ANKARA’DA GİZLİ İSRAİL DEVLETİ Mİ VAR? – HASAN DEMİR

Kitabın yazarı Hasan DEMİR 1954 Daday/Kastamonu doğumludur. Hasan DEMİR sekiz yıl Halk Kütüphanesi memurluğu ve üç yıl Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Müdürlüğü yaptıktan sonra devlet hizmetinden ayrılmış. Orhan Ziya, Abdullah Kulsabey, Metin Kitaplı gibi pek çok müstear isim kullandı, yirminin üzerinde kitabı basıldı. Günümüze kadar birçok gazetede köşe yazarlığı yapmış olup halen Yeniçağ Gazetesi’nde köşe yazarıdır.
Yazar Hasan DEMİR daha önce Yeniçağ Gazetesinde yazmış olduğu Köşe yazılarını Kitabın konusuna uygun şekilde seçerek bir araya getirip kitabı oluşturmuştur.
Yazar kitabın başında yazdıklarının okunduğunda Milletin ayrıntılarla meşgul edildiği kanaatinin oluştuğunu varsaymaktadır. Bunu Peygamberimiz “Vatan sevgisi imandandır” ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır!” sözlerine dayanarak vatan ve imanın bugün çok ciddi bir tehlike altında olduğunu yazmıştır.
Yazar köşe yazılarını bir araya getirerek kitabı oluşturduğundan kitabın bir bütün olarak özetlenmesi zorlaşmış, bu yüzden de özette konuya ilişkin yazılarından derleme yapılmaya çalışılmıştır.
Sahibi belli olmayan Kardak için Yunanistan ile savaşı göze alan Türkiye, sıra İsrail’e gelince neden yelkenleri indiriyor? Yoksa Ankara’da İsrail gizli devleti mi var? Yoksa Yunanistan düşman da İsrail dost mu? Diplomatik üslup dışında kim İsrail’e dost diyorsa işte o aslında Ankara’daki İsrail derin devletinin adamıdır, çünkü İsrail dost değil düşmanın en sinsisi, en kararlısı, en güçlüsü ve en acımasızıdır.
Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmasına rağmen, yine Türkiye Konya üzerinde İsrail Savaş uçaklarına eğitim uçuşu yaptırarak Filistin halkına ve kendi geçmişine ihanet etmesine rağmen İsrail, Türkiye’ye, hem Irak’ta Barzani-Talabani önderliğinde kurulmuş bulunan “Yahudi Kürdistan”ın merkezinde yer alarak, hem bayrağında tahrif edilmiş Tevrat’a göre “Vaat edilmiş toprakları” iki mavi çizgi, yani Nil-Fırat’ı resmederek, hem Knasst (İsrail Parlamentosu) girişine Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını da içine alan Arz-ı Mev’udu çakarak Türkiye’ye sürekli, “Elime fırsat geçtiğinde canına okuyacağım” deyip duruyor.
İsrail’in Türk ve Türkiye düşmanlığı böyle sembollerden ibaret değil. Siyonist Yahudi ABD, AB ve Türkiye içindeki “derin devletine” o kadar güveniyor ki, zaman zaman küstahlaşmaktan, Türk vatanı üzerindeki toprak emellerini açıkça dile getirmekten de çekinmiyor, çekinmedi.
“Lübnan Kasabı” Ariel Şaron 1982 yılında bir İtalyan gazetesinde Türkiye’nin işgalini tartışmış ve, “Türkiye ilgi alanımız içerisindedir” demişti. Siz şimdi Şaron’un bu küstahlığını bir kenara bırakın, ABD-İsrail ittifakının Irak’ın Kuzeyinde bir “Yahudi Kürdistan” kurduğunu ve bu devletin yaşayabilmesi için Akdeniz’e açılma gibi bir mecburiyetin olduğunu, ardından da, MOSSAD-CIA ve İngiliz Gizli Servislerinin 23 Mart 2004 günü bir futbol maçı esnasında Suriye’deki Kürtleri, Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtler gibi nasıl ayaklandırdıklarını hatırlayın ve bu bilgilerinizin yanına, 1983 yılında zamanın İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir’in, “Türkiye’yi Kürdistan’ı işgal altında tutmakla” suçladığını koyun; bütün bunlar sizi ikna etmeye yetmediyse, İsrail’de herkesin bildiği, “Bir Türk öldür rahat et!” Yahudi atasözü üzerinde biraz düşünün.
Altı adeta bir Petrol denizi olan Türkiye-Suriye sınırındaki 3 Milyon dönümlük arazinin 49 yıllığına İsrail’e devri demek Türkiye Cumhuriyetinin bu topraklardan ebediyen vazgeçmesi demek olsa gerek. Türkiye nasıl olur da kendi mayınını temizlemekten acizdir.
Türkiye kendi mayınını temizleyemiyorsa bırakın öyle kalsın. Böylece hem Irak’ın kuzeyindeki Yahudi Kürdistan’ın Akdeniz’e doğru önünü tıkamış, hem “Nil’den Fırat’a” kadar , “Arz-ı Mev’ud” hayallerini kuran ve bu hedefine adım adım yaklaşmakta olan Siyonist İsrail’in önünü tıkamış olursunuz.
Büyük Ortadoğu Projesi için, “İnşallah hayata geçer, Diyarbakır da bu projenin merkezi olur” diyen Başbakan ve Türkiye’yi yönetenler, proje sahiplerinin, “BOP Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek diye açıkça yazıp çizdiklerini bilmiyorlar mı? Türkiye-Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük vatan toprağının İsrail derin Devletinin ortağı olduğu şirketlere 49 yıllığına devredilmek istenmesi kast edilen haritanın bir bakıma Irak’tan sonra Türkiye üzerinden de ufak ufak değişmeye başlaması demektir. Herkesin aklını toplaması gerekiyor. Yoksa Yahudilerden aldığınız cesaret ödülleri cehenneminiz olur.

Türkiye, İsrail İşgalindeki Gazze Şeridi sanki;

Bir galeri “2006 Yılının Genç Ressamları” isimli bir resim yarışması düzenliyor. Değerlendirme Jurisi Hilmi IŞIK’ın Siyonis İsrail’in Filistin halkına reva gördüğü zulmü konu alan resmini ‘sergilenmeye değer görüyor’ ve resim Tevfik İhtiyar’ın galerisinde sergileniyor. Devreye İsrail Konsolosluğu giriyor ve resim duvardan indiriliyor, gerekçe de “Söz konusu çalışma, İsrail bayrağına açık ve ağır bir saldırı olup, İsrail ve Türkiye halkları arasındaki ilişkiye zarar verici niteliktedir. Bu sebeple adı geçen çalışmanın sergiden mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmasını önemle rica ederiz.” İşin özü Türkiye sahipsiz. Türkiye’de Avrupalının, ABD’linin ve İsrail’in sözü ve etkisi Türk’ten, Türk devlet ve Türk insanından çok daha derin, çok daha yaygın.

Yahudi Lobisi Türkiye’de olağanüstü etkili;

İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da Yahudi Lobisinin etkisi asgaridir. Bu bütün Avrupa ülkeleri için geçerlidir. Türkiye’de, ilginçtir Yahudi Lobisinin etkisi neredeyse diyaspora Yahudi’sinin İsrail üzerindeki etkisinden daha fazladır. Peki neden bu böyledir? Bunu anlayabilmek için 1880 yılında Fransa’da 15. yüzyıl Yahudilerine atfedilen iki mektup yayınlandığı için Yahudiler kovuşturmaya uğradılar ve Arles Yahudileri, İstanbul Yahudileri’nden yardım isteyince, İstanbul Yahudileri şöyle karşılık verdiler;
‘-Musa’ya inanan sevgili kardeşlerimiz, Fransa Kralı sizi Hıristiyan olmaya zorluyorsa, Hıristiyan olun, başka türlü yapamazsınız çünkü, ama Musa’nın yasalarını yüreklerinizde saklayın. Malınızı mülkünüzü elinizden alıyorlarsa, oğullarınızı tüccar olarak yetiştirin ki, yavaş yavaş onlar da Hıristiyanların mallarını mülklerini ellerinden alsınlar. Canınıza kastediyorlarsa, oğullarınızı hekim, eczacı olarak yetiştirin ki, onlar da Hıristiyanların canlarını alsınlar. Havralarınızı yakıp yıkıyorlarsa, oğullarınızı din adamı olarak yetiştirin ki, onlar da Hıristiyanların kiliselerini yakıp yıksınlar. Başınıza başka dertler açıyorlarsa, oğullarınızı avukat, noter olarak yetiştirin ki, devletin her işine karışsınlar. Böylece Hıristiyanları boyunduruğunuz altına alacak, dünyaya egemen olacak, öcünüzü alabileceksiniz onlardan.’ Diyor. Mektup aynı zamanda, “Biz burada böyle yapıyoruz.” demek anlamına gelmiyor mu?” İşte o gün ve devamı yıllarda İstanbul’da bunu böyle yaparak Osmanlı’nın çöküşünde önemli rol oynamışlardır.
Bu gerçeği bilen Mustafa Kemal çevresindeki onca Masona rağmen “Defolun Yahudi uşakları” diyerek Mason Localarını kapatmış ama ne yazık ki İsmet İNÖNÜ döneminde Siyonizm’in “Çiftliklerimiz” dediği Mason Locaları yeniden açılmıştır.
Siyonist Yahudiliğinin en etkili olduğu ülkelerin başında maalesef Türkiye geliyor. Öyle olmasaydı İsrail savaş uçakları Konya’da daha iyi savaşabilmek için eğitim uçuş iznini Türkiye’den alabilir miydi? İsrail’e böyle bir izni ne İngiltere verir, ne Fransa, ne Rusya, ne Çin, ne İtalya…

Orhan PAMUK Şaron’un diliyle konuşmuş…

Orhan PAMUK “Herkes vaat edilmiş topraklar konusunda fikir öne sürüyor ancak neden bu toprakları ele geçirme amacında olduğumuz hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Bizim inancımıza göre Dünya Hakimiyeti kurulmadan önce vaat edilmiş toprakların tamamen bizim elimize geçmesi gerekiyor. Bu nedenle bölgede çıkacak nihai kaosun altyapısını Türk, Ermeni ve Kürtleri birbirine düşürerek hazırlamış olduk. Kimse itiraf etmiyor bari ben söyleyeyim.
Pamuk bunu söyleyince herkes kızmaya başlıyor Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır diye falan. Türk İslam inancında “Vaat edilmiş toprakların ele geçirilmesi diye bir şey yok. Bu inanç Siyonizm’in, bu inanç Yahudi’lerin, mesela kasap Şaron’un inancı. Pamuk bunu söyleyerek bizim gençliğimizin uyanmasını sağladı ve Pamuk sahiplenerek yaptığı itiraflarıyla gördük ki, her şey İsrail’in sapık inancı o Arz-ı Mev’ud için dizayn ediliyor. Türk-Kürt-Ermeni birbirine düşürülüyor. Bu üçlü zayıflarken İsrail palazlanıyor ve her geçen gün Arz-ı Mev’ud’a, Nil ve Fırat arasındaki ‘vatana’ bir adım daha yaklaşıyor. Bunun üzerine Türk insanının Siyonizm’i, Sebatizm’i iyi öğrenmeli ve Türkiye açısından ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha düşünmeli ve Atatürk’ün Mason Derneklerini neden kapattığını idrake çalışmalıyız.

Türk Genel Kurmayı’nda üst düzey İsrailliler;

Genelkurmay’ın internet sitesinde “Türkiye-İsrail Üst Düzey Askeri Diyalog toplantısı, 27-28 ocak 2005 tarihlerinde Genelkurmay Başkanlığı Karargahında icra edilecektir” şeklinde duyurusu yer almaktadır.
Bu görüşmelerde merak edilen İsrail Savunma Bakanlığı Direktörü Emekli Tümgeneral Amas Yaron’a “Türkiye Kürt devletini tanımak zorunda kalacaktır demek ne demek?” , ayrıca İsrail radyosunda, İsrail gazetelerinde MOSSAD elemanlarının Irak’ın kuzeyinde Kürtleri eğittiği, yine İsrail’de binlerce Yahudi kökenli Kürtlerin Irak’ın kuzeyine taşındığı, İsrail’in Irak’ta bir banka kurduğu (Bağdat’ta açılışını Barzani’nin yaptığı Kürdistan Kredi Bankası) sadece Kürtlere Türk bölgelerinden ev ve arazi alımı için krediler verdiği acaba İsrail generalleri ile Türk generalleri arasında masaya yatırıldı mı? Türkiye’den daha önce göç eden Türk doğumlu Yahudilerin değişik şekillerde Şanlıurfa’ya geri dönmeye başlamaları, İsrail hükümetinin direktifleri doğrultusunda GAP’tan toprak alımları, yine Şanlıurfa’ya Sinagog yapımı için İsrail veya Yahudi diyasporasının 20 milyon doları niçin ayırdığı falan Türk-İsrail generalleri arasında sohbet konusu oldu mu? Bunların Türkiye’nin güvenliği ile doğrudan ilgili olmadığını kimse söylemez herhalde.

PKK’ya mayın, İsrail’e misket Buşh’tan

Bizim asıl uğraşmamız gereken ABD, İsrail ve İngiltere’dir. PKK bunların bir kuyruğudur. Kuyruğu kopartsan yenisi çıkar. Nasıl ki sağ-sol kuyruğu bitti bu sefer de PKK kuyruğu başladı ve devam ediyor. ABD ne zaman ki Irak’a girdi PKK azdı neden çünkü PKK destek gördü. DEHAP Batman Eski İl Başkanı Mehdi ÖZTÜRK “ABD’lilerin maksadı Türk-Kürt savaşı çıkartmak. Buraya gelen her heyet bize ayrı yanlarımızı öne çıkarmamızı söylüyor. Türkiye Uluslar arası bir komployla karşı karşıya ve bu komplo Türkiye üzerinde Kürtler vasıtasıyla oynanmak isteniyor.” sözleri ve Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin resmi internet sitesi Pukmedia.com’un haberine göre 15 Ağustos 2006 günü Süleymaniye’nin güneyinde yer alan Kelar yakınlarındaki Hacıevvel köyüne yaklaşan üç Amerikan helikopteri PKK’ya iki adet strella füzesi ile 18 paket C-4 patlayıcısı bırakıyor. İşte ABD bu…

Apocuları Ankara’ya yürüten ABD-İsrail ittifakıdır

Filistin, İsrail kuşatması altında bir açık cezaevinden farklı değil ve içeriden de EL Fetih ve Hamas diye ortadan ikiye bölünmüş. Benzer şeyler Irak’ta da yaşanıyor. Aynı kıbleye yönelen, aynı safta yer alan millet Şiiler ve Suniler diye ikiye bölünmüş. ABD fitnesi ve İsrail çıkarı için birbirlerinin katili haline getirildi. Aynı şeyi Türkiye için de 1980 yıllar öncesi sağ-sol çatışmasıyla uygulanmaya çalışıldı ama tutmayınca bilinen çirkin oyunlarından vazgeçmeyerek Türkiye’de görevli Amerikalı diplomatlar Doğu ve Güneydoğu’ya gittiklerinde Kürtlere “Farklı yönlerinizi öne çıkartın!” aklı vermeyi sürdürüyorlar. Bütün bunları göz önünde bulundurarak Demokratik Toplum Partisi’nin, “Dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan” sloganlarıyla Diyarbakır’dan Ankara’ya doğru yola koyulmalarının arkasında Doğu ve Güneydoğu’ya giderek, “Ayrılıklarınızı öne çıkartın” aklı veren Yahudi kökenli Amerikalı diplomatların bulunmadığı düşünülebilir mi?

Türk çocukları nasıl İsrail vatandaşı yapılıyor…

1987 yılında İlker ÇINAR 17 yaşında ve gazetede gördüğü “ücretsiz İncil gönderilir” ilanı ile Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerlerin tuzağına düşer ve Hıristiyan olur. Bir müddet sonra Papaz ve Başpapazlık konumuna yükselir ve Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerinde bulunur. Daha sonra Avrupa’da çeşitli ülkelerde misyonerlik faaliyetinde bulunur. 37 yaşına geldiğinde yaptıklarından pişman olur ve tövbe ederek tekrar İslam’a döner. Yaşadıklarını “ben bir misyonerdim” başlığı altında “Şifre çözüldü” adlı kitapta anlatıyor.
Eski Başpapaz İlker ÇINAR kitabında Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerlerin Aleviler ve Kürtler ile özel olarak ilgilendiklerinin de altı çiziliyor ve “Genellikle Diyarbakır’da bir araya geliyor; her konuda işbirliği yapılıyor ve devlet tarafından gelecek engellemelere karşı stratejiler geliştiriyorduk. Bu çalışmalarımız sırasında karşılaşacağımız problemlere çözüm getirebileceğini söyleyen bir konsolos devreye girmişti. Konsolos eğer bizim karşılaşacağımız bir sorun olursa kendilerine hemen haber verildiği taktirde bize yardımcı olabileceklerini söylüyordu” diyor ve bu konsolos’un da ABD’nin Adana Başkonsolosu olduğunu söylüyor. İşte müttefik ve ABD Başkonsolosu…

Ankara’da Türkleri aşağılayan bir İsrail elçisi

Türk Dayanışma Konseyi Üyesi Oğuz POYRAZOĞLU’nun gönderdiği mektubunda “Dün Sayın İsrail Büyükelçisini randevulu olarak ziyaret edecektik. Ziyaret öncesi çorabımıza varana kadar arama teşebbüsü ve ziyaretçi heyetini tek tek içeri alma isteklerini o an aldığımız kararla ziyaretimizi iptal ettik.”diyor.
Türkiye İsrail’e ne yaptı da İsrailli diplomat Türk insanını böyle aşağılıyor. Türkiye İsrail’in bağımsızlığını ilk tanıyan Müslüman ülke olduğu için mi? Bu olay Büyükelçi Aviv’in ırkçılık yaptığını gösteriyor. Bu olayı öğrenince aklımıza Bush’un Ankara ziyaretinde milletvekillerin ve bakanların ellerinin içi conilerce kontrol edildikten sonra Bush ile tokalaşmalarına izin verilmesi geliyor. O zaman milletvekilleri buna tepki gösterip salondan çıksalardı belki başımıza bunlar gelmezdi. Bizim Büyükelçimiz İsrail’de aynı şeyi yapsaydı kim bilir neler olurdu.

Mehmetçiği Güneydoğu’da vuran Siyonizm’dir

Irak’ın kuzeyine 100 defa girsek, Kandil dağlarını uçaklarımızla döve döve kuma çevirip bir elekten geçirsek de ne PKK biter ne bizim şehit tabutlarına sarılıp gözyaşı dökmemiz sona erer. Nitekim biz defalarca oraları bombaladık ama PKK hala var. Çünkü İsrail Arz-ı Mev’ud, çünkü küresel sermaye ve onun silahlı gücü ABD ve İngiltere öyle istiyor. Atatürk böyle bir planın yapıldığını tahmin ediyordu ve bu yüzden Yahudilerden uzak durulmasını söylüyordu. Nitekim Atatürk öldü film koptu İsrail Devleti kuruldu. Ve Türkiye’ye meydan okudu;
İsrail idarecileri sadece Türk topraklarına göz dikmemiş, her fırsatta Türk düşmanlığı da yapmaktadır. Londra’da yayımlanan Middle Easat Reviev dergisi İsrail Başbakanı Meneham Begin’in Irak’taki nükleer santralların bombalanmasından sonra “Bir Türk öldür rahat et” dediğini yazmıştı.
İsrail’in Ankara Maslahatgüzarı Dışişleri Bakanlığımıza bir açıklama yaparak, Begin’in böyle bir söz söylemediğini, ancak; bunun bir İsrail atasözü olduğunu söyledi.
PKK’yı da kullanarak Irak’ın kuzeyinden sülalesinden hahamlar çıkmış Barzani önderliğinde kurdukları “Yahudi Kürdistan” ile Türkiye’yi kuşattılar.
İşte Mehmetçiğin gerçek katilleri bunlar. PKK sadece bir taşeron. Teröristler Kandil’i çoktan boşalttı. Şimdi belki bir iki uçuş yapılacak, halkın gazı alınacak, hükümet kahraman, ABD “dost ve müttefik” olacak… Ardından “uzlaşma” altında “siyasi çözüm” yani “Eyaletler sistemi” gelecek.
Uyan millet uyan…

Barzani ve MOSSAD’tan PKK’ya 9 bin kışlık mont ve 3 kamyon silah nasıl gitti?

Gazeteci Uğur YILDIRIM bir haberinde 20 Ekim 2006 tarihinde Erbil Havaalanına İsrail eski İstihbarat (MOSSAD) şefi Ehoran Reifi iniyor ve Barzani ile görüşüp peşmergelerin modern silahlarla donatılması konusunda el sıkışıyorlar. Ehoran Reifi, İsrail’e dönmeden Diane bölgesinde PKK sorumlusu Cemil BAYIK ve PKK örgütlenme sorumlusu Duran Kalkan ile görüşüyor.
MOSSAD ajanı Reifi’nin Erbil’e inmesinden 25 gün sonra, 25 Ekim 2006 günü aynı Erbil Havaalanına 3 İsrail Kargo uçağı iniyor. Uçakların yükü hafif ve orta mükineli tüfekler, makineli tabancalar, ağıd doşka’lar, roketatarlar ve çeşitli çaplarda havan mermileri.
Uğur Yıldırım’ın bir başka haberi PKK şeflerinden Murat Karayılan, Neçirvan Barzani’den Kürdistan hükümeti adına silah istiyor ve anlaşıyorlar. 8 Aralık 2006 gecesi Erbil’de üzeri battaniyelerle örtülü üç kamyon dolusu silah yola çıktı, kamyonlar sabah saat 6’da Süleymaniye’ye girdi, PKK’nın yan kuruluşu Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi önünde durdu. Partiden yanlarına birkaç adam daha aldılar, Kandil’e doğru hareket ettiler. Bir sürpriz de kamyonlarda Türkiye Cumhuriyeti plakaları vardı. Aynı dönemde PKK finans sorumlusu Ömer Kaya, Kandil’deki teröristler için tam 9 bin kışlık mont satın aldı. İşte tüm bu olan bitenden ABD ve İsrail MOSSAD’nın haberinin olmadığı söylenebilir mi?

İsrail’in Ankara’yı vurma planı!

İran’ın elinde İsrail’i vurabilecek füzeler varmış ve İran nükleer silah yapmaya bugün her günkünden biraz daha yakınmış…
– Eee bana ne!
Böyle olduğu içindir ki İsrailli Genelkurmay Başkanı İsrailli komandoların
Hakkari ve Bolu Dağı Komando Tugayları ve Özel Kuvvetler Komutanlığı birimlerinde Mehmetçikle birlikte eğitim yapmaları talebinde bulunmuş.
Bu İsrail’in Türkiye’yi içerden vurması demektir. Vurmasa bile bu, İsrail tarafından Türkiye’nin İran’ın hedefi haline getirilmesi, yani Türkiye’yi İran’a vurdurması demektir.

İşgal Güçleri Ankara’da

Türkiye kravatlı memurlar tarafından bir asker gibi işgal ediliyor. Buna örnek olarak İMF memurlarının borcunuz şu kadardır bunu verebilmeniz için çocuğunuza okul çantası almayın, şunları kısın, bunları kısın, eğitime şu kadar, sağlık sektörüne şu kadar kısacaksınız diyebiliyor. Bu durum ülkenin işgal altında olduğunu gösteriyor. Askerin yerini kravatlı memurlar, silahın yerini de hesap makinesi almış.

Soralım Ahmet TÜRK’e ABD kardeş, Türkiye Katil mi?

Ahmet TÜRK her konuşmasında barış ortamından, insan haklarından bahseder. Bir kere olsun PKK’nın bir terör örgütü olduğundan bahsetmemiş ve tam tersi PKK’nın bir ölüsüne şehit deyip bağrına basabiliyor. Ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda ülkeyi birbirine düşüren kimdir tabiî ki ABD’dir. Bunu daha önceki Batman İl Başkanınız söyledi; “Amerikalılar bize geliyor, ayrılıklarınızı öne çıkartın diyor. Bölgemizde Kürtler üzerinden Türkiye’ye kirli bir tuzak kuruluyor!” diyor. Ve böyle söylediği için de hemen görevden alınıyor. Neden çünkü ABD’yi müttefik addediyor. Aynı konu ile ilgili dönemin İnsan Hakları Derneği Eski Başkanı Akın BİRDAL Muş’un Varto ilçesinde Belediye’nin düzenlemiş olduğu panelde Türkiye Cumhuriyetine verip veriştiriyor. Buna dayanamayan ve itirazda bulunan Varto Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı Niyazi BİNGÖL “Amerika ve AB kardeşi kardeşe vurduruyor, Kürt kökenli kardeşlerimizi emperyalizmin piyonu yaptırmayız!” diyor. Muhtar AB ve ABD’ye laf atınca söyledikleri karşısında salonda tekme tokat darp ediliyor.

Misyoner Siyasetçi, Bürokrat ve İmamlar

Başta ABD olmak üzere Hıristiyan devletlerin Müslüman ülkelerin içişlerine karışarak ülkeyi sömürmelerine; siyasetçilerin, yazarların, gazetecilerin bunu Avrupa’ya ve halka anlatması gerekirken Ülkelerin bunları hak ettiği gibisinden görüş belirtmeleri misyonerlikten başka bir şey değildir.

Milli Güvenlik Kurulu’nda bir Mason

Defne Mason Locası Üstad-ı Muhteremi Mustafa Ağaoğlu, “MGK’nın kara kutusu” olarak anılıyormuş. Bu adam 1975 yılında 35 yaşında MGK Genel Sekreterliği 1. Hukuk Müşavirliğine atandı. 12 Eylül’e giden süreci adım adım yaşadı. İhtilalin ardından MGK Yasasını hazırladı.
Demek ki 12 Eylül’cüler MGK gibi çok önemli bur kurumun anayasasını hazırlamakla bir Masonu bilerek görevlendirmişler. Mustafa Ağaoğlu, “Kendime saygı gereği Mason olduğumu gizlemedim” dedikten sonra “Askerlerin Mason Derneklerine üye olmaları yasaktır; ama benim 3 yıl MGK’da görev yapmam rahatsızlık oluşturmadı” diyor.
“28 Şubat sürecinde alınan bir çok kararda imzası olan Ağaoğlu, kararların uygulanması için oluşturulan Başbakanlık Takip ve Koordinasyon Kurulu’nda görev yaptı.”
Tabi 28 Şubat denildiğinde Çevik Bir’i meselenin içine katmadan olmaz. Çünkü Sayın Bir, bir bakıma 28 Şubat sürecinin lokomotifi idi. Emekli olduktan sonra ABD’deki Yahudi Lobileri ile ilgili basında baya yer alıyor.
Çevik Bir Masonları nasıl gördüğünü ve bir mason organizasyonunda nasıl yer aldığını değerlendiriyor;
“O kadar güzel örgütlenmiş, zamanında hangi konuyu seçeceğini bilen ve pozitif enerji veren bir sivil toplum örgütü ile beraber olmaktan mutluluk duyuyorum.”
Mustafa Ağaoğlu 28 Şubat sürecini bir müdahale olarak kabul ediyor ve Erbakan’ı müdahaleye davetiye çıkarmakla suçluyor. Ağaoğlu ve Çevik Bir’e göre müdahaleye davetiye çıkaran eylemler “Başbakanlıkta tarikat liderlerine verilen iftar yemeği” ve “Sincan’daki Kudüs gecesi…” idi. O günlerin Hürriyet’leri, Milliyet’leri, Sabah’ları ve diğer gazeteler de buna ama bu kadar da olmaz ki dediler, dedirttiler…
Belki şimdi de böyle düşünenler vardır. Hayır işte aklımızı başımıza almalıyız. Rahmetli Atatürk’ün “Yahudi uşakları” diye huzurundan kovduğu ve kapattırdığı Mason tarikatına üye biri MGK’nın yasasını hazırlayacak bu normal ama Müslüman bir ülkede bazı vatandaşların Başbakanlık Konutu’nda iftar yemeği yiyemeyecekler bu normal değil, yanlış öyle mi? Bugün ramazan aylarında Başkan Bush bile Müslüman önderlerine yemek veriyor. Allah’tan korkun insafa gelin.

Türkiye nasıl kurtulur?

Türkiye’nin mazisine yakışır bir hal ve gelecek oluşturabilmesi için her şey mevcut. İnsan kaynağı olarak bunu hak ediyor ve Vatan olarak da her türlü imkana sahibiz.
1-Kültür emperyalizmi ile düşmanımıza aşık edilmişiz.
2-Kökünden uzaklaşmak kimseye yaramadığı gibi Türk milletine hiç yaramadı.
3-Dün hem kendi ülkelerini hem dünyayı yöneten Türkler “Bizden adam olmaz” noktasına geldikleri, getirildikleri anda ABD’den, AB’den akıl istemeye, “ Gel bizi yönet” demeye başladı.
4-Biz, “Bizden adam olmaz” ve biz, “Yönetemiyoruz!” dedikçe, Fransa’sından, İtalya’sına, Rum’undan Yunan’ına, yani dün bizim yönettiklerimiz, “Haklısınız, siz yönetemiyorsunuz” demeyi sürdürdüler.
5-Ülkeyi yönetemeyenin ayıbı yeterken müesseseleri de yönetemediklerini itiraf eden nesiller, yahut buna inandırılan yöneticiler, bürokratlar oluştu ve müesseseler bir bir, birkaç yıllık karları karşılığı yabancılara satılmaya başlandı.
Kurtuluş, diriliş ve şahlanış Atatürk gibi bütün bunların tersini yapmakla mümkündür.

KAÇIN! ‘DEMOKRASİ’ GELİYOR! – BANU AVAR

Yazar; Kaçın! ‘Demokrasi’ geliyor! Kitabında 2011 yılı içerisinde meydana gelen ve yenidünya düzeni içersinde demokrasi adı altında söylenen sözler yapılan hareketlerin ne kadarı doğru ne kadarı yanlış olduğu her zaman konuşulmuştur. Uluslararası finans şirketlerinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar çıkar ülkelerinin siyasilerini harekete geçirmiştir ve bu çıkış demokrasi sebebiymiş gibi ifade edilmektedir. Arap baharı ve uluslararası demokrasi havarileri, Amaç; Ortadoğu ve Afrika’daki, Avrupa ve ABD’ye göre diktatörleri yıkıp yerine halkın kendi iradesiyle seçeceği devlet yönetimini kurmaktı. Bunun adı özgürlük ve demokrasi olacaktı. Artık kendi istihbarat kurumlarını da devreye sokarak hedef ülkelerin siyasi uçtaki vatandaşlarını kendileriyle işbirliği içerisinde olmasını sağlamaktı. Eğitim verdikleri bu kişileri ülkelerine geri gönderip kendilerine gösterilen hedefe ulaşılıncaya kadar çalışmalarıydı…

2011 Kan yılı!

Demokrasi kelimesi tüm açıklığıyla karşımızda, çatışmaların hedefi olan Ortadoğu ve Afrika kaynamaya başladı. Küresel sermaye krize girdiği için savaşlar ve darbeler gündeme geldi; Çatışmaların hedefi tüm dünya devletlerinin de peşinde olduğu petrol rezervleri, suyolları ve doğalgaz. Kaynayan Ortadoğu ülkelerinin peşi sıra, hedefte Suriye, İran ve Türkiye görünü¬yor. Afrika ülkelerini de ele alacak olursak burada ateşin fitillendiği ülkeler Tunus, Mısır ve Libya oldu. Koltuklarında nasırlaşmış liderler tek tek devrildi.

BOP; petrol coğrafyasını hedeflemiş¬, dünya gündeminde yer almaya başlamıştı; Libya ABD işgal listesindeki hedef ülkelerden biriydi. Bu ülkelerin yanı sıra Sudan, Lübnan, Irak, Somali, Suriye ve İran yer alıyordu. BOP, ABD silah sanayini ve şirketlerini şaha kaldıracaktı ve BOP eşbaşkanı olan Türkiye Başbakanı Arap baharı adı altında aktif rol oynadı. Ortadoğu değiştirilirken daha önce aktif rol alan ülkelerin harcandığı Türkiye terör konusunda zorlanırken kendinin de harcanacağının farkına varmayacak mıydı? IMF; Hedefteki ülke önce halk işsizlikle boğuşur; yabancı istihbarat ajanla¬rı ülkeyi kaosa sokar. İç savaş çıkar; ” insani müdahale ” adı altıda; NATO ve BM gerekeni yapar. Yabancı güçler karşılıksız kay-naklara kendi mallarıymış gibi sahiplenirler. Demokrasi darbeleri planları yapılmaya başlanarak sivil toplum ağlara yıllarca fon akıtılır; üniversiteler, med¬ya sivil ağa alınır, işsiz ve yoksul halk en ufak bir kıvılcımla ayakla¬narak liderler devrilmeye başlanmıştı. Diktatörlerce değil, küresel bankerlerce sömürüleceklerdi petrol ve sömürdükleri devletlerde pazarlığa oturan ve çatışma yaşayarak ayrı düşen devletler kendi aralarında ayrı düşmüşlerdi. Bu ayrı düşmeleri Wikileaks belgeleriyle ortaya çıktı, Yapılan belge sızıntıları birçok devlette sıkıntıya neden olmuştur… Wikileaks’in kralı Rothschild’in aleyhine ise tek bir bilgi sızmadı.
Mısırda ise yapılacak devrimin yüzlerinden biri olan Ahmet Maher ve Vail Gonim’di OTPOR bayrağını sallamış ve OTPOR’ da Yugoslavya’yı parçalayan süreci tetikleyen Soros’çu örgü¬tün adıdır ve bu elemanlar yurt dışı tarafından fonlanmıştır. Hedeftekilerin alaşağı olması; ABD ve AB ülkelerinden aldıkları internet eğitimi sonrasında twitter ve facebook sosyal paylaşım sitelerinden gençleri birlikte hareket etmeye bu meseleye katkı yapmayı davet ederlerdi. Oluşturulan sivil Ağın amacı ise; İnsanlara internetten faydalanması değil, meydanları nasıl kullanmalarını gerektiğini öğretmektir.

Uluslararası Camia ve Bir Haçlı Seferi Daha!

Haçlılar yüzyıllar önce Ortadoğu ve Anadolu’ya saldırı düzenledi, şimdi başka bir şekilde bu coğrafyanın peşindeler. 2000’li yıların haçlısı ise hedefe Afganistan ve Irak’ı koydu. Afganistan’a girerken George W.Bush, Haçlı Seferi’ndeyiz! Demişti. Afganistan’a 2001 de El Kaide ikiz Kuleleri bombaladı! Usame bin Ladin komutanıy-dı ve Afganistan’daydı. Irak’ta ise; kitle imha silahları ve biyolojik silahların olduğu bahanesiyle girildi.

Demokrasi Havarileri ve Seçim

Türkiye de her ülke gibi demokrasi sürecine giriyor o da tarihinde en karışık döneminde seçime gidiyor sadece Türkiye değil birçok mazlum millet aynı kaderi paylaşıyor bunlarda demokrasi seçme seçilme hakkı özgür irade adına yapılıyor akla yine demokrasi terimi geliyor. Yenidünya düzenine bomba yağdırmak hedef ülkeleri işgal etmek bunun Türkiye ye verilen mesaj olduğu kısa sürede ortaya çıkmıştır.

Burada iç savaşlar göze çarpıyor ki istihbarat servislerinin meyvesi olarak ortaya çıkıyor. CIA için demokrasi ise hiçbir anlam ifade etmiyor onlar için ülkede seçilmiş hükümet varsa onlarla iş birliği içerisindeyse bu onlar için demokrasidir. Eğer işbirliğini reddediyorlarsa demokratikmiş değilmiş umurlarında olmuyor. Umurlarında olan tek şey küresel ekonomi bundan dolayı da ulus devletlerin bağımsızlık tanımı yeni bir şekil alıyor.
Irak’ta da aynı demokrasi oyunu oynandı. Halk bilinmeze sürüklenerek demokrasi seçimlerine itildi. Irak seçimlerinde yapılan kargaşa da demokrasi eşittir pazarlık söz konusu oldu. Yani petrol, gaz, suyolları ve madenler üzerindeki egemenlik hakkı yok olacaktı. Afganistan da demokrasinin farklı bir boyutu daha meydana geliyor. Dünyanın en karlı işi olan uyuşturucu demokrasi yanlılarının sığınağı haline geliyor. Siyasi aktörleri de seçimleri de belirleyen uyuşturucu paralarıydı.

Bambaşka bir demokrasi örneği olan Karaipler işte burada yapılan sömürünün asıl hedefi yine petrol ve doğalgaz. Amerika fırsatı kaçırmayarak insani yardım bahanesiyle Haiti’yi işgal etti. Farklı bir gözde olan yeni bir demokrasi tuzağı Elmas madeni ülkeler hedef alınmaktaydı. Elmas ülkesi olan Kongo birkaç yüzyıla kadar Belçika’yı yeterli refaha ulaştırmıştı. Sırada demokrasi söylemli ülkelerin pay almasına gelmişti. Ve öylede oldu Belçika da bir süre Afrika ve ABD‘nin ihtirası bitene kadar gerçek bir hükümet kurulamamıştı ve demokratik seçim yapılmamıştı. Afrika bununla da kalmayarak demokrasi yatırımına devam ediyordu. Sudan zengin topraklara uranyuma ve su kaynaklarına sahip bir ülke. Sudan’a demokrasi gelmesi için bu yerel kaynaklarını birçok ülkeyle paylaşması gerekiyordu.

Fildişi Sahili Afrika da demokrasi kurbanı olan başka bir ülke. Kakao ve petrol ülkesi Fildişi Sahili İç savaş yaşayarak, Fransa’yla Amerika arasındaki demokrasi oyununda yüzlerce kişi bir günde ölüyordu. Fildişi sahiline demokrasi geliyordu. Gana Obama‘nın lider olduktan sonra ilk ziyaretini yaptığı Afrika ülkesiydi. Obama, Gana ve Fildişi Sahili’ne demokrasi müjdesi veri¬yordu. Tek nedeni kıta sahanlığı ve batı Afrika’nın petrol yataklarıydı. Afrikalılar, Obama’nın asıl derdini şimdi anladılar mı bu da tartışılır. Obama’nın yaptığı bir nevi reklam kampanyasıydı. Obama, Afrika ve Asya’yı alt üst etmenin yeni adayıydı.

Demokrasi hakkında söylediğimiz sözleri tekrar hatırlarsak eğer amaç yine insan hakları ve özgürlük Batı’nın dilinde askeri ve ekonomik işgaldir. Tabi bunlar yapılırken hedef ülke önce bağımlılık oluşturacak daha sonra etnik yönden dini yönden ayrım yapılacak ve en önemlisi ise zengin kaynaklar sömürülecekti. Demokrasi tohumları hep kurutulup onların tanımladığı demokrasilerin yeşermesini sağlamak olacaktı.
Bu güçlerin tek korktuğu nokta silah, petrol, doğalgaz ve uyuşturucu gibi şeylerin üzerinde kurdukları planların yarı yolda kalması… Ama bu konuda tedbiri elden bırakmayarak dünya bankaları, rüşvet dağıtıcıları, tetikçileri, istihbarat servisleri ve yüzlerce bankaları var.
Hedef ülke ve Arap Baharının önemli diğer ismi Türkiye idi 2011 Baharı’nda Türkiye’de seçim rüzgârları esiyordu. Türkiye de bazı gruplar, milli egemenlik değil, yerel egemen¬lik istiyordu. İkinci bir cumhuriyetin kurulmasından, federasyon¬dan, Başkanlık Sistemi’nden, Türksüz bir dünyadan söz ediyorlar¬dı. Tüm ekranlar, yazılı basın on¬lara açıktı. Aksini savunan herkes sansürlenmiş, susturulmuştu.
2009 Ekim ayında Habur’da bir gösteri yapıldı. Teslim olan teröristler hakkında PKK hakkında beyanlar ortaya konuluyordu. Açılım çerçevesinde PKK ile “Kürt” aynılaştırılmıştı. Kısa bir süre Terör gös¬terileri büyük şehirleri sardı. Gün ortası adam kaçırılmaya baş¬landı. Türkiye’ye teslim edilen Öcalan’ın itirafında ise Şeyh Sait’in devamıydım ve kullanıldığını söylüyordu. ABD ile İngiltere, Osmanlının topraklarına bir bir göz dikmişlerdi. Lozan’da Musul Meselesi konuşulurken Şeyh Sait isyanını çı-kardılar. Osmanlı toprakları buğdayın, pamuğun, petrolün merkeziydi. Irak’a da bu yüzden girmişlerdi. Hedeflerinde ne kitle imha silahları vardı ne de demokratik bir yaşam. Amaçları petrol, gaz ve madendi. Irak işgaline yardım eden herkes pay alma çabasına girmişlerdi. İngiliz ajan Arapları Osmanlı ya kışkırtıp kendi arasında savaştırmıştı. Bu defada farklı yönden bir kışkırtma söz konusu olmaktaydı. Kürtlerle Yahudiler kader arkadaşı ilan ediliyordu. Malum, İngilizler önce Arapları kullandı; ama sonunda Yahu¬dileri bölgenin kralı yaptı. Bölgede kan ve gözyaşı ayyuka çıkınca işin içinden sıyrıldı. Mandası altında bulunan Filistin bölgesini, bir buçuk saat için¬de Birleşmiş Milletlere devretti ve 1948’de bir Yahudi Devleti or¬taya çıktı. Arapları kendi vatanlarında köleleştirdiler ya da yok ettiler

Sevr Hortluyor…
Kürt gruplar ayaklandı. Kaçan on binlerce Iraklı Türkiye sınırına da¬yandı. Özal, Amerika’yı yardıma çağırdı. Ve Çekiç Güç adı altında Amerika bölgeye yayıldı. Bugünkü Sudan ve Libya ya yapılanlar gibi… Ve Kürt devletin kurulması için bölgedeki Mesut BARZANİ ve Celal TALABANİ liderler barıştırılmış. Türkiye bölgesinde huzur bulması için gerekli olan Avrupalı devletlerin dile getirdiği yeni Anayasa yapılacak ve bu anayasada Türklük yasaklanmalı ki Kürt meselesi halledilebilsin. Kukla Kürt devletini kurulabilmesi içi Irak, Suriye ve İrandan koparılacak toprak parçası üzerinde olacaktı. Zaten 2003’te ırak’a yapılan ABD ve İngiliz ortaklaşa operasyon Irak haledilmiş artık sırada Suriye vardı ve Suriye Arap baharı adı altında yönetimde bulunan Esat gitsin demokrasi gelsin mesajı iletiliyordu. Suriye hayatta kalmak istiyorsa küresel aktörlerin isteklerine olumlu yaklaşırsa devam edecek aksi durumda uygulanacak ambargolarla bölünmesiyle karşı karşıya kalacaktır.

Medya…

Savaşlar günümüzde Medya ile birlikte hedef kitleyi etkilemek ve onaylaması için yalanların doğruymuş gibi aktarılması yalan üzerine kurulan sistem yalanlarla son buluyor. ABD bu sistemi çok iyi kullandı. Orta Asya’nın or¬tasına gitmek için gerekli olan ortamın Askerler, uzmanlar, siyasi kesim, akademisyenler ve prog¬ram yapımcıları, dünyanın ekranlarında aynı şeyi tekrarlaya¬caktı. Artık ortam hazırdı İkiz Kulelere saldırısını yapan Usame bin Ladin aktör bulunmuştu veya seçilmişti rolünü oynadı. 2011 de işi bittiği için ortadan kaldırıldı ama bunu yaparken bir taşla iki kuş olacaktı hem hedef ortadan kaldırılacak hem de bulunduğu ülke terörü barındırdığı için suçlanacaktı ve bu Pakistan olacaktı ve bunu medya sayesinde yaptılar. Bunu Irak’a saldırmak içinde kullandılar, Irak’ın Kuveyt’e saldırması ve basında hastanede bulunan bebeklerin beton üstüne bırakılması ABD ırak’a saldırmasını ve bunu medyayla yaptılar.

Diyalog ve Yeni Haçlı Stratejisi

İnançlar arası diyalog, medeniyetler ittifakı, küresel barış iklimi, Hepsi Hıristiyan Batı’nın Dinler arası diyalog adı altında süper misyonerliğini, hedef ülkelere gidenlerin din eğitimi aldığı ve gittikleri yerde okul açıp ve rahatça misyonerlik yapmaktadır. Bu Türkiye’de 1950 yıllarda yapılmıştır.

Küresel Başkanlık Sistemi!

Türkiye; ekonomi, siyaseti ve kültürüyle tamamen dışa bağımlı olarak yönetilen, yeni bir anayasa yapılacak…
Yapılacak bu anayasa ulus devlet anlayışıyla çelişmekte ve küresel efendilerin işine gelmektedir. Bu da Türkiye’nin ulus devletçiliğinin sonunu hazırlayacaktır. 1988‘de Turgut Özal’ın ve 1991‘de Yıldırım Akbulut döneminde yerel yönetimlere özerklik şartı kabul edilmişti bu anlaşmayla fedaral devlet yapısı için batıya söz verilmiş oldu. Bu özerklikle suskunluğunu bozan bazı parti üyeleri PKK adına kesin söylemlerde bulunmaya başladı. Bu çelişkiler haricinde Türkiye başkanlık sistemi adı altında yeni bir yönetim şekli olarak çıkmaktadır. ABD Başkanlık sistemi işlemesine rağmen, Başkanlık sistemini kullanan 30’dan fazla devletin sistemleri işlememekte ve ekonomik açıdan sıkıntı yaşamaktadır. Türkiye’ye başkanlık sitemine geçmesini söyleyen devletlerin oluşacak eyaletleri diğer ülkelerde de olduğu gibi küresel baronlara parselleyecektir. Türkiye bu defa da farklı bir koalisyon üyeleriyle yeni bir yasanın temelini atmaktaydı.

Türkiye yıllarca direndiği bu yasayı Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyon hükümeti tarafından imzalamıştı. İmzalanan bu yasa halk olarak tanımlanmış kendi haklarını kendi kaderlerini tayin etmede özgür bırakılmıştı. İkiz yasa adı altında imzalanan bu yasa AKP döneminde onay bulabilmişti. Yasanın yürürlüğe girdiği an Ahmet Türk kendi çıkarları ile uyuşan bu yasayı bir fırsat bilerek demokratik özerklik, Kürtlerin taleplerini yerine getirme mücadelesi vermekteydi.

Özerklik şartı ve ikiz yasalardan sonra Türkiye farklı bir durumla bölünmeye hazırlanıyordu. Bunun adı ise bölgesel kalkınma projesiydi. Bununla Türkiye bölgelere ayrılacak vali, belediye başkanları, özel sektör yetkilileri bölgesel kararlara kendi düşünceleri doğrultusunda imza atacaklardı. Projeler için Ankara ile değil borçlandıkları bankerlerle işlerini halledeceklerdi.

İşgal edilen Irak farklı emellerle kandırılırken asıl hedef ikinci İsrail’i oluşturmaktı. Kürt hareketi yönetimde önemli yer aldı. Arap dili yok edilerek Arap ve Türkmenleri de Kürtleştirme çabasına gidildi. Kosova’da da farklı olması da bir benzeri olay yaşandı. ABD desteğiyle başa geçen Arnavut yönetim 600 yıllık Türkçeyi resmi dil olmaktan çıkardı. Bu olayların farklı bir hedefi daha vardı Yugoslavya’nın sonunu hazırlamaktı ve öyle de oldu. Bir ülkenin ordusunun parçalanması o ülkenin sonunu hazırlıyor. Türkiye için de ordu da yeni yapılanma adı altında birçok söylemler dile getiriliyor. Örnek olarak Avrupa model gösteriliyordu. Örnek alan tüm Avrupa ülkelerinin durumu malum hale gelmiş oldu. Türkiye stratejik konum itibariyle orta doğuya komşu, sıcak sulara sahipti. Bu konumu bu stratejiyi yeni anayasayla korumak ve Türkiye kendi içinde sessiz bir değişim içindedir. Şimdi silkelenme ve kendine gelmenin tam vakti olarak herkes üstüne düşen görevi yerine getirerek toplumu bilinçlendirmeyi bir borç bilmelidir.

Bitirirken…

Kü¬resel sermayenin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları aşmak ve yeni kaynaklarla birlikte yeni pazar oluşturmak amacıyla, yer altı ve yer üstü zenginliklere sahip olan devletlere uluslar arası meşruiyet nezdinde rahat bir şekilde girmek için gerekli olan ortamı oluşturmaktı. Eğer halk bilinçli bir şekilde kendini dışa karşı korumaz ise demokrasi adı altında, özgürlüklerini ve zen¬ginliklerini küresel bankerlere pazar yapacaktır. Ve bu nedenle “Kaçın bu demokrasiden!” diyoruz.

21. YÜZYILDA MİLLİYETÇİLİK – Umut ÖZKIRIMLI

Umut ÖZKIRIMLI’nın derlediği bu kitabın özeti ile ilgili kısa bir giriş yapacak olursak yazar; Milliyetçiliğin sınıf, bölge, toplumsal cinsiyet, ırk ya da dini inançtan farklı olduğunu temel alarak milliyet kavramının kendine bağlı öğelerden bağımsız başlı başına yaşayan bir canlı olduğuna değindiği, Milliyetçilerin ülkesinin olmadığını bu terimin her ülkede farklı anlam ifade ettiğine değinerek milliyetçiliği tanımladığı, bu tanımlamaları yaparken de milliyetçilik hakkında farklı bakış açılarına sahip olan, Craig CALHOUN, Partha CHATTERJEE, John A. HALL, John HUTCHINSON, Nira YUVAL-DAVİS, Fred HALLİDAY ve Will KYMLİCKA gibi yazıların kitaplarından derlemeler sunduğu, bunu yaparken de milliyetçilik olgusu, Kimlik, Milli türdeşleşme, Milliyetçilik ile etnik siyaset arasındaki fark, Milliyetçiliğin insan hakları ile ilgisi, Küreselleşme süreçlerinin milliyetçilik üzerindeki etkileri, milliyetçiliğin karşılaştığı tehditler, Ulus-devlet ve Aidiyet gibi konular hakkında hem devlet düzeyinde hem uluslararası düzeyde araştırmalar yaparak bu sorulara cevaplar bulmaya çalıştığını söyleyebiliriz ayrıca kitaplarından derlemeler yaptığı yazarların milliyetçilik hakkında ne düşündüklerini özetleyecek olursak;

Craig CALHOUN’a göre; milliyetçiliğin iktidar etkisi, gelenek ve tarihsel güçlerin etkileşimiyle değişim süreci geçirdiği, ancak içerikleri ve aşırılıkları açı¬ğa vurulsa bile mitlerin kolayca terk edilemeyeceğini savunarak etnik evrensellik konusuna eleştirel baktığını,

Nira YUVAL-DAVİS’e göre; milliyetçiliğin ‘insanların, toprak¬ların ve devletlerin ayrılmaz şekilde birbirine bağlı olduklarını, hegemonik mil¬liyetçi aidiyet söylemlerini yapısöküme uğratmak amacıyla insanın milleti kendinden üstün tutması gerektiğini belirttiği,

John A. HALL’a göre; milliyetçiliğin özü itibariyle sürekli, etkileşime girdiğini ve tarihsel güçlerin isteklerine göre şekillendiğini belirttiği,

Partha CHATTERJEE göre; milliyetçiliğin kendini anlatan bir sanat olduğunu, iktidar ve farklı grupların stratejik siyaseti arasında milletin var olduğunu belirttiği,

John HUTCHİNSON’a göre; milliyetçiliğin otantik bir gücünün varlığına inanılan bir geçmişe bakarak olaylara çözümler bulunmasının gerektiğini bunun da milliyetçilik olduğuna değinerek yapılacağını belirttiği,

Fukuyama’nın milliyetçilik ile açıklamalarında; “Dünya milliyetlerinde, milliyetçiliğin ehlileştirildiğini evrensel ta¬nıma sokulduğunu, milliyetçiliğin kendisine ait bir siyasal ve kültürel gündeminin olduğunu, liberalizm ile milliyetçi liberalizm ’in ayrı bir olgu olduğunu belirterek pek çok kişiye göre küreselleşme ve kimlik politikalarının ikili baskısı altında milliyetçiliğin geleceğinin şüpheli olduğu görüşünün kendisinde hâkim olduğunu belirttiği,

Halliday’ın milliyetçilik konusunda; evrensel hakların olması gerektiği değerlere sahip olmasının gerekliliği hakkında vurgu yaptığını,

Yazar Umut ÖZKIRIMLI yukardaki milliyetçilik hakkında değinen yazarların hepsinin millet ve milliyetçiliğin varlığını halen devam ettirdiği ortak kanısına sahip olduklarını ve bunu hepsinin kabul ettiklerini değindiğinin derlendiği 21. Yüzyılda Milliyetçilik Kitabı hakkında içeriğinin özetle;
Yazar dünyadaki soğuk savaş döneminin bitmesiyle, devrin değişti yıllar olarak tabir edilen 1990’ lı yıllarda, batılı liberal demokrasisinin insan yönetimi üzerindeki ideolojik aşama şeklinin evrenselleştiğini, dünyada etnik ve milliyetçi çatışma dalgasının olduğunu, bu kapsamda Hırvat aktris Mira FURLA’nın Belgrad’da bir uluslararası tiyatro festiva¬linde yer alması sonucunda Hırvatistan’da aleyhine propaganda kampanyası yürütüldüğünü bu propagandacı şahıslara ‘dünyanın kâhinleri’ olarak tabir edildiği, bu şahıslarca dünyada sınırlı bir yol çizilmeye çalışıldığını, yazar kitapta bazı sorulara cevaplar aramaya çalıştığı soruları bazılarını özetleyecek olursak;

Millî birlik ve türdeşleştirme nedenleri arasında; dünyada millileşen devletlerin stratejileri içerisinde gönüllü asimilasyondan, etnik temizlik, nüfus transferi ve soykırıma varıncaya kadar değişik biçimlerin yer alması ve jeopolitik özerklik olma ihtiyacının yer alması, bu sebeplerden dolayı ülke toprak¬larını arttırma düşüncesinin varlığı, dolayısıyla milliyetçilik ile emperyalizm arasında bir bağ meydana geldiğini ve bu etmenler birleşmesi sonucunda milli¬yetçiliğin saldırgan ve yayılmacı bir hal aldığını belirttiği, yazar diğer düşünürlerden örnekler sunarak; HALL’a göre millî türdeşleştirmenin sebebinin, milliyetler so¬runu nedeniyle 19. yüzyılın sonundan itibaren daha şiddetli yöntemlerin benimsenerek üst sınırlara ulaştığı, bu yerin de Avru-pa’da yaşandığını, şimdilerde isi Avrupa’da milliyetçilik ve emperyalizm arasındaki bağın koptuğunu belirttiği,
Milliyetçilik, evrenselcilik ve insan haklarının uyumlu olabilmesinin önünde üç temel engel olarak egemenlik, kültür ve tekelcilik unsurlarının tespit edi¬ldiğini, HALLİDAY bu tezatlıklar hakkında bir örnek vererek; mil¬liyetçilik evrensel bir hak olan kendi kaderini tayin hakkını öne sürer¬ken, bir yandan da hakların evrenselliğine karşı derin bir düşmanlık beslediği çelişkisinden çıkışla, Bush yönetimince ‘Yurtseverlik Yasası’ kapsa¬mında terörizme karşı önlemler alındığı bu tezatlık konuyu açıkça gösterdiğini, bu nedenle HALLİDAY, kendi başına geçerli olabilecek bir kampan¬yanın meşrulaştırılmasında, vatanseverliğin başvurulacak ilk değil son yer olması gerektiğini savunduğu görüşü, Umut ÖZKIRIMLI’nın değindiği,
Milliyetçilik, küreselleşme ve medeniyetler çatışması ile ilgili; 11 Eylül 2001 olayları sonrasında yeniden canlandığını belirten Samuel HUNTİNGTON’un medeniyetler ça-tışması tezini ele aldığını. Dinsel can¬lanmalar ‘geri’ Batı dışı ülkelerin alanı olarak görülmemesi gerektiğini: Hollanda, Fransa ABD, İtalya, İrlanda ve Yunanistan gibi çağdaş ‘Batılı’ toplumların pek çoğunda dinin millî kimliğin kaynaklarından biri olduğunu ve gücünü halen koruduğunu, bu tezatlığı HUTCHİNSON’un dile getirdiğini,

Milliyetçilik ve alternatifleri ile ilgili Craig CALHOUN’un; kozmopolitan görüşe sahip şahısların gelenek, cemaat, etnisite, din ve milliyetçilik ile barışmasının gerekliliği hakkında bir takım söylemlerinin bulunduğunu,
 Milletleri türdeşleştirmenin Koşulları konusuna değinen (JOHN A. HALL) isimli şahsın yazısında özetle;

John A. HALL isimli yazarın açıklamalarına göre; milliyetçiliğin, tarih boyunca etkileşime girdiği güçlerin özelliklerini benimsediği ve kültürlere göre değişiklik gösterdiğini, milli türdeşleştirmenin 1890 ve 1945 yılları arasında güçlü olduğunu, gelişmiş dünyada milliyetçiliğin daha ılımlı olduğunu, yazar türdeşleşme ile ilgili Her milletin bir devleti – her devletin de bir milleti ol¬ması gerektirdiğini, milliyetçilik tanımı çerçevesinde millettin siyaset ile uyum içerisinde olduğunu, 18. yüzyılda EDİNBURGH ‘da yaşamış, David HUME ve Adam SMİTH isimli yazarların ılımlı milliyetçilik bazında kendilerini İskoç olarak düşünmeyip Kuzey Britanyalı olarak tanımladıklarını ancak Britanya devle¬ti, 1745’te askeri bir tehdit teşkil etmeye başlayan İskoçya yaylalarındaki kabilelere karşı şiddete başvurduğu, daha sonra Britanya krallığının yaylalara hâkim olması ile İskoçlara krallığındaki askeri güçler içerisinde yer verildiğini,

Avrupa’da etnik temizliğin uzun bir geçmişe sahip olduğu, 15. yüzyılda İspanya’da Yahudilerle Dinsel temiz¬liğin başladığını, bunun 17. yüzyılda Fran¬sa’da Huguenotlarla devam ettiğini ve 1914’ten önceki yıllarda belki de beş milyon Müslümanın Balkanlardan kovulması ile doruğa ulaştığını belirttiği. Etnik temizlik genel olarak 19. yüzyılın sonunda uygulanmaya başladığını, ikinci dünya savaşı sıralarında, 1945’te Almanların Orta Avru¬pa’dan muazzam sayılarla kovulması ile zirveye ulaştığını, bu olaylar sonrasında son on yıldaki balkan savaşlarındaki yaşananlar bu şemanın halen devam ettiğini ve gaddarlığın son noktalara ulaştığını kanıtladığını, “Michael Mann’ın” “Etnik Temizlik” hakkındaki kitabından örnekler verdiği, “Türklerin Ermenile¬re yaptıkları ile başlayan (Yazar Umut ÖZKIRIMLI buna katılmadığını belirtmiştir) ve Holokost ile özdeşleştirilen modelin en yo¬ğun haline ancak yenilerde, Kamboçya ve Ruanda’da ulaşıldığını,

Milli türdeşleştirmenin zirvesi kapsamında ile ilgili Avrupa’daki iki tür millet kurma projesinde devlete öncelik veren sosyoloji ile millete öncelik veren sosyoloji arasında farklılıkların olduğunu, 19. yüzyılın sonunda Osmanlılar, Romanoflar ve Habsburglar Avrupa’nın büyük kara imparatorlukları içerisinde yer aldıklarını ve farklı toprakların farklı dilsel ve idari sistemlere sahip evlilikler sonucu etkileşim içerisinde olduklarını, Osmanlı dünyasın¬da İslâm temellerinde yeniden yaratmak is¬teyenler ile bir Türk ulus-devleti kurmak isteyenler arasında bir zamanlar çatışma yaşandığını, Jeopolitik mücadelenin yoğunluğu milliyetçiliği saldırgan ve yayılmacı politikalara sevk ettiğini, birinci dünya savaşının ikinci dünya savaşının yolunu açtığını,

Kendinden memnuniyetin sınırları ile ilgili; NATO’nun varlığının Almanya’nın ticari tercihi seçmesine etki ettiğini, daha sonra Fransa ve Almanya’nın kendi silahlarını kendi başlarına üretme kapasitelerinden vazgeçmeye birlikte karar verdiklerini, Rusya devlet başkanı Putin’in Çeçenistan’ı elinde tutma politikasının Ülkenden zenginleşmesi açısından olumsuz politika olduğu görüşünü benimseyen şahısların olduğunu, Amerikalıların; İspanyollar tarafından ikinci bir resmi dil olarak İspanyolcayı tanınması düşüncesine karşı çıktıklarını birkaç yıl önce Teksas valiliği seçimlerinde İngilizce olarak “İsa Mesih için yeterliyse, Teksas için de yeterlidir” sloganlarını kullandığını, bu milliyetçilikte kendi memnuniyeti ön plana çıkartılmanın göstergesi olduğunu. Avrupa’nın ötesinde Hindistan’da İngilizce dilinin yaygın olduğu buda ikinci bir dilin ortaya çıktığını ve dilsel çeşitliliğin bu tezatlığı, milliyetçi ayırımcılığa yol açtığını, sonuç olarak yurttaşlık temelli ve etnik milliyetçilik kavramlarını değerlen¬dirildiğinde etnik olanın kötü olduğunu, yurttaşlık temelli olan iyi olduğunu, temel alan formülün her zaman doğru olmadığını, çok kültürlülüğün sivil milliyetçilik anlamına geldiğini ve bu anlamın kültürel çeşitliliğin kabulü anlamına geldiğini, tek umut kaynağımızın savaşa daha az bulaşmış gelişmekte olan ülkelerin, kendilerini gelişmiş olarak niteleyen batı ülkelerin yolundan gitmek yerine kendi kurumsal başarıla¬rından hareket etmeleri olasılığının tercih edilmesi gerektiğini,

 Heterojen Zamanda Millet konulu konusuna değinen (PARTHA CHATTERJEE) isimli şahısın yazılarından özetle;

Partha CHATTERJEE isimli yazarın Umut ÖZKIRIMLI tarafından değinilmiş açıklamasına göre; Sömürgecilik karşıtı milliyetçi siyasetin 20. yüzyıl ortalarında gücünü arttırdığını, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın dışında kalan sömürgecilik sonrası dünyanın aslında modern dünyanın ‘büyük kısmını’ oluşturduğunu, B. R. AMBEDKAR isimli düşünür’ ün söylemlerinden örnekle; Hindistan’ın, eskiden dokunulmazlar kastı olan ezilmiş Dalit halkının 20. yüzyıldaki en önemli siyasi lideri olarak bilindiğini, AMBEDKAR’ın kast sistemine bakışı olarak ırklar arasında sınırları çizmediğini, aynı ırktan insanlar arasındaki toplumsal bir ayrım olduğunu ve ırk biliminin kast sistemi için akılcı bir açıklama yapamayacağını savunmuştur. AMBEDKAR 1956 yılında Budizm dinine geçmeye karar verdiğini, din değiştirdikten birkaç yıl sonra öldüğünü, yaklaşık 20 yıl sonra ise Dalitler’in kuruluşunun peygamberi olarak yeniden doğduğuna inanıldığını, artık Hindistan’ın ezilen kastları için gerçek bir bilgelik hem de özgürlükçü hayallerin kaynağını temsil ettiğini,

 Evrensellik ve Haklar: Milliyetçiliğin Karşısındaki Tehditler, konusuna değinen (FRED HALLIDAY) isimli şahısın yazılarından özetle;

Egemenlik ve Kültürün, Uluslararası ilişkilerde ile ilgili; BM açıklamasında şunu belirttiği ‘uluslararası barış ve güvenliği’ tehdit etmedikleri sürece, dev¬letlerin içişlerini kendi uygun gördükleri şekilde düzenleme hakkına sahip olduğu ancak bu egemenliğin tam olarak kullanılamadığını, uluslararası ilişkilerinde bu tezatlıkta döndüğünü, Afganistan’ın terörist ve uyuşturucu üre¬ttiği sebebiyle milliyetçiliğin değişiminden söz edilerek temelinde kendi kaderini tayin ilkesi olduğunu ve Uluslarara¬sı Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 1. Maddesinde ”Kendi kaderini tayin” hakkı yazılı olduğu, uluslararası barış ve güvenliği noktasında bu ilkenin temel olarak kabul edildiğini, bazı inançlara göre Katolik milliyetçiler için Pro¬testanlar sömürgecidir, faşisttir, İngiliz ajanlarıdır, kıtlık zamanında karnını doyurmak için Protestanlığa ihtida etmiş Katoliklerdir. Protes¬tanlar için Katolik azınlık ihanete meyillidir, Vati¬kan ve İrlanda Cumhuriyeti ajanlarıdır ve meşru millî hak¬lara sahip değildir gibi söylemlerin duyulduğunu belirttiği, Savaş Hukukunun evrensel suçlarla örülü olduğunu, Burada Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Türkler, Arnavutlar, hepsi zulüm ve intikam cinnetinin par¬çası olduklarını, birleşmiş devletlerin karşı-terörizm önlemlerine ‘Yurtsever¬lik Yasası’ adını verdiklerini, güvenlik gibi evrensel bir amaç için kendi başına makul olan terörizm karşıtı kampanyaları meşrulaştırmak noktasında yurtseverlik kelimesine, başvuru¬lacak ilk değil son adres olduğunu, yazar Umut ÖZKIRIMLI bu uyumsuz milliyetçiliğin önünde egemenlik, kültür ve yorumun tikellliği gibi üç tane engelin bulunduğunu ve aralarında insan hakları açısından en büyük sorun teşkil edenin yorumun tikelci’liği olduğunu,
 Milliyetçilik, Globalizm ve Medeniyetler Çatışması konusuna değinen ( JOHN HUTCHINSON ) isimli şahısın yazısından özetle;
Küreselleşme perspektifi’nin küreselleş¬me kuramcılarına göre teknoloji ve iletişimdeki ilerlemelerin farklı nü¬fuslar arasındaki temasları yoğunlaştırdığını, burnun da insan nüfuslarını tek bir dünya hali¬ne getirecek şekilde sıkıştırdığını, 20. yüzyılın sonlarında çok uluslu şirket¬lerin ve ulus-ötesi hükümet dışı kurumların; insan haklarını koruyacak uluslararası kurallar, GATT, Dünya Bankası, BM gibi dünya organ¬larının, AB ve NAFTA gibi devletlerarasında bölgesel birliklerin ve yenidünya dili olarak İngilizce’nin yükselişine tanık olunduğunu, dünya tarihi, ulus-devletler ve küreselliğin İslâm, Budizm ve Hinduizm de dâhil tüm büyük dinlerin farklı topluluklara kök saldığında etnik kimlik oluştur¬ma gücü verdiğini, İran’da Şii İslâm’ın kök salması Arap hâkimiyetinin reddi ve Fars etno-kültürel canlanışı ile başladığını, Sünni Osmanlı İmparatorluğu’nun Safevî İmparatorluğu’na karşı savaşları ile yoğunluk ka¬zandığını, Michel HECHTER’e göre Osmanlı millet siste¬minde olduğu gibi diğer imparatorlukların da dolaylı yönetim sistemlerinin; ye¬rel liderlikleri güçlendirmesi noktasında etnik toplulukları geliştire bilir gibi söylemde bulunduğu, Moğolların ipek yolunu birleştirmesi Asya ve Avru¬pa’yı birbirine bağlayan bir haberleşme devresi yarattığını ve Batılı devlet-leri Asya’nın zenginliklerine denizden ulaşacak bir rota keşfetmeye sevk ettiğini, 19. yüzyılın başlarında Yunan milliyetçilerini Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmaya ve Avrupalı ‘Batı’ya ‘yeniden katılmaya’ sevk ettiğini, Medeniyetler çatışması ile ilgili Samuel HUN¬TINGTON Önderlik yapacak devletleri olmayan medeniyet¬ler siyasal bakımdan güçsüz olacaklarını, İslâm içinde oldu¬ğu halde yine Avrupalı olmaya çalışan Türkiye gibi kendi tarihsel me¬deniyetlerinden kaçmak isteyen devletler de aynı ölçüde ilelebet parça¬lanmış olacaklarını, Muhtemelen en yoğun çatışmalar, dinsel-medeniyet fay hatları ile devlet içi ya da devletlerarası çatışmaların çakıştı¬ğı durumlarda yaşanacağını, yazar Umut ÖZKIRIMLI’ya göre pek çok bağ¬lamda devletler egemenlik haklarını birleştirdiğini, ulus-sonrası devlete da¬ir tartışmalar Batı Avrupa merkezli kaldığını ve milletlerin bu şekilde zayıflamaya uğradığını, Bilimsel ve teknolojik devrimle¬rin yarattığı daha yoğun etkileşim biçimleri de milliyetçiliğin yükselişi¬ne yol açtığını, İsrail ile Ürdün ya da Hindistan ile Bangladeş arasında büyük bir sorun olan su ve benzeri doğal kaynaklar nedeniyle zaten çatışma halinde olan devletlerde iklim değişikliklerinin yaşanması türünden yeni teh¬ditler dünyanın pek çok yerinde milliyetçiliği güçlendireceğini, dinin etnik bir nite¬liğe büründüğünü, Dinsel çatışma çoğu durumda Hindistan ve Pakistan gibi komşu devletlerde etnik ve millî kimliği güçlendirdiğine değindiği,

 Yolcuların Sınıf Bilinci: Var Olan Kozmopolitanizmin Eleştirisi konusuna değinen (CRAİG CALHOUN) isimli şahısın yazısında özetle;
Kozmopolit demokrasinin siyasal kuramı ile ilgili kozmopolit’in demokrasi harici her anlama geldiğini, Kozmopolitanizm imparatorlukların projesi olduğunu, liberalizim ve aidiyet ile ilgili, yerel topluluklar, loncalar, dinsel yapılar ve diğer ‘korporatif bağlar’ olduğunu, Sonra cumhuriyetçi vatandaşlığının geldiğini, Daha sonra et¬nik milliyetçilik bunu zayıflattığını, milliyet fikrinin cumhuriye¬tin imajını ve sınırlarının kuruluşunu etkilemedik tek bir ‘saf cumhu¬riyetçi’ momentin kalmadığını, Tüketîmcî kozmopolitanizm ile ilgili olarak yemek kültürünün bile küreselleştiğini, yemek, turizm, müzik, edebiyat ve giyim, bunların tümü kozmopolitanizmin kolay veçheleri olduğunu, imparatorluk ile kapitalizmin yan yana gelmesi bize mo¬dern dünya sisteminin yükselişinin imparatorluktan tarihsel bir kopuş olduğunu da anımsatması gerektiğini, Kapitalist küreselleşme siyasette ulus-devletlerin hâkimiyeti ile elde edile bileceğini, Dün¬ya Bankası yetkililerine ve girişimci kapitalistlerine, kozmopolit kapi¬talistler gerçekten dünyayı dolaştıklarını, Almanya ülkesi Berlin’in son derece kozmopolit bir şehir olduğunu, Koz¬mopolit seçkinlerin varlığı insan haklarına saygının garantisi olmadığını, Hitler asla Almanya’yı yönetemez, Şili PİNOCHET’in eline düşmez, Çin’de ise ne GUOMİNDANG ne de Komünistler iktidara gelemez gibi Toplumsal dayanışma içinde kültürel zıtlık benzerliği çerçeveleri olduğunu, bunlarında ırk, etnisite ve milletin yanı sıra cinsiyet ve sınıfı içerdiğini, millet dünyadaki en etkili kategorik kimlik olarak sivrildiğini, Dinler de çoğunlukla taraftarlarını bir kategorik kimlik duygusu ile birbirlerine bağlandığını, ancak din, genellikle kategorik kimlik ile özgün kurumlar, pratikler ve ilişkiler içerisinde yerleşikliğin karışımını içerdiğini, Umut ÖZKIRIMLI’ya göre milliyetçiliği, top¬lumsal bütünleşme ölçeğinde büyüyen süreçteki otoriter aşaması yanında; demokratik bir yönü olan bir aşama olarak değil de, sadece aşılması gereken bir engel olarak görmenin yanlış olduğunu, küreselleşmenin bölgeselleşmeyi ürettiğini, Transnasyonalizm (ulus-ötecilik) ve hatta gelişen kozmopolitanizm aslında küre¬sel değil bölgesel düzeyde örgütlendiğini belirttiği,

 Aidiyetler: Yerlilik ile Diyaspora Arasındaki konusuna değinen ( NİRA YUVAL-DAVİS) isimli şahsın yazısında özetle;
Hegemonik ulusların kendi kaderini tayin söylemlerine alternatif anlatıları araştırmayı, kimlik ve yurttaşlığını bir arada kapsayan bir aidiyet modeli önermeyi amaçladığını, Oxford Dictionary aidiyet terimi için birbiriyle ilişkili üç tanım verdiğini, birincisinin kulüp, aile, sınıf, toplum vs. üyesi olmak; ikincisinin Mukim ve¬ya ilişkili olmak; üçüncüsünün bir yere doğru şekilde yerleştirilmek veya sınıflan¬dırılarak belirli bir ortama uygun olmak. Aidiyet siyaseti İlk olarak Michael Walzer tarafından kullanılmış bir ter¬minolojiyi takip eden Crowley ‘aidiyet’ düşüncesinin, bir ulus-devletin resmi üyeliği ile ilişkilendirdiğini, bu ilişkilendirmenin yurttaşlığa, siyasal ve toplumsal bütün-leşme dinamiklerinin ‘daha geniş’ bir tarifini katma girişimi olduğunu, yurttaşlık üzerine Nira YUVAAL DAVİS’in uluslararası insan hakları hukukunun gelişimi yurttaşlığın bir başka katmanı olarak gölerebildiğini belirttiği, ulusların kendi kaderini tayin ve aidiyet anlatıları Kaderini tayin ve aidiyet’in çoğu kültürlerde topluluğun ruhunu simgeleyen bir kadını, ço¬ğu zaman da anne figürü olduğuna, Kıbrıs’ta yol kenarla¬rındaki posterlerde ağlayan kadın mülteciyi, Kıbrıslı-Rum topluluğunun Türkiye’nin işgali sonrasındaki acı ve öfkesinin tebessümü olduğunu, yazar Umut ÖZKIRIMLI’nın yazar hakkında derlemesinde, aidiyetin karmaşık ve çok katmanlı, sürek¬li ve değişen, dinamik ve bağlı bir olgu olduğunu, bunun hem özel hem siyasi anlamda geçerli olduğunu, aidiyet içerisinde cinsiyet, sınıf, cinsel ve ırksal toplumsal ayrımların iç içe geçtiğini, belirli güç söylemleri içinde yerleşik bir kav¬ram olarak incelenmesi gerektiğini, 20. yüzyılın sonunda milliyet inşalarının değişme uğradığını, Bugün topraklar milliyetçi söylemler için can alıcı önemde sembolik ve duy¬gusal anlam taşımaya devam ettiğini, ancak ulaşım ve iletişim tek¬nolojilerinin yanı sıra serbest piyasa ideolojilerinin hakîm olduğu gü¬nümüz dünyasında, etnik sınırlar milliyetçi ideolojilerde giderek daha merkezî bir rol oynadığını, Bauer’in ‘halk ilkesi’, Bauer’in düşündü¬ğü gibi çoğulcu toplumların demokratik ilkesi olmaktansa, hem sosyal hem de mekânsal ayrışmaya götüren geriletici savunmacı kimliklere dönüşebildiği söylemine değindiği,

 Milliyetçiliğin Geleceği konularına değinen (WİLL KYMLICKA) isimli şahsın yazılarından özetle;
Yazar ulus-sonrası olarak nitelenen olguların çoğunun, sı¬nırları tanımlanmış ulusal siyasal birimlerin varlığını gerektirdiğini ve aslında hiçbirinin kendi kendini yönetebilen siyasal toplulukların ör¬gütlenmesi ya da demokratik siyasal otoritenin dağılımı konularında alternatif bir model önermedikleri konusunu düşünmediğini, Ayrıca, John HUTCHİNSON’un da yazısında vurguladığı gibi, ticaret ve iletişimin kü¬reselleşmesinin aslında milliyetçilikleri teşvik ettiğini ve millet oluşu¬muna katkıda bulunduğu düşüncesine katıldığını, bu noktada ulus-devletin alternatifleri sorusuna hitaben milliyetçiliğin geleceği en çok Batı haricindeki dünyada çekişmeye konu olacağını ve son iki yüzyılda Batıda yükselmiş olan ve şimdi belki de gerilemekte olan liberal-de-mokratik ulus-devletlerin meşruiyeti hakkında ne düşünülürse düşünülsün, milliyetçiliğin meşruiyeti ve değerine ilişkin nihaî ahlakî yargımız hiç şüphesiz ulus-devlet çağına daha yeni başlamakta olan milyarlarca insanın ihtiyaçlarına hizmet edip etmediğine bağlı olması gerektiği düşüncesini, yazar Umut ÖZKIRIMLI’ının derlemiş olduğu 21. Yüzyılda Milliyetçilik Kitabında değinilmiştir.