PLÜTOKRATLAR KÜRESEL YENİ SÜPER ZENGİNLERİN YÜKSELİŞİ VE DİĞERLERİNİN DÜŞÜŞÜ

DUYGUNUN JEOPOLİTİĞİ
7 Ekim 2017
ERGENEKON KAZANINDA KURBAĞA
7 Ekim 2017

PLÜTOKRATLAR KÜRESEL YENİ SÜPER ZENGİNLERİN YÜKSELİŞİ VE DİĞERLERİNİN DÜŞÜŞÜ

CHRYSTIA
FREELAND
Yazar, uzun yıllar Financial
Times’da çalışmış, Kanada’nın The Globe gazetesinde Genel Yayın Yönetmenliği
yapmıştır. Yazıları sık sık The Economist ve The Washington Post gibi yayın
organlarında yayınlanan Freeland, şu an Thomson Reuters’in dijital versiyonunun
Genel Yayın Yönetmenidir.
Yazarın Notu
Plütokrasi, en basit tanımıyla zengin bir sınıfın devlet yönetiminde
söz sahibi olması  anlamına gelir.
Kavram, Yunanca “ploutos = zenginlik, servet” sözcüğünden türetilmiştir.
Amerikalılar süper zenginlerinden hoşnutturlar ama fakirlikten, hele hele bu
iki kavramın bir arada telaffuz edildiği ekonomik eşitsizliklerden
bahsedilmesinden pek hoşlanmazlar.
Yugoslav kökenli bir Dünya Bankası ekonomisti olan B. Milanoviç, bir
keresinde bana Washington’daki düşünce kuruluşlarının, başlığında gelir veya gelir adaletsizliği  sözcüklerinin
geçtiği araştırma projelerini finanse etme olasılığının çok düşük olduğunu
söylemişti. “Fakirliğin azaltılması” olabilirdi belki ama “eşitsizlik” başka
bir şeydi çünkü  bunun sorgulanması,
konuyu kazancın yasal olup olmadığını sorgulamaya sürükleyebilirdi. Süper
zenginler, Obama’nın kendilerinden “zengin” diye bahsetmesinden de hiç
hazzetmiyorlar. “Hali vakti yerinde”ye pek sesleri çıkmıyor ama “zengin”
sözcüğü, “ayırımcılık”, “yolsuzluk” gibi aşağılayıcı bir takım kavramları
çağrıştırdığından, onu duyduklarında tüyleri diken oluyor.
Küresel kapitalizmin ateşli savunucularına bile bu sözcük itici
gelmekte. Öyle ya kapitalist düzenin gelir adaletsizliğine yol açması,
kendisinden beklenen sonuçlardan biri hiç mi hiç değildi.
Birkaç on yıl öncesine kadar genel kanı, sanayileşmesini tamamlamış
toplumlarda eğitimin daha yaygın hâle geleceği ve devletin refahın hakça
dağıtımında daha etkin bir rol üstleneceği şeklindeydi. Oysa Fransız siyaset
kuramcısı ve tarihçi Alexis de Tocqueville (1805 
– 1859) farklı düşünmüştü. Ona göre, eşitlik, uygarlığın sadece
belli kutupları için geçerliydi. İlkel insanlar arasında eşitlik vardı çünkü
hepsi aynı ölçüde zayıf ve cahildi. İleri derecede uygarlaşmış insanlar
arasında da eşitlik vardı çünkü hepsi nimetlerden aynı ölçüde
yararlanabiliyordu. Ancak, bu iki kutup arasındaki sınıfların ne yaşam
şartları, ne refahı, ne bilgisi birbirine eşitti. Güç, dar bir kesimin elinde
bulunuyordu, geri kalanın elinde ise fukaralık ve güçsüzlük…
Görkemli bir ekonomik büyümenin yaşandığı savaş sonrasının ABD’si,
1970 sonlarına kadar adeta herkesin zenginlikte eşitlendiği bir toplum hâline
gelmişti. Ne var ki bu tarihten sonra orta sınıflar patinaj yapmaya,
tepedekiler ise diğerlerinden hızla ayrışmaya başladı. Bu değişim ilk ABD’de
kendini gösterdi ama 21. YY ile birlikte Avrupa’yı ve yükselen piyasaların
bulunduğu  ülkeleri  de
kapsamaya  başladı.  2011
yılında  yapılan  bir
çalışma,  ABD     gelir 
piramidinin tepesindeki % 20’lik dilimin toplam zenginliğin % 84’üne
sahip olduğunu gösteriyor. Oysa İsveç’te tepe % 20, toplam zenginliğin %
36’sına sahip. Sorulduğunda Amerikalılar kendi ülkelerinde bu oranın % 32
olması gerektiğini söylüyorlar, yani Kibutz örneği bir eşitliğin özlemi
içeresindeler. Ancak, Amerika ve dünya kapitalizminin nasıl bir değişim içine
girdiğini anlamak için tepenin, en tepesine bakmak gerek. ABD’de gelir
adaletsizliği o derecede büyüdü ki, bazı ekonomistler Büyük Bunalımdan bu yana
ilk defa, büyüme yerine, adil dağılım üzerine odaklanılması gerektiğini savunur
oldular.
Verilere daha yakından bakıldığında, 2009-2010 yıllarındaki ekonomik
iyileşme sürecinde Amerikalıların % 99’unun gelirlerinde sadece % 0,2’lik bir
artış meydana gelirken, en tepedeki % 1’in gelirlerinde % 11,6’lık bir artış
izliyoruz. Yükselen ekonomilerde de benzeri bir trend görülüyor.


Elinizdeki bu kitap, en tepedekilerin durumuna bakarak dünya
ekonomisinin nasıl bir değişim içine girdiğini irdelemeye çalışıyor. Onlar
kimlerdir, nasıl düşünürler, geri kalanlarla nasıl bir ilişki içindedirler, bu
kadar parayı nasıl yaptılar, gibi soruları cevaplamaya çalışacağım. Bunu
yaparken, nasıl mevcut siyasi sistemler içerisinde en iyisinin demokrasi olduğu
inancı öne çıkıyorsa, ekonomik sistemler içinde de en iyisinin kapitalizm
olduğu hususundaki yaygın inanç yola çıkış noktam olacak. Tabi, kapitalizmin
bugünkü işleyiş tarzı  ile
plütokratların, diğerleriyle arayı açmasının nasıl sonuçlar doğurduğunu, bu
süper seçkinleri yaratan siyasi kararların hangileri olduğunu da inceleyeceğiz.
Gelişen bu sınıfın siyaset üzerindeki etkileri de göz atacağımız bir başka konu.


“İsteyenler Evi” ile “Sahip Olanlar Evi” arasındaki fark
giderilmedikçe gerçek ilerlemenin sağlanamayacağı, öyle görünse bile
sürdürülemeyeceği düşüncesiyle, “Sahip Olanlar Evi”nin kapılarını aralayacak,
içerdekilerin yaşamlarını anlamaya çalışacağız

I  TARİH NEDEN ÖNEMLİ
21 Temmuz 2007 tarihinde, yatırım fonu devi Blackstone, halka
açılmış ve bir anda 31 milyar 
$’lık bir piyasa değerine ulaşarak 2002 yılından bu yana ABD’deki en
büyük halka açılış  olarak kayıtlara
geçmişti. Operasyon sonucunda, fonun iki kurucu ortağının şirketteki paylarının
değeri 8 milyar $’a ulaşmış, ortaklardan biri 677 milyon $, diğeri 1,9 milyar $
şahsi kâr elde ederek kendilerini emekliye ayırmıştı. Benzer şekilde, New
York’un Upper East Side bölgesinde, Hedge Fon’u işinden yılda 20-30 milyon $
para yapan 40 yaşın altında yığınla fon yöneticisi yaşıyordu ve servetleriyle
ne yapacaklarını şaşırmışlardı.1970’lerde gelir piramidinin tepesindeki % 1’lik kesim, ulusal
gelirin % 10’unu alıyordu, 2005’e gelindiğinde aynı kesim ulusal gelirin
neredeyse 1/3’ni kazanmaya başladı. Aynı yıl
Bill Gates ve Warren Buffet’in toplam serveti (46,5 + 44 milyar $),
piramidin alt % 40’ını oluşturan tam 120 milyon insanın toplam 95 milyar $’lık
varlığına eşdeğer bir seviyeye yaklaşmıştı.

2011 tarihli bir OECD raporuna göre bu durum bir ABD gerçeği. Ama
sanılmasın ki, daha uysal bir kapitalizmi benimsemiş olan İsveç, Finlandiya,
İsrail ve Yeni Zelanda’da vaziyet bundan çok farklı. Yükselen ekonomilerde de tepedeki % 1,
“diğerleri”ne fark atıyor. Komünist Çin’de gelir dağılımı adaletsizliği ABD’den
beter hâle geldi. Hindistan ve Rusya’da da tepe % 1 ile kalan % 99 arasındaki
fark giderek açılıyor. Bu uçurum bir tek Brezilya’da  fazla geniş gözükmüyor, o da muhtemelen
farkın zaten başlangıcından beri çok fazla olmasındandır. Bugün bile Brezilya,
gelişen ekonomilere sahip ülkeler arasında gelir adaletinin en bozuk olduğu ülkedir.

Gelişmekte olan dünya diye adlandırdığımız coğrafyalarda yüzen
paranın bolluğu hakkında bir fikir sahibi olunabilmesi için örnek verelim.
Servetini ana vatanı olan Mısır’da yapmaya başlayan, sonra İtalya ve Kanada’ya
el atan telekom milyarderi ve Tahrir Meydanı isyancılarının hamisi Naguib
Sawiris’in sözleri şöyle: “Şu diktatörlerin 1 milyar $ çaldıktan sonra
fazlasını neden halkına dağıtmadığını bir türlü anlayamamışımdır.” Çalma
sınırını neden 1 milyar $ olarak belirlediğini sorduğumda bana, özel jetler,
yatlar ve benzeri gereksinimler (!) için bu rakamın alt sınır olduğunu
söylemişti.

Amerika’da çalışan ve işinin erbabı geniş bir işçi kesimi bu parasal
bolluktan nasibini  alamadı. Birçoğu
mesleklerini, şirketlerini ve ömür boyu biriktirdiklerini kaybetti. Onları
zayıflatan dinamikler, plütokratların güçlenip semirmelerine yarıyordu.
Teknoloji ve küreselleşme Batı dünyasındaki birçok mesleği işlevsiz hâle
getirirken ustalık seviyesindeki Batılı işçiler, çok daha az maaşla çalışan,
düşük gelirli ülkelerin işçileriyle doğrudan rekabet etmeye zorlandı. Makineler
ve gelişmekte olan ülkelerin işçileri, Batı dünyasındaki  orta sınıfın gelirinin düşmesine neden oldu.

Çağımızın zenginleri, eskinin zenginlerine göre farklı özellikler gösteriyor.
Birbiriyle küresel anlamda sıkı sıkıya bağlı ve ışık hızıyla hareket eden
günümüz ekonomileri süper seçkin bir sınıfın ortaya çıkmasına yol açtı. Bu
sınıfın mensupları, genellikle çok çalışan, çok iyi eğitim almış insanlardan
oluşuyor. Ya kendi yetenekleri ile zengin olmuşlar ya da servetin ikinci nesil
temsilcileri. Uluslararası rekabetin zor şartlarında belirtilen özellikleri ile
başarılı oldukları inancıyla oyunu kazananın kendi hakları olduğunu
düşünüyorlar ve kendileri kadar başarılı olmayanlara karşı ikircikli duygular
taşıyorlar. Sosyal akışkanlığı mümkün kılan kurumlara sıcak bakıyorlar ama o
kurumların yaşaması için gerekli olan ekonomik faydanın paylaşımı konusuna (Ör:
Vergi) mesafeliler. Kendi eşdeğerlerinin bir araya gelmesiyle oluşan zümrenin
milliyeti adeta yok. O sınıfa ait bir birey New York, Hong Kong, Moskova veya
Mumbai’yi esas ikamet adresi olarak benimsemiş olabiliyor ama bunun onlarca
fazla bir önemi yok çünkü kendi aralarında ulusal sınırları olmayan farklı bir
sanal ülke kurmuş gibiler.

Citigroup bireysel bankacılık danışmanları müşterilerine şahsi
portföylerini, bu süper zenginlerinkini örnek alarak şekillendirmelerini
tavsiye ediyor. Onlara göre dünya iki bloktan oluşmakta; plütonomi ve
diğerleri. Bir plütonomide, Amerikalı veya İngiliz tüketici diye bir şey yok.
Sayıları, kazandıklarının ve tükettiklerinin büyüklüğü ile kıyaslanamayacak
kadar az olan zengin tüketiciler ve “diğerleri” var. Toplumun “zenginler ve
diğerleri” diye ikiye bölündüğünü gören Citi’ciler, “Kum Saati Teorisi” diye
bir kuram geliştirmişler. Buna göre, ya plütokratlara dönük süper lüks tüketim
malı üreten şirketlerin hisse senetleri alınmalı ya da “diğerlerine” hitap eden
ucuzcu firmalarınkiler. Çünkü orta sınıf, kum saatinin ortası gibi giderek
zayıfladığından, bu sınıf için üretim yapan kuruluşların da zayıflaması
kaçınılmazdır. Veriler bu teoriyi doğruluyor. Citigroup’un bu görüşü ortaya
attığı 2009 yılının Aralık ayı ile 1 Eylül
2011  arasındaki  dönemde,
içinde  Saks’ın  da
bulunduğu  zengin  kesime
hitap eden şirketlerle, içinde Family Dollar’ın bulunduğu dar gelirli kesime
hitap eden şirketlerin hisse senetleri % 56,5 değerlenmiş ancak aynı dönemde
Dow Jones endeksi sadece % 11 artmıştır.

İLK YALDIZLI ÇAĞ2010 yılında vefat eden Angus Maddison, en büyük özelliği sayılarla
oynaşmak, onları  sağdan sola, yukardan
aşağıya yorumlamak olan bir ekonomi tarihçisiydi. Bu yorumlar sayesinde dünya
hallerinin daha iyi anlaşılabileceğini savunan Maddison, hayatının 60 yılını
küresel ekonominin son 2000 yıllık tarihinde meydana gelen değişimleri
araştırmaya adamıştı. Ortaya koyduğu ilginç bulgulardan biri, özellikle Batı
dünyasında ve onun “uzantıları” diye tanımladığı ABD, Kanada, Avustralya ve
Yeni Zelanda’da 19. YY ’da meydana gelen değişimlerle ilgilidir. Buna göre MS 1
ile 1000 yılları arasında Batı Avrupa ekonomisi her yıl ortalama % 0,01
oranında küçülüyordu. MS 1000 yılının dünya sakinleri, 1000 sene önceki
hemcinslerine oranla fakirleşmişti. 1000 ve 1820 yılları arasında Batı Avrupa’da   yıllık % 0,34, “uzantı”larda % 0,35’lik büyümeler yaşandı. Sonrasında dünya
hepten değişti. 1820 ile 1998 yılları arasında Batı Avrupa yıllık ortalama %
2,13, “uzantı”lar % 3,68 büyüdü. Bu, sanayi devriminin bir sonucuydu.
Zenginleşilmişti ama sanayileşmiş ülkeler ile bunu başaramayanlar arasındaki
fark da açılmıştı. Aradan neredeyse 200 yıl geçtikten sonra, yükselen
ekonomilerin ortaya çıkmasıyla, bu farkın bir gün kapanabileceği ihtimal
dâhiline girdi.


Zenginliğin büyük sosyal bedeli ise tarıma dayalı ekonomiden
sanayiye dayalı ekonomiye geçiş sırasında yaşanan toplumsal çatlamalar şeklinde
kendini gösterdi; güç belâ öğrenilmiş bazı
mesleki  beceriler  birden
işlevsiz  kalıverdi.  Sanayi
devrimi,  kendi  plütokratlarını        ( bunlar Robber Barons
1 =
Soyguncu Baronlar olarak anılır) yarattı. O ayrıcalıklı sınıf ile “diğerleri”
arasındaki uçurum da bunun sonucunda meydana
geldi.

Soyguncu Baronlar, toplumun kazananlar ve “diğerleri” diye ikiye
bölünmesini, sanayi devriminin kaçınılmaz ve doğal bir sonucu olarak görüyordu.
Pittsburgh’lu çelik kralı Andrew Carnegie’nin bu konudaki yorumu şöyledir:
“Değişimin bu doğal sonucunu hepimiz kabullenmeliyiz. Evet, adaletsizlik var
ama ticari ve sınai faaliyetlerin küçük bir zümrenin elinde toplanması ve bu
zümre mensupları arasındaki rekabet, sadece faydalı değil, ilerleme yarışının
geleceği için gereklidir de…”


Sanayi devriminden önce Amerika’da birbirine oldukça yakın olan
toplumsal sınıflar, devrimden sonra yaşanan birinci “Gilded Age
2 =
Yaldızlı Çağ” boyunca katı kastlara bölündü. Kalabalık işçi kesimi ile az
sayıdaki işverenden oluşan kesim birbirinden koptu, bu kopuş beraberinde
güvensizliği getirdi. Oysa ABD’nin kurucu babalarında T. Jefferson, ülkesinde
yoksul olmamasıyla övünür, hali vakti yerinde olanların Avrupa’daki  zenginlerin
yanında çırak bile olamayacağını söylerdi. Jefferson’a göre, Amerikalı
zenginlerin, dar gelirlilerden tek farkı biraz daha yüksek düzeyde konfora
sahip olmalarıydı, o kadar. Tarihçi   Tocqueville, 
o yıllarda ABD’yi ziyaret etmiş ve ülkedeki eşitlikçi yapıdan çok
etkilenmişti. Bahsedilen bu şahsiyetlerin gözünde, 18.YY ve 19.YY başlarındaki
ABD, gelir piramidinin tepesindeki % 2’lik kesim hariç bugünün İsveç’i gibi
olmalıydı. % 2’lik kesimde yer alan plantasyon sahipleri ise, İngiltere’deki
toprak sahibi soylular ile mukayese edildiklerinde, onların yanında tarım
işçisi gibi kalırlardı.

_________________________________________________________________
1 Robber Barons = Soyguncu
Baronlar: Bu tabir, 18.YY sonlarında, insanları ve doğal kaynakları istismar
ederek ve yönetim kadroları ile yolsuzluk ilişkileri kurarak şahsi servetlerini
inanılmaz boyutlara taşıyan Amerikan iş adamları için kullanılır.
2 Gilded Age = Yaldızlı Çağ: İlk
olarak Mark Twain’in C.D. Warner ile birlikte yazdığı “The Gilded Age”
romanında
kullanılan bu
tabir, 1870 ile 20.YY’ın başları arasındaki dönemde ABD’de yaşanan muazzam
ekonomik büyüme sürecindeki eşitsizlikleri anlatmak için kullanılır. Bu dönemde
bir yandan zenginlik artarken, toplumun alt katmanlarında büyük bir yoksulluk
hüküm sürüyordu. Tabir, altın yaldızla kaplı görüntünün altındaki ciddi sosyal
sorunlara işaret eder.
Sanayi devrimi sürecinde, ekonomik alandaki eşitlikçi yapı
gerilerken siyasi alanda eşitlikçilik yükselişe geçti. İlerici ve popülist
hareketler ivme kazandı, devletin denetlemeci rolü arttı, homurdanmakta olan
geniş kitleleri memnun edecek vergi düzenlemeleri getirildi. Birkaç on yıl
sonra patlayan Büyük Bunalım, plütokrat kesimi daha da sıkacak tedbirlerin
alınmasına  yol açtı. 1944 yılına
gelindiğinde, yüksek gelirlilerin vergi oranı % 94’e ulaşmıştı, oysa  1897’de gelir vergisi diye bir şey yoktu.
Sınıf savaşları Avrupa’da Marxizmin yeşermesine yol açtı. ABD’de F.
D. Roosevelt tarafından uygulamaya sokulan New Deal (Yeni Düzen/Anlaşma) ve
Avrupa’da devletçe sağlanan sosyal yardımların giderek artması, bir anlamda
yayılan kızıl tehdidin önünü kesmek içindi. % 99 tarafından yutulmaktansa,
onlarla bir anlaşmaya gitmek tercih edilmişti. Ne gariptir ki, proletaryanın
durumunu düzeltmek amacıyla yola çıkan Bolşevikler döneminde Sovyet blok, bir diktatoryaya
dönüştü ve işçi kesiminin yaşam standartları, Batı’daki sınıfdaşlarının
gerisine düştü. ABD’de ise, plütokratlarla, diğerleri arasındaki uzlaşma işe
yaramıştı. 1940 ile 1970 yılları arasında ABD gelir piramidinin tepesindeki %
1’i ile diğerleri arasındaki uçurum daraldı; tepe % 1’in toplam ulusal gelirden
aldığı pay % 15’den % 7’nin altına düştü. 1947 ile 1977 yılları arası, Amerikan
orta sınıfı için gelecekleri bakımından güven ve umut dolu olabilecekleri bir
altın çağ idi. Batı Avrupa’da da, güçlü ekonomik büyüme, yüksek vergiler ve
yaygın sosyal refah uygulamaları gibi unsurlarla bir araya gelmiş, böylece ABD
benzeri bir ortam oluşmuştu.

1970’lerde işler tepeden tırnağa değişmeye başlayacaktı. Bu  değişimi
tetikleyen dinamiklerin başlıcaları teknoloji devrimi ve küreselleşme
idi. İkiz dinamiklerin yarattığı değişim, Batı dünyası ve uzantılarında, sanayi
devriminin meydana getirdiği ölçüde büyük bir büyüme sağlamadı ise de % 2-3
oranında bir yıllık ortalamanın sürekliliğini mümkün kıldı. Bu bile tarihsel
açıdan bakıldığında çok büyük bir oran sayılmalıdır.
Esas değişim, Çin, Hindistan gibi gelişme yolundaki ülkelerde
yaşandı. 1820 ile 1950 yılları arasındaki uzun sürede bu iki ülkedeki kişi
başına milli gelir neredeyse hep aynı kaldı. 1950 – 1973 arası % 68, 1973 –
2002 arasında ise tam % 245 arttı ve mali krize rağmen artmaya devam ediyor!
Amerikan orta sınıfını umutlandıran dönem, R. Reagan’ın
(İngiltere’de M. Thatcher’in) iş başına gelmesiyle tersine dönmeye başladı.
Yüksek vergi diliminde yer alanların vergileri büyük ölçüde düşürüldü (%
70’den, % 28’e), sendikalar dizginlendi, sosyal yardım harcamaları tırpanlandı
ve devletin ekonomideki kontrolü iyice gevşetildi. Bu politikalar dünya
ölçeğinde yayıldı, serbest piyasa ekonomisinin benimsenmesi komünizmin
çökmesine yol açtı. Böylece piyasa ekonomisi, işe yaradığı kanıtlanmış tek
sistem olarak rakipsiz kaldı. Kızıl tehlike bir tehdit olmaktan çıkınca serbest
piyasa yanlıları, daha da cesaretlenerek küreselleşmeyi  destekleyen
uluslararası  kurumları  ortaya
çıkardı.  Bu  ortam,
plütokrat 
sınıfının bir kez daha yükselişe geçmesine yol açacaktı ama bu kez
ülke bazında  değil, küreselölçekte…
Gelir dağılımı adaletsizliğini inceleyenler, tepedeki % 1’lik
kesimin yükselişini, hangi ideolojik bakış açısıyla baktıklarına bağlı olarak
üç farklı şekilde izah ediyorlar. Reagan’cılara göre bu yükselişin kişilerle
ilgisi yok, olay tamamen teknoloji devrimi ve küreselleşmeyle ilgili. 1950
yılında otomotiv sanayiinde gerçekleştirilen ve işçilerin grev yapmamaları
şartına bağlı  olarak daha geniş sağlık ve
emeklilik hakları elde etmeleri konusundaki Detroit Uzlaşması aleyhtarı
liberallere göre, gelir adaletinin bozulma nedeni siyaset. Plütokrasinin
zirvesindekiler ise her iki tezin de doğru olduğunu söylüyor.


Tezlerden hangisinin doğru olduğu daha epey tartışma kaldırır ama
tartışmasız olan gerçekler şunlardır ki, teknoloji devrimi ve küreselleşme,
tepedeki % 1’in daha da zenginleşmesine ve siyaseten güçlenmesine yol açıyor.
Detroit Uzlaşmasının çökmesi sonucu zengin kesimin üzerindeki vergi yükünün ve
devlet denetiminin azalması, oyunun kurallarını, kazananlar lehine
değiştiriyor, bu da 1. Yaldızlı Çağa dönüşün işaretlerini veriyor.
BRIC3  ÜLKELERİNİN SAHNEYE ÇIKIŞI VE İKİZ YALDIZLI ÇAĞ19.YY’daki sanayileşme devrimi, ABD’de yaldızlı yılları ve o yılları
yöneten Soyguncu  Baronları ortaya
çıkarmıştı. Günümüzde dünya ekonomisi teknoloji devrimi ve küreselleşme ile farklı
bir yapıya evrilirken, yeni bir yaldızlı
çağa, yeni bir plütokrasi takımı
ile giriyoruz.

Sanayileşmiş Batı dünyası için bu ikinci Yaldızlı Çağ oluyor,
yükselen ekonomiler için ise birincisi. Yükselen ekonomilerde işin kaymağını
şüphesiz tepedekiler yiyor ama değişim milyonlarca insanı, dar gelirlilikten
çıkarıp orta sınıfa terfi ettiriyor, yüz milyonlar ise fukaralığın pençesinden
kurtulmaya başlıyor. Ekonomistler bu eş zamanlı yaldızlı çağ oluşumunu yeni
teknolojilere olduğu kadar komünizmin çöküşüne ve dünyadaki liberal
uygulamaların zaferine bağlıyorlar. Bunun, her şeyden öte, siyasi bir devrim
olduğu konusunda aynı fikirdeler. Massachusetts Institute of Technology (MIT)
öğretim görevlisi İstanbullu ekonomi profesörü Daron Acemoğlu’na göre,
gelişmekte olan ekonomilerdeki – özellikle Çin ve Hindistan – hızlı büyüme,
Batı’daki siyasi ve teknolojik uygulamalar sonucunda birçok işin, sözü edilen bu
ülkelerdeki orta derecede beceriye sahip işçi ordusu tarafından yapılabilir
duruma gelmesi sayesinde gerçekleşti. “Bu nedenle” diyor Acemoğlu, “Gelişmekte
olan ülkelerin ilk Yaldızlı Çağı, Batı’nın ilk Yaldızlı Çağına oranla çok daha
hızlı ilerliyor. 1950’lerde, Hindistan’da iş gücü ucuzdu ama Batı dünyası bu iş
gücünü etkili biçimde kullanamıyordu. Şimdi durum farklı, Çinli ve Hintli
işçiler dünya ekonomisi ile çok daha bütünleşmiş durumdalar ve bu yüzden çok
hızlı bir  ekonomik  büyüme sağlayabiliyorlar ”.

İkinci Yaldızlı Çağını yaşayan Batı dünyasında, teknolojik devrimin
bir sonucu olarak, mavi yakalıların yerini robotlar, beyaz yakalıların yerini
ise bilgisayarlar alıyor. Bir yandan ikinci Yaldızlı Çağını yaşamakta olan Batı
dünyası, bir yandan da ilk Yaldızlı Çağını yaşamakta olan gelişme yolunda
yolundaki ülkeler, hüküm süren değişimden yararlanıyor. Eğer Dallas veya
Duesseldorf’ta bir şirket sahibi iseniz, köylülükten şehirlileşmeye evirilen
bir yükselen ülke işçisini mutlaka istihdam ediyorsunuzdur.

___________________________________________
3 BRIC
Ülkeleri: Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin
Batılı plütokratların durumu iyi. Çünkü hem 19.YY Soyguncu
Baronlarının sürdüğü sefayı, hem 21.YY teknoloji zenginlerinin keyfini eş
zamanlı olarak sürdürüyorlar ama olan, iki Yaldızlı Çağı aynı anda yaşamak
zorunda kalan orta sınıfa oluyor. Başı sıkışan eğer bir şirketse, işçi
çıkarıyor, maaşları kısıyor, işini başka ülkelere taşıyor, bir biçimde paçayı
sıyırıyor, en azından seçenekleri daha fazla. Ama işçiler için durum vahim! Bir
yandan pasta büyüyor ama bir yandan da o pastadan pay alanların dilimi
ufalıyor. Daha iyi bir eğitim alın, daha iyi yerlere gelin demek kolay, bunu
kırkından, ellisinden sonra yapmak zor. Bu yüzden son 15 yılda en büyük
sıkıntıyı orta sınıflar çekti.


  ÇİN SENDROMU
Gelir dağılımı adaletsizliğini inceleyen Amerikalı ekonomistler ana
nedenin teknoloji devrimi olduğu konusunda uzlaşsalar da ABD iş gücü
piyasasının verilerini derinlemesine araştıran “Çin Sendromu” kitabının
yazarları, ana sebebin küreselleşme ve özellikle Çin’le yapılan ticaretin çok
daha etken olduğunu söylüyorlar. ABD imalat sektöründeki mavi yaka iş
kayıplarının dörtte birini bu nedene bağlıyorlar ve ekliyorlar; “Çin sendromu
sadece iş kayıpları yaratmakla kalmıyor, maaşlar düşüyor ve umutlarını yitiren
insanlar artık iş aramaz oluyor, ortalama hane gelirleri hızla azalıyor,
devletin işsizlik sigortası ödemeleri yükseliyor”. Üst kademelerde iyi gelir
getiren işler var, en alt düzeyde gelir sağlayan işlerde de fazla bir fark yok
ama orta düzeyde gelir getiren işler hızla azalıyor ve orta sınıf güç
kaybediyor. Bazı yazarlar buna işgücü piyasasının “ballı ve b..tan işler”
olarak ikiye bölünmesi diyorlar. Ortadaki işlerin nasıl yok olduğuna dair bir
örnek: 2006 yılında, iPod üretimi için, cihazın icat edildiği ülke olan ABD’de
13.920 işçi çalışırken, ABD dışında neredeyse bunun iki misli (27.250) işçi
çalıştı (Bunların 12.270’i Çin’de, 4.750’si Filipinler’de, kalanı diğer
ülkelerde).
Bu gerçeğe fazla şaşırmamış olabilirsiniz, bir de şuna bakın: iPod
işinde çalışan 13.920 ABD’li işçi emekleri karşılığında toplam 750 milyon $
kazandı. Buna karşın, ABD dışında aynı işi yapan 27.250 işçi toplam 320 milyon
$ kazandı. Bu eşitsizliğe, ABD’deki iPod çalışanları açısından biraz daha
yakından bakalım; toplam 13.920 ABD’li çalışanın yarısından fazlası (7.789),
lojistik, destek, perakendecilik gibi mesleki uzmanlık gerektirmeyen alanlarda
görevliydiler ve toplamda 220 milyon $ para yaptılar. Esas parsayı götürenler,
mühendisler ve sair uzmanlar oldu, tam 530 milyon $ kazandılar. Bu meblağ, iPod
işinde çalışan 27.250 yabancı işçinin kazandığının toplamından bile bir hayli
fazla. Ne demiştik? Ballı ve b…tan işler…
ABD’de teknolojik devrime ve küreselleşmeye karışık duygularla  bakan
birçoklarının endişesi, parlak Amerikan beyinleri tarafından icat edilen
birçok yeniliğin, ABD dışında, içeride olduğundan daha fazla istihdam
yaratması. Küreselleşmenin bazı ülkelerde gelir dağılımı adaletsizliği
yarattığı kabul edilse de büyük resme bakıldığında ekonomideki  büyüme etkisiyle yoksul kesimi varsıllık
yönünde hareketlendirdiği, birçok saygın bilim adamınca kabul ediliyor. Goldman
Sachs’ın tahminlerine göre, BRIC ve N-11
4 ülkelerinin
ekonomileri geliştikçe, 2030 yılına kadar
dünya orta sınıfına
2 milyar yeni katılım olacak.
_______________________________________________________________
4 N-11 : “Next Eleven = Bir
Sonraki Onbir Ülke” anlamında kullanılıyor ve şu ülkelerden oluşuyor; Türkiye,
Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Meksika, Nijerya, Pakistan, Filipinler,
Güney Kore, Vietnam.
Birbirleriyle iletişim kurma özellikleri sayesinde insan unsuruna
giderek daha az ihtiyaç duyan makinelerin zenginliği yarattığı aşikâr ama artan
refahın daha adil  biçimde dağıtılması,
üzerinde durulması gereken esas zorluğu teşkil
ediyor.


MUTLU KÖYLÜLER,
MUTSUZ MİLYONERLER
Yaygın inanışın aksine, belli bir asgari eşik aşıldıktan sonra
fazlalaşan gelirin insan mutluluğunu artırmadığı ortaya çıkmakta. 2006 yılında
Gallup tarafından yapılan ve “Mutsuz büyüme paradoksu” diye adlandırılan
anketin sonucu böyle. Örnek Çin’den verilmiş; şehirlere göçen köylüler
zenginleşmiş ama bu onları köylerinde olduğundan daha mutlu hale getirmemiş.
Mucize ekonomilerin hemen hepsi için aynı sonuç geçerli. Bu çelişkiyi  tam olarak izah eden bir çalışma henüz ortaya
çıkmadı ama genellikle hızlı ekonomik gelişmelerin, adaletsizliği ve
belirsizliği de beraberinde getirdiği düşünülüyor.
Avusturya kökenli ABD’li ekonomist ve siyaset bilimci J. Schumpeter
(1883-1950), bu  duruma “yaratıcı
tahribat” diyor ve ekonomik oynaklığın (volatilite), kaybedenler üzerinde
yıkıcı etkileri olduğunu, kazananları bile tedirgin ettiğini söylüyor.
Yükselen piyasalarda bu durum psikolojik olmaktan ibaret değil. Batı
dünyasındaki ilk Yaldızlı Çağda olduğu gibi, sermaye ile işgücü, varsıl ile
yoksul arasındaki bir sürtüşme bu.
KAZANANLAR
Saygın bir gelir dağılımı araştırmacısının konuyla ilgili olarak,
ABD’nin son yüzyılı üzerine yaptığı bir saptama var. Buna göre, 1920 ve 1940
yılları arasında ülke gelirinin % 45’i, tepedeki % 10’luk kesime gidiyor. İkinci
dünya savaşı döneminde bu oran % 33’lere düşüyor ve 1970’lerin sonlarına kadar
böyle devam ediyor. Bu yıllardan sonra oran zenginler lehine hızla yükseliyor,
2006 yılına gelindiğinde tepedeki % 10’luk kesim ulusal gelirin % 50’lik
kısmını elde eder hale gelmiş oluyor. Ama esas değişim, tepedeki % 10’un kendi
içinde! 2002 ile 2006 arasında meydana gelen büyümenin yarattığı gelirin ¾’ü
tepedeki % 1’e gidiyor.  Yani sosyal
uçurum sadece zenginle fakir arasında değil, zenginle çok zengin arasında da
fazlasıyla genişliyor.
Credit Suisse’nin hesaplamalarına göre dünyada, net şahsi varlıkları
1 milyon $’ı aşan 29,6 milyon insan yaşıyor (dünya nüfusunun yaklaşıl % 0,5’i).
Bunların % 37,2’si Avrupa’da, %  37’si
Amerika’da, % 19,2’si Çin – Hindistan hariç Asya ve Pasifikte, % 3,4’ü Çin’de,
gerisi Hindistan, Afrika ve Latin Amerika’da yaşıyor. 2011 verilerine göre,
serveti 100 milyon $’ı aşan 84.700 zenginin ise % 44’ü ABD’de, % 28’i
Avrupa’da, % 15’i Çin ve Hindistan’da, gerisi Asya – Pasifik’te yaşıyor. Süper
zenginlere gelince, % 42 ile ABD en başta (35.400), Çin % 6,4 ile ikinci sırada (5.400),
bunları sırasıyla Almanya
(4.135), İsviçre (3.820),
Japonya (3.400), 
Rusya (1.970), Hindistan (1.840), Brezilya (1.520), Tayvan (1.400), Türkiye
(1.100), ve Hong Kong (1.030) takip ediyor. ABD’de finansal krizi takip eden 2009 – 2010 toparlanma döneminde
elde edilen kazancın % 93’ü, tepedeki % 1’lik kesime gitmiş. Söz konusu % 93’ün
% 37’si ise en tepedeki % 0,01’lik kesimi temsil eden plütokratların olmuş.
2009 yılında ABD’nin en çok kazanan 25 Hedge Fonu yöneticisinin beherinin
ortalama kazancı 1 milyar $’ı geçmiş.


II  PLÜTOKRAT
KÜLTÜRÜ
ADINI HİÇ DUYMADIĞINIZ EN MEŞHUR AMERİKAN İKTİSATÇISI

Adını muhtemelen hiç duymadığınız Henry George, 19.YY’da yaşamış çok
sevilen bir iktisatçıydı. Yaşadığı dönemdeki şöhretini ancak T. Edison ve M.
Twain gibi ünlüler gölgeleyebiliyordu. 1879 yılında yayınlanan Progress and
Poverty = Kalkınma ve Yoksulluk adlı kitabı 3 milyon satmış, onlarca dile
çevrilmişti. Denizcilikten, gaz sayacı okuyuculuğuna, yazarlıktan,
politikacılığa bir sürü işe girip çıkan George, çok küçük bir farkla kaybettiği
New York Belediye Başkanlığı seçimlerine ikinci kez adaylığını koymuş, büyük
ihtimalle bu kez kazanacağı seçimlerden dört gün önce vefat etmişti. New York
Times, Lincoln’ın cenaze töreninin bile onunki kadar görkemli ve kalabalık
olmadığını yazmıştı.
George’a göre sanayi devriminin en gizemli iktisadi sonuçlarından
biri, refahı adil biçimde dağıtamaması olmuştur. Kazananın her şeyi götürdüğü
ortamda gaz lambaları ile  aydınlatılan
sokakları üniformalı polisler koruyordu ama o sokaklarda sayılamayacak kadar
çok dilenci, üç beş kuruşun peşinde, gelene geçene avuç açıyordu. George’un bu
duruma koyduğu teşhis alabildiğine basitti; yenileşimin (inovasyon) meyvelerini
mülk sahipleri yemekteydi. Çağdaşı Karl Marx, kalkınma ve yoksulluğun Avrupa
versiyonuna toptancı bir yaklaşımla bakıyor, suçu özel mülkiyete atıyordu.
George’ın, sanayileşmeyle, serbest ticaretle, devlet müdahaleciliğinin az
olması gerektiği fikriyle bir problemi yoktu.
Onun derdi, sanayileşmenin ve şehirleşmenin kaymağını yiyip bu döngüye
hiç katkı koymayan rantiye kesimiyleydi. Bir sistem olarak kapitalizmin kendisini
değil ama 19.YY Amerikan kapitalizmini eleştirdiği için halk arasında çok
seviliyordu, amacı ülkeyi Soyguncu Baronlardan kurtarıp Thomas Jefferson
demokrasisine dönüş yapmaktı.
  ÇALIŞAN
ZENGİNLER
Gerge’un acımasızca eleştirdiği 19. YY rant zenginlerinin aksine
günümüzün plütokratları genellikle çalışan kesimden çıkıyor. Buna Süryani
asıllı Meksikalı mültimilyarder Carlos Slim ve Rus oligarkları da dahil. Evet,
bunlar da rant peşindeler ama servetlerini atalarından kalan mülklerden değil
çalışarak elde ettikleri mülklerden çıkarmaktalar.


İktisat tarihçisi P. Lindert’in bulgularına göre 1916 yılında
Amerika’nın en zengin % 1’i, kazançlarının sadece beşte birini maaşlı işlerden
elde ediyordu, 2004 yılında bu oran üçe katlandı, tepe % 1’in kazançlarının % 60’ını
bordro gelirleri oluşturur hale geldi. Dolayısıyla, 20.YY’da gelir
hiyerarşisinin tepesindeki sermaye sahipleri (rantiyeler) yerlerini üst düzey
yöneticilere (çalışan zenginler) bırakmış oldu. Tepedeki % 1’in gelir
yapısındaki, rant kazançlarından, bordro kazançlarına doğru kayma, kazananın
her şeyi götürdüğü türden bir ekonomik işleyişin meydana çıktığı döneme denk
geldi.


Forbes’ın 2012 yılı için yaptığı milyarderler sıralamasındaki 1.226
kişiden 840 adedi zenginliklerini kendileri yaratanlardan. Aristokrat değiller.
İktisadi liyakate sahip, refahı tüketmek kadar refah yaratmakla da meşgul olan
insanlar. Küresel plütokratlar, lüks yaşantılarını çok çalışmalarının ödülü
olduğu için hak edilmiş sayıyorlar.


Dünya genelinde de benzer bir durum var. Hindistan’ın kırsal
kesimlerinde hâlâ varlıklarını sürdüren ve kast sisteminin en diplerinde yer
alıp üsttekilerle aynı kuyunun suyunu bile paylaşması yasaklanmış Dalit’ler
arasından dahi, açık deniz sondaj kuleleri yapımcısı Ashok Khade gibi mültimilyarderler
çıkabiliyor. Khade, kendi ifadesine göre, kast sistemiyle mücadelesini,
kapitalizm vasıtasıyla sürdürüyor.


TEKNOLOJİ KURTLARININ (ALFA BİREYLER) YÜKSELİŞİ

Teknoloji Kurtlarının en yaygın biçimde yaşadıkları ortam, tabi ki
kültürünü ve ekonomik motorunu yarattıkları yer olan Silikon Vadisi ama bu tür
bireyler, plütokratların olduğu her yerde var. Teknoloji taşeronluğunun icat
edildiği Hindistan’ın Bangalore kentinde sürüler halinde dolaşırlar. Rusya’nın
doğal kaynaklarını ele geçiren oligarklar ise, ahbap çavuş ilişkilerinin
yarattığı plütokrat türünün tipik birer örneğidirler. Bu oligarkların en önemli
yedi tanesinden altısı, bilimsel alanlarda üst düzey diplomalara sahiptir.
Meksikalı Carlos Slim, mühendislik eğitimi almıştır ve servetini sayıların
dilinden iyi anlamasına atfeder.


Teknoloji kurtlarının süperlerinden biri, çocukların hangi dalda
eğitim almaları konusundaki tavsiyesi sorulduğunda duraksamadan “istatistik”
demiştir. Ona göre verileri analiz etme yeteneği 21. YY’ın en aranan becerisi
olacaktır. Alfa bireylerin gelir piramidinin
tepesindeki 
% 1’in içine tırmanmaları çok iyi eğitim almış olmalarındandır. Bu
da gösteriyor ki iyi bir eğitim, geleceğe dönük olarak yapılabilecek en verimli
yatırımlardan biridir.
Teknoloji ile eğitim arasındaki etkileşim gelir dağılımını
şekillendirir. 19.YY’da yaşanan ilk Yaldızlı Çağda teknolojik ilerlemeler,
eğitim alanındaki iyileşmelerden daha hızlı cereyan ediyordu. Bunun
neticesinde, o zamanın ölçülerine göre iyi bir eğitim almış iseniz, (lise mezuniyeti
iyi bir eğitim sayılırdı. Unutulmasın, yukarıda sözünü ettiğimiz Henry George,
14 yaşındayken okulu terk etmişti) kazancınız eğitimsiz işçilere oranla daha
yüksek  oluyor, taban maaşınız üzerine
bir de eğitim munzam ödentisi (primi) alabiliyordunuz. Sonraki elli yıl boyunca
Amerika, kamu orta eğitimine muazzam yatırım yaptı, eğitimdeki ilerleme hızı,
teknolojik ilerleme hızını yakaladı, eğitimli insan sayısı artınca da taban
maaşlar ile primli maaşlar arasındaki makas daraldı. Ne var ki son otuz yılda
eğitimin hızı kesildi, teknoloji ise aldı başını gitti. Bu ortamda Alfa
Bireyler doğal olarak kıymete bindi. 1979 ile 2005 yılları arasındaki dönemde
üniversite mezunlarının maaş primleri, lise mezunu olanlara göre iki mislinden
fazla arttı ve gelir dağılımı dengelerini fena halde bozdu. Lisansüstü eğitim
alanlar bu farkı daha da açtı. Çok nitelikli eğitim sahibi olanlar ise,
kazananın her şeyi götürdüğü  bir 
sistem içinde aşırı biçimde ödüllendirildiler. ABD’nin en saygın
üniversitelerinde  (Ivy League
5)
okuyan birinci sınıf öğrencilerinin sayısı (27 bin civarı), üniversite
çağındaki toplam öğrenci sayısının % 1’i kadardır. İşte, gelir piramidinin en
tepesindeki % 1’in içinde yer alacakların en kuvvetli adayları bunlardır.
Öğrencilerin, kendilerine bu kategoride yer açmak için söz konusu
üniversitelere kapağı atmaları ise iyice zorlaştı. Çünkü böylesi nitelikli bir
eğitim genellikle, aileden kalacak mirasa oranla daha yüksek bir gelir vaat
ediyor. Bu nedenle olsa gerek, ailelerin evlâtlarını bu üniversitelere sokmak
için çılgınca bir yarışın içinde olduklarını da belirtmek gerek. Çok iyi  bir
not  ortalaması,   saygın
bir  üniversiteye  girmenin
garantisi  değil  artık,
 farklılaşarak
___________________________________________________________________________________________________________________________________
5 Ivy League: ABD’nin kuzey doğusunda
bulunan ve 8 vakıf üniversitesinden oluşan birlik. Üye üniversiteler şunlardır:
Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale
 
diğerlerinden ayrışmak da gerekiyor. Harvard Üniversitesi rektörünün
yakın bir geçmişte verdiği röportajdan bir alıntı yapalım; “Bir keresinde,
belli bir bölüme, notları olağanüstü iyi olan birçok aday içinden sadece bir
tanesini seçecektik. Çincenin Mandarin lehçesini konuşabilen bir çocuk vardı,
ailesinin desteğiyle büyük paralar harcayıp, rakiplerinden ayrışmak için bu
konuda özel ders almıştı. Onu kabul ettik tabi, yazık oldu diğerlerine”.


  HERKESİN İKİNCİ BİR ŞANSI OLMUYOR

Ekonomideki hızlı değişim süreci, start takozundan hızlı çıkış
yapamayanlarla, ilk birkaç tur boyunca yanlış yöne koşanlara ikinci bir şans
vermiyor. Şartlar o denli hızlı değişiyor ki, tecrübe, kişinin sahip olmakla
övünebileceği bir özellik olmaktan neredeyse çıktı. İnternet üzerinden satış
yapan Şikago merkezli Groupon’un üst düzey bir yöneticisi, Wall Street Journal
benzeri önemli kurumlardan transfer ettikleri elemanlardan bile beklediği
performansı alamadığından yakınıyor. Söyledikleri; “Bunlara bildiklerini
unutturmak, yeni bir şey öğretmekten daha zor!”


İş dünyasının belirsizlikleri, en başarılı çalışanlara dahi her an
işini kaybetme korkusu yaşatıyor bu da onları mutsuz ediyor. Erken yaşta elde
edilen başarılar ise ekonomideki dengesizlik ve belirsizliklere karşı faydalı
bir güvence.


SERMAYENİN
ÖKSÜZLERİ
Hızlı yaşayan süper seçkinler için haftanın dört gününü evden
uzaktan geçirmek adeta bir statü sembolü. Yazar N. S. Turow, “Uçan Sınıf” diye
tanımladığı bu kesimin mensuplarına “Sermayenin Öksüzleri” adını yakıştırmış.
Aile yaşantıları yok gibi, en büyük güdüleri, iş anlaşmaları ve piyasaların
durumu. New York’daki bazı borsa uzmanları çalar saatlerini Frankfurt
borsasının açılış saatine ayarlayıp öyle yatıyor, bazıları uyumuyor bile, uyku
kaçırıcı ilaçların kullanımı da çok yaygın.
EGOLARI YIKAN BİR MAKİNE
Süper seçkinlerin yaşadıkları zirvelerde kalıcı olma süreleri
giderek kısalıyor. Fortune 500 CEO’larının belli bir firmadaki ortalama çalışma
süreleri son on yılda, 9,5 seneden 3,5 seneye düşmüş vaziyette. Kendi
şirketinin patronu olmak da kişiyi piyasaların belirsizliğine karşı
koruyamıyor. Piyasalar, adeta egoları paramparça eden bir makine. Kendilerine
kâinatın efendileri sayan finansman dâhileri, tek bir hatalı yatırımla
milyonlarını kaybedip kendilerini cehennemin en sıcak yerinde bulabiliyorlar.
Sapına kadar laik bir kişilik olan Soros, kendi elemanlarına yatırımlarda
yapılacak hataların “Günah” olduğunu anlatıyor.


Süper elitlerin kafa yapısını anlayabilmek için önce o kişilerin
endişe dolu bir yapıları olduğunu ve belirsizlikler içindeki bir dünyada, çok
ağır bir tempo ile çalıştıklarını kabul etmemiz gerekiyor. Bu insanlar, sadece
şahsi çıkarların peşinde koşan bencil bireyler olmadıkları iddiasındadır.
Örneğin Google’ın şirket düsturu “Şeytan olmayın!” şeklinde dile getiriliyor.
Şirketin kurucularından şimdiki CEO Larry Page, hayırlı işlerin hâmisi
olduklarını  şu örneklerle belirtir;
arama motoru sayesinde elde edilen bilgiler birçok hayatı kurtarmıştır,
şoförsüz otomobil projesi ise, siyasetçilerin, sosyal ve insani yardım
kuruluşlarının kurtarabileceğinden çok daha fazla hayatı kurtaracaktır. Page’e
göre insanların Google’da çalışmak
istemelerinin  ana  nedeni
zengin  olmak  değil,
dünyayı  iyi  yönde
 değiştirmek 
arzusudur. Ona göre Silikon Vadisi, üniversite havası içerisinde,
eşitlikçi ve liberal bir kültürün yeşerdiği
vahadır.
Plütokratlar, serbest piyasaların, özgür insanlar anlamına geldiği
inancıyla kapitalizmi bir özgürlük teolojisi olarak görürler. Onlara göre,
ülkelerin ekonomileri özgürleştikçe, siyasi yapıları da özgürleşir.


Plütokratlar giderek kıtalararası bir sınıf haline gelmekte. Bu
sınıfın mensupları, ait oldukları ülkelerdeki vatandaşlarından ziyade kendi
aralarındaki ilişkiye önem veriyorlar. Adeta başlı başlarına bir ulus
oluşturmuş vaziyetteler. Davos olsun, Cannes film festivali olsun, Ascot at
yarışları olsun, nerede uluslararası bir etkinlik varsa, dünya vatandaşı kimlikleriyle
orada boy gösteriyorlar, uçmanın kolaylığıyla da bunu kolaylıkla
yapabiliyorlar. İletişim kolaylıkları sayesinde dünyanın neresinde olurlarsa
olsunlar işlerini takip edebiliyorlar. Elbette kendi ülkelerinde olup
bitenlerle de ilgileniyorlar ama küresel olaylar onların daha fazla ilgisini
çekiyor. Mesele bir ülkeden bir ülkeye beyin göçü olayı olmaktan çıkmış
durumda, söz konusu olan uluslararası bir beyin sirkülasyonu.
Süper seçkinler için ülkelerinin pasaportlarından çok, mezun
oldukları üniversitenin diploması önemli. Çocuklarının eğitimine de çok önem
veriyorlar. Rus oligarkları bunu çocuklarının mezuniyet törenleri için
üniversite bahçelerine helikopterleriyle inerek, gösterişli bir biçimde ifade
ediyorlar. Çinli plütokratların yıllık harcamalarını 1/5’i  çocuklarının eğitimine gidiyor. Bu sınıfın
mensupları evlâtlarının orta eğitimi için, uluslararası ölçekte arkadaş çevresi
edinmeleri maksadıyla İngiltere’yi tercih ediyor. Yüksek eğitimin tartışmasız favorileri
ise Amerikan Ivy League üniversiteleri. Artan sayıda beynelmilel plütokrat,
bağışlarıyla bu seçkin eğitim kurumlarını destekliyor ve karşılığını da,
adlarının üniversitelerin sınıf odası, konferans salonu gibi mekânlarına
verilmesi suretiyle alıyor. Bu önemli bir statü sembolü.


DÜNYA VATANDAŞLARI
Ulusların insan yapıları nasıl tek tip değilse, süper seçkinler de
tek tip değil, kendi aralarında ayrışıyorlar ama gerçek anlamda küresel
plütokratlar genellikle baskıcı ve istikrarsız yönetimlere sahip ülkelerden
çıkıyor (Örn. Ruslar ve Orta Doğulular). İngilizce ortak dilleri, bir kültür
ortamı olarak da İngiltere’de yaşamayı seviyorlar. Bu ülkede değeri 2,5 milyon
Pound ‘un üzerindeki malikânelerin % 60’ı yabancıların mülkiyetinde.


Amerikalılar, iş dünyasının küresel elit yöneticileri arasına son
katılanlardan.  Beyin avcılarının
verilerine göre İngilizler gerek kendi şirketlerinde yabancı CEO’lar
çalıştırmak ve gerekse yabancı ülkelere CEO ihraç etmek açısından Amerikalılara
göre üstünler ama yarışa sonradan katılan Amerikalılar arayı hızla kapatıyorlar.
Değişim özellikle Wall Street’de belirgin. 2006 yılında önde gelen sekiz Wall
Street bankasının sekizinin de CEO’ları Amerika doğumlu Amerikalılardandı.
Günümüzde bu sayı beşe düştü, bunlardan ikisi ise (Citigroup ve Morgan Stanley)
Amerika dışında doğup büyümüşlerden.


1982 yılında General Electric’de işe başlayan günümüzün CEO’su J.
Immelt, finansal balonların patladığı 2007 yılına kadar geçen 25 yıllık sürede
dünya ekonomisini sürükleyen gücün, tartışmasız olarak Amerikan tüketicisi
olduğunu söylüyor ve ekliyor “ancak, gelecek 25 yıllık süreçte bu değişecek.
Küresel büyümenin motoru Asya’dan, orta sınıf saflarına 1 
milyar yeni tüketici katılacak. Bu yüzden de, benim yerimi alacak
yeni CEO’nun, yükselen piyasalara sahip bir ülkeden çıkması beklenmeli”.
Silikon Vadisi şirketlerinden birinin CEO’su, satışların % 90’ının
ABD dışına yapıldığını ifade etti. Çalışanlarının da büyük bir bölümünün
yabancı olduğunu söyleyen bu yönetici, bu durumun ABD’li işçiler için bir sorun
olabileceğini ama işverenin yeni şartlara kolaylıkla ayak uydurabileceğini
belirtti.


Efsanevi enflasyon savaşçısı ABD Merkez Bankası eski başkanı Paul
Volcker, büyük Amerikan şirketlerinin kendilerini artık Amerikan değil
uluslararası şirket olarak tanımladıklarından bahsederken, hükümetin bunlara
iyi davranmaması halinde çekip başka ülkelere gitmelerinden tedirginlik duymaya
başladığını söyledi. Diğer Amerikan şirketlerinin de hızla beynelmilel bir
kimlik kazanamaması halinde, yarışın gerisinde kalacaklarından endişeli. Bunun
belirtileri var; küresel ticaret ve sermaye akışı hareketlerinde New York
sıklıkla devre dışı kalabiliyor. Dünyanın en büyük metal şirketi bir Hint
kurumu, en büyük Alüminyum şirketi ise Rusların elinde. Dünyanın en hızlı
gelişen ve en büyük bankaları Çin, Rusya ve Nijerya’da, hepsi de yerel
nitelikli kurumlar.
  FİKİRLERİN ARİSTOKRASİSİ
Sanayi Devrimi henüz başlangıç evresindeyken Adam Smith, dünya
ekonomisinde çok  önemli değişimler
meydana geleceğini öngörmüş, bunların başında da sermayenin mülk sahipliğinden
çıkıp hisse senedi sahipliğine dönüşmesi olacağını söylemişti. 1776 yılında
yazdığı The Wealth of Nations = Ulusların
Zenginliği
adlı kitapta şöyle devam eder Smith: “ Toprak sahipleri,
mülklerinin bulunduğu ülkenin vatandaşı olmak zorundadırlar. Oysa hisse senedi
sahipleri dünya vatandaşıdırlar, hiç bir ülkeye bağlı olmak zorunda
değildirler. Can sıkıcı vergilere tabi tutuldukları anda hisselerini alıp,
servetlerini gönüllerince kullanabilecekleri başka ülkelere çekip
gidebilirler”. Smith, seçkinlerin globalleşmesini tarif ediyordu adeta.
Statülerinin kamuoyu önünde tescillenmesi anlamında günümüzün süper
seçkinlerini ne yat, ne özel jet, ne de Şövalye nişanı tatmin ediyor. Onların
en çok öykündükleri statü sembolü, adından sıkça bahsedilen bir hayır kurumu
vakfına sahip olmak. Bunu, dünyayı değiştirebileceklerini kanıtlamanın bir yolu
olarak gördükleri için arzuluyorlar. Değişim yaratma potansiyeline sahip büyük
vakıfların ana destekçiliğine soyunmuş onlarca plütokrat mevcut. İki örnek vermekle
yetinelim; Afrika’daki hastalıklarla mücadele etmek için kurduğu vakıfla Bill
Gates ve Newark’daki devlet okullarının kalkındırılması amacıyla kurulan vakfa
yüz milyonarlarca dolar bağışlayan Mark Zuckerberger. Bu çabalar, kıskanılası
süper elitlerin toplumsal kabul görmelerinin, adeta fânilikten çıkarılıp
azizlik mertebelerinde algılanmalarının bir yöntemi olarak görülüyor.
M. Bishop, servetlerin hayır işlerine harcanmasına
“Filantro-kapitalizm” tanımını getirmiş. Yazar, aynı ismi taşıyan (Philantro-Capitalism) adlı kitabında,
hayırseverlerce (philanthropists) servetlerin edinilmesi sırasında gösterilen
liyakat ve çalışkanlığın, hayır işlerinin yönetilmesi sırasında da gösterilmesi
halinde dünyanın olumlu anlamda nasıl değişebileceğine, sorunlarla nasıl baş
edilebileceğine dair örnekler veriyor.
 
Özellikle Rus oligarkların sergilediği, özel jet edinmek, futbol
takımı satın almak gibi “yeni zengin” davranışları, yerini, hayır işleri
yapmak, sanatsal etkinliklere destek olmak gibi sosyal davranış biçimlerine
bırakmakta. Artık ulusal kimliklerini bir kenara koymuş ve küresel kimlik
haline gelmiş olan plütokratlar, söz konusu bağışları doğdukları ülkelere
yapmaktan çok, sosyal ve hatta siyasi anlamda en büyük değişimi
gerçekleştirebilecekleri alanlara yapmayı tercih ediyorlar.


FİLANTRO
KAPİTALİZM
Siyasileşmiş plütokratlar, dünyayı yöneten elitlerin arasına hızlı
bir katılım sürecindeler. Bunların arasında, şahsi servetlerini ülkelerindeki
siyasi iktidarda yer alma adına harcayan Mike Bloomberg ve Mitt Romney
gibilerini olduğu kadar, ideolojilerini başka bir ülkeye, bölgeye hatta dünyaya
yayma adına harcayan G. Soros gibilerini de sayabiliriz. Soros’un, kurduğu Açık
Toplum Enstitüsü vasıtasıyla tek başına komünizmin yıkılmasına yol açtığını söylemek
abartı olur ama eski Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa ülkelerinde demokrasi ve
çoğulculuğun yükselmesi hareketlerini fazlasıyla etkilediği çok açık.
Esas sorun siyasileşmiş plütokratların servetlerini, çıkar çatışmalı
alanlarda harcaması. Örneğin, Koch kardeşler, dev rafinerilere, petrol boru
hatlarına, orman ürünleri işleme tesislerine sahiptir. Bu ikili, hükümetin
sanayii denetlemesine karşı çıkıyor, küresel iklim değişikliğine şüpheci gözle
bakıyor ve servetlerinin hatırı sayılır bir bölümünü, çevreci kültürü
zayıflatmaya dönük işlere harcıyorlar.
Yüksek gelir gurubunun vergilerinin artırılması gerektiğini savunan
Warren Buffet bir istisna olsa da, ünlü zenginlerin, dar gelirlilere yönelik
sosyal harcamaların azaltılması, üst dilim mükelleflerin vergilerinin
düşürülmesi ve benzeri konularda ciddi lobi harcamaları yaptıkları da bilinen
bir gerçek. 
% 0,1, % 1’E
KARŞI Ukrayna’daki Turuncu Devrimi yakından izleyen İsveçli ekonomist
Anders Aslund’a göre, ülkedeki siyasi baskılara artık tahammül edemeyen
öğrencilerle, Rusya yanlısı politikalara karşı çıkanların direnişleri, devrimi
tetikleyen unsurlardır ancak işin bir de üçüncü boyutu bulunur; milyonerlerle
milyarderlerin çatışması! Ülkedeki ahbap-çavuş ilişkileri tepedeki oligarkların
çok işine geliyordu ama bu ilişkiler pastadaki payını büyütmeye çalışan
orta  sınıfa ve küçük burjuva kesimine
büyük zarar veriyordu. Sonunda sabırları taştı ve oyunun kurallarının daha
eşitlikçi olması için isyan ettiler.
******Milyonerlerle milyarderlerin çatışması, Tahrir Meydanı dâhil,
dünyanın her yerinde kendini göstermektedir. İyi kazanan, üst düzey bir Google
çalışanı olan Mısırlı Wael Ghonim, Tahrir meydanındaki protestocuların ana
organizatörlerinden biriydi. Eylemcilerin internet üzerinden örgütlenmesini
sağlamış ve Mübarek rejiminin yolsuzluklarına karşı duruşuyla askeri elitin de
güvenini kazanmıştı. Time dergisinin düzenlediği geleneksel yılın en etkili 100
bireyi sıralamasında, 2011 yılında listeye girmeye hak kazanmış, katkılarıyla
ivme kazanan direniş Mübarek’in tüm yetkilerini Şubat 2011’de Silahlı Kuvvetler
Konseyine bırakarak iktidardan çekilmesiyle sonuçlanmıştı.
 
Amerika’daki Occupy Wall Street hareketi de % 1 ile % 99 arasındaki
savaşa farklı bir boyut katmıştı. Ne var ki bu iki kesim arasındaki adaletsiz
gelir dağılımından daha vahimi  tepedeki 
% 1’in kendi içinde yaşanıyordu. Gelir piramidinin tepesindeki % 0,1
ile % 0,9 arasındaki büyük kültürel ve ekonomik uçurum, bir de siyasi ayrışmaya
doğru evrilirse ülkenin gündeminin değişmesi mukadderdir.
Yıllık gelir açısından tepedeki % 0,1’i çoğunlukla finans sektörü
mensupları oluşturuyor. Tepedeki % 1’in kendi içindeki çekişmelerin odak
noktası ise, % 0,9 mensuplarının, üzerlerindeki guruba, ahbap-çavuş ilişkileri
nedeniyle duydukları hınç.
  
KADINLAR BU İŞİN NERESİNDE?
Plütokratlar genellikle erkek. Forbes’ın 2012 milyarderler listesine
baktığımızda, 1226 milyarderin sadece 104’ünün kadın olduğunu görüyoruz.
Çıkartın miras ve sair yollarla  servet
edinen eşleri, kız çocukları ve dulları, sayı daha da küçülür. İşin şaşırtıcı
yanı, % 99’a bakıldığında kadınların giderek daha iyi eğitim aldıklarını, daha
çok kazandıklarını ve daha fazla güç sahibi olduklarını görüyoruz, öyle ki eğer
bir plütokrat değilseniz amiriniz büyük ihtimalle bir kadındır. Erkek süper
seçkinler tarafından yönetilen ama kadınların hâkim konumda oldukları bir orta
sınıf düzeninden bahsediyoruz.


Dünyada da benzeri bir trend göze çarpıyor. İstatistiklerin
yapılmaya başlandığı yıllardan bu yana ABD’de ilk defa 2009 yılında bordrolu
çalışanların arasındaki kadın sayısı, erkek sayısını geçti. 2010 yılında,
çalışan her on aile sahibi kadından dördü, evin esas gelir sağlayıcısı oldu.
Hâl böyle iken, % 1 sınıfının içindeki kadın sayısının neden daha fazla
olmadığını, kadınların kariyer seçimlerine bağlayanlar var.


En çok kazananların finans kesiminden olduğunu biliyoruz. Bu alana
en çok asılanların başında erkekler geliyor. B. Clinton döneminde Hazine
Bakanlığı, Obama döneminde Ulusal Ekonomi Konseyi Direktörlüğü yapmış,
kariyerinde Harvard rektörlüğü de bulunan ekonomi profesörü Larry Summers,
yapılan özel bir sohbet sırasında bir an boş bulunup konuya ışık tutan şu
sözleri söyledi: “Profesyonel yaşamım boyunca sayısız kadın elemanı işe aldım.
Hiçbirinin mesleki açıdan erkeklerden geri kalan yanı yoktu ama yapıtaşlarında,
o erkeklere özgü öldürme içgüdüsünü göremedim. Kavgadan kaçınıyorlar, insanın
şah damarına dalmasını bilmiyorlar. Bir kadın çalışanıma, yaptığı işin hatalı
olduğunu söylediğimde ağladı! Kazananlar ağlamayanların arasından çıkar”. Larry
Summers’in kamu sektörü dışında, çok yüksek maaşlarla özel finans sektörü
deneyimleri bulunduğunu ve tüm iş hayatı boyunca kadınlara pozitif ayırımcılık
uygulayan bir yönetici olduğunu da belirtmeden geçmeyelim…



III   SÜPERSTARLAR
  SINIFSAL
GÜÇ ODAĞI OLMA YOLUNDAKİ ENTELLEKTÜELLER


1970’lerde komünist rejim altındaki Macaristan’da gizlice yazılan ve
Batı’ya kaçırılan yukarıdaki isme sahip kitap, etik değerleri yüceltmesi
gereken entelektüellerin (yazarlar, şairler,
doktorlar,   fizikçiler   vb.)
devlet   mekanizmasını   ve
ekonominin   dizginlerini ele 
geçirmeye başladığından ve çalışan sınıfların yönetimini öngören
Marx’ın hülyalarını saptırdığından bahseder.
Komünizmin çökmesi ve küresel piyasa ekonomilerinin yükselmesi, çok
iyi eğitim almış teknokratların önünü açmış, yazarın sözünü ettiği gelişmelerin
benzeri 21. YY’ın başlarında dünyanın birçok yanında kendini göstermeye
başlamıştır. Beceri odaklı teknik değişimler, özellikle Batı’da, gelir dağılımı
adaletini daha da bozmakta. İşgücü piyasalarında yüksek eğitim gerektiren
meslek erbabına ödenen maaşlar fırlamış, alt düzeydeki işler değişimden fazla
etkilenmezken orta sınıfı destekleyen işlere ödenen maaşlar düşme eğilimine
girmiştir. New York eyaletinin Merkez Bankasının, profesyonel ekonomistlerden
oluşan bir topluluk nezdinde yaptığı bir araştırmaya göre, gelir
kutuplaşmasının başta gelen nedeni, teknolojik ilerlemeler. Uzmanlar, ikinci
sıradaki nedenin hangisi olduğu konusunda bir mutabakata varamamışlar ama
üçüncü, dördüncü sıralara, küreselleşmeyi ve siyasi tercihleri (asgari ücretin
düşürülmesi, sendikaların geriletilmesi…) koymuşlar. Değişik alanlarda yüksek
eğitim olanların hepsi nedense (!), öne çıkan güçlü sınıfın bir mensubu
olamıyor. Örneğin, İngiliz edebiyatı üzerine PhD yapmış parlak bir birey, söz
konusu sınıfın yanından geçemiyor ama finansçıların, hukukçuların ve bilgisayar
uzmanlarının bu sınıfa girme şansları oldukça
yüksek. Zaten hep sözünü ettiğimiz o “% 1” de bunlardan oluşuyor.
Teknolojinin öne çıktığı, “kazanan her şeyi götürür” mantığıyla işleyen küresel
ekonomilerde, söz konusu % 1’in en tepesindekilere “süperstar” deniliyor.


Ekonominin hızlı bir büyüme sürecine girdiği savaş sonrası dönemde
bu olumlu gidişatın ana itici gücü mavi yakalılarla, yönetimsel işlerin
birçoğuna hâkim olan orta sınıftı. Teknolojik ilerlemeler sayesinde alfa
bireyler yükselişe geçti. İş imkânları azalan ve kazançları  düşen eski hâkim sınıfın mensupları,
egemenlik alanlarına giren bu yeni seçkinlere karşı antipati duymaya
başladılar. İşin ilginci, duyulan bu tepkinin anonim olmasıydı. Gerek
muhafazakâr Tea Party hareketinin mensupları, gerekse kendilerini % 99’un
forumu olarak tanımlayan,  sol eğilimli
Occupy Wall Street hareketinin mensupları, yükselen alfa bireylerden aynı
derecede nefret ediyordu. Buna karşın, ideolojik yelpazenin hem solundan, hem
sağından gelen yeni seçkinler siyasal güç sahibi olma mertebesine
yükselebiliyordu (Barack Obama – Mitt Romney). Buna bilişsel bölünme
denilebilir; bir tarafta kanıta dayalı bir dünya görüşü var, diğer tarafta ise
inanç ve ideolojileri esas alan bir dünya görüşü. Bu ayrışma, günümüz
Amerika’sının en önemli fay hattını oluşturuyor. Obama’nın, Wall Street ve
Silikon Vadisi gençleri arasındaki popülerliğinin bir nedeni de tıpkı kendileri
gibi yönetim gücünü verilerden alması, neyin işe yarayıp, neyin yaramadığını
deneysel yaklaşımlarla belirlemesi. Obama, danışmanlarını da bu tip kişilerin
arasından seçiyor.


Veriyle yatıp veriyle kalkan süper teknoloji kurtları (super-geeks)
artık sadece Wall Street, Silikon Vadisi veya bu tip sembolik yerlerin
dünyadaki muadillerini yönetmekle yetinmiyorlar. İktidardaki parti hangisi
olursa olsun Washington’un da iplerini ele geçirmiş vaziyetteler.
  İLK YALDIZLI ÇAĞIN DİVASI: ELIZABETH BILLINGTON
1700’lü yılların sonlarında sanatının zirvesine çıkmış İngiliz
soprano Bayan Billington yılda 10 bin Pound kazanıyordu. Bu rakam, 500 tarım
işçisinin bir yıllık toplam gelirine eşitti. Modern iktisat  biliminin
babası  sayılan  Alfred
Marshall,  yaklaşık  yüz
yıl  sonra,  sanayi
devrimi 
sayesinde İngiltere’de GSMH’nin olağanüstü boyutlarda arttığını
belirtir ve ünlü sopranoyu bu artışın ortaya çıkardığı ürünlere bir örnek
olarak gösterir. Marshall’ın tespitlerine göre, refah artışı sıradan zanaatkâr
takımının gelirlerini düşürürken, konusunun gerçek birer uzmanı olanlara
yapılan ödemeleri aşırı biçimde yükseltiyordu. Marshall, süperstar ekonomisinin
doğuşuna şahitlik etmekteydi.
Konularının uzmanları her devirde başkalarına fark atan gelir elde
ediyorlardı. Rönesans devri sanatçıların kazançları, Rus Çarlarının Batılı
askerî uzmanlara ödediği paralar birer örnektir. Ancak, o günlerin imkânları,
uzmanların kazanabilecekleri gelirlere doğal bir sınırlama getiriyordu.
Örneğin, Bayan Billington taş çatlasa sesini kaç kişiye duyurabilirdi ki? Bir
de Pavarotti’nin olanaklarını düşünün…


İnsanların ünlü sanatçıları izlemek için ödediği ücretler eskiye
oranla düşmüş olabilir ama teknoloji sayesinde ulaşılan insan sayısındaki
artış, söz konusu sanatçılara sınırsız kazanç imkânı getirmiştir. Tabi zirvede
kalmayı başarabildikleri sürece.


İnternetin yaygınlaşmasıyla müzik endüstrisinin ciddi bir darbe
yediği biliniyor. Ama burada ilginç bir paradoks var. Ünlü şarkıcılar, bir
yandan kendilerini zirveye çıkaran teknoloji yüzünden gelir kaybına uğruyor ama
bir yandan da o teknolojiyi kullanarak, hayranları ile iletişim kuruyor ve
zirvede kalmayı başarabiliyorlar. Sistemin temelinde Twitter var. Örneğin Lady
Gaga ile ile Justin Bieber’in yirmi milyonun üzerinde takipçisi var. Tweet’ler
onlara para kazandırmasa da bolca konser seyircisi kazandırıyor, seyirci de
internet yüzünden uğranılan zararı telafi edecek parayı getiriyor.
 
ALFRED
MARSHALL HAKLI ÇIKTI
Kendi alanlarında süperstar olanların gelirleri sınırsız biçimde
arttıkça, işlerin ters gitmesi halinde kayıpları da büyük olabiliyor. Örneğin,
büyük sigorta şirketi AIG, kurumu 4,3 milyar $ kayba uğrattığı gerekçesiyle
kendi yöneticisi H. Greenberg aleyhine dava açmıştı. Greenberg’in savunmasını,
o güne kadar ismi pek duyulmamış D. Boies adlı bir avukat yaptı ve davayı
kazandı, avukatlık ücreti olarak da 100 milyon $’ı cebine indirdi.
Kaybedebileceği 4,3 miilyar $ düşünüldüğünde Greenberg’in avukatına ödediği
ücret devede kulak sayılır ama bu sayede Boies elit avukatlar dünyasına girmiş
oldu. Mimarlık, güzel sanatlar gibi alanların öne çıkan bireyleri de küresel
plütokratlar sayesinde süperstarlar sınıfına giriyor ve şansı olanlar da
zamanla o plütokratların sınıfına geçiş yapabiliyor.
Bir dönem Google’ın CEO’luğunu yapmış E. Schmidt, global
plütokrasinin, lüks malların fiyatlarının, bunları üretip satanların servetleri
üzerine etkisini şöyle anlatıyor: “ Ben bir pilotum ve uçak endüstrisinin
işleyişinden iyi anlarım. Bir ara özel jetlerin fiyatları, olması gerekenden %
80 daha pahalıydı çünkü Rus oligarklar bir anda piyasaya üşüşerek bu uçaklardan
birer tane edinme yarışına girmişler, fiyatlar da çıldırmıştı. Moda
mahallelerdeki gayrı menkul fiyatları için de aynı durum söz konusudur. Keyif
için harcanabilecek para miktarındaki artışın ekonomiye etkisi böyle bir şey”.
Olup bitenler plütonomi ekonomisi. Küresel seçkinler sınıfı,
“diğerleri” ile arayı açtıkça, lüks hizmetlere olan talep, sıradan hizmetlere
olan talebe göre daha hızlı artıyor. Küresel süper
 
elitlerin var olduğu dünyamızda, dişçiler bile süperstar olabiliyor.
Fas doğumlu Fransız diş hekimi Bernard Touati, bir keresinde ünlü bir Rus
oligarkını tedavi etmiş ardından da Allah kendisine yürü ya kulum demişti. Şimdilerde
düzenli olarak Abramovich’in özel jetiyle Moskova’ya uçuyor ve müşterisinin diş
bakımını yapıyor. Touati’nin süper zenginlerden oluşan müşteri listesine
baktığımızda plütonominin biz fânileri bir kenara ayırarak kendine özgü, izole
bir küresel sınıf yarattığını görüyoruz. Rus oligarklar, süperstar Fransız
dişçileri, Wall Street bankacıları ve Arap Şeyleri süperstar iç mimarları
yaratıyor. Eğer o lige girebilirseniz, kısıtlı sayıdaki küresel seçkinin elinde
birikmiş olan servetten istifade edebilirsiniz. İş hayatına Sibirya veya Orta
Batı Amerika’da başlamış olmanız fark etmiyor. Eğer süper seçkinler sınıfına
girmişseniz, aynı dişçiye, aynı iç mimara gidiyorsunuz.  Plütonomi bu biçimde kendi içinden besleniyor
ve ahbap çavuş ilişkilerinin hâkim olduğu küresel bir köye dönüşüyor. Böylece,
A. Marshall’ın bir asır önce dikkatini çeken olgu, günümüzde tam anlamıyla
gerçekleşiyor; dünya ekonomisi büyüyüp özellikle süper elitler servetlerini
katladıkça, süper zenginlere hizmet sunan süperstarlar da süper ücretler talep
edebiliyor.


  YETENEK VE
SERMAYENİN ÇATIŞMASI
Bir iş idaresi okulunun dekanı tarafından yapılan incelemeye göre,
şu aralar yeni bir eğilim işlerlik kazanmış durumda. Buna göre, alanlarının
süperstarları, bağlı oldukları kurum üzerinden, sadece müşterilerden
kaynaklanan kazançlarını arttırmakla kalmıyorlar, bizatihi kendi
işverenlerinden aldıkları ücret ve primleri de yükseltme olanağını
yakalıyorlar. Bu olgu ise, yetenek, (ya da süperstarlar) ile sermaye arasındaki
dengenin, yetenek lehine bozulması anlamına geliyor.
Sanayileşme devrimi döneminde işgücü ve sermaye arasındaki çatışmaya
benzer bir savaş cereyan etmekte. Bahse konu incelemeye göre bu çatışma, bilgi
temelli 21.YY kapitalizminin en önemli gerilim konularından biri.
Geçtiğimiz yüzyılda, patronlar sendikalara karşı tartışmasız bir
zafer kazanmışlardı. Bahse konu incelemenin müellifine göre, bilişim
işçilerinin iş hayatında yarattıkları devrim sürecinde, patronların işi eskisi
kadar kolay olmayacak. Daha önce değinildiği gibi, günümüzün en zengin
Amerikalılarının üçte ikisi, bordrolu olarak çalışan insanlar. Bu oran 100 yıl
önce beşte bir idi. Ekonomik güç sanayi devriminden bu yana ilk kez
çalışanların, daha doğrusu çalışanların arasındaki çok iyi eğitimli ve zeki
olanların eline geçiyor.


Eskiden, bir çalışanın buharlı bir makinaya sahip olması ve iş
yerini değiştirirken makinayı da yanına alıp götürmesi hayal bile edilemezdi.
İçinde bulunduğumuz bilgi çağında, çalışan kişi bilgisayarını koltuğunun altına
sıkıştırıp daha iyi bir kazanç veya istikbal gördüğü bir başka iş yerine çekip
gidebiliyor. Artık yatırımlar makinalara değil, bilgiye ve o bilgiye sahip olan
bireye yapılıyor. Bilgi alanının süperstarları daha çok kazanıyor ve gücü eline
geçiren sınıf olarak öne çıkıyor.


WALL STREET VE
SÜPERSTARLAR
Özellikle sanayi devrimi sürecinde oyunun en kârlıları bankacılardı.
Ama bunlar sermaye sahibi idiler, yanlarında çalışanların görevi skoru tabelaya
yazmaktan ibaretti. Bilgi çağı ilerledikçe,
işin  rengi  değişmeye
başladı.  Finans  kesimi
çalışanları  bilgilerini       patronun 
sermayesini artırmaya dönük değil, şahsi çıkarları doğrultusunda
kullanmayı öğrendiler. Böylece Forbes milyarderler listesindeki en baskın
meslek grubu olarak yerlerini aldılar. Hedge fund ve benzeri türev ürünleri,
finansal kapitalizmi istikrarsızlaştıran temel unsur olarak görebilirsiniz ama
süper elitlerin bunlar sayesinde ortaya çıktığı da bir gerçek.
Finans kesimi çalışanları yıllık kazanç açısından kendilerini, hedge
fund, girişim sermayesi  gibi işlerle
uğraşan patron/yöneticilere kıyasla çırak çıkmış gibi görürler. Oysa 2011
yılında yapılan bir araştırma, Goldman Sachs’ın yıllık gelirinin % 42’sini çalışanlarına
ödediğini gösteriyor. Bu oran Morgan Stanley için % 51, Credit Suisse için %
44. Görülüyor ki, sermaye ile yetenek arasındaki çatışma, yetenek lehine
gelişiyor. Wall Street belki kapitalizmin kalesi ama Yugoslav işçi kolektifleri
gibi çalışıyor!


Bilim adamları arasında ise şöyle bir işleyiş göze çarpıyor.
Buluşlar, içeriklerinden ziyade kimin tarafından bulunduğuyla
değerlendiriliyor. Esasen şan, şöhret sahibi olan bilim insanlarının buluş ve
eserleri, fazla ün sahibi olmayanların aynı derecede öneme haiz çalışmalarına
oranla daha fazla ilgi çekiyor, sahiplerine daha çok kazandırıyor. Süper seçkin
bilim insanları böyle ortaya çıkıyor.
  
SERMAYENİN KARŞI SALDIRISIWalt Disney stüdyolarının CEO’su 1991 yılında emrindeki üst düzey
yöneticilere bir not gönderdi. Notta, süperstarların yükselişinden duyduğu
endişeyi dile getiriyor ve yetenekten ziyade şöhrete ödenen primlerin aşırı
artmasından bahisle bu durumun maliyetler üzerine çok olumsuz etkiler yaptığına
işaret ediyordu. Sanatçılar, yazarlar, senaristler ve benzerleri, ünlerini
kullanarak aldıkları ücretin üzerine bir de hasılattan pay ister olmuşlardı.
Şöhret ve yetenek sahipleri açısından kazan/kazan durumu, sermayedar açısından
kaybet/kaybet şekline dönüşmekteydi. İşte, notun muhatabı olan yöneticilerin
kafa kafaya verip çözüm geliştirme talimatı aldıkları sorun buydu.

Kıyıda köşede kalmış, yetenekli ama bir “şöhret ek ödentisi/ primi =
Celebrity surcharge” talep edecek kadar ünlenmemiş sanatçıların arayışına
girilmesine karar verildi. Bazı stüdyolar ise çareyi çizgi filmlere
odaklanmakta buldular. Ne de olsa illüstratörler, seslendirme sanatçıları ve
teknisyenler henüz o ek primi talep edecek durumda değillerdi. Reality show’lar
ve yarışma programları da sıradan insanlara şöhret vaat ederek ünlülere anormal
paralar vermekten kaçınmanın bir yöntemi olarak ortaya çıktı. Sermaye, finans
olsun, hukuk olsun tüm sektörlerde baş gösteren sermaye / yetenek çatışmasında
öne çıkmaya başlayan “yetenek” faktörü karşısında bir çıkış yolu arıyordu.

Araştırmalara göre, şirket yönetimleri giderek kurucu ortakların
elinden çıkarak, maaşlı yöneticilerin eline geçmeye başlamış vaziyette. Bu
durum yöneticilere olağan üstü güç ve yetki veriyor. Endüstrinin prensleri
denilen bu yönetici sınıfı denetim altında tutmak giderek zorlaşıyor. Kamuya
açık şirketlerin küçük tasarruf sahibi ortaklarının sayıca artması, yönetimin
kurucu ortakların elinden çıkıp profesyonel yöneticilerin eline geçmesinde
büyük rol oynuyor. Bu gelişmeler sonucunda yöneticileri yönetmek, 21. YY kapitalizminin
odağındaki sorunlardan biri haline gelmiş durumda.

Harvard Business Review yazarlarından K. J. Murphy çok ses getiren,
“Tepe Yöneticiler Aldıkları Her Kuruşu Sonuna Kadar Hak Ediyor” başlıklı
makalesinde, yöneticileri kamucu kafaya sahip memurlar haline getirmektense, onları, yerlerini
aldıkları yürekli kurucu ortaklarınkine benzer bir düşünce tarzına doğru
yöneltmenin daha yerinde olacağını savunuyor. Bunu yolunun da, kazanç ve
kayıplarının yönettikleri şirketin kâr veya zararıyla oranlı bir hale
getirmekten geçtiğini belirtiyor. Kısaca, performansa endeksli bir
ücretlendirme.


Savaş sonrası yıllarda sürekli gerileyen CEO maaşları, işe yaradığı
belirlenen bu prensibin benimsenmesiyle hızla yükselmeye başladı. 90’lardan
itibaren de resmen uçuşa geçti. S & P
6 şirketleri
arasında yapılan bir araştırmaya göre, 1992 yılında 2,3 milyon $ olan yıllık
ortalama CEO maaşları, 2001 yılında 7,2 milyon $’a fırladı. Kamuya açık
şirketler, 2001 – 2003 yılları arasındaki toplam net gelirlerinin % 10’undan
fazlasını zirvedeki beş yöneticisine maaş ve ikramiye olarak ödedi. O yıllar,
gelir piramidinin tepesindeki % 1’lik kesimin diğerleriyle (% 
99) arayı iyice açmaya başladığı yıllardı. 1970’lerde CEO’lar,
ortalama bir işçinin 30 katı para kazanıyorlardı, 2005 yılına gelindiğinde 110
kat fazla kazanmaya başladılar. Toplumun genelinde gelir dağılımı giderek
bozulurken, zirve yönetici ile bir kademe altındakinin arasındaki makas da
açılmaya başladı.

Bir CEO’nun süperstar olabilmesi ve onlar gibi kazanabilmesi için
şirketin sadık adamı olması gerekmiyor artık. Eskiden bir işe, o işyerinde
emekli olana kadar çalışmak amacıyla girilirdi. Bu düşünce günümüzde
geçerliliğini yitirdi. Aksine, süperstar CEO’nun tek bir işyerine ve sektöre
takılıp kalması artık makbul sayılmıyor. Önemli olan, örnek olabilecek liderlik
ve yönetim yeteneklerine sahip olması. Global şirketler, bu yeteneklere sahip
kişileri, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, hangi ülkenin vatandaşı
olurlarsa olsunlar istihdam edebilmek için birbirleriyle yarış halindeler. 10
milyar $ yıllık geliri olan bir şirketin gelirini % 1 artıran  bir CEO, şirketine 100 milyon $ kazandırmış
oluyor bu da doğal olarak kendisine ödenen ücrete yansıyor. 1980 ile 2005 yılları
arasında büyük şirketlerin piyasa değerleri altıya katlanırken aynı dönemde
Amerikalı CEO’ların maaşlarının da altıya katlanması tesadüf değil elbette.

Ne var ki, süperstar tipi CEO’luk modeli ile ilgili şöyle bir ciddi
sorun var: Süper sporcuların ücretini takımın sahibi, süper şefin maaşını
restoranın sahibi ödüyor ama CEO’ların maaşını yönettikleri şirket ödüyor,
miktarını da o şirketin Yönetim Kurulu belirliyor. Özellikle ABD’de Yönetim
Kurulu Başkanları genellikle aynı zamanda CEO’luğu da üstlenmiş oluyorlar.
Sorun burada; kim kendi maaşını kendi tayin etmek istemez ki? CEO’ların
başarılarının hangi  ölçüde kendi
yeteneklerine, hangi ölçüde piyasa şartlarına bağlı olduğu da sorunlu bir alan.
Örneğin, petrol fiyatlarının yüzde % 1 arttığı bir piyasada petrol
şirketlerinin CEO’larının maaş ve primlerinin % 2,5 arttığı tespit edilmiş.
Buna karşın, petrol fiyatları düştüğünde, CEO maaşlarında herhangi bir azalma
görülmüyor. Şansın iyisi CEO’ları ödüllendiriyor ama kötüsü nedense
cezalandırmıyor! CEO’ların performansa dayalı olarak ücretlendirilmesi iyi
bir  sistem olabilir ama bunun güçlü bir
Yönetim Kurulu tarafından denetlenmesi şart.

CEO ücretlerinin gelir dağılımı adaletini önemli ölçüde bozduğu bir
gerçek. Buna rağmen toplum süper CEO’ları seviyor ve bağrına basıyor. Bu
sevginin nedeni belki de insanların demokratik ortamlarda, uygun fırsatların
çıkması halinde bir gün kendilerinin de o pozisyona 
gelebileceklerine dair taşıdıkları umuttur. Ne var ki, kazananın her şeyi götürdüğü ekonomik sistemlerde, tepede pek az kişiye yer var…
________________________________________________

6 S & P
Şirketleri: Standard & Poors tarafından belirlenen ve piyasa değerleri
itibariyle Amerikan borsasının % 75’ini temsil eden 500 büyük şirket.
IV  DEVRİMLERE DOĞRU  TEPKİ VEREBİLMEK

9 Ağustos 2007 tarihinde BNP Paribas, yönettiği üç yatırım fonundan
para çekim işlemlerini dondurunca, bunun bankalar arası borçlanmayı
durduracağından endişe eden dünyanın önde gelen Merkez Bankaları ve AB Merkez
Bankası, küresel para piyasalarına milyarlarla nakit pompalamaya başladı. Bu
iki olayın bir araya gelmesi, Büyük Bunalımdan bu yana yaşanan en derin küresel
kredi krizinin başlangıç vuruşu olarak kabul edilir.


Geriye dönüp bakıldığında, neyin doğru, neyin yanlış yapıldığını
söylemek  kolaydır  ama süreç yaşanırken balonun ne zaman
patlayacağını tahmin etmek o kadar kolay değildir. Örneğin, BNP olayından sekiz
gün sonra, tertiplenen ve Wall Street’in en önemli yirmi yatırımcısının bir
araya geldiği toplantıda, sadece iki yatırımcı durgunluğa girileceğini
öngörmüş, diğerleri olayın bir piyasa düzeltmesi olduğunu savunarak durgunluk
öngörüsüne katılmamışlardı. O iki kötümserden biri Soros’du.


Soros dünyanın en başarılı ve etkili yatırımcılarının başında gelir.
1969 yılında kurduğu Quantum Fonu, 2000 yılına kadar yatırımcısına yıllık
ortalama % 31 kazanç sağlamıştır (1969 yılında bu fona yatırılan 10 bin $, 2000
yılında 43 milyon $’lık bir değere ulaşmıştı). Soros arkadaşlarının
iyimserliğini, kendi görüşlerinin haklılığına bir kanıt olarak görüyordu.
Bahsedilen toplantıyla yaklaşık aynı tarihlerde Wall Street Journal, önde gelen
52 Amerikan ekonomi uzmanının 2008 yılına yönelik beklentilerini derledi.
Bunların arasından sadece bir tanesi, GSMH ’da bir düşüş olacağını öngördü.
Tahminler sadece finans alanında yanıltıcı olmuyor, siyasi ve sosyal hayattaki
paradigma değişimleri de kolayca öngörülemiyor.
Örneğin onca belirtiye rağmen CIA, Sovyetler Birliğinin çökmekte
olduğunu tespit edememişti. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden yaklaşık bir yıl
önce IMF yayınladığı bir raporda, ülkedeki ekonomik reformları ve bunun
yarattığı istikrarı öve öve bitirememişti.


Londra Üniversitesi profesörlerinden D. Sull, şirketlerin devrimsel
nitelikteki değişimlere tepkisini, eski tutumlarının aynısını biraz daha
enerjik biçimde devam ettirerek verdiğini söylüyor ve bu duruma “Active Inertia
= Aktif Atalet / Uyuşukluk” ismini veriyor. Sull’un, tekeri çamura saplanmış
otomobil örneğiyle izah ettiği şekliyle, eğer sürücü Aktif Atalet içindeyse, aracını
çamurdan çıkarmak için uğraşmak yerine oturduğu yerden daha fazla gaza basarak
aracını iyice çamura gömer. Şirketler, piyasalardaki konumlarını tehdit eden
yeni teknolojiler veya rakiplerle karşılaştıklarında, alışılageldik yöntemlerle
sorunu aşmaya çalışırlarsa kendi idam fermanlarını imzalamış olurlar.


Dünya genelinde 1980 sonları ve 1990’lar, özelleştirmelerin
yapıldığı, devlet denetimlerinin azaltıldığı ve gümrük duvarlarının indirildiği
yıllardır. Süper seçkin bireyler bu tür değişimlerin yaşandığı ortamlara ayak
uyduranlar arasından çıkıyor (Soros gibi), büyük servetler de böyle zamanlarda
ediniliyor. Büyük değişimlerle teknolojik devrimin bir arada yaşanması ise ekonomik, sosyal
ve siyasal volatiliteyi beraberinde getiriyor. Asırların
borsa 
uygulamalarının terk edilip işlemlerin bilgisayarlar vasıtasıyla
yapılması iyi hoş da, hatalı bir yazılım, şirketlerin piyasa değerlerini bir
anda yerle bir edebiliyor. 6 Mayıs 2010 çöküşünü hatırlayınız. Teknoloji
devriminin bir yan ürünü olan Twitter ve Facebook üzerinden siyasi devrimler
bile organize edilebiliyor.
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” söyleminde olduğu gibi
devrim artık yeni kültürel statüko. Devrimin getirdiği dönüşümlere en iyi
tepkiyi verenlerin, orta öğrenimlerini mahalli devlet okullarında tamamlayıp
yüksek eğitimlerini Harvard benzeri saygın kurumlarda alanların arasından
çıktığı sıkça duyulan bir gözlemdir. Durumun nedeni şöyle izah ediliyor:
Mütevazı ortamlardan gelip bu tür üniversitelere yerleşme becerisini
gösterebilenler esasen zeki ve hedefe odaklı kimselerdir. Farklı bir dünyadan
terfi ederek buralara geldikleri için de geçerli paradigmaların zayıflıklarına
dışardan bakabiliyor, o sisteme ait olmadıklarından dolayı da dışına düşmekten
fazla korkmuyorlar. Bu tiplere örnek olarak Mark Zuckerberg (Facebook) dâhil
birçok ünlü sayılabilir.
Bazıları, devrimlerle baş edebilme yetisinin genetik olarak tevarüs
eden biyolojik bir haslet olduğu iddiasında. Eğer toplum olarak devrimlere
uygun tepki verilecekse, mültecilere kapıları açık tutmalı diyorlar, bunların
bir beyin kimyasalı olan dopamin seviyelerinin çok yüksek olduğunu
savunuyorlar. Dopamin’in ise, merak, macera ve girişimcilik gibi yabancı
ortamlara uyumu kolaylaştıran, neşe ve coşku veren bir salgı olduğu biliniyor.
ABD, Kanada ve İngiltere gibi çok göç alan ülke halklarının yüksek dopamin
seviyesine sahip bireylerden oluştuğu da kabul edilen bir başka bilimsel
gerçek. Devrimlere tepki verme biçimi eğer gerektiği gibiyse, bu durum süper
elitlerin doğmasına zemin hazırlıyor. Süper elitlerin olduğu yerlerde ise,
onlar ile “diğerleri” arasındaki gelir makası açılıyor, orta sınıf zayıflıyor.
En büyük vurgunlar, ülkelerin merkezi plânlama sisteminden, piyasa
ekonomisi sistemine geçişi sürecinde yapılıyor. Tıpkı Rusya’da olduğu gibi. Bu
ülkedeki 20 yıllık kapitalizm süreci, 100 civarında mülti milyarder yarattı
(dünya genelinin % 8’i). Bu zümrenin şahsi varlıkları, ülkenin toplam ekonomik
üretiminin kabaca % 20’sini satın alacak güçte.
Rusya örneği, plütokrasi kavramına olumsuz bir algı yüklemekte.
Kremlin tipi kapitalizm, milyarderler yaratmakta başarılı oldu ama altı yılda
ülke ekonomisi % 40 küçüldü, ortalama erkek yaşam süresi, ‘90’lardaki Sahra
Altı Afrika’nın seviyelerine geriledi. Ama o yıllar, Kremlin içindekilerle iş
tutabilmeyi becerenler için en büyük özelleştirme volilerinin vurulduğu
yıllardı (ülkenin en zengin insanlarından biri muhtemelen Vladimir Putin’dir).


Rusya’nın plütokratların da ABD’dekiler gibi, orta tabaka mensupları
olarak ilk eğitimlerini kamu okullarında, yüksek eğitimlerini prestijli
üniversitelerde yapmış olanların arasından çıkıyor. Bu sınıfa girebilmek için
doğru zamanda doğru yerde ve doğru kişilerle irtibatta olmak kadar, şans da
büyük rol oynuyor. Örnek vermek gerekirse; Kakha Bendukidze, Gürcistan doğumlu
bir biyologdur. Bilimsel yetenekleri ve irtibatları sayesinde multi milyarder
olmuştur ama hiçbir zaman bir oligark haline gelememiştir. Neden? Bendukidze
anlatıyor: “1992 yılında Wall Street filmini seyrettim ve hiçbir şey anlamadım.
Eğer sıradan bir Amerikan sinema seyircisi kadar finans işlerinden
anlamıyorsam, kendi bankamı kurmaya kalkışmam çılgınlık olur diye düşündüm”. Ne
var ki, devlet bankalarının faizlerinin düşük, enflasyonun çok yüksek olduğu
bir ortam, komünist sistemin çöküşünden sonra en büyük finans vurgunlarının
vurulduğu dönemdi. Ucuz devlet kredileri sayesinde edinilen  servetler, 
müstakbel oligarklar için sermayelerini katlama fırsatı oldu. Bu
birikim ise onlara, 1995 yılında uygulamaya konulacak “borç karşılığı hisse”
düzenlemelerine katılma olanağı verecekti. Ellerinde büyük nakit bulunan iş
adamları, devlete ait doğal kaynakları işleten kamu şirketlerinin hisselerini,
devlete verdikleri “borç“ karşılığında çok uygun fiyatlarla aldılar. Hesapça,
borç geri ödendiğinde hisseler de devlete iade edilecekti. Hükümetin bu borca,
1996 yılında gireceği seçim harcamalarını karşılamak için ihtiyacı vardı.
Sonunda ne borçlar geri ödendi, ne de hisseler iade edildi. Muazzam doğal
kaynakların idaresi böylece üç beş kişinin eline geçmiş oldu. Bendukidze’ye
dönecek olursak; müdebbir Gürcü, “Wall
Street” filmi yüzünden bu müthiş fırsatı kaçırdığıyla kaldı.
Benzeri fırsatlar, ekonomilerinde liberal açılımlar gerçekleştiren
tüm ülkelerde ortaya çıktı. Bunlardan birini değerlendiren Hintli bir iş adamı,
doğru zamanda doğru ülkede bulunmanın kendi başarısındaki rolünü şöyle
anlatıyor: “Hindistan % 8’lik bir hızla büyüyor ama bu ortalama hız; bazı
sektörler % 20 büyüyor. Eğer değişime, devrimlere doğru tepkiler verme
yeteneğiniz varsa, % 20’lik sektörlerde yer alır, bir gecede milyarder
olursunuz”. Hızlı büyüyen ekonomilerin cazibesi işte burada yatıyor. Eğer
belirsizlikler sizi korkutmuyor, evinizden uzak bir yerde yaşamaktan rahatsız
olmuyorsanız, gelişmiş ekonomileri olan ülkelerde pazar payınızı % 1
arttırmanın peşinde ömür tüketeceğinize, uçlarda yaşayan ülkelere gider büyük
para yaparsınız.


ABD’de teknoloji devrimin yaşandığı süreç, radikal paradigma
değişimlerini de beraberinde getirdi. Ortam, yeteneği, şansı ve bunlardan
yararlanma cesareti olanlara büyük servetler kazandırıyor. AT&T’nin CEO’su,
bu değişimlerin, elektriğin ve içten yanmalı motorların keşfinden bu yana
yaşanan en büyük ekonomik farklılaşmalara yol açtığını söylüyor. Klâsik  ve kablolu yayıncılığın web temelli video
yayıncılığa evirilme sürecini, bu farklılaşmalara bir örnek olarak gösterebiliriz
(Bkz; You Tube). Web’in, kitap ve müzik işlerinde yarattığı değişime bakınca
işin çapı anlaşılabiliyor.
Eğer doktoranızı matematik veya istatistik alanlarından birinde
yapmışsanız, geleceğinizi “büyük veri” dünyasında aramaya niyetlisiniz
demektir. Dijital verilerin toplanıp işlendiği uçsuz bucaksız bir ortamın
(yaklaşık 600 $’a alabileceğiniz bir disk sürücüsüne, bugüne kadar dünyada
kaydedilmiş tüm müzik parçalarını yükleyebiliyorsunuz) oyuncusu olmak,
biyoloji  ve yükselen ekonomiler
konularında uzmanlaşmak, gelecek plânları yapan
gençlere hararetle tavsiye ediliyor. McKinsey’in bir araştırmasına göre,
2018 yılına gelindiğinde  sadece ABD’de
derin veri analizi yapabilecek 140 bin ila 190 bin uzman açığı olacak, şüphesiz
ki bunların arasından da yeni milyarderler çıkacak. Dünya, büyük balığın küçük
balığı yuttuğu bir ortam olmaktan çıkıp, hızlının yavaşı yuttuğu bir ortam
haline geliyor.

Büyük değişimlerin yaşandığı dönemlerde bilinmesi gereken tek kural,
Tek Kural’ın olmadığıdır. Yeteri kadar kazandığınızı düşünüp masadan
kalktığınız an, bir süper elit  olmanın
fırsatını kaçırdığınız an olabilir. Özelleştirmeler sırasında bazı Rus
zenginleri bu hatayı yapıp zengin olarak kaldılar, bazıları oligark oldu.

Bu günlerin Rusya’sında herkesin diline doladığı moda kavram
“modernizasyon” . Rus liderler yarattıkları kapitalizm türünün 21. YY değil,
20. YY  kapitalizmi  olduğundan endişeliler. Bir Bengalore veya
Silikon Vadisine sahip olamadıklarına üzülüyor, geriye düştüklerine
inanıyorlar.  Bu da harekete geçmelerine
sebep olmuş. İlk küçük servetini, 1988 yılında Gorbachev’in başlattığı liberalleşme döneminde, kendi
bilgisayar yazılımlarını satarak kazanan Viktor Vekselberg şimdilerde Kremlin
tarafından Rus Silikon Vadisini kurmakla görevlendirilmiş. Vekselberg’in en
büyük endişesi petrol fiyatlarının 100 $’ı geçmesi. Yüksek petrol fiyatlarının
inovasyon sektörünü baltaladığına inanıyor, böyle durumlarda tüm mühendislerin
bankalara ya da Gazprom’a kaçmalarından şikâyetçi.

Teknoloji devriminin şirketleri daha verimli hale getirdiği, bunların
ortakları ile tepe yöneticilerini zenginleştirdiği tartışılmaz ama işten
çıkarmalara da yol açtığı bir gerçek. Yapılan araştırmalar, işten çıkarılan bir
işçinin, başka bir yerde iş bulacak kadar şanslı olması halinde, eski işine
oranla ortalama % 30 daha az maaşla çalışmaya razı olduğunu gösteriyor.

Faruk Kathwari, cebinde 37 $ ile Keşmir’den kalkıp New York’a
gelmiş, dedesinin anavatandan gönderdiği ufak tefek objeleri satarak ticarete
başlamış. Zamanla Amerika’da mobilya üreten 20 fabrikanın sahibi olmuş. Rekabet
şartları nedeniyle, rakipleri üretimlerini ülke dışına taşırken, o
zenginleştiği ülkeye karşı duyduğu vefa hisleriyle bunu yapmamak için uzun süre
direnmiş. Maliyet baskısı dayanılmaz bir hâl alınca teknolojinin nimetlerinden
yararlanmaya karar vermiş. Otomasyona geçerek verimliliği arttırmış ama bunun
sonucunda 20 fabrikada yaptığı işi 7 fabrikayla yapar duruma gelmiş ve bir sürü
işçisine yol vermek zorunda kalmış. O da paradigma değişimlerine doğru tepki
verenlerden ne var ki endişeli; “Uzun vadede başarılı olmamız, ülkenin tümünde
işlerin yolunda gitmesine bağlı. İşsizliğin artmasıyla, gelir adaletinin
bozulmasıyla nasıl olacak bu?” diye soruyor.

RANT PEŞİNDE
Hindistan kökenli ünlü bir profesör ve aynı zamanda IMF’nin eski baş
ekonomi analisti R. Rajan, Hindistan’daki milyarder sayısının GSMH’ye oranı
bakımından dünya ikincisi olduğunu söylüyor. Ülkesinin adaletsiz bir oligarşi
haline gelme riski taşıdığını belirtiyor. (1. Rusya; 87 milyarder – 1,3 Trilyon
$ GSMH, 2. Hindistan; 55 milyarder – 1,1 Trilyon $ GSMH) Yasal zenginliğe karşı
olmadığını ama Hindistan’da birçok kişinin hükümete yakın olmanın avantajıyla
zenginleştiğini, durumun bu açıdan endişe verici olduğunu ifade ediyor.
Yükselen ekonomilerin çoğunda benzeri bir durum var. Servetlerin çok
büyük bir bölümü, devletin elinde bulunan olanaklar (toprak, doğal kaynaklar,
resmi ihaleler) sayesinde elde ediliyor. Süper seçkin tabakanın mensupları,
ekonomiye bir değer katarak mevcut gelir pastasını büyütmek yerine, siyasi
nüfuzlarını kullanarak o pastadan paylarına düşen dilimi büyütmenin peşinde.
İktisatçıların “rant ekonomisi” diye adlandırdıkları bu durum, süper zenginler
ile “diğerleri” arasındaki makasın açılmasını körüklüyor ve günümüzün en sıcak
siyasi sorunlarından birini teşkil ediyor.
Ekonomiye değer katarak ürettikleri ürünler büyük halk kitleleri
tarafından hayranlıkla tüketilen Bill Gates ve Steve Jobs’un milyarları
istiflemesi ile vergi mükelleflerinin ödediği trilyonlarla kurtarılan
bankaların yöneticilerine ödenen tazminatlarla o yöneticilerin istiflediği
milyarlar farklı şeyler.
 
Rant ekonomisi neticede, devlet kontrolündeki ekonomi mekanizmasının
gelir dağılımı konusundaki kurgusuyla ilgili bir şeydir. Rantçılığın önünü
almak maksadıyla devletin ekonomi üzerindeki kontrolünü azaltmaya dönük liberal
kararların, amaçlananın aksine rant ekonomisini şahlandırması da ilginç bir
paradoks. Özelleştirmeler yoluyla olsun, yeni yasaların nüfuzlu kesimlere yarayacak
şekilde düzenlenmesi yoluyla olsun muazzam kaynaklar el değiştirmekte. Devlet
mekanizmasına hâkim olanlar kolaylıkla baş döndürücü bir servet edinebiliyor.
Örneğin, Nikaragua’nın otoriter eğilimli Somoza ailesi ile Haydarabat Nizamı
Mir Osman Ali Han ailesinin, 20. YY’ın en zengin aileleri olarak liste başı
olmaları boşuna değil.
YÜZYILIN SATIŞI
2005 yılının Ekim ayında Ukrayna, ülkenin en büyük demir/çelik
fabrikasını özelleştirme yoluyla satma kararı aldı. Hint kökenli Mittal ailesi
ile Ukraynalı oligarklarla işbirliği halindeki Lüksemburg merkezli  Arcelor’un
çekişmesine  sahne  olan
ihalenin  kazananı  Mittal
oldu. 2 milyar $ olan muhammen bedele karşılık satışın 4,8 milyar $ olarak
gerçekleşmesi ilginçti ama daha ilginç olanı şuydu; Ukrayna’nın ismi cismi
duyulmamış bir kentinde, Stalin döneminden kalma bu hurda tesis, 1991 yılında
Sovyetlerin çökmesiyle ortaya çıkan yeni devletler tarafından yapılan
özelleştirmeler arasında en yüksek bedeli getiren kamu kurumu olmuştu. Yüz
milyarlarca varil petrol rezervini kontrol eden şirketler, dünya nikel   rezervinin 
% 25’ini elinde bulunduran kurum, elmas madenleri, devasa alüminyum
tesisleri bile bu fiyata ulaşamamıştı. Bu örnek, posası çıkmış bir demir/çelik
fabrikasına ödenen ücretin yüksekliğini değil, sözü edilen diğer kamu
mallarının ne denli düşük bedelle satıldığını, adeta hediye edildiğini
gösteriyor. Bahsedilen bu özelleştirmeler, kamu malının özel ellere geçişi
anlamında insanlık tarihinde görülen en büyük kaynak transferi olarak kabul
ediliyor.
21. YY’in milyarderlerinin oluşmasındaki en güçlü dinamik, eski
Sovyetler Birliğindeki yüz  yılın
satışları olmuştur. Ne teknoloji devrimi, ne de Wall Street oyunları bu sayıda
milyarder yaratabilmiştir (Forbes 2012 milyarderler listesine göre Rus
özelleştirme oligarkları birinci sırada, ikinci sırayı teknoloji sektörü,
üçüncü sırayı finans sektörü zenginleri alıyor). Şu kadarı tartışmasızdır ki,
devlet kontrolünün azaltılmasından yola çıkılarak yapılan özelleştirmeler,
ister merkezî, ister karma ekonomilerde, hatta ister Batı ekonomilerinde (başta
İngiltere) yapılsın, küresel süper seçkin zümreye birçok yeni üye kazandırmıştır.
DÜNYA TARİHİNİN EN ZENGİN ADAMI KİMDİ?

Bu kadar zengin insandan bahsedince, aralarındaki en zengini hangisi
sorusu akla geliyor. Genel kabul gören bir ölçütün bulunmaması nedeniyle
muhtelif çağlarda yaşamış kişilerin zenginlik açısından mukayese edilmeleri
zordur. Adam Smith, bireylerin zenginliğini,
emrinde çalıştırdığı insan sayısıyla ölçerdi. Günümüzde bu ölçüt, fakir
ülkelerin zenginlerini mukayeseli olarak, daha varlıklı ülkelerin zenginlerine
oranla olduğundan daha zengin gösterebilir. Romalı Marcus Crassus’un servetinin
yıllık getirisi, 32 bin Romalının yıllık ortalama gelirinin toplamına eşitti
yani neredeyse Roma İmparatorluğunun hazinesi büyüklüğünde bir servetten
bahsediyoruz. Soyguncu Baronlar döneminde Andrew Carnegie’nin 1901 yılındaki
geliri, 48 bin ortalama Amerikalının yıllık gelirine, J. D. Rockefeller’in 1937
yılındaki geliri ise aynı yıldaki 116 bin ortalama Amerikalının gelirine
eşitti. Ancak 2012 Forbes listesinin başındaki Meksikalı Carlos
Slim bunların hepsine
fark 
attı. Slim’in 69 milyar $ olarak hesaplanan servetinin o yıldaki
getirisi, tam 400 bin Meksikalının kazancına denk geliyordu. Araştırmacılar
ikinci sıraya Rus oligark Mikhail Khodorovski’yi koyuyor. Adı geçenin
tutuklandığı 2004 yılından bir önceki yıldaki servetinin  o yıldaki getirisini, aynı yılda 250 bin
ortalama Rus bir yıl çalışarak eldeedebiliyordu.
Slim milyonerlikten milyarderliğe terfi edişini, sıkı fıkı ilişkiler
içinde olduğu siyasiler sayesinde kazandığı Meksika telekomünikasyon
özelleştirmesine borçludur. Sektördeki tekel olma konumunu, altı yıl boyunca
sürdürme ayrıcalığı da işin kaymağı olmuştu. Sabit  hatların 
% 80’nini, GSM hatlarının % 70’ini kontrol eden Slim Telekom
İmparatorluğu, inovasyon konusunda neredeyse hiç yatırım yapmadı. Buna karşın
Meksika’nın ticari telekom aboneleri OECD ülkeleri arasında en yüksek konuşma
ücretini ödemekteydi. Bireysel abonelik tarifeleri ise OECD ülkeleri arasında
ikinci en yüksek olanıydı. Bunun bir sonucu olarak 2007 yılında Meksika
halkının sadece yarısı sabit hatta % 60’ı GSM hattına sahipti. Gerçi bu oranlar
özelleştirme öncesine göre ciddi ilerlemelere işaret ediyor ama Meksika ile
kabaca aynı kişi başı milli gelire sahip Türkiye’nin performansına kıyasla
oldukça düşük kalıyor.
Kirli ilişkiler en çok, liberalleşme adımları atan gelişmekte olan
ülkelerin devlet  gücünü elinde tutan
kesimiyle, o ülkelerin paralı insanları arasında görülüyor. Nerede büyüme
varsa, orada Gini katsayısı (gelir adaletsizliği endeksi) yükseliyor. Gelir
piramidinin zirvesindeki % 1’in en büyük avantajı, gücü elinde tutanlara erişim
kolaylığı. Bu sayede yasalar da % 1’in menfaatlerini uygun olarak çıkıyor.
 
KIZIL
OLİGARKLAR


Çin ekonomik politikalarının yönü, her yıl Mart ayında tertiplenen
ve lianghui denilen ikili forumlarda
belirlenir. Bunlardan biri 3 bin üyeli Ulusal Halk Kongresi (UHK)  (temsili özelliğinin yüksek görünmesi için
kalabalıktır ama gerçek güç 25 üyeden oluşan
Politbüro’nun elindedir) diğeri ise, Çin Halk Siyasi Danışma
Konferansı’dır. Çin’de kimin ne olduğunu anlamak için bu forumların delege
listelerini incelemek yeterlidir.
Hurun Raporuna7 göre, UHK’nin en zengin yetmiş
üyesi 2011 yılında, ABD hükümetinin en tepe üç organının (Başkan ve kabinesi,
Kongrenin her iki kanadı ve Yüksek Mahkeme hâkimleri) tüm üyelerinin net
varlıklarının toplamından daha fazla gelir elde etti. Amerikalı milyarder
politikacılar, Amerikan kamuoyunu rahatsız ediyor ama onların serveti, Çinli
meslektaşlarının serveti yanında komik kalıyor.
Çin’de
piyasa reformlarının uygulamaya konduğu 1980’li yılların sonundan bu yana 1,3
milyarlık bir insan topluluğunun içinden 300 milyonu yoksulluktan kurtuldu ama
Pekin, rant ekonomisinin dünya başkenti haline geldi. Çin’deki piyasa
reformları, eski Sovyet ülkelerindeki gibi, yangından mal kaçırırcasına
gerçekleştirilen özelleştirmeler yoluyla yapılmadı. Daha yavaş, daha farklı
yöntemlerle ve daha gizli kapaklı biçimde hayata geçirildi. Adlarının
çıkmasından çekinen Çinli milyarderler (95 kişiyle dünya üçüncüsü bir grup)
gösterişi seven Ruslar ve Latin Amerikalılar gibi pek orta yerde gözükmezler
ama sanat eserleri ve lüks tüketim ürünleri piyasalarının itici gücü bunlardır.
Ne de olsa komünist bir 
ülkede yaşadıkları için alçaktan uçarlar. Çin, radarlara yakalanmayacak kadar alçaktan uçmasını bilen rant avcıları için tam bir cennettir. Ülkenin doğal kaynakları Rusya kadar zengin olmadığı için Çinli rantçıların hedefi, bu kaynaklara bağlı özelleştirmeler değildi. Onlar servetlerini, devlet kontrolündeki iki önemli ekonomik olanağa ayrıcalıklı erişim kolaylıkları (Kongre delegesi olmak gibi) sayesinde yaptılar. Bu olanaklardan biri arazi, diğeri sermaye idi (ülkedeki kredilerin % 90’ından fazlası hâlâ devlet bankaları tarafından tahsis edilmektedir).__________________________________________
Hurun Report: Eski bir Arthur Andersen çalışanı olan Lüksemburglu bir yayıncının aylık olarak hazırladığı Çinli zenginlerle ilgili en güvenilir kaynak.

C. Walter ve F. Howie’nin Çin ekonomisi hakkındaki “Kızıl
Kapitalizm” adlı ödüllü eserinde belirtildiği gibi; “Çarkların dönüşünü
sağlayan, piyasa ekonomisinin arz ve talep kanunları değildir. Bu işi, siyasi
eliti oluşturan ve devrimi gerçekleştiren ailelerin (Mao ve yakın çevresinin
uzantıları) oluşturduğu zümrenin çıkarlarını gözeten ve çok hassas dengeler
üzerine kurulu bir sosyal mekanizma gerçekleştirir. Bu özelliği ile Çin, bir
′Aile İşletmesi′ vasfındadır. Elit ailelerin gücünü dengeleyecek yasal ve etik
kurulların bulunmadığı Çin’de devletin sahip olduğu ekonomik güç, yüksek
duvarlarla korunur, sistemin motoru hırs, konuşulan dil, paranın dilidir”.


Siyaset Çin’de zengin bireyler yaratmakta etkin olduğu kadar,
oligarkları tasfiye etmekte de etkindir. Ülke zenginleri için ters yönden esen
rüzgârların sonuçları fazlasıyla trajik olabilmektedir. Müstakbel hapishane
sakinlerinin kimler olacağını tahmin etmek için, bugünün zenginler listesi iyi
bir göstergedir.
Hapisteki iş adamlarının haksız biçimde içeriye tıkıldıkları iddia
edilmiyor, rant ekonomisinin hüküm sürdüğü bir ortamda şüphesiz ki yolsuzluklar
da olacaktır. Ancak, Çinin yasal kültürü, “maymunları korkutmak için tavukları
öldürmek” esası üzerine kuruludur. İçerdeki Bay Zhou’lar
8 ,
Bay Guangyu’lar bariz birer tavuktular.


WALL STREET VE
LONDRA/CITY’DE RANTÇILIK


2008 mali krizinin başlamasından kısa süre önce McKinsey tarafından
hazırlanan bir rapor, Londra, Hong Kong veya Dubai’nin yakın bir gelecekte,
finans merkezi olan New York’un önemini gölgeleme tehlikesine dikkat çekiyordu.
New York Senatörü C. Schumer ve New York Belediye Başkanı M. Bloomberg, böyle
bir felaketin önlenmesi için yapılacak ilk işin, Wall Street üzerine uygulanan
katı denetim kurallarının esnetilmesi olduğunu söylediler. Onlara göre Londra
para piyasalarının kuralları iş dünyası ile çok daha barışıktı ve çözüm odaklı
çalışıyordu. Rapora göre ise, Amerika’nın katı finansal kuralları, gelişmesine
fazlasıyla önem verilen türev ürünler piyasasının yurt dışına kaçmasına neden
oluyordu. Üstelik piyasa düzenleyici otoriteler, ABD bankaları için sermaye
yeterliliği rasyosunu daha da yükseltmenin peşinde idiler. Bu durum, ABD
bankacılığının küresel piyasalardaki rekabet gücünü fena halde örseleyecekti


Geriye dönüp bakıldığında, kuralların gevşekliği yüzünden patlayan
krizden bu kadar kısa bir süre önce, böylesi bir raporun yayınlanması gerçekten
absürt gözükmekte. Daha da şaşırtıcı olanı, birçok partiler üstü ve
uluslararası çevrenin bu görüşlere destek vermesi olmuştu. İngiliz bankacıları,
bu görüşlerin yoğunlaşması üzerine, Amerikalıların kendi katı kurallarını
Londra’ya dayatmalarından endişe etmeye başladılar.

__________________________________________
8 Zhou gayri
mankul işinde, Guangyu perakendecilik alanında büyük servet yapmış kişilerdir.
 
Öngörüden bu denli yoksun bir raporun ortaya çıkmasında McKinsey’in
uyguladığı metodoloji çok etkin olmuştu. Rapordaki sonuçlara, bankacılık
sektörüyle yapılan  görüşmeler sonucu
ulaşılmıştı. Bu yöntem, bir çocuğa günlük dondurma kotasını yeterli bulup
bulmadığını sormakla eş anlamlıydı. Sürü psikolojisi içinde kendi çıkarlarını
düşünerek, kuralların gevşetilmesi gerektiğini söyleyenler, ABD ile birlikte
birçok ülkede mevzuatın yeniden şekillendirilmesine yol açarak kendi ayaklarına
kurşun sıkmış oldular. Bir istisna Kanada idi. Onlar, sermaye yeterliliği ve
benzeri kurallarını gevşetmediler. Neticede banka kurtarmak zorunda
kalmadıkları gibi, krizi, ABD’ye göre çok daha hafif sıyrıklarla atlatmayı
başardılar. Kanadalı kanun koyucular “Bizim işimiz büyümenize yardımcı olmak
değil, size ne yapmanız gerektiğini söylemek,” demesini bilmişlerdi.


Londra ile New York arasındaki mevzuat çekişmeleri ve plütokratların
piyasa düzenleyicisi otoriteleri yanlış yönlendirmeleri, 2008 mali krizinin
önemli nedenlerindendir ama aynı zamanda bir başka öykünün de ana unsurlarını
teşkil ederler: Süper seçkinlerin yükselişi! Gelir piramidini zirvesindeki %
1’in, özellikle de % 0,1’in yükseliş öyküsü, finans sektörünün öneminin
artışına paralel bir seyir izler. Daha gevşek mevzuat, daha karmaşık işlemler,
daha fazla risk, başta ABD olmak üzere diğer gelişmiş ekonomilerde mali sektörü
öne çıkarmış ve finansçıların gelirlerini de neredeyse diğer tüm sektörlerin
çalışanlarının çok üzerinde bir seviyeye taşımıştır. Bu aynı zamanda rant
avcılığı öyküsünün de bir parçasıdır.


Ünlü ABD Merkez Bankası Başkanlarından Paul Volcker, Harvard’daki
öğrenciliği sırasında ana hedeflerinin, yüksek saygınlığı nedeniyle akademik
alanda kariyer yapmak olduğunu, bu olmazsa kamu hizmetlerine yönelmeyi
amaçladıklarını söyler. O günlerde finans sektörü, ancak en zayıf olanların
seçtiği bir alandır. Bu görüşler, çok derin kültürel bir değişime işaret ediyor.
Bugünün Harvard adayları açık ara finans alanında eğitim almayı tercih ediyor.
Zaten süper seçkinler arasında da finansçılar çoğunlukta.


Bu insanların gelirleri diğer sektör mensuplarınınkilere kıyasla o
denli yüksek ki, geride kalan 40 yıl içinde, gelir seviyesi tepe % 10’un içinde
olanlarla diğerleri arasındaki farkın açılmasına 
% 26 oranında katkı yapmış. Finans sektörü iyi eğitimli
Amerikalıları mıknatıs gibi çekiyor. Bu bireyler, aynı seviyede eğitim almış
ancak farklı sektörlerde çalışan arkadaşlarından % 40 daha fazla kazanıyor.
İşte bu farka, “maaşın finans primi” deniyor. Bu ortamın  yaratılmasında tek ve en önemli etken de
deregülasyon, yani yasal düzenlemelerin gevşetilmesi ya dakaldırılması.
Deregülasyonun ana amacı devletin ekonomiye müdahalesini en aza
indirmek ve piyasa güçlerine yol açmak olsa da uygulamanın sonuçlarından biri,
devletin, kazananlar ile kaybedenlerin kimler olacağına karar verme yetkisini
kendinde toplaması olmuştur. Devlet de bu yetkisini finans mühendisleri lehine
kullanmıştır. Bir araştırmacı, dünya rant avcılığı şampiyonluğunu en çok hangi
ülkenin iş adamları hak ediyor sorusunu, “Finans sektöründeki Amerikalılar”
diye cevaplamıştır. Aynı araştırmacı işin bu hale nasıl geldiğini de şöyle izah
eder: “Başka hiçbir ülkede, mevzuatı bu kadar kendi lehine manipüle eden bir
işleyiş yok!”


Deniz İgan’ın (Ankara / Bilkent) aralarında bulunduğu bir grup IMF
ekonomisti, Wall  Street’in Washington’un
kararları üzerindeki etkisini incelemiş. Araştırmaya göre, 2000 ile 2006
yılları arasında finans ve gayrimenkul piyasalarının kurallarını sıkılaştıran
yasaların Kongre’den geçme oranı sadece % 5 olmuş,
buna karşın yumuşatma
yönündeki kararların 
hemen hepsi kabul edilmiş. Aynı çalışmada, lobi faaliyetleri için
Washington’da harcanan para konusu da incelenmiş. Buna göre, 1999 ile 2006
yılları arasında bu faaliyetler için 2,2 milyar $ harcanmış. Paranın en büyük
bölümü ise (720 milyon $) 2005 ve 2006 yıllarında sarf edilmiş. Bu çalışmanın
en önemli yanı, 2008 mali krizi ve onu takip eden kurtarma operasyonları
öncesindeki Wall Street / Washington ilişkilerini belgelemesi olmuştur.
Benzeri bir durum da 1990 özelleştirmeleri sırasında Rusya’da
görülmüştür. Rüşvet konusundaki bir soruyu cevaplandıran K. Kagalovski adlı
oligark, “Süreç içinde fazla rüşvet dağıtmadım doğrusu. Çünkü yasaları zaten
kendimiz yaptığımız için, onları eğip bükmek zorunda kalmıyorduk” demiştir.
Rant avcılığı, rüşvet ve bu tip olumsuzlukların topluma maliyetini
inceleyen Dünya Bankası ekonomisti D. Kaufmann’ın bulgularına göre ABD,
yolsuzluk sıralamasındaki en temizler arasında 25. sırada, Kanada’nın bir
seviye altında. İspanya, İtalya, Güney Kore gibi ülkelerin ise hayli üzerinde.
Ancak iş, “Legal Corruption
9 = Yasal Yolsuzluk” konusuna
gelince ABD ortalarda (53) ve Rusya (74), Hindistan (70) gibi ülkelere endişe
verecek derecede yakın yerlerde. Tahmin edilebileceği gibi, gelir dağılımı
adaletinin bozuk, piramidin tepesindeki %
1 ile “diğerleri” arasındaki makasın
fazlaca açık olduğu
ülkelerde daha fazla yolsuzluk oluyor.
Dünyanın her yerinde liberalleşme, ekonomilerin daha adil, etkin ve
şeffaf bir biçimde işlemesi için, iyi niyetlerle yapılıyor ama uygulamada
ortaya çıkan büyük fırsatlar, özellikle yönetişimim zayıf olduğu ülkelerde
muazzam yolsuzluklar yapılmasına zemin hazırlıyor. O kadar ki, Rusya örneğinde
görüldüğü gibi, liberal reformları hayata geçirme mevkiindeki yetkililer,
yapılan reformlar sonucu zenginleşenleri gördükçe, kendileri de o kervana
katılıp oligark olmaya özeniyorlar. Bunun nedenini anlamak kolay; 1980’de
Amerikan bürokratları, zabıtalığını yaptıkları şirketlerin yöneticilerine göre
on kat daha düşük maaş alıyorlardı, bu oran 2005 yılında daha da kötüleşti ve
1/16’ya geriledi.
Global rant avcılığının dalgalanma etkisi günümüzde iyice yayıldı.
Rant avcılarının bir ülkede yakaladığı fırsatlar, o ülkenin binlerce kilometre
uzağındaki ülkeleri etkileyebiliyor. Örneğin, İngiltere’nin futbol kulüpleri,
yayın organları, başka ülkelerin oligarkları tarafından satın alınabiliyor.
Carlos Slim, 2008 -2011 yılları arasında New York Times’ın ikinci en büyük
ortağı idi. Dünya, rant peşindeki küresel oligarşinin daha da yükselmesi
tehlikesiyle karşı karşıya.



VI     PLÜTOKRATLAR VE BİZ DİĞERLERİ MUTLULUK DAĞITMAK
Zappos, başta ayakkabı olmak üzere on-line perakendecilik yapan bir
kuruluştur. Hem çalışanını hem müşteriyi mutlu etmek üzerine kurulu şirket
kültürü o denli başarılı olmuştur ki, kurucu ortaklardan Tony Hsieh’in yazdığı
“Delivering Happiness = Mutluluk Dağıtmak”
adlı kitap, alanında en çok satanlar listesinin başına oturmuştur.
Zappos’un başarı öyküsü başka on-line perakendecileri de etkilemiş ve artan
istek üzerine Zappos bir yan şirket kurarak diğer perakendecilere danışmanlık
hizmetleri vermeye başlamıştır. 


9 “Legal
Corruption
9 =
Yasal Yolsuzluk”: Yasaların, ilgililerine menfaat sağlayacak şekilde
düzenlenmesi için bürokratlara ve politikacılara verilen rüşvet.
 

Çağrı merkezi gibi sıkıcı olduğu var sayılan bir iş yerinde, 7/24
telefonlara cevap verme durumunda olan çalışanlar, sanılanın aksine işlerinden
son derece memnundurlar.  Zappos’da bir
iş edinme amacında olanlar ise, buraya girmenin Harvard’a girmekten daha  zor olduğunu söylerler. Eğlenceli, biraz
uçuk, yaratıcı ve hiyerarşi kurallarına hiç mi hiç kulak asılmayan bir ortamda
çalışan elemanların amacı, müşterilerine verdikleri hizmet  karşılığında mümkün olduğu kadar çok “wow!”
almaktır. Genel eğilimi bir an önce işini
görüp telefonu kapatmak olan müşteriler ise, karşılarında alışık
olmadıkları türden bilgili,  hoş sohbet
ve anlayışlı servis elemanlarını bulunca, bazen tatlı bir sohbete dalıyor ve
saatlerce konuşabiliyorlar. Hsieh ve ekibi, hizmet sektörü içinde tasavvur
edilebilecek en itici işlerden birini insanileştirerek müthiş bir başarıya imza atmışlar.

 
Zappos, 2009 yılında 1,2 milyar $’a Amazon’a satıldı. Tayvan kökenli
göçmen olan kurucu ortaklar Hsieh ve Lin, sıfırdan başlamışlardı. Şimdi yeni
fırsatları değerlendiren süper seçkinler sınıfındalar. Zappos gibi herkesin kot
pantolon giydiği, kimsenin özel ofisinin olmadığı bir ortamda bile, tepe
yöneticilerin maaşları ile diğerlerininkiler arasında uçurum var. Süper
seçkinler ile “diğerleri” arasındaki ilişkileri incelerken gözden kaçan husus,
şirket kültürü ne denli eşitlikçi olursa olsun tepedekiler ile diğerleri
arasında aşırı oranda ekonomik ve sosyal bir adaletsizliğin olduğudur. Aşağıda
plütokratların, biz “diğerleri” hakkında neler düşündüğünü araştıracağız.
 
KOT
PANTOLONLU MİLYARDER


Amerikan yaldızlı yıllarının demir/çelik merkezi Pittsburgh idi. O
yılların Soyguncu Baronlarından Andrew Carnegie, dışına pek çıkmadığı
milyonerlerin yaşam ortamından  başını
şöyle bir uzatıp işçilerin yaşadığı ortama baktığında gözlemlerini şaşkınlıkla
şöyle dile getirmişti: “Burada karşılıklı olarak müthiş bir güvensizlik ve
birbirini tanımama hali var. Tam anlamıyla katı bir kast sistemi…”
Durumun bugün de fazla farklı olduğu söylenemez. Ancak günümüz
Amerikan plütokratlarının yazılı olmayan davranış kurallarına göre, şahsi
servetlerin bir gösteri malzemesi olarak kullanılması hiç hoş karşılanmıyor.
Örneğin Silikon Vadisi avenesi arasında özel uçak sahibi olmak mubah ama
şoförlü bir Rolls Royce’un arka koltuğunda işe gidip gelmek racona uygun değil.
Kot pantolonlu milyarderlerin bu eşitlikçi tutumu, vadideki aşırı gelir
kutuplaşması ile çelişki halinde. Teknoloji şirketlerinden birçoğu imaj bozan
bu soruna, en düşük gelir seviyesi gurubundaki işçileri kadrolarından çıkarıp,
bu tip işleri taşerona havale ederek çare bulmaya çalışmış. Adeta, “Onlar bizim
elemanlarımız değil, bizimkilerin durumu iyidir” algısı oluşturulmaya çalışılıyor.
Plütokratlar genellikle özgüveni çok yüksek insanlar. Örneğin
Rusya’nın en zengin adamı olan Khodorovsky “Eğer bir adam oligark değilse,
yanlışı kendinde arasın, hepimiz aynı yerden başladık” demişti. (Şimdilerde
şirketlerine devlet tarafından el konmuş vaziyette, kendi de hapiste o başka…).
 
Dostlukları hep kendi aralarında, farklı sınıfların mensuplarına pek
itimat etmiyorlar. Occupy Wall Street (Borsa İşgal Hareketi) eylemlerine olsun,
kendi dışlarındaki % 99’un sorunlarına olsun fazla kafayı takmıyorlar. Bu biraz
da başkalarının kendilerini konumlandırdıkları mertebe ile de ilgili; tehlikeli
bir biçimde, ulaştıkları mertebe itibariyle her şeye hakları olduğu
görüşündeler (Bu yorum, IMF başkanının bir otel görevlisine sarkıntılık
ettikten sonra tutuklanması üzerine yakın çevresindeki bir arkadaşından geldi).
Garsonun yemeği geç getirmesi, ya da servis yaparken çatalı düşürmesi gibi ufak
tefek aksiliklere verdikleri tepkiler, sıradan insanlarınkine oranla çok daha
hırçın ve yakışıksız olabiliyor. Maddi güçleri sayesinde “diğerlerinden”
ayrışmış olmaları onlara ayrıcalıklı oldukları hissini veriyor. Yapılan bazı
psikolojik deneyler gösteriyor ki, aslında zengin olmadıkları halde kendilerine
imkân verilip bir süreliğine zenginmiş gibi davranmaları istenen sıradan
insanlarda da bu ruh hali görülebiliyor. Örneğin altına Ferrari verilen bir
denek, trafikte son derece  saygısız
davranışlar sergileyebiliyor.
AMERİKAN ORTA SINIFININ MAAŞLARI DÜŞÜRÜLMELİ

Şimdi de önemli bir Amerikan şirketinin CEO’sunun sözlerine kulak
verelim: “Düşük vasıflı bir Amerikan işçisi, yeteneklerine oranla dünyanın en
yüksek maaş alan işçisidir. Eğer dünya ekonomisindeki değişimler Çin ve
Hindistan’da 4 insanı fakirliğin pençesinden kurtarıp, bunun karşılığında 1
Amerikalının orta sınıftan bir alt sınıfa düşmesine neden oluyorsa, bu hiç de
fena bir oran sayılmaz”. Bu da önemli bir fon yöneticisinin sözleri: “ Amerikan
üniversitelerinden lisans diploması almış araştırma elemanlarına geleceği
olmayan türden işler için yıllık 120 bin $ maaş ödüyordum, burun
kıvırıyorlardı. Şimdi bu tip işleri Hintli bir taşeron firmanın lisansüstü
dereceli elemanlarına yaptırıyor ve yılda 60 bin $ ödüyorum, bizim için
çalışmaya can atıyorlar. Amerikan orta sınıf çalışanları, maaşlarında indirime
gitme önerisini ciddi ciddi düşünmeliler. Hak edilenin on katı para
istiyorlarsa, on kat daha verimli çalışmak zorundalar”.
ABD’de yaygın olan bu düşünceleri, gelişmekte olan ülkelerin
plütokratlarından da duymak mümkün. Batı dünyasının orta sınıf gelirleri,
kalkınmış ve kalkınmakta olan ülke orta sınıf gelirleri ile ortalarda bir yerde
buluşuncaya kadar düşmek zorunda diye düşünenlerin sayısı giderek artıyor.
MALİ KRİZİ YARATAN SUÇLU: GOLF SOPALARINI TAŞIYAN ÇOCUK!
Yatırım / girişim sermayesi, hedge fon gibi türev ürün piyasalarının
yöneticileri kendilerini mali krizin sorumluları olarak görmüyorlar. Onlara
göre balonu şişirenler, Florida’da villa satın alan golf sopası taşıyıcıları,
gelirleri el vermediği halde altlarına Porsche çekenler ve benzerleri. Obama
dönemi plütokratları “Benim suçum değil” zihniyeti ile esas zarar görenlerin
kendileri olduğu iddiasında. Bunun nedeni kazançlarına uygulanan vergilerin
yükseltilmesine ilişkin yasa tasarısı. Aralarında Obama’yı iş yaşamının düşmanı
hatta sosyalist olmakla suçlayanlar bile var.
“Yarattığınız dipsiz kamu borcu kuyusuna atacak tek kuruşum dahi
yok. Yasayı çıkartırsanız, tüm servetimi kendi kuracağım vakfa aktarır, doğru
bildiğim alanlarda harcar, ya da pılıyı pırtıyı toplayıp yurt dışına çıkarım”.
Bu düşünce tarzı, finans dünyası elitlerine ait. New York gelir piramidinin
tepesindeki %1’in mensupları, eyaletteki tüm gelir vergisi hasılatının %
40’ından  fazlasını  karşılamakla
topluma  yeteri  kadar
katkıda  bulundukları  görüşündeler.
 
Ödedikleri vergi ve yaptıkları bağışlarla, dünyayı daha yaşanası bir
yer haline getirmek anlamında, % 99’a kıyasla çok daha yararlı olduklarını
belirten % 1’likler, Occupy Wall Street benzeri eylemlerin konusu olmayı, ağır
biçimde eleştirilmeyi içlerine sindiremiyor, toplumdan daha fazla saygı görmeyi
bekliyorlar.
Günümüz plütokratlarının bir kısmı devletin üstlerine üstlerine
gelmesine o denli kızgın ki, her hangi bir devletin yasalarının ulaşamayacağı
açık denizlerde, “Seastead” adını
verecekleri yapay bir ada oluşturup burada gönüllerince yaşamayı
tasarlıyorlar. Projenin fikir babası, monetarizmin oluşumunda ve tanıtımındaki
en önemli isimlerden biri olan Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman. Bu
fikri hayata geçirmek için 2008 yılında kurulan The Seasteading Institute, bir
kısım Silikon Vadisi milyarderinin desteğinde faaliyetlerini sürdürüyor.
Bu fikre hiç de sıcak bakmayan, Occupy Wall Street hareketinin
anlayışla karşılanması gereken bir orta sınıf eylemi olduğunu düşünen, hatta
bunun “Occupy G20” olarak genişlemesini savunan plütokratlar da var. Onların
endişesi, adaletsizliğin egemen olduğu toplumlarda sıklıkla görüldüğü gibi,
kamulaştırmaların siyasi bir mekanizma olarak devreye girmesi.
KAMU YARARI –
ŞİRKET ÇIKARLARI
Plütokratlarla devlet arasındaki ilişkilerin de tartışıldığı Basel
III
10 toplantıları sırasında öne çıkan konulardan biri şu idi: Devletin
çıkarları ile büyük şirketlerin çıkarları birbiriyle uyumlu mudur? Eğer değilse
kararları kim verecektir? Çıkarların zıtlık göstermesi durumunda kamu yararı
adına devletin büyük özel şirketlere bazı sınırlamalar getirmesine yetkisi –
veya kudreti – var mıdır?


GM eski CEO’su Charlie Wilson (1890-1961) “GM’in çıkarına olan
Amerika’nın çıkarınadır” diyerek tartışmayı başlatmıştı. 1990’larda Rus
oligarkları Kremlin’i yönettiklerini söyleyerek övünüyorlardı (Bu tavır Putin’e
devlet gücünü yeniden tesis etme fırsatını vermiş ve halkın sempatisi
kazanılmıştı). Çinli plütokratlar ise devletle çatışmıyorlardı, zaten kendileri  devletti. Bunu unuttukları anda da fena halde
şiddet görüyorlardı. 2003 – 2011 yılları arasında en az 14 milyarder Çinli iş
adamı idam edilmiştir.


“Ticari faaliyetlerin yolunda gitmesi, ekonominin bir bütün olarak
doğru istikamette olduğunun ifadesidir” anlayışının öne çıkması, Batı
dünyasında ve özellikle ABD’de, süper seçkinlerin yükselmesiyle aynı döneme
denk geldi. Bundan da “Neyin işe yarayıp neyin yaramadığı konusundaki en doğru
kararı piyasa verir” sonucu çıkartıldı. Ama 2008 krizinde yaşananlardan sonra,
aralarında A. Greenpan’ın da bulunduğu birçok önemli şahsiyet tarafından ifade
edildiği gibi, “Serbest piyasa aktörlerinin kendi kendilerine polislik
yapabileceklerine yeterinden fazla inandık galiba” noktasına gelindi.


ZİHİNSEL
TUTSAKLIK

İngiltere Merkez Bankasında para politikaları komisyonunda
danışmanlık yapmış, Citigroup’un baş ekonomisti, kendi de süper elitler
sınıfından olan Hollanda asıllı ABD’li Prof. 
Willem Buiter, ABD Merkez Bankasının (FED) Wall Street’in taleplerine boyun eğmesine “Cognitive state capture = Devletin zihinsel tutsaklığı” adını takmış. “Çoğu durumda hak etmiş olmalarına rağmen, kriz sırasında Wall Street gerçekten büyük acı içerisindeydi” diyor ve ekliyor “Ama taleplerini FED’e veya diğer yasa yapıcılara rüşvet vererek veya şantaj yaparak kabul ettirmiş değillerdi. O kurumlar, kamu çıkarları ile mali sektör çıkarlarının paralel olduğu inancını öylesine içselleştirmişlerdi ki, zihinsel bir tutsaklık içinde  kurtarılmaya dönük sektör taleplerini11 kendiliklerinden yerine getirdiler”. O yetkililer şimdi nedamet getirip hatalarını kabul etmiş olsalar da sözü edilen tutsaklık yüzünden, gerek yaşanan kriz sırasında ve gerekse sonrasında çok canlar yandı.

10 Basel III =
3. Basel Anlaşması: Bankaların sermaye yeterlilikleri, stres testleri ve
likidite risklerini konu alan ve gönüllülük esasıyla bazı küresel standartların
empoze edilmesini ön gören mutabakat.
Bankacılık lobisinin bazı sözcüleri, finans ve hukuk sektörü
çalışanları ile bürokratların maaş seviyeleri arasındaki farka, bu iki kesimin
zihinsel yeteneklerine vurgu yaparak yaklaşırlar (JP Morgan CEO’su ile FED
Başkanı Bernanke’nin yıllık gelirleri arasındaki fark 1 e 100’den fazladır,
tabi JP Morgan CEO’su lehine). Onlara göre, bürokratlar zekâ parlaklığı
açısından, finansçılara ve hukukçulara asla yetişemezler. Bu nedenle yasa
yapıcıların koyacağı kurallar, bir biçimde finansçılar ve hukukçular tarafından
delinecek veya etrafından dolanılınarak atlatılacaktır.

Bankacılara ait bu teorilerinin, Mark Carney’in başkanlığındaki
Kanada Merkez Bankasına karşı işlemediğine ve bu sayede Kanada’nın mali krizi
nispeten hafif yaralarla atlattığına yukarıda değinmiştik. 1 Temmuz 2013 itibariyle
İngiltere Merkez Bankası guvernörlüğünü üstlenecek olan Carney, (yıllık 500 bin
$ tutarındaki maaşıyla 2011 yılında, Kanada’nın en yüksek maaşlı özel sektör
bankacısının yirmide biri kadar gelir elde etmişti) özel sektör bankacılarının
zekâ seviyelerinin daha ileri olduğuna ilişkin kibirli görüşlere şu cevabı
veriyordu: “Gerçek veya değil, bu algı, kuralların önemini daha da arttırıyor.
Yeni ve daha iyi işleyen yasalar elbette gereklidir ama yeterli değildir.
Regülasyonlar ancak onları uygulayıp denetleyecek organların başarısı ölçüsünde
işe yararlar. Denetçilerin görevi, işin
lafzına değil, ruhuna bakmak olmalıdır.”
Piyasa ekonomisinin güçlü savunucularından bir akademisyen, sanayi
ve ticaret erbabının lobicilik faaliyetleri için Kongre nezdinde harcadığı
milyarlara rağmen, kapitalizmin ABD’de güçlü bir lobisi olmadığını söyler. Ona
göre, harcanan paralar, bir kavram olarak “piyasa”nın değil, mevcut şirketlerin
çıkarlarını koruyup yüceltmek içindir. Güçlü şirketlerin yaptığı iş, rekabeti
kısıtlayıp kendi konumlarını güçlendirmekten ibarettir. Bu yüzden ticaret
yanlıları  ile gerçek anlamda serbest
piyasa yanlıları arasında gerilim yaşanır.


YENİ SINIFI
KİMLER OLUŞTURUYOR?
Amerika’nın iş çevrelerinde, ülkenin entelektüel ve ideolojik
iklimini oluşturan kurumların (üniversiteler, vakıflar, basın, STK’lar)
kendilerine ve kapitalizme karşı düşmanca bir tutum içine girdiklerine ilişkin
bazı endişeler bulunuyor. Bu iklimi yaratan, eğitimciler, entelektüeller ve
yayımcılara kısaca “Yeni Sınıf” deniliyor. İş çevreleri, bu Yeni Sınıf içindeki
özel sektör yanlılarının desteklenmesini, aksi halde kamuoyu nezdindeki
itibarlarının daha  da örseleneceğini
söylüyor.  Bu çevreler, eğer entelektüel
savaş alanlarına kendi  görüşlerini 
paylaşan aydınları ve akademisyenleri çekemezlerse, önce siyasi savaşları, sonra  da ekonomik savaşları kaybedeceklerinden korkuyorlar. Bir fikrin, ancak yeni bir fikirle mağlup edilebileceğini, fikrî ve ideolojik savaşların da ancak Yeni Sınıf’ın kendi içinde kazanılıp kaybedilebileceğini belirtiyorlar.

11 Wall
Street kurtarması: 2008 – 2009 mali krizi sırasında Wall Street bankalarının
kurtarılma operasyonu, harcanan 700 milyar $ ile Lenin kamulaştırmalarından bu
yana, harcamanın GSMH’ye oranı itibariyle tarihte görülmüş en büyük devlet
müdahalesiydi.
 
Ancak gençler arasında, Beşeri Bilimlere ilgi duyan yok, yani
arkadan yeni fikir savaşçıları gelmiyor. Mezuniyet sonrası potansiyel kazanç
kapıları itibariyle, varsa yoksa finans ve hukuk! Profesörler için altı sıfırlı
maaş kazandırma potansiyeli olan dört alan mevcut; hukuk, mühendislik, iş
idaresi ve bilgisayar bilimleri.
İş hayatının görüşlerini akademik düzeyde savunacak yeni düşünce
insanları gerekli ama bunların arasında iyi para kazanabilenler sadece süper
seçkin sınıf ile dirsek temasında olabilenler. Bu yakınlık, plütokratlara
danışmanlık yaparak veya süper elit çevrelerde konuşmacı olmak suretiyle
sağlanabiliyor (özellikle Türkiye gibi ekonomisi yükselen ülkelerde). Bir başka
yöntem de, plütokratlar için, Atlantik aşırı uçuşlar sırasında okuyabilecekleri
türden kitap yazmak.
Bahsedilen niteliklere sahip akademisyenlerin, ekonomi hakkındaki
düşüncelerimizi şekillendirdikleri bir gerçektir. Bunlar ayrıca, bilirkişi
olarak yasal tartışmalara da yön verebiliyor. Ne var ki, Reuters’in yaptığı bir
araştırmaya göre, mali krizin en sıcak dönemi olan 2008 – 2010 yılları arasında
Senato Bankacılık Komisyonu ile Kongre Mali Hizmetler Komisyonuna uzman görüşü
bildiren akademisyenlerden üçte biri, özel mali kuruluşlarla olan ilişkilerini gizlemiş.
KAZANAN
HERŞEYİ ALIR POLİTİKALARI
Politikacılar da bazen bu Yeni Sınıf’ın bir bileşeni olarak kabul
ediliyor. Üstelik bunlar, seçim için siyasi bağış toplama faaliyetleri
nedeniyle akademisyenlere oranla süper seçkinler tabakasına daha fazla
yaslanmak zorundalar. Aslında kendileri de süper seçkin sınıfına giren
politikacıların sayısı giderek artıyor. 2010 yılında Kongre üyelerinin 250’si
milyoner sınıfındandı. Varlıklarının ortalaması, ortalama bir Amerikalının
dokuz kat üzerinde, tam 913 bin $ olarak saptanmıştı. Yasa yapıcıların en az on
tanesi, 100 milyon $’ın üzerindeki servetleri ile tam anlamıyla birer
plütokrat. Washington’da çalışmak onları zenginleştiriyor. Yapılan
araştırmalara göre, Kongre üyelerinin şahsi portföylerindeki hisse senetleri,
ortalamanın % 6, Senatörlerininki ise % 12 daha yüksek prim yapmış.
Ekonomistler bu farklılığı, siyasilerin bilgiye olan yakınlığına bağlıyor
(Kanun yapıcılar, 4 Nisan 2012’ye kadar, “Insider Trading = İçeriden
öğrenenlerin ticareti” yasalarına tabi değildi. Obama yönetiminin bu tarihte
yürürlüğe koyduğu kararname ile onlar da yasa kapsamına girdiler).
Siyasilerin kötü yatırımcılar olduğunu savunan araştırmalar da
mevcut ama gerçek şu ki, milletin temsilcileri ile millet arasındaki gelir
makası açılıyor. Politikacılar aktif siyasi yaşamın içindeyken işin nemasından
tam olarak yararlanamıyorlar ama siyasi kariyerleri bittikten sonra
deneyimlerini paraya tahvil etmekte büyük ustalık gösteriyorlar; örnek:
Clinton’lar. 2000 – 2007 yılları arasında, 111 milyon $ kazandılar, bu paranın
yarısına yakını Bill Clinton’un konuşma ücretleriydi.
 
HAZİNE BAKANI H. PAULSON İLE ÖĞLE YEMEĞİ
Tartışmalı işler her zaman kişisel yolsuzluklardan kaynaklanmıyor,
sorun sistemik. Temmuz 2008’de, eski bir Goldman Sachs mensubu ve o günlerin
Eton Park hedge fonunun yöneticisi tarafından düzenlenen yemekli bir toplantıyı
ele alalım. 2006 yılında Hazine Bakanlığına getirildiği güne kadar Goldma
Sachs’ın CEO’luğunu yapan Paulson’da davetliler arasında. Bakan, Fannie Mae ve
Freddie Mac’ı devletin kontrolüne alacağını arkadaşlarına söylüyor. Yedi hafta
sonra da dediğini yapıyor. Gayrimenkul ipotekleriyle ilişkili kredi işlemleri
yapan bu dev kuruluşların hisse fiyatları bir anda eski değerlerine kıyasla
esamisi bile okunmayacak bir seviyeye, 1 $’ın altına düşüyor. Şimdi toplantıda
olup da karar yürürlüğe girmeden ellerindeki hisseleri satanların kazancını bir
düşünün. Olay gazetecilerin amansız takibi sonucu ortaya çıkıyor ama kimse
Paulson’un bu bilgiyi kişisel menfaat sağlamak amacıyla verdiğini düşünmüyor.
Çünkü toplantı herkesin gözü önünde cereyan ediyor, gizli saklı bir yanı yok.
Olsa olsa deniliyor, Paulson plânlarını, olacakları gayrı resmi bir biçimde
önceden sızdırarak piyasaların yıkıcı bir tepki vermesini önlemeye çalışmıştır.
Dolaylı veya değil, bu bilgiden yaralanan birileri olmuştur mutlaka.
Plütokratlar ağının bir mensubu olmanın nimetleri işte…
O Paulson, 700 milyar $’lık kurtarma paketinin devreye girmemesi
halinde dünyanın sonunun geleceğini söyleyen kişidir. Bakan artık meşhur bir
klişe haline gelmiş bu sözleri söylerken ciddi ve iyi niyetliydi ama Paulson’un
dünyası ile sıradan Amerikalıların dünyası çok farklı yerlerdi. Nedense
finansmancılar, kendi dünyalarının çıkarları ile ülke çıkarlarının bir olduğuna
inanırlar. Politikacıların bilgi kaynakları genellikle çok güvendikleri bu
finansal plütokratların arasından çıkar, böylece siyasi ufukları kısıtlı ve
yanlı kalır.
Üniversite hocası olan Cumhuriyetçi Profesör Zingales, benzeri bir
durumun Fransa için de geçerli olduğunu söyler ve örnek verir; Ecole
Polytechnique, yetiştirdiği teknokratlarla Fransız siyasi ve sınai elitini
besleyen bir eğitim kurumudur. Ülkenin birçok siyasi lideri de bu nedenle
mühendislik (özellikle nükleer mühendislik) eğitimi almıştır. Bu liderler
nükleer sektörünün zihinsel tutsağıdırlar. Fransa’nın kullandığı elektrik
enerjisinin yarıdan fazlasının (dünyadaki en yüksek oran) nükleer santrallardan
sağlanmasının altında yatan nedenlerden biri de bu olmalıdır.
Gerçekleri belli bir bakış açısıyla görmenizde maddi bir yararınız
varsa, gördüğünüzün gerçeğin ta kendisi olduğuna inanırsınız. Kötülüğünüzden ve
çıkarcı oluşunuzdan değildir bu, insan olduğunuzdandır. Biz insanlar, çok
sosyal yaratıklarızdır. Olayları yabancıların bakış açılarıyla değil, kendimize
yakın bildiklerimizin açısından değerlendirir, onların duygu ve
duyarlılıklarından etkileniriz.
SONUÇ

Adı sonradan Venedik olacak Kuzey Adriyatik’in bataklık bölgelerine
ilk yerleşenler, verimli topraklarını bırakarak Hun ve barbar Germen
kavimlerinin zulmünden kaçan insanlardı. Kışın sisten, yazın sivrisinekten
gözün gözü görmediği bu berbat bölge kendileri açısından çok güvenliydi zira
üzerinde yağmalanmaya değecek hiçbir şey bulunmadığından istilacıların ilgisini
hiç çekmiyordu.
 
14.YY başlarında Venedik, Londra’nın üç misline varan büyüklüğü ile
Avrupa’nın en zengin şehri ve emperyal bir güç haline geldi. Bunu deniz aşırı
ticaret sayesinde başardılar. La Serenissima
12, kudretini
ve zenginliğini dönemin süper seçkinlerine ve onları besleyen siyasi ve
ekonomik sisteme borçludur.
Venedik ekonomisini odağında, bir çeşit anonim şirket benzeri Commenda adlı ticari bir yapılanma
vardı. Bu yapılanmanın en akıllıca yanı, yeni girişimcilere açık olmasıydı.
Commenda’lar tek bir ticari misyon seferi süreci boyunca faal kalır, misyon
tamamlanınca tasfiye edilirdi. Ortaklarından biri Merkez’de sabit konumda kalır
ve seferi finanse ederdi. Diğeri ise, işin güç ve riskli bölümünü yüklenir,
gemi konvoyu ile birlikte sefere katılırdı. Eğer merkezdeki sabit ortak, misyon
masraflarının tümünü karşılamışsa, kârın % 75’ini, 2/3’ünü finanse etmişse, %
50’sini alırdı. Bu tür şirketler, hem ekonomik büyümenin hem sosyal
akışkanlığın motoruydu. Resmi belgeler üzerinde araştırma yapan tarihçiler,
kayıtlarda ismi geçen elit yurttaşlardan yarısından fazlasının sektöre yeni
giren isimlerden oluştuğunu saptamıştır.
La Serenissima’nın yükselişinden en büyük faydayı elit tabaka elde
etmişse de bir süre sonra bu kesim, sektöre yeni girenlerin rekabetinden
rahatsız olmaya başladı. Cumhuriyetin yöneticilerini baskı altına alarak, o
güne kadar oldukça demokratik bir zeminde yönetilen ülkede bir asiller kastı
oluşturmayı başardılar (1315). Asillerin adı, yayınlanan Libro D’oro’ya (Altın
Kitap) kaydedildi ve burada adı geçmeyenlerin oligarşiye katılması engellendi.
Böylece deniz ticareti sektörüne yeni girenlerin önü kesilmiş, sosyal
akışkanlık bitirilmiş oldu.
Görece temsili bir demokratik sistemden oligarşiye dönüşümün
etkileri o kadar büyük olmuştu ki, Venedikliler bu dönüşüme “La Serrata :
Kapanış” adını vermişlerdi. İşte bu siyasi “kapanış”, çok geçmeden ekonomik
kapanışa doğru evrildi. Venedik’in ve diğer İtalyan şehir devletlerinin
zenginleşmesini sağlayan Commenda sistemi yasaklandı, ticaret yollarının
bereketi sadece hâkim sınıfın üzerine yağar oldu. 1500 yılına gelindiğinde
şehir, 1330 yılında olduğundan daha küçüktü, yıllar geçtikçe daha da küçüldü.
Venedik’in yükseliş ve düşüşünün öyküsü, Prof. Daren Acemoğlu (MIT)
ile Prof. James Robinson’un (Harvard) ortak bir tezini doğruluyor. Teze göre,
başarılı ve başarısız ülkeleri birbirinden ayıran faktör, yönetimlerinin
katılımcı veya dışlayıcı olmasıyla ilgilidir. Dışlayıcılığı teşvik eden
yönetimlere seçkinler hükmeder ve ana amaçları toplumsal refahtan mümkün olduğu
kadar fazla pay almak ve bu sayede iktidarlarını güçlendirmektir. Katılımcılığı
destekleyen yönetimler ise toplumun yönetiminde herkesin söz sahibi olmasını
gözetir ve ekonomik fırsatlardan hakça yararlanmasını amaçlar. Katılımcılık
arttıkça refah, refah  arttıkça
katılımcılık artar. Bunun adı verimlilik döngüsüdür.
Ancak Acemoğlu, La Serrata’nın hikâyesini, sözü edilen döngünün
bozulabileceğine delil olarak gösterir. Katılımcı sistemler sayesinde
zenginleşenler, kendi tırmanışlarına yaramış olan merdivenleri bir gün
diğerlerinin altından çekiverirler. 



_______________________________________________________
12 La
Serenissima: 7.Yy’ın sonlarından 1797 yılına kadar, bin yılı aşkın bir süre
hüküm süren Venedik Cumhuriyetinin resmi adı bu idi. Açılımı şöyledir: “Most
Serene Republic of Venice” ( Serrenissima Rapubblicca di Venezia) = Çok Huzurlu
Venedik Cumhuriyeti. La Serenissima gücünün zirvesindeyken, 36 bin gemici ve
3300 gemi ile o zamanların petrolü addedilebilecek tuz işinin olduğu kadar,
Bizans ve Yakın Doğu ile ticaretin de hâkimiydi. Kendi de bir Tüccar olan Marco
Polo, Cumhuriyetin ufkunu
Çin’e kadar genişletmiştir.

 
Plütokratların yükselişlerinden endişe etmemiz için birçok neden
bulunur. Gelir adaletsizliğinin artışı, sosyal değerlerin erozyona
uğramasından, suç oranlarının yükselmesine ve ahlaki değerlerin yıkılmasına
kadar birçok olumsuzluğun kaynağıdır. En büyük tehlike ise, refahı arttıkça
artan seçkin sınıfın güç dengelerini kendi lehine bozmasıdır.
Sınıf konusunda hassas olan Amerika benzeri ülkelerde böylesi bir
gelişmeye karşı toplumun tepkisi plütokratları beyaz ve siyah şapkalılar olarak
ikiye ayırmak oluyor. Steve Jobs bir kahramandır, Lloyd Blankfein (Goldman
Sachs’ın CEO’su) bir haydut,  büyük  şirketler kötüdür, küçük şirketler iyi, Wall
Street bankacıları kurtarılmayı hak etmemişlerdi, kurtarılmak Detroit otomotiv
üreticilerinin hakkıydı, biçiminde algılamalar oluşuyor. Bu algılamaların haklı
olduğu bir yan da var. Plütokratları, rant avcıları ve değer yaratanlar olarak
ikiye ayırarak, ekonominin katılımcı mı yoksa dışlayıcı mı olduğuna karar  verebilirsiniz. Verirsiniz de, olaya hangi
açıdan baktığınıza bağlı olarak vereceğiniz kararın sübjektif olması kuvvetle muhtemeldir.
Kuralları kendi lehinize eğip bükmekte anormal bir yan yok, bütün
ticaret erbabı bunu yapıyor. Mesele iş insanlarının erdemli mi erdemsiz mi
olmaları da değil. Mesele, toplumun doğru kurallara sahip olup olmadığı ve
yönetimin bu kuralları uygulatmaya gücü olup olmadığıdır.
La Serrata’yı oluşturanların amaçlarından biri de sahip oldukları
oligarşik ayrıcalıkları kendi soylarından gelecek yeni nesillere aktarmaktı.
Bugünün plütokratlarının yaptığı benzeri uygulamalar da yeni seçkinlerin değer
yaratıcı insanlar değil, rant yiyiciler olarak yetişmelerine yol açabilir.
Bunların yaptığına karşı çıkmak da pek kolay değildir; çünkü netice itibariyle
yapmaya çalıştıkları şey, ne bankaların yaptığı gibi mevzuatı kendi lehlerine
çevirmek için lobi yapmak, ne de Microsoft’un yaptığı gibi rekabeti yok etmek
amacıyla tekel oluşturmaktır. Bu % 1 mensupları, tıpkı biz % 99 mensupları gibi
çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamanın peşindeler.
Marx, kapitalist Serrata’nın tehlikelerini görmüş ve “kapitalist
sistem, kendisini yok edecek nifak tohumlarını kendi içinde barındırır”
demişti. Şaşırtıcıdır ki, geride kalan iki asır boyunca bu öngörü
gerçekleşmemiş aksine, rekabete açık, siyasi ve ekonomik açıdan daha katılımcı
düzen sayesinde, insanlık tarihinde yaşanan en yüksek büyüme oranlarına bu
dönemde ulaşılmıştır.
20. YY bir bakıma katılımcılığın yüzyılıdır. Bunun nedenlerinden
biri de seçkinlerin (özellikle de, tartışmasız biçimde dünya şampiyonluğunu
elinde bulunduran Amerikan seçkinlerinin) orta sınıf olmadan servetlerini
arttıramayacaklarını idrak etmiş olmalarıdır. Büyük kitlesel üretim, bunu
tüketecek kitlelere muhtaçtır. Ancak unutulmamalıdır ki, Batı iş dünyasının
kendi coğrafyasındaki orta sınıfın tüketim gücüne olan ihtiyacı, küreselleşme
sayesinde giderek azalmakta, boşluğu gelişmekte olan ülkelerin orta sınıfları
almaktadır. Batılı plütokratlar, kendi toplumlarını daha katılımcı hale
getirmek ve bunu sürdürülebilir kılmak anlamında üzerlerinde bir baskı
hissediyorlardı. Bu baskı, teknoloji ve küreselleşme yüzünden hafifliyor. Buna,
plütokratları “diğerleri”nden ayıran kültürel Serrata diyebilirsiniz. Bu iki
kesim arasındaki uçurum genişledikçe seçkin kesim kendi içine kapanmakta ve
siyasi miyopluğu artmaktadır. Belki de “Venediklilerin düştüğü hataya acaba
yeniden düşme yolunda mıyız?” sorusunu kendimize sormamızın zamanıdır.
 
Seçkinler, kendilerini yaratan sistemi bilinçli olarak sabote
etmiyor. Kendi kısa vadeli çıkarlarını toplumsal çıkarların önüne koyma
biçiminde yansıyan içgüdüleri ve sınıfsal çıkarların toplumsal çıkarlar ile
paralel olduğunu varsaymaları böyle bir eğilime yol açıyor.

Yine Venedik’ten bir örnek vererek sözlerimizi bitirelim. 1343
yılında La Serenissima’nın tacirleri, Papa’ya başvurarak Müslüman dünya ile
ticaret yapma izni istemişlerdi. Yeni coğrafyalara açılmalarının şart olduğuna
ilişkin gerekçelerini de şöyle ortaya koyuyorlardı: “Allah’ın yardımıyla bizler
ve oğullarımız, dünyanın dört bir yanında ticaret yaparak şehrimizi büyüttük ve
zenginleştirdik. Bizler başka bir iş bilmeyiz. Servetimizin ve refahımızın yok
olmaması için her türlü düşünceye, inanışa ve girişime açık olmamız gerekir”.

Gariptir ki, bu başvurudan birkaç yıl önce, aynı seçkinler, Serrata
uygulamasıyla ekonomik dışlamayı benimsemiş, La Serenissima’yı görkemli bir
dünya gücü olmaktan çıkarıp, turistlerin pek hoşlandıkları bir müze olmaya dönüştürecek
süreci başlatmışlardı. 
SON……………. 

TED KOLEJİ – BEYİN FIRTINASI Chrystia Freeland, ekonomik eşitsizliğin de aynı hızda arttığını söylüyor.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: