyar dolarlık küresel bir işyerine dö­nüşmüşken, Beyaz Kurt Zhang kısa süre önce şöyle övünüyordu: “Uni­ted Bamboo’yu inşaat veya başka bir alandan atmanın fazla Önemi yok. Kardeşlerimiz çoktan borsa, finans ve başka yerlerdeki yeni işlere gir­miş durumda.”

 

Vietnamlı Triadlar

 

1970’lerden bu yana, yeni bir büyük Asyalı uluslararası organize suç ağı ortaya çıkmış durumda. Yetkililer bu ağın işlediği suçlan kayıtlara “Vietnamlı Triadların işi” olarak geçirdi. Son yıllarda, bu isim altında faa­liyet gösteren çeşitli gruplar, 14K, Sun Yee On, Shing Wo ve United Bam­boo Çetesi gibi daha yerleşik durumdaki rakip Trİadlar’a kafa tutma­ya başladı. 2001’e gelindiğinde, suç bilimciler bunların küresel düzey­deki en büyük Asyalı suç tehditini oluşturduğuna inanıyordu.

Fakat antik Çinli gizli cemiyetlerden tümüyle farklı kökenlere sahip olan Vietnamlı suç grupları Triad değil. Yetkililerin Vietnamlı Triadlar diye adlandırdığı grupların kökleri, Vietnam’da 1960’Iar ve 70’lerde şid­detlenen korkunç çatışmalara dayanır. Saygon’un Nisan 1975’teki dü­şüşünün (veya, hangi tarih kitaplarını okuduğunuza göre ‘özgürleştirilmesinin’) ardından milyonlarca komünist olmayan Vietnamlı, yeni bir­leşmiş Vietnam’ın komünist yöneticileri tarafından kurulan ‘yeniden eği­tim kampları’ veya ‘yeni ekonomik bölgeler’den kaçabilmek için ülke­yi terk etmeye çalıştı.

Kaçmayı deneyenlerin çoğunluğu, daha iyi bir yaşama kavuşmak için açık denizin gaddarlığına maruz kalmayı göze alarak ‘Bot İnsan­ları’ oldu. Fakat yabancı bir ülkede kısmi güvenliğe kavuşsalar da, ken­dilerini bu kez de bir dizi mülteci kampının tutsağı olarak buldular. Son­raki birkaç yıl içinde, bir milyondan fazla Vietnamlı mülteci yeniden yerleştirildi; çoğunluğunu ABD, Kanada, Avustralya, Hong Kong, Fransa, Almanya ve Britanya kabul etti.

Bu mültecilerin büyük çoğunluğu kanunlara tümüyle uyuyordu, fa­kat yeniden yerleştirme programı aynı zamanda, mülteci kamplarında doğmuş olan endişe verici bir suç ağırım dünyaya dağılmasına da ve­sile oldu. Kaçanların bir kısmı eskiden Güney Vietnam Ordusu’nun üye­siydi ve eroin ticaretine karışmışlardı. Kamplar aynı zamanda, bazı Tri­ad üyeleri de dahil olmak üzere, Vietnam’daki evlerini terk eden Çin­lilere de ev sahipliği yapıyordu. Bu kampların içinde, söz konusu iki grup­tan bireyler hızla erkek yetimlerin birçoğundan oluşan çeteler kurdu; bu çeteler vatandaşlarını terorize ediyor ve sömürü yordu.

Yeni ülkelerinde kamplardan bırakıldıktan sonra, bu çeteler süratle ehil olduklarını ispatladı. Yeni oluşan ve yardım için yetkililere başvurama-yan Vietnam toplulukları arasında haraç kesme, tefecilik ve fuhuş işleri­ne süratle hakim oldular. Born to Kili (öldürmek için Doğmuş), Red Dragons (Kızıl Ejdarlar), Saigon Cowboys (Saygon Kovboyları) ve Thunder Tigers (Fırtına Kaplanları) gibi isimleri bulunan çeteler, kısa süre içinde ‘Bot İnsanları’nın yeni yerleştiği her ülkede faaliyet göstermeye başladı. Aile ve köylere dayanan ilişkilerin yerli yerinde durması, meşum Born to Kili veya Black Dragons gibi grupların Los Angeles’tan Doğu Berlin’e kadar uzak bir coğrafyada kıtalar arası suç ağlan geliştirmesine imkân ta­nıdı. Vietnamlı gruplara da Triad denmesinin tek nedeni Triadların As­yalı organize suçlar üzerinde geleneksel olarak kurduğu hâkimiyet de­ğildi. Yerleşik Triadlar, yeni geliştikleri dönemlerde pek çok Vietnamlı gru­bu kendileri için çalıştırdı. Triadlar Vietnamlılara ma jai (at çocuklar) der­di; zira onları kendi üyelerini riske atmamayı tercih ettikleri, cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı da dahil kirli suçlar için kullanılabilecek ucuz ve kolay harcanabilir bir işgücü olarak görüyorlardı.

Fakat at çocukların binicilerini üzerlerinden atmaları fazla uzun sür­medi. Çoğunlukla savaşın merhametsizleştirdiği bir nesilden oluşan Vi­etnamlı sokak çeteleri, iş şiddet içeren suçlar işlemeye geldiğinde faz­la zorlanmadı. New York’tan Sydney’in Cabramatta bölgesine kadar, eroin dağıtımı gibi eskiden Triadların hâkimiyetinde bulunan alanlar üze­rine kanlı savaşlar patlak verdi. Bah’daki faaliyetlerinde geleneksel ola­rak fazla dikkat çekmemeye çalışan Triadların aksine, 5T gibi çetelerin önlerine çıkan yetkilileri Öldürme noktasında fazla çekincesi yoktu; bu yetkililere, 1994’te öldürdükleri Avustralyalı milletvekili John Paul Newman da dahildi. Yeni nesil Vietnamlı göçmenlerin refah düzeyi yük­seldikçe Vietnamlı Triadların ortaya koyduğu tehdidin de boyutunun aza­lacağına yönelik umutlar gerçekleşmedi. 21. yüzyılın her yılı, kolaylık­la ayırt edilebilen çete dövmelerine sahip şüphelilerin giderek artan sa­yılarda tutuklanmasına sahne oldu. İster kızıl veya siyah ejder olsun, is­ter 5Tnin beş t’si olan Tinh (sevgi), Tien (para), Tu (hapis), Toi (suç) ve Tho (öç) kelimelerini simgeleyen beş nokta olsun, polisin bu dövmele­re giderek aşina olması, Vietnamlı Triadların süren genişlemesinin ke­sin bir göstergesi.

 

Kilit Suçlar

 

Çeşitli Triad derneklerinin yüzyıllardır ortaya koyduğu suç faali­yetlerine bakıldığında, bu grupların bulaşmadığı bir organize suç türü bulunamaz. 17. yıl kadar erken bir zamanda bile, Qing Hanedanlığı’na karşı isyanları haraç kesmek, korsanlık ve fuhuş da dahil olmak üzere bir dizi suç tarafından finanse ediliyordu.

Fakat sonsuza dek Triadlar ve Tonglarla ilişkilendirilecek bir suç var­sa, o da afyon satışıdır. Kötü romanlardan, New York ve San Francisco’da 1899-1930 arası gelişigüzel bir şekilde alevlenen Tong Savaşları hak­kındaki öfkeli gazete haberlerine kadar, adının geçtiğinden emin ola­bileceğiniz bir şey şudur: “Tongların afyon batakhanesinin kötülüğü.” Afyonun Çin tarihindeki rolü 9. yüzyılda, Arap tüccarlar Çin mallan kar­şılığında ödemeyi Papaver somniferum diye bilinen bu kötü şöhretli, yapışkan kahverengi reçineyle (haşhaş tohumu) yapmasıyla başladı. Af­yon bağımlılığının yol açtığı yaygın sorunlar Çin’de 16. yüzyıl kadar er­ken bir dönemde kayıt altına alınmıştı. Fakat bu durum ne Avrupalı ne de Amerikalı tüccarları Çin ürünlerini altın yerine afyonla takas etmekten alıkoydu, Yabancılara duydukları nefreti ilan etmiş olmalarına rağmen, Triad’ gruplan 18. yüzyıldan başlayarak Çin’e ithal edilen afyonun da­ğıtımında önemli rol oynadılar.

  1. yüzyılda, ABD ve Avrupa’nın Çin’in baharatlarına, cayma, ipe­ğine ve porselenine olan talebiyle birlikte, Çin afyon içinde yüzmeye baş­lamıştı. Çinlilerin bu durumla mücadele etme girişimleri, 1834-1843 ara­sında Britanyalıların Çin’e karşı savaştığı Afyon Savaşları’na yol açtı. Bri­tanya zaman içinde Hong Kong’u ele geçirdi ve Çin’i, afyonu Britanya’nın ülkedeki öncelikli ticaret yapma birimi olarak kabul etmeye zorladı. Bu durumun Çinlilerin ‘utanç yüzyılı’ diye adlandırdığı döneme yol aç­masına rağmen, Triadlar afyon ithalatını teşvik etmeyi sürdürdü; zira, dağıtımcılar olarak elde ettikleri kazanç bir yana, bu durumun Qing Ha­nedanlığı açısından yarattığı sorunlardan yararlandıklarına inanıyorlardı.

Britanyalıların geliştirdiği yasadışı afyon ticareti, Harvard Üniversitesi’nden saygın tarihçi John K. Fairbank tarafından şöyle tarif edili­yor: “Modern zamanların en uzun süren ve en sistematik uluslararası suçu.” Britanyalılar 1917’de afyon ticaretinden çekildiğinde onların bı­raktığı boşluğu, Çin’deki yaklaşık 180 milyon afyon bağımlısını uyuş­turucu tedarik eden Triadlar doldurdu. Triadlar aynı zamanda dünya­nın dört yanına dağılmış Çinli göçmen topluluklarına da afyon sattı. New York’taki Çin mahallesinden Londra’nın doğusundaki Limehouse böl­gesine kadar birçok yerde, hem Çinlilere hem de Batılılara ‘kayıtsızlık maddesi” sağlayan Triad yönetimindeki afyon batakhaneleri türedi.

Uluslararası uyuşturucu alanındaki bu yerleşmiş rol, Triad’a 21. yüz­yılda patlayan eroin kaçakçılığında avantaj sağladı. Bu alanda zaten pi­yasa lideriyken, ClA’in Vietnam savaşında Kamboçya’dan eroin ihraç etmek için Triadları kilit bir ortak olarak seçmesiyle, bu cemiyetlerin uyuş­turucu kaçakçılığı imparatorluktan 1970’lerde büyük bir patlama yaşadı. 1990’Iara gelindiğinde, BM tahminlerine göre Triadlar yasadışı eroin tü­revlerine yönelik dünya piyasasının yaklaşık yüzde 75’ini kontrol edi­yordu; ki bu piyasanın değerinin 700 milyar dolardan fazla olduğu tah­min ediliyor. Artan uluslar arası işbirliğine rağmen, Triadlar’ın uyuşturucu ticaretindeki hâkimiyeti 21. yüzyılda da zayıflamış değil.

Yabani hayvan kaçakçılığındaki hâkimiyetlerinin yanı sıra, siber suçlar, mali dolandırıcılık ve borsa manipülasyonundaki artan rollerine rağmen, Triadların bugünlerde adının çıkmasına yol açacak yasadışı faa­liyet muhtemelen insan kaçakçılığı. Büyük miktarlarda afyonun dünya çapında gizlice taşınmasıyla 10 yıllardır biriktirdikleri deneyimlerinden yararlanarak, Triadlar uyuşturucu kaçakçılığı ağlarını yasadışı göç için de kullanıyorlar. Çin’deki yerel Snakehead {Yılan kafa) çeteleriyle birlikte ça­lışan Triadlar yasadışı göçmenleri Avrupa, Amerika veya Avustralya’ya taşımak için 60 bin dolara varabilen ücretler talep ediyor. Bu ücreti öde­yen kişi yolculuğu havasızlıktan boğulmadan veya okyanus ortasında bir konteynırdan atılmadan tamamlayabilirse, genellikle borçlanın gittikle­ri ülkelerdeki bir Triad işinde çalışarak ödemek durumunda kalıyor. Bu yolculuğu tamamlayan pek çok kadının sonu genellikle fuhuşa zorlan­mak oluyor. İnsan kaçakçılığı Triadların önümüzdeki on yıllarda kilit suç­larından biri olmayı sürdürecek; zira söz konusu suç bu gruplara narkotik operasyonlarının ardından ikinci en fazla kân getiriyor ve en ihtiyatlı tah­minlere bile göre, her yıl bu yollarla 175 binden fazla insan göç ediyor.

 

Uyuşturucu Ticareti

 

İlk gerçek uluslararası suç ağlan uyuşturucu ticareti sayesinde doğdu ve yasa­dışı narkotik ticareti bugün organize suç için en büyük gelir kapısını oluşturuyor. BM tahminlerine göre, bu faaliyetlerin yıllık getirişi 300 milyar dolardan daha yük­sek ve bu sayı büyümeye devam ediyor. Diğer kurumlarsa miktarın yılık 500 mil­yarla 550 milyar dolar arasında olduğuna inanıyor.

Afyon, koka yaprağı, halüsinasyon gördüren çeşitli maddeler ve haşhaş gibi bu­gün beğenilmeyen bazı uyuşturucular, medeniyetin doğduğu zamanlardan bu yana iyileştirici, dinsel ve eğlence amaçlı olarak kullanılıyordu. Bu maddelerin yasaklanması tarihte her zaman yasadışı yollardan tedarik edilmeleriyle sonuçlandı. 20. yüzyıla kadar, en geniş çaplı uyuşturucu kaçakçılığı faaliyeti afyon arzıyla ilgiliydi; Britan­ya hükümeti, Britanyalı afyon tedarikçileri işlerini sürdürebilsin diye Çin’e karşı sa­vaşa bile girmişti. Amerika’daysa, Harrison Yasası 1914’te bir dizi maddeyi yasak­lamadan önce, yaklaşık 2 milyon afyon, morfin ve koka yaprağı türevi bağımlısı var­dı. Batılı uluslar narkotik maddeleri 1910’lar ve 20’lerde yasaklamaya başladığında, organize suç gruplarının tedarik edeceği bir bağımlı tabam çoktan oluşmuştu. Yasadışı ticaret büyüdükçe sadece uyuşturucu kaçakçılarının servetini katlamakla kal­madı. Aynı zamanda, Kolombiya, Afganistan ve Laos gibi önde gelen uyuşturucu üreticisi ülkelerin doğasını da değiştirdi. Amfetaminler ve ecstacy gibi yeni maddeler popüler olmaya başlayıp bunun sonucunda yasaklandıkça, kaçakçıların girebileceği yeni kazançlı pazarlar da ortaya çıktı ki; bunlar 21. yüzyılda daralacak gibi de gö­rünmüyor.

 

Kilit Aktörler

 

Çin’in 21. yüzyıldaki tarihini, iki adam arasında yaşanan bir müca­dele şekillendirdi. 1927-1949 arasındaki iç savaş sırasında Çan Kay Şek’in Çin Milliyetçi Ordusu’yla Mao Zedong’un Çin Komünist Partisi ara­sındaki savaşın bir ulusun kaderini belirlediği şüphe götürmez. Fakat Çin’in ruhu için verilen bu destansı mücadele aynı zamanda Asyalı or­ganize suçun doğası ve yönelimi üzerinde de muazzam bir etki yarat­tı. Qing Hanedanlığı’nın devrilmesi, Triadların doğuşunun ana ne­denlerinden biriydi. 1912’de, çocuk İmparator Puyi’nin çekilmesine yol açan şey, Milliyetçi lider ve Triad üyesi Sun Yatsen’in faaliyetleriydi. Qing’in son bulması Triadların daha önemli bir siyasi amaç İçin var ol­duğuna dair bütün bahanelere de son vererek, suç ağlarına dönüştük­lerini ortaya çıkardı. Fakat Puyi’nin çekilmesi ne Triad gücünün son bul­masına yol açtı, ne de Çin’e umut edilen türden bir barış dönemi getirdi.

Sun Yat-Sen’in komünistlerle yaptığı kırılgan ittifak, öldüğü 1925 yı­lında zaten çatırdamaktaydı. Onun rolünü Çan Kay Şek almıştı ve Çin İç Savaşı’nın yolu açılmıştı. Çan Kay Şek en başından beri, Mao’ya kar­şı savaşta Triadlara askeri ve mali kaynakların yanı sıra istihbarat için de başvurabilecek olmasının değerinin farkındaydı. Triadların gizli ce­miyet ve suç ağı olmaları, onları mükemmel bir gizli güç haline getiri­yordu. Triadlar aynı zamanda afyon ticareti aracılığıyla ihtiyaç duyu­lan savaş sermayesini de sağlıyorlardı.

Kendi adına Mao da ilk başta Triadları komünistlerin tarafına çe­kebileceği konusunda umutluydu. 1926’da şöyle yazmıştı: “Haydutlar çeşitli yerlerde Fujian Triad Cemiyeti ve Şangay’daki Triad Gren Çete­si gibi gizli cemiyetlerin kontrolü altında. Bu insanlar son derece cesurca savaşmaya kadirler ve doğru yönlendirilirlerse, devrimci bir güç olabilirler.” Ancak Mao’nun komünist bir Triad gücüne dair vizyonu ger­çekleşmedi. Mao ancak bir avuç triad grubunun desteğinden beslenmiş olsa da, bu grupların çoğunluğu kendileri için en iyi geleceğin Milli­yetçilerin yanında durmakta yattığını düşündü.

Triadların Çan Kay Şek’in Komintang ordusuyla ittifakının en önemli nedenlerinden biri, kilit Triad lideri Tu Yueh-sheng’ in (“Koca Ku­laklı Tu) bu orduyu desteklemesiydi. Tu, 1910’dan beri Şanghay’ın kötü şöhretli Green Çetesi’nin lideriydi. Ona bağlı olan Triadlar şehirde ege­men güçtü, yüzlerce mil çevredeki afyon işlerine hâkimdi ve Yangtze nehri üzerinde de etkili kontrole sahipti. Tu ve adanılan Komingtang’ın Şanghay’ı 1949’a dek elinde tutmasını sağladı; Tu komünistlerin ilerle­mesinden dolayı sonradan kaçmak zorunda kaldı.

Mao, Çan Kay Şek ve Komintang’ın hayatta kalan üyeleriyle bir­likte Tayvan, Macau veya Hong Kong’a kaçmayı başaramayan Triad üyelerini acımasızca cezalandırdı. 1949 sonrasında, Mao’nunTriadlara karşı kampanyası on binlerce idama yol açtı. Asılmayan az sayıda Tri­ad üyesiyse, ‘yeniden eğitim kampları’na gönderildi. Bu ‘demir yumruk’ yaklaşımı Çin’deki Triadların büyük kısmını yok etti ve bu gruplar yeraltı dünyasındaki hâkimiyetlerini geri almaya son yıllar­da başlayabildi. Hem Mao’nun hem de Çan Kay Şek’in eylemleri Tri­adların tarihinde yankılanmaya devam ediyor, hatta kaderlerini bu­gün bile şekillendiriyor. Çan Kay Şek’le birlikte Tayvan’a kaçabilen Tri­ad üyelerinin oğulları, adadaki Komintang yönetimi altında gelişen yeni Triad cemiyetleri kurdu. 14K gibi Çin iç savaşından doğan diğer Triadlar, sürgünde hayatta kalıp, dünya çapında yerleşmiş Triad güç dengesini bozacak şekilde güçlenmeye başladı. Son yıllarda ortaya, kötü şöhretli 14K lideri Wan Kuok Koi (Kırık Diş Koi) ve United Bamboo Çetesi lideri Chen Chi-Li (“Kuru Ördek) gibi yeni bir nesil kilit Triad liderleri çıkmış durumda.

Çin iç savaşırım sıcaklığında kurulmuş örgütleri miras almış olsa­lar da, Mao ve Çan Kay Şek onlar için sadece ölü isimler. Onların siya­setleri, açgözlülük, arzu ve yasadışı avantajla belirleniyor. Sadece suçla bağlantılı olan Triad geleneklerine ve tarihine tutunuyorlar.

 

Triadların Bugünkü Durumu

 

Triadlar son 100 yılda devasa boyutlarda değişiklik yaşadı. İlk var olma amaçları ortadan kalktı, kökenlerinin bulunduğu ülke bir impa­ratorluktan komünistlerin kontrolüne geçti ve kollan birkaç kıtaya uza­nan uluslararası bir organize suç ağı olma noktasında artık yalnız de­ğiller. Bununla birlikte, bunların hiçbiri ‘Yenilmez Triadlar’ veya ‘Ölüm­süz Triadlar’ olarak itibarlarına zarar vermedi. Uyum sağlama yoluy­la hâkim oldukları her şeyi ellerinde tutabildiler; Asya aksiyon sine­masındaki en önemli temalardan biri hâlâ Triadlar ve küresel yayılmaları da sürüyor. San Francisco’dan Vancouver ve Johannesburg’a kadar, Tri­adlar pek çok Batılı kentteki en büyük organize suç tehdidi olmaya de­vam ediyor.

Mesele ister Mao’nun yönetimi ele geçirmesinden kaçmak, ister 21. yüzyıldaki polis önlemleri karşısında hayatta kalmak olsun, Triadlar uyum sağlayabildiklerini ve esnek olduklarını üst üste kanıtladı. Der­neklerin isimleri, haraç kesme yöntemleri ve asıl operasyon alanları çe­şitlilik gösterse de bütün gruplar, nerede olurlarsa olsunlar suç işlemek için örgütlenmelerini sağlayan zaruri Triad ve Töng yapısını korudu. Bu yapıda, Beyaz Kağıttan Yelpazeler veya Saman Sandallar gibi kulağa ga­rip gelen unvanları olan dernek yetkilileri, hiçbir zaman dışarıdan ba­kanların zannettiği kadar Önem taşımadı. Kilit nokta Shan Chu (Dağ­ların Üstadı) denilen kapsayıcı liderdir. 49Tar diye bilinen 15 ila 50 as­kerden sorumlu olan Kızıl Kutuplar adlı yerel komutanlar bu lidere ra­por verir ve bu yapı da ciddi boyutta esneklik sağlar.

Bir Kızıl Kutup, adamları ister tek bir sokağı, ister birkaç milyon do­larlık eroin ticaretini kontrol etsin, son derece otonom olabilir. Toplu güce ihtiyaç duyulduğunda bir araya gelebilecek, gevşek bir ağ içinde çalı­şan bireysel unsurların toplamı olarak, Triad dernekleri hem küçük çete düzeyinde, hem de uluslararası toplamı 10 bin adamı geçecek şekilde çalışabilir. Ortak gizli cemiyet Özelliği aynı Triad’ın birbirinden uzak ve son derece farklı unsurları arasında uyum sağlarken, tek bir birliği veya önemli bir patronu devreden çıkarmak bütün gruba nadiren etki eder.

Otonomiye eşlik eden hızlı değişim de Triad cemiyetlerinin yeni suç alanlarına yönelmesinde kendini gösterir. Triadlar, siber suçlar, kredi kar­tı dolandırıcılığı ve fikri mülkiyet korsanlığı konusunda organize suça öncülük etti. Rus ve Nijeryalı organize suç gruplarının bu alanlardaki başarılanın inceleyerek, yasadışı suç repetuvarlarına lüks araba hırsız­lığını ve nakit çekim ücreti dolandırıcılığını da eklediler.

Çinli etnik kökenlerini hâlâ korusalar da, pek çok Triad şu an yabancı suç örgütleriyle daha derin ittifaklar kurmaya istekli. Son yıllarda, (Tri­adların ‘Yürüyen Ayılar dediği) Rus Mafyası, eski Sovyet Bloku ülke­lerinde ortak gerektiren insan kaçakçılığı, narkotik ticareti ve fuhuş ağlarında Triad’ın güvenilir işbirlikçilerine dönüştü, Güney Afrika’da faa­liyet gösteren Triadlar uyuşturucu ve vahşi yaşamla ilgili suçlar için ye­rel çetelerle bağlantılar kurdu. Bazı Triad üyeleri, Kolombiyalı kartellerin kendileri için eroin üretimine girip girmeyeceğini görmek için Güney Amerika’yı bile ziyaret etti.

Triadlar, kökleri kendilerine dayanmayan rakip Çinli organize suç gruplarının giderek daha fazla meydan okumasıyla karşı karşıya kalı­yor ki, bunlar karşılaştıkları en ciddi meydan okumalar. Bu grupların en önde geleni Dai Huen Jai (Büyük Çember Çocuklan). Bu grup İTÜ’ler­de ortaya çıktı; ilk başlarda Mao’nun temizliğinden ve sonrasında ‘ye­niden eğitim kampları’ndan kurtulup Bah’ya kaçanlardan oluşuyordu. Büyük Çember Çocuklan şu an hem Çin’de hem de Kuzey Amerika’da Triadların önde gelen bir rakibi.

Bazı suç bilimciler, Çin’in 1990’ların sonunda Hong Kong ve Macau’nun kontrolünü yeniden ele geçirmesiyle, bu bölgelerden muazzam bir Triad kaçışı başlayacağını tahmin ediyordu. Her zamanki gibi, Tri­adlar uyum sağladı ve buralarda kaldı; şu anda bu bölgeleri yeniden Çin içinde bir hamle yapmak için üs olarak kullanıyorlar. Pek çok yorum­cu 21. yüzyılı şimdiden ‘Çin yüzyılı’ diye niteliyor. Eğer Öyleyse, o za­man 21. yüzyıl aynı zamanda Triad Yüzyılı da olabilir.

 

Organizatsiya-Rus Mafyası

 

“Tehlikeli yeni dünyaya giden kapılar açıldı.

Onları kimse durduramayacak. Siz Batı’daki insanlar bizim Mafiya’mızı

henüz tanımıyorsunuz, ama tanıyacaksınız.”

Boris Urov, Rusya Başsavcısının Soruşturma Şefi

 

Hiçbir ülke organize suçtan muaf olduğunu iddia edemez. Eski Sovyetler Birliği’nde organize suçun kısmen az bulunduğuna dair görün-
tüyse, büyük ölçüde propagandanın bir sonucuydu. Polis devletinin en
güçlü olduğu zamanlarda bile, vory-v-zakone (kanuni hırsızlar), kara-
borsacılıktan haraç kesmeye kadar her şeyi kapsayan gelişmiş suç örgütlerini yönetiyorlardı. Uyuşturucu bağımlılığı ve fahişelik gibi ‘Batılı ahlaksızlıklar’ yaygındı ve İçişleri Bakanlığı Hırsızların Dünyası’na karşı daimi bir savaş yürüttü.

Fakat bir polis devletin baskıcı şartlarının alfanda, suç ağlarıyla mü­cadele acımasız ve etkiliydi. Yaygın yoksulluğa ve tek partili sistemdeki geniş kapsamlı yolsuzluk fırsatlarına rağmen, Rus organize suçlan sım­sıkı bir kontrol altında ve SSCB’nin sınırlan dahilinde kaldı. Ancak sis­temin çöküşünün ve Demir Perde’nin kaldırılmasının ardından, Rus or­ganize suç ağlarının hızla gelişmesinin ve Batı’ya yayılmasının önün­de bir engel kalmamıştı.

‘Kızıl Mafya’ya dair ilk haberler Batı’da ortaya çıkmaya başladığında, pek çok kişi bunun bir gazetecilik aldatmacası olduğunu düşündü. Ba­zıları bu haberlere, Soğuk Savaş bittiği için yeni bir Rus tehdidi yarat­mak isteyen gizli servislerin ilham verdiğine bile inanıyordu. Bununla birlikte kısa süre içinde tıpkı Moskova ve St. Petersburg’da olduğu gibi New York ve Londra sokaklarında da cesetler üst üste yığılmaya baş­ladı. Bu ölümler, yeraltı dünyasının yanı sıra Rusya’nın 21. yüzyıldaki siyasetini ve ekonomisini de şekillendiren, kökleri derinleşmiş bir or­ganize suç sorununun sadece görünen kısmıydı.

 

Rus Mafyasının Kökenleri

 

Sık sık Organizatsiya diye de anılan Rus Mafyası homojen bir grup değildir. ‘Rus Mafyası’ pek çok açıdan, eski Sovyetler Birliği’nde faali­yet gösteren çok sayıdaki organize suç ağını tarif etmek için kullanılan bir ‘şemsiye’ terimdir. Bu durum göz Önünde bulundurulduğunda, Mafya’nın tek bir çıkış noktası olmadığı açık. Ukraynalı Bratva, Çeçen Maf­yası veya Solntsevo suç örgütünden farklı bir zamanda ve farklı bir yer­de doğmuştur. Bununla birlikte, Organizatsiya’nın bütün unsurları ara­sında bazı ortak tarih noktalan da mevcuttur.

Devrim öncesinde Rusya’da organize suç cemiyetleri vardı/Hırsızların Dünyası’ kavramı Rus folklorunun parçasıydı, ama aslında sağlam bir temele de sahipti. Staryi blagorodny worowskoi (yaşlı soylu hırsızlar) adlı ilk suç grupları üyelerinin uymayı kabul ettiği bir dizi kurala, aynı zamanda bir üyelik ritüeline ve birbirlerini tanımak için kullandıkları özel işaretlere de sahiplerdi. Worowskoi mir’de (hırsızların dünyası), ül­kedeki kanunların ve toplumsal normların ötesinde yaşarlardı. Voroskoi mir, burarım kurallarını ihlal edenler için kendi mahkeme türüne ve adaletine sahipti.

Kanun kaçaklarının suçlarından elde ettiklerinin bir kısmını yoksullara verdiklerine dair alışılmış mitolojisinin ötesine bakarsak, yaşlı soylu hır­sızlarda Rus yeraltı dünyasının ilk İzlerini görebiliriz. Bunlar, sonradan wor-w-sakone’nin (kanuni hırsızlar yani belli kurallara bağlı olan hır­sızlar) doğumuna yol açacak kadar gerçekti. Bu hırsızlar, Sovyet gulaglarının belirgin bir parçasıydı; dövmeleri ve ortak giyim tarzları ne­deniyle ayrı bir grup oldukları anında anlaşılırdı. Sadece bir grup ha­pishane çetesi değillerdi; Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ışı­ğa çıkan içişleri bakanlığı belgelerinde wory’den “Her hapishaneye ve yoğun nüfuslu alanlara yayılmış ulusal bir birlik” diye bahsediliyordu.

Kanıtlara göre, ıslah programındayken wory olan bu adamlar ha­pisten çıktıktan sonra, son derece yapısal bir ağın parçası olarak çalışı­yordu. Wbry, Sibirya, Ukrayna, Baltık devletleri ve Orta Asya Sovyet Cum­huriyetleri kadar uzak bölgelerdeki organize suç grupları için ulusal bir işbirliği çerçevesi sağlıyordu. Wory, isimlerinin ima ettiği gibi sadece hır­sızlardan oluşmuyordu. Karaborsada, devlet dükkânlarında bulunmayan lüks eşya ve zaruri maddelerin yasadışı tedarikinde muazzam bir rol oynuyor ve bunları yetkililerin burunlarının dibinde satıyorlardı.

Mafya terimi Sovyetler Birliği’nde ilk kez, bir fabrika sahibinin bir çete tarafından, ihtiyacı olandan daha fazla hammadde sipariş edip, Wory’nin satması için fazla üretim yapmaya ikna edilmesi olayında kul­lanıldı. Sovyet ekonomik sisteminden bu şekilde istifade edilmesi, ya­sadışı kumar ve yine Wory’nin kontrol ettiği fuhuşun yanında, yasadı­şı gelir sağlamanın en yaygın yollarından biriydi. Sovyet polis devle­tindeki gözetlemenin düzeyine rağmen, wory aynı zamanda SSCB için­deki yasadışı uyuşturucuların dağıtımım da gerçekleştiriyordu. Sov­yetlerin Afganistan’ı işgal edip çok sayıda askerin umutsuz afyon ba­ğımlıları olarak eve döndüğü 1980’lerde, eroin piyasası patladı. Wory çeteleri bu büyüyen piyasadan yararlanmakta ve yoksulluk içinde ya­şayan eski askerleri kendi saflarına çekmekte hızlı davrandı.

Wory grupları SSCB’nin ayakta kaldığı süre boyunca güçlenmeye de­vam etti, ancak Sovyetler Birliği’nin 1989-1991 arasında tamamlanan çö­küşüyle birlikte polisin kısıtlayıcı gücü de kaldırılmıştı. Gizli polisin ku­rucusu Felix Dzerzhinsky’nin Moskova’daki KGB karargâhının dışında bulunan heykelinin 1991’de indirilmesi, frenlerin patladığının ve organize suçun artık muhalefetle karşılaşmadan büyüyebileceğinin sembolik bir işaretiydi. Diğer yandan, Sovyet sonrası ekonominin çöküşü daha da bü­yük yarar sağladı. Rusya’da neredeyse herkes hayatta kalabilmek için bir tür suça bulaşmak durumundaydı. Devlet artık bütün polislere maaş öde­yemeyecek duruma geldiğinden ve çok sayıda KGB yetkilisi işini kay­bettiğinden, bu kişilere alternatif işleri sadece wory ve ortaya çıkmakta olan diğer organize suç grupları öneriyordu. Yoksulluk içindeki hükümet yetkilileri ve yerel yetkililer de çok ucuza ‘alınabiliyordu’ ve çok geçme­den geniş bir yolsuzluk ağı tesis edilmişti. 1992’ye gelindiğinde, Rusya’daki işyerlerinin yüzde 75’inden fazlasının bir tür ‘korunma’ parası ödediği tahmin ediliyordu ve ülkede büyüyen tek sektör suçtu.

 

Rus Mafyasının Yapısı ve Sırlan

 

Rus Mafyası’nın tek bir birleşik grup değil. Bununla birlikte Organizatsiya tarihinin ortak unsurları, Moskova’dan Vladivostok’a kadar uzanan ayrı çetelerin genellikle yapılan, kuralları ve hatta dövmelerinde görülen ortak bir mirası paylaştığı anlamına gelir. Bu kolektif kültür Maf­ya çeteleri arasındaki sert ve sürekli savaşı durdurma noktasında pek bir işe yaramamış olsa da, worowskoi mir’in (hırsızların dünyası) 21. yüzyılda varlığını sürdürmesine yardımcı oldu.

‘Hırsızların dünyası’ Rus yeraltı dünyası için kullanılan bir başka te­rimden ibaret değil; söz konusu ortak adetler, binlerce mil uzaklıktaki rakip çetelerin birbirlerini tanıyıp daha rahat bir biçimde birlikte çalış­masına imkân tanıyacak türden gevşek bir Organizatsiya ağının var ola­bileceğini gösteriyor. Hırsızların dünyası Çarlık Rusyası’nda da mev­cuttu, fakat eski Sovyetler Birliği’nin yüzlerce tabiiyetinden ve bölgesinden suçlular arasında birleştirici bir güce Gulaglar’da dönüştü.

Sovyet hapishane sisteminde, yetkililerin wor-w-sakone’nin varlı­ğının farkına varması fazla uzun sürmedi. Ortak üniformaları -stilize bir sakal, ev yapımı alüminyum haçlar ve isteğe göre uyarlanmış pal­tolar- onları anında görünür kılıyordu. Üyelerin bir kabul töreninden geçmeleri ve Gulag’ın dışında da geçerli olacak kurallara uyacağını ka­bul etmesi gerekiyordu. Kurallara uymamak, wory’nin skhodki adlı ken­di mahkeme sisteminde yargılanmayı göze almak demekti. Mahkemeler hapishanenin hem içinde hem de dışında düzenlenirdi ve mahkeme­ye çıkarılan wory suçlu bulunursa ya sakatlanmayla ya da Ölümle kar­şı karşıya kalırdı.

1950’Ierde, içişleri bakanlığından bir soruşturmacı wor-w-sakone ile ilgili bir rapor hazırladı. Raporda, müstakbel bir wory’un geçmek zo­runda olduğu kabul törenini -“taç giydirilmeyi”- anlatıyordu. İlk ya­pılan şey yemin etmekti; bunun ardından müstakbel üyeye özel bir wory dövmesi yapılır ve bir klichka (lakap) verilirdi; bundan sonra diğer wory’ler onu bu isimle tanırdı. İtaat etmeye söz verdiği kurallar arasında şu tür emirler bulunurdu: “Bir wory başka bir wory’i her şart altında desteklemelidir” veya “Grubu takviye etme amacıyla, wory akıllı gençlerin sempatisini kazanmak zorundadır.”

Kurallardan biri hiçbir Wory’nin orduda görev yapmayacağına yö­nelikti ki, bu durum ‘Suka Savaşları’nı (‘Orospu Savaşları) başlattı. 2. Dün­ya Savaşı sırasında Stalin işgalci Almanlara karşı savaşmaya istekli olan tutuklulara af önermişti ve bu durum pek çok wory’nin orduya girmesine yol açmıştı. Fakat savaşın sonunda Stalin sözünden caydı ve tutukluları tekrardan Gulaglara yolladı. Bunun sonucunda wory saflarında Na­zilere karşı savaşları suka’lar (orospular) ve verdikleri sözü tutmuş olan Wory’ler arasında büyük bir ayrılık patlak verdi. Yüzlerce cinayetten son­ra, suka üstün geldi ve kural, wory’nin İşine yarayacaksa devletle işbirliği yapmaya izin verecek şekilde değiştirildi.

Wory kurallarının ve kabul töreninin bazı unsurları Rus Mafya grup­larının çoğunda, hatta hiç hapse girmemiş olan üyeler arasında bile hâlâ kullanılır. Wory’nin, diğer wory’leri ve hainleri tanımak için geliştirdi­ği gizli sembolik dövmeler sistemi hâlâ kullanılır. Muhbir olan tutuk­lular veya cinsel suç işlemiş olanlara zorla iğne ve bir İs-üre karışımıy­la dövme yapılır. Wory’nin kendileri de işledikleri suçları veya hapis­hanede kaç gün kaldıklarını anlatan dövmeler yaptırır. Örneğin, bir par­mak üzerine yapılmış bir kurukafa dövmesi, bir mafya üyesinin, tanıştığı kişinin bir katil olduğunu anlamasına yardım eder; koldaki bir kaplansa bu kişinin çetenin infazcısı olduğunu gösterir. Dövme, bir sınav belge­sinin ve kartvizitin Mafya’daki karşılığı haline gelmiştir.

Wory aynı zamanda, Organizatsiya’nın kullandığı en yaygın yapı­nın da ‘sorumlusu’dur: Çoğu grubun pakhan veya krestnii otets (aile­lerin lideri) adlı bir patronları vardır; bu kişinin altında brigady (tugay) diye bilinen özel hücreleri yöneten en az dört komutan bulunur; bu hüc­relerde de, 200’den fazla boyeviky’nin (asker) çalıştığı görülmüştür. Göz­den uzak bir biçimde çalışsalar da, pek çok Mafya grubunun bratski krug’a (kardeşler çemberi) katıldığına dair kanıtlar da mevcut – ‘Kar­deşler çemberi’, seçkin Organizatsiya patronları için bir skhodki gibi ça­lışan, siyaset belirleme ve tartışmaları çözme kurumudur.

 

Solntsevo Suç Örgütü

 

Rus Mafyası’nın hızlı ve şiddetli dünyasında bir hafta geçerli olan şey, bir kurşun yağmuruyla veya bir tarafı kesilmiş dehşet verici bir ce­set tarafından ertesi hafta tersine çevrilebilir. Bir kişinin güçlü bir pak-han (suç patronu) olduğunu veya belirli bir grubun belirli bir haraç ala­nını kontrol ettiğini söylemek sadece olayların hızlı gelişimiyle güncelliğini kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda sizi öç almak isteyen Organizatsiya’nın ateşi altında atabilir. Fakat Mafya uzmanlarının üzerinde anlaş­tığı bir şey varsa o da, Solntsevo suç örgütünün bugün hem Rusya’da-ki hem de dünyadaki en büyük, etkili ve zengin Organizatsiya grubu olduğudur. Solntsevo’nun hem kendi ülkesinde hem de dünyada ser­gilediği göz kamaştırıcı yükseliş, ‘Kızıl Mafya’nın neden pek çok ulus­lararası polis yetkilisinin en ciddi endişesi haline geldiğini mükemmel bir biçimde açıklar.

Bugün Batı’da her yıl milyarlarca dolan aklayan bu grup, Mosko­va banliyösü Solntsevo’da doğdu. Moskova etrafındaki diğer yerleşimler kadar olmasa da, Solnsevo kentin en nam salmış wor-w-sakone’lerine ev sahipliği yapmasıyla ünlenmişti. Wor-w-sakone’nin ana operasyon alanları kara borsa, fuhuş ve uyuşturucu dağıtımıydı.

Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un Perestroika ekonomik progra­mı çerçevesinde ülkede daha serbest piyasa yaratması sırasında, Solnt­sevo wory’ si hem hızla genişleyebildi, hem de devlet şirketlerine ve Mos­kova’nın yerel hükümetine yoğun bir biçimde sızdı. Solntseva veya Solntsevkaya Brigada’dan, Moskova yeraltı dünyasının önde gelen bir oyuncusu olarak bu dönemde söz edilmeye başlandı. 1989’da Sovyet­ler Birliği’nin çöküşü başladığında, Solntsevkaya Brigada patlak vere­cek kaostan yararlanmaya hazır bir konumdaydı. Bütün Sovyetler Bir­liği içindeki kaçakçılık ağına erişimi, siyaset ve iş dünyasındaki iyi bağlantıları ve deneyimli liderliği sayesinde, SSCB’nin 1991’deki resmi çöküşüne gelindiğinde Solntsevo’nun üye sayısı 1000 ‘askeri’ geçmişti. 1990’Iar, Moskova’nın bir Mafya cinayet parkına dönüşmesine sahne oldu. Kentin bütün Organizatsiya fraksiyonları, Rusya başkentinin dikkat çeken özellikleri haline gelmiş kazançlı koruma, fuhuş ve kumar faali­yetlerinin kontrolü için birbirlerini itip kakmaya başladı. Solntsevo da, Gürcü ve Çeçen Mafya gruplarının yanı sıra Moskova merkezli rakip­leri Orekhovskaya Brigada’yla savaş halindeydi. Yaşanan şiddet, 1991-1994 arasında haftada ortalama ikiden fazla can alıyordu.

Solntsevo Nisan 1994’te, Otaria Kvantrishvili suikastıyla, zaferini ve Moskova yeraltı dünyası üzerindeki tartışmasız hâkimiyetini fiilen ilan etti. Eski bir Olimpiyat güreşi koçu, hüküm giymiş bir tecavüzcü, siyasetçi, önde gelen Gürcü Mafyası üyesi ve bütün Organizatsiya çapında an­laşma kofanası olarak Otaria Kvantrishvili, Moskova’da suçun en nü­fuzlu şahsiyetiydi. Kvantrishvili sahibi olduğu ve sadece erkeklerin gi­rebildiği kulüplerden birinde sık sık Başkan Yeltsin’i eğlendirirdi ve kısa süre önce de kendisine bütün ticari işlerinde iki yıllık vergi kesintisi ta­ahhüt edilmişti. Rus gizli güçlerinden eski bir keskin nişaneyi kullanarak Kvantrishvili’yi öldürmesi sonrası, Solntsevo’nun kentte ‘iktidara’ gi­den yolunun önü büyük ölçüde açıldı.

Moskova’yı kontrol altında tutmaları sayesinde, Solntsavskaya Brigada artık yurtdışında genişlemeye odaklanabilirdi, Örgüt, kokain karşılığı silah sattığı Kolombiya kartellerinin zaten ortağıydı (Bu silah­lara eski Sovyet ordusuna ait helikopterler de dâhildi. Ancak bir Sov­yet denizaltısı satma planı ortaya çıkarılıp durdurulmuştu. ). Solntsavs­kaya Brigada, eroin ve insan kaçakçılığındaki önemli rolü sayesinde Triadlar ve İtalyan Mafyası gruplarıyla da bağlantılar kurmuştu; ayrıca, Ame­rika ve İsrail’deki yoğun operasyonlarım da sağlamlaştırmaya istekliydi. Bu amaçla, 1994 yılında kendisini toplamdan 9 binden fazla üyeye sa­hip olan 21 alt gruba böldü. Kilit önemdeki liderleri şu kişilerdi: Sergei Mikhailov (Mikhas), Viktor Averin, Yurii Esin, işlerin Amerika ayağım yöneten V.K. Ivankov (Yaponchik) ve İsrail ayağını yürüten Semen Moglievich.

Solntsavskaya Brigada, hem Moskova’nın en önde gelen Organi­zatsiya grubu olarak, hem de uluslararası alanda hızla büyüyen bir suç örgütü olarak konumunu koruyor. Bu durum, ateş gücünün, mali kuvvetinin ve Rus devletinin en üst kademelerine kadar uzanan siyasi bağlantılarının göstergesi. Dolayısıyla, FBI’ın Solntsevo suç örgütünü “kayda değer, gelişmiş ve küresel düzeyde bir tehdit” diye tanımlaması şaşırtıcı değil.

 

Çeçen Mafyası

 

Dünya çapında hayatına direniş hareketleri olarak başlayan pek çok organize suç örgütü var. Bir ulusun yerleşik hükümetine karşı silahlı bir kampanya başlatmak maliyetli bir İş ve bunu yapan gruplar operas­yonlarını finanse edebilmek için genelde suça yönelirler. Bir kez haraç toplama, uyuşturucu kaçakçılığı ve hırsızlık gibi işlerden yasadışı ge­lir akışı elde ettikten sonra da, kâr amacı sık sık siyasi davanın Önüne geçer. Bu bağlamda Çeçen Mafyası yeraltı dünyası açısından alışılma­dık bir örnek -İşe örgütlü suçlular olarak başladılar ve büyük bir terör ağma dönüştüler.

Rusya’da organize suçun Perestroika nedeniyle meydana gelen eko­nomik değişikliklere faal bir biçimde katılmak için gölgeden gün ışığı­na çıktığı 1980’lerde, Moskova polisi kentte faaliyet gösteren Çeçen çe­telerinin sayısının tehlikeli bir hızla arttığını fark etti. Bu durumun açık kanıtı, ‘Çeçen tarzı’ dedikleri şekilde öldürülmüş kişilerin cesetlerinin sayışıydı; başın arkasından vurulmuş, sakat bırakılmış ve kendi evle­rinin yakınlarında bırakılmış cesetler..,

Artan cinayet oranı, söz konusu Çeçen suç gruplarının kökenlerine, yapışma ve faaliyetlerine dair araştırmaların yapılmasına yol açtı. Çarlık Rusyası Çeçenya’yı 19. yüzyılda İşgal etmişti, fakat tam kontrol sağlaması için Müslüman Çeçen gerillalara karşı bir asırlık bir savaş ver­mesi gerekecekti. 2. Dünya Savaşı sırasında, Stalin Çeçenlerin işgalci Na­zilere yardım edebileceğinden öylesine korkmuştu ki, yüz binlerce va­tandaşını SSCB’nin diğer yerlerine sürmüştü. Böylelikle Rusya’ya da­ğılan Çeçen topluluklarıysa hayatta kalmak için son çare olarak eski klan bağlarına başvurdu. Bu durum da, organize suç gruplarının doğması için mükemmel bir temel yaratmıştı.Moskova’da geniş bir Çeçen topluluğu bulunuyordu ve topluluğun suç çeteleri, uyuşturucu ve silah üzerinde yoğunlaşan bir kaçakçılık ağı kurmak için, Çeçenya’daki aile üyelerini ve SSCB’nin diğer yerlerindeki Çeçen topluluklarını kullandılar. Söz konusu kaçakçılık ağı wory-w-sakone’ninkinden ayrıydı. Sovyet polis devleti başarısız olmaya başladı­ğında, Çeçen çeteleri Moskova’da çalıntı araba piyasası, koruma para­sı adı altında haraç ve uyuşturucu odaklı bir suç imparatorluğu yarat­mak için kendi şiddet eğilimlerinden yararlandılar. Kâr, artık daha ba­ğımsız olan Çeçenya ve yerel Moskova hükümetinden siyasetçi ve po­lis desteği almaya akıtıldı.

Faaliyetlerinin boyutu 1992’de, Çeçen Mafyası Moskova’nın Önde gelen bankalarını bir milyon rubleden (o zamanın 700 milyon dolan) faz­la kazanç sağlayacak şekilde dolandırmaya kalkıştığında ortaya çıkmıştı. Çeçenya’da yolsuzluk sayesinde, bankalardan muazzam miktarlarda nakit ruble çekmelerine imkân tanıyan hamiline yazılı borç senetleri elde etmişlerdi; sonrasında çektikleri parayı daha kolay aklamak için dola­ra çeviriyorlardı. ‘Milyar ruble olayı’na dair yapılan soruşturma, Mos­kova’daki Çeçen Mafyası’nın aynı zamanda her ay yaklaşık 10 bin ateş­li silahın Çeçenya’ya götürülmesinde sorumlu olduğunu da açığa çıkardı. Bunun karşılığında, Rusya’ya, Afgan savaş ağları ve ülkelerindeki Rus etkisine karşı olan Çeçen-Vahabi-İslamcı paramilisler üzerinden büyük miktarlarda afyon sokuluyordu.

Silahların bu şekilde gidip gelmesi Çeçenya’daki isyancıların 1992-1996 arasında Rusya’ya karşı açık bir savaş yürütmesine olanak tanıdı. Çeçenya’da düzenin tümüyle çökmesi, Rusya’nın diğer yerlerindeki Çe­çen Mafyası’nın ülkenin yönetici seçkinleriyle hâlâ yakın olan bağlan­tılarına zarar vermedi. Mafya, Başkan Yeltsin’in isyancılarla 1996’da yaptığı görüşmelere bile yardıma oldu. Fakat süren terörist eylemler 1999’da ikinci bir Çeçen savaşının çıkmasına yol açtı. Rus ordusunun Çeçenya’daki yaygın acımazlığı ve yetkililerin Rusya’daki siyaset veya suç odaklı bü­tün Çeçen gruplar üzerindeki büyük baskısı, Çeçen Mafyası’nı tam an­lamıyla isyancıların dünyasına kaydırdı. Haraç, araba hırsızlığı, uyuşturucu ve silah kaçakçılığından hâlâ milyonlarca dolar kazansa da, Çe­çen Mafyası Çeçenya’nın bağımsızlık mücadelesine tümüyle entegre oldu. Tanınan Çeçen Mafyası liderleri, Beslan’daki okul kuşatması veya Mos­kova metrosunun 2004’te bombalanması gibi terörist saldırıların plan­lanmasına ve gerçekleştirilmesine katıldı. Ayrıca Çeçen Mafyası’nın suç ağı artik kara para da aklıyor ve Taliban lideri Molla Muhammed Ömer’e silah tedarik ediyor. CIA’ya göre, Çeçen Mafyası’nın organize bir suç ör­gütünden bir terörist gruba dönüşme safhası tamamlanmış durumda; CIA Çeçen Mafiyası için şu tanımlamayı yapıyor: “Kaide’nin ayrılmaz parçası, küresel kaçakçılık operasyonları ve yüksek kalite silahlara eri­şim sağlıyor, mali destek veriyor.”

 

 

 

 

Terörizmi Finanse Etmek

 

Organize suç gruplan yüzyıllardır, artık ‘terörist şebekeler’ diye ad­landırdığımız türden direniş hareketleriyle iç içe geçmiş durumda. Bu­günün önde gelen suç örgütlerinin çoğunluğu, özellikle Triadlar, ken­dilerini belirli bir rejimi devirmeye adamış gizli cemiyetler olarak doğ­du. Triadlar o zamandan bu yana siyasi amaçlarını kaybetti, ama takip ettikleri şablon -isyanını finanse etmek için suça yönelen yeraltındaki devrimci hareketler- dünya çapında hâlâ tekrarlanıyor. Kurulu bir hü­kümete karşı terörist bir kampanya başlatmak her zaman için maliyet­li bir iş olmuştur; dolayısıyla bu gibi durumlarda teröristler gelir elde etmek için sık sık, silah kaçakçılığına, adam kaçırmaya, hırsızlığa ve ha­raç toplamaya yönelmiştir.

El Kaide’ye ilk verilen CIA finansmanı tükendiğinde, örgüt para sağ­lamak için yüzünü organize suça döndü. Silah kaçakçılığı, eroin ticareti, kalpazanlık ve korsan DVD alanlarında uzmanlaşan Kaide, yılda mil­yonlarca dolar topluyor ve sonra bu parayı hawala adlı İslami para trans­feri sistemi aracılığıyla uluslararası sınırlardan geçiriyor. Kaide, kârının bir kısmını İslami ve Rus karşıtı terörizme yatıran Çeçen Mafya­sı’ndan da ilave destek alıyor. Kolombiyalı FARC hareketi de dahil ol­mak üzere bazı terör grupları, uyuşturucu ekilmiş alanları koruma gibİ belirli hizmetler karşılığında organize suç örgütleri üyelerinden para alı­yor. ERA gibi terör gruplarının yönelimlerinde görüldüğü üzere, bazı üye­ler için suç yoluyla elde edilmiş kârın tadını çıkarmak, bu kârı teröriz­mi desteklemek için kullanmaktan daha önemli hale gelebilir. Pek çok IRA üyesi için orijinal amaçlan, teröristlerin genel gelir kaynaklarının yanı sıra uyuşturucu satıcılığı, pornografi ve fuhuşu kapsayan suç im­paratorlukları için bir bahaneye dönüşmüş durumda.

 

Tambovskaya Gruppirovka Suç Örgütü

 

St. Petersburg’da Tambovskaya Gruppirovka suç örgütünün nüfuzuyla ilgili soru sorarsanız sert tepki alırsınız. Bir yerel meclisi bana şöy­le demişti: “Tambov piçlerinin ne kadar güçlü olduklarını mı öğrenmek istiyorsun? Hayvanat bahçesinden kimseye yakalanmadan maymun ve kaplan bile çalıyorlar!” Bir suç örgütünün etkisini ölçmek açısından en olağandışı yöntem bu olmalı herhalde, ama tümüyle yanlış.da değil. 1990’Iann sonunda ve 21. yüzyılın başında, St. Petersburg hayvanat bah­çesi, nadir bulunan hayvanların Tambovskaya Gruppirovka suç örgü­tü üyelerince özel koleksiyonculara satılmak üzere çalınmasına şaline oldu. Yetkililer sorumlunun kim olduğuna dair net bir fikre sahip, an­cak onlara karşı harekete geçilmiyor. Ancak Tambov’ un kendisi açısından başarılı eylemleri ve polisin kimseyi yakalayamaması zoolojik suçların dışında da geçerli; ölümle sonuçlanan silahlı saldırılar televizyon ka­meralarına yakalanıyor ve kanun tertipçilere yine de dokunamıyor.

Tambovskaya Gruppirovka (veya Organizatsiya Tambov), Mosko­va’nın 200 mil güneyindeki küçük Rus kasabası Tambov’da doğdu. Kent, Moskova ve St. Petersburg’un gelişen karaborsaları için mal tedarik ede­rek güç toplamış bir grup wory-w-sakone’ye ev sahipliği yapıyordu. Li­derlik Tambov’da olsa da, çıkarlarını korumak için Moskova ve St. Pe­tersburg’da komutanlar bulunduruyorlardı. Kâr oluk oluk akarken, ko­mutanlar büyük miktarlarda tetikçi toplayıp, saldırgan bir biçimde iki kentte de fuhuş ve haraç alanlarına hakim olmaya kalktı. Sovyetler Bir­liği’nin 1991’deki çöküşüne gelindiğinde, Tambovskaya Gruppirovka büyük bir yeraltı dünyası aktörüydü.

Tambov liderliği, Moskova’da Çeçen Mafyası ve Soltnsevskaya Brigada’yla yaşanacak zorlu rekabet yüzünden, çabalarını St. Petersburg’un üzerinde yoğunlaştırmaya karar verdi; Sonrasında Moskova’dan çek­tikleri çok büyük miktarlardaki Tambov askerlerini, diğer bütün Maf­ya çetelerini sayıca geçecek şekilde St. Petersburg’a kaydırdılar. Böyle­likle kentteki en geniş ‘çatı’nın kendilerinin olmasını garanti altına al­dılar. Organizatsiya dilinde ‘çatı’, siyasetçiler ve polis arasında ödeme yapılan kişilerin, ‘yağmur yağdığında ıslanmamanız’ için sağlayabile­ceği korumayı ifade eder.

Yerel siyasetçiler ve polis üzerindeki etkisi ile geleneksel gangster ateş gücünün bir karışımı sayesinde St. Petersburg’a hâkim olan Tambovskaya Gruppirovka, kentin diğer önemli Organizatsiya’ları ile de ittifaklar kurdu. Bu gruplar arasında Malysheva ve Vorkutinskaya da vardı. Fa­kat bu durum St. Petershurg7da 1992’den bugüne dek Mafya’yla bağ­lantılı olarak yılda ortalama 700 kişinin öldürülmesini durdurmadı. Bu kentin ‘Rusya’nın suç başkenti’ veya ‘Neva’daki Chicago’ diye tanın­masına şaşmamak gerek.

Tambovskaya Gruppirovka’nın St. Petersburg’ da tadını çıkardığı ra­hat şartların, sürekli bir rüşvet akışı ve şiddetle korunması gerekti. 1995 yılında kentteki en üst düzey Tambov komutanlarından Mihail Bravve, kendisinin ve dört korumasının Kalaşnikof ateşiyle yaralandığı bir pusu sonrasında yakalandı. Bunun üzerine iki hafta süren misilleme­de rakip çetelerden 30’dan fazla gangster öldürüldü. Rakipler Tambov Komutanı Victor Gavrilenkov’un kardeşini öldürüp, kendisini de öl­dürmeye kalkışınca emir verildi: “Daha çoğunu öldürün.” Yılın sonu­na gelindiğinde, eski Olimpiyat boksörü Artur Kzhizhevich tarafından yönetilen acımasız Kazanskya çetesi, pek çok üyesini kaybetmiş biçimde yeniden hizaya getirilmişti.

Tambovskaya Gruppirovka’nın öldürmek istediği kişiler sadece gangsterler de değil. 1999 yılında St. Petersburglu siyasetçi Vikton Novosyolov, rakiplerinden birinin Tambov’la bağlantıları bulunduğunu ifşa etme tehditini yöneltiyordu. Bir gün kırmızı ışıkta durduğunda, arabasının çatısına yerleştirilen bomba Novosyolov’un kafasını koparacak şiddette patladı. Tambovskaya Gruppirovka’ya muhalefet etmenin cezasının ölüm olduğu neredeyse kesinken, onunla bağlantıları ifşa edilen siyasetçile­rin kariyerlerine bir zarar gelmedi. Bu siyasetçilerden biri, dört yardımcısı Tambov üyesi olmaktan tutuklanan eski Duma başkanı Alekseyevich Filatov’du.

Tambovskaya Gruppirovka St. Petersburg’da mezarlıklardaki boş yerlerin pazarlanmasından fuhuşa ve kentteki işyerlerinin yüzde 70’in-den haraç toplamaya kadar çeşitli alanlara hâkim. Bununla birlikte, ör­güt 21. yüzyılda en hızlı gelişmeyi petrol, doğalgaz, gıda ve alkol itha­latındaki yasal çıkarlarından sağladı. Kuzeybatı Rusya’daki ilk 100 şir­ketin çoğuna sahip olduğu söylenen Tambov artık hem suç odaklı hem de ticari bir imparatorluk.

 

İsrail’de Organizatsiya

 

1980’lerin sonuna dek, İsrail’den küresel organize suça dair uzman analizi pek çıkmazdı. Sadece suç bilimi dergilerinde, ülkenin dünya el­mas ticaretinde önde gelen rolü bağlamındaki çeteler veya fuhuşun Ya­hudi devletinde nasıl geliştiğine dair az sayıda haber yayımlanırdı; bu­nun dışında organize suça pek değinilmezdi. İsrailli organize suç faa­liyetlerinin küçük çaplı, yerel ve kayda değer bir uluslararası boyuttan yoksun olduğu düşünülürdü.

Fakat Organizatsiya İsrail’deki durumu sadece birkaç yıl İçinde de­ğiştirdi. 1990’Iarın ortasından sonra, BM, FBI ve dünya çapında çok sa­yıda polis kurumu İsrail’e “Sıcak bir uluslararası örgütlenmiş suç böl­gesi’ diye işaret ediyordu. Rus Mafyası’nın kendine özgü hızlı büyüme standartları açısından bile bu, Organizatsiya için afallatıcı bir başarı hi­kayesiydi ve kanuna uyan İsrail vatandaşlarının çoğunluğu için de ber­bat bir talihsizlikti.

Organizatsiya unsurlarının hızla ve derinden sızmasıyla İsrail’in bu grupların Rusya dışındaki kilit kalelerinden birine dönüşmesi, büyük ölçüde Siyonizmin aliyah (İsrail’e göç) kavramıyla ilgilidir. Aliyah Kut­sal Kitap’taki ‘Vaat edilmiş Topraklar’a dönüş anlamına geliyordu. İs­rail’de, dünyadaki her Yahudi’ye kolaylaştırılmış göç hakkını garanti eden ‘Dönüş Yasası’ bu temel üzerinde yükseldi. Sovyetler Birliği’nden Ya­hudilerin göçünün ciddi biçimde kısıtlandığı 1950’Ier ve 1960’larda bile, pek çok wory-w-sakone büyük miktarlarda rüşvet ödeyip Yahudi ata­larına dair sahte belgeler sunarak Sovyetler Birliği’nden kaçtı.

İsrail ve Sovyetler Birliği 1970’lerde gizli bir nükleer casusluk anlaş­ması imzaladıklarında, Rusya’dan her yıl göç etmesine izin verilen Ya­hudi sayısı arttı. Bu aynı zamanda, gerçekten Yahudi olsun veya olmasın, daha yüksek sayıda Sovyet suçlunun İsrail’e yerleşmesi anlamına ge­liyordu. 1988’e kadar, Rus suçlu göçmen sayısı Sovyetler Birliği’ndeki yoldaşlarıyla faal biçimde birlikte çalışacak ve İsrailli yetkililere sorun çıkaracak kadar yüksek değildi. Fakat 1988 ve 1995 arasında 750 binden fazla Yahudi göçmen İsrail’e gitmek için Rusya’yı terk etti.

İsrailli polis istihbaratı yetkilisi Tuğgeneral Dan Ohad’ın Amerika­lı meslektaşlarına verdiği bir brifinge göre, bu kişilerin 30 binden faz­lası Organizatsiya unsurlarıyla ilişkiliydi. İsrail polisinin ‘Romans Operasyonu’ adlı ani baskınında içişleri bakanlığından üst düzey bir yet­kili, Yahudi kökenleri bulunmayan suçlular için hazırlanmış İsrail pa­saportlarını onaylaması karşılığında Rus Mafyası’ndan para alırken ya­kalandı. Polise göre bu buzdağının su üstündeki kısmı.

Dört Moskova bankasını 106 milyon dolar dolandırmaktan aranan Gregory Lerner gibi bazı önemli Mafya liderleri hakkında dava açıla­bilmiş olsa da, bunların yüzlercesinin başına hiçbir şey gelmedi. 1995’te ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Jonathan Winer şu yorumu yapıyor­du: “İzini sürdüğümüz önemli Rus organize suç aktörleri arasında aynı zamanda İsrail pasaportu taşımayan bir kişi bile yok.” İsrail vatandaş­lığı Rusya’da sorun çıktığı zaman kaçacak güvenli bir üs sağlıyordu. Bu ülkede bu kadar çok ‘eski-Rus’ ve Mafya üyesi yaşarken, önde gelen Or­ganizatsiya grupları İsrail’de kısa süre içinde ‘çalışmaya’ başlamıştı bile. Tercih edilen alan fuhuştu. İsrail Ağır Suçlar Bölümü’nden Meir Gilboa’ya göre, Organizatsiya Doğu Avrupalı kadınları 10-15 bin dolara satın alıp kaçak yollardan İsrail’e sokuyor ve Haifa ile Tel Aviv’in fahişelerin bu­lunduğu bölgelerinde seks kölesi olarak çalışmaya zorluyor. Bu ıstırap verici insan ticaretinin yanı sıra, kısa süre içinde Mafya kontrolünde bu­lunan yoğun bir pornografi, uyuşturucu dağıtımı ve haraç ağı türedi. 2005’e gelindiğinde, uzmanlar İsrail’in aynı zamanda Rus Mafyası’nın yasadışı kârının yaklaşık 10 milyar dolarını aklamak için kullanıldığı­nı da tahmin ediyordu. İsrail’in uzun yıllar boyunca pek çok bilinen kara para aklama yöntemine veya organize suç grubuna üye olmaya karşı yasaklara sahip olmaması da Mafya’ya yardımcı oldu. İsrail polisi du­ruma ‘yerel uluslararası suç’ adını takmıştı.

Ön cephedeki hukuk savunucularına göre, Rus Mafyası İsrail’in ge­leceğine yönelik kilit önem taşıyan bir tehdit oluşturuyor; Komutan Gilboa “Yolsuz hükümetlere ve ekonomik sistemlere yönelik araçlar elle­rinin altında” diye konuşuyor. Tam da bunu yaptıklarına dair kanıtlar çoğalırken ve çeşitli faaliyet alanlarından gelen kâr artarken, pek çok Or­ganizatsiya patronunun İsrail’e ‘İkinci ülke’ demesine şaşmamak gerek.

 

 

 

Elmas, Değerli Taş Kaçakçılığı

 

Elmas ve değerli taşların yanı sıra altın ve platin gibi değerli metaller, uluslar­arası alanda tedavüldeki paranın yerine kabul edilen alternatifler olageldi. Dolayı­sıyla modern yeraltı dünyasında her zaman için önemli bir rol oynadılar -organi­ze suç örgütleri bu maddeleri çalmakla ilgilenmese bile, onların gizlice taşınmasın­dan ve ithal edilmesinden yine de kâr elde edebilirler.

Kaçakçıların değerli metallerin ithalatında vergi kaçırmasının, bizzat gümrük vergisinin dayatıldığı gün başladığı söylenebilir. Küresel bankacılığın gelişmesinden Önce, altın ve diğer değerli metaller organize gruplar açısından kaynaklarını sınır­lar üzerinden hareket ettirmenin en iyi yoluydu. Bugün kambiyo ve sermaye kaçı­şına yönelik düzenlemelerin bulunduğu ülkelerde, suç ağları malvarlıklarını altına, platin veya değerli taşlara çevirip; sonra bunları ekonomik kontrole maruz kalma­dan yurtdışına kaçırabiliyorlar. 11 Eylül saldırılarından Önce, el Kaide 20 milyon do­lardan daha fazla miktarda parayı elmasa çevirdi; zira terörist saldırılarından son­ra gruba uygulanacak herhangi bir kısıtlama karşısında bu maddelerin izinin bu­lunamayacağım biliyordu,

Metalleri taşımanın zorluğu, organize suç gruplarının giderek artan bir biçimde ‘kanlı elmaslar’a odaklanmasına yol açtı. Angola, Congo ve Sierra Leone gibi ül­kelerden gelen bu elmaslar, genelde zorla işçi çalıştırılarak elde ediliyor ve savaşı, çocuk askerlerden oluşan orduları ve savaş suçlarının sürmesini finanse etmek için kullanılıyor. Organize suç ağlan, başta Rus Mafyası, İsrailli gruplar ve Nijeryalı suç örgütleri olmak üzere, şu anda her ay 20 milyon dolardan fazla değer taşıyan yasadışı taşı, elmas ticaretinin merkezleri olan Antwerp ve Tel Aviv gibi kentlere kaçırıyor.

 

Amerika’da Organizatsiya

 

1990’lann başında Amerika’da işlenen suçlarla ilgili yazı yazan pek çok kişinin ‘Kızıl Mafya Korkusu’ veya ‘Gizli Sovyet İşgali’ gibi man­şetlere konu olacak hikâyelerden söz ettiği sıralarda, ABD Adalet Bakanlığı Amerika’da Organizatsiya’nın varlığına dair endişeleri dikkate alma­makta aceleci davrandı. Özel görüşmelerde bazı yazarları, ‘abartma’ ve ‘eski Marya üyelerinden daha seksi olması nedeniyle Ruslarla ilgili ha­berler yayımlamakla’ suçladılar. Bakanlık, kamuoyunun önünde ‘Rus suçluları organize bir suç örgütü olarak görmediklerini’ söyleyecek ka­dar İleriye gitti.

Fakat Adalet Bakanlığı 1995 yılında Solntsevo suç örgütünün li­derlerinden Vyacheslav Ivankov7un Amerika’da faaliyet gösterdiği ge­rekçesiyle tutuklanmasını sağladı ve FBI da, hem Doğu hem de Batı ya­kasında kumar, haraç, uyuşturucu kaçakçılığı, kara para aklama ve fu­huş operasyonları düzenleyen çeşitli Organizatsiya gruplan arasında­ki ‘genel bir bağlantı’dan söz etti. Adalet Bakanlığının ilk başta böyle­sine büyük bir yanlış yapmasının sebebi, ABD’ye giren Mafya üyeleri­nin çoğunun kimlik değiştirmesiydi.

Adalet Bakanlığı Göçmenlik ve Vatandaşlık Bürosu üzerinden suç­luların izini sürüyordu; fakat Rus suçluların, ölmüş Yahudilerin kim­liklerini ele geçirip Amerika’nın yolunu tutmadan önce ilk başta İsra­il’e göç ettikleri gerçeğini göz önünde bulundurmamıştı. Bu kimlik de­ğişimi, Mafya üyelerinin suçlu geçmişlerini aklayıp, hukuki yaptırım ra­darına takılmadan ABD’ye sızmalarına imkân tamdı. Bir grup Organi­zatsiya Sovyetler Birliği’nin çökmesinden de önce Amerika’ya girebil­mek için bu taktiği uygulamış ve Brooklyn’deki Brighton Beach gibi yer­lerde sadece göçmen Rus toplulukları üzerinden beslendikleri için fazla dikkat çekmemişlerdi.

Fakat 1991’den soma diğer Amerikan organize suç gruplan çok sa­yıda Mafya üyesinin kendi bölgelerine gelmeye başladığının farkına var­dı. FBI ve polisin Cosa Nostra dinlemelerinde kayıtlara, Amerikan Mafyası’nın taktığı isimleriyle, ‘Odessa Çetesi’, ‘Moskova Çetesi’, ‘St. Petersburg Çetesi’ ve ‘Rus Çingene çeteleri’ gibi çeteler takılmaya başla­mıştı. Bu noktaya kadar, Cosa Nostra bir Rus rakibiyle tek bir karşılaş­ma yaşamıştı; bu da ta 1985’te, Gambino ailesi Evesi Agron’u dizel ver­gisi kaçakçılığında zora sokmak için Öldürdüğünde gerçekleşmişti. Şim­di Amerikan Mafyası onlarla ‘her yerde’ karşılaşıyordu. Organizatsiya gruplarının New York, Philedelphia, Los Angeles, San Francisco ve Toronto’daki haraç, uyuşturucu ve fuhuş işlerinin bir ucundan kemirmeye başladığı açıktı. Amerikan Mafyası’nın umurunda olduğu kadarıyla, Rus­lar ABD’deydi ve örgütlü bir haldeydiler.

ABD’ye yeni gelen Mafya üyeleri, burada genişleme planlarım hız­landırmak amacıyla, 1970’lerden beri Amerika’da bulunan diğer Maf­ya üyeleriyle buluştu. Pek çok eski suçlu, örneğin Monya Elson, Solntseva suç örgütü gibi güçlü gruplarla aynı ekibe katılmaya fazlasıyla is­tekliydi. 100’den fazla insanı öldürdüğünü kabul etmiş tetikçi Elson’ın ilkesi şöyleydi; “Öldürürken acıma veya pişman olma, bunu aklından bile geçirme.” 1993 yılında rakip bir suç örgütünün üyeleriyle çıkan kan­lı bir çatışmanın ardından tutuklanmıştı. 1994’te, dolandırıcılık ve para aklama uzmanı Marat Balagula da tutuklandı. 85 milyon dolarlık ver­gi kaçakçılığı suçlamasıyla karşı karşıya kalan Balagula’nın, Organizatsiya operasyonlarına dair ayrıntılı kanıtlar verdiği ve Vyacheslav Ivankov’un 1995’te tutuklanmasını sağladığı sanılıyor. Diğer Mafya üyelerinin Yaponchick (Küçük Japon) diye andığı Ivankov, 1993 yılında Amerika’ya Solntsevo tarafından, örgütün ABD’deki faaliyetlerini genişletip yönetmesi için gönderilmişti.

Mafya’ya bağlantılı tutuklamaların kamuoyunda çok iyi bilinmesine rağmen, ABD merkezli Organizatsiya büyümeye devam etti, Kıs süre içinde 5 binden fazla üyeye sahip oldu ve zor yoluyla gerçekleştirilen seks ticareti, yasadışı kumar ve borsa manipülasyonu gibi alanlarda var­lığını hissettiriyordu. Organizatsiya aynı zamanda, yan ağır sıklet boksör Sergei Kobozev’in 1995’te Brooklyn’de öldürülmesinden, Bank of New York üzerinden 15 milyar dolar çalınmasına kadar çeşitli suçlarla itham ediliyordu. 60 binden fazla Rus’un yaşadığı ve Küçük Odessa diye bi­linen Brooklyn plajı Organizatsiya’nın Amerika’daki operasyonlarının merkezi haline geldi. Rus Mafyası’nın Amerikan topraklarında başarılı olup olmadığına dair bir şüpheniz varsa, Küçük Odessa’nın gece ku­lüplerinden birini ziyaret etmeniz yeterli; buralarda, Mafya üyesi adamların haksız kazançlarıyla hava atağını görmemenize imkân yok. Dolayısıyla, Amerikalı yetkililerin bölgeyi, ‘Sputnik’ten bu yana en kötü şöhretli Rus uydusu’ diye tarif ermesine şaşmamak gerek.

 

Kilit Suçlar

 

Ağustos 1991’de SSCB’nin kontrolünü ele geçirip güçlü Komünist Parti yönetimini yeniden tesis etmeye yönelik darbe girişiminin elebaşları arasında üst düzey KGB üyeleri de bulunuyordu. Bu kişiler girişimle­rinin nedenlerinden biri olarak Rusya’yı ve uydu ülkelerini silip süpüren, artan suç dalgasını gösteriyorlardı.

Darbe liderleri ve destekçileri Organizatsiya veya Mafya kelimele­rini kullanmamış olsalar da, o noktaya kadar işledikleri suçlan gayet gü­zel sıralamışlardı. Sovyetler Birliği’nin ‘boynuna kadar uyuşturucuya battığından’ ve ‘fahişelerin, pezevenklerin ve pornocuların saldırısına uğradığından’ söz ediyorlardı. Aynı zamanda bütün işyerlerinin haraç verme zorlamasıyla karşı karşıya bulunduğundan, bankaların ‘suçlu­ların kontrolü’ altına girdiğinden ve siyasetçilerle ‘silahlı hırsızlar’ ara­sında muazzam boyutlarda bir danışıklı dövüşten de bahsediyorlardı. Başarısız olan Ağustos darbesi, muhtemelen Organizatsiya’nın gücü­ne kırmaya yönelik karşılaştığı son ciddi girişimdi. Sonrasında, darbe planlayıcılarının önünü almaya yemin, ettiği kilit suçlar ‘kötü’den ‘kontrol dışı’ bir evreye geçti.

Rusya eğer Ağustos 1991’de uyuşturucu sorunlarının İçine ‘boynuna kadar’ batmış durumdaysa, 1993’te başı çoktan bu sorunların içine gö­mülmüştü. Bazı wory-w-sakone Sovyet polis devletinin en sert gün­lerinde uyuşturucu dağıtımıyla amatörce uğraşmış olsa da, bu alan hiç­bir zaman onların ana gelir kaynağı olmamıştı. Fakat wory karaborsa­da satılan eşyalar için Sovyetler boyunca uzanan bir kaçakçılık şebekesi kurmuştu ve potansiyel kârını ve düşük yakalanma riskinin farkına va­rır varmaz, bu şebekeyi hızla bir uyuşturucu ağına dönüştürebilmişti. Organizatsiya eski Sovyetler Birliği’ni önemli bir Avrasya transit uyuş­turucu koridoruna dönüştürmek için yabancı ortaklarla çalışmaya baş­ladı. Mafya, Triadlar için Asya’dan Avrupa’ya eroin, Kolombiyalılar için de kokain taşımacılığım üstlendiler. Çeçen Mafyası Afganistan ve Orta Asya cumhuriyetlerinden gelen afyonu kontrol etmeye başladı. 1993’te 50 tonluk bir oranla, Rusya’da rekor düzeyde bağımlılık yapan uyuş­turucu yakalandı. Fakat polis bunun sadece ülkeden her ay geçen mik­tarın bir kısmı olduğunu itiraf etti. Uluslararası uyuşturucu ticaretinin yanı sıra, Mafya aynı zamanda gençler ve yaşlılar arasında binlerce kul­lanıcı bularak yasadışı uyuşturucular için bir iç pazar da geliştirdi. 21. yüzyıla girildiğinde, Rusya dünyadaki en yüksek uyuşturucu bağım­lısı oranlarından birine ve bununla uyumlu olarak en yüksek HTV oran­larına sahipti.

Organizatsiya’nın HIV oranlarının bu kadar artmasındaki kabaha­ti sadece uyuşturucu dağıtımındaki hâkimiyetiyle de sınırlı değildi. Bir diğer önemli Mafya geliri de fuhuş. Yetkililer eski Sovyetler Birliğinde çalışan fahişe sayısının 1991’den bu yana binlerce kat arttığım talimin ediyor. İçerideki fuhuş piyasasını kontrol etmenin yanı sıra, Mafya kü­resel kadın ticaretinde de önde gelen bir oyuncu. Genç Rus ve Doğu Av­rupalı kadınlar Amerika, İsrail, Avustralya ve Avrupa’da seks yapma­ya zorlanıyor. Mafya ayrıca Japonya, Tayland ve Asya’nın diğer yerle­rinde de fuhuş halkalarına sahip. 1998 yılında Fransa’daki FIFA Dün­ya Kupası sırasında da, Fransız yetkililerin çoğunlukla devasa boyut­lardaki ziyaretçi akınıyla meşgul olacağını bilen Mafya, Fransa’ya uyuş­turucu ve fahişe yağdırdı. Dolayısıyla, Rusların şu anda Fransa’da fuhuşa hâkim olması bir sürpriz değil.

Her yıl narkotik ve fuhuştan milyarlar kazanmasına rağmen, iş­yerlerine kesilen haraç Mafya’nın ana kazanç alanı olmaya devam edi­yor. 1993’te, işyerlerinin yüzde 75’İnden fazlasının Organizatsiya grup­larına bir tür koruma ödemesi yaptığı tahmin ediliyordu. Yetkililerin or­taya koyduğu düzenli çabalara rağmen, bu oran 21. yüzyılda düşmüş değil. Fakat pek çok Batılı işyeri şu an korumalarını, devlet onaylı ‘ya­sal’ güvenlik firmalarından satın alabiliyor ki, bu firmaları da sadece Maf­ya üyeleri yönettiği gibi çalışanları da yine Mafya üyeleri…

Önde gelen Organizatsiya gruplarının kendi yasal iş imparator­luklarını kurmuş olmalarına rağmen (yetkililer ilk 100 Rus şirketinin ço­ğunluğunun suçlu kontrolünde bulunduğunu tahmin ediyor), Mafya hırsızlık yaparak para kazanma fırsatını kullanmaktan vazgeçmiş de­ğil. Son 10 yıl Rusya’nın sanat eseri hırsızları tarafından yağmalanma­sına sahne oldu; binlerce en iyi eser şu an kayıp durumda. Önde gelen bir sanatçı ve hırsızlık kurbanı olan Sergei Bugayev, “Mafya çağdaş sa­nata bile hâkim” yorumunu yapıyor.

 

 

 

 

Kilit Aktörler

 

Şöyle bir Rus esprisi vardır: “Birisinin pakhan (suç patronu) veya ba­sit bir boyeviky (asker) olduğunu nasıl arılarsın? Kolay, eğer onu ya­kalarsak ve hapse atılırsa, pakhan olacak kadar önemli biri değil de­mektir.” Rus esprileri genellikle çevirilerde kaybolur gider, fakat bura­daki esas nokta açık: Organizatsiya’nın kilit adamları hiçbir zaman de­mir parmaklıkların arkasında olmazlar.

Moskovalı siyasetçi Vikton Novosyolov, Tambovskaya Gruppirovka suç örgütünün komutanlarının emri üzerine öldürüldüğünde, po­lis ortaya bir suç sebebi bile çıkaramamıştı. Novosyolov’a yönelik bom­balama eylemini düzenleyen iki adamın kimliğini gazeteciler ortaya çı­karmıştı. Buldukları bilgiler bombacıların tutuklanmasına yol açtı, fa­kat Tambov patronu Kostya Mogila (Mogila ‘mezar’ anlamına gelen bir lakaptı) kendisini söz konusu suçla ilişkilendiren sağlam kanıtlara rağmen mahkemeye akmaktan kurtuldu. Bu, Rus adalet sisteminde her gün tekrarlanan bir şablon.

Polise bunun nedenini sorduğunuzda, her kademeden gelen cevap da aynı oluyor: “En tepedeki adamların geniş çatılan var.” Üst düzey yetkililerin bile, Mafya liderlerinin satın aldığı polis ve siyasetçilerden oluşan yolsuzluk ağının, bu liderlerin en önemlilerini polisten gerçek­ten de koruduğunu anlatmaya başlaması gerçekten de ümit kırıcı.

Ancak bu durum Rusya içindeki kilit Organizatsiya aktörleri için ge­çerli olsa da, yurt dışında faaliyet gösterdikleri zaman adalete yakalanma ihtimalleri daha yüksek. Bunun bir örneği, aynı zamanda Yaponchick (‘Küçük Japon’) diye de tanınan Vyacheslav Ivankov’dur. Solntsevo suç örgütünün kilit liderlerinden biri olan Ivankov kara para aklama şüp­hesiyle İsviçre’de tutuklandı. Rus yetkililer cinayet ve dolandırıcılık suç­lamaları gerekçesiyle iadesini talep ettiler ve Ivankov eve dönmesinden birkaç hafta sonra serbest bırakıldı -ülkedeki Solntsevo genişlemesini kontrol edebilmek için 1993’te ABD’ye bile gidebilmişti. Ivankov son­raki iki yıl boyunca New Jersey, Philadelphia ve Brooklyn’de fuhuş, ku­mar, haraç ve uyuşturucu alanlarında etki sağlamış, yaklaşık 70 Mafya bağlantılı cinayeti azmettirmişti; FBI onu nihayetinde yakaladığında, ha­raç toplamak gerekçesiyle dokuz yıllık hapis cezası aldı ve Adalet Ba­kanlığı anlaşılır sebeplerden dolayı onu Rusya’ya geri yollamaya istekli değildi.

İsviçreli yetkililer de Ivankov olayından soma derslerini aldılar. 1996’da, Solntsevo’nun en tepedeki lideri Sergei Mikhailov’u tutukla­dıklarında, onu İsviçre’de yargılamaya karar verdiler. Kolay bir dava gibi görünüyordu -Mikhailov’un 1995’te Cenevre yakınlarından aldığı şa­toya baskın düzenlediklerinde, Solntsevo liderinin İsrail, Amerika ve İs­viçre’deki paravan şirketler aracılığıyla akladığı milyonlarca dolara dair kanıt bulmuşlardı. Fakat Mikhailov 1998’de mahkemeye çıkarıldığın­da, kilit önemdeki şahitlerden bezilen ölmüştü ve Rus hükümeti de da­vaya yardımcı olmayı kabul etmiyordu. Mikhailov serbest bırakıldı ve Solntsevo suç örgütünü yönetmeyi sürdürüyor. Örgüt onun liderliğinde, Rusya’nın yanı sıra Amerika, Avrupa, İsrail, Asya ve Avustralya’da faa­liyet gösteren bir suç imparatorluğuna sahip Önde gelen Rus Mafyası’na dönüştü.

Mikhailov’un bugün dünyadaki en güçlü Rus Mafya patronu ol­masına kilit bir kişiyle yaptığı başarılı bir ittifak yardım etti -Semyon Mogilevich. Mogilevich’in ismi, Mafya’nın Bank of New York aracılığıyla milyarlarca dolan aklamasıyla ilişkilendirildiği 1999’da dek Batı’da manşetlere çıkmadı. Ancak kendisi 1970’lerden bu yana Rus yeraltı dünya­sının bir parçasıydı. Üniversitedeki eski profesörünün “Çok parlak, yedi basamaklı sayıları kafasında anında çarpabilir, bölebilir, çıkarabilir ve ulusal ekonomilerle dünya ekonomisinin panoramik bir resmini göre­bilir” diye anlattığı Mogilevich, Lybretskaya adlı Moskovalı bir wory gru­buna kabul edilmişti.

1990″da Rusya’dan İsrail’e göç ettiğinde, Mogilevich çoktan mil­yarlarca dolarlık suçların planlayıcılığını yapmıştı. Yetkililerin her za­man bir adım önünde giderek, 1991’de Macaristan’a taşındı ve küresel bir para aklama ve fuhuş şebekesi oluşturdu. Mogilevich son derece güç­lüydü ve bütün Organizatsiya grupları ona saygı duyuyordu. Mikhai­lov’un 1992’de kendisiyle yakınlaşmasıyla, Solnstevo’nun yönetim konseyinin parçası oldu İsrail’deki operasyonlarını yönetti. Milyonlar­ca dolarlık YBM Magnex dolandırıcılığı nedeniyle FBI’ın ‘arananlar’ lis­tesinde bulunmasına rağmen, Mogilevich hâlâ kaçak ve Rus Mafyası’nın süren uluslararası büyümesinin arkasındaki kilit güçlerden biri olma­yı sürdürüyor.

 

Organizatsiya’nın Bugünkü Durumu

 

Tarihçiler nadiren anlaşırlar. Sovyetler Birliği’nin çöküş tarihi gibi çok basit bir kavram üzerine bile bölünmeler söz konusu. Bazıları SSCB’nin, Berlin Duvarı’nın çatırdamaya başladığı 9 Kasım 1989’dan itibaren et­kili bir devlet olmaktan çıktığım savunur. Diğerleri, SSCB’nin, devletin dağıldığına yönelik resmi anlaşmanın imzalandığı 8 Aralık 1991’e ka­dar ayakta kaldığını Öne sürer. Fakat herkesin üzerinde anlaştığı tek bir şey var ki o da, bir siyasi süper güç ortadan kalkarken, bir suç süper gücü -Organizatsiya- doğmaktaydı.

Birleşik bir fenomen olarak ele alındığında, Organizatsiya muhte­melen, şu an en faal olan ve en yenilikçi küresel suç örgütüdür. Pek çok suç bilimci, örgütün, rakipleriyle karşılaştırıldığında yeni yönelimleri ve onların daha önceden dikkate almadığı yasadışı fırsatları daha iyi fark ettiğini düşünüyor. Bu ister kısmen daha esnek yapışma veya coğrafi konumuna, isterse sahip olduğu yolsuzluk ağına bağlı olsun, Rus Maf­yası yasak olan veya yeteri kadar denetlenmeyen her şeyin teminini ra­kip suç şebekelerinden çok daha hızlı sağlıyor. Organizatsiya sadece gad­darlık değil, öncülük açısından da Rusya’da itibar sağlamış durumda. Siber suçlardan yasaların etrafından dolanmak için yaratılmış uyuştu­ruculara ve yeni kara para aklama tertiplerine kadar birçok şeyi ilk kez gerçekleştirenler Rus suçlulardır. Aynı zamanda cüretlerinin de sınırı yok­tur -Scud füzeleri çalmak veya teröristlere satmak için nükleer malze­me elde etmeye çalışmak bile işledikleri suçlar arasındadır.

Amerikan hâkimiyetine meydan okuyabilen tek süper gücün çök­mesinin üzerinden beş yıl geçtikten sonra, Organizatsiya Sovyetlerin kül­lerinden, küresel yeraltı dünyasını yeniden şekillendirmeye ehil bir güç olarak doğdu. Rus İçişleri Bakanlığı şu anda 28 ayrı ülkede Organizat­siya faaliyetlerinin izini sürerken; FBI örgütün aslında 50’den fazla ül­kede faal olduğuna inanıyor. Organizatsiya Amerika’dan Hollanda’ya, İsviçre’den Güney Afrika’ya şubeler açmış durumda ve seks ticareti, uyuş­turucu, haraç ve değerli taş kaçakçılığı operasyonlarından oluşan mevcut rolünü de yavaş yavaş genişletiyor. İsrail’de çoktan hâkim or­ganize suç örgütü olmuş durumda; pek çok yerleşik yeraltı dünyası gü­cünü ikincil ve kendisine itaat eden bir konuma ittiği Fransa’da da aynı yolda İlerliyor.

Yerel organize suç şebekelerinin Rus Mafyası’nın meydan okuya­bileceğinden çok daha güçlü olduğu İtalya ve Japonya gibi ülkelerdeyse, her iki tarafa da yarar sağlayan anlaşmalar yapmış durumdalar. İtalyan Mafyası’nın ve Yakuza’nın bölgelerinde fuhuş ve kaçakçılık alanında faaliyet gösterme izni karşılığında, diğer gruplara elde ettiği kârdan belli bir yüzdeyi ‘vergi’ olarak ödemeyi kabul ediyorlar. Organizatsiya, nar­kotik ve silah kaçakçılığı üzerinden Kolombiyalı karteller, Türk çeteler ve Triadlarla güçlü ittifaklar kurdu. Pek çok gözlemci, Mafya’yla Triadlar arasındaki iş ortaklığının genişlemesinden, yeni bir küresel suç gücü blokunun ortaya çıkması korkusuyla, giderek artan miktarda endişe du­yuyor (söz konusu iki suç Örgütü özellikle insan kaçakçılığı ve Avrupalı kadınların fuhuş İçin Asya’ya getirilmesi noktasında birlikte çalışıyor).

2005 yılında, 250 milyar dolardan fazla yasadışı kârın Rusya dışına çıkarıldığı tahmin ediliyordu. Londra ve Karayipler -özellikle de Hol­landa Antilleri- Rus Mafyası’nın kirli para için tercih ettiği mekânlar ha­line gelse de, söz konusu paranın çoğu İsrail ve İsviçre’de aklanmıştı. Rusya’da kalan yine büyük miktarlardaki paraysa, pek çok Mafya üye­sini petrol oligarklarına ve yasal şirket imparatorluklarının saygın li­derlerine dönüştürdü; bunların bir kısmı Avrupa’da futbol kulüplerinden New York’ta gece kulüplerine dek her şeye sahip. Bu kişilerin suç dün­yasındaki geçmişlerini böylesine hızlı bir şekilde arkada bırakmasıyla birlikte, para kazanma makinesinin yasadışı tarafının yönetimi devralmak üzere İkinci nesil ve kısmen daha genç Organizatsiya liderleri ortaya çık­tı. Onlar da, ayak izlerini takip ettikleri wory kadar yetenekli olduklarını kanıtladılar.

Mafya hâlâ, Rusya Devlet Başkam Vladimir Putin’in karşı koymak zorunda olduğu en büyük baş ağrılarından biri. Eski KGB üyesi elleri­nin temiz olduğunu iddia edebilecek nadir Rus siyasetçilerden biri, an­cak organize suçun hayatın her alanına dokunduğu, kökleşmiş bir yol­suzluk ve gizli anlaşmalar kültürüyle başa çıkmak zorunda. Genellik­le ailelerini doyurmakta güçlük çekmelerine yol açan miktarlarda maaş aldıkları düşünüldüğünde bazı polislerin rüşvete açık olmaları şaşırtı­cı değil. Fakat belediye başkanları, bakanlar ve ordu yöneticilerinin hep­si Organizatsiya’dan ikinci bir maaş topluyorsa, ileriyle doğru bir yol görmek zor.

 

Amerikan Yeraltı Dünyası

 

“Tek çıkış yolu ölüm.”

Outlaw Motorcycle Club (Haydut Motosiklet Kulübü) mottosu

 

Amerikan Mafyası’nın ABD’de sahip olduğu güç pek çok kişinin ak­lında, Cosa Nostra’nın organize suçu meydan okumayla karşılaşmadan yönettiğine dair bir izlenim bırakır. Bu anlayış eğlence endüstrisinin Ame­rikan Mafyası’yla yaşadığı aşk tarafından da güçlendirilmiştir; Ameri­kan Mafyası genellikle suç alanında en tepedeki olarak resmedilir. Fa­kat heybetli gücüne ve boyutuna rağmen, Cosa Nostra hiçbir zaman ABE^deki organize suçta tek oyuncu olmadı. Kara El liderlerini Sicilya’dan Amerika’ya getiren göç dalgasından 50 yıldan da uzun süre önce, New York, Chicago ve New Orleans gibi kentlerin hepsinde, çeşitli sokak çe­teleri ve siyasetçilerle bağlantılı, gelişmekte olan organize suç şebeke­leri bulunuyordu. İlk organize Anglo-Sakson suç çetelerinden (sonra­dan göçmen karşıtı siyasi ‘Know-Nothings’ hareketiyle bağlantılı hale gelecekti), 40 Hırsızlar ve The Kerryonians gibi nam salmış İrlanda çe­telerine kadar, Amerika her zaman için bir çete yuvası olageldi.

Gazeteciler sık sık yeni örgütlerin ABD’deki hâkim suç unsuru ola­rak Amerikan Mafyası’nın yerine geçtiğini yazarlar. Tıpkı 1980’lerde Küba Mafyası’nın Amerikan yeraltı dünyasını ele geçirmeye hazır olduğuna dair ortaya atılan iddialar gibi, bu haberler de değişmez bir biçimde abar­tılı ve yanlış çıkar. Fakat FBI’ın birçok Mafya faaliyetini engellemekte­ki başarısı, sonradan diğer organize suç çetelerinin doldurduğu bir boş­luk yarattı. İlerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi, son yıllar Amerikan yeraltı dünyasının hep değişen yüzünü şekillendirmekte olan yeni ak­törlerin doğuşuna sahne oldu.

 

Haydut Motosiklet Çeteleri

 

Bugün Amerikan yeraltı dünyasında Mafya kökenli olmayan hâ­kim güç şüphesiz haydut motosiklet çeteleridir. Eğer Helis Angels (Cehennemin Melekleri) ve diğer çetelerin kiraladığı halkla İlişkiler uz­manlarının anlattıklarım dinlerseniz, bunların içlerinde maalesef suç­lu kişilerin de bulunduğu, ancak tümüyle yasal Örgütler olduklarına inan­manız affedilebilir. Bu durum söz konusu çetelerin bazıları için doğru olabilir ama hepsi için değil. Kiralanan halkla ilişkiler uzmanları aynı zamanda, çeşitli haydut motosiklet çetelerinin, onları Kuzey Amerika’daki organize suçun yükselen gücü gibi resmetmek isteyen hükümetlerin yü­rüttüğü iftira kampanyalarının kurbanı olduklarını iddia eder. Fakat ken­dilerini savunmak için ne kadar para harcarlarsa harcasınlar, pek çok Amerikan eyaletinde bu çetelerin bazı üyeleri tarafından para karşılı­ğında işlenen çok sayıda cinayeti veya bu çetelerin Amerika boyunca gerçekleştirilen milyarlarca dolarlık metamfetamin ticaretindeki varlı­ğım gizleyemezler.

Pek çok suç örgütünde olduğu gibi, haydut motosiklet çetelerinin kökenleri tartışmalı. En çok bilgiye sahip olan bağımsız yetkililer, en önem­li başlangıç noktasının 2. Dünya Savaşı gazilerinden oluşan Kaliforni­yalı motosikletçi çetesi POBÖB (Pissed off Bastards of Bloomington -Bloo mington’ın öfkeli piçleri) olduğunu onaylıyor. 1946 yılında Kaliforniya’nın HoIIister kentinde, POBOB ve diğer çeteler arasında düzenlenen bir 4 Temmuz yansı 4 bin motosikletçinin ayaklanmasına sahne oldu; bir motosikletçinin tutuklanmasının ardından diğerleri onu kurtarmak için ha­pishaneye hücum etti.

Marlon Brando’nun 1953 tarihli ‘The Wild One’ da ölümsüzleşen bu ilk motosiklet çeteleri, sonraki birkaç yıl içinde bütün Amerika’da hay­dut motosiklet çetelerinin ortaya çıkışına yol açtı. Kaliforniya’da Helis Angels hâkim grup olurken, ülkenin geri kalanında da Pagans, Outlaws ve Bandidos gibi gruplar türedi. Sahip oldukları ortak noktaysa kendilerini ‘Yüzde l’ciler’ olarak görmeleriydi; bu olgu, Amerikan Motosikletçiler Derneği’nin “Motosikletçilerin yüzde 99’u kanuna uyan vatandaşlarıdır ve sadece yüzde l’i böyle değildir” açıklamasından sonra ortaya çık­mıştı. Haydut motosikletçiler açısından bu açıklama, kendilerinin, ka­nunun hiçbir anlam taşımadığına inanan yüzde l’i temsil ettikleri fikrine yol açtı.

Halkın motosikletçilerle ilişkilendirmeye eğilimli olduğu suçlar top­lu tecavüz, korkutma ve nadir görülen ölümcül şiddet eylemleridir; bu tür bir şiddet eylemi, Helis Angels’ın Rolling Stones tararından güvenlik için kiralandığı 1969 tarihli Altamont müzik festivalinde, siyahî Rolling Stones hayranı Meredith Hunter’ın öldürülmesi olayında meydana gel­di. Fakat Organize Suç Komisyonu’nun raporlan ve diğer raporlara göre, haydut motosiklet çeteleri ABD’deki Örgütlü suçun gelişmiş, disiplin­li ve güçlü bir unsuruna dönüşmüş durumda.

Yetkililerin sızmasını engellemek için üyelik bugün sıkı kontrol al­tında tutuluyor. Muhtemel üyelerin hem var olan bir üye tarafından aday gösterilmesi gerekiyor, hem de haklarında derinlemesine geçmiş kont­rolleri yapılıyor. ‘Muhtemel’ üyenin sonrasında bir ila üç yıl arası bir süre boyunca çıraklık yapması gerekiyor. Hepsi olmasa da bazı çetelerin yeni üyelere, ‘renklerini’ (kulübün adını, logosunu ve yerini gösteren deri veya kot yamalı ceket) almadan ve tam bir üye olmadan önce, çetenin em­rini verdiği bir cinayeti işlemesini şart koştuğuna inanılıyor. Bir kez İçe­ri girdikten sonra da, çete kurallarına sadakat cezalarla sağlanıyor ki, bun­lar da kulübün dövmelerinin yakılmasından herhangi bir itaatsizlik ne­deniyle ölüme kadar çeşitlilik gösteriyor.

Haydut motosiklet çetelerinin ana suç faaliyetleri uyuşturucuyla bağ­lantılı. Özellikle de kısmen tecrit edilmiş bölgelerdeki kokain ve eroin satıcılığında bir rol oynasalar da, bu çeteler aslen metamfetaminlerin ti­caretinde kontrol sahibi; bu uyuşturucuların üretiminde ve dağıtımın­da en büyük aktörler onlar. Uyuşturucudan elde edilen kâr genelde ma­saj salonlarına, eskort servislerine ve pornografi üretimine yeniden yatırılıyor. Yetkililer geleneksel Amerikan Mafyası’nın haydut motosiklet çetelerini sık sık kara para aklamak için ve katiller olarak kullandığım tespit etmiş durumda. Philadelphialı Mafya babası Philip ‘Tavuk Adam’ Testa’yı 1981’de başarılı bir şekilde ortadan kaldırdıktan sonra, Pagans Mafya’nın en tercih ettiği çete haline geldi.

ABD boyunca yüzlerce şubeye ve binlerce üyeye sahip olan bazı haydut motosiklet çeteleri, korku salan ve ulus çapında güçlü bir biçimde örgütlenmiş bir suç unsuru teşkil ediyor. Kendilerinden önce Cosa Nos­tra’nın yaptığı gibi, bu çeteler kendilerini yasallaştırmak için giderek ar­tan miktarda çaba harcıyor. Organize Suç Komisyonu’na göre, gelecek yıllar motosiklet çetelerinin ‘haydut imajını terk etmesine, takım elbi­se giymesine ve lüks arabalar sürmesine, yani motosikletsiz bir haydut motosiklet çetesine dönüşmesine’ sahne olacak.

 

 

Pornografi

 

Modern zamanlarda, pornografiye filmden fotoğraflara, çizgi romandan ses ka­yıtlarına dek pek çok medya türü üzerinden ulaşılabiliyor. Bunların hepsinde insanların cinsel faaliyetleri görüntüleniyor ve hepsi de cinsel tahrik oluşturmak için tasarlanmış. Bu tanıma göre, ilk porno unsuru, arkeologların Adonis von Zschernitz adını ver­diği, MÖ 7200 yılında yapıldığı sanılan heykelciktir. Pornografi Roma İmparator­luğu’nda yaygındı ve Japonya’nın Edo ve Osaka kentlerinde de 1808 yılında 800’den fazla pornografi unsuru satan dükkan bulunuyordu.

Fakat cinsel davranışlarla ilgili kültürel tabuları yansıtan yasalar çıkarılmaya baş­landıkça, pornografi üretimi ve dağıtımı giderek daha yasak bir faaliyet haline gel­di; bu durum da organize suçun süren talebi karşılamak için bu piyasaya girmesiyle sonuçlandı.

Pornografi, 19. yüzyılda pek çok suç çetesi için sağlam bir gelir kaynağıydı; 20. yüzyılın başlarında fotoğraf ve film gibi yeni teknolojilerin geliştirilmesiyse bu çe­telerin pornografi gelirinde muazzam bir patlama sağladı. Büyük miktarlarda por­nografik filmin ilk üretildiği ülkeler Fransa, Almanya ve Arjantin’dir. Bu ülkeler, kü­resel talebi 1910 tarihli Alman yapımı Am Abend gibi tutulan filmlerle tatmin etti­ler. 20. yüzyılın son yarısında ‘softcore’ ve ‘hardcore’ pornografiye yönelik kültürel tabular bir miktar esneyince, yetişkinlere yönelik eğlence, organize suç yatırımlarının yasal yollardan milyarlarca dolarlık kâr elde ettikleri ana alam bir sektöre dön­üştü. Organize suç örgütleri çocuk pornografisi, hayvan pornografisi ve aşın cinsel şiddet gibi hâlâ yasak olan en aşın türleri temin ederek veya Suudi Arabistan gibi tam yasağın sürdüğü ülkelere pornografik materyal tedarik ederek bu alandan ya­sadışı kâr elde etmeyi de sürdürüyor.

 

La Eme

 

Hapishanenin organize suça verilecek yanıtlardan biri olması gerekir. Fakat Amerika’da son 40 yıldır, Amerikan ıslah sisteminin yüksek gü­venlikli yapıları ironik bir biçimde bir dizi yeni suç örgütünün kuluçka odalarına dönüşmüş durumda. Bunlardan en büyüğü y aygın olarak Meksika Mafyası (MM) diye bilinen La Eme’dir (El Eme, La Hafia veya Mafioso diye de bilinir.)

Amerika’nın Batı Yakası’nda 1920’lerden bu yana Hispanik sokak çeteleri geleneği mevcuttur; bu, Meksikalı göçmenlerin Meksika Devrimi’nden kaynaklanan siyasi şiddetten kaçıp, Doğu Los Angeles’ın ve diğer Kaliforniya kentlerinin barrio’ları (İspanyolca bölge) haline gelen yerlere yerleştiği dönemdir. 1950’lerin ortasında, El Hoyo Mara Villa ve Black Angels (Siyah Melekler) gibi çeteler, cinayet gibi suçlardan uzun cezalara çarptırılıp hapishanelerde bulunan bir miktar üyeye sahipti. 1957’de, 13 Hispanik çete üyesinden oluşan bir grup, Kaliforniya’nın Tracy bölgesindeki Deuel Mesleki Enstitüsü’nde hapis yatıyordu. Kendileri­ni azınlık olarak hissedip gardiyanların ve beyaz hapishane çetelerinin şiddetiyle karşılaşınca, eski düşmanlıklarını aşıp birleşerek La Eme’yi, ya da Meksika Mafyası’nı kurdular. La Eme’nin kendi üyelerini koru­yabilme becerisi efsanevileşti ve çekirdek üyeleri aynı eyalette başka ha­pishanelere dağıtıldıkça çete büyüdü de büyüdü.

İlk başta korunma sağlamak için kurulmuş olsa da, 10 yıl içinde Ka­liforniya cezai sistemi içindeki en korkulan ve saldırgan Örgüte dö­nüşmüşlerdi; büyük bir alana yayılan haraç faaliyetlerinin yanı sıra, Ka­liforniya’nın bütün hapishanelerindeki eşcinsel fahişeliğini ve uyuştu­rucu dağıtımını kontrol ediyorlardı. La Eme, dışarıdaki diğer suç ör­gütlerinden, hapishaneler içinde cinayet işlemek için para bile alıyor­du, İronik bir biçimde, eşcinselliği ölümle cezalandıran bir kurala sahip olan çetenin, hapishane İçinde kullandığı korkutma yöntemleri sakat­lama ve ölümün yanı sıra erkeklere yönelik tecavüz tehditini de içerir. La Eme yapısal olarak, bir ‘generale bağlı ‘kaptanlardan oluşur; bu kap­tanların hepsinin 10’ar ‘teğmen’i, onların da ‘asker’leri var. La Eme’ye üyelik, çetenin ‘kanla girdi, kanla çıktı’ mottosunun ilk kısmına uyan chicano (Meksikalı-Amerikalı) mahkûmlarıyla sınırlıdır. Müstakbel aday­ların bir saldırıyla bir başka mahkûmu veya gardiyanı öldürmesi, veya en azından kanını dökmesi gerekir. Bundan sonra, üç Meksika Mafyası üyesinin bu kişinin üyeliğe alınmasını onaylaması ve yeni üyenin de dört kurala uyacağına yemin ermesi gerekir. Bu kurallar şöyle: Hiçbir zaman muhbir, ödlek veya eşcinsel olmamalılar, bir diğer Meksika Maf­yası üyesine saygısızlık etmemeliler.

Kurulma nedenlerinden birinin Hispanik mahkûmları hakim güç olan Yahudi hapishane çetelerinden korumak olduğu ilk günlerinden beri, Meksika Mafyası güçlü bir biçimde anti-Semitik’ti. Meksika Maf­yası aynı zamanda yine güçlü bir biçimde siyah karşıtıdır. Dolayısıyla, rakip Meksikalı hapishane çetesi La Nuestra Familiâ’yla uzun savaşı­na başladığında, beyazların üstünlüğünü savunan hapishane merkez­li Aryan Brotherhood ile (Aryan Kardeşliği) ittifak yaptı.

La Eme’nin Kaliforniya cezai sistemi dahilinde sağladığı sadakat, üye­ler hapishaneden çıkınca dış dünyaya da transfer ediliyordu. Meksika Mafyası üyeliği aracılığıyla eski çetelerle bağlar kopmuş oluyordu ve ortak düşman La Nuestra Familia’ya karşı birleşmek, Meksika Mafya­sı üyelerinin Güney Kaliforniya boyunca faaliyet gösteren Hispanik çe­telerle ittifaklar kurmasına imkân tanıyordu. 1980’lerin başına gelindi­ğinde, hâlâ hapishanede bulunan Meksika Mafyası liderleri, dışarıda­ki pek çok çetenin üzerinde fiili kontrole sahipti; bu çeteleri; Güney Ka­liforniya sokaklarında meydana gelen bütün yasadışı narkotik faali­yetlerden ‘vergi’ toplamaya başlayabilmiş bir suç şebekesi dahilinde or­ganize ediyorlardı. Son dönemdeki iç liderlik düşmanlıklarına rağmen, Meksika Mafyası hapishane dışındaki bir suç örgütü olarak büyüme­ye devam ediyor. Binlerce üyesi ve işbirlikçisiyle, ayrıca haraç ve kamu projeleri için ayrılmış devlet fonlarını hortumlamakta uzmanlaşmış du­rumda.

Pek çok çete uzmanı ve Kaliforniya’da çalışan dedektif, FBI’ın Mek­sika Mafyası’nın gücüne yönelik değerlendirmesine ve ‘militan bir dev­rimci grup’ tanımlamasına katılmıyor. ABD Uyuşturucu ile Mücadele Kurumu’ndan bir yetkili bana şöyle demişti: “Federal polis, Meksika Maf­yası’nın Kaliforniya’daki narkotik üzerinde sahip olduğu gücü müte­madiyen hafife aldı. Onlar, La Nuestra’daki bazı rakipleri gibi aslında siyasetle ilgilenmiyorlar. Sadece kan ve parayla ilgileniyorlar.”

 

La Nuesta Familia (La Nuestra Ailesi)

 

La Nuestra Familia, bir çift ayakkabı üzerine çıkan tartışma yüzünden kurulmuş tek bilinen suç örgütü olma özelliğini taşır. Söz konusu olay 35 Eylül 1968’de, San Ouentin Eyalet Hapishanesi’nde gerçekleşti. Ku­zey Kaliforniya’daki Meksikalı-Amerikalı sokak çeteleriyle bağlantılı; mah­kûm Hector Padilla, sevdiği ayakkabılarının bir La Eme lideri olan Robert ‘Robot Salaş tarafından çalındığını fark eder. Onları geri almaya kal­kıştığında 17 defa bıçaklandı ve öldü. Bu, son haftalarda La Eme üye­leri tarafından işlenen üçüncü cinayetti (bu çetenin üyeleri çoğunluk­la, Güney Kaliforniyalı Hispanik sokak çeteleri olan Surenos’tan (Gü­neyliler) gelir.)

Kendilerini başka saldırılardan korumak ve Meksika Mafyası’nın ku­zeylilere karşı şiddet kampanyasını cezadan muaf bir şekilde sürdüre­meyeceğini göstermek için, yeni kurulmakta olan Nuestra Familia San Ouentin’deki NortenosTa (Kuzeyliler) birleşti ve 16 Eylül’de, 11 La Eme üyesini ciddi biçimde yaralayıp birini öldüren bir misillemeye girişti. O günden sonra, La Nuestra Familia ile La Eme arasındaki kanlı savaş baş­lamıştı, Nuestra Familia Kaliforniya hapishanelerinin hepsinden, rakipleri Surenos’un tacizlerine maruz kalan Nortenos üyelerini çekmeye baş­lamıştı. Aynı zamanda kısa süre içinde Meksika Mafyası’nın haraç top­lama faaliyetlerine ve eyaletteki erkek tecavüzü çetelerine karşı koru­ma hizmeti veriyordu. Ayrıca, Hispanik olmayan mahkûmlara koruma ‘satıyorlardı’ ve Meksika Mafyası’nın hapishanelerdeki uyuşturucu da­ğıtımı üzerindeki kontrolüne de meydan okumaya başlamışlardı.

1960’ların sonu 1970’lerin başında Amerika yoğun siyasi ihtilaflara sahne olmaktaydı ve bu durum Kaliforniya’nın hapishanelerine de cid­di bir biçimde yansıdı. Mahkûm edilmiş siyahî milliyetçilerin ve sol eği­limli teröristlerin yanı sıra, işçi hareketi kahramanı Cesar Chavez de Ka­liforniyalı Birleşik Çiftlik İşçileri Sendikası’nın grevdeki üyelerine sal­dıran sendika karşıtı eşkıyalara karşı koymaktan dolayı hapse atılmıştı. Kısmen Chavez’den ve chicano gururunun yanı sıra yoksul Meksi­kalıların düzgün bir örgütlenme sayesinde elde edecekleri güçten ilham alarak, Nuestra Familia yazılı bir anayasayı kabul etti ve üyeleri için bir eğitim programı başlattı. Bunun sonucunda kazanılan siyasi boyut, Si­yah Gerilla Ailesi adlı siyahi ve radikal hapishane çetesini, Meksika Mafyası’na karşı halen süren savaşında Nuestra Familia’nın ideal müttefi­ki haline getirdi.

Biçimsel yapının ve yazılı anayasanın Folsom Eyalet Hapishanesi’ndeyken Robert Rios ‘Babo’ Sosa’nın liderliğinde geliştirilmesinden bu yana, üyelik her Nortenos’a veya La Eme’ye muhalif olan her Mek­sikalı-Amerikalı’ya açıktır. Yeni üyelerin, hapishanede nasıl davranılacağının yanı sıra gizlilik, sadakat ve emirlere uymak gibi tipik çete ku­rallarını ayrıntılandıran Nuestra Famila anayasasının ’14 Kural’ını ka­bul etmesi gerekir. Çetede ilerlemek eğitim programına uymaktan ge­çer. ‘Müfredat, bir mahkûmun transfer edilebileceği herhangi bir yeni hapishanede bir emir-komuta zinciri oluşturmayı öğrenmesinden, ha­pishanedeki daha üst düzey Nuestra Familia liderleriyle gizli iletişim kurmakta uzmanlaşmasından ve Nuestra Familia ile chicano adaleti üze­rine makaleler yazmaktan oluşur. Eğitim aynı zamanda kas geliştirmek ve mahkûmları ‘savaşa hazır’ halde tutmak için tasarlanmış bir saatlik yoğun fiziksel egzersizi de içerir. Nuestra Familia’nın sembolleri şun­lardır: Kırmızı renk; ‘N’ alfabenin 14. harfi olduğu için 14 sayısı (genelde X4 veya X ve dört nokta ile yazılır); Kutup yıldızını temsil eden bir yıl­dız ve huelga (İspanyolca grev) kuşu veya kartal.

Diğer hapishane çetelerindeki gibi, serbest bırakılan Nuestra Familia üyeleri bu yeni bağlılıklarını sokaklara da taşıdılar. Dağınık Kuzey Ka­liforniya çetelerini organize bir suç şebekesine dönüştürmek için işbir­liği yaptılar. Söz konusu şebekenin rapor verdiği La Messa, yani Nuestra Familia’nın yönetici organı, şu anda Kaliforniya’daki yüksek güvenlikli Pelican Bay Eyalet Hapishanesinde bulunan üyelerden oluşmakta. Uyuş­turucu satıcılığı, kamu fonlarını zimmete geçirme, haraç toplama ve Mek­sika Mafyası’yla bağlantılı çetelere karşı kanlı bir savaş yürütmenin yanı sıra, Nuestra Famüia kredi kartı hırsızlığı ve dolandırıcılığında da önem­li bir aktöre dönüşmüş durumda.

Örgütün gelişmiş yapısı Kaliforniya’nın dışına yayılmasına da ola­nak tanıdı ve Nuestra Familia’nın Avrupa’da bile üyeleri bulunduğu sa­nılıyor. Örgüt zamanda FBI’ın suç karşıtı operasyonlarının da önemli bir hedefi haline gelmiş durumda. Nuestra Familia’ya karşı düzenlenen Black Widow (Kara Dul) adlı gizli FBI operasyonu çerçevesinde, çete­nin 13 lideri cinayet, uyuşturucu satıcılığı ve haraç toplama suçlamalarıyla hapse atıldı. Aynı operasyon kapsamında rap müziği yapan Sir Dyno da Nuestro Familia yanlısı bir CD çıkardıktan sonra örgütle gizli anlaşma yapmakla suçlandı; zira, G.U.N.-Generations of United Nortenos (Bir­leşik Nortenos Nesilleri) adlı CD bir kara para aklama operasyonu çer­çevesinde Nuestra Familia tarafından finanse edilmişti. Hakkında suçlama getirilmiş olsa da, Sir Dyno suçunu itiraf ederek ceza İndirimi aldı; muhbir oldu ve Tanık Koruma Programı çerçevesinde kendisine yeni bir kimlik verildi.

 

Aryan Kardeşliği

 

Son yıllarda bir dizi yeni organize suç örgütü türemiş durumda; bazı hapishane çeteleri üyeleri, serbest kaldıkları zaman hapiste edindikle­ri bağlılık duygusundan kopmuyor ve sokaklarda yeniden suç faali­yetlerine bulaşıyor, Bunların şiddet açısından en korkutucu imaja sahip olanıysa Aryan Kardeşliği.

Aryan Kardeşliği, 1950’lerde Kaliforniya hapishanelerinde faaliyet gösteren iki İrlandalı hapishane çetesinden gelişti: Bluebird (Mavi kuş) ve (ismini üyelerinin dişlerinin önüne taktırdığı cam parçasından alan) Diamond Tooth (Elmas Diş) çeteleri. Beyazların Meksika Mafya­sı ve siyahilerden oluşan hapishane çeteleri tarafından giderek daha faz­la kurban seçilmesine tepki olarak, iki İrlandalı çete birleşti ve onlara neo-Nazi inançlarına sahip birtakım mahkûmlar ve eski haydut mo­tosikletçiler de katıldı. Çete Aryan Kardeşliği adıyla ilk kez 1967’de San Cjuentin Eyalet Hapishanesi’nde faaliyet göstermeye başladı ve ilk savaşlarda Meksika Mafyası üyelerini hastanelik etmekte öyle başarılı oldu ki, birkaç hafta içinde hapishanede kayda değer bir güç olarak tanınmış durumdaydı. Aynı zamanda bir anda, acımasız hapishane standartla­rına bile göre barbarca gaddarlık ve aşın şiddet nedeniyle nam saldı.

Beyaz mahkûmlara koruma sağlama amacıyla kurulmuş olmasına rağmen, kısa süre içinde tipik yasadışı hapishane faaliyetleri olan uyuş­turucu, fuhuş ve haraç işlerine karışmıştı. Bu suç girişimlerinin yanı sıra, üyeler ırksal nefrete ve beyazların üstünlüğüne giderek daha fazla odak­lanmaya başladı; kendilerinin, ‘yaklaşan ırk savaşı’nın ön cephesinde bulunduklarına inanıyorlardı.

Aryan Kardeşliği kendisini irsal açıdan saf seçkin olarak görüyor­du. Üyelik başta İrlanda kökenli olanlarla sınırlıydı; fakat bir-iki yıl için­de İrlandalı kökene sahip olma gerekliliği potansiyel üyelerin Alman, İngiliz veya İskoçyalı kökleri olmasına da izin verecek şekilde esnetilmişti. Aryan Kardeşliği’nin suç girişimlerini genişletmek ve La Nuestra Familia ile Siyah Gerilla Ailesi gibi gruplardan gelen tehditlere kar­şı koyabilmek için çetenin üye sayısını artırma ihtiyacı zaman içinde, ikin­ci derecede üyeliğin yararlı olduğunu kanıtlamış her beyaz ve Yahudi olmayan mahkûma açılmasını sağladı.

Meksika Mafyası La Nuestra Famila ile Siyah Gerilla Ailesi arasın­da yapılmış bir ittifak karşısında mevzi kaybetmeye başlayınca; Aryan Kardeşliği ve Meksika Mafyası barış görüşmeleri düzenledi. Aryan Kar­deşliği’nin Meksika Mafyası’na karşı savunma amaçlı kurulduğu unu­tuldu ve ikili arasında bir İttifak kuruldu.

Aryan Kardeşliği’ne tam üye olmak ve Aryan Kardeşliği ‘markası’nı (üç tane 6 rakamı içeren bir yoncanın içine gömülmüş swastika dövmesi) taşıyabilmek için, ikinci derecede üye olacak kişinin o hapishanede Ar­yan Kardeşliği’ne tam üye olan bütün mahkûmların oyunu alması ve kardeşlik tarafından seçilen bir kurbanı öldürmesi ya da en azından ağır yaralaması gerekir. Bu şartı yerine getirmeden Aryan Kardeşliği ‘mar­kası’nı giyen herkes çete tarafından ölüm tehditiyle karşı karşıya kalırdı. Fakat son yıllarda çetenin gücünü ayakta tutabilmek için üyelik kriterleri az da olsa esnetildi.

Aryan Kardeşliği’ne üyelik hayat boyu bağlılık olarak görülür. Ha­pisten çıkan üyelerin, çıkmamış olanlara mali destek sağlayarak Aryan Kardeşliği’nin davasını ilerletmesi beklenir. Aryan Kardeşliği’nin ABD’nin bir dizi eyaletinde faaliyet gösteren tam teşekküllü bir orga­nize suç örgütüne dönüşmesinin arkasındaki faktörlerden biri de bu zo­runluluktur.

Bu beyaz üstünlüğü yanlılarının birbirlerine yakın kafa yapıları banka soygunlarına, silah satıcılığına, kiralık katilliğe ve uyuşturucu işle­rine girebilmelerinin önünü açtı; geniş çaplı marihuana ve metamfetamin satıcılığında haydut motosikletçi çeteleriyle işbirliği yaptıkları da biliniyor. Aryan Kardeşliği hapishane duvarları içinde de fuhuş, koru­ma ve haraç alanlarında önemli rol oynamaya devam ediyor. Fakat uyuş­turucu dağıtımı ve para karşılığında mahkûm öldürme alanlarındaki rolünden feragat ederek ilk sırayı Meksika Mafyasına bırakmış durumda. Aryan Kardeşliği Kaliforniya dışında da hem hapishanelerde, hem de sokaklarda yayılmış durumda. Aryan Nations (Aryan Ulusları) gibi be­yaz üstünlüğünü savunan diğer gruplarla ve kendilerini ‘neo-Odinist’ inancın hizipleri olarak gören ırkçı örgütlerle de bağlantıları bulundu­ğu biliniyor. Aryan Kardeşliği, son dönemdeki iç güç mücadelelerine ve Black Disciples (Siyah Havariler) ile Siyah Gerilla Ailesi karşısında kay­bettiği savaşlara rağmen, hukuka, düzene ve ırksal uyuma yönelik ar­tan bir tehdit olmayı sürdürüyor.

 

Siyah Gerilla Ailesi

 

Siyah Gerilla Ailesi, doğrudan Amerikan adalet sisteminin içinden evrilen yeni organize suç örgütlerinin en ilgi çekici olanıdır.

George L. lackson 1966 yılında 71 dolar çaldığı için San Ouentin Ha­pishanesinde müebbet hapis yatarken, radikal siyahi grup Kara Panterler’in bir üyesi olur. Panterlerin devrimci marksist ve siyah milliyetçisi mesajından etkilenen Jackson, başlarda ‘Siyah Aile’ diye bilinen bir ha­pishane çetesini kurar (Çete aynı zamanda ‘Black Vanguard’ (Siyah öncü kolu) diye de biliniyordu). Siyah Aile’nin diğer hapishane çetelerinden daha yüce amaçlan vardı. Kendisini ırkçılığı kökünden kurutmaya, ha­pishanede saygınlığını korumaya ve ABD hükümetini devirmeye ada­mıştı. Çetenin siyasi doğası sadece hapishanedeki Kara Panterler ve di­ğer siyah milliyetçisi hareketlerin üyelerini değil, aynı zamanda Ame­rika’da 1960’ların ve 1970’lerin sonlarında faaliyet gösteren diğer terö­rist grupların da üyelerini çekmesini sağladı. Bu gruplar arasında Symbionese Liberation Army ve Weather Underground Organization (Weat-hermen diye de bilinirdi) de vardı.

Jackson 1960’ları sonunda, adı artık Siyah Gerilla Ailesi olan çete­sini, Philedelphia ve New York gibi Amerikan kentlerinde yeni türeyen ‘Siyah Mafya’ adlı suç örgütlerinden üyeler kabul ederek genişletti. Si­yah Mafya çoğunlukla Afrikalı-Amerikalıların yaşadığı mahallelerde ha­raç ve uyuşturucu dağıtımı gibi alanlarda çalışıyordu.

Bir zamanlar Siyah Mafya’ya üye olanlar, Siyah Gerilla Mesi’nin si­yasetle ilgilenen üyelerine sokaktan elde edilebilecek potansiyel kân an­lattılar. Bunun karşılığından siyası suçlar nedeniyle hapse atılmış olan­lardan daha sıkı örgütlenmenin ve disiplinin yararlarını öğrendiler. Bu gruplar hapishanedeyken oluşan karşılıklı bağlılık ve alman dersler, Si­yah Gerilla Ailesi’nin üyeleri olarak tekrar sokağa salındıklarında, bir­likte takılmaları ve hayatlarına organize bir suç örgütü olarak devam etmeleri anlamına geliyordu. Siyah Gerilla Ailesi’ne katilim kuralları şöy­ledir: Müstakbel üyelerin siyah olması, mevcut bir üye tarafından aday gösterilmesi, hayat boyu sadakat yemini etmesi ve bir Siyah Gerilla Ai­lesi dövmesi yaptırması gerekir. Bu dövme genellikle, bir hapishane ku­lesinin etrafına sarılmış ve pençeleri arasında bir gardiyan tutan bir ej­derhadır; fakat üstüne çarpı çizilmiş bir tüfek ve KGB harflerinden de oluşabilir. Üye sayısı diğer çetelere kıyasla fazla, olmasa da, Siyah Ge­rilla Ailesi hem Amerikan hapishane sisteminin yeraltı dünyası içinde hem de sokaklarda önde gelen bir aktöre dönüştü. Bu durum dikkatli bir İttifak kurma süreci sayesinde gerçekleşti. Siyah Gerilla Ailesi, güç­lü Meksikalı hapishane çeteleri ve organize suç şebekesi La Nuestra Family ile ittifak kurdu. Aynı zamanda, Chicago’daki Siyah Gangster Ha­varileri, Los Angeles merkezli Bloods and Crisps ve San Francisco’dan 415’Ierle de yakınlaştı.

Adalet Bakanlığı’nın istihbarat raporlarına göre, Siyah Gerilla Ailesi kendisini, terörist grupların geleneksel olarak tercih ettiği hücre yapı­lanması etrafında Örgütledi. Bu yapılanmaya göre, bir birimde birbiri­ne çok yakın çalışan birkaç üye, hücrenin şefinden aldıkları emirlere uyar­lar. Sadece hücre şefi Örgütün geri kalanıyla İletişim kurabilir. Hâlâ ha­pishanede bulunan liderler Siyah Gerilla Ailesinin genel gidişatını de­netler.

Sağlam bir gizlilik ve disiplin söz konusudur ve Siyah Gerilla Ai­lesi gruplan, çoğunlukla siyahların yaşadığı mahallelerde faaliyet gös­teren sokak çeteleriyle ortak hareket etmeye teşvik edilir. Siyah Gerilla Ailesi Amerika’da kendi istihbarat kurumuna sahip olan tek organize suç şebekesidir. New Afrikan Revolutionary Nation (NARN) adlı bu ku­rumun görevi, Siyah Gerilla Ailesi’nin güvenliğini ve suç işleme per­formansını geliştirmek için bilgi toplamak ve bunları analiz etmektir.

Şüphelenen gardiyanların Jackson’ı 1971’de vurmasının ardından, Siyah Gerilla Ailesi siyasi faaliyetlerden çok suç işlemekle daha fazla il­gilenmeye başladı ve nüfuzunu, haraç toplamak, banka soymak ve para karşılığında cinayet işlemek için kullandı. Üyeleri hapisten çıktıkça, ha­raç, uyuşturucu ve silah dağıtımı ve hükümetin kamu fonlarını ele ge­çirmek konusunda uzmanlaştı.

Organize suça getirdikleri istihbarat ve disiplinin yanı sıra üçüncü tarafları sokakta dikkatli bir biçimde yönlendirerek, ABD’nin hem doğu kıyısında, hem de bati kıyısında yerleştiler. Medyanın ilgisinden ka­çınmadaki becerileri polisin ve diğer yetkililerin de onlara fazla karış­mamasını sağladı. Siyah Gerilla Ailesi’nin iç bölmeleri son yıllarda es­kisi kadar hızlı büyümese de, Amerikan organize suçunda göze batan bir güç olmayı sürdürüyorlar.

 

 

Büyük Britanya’da Yeraltı Dünyası Birleşik Krallık’ta Organize Suç

 

“İngilizler, iyi bir kötü adama bayılırlar.”

Londralı suç çetesi patronu ve işadamı Charlie Richardson

 

Bazı çağdaşları -vücutlarının edep yerlerine elektrot bağlanmamış olardan, Charlie Richardson’ı 21. yüzyıldaki en zeki İngiliz suçlulardan biri olarak görür. İngilizlerin suça yönelik heyecanı ve büyük merakı açı­sından, Richardson’ın yukarıdaki cümlesi son derece isabetli.

Britanya’da her zaman için suçu romantikleştirmeye yönelik bir eği­lim söz konusudur. Yerel bir kanun kaçağı tarafından yönlendirilen bir hırsız takımı, Robin Hood ve adamları olmuştur. York’ta asılmasından 250 yıl soma, sadist eşkıya Dick Turpin bir televizyon dizisinin kahra­manı haline geldi ve biradan porselene kadar birçok şeyi satmak için kul­lanıldı. Fakat bu mitleştirme tarihsel figürlerle de sınırlı değil. Bir dizi şiddet içeren suç işlediği için girdiği hapisten çıkmasından sadece 30 yıl sonra^ ‘Deli’ Frankie Fraser televizyon yarışmalarında boy gösterecek kadar şöhret kazandı. Britanyalıların kanun kaçaklarıyla yaşadığı ‘aşk ilişkisi’ genellikle, Birleşik Krallık’taki organize suçun korkunç ve kö­tücül yüzünü gizlemiştir.

Organize suça karışmış insanlara Britanya’da şöhret muamelesi ya­pılmasından yararlanmış birisi de, eski gangster Dave Courtney, Fakat o bu aşk ilişkisinin 21. yüzyılda artık gerçekten bittiğini savunuyor; zira, Britanya yeraltı dünyasının uluslararası, her tarafa yayılmış ve giderek şiddet içeren doğası romantikleştirmeye pek alan bırakmıyor.

 

Kökenleri

 

Kıta Avrupa’sından kaçak mal getiren Essex’li örgütlü çeteler, küçük yaştaki kızların Avrupa’dan Londra’ya gemilerle yollanıp fahişeliğe zor­lanması, polis içinde geniş çaplı yolsuzluk, dolandırıcılık yapmak için hırsızlarla dostluk kuran üst düzey profesyoneller, yabancı hırsızların Londra’yı üs olarak kullanması… Organize suçun bugün İngiltere’de­ki durumu, ülkedeki suç tarihinin son 500 yılıyla inanılmaz benzerlik­ler içeriyor.

1739’da, Essex çetesi adı altında örgütlenmiş bir grup suçlu likör ve tütün kaçakçılığı yapıyordu. Dick Turpin liderliğindeki bu grup aynı za­manda yol ve ev soygunları düzenliyordu. Essexli organize suç grupları bugün de gümrük kaçakçılığında rol sahibi; tek fark, bugün muh­temelen uyuşturucu kaçakçılığına da girmiş olmaları.

Victoria döneminde İngiltere’de çocuk fuhuşu epey yaygındı. Bir ba­kireyle seks yapmanın frengiyi iyileştirdiğine dayalı yaygın inanç, kü­çük kızların yabana suç örgütleri tarafından ülkeye getirilmesi gibi has­talıklı bir ticaretin önünü açıyordu. Bugünkü vakalarda olduğu gibi, ge­nelde 32 yaş civarındaki kızlar ya aileleri tarafından satılıyordu ya da İngiltere’de iyi paralar karşılığında hizmetçi olarak çalışacaklarına inandırılarak evlerini terk etmeye ikna ediliyorlardı. Manş Denizi’ni bir kez geçtikten sonraysa, tecavüze uğruyor, dayak yiyor ve zorla fahişe olarak çalıştırılıyorlardı. 21. yüzyıl Britanya’sıyla aradaki tek fark, kızların bugün genellikle daha büyük olması ve Doğu Avrupa, Rusya ve Afrika’dan gelmeleri.

1970’lerde Scotland Yard’ın bazı departmanlarında, son zamanlar­da da West Midlands’deki bazı dedektifler arasında dönen bol miktar­da gizli dolap, Jonathan Wild’ın faaliyetlerini anımsatıyordu. 18. yüz­yılda Londra’da, Wild ‘hırsız toplayan general’ olarak tanınıyordu. Ba­şarılı bir polis olarak imajı, İngiliz tarihindeki en büyük profesyonel suç Çetelerinden birini yönettiği gerçeğini gizliyordu. Nihayetinde 24 Ma­yıs 1725’te asıldı. Profesyonel suçluların, insanların kimliklerini çalmak ve muazzam boyutlarda dolandırıcılığa imza atmak için gereken kre­di kartlarına ve diğer belgelere, sokak çetelerini kullanarak nasıl ulaş­tığına dair gazete haberleri de eski hikâye. Görünürde saygın bir avu­kat olan James Townsend Saward, çocuk yankesici çeteleri aracılığıyla çek defterleri çalıp, Avustralya’ya sürülene kadar büyük miktarda do­landırıcılığa imza attı.

Birbirine sıkı sıkıya bağlı göçmen gruplan genellikle yerel nüfusun düşmanlığıyla karşı karşıya kalır; bu durum göçmen topluluklarında suç şebekelerinin oluşmasına neden olur. İngiltere’de de suç faaliyet­lerinden dolayı suçlayacak göçmen gruplan hep oldu. Fransız ‘centil­men eşkıya’ ve çete lideri Claude Düvel 1670″te asılmıştı. Suça eğilim­li Sicilyalı gizli cemiyetler 1850’lerde Londra’da faaliyet gösteriyorlar­dı. Victoria döneminden Brilliant Chang’ın (Parlak Chang) 1924’te mah­kemeye çıkarılmasına dek Doğu Londra’daki Limehouse bölgesi, Çin Triadları’nın afyon ve ‘beyaz köleliği’ üzerine yoğunlaşan faaliyetleriyle nam salmıştı. Son göçmen dalgaları da beraberlerinde hem yeni orga­nize suç gruplarını, hem de yeni günah keçileri getirdi.

Organize suçun İngiltere’deki ve Birleşik Krallık’ın diğer yerlerin­deki tarihini incelerken, Britanya’nın yasak koyduğu ve baskıcı bir ver­gi rejimi oluşturduğu her yerde organize suça zemin hazırladığı gerçeğini göz ardı etmemiz imkânsız. Britanyalı milletvekilleri Amerika’ya İçki Yasağı’nı getiren 18. Anayasa değişikliği gibi muazzam hatalara imza atmadılar, ancak 2. Dünya Savaşı Britanya’da organize suçun daha da gelişmesi için mükemmel şartlan yarattı.

Bu dönemdeki Amerikan askerlerinin akını özellikle de Londra’nın Soho bölgesinde fuhuş ve pornografi ticaretinde patlamaya neden olur­ken, tayın ve sayısız yasak muazzam bir karaborsa yarattı. Buna polis kuvvetlerinin çoğunluğunun silahlı güçlere çağırılmasını da eklenince, Britanya yeraltı dünyasına gün doğmuştu. Meşum gangster ‘Deli”Frankie Fraser savaş deneyimini şöyle özetliyordu: “Savaş yıllan hayatımın en iyi yıllarıydı. Cennet. Hitler’i savaş kaybettiği için hiçbir zaman af­fetmeyeceğim.”

Geçmişin yankıları geleceği çizer. Britanya’da çoktan yerleşik du­rumda bulunan etnik temelli bir Mafya’nın olmaması ve savaş sonra­sında hem etkili hem de ülke içinde ‘yetişmiş’ bir organize suç örgütü­nün ortaya çıkmaması, bugün bir dizi uluslararası suç çetesinin Britanya’yı Avrupa’daki üsleri olarak kullanabilmesi için ideal şartlan yarattı.

 

Sabiniler

 

Britanya hiçbir zaman Sicilya Mafyası’nın kıyılarını ele geçirişine sah­ne olmadı. Fakat Sabiniler sayesinde, İngiltere’de suç sahnesine 1920’ler ve 1930’larda hâkim olan bir İtalyan ‘ayak takımı’na sahipti.

Organize suç örgütleri Krayler veya Richardsonlar, Londra’nın yer­altı dünyasını sağlıksız bir şiddet ve korku bileşimiyle yöneten ilk ‘jilet gibi’ giyinmiş erkek kardeşler değildi. Sabini kardeşler, Londra’nın İtal­yan bölgesi veya 1840’lardan bu yana küçük İtalya’sı diye bilinen Saffron Hill’den geliyordu. Anneleri İskoç, babaları İtalyan olan Sabini kar­deşlerin beşi de 1890’ların sonunda ve 1900’lerin başında yetişti. Yaşadıkları bölge zaten çeteleriyle ünlüydü: bu çeteler bir ‘kaptan’ın yönettiği yaklaşık 30 hırsızdan oluşurdu. Çeteler arası savaş yaygındı ve çatış­maların çoğunluğu yasadışı sokak bahisi ve yerel İşyerlerini korumak üzerine yaşanırdı. Bu işlerden iyi para kazanılabilirken, pek fazla yasal fırsata sahip olmayan ama doğal bir güç ve kurnazlıkla donatılmış olan bu yoksul çocuklara, suç işlemekle geçecek bir hayatin çekici görünmesine şaşmamak gerek.

Ullano ‘Darby’ Sabini 1889’da doğdu. Yetenekli bir boksördü, fakat ringlerdeki kariyerini bahis düzenleyicisi Harry Sullivan’a koruma sağ­lamak için bıraktı. Kısa süre içinde kendi etrafında bir çete topladı ve diğer bahisçilere de koruma ve borçlarını tahsil etme gibi hizmetleri sun­maya başladı. Sabini çetesinin merkezinde diğer dört kardeşi bulunu­yordu -Harry Boy, Joseph, Fred ve George. Uyguladıkları aşırı şiddet nedeniyle nam saldılar ve hem yeraltı dünyasındaki düşmanları, hem de polisler tarafından İtalyan çetesi olarak anılmaya başlandılar.

1920’ler ve 1930’Iar boyunca İngiltere’de hipodrom dışında bahis oy­namak yasaktı. Hipodromlarda oynanan bahislerde söz konusu olan bü­yük miktarlardaki paralar organize suçlulara çekici gelmeye başlamış­tı. Yasal bahis düzenleyicilerine karşı koruma sağlama karşılığında ha­raç almak, bir çeteye günde 5 bin pounda yakın, bir kâr getirebiliyordu ki, bu o dönemlerde prenslere yaraşır bir miktardı. Dolayısıyla, Sabini kardeşlerin bu hareketlilikte pay sahibi olmak istemesine şaşmamak gerek. Polisin ‘hipodrom teröristleri’ dediği Sabiniler şiddet saçarak ken­dilerine bir alan açmaya başladı.

İlk başlarda her şey istedikleri gibi gitmiyordu. 1910’dan beri Newbury, Kempton Park ve Epsom gibi güneydeki hipodromlar Birmingham’lı çetelerin elindeydi. Bu çeteler Billy Kimber ve Andrew Townie tarafından yönetiliyordu ve Brummagen Boys diye biliniyorlardı. Birminghamlı köklerine rağmen, 1920’lere gelindiğinde Bummagen Boys üyelerinin çoğunluğunu Güney Londra’daki Elephant and Castle böl­gesinin zorlu sokaklarından topluyordu; Kimber da zaten burada doğmuştu. 1921’de Sabiniler ve Kimber’ın çeteleri arasında çeşitli hipo­dromlarda ciddi mücadeleler yaşandı; hatta Darby Sabini bir kez ken­disini ateş ederek kurtarmak zorunda kaldı. Fakat Leeds kentinden ge­len bir çete ve Londra çetesi Titanics’lebile ittifak yapmak Kimber’ı kur­taramadı. Darby Sabini’nin evinin dışında vurulmasının ardından Kimber’in işleri bırakması, Sabinilerin İngiltere çapındaki hipodromlara hâkim olmalarının önünü açtı.

Sadece bu gelir kaynağına sahip olmakla yetinmeyen Sabiniler, son­rasında Londra’da gece kulüpleri ve kumarhaneleri yönetmeye başla­dı. Bunun sonucunda 1922 yılında eski müttefikleri Cortesi Kardeşler’le aralan bozulmuştu; iki grup arasındaki mücadele, Cortesi kardeşlerden birinin Darby’e suikast düzenlemeye çalışırken Harry Boy Sabini’yi vurmasıyla doruk noktasına ulaştı, Bu tür düşmanlıklara rağmen, Sabini­ler, White ailesinin yönetimindeki bir başka Londra çetesine karşı meş­hur ‘Lewes Savaşı’nı kaybettikleri 1936’ya dek organize suçun kralları olarak kaldılar. Aynı yıl Croydon Havaalanı’nda devasa bir al tin külçesi hırsızlığına imza atmalarına rağmen yaşanan bu yenilgiyi, Sicilyalı gangs­terleri üye yapmaları bile önleyememişti. 2. Dünya Savaşı Britanyalı kötü adamlara para kazanmaları açısından gördükleri en büyük fırsatı sağ­larken, diğer Anglo-İtalyanlar gibi düşman uyruklu şahıslar olarak hap­se atılan Sabinilerin suç girişimlerinin sonunu simgeliyordu. İtalyan çe­tesinin dönemi bitmişti ve onların yerlerini yeni organize suç çeteleri al­maya başladı.

 

Jack Spot ve Billy Hill-Yeraltı Dünyasının Kuralları

 

Sabinelerden kalan boşluğu doldurarak, zaman içinde İngiliz organize suçunda en üst noktaya ulaşan iki adam Jack Spot ve Billy Hill oldu. Pek çok profesyonel suçlu gibi, Jacob Colomore’nin de, çoğu erkeğin sahip olduğu takım elbise sayısından daha fazla ismi vardı: Jacob Comacho, John Comer, Jack Corner ve İngiliz yeraltı dünyası efsanesine dönüştüğü isim olan Jack Spot. Jack, 1912 yılında Doğu Londra’nın Whitechapel ma­hallesinde yaşayan bir Polonya göçmenin oğlu olan dünyaya gelmişti. Her ne kadar takma adı olan ‘spotu (leke, nokta, benek anlamlarında kullanılır) sürekli kavga olan yerlerde hazır bulunmasından dolayı al­dığını iddia ediyorsa da, asıl neden sol yanağında bir beninin olmasıydı.

15 yaşına geldiğinde, koruma çetelerini yönetiyordu ve Londra’nın Petticoat Lane pazarındaki Yahudi pazarcıları haraca bağlamıştı. 18 ya­şındayken etrafındaki çeteyle birlikte, yasadışı bahis faaliyetlerindeki ra­kiplerini bastırmış ve kendisini ‘Aldgate’in Kralı’ ilan etmişti. İmpara­torluğunu inşa etmeyi sürdürdü ve 1936 yılında. Doğu Londra’da Ya­hudilere karşı bir yürüyüş düzenleyen Oswald Moseley’in faşist gru­bu Blackshirts’e karşı saldırının liderliğini yapınca yerel bir kahraman oldu. Spot, bir Blackshirts üyesine saldırdığı için hapse atıldı, ancak po­lis onu bir daha içeri atamayacaktı.

Spot’un bu hapis cezasını gururlanacak bir şey, faşistlere karşı koy­duğu için aldığı bir yeraltı dünyası madalyası olarak gördüğü söylenir. Fakat bu, Spot’un o sıralarda Avrupa boyunca tempolu adımlarla yü­rümekte olan zorbalara karşı koyduğu için aldığı tek madalya olmuş­tu. Organize suç içindeki bütün meslektaşları ve düşmanları gibi o da, 2. Dünya Savaşında ülkeleri için savaşmaya çağırılmamak İçin elinden geleni yaptı. Savaşmak yerine Spot, karaborsadan ve polisin büyük ço­ğunluğu cephede savaşırken ortaya çıkan bir dizi suç fırsatı sayesinde büyük servetler elde eden yüzlerce kötü adamdan biri oldu. Spot’un bu tür faaliyetleri arasında Essex’te 500 bin pounddan daha değerli olan 100 bin yemek karnesini çalmak da vardı.

  1. Dünya Savaşının sonrasında, İngiltere yeraltı dünyası silahla ve savaşmayı bilen adamlarla dolup taşıyordu. Londra’nın Aldgate mahallesi merkezli çetesine bu adamlardan bir kısmım da katarak, hipodromla­rı Sabiniler’den almış olan White ailesiyle bir savaşa girişti 1947’de, 100’den fazla coplu, jiletli, bıçaklı ve silahlı adam arasında çıkan kav­gayı Spot’un çetesi kazandı ve o da kendisini ‘Yeraltı Dünyasının Kra­lı’ ilan etti. Karaborsa ve örgütlü hırsızlık sayesinde kârlı bir savaş dö­nemi geçiren bir diğer adam da Billy Hill’di. Londra’daki Leicester Meydanı’na yakın olan Seven Dials’da doğan HiII, Camden’da büyüdü. 21 çocuklu ailesiyse suç alanında çoktan ün yapmıştı -kız kardeşi Maggie ‘Queen of Forty Elephants’ (Kırk Fillerin Kraliçesi) diye tanınıyordu ki, Londra’daki en kötü şöhretli kadın hırsız çetesiydi bu. Hill aynı zamanda hipodromdaki ve Londra kulüplerindeki faaliyetleri üzerinde kontrol sağlamak için White ailesiyle de savaşa girdi. Kendi tarafındaki dövüşçü ■ve hırsız ‘Mad’ Frankie Fraser gibi adamlarla birlikte White çetesini geri çekilmek zorunda bıraktı. Kısa süre içinde kendisine ‘Britanya’nın yer­altı dünyasının patronu’ diyordu; ancak Hill ‘Kral’ Spot a karşı koymak yerine onunla ittifak kurdu ve ikili kontrolü paylaştı.

Kazançlı Hill-Spot ittifakı sonsuza kadar sürmedi ve 1955’te İkili ara­sındaki bir ihtilaf kanlı bir çatışmaya dönüştü. Spot Soho’da bir sokak köşesinde Hill’in yardımcılarından birini, saygı duyulan İskoç-İtalyan gangster Albert Dimes’i bıçaklamıştı ve karşı koyan Dimes de Spor1 ta bir bıçak yarası bırakmıştı. Bunun ardından açık bir çete savaşı patlak verdi. Spot kendisini polis suçlamalarından kurtaracak kanıtlar sunması için Farson Basii’e rüşvet verdi, ancak Hill, Frankie Fraser aracılığıyla ondan öç almaya çalışacaktı: Fraser bir saldırı düzenlediği Spot’un yü­züne 0 ve X işaretleri kazımaya kalkışacaktı. Birkaç ay sonra gece ku­lübü The Highball yakıldığında, Spot havlu attı ve sahneden çekildi.

Fakat Hill’in tartışmasız krallığı da fazla uzun sürmedi. Medyada fazla yer bulması polisin dikkatini çekmesine yol açmıştı ve The Krays gibi çeteler yükselişteydi. Hill, Jack Spot un kaderini paylaşmamak için, 1957’de suç faaliyetlerinden emekliye ayrılarak İspanya’ya taşındı ve 1984 yılında burada öldü.

 

Kray Kardeşler

 

Emekliye ayrılmasının üzerinden 50’den fazla yıl geçmiş olmasına rağmen, konuştuğum çoğu İngiliz gangster Hill’i bir suç dehası olarak görüyor. Hill bu şöhreti sadece organize suç şebekesini toparlayabilmesine veya 1952 yılında 287 bin dolarlık ‘Eastcastle Sokağı Büyük Posta Soygunu’nu başarabilmesine borçlu değil. Billy Hill’in şöhreti aynı zamanda, onun tahtına meydan okuyabilecek Kray ikizleriyle bir karşılaşmadan kaçınabilecek kadar akıllı olduğu için de sürüyor.

Tek yumurta ikizleri Ronald ve Reginald Kray 1933 yılında doğdular. Petticoat Sokağı’ndaki pazarcılardan ve boksörlerden oluşan aileleri ya­sal açıdan şaibeli insanlardı. Bethnal Green’de bulunan evlerinde, an­neleri Violef in sergilediği anaerkil kontrole rağmen, İkizlerin 17 yaşı­na geldiklerinde şiddet sayesinde kazandıkları ün sadece asıl meslek­leri olan profesyonel boksörlükle sınırlı değildi.

1954 yılında ikizler Whitechapel’daki Mile End caddesi civarında bu­lunan The Regal adlı köhne bilardo salonunun idaresini devraldılar. Sa­lon Maltalı bir çetenin haraç zorlamasına maruz kalıyordu, fakat ikiz­ler satırların da kullanıldığı kanlı bir kavgadan sonra bu çeteyi uzaklaştırdılar. Bir yıl içinde yeraltı dünyasındaki konumları ve yasadışı iş imparatorlukları genişlemişti, 1956’ya gelindiğinde, Kray kardeşler ‘The Firm’ (Şirket) adı çetenin liderliğini yapmakta, Jack Spof un değer ver­diği dostları olarak görülmekte ve Doğu Londra’nın geniş bir bölgesindeki Iisanssız kumarhanelerin ve bahis mekânlarının kontrolünü ellerinde bulundurmaktaydı. Ayrıca, kendi bölgelerinde faaliyet gösteren bütün suçluların elde ettiği yasadışı kârdan da ‘vergi’ topluyorlardı.

Pek çoklarının Jack Spot’un doğal halefi olarak gördüğü Kray kar­deşlerin, Hill’e kafa tutmasının an meselesi olduğu düşünülüyordu. An­cak Hill’in ‘yeraltı dünyasının patronluğu’ndan 1957’de istifa etmesi böy­le bir çekişme olasılığını ortadan kaldırdı. İkizler Hill’in tahtından in­mesiyle doğan boşluğu, özellikle de Batı Londra’nın gece kulüpleri böl­gesinde doldurmaya başladı; ikizler bu bölgede, işadamı Stefan De Fa/i Knightsbridge’deki Esmeralda’s Barn adlı kumar oynanan kulüpteki çıkarlarını 1000 pounda sarmaya zorlamışlardı.

Dolandırıcı şirketleri, Londra’nın yasadışı kumar kulüplerinin üçte birinden aldıkları ‘koruma parası’ ve diğer suçlulara koydukları ‘ver­gi’ sayesinde Kray Kardeşler muhatap oldukları ünlüler ve siyasetçiler tarafından muhatap kabul edilecek kadar zengin olmuşlardı. Artık ‘Şirket in (The Firm) giderek artan miktarda üyesine maaş ödemeye güç­leri yetiyordu. Glasgow’daki çetelerle ittifaklar yaptılar, Birmingham’deki kulüplerin kontrolünü ele geçirdiler ve Amerikan Mafyası’na kur yapmaya başladılar.

1960’lann ortasına gelindiğinde, Kray Kardeşler için hayatın son de­rece kolay olması gerekiyordu. Doğu Londra’yı yönetiyorlar, Batı Lon­dra’da da ünlüler gibi muamele görüyorlardı. Ana rakipleri olan Richardsonlar hapse atılmışa, polis de Kray Kardeşlerle ilgili ne zaman so­ruşturma yapmaya kalkışsa bir sessizlik duvarıyla karşılaşıyordu. Da­ily Mirror gazetesinin Kray Kardeşlerle siyasetçi Lord Boothby arasında bir bağlantı kuran haberi dolayısıyla ‘mutlak bir özür’ dilemeye zor­lanmasının ardından, basın da üzerlerine gitmekten korkuyordu. Fakat inşa ettikleri şiddet ve korku imparatorluğu, kendi içinde bir zayıflık barındırıyordu: Kendisine ‘alba’ ismini takarak 1930’larin Amerikan gangs­ter filmlerindeki giyinmeye ve davranmaya çalışan Ronnie Kray.

1957’de ağır yaralama suçundan hapse atıldığında, Ronnie’ye pa­ranoyak şizofreni teşhisi koyulmuş ve akıl hastası ilan edilmişti. Böyle bir durum suç kariyerinde her zaman bir engel teşkil etmese de, Ronnie’nin tuhaf davranışları Şirket’i tehdit edecek bir noktaya gelecek ka­dar artmıştı. 1966’da, Ronnie’nin şiddet eğilimi Richardson çetesi üye­si George Cornell’i, Blind Beggar Pub’da içki içerken başından vurarak öldürmesine yol açtı. Cornell Ronnie’ye ‘şişko ibne’ demişti. Bunun ar­dından, ikizi Reggie’yi Jack ‘the Hat’ (Şapka) McVitie’yi Eylül 1967’de öldürmesi için kışkırttı. Bu noktaya gelindiğinde, Şirket’in bazı üyele­ri Ronnie’nin mantık dışı davranışlarından öylesine endişe duyuyordu ki, ona suikast düzenlemeyi planlamaya başlamışlardı.

İkizlere duyulan sadakat ve saçtıkları korku çatırdamaya başladı, 1968’de, uzun zamandır peşlerinde olan Müfettiş Leonard ‘Nipper’ (Kıs­kaç) Read, tanık bulmayı başardı, İkizler yargıcın Cornell ve McVitie ci­nayetlerinden dolayı en az 30 yıl hapis cezası tavsiyesiyle birlikte, mü­ebbet hapse çarptırıldı. Ronnie 17 Mart 1995’te demir parmaklıklar ar­dında öldü. Bu hale düşmesinde hem kendi kendisini efsaneleştirme­sinin, hem basının ilgisini çekmesinin hem de gereksiz şiddetin payı var­dı. Reggie ise 1 Ekim 2000’deki ölümünden önce sadece 36 günlük bir özgürlük yaşayabildi.

 

Richardson Kardeşler

 

‘Suçun efendileri’ olan tek yumurta ikizlerinin akılda kalan yapıla­rı ve gördükleri ilgi, Ronnie ve Reggie Kray’i 20. yüzyılın gangster ikonları haline getirmiş durumda. Fakat bir başka İki kardeş de tarihe Lon­dra’nın 1960’larda en çok korkulan ve en çok saygı duyulan organize suç ailesi olarak geçecekler.

Ronnie Kray sonraları, Charlie ve Eddie Richardson’ın örgütünü şöy­le tarif edecekti: “Son derece güçlü ve korkulan bir Örgüt. Kray kardeşler Doğu Londra’yı kontrol altına alıp kentin bahsinin kulüpler bölgesin­de de önde gelen bir güç olabilirdi, fakat Richardson çetesi de ‘suç borusu’nu Güney Londra’da öttürüyordu. Billy Hill’in çetesinin sonradan Richardsonlara katılacak olan üyesi Frankie Fraser şöyle demişti: “Kray ve Richardsonları karşılaştırılanız, Richardson’lar her konuda birkaç gömlek üstündü -özellikle de beyin gücü açısından.”

Ben de Richardsonlarla ilgili hikâyelerin anlatıldığı bir ailede bü­yüdüm. Annelerine iyi davrandıklarına dair güldürücü klişeye, onla­rın da katıldığı düğünlere ve pikniklere gitmiş olan annem bile inanır­dı. Kray kardeşlerin Doğu Londra sokaklarını küçük suçlar açısından güvenli hale getirdiğine yönelik yaygın mit, Richardsonlar için fazla dile getirilmezdi. Fakat aslında söz konusu Richardson Kardeşler açısından daha geçerli; zira Charlie Richardson’dan bir şaplak yiyip, “Batıya sik­tir ol git ve kahrolası zenginlerden çal” emrini duymuş birçok Güney Londralı suçluyla konuşmuşluğum var.

Charlie 1934’te, kardeşi Eddie de 1936’da doğmuştu. Para için dö­vüşen eski bir boksörün oğullan olarak, Güney Londra’nın Cambenvell semtinde büyüdüler. Charlie’nin ‘küçük suç kariyeri’ askere çağrılma­sıyla kesintiye uğramıştı ki, askerlikte de genel tavırlarında ve emre ita­atsizlikten dolayı askeri mahkemeye çıkarılıp, Shepton Mallet askeri has­tanesinde Kray kardeşlerle birlikte yattı. Hapisten çıkınca beş farklı de­posu bulanan yasal ve kazançlı bir hurdacılık işi kurdu. Bir dizi içki içi­len kulübün de sahibiydi. Çalıntı mal almakla suçlandığı 1959’da Kanada’ya kaçtı ama 1961’de bu suçlamadan kurtularak geri dönmeyi ba­şardı. Kanada’da yasal bir şirket kurup, onu yönetip, daha sonra da sat­mıştı.

Londra’ya döndüğünde, erkek kardeşi Eddie’yle birlikte iş dünya­sındaki hem yasal hem de yasadışı çıkarlarını genişletmeye koyuldu. 1966’ya gelindiğinde, kardeşler ve çeteleri, İngiltere’nin o güne dek gör­düğü en başarılı ve gelişmiş suç şebekelerinden birini yönetmekteydi. Havaalanlarındaki bilet makinelerinde dolandırıcılık yapmaktan, ku­marhane makineleri üzerinden haraç toplamaya, paravan şirketler sa­yesinde sahtekârlık yapmaktan gece kulübü kundaklamaya ve elmas kaçakçılığına kadar her alanda çıkarları vardı. Charlie ‘çete’ sözcüğünden her zaman nefret etti; örgütünü sadece bir grup iş ortağı olarak görür­dü ve şöyle derdi: “Çocukların veya Amerikan filmlerindeki büyük ço­cukların sahip olduğu şeye çete denir.”

Richardsonlar kendilerini kızdıran herkesi şiddetle cezalandıracaktan korkusunu salarak hüküm sürdüler; fakat düşüşlerini getiren şey tam da bu cezalardı. 1966 yılında 100 Scotland Yard dedektifi Richardson kar­deşlerin ve 11 yardımcılarının ensesine yapıştı. Bu kişiler, kendilerine ka­zık atmaya çalışan bir dizi suçluya işkence yapmak ve onlara karşı daha şiddetli suçlar işlemekle itham edildi. Polis Richardson kardeşlerin kur­duğu sözde mahkemeleri ve yaptıkları işkenceyi abartmış olabilir. Fa­kat Charlie’nin bir Britanya mahkemesinin ağır yaralama suçuna ver­diği en uzun cezayı -25 yılı- hak etmesi için yeterli miktarda kanıt var­dı: Bu kanıtlar, insanların vücutlarının hassas bölgelerine elektrot bağladıklarını ve anestezi yapılmadan bazı vücut parçalarının yerinden çı­karıldığını gösteriyordu. Charlie’nin kardeşi Eddie de 10 yıl hapis ce­zası aldı. Eddie Richardson 1976’da serbest kaldı. Fakat 1990 yılında ko­kain kaçakçılığından bir 10 yıl daha hapis cezasına çarptırıldı. Charlie Richardson ise 1984’de serbest kaldıktan sonra Londra’nın finans mer­kezinde çalışmaya başladı ve mali piyasalarda kendisine başarılı bir ka­riyer inşa etti. Charlie’nin pek çok kişinin saygı duyduğu zekası borsada yasal ödüller kazanmasını sağladı. İlginç bir biçimde, Charlie “Londra’nın finans merkezinde daha önceden yaptığım her şeyden daha sahtekâr­ca işler yapılıyor” demişti. Charlie, Margaret Thatcher hükümetinin ulu­sal sanayiyi özelleştirilmesinden söz ederken, espriyle karışık, “Bri­tanya’daki en büyük organize suç, Britanya halkının zaten sahip oldu­ğu bir şeyi çalıp, aynı şeyi onlara geri satan hükümet tarafından işlen­di” derdi.

 

Countryman Operasyonu

 

Eski organize suç örgütü lideri Charlie Richardson’ın büyük Ölçü­de saygı duyulan ve tamamen yasal işler yapan bir işadamına dönüş­mesinden sonra yaptığı yorumlardan en tartışmalı olanı belki de şu öne­riydi: “Varolan en kazançlı, güçlü ve geniş ‘koruma haraççılığı’ Londra Polisi tarafından yönetiliyor.”

Kulağa Scotland Yard yetkililerinin dürüstlüğüne yönelik anlamsız bir aşağılama olarak gelen bu sözler, maalesef kirli bir tarih tarafından destekleniyor. Bu tarih sadece polisin suçlulara haraç kestiğini değil, aynı zamanda Londra Polisi’yle organize suçlular arasındaki aktif bir danı­şıklı dövüş olduğunu ortaya koyuyor ve 50 yıldan uzun süre öncesine dayanıyor. Araştırmalar, bazı Metropolitan Polisi yetkililerinin -biri ya­sal, diğeri Billy Hill’den olmak üzere- iki maaş aldığını ortaya koyuyor. Yine araştırmalara göre bazı yetkililer Hill’nın 1952’deki meşhur Eastcastle Sokağı soygununda işbirliği yapmış.

Richardson’ın ‘polise düzenli Ödeme yaptığına’ ve ‘bunun bir tür suç vergisi’ olduğuna yönelik iddiaları, tutuklandığı 1966 yılında fantastik görünebilirdi. Fakat meseleyi çok iyi bilen birisi olarak konuştuğu son­radan anlaşıldı. 1969’da, Times gazetesi ‘şirket içinde bir şirket bulun­duğunu, Londra Polisi’ndeki yozlaşmış yetkililerin büyük miktarlarda nakit karşılığında suçlulara verilen cezalan düşürebildiklerini ortaya çı­kardı. Bu şaşırtıcı bilginin ardından söz konusu yetkililer cezalandırıl­dı, ancak daha büyük skandalların patlak vermesi için biraz daha bek­lemek gerekecekti.

1972 yılında Sunday People gazetesi, Londra polisinin suçlu araş­tırma departmanının bir kolu olan ‘Flying Squad’ın şefi Ken Drury’nin, tanınan Soho kabadayısı ve pornografici Jimmy Humphreys’le birlik­te tatil yaparken çekilmiş fotoğraflarını yayımladı. Humphreys ciddi bir bıçaklama eyleminden sorumlu tutulunca, ‘Kirli Ekip’in (yasadışı por­nografiyle mücadele etmekle görevli Müstehcen Yayınlar Ekibinin tak­ma adı) gerçekten de kirli polislerden oluştuğunu İfşa etti. Verdiği ka­nıtlar, amir WalIy Virgo ve Başkomiser Bili Moody’nin Soho’daki organize suçu görmezden gelmek için binlerce pound aldığını ortaya çıkardı. Bu­nun üzerine iki adam da ceza alırken, daha alt düzeydeki yetkililere de hapis cezası verildi.

Yargıcın bazı polis unsurlarının ‘devasa boyutlarda bir koruma ha­racı’ topladığım ilan etmesinin ardından, Londra Emniyet Müdürü Sir Robert Mark ironik bir biçimde şöyle demişti: “İyi bir polis gücü, ça­lıştırdığından daha fazla suçluyu yakalayan güçtür.” Mark, 1978′ de Countryman Operasyonu’nu başlattı. 4 milyon pounddan fazlasına mal olan ve muazzam engellemelere rağmen dört yıl boyunca 200’den faz­la yetkilinin çalıştığı Countryman Operasyonu, daha çok kırsalda çalı­şan Dorset Polis gücünün Scotland Yard’ı soruşturmasına sahne oldu. Hazırladıkları rapor hiçbir zaman kamuya açıklanmadı, fakat neredeyse 300 yetkilinin yolsuzluk ve organize suç örgütü üyeleriyle işbirliği yap­maktan cezai kovuşturmaya tabi tutulmasını tavsiye ettikleri biliniyor. Fakat sonuç olarak sadece dört yetkili hakkında dava açıldı. 1994 yılında, Londra Emniyet Müdürü Sir Paul Condon da Parlamento’ya kendi yö­netimi altındaki polisler arasında ‘rüşvet alan 250 yetkili’ olduğunu söyledi. 10 yıl sonrasında bu kişilerin sadece bir avuç kadarı başarılı bir şe­kilde cezalandırılabilmişti.

Bazı tanınan suç bilimciler, Countryman Operasyonu fiyaskosundan ve Scotland Yard’da önceden yaşanan skandallardan sonra yazdıkları akademik makalelerde, Londra Polisi içindeki yolsuzlukların İngiltere’de organize suçun yayılmasındaki en önemli rollerden birini oynadığını öne sürdüler.

Pek tabii ki, polisin Britanya’daki organize suç gruplarına karşı ha­rekete geçmekte zorlanmasının arkasında başka sebepler de var. Pek çok polisin ve halkın genelinin İngiltere’de faaliyet gösteren organize suç şe­bekelerinin ‘Jack ve adamları’ndan daha fazlası olmadığına yönelik inan­cı bir tür rahatlık havası yarattı. Güçlü bir etnik temelli Mafya’nın veya suç girişimlerini kontrol eden açık ve birleşik bir organize suç örgütü­nün yokluğu, birçok polis şefinin ‘Burada Mafya türü çeteler var ola­maz’ diye düşünmesine yol açtı. Polis ayrıca genellikle bir suskunluk duvarıyla karşı karşıya kaldı. Londra’nın doğu bölgeleri gibi yerlerde, polise yönelik doğal ve tarihsel bir güvensizlik söz konusuydu; zira po­lis, bölgenin tersane işçilerine karşı çok defa acımasız grev kınaları ola­rak kullanılmıştı. Yoksul bölgelerde yaşayanlarla polis arasındaki bu ‘on­lar ve biz’ anlayışı ülke çapında pek çok yerde de görülüyordu. Lon­dra’nın dışında, polis arasında zerre yolsuzluğun görülmediği yerler-deyse, bu faktör başarılı organize suç çetelerinin kurulmasında daha da fazla önem taşımış olabilir.

 

Glasgow Çeteleri

 

Britanya’da tersane grevlerinin dağıtılması ve başım alıp gitmiş mez­hepçilik nedeniyle polis güçlerine yönelik artan güvensizliğin organi­ze suç gruplarının işlerinin tıkırında gitmesini sağladığı bir şehir de, İskoçya’nın en büyük kenti Glasgow’dur.

Çeteler, 1845–1849 arasında yaşanan ve kente büyük miktarlarda İr­landalı’nın göç etmesine yol açan Büyük İrlanda Kıtlığı’ndan bu yana, Glasgowun başına bela olan Katoliklerle Protestanlar arasındaki mezhep çatışması üzerinde yükselen şiddet kültürünün bir parçası olagel­miştir. 1880’lerde bu çeteler ‘Penny Çeteleri’ olarak anılırdı, zira polisin yakaladığı her üyeye yönelik cezayı temizlemek için bir penny ödemeleri gerekirdi.

1916’da, yerel basın hâlâ kentin yeraltı dünyasına hâkim olan başarılı ve gaddar çetelerden söz etmekteydi. Beehive Boys, Hi-Hi, Death Valley Boys, Baltic Fleet, Tim Malloy ve Calton Entry gibi çeteler, yüzlerce adamın karıştığı ve genellikle arkasında jiletler, kılıçlar, süngüler, bal­talar ve metal borulardan oluşan bir çöp yığını bırakan şiddetli sokak kavgalarına tutuşurlardı.

Redskins gibi çeteler tecrit edilmiş bölgelerden bütün kente yayıl­mak için çıktılar ve bir ortak giyim tarzı geliştirdiler. Anthony Burgess’in Otomatik Portakal adlı kitabındaki sokak çetelerini hatırlatan bir şekilde, Redskins’in bütün üyeleri açık renkli tüvid başlıklar takmak zorundaydı. Diğer çeteler de kendi tuhaf tarzlarıyla onları izledi. İlk çeteler sadece bölge bazında şiddet faaliyetlerine girişip, Katolik veya Protestan kar­şıtı bir doğaya sahip olsalar da, kısa süre içinde kendi suç Örgütlerini ge­liştirdiler.

1930’larda, çeteler yerel hipodromlarda ‘koruma haracı’ kesmeye baş­ladı ve haraç faaliyetlerini, halkı dans kulüplerinden çıkarken tehdit etme noktasına kadar götürdüler. İnsanlar çete üyelerinden öyle çok çekini­yordu ki, üyeler pek çok pubda bedava içki içebiliyor ve ihbar edilme korkusu olmadan dükkânlardan ve diğer işyerlerinden hırsızlık yapa­biliyorlardı.

Glasgowdaki çete tehditini, ne çete-baskıncısı diye bilinen İngiliz Po­lis amiri Sir Percy Sillitoe’nun kente getirilmesi, ne de 2. Dünya Savaşı’nın etkisi azaltabildi. Protestan Billy Boys ile Katolik Norman Conks arasındaki bıçaklı ve kavgaların sayısı azalmadığı gibi, bunlar eskisi ka­dar ölümcül olmaya devam etti. 1960’lara gelindiğinde çeteler isimle­rini ‘takım’lara çevirmişti, fakat eskisi gibi şiddet eğilimli ve tuhaf ol­maya devam ediyorlardı. Önde gelen takımlar şunlardı: Calton Tong (is­mini 1961 tarihli Tongların Terörü adlı filmden alıyordu), the Fleet, The Toi ve Possilpark Uncle. Bu son takım da adını The Man from U.N.C.L.E. adlı televizyon dizisinden alıyordu ve jilet kullanmakta usta olan üyelerinin, televizyon kahramanları Napoleon Solo ve Hlya Kuryakın gibi giyinmesiyle meşhurdu.

Çeteler organize suçla bağlantılarını korudular, fakat sokak kavgala­rının ardında, daha gelişmiş suç örgütleri yasadışı ekonominin en büyük payını götürmekteydi. Bunların en Önemlisi Thompson suç ailesidir. Art-hur Thompson tarafından yönetilen örgütün karargâhı Thompson’un el­leriyle birleştirdiği, kendisine ait iki sosyal konuttu. Thompson’ın ortakları, yeraltı dünyasının zenginliklerinden dev bir pay alıyorlardı. Thompson haraçtan uyuşturucuya kadar her tür işin içindeydi ve kârdan pay talep ediyordu. İşe 1950’lerde, bir sokak çetesi üyesi ve korku saçan bir tefeci olarak başlamıştı, fakat faaliyetlerini kısa süre içinde bir dizi yasal ve ya­sadışı işlerle çeşitlendirdi. 1993’teki ölümünden önce, sadece koruma ha­racından haftada 100 bin pound kazandığı tahmin ediliyordu. Dolayısıyla, uzun zamandır kendisi için çalışan sadık ‘aile askerleri’ne emeklilik he­diyesi olarak birer pub satın almasına şaşmamak gerek. Thompson’dan öyle korkuluyordu ki, oğlu ArtiSur Thompson Junior (‘Şişko’ Thompson) 1991’de bir çete kavgasında öldürüldüğünde, şüpheliler olayla ilgilerinin bulunmadığını ilan etmek için doğrudan gazetelere başvurdular. Bu yine de, iki şüphelinin, yani Joe ‘Bananas’ Hanlon ve Bobby Glover’ın, kısa süre içinde bir arabada başlarından ve makatlarından vurulmuş halde bulunmalarını önleyemedi. Thompson, Glasgow’un onun ölümünden sonra suç dünyasıyla bağlantılı Ölümlerden dolayı bir tür ‘Bosna’ya dö­nüşebileceği kehanetinde bulunmuştu, Maalesef, bu sözleri uyuşturucu nedeniyle çıkan kavgaların bir dizi cinayete yol açmasıyla gerçekleşmiş görünüyor. Bu cinayetlere, Dainels adlı suç klanıyla savaş halinde oldu­ğu bilinen Thomas McGraw’un ortağı Frank McPtoe’nin 2000’de öldü­rülmesi de dahil.

 

İrlanda Terörizmi ve Organize Suçu

 

Britanya adalarında Katolik ve Protestan toplumları arasındaki mezhep çatışmasının organize suç çetelerinin gelişmesini teşvik ettiği tek yer Glasgow değildir. Kuzey İrlanda’da büyük miktarda nefret ve şid­deti besleyen etnik ve dinsel bölünmeler de terörizmle ittifak halinde­ki organize suçun başarılı olması için mükemmel bir ortam yarattı. Fenian Kardeşliği ve İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği gibi kendilerini İr­landa’daki Britanya yönetimini devirmeye adamış gizli cemiyetler ve milliyetçi gruplar, terörist faaliyetlerini suç aracılığıyla finanse ediyor­lardı. Hırsızlık, silahlı banka soygunu ve adam kaçırma gibi suçlan Britanyalı işyerlerine, Britanya vatandaşlarına veya devlet şirketlerine kar­şı işlerken, bunları düşmanı zora sokmaya yönelik meşru hareketler sa­yıyorlardı.

Özgürlük savaşçıları gibi görülmek/genelde bir örgütün, ait oldu­ğunu iddia ettiği topluluk tarafından, tespit edilmeye ve yakalanmaya karşı korunması anlamına gelir. Kuzey İrlanda’da faaliyet gösteren İr­landa Cumhuriyetçi Ordusu’yla (IRA) bağlantılı organize suç unsurları açısından da durum aynıydı. Belfast ve Derry gibi kentlerin geleneksel olarak yoksul bölgelerinde, yoksulluğun polise karşı yarattığı doğal antipati, Kraliyet Ulster Jandarma Birlikleri’nin (RUC) mezhepçi doğası tarafından da güçlendiriliyordu.

Kuzey İrlanda’daki ihtilaf derinleşip Britanya askerleri 1969’da UIster’e gönderildiğinde, Milliyetçiler polise daha da düşman olmuştu. Hal­kın desteğinden yoksun olan ve kendilerine karşı terörist saldırılar dü­zenlenmesinden çekinen RUC kalelere benzer polis merkezlerine çekildi ve düşman toprağı olarak gördükleri Milliyetçi bölgelere sadece arada sırada ordu destekli baskınlar düzenledi. Kuzey İrlanda’nın bazı böl­gelerinde kanun ve nizamın bu şekilde ortadan kalkması, güç boşluğunu paramiliter güçlerin doldurmasının Önünü açtı. Artık, organize suç un­surlarına sahip gruplar kendi bölgelerini ve içinde, bulundukları top­lulukları denetliyordu.

IRA kendi toplumunun arasındaki uyuşturucu satışının kontrolü­nü ele geçirdi ve haraç ile koruma faaliyetlerini hızla genişletti. Tekel­ler kurdu ve para aklanmasına yardıma olması için, bahisçiler ve taksi durakları gibi yasal işler üzerindeki kontrolünü garanti altına aldı. Ku­zey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınır, Antrim gibi yer­lerde ‘eşkıya ülkesi’ diye anılmaya başladı. Polisin veya ordunun bu­raları kontrol edebilmesi imkânsızdı. Bu durum iki ülke arasında artık geçirgen olan sınırdan sadece silah, insan ve bomba yapımında kulla­nılabilecek malzemelerin geçişine izin vermekle kalmadı; aynı zaman­da, IRA petrol ve sigara gibi malların da geniş çaplı gümrük kaçakçılı­ğını yapabiliyordu.

Silahlı banka baskınları ve insanların maaşlarını ellerinden alma gibi daha geleneksel para kazanma yöntemlerinin yanında ek gelir getirsin diye başlayan bu faaliyetler, muazzam miktarlarda kâr getiren gelişmiş bir suç imparatorluğuna dönüştü. Bu imparatorluk sadece içerideki ve dışarıdaki silahlı milliyetçi mücadeleyi değil, aynı zamanda bu işe ka­tılanların lüks yaşamlarını da finanse etti. Söz konusu suç şebekesi ce­zalandırma amaçlı dayak, dizkapağına kurşun sıkma ve yollarına çıkan veya ihanetten ettiğinden şüphelenilen insanların sık sık ortadan kay­bolması aracılığıyla savunuluyordu.

Elde edilen gelir aynı zamanda tonlarca tüfek, patlayıcı ve Libya gibi devletlerden roketatarlar da dahil olmak üzere, muazzam miktarlarda silah alımı için harcanıyordu. Artan silahlar İngiltere içindeki suçlula­ra satılıyordu ki, IRA bu işi neredeyse 1916 kadar erken bir tarihten beri yapmaktaydı. Britanya’ya sadık terör örgütleri de organize suça karış­mıştı, ancak hiçbir zaman IRA’nın gelişmişliğine erişemediler. Cum­huriyetçilerin yurtdışındaki para toplama şebekesi de ideal bir ek kara para aklama yöntemiydi. IRA ayrıca Küba Mafyası ve Kolombiyalı kar­tellerle bağlantılar kurarak, silah kaçakçılığı şebekesini Avrupa’ya uyuşturucu sokmak için de kullandı.

1990’Iardakibanş süreci, RUC’nin reformdan geçirilmesi ve IRA’nın silahlı mücadeleyi sonlandırma sözüyle birlikte, bazı yorumcular organize suça terörist katılımının azalacağına inandı. Diğerleriyse, onları koru­yacak siyasi örtünün yokluğunda bile, organize suçun mali çekiciliği­nin bazı IRA üyelerinin pes etmesi için fazla güçlü olduğunu düşünüyordu. Belfast’taki Northern Bank genel merkezine Aralık 2004’te dü­zenlenen 26,5 milyon poundluk baskın, kimin haklı olduğuna işaret edi­yor. RUC’den bazı yetkililer bunu TRA’nın emeklilik soygunu’ diye ni­teledi; diğerleriyse, ‘İrlanda terörizmi ve organize suçu için işler her za­manki gibi’ yorumunu yapıyor.

 

Gümrük Kaçakçılığı

 

Organize suçun gümrük kaçakçılığındaki rolü, Babil ve diğer antik Mezopotamya kentlerinin bazı malların ticaretine vergi koyduğu MÖ. 1780-1750 dönemine kadar dayanır. Bu durum, söz konusu vergiden kaçarak kâr elde eden ilk organize grup­lan da ortaya çıkarmış ve tarih boyunca süren bir şablon yaratmıştır. Belirli bir ma­lın farklı ülkelerdeki bedeli arasında vergiden kaynaklanan kayda değer bir fark oluş­tuğunda, organize suç kaçakçılık işine girerek bu durumdan istifade etmiştir. Geç­miş yüzyıllarda, en fazla kaçakçılığı yapılan maddeler yün ve baharatlardı; bugünse gümrük kaçakçılığına en fazla konu olan mallar alkol ve sigara.

ABD’de eyaletler arasında sigaraya konulan farklı vergi oranlan, Cosa Nostra’nın sadece New Kork kent merkezinde yılda 400 milyon paket kaçak sigara satışını kont­rol etmesine imkân tamdı. Bu durum New York eyaleti açısından yıllık 100 milyon dolarlık vergi kaybı anlamına geliyor ve somut bir Mafya geliri üretiyor.

Gümrük kaçakçılığı Avrupa’da da dile getirilen bir sorun; Moldavya, Rusya, An­dora ve Fas gibi ülkelerden, yüksek tütün vergisine sahip AB ülkelerine her yıl mil­yarlarca dolar değerinde sigara sokuluyor. Sadece Büyük Britanya’da, tütün ka­çakçılığının hükümete maliyeti 4 milyar pounddan yüksek. Yasadışı ticaret, İtalyan Mafyası, Rus Organizatsiya ve Vietnamlı suç çeteleri açısından önemli bir gelir kay­nağı. Hepsi bu tür ticareti düşük riskli, yüksek kârlı bir faaliyet olarak görüyor.

 

Costa Del Crime

 

Bütün profesyonel yaşamını bir organize suç örgütünde çalışarak geçirmiş birisi için emeklilik önemli bir husustur. Sadece ileri bir yaşa kadar hayatta kalmanın bile sorun olduğu bir endüstride, emeklilik dönemini planlamak genelde son bir büyük anlaşmayı kotarmak veya 26.5 milyon poundluk Northern Bank baskını gibi önemli bir soygu­nu gerçekleştirmek anlamına gelir. Sadece rahat bir yaşam sürmek için değil, aynı zamanda kanunun ve görülecek bir hesabı olan eski düşmanların bir adım önünden girmek için büyük miktarlarda paraya ih­tiyaç duyulur. 1957’de, ‘Britanya’nın eski yeraltı dünyası patronu’ Billy Hill, emeklilik günlerini İspanya’da geçirmek için organize suçu bı­rakacağını açıklayan ilk önde gelen İngiliz gangster olmuştu. HiII bu emeklilikle sadece yasadışı serveti açısından iyi bir döviz kurunun tadını kaçırmakla kalmamış, ayrıca Britanya’da kalsaydı karşı karşıya kalacağından çok daha az polis tetkikine maruz kalmıştı. Bu durum, rakip gangsterlerin veya Britanyalı yetkililerin potansiyel hedefi ol­madan, Britanya’daki suçluların finansörü gibi hareket etmesine ola­nak tanıdı. Pek çok yorumcu, Hill’in emekliliğinin Britanya’nın yer­altı dünyasından pek çoklarının hayata geçirmek istediği bir model ol­duğuna inanır, Bu doğruysa, Hill farkında olmadan ‘Suç Kıyısı’nı yaratmakta bir rol oynamış olabilir.

Genelde Britanya’daki tabloid gazetelerin bir buluşu olduğu söy­lenerek ciddiye alınmasa da, Interpol, Europol ve Scotland Yard’ın çe­şitli dosyalatma baktığınızda, güney İspanya’daki Malağa bölgesinin batı kıyısındaki Costa del Sol’un, Londra yeraltı dünyasının en önde gelen isimlerinden oluşan bir topluluğa ev sahipliği yaptığından şüphe etmek imkânsız. Bölgede aynı zamanda, Britanya organize suçundaki statü­leri emekliden epey uzakta olan bir dizi şüpheli karakter de yaşıyor. Do­layısıyla, ‘Suç Kıyısı’ takma ismi hak edilmiş görünüyor.

Costa Del Sol’un Britanya’daki organize suçtan emekli olanlar veya sadece ülkeyi terk etmek isteyenler için neden kutsal bir mekâna dön­üştüğünün nedenini anlamak kolay: 1978 yılında, İspanya’yla İngilte­re arasındaki 100 yıllık bir suçlu iadesi anlaşması çökmüştü. Böylelik­le Britanya’da organize suça karışarak polisten kaçanlar ve kanunun pen­çesinden korkanlar için, bir anda çekici bir Avrupa ülkesinde güvenli bir sığmak ortaya çıkmıştı. Burası aynı zamanda aile üyelerinin ve suç ortaklarının kolayca ziyaret edeceği kadar yakındı.

Sadece birkaç yıl içinde Costa del Sol organize suçla ilgili sebepler­den dolayı aranmakta olan 50’den fazla Britanyalı suçlunun evi veya ge­çici sığınma noktası olmuştu; bu kişiler arasında, Howard Marks, Ronnie Knight ve Freddie Foreman da bulunuyordu. Suçlu iadesine yöne­lik yasal boşluğun 1985’de ortadan kaldırılmasına ve bu suçluların ço­ğunun zaman içinde Britanya kıyılarına dönmesine rağmen, yeni an­laşma 200Tde İmzalandığında İspanya’da hâlâ 35 kaçak vardı.

Fakat 2001’e gelindiğinde de, Britanya organize suç örgütleri un­surlarını Suç Kıyısı’na çeken şey artık güneş ve hapishane dışında kal­mak değildi. Burada yaşamakta olan kötü adamlar geniş bir haşhaş ka­çakçılığı ağı kurmuşlardı ve uyuşturucuyu Fas’tan İspanya kıyılarına getirmekteydiler. Bu özellikle kazançlı iş alanı, 1990’larda Britanya ve İspanyol Balear Adaları’ndaki ecstacy dağıtımım da kapsayacak şekil­de genişlemişti.

Buradan elde edilen büyük miktarlardaki para, yarı-emekli olmuş kötü adamların cennetlerinde görmek istemedikleri bir şeyi de yanın­da getirmişti: Çete bağlantılı cinayet. Eski büyük tren soyguncusu Char­lie Wilson’ın 1990’daki ölümünden bu yana, bir dizi uyuşturucu bağlantılı cinayet meydana geldi. Öldürülen kişiler arasında, cesedi 2000’de Malağa havaalanı otoparklardaki bir Range Rover’da bulunan, uyuş­turucu satıcısı Michael McGuiness de vardı. Bu cinayetlerin çoğunun, 1970’lerde Londra’daki’ Wembley çetesi’ni yöneten Mickey Green’le bağ­lantılı olduğu sanılıyor. ‘Farekulağı’ lakaplı Grin ve ‘Suç Kıyısı’ndaki uyuş­turucu satıcısı çetesi, İspanya’yı Britanyalı organize suç Örgütlerinin yeni savaş alanına dönüştürmekte yalnız da değiller. Fakat eski bir gangs­terin bana dediği gibi, “Burası yine de Londra’dan çok daha güvenli. Ya­bancı çeteler taşındığında, benim gibiler için potansiyel bir kan banyo­su haline geldi.”

 

 

 

 

 

 

 

Avrupa’da Yeraltı Dünyası

 

“Eskiden tek bir köyde işlenen suçları yönetirdim.

Şimdi Avrupa benim oyun alanım.”

Arnavut gangster Zef Nano, 2006

 

Avrupa son 20 yılda, pek çoklarının bir asır alacağını düşüneceği tür­den, köktenci siyasi ve ekonomik dönüşümler geçirdi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, kıta genellikle eski sınırların çoğundan yok­sun bir yer gibi görülüyor -tek bir Avrupa piyasası, tek bir Avrupa hal­kı. Pek çok kişi için, daha da sıkı entegrasyon isteği geri dönüşü olma­yan bir süreç. Yeni Avrupa sadece siyasetçiler değil, kıtanın sayısız or­ganize suç çetesi tarafından da tekbir bölge gibi görülüyor. Suçlular yıl­lar boyunca, daha büyük piyasaların, daha az ticaret engelinin ve in­sanlarla malların serbest dolaşımının hayalini kurmuştur.

Sovyet devletinin çöküşüyle serbest kalan tek şey demokrasinin gücü değildi. Doğu Bloku’nun küllerinden, zengin Batı Avrupa piyasasına doğ­ru genişlemeyi dört gözle bekleyen bir dizi organize suç grubu doğmuştu. Varşova Paktı’nın yokluğunda, Balkanlar’daki müzelik çekişmeler kısa zaman içerisinde kanlı savaşlara dönüştü. Bu savaşların bir sonu­cu olarak Sırbistan ve Arnavutluk gibi ülkelerden yeni suç İmparator­lukları çıktı.

Avrupa çapındaki yerleşik suç şebekeleri şimdi bu taze, acımasız ra­kiplere karşı koymak zorunda. Bir gangster bana şöyle demişti: “Batı Av­rupa zengin bir insanın evinde, bedava yemek verilen daimi bir parti gibi, Yoksulları ve silahlı kötü adamları böyle bir ziyafetten uzak tuta­bileceğini mi sandın?”

 

Korsika Mafyası

 

Fransa ile İtalya arasında sıkışmış durumdaki Korsika’nın stratejik konumu, ada halkına neredeyse yakın komşusu Sicilya’nınkini gölge­leyecek türden bir kan ve şiddet tarihi bahsetmiştir. Adayı yöneten herkese karşı verilen yüzlerce yıllık mücadele, Korsika Mafyası’nın orta­ya çıkmasına olanak tanıyan gizli cemiyetleri ve direniş hareketlerini mi­ras bırakmıştı. Bugün bile Korsika’yı Fransız yönetiminden özgürleş­tirmek için mücadele eden Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FNLC), hem adada hem de ada dışında organize suçla yakın bağlan­tıları bulunmaktadır.

Korsika Mafyası’nın yapısı Sicilya Mafyası’nınkine benzer. Birbirleriye yanşan ve zaman zaman da çeşitli organize suç faaliyetlerinde işbirli­ği yapan birkaç farklı aileden oluşur. Korsika Mafyası en çok, eroin tra­fiğindeki ve meşum ‘Fransız Bağlantısı’ndaki (French Connection) ro­lüyle meşhurdur. 1920’lerden sonra, Korsika Mafyası Avrupa’ya ve Ame­rika’ya eroin tedarikini büyük ölçüde kontrol ediyordu. Korsika’da, Tür­kiye’den gelen haşhaş tohumlarının işlendiği büyük laboratuarlar var­dı. Daha sonra eroin Fransa’daki Marsilya limanına, buradan da Avrupa içlerine ve Amerika kıtasına gönderilirdi. Güneydoğu Asya’daki Fran­sız sömürgelerinden gelen ham haşhaş da Korsika’da işlenmesi İçin önce Marsilya’ya getirilirdi. 1946’da ‘Şanslı Luciano’yla yapılan bir anlaşma Korsika Mafyası’nın Amerika’ya ithalat piyasasını köktenci bir biçim­de genişletmişti.

Bu şebeke 1960’a dek neredeyse hiç bozulmadan varlığını korudu; fakat 1960’da Guatemala’nın Belçika, Hollanda ve Lüksemburg bü­yükelçisi olan Mauricio Rosal’ın, Korsika Mafyası İçin her hafta 200 ki­logram ağırlığında eroinin yasadışı taşımacılığını yaptığı ortaya çıktı. O sıralarda Fransız polisi yılda sadece 90 kilogram eroini ele geçirebiliyordu. Rosal’ın yakalanması, Korsika Mafyası’nın uyuşturucu trafiğini yok et­meye yönelik 10 yıldan uzun süren bir uluslararası işbirliğine yol açtı. Başkan Nixon 1971’de ‘uyuşturucuya karşı savaş’ ilan ettiğinde, bu sa­vaşın etkilerini ilk hissedenlerden biri Korsika Mafyası’nın elebaşlarından Auguste Ricord oldu; Ricord, eroin dağıtımı operasyonunun Güney Ame­rika ayağını yönetiyordu. Nixon, Korsika Mafyası’nın Güney Amerika’da faaliyet gösteren unsurlarıyla bağlantıları bulunan bazı CIA üyelerinin itirazlarına rağmen, Ricord’un ABD’de cezalandırılması için Paraguay’dan iade edilmesini sağladı.

İtalyan, Sicilyalı ve Amerikalı Mafya üyeleri, güvenilir ve verimli sui­kastçılar olarak gördükleri Korsikalı mafya üyelerine saygı duyardı. Kor­sikalılar ağızlarım sıkı tutmakla ünlüydü. 2. Dünya Savaşı’nda Nazile­re karşı direniş hareketinde savaşmış olanları, yeraltı dünyasının kira­layabileceği en yaratıcı ve en becerikli katillerdi. Amerikan Mafyası, özel­likle de Montreal ve New Orleans’ta 1970’Ierİn sonlarına kadar Korsi­kalı tetikçileri düzenli olarak kullandı.

Tetikçiler olarak kullanılan Korsikalılarla Amerikan Mafyası arasındaki bağlantıdan dolayı, Amerikan istihbarat topluluğundaki bazı araştır­macılar ve unsurlar, yazar Stephen J. Rivele’nin iddialarını ciddiye al­maktadırlar. Rivele, 1988 yılında, 1963’te Başkan John F. Kennedy’ye dü­zenlenen suikastta Korsikalı tetikçilerin kullanıldığını ima eden araş­tırmasını yayımlamıştı.

Carlos Marcello’nun ve New Orleans Mafyası’nın JFK’iri ölümüy­le ilgisi bulunduğuna dair uzun süredir inanılan görüş, bazı ikinci de­recede kanıtlarla da desteklenmektedir. Rivele’nin araştırması da, Amerikan Mafyası’nın bazı üyelerinin, başkanı vurması için üç Korsi­ka Mafyası üyesini kiraladığını ima ediyor gibi görünüyordu. Rivele’nin ismini verdiği adamlardan biri, tanınmış bir Korsikalı suikastçı ve Ri­cord uyuşturucu kartelinin üyesi olan Lucian Sartiri’ydi. Onun Kennedy suikastındaki rolü -eğer bir rolü varsa- hâlâ belirsiz. Fakat Amerikan istihbaratından bazılarının bunun mümkün olduğunu düşünmesi, Korsika Mafyası’nın tetikçi ihlal etmekteki ününün ve Amerikan Mafyası’yla bağlantılarının altım çiziyor.

Korsika Mafyası’nın gücü, 1960’Iarın sonunda ve 1970’lerin başın­da zirve yapmasının ardından azaldı. Uyuşturucu şebekesine karşı ül­keler arası işbirliği Korsika Mafyası’na ağır bir darbe vurdu ve uluslararası uyuşturucu dağıtımı konusunda hem İtalyan Mafyası gibi eski rakip­leriyle hem de yeni güçlerle artan rekabet, Korsikalıları sıkıştırdı. Kor­sika Mafyası Fransa’da fuhuş üzerindeki önemli rolü dışında her şeyi­ni kaybetmiş durumda ve anavatanı Korsika’da bile gücü saldırı altında. Armaca Corsa gibi yeni gruplar FNLC’nin organize suçla bağlantı­larım açıkça kınıyor ve adayı sadece Fransız yönetiminden değil, aynı zamanda Korsika Mafyası’nın etkisinden de kurtarmaya yemin ediyor.

 

Arnavutluk Mafyası

 

Korsika Mafyası gibi yerleşik organize suç grupları son yıllarda dü­şüşe geçse de, Avrupa’nın yeraltı dünyasındaki yeni aktörler için son 10 yıl daha önceden görülmemiş bir patlamaya sahne oldu. Arnavutluk Maf­yası, anavatanında rejimin 1991’de çökmesinin ardından ciddi biçimde büyüyen gruplardan biri.

Marx’ın ve Enver Hoca’nın heykellerinin indirilmesiyle birlikte, her zaman için bir eşkıya bölgesi olarak görülen Kuzey Arnavutluk’ta ka­nun ve düzen çökmeye başladı. Demokrasiye dönüşmeye çalışan ül­kedeki kaos nihayetinde yerel suç klanlarının şefleri üzerindeki kısıtlamaları gevşetti ve Kuzey Arnavutluk hızla kanunsuz ve neredeyse oto­nom bir bölgeye dönüştü. Bunlar yeni bir suç şebekesinin ortaya çıkması için mükemmel koşullardı, ama bu duruma bir de 1991’de komşu Yu­goslavya’da patlak veren savaş tuz biber ekti.

Bu savaş Batı Avrupa’ya eroin girişinin önemli rotalarından birini sek­teye uğratıyordu. Alternatif rotalar arayan İtalyan ve Sicilya Mafyası, gi­derek daha az kontrol edilen bir Arnavutluk’un sunduğu fırsatın üze­rine atladılar. 1970’lerin başından beri amatörce uyuşturucu kaçakçılı­ğı yapan ve Arnavutluk’un kuzeyinde faaliyet gösteren bir Arnavut suç­lu klanı gruplaşması olan ’15 Aile’ ile ittifak kurdular. Sadece birkaç ay içinde, İtalyan Mafyası Özellikle de liman kenti Vlore’ye olmak üzere bir sürü temsilcisini Arnavutluk’a gönderdi.

Arnavutlar İtalyan meslektaşlarından hızla bir şeyler öğrendi, ge­leneksel Mafya yapısını süratle benimsedi ve birkaç yıl sonrasında ero­in ticareti operasyonunun küçük ortakları olmayı küçümsemeye baş­ladı. 15 Aile genişledi, Arnavutluk’un diğer yerlerindeki suç örgütleri­ni zorla asimile etti ve Avrupalı polis yetkilileri tarafından artık ‘Arna­vut Mafyası’ diye anılan güç ortaya çıktı. Eski İtalyan ortaklarına otoritesini kabul ettiren Arnavut Mafyası, eroin dağıtımındaki rolünü hız­la genişletti. 1999’a gelindiğinde, Interpol tahminlerine göre Mafya Av­rupa’daki eroin ticaretinin yüzde 60’ım kontrol ediyordu.

Arnavut Mafyası kendi suç imparatorluklarının serpildiği kanun­suz bölgeyi genişletme hedefiyle, Kosova Kurtuluş Ordusu da dahil ol­mak üzere komşu Kosova ve Makedonya’da Arnavut toplumları için faaliyet gösteren silahlı ayrılıkçı hareketlere ciddi finansman sağlama­ya başladı. Kosova’da 1990’lann sonunda mayalanmasına yardım ettikleri tam kapsamlı savaş, işler açısından inanılmaz derecede yararlı oldu. Bin­lerce mülteci üzerinden yeni servet elde ettiler ve bölgeye yönelik silah seli sayesinde Mafya silah satıcılığında önde gelen bir aktöre dönüştü. BM Kosova’nın siyasi ve askeri kontrolünü Haziran 1999’da devraldı­ğında, ülkeyi yönetme noktasında Arnavut Mafyası kurumun fiili bir ortağı oldu. BM çalışanları ve NATO liderliğindeki Kosova güçleri ara­sında yolsuzluk öylesine yaygındı ki, bir noktada kaçakçılık için NATO araçları kullanılıyordu ve BM yetkilileri kadın ve çocuk kaçakçılığında işbirliği yapıyordu.

Arnavutluk’taki ‘klan kanunu’ kadınları ve çocuklan satın alınabi­lecek ve satılabilecek birer mal olarak görüyor. Bu durum, Arnavut Maf­yası’nın şu an Avrupa’da, özellikle de fuhuş şebekelerini kontrol ettiği Büyük Britanya’da, fuhuş konusunda oynadığı muazzam rolü kısmen açıklıyor. Arnavutluk’ta birkaç yüz pounda satın alınan genç bir kız, ya­sadışı yollardan Birleşik Krallık’a sokulup, yeni bir ‘sahip’e en az 5 bin pound karşılığında satılıyor. Söz konusu kızın, zorla fuhuş yaptırılarak yılda en az 30 bin poundluk gelir getirmesi bekleniyor.

İtalyan Mafyası grubu Sacra Corona Unita ile Arnavut Mafyası ara­sında, İtalya, Avusturya, Almanya, ve İsviçre’de kadın kaçakçılığı ve fu­huş üzerine güçlü bir ittifak kurulmuş durumda. Diğer İtalyan Mafyası gruplan da, yasadışı ticaret üzerinden ‘vergi’ toplama ve Mafya’nın İtal­yan topraklarında başka yerlere genişlemeyeceğine yönelik bir anlaş­ma karşılığında, Arnavutluk Mafyası’nın kendi bölgelerinde fuhuş, haş­haş ve insan kaçakçılığı operasyonları yürütmesine izin veriyor. Arnavut mülteci ve göçmen toplulukları aracılığıyla, Mafiya sadece Avrupa’da değil, Amerika’da da operasyonlar yürütüyor.

Türk ve Kürt gruplarla son zamanlarda eroin ticareti kontrolü üze­rine özellikle de Almanya’da yaşanan kanlı ihtilaflar, Arnavut Mafya­sı üzerindeki uluslararası polis dikkatini artırmış durumda. Fakat ne çatışmalar, ne toplu tutuklamalar, ne de 15 Aile patronlarından Davut Kadriovski’nin hapse atılması, Arnavut Mafyası’nın yeraltı dünyasındaki gücünü sürekli artırarak yükselişini yavaşlatamadı.

 

Sırp Mafyası

 

Komünist yönetim sonrası patlak veren savaşlardan beslenen tek or­ganize suç şebekesi Arnavutluk Mafyası değildi. 1000 yıldır ağzı kapalı bir şişede tutulan etnik, dini ve siyasi önyargılar 1991 yılında Yugoslavya haritası üzerine dökülünce, Sırp organize suç gruplarının yükselişi başladı; bu gruplar Avrupa’nın yeraltı dünyasına kayda değer bir yeni güç olarak girmekle kalmadı; aynı zamanda savaş suçlarım finanse ettiler ve bir başbakana suikast düzenlediler. Tito’nun Yugoslavya’daki komünist yönetimi sırasında hem Yugoslavya Federasyonu’nu sonradan yok ede­cek gerilimler kontrol altında tutuluyordu, hem de organize suç faali­yetleri sıkı bir biçimde denetleniyordu. Buna rağmen, kaçakçı gruplar hem Hırvatistan kıyılarında, hem de denetimsiz Kosova-Arnavutluk sı­nırında faaliyet gösteriyordu; en güçlü suç çeteleri de başkent Belgrad’ın dışında çalışıyordu.

Nasa Stvar’ın (Sırp Mafyası’na verilen isimlerden biri.) belkemiği, Belgrad’da faaliyet gösteren ve ismini kent­te ‘üs’ edindiği bölgeden alan beş ana çeteden oluşur. Fuhuş, kaçakçı­lık ve şantaj işlerinde çıkarları bulunan Vozdovac ve Zemun çeteleri bun­ların en güçlüleri sayılır. Bazı çete üyelerinin dediği gibi ‘İşler’ (The Bussiness), polis arasında yaygın yolsuzluk ve halkın devlet tarafından kar­şılanamayan bazı ihtiyaçlarına yanıt verilebildiği için Tito yönetimin­de hayatta kalabilmişti.

Fakat Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin 1991’de da­ğılmasıyla ve bunun ardından bir zamanlar bu cumhuriyetin parçası olan çeşitli devletler arasında savaşların çıkmasıyla birlikte, silahlı ihtilafla­rın acısından doğan kâr getirecek bol miktarda fırsat sayesinde Sırp Maf­yası’nın frenleri boşaldı. Sırbistan’a ağır ekonomik ve ticari yaptırımlar dayatılması da, zaten yerleşik kaçakçılık şebekeleri kurmuş olanlara mu­azzam kâr getirdi. Sırp Mafyası’nın çeşitli unsurları muazzam miktar­lardaki yasadışı kazançlarının bir kısmım, Sırp Cumhuriyeti’nin dışın­daki bölgelerde yaşayan Sırpları koruma amacıyla kurulmuş paramiliter birliklere akıttı. Fakat bu gönüllü Sırp birlikleri fiiliyatta Sırp savaş makinesinin gayrı resmi bölümü haline geldi ve Yugoslav savaşların­da işlenen en kötü savaş suçlarında adlan anıldı. Paramiliter güçler Nasa Stvar’ı Sırp hükümetinin en üst kademeleriyle sıkıca birleştiriyordu -Baş­kan Slobodan Miloşeviç’in rejiminin nerede bitip işler’in nerede baş­ladığını anlamak genellikle zordu.

Dikkate değer figürlerden birisi, işe Belgrad’ın Kızılyıldız futbol ku­lübünün 20 taraftarı olarak başlayıp sonrasında 10 bin kişilik bir güce dönüşen ‘Kaplanlar’ın lideri Zeljko Raznatoviç’ti. Kendi kendisine ver­diği Arkan* lakabıyla tanınan bu suçlu, barış zamanında da hem siya­si nüfuzunu, hem de yeraltı dünyasındaki gücünü korumakta kararlıydı. 2000’de Mafya ve siyasetteki rakipleri tarafından öldürülmesinin ar­dından, kansı ve bir turbo-folk müziği yıldızı olan Ceca Raznatoviç onun suç imparatorluğunu devralmakla suçlandı. Yasadışı silah bulundurmak ve aranan suçluları barındırmak gerekçesiyle dört ay gözaltında tutul­duktan sonra, ceza almadan serbest bırakıldılar.

Vozdovac ve Zmun çeteleri sokaklarda açıkça ölüm mangalığı ya­parken, Arkan’ın Ölümü kamuoyunca iyi bilinen pek çok cinayetten sa­dece biriydi. İki çete de, savaş zamanında elde ettikleri güçten vazgeç­meye hiç de niyetli olmadıklarını açıkça ortaya koymuştu. Belgrad Em­niyet Müdürü General Bosko Buha’run organize suçun üstüne gideceğini açıklamasından sadece günler sonra 2002’de öldürülmesi, Sırp Maf­yası adına gerçek bir güç gösterisiydi. Fakat Başbakan Zoran Dindic’in 2003’te öldürülmesiyle birlikte, Sırp Mafyası’nın yetkililere yönelik ka­tıksız aşağılaması geri tepti. Bu suikastı devasa bir baskı izledi; Ceca Raznatovic de dahil 300’den fazla şüpheli Mafya üyesi tutuklandı.

Dindic’in ölümünün ardından organize suça karşı büyük ses geti­ren adımlar atılmasına rağmen, Sırp Mafyası Sırp ekonomisinin ve si­yasetinin içine öylesine İşlemiş durumda ki, sahip olduğu nüfuz ken­disi büyük bir gölge hükümet gibi gösteriyor. Batı’ da çoktan aklanmış milyarlarca doların yanı sıra, sigara kaçakçılığı, silah satıcılığı, insan ka­çakçılığı, siber suçlar ve haraç alanlarındaki çıkarları bütün Avrupa’ya uzanır durumda. Maalesef Yugoslavya’nın çöküşü, savaşın ve kanlı ik­tidar politikalarının organize suç felaketinin yayılmasına yardım ettiği son olay da olmayacak.

 

Türk ve Kürt Çeteleri

 

Yüzlerce yıllık etnik, dini ve siyasi bölünmeler sadece Yugoslavya’yla sınırlı değil. Bu bölünmeler aynı zamanda Osmanlı Hanedanlığı’nın çö­küşünden doğan Türkiye’de ve önce Osmanlı sonra da Türk yöneticilerinden ayrılmak isteyen Kürtler arasında da mevcuttu. Tıpkı eski Yugoslavya’da olduğu gibi, söz konusu bölünmeler zaman içinde Avrupa boyunca ya­yılacak organize suç gruplarının büyümesine olanak tanıdı.

  1. yüzyılın ilk yansı boyunca, Avrupa ve Amerika’da tüketilen eroi­nin büyük kısmının ham maddesi, Korsikalı işleme laboratuarlarına ve Marsilya limanına Türkiye’den geliyordu. İlk başlarda, Türk çiftçilerin medikal amaçlarda kullanılmak üzere haşhaş tohumu yetiştirmesi ya­saldı. Fakat muazzam boyutlardaki yasadışı talep büyüyen bir kara­borsanın ortaya çıkmasına yol açtı. Köy düzeyindeki girişimlerin ko­ordinasyonu, zamanla Baba’lara dönüşen figürler tarafından denetle­niyordu, 1970’lerde Türkiye’de yasal haşhaş tohumu üretimine son ve­rilmesinin ardından, bu babalar yeni duruma uyum sağladı. Afganis­tan ve Pakistan’dan Türkiye’ye haşhaş tohumu getirip bunları kendileri işlemeye başladılar ve İngiltere ve Almanya gibi ülkelerdeki Türk göçmenlerle ‘misafir işçi’ topluluklarını, sokak düzeyinde bir dağıtım sistemi yaratmak için kullandılar. Aynı zamanda İtalyan ve Sicilya Mafyası’ndaki ortaklarına da madde tedarik etmeye başladılar.

Babaların elde ettiği devasa miktarlardaki kâr, onlara hükümetin en üst düzeyleri üzerinde nüfuz da kazandırdı. ‘Eroin İmparatoru’ Hüse­yin Baybaşin ve efsanevi Mafya babası İnci Baba gibi figürler, suç şe­bekelerine verilen büyük miktarda örtülü desteğin ve istihbaratın tadını çıkardılar. Ordu, güvenlik kurumları ve hükümetten bazı unsurlar ta­rafından insan ve sigara kaçakçılığıyla kumarhane ve otelcilik gibi iş­lere girerek faaliyetlerini çeşitlendirmelerine bile yardım edildi.

1970’lerin sonlarında Kürdistan İşçi Partisi gibi Kürt hareketlerinin silahlı militan kısımlan, eroin kaçakçılığından ve organize suçtan elde edilebilecek büyük kârın farkına vardı. Terörist kampanyalarını finan­se etme çabasıyla, milyarlarca dolarlık işlerden pay edinebilmek için yer­leşik Türk organize suç gruplarına meydan okumaya başladılar. Asır­lık etnik, dini ve siyasi ayrılıklar, Türk ve Kürt organize suç çeteleri ara­sında kanlı bir çete savaşının patlak vermesine yol açtı. Kuzey Londra’nın Gren Lanes bölgesindeki çılgınca sokak çatışmalarının da göstereceği gibi, bu savaş Avrupa’da bugün bile birçok ülkede sürüyor.

Türk ve Kürt çeteleri son 10 yıldır alıştıkları çete içi cinayetlerden daha büyük bir mesleki risk tarafından tehdit ediliyor. Bazı Avrupa ülkele­rindeki eroin dağıtımını kontrol etme konusunda Arnavut Mafyası’yla şiddetli bir savaş çıkmış durumda. Bu ihtilafın kökleri, Türkiye ve Kürdistan’dan Avrupa’ya giren eroinin ana rotalarından birini sekteye uğ­ratan Yugoslavya savaşlarına (1991-1996) dayanıyor. İtalyan Mafyası ve diğer gruplar bu nedenle tedarikçi olarak Arnavut Mafyası’na yöneldi; bunun sonucunda Kürt ve Türk çeteler gelirlerinin Önemli bir parçası­nı kaybetti. Bundan daha da kötüsü, Arnavutların, Kosova ihtilafından kaçan etnik Arnavut diasporasını çetelerine katmasıyla birlikte, Türk­lerle Kürtlere sokak operasyonlarında da meydan okumasıyla gelecekti.

Britanya’dan Belçika ve İskandinavya’ya kadar her yerde tekrarlanan bu şablon çerçevesinde, Arnavutların hâkimiyet kurma girişimle­ri şiddetli bir yeraltı savaşıyla sonuçlandı. Bu mücadelenin en kanlı kıs­mı, çeşitli çatışmalar ve cinayetlerin yaşandığı, Türk ve Kürt organize suçunun Avrupa’daki geleneksel kalesi Almanya’da meydana geldi. Europol’daki bir bağlantım kendisinin ve diğer uzmanların Arnavutluk Maf­yasıyla Türk ve Kürt çeteleri arasındaki tırmanan savaşı nasıl gördüklerini anlatırken, bu mücadeleyi “Aynı ortamda yaşayan iki hayvanın bir anda yüz yüze gelmesine ve suç cangılında aynı biyolojik oyuk için savaş­masına” benzetmişti.

Arnavutluk Mafyası’yla rekabet, Türk ve Kürt çetelerini eski güç­lerinden etmiş durumda. Fakat haşhaş tohumunun ve ‘Afgan Siyahı’nın’ (Çok talep gören bir haşhaş cinsi) Taliban’ın düşüşü sayesinde Afganistan’da bir kez daha bol bol yetiş­tirilmeye başlamasıyla birlikte, Türkiye’nin coğrafik konumu bu çete­lerin elini güçlendirdi. Bu durum aynı zamanda, Avrupa yeraltı dün­yasının bugün belki de en güçlüsü olan Organizatsiya’yla ittifaklar ku­rulup, eskiden var olanların da yenilenip güçlendirilmesi anlamına ge­liyordu.

 

Avrupa’daki Organizatsiya Varlığı

 

Organizatsiya ile Türk ve Kürt organize suç çeteleri arasındaki itti­faklar, Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından Avrupa’daki or­ganize suçun yaşadığı devrim açısından semboliktir. Avrupa’daki Rus Mafyası, sadece 15 yıl içinde, en uzun zamandır yerleşik haldeki suç şe­bekelerini kendi ulusları içinde küçük ortaklara indirgeyen bir güç dü­zeyine ulaşa. Sistemin 1991 ‘de dağılmasıyla birlikte ve anavatanında ken­disine karşı koyacak etkili bir gücün yokluğunda, Rus Mafyası büyüyebildi. Kendi doğduğu yerin piyasasına hâkim olan ve milyarlarca do­lar biriktirebilen her suç örgütü gibi, Rus Mafyası’nın da evrimsel ro­tası çeşitlenmek, yeni operasyonlar geliştirmek ve yabancı piyasalara ge­nişlemekten geçiyordu. Organizatsiya için mutlu bir tesadüfle, bu genişleme arzusu Avrupa’nın 1990’lann başında giderek büyük ve tek bir ekonomik bölgeye dönüşmesiyle aynı ana denk geldi. Yeni işler kurmak için büyük miktarlarda yasadışı servete, personele ve her tür muhale­feti ortadan kaldırmak için ateş gücüne sahip Rus Mafyası’nın Avrupa içine doğru yapılan bir hamlede başarısız olması imkânsızdı.

Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, bu Rus istilasının ağdığım ilk hisse­den ülkeler Baltık devletleriydi. Bu ülkeler eskiden Sovyet kontrolü al­tındaydı ve Rusya’yla uzun süreli siyasi, kültürel ve ekonomik bağla­rı bulunan Varşova Paktı’nın da eski üyeleriydi. Fakat Berlin Duvarının Çökmesinin sadece beş yıl sonrasında 1995’e gelindiğinde, Interpol ve diğer polis istihbarat kurumlan bütün önemli Avrupa ülkelerinde Rus Mafyası’yla bağlantılı cinayetleri ve faaliyetleri rapor ediyordu. Orga­nizatsiya ilk faaliyetlerinde, kokainin Avrupa içine getirilip kıta çapın­da dağıtılması noktasında Kolombiyalı uyuşturucu kartelleriyle işbir­liği yaptı. Aynı zamanda, Ural Dağları’ndan İrlanda Cumhuriyeti’nin Atlantik kıyısına kadar uzanan bir fuhuş şebekesi de geliştirdiler.

Fakat Organizatsiya polisi ve daha yerleşik durumdaki rakip suç gruplarını hayrete düşüren bir gelişmişlik düzeyi sergiledi. Pek çok Avrupa ülkesinde fuhuş, uyuşturucu satıcılığı veya kaçakçılık üzerinden yeraltı dünyasına köprüyü bir kez sağladıktan sonra, Organizatsiya fuhuş gibi zaten kalabalık olan yasadışı alanlarda hâkim aktör olmak için gerekli gücü sağlamak yerine, kârını diğer alanlara kanalize ediyordu.

Bu taktik Rus Mafiyası’nın büyük İşyerlerine şantaj, kurumsal yol­suzluk ve mali dolandırıcılık gibi alanlarda Avrupa’nın hâkim gücü ol­masını sağladı. Eski KGB ajanlarını kullanarak, Organizatsiya geniş çap­lı endüstriyel casusluğa girişebildi; son derece ön plandaki şirketlere de şantaj yapabildi -Örneğin, İngiltere’nin yeni ulusal stadyumu Wembley’nin inşaat süreci, Mafya’nın haraç girişimlerine maruz kaldı. Or­ganizatsiya’nın çevirdiği dolaplar giderek daha arsız bir hale geldi; ör­neğin Fransa’ da yaşayan Rus Mafya önderi Alirnzan Tokhtakhounov’un, 2001 Kış Olimpiyatların’daki bir buz pateni yarışının sonucunu Fransız hakemi kullanarak önceden ayarlaması gibi. Bu olay Kanadalı buz patenciler Jamie Sale ve David Pelletier’i altın madalyadan mahrum bıraktı ve Tokhtakhounov ile meslektaşlarına küresel bir bahis sahtekârlığı sa­yesinde milyonlarca dolar kazandırdı.

Organizatsiya’nın yeni suçlar geliştirebilmesi Avrupalı yetkililer nezdinde epey ses getiriyor, Bu durumun sık sık atıf yapılan bir örneği, Rus Mafyası’nın yasadışı balıkçılığa giriş yöntemidir. Dünya Vahşi Yaşam Fonu Mafya’yı, Avrupa’da yasal kotalar çerçevesinde yapılan balıkçı­lığın karşılayabileceği miktarı aşan bir talebe yanıt vermek için Bering Denizi’ndeki balık stoklarını yok etmekle suçluyor. Bunun arkasından gelen muazzam boyutlardaki avlanma, kaçakçılık ve dolandırıcılık Maf­ya’ya yılda 1 milyar dolardan daha fazla gelir getiriyor ve bazı su tür­lerini de yok olmaya doğru itiyor.

Farklı Avrupa ülkeleri Organizatsiya içinde farklı rollere sahip. Bri­tanya ve İsviçre örgütün para aklamak için tercih ettiği yerler; İspanya uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarında hayati bir rol oynuyor; Polonya gümrük kaçakçılığı ve kaçakçılık imparatorluğu açısından merkezi. Fran­sa ve Almanya da fuhuş kârının kalbini oluşturuyor.

Rus Mafya önderleri, suç girişimleriyle ortaklaşa bir şekilde, yasal işlere de büyük miktarda yatırım yapmış durumda ve şu an futbol ku­lüplerinden kumarhanelere kıta boyunca pek çok şehirde geniş ticari portföye sahipler. Yasal işlere kayışa rağmen, Europol istatistikleri Rus Mafyası’yla bağlantılı Ölümlerin her yıl artmaya devam ettiğini ortaya ko­yuyor. Avrupa’daki hiçbir devlet Organizatsiya’nın varlığından mah­rum değil ve bu en yeni Avrupalı suç süper gücünden korkmayan bir rakip organize suç grubu da yok.

 

Fransa’da Organize Suç

 

Organizatsiya’nın yükselişinin muazzam etkisini hisseden ve ken­di geleneksel organize suç gruplarının onun elinde ‘acı çekmesine’ sah­ne olan ülkelerden biri de Fransa. Fransız polisinin pek çok yetkilisi, Fran­sız yeraltı dünyasının hayatta kalan en eski babalarından birini nihayet 50 yıl sonra yakaladıklarında, bu tutuklamanın gerekçesinin Organizatsiya’yla birlikte çalışmak olmasına şaşırmamıştı.

Kasım 2004’te, 74 yaşındaki Jacques Imbert Rus Mafyası’nın üyele­riyle birlikte, tütün kaçakçılığından ve Marsilya yakınlarında gizli bir sigara fabrikası kurmaya çalışmaktan tutuklandı. Imbert meşhur ‘Mar­silya Babalan’ndan biriydi ve Fransız yeraltı dünyasında 50 boyunca po­listen kaçabilmişti. Aynı zamanda Le Matou (Erkek kedi), Jacky le Fou (Deli Jacky) ve Jacky le Mat (ölümü kandıran) lakaplarıyla da bilinen Imbert bir tür Fransız halk kahramanına dönüşmüştü; yetkilileri sürekli atlatabilmesi ve aktör Alain Delon gibi dostlarıyla joiksek kalite bir ha­yat sürmesiyle tanınıyordu. Organizatsiya’yla ortaklıktan hüküm giy­mesi, Rusların Fransız yeraltı dünyasında çok önceden kök salmış grupların yerine geçtiğinin göstergesiydi.

Korsika Mafyası ve Marsilya Calds (“Suç Kralı” anlamına gelen Arapça bir kelime) Fransız organize suçuna 1920’lerden beri hâkimdi. Uyuşturucu trafiğinden elde edilen kâr, bü­tün Fransa boyunca kumar ve fuhuş imparatorluklarına yönlendirili­yordu. Paris’in yeraltı dünyasının bile Akdeniz kıyılarından kontrol edil­diği söyleniyordu. Marsilya’yı küresel eroin dağıtımının bağlantısı ha­line getiren meşum ‘Fransız Bağlantısı’ da bu gücün temelini oluştu­ruyordu. Fakat bu kentten kaynaklanan uluslararası uyuşturucu tica­retini ortadan kaldırmaya yönelik ortak uluslararası çaba Korsikalıları ve Caid’Ieri ciddi derecede zayıflattı. Küçülen piyasa artan miktarda re­kabete ve Marsilya merkezli çeşitli çeteler arasında 1970’lerde ‘100 Yıl Savaşları’nın patlak vermesine yol açtı. Jacky le Maf ın eski bir rakibi olan Gaetan Zampa gibi Caid’lerin de öldüğü bu kan gölü, 1980’ler ve 1990’lar-da da, efsanevi Caid Francis ‘Belçikalı’ Vanverberghe’nin Paris’te 2000’de öldürülmesine dek sürdü.

100 Yıl Savaşları yerleşik düzeni diğer suç örgütlerinin sızmalarına karşı hassas hale getirecek şekilde zayıflattı ve burası Organizatsiya’nın Avrupa’daki genişlemesi için Öncelikli bir hedef oldu. Organizatsiya uyuş­turucu satıcılığında ve seks endüstrisinde çalıştırmak için yapılan kadın kaçakçılığında varlığını hızla hissettirir hale geldi. Fransa 1998 FIFA Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptığında, Rus Mafyası göçmenlik ve gümrük yetkililerini şaşkına çeviren muazzam yabancı ziyareti artışını, uyuşturucu taşıyıcısı da olan binlerce yasadışı göçmeni ülkeye sok­mak için mükemmel bir kılıf olarak kullandı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün üzerinden sadece 10 yıl geçmişken, Rus Mafyası Fransa’nın büyük kısmında kokain dağıtımına ve fuhuşa hâkimdi. 2000 yılında yüzlerce fahişe, Mafya’nın ülkeye eski Sovyetler Birliği ülkelerinden ve Doğu Avrupa’dan binlerce kadın sokarak işle­rini kötü etkilemesini protesto etmek için Lyon sokaklarına döküldü. Pa­ris’te de 2002’de, beyaz porselen maskeler takmış 500’den fazla fahişe Fransız Senatosu’nun önünde, Organizatsiya’nın fuhuş üzerindeki kont­rolünün getirdiği artan şiddete ve sömürüye de karşı çıkan bir yürüyüş düzenledi. Rus Mafyası Fransa’da faaliyet gösteren tek uluslararası or­ganize suç şebekesi değil. Ülkenin eski bir sömürgeci güç olarak tari­hi, Paris ve diğer büyük kentlerin sokaklarında bir dizi farklı etnik kö­kenli suç gruplaşmalarına yol açtı. Ülkenin Haitili toplumu, Duvalier diktatörlüğünün ölüm timi Tonton Macoute’un eski üyelerinden olu­şan bir suç şebekesi içeriyor. Bu şebeke, faaliyet gösterdikleri uyuşturucu, dolandırıcılık ve haraç alanlarında ortaya koydukları şiddeti destekle­mek için vodoo yapaklarına dair de ün salmış durumda. Vietnamlı çe­teler de büyüyen bir güç. Şu an insan kaçakçılığı ve yasadışı kumar üze­rine uzmanlaşsalar da, fuhuşta daha fazla pay için Ruslara meydan oku­maya başladılar.

Fransa’nın küresel organize suça karşı uluslararası işbirliğinin önde gelen aktörlerinden biri olmasına rağmen, ironik bir biçimde pek çok yabana suç patronunun yasadışı serveti erinin tadını çıkarmak için ’emek­liye’ ayrıldığında yaşamak için tercih ettiği yer de bu ülke. Cote D’Azur Organizatsiya patronları arasında öylesine popüler ki, bölgenin Antibes kentine ‘Akdeniz’deki Odessa’ denilmeye bile başlandı.

 

Fuhuş

 

Fahişelik sık sık ‘tarihteki en eski meslek’ diye anılır; bu durum da para karşı­lığında cinsel hizmet sağlama işiyle her zaman iç içe geçmiş olan organize suçu İkin­ci en eski meslek yapar. Yasadışı seks ticareti üzerinde kontrol sağlamak, bu işle do­ğal olarak bağlantılı olan suçlulara her ülkede büyük miktarlarda kazan sağlamış­tır ve sağlamaya da devam edecek.

Seksin satılması bazı ülkelerde hâlâ bir tabu. Ticari cinsel ilişkileri utanç verici bir şeymiş gibi görmek ve kanunen yasaklamak, fahişeleri her zaman için diğerle­rinin tadım çıkardığı yasal korumadan mahrum bırakır. Bu durum da genellikle yok­sulluktan dolayı bu şekilde para kazanmak zorunda olan kadınları ve erkekleri yer­altı dünyası için kolay lokma haline getirir: Sokak fahişelerinden haraç toplayan ka­dın tüccarları ve bir işyeri sunmaları karşılığında aşırı derecede yüksek miktarlar­da para isteyen genelev sahipleri bu durumun semptomlarıdır.

Sonu gelmeyen talep, Ödemenin nakit yapılması ve yasadışı olması fuhuşu, ka­dın tüccarlarını kontrol eden veya genelevlerden ya ‘vergi’ kesen ya da zaten bun­ların ve eskort servislerinin sahibi olan organize suç şebekeleri İçin dev bir kâr mık­natısı haline getirdi. Cinsel kölelik fuhuşun her zaman bir parçası olmuş olsa da, mo­dern organize suç çeteleri kadınların kaçırılıp satıldığı küresel bir şebeke de geliş­tirdi. Afrika, Asya ve Doğu Avrupa’da her yıl milyonlarca genç kız kandırılarak veya zorla fuhuşa sürükleniyor ve bu kızlar çalışmaları için dünyanın daha zengin ülkelerine yasadışı yollardan sokuluyorlar. Sorunun boyutunun tam olarak kağıda dökmek im­kânsız olsa da, BM cinsel köleliliğin yılda 15 milyar dolardan daha fazla gelir getirdiğini tahmin ediyor. Endişe verici bir biçimde, eldeki sayılar aynı zamanda giderek artan sayıda çocuğun da fuhuşa karıştığına işaret ediyor.

 

İspanya’da Organize Suç

 

Fransa’nın Akdeniz kıyılan emekliye ayrılan mafya patronlarının ter­cih ettiği bir güzergâh olarak ün yapıyor olabilir; fakat Avrupa’da hane başına düşen en çok sayıda multi milyoner suçluya sahip olma nokta­sında İspanya’daki Costa del Sol’a rakip çıkmak için daha yol kat etmeleri gerek. Fakat İspanya’daki organize suç, yasadışı kazançlarını ‘Costa del Suç’un merkezindeki Puerto Banus’ta bulunan playboy cennetinde har­camayı tercih etmiş uyuşturucu kaçakçıları ve çeşitli kötü adamlarla sı­nırlı değil.

İspanyol organize suçuna yönelik herhangi bir inceleme, General Fran­cisco Franco diktatörlüğü altında geçen yaklaşık 40 yıllık otoriter yö­netimin İspanyol toplumu üzerinde yarattığı etkiyi göz önünde bu­lundurmak zorunda. İspanya İç Savaşı’ndan 1939’da zaferle çıkmasının ardından Franco’nun Katolik Kilisesi’yle İttifak yapması, pornografi fuhuş ve eşcinselliğin yasaklanıp, en ağır cezalara tabi tutulması anla­mına geliyordu. Bunun sonucunda, daha da gizliliğe zorlanan ve İspanyol yeraltı dünyasının kucağına itilen bu faaliyetlerden elde edilen kâr ha­rın sayılır bir miktarda arttı. Organize suçlular ve Franco’nun İspanyası’na hâkim olup, hem askeri hem sivil görevler yapan polis gücü Guardia Civil arasındaki geniş bir işbirliği ağının sayesinde eşcinsel ve hetero-seksüel fahişelik ve pornografi aldı başını gitti.

Uluslararası toplumun 1.Dünya Savaşı’nın ardından İspanya’ya da­yattığı ekonomik ve siyasi tecrit ağır bir karne sistemine yol açtı. Yasa­dışı mallara olan talep ise kısa süre içinde geniş bir karaborsa- tarafın­dan karşılanır oldu. Ülkede Estraperlo diye bilinen ve kaçakçılık işi ya­pan organize suçlularla yozlaşmış yetkililer arasında mühim bağlantı­lara sahne olan bir gölge ekonomi ortaya çıktı. İspanya’nın yerel orga­nize suç şebekeleriyle yetkililer arasındaki bu iç içe geçmişlik hali Öy­lesine güçlüydü ki, Franco’nun Ölümünün ardından gelen 30 yıllık de­mokratik yönetim bile bu bağları tümüyle dağıtmak noktasında yeter­li olmadı. Franco’nun İspanya’daki Çingene nüfusuna verdiği rahatsızlık, yeni bir organize suç şebekesinin ortaya çıkmasına yol açacak şartları da yarattı. Giderek dışlanan Çingenelerin bir kısmı suç faaliyetlerine, özel­likle de kapalı toplumlarının ve göçebe yaşam tarzlarının kendilerine güçlü bir avantaj kazandırdığı kaçakçılığa yöneldi. 1990’ların başında, çingene aile reisi Tio Casiano, ispanyol çingenelerinin eroin dağıtımı­na ciddi derecede bulaştığına yönelik iddialara karşı bir kampanya yü­rüttü. Fakat 1995 yılında bizzat Casiano’nun kendisi eroin satıcılığından tutuklandı baskına uğradığı sırada 320 bin dolarlık nakit parayı say­maktaydı.

Bask dilinin ve halkının da Franco yönetiminde bastırılması, ayrılıkçı Bask terörist grubu Euskadi Ta Askatasuna’nın (ETA) kurulmasında büyük rol oynadı. Bağımsız bir Bask devletine yönelik silahlı mücade­lesini finanse edebilmek için, ETA uyuşturucu kaçakçılığına, silahlı soy­gunlara, haraç toplamaya, fidye için adam kaçırmaya ve İspanya, Portekiz ve Fransa’da silah satmaya yöneldi.

Franco’nun ölümünün ardından İspanya bir kez daha uluslararası topluma entegre oldu. Bunun sonucunda, Franco rejiminin istemeden yaratılmasına olanak tanıdığı yasadışı şebekeler bir anda, yabancı or­ganize suç gruplarının akınıyla başa çıkmak zorunda kaldı. 1970’lerin sonuna gelindiğinde Kolombiyalı karteller, daha önceden Estraperlo eko­nomisini tedarik etmeye odaklanan Galiçyalı kaçakçılarla ittifaklar ku­rup onları tüketici mallarından kokaine kaydırdı. Kolombiyalı Medel­lin ve Cali kartelleri arasındaki rekabet nedeniyle, Medellin ETA’yla bağ­lantılarım geliştirdi ve kokaini Bask ülkesindeki Asturias ve Cantabria. Limanlarından taşıdı. İspanya’yı Avrupa’nın haşhaş dağıtımının ana mer­kezlerinden birine dönüştüren şeyse, İngiliz gangsterlerinin Costa del Sol’daki varlığıydı. İngiliz çete üyeleri aynı zamanda İspanyol Balear Adalarındaki kazançlı ecstacy dağıtımını da kontrol ediyor. Uyuşturucu­dan elde edilen büyük miktarda kâr, İspanya’nın, Rus Mafyası ve artık küçük ortak olmak istemeyen Fas merkezli suç çeteleri için bir çıkar ala­nına dönüşmesine yol açtı.

İspanya’da organize suç açısından en hızlı büyüyen alan kara para aklama üzerinde yoğunlaşıyor. Interpol ve Europol’ün 2005’te ortaklaşa gerçekleştirdiği başarılı Beyaz Balina Operasyonu’nda, çoğu tatil beldesi Marbella’da faaliyet gösteren Rus vatandaşları olmak üzere 41 kişi tu­tuklandı ve 300 milyon dolarlık bir para aklama girişimi çökertildi. Fa­kat bu durum bile, dünyanın en büyük organize suç gruplarından ba­zılarının inşaat, kumarhane ve yatırım şirketleri üzerinden İspanya’da 5 milyar dolar aklamasını engelleyemedi.

 

Almanya’da Organize Suç

 

  1. Dünya Savaşı’ nın ardından Bati Almanya’da organize suçun art­masına rağmen (ki bu durum kısmen savaşın yıkımının ardından ya­ralarını sarrrıay3 çalışan bir ulusta ortaya çıkar karaborsadan kaynak­lanıyordu) Alman polisinden ve hükümetinden pek çokları ülkenin bir organize suç sorunu olduğuna inanmayı reddetti. Bu tavır, Türk ve Kürt organize suç gruplarının Batı Almanya’da fazla engelle karşılaşmadan büyümesine katkıda bulunan faktörlerden biriydi. Yüksek nüfuslu Türk ve Kürt göçmen toplulukları arasındaki kriminal unsurlar aynı zamanda, etnik topluluklarının doğal olarak birbirlerine tutunmasından ve Alman polisine yönelik bir ‘onlar ve bizler’ antipatisinden de istifade etti.

Pek çok çete, göçmenlerin geldiği köylerdeki coğrafi ve ailevi bağ­lantılar etrafında kurulmuştu. Bazıları, anavatanlarında çoktandır yer­leşik halde bulunan narkotik kaçakçısı gruplarla bağlantıları kullanmakta hızlı davrandı. Özellikle eroin olmak üzere çeşitli uyuşturucuları Alman piyasasındaki değerinden daha düşük fiyata tedarik ederek, ülkedeki uyuşturucu faaliyetlerin neredeyse yüzde 80’ini hızla ele geçirdiler. Bu konumlarını şiddet kullanarak korumaları, Türk ve Kürt çetelere aşırı şiddet ve kanlı intikamdan menkul bir ün getirdi.

Almanya’da organize suçun son 60 yıldaki gelişimine dair en önemli gelişme, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla meydana gel­di. Dünyanın en sıkı konman sınırlarından birine sahip olan Batı Almanya neredeyse bir gecede, Almanya’yı Avrupa’nın kalanına girmek için bir arka kapı olarak kullanmaya kararlı olan Doğu Avrupalı suç çetelerine sonuna kadar açık hale geldi. Yeniden birleşmeyle birlikte, sınırlı sayı­daki Alman suç gruplan İle Türk ve Kürt çetelerinden oluşan gülünürdeki basit tablo yerle bir oldu. Birkaç yıl içinde, Rus, Arnavut, Sırp, Polon­yalı, Romanyalı ve Vietnamlı suç çetelerinin hepsi Almanya’da aktif hale gelmişti.

Doğu Almanya’da, komünist Vietnam hükümetinin Demokratik Al­man Cumhuriyeti’ne birkaç bin işçi yolladığı 1975’ten bu yana kayda değer miktarda Vietnamlı yaşıyordu. Sosyal olarak tecrit edilmiş Viet­namlı topluluklarının polis denetiminden yoksun olması, sistemin çö­küşünden kısa süre sonra istismar edildi. Polonyalı suçlularla ittifaklar kuran Vietnamlı çeteler kısa süre içinde, Almanya’daki yüksek sigara vergisi nedeniyle ortaya çıkan dev kaçak ve sahte sigara karaborsasın­da kontrolü ele geçirmişti.

Son yıllar, Vietnamlı çetelerin bu kazançlı işin de dışına yayılmasına sahne oldu. Giderek daha iyi örgütleniyorlar ve ABD merkezli BTK (Bom to Kili -Öldürmek için Doğmuş) gibi uluslararası ve köklü suç gruplarıyla birlikte çalışıyorlar. Bunun kanın, Triad benzeri çetelere üyeliği simgeleyen dövmelere veya ellerinin üzerine çizilmiş üç noktaya sahip olan giderek daha fazla sayıda suçlu yakalanması. Bu irtifakların so­nucunda, Almanya merkezli Vietnamlı çeteler, eroin tedariki ve kadın ile çocukların fuhuş için satılması gibi alanlara girerek faaliyetlerini çe­şitlendirdi.

Almanya’daki yasadışı seks ticaretine hâkim olan iki organize suç şebekesi de, Organizatsiya ve Arnavut Mafyasına bağlı çeşitli unsur­lar. Almanya’da fuhuş bu iş için ayrılmış alanlarda yasal olsa da, hem Organizatsiya hem de Arnavut Mafyası, Arnavutluk, Bulgaristan, Moldova Cumhuriyeti, Romanya ve Ukrayna gibi ülkelerden binlerce kadının yasadışı yollarla ülkeye sokulmasından sorumlu. Kadınların fu-huşa zorlandığı yerlere son zamanlarda düzenlenen baskınlar da, Al­manya’daki Arnavut çetelerinin bu aşağılık suçta İtalyan Mafyası gru­bu Sacra Corona Unita’yla yakın işbirliği içinde çalışmaya başladığını ortaya koydu. Almanya’daki bütün organize suç şebekelerinin üzerin­de daha fazla kontrol sağlamak için şu an birbiriyle yarıştığı bir diğer yasadışı organize faaliyet alam da, insan kaçakçılığı. Türklerin, Arna­vutların ve Rusların bu ülkeye yasadışı yollardan uyuşturucu ve kadın sokmaktaki deneyimi, şimdilerde Asya, Çin ve Hint Yarımadası’ndan binlerce yasadışı göçmenin Almanya üzerinden AB içlerine sokulması için kullanılıyor.

Organizatsiya aynı zamanda Almanya’da araç hırsızlığı üzerinde sıkı kontrole sahip. Fakat Organizatsiya’nın artık büyük Alman şirketlerinden haraç kesmenin yanı sıra endüstriyel ve ticari sırlan çalmaya odaklan­dığına dair kanıtlar son beş yılda artmış durumda. Bu ve diğer faaliyetler üzerine rekabet kızışıyor ve bazı organize suç uzmanları Almanya’da önümüzdeki yıllarda organize suçla bağlantılı ölümlerde muazzam bir artış yaşanmasını bekliyor.

 

Saltık Devletlerinde Organize Suç

 

1990’ların başında Sovyetler’in çöküşünün başlaması onlara çok uzun zamandır mahrum bırakıldıkları bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini ilan etme olanağı tanıdığında, Barlık devletleri Estonya, Litvanya ve Letonya halklarının coşkusunu hiçbir şey gölgeleyemezdi. Bununla birlikte, yeni kurulan devletler kendilerini hızla organize suçun pençesinde bulun­ca, özgürlük bir bedelle gelmiş oldu. Rusya’ya ve büyük etnik Rus top­luluklarına coğrafi yakınlıkları göz önünde bulundurulduğunda, Or­ganizatsiya’nın Baltık Devletleri’ndeki organize suç üzerinde baskın bir rol oynaması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte Estonya’da, Noukogu ve Obsthak şebekeleri Organizatsiya gruplarını kenarda tutmayı becerdi. ‘Konsey’ anlamına gelen Noukogu Estonya’daki yerel organize suç grup­ları üzerinde yönetici bir organ gibi hareket eder; bölge anlaşmazlıkla-n önleyip, Amerikan Mafyası’nın Ulusal Suç Sendika’sınınkine benzer bir çizgide işbirliğini teşvik eder. ‘Ortak Hazine’ anlamındaki Obsthak da Estonya’nın etnik Rus organize suç çeteleri ve Noukogu’dan dışla­nan yerel Estonyalı gruplar üzerinde aynı şekilde hareket eder. Obsthak, yabancı ülkelerde genişlemek için merkezi bir fona sahip olmak ama­cıyla kendi üyelerinden bile ‘vergi’ alır. Noukogu ve Obsthak, Talinn ve diğer kentlerde kumar, gece kulüpleri ve fuhuş üzerinde kontrol sağ­lamış durumda. Barlık devletlerinden genç kadınların yasadışı seks ti­caretinde çalıştırılmak için Bab Avrupa’ya götürülmesinde büyük bir role sahipler ve komşu Finlandiya’da uyuşturucu dağıtımının yanı sıra fu­huş konusunda da önemli bir güç olacak kadar yayılmış durumdalar.

Litvanya’nın Polonya ve Beyaz Rusya’yla olan sınırlarıysa kendisi­ne, Organizatsiya’nın uyuşturucu, gümrük ve insan kaçakçılığı faali­yetlerinde merkezi bir rol kazandırmış durumda ve Mafya bu ülkede­ki faaliyetlerini korumak için büyük yatırımlar yaptı. Bugünlerde organize suç şebekeleri Litvanya’ya öylesine hâkim olmuş durumda ki, ülkenin ikinci en büyük günlük gazetesinin yazı işleri müdürü Vitas Lingys’in 1993’te öldürülmesi, gazetenin suç çetelerinin büyümesine karşı çık­masının neredeyse kaçınılmaz bir sonucuydu. Devlet Başkanı Rolandsas Paksas’ın, önde gelen Rus Mafya’sı figürleriyle bağlantısı bulun­duğuna inanıldığının ifşa edilmesi sonrası 2004’te görevinden alınma­sı, organize suçun bu ülkeyi nasıl ele geçirdiğine yönelik daha da faz­la kanıt sunuyor. Baltık devletlerindeki organize suçun küresel yeraltı dünyasında efsanevi bir itibar kazandığı alanlardan biri, siber suçlar ve kara para aklama. Letonya’nın başkenti Riga 20’den fazla ulusal ban­kanın yanı sıra önemli işletme bankacılığı şirketlerine ev sahipliği ya­pıyor. ABD hükümeti 2004’te, Letonya’yı para aklama noktasında ‘önem­li bir endişe kaynağı’ olarak niteleyen; ülkenin ‘para aklayıcılarını ce­zalandırmaktaki başarısızlığı’, ‘organize suç şebekelerinin buradaki güç­lü varlığı’ ve ‘bankaların mali suçları Önlemeye yönelik tutarsız politi­kalar izlemesine’ yol açan yolsuzluk şüphesi nedeniyle Letonya’yı Öne çıkaran bir rapor yayımladı. Letonya siber-suçlara yönelik yeni yasalar çıkaran (1998) ilk eski Doğu Bloku ülkelerinden biri olsa da, bilgisayar korsanlığı ve çokuluslu şirketlerle kurumlara yönelik siber-haraç gibi alanlarda hâlâ küresel bir lider olarak görülüyor. Siber haraççılık doğası itibarıyla şu anlama geliyor: Amacına ulaşmış vakalar rapor edilmeyebiliyor; hatta bir şirket polise haber verirse, kopya suçların işlenme­sini engellemek için olay kamuoyuna açıklanmıyor.

Riga’da polis çevrelerine bu konuyla soru sorduğumda, Letonyalı organize suç çetelerinin son yıllarda siber-haraç aracılığıyla Britanyalı bahis şirketlerinden, bir Alman telefon şirketinden ve hatta onIine bankalardan milyonlarca dolarlık haraç topladığını öğrendim. Bunu Europol kaynaklan da doğruladı. ABD Adalet Bakanlığı Amerikan şir­ketlerinin neredeyse yüzde 85’inin de bir tür tehdit aldığına inanıyor. FBI Direktörü Ronald L. Dick bu tür suçların potansiyelini “Bir ülke­nin bütün ekonomisini istikrarsızlaştırabilir” diye anlatırken, onun ajan­ları da bu suçların büyük bir oranının Letonya ve diğer Baltık devletleri kaynaklı olduğunu doğruluyor. ABD Güvenlik ve Kambiyo Komis­yonu 2005’te, gizli şirket bilgilerini basma açıklanmadan elektronik or­tamda çalmak ve bunları milyonlarca dolar kazanacak şekilde borsa anlaşmaları yapmak için kullanmakla suçladığı bir Estonya firmasına karşı yasal işlem başlattı. ABD’deki mali soruşturmacılardan biri suçlanan kişiler hakkında şu yorumda bulundu: “Bu suç Baltık ülke­lerinde, organize suç gruplarının da büyük rolüyle öylesine yaygın ki, bu kişiler yakalandıkları için şanssız.”

 

Siber Suçlar

 

2005 yılında siber suçların 50 milyar dolardan daha fazla zarara yol açtığı tah­min ediliyor. Büyük miktarlarda yasadışı gelire yönelik böylesine bir potansiyele sa­hip olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Internet’in 21. yüzyılda en fazla re­kabet yaşanan suç alanına dönüşmesi kaçınılmaz.

Farklı organize suç şebekeleri şimdiden, belirli siber suç faaliyetleri üzerinde uz­manlaşmaya ve bunlara hâkim olmaya başladı. Nijeryalı suç örgütleri, ‘önceden öde­me yapılan dolandırıcılık’ta’ (Kurbanların, aslında varolmayan bü servetten sonradan pay elde edebilme umuduy­la para ödediği dolandırıcılık türü ) ve kimlik hırsızlığında küresel lider konumunda bu­lunuyor. Bu dolandırıcılık türünün bireyler açısından yarattığı zarar her yıl milyonlarca doları bulsa da, Nijeryalı örgütler ayrıca aynı yöntemle işyerlerini de yüzlerce mil­yon dolar dolandırmış durumda ki buna, Brezilya bankası Banco Noreste’den 2004 yılında kopardıkları 242 milyon dolar da dâhil.

Rus Mafyası’nın da “iletişim ağı kaynaklı hizmet kesintisi” adı verilen ‘koruma haracı’ konusunda uzmanlaştığı biliniyor. Bu tür operasyonlarda, internet temelli ba­his şirketleri gibi sırtını özellikle internet müşterilerine dayayan şirketlerden, müş­terilerinin bu internet sitesine erişim sağlayabilmesi için para ödemeleri isteniyor. Bunu reddederlerse, siber-suç çetesi bu şirketlerin internet sitesine fazlasıyla yük­leniyor ve sistemlerini çökerterek işlerini de felç ediyor.

Organizatsiya aynı zamanda şirketleri virüs yollamakla ve bilgisayar korsanlı­ğı yapmakla tehdit edip haraç toplamaktan elde edilen kâr konusunda da küresel lider. Organize suçun bilgisayar korsanlığı faaliyetleri giderek artan bir biçimde bor­sa, diğer finans kurumları ve bireylere de odaklanmaya başladı. 1994 yılında, New York merkezli Citibank’ın müşterileri başarılı bir bilgisayar korsanlığı manevrası so­nucunda 11 milyon dolardan fazla para kaybetti.

 

İskandinavya’da Organize Suç

 

Bu büyük kitap için araştırma yaparken bazı ilginç tehditler aldım. Bunlardan en ilginci, Norveçli bir motorcunun, kitabın herhangi bir ye­rinde Finlandiya’nın İskandinavya’nın bir parçası olduğunu ima etti­ğim takdirde, başıma tatsız bir şeyin geleceğim ve işin içinde bir av tüfeğinin de olacağını söylemesiydi. Bu beklenmedik tehdit aynı zamanda kuzey ülkeleri Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya ve İzlanda’nın or­ganize suçla bağlantılı şiddetten kısmen muaf olduğuna dair genel al­gıya da ters düşüyordu. Fakat hiçbir ülke suç ağlarının etkisinden tü­müyle özgür değildir ve uluslararası algıya karşın, İskandinav ülkele­rinin hiçbiri de istisna değil.

Üstün körü bir soruşturma bile, haydut motorcu çetelerinin İskandinavya’daki organize suça hâkim olduğunu hızla ortaya çıkaracaktır. Uluslararası alanda fazla bahsi geçmese de, Helis Angels ile Bandidos arasında Danimarka, Norveç, İsveç ve Finlandiya’da uyuşturucu da­ğıtımının kontrolü üzerine uzatmalı ve kanlı bir savaş yaşandı. İhtila­fın kökenleri 1980’lerde Kopenhag’da bir Helis Angels ‘şubesi’ kurul­masına dayanıyor. Helis Angels kısa süre içinde eroin, kokain ve metarnfetamin dağıtımında baskın güç olmayı başardı ve İskandinavya bo­yunca yeni şubeler açılmasını sağladı. Fakat 1990’lann başında Helis Angels’ın ezeli düşmanlarından biri olan ve Avrupa’daki diğer tek şube­si Fransa’nın Marsilya kentinde bulunan Bandidos haydut motorcu çe­tesi, Danimarkalı motorcu çetesi Undertakers’ı kendisine kattı. Aylar geç­meden İsveç’ten, iki organize suç şebekesi arasında uyuşturucu ve fu­huş bölgeleri yüzünden çatışma çıktığı haberleri gelmeye başladı ve Bandidos’un Marsilya’daki kulüp binası yakıldı. Bunun gerçek bir savaş ol­duğu, Bandidos üyeleri İsveç’in Malmö kenti yakınlarındaki bir ordu üssünden 12 tank savar füzesi çaldığında anlaşıldı.

1996’ya gelindiğinde savaş öylesine tırmanmıştı ki, Bandidos lideri Uffe Larsen Kopenhag havaalanında meydana gelen bir silahlı çatışmada öl­dürüldü. Bandidos’un buna yanıtıysa, Helis Angels’a füze saldırıları dü­zenlemek oldu ki, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’deki karargâhları da bombalandı. Aleni şiddet işlere giderek daha kötü yansımaya başladığı için 1997 yılında oynak bir ateşkes ilan edilene dek, bombalar, el bombalan, makineli tüfekler ve tank savar gibi silahlar düzenli olarak kullanılıyor­du. Şiddete bu kadar göstere göstere başvurmayan Arnavut Mafyası da motorcu çeteleri arasındaki savaşı Norveç ve İsveç yeraltı dünyasında kendi konumunu sağlamlaştırmak için kullandı. Arnavut Maryası haydut mo­torcu çetelerinin dağıttığı uyuşturucunun büyük kısmının ithalatını kontrol ediyor ve kadınlarla çocuklan seks köleleri olarak kullanılmak üze­re Arnavutluk’tan yasadışı yollarla getirerek, fuhuş alanında da giderek daha fazla kök salıyor. Göçmen karşıtı hissiyat İsveç neo-Nazi gruplarında bir artışa yol açtı ki, bunlar da faaliyetlerini finanse etmek için yüzlerini suça dönmüş durumda. Neo-Nazi grupları, Norveç’teki Camp Jostadmoen üssünü 2004’te basıp 90 silah çalabilecek kadar da örgütlü halde. Fin­landiya’da, Estonya merkezli Obsthak organize suç şebekesi narkotik da­ğıtımına hâkim. Fin polisinin Yhteiskassa diye andığı Obsthak grupları da Finlandiya’nın fuhuş konusunda daha önceden yerleşik haldeki kilit adamlarını yerlerinden etmek için aşırı miktarda şiddet kullandı ve şim­di ülkedeki organize fuhuşa hâkim durumdalar. Finlandiya’ya Baltık ül­kelerinden, Beyaz Rusya’dan ve Rusya’dan büyük miktarlarda genç kı­zın yasadışı yollardan sokulmasında onların parmağı var.

Dünyanın en az yozlaşmış ve yasalara en fazla uyulduğu düşünülen ülkesi İzlanda bile organize suç unsurlarına sahip. Ülkenin uyuşturucu­ya yönelik sıfır hoşgörüsüne rağmen, Norveçli organize suç gruplan yine de bu tecrit edilmiş ada devletine uyuşturucu sokup dağıtmayı becere-biliyor. İngiltere’nin Ağır Dolandırıcılık Ofisinden yetkililer, İzlanda şirketlerinin Rus Mafyası gruplan için kara para aklamak üzere kullanıldığına yönelik artan endişelerini ifade ediyorlar. İskandinavya, farklı yasal yak­laşımlar aracılığıyla, organize suçla mücadeleye yönelik yenilikçi giri­şimleriyle tanınır. Bunların bazıları başarılı da oldu; örneğin, İsveç’te seks hizmetleri satmayı yasaklamayan; fakat seks hizmetlerini satın almayı, bunu kadına ve çocuğa yönelik şiddetin parçası sayarak yasaklayan yasa gibi. Fakat henüz hiçbir deney, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da ken­di kendisini yöneten bölge ‘Freetown Christiana’ kadar tartışılmadı. Yıl­lar boyu hiç vergi vermemesinden, burada açıkça uyuşturucu satılmasından ve kendi kendisini denetlemesinden sonra, yetkililer 2005’te bu Özgür dev­lete yönelik sıkı önlemler aldı. Bu devasa önlemlerin bir gerekçesi de, böl­genin bazı organize suçlular tarafından üs olarak kullanılmasıydı.

 

 

 

 

 

 

 

Küresel Çeteler-Dünya Çapında Organize Suç

 

“Bizi yoksullaştırdığı için en büyük suçlu devlet.”

Red Command graffiti Sao Paulo, Brezilya

 

Her gün 6 milyar insanın hayatı üzerinde etkiler yaratan küreselleşme çağında yaşıyoruz. Marshall McLuhan 1962’de ‘Küresel Köy’ kavramını ortaya attığında, elektronik medyanın insan iletişimindeki mekân ve za­man bariyerlerini nasıl yıktığını tarif ediyordu. Bütün dünyanın, her­kesin küresel bir düzeyde etkileşim içinde olacağı bir köye dönüştüğünü tahayyül etmişti. Bugün hayatımızın her düzeyinde küreselleşme bir ger­çeklik, Dünyanın en büyük, en eski ve en kârlı endüstrilerinden biri olan organize suçun da küresel bir girişime dönüşmesi kimseyi şaşırtmamalı. Suç gruplarının sadece kendi ülkelerindeki bölgeleri kontrol edip bun­lar üzerine savaşması geleneği, 19. yüzyılda Sicilya Mafyası ve Çinli Triadlar’ın Avrupa ile Asya’yı terk edip yasadışı şebekelerini Amerika ve diğer yerlere genişletme başarısıyla birlikte geçmişte kaldı.

Son 40 yılda oluşmasına tanıklık ettiğimiz gerçek küresel ekonomi, organize grupların, teknoloji ve seyahat kolaylığından yasal işlerle ta­mamen aynı şekilde yararlanmasına olanak tamdı. Destansı boyutlar­da ittifaklar kuruldu. Yerleşik suç örgütleri artık, insanlık tarihinde ilk kez gerçekten bütün dünyayı kapsayan bir suç şebekesi dahilinde, yeni ortaya çıkan çetelerle de bağlantı içinde. Hiçbir ülke organize suçun iz­lerinden muaf değil bugün Sao Paulo sokaklarında meydana gelen bir olayın, dünyanın öbür yarımküresindeki organize suç ve onun kurbanları üzerinde etkileri olabilir.

 

Kolombiyalı Karteller

 

Pek çok organize suç grubu hayatına yerleşik bir hükümeti devir­meye çalışan hareketler olarak başlamıştır. İlk başlarda kendilerini yoksulları veya baskı görenleri korumaya adayan bu hareketler, zaman için­de mutasyon geçirip para kazanmaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmezler. Dolayısıyla, Kolombiyalı uyuşturucu kartellerinin işe açgözlü suç gi­rişimleri olarak başlayıp, sonradan yoksullara milyonlarca dolar vermesi ve bir hükümeti devirmeye çalışması ironik.

1970’lerde kurulmalarından bu yana Kolombiyalı karteller dünya­nın kokain tedarikini kontrol ederek organize suçun küresel yüzünü de­ğiştirdiler. Londra’daki Yardies’den Tokyo’nun Roppongi bölgesinde faa­liyet gösteren Yakuza’ya, Amerikan Mafyası ailelerinden Danimarkalı motorculara kadar, eğer bir grup kokain dağıtıyorsa, bir noktada Ko­lombiyalı Cali veya Medellin Kartelleriyle bağlantılı bir uyuşturucu üre­timi ve iletimi hattıyla iş yapıyor demektir.

Cali Karteli Kolombiyalı uyuşturucu kartelleri arasından ilk kuru­lanıydı. Uzman stratejisi ve öngörülü suç planlayıcısı Gilberto Rodrigez Orejuela, (‘Satranç Oyuncusu’), 1970 yılında kokain talebinin her yıl artmakta olduğunu fark ederek işe başladı. Orejuela, o sıralarda Ko­lombiya’daki sadece iç talep için üretmeye ve küçük bir üretim fazla: sim da Amerika’ya ihraç etmeye odaklı küçük sanayi yaklaşımım ye­niden düzenlemenin getireceği muazzam kârı görebiliyordu.

Orejela Panama, Ekvador, Venezüella, Brezilya ve Peru’yla sının, hem Pasifik Okyanusu’na hem de Karayip Denizi’ne erişimi bulunan ülke­deki coğrafi konumun Kolombiya’ya kokain üretiminin ve dağıtımının merkezi olma potansiyeli sağladığının farkındaydı. Kardeşi Miguel’in ve kendisi gibi öngörülü olan Jose Santacruz Londono’nun yardımıy­la, Orejuela küresel bir kokain üretimi ve dağıtımı şebekesi kurdu. Şe­beke işe basitçe Peru’dan ABD’ye kokain sokarak başladı ve Öyle büyük bir imparatorluğa dönüştü ki, bir noktada Güney Amerika’dan dünyaya yapılan kokain ihracının yüzde 80’inin ardında Cali Karteli vardı.

Adım liderlerinin faaliyet gösterdiği Kolombiya kenti Cali’den alan kartel, terörist hücre yapısına benzer bir şekilde yapılanmıştı 10 as­kerlik gruplar bir komutan için çalışıyordu; komutan da emir komuta zinciri üzerinden doğrudan kartel liderlerine rapor veriyordu. Orejue­la bunun yurtdışında yayılmak ve yetkililerin sızmasını engellemek açı­sından en sağlam yapı olduğuna kanaat getirmişti. Ayrıca New York Mafyası, Jamaikalı Yardies ve diğer organize suç gruplarıyla, bugün hâlâ ayak­ta olan ve çokuluslu organize suç için uluslararası işbirliğine model oluş­turan ittifaklar kurdu.

Orejuela’nın 1995’te yakalanmasının ve polisin Londono’yu 1996’da vurmasının ardından Cali Karteli gücünün büyük kısmım kaybetti, fa­kat organize suç ve uyuşturucu satıcılığında hâlâ küresel bir faktör. Ko­lombiya hükümeti içinde güç ‘satın almaya’ yönelik eski alışkanlığın­dan uzaklaştı ve artık ülkenin büyüyen isyana ordusu Kolombiya Dev­rimci Silahlı Güçleri’ne kaynak sağlıyor. Cali Karteli daha küçük par­çalara bölünmüş olsa da, sağlam bir belini doğrultma süreci yaşıyormuş gibi görünüyor. Cali Karteli’nin hem Kolombiya’da hem de yurtdışın­daki ana rakibi Medellin Karteli’ydi. Adını ülkenin Panama sınırında­ki bir kentten alan bu kartel, 1970’Ierin ortasında, uyuşturucu kaçakçı­sı Carlos Enrique Lehder Rivas, Pablo Escobar-Gaviria, Jorge Luis Ochoa, Gorızalo Rodriguez Gacha ve Ochoa kardeşler Fabio, Jorge ve Juan David tarafından kuruldu. 1980’lerde gücünün zirvesindeyken, ABD’de­ki kokain dağıtımının yüzde 50’sini kontrol ediyor, yılda 2 ila 4 milyar dolar kazanıyor ve Kolombiya Adalet Bakam Lara Bonilla’nın 1984’te suikasta uğramasıyla zirveye tırmanan bir bombalama ve terör kam­panyası yürütmekte beis görmüyordu.

Escobar ve Lehder yoksulluğu hafifletmeyi amaçlayan hayırsever projelere milyonlarca dolar akıttı. Kolombiya hükümeti Bonilla’nın öl­dürülmesinden sonra Kolombiya Karteline ciddi bir baskı uyguladığında pek çok kişi tarafından kahraman olarak görülüyorlardı. Fakat Medel­lin gangsterlerinin Kolombiya’nın 13 milyar dolar değerindeki bütün ulusal borcunu ödemeye yönelik önerileri bile onları kaçak statüsünden kurtaramadı. Pek çok lideri öldürülene veya yakalanana dek kartelle yet­kililer arasındaki ihtilaf neredeyse 10 yıl sürdü. Fakat hayatta kalan üye­ler ve yardımcılar, Escobar’ın 1993’teki ölümünden bu yana geçen za­manı güçlerini yeniden inşa etmek için harcadılar ve Medellin Karteli uluslararası uyuşturucu sahnesinde bir kez daha aktif ve etkili bir güce dönüşmekte.

 

Meksikalı Karteller

 

Mevcut gücünü ve boyutu Kolombiyalı kartellere borçlu olan ulus­lararası organize suç unsurlarından biri de Meksikalı uyuşturucu tüccarlarıdır. Meksika’nın uyuşturucu ticareti şebekeleri Kuzey Amerika’daki yasadışı uyuşturucu dağıtımında her zaman bir rol oynamış olsa da, Mek­sikalı kartelleri küresel narkotikte önemli bir güce dönüştüren şey, Ko­lombiyalı kartellerin yarattığı kokain patlamasıydı.

Kokain üretiminin ve talebinin patlamasından önce, Meksika kay­naklı organize suçun büyük kısmı ABD’ye eroin sokmak ve bu ülkedeki fuhuş şebekesine Meksikalı kadınlar ‘tedarik etmenin’ yanı sıra geniş çaplı marihuana üretimi ve bu üretimin ABD’ye ithal edilmesi üzerine odaklanıyordu. 1960’lann sonuna gelindiğinde, eski polis Jaime Herrera Nevarez (‘Durango’nun Uyuşturucu Baronu’) gibi Meksikalı uyuştu­rucu baronlarının çeşitli girişimleri öylesine genişlemişti ki, ABD Baş­kanı Richard Nixon Amerika’nın ‘Uyuşturucuya karşı Savaş’ının gayrı resmi başlangıcında bu girişimleri ilk hedef olarak seçti.

Nixon Eylül 1969’da, Meksika-ABD sınırını fiilen kapatan, fakat or­ganize uyuşturucu kaçakçılarını pek engelleyemeyen ‘Durdurma Operasyonu’nu (Operation Intercept) yürürlüğe koydu. Meksika’yla üç haf­talık ciddi bir diplomatik tartışmanın ardından ABD bu operasyonu rafa kaldırdı ve taktik değiştirerek, Meksika hükümetine marihuana çift­lilerini yok etmesi ve Meksika içinde uyuşturucu halkalarını dağıtması için milyonlarca dolar önerdi. Bu da başarısız olan bir yaklaşımdı.

Bazı marihuana ekinlerinin Meksika ordusunca kamuoyuna da du­yurulacak şekilde yakılmasına rağmen, kaçakçılar genişlemeye devam etti. Meksika polisi Jaime Herrera Nevarez’i ancak 1988’de tutuklaya-bildi. Bu noktaya gelindiğinde, ABD Uyuşturucu ile Mücadele İdaresi (DEA) Nevarez’in ‘çiftlikten damara’ eroin operasyonunun Amerika’ya her yıl yaklaşık 338 kilogram eroin ihraç etmekten sorumlu olduğunu tahmin ediyordu -bu miktar 8 tondan fazla ‘seyretilmiş’, sokak düze­yinde eroine tekabül ediyordu ve Herreras Ailesi’ne 200 milyon, dolar­dan fazla gelir getiriyordu.

Fakat 1970Terde disko dönemiyle aynı zamana denk gelen, sonra­sında ‘Reaganomcs’in arta kalanlarını ateşleyen ve 21. yüzyılda hâlâ da gücünü devam ettiren kokain patlamasının ardından, DEA’ran asıl en­dişeleri kokain ticareti yapan Meksikalı organize suç gruplarına yöneldi. Kolombiyalı Kartellerin Pablo Escobar ve Jose Santacruz-Londono gibi önemli liderlerinin ölümü veya yakalanması nedeniyle 1990’larda güç kaybetmesi, üç Meksika karteline de operasyonlarını genişletmeleri ve Kolombiyalıların küçük ortaklarından daha fazlası olmaları için mü­kemmel birer fırsat sundu.

1997’ye gelindiğinde, Meksikalı karteller imparatorluklarını Ame­rika’ya genişletmiş, Kaliforniya’da La Nuestra Ailesi ve La Eme’yle, hat­ta New York’ta da Yardie çeteleriyle ittifaklar kurmuşlardı. Üç önde ge­len kartel aynı zamanda 1951 millik (3,140 kilometre) ABD-Meksika sınırında da etkili kontrole sahipti. Sının aşamadıklarında altından geçi­yorlardı ki, 2003 yılında Meksika’nın Tijuana bölgesini Kaliforniya’da ki Otay Mesa’ya bağlayan iki tünelin ortaya çıkarılması da bu durumun göstergesidir.

Juaraz karteli ABD-Meksika sınır bölgesinin merkezindeki kaçakçılığı kontrol ederken Tijuana karteli kuzey batıya, Gulf karteli de doğuya odak­lanıyordu. Her grubun haftalık kârı 200 milyon dolara yakınken, yete­ri kadar para ve faaliyet gösterecek yer vardı. Fakat Juarez karteli lide­ri Amado Carillo Fuentes’in (kokain taşımak için jet kullanması nede­niyle ‘Göklerin Lordu’ diye tanınırdı) 1997’de öldürülmesiyle, üç grup arasında kanlı bir kontrol bölgesi savaşı başladı.

Bu uzatmalı savaş, Meksikalı yetkililerin Örgütlere karşı bir nebze iler­leme kaydetmesine imkân tanıdı; Tijuana karteli lideri Ramon Arellano Felbc 2002’de vuruldu, Gulf Karteli lideri Osiel Cardenas da 2Û03’te yakalandı. Fakat Cardenas kartelini hapishaneden yönetmeyi sürdürüyor ve hatta rakipleriyle savaşında kendisine yardıma olması için eski Mek­sika özel güçleri üyelerinden oluşan Los Zetas’ı bile kurdu.

Meksikalı gruplar arasındaki kanlı savaş, Kolombiyalı kartellerin eski güçlerinin büyük kısmım yeniden toplayabilmesine yardıma oldu. Pek çok uzmanın tahminine göre, Meksikalılar kendi aralarında savaşma­yı bıraktığında barış gelmeyecek; bu kez, onları yeniden uluslararası ko­kain dağıtımında küçük ortaklan yapmaya kararlı olan Kolombiyalılarla daha şiddetli ve ölümcül bir savaş çıkacak.

 

 

 

 

Jamaikalı ‘Yardie’ler ve ‘Posse’lar

Kanlı şiddet ve çeteler arası savaş konusunda Meksikalı kartellerinkini geçecek bir üne sahip olan organize suç gruplarından biri Jamaika’nın Yardie ve Posse çeteleridir.

‘Yardie’ polisin ve gazetecilerin Jamaikalı organize suç gruplan hak­kında konuşurken çoğunlukla kullandığı bir terimken, çoğu çete üye­si ‘Posse’ ismini kullanır. Yardie ismi, başkent Kingston’ın Trenchtown mahallesinde toplu konut yapılan alana (yard İngilizce’de alan, avlu gibi anlamlara gelir) dayanır. Çeteler Posse teriminiyse izlemeyi çok sevdikleri Spaghetti Western filmlerinden adapte etmişlerdi. Örgüt yapılarım da bu filmlere bakarak belirlemişlerdi; dolayısıyla bir Posse’nin liderine Don, çete üyelerine de asker denirdi.

Posse’lar, Kingston’ın ve Spanish Town’un yoksul bölgelerinde hü­küm süren geçlik çeteleri kültüründen doğdu. 1960’ların sonlarında, Ja­maikalı siyasetçiler çeteleri infaza ve koruma olarak kullanmaya baş­ladı. Ağır silahlı Posse’larla kurulan bu ilişki, ülkedeki her seçimin yüz­lerce silahlı olayla sonuçlanmasına yol açmıştı. Michael Manly’nin Hal­kın Ulusal Partisi hükümeti 1980’de yenilgiye uğratıldığında, bir bas­kından korkan pek çok Posse üyesi Britanya, Kanada ve Amerika’da-ki büyük Jamaikalı göçmen topluluklarının yanına kaçtı.

Çeteler memleketleri Jamaika’da organize hırsızlık ve marihuana da­ğıtımıyla uğraşıyorlardı; yurtdışında da hızla kokain satıcılığına daya­nan bir nüfuz alanı inşa ettiler. Bu durum Jamaika’nın coğrafi konu­mundan kaynaklanıyordu; Karayipler’deki ülke, Kolombiyalı kartellerin Britanya üzerinden Amerika ve Avrupa’ya kokain ihraç ederken tercih ettiği bir durak noktası haline gelmişti. Yoksulluk seviyesinden dolayı, Posse’lar Jamaika’da istekli uyuşturucu taşıyıcıları bulmakta hiç zorlanmadı ve hızla daha yüksek kârı nedeniyle taş kokain üzerinde uz­manlaşmaya başladılar.

Jamaika’daki Posse silah kültürü şu anlama geliyordu: Polis bir Posse ‘garnizonu’na karşı harekete geçmek istediğinde, onların ateş gücü­ne denk olabilmek için sık sık ordunun çağırılması gerekiyordu. 1970’lerin sonundan bu yana, uluslararası polis kurumlarının rakamlarına göre, Jamaika’da her yıl ortalama 1000 çete bağlantılı Ölüm mey­dana geliyor. Posse kaynaklı silahlı şiddet aynı zamanda, uyuşturucu satışı bölgesi üzerine sert silahlı çatışmaların yaşandığı Manchester ve Londra gibi Britanya kentlerinde görüldü. Eski bir polisin söylediğine göre, New York’ta da Shower Posse, Dunkirk Posse ve Spangler Posse kentteki ‘en silah manyağı, buz gibi soğuk katiller’ olarak ün salmış du­rumda.

Scotland Yard’ın Yardie biriminin eski başkanı Roy Ramm Britanya’da faaliyet gösteren Jamaikalı suç gruplarını ‘organize olmayan organize suç” diye tarif etmişti. Siyahlar arasından bazdan bu yorumunun, Jamaika kültürünü anlamayan, Posse şebekesine sızmayı başaramamış ve do­layısıyla bu şebekenin aslında ne kadar organize olduğunu takdir ede­meyen bir polis y apışının göstergesi olduğunu düşünüyor. Ramm ırk­çı bir imada bulunmak istememiş olsa da, rakip organize suç gruplan bu yorumu Jamaikalıların organizasyon yeteneği olmadığına yönelik varsayımları doğrultusunda sık sık bir hakaret olarak kullandılar. Londra’da Posse bağlantılı silahlı olayların sürekli artmasından dolayı Scotland Yard ‘siyahların siyahlara karşı işlediği suçlar’la mücadele için 1998’de Trident Operasyonu’nu başlattığında, Ramm’in sözlerinin ne kadar yanlış olduğu da açığa çıktı.

Dünya çapındaki Posse’lar açıkça son derece iyi örgütlenmiş, gelişmiş ve becerikli. Geniş kapsamlı uyuşturucu kaçakçılığı ve satıcılığı faali­yetlerinin yanı sıra, verimli bir kiralık katillik şebekesi de kurmuş du­rumdalar. Bir Posse’un üyeleri, bir cinayet işlemek için Jamaika’dan Ame­rika, Kanada ve Britanya’da bir kente seyahat edebilir ve ardından olay yeri inceleme uzmanları daha işlerini bitirmemişken bir başka ülkeye geçebilir. Posse’lar, havayolları çalışanları ve gümrük yetkililerinin ka­çakçılık faaliyetlerini göz ardı etmesi için, karmaşık haraç, şantaj ve yol­suzluk şebekeleri de inşa etti. Bazı Don’lar, kara para aklamakta ken­dilerine yardıma olması için bankacılık ve bilgisayarla ilgili üniversite bölümlerinin yeni mezunlarını Posse’larına kapmaya bile çalışıyor. Ya­sadışı kârı kumarhane ve gece kulüpleri yerine, polis incelemesine ge­nellikle hiç maruz kalmayan, süpermarketler gibi sade yasal işlere yatırıyorlar. Fakat her tartışmayı bir kurşunla sonlandırdıklarına yönelik hak edilmiş ünleri, nüfuz bölgelerinde diğer yeni ortaya çıkan küresel çetelerin meydan okumalarıyla karşı karşıya kalmalarını engelleyebil­miş değil.

 

Nijeryalı Organize Suç Çeteleri

 

Britanya sokaklarındaki Posse’Iara karşı çıkmak yerine onlarla bir­likte çalışma eğilimi gösteren küresel organize suç güçlerinden birisi, ül­kedeki Nijeryalı organize suç çeteleridir. Polis istihbaratı uzmanları, Ar­navut Mafyası veya Türk çeteleri Nijeryalıları ülkedeki fuhuş ve eroin çıkarları nedeniyle tehdit ettiğinde, Nijeryalılara kendilerine destek ol­sun diye Posse’ları devreye soktuğunu dile getiriyor. Bu çıkara anlaş­ma iki grup arasındaki ilişkinin sadece bir uzantısı; zira Nijeryalılar ül­keye soktukları kokaini Posse’Iara satmanın yanı sıra onlara dolandırıcılık ve para aklamada da yardım ediyor.

Pek çok kişi, Nijeryalı organize suç diye bir şeyin var olmasını ve uyuş­turucu kaçakçılığı gibi faaliyetlerde güçlü bir rol oynamasını şaşırtıcı bu­luyor. Nijerya suç gruplarına yönelik yaygın görüş, bunların yurtdışında doğru düzgün bir örgütlenmesi veya varlığı bulunmayan, birbirinden ayrı dolandırıcılardan oluştuğu yönünde. FBI, Interpol ve ABD gizli ser­visinin istihbaratı, dünya çapında 60 ila 80 ülkede faaliyet gösteren 500’den fazla Nijeryalı organize suç grubu bulunduğunu ortaya koyuyor.

FBI’ın 1996’da eroin kaçakçılığı yapan uluslararası bir Nijeryalı suç çetesiyle ilgili soruşturması Bangkok, Pakistan, Chicago, New York ve Detroit’te tutuklamalara yol açtığında, ABD Başsavcısı Janet Reno hemen şu yorumu yapmıştı: “Bu durum, Nijeryalı suç örgütlerinin artık sadece kurye olmadığını, kendi başlarına Önemli bir güç haline gelmelerini gösteriyor.” Bu açıklama Nijeryalı suç gruplarının kölelik, çocuk fahi­şeliği, karmaşık uluslararası dolandırıcılık ve kimlik hırsızlığı gibi alan­lardaki rolü açısından da doğru görünüyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti hükümeti, Nijeryalı çetelerin bütün Gü­ney Afrika bölgesine sızdığından ve eroin-kokain dağıtımını, belge do­landırıcılığını, araba hırsızlığım ve işyerlerinden haraç toplama faali­yetlerini kontrol etmesinden şikâyetçi. Kuzey Afrika ve Güney Avrupa hükümetlerinin de, Nijeryalıların yabana uyruklu kişilerin Akdeniz üze­rinden ülkelerine sokulmasındaki rolüyle ilgili endişeleri artmakta. 1850’ye dek köle ticaretinin merkezi olan Nijerya bir kez daha, cinsel İstismar için uluslararası çocuk kaçakçılığı ve yeni bir kölelik borçların para de­ğil de, işçilikle Ödenmesi türü nedeniyle kötü bir ün yapmış durum­da.

Nijeryalı suç örgütlerinin ve Nijerya’nın Afrika’daki organize suçun merkezi olarak rolünün yükselişi, 1980’lerde petrol fiyatlarında yaşanan büyük düşüşe dayanıyor. Gelirinin yüzde 90’ını petrol ihracatından sağ­layan ülkede bu durumun sonucu çöküş oldu. Ekonomik karışıklık si­yasi istikrarsızlığı ve yolsuzluğu öylesine artırdı ki, Nijerya’da etkili po­lis denetimi çöktü. Pek çok iyi eğitimli Nijeryalı, yakalanırlarsa rüşvet vererek kurtulacaklarını bilmenin rahatlığıyla, para kazanmak için suça yöneldi. Lagos ve Port Hartcourt da dokunulmazlığa sahip bir biçim­de uyuşturucu ve yabani hayvan eti kaçakçılığı yapan suç şebekeleri kur­manın yanı sıra, fazla yakalanma korkusu yaşamadan uluslararası do­landırıcılık faaliyetlerinde de bulunuyorlar.

Pek çok Nijeryalı suç örgütü, başka ülkelerdeki insanlardan, ulus­lararası bankacılık sisteminde tutulduğunu İddia ettikleri muazzam mik­tarlardaki bir servetten pay almaları karşılığında para yollamalarını veya banka hesabı ayrıntılarını vermelerini istiyor. Çeteler ‘yahoo-yahoo ço­cukları’ diye bilinen genç erkekleri üyeliğe alıyor, bunları liderin çıra­ğı yapıp Özel bir eğitimden geçirdikten sonra, Lagos ve diğer kentlerdeki internet kafelere salıyorlar. Bu suç, Nijerya ceza yasasının ilgili bö­lümünden dolayı aynı zamanda ‘419″ diye de biliniyor. Brezilya bankası Banco Noreste’yi hedef alan 242 milyon dolarlık bir 419 dolandırıcılığıyla ilgili 2004 yılında görülen dava olağandışıydı; zira Nijerya’da faa­liyet gösterip haftada milyonlarca dolarlık dolandırıcılık yapan kişilerle ilgili pek az yasal işlem yapılıyor.

Nijerya’da, organize suçla siyasiler arasında danışıklı dövüş yaygındır -en üst düzeylerde de durum böyledir. 2005 yılında, ülkenin Bayelsa eya­letinin valisi Diepreye Alamieyeseigha Heathrow havaalanında 3,2 mil­yon dolardan daha yüksek bir meblağı aklama suçlamasıyla tutuklan­dı. Kefaletle tahliye olduktan sonra yetkilileri kadın kılığına girerek at­latıp Nijerya’ya dönen vali, yasal İşlemle karşı karşıya kalmadığı ülke­sinde bir de ‘Güvenlik açısından en iyi vali’ ve ‘İyi yönetim için altın ku­pa’ ödüllerini aldı. Yolsuzluğun her yere yayılmayı sürdürdüğü, yasa­ları uygulama kapasitesinin bulunmadığı Nijerya, organize suç grup­larının gelişip, suç şebekelerini küresel bir düzeyde genişletmeleri için organize suç şebekelerine mükemmel şartları sunuyor.

 

Hayvan ve Vahşi Hayvan Etİ Kaçakçılığı

 

Nadir bulunan hayvanlarının kaçakçılığının yapılması, doğası itibarıyla ulus­lararası sınırlar üzerinden işbirliği yapan organize çeteler için de uygun bir alan. Ha­yatı tehlikede olan yabani hayvanların kaçırılması milyon dolarlık bir yasadışı iş ala­nı; bu tür kaçakçılık, yasadışı uyuşturucu ve silah kaçakçılığından sonra en kazan­çlı faaliyetlerden birini oluşturuyor.

Genellikle, söz konusu hayvanın yaşadığı ülkeden bir suç grubu, önce yasadı­şı avlanan kişilerden canlı veya ölü numuneler temin ediyor. Sonrasında bir başka ülkedeki bir suç grubuyla, yasak olan vahşi yaşam ithalatını ayarlaması için bağlantı kuruyor. Canlı hayvanlar koleksiyonculara veya bilim insanlarına satılıyor. Kürk, fil­dişi türü ürünlere ve kaplan, gergedan, goril gibi hayvanların vücut parçalarına (ge­leneksel Asya ilaçlarında kullanılması için) yönelik devasa bir talep söz konusu. Bazı çeteler hedef ülkedeki suç örgütlerini atlayarak, kendi alıcılarını bulmak için inter­neti kullanmayı bile denedi. Söz konusu örgütler bu duruma Nijerya, Tayland, Vi­etnam, Kamboçya ve Vietnam’daki yasadışı hayvan piyasasına kendi temsilcileri­ni yollayarak yanıt verdi.

Kaçakçılığın hayatı tehlikede olan hayvanlar üzerindeki yok edici etkisinin yanı sıra, uluslararası alanda korunan hayvanların ‘yabani hayvan eti’ için satılması da, biye-çeşitliliği giderek daha fazla tehdit eden bir sorun haline geldi. Binlerce tonluk yabani hayvan eti her yıl Afrikalı suç örgütleri tarafından Avrupa, Asya ve Ameri­ka’ya yasadışı bir biçimde sokuluyor. Yabani hayvan etini Afrika dışında satarak mu­azzam miktarlarda kazanç sağlasalar da, bu iğrenç ticaret hastalık yayma ve bazı tür­leri yok olmaya her zamankinden de daha yakın hale getirme riski taşıyor.

 

 

 

Komandolar-Brezilya’nın Organize Suç Çeteleri

 

Nüfusun büyük kısmı ekonomik açıdan hayatta kalmaya çalışırken organize suçun filizlenmesine olanak tanıyan yaygın siyasi yolsuzluk ve polis yolsuzluğu Nijerya’yla sınırlı değil. Bu dünya çapında tekrar tekrar görülen bir hikâye. Fakat yoksulluk ve sosyal adalet eksikliğinin organize suç çetelerinin ortaya çıkmasına nasıl yol açabileceğini hiçbir ülke Brezilya’dan daha iyi anlatamaz.

Brezilya her zaman, zenginle yoksul arasındaki bölünmenin dramatik boyutlarda olduğu ve sadece birkaç sokaklık bir mesafeyle birbirinden ayrıldığı bir ülke oldu. Rio de Janerio’nun pahalı plaj evleri ve gökde­lenleri, kentin gecekondu şartlarına sahip favelalarına her zaman için rahatsız edici bir biçimde yalandı; favelalar İlk kez, 1890’larda özgür bı­rakılan köleler tarafından bir gecekondu mahallesi olarak inşa edilmişti. Brezilya’da yoksulluk içinde yaşayan 25 milyon insan on yıllar boyu po­lisin sadece zenginleri korumak için var olduğuna inandı. Hatta polis yırtıcı bir güç olarak görülürdü -polisin favela sakinlerine yaptığı çok sayıda katliam ve sokak çocuklarını sebepsiz yere vurması bu durumun sebebini açıklar.

1964 ve 1984 arasında, Brezilya askeri diktatörlük altında yaşıyor­du. Siyasi direniş gruplarının üyeleri, favelalardan gelen mahkûmlar­la aynı hapishanelere yollanıyordu. Azami boyutta bir güvenliğin olduğu, Ilha Grande adasındaki kötü şöhretli hapishanede, falanj diye bilinen sokak çetelerinin üyeleri ve hırsızlar, sosyalist mahkûmlardan, devrimci adalet, terörist hücre örgütlenmesi, dayanışma ve Troçki’yi öğrendi. Bu­nun sonucunda, mahkûmları gardiyanlardan ve diğer mahkûmlardan koruyan hapishane çetesi ‘Red Command’ (Kızıl Komando) kuruldu. Mahkûmlar favelalara dönerken Kızıl Komando’nun yapısını ve ideallerini de yanlarında götürüp, Komando adlı yeni suç şebekeleri oluş­turdular.

Polisin düzeni korumak adına hiçbir adım atmadığı kanunsuz favelalarda, Komandolar önce uyuşturucu dağıtımının kontrolünü ele ge­çirdi, sonra da toplulukların ‘yönetimini’. Kokain satıcılığı ve sadece zen­ginleri hedef alan hırsızlık operasyonları İçin kendilerine bir üs sağla­maları karşılığında, Komandolar kârın bir kısmını temel hizmetlere ve klinik inşasını da içeren refah programlarına yatırdılar. Aynı zamanda gayrı resmi bir polis gücü gibi de davranıyorlar, hane içi şiddet ve te­cavüz gibi suçlara şiddet içeren cezalar veriyorlardı. En başta pek çok kişi tarafından kahraman gibi görülüyorlardı. Fakat suç faaliyetleri öne çıktıkça ve Komandolar çeşitli favelaların kontrolü için kendi araların­da kavga etmeye başlayınca kısa süre içinde sorunlar çıktı.

Komandoların ortaya çıkışından önce, Brezilya’da organize suç ge­nel olarak yolsuzluk, büyük şirketler için işlenen cinayetler, Amerikan ve Sicilya Mafyası gibi ülkeyi üs olarak kullanan yabancı gruplar ve çok sayıda kırsal haydutla sınırlıydı. Şimdi, Üçüncü Komando, Kızıl Ko­mando ve Komandoların Dostlarının Dostları türü gruplar arasında açık bir sokak savaş yaşanıyordu. Bu savaşta sık sık masum sivilleri riske ata­cak bir yerde roket atarlar kullanılırdı ve resmi polis gücünün en ufak bir varlığı bulunmazdı.

Son yıllarda Komandoların pek çoğu -özellikle de en siyasi olanları – Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile bağlantılar kurdu. Ko­lombiya Komünist Partisi’nin askeri kanadı olarak 1964’te kurulan FARC, şu an Kolombiya topraklarının yüzde 30’unu kontrol eden geniş çaplı bir isyana ordusuna dönüştü. Pek çok Kolombiyalı uyuşturucu karte­linin de desteğini alan FARC, şu an Komandoların pek çoğunun ana ko­kain ve silah tedarikçisi konumunda. Suçla ilgili ilişkileri aynı zaman­da, FARC’ın yoksullukla savaş, yoksulların toprak hakkı ve sosyal ada­leti savunmak gibi öğretileriyle de ideolojik bir ittifaka dönüştü; bu du­num, Komandoların kuruluşuna yol açan ideolojik ateşin bir kısmını ye­niden tutuşturmuş oldu.

Brezilya federal polisinin başkomiseri Marcelo Itagiba kısa süre önce islerin basit organize olmanın Ötesine geçtiği uyarısında bulunup, “Rio de Janerio, silahlı ve organize terörist grupların yürüttüğü kentsel bir gerilla savaşına batmış halde” diye konuştu. Brezilya hükümetinden pek çoktan, FARC’la bağlantılarının, Komandoları Brezilya’nın Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin militan unsurlarıyla ittifak kurmaya itmesinden en­dişeleniyor. Böyle bir durum gerçekleşirse, kedini bizzat Brezilya’yı kont­rol etmeye adamış, ülke çapında faaliyet gösteren, ağır silahları bulu­nan ve devrimci bir şebeke kurulmuş olacaktır. Adını kendi iyiliği için saklayacağım Brezilyalı bir politikacının bana dediği gibi, “Hükümet şim­di, Komandoların yerine sadece yabana Mafya ve haydutlardan edişe, duyduğu eski günlerin geri gelmesini İstiyor.”

 

Kanada’da Organize Suç

 

Kanada’nın, Brezilya gibi Leon Troçki’nin retoriğini benimseyen suç şebekeleriyle ilgili bir sorunu olmasa da, yabana organize suç çeteleri ve haydutlarla bir sorunu var. Kanada’daki haydutlar motor çeteleri; or­ganize suçtaki yabana unsuru da, Kanada yeraltı dünyasında güçlü bir rol sahibi olan Amerikan Mafyası ve Triadlar’dır.

Amerika’da 16 Ocak 1920’de alkollü içecek yasaklandığında, Ka­nada’ nın sınır ötesinden içki kaçırma işinde önemli bir rol oynayacağı açıktı. Alkol burada hâlâ yasaldı. 6 bin 414 kilometrelik, çitle çevrili ol­mayan sınırda bol bol bira fabrikası ve damına vardı. Amerika’daki içki yasağı Amerikan Mafyası üyelerinin yanı sına Kanadalı organize suç Ör­gütleri için de büyük bir nimet oldu.

Ontario’dan gelen içki üzerindeki Amerikan kontrolünü Stefano Magaddinno’nun efsanevi liderliği altındaki Buffalo ailesi temsil etse de, diğer yerlerde Montreal’in İrlandalılardan oluşan West End çetesi gibi Kanada çeteleri önemli roller oynuyordu. Fakat en çok parayı kazanan, ‘Kanada’nın Al Capone’u’ ve ‘İçki Kaçakçılarının Kralı’ diye tanınan Rocco Perri’ydi. İçki yasağının 1933′ te sona ermesinden çok önce işlerini fu­huş ve kumar alanlarında çeşitlendirmişti ve 2. Dünya Savaşı sırasında İtalyan kökenlerinden dolayı öldürülmese, muhtemelen Amerikan Mafyası’nı kendi bölgesinin dışında tutmaya becermeye devam edecekti.

Perri’nin gücünün azalmasıyla birlikte, Amerikan Mafyası ailelerinden Bonanno suç ailesi, Montreal Babalarından Vincent ‘Yumurta’ Cotroni’yle ittifak kurarak ‘Montreal Bağlantısı’nı oluşturdu. Fransa’yla köklü iliş­kilere sahip olan Montreal, Korsikalı ve Sicilyalı gangsterlerin Marsil­ya’dan gemilerle yolladığı eroin için harika bir durak noktasıydı. Ero­in sonrasında sınırdan şekli özel olarak değiştirilmiş arabalarla kaçırıl­dı ve 1950’Ierin ortasına gelindiğinde, New York’a her ay 50 milyon do­lar değerinde eroin taşınıyordu. Montreal bağlantısının Kanada polisi tarafından 1961’de ortaya çıkarılmasına rağmen, uyuşturucu trafiği Cosa Nostra’nın Kanada’daki faaliyetlerin büyük kısmını oluşturmaya devam ediyor ve Bonnano ailesiyle Cotroni çetesi Kanada yeraltı dünyasında hâlâ muazzam bir güce sahip,

Fakat bugün Kanada’daki organize suçun en büyük oyuncuları Ame­rikan Mafyası’ndan ziyade motosikletçi çeteleri oluşturuyor. Cosa Nostra, Triadlar ve giderek artan sayıda Nijeryalı suç örgütü Kanada’da eroin ve kokain ithal ediyor olabilir, fakat bu maddelerin ülke çapındaki dağıtımını motosikletçi çeteleri kontrol ediyor. Aynı zamanda büyük bir metamfetamin üretimi şebekesine ve haşhaş ile ecstacy satıcılığın­da da bir role sahip olan bu çetelerin, Kanada’daki yasadışı uyuşturu­cu ticaretinde hâkim olmadığı bir alan yoktur. Elde ettikleri muazzam kârı fuhuş ticaretine yatırdılar ve böylece her Kanada eyaletinde fahi­şelik ve pornografi alanında en büyük oyuncular haline geldiler. Bazı çeteler gelişmiş kiralık katillik hizmetleri de sunarak kârlarım daha da artırdı; bu hizmetler kurbanlarının izini bulmak için veritabanlarını bile kullanıyor.

Kanada’nın haydut motosikletçi çeteleri 6 bin motorcunun katıldı­ğı ve her yıl düzenlenen Vancouver Noel Sürüşü’nde yoksul çocukla­ra hediye vermek gibi halkla ilişkiler faaliyetlerinde bulunsalar da, ken­dilerini maalesef birkaç üyesi suçlu olan, ancak çoğunlukla yasalara uyan motosiklet kulüpleri gibi göstermeyi başaramıyorlar. Bu başarısızlığın sebebi büyük ölçüde, Helis Angels ile Quebec merkezli Rock Machine arasında 1983’ten bu yana bir savaş yaşanıyor olması. Zira bu savaş dü­zinelerce motosikletçinin ve Montreal’de 2005’te bir bombalama olayında öldürülen 11 yaşındaki Daniel Desrochers gibi masumların da hayatı­na mal oldu. Rock Machine’nin 2000’de Bandidos’a katılması istikrar ya­ratma noktasında hiçbir işe yaramadı ve yeni bir şiddet dalgasına yö­nelik korku, Kanadalı yetkililerin ve polisin motosikletçilere karşı ey­lemlerini artırmasına yol açtı.

Haydut motorcu çetelerinin Kanada’da bugün faaliyet gösteren en güçlü suç şebekesi olarak konumlarına meydan okunmuyor da değil. Triadlar ülkenin Pasifik kıyısında sürekli artan bir varlığa sahip. Uyuş­turucu ithalatı, insan kaçakçılığı, haraç, çevre suçlan ve kadınlara zor­la fahişelik yaptırma gibi alanlarda faaliyet gösteren 14K ve Wo On Lok gibi çeteler kârlarını ve üye sayılarını her hafta daha da arttırıyor. Big Circle gibi Vietnamlı gruplar da Kanada’daki güçlerini artırırken, organize suçun bu ülkedeki varlığı her zamankinden daha güçlü görünüyor.

 

Avustralya’da Organize Suç

 

Triadlar ve Vietnamlı organize suç çetelerinin Kanada’nın Vancouver kentinde büyümesi, bütün Pasifik bölgesindeki genişleme şablonunun sadece bir parçası sayılabilir. Bu şablona göre, Özellikle hedef olan ül­kelerden birisi Avustralya’dır.

Avustralyalıların çoğunluğu, Asyalı organize suç çeteleriyle İlgili so­runun Sydney’in Cabramatta bölgesindeki çeteler arası savaşla sınırlı olduğunu düşünür; zira BTK, 5T ve Black Dragons (Kara Ejderler) bu sorunu giderek daha görünür hale getirdi. Fakat milletvekili John Paul Newman’ın Eylül 1994’te çete bağlantılı bir şekilde vurulmasının gös­terdiği gibi, kan dökülmesi sadece çete üyeleri veya içinde yaşadıkları mahallelerle sınırlı bir sorun değil.

Vietnamlı suç örgütlerinin sokakta yaptığı açık katliamların aksine, Triadlar daha az ilgi çekmek için çaba harcadılar. İnsan kaçakçılığı, ya­sadışı kumar ve para aklamayı kolaylaştırmak için Avustralya finans çevrelerine sızmakla meşgul oldular. Eroin ticaretinin kilit küresel oyuncuları olarak, Avustralya piyasasındaki paylarım da artırmaya çalıştılar; fakat bu yol Avustralya’nın yerel organize suç örgütleriyle Amerikan Mafyası arasındaki uzun süreli ittifak nedeniyle tıkalıydı.

Avustralya’da uçak seyahatinin 1960’larda yaygınlaşmasından önce, kıta küresel suç dünyasından kısmen tecrit edilmişti. Organize şe­bekeler Sydney’deki Surrey Hill Çetesi veya Melbourne’daki çete üye­leri gibi siyasi iş bitirici John Wren’in kontrolü altındaydı. Ana faaliyetleri yasadışı bahis, fuhuş ve alkollü içki satan yerleri ‘korumakla ilgiliydi. Aile temelli çeteler ve Boyacılar ve Rıhtım işçileri sendikasının bazı suç­lu üyeleri Wren’in işlerine rakip çıkmaya başlamıştı. En büyük ve ge­lişmiş operasyonları da, Calabria’dan gelen göçmen İtalyan toplulukları arasından düzenlendi ve ‘Ndrangheta ve ‘L’Onorata Societa (Onur­landırılmış Cemiyet) kuruldu.

1960’ların ortasına gelindiğinde, Avustralya-Amerika arasında rutinleşen uçak yolculukları, kıtanın Cosa Nostra’nın dikkatini çekmesi­ne yardımcı oldu. Cosa Nostra burayı özellikle uyuşturucu olmak üze­re, kendi işlerini genişletmeleri için uygun, az gelişmiş bir piyasa ola­rak gördü. 1965 yılında, Chicago Mafyası Avustralyalı organize suç grup­larıyla araştırma görüşmeleri yapması için Joe Testa’yı kıtaya gönder­di. Sydney yeraltı dünyasının Mafya babası Lennie ‘Mr. Big’ McPherson ve daha sonra Robert Trimblem Calabrialı suç gruplarıyla ilişkiler kuruldu. İşler yavaş başlamıştı, ama Jimmy ‘The Weasel’ Fratianno’nun yönetiminde Chicago çetesi ısrarcı davrandı. Avustralya’daki Yunan ve Lübnanlı suç şebekelerinin rekabetine rağmen, 1970’lerİn ortasında Maf­ya ve Avustralyalı ortakları etkili bir uyuşturucu ithalatı ve dağıtımı ope­rasyonu oluşturabilmişti. Avustralya’ya Güneydoğu Asya ve Ekvador’dan uyuşturucu taşıyan tekneler ve uçaklar, kıtanın vahşi hayvanlarıyla yasadışı bir şekilde doldurularak burayı terk ediyordu – özel­likle de Avrupa ve Kuzey Amerika’daki koleksiyonculara sarılmak üze­re nadir bulunan papağanlar taşıyorlardı.

Ancak 1980’Ierden bu yana, bitmek bilmeyen bir dizi kanlı çatışma Avustralya’daki organize suçun yakasını bırakmadı. Bu çatışmalar böl­gesel kontrol için başlamış olabilir, ancak sık sık akla hayale gelmeye­cek türden ölümcül kan davalarına dönüşüyorlardı. Fek çok cinayetin kaynağı, Calabria Onurlandırılmış Cemiyeti’nin patronu Liborio Benvenuto’ya 1983’te düzenlenen bombalı saldırıya dayanır. Benvenuto ara­basına yapılan saldırıdan kurtuldu ve rakiplerine yönelik bir intikam kampanyası başlattı. Bir polis yaşananları, “Yarar ve Murrumbidgee ne­hirlerine kedi yavrusundan çok ceset atılıyordu” diye anlatıyor.

Kan davası Benvenuto’nun 1988’de doğal sebeplerden dolayı Öl­mesiyle de bitmedi ve oğlu Frank Benvenuto 2000’de vurularak Öldü­rülene dek devam etti.

Frank Benvenuto’yu öldürdüğünden şüphelenilen adamlardan biri, Melbourne merkezli meşum PettinghilI suç ailesinin üyesi olan Victor Pierce’dı. Pierce, Pettinghill ailesinin iki polisi öldürmekten yargı­lanan üyelerinden biriydi; polis yetkilileri Steven Tynan ve Damian Eyre, Güney Yara banliyösünün Walsh sokağında 1988’de öldürülmüştü. Mel­bourne’un Moran suç ailesiyle birlikte Pettinghill ailesi, Malbourne’da 2000-2005 arasında meydana gelen 30’dan fazla suçla bağlantı cinayet­ten sorumlu tutuluyor. Fakat, 5 milyar dolarlık bir amfetamin ve parti uyuşturucusu piyasasında hissesi bulunan diğer grupların da, Örneğin yeni gelen Sırp ve Arnavut Mafyası’nın da iş başında olduğu açık.

 

Yeni Zelanda’da Organize suç

 

Melbourne’da organize suç gruplan arasında yaşanan ölümcül çe­teler arası savaş hakkında bir şeyler öğrenmek sizi belki de şaşırtmamıştır. Bununla birlikte, Avustralya’nın komşusu Yeni Zelanda’mı da kendi ara­larında savaşan organize suç gruplarıyla ilgili bir sorunu olması kısmen yeni bir bilgi sayılabilir. Ülkenin ‘Yüzüklerin Efendisi’ filmlerinde altı Çizilen görkemli manzarası, Yeni Zelanda’yı dünyanın en Önemli turistik istikametlerinden biri haline getirdi; sakin ve neredeyse hiç suç İşlen­meyen bir yer olarak süregelen imajı da bu durumu destekledi.

Fakat dünyadaki her diğer ülke gibi Yeni Zelanda’da her zaman bir yeraltı dünyasına sahip olageldi. 2. Dünya Savaşı’ndan Önce yeraltı dün­yası tersaneler ve kazançlı sendikalarını, hırsızlığı ve kaçakçılığı kont­rol etmek için savaşan İrlandalı çetelerin hâkimiyetindeydi.

Sadece iki kentin yoğun nüfusa sahip olduğu ülkede, organize su­çun İrlandalı çeteler dışında kalan kısmı da, bölge savaşları nedeniyle polisin dikkatini çekmeyecek kadar akıllı olan aile temelli grupların kont-rolündeydi.

Eroin ve kokaine olan küresel talep 1970’Ierde patladığında Yeni Ze­landa, ABD, Avrupa ve Avustralya’da da faaliyet gösteren kötü şöhretli Mr. Asia uluslararası uyuşturucu örgütünün kilit bir parçası haline gel­di. Kuryelerinden şüphelenilip şüphelenilmediğini anlamak için Yeni Zelanda’nın gümrük yetkilileri hakkında düzenli olarak casusluk ya­pacak kadar gelişmiş olan Mr. Asia, Önemli üyelerinden Terry Clark’ın 1979’da Britanya’da yakalanması örgütü çökertene kadar Yeni Zelan­da’nın uyuşturucu sahnesine hâkim oldu.

Çöküşünün ardından, Mr. Asia’nın Yeni Zelanda’ya ağır uyuşturucu ithal etmekteki rolünü, ülkede yeni yeni yerleşik hale gelmeye başlayan Asyalı suç çeteleri aldı. 14K ve Yee On gibi Triadlar başı çekiyordu, fa­kat kısa süre içinde rakip Vietnamlı ve Taylandlı çeteler de onlara ka­tıldı. Bütün bu gruplar, organize suçla mücadele etmek için ne kayna­ğı ne de deneyimi bulunan polis gücünün gölgesinde büyüdüler. Aynı zamanda, polisin Asyalı topluluklar arasında istihbarat toplamakta zor­lanmasından da yararlandılar. Bu faktörler söz konusu grupların Yeni Zelanda’da hızla karmaşık ve sağlam bir uyuşturucu kaçakçılığı şebe­kesi kurmasına olanak taradı ki, bu şebeke şu an da yerli yerinde du­ruyor. Pek çok Asyalı organize suç grubu insan kaçakçılığı, kimlik dolandırıcılığı, fuhuş ve kumar işlerine de soyunup, Yeni Zelanda’nın motosikletçilerini ve Maori çetelerini ülkeye soktukları uyuşturucunun sa­tılmasında kullandılar.

ABD dışındaki en eski Helis Angels şubesi, 1961’de kurulan Auckland Helis Angels Motosiklet Kulübü’dür. Helis Angels ve Highway 61 (Yeni Zelanda’nın, kısa süre önce Bandidos’la birleşme planlarım açıklayan diğer büyük motosiklet çetesi) yasal kurumlar olduklarını savu­nur. Ancak Yeni Zelanda polisine göre, bu motosikletliler, ülkedeki en etkili organize suç gruplan ve aynı zamanda yakalanması en zor olan-lan. Hem motosikletçiler, hem de Maori çeteleri uyuşturucu üretimine de girdiler. Motosikletçiler kırsal bölgelerde haşhaş tarlaları ve meta-amfetaminle LSD laboratuarları yönetmeye başladı. Diğer yandan, Mao­ri çeteleri de daha düşük seviyede haşhaş çiftçiliğinde uzmanlaştı. Motosikletçiler özellikle kırsal ve daha küçük topluluklar arasındaki uyuşturucu satışında en büyük paya sahip, fakat Yeni Zelanda’nın iki büyük kenti de uyuşturucu dağıtımı ve satışı açısından giderek Maori çetelerinin alanı haline geliyor.

Mongrel Mob, Black Power (Kara Güç), Nomads (Göçebeler) ve King Cobra (Kobra Kralı) gibi bütün Önde gelen Maori çeteleri, yoksulluk, kötü yaşam şartlan ve devletin Maori topluluklarını göz ardı etmesi nede­niyle ortaya çıktı. Maorilerin savaşçı geleneklerini, topluluğa kabul tö­renlerini ve hükümete yönelik hoşnutsuzluğunu harmanlayan bu çe­teler, ilk başlarda polisin ilgisini kendi aralarındaki savaştan dolayı çe­kiyordu. Özellikle de Black Power ve Mongrel Mob arasında uzun sü­ren bir kan davası yaşanmıştı. Fakat çetelerin unsurları organize suça yönelip, yoksullara yapılan yardımı silah ve uyuşturucu almak için kul­lanmaya başlayınca, şiddet düzeyi çeteler arası uyuşturucu bölgesi sa­vaşı noktasına yükseldi ve işlenen cinayetlerin sayısı dikkat çekici bir biçimde arttı. Yeni Zelanda polisi kısa süre önce, tüm zamanların en za­rar verici uyuşturucularından biri olan kristal metaamfetamin kullanı­mının bazı çetelerin teşvikiyle yaygınlaştığına yönelik endişelerini dile getirdi. Eğer bu doğruysa ve kristal metaamfetaminin başka yerlerde de hasar yarattığı ortaya çıkarsa, organize suçun Yeni Zelanda’nın mü­kemmel imajına bir zarar vermeyi başardığı söylenebilir.

 

Hindistan’da Organize Suç

 

Hindistan, Yeni Zelanda’nın organize suçtan kısmen yoksun oldu­ğuna yönelik biraz da abartılmış imajını paylaşmaz. Hindistan’da, her hangi bir ekonomik ve sosyal sınıftan gelen herkes, organize suçun ulu­sun günlük yaşantılarına nasıl bir etkide bulunduğuna dair bir fikre sahiptir. Hindistan’daki organize suçun öne çıkan bir unsuru, bazı şöhretli üye­lerinin hem kötülenip hem de bir pop yıldızı gibi delicesine sevilmesidir. Bunu en iyi, Hindistan’ın en güçlü ve en korkulan suç şebekesi olan D-Company’nin lideri Davud İbrahim’in durumu ortaya koyar: CIA ve Hindistan hükümetinin ‘küresel bir terörist’ olarak gördüğü İbrahim, Hindistan’da epey kalabalık bir destekçi kitlesine sahip ve birkaç göz aha Bollyvrood filminin konusu bile olmuş durumda.

Bir polis memurunun oğlu olan İbrahim kariyerine bir Mumbai çe­tesinin üyesi olarak başladı. Saygı duyulan yeraltı dünyası lideri Karim Lala’nın yönettiği çete uyuşturucu kaçakçılığı ve satıcılığında uzman­laşmıştı. Birkaç yıl içinde İbrahim, Karim Lala’nın iki oğlu Amirzada ve Alamzeb’e çetenin liderliğini ele geçirmek için meydan okuyordu. Asıl rakiplerinin öldürüldüğü kanlı bir hesaplaşmadan galip çıktıktan son­ra, İbrahim Mumbai’deki en güçlü ‘Don’ oldu. İbrahim yakalanmamak için 1985’te kenti terk edip Birleşik Arap Emirlikleri’ne kaçtığında, ör­gütü D-Company’yi çoktan Avrupa’ya milyonlarca dolar değerinde uyuş­turucu madde kaçıran önemli bir uluslararası suç şebekesine dönüş­türmüştü.

Sonraki birkaç yıl içinde, Mumbai’deki organize suç üzerindeki kont­rolünü sürdürürken, D-Company’nin uluslararası silah kaçakçılığının yanı sıra uyuşturucu işlerinde de en önemli uluslararası şebekelerden biri olarak öne çıkmasını da denetliyordu. Fakat 1993’te Hindistan is­tihbarat servisleri İbrahim’i Mumbai’de 257 kişinin Ölümüne yol açan bombalı saldırıları düzenlemekle suçladı. Bunun üzerine Birleşik Arap Emirlikleri’nden kaçmaya zorlanan İbrahim’in Hindistan yeraltı dün­yası üzerindeki kontrolü zayıflamış durumda. Mumbai, Chhota Rajan ve sonradan milletvekili olan Arun Gawli gibi rakip Donlar arasında sal­dırganca çete savaşlarına sahne oldu. Usame bin Ladin’le bağlantıları bütün D-Company’yi tehlikeye atmaya başlayınca, İbrahim’in Hindis­tan’daki gücü daha da zayıfladı.

Hindistan’da organize suçun siyaset ve iş dünyasındaki yeri de epey sağlamdır. Siyasi yolsuzluk ve kaynak eksikliği, polisin Hindistan’ın her eyaletinde faaliyet gösteren çeşitli çetelerle mücadele gücüne ağır dar­be vurmuştur. Polis adam kaçırma ve Hindistan’ın devasa sinema en­düstrisinde haraç kesme gibi suçlara karşı bir miktar başarı elde etmiş durumda, fakat yetkililer bu suçların da hâlâ yaygın olduğunu itiraf edi­yor. ‘Koruma’ haracı, fuhuş ve yasadışı kumar gibi çetelerin genelde ter­cih ettiği işlerin çoğu yerel olsa da, en büyük operasyonları Batlı bir ih­racat piyasasının ihtiyacını karşılıyor.

Lüks malların taklidi ve telif hakkı ihlali yerleşmiş ve önemli kazanç kapılarına dönüştü. Bu konuda uluslararası iş dünyasından gelen baskı da pek işe yaramıyor. Yoksulların organlarını satabildiği yasal yerlerin dışında, bazı çeteler yoksulları kandırarak ameliyata sokup böbrekle­rini çalıyor ve onlara hiçbir Ödeme yapmıyorlar. Örneğin Bangalore’de bazı kurbanlar kan verdiklerini düşünürken uyutuluyor ve uyandık­larında kandan daha fazlasını kaybetmiş oluyorlar. Hiç şüphesiz, organize suçun Batı’ya en üzücü ithalatı, seks köleliği için satılan ve ülkeden ka­çırılan büyük miktarlardaki çocuk.

Hindistan küresel ekonomiye entegre olurken, organize suç da bun­dan yararlanıyor. Yabancı müşterilerin hassas finans ayrıntılarının ele alındığı arama merkezlerinin kurulmasının ardından, bu ayrıntılar kısa süre içinde Mumbai yeraltı dünyasının eline geçiyordu. Bu durumun yarattığı endişe bazı şirketlerin ülkeden çekilmesine ve büyük miktar­larda iş kaybına yol açabilir. Hindistan’daki organize suç öylesine bü­yük ve her tarafa yayılmış ki, bir ulusun yanı sıra kendi ekonomik ge­leceğini tehdit etme ihtimali söz konusu.

 

 

Taklitçilik

 

Kalpazanlık bizzat paranın kendisi kadar eski bir suçtur. Kâğıt banknotların icadıysa, kalpazanlığın bir ulusun ekonomisine yönelik potansiyel bir tehdit oluştu­rabileceği anlamına geliyordu. Bunun bir sonucu olarak, kalpazanlık ihtilaflarda bir taktik olarak kullanıldı; tıpkı Amerikan İç Savaşı’nda ABD’nin konfederal para birimini basması gibi. Organize suç gruplan 19. ve 20. yüzyıllarda gelişirken, genel­likle önceden var olan kalpazan çetelerini aralarına alıyorlardı; bu kişilerin daha faz­la nakit dağıtım kanalıyla bağlantısı vardı. Bilgisayar ve lazer baskı gibi ilerlemeler sayesindeyse, kalpazanlık daha fazla insanın işleyebileceği bir suç geldi. Fakat or­ganize suç gruplan para biriminden alışveriş kuponlarına, yiyecek ve içecek pulla­rına kadar her şeyin sahtesini yapmakta güçlü bir role sahip olmayı sürdürüyor. Or­ganize suç ayrıca hisse senetleri gibi özel mali belgelerin de taklitlerini yapmaya da odaklanmış durumda. Organize suçun 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın ba­şında büyüdüğü alanlardan biri de CD, DVD, bilgisayar yazılımı, marka giysi ve ak­sesuar, parfüm, sigara ve alkol gibi tüketici mallarının taklitlerini yapmak. Endişe verici bir biçimde, taklitçiler giderek artan miktarda eczane ürünü ve ilaç da üreti­yor. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 8’i artık taklit mallardan oluşuyor.

Suç örgütlerinin uyuşturucu ticareti için geliştirdiği kaçakçılık şebekeleri artık, taklit malların el altından taşınması için kullanılmaya başlandı; zira kaçakçılar, sah­te DVD taşıyarak, aynı ağırlıkta marihuana taşıyarak elde ettiklerinden daha fazla kâr sağlayabiliyorlar.

 

Güney Afrika’da Organize Suç

 

Gelecekteki ekonomik başarısı yolsuzluk ve yaygın organize suçtan menkul bir ulusla arası imaj nedeniyle tehlikeye ablan tek ülke Hindistan değil. Apartheid yönetiminin 1990″da feshedilmeye başlanmasından bu yana, Güney Afrika Cumhuriyeti küresel ekonomiyle tümüyle enteg­re olmayı başarabildi. Afrika’nın en zengin ülkesinin mali gücü, bu ül­keyi kıta çapındaki ve dışındaki organize suç grupları için bir mıkna­tıs haline getirdi. Zenginlikleri, kaynakları yeterli olmayan polisi ve ya­sadışı girişimlerle işbirliği yapmaya istekli siyasetçileriyle, Güney Af­rika Cumhuriyeti’nin 10 yıl içinde 200’den fazla organize suç örgütü­ne ev sahipliği yapmaya başlamasına şaşmamak gerekir.

Organize suçun Güney Afrika’da siyaset ve iş çevrelerinin en üst se­viyelerine kadar sızdığına dair uluslararası algı öylesine büyük bir so­run yaratıyordu ki, 1999’a gelindiğinde ülkeye yatırım açısından mil­yarlara mal olmuştu. Haziran 1999’da, Devlet Başkanı Thabo Mbeki Özel Operasyonlar Direktörlüğü’nün (DSO) kurulduğunu açıkladı; Akrep­ler diye de anılan bu direktörlük kısa süre içinde organize suç ve yol­suzlukla mücadelede başrolü oynamaya başladı.

Devlet Başkanı Yardımcısı Jacob Zuma da dâhil, iktidardaki Afrika Ulusal Kongresi Partisi üyesi olan siyasetçilerin evlerine düzenlenen bas­kınlara rağmen, DSO’nun suç örgütleriyle Güney Afrika Cumhuriyeti’nin polis, yargı ve siyaset çevrelerindeki seçkinler arasındaki kökleş­miş bağlantıların altını oyabildiğine inanan fazla insan yok. Akreplerin, apartheid yönetimi sonrasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yayılan Nijeryalı suç örgütlerine, Triadlara ve Hindistan merkezli suçlulara ha­sar verebildiği söyleniyor, fakat pratikte buna dair somut kanıt gören fazla insan da yok.

DSO, ülkeyi uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarının ana parçalarından biri haline getiren Nijeryalı suç örgütlerinin Güney Af­rika Cumhuriyeti’ne iyice sızdığını kabul ediyor. Nijeryalı gruplar ül­kedeki dolandırıcılık ve kimlik hırsızlığı faaliyetlerinin hâkim oyuncuları haline gelmiş durumda. Genellikle, uluslararası sahtekârlıklarının ön pla­nında beyaz Güney Afrikalıları çalıştırıyorlar; zira, Nijeryalı gruplar FBI gibi kurumlar tarafından daha fazla incelemeye maruz kaldığı için bu­nun etkili bir kaçış yöntemi olduğunu düşünüyorlar. Yerel çetelerle bağlantıları sayesinde, bir araba hırsızlığı şebekesi de kurmuş durumdalar; Güney Afrika’da çalman arabalar, hızla Afrika’da yeniden satışa çıka­rılıyor.

Güney Afrika’da, Çinli işçilerin Transvaal altın madenlerinde çalış­mak İçin geldiği 1904’ten bu yana bir Çinli topluluğu da mevcut. Son yıllarda, Tayvan ve Çin’den gelen göçmen ve yatırım miktarında da bir artış yaşandı. Çinli iş çevrelerinde pek çok kişi, Güney Afrika’nın dai­mi hırsızlık ve şiddet sorunları karşısında Triadları koruyucuları olarak memnuniyetle karşılıyor. Asyalı gruplar, dünyanın 10. büyük borsası olan Johannesburg Borsası’nı para aklamak için kullanıyorlar ve yabancı uy­ruklu kişilerin ülkeye kaçak bir biçimde giriş-çıkışında da rol sahibi ol­dular. Ayrıca şu an hayati tehlikede olan yabani hayvanların ticaretin­de de Nijeryalılara rakip çıkmış durumdalar.

Güney Afrika’nın küresel elmas ticaretinde uzun zamandır sahip ol­duğu rol ülkeyi, İsrail ve Rus Mafyası’ndan gangsterlerden oluşan ‘İs­rail Mafyası’nın operasyonları için de bir üs haline getirdi. Değerli taş kaçakçılığı ve iş adamlarından haraç toplamak üzerinde uzmanlaşan bu mafya, elmas tüccarı Shai Avissar’ın 1999’da öldürülmesi gibi birkaç bi­linen cinayetten de sorumlu.

Güney Afrika’nın 1980’lerdeki Mozambik iç savaşındaki rolünün mi­rası da, ülkeye düzenli bir biçimde silah girmesi oldu; bu ticaret, kaçakçılık, silah satışı ve diğer organize suçlara yönelmiş eğitimli eski gerilla sa­vaşçıları tarafından organize ediliyor. Afrika’nın çoğunluğuyla birlik­te Güney Afrika’ya zarar veren bir diğer heyula da AİDS. Bu hastalık nedeniyle yetim kalmış çocuklar, çocuk ticareti ve fuhuşla ilgilenen or­ganize suç çeteleri karşısında savunmasız durumda.

Ülkede çocuk köleliği alanında çalışan bir araştırmacı bana şöyle de­mişti: “Güney Afrika kocası tarafından dövülmüş bir kadına benzer. İki yüzü vardır. Biri dış dünyaya gösterdiği, diğeriyse dehşet ve utanç dolu gerçek yüzü. Gerçek yüzü maç kazanan kriket ve rugby takımları de­ğil. Safariler veya Johannesburg Borsası da değil. Güney Afrika’nın giz­lenen gerçek yüzü, organize suçun kurbanları olan, hayatları açgözlü­lük nedeniyle mahvedilen çocuklar ve diğer kurbanlar.”

 

 

Organize Suçun Kurbanları

 

“Tabii ki, ‘kurbansız’ suç diye birşey yoktur.

Kurbanlarıma acımıyorum.”

Zef Nano, Arnavut gangster

 

Suça her zaman bir parça romantizm bulaşmıştır. Kültürlerine yok­sullara yardım etmek için zenginlerden çalan haydutları veya ahlak ku­rallarına göre yaşayan hırsızlan sokanlar sadece İngilizler değil. Ame­rika’nın kültür daman olan Hollywood da, gangsterlerle yaşadığı 80 yıl­lık aşk hikâyesini yakında bitireceğe benzemiyor. Japon mangasıysa, Okondate ve Yakuza’yı göklere çıkarırken, Davud İbrahim gibi Hintli gangsterler de bazıları tarafından kahraman gibi görülüyor.

Kendisini organize suça ‘iliştirmiş’ olan çekicilik, bir tehlikeye dö­nüşmüş durumda; zira bizi bilerek göz ardı ettiğimiz basit bir gerçek kar­şısında körleştirebilir. Acımasız suç şebekelerinin her yıl milyonlarca sa­vunmasız insandan faydalandığı ve İnsanların acısını katladığı gerçe­ğinin üzerini hiçbir şey örtmemeli.

Organize suçun kurbanlarının büyük çoğunluğu ‘isimsiz’ dir. İronik bir biçimde, haklarında en fazla haber yapılan kurbanlar meşhur organize suçluların kendileri olur şiddet içeren ölümleri manşetlere yansır. Daha önemsiz yeraltı dünyası şahsiyetlerinin ölümleri, eğer son derece vah­şi bir şekilde gerçekleşmediyse, fazla haber yapılmaz. Medya genellik­le suçun zenginler ve ünlüler üzerindeki etkisini gündeme getirir; fa­kat diğer pek çok kurbanın tanınmamış olması, yaşadıkları trajedinin anlatılmamasına yol açar.

Fakat her kurbanın hikâyesi -kim olursa olsun- bize organize suçun nasıl faaliyet gösterdiği konusunda bir şeyler söyleyebilir. Aynı zamanda, suçun, 21. yüzyılda etrafını saran ‘imal edilmiş’ mitolojinin yarattığı al­datıcı cazibeden arındığında ortaya çıkan gerçek yüzüne de ışık tuta­bilir.

 

Albert Anastasia

 

Albert Anastasia’nın yeraltı dünyasında vahşice öldürülmesine empatiyle yaklaşmak epey zor. Anastasia, Cosa Nostra üyeleri arasında Mad Hatter (Deli Şapkacı) diye anılıyordu. Bunun sebebi dengesiz davranışları ve herkesi tereddüt etmeden öldürebilmesiydi Bu lakap, İngilizce’de te­reddütsüz, bir çırpıda demek olan ‘drop of a hat’ deyiminden gelmek­tedir. Mafya babaları Frank Costello ve Meyer Lansky ise Anastasia’ya “baş cellât” diye ikinci bir lakap vermişlerdi.

İtalya’da Umberto Anastasio adıyla 1903’te doğan Mad Hatter, 1917’de bir gemiye kaçak binerek New York’a geldi. Daha 19 yaşındayken, bir liman işçisini öldürdüğü için Sing Sing ıslahevindeydi. Fakat aleyhine tanıklık yapan dört görgü tanığının, ağabeyi Anthony ‘Tough Tony’ (Sıkı Tony) Anastasio’nun yaptığı ziyaretlerden sonra ifadelerini değiştirmesiyle Anastasia ikinci kez mahkemeye çıkarıldı. Cinayet suçlamasından kur­tulmasının ardından da, Umberto ilk ismini Albert olarak değiştirdi, so­yadının son harfinde de değişiklik yaptı; böylelikle İtalya’daki ailesinin kendisiyle ilgili haberleri okumasını engellemiş olacaktı.

İçki yasağının ilk günlerinde, Anastasia Frankie Yale’in patlamak­ta olan kaçakçılık çetesinde iş buldu. Anastasia kısa süre içinde, rakip organizasyonların kamyonlarca alkolünü çalmakla ünlenmişti. Aynı za­manda, herhangi birini vurmakla İlgili her işten keyif alan gaddar bir adam olarak da nam salmıştı. Cinayete yönelik heyecanı pek çok iş ar­kadaşını endişelendiriyordu ve kendisine lakabım kazandırmıştı.

Şanslı Luciano, rakip mafya babalan ‘Patron Joe’ Masseria ile Salvatore Maranzano arasındaki savaşı bitirmeye ve Masseria’yı Öldürüp gücü ele geçirmeye yönelik cesur hamlelerinden ilkini yaparken, Anastasia’dan tetikçilerden biri olmasını istedi. Albert bu talebe Luciano’ya sıkı sıkı sa­rılıp, “Herkesi senin İçin öldürürsem en tepeye çıkarsın” diye söz ver­di. Luciano’ya duyduğu sadakat ve öldürme sevgisi, Luciano’yla Me­yer Lansky’nin Ulusal Suç Örgütü’nün infaz kolu olan ‘Cinayet A.Ş.’nin ikinci adamı olmasını sağladı.

Anastasia Cinayet A.Ş.’nin diğer Mafya üyelerine karşı düzenlediği yaklaşık 500 cinayetin pek çoğuna katıldı ve örgütün ‘Baş Cellât’ı oldu. Yakın arkadaşı ve tanınan bir marya babası olan Frank Castello’nun des­teği ve Uıciano’nun onayıyla, Anastasia Nisan 1951’de Mafya babası Vin­ce Mangano’nun kardeşi Phil Mangano’yu öldürdü. Anastasia birkaç hafta sonra da Vince’in kalıcı bir şekilde ortadan kaybolmasını sağlayıp, onun eski suç ailesinin yönetimini devraldı.

Anastasia 1952 yılında, tezgâhtar Arnold Schuster’in, aranan ban­ka soyguncusu Wille Sutton’ın nerede olduğu hakkında polise ipucu ver­diğini anlattığı bir televizyon söyleşisini izledi. Anastasia bu masum ada­mın ‘ihbara bir piç/ olmasına Öylesine öfkelenmişti ki, onun öldürülmesi emrini verdi. Bu hareketiyle, Mafya’nın kurallarından birini de -hiçbir zaman bir ‘sivili’ gereksiz yere öldürmeme kuralını- ihlal etmişti. Buna benzeyen başka olaylar da Anastasia’nın diğer Mafia üyeleri karşısın­da saygınlığını azalttı ve onu etrafında süren güç mücadelelerine açık hale getirdi.

1957 yılında, kurnaz ikinci patron Vito Genovese, Luciano suç aile­sinin patronu olarak Frank Costello’nun yerine geçmeye çalışmaya ka­rar verdi. Genovese Mayıs 1957’de Costello’yu öldürtmeyi denedi. Te­tikçi Vincent ‘the Chin’ (Çene) Costello’yu sadece yaralayabildi; bunun üzerine Genovese Costello’yu, sadık destekçisi Anastasia’yı yerinden ede­rek zayıflatmaya karar verdi.

Lansky’nin de onayıyla, Genovese Anastasia’ya karşı bir plan yap­tı. 25 Ekim 1957’de, Anastasia’nın koruması hasta olduğu için işe gel­medi ve Anastasia ailesiyle birlikte yaşadığı banliyöden Manhattan’a ken­di kullandığı arabayla geldi. Sık sık yaptığı gibi, Park Sheraton Otelindeki berber dükkânına gitti. Berber kol tuğuna oturup faraş için beklemek üze­re gözlerini kapar kapamaz, içeriye iki silahlı adam girdi. Bu adamlar­dan biri olan Carlo Gambino Anastasia’ya göğsünden üç kez ateş etti. Şaşırmış haldeki Anastasia, acı ve öfke içinde yansımalarını aynadan gör­düğü saldırganlarına bir hamlede bulunmaya çalıştı. Ölmesi için 10 el daha ateş edilmesi gerekti. Frank Costello ise mesajı aldı ve ailesini Vito Genovese’ye devrederek emekliye ayrıldı.

Anastasia klasik bir mafya saldırısının kurbanı olmuş olabilir, fakat Baş Cellât’ın infazında zayıf da olsa bir adalet yankısı söz konusu. Anas­tasia kurbanlarının çoğu gibi, kendisinin birlikte yaşadığı kurşunlar ta­rafından öldürüldü.

 

Jimmy Hoffa

 

Cosa Nostra’nın karıştığı bir kaybolma vakası genellikle manşetle­re taşınmaz. Fakat eski sendika lideri Jimmy Hoffa’yı ‘haritadan sil­diklerinde’, bu durum dünya çapında gazetelere haber olmakla kalmayıp, aynı zamanda şehir efsaneleri ve komplo teorilerine de konu oldu.

Dört kişiyle birlikte bir arabaya bindiği 30 Temmuz 1975 gününden bu yana, Hoffa’nın nasıl ve neden öldürüldüğü, kirli işi kimin yaptığı ve cesedinin nerede olduğu meseleleri sürekli varsayımlara konu edi­liyor. En aşın komplo delileri dışında herkesin üzerinde anlaştığı tek şey­se, Jimmy Hoffa’nın kaybolduğu gün Mafya tarafından öldürüldüğü.

James Riddle Hoffa karizmatik ve kurnaz bir adamdı ve bu sayede Uluslararası Teamsters (Kamyon şoförleri) Kardeşliği’nde hızla yükseldi. Hoffa, 1957’de Teamsters’ın başkanı olduğunda, büyük ölçüde bazı ki­lit Cosa Nostra figürlerinin İş ortağı olarak tanınıyordu. Mafya, Teamster aracılığıyla işleyen bir dizi faaliyette bulunuyordu ve sendikadaki nü­fuzlarını güçlendirmek için Hoffa’yı kullanıyordu. Bu durum Hoffa’yı, 1950’Ierin sonunda organize suçun Amerikan sendikaları üzerindeki et­kisini araştırmaya başlayan Senato McClellan Komitesi açısından kilit hale getirdi. Hoffa, Komite’nin ana danışmanı olan Robert F. Kennedy ile şiddetli tartışmalara girdi ve iki adam arasında muazzam boyutlar­da bir düşmanlık oluştu.

JFK 1961’de başkan seçildiğinde, Robert, F. Kennedy de başsavcı oldu ve bir tür ‘Hoffa’yı yakalayın’ kampanyası başlattı. Hoffa bir yıl içinde yasadışı Ödemeler almaktan mahkeme önüne çıkarılmıştı. Jüri davada karar veremedi, fakat Hoffa jüri üyelerinden birine rüşvet vermekten sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1964 yılında, Teamsters’ın emeklilik fonundan aldığı yaklaşık 1,7 milyon dolan Mafya üyelerine yasadışı bir şekilde borç olarak vermekten suçlu bulundu.

1971 yılında. Başkan Nbcon 10 yıl boyunca sendikal bir faaliyette bu­lunmaması şartıyla Hoffa’nın cezasını hafifletti. Fakat 1975 yılında, ar­ak 10 yıllık yasağı doldurmanın ve tekrar ‘iktidara’ gelmenin eşiğindeydi ki, bu da Mafya’nın en son istediği şeydi. Hoffa’nın yerine daha da itaatkâr olan Frank Fitzsimmons’u geçirmişlerdi. Hoffa’nın tekrar iş başına gelmesi sendika üzerindeki kontrollerini tehlikeye atabilir, halkla iliş­kiler açısından kötü etki yapabilir ve FBI’ın ilgisini çekebilirdi. Hoffa 30 Temmuz 1975’te, Detroit’teki Manchus Red Lokantasında saat 14.00’de, tam da bu meseleleri konuşmak üzere Mafya’nın sendikalardan haraç toplayan iki önde gelen adamı olan Anthony ‘Tony Pro’ Provanzano ve Anthony ‘Tony Jack’ Giacalone’yle buluşacaktı. İki adam buluşmaya gel­medi ve Hoffa saat 14.30’da karısına telefon edip hâlâ beklediğini söy­ledi. Saat 14.45’te, Hoffa dört adamla birlikte bir arabaya binerken gö­rülmüştü. Bu, canlı görüldüğü son andı.

Hoffa cinayetinde, bir futbol sahasındaki adam sayısından çok daha fazla şüpheli var. 2005 yılma gelindiğinde bile FBI’ın kesinleştirdiği tek bilgi şuydu: 2001’de yapılan DNA analizlerine göre, Hoffa Mafya üye­si Anthony Giacalone’nin oğlunun sahibi olduğu ve o sırada Hoffa’nın arkadaşı Chuckie O’Brien tarafından kullanılan arabaya binmişti. Önemli şüphelilerden Gabrieal Briguglio’nun erkek kardeşi, dava hak­kında polise konuştuğu için 1978’de vuruldu ve o günden bu yana gü­venilir ihbarcı sayısı epey azaldı.

Mafya tetikçisi ve Hoffa’nın uzun zamandır arkadaşı olan Frank ‘İr­landalı’ Sheeran, 2003’teki ölümünden hemen Önce cinayetteki rolüne dair güvenilir bir itirafta bulundu fakat gerçeği tam olarak öğrenmemiz mümkün görünmüyor. Fakat FBI Hoffa’nın elinin kolunun arabada sım­sıkı bağlandığına ve cesedinin de Mafya’ya ait bir yağ fabrikasına atıl­dığına inanmış durumda. Diğer teorilere göre Hoffa’nın cesedi ya St, Clair gölünün derinliklerinde ya da New Jerse’deki Gianrs Stadyumu’nda gömülü. Bu hikâyenin belki de en karanlık tarafı, öldürülme şek­linin muhtemelen ne kadar gaddarca olduğu değil de, Hoffa’nın yaşadığı ihanet. Eğer sadık bir dost olarak güvendiği birisi orada olmasay­dı, arabaya binmeyecekti. Tüyleri ürperten bir şekilde, organize suçta kurban olarak seçildiyseniz, sadakat ve dostluk gibi kavramlar sizi ko­ruyamayacaktır.

 

John Paul Getty Jr. ve John Paul III

 

Organize suçun dünya çapındaki kurbanlarının çoğunluğu yoksullardır. Suç çeteleri kazançlarının büyük kısmını ekonomik düzenin en alt seviyelerini sömürerek elde eder, bu seviyelerdeki kurbanları, zen­ginleri suçtan uzak tutan kaynaklara sahip değildir. Dolayısıyla, inanılmaz derecede zengin bir ailenin bir organize suç grubunun pençesine düş­mesinin, manşetlere çıkacak kadar haber değeri vardır. John Paul Getty III Sicilya Mafyası tarafından kaçırıldığında yaşanan tam da buydu.

John Paul Getty Jr.’m genç oğlu John Paul Getty III, petrol milyar­deri John Paul Getty Sr.’ın torunu ve potansiyel mirasçılarından biriy­di. Babası 1970’lerde İtalya’yı terk ettiğinde John Paul Getty m orada kal­mıştı. 1973 yırında, 16 yaşındaki oğul kendisini tanıyanlar tarafından mut­lu, özgür ruhlu ve tipik bir şekilde isyankâr; ebeveynlerinin boşanma­sını ve babasının alkol ile eroin bağımlılığını fazla zarar görmeden at­latmış bir genç olarak tanımlanıyordu. Zengin ve yakışıklı biri olarak tasasız bir hayat yaşarken, soyadının ve zenginliğinin kendisine aylar boyu acı çektireceğinden haberi yoktu.

10 Temmuz 1970’de, John Paul III Roma sokaklarından apar topar bir kamyonetin içine sokulup, Calabria’nın dağlarına çıkarıldı. John Paul III’ü kaçıranlar onu dağ mağaralarının içinde Calabrialı haydutlar ta­rafından yüzyıllar boyunca kullanılan bir sığınağa götürdü. Sonra onu zincirle bağlayıp karanlıkta bıraktılar; kendileri de kurbanlarını nakite çevirmeyi denemeye koyuldular.

Ailesi 17 milyon dolarlık ilk fidye notunu aldığında, bunun John Paul III’ün cimriliğiyle nam salmış dedesini servetinin bir kısmından ayrıl­maya ikna etmek için yaptığı bir şaka olduğunu zannetti. İtalyan poli­sini haberdar etmediler ve çocuğu kaçıranlara da bir yanıt vermediler.

Fakat birkaç hafta sonra, aile bunun John Paul IlI’ün oynadığı bir oyun olmadığını ve onun gerçekten kaçırıldığını anladı. Fidye notlan gerçekti ve John Paul Ill’ün hayat tehlikedeydi.

Polis işin içine girdiğinde, kaçıranların izleri çoktan yok olmuştu. Getty ailesinin zenginliği ve nüfuzu muazzam boyutlarda bir polis operasyonu başlattı. Fakat bazı dedektiflerin kaçırılmanın İtalya’nın meşhur terörist grubu Kızıl Tugaylar’ın işi olduğuna dair bir yanılsama içine düşmesi soruşturmayı aksattı. Eylül ayma gelindiğinde, John Paul Ill’ün baba­sı, oğlunu bir daha canlı görmenin tek yolunun fidyeyi ödemek oldu­ğuna karar verdi.

Fakat zenginliğine rağmen, bir uyuşturucu bağımlısı ve sosyete üye­si olarak yaşadığı hovarda hayat kişisel servetinin büyük kısmım tü­ketmişti ve talep edilen 17 milyon doları bir araya getiremiyordu. John Paul Getty Jr. babasına, yani John Paul III’ün dedesi John Paul Getty Sr/ye gitti. Getty Sr. ise şöyle diyerek onu reddetti: “14 torunum daha var. Eğer fidye için bir penny ödersem, 14 kaçırılmış torunum olacak.”

Ekim ayında, John Paul III’ün kesilmiş sağ kulağı, İtalya’nın ulusal gazetelerinden birinin ofisine bir notla birlikte gönderildi: “Bu Paul’ün kulağı. Eğer  10 gün içinde bir miktar para almazsak diğer kulak da ge­lecek. Bir başka deyişle ona küçük parçalar halinde kavuşacaksınız.” Mek­tup posta hizmetlerindeki bir grev nedeniyle üç hafta geç gelmişti, fa­kat John Paul Getty Sr.’ı torununu kurtarmaya yardım etmesi konusunda ikna etti. Getty Sr. torununu kaçıran kişilerle bir pazarlık yaptı ve on­lara 2 milyon dolar ödemeyi kabul etti, bu parayı oğluna yüzde 4 ora­nında faizle borç vermişti. 14 Aralık’ta, John Paul Getty IH serbest bırakıldı -Güney İtalya’da bir kaldırımda yürürken bulundu. Genç çocuk kaçı­rılmanın, hapsedilmenin ve sakat bırakılmanın yarattığı travmadan hiç­bir zaman tam olarak kurtulamadı. Yıllar boyu alkol ve uyuşturucu ba­ğımlısı olarak yaşadı ve bu bağımlılık nihayetinde felç geçirip kör ol­masına yol açtı.

Bu suça kansan kişilerin çoğunluğu hiçbir zaman yakalanmadı. Olay Sicilya’daki Corleonesi Mafya Ailesi’nin Babası Luciano Leggio tarafından planlanmıştı. Bu kaçırma olayı, Leggio’nun adamlarının 1970Ter boyunca İtalya’da gerçekleştirdiği ve zenginlerle güçlüleri nadiren organize su­çun ana hedefi haline getiren bir dizi benzer suçtan biriydi.

 

Adam Kaçırma

 

Birisini kaçırıp fidye almak için rehin tutmak, antik dönemlerde savaş zamanında üst düzey askerlerin ve soyluların yakalanmasına dayanır. Kendilerininkine yakın rütbedeki askerleri kaçırmış olanlar bu kişileri genellikle Öldürmek istemezdi ve ka­zanç elde etmek için fidye istemek yaygın hale geldi.

Fakat bu işin bir miktar parası olan herkese yapılması fazla uzun sürmedi. İn­san kaçırma başlarda, güçlü veya zengin ailelerden çocuk kaçırmaya odaklandı. Or­taçağ’dan sonra, özellikle Sicilya, Ortadoğu ve Asya’nın pek çok yerinde popüler oldu. Uluslararası organize suç gruplarının zamanındaysa, kaçırma planlanılın kilit hedeflerinden birisi uluslararası spor yıldızları. Brezilyalı ve Meksikalı futbolcular Robinho ve Jorge Campos’un yanı sıra Gürcü basketbol oyuncusu Nikoloz Tskitishvili’nin üçünün de memleketlerinde aile üyeleri kaçırıldı; bunun ardından, oynadıkları ül­kelerdeki çete üyeleri ya onlardan ya da kulüplerinden fidye koparmaya çalışa. Ünlü kişiler de bu suçun hedefi olabiliyor; fakat Jimi Hendrbc’in kaçırılması olayında, bu işi gerçekleştirenler yıldızı kaçırmak için zaten para almıştı.

Bizzat organize suç çetelerinin üyeleri de, servetleri ve yetkililerle bağlantıya geç­meye yönelik isteksizlikleri nedeniyle kaçırılabiliyor. 1930’larda, Vincent ‘Mad Dog’ (Deli Köpek) Coll, önde gelen gangster Dutch Schultz’la süregelen savaşını kaçak-çılan ve diğer Mafya üyelerini kaçırarak finanse etti. Carlo Gambino gibi önemli Cosa Nostra babalarının bile aile üyeleri kaçırıldı ve diğer organize suç gruplarının bazı üyeleri tarafından fidye için rehin tutuldu.

 

Carmina ‘The Cigar’ Galante

 

Cosa Nostra’nın acımasız standartlarında bile, bazı Mafya üyeleri­nin hayatları yakıcı şiddet ve ölümle öylesine iç içe geçmiştir ki, onları gözünüzde sadece kurşun yağmuru altında can verirken canlandıra­bilirsiniz. Carmine “The Cigar’ Galante de böyle bir adamdı.

Sicilyalı bir balıkçının oğlu olan Galante, 1910 yılında ailesiyle bir­likte Castellammare del Golfo’dan zorlu Harlem sokaklarına taşındı. Daha 11 yaşındayken, Galante New York’un güneydoğu çeteleri arasında kav­galarda çok iyi bıçak kullanabilmesiyle tanınmıştı. 1919’da içki yasağı baş­ladığında, Galante içki kaçakçısı olarak çabucak iş buldu, işe Mafya üyelerine yardım etmekle başlayıp, Joseph ‘Joe Bananas’ın Brooklyn’deki Bonnano ailesi için infazcılık yaparak tam bir Marya askerliğine yükseldi. Bu arada sürekli ağzında olan küçük purolardan ötürü bir lakap da ka­zanmıştı; bazıları onda sadece ‘The Cigar’ (Puro) diye söz ediyordu.

1930 yılında Galante New York polisi yetkilisi Joseph Meenahan ta­rafından yasadışı içkiyle dolu bir kamyonu kaçıran bir gruba liderlik ya­parken yakalandı. Galante yenilgiyi kabul eden veya sessizce teslim olan bir adam değildi ve kaçınılmaz olarak bir silahlı çatışma başladı. Havada uçuşan kurşunların sonucunda Galante yakalandı ama bu arada Meenahan’ı bacağından vurmuştu ve çapraz ateşte kalan altı yaşındaki bir kız çocuğunu da ağır yaralamıştı. Bu olayların sonucunda aldığı 12 yıl­lık hapis cezası, Galante’nin uzun hapishane ziyareti erinin sadece ilkiydi. 1939’da şartlı tahliye edildiğinde, Galante bir tetikçi olarak hâlâ aranan bir adam olduğunun farkına vardı. 1943 yılında radikal sol eğilimli ga­zeteci Carlo Tresca’ya bir suikast düzenledi; Tresca’nın New York’taki İtalyanlar için çıkardığı II Germe (Tohum) gazetesi Mussolini’yi öfke­lendirmişti. Mafya babası Vito Genovese de İtalyan diktatöre jest ola­rak bu cinayeti ayarlamıştı ki; Genovese’nin Galante’ye verdiği son ci­nayet görevi de olmayacaktı bu.

1954 yılında, Galante ve Giuseppe ‘Pep’ Cotroni bizzat Joe Bonna­no tarafından, New York’a her ay yaklaşık 50 milyon dolar değerinde eroin sokan Montreal Bağlantısı’nı devralmakla görevlendirildi. Galante birkaç yıl içinde, Joe Banannas’ın şoförlüğünden Bonnano suç ailesinin ikinci patronluğuna yükseldi. Fakat yeni yetkisine ve mafya üyeleri ara­sındaki gücüne rağmen, Galante hiç sevilmeyen bir adam olmayı sür­dürdü. Dolayısıyla, Montreal Bağlantısı’ndaki rolü nedeniyle yakalanıp 1962’de 20 yıllık hapis cezasına çarptırılınca pek az meslektaşı üzülm­üştü. Galante Lewisburg Federal Hapishanesi’ndeyken, Mafya Komis­yonu Joseph Bonnano’yu emekliliğe zorladı ve Bonnano suç ailesi Phil Rastelli’nin yönetimine geçti. 1974 yılında, Galante daha yeni serbest kal­mışken, Rastelli hapse atıldı. Bu beklenmedik olaylar sonucunda Galante her zaman istediği noktaya, Bonnano ailesinin patronluğuna geldi.

The Cigar modası geçmiş yöntemleri severdi. Sicilyalıların kan da­valarına yönelik yaklaşımına inanırdı ve kısa süre içinde, rakip Mafya babası Carlo Gambino’yla eski defterlerin hesabım göreceğini açık etti. Aynı zamanda, diğer ailelerin bölgelerinde gücünü kanıtlamaya ve Bonnano ailesini Cosa Nostra’nın en güçlüsü haline getirmeye de kararlıydı. Konumunu güçlendirmek için Sicilya’dan yeni adamlar getirdi ve kısa süre içinde Genovese ailesinin askerlerinin ve yoluna çıkan diğerleri­nin cesetleri üst üste yığılmaya başladı.

Alphonse ‘Sonny Red’ Indelicato da dahil olmak üzere Galante’nin kendi capo’larının şikâyetlerinin ardından, 1978 yılında Komisyon ‘Cigar sorunu’nu görüşmek üzere toplandı ve oybirliğiyle öldürülmesine karar verildi. 12 Temmuz 1979’da, Galante Brooklyn’de yemek yeme­yi en sevdiği yerlerden biri olan Joe and Mary’s Restoranı’na gitmişti. Yemek sırasında adamlarından biri kendisini iyi hissetmediğini söyle­yerek gitti. Bundan kısa bir süre sonra üç maskeli adam restorana dal­dı; bunlardan biri olan Anthony ‘Bruno’ Indelicato kısa namlulu tüfe­ğinin iki şarjörünü de Galante’nin üzerine boşalttı. Galante, dişlerinin arasında sımsıkı tuttuğu purosuyla yere yığıldı.

Galante’nin Mafya tetikçiliğinden yeraltı dünyası kurbanına dö­nüşmesi, bir tür ilahi adalet gibi görünüyor. Cigar kurşunların ve kanın adamıydı ve yaşadığı hayat ölümü şeklini hem kaçınılmaz, hem de mü­nasip kılmıştı.

 

Avianca Havayollarının 203 Numaralı Uçuşu

 

Masumlar suçlularla kıyaslandığında, organize suç kurbanları ola­rak hatırlanmalarını sağlayacak üne, güce ve paraya nadiren sahip olur. Carmine Galante’nin veya Albert Anastasia’nın isimleri, onlar bunu hak etseler de etmeseler de hatırlanıyor. Bununla birlikte, Medellin kokain karteli Avianca Havayollarının 203 sayılı uçuşunu bombaladığında ölen 110 kişi için büyük bir anıt dikilmiş değil. Onların isimleri sadece, ken­dilerini özlemeye devam eden sevenlerinin hafızasına kazınmış durumda.

Eğer bu kitabı basan yayınevini benim nihayet delirdiğime inandıracak olmasaydı, Fablo Escobar-Gavira’nın Medellin Karteli ve Kolombiya halkıyla hükümeti arasındaki üstü örtülü savaşın acımasızlıklarından sadece birinin kurbanı olan bu 110 kişinin adım buraya tek tek yazar­dım. Sadece bir isim listesi vermez, size onların kim olduklarını, ne işle meşgul olduklarını ve kendilerini seven insanlar için ne anlama gel­diklerini de anlatmaya çalışırdım. 110 baba, anne, oğul, kız, dede, an­neanne, sevgili ve arkadaş öldü. 110 değerli hayat, kulakları delen bir metal, jet yakıtı ve dinamit patlamasında yok oldu. 110 masum insan, Escobar ve meslektaşlarının kokain imparatorluğunun korunması için öldürüldü. Hikâyeyi anlatmak bir tür anıt dikmekle aynı şey değil bel­ki, ama bu benim onlar için yapabileceğim en iyi şey.

27 Kasım 1989 sabahında bir Avianca Havayolları uçağı, Kolombi­ya’nın başkenti Bogota’dan Cali’ye doğru 203 sayılı iç hatlar uçuşu için havalandı. Boeing 727’deki 107 yolcu ve uçuş kabini uçuşun yaklaşık bir saat sürmesini bekliyordu. Gerçekteyse, altı dakika sonra bir patla­ma meydana geldi. Uçak parçalara ayrıldı. Alevler içindeki kütle yere düştüğünde, üç masum kişi daha öldü. Bu, Kolombiyalı uyuşturucu kar­tellerinin ülkede pek çoklarının basitçe ‘Terör’ diye adlandırdığı 10 yıl­lık süre boyunca gerçekleştirdiği en korkunç şiddet olayıydı. Kolom­biyalılar ‘Terör’ diyordu, zira birbirlerine karşı ve devletle savaş halin­de olan uyuşturucu baronları rasgele ölümlere yol açıyordu.

Bu olayın sorumluluğunu, o sıralarda Pablo Escobar-Gavira tarafından yönetilen Medellin Karteli üstlendi. Bombalama için şu gerekçeyi gös­terdiler: Yaklaşan devlet başkanlığı seçimlerinin Önde gelen adayı Cesar Gaviria Trujillo’yu Öldürmeye çalışmışlardı. Trujillo uçakta olmasa da bu mantıklı bir sebepti; zira Medellin Karteli, Liberal Parti’nin baş­kan adaylığında Trujillo’nun selefi Luis Carlos Galan’ı ağustosta öl­dürmüştü.

Fakat bazıları bombalı saldırının aslında, uçakta olabilecek iki po­lis muhbirini susturmayı, rüşvet alan bir polis şefini veya rakip Cali Kar-teli’nin bir üyesini ortadan kaldırmayı amaçladığından da şüphelendi. Sebepler her ne olursa olsun, 110 kişinin öldüğü gerçeği ve bundan organize suç grubu Medellin’in sorumlu olduğu gerçeği değişmedi. Ko­lombiya’da, acımasız bombalama emrinin doğrudan Pablo Escobar-Gavira’dan geldiğine ve saldırının da onun adına en korku salan iş arka­daşlarından ‘Meksikalı’ Gonzalo Rodriguez Gacha tarafından düzen­lendiğine marnlıyordu. Fakat ‘Uyuşturucuyla Savaş’ çerçevesinde Ko­lombiya’da bulunan Amerikan Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi ajan­ları ve ABD gizli istihbaratının üyeleri, saldırının Medellin Kartelli’nin baş suikastçısı olduğunu düşündükleri Dandeny Murioz Mosquera ta­rafından düzenlendiğine inanıyor.

Uyuşturucu İle Mücadele Dairesi’ne göre, 23 yaşındaki Munoz Mosquera aynı zamanda bir ‘infaza eğitim kampı’ da yönetiyor, burada Ko­lombiya varoşlarından gelen genç erkek çocuklarına nasıl profesyonel terörist ve tetikçi olacaklarını öğretiyordu. Yine Uyuşturucu ile Müca­dele Dairesi ajanlarına göre kamptaki dersler, kurbanları konuşturmak için onların nasıl derilerini yüzeceklerini ve hadım edeceklerini de öğ­retiyordu. Kolombiya Başsavcısı General Gustavo de Greiff’in Ameri­kalı savalara “Bay Munoz Mosquera’yı o saldırıyla ilişkilendiren bir ka­nıt yok” notunu yazmasına rağmen, Munoz Mosquera sivil bir uçağı bombalamaktan 10 müebbet hapis cezasına çarptırılmış durumda. Şu anda ABD’de belki de en iyi korunan hapishane olan ve Colorado’nun Florence kentinde bulunan Federal ADX Supermax Hapishanesi’nde ya­tıyor. O suçlu da olabilir, bir organize suç gaddarlığının 111. kurbanı da olabilir; fakat 203 sayılı uçuşta ölenlere layık bir anıt hâlâ yok.

 

Rettendon Cinayetleri

 

7 Aralık 1995’te gördüğüm, uzak bir çiftliğe park edilmiş metalik mavi Range Rover’ın görüntüsü hafızamda ilk günkü kadar taze. Workhouse Lane adlı çiftlik İngiltere’nin Essex kentinde, A130 otoyolunun biraz uza­ğında küçük Rettendon köyüne yakın bir yerdedir. Range Rover’ın için­de üç ceset vardı. Hepsi erkekti. Hepsi de bir tabancayla başlarından, kısa mesafeden vurulmuştu.

Ben ve bir dizi başka muhabir ve fotoğrafçının, adli tıp uzmanları inceleme yaparken ve kan içindeki araç daha fazla araştırma için bir kam­yonete yüklenirken soğukta ve çamurda beklememizin sebebi bu ce­setlerdi. Bizim orada bulunmamızın tek sebebi bu ölümler değildi; ci­nayetlerin ortaya çıkmasından sadece birkaç saat sonra, bu olayın Leah Betts’in ölümüyle ilgili olduğuna dair söylentiler yayılmıştı.

Leah Betts, 12 Kasım 1995’teki 18. yaş günü partisinde bir ecstacy hapı alan, Essexli bir öğrenciydi. Betts yere yığılmış, komaya girmiş ve dört gün sonra da ölmüştü. Ebeveynleri Pail ve Janet ise Leah’ın komaday­ken çekilmiş bir fotoğrafını, uyuşturucunun potansiyel etkisine karşı bir uyan mahiyetinde medyaya dağıtmaya kara verdi. Fotoğraf ulusal ve benim çalıştığım da dahil olmak üzere yerel gazetelerin hepsinde ilk say­fadan yayımlandı. Leah’ın ölümü ve ailesinin çektiği kamuoyu ilgisi bir medya Öfkesini kışkırtmıştı. Ben ecstacy ve ketamine almaya yollanmış, bazı başka muhabirlerse kendilerinin de bu maddeleri düzenli olarak kullanmalarına rağmen ‘parti uyuşturucu’Iarının tehlikeleriyle ilgili iki­yüzlü haberler yapmıştı. Herkes Leah’ın kendisini öldüren ecstasy ha­pını Essex’teki kötü şöhretli gece kulübü Raquels’le bağlantılı birinden aldığını biliyordu -hem polis hem de gazeteciler, o kişiyi ve arkasındakileri bulma peşindeydi.

Dedektifler fazla geçmeden, gazetecilerin çoktan bildiği şeyi teyit et­tiler: Range Rover’da bulunan Patrick Tate, Craig Rolfe ve Anthony Tucker söz konusu zincirin büyük bir kısmından sorumluydular onlar, ba­zıları tarafından pek yaratıcı olmayan bir şekilde ‘Essex Şirketi’ diye anı­lan grubun parçasıydılar.

Tucker liderliğindeki ‘Şirket’ bir grup korumadan oluşuyordu; işe küçük çaplı hırsızlıkla başlayıp, güvenlik sağlamakla yükümlü oldukları kulüpler aracılığıyla geniş bir uyuşturucu dağıtımı şebekesi kur­muşlardı. Steroid, amfetamin ve kokain kullanan vücut geliştirici Tuc­ker psikotik boyutlardaki şiddet eğilimi nedeniyle tanınıyordu ve Es­sexte en korkulan adamlardan biriydi. Bu grup yerel rakiplerinin hep­si üzerinde hâkimiyet kurmuştu ve uyuşturucu satıcısı Kevin Whitaker’ı aşırı doz almaya zorlayarak Öldürmek gibi bir acımasızlığa imza attıklarından şüpheleniliyordu. Artık büyüklerin liginde oynuyor, Kenneth Noye gibi kötü şöhretli İngiliz yeraltı dünyası şahsiyetleriyle anlaşma­lar yapıyor ve etraftaki en tehlikeli East End çeteleriyle sürtüştükleri bi­liniyordu. Leah Bert/in Ölümünün etrafındaki beklenmedik ve istenmedik ilgi, Tucker’ın uyuşturucu imparatorluğunun temellerini sarsmıştı. Şir­ket artık polis baskısı altındaydı, zayıflamıştı ve onların faaliyetlerinin tehdit ettiği bazı güçlü kötü adamlarla da arası iyi değildi.

Tucker ve iki yardımcısı 6 Aralık gecesi geç saatte, yaklaşık bir mil­yon sterlinlik devasa bir anlaşma yapıp en tepede kalma umuduyla Workhouse Lane’e gitti. Fakat ortada bir anlaşma yoktu; bu bir tuzaktı. On­lara pusu kuruldu ve profesyonelce yapılan bir yeraltı dünyası infazıyla vahşice öldürüldüler. Essex polisi Mayıs 1996’da, iki Essexli uyuşturu­cu kaçakçısı olan Michael Steele ve Jack Whommes’u tutuklayıp bu ci­nayetlerden sorumlu tuttu. Uzun bir davadan sonra, ikili çoğunlukla po­lis muhbiri Darren NichoIIs’ın sözüne güvenilerek suçlu bulundu. Ai­lelerinin ve eskiden Tucker’in yardımcılığım yapıp şimdi yazar olmuş Bernard O’Mahoney’nin yorulmak bilmeden kampanyaları aracılığıy­la, Steele ve Whomes’un suçu işlemiş olmalarını neredeyse imkânsız kı­lan kanıtlar ortaya çıktı. Dava şu an temyiz mahkemesinde inceleme-‘ den geçiriliyor.

Muhtemelen bu cinayetlerin arkasında bulunan organize suç çete­si East End hiçbir zaman adaletin önüne çıkarılamayabilir; ama uma­nın ki, Steele ve Whomes, Leah Betts’Ie başlayan bir ölüm zincirinin yeni ve son kurbanları olarak hapishanede çürümeye terk edilmez.

 

Willie Moretti

 

Cosa Nostra cinayetlerinin emrini veren adamların veya tetiği çeken kişilerin, kurbanlarının arkasından gerçekten yas tuttuğu nadir görü­lür. Fakat New Jersey’li Mafya babası Willie Moretti 1951’de ‘ortadan kaldırıldığında’, ona komplo kuran Mafya üyelerinin döktüğü gözyaşları kesinlikle timsah gözyaşları değildi. Onların üzüntüsü ve pişmanlığı ger­çekti. Mafya üyeleri arasında, katilleri de dahil olmak üzere herkes Willie’yi seviyordu.

Willie Moretti New York’lu mafya babası Frank Costello’nun çocukluk arkadaşıydı. Eski dostu gibi Willie de sepetini içki yasağı sırasında elde etmişti. İşe infaza olarak başladıktan kısa süre sonra, New Jersey’de ken­di işlerini yürütür hale gelmişti; Luck Luciano, Joe Adonis, Abner ‘Longy’ Zwillman ve tabii ki çocukluk arkadaşı Frank Costello’yla yakın işbir­liği içinde çalışıyordu. İçki yasağı son bulduğunda, Moretti bir dizi ku­lüp ve bahis odası sahibi olmuştu. Genç Frank Sinatra’yı keşfedip ilk çı­kışını yapmasını sağlaması da bu döneme denk geliyordu. Willie ol­masaydı, Sinatra hiçbir zaman Hollywood’a gidemeyebilirdi. Diğer yan­dan Moretti’nin kendisi de eğlenceli bir adam olarak görülüyordu -bir cinayetin atmosferini veya hoş olmayan, kanlı ve şiddetli anları her za­man doğru zamanlanmış bir espriyle hafifletebiliyordu.

Frank Costello Ulusal Suç Örgütü’nde bir koltuk elde ettiğinde, ko­numunu Moretti’nin New Jersey’nin kontrolünü ele geçirmesi için kul­lanmıştı ve Willie de kontrolündeki kumar işleri ve diğer işlerden bü­yük kazanç getirerek Frank’in kendisine duyduğu güveni boşa çıkar­mamıştı. Fakat Costello’nun henüz haberi olmayan bir sorun söz ko­nusuydu Willie’nin psikolojik bir hastalığı vardı.

Mafya babalarının yasadışı servetlerinin bir kısmım metreslere ya­tırması olağandı. Fakat Moretti boş zamanlarının büyük kısmım bula­bildiği en ucuz Afrika kökenli Amerikalı fahişelerle geçiriyordu. Bunun sonucunda frengi kaptı ve hastalık zaman içinde beynini de etkiledi. Psi­kolojik hastalık organize suçta her zaman için bir kariyer engeli oluşturmasa da, Willie’nin davranışları insanları endişelendirmeye başladı. Var olmayan atlara, uzun zamandır hayatta olmayan insanlarla birlik­te bahis oynamaya başlamıştı. Yabancılarla Cosa Nostra’nın işleriyle il­gili konuşmaya başladığı ortaya çıktığında, diğer Mafya babalan iyice endişe duymaya başladı.

Willie 1920’lerde Frank Costello’nun düğününde sağdıçlık yapmıştı ve Costello’nun onu çok sevdiği de açıktı. Costello 1949’da WiIIie’nin bir erkek hemşireyle birlikte Florida’ya uzun bir tatile çıkmasını ayarladı. Willie geri dönmesine izin verilmesi için yalvardı, fakat Frank semp­tomlar azalana dek onu uzak tuttu. Ancak Costello’nun korumasının engelleyemediği bir durum söz konusuydu. Moretti, 1950 İlkbaharında or­ganize suçla ilgili bir televizyon oturumunda, Senato’nun Kefauver Ko­mitesi’nde ifade vermeye çağırılmıştı.

Senatör Kefauver’in komitesine çağırılan mafya babalarının ço­ğunluğu (yasal süreçle ilgili garantiler sağlayan) Beşinci Anayasa Değişikliği’ni mazeret gösterecek kadar akıllı davranmıştı, fakat Moretti öyle yapmadı. Bunun yerine Komite’yle işbirliği yaptı. Sorulara cevap ver­di. Espriler yaptı. (Amerikan komedi üçlüsü) Three Stooges karakter­lerinden Curly’nin “Pek tabii ki!” deyişini taklit etti. Bir mafya üyesi ol­mamasının tek sebebini, “Üyelik kartım yok” diye açıkladı. Sonuçta söy­lediği ipe sapa gelmez şeyler fazla bir ifşaya yol açmadı. Ancak diğer mafya babalarını, Moretti’nin onlara yönelik bir tehlikeye dönüştüğü­ne inandırdı. Costello’yla süregelen iktidar mücadelesinin bir parçası ola­rak Moretti’nin öldürülmesini isteyen Vito Genovese’nin baskısıyla, Ulu­sal Suç Örgütü Willie’yi ‘halletmeye’ karar verdi. WilIie’nin Albert Anas­tasia gibi dostları bile, onu öldürmenin bir ‘merhamet’ eylemi olacağında karar kıldı. 4 Ekim 1951’de, hiçbir şeyden şüphelenmeyen Moretti New Jersey’de en sevdiği restoranlardan birinde üç meslektaşıyla öğle ye­meğine çıktı. Garson kız mutfağa gittiğinde Moretti’yi birkaç kurşun­la göğsünden vurdular. Onu önden vurmuş olmaları, saygı ve sevgi gös­tergesiydi. Willie, Mafya’nın omerta (suskunluk) kuralını ihlal ettiği için kurban oldu. Akimi yitirmeseydi ağzı kapalı kalabilir ve daha uzun ya­şayabilirdi.

 

Brendan Campbell

 

10 Şubat 1998 pazartesi günü, bir adam ve bir kadın Kuzey İrlanda kenti Belfast’ın Lisbum Caddesi’ndeki bir restorandan çıktılar. Kadın ani­den boynunun arkasından bir kurşunla vuruldu ve yaralı halde yere düş­tü. Adam yakınlardaki bir ağaçlıklı yola kadar kovalandı ve başından vuruldu. Bir saat geçmeden, Belfast Şehir Hastanesi’nde öldü. Bu sıradan bir hırsızlık olsaydı, söz konusu adam ve kadın, o sırada Belfast’ın aynı bölgesinde bulunan ben ve eski bir sevgilim de olabilirdik. Fakat bu olağan bir ölümcül sokak suçu vakası değildi. Adam, ufak çaplı uyuş­turucu satıcısı Brendan Campbell’dı. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun (IRA) organize suç unsurları tarafından öldürülmüştü. Cinayet IRA’nın uyuşturucu imparatorluğunu korumak ve IRA’nın kendi böl­gesi saydığı sokaklardaki otoritesine karşı koymayı düşünen diğer kü­çük çaplı suçlulara açık bir mesaj vermek için işlenmişti.

Campbell cinayetinin sorumluluğunu ‘Uyuşturucuya Karşı Doğrudan Eylem’ (DAAD) adlı grup üstlendi. DAAD’ın, Kuzey İrlanda’daki barış sürecinin bir parçası olarak bir yıl Önce yaptıktan ateşkesi bozmamak amacıyla cinayeti üstlenemeyen IRA üyeleri için bir kamuflaj olduğu bi­liniyordu.

DAAD grubunun aktif olduğu İlk olay bu da değildi; önceki bir IRA ateşkesinde, sekiz uyuşturucu sahasının öldürülmesinden de sorum­luydular. DAAD aynı zamanda, ‘uyuşturucu pisliği’ diye andığı birkaç kişiye Kuzey İrlanda’yı terk etmelerini emretmiş, bunu yapmazlarsa ‘ce­zalandırılacaklarını’ ifade etmişti.

Kuzey İrlanda’yı Britanya yönetiminden Özgürleştirmek için sava­şan bir terör örgütü olarak, IRA kurulduğundan beri faaliyetlerini finanse etmek için organize suça karışmıştı. Ulster Kraliyet jandarma Birlikle­ri Belfast’ın bazı en güçlü Cumhuriyetçi bölgelerindeki denetimini fii­len kaybettiğinde, IRA bu rol için devreye girdi. Sokaklara kendi kanunlarını getirdi genç araba hırsızları veya onların gelir kapılarına or­tak olmaya çalışan herkes ceza olarak dövülüyor veya vuruluyordu. Uyuşturucu karşıtı olduğunu ifade etse de, IRA Kuzey İrlanda’daki ana uyuşturucu ithalatçısıydı. Kimse onların kontrol ettiği yerlerde, bir yüz­de ödemeden uyuşturucu satmaya cüret edemiyordu. Cezalandırmak için dövme, diz kapağından ateş etme ve insanları ülkeden kaçmaya zor­lama gibi eylemlerin hepsi uyuşturucu bağlantılarını koruma amaçlıydı.

Campbell, Katoliklerle Protestanları kazançlı bir organize suç girişiminde birleştiren, Belfastlı bir toplumlararası uyuşturucu örgütüne üyeydi. Campbell’ın grubu kendisini Cumhuriyetçe veya Britanya yöneti­mine sadık olan topluluklarla sınırlamıyordu ve siyasi bölünmenin iki tarafındaki teröristlere de kâr payı vermek gibi bir niyeti yoktu. Campbell’ın burnu havadaydı. Daha önceden Belfast’ta bir barda uğradığı DAAD saldırısından çelik yelek giymiş olduğu için kurtulmuştu ve buna, Sinn Fein’in (IRA’nın siyasi kanadı) Andersontovm’daki genel merke­zinin yarandaki avukatlık bürosuna düzenlenen silahlı saldırıyı üstle­nerek yanıt vermişti. Campbell sadece IRA’nın uyuşturucu kârını tır­tıkladığı için değil, aynı zamanda onların otoritesine meydan okudu­ğu için öldürüldü; bu durum göz önünde bulundurulduğunda, nasıl ölümden kaçacağını düşünebildiği anlaşılmaz kalıyor.

Organize suçun öldürdüğü kurbanların çoğunluğu gibi, Brendan Campbell’in adı uyuşturucu baronlarının, haraççılarının ve kara para aklayıcılarının faaliyetlerim anlatan kitaplarda genellikle geçmez. Onu tanıyanlar, katillerini hapse atmaya başaramayan dedektifler ve cina­yeti gerçekleştirenler dışında onu fazla hatırlayan yoktur.

Campbell kısmen küçük çaplı bir uyuşturucu satıcısıydı. Hiçbir za­man muazzam bir servet elde etmedi ve hiç kimseyi öldürmedi. Ken­disinin hayal etmeyi sevdiğinin aksine, Belfast’ın narkotik sahnesinde bile önemli bir oyuncu değildi. Brendan Campbell son derece önemsiz bir kişilikti; fakat bu durum ve kendisinin de bizzat bir suçlu olması, bir kurban olduğu gerçeğim değiştirmiyor. O yine de birisinin oğlu, biri­sinin sevgilisiydi. Bir organize suç grubuyla, tek bir sebepten -açgöz­lülükten- dolayı ters düşen pek çok kişi gibi öldürülmüştü. Sadece bu sebepten dolayı bile olsa, hatırlanmayı hak ediyor.

 

Roberto Calvi

 

18 Haziran 1982’de saat 07.30 civarında bir postacı Londra’daki Thames Nehri’nin üzerinden geçen Blackfriars Köprüsü’nün altından yü­rüdü. Bu yol olağan rotasının bir parçasıydı ve günlük rutin duyuları­nı bölgenin görüntülerine ve seslerine karşı köreltmişti. Dolayısıyla ba­şını kaldırıp köprünün altına bakmış olması tümüyle şanstı. Köprünün sütunlarını kontrol etmek için kurulmuş iskelelerden birinden bir ceset sarkıyordu. Polis cesedi indirdiğinde göze garip gelen birkaç şey var­dı: Adamın giysilerinin kalitesi, ceplerine doldurulmuş, 15 bin pound değerindeki ıslak banknotlar ve pantolonuna bağlanmış tuğlalar. Ası­lan adamın kimliği süratle belirlendi çünkü polis zaten onu arıyordu. Adamın ismi Roberto Calvi’ydi; Vatikan ve Papa’nın kendi bankası Istituto per Ie Opere di Religione ile bağlantılarından Ötürü ‘Tanrı’nın ban­keri’ diye tanınıyordu.

Genel müdür olarak, İtalya’nın en büyük özel bankası Banco Ambrosiano’da birkaç milyar İtalyan lireti aklanmasındaki rolü nedeniyle dört yıllık hapis cezası almış olan Calvi, temyize gitmesinin ardından kefaletle serbest bırakılmıştı ve 11 Haziran’da İtalya’dan kaçmıştı. Ban­co Ambrosiano haziranda yaklaşık 1.5 milyar dolar borçla batınca or­tadan kaybolmuştu. Bu da Roma polisinin Avrupa çapındaki meslektaşlarına onu aramaları için haber salmasına yol açmıştı.

Eşinin, Mafya’yla ilgili bir komplonun parçası olarak öldürüldüğüne dair itirazlarına ve bir dizi başka açıklanamayan kanıtın varlığına rağ­men, Londra’daki bir sorgu yargıcı 23 Temmuz 1982’de Calvi’nin inti­har ettiğine hükmetti. Karar 1983’teki ikinci bir soruşturmada bozuldu ve dolayısıyla Calvi’nin ölüm nedeni belirsiz kaldı. Cesedi 1998’de İtal­yan araştırmacılar tarafından mezardan çıkarılana dek, Calvi’nin ken­disini öldürmediği resmen kabul edilmemişti.

Mezardan çıkarılmasının ardından elde edilen yeni adli kanıtlar, Cal­vi’nin aslında bayıltılana kadar yavaş yavaş boğulduğunu, sonrasında ilmiğin boynuna geçirildiğim saptadı. Dedektifler Calvi’nin bu nokta­dan sonra köprüye kayıkla götürüldüğü ve su sadece paçalarına değecek şekilde dikkatli bir biçimde yerleştirilerek iskeleye bağlandığı tahminini ortaya attılar. Patolojistlerin hesaplarına göre de, tuğlaların ağırlığı ve suların çekilmesiyle birlikte, ilmik yavaş yavaş sıkılaşırken Calvi’nin öl­mesi 30 İla 60 dakika aldı.

Calvi’yi kimin ve neden intihar etmiş gibi göstermek istediğiyle il­gili büyük bir soruşturma başlatıldı. Yıllar boyunca, Calvi’nin kötü şöhretli Mason locası P2’yle bağlantılarından ötürü pek çok teori ilerletil­di; P2’nin üyeleri arasında bir dizi üst düzey İtalyan siyasetçi, gizli ser­vis ajanı, Mafya mensubu ve Katolik Kilisesi’nin önde gelen üyeleri de bulunuyordu. Calvi’nin Ölümünün törensel unsurları sırlan açıklayanlara karşı Masonik yeminleri hatırlatsa da, savalar zaman içinde sorumlu­nun Mafya olduğuna inandı. 2005’te, Mafya bağlantılı iş adamı Flavio Carboni, eski kız arkadaşı Manuela Kleinzig, Mafya üyeleri Giuseppe ‘Pippo’ Calo ve Ernesto Diotallevi’nin yanı sıra Calvi’nin koruması Silvano Vittor cinayetle suçlandı. Birkaç yıl sürmesi beklenen davada Cal­vi’nin, Corleonesi Sicilya Mafyası’nı, eline yüzüne bulaştırdığı bir kara para operasyonunda 300 milyon dolar zarar uğrattığı için öldürüldü­ğü iddia ediliyor. Calvi davasının garip ironilerinden biri de şudur: Onun para aklama kariyerinin son derece kurgusal bir versiyonu, Mafya’yla bağlantıları ve öldürülmesi, 1993 tarihli Godfather 111′ teki (Baba III) Frederick Keinzig karakteriyle beyaz perdeye taşındı. Calvi İtalya’dan Lon­dra’ya kaçmasından bir gün önce, yanında Puzo’nun orijinal Baba ro­manını taşıyordu. Kitabın bazı bölümlerini saplantılı bir şekilde tekrar tekrar okuyor, bunu neden yaptığım soranlara da şu yanıtı veriyordu: “Okumanız gereken tek kitap Baba. Onu okuyun. Olaylar hakkında ger­çeği söyleyen kitap bu. Okuyun ve dünyanın gerçekte nasıl işlediğini anlayacaksınız.” Cosa Nostra’nın hayatına kast edeceği korkusuyla ya­şayan, kısa süre sonra klasik Mafya intikamının kurbanı olacak bir adam­dan gelen şaşırtıcı derecede isabetli sözler…

 

Zoran Cinciç

 

Pek çok organize suç grubu kendilerine sorun çıkaran siyasetçileri öldürme gücüne sahiptir. Fakat Sırp Mafyası’nın Zemun Klanı, bir baş­bakana suikast düzenleyeceğini bir gün öncesinden gazetecilere haber verecek kadar kendisine güvenen tek suç örgütüdür.

Sırbistan Başbakanı Zoran Cinciç 12 Mart 2003, saat 12.23’te başkent Belgrad’daki hükümet binasının dışındaki merdivenlerde yürürken göğ­sünden vuruldu. Çok güçlü bir kurşun kalbine kadar girdi, Yere yığılıp merdivenlerden yuvarlanırken, İkinci bir kurşun korumasına isabet etti: Cinciç hızla hastaneye götürüldü, fakat yetiştirilemeden öldü. Bir önceki gün, Zemun Klanı’nın liderlerinden Milorad Lukoviç’le bağlantıları olduğu bilinen bir Belgrad gazetesi ilk sayfasına şu manşeti atmıştı: “Cin­ciç bir keskin nişancının hedefi!”

Sırp Mafyası’nın bir bölümünün Zoran Cinciç’i öldürmek istediği herkesçe biliniyordu. Bir önceki ay, başbakanı havaalanına götüren kon­voy, direksiyonu onu taşıyan arabaya doğru kıran Avusturya plakalı bir nakliye kamyonunun saldırısına uğramıştı. Cinciç’i kurtaran şey şofö­rünün hızlı reaksiyonuydu. Polis kamyonu yakaladı ve Zemun Klanı üyesi Dejan Milenkoviç (diğer çete üyelerince ‘Bugs’ diye tanınırdı) ta­rafından sürüldüğünü ortaya çıkardı. Ancak Milenkoviç Yunanistan’a kaçmıştı ve mahkemeye çıkarılmak için Sırbistan’a ancak 2005’te iade edildi. Liman kenti Selanik’te, kendisini bir aydan uzun süredir izleyen Yunan polisi tarafından yakalanmıştı.

Zoran Cinciç iktidara 2000’de, eski Sırp diktatör Slobodan Miloşeviç’e karşı sokaklarda düzenlenen devasa boyutlardaki protestoların kilit li­derlerinden biri olarak gelmişti. Miloşeviç yönetiminde ve Yugoslav sa­vaşları sırasındaki karmaşa yıllarında, Sırp Mafyası ülkenin gölge hü­kümeti haline gelmişti. Zeliko Raznatoviç (Arkan diye tanınır) gibi maf­ya babaları geniş çaplı paramiliter gruplan yönetiyor, askeri ve mali güç­lerini devlet aygıtının parçası olabilmek için kullanıyorlardı. Sırp Maf­yası dahilindeki Vozdovaç ve Zemun gruplan (toplu olarak Nasa Stvar diye bilinirler), faaliyetlerini isimlerini aldıkları Belgrad banliyölerinde bulunan malikânelerden açıkça yürütüyorlardı. Batılı diplomatlar da Sırp Mafyasından 20. yüzyılın en tehlikeli organize suçluları, ‘bütün bir dev­leti çalan’ çeteler olarak söz ederlerdi.

Ekimdeki sokak devrimlerinin huzurlu gerçekleşmesinin Nasa Stvar’ın üstü örtülü onayından kaynaklandığı ve devrimin, Cinciç’le kilit yer­altı dünyası şahsiyetlerinin gizli toplantıları aracılığıyla ayarlandığı bi­liniyordu. Fakat başbakan olmasından sonra, Zemun Klanından Milorad Lukoviç (daha ziyade, Fransız Yabancı Lejyonu’na katıldığı için Lejyon anlamına gelen ‘Legija’ diye bilinir) gibi suç örgütü patronları Cinciç’in eylemleri nedeniyle kendilerim ihanete uğramış hissettiler. Bu eylem­lerden en önemlileri, Cinciç’in Miloşeviç’i savaş suçlan nedeniyle mahkemeye çıkması için Lahey’e göndermesi ve Mafya’nın Sırbistan’daki gücünü bastırma girişimleriydi.

Cinciç suikastı sonrası Sırp halkının yaşadığı muazzam acının üze­rine, Zemun Klanı’na karşı büyük bir polis operasyonu başlatıldı. Ge­nel merkez olarak kullandıkları malikâne buldozerle yıkıldı; 300 üye­leri sorgulandı; Arkan’ın dul eşinin malikânesine baskın düzenlendi ve gizli bodrum katında Zemun Klanı’nın ikinci adamları yakalandı; Cinciç’i vuran uzman polis nişancısı ve Zemun Klanı üyesi Zvezdan Jovanoviç (‘Yılan’ diye tanınırdı) tutuklandı. Legija bile yakalandı ve şu an 13 kişiyle birlikte Cinciç cinayetinden yargılanıyor. Fakat ilk tutuk­lamalara rağmen Zemun Klanı yeniden gruplaştı ve eski gücünün bü­yük kısmım hâlâ elinde bulunduruyor.

Konvoyunda uğradığı ilk suikast girişiminden kurtulduktan sonra, Zoran Cinciç Sırp Mafyası’na meydan okuyan bir mesaj vererek, “Mafya’daki bazı insanlar Miloşeviç yönetiminde yaptıkları yanlarına kâr kalacak sanıyor. Sırbistan’da birileri kanunun ve reformların beni devreden çıkararak durdurulabileceğini zannediyorsa, büyük bir ya­nılsama yaşıyor demektir. Sırbistan bensiz de yaşamaya ve o yolda iler­lemeye devam edecektir; çünkü ben benim, rejim değilim.”

Sırbistan’da demokrasinin, adaletin ve Mafya’nın elindeki gücü geri almaya yönelik mücadelenin de Cinciç’in ölümünün bir kurbanı olup olmadığını bekleyip göreceğiz.

 

 

 

Organize Suçla Mücadele Edenler

 

“Bir suçlunun en korkunç kâbusu dürüst bir polistir.”

Geleneksel bir deyiş; yolsuzluğa karşı kahramanca şahitlik yapan

eski New York polisi Frank Serpico’ya da atfedilir.

 

Bu kitabı okuyan herkes, organize suçun gücünün korkutucu sevi­yelere çıktığının farkındadır. Trilyon dolarların üzerindeki yasadışı ka­zancıyla organize suç dünyanın en büyük endüstrisi ve her yıl milyonlarca hayatı mahvediyor. Bazen gücüne Öylesine güveniyor ki, açıkça İnsan ıstırabının ticaretini yapıyor Çocukları birkaç dolara satın alıyor ve sa­tıyor veya muhaliflerini yasal yetkililerin harekete geçmesinden hiç kork­mayarak öldürüyor. Organize suç kendisini pek çok ülkede, alternatif bir hükümet türüne dönüştürmüş durumda ve nam salmış gangster­ler dünyanın birçok yerinde bolluk ve lüks içinde yaşamanın tadını çı­karırken görülüyor.

Genellikle her şey organize suçluların istediği gibi gidiyormuş gibi görünür. Fakat organize suç tehdidi büyürken, kendilerini ona karşı ça­lışmaya adamış güçlerin ve bireylerin de sayısı arttı. Tek başına ‘Maf­ya üyesi avlayan kişilerden hükümetlere ve uluslararası kurumlara ka­dar, toplumu büyüyen suç dalgasından koruyan tek şey çoğunlukla bazı bireylerin cesareti oldu.

Tıpkı suç şebekelerinin yeni teknolojiden yararlanarak, taze küresel ittifaklar kurarak ve kirli para elde etmenin yaratıcı yollarını bularak yıl­lar içinde kendilerini geliştirmeleri gibi, suçla mücadele edenler de ulus­lararası suçun yeni doğasını alt edebilmek için evrim geçirdi. Bununla birlikte suçla mücadelenin merkezinde hâlâ, suç Örgütlerinden korka­rak yaşayanların adaletin üstün geleceğine ve koruma sağlayacağına inan­masını sağlamak yatıyor. Bu inanç var olursa ve yetkililerin adımlarıy­la desteklenirse, kaybeden her zaman organize suç olacaktır.

 

 

 

Elliot Ness ve ‘Dokunulmazlar’

 

Organize suçla profesyonelce mücadele edenlerin yıllar içinde şikâyet eder hale geldiği şeylerden biri, polis yetkililerinin yakaladıkları suç­lulardan daha az hatırlandığıdır. Londra’dan New York’a kadar birçok yerde dedektiflerin, medyanın polisleri kahramanlaştırmak yerine suçluları efsaneleştirdiğinden yakındığını duydum. Bir Scotland Yard dedektifinin, İngiltere’deki en ünlü dedektifin ‘Yardielerin silahlı ey­lemlerini soruşturmada hiçbir işe yaramayacak kendini beğenmiş kur­gu karakteri Sherlock Holmes’ olduğuna dair şikâyetlerine bile katlanmak durumunda kaldım.

Fakat Eliot Ness, hem Al ‘Scarface’ Capone’u ve çetesi Outfit’i alt et­meye yönelik mücadelesi sırasında, hem de sonraki yıllarda medya ta­rafından efsaneleştirilmiş bir yetkilidir. Bu kahramanlaştırma bazı de­dektifleri memnun etmemişti, zira Ness gerçek bir polis değil, bir ha­zine bakanlığı memuruydu.

Herbert Hoover 1929 yılında ABD’nin 31. başkam olduğunda, Capone’a duyduğu kişisel nefret kısa süre içinde açığa çıktı. Hoover Ca­pone’u demir parmakların ardında görmek istiyordu, ama Capone’un da Chicago’yu ve eyalet yetkililerini kontrolünde tuttuğu açıktı. Albay Frank Knox’tan aldığı öğütle (Knox’un sahibi olduğu Chicago Daily News gazetesi şehirdeki en çok aranan suçlular listesini yayımlamaya başla­mıştı ve Capone bir numaraydı), Hoover Capone’u iki federal suçlamadan biriyle, yani ya kaçakçılıkla ya da vergi kaçakçılığıyla, köşeye sıkıştır­maya kararlıydı,

Hoover bu amaçla Hazine Bakanı Andrew Mellon’u Capone’u ye­rinden etmekle görevlendirdi. Mellon da bunun üzerine 26 yaşındaki üniversite mezunu Elliot Ness’i, Capone’un kaçakçılık operasyonları­na baskın yapacak özel bir birim kurmakla görevlendirdi. Ness’in ilk adı­mı, rüşvete veya şantaja duyarlı olmayacak bir memur ekibi kurmak oldu. Buna ek olarak, Ness bu kişilerin telefon dinleme, keskin nişancılık, hız­lı takip ve muhbirlerle muhatap olmak gibi, kaçakçılarla mücadele eder­ken çok kıymetli olacağım hissettiği alanlarda uzman olmalarını da istiyordu. Ekibini kurduktan sonra, Ness Chicago Outfit’in kaçakçılık ko­luyla savaşa girdi.

Biyografisini yazanların, çeşitli filmlerin ve televizyon şovlarının aldatıcılığına rağmen, Elliot Ness ve adamları Chicago’yu içki içilmeyen bir kente dönüştürmeyi hiçbir zaman başaramadı. Fakat sürekli ger­çekleştirdikleri baskınlar tabii ki Capone’un kazancına darbe vurdu. Ness, medya ilgisinden tam olarak nasıl yararlanılacağım gerçekten anlayan ilk kanun adamlarından biriydi. Ne zaman büyük bir baskın gerçek­leştirse, gazeteler adamlarının iş başındayken -içki yapılan bir yere gi­rerken, viski dolu bir kamyonu yakalarken, hatta içkiyle dolu bir depoyu ortaya çıkarırken çekilmiş iyi fotoğraflarını yayımlayabilsin diye fo­toğrafçılara tüyo verirdi. Adamlarından birine rüşvet verilmek istense, Ness adamlarına rüşvet verilemeyeceğine ve Mafya’nın onlara ‘Doku­nulmazlar’ adını taktığına dair hikâyeleri hemen gazetelere anlatırdı. Ness, yarattığı ‘suç folkloru’nun halkı ve Capone’un adamlarını, ‘Büyük Al’in savunmasız olmadığına inandırmaya yardımcı olacağım biliyordu.

Altı ay içinde, Ness 1 milyon dolardan daha fazla para eden yasa­dışı içkiyi ele geçirdiğini söylüyordu. 1932’ye gelindiğinde bu miktar 9 milyon dolara çıkmış, Ness Capone’un kaldığı Chicago Lexington Ote­linin önünde, Capone’u daha da aşağılamak için yakaladığı bira kamyonlarıyla bir nevi bir geçit töreni düzenliyordu. Nihayetinde, Ness ve Dokunulmazlar Capone’un kârını düşürmekten ve faaliyetlerine yönelik büyük başağrıları yaratmaktan öteye geçemedi; Capone’un işini bitiren kanıtı garanti altına alarak Başkan Hoover’ı mutlu bir adam yapan kişi neticede Milli Vergi İdaresi memuru Frank Wilson oldu.

Ness’in Chicago’da gerçekte başardığı şey, otobiyografisi ve 1957’de-ki Ölümünden iki yıl sonra yayımlanmaya başlayan televizyon şovu ‘Do­kunulmazlar’ yüzünden sonraki yıllarda türeyen efsaneler ve medya mitleri nedeniyle bir şekilde gölgelenir. Ohio’da yolsuzluğu ortadan kal­dırarak elde ettiği daha önemli basan, ‘Cleveland Torso Katili’ni yaka­layamaması, Outfif i devirmeye çalışırken aldığı ölüm tehditleri ve sar­hoş araba kullanırken yaptığı kaza, kendisini bir kahraman ve korkusuz ‘Mafya avcısı’ olarak resmeden filmlerde arılatılmaz.

Ness akıllıydı, medyayı kavrıyordu ve organize suça karşı etkili bir mücadeleciydi. Fakat gerçek mirası ilhamı andırır: Mafya’nın gücüne karşı koymaya cüret eden, namuslu bir insan ideali.

 

Federal Araştırma Bürosu

 

Federal Araştırma Bürosu (FBI) dünyanın en meşhur hukuki yaptırım kurumudur. Şöhretinin bir kısmım Hollywood’un efsane üretme makinesine borçlu olduğu inkâr edilemez; fakat FBI ününü aynı zamanda, suçla mücadele teknikleri ve teknolojisi geliştirmede başı çekmesi ve ya­saları uygulama mücadelesinde bazı inanılmaz basan hikâyeleri saye­sinde elde etti. FBI’ın başarılı sicilinin, eylemsizlik ve muazzam bir başarısızlıkla dengelendiği bir alansa Amerikan organize suçudur. ABD’de ulusal bir polis gücü, Amerikan Mafyasıyla paralel olarak gelişti. Ada­let tayfındaki karşıt güçlerin doğal düşmanlar olması gerekirken, FBI Cosa Nostra’nın ve diğer Amerikalı suç Örgütlerinin güçleriyle ancak 1957’de savaşmaya başladı.

Sonradan FBI’a dönüşecek olan kurum, 1908’de, ABD Başsavcısı Char­les Joseph Bonaparte’in kurduğu bir Özel ajan kuvveti olarak doğdu. Bu kurum en başından beri, İtalyan-Amerikalı toplumunun başının bela­sı olan Kara El çetelerinin faaliyetleri karşısında yumuşak davrandı. Baş­taki ismi olan Araştırma Bürosu 1935’e kadar değişmedi. FBI kendi ge­liştirdiği telefon dinleme, örgütlerin içine sızma ve son teknoloji adli tıp yöntemlerinin hepsine 1930’ların başından İtibaren sahipti, ancak bunların hiçbiri Büro tarafından gelişmekte olan Mafya suç ailelerine kar­şı kullanılmadı.

Başkan Hoover Capone’un Chicago Outfit’ini devirmek istediğin­de, yüzünü FBI yerine ABD Hazinesini dönmesi gerekmişti. Bu duru­mun ana nedeni ‘diğer Hoover’dı -1924’ten 1972’de ölene dek FBI baş­kanlığını yürüten J. Edgar Hoover. On yıllar boyunca, J. Edgar Hoover ABD’de hiçbir organize suç şebekesinin bulunmadığında ısrar etti. Ona göre, ‘Mafya’ diye bir şey yoktu. Tam aksine yönelik apaçık kanıtlara ve Meyer Lansky ve Frank Costello gibi büyük patronların peşine düş­meyi ümitsizce isteyen kendi adamlarının protestolarına rağmen, J. Ed-gar Hoover araştırılacak bir Mafya, olmadığında ısrar etti.

  1. Edgar Hoover’ın Mafya’ya yönelik tuhaf tavrını hiç kimse tümüyle açıklayamamıştır. Bazıları, Genovese suç ailesinin veya Meyer Lansky’nin, ona bir kadın gibi giyinmişken veya sağ kolu Clyde Tolson’la seks ya­parken çekilmiş fotoğraflarla şantaj yaptığına inanır. Diğerleriyse bu du­rumu, Hoover’ın adamlarını Mafya’yla uğraşırken rüşvete açık hale ge­tirmek İstememesine veya Mafya’ya karşı koyarlarsa halkın kendileri­ni etkisiz addetmesinden endişe duymasına bağlar. J. Edgar Hoover Maf­ya’yı komünizme karşı veya kendisinin kumar bağımlılığı ve Mafya’nın ‘Başbakanı’ Frank Costello’yla ilişkilerine karşı etkili bir siper olarak gör­müş olabilir.

Hoover’ın organize suça yönelik her türlü soruşturmayı etkili bir bi­çimde engellemesinin sebepleri ne olursa olsun, bu durum Apalachin Konferansı’nın (1957) ortaya çıkması, Kefauver (1950-51) ve Mc Clellan (1956-68) Komiteleri ve Robert F. Kennedy’nin 1960-63 arasındaki Mafya karşıtı kampanyasıyla birlikte yerle bir oldu. J. Edgar Hoover bu kez gerçekle yüzleşmeye zorlandıktan sonra, 30 yıldan uzun süredir hiç­bir şey yapmadan duran FBI hızla işe koyuldu. Mafya’nın ülke çapın­daki faaliyetlerini, özellikle de sendikalardan haraç toplama işlerini sek­teye uğratmaya başladı,

1970’te Dolandırıcılık ve Yolsuzluk Etkisindeki Örgütler Yasası’nın (RICO) yürürlüğe girmesi ve J. Edgar Hoover’ın 1972’deki ölümüyle bir­likte, FBI’ın Mafya’ya karşı savaşı birkaç vites birden hızlandı. Elektronik izlemenin artışı, tanıkları federal yasaların koruması ve ispiyoncu Maf­ya üyelerinin daha düşük cezalar için anlaşmalar yapması sayesinde, FBI 1980’lere gelindiğinde Cosa Nostra’nın pek çok önde elen adamı­nı hapse atmıştı ve ABD’deki organize suçun gücünü ciddi derecede en­gellediğini savunur hale gelmişti.

Kısa süre önce, FBI’ın organize suçla mücadelesi, Boston’daki FBI ajanlarıyla kentin İrlandalı suç çetesi Winter Hill Gang arasındaki gizli anlaşmaların açığa çıkmasıyla gölgelendi. En azından bir ajan, John J. Connolly Jr. çete lideri James’Whitey’ Bulger’dan para almış, onun suç iş­lemesine yardımcı olmuş ve onu FBI planlarından haberdar etmişti. Yol­suzluk ve terörizme giderek daha fazla odaklanılması sebebiyle, pek çok kişi FBI’ın gangsterlerle savaştığı günlerin geride kaldığından endişe du­yuyor.

 

Robert F. Kennedy

 

Robert F. Kennedy’nin ismi ve Cosa Nostra kelimesi bir kitapta bir araya geldiğinde, genellikle bir komplo teorisi ortaya atılacak demek­tir. Kennedy ailesiyle Carlos Marcelo veya Sam Giancana gibi önde ge­len Mafya şahsiyetlerinin bağlantıları göz önünde bulundurulduğun­da, bu teorilerin çoğunluğu tümüyle mantıksız da sayılmaz.

Fakat söz konusu komplo teorilerindeki sorun, Robert F. Kennedy’nin Amerikan Mafyası’yla mücadelede oynadığı inanılmaz rolü gölgeleme eğilimi taşımalarıdır. Kinizm ve siyaset dünyasıyla organize suç arasında meydana gelebilen yolsuzluğa dair farkındalık, çoğunluğumuzun si­yasetçilerin organize suç savaşçıları olabileceğini düşünmemizi engeller. Fakat Robert E Kennedy tam da böyle bir adamdı. Hayata boyunca, muhtemelen Mafya’nın karşılaştığı en tehlikeli adam oldu.

Robert F. Kennedy, Senato’nun sendikalarla ilgili komitesinin 1956’da başlayan oturumlarının başdanışmanlığını yaparken, Mafya’ya karşı doğrudan ve saldırgan rekabete girmeye istekli bir adam olarak ün yapmıştı. Mc ClelIan Komitesi olarak bilinen bu oturumlar, genç Ken­nedy1 yi televizyon izleyicileriyle tanıştırdı. Teamsters sendikası patro­nu Jimmy Hoffa’yla yaşadığı hararetli ihtilaflar ve hakaret dolu atışmalar aracılığıyla, Robert f. Kennedy sendika liderleriyle Antony ‘Tony Ducls’ Corallo gibi Cosa Nostra üyeleri arasındaki ilişkileri açığa çıkardı. Kısa süre içinde herkes, özellikle de Mafya, Robert f. Kennedy’nin bil­gi kaynaklarının iyi olduğunun, kendileri hakkında çok fazla şey bil­diğinin ve Mafya’nın kârıyla gücüne zarar vermek için gücü dâhilindeki her şeyi yapacağının farkındaydı.

Robert E Kennedy kardeşinin başkanlık kampanyasına yardım et­mek için Mc Clellan Komitesi’ni bıraktığında ülke çapındaki Mafya üye­lerinin topluca rahatladığını herkes bilir. Fakat bu rahatlama kısa sür­dü; zira yeni seçilen Başkan John F. Kennedy, kardeşi Bobby’yi adalet bakanlığına atadı. Göreve gelmesinin üzerinden birkaç hafta geçme­mişken, Robert E Kennedy’nin görevini, 1920’Ierden beri ABD’nin bir parçası olan organize suç şebekelerini dağıtmak için kullanan ilk ada­let bakanı olacağı açıktı.

  1. Edgar Hoover hiç istememesine rağmen organize suçla mücade­leyi hızlandırmaya zorlandı. O sıralarda The Enemy Within: The McClellan Committee’s Crusade Against Jimmy Hoffa and Corrupt Labor Unions (İçimizdeki Düşman: McClelan Komitesi’nin Jimmy Hoffa ve Yozlaşmış İşçi Sendikalarıyla Savaşı) adlı bir kitap yayımlamış olan Kennedy, bir tür ‘Hoffa’yı yakalayın kampanyası’ yürüttüğünü herke­se ilan etmiş oldu. Yeraltı dünyasının yarattığı sorunları ele alacağına dair sert konuşmalar yayıp hiçbir adım atmayan diğer adalet bakanla­rının aksine, Kennedy söylediklerini hayata geçirdi. Bütün büyük patronların kim olduklarını biliyordu ve FBI, Federal Büro ve Adalet Ba­kanlığı çalışanlarının bu kişilere karşı kaydettiği ilerlemeleri sürekli iz­liyordu. İşleri hiçbir zaman gevşetmedi, onun için daimi bir savaş söz konusuydu. Bu durum da, kendisini şaşırtıcı olmayan bir biçimde Hoo­ver veya Sam Giancana’nın gözünde sevilmeyen bir adam haline ge­tirmişti.

Fakat Robert F. Kennedy’nin yaptıklarının taraftarları da vardı ve bun­lardan biri de Harry J. Anslinger’dı. Federal Narkotik Bürosu’nun İlk başkanı olan Anslinger, Edgar J. Hoover’ın ‘Mafya diye bir şey yoktur’ iddiasına rağmen Amerika’daki organize suçun önünü almaya çalışan, ilk üst düzey yetkililerden biriydi. 1964’te yayımlanan ‘Koruyucular’ (The Protectors) adlı kitabında, Kennedy’nin nasıl ülkeyi dolaşıp Federal Nar­kotik Bürosu çalışanlarıyla özel toplantılar düzenlediğini, onları büyük, uyuşturucu kaçakçılarını yakalamak konusunda cesaretlendirip, savaların tam desteğine sahip oldukları garantisi verdiğini anlatır. Anslinger şöyle yazıyordu: “Halkın en büyük düşmanlarından bazılarını, büyük Öl­çüde onun ikna edici cesaretlendirmesi sayesinde yere serdik.”

Robert F. Kennedy’nin organize suçla mücadele kararlılığındaki iro­ni tarihçilerin de gözünden kaçmamıştır. Mafya’yla bağlantıları nede­niyle Frank Sinatra’nın Beyaz Saray’a girmesinin yasaklayan adam aynı zamanda, içki yasağı döneminde kaçakçılıktan bir servet elde eden Jo­seph P. Kennedy’nin de oğluydu. Joseph Kennedy aynı zamanda JFK’in başkanlık seçimini kazanabilmesi için Mafya liderleriyle bağlantılarını da kullanmıştı.

Tüm bunlara ve ailenin Cosa Nostra’yla diğer bağlantılarına ve ağa­beyinin uğradığı suikastın kendisinin adalet bakanlığını yanda kesmesine rağmen, Robert F. Kennedy’nin Mafya’ya acı verici darbeler vurduğu şüphe götürmez. Hâlâ süren mirasıysa, Mafya’nın FBI’dan korkmaya başlamasıdır. 1968 yılında bir başka suikastçının kurşunu onun da ha­yatını almasaydı, organize suça karşı savaşta ilerlemeye gerçekten is­tekli ve ehil bir ABD başkanı olabilirdi.

 

Hong Kong’un Organize Suç ve Triad Bürosu

 

Hong Kong Polisine ev sahipliği yapan Arsenal House binasının 21. 22. ve 23. katlarındaki dedektifler, belki de dünyadaki en zor kanun yaptırımı işiyle meşgul; Hong Kong’daki Triad faaliyetlerini kontrol altın­da tutmak. Bu dedektifler Hong Kong’un Organize Suç ve Triad Büro­su’nun (OCTB) üyeleri ve söz konusu büro dünya çapında Çinli suç şebekeleriyle mücadelenin en ön cephesinde yer almasıyla tanınıyor. Bu büronun, kökenleri aşağı yukarı 1352 yılma dayanan antik gizli cemi­yetlerin entrikalarıyla her gün savaşan tek polis ekibi olduğu söylene­bilir.

Scotland Yard’da aynı işle uğraşan üst düzey yetkililerden birinin “Gördüğüm en profesyonel, en verimli ve en bilgili polis kurumların­dan birisi” diye tasvir ettiği OCTB, bir dedektif ve uzman ekibinden olu­şuyor. Amacı açık: Hong Kong’daki diğer dedektiflerin çözmek için za­man, kaynak veya uzmanlığa sahip olmadığı karmaşık organize suçlar ve ciddi Triad suçlarını araştırmak.

OCTB her gün, Triadların Hong Kong’da sokak suçlarından önde gelen kurumların yönetim kurulu odalarına kadar her yerde sahip ol­duğu muazzam güçle mücadele etmek için bir dizi faaliyette bulunu­yor. Örneğin bir OCTB ekibi, Hong Kong merkezli Triad yöneticilerinin eline yasadışı nakit geçmesini sağlama yoluyla küresel para aklama ope­rasyonlarının izini sürerken, bir diğer ekip Çin’deki ve Kanada kadar uzak yerlerdeki meslektaşlarıyla istihbarat paylaşımında bulunuyor ola­bilir. Bir ofisteki dedektiflere Mong Kok bölgesinde Triad kontrolündeki fuhuş faaliyetlerine düzenlenecek baskın konusunda brifing verilirken, yan kapıda Hong Konglu film yıl dizinin da parçası olduğu bir haraç da­vası gözden geçiriliyor olabilir.

Organize Suç ve Triad Bürosu, kökenleri 1841’e dayanan bir orga­nize suçla mücadele geleneğinin parçasıdır; bu tarihte, Britanyalılar Hong Kong’un yönetimini ele geçirdikten sonra bölgede ilk kez bir polis gücü kuruldu. Hong Kong polis gücünün kurucusu Albay William Caine, bir ülkenin bir kısmının yönetimini afyon ticaretini kontrol etmek ve kâr sağlamak amacıyla ele geçirmiş haldeyken bir polis kurumu oluşturmanın ironisini gözden kaçırmıştı. Değişik etnik kökenlerden 35 adamlık bir güçle işe başlayan Hong Kong polisi, ta ilk başlardan itibaren Triad faa­liyetleriyle mücadelede rol sahibiydi.

1931 ‘ye, Hong Kong’da çeşitli alt cemiyetleri ve paravanlarıyla bir­likte sekiz ana Triad grubu mevcuttu. Etnik ve dinsel çizgilerine göre ay­rılmışlardı ve farklı bölgelerde faaliyet gösteriyorlardı. 2. Dünya Sava­şı sırasında, Triadlar Japon işgalcilerle işbirliği yaptı. Fiilen polisin ye­rine geçtiler ve fuhuş, kumar ile karaborsa alanlarındaki faaliyetleri pat­lama yaşadı. Britanya’nın sömürgeci yönetimi yeniden tesis edildiğin­de Hong Kong polisi, 1949’da komünistlerin iktidarı ele geçirmeleriyle Çin’den akın akın kaçan Triad üyeleriyle uğraşmak zorunda kaldı.

1950’ler ve 1960’lar polis gücünün tarihinde karanlık dönemlerdir. Organize suçla mücadele hız kesti ve polis huzuru korumak için Triadlarla anlaşmalara girdi. Polis arasında alıp yürüyen yolsuzluk, Başkomiser Peter Fitzroy Godber’in 1973’te banka hesabında yaklaşık 5 milyon Hong Kong dolan (neredeyse 650 bin dolar) bulunduğunun anlaşılmasıyla ay­yuka çıktı. Godber ülkeden kaçtı, fakat sonradan iade edildi ve organize suçla işbirliği yapmaktan dört yıl hapis yattı. Bu olayın ardından yaşa­nan esaslı bir çalkalanma OCTB’nin kurulmasına yol açtı.

Şu an Hong Kong’da yaklaşık 50 Triad faaliyet gösteriyor. Bazıları organize sokak çetelerinden öteye geçmese de, en büyük iki küresel Tri­ad şebekesi olan Wo Sing Wo ve 14K’nın merkezi Hong Kong’da. Bri­tanya’nın Hong Kong’u 1997’de Çin’e geri vermesinden bu yana, ne OCTB’nin her gün karşılaştığı suçla mücadele zorlukları azaldı, ne de kurumun Triadlarla ilgili bilgi almak için en iyi kaynak olarak küresel anlamda tanınan rolü zarar gördü. Kurumun şu an gizli istihbarata ve aklanmış kara paranın izini sürmeye odaklanması 21. yüzyılın başlarında Triadlara bazı büyük darbeler indirmiş durumda; bu durum da etkili bir organize suçla mücadele kurumu olarak saygınlığını derinleştirdi. Fakat bu günlerde Triadların özellikle de Çin’de olmak üzere siyasi sis­teminin üst düzeylerine sızması OCTB’nin başarısına meydan okumakta. Eski bir OCTB çalışanın da bana dediği gibi, “Birkaç gün içinde serbest kalmak için ihtiyaç duydukları güçlü dostlara sahiplerse, onları yaka­lamanın anlamı ne?”

 

Kanada Kraliyet Atlı Polisi

 

Hong Kong’un Organize Suç ve Triad Bürosu’yla son yıllarda yakın işbirliği yapan polis güçlerinden biri Kanada Kraliyet Atlı Polisi’dir (RCMP). Bugün Kanada’da giderek artan Triad varlığı, RCMP’nin ‘or­ganize suç tehdidini ve etkisini azaltma’ya yönelik görevi çerçevesin­de karşı koymak durumunda olduğu pek çok yabancı organize suç şe­bekesinden birisidir.

1920’de kurulmasından bu yana RCMP mütemadiyen Kanada sı­nırının dışından yayılan organize suç sorunlarıyla karşı kaldı. Bu du­rum özellikle de Amerikan içki yasağı sırasında meydana geldi. Kana­da ihracat amaçlı bira, şarap veya viski üretimini durdurmadığı ve ABD’yle uzun bir sınıra sahip olduğu İçin, kaçakçıların ana tedarik kay­naklarından biri haline gelmesi kaçınılmazdı.

Sınırın iki tarafındaki gümrük görevlileri de, Quebec ve Ontario’da muazzam operasyonlar yapan kaçakçılarla işbirliği yapıyordu. RCMP kaçakçılara karşı daimi ve kaybedilen bir savaş verdi. Gümrük Bakanı Jacques Bureau’ya kadar ulaşan yolsuzluk düzeyi RCMP’nin İşini im­kânsız hale getirdi. Bureau RCMP’yi Britanya Kolombiyası sınırların­dan ve Quebec’ten çekti ve hatta adı çıkmış içki kaçakçısı J. A. E. Bisaillion’u Montreal’in gümrük müdürlüğüne atadı. Kaçakçılık bugün hâlâ RCMP için baş ağrısı olmayı sürdürüyor; kurum, tütün kaçakçılığı ya­pan First Nation grupları veya kokain ithal eden Cotroni çetesiyle hâlâ uğraşıyor.

RCMP’nin önlemekte başarısız olduğu içki kaçakçılığı, sınırın iki ya­kasına da muazzam miktarlarda kâra neden oldu. Bu para, içki yasa­ğının 1933’te kaldırılmasından uzun süre sonra da hayatta kalan geniş kapsamlı bir dizi başka işe yatırıldı. Ontario’dan gelen likör, Magadinno suç ailesinin liderliğindeki Buffalo Mafyası’nın ortaya çıkmasına yar­dıma olmuştu. Buffalo Mafyası sınır boyunca yayıldı ve bugün hâlâ Toronto ve Ontario’nun yeraltı dünyasının çoğunluğunu kontrol ediyor­lar. Aynı durum Quebec’te de, New York’un Bonanno suç ailesiyle bağ­lantılı olan güçlü Montreal Mafyası’nın ortaya çıkmasına yol açtı. Mon­treal aynı zamanda Kanada’daki organize suçun merkezi haline geldi. RCMP’nin çığır açan izleme teknikleri sayesinde, kent 1950’Ierin son­larında Mafya’nın Kanada’da karşılaştığı en büyük başarısızlığa sahne oldu. RCMP’nin iki yıldır devam eden telefon dinlemeleri, topladığı is­tihbarat ve gizli izlemeleri, Fransa’dan eroin ithal eden ve her ay New York’a 50 milyon dolar değerinde sokak eroini gönderen ‘Montreal Bağlantısı’nı ortaya çıkardı. ABD Federal Narkotik Bürosu’yla birlikte ça­lışan RCMP, 1961 yılında bu operasyonu her şeyiyle ortaya çıkardı ve Carmine ‘The Cigar’ Galante gibi önde gelen Mafya üyelerine uzun ha­pis cezalan verilmesine yardımcı oldu.

İronik bir biçimde, RCMP’nin Montreal Mafyası’na darbe vurmaktaki başarısının yanı sıra Sicilyalı ve Calabrialı gruplar arasında kont­rol üzerine yaşanan şiddetli savaş, Montreal’in İrlandalı ağırlıklı orga­nize suç grubu West End Çetesi’ni güçlendirdi. Şu an yaklaşık 150 üyey­le faaliyet gösteren West End Çetesi’nin, 1960’lann ortalarından 1990’ların ortalarına dek, toplamda milyarlarca dolar değerindeki yaklaşık 10 bin kilogram kokainin ve 500 ton haşhaşın satılmasından sorumlu ol­duğu tahmin ediliyor. RCMF’nin Montreal Mafyası’na çıkardığı sorunlar aynı zamanda, şu anda kurumun en büyük baş ağrısı olan haydut mo­tosiklet çeteleri için de beklenmedik bir fırsat yarattı.

Helis Angels, Satan’s Choice ve Rock Machine gibi haydut motosiklet çetelerinin arasındaki savaş, Montreal’deki kazançlı narkotik ticareti üze­rinde kontrol sağlama mücadelesi olarak başladı. Motosikletçiler Kanada’daki uyuşturucu dağıtımının çoğunluğunu ele geçirdikten sonra, bu mücadele on yıllar içinde bütün ulusa yayılmış durumdaydı. Söz ko­nusu savaş sivilleri de öldüren bombalama olaylarıyla kontrolden çıkınca, RCMP’nin organize suçun yanı sıra terörle de mücadele etme nokta­sındaki rolü bulanıklaştı. Kanada içindeki uyuşturucu ticaretini kont­rol etmeye yönelik çabalar pek çok RCMP yetkilisinin de hayatına mal oldu -2005 yılında, Alberta’daki Rochfort Bridge’deki bir marihuana ye­tiştirme operasyonunu soruşturan dört RCMP üyesi vuruldu.

Kanada’da Nijeryalı organize suç örgütlerinin, Jamaicah Posse’ların, Triadların ve diğer Asyalı suç şebekelerinin giderek artan varlığı, RCMP’nin uluslararası işbirliğinde ve kriminal İstihbarat paylaşımın­da başı çekmesine yol açmış durumda. Fakat her uzman, Kanada’da-ki organize suçun gücünün artık, RCMP’nin ‘aradığı adamı her zaman bulmaya’ yönelik efsanevi becerisini aştığını teslim edecektir.

 

Direzione Investigativa Antimafia.

 

Pek çok hukuki yaptırım uzmanının Kanada’daki Kraliyet Atlı Polisi’nin kaynaklarını yetersiz bulması ve dolayısıyla ülkede yükselen or­ganize suç dalgasıyla mücadelede zorlandığım düşünmesi, insanları şa­şırtabilir. Fakat aynı suçlama İtalya’daki organize suçla mücadeleye yöneltilse daha fazla kişi şaşkınlığa kapılırdı.

Arka arkaya yapılan anketlere göre, diğer ülkelerin vatandaşları İtal­yan yetkililerin yolsuzluğa yatkın ve Mafya’ya karşı etkisiz olduğunu düşünüyor. Yedi kez başbakan olmuş Giulo Andırotti’nin Mafya’yla bağlantıları sebebiyle mahkemeye çıkarılmasının, Mafya karşıtı yargıçların arabalarının bombalanmasının ve şu an Sicilya’daki Mafya’nın lideri ol­duğundan şüphelenilen Bernardo Provenzano’nun on yıllardır yaka­lanmamış olduğu gerçeğinin, rüşvet kabul ermeyen bir hükümete ve ya­saların iyi uygulandığına dair bir imaj yaratmaya yardımcı olduğu pek söylenemez.

Direzione Investigativa Antimafia da (DIA) kısmen, İtalya’daki or­ganize suça yönelik bu tür yaygın inançların yarattığı harici ekonomik sorunları ele almak için 1992’de kuruldu. İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan DIA, organize suçla ilgili soruşturmaları koordine etmesi ve hakkında kanıt toplananların başarılı bir şekilde cezalandırılması için kuruldu. Roma’daki merkezi bir koordinasyon birimi ve Palermo, Milano, Cenova ve Catania gibi Mafya faaliyetlerinden dolayı adı çıkmış olan kent ve bölgelerdeki 12 bölgesel yönetim merkezinden oluşur. DIA güçlerini ön­celikle devlet polisi, Hazine Bakanlığı ve Carabinieri çalışanları arasın­dan seçer. Mafya karşıtı ve DIA’nın kurulmasını savunan yargıçlar Giovani Falcone ve Paolo Borsellino’nun 1991’de öldürülmeleri, kurumun hızlı büyümesinin önünü açtı. İtalyan halkının bu cinayetlerden sonra organize suça karşı ortaya koyduğu büyük öfke dalgası, hükümetin, Maf­ya’nın kendilerini tehdit eden herkesi öldürme gücüne karşı sıkı Önlemler almasına yol açtı. Sicilya’ya 7 binden fazla asker gönderildi ve polisin organize suçla başa çıkma yöntemleri yaygın bir biçimde değiştirildi.

DIA işe, hükümetin kendisine karşı attığı adımların ardından Maf­ya tarafından 1993 yılında bütün İtalya’da gerçekleştirilen bombalı te­rör saldırılarını ele almakla başladı. Mafya’nın hükümete açtığı bir sa­vaş olarak addedilen olaylar sırasında, DIA yetkililer adına hızla önemli bir zafer elde etti. DIA’nın izleme ve denetim faaliyetleri Toto ‘The Beast’ Riina’nın yakalanıp cezalandırılmasını sağladı. Corleonesi Klanı’nın bir üyesi olan Rina (küçük boyutlarından dolayı aynı zamanda ‘The Short One’ -‘kısa olan’ diye de bilinirdi), 20 yıldan uzun süredir kaçaktı ve Falcone ve Borsellino’nun öldürülmesi emrini bizzat o ver­mişti.

Sırtını bu başarıya ve organize suçun yok edilmesini isteyen kamusal isteğe dayayan DIA, en son soruşturma tekniklerini ve teknolojiyi kul­lanarak Mafya’ya karşı savaşını sürdürdü. Kurulmasının üzerinden 10 yıl geçmişken DIA, Mafya bombalamalarından sorumlu olan ‘Ateş Gru­bu’nu dağıtmış, düzinelerce en çok aranan Mafya kaçağım yakalamış, ‘Ndrangheta ve Camorra’nın kazançlarını 10 milyonlarca dolarlık za­rara uğratmış ve Sacra Corona Unita’nın bazı kaçakçı gruplarını tama­mıyla ortadan kaldırmıştı. İtalyan yasal düzeninde organize suç karşı­sındaki zayıflık dönemi gerçekten sona ermişti.

Antimafia (Mafya karşıtı) terimi sadece İtalya’da geçerli bir görev ima­sı taşısa da, Sicilya Mafyası’nın ve diğer İtalyan mafyalarının uluslar­arası ittifakları ve faaliyetleri, DIA’nın küresel alanda istihbarat payla­şımında da önemli bir rol oynaması anlamına geliyor. DIA’nın başarı­lı operasyonları, İtalya’da faaliyet gösteren yeraltı gruplarının Mafya da­hilinde olduğuna dair fikri de çürüttü. 1993 yılında DIA, yasadışı Çin­li göçmenleri ülkeye getirerek bir insan kaçakçılığı şebekesi yürüten Tri­ad bağlantılı bir çeteyi dağıttı. 1990’Iarm sonunda, DIA aynı zamanda Arnavut ve Rus Mafyası’nın İtalya’daki işlerini de düzenli olarak ele alı­yordu.

2002’den bu yana DIA giderek artan bir biçimde, Mafya’nın yasal işlere ve siyasete sızmasına odaklanmış durumda. Birçok insan bu alan­da karşısında aşılması imkânsız bir meydan okumanın bulunduğunu düşünüyor. Başbakan ve milyarder işadamı Silvio Berlusconi’nin Mafya’yla bağlantıları sebebiyle mahkemeye çıkarıldığı bir ülkede, DIA ka­dar etkili de olsa tek bir kurumun İtalyan organize suçunun gücünün bu tarafını alt üst etmesi zor görünüyor.

 

Scotland Yard’ın Ciddi ve Organize Suçlar Grubu

 

Londra’nın Metropolitan Polisi yetkililerinin tuhaf kravat iğneleri meş­hurdur. Resmi üniformanın parçası olmamakla birlikte, Flying Squad (daha çok hırsızlıkla ilgilenen birim) çalışanları bir zamanlar kanatlı bir domuz şeklindeki iğneler takarken, Uyuşturucu Birimi üyeleri üzerin­de şırınga resmi bulunan iğneler kullanırdı Müstehcen Yayınlar Birimi’nin eskiden taktığı iğneleri tasvir etmeye çalışamam bile!

Kısa süre önce, Cartwright Operasyonu’ndaki rolü nedeniyle yeni bir kravat iğnesi almış olan üst düzey bir dedektifle birlikte İçki içiyor­duk; polis, Mayıs 2004’te Heathrow Havaalanı’ndan 33 milyon pound değerinde altın, nakit para ve değerli taş çalmayı planlayan sekiz hır­sıza başarılı bir baskın düzenlemişti. Dedektif meslektaşlarının taktığı daha yeni kravat iğnelerinden bazılarının anlamlarını açıkladıktan son­ra bana şöyle dedi: “Londra’nın gezegendeki her Allanın belası orga­nize suç grubuna ev sahipliği yaptığı düşünüldüğünde, üzerinde BM logosu bulunan bir tane iğne takmamız lazım.”

Bu yorumu pek de abartılı değildi. Londra dünyada en fazla etnik kökenden insanın yaşadığı, en çok kültürlü kentlerden biri ve bu du­rum kentteki organize suça da yansıyor. Londra’daki yabancı organi­ze suç gruplarının inanılmaz çeşitliliği aynı zamanda kentin büyüklü­ğüne, zenginliğine ve dünyanın en önemli finans, iletişim ve seyahat mer­kezlerinden biri olarak rolüne de dayandırılabilir. Bunun bir sonucu ola­rak Scotland Yard’ın Ciddi Suçlar ve Organize Suç Grubu’nun Londra’da faaliyet gösteren fakat kökenleri yurtdışında bulunan organize suç çe­teleri listesi afallatıcı derecede uzun.

Liste Sırp Mafyası’nı, Sicilya Mafyasından Venedikli Mala del Brenta’ya kadar çeşitlilik gösteren İtalyan organize suç gruplarını, Arnavut Mafyası’nı, Hindistan ve Pakistan’la bağlantıları bulunan suç çete­lerini, Jamaicalı Posse’ları, Taylandlı suç örgütlerini, birkaç Türk çe­tesini, çeşitli Kolombiyalı uyuşturucu kartellerini ve her önde gelen Triad’la Asyalı suç örgütünün unsurlarını içeriyor. Ve tabii ki, Cid­di ve Organize Suçlar Grubu birçok yerel organize suç grubuyla da uğraşmak zorunda.

Londra’daki organize suç gruplarını sadece gözetlemekle kalmayıp aynı zamanda denetleyip önceden hareket ederek devre dışı bırakmak akıl almaz derecede zorlu bir iş. Scotland Yard’ın Ciddi ve Organize Suç­lar Grubu’nu kurmaktaki amacı da bu zorlu işin üstesinden gelmekti. Bu grup, Londra’nın en önemli suç çeteleriyle mücadelede şanlı bir ta­rihe sahip olan bir dizi köklü polis ekibine ortak bir kimlik ve odak sağ­lamaktadır. Bu ekiplerin en ünlüsü olan Flying Squad, Scotland Yard’ın uzman ‘hırsız avlayıcıları’ndan oluşur. Bu ekip silahlı çeteleri cüretkâr soygunlara giriştiklere sırada yakalama konusunda onlarca yıllık deneyim sahiptir; tıpkı Londra’daki MiIlenium Dome’dan Kasım 2000’ de 200 mil­yon poundluk elmasın çalınmasını önlemeleri gibi. Ciddi ve Organize Suçlar Grubu’nun Merkezi Görev Gücü ciddi suçlan önlemekle so­rumludur ve uyuşturucu ve silah sabalarına odaklanır; grubun Proje Ekibiyse hem Birleşik Krallık’ta hem de uluslararası alanda operasyonlar düzenler. Uzman araştırmacılardan ve suç analistlerinden oluşan İs­tihbarat Destek Timi de, Ciddi ve Organize Suçlar Grubu’nun her un­surunu ve Scotland Yard’ın daha geniş kapsamlı çalışan Uzman Suç Di­rektörlüğü’ne istihbarat sağlar. Bu direktörlük, gizli denetleme, siber suç­lar, dolandırıcılık ve vahşi yaşam suçlarıyla ilgili alanlara odaklanır.

Fakat Ciddi ve Organize Suçlar Grubu’nun Londra’daki organize suç­la başa çıkmaktaki müthiş imajı ve başarı oranı, bazı yetkilileri suçlu­larla aynı tarafa yerleştiren bağlantılar sebebiyle zaman zaman hasar gör­dü. Flying Squad Başkam Kenneth Drury, Londra yeraltı dünyasıyla iş­birliği yapması nedeniyle Î976’da mahkûm edilerek ekip için bir utanç kaynağı oluşturdu. 2003 yılındaysa, Flying Squad dedektifleri hırsızlık girişimlerinden ceplerine yüz binlerce pound indirdikleri gerekçesiyle hapse atıldılar. Eski Londra Emniyet Müdürü Sir Paul Condon bir za­manlar emri altında çalışanların arasında “250 çarpık yetkili” olduğu­nu İddia etmişti.

Bu tür sorunlara ve önlerindeki zorlu göreve rağmen, Ciddi ve Or­ganize Suçlar Grubu, pek çok uluslararası denginin kıskandığı türden başarılı ve istihbarat odaklı polis çalışmasıyla tanınıyor. Bir yetkilinin bu konuda söylediklerine kulak verelim: “Londra’da çalışan bütün orga­nize suç çetelerini hiçbir zaman yakalayamayabiliriz, fakat kim olduk­larını, onlarla çalışan pek çok kişiyi ve ne yapmaya hazırlandıklarını bi­liyoruz ve bu iyi bir başlangıç.”

 

İnterpol

 

Tıpkı Scotland Yard gibi İnterpol’un adına değinilmesi de akıllara suçla mücadelede uzmanlaşmış bir kurum getiriyor. İnterpol öyle bir aurayla çevrili ki ismi Örgütün tarihini, yapışım ve 21. yüzyılda orga­nize suçla mücadeledeki rolünü bilmeyen suçlularda bile saygı uyan­dırmaya yetiyor. ‘İnterpol’ İsmi ‘international police’in (uluslararası po­lis) kısaltılmışıdır ve kurumun kendisi de adı 1946’da kullanmaya baş­ladı. Bu isim hızla tercih edilen kısaltmaya dönüştü ve kurum, dünya çapındaki polis güçleri tarafından gerçek adıyla -‘Uluslararası Polis Ko­misyonu’- değil de interpol diye anılır oldu. 1956’da ismi Uluslarara­sı Polis Teşkilatı’na dönüştü.

Küresel bir organize suçla mücadele organı fikrinin kökenleri 1914’te Monaco’da düzenlenen 1. Uluslararası Polis Kongresi’ne dayanır. Bu kongrede, suçluların artan uluslararası hareketliliği ve kendi ülke­lerinin dışında faaliyet gösteren suç gruplarının yaratmaya başladığı kül­türle mücadele etmek’ için uluslararası bir polis organına ihtiyaç du­yulduğu fikri ele alındı. Dönemin Viyana Emniyet Müdürü Dr. Johannes Schober, 1923 yılında bu fikirden yola çıkarak Uluslararası Polis Komisyonu’nu kurdu ve komisyona Viyana’da bir karargâh tahsis etti.

Maalesef bundan sonra İnterpol’un tarihinde kurumun kendisinin de değinmeye pek istekli olmadığı karanlık bir dönem yaşandı. Kurum, Avusturya’nın ilhak edilmesinden sonra 1938’te Naziler tarafından ele geçirildi ve Nazi gizli polisi Gestapo’nun kontrolü altına girdi. 2. Dün­ya Savaşı sırasında Nazi karşıtı ajanları ve Almanya’nın Avrupa’daki hâ­kimiyetine karşı tehdit oluşturan herkesi açığa çıkarmak için kullanıl­dı.

 

Uluslararası Polis Teşkilatı 2. Dünya Savaşı’nın ardından 1946’da ye­niden kurulduğunda, ortaya konulan amaçlar bugünkülerle tıpatıp ay­nıydı: Sınırlar arasındaki polis işbirliğini kolaylaştırmak ve görevi ulus­lararası suçla savaşmak olan bütün yetkililere destek sağlamak. Interpol şu an 184 üye ülkeyle, Birleşmiş Milletler’den sonra ikinci en büyük uluslararası organa dönüşmüş durumda. Hollywood efsanelerinin ak­sine, Interpol kendi çalışanlarım soruşturma yapmaları için başka yer­lere göndererek değil, dünya çapındaki polis güçlerinden bilgi ve de­neyim toplayarak, suçlular ve organize suç grupları hakkında küresel bir veritabanı oluşturarak çalışır. Ayrıca meşhur Kırmızı, Yeşil ve Mavi bültenlerini çıkarır.

Interpol’ün bülten sisteminin renk kodlaması internetin herkesin eli­nin altında olduğu zamanlardan eskiye dayanır; eskiden kurumun Pa­ris dışında bulunan genel merkezinden, dünya çapındaki başka yerle­re köşeleri farklı renklere boyanmış belgeler yollanırdı. Bugünlerde bül­ten sistemi ilkeleri değiştirilmeden e-posta üzerinden uygulanıyor. Kır­mızı Bültenler Interpol tarafından aha ülkedeki polis gücüne, adı ge­çen suçlunun hemen aranması ve bulunursa tutuklanması talebiyle gön­deriliyor. Mavi Bültenler bir şüphelinin o anda nerede bulunduğu veya faaliyetleriyle ilgili daha fazla bilgi talebiyle çıkarılırken, Yeşil Bülten­ler alıcı ülkedeki polisin belirli bir bireyin hareketlerini izlemesini talep ediyor.

Bülten sistemi son derece etkili. Bu sistem sayesinde her yıl, bir ül­kede tutuklanmaktan kaçmış olan, saklanan veya bir başka bölgede ça­lışmaya başlamış yüzlerce uluslararası suç şebekesi üyesi yakalanıyor. ‘Pershing’ diye tanınan Polonyalı suç baronu ve ünlü Pruszkow maf­yasının elebaşı Ryszard Niemczyk’in hikâyesi bu duruma iyi bir örnek oluşturur. Interpol Bülteni ve veritabanı sayesinde, Avrupa’da Ni­emczyk’in izi bulundu ve kendisi Polonyalı bir polis yetkilisini öldür­düğü gerekçesiyle Almanya’da tutuklandı.

Interpol’ün uluslararası organize suçla mücadeledeki rolü, kaçak gangsterleri yakalamanın çok daha ötesine gider. Organize suçun şu an tüm dünyayı kaplamasından dolayı, yeni ortaya çıkmakta olan küre­sel eğilimleri, ana ülkeden nihai istikamete giden karmaşık kaçakçılık rotalarını ve birbirlerine binlerce mil uzaklıktaki gruplar arasındaki taze ittifakları açıkça görebilen tek polis organı genellikle interpol’dür. 184 ülkenin polis gücünü suç üzerine tek bir istihbarat deposunda birleşti­ren Interpol uluslararası suç belasıyla ayrı ayrı çalışan yüz binlerce de­dektifin gözleri ve kulakları haline gelmiş durumda,

 

İnsan Kaçakçılığı

 

Birleşmiş Milletler’e göre, uluslararası sınırlar boyunca yapılan yasadışı insan kaçakçılığı, şu an organize suçun ikinci en büyük gelir kapısını oluşturmakta. Bu ya­sadışı faaliyet iki türde gerçekleştiriliyor: Yasadışı göçmenlerin kendi istekleriyle ulus­lararası sınırlardan geçirilmesi veya ister cinsel istismar ister başka bir tür kölelik için olsun, erkek, kadın ve çocukların gönülsüz oldukları bir iş yaptırılmak üzere yabana ülkelere taşınması.

İnsanların gönüllü olarak yasadışı yollardan taşınması tarihsel anlamda kısmen yeni bir suç; bu tür insan kaçakçılığı dünya çapında önemli bir suç faaliyeti haline 20. yüzyılda geldi. Interpol’e göre, “İnsan kaçakçılığı, daha fazla sayıda insanı her zamankinden daha kârlı bir şekilde kaçırmakta giderek gelişen bir dizi suç şebeke­sinin tercih ettiği ticaret işine dönüştü.” Şu an herhangi bir zamanda, 20 milyon ya­sadışı göçmenin hareket halinde olduğu söylenebilir. Bu kişilerin her biri, daha yok­sul ülkelerden Avrupa ve Kuzey Amerika’ya taşınmak için organize suç çetelerine yaklaşık 30′ ar bin dolar vermiş olabilir.

Bu patlayan iş alanının yanı sıra, satılan, kandırılan veya fiili köleliğe zorlanan insanlar da bir yerden başka bir yere taşınıyor. Sonrasında ‘sahipleri’ onları, tarım, hizmetçilik, endüstriyel işçilik ve seks ticaretinde ‘ipotekli İşçi’ olarak veya zorla ça­lıştırmak üzere başkalarına satıyor. Bu organize suç faaliyeti insanlık kadar eskidir; fakat çocukların ve yoksul bölgelerdeki savunmasız insanların yaygın bir suç metası haline geldiği 21. yüzyılda giderek daha kazançlı ve gelişmiş hale geliyor.

 

Raul Gibb Guerrero

 

Organize suçla mücadele eden herkes bir polis gücünün üyesi olmak zorunda değil. Suç bilim uzmanı ve hatta siyasetçi olmak zorunda da değiller. Organize suçla mücadele eden en cesur ve etkileri kişilerin ba­zıları, “Organize suçun içinde yaşadığım topluma ne yaptığını görebi­liyorum. Bu yanlış ve durmalı” diyerek her şeyi riske atıp ayağa kalkabilen sıradan vatandaşlardır.

Raul Gibb Guerrero böyle bir insandı. Ne bir polis gücünün parça­sı olmanın getirdiği korumaya sahipti, ne de korumalar tutacak kadar güçlü veya zengindi. Fakat Meksikalı organize suç grubu Gulf Karteli’nin icraatlarını gördüğünde, insanları bundan haberdar etmek için elin­den geleni yaptı. Maalesef inanılmaz cesaretinin sonucunda nihai be­deli ödedi Guerrero, Meksika’nın Veracruz eyaletinde yayımlanan ye­rel ve günlük La Opinion gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. Yerel bir gazete için çalışmak genelde pek çekici değildir ve işinize uzun sa­atler vermeniz gerekir. Meksika’nın bazı bölgelerinde eğer ne yazdığı­nız konusunda dikkatle davranmazsanız, bu iş aynı zamanda bir sui­kast riskini de içerebilir. Bunun sebebi, Meksikalı uyuşturucu kartelle­rinin kokain kaçakçılığı sayesinde şu an sahip olduğu akıl almaz güç­tür. Uyuşturucu ticareti faaliyetlerinin kazandırdığı muazzam kârı, ken­dilerine ait Özel tetikçi ordusunun ve Meksika ordusunun eski Özel Kuv­vetler askerlerinin de desteğiyle, polis ve siyasetçiler arasında geniş yol­suzluk imparatorlukları kurmak için kullandılar. Kartelin silahlı adam­larının yasalara uyan çoğu insanda yarattığı korku, organize suç çete­lerini neredeyse kanunun erişemeyeceği bir noktaya getirdi. Sesini yük­seltecek kadar cesur olan pek az kişi var, özellikle de, adaleti sağlama­sı gerekenlerin uyuşturucu baronlarından maaş aldığına inanmaları için yeterli sebep söz konusuyken…

Raul Gibb Guerrero organize suç gruplarının yayımlanmasını iste­mediği türden haberleri yapmaktan korkmuyordu. Guerrero, suçlula­rın tam olarak ne yaptıkları konusunda doğru bilgi edinmekte çok ba­şarılıydı ve bu bilgileri Veracruz’daki yolsuzluk ve suç ağının karma­şık bir resmini çizecek şekilde bir araya getirebiliyordu. Aynı zamanda gazetecilik etiğine inanıyordu; dolayısıyla sadece doğruyu söylemek­le kalmıyor, aynı zamanda gazetesinde yaptıklarını ifşa etmesinden ra­hatsız olan gangsterlerin rüşvet tekliflerini de geri çeviriyordu.

53 yaşındaki Guerrero, 8 Nisan 2005’te uzun bir iş gününden son­ra gece saat 10 civarında, arabasıyla Poza Rica’daki apartman dairesine doğru yol alıyordu. Evine yaklaştığında, kimliği belirsiz dört silah­lı adam arabasına 15 el ateş etti. Sekiz kurşun vücuduna, üçü başına isa­bet etti. Guerrero’nun arabası kontrolden çıktı ve kaza yaptı. Doktorlar olay yerine ulaştığında ölmüştü. Uzmanlar, saldırıyı Meksika Özel Hava Mobil Kuvvetler Grubu’nun eski üyelerinin düzenlemiş olabileceğine inanıyor.

Ölümünden Önceki günlerde, Guerrero isimsiz ölüm tehditleri al­mıştı. Bunların iki kaynaktan geldiğine inanıyordu. Kısa süre önce or­ganize suç çetesi Los Chupaductos’un lideri Martin Rojas’ın, benzin ka­çakçılığıyla ilgili haberler yayımlamayı kesmesi karşılığında önerdiği rüş­veti geri çevirmişti. Guerrero ayrıca bir süre önce, Gulf Karteli’nin Veracruz’daki faaliyetlerini ve üst düzey siyasetçilerle bağlantılarını ifşa eden bir dizi sert başyazı yayımlamıştı.

Guerrero cinayetinden sonra hiç kimse cezalandırılmadı. Gazeteci Alfredo Jimenez’in 2 Nisan 2005’te Meksika’nın kuzey batı eyaleti Sonora’da uyuşturucu tüccarları tarafından kaçırılması, işkence görmesi ve öldürülmesi olayında da kimse parmaklıklar ardına konmadı. Rad­yo muhabiri Dolores Guadalupe Garda Escamilla’yı 6 Nisan 2005’te Teksas sınırında Gulf Karteli için vuran tetikçi de hâlâ kaçak.

Üç meslektaşlarının birkaç gün için öldürülmesine rağmen gazete­cilerin Meksika’daki organize suç örgütleriyle mücadele etmeyi sür­dürmesi, organize suçun namlularının bile durduramadığı insan ruhunun ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesi.

 

New York Organize Suç Bürosu

 

Batı dünyasında organize suçla mücadele eden polis güçlerinin ço­ğunluğunun bir görev tanımı vardır. Bunların büyük kısmı idari işleri hatırlatır ve benim gördüklerimin hiçbirinde “Organize suça bulaşmış kişileri yakalamaya çalışıyoruz” gibi basit ve doğrudan bir cümle yok­tur. Neyse ki, bu standartlara göre New York Organize Suç Kontrol Bürosu’nun (OCCB) görev bildirgesi gayet rahat anlaşılıyor: “Bizim gör­evimiz, yüksek güvenlik standartlarını ve dürüstlüğü elden bırakmadan, organize suçun her türüyle-narkotik, fuhuş, geleneksel/geleneksel olmayan organize suç ve araç hırsızlığı- mücadele ederek Ne w York’ta­ki yaşam standartlarını iyileştirmek.”

OCCB New York Polis Merkezi’ni oluşturan dokuz bürodan biridir. Bu büronun şu anki şekliyle var olmasını ve görev bildirgesinde ‘yük­sek güvenlik standarttan ve dürüstlük’ ifadesinin bulunmasını, büyük ölçüde tek bir adama, Frank Serpico’nun cesaretine borçluyuz.

Frank Serpico 1971 yılında, meslektaşlarına karşı ifade veren ilk New Yorklu polis oldu. Kentteki yaygın yolsuzluğa ve dedektiflerle organi­ze suç şebekeleri arasındaki gizli anlaşmalara dair kanıtlar sundu. Mes­lektaştan tarafından bir karşı kültür ucubesi olarak görülen Serpico’nun gizli polis olarak kariyer sorunları, sadece iş arkadaşlarının kendisini ‘al­lanın belası savaş karşıtı bir hippi’ olarak görmesinden ibaret değildi. İş arkadaşlarının büyük kısmım endişelendiriyordu çünkü son derece dürüsttü ve rüşvet almayı reddediyordu. Müdürleri, yetkililerin yaptığı yolsuzluğa dair topladığı kanıtlarla ilgili hiçbir adım atmayınca, Ser­pico New York Times’a gitti ve gazete de haberi yayımladı. Sonrasın­da yaşanan medya patırtısı, New York Valisi John Lindsay’i 1970 yılın­da iddiaları soruşturması için Knapp Komisyonu’nu kurmak zorunda bıraktı. Komisyona ifade vermesinden önce, Serpico bir dizi ölüm teh­didi aldı; Şubat 1971’de bir gün rutin bir uyuşturucu baskını sırasında ki bu bir tuzak olabilirdi, doğrudan doğruya yüzünden vuruldu. Diğer dedektifler çatışmada kendisine yardım edemedi ve onu harap halde­ki binanın merdiven boşluğunda kan kaybından ölecek halde bıraktı­lar. Serpico’nun hayatı bir vatandaşın yardımı sayesinde kurtuldu ve sonradan Mafya’nın onu öldürmeye karar verdiği ortaya çıktı. Fakat işit­meyle ilgili bir sinirine ağır hasar veren kurşun tarafından sağır edilmiş ve beyninde kurşun parçalan kalmış olmasına rağmen, Knapp Komisyonu’na çıkıp ciddi sonuçlara yol açacak bir ifade verecek kadar iyi­leşti. Knapp Komisyonu, Serpico’nun, organize suç örgütleri tarafından polis yetkililerine yıllar içinde milyonlarca dolarlık rüşvet verildiğine dair sistematik yolsuzluk iddiasını doğru ve yerinde bularak Kasım 1971’de

OCTB’nin kurulmasını tavsiye etti. New York’un fuhuş, narkotik ve or­ganize suç da dahil olmak üzere yolsuzlukla mücadeleye yatkın görü­len bütün polis birimleri OCCB yönetimi altında birleştirildi. Memur­lar özel yapılı çalışma gruplarına bölündü; bu gruplarda genellikle bir çavuş, altı soruşturmacı ve iki gizli polis bulunuyordu. Bu yapı daha faz­la hesap verebilirlik getirdi ve hilekâr dedektiflerin suçlularla işbirliği yapmaya yönelik manevra alanını daralttı. Bu yapı aynı zamanda so­ruşturma açısından da son derece etkili olduğunu kanıtladı. OCCB ku­rulduğundan bu yana New York’un meşhur beş Cosa Nostra ailesine karşı zafer üzerine zafer kazandı. 1980’lerde, büronun Organize Suç So­ruşturma Bölümü, Rudolph Guiliani’nin New York Güney Bölgesi Baş­savcısı olduğu sırada Cosa Nostra’ya karşı yürüttüğü kampanyanın ba­şını çekti. Bu dönemde, Organize Suç Soruşturma Bölümü Colombo ve Genovese ailelerinin bazı üyelerini inşaat endüstrisinde haraç kesmekten mahkûm ettirdi. Aynı zamanda, Mafya’nın JFK Havaalanı’nda yıllar­dır sürdürdüğü hırsızlık faaliyetleri de ortadan kaldırıldı.

OCCB, Dolandırıcılık ve Yolsuzluk Etkisindeki Örgütler Yasası’nı çok etkili bir biçimde kullanarak FBI’a da rakip çıktı. New York valisi olduğu dönemde Guiliani’nin de desteğiyle, bu yasayı Mafya’yı çöp boşaltım endüstrisinden söküp atmak ve sendikalarla İlgili faaliyetleriyle başa çık­mak için kullandılar. Cosa Nostra’ya bağlantısı bulunmayan suçlarda daha az etkili olduğuna dair eleştirilere rağmen, Frank Serpico’nun dü­rüstlüğü sayesinde ortaya çıkan OCCB, ‘Büyük Elma’daki* organize suç için kesinlikle muazzam bir baş ağrısı yaratmakta.

 

Üst Düzey Dostlar

 

“Doğru kulağa fısıldanan bir söz bir adamı koruyabilir veya öldürebilir.”

Geleneksel Sicilya deyişi

 

Organize suçlular kendilerini her zaman zengin, ünlü ve güçlü kişi­lerle bağlantılandırmaya çalışmıştır. Yüksek kademelerde dostlara sahip olmak hapishaneden uzak durmanın ve suç şebekenizi güçlendirmenin en iyi yollarından biridir. Çoğu vakada her iki tarafın da bu dostluktan ne elde ettiği gayet açıktır. Örneğin, Mafya babalarıyla vakit geçiren üst düzey bir yargıcın, onlarla yasal reformdan elde edilecek karşılıklı çıka­rı konuşuyor olması pek muhtemel değildir. Yargı, polis ve gangsterler arasındaki ilişkilerin büyük çoğunluğu tamamen parayla İlgilidir. Orta­da genellikle doğrudan bir rüşvet ve yolsuzluk meselesi vardır: Suçun finansal gücüyle ve bir adamın açgözlülüğüyle saptırılan adalet…

Siyasetçilerle suçlular arasındaki bağlantılardaysa, genellikle iktidarla ilgili bir durum söz konusudur. Organize suçlular korkutma noktasın­da sahip oldukları gücü oy kazandırmak için kullanabilirler. Bunun kar­şılığında, seçilmesine yardım ettikleri siyasetçinin, konumunu onlara ver­gi kesintisinden dokunulmazlığa ve hükümetle iş yapmaya kadar her türlü şeyi sunmak için kullanmasını beklerler,

Üst düzey casusluk kurumlarıyla bir dizi yasadışı grup arasındaki ilişkiyi anlamak daha da zordur; zira iki taraf da genelde sır saklamakta uzmanlaşmış durumdadır. Aynısı üst düzey din adamları ve Mafya için de söylenebilir; her iki taraftakilerin de diğeriyle güçlü ittifaklar kurma nedenleri genellikle gizemlidir.

Yeraltı dünyasıyla zengin ve tanınan kişiler arasındaki en ilginç İliş­ki belki de, belirli şöhretlerle kurulan bağlantılardır. Nihayetinde gangsterler göz kamaştırıcılığa diğer herkes kadar ilgi duyabilir ve şov dünyasının parlak ışıklarının bile, yapılı ve silahlı dostların gözden kaçırmadığı gölgeleri vardır. En azından bu dostlukta, paranın yanı sıra içten saygı ve sevgiden söz edilebilir.

 

 

 

Batista

 

Diktatörleri iktidardan eden devrimler kaotik olma eğilimi gösterir. Kimsenin kontrolü kimin elinde bulundurduğundan tam anlamıyla emin olmadığı birkaç saat geçer ve bu süre boyunca kafa karışıklığı hüküm sürer. Devrim yılbaşı kutlamaları sırasında meydana gelir ve silah atışları havai fişeklere karışırsa, sokak partilerindeki bazılarının özgürlü­ğü mü yoksa sadece yeni yılın başlangıcını mı kutladığım anlamak imkânsızlaşır.

Fakat askerler 1958/1959’da Küba diktatörü Fulgencio Batista’nın Yeni Yıl Partisi’ne geldiğinde, diktatör bu durumun iktidardaki günle­rinin sonunu temsil ettiğini biliyordu. Fidel Castro’nun 26 Temmuz Hareketi’nin Che Guevera yönetimindeki gerillaları, başkent Havana dı­şında Küba’nın her yerini ele geçirmiş durumdaydı. Batista’ya sadık as­kerler, Che’nin kısa süre içinde Camp Colombia askeri üssünü ele ge­çirmesinin an meselesi olduğunu ona haber vermişlerdi -kaçacaklarsa, orayı şu an terk etmeleri gerekiyordu. Destekçileri bulundukları yeri ace­leyle terk etme ihtimali karşısında hızla panik olurken, Batista bir tele­fon görüşmesi yaptı. Neler olduğunu anlamak için bir generali arama­dı; önceliği, Amerikalı Mafya babası Meyer Lansky’yi aramaktı.

Batista Lansk’nin, Castro’nun kazandığını, kendisinin Dominik Cum­huriyeti’ne gitmeye hazırlandığını ve onun da kaçması gerektiğini bil­mesini istemişti. İki adam birbirlerini 20 yıldan uzun süredir tanıyor olsa da, Batista’nın önce Lansky’ye haber vermesi, askerlerinin o sırada yedi arabaya yüklemekle meşgul olduğu şeyle açıklanabilir: Milyonlarca Ame­rikan dolan. Lansky bu parayı Batista’ya, Cosa Nostra’nın adadaki ku­marhaneleri yönetmesine, gece hayatına hâkim olmasına ve burayı bir uyuşturucu ticareti ve para aklama sığmağı olarak kullanmasına izin ve­rerek ortaya koyduğu işbirliği karşılığında vermişti.

1933-1940 atasında, yani 1940’ta bizzat Küba devlet başkanı olma­dan önce, Batista bir dizi liderin kuklasıydı. Bazıları Lansky’yle Batis­ta’nın ilk kez, Lansky’nin Amerikan içki yasağı döneminde Küba’ya yap­tığı seyahat sırasında dost olduğuna inanır, fakat bu pek muhtemel de­ğil. Zira Batista Küba’nın içki pompaladığı ilk yıllarda orduda düşük rüt­beli bir çavuştu. Mafya’nın adamlarının tanımak isteyeceği kadar güçlü birisine ancak, Carlos Manuel de Cespedes hükümetini 1933’te de­viren ayaklanmayı yönetmesinin ardından dönüştü.

Batista Lansky’yle ilk mali anlaşmalarını 1940-1944 arasındaki res­mi devlet başkanlığı sırasında yapmaya başladı. Bunun karşılığında, Maf­ya babasının Küba’nın kumarhane sektöründen pay almasına izin ve­rildi. Batista devlet başkam değilken bile hâlâ Küba’yı kontrol ediyor­du; dolayısıyla, Tapma suç ailesinin patronu Santo Trafficante Jr. Meyer’e özenip Havana’da faaliyet gösterme talebiyle 1946’da izin için Batista’ya başvurdu. Aldığı cevap şöyleydi: “Önce Küçük Adam’la anlaşman la­zım.” ‘Küçük Adam’ Batista’nın Lansky için kullandığı bir sevgi İfade­siydi ve bu sadakat Küçük Adam tarafından da ödüllendirildi: Lansky Trafficante’nin Havana’daki faaliyetlerin bir kısmına sahip olmasına izin verdi, fakat Batista’ya kârdan yüksek bir yüzde ödenmesini de garan­ti altına aldı.

Batista bir askeri darbeyle 1952’de iktidara döndüğünde, Meyer ada­yı önemli bir turist merkezine dönüştürme planını ona açtı. Meyer ve Mafya’daki arkadaşları Küba’daki bütün kumarhane ve hipodromları devralacak, yenileyecek Amerikalılara kumarın kabesi diye reklâm ya­pacaktı. Bu ve diğer işlerde serbestçe çalışabilmeleri karşılığında, Ha­vana’da lüks oteller yapılması ve kentin modernleştirilmesi için para pompalayacaklardı. Meyer bu teklifin ardından, içinde Batista’ya verilmek üzere 6 milyon dolar nakit bulunan bir bavulun kapağını açtı.

Sonraki yedi yıl boyunca, Lansky pazarlıkta kendine düşen görevi yerine getirdi. Çevirdiği dolaplar Havana’yı dönüştürdü. Aynı zamanda, ‘çantacısı’ Doc Stacher’in doğrudan Batista’ya veya diktatörün Cenev­re’deki İsviçre bankası hesabına milyonlarca dolar taşımasını sağladı. Bu bedel Lansky’ye ağır gelmiyordu -Küba’daki kumarhaneler üze­rindeki kontrolü muazzam miktarlarda kâr getiriyor ve aynı zamanda Cosa Nostra’nın Amerika’da kazandığı büyük miktarları aklamasına yar­dıma oluyordu.

Maalesef Batista pazarlıkta kendine düşeni yerine getiremedi ve ken­disinin yozlaşmış yönetimine karşı Castro’nun büyüyen isyanını bastıramadı. Rejimi çöktüğünde Lansky, Trafficante ve pek çok diğer Maf­ya babası milyonlarca dolarlık yatırımlarım kaybetti; zira Castro kumarhaneleri kapattı ve Havana sakinleri de, Batista’nın iyi arkadaşı ol­duğu bilinen bu kişilerden intikam almak için kumar makinelerini kı­rıp döktü.

 

General Noriega

 

Diktatörlük çok riskli bir konumdur. Bir demokraside siyaset acı­masızca ihanet doludur. Fakat bir diktatörlükte rakiplerinizden birisi bizi arkadan bıçaklarsa, gazetecilere ‘sır olarak’ verilen bir brifingden faz­lasını beklememeniz gerekir. Bu gerçek diktatörleri istisnai bir biçimde paranoyaklaştırmasının yanı sıra, onları mutlak bir yönetici için bile güç­lü arkadaşlar sayılacak kişilerle ittifak arayışına sokar.

Panama’da General Manuel Noriega da iki istisnai derecede güçlü arkadaş grubuna sahipti ve bunların ikisi de kokain işinin içindeydi: Ko­lombiyalı kartellerin uyuşturucu baronları ve ABD’nin Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA). Kolombiyalıların muazzam mali gücü ve CIA’in gizli desteği, yani Noirega’nın narkotik işindeki iki dostu, Panama’nın onun avucunun içinde kalmasına yardımcı oldu.

Çirkin yüzü nedeniyle ayni zamanda ‘Cara de Pina’ (Ananas Surat) diye de bilinen Noriega’nın, iktidara uzanan yürüyüşü 1969’da başla­dı. 1968’te düzenlenen bir askeri darbede yarbaylığa yükseldi ve dönemin askeri diktatörü General Omar Torrijos tarafından Panama’nın askeri istihbarat biriminin basma getirildi. Ciddi çıkar çatışmalarına rağmen, No­riega CIA’den de ikinci bir maaş almaya başladı bu durum yıllar son­ra eski CIA başkanı Amiral Stansfield Turner tarafında da doğrulandı. Noriega nihayetinde Torrijos’u devirip Panama’nın basma geçmeye ka­rar verdiğinde, CIA’deki dostları da ona yardıma oldu. 1981 yılında, Tor­rijos’u taşıyan-bir uçağa yerleştirdikleri bomba generalin Ölümüne ve Noriega’nın diktatörlüğe yükselmesine yol açtı.

Bunun karşılığında, Noriega CIA’in Panama’yı bir üs gibi kullana­rak gerçekleştirdiği yasadışı faaliyetlere memnuniyetle göz yumdu. Bu faaliyetlerin arasında, CIA ajanlarının yasadışı kârdan pay karşılığında Kolombiyalı uyuşturucu baronlarıyla işbirliği yapıp Amerika’ya kokain sokması da bulunuyordu. CIA’in bu işten elde ettiği yasadışı kâr da, Sandinist diye bilinen Nikaragualı sol eğilimli güçlere karşı gizli kapaklı bir savaş yürütmek için kullanılıyordu. Devam eden işbirliğinden dolayı QA Noriega’ya, kurumdan zaten aldığı ‘maaş’tan ayrı olarak, uyuşturucu parasından da prim veriyordu.

Noriega’nın yasadışı kokain parasıyla ilişkisi 1984’te, Medellin Kartelinin, patronlarından Carlos Enrique Lehder Rivas da dâhil bazı üyelerine sığınak ve koruma sağlamayı kabul etmesiyle iyice derinleş­ti. 5 milyon dolardan daha fazla ödemenin karşılığında, Noriega hem Kolombiya’dan hem de ABD’den kaçan kartel üyelerinin, işlerini ya­kalanma korkusu yaşamadan Panama üzerinden yürütmelerine izin ver­di. CIA unsurlarıyla kartellerin bu noktada birlikte çalıştıkları göz Önün­de bulundurulduğunda, Noriega söz konusu düzenlemede bir sorun görmedi.

Fakat işler tersine döndü ve Noriega’nın Sandinistlere karşı tam as­keri destek vermeyi reddetmesi Amerikalı siyasi müttefiklerine mal oldu ve CIA’in faaliyetleri de 1986’da patlak veren İran-Kontra skandalıyla açığa çıktı. 1988 yılında, Senatör John Kerry’nin terörizm, narkotik ve uluslararası operasyonlarla ilgili alt komitesi şu sonuca varıyordu: “Ge­neral Manuel Noriega efsanesi, ABD’nin en ciddi dış politika başarı­sızlıklarından birini temsil ediyor. Noriega ABD siyasetini kendi ülke­si için manipüle ederken, Panama’da becerikli bir şekilde neredeyse mut­lak gücü ele geçirdi. Amerikan hükümetinin Noriega’yla bir tür ilişki içinde olan her kurumunun, Medellin Karteli adına kilit bir oyuncu ola­rak ortaya çıktığı sırada bile Noriega’nın yolsuzluklarına ve uyuşturu­cu satmasına göz yumduğu açık.” Bu durumun ABD’de ortaya çıkması, Noriega’nın CIA’deki dostlarının ona sırt çevirmesini kaçınılmaz hale getirdi.

Başkan George H. W. Bush, 1989 yılında Panama’da bir Amerikan denizcisinin öldürülmesini, Noriega’yı devirmeyi ve onu ABD’de uyuşturucu ve kara para aklamakla ilgili suçlardan yargılamayı amaç­layan ‘Adil Hedef operasyonunu başlatmak için bahane bildi. ABD or­dusu Panama’yı işgal ettiğinde, Noriega Vatikan elçiliğine sığındı. Ame­rikan güçleri bu binayı kuşattı ve rock grubu Metallica’nın ‘Enter Sandman’ adlı şarkısını 24 saat boyunca binayı sarsacak kadar yüksek ses­le çalarak Noriega’yı dışarı çıkmaya zorladı. Noriega böyle geçen bir kaç günden sonra teslim oldu ve ABD’ye götürülüp 1992’de yargılan­dı. Carlos Lehder Rivas kendisini yakalayan Amerikalılarla, daha dü­şük bir ceza almasına ve yasadışı servetinin büyük ‘kısmım koruması­na izin verilmesi karşılığında eski dostu Noriega’ya karşı şahitlik ya­pacağına yönelik bir anlaşma sağlamıştı. Artık hiçbir müttefiki kalma­yan Noriega 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı; 2029’da şartlı tahliye edi­lebilecek.

Joseph Kennedy-Siyasi Aile Reisi

İçki yasağı hem Amerika’nın görüntüsünü hem de içki kaçakçılığı işine giren pek çoklarının ekonomik durumunu değiştirdi. Bu işten kâr elde eden herkes Mafya üyesi değildi, fakat eğer 1920-1930 arasında ya­sadışı alkolden para kazandıysanız, bir noktada Mafya’yla iş yapmış­sınız demektir. Mali durumu kaçak içki sayesinde ciddi biçimde düze­len ailelerden birisi de Joseph Kennedy’nin ailesidir. Bu siyasi hane­danlığın orijinal aile reisi, herkesin kafasındaki başarılı yasadışı içki sa­tıcısı fikrine uymayabilir, fakat içki yasağı sırasında pek çok adı çıkmış çeteci kadar çok para kazandı.

İrlanda-Katolik cemaatinin saygıdeğer bir liderinin ve başarılı bir işadamının aynı zamanda kaçakçı olması kulağa garip gelebilir. Fa­kat cinayetlerin, kaçırmaların ve çete savaşlarının dışında, çeşitli içki kaçakçısı çetelere sadece alkol tedarik etmek hem yüksek kâr geti­ren hem de fazla riskli olmayan bir işti. Bu, eğer Joe Kennedy gibi yet­kilileri kendinizden uzak tutacak siyasi ve adli bağlantılarınız var­sa Özellikle geçerliydi.

Kennedy ilk servetini ‘içeriden bilgilendirme’ (kamuya açıklanma­mış bilgileri menfaat sağlamak için kullanmak) ve borsada manipülasyon aracılığıyla elde etmişti, fakat içki yasağı ona kaçıramayacağı kadar iyi bir fırsat sunuyordu. Babası birkaç barın sahibiydi ve Amerika’da içki yasaklanırken, aile şirketi Somerset Importers Gordon’s Dry Gin ve Dewar’s Scotch’un ülkedeki tek temsilciliği haline geldi. Medikal amaçlarla cin ve scotch ithal etmelerine izin veriliyordu, fakat bu ithalatın büyük kısmı doğrudan o dönemde Boston’a hâkim olan çeşitli İrlandalı Ame­rikalı çetelere gidiyordu.

 

Kazanılacak parayı aklında canlandırabilen Kennedy, alkolün kaçak bir şekilde Karayipler’den Massachussets’e getirilişini finanse etti. Bu İşten akan büyük miktarlardaki kâr, işlerini HolIywood stüdyoları sa­tın alacak şekilde çeşitlendirmesine yardımcı oldu. Yasadışı alkol ihti­lafı aynı zamanda, ‘yeraltı dünyasının başbakanı’ diye bilinen Frank Cos­tello ile tanışmasına yol açtı. Costello, böylesine mühim, görünürde ya­sal olan ve güçlü politikacılarla geniş kapsamlı bağlantıları bulunan işa­damıyla dostluğunu ilerletmekte hızlı davrandı. İkili birlikte iş yaptı ve Costello zaman zaman Kennedy’nin Holywood’daki iş ortakları üze­rinde nüfuz sahibi olmasına, pek de etik sayılamayacak araçlarla yar­dım etti.

Fakat Kennedy içki yasağı sona erdiğinde ve 1938’de ABD’nin İn­giltere büyükelçiliğine atanmasıyla birlikte siyasette öne çıkmaya baş­larken, Costello’yla ilişkilerini soğuttu. Fakat Kennedy’nin Mafya ba­bası Meyer Lansky’yle arkadaş olmasını da Costello sağlamıştı. Lansky’nin Florida’daki yasadışı kumar kulübü Colonial Inn’e düzen­li olarak giden Kennedy, burada Lansky’yle birlikte Florida’nın Hialeah at yarışlarına para yatırıyordu. Kennedy Chicago Suç Örgütü’nün lideri Sam ‘Momo’ Giancana’yla da ilk kez bu sosyal ortamda tanıştı.

Joe Kennedy arkadaşlarının ne tür işlerle meşgul olduklarını biliyordu. 1960 yılında, Giancana’dan ‘Teamsters’ ve diğer sendikalar üzerindeki kontrolünü, sendikaların kilit Batı Virginia önseçiminde başkan adayı olan oğlunu desteklemeleri için kullanmasını rica etmesinin sebebi de buydu. Joe Kennedy dostlarını ayrıca, JFK’nin o yıl düzenlenen başkanlık seçiminde Richard Nixon’ı yenilgiye uğratmasını sağlayan Teksas ve Chi­cago oy dolandırıcılıklarında yardımcı olmaya da ikna etmişti.

Baba Joe Kennedy, Giancana ve diğer Mafya üyelerinin JFK’yi des­teklemesini sağlamak için, Robert F. Kennedy’nin açık Mafya karşıtı sa­vaşından dolayı bütün ikna gücünü kullanmak zorunda kalmıştı. McClellan Komitesi’nin haraç toplama olaylarına dair oturumlarından birin­de bir noktada, RFK Giancana’yla “Ben sadece küçük kızların kıkırda­dığını zannederdim” diyerek dalga geçmişti. Joe Kennedy Giancana’ya, JFK Beyaz Saray’a geldiğinde RFK’nin onların üzerine gitmeyi bıraka­cağını söylemişti. Bir anda, bir dostun oğlunun olabilecek en yüksek noktaya çıkması çok iyi bir fikir gibi görünmüştü.

Fakat JFK başkan olduğunda, artık babasının arka planda siyasi ma­nevralar yapmasına ihtiyacı kalmamıştı ve Mafya konusunda onu din­lemeyi de pek düşünmüyordu. JFK adalet bakanlığına erkek kardeşi Ro­bert Kennedy’i atadı ve o da görevi sırasında bizzat, Cosa Nostra’nın o ana dek karşılaştığı en büyük soruna dönüştü. Giancana bu durum­dan şöyle şikâyet ediyordu: “Onun için yapmadığımız şey kalmadı, ona seçimi kazandırdık ve o bizi ölene dek kovalaması için peşimize kardeşini taktı.” Giancana’nın gizli casusu Frank Sinatra’nın Beyaz Saray’a ve Ken­nedy ailesinin sosyal buluşmalarına gitmesi RFK tarafından yasaklanınca, Joe’nun eski dostları ‘açıkta kalırken’ Mafya daha da aşağılanmış oldu.

 

Frank Sinatra

 

Frank Sinatra bir Mafya üyesi değildi, ama Öyle olduğunu zannet­meniz de şaşırtıcı olmazdı. Cosa Nostra’yla bağlantılarının basında ge­niş yer bulması hayranlarının şüphelenmesi için yeterliydi. FBI Başka­nı J. Edgar Hoover Sinatra’nın Mafya’nın bir parçası olduğuna öylesi­ne inanmıştı ki, yıldızın hayatının araştırılması için yüzlerce saatlik bir soruşturmanın yapılmasına izin verdi. Hiçbir zaman hiçbir suçlamaya maruz kalmasa da, hakkındaki 2 bin 403 sayfalık FBI raporu Sinatra’nın az daha haraç kesmekten mahkemeye çıkarılmasına yol açacaktı. Söz konusu raporu okursanız, Sinatra’nın mafya üyeliği için doğru bağ­lantılara sahip olduğunu ve istediği Mafya ailesine katılmış olabilece­ğini açıkça gösteriyor. Fakat bu ailelerden birine katılsaydı bunu sade­ce onursal anlamda yapacaktı; Frank bir göstericiydi, katil değil, Sinatra üst düzey Cosa Nostra liderleriyle dostluğunun yanı sıra, üyelik için ge­reken İtalyan-Amerikan kökenlerine ve bir aile bağlantısına da sahipti. Sinatra’nın amcası Babe Gavarante, 1921’de cinayetten mahkûm ola­na dek New Jerseyli mafya babası Willie Moretti’nin iş arkadaşıydı.

Zaten tuhaf bir şekilde Sinatra’nın ilk önemli mafya, üyesi arkada­şı da Willie Moretti olmuştu. Moretti, 1930’larda kendisinin New Jersey’deki kulüplerinde şarkı söyleyen Sinatra’nın farkına varmıştı ve ona her zaman iş veriyordu. Eski tetikçi ve şarkıcı içten bir dostluk kurdu. Frank mesleğiyle ilgili ilk kez bir sorunla karşılaştığında Moretti’den yardım istedi. Sinatra müzik grubunun lideri Tommy Dorsey’le bir kont­rat imzalamıştı ve kariyeri patlamaya başladığında Dorsey şarkıcının kontratı bozmasına izin vermemişti. Frank 1943’te kontratı yırtıp atması için Dorsey’ye 60 bin dolardan fazla para teklif ettikten sonra, arkada­şı Willie ‘müzakere etmeye’ başladı. Müzakereler, Moretti’nin ağzına si­lah dayadığı Dorsey’in Sinatra üzerindeki haklarından sadece 1 dolar karşılığında vazgeçmesini içeriyordu.

Ünlü bir gösteri dünyası hikâyesine dönüşen bu olaya, Mario Puzo da çok satan kitabı The GodFather’da (Baba) Sinatra’yı şarkıcı Johnny Fontaine karakteriyle resmederek yer verdi. Sinatra Puzo’yla bir res­toranda karşılaştığında yazara sözlü bir saldırıda bulundu, ciddi teh­ditler savurdu ve hiçbir şarkısında ağzına almadığı türden sözler söy­ledi. Frank’in, Mafya’yla ilgili hoşuna gitmeyen şeyler yazan insanları tehdit etmek gibi bir huyu vardı. 1960’ta yine bir restoranda Desi Arnaz’ a saldırmıştı; Arnaz’ın, karısı Lucille Bell ile kurduğu yapımcı şir­ket popüler televizyon şovu ‘The Untouchables’ı (Dokunulmazlar) çe­kiyordu.

Eğer Sinatra Mafya’yla bağlantılarının çektiği ilgiden bu kadar ra­hatsızlık duyduysa, 1946 yılında Havana’ya uçup bir Komisyon top­lantısında dostu Charles ‘Lucky’ Luciano için şarkı söylemeden ve ona, üzerinde ‘Sevgili arkadaşım Charlie’ye, dostun Frank” yazan altın bir çakmak hediye etmeden önce bir kez daha düşünmeliydi. Chicago Suç örgütü patronu Sam Giancana’ya safir bir dostluk yüzüğü vermesi de akıllıca değildi ve Carlo Gambino gibi gangsterlerin yarımdayken fotoğraf da çektirmemeliydi Mafya faaliyetleriyle İlgili Kefauver soruşturmaları 1950’de Sinatra’yı da sorguladığında, şarkıcı Luciano, Moretti, Joe Adonis, ‘Bugsy’ Siegel, Frank Costello ve Meyer Lansky’i tanıdığını itiraf etti. Lansky Las Vegas’ı inşa ederken ve bahisçileri buraya çekmeye ihtiya­cı varken, ‘Rat Pack’in (dönemin popüler göstericilerinden oluşan grup) Vegas’ta gösteri yapması karşılığında Sinatra’ya Sands Otel’den yüzde 9 oranında hisse verdi. Sinatra ve Rat Pack Las Vegas’a büyük bir pat­lama yaşattı ve Mafya da Frank ve Hollywoodlu dostlarım çölün orta­sında gayet iyi ağırladı. Komedyen Jackie Mason 1966’da Vegas’ta bir gece kulübündeki gösteri sırasında Frank’i yeren bir-iki espri yaptıktan sonra, otel odasına ateş açıldı ve bir anda kentte iş bulamaz oldu.

Sinatra’nın Rat Pack dostlarının arasında, John F. Kennedy’nin kız kardeşi Fatricia’nın kocası olan aktör Peter Lawford da vardı. Bu durum Sinatra’ya Kennedy ailesine erişim imkânı sağlıyordu ve Sam Gianca­na da bundan İstifade etmeye çalıştı. Bir noktada, Sinatra’nın ikisini de aynı kadınla -Judy Campbell- tanıştırması yüzünden, JFK ve Gianca­na tuhaf bir aşk üçgenine bile girdi. Fakat Mafya karşıtı Robert F. Ken­nedy zaman içinde Sinatra’nın Kennedy ailesinin herhangi bir üyesini görmesini yasakladı. Cosa Nostra Frank’i, Frank de onları severdi. Kariyerinin en düşük noktalarındayken de, en tepesindeyken de Cosa Nos­tra Frank’in yanında olmuştu. Onu dost olarak gören Mafya üyeleri iyi bir şeyler yapan yetenekli İtalyan-Amerikalı’yla gurur duyuyorlardı ve şov dünyasının efsanevi İsimlerinden biriyle haşır neşir olma fırsatına bayılıyorlardı.

 

Kray Kardeşler

 

Pek çok kişi ünlülerle vakit geçirmek için ne yapacağını şaşırır ve onların sahip olduğu düşünülen göz kamaştırıcılığını yalanında durmak ister Organize suçun üst katmanlarında yer alan kişilerse zengin ve ün­lülere yakın olma noktasında fazla sorun yaşamaz. Bunu tek nedeni en iyi yerlere gidebilecek ve ‘doğru insanlar’la birlikte görüntülenmeleri­ni sağlayacak paraya sahip olmaları değildir; genellikle yıldızlardan daha fazla paralan ardır ve aslında ünlülerin gitmek istediği mekânların sa­hipleri de onlardır. Londra’nın 1960’lardaki meşhur gangsterleri Kray ikizleri konusunda hikâye tam olarak böyleydi.

Akıl hastalığı derecesindeki şiddet eğilimlerini Londra’nın pahalı sem­ti Knightsbridge’deki gece kulübü Esmeralda’s Barn’ı 1960’ta ele geçirmek için kullanan Ronnie ve Reggie Kray, kendilerini zenginlerin, tanınmış kişilerin ve güçlülerin sık sık ziyaret ettiği bir mekânın sahibi olarak bul­dular. Ronnie bu durumdan fazlasıyla hoşlanıyordu. Zira, hayatının bü­yük kısmını çok sevdiği 1930’larda çekilmiş Hollywood filmlerinde gör­düğü gibi yaşamaya çalışıyordu ve sosyete dergileriyle gazetelerde dü­zenli olarak fotoğrafları yayımlanan kişilerin güler yüzlü ev sahibi rolünü oynama şansı, gerçek hayat fantezilerinin önemli bir kısmını oluş­turmaya başladı.

Kray kardeşler, Judy Garland ve George Raft gibi Amerikalı yıldız­lan eğlendirmeleri ve korumaları sayesinde Amerikan Mafyası’yla kon­tak kurdular. George Raft Meyer Lansky’nin Londra’daki kumarhane­si The Colony’nin vitrindeki adamıydı. İkizleri Cosa Nostra’daki dost­larıyla tanıştırdı ve böylece Amerikalı ve İngiliz gangsterler arasında sı­nırlı da olsa bir miktar iş yapıldı.

İkizlerin daha kurnaz olanı Reggie, ünlülerle bir araya gelmenin, sa­hip oldukları bir dizi Londra kulübüne bir miktar güvenilirlik kazan­dırdığım biliyordu. Hayır kurumlarına yardım etme yoluyla kendi haklarında olumlu haber yaptırma çabalan medya tarafından kinizmle kar­şılanıyordu; bu durum eğer gösteri dünyasından birisinin ismi geçer­se belki değiştirilebilirdi. Ronnie kendisi de bir ünlü olmak istediği için Diana Dors ve Barbara Windbor gibi aktrislerle vakit geçirmekten zevk alırken, Reggie için bu durum akıllıca reklâm yapmaktan ibaretti. Fa­kat iki kardeşin de üzerinde anlaştığı bir konu şuydu: İngiltere’de üst sınıflara ve siyasi nüfuza sahip olanlara kur yapmak, toplumda bir ko­num ve nüfuz elde etmenin daha da iyi bir yönetimiydi.

Bu süreçteki ilk adımlarını, Lordlar Kamarası üyesi Altıncı Effingham Kontu’nu Esmeralda’s Barn’ın yöneticilerinden biri yaparak attı­lar. Kontun işi kulübün dış görüntüsüne biraz ‘klas’ getirmekti, ancak aynı zamanda ikizlerin şakalarına da katlanmak zorunda kaldı – ikiz­ler ona sürekli “Bize çay getir, Effy’ gibi alaycı cümlelerle eziyet eder­lerdi. Ayrıca, ikizler kariyerlerinin bir noktasında Nijerya’da bir emlak, turist ve toptancı işi kurmaya yönelik başarısız girişimlerine bazı siya­setçileri de katmayı denemişlerdi. Bu dönemde ikizlerin ismi İşçi Par­tili milletvekili ‘Manny’ Shinwell’le de birlikte anıldı.

Fakat iki kardeş en iyi siyasi bağlantılarını Ronnie’nin eşcinsel par­tilerinde kurdu. Genç erkeklerin kanepe dağıtır gibi sunulduğu bu par­tiler, İşçi Partili milletvekili Tom Driberg ve Muhafazakâr Parti’nin önde gelen üyelerinden Lord Boothby’ i Kray kardeşlerin çevresine soktu. Kar­deşler Driberg’i Avam Kamarasında, hapisteki arkadaşlarının dosyalarına yeniden bakılması için İçişleri Bakanlığı’na baskı yapılmasına yönelik sorular sormaya ikna etti. Boothby de, 1965’te hapse atılan Kray kardeşler bir diğer Lord’un oğlu olan Hew McGowan’dan zorla para aldıkları gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmadan önce istekli bir biçim­de siyasi baskı uyguladı.

Ancak Boothby’nin yeraltı dünyası patronlarıyla dostluğu 1964’te, Sunday Mirror gazetesi ‘Soylu ve Gangsterle ilgili bir haber yayımla­yınca ayyuka çıktı. Daily Mirror gazetesi ertesi gün ‘Basmaya cüret ede­mediğimiz fotoğraf manşetiyle haberi devam ettirdi; Boothby’nin Ron­nie Kray ve ikilinin sevgili olarak paylaştığı ev hırsızı Leslie Holt’la bir­likte çekilmiş bir fotoğrafından söz ediliyordu. Boothby Daily Mirror ga­zetesine dava açtı ve 40 bin pound tazminat aldı. Bu durum diğer ga­zetelerin Kray kardeşlerle ilgili haber yapmaktan korkmasına yol açsa da aynı zamanda onların çöküşünü getirdi.

İkizlerin inşa ettikleri siyasi bağlantıların hükümetin üst kademe­lerinde yarattığı ciddi boyutlardaki endişe, polisin onları uzun bir sü­reliğine demir parmaklıklar ardına atması için maruz kaldığı baskıyı ar­tırdı. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Kray kardeşler 1968’de cinayet suç­lamasıyla hapse atıldığında, soylulardan ve siyasetçilerden gelen des­tek kısa süre içinde yok oldu. Üst kademelerdeki eski dostlar, onları ha­yatlarının geri kalanını kanunun gerektirdiği gibi yaşamaktan kurtar­mak noktasında hiçbir şey yapamadı.

 

Giulio Andreotti

 

Organize suçun üst düzey dostlarından söz edildiğinde, Giulio Andreotti’nin Sicilya Mafyasıyla ilişkisinin eline pek az hikâye su döke­bilir. 2. Dünya Savaşı sonrası İtalya siyasetine Giulio Andreotti’ den daha fazla hâkim olan başka bir kişi yoktur. 1946’da parlamentoya girmesi­nin ardından, Andreotti son kez başbakanlık yaptığı 1992’ye dek ülke­nin kaderini belirlemekte kilit bir rol oynadı. Andreotti 1950’lerin başında milletvekilliği, 1983-1989 arasında dışişleri bakanlığı ve en az yedi kez başbakanlık yaptı.

Kariyeri boyunca hem İtalyan hükümeti hem de üyesi olduğu Hristiyan Demokrat Parti üzerinde muazzam miktarda güce sahip oldu. Andreotti’nin bir zamanlar sahip olduğu türden nüfuza sadece, birkaç kez başbakanlık yapan medya patronu Silvio Berlusconi’nin yaklaştığı söy­lenebilir. Bununla birlikte inanılmaz bir şekilde, Andreotti ‘Sicilya Mafyası’nın bir parçası olmak’tan yargılandı ve suçlu bulundu. An­dreotti’nin Mafya’yla bağlantılarına dair söylentiler 1968’ten sonra ya­yılmaya başladı. Bu, Sicilyalı Hıristiyan Demokrat siyasetçi Salvatore Li­ma’yla bir anlaşmaya girdiği yıldı, Hıristiyan Demokratlar’ın Andreotti’ye bağlı olan kesimi ancak Lima’nın yardımıyla partinin kontrolünü ele ge­çirdi. Lima uzun süredir İtalyan siyasetiyle önde gelen Mafya babaların arasında bir iletişim aracı olarak hareket ediyordu; dolayısıyla, Mafya’yla bağlantıları aracılığıyla her seçimde Andreotti’nin oyların ço­ğunluğunu kazanmasını garanti altına alabiliyordu.

Andreotti Mafya çevrelerinde ‘Giulio Amca’ olarak tanınmaya başlandı; iltimas edeceğine ve dostlarını koruyacağına güvenilen bir müt­tefikti. Yargılandığı davalarda da sonradan açığa çıktığı gibi, 1970 ve 1980 arasında Andreotti Stefano Bonatate, Tano ‘Oturan Boğa’ Badalamenti ve Michele ‘Papa’ Greco gibi bazı üst düzey Mafya liderleriyle yüz-yüze iş yapmıştı. Davalar sırasında şöyle bir olay bile ortaya çıktı: An­dreotti bu dönemde, ülkede hâkim olan Corleonesi Klanı’nın başında­ki Toto ‘The Beast’ Riina’dan, klanın hapisteki lideri Luciano Leggio’ya ‘özel saygı Öpücüğü’ taşımıştı. Öpücük sırasında, Riina kaçaktı ve İtal­yan polisinin en çok aradığı organize suçluydu.

Gazeteci Mino Pecorelli 1979’ta bu bilgilerin büyük kısmım açığa çı­kardı. Elinde kanıt olarak bir fotoğraf da bulanan gazeteci Andreotti’ye şantaj yapmaya kalkıştı. Fakat pek çok önde gelen siyasetçi, mafya üye­si, din adamı ve İtalyan gizli semsinin parçası olduğu P2 Mason loca­sının eski bir üyesi olan Pecorelli’nin ateşle oynadığını bilmesi gere­kirdi. Şantaj çerçevesindeki ilk taleplerinin üzerinden sadece haftalar geç­mişken cesedi bulundu; Mafya’nın hainler için kullandığı geleneksel in­faz yöntemiyle, başının arkasından vurularak öldürülmüştü.

‘Giulio Amca’nın ölüm saçan dostlarından uzaklaşmasında bu olay ve Mafya’nın, Hıristiyan Demokrat Parti’yle organize suç arasına me­safe koymaya çalışan siyasetçi Piersanti Mattarella’yı öldürme planla­rından (1980), Andreottti’ye kulak asmayarak, vazgeçmemesi rol oynadı. Fakat Andreotti yine de konumunu onlara yardım etmek için kullandı; örneğin, 1986’daki kitlesel Mafya Davalarında Sicilyalı Mafya ihbarcısı Tommaso Buscetta’nın verdiği kanıtlar sayesinde hüküm giyen Mafya üyelerinin aldığı cezaların büyük kısmını bozacak bir yargıç atadı (Bus­cetta 10 yıl sonra Anreotti’nin kendisi hakkında da ifade verecekti.)

Hükümetteki yolsuzluğa ve Mafya’yla bağlantılara karşı yürütülen Temiz eller Operasyonu’ 1991’de başladığında, dönemin başbakanı olan Andreotti daha Mafya karşıtı bir tavır almaya zorlandı. Bu durum Rii­na’nin hükümet siyasetini değiştirmek için ‘saygın cesetler’ stratejisini ortaya koymasına yol açtı. İlk cesetlerden biri Salvatore Lima’ydı. 1993’e gelindiğinde, Andreotti’nin ve Hıristiyan Demokratlar’ın Mafya’yla bağ­lantıları artık açığa çıkmıştı. Parti dağıldı ve Andreotti’nin on yıllar sü­ren siyasi gücü sona erdi,

2002 yılında Andreotti, Mafya’ya Mino Pecorelli’yi öldürme emri ver­mekten yargılandı ve suçlu bulundu. Cezasının açıklanmasından son­ra eski başbakan şöyle bir espri yapmıştı: “83 yaşındaki bir adama 24 yıllık ceza vermek, bir nevi onun uzun yaşamasını dilemektir.” 2003’te aldığı ceza temyizde bozuldu, ancak mahkeme Andreom’nin Mafya’yla bağlantıları bulunduğunu ve bu bağlantıları siyasi kariyerini ilerletmek için kullandığına yönelik suçlamaları muhafaza etti. Hapishaneden kur­tulmasının tek sebebi suçlarının İtalyan yasalarına göre zamanaşımına uğramış olmasıydı.

 

Sun Yat-Sen

 

Modern Çin tarihinde Sun Yat-Sen’in bir benzeri yoktur. Sun Yat-Sen, hem Çin’deki komünistlerin hem de Tayvan’daki milliyetçilerin bugün bile hâlâ saygıyla andığı tek şahsiyettir. Qing Hanedanlığı’nın nihai so­nunu getiren ve emperyalizm sonrası Çin’in temellerini atan o olmuş­tu. Çin’de de Tayvan’da da parklarda heykelleri bulunur ve Nanjing’deki mezarı ulusal bir anıttır. Fakat modern Çin’in kurucusunun aynı zamanda bir Triad üyesi olduğuna resmi hiçbir resmi kurum değinmez, 1866’da doğan Sun, Macao’nun 16 mil güneyindeki Guangdong bölgesinin Guangzhou kaymakamlığında yaşayan yoksul bir köylü ailesinin çocu­ğuydu. Sun gençliğinde Three Harmonies Triad Cemiyeti’ne (Üç Mı­zıka Triad Cemiyeti) katıldı. Diğer Triad üyeleriyle birlikte dövüş sanatlarını öğrenirken, kutsal heykellerden birinin elini kırarak yerel bir tapınağın kutsallığını bozdu. Bunun üzerine kaçıp Hawaii’ye gitti ve ada­da ciddi bir varlığa sahip olan On Wui Triad cemiyetine katıldı.

Triad’daki dostlarından aldığı borçlarla Sun, ailesinin karşı çıkma­sına rağmen tıp okuyup doktor olabildi. Sun yıllar içinde siyasetle gi­derek daha fazla ilgilenmeye başladı, emperyal sistemden ve Çin’in yoksullarına koyduğu ağır vergilerden nefret eder hale geldi. Bu arada Triadların ana var oluş nedenleri de her zaman için ‘Fan Qing – Fuk Ming/ (Ojng’i devir – Ming’i yeniden tesis et) mottosuyla açıklanıyordu. Bu inanç doğrultusunda, Sun Triadların, kendisinin Çin’i demokratik ve cum­huriyetçi bir devlete dönüştürme vizyonunda bir rol oynayabileceğini hissetti. Triadların suç faaliyetleri onu endişelendirmiyordu -aslında tam tersini düşünüyordu: Bu durumu Triadların, kendisinin devrim Öneri­sini destekleyecek paraya sahip oldukları şeklinde yorumluyordu.

Çin ve dünya çapında devrimci güçlere dönüşebilecek milyonlar­ca Triad üyesi bulunduğunu düşünen Sun, ilk grubunu kurdu. Bu, ken­disini Qing Hanedanlığı’nı devirmeye adamış ve 36 Triad yeminini düs­tur edinmiş bir gruptu. Hsing Chung Hui (Çin’i yeniden canlandır) adlı grup, 36. yemini şöyle değiştirdi: “Ortak amacımız Beş Ata’nın öcünü almak ve demokratik bir hükümet kurmak.” Suh hızla Charlie Soong gibi Triad liderleriyle ittifaklar yaptı; Soong’un yönettiği Huang Pang (Kızıl Çete) 1890’Iarda Şanghay’ın yeraltı dünyasını kontrol etmektey­di. Sun’un 1895’teki Qing Hanedanlığı’nı devirmeye yönelik ilk başa­rısız isyanındaki güçler Triad üyelerinden oluşuyordu.

Bu başarısızlığın ardından Sun Amerika’daki Che Kunf Tong ce­miyetinde bir ‘Kızıl Kutup’ (çete liderine denk bir Triad rütbesi) oldu. Dünyayı dolaşıp destek toplayan Sun, taraftarlarını Triad gruplarına katılmaları ve planladığı devrimi gerçekleştirmeleri yönünde cesaretlen­dirdi. Çin’de siyasi karmaşayı ateşlemek için kendi sebepleri bulunan Japon Kara Ejder Cemiyeti’nin de yardım ve desteğiyle, Sun 1900’lere gelindiğinde geniş çaplı Triad desteğine sahip oldu. 1899 yılında Triad cemiyetlerinin ana yöneticileri olan ‘Ejder Liderleri’nden oluşan bir grup, horoz kanı ve baharatlı şarapla düzenlenen geleneksel bir Triad töreniyle Sun’a ve Hsing Chung Hui’ye destek yemini etti. Bu andan itibaren, Sun’un parasının ve elde ettiği istihbaratın büyük kısmı doğrudan Triadlardan gelmeye başladı.

Yıllar süren ortak planlara ve isyanlara rağmen, 1911 yılında Wuchang’da gerçekleşen ve Qing Hanedanlığı’nı devirip Sun’un Çin Cumhuriyeti’nin geçici devlet başkanı seçilmesiyle sonuçlanan askeri darbede ne Triadlar ne de Sun geniş kapsamlı veya doğrudan bir rol oynadı. Dev­let başkam olduğu ve ülkenin kontrolünü güçlü savaş ağalarından almaya çalıştığı 14 yıl boyunca, Sun’un arkasındaki Triad desteği eridi. Qing’in devrilmesinin ardından, Triadlar suçla ilgili hırslarının peşin­den gitmeye daha da kararlı hale gelmişlerdi. Fakat Sun’un halefi Çan Kay Şek Triadları, 1927-1949 arasındaki Çin İç Savaşında, Mao Zedong1 un komünist güçlerine karşı Sun’un milliyetçileriyle bir ittifaka sokmayı ba­şardı. Çin ve Tayvan’daki okul kitapları, ‘Ulusal Ata’ları Sun’un ne Tri­ad üyeliğine, ne de binlerce yıllık emperyal yönetiminin ardından cum­huriyeti ancak ‘Triadların doğrudan yardımıyla kurabildiğine değinmez.

 

Nobusuke Kishi

 

Soğuk Savaş sırasında Batı, komünizme karşı, Sicilya Mafyasından 14K Triad’ına dek tuhaf müttefiklere sahipti. Amerikan hükümetinden ve istihbarat servislerinden pek çokları, eğer ‘Kızıl Tehlike’ye karşı ken­dilerine yardım edeceklerse, organize suçla ortaklığa girmeye ve onla­ra para vermeye hazırdı. Fakat ABD’nin birinci sınıf bir savaş suçlusu olan, Yakuza’yla bağlantıları da bilinen Japonya başbakanını destekle­meye hazır olması ve ona milyonlarca dolarlık gizli bir fonun kontro­lünü vermesi, bu olayların ortaya çıkmasının üzerinden 50 yıldan uzun zaman geçmesine rağmen hâlâ birçoklarını şoke edebiliyor.

Nobusuke Sata Japonya’nın Yamaguchi bölgesinde 1896’da doğdu. Nobusuke genç bir delikanlıyken daha zengin olan Kishi ailesinin ya­nına yollandı ve zaman içinde onların soyadını aldı. Yeni ailesinin des­teğiyle, kamu hizmetlerinde iyi bir iş buldu. Bu arada Japonya 1932’de Çin’in Mançurya bölgesini işgal etmişti. Japonlar Qing Hanedanlığının son yöneticisi ve çocuk imparator Puyi’yi, Manchuko adını taktıkları kuk­la devletlerinin başına geçirdi. Kishi de kendisini, işgal altındaki ülke­nin madenlerini kullanmaktan ve endüstriyel altyapısını geliştirmekten sorumlu bir görevin başında buldu.

Yeni konumu Kishi’nin pek çok önde gelen Yakuza şahsiyetiyle te­mas halinde bulunmasına yol açtı; zira bölgede değerli her şeyi çalan, erkekleri Japonya’ya köle işçi olarak yollayan ve kadınlara zorla fuhuş yaptıran Yakuza liderlerinin de Mançurya’yı sömürmekte çıkan vardı. Kishi’nin bu dönemde ilişki kurduğu kilit Yakuza üyelerinden biri, bu boyun eğdirilmiş bölgede muazzam boyutlarda uyuşturucu operas­yonları yürüten Yoshio Kodama’ydı. Kishi pek çok Yakuza’nın Man­çurya’yı yağmalamasına göz yumdu ve kendisi de ülkenin doğal kay­naklarım Öyle başarılı bir şekilde sömürüyordu ki, 1941 -1945 arasında Ticaret ve Endüstri Bakanlığı yaptı; hatta Japonya’nın ABD ve Bir­leşik Krallık’a savaş ilanının altına da imzasını attı.

Kishi savaştan sonra ‘A Sınıfı’ savaş suçlusu olmakla suçlandı ve Tok­yo’daki Sugamo Hapishanesi’ne koyuldu. Parmaklıkların ardındayken, kendisi gibi savaş suçlusu olarak mahkûm edilen Yoshio Kodama ve bir diğer önemli Yakuza ortağı Ryoichi Sasakawa’yla dostluk tazeledi. 1948’de serbest bırakıldığında, Kishi’nin sağ eğilimli, komünizm karşıtı görüş­leri bir süre önce kendisini tutsak eden Amerikalılardan destek alma­sına yol açtı ve yeni Demokratik Parti dahilinde siyasete döndü.

Partisi 1955’de iktidardaki Liberal Partiyle (LDP) birleştiğinde, Kis­hi Japonya başbakanı oldu. Bu noktada organize suçla bütün bağlantılarını kesmek yerine, Kishi sahip olduğu gücü Yakuza dostlarının ve on­ların müttefiklerinin nüfuzunu daha da artırması için kullandı. Onları milyarlarca Japon yeni değerindeki kontratlarla ödüllendirmekle kal­mayıp, bazı Yakuza üyelerine bizzat hükümet içinde görevler verdi.

ABD’yle Japonya arasında Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Anlaşması (Japonya’da Anpo olarak bilinir) için 1959 yılında yapılan müzakerelerin parçası olarak, Kishi Başkan Richard Nixon’dan, ‘güvenlik gerekçesiy­le’ kullanılmak üzere birkaç milyar dolarlık gizli bir fon aldı. İlk de­netleyicisi General Willam Marquat’ın adından esinlenilerek M-Fonu, kısa süre içinde Kishi ve diğer üst düzey Japon siyasetçilerin kontrolü­ne devredildi. Kishi’nin ülkesine ‘hediye ettiği’ Anpo anlaşması Ja­ponya’da geniş çaplı Amerikan ve hükümet karşıtı hissiyata yol açtı. Sol görüşlü protestocular ayaklandı, meclis binasının merdivenlerinde polisle çatıştılar ve Beyaz Saray basın sekreteri James Hagerty havaalanı­na giderken sarıldı ve askeri bir helikopter tarafından kurtarılması ge­rekti. Bu arada Kishi Kodama’ya, muhaliflerle savaşıp polise yardım et­meleri için 36 binden fazla Yakuza’yı sokağa çıkarması karşılığında M-Fonu’ndan 50 milyon dolardan fazla para verdi. Yakuza’nın eşkıyalığı kısa süre içinde düzeni yeniden kurdu, ancak Kishi başbakanlıktan is­tifa etti.

Öte yandan, Nobusuke Kishi, özellikle de erkek kardeşi Eisaku Sato’nun başbakan olduğu 1964-1972 arasında Japon siyasetinde etkili bir figür olmayı sürdürdü. Yakuza’yla yalan bağlantılarını da devam ettirdi; Yamaguchi-gumi suç örgütünün yüksek kademeli üyelerinden birisi ci­nayet suçlamasıyla 1973’te hapse atıldığında onu kefaletle dışarı çıka­ran LDP siyasetçilerinden birisi olarak, Yakuza’ya açık desteğini orta­ya koydu. Kishi gibi dostlara sahip oldukları göz Önünde bulundurul­duğunda, organize suçun Japon toplumunun böylesine köklü bir par­çası haline gelmesine şaşmamak gerek.

 

 

 

James Jesus Angleton

 

Bazı suçluların organize suç kariyerleri boyunca edindiği sahte ve takma isimleri sayıca geçmek epey zordur. Fakat uzun süre CIA karşı istihbarat şefliğini yapan James Jesus Angleton, en çok takma adı olan gangsterle bile bu konuda yarışabilir. CIA nezdindeki resmi gizli ismi Hugh Ashmead ve şifre adı da KU/Mother olsa da, Agleton 30 yıllık casusluk görevinde 50’den fazla başka isim edindi. CIA merkezinde bir­çokları ondan ‘Grey Ghost of Langley’ (Langley’nin Gri Hayaleti) diye söz ediyordu; bu isim de Sicilya Mafyası’nın ona ‘Hayalet’ demesiyle ilginç bir benzerlik oluşturuyordu.

Angleton casusluk tarihinde muazzam bir yere sahiptir. Orkide ye­tiştiren, sinekleri kullanarak yapılan balıkçılık türüyle iştigal eden, şiir okuyan ve satranç oynayan bu ajan 1943 yılında Stratejik Hizmetler Ofi­si’nde (OSS) çalışmaya başladı. OSS CIA’in savaş dönemindeki öncü­lüydü ve CIA’in kendisi 1947’de kumlana dek de Amerikan istihbara­tını kontrol etmeyi sürdürdü. 1947 aynı zamanda, Angleton’ın Mafya’yla birlikte çalışmaya başladığı yıldı. Çocukluğunun ve gençlik yıllarının çoğunluğunu Roma’da geçirdiğinden ötürü, Angleton İtalya’nın ABD’ye sımsıkı bağlı ve Sovyet nüfuzundan özgür kalmasını garanti altına almak için gereken anti-komünist yeraltı şebekesini tesis etmek noktasında mükemmel bir ajandı.

Angleton’un buluşunun ismi Gladio’ydu. Eski SS istihbarat yetki­lileri ve İtalyan faşistlerinin kullanıldığı örgüt gizlici CIA tarafından fi­nanse ediliyordu. Amaçlarından biri, İtalya’daki seçimlerden sağ eği­limli sonuçlar çıkmasını garanti etmekti, Bu amaç, Angleton’ın sonra­dan ‘strategia tensione’ (gerilim stratejisi) adını alacak yöntemi tasar­lamasına yol açtı. Amaç, yanlış bilgilendirme ve propagandanın yanı sıra sorumluluğu sola yüklenebilecek terörist eylemlerle halkın görüşleri­ni manipüle etmekti. Dolayısıyla, Angleton’ın Gladyo’ya Sicilya Maf­yası unsurlarım da katması şaşırtıcı değildi.

OSS ve Mafya 2. Dünya Savaşı sırasında birlikte çalışmaya başla­mışlardı. Alman ve İtalyan ajanlarının Amerikan limanlarına düzenle­diği sabotaj eylemlerinden ve artan grevlerden endişelenen Amerikan istihbaratı, 1941’de Meyer Lansky aracılığıyla Cosa Nostra’yla bir an­laşma yaptı. Onların tersane sendikaları üzerindeki fiili kontrolünü ka­bul etmenin ve fuhuş suçlamasıyla müebbet hapse mahkûm edilmiş ‘Lucky’ Luciano’yu daha rahat edeceği bir hapishaneye transfer etme­nin karşılığında, Mafya tersanelerdeki işçi muhalefetine son vermede ve sabotaja karşıtı operasyonlarda OSS’ye yardım edecekti.

Amerikan Mafyası anlaşmaya uydu ve Amerikan ordusu 1943’te İtal­ya’yı işgal etmeyi planlamaya başladığında, yeni bir anlaşma daha ya­pıldı. Cosa Nostra Sicilya Mafyası’ndaki meslektaşlarının Sicilya’nın Ame­rika tarafından rahatça işgal edilmesine yardım etmesini garantilerse, Luciano savaş sonunda serbest bırakılacak ve sınır dışı edilecekti. 1937’de ABD’den kaçan ve arak Mussolini’yle bağlantıları bulunan önde gelen Cosa Nostra liderlerinden Vito Genovese de taraf değiştirmeyi, istihbarat sağlamayı ve İtalya’daki OSS operasyonlarına yardımcı olmayı kabul etmişti.

Angleton Gladio adına, Sicilya Mafyasıyla savaş zamanında kurulan bu bağlantıları geliştirdi. Angleton’un ‘işe aldığı’ Mafya üyeleri kendi­lerini sol eğilimli grup kılığında terör eylemleri düzenledi ve Gladio’nun önde gelen İtalyan siyasetçileri, gazetecileri ve hatta din adamlarını kont­rol etmek için kurduğu P2 mason locasına üye oldular. Gladio fonu ve koruması aracılığıyla, Mafya’nın siyasi yolsuzlukta Önü iyice açıldı. Gla­dio açısından talihsiz bir olay, Mafya’nın P2’yle bağlantısının 1981’de Banco Ambrosiano skandalına yol açmasıyla yaşandı. Bu skandal üst düzey Vatikan görevlileriyle Önde gelen İtalyan gangsterler arasında­ki bağlantıları açığa çıkardı ve Gladio’nun kendisini bile spot ışıkları­nın altına koydu.

Angleton Amerikan Mafyası’nın önde gelen üyeleriyle de dostluk­lar kurmuştu. Küba’da 1959’da yaşanan devrimin ardından Sam Gi­ancana ve Santo Trafficante Jr. gibi önde gelen Mafya figürlerinin mil­yonlarca dolar kaybettiklerini biliyordu; dolayısıyla onlara Fidel Castro’ya suikast düzenlemelerini önerdi. Bu önerinin sonucunda CIA uzun bir dönem boyunca Cosa Nostra’nın Küba liderini Öldürmeye yönelik çeşitli planlarını finanse etti; Castro’yu patlayan bir puroyla Öldürme gi­rişimi de dahil, bu planların hepsi başarısız oldu.

Kongre CIA’in suçlarını 1975 yılında Church Komitesi aracılığıyla incelediğinde, Angleton’ın sadece Amerika’da yaşayan Amerikan va­tandaşlarına karşı yasadışı faaliyetlere girişmediği, aynı zamanda Maf­ya’yla birlikte çalıştığı da ortaya çıktı. Mafya-CIA bağlantıları ifşa edi­lirken, iki taraf da bu derece adı çıkmış profesyonel cinayet örgütlerin­de üst düzey dostlara sahip olmanın ne kadar akıllıca olduğunu sor­gulamaya başladı.

 

Paul ‘The Gorilla’ Marcinkus

 

‘Goril’ gibi suç çağrışımları bulunan bir takma isme sahip pek faz­la din adamı olduğu söylenemez. Diğer yandan, Başpiskopos Paul ‘Go­ril’ Marcinkus gibi, önde gelen Mafya üyelerini yakın dostu olarak gör­mekle kalmayıp, aynı zamanda onların suç faaliyetlerine de ciddi cid­di karışan çok sayıda din adamı olmadığını da ancak umabiliriz. Paul Marcinkus Chicago’nun Cicero banliyösünde 1922 yılında doğdu. Al Ca­pone, fake ‘Greasy Thumb’ Guzik ve Frank The Enforcer’ Nitti gibi ‘ün­lü’ komşularının hikâyelerini dinleyerek büyüdü. Bununla birlikte, Mar­cinkus’un kariyer seçiminde bu hikâyelerin fazla etkisi olmadı. Gençliginde papaz olmak için bir din okuluna girdi. ‘Goril’ lakabı da ken­disine bu dönemde, 1.92’lik boyu ve 91 kiloluk etkileyici cüssesi nede­niyle arkadaşları tarafından takılmıştı. Din okulundan herkes onu ‘na­zik dev’  ve ‘içinde kötülük olmayan’ adam olarak hatırlıyor. Papazlığa atanma töreninin ardından, Marcinkus Roma’ya gönderildi ve iki Pa­pa’nın güvenlik ekibinin parçası oldu.

Marcinkus’un görevine bağlılığı ve cazibesi Vatikan’da çok sayıda arkadaş edinmesini sağladı ve 1969 yılında Horta Başpiskoposluğu’na ve Papalık Hükümeti’nin sekreterliğine atandı. Bu görev, 1971’de Insiruto per le Öpere di Religione – Dini İşler Enstitüsü’nün (IOR) başkan­lığına atanması için bir sıçrama tahtası rolü oynadı. IOR hem Papa’nın kişisel bankası, hem de Vatikan Devleti’nin ulusal bankası görevini gö­rüyor. Din adamlarının ve dünya çapındaki dini örgütlerinin hesapla­rını barındıran banka, milyarlarca dolarlık fonu kontrol ediyor.

Marcinkus 1971’de aynı zamanda, CIA yöneticisi James Angleton’un İtalya’daki gizli Gladio şebekesinin parçası olarak kurulan P2 Mason Lo­cası’na üye oldu. İnancının Mason olmasını kesinlikle yasaklamasına rağ­men, Marcinkus P2 aracılığıyla Mason Michele ‘The Shark’ (Köpekba­lığı) Sindona’yla tanıştı. Önemli bir Sicilyalı Mafya bankeri ve avukat olan Sindona Marcinkus’a Vatikan’ın yardımlarıyla ilgili akıl vermeye başladı.

Sindona 1972 yılında New York’taki Franklin National Banka­sı’ndan kontrol hissesi satın almış ve bu hisseleri Mafya parasını akla­mak için kullanmaya başlamıştı. Bu banka dolandırıcılık ve spekülas­yon nedeniyle çökmeye başladığında, Sindona Amerikan ve İtalyan maf­yalarıyla 950 milyon dolarlık sahte hisse senedini dağıtmaları üzerine bir anlaşma yaptı. Sonrasında, Marcinkus’un IOR adına bu değersiz se­netlere yaklaşık 100 milyon dolar yatırdığı ortaya çıktı. Skandalın ka­nıtları ortaya çıkmaya başlayınca, New York Bölgesi Başsavcısı Frank Hogan Marcinkus’un dolandırıcılıktan yargılanmak üzere ABD’ye iade edilmesini sağlamaya çalıştı. Ancak Vatikan iade talebini engellemek için siyasi baskı uyguladı ve Marcinkus’u IOR başkanlığından almayı da red­detti.

Bir kez bir Mafya entrikasına karışmış olmanın, Marcinkus’un P2’de kurduğu dostluklara daha İhtiyatlı yaklaşmasına yol açması gerekirdi. Fakat Vatikan’ı da zor durumda bırakacak şekilde, dikkatli davranmadı. Marcinkus lOR’yi Roberto Calvi’nin yönettiği Banco Ambrosiano’nun ana hissedarlarından biri haline getirdi. Başpiskopos aynı zamanda, Bahamalar’da bulunan ve Calvi’nin İtalyan Mafyası’nın uyuşturucu kâ­rını aklamak için kullandığı Cisalpine Bankası’nın ortaklarından biri oldu. Burası, iki adamın milyonlarca dolarlık yasadışı parayı idare etmek için kurduğu bir dizi ‘hayalet banka’dan sadece birisiydi. Bu durum 1982’de ortaya çıktığında, Banco Ambrosiano yetkililere 1,287 milyar do­lardan daha fazla bir miktarın hesabım veremiyordu. Calvi İtalya’dan kaçtı ve birkaç hafta içinde Londra’da ölü bulundu.

Vatikan’ın adını 20. yüzyılın en büyük bankacılık skandalına karış­tırmış olmasına ve Banco Ambrosiano’nun borçlarının yüz milyarlarca dolarını ödemek zorunda bırakmasına rağmen, Marcinkus 1989’a ka­dar lOR’nin başkanlığım yapmaya devam etti. Yetkililer sorgulama için Marcinkus’un iadesini bir kez daha talep ettiğinde, Papa 2. Jean Paul onu Vatikan Devleti’nde hem valilik hem de başbakanlık görevini içeren ‘Pro-President’ konumuna atayarak-bu görev devlet başkanlığına denktir-kendisine yasal süreçten dokunulmazlık kazandırdı.

Marcinkus Mafya için yararlı bir dost olmuştu, fakat kendisinin bu ilişkiden istifa edip edemediği belirsizdir. Fakat kendisinin üst düzey­deki dostları ona herhangi bir zarar’ gelmesini Önlediler belki de Mar­cinkus’un şu sözlerini hatırlayarak böyle yapmışlardı: “Kiliseyi sadece Meryem için dua ederek yönetemezsiniz.”

 

Para Aklamak

 

Para aklamak kanun nezdinde genellikle şöyle tanımlanır: “Yasadışı yollardan elde edilmiş paranın kaynağım veya gönderildiği yeri gizlemek için mali işlem yap­mak.” Bu kısaca, yolsuz biçimde kazanılmış parayı meşrulaştırmak anlamına gelir. Her yıl meşrulaştırılması gereken yüz milyarlarca dolarlık yasadışı kârla birlikte, para aklamak çoğu modem suçlu grubu için merkezi bir operasyon haline gelmiş durumda.

Para aklama işi genellikle üç aşamadan oluşur: Yerleştirme, işleme ve entegrasyon. Yerleştirme, kriminal faaliyetlerden elde edilmiş fonların bir yere yatırılma anıdır. İşleme, ilk parayla aklama döngüsünün son noktası arasındaki bağlantıyı gizlemek amacıyla karmaşık bir işlemler ağının oluşturulmasıdır. Entegrasyon da, paranın meş­ru ekonomiye dönüşüdür.

‘Aklama’ (İngilizce’de money laundering- laundering İngilizce’de çamaşır yıka­mak anlamına da gelir) teriminin basitçe ‘kirli para’yı temizleme sürecinden mi türediği, yoksa Chicago Suç Örgütü’nün 1930’larda suç faaliyetlerinden kazandıklarını ya­sal gelire çevirmek için çamaşırhaneleri kullanmasından mı kaynaklandığı tartışmalı Chicago Suç Örgütü, sadece demir parayla çalıştıkları ve dolayısıyla kaynağı belli olmayan demir paralan sonradan eklemek zor olmadığı içir Laundromat* işletiyor­du. Bugünkü para aklama tekniklerinin birçoğu Ulusal Suç örgütü patronu Meyer Lansky sayesinde kullanılmaya başlandı. Lansky İsviçre’nin bankacılık yasalarında 1934’te yapılan değişikliklerden yararlanarak, kendisinin ve Cosa Nostra’nın milyonlarca dolarını, bir dizi holding aracılığıyla kendisinin gizlice kontrol ettiği bir İsviçre ban­kasına yatırıyordu. Bugünlerde küresel çeteler daha güncel ve yenilikçi bir yolla kara parayı futbol kulüpleri ve kazançlı transfer piyasasında aklıyor.

 

* Çamaşırhanelerde bozuk parayla çalışan otomat.

 

 

Kilit Kişiler

 

“Yeraltı dünyası diye bir şey yoktur sadece tanınan suçlular vardır.”

Tommy Wisbey, tren hırsızı

 

Son 15 yılda konuştuğum dedektiflerin çoğuna göre, en başarılı suç­lular halkın hiçbir zaman tanımadığı suçlulardır. Nihayetinde, eğer or­ganize suç işindeyseniz, kimliğinizi ve faaliyetlerinizi yetkililerden ve basından saklamak işinize gelir. Bu kitap için araştırma yaparken ko­nuştuğum kötü adamlardan Zef Nano’nun da söylediği gibi, “Seni ta­nırlarsa yakalayabilirler de.” Eğer yüzünüz tanınırsa, parmaklıklar ar­dına atılma ihtimaliniz de artar. Suçluların büyük çoğunluğu tanın­mamanın yararlarının farkındadır. Yeraltı dünyasıyla ilgili fazla şey bil­meyen insanlar için görünmez kalmayı başarırlar. Gerçek kriminal güce ve zenginliğe sahip olanları nadiren gösteriş yapma ve ilgi çekme ihti­yacı duyarlar. Fakat her zaman için bu basit mantıktan yoksun olan suç­lular da vardır. Amerikan organize suçunun gansta tarzı yeni bir şey de­ğil; Chicagolu Mafya üyelerinin 1930’larda giydiği ipek gömlekler, jilet gibi takım elbiseler ve yüzüklerle başlayan bu tarz, 21. yüzyılın başla­rında marka kıyafetler ve parlak mücevherlerle sürdürülüyor. îronik bir biçimde de, bu tür ilgi çekmek isteyen suçlular halk tarafından en hız­lı unutulanlar oluyor.

Bununla birlikte, acımasız faaliyetleri, gösterişli yaşam tarzları ve ta­rihsel önemleri sadece polis ve diğer gangsterler değil, dünya için de ef­sanevi sayılan bazı organize suçlular da var. On yıllar boyunca unutul­mayan kötü adamları giydikleri kıyafetler değil, işledikleri suçlar önemli hale getirmiştir. Tanınmalarının sebebi de bunu istemelerinden ziyade, işledikleri suçların onları yaşadıkları dönemin kilit şahsiyetle­rine dönüştürmüş olmasıdır

 

Al Capone

 

  1. yüzyılın en meşhur organize suçlusu Al Capone olduğu söyle­nebilir. Çoğu Amerikalı’nın kafasında gangster ve Mafya’yı (hiçbir zaman Mafya üyesi olmamasına rağmen) tanımlamasının ötesinde, Al Ca­pone’un namı bütün dünyaya yayılmış durumda. Londra’nın doğu böl­gelerinden Jamaica’nın başkenti Kingston’ın Trenchtown mahallesine kadar, Capone kötü adamlara ilham verdi; suç mirası da ölümünün üze­rinden onyıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ hatırlanıyor.

Bununla birlikte Capone’un ikonik statüsü birçok kişinin onun hak­kında iki boyutlu bir görüşe sahip olmasına yol açtı. O, Al ‘Scarface’ Ca­pone, azılı katil, 1930’larda çekilmiş sayısız gangster filminin ve sonra­sında The Untouchables (Dokunulmazlar) gibi televizyon şovlarının çete reisi. Chicago’nun ‘Gürleyen 20’ler’den kalan yüzlerce arşiv fotoğraflarındaki, fötr şapka takıp pardesü giyen Capone. İçki yasağı sırasında Ame­rika’nın tanımlayıcı sembolü, haydutluğun ta kendisi. Bütün bu ikinci elden edinilen algılarla birlikte, gerçek Capone yok oluyor ve genelde geriye sadece efsaneler kalıyor.

Aphonsus Gabriel Capone New York’un Brooklyn bölgesinde, 1899’da doğdu. Babası Napoli yakınlarında doğmuş bir berber, annesi de Salerno bölgesinden gelen bir terziydi. Capone birileri kendisine İtal­yan dediğinde aniden sinirlenir, “Ben kahrolası bir Amerikalı’nın” diye köpürürdü. Napolili kökenlerinden dolayı katılma imkânı bulunan Ca­morra çetelerine de üye olmamıştı. Chicago’da çetesi Outfit’i kurduğunda giriş ritüeli zorunluluğu getirmemişti, bir gizli cemiyet iması bile yok­tu. Capone bugünü meşrulaştırmak için yüzünü geçmişe dönmemiş­ti, İtalyan kökenleri üzerinden ticaret yapmamıştı. Capone Amerika’nın, organize suç markası da döneminin ürünüydü.

Capone göçmenliğin getirdiği yoksulluğun zor koşullarında doğ­muştu. Bir noktada, annesi, babası ve 11 kardeşiyle birlikte içinde tuvalet veya mobilya olmayan harap bir apartman dairesinde yaşadı. Pek çok etnik kökenden insanın bulunduğu bir mahallede büyüdü ve İrlanda­lı bir kızla evlendi. 14 yaşında okulu bırakmasının ardından çalıştığı çe­şitli dolandırıcılık işlerinden vazgeçerek, karısı ve oğlu için yasal bir ha­yat sürmeyi denedi. Bir süreliğine, sayılarla arası iyi olan Capone’un mu­hasebeci olarak işleri iyi gitti. Suça geri dönüşü büyük ölçüde, babası­nın sağlığının 1916’dan sonra kötüleşmeye başlamasıyla birlikte ailesi­ni geçindirme zorunluluğundan kaynaklandı.

Capone’un meşhur yarası, bir başka kabadayı olan Frank Gallucio’nun kızkardeşini ”Tatlım, güzel kıçın varmış” diye aşağılaması sonrası çıkan kavgada meydana geldi. Capone Scarface lakabından nefret ederdi (ar­goda ‘iyi giyinen’ anlamına gelen Snorky’yi tercih ederdi) ve yüzünün yaralandığı bu olayda öfkesini kontrol etmek konusunda çok şey öğ­rendiğini savunurdu. Aynı zamanda Gallucio’yu yıllar sonra koruma­sı olarak İşe alıp yüce gönüllülüğünü de sergilemişti. Acımasız bir ka­til olarak imajım hak etse de, kan davalarına inanmadığı için Capone o dönemlerde alışılmış bir çete lideri değildi. Herkesi affeder ve onlara ikin­ci bir şans tanırdı, fakat bir defadan fazla öldürmek de ölüm garantisi demekti. Barışı savaşa tercih ederdi; fakat savaş çıkarsa da iyi planlan­mış ve iyi uygulanmış bir ‘kasaplık’la her zaman o kazanırdı.

Capone aynı zamanda Amerikan yeraltı dünyasının fırsat eşitliği ta­nıyan ilk işvereniydi. Etnik köken veya din üzerinden hiçbir zaman ay­rımcılık yapmadı -organize suçu bir iş olarak gördü; para kazanan ve ona sadık kalan herkese ailesinde bir yer vardı. Capone siyasetten, halk­la ilişkilerden ve popülariteden bir siyasetçi kadar iyi anlardı ve rüşvetin yanı sıra becerikli manipülasyon sayesinde para kazandı. Suç impara­torluğu öylesine güçlüydü ki, Cosa Nostra onun bağımsız, Sicilyalı Ame­rikalı olmayan faaliyetlerini tanımak zorunda kaldı. Capone’un orga­nize suça ‘resmi’ katkılan 1931’de vergi kaçakçılığından hapse atıldığında son buldu, fakat Amerikan Mafyası onun işleri yönetme şeklinden çok şey Öğrendi ve bunun yansımaları bugün de görülebilir.

Capone hapishaneden aklı başında ve sağlıklı bir adam olarak çık­saydı, tesiri içki yasağı sonrasında çeteyi şekillendirebilirdi. Capone’u yok eden şey hapse atılmak da değil, frengiydi. Akli durumunun kötüleştiği son yıllarında, oğluna doğuştan frengi bulaştırmanın suçluluğuyla harap haldeydi ve sürekli Sevgililer Günü katliamının kurbanlarından James Clark’ın ‘hayaletini görüyordu. 1947’de enkaz halindeki bir adam olarak ölen Capone’un en büyük trajedisi muhtemelen, mi­rasının ve efsanesinin süreceğinin farkında olmadığı gerçeğidir.

 

‘Lucky’ Luciano

 

Cosa Nostra tarihinde Charles ‘Lucky’ (Şanslı) Luciano’dan daha güçIü ve adı kötüye çıkmış bir suç patronu görülmedi. Eğer birisi modern Mafya’yı yarattığını iddia edecekse, bunu ancak Lucy yapabilirdi. 1897’de Sicilya’nın Lercara Friddi bölgesinde Salvatore Lucarûa (ailesinin basında kendisi hakkında çıkan haberleri okuyup utanmaması için ismini de­ğiştirmişti) adıyla doğan Lucky ABD’ye dokuz yaşındayken geldi. 1915’te 18 yaşındayken Luciano bir eroin şebekesini yönetmekten ilk kez hap­se, atıldı. Bir sonraki yıl sadece önemli bir uyuşturucu satıcı değil, aynı zamanda güçlü bir pezevenk haline gelmişti. Uyuşturucu satıcılığı sa­yesinde, o dönem New York’taki narkotik ticaretine hâkim olan Yahu­di çetelerle temas kurdu ve Meyer Lansk’yle Benjamin ‘Bugsy’ Siegel gibi üyeleriyle arkadaş oldu.

1920’de 18. Anayasa Değişikliği yürürlüğe girip içki yasağı başla­dığında, Luciano içki kaçakçılığı işine de girdi. Başlarda Jacob ‘Little Augie’ Orgen’la birlikte iş yapan Luciano, daha sonra Guiseppe ‘Joe the Boss’ Masseria’nın Mafya ailesi için çalışmaya başladı. Hızla Masseria’nın sağ kolu oldu ve onun alkol, uyuşturucu ve fuhuş işlerini yönetmeye baş­ladı. 1920’lerin sonunda Masseria, Amerika merkezli suç ailelerini yö­netmesi için Sicilya’dan yollanan Salvatore Maranzano’ya karşı sert bir bölge kontrolü savaşı verdi. Masseria’nın ‘teğmen’i olarak Luciano ken­disini Castellammarese Savaşı diye bilinen kanlı ihtilafın tam ortasın­da buldu (Bu savaş adım Maranzano’nun Sicilya’daki memleketinden alır).

Maranzano 1929 yılında bir gece adamlarını Luciano’yu öldürme­ye yolladı. Onu bir eroin nakliyatını denetlediği sırada kaçırdılar. Staten Adası’na götürüldü ve dövüldü, yanağına derin bir kesik atıldı; son­ra onu bir hendeğe atıp ölüme terk ettiler. Fakat Luciano bu ölüm yol­culuğundan kurtuldu efsanevi ‘Lucky7 (Şanslı) lakabını kazandı.

Luciano, o zamana dek 50’den fazla adamın hayatına mal olan bu acı ihtilafın her tarafından genç çete üyelerini savaşın anlamsız olduğuna ve hızla sonlandırılması gerektiğine ikna edebilmek kendi ‘işini’ kurdu. Ardından, 15 Nisan 1931’de Masseira’yı kâğıt oynamak üzere Coney Ada­sı’nda bir restorana davet etti. Luciano tuvalete gittiğinde, müttefikle­ri Albert Anastasia, Joe Adonis, Vito Genovese, Meyer Lansky ve Ben­jamin Siegel’e içeri dalıp Masseria’yı bir kurşun yağmurunda öldürmeleri için işaret verdi.

Bu olayın ardından Luciano Masseria’nın imparatorluğunun kont­rolünü devraldı ve Maranzano’yla hızla barış ilan etti; yaptıkları an­laşmaya göre içki kaçakçılığı işi Maranzano’nun olacak, fuhuş ve nar­kotik de Luciano’ya kalacaktı. Maranzano New York’taki Sicilya Maf­yası’nın Capo di Tutti Capo’su (Babaların Babası), Luciano da ikinci adam olacaktı. Luciano dört ay içinde, polis kılığına girmiş dört Yahudi tetikçiyi kullanarak Maranzano’yu da öldürtmüş, böylece Amerikan Mafyası üze­rindeki Sicilyalı kontrolüne de son vermişti. Luciano bunun ardından Maranzano’nun da imparatorluğunun kontrolünü ele geçirdi ve onu Ulu­sal Suç Örgütü’nü kurup, Yahudi çeteleri Cosa Nostra’yla resmi bir it­tifaka sokmak için bir kuvvet üssü olarak kullandı.

Luciano sonraki beş yıl boyunca sağlamlaştırılmış bir ulusal suç şe­bekesinin lideri olarak benzeri görülmemiş bir aşırılık ve güçten men­kul bir hayat yaşadı. Lansky’nin zekasını, Siegel ve (Ulusal Suç Örgü­tü’nün infaz kolu olan) Cinayet A.Ş.’nin gücünü arkasına alan Lucia­no’nun iktidardaki yeri sağlamdı. Fakat 1936 yılında, gangster avcısı Özel Savcı Thomas E. Dewey 30’dan fazla fahişeye ifade vermeleri için rüş­vet verdi ve Luciano’ya kadın satıcılığından 30 yıl hapis cezası verilmesini sağladı.

Luciano imparatorluğunu hapishaneden yönetmeye devam etti ve Sicilya istilası sırasında Amerikan ordusu ve istihbaratına hizmetlerin­den dolayı, 1946 yılındaki şartlı tahliye edilip İtalya’ya sınırdışı edildi. Aynı yıl Ulusal Suç Örgütü patronlarının Havana’daki toplantısına ka­tıldı. Vito Genovese onun miadını doldurduğunu ve iktidardan inme­si gerektiğini ima ettiğinde, Luciano onun üzerine atladı ve onu Öyle kötü dövdü ki, Genovese’nin üç kaburga kemiği kırıldı.

Luciano 1957’de Genovese’nin kendisini öldürmeyi planladığını öğ­rendiğinde, Vito’nun uyuşturucu satıcılığından ceza alıp hapse atılmasını sağladı. Fakat bozulan sağlık durumu ve İtalya’da sürgünde olması za­manla güç kaybetmesine yol açtı. Yüzlerce adamın vahşice ölümünü plan­lamış bir adam için ironik bir biçimde, Luciano bir suikastçı kurşunuyla değil, 1962’de geçirdiği kalp krizi yüzünden öldü.

 

Meyer Lansky

 

Suç tarihine Amerikan Mafyası’nın ‘Babası’ (Godfather) olarak ge­çen Luciano’ydu, fakat ‘Lucky’ Meyer Lansky’nin zekasını arkasına al­masaydı Cosa Nostra bugünkü haliyle var olamayacaktı.

Lansky’nin katkılarının abartılması mümkün değil. Cosa Nos­tra’nın bugünkü ayinlerinden Ulusal Suç Örgütü’nün yapısına ve Ci­nayet A.Ş.’nin kuruluşuna dek, Amerikan Mafyası’nın Lansky’nin ter şirinin dokunmadığı tek bir unsuru bile yoktur. Diğer gangster patronları ona ‘küçük adam’ derlerdi, ama bu lakapta herhangi bir aşağılama söz konusu değildi. Lansky’nin öğütlerine her zaman kulak verdiler. O bir, Sicilyalı, hatta İtalyan bile olmayabilirdi ama bütün suç kariyeri boyunca, Lansky bir kez bile Polonya göçmeni Amerikan Yahudisi olduğu için Cosa Nostra’nın önemli bir kararından dışlanmadı -katkısı kaçırılamayacak derecede değerliydik

Meyer Lansky Rus işgali altındaki Polonya’nın Grodno bölgesinde, 1922 yılında Maier Suchowlinski adıyla doğdu. Ailesi 1911’de ABD’ye göç edip Manhattan’ın Lower East Side mahallesine taşındılar ve soyisimlerini İngilizleştirerek Lansky’ye değiştirdiler. Meyer Lansky gen­çliğinde yetersiz yevmiyesini sokak kumarı sahnesinde boy göstererek artırıyordu. 16 yaşına geldiğinde, barbut oyunlarını denetleyen ve ge­rekirse para karşılığında şiddet uygulayacak bir adam-olarak tanınıyordu.

Lansky hayat boyu arkadaşı olacak ‘Bugsy’ Siegel’la da bir barbut oyununda çıkan bir kavga sırasında tanıştı. Pek çok açıdan birbirleri­nin zıttı olsalar da, Siegel’in gösterişli ve güçlü havasıyla, Lansky’nin gay­retli ve sade tavrı iyi bir karışım oluşturdu; ikili suç faaliyetlerinde ayrılmaz ortaklara dönüştü. İçki yasağından önce bile, Bugs ve Meyer çe­tesi çoktan Lower East Side bölgesindeki Yahudi, İtalyan ve İrlandalı iş­yerlerinden haraç topluyor, uyuşturucu dağıtıyor ve bir araba hırsızlı­ğı şebekesini yönetiyordu.

İçki yasağı yürürlüğe girdiğinde, Lansky yasadışı içki taşımacılığı­nın büyük paralar getireceğini görebiliyordu; dolayısıyla hızla bir kamyon şirketi ve bir depo satın almak amacıyla borç almak için Albert ‘the Fixer’ Rothstein’a yaklaştı. Bugs ve Meyer kısa süre içinde New York’taki en iyi soygunculara ve taşıyıcılara dönüştüler. Aynı zamanda kârlı bir ek gelirleri de vardı -parayla adam öldürmek. Rothstein Lansky*yi kanatları altına aldı ve ona birleşik bir ulusal organize suç or­ganı kurma fikrini açtı. Rothstein bilgeliğini aynı zamanda, Meyer ve Siegel’in çoktan tanışıp yalan arkadaş oldukları ‘Lucky’Luciano’yla da paylaşıyordu.

Rothstein’in 1928’de öldürülmesinin ardından, onun vizyonunu ger­çekleştirenler Luciano ve Lansky oldu. Bununla birlikte, bu vizyonun işlemesini sağlayan kilit sistemlerin ve ayrıntıların çoğunu geliştiren de Lansky/di. Detroit’in Purple Çetesi gibi Önde gelen Yahudi organize suç örgütlerini Ulusal Suç Örgütü’ne Lansky sokmuştu; Lansky aynı zamanda grubun ismini koruması konusunda da Luciano’ya şu mantıkla ısrar et­mişti: “Kimse bir showrooma girip de, isimsiz bir şirket tarafından üre­tilmiş arabayı almak istemez. İnsanlara tutunacak bir şey vermelisin.” Lansky ikisinin iktidarda kalmasını sağlayarak ayrıca Cinayet A.Ş.’yi de yarattı.

Luciano Lansky’yi ‘en parlak beyin’ ve ‘yakın gelecekte ne olacağı­nı tahmin edebileri adam olarak Överdi. İçki yasağından gelen kârın ku­ruduğunu Öngören Lansky, Amerikan Mafyası’nın kumar ve uyuştu­rucu İşine girmesine önayak oldu. Düşünme ve planlama yeteneği aynı zamanda, Capone’un vergi kaçakçılığından hapse atılmasının ardından diğer Mafya babalarına paralarım nasıl aklayacakları konusunda da­nışmanlık yapmasına yol açtı. Lansky İsviçre’de bir banka hesabı açan (1934) ve yabancı bir bankaya sahip olan ilk gangsterdi. Lansky’nin ki­lit statüsü ve nihai mirası, 1933’ten sonra Ulusal Suç Örgütü’ne diğer her­kesten daha fazla para kazandırmış olmasından kaynaklanır. Lansky 1970’te ’emekliye’ ayrılana kadar Ulusal Suç Örgütü’nü yönetmekte ki­lit rol oynadı. İronik bir biçimde, suçun hayatında başrolü oynadığı yıl­larda dikkat çekmekten sakınan Lansky ilk kez İsrail’den ABD’ye iade edildiğinde bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. 1974’te vergi kaçakçılı­ğından suçsuz bulunduğundaysa, FBI onu demir parmaklıklar ardına atma çabalarından vazgeçti; bir ajan şu yorumda bulunuyordu: “O bir deha. Yasal işler yapmaya başlasaydı General Motors’un yönetim ku­rulu başkanı olabilirdi.” 1983 yılında öldüğünde, Lansky’nin yasal hol­dingleri 400 milyon dolardan değerliydi. İsviçre’deki banka hesaplarında ne kadar parası olduğunuysa kimse bilmiyordu.

 

Dutcn Shultz

 

Dutcn Shultz, Meyer Lansky’nin Ulusal Suç Örgütü’ne soktuğu Ya­hudi gansterlerden biriydi. Bazıları bunun, Meyer Lansky’nin suç ka­riyeri boyunca yaptığı tek hata olduğunu savunur. Fakat Dutch Schultz’un 1930’Iarın başında New York’ta sahip olduğu gücün boyu­tu göz önünde bulundurulduğunda, Amerikan suç tarihinin muhtemelen en gaddar katiliyle savaş istemiyorlarsa, Lansky, Luciano ve diğer or­ganize suç örgütü patronlarının fazla seçeneği yoktu.

Schultz, Arthur Flegenheimer adıyla 1902’de doğdu. Alman kökenli Yahudi ailesi New York’un Bronx semtinde yaşıyordu. 14 yaşındayken babası evi terk eden Schultz, kendisine ve annesine bakmak için suça yöneldi. Ev soymaya başlamadan önce barbut oyunlarında hırsızlık ya­pıyordu. İlk hapis cezasını 17yaşmdayken, Bronx’ta bir eve girdiği için aldı. Şiddet içeren davranışları nedeniyle daha yüksek güvenlikli bir ha­pishaneye transfer edilince buradan kısa süre içinde kaçtı.

Yeniden yakalanıp ceza süresini doldurmasının ardından Flegen­heimer, sıkı adam triplerinin kendisine, Bronx’un artık hayatta olmayan efsanevi kabadayılarından Dutch Schultz’un adıyla hitap edilmesini sağ­ladığını fark etti. Bu ismi neden tuttuğunu şu espriyle açıklardı: “Fle­genheimer ismi gazete manşetlerine sığmazdı.” Schultz’un sonradan iş­lediği suçlar pek tabii ki manşetlere çıkmıştı.

İçki yasağının başladığı dönemlerde Dutch kendi işini kurmadan önce, Albert Rothstein İçin bir kamyon kullanmış, sonra da kulüp sahibi ve kaçakçı Jack ‘Legs’ Diamond için çalışmıştı. 1928’e gelindiğinde, Schultz Yahudi ve İrlandalı gangsterlerden bir çete kurmuş ve Bronx’taki bira dağıtımının tümünü ele geçirmişti. Eğer kaçak İçki satan bir yerin sa­hibiyseniz, biranızı ya Dutch’dan temin ederdiniz, ya da bir daha ne­fes alamazdınız. Eski patronu kendisim kızdırdığında Schultz onu ha­vaya uçurmuş, gazetecilere de “Elini cebime sokan serserilerden biriy­di sadece” demişti. Mafya standartlarında bile psikopat olarak görülen Schultz’un vurarak öldürdüğü 100’den fazla kurbanından biri olmak, daha acayip cezalandırma yöntemlerinden birine maruz kalmaya tercih edilirdi. Schultz 1929’da kendisine karşı koyan kaçak içki dükkânı sahibi Joe Rock’u kaçırarak, başparmaklarından et kancalarına asarak ve yüzünü belsoğukluğu hastalığına sahip bir adamın spermleriyle kap­lı bir mendille silerek cezalandırmıştı ki, Rock bu nedenle kör olmuş­tu. Schultz tuhaf bir biçimde suç kariyerinin ‘ruhani bir arayış’ın bir par­çası olduğunu savunurdu.

İçki yasağının sonsuza kadar sürmeyeceğini hisseden Schultz kumar işine de girdi. Kulüpleri kendisinin kumar makinelerini almaya mecbur bıraktı ve yerel kabadayılan kendi temsilcileri olarak hareket etmeye zor­layarak, Harlem’deki lotarya oynatıcılarına hâkim oldu. İtibarım kay­beden muhasebeci ve matematik dehası Otto ‘Abbadabba’ Berman’ın yardımıyla, parasını sayılara yatıran enayilere neredeyse hiç para ödememenin bir yolunu buldu.

İçki yasağının sonuna gelindiğinde, Schultz’un 12 milyon dolardan daha fazla serveti vardı. Fakat kötülüğüyle nam salmıştı; “Bence sade­ce ibneler ipek gömlek giyer. 1 dolara iyi bir tane alabilecekken gidip ipek gömleğe 15 dolar harcayanlar enayidir” gibi yorumlarda bulunurdu. Kazançlarını adamlarıyla paylaşmaması, eski patronuna karşı kendi gru­bunu kuran Vincent ‘Mad Dog’ Coll’la acı ve kanlı bir savaşa yol açtı. Çaprak ateşte kalan beş yaşındaki bir çocuğun da öldüğü iki yıl süren ve bir dizi ani çatışmanın yaşandığı savaştan sonra, Schultz’un silahlı adamları Coll’u 1932’de bir telefon kulübesinde yakaladı ve Öyle bir kur­şun yağmuru başlattılar ki, Coll’un vücudu ikiye bölündü.

Özel Sava Thomas E. Dewey’nin sürekli tacizine uğrayan Schultz, 1935’te onu Öldürmek için Ulusal Suç Örgütü’nden izin istedi. Örgüt, çekeceği ilgiden korkarak bu talebi reddetti. Fakat Schultz’un onları kaale almayacağı anlaşılınca, Cinayet A.Ş.’ye onun icabına bakma emri ver­diler. Schultz Ekim 1935’te Newark’taki Palace Chop House’da tuvaleti kullanırken vuruldu. Sersemleyerek ayağa kalktı, pantolonunu yuka­rı çekti ve yere yığılmadan önce masasına gidebildi.

Schultz iki gün boyunca yüksek ateşle ve morfin yüzünden sayık­lar halde ölüm-kalım savaşı verdi. Ölüm yatağında tekrar Katolik oldu. Ağzından dökülen tuhaf sözler sonradan Beat kuşağı şairlerinin ve ya­zar WiIliam S. Burroughs’un çalışmaları için ilham kaynağı oldu.

Schultz’un ölmeden önceki son sözlerinin arasında şöyle şeyler vardı: “Lütfen Çinli erkeğin arkadaşlarına ve Hitler’in komutanına sert dav­ranın.  Baron böyle şeyleri sevmez… Baca süpürüyor. Kılıçla konuşun… Fransız Kanadalı fasulye çorbası.”

 

‘Bugsy’ Siegel

 

Dutch Schultz Cinayet A.Ş. tarafından öldürülmeden önce, kendi böl­gesine doğru yayılmaya çalışan gangster Bo Weinburg’un icabına bak­mak için Ulusal Suç Örgütü’nün hizmetlerinden yararlandı. Cinayet A.Ş. işi en sağlam katiline, Bugsy Siegel’a verdi,

Emri almasından sadece saatler sonra, Siegel tabancasıyla döverek bayılttığı Weinburg’u çalıntı bir arabaya koydu ve aracı da New York’ta East River’a (Doğu Nehri) attı. Siegel’ın aylar sonra kendi infazını da benzer bir beceriyle gerçekleştireceğinden haberi olmayan Schultz, katilin işinden etkilenmişti.

Popüler bilince hatalı bir biçimde Las Vegas’ı tek basma yaratan adam olarak yerleşmiş olsa da, Bugsy Siegel’ın Amerikan organize suçunda-ki kilit Önemdeki rolü, onun en Önemli tetikçisi olmasıydı. Diğerleri daha çok sayıda adamı daha acımasız yöntemlerle öldürmüş olsa da, ‘Lucky Luciano ve Meyer Lansky’nin Ulusal Suç Örgütü’nü kurmalarına im­kân veren şey, Siegel’ın bu yakın arkadaşları adına gerçekleştirdiği veya ayarladığı cinayetlerdi. Hem Guiseppe ‘Joe the Boss’ Masseria’yı hem de Salvatore Maranzano’yu öldürerek, Luciano’nun fiili olarak ‘pat­ronların patronu’ haline gelmesinin önündeki engelleri Siegel kaldırmıştı. Ulusal Suç Örgütü’nün ilk yıllarda iktidarını elinde tutmasının garan­tisinin merkezinde onun katiller ekibi -Cinayet A.Ş. vardı.

Benjamin Nymen Siegelbaum adıyla 1906 yılında Bronx’ta yaşayan Avusturyalı bir göçmen ailenin çocuğu olan Siegel, lakabı ‘Bugsy’i (ta­mamen delirmiş anlamında) 10 yaşındayken edindi. O ve bir başka ‘bü­yümüş de küçülmüş gangster’ bir haraç işi yürütüyorlardı; sokak satı­cılarını, her ikisine birden birer dolar vermezlerse tezgâhlarını yakmakla tehdit ediyorlardı. Bugsy lakabı, Siegel tehdidini para vermeyenlerin önünde hemen hayata geçirmeye istekli olduğunu kanıtladığında or­taya çıktı. Fakat Siegel’in kendisi bu lakaptan nefret ederdi ve ondan hayat boyu kurtulma şansını düşürecek şekilde, yüzüne ‘Bugs/ diyen her­kesi döverdi. Siegel’ın şiddet eğilimi ve öldürürken koruduğu soğuk-kanlılığıyla eski dostu Meyer Lansky’nin suç işleme konusunda orta­ya koyduğu zekânın bileşimi, ikilinin birlikte kontrol ettiği çetenin içki yasağı döneminin New York’unda güçlü bir konuma gelmesini sağla­dı. Luciano’yla sonradan üçünün yakın arkadaş olmalarına yol açacak bir ağız dalaşına girdiklerinde kimin kimi koruduğu bilinmese de, 1920’ler boyunca Siegel ve Lansky birbirlerinin hayatlarını onlarca defa kurtardı.

Siegel’ın ‘tamamen delirmeye’ yönelik eğiliminden duyulan korku ve Lansky’ye çok fazla güç vermeme arzusu nedeniyle, Ulusal Suç Ör­gütü Siegel’ın Cinayet A.Ş.’nin basma geçmesini engelledi. Fakat Siegel ilk kurulduğu günlerde Cinayet A.Ş.’nin kilit planlayıcılarından ve tetikçilerindendi; sonrasındaysa, Luciano ve Lansky dostlarını, Ulusal Suç Örgütü’nün Kaliforniya’daki kumar İşlerinin başına geçmesi için, 1937’de batıya göndermeye karar verdi. Los Angeles Mafyası’nın pat­ronu Jack Dragna, Siegel’in imajına sahip birisine, özellikle de Luciano tarafından destekleniyorsa, karşı koymanın pek de akıllıca olmayaca­ğına karar vererek bu duruma fazla muhalefet etmedi.

Siegel kısa süre içinde paranın doğudaki gangsterlere akmasını sağ­ladı ve Los Angeles’ta lüks bir hayat yaşamaya başladı. Cazibesi, yakı­şıklılığı ve serveti sayesinde etrafında kısa süre içinde bir Hollywood’lu dostlar çemberi oluşmuştu, Bu kişiler arasında Clark Gable, Jean Harlow ve George Raft da bulunuyordu. Uzun süreli metresi Vtrginia Hill’in (bir zamanlar Capone’un muhasebecisi olmuştu) yanı sıra, Siegel aynı anda akris Wendy Barrie ve İtalyan aristokrat Kontes Dorothy diFrasso ile de görüşüyordu. Siegel Herman Goering ve Joseph Goebels’i de 1930’larda İtalya’dayken diFrasso aracılığıyla tanımıştı. Kendisini onları öldürmekten alıkoymasının tek nedenleri yalvaran bir kontes ve Mussolini’yi öldürmek gibi daha büyük bir planı bulunmasıydı. Hem Lansky hem de Luciano’nun ona sırtlarını dönüp Ölüm emrini vermelerine yol açacak domino etkisini, Siegel’ın Las Vegas’la ilgili planları başlatmış­tı. Siegel Mafya babalarını kendisinin lüks oteli ve kumarhanesi Flamingo’ya 6 milyon dolardan fazla yatırım yapmaya ikna etmişti. 1947’de başlayan bu operasyonun ilk aylardaki başarısızlığı ve Siegel’in inşaat masraflarının bir milyon dolarından fazlasını aslında cebe İn­dirdiğine yönelik bir şüphe, bizzat Lansky’nin Cinayet A.Ş.’ye eski dos­tunu öldürme emri vermesine yol açtı.

Sorunu halletmek için hâlâ vakti olduğuna inanan Siegel, 20 Hazi­ran 1947’de Beverly Hills Malikânesinde, iki kurşun pencereyi kırıp ge­çerken oturma odasında dinlenmekteydi. Kurşunlar yüzüne öylesine güçlü bir şekilde isabet etti ki, sol gözü 4.5 metre uzakta, bir diğer oda­da bulundu. Mafya’nın kilit katili ölmüştü.

 

 

 

 

Sam Giancana

 

‘Bugsy’ Siegel, akimin pek yerinde olmadığım ima ettiği için laka­bından nefret eden tek Amerikan Mafyası üyesi değildi. Chicago Suç Ör­gütü patronu Sam Giancana da, diğer gangsterler kendisini ‘gerçek bir deli’ olarak gördüğü için ‘Mooney’ (argoda deli) diye anılırdı ve böyle hissedenler sadece o gangsterler değildi. Organize suç kariyerinde 70’ten fazla kez tutuklanan Giancana’yı bu tutuklamalardan biri sırasında tu­tulan raporda bir dedektif şöyle tarif ediyordu: “Öfkeyle konuşan, alay­cı, aksi bir piskopat.” Giancana şaşırtıcı olmayan bir biçimde diğer la­kabı ‘Momo’yu tercih ederdi.

Giancana, Chicago’nun ‘Little Italy’ (Küçük İtalya) mahallesinde Sal­vatore Giancana adıyla 1908’de doğdu. Gençlik yıllarında ıslahevine bir girip bir çıkan Giancana, nam salmış sokak çetesi 42’lere katıldı. 20 ya­şına geldiğinde üç cinayette ana şüpheli sayılmış; araba hırsızlığı, sal­dın ve ev soymaktan hapiste vakit geçirmişti. 42’lerin çoğu üyesi gibi, Capone’un Outfit inde bir role terfi etmek İstiyordu ve bu örgüt için suç işlemek konusunda hiçbir fırsatı kaçırmadı.

Başlarda Giancana’ya verilen işler çoğunlukla, tetikçi eylemlerinde kullanılacak arabaları çalmak oluyordu. Fakat Giancana zaman içinde olay yerinden kaçarken arabaları sürmeye ve tetikçi olarak kullanılmaya başladı.

Giancana ‘Mooney’nin yanı sıra ‘durdurulamaz’ bir ‘direksiyoncu’ ve acımasız bir katil olarak da ün yaptı ve Capone’un güvendiği yar­dımcıları Paul Rica ve Tony Accardo’nun dikkatini çekmeyi başardı. Gi­ancana Accardo ve Rica gibi akıl hocalarının yardımıyla yükselirken, güçlü bir sadık destekçi tabanına sahip olmak için 42Tere mensup eski meslektaşlarını Chicago Outfit’e getirdi.

Capone’a sadık olanların gücü 1950’lerde azalmaya başladığında, Gi­ancana Outfit in kontrolünü ele geçirebildi. Accardo ve Rica onun deliliğinin önünü alacak danışmaman olarak etrafta bulunduğu sürece Gianca’nın patronluk için en iyi aday olduğunu düşünen Outfit’in eski üye­leri ve 42’lerden getirdiği gençler de Giancana’yı destekliyordu. Yöne­timinin ilk yıllan Outfit için iyi geçti. Giancana Outfit’in Las Vegas, Küba ve Meksika’daki kumar operasyonlarını genişletti; Chicago’da siyah çe­telerin elinde olan bazı işlerin kontrolünü kazandı; Outfit’in sendika ve tefecilik işlerim güçlendirdi.

Fakat Giancana’nın ‘Mooney’ tarafı öne çıkmaya başlamıştı. Tel­evizyon şovu ‘The Untouchables’ın (Dokunulmazlar) yapımcısı Desi Er-naz’ın öldürülmesi emrini verdi (Accardo bu cinayetin gerçekleşmemesini sağladı) ve Fidel Castro’ya suikast düzenlemek içki. CIA’le birlikte akıl­sız planlar üzerinde çalışmaya başladı; Giancana ayrıca Kennedy’lerle ilgili bir saplantı da geliştirdi. Outfit JFK’in Demokrat Parti’nin başkan adayı olmasına ve Illinois’da geniş çaplı oy dolandırıcılığı aracılığıyla 1960’larda seçimi Nixon yerine Kennedy’nin kazanmasına yardım et­mişti. Giancana bu durumun, Robert F. Kennedy’nin Mafya karşıtı sa­vaşını bırakması anlamına geleceğini ummuştu. Bunun yerine, karde­şinin kendisini adalet bakanlığına atamasının ardından RFK’in yaptı­ğı ilk şeylerden biri, üst düzey Adalet Bakanlığı çalışanlarına şöyle de­mek oldu: “O İtalyan Sam Giancana’nın sonsuza dek ortadan kaldırılmasını istiyorum.”

Giancana’nın Kennedy kardeşlerden nefret etmek için kişisel sebepleri bulunduğu da söylenebilir. Giancana Kennedy’nin metresi Judith Campbell’la yatıyordu ve aynı zamanda, hem JFK hem de RFK’yle ya­kın olan Marilyn Monroe’yla da ilişkisi vardı. Diğer gangsterler, Gian­cana’nın Frank Sinatra ve Phyliss McGuire gibi şöhretlerle kurduğu med­yanın dikkatini çeken ilişkilerin yanı sıra hem başkana hem de adalet bakanına karşı bir kampanya yürütme çabalarından endişe duymaya başlamıştı. Büyük Jüri’ye ifade vermeyi reddettiği için bir yıl hapis yat­masının ardından, Accardo Giancana’nın 1965’te emekliye ayrılmasını ve Meksika’ya taşınmasını sağladı.

Giancana 1974’te Meksika polisi tarafından yakalandı ve Castro’ya karşı CIA planlarıyla ilgili Senato İstihbarat Komitesinde ifade vermesi için ABD’ye iade edildi. Giancana bir kez daha yanlış sebeplerden ötü­rü kilit bir şahsiyete dönüşüyordu. Hem CIA hem de gangsterler, Giancana’nın bir ‘Mooney’lik yapıp sırlan açığa dökmesinden çekiniyordu. 19 Haziran 1975’te birisi bu endişenin gerçekleşmemesini garanti altı­na aldı ve Giancana’ya kendi evinde alfa el ateş edildi. Haber duyul­duğunda, Chicago Outfit’in o dönemki lideri Joseph ‘Joey Doves’ Aiuppa’ya ve CIA Başkam William Colby’ye yakın kaynaklar, “Bizim bu işle hiçbir ilgimiz yok” iddiasında bulundu.

 

Tefecilik

 

Yüksek ve yasadışı faiz oranlarıyla borç vermek olarak tanımlanan tefecilik, dün­ya çapındaki organize suç grupları için ortak bir gelir kapısıdır. Yakuza’dan Kuzey İrlanda’da Cumhuriyetçiler ve Birlikçiler’le (Kuzey İrlanda’nın Britanya yönetiminde kalmasını savunanlar) bağlantılandırılan suç çetelerine dek, tefecilikten düzenli ge­lir elde etmeyen bir suç şebekesi bulmak neredeyse imkânsızdır.

Tefeciliğin işlemesi İçin üç şey gerekir: Para, krediye erişimi olmayan ve borç al­mak isteyen kişiler ve borcu yasal sisteme müracaat etmeden dayatabilme beceri­si. Yüzde 500’den yüksek oranlarda faizle borç verilmesi de olağanüstü bir durum değildir; dolayısıyla 20 dolarlık basit bir borç, 1250 dolardan fazla bir paranın on-yıllar boyunca geri ödenmesine yol açabilir.

Parasız oldukları pek görülmeyen gangsterler, yasal bir mali kurumdan kredi alamayan yoksullar arasında borç verecek insan bulmakta zorlanmazlar. Borç alan­lar kendilerini rehin verirler. Gangsterin şiddet tehdidi Ödeme yapılmasını sağla­yamazsa, genellikle borçlunun ailesini yaralamak gibi acımasız hatırlatmalar nakit ‘üretir’. Daha gelişmiş olan diğer yasadışı operasyonlarına rağmen, Cosa Nostra hâlâ tefecilikten büyük miktarlar kazanıyor ve Vincent ‘Chin’ (Çene) Gigante ve Alphonso ‘Allie’ Persico gibi önde gelen figürler hakkında, aşın faiz üzerinden milyonlarca do­lar kâr elde ettikleri gerekçesiyle dava açıldı. Fakat bütün tefecilik işleri yoksulları hedef almaz. 1999 yılında İtalya’da, Kardinal Michele Giordiano organize suçla bağ­lantıları nedeniyle ve Napolili işyerlerine yüzde 300 oranında faiz dayatmakla suç­lanmıştı

 

Santo Trafficante Jr.

 

Santo Trafficante Jr. Cosa Nostra adına pek çok başarıya imza atmıştır. Yetkililerin son 60 yılda en çok hedef aldığı gangsterlerden biri olma­sına rağmen, Trafficante Jr. bir kez bile bir Amerikan hapishanesine atıl­madı. Trafficante Jr. liderliği babasından devralan ve bir organize suç li­deri olarak başarı elde edecek derecede kurnaz ve güçlü bir kişiliğe sa­hip olan nadir Amerikan Mafyası babalarından biridir. 1980’ler kadar geç bir tarihte bile aktif olan Junior ayrıca, eski tarz Donların sonuncu-suydu. Fakat onu Amerikan organize suç tarihinde böylesine kilit bir karakter haline getiren şey. Tapma Mafya ailesinin lideri olarak çektiği olumsuz ilgiydi. Basının, siyasetin ve FBI’ın daimi incelemesine maruz kalması, halkın gözünde bir yığın gerçek ve kanıtlanmayan suçun or­tasında en önemli Cosa Nostra aktörlerinden biri olarak yerleşmesine yol açtı. Florida’daki kumar faaliyetlerinin ve eroin kaçakçılığının kontrolünden Başkan Kennedy suikastına kadar, Trafficante Jr.’ın ismi devamlı gündeme geldi. Tapma ve Florida’daki organize suç her şey­den çok içki yasağından kâr etti. Küba ve Bahamalar’dan yapılan içki kaçakçılığı bu eyaleti, 1920’ler ve 1930’larm başlarında çeteler için ya­sadışı bir altın madenine çevirdi. Ulusal Suç Örgütü kurulup içki yasağı sona ererken, Florida bu kez Lucky Luciano ve Meyer Lansky de dahil olmak üzere pek çok New Yorklu gangsterin kumar faaliyetlerine ev sahipliği yapmaya başladı. Fakat Tapma ailesi tümüyle sahneden silinmedi -kendi kumar imparatorluğuna ve diğer işlere sahipti, uyuşturucu ka­çakçılığında ciddi bir yere sahipti.

Babası Santo Trafficante Sr.1940-1954 arasında Tapma ailesini yö­netirken, Jr. Küba’da kumarhane, gece kulübü ve kaçakçılık işleri kur­ması için Havana’ya gönderilmişti. Trafficante Jr. 1946’da Havana’da düzenlenen efsanevi Ulusal Suç Örgütü toplantısında babasını temsil etti ve buradan anakaraya düzenli bir kâr akışını garanti etti. Babası 1954’te öldüğünde liderlik için en popüler adaydı. Kendisine Florida’da yasa­dışı piyango ve rüşvet nedeniyle dava açmaya yönelik bir dizi girişime rağmen, Junior ulusal boyuttaki ilk ‘kötü tanıtımı’nı 1957’de gerçekleştirdi. Apalachin Konferansı fiyaskosunda yakalanmasının ardından, Albert Anastasia cinayeti nedeniyle sorgulandı.

Castro 1959 yılında Batista’yı devirdiğinde, Trafficante de bir Küba hapishanesine atıldı. Fakat orada fazla kalmadı. Haftalar içinde Castro’yla kişisel bir görüşme yaptı ve istisnai biçimde, Küba’yı terk etmesine ve hatta yanında, Küba bankalarına yatırdığı büyük miktarlarda nakit pa­rasını götürmesine izin verildi. Artık değersiz hale gelmiş bir Küba ku­marhanesi ve diğer yatırımlar nedeniyle muazzam miktarda bir kayba uğramış olsa da, Trafficante ve Tampa ailesi kendini toparlayabildi. 10 yıl içinde, Trafficante’nin aileyi ABD’deki en büyük eroin ithalatçılarından birine dönüştürmesi sayesinde servetleri canlanmıştı.

Trafficante, Life dergisinde Amerika’nın en önemli gangsterlerinden biri olarak tanıtıldığı ve Mafya üyesi ve FBI muhbiri Joe Valachi tara­fından da adının ifşa edildiği 1960’lar boyunca kötü bir şöhrete sahip­ti. 1966’da, New York’ta bir restorantta New Orleanslı Mafya babası Carlos Marcello’yla yemek yerken fotoğrafı bile çekilmişti. Fakat 1975 yı­lında CIA’in Castro’yu öldürme girişimleriyle ilgili Senato oturumları­na ifade vermeye çağrılmasıyla ününün doruklarına çıktı. Sorgulama sırasında rolünü itiraf etse de, bazdan, Trafficante’nin hiçbir zaman ha­yata geçirmeyi denemediği planlar için para almaktan başka birşey yap­madığından ve bizzat Castro’yu planlardan haberdar ettiğinden şüp­helenir. Bu ifşalar, Trafficante’nin, 1978’de Temsilciler Meclisi Suikast Araştırmaları Komitesi’ne Başkan Kennedy suikastındaki muhtemel rolü ge­rekçesiyle çağrılması üzerine bir adım ileri taşındı. Trafficante komite­de, 1962’de bir diğer Mafya üyesine yaptığı ‘Kennedy vurulacak’ yorumuyla, sadece Kennedy’nin 1964’te bir kez daha başkan seçilip seçilemeyeceğiyle ilgili spekülasyon yaptığını açıkladı.

Iran-Kontra skandalında CIA’le birlikte yaptığı işlerin açığa çıkma­sına ve 1986’da Bonnano suç ailesiyle ilgisi konusunda ifade vermesi için New York’ta resmen mahkemeye çağrılmasına rağmen, Trafficante ai­lesinin başında kalmayı ve hapishaneden kaçmayı sürdürdü. FBI 1987’deki ölümüne dek ağır operasyonlar ve soruşturmalar yapmaya devam etti; fakat organize suçu yönetmekten suçlu olduğu ortada olan bu adamı hiçbir zaman yakalamayı başaramadı.

 

John Gotti

 

FBI’ın ve diğer kurumların Amerikan Mafyası’na karşı 1980’lerden sonra kaydettiği başarı, yüzlerce önemli Mafya üyesinin ismini ortaya çıkardı. Bununla birlikte, ifşa edilen bilgi bolluğunda ve Mafya babalarıyla ikinci adamların başarılı biçimde suçlanmasına rağmen, halkın hayal gücüne sadece tek bir kişi yerleşiyor gibi görünüyordu: Ne w York’un Gambino ailesinin patronu John Gotti.

Basın ve halk tarafından Gotti’ye takılan lakaplar onu neredeyse ef­sanevi bir Mafya kişiliğine dönüştürdü, Manşet yazanlar için o ‘Dapper Don’ (Açıkgöz Don) veya ‘Teflon Don’du. Pek çok sıradan vatan­daş İçin basitçe ‘New York’un Kralı’ydı. Fakat güler yüzlü görüntüsü­nün ve medyayı iyi kavramasının ötesinde, pek çokları Gotti’nin orga­nize suçtaki dostlarının bildiği acı gerçeği içten içe seziyordu: Gotti ger-‘ çekten eski tarz Cosa Nostra patronlarına benziyordu.

Yeraltı dünyasında örnek aldığı kişi Albert Anastasia olan bu adam Cosa Nostra içinde geleneksel yöntemle yükselmişti -kan içinde güç­lükle ilerleyerek ve bir tetikçi olarak kurşun saçarak. Gambino çetesi­nin kontrolünü eski moda, kanlı bir darbeyle ele geçirdi ve suç ailesini demir yumrukla yönetti. Gotti adamlarından birisine telefonu yeteri ka­dar hızlı açmadığı için “Emirlere uy veya evini patlatırım” dediğinde, diğer adamları şaka yapmadığını biliyordu. 1950’Ierde çılgın bir Bronx genci olarak, Gotti organize suçtaki- kariyerine yerel gangsterlerin ayak işlerini yaparak başladı. Queens’in Ozone Park mahallesinin dı­şında görev yapan Gambino ailesinin capo’su Aniello ‘Neil’ Dellacroce’ye rapor veren bir kabadayı grubunun parçası oldu. Kennedy Ulus­lararası Havaalanı’ndan pahalı mallarla yüklü halde çıkan kamyonla­rın başarıyla kaçırılması sayesinde, Gotti Dellacroce’nin gözdelerinden biri oldu.

Fakat Gotti’nin statüsünün gerçekten yükselmesi, Patron Carlo Gambino’nun 1972’de öldürülen yeğeninin öcünü alması sayesinde gerçekleşti. Çocuk İrlandalı Gangster James McBratney tarafından, kaçırılmış; McBratney 350 bin dolarlık fidye almasına rağmen onu Öldürmüştü. Got­ti, McBratney’yi Staten Island’daki bir barda köşeye sıkıştırdığında te­tiği bizzat çekti. Ardından tutuklandı ve cinayet nedeniyle yedi yıl hapis yattı, fakat 1979’da serbest bırakıldığında capo yapılarak ödüllen­dirildi. Gambino ailesinin Paul Castellano tarafından yönetildiği süre boyunca, Gotti sürekli ailenin başına geçme tehditleri savuruyordu. Onu sadece ikinci patron ve eski dostu olan Dellacroce zaptediyordu. Dellacroce’nin ölümünden sadece günler sonra, Gotti Castellano’yu Ara­lık 1985’te ortadan kaldıran ve kendisini tek bir ani saldırıyla patron ya­pan 11 kişilik ölüm timine bizzat liderlik etti. Gotti, Genovese ailesinin patronu Vincent ‘Chin’ Gigante’nin İntikam amaçlı bombalı saldırı gi­rişiminden kurtuldu ve kısa süre içinde Gambino ailesi üzerinde sıkı kont­rol tesis etti.

Gotti 1987’de, 1970 tarihli Yolsuzluk ve Dolandırıcılık Etkisindeki Ör­gütler Yasası (RICO) aracılığıyla kendisine yöneltilen suçlamaları başarıyla alt eden ilk Cosa Nostra patronu oldu; bu olayın üstüne suçlamalar ‘üze­rine yapışmadığı’ için ‘Teflon Don’ takma ismini elde etti. Davaları sı­rasında kadın gazetecilere her zaman kapı açar, 2 bin dolar değerinde el yapımı takım elbiseler giyerdi ve sorulara hızlı ve esprili yanıtlar ve­rirdi. Bu durum onu bir medya yıldızına dönüştürdü. Oueens’de dü­zenlediği büyük ve bedava sokak partileriyle festivallerin yara sıra ken­di mahallesinde sokak suçlarını düşük seviyede tutması, onu bir halk kahramanı haline getirdi. Fakat FBI gözetimiyle karşı karşıya bir hal­deyken ortaya koyduğu kibirlilikten dolayı endişelenen adamları ara­sında daha az popülerdi.

FBI yetkilileri Gotti hakkında 1993’te, 13 cinayetten, cinayet planı yap­maktan, tefecilikten, haraç toplamaktan, adaleti engellemekten, yasadışı kumardan ve vergi kaçakçılığından dava açtı. FBI ikinci adamı Salva­tore ‘Sammy the Bull’ Gravano’yu da Gotti aleyhinde ifade vermeye ikna ettiğinde, teflon kaplama soyulmaya başlamıştı. Yetkililerin elinde ayrıca, Gotti’nin suçlu olduğunu gösteren yüzlerce saatlik dinleme kay­dı da vardı.

Jüri ve yargıç ‘John Gotti’ hayran kulübünün her gün yaptığı gös­terilerden pek etkilenmedi -halkın bir kısmı Don’un acı çektirilen bir kah­raman olduğuna inanıyordu. Jüri ve yargıcın fikri Gotti lehine şahitlik yapan bir dizi tuhaf görgü tanığı tarafından değiştirilemedi (Bu tanık­lar arasında ‘The Munsters’daki Dede rolüyle tanınan Al Lewis de vardı). Don, şartlı tahliye ihtimali olmaksızın müebbet hapse çarptırıldı.

Günde 23 saat hücre hapsine katlanmak zorunda kalan Gotti’nin akıl sağlığı kısa süre içinde bozuldu. Hapiste geçirdiği iki yılın ardından, Got-ti artık ailesinde veya parçalanmakta olan zihninde kilit bir şahsiyet de­ğildi. 2002’de gırtlak kanserinden öldüğünde, gösterişli, şöhretli birisi için yapılmış gibi olan cenazesine gelenlerin çoğu ölümün New York’un eski kralı için bir lütuf olduğunu düşündü.

 

Carlos Enrique Lehder Divas

 

Carlos Enrique Lehder Divas’ın 20. yüzyılda organize suç açısından mühim bir şahsiyet olduğunu söylemek, Muhammed Ali’nin bir bok­sör olarak biraz meşhur olduğunu veya ABD başkanının az da olsa güç­lü olduğunu ifade etmeye benzer. Lehder 1970’lerde ABD’de yaşanan kokain patlamasında kilit bir konumdaydı: O olmasaydı, Kolombiya­lı karteller küresel uyuşturucu ticaretinde önemli suç şebekeleri ve oyun­cular olarak ortaya çıkamayabilirdi. Kolombiyalı ve Alman bir anne-babanın çocuğu olarak 1949’da ABD’de doğan Lehder, işe ufak tefek suç­larla başladı. Küçük miktarlarda marihuana satmasına ve Amerika’yla Kanada arasında çalıntı araç kaçakçılığı yapmasına rağmen, ana gelir kaynağını yasal işi, yani kullanılmış araba satıcılığı oluşturuyordu. 1973 yılında Connecticut’ın Danbury bölgesindeki bir hapishanede araba hır­sızlığından yatarken, Lehder marihuana kaçakçısı George Jung’la aynı hücreyi paylaştı. Hücre arkadaşları olarak, vakit geçirmek için birbir­lerine hikâyeler anlatıyorlardı. Jung bir keresinde, küçük bir uçağı ra­dar seviyesinin altından uçurarak marihuana kaçırıp nasıl 100 bin do­lar kâr elde ettiğini ve kaçırdığı marihuananın 45 kilogramını Playboy Mansion’a götürürken nasıl yakalandığını anlattı. Kendisini hapishane hayallerine kaptıran Lehder’in aklına, Jung’un narkotik taşımacılığı yön­temini kokaine uygulamak geldi; kokain ABD’ye geleneksel olarak in­san tarafından veya Cosa Nostra’nın kontrol ettiği kargolarla geliyor­du. İki adam şartlı tahliye edildikten sonra, hem kokain kaçakçılığında hem de Kolombiya kaynaklı organize suçta devrim yaratan bir ortak­lığa girişti.

Sadece aylar içinde birkaç uçağa sahip oldular ve ABD’ye, çoğu Kolombiyalı uyuşturucu dağıtıcısının İnsan taşıyıcılar aracılığıyla birkaç yılda sokabildiği miktardan daha fazla kokain getiriyorlardı. İthal ettikleri kokainin kalitesi ve miktarı bu uyuşturucunun fiyatı düşerken popülaritesinin ve erişilebilirliğinin artmasına yol açtı. Daha önceden, GiIberto Orejuela liderliğindeki Cali karteli, Amerikan Mafyası’yla bağlantıları aracılığıyla Kolombiya kaynaklı kokain üretimine ve dağıtımına hâkim durumdaydı. Şimdiyse, Jung ve Lehder’in kaçakçılık rotası, piyasayı Ore­juela’nın alıkoyduklarına da açmıştı.

Lehder ve Jung, Medellin Karteli’ni kurmak için Pablo Escobar Gavira ve diğerleriyle birlikte çalışmaya başladı. Escobar ve meslektaşla-n operasyonun üretim kısmı ve Kolombiya’daki ayağıyla ilgileniyor, yanı sıra Lehder ve Jung’un ABD’deki dağıtım şebekesine güvenlik sağlı­yorlardı. 1978’e gelindiğinde, kartelleri yüz milyonlarca dolarlık kazanç sağlıyordu; fakat Lehder ve Jung’un ortaklığı son bulmuştu. Jung kar­telin parçası olarak kalsa da, giderek hırslı ve şiddete başvurabilir hale gelen eski ortağının yolundan çekildi.

Lehder işlerini genişletmek İçin kendi Karayip adasına sahip olması gerektiğine karar vermişti ve dolayısıyla Bahamalar’daki Norman ada­cığını ele geçirmeye başladı. Adadaki bütün mülkiyeti sahn alarak ve diğer sakinleri tehdit ederek veya ‘ortadan kaybederek’, kısa süre İçin­de kendi tropik gizlenme yerine ve lüks oyun alanına sahip olmuştu. 1982’ye gelindiğinde, Norman adasına kendi radarına sahip olan ve si­lahlı adamlarca korunan 1006 metrelik bir uçak pisti inşa ettirmişti. Bu pist, günde 136 kilogramdan daha fazla kokain taşımasına olanak ta­nıyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, kısa süre içinde milyarder statüsüne erişti. Fakat Kolombiya’daki siyasi iktidarın Meddelin Karteli’ne sırtı­nı döndüğü ve Amerikalı yetkililerin aktif bir biçimde Lehder’in peşi­ne düştüğü 1984’te, Panama’da General Manueal Noriega’nın konmasına sığınması gerekti. Bir sonraki yıl, Lehder tekrar Kolombiya’ya gitti ve 19 Nisan Hareketi ve (Kolombiya hükümetine karşı savaşmaya bugün hâlâ devam eden) FARC gerillalarıyla bağlantılı Quintin Lame Hareketi’ni finanse etmeye başladı.

1985’in sonunda Lehder televizyona çıkıp Amerikan emperyalizmine ve suçluların iadesine karşı çıkan bir konuşma yaptı ve ardından Kolombiya ormanlarında saklandığı yere döndü. 1987’de hükümet askerleri tarafından ele geçirilene ve organize suç faaliyetleri yüzünden mahke­meye çıkarılana dek, uyuşturucu imparatorluğunu saklandığı yerden yönetmeyi sürdürdü. Mahkemede suçlu bulundu ve şartlı tahliye hak­kı olmaksızın müebbet hapse çarptırıldı ve ek olarak 135 yıllık hapis ce­zası daha aldı. Bu ek ceza sonradan 55 yıla düşürüldü ve General Noriega’nın mahkemesinde ifade vermesi karşılığında, el konulan 2.5 mil­yar dolarlık malvarlığının büyük kısmı iade edildi. 1995’te bir gece Leh­der hapishane hücresinden toz olmuştu. ABD Adalet Bakanlığı’ndan hiç kimse Lehder’in yerini bulamadı – serbest bırakılıp bırakılmadığı ya da tanık koruma programı kapsamında saklanıp saklanmadığı bilinmiyor. Bununla birlikte, Lehder’in kokain ve Kolombiya organize suçunun ta­rihini şekillendirmekte oynadığı kilit rol şüphe götürmez.

 

Pablo Escobar

 

Kolombiya kokain devrimini harekete geçiren şey, Carlos Enrique Lehder Rivas’ın hapishane hücresi vizyonu olabilir, fakat bu fikri mil­yarlarca dolarlık bir organize suç şebekesine dönüştürmekte kilit bir rol oynayan kişi Pablo Escobar-Grivas’tı. Medellin Karteli’ni dünyanın hâ­kim uyuşturucu ticareti örgütlerinden biri haline getirme sürecinde, Es­cobar kendisini de gezegenin en zengin adamlarından birine, en meş­hur / meşhum / adı çıkmış uyuşturucu baronuna ve tarihin en başarılı or­ganize suçlularından birisine de dönüştürdü.

Sıklıkla ‘dünyanın en büyük haydutu’ diye anılan Escobar’ın suç kö­kenleri uyuşturucuya değil, mezar taşlarına dayanır. Zaman içinde üs edineceği Medellin kenti yakınlarındaki küçük Rionegro köyünde do­ğan Escobar, suç kariyerine mezar taşları çalarak taşlan kum püskürterek temizleyip tekrardan cenaze kaldırıcılarına satarak başladı. 20’li yaşla­rındayken, araba hırsızlığından sahte piyango bileti satmaya kadar, ken­disine para getirecek her türlü yasadışı faaliyete el attı. Escobar küçük çaplı bir gangster seviyesinde koşuşturmasının ardından kiralık katil­liğe ve insan kaçırmaya başladı. Pablo’nun kurbanlarının hepsi onun kor­kunç ‘imzasını’ taşıyordu; kurbanının gırtlağını yarıp, dillerini açılan de­likten dışarıya çıkarırdı ki, bu yöntem sonraları ‘Kolombiya kravatı’ diye anılır oldu. Escobar 1971’de uyuşturucu işlerine başladı. O sıralarda Kolombia kokain üretimi küçük çaplıydı. Sınırlı bir iç piyasayı doyurduktan sonra, çiftçiler koka yaprağı hasatını Panama sınırının ötesine yollar; yap­raklar burada işlenir ve sonrasında Amerikan Mafyası’na gönderilirdi. Cali Kartelinin kurucusu Gilberto Rodriguez Orujuela’nın yolundan iler­leyen Escobar, ürünün Kolombiya’da işlenmesinin ve doğrudan ABD’ye ihraç edilmesinin cazibesini gördü.

Escobar, Medellin bölgesindeki bütün çiftçilere, ürünü yurtdışına yol­larken aldıkları paranın iki katını ödedi ve uyuşturucuyu kendisi işle­meye başladı. İki yıl içinde, uyuşturucu üreticileri Ochoa kardeşler, JorgeLuis Ochoa ve Gonzalo Rodriguez Gacha’yla güçlerini birleştirmiş­ti ve Kolombiya’da üretilen kokainin büyük bir kısmım kontrol edi­yorlardı. George Jung ve Carlos Enrique Lehder Rivas onlara mükem­mel bir kaçakçılık ve Amerika’da dağıtım şebekesi sunduğunda, ‘el Car-tel de Medellin’ kurulmuştu.

1980’e gelindiğinde, Medellin Karteli Amerika’ya ve dünyaya 100 tondan fazla kokain gönderiyordu ve Escobar’ın kendisi de şahsen gün­de 1 milyon dolardan fazla para kazanıyordu. Ya rüşvet kabul edersin ya da vurulursun anlamına gelen Plata o plomo (gümüş ya da kurşun) stratejisi aracılığıyla, Escobar Kolombiya polisine, ordusuna, yargısına ve siyasi seçkinlerine hâkim olmuştu. Bu sayede operasyonlarına bir­kaç yıl boyunca dokunulmadı ve hatta 1982’de Kongre’ye bile seçildi.

Fakat kendisine karşı resmi muhalefet oluşmaya başladığı İçin Es­cobar bir davranış değişikliğine gitti. M-19 gerillalarını finanse etmeye başlayıp, onlara kendisinin ormandaki laboratuarlarını ve çiftliklerini ko­rumaları için para ödedi. Medellin Karteli, bir dizi bombalı eylem, Ko­lombiya Yüksek Mahkemesi’ni saldırı ve ülkenin en üst düzey yargıç­larının yarısının öldürülmesiyle Kolombiya hükümetine karşı terörist bir savaş başlattı. Escobar saklandı, fakat pek çok Kolombiyalı arasın­da hâlâ şaşırtıcı derecede popülerdi kazandığı milyonların çoğunlu­ğunu ülkenin yoksullarına, spor tesisleri, hastaneler ve ev inşa etmeye, hatta ülkenin ilk refah programlarını başlatmaya harcamıştı.

Yıllar boyunca kaçak hayatı yaşadıktan sonra Escobar 1991’de, gi­deceği hapishaneyi seçme ve istediği gibi donatma karşılığında yetkililere teslim oldu. Bu akıllıca bir hareketti. Amerika’ya iade edilmesini engelledi ve kendisine, rakip Cali Karteli’nin muhtemel bir suikastına yönelik korkudan muaf bir şekilde imparatorluğunu yönetmek için gü­venli bir üs sağladı ve tüm bunlar beş yıllık bir hapis cezası içindi. La Catedral (Katedral) diye bilinen hapishanesi fiilen korunaklı bir mali­kâne ve dünyanın yedinci en zengin adamı için uygun bir evdi. Gar­diyanlardan da her şeyden çok Escobar’ın korunması İçin oradaydılar.

Bir yıllık ‘hapis’ hayatından sonra, Escobar bir hükümet değişikli­ğinin bu anlaşmayı sonlandırmasından endişe duymaya başladı ve ye­niden kaçtı. ‘Arama Bloku’ diye bilinen özel bir Kolombiya güvenlik eki­bi ve ABD Delta Force (Delta Gücü) tarafından aranmasına rağmen, Es­cobar 17 ay boyunca kaçmayı başardı. Fakat 2 Aralık 1993’te ölümcül bir hata yaptı cep telefonundan yaptığı bir aramanın izi bulunmuştu. Askerler dairesinin dışında yerlerini almışlardı ve Escobar çanlardan kaç­maya çalışırken, sırtından, sol dizinden ve başının arkasından vuruldu. ‘Dünyanın en büyük haydutu’ ölmüştü, fakat mirası olan küresel ko­kain dağıtımı bugüne dek varlığını sürdürdü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir