ROBERT KOLEJ UĞRUNDA BİR ÖMÜR – Cyrus Hamlin Çeviri: Ayşe Aksu

ÇEVİRMENİN SUNUŞU

Robert Kolej ile ilgili kurulan olumlu ya da olumsuz herhan­gi bir cümle Cyrus Hamlin olmadan bir anlam ifade etmeyeceği gibi, kolejin arka fonu da yine onun düşünce dünyası ve otuz beş yıllık misyonerlik hayatı çözümlenmeden netleştirilemez.

Buna mukabil Robert Kolej, mazisinde kendi hanesine yaz­dığı başarılarla övünürken, aynı mazi sayfalarında yer alan cid­di tartışmalardan ve eleştirilerden ötürü de hâlâ sisler ardında Türkiye insanının tamamını kucaklayamamış olmanın buruk- luğuyla varlığım sürdürmektedir. Geçmişine her bakıldığında “misyoner okulu” sıfatıyla anılmaktan, bu cepheden bakanlara “…öyle ama sonraları Türklerin eline geçmiş” açıklaması getir­mekten yorgun düşmüş gibidir. Bu nedenle mümkün mertebe tarihçesine dair tartışmalardan kaçınmayı, “Amerika’nın yurtdı­şında açtığı ilk kolej olma” şerefiyle yetinmeyi ve güncel vizyo­nuyla zihinlere yerleşip kalmayı tercih etmektedir.

Yeri geldiğinde bir gurur tablosu olarak, yeri geldiğinde ise ağır bir yük gibi taşman bu mazinin başlangıç yıllanna yapılacak nitelikli bir seyir, kolejin kimliğini elden geldiğince sağlam bir zemine oturtma ve yorumlama yolunda vazgeçilmez bir eylem olacaktır. Bu seyir esnasında kolejin kurucuları, kuruluş gerek­çesi ve amacı, temel eğitim felsefesi, eğitim öğretim pratikleri, öğrenci modelleri ve dönemlere göre geçirdiği değişimler bir bü­tün olarak dikkate alınmalı; eldeki veriler bu bütünlük içerisin­de incelenmelidir. Aksi takdirde el yordamıyla hareket edilir ki, bu da kurumun üzerindeki sis tabakasının daha da kesif bir hâl almasına, hakkında gerçeklerden uzak söylemlerin oluşmasma, hatta etrafına aşılmaz bir kalenin örülmesine yol açar.

Hâlbuki Cyrus Hamlin, Robert Kolej’in kuruluş felsefesin­den inşa faaliyetlerine kadar her aşamasına sinmiş bir şahsiyet­tir. Onun İstanbul gibi döneminin en önemli başkentinde bir Amerikan koleji kurmaya yönelik proje üretmesi, “öğrencileri sekülerleştireceği” gerekçesiyle bu projeyi kabul etmeyen American Board misyonerlik teşkilatıyla gözünü kırpmadan yollarını ayırması, onu tek başına hayata geçirmek adına tek başına kılı kırk yararcasma bir diplomasi yürütmesi; kolejle Hamlin’in ha­yat hikâyesinin saç örgüsü gibi iç içe geçtiğine delalet etmekte­dir. Bütün bunlara koleji vücuda getirirken sergilediği insanüstü gayretleri de eklemek lazım. Ancak vakıa bu şekilde gelişirken Hamlin ve Robert Kolej adlarının ayn durmasının arkasında bir­takım sebeplerin aranması kaçınılmaz olmaktadır. Şüphesiz bu sebeplerin izini sürmek için Cyrus Hamlin’in kişiliği ve eğitim anlayışı üzerinde durulması gerekmekte.

Cyrus Hamlin Kimdir

Amerikan misyonerlik tarihinde Osmanlı’nın Dersaadet’ine gelerek iki önemli eğitim kurumunu (Bebek ilahiyat Okulu ve Robert Kolej) vücuda getirmek suretiyle meslektaşlan arasmda hususi bir yere sahip olan Cyrus Hamlin dindar bir çiftçi aile­sinin çocuğudur. Çocukluk ve ilk gençlik yıllannda iz bırakan, kişiliğini yoğuran en belirgin şahsiyet annesidir. Hamlin’in mis­yonerlik hayatının tohumlarının ekildiği bu yaşlarında, onun çocuklannı yalnız başına eğitmedeki metotları ve telkinleri öne çıkmaktadır. Bu dindar kadın onun çocukluk hatıralarına âdeta bir rayiha gibi sirayet etmiş, geleceğini bir nakış misali işlemiş; sabrı ve verdiği istikametle ona hem babasız büyüdüğünü his­settirmemiş hem de Hıristiyanlığın özünü hâl ve tavırlarına iyi­ce yerleştirerek bir ömür boyu Hz. İsa’nın elçisi olarak davasma hizmet etme şuuru kazandırmıştır. Diğer üç büyük kardeşin de aynı şekilde eğitilmesi, Hamlin’in misyonerlik mesleğini seçer­ken ve bu uğurda gurbete çıkarken arkasında güçlü bir destek meydana getirmiştir.

Çifdik ortamında kazandığı bilgi, beceri, iş bitirme zevki, kararlılık, azim ve sebat Hamlin’in mücadeleci kişiliğinin otur­duğu zemindir. İleride kuracağı kolejin mimari planlamasından, inşaatında bizzat amele gibi çalışmasına; bürokratik engelleri aşmasından, zengin kişileri koleje bağışta bulunmaya ikna ça­lışmalarına kadar her türlü faaliyetinde karşılaşacağı tüm zah­metleri tek başına göğüslemesindeki azim ve sebat işte bu tec­rübelerinden beslenecektir. Ailenin akşamlan devam ettirdiği İncil okumalan, misyoner yayınlarının takibi, Pazar günü kilise ayinlerine büyük ehemmiyet vermesi onun dinî eğitiminin te­melini oluşturmuştur. Böyle bir yaşantının içerisinde tamamen maişet kaygısıyla gümüş imalatı alanında bir meslek seçen, bu mesleği öğrenmek ve para kazanmak maksadıyla evinden ay­rılmak zorunda kalan genç Hamlin, bir din adamımn küçük bir ikazıyla keskin bir yol değişikliğine giderek misyonerliği seçmiş, dünyevî kaygılarından ve hesaplarından uzaklaşmıştır.

Yerli Protestan din adamları, vaizler ve misyonerler ye­tiştirmek maksadıyla bir ilahiyat okulu açmak üzere 1839’da İstanbul’a geldiğinde karmaşık bir ortamla karşılaşır.

İkincisi, okula başvuran her öğrenciyi almak mecburiye- tindeydiler. Ancak bu mecburiyet “din adamı, misyoner ya da vaiz olmaya” kabiliyetli ve istekli olanları ayırmaya, diğerleri­ni okul dışı bırakmaya imkân vermiyordu. Hamlin öğrencileri iyice tahlil edebildiğinden istenilen vasıfları taşımayan gençleri daha dünyevi mesleklere yönlendirme, din adamlığına yatkın olanları da özel bir ihtimamla yetiştirme yoluna gidilmesinden yanaydı. Bunun için okulunda müstakil bir teoloji bölümü aça­caktı. Oysa American Board ne olursa olsun gelen her gencin din adamı olarak yetiştirilmesini istiyordu. Çünkü o sıralar Ana­dolu coğrafyasında filizlenmeye başlayan misyoner merkezleri­nin (istasyonların) yerli elemana ihtiyaçları vardı ve bu da acilen karşılanmalıydı.

Böylesi bir ortamda Hamlin bir eğitim metodunu keşfetti: İş eğitimini gençlerin dindarlaşmasında bir araç olarak kullanmak, onların dinî ve ahlakî yaşantılarına Hıristiyanca/Protestanca bir şe­kil vermek. Çünkü derslerin dışında atölyede çalışırken onlara nasihatler ediyor, vaazlar veriyor, sorularını cevaplıyor, yön­lendirmelerde bulunuyor, kısacası birebir ilgilenme fırsatı ya­kalıyordu. Gözlemlerine göre öğrencilerin “nizam intizama ve öğrenmeye düşkünlükleri eskisine kıyasla daha fazlaydı.” Her günün iki ya da üç saatini atölyede çalışarak geçirmeleri onlara “derslere dört elle sarılmayı, güzel ahlaklı olmayı ve erkekçe bir karakteri” kazandırmıştı, lleriki yıllarda farklı meslekleri seçseler bile her daim Amerikalı misyonerlerin dostu, eğitimin destekçi­si, Protestan kiliselerinin müdavimi ve hâmisi olacakları kesindi. Fakat Hamlin’in deyişiyle “bu bir yenilikti; iyi ya da kötü bütün yenilikler gibi bu da muhalefetle karşılaşmak zorundaydı.”

Bu mekanizmanın dinamosu hiç şüphesiz kurumun İngi­lizce eğitim vermesidir. American Board’un “çocukların başka mesleklere gitmelerini” engellemek adına şiddetle karşı çıktığı bu uygulama, Hamlin’in öncülüğünde bir yandan okuldaki fark­lı milletlere mensup gençlerin ortak bir dil etrafında anlaşma düzlemi bulmalarını sağlarken, öte yandan Batı edebiyatına temasları kolaylaştırmış ve Batı kamuoyunu daha kolay takip edilebilir kılmıştır. Doğal olarak Batı dünyasına karşı bir hayran­lık oluşturan bu hususiyete, anadilin, İngilizcenin tahakkümü altına girmesi de eklenince ortaya zahirde (kısmen) yerli, özde Amerikalı bir tipoloji çıkmış, bu da toplumda gözle görülür bir farklılaşma meydana getirmiştir.

Robert Kolej Modelinin Etkileri

Yeni bir açılımla eğitim-öğretime başlayan Robert Kolej, ideallerini gerçekleştirmede başarıyla yol aldıkça Board’un de­ğişmez yapısında esnemeler meydana getirmiştir. On yıl gibi kısa bir süre sonra American Board’un bünyesinde açılan ko­lejler bunun apaçık delilleridir. Fakat bu kolejler Robert Kolej gibi müstakil olan ve diplomaları Amerika’daki üniversitelere girişte kabul görecek kadar yoğun müfredatlı değillerdi elbet­te. 1876’da açılan ve Suriye’den Anadolu içlerine, Akdeniz kı­yılarından Dicle’ye kadar uzanan geniş bir bölgenin gençlerini yetiştirmeyi hedefleyen Antep Orta Türkiye Koleji bunlardan ilkidir. Kuruluş amacı, “Protestan kiliseleri için yetiştirilecek pastörlerin, vaizlerin ve öğretmenlerin daha kapsamlı eğitilme­si, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu bölgesindeki bütün milletler arasında gerçek bilim ve medeniyetin terakkisini sağlamak” 1 olarak belirtilmişti. Eğitim dili ise Türkçeydi; fakat İngilizce ve Ermenice de öğretiliyordu. Aynı ölçekteki diğer kolejler ve açılış tarihleri ise şöyledir: Harput’taki Fırat Erkek Koleji (1878, eğitim dili Ermenice); Fırat Kız Koleji (1879, eğitim dili Ermenice); Ma- raş Orta Türkiye Kız Koleji (1882, eğitim dili Türkçe); Merzifon Anadolu Koleji (1886, eğitim dili Türkçe); Arnavutköy Ameri­kan Kız Koleji (1890, eğitim dili İngilizce); izmir Uluslararası Kolej (1903). Görüldüğü üzere American Board, ilk doğduğu yıllarda şiddetle muhalefet ettiği kolej modelini bir ölçüye kadar örnek almak zorunda kalmıştır. Dönemin ihtiyaçlarmı da göz önünde bulundurmak suretiyle “sadece din öğretimi yapan ve öğrencilerinin yalnızca Protestanlardan ya da Protestan adayla­rından seçen” teoloji okulu (theological school), ilahiyat (semi- nary), ortaokul (high school) vb. okullarından ayrı olarak diğer din mensuplarını da hitap kitlesine ilave etmiştir. Buna rağmen unutulmamalıdır ki, bu kolejler ingilizce ile değil, bölgesel dil­le eğitim verdiklerinden dolayı Hamlin’in kolejinden apayn bir kimliğe sahiplerdir.

 Orta Türkiye Koleji Tüzüğü ve Yönetmeliği,

American Board’un eğitim anlayışındaki bir diğer değişim, bünyesindeki pek çok okulda “masrafını kendin çıkar” anlamına gelen self-help> programlarını benimsemesidir. Şöyle ki, 1890’lı yıllarda Merzifon Anadolu Koleji’nde öğrencilerin zanaat öğre­necekleri ve kendi masraflarını karşılayacakları bir atölye kurul­du. Müdür Charles C. Tracy’e (1838-1917) göre bunun gaye­si, gençleri imalat alanında yetiştirmek, onlara güven duygusu aşılamak, emeğin mukaddes olduğu fikrini anlatmak, el beceri­lerini ve aletlerle pratik yapmalarını artırmak, vücutlarını aktif tutmak, satışlar sayesinde okul masraflarını karşılamak. Böylece bu atölye başlangıçta 10-20, zamanla 30-40 talebeye, genelde haftada 10 saatlik çalışma üzerinden neredeyse profesörlük ma­aşı kadar bir para vermeye başladı. Gün geçtikçe ciltçilik, bahçe işleri, mevsiminde ipekçilik gibi işler, bina bakım ve tamiri de eklendi.2 Ayrıca kampüsün ekmek ihtiyacını karşılayan bir fı­rın da işletiliyordu. Ancak Müdür Tracy’e göre burada “ticaret öğretilmiyor, adam yetiştiriliyordu.”3 Bahçecik (Bithinya) Er­kek Yüksek Okulu’nda 1886’da buna benzer bir uygulamaya geçildi. Okulun ihtiyacı olan masa ve sıralar buradaki atölyede çalışan öğrenciler tarafmdan imal ediliyordu.4 Harput’taki Fırat Koleji’nde de benzer atölyelerin kurulduğu bildirilmektedir.5

Robert Kolej’i birebir örnek alan eğitim kurumları da söz konusuydu. Suriye’de görevli Amerikalı misyonerlerin yoğun girişimleriyle 1866 yılında kurulan Suriye Amerikan Koleji (gü­nümüzde Beyrut Amerikan Üniversitesi) American Board’dan bağımsız bir yapılanmayla Hamlin’in izini takip etti. Dahası bu kolej, Robert Kolej’e kolej statüsünü veren ve hukuki dayanağı olan New York eyalet yasasındaki ilgili maddenin hükmü al-

1 George White, Bir Amerikan Misyonerinin Merzifon Amerikan Kole­ji Hatıraları, çev. Cem Tarık Yüksel, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1995, s. 128 ve 133.Charles C. Tracy, “Self-Help”, The Missionary Herald, Ocak 1889, vol. 85, s. 19. ReportsofTheABCFM, “Western Turkey Mission, Bardizag”, Boston 1886, s. 34. s Frank A. Stone, s. 266. tındaydı. Aynca 1890 yılında istanbul’da açılan Amerikan Kız Koleji de aynı statüde öğrenim veriyordu.

Robert Kolej’in edindiği konumu ve misyoner eğitimine aldırdığı mesafeyi gösteren bir husus da koleje yüzyılın sonla- nnda Müslüman öğrencilerin girmeye başlamasıdır. Bu nok­ta, American Baord’un neredeyse bir asırdır peşinden koştuğu fakat başaramadığı, kökü kuruluş felsefesine kadar dayanan “Muhammedîleri Evanjelize etmek” idealini zirveye ulaştıran son adımdı.

Her ne kadar American Board bu koleji prensipte benim­sememiş olsa da, Bebek Ilahiyat’ın Merzifon’a taşınmasından sonra bir daha İstanbul’a bu kıratta bir okul açmamakla, yine bir anlamda İstanbul’u Robert Kolej’e emanet etmekle onun icra ettiği fonksiyonu zımnen takdir ettiğini göstermiş olabilir.

Cyrus Hamlin’in Bu Kitabından Önemli Satır Başla

Hamlin’in aynntılı olarak anlattığı çocukluk ve ilk gençlik yıl­ları aynı zamanda koloni döneminden Cumhuriyet’e yeni geçen Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık sonrası sosyal haya­tını ve zamanın din algısına dair izleri de banndırmaktadır. Bu bağlamda o dönemdeki bir Amerikan ailesinin yaşantısını akıcı ve güçlü tasvirlerle okumak mümkün olmaktadır. Bir misyoner adayının nasıl bir ortamda, hangi eğitim kurumlanndan geçerek, hangi kitaplan okuyarak yetiştiğine dair ipuçları da vermektedir.

Genelde misyonerlerin tafsilatlı bilgi vermekten kaçındık­ları “Osmanlı toplumundaki Ermeni ruhbanın Protestan Erme­nilere karşı yaptırımları, eziyetleri ve boykotları” meselesinde Hamlin’in, kendi eğitim anlayışını savunmak sadedinde bu ne­tameli konuya değinmesi araştırmacılara ciddi bir katkı olarak düşünülebilir. Böylece Osmanlı Ermenileri ve kısmen Rumları arasında vuku bulan bu ciddi kopmayı, kiliseler arasındaki çe­kişmeleri ve bunun sebep olduğu sancıları olaylara bizzat şahit olmuş bir kalemden okuma ve inceleme imkânı sunmaktadır.

Çoğu araştırmacının sadece ismini zikretmekle yetindi­ği, hakkında detaylı bilgilere pek ulaşamadığı Bebek İlahiyat Okulu’yla ilgili en geniş ve en doyurucu malumatı vermekte,

Osmanlı İstanbul’unda 22 yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir dönemde faaliyet gösteren bir din okulunun serencammı gözler önüne sermektedir.

Kınm Savaşı sırasında sıkıntılı günler yaşayan Osman­lı başkentinde ingilizlerin Kuleli’de ve Üsküdar’da kurdukla- n askerî hastaneler, buraların sağlık şartları, hemşire Florence Nightingale’in (1820-1920) gelişi, Amiral Farragut’un (1801- 1870) diplomasisi hakkında çok renkli fotoğraflar veren Hamlin yeri geldiğinde eleştirilerde bulunmaktan ve ezber bozmaktan geri durmamaktadır.

Öte yandan bu “tepedeki kolej”, kendi mensupları nezdin- de “özgürlüğün, Amerikan hayat tarzının, dünya vatandaşı ol­manın, kendi ayakları üzerinde durabilmenin, bireyselliğin, Batı ile bütünleşmenin” hem kapısı hem de uygulama merkezidir. Orada gençlerin önüne engelsiz bir yol, bir gün mutlaka erişile­cek olan bir ufuk koyulur. Öğrencisi olan her birey, ömür boyu oranın evladıdır ve ne olursa olsun sahiplenilmeyi hak eder. Bu manada Robert Kolej’li olmak geniş ve eğitimli bir sosyal ailenin ferdi olmak demektir. Kısacası burası hayata hazırlayan gerçek bir eğitim kurumudur ve buradan mezun olanlar başarılı, öncü, aydın ve ayncalıklı kimselerdir.

Elbette her iki yaklaşım da sebepsiz değildir ve bunların al­tını dolduracak deliller, kayıtlar, yorumlar ve tecrübeler elbette mevcuttur. Bu noktada önemli olan, konunun tarihî belgelere dayanarak tartışılması ve kurum hakkında sağduyulu değerlen­dirmelerin yapılabilmesidir. Bu çerçevede Robert Kolej’in kuru­cusu Cyrus Hamlin’in düşünce dünyası ve faaliyetlerinin tespit edilmesi, ardından onun eğitim anlayışı ile kolejin bugün kök­lerini dayandırdığı felsefi temellerin birbiriyle ne kadar örtüştü- ğünün sorgulanması her entelektüel bakışın izleyeceği sağlam metotlardan biri olacaktır.

Hamlin’in bütün hayatını en içten ifadelerle kaleme aldı­ğı ve yaklaşık otuz beş yılını geçirdiği istanbul’u, oradaki okul mücadelesini, ilk öğrencilerini, gördüğü tepkileri, Avrupa ve Amerika’daki kolej dosdannı anlattığı bu hatırat; aslında, satır aralannda bize dair keşfedilmeyi bekleyen pek çok gerçeği bu­labileceğiniz tarihî bir vesika hükmündedir. Bütün bu yönleriyle bu çalışmanm modern Türk eğitim tarihi araştırmalarına önem­li bir katkı, yabancı okullar konusuna merak salan kişiler için bir başucu kitabı, her kesimden Türk insanının Robert Kolej’le ilgili okuyabileceği Türkçe müstakil iki eserden biri olduğunu söylemek ilk başta mübalağalı bir iddia gibi gelebilir. Ancak eli­nizdeki bu kitap, son sayfasına gelen okuyucularından büyük çoğunluğuna; ihtiva ettiği konularla, tanıklıklarla, açık sözlülü- ğüyle ve yalın anlatımıyla gerçekte ne kadar mütevazı olduğunu gösterecektir.

Çeviriye Dair Birkaç Husus

Bu çeviri esnasında okuyucuyla paylaşılması gerekli görü­len konulardan biri, metnin alt başlıklarıyla ilgilidir. Kitaptaki ana bölümlerin başlıkları aynen muhafaza edilmekle birlikte ara başlıklar tarafımızdan çoğu yerde değiştirilerek, Türk okuyucu­sunun daha kolay anlayacağı yeni başlıklar konulmuştur. Ayrıca akışın değiştiği yerlerde uygun başlıklar da metinde olmamasına rağmen ilave edilmiştir.

İkinci olarak, misyoner literatüründe din adamlarının isim­lerinin başına getirilen Reverend (muhterem) hitap kelimesinin yerine kullanılan (Rev.) kısaltması, Türkçemize tam manasım vererek çevrilemediğinden aynı şekliyle bırakılmıştır. Diğer bir paylaşım da dipnotlar hakkındadır. Yazarın dipnotlan yıldızla gösterilirken, çevirmene ait dipnodar rakamla verilmiştir. Bü­tün bu tasarrufların değerli okuyucularımız için yararlı olması temennisiyle.

Dr. Ayşe AKSU İstinye 2012

İçindekiler

Önsöz, 27

  1. Bölüm: Nesebim, Doğumum ve Çocukluğum, 29
  2. Bölüm: Çiftliğimiz ve Çiftlik Hayatımız, 47
  3. Bölüm: Portland’daki Çıraklık Hayatım, 66
  4. Bölüm: Bridgton Akademi, 85
  5. Bölüm: Bovvdoin Kolej, 95
  6. Bölüm: Bangor’daki İlahiyat Dönemi ve Oradaki Hayatım, 138
  7. Bölüm: Bir Yıllık Gecikme, 158
  8. Bölüm: istanbul’a Ayak Basışım ve Misyonerlik Faaliyetine Başlayışım, 172
  9. Bölüm: Bebek ilahiyat Okulu, 193
  10. Bölüm: Bebek ilahiyat Okulu, 227
  11. Bölüm: ilahiyat Okulu Ve Yeni Bir Girişim, 273
  12. Bölüm: Kınm Savaşı Sırasında Bebek İlahiyat Okulu, 330
  13. Bölüm: Robert Kolej’in Kuruluşu, 366
  14. Bölüm: Robert Kolej’in Bağış Kaynaklan, 422
  15. Bölüm: Bangor’a Dönüş, 439 Ek Bölüm: 463

Dr. Hamlin’in Son Günleri: 466

Çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına.

ÖNSÖZ

Hayatıma ve yaşadığım döneme ilişkin olarak tuttuğum bu kayıdan bütün çocuklarıma ithaf etmiştim. Ancak geçenlerde Türkiye’den bizi ziyarete gelen kızım Clara’nın (şimdi Maraş’ta görevli Msy. Lee’nin kansıdır) devamlı ısrarları sayesinde bu kayıüar, elinizdeki kitabın özgün malzemesi oldular. Mamafih bütün evladarım da Clara’nın talebine iştirak ettiler. Her şeyi onlara hitap eder tarzda kaleme almıştım. Bu kişisel hitap tarzı değiştirildi ve ailemize ait pek çok bahis yayından çıkanldı. La­kin kitabın bu kökeni ve tertibi her sayfada kendini belli etmek­tedir. Okuyucu tarafından bu husus dikkate alınmalıdır. Şayet bu türden aile bahislerinden bazıları kaldıysa, onların nasıl ma­zur görüleceğini herkes bilecektir.

Şahsıma ait sosyal değişimler tamamen çıkanlmış ve ayrı bir yayın için muhafaza edilmiştir.

Kitapta olağanüstü sayılabilecek bazı durumlar, hayatımı donatan harikulade dönemlerden ileri gelmektedir. Hayatıma biçim veren kalıplar, çekilen zulümler, savaş ve Robert Kolej için verilen mücadeleydi. Hayatımda birtakım tuhaf şekillen­dirmelerin olmadığım söylemek imkânsızdır. Tanrı’nın o kadar mükemmel düzenlemeleri ve kurtarışları vardı ki, bunları yaşa­yan hiçbir insan O’nun huzurunda asla gururlanamaz.

CYRUS HAMLİN

I. BÖLÜM

nesebim, doğumum ve çocukluğum

Hamlin ailesi Huguenotlann neslindendir. Nantes Ferma- nı’nın 1685’te yürürlükten kaldırılması neticesinde Fransa’dan sürülen Huguenodar çok zulüm gördükleri ve bir defasında da şehit verdikleri bu ülkeden İngiltere’ye ve Almanya’ya kaçtılar. İçlerinden biri Çömlekçi Palissy’ninsadık bir dostu ve maddi

Huguenodar (Fransız Kalvinistler): XIV. yüzyıldaki Reform hareketi sırasın­da Fransa’da ortaya çıkan Protestan topluluktur. Almanya’da Reform hare­ketinin başlamasından (1517) sonra Fransa’da Protestanlar sıklıkla kıyıma uğradılar. 23 Ağustos 1572’de Paris’te başlayan ve bütün Fransa’ya yayılan Aziz Rarthelemy Günü kıyımı bu dönemde yaşandı. Kaynaklar bu katliamın arka planında Fransa ve İspanya’nın Flanders bölgesini kendi denetimleri altına alma çabaları bulunduğunu, öte yandan Katolikler ve Huguenot ola­rak adlandırılan Fransız Protestanları arasında on yıllık bir asiller savaşının sürmesini sebep göstermektedir. Böylece “dinler savaşı” yeniden alevlenince Kral Henry de Navarre 1598 tarihinde Nantes Fermam’nı yayınladı. Bu fer­man Huguenot’lan bağışlıyor ve onlara tüm haklarını geri veriyordu. Yak­laşık bir asır yürürlükte kalan bu ferman Kral XIV. Louis tarafından 1685’te ilga edildi. Protestanlara karşı saldırılar yeniden başladı. Cezaevleri Hugu- enot’larla doldu. Ülke içinde saklanan ve kovalanan Huguenodar Fransa dışına kaçtılar. 1685’te 40.000-50.000 Huguenot baskıdan ve ölümden kur­tulmak için Almanya’ya yerleşti. Bir kısmı da Güney Afrika’ya ve Amerika kıtasına göç etti.

Bernard PALISSY (1510-1589): Kaynaklarda çömlekçi, hidrolik mühendisi, bahçe düzenleme ustası, din reformcusu, filozof, ressam, yazar ve seramik sanatçısı olarak tanıtılmaktadır. Dindar ve sözünü sakınmayan bir Huguenot olan bu kişi dinî inançları yüzünden hapse atıldı. Ayrıca Katoliklerle Protestanlar arasında çıkan din savaşlarının ilkinde Protestan isyanlarına anlamda destekçisiydi. Genel af ilan edilince atalanmızın çoğu Fransa’ya geri döndüler. Dönenlerin torunlan hâlâ Protestan- dırlar. Aralarında, Kırım Savaşı’na (1854-1856) katılan Fransız donanmasındaki bir amiral de vardır. XVII. yüzyılın ikinci ya­nsında iki gelenekçi kardeş ingiltere’den Amerika’ya göç etti. Bunlardan biri Massachusetts’in Harvard bölgesine yerleşti.

Büyük babam Eleazer Hamlin bir çiftçiydi; müthiş bir tarih okuyucusu ve gerçek bir vatanseverdi. On yedi evladı vardı ve üç oğluyla birlikte Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın [1775-1783] sonuna kadar savaştılar. Roma kahramanlarına olan hayranlığı onu, ilk doğan oğluna (Scipio’yu bırakıp) Africanus ismini ver­meye sevk etmiştir, ikinci oğlunun adı Americus’tur. Üçüncü ve dördüncüye Asiaticus ve Europe isimlerini koyar. Fakat dünya onları Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika olarak isimlendirir, ya­pacak bir şey yoktur. Dört kıta isminden sonra büyük babamın 1768’de ikizleri olur. Onlann adı Hannibal ve Cyrus’tur. Ayn- ca kendi admı taşıyan Eleazer, Isaac, zannedersem erken yaşta ölen Jacop adında oğullan da vardı. Büyük babamın çocukları­nın isim listesini tam olarak bilmiyorum. Hannibal babamdır. Cyrus ise, Amerika Başkan Yardımcısı Hannibal Hamlin’in ba­bası olur. Gördüğünüz üzere yeğenimin babasının adım ben, benim babamın adını da o almıştır. Afrika amcamız hep Binkarışmıştı. Fransa kraliçesi Catherine de Medicis onu himayesine aldı. 1575 yılından başlayarak Paris’te doğa tarihi üzerine halk konferansları ver­di. Bunlar Hayranlık Uyandıran Konuşmalar adıyla yayınlandı. 1588’de çıkan bir Protestan ayaklanmasına katıldığı için hapsedildi. Orada susuzluktan ve gördüğü eziyetlerden dolayı hayatını kaybetti. Ç.N. SCIPIO (M.Ö. 236-183): Romalı bir komutandır. Genç yaşında İspanya kon- siline üye seçildi. M.Ö. 205 yılında Kuzey Afrika’yı almak için konsilden izin istedi. Ancak Sicilya’ya kadar gitmesine izin verildi. Sicilya’da bir ordu kurdu; konsilden gerekli izni alarak Afrika’ya yola çıktı. Kartaca ordusuyla yaptığı savaşlarda başarı kazandı. Kartaca ordusu komutanı Hannibal onun­la barış yapmak istedi. Fakat Scipio’nun şartları ağırdı, anlaşma sağlanamadı. Zama’da yapılan savaşta Hannibal’in ordularım yenilgiye uğrattı. Afrika’dan Roma’ya zaferle dönen Scipio, ordudan emekliye ayrılarak sivil hayata dön­dü. Afrika’da kazandığı bu zaferin anısına “Scipio Africanus” diye isimlendi­rilmiştir. Hamlin diye çağrılırdı. Zannedersem bu rütbeyi, savaşta Washington’un emrindeyken almıştı. Kendisi ona çok büyük bir hayranlık beslerdi. Tuttuğu Boswellain tarzı bir günlükte onun hakkında gördüğü, duyduğu yahut bildiği her şeyi kaydetmişti. Bu günlük, eski Bağımsızlık Savaşı askerlerine ödünç verile ve­rile kaybolmuştur.

Büyük savaş tam manasıyla bittiğinde büyük babam Hamlin geniş bir aileye ve özgür bir ülkeye sahipti. Muazzam fedakârlıkları ve sadakatle ettiği hizmetler göz önünde bulundu­rularak kendisine Massachusetts Eyalet Meclisi tarafından Ma- ine Bölgesi’nden geniş bir arazi verildi. O sıralar o bölgeye bir gezi düzenlenmişti. Büyük babam da bölgeyi görmek, kendisine ve oğullarma çiftlikler seçmek üzere tarife sığmaz bir ümit ve neşeyle oraya indi. Sonra oğullarına bırakacak miktarda çiftlik­lere sahip oldu.

Büyük babam o arazinin, seyrek dikilmiş ladin ağaçlanndan başka hiçbir bitkinin hayatını devam ettiremeyeceği kadar taşlı olduğunu gördü. O kadar çok ağaç kovuğuyla doluydu ki, ayıla- nn üreme alanı ve karargahı hâline gelmişti. Nitekim bugün de hâlâ böyledir. Büyük babam bu hediyeyi başına bela etmemeleri için Eyalet Meclisi’ne yalvardı. Çünkü burası, oradan beslenebi­lecek sakinler tarafmdan zaten işgal edilmişti.

Nihayetinde oğullarına VVaterford’dan dört çiftlik verildi. Africus, Eleazer, Americus ve Hannibal gelip mesken kuracakla­rı yerleri seçtiler. Babam Hannibal daha evvel okulda öğretmen­lik yaparak para kazandığından bu arazinin bir kısmım temizle­meyi ve oraya bir ev ile bir ahır inşa edebilmeyi başardı. Sonra 1799-1800 kışında Massachusetts-Acton’a giderek annemle ev­lendi.O zamanlar o şehirde yaklaşık otuz beş hane varmış ve er­keklerin çoğu Bağımsızlık Savaşı askerleriymiş. Annem Susan Faulkner 21 Ocak 1772’de Massachusetts-Acton doğumlu, gü­zel ve alımlı bir kadınmış. Babası Yüzbaşı Francis Faulkner de büyük babam Hamlin gibi bir Bağımsızlık Savaşı askeriydi. Ki­şilik ve nüfuz sahibi biriymiş.[1] Faulkner’lerin kamnda da tıpkı Hamlin’lerin kanında olduğu gibi demir bulunuyordu. Yüzbaşı Faulkner’in de on bir çocuğu vardı. O günlerin en kalabalık aile­lerinden biriydiler.

Babamla annem, Massachusetts kültüründen sonra yeni bir yerleşim yeri olan Maine’in aşağı kültürüne ayak uydurmakta çok zahmet çektiler. Civar yerlere öteki aileler yerleşince ba­bam, kış aylan boyunca yaşlılara ve gençlere haftada bir imla yarışması düzenlerdi. Kısa bir süre heceledikten sonra herkes haberlerden ve babamın yeni fikirlerinden haberdar olurdu; hal­kı ilgilendiren sorunlar müzakere edilirdi. Şayet yeni bir mey­ve bahçesi meyveye durmuşsa, o günün akşamı hiç kuşkusuz elma şarabı ve elmalar konusuyla kapanırdı. Bu ortam, taşrada bir konferans salonu etkisindeydi. Aileleri birbirine kenetliyor, kasabanm ilk sakinlerinin simgesi olan aydınlanma ortamım zi­yadesiyle geliştiriyordu.

Ben 5 Ocak 1811’de doğmuşum. Susan ve Rebecca adlı iki ablam, benden iki yaş büyük Hannibal adlı bir ağabeyim var. Susan benden 10 yaş, Rebecca ise altı yaş büyüktür, öteki iki kardeşimiz daha bebekken ölmüşler.

Susan ve Rebecca birbirlerinden çok farklıydılar. Susan ab­lam yaşımn ötesinde bir muhakemeye, basirete ve idarecilik kabiliyetine sahipti. Çocukluğundan itibaren hep annemin en büyük yardımcısı olmuştur. Benim de en sevdiğim kişiydi. Ona neredeyse anneme olduğu kadar gönülden itaat etmeyi arzular­dım. Her daim şunu biliyordum, o ne yaparsa doğru yapardı. Bizi öyle tuhaf bir etkiyle yönetirdi ki, yönetildiğimizi aklımı­zın ucundan bile geçirmezdik. Bridgton Akademi’deyken Dr. Farnsworth hammefendi bana şunlan anlatmıştı: “Vaktiyle altı yedi kadar yatılı öğrencim vardı. Hepsi de akademi kızlanydı. Susan’ın, kendileriyle birlikte olmadığı bir günü geçirmekten hiç hoşlanmazlardı. Zira Susan her şeyi yoluna koymasını bilirdi.

Rebecca ise kitap kurdu, bilgili ve şair bir kızdı. Çocuklu­ğunda kafiyeli şiirler yazar, bir sayfa şüri ezberlemek isterdi. Hep sınıf birincisiydi. Hiç kimse onun, hayatına en acımasız tecrübeleri toplamak gibi bir kabiliyeti olacağını tahmin etme­mişti. Her daim bir hanımefendiydi ve evini çekip çeviren kişi hep kendisi oldu.

Ben ise ilk başlarda öyle çok fazla ümit vadeden bir çocuk değildim. “Cılız” diye seslenirlermiş bana. “Başım haddinden fazla büyükmüş.” Güngörmüş yaşlı kadınlar annemi rahatlatır ve “bu oğlan bu hâliyle asla büyümez” derlermiş.

Bu durumda elbette çok fazla bakım gerektiren ve annemi endişelendiren bir çocuktum. Yedi aylık kadarken babam vere­me tutulup aniden vefat etmiş. Komşularımızın sıkça söyledi­ğine göre annemin bu cılız bebeğin bakımına kendini adaması, onun üzüntüden mahvolmasını engellemiş. Dört çocuğu, iki çiftliği ve henüz tam oturmamış bir iş yaşantısıyla ortada kala­kalmış annem. Avukatlar, kendi menfaatlerini anneminkinden daha üstün tutarak âdeta onu rahatlatırlardı. Annem çiftlikten neredeyse hiçbir şey anlamazdı. Şimdi ise burası onun başlıca geçim kaynağı olmuştu. Fakat iyi bir Püriten neslinden geldiğin­den ve döneminin en iyi eğitimini aldığından, ihtiyaç olduğun­da beceriklilik ve kabiliyet de birlikte geliyordu. Böylece işleri­ni büyük bir basiret ve dirayetle hallediyordu. Bazı komşulan son derece nazik insanlardı; bazılan ise annemin menfaatlerine riayetkar değillerdi.

Yaramazlıklarım

Benim üst kattan alt kata yuvarlanışım, aleyhimde anlatılan bir hikâyeydi. Bu olayı çok da iyi hatırlamıyorum. Üç dört yaş­larında kadardım. Merdivenin başında bir kadın bez dokuyordu; ben de onun yanında oynarken paldır küldür aşağıya yuvarlan­dım. Her tarafım yara bere içindeydi. Aşağı düşer düşmez, o sı­rada samanımızı kesmekte olan babacan işçimiz John Atherton koşup geldi. Elinde bir yabanarısı yuvasından aldığı petek vardı. Ağlamayı kesmem için bu baldan bana verdi. Daha evvelkilerin en tatlısıydı bu bal. Yine merdivenden düşersem başka bir tane daha vereceğini söyledi. O gün iki kereden fazla aşağı yuvar­landım. John’un kahkaha seslerini hatırlayabiliyorum. Çünkü tamamıyla mosmor olmuştum. Annem derhal oyunu durdur­du. Tepetaklak düşeyim diye bir niyetim yoktu. Fakat muhte­melen merdivenin tepesinde çember oynuyordum; öyle ki eğer bir düşecek olsam el üzerine düşecektim. Üç tane bal peteğine sahip olmuştum. Ablamlar kızgındılar. Fakat bu kızgınlıklarını John’un üzerine boca ettikçe, o sadece gülmekten katılıyordu.

Hatırladığım ilk olaylardan biri bir suçla ilgiliydi. Gerçekten de benim ilk hatıralarım yüz kızartıcı türden şeylerdir. Annem, iki komşu kadınla çay içiyordu. Kadınlar yanlann- da küçük çocuklarını da getirmişlerdi. Mevsim yaz olduğundan çocuklar minderle arkalan desteklenmiş olarak açık kapıdan çim tarhına bakıyorlardı. Ben de orada oynuyordum. Bir taş alıp fır­lattım. Taş, açık pencereden içeri girdi ve annemin porselen şe­kerliğini tuzla buz etti. Bu şekerlik, babamın ona evlilik yıldönü­münde hediye ettiği çay takımının bir parçasıydı. Annem sakin bir tavırla evin başka bir tarafına gitmemi ve orada oynamamı söyledi. Misafirler gittikten sonra da kınlan parçalan gösterdi. Ne kadar çok üzgün olduğunu, zira bu şekerliği ona babamm hediye ettiğini söyledi. Kendimi şöyle savundum: “ben cam kenarındaki bu şekerliği kırmayı istemedim anne. Taşı çocuklara atmıştım. Onlar kapıda bağınp çağırıyorlardı. Ben o çocuklara kızmıştım.”

Ne sefil bir savunmaydı. Annem nadiren dayak atardı. La­kin bu, dayak cezasını hak eden çok fena bir hadiseydi ve an­nem da cezayı verdi. Bundan sonra o çocuklan her zaman say­gıyla anmışımdır.

Bundan sonraki daha fena bir olaydı ve benimle ağabeyimin üzerinde silinmez bir etki bıraktı. Bir gün Mr. Haskell’lerdey- ken küçük bir yığın hâlinde üvendireler gördük. Ortadan yarıl­mışlardı ama henüz bitmemişlerdi. Bunlar çok güzel, dümdüz kesilmiş dişbudak kerestesiydiler. Her oğlan çocuğu bir sopası olmasından hoşlandığı için biz de birer tane aldık ve eve getir­dik. Yaptığımız işin yanlış olduğunu yeterli ölçüde biliyorduk ki, onları ahırımızın ahşap kapısının arkasına koymuştuk. Bu kapı açıkken onları gizleyecek ve arkaya doğru itecek; şayet kapalıy­sa, dışan çıkan birine onları muhakkak ifşa edecekti. Üvendire­leri yarmış olan ve sık sık evimize girip çıkan George Haskell adlı genç, bu talihsiz sopaları alenen öylece dikilmiş hâlde gör­dü. Hemencecik tanıdı ve dosdoğru annemize götürdü. Annem de hesap sormak için bizi çağırdı; biz de onları aldığımızı itiraf ettik. Bizi ayrı ayrı kendi yatak odasına götürdü ve orada bizim­le konuştu. Bu kötü davramş için öyle bir üzüntü sergiledi ki biz bir daha asla hırsızlık yapmadık.

Erişkin yaşımıza geldiğimizde kuzenimiz Lydia bize gülme­yi sürdürdü. Çünkü bir şeyi saklamayı becerememiştik! İnanı­yorum ki, bizde olduğu gibi kötü bir davranış bazen lütuf an­lamına gelmektedir. Bunu ve diğer bütün günahlarımızı ileriki hayatımızda itiraf ettik ve ilahi af için yalvardık. Ancak George Haskell bu yöreden ayrıldığı için bizim ona itirafta bulunma fırsatımız hiç olmadı. Lakin benim ahlaki tabiatımda, imkânsız hâle gelmediği müddetçe o suçun mağdur kişiye itiraf edilmesi gerektiğine dair kökleşmiş bir anlayış bulunmaktadır. Bu ahlaki dengeyi başka hiçbir şey tamir etmeyecektir. Anlattığım olay­dan yaklaşık 70 yıl sonra George ile karşılaştım. Elbette sadece ortak çocukluk hatıralarımızdan bahsettik. Beraber olduğumuz birkaç dakika içerisinde ne kadar çok şey konuşmuştuk. George bana “iki hafta içinde tekrardan burada olacağım, o eski günleri yâd ederiz” dedi. Ona dişbudak kerestelerini hatırlayıp hatırla­madığını sormaya karar verdim. Bunun benim vicdanımda her daim yaşadığını, beni mutlaka bağışlaması gerektiğini söyle­yecektim. O ise söylediklerime kahkahalarla gülecek, lakin bu gülüşten ben gerçekten mutmain olacaktım. Ne var ki bir daha gelmedi, ben de o şansımı kaybettim.

Ailemizin Dindarlık Yönü

Kitab-ı Mukaddes’e hürmet eden ve her gün onu Tann ke­lamı olarak okuyan bir aileydik. Pazar günleri bütün fuzuli işler­den kati surette kaçındırdı. Sığır besiciliğinin sabit işleri vardı; ancak iş olarak adlandırılabilecek hiçbir şeye izin verilmezdi. Cumartesi akşamı, mübarek vakit olarak çok sıkı riayet edil­memekle beraber Pazar günü için bir hazırlıktı. Çocuklar banyo yaptınlır, sabahleyin giyilecek kıyafeder hazırlanırdı. Sonra din­lenmeye çekilmeden evvel oturma odasında biraz okuma yapı­lırdı. Şapel yaklaşık iki mil uzaktaydı; lakin bizi evde ancak çok kötü havalar alıkoyardı. Kilise sıcak değildi, soğuk havalarda bizim dillere destan dertlerimiz ayaklı bir sobayla hafifletilirdi. Ahıra veya otlağa ve kiracılara göz kulak olması için aileden bi­rinin mudaka evde kalması lazımdı.

Çilli Tavukla imtihanım

Küçük çocuklar hani hep büyümeye can atarlar; ben de bir yaz günü bu gibi işlerle ilgilenme konusunda ısrarcı olmuştum.Annem de bu arzumu yerine getirdi. Ne yapacağıma dair talimat özenle verilmişti. Rebecca, kesilmiş sütün suyunu koyduğumuz koskocaman fıçının ağzım, akşam domuzların fıçısına boşaltır­ken açık bırakmamam konusunda dikkatli olayım diye özellikle rica etti. Çünkü kendisinin çilli tavuğu içine düşüp boğulabilirdi. Her şeyi aynen söylenildiği gibi yapacağıma söz verdim.

Çilli tavuğun ne karakteri vardı ama. Besili ve çok güzel olan bu tavuk Rebecca’mn malıydı ve onun evcil hayvanıydı. Sahibesini çok iyi tanırdı ve bütün civcivlerin gururuydu.

Peynir suyunu domuzlara boşalttım. Onlara bakmak, sabır­sızlıkla bu suyu içmelerini ve daha yok mu diye bakınmalannı seyretmek çok hoşuma gitmişti. Kendimden geçmiş, peynir su­yuyla ilgili her şeyi unutmuştum. Epeyce bir zaman sonra ağzım açık bıraktığım fıçı aklıma geldi ve yerimden ok gibi fırladım. Bana yazıklar olsun! Bana yazıklar olsun! Çilli tavuk oradaydı, kanadan katil suyun üzerine yayılmıştı; ölmüştü işte, ölmüştü! “Ya, ben ne kadar kötü bir çocuğum! Rebecca nasıl da gözyaşı dökecek ve yüreği parçalanacak!” diye düşündüm.

Tavuğu sudan çıkardım. Kanatiarına bastırarak içindeki peynir suyunu da çıkardım. Uzun ahşap kulübenin önündeki güneşin altında kavrulmuş yongaların üstüne onu yatırdım. Üzerine doğru diz çöktüm ve Tanrı’ya onun hayatını eski hâline getirmesi için dua ettim. Daha evvel hiç yapmadığım kadar sa- mimiyede dua ediyor, şayet bu tavuğun hayatını bağışlarsa ya­şadığım müddetçe başka bir yaramazlık yapmayacağıma dair Tanrı’ya söz veriyordum. Daha önce hiç olmadığım kadar iyi bir çocuk olacaktım. Bu şekilde oturduğum süre zarfında ruhum çok bunalmıştı bir ferahlık bulurum diye eve koştum. Peşimden güzel çilli tavuk da geri geldi. Yanına çömeldim; hareket ediyor ve etrafı dikizliyordu! Hayata geri dönmüştü! Deliler gibi sevi­niyordum. Rebecca eve gelmeden çilli tavuk, sıradan bir tavuk gibi yemini yemeye başlamıştı bile. Tamamıyla eğlence olsun diye baştan sona bütün hikâyeyi anlattım.iyi çocuk olacağıma söz vermiştim ya, bu sözün gün doğar­ken düşen bir şebnem gibi ve uzakta kaybolan sabah bulutu gibi olmasından korkuyordum. Lakin tavuk hikâyesi hiç yok olmadı.

Okula Başladım

Bölge okulundaki ilk gündüzcü öğrencilik tecrübemi yaşadı­ğımda altı yaşlarında küçük bir adamdım. Evde ufak bir başlan­gıç yapmıştım ama okul bir milden uzak mesafede olacağından bilimsel uğraşlara girişim ertelendi. Öğretmenimiz Macallister, haşin ve acımasız bir kişiydi. Çok sevilmiyordu, “fakat kızlara ve oğlanlara öğrenim veriyordu”. Küçük çocuklar için yapılmış olan ön sıraya oturdum, önümde sıra yoktu.

Bir öğrenci içeri bir kucak dolusu talaş getirip ocağa attı. Talaşlar uğultuyla alev aldı. Bazıları yere düştü ve ocağın kö­şesindeki bir delikten gitti. Yukarı doğru mutlaka bir hava ce­reyanı olmalıydı. Çünkü ışıltılı, parlak ve çatallı bir alev amnda bu delikten dışarı fırlamıştı. Biraz aptal bir çocuk olan ben de etrafımdakileri unutup seslice gülüverdim. Sert bir ses beni öğ­retmen masasına çağırdı. Titreye titreye gittim ve öğretmene, “delikten çıkan alevi görünce kendimi tutamadım ve kahkaha­yı patlattım” dedim. Bu sözlerim bütün okulu kahkahaya bo­ğarken, öğretmeni kızdırdı. “Elini uzat; bu okulda gülmek yok” diye emir verdi.

Elimi tuttu ve parmağıma feci şekilde acıtan bir demir halka taktı. Çığlık attım, öyle korkmuştum ki galiba acı hissetmiyor­dum. Ablalarım ellerini yüzlerine kapamışlar ağlıyorlardı. Ağa­beyim de aynı şekilde ağlamaya başladı. Tam anlamıyla îskoç eteği giymiş gibiydim. Rezil olmuştum. Hayatımın kristal va­zosu paramparça olmuştu. Anneme ne söyleyecektim^ Daha ilk günden ceza almıştım. Üstelik o gün okulda ceza alan tek çocuk da bendim. Fakat ne yapayım ki bunlar başıma gelmişti. Eve giderken ablalarım, yanlış bir şey yapmadığımı, öğretmenin münasebetsiz, kötü, zalim bir adam olduğunu söyleyerek beni rahadattılar. Annemin çok üzüldüğü belliydi. Beni azarlamadı; sadece şunu söyledi: “Öğrenciler kurallan dikkate almak zorun­dadırlar.” Fakat ertesi gün annemle ablalarımın bitişik odada konuştuklannı işittim. Böyle bir adamın okulda öğretmenlik yapmasına izin verilmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Bu sözler kırık kalbimi tamir etmişti.

Bu hadiseden sonra yaşadığımız bölge ikiye ayrıldı ve biz de az bir mesafede bulunan bir okula kavuştuk. Öğretmenlerimiz sevip saydığımız kimselerdi. Hepsini büyük bir muhabbeüe yâd ediyorum

.

Bir Yanki Gencinin Mutlaka Bir Çakısı Olmalıdır

Elimize güzel bir çakı geçince ileri doğru kesin bir adım atıl­dı. Bir Yanki [Kuzey Amerikalı] çocuğu bir bıçağa sahip olup da bir şeyleri yontmaya başlayıncaya kadar önemli biri değil­dir. Saygı duyulmadığımıza ve saygıya değer biri olmadığımıza yönelik zavallı bir düşüncemiz vardı. Komşumuz Mr. Kilgore bize uğramıştı. Konuşmasınm bir yerinde “sizin oğlanlar için mükemmel bir sustalı çakım var. Bizde tereyağı kalmadı. Eğer tereyağı toplarından birini verirseniz onlar da bu sustalıya sa­hip olurlar” dediği zamanı iyi hatırlıyorum. Bunlan söyler söyle­mez dediği yapıldı, biz de zengin olduk. Çakı basit görünümlü, boynuz saplı bir şeydi. Lakin ağzı en kaliteli çelikten yapılmıştı. Ona tapıyorduk. Onun yardımıyla, yokuştan kaymak için kızak yapımında ve ahşap çizimde erken yaşta ustalaşmıştık. Şayet çakımız kaybolursa, bulununcaya kadar evimiz huzur görmü­yordu.

Bir olay var ki sanki dün olmuş gibi hatırlıyorum. Çakı kaybolmuştu. Evin dört bucağım aradık. Annemle ablalarımın da bizimle birlikte aramalarını sağlamıştık. Ardından çar naçar hızla Mr. Haskell’lere geçtik. Çünkü çakı o sabah orada elimiz­deydi. Sonra oraya buraya koşturduk. Bir yerde aramayı bırakı­yorsak, öte tarafa geçiyorduk. Sonunda Sam Amca şöyle dedi: “Bu beyhude arayışı bırakın çocuklar. Kar kalkınca belki onu bulursunuz.” O zamana kadar ne yapanz biz diye sormaya ve bıçak tam da oradaki tomruğun üzerindeydi diye itiraz etme­ye başladım. Ayağımı karlara vuruyordum. Çünkü tırnaklarım üşümüştü. Ayağımla vurup çakıyı yukarı doğru fırlattım! Onu yakaladığım gibi eve doğru bağırarak koştum: “Çakıyı buldum! Çakıyı buldum!” Ev halkı sevincime ortak olmak için dışarı koş­tu. Onu bir daha asla kaybetmedik. Akıbetinin ne olduğunu ise bilmiyorum.

Harvard’ta öğrenci olan kuzenimiz Henry Upham bizi zi­yarete gelmişti. Sevgili çakımız besbelli dikkatini çekmişti. Geri döndükten sonra hepimize şahane birer çakı gönderdi. İyice aşınmış kıdemli çakımla kıyaslanamayacak kadar güzeldiler. Susan ablam onlan aldı ve sabaha kadar bir şey söylemedi. Sa­bah erkenden elinde bu büyüleyici çakılarla odamıza geldiğinde şunları söyledi: “Bunlar Henry Upham’dan yeni geldiler. Fakat onlan alırsanız eskisini bırakmak mecburiyetindesiniz.” Burada­ki günaha teşvik müthişti. Ancak eski çakımız ayaklanıyor ve yontma işlerimize dair bütün hatıralarımız bize sesleniyordu. “Bunu yapmayalım” diye birbirimize fısıldadık. Sonunda ışıltılı gözlerle “bu çakıları Henıy Upham’a geri gönder ve ona bunları istemediğimizi söyle” dedik. O zaman Susan kahkahayla güle­rek şöyle dedi: “Siz hepiniz bunları hak ettiniz ve onları alacak­sınız. Ben sadece sizi denedim.”

Bir süre sonra eski sevgili bıçağımız çekmeceye boylu bo­yunca uzandı. En güzel günlerini geçiriyor gibiydi. Tıpkı bu sa­tırların yazannın şu anki eli gibi işe yaramaz bir hâle gelmişti.

Çocukluğumda Bahar

Çocukluğumun en hoş hatıralarından biri de baharın geli şiyle ilgiliydi. Çiftlikten ayrılıncaya kadar ilkbahar her birimiz için cazibesini hiç kaybetmedi. Uzun, şiddetli kış mevsiminde yollar genellikle kar yüzünden kapanırdı. Buz gibi eller ve ayak­lar, kimi zaman da donmuş tırnaklar, kulaklar ve burnumuz, bizde bahara karşı uzun bir özlem meydana getirir; onun yak­laştığını haber veren her belirtiyi seyrettirirdi. Canlanan ilk si­neği kimin göreceği, ardıç kuşunu ilk kimin duyacağı, kuyruklu kelebeği ilk kimin fark edeceği, övünmek istediğimiz konulardı. En önemlisi de, biraz güneşli yerlerde yemyeşil çimenlerin top­raktan fışkırması, sonbaharda oraya buraya ekmiş olduğumuz elma çekirdeklerinin çatlayıp gelişmesi; büyüsünü asla kaybet­meyen tecellilerdi. Bunlar yeni ve hayret verici mucizelerdi ve kalplerimizi sevince boğarlardı. Bunların altında hep ilahi kud­retin olduğunu görürdük. Bahar geldiği vakit, çocukluğumun geçtiği ve annemin, ağabeyimin ve ablalarımın her daim orada olduğu eve bir an intikal etmeden bu hayat tohumlarının hiçbi­rini asla göremiyorum.

Tomurcukluyken olsunlar yahut meyveye dursunlar, elma ağaçlarımız hafızamızdan silinmeyen diğer hatıralardır, iki meyve bahçemiz vardı. Mayısın son haftasına doğru baştan başa çiçeklenirlerdi. Birisi çıkıp da hangisinin daha büyüleyici, daha güzel görünümlü ve daha latif kokulu olduğuna karar ve­remezdi. Neredeyse bütün ağaçlar parlak beyaz renge bürünür, aralarındaki tek tük pembemsi renkle birlikte kâinatın rengini geniş ölçüde zenginleştirirlerdi. Patika yolumuzdan eğer bir de meltem esiyorsa, sanatın bugüne kadar ürettiğinden daha hoş bir koku dalgası getirirdi. Hiç kimse evle ambarların arasından duraksamadan geçemez, her iki yandaki güzelliklere ve mis gibi kokuya doymak isterdi. Tomurcuklanmış bir meyve bahçesi manzarası, daima renkleri solmaz bir resmi tekrar tekrar üretir.

Çocukluğumuzun eğlenceleri sayıca azdı ve basitlerdi. Bun­lar arasında çubuğa halka geçirme oyunu (yassı taşlar biz oğlan­larda olurdu), “ateş” taşları, kartopu, kızaklarımızla yokuş aşağı kayma vardı. Yeterli sayıda çocuk varsa körebe oynardık. Sonba-nesebim, doğumum ve çocukluğum harda üzüm türü meyveler ayyuka çıkardı. Bunlar Temmuzda çilekle başlar, ardından ahududular, böğürdenler, mavi yemişler ve Amerikan yabanmersinleri gelirdi. Çiftliklerin toprağı o za­manlar yeniydi ve çilekler, şimdi ancak ziraatla büyüttüklerimiz kadar büyürlerdi. Bunlar neredeyse hiç satılmazdı; en azından ben böyle bir şeyi hiç duymadım. Eğer bir ailenin çocuklan bir komşuya bunlardan dört ya da beş galon [1 galon=3.7853 İt.] getirirlerse, onlar bunu büyük ihtimalle kendilerinde bulunma­yan tereyağı, peynir veya ne olabilirse o şey için getirmiş olur­lardı. Her iki taraf için de bir fiyat biçilmezdi. Zannederim 10-15 litrelik büyük bir süt kovasını dolduran olağanüstü güzellikteki böğürtlenler için 25 sent verdiğimi hatırlıyorum. Çocuklar da bana içtenlikle teşekkür etmişlerdi.

Çiftlikteki Ufak Tefek Görevlerimiz

Çocukluğumuz, çocuk işçiliğinden azade değildi. Her ev, yazın ve kışın arı kovam gibi işleyen bir yerdi. Kıyafeder esas olarak evde imal edilirdi. Her aile yün değirmenine giderek yün­lü kumaş dokurdu. Değirmende yünler yıkanıp çektirilir, hiza­lanır ve boyanırdı. Yünler, yünün kalitesine ve çalışanların ma­haretine göre ince, kalın ya da çok kalın olurdu. Bu yerli üretim ortamındaki rekabet ve övünç öyle az şey değildi. Keten kumaş da yine yazlık giysi için imal edilirdi ve kesinlikle eskimek bil­mezdi.

Biz oğlanların evde çeşidi görevleri olurdu. Fakat evin dı­şında hiç hoşlanmadığımız bir vazifemiz vardı: İlkbaharda çi­menler iki üç parmaktan yukarı geçmeden yerlerdeki taşları toplamak ve onları eşit mesafelere ve düz çizgiler üzerine istif etmek zorundaydık. Orakçılar için yahut taşlar yüzünden bir anda tahribata uğrayacak olan tırpanları için mutlaka düz bir yüzey olması gerekiyordu. Küçük çocuklar asla bundan daha yararlı bir işle uğraşamazlardı. Hepimiz ağır taşları kaldırmaktan muaf tutulurduk. Bütün zaran küçük taşlann verdiğine inandı- nlmıştık. Fakat biz bu işten nefret ederdik ve bu işi sevdiği için gelişimini erteleyen bir çocuğu asla tanımadım.

Ayrıca erken yaşlarda tarladan mısır, patates, fasulye ve ka­bak çekirdeği de toplardık. Mısırın güney kıyısında yer alan her tepecikteki diğer arkların her birinde beşer fasulye bulunurdu. Fasulyesiz arklar kabaklarla güzelce donatılırdı. Toprak yeniy­di, çiftlik gübresi boldu; Paris’in toprak alçısı ve külleri bedava kullandırdı. Bereketli ekinler işte bunların neticeleriydi. Mısırla- n küllemek ve alçılamak zorundaydık. Koskocaman kül fıçıları tarlanın kıyısına çekilirdi. İlk çapalamadan evvel küçük çocuklar ellerindeki kovalarla ve tahta kepçelerle arktaki her toprak yı­ğınına belli ölçekte kül serperlerdi. Şayet bu toprak alçı olursa parmaklar kullanılırdı. Her yığına yaklaşık bir tatlı kaşığı dolusu alçı verilirdi.

Muhtemelen annemizin ricasıyla biz çocuklara göre ya­pılmış aletler temin eden garip bir el vardı. Ufak bir baltaya, tırpana, tırmığa ve yayım çubuklarına sahiptik. Samanlan tır­mıklamak değilse de yaymak eğlenceliydi. Hannibal ağabeyim ufak tırpanıyla, benden iki üç yıl daha evvel becerikli bir tırpancı olup çıkmıştı. Bu gibi işleri yapmaya doğuştan kabiliyetliydi. O kabiliyet bende yoktu. Mekanik biliminde ne yaptıysam, sürekli çabalarımın ve kararlılığımın neticesinde gerçekleşti. Ağabeyim ise maharetli bir teknisyendi; fevkalade dikkatliydi ve yaptığı her işte tertipliydi. Ancak buna rağmen teknisyenlik bana nasip oldu. Biz birçok konuda içinde bulunduğumuz şartiann insan- larıyızdır.

Soru ve Gözlemlerimle “Düşünmeyi” Öğreniyorum

Çoğu çocuk gibi ben de soru sormaya bayılırdım. Kimi za­man insanlar sorularıma gülerler ve beni mahcup ederlerdi, öyle ki, öğrenmek istediğim şeyleri sormaya korkar hâle gelmiştim.Bir defasında anneme, 1818’in ne anlama geldiğini sormuştum. O da bana bunun, “Hz. İsa’nın Beytüllahim’de doğduğu günden beri çok zaman geçtiğini anlattığını” söylemişti. “Fakat onlar bunu nereden biliyorlar^” diye tekrar sordum. Annemin cevabı ise, “yılları her vakit onlar tutmuşlar. Bu yıl 1818, seneye 1819 olacak, ondan sonraki yıl 1820 ve böyle devam edip gidecek” şeklinde olmuştu. Cevap beni tatmin etmişti. Akıllandığımı ve bilgilendiğimi hissediyordum.

Zannedersem çocukken, kendi kendime düşünüp bir şeyin sonucunu bulmaya başladığım bir nokta bulunmaktadır. Yaşa­dıklarım arasındaki bu noktayı, bende bıraktığı izlenim kadarıy­la biliyorum. Ateşin üzerinde asılı duran çaydanlıktaki çatlaktan gelen sızıntıyı gören annem, çatlağın tam üstüne birazcık elen­memiş un koydu. Un, oraya yerleşince sızıntı durdu. Annem başka tarafa ya dönmüş ya dönmemişti ki, çaydanlıktaki su ka­bardı ve taştı. Şaşkınlık içinde bağırdım: “Anne! Sen unu çatlağa yerleştirdin, su da hemen kaynadı!” Annem, evet dedi, “un her zaman suyu şiddetle kaynatır, şayet sen onu oradan çıkarmaz­san” dedi. Kendi kendime şu cümleyi söyleyinceye kadar bu olay hakkında düşünmeye devam ettim: “Su, unu o kadar kalın­laştırıyor ki, su buğusu kaçış yolu bulamıyor; dışarı çıkmak için suyu yukarı kaldırmak zorunda kalıyor.” Kendi kendimi ikna ettiğim için gurur duyuyordum. Bu noktadan sonra sonu gelme­yecek olan tefekkür mesleğime başlamış oldum.

Bu olaydan sonraki bir dönemde, tesadüfen bir problemi çözdüğümde galiba on yaşlarındaydım. Bu çözüm bana, dört işlemden başka bir şey bilmediğim aritmetikte sahte bir itibar kazandırdı. Üç ya da dört genç bir masanın etrafına oturmuş bil­mece çözüyorlardı. Sorulardan biri şöyleydi: “Dört tane 9 raka­mı ile 100 rakamını nasıl elde ederiz Gençler bunun imkânsız olduğunu söylediler. Ben kesirler hakkında hiçbir şey bilmi­yordum. Ancak iki tane yarımın, 3/3’ün, 4/4’ün bir veya tam sayı ettiğini biliyordum. Kendi kendime “9/9 bir eder” dedim. O sırada işim yoktu ve konuya dalarak kalemi aldım ve 99+9/9 yazdım. Bilmeceleri soran genç, “problemi bu çocuk çözdü. Fa­kat ona cevabı ya biri söyledi yahut bir yerde gördü” dedi. İti­raz ettim: “Hiç kimse bunu bana söylemedi ve hiçbir yerden de almadım.” Bu başarı bana arkasım getiremeyeceğim bir itibar kazandırdı. Nadiren bir problemi yerden yere çalmak dışında aritmetikte son derece yavaştım.

Ağabeyim erken yaşta hünerli bir yazar olup çıktı. Yazı def­terinde kesinlikle bir tek mürekkep lekesi bulunmazdı. Ben onu bu konuda geçemiyordum. öteki öğrencilerin neredeyse tama­mı defterini mürekkep lekesi yapardı. Benim el yazımdan okul anneleri ve öğretmenlerimiz umutlannı kesmişlerdi. Fakat imla kurallarına uyarak yazıyordum. Bu sayede iki küçük kitap ödülü kazandım. Biri aptalca bir şeydi, onu yıllarca bir ödül olduğu için sakladım. Diğerini ise Miss Mary Emerson vermişti. İsviçreli dağcıların hoş, ilgi çekici hikâyesini anlatıyordu.

Miss Emerson nevi şahsına münhasır bir hanımdı. Ralph Waldo Emerson’ın6 halasıydı. Kadıncağız onu âdeta taparcası­na severdi. Miss Emerson transandantalizm anlayışına sahipti. Gözlerden ırak bir odamız olduğu için ve aile efradımızın da son derece sakin oluşu dolayısıyla bazen kış aylarını evimizde ge­çirmeyi arzu ederdi. Odasma hiç kimsenin girmesini istemezdi. Şayet oğlanlar odasının önündeki odun kutusunu dolu tutarlar­sa bundan başka hizmete ihtiyaç duymazdı. Kendisini sadakatle 4 Ralph Waldo EMERSON (1803-1882): Boston’da doğdu. Babası ve dedesi Protestan papazıydı. 1817’de Harvard Kolej’i bitirdi. 1826’da ise Harvard Üniversitesi’nden mezun oldu. Babası gibi o da papazlık mesleğini seçti. 1829’da karısının ölümü üzerine inançlarını ve mesleğini sorgulamaya baş­ladı. Nihayet 1832’de papazlıktan ayrılarak ilk ingiltere yolculuğuna çıktı. Wordsworth, Landor, Coleridge, John Stuart Mili ve Carlyle’ı tanıdı. Son­radan kendisini onların izleyicisi olarak görecekti. Boston’a döndüğünde kendini gezilere ve konferanslara veren Emerson böylece ülkenin tümünü yakından tanıma imkânı buldu. Zamanla ünü ABD’yi aştı, Avrupa’ya ka­dar yayıldı. Nietzsche, “kendimi Emerson’a o denli yakın buluyorum ki onu övmekten çekiniyorum; çünkü kendimi övmüş gibi olmaktan korkuyorum” demişti. Amerikan gerçeküstücülüğünün (transandantalizm) en önemli tem­silcisi kabul edilmektedir. Ç.N. öğrenmeye ve yazmaya vermişti; düşüncelerini gelecek kuşak­lara bırakacaktı. Epeyce bir şeyler yazdı, lakin ne olduğunu hiç kimse bilmiyordu. Akşamları bir saatini ailemize ayınrdı. Soh­beti, eğitici ve eğlendiriciydi. Okuma ve imlada “en başlarda” olmam için bana “Lut Dağı” adlı bir kitap hediye etmişti. Uzun yıllar onu muhafaza ettim, fakat yırtıldı gitti. Bütün çocuklara, “sakladıkları” şeyler için bir kutu edinmelerini ve onları ömür boyu muhafaza altında tutmalarını tavsiye ediyorum. Misyo­nerlik hayatının farklılığı, kaygılan, telaşları ve yoğun meşguli­yetleri değerli hatıraların çoğunu mahvetti.

Zor işlerde çalıştırılan erkek çocuklar olarak, çocukluğu­muzla çiftlik hayatımızın arasında belirgin bir çizgi bulunma­maktadır. Ben de burada çiftlik yaşamına doğrudan geçiş yapa­bilirim.

ÇİFTLİĞİMİZ VE ÇİFTLİK HAYATIMIZ

Çiftliğimiz, Bridgton’dan Waterford’a ve Norway’den Ox- ford vilayetinin ilçesi olan Paris’e uzanan şehirlerarası bir yolun üzerinde kurulmuştu. Paris’te, doruklara doğru yükselen Batı­lı görünümlü şahane çiftlikler vardı. Bu çiftliklerin ötesindeki Beyaz Tepeler, Washington Dağı’mn kardan beyaz bir şapkayı giydiği vakit açığa çıkarlardı.

Babam Oxford eyaletinin – o zamanki idari mahkemeleri­mizin ifadesiyle – yüksek şerifiydi. Söylendiğine göre 42 yaşın­da çok erken vefat etmişti. Benim ve ağabeyimin çiftlik yaşan­tısı, bir babanın himayesinden ve yardımından mahrum geçti. Erken yaşlarda çalışıp zahmet çekmeye alıştırıldık. Biz bunu iç­tenlikle kabul etmiştik. Daha ufacık bir çocukken büyük adam­ların yaptığı işlere heves ederdik. Sürekli tetikte olan annemiz, haddinden fazla çalışmamıza karşı bizi korumaya çalışırdı. Fa­kat ağabeyimin bünyesi hiç kuşkusuz bu yüzden zarar gördü. Tabiatım itibariyle hasar görme konusunda çok dayanıklıydım. Söğüt ağacı gibiydim, o ise fırtınada çabucak kırılan çam ağacı gibi.

Hamlin ailesinin çiftlik evi.

Babam, o devirde kullanılan türden bir sürü çiftlik aleti bı­rakmıştı. Ancak ölümünden sonra komşular bu aletleri ödünç almaya her daim hazırdılar. Biz çocuklar onlara göz kulak ola­cak kadar büyüdüğümüzde, o komşular ve bize ait olduğu söy­lenen pek çok şey bulunamıyordu. Bir defasında komşumuzun bizim olduğunu itiraf ettiği bir aleti ondan almaya gitmiştim. Ancak bana, bu alet olmadan işini beceremeyeceğini söyledi ve onunla işimi gördükten sonra geri götürmemi istedi! Götürdüm mü acaba£

Nihayetinde her şey dağılmış gibi görünüyordu. Patates ve saman taşıdığımız el arabaları bütün bütüne harap olmuşlardı; artık daha fazla kullanılamazlardı. Delikleri yıpranmış boyun­duruk, kayışlarına aşırı derecede bol geliyordu. Sonunda ikiye yarıldılar. Boyunduruğa da geri kalan bütün parçalarıyla birlikte şerefli bir ölüm geldi. Mahalledeki bazı sorunlar yüzünden bü­tün kış boyunca okul açılmadı. Ne yapabileceğimizi masaya ya­tırmaya karar verdik. Maddi kaynaklarımız sadece yeni bir pul­luk ve bir çift el arabası tekerleği satın almaya yetiyordu. Geri kalanları biz halletmeyi kararlaştırdık. Bu karara komşularımız güldüler. O sıralarda on üç-on dört yaşlarındaydım ve ağabeyim benden iki yaş büyüktü. Onun, bir şeyleri oyup çıkarma gibi doğal bir yeteneği vardı.

Çiftlikteki İlk Eserimiz: Boyunduruk

Bizim koruluktaki sararmış güzel bir huş ağacını devirdik. Boyunduruklar için iki boyda sopa kestik. Bir komşumuzdan al­dığımız tahta kalıbımız vardı. Ağaç gövdesini kalıba göre yont­maya başladık. Alet edevat bağlamında bir baltamız, bir tane çift saplı ağaç bıçağımız, bir marangoz rendemiz ve bir de delgi­miz oldu. Zavallı kütüğümüz asla yalnız kalmadı; biri ambarla ilgilenirken, diğeri boyunduruktaydı. Biraz sonra şekillenmeye başladı. Öyle ki akşamleyin onu mutfağa taşıyabildik. Annemiz bizi onunla baş başa bırakıp yatmaya gidinceye kadar ocağın önünde üzerinde çalıştık. Elimizde çift saplı bıçaktan başka hiçbir şey olmadan eğimli bir yüzeyde çalışmak çok zordu. Bir adamın kürekçi rendesi olduğunu duyduk ve onu ödünç aldık. Boyunduruk muhteşem bir şekilde bitmişti. Cam parçalanyla güzelce kazıyıp temizledik. Ardından kuru bir sopa ile adama­kıllı ovarak dış yüzeyini parlattık. Sonunda “güzel bir şey” çıktı ortaya. Lakin delikler açılmamıştı. Biz de onları yapabildiğimiz en iyi yolla açtık ve boyunduruğu mahvettik! Delikler paralel değillerdi ve kayışlar girmeyecekti. Derde deva olacak bir şey göremeyince yüreklerimiz parçalandı. Eğer çığlık atmasaydım; üzüntüm, hayal kırıklığım ve kaybetme duygusu yüzünden göz yaşlarım oluk gibi akardı.

Majör Stone çıkageldi ve çok az insanın güzelce yapabilece­ği şeyi yapmaya çalıştığımız için bizi azarladı. Buna mukabil bizi teselli de etti. işimizi överek şimdiye kadar bundan daha iyi bir boyunduruk yapılmadığını söyledi. “Bunun aynısından bir tane daha yapın, fakat arkasını dümdüz bırakın. Ben delikleri dele­rim” dedi. Yeniden işe sarıldık ve boyunduruğu yaptık. Ancak Majör Stone, ona muhtaç olduğumuzda tam vaktinde gelmedi. Biz de bir yol keşfettik: Dört deliği açarken delgiyi hep paralel tuttuk. Bu mükemmel bir başarıydı ve kalplerimiz sevinçle dol­muştu. Onu mümkün olan en iyi şekilde bitirdik. Bu, ilk yap­tığımız çalışmada bir yenilikti. Başımıza gelen talihsizliklerden memnunduk. Böyle bir tecrübe insan hayatında kaç kere daha ortaya çıkar ki!

Majör Stone tekrar geldi ve boyunduruğu görünce “pekâlâ çocuklar, bu delikleri kim deldi£” dedi. “Biz deldik” cevabını verdik. “O zaman bir başka güzelim boyunduruğu daha berbat etmişsinizdir” dedi. Fakat onları sınayıp mükemmel olduklarını anlayınca “bana yalan söylemeyin; siz bunu asla yapamazsınız” dedi. Nasıl yapıldığını gösterdik. “Bir boyunduruk yaptığımda deliklerini siz delersiniz” deyince cesaretlendiğimizi hissetmiştik.

Boyunduruğun korunaklı olması gereken büyük bir zarar da, uçları kurumasın diye kontrol edilmesi yani çatlamalanydı. Uç kısımlannın her gün ıslatılmaları veya üzerine ıslak bir bez parçasının atılması lazımdı. Onu boyayla tekrar tekrar iyice ıs­latmamızı söylediler. Marangoz Diyakoz Carleton’a gittim ve bir kutu parlak, kırmızı bir boya satın aldım. Fırçasını da ödünç istedim. Boyunduruğu en parlağından kırmızıya boyadık. Birkaç günde bir yeniden boyuyorduk. Bu boyunduruk, gözümüzün bugüne kadar gördüğü ve ömrümüz boyunca görebileceği en görkemli nesneydi. Çoğu defa bu eşsiz ihtişamı doya doya sey­retmek için ellerim ceplerimde önünde öylece dikilirdim.

Ardından el arabamıza yeni tekerlekler yapmak için teker­lek mili ve tekerlek dili, patates, sandık ve saman koymak için ayrı ayrı ağaç kasalar yapmaya giriştik. Bunlar da kısmen aynı ihtişamla tanzim edildiler. Yüksek sanat eserlerinin estetik zev­ki içerisinde yaptığımız gayretli çalışmalarımızdan dolayı kıy­metli bir ödül almıştık.

Onlarla alay etmemeliyim; çünkü bütün bu zor çalışmaların içinde gerçek eğitim bulunuyordu. Hayat mücadelesi için, on haftalık bir okul döneminden edineceğimiz ölçüde gerçek bir hazırlık yapmıştık.

Çiftlik Hayvanlarımız

Genelde bir düzine ineğimiz, bir çift öküzümüz, on beş on sekiz kadar koyunumuz, “yaşlı bir kısrağımız”, farklı yaşlarda iki ya da üç tayımız ve genç bir sığırımız olurdu. Bunlar bütün boş zamanlarımızı doldururdu. Onların hepsiyle çok iyi dönemler geçirdik. Her birinin kendi ismi vardı ve isimlerini sanki bilirler­di. Yıldız ve Altın adlı öküzlerimizi gerçekten seviyorduk. Zira o muhteşem boyunduruğu onların sabırlı ve kuvvedi boyunları için yapmıştık, ineklerimiz Koca Kızıltüy, Koca Benekli, Hırsız Benekli, Yaşlı Cimri, Küçük Benekli (hacim olarak ufak değil­di, gençti) ve Küçük Kızıltüy’dü. Koca Kızıltüy ile Koca Benekli kraliçe gibi mahluklardı. Hırsız Benekli ise haindi. Canı çekti­ğinde bir mısıra yahut başka bir şeye ulaşmak için üzerinden adayamayacağı ya da kırmayacağı bir bahçe çiti neredeyse yok­tu. Ama yine de tam anlamıyla bir ödlekti. Bizden birini elimiz­de bir sopayla gelirken görse öyle acele sıvışırdı ki, bu yüzden yanlış davranışlarının cezasını nadiren görürdü. Yaşlı Cimri de hırsızdı, ama ufak tefek şeyleri aşırırdı. Çalmaya fırsat kollamak için burnunu her şeye sokardı.

Hannibal ağabeyim ve ben bahçemiz için yeni bir kapı yapmıştık. Bununla çok gururlanıyorduk. Hırsız Benekli çıkagel- di. öte taraftaki lahanaları gördü ve kafasını kapının orta yerine dayayarak kapıyı kırdı; çerçeveyi menteşelerinden söküp çıkar­dı. Komşumuz kahkahalar atarak geliyor ve şöyle bağırıyordu: “İnek yeni kapınızı çaldı, lahanalarınızı yiyor!” Her zamanki gibi Hırsız Benekli kaçtı. Fakat biz onu ambarın yanındaki avluda sıkıştırdık. Ya onun başını kesmemiz lazımdı yahut kapıyı parça parça edecektik. O bunu iyiden iyiye hak etmişti ama ikincisi daha ekonomikti. Biz de, etrafımıza toplananların kahkahaları

ve şakalarının ortasında kapıyı kırmaya giriştik.*

Fakat bu dili ağzı olmayan hayvanlarımızı gerçekten sevi­yorduk. Onların hepsini gerçek bir muhabbede bugünmüş gibi hatırlıyor, rahatları için keşke daha çok şey yapsaydım diyorum.

Köpeklerimiz bir sevincin ve bir üzüntünün hatırasıdır. Bir köpekle efendisi ve onun ailesi arasındaki sınırsız sevgi, dünye­vi devletimizin gizemlerinden biriydi. İlk köpeğimiz Bose asil, güçlü, sadık, zeki bir dosttu. Kömür gibi karaydı. O babamızın köpeğiydi. En soğuk gecelerde kapının eşiğine oturur, artık hiç gelmeyeceği vaki olan babamın gelişini gözlerdi. Bu durum kimi zaman annemi ağlatırdı. On bir yaşındaki ablam Susan, kolları­nı onun boynuna dolar ve şöyle derdi: “O, bu akşam gelmeye­cek sevgili Bose. içeri gir, onu yarın gözlersin.” Böylece onu ikna ederdi. Bu köpek ailemizden biri gibiydi.

Gücünün kuvvetinin yerinde olduğu zamanlarında, sonu ölümüne çıkacak olan bir âdet edinmişti. Süt odasıyla odunluk arasında bir kuyumuz vardı. Odunluğun bir ucunu da yine yılın belli dönemlerinde süt odası olarak kullanırdık. Süt odasından, kuyunun etrafındaki beton zemine açılan sürmeli bir kapı vardı ve o taraftan su çekilirken bu kapı açılırdı. Köpek de içeri girer­ken yahut dışarı çıkarken o kapıdan çıkıp kuyunun üzerinden adardı. O kadar zarif bir kavisle zıplardı ki, misafirleri hayran bırakmak için bunu sık sık yapardı. Yaşından dolayı körlüğü ilerliyordu. Fakat hâlâ bu şekilde içeri girmeyi seviyordu. Karlı, soğuk bir kış günü kapının karşısından yine sıçradı ve arka üstü kuyuya düştü. Ah, yüreklerimiz ne biçim yandı kavruldu!

Bir genç bizim ata atladığı gibi kuzenimiz Addison Hamlin’i alıp gelmek için bir mil yol kat etti. Son sürat gelmişti Addison. Elinde halka şeklinde sarılmış urganla derhal kuyudaki buzla kaplı taşların üzerine indi ve köpeği bir sepete koydu. Köpek inlemeyi kesmişti. Biz etrafına toplanmış kuruması için onu sili-

Zeki bir genç bu hikâyeyi dinlerken şöyle söylemişti: “Bahçe kapısından kol­ye takan bir ineği bugüne kadar ilk defa işitiyorum.” yor ve yaşaması için dua ediyorduk. O ise çırpınarak iki ya da üç kere daha nefes aldı. Yüreklerimizde yaşadığımız bu üzüntüyü anımsayabiliyorum; tarife sığamayacak bir üzüntüydü. Bu man­zarayı senelerce gözyaşı dökmeden hatırlayamadık.

Bundan sonraki köpeğimiz Hoppala’ydı. Hoş bir arkadaş­tı ama koyunlan kovalamak gibi kötü alışkanlıklar edinmişti. Komşumuzun koyunlarından birini mideye indirirken haklı ola­rak komşumuz tarafından silahla vuruldu. Biz çocuklar onun bu zamansız ölümüne ağlamıştık. Onun herhangi bir yanlış işten dolayı suçlu olduğuna inanmıyorduk.

Bu ülkenin çocukları bir köpek olmadan uzun boylu yaşa­yamazlar. Biz de uzaktaki bir komşumuza gittik ve onun Karlo adındaki bir köpek yavrusunu aldık. Kısa süre sonra Karlo mü­kemmel bir oyun arkadaşı oldu. Hepsinden iyiydi, bir o kadar da nazlıydı. Oyunda bir dehaydı; çoğu kere bizi oyun için kandınr, diğer vazifelerimizi erteletirdi.

Bulunduğumuz çevredeki av hayvanları sincaplann bütün türlerinden (kırmızı, gri ve siyah), kekliklerden, güvercinlerden, atmacalardan, kargalardan, ağaçkakanlardan, tilkilerden, tav­şanlardan ve dağ farelerinden oluşuyordu. Karlo bunların hep­sini tanıyordu; yine de ufak kırmızı bir sincabı ağaca tırmandırır ve bütün gece ona havlar dururdu. Ağabeyimle ben avlanmak için ölüp bitiyorduk. İkimizin de birer tane av silahımız, yani “çiftemiz” vardı. “Sevgili tavşan” hariç yukarıda saydıklarımızın hepsinden bazen bir şeyler avlardık. İki defa bir ayı kovalamış- tık. Ancak bir defa bile vuramamıştık. Ayılar son derece utangaç oluyorlardı. Kaçış yolları hep “Hamlin’e Bağışlanan Arazi” idi. Eleazar Hamlin’e takdim edilen bu bölge günümüzde de aynı isimle anılmaktadır.

Karlo her ne zaman bizi elimizde silahla görse ayaklanırdı. Eğer bir sincabı ağaca çıkarmışsa biz de onu vurmak zorunday­dık. Yoksa Karlo sincabı gözetleyerek ve havlayarak öldürürdü. Aynı durum bir ağaçkakanı bir kovuğa doğru kovaladığında da söz konusuydu. Tıpkı yazar Beecher’ın köpeği Asil gibi o kovu­ğa doğru havlardı. îki tekerlekli gezinti arabamız nereye gitse takip ederdi. Pazar günleri onu kulübesine kapatmak zorunday­dık. Çünkü kilisedeki dinleyicilerden biri olmak için ısrar edi­yordu. Çok geçmeden bundan kurtuldu. Çünkü Pazar sabahları onu bulamıyorduk. Kiliseye giden yolun yarısında sinsice ortaya çıkıyor ve affetmemiz için bize yalvarıyordu. Şayet bizden bi­rinin güldüğünü görürse davayı kazandığını anlıyor, sevinçten deliye dönüyordu.

Nihayet o da Bose gibi yaşlandıkça kör oldu. Üstelik sağırdı da. Hayatı, kendi sırtında bir yüktü. Zira koklama duyusunu bü­yük ölçüde kaybetmişti. Ona şefkatle baktık. Ancak en sonunda ağabeyim gözyaşları içinde onu ağaçlığa götürdü ve başından vurarak öldürdü.

Hannibal ağabeyim bana dokunaklı bir mektup yazmıştı. Ben de aşağıda yer alan ve edebî değeri olmayan şu şiirle ona cevap vermiştim:

Uzakta, ağaçların yalnızlığında Havada yaban çiçeklerinin Kokusunun duyulduğu yerde Karlo huzur içinde yatsın Ebedi istirahata çekildiği o yerde…

Rüzgârlar üzgün ve vakur bir sesle Onun mezanna iç geçiriyorlar Ve her gece

Üzerindeki toprak yığınına Feryatlarını gönderiyorlar…

Gecenin meltemleri

iniltilerine son verince

Bu defa kuşlar cenaze ağıtı yakıyorlar.

O ise sessiz ve kederli,

öylece uyuyor;

Lakin yine de yalnız değil uyurken…

Sincaplar,

Onun ıssız bıraktığı yatağının etrafında

Cümbüşlerini sürdürüyorlar.

Ağaçkakanlar ve tavşanlar

O öldü diye yıldızlanın kutsuyorlar…

Karlo’nun çıplak kafatasımn üzerinde

Neşeyle cevizlerini kınyorlar

Şayet o sağ olmuş olsaydı

Övünç duyacaklar

Ve yemişlerini özgürce kıracaklardı…

Mektubumu bir kıssadan hisse ve bir karar ile kapatmıştım, ancak onu hatırlayamıyorum. İngiliz edebiyatı bu kayıptan son­suza dek ıstırap duyacaktır.

İlk Okuduğum Kitaplar

Kütüphanemizde bulunan her bir kitabı hatırlayabileceği- mi düşünüyorum: Büyük boy ve Ostervald versiyonu olan iki Kitab-ı Mukaddes’imiz vardı. Bunlardan birinde Apokrifa[2] bu- lunuyorken, diğerinde yoktu. Hannah Adams’ın kaleme aldığı New England Tarihi, Goldsmith’in Yunan ve Roma Tarihi, ayrı­ca The Vicar of Wakefıeld [Wakefield Mahalle Papazı], Rasselas, Prince of Abyssinia [Habeşistan Prensi Rasselas], Elegant Extracts (Hoş İktibaslar), The Life and Opinions Tristram Shandy, Gentlemen [Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri], ziraat üze­rine bir kitap (mükemmel bir eser olduğunu hatırlıyorum), fakat hepsinin ötesinde Pilgrim’s Progress [Hac Yolunda] ve Robinson Crusoe. Çıktığı günden itibaren mavi kapaklı The Panoplist bülte­nini de alıyorduk. Diğer üç aileyle, din adamlanyla ve doktorlar­la birleşerek The North American Revievc dergisini de ediniyorduk. Bu dergiyi annem ve ablalanm biz oğlanlardan daha fazla oku­yorlardı. Ben de can kulağıyla onlan dinler, bazı şeyleri mükem- melen anlardım. Bu olağanüstü dergilerin tamamını idrak edip edemeyeceğimi merak ederdim.

Paris Hill’de yaşayan amcam Dr. Cyrus Hamlin’in büyük bir kütüphanesi vardı. Paris bir ilçeydi. Şair ve avukat, aym zaman­da Maine’in ilk valilerinden biri olan Mr. Lincoln onun yanın­da pansiyoner olarak kalırdı. Ablalarım da o evi sık sık rahatsız ederlerdi. Las Cases’in The Life of Napoleon (Napolyon’un Hayatı) adlı kitabım bu kaynaktan edinmiştik. Bu kitap ingiltere’ye karşı yüreklerimizi ateşlemişti. Çocukluk dönemimizde ingiltere’ye karşı aşırı kızgınlık ateşi insanlann kalplerinde hâlâ içten içe ya­nıyordu. Napolyon’a yapılan muamele barbarlık olarak görülü­yordu ve gerçekten de öyleydi. Elimizdeki birkaç kitabı baştan sona okumuştuk ve onlarla ilgili güzel izahatlarda bulunabili­yorduk.

Esquire Howe (hep “Square Howe” diye isimlendirilirdi) aşağı köyde yaşamaya gelmişti. Bir gün bizim eve uğradığında biz çocukların okuduğunu gördü ve bizimle konuşunca tarihe düşkün olduğumuzu anladı. Bize, şayet böylesine büyük bir eseri anlayabilirsek [Charles] Rollin’in [1661-1741] dört büyük cilt hâlindeki Ancient History (Antik Dönem Tarihi) adlı eserini okumamızı tavsiye etti. Anlamaya çalışacağımıza onu ikna et­tik. “Büroma uğrayın ve ilk cildi alın” dedi, “onu okuyunca geri getirin ve ikincisini isteyip istemediğinizi söyleyin, sonra da di­ğerlerini.” Aylarca boş vakitlerimizi bu muazzam eseri okumaya verdik. Bu kitap bize yeni bir dünya ve dünya tarihi ideali verdi. Mr. Hovve’un hatırasını minnettarlıkla yâd ediyorum.

Ailemiz okuyan bir aileydi. Kış gecelerinde, aileden bazıla­rı dikiş ve örgü gibi hamaratlıklarına devam ederken içimizden biri yüksek sesle kitap okurdu. O akşamlarda sosyal mutluluğun parlak bir ışığı vardı diye hatınma geliyor. Ağabeyime ve bana göre ailenin okuma ve tartışma eğitimi, mahalle okulundakinden daha değerliydi. Annemiz ve ablalarımız asla sorgulamadığımız otoritelerdi. Walter Scott’ın, başta Quentin Durvcard adlı romanı olmak üzere iki ya da üç romam okundu. Ancak bizim başlıca okumalarımız tarihî ve biyografik eserler üzerineydi. Yatmaya çekilmeden evvel Kitab-ı Mukaddes okunurdu ve her çocuğun o sayede bir okuma sistemi vardı: Her gün bir bölüm, Pazar günle­ri de beş bölüm okurlardı. Pazar günlerimiz kutsal olarak bütün gereksiz işlerden azade kılınırdı. Okuduğumuz metin o günün kutsallığıyla uyum içinde olurdu. The Panoplist ve daha sonraki adıyla The Missionary Herald, özellikle de misyoner haberlerinin her kalemi yüksek sesle okunurdu. Çünkü bazı komşularımız misyonlara2 inanmıyorlardı. Misyonlar o zamanlar sayıca o ka­dar azdı ki, rahatlıkla onlara karşı aşırı bir yakınlık tesis ediliyor­du ve biz onlara bütün gücümüzle inanıyorduk.

Kilisedeki Faaliyetlerimiz

1820 ya da 1821 yılıydı. Hindistan’daki Hıristiyan okul­larında öğrenim gören kâfir çocuklara yardım çağrısına cevap verelim diye kiliseye bir teklifte bulunuldu. Yılda 12 dolara bir çocuk eğitilecekti. Pazar günü katılımcılan için kilise kapısının yanına bozuk para kutusu konulması önerildi, insanlar içeri gi­rip çıkarken para atacaklardı. Bir yandan yarım kuruşlara kar­şı bir kuruş sının konulurken öte yandan da daha fazlası için hiç sınırlama yoktu. Hedef, ayda bir dolar toplamaktı. Bu konu, azizler gibi mübarek ve mükemmel pastörümüzün ardından

Kutladığımız Özel Günler

Dört önemli günümüz vardı, ilki Şükran Günü’ydü. Bu, ge­reğinden fazla yazıldı ama ben evdeki eğlenceyi ve akşam spor- lannı hatırlamayı seviyorum.

Sonra 4 Temmuz “Şanlı 4. Gün” gelirdi. Bağımsızlık Bildir- gesi’nin okunması önceden ayarlanırdı ve herkes bu şerefe ki­min sahip olduğunu bilirdi. Bu olay her seferinde ruhlarımızı tahrik ederdi, ingiltere kralı III. George gibi alçak bir herifin ya­şamasına izin verilmiş miydi diye merak ederdik. 4 Temmuzu yitirdik. Hâlâ daha 4 Temmuz günü, daha az barut daha çok vatanseverlikle ihya edilmeye layık bir gündür. Mr. Bowen, baş­lattığı Woodstock Kutlamalan’yla asil bir örnek sergilemektedir.

Seçim Günü bir bayramdı. Her defasında seçim kekimiz olurdu ve çocukça sporlar yapardık.

Fakat her yıl toplandığımız gün büyük gündü. O zamanlar bir asker alayı tertip edilirdi. Bu tamamen gözlerimizin “savaş durumunu ve ihtişamını” görmesi için tanınan bir ayrıcalıktı. Herkes oraya giderdi. Eğer savaş boyalan ve savaş tüyleri için­deki Kızılderililerle taklidi bir savaş yapılıyorsa bu bizim için

fevkalade heyecanlı olurdu.

Zannedersem 10-11 yaşlarındaydım. iyi hatırlıyorum bir sabah öyle bir toplanma gününe gitmek için yola yalnız çıka­caktım. Ağabeyim hastaydı. Evdeki işlerle uğraştığımdan geç kalmıştım. Komşu çocuklannın hepsi gitmişti; ben önemseme- miştim. Canım annem zencefilli çörek, top kek gibi şeyler al­mam için bana yedi kuruş verdi. Bir kuruş o zamanlar, şimdiki satın alma kudretinden daha kudretli bir paraydı. Bunu verirken de “Cyrus, belki Mrs. Farrar’ın* bağış kutusuna bir ya da iki ku­ruş koyarsın” dedi.

Tek başıma yorgun argm yürürken sormaya başladım: “Bir ya da iki kuruş mu bırakacağım kutuya^ Keşke annem bir ya da iki dememiş olsaydı. Sonunda iki kuruşa karar verdim ve rahat­ladım. Beş kuruş yiyeceklerime ve daha ötesine yetecekti. Fakat bir süre sonra vicdanım bana işkence etmeye başladı: “Beş kuruş senin için, iki kuruş kâfir çocukları için! Beş kuruş zencefilli çö­rek için, iki kuruş ruhlar için!” Böylece dört kuruş çöreklere, üç kuruş ruhlara dedim. Bu kararımda da uzun süre sabit kalama­dım. Beş kuruş çöreklere, dört kuruş kâfirlerin ruhlanna dedim. Aptalca gururum olmasaydı parama burada bir sınır koyacak­tım. Neymiş efendim, çocuklar bende sadece üç kuruş olduğunu anlayacaklarmış! Fakat Mrs. Farrar’ın açık kapısı önündeydim ve bağış kutusu da oradaydı. Elimde yedi kuruş vardı. Dedim ki, “Lanet olsun! Hepsini kutuya boşaltacağım ve artık bu konu­da canımı sıkmayacağım.” Sonra dediğimi yaptım ve hâlimden memnun olarak oradan uzaklaştım.

Yiyecek içecek tezgâhlarından uzak durarak oynadım. Saat üçe dörde kadar kendi kendimi askerî zaferle doyurmuştum. Evin yolunu tuttum. Gün ağardığından beri ayaküstündeydim. Sabah erken yaptığım kahvaltıdan sonra ağzıma hiçbir şey sürmemiştim. O yolu daha evvel hızlıca gitmemiş küçük bir ço­cuğun olabileceği kadar yorgundum. Alelacele eve girdim ve seslendim:

“Annee! Bir ayı kadar açım. Bugün yemek için ağzıma tek lokma koymadım.”

“Neden Cyrus£ Sana verdiğim parayı kaybettin mi yoksa£”

“Hayır anne, sen onu bana doğru düzgün vermedin ki. Eğer sekiz ya da altı kuruş vermiş olsaydın onu yan yarıya bölecek­tim. Ama sen bana yedi kuruş verdin, ben de bölemedim. Bu yüzden de hepsini kutuya attım.”

“Seni zavallı çocuk!” dedi annem, gözyaşlan içinde gülüm­seyerek. Az sonra önüme öyle bir kâse süt ve ekmek konmuştu ki, sanki daha evvel hiç yememiştim ve hiçbir hükümdar da ye­memişti. Annemin gözyaşlarının anlamı neydi acaba£

Hayatımın ilk yıllanna geri gidiyorum. Neyse, konumuza dönelim.

Toprağımız, Ekinlerimiz ve Hasatla Gelen Kış Hazırlıkları

Gelecekteki hasadımız Mayıstan Ekime kadar bizi çok de­rinden ilgilendiren bir konu olurdu. Bahçemiz bostan sebzeleri bakımından verimliydi. Meyve bahçemiz mebzul miktarda el­malar verirdi. 10-15 fıçı kadar elma şarabı yapardık. 40 kile özel seçilmiş elmayı da kış için kilerimize koyardık. Bunlardan yeşil ve koyu kırmızı olanlar baharda kilesi 50 kuruştan satılırdı. Fev­kalade tatlı olan ve içi beyaz, dışı koyu bordo renkli elmalar ise bir dolara giderdi. Meyve bahçemizde seyrek de olsa tadı elma ağaçları bulunuyordu. Bu elmalar tatlı elma şarabı için ayn ayn toplamr, özü kalana kadar kaynatılarak şeker pekmezi yapılırdı. Soma bu, elma marmeladı yapmakta kullandırdı. Uygun seçil­miş elmalarla sonuç daha lezzedi olurdu. Büyük ve tatlı bir elma çeşidimiz vardı ki, dörde bölünüp pekmezin içinde demlendiril- diğinde insanın iştahım kabartan bir çeşni hâline gelirdi. Sonba­hardaki hasattan sonra elma marmeladı yapmak, elma ve bal­kabağı kurutmak ev halkını meşgul eden üretim faaliyetieriydi.

Her yıl 4-5 akrelik [1 akre=0,404 dönüm] toprağı sabanla sürerdik. Başlıca bölümler birer akrelik patates, mısır ve buğ­day şeklindeydi. Geri kalan yerleri de çavdar, yulaf, keten ve karabuğday sahiplenirdi. Keten tarlası çiçeklendiğinde, oranın güzelliğini hiçbir şey aşamazdı. Bu ihtişam şimdilerde New England’tan göçüp gitmiştir. Benim zamanımda yazlık kıya­fetler evde imal edilmiş keten kumaşlardan dikilirdi. Bunun en kötü özelliği kesinlikle yıpranmamasıydı, küçülene kadar giy­mek zorundaydık. Şayet 200 kile patates, 20 kile buğday, 30 kile (ayıklanmış) mısır, 12-15 kile çavdar, 20 kile yulaf; sofra­mız için bezelye, fasulye ve karabuğday hasat ettiysek kendimi­zi erzak noktasında iyi donattığımızı düşünürdük. Tereyağım, peyniri, bir yağlı domuzu, yulafı, fasulyeyi bilhassa Portland’da paraya dönüştürürdük. Bunlardan başka sattığımız hiçbir şey hatırlayamıyorum. Bazen satacak bir tayımız ve bir çift kasaplık öküzümüz olurdu.

Çiftlikten Ayrılmama Karar Veriliyor

En sonunda nesnel bir soru gelip çattı: “Yaşça daha küçük olan oğlan ne yapmalıydık” Çifdik birine yetiyordu ama ikinci­sine yetmezdi, öteki çiftliğimiz daha evvel bin dolara satılmıştı. Ne de olsa arkadan gelen çocuklara verilmesi düşünülmeyecek kadar taşlık ve rutubedi bir yerdi. Paranm bir kısmı ablalarımın eğitimine harcandı. Fakat tam karşımızdaki çiftliği bin dolara edinebilirdik; böylece annem ilk ödeme için beş yüz dolan hazır etti. İki oğlunu hep yanı başında tutmak, sevgili dul annem için en hoş istikbal olacaktı.

Fakat bizim sadık hekimimiz, akıllı ve mükemmel insan

Dr. Gage, “hayır, bu çocuk büyümüyor. Üç yıldır hiç gelişmedi. Çifdik işleri onu öldürecek. Onu eğitime veriniz” dedi. Giderle­rimiz yüzünden bu imkânsızdı. Üstelik ben de bir çiftçi olaca­ğım fikrinden hoşlanıyordum.

Nihayet Pordand’da yaşayan eniştem Mr. Charles Farley’in müessesesinde gümüş kuyumcusu ve mücevheratçı olmam ka­rarlaştırıldı. Annem gönlünün arzusunu ağlayıp sızlanmadan feda etmişti; meğer ki gizlice ağlamasın: “Ben senin burada bu­lunmandan çok mutlu olurdum Cyrus; ama Portland’a gitmenin en iyisi olacağını düşünüyorum. Ablan Rebecca’yla beraber ka­lacaksın; aksi takdirde gitmene izin veremezdim.”

Annemde de insanoğluna ait bencillikten bir parça bir şey bulunduğunu düşünüyorum. Ancak çocukları onun bu bencilli­ğinden herhangi bir şey kesinlikle görmediler. Annemin cenaze töreninde yaşlı pastör Rev. Lincoln Ripley şunları söylemişti: “Müteveffa kız kardeşimiz hakkında, söylemeye muktedir ola­bileceğim çok az şeyi söyleyebilirim. Şimdi onun tabutunun ba­şında dikilirken, kırk yıllık ahbaplığımız içinde, farklı biçimde söylenmiş olmasını dileyeceğim hiçbir şey söylediğine asla şahit olmadım ve farklı bir şekilde yapılmış olmasını isteyeceğim hiç­bir şeyi yaptığım kesinlikle duymadım.”

5 Ocak 1827’deki on altıncı yaş günümü evimde geçirmem gerektiğine ve ardından hayat mücadelem için hazırlanacağım yeni ortama gitmek için ayrılmama karar verildi. Bu olayda ta­mamıyla hüzün vardı ama yine de hepimizi teselli edecek yeter­li ölçüde umut bulunuyordu. Evin her iki kızı da mudu evlilikler yapmıştı. Şimdi ise iki oğuldan biri gidecekti. Bir annenin sevgisi buna denkti ve ne yapıldıysa neşeyle yapıldı. Hannibal ağabe­yimle ben daha evvel hiç ayrılmamıştık. Bir gece hariç baba evi­nin çatısı altından başka yerde asla uyumamıştım. Bu benim için müthiş bir değişiklik olacaktı.

Lakin sonunda olaylı gün gelip çattı. Bavul toplandı, çarşıya gitmek için sahip olduğumuz türden şeylerle birlikte büyük kı­zağa yüklendi. Hannibal ağabeyimle ben de kendimizi bu yüke ekleyecektik. Sabah saat beşte yola çıkacaktık. Portland’a 40 mil sürecek olan bu soğuk kış yolculuğu için Majör Stone ile Mr. Amos Saunders’a katılacaktık. Evdeki son gün hepimiz için aşı­rı uzun geçti. Bu, şimdi başlanacak olan ve dünyamn etrafında gerçekleştirilecek bir seyahatten daha büyük bir olaydı. Fakat akşam oldu. Yapılacak son şey yaşlı kısrağı yemlemekti. Sabah­leyin yemlenmeye çok az vakti olabilirdi.

Amcamızın kızı Almira Hamlin de bizimle birlikteydi. Yıl­larca annemle birlikte kaldı. Hepimiz için büyük bir nimetti. Ara sıra yataktan erken kalkar, ateşi canlandırarak soğuktan uyuş­muş parmaklarımızı ısıtırdı. Çünkü biz, sanki özel kullanım için içerisine soğuk ithal edilmiş gibi görünen bir odadan aşa­ğı inerdik. Kuru bir kuzeydoğu kar fırtınası çıkmıştı; hava buz gibi soğuktu. Annem başka grupların yola koyulmayacağından emindi. Bizim başladığımız her şeyi tamamlama konusundaki inatçılığımızı bildiğinden, şayet diğerleri gitmezse geri dönece­ğimize ve tek başımıza yola devam etmeyeceğimize dair bizden söz aldı.

Parçalanmaya hazır kalplerimizle, Ne w England kayıtsızlığı ve soğukkanlılığıyla birbirimizden aynldık. Bu türden tecrübeler New England’lı bir kişiyi, tavlanmış çelik kalitesinde metanetli kılardı, insanı acıma ve üzüntü duygusunun eşiğine getiren tek fasıla, annemin bana bir Kitab-ı Mukaddes vererek, sesindeki titreklikle, bunu her gün okumamı istediğinde vuku buldu. Dil­siz dosdanma “loş yanan bir fenerle” veda etmek için sessiz­ce ve dikkat çekmeden ahıra doğru yürüdüm. Asil öküzümüzü ve sevgili ineklerimizi öptüm. Onlar ki güzel, dürüst ve Tanrı vergisi bir zekaya sahip mahluklardı. Hüzünlü bir veda oldu. Bu zayıf tarafımı, onu savunmaya yetecek yaşa gelinceye kadar kesinlikle dile getirmedim. Böylece benim çiftlik yaşantım ka­panmış oldu.

Portland Yolculuğumuz

Yol arkadaşlarımız gitmeye karar vermişlerdi ve biz de hep birlikte yola devam ettik. O gün, öyle basit acılar çektiğimiz bir gün olmadı. Çok keskin bir soğuk vardı, yolculuk ağır ilerliyor­du. Grubumuz, Portland’a yedi mil mesafedeki bir kasabada konakladı. Fakat yorgun, üşümüş ve aç olmamıza rağmen biz aceleci çocuklar durmayı reddettik. Ya gidecektik ya ölecektik. Portland’a kesinkes iki saatte ulaşabilecekken yol bize üç saat­ten fazla sürdü. Yolculuk sırasında yeni bir sıkıntı yakaladı bizi. Öyle ki, kendimizi bile unutturdu: Yaşlı kısrağımız muhtemelen çok yorulmuştu; serilip yattı ve oracıkta öldü. Sonunda on iki ya da on beş bin kişinin yaşadığı büyük şehre vardık. Moore’un otelini soruşturmaya koyulduk. Orası bizim hedefimizdi. Saat 9’a geliyordu. On altı saattir yoldaydık. O veya bu, hiç kimse böyle bir oteli tanımıyordu. Ancak en sonunda bir adama rast­ladık. Durup bizimle kibarca konuştu: “Buradan itibaren üçüncü caddeden solunuza dönün, tam aradığınız yerin karşısına gele­ceksiniz.” Geçtiğimiz ilk cadde çok dardı. Dedik ki, “burası bir keçi yolu, cadde değil.” Onu hesaba katmadık. Lakin dört ya da beş tane daha geçip de onlardan sadece birinin cadde olarak isimlendirilebilecek genişlikte olduğunu görünce yeniden soruş­turmaya başladık. “Sağa doğru dönün çocuklar ve sağımzdaki ikinci cadde aradığınız caddedir. Moore’un oteli oraya yakın.”

Nihayet oradaydık ve bütün sıkıntılarımız bitmişti. Uzun yolculuğumuzu ve yaşadığımız kaygıları seyisimize anlattık. Atımıza iyi bakmasını rica ettik. (İsmini de değiştirdik). Onu ör­terek ısıttık ve iyi bir hayvan yatağı verdik. “Siz gidin ve dinlen­menize bakın çocuklar. Ben size ve kısrağınıza bakarım” dedi.

Ablamın evi belki iki dakikalık yürüyüş mesafesindeydi. Saat ondu ve biz en az on sekiz saattir uyanıktık. Yorulmamak insan tabiatında yoktur. Farley eniştem ve Rebecca ablam, şö­minede parlak taşkömürüyle yanan ateşin önünde oturuyor­lardı. Daha evvel ne şömine ne de taşkömürü görmüştük. Bizi görünce çok şaşırdılar. Helak olmadığımıza hayret ettiler. Bizi ısıttılar ve karnımızı doyurdular. Ardından güzel ve sımsıcak bir odada uyumaya çekildik. Bir buçuk saat boyunca soğuktan zan­gır zangır titredik. Halbuki soğuk havalarda biz hep soğuk bir odada uyurduk. Üstümüz iyice örtüldüğünden sabahleyin sıca­cık ve dinlenmiş olarak uyandık. Güzel bir kahvaltıdan sonra bu kocaman ve harikulade şehri görmek için dışan fırladık.

Benim çiftlik hayatım bitmişti; şimdiki hayatım ise bir şe­hirde zanaatkar olarak başlıyordu.

PORTLAND’DAKÎ ÇIRAKLIK HAYATIM

Kahvaltıdan ve duadan sonra ilk ziyaretimizi elbette ahırda gerçekleştirdik.

Yaşlı kısrağımızı iyi bir hâlde bulduğumuz için memnun ol­duk. Bizi kişneyerek selamladı. Bir o kadar da “sizi gördüğüme sevindim çocuklar” demiş oluyordu. Yüklerimizi ve siparişleri­mizi Mr. Burbank’a götürdük. Ağabeyimin ziyaretinin işle ilgi­li kısmı halledilmiş oldu. Bu samimi ve dürüst adam yirmi yıl önce iflas etmiş, babama 17 dolar borçlanmıştı. Uzun zamandır unutulmuş olan meseleyi şimdi gündeme getiriyordu. Bundan kesinlikle annemin haberi olmamıştı. Mr. Burbank annemin bu paradan yararlanamadığım söyledi. Yeniden zenginleşmişti. Haber annemi derinden etkiledi. Bu para ona sanki müteveffa kocasından gelmiş gibiydi; çünkü Mr. Burbank, böylesine ki­bar, doğru ve şerefli bir adamın dul eşine borcunu ödemenin bir zevk olduğunu söyledi. Annem “bir miktar bilinmeyen borç ödenmeden kalır. Fakat burada bilinmeyen bir borç kimsenin zoru olmadan takdim ediliyor” diye hayretini ifade etti.işimiz görülmüştü. Atı ahıra geri gönderip şehirdeki görü­lecek yerleri gezmek üzere dışarı çıktık. Gemileri görmek için elbette yolumuzu iskelelere düşürdük. Üç sancak direği olan ve kabasorta arması bulunan bir gemiyi uzaktan seçebiliyorduk, iki direkli bir yelkenli, çok direkli bir yelkenli ve tek direkli bir yel­kenliyi de fark edebildik. Fakat bunlann hepsinin ötesinde bize ilginç gelen şey, “yollar üzerindeki”[3] bir gemiydi. Su yükseldi­ğinde bu geminin kızağa çekildiğini, sular yeniden yükselinceye kadar orada tutulduğunu bize bir adam söyledi. Ardından asma iskeleden bir halat çekilip bocurgata dolandı ve bir at, “yollar” adım verdikleri raylar üzerinde gemiyi çekmek için yürütüldü. Uzun süre bu işlemi seyrettik. At döndükçe dönüyor; bir oğlan topuk tarafından onu takip ediyordu. Gemi o kadar yavaş hare­ket ediyordu ki biz bu çalışmadan umudumuzu kaybetmiştik. Geminin bir kol boyu gitmesi için at kaç mil yürümek zorun­daydı. Ama diğer yandan ne bir şamata ne de bir acele vardı. Uyuşuk bir oğlan atın yanı başında ıslık çalıyor, sadece at dur­maya niyedenince ona vuruyordu. Daha evvel boş bir ahıra yüz adet öküzün, sanki kıyamet kopuyormuş gibi “bağıra çağıra”, küfürler ederek, içki içerek ve boyundurukları kırarak çeyrek mil götürüldüğünü görmüştük. Burada ise bir gemiyi kuru bir yere doğru sessiz sakin götüren bir oğlanla bir at vardı. Kendimize göre bu bizim Portland’da görmüş olduğumuz en önemli şeydi.

Ertesi sabah ağabeyim eve geri dönme işlerine geç başladı. Çünkü o gün, yolun yarısından çok az fazlasını gitmeyi tasar­lamıştı. Ağır bir seyahatte yolculuğu başarıyla sonuçlandıracak yeterli sakinliğe sahip olmuştu. Daha önce hiç ayrılmamış olan biz ikimiz demek ki ayrılıyorduk. Neler düşündüğümüzü birbi­rimize söyledik ve geriye hiçbir şey bırakmadık. Şimdi yolları­mız ayrılıyordu. O, eğitimini kendi başına epeyce devam ettirdi. Matematik okudu ve usta bir arazi mühendisi oldu. İşine son derece bağlı ve kendi geliri ile geçimini temin eden bir insandı. Doğru olam yerine getirme hususunda yeterince cesaret sahi­biydi. Bu bakımdan o bana her zaman güç vermiştir. Kardeşliği­miz sonuna kadar mükemmel bir şekilde devam etti.

Gümüşçü Dükkânında Çıraklığa Başladım

O gittikten sonra gümüşçü ve mücevheratçı dükkânına gir­dim. Üç çırak vardı. William Haskins bizim köydendi. Saygın ve sevilen bir aileden geliyordu. Çıraklığını yeni tamamlıyordu. Mesleğinde olağanüstü bir yeteneği ve üslubu olan bir kişiydi. Ayrıca Thomas Hammond ile Edward Baker da çıraktı. Thomas hizmette bir yıllıktı; Edward ise her bakımdan cana yakın, zeki ve iyi bir işçiydi.

Bir ya da iki ay boyunca acınacak hâldeydim. Çünkü ürkek ve sıkılgandım. Kendimi bu zanaatta hiç ilerleme kaydetmemiş gibi görüyordum, ötekiler ise işi öğrenmişler ve iş onlara artık doğal geliyor gibiydi. “Acele etme. Önce bir şeyi iyice öğren, sonra onu hızlı yapmayı öğrenirsin” cümlesi bu dükkânın bir kanunuydu ve bana da büyük fayda sağladı.

Çok fazla satışı yapılan gümüş kol düğmelerinin, tüy kolye­lerin ve bileziklerin kilitlerinin yam sıra güzel bir gümüş kaşık da yapabildiğim zaman nihayet mutlu günlerim ışıldamaya baş­ladı. Oradakilerden herhangi biriyle kaşıklar yapabiliyordum. Farley eniştem bu zanaatın her aşamasına aşina olmam nok­tasında beni cesaredendiriyordu. Yirmi bir yaşıma gelip de işi öğrenmeyi bitirince bir ortaklık kuracak, mücevherat ve askerî malzemeler ithal edecektik. Avrupa’ya, Cenova’ya ve Paris’e gi­decektim; bunu yaparken başarısız olmamalıydık. Bu bana bü­yük ve parlak bir istikbal gibi görünüyordu.

Arkadaşlardan biri, sabahleyin çok fazla gümüş onsu alıp geceleyin güzelce bitirdiği beş tane yemek kaşığını teslim et­mekle böbürlendi. Aynısını ben de yapabilirim dedim. Bunun üzerine hepsi güldüler. Fakat Farley eniştem bana da gümüş ver­di ve bunu denememe müsaade etti. Ben de canla başla uğraş­tım. Yaptıklarım gözle görülür biçimde güzel oldular. O kalın­lıktaki üç yemek kaşığı bir kalfanm günlük işiydi. Arkadaşlarım benim incecik kolumda, o günün işini yapacak bir kas görme­mişlerdi. Çünkü kaşık imalatı o zamanlar sağ kol işiydi. Bunu şimdi makine yapıyor ve bir adam günde birkaç düzine kaşığı ortaya çıkarıyor. Kas liflerim çiftlikteyken birbirine bağlanmıştı ve yaradılıştan gelen bir dayanıklılık özelliğim vardı. Benden ev­vel babamm da bu özelliğe sahip olduğu söylenir.

Çırak Arkadaşlarım

Haskins’in kendi işini kurması dolayısıyla bizden aynlma- sından sonra Cutter adlı yeni bir çırak girdi imalathaneye. Ken­di tecrübelerimden hatırlıyorum, ona elimden geldiğince hep dostça davrandım. Fakat ondaki aymazlık doğuştandı ve kökü kazınamıyordu; aksi takdirde adam olabilirdi. Bir ay zarfında, diğerlerinin bütün çıraklık devresi boyunca kırdıklanndan çok daha fazla şey kırıp döktü. Aşağıda anlatacağım hadise buna bir örnektir:

Farley eniştem vitrin için bir cam levha alıp getirmesini istedi. Getireceği yer yirmi adım yoktu ama levhayı kırdı. Bir başkasını istedi ve Cutter onu da kırdı. “Üçüncüsünü kendi pa­ramla alacağım” dedi ve gitti. Elindeki üçüncü camla dükkâna muzaffer bir edayla girdi. Camı yukarı doğru kaldırarak, ikinci camı nasıl kırdığım anlatmaya başladı; ve üçüncü cam da şangır! Dükkândan dışarı taşan bir gürültüyle zemine düşmüş, param­parça olmuştu, işte Cutter böyle biriydi. Zeki de bir adamdı. En son, gemici olduğunu duymuştum.

Ondan sonra Kibby Dodge geldi, işçi olarak iyi işler becere­cekti. Lakin haddinden fazla komiklik yapma meraklısıydı. Para çekmecesinden para aşırıyordu. Yakalandığında bunu birçok defa yaptığım itiraf etti. Pek tabii o da işten çıkanldı.

Daha sonra gelen Francis Edmands sevimli, nazik tabiatlı ve iyi bif insandı. Zannederim gerçek bir Hıristiyandı. O ve ben ikinci katta askerî malzemelerin olduğu odanın köşesindeki bir yatak odasmda kalıyorduk. Orada gece hırsızlarına karşı bir mu­hafız olarak uyurduk. Zavallı Francis o kadar gergindi ki, farelerin çıkardığı her gürültüyü hırsızların yaptığını düşünürdü. Beni o kadar sık uyandınyordu ki, Farley enişteme, ona evinde kal­masına izin verin diye yalvardım. Dükkânı tek başıma korumayı tercih etmiştim, iyi silahlandınlmıştım ve ellerindeki mermi ve iri saçmayla kaç tane hırsız gelirse gelsin; dağıtabileceğime dair kendimden emin olduğumu hissediyordum.

Çağrıldığında hiç kimsenin duyamayacağı bir uzaklıkta olan bir gencin gece nöbeti tutacak olmasına rağmen belki de burası bütünüyle güvenli değildi. Ancak keskin nişancılığımla gurur duyuyor, bu riski almanın kahramanlık olduğunu düşünü­yordum. Ne beni kimsenin vurduğu ne de benim başka birisini vurduğum altı veya sekiz aylık muhafızlıktan sonra bu görev­den geri alındım. Hiç kuşku yok ki bunda ablamın etkisi söz konusuydu.

Benim yaşımda olan ve dostluğumuzun ölüm bizi ayınn- caya kadar sürdüğü çok az çırakla tanıştım. Adams Ilsley, Co- lesworthy ve Stackpole dürüst, özverili ve güler yüzlü arkadaş­lardı. Hıristiyanlığı hakkıyla yaşayan kişiler oldular ve güzel bir mücadelede savaştılar. Bu satırları yazdığım sırada (1893) sade­ce Colesworthy hayatta kalmıştı.

İlk Marifetlerim

İşimde ilerleme bağlamında mekanik kabiliyetimi tahlü et­meye imkân verecek şeyler hatırlıyorum. Bir çırak uygulama sa­yesinde birkaç şeyi iyi yapabilir ama yine de o bir teknisyen de­ğildir. Ben gerçek bir teknisyen olmak için yanıp tutuşuyordum.

Pascal Brooks son derece mükemmel ve herkesçe sevilen genç bir manifatura tüccarıydı. Bir sabah erkenden bize uğradı. Mağazasımn kınk anahtannı elinde tutuyordu. Anahtarın ucu kilidin içerisinde kırılmıştı. Ona “pirinçten bir anahtar dökece­ğim, sert bir ucu olacak. Sonra testere ile kesip anahtar dişlerini dışarı çıkartacağım” dedim, inanmadığını ima etti fakat dene­meme izin verdi. İşin yansmı yapmıştım ki Farley eniştem geldi. Bana “devam et ve bitir” dedi. Denemek için Mr. Brooks’la git­tim. Yaptığım anahtar müthiş bir kolaylıkla kapıyı açtı. Büyük bir zafer kazanmıştım.

Bir gün öğle vakti herkes yemeğe gitmişti. Ben de en genç çırak olarak satış mağazasına bakıyordum. Köylü bir adam çıka- geldi. Zedelenmiş ve yıpranmış bir gümüş saat getirmişti. Saatin dış kısmım eski gümüş niyetine satmak istiyordu. Saatin meka­nizmasını çıkardım ve tarttım. Adama bir buçuk dolar ödedim ve bunun bizim için bir değeri olmadığını söyleyerek mekaniz­mayı geri verdim. “Benim için de bir değeri yok” dedi ve bıraktı. Kırık dökük şeylerin bulunduğu kutuya atarken içerideki işçili­ğin kendine mahsus parlaklığını ve mükemmelliğini fark ettim.

Saat tamircisi Mr. Titcomb gelince bunu ona göstererek, “Bir işe yarar mı bu£” diye sordum. Gayet ciddi olarak inceledi ve bundan daha güzel bir işçilik görmediğini söyledi. Bunu büyük bir zembereğe koyacak ve deneyecekti. “Şayet fatura tahsilatı üzerindeki komisyon ücretinden bir buçuk dolar alıyorsan, onu para çekmecesine iade et ve eski saatlerin içlerini çıkar. Senin bir saate sahip olabileceğini benden başka kim biliyor1?-” diye ekledi. Farley eniştem gelince bunu ona söyledim. Saate baktı; güldü ve şöyle dedi: “Bununla ne yapabileceğini görmek için şimdi se­nin gecelerin ve Cumartesi öğleden sonran var.” Mr. Titcomb usule göre nazikçe saati kurdu. Bir haftalık denemeden sonra hiçbir saatin bundan daha iyi çalışamayacağını ifade etti. Saat, rakkasından bir günde tek saniye bile şaşmamıştı. “Eğer o köylü ortaya çıkarsa ona anlatmak zorundasın” dedi, “zannederim bu nadir bir saat. Sen o dış kasa ile hiçbir şey yapamayacak olsan, yalnızca bir saat sahibi olmakla kalmayacak, aynı zamanda en iyi saaderden birine sahip olmuş olacaksın.”

Çok zor olan yegane şey, camı tutacak bir çerçeveydi. Yeni bir tane yapmalıydım. Bunda başarılı olursam menteşelerin üze­rine lehimle tutturabilecek ve temiz, mükemmel bir iş yapabi­lecek miydim^ Fevkalade başarılı oldum! Atık kutusunda eski bir mühür ve anahtar buldum. Bunlan parlattım. Ablam da bana siyah bir kurdele vermişti. Pantolonumun saat cebi harika bir sa­ate kavuştu. Eski hırpalanmışlıklanmn izleri saatin dış kısmında kalmıştı. Onlan düzeltememiştim. Fakat Portland’daki herhangi bir beyefendininki kadar güzel bir saatim olmuştu. Onu nasd el­den çıkardığımı ve tekrar ele geçirmek için gösterdiğim beyhude çabalarımı ileride anlatacağım. Onun da bir hikâyesi var.

Bu hadiseden evvel bir yangınla uğraştım. Farley eniştem bana, içerisinde Meksika dolarları bulunan ağır bir çanta getir­miş ve şöyle söylemişti: “Bu dolarlarda % 20-25 oranında değer düşüren öğeler var. En büyüğünden bir maden eritme kabı al. Bir seferde 8-10 ons alacaktır ve bunu yapman için bir hafta ge­rekebilir. Ne zaman kazanırsan o kazanç senin olacak.”

Bu fırsattan dolayı memnundum. Verilen işi üç gün içerisin­de yapacağımdan emindim. Neredeyse beş günde bitirdim ama işin tam olarak nasd yapılacağını öğrenmiştim. Ustamın hedefi de buydu. Ayrıca Tevrat’ın Malaki bölümü, 3/3’teki “Ve gümüş tasfiye eden ve temizleyen adam gibi oturacak…” cümlesinin manasıyla ilgili çok etkileyici bir de örneklem kazanmıştım. Süreç tamamlanınca erimiş küde parlak bir yüzey tuttu, öyle ki kabm içine bakınca yüzümü kusursuz biçimde yansıtıyordu. Oksit meydana getirecek ve parlaklığı karartacak bir alaşım kal­mamıştı.

Şimdiye kadar benim ticaretim dikkate alındığında gayredi ve tok gözlüydüm. Kendime güvenim gelmişti. Beş yılım bitti­ğinde işe atılmaya hazır olacaktım.

Satıcı olarak gururum korkunç bir yıkıma uğramıştı, öğle sularında mağazada yalnız başımayken çoğu defa önemli satış­lar yapardım. Eniştem bu konuda bana iltifat ederdi. Bir gün din adamı gibi giyinmiş bir adam geldi. Bir gezinti arabasına binmişti. Atım çekiştirerek kazığa bağlarken onu gördüm. Sofra takımımızı görmek istiyordu. Beş dolara beyaz metalden imal edilmiş güzel bir kahve cezvesi satın aldı. Bana on dolar kâğıt para verdi, ben de ona beş dolar üstünü verdim. Farley eniştem  gelince, on dolarlık banknotun “batık” bir bankadan alındığı­nı ve bir kuruş değeri olmadığını anladı. Eğer bankalar listesine göz atmış olsaydım bunu anlayabilirdim. Müşteriyi bulabilecek hiçbir iz yoktu. Bazıları onu arabasına inip binerken görmüş ve bir köy papazı olduğunu düşünmüşler. Hiçbir otelde konakla- mamıştı. Beni müthiş derecede aşağılayacak şekilde cezveyi ve beş doları alıp götürmüştü. Bu, papaz kıyafeti içerisindeki biri tarafından aldatılmış olduğum yegane andı.

Kilise Hayatım ve Dr. Payson’m Maneviyatıma Etkileri

Dinî yaşantımdan bahsetmeyi bilerek erteledim. O konuyu başlı başına ele almak istiyordum. Ağabeyim ve Rebecca ablam Dr. Edward Payson’ın kilisesine üyeydiler. Pek tabii ben de on­larla beraber kiliseye gidiyordum. Dr. Payson fiziki açıdan harap olmuş bir kişiydi; fakat zihinsel ve manevi açıdan böyle değil­di. Arada sırada öğleden önceleri vaaz ederdi. Ancak öğleden sonraları verdiği İncil dersinde daima hazır bulunurdu. Cemaati, vaazlarındaki güçlü maneviyata ilaveten, ölmekte olan pastörle- rinin hastalığıyla kahramanca savaşmasına da derinden muhab­bet besliyordu. Bir bacağı ve onun çaprazındaki kolu felçliydi. Koltuk değneği kullanamıyordu. Her ne zaman dolaşmaya çık­sa bir kişi yan tarafından ona destek olurdu. Bütün ağırlığıyla Diyakoz Coe’ya dayanarak geniş koridoru çıkardı. Yüzünde, çektiği bu büyük çilenin getirdiği sürekli ve sabit bir sabırdan kaynaklanan put gibi bir hareketsizlik görülürdü. Bu nedenle onun bilgi aktarması bazılarını gözyaşlarına boğardı. Kürsüden verdiği vaazlar, sesine ve hâline güç ve canlılık getirirdi. Kür­süye veda edişi o kadar dokunaklı ve etkileyici bir törenle oldu ki, gözyaşı dökmeyen birkaç kişi kalmıştı. Gözyaşı dökenlerden biri zannederim “günahkâr” bir gençti.

Bu veda töreninde İncil derslerini mümkün olduğunca sür­dürmeyi istediğini belirtmişti. Ona, her Pazar günü, giriş müsaa­desi alamadıktan için geri çevrilen pek çok kişinin olduğu haber verilince, kilisesindeki bütün üyelerinden kiliseye gelmekten sa­kınmalarını istedi. Açıkçası bu uygulama, kilise üyesi olmayan ve yer darlığı yüzünden içeri alınmayan kimselere yönelikti.

Ben de bu faaliyede ziyadesiyle ilgilenir olmuştum. Dr. Payson İncil hakikatini öylesine açık dille anlatır, bizim kendi fikirlerimizin ve tecrübelerimizin içerisine o hakikati ikna edi­ci biçimde öyle yerleştirirdi ki, ilgilenmemek imkânsızdı. Her zaman erkenden orada olur ve neredeyse hep aynı yerde otu­rurdum. Fakat eğer benim varlığım başkalarını katılmamaya mecbur bırakıyorsa derslere gitmemeliyim diye düşündüm; bu nedenle ben de gitmedim. Pazartesi sabahı kilise üyelerinden biri gelip de “Dr. Payson neden derse katılmadığını ve kürsüden söylediklerini yanlış yorumlayıp yorumlamadığını öğrenmek is­tiyor” deyince çok şaşırdım. Bunun nasıl böyle olduğunu açık yüreklilikle söyledim. O kişi, “Dr. Payson şunu anlamanı istedi” dedi: Onun bu uyarısı bana ve benim gibi diğerlerine bir yer sağ­lamakmış ve geri döneceğimi umuyormuş. Dr. Payson’ın beni, yani bu utangaç küçük köy çocuğunu düşünmesi, herhangi bir vaazm yapabileceğinden çok daha derin bir etki bırakmıştı üze­rimde.

Ertesi Pazar kalabalık içeri girdiğinde her zamanki yetim­deydim ve çok geçmeden kilise lebaleb dolmuştu. Dr. Payson yine Diyakoz Coe’ya iyice yaslanmış hâlde içeri girdi. Oda enle­mesine uzundu. Kürsü, sağ tarafın orta kısmındaydı. Coe onun oturmasına yardım etti; her şeyden önce yüzündeki teri sildi. Onun bu zahmet çekerek gelişi terlemeye sebep olmuştu. Yüzü­nün rengi solmuştu; ancak sararmaktan ziyade kararmıştı. Yüz kasları hareketsizdi; ceviz şeklinde oyulmuş görünüyordu. Bu durum, zannederim, sürekli, sabit ve kahramanca tahammülden şiddedi bir ağrıya geçişin neticesiydi. Nefes aldığında gözlerini sağ tarafa çevirdi; muhtemelen oradaki her kişiyi görerek bütün dinleyicileri gözleriyle taradı. Soluna döndüğünde ise gözünü benden ayırmadığı görüldü. Gözlerimi yere indirdim; fakat ye­niden baktığımda hâlâ bana doğru bakıyormuş gibiydi. Bunun ihtimali şu ki, şiddetli bir ağrının artışı bu bilinçsiz bakışı sabit- lemişti. Kasıtlı veya değil, bu bakış ruhuma işledi ve bana şöyle diyordu: “Zavallı köy çocuğu! Bu şehre kaybolmak için mi yok­sa kurtulmak için mi geldin^”

İlahinin söylenmesinden evvel “iki mütevazı yabancının kürsüden söylediklerini yanlış anladıklanna ve geçen Pazar bu­rada olmadıklarına” dikkat çekti. Onları yeniden burada gör­mekten mutlu olduğunu ve yanlış bir izlenim alan başkalan varsa, onların da geri geleceklerini ümit ettiğini söyledi. Bu iki kişiden birinin ben olduğuma şüphem yoktu. Diğeri kimdi, hiç öğrenemedim.

Birkaç Sebt gününden sonra onun yerini bir yabancı aldı ve Dr. Payson’ın evinden bir daha asla çıkamayacağmı haber verdi. Ölümsüzlüğe kavuşma umuduyla dopdolu bir hâlde, acı için­de kıvranan bedenini terk etmeyi bekliyordu. Uzun zamandır ölüm döşeğindeydi ve müthiş ıstıraplar içerisindeydi. Buna mu­kabil yaklaşmakta olan ihtişamın [Cennetin] insanı ferahlatan düşlerini kuruyordu.

Daha evvel bahsettiğim saat tamircisi Albert Titcomb, Dr. Payson’ın ölümüyle beraber vuku bulan ve onu takip eden bir uyamş içerisindeydi. Kendisinin yoldan sapmış bir günahkâr olduğu hükmünden son derece etkilenmiş bir vaziyetteydi. Daha evvel hiç hissetmediği, her daim yakınında duran bir teh­like yüzünden şaşkına dönmüş biri gibi uyandı. Fakat İsa’nın bizim kurtuluşumuz olduğu, sonsuz güvenliğin O’nda olduğu ve O’nsuz ebedî bir yıkım içerisinde olacağımız gerçeğini apa­çık bir şekilde öğrendiğinde İsa’yı tarif edilmez bir sevinçle ka­bul etti. Ondaki bu değişim, hiç kimsenin farkına varmamasına imkân olmayan bir dönüşümdü.

Sonradan ve daha yavaş bir adımla Mr. Titcomb’u takip et­tim. Benden aylar önce kiliseye üye oldu. Ancak bu yolda bana büyük yardımı dokundu. Yol boyunca beni taşıyacak aşırı dere­cede kuvveüi birtakım harikulade etkiler istiyordum. Arkadaşım Horatio Ilsley hemen hemen aynı tecrübeleri benimle birlikte yaşadı. Ben Portland’a vardıktan bir yıl dört ay sonra 6 Mayıs 1828’de Horatio’yla birlikte kiliseye katıldık. Ağabeyim de aynı tarihlerde Waterford’taki kiliseye üye oldu. Dinî alandaki bu birlikteliğimiz yakınlığımızı daha da pekiştirdi.

Dinî Okumalarım

Portland’a geldikten kısa bir süre sonra okumalarım dinî bir yöne kaydı. Öteki kitaplara çok az ilgi duyuyordum. Philadelp- hia’daki Franklin Enstitüsü’nün çıkardığı bülteni sadakatle oku­yor ve yeni buluşları takip ediyordum. Lakin bunun ötesinde o buluşlardan neredeyse hiçbir şey hatırlayamıyorum. Kitab-ı Mukaddes’i yeni bir kitap sadedinde inceleyerek okudum. Ya­zar Doddridge’in Exp>ositor [Yorumcu] ve Comprehensive Com- mentary [Kapsamlı Tefsir] adlı eserleri çok değerli yardımcılardı. Fakat tesadüfen Jonathan Edvvards’ın[4] History of Redemption [Ke­faretin Tarihi] adlı kitabıyla karşılaştım. Baştan sona okudum ve şöyle dedim: “Tarihi şimdi anlıyorum.” Dünyadaki büyük hadi­selerin hepsi Tanrı’nın Krallığı’na atıfta bulunmaktadır. Tanrı, insanlık tarihinin bütününde yer almaktadır ve millederin hare­ketleri onun kontrolündedir. Milenyum günlerine kadar da öyle olacaktır. O zamandan bu yana benim okumalarım esas şeklini bu tarih bakış açısından almıştır. Edvvards’ın ele geçirebildiğim bütün eserlerini okudum. Isaac Watts’ın3 The Mind [Akıl] adlı eseri, kişisel kabiliyetlerimi daha sistemli işlemeye beni yön­lendirmede çok faydası olan diğer bir kitaptı. Kitabı en son ne zaman gördüğümü zar zor hatırlayabiliyorum; ancak akl-ı selim üe doluydu ve döneminde en üst seviyede kullanışlı bir eserdi. Şimdi adamakıllı bir araştırma yapmadan bir nüshasmın bulu­nup bulunamayacağından şüpheliyim.yaklaşması, Tanrı aşkının kâinata içkin olan aşkla özdeş olduğu düşünce­sinden hareketle ahlaki bir hissediştir. Orijinal ve ilksel bütün güzellik, iyilik ve mükemmellikler bu kutsal aşkta toplanmıştır. Hakiki erdem, bu Tanrı­sal Sanat”ın duyumsanması ile elde edilebilir. İnsanın aklı ve imanı arasın­da zorunlu bir bağ bulunmaktadır. Bütün idealar veya idea olarak “şeyler” Tanrısal akılda mevcuttur ve onda birleşirler. Bunlar mükemmel Tanrısal sanatın eseri olarak uyum içinde ve değişmez bir şekilde bulunurlar. Maddi dünya ve maddi şeyler ise Tanrısal akılda var olan hakiki varlıkların gölge­leridirler. Edwards’a göre insanın yapması gereken şey, sahip olduğu aklı imanı ile uyumlu bir hâle getirerek Tanrısal akla dönüştürmeye çalışmaktır. Mustafa S. Tüter, “Püriten Atalarından Bugünkü Amerikalılara Miras: Püritanizmin Teolojik ve Felsefi Kökenleri”, www.ekopolitik.org/images/ cust_files/070522190444.pdf.” Görüldüğü üzere yazar Hamlin’in akademide ve ilahiyat okulunda şahit olduğu dinî uyanışlar bu bağlamda değerlendiril­melidir. Ayrıca dinin özünden saptıklarını ileri sürdüğü Doğu Hıristiyanları- na da bu bakış açısıyla yaklaşacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. Ç.N. Isaac WATTS (1674-1748): ingiltere’de Southampton’da doğdu. King Ed- ward VI School’da Latince, Grekçe ve Ibranice öğrendi. Bu sıralarda ilahi yazmaya eğilim gösterdi, ilahiyat eğitimi gördü, ingiliz ilahi besteciliğinin babası olarak nitelendirilmektedir. Mantık üzerine yazdığı bir ders kitabı yıllarca Oxford, Cambridge, Harvard ve Yale üniversitelerinde okutuldu. 1707’de Hymttes and Spiritual Songs, 1715’te Divine Songs (çocuklar için), 1719’da Psalmas ofDavid adlı ilahi kitaplarını yayınladı. Ç.N.

Kiliseye Üye Oluyorum

Arkadaşım Horatio Ilsley’le birlikte kiliseye üye olma­yı düşünmeye başladığımızda, dinî bir hareketi amaçlayan ve gençlerden oluşan bir cemiyete katılmaya davet edildik. Ta­mamı genç olan üyelerin yaklaşık yansı evliydi. Cemiyet her hafta üyelerden birinin evinde toplanıyordu. Bir hedefi de, Dr. Edvvard Payson’ın Bowdain Kolej’de okuyan oğlu Edward’ın eğitimine katkıda bulunmak adına sekretere birer buçuk dolar ödenmesiydi. Bir ihtimal bu para, üyeleri bir arada tutmak için alınıyordu. Mümtaz bir şahsiyet olarak ve defalarca Boston’a ve New York’a davet edilen Dr. Payson gibi biri, halihazırdaki kullanımının ötesinde paranın üzerine hiçbir değer koymazdı. Hem oğlunun eğitim masraflan para veren üyelere çok ağır gel­meyecekti. Birliğin bu amacı gizli tutuluyordu ve muhtemelen Edvvard bunu şahsen hiç öğrenmedi. Bu hususta Horatio ve ben onur üyeleriydik, ama dua toplantılarında sürekli sıra almak zo­rundaydık. Bu “Haçımızı yüklenmek”[5] idi; lakin bunun bizim için yararlı olduğunu biliyorduk. Fevkalade bir ikramdı ve bize gösterilen gerçek bir Hıristiyan ilgisiydi. Bu ilgi, cemiyetin o asil üyelerini, Horatio ve Cyrus adlı iki oğlanı arkadaşlıklanna dahil etmeye yönlendirdi. Burası bizim için en mükemmel okuldu ve ikimizi de İncil vaizi yapmıştı. Gerçi o zamanlar böyle bir dü­şünce aklımıza gelmiyordu tabii.

İlk yarım saat toplu hâlde icra ediliyordu. Doğrudan kilise­nin faaliyet alanları, Pazar okulu ve diğer Hıristiyanlık çalışma­ları üzerine sohbet edilirdi. Ardından duaya geçilirdi. Bir kişi, seçilmiş bir bölümü okur ve kısaca genel açıklamalar yapardı. Sonra bu iki oğlan da dahil herkes birkaç kelam eder ya da bir soru sorardı. Saat 9’da kısa bir dua ile akşam sona ererdi. Bu top­lantıyı diğer toplantılardan daha sabırsızlıkla bekliyorduk. Bir toplantıda 15-20 kişi oluyorduk; üye sayısını bilmiyorum. Üye­lerden bazılarının isimlerini eksiksiz hatırlıyorum: Isaac Smith, John Smith, William Cutter, David Cutter, Eben Steele, Erastus Hayes, Albert Titcomb, John Codman, Pascal Brooks, Oliver Dorrance, Baker vd. Geçen altmış dört yıl, isimler üzerindeki en büyük süici olmuştur. Şimdi hayatta yalnızca ben ve Titcomb kaldık. Ben seksen üç yaşımı sürüyorum, o da doksan iki. Adı geçenlerin hepsi asil ve faydalı işler yapmış Hıristiyan kimseler­di. Onları en aziz hatıralarım arasında muhafaza etmekteyim. Böylece hayat hem dükkânın içinde hem de dışında ağırbaşlı ama mudu bir şekilde akıp gidiyordu.

Çıraklık Akşam Okulu

1828-1829 kışında şehirdeki okul binalarından birinde Çı­raklık Akşam Okulu açıldı. Ustabaşı Libby ile Ustabaşı Jackson vardı. Aynca gönüllü öğretmenlerden büyük bir ordu meydana gelmişti. Düzenli derslere devam eden yetmiş çırak bir araya getirildi. Düzensiz gelenlere ise yol verildi. Gönüllü öğretmen­lerden bazdan sebatkâr bir karaktere sahiptiler. Sabun imalatçısı Ben Fernald neredeyse bir dehaydı. Kaba ve kendini beğenmiş biri olsa da özverili, usanmaz ve takdire şayan bir öğretmendi. Dilbügisi bölümünü bana Mr. Greene öğretti. Mükemmel bir öğretmendi ve coşku dolu bir insandı. Kişiliklerini hatırladığım başka iki öğretmen daha vardı, fakat isimleri neydik Çırak arka­daşlardan Colesvvorthy onlan hatırlayacaktır; çünkü o her şeyi hatırlıyor.

Bu okula gidip gelirken bir zorluk yaşadım. Dükkânda benim dışımdaki herkes akşam yemeğine giderken ben satış mağaza­sında duruyordum. Onlar döndüğünde benim için yemeğe git­mek ve tam vaktinde akşam okuluna olmak imkânsızlaşıyordu. Akşam yemeğini feda ederek veya dokuzu yirmi geçeye (okul­dan soma evde olabüdiğim en erken vakitti bu) erteleyerek so­runu çözüyordum. Bu iyi bir şey değildi; ancak benim canımı da zora sokmuyordu. Çünkü bunu gönüllü yapıyordum. Şayet baş­kaları tarafından akşam okuluna gitmeye mecbur tutulsaydım, bu durumu zalimce ve insafsızca diye kınardım.

Hayatta karşımıza garip tesadüfler çıkar. Bir akşam hızlı adımlarla okula giderken Tevrat’taki Süleyman’ın Meselleri’nden [22/29] şu cümleleri tekrarlıyordum: “İşinde usta olan adamı gö­rüyor musun£ Öylesi, sıradan kişilere değil, krallara bile hizmet eder.” “Şimdi” dedim, “bu ifadeler genel anlamıyla doğru değil. Hiç şüphesiz ben işimde usta biriyim, fakat kralların huzurunda asla bulunmayacağım. Bizim krallarımız yok ki.” On dokuz sene sonra Sultan Abdülmecid ile onun Boğaz’daki sarayında konu­şurken bu küçük olay aklıma gelivermişti.

Ders döneminin bitmesinden bir iki hafta önce, Mart ayı olması lazım, “Dinde Yeri Olmayan Yemin” hakkında en güzel denemeyi yazana bir birincilik, bir de ikincilik olmak üzere iki ödül kondu. Rebecca ablam bu yarışma için yazmam konusun­da beni teşvik ediyordu. “Ama abla, sen de biliyorsun ki ben daha evvel hiçbir şey yazmadım. Yetmiş tane çocuk var. Bazı­ları geometri ve denizcilik dersi alıyor. Gülünç duruma düşerim sonra” dedim. Lakin o, benim Hıristiyan bir genç olarak genç­ler arasında yaygın olan bu günaha karşı yazmam gerektiğin­de ısrar etti. Mademki bir vazifeydi, boyun eğdim. Belirli bir akşam yazıları teslim edecektik. On altı kişi makalelerini teslim ettiğinde ben memnuniyetle kendiminkini vermekten vazgeçe­cektim. Birincilik ödülü; fildişi kulpu ve başlığı olan gümüş bir kalem, diğeri ise bir kitaptı. Okul kapanmadan üç akşam önce Jackson Usta dikkat çağrısında bulundu ve şunları söyledi: “Her yarışmacı ödül için yazısını, açık seçik olarak, erkekçe bir sesle, hımlamadan ve kem küm etmeden okumaya hazırlansın. Bu ise yalnızca evde doğru bir uygulamayla yapılabilir. Herkes gelsin ve yazılı metnini alsın.”

Benimkini aldım. Fakat ödül komitesinden biri ertesi gün arkadaşım Colesworthy’e “Hamlin’e söyle, birincilik ödülünü o aldı: sen de ikincisin. Hiçbir şey söylemeyin ama hazır olun” dememiş olsaydı bu hazırlığı yapıp yapmayacağımdan emin de­ğildim. Hayretten ağzım bir karış açık kalmıştı. On altı zavallıya acımıştım.

Olaylarla dolu gece geçip gitti. Şehrin bütün ileri gelenleri oradaydı; fakat tam seçkin beyefendilerin yapacakları kapanış konuşmalanna sıra geliyordu ki, uzaklardan tiz bir çığlık duyul­du: “Yangın var! Yangın! Yangın var!” İnanılmaz derecede kısa bir sürede Jackson Usta tören yaptığımız okulda tek başına kal­mıştı. Sonrasında alevlerin oraya hiç kimse varmadan sönmüş olması düşündürücüydü.

Maddi değeri açısından önemsiz olan bu ödülden hoşnut olduğumu inkâr edecek değilim. Böyle bir kalem o zamanlar yeni ve ilginç bir şeydi; belki yarım ya da dörtte üç dolara satın almabilirdi.

Belli ki Ben Fernald, kararı günler öncesinden öğrenmişti. Çünkü o, açıklamalarını ustaca benim yazımdan aldığı dikkat çekici cümlelerle örmüştü. Böyle yapması bazen yüzümün kı­zarmasına yol açıyordu. Ufak tefek şeylerde yüzümün kızarma­sı ise benim çok büyük ve nefret ettiğim zayıflığımdı. Yüzüm kızarmadan bir kızla tanışamazdım, bu nedenle onlardan ka­çardım.

Diyakoz Isaac Smith Kilise Elçiliği Teklif Ediyor

Bir akşam Ebeen Steele’in evinden küçük bir topluluk dışarı çıkarken Diyakoz Isaac Smith’in beni bir köşeye çekip, “kilise elçisi olmaya hazırlanman senin vazifendir, bunu hiç düşündün mü£” diye sorması işte bu kış vuku bulmuştu.

“Hayır efendim, ciddi olarak değil”, diye cevap vermiştim.

“O hâlde senin bunu düşünmeni ve üzerine dua etmeni isti­yorum”, dedi. Ardından niçin bunu düşünmem gerektiğine dair

bazı sebepler ileri sürdü.

Bir zaman sonra Diyakoz Smith yine benimleydi. Ona “Ha­yır! Ben eniştemle anlaştım ve üç yıldır ona hizmet ediyorum. Sonra özgür olacağım”, dedim.

“Fakat onun seni serbest bırakacağım mı zannediyorsun^” “Buna gönüllü olacağını düşünmüyorum ve ona bunu sor­mak da istemem.”

Bununla birlikte onun sözleri içimde bir çatışma uyandırdı. O parlak umudarımı kurban mı edecektim^ Oysa başarılı olur­sam, annemi ahir ömründe nasıl da rahat ettirebilirdim! Üstelik bütün dünyalık şeylerin düpedüz boş olduğu düşüncesi de üze­rime çöktü ve bugüne kadarki binlerce yılda en fazla onaylan­ması muhtemel şeyi yapmaya niyetiendim. Tann’ya, yolumu o kadar düz kıl ki, senin dileğini yerine getirirken hiçbir şüphem kalmasın diye can-ı gönülden dua ediyordum.

Jonathan Edwards’ın, aşağıya aldığım ve bizzat kendim uy­gulamak üzere kopyalamış olduğum kararlarından muazzam derecede etkilenmiştim. Bunlar benim için dört incil’deki haki­kat hükmünde kararlar gibiydi: Tanrı’nın şanı için, kendim iyi bir kâr elde etmek ve hoşnut olmak için en iyisinin bu olduğunu düşündüğüm her ne olursa olsun ya­pacağım. ister şimdi olsun, şu andan itibaren sayılamayacak kadar çok yıl olsun; vaktin ne olduğunu hiç dikkate almaksızın o işi ya­pacağım karara bağlanmıştır. Vazifem olduğunu ve insanoğlu için en yararlı ve en güzel olduğu­nu düşündüğüm ne varsa yapmam karara bağlanmıştır. Karşılaştığım her türlü zorluk ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun o vazifeyi böylece yerine getireceğim karara bağlan­mıştır.

Evet, nihayet eniştem, bunun kendisi için bir hayal kırıklığı olmasına rağmen kendi vazife anlayışıma göre hareket etmek­te özgür olduğumu söyledi. Rebecca ablam uzaklara gideceğim fikrini çok derinden hissediyordu. Bunun üzerine çok gözyaşı döktü ama yine de “Cyrus, senin gitmeni istiyorum. Tann’nın seni bu hayata değil, o hayata çağırdığını düşünüyorum. Ben bunun aleyhinde tek bir kelam etmem” dedi. Ne yapmam ge­rektiği ile ilgili olarak zihnimi az yormadım. Diyakoz Smith bana tekrar geldiğinde ona,

“Hayır. Bu konu hakkında daha fazla söz söylemeyin. Ben kesinlikle kilise elçiliği yapamam. İyi bir zanaatkar olabilirim ve buna daha çok bağlandım.

“Ama bir deneme yazarak ödül kazandın, öyle değil mi£”

“Evet, buna ben de şaşıyorum. Fakat Diyakoz Smith, mas­raflar bunu mutlak surette imkânsız kılıyor. 15.000 dolardan az tutmayacak olan dokuz yıllık bir eğitimin üstesinden gelemem. Evimizden bana düşen pay, satılabilir bir konumda değil. Onun da üçte birini ancak temin edebilirim.”

“Öyle mi, bunu göz önünde bulunduracağım.”

Meseleyi kilisenin huzuruna getirdi. Kilise de, bin dolarla sınırlı olmak üzere bana yardım etmeyi oylayarak kabul etti.

Böylece sonunda hayatıma dair bütün planları gemiden denize attım; yenilerine başlama kararı verdim. Yeni planlarım dünyalık değil maneviyatla ilgili güzelliklere dair olacaktı. Bu ise insamn kalbinde büyük araştırmalar gerçekleştirilmeden ya- pdmazdı; lakin bu araştırma bir kere yapıldı mı bir dakikalığına bile asla pişmanlık duyulmazdı.

Bridgton Akademi’ye Hazırlanıyorum

Koleje hazırlanmam için Bridgton Akademi’ye gitmeme ka­rar verildi. Evimizin altı mil civarında olacaktım. Ustabaşı Libby ilk çalışmalarım için birkaç tane ikinci el Latince ve Grekçe kitap buldu. Latince Liber Primus5 ve neredeyse hiç okunaklı olmayan

 Liber Primus, Romalı devlet adamı, hatip ve filozof olein Marcus Tullius kötü bir Latince sözlüğüm, bir tane Grekçe Yeni Ahit’im olmuş­tu. Yeni Ahit’in Neal Dovv’dan geldiğine eminim. O zamanlar Neal, Portland’ın gelecek vadeden gençlerinden birisiydi. Mes­lekten dericiydi; fakat aynı zamanda okumuştu ve bir beyefen­diydi. 1814’te Boston’da basılmış olan bu Grekçe Yeni Ahit, geçen gün bana geri geldi. Eline geçtiği öğrencilerin isimleriyle birlikte batıdan gönderilmişti. Benim adımı ve 1829 tarihini gö­ren son sahibinin oğlu, geçmişin bir yadigârı olarak onu bana yollamış. Bu kişi, ona sahip olanlardan hayatta kalan tek kişiydi. Bu hadise, Portland’a veda edişimin capcanlı bir şekilde hatırı­ma gelmesine yardımcı oldu.

Şaşkınlık hisleriyle ve müthiş bir hassasiyetle dükkâna, oradaki aletlere, mağazaya, iş arkadaşlanma veda ettim. Şim­di sahneyi Bridgton için kuruyordum. Mayıs başlarıydı; evden ayrıldığımdan bu yana iki yıl dört ay geçmişti. Kendime soru­yordum: Bu bir rüya mı, yoksa gerçek mi£ Her şey değişiyor; planlar, beklentiler, ümitler, kararlar… Dünya değişiyor, hayat değişiyor. Mazi sanki bir rüya ve gerçek hayat şimdi başlıyor. On sekiz yaşımı dört ay geçmiştim. Son derece faal bir hayat sürmüştüm. Artık ders çalışmak için kolları sıvamaya ve bir da­kikamı bile boşa geçirmemeye karar verdim.

Fatura tahsilatı üzerinden aldığım komisyon ücretinden, bin bir güçlükle topladıklarımdan cebimde biraz para vardı. Tulum­ba ve makara imalatçısı 25 dolarlık faturasını ertesi gün ödeme­ye söz vermişti. Benim komisyonum bir buçuk dolar olacaktı. O akşam imalathanesi yandı ve kül oldu. Mağazamızın düz çatısı­na çıktım ve yangının tam da nerede olduğunu hemen gördüm. “Orada” dedim, “orada benim bir buçuk dolarım gidiyor.” Kişi zamirinin, birinci tekil şahıs olması harikulade bir şeydir.

Çiçero’nun (MÖ. 106-MÖ. 43) retorik alanındaki De Oratore adlı eserinin alt başlığıdır. Latincenin klasiklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ç.N.

IV. BÖLÜM BRIDGTON AKADEMİ

Akademinin müdürü Rev. Charles Soule nazikâne bir şekil­de beni aldı ve akademinin tam üstündeki kalacak yer için Mr. Gould’a götürdü. Latince öğrenmeye henüz başlamış olan oğlu Stephen Gould’la birlikte bir odaya yerleştirildik. Stephen baş­tan sona iyi bir gençti, ancak derslerinde hızlı değildi.

Yolculuğumun bilet ücretini ödemeye yetecek kadar param vardı. Lakin para üstünden çok az kalmıştı. Kilise bu konuda herhangi bir şey söylememişti; ben de hiçbir şey yapmadan önce para sormayı istememiştim. Mr. Soule’ın, haftalık 1.25 dolar tutan yurt masrafımla ilgileneceğini düşünmüştüm. Altı hafta sonra kısa bir tatil vardı ve ben pır pır uçan kalbimle an­nemi, ağabeyimi ve eski çiftliğimi görecektim. Fakat yurt fatu­rasını ödemem gerekiyordu. Sevgili kol saatimi çıkardım ve Mr. Gould’a, ödeme için bunu alıp alamayacağını sordum. Bu iyi ve güvenilir eski nesneye karşı aptalca bir sevgi beslemiştim. Ama şimdi duygusal davranmaya vakit yoktu.

Evde geçen iki haftam hayat ve neşe doluydu; çalıştım, ko­nuştum, yemek yedim ve uyudum.bridgton akademi

Howard Amcanın Çiftliği

Haftada 1.25 dolardan daha ucuz bir tarife üzerinden yaşa­mayı ve kimseden yardım istemeden faturayı ödemeyi kararlaş- tırdım. Akademiden iki mil uzaktaki Hovvard’ların Çiftiiği’nde kalma planlarıma, benimle aynı fikirde olan okul arkadaşım Isa- ac Carleton da katıldı. İki mil ya vardı ya yoktu; çünkü bu me­safeyi yarım saatte güle oynaya yürüyebiliyorduk. Yolun yarısı tamamıyla ormamn içinden geçiyordu. Burayı yirmi dakikada yürüyorduk. Yandan sonra orman kayboluyordu. Ancak nefes almamız zorlaşıyordu; zira yürüyüş için idmanlı değildik.

Howard amcanın karısı son derece kibar ve anneliğe daha önce gördüklerimden daha yaraşır bir kadındı. Rebecca Howard adında bir kızları vardı. Howard amca zeki, çalışkan bir çiftçiy­di. Galiba onlarm yaşantısına değişiklik getirmiştik. Bu durum bizim olduğu kadar onlar için de memnuniyet vericiydi. Pence­relerinden keyifli bir manzara seyrettiğimiz özel bir odamız var­dı. Yiyeceklerimiz boldu: Nefis tereyağı, peynir, süt, kaymak, ekmek ve diğer bütün çiftlik ürünleri…daha ne isteyebilirdik ki^ Öğle yemeğimizi yanımızda götürüyorduk. Howard amcamn sevgili karısı öğle yemeğine, onlara ödediğimiz miktann hak et­tiğinden daha fazla emek veriyor, ilgi gösteriyordu. Bunu ona söylediğimizde tebessüm ederek, “gençler öğle vaktinde güzel yemek yemekten hoşlanırlar” diyordu. Ön taraftaki yamaçta birkaç tane yaşlı, hoş elma ağaçları mevcuttu. Akademiden dö­nüp de her zaman zevk aldığımız çayı içtikten sonra buradaki oturma yerlerinde, gün ışığı tamamıyla gözden kayboluncaya kadar ertesi sabahki derslerimizi hazırlardık.

Mahallede seçkin ve dindar bir kadm yaşıyordu. Evinde mahallelilerin katıldığı bir dua toplantısı yapdıyordu. Bu türden toplantılarda Metodist, Vaftizci, Cemaatçi kilise mensuplan ara­sında hiçbir farklılık olmazdı. Biz onlarla “kabiliyetierimizi gös­terdik”, onlar da bize faydalı oldular.

86

Hovvard ailesinden üzülerek ayrıldık. Çünkü Kasımın sert rüzgârları bizi akademiye yakın bir yer aramaya sevk etti. Kaldı­ğım sürenin masraflannı çeşitli şekillerde ödedim. Pordand’daki eski dükkâna gittim ve evlenmek üzere olan Rebecca Hovvard’a yanm düzine yemek kaşığı, annesi için de gümüş kavisli bir çift gözlük yaptım. Bir diğer gözlüğü ise terzi Mr. Savvyer’e yaptım. Ağabeyim, Howard amcaya bir öküz sattı ve bütün faturalan dengelemiş olduk. Ardından, kalmak üzere mükemmel ve sevgili müdürümüz Rev. Charles Soule’a gittim. Atının bakımını üstlendim, o da be­nim faturalarımı hafif tuttu. Bunun için değil ama o kibar, asil ruhlu ve Hıristiyan beyefendiyi muhabbede yâd ediyorum. De­ğerli karışım da kesinlikle unutamam.

Akademi Ortamı

Akademideki yaşantımız ilginçliklerle dolu ve gerçek bir hayattı. Öğrencüeri genç erkekler ve oraya bir amaç için gelen genç hanımlardı. Bu hanımlar konularını takip ederlerken ne sağa dönerlerdi ne de sola. Bazı şahsiyetleri kabaca anlatmak için ellerim kaşımyor, fakat duraklamamam lazım.

Hepimizin gücünün ortaya çıkmasına sebep olan bir müna­zara topluluğumuz vardı. Akademiye bağışta bulunanlardan Dr. Farnsworth, tıpkı o zamanlar ufak bir öğrenci olan oğlu George S. Farnsvvorth gibi, münazaralarımızda her daim hazır bulunur­du. Ayrıca müdürümüz ve Müfettişler Birliği başkan yardımcısı Dr. Gould da bu etkinliklere katılırdı. Ötekiler meraktan gelir­lerdi.

Ağustos toplantımız, elimizden geldiğince en iyi şekilde hazırlanmamız için kışkırtırdı bizi. O münazaralardan bazılan hâlâ hatınmdadır. Biri, Haverhill’li Henry Carter (şimdi Yargıç Carter) ile olandı; diğeri ise Solomon Andrevvs’leydi. ikinci söy­lediğim kişi eğitimli bir münazaracıydı ve benden on yıl kıdem­liydi. Ona bir ya da iki kere makul söz söylememe rağmen o

hep üste çıkardı. Carter’la daha başa baş gittiğimiz ve ikimizin de birbirimize ölümsüz bir şeref kattığımız münazaralar, bana diğerlerinden daha yararlı olurdu. Genelde öğrenciler edebiyatla ilgili bu münakaşalardan müthiş faydalar devşirirlerdi. En iyiyi yapmaya mecbur edilmiş oluyorlardı ve gerçek eğitim de buy­du. Üst sınıflarımızın bu etkinliğe fedakârca zaman ayırmalan beni onurlandırıyordu.

Bir hafta yarısı, ertesi hafta da diğer yarısı olmak üzere haf­talık düzenlediğimiz hitabet programlarımız bizim için olduk­ça sıkıcı bir hâl almıştı. Köyün süslü konuşabilen bütün kızları bu programlara gelmeyi ve ustaca sunduğumuz nutuklarımıza bütünüyle gömülecekleri yerde, çoğunlukla bizimle dalga geç­meyi adet edinmişlerdi. Biz öyle düşünürdük. Carleton ve ben, Thomas T. Stone’un Barış ve Savaş üzerine yazdığı vaazı baş­tan aşağı ezberlemiştik. Bunlar güzel vaazlardı, lakin bizi o genç kızlar kadar eğlendirmiyorlardı. Solomon Andrews’in, gevezelik etme ve dedikodu konusunda yarım saatlik seçme parçaları var­dı. Biz üçümüz en sonda çıkalım diye planlamıştık. Andrews’le ben parçalarımızı o kadar canlı sunduk ki, Mr. Soule, galiba sırf onların uzunluklarına hayret etmişti. Carleton monoton bir ses tonuyla devam ediyordu. Yarı yoldayken Mr. Soule şöyle dedi: “Carleton, yeterli. Programdan atıldınız.” Bu, mükemmel bir şifa etkisi yaptı.

Bridgton’daki akademi hayatımın büyük lütuflanndan biri olarak hatırladığım, son derece yavaş ilerleyen bir hocayla ders yaptığımızdır. Virgil’den on satır işlemek ona zor gelirdi. Daha evvel sadece Liber Primus’u okumuştuk, onun da hepsini değil. Gramerdeki alıştırmalarımız da yetersizdi. Müdürden, benim ilerlememe izin vermesini istedim. Fakat o şu cevabı verdi: “Bu dersin iyice otursun, sonra öteki derslerde ilerlersin.” Böylece biz Aeneis’in[6] ilk cildini bitirdik. Baştan sona onun her satırını ezbere tekrarlayabiliyordum. Son dersin kapanışında Mr. Soule kitabı kapattı ve simsiyah çatık kaşlannın altından bana doğru bakarak alçak ve anlamlı bir ses tonuyla “ilerle Hamlin!” dedi. Bu eğitim ve alıştırmalardan sonra elbette öteki cilderin üzerin­den geçtim. Dönemin sonunda Aeneis’i henüz bitirmiştim ve ye­niden gözden geçirmeden ziyaretçi heyet tarafından bu kitabın içeriğinden sınava tabi tutulmaya itiraz ettim. Gel gelelim Mr. Soule bu konuda acımasızdı ve ben heyetin huzuruna çıkmak zorundaydım. Herkes bilir ki, bir kitabın ilk birkaç satırı birbi­rine yalandır ve sınav heyetinin, diğer yerlerden ziyade bu ilk satırlarda kendisini daha güvenli bir zeminde hissetmesi epeyce imkân dahilindedir. Başka bölümle ilgilenmediler. Her kitabın birinci cildinden birkaç cümleyi hızlıca tercüme etmem gereki­yordu ve onlar da tatmin oldular. Böylesine kusurlu bir çalışma deliliyle yakamı kurtarmama izin verilmemesi gerekirdi.

Hafta Sonlan Evimdeyim

Akademi yaşantımın büyük zevklerinden biri de her Cu­martesi eve gitme ayncalığıydı. Güzel havalarda hep Ayı Gölü (Bear Pond) ve Şahin Dağı (Hawk Mountain) üzerinden karşıya geçerdim. Elimde sevgili tabancam olurdu. Keklikler, boz renkli sincaplar ve güz mevsiminde de güvercinler insanı avlanmaya kışkırtıyorlardı. Bir defasmda koyu gölgeli bir patikada yalnız başıma ilerlerken, güzel bir keklik tehlikeden bihaber bir tahta perdeden yola doğru yürüdü. Hemen ateş ettim. Bir de baktım çırpınmıyor, bilakis başı dimdik yerde öylece duruyor, şaşırdım tabii. O güzel gözleriyle bana baktı; sanki şöyle diyordu: “Za­vallı bir kekliğe, yeşil yapraklı sevgili yuvasındaki kısa ve mudu hayatında zevk almasına izin vermedin.” Ardından parlak gözMitolojiye göre ölümlü Anchises ile tanrıça Afrodit’in oğlu olan Aeneas’ın Truva’dan kaçışını ve bugünkü italya’yı kurmasını konu edinir. Bu açıdan Romalıların yaradılış destanı mahiyetindedir. Ç.N. lerine ölüm indi ve başı düştü. Bir başka kekliği vurmayacağı­ma karar verdim ve bir daha da yapmadım. Kurşun, kanadarın tam üzerinden omurga kordonuna zarar vermişti ve keklik bu yüzden kıpırdayamamıştı. Sanki bana serzenişte bulunmak için bekliyormuş gibi hareketsiz görünmüştü. Kararımdan, “zararlı hayvanların” tümünü hariç tutmuştum. Bir öğleden sonra Ho- ward amcanın evinden, bir ayının çayırı geçip ağaçlara doğru koştuğunu gördük. Eldeki bütün kuvvetlerimizi harekete geçir­dik ve dört silahlı adam onu kovaladık. Yönünü Hamlin’in Bağış Arazisi’ne doğru değiştirinceye kadar takip ettik. Grubumuzdan iki kişi köpeklerle beraber ertesi gün akşama kadar izini sürdü­ler. Fakat ayı kaçtı.

Kış iyice bastırdığında Waterford’taki mahalle okulumuz Luther Farrar’ın öğretmenliğinde devam etti. Bir kolejin ikinci sımf öğrencisi olan bu kişi, Yunan ve Latin edebiyadannda uz­mandı. Yunanca ve Latince öğrenmemde bana nezaret etmeyi önerdi. Sekiz veya on hafta evde kalacaktım. Müdürümüz, sınav için iki hafta içinde sık sık gelmemi talep etmişti. Yeniden çift­likteydim ama derslerim beni ağır bir baskı altına almıştı. Aka­demi müdürümüz Mr. Soule, gelecek sonbaharda (Eylül 1830) Bowdoin Kolej’e girmem için yapmam gerekenleri benim adıma ayrıntılarıyla planlamıştı. Planın akıllıca yapıldığı şüpheliydi, fakat bir yıllık harcamalardan bizi kurtaracaktı. Her sabah 5’te kalkıyor, saat 9-10’a kadar ders çalışıyordum; annem daha son­ra ders çalışmama izin vermiyordu. Bu şartlar dahüinde baskı altında olmama itiraz için Mr. Soule’a gitti annem. O ise şunlan söyleyerek anneme hayli tuhaf bir cevap vermişti:

“O çocuk asla çok çalışarak kendisine zarar vermez. O, öyle biri değil. Kolayca öğreniyor ve kesinlikle kendisini bunaltmı­yor; zahmete sokmuyor, tam tersine boyunca gidiyor. Ayrıca o öyle iyi bir yürüyüşçü ve nişancı ki, asla açık hava istemeye­cektir.”

Bu hükümde biraz abartı varsa bile, biraz da feraset bulu­nuyordu. Çünkü çok çalışıyordum ama kendimi hırpalamıyordum. O yıl, önceki hayatımın herhangi bir yılından daha fazla büyüdüm. On yedi, on sekiz yaşındaki bir gençten daha büyük görünmeye başladım. Fakat ondan sonra bunun bir de cereme­sini çektim: Büyüdükçe kıyafetlerim dar geliyordu.

Akademi hayatımdaki en hoş iki olaydan daha bahsetmem gerekiyor; ondan sonra bu konuyu bırakacağım.

Bir Cumartesi günü Şahin Dağı’ndan karşıya geçerken, manzarayı zevkle seyretmek için en tepeye çıktım. Uçurumun tam kıyısında kocaman bir kaya parçası fark ettim. Kolaylıkla yerinden oynatılabilir gibiydi. Ayı Gölü’ne yuvarlamak büyük bir şeymiş gibi göründü gözüme. Hannibal ağabeyim anlatmıştı: 4 Temmuz kutlamalarından birinde her yaştan bir grup genç bu kayayı aşağı devirmek için toplanmış. Yaklaşık altı inç [1 inç=2.5 cm] çapında birkaç tane ladin ağacı kesmişler. Bu uzun kaldıraçlan kayanın bir kenanna yerleştirmişler. Fakat onu hare­ket ettirememişler. Kaya, alt tarafından bir ya da iki ayak kalınlı­ğında yekpare çakıl taşlarının içine gömülüymüş. Çıkarmak için kazmaları ya da bahçe kürekleri yokmuş. Mağlup bir vaziyette geri çekilmişler, ancak günün birinde bu işi yapmayı kararlaş­tırmışlar. Dikkatli bir incelemeyle, tek parçanın sert bir yerde değil, bilakis en az bir ayak kalınlığında çakıl taşının üzerinde durduğunu fark ettim.

Ağabeyimle bir anlaşmaya vardım: Ertesi Cumartesi akşam yemeğinden hemen sonra keskin bir balta alıp Andrews’le bu­luşacaktık. Etrafta büyümüş olan gürgen ağaçlanndan ucu sivri kazıklar yapacaktık, ikimiz uçurumun kaşma oturacak, üçün­cümüz de öbür tarafa geçecekti. Böylece oradaki çakıl taşlarım ayıkladıktan sonra bahsettiğim büyük kaya parçasının o an tek başma ne yapacağım görecektik. Diğer kişi sivri kazıkları des­tekleyecekti ve böylece hepimiz nöbet almış olacaktık.

Bu işin üç, bilemedin dört saatte bitmesini umuyorduk. Merkezin sağ tarafındaki sert kaya ile bizim aşınmış kaya par­çası araşma yeni düşmüş yuvarlak bir taşı keşfedince sonucun muhteşem olacağmdan emin olduk. Akşam yemeği için eve gitme zamanıydı. Oradan aynldık ve iki tane ucu kıvrık demir çubuk ödünç almayı ve ertesi Cumartesi günü gelip işi bitirmeyi kararlaştırdık. O sırada biri, başka birinin burayı bulacağım, işi bitireceğini ve bütün krediyi alacağını ortaya attı. “Bu seferlik akşam yemeği kalsın” diyerek oraya tekrar gittik. Durum ciddi ve tehlikeli gibi görünüyordu. Bir kenardan bir şey eğilip oradaki insanı yakalayabilirdi; adam da imdat istemek için bir kereden fazla bağıramazdı. Bizden üçüncü kişi en ufak bir hareketi göz­leyecek ve bizi uyaracaktı. Kayayı kaldırdık ve aşağı yuvarladık. “Hareket ediyooor!” çığlığı bizi gereksiz yere hiç vakit kaybet­meksizin aceleyle bir araya topladığında, biz bir başka kayayı aramaya başlamıştık. Binlerce yıldır uzandığı çakıl yatağından taban kısmını çıkarırken ilk başta yavaş ve gönülsüzce hareket etmiş gibiydi. Sonra ani bir devrilmeyle, sürtmeden veya elekt­rik akımından oluşan alev tabakaları içinde, mecburi istikamet olan granit yolundan aşağı düştü. Giderken bir tümseğe varınca haşmedi ve zarif bir hareketle havada kavis çizdi ve yüz fit aşa­ğıdaki sert granite şiddetle vurdu. Gök gürlemesi gibi bir sesle padadı ve parlak bir ışık çakarak üç büyük parçaya bölündü. Onlar da sıçrayarak gittiler ve ormanın içine girdiler. En büyük parça, ağaç tepelerindeki olağanüstü karmaşayla yolunu ilan et­mişti. Biz ise kendimizden geçmiş öylece ayakta dikiliyor, bu büyüleyici ve göz açıp kapayıncaya kadar geçiveren manzarayı gözlemliyorduk. Bunun herhangi bir akşam yemeğinden daha iyi olduğunu söylüyorduk. Ertesi Cumartesi gelip büyük parça­nın izini takip etmeye karar verdik.

Büyük parçayı, ağaçlık araziye girince sekiz inç çapındaki ağaçları, köklerine zarar vermeden kare şeklinde kesmiş hâlde bulduk. Hızı azalırken onlan parçalamış, nihayetinde göle ulaş­madan evvel kendisinden büyük iki kaya parçasımn arasına düşmüştü. Burada hiçbir akademi öğrencisi onun rahatım asla bozmayacaktı. Bu başarının efsanesi epeyce abartılarak civarda hâlâ daha anlatılmaktadır.

İçkiyle Mücadeleye ilk Teşebbüs

Evde geçirdiğim o kış boyunca içki içen bir grupla tema­sa geçmiştim. Daha doğrusu Hannibal ağabeyimle ben birlikte irtibat kurmuştuk. Okul havalisinde içki içenlerle, içkiye karşı ölçülü davranmayı şiar edinmiş olanlar arasında şiddedi bir bö­lünmüşlük vardı. Ölçülü kesim, karşı tarafın adamlarını kazandı da anlaşmazlık sona erdi. Fakat bir gece ayyaşlar okulun bütün pencerelerini çıkarttılar ve kapıp götürdüler.

Kafiyeli yazmakta usta olan ağabeyim, onların bu cesurca davranışları hakkında, [Samuel Buder’in] Hudibras adlı destan­sı taşamasını örnek alan bir tasvir yazdı. Mektubu gece yarısı götürüp kapının koluna astım. Mektubun hitap ettiği kişi bu­nun kimden geldiğini kesinlikle bilmiyordu. Mektubu büyük bir sevinçle bizim eve getirdi. “Hiç kuşku yok ki bunu şehirde bulunan bir Harvard öğrencisi yazmıştır” diyordu. Bunu bütün kasabaya yayarak bir öfke ve kahkaha tufanına yol açtı.

Fakat içkici cephe her şeyi eline geçiriyordu. Buna dur de­mek lazımdı. Bir Pazar akşamı diğer eniştem William Stone’un evindeyken aramızda bu meseleyi müzakere ettik. Bir kağıda, ayyaş diye isimlendirebileceğimiz 80 kişinin adını yazdık. 70 de alkolik ismi belirledik. 1.500 nüfuslu bir kasabada 150 kişi et­mişti. Eniştem şöyle dedi: “Eğer sen bizim papaza, içkiden külli­yen uzak durma konusunda haftada yahut on beş günde bir dizi konferanslar düzenlemeye bir an evvel başlaması için bir dilekçe yazarsan, yann herkese dolaştınrım ve kaç adam onu imzalamış görürüm.” Dediğini yaptım; o da 17 kişinin isimlerini temin etti. Ayyaşlar ve alkolikler, Pastör Douglass’ın söylemesi gerekenleri duymayı istediklerini söyleyerek dilekçeyi imzaladılar. Kasaba­nın en akıllı ve en güçlü genci olan William Warren dilekçeyi aldı ve ilave 40 ismi daha ele geçirdi. Pastör Douglass şaşkındı. Hiç gecikmeden toplantılar düzenlendi. Maharetle yönetilen bu toplantdara herkes güzelce devam etti. 1830 yılı ilkbaharında kasabada ük kez İçkiden Uzak Durma Cemiyeti kuruldu. Bunun harika ve mükemmel neticeleri hasıl oldu. Cemiyet pek çok ki­şiyi mahvoluşun pençesinden kurtardı ve gençlerin çoğunu bu ölümcül alışkanlıktan alıkoydu.

Bridgton Akademi’ye ve Müdür Soule’ın evine geri dön­düm. Yaz döneminde ve son mücadelem boyunca orada kendi­mi evimde gibi hissetmiştim. Mr. Soule’ı, kansını, Bridgton Aka- demi’deki bütün arkadaşlarımı ve dosdarımı cana yakınlıkları ve sevecenlikleri dışında hiçbir şeyle hatırlamıyorum. Son dönem­de Joseph Blake ile aynı odada kalmıştım. Onunla sonuna kadar candan iki dost olduk. Joseph emekliliğini geçirdiği Andover’de birkaç sene önce öldü. Bowdoin Kolej ona doktora unvam ver­di. Diğer arkadaşım Carleton, Bangor Klasik Diller Okulu’nda bir yer bulmuştu. Orası üç yıllık müfredatla teoloji eğitimine de elverişliydi. O da sadık bir İncil elçisi oldu. Sağlığının bozulması yüzünden çok çekti ve erken yaşta hayatım kaybetti. Oğullarının yararlı ve gönençli kişiler olduklarına inanıyorum.

Dönem bitti ve Bridgton Akademi’ye veda ettim; Waterford’a veda ettim; tekrardan çiftliğimize veda ettim. Fakat her bakımdan son derece farklı hislerle ayrılmıştım. Annem, yararlı bir hayata hazırlanıyorum ve tatillerde evde olacağım diye sevinçli ve mut­luydu. Hannibal ağabeyimle sürekli mektuplaşıyorduk.

V. BÖLÜM BOVVDOIN KOLEJ

Sınavı korkuyla ve tir tir titreyerek dört gözle bekliyordum. bilgili profesörler bana ne yapacaklardı, ya da benim hak­kımda ne düşünüyorlardı[7]?- Aetteis ve Ceorgica’lar1 adlı eserlerin orasından burasından yapılan Latince dilbilgisi ve Virgil sınavını rezil olmadan geçtim. Çiçero’nun hitabelerine geldiğimde pek çok yerde başansız olabileceğimi biliyordum. Lakin şaşılacak şey, şansım yaver gitti. Metinleri hızlıca gözden geçirirken çok uzun ve zor cümlelerin yer aldığı bir sayfaya rastlamıştım, ilk okuduğumda tam manasıyla hakkından gelememiştim. Kendi kendime, eğer sınavda bu sayfadan başlatılırsam yüz kızartıcı bir şekilde başarısız olurum dedim. Kendimi bu sayfaya verdim ve sadre şifa olacak bir tercüme kaleme aldım. Sonra şöyle de­dim: “Şimdi gelin Mr. Profesör ve beni buradan sınav yapın.” Smavı yapan profesör o sayfayı açıp da şöyle söyleyince hay­retler içinde kaldım: “Önce Latince telaffuz edebilirsen, bunun tamammı belki daha iyi kavrarsın.” Ben de öyle yaptım. Peşin­den ona öyle bir istekle ve pürüzsüz bir tercüme sundum ki, “bu oldukça yeterli” dedi ve kitabı kapattı. Utancımdan kıpkırmızı olmuştum, çünkü ona şöyle söylemem gerektiğini biliyordum: “Burası, Çiçero’dan o tarzda çevirmeye muktedir olduğum ye­gane sayfa.” Fakat söylemedim.

Coğrafya hariç, imtihanlanm beklediğimden daha az şid­detli geçti. Coğrafya her zaman benim zayıf noktamdı. Sınav hocası tam da cevap veremeyeceğim soruları sormuştu. Bununla birlikte koleje kabul belgemi bir defada aldım; Bowdoin Kolej’in birinci sınıfındaki yaklaşık 50 öğrenciden biri işte karşınızdaydı! Bu sımf, daha evvel kabul edildiğim okullann en kalabalık birin­ci sınıfıydı.

Kolej Arkadaşlarım

Brunswick’e giden yolda Albert Cole’a rastladım. Maine eyaletindeki Saco şehrinden olan bu genç de birinci sımfa katıla­caktı. Hemen arkadaş olduk ve bu arkadaşlığımız bir ömür boyu sürdü. Eminim ahirette de devam edecektir. Kısa ama bereketli bir pastörlük görevinden sonra öte aleme göçtü. Woodford’lu (o zamanlar Woodford’s Corner idi) Edward Woodford, birinci sı­nıftaki arkadaşlardan bir diğeriydi. Hassas bünyeliydi ama saf ve asil ruhluydu. Fiziksel zayıflığına karşı ömür boyu en kahraman­ca ve en uzun mücadeleyi veren bu arkadaşım hâlâ hayattadır. Onun bu mücadelesini ben bilirim. Biz üç arkadaş bir üçlü oluş­turmuştuk. Bu seçkin arkadaşlann ikisi de kolej boyunca beni tamamlamışlardı. Woodford akıllıca, izanlı değerlendirmelerde bulunan bir gençti. Yaşından daha olgundu; aklı selim sahibi bi­riydi. Bir şeye hepimizden ziyade ilk ve son olarak o karar ve­rirdi. Cole ile ben çok geçmeden VVoodford’un bu sağduyusuna saygı göstermeyi öğrendik. Hastalığından dolayı vaktinin yan­sım kolej dışında geçirmesine rağmen iyi dereceyle mezun oldu ve kendisiyle beraber mezun olan 35 kişiden daha uzun yaşadı.

Eski vali Parris’in ricasıyla oğlu Albert’ı, birinci sınıfım-day- ken oda arkadaşım olarak kabul ettim. O ailenin ebeveynine ve kızlanna her daim büyük bir hürmet beslemişimdir. Lakin  Albert canciğer bir dost değildi. Halbuki onunla ilk yıldan sonra da arkadaş olmayı istemiştim.

Geleneksel “Eşek Şakalarına” Karşı Asil Duruşum

Odalarımızda zar zor yerleşmiş, her bölümde ilk ezber ders­lerimizi vermiştik. Derken diğer sınıflardan bir arkadaş, okula ilk gelenlere yapılan eşek şakaları konusunda beni aydınlatarak bunları kibarca ve şaka gibi karşılamamı tavsiye etti. Bütün ru­hum bu şakalara karşı isyan etmişti ve şöyle demiştim: “Odama zorla giren ikinci sınıfları kesinlikle vururum.” Bir keratadan ve ele geçirebildiğim öteki türden fırlatmaya müsait malzemeler­den başka hiçbir şeyimin olmadığı doğrudur. Fakat kendimi sa­vunma hakkımı korkakça teslim edip de, Fransız Devrimi’ne da­yanan geçmişime leke sürdürmemeye karar vermiştim. Sınıfta da, durumun bilincinde olanlardan ikiye karşı bir oranda, eşek şakası yapacak olanlara karşı gerçekten karşı olanlardan ise üçe karşı bir oranda olumlu cevap verildi. Buna göre sonuna kadar kendimizi savunacaktık.

Kollarımızı değil ama iri yarı, ağır değneklerimizi ve elle etkili biçimde savurabileceğimiz türden atılacak şeyleri hazır­lamıştık. Birbiriyle aynı odada yan yana kalanlardan bazılarının parolaları vardı. Bu sayede herhangi biri çok yakından üzerle­rine geldiğinde diğerini yardıma çağırabilecekti. Karşı grup ise hiçbir ceza tehlikesi olmaksızın edepsizce, vahşice bir eğlence istiyordu. Kendi silahlarının kendilerine dönmesi ve bu fena davranışlarının kendi başlarına çökmesi noktasında karşılarında sert bir kararlılık görünce eğlence fikirleri tamamıyla uçup gitti, ilk senemiz süresince herhangi bir eşek şakası olayı yaşanmadı.

Şayet ikinci sınıftakiler daha fazla, birinci sınıftakiler daha az olsalardı çok çirkin çatışmalar vuku bulabilirdi, ikinci sınıftaki­ler, az olmaları yamnda pek çok mükemmel kişiyi de aralarında barındırıyorlardı. Örneğin, Ailen (ileride Girard Kolej müdürü),

Harris (ileride Bovvdoin Kolej müdürü), John Pike, Ebenezer Par- sons, James Means, W.T. Savage, Ben Tappan, S.H. Shepley, C.C. Farrar ve öteki beyefendder ve bilim adamları. Bunlar böy­lesine vahşi tecavüzlerin tamamen ötesindeydiler. Eşek şakası yapacak olanlar da kendilerini aşağılık bir azınlık içerisinde bul­dular ve “basiret cesaretten sayılır” sonucuna vardılar. Bu hay­lazlık sadece ertelenmişti; bir gün tekrar gün yüzüne çıkacaktı.

Derslerimi Takviye Etmem Lazım     

Kolej eğitiminin, benim gittiğim hazırlık okulundan son de­rece farklı olduğunu hemen anlamıştım. Çok sıkı çalışıyor değil­dim ama yine de her şey düzenli ve ölçülüydü. Belirli bazı deği­şikliklerle birlikte günde üç anlatım dersimiz vardı. O zamanlar biz bir şeyi ayrıntılanyla incelemek zorundaydık. Profesörleri­miz güçlü adamlardı. Yüzeysel ve üstün körü yapılan çalışmalar onların nefret ettiği bir şeydi. Prof. Smyth bize bilimsel aritme­tik dersi verdi. Sayılar biliminin ve sembollerle gösterme kanun­larının üzerine harika bir ışık doğdu bende. Latince ve Grekçe dilbilgisinin sil baştan çalışılması zorunluydu. Üç yıldan beş yıla kadar hazırlık okullarında edindiğim sınıf arkadaşlarımdan bazı­larıyla kıyaslandığımda bu konuda çok zayıftım. Kısa süre sonra gördüm ki mücadele için donammlı değilim. Bana kam kayna­maya başlamış gibi görünen Prof. Smyth’e gittim ve ona tam da ne düşündüğümü ve neler hissettiğimi söyledim. Ciddiyede ve dikkadi nazarlarla beni dinledikten sonra şöyle dedi:

“Bu, baştan planlanmış olsaydı, bir ihtimal iyi olabilirdi; fa­kat sen şimdi koleje girdin. Birdenbire bir çalışma müfredatına dalamazsın yahut herhangi bir akademide senin planına tamı tamına uygun bir sınıf bulamazsın. Neredeysen oradan devam etmek senin için en iyisi. Matematiği kolayca kavrıyorsun. La­tince ve Grekçe dilbdgisini de toparla; ötekilerle birlikte ikinci yıl seviyesine ulaşırsın.”

Her şeyi hesaba kattığımızda bu akıllıca bir tavsiyeydi. Ki­liseden yardım talep etmeden -ki bunu yapmamaya kararlıy­dım* farklı bir kurs alacak maddi kaynaklarım yoktu. Diyakoz Smith ve Diyakoz Coe bana Eğitim Cemiyeti’ne başvurmamı önerdiler. Ben de başvurdum. Evden gönderilen paralarla çok şükür ilk dönemin sonlanna kadar geldim. Sınıf içinden ve dı­şından öğrencilerle bazı arkadaşlıklar kurmuştum. Zaman bu arkadaşlarımı daha sevgili hâle getirdi; lakin şimdi onlann çoğu öte aleme göçtüler. Sayıları ne kadar da azaldı!

Öksürük Nöbetlerim ve Ev Tatili

Dönemin kapanmasından yaklaşık üç hafta önce kötü bir öksürüğe yakalandım. Yüksek ateş ve bilinç kaybıyla netice­lenen bu öksürük kısmen saçma sapan akşam yemeklerinden kaynaklanıyordu. Bu yemekleri, oda arkadaşımın benim sipa­rişim üzerine kulüpten getirdiği malzemeler arasından seçtikle­rimle kendi başıma pişiriyordum. Büyük bir ekmek imalatçısı ol­mak alnıma yazılmıştı ama başardı bir aşçı değildim. Geceleyin hayaller gördüm. Kolejin alevler içinde olduğunu düşündüm. Oda arkadaşımı almalı ve kaçmaya çalışmalı, öncesinde de bü­tün mobilyalan camdan atmalıydım. Kalktım; giyiniktim, önce ceketimi giydim. Ardından pantolonumun askılannı taktım. Ceketimin yaka uçlan kulaklanma doğru kalkmıştı. Arkadaşımı yataktan tutup kaldırdım. Fakat o kadar uykucu bir çocuktu ki gerisin geriye yatağa döndü.

Çalışma masasını pencerenin karşısına taşıdım; fakat dışarı­ya çıkaramadım. Yardım almam şarttı. Yakacak odunlardan bir sopa alarak arkadaşım Cole’dan yardım istemek için yandaki odaya gittim. Kapışım yumrukladım. Gece yarısı olmasına rağ­men o hâlâ ders masasmdaydı. “Gel!” diye bağırdı. Dehşete ka­pılmıştı. O şaşkın bakışı bugün bile hafızamda canlıdır. O gece yaşadıklarımın her parçası, sanki tamamıyla katı gerçekmiş gibi silinmez bir şekilde zihnime nakşedilmiş vaziyettedir. Sandal­yesinden fırladı, kendine çekidüzen verdi ve “evet ya; onu derhal yaparız. Fakat bana bak! O ağaç sopayı istemiyoruz. Hepsinin icabına bakarız” dedi. Sakinleştirici bir tarzda kolunu boynuma doladı, beni geri yatırdı. Benim hasta olduğumu, doktora ihtiyaç duyduğumu, sessizce yatmam gerektiğini, Dr. Lincoln’ü çağıra­cağını söyledi. Dr. Lincoln o yörenin en iyi doktoruydu. Ancak gece mesailerinden elini eteğini çekmişti. Kesin olarak gelmeyi reddetti, ama Cole onu getirdi. Hasta karışım ve bütün ev halkını Cole’ün uyandırmasından korumak için gelmek zorunda kaldı.

Dr. Lincoln benimle tatlı tatlı konuştu. Yatak örtülerimden üç ya da dördünü çıkarıp havalandırdı. Elimi yüzümü yıkadı. Bu yolla eski hâlime epeyce gelmiştim. Bana kusturucu bir ilaç verdi. Ondan sonra güzel bir uyku çektim. Karısı da yemem için çok güzel yiyecekler göndererek ziyadesiyle nezaket gösterdi. Aralarında, fırında pişirilmiş elmalar da vardı. Bunlar iri oldukla­rı kadar lezzetliydiler de.

Birkaç gün sonra şöyle dedi: “Evine annenin yamna git. Bu­rada sana göre bir yer yok.” Ben gittikten sonra Prof. Smyth’e, “o öğrencinin bir daha geri gelmesini beklememeniz lazım.” de­miş.

Zevkli bir at yolcuğuyla ablam Rebecca’nın Portland’daki evine gittim. Bu, dünyanın en iyi hastanesine gitmekten daha iyiydi. Küçük Emily harika bir şekilde karşıladı beni. Bu güne kadar doğmuş kızların en alımlılanndan biriydi. O zamanlar onların seslerini kesmelerini sağlayacak özelliklerim vardı mu­hakkak. Çünkü çocuklar genellikle benimle hemen arkadaş oluyorlardı. Ablamın ihtiyar kayınvalidesinin yanya kadar dolu bir ilaç şişesi vardı. Diğer yarısı, tam da benim düştüğüm duru­ma düştüğünde ona şifa veriyordu. Şimdi ise aynı şekilde ben almalıydım. Öksürüğüm bir anda rahatlamıştı. İlacı alıp eve götürdüm. Annemin mükemmel bakımı ve güzel, besleyici ev yaşantısıyla çabucak toparlandım. Derken mahalle okulunda ders vermem gerektiğini düşündüm. Bereket versin, okulların hepsine öğretmen temin edilmişti. Ben de evde huzurlu bir kış geçirdim. Bu, yaptığım en iyi şey oldu. Ses organlarım tuhaf bi­çimde etkilenmişlerdi. Sesim çok kısıktı ve belli belirsiz çıkıyor­du. Prof. Smyth tekrardan beni çok sıcak bir şekilde karşıladı ve Dr. Lincoln’ün önceden haber verdiklerini anlattı.

Hitabet hocası Prof. Nevvman beni derhal ses için özellikle de telaffuzumun açıklık kazanması için eğitime aldı. Bana ve­rilen özel bir değerdi bu. Birkaç haftalık eğitimden sonra Prof. Nevvman, kolejde benim eriştiğimden daha fazla telaffuz açıklığı olan başka hiçbir öğrenci bulunmadığını söyledi. Onun hatırası­na hürmetler olsun! Sesim gibi el yazıma da bir şeyler bulmuştu. İlk yazdığım “ödevi”, ona yapılan eleştirilerle beraber geri almak amacıyla derse gittiğimde bana şöyle demişti:

“Senin tarzın, Kuveykır mezhebinden olanlar gibi sade ve açık seçik Hamlin. Senden tek isteğim biraz daha süslü yazman. El yazın genelde bir hayli karmaşık. Bir cümle var diyelim -daha çok bu bir kelime oluyor- o ne öyle£”

“O kelime karmaşık, efendim.”

“Evet, işte benim şikâyet ettiğim şey bu, dedi biraz şaşıra­rak.”

“Ya, o kelime karmaşık, efendim.”

Onu gücendirdiğimi anlayınca dedim ki: “Yani o kadar ber­bat yazdığım kelime, karmaşık kelimesidir efendim.” İştahla bir kahkaha patlattı ve ekledi: “El yazım, tarzın kadar açık seçik hâle getir. Sana en ufak bir şey söylemiyorum.” Fakir, çekingen ve mahcup bir kolej birinci sınıf öğrencisini nasıl cesaretlendire­ceğini biliyordu.

Okuldaki Öğrenci Toplulukları

Yılın ikinci döneminde okuldaki topluluklara girdik. Önde gelen iki edebiyat topluluğu Peucinian ve Athenian’dı. ilkini

seçtim. Bunlar birbirine rakipti ve rekabet muhakkak surette kötülükler üretiyordu. Buna mukabil bu topluluklar, hayata ha­zırlık için güzel bir eğitim zeminiydiler.

İki de dinî topluluk vardı: Dua Çemberi ile İlahiyat Top- lu-luğu. Son söylediğim, daha ziyade dine aykın düşüncelerin birtakım tarihî bilgilerini, geçmiş çağların ve günümüzün inanç sağlamlığını işlemek amacına yönelikti. Bizler, uzanabileceğimi­zin yukarısındaki hiçbir şeyi hedef almamıştık.

Dua Çemberi, kolejdeki dinî unsurları herhangi bir fark gö­zetmeksizin bir araya getiriyordu. İçerisinde ne Cemaatçi kilise mensubu, ne Vaftizciler, ne Metodisder, ne de Presbiteryen ki­lisesi mensubu bulunuyordu. Topluluğun kolejdeki etkisi öyle kolay fark edilmiyordu, lakin çok büyüktü. Kolejde bir ordu dolusu gayretii, etkisi mükemmel olan Hıristiyan öğrenci vardı. Onlarm faaliyetleri hayattayken kutsanmıştır.

Kavgacı Takımıyla Mücadelelerim

Kolejde aynca kabadayı, kavgacı gürültücü bir kesim de mevcuttu. Şeytan onlan avucunun içine almıştı. Kolej mülkle­rini meydan ateşiyle yakarak, baruda havaya uçurarak tahrip etmeyi bir büyüklük ve erkeklik olarak düşünürlerdi. Öğretmen kadrosundakiler, kötü bir davramşı yalnızca yatıştırabilirdi. Bir işi başlatanların bulunmadığı bu yerde, zarar ziyan sıradan bir hâl almıştı. Her öğrenci her dönem bir ila bir buçuk dolar arası hesap pusulası ödüyordu. Bu miktar yılda üç-beş dolar tutuyor­du. Nihayet biz isyan ettik. Bir birlik kurarak kaba kuvvetle bir süreliğine bu tahribatı durdurduk, öğretmenlerimiz bunun için bize teşekkür ettiler.

Birinci sınıfımda değil ama daha sonraki bir dönemde bir öğrencinin kapışım kırıp paramparça etmiş ve şunlan söylemiş­tim: “Yaptıklanndan bu gece vazgeçmen için bu sana ilk uya­rım; şayet bunu yapmazsan seninle meseleleri halledeceğim.”

Kolejin mali işler sorumlusuna ne yaptığımı ve zararlan kabul edeceğimi yazdım. O ise kesinlikle benden bu zararları talep etmedi. Elbette bazılannın garezine muhatap oldum. Fakat öğ­renimimiz boyunca sakin dönemlerimiz de oldu. Kanunsuzluğu güçle bastırmaya hazır birtakım mükemmel kimseler hep vardı. Bu konuda Charles Beecher ve John Goddard’ın üstüne tanımı­yorum. Ne var ki külhanbeyi tipler açıktan mücadeleye yanaş­mıyorlardı. Hepsi de “vicdan, korkaklar yaratır” anlayışındaydı ve kanunun, hükümetin ve kamuoyunun hepsinin kendilerine karşı olduklarım biliyorlardı.

Okul Birincisiyim

Birinci sınıfı bitirdiğimde, özenle ve sebat ederek çalışmak suretiyle sınıfımda doğru bir duruşa sahip olabileceğimi öğren­meye başlamıştım. Gerçekten de bunu zaten yapıyordum. İlk dönem kapanmadan önce bazı çocukların “sınıfta kimin birinci geleceğine” dair yüksek sesle yaptıkları tartışmaya kulak misa­firi olmuştum. H.B. Smith, Mel VVeston, H.T. Cheever’ın hep­sinden bahsedilmişti. Moses McLellan hakimane bir ses tonuyla yüksek perdeden şunları söylemişti: “Hepiniz yanılıyorsunuz beyler; bu sınıfın birincisi Hamlin olacak.” Ardından gerekçele­rini sıralamıştı. Yalnız onun bu müdahalesinin reddedilmediğini fark ettim. Hiçbir şey beni, vuku bulan bu hadiseden daha fazla şaşırtmamıştı. Cole meseleyi parmağına doladı ve bana “birinci sıraya oturmayı hedefle; bunu Isa ve davan için yap” dedi. Cole benim hırsımı bir parça harekete geçirdi ama gelin görün ki ben buna ne mümkün ne de cazip bir şey gözüyle bakıyordum. ilk senem minnettarlık duygulanyla ve sevinçle sona erdi. Sıhhatim yerindeydi. Ders çalışmayı öğrenmiştim. Edindiğim bir alışkanlığım, lisanlar konusunda bana büyük yarar sağlıyordu: Anlatım derslerimden soma hiç vakit kaybetmeden odamda otu­ruyor ve herhangi bir pasaj yahut kelime hakkında elde etmiş olduğum ışığı saptayacak şekilde bütün dersi tekrardan okuyor­dum. Bu metot, benim uyum eksikliğime çözüm için yardım etti.

İlk Yaz Tatilim

Nihayet evdeydim; ilk tatilimin zevkini çıkarıyordum. Bi­rinci sınıf bitmişti; ikinci sınıfın ağırbaşlılığı, zaten genç olan hâlim yüzüme yansımıştı. Çiftlik civarındaki her şey daha evvel görülmedik bir coşkuya bürünmüştü. Ağabeyim her şeyi dü­zene koymuştu. Ben de onun planlamalarına şevkle katıldım. Gurur duyduğu bir “domuzu” vardı. Onu semirtiyordu. Tam o sırada The Oxford Democrat’ta, bu semirme sürecinin başlangı­cında domuzun kuyruğundan bir veya iki parmak kesilmesinin tavsiye edildiğini okumuştum. Hafif bir kanama olacaktı ama çok fazla yarar sağlayacaktı. Ağabeyime bunu yapmasını salık verdim. Ama gelin görün, o bu türden herhangi bir amaç için domuz ağılına girmezdi.

Çakımdaki büyük bıçağı açtım ve hiç beklemeden domuz ağılına girdim. Sol elimle kuyruğun kıvrımından tuttum. Azgın hayvan ağılın içinde fır döndü; öyle ki onu elimde zor zapt edi­yordum. Buna rağmen kuyruğa bir kesik attım. Zafer kazanmış- çasına başarmıştım; hem de iki değil, beş veya altı parmak kese­rek! O kadar çok kan kaybetmiş olan zavallı domuz ertesi sabah sadece sendeleyebiliyordu. Komşulanmızdan birini çağırdık. “Bunu derhal öldürün, olduğu gibi domuz eti yapın” dedi. Fena hâlde utanç duymuştum ve vicdanım rahatsız olmuştu. Zavallı domuzu el yordamıyla yokladım. Ona verdiğim yayık ayranını zoraki içti. Gidip bir kasap çağırmam lazımdı; taze domuz etine vakidice sahip olmuştuk. Kuşkusuz benim üstüme fıkra üretildi. İşte bu benim kolejde “öğrendiklerimin” bir numunesiydi. Eniş­tem VVilliam Stone bu olayın üzerine gülmekten kırılmıştı. İki ya da üç yıl geçmeden beni New England’ın en büyük çiftçisi yapacağını söyledi. Benim için her şeyi düşünmüş. Kalbimi kır­madan bana şaka yapabiliyordu. Mümkün olduğunca uysal bir şekilde payemi almıştım.

Okul tatilinde Pazar Okulu temsilcisi olarak, uzak mahal­leleri ziyaret etmek ve Pazar okulları açmak suretiyle bir şeyler kazandım. İnsanları genelde hazır ve bekler vaziyette buldum; aksi takdirde hiçbir şey yapamazdım.

Burs Başvurularım ve Bir Akademide Ücretli Öğretmenliğim

Yukarıda da bahsettiğim gibi yardım için Eğitim Cemiyeti’ne başvurmuştum. Fakat cömert ve asil kuzenim Worcester’li Hon. A.D. Forster bana cemiyetten daha fazla yardımda bulundu. Okul döneminin bir kısmında da ondan yardım aldım.

Prof. Upham kendi ailesinin memleketi olan New Hampshire’ın Rochester şehrindeki akademide bir dönemliğine görev almam konusunda beni ikna etti. Sınıfıma mükemmelen devam edebileceğimi, yanı sıra elli ya da altmış dolar kazanabi­leceğimi söyledi. Onun basiretine daha evvelce öyle kani olmuş­tum ve paraya öyle ihtiyacım vardı ki, çaresiz razı geldim. Ancak bu büyük bir hataymış. Akademi konusuna gelince, itibar elde et­tim; yine bazı değerli arkadaşlar edindim. Ancak derslerim zarar gördü. Her daim öğrencilere, tek bir gün bile derslerini kesinlikle bırakmamalannı tavsiye ediyordum. Akademi döneminin biti­minde Rochester’den Portland’a yürüyerek gittim. Bir gün 37.5 mil yürümüştüm. Bu benim günlük en uzun yürüyüşümdü. Be­nim kuralım günde 25 mil yürümekti ve buna uzun süre devam edebilirdim. Görevi ise yeniden denemeye hiç hevesim yoktu.

Portland’a vardığımda ağabeyimi, eniştemi, kız kardeşi Su­san Farley’i tam da Kaptan Stallard’ın Florida gemisine binmek üzerelerken buldum. Kanada’nın New Brunswick eyaletindeki St. John şehrine kısa bir seyahate çıkıyorlardı. Beraber gitme tekliflerini kabul ettim, ilk defa denize açılıyordum ve ilk defa Majesteleri IV. William’ın hakimiyeti altındaki topraklara ayak basıyordum. Denizi gördüm ve insanın midesini bulandırma gücünü hissettim, ingiliz sömürge toplumunu en ilginç haliyle gördüm. Bu eğlenceli yolculuğu hâlâ hafızamda saklıyorum. St. John’daki med cezir görülmeye değerdi.

İkinci Sınıftayım

ikinci dönem için mevsiminde geri döndüm. Sınavım, tatminkâr olsun veya olmasın kabul edilmişti. Artık sınıfımdan ayrılmamaya karar vermiştim.

ikinci sınıfımızda eşek şakası hadisesi olmadı. Çünkü başın­dan itibaren buna karşı kendimizi hazırlamıştık. İkinci sımf, bir tekel hâline gelmiş olduğu için birinci sınıflar daha güven içe­risindeydiler. İkinci yılda Prof. Longfellovv’un[8] kütüphane asis­tanlarından biriydim. Cüzi bir ödeme yapılıyordu. Buna muka­bil onunla mütemadiyen bir iki kelam ediyorduk. Onu, genelde bir yazar hakkındaki herhangi bir araştırma ortalığa çıkarıyordu. Ancak sürekli kendi araştırmalarıyla meşguldü. Yanma davetsiz ve izinsiz gidemiyorduk. Dünya çapında sevilen bir kişiydi ve hiç kimse onun yanına elini kolunu sallayarak girilmesini iste­mezdi.ikinci yılın bitiminde Peucinian Cemiyeti’nin sekreterliğine seçildim. Bu görev genellikle sınıfında başarısı en yüksek olan öğrencilere veriliyordu. Athenian Cemiyeti’ndeki aynı göreve H. B. Smith getirildi. Weston ile Cheever arkadaşlarımız ise bü­yük ihtimalle zaten öğretmen kadrosunun okuduğu kitaplarla aym düzlemde okuma yapıyorlardı. Matematik derslerim beni aşırı derecede ilgilendiriyordu. O bölümdeki herhangi biri kadar ayakta duruyordum; matematik dehası J.H.C. Coffin hariç. Fa­kat öteki derslerde kayda değer bir kişi değildim.

Üçüncü Sınıftayım

Üçüncü sınıfa, cemiyetteki pek çok görevle çökmüş vazi­yette girdim. Aktif bir Alkollü içkilerden Sakınma Cemiyeti var­dı. Bu cemiyete çok ihtiyaç duyuluyordu. O zamanlar pek çok kişi, Afrika’daki sömürgeleştirmenin kölelik için son bir umut sunduğuna inanıyordu. Büyük heveslerle yeni bir Doğa Tarihi Cemiyeti kurduk. Adı geçen toplulukların hepsinde az çok baş­rolüm vardı. Fakat eşek şakası konusu en acımasız biçimiyle ye­niden gün yüzüne çıkmıştı. Kolejin ikinci sınıfında, her ne kadar çok mükemmel bir sınıf olsa da, önemini kaybetmiş olan eşek şakası uygulamasmı yeniden canlandırmaya kararlı birkaç kişiyi barınıyordu.

Birinci sınıftakiler, bir iki makul tacizi alabildiğine nezaketie sineye çekmişlerdi. Bu süre zarfında birinci sınıftan iki öğrenci odalanm âdeta insana hakaret eder gibi tertemiz düzenlemişti. Oda, duvar kâğıtlarıyla yeni kaplanmış; zemini tamamen örten bir halı serilmişti. Duvarları birkaç resim süslüyordu. Güzel bir orta masası şık örtüsüyle bu eşyaları tamamlıyordu. Çocuklann annelerinin orada olduklarından ve bu düzenlemenin bir anne sevgisiyle yapıldığından hiç kuşkum yok. “D…” adlı bir canavar bu eğlenceyi bozmaya karar vermiş. Tenekeden yapılmış büyük bir şınngası varmış. Onu dörtlü ya da ikili mürekkeple doldur­muş. O ve yandaşları bir cam levhayı patlatmışlar ve hepsini var güçleriyle odaya serpmişler. Bu yeterince kötü olmuş; lakin bun­dan soma içeri bir de köpek leşi atmışlar. Zavallı birinci sınıf­lar, bir an önce koleji bırakacaklarım ilan ettiler. Güzelim odaları dehşet saçan bir yer hâline gelmişti. Onlara kolejde kalmalarım ve bunun nasıl neticeleneceğini görmelerini ısrarla tavsiye ettim.

Sınıfın en güçlü kuvvetii on veya on iki gencini akşam­leyin Woods arkadaşımız (ileride Western Pennsylvania Üniversitesi’nin yıllarca başkanlığını yapacaktır) odasında top­lanmaya çağırdım. Elebaşı olan “D…”ye ceza vermeleri için onları teşvik ettim. Böylece o, gelecekte bu gibi zorbalıkları bırakacaktı. Şayet bana mutlak bir davetleri olursa onlara yar­dım edeceğime söz verdim. Kullanıma hazır sopalarla gittim ve yirmi kadar sağlam genci bu davete icabet etmeleri konusunda uğraştım. Kendimi de hazırlamıştım.

O gece büyük bir gürültüyle uyandırıldım ve alelacele hazır­lanıp dışarı fırladım. Gördüğüm ilk obje, gece kıyafeti içindeki “D…” oldu. Birinci sınıftan bir grup gözüpek öğrencinin elle- rindeydi. “Sağ elimi acıtıyorsunuz!” diye bağırıyordu. “Bırakın elimi, şeref sözü veriyorum ki vurmayacağım.” “Bırakın gitsin” dedi başkanları olan çocuk. “D…” de onlardan birini iyi nişan alınmış bir yumrukla yere serdi. Bu yaptığını soğuk suyla ödedi. Çocuklar onu bir çırpıda tulumbanm yanına kadar götürdüler ve sırılsıklam oluncaya kadar musluğun altında tuttular. “Ah, ah, ah!” diye feryat ediyordu. Sonra bıraktılar.

Hissedilir bir ayaz ve parlak bir ay vardı. “D…” ay ışığında, kırağı yağmış çimenlerin üzerinde koşar adım geri gelirken üze­rinden sular damlıyordu. Açık penceremden ellerimi çırptım.*

“D…” bu zorbalığı Müdür Allen’a şikâyet etti. Müdür de o mülayim tavrıyla şöyle söylemiş: “Evet D…, bu zorbalık ince­lenecek; lakin bunun öncesi de incelenecek. Belki öncesindeki Elli yıl sonra George Woods ile karşılaştım. İlk sözleri, “bunu ona gösterin çocuklar! Bunu ona gösterini” oldu. Söylediğine göre açık penceremden ben bu sözleri bağırarak söylemişim. Ki ben bunu hatırlamıyorum.

sebepler onları buna sevk etmiştir. Yazılı bir başvuruda bulu- nacaksan bunu bilerek hareket et. Başvurunla hemen ilgilene­ceğim.” D…’nin bunu asla yapmadığını söylemeye hacet yok.

Kolejin genel hissiyatı, “aferin birinci sınıfa! D…’ye hak et­tiği gibi davrandı!” şeklindeydi. Fakat “D…” ve avanesi birinci sınıfların, [yukarıdaki olayın geçtiği odadan] daha kirli olan iki­sine saldırmayı planlamışlardı. New York, Nassau Caddesi, no. 150’de ikamet eden Rev. Dr. Rand bu konuyu ve nasıl engellen­diğini bilmektedir.

Birkaç gün sonra “sahte” bir birinci sınıf öğrencisini tulum­banın yanına götürmek için daha korkunç bir plan yapıldı. Birisi avazı çıktığı kadar bağırarak o öğrenciyi yardıma çağıracaktı. Biz ona yardım için dışarı toplaşınca, anlatım odasındaki bir düzine yedek kuvvet üzerimize hücum edecekti. Bizi tek tek yakalaya­cak ve dayak atacaklardı. Kurulacak olan bu kumpas, engelle­meye güç yetirebileceğimiz ve onu alay konusu yapabileceğimiz bir döneminde, kendi içlerinden biri tarafından bana ifşa edildi. O çocuğun bu ihanetine asla akıl sır erdiremedim. Bu sonuç, eşek şakalarını bir veya iki yıldan fazla bir süreliğine bitirdi. Re­zaletlerin bu kadar zor bir şekilde durdurulmasının sebebi, kolej yönetiminin mahkeme huzurunda yasa ile cezalandırma konu­sundaki genel korkaklığıdır. Kolejdeki bu türden hadiseler kısa sürede geçip gitti ve günümüzde, bir gün hariç, artık neredeyse kimseyi rahatsız etmemektedir.

Benim huzurumu bir günlüğüne bozmaya tahsis edilmiş ve sulu sepken gibi gelip geçen bir eğlenceye neden olan bir hadise daha var. Fakat ilk olarak bu hadisenin öncesindekilerden bah­setmem lazım.

Üçüncü sınıfın son döneminde ilginç bir dinî hissiyat du­rumu söz konusu oldu ve bazı dikkat çekici dindarlaşma eği­limleri vuku buldu. Sınıf arkadaşlarımdan John D. Smith, her yönüyle Henry B. Smith’in zıddıydı. Güçlü kuvvetli bir fiziği vardı; kaba espriler yapardı ve sinir bozucu işlerin elebaşıydı. Şenlikler ve eşek şakaları için kurulmuş olan “Eski Hakimiyet [The Old Dominion]” adlı bir cemiyetin başkanıydı. “Sofu” diye alaya alınıyordu. Bazıları bana, “git ve John D. ile konuş. O sana hep iyi davranıyor ve sen de onunla konuşabiliyorsun” dediler. Ben bunu yapmaya gönülsüzdüm. Fakat bir gün top oynadığı­mız yerde John D.’nin oda arkadaşım görünce, şayet odasında yalnızsa onu görmeye ve gidip konuşmaya karar verdim. Oda­sındaydı; böylece hemen ona, şayet konuşmak isterse, kendisiy­le kişinin özel dinî yaşantısı üzerine konuşmak için uğradığımı, şayet konuşmak istemezse de çekip gideceğimi söyledim.

“Otur Hamlin” dedi; ardından bana heyecanlı ve insanı ye­rin dibine geçiren bir bakışla bakarak, “O mübarek Cole hep yalan söyler”, dedi.

“Varsayalım ki öyle yapar, Smith; bundan sana ne, bana ne£ Bunun hesabını o vermek zorunda, biz değil. Cevabım onu bi­raz bozdu; lakin o suçlamalanna geri döndü:

“O sofu Thomas Parnell Beach baş belası bir ikiyüzlüdür!”

“Bilmiyorum ama öyle olsun. Bundan sana ne, bana ne£ Her insan kendi hesabını Tanrı’ya vermek zorundadır. Fakat ben sana şunu sormak istiyorum: “Şu an yaşadığın gibi yaşa­maktan ve ölmekten; bu hayatın üzerine ahireti riske atmaktan memnun musun£”

“Hayır, memnun değilim. Bir Hıristiyan olmanın benim va­zifem olduğunu biliyorum. Şayet seçilmiş kullardan biri olursam güvende olurum. Aksi takdirde olmam, lanetlenirim ve o zaman da benim için hiçbir yardım söz konusu olamaz.”

Son derece yoğun ilgiyle süren bir sohbetten sonra Tanrı’ya dua etmeyi teklif ettim. Birlikte diz çöktük. Kutsal Ruh’un o an bizimle birlikte olduğunu düşünüyorum. Akşam yemeği zili çal­dı. Beraber çıktık; şimdi bana yol boyunca hiç konuşmadık gibi geliyor. Malum “üçlü” onu samimi bir dua konusu yaptı. Bunun tamamıyla geçici bir etkilenme olmasından korkuyordum. İn­filak eder korkusuyla onunla görüşmek için peşinden koşmaya cüret edemiyordum. İki gün sonra kampüse doğru karşıdan ge­lirken gördüm onu. Güya tesadüfmüş gibi önüne çıktım. Hoş bir tavırla bana,

“İyi sabahlar” dedi.

“Şu an ne ÖAlemdesin Smith1?”

“Ya, Tanrı’yla aramdaki sorunu çözdüm!”

“Ne zaman, dua edince mii Anlatsana!”

“Odamda ikimiz birlikte Tanrı’nın huzurunda dizlerimizin üstündeyken.”

O zamanlar bu türden dine dönüşlere inanmıyorduk. Fakat bu inanç zamana mukavemet ediyordu. John’un hidayeti kolej üzerinde adamakıllı etkili oldu ve manevi çalışmalann ilerleme­sine yardım etti. Dine döndükten soma John’un ilk konuşması­nın davet ettiği olayın, gidişatın rengini zedeleyeceğinden kork­muştuk. Fakat öyle olmadığına inanıyorum.

İçkiden Uzak Durma Cemiyeti

Amherst Kolej’in öğrencileri, Bowdoin Kolej öğrencilerine bir mektup yazmışlardı. Mektupta, ittifak hâlinde İçkiden Uzak Durma Cemiyeti kurulması teklif ediliyordu. Bunun öteki kolej­lere yaygınlaştırılması fikri de dile getiriliyordu. Mektup bana hitap ettiğinden dolayı konuyu ilan panosuna astım ve Cumar­tesi günü akşam yemeğinin hemen ardından bir kolej toplantısı önerdim. Şapel kapıya kadar doluydu. Thomas’ı başkan seçtik­ten sonra mektubu okudum. Kolejde alkollü içkilerden uzak durmanın önemine dair birkaç kelam ettim.

Ben oturunca W adlı arkadaş ayağa kalktı ve her şeyle alay eden bir konuşma yapmaya başladı. Şahsı adına çok da tatminkâr sonuçlar almamakla birlikte durmadan beni kendisi­ne karşı kışkırtıyordu. Söyledikleri sonunda sınırı aştı; öyle ki, kolej öğrencileri bile bu iğrenç şahsiyete yönelik münakaşaya girdiler.

John D. sağ tarafımda, yanımdaki koltuğun arkasında otu­ruyordu. Birtakım niyetlerle seğiren katı çehresini görüyordum. En sonunda dayanamayıp ayağa kalktı; bir elini benim koltuğu­ma koyarak kendisini parmakları üzerinde kaldırdı ve en az altı ayak uzunluğunda yükseldi. Uzun sağ koluyla W’nin omzuna yumruk atarak öne doğru eğildi. Thomas’a şöyle kükredi: “Ye­leğinin düğmelerini ilikle Thomas!”

Bu hamle Thomas’ı elektrik şoku gibi çarpmıştı. Derhal ye­leğine doğru uzandı ama yapacak bir şey yoktu. Şaşkınlıktan kaynaklanan anlık bir sessizlik oldu; ardından bir kahkaha tu­fanıyla birlikte en hayret verici cinsten bir alkış koptu. Dar ka­falı W ise gürültü yatışıp da konuşmasına yeniden başlayıncaya kadar asil bir duruşla ayakta hareketsiz dikildi. Öğrenciler ko­nuşmasından hiç hazzetmediler; el çırpmalar, ayakla yere sertçe vurmalar, dalaşmalar, kedi gibi bağrışmalar birbirini izledi. Bazı­ları camlardan atladı ve toplantıyı terk etti. Bu durum W’yi yerin dibine geçirmiş ve hırçınlaştırmıştı.

O zaman alkollü içki içmeme hareketine dair hiçbir çaba sarf edilmedi. Fakat kolejde, topluca içkiden kaçınalım anlayı­şının kökeni güçlüydü, içki içenler azınlıktaydı ve çoğu da her­hangi bir etkileme gücü olmayan kimselerdi.

Öğrencilerinin uyumsuzluğu konusunda sınıfımızın kendi­ne özgü bir yapısı vardı. İlk sınıf toplantımızda da bir mesele hakkında ağız kavgasına girmiştik. Zannediyorum sınıfta tek tip kıyafet oluşuyla ilgili tartışmıştık. Biz başlatmış olmamıza rağmen sanki baştan başa kolejle devam etmiştik. Şöyle uyum içerisinde geçen tek bir sınıf toplantımız olmadı. Dördüncü sı­nıftayken bir sınıf yemeği düzenlemek için gerçekleştirdiğimiz son toplantımız, şaraplı eğlence meselesi üzerine çıkan kargaşa yüzünden dağıldı.

H.B. Smith bana gelip şöyle dedi: “Bu çok gülünç bir du­rum. Dört yıldır her sınıf toplantımızda kesintisiz kavga ediyo­ruz. Şimdi de veda yemeğimiz konusunda kavga etmemiz şart. Birlikte bir yemek bile yiyemiyoruz.” Ona şöyle cevap verdim: “Kolejde, daha fazla dayanışma duygusuna sahip hiçbir sımf yok. Ancak oylama yapmadan hiçbir şey gerçekleştiremeyiz. Şarapsız bir akşam yemeği için imza toplamaya başlayalım ve bir yönetim kurulu olarak baş kısma üç kişinin adını yazıp oy­lamaya sunalım.”

Hemen söylediğimi yaptık ve bir kişi hariç herkes bunu im­zaladı. Fevkalade hoş vakit geçirdik. 1834 sınıfındakilerin neşe­sini ve nüktedanlığını sürdürmesi için şaraba ihtiyaç duymadık­larını ispatlamıştık.

Kolejdeki Dinî Topluluklar ve Dine Dönüş Hadiseleri

Hayatımı ve yaşadığım dönemi yazarken, kolejin dinî ta­rihçesinin üzerinden öyle üstünkörü geçip gidemem. Dindar öğrencilerin üç toplulukları vardı ki onları birbirine yakınlaştırı- yordu. Araştırma Cemiyeti’nin on, bilemedin on iki üyesi bulu­nuyordu. Bunlardan üçü yabancı ülkelerde açılmış misyonerlik tarlalarından birine gitti. İlahiyat Cemiyeti ise daha fazla üyeye sahipti. Ayda bir defa toplanan ve senede bir defa kamuoyuna seslenişte bulunan bu cemiyet, ağırlıklı olarak büyük teologların tarihine dair birtakım bilgiler vermesi yönüyle bize faydalı olur­du. Dua Çemberi, her Pazar sabahı kiliseye gitmeden bir saat evvel toplanırdı. Bütün dindar öğrenciler bu topluluğa üyeydi. Toplantıları herkese açıktı ve üye olmayan pek çok öğrenci de bunlara katılırdı. En mükemmel ve en yararlı birlik buydu. Kili­se üyelerini bir arada ve samimiyet içerisinde tutardı. Kolejdeki çekişmeler buraya girmezdi. Her yıl, dinî faaliyetlerimize özel bir ciddiyet gösterdiğimiz dönemler olurdu. Birkaç tane dine dönüş hadisesinin gerçekleşmediği bir tek senemiz geçmezdi. Bu bazen şöyle meydana gelirdi: Tatilde bir öğrenci çok derin dinî izlenimler almış olurdu ve koleje döndüğünde orada ken­disini destekleyecek içten bir kardeşlik duygusu bulurdu. Kolej boyunca biri ikinci sınıfta, biri üçüncü sınıfta ve diğeri dördüncü sınıfta olmak üzere üç gerçek dine dönüş hadisesi yaşadık. Sınıf arkadaşım Woodford şunları yazmaktadır:”ikinci senemizde dikkate değer bir olay yaşamadık. Fakat son se­nemizde, Hıristiyanî gelişmeler alanında gerçek dine dönenlerin hem yenilerinin hem de eskilerinin kaydettikleri istikrarlı ilerle­meleri duyurmayı adamamam lazım. Bu üç dinî uyanış hadisesin­de emeği geçen ve kendisini Kurtancı isa’ya adamış elli veya daha fazla kişinin yaptığı hayırlı işi kim ölçüp tartabilir ki£”

Ancak üçüncü sınıftaki bir yeniden uyanış hadisesi bana burada kısaca kaydetmeye değer görünüyor. Çünkü bu uyanışı izleyen bir tavır vardı ve Tann, bu uyanışta gücünü açıkça gös­termişti. Söz konusu hadise bir şebnem tanesinin düşüşü gibi sessizce yaklaşmıştı. Sanki bizim Dua Çemberi’mizin özel bir dua ruhu olurdu. Her öğrenci bundan büyük feyiz alırdı. Biz de bu sayede bir dinî uyamş ortamına girerdik. Bazıları evlerinden dinî uyanış manzaralarıyla gelirlerdi. Topluluğumuz, katılımcı­ların çokluğundan bir kolej odasının çok küçük olacağına karar verdi. Ertesi Pazar sabahı ana yol üzerindeki kampüsümüzün karşısındaki evde toplanmamız ayarlandı. Zira oranın iki odası vardı ve ikisi arasındaki koridora da rahadıkla elli veya altmış öğrenci sığardı. O gün gelenler hepimizi şaşırtacak kadar kala­balıktı; bazılannı daha evvel hiç görmemiştik.

Kiliseye gidiş çanının çalmasıyla birlikte toplantıdan çıkarken Prof. Longfellow’la karşılaştım. Yüzüme hayrede bakarak, “bu neyin nesi Hamlini” diye sordu. Ben de, “sadece Pazar sabahı dua toplantımız” diye karşılık verdim. ‘Ya!” dedi afallamış gözlerle ve geçip gitti. Hepimiz Longfellow’u seviyorduk ve ona hayrandık. Fakat bu hareketinde bir muhabbet olduğunu iddia edemiyorduk. O hafta içerisinde Prof. Bn. Upham bana bir not gönderdi. Birkaç dakikalığına kadın dua toplantısında bulunmamı ve oradakilere, kolejdeki duygu dünyasını anlatmamı istiyordu.

Neredeyse bütün öğrencilerin müdavimi oldukları Cemaatçi Kilise’nin pastörü olan Dr. Adams, gün başlayınca işine gücüne giden ve sonrasında kiliseye gelemeyecek olan bazı kimselerin sabahm erken bir saatinde bir araya geleceğini düşünerek sabah erkenden bir dua toplantısı tertiplemişti.

Konferans odası ısınmaz ve tozlu topraklı olur endişesiyle erkenden kalkmış, sağı solu toparlamaya gitmiş. Kilisenin zenci kızı Phebe ile (ondan ileride bahsedeceğim) karşılaşmış. Kapının eşiğine diz çökmüş vaziyette dua eden Phebe’ye sormuş: “Neden bu buz gibi taşın üzerinde dua ediyorsun^” “A! Mr. Adams, Efendimiz isa’nın geleceğini biliyorum; bunu iliklerimde hissediyorum” diye cevap vermiş.

Dr. Adams bana “kim, Isa ile en yakın dostluğu tesis etmiş olan Phebe’den başka, O’nun gelişini bilebilir ki£” dedi. Öğren­cilerle sohbet esnasında şunu anladık; pek çoğu dua toplantıla­rından ciddi anlamda etkilenmişler. Ayrıca bu durum köyde de geçerliydi. Dr. Adams uzun süren bir toplantı yaptı. Augusta’lı Rev. Dr. Tappan ile Bangor Teoloji Okulu’nda profesör olan Dr. Pond’u[9] yardıma çağırdı. Toplantılar gayet kalabalık oldu ve dinî merasim havasında geçti. Pek çok -zannedersem elliden fazla- dine dönüş gerçekleşti. Birkaç tanesi öyle olağanüstüydü ki onlardan bahsedeceğim.

Biri H.B. Smith’ti.[10] ileride seçkin bir öğretmen, yazar ve ila­hiyatçı olan bu kişinin hayatına dair Prof. Stearns’ın yazdıklarını okumayı ihmal etmeyiniz. Diğeri Daniel R. Goodvvin’di. Ko­lejin ilk bilimcisi ve en istidatlı kişisi oydu; bu inkâr edilemez.

John D. Smith’in o müstesna dine dönüşünden yukarıda söz et­miştim. Fevkalade yararlı birer ömür süren Ailen, Harris, Pike, Parsons, Fred, Goodwin, Storer ve daha pek çokları bulunu­yordu. Haris ve Goodwin’in yazdıkları eserler ve H.B. Smith’in kendisi, bilerce kaliteli alıcı zihin üzerinde etkilerini bıraktılar. Bu etkiler nesiller boyu yaşayacaktır.

Köyde Dr. Lincoln’ün ve Vali Dunlap’ın dine dönüşleri, eyaletin bir ucundan öbür ucuna esaslı bir heyecana sebep oldu. Büyük ihtimalle benim hayatımı kurtaran Dr. Lincoln (bk. bu bölümün baş kısmı), Maine eyaletinin en ileri gelen imansız ki- şisiydi. Mükemmel sosyal kişiliği ve kusursuz ahlaki özellikleri olan bir insandı. Lakin şimdi kendisini bir günahkâr olarak gör­me ve kutsal kanunu ihlal edenlere karşı Tanrı’nın adil yargı­lamasından korkma mertebesine erişmişti. Huzuru inanmakta bulmuştu.

Dr. Lincoln’ün gelip de büyük bir ağırbaşlılıkla ve tüm se- vimliliğiyle (özetle) şu sözleri söylediği akşam unutulmaz bir akşamdı: “Dostlarım ve komşularım! Sizler benim dinî duygula- rımdaki ve görüşlerimdeki son değişikliğe neyin sebep olduğunu anlatmamı bekliyorsunuz. Beni hidayete götüren bir kılavuzun olmadığını söyleyebilirim. İnsanı doğru yola götüren kılavuzları ne duymuş ne de okumuştum. O kılavuza tatmin edici bir cevap verebileceğimi, yani kendimi tatmin edici cevabı kastediyorum, düşünmüyordum. Fakat bir kılavuz vardı, yaşayan bir kılavuz; her gün ve her zaman penceremin önünden gelip geçen bir kıla­vuz: Mütevazı ve hayırsever komşum Diyakoz Perry’nin Hıris- tiyanca yaşantısı.”

Konuşmasını sürdürdü Dr. Lincoln. Ancak yukandaki söz­leri öyle bir izlenim bırakmıştı ki kesinlikle unutamadım. Kilise­ye katıldı ve iyi bir yaşlılık dönemi geçirirken ölünceye kadar iyi bir itirafa şahitlik etti. Kendisiyle 1856 yılında zevkli geçen bir görüşmem olmuştu.

Bir Pazar akşamı epeyce geç bir vakitte kiliseye girdiğim esnada Dr. Tappan dua ediyordu; Vali Dunlap’ın iri yarı cüs­sesi tam da önümdeydi. Sonra bütün dinleyiciler dua için aya­ğa kalktılar. Vali Dunlap bariz bir Üniteryen,[11] bir Demokrat ve bir aristokrat olarak tanınıyordu. Onun aklına neyin girdiğini, bunun sırf alaycı eleştiriler için bir şey bulmak olup olmadığını merak ediyordum. Çok geçmeden Dr. Tappan iştiyakla duaya başladı. Önce bir kilise görevlisinin kullanabileceği tarzda gayet uygun bir dille eyalet valisi için dua etti. Ardından şu şekilde dua etmek suretiyle en dikkat çekici ve ciddi bir tavırla onu bi­reyselleştirmeye geçti: “Vali, günahlanna dair bir duyguyu, ahi- rette helak olacağı tehlikesini, Kurtarıcı isa’ya muhtaç olduğunu hissedebilmeliydi ki; Isa olmaksızın siyasi emellerin en yüksek mükâfatım elde etmek yerine, Kurtarıcısı İsa ile birlikte olan bir dilenci gibi mutlu bir şekilde ölmeyi seçebilsin.” Bu sözler orada hazır bulunan pek çok kişi için şaşırtıcı ve can sıkıcıydı. Oradakiler, Üniteryenlerle bir ağız dalaşı çıkartmak için kötü bir kimsenin o duanın arasına sinsice girdiğini düşündüler. Ertesi sabah şapeldeki duada Müdür Ailen, günahlarından dolayı ağır bir suçluluk duygusuyla uykusuz bir gece geçirmiş olan eyalet valisi için dua ederken düşüncelerimizi değiştirdik.

Vali Dunlap’ın dine dönüşü, nitelikleri bakımından son derece kesindi ve zaman içerisinde meydana gelen sınamala­ra karşı tahammül gösterdi. Dua eden azatlı kadın köle Phe- be öldüğünde tabutu taşıyanlardan biri de valiydi. Onu Kral’ın Kızları’ndan[12] biri olarak kabul ediyordu. Bu dinî uyanışın mey­veleri fazlasıyla bol ve değerli olmuştu. Buhar Makinesi İmal Ettim

Kolej hayatımdaki buhar makinesi hadisesini her ne kadar Among The Turks adlı kitabımın 208. sayfasında anlatmış olsam da atlamamı istemeyeceksiniz. Prof. Smyth buhar makinesi hakkında sınıfımıza bir konferans verdiğinde sınıftakilerden neredeyse teki bile bu makineyi ayan beyan anlamış değildi. Makineyi bizzat görenler de birkaç kişiydi; çünkü o zaman­lar Maine eyaletinde böyle bir şey yoktu. Konferanstan sonra Prof. Smyth’e, “bir makine yapabileceğime, böylece herhangi bir kimsenin onun çalışmasını göreceğine inanıyorum” dedim. Prof. “Zannedersem üstlendiğin her şeyi yapmayı başarıyorsun Hamlin, dilerim bu makineyle de uğraşırsın.” dedi.

Ben de onun verdiği bu cesaretle makine imale etmeyi ka­bul ettim. Böylece iki dakika içerisinde hesap kitap etmeden bir projenin içine dalmış oldum. Bu projenin benim tüm hayatım üzerinde etkisi olduğunu göreceksiniz. Yapmakla meşgul olduFrench kolonisindeki bir oluşumla ilgilidir. Bu yörede XVII. yy. ortalarında kadın ve erkek nüfus arasında bir dengesizlik söz konusuydu. Genel nüfus kitlesi gemici, asker ve pastörlerden oluşuyordu. Buraya dışarıdan göçmek isteyen kadınlar geçiş parası ödemek mecburiyetindeydi. Çoğu kadın da söz­leşmeli hizmetçi ve hemşire olarak çalışıyordu. Dolayısıyla kadın sayısı azdı ve aile kurumu zayıflamıştı. Buna mukabil rakip ingiliz kolonilerinde nüfu­sun artması üzerine New French’in idarecisi Jean Talon (1626-1694) Fransa kralından bir talepte bulundu. Kral kendi ülkesinden, masraflarını yine ken­disi karşılayarak 500 kadın gönderecekti. Kral bunu kabul etti. Yöre papazları gönderilecek kadınları seçtiler. Bunlara Fransız olmayan (bir kayda göre Hol­landalı, Alman, ispanyol, Portekizli) kadınlar da katıldı. Alt sınıftan ailelere mensup bu kadınlar 12-25 yaşlan arasındaydı. Bazıları yetim ve öksüzdü; bazıları yalmzca yetimdi. Anne babası sağ olup da göçmek zorunda olanlar da vardı. Nihayet gönderilen 737 kadın başta çiftçiler olmak üzere oradaki erkeklerle evlendirildiler. Erkeğe vermek zorunda olduklan başlık paralan (50 lira) kral tarafından karşılandı. Askerlerle evlenenlerin başlık parası daha faz­laydı. işte “Kralın Kızları” tabiri bu devlet himayesini ima etmektedir.

Aksine bir kraliyet yahut asalet mensubiyetini anlatmamaktadır. Ç.N.

ğum makine hakkında yeterli hiçbir malumata sahip olmadan proje gerçekleştirüdi. Onu enine boyuna incelemek için acele ediyordum. Kütüphanede buharlı makinenin işleyişi hakkında hiçbir eser bulamamıştım. Fakat bize Philadelphia’daki Frank- lin Enstitüsü’nün aylık yayım geliyordu. “Lardner’in7 Buharlı Makine Hakkındaki Yazısı” diye bir ilan okumuştum. Hemen Boston’dan onu getirttim. Ben o makine için vardım; “yapmaya ya da ölmeye” karar vermiştim.

Çok geçmeden böyle bir çalışma süreci için iki aylık tatilin çok kısa geleceğini anladım. Çünkü onu kondansatörlü, hava pompalı ve de her şeyiyle tam yoğunlaştınlmış bir makine yap­maya niyet etmiştim. Prof. Smyth gayet heyecanlı bir şeküde projeye dahil oldu ve projeyi yeniden gözden geçirmemiz için iki haftalık bir zaman temin etti. Çünkü o çalışmayı akşamla- n yapabiliyordum. Bana neredeyse imkânsız gibi görünen şeye teşebbüs etmek ve onu sonuçlandırmak kararlılığı vaki olunca Portland’a gitmek üzere yola çıktım. Biraz araştırmadan soma Edward Grueby adlı bir saatçinin dükkânında yer buldum. Ora­daki güzel bir ayak tornasını ve demir imalathanesini kullana- büecektim. Prof. Smyth’e on dolarlık bir yardım gerekeceğini söylemiştim ama bunu dükkân kirası için harcamak zorunda kaldım. Diğer tüm dökümlerim gibi, model için yaptığım pirinç süindirim de muazzam bir para tutuyordu. Silindir delmeyle ü- gdi hiçbir şey bilmiyordum ve benim kendi düzeneğimle bu iş hatalı yapıldı. Süindirin bitirilmesine ve içinin cilalanmasına çok fazla emek harcadım. Başından itibaren Portland Lisesi müdürü Neal Dow büyük ilgi gösterdi ve ateşe dayanıklı parçayı oyar­ken bana yardım etti. Yavaş ilerlediğinden dolayı elimdeki iş müthiş derecede artış gösteriyordu. Araştırmalarımı bitirir bitir­mez akşamlan çalışmaya başladım. Mr. Grueby büyük incelik göstererek dükkânı bana emanet ediyordu. Ben de başta dokuza kadar, sonra ona, on bire kadar ve uyanık kalabildiğim ölçüde çalıştım. Nasıl dayandığımı şimdi merak ediyorum. Bazı işleri iki defa yapmak zorunda kalsam da, bir parçayı beni tatmin edinceye kadar asla bırakmıyordum.

İki aylık tatilin altı haftalık kısmı geçince Prof. Smyth ne kadar başarılı olduğumu görmek üzere çıkageldi. Gördük-le- rinden memnun kalmıştı. îşi tamamlamak için ihtiyaç duya-ca- ğım iki haftalık süre için bana söz verdi. Faturalarım 72 dolar (!) tutuyordu. Portland Lisesi müdürü Neal Dow, lisenin hu­zurunda yapılacak ve her biri 10 dolar getirecek iki konferans ayarladı. Onların ardından Saco’da, Hallovvell’de, Augusta’da, Gardner’da ve Brunswick’te değişen miktarlarda kısmeder kar­şılığı konferanslar verdim. Lise konferanslarının her biri 10 dolar getirdi; masraflarımı çıkardım. Arkadaşlarım, biri Saco’da diğeri Gardner’da olmak üzere iki tane biletli konferans ayarlamışlar­dı. Birinden 30, ikincisinden ise 40 dolar gelecekti. îlkini berbat bir kar fırtınası, ötekini bir yangın mahvetti. Böylece onlar beni cebimde bir lokmacık parayla bıraktılar. Fakat Brunswick’teki bir biletli konferans 32 dolar kazandırdı. Bu başarımla, maki­nemden daha fazla gurur duyuyordum. Borcum ödenmiş ve üs­tünden de biraz kalmıştı. Kolej bana, yaptığım makinenin fizik­sel araçlar arasında bir model olarak yerleştirilmesi karşılığında 175 dolar verdi. O makine şimdi Cleaveland Cabinet’te bulun­maktadır. Herhangi bir teknisyenin bu makineyi, onun Maine eyaletinde üretilmiş ilk buharlı makine olduğunu hatırlamadan incelemesini istemem. O benim, hayatımdaki üç ay boyunca ca­nımı dişime takıp çalışmama mâl olmuştu.

Buharlı makine teşebbüsü dikkatimi mecburen derslerim­den başka yöne çevirmişti. Fakat önüme bilginin, tarihin ve eko­nomi politiğin yeni sahalarını açmıştı. Böylece bozulan denge yerine gelmiş oluyordu. İleride sık sık bu girişime atıfta bulun­mak zorunda kalacağım.

Misyonerlik Faaliyetlerine Yönelişim

Eve gidince sevgili anneme olanları anlattım. Âdeta yıkıldı ve ağladı. Daha evvel onu hiç böyle görmemiştim. Bu duygusal­lık hâli gelip geçiciydi. Kendisini toparladı ve şöyle dedi: “Cyrus, ben bunu hep bekledim. Gerçi en küçük oğlum benimle birlik­te yaşayabilseydi çok mutlu olacaktım ama söyleyecek tek bir sözüm yok.” Diğer sözlerini gözyaşları arasında söyledi. Ancak ağabeyimden ve kız kardeşlerimden tek bir muhalif söz hasıl olmadı.

Müstakbel misyonerlik tarlam olarak ilk’ seçimim Afrika’ydı. Mungo Park’ın10, Denham’ın11, Clapperton’ın12 ve öteki bazı Afrika kâşiflerinin eserlerini okumuştum. Kıtanın içlerine girme düşüncesi zihnimi esir almıştı. Bu durum hayata dair görüşleri­mi gayet ciddi ve ağırbaşlı bir şekilde yeniden gözden geçirmeye yönlendirdi. Karar verdim, kesinlikle para biriktirmeyecektim. Her yıl hesaplarımı kapatmaya gayret edecektim ve kesinlikle hiçbir şey bu hesabın üzerine çıkmayacaktı. Ayrıca çok okuma yapmaya dair ideallerimin tümünü feda etmeyi ve kendimi yal­nızca işime ve çevreme vermeyi de kararlaştırmıştım. Üstelik bu yeminimi de tuttum. Şayet hayatımın iş sahasını yeniden seçme imkânım olabilseydi bunu yine değiştirmezdim. Gittiğim yol boyunca bana rehberlik eden Tanrı’ya şükürler olsun.Mungo PARK (1771-1806): Iskoçyalı hekim ve kâşiftir. 1794 yılında Nijer Nehri’nin kaynağını bulmak ve bir denize mi yoksa göle mi döküldüğü­nü araştırmakla görevlendirildi. İngiltere’den başladığı gemi yolculuğuyla Gambiya’ya geldi. Burada kaldığı birkaç ay içerisinde Afrika dilleri öğrenme­ye çalıştı. Nehri görmek için yolculuğa çıkınca başta gördüğü misafirperver­likler, yerini vahşiliğe bıraktı. Canını zor kurtarıp ülkesine döndü. Notlarını ve gördüklerini Travels in the Interior Districts ofAfrica (Afrika’nın İç Bölgelerine Yolculuklar) adı altında yayınladı. Bir ekiple ikinci kez aynı yöreye gitti. Ça­lışmalar yaparken uğradıkları bir saldırı neticesinde Nijer Nehri’nde boğul­du. Ç.N.Dixon DENHAM (1786-1828): Londra’da dünyaya geldi. Merchant Taylors’ School’da öğrenim gördü. 1811’de orduya katıldı. Daha sonra 1821’de Batı Afrika’yı keşif amaçlı dolaştı. 1824’te İngiltere’ye döndü. Bu gezisindeki bazı hatıraları Jules Verne’in Balonla Beş Hafta adlı kitabında özetlenmiştir. 1828’de Sierra Leone’a vali tayin edilen Denham, Freetovvn’da salgın hastalıktan öldü. Kaynaklara göre Avrupalılar, Orta Afrika’daki güçlü devlederin varlı­ğını, Dixon Denham 1823’te Çad Gölü bölgesine girdiğinde öğrenmişlerdir. Denham’a bu seyahatinde Hugh Clapperton eşlik etmişti. Ç.N.Hugh CLAPPERTON (1788-1827): iskoç asıllı olan bu kişi küçük yaşlarda gemiciliğe merak saldı ve Kuzey Amerika’ya seyahat etti. Napolyon savaş­larında bilfiil hizmetlerde bulundu, ingiltere’nin talebiyle Afrika keşif gezile­rine dahil oldu. izlenimlerini ve notlarını Narrative of Travels and Discoveries in Northern and Central Africa in the years 1822-1823 and 1824 adlı kitabında yayınladı. Ç.N.

Bizim mütevazı Araştırma Cemiyeti misyonerler gönderme hususunda çok fazla çalışma yapamadı. Parris, Dole ve Bond adlı arkadaşlar Sandviç Adalan’na gittiler ve orada asil bir faali­yette bulundular. Onlann isimleri asla silinmeyecektir.

Kolejdeki Bilim ve Edebiyat Toplulukları

Kolejdeki cemiyet hayatımızdan daha etraflıca bahset­mezsem, orada geçen hayatımın uzunca bir bölümünü adamış olurum. Bu, günümüz kolejlerindeki cemiyederden çok daha bilimsel ve çok daha edebiyata dayalı bir şeydi. Yukarıda da değindiğim üzere Peucinian ve Athenean adlı iki rakip topluluk vardı. Birinci sınıfların bu ikisi arasında bölüşülmesi fevkalade önem taşıyan bir konuydu. Üye sayısı bakımından hemen he­men denktiler. Her ikisinin de kendi kütüphaneleri vardı. Her öğrencinin sadakati, cemiyet kütüphanesine yaptığı bağışlarla ölçülürdü. Yaklaşık 300 kitabıyla her ikisi de güzel kütüphane­lerdi. Kütüphanecilik, onur vesilesi olan bir görevdi. İki haftada bir münazara ve metin okuma toplantıları yapılırdı. Kimi za­man münazaralarımız tam bir ciddiyet içinde geçer; yetenek ve araştırmayı gerekli kılardı. Kolej müfredatında edebiyatı teşvik sadedinde bu topluluklar önemli bir görevi icra ederlerdi.

Üçüncü yılın sonuna gelen her sınıf, daimî komisyonun baş­kanlığına, sekreterliğine ve yöneticiliğine adaylar çıkarırdı. Bu payelerin dağıtımında öyle az bir politik heyecan yaşanmazdı hani. Bütün cemiyetlerde kural, başkanlığın kolejdeki en yüksek dereceye sahip olana, sekreterliğin ise bir sonrakine verilmesiy­di. Fakat çoğu defa ikisinin aynmını yapmak kolay olmazdı. Sek­reter genellikle yıllık konuşmayı yapardı. Bu da onun payesini neredeyse başkanınkine denk hâle getirirdi. Bazen partiler olu­şurdu elbette, fakat mücadele karan cemiyetin oylaması sonucu alınırdı. Karardan sonra kalan o bir günde kesinlikle herhangi bir sertlik olduğunu hatırlamıyorum. Benim payıma düşenden ve üstlenebildiğimden çok daha fazla başkanlık yaptım. Üç top­luluğun başkanlığım üsdendim: Peucinian, Dua Çemberi ve Te­oloji. Diğerlerini kati olarak reddettim. Teoloji Topluluğu’nunkini de geri çevirmem gerekti. Çünkü başkandan her yıl halka hitap eden bir konuşma isteniyordu. Dördüncü sımftayken birkaç de­ğişik faaliyeti bir arada yürüttüm.

Diğer öğrencilerin tevdi etmek zorunda kaldıkları bütün pa­yelerin bana yığılacak kadar gözde bir öğrenci olup olmadığımı sormak isteyebilirsiniz. Onların seçiminin bizzat ben olmama hayret ederdim. O kadar gözde değildim. Mezun bir arkadaşın bana söylediklerinde belki kısmen gerçek payı vardı. Ona göre ben, sınıfımdaki herhangi bir öğrencinin en sevdiği ve en nef­ret ettiği öğrenciymişim. Belki de bunun sevgi kadar nefretle de ilişkisi vardır. Kesinlikle hak etmesem de, gözümü budaktan sa- kınmamakla ve hiç kimsenin işine burnumu sokmamakla şöhret kazanmıştım. Sınıfımın dışındakilerden çok yalan arkadaşlanm vardı: Means, Harris, Pike, Tappan, Parsons, Goddard, Farrar, Ailen, Prentiss, Dole, Blake, Drummond ve diğerleri. Bu sevgi ve nefret arasında, öğrencilerin kendi ellerinde olan kolej pa­yelerinden daha fazlasına sahip olduğumu itiraf ediyorum. Bu onların hatasıydı, benim değil. Ben o başkanlıklardan tekini bile elde etmeye uğraşmadım.

Peucinian Cemiyeti’nin huzurunda yaptığım umumi ko­nuşma bana ait değildi. Sevdiğim ve saygı duyduğum bir sınıf arkadaşımın hakları hiçe sayılarak ben seçilmiştim. Ben böyle düşünüyorum. Bunu mudak surette reddettim; lakin bir sonraki toplantıda oy birliği ile yine ben seçilince konuşmayı kabul et­tim. Konu seçimi için sağa sola göz atarken Orta Çağ’daki Felsefi Yanlışlar diye bir konu seçtim. Summa Theologia ofSaint Thomas Aquinas adlı eseri okurken tesadüfen bazı saçma sapan mesele­lerin ciddi şekilde tartışıldığım fark etmiştim. Prof. Longfellow’a, konuşma konusu olarak bunun hakkında ne düşündüğünü sor­dum. “Mükemmel! Taze ve öğrencilerimiz tarafından asla ele alınmamış bir konu” dedi. Prof. Nevvman da konuşmadan hoş­landı; onu The Quarterly Register’a gönderdi. Ertesi gün kampüs- te benimle karşılaşan Prof. Longfellow, “Hamlin, şimdiye kadar öğrencilerin ağzından dinlediğim en güzel konuşmaydı” dedi. Mübalağalı bir övgüydü bu. Fakat Longfellovv takdir etme fırsatı bulduğu yerde elinden geleni yapmayı severdi. Konuşma metni dergide yayınlandıktan soma sadece yanlışların araştınlmasına özel bir dikkat sarf etmemiş olduğum gerçeğini görünce pişman oldum. Felsefi zekâya ve incelikli tahlillere hiç itibar etmemiştim.

Sımf arkadaşım Henry B. Smith rakip cemiyet Atheneatt’m başkanıydı. Buna mukabil biz her zaman en iyi arkadaşlar ola­rak kaldık. Kimi zaman savaşan kuvvetlerimize gülerdik. Onun, Athenean üyeleri huzurunda yaptığı konuşma benimkinden çok daha üstündü. Ancak konusu pek özgün olmadığından hak etti­ği ilgi ve hayranlığı uyandıramadı.

Törenden sonra cemiyet muazzam bir akşam yemeği verdi. Sofrada canımızın çektiği akla gelebilecek her türlü yiyecek mev­cuttu. Kolejden hatırladığım şölenlerin tamamını dört ziyafet ve sınıfın bu veda yemeği teşkil etmekteydi. İkinci sınıftayken bir akşam saat 11 ‘de veya daha geç Peuciniatı Cemiyeti’nin akşam yemeğinden geliyorduk. Böyle bir yemekten sonra kolay kolay uyuyamayacağımı hissediyordum. Üstelik bir de fırtına çıkmıştı. Hızla geçen bulut kümeleri bazen bütün yıldızları örtüyordu. Bunların hepsi beni, mezarlıklar ve karanlıkla ilgili hurafeler ko­nusunda sinirlerimi denemek için ayartıyordu. Kolejin bir buçuk mil uzağındaki kumlu arazide metruk bir kilise vardı. Yan tara­fında ise bir yolla ayrılan ve “küçük köyün atalarının uyuduğu” eski bir mezarlık bulunuyordu. Fakat yörede yaşayanlar nehrin kıyısına hareket etmiş, geride ölüm ve ıssızlıktan başka hiçbir şey bırakmamışlardı. Yaramaz çocuklar kilisenin pencerelerini kırmıştı. Zemin o kadar harap olmuştu ki, içeride bir koyun dahi barınak bulamazdı. Zira yerdeki kocaman delikler onların iki ya da üç ayak dibe düşmelerine yol açardı. Kilisenin sıraları ekse­riyetle sağlam kalmıştı. Batıl inançlara göre perili bir yer olarak görülen bu mekan, ömrümde gördüğüm en kasvetli yapıydı.

Bu acayiplikler, o en korkunç gecede beni oraya gitmek üze­re dışarı çıkardı. Zifiri karanlıkta kilisedeki eski kürsüye tırman­dım. Benimle tanışmak ve bana kötülük yapmak isteyen mezar­daki hayaletlerin ve havadaki gulyabanilerin hepsine meydan okuyordum. Onlan inlete inlete uçurumdan aşağı atacaktım. Gecenin kör karanlığında bir deliğe düşmeyeyim ve ilerde şaka konusu olmayayım diye bu tırmanışı azami bir dikkatle nihaye­te erdirdim. Uğultu sesleriyle rekabet ederek konuşmama baş­lamıştım ki, bir inilti veya bir homurtu duydum: “Hey oradaki! Kimsin sen4 Ne yapmak istiyorsun^” Sonra sağımdaki evin yan tarafından iki yahut üç defa şiddedi vuruşlar duyuldu; tuhaf bir kazıma sesi ve bir başka inilti veya homurtu sesi geldi! Meydan okuduğum hayalederle mücadele başıma gelmek üzereydi. Bu işin sonunu getirecektim. Olabildiğince güvenli bir şekilde eski evden dışarı çıktım. Yerde yatan birkaç dal parçasının üzerinden yürürken iyi bir sopa olacağım hissettiğim birini yerden aldım ve hesaplaşmak üzere o davetsiz misafiri aramak için etrafta dolaş­tım. Rast geldiğim ilk şey, yaşlı ve güzel bir inekti! Anladım ki, bir sığır sürüsü kendilerini rüzgârdan korumak maksadıyla eski kilisenin rüzgâr almayan kuytu yerine usulca sığınmıştı. İnekle­rin yaptığı gibi kendi kendilerini yalarlarken boynuzlarını kilise­nin duvarına vuruyorlardı. Onları hiç rahatsız etmedim. Haya­letlerin beni korkutamayacaklarından emin olarak uzaklaştım. Geceleyin bir mezarlıktan ve karanlıktan korkum diye bir şey kalmamıştı. Niçin korkacaktım ki£ Bu olay tarihi, bir sıra düze­ninden büsbütün mahrumdur ve kolejdeki ikinci seneme aittir.

İntikam Peşinde Koşan Arkadaşlarım

İkinci sınıfa giderken şu hususta tekrar be tekrar uyanldım: “Mezun olmadan önce senden intikam almaya yemin etmiş bir grup öğrenci var. Senin için en iyisi tetikte olmak.” Bu türden uyarılara gülüp geçiyordum. “Onlann hepsi korkak, bizimle açıktan mücadeleye davet edildikleri hâlde üç yıldır hiçbir şey yapmadılar” diyordum.

Bilincimdeki emniyet hissi bana mükemmel bir huzur ve­riyordu; lakin emniyette değildim. Bu düşmanlığın ne kadar keskin olduğu hususunda yanlış hüküm vermiştim. Bir gece kendimi akıl almaz derecede korkunç bir karabasanın içerisinde hissettim. Fakat beni boğan şey kaçıp gitti. Derin bir nefes al­dım ve derhal vaziyetimi kavradım. O düşman arkadaşlarımın ellerindeydim. “Kızılderiliyi oynamanın” en mükemmel direnç- sizlik olduğuna karar verdim. Kaçmaya uğraşmak boşa kürek çekmek olacaktı. Zira yedi kişinin elindeydim. Biri başımı, ikisi kollanmı tutmuştu; öbür ikisi bacaklarımı kavrarken, diğer iki­si de var güçleriyle yan taraflarımdan yakalamıştı. İtip kakarak merdivenin iki yamndan aşağı sürüklediler. Fakat dişlerimi sık­tım, ses çıkarmamaya niyetliydim. Onlar düz yere ayak basın­ca her adalemi salıverdim ve sanki ölü bir adammış gibi elle­rinde asılı kaldım. Su fışkırtan tulumbanın başında biri vardı. Ancak beni taşıyanlardan biri “adam öldü!” dedi. Paldır küldür beni yere bıraktılar; bana bir damla su bile değmedi. Canlarını kurtarmak için kaçıp gittiler. Arkalarından ayağa kaktım. İkisi­ni gözüme kestirdim ve peşlerine düştüm. Kampüsü çevreleyen çamlıklara doğru kaçıyorlardı. Yalmayak olduğumdan kovala­mayı bıraktım ve yatağıma geri döndüm. Gecelik entarimi bile çıkarmamıştım; fakat ne yapacağıma karar vermiştim. Bu olayla ilgili hiçbir şey yapmayacak, onlara aşağılayarak bakacaktım. Hepsi gardlarını üstlerinden atıncaya kadar mutlak surette ses­siz kalacak, hadiseyi umursamadan tamamıyla koyuverecektim. Soma da onları şiddet tehdidinden, fiziksel şiddetten ve haneye tecavüzden tutuklatacaktım. Bu beni her bakımdan o denli tat­min etmişti ki, uykuya daldım ve niyetlendiğim saatten bir saat sonra uyandım.

O gün Portland’a gitmek üzere veda edip ayrıldım. Sabah erkenden kahvaltı için bir maşrapa sütüm ve biraz ekmeğim vardı. Şayet yolda düşüp kalmazsam yirmi dört mil yolu yü­rüyerek gitmeye karar verdim. Kahvaltımı ettim ve bir parça ekmeği de öğle yemeği için ayırdım. Öğrenciler tam duadan çı­karlarken yola koyuldum. Etrafımı sardılar. Bir adımda oradaki taştan bir yükseltiye çıkarak bu hamleyle ilgili en özlüsünden makul bir konuşma yaptım. Olayı baştan aşağı ayıpladığımı ve tek pişmanlığımın, uyuyakaldığımdan Portland’a bir saat geç yola çıkışım olduğunu açıkladım. Yola çıkarken bana çok içten tezahüratta bulundular.

İtiraf ediyorum zor bir yürüyüş oldu. İki büklüm olmuştum; büyük eklem yerlerim morarmıştı. Gece beni kaçıranlar vücu­dumu yere bırakınca kalçamı, tulumbanın kalastan yapılmış döşemesinin sivri köşesine vurmuşum. Portland’a vardığımda Rebecca ablam feryadı bastı:

“Aaa! Cyrus sen hasta misini”

“Hayır, hasta değilim ama felaket derecede yorgunum. Bana akşam yemeği ve on saatlik bir uyku verirseniz cırcır böceği gibi capcanlı olduğumu görürsünüz” dedim.

Ne var ki benim uyumama aşağıdaki mektup yardım etti. Öğrenciler kahvaltıdan hemen sonra genel bir toplantı yapmış­lar ve şu kararları onaylamışlardı:

Dostumuz Hamlin, şapelde toplanan öğrenciler tarafından bugün kabul edilen ve ekte verilen kararların bir sureti, sana bu mektu­bun yazılış amacı hakkında malumat verecektir:

Mademki, ortak arkadaşlar olarak kendisine ilgi duyduğumuz Hamlin kardeşe geçen akşam bir hakarette bulunulmuştur ve ma­demki onur kinci olmuştur, o nedenle Bovvdoin Kolej öğrencileri­nin bu toplantısı vesilesiyle;

Kabul etmiştir ki, tulumba ile su pompalama hadisesi kanunu ve haysiyeti çökertmiş, öğrencilerin karakterini küçük düşürmüştür. Hamlin’in şahsına yapılan kötü muamele ve bu sebepsiz saldırı, insanlann hiçbir hissiyatıyla, genel ahlakın ve hatta umumi adabın hiçbir ilkesiyle haklı gösterilemez. Bu eylemin failleri bizler nez- dinde, erkekliğe sığmayan işler yapan ve şerefsiz kişiler olarak telâkki edilmektedir. Onlar ne saygı gösterilmeyi ne de nezâket gösterilmeyi hak etmemektedirler.

Kabul edilmiştir ki, üstün bir öğrenci olarak, yüce gönüllü ve

toplum yararını düşünen bir genç olarak, bir Hıristiyan olarak, Hamlin’in kişiliği… şimdi, her zamankinden de fazla, bizim kayıt­sız şartsız takdirimizi talep etmektedir.

Kabul edilmiştir ki, bu kararlann yazılı olduğu, toplantı başkanı ve sekreteri tarafından imzalanmış bir metin Hamlin’e iletilecektir.

Sekreter G. HORACE UPTON Başkan DANIEL WESTON

(İmza)

Bu mektupla birlikte aynı tarihte iki kısa not aldım:

Değerli arkadaşım, bazı mücadelelerimiz vardı, fakat zafer bizim, yani senindir. Bu sonsuz, hak ettiğimizden daha fazla sonsuz mu­habbetinden dolayı seni kuduyorum. Bir sınıf arkadaşın ve bir Hıristiyan kardeşin olarak (umanm öyleyimdir) seviniyorum. Bu ahlaksızca saldınnın, insanoğlunun imkânlan dahilinde intikamı alındı. Sen doğru yaptığın konusunda vicdanına güvenebildiğin ve Kurtancın İsa’nın mağfiret için yardımcı olacağına itimat edebil­diğin sürece ben de, yoluna sevinçle devam edeceğinden eminim. Sonsuza dek saygılanmla.

HENRY B. SMITH

Sevgili kardeşim, bu güzel dosduğumuzun ifade ettiği duyarlılıkla tamamen uyum içerisindeyim. Henry B. Smith bu hadisede şerefli bir rol oynadı. Biraz korku ve tereddütten sonra genel bir top­lantı yapalım diye karar verdik. Tartışma kısmen fırtınalı geçti ve bir buçuk saat sürdü. Fakat senin arkadaşlann ve din kardeşlerin hakkâniyet ve yüreklilik gösterdiler. Yaptığımız azıcık muhalefet­le onların bütün kurnazlıklan ve şeytanca fesadan yerle bir edildi. Ardından yukandaki önergenin geçmesine yönelik ilk hareket için çağrıda bulunuldu. Yetmiş beş lehte, altı aleyhte oyla sonuç muh­teşemdi.

Senin kişiliğinin hiçbir şahitliğe ve kendini ispadamaya ihtiyaç duymadığını adım gibi biliyorum. Ancak bu oylan, kardeşçe bir sevgi ve muhabbetin yenilenmiş beyanı olarak kabul et. En içten saygılanmla…

ALBERT COLE

Şahsıma verilen bu cömertçe destekle ve öteki grubun sesi- kesen kınamayla birlikte artık hiçbir şey olmamış gibi yolu­ma devam edebilirdim. Müdür bey bana öğretmen kadrosunun en etkin şekilde harekete geçmeye hazır olduğunu söyledi. Bir şikâyet girişiminde bulununcaya kadar hiçbir şey yapmamaları için onlara rica ettim. Bu konuda hiç kimseyle hatta Cole, Smith ve VVoodford’la bile olanlar hakkında konuşmazdım. Bazen bir öğrenci “bütün bu olanları sineye çekecek misin Hamlini” diye sorar, “ben bu olayı sineye çektim, hiçbir surette bunun beni incittiğini görmüyorum. Benim hazım gücüm hiç bu kadar iyi olmamıştı ” diye karşılık veriyordum. Böylece herkes olayın ile­lebet geçip gittiğini düşündü.

Hadise beklediğim gibi gelişti. Ahbap çavuşlar başanlanyla övünmeye başladılar. Yirmi kişilik veya daha fazla kişinin katıl­dığı bir toplantıda her şey tartışılmış ve her iki taraf da olan bi­ten üzerine konuşmuş. Orada hazır bulunan ve her iki tarafa da mensup, herkese eşit derecede muhabbet besleyen bir öğrenci, her şeyi bana tafsilatıyla anlattı. Hiç ilgilenmediğimi belirttim ve üç aşağı beş yukarı bunun böyle olacağını hep düşündüğümü söyledim. Bir başka öğrenci gönüllü olarak bilgi verinceye kadar hâlâ bir şey söylememiş ve bir şey yapmamıştım. Sonra bana kişisel şiddet gösteren yedi kişinin ismini kağıda döktüm. On­ları yakalatmaya niyetliydim. Hadisenin öncesinde ya da vukuu sırasında olanlara dair şahsi birtakım bilgileri olan on yedi arka­daşın adlarım da şahit olarak çağırılmalan için yazdım.

Arkadaşlarım Chandler ve Proctor’ın odalarına gittim. On­lara ne yapacağımı anlattım ve iki kişi hakkında tavsiyelerini istedim. Her ikisinin coşkusu beni hayrete düşürdü. Chandler odanın etrafında döne döne dans ediyor; ellerini çırparak şöyle diyordu: “Şimdi Hamlin, sen şimdi Hamlin’sin! Adalet terazisi­ne çıkarmadan böyle bir tecavüze izin vermek ayıp olurdu.”

Hazırladığım bütün belgeleri inceletmek, adamları tutuk­latmak ve olay gününün ertesi sabahı duadan çıkan çocukları şahit olarak çağırtmak için doğruca avukatın ofisine gideceğimi söyleyince başlarından aşağı kaynar sular döküldü: “Öyle mi, o adamlar da ağız değiştirmeyecekler! Şişinip gururlanır olmuşlar­dı. İşlerini bitirmek için seni tekrar yakalayabilirler ve bu sefer işlerini daha iyi yaparlar!”

Fakat bu iki arkadaşın öfkesi yatıştı; oturdular ve bütün listeyi dikkadice değerlendirdiler. Her şeyi biliyorlardı. Onlar Athenean Cemiyeti üyesiydiler ve doğal olarak benim tarafımda olmayacaklardı. Bildiklerini meydana döktüler; ama doğrudan değil, bana tavsiyelerde bulunarak. Bir maddeye olumlu biçim­de itiraz ettim. Lakin ikisi de “eğer avukat kendisinin nasıl ters yüz edileceğini bilirse senin en güçlü şahidin o olur” diyerek ısrar ettiler. Onlar iyi ve sadık dosdardı.

Avukatın ofisinde bazı zorluklar yaşadım. Avukat Char­les Packard iyi, cömert, asil yürekli bir adamdı ama benim için korkmuştu. Kendisinin de o adamların bitmez tükenmez haka- rederine tahammül etmek zorunda kalacağını biliyordu.

“Fakat bu bir şey değil de, senin hayatın güvende olmaya­cak” dedi. Biraz sabrettikten sonra şunları söyledim:

“Mr. Packard, ben buraya tavsiye almaya gelmedim; bilakis kanuni usulleri anlamaya geldim. Kanunlar o adamlan Yargıç D’nin huzuruna çağırmak için gerekli.”

Karşı koyamadı ve belgeleri yazdı. Benim hukuk danışma­nım olmaya da razı geldi. Göz kamaştırıcı bir yüksek memu­rumuz olmuştu; güçlü, serinkanlı ve gözü pek. Şahsen pek he­yecansızdım. Çünkü bunu bir görev düşüncesiyle yapıyordum. Bu görev, kolejde hukukun hakim kılınabileceğini ispadamaktı. Bir tek örneğin, bir değişimi başlatacağına inamyordum. Bu işe sükûnetie, sebada, duayla, insana ve Tanrı’ya karşı iyi bir vic­danla girmiştim.

Sabahleyin mahkeme için yer bulmada biraz gecikme oldu. Freewill Vaftizcileri’ne ait toplantı evini tutar tutmaz avukatı tepeye gönderdim. O da her sabah yapılan ezber dersini bozdu. Prof. Cleaveland[13] sosyal açıdan en cana yalan adamdı. Lakin ders verdiği salonda “göz gezdirdiği her şeyin hükümranıydı.”14 Herhangi bir öğrenci, yavaş yavaş da kavrasa en azından bunu anlardı, hem de fazlasıyla. Kapının vurulması üzerine Prof. Cle- aveland kaşlanm çatarak gürlemiş:

“Nason, şunun lütfen ne istendiğine bakıver.”

Nason bakıp geri dönmüş. Benzi, afalladığını ve korktuğu­nu gösteriyormuş.

“Lütfen efendim, avukat bey filanı, filanı ve filancayı istiyor. Zannederim Hamlin suçlulan yakalatacak” demiş.

Her sıra bir anda boşalmış ve sınıftakiler bu büyük hocaya, onun trilobitlerinden birine gösterdikleri ilgiden daha fazlasını göstermeyerek çılgınca dışan fırlamışlar.

Tam da süvari alayı kampüsten çıkıyorken kolej seviyesine yükselmiştim. Avukatım, benim sözlü sataşmaya maruz kalaca­ğımdan ve hayatımın üzerine hiçbir değer yerleştirmediğimden dolayı protesto edileceğimden emindi. Büyük bir zafer çığlığıyla kabul görmüştüm. Tutuklanan arkadaşlar ise, olan biteni ıslıkla yuhalayacak kadar bile şaşkınlıktan kurtulup kendilerine gele­memişlerdi.

Davalılar Squire Alden’e söz verdiler. Fakat o, Avukat Packard’a ve bana karşı o kadar küfürlü konuştu ki dinleyici­ler ayaklarını yere vurarak onu susturdular ve ağzını açmasına izin vermediler. Dinleyicder, bir beyefendi olan O’Brian’a söz vermeyi başanncaya kadar Yargıç D., pek yerinde bir hareketle prosedürü ağırdan aldı. Babalarına danışmaları ve savunma haÜniversitesi’nden mezun oldu. Bovvdoin Kolej’de uzun yıllar ders verdi. The Boston Medical and Surgical Journal’m 14 Kasım 1832 tarihli nüshasında yer alan bir ilanda, Bovvdoin Kolej’in sekreteri olduğu, 18 Şubat 1833’de okulda başlaülacak olan tıp dersleri çerçevesinde “Kimya ve Tıbbi Malzemeler” baş­lıklı konferanslar vereceği kaydedilmektedir. Ç.N. 14 Yazarın “göz gezdirdiği her şeyin hükümranıydı (monarch of ali he surve- yed)” ifadesi, muhtemelen ingiliz şair William Cowper’ın (1731-1800) “I am monarch of ali I survey / My right there is none to dispute..” mısralanna bir auftır. Ç.N. zırlamaları için sanık öğrencilere iki hafta izin verdi.

Bu hareket her yerde takdir edildi ve tam da yapılabilecek şey olarak görüldü. Dr. Lincoln bana haber yollayarak, daha evvel birkaç arkadaşıyla -Vali Dunlap ve diğerleri- görüş alış­verişinde bulunduklannı, yasal mahkemenin bana hiçbir mas­rafı olmayacağı konusunda hemfikir olduklarım, eyaletin en iyi danışmamnı istihdam etmek istediklerini bildirdi. Tann’mn bu yolda beni bizzat desteklemekte olduğunu hissetmiştim.

Olaylı geçen günün akşamı her iki tarafın hukuk danışman- lan bir araya geldi. Üç sanık avukatı (William Pitt Fessenden, Portland’lı Deblois ve Freeport’lu Young) uzlaşmak için ricada bulundular. Sanık arkadaşlar zengin ailelere mensuptu ve anne babalan için davanın devam etmesindense bir kefalet vermek daha iyi olacaktı. Çünkü mahkemenin devamı genç sanıklar üzerinde ömür boyu leke bırakacaktı. Her iki tarafın hukuk da- mşmanlan bir haberci göndererek, davayı düşürmem için beni tatmin edecek bir kefalet istiyor muyum diye sordular. Ben de hemen “az olsun, çok olsun; herhangi bir kefalet bu soruştur­mayı berbat edecektir” karşılığım verdim. Avukatımın tavsiye ettiği her şeye rıza gösterecektim; yalnızca anlaşmaya iki şey dahil edilecekti: Yazılı bir itiraf; özür dileme ve tüm masraflann ödenmesi.

Hukuk damşmanı bunun asil ruhlu ve akıllıca bir karar ol­duğunu bildirdi. Sanık arkadaşlar mahcup edilmiş oldular. Önce içlerinden birini müdür beye göndererek, şayet mesele böylece sonuçlandınlırsa bu durumun diploma almalarına mani olup ol­mayacağını sordurmuşlar. Müdür bey de “elbette olmaz” diye cevap vermiş. Birisi itirafı kesinlikle imzalamayacağım açıkladı. Fakat gece yarışma doğru büyük bir içki alemiyle yumuşatıldı. İmzayı attı ve soruşturma sona erdi. Bazıları hiçbir uygun ceza­lım verilmemesi dolayısıyla düş kırıklığı yaşarken, öğretmenle­rimizden ve kolejin en seçkin dostlanndan tebrikler aldım.

Davalılardan biri bir ömür boyu ceza çekti. Nişanlısı olan genç kız, onun değerli biri olmadığım, asla kendisinin böylesine ipe sapa gelmez işler yapabilen bir adamın kansı olmayacağım söyleyerek derhal nişanı attı. Tuttuğum yolda pişman olacak hiçbir sebep görmedim. Fakat kolejlerde o kadar az yiğit adam vardır ki, eşek şakası âdeti günümüze kadar uzun süre devam etmiştir; işte buna çok üzülürüm. Hukukun, kanun ihlalcileri üzerinde hükümran olmamasında öğretmen kadrosu ve öğren­cilerin her iki kanadı da suçludur.

Bir iki gün sonra bu olay, bir öğrenciyi, şiddedi bir kavgada arkadaşmı tekme tokat döverken sınırladı. Dövülen genç, Avu­kat Packard’a koştu ve o olayın kendisiyle halledilmesi gerek­tiğini söyledi. Suçlu arkadaş derhal yelkenleri suya indirdi, af diledi ve onun yeleğinin cebine beş dolarlık bir banknot tıkış­tırdı. Anlaşılıyordu ki hukuka hiç vakit kaybetmeden başvurulabiliyordu.

Mezuniyet Günü Hazırlıklan

Son dönem geçip giderken mezuniyet günü için görev da­ğılımları da güzel bir tavır içerisinde müzakere ediliyordu. Ya­pılacak görevlendirme ne olursa onu razı olmaya karar vermiş­tim. Bunun öncesinde o kadar çok şeyle meşgul olmuştum ki, birinci veya ikincilik derecesini ümit edemiyordum, hem de hiç istemiyordum. Üçüncü derecede bile olabilirdim; dördüncülük­le yetinecektim. Zira ben, yan yana duracağı bildirilen dört öğ­renciden o kadar çok fazla iş yapmıştım ki, sonuca kadanmaya hazırdım. Dört mezun mükemmel bir hizaya konulmuştu. Dört konuşma alfabetik sırayla sahneye geldi, önceki senelerde ya­pılan sıralamalarda büyük hoşnutsuzluklar olurdu, fakat burada asla böyle bir şey söz konusu olamazdı.

“Davalılar” intikam duygulannın neticesi yüzünden mem­nun olmamışlardı. Mezuniyet gününden iki ya da üç gün önce Müdür Ailen beni çağırdı ve şunları söylemekten dolayı üzgün olduğunu belirtti: “Son derece güvenilir bir kaynaktan bir kum­pas ihbarı aldım. Buna göre seni sahneden aşağı düşürecekler ve konuşma yapmana mani olacaklar. Belirli sayıda öğrenci işbirliği yapacak, ancak büyük ölçüde sanık öğrencder dışarıdan gelip salona dağılacaklar. Bunlar ıslıkla yuhalayacak, kediler gibi bağ­rışacak, gıcırtı sesi çıkartacak; garazlarını ifade edebdecekleri di­ğer yollarm hangisi olursa bunlara girişecek ve devam edecekler. Bir şeyler fırlatmaya ise nerdeyse hiç kalkışmayacaklar.” Müdür bey, nasıl bir yol tavsiye edeceğimi bilmek istiyordu.

“Bugüne kadar o arkadaşlarla baş ettim ve onlarla aym yol­dan mücadele etmek istiyorum” diye cevap verdim. Gülümse­yerek şöyle dedi:

“Sen bugüne kadar bunu o kadar güzel yaptın ki, öğretmen kadrosu da böyle yapmayı seçeceğini düşünmüştü.”

Mezuniyet günlerimizin azametli polis müdürü Yüzbaşı Estabrook’a gittim ve hazırlanan gizli planı anlattım. Ben ko­nuşma mekanına geleceğim zaman, bu anlattığımı, etkinliğin sıradan bir parçası olarak almasını rica ettim. Onlar çıngar çıka- nncaya kadar bekleyecektim; ardından, kendi kararlarını ken- dderi versinler diye meseleyi dinleyicilere anlatacaktım. Bunun benim lehime olacağını biliyordum. Bir parça sinirlerim gerilmiş vaziyette sahneye çıktım. Hepimiz cübbe giyerek konuşma yap­tığımız için Prof. Longfellovv’un Oxford cübbesini giymiştim. Büyük bir karışıklık meydana gelir de hafıza kusuru sebebiyle metnin dışma çıkacak olursam diye konuşmamı daha evvel­den yazmış, rulo hâlinde elime almıştım. Müdür beyi, yönetim kurullanndan iki kişiyi ve dinleyicileri selamladım. Her geçen dakika karşı tarafın icraatlarının başlayacağı beklentisi içerisin- deydim; lakin başlamadı. Biraz durakladım, sonra ikinci konuş­mama geçmeye karar verdim. Çünkü [gizli planı anlatacağım] birincisine ihtiyaç kalmadığı görülüyordu. Konuşmamı bitirin­ce, itiraf edildiğine göre, o günün en coşkulu alkışını aldım.

Hiçbir rahatsızlık verilmemesi, benim olduğu kadar annem için de tarifi imkânsız bir sevinç oldu. Zannederim Hannibal ağabeyim, o arkadaşlann beni sahneden düşürdüklerini göre­meyince birazcık hayal kırıklığına uğramıştı.

Dinleyiciler yavaş yavaş dağılırken iki genç hanım, annemin eline bir paket tutuşturdular. Bu hanımlar, Topsham’daki incil dersimden Miss Perkins ve kız kardeşiydi. Verdikleri hediye, bulunabilecek en güzel pamukludan yapılmış, en zarif dikişle dikilmiş bir çift gömlekti. Yegane dikiş makinesi, bu hanımların parmaklanydı. Hiç eskimeyeceklermiş gibi görünüyorlardı. El­bette ben de onları dikkatlice kullandım, istanbul Boğaziçi’nde- ki misyonerlik hayatıma kadar dayandılar. O incil dersini derin hislerle hatırlıyorum; onlar hoş bir kız kümesiydi.

Benim konuyu ele alış biçimime karşı içten içe yanan bir öfkeleri olduğunu öğrencilere anlattılar. Eskisi gibi onlarla gü­lüp konuştuğumu, bunun bir kolej hokkabazlığı olduğunu, bir dakika bile üstünde durmamalarım söylediğimi görünce hayrete düştüler. Bu durumda beni kurban edemezlerdi.

Önce ben ve Cole, daha soma da diğerleri, Freeport Road’un dışmda kalan Pennel ve Curtis bölgelerindeki Pazar okulunda iki dönem çalıştık. Bu ilginç ailelerle tanışıklığım son yıllara ka­dar devam etti. Ölüm ve değişim onları uzaklara götürdü. Gü­nün birinde, bu hayattaki gündelik dosduklann epeyce değerli olacağı bir dünyamn geleceğini düşünmeden edemiyorum.

Mezuniyet günü dinleyicileri dağılır ve ardmdan ziyafet­ler başlar. Otuz beş kişilik sınıfımızdan belki yirmisi oradadır. Genellikle iki öğrenci eşleştirilirdi. Benim eşim, son sınıftaki oda arkadaşım, Prof. Smyth’in kayınbiraderi olan John H.C. Coffin’di. Sınıfımızın ve koljimizin matematik dehasıydı. Daha sonra Birleşik Devleder’in hizmetinde mümtaz bir matematik profesörü oldu.

Korudan ve bahçeden getirdiğimiz süslemelerle odamızı donattık. Rebecca ablam mezuniyet pastası yapmayı teklif etti; John da limonata ve meyve temin etti. Pasta nefisti. Eniştemin kız kardeşi Susan’ın, çelenk yapmak maksadıyla Blant Sawyer’in bahçesine girme serbestisi vardı. Bizim oda, gelenlerin dikkade- rini üzerine topladı. Her ne kadar diğer odalara üç, dört ya da beş kat fazla para harcanmış olsa da çok fazla hayranlık uyandı­racak bir şey yoktu.

Eyaletin en seçkin şahsiyederinden bazdan, yapmış olduğum işlerle ilgili takdirlerini dile getirmek ve annemi tebrik etmek üze­re odaya geldiler. Tabii ki o da ufak oğlunun bunca tecrübeden şerefiyle ve sağlık sıhhade geçmesinden dolayı mutluydu.

Elveda Bovvdoin Kolej! Elveda 1834 yılındaki sınıf arkadaş­larım! Hayatımın hiçbir dönemi kolejdeki hayatıma benzemez. Orada başı göklere değen umutlarımız ve kararlarımız vardı; ebedi dostluklarımız, ciddi ve keyifli rekabetlerimiz, meslek ha­yatına dair kutsal görüşlerimiz vardı. Orada derinlemesine dinî izlenimler edindik; hayat yolunda15 yönlendirilmek ve başka- lanm da yönlendirmek için gayretler vardı. Asil, kendini mes­leğine adamış, bilge, fedakâr hocalanmızın şahsiyetlerinden, becerilerinden ve öğrettiklerinden ilhamlar da aldık. Bu kişiler­le ömür boyu süren dosduklar kurduk. Bu ise kolej yıllarımıza paha biçilmez bir değer kazandırdı. Müdür Ailen, Prof. Cleave- land, Prof. Upham, Prof. Newman, Prof. Smyth, Prof. Packard, Prof. Longfellovv; her bir isim hayranlık, şükran ve muhabbet duygulanm harekete geçirmektedir.ıs Yazar “hayat yolu (the path of life)” ibaresiyle Mezmurlar, 16/11’e atıfta bu­lunmaktadır: “Ey Tanrı! Hayat yolunu bana bildirirsin. Bol sevinç vardır senin huzurunda; sağ elinden mutluluk eksilmez.” Dolayısıyla dünyevi bir geçim ya da yükseliş yolundan değil, İsa’nın yolundan bahsetmektedir. Ç.N.VI. BÖLÜM

BANGOR’DAKİ İLAHİYAT DÖNEMİ VE ORADAKİ HAYATIM

Waterford ve Portland’daki yaklaşık iki haftalık tatilin ar­dından Bangor’a gitmek üzere arkadaşım Horatio Ilsley’le bir­likte gemiye bindim. Ekim ayı olması lazım. Havanın soğuk ve fırtınalı olduğuna bakılırsa Ekim sonları olmalıydı. Bangor’u diz boyu yapış yapış çamurlar içinde bulduk. Şu an burası o kadar güzel ve temiz bir şehir ki, o zamanlar bu vaziyette olduğunu kimsenin aklı almaz. Fakat insanları gayet girişimciydi. O ka­dar çok zekâ, ıslahat ve edebiyat kültürü vardı ki, böylesine bir kargaşa ortamında insan bu vasıfları her şeyde bulduğuna şa­şar kalırdı. Dört bir yanda binalar yükseliyor, killi toprakta yeni caddeler açılıyordu. Ahşap kaldırımlann uzandığı yerler hariç, mümkün olduğunca az hareket etmeye kalkışmak en iyisiydi.

Kolejden arkadaşım Ben Tappan ile aynı odada kalmak üzere daha evvelden anlaşmıştık. Şimdi olduğu gibi kolejdey­ken de iyi arkadaştık. Oradaki üç yılımızı pek uyumlu geçirmiş­tik. Samimi bir arkadaştı; iyi bir dilci, esaslı ve hür bir düşünür, mükemmel bir beyefendi ve ciddi bir Hıristiyandı. Ondan daha hafif sıklette olan diğerleri almış başını gidiyorken bir tür çekin­genlik onu arkada bıraktı.

Bangor’a varışımın ertesi günü hoş görünümlü bir bey uğra­dı. Kır saçları ve surat biçimi yetmiş yaşlarında olduğunu telkin ediyordu. Kendisini Bangor’lu avukat Mr. McGaw olarak tak­dim etti. Waterford’lu Hannibal Hamlin’in oğlu olup olmadığı­mı sordu. Benim o olduğumu anlayınca çok samimi bir üslupla Bangor’a hoş geldiniz dedi. Onun evinde kendimi daima kendi evimdeymişim gibi hissetmemi istiyordu. Şunlan ilave etti: “Se­nin baban, genç bir avukatken bana ilk işimi vermişti. Bana iti­mat ederdi ve beni ileri sürerdi. Ne başarmışsam, büyük ölçüde, hayata o başlangıcı yapmam sayesinde olduğunu düşünürüm. Waterford’lu Hannibal Hamlin’in bir oğluna bir iyilik yapmanın benim için bir zevk olacağını hep hissetmişimdir.”

Bu âdeta hiç tanımadığım ve sanki ölüm döşeğindeyken benim için özellikle endişelenmiş olan babamla görüşmem gibi olmuştu.

Hiç vakit kaybetmeden İbraniceyi, Grekçe Yeni Ahit’i ve tefsirini müthiş bir ilgiyle öğrenmeye giriştim, ilk yıldaki dersle­rimize Prof. Enoch Pond ve Prof. Bond[14] rehberlik ediyordu. Ku­rumda pek çok bakımdan epeyce bir değişiklik söz konusuydu. Okul, varoluş mücadelesi veriyordu ve fakr u zaruret içerisinde olduğundan dolayı hürmet telkin eden ve insanların sevgisini kazanmış çok faydalı kişiler geri çevrilmişti.

Dinî Hitabet Kürsüsü Çerçevesindeki Çalışmalarım

Yaradılıştan güçlü kuvvedi, kültürlü ve zarif bir kişi olan Dr. Pond, oraya kalmak niyetiyle gelmişti. Dinî hitabet kürsüsü kurulmak üzereydi ve aralarında benim sınıfımdan sekiz ya da dokuz arkadaşın da bulunduğu kolej mezunları oraya girdiler. Öğrencilerin çoğu bu kürsüden önce, Klasik Akademi’nin (Clas- sical Academy) üç yıllık müfredatını bitirdikten sonra Teoloji

Okulu’na giriyordu. Hepsi de hayat, umut ve neşe dolu çocuk­lardı. Bangor halkı bizleri babacan ve cömertçe bir tavırla kar­şıladı. Fakat arkadaşım Tappan’la ben çok geçmeden tehlikeyi fark ettik ve bir kural koyduk: “Bangor halkına haftada bir akşa­mı ayıracaktık ve o zaman bile saat dokuza kadar ders çalışacak­tık.” Böylelikle vakit israfından kaçınmış oluyorduk.

Ben halk önüne çıkmaktan çok fazla hoşlanmamıştım; ora­da kendimi evimde hissedecek kadar çok iyi tanınmam dışın­da. Haddinden fazla utangaç biriydim ve önemsiz bir durumda genç kız gibi kızarırdım. Bu hâlimden utandıkça yüzüm daha fazla kızarırdı. Buna mukabil koruyucu meleğimi orada buldum. James Crosby’nin karısı, ya acıdığından yahut bende kaybedil­memesi gereken bir şey gördüğünden olacak, gayet beceriyle ve dirayetle bana dostça davrandı; güven duygusu aşıladı ve kendi­me güvenimi getiren bir teveccüh gösterdi. O günden bu güne o hanımı en iyi dosdarım arasında sayarım.

Adamakıllı ders çalışmaya koyulduk. Teolojideki istikame­timizin büyük ölçüde kendimize, yöntemlerimize ve ders çalış­ma alışkanlıklarımıza bağlı olduğunda hemfikirdik. Okulun öğ­retim politikası; gayretle çalışmayı davet etmek, nihai noktada hür düşünceyi ve sorgulamayı teşvik etmekti. Kolejdekder gibi hiçbir sorunum olmasın ve en azından beni derslerimden başka tarafa çekecek her şeyden kaçmayım diye karar verdim. îlk sene bu dediklerimi kolayca yerine getirdim. Dr. Pomeroy’un kilise­sinde genç kızlarla yaptığımız İncil dersi hariç dışarıda hiçbir işim olmadı. Sınıftakilerden bazıları zekiydiler ve kafa karıştırıcı sorular yöneltmekten korkmuyorlardı. Benim de hiçbir zaman kafam karışmadı. Çünkü bunu hissettiğim zaman aciz kaldığımı açık yüreklilikle hep itiraf ederdim. Hiç kimse, özellikle bir genç adam bu yolla hiçbir şey kaybetmezdi. O sınıftakilerin neredey­se tamamı öteki aleme göçtüler. Birkaç yıldır iki tanesinin Batıda yaşadıklannı işitiyorum. Beni arayıp sorduklarını ve incil dersini hatırladıklarını bilmek bana müthiş bir sevinç veriyor.

Ayrıca dört ya da beş mil yürüme yolu kapsamındaki okul bölgelerine, Pazar günü öğleden sonra “bir toplantı yapmak” üzere gitmeye de başlamıştım. Bu yerlerdeki çalışmalarımın bazı meyvelerini kırk yıldan sonra topladım. Lakin ilk sene ders çalışma, büyüme ve Bangor’un insanlarında iyi intibalar bırak­ma senesiydi. O insanlar bizi ailelerinin içine dostça ve doğal bir akışla kabul etmiş gözüküyorlardı. Sık sık Mr. McGaw ile birlikte akşam yemeği yiyordum.

Bowdoin’den İki Arkadaşım: Storer ve Yeaton       

Bovvdoin Kolej’de bizden bir sene evvel mezun olmuş iki öğrenciyle karşılaştık. Bunlar, İlahiyat hayatına değerli katkılar­dı. H.G. Storer (Bowdoin, 1833), kıvrak zekâlı, dindar ve çok net analitik bir zihne sahipti. Hastalığı onu zabt u rabt altına almıştı; yoksa muhtemelen bir düşünce lideri olabilirdi. Jonat- han Edwards’ın mantığı onu büyülüyor hatta boğuyordu. Bir defasında bana “kaderci biri olmaktan korkuyorum” demişti. Dört incil ve Hıristiyanlık tecrübesi üzerine sohbederde, hususi bir düşünce zenginliğine sahipti. Sinir sistemi sağlam değildi; umutsuzlukla neşe arasında büyük değişikliklere maruz kalı­yordu. Vaiz olduktan sonra şehirde olsun taşrada olsun, oraya yerleşme daveti almadan kesinlikle boş bir kürsüye çıkmazdı. Bazen sağlığı birkaç ay vaaz etmesine imkân tanıyordu. Sonra sıhhatini kuvvetiendirmek için dinleniyordu. Ömrünün sonuna doğru hafızası bulanıklaştı. Yakın arkadaşları tarafından fazla­sıyla seviliyordu.

Storer’in samimi arkadaşı olan Yeaton, diğer bir Bowdoin Kolej mezunuydu, ikisi birbirinden çok farklıydı. Yeaton bir Coleridgeite idi. Arınmış bir karakteri ve zevki olan kibar bir ki­şiydi. Tam bir bilim adamıydı. Kaleminden çıkan her şey sonuç karakterindeydi. Bir vaizden ziyade bir öğretmen olarak başarı­lıydı. Doğu’dan döndükten sonra bu iki arkadaşı ziyarederim, unutulmaz ve nadide hatıralardır.

Misyonerlik İçin Ülke Seçimim

“Dünyanın hangi bölgesinde yaşayacağım ve çalışacağım^” sorusu, görevin kendisini çağırdığını görüp de neresi olursa ol­sun gitmeye kararlı biri için her daim ilgi uyandıran bir soru olacaktır. Dünyanm tamamı, seçmem için önüme serilmişti. Daha çok Çin’e gitme eğilimindeydim. Çünkü Brunsvvick’ten tanıdığım Tracy ile Johnson oraya gitmişlerdi. Tracy bana bir kutu dolusu Çin’e özgü kâğıttan yapılmış elbiseler, tamı resim­leri ve yöresel hediyeler göndermişti. Fakat ilahiyata girdiğim sıralarda tesadüfen Muttgo Park’ın Afrika’daki Hayatı ve Seyahat­leri adlı kitabıyla meşguldüm. Bu kitap o kadar ilgimi çekmişti ki Bruce’un2, Denham’ın, Clapperton’m, Lander kardeşlerin3 1 James BRUCE (1730-1794): Iskoçyalı seyyah ve seyahat yazarıdır. Harrow Okulu ve Edinburg Üniversitesi mezunudur. İngiliz devlet adamı II. Halifax Kontu’nun teklifiyle Cezayir’in ingiliz konsolosu oldu. Ayrıca kendisine ora­daki eski eserleri araştırması için ödenek verildi. Çünkü Cezayir konsolosluk papazı Thomas Shaw’ın (1694-1751) vaktiyle bu kalıntılara dair yapıp gön­derdiği çizimler ingiltere’de büyük heyecan uyandırmıştı. 1763-1765 arasın­daki bu görevinden sonra Bruce, Mağrib’deki Roma kalıntılarını keşfetme­ye başladı. Cezayir’in güneyindeki kalıntıları da inceledikten sonra Tunus, Trablusgarp, Ptolemeta, Kandiye, Bingazi, Girit, Sidon, Suriye, Baalbek’te inceleme ve araştırmalar yaptı. 1768’de iskenderiye’ye vardı. Orada Nil’in ilk çıktığı yeri keşfetmeye karar verdi. Kahire’de Memluk sultanı Ali Bey el- Kebir’in (İ728-1773) maddi desteğini aldı. Çölü geçerek Kusayr şehrine gel­di ve orada Müslüman gemici kıyafetine büründü. Teb şehrinde Fravun III. Ramses’in mezarına girdi. Sonra 1769’da Cidde’ye ulaştı. Kızıldeniz’i geçe­rek Massava’ya geldi. Etiyopya’nın başkenti Gondar’ı keşfetti. Mavi Nil bo­yunca incelemelerde bulundu. Oradan geri döndü ve Mart 1773’te Fransa’ya ayak bastı. Kral III. George’a pek çok çizim sundu. Bunlar şimdi VVindsor Castle’daki kraliyet koleksiyonunda yer almaktadır. Ayrıca Avrupa’ya Eti­yopya el yazmalarından seçkin bir koleksiyon götürmüştür, ilaveten Bruce, Paris’te Kral XV. Louis’ye çok güzel ve özel hazırlanmış bir Enoch [Hz. İdris] Kitabı nüshası takdim etti. Travels to Discover the Source of the Nile, Itt the Years 1768, 1769, 1770, 1771, 1772. and 1773 adlı beş ciltlik hatıraları 1790’da G.G.J. ve J. Robinson tarafından Londra’da yayınlandı. Ç.N. 3 Richard Lemon LANDER (1804-1834): ingiltere’nin Truro şehrindeki bir hancının oğludur. Keşiflerine İskoç kâşif Hugh Clapperton’m 1825’de gerçek­leştirdiği Batı Afrika seyahatinde ona yardım ederek başladı. Clapperton’m 1827’de ölümü üzerine Richard hayatta kalan tek Avrupalı olarak güney­doğuya doğru yola devam etti. 1828’de Londra’ya döndü. Ancak 1830’da

yazdıklarını ve The Limits of the Negro Race (yazarı Heerenk) adlı kitabı da okudum.

Bütün olaylardaki irade özgürlüğü ve ilahi takdir elbette zihnimizi allak bullak ediyordu. Prof. Bond, Decrees’e ve yine Jonathan Edvvards’ın irade Teorisi’ne “her daim en güçlü moti­ve olarak” var gücüyle sarılmıştı. Onun vaazında irade ve insan sanki kendi kaderini tayin hakkına sahipti. Lakin özgür iradeyi reddediyordu Prof. Bond. Uzun süre şüphede kaldım; tâ ki ilahi takdir kadar özgür iradenin de yanmda durmaya ve bu ikisini ahenkle bir araya getirmek için çabalamamaya karar verinceye dek. Orada rahatiadım ve o çizgide mücadele ettim ilahiyattaki ilk yılım kayda değer bir şey yaşanmadan geçti.bu defa kardeşi John Lander’la (1807-1839) birlikte Batı Afrika’ya tekrar gitti. Nijer Nehri’ni Bussa’dan denize kadar 160 km. takip ettiler. Benue Nehri’ni ve Nijer deltasını incelediler. 1831’de ülkelerine döndüler. Ertesi yıl Richard Lander, ileride “Nijer Nehri’ndeki İngiliz ticaretinin öncüsü” olarak tarihe geçecek olan îskoçyalı tüccar Macgregor Laird (1808-1861) ve diğer Liverpool’lu tüccarların düzenlediği bir keşif gezisine rehberlik etti. Amaçlan Nijer ve Benue nehirlerinin kesiştiği yerde bir ticaret kolonisi kurmaktı. An­cak yerlilerin mukavemeti yüzünden bunu gerçekleştiremediler. Çoğu kişi salgın hastalıktan hayatını kaybetti. Afrikalı kabilelerin saldırısına uğrayan Richard Lander ağır yaralanarak orada öld ü.Journal of an Expedition to Explore the Course and Termination of the Niger (1832) ve Journal of Richard Lander from Kano to the Sea Coast (1829) adlarında iki kitabı bulunmaktadır. Ç.N.

Bu, gelişme yılımdı. Afrika ile alakalı düşüncemde Tanrı’yla ve insanlarla doğru ilişkiler kurduğumdan emindim. Annem, ab­lalarım ve ağabeyim genel bir yer seçimini onayladılar. Ancak Afrika’da bir mücadeleye girme ihtimalinden hiç hoşlanmadılar.

Senenin sonunda üç arkadaş Brunswick’e kadar yürüdük. Yol boyunca kötü havadan çok çektik. Warren’in evinde botla- nmı çıkarırken baktım çoraplarım kan gölüne dönmüştü. “Ooo Hamlin” dedi Warren, “ayaklanna korkunç bir iş yapmışsın; ama ben seni tekrar sağlığına kavuşturacağım.” Dışarı çıktı, ya­rım litre rom satın aldı. Takriben aynı miktarda dik suyla karış­tırdı. Emsin diye ayağımı içine koydu. Bu uygulama fevkalade rahatlatan bir etki yaptı. Biraz bandajla ve bir günlük dinlen­meyle sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettim. New England romunun, daha evvel hiç bilmediğim en güzel şekilde kullanımı buydu. Benzer vakalarda da bunun aym yararlı sonucu verdiğini gördüm.

İlahiyatta ikinci Yılım

İkinci senem (1836 ydı) beni yeteride derece dışarıdaki iş­lere sevk etti. Klasik Okul’da (Classiacal School) fizik bilimler üzerine bir dizi konferans verdim. Baştan sona 70 dolar aldı­ğım bu konferanslarda deneyler de yapıyordum. Bunlardan bi­rini Bangor Lisesi’nin huzurunda vermiştim. Konum, “Afrika: Kaynaklan ve Gelecekteki Beklentiler” idi. Çok iyi karşılandı ve konuşmamın metni The Literary and Theological Revievc’de yayın­landı.

Ilahiyat’ın yakınında [Paddytown’da] yeni bir irlanda kurul­du. Yaklaşık 500 irlandalı iş bulmak maksadıyla buraya gelmiş­ti. Kışa kadar çoğaldılar. Bizim sert geçen kışlarımıza elverişli olmayan barakalar yaptılar. Aralarında içki düşkünü olmayan bir adam neredeyse yok gibiydi. Papazları bde ayyaştı.

Kışın soğuk havalar aniden bastırdı. Sıcaklık sıfınn altın­da 24 dereceye kadar düştü. İnsan endişeleniyordu. Mutlaka Paddytovvn’da acı çeken insanlar vardı, bunu hemen anlamış­tım. Oraya gittiğimde bir evde üç ailenin kaldığını gördüm, di­ğerinde bir aile yaşıyordu. Yakacaklan ve sobaları yoktu; don­muş patatesten başka yiyecekleri de bulunmuyordu. Samanla- nn, kilimlerin ve toplayabildikleri bütün her şeyin içerisine hep birlikte büzülmüşlerdi.

“Ne yapacaksınız^ Burada ölecek misinizi” dedim.

“Evet, gerçekten de ölmemiz lazım. Üzerimdeki bu örtüyle dışarı çıkabilir miyim sizce£”

“Çıkamazsın, biraz bekle; ihtiyacm olan ne varsa hepsine sahip olacaksın.”

Koşar adım Charles A. Stackpole’e gittim. Modern ve antik tarih üzerine keskin tartışmalar yaptığım bir arkadaşımdı. Hayır işleri yapmaya her zaman hazırdı. Elden geldiğince acilen bir yük kuru odun bulmayı üstlendi. Morrill, yatak ve giyecek bul­maya çalışacak, Thayer ise yiyecek tedarik edecekti. Kısa sürede barakalarda koskocaman ateşler alevlendi. İçerisi sımsıcak oldu. Fakirhaneleri bir anda ikinci el yataklarla ve giyeceklerle, daha önce gördüklerinden daha çok yiyecekle doldu. Ağızlarına bir damla içki koymaksızın çakır keyf oldular. Sepetler dolusu seb­zeleri, pişmiş etleri, kümes hayvanları, ekmekleri kekleri, gözle­meleri, çörekleri olmuştu. Bangor halkı hiçbir şeylerini eksik bı­rakmamıştı. Bu ikramları takiben oluşan sevinç tablosu İrlanda milletinin bir özelliğiydi.

Tam karşıda ufacık derme çatma bir evde Mr. Cochrane’ın karısına rastladık. Cılız bir ateş yanıyordu. İki küçük kızı ku­cağına sinmiş, tir tir titriyorlardı. Bu havada hiçbir ateş onun evini ısıtamazdı. Çünkü kapısı, eşiğe ulaşmıyordu; altı inç aralık vardı. Kocası iş bulmak için Boston’a gitmişti. Ondan her gün duymayı beklediği haber kesinlikle memnun edici olmamıştı. Bu berbat soğuktan dolayı felç olmuş gibiydi. Koskocaman bir ateş yaktık. Mr. Stackpole de yakındaki bir marangozhaneden bir tahta parçası temin etti ve dış kapıyı tamamladı. Mr. Morrill küçük kızlar için birkaç kıyafet buldu. Anne minnettar kalmış­tı. Bazı yönlerden, daha evvel tanıdığımız irlandalı kadınlardan daha üstün nitelikli olduğu görülüyordu. Bize becerikli olduğu­nu ve çamaşır yıkama, ev temizliği ya da hasta bakımı türünden herhangi bir işte çalışmaya hazır olduğunu söyledi. Iş bulunma­sından başka yardım istemiyordu. Ona derhal ilahiyat sımflan- nın süpürülüp temizlenmesi işini ayarladım. Mr. Stackpole de birkaç ailenin yanında onun için haftada bir veya on beş günde bir günlük işler buldu. Böylece tüm zamanı istihdam edilmiş oldu ve iyi para kazandı.

Üçüncü sınıftan Mr. Morrill, irlandalı çocukları bir araya toplayıp onlara okuma öğreterek ve incil’den pasajlar ezberle­terek fevkalade bir ayrıcalığa sahip olduğunu açıkça gösterdi. Şehir Kadınlan Misyonerlik Cemiyeti (Ladies’ City Missionary Society) onu şehir misyoneri olarak, bdhassa irlandalılarla meş­gul olmak üzere seve seve görevlendirdi. Oradaki ayyaş papaz ise onu irlandalıların evlerinin dışında tutmak için boş yere çaba harcadı.

Mr. Morrill nihayet onlar için bir gündüz okulu kurmayı başardı ve mükemmel bir hanım öğretmen buldu. Bu hanım, işinde kendisini gerçek bir misyoner gibi hissediyordu. Mrs. Cochrane’in iki küçük kızı da o okula gitti. Papaz ona gelerek, kızlarını bir daha oraya göndermemesini emrettiğinde Mrs. Cochrane ona, lafı dolandırmadan, papaz olarak kendisi çocuk­lar için güzel bir okul açıncaya kadar kızlarının şimdi gittikle­ri okula devam edeceklerini ve ağzından bir daha bu konuda başka bir kelime duymak istemediğini söylemiş. Papaz muhtelif zamanlarda kadıncağıza karşı o kadar şedit davrandı ki, o da o kiliseyi külliyen bırakıp Hammond Caddesi Kilisesi’ne geçti. Sonunda oranın üyesi oldu.

Mrs. Cochrane, Mr. Stackpole’e, kendisini çalışmak üzere gönderdiği evlerden birinde onun hakkında hiçbir şey duyma­dıklarım haber vermiş. Mr. Stackpole de durumu netleştirmek için kalkıp bahsedden eve gitmiş, içeri girerken evin hanımı kah­kahayla gülmüş ve şunları söylemiş: “Yanlış yaptığım kanaatine vardım. O kadın kendisini Mr. Stickerpole ve Mr. Rumbelin’in gönderdiğini söyledi. Bu isimlerdeki beyleri tanımadığıma onu ikna ettim ve kovdum. Sonra düşündüm, o güzel kadın Mr. Stackpole’yi ve Mr. Hamlin’i kastediyordu!” Mrs. Cochrane’in büyük kızı, öğretmeni tarafmdan okulundaki en parlak öğrenci olarak görülüyordu. Kız, girdiği her okulda bu seviyedeydi.

Kış hüküm sürerken o mahallede sayısız miktarda sarhoşluk ve kavga gürültü vardı, içlerinden kurtulan iki kişi son derece ağırbaşlı ve çalışkan bir hâle geldiler. Araç gereç satın almaları için onlara borç para verdik. Bıçkı, kama, ağaç testeresi, testere tezgâhı, birkaç eğe ve bir balta; bunlar üç aşağı beş yukarı üç do­lar tutuyordu. Bu iki kişi Sullivan ve O’Gorman’dı. (O’Brien de iyileşmiş ve kuyu kazma işinde çalışmaya gitmişti.) Bir akşam geç vakitte Sullivan ile O’Gorman odama gelerek şöyle dediler: “Beyim, acele gelin; onlar evimizi yerle bir ettiler; üst katta ka­dınları ve çocukları öldürüyorlar!”

irlandalı bir ayaktakımı ile nasıl baş edeceğimi görmek için Paddytown’a koştum. Yüz ya da iki yüz kişi evin dört bir yamnı sarmıştı. Bu yüzden bütünüyle görünen bir pencere kalmamış­tı. Aralarına daldım. Ağızdan ağza şunu söylemeye başladılar: “Hişt! Genç papaz gelmiş!” Belki de onlar beni Mr. Morrill zan­nettiler. Zira onların “genç papazı” oydu. Bazıları onun, kendi yaşlı ve ayyaş papazlarından daha samimi bir papaz olduğunu söylemekte hiç tereddüt etmiyordu.

Saldırganlar bir şeyler fırlatmayı bıraktılar. Bir ailenin yuka- n kısımda yeni bitirdiği bir ev vardı; ben de derhal oraya çıktım. Görülecek manzaraydı; bir bebek, beşiğinde bıcır bıcır oynuyor­du. Beşiğin dibine bir taş düşmüştü. Bir buçuk iki kilo vardı. Şayet bu taş, beşiğin üzerine düşmüş olsaydı, onu öldürmesi kaçınılmazdı. Dört beş yaşlarındaki diğer çocuk köşede zemine oturmuştu. Atılan nesnelerin varış mesafesinden uzaktaydı. As­lına bakarsanız kendi kendine şarkı söylüyor, çör çöple ve dal parçalarıyla oynuyordu.

Arbedenin çıkış sebebinin iç yüzünü araştırırken, bunun bir kan davası olduğunu anladım. Başlangıcı, “irlandalı vuruşuna” ve alkolle yangın çıkarılmasına dayanıyordu. Saldırganlar şehrin polis şefi tarafından tutuklandı ve kendilerine tazminat ödet­tirildi. Gelecekte yörenin asayişini sağlamak adına bu cezalar yeterince ağırdı. Beni hayrete düşüren şey, şahsımın bu azgm güruhun içinde “genç papaz” olarak kutsallaştırılmasıydı.

Boston’daki piskoposun harekete geçmesinde Mr. MorriU’in Paddytown’daki etkisi büyük oldu. Genelde nefret edilen ayyaş papazı geri çağırdı piskopos ve ona karşılık daha münasip ve gözü açık bir adamını gönderdi. Mrs. Cochrane iyice ihtiyar- layıncaya kadar inancında sadık kaldı ve seksen yedi yaşında huzur içinde ve ahirete dair ümitle dolu olarak öldü.

İlahiyatta Üçüncü Yılım

Üçüncü yılımız, banndırdığı pek çok olayla Ilahiyat’taki yaşantımızı olağanüstü hâle getirdi. Çok sevgili hocamız Prof. Pond sene başında bizden ayrıldı. Ayrılışı kısmen sağlığının bo­zulması, büyük ölçüde ise yoksulluktandı. Biz öğrenciler böyle inanıyorduk. Cüzi bir maaşı vardı ve okulun maliye dairesi de bu maaşı tam vaktinde ödemeye nadiren muvaffak olurdu.

Prof. Pond bütün gücünü ve o bitmek tükenmek bilmeyen emeğini, insanın cesaretini kıran bu türden şeyleri iyileştirmek için ortaya koymuştu. 100.000 dolar bağışta bulunuldu da boş kalan profesörlüğü doldurmak üzere Leonard Woods[15] seçildi.

Bilim adamlığındaki göz kamaştırıcı itibarı ve dehası, bahsetti­ğim bağış konusundaki finansal başarısı hepimizi sevince boğ­du. Her öğrenciye bir ilhamdı o. Dr. Pond’la yaptığımız teoloji dersleri son derece sürükleyiciydi ve bizi kendi kendimize dü­şündürtecek bir usulle işlenirlerdi.

İlahiyat Okulu’na bir başka katılım daha oldu. Dinî hitabet kürsüsüne alınan Hallovvell’li Prof. Shepherd hâlâ gelmiş geçmiş en büyük katılımdır. Güçlü bir adamdı, bir öğretmen olarak kar­şısındakine verdiği ilham çok belirgindi. Vaaz ederken bir Bo- anerges5 idi. Çok az kimse onun zinde görüşlerinin ve coşkulu İngilizcesinin üstüne çıkabilirdi. Derslerinde birtakım ifadelerle bir noktaya öyle vurgular yapardı ki sözlerini asla unutamaz­dınız. Taşı gediğine koymamızı tavsiye ederek, “kalası yarmak için mıhın çakılmasına” karşı bizi uyarırdı. Sürekli şunu söylerdi: “Musluğun fışkırttığı su, asla bir fıçıdaki sudan daha yüksek de­ğildir; meğer ki bir gaz sıkışması olmasın.” Bununla birlikte böy­lesi ifadeleri söyleme niyetinde olmazdı; bu sözler onun diline kendiliğinden gelirdi. Bu gibi cümleler her daim sınıfta bir dalga­lanmaya yol açardı. Onun hatırası hayırla yad edilmektedir.Society) ve ileride Hamlin’in de üyesi olacağı Amerika Yabancı Misyon Tem­silcileri Birliği (American Board of Commissioners for Foreign Missions)’dir. Amerikan Board misyonerlerinin hatıralarını kaleme aldığı Memoirs of Ame­rican Missionaries adlı eserini 1833’de yayınladı. Bu kitabında teşkilatın Hindistan’a gönderdiği ilk kadın misyoner olan ve orada ölen Henrietta Nevvell’in hatırasını yazmış olmasıyla ayrı bir yer edindi. Kızı Margarette VVoods Lawrence de Cyrus Hamlin’in 1850’de ölen karısı Henrietta’in hatıra­larını bir araya getirerek Light on the Dark River adıyla yayınlamıştır. Ç.N. 5 Boanerges (Boanerces): Rivayete göre Hz. Isa, tebliğine başladıktan sonra kendisine Havariler seçmeye başlamıştır. Galile Denizi’nin yanında gezer­ken Simun ile kardeşi Andreas’ı denize ağ atarken görmüş, onlara, “ardımca gelin; sizi insan avcılan yapacağım” demiş, onlar da ağlarını bırakıp O’nu takip etmişlerdir. Az sonra ağ onarırlarken gördüğü Zebedi’nin oğlu Yakub ile kardeşi Yuhanna’yı çağırmış, onlar da hemen kayığı ve babalarını bırakıp isa’nın peşinden gitmişlerdir (Matta, 4/17-22). Hz. Isa onu ve kardeşini hava­ri olarak seçtikten sonra onlara “gök gürlemesi oğulları” anlamına gelen “bo­anerges” lakabını vermiştir. (Markos, 3/17) Yazar, bahsettiği kişinin vaazının çok coşkulu ve etkileyici olduğunu vurgulamak amacıyla bu atıfta bulunmuş olmalıdır. Ç.N

150 BANGOR’DAKİ İLAHİYAT DÖNEMİ VE ORADAKİ HAYATIM

Tiyatroyla da ilgilendim Sene ortasında Bangor Lisesi ile yakın bir ilişkinin içine gir­dim. Kolejden sınıf arkadaşım, bir hukuk öğrencisi ve şehirde genç bir avukat olan Chandler ile birlikte düzenleme kurulun- daydık. Kurul, bir tiyatro inşa etmeyi hedefliyordu. Kamunun onayını elde etmek maksadıyla oylama yoluyla bir tema belir­lendi: “Tiyatro toplum üzerinde faydalı, entelektüel ve ahlaki bir etkiye sahiptir.” Görevlendirmelerdeki birtakım değişiklik­lerden soma olumsuz cevap almak zorunda bırakıldım; genç bir avukat olumlu cevap aldı. Haftadan haftaya ertelendiği için üç gece boyunca tek başıma kaldım.

Kıyasıya bir çekişme vardı; topluluk bütün gücünü ortaya koyuyordu. Eflatun ve Rousseau’da harika bir konu bulmuştum. Eflatun’un çevirileri Rousseau tarafından yapılmıştı. Mesele üzerinde tarihî ve felsefi muazzam bir tartışma olduğunu gör­düm. imdadıma yetişmelerini istediğim kimseler “sen en iyisini yaparsın” diyerek bunu geri çeviriyorlardı. Başından beri tiyat­ronun zıddına bir eğilim oluştu. Topluluk gitgide azaldı. Oyla­maya gelindiğinde cesurca dört ya da beş olumlu oy çıktı.

Bu tartışma bana şehirde biraz şöhret kazandırmıştı; ancak anlatacağım bir örnekte ise makul olan şöhretten daha fazlası­nı: Çok fazla tifo salgını vakası gözlemledikten sonra sağlığıma kavuşmak için Portland’a gittim. Geri dönerken atlı posta araba­sında Pordand’lı Senatör Anderson, Harvard Üniversitesi’nden bir hukuk profesörü ve bir de hukuk talebesi bulunuyordu. Soh­bet geldi o malum büyük aktöre dayandı. Tiyatronun entelektü­el etkisi üzerine bazı aykırı yorumlarda bulundum. Bir ilahiyatçı olan ben, hukuk talebesiyle Bangor’a kadar kilometrelerce yolda ateşli bir tartışmaya girdik. Onun, iftihar etmek için herhangi bir vesile yakaladığını düşünmüyordum. Senatörle profesör, oku­malarımın geniş çaplı oluşu ve kesinliği dolayısıyla beni tebrik ettiler. “Çok yakında bu konu üzerine büyük bir tartışma yaşa­dım” demek yerine, “bu beni her zaman ilgilendiren bir konu­dur” deyince utancımdan yerin dibine geçtim. Her daim bana ait olandan daha fazla itibar sahibi olmuştum. 1877’de Bangor’da bu tartışmayı hatırlayan bazı kimseler gördüm. Bu tartışma o zaman için tiyatro projesinin ilerlemesine engel olmuştu.

Yine İçkiyle Mücadele

Mr. Stackpole ile birlikte o yıl içki içmede itidalli olma ko­nusunda sık sık işbirliği hâlindeydik. Penobscot içkiyi Bırakma Cemiyeti tarafmdan hekimlerle yazışmak ve onların elma şarabı kullanımına dair görüşleri ile ilgili bir açıklama elde etmek üzere tayin edilmiştik. Bu açıklama, çiftçi toplumu için özel bir delil olacaktı. Mr. Stackpole, yazmak için kendisine daha fazla za­man tanıyan bir işte çalışıyordu ve kalemi eline aldı. Hekimlerin elma şarabının zararlı etkileri olduğuna ittifakla şehadet etmele­ri bizi şaşırttı ve memnun etti.

Cemiyetin yıllık toplantısında bir konuşma yapmak üzere görevlendirildim. Bunu en iyi benim yapacağımı düşündükleri için ricada bulunduklarını hissediyordum, içkiden uzak durma konusunda bir özdeyiş önermeye cesaret ettim: “Nur, Sevgi ve Kanun”. Bunlardan birincisi, ahlaken ikna etmeye yönelik­ti. ikincisi, içki kurbanlan için karşılıksız eylemde bulunmayı, üçüncüsü de kanunun insanı dizginlemesini ifade ediyordu. Bu benim o güne kadar ilk defa duyduğum bir yasaklama temasıydı ve bunun bazılarının gazabını körükleyeceğini biliyordum. Fa­kat genel müzakere için akşam yapılan toplantıda Dr. Pomeroy bu teklifi uygun buldu. Ümit etmeye cesaret ettiğimden daha fazla kabul gördüğünü anladım. O zamandan beri de fikrimi hiç değiştirmedim. Maine eyaleti için ilk iki şeyi yapma şerefi bana aittir: Eyalette şimdiye kadar üretilmiş ilk buharlı makineyi ben yaptım, ilk yasaklayıcı kanun konuşmasım ben gerçekleştirdim, ilkinden yüzde yüz eminim; lakin ikincisinden değilim. Belki bunun benzerlerinden bir düzine olabilir. Fakat Neal Dow o zamanlar çalışmak için öne çıkmadı ve benim iddiam çürümüş

oldu. Bütün söyleyebileceğim şu: “Bildiğim kadanyla…”

Mr. Stackpole konuşmamı çok beğendi ve beni alıp bu ko­nuşmayı yapmam için civardaki kasabalara götürdü. Kasabanın birinde, oranın şefinin evinde akşam yemeği yedik. Konumu öyle gerektirdiği için evde yoktu. Karısı hayat dolu bir hanımdı ve bize mükemmel bir akşam yemeği ikram etti. İçki içmede itidalli olunması konusunda son derece hevesliydi. Üstelik ola­ğanüstü bir hafızası vardı. Bir yolunu bulup konuşmada geçen cümleleri kullanarak hatip kişiye iltifatlarda bulunmayı beceri- yordu. Yemek esnasında ben de aynı şekilde sofradaki şeylere iltifadarda bulundum. Mr. Stackpole bizim böyle yaylım ateşi­ni sürdüreceğimizi sezince kendini tutması ağır bir iş olmuştu. Sonra o adamı [Hamlin’i] tuttuğu gibi götürdü ve daha yararlı bir işçi olacağı içkiyi bırakma cemiyetine başlattı.

Nereye Niyet Nereye Kısmet: İstanbul’a Gönderiliyorum

Yanlış hatırlamıyorsam 4 Şubatta Bangor Postanesi’nden üç mektup aldım ve Hammond Caddesi’nde Ilahiyat’a doğru yürürken üçünü de okudum. Biri ağabeyimden, biri Hon. A.D. Foster’den gelmişti. Sonuncusu, çıkaramadığım bir el yazısıyla yazılmıştı. Açtım; Ohio Caddesi’ndeki Ilahiyat’a iki ya da üç yüz adım kalmıştı. Mektup Dr. Armstrong’dandı. İSTANBUL’a ve EĞİTİM bölümüne tayin edilmiştim. Kutsal Ruh tarafından böy­lece Çin’den alınıp bir anda Boğaziçi’ne nakledilişimden dolayı iliklerime kadar etkilenmiştim. Sanki bulutlardan üzerime birta­kım fiziksel güçler inmiş gibiydi. Alelacele odama çıktım; oda arkadaşım dışarıdaydı, yalnız kalabileceğim için muüuydum.

Haritayı elime aldım; hiç şüphesiz Boston’dan İzmir’e “rom ve misyoner” taşınan rota üzerinde kafa padattım. “Çok iyi ya! Çok iyi!” dedim, “Bu ne demek oluyor^ Güzel bir iş, mükem­mel ve asil dosdar, yani Goodell, Dwight, Schauffler, Holmes ve Bursa’dan Schneider ve Powers demek oluyor.”

Onlann seyir defterlerini daha evvel o kadar büyük bir il­giyle okumuştum ki, onları tanıdığımı hissediyordum: “Buranın eşsiz bir ikilimi var. Bu ülke, medeniyetin sınırlarında. Hekim­ler var. Şayet Henrietta Jackson’m akciğer hastalığına yatkınlığı varsa, gideceğimiz yerde buradakinden daha uzun yaşayacak; şimdi benimle gidip gitmeyeceğini ve yaşadığım sürece bu mu­azzam faaliyette hayatımı paylaşıp paylaşmayacağını kendi­sinden öğreneceğim.” Sosyal yaşantımın hikâyesini ayn olarak yazdım. Bahsettiğim problem yüzünden gelen bütün değişik­likler orada kaydedildi. Garip bir sezgi bu kör adama6 onların bilmediği bir yolda giderken rehberlik ediyordu. Çünkü onların hepsini Tamı kutsamıştır.

Bangor’a gittiğimde orada eski arkadaşım Albert Titcomb’la karşılaştım. Ben 1827’de Pordand’a giderken o Farley eniştemin dükkânındaydı. Manevi hayatım boyunca kendisi bana yardım etmiştir. Her daim ona karşı derin bir muhabbet beslerim. Ben­de onun mukarrer bir dua hediyesi vardır. Şu an doksan bir veya doksan iki yaşmda hâlâ hayatta ve dua ediyor. Orada, diğerleri arasmda portre ressamı Mr. J.T. Hardy ile bir dostluk tesis et­miştim. Artık bir piri fani olmasına rağmen o dosduğumuz hâlâ sürmektedir.’ Yazar muhtemelen burada Tevrat, İşaya, 42/16’da geçen şu cümleye atıfta bulunmaktadır: “Ve körleri bilmedikleri yoldan getireceğim; bilmedikleri yollarda onlara rehberlik edeceğim.” Kör adamdan kastı ise kendisidir. Ç.N.

Dostum Mr. MorrilPin Ölümü

Mr. Morrill’in sağlığı yıl boyunca bozuk gitmişti. Yeni yıla girdiğinde sahiden de hastalıklı bir vaziyetteydi. 1836-1837 kı­şında defalarca yığıldı kaldı. Azmi elden bırakmadığında yeni­den sıhhatini kazanıyordu. Fakat sonunda hastalık onu odası­na kapattı, nihayet yatağa düşürdü. Uzaklardan malum elçinin yaklaştığını gördü ve şöyle dedi: “Buradayım Efendimiz İsa; kulunuz sizi bekliyor.” Gece gündüz onunla çok fazla beraber olmuştum. Bana kendi incil’ini verdi ve nişanlısı Miss A.’ya göndermemi rica etti. Mr. Morrill büyük ıstırabını bu dünyada bırakırken, nişanlısıyla bir mevsimliğine aynlmak zorundaydı­lar. Bu teminat ile nişanlanmışlardı.

Son gecesinde susuzluğu had safhaya çıktı. Demirhindi şer­beti onun gözde içeceğiydi. Fakat söylediğine göre şimdi asit boğazını yakıyordu, içine şeker koyup tatlandırdım; o zaman da susuzluğunu gidermedi. Elimden gelen her türlü kanşımı ha­zırladım, ancak nafileydi. “Onlar artık susamayacaklar”7 diyerek bundan vazgeçti. Son saatleri yalmzca huzur içinde değil; aynı zamanda neşeli de geçti. Efendimiz Isa’mn geldiğini ve kendisi­ni davet ettiğini hissetmişti.

Hammond Caddesi Kilisesi’ndeki cenaze töreninde çok sa­yıda irlandalı kilisenin dışmda bekliyordu. Buz gibi karlı havada kalabalık hâlinde bizi mezarlığa kadar takip ettiler. Prof. Woods kalabalığa bakarak şöyle dedi: “Avrupa’nın soylu idarecilerinin cenazelerini takip edenlerdense, buradaki gibi fakir bir kalabalı­ğın arkamdan gelmesini tercih ederim.”

Miss A.’ya, “kendisine şahsen teslim edinceye kadar incil’i ve Mr. MorrilTin son mektubunu saklamaya devam edeceğimi” yazdım, incil’i ve mektubu teslim etme sahnesi, Miss A.’mn ba­basının New Hampshire’daki evinde geçti ve nazik bir şekilde sona erdi. Hıristiyan inancıyla kendine hakim olmaya devam ediyordu; lakin gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalıyordu. Üzün­tünün etkisiyle yüzü çökmüştü. Kırk sene sonra Mr. Mortill’i hatırlayan birkaç İrlandalıya rastladım.

Mezuniyet Günümüz

Mezuniyet günü etkinliklerimiz Hammond Caddesi Kilise- si’ni son sırasına kadar doldurmuştu. Bir veda dahisi olan sınıf şarkısını Mrs. Sigourney8 bizim için bestelemişti. Sanırım biz de ona, yaptıklanmn tam karşılığı değildi ama en kalbî teşekkürle­rimizle birlikte bir kitap ve on dolar göndermiştik.

Mrs. Sigourney tarafından

Mezuniyet Günümüz için Hazırlanan Veda ilahisi

Elveda! Gidiyoruz! Gidiyoruz!

Söyleyin kardeşler, bu gidiş nereye^

Dudaklarımız sürekli kıpır kıpır

Eyvah! inançsızlık içindeki Asya

Bizi çağınyor sinesine…*

Kederli Afrika,

Fırtınaları dualanyla, gözyaşlarıyla yüklüyor, Çünkü misyon yelkenlisi Yıldızlar galip gelinceye kadar Yalnız başına orada nöbet bekliyor

Mağrur Müslüman içini mi çekiyor^ O zaman acele edin! Ona körleşmiş milletini Ve ölmeyecek umudu gösterin; Bizim evimiz gökteki cennettir; Kurtuluşumuz İsa’dır diye…

Gidiyoruz! Elveda! Elveda! Kardeşler söyleyin, bu gidiş nereyei Kulak verin! Ötelerdeki köy kilisesinin çam Ahenkle yükselen tatlı sesiyle Oraları haber veriyor bize…

Uzak diyarlardaki sürüler

Kendilerini bir çobanın koruyup kollaması için

Bir muallimin duası için

Bir pastörün kutsaması için

İleriye doğru ısrarla yürüyorlar.

Elveda! Sevinçli adımlarla

Kurtuluş’un öyküsünü götüreceğiz

Kardeşler, kutsal mahkemede karşılaşabiliriz

Başımızda nurdan taçlarla…

Mezuniyet günümüz, yani bitiş sona erince oda arkadaşım­la ben eşyalarımızın hepsini sattık. Küreğim ve maşam elden ele dolaştı. Üzerlerinde adımın baş harfleri vardı. Kırk yıldan fazla bir zaman soma bunlar, Rev. S.H. Hayes tarafmdan kızlarım­dan birine gönderildiler. Şehirde kısa veda ziyarederi yaptık ve ne kadar çok dostumuz olduğunu görünce şaşırdık.

Bulaşıklan yıkaması ve odamızı baştan aşağı silip süpürme­si için Mrs. Cochrane’i çağırdım. Kendisine yirmi sent verdim.

Parayı eline aldı, baktı, evirdi çevirdi ve sonra bozuk şivesiyle şöyle dedi:

“Onlar bana, sizin Merhammedilere elçi olarak gideceğini söylediler Mr. Hamlin, konuşuyorlardı dün.”

“Evet, Mrs. Cochrane; hemen gideceğim.”

“İyi o zaman, bu paralan al; belki onlara, onlarm ruhlannı iyi edecek bir kitap alabdirsin.”

Parayı aldım. Bu para, yapılan birkaç aylık dua toplantısında toplanan bağışlan artırdı. Kalabalığın dış tarafından geçen bir yabancı, “o fakir İrlandalı kadının yirmi senti, bağış kutusuna beş dolarlık banknot kattı” diyordu.

Mehtaplı bir gecenin geç bir vaktinde arkadaşım Thayer ile birlikte Ümit Dağı Mezarlığı’na doğru yürüdük. Amacımız, İla­hiyat Okulu için satın alınmış olan arsayı görmekti. Arkadaşım ve ben, ebedi istirahatgâhlanmızı kâfirlerin yaşadığı topraklar­dan daha önce seçmiştik. Dolayısıyla biraz duygusal olarak yine de Tann’nm, sevgili İlahiyatımızdan davet edeceği kişilerin gö­mülmesine hasredilmiş olan bu yeri ziyaret ettik.

Dönüşümüzden sonra yurtta el ayak çekilince Bangor’da geçen üç yılımın muhasebesini yapıyordum. Merdivenden yu­karı çıkan tek bir ayak sesi işittim. Adımlar yaklaştı, yaklaştı ve 10 numaralı kapımn önünde durdu. Gelen haberci bana Mrs. Crosby’den güzel bir veda notu getirmişti. Onu itinayla muha­faza ettim. Ancak şimdi o kağıdı ya da sakladığım yeri bir türlü bulamıyorum. Bu nota bir de para eklenmişti. Ben de bunun hatırası olarak Milton’ın iki ciltlik manzum eserini satm aldım. Bu eser ailemize çok yararlı oldu.

Ertesi sabah Tann’ya şükran duygularımla ve sadık dostla­rıma beslediğim muhabbet hisleriyle Bangor’a elveda, istanbul’a merhaba diyordum

VII. BÖLÜM BÎR YILLIK GECİKME

Bangor’dan 72 dolarlık bir borçla ayrılmak mecburiyetin­de kaldım. Bunu Amerikan Board’un ödemesi lazımdı yahut bu parayı toparlamam için bana zaman tanımalıydı. Lakin ben üç hafta içerisinde evlenmek, yurt dışı görevime atama törenimin yapılması ve gönderilmem için talimadar alma beklentisiyle Cornhill’deki Misyon Evleri’ne koştum. Sekreterler karamsar konuştular:

“Size verecek sevindirici haberlerimiz yok Mr. Hamlin, izmir’e gitmek üzere hazır olan gemi bu limandan kalkmaya­cak. Tüccarlar da bize başka herhangi bir şey için cesaret vere­miyorlar. Ülkenin mali durumu öyle berbat ki, biz de mevcut misyonerlerimizin masraflarım karşılamada müthiş sıkıntı çeki­yoruz. Bir değişiklik oluncaya kadar takviye gönderemiyoruz.”

“Size göre ne kadar süre beklemek zorunda kalabilirim Dr. Anderson£”

“Sanırım dört beş aydan fazla değil. Çok geçmeden daha iyi duruma gelmemiz için mudaka bir değişiklik olur.”

“O zaman ben ne yapacağım^ Hiçbir şey yapmadan, hiçbir yere gitmeden evlenmeyi ve vakit öldürmeyi de istemiyorum”.

“Şu an için New Hampshire’da ilçe konferanslarının yıllık toplantıları var. Sizin oraya American Board’un bir temsilcisi olarak katılmanızı istiyoruz. Ondan soma şayet boş olan her­hangi bir kilise kürsüsünü birkaç haftalığına doldurmak için da­vet edilirseniz bu daveti kabul edersiniz. Misyonerlik faaliyeti için iyi bir hazırlık olur bu.”

ilk toplantının vaktinden önce Dorset’e[16] bir ziyaret için ye­terli zaman vardı. Mali atmosfer berraklaşıncaya kadar evliliği­mizi erteledik. Tann’nın güzel takdiri ve lütfü bize o kadar ayan beyan rehberlik ediyordu ki, gönül huzuruyla bulutların dağıl­masını bekleyebilirdik; bunu hissetmiştik. Tercihimizden dolayı mutluluktan uçuyorduk.

Dr. Jackson’ın[17] evinde Beach ile karşılaştım. Muhtemelen bu bana güzel vakit geçirtmiştir. Dr. Jackson ve kansı, Yüce Tanrı’nın övgüsüne mazhar olmak için olgunlaşan azizleriy­diler. Dr. Jackson ülkedeki ilk eğitim cemiyetini kurmuştu. Vermont’taki din ve eğitimle ilgili bütün hareketlerle irtibat halindeydi. Mrs. Jackson da dönemin işaretlerini gözlemliyor­du; görüş alanım dünyadaki büyük siyasi ve dinî hareketlere hasretmişti. John Rogers’ın[18] torunlarından biri olması hasebiyle bu hanım, o şehidin, o güzel ve huzur dolu vadideki kutsanmış ruhuna sahipti. Onunla maziye, şimdiki hâle ve istikbale dair uzun ve ateşli müzakerelerimiz olmuştur. Fakat günler göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti. New Hampshire’daki toplantılara gitmek zorundaydım. Jackson ailesi sevgili kızlannın yanlarında kalışının uzatılmasından dolayı pek memnundu. Fakat bu kalışa sebep olan şeylere üzülmüşlerdi

New Hampshire’daki Konferanslarım

İlçe konferansımdaki toplantılarım son derece ilginçti ve şah­sım adına çok yararlı geçti. Orford, Acworth, Nelson, Milford; hepsinin de hoş, mukaddes hatıraları var. Milford’ta güzel bir ölümle öte aleme göçmekte olan bir aziz gördüm. Bir pastörün hanımıydı. Ileriki yıllarda oradan geçecek olursam ziyaret edebi­leyim diye gömüleceği yeri yattığı yerden bana eliyle gösterdi. Elli dört yd soma o yöreye gittim. Lakin o hanımın mezan başka yere taşınmıştı. Geçenlerde (1892) Acworth’lu bir adamla karşılaştım. O ziyaretimin birkaç kişi tarafından hâlâ hatırlandığım söyledi.  Geceyi Hanover’de ünlü cerrah Dr. Muzzay’la birlikte ge­çirdim. Kendisiyle Brunswick’ten, imal ettiğim buharlı makine terk etti. Tyndale’in başlattığı Kitab-ı Mukaddes ve indîlerin yazılması çalışmalarına katıldı. 1540’ta Wittenberg Üniversitesi’ne kaydolan John Rogers, Protestanlığın kurucularından Philipp Malanchthon ve diğer ileri gelen Protestanlarla yakın dostluklar kurdu. Üç yıl süren öğreniminin ardından, Almanya’nın kuzeyindeki Meldorf adlı Lutherci bir kiliseyi dört buçuk sene yönetti. 1548’de ingiltere’ye döndükten sonra Malanchthon’ın Considerations of the Ausburg Interim adlı eserini yayımladı. Diğer çalışmala­rı ve Protestan görüşleri üzerine 1553’te tutuklanarak hapse atıldı. Kurulan mahkemelerde suçlu bulundu ve idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1555’te Smithfield’da sırığa bağlanarak yakıldı. Hakkında yazılan kitaplardan biri Joseph Lemuel Chester tarafından John Rogers: The Compiler of the First Autho- rised English Bible adıyla Londra’da 1861’de yayınlandı. C. Hamlin’in kayın­validesi Susanna’nın babaannesi Elizabeth Robers, John Robers’ın yedinci göbekten torunudur. Bk. Margarette Woods Lavvrence, Light on the Dark Ri- ver, s. 21. Ç.N.

dolayısıyla tanışıyordum. Beni de cerrah yapmaya uğraşmıştı. Samimi bir Hıristiyandı.

Dartmouth’taki eski profesörlerden biri beni gezinti ara­basına aldı ve Orford’a götürdü. Dr. Jackson ile Dr. Goodell’ın kendilerine özgü hikâyelerini anlattı, ikisinin de delikanlılıklan- nı biliyordu. Hikâyelerin sonuna doğru hep o ikisinin nüktedan­lıkları olurdu. Amerikan Board’un bir temsilcisi olarak ilk defa görev aldığım o yerler [Orford, Acvvorth, Nelson, Milford] hak­kındaki hatıralarım hâlâ canlıdır. Bazıları epeyce genç olmaları­na rağmen o görevlilerden hayatta olan bir tekini bile bulamıyo­rum. Efes’in yırtıcı hayvanlarıyla savaşmadıysak da, Nelson’ın sivrisinekleriyle bütün gece savaşmıştık. Bu yüzden ertesi gün­kü konuşmalar çok fazla etkili ve güzel olmadı.

Portland’a Geri Döndüm

Bu hizmetlerimden sonra ne yapacağımı gözden geçirmek üzere Portland’a geri döndüm, ilk işim Bangor’daki borcumu ödemek olacaktı. Portland’lı Dr. Chickering’in görünürde birkaç yeri vardı. Ayda elli dolar ve yatacak yer verecek birini istiyor­dum. Soma borcumu ödeyecek ve Board’a düşük nitelikli kıya­fet için başvuracaktım.

Üç adet yazılı metinden ikisini Payson Kilisesi’nde vaaz et­tim. Bunlan daha evvel orada vaaz konusu etmemiştim. Ardın­dan Waterford’daki sevgili yuvama gittim. Oradayken peşim­den bir mektup geldi. Uygun birini bulmayı başanncaya kadar kürsüde benim görev yapmam isteniyordu. Düşündüm, haftada 15 dolar ödenecekti; sadece kısa bir deneme süresince bununla meşgul olacaktım.

ilk Pazar gününü, sabahleyin bizzat vaazla, öğleden sonra­sını ise karşılıklı konuşmalar yapmak suretiyle doldurdum. Pa­zartesi sabahı kürsüde yapacağım hiçbir şey yoktu. Ancak Pay­son Kilisesi’nin ve cemaatinin sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki ayini, akşamleyin kilisenin giyinme odasında kalabalık bir İncil dersi, hafta içi bir akşam yapılan toplantısı, cenaze me­rasimleri ve hasta ziyareüeri benim omuzlanmdaydı.

İyi kalpli o insanlar gençliğime acıddar ve bana katlandılar. Elimden gelenin en iyisini yaptığımı onlar da biliyorlardı. Ver­dikleri sadakalar geri kalan ihtiyaçları karşılıyordu. Orada yedi ay kaldım. Para temin eden heyet bana, bir davet için ismimin kilisenin huzuruna gitmesine izin vermemi teklif etti. Bu benim için büyük bir sürprizdi; tabii bunu reddettim. Buna mukabd benim için büyük ödül, altı-sekiz kadar gencin kdisede toplan- masıydı. Bunlar, gerçek bir Hıristiyan hayatı yaşayarak meslek­lerini onurlandırdılar. Burası asil bir kiliseydi. Onlar “Payson Hıristiyanları” idiler. Mrs. Payson ve ailesi oranın hâlâ dayanağı ve övünç kaynağıydı. Gücümün ve tecrübemin ötesindeki o ça­lışmaları gerçekleştirirken destek aldım mı, merak ediyorum.

Kolejden arkadaşım George L. Prentiss kışı Portland’ta ge­çiriyordu. Her haftanın bir akşamı Shakespeare okuyorduk. Bundan çok büyük zevk alıyorduk. Avrupa’ya gitmek üzere ayrılırken ona bir not vermiştim. Bu notta, ileride eğer evlilik meselesiyle dgilenecekse Lizzie Payson’ı4 geçmemesini tavsiye 4 Elizabeth Payson PRENTİSS (1818-1878): Amerikalı kadın yazarlardandır. Meşhur Protestan din adamı Edvvard Payson’ın kızıdır. New England’ın din anlayışı çerçevesinde bir Püriten olarak yetişti. Genç kızlığında bazı çocuk hikâyeleri ve şiirleri yayınladı. 1838’de evinde bir kız okulu açtı ve aynı za­manda bir Pazar okulunu da idare etti. iki yıl sonra Richmond’taki yatılı kız okulunun müdireliğine atandı. 1845’te George Lewis Prentiss ile evlendi. 1878’deki ölümüne kadar pek çok eser kaleme aldı. Liftle Susy’s Six Birthdays (1853), Only a Dandelion, and other Stories (1854), Henry and Bessie: or, What they did in the Country (1855), Little Susy’s Six Teachers (1856), The Flovver of the Family: A Book for Girls (1856), Peterchen and Cretchen; or, Tales ofEarly Child- hood (1860), The Little Preacher (1867), Little Lou’s Sayings and Doings (1868), Fred and Maria and Me (1868), The Old Brown Pitcher (1868), Pemacjuid; a Story of Old Times in New England (1877), Gentleman Jim (1878) bunlardan bazıla­rıdır. Ancak en fazla şöhret kazanmasını sağlayan “More Love to Thee, O Christ” adlı ilahisidir. Yazarın Lizzie diye bahsetmesi, ailede isminin kısaltıl­mış olmasındandır, ölümünün ardından kocası G.L. Prentiss onun hakkında The Life and Letters of Elizabeth Prentiss (1882) adlı kitabı yazdı. Ç.N.

etmiş, çok genç olmasına rağmen şöyle şöyle nitelikleri var diye yazmıştım. Kendisi, Miss Payson’m karakterim ilhamla resmet­tiğimi iddia etmektedir. Avrupa’dan dönüşünde tavsiyelerime uyarak onunla evlendi.

Worcester’daki Günlerim

Orada geçirdiğim yedi ayım, Dr. Condit’in ikametgâhıyla sınırlıydı. Worcester’a gitmek üzere ayrıldım. Amacım bu fet­ret dönemimi Birleşik Kilise’de (Union Church) tamamlamaktı. Birleşik Kilise kuzenim, dostum ve hayırsever insan Hon. A.D. Foster’indi. Kendisi Ichabod Washburn ile işbirliği hâlinde kilise kurucularından da biriydi. Oradaki yedi ayıma dönüp bakıyo­rum; misyonerlik eğitimime çok faydalı bir dönem olduğunu görüyorum. Cemaatçi Kilise’den arkadaş olan din adamlan Dr. Dwight ve Dr. Chickering bana bol bol cesaret ve destek verdi­ler. Ağır görevlerle aşırı yüklenmiş olan benim bu kısa dönem kilise hizmetim, büyük ölçüde onlarla işbirliğini sayesinde başa- nsızlığa uğramadı.

Genç hanımların kurduğu “Ermeni Çemberi” [Armenian Circle] adlı misyonerlik cemiyetini adamamam lazım. Bu teş­kilat yıllarca samimiyede misyonerlik faaliyederinde bulundu. “Yusuf’u bilen nesilden” herhangi biri hayatta kaldığı sürece o kilise tarafından her daim nezaket ve içtenlikle karşılandım. Ne­redeyse elli dört yıl geçti; şimdi üye sayısı az. Fakat o birkaç kişiyle buluşmak çok hoş.

Orayı ziyarederimden birinde, yaşlı bir hanım beni görmeyi arzu etti. Adını hatırlamıyordum. Ancak çocuğunun cenazesin­den bahsedince hadiseyi hatırladım. Ona bunun, ilk icra ettiğim cenaze töreni olduğunu söyledim. Ayrıntılar çok dokunaklıydı. Kaptan olan kocası cenazenin ertesi günü uzun bir deniz yol­culuğuna çıkmak zorundaydı. Geriye döndüğünde ibadetlerini yerine getiren bir adamdı artık. Karısına bu konuda şunları söy-

lemiş: “Bizim küçük oğlanın cenazesinde Mr. Hamlin’in ettiği dua benim din hakkındaki fikrimi değiştirdi. Anladım ki bir işe yarayan tek din, ibadet edilen dindir.” Tanrı’nın Ruhu [Hz. Isa], bir gencin duası vesilesiyle bu emektar gemicinin ruhuna ko­nuşabilir. Genç yaştaki kilise hizmetimin isa’ya götürdüğü bir diğer denizci ise Kaptan Baker’dı.

Cumartesi günü Worcester’a ulaştığımda, önümüzdeki iki Sebt günü için kürsüye bir din adamının getirildiğini görünce sevindim. Böylece dinlenebilecektim. Fakat Vaftizciler bir vekil için dört dönüyorlardı; ben de onlara vaaz ettim. O günkü ayini güç bela bitirdim. Tepkiler, beklediğimden de büyük oldu. Asil kuzenim Mr. Foster’le karısı, Yeşil Dağlar’ın havasının ve man­zarasının tam da beni kendime getirmeye muhtaç olduğum şey olduğunu nazikçe ortaya attılar, önümde on üç gün vardı. Pa­zartesi sabahı onun atım ve faytonunu alacak, Cumartesi öğle­den sonra, ertesi gün için hazırlanmış vaaz metinleriyle birlikte geri döneceğime dair onlara söz verecektim. Bu kadar nezaket ve ihtimam karşısında hakikaten ezilmiştim. Teklifi, kesinlikle Dorset’in insanı canlandıran havasımn etkisinden dolayı kabul ettim. Yolculuk her yönüyle şahane geçti. O hafta Dorset, yeni­den cennetten bir köşe hâline gelmişti.

Worcester’daki Birleşik Kilise (Union Church) çoğunlukla genç makinistlerden ve aüelerinden müteşekkildi. Mr. Foster ve Mr. VVashburn bu yeni kilisenin ihtiyacını ve o yörenin gelecek­te mukadder olan büyümesini önceden sezmişlerdi. Birkaç yıl boyunca maddi sıkıntı çektiler. Fakat hızla maddi yönden ba­ğımsız bir varlık hâline geldiler. Vaazlarım içtenlikle dinleniyor­du. Heyetten bir kişi, bir ikamet davetini kabul etmem gerekti­ğini ısrarla ileri sürdü. Kati olarak şu karşılığı verdim: “American Board bana serbest kaldığıma dair bir bildiriyi ben istemeden gönderinceye kadar bu türden tekliflere razı gelmeyeceğim.” Halbuki neredeyse bir yd boyunca bekleyecektim ve öyle büyük bir iktisadi iyileşme ihtimali de görünmüyordu.

Geçenlerde Worcester şehrini ziyaretimde (1891) o kilise­den dört üyenin hâlâ hayatta olduğunu gördüm. Her biri seksen yaşlanm geçmişlerdi; hepsi de yaşça benden büyüklerdi. Onlar­dan Mr. Albert Curtiss, Worcester’da hayli cömert bağışlanyla tanınmaktadır. Pera [Beyoğlu] Protestan Kilisesi bütçesine, ben orada görev yaparken 500 dolar bağışlamıştı. Beşimiz bir araya gelebilir ve arkamızda bıraktığımız elli yda bakarak şöyle diye­biliriz: “250 üyeden yalnızca biz hayatta kaldık.” Bu kilise bü­yük, müreffeh ve etkili bir kiliseydi.

Mr. Foster’in evinde kaldım. Foster ailesi örnek bir aileydi. Kendisi gerçek bir Hıristiyan beyefendisiydi ve Hıristiyanlık her daim hakimdi. Herkes tarafından, her yerde seviliyor, hürmet gösteriliyor ve hayranlık duyuluyordu. Karısı da kibar, sevimli bir hanımefendiydi; ömrünün sonuna kadar gittikçe daha şeker biri oldu. İhtiyarlık çağlarına kadar yaşadı; şu an seksen üç ya­şında olduğuna inanıyorum. Onun seksen yaşında kendi elle­riyle ördüğü kalın bir battaniye, benim değerli hatıra eşyalarım arasındadır. Bu ailenin oğlu ve iki kızı, yaşlılık dönemimde be­nim en seçkin dosdarım arasındadır.

Ağustos ayı başlarında, Board’un benim geleceğimle alakalı bir karar vermesi gerektiğini hissettim. Atamamın yapılmasının üzerinden bir buçuk yd geçmişti. Hemen hemen aynı dönemde atananlardan dördü çağrılmışlar ve pastör olarak yerleştirilmiş­lerdi. Bir tarih sınırı konulmasmı istiyordum; fakat bu sınırın, resmiyeti bitirme ve harekete geçme vakti olmasını teklif ettim. Bunun. Dr. Anderson’ın[19] takdirinde olduğunu da biliyordum. Çok şaşırtıcı bir cevap geldi. Cevaba göre 12 Eylülde İzmir’e giden bir gemi kalkacaktı. Şayet yasal olarak evlenebilirsem ve 6 Eylülde Boston’da olabilirsem misyonerliğe atanma törenim yapılabilecek, gerekli malzemeleri tamamlamak için zamanım olabilecekti. Bu, o dönemde çok mühim bir meseleydi. Nikâh tarihimiz olarak 3 Eylül kararlaştırıldı. Maine ve Vermont eyalet kanunlarının taleplerine uyabilecek en erken tarihti bu. Port- land Kilisesi’nden hanımlar, ölçülerimi bilen Mr. Steven ile Mr. Downes’ten bir damatlık takım elbise göndermişlerdi.

Düğünümüz, Mrs. Lawrence’in kaleme aldığı Light on the Dark River adlı kitapta (s. 104-107) o kadar güzel anlatılmıştır ki, onu burada büsbütün geçeceğim. Nikâh ve atama törenlerinde ha­zır bulunan yetişkinlerden 1893 itibariyle sadece biri hayatta bu­lunuyor. O da Dorset’li Diyakoz Gray’ın 102 yaşındaki karışıdır.

Boston’a vardığımda halihazırda İzmir’e gidecek bir gemi­nin olmadığım öğrendim. Fakat bir veya iki ay içerisinde gidecek olan bir tane gemi vardı. 3 Aralık’a kadar tam üç ay bekledik.

Misyonerlik Görevine Atama Törenim

Eylül sonunda Board’un Portiand’daki toplantısına iştirak ettim. Toplantıdan hemen soma 3 Ekimde atama törenim yapd- dı. O toplantıda Mary Lyon’u6 gördüm. Eğitim üzerine hayli ilgi’ Mary LYON (1797-1849): Amerika’da kadınların yüksek öğretim almasının öncülerin biri olarak kabul edilmektedir. 1817-1821 yıllan arasında Sander- son Akademi, Amherst Akademi ve Byfield’deki Rev. Joseph Emerson’ın ilahiyat okulunda öğrenim gördü. Rev. Emerson’ın görüşlerinden çok etki­lendi. Onun yazdığı “Discourse of Female Education” adlı makalesi zihninde iz bıraktı. Makalede kadınların, karşı cinsi memnun etmekten daha ziyade öğretmen olarak eğitilmeleri gerektiği savunuluyordu. Mary Lyon bu zihnî olgunlaşmasının bir neticesi olarak Massachusetts, Norton’da VVheaton Kız ilahiyat Okulu’nu kurdu. Ardından South Hadley’de Mount Holyoke Kız ilahiyat Okulu’nu açtı. 12 yıl müdireliğini yürüttü. Çok sıkı bir eğitim öğ­retim programı uyguladı. Örneğin çok zor geçilen bir giriş sınavı vardı. 16 yaş üstü kızlan kabul etmiyordu. Müfredata yürüyüş ve jimnastik dersleri koydu. Okulundan mezun olein pek çok kızın misyoner veya misyoner eşi olarak Osmanlı topraklarına geldiği görülür. Bu nedenle bazı araştırmacılar çekici bir sohbetimiz oldu. Genç karımı Portland’lı dosdar sami- miyede ve sevgiyle bağırlarına bastılar. Ardından sevgili annemin en küçük ve en nazlı büyüttüğü oğluyla vedalaşması lazım geldi­ğinden Waterford’a gittik. Seçmiş olduğum eşimi görmek, annem ve Susan ablam için büyük bir iftihar vesilesiydi. Gelinlerinin nazik, sevimli, anlayışlı, metin bir hanım olduğunu görmüşler­di. Canım annem kendi mevkiini böylesi bir geline bıraktığı için sevinebileceğim söyledi. “Hayır” dedim anneme, “senin yerini asla bir başkası alamaz. Doldurulan yer henüz çok yeni ve sade­ce senin yerinin kıyısında.” Nihayet Portland’dan ayrılış vaktimiz geldi çattı. Bu türden ayrılmalar, “vedanın, bilinmeyen bir kelime olduğu”7 sahile vardığımızda hatırlanmayacaklar mıdır?

Atama törenime katılan kilise görevlilerinden şu an (1893) bir kişi bile yaşamıyor. Bu törenden tam elli yıl sonra, 3 Ekim 1887’de, Payson Kilisesi’nde yapılan 100. yıl kutlamasınday- dım. Rev. J.W. Chickering o sırada hayatta kalan tek kişiydi. Yine aynı kürsünün (hayır aym değildi) gerisinde ayakta dur­duk. Kilisenin yüz yıllık tarihçesini veren Pastör Rev. Mr. Dani­els, benim kısa dönemlik görevime dair hiçbir kayıt bulunmadı­ğım söyledi, ismim de hiçbir yerde görünmüyormuş. Belli ki ka­yıt defterlerinden biri kaybolmuştu. Lakin benim orada bizatihi görevli olduğuma şahitlik eden kilise dışından deliller mevcut bulunmaktadır. Matbu vaaz metni, görevlendirme talimatı, ata­ma törenimdeki dostluk tokalaşması bunu kamdayacak deliller onun kız eğitimi sisteminin, ABCFM’nin açtığı kız okullarını şekillendirdi­ğini ileri sürmektedirler. Bk. Frank A. Stone, “Holyoke Dağı’nın Ağrı Dağı Topraklarına Etkisi”, çev. Ayşe Aksu, Kutadgubüig, Ekim 2009, S. 16, s. 301- 315. Ç.N. 7 Yazar tırnak içinde verdiği ibareyi muhtemelen, okuduğu bir yazıdan alıntı­lamış olmalıdır. 1819 tarihli The Bapnist Magazine adlı dinî mahiyetteki bir dergide, Mrs. Lydia A. Green adlı bir hanımın, Hıristiyanca ölüme gidişine yer veren bir yazıda, onun, geride bıraktığı kocası ve beş çocuğunun, ahiret ya da cennet kastedilerek, “onlar bu hanımı aradıklarında, kelimelerle an­latılamaz mutlulukların yaşandığı ülkede bulacaklar. Orada elveda diye bir kelime bilinmez” denilmektedir. Bk. “Obituary, Mrs. Lydia Ann Green”, The Baptist Magazine, vol. 11, s. 433. Ç.N. barındırmaktadır. Günümüzde (1893) hayatta olan ve bunlara şahitlik edecek belki yirmi kişi bulunmaktadır.

Nihayet Kaptan Edward Drew’in Eunomus adlı yelkenli ge­misinde seyahatimiz başladı. İkinci kaptanımız gerçek bir deniz kurdu olan Hatch, üçüncü kaptanımız ise genç ve iddialı denizci Freeman’dı. Dul karısı ve kızı şu an Wakefield’da oturmakta, rahat şartlarda hayat sürmektedirler. Bir kızı da Virginia’daki Hampton öğretmen Okulu’nda başarılı bir öğretmen.2 Aralıkta Park Street Kilisesi’nde toplanan kalabalık bir iz­leyici ladesinin huzurunda, Dr. Rufus Anderson’dan “talimada- nmı” almıştım. Ertesi gün de gemiye bindik.

Şayet son günlerdeki ilginç olayların hepsinden bahsede-cek olsaydım, bunlar okuyucularım için çok fazla ilginç olama-ya- bilirdi. VVaterford’dan ağabeyim geldi; Worcester’dan ise sevgili Foster ailesi. Canım kolej arkadaşım Rev. James Means limana iki dakika gecikmeyle ulaştı. Fakat gemimiz Eunomus o kadar yavaş hareket ediyordu ki, James bana bir hatıra paketi fırlattı, o da gü­verteye düştü. Kıyıdakilere el salladık. Andover’den dosdanmız Jackson’lar da orada kibarca veda etmeyi seçmişti. Dr. Samuel Jackson, kız kardeşi Henrietta’e büyük bir hayranlık ve sevgi bes­liyordu. Fakat onun benimle evlenme ve uzaklara gitme tercihine kesinlikle karşı çıkmamıştı. Benim, kız kardeşine ne teklif ettiğimi öğrenir öğrenmez aileye son derece asil, Hıristiyanca bir mek­tup yazmıştı. Kansı da öyle bir hanımefendiydi ki, onu tanıyıp da sevmeyen, hürmet etmeyen ve hatırlamayan hiç kimse olamazdı.

Gemi Yolculuğumuz

Gemiyle yola çıktığımız gün hava çok soğuktu, limanda (India Limanı) geniş bir topluluk vardı. Charlestovvn’lu Dr. Fay epeyce uzun bir dua etti. Asd gitmemiz gereken tarafa varma­dan evvel şehitliğin yakınına geldik. Kıyıda son seçebildiğimiz nesne Mr. Foster’in beyaz mendiliydi. Rüzgâr fırtınaya çalıyordu ve kıyı hızla gözden kayboluyordu. Kamarada, dumam içeri tü­ten bir soba vardı. Az sonra dumanlara boğulduk ve rahadadık. Soma kendimizi ranzalanmıza attık; deniz tutmasını yaşama­ya başlamıştık. Üçüncü gün atlattım bu rahatsızlığı; o günden soma bir daha sıkıntı yaşamadım. Sevgili eşim için duyduğum yoğun endişeler bana yardım etmişti.

Eşim sadece yatağını çırpıp düzeltmek için kalkıyordu; bu da her seferinde şiddetli bir öğürmeye neden oluyordu. Sanı­rım bu durum iki hafta devam etti. Yolculuğumuz çok fırtınalı bir havada geçiyordu. Bir defasında “yelkenleri faça edip dur­mak” zorunda kaldık. Deniz en görkemli hâlini yaşıyordu ve dalgalarda oluşan yakamozlar, onların kale gibi yükselen tarifsiz ihtişamını ortaya çıkarıyordu. Yolculuğumuzun on yedinci gü­nünde, ilk defa güvertede dalgalardan ayaklanmız ıslanmadan yürüyebildik. Aralık ayının 21 ve 22’sinde Cebelitarık Boğazı’na yaklaşırken ve boğazdan geçerken deniz sakin ve güzeldi.

Tariflere sığmayan duygularla Afrika kıtasında yer alan Sep- te şehrinin bembeyaz surlarım seyrettik. Avrupa solumuzda, Afrika ise sağımızda kalıyordu. “Ey siyah kıta!” diye seslendim, “hayatımı sana adamayı düşünüyordum; lakin ben, adımlarını dosdoğru atan bir adam değilim.”

Yüzü sapsarı olmuş, bir deri bir kemik kalmış sevgili eşim artık güvertede oturabiliyordu. Biraz yemeye de başlamıştı. Ha­yata geri dönüyordu. Beslendiği yegane şey her gün bir iki kaşık içtiği un çorbasıydı. Aşçı onun başka ne yediğini bilmek isterdi. “Hiçbir şey” deyince de, “O hâlde niçin ölmüyor^” diye sorardı. Bütün bir hafta boyunca havanın sıcaklığı yahut meltemler onu adamakıllı sağlığına kavuşturmuş, onu mizah konusu yapan de­nizcilerin dilinden de kurtarmıştı.

Sicilya yemyeşil kıyılarının bir mil uzağından seyredilince nasd da bir cennete benziyordu! Oradan soma biraz sert bir ha­vayla karşdaştık. Akdeniz’in Atlas Okyanusu’ndan daha kötü bir havası olduğunu görünce çok şaşırdım. Atlantik’in dev dal- galannın heybedi yayılışının yerini Akdeniz’de kısa boylu, çır-pıntılı ve şiddetli dalgalar almıştı. Ayın on birinde şiddedi bir fırtınada Milo Limanı’na giriş yaptık. Limanın dört bir yam o kadar fazla karayla çevriliydi ki, bizim cesur yelkenli gemi sanki durgun bir göldeymişçesine birkaç dakikada demir attı.

Fırtına yüzünden 15 Ocak Pazartesiye kadar burada mahsur kaldık. Yelkenleri açıyorduk, ancak gece geri dönmek zorunda kalıyorduk. Kaptan Drew’le ben adada Uginç bir gezinti yaptık. Kendi memleketlerinde, kendi kıyafetleri içerisinde, kendi işlet­melerinde ve kendi yaşam tarzlarıyla Yunanlıları derin bir ilgiyle inceledim. Onların medeniyetleri bana Ortaçağlardan geliyor­muş gibi göründü. Cana yakın ve kibar insanlardı.

Genç bir denizci, kaybolan gemisinin sigortasını almak için Boston’a gitmiş olan kaptam, Alexandros’u soruşturmak üze­re bordaya geldi. Biraz İngilizce konuşabiliyordu. Kaptanın bu genç denizciye borcu vardı ve borcunu ödemeye söz vermişti. Birkaç sene önce Boston rıhtımındaki o Yunan gemisinin borda­sında bulunmuştum. Daha evvel orada birbirimizle konuştuğu­muz veya konuşmaya yeltendiğimiz hususunda Yunan gemici ile hemfikir olduk. Yunanlılar gemilerini o kadar sık ve kendile­rine mahsus bir şekilde kaybediyorlardı ki, Avrupa sigorta ofisi Yunan gemilerini sigorta etmeme konusunda mutabakata var­mıştı. Bu netice Yunan ticaretine korkunç bir darbe indirdi.

İzmir’deyiz…

17 Ocak 1839’da İzmir’e vardık ve Boston’dan kırk beş gün sonra Asya toprağına ayak bastık. Dört buçuk ay evvel Yeşil- dağ’daki evimizden ayrıldığımız günden bu ana kadar Tanrı’nın himayesine ve rehberliğine mazhar olduğumuz bütün bu yaşa­dıklarımızdan dolayı memnunduk. Dahası, Yedi Kdiseler’denbirini ve muhtemelen Homer’in doğum yerini görmüştük. Polycrap’ın9 şehit olduğu yeri tepeden seyredebildik, incil’de bahsedilen ve ayrıca antik tarihin geçtiği topraklara ulaşmıştık.

Misyonerlerimiz Daniel Temple, John B. Adger ve Riggs ta­rafından çok sıcak karşılandık. On günlük dinlenme döneminin ardından istanbul’a giden buharlı gemiyle oradan ayrıldık. Bu gemiden bahseden haberleri Amerika’dayken okurduk. Zanne­diyorum o, izmir ve büyük başkent arasında düzenli seferlere açılan ilk buharlıydı. Çanakkale Boğazı istanbul’un kapılanydı. Kuzey rüzgârları hüküm sürerken seyreden hiçbir gemi oradan geçemiyordu. Ticaret ehli sık sık bir rüzgâr için haftalarca bek­lemek zorunda kalabiliyordu. Buharlı gemi istanbul’u bir tica­ret şehri yapmış ve oraya medeniyet (civilization) ve beşerî bi­limleri getirmişti. Osmanlı başkentinde Doğu’nun ve Batı’nın ahlak bozukluklan bir aradaydı. Cumartesi öğleden sonra iz­mir Körfezi’nden geçişimiz çok keyifliydi. Akşam Lesbos Ada­sı (şimdi Midilli) yakınlanndan geçtik, ama karanlık kıyılanm görebildik. Pazar günü akşama kadar yağmur yağdı. Sadece Bozcaada’yı ve Ilyada’nın ölümsüz kıldığı kıyılan geçtiğimi­zi fark ettik. Geceleyin, bu memleket için hayli geç bir saatte Haliç’e demir attık. Bizim yağmur burada kara dönüşmüştü.

Sabah olunca karla kaplı çatıları seyretmek üzere erkenden kalktım. Hava buz gibiydi ve insanı rahatsız ediyordu. Karaya çıkmadan kahvaltı yoktu ve sağlık yetkilileri özenle bizi muaye­ne etmeden de karaya çıkmak yasaktı. Binlerce kişinin vebadan kırıldığı Mısır’a muhtemel bir temasımız olmuştur diye teftiş edeceklerdi. Ve ardından işte istanbul! Soğuk, huzursuzluk, aç­lık ve endişe istanbul manzarasının üzerine yalnızca kısmen bir yaşmak çekebilirdi. Burada olduğumuz için Tanrı’ya şükrettik. ma, Akhisar (Thyateira), Salihli (Sardes), Alaşehir (Philadelphia) ve Denizli (Laodikcia). Bk. incil, Vahiy Bölümü. Ç.N. 9 Aziz Polycarp (d. M.S. 69): Kilise babalarından biridir. Hıristiyan inancından dolayı M.S. 155’te Romalılar tarafından Kadifekale’de direğe bağlandı ve ya­kılarak öldürüldü. Bu nedenle Hıristiyanlar tarafından şehit kabul edilmek­tedir. izmir’de onun adına bir kilise yaptırılmıştır. Ç.N.VIII. BÖLÜM

İSTANBUL’A AYAK BASIŞIM VE MİSYONERLİK FAALİYETİNE BAŞLAYIŞIM

O kadar kısa zamanda “pratika” vermişlerdi  ki, vapur bir anda yüzlerce kayığın hücumuna uğradı. Her kayıkçı karaya çıkarmak için yüksek sesle bir yolcuya sesleniyordu. Bu çıldır­mış, bağmp çağıran kalabalığın ortasında bir beyefendi, uzun­luğu kadar genişliği de olan ve bize doğru seyreden bir Malta botunun içerisinde ayakta dikiliyordu. Eşime “bu Msy. Homes” dedim. Onu, babasımn Boston’daki evinde gördüğüm portre­sinden tanımıştım. Hırdavat tüccarlarının Homes & Homer adlı firmasında çalışan baba Mr. Homes’i, American Board misyo­nerlerinin hepsi tanıyordu. Her misyoner ve eşi, gemiye binme­den evvel mutlaka bir gece onun evinde kalmak zorundaydı. Erkeğe bir tıraş bıçağı, hanıma da bir çift zarif makas hediye ederdi. Onunla karşılaşmaktan dolayı memnun olmakta haklıy­dık. Msy. Homes, “Dr. Goodell[20] alabora olmayalım diye başka bir kayık almamı men etti” diyerek kayığı için özür diledi.

Karlar eriyordu; saçaklardan başlarımızın üzerine sular dö­külüyordu. Sulu çamurlann aktığı sokaklar tuhaf giyimli insan kalabalıklanyla doluydu. Fakat biz Msy. Homes’in rehberliği ve yolu temizlemesi sayesinde Rev. GoodelFın evine ulaştık. Sanki bir yıldır kayıp çocuklarmışız da şu an gelmişiz gibi sımsıcak ve içten bir şekilde karşılandık. Bizi bir yıldan fazladır bekliyorlar­dı. Hoş bir manzarası olan bir oda bizim için hazırlanmıştı. Ak­şamleyin Dr. Schauffler ile kansı da geldi. Bir şükür toplantısı, ilaveten toplumsal konuların ele alındığı bir başka toplantı ger­çekleştirdik. Ertesi gün ders çalışmaya koyulduk. Öğretmenimiz Avedis Der Sahakyan’dı.

Rum ve Ermeni Ruhbanın Protestanlara Eziyetleri

Zulüm ve eziyet ortamındaki3 tehditlerin ve entrikaların bini bir paraydı; ancak bunun dışındaki şeyler rahatsız edici de­ğildi. Hükümet Mısırlı Mehmed Ali Paşa’yı itaatkâr kılmak için muazzam çabalar sarf ediyordu. Fakat onun muzaffer oğlu İbra­him Suriye’yi baskı altında tutuyordu.

İki üç gün kötü giden hava bizi öğleden sonraları çıkıp şöy­le bir gezinti yapmaktan alıkoydu. Büyüğüyle küçüğüyle Goo- dell ailesi akşam yemeğinden önce körebe oynamayı dört göz­le bekliyorlardı. Ancak bizim âdâb-ı muaşeret hislerimizi şoka uğratmaktan da korkuyorlardı. Bize gelince, ev içinde yapılan En önemli çalışması Kitab-ı Mukaddes’i Ermenice harfli Türkçeye çevirmesi- dir. Ç.N. Burada yazarın zulüm ve eziyet ortamından kastı, Protestanların eski kilise­lerinden ve eski dindaşlarından gördükleri zulümlerdir. Ayrıca yazarın aşa­ğıda bahsedeceği, “Ermenilerin, Amerikalı misyonerlerin evlerine gitmele­rinin yasaklanması, bazılarının sürgün edilmesi, kaçırılması, misyonerlerin bu yüzden Ermenice öğrenmekte gecikmeleri” gibi konular da yine kendi dindaşları olan Ermeni ve Rum ruhbanının bu müthiş baskılan bağlamında düşünülmelidir.bu türden bedensel faaliyetierin hiçbirini hasretie beklemezdik. Mr. Goodell laf arasında bu yağmurlu havalarda sağlığımızı ko­rumamız gerektiğine dikkatimizi çekiyordu. Şayet yapacak bir şey bulamamışsak bir ihtimal biz de çocukların hatırına körebe- ye girebilirdik.

“Bu harika bir şey! Oynadığınız körebeye ben de gireceğim” diye cevap verdim. Mr. Goodell açıktan açığa eğlenceye davet etti onları:

“Çocuklar, alttaki salona gelin; Hamlin amcanlar da bizimle birlikte körebe oynayacaklar!”

Neşeli bir gruptuk ve bu oyundan çok zevk aldık. Akşam yemeği geldiğinde yüzlerimiz hararetten kıpkırmızı olmuştu.

Bizi görmek ve hoş geldiniz demek için Avederanagan Mi- apanootiune (Evanjelik Birliği) üyelerinin biri gidiyor, biri ge­liyordu. Bu birliğin, öyle zannediyorum o zamanlar 22 üyesi vardı. Birlik son derece gizli çalışıyordu; şayet ortaya çıkarsa her bir üye ya hapse gidecek yahut anında sürgün eddecekti. Aslına bakarsanız bu bir faal kiliseydi. Düzenli toplantıları vardı. Bir sekreterleri bulunuyordu.

Üyeler kendi bireysel kapasiteleri muvacehesinde aydınla­mış [Protestan] kişilerle, kimi zaman da imparatorluktaki papaz­larla ve vartabetlerle [okul öğretmeni] yazışarak haberleşiyor- lardı. Aldıkları mektuplar toplantılara getiriliyor, okunuyor ve sekreterlikte biriktiriliyordu. Bu “birlikçilerin” başı, bizim öğret­menin kardeşi Hohannes Der Sahakyan’dı.[21] Biraz zorlansa da İngilizce konuşabiliyordu. Onun imparatorluk sathında uykuya dalmış eski kiliselerin uyanış belirtileriyle ilgili bize söyledikle­riyle ciddi anlamda ilgileniyorduk.

Meşhur doktor Dr. Robinson kısa bir süre önce İstan­bul’daydı. Amerika’ya gittiğinde daire sekreterlerine, İstan­bul’daki misyonerlerin bütün bu masraflara değecek hiçbir şey yapmadıklarını söylemiş! Ee, böyle büyük yalan söylemek için bu kadar büyük adam olmak lazım işte!

Birkaç gündür sakince dil derslerimizi çalışıyorduk. O gün öğretmenimiz Avedis nefes nefese ders çalıştığımız odaya daldı. Yüzü alev alevdi ve boncuk boncuk terlemişti. Ağır bir bohçayı yere atarak şöyle bağırdı: “Bu Tanrı’dandır, Mr. Hamlin!” Nefes alışı düzelir düzelmez, erkek kardeşinin patrikhanede bulunan cezaevinde olduğunu ve sürgüne gönderileceğini söyledi. Fakat çok büyük bir şans eseri sadık bir haberciyle şu haberi gönderme şansı bulmuştu: “Derhal bendeki bütün belgeleri Mr. Hamlin’e götür. Evimiz aranacak.” Bunun üzerine Avedis şunları anlattı:

“Üzüntü ve şaşkınlık içerisinde bütün mektuplan, yayınları ve kayıtları bu çantanın içine doldurdum. Hohannes’in çalış­ma ma sasına bazı farklı belgeler koyuyordum ki Zangoç kapı­da belirdi! Çantayı kaptığım gibi uzun, dar bahçemize doğru koşmaya başladım. Burası dar bir geçide uzanıyordu. Çantayı yukarı attım, ben de yukarı tırmandım; kayıkların bulunduğu iskeleye doğru dümdüz gittim. Bir Türk kayığına atlayarak, Dr. Goodell’ın arka bahçesine en yalan tepenin eteklerine doğru kü­rek çektim. Bu dik yokuşu tırmanırken, bir kayığın içinde beni takip eden Zangocu gördüm.

Belgeleri onlann bulamayacağı bir yere koyun Mr. Ham­lin diye bağırdı öğretmen, beş dakika içerisinde burada olurlar. Eğer bütün bu belgeleri ve mektuplan ele geçirirlerse beş yüz tane adam sürgüne gönderilecek. Sen de ülke dışına çıkarılacak­sın. Böyle şeyleri konuşup durduklarım zaten biliyorsun.

O kadar heyecanlıydı ki, Mr. Goodell arka bahçe kapısını kilitleyinceye kadar aklı dumura uğramış hâlde kaldı. Ne işi ol­duğunu bilmediğimiz hiç kimsenin ön kapıdan girmesine izin vermeyecekti Mr. Goodell. Zangoç ortalarda gözükmedi. Muhtemelen öğretmen Avedis onun telaşlı hayaliyle aldanmıştı.

Bahçenin aşağısındaki tuğla mahzene girdim. Burası yangın çıkması hâlinde değerli eşyalann doldurulması için yapılmıştı. Kırık dökük, işe yaramaz her türden aletlerle yarıya kadar dol­duğundan neredeyse kullanışsız bir hâle gelmişti. Örümcekle­rin ve örümcek ağlarının herhangi bir şeyi ağlarıyla örmeden geçmediğini daha evvel hiç görmemiştim. Yığınların arasına bir oyuk açtım, boş bir fıçı bulup çantayı onun içine attım. Sonra da üzerini kırık çanak çömlek parçalarıyla, paslı tenekelerle dol­durdum; ta ki hiçbir fare ya da sıçanın, bunun içerisine girmeye­ceğinden emin oluncaya kadar. Ardından karışıklığı düzelterek korku içerisindeki örümcekleri yuvalarına geri dönmeye davet ettim. Bu fıçı fırtına dininceye kadar yaklaşık iki yıl orada kaldı.

Biz artık öğretmensiz kalmıştık ve hiçbir Ermeni evlerimi­ze gelmeye cesaret edemiyordu. Eşimle birlikte derhal modern Rumca ve Fransızcaya başladık. Zaten Fransızcayı her ikimiz de kolayca okuyabiliyorduk. Eşim, Dr. Schauffler’a gelmiş olan yaşlı Fransızca öğretmenini buldu. İkimiz de daha evvelce klasik Yunanca öğrenmiştik. Şimdi ise bir yandan bu dersleri zevkli buluyor, öte yandan yazılı bir metinden kopuk olarak bir dili konuşmanın, onu okumak ve tercüme etmekten daha farklı ol­duğunu anlıyorduk. Ermenice öğrenmeyi sürdüremediğimiz için yaratabildiğimiz zamanı bu şekilde değerlendirmek en iyisiydi. Rumca ve Fransızcadan hayatımız boyunca sadece yararlan­makla kalmadık; aym zamanda bunlara bir ömür boyu sık sık ihtiyaç da duyduk. Çalışmaya devam et; şayet bir şeyden dolayı sekteye uğrarsa yeni bir işe geç.

Yeni Dostlar: Panyotes, Mesrob Taliatine…

Dr. Goodell, Kitab-ı Mukaddes’i tercüme ederken fevkalade mükemmel bir yardımcısı vardı: Rum beyefendi Mr. Panyotes. Bir gün Panyotes bana geldi. Biraz heyecanlıydı. “Sizin için iyi bir öğretmen buldum. Bu kişiye Patrik dokunamaz. Kendisi bir Rusya Ermenisidir. Adı Mesrob. Ben onu çok severim. Böyle bir Ermeniyle daha evvel hiç karşılaşmadım. Mesrob, yalnızca mü­nevver biri değil, üstüne üsdük iyi bir Hıristiyandır da” dedi.

Onu derhal hizmetimize alma konusunda elbette hiçbir te­reddüt göstermedik. Son derece dürüst bir adamdı. Kendisini hemencecik açmıyordu. Lakin onun bizim için çok değerli bir ödül olduğunu gün be gün daha fazla hissediyorduk. Kalkü- ta’daki Pastörler Koleji’nde altı yıl eğitim görmüş olduğunu ve oradaki en iyi İngiliz ailelerin yanında kaldığını keşfettiğimizde, karakterindeki gizem ve marifetin nereden kaynaklandığı açık­lığa kavuşmuş oldu. Aziz Pavlus gibi, “bedene göre kardeşleri, akrabaları uğruna”5 bir vatanseverdi. Benim kendimi Ermenile­rin eğitimine adadığımı anladığındaki sevincini görmeliydiniz. Uzun zamandır arzuladığı ve gelmesi için dua ettiği istikbali gördüğünü düşünüyordu. Kalküta’dan gelirken bütün yol bo­yunca kendi halkı için bir şeyler yapmayı ümit etmişti. Çünkü zengin amcası onu Rusya’dan Kalküta’ya bu amaç için gönder­mişti. Bir dilci, bir şair, bir tarih öğrencisi ve bir incil öğrencisi olan bu kişinin adı Mesrob Taliatine6 idi. s Yazar burada, incil’de yer alan ve Aziz Pavlus’a ait Romalılara Mektup, 9/1- 3’e atıfta bulunmaktadır: “Büyük kederim ve yüreğimde dinmeyen acım vardır. Çünkü bedene göre kardeşlerim, akrabalarım uğruna ben kendim Mesih’ten lanetlenmiş olmayı dilerdi. Onlar ki israillilerdir; oğulluk ve yücelik ve antlaşmalar ve Yasa’nın verilmesi ve ruhsal hizmet ve vaatler onlarındır. “Ç.N.

‘ Mesrobe David THALIADIAN (1803-1858): Değişik kaynaklarda hayatı hakkında şu bilgilere rastlanmaktadır: Dzoragivvi’de doğdu. Eçmiyazin ilahi­yat Okulu’na gönderildi. Diyakoz tayin edildi. 1820 başlarında Hindistan’a gitti. Kalküta’daki Pastörler Koleji’nde eğitim aldı ve Eçmiyazin’e döndü. Kısa bir süre Isfahan yakınlarındaki New Julfa’da kaldı. 1838’de istanbul’a geldi. Protestan görüşleri olduğu şüphesiyle Ermeni Kilisesi yöneticileri tara­fından Trabzon’a sürüldü. Firar etti ve Hindistan’a geri gitti. Ticaretle uğraştı ama başarılı olamadı. Bir okul kurdu. 1845-1852 arasında Azgaser (Vatanse­ver) adlı bir gazete yayınladı. Bu yayının ismi daha sonra Azgaser Araratean olarak değiştirilmiştir. Cemaatiyle anlaşmazlığa düşünce Şiraz’a gitti ve ora­da öldü. Kevork B. Bardakjian, A Reference Guide to Modern Armenian Litera­türe 1500-1920, Michigan: University Press, 2000, s. 521. Bir başka kaynak-

Bir gün öğle vaktinde yürüyüşe çıktı Mesrob. Saat birdeki öğle yemeğine gelme niyetindeydi. Onu bir daha hiç görmedik. Gidişinden iki üç saat sonra İranlı bir Ermeni* çıkageldi. Elinde alelacele yazılmış bir not vardı. Notta üç aşağı beş yukarı şunlar yazılıydı:

Azizim Mr. Hamlin, ruhum fazlasıyla ıstırap içerisinde kıvranıyor. Trabzon’a giden bir Türk vapurundayım. Rus büyükelçisinin emriyle Sibirya’ya gidiyorum. Gelen kişiye kıyafetlerimi veriniz; müsveddelerimi yakınız. Kitaplarımı misyon kütüphanesine bıra­kıyorum. Bütün kardeşlerim ve kız kardeşlerim bana dua etsinler. Zira büyük bir acı içerisindeyim.

Mesrob Taliatine

Hayret, kızgınlık ve elem kaplamıştı bizi. Mesrob’un iyi bir kimse olduğunu bdiyorduk ve bütün Amerikalı misyonerler ona kefil olmak üzere gitmeye hazırdık. Dr. Schauffler, Büyükelçi Boutineff’i protesto etmek için Rusya elçilik konağına koştu. Boutineff ona kurumlu kurumlu şöyle cevap vermiş: “Şimdi ila­ve olarak size şunu söyleyebilirim Mr. Schauffler, Rus İmparato­ru, ki kendileri benim efendim olurlar, Protestanlığın Türkiye’de kök salmasına asla izin vermeyecektir.” Dr. Schauffler bir bakış­ta her şeyi anlamış; başını eğerek selam verirken aynı vakarla, “Ekselansları, isa’nın Krallığı, ki kendileri benim efendim olur­lar, köklerini nereye salacağını bütün Rusların imparatoru olan o kişiye asla sormayacaktır” demiş ve öylece geri dönmüş.

Öğrenmekte geç kaldığımız bir gerçek bu vesileyle pat diyeta da istanbul’a yerleşince yerli Ermenilerden nüfuzlu birinin üstlendiği bir okulun başkanlığına getirildiği, ancak ileri gelen bir Ermeninin okulun niza­mını bozması üzerine bu görevi bıraktığı, Senekerim Der Minasyan adlı bir yerli Protestanın babasının evinde kiracı olarak oturmaya başladıktan sonra kendini öğretmenliğe ve çeviri işlerine verdiği kaydedilmektedir. Bk. “Joint Letter from Missionaries at Constantinople (7 Ocak 1839)°, The Missionary Herald, Temmuz 1839, vol. 35, s. 239. Taliadyan’ın eserleri hakkında bk. Bardakjian, s. 134. Ç.N.

Sık sık Mesrob’a uğrayan bu kişi sözde dost, gerçekte ise bir casus ve bir Rus dedektifiydi.

ortaya çıkmış oldu: Rusya bizim misyonlarımıza düşmandı. Ger­çeği bu şardarda öğrenmem konusunda mazur görülebilirim, lakin sık sık Rusya’ya kahkahayla gülüyordum; bu bir saplantı hâline gelmişti. Zaman, muhteşem bir şekilde beni haklı çıkardı.

Mesrob Taliatine, Tann’nın inayetiyle ve ilginç bir şekil­de firar etti. Bu konu Among the Turks adlı kitabımda (s. 32-36) anlatılmaktadır. Sibirya’ya gitmek yerine Kalküta’ya ulaşarak Singapur’da yayınlanan Ermenice bir Evanjelik gazetenin editö­rü oldu. Rusya’nın aldığı tedbirler çoğu defa bumerang gibi geri teperek suratında patlıyordu.

Vakit kaybetmeden tekrar Rumcaya ve Fransızcaya, ayrıca güvenli olabildiği ölçüde Ermeniceyle olan kaçamak ilişkimize geri döndük. Hem bize Ermenicede yardımcı olsunlar hem de kendileri İngilizce öğrensinler diye birkaç Ermeni genci gizlice bize geliyordu. Gençler aynı zamanda kilisenin ve bütün vic­danların üzerinde otorite olması bağlamında İncil hakikati ile de ilgileniyorlardı.

1839’un Mayıs ve Haziran ayları boyunca aslan yürekli Sul­tan Mahmud ölüm döşeğindeydi. Fakat son nefesinde bile hâlâ isyankâr tebeası Mısırlı Mehmed Ali Paşa’ya boyun eğdirecek bir savaşın hazırlıklarında ısrar ediyordu.

Evimizin Düzenlemeleri

Alabildiğine evimizin düzenlemeleriyle meşguldük. Kendi­mizin olan bir evle! Bu ilk ev tecrübesi, hayat boyu eşsiz bir anı olarak hatırlanmaktadır. Manifatura dükkânlannı pek yetersiz bulmuştuk. Halılar ve basma kumaşlar, parlak renkli ve iri de­senliydi.

Rumcayı, Türkçeyi ve Fransızcayı bilen ve konuşabilen bir ingiliz hanımefendisi de (Mrs. Redhouse) aynı dönemde ev dü­zenlemesiyle uğraşıyordu. Ruboli’nin dükkânında güzel desenli bir halı bulmuş ve hemen bize haber vermişti. Eşim de epeyce araştırdıktan soma koltuk örtüsü ve halıyla uyum sağlayan per­deler dikmek için biraz basma buldu. Mr. Ruboli, halıyı getir­mesi, yerleştirmesi ve değer biçmesi için bir adammı gönderdi. Adam süratle ve dikkatlice çalıştı. Anladık ki onun mesleği, ye­gane mesleği buydu. Mükemmel bir tertiplilikle işini bitirince benden 30 kuruş (1.25 dolar) istedi. Ben de bu parayı memnu­niyetle ödedim; ancak hiç bahşiş vermedim. Sonra anladım ki ona 15 kuruş, soma da beş kuruş bahşiş vermem gerekiyordu. Adamcağız çok mutlu olurdu. Doğudaki usulleri öğrenmeye başlamıştım.

Bundan daha gülünç ve daha kârlı bir başka tecrübe yaşa­dım. Bir eşya için 100 kuruş fiyat biçmiştim. Satıcıya, “hayır; sana yetmiş kuruş veririm” dedim. O da hiç yapmacıksız bir küçümsemeyle verdiğim fiyatı reddetti ve eşyayı yerine koydu. Başka tarafa yönelmiştim ki, satıcının yanındakiyle konuşmala- nm işittim:

“O sana ne kadar teklif etti£”

“Sadece kırk kuruş.”

“Ziyanı yok, adamı geri çağır; hiç satmamaktansa satmak daha evladır.”

Bunun üzerine satıcı beni geri çağırdı. Ben de yetmiş kuruş teklif ettiğim eşya için kırk kuruşu sükünede ödedim. Alışveriş işleri hiç hoşumuza gitmemişti; çünkü gerçek piyasa değerini yansıtmayan bir fiyat isteniyordu.

En sonunda evimizi dayayıp döşeyip içine girdiğimizde bu­rası bize göre bir saraydı. Onu o hâle getirmek için çok paha­lı teçhizata ihtiyacımız olmamıştı. Burası bizim kendimize ait mutlu bir yuvaydı. Bir krallık kurmuştuk; her birimiz diğerinin bir kral ve kraliçe olduğunu kabul etmişti.

Marcus Brovvn’ın Hikâyesi

Şimdi burada araya Marcus Brovvn’ın hikâyesini alıyorum. Çünkü o hikâyenin başlangıcı buraya aittir: Sıcak bir Temmuz günü tesadüfen İstanbul’un, Galata semtindeki büyük Türk güm­rük dairesinin önünden geçiyordum. Baktım, caddeyi kapatan bir kalabalık var. Kalabalığı yanp geçince duvara dayanmış zavallı bir adamcağız gördüm. Anlaşıldığı kadanyla kolera sancdanndan ölüyordu. Durumu tarif edilemez bir biçimde tiksindiriciydi.

“İngilizce biliyor musun£” dedim.

“Evet; sizin gözleriniz…” diye karşılık verdi. Bana ıstırap dolu bir bakış fırlattı; yahut bakışı aşın derecede nefret doluy­du, pek anlamadım. Bu insaniyetsiz kalabalığın, onun ölümünü görmek için beklediğini biliyordu.

“Amerikan mısın; İngiliz misini”

“Amerikalıyım” dedi, aym veya daha beter bir ağız bozuk- luğuyla.

Onu ve giysi heybesini alıp yakınlardaki bir denizci pansi­yonuna götürmeleri için iki hamal bulmaya çalıştım. Genelde bunun gibi hizmetlere hazır olurlardı, lakin şimdi hiçbiri ona elini sürmüyordu. Jamaikalı iki zenci, o asil renkli denizciler, be­davaya adamcağızı götürmeyi teklif edinceye kadar ben hamal­lara büyük para ödemeyi boşuna teklif etmiştim. Gemicilerin pansiyonu bizi içeri almayı reddetti.

Biz de ingiliz deniz hastanesine gittik, ama aym tavırla ora­dan da reddedildik, ingiltere konsolosuna boş yere yalvardım. Jamaikalılar da ona en korkunç lanederi yağdırdılar. Güvertede duymaya alışkın olduklan bağınş çağınşları derhal durdurmala­rım emredinceye kadar hasta adamı onlara kattım. Ondan soma tek bir küfür etmediler. Ardından adamı Nicola’mn kayıkhane­sine taşıttım, iyi kalpli, kibar bir italyan denizcisi olan Nicola, Andover’li Kaptan Holt’a uzun ve tehlikeli hastalığı boyunca bakıcılık yapmıştı. Koşup doktorumuz Stamatiades’i çağınnca- ya kadar hastayı kendi ranzasına yatırmama razı oldu. Sıradan

denizciler cömert adamlardır, birbirlerine ölene kadar sadıktırlar.

Bizim doktoru bulamadım ama bu araştırmada Hızırın ye­tişmesi gibi Dr. Riach’la karşılaştım, tskoçyalı olan bu doktor Hindistan ve İran’da da mesleğini icra etmişti. Yakaladığım gibi kayıkhaneye götürdüm. “Zavallı adamın çok az şansı var” dedi Dr. Riach; “fakat bu reçetedeki ilaçlan temin edin; bu gecelik ona yapacaklarım bu kadar.”

Eczacı ilaçları yapmayı reddetti. Çünkü “reçetedekiler her­hangi bir adamı öldürebilirmiş.” Fakat onu aceleyle ilaçları ha­zırlamaya zorladım. İlaçlan yaptırınca Dr. Stamatiades’i bul­dum. Bu vakayı büyük bir titizlik ve dikkade eline aldı.

Bir akşam doktor bey bana haber gönderdi. Ertesi sabah ona gitmemi ve Brovvn’ı defnetmemi istiyordu. O gece, sabaha çıkmayacaktı. Havamn sıcaklığı da cenazeyi hiç vakit kaybet­meden gömmeyi gerekli kılıyordu. Gittim, ancak hasta hayata doğru bir dönüş yaptı ve Brown yavaş yavaş iyileşti.

Beyrut’tan gelmiş olan hasta misyoner Rev. Mr. Hebard7 bizimle birlikte kalıyordu. Her gün Brown’ı ziyaret etmişti. Şa­yet o müsait değilse onun yerine ya ben gidiyordum ya da Mr. Goodell.

Brown günahlarla ve uçarılıklarla dolu hayatı için gerçekten pişman olmuş görünüyordu. Yirmi beş yaşlannda kadardı. Yeni- yetmelik çağında okumayı öğrenmişti. Fakat hovardalıkla geçen iğrenç yaşamında neredeyse bütün öğrendiklerini kaybetmişti. Msy. Herbard kaybetmiş olduklannı geri kazanmasına yardım etti de iki ya da üç hafta boyunca incil’den -birkaç hata ile de olsa- bir bölüm okuyabildi.

Haftalarca bekledikten sonra nihayet konsolos memleketi­ne gitmesi için Brown’a geçiş izni çıkartınca, bir denizci yüre­ğiyle bana Allahaısmarladık demeye geldi ve şöyle dedi: “Bu­güne kadar hayatta elimden gelebilen bütün günahlan işledim. Şimdi ise iyi işler yapmak için çabalamaya gidiyorum.” Takriben bir yd soma Mr. Calhoun bana şunları yazmıştı:

Senin denizci gerçek bir Hıristiyan olma yolunda direniyor. Rev. Taylor’ın düzenlediği dua toplanüsındaydım. Dua için uygun bir durum hasıl olunca bir denizci gözyaşlanna boğularak şöyle dua etti: “Ey Tannm, Amerikalı misyonerler için sana şükürler olsun. Ben istanbul’un bir sokağında dinine küfreden zavallı bir köpek olarak ölmek üzereyken sen benim ruhumu ve bedenimi kurtar­mak maksadıyla hizmetkârların Hamlin’i, Herbard’ı ve Goodell’ı gönderdin.” En içten aminlerle mukabele edilen yegane ve ciddi bir dua olarak böylece devam etti.

Mr. Calhoun toplantıdan sonra onu aramış ama bulama­mış. Brown’dan son derece özgün bir mektup aldığımda belki de bu olayın üzerinden bir yıl geçmişti. Mektubun her yerinin imlası doğru yazdmamıştı, fakat hayat doluydu ve her cümlesi samimiydi. Şöyle başlıyordu: “Sevgili Hamlin, Tann’ya şükür ki ölümden kurtuldum ve hâlâ yaşıyorum.” “Ayaklarını, Isa Mesih’in kayası üzerinde dimdik dururken bulduğunu” söyler­ken, geçirdiği gemi kazasım anlatıyordu. “Şimdi Erie Kanalı’nın[22]üzerinde incil’in borusunu öttürüyorum.” Mektubu tekrar göz­den geçirdim ve Msy. Goodell’a okudum. Ellerini çırptı; “müsa­ade et de bu mektubun cevabını ben yazayım” dedi. Bir tabaka kâğıt alarak şunları yazdı:

Sevgili Mr. Brown, borunu kuvvetiice çal kardeşim, kuvvetiice. Senin ‘boruyu çalışın’ incil’de çalınan boru ile aynı.[23]

WILLLAM GOODELL

Bu mektubu alıp almadığını bilmiyorum. O sıcak Temmuz gününde ölümle pençeleşmesinin üzerinden 28 yıl geçip gitti. Misyonerlik yaşantısının heyecanlan, endişeleri ve dikkat sarf edilmesi gereken konular, hayatı kurtulan bu denizciyi bana unutturdu. 1867 yılında Paris’in St. Augustine Caddesinde­ki Nevvton Otel’de, Massachusetts, Whitinsville’li William ve Arthur VVhitin’le beraber akşam yemeği yiyordum. Büyük Sergi zamanıydı. Yemeğin sonuna doğru sağ tarafımda oturan bir be­yefendi bana dönerek,

“Anlıyorum ki, siz İstanbul’dansınız beyim. Orada Cyrus Hamlinle karşılaşma şansına malik olup olmadığıma sorabilir

miyim£”

“Aradığınız kişi benim beyefendi” dedim. Şaşkınlığım ve se­vincini ifade ettikten sonra,

“Ben de tam Honolulu’danım. Uzun zamandır Brovvn adlı bir denizci hakkında soru sorabilmeyi istiyordum. Bu kişi ada­lardaki denizci misyonerlerden biri gibi ve bütün uluslara men­sup denizciler arasında pek çok hayırlı işler yaptı. Bana, İstan­bul’dayken dinine küfreden bir köpek gibi nasıl ölmek üzere olduğu­nu, sizin onu nasıl hayata döndürdüğünüzü ve daha neler neler anlat­tı. Şimdi öğrenmek istiyorum, bu denizcinin anlattığı hikâyenin ne kadarı doğrul Yoksa hepsi mi£ Zira o kişi fevkalade samimi ve dürüst biri gibi görünüyordu.”

“Bak sen, denizci Brown ha! Ben onu unutmuş gitmişim. Anlattıklarının hepsi doğrudur. Tanrı’ya şükrediyorum ki ondan yeniden bir haber alıyorum.”

Okuyucularım bu kısa hikâyede göreceklerdir ki, ufacık bir iyilik ve insanlıkla ilgili bir davramştan ne güzel sonuçlar çıkabi­leceğini bizler nadiren bilebiliyoruz. Arada bir, yapılan bir iyilik bilinir hâle gelebilir; lakin sık değildir bu. istanbul, Boston, Erie Kanalı, Honolulu ve Paris’in; yirmi sekiz yıl zarfında, yapılan bir şeyi ifşa etmek için öyle sıkça bir araya gelmeleri imkânsızdır. Fakat yapılan hiçbir iyilik kaybolmuyor. “Tanrı, sizin de ekece­ğinizi sağlayıp çoğaltacak, doğruluğunuzun ürünlerini artıracaktır.” [Korintlilere I. Mektup, 9/10]

Misyonerler İstanbul’dan Kovulacak mı

Gökler kararmıştı; raporlar, bütün misyonerlerin İmpara­torluktan sürülüp kovulacaklan haberleriyle doluydu. Katolik­ler, Gregoryen Ermeniler ve Rumlar mümkün olan her yoldan düşmanlıklarım açığa vuruyorlardı. Aralanndan birkaç tane ger­çek dost edinmiştik. Bize şöyle diyorlardı: “Susup bekleyin, ye­rinizden kımıldamayın, dışarılarda fazla dolaşmayın, gözlerden ırak durun; fırtına dinecektir.” Durumumuzun kritik olduğunu biliyorduk. Hatta Dr. Goodell’ın o her zaman görmeye alıştı­ğımız şen şakrak hâli bile buludanmıştı. Tanınmış bir banker, bütün misyonerlerin kovulacağına dair Patrik’e teminat veril­diğine Msy. Goodell’ı inandırmıştı. Şüphesiz Rus büyükelçisi Boutineff’in bu işte de parmağı vardı.

Kendimizi sabah, öğle ve akşamlan duaya vermiştik. Dün­yevi desteklerin akamete uğraması ve karşı konulmaz düşman­ların güçlerini birleştirmeleri kadar hiçbir şey bizi “göklerde olan Babamıza”10 getirmezdi.

Msy. Schauffler’la birlikte Dr. Goodell’ın dersindeydik. Ço­cuklardan biri geldi ve “Mr. John P. Brown sizi görmek istiyor” dedi. “Buyursun gelsin” dedi Dr. Goodell. “Hayırdır Mr. Brown£” Bunun üzerine o da Komodor Porter’ın11 Bâb-ı Âli’den aldığı bir telgraf ile cevap verdi. Buna göre hükümet artık Amerikalı mis-

14 Yazar burada, Matta, 6/9’da. geçen bir duaya telmihte bulunmaktadır: “İmdi

siz şöyle dua edin: Ey göklerde olan Babamız, ismin mübarek olsun.” Ç.N. 11 Komodor David PORTER (1780-1843): Boston’da doğdu. Baba mesleği de­nizciliği seçti ve pek çok deniz savaşında başarı kazandı. Başkan Jackson tarafından 1830’da Cezayir başkonsolosluğuna tayin edildi. Çok geçmeden görevi “maslahatgüzar” sıfatıyla istanbul’a nakledildi. Yeşilköy’e yerleşti. 1839’da elçilik payesi aldı. 3 Mart 1843’te vefat edince naşı Yeşilköy’e def­nedildi. Ancak aynı yılın Aralık ayında bir Amerikan harp gemisiyle alınıp Philadelphia’daki bir mezarlığa nakledildi. Ç.N.

yonerlerin güvenliğinden sorumlu olamayacaktı ve misyonerler derhal ülkeden çekip gitmek mecburiyetindeydiler. Komodorun buna, “kendisinin misyonerlere ilişkin hiçbir resmîgörevinin bu­lunmadığını, buna mukabil kendileri adına hareket edecek olan o beyefendileri bilgilendireceğini” söyleyerek karşılık vermesi bizi şoka uğrattı.

Mr. Brown da resmî görevinin doğruca Bâb-ı Âli’ye gitmek olduğunu; ancak annesinin (komodorun kız kardeşidir) bu telg­rafı Dr. Goodell’a göstereceğine dair kendisinden söz aldığım belirtti.

Msy. Goodell ve Msy. Schauffler, olanlara itiraz etmek için hiç vakit kaybetmeden on veya on iki mil uzaktaki Yeşilköy’e gitmek üzere atlarına bindiler. Komodor Porter bütün misyo­nerlerin, bilhassa Goodell ve Schauffler’ın samimi bir dostuydu. Fakat bütün bu değişiklikler onu kendi ülkesinin hükümetiyle iletişim kurmak zorunda bırakacaktı. Washington’dan bir ses işi- tinceye kadar şahsı adına mutat himaye beklentisi içerisindeydi. Üstlendiği herhangi bir görevde olaylara son derece olumlu yak­laşan metin biriydi. Amerikan hükümetinin Bâb-ı Âli ile sadece bir ticari antlaşma yaptıklarını,[24] o andaşma bağlamında mis­yonerler için himaye talep edilemeyeceğine hükmedeceğinden emindi. Bunun aksine inanan Dr. Goodell’la Dr. Schauffler’a gülmüştü Porter. Biz de derhal hükümetimize verilmek üzere, bahsedilen antlaşmadaki “en ziyade müsaadeye mazhar millet” ibaresini temel alarak dilekçemizi hazırladık ve Katolik misyo­nerlere sağlanan hakların aynılarını talep ettik. Bu süre zarfında Osmanlı coğrafyasındaki misyonerler ken- dderini duaya verdder. Bu durumun, “göklerde ve yeryüzünde bütün hakimiyet bana verildi. Şimdi siz gidin…” [Matta, 28/18] diyen Tann’mn emriyle olduğu kanaatine varmışlardı. Kesirdik kazanan durumumuzla ilgili olarak derhal içimizin rahadadığını hissettik. Ancak hükümet görevlileri tarafından tutuklanıp ülke­den ayrılmaya zorlamnca gitmeye ve işte o zaman hazırlanmak için süre istemeye karar verdik. O sırada İngiliz elçiliğinden de himaye alamıyorduk. Zira Büyükelçi Lord Ponsonby,[25] selefi Sir Stratford Canning’e[26] hiç benzemiyordu ve bir Protestan olma­sına rağmen bütün misyonerlere tepeden bakan bir nefret taşı­yordu. Bazı sürgün Ermender namına ona ricaya gittiğimizde bize hiçbir beyefendinin ve hiçbir gerçek diplomatın kullanama­yacağı bir tarzda karşılık vermişti.

Sultan II. Mahmud’un Vefatı ve Durumumuzdaki İyileşmeler

Biz bu bekleme haletiruhiyesi içindeyken bütün Avrupa’yı alarma geçiren olaylar vuku bulmak üzereydi. Efendimiz İsa bize cesaret veriyordu sanki. Sultan II. Mahmud’un sağlığıyla ilgili çelişkili haberleri duyunca gidip onu görmeye, yani onu gi­dip görmek için Cuma namazmda camiye girmeye karar verdim. Burası Asya kıyısının kenarındaki bir camiydi. Merdivenlere sı­ralanmış askerlerin sonuncusunun tam arkasında, merdivenlere yakın bir yer kaptım. Şahane kayıkların kıyıya yaklaşması sadece Boğaziçi’nin gözlere ikram ettiği bir geçit resmiydi. Sultanın iki yanında iki paşa oturuyordu. Sultan doğrulurken onu ayağa kal­dırdılar ve basamakları çıkardılar. Yüzü terden boncuk boncuktu. Keskin gözleri sanki yaklaşan ölümün üzerine doğru süzülerek bakıyordu. Ancak oradaki her seyirciye aşikârdı ki, bu, ölmek üzere olan Halifenin son Cuma selamlığıydı ve öyle de oldu.

Sultan Mahmud, muzaffer isyancı İbrahim Paşa’yı karşıla­mak için güç bela bir ordu toplamıştı. Navarin faciasından bu yana yeniden kurulmuş olan donanması, ölümünden bir iki gün evvel, daha önce hiç işitmediğim top gümbürtüleriyle Boğaz’dan yola çıktı. O sırada ben bir kayıktaydım ve sıra hâlinde dizilmiş savaş gemilerinin yakınından geçiyordum. Çok tedirgindim; lakin manzaranın ihtişamı ve gücüyle büyülenmiştim. Birkaç gün geçmemişti ki, ordusunun Nizip’te bozguna uğratıldığına ve darmadağın edildiğine dair herkesi şaşkına çeviren haberler geldiğinde Sultan vefat etti ve türbesine gömüldü [1 Temmuz 1839]. Donanmasının tamamı düşmamn ellerine teslim edildi. Payitahttakiler, Rusya’dan günü kurtaracak yardımlar arandılar. Fakat Rusya gafil avlanmıştı; buna hazır değildi. Genç Abdül- mecid sükûnetle tahta çıktı; Mısır meselesinin halledilmesinde idareyi İngiltere eline aldı.* Devlet ricali öylesine baştan aşağı değişti ve siyasi durum o kadar sürükleyici bir hâl aldı ki, meçhul olan akıbetimiz konu­sunda kendimizi emniyette hissetmeye başladık. Göze çarpma­dan çalışmalarımıza devam edebilirdik. Bize zulmedenler [Er­meni ve

Rumlar] neredeydiler^ Efendimiz Isa’mn nefesi onlan silip süpürmüştü. Washington’dan gelecek cevapla ilgili endi­şelerimiz büyük ölçüde yatışmıştı. Zaten bu müddet zarfında önemini de kaybetmişti. O sıralar, zannedersem Daniel Webs-

Bu konuda Among The Turks adlı kitabımın 39. sayfasına bakınız.

ter Eyalet Sekreteriydi. Dolayısıyla oradan gelen bütün cevap­lar her halükârda VVebster’a yakışır mahiyette oluyordu ve bizi sevindirdiği kadar Komodor Porter’ı şaşkına çeviriyordu.

Başlangıçtaki ev düzenlemelerimizin ışıltısı ve neşesi­nin rengini kaçıracak gölgeler peyda olmuştu, öğretmenimiz Mesrob’un kayboluşu bunlardan biriydi. Gerçi kaçışının neti­cesi o denli bereketli olmuştu ki, onu her hatırlayışımızda sa­dece şükredebiliyorduk. Pek sevimli hizmetkâr kızımız Mana, yaraları bitişikmiş gibi kabuk bağlayan çiçek hastalığından öldü. Sevgdi eşim ona şahsen çok bağlanmıştı. Evin baştan aşağı de­zenfekte edilmesi için bir hafta boyunca evden uzakta yaşamak zorunda kaldık. Dr. Goodell bize bir yer buldu. Ev sahibesi İtal­yan kadın bize çok nazik davrandı. Başka hiçbir dil bilmediğin­den onunla konuşmak eğlenceliydi. Lakin biraz Fransızca ve bir parça da Rumca öğrendi. Dil öğrenme fikri aklına yatınca se­vinçten havalara uçtu.

Evimiz baştan başa klor gazıyla ilaçlandı. Döndüğümüzde demir ve çelik eşyalarımızı demir klorürüyle kaplanmış hâlde bulduk. Yağlı kâğıtlara sardı olan, ilaçlama sırasında beze sa- nlmış vaziyette bir kutuda yan yana ve sabit bir şekdde duran yemek bıçakları da paslanmışlardı. O kadar güzel olmuşlardı ki sanki birisi çıkıp onlara acısa rahatsız olacaklarmış gibi görü­nüyorlardı. Parlaklıklan kolayca eski hâline getirildi; ne var ki güzel Maria artık onlan kullanamayacaktı. Henrietta, Maria de Rumca derişim kurmada epeyce bir seviyeye gelmişti. Maria’ya denk sayılabilecek bir başka kız bulmasına rağmen günlük ko­nuşmayı kaybettiğini hissediyordu.

Üzerimize düşen diğer bir gölge, veba salgını beklentisiy- di. Dr. Schauffler bana hastalığın etkisini azaltan bir şişe bitki­sel veba ilacı bıraktı ve bulaşıcı hastalıktan nasıl sakınıldığına dair pek çok faydalı tavsiyelerde bulundu. Şişeyi Boğaz’ın sula- nna fırlatıp attım. Çünkü homeopathy’e[27] hiç inanmıyordum.

istanbul’da bu tahripkâr hastalığa karşı alınan yegane tedbir karantinaydı. Oradaki ikametimizin ilk birkaç yılı boyunca, Mısır’dan nadiren içerisinde hastalıklı kişiler bulunan bir gemi gelirdi; o da derhal karantinaya alınır, titizlikle gözetim altında tutulurdu.

Kızım Henrietta’in Doğumu

İlk göz ağrımız Henrietta Ann Loraine 5 Aralık 1839’da dünyaya gözlerini açtı. Ayda bir bizleri muayene eden hemşi­re, bir ingiliz mühendisin kansı olan Mrs. Elkins’ti. Amerika’nın VVesleyan bölgesinden olan bu güzel kadın iki yıldır istanbul’da bulunuyordu. Kendi çocuğu olmadığından ve kocası da vakti­nin çoğunu evden uzakta geçirdiğinden böyle bir meşguliyetten dolayı memnundu, ingiliz şapeline devam etmiyordu; Ameri­kan şapeline de kesinlikle gelmemişti. Sebebi, “orada Amerikan dilinde vaaz edilmesi ve onun tek kelime anlamamasıydı”. Biz Ingilizceyi nasıl bu kadar güzel konuşuyoruz diye bir hayli şa­şırmıştı. Çok hoş bir hanımdı, lakin dar görüşlü oluşu ve kul­landığı ingilizce kavramlar bizi adamalollı eğlendirebiliyordu. Bütün Amerikalılar gibi bizim de yerliler sınıfından olmadığı­mız konusunda onun tam anlamıyla ikna olup olmadığı birazcık şüphelidir.

Küçük Henrietta bebekliğinde kahkahayla gülerdi; şimdi de hâlâ bazen kahkaha atmaktadır. Ancak şu an ciddileşiyor; yetmişine gelince de ağırbaşlı hoş bir yaşlı hanım olacaktır. Dr. Stamatiades onun, hayatında gördüğü en mükemmel çocuk ol­duğunu söylemişti ve biz de ona kayıtsız şartsız inandık. zırlanan ilaçlarla tedavi edilmesinin bir çeşididir. Homeopathy, hastalık veya problemlerin esas kaynağını araştırır ve bu temel sebebin ortadan kaldırıl­masıyla hastalığın vücuttan uzaklaşacağını savunur. Homeopatik ilaçlar bit­kilerin çiçek, kök, yaprak ve özsuları gibi tamamen tabii kaynaklardan ha­zırlanır. Sülfürik asit, nitrik asit gibi kimyevi maddeler; altın, gümüş, çinko, kalay, demir gibi mineraller sıklıkla kullanılmaktadır. Ç.N.

Sadece birkaç günlük bir bebekken -kaç günlük olduğun­dan emin olmak için hafızam son derece ihanet içerisindedir- kanepe minderinin üzerine resmedilmiş çok parlak küçük çi­çeklerden oluşan, birkaç santim boyundaki bir buketin içine bir çocuk yüzü yerleştirdim. Kızım birden güldü. Msy. Goodell’lara gittiğimiz bir gün bu olayı Mrs. GoodelPa anlatınca kadıncağız beni azarlamanın zamam geldi diye düşündü:

“Şimdi, Mr. Hamlin, kendinizi bu çocuk karşısmda aptal du­rumuna koymayımz. Bu tadı ve güzel bir çocuk, bu kadan ye­terli; ancak dünyanın yedi harikasından biri değil. Bu çağındaki bir bebeğin herhangi bir şeye gülümsediği görülmemiştir!”

“Hayır Mrs. Goodell; o, dünyamn yedi harikasından biri de­ğil; bizim ilk ve tek harikamız. Fakat bizim eve gelin, katiyen abartmadığımı size ispatlayacağım.”

Bize geldiği bir gün, kızımla yaşadığım tecrübeyi ona tek­rarladım. Abartmadığımı o da itiraf etti.

Bu dikkate şayan zaferden sonra Henrietta’in, kendi beğe­nilme tarzına göre mücadele etmesine meydan verdim. Vaktin­den evvel ayaklanmış ve erkenden harfleri öğrenmeye başlamış­tı. Bir gün A B C’sini okumak için kitabını getirdi. Fakat aklı bir karış havadaydı. Yaptığı diğer şeylerden soma ona kitabını verdim ve şöyle dedim: “Seni gidi küçük aptal şey, buradan toz ol.” Doğruca annesinin yamna gitti ve o kadar güzel okudu ki, annesi onu övdü de övdü. Annesinin yüzüne doğru gayet ciddi bir şekilde bir şey araştınr gibi bakarak peltek konuşmasıyla, “ben küçük bir patal sey değilim, di mi£” dedi.

Herhangi bir kelimenin anlamıyla bağlantı kuracağını hiç düşünmemiştim. Rumcayı, İngilizceden daha iyi biliyor ve ko­nuşuyordu. Onunla ilgili büyümüş de küçülmüş diyeceğimiz yegane şey, çıngıraklı kahkahalar atması ve gülünçlükleri ya- kalamasıydı. Komşular onu güldürmek için geliyorlar, biz mani oluncaya kadar onun bu gülüşleriyle eğleniyorlardı.

Bir gün benim silindir şapkamı almış ve onu çok yanlış bir biçimde kullanmıştı. Ardından kahkahalarla gülmüş ve bir aşağı bir yukan keyifle dans etmişti. Bir yandan da şöyle söylüyordu: “Babaya kocaman bir şaka yapmadım mı£” Bir çocuğa, kahka­halarını kendi kendine durduruncaya kadar ceza veremezsiniz.

İkinci olarak Henrietta, hatırı sayılır ölçüde irade sahibiydi. Fakat her zaman en sonunda pes ederdi. Her özelliğini hesaba katarsak elbette biz onu örnek bir çocuk olarak kabul etmiştik. Geriden gelen çocuklarım da aşağı yukan ona denktiler, yalnız­ca ilk değildiler; o kadar. Henrietta, sevgili annesinin tam da gönlüne göre bir çocuktu.

1839 yılında istanbul’da ikamet eden dört misyonerin ben­zerliklerini bu sayfalarda sundum. Zahmetli, endişeli ve buna rağmen mudu geçen pek çok seneler boyunca onlar benim sevgili ve şerefli arkadaşlarım olacaklardı. Onlar Hıristiyan ka­muoyunda, burada herhangi bir yoruma ihtiyaç duyulmayacak kadar iyi tanınmaktadırlar. Msy. Homes, Müslümanlara misyo­nerlik yapması için tayin edildi. Kendisi çok derin bir Şarkiyat uzmanı oldu. Misyonun diğer bölümlerine de fevkalade önemli ve değerli yardımlarda bulundu. Fakat islam’ın zihnine girecek bir yol yoktu; o da birkaç sene çalıştıktan sonra emekliye ay­rıldı. New York Devlet Kütüphanesinin seçkin ve onurlu bir kütüphanecisi oldu.

IX. BÖLÜM

BEBEK İLAHİYAT OKULU

1839-1840 kış mevsimi boyunca hayatımızla ve misyondaki çalışmalarımız konusunda çok fazla endişeliydik. Protestan Er­menilere yapılan zulüm o kadar şiddedi, sürgün ya da anatema1 korkusu o kadar fazlaydı ki, bize uğramaya bir iki Ermeni cesa­ret edebiliyordu. Melkon adlı üçüncü öğretmenimiz veremden eriyip tükeniyordu. İstanbul’a, bir yüksek okul veya bir ilahiyat

1 Anatema (İng.): Hıristiyan kilisesinin özellikle mezhep ve din değiştirme suç­larına bağlı olarak yürürlüğe koyduğu aforoz müessesesi, daha ziyade kilise merkezli yasaklamaları içerir. Suçlu kişi kilise ayinlerine katılamaz, takdis edilemez, kilisede görev alamaz, Katolik mezarlığına gömülemez. Anatema- ya tabi tutulan kişi ise bunlara ilaveten sosyal yaptırımlara da maruz kalır. Kimse onunla alışveriş etmez, kız alıp vermez, şayet karısı eski dinindeyse boş düşer, miras hakkı kalkar. Kilise hizmetlerinden (vaftiz, nikah, defin) yararlanamaz. İşçi ise işten çıkarılır, komşuluk ilişkileri biter; hatta ona se­lam dahi verilmez. Hukuki işlemleri iptal edilir. Şayet bir kişi merhamete gelip ona yardım edecek veya onunla konuşacak olursa, kilise yardım edeni de anatemaya tabi tutar. Nitekim Protestanlığı seçen Osmanlı Rumlarını ve Ermenilerini, Katolik ve Ortodoks kiliseleri bu yolla uzun seneler yıldırma­ya çalışmıştır. Bu durum 1830’larda alevlenmeye başlamış, 1840’h yıllarda tüm şiddetiyle devam etmiş, nihayet 1850’de Osmanlı makamlan nezdinde Protestanlık ayrı bir millet olarak tanınıncaya kadar Protestanlar çok acılar çekmiş, zenginler fakir düşmüş, yiyecek ekmeğe muhtaç olmuşlardır. Ancak bu durumun, yüzyılın sonuna kadar devam ettiği hatırda tutulmalıdır. Dola­yısıyla misyonerlerin yanına hiç kimsenin yanaşmaması işte bu yaptınmlar yüzündendir. Yazar da aşağıdaki pek çok yerde ruhban sınıfının bu zulümle­rine atıfta bulunacaktır. Ç.N. okulu kurmak için gelmiştim. Şayet uygun bir yer bulabilseydim birkaç öğrencimiz olabilecekti ve en azından günlük konuşma dilini kullanmayı derletmede bir yol bulmuş olacaktık. Okulun yeri, Ermeni halkının bizi gözetleyecekleri bir yer olmamalıydı.

İstasyon yönetimi, maksadımızı gizlemeden -ki gizleye- mezdik- bir ev kiralayabileceğimize katiyen inanmıyordu. Yok­sa Patrik’in gücüne karşı elimizde bir tek öğrenci tutabdecektik. Fakat Beyrut misyoneri Mr. Hebard yeniden bizimle beraberdi. Sağlığı hâlâ düzelmemiş olmakla birlikte planın ilerlemesinde büyük bir coşkuyla bize yardım etti. “Korkma, cesaredi ol. Se­nin lehine olanlar, onlarla beraber olanlardan daha fazla!” Cesa­ret her daim bulaşıcıdır. Nihayet İstasyon, uygun bir ev bulmam konusunda oy birliği ile beni yetkilendirdi.

Pera, Galata, Feriköy, Üsküdar, Kadıköy ve Boğaz’ın her iki yakasındaki kaç mahalleyi gezdiğime dair elimde hiçbir kayıt yok. Bize tam anlamıyla uygun olacak yeri bir yığın “tellal” bu­lacaktı. Rum dostlarımız Mr. Panyotes ve Dr. Stamatiades bana diğerlerinden daha fazla yardım ettiler. Gerçekten de bize uyan bir yer bulduk diyelim; genellikle ev sahibine okuldan bahsetti­ğimiz an yahut İngilizce öğrenecek birkaç yatılı öğrencimiz ve yanımızda diğer şeyler olacak dediğimiz an iş bozuluyordu. En sonunda Dr. Stamatiades geldi. Bir evin haber verildiğini, bura­sının uygun olduğunu düşündüğünü söyledi. Üsküdar’daki bu yeri görmeye deniz yoluyla gittik. Kayıktan doğru işaret edip evi gösterdi. Hemen şöyle dedim: “Burası kolej için münasip bir yer.” Bina, en az 150 fit uzunluğunda, iki katlı, alt katta 30 cm karelik deliklerden başka hiç penceresi olmayan bir binaydı. İçe­ri girdiğimizde boy ve en yokluğundan hayreder içinde kaldık. Böyle bir binayı bir Türk’ten başkası yapamazdı. Beraberimiz- deki bir Rum dostumuz, doktora dönerek Rumca anlamlı bir ifadeyle “dışı bir papaz, içi ise zavallı, iğrenç bir keşiş” dedi.

Nihayet Bebek’te Bir Ev

Uzun araştırmalardan soma Bebek’te bir ev bulduk. Burada vaktiyle Mr. Perkins adlı bir İngiliz beyefendisi oturmuştu. Mr. Perkins bir Rum hanımla evlenmiş. Kayınpederi bu evlilikten hiç hoşlanmamış. Damadım öldürmeleri için iki Karadağlı’yı tut­muş. Mr. Perkins bu suikastçıların, tam kalbini hedef alan güçlü saldırılarım kısmen savuşturmuş ama tehlikeli bir yara almış. İyileştikten soma ikametini İzmir’e nakletmiş.[28] İşte bu hadise evin üzerine bir uğursuzluk getirmiş. Ev sahibi de bu yüzden okul veya başka her ne sebep olursa olsun binayı vermeye dün­den razıydı. Derhal bir kira sözleşmesi yaptım. Ancak ev sahibi binanın anahtarlarım Kasım ayma kadar vermeyecekti. Bunun üzerine Arnavutköy’deki eski, büyük Madriarki köşkünden beş kocaman odayı üç aylığına cüzi bir fiyata kiraladım. Bu büyük bina o güne kadar üç ayn ikametgâha bölünmüştü. Bir bölümü de yıkılmıştı. Komşulardan bazdan küçük Henrietta ile ziyade­siyle ilgilenmişlerdi ve kızımız, bizim istediğimizden daha fazla ilgiye mazhar olmuştu.

Odaların eni ve boyu çok büyüktü; koskocaman kapılar­la birbirine açılıyorlardı. Boğaz püfür püfür esiyordu. Öyle ki, dışarıda bir şeyler yapmak için biraz ortamımız oluyordu. Bir kutuya iki tekerlek ve bir sırık takarak bizim küçük kraliçeye güzel bir çocuk arabası yaptım. Dümdüz bir yolda yüz adımdan fazla sürebiliyordum. Dans ve cümbüşten sonsuza dek uzakla­şan bu kocaman eski evden zevk alan Msy. Hebard birkaç hafta daha bizimle kaldı. Ermiş bir kadın olan çok sevgili Mrs. Powers (Harriet Goulding) de kocasıyla birlikte misafirimizdi. Bu mis­yonerlerin her ikisi de paha biçilemeyecek kıymette kimselerdi. Mr. Hebard ve Mrs. Powers sıhhatierine kavuşmayı istiyorlardı. Ancak onlar bu şifayı, Ürdün’ün ötesine geçerek[29] bulacaklar­dı. Hayli uzunca bir zaman ıstırap çektikten sonra Mr. Hebard Malta’da, Mrs. Powers de Amerika’da hayata gözlerini yumdu. Hatıralan pek azizdir.

Mr. Hebard, yukarıda söylediğim gibi, “başan umudu pek zayıf olsa bile ilahiyat okulunun açılmasında risk almalıyız” diye bize ısrar ederek İstasyon yönetimini ziyadesiyle etkilemiş­ti. Şayet bir şey, arzu edilen bir şey idiyse ve fırsatlar bir derece­ye kadar olabilirliğe ulaştıracaksa, risk almak için asla hevesim kınlmazdı. İstasyonun fazla çekingen ve tutucu olduğunu düşü­nüyordum. Fakat onlar, Ermeni ruhbanının yaptığı zulümlerin okullan kapatan gücünü bizzat tecrübe etmişlerdi, ben ise bunu yaşamamıştım.

Nihayet Bebek’teki evin bana teslim edilmesinin vakti gelip çattı. Zaten ileri derecede akciğer veremi olan ev sahibi son gün­lerini geçirmek için bir başka eve geçmişti. Birkaç günde hazır hâle getirdikten soma 4 Kasım 1840’ta bu eve taşındım. Zan­nedersem aynı gün dersliğe Avedis ve Toros adlı iki öğrencim de gelmişti. Bu dersliği, eğer toparlayabilirsek ilk yd gelmesini beklediğimiz 12 öğrenciye göre hazırlamıştık. Böylece Bebek ilahiyat Okulu öğretim hayatına başlamış oldu.

Bebek ilahiyat Okulu’nun İlk Öğrencileri: Avedis ile Toros

Avedis, kafası çalışan bir gençti. Ancak işittiği veya okuduğu bir şeyi, hakikat şekliyle kabullenmeye hazır değildi. Mutmain oluncaya kadar onu zihninde evirip çevirirdi. Mesela, Tanrı’nm kâinatı yoktan var etmesi Avedis için aşamadığı bir engel taşıy­dı. Maddenin ebedi olduğuna inanıyordu. Ama sonunda bunun saçmalığını ona anlatabildik. Birkaç sene yerli[30] pastör olarak gö­rev yaptı. Faydasız, boş düşüncelere çok fazla eğilimliydi. So­nunda bir iş adamı oldu. Genç yaşında öldü.

Toros ise aldınşsız, iyi huylu ve son derece kapasiteli bir gençti. Ne var ki, karakterinin bütün kalıbı, istasyonun herhangi bir bölümünde misyoner yardımcısı olmaya büsbütün elveriş­sizdi. Meşhur İngiliz mühendis John Hague’in tercümam oldu. Mr. Hague, büyük devlet işlerinde istihdam edÜmişti. Bu saye­de Toros da, Tersane-i Amire’deki deniz mühimmatı inşaatına baş mütercim olarak girdi, iyi bir mevkide nüfuzlu, başarılı bir kişi oldu. Her zaman eğitimin ve Bebek ilahiyat Okulu’nun dos­tuydu. Kızlarının eğitimi için azami dikkat gösterdi. O da orta yaşlarım sürerken öldü. iyi eğitim görmüş olan ailesine, geçinip gidecek kadar bir gelir bıraktı.

Sınırlı sayımız kısa sürede doldu. Mevcudumuz, 14-20 ara­sında değişen yaşlardaki gençlerden oluşuyordu. Bunlar genelde fakir ailelerin çocuklanydılar veya eğitim almak için güçlü bir kararlılık göstermeleri yüzünden daha zengin adelerden dışla­nan gençlerdi. Yeme içme ve öğretim parasızdı. Fakat her öğ­renciden kendi karyolasını, yatağını, kıyafederini, kitaplannı ve kırtasiye malzemelerini tedarik etmesi isteniyordu. Bazdanna bu ihtiyaçlarını karşılaması için mutlaka yardım edilmesi lazım­dı, aksi takdirde ayrılmak zorunda kalacaklardı.

Misyonerlerin Ermeniceye Bakışı

Bu ülkeye geleli bir yd dokuz ay olmuştu. Fakat zulümler yüzünden bu sürenin çoğu öğretmensiz geçmişti. İnsanlarla ilişkilerimi kesmiştim. Şimdi ise günlük konuşulan Ermenice- yi öğrenmeye uygun koşullara kavuşmuştum. İçerisine epeyce Türkçe kelimenin kanştığım keşfettikçe, mümkün mertebe bu kelimeleri kullanmamaya ve sade Ermeniceyi konuşmaya karar verdim. Bebek ilahiyat Okulu, modern Ermenicenin en sade şekliyle konuşulması ve yazılmasını sağlamak konusunda hiç de az bir etkiye sahip değddi. Ermenice o zamanlar kaba, işlenme­miş bir lisandı; Katolik Ermeniler onu burun kıvırarak terk etmiş ve Türkçeyi seçmişlerdi.

Okulda Bir Atölye Kurdum

ilahiyat Okulu’nda geçirdiğim ilk yılımda öyle az iş yap, çok maaş al durumunda değildim, öğrencilere birçok şeyle ders kitabı olmak zorundaydım. Bir ahırda ufak bir atölye tesis et­tim. Döner torna tezgâhımı kurdum; ne kadar araç gereç varsa bir araya topladım ve bazı basit gereçleri bunlara ilave etmeye başladım. Yurt dışından gelen hiçbir şeyi bulamadığım için her şeyi kendim yapmak zorunda kalıyordum. Nihayet Galata sem­tindeki Kurşunlu Han’da bir dükkâna rastladım. Burası benim için bir hazineydi. Mr. Barone adlı bir Katolik Ermeni tarafından işletiliyordu. Bildiğim kadarıyla hâlâ daha aym kişi burarım sa­hibidir. Şahsen kibar ve zeki bir beyefendiydi. Dükkânı “ingiliz dükkânı” olarak nam salmıştı. Her türlü marangoz malzemesini (eğeler, matkaplar, kablolar, irili ufaklı çelik çubuklar, ahşap ve metal için türlü türlü aletier) bulunduruyordu. Sorduğum aletler kimi zaman onu güldürürdü. “Bu alet on yıldır dükkânımda du­rur, bugüne kadar bir kere bile istenmemiştir” derdi.

Doğulu Müslümanlar, mekanik becerilerin ve icadarın ta­mamım şeytana hamlederler. Mr. Barone da kimi zaman beni

İmparatorluktaki en “şeytani adam (!)” diye takdim ederdi. Yalın biçimde çok marifetli olduğumu kastediyordu.

Nihayet İngiltere, % 5’lik bir tarifeye nominal olarak sadık kalınarak ve gümrük vergisinin % 50’sini toplamak suretiyle sa­yısız vergilerden oluşan gümrük politikalanm kaldınnca, ortalık sebil gibi İngiliz mallarıyla doldu. Genellikle kalite düşüktü ama fiyatiar ucuzdu. Bunun üzerine Kurşunlu Han’daki dükkân da hüviyetini bütünüyle değiştirdi. Ucuz mallar, ucuz ve eski püs- kü şeyler satmaya başladı. Mr. Barone dükkânı için üzülüyordu, lakin güç yetiremedi. Zira öteki dükkânlarda bu mallann ucuz- lan satılıyordu. Aradaki farkı bilen müşteriler için bazı kalite­li araç gereçler de bulunduruyordu. Fakat “eşeklerin genellikle para dışında bir şeyden anlamadıklarını” söylüyordu.

Okulun Ziyaretçileri ve Ruhbanın Okulu Kapatma Girişimi

Karma nüfuslu olup da Ermeni unsurunun ağır basmadığı bu sakin köyde açtığımız üahiyatın, hâlâ bir güç merkezi olduğuna kısa süre içerisinde kanaat getirdim. Çok geçmeden ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştım. Görünüşe bakılırsa onlar elektriğin ve diğer fizikî deneylerin mucizelerini görmeye geliyorlardı. Fakat gerçekte ise Protestan inancını soruşturmaya geliyorlardı.

Ermenice öğrenmeye muktedir olamamıştım. Çünkü bütün zamanımı öğrencilerle yahut ziyaretçilerle konuşmaya ayırı­yordum. Ancak Patrik bu İncil okulu5 hakkında paniğe kapıldı. s Yazar, Bebek ilahiyat için “incil Okulu (Bible school)” ifadesini kullanarak, bu okulda Protestan eğitim anlayışı doğrultusunda incil merkezli eğitim ve­rildiğini, eski çağlardaki ve şimdiki din adamlarının, azizlerin, kilise babala­rının görüşlerini esas almadıklarını, dolayısıyla hurafelerden masun bir din çınlayışını yerleştirdiklerini, bunun da Gregoryen ve Katolik Ermeni cenahı­na müthiş rahatsızlık verdiğini vurgulamış olmaktadır. Rahatsız olein diğer bir grup da Ermeni bankerlerdi. Yazar ileride onlar hakkında bilgi verecektir. Ç.N. Bankerler ona bu kurumu imha etmesi, kapısına kilit vurması, bütün Ermeni öğrencileri oradan alması yönünde akıl verdiler.

Öğrencderden biri, sayıları 12 olan öğrencilerin listesini bir Ermeni papazm elde etmeye uğraştığmı söyledi. Bunu hayır­lı bir netice için yapmadığım biliyordum. Öğrenciler de, zerre kadar bile olsa ona yardım etmemeyi kararlaştırdılar. Onların, “benim babam, Bağdat bankeri yahut Aydınlı incir tüccan Ga­rabet Ağa’dır” gibi mümkün olduğunca geniş çaplı cevaplarıyla papazı kışkırtacaklarından korkuyordum. Casuslar, ağızlannda dtifatlarla geliyor; kafaları karıştığından her daim aynı oyunu deniyorlardı. Zira onlara, ikiyüzlü davranışlarının, komplolarım örtmeye yetecek kadar derin olmadığım ima ediyordum. Buna mukabil bir komplo kurmanın, Patrik için üstesinden gelineme­yecek kadar zor olmadığını da bdiyordum. Osmanlı hükümeti kanalıyla Bebek Ilahiyat’a karşı birtakım hamleler bekliyordum.

Bir öğleden soma gün batımından bir saat evvel dersi henüz bitirmiştik ki, eli ayağı tutmayan, hırpani kılıklı, romatizmadan iki kat iki büklüm olmuş bir hâlde hiç tanımadığım bir adam uğ­radı ve özel olarak görüşmek istedi. Çalışma odama girer girmez şunları söyledi: “Patrik’in sekreteri Baron Nishan hürmetlerini gönderdi. Papa cenaplannda öğrencderinizin, ebeveynlerinin ya da velilerinin isim listesinin bulunduğunu bilmenizi istiyor. Yarm sabah patrikhaneye çağrılacaklar ve öğrencilerin hepsi okuldan ayrılıncaya ve onun huzuruna çıkıncaya kadar hapis­haneye atılacaklar. Nishan size bunları, ne yapacağınızı düşü- nesiniz diye haber veriyor ve kendisini sizin fazdetinize emanet ediyor.”

Bunları der demez arkasını dönüp gözden kayboldu. Ben de derhal ne yapacağıma karar verdim. Zili çaldım. Öğrenciler merakla içeri doluştular. Onlara fırtınanın gelmekte olduğunu, her birinin çabucak kıyafetlerini bohçalamalan ve evlerinin yo­lunu tutmalan, bahçe kapıları kapanmadan evvel evlerine var- malan gerektiğini söyledim. Sabahleyin ebeveynleriyle beraber gidip Patrik’e benim saygılarımı detmeleri ve aynca benim onun bebek İlahiyat okulu cemaatine yardım için geldiğimi, ona karşı çıkmaya niyetli ol­madığımı, îlahiyat’ı kapattığımı, bütün öğrencileri dağıttığımı söylemeleri lazımdı. öğrenci ve velilerden müteşekkil bu kendiliğinden oluşmuş heyetin başında bulunan bir öğrenci, mesajımı Patrik’e iletmiş. Muhtemelen sergilediği bütün o Şarklı hitabetiyle mesajımı elinden geldiğince allayıp pullamıştır. O dakika Patrik’in kafası­nın kanştığım görmüşler.

Öğrencilerden biri benimle kısa bir görüşme yapmak ve olan biteni anlatmak üzere aynı gün geri geldi. Neşeliydi. Anlattığı­na göre hepsi Patrik Hazrederinin huzurunda ayakta durmuşlar. Onları dinlerken sakalını sıvazlayıp duran Patrik sonunda şun- lan söylemiş: “Mr. Hamlin bu söylediklerini yapmak için iyi ve akıllı bir adam. Bu durum, sarraflann güç kullanarak üzerime yükledikleri sevimsiz vazifede beni rahatlattı. Fakat biz, kendi­miz için yabancılarınkinden daha güzel bir okulu çok yakında açacağız. Siz de bundan memnun kalacaksınız. Şimdi gelin ve elimi öpün. Soma da benim pederane kutsamalarımla evinize gidin.” Ardından hepsi oradan ayrdmış.

“Her şeyin ne kadar güzel gittiğini size anlatmak için gel­dim” dedi öğrencim; “size başka bir şey söyleyeceğim. Patrik’e ve sarraflara karşı muazzam bir fırtına patiıyor. Esnaflar onlara karşı geniş çaplı bir dilekçe hazırlıyorlar. Patrik’in ve sarrafların kısa süre sonra o kadar başları ağrıyacak ki, Bebek İlahiyat bir yıldan evvel akıllarının ucuna bile gelmeyecek. Sizin bizleri geri çağıracağınıza hepimiz inanıyoruz.”

“Bu hareketle ilgili bir şeyler duymuştum. İngilizler de bunu tamamen onaylıyorlar. Ne olursa olsun şimdi tatildeyiz. Bundan sonra nasıl hareket edeceğimizi düşünmek için yeterince zama­nımız var” diye karşılık verdim.

202

Fakat beni uyarmaya gelen adam kimdik Onu hiç kimse ta­nımıyordu. Görenler, onun bir ayağı çukurda zavallı bir dilenci olduğunu düşünüyorlardı. Getirdiği mesajı son derece açık bir ifadeyle, iyi bir Ermeniceyle ve eğitimli bir ses tonuyla dile ge­ tirdiğini enine boyuna düşündüm. Sonunda şu neticeye vardım: Büyük ihtimalle o, Nishan’ın bizzat kendisiydi. Bu lalığa girmiş­ti ve mükemmel bir oyun çıkarmıştı. Bana karşı her daim dostça duygular beslediğini, iftiralara karşı beni savunacağını biliyor­dum.

Ruhbanın Başarısızlığı

Fırtına, herhangi bir kimsenin beklediğinden çok daha bü­yük bir şiddetle patladı. Ermeni cemaati Patrikhane’ye ağır ver­giler ödüyordu. Buna binaen Ermeniler, Kilise Konsili’nde kendi temsilcilerini bulundurmaya kesin karar vermişlerdi, istedikleri­ni elde ettiler. Bu hareketin yeteri derecedeki açıklamasına ben­zer herhangi bir şeyi vermek bir düzine sayfa tutacaktır. Zaferi esnaflar kazanmca sarrafların gücü kırıldı.

O fırtına, Patrikhane’nin gücünü öyle bir kırmıştı ki, üç haf­ta kadar süren tatil sonrası öğrencilerimizi geri çağırdık. 12 yeri­ne 14 öğrencimiz olmuştu. Hiç kimse bizi düşünmüyor, bizimle ilgilenmiyordu. Pek münasip bir tatil yapmıştık ve ardından yo­lumuza keyifle devam ettik. Tantana yapmadık; mümkün oldu­ğunca sakin kaldık. Bize dostça yaklaşmayan Patrik’in plamnın başarısız oluşundan pek çok kişi memnun kalmıştı. Onlar ayn- ca benim zarif bir hareketle yandan çevirme hareketi yaparak Patrik’i geri çekilmeye mecbur bırakmama ve onu sadece tatil için kullanmama da sevinmişlerdi. Bana öyle geliyordu ki, de­rinlemesine düşünmek için zaman olmadığı bir anda ilahi kud­ret tarafından derhal doğru yola yönlendirilmiştim.

Köylülerin Tepkileri

Bebek Köyü’ndeki Rum ve Ermeniler, dinden sapmış bir kişinin aralannda bulunmasından hoşlanmadılar. Daha önceMr. Perkins’i kovmuşlardı, şimdi de beni kovacaklardı. Sokak­taki haşarı çocuklar saklandıklan yerlerden bize taş atıyorlardı. Evimizin arkasındaki tepeye çıkıp çatıyı taşlıyorlar ve yağmur suyunu içeri sızdırsın diye kiremideri kınyorlardı. Neyse ki kolayca tamir edebiliyordum kiremideri. Sokak ortasında taş­landığım için köyün karakoluna gittim ve şikâyette bulundum. Bunun üzerine iki veya üç hafta taşlama işi durdu, önceden taşlanan biri için bu süre çok uzundu ve ben onlann gerçekten korktuklarını zannettim. Nihayet bir gün Henrietta’e taş atıldı. Gerçi çok yaralayıcı değildi ama gidip bir çare bulunmasını talep ettim. Polis, uzunca bir süre hizaya sokacak derecede afacanları korkuttu.

Bir gün dere taraflarından gelen yaşlı, saf bir Rum kadmı benden iki tavuğun bedelini ödememi istedi. Onları kaybetmiş­ti. Büyük Perhiz6 dönemiydi; komşularının hepsi ona, benim o dönemde et yediğimi söylemişler. Bu durumda tavuklan ben­den başka kim alabilirdi ki£ Fevkalade gülünç bir durumdu bu. Kadına nazikçe, güzel bir nasihat çektim; bir daha da gelmedi.

Oğlanların benim silindir şapkamla ve sinekkaydı yüzümle alay ettiklerini anlayınca başıma bir Türk fesi geçirdim, bıyık ve sakal bıraktım.

Bütün köylülerin hoşlandığı ve şaşırıp kaldıkları bir başka şey daha yaptım. Belki de bu bir günahtı, ancak mevcut şartlar altında büyük günah değildi. [Aşağı taraftaki] ağaçlığa doğru gi­diyordum. Yolda, yukarı doğru gidersem orada Hekimbaşı’nın bahçesi olduğunu düşündüm. Hamamın yanından aşağıya doğ­ru giden dar sokağa girmek için karşıya geçtim. O esnada bi­rinin çığlık çığlığa bağırdığını duydum. Yola henüz girmiştim ki iri yan, güçlü kuvvedi bir Türk’ün on yaşlannda var yok bir Rum çocuğunu acımasızca kamçıladığını gördüm. Çocuk “Beni’ Büyük Perhiz (Lent): Paskalya gününden önceki beş haftalık dönemde ger­çekleştirilen hazırlıktır. Buna göre 40 gün boyunca hayvansal gıdaları yeme­mekten ibaret olan oruç tutulur. Protestanlar bunu kabul etmezler. Ç.N.öldürme! Beni öldürme!” diye bağınyordu. Elimde büyükçe bir sopa vardı. Anında karar vererek Türke bir darbe indirdim. Ar­kadaki duvara doğru yalpaladı. Hem oğlanı hem de sopasını bı­raktı. İki eliyle kavradığı kafasına ne olduğuna şaşırmış görünü­yordu. Korktuğum başıma geldi; dört beş Türk’ün bana doğru yaklaştıklannı gördüm. Kaçacak olsam da kaçamazdım. Onların beni yakalayacaklarım biliyordum. Çünkü bir gavur olan ben, bir mümine vurmuştum. Hiç çekinmeden karşılarında durdum ve “sizi hapse attırmak için elimden geleni yapacağım. Doğruca Kolluk’a gideceğim ve bir zaptiye getireceğim. O adamın o ço­cuğu dövdüğünü gördünüz, bunun kanuna aykırı olduğunu da biliyordunuz. Ancak tek laf etmediniz” dedim.

Bu sözler onların kafasını kanştırmış ve telaşlandırmıştı. Mevcut düşünceleri bir anda değişti ve şöyle dediler: “Bunu yapma çelebi. O adama mukayyet olacağız, oğlam bir daha asla dövmeyecek.” Bir daha böyle yapmayacaklarına dair söz verin­ce onlann cezasını bağışlamaya karar verdim. Neşeyle yoluma devam ettim. Lakin biri doğru öteki yanlış iki farklı his vardı içimde. Bu türden şeylerle kendi kendimi haklı göstermem. Her zaman çabuk hareket eden bir tabiata sahip olmuşumdur. Bu da böylesi olaylarda beni ele verir. Fakat olaylan takiben hiçbir kötü netice yaşadığımı hatırlamıyorum.

Ayyaş bir kişi olan bir Rum komşum hasta karısını yatağın­dan atmış ve geceliğiyle sokak ortasına bırakmıştı. Kadın feryat figan ağlıyordu, ancak hiç kimse ona dokunmaya cesaret ede­miyordu. Henrietta çalışma odama dalmış, “Baba, vadinin aşağı- sındaki o yaşlı balıkçı var ya, kansım sokak ortasında öldüresiye dövüyor!” diye bağırmıştı. Hemen fırladım, adamın yanına git­tim. Ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden kapıp çektim ve yere kapakladım; tekmeledim. “Aman! Aman!” diye bağırmaya başladı. Vücudumun her zerresi bu adamın cezalandınlması için öfkeden deliye dönmüştü. Mutlak adalet de benim tarafımday- dı. Yapmış olduğum şeyi yakinen tahlil etmek en iyisi değildir. Nihayet nefesimin ve gücümün tükendiğini fark edince işaret bebek İlahiyat okulu

parmağımı sallayarak ona “Seni hayvan seni, bir dahaki sefere seni kendi ellerimle Türk polisine vereceğim” dedim.

Komşular, kadımn intikamını almamdan dolayı memnun­dular. Manzaramn bütününe baktığınızda komik bir taraf var­dı. Dövdüğüm yaşlı balıkçı beni bir dakikada “çiğneyebilirdi”. Lakin büsbütün takatten kesilmiş görünüyordu. Başına neler geldiğini anlamamıştı. Hiçbir mukavemet belirtisi göstermedi. Rumlar Diabolos’a[31] karşı müthiş bir korku besliyorlardı. Bel­ki bu adam da onun çarptığım düşünmüştü. Bundan sonra bu mahallede penceremizin altında hiçbir şiddet olmadı. Bu yaşlı azman da kesinlikle bana herhangi bir gözdağı vermedi yahut kötü bir davranışta bulunmadı. Hasta olduklarında fakir ailele­rin çoğu bana gelirdi. Kendi kendilerine bir şeyler yapmak dışın­da hiçbir şeye güçleri yetmezdi. Gecenin veya gündüzün hangi vakti olursa olsun hiçbir çağrıyı asla cevapsız bırakmazdım.

206

Bebek’te Kurulan Rakip Okul: Fransız Koleji

Bebek İlahiyat Okulu 1840 yılının Kasım ayında açılmış­tı. Mayısta ise büyük övgülerle “Fransız Koleji” faaliyete geçti. Bebek’te bu koleji açma planı, hiç şüphe yoktu ki bizi alaşağı etmek ve gücümüzü kesmek içindi. Bu yolla bazı kararsız kim­seler bizden ayrdıp başka yöne gitmiş olsalar da alaşağı olma­dık, gücümüz de kesilmedi. Kolejde görev yapan çok sayıdaki öğretmen, Fransız ve İtalyan papazlar kolej için müthiş bir gös­teriş demekti. Fakat ders müfredatı bir maskaralıktı. Fransız ve italyan öğrencileri, çok az da Rum ve Ermeni öğrenciyi bir araya getirmişti. Kuruluş hedeflerinden bir tanesini bile gerçekleştir­diğini kesinlikle düşünmüyorum. Nitekim otuz yıl kadar sonra “zararsızca yürürlükten kaldınlarak” yavaş yavaş gözden kay­boldu. Bir zamanlar koleje ait diye maruf olan yer, şimdi artık sonsuza dek onun diye bilinmeyecek.

Cizviderin tarikat lideri tarafından koleji yeniden canlandır­sın diye gönderilen ve hastalığı nedeniyle Roma’ya geri çağrdan Abbe Bore adlı kişi hakkında ileride bir vesileyle konuşacağım. Bırakılan işin yapılması için onun yerine bir başkası tayin edildi. Fakat bu kişi iki yıl kadar hummalı bir şekilde çalıştıktan sonra alollıca bir tavırla koleji “tamirler dolayısıyla” kapattı. Ardından binalar ikametgâha dönüştürüldü ve Protestan aileler tarafından tutuldular. Binalann çoğu o günden bugüne kadar zanneder­sem yakıldı. Eğer birileri benim bu kayıtlarımı okumazsa, ge­lecek nesil bu okulun varlığından haberdar bile olmayacaktır. Cizvitler hiçbir zaman hedeflerini gerçekleştiremezler. Bebek Ilahiyat’ın ilk ders yılının kapamşı yaklaşırken İstasyon yöneti­mi, okulu genişletmeyi ve onun için daha geniş bir bina arama­yı oylayarak kararlaştırdı. Kasım 1841’de aynı köyde bulunan Demircibaşı’nın evine taşındık. Arazi büyüktü ve tepeden çok hoş bir Boğaz manzarasma nazırdı. 14 öğrenci yerine şimdi 20 öğrenci almayı başarmıştık.

Ermeni Patriği, kendi ülkemize geri dönmemiz ve Ermeni gençliğinin eğitimini ona bırakmamız için hâlâ değişik yollardan bize tezgâhlar kuruyordu. Kimi zaman bir öğrenciyi okuldan aynlmak zorunda bırakmada başarılı oluyordu, ama öğrenci bir iki ay sonra geri dönüyordu. Hilelerinde hep başansız olmuştu. Onu bu hilelere sarraflar zorluyordu. İçinde bir parçacık vicdan taşıdığından şüphe ediyordum. Bütün bunlann arkasında Rusya vardı.

Demircibaşı Hohannes Ağa

Vaktiyle devletin baş demir tüccarı olan ev sahibimiz Ho­hannes Ağa, deniz veya kara neresi olursa olsun, kamu işlerinde gereken bütün demirleri tedarik ediyormuş. Bu mevki şerefli, menfaatli ve nüfuzluymuş ama emniyetii değilmiş. Onun yerinde gözü olan düşmanlar yalan yanlış suçlamalarla gizliden giz­liye onu mahvetmeyi planlamışlar. Hohannes Ağa tutuklanmış, hapse atılmış ve servetine el konmuş. Suçsuz bulunarak serbest bırakılmış, mal varlığı kısmen iade edilmiş ve bu nedenle müte­essir olmuş.

Hohannes Ağa sokakta hiçbir Türk’le karşılaşmak istemez­di; ille de karşılaşacaksa bu en fazla bir amele olurdu. Bir Türk’le karşılaştığında kendini saklamak için doğruca gerisin geri döner­di. Ancak insanlarla ilişkilerinde girişken ve cana yakın birisiydi. Kafasındaki tuhaf fikirleri nadiren ortaya atardı. Eski Ahit tari­hine bayılırdı. Her daim patrikleri, peygamberleri, Musa şeriatı­nı, İsrail üzerine verilen hükümleri, bu ırka yapılan bedduaların hâlâ geçerli olup olmadığını ortaya atacak yahut onlar hakkında soru soracak bir şeyler bulurdu. Ona her zaman nazik davran- mışımdır. O da bana saygıda kusur etmezdi. Birkaç sene soma vefat etti. Ancak ben onu son hastalığında görmedim. Tanrı’nın bilgisine sahip olduğu görülüyordu. Tanrı buyruğunu bilmek ve onu yerine getirmek isteği var gibiydi.

Bana ilk uğradığında yanmda on veya on iki yaşlarında güzel, neşeli, kara gözlü en küçük kızını da getirmişti. Karım derhal onunla ilgilendi. Okumayı bildiğini görünce çok mem­nun olmuştum. O zamanlar (1841) okuma bilmek şimdiki gibi Ermeni kızlar arasında yaygın değildi. Ona modern Ermenice yazılmış bir Yeni Ahit verdim. Birkaç cümleyi açık seçik ve tane tane okudu. Okumasını keserek şunları söyledi: “Bu bizimkine benzemiyor. Bu asharapar (modern Ermenice).” Buna ilgi duy­duğunu beyan edince ve okuyacağına da söz vermesi üzerine Yeni Ahit’i ona hediye ettim. Bundan sonra babasıyla sık sık bize geldi. Hakikate yönelik fevkalade bir ilgisi olduğunu göste­ren pek çok sorusu olurdu.

Bir akşam çocuklann yatma vaktinde bize gelmişti. Açık olan oda kapısından bakınca küçük Henrietta’yı gördü. Anne­sinin yanında diz üstü oturmuş dua ediyordu. Bu kadar küçük bir kızın dua etmesine şaşırdığım söyledi. Eşime, dua ile ilgili ve el kadar çocuğun Tann’yı tanıyıp tanımadığı konusunda sorular sordu. Bu durum onu derin düşüncelere ve dua hakkında pek çok soruya yöneltti, lleriki yaşlarmda bu basit olayın kaydını, “ruhundaki manevi hayatın başlangıcı” olarak düşmüştü. Ydlar soma bütün Protestan Ermeni cemaati nezdinde, ilk Protestan Ermeni pastörü olan Absoghome Ütücüyan’ın eşi Zanazan Ha­nım diye tanınır oldu. Ütücüyan, evliliklerinin üzerinden birkaç ay geçmemişti ki öldü. Zanazan Hanım birkaç yd dul yaşadıktan sonra Hohannes Der Sahakyan’la hayatını birleştirdi. Ömrünü hizmete adayanlardan biriydi. Kâmil bir iman ile öldü. Ardında kiliseye çok değerli bir hatıra bıraktı. Gerçek bir Hıristiyan hanı­mefendinin en şerefli sıfatım layıkıyla taşıyabilmişti. Doğuştan hammefendi olan bu kadın, Tann’nın inayetiyle Hıristiyan ol­muştu.

Bursa’yı Ziyaret

Bu evdeyken eşim ve iki kızımla ailecek Bursa’ya bir seya­hat gerçekleştirdik. Henrietta üç yaşını sekiz ay geçmişti; Su­san Eliabeth ise on altı aylıktı. Hepimiz yorgun düşmüştük ve 25 Ağustos’tan 10 Eylül’e kadar iki haftalık bir tatil yapmayı umuyorduk. Uludağ’ın (Oliympus) eteklerine enfes biçimde kurulmuş olan bu şehirde, aziz meslektaşlarımızın evlerinde geçireceğimiz tatil bize iyi gelecekti. Msy. Schneider ve Msy. Ladd ailecek ısrarla bizi davet ediyorlardı. Bu iki misyonerin isimleri, o misyondaki herkese mis gibi kokular saçıyordu. Ora­dayken, ömrümde Uludağ’ın zirvesine yaptığım dört tırmanı­şın ilkini gerçekleştirdim. İstanbul’a döndükten soma ağabeyim Hannibal’e yazdığım bir mektuptan epeyce bir bölümü aşağıya alıyorum:

“Bursa’nın arkasında kalan Uludağ’a tırmandım. Yanımda bir ça­dır götürmüştüm. Geceyi zirveye yakın bir yerde geçirdik. Sabah­leyin bu olağanüstü manzarada on roduk bir alanın tamamıyla bebek İlahiyat okulu

sabah sisiyle kaplanmış olduğunu gördüm. (…) Çadırımıza geri dönerken siste kaybolduk. Rehberim adamakıllı telaşlanmıştı; sü­rekli ‘Duman! Duman!…’ diye tekrarlıyordu. Nihayet bir derecik gözümüze ilişince bağırdı: ‘Bu su çadırımıza doğru gidiyor!’ Bura­daki dağ adarı bir harika. Hiçbir atın gidemeyeceği dere yatağın­dan geçtiler. Bir yerde rehberime seslendim: ‘Durun, ineceğim!’ Cevabı şu oldu: ‘Gözlerinizi kapatın ve atın sağnsma sarılın. Atı bırakın ve kendinize dikkat edin.’ Emniyede aşağıya indik; fakat gelecekte beni böyle bir binekten kurtann!

Yukan tırmanırken, zirvelere başlangıç niteliğindeki bir tepenin üzerinde ilerlediğimiz sırada, etrafını dimdik kayalıklann çevirdiği dümdüz bir yaylada bulduk kendimizi. Sığırkuyruğu saplan, gra­nit kayalar, makiler, baldıran odan, pıtraklar, huş ağaçlan, kırmızı deve dikenleri, hakiki san haşiş, yeşil çimen, akıp duran ırmaklar ve soğuk Ne w England rüzgân. Ah! Buradaki tanıdık nesnelerle ve manzaralarla, anavatanım nasıl da bütün canlılığıyla aklıma geliverdi. Kendi kendime, ‘gerçekten bir New England baharına ve baba ocağıma ulaştım’ dedim. Şurası Deer Tepesi; orası çam çalılanyla ve bataklığıyla bizim odak. Koskocaman bir çam kökü vardı. Çalılar arasında kaybettiğimiz tayımızı bulmak için hep bu köke tırmanırdık. On yaşına gelince bu tay ansızın yaşlı bir kısrak oluvermişti.

Bu New England rüzgân, her şey, vatanımız; hani o belli belir­siz hatırladığımız güzelim ülkemiz (nihayet onu bıraktığımda 27’mdeydim) gerçekten bana yeryüzünün diğer manzaralarından daha sevimli gelir. Memleketin tadıyla ve insanı zindeleştiren, fe­rah havasıyla kıyaslandığında Boğaziçi’nin emsalsiz güzelliği tat- sızlaşır, neredeyse mide bulandırıcı bir hâl alır. Tabiat ne kadar da mükemmeldir benim ülkemde! Yahut kendimiz de dahil bütün her şeyi pür kemal düzenleyen Yüce Akıl’ın [Tann] tabiata yükle­diği kanunlar ne harikulade kanunlardır!

210

Çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz jeolojik oluşuma benzer bir yerde, tam anlamıyla Maine iklimindeydik. Aynca mahsuller de eski evimizdeki yabani odara ve çimenlere tıpatıp benziyordu. Burası ruhumu ferahlattı ve aynı zamanda yatıştırdı. En hassas ha- tıralanmı gözümün önünde canlandırdı; sevgili, her daim sevgili annemizi ve onun vefakâr anne özeni ve kaygısı, siz hepiniz; ağa­beyim ve kız kardeşlerim, sizleri kesinlikle bir daha dünya gözüy­le göreceğimi ummuyorum. Çocukluğumuzda görüp gözeten ve öldükten sonra da gözetecek olan Tannmız ve Babamız, hepimizi kurtulmuş olarak ilahi krallığında bir araya getirsin!

Tırmanış yolundaki devasa granit kayalan, gnayslan ve vol­kanik siyah kayalan iyi hatırlıyorum. Lakin zirveye vanncaya kadar mermere dair bir belirti yoktu. Ancak zirvenin tamamı saf mermerdi. Öbür katmanlar bölündüğünde ve yanlarına doğ­ru yayıldığında bu kısım dağa bir mermer başlık olmuş. Eski Bursa’dan aldığım parlak bir billurlu taşı ve dallı budaklı hoş bir delikli sünger taşı örneğini eve götürdüm. Süngertaşı küdesinin geniş zemini sanki bir dev başı gibiydi, arkası dağa doğruydu, alnı ise yaylaya dönüktü. Bu fevkalade zevkli geçen ziyaretten sonra İlahiyat Okulu’nu toparlayıp Çelebi Yorgaki’nin evine ta­şımak üzere geri döndük.*

Küçük kızımız Susie, köpek dişlerini çıkarıyordu ve aynca Bursa yaylasındaki sıtmalı kişilerle temas etmişti. Taşınma işiy­le uğraşırken o çok hastaydı. Kasım ayı boyunca gittikçe daha da kötüleşmiş görünüyordu. Yüreğimizde sıkıntıyla ve bitmiş tükenmiş  ir hâlde yaklaşık 28 yıl oturacağımız büyük bir eve taşındık. Susie’nin hayatından umudumu kesmiştim. Fakat sev­gili annesi sakindi, kendine hakimdi ve umuduydu.

Bize öyle geliyordu ki, bir yanlış ya da bir yanılgı onun de­ğerli hayatının kurtulmasına vesile oldu. Ona bir damla afyon ruhu verecektim. Evdeki afyon ruhu çok koyuydu, alkolü bü­yük ölçüde uçup gitmişti. Galiba bir yerine üç damlalık afyon verdim. Derin bir uykuya daldı ve bütün gece boyunca uyudu; ishali de kesildi. Çocukcağız yüzünde bir canlılıkla uyandı. Dok­tor bazen bir yanlışın iyi bir şey olduğunu söyledi.

Susie kendine geldiğinde bitkin olması işten bile değildi. Sevgili küçüğüm gördüğü her şeydeki ufacık bir mimiği kendisi de tekrarlardı. Taklitteki bu doğal yeteneği Henrietta’inkinden fersah fersah ilerideydi. Annesi, Susie’nin bir gün artist olaca­ğından korktuğunu söylüyordu. Bu kabiliyeti kalıtım yoluyla mı gelmişti acaba£ Araştırdığımız kadarıyla kızımızın atalanndan hiçbiri artist değildi.

Ziyaretçilerle ilgili Bir Değerlendirme

Kasım 1841’den Kasım 1843’e kadar Demircibaşı’nm evin­de geçirdiğimiz iki yıl, bir dizi hadiseyle hatıralanmızda yerini aldı: 6 Mayıs 1842’de Susie doğdu; 1843’te hastalandı ve iyi­leşti. Lakin hepsinden önemlisi geçtiğimiz yd, “bin ziyaret yılı” olarak hatırlanmaktadır.

Öğleden evvelki ayinimize katılmak üzere pek çok kişi ge­lirdi. Bazıları öğleden somaki İncd dersine katılırdı. Sebt günle­rinde ise 10-15 civarında katılım olabiliyordu. Bazen bu kadar kişi de hafta içinde geliyordu. Genel bir tahminle hepsini bin kişi olarak hesaplıyoruz.

Daha geniş bir katılımın olmayışının özel sebepleri vardı. Zulüm ortalığı kasıp kavuruyordu, öteki yerlerimiz gözetim al­tındaydı, burası değildi. Çoğu insan fizik ve kimya alanındaki meşhur deneyleri görme merakıyla geliyordu. Türkler, Yahu­diler, Rumlar geldiler. Deney bahanesiyle gelmek, kafası rahat olmayanlara yahut Tann’mn ve hakikatin peşinden gelip bunla­rı araştırsınlar diye misyonerler vesilesiyle dinî konulara merak salanlara mutiak manada özgürlük veriyordu.

Hatırlıyorum, bir gün, okul için lazım olan bazı araçları ta­mamlamak üzere ayak tornamda sıkı bir çalışmaya girmiştim. Bir adam kapıyı açtı ve birden şöyle seslendi: “Badville [Beyim], gel de bize biraz vaaz et.” Ellerimi yıkadım, ceketimi üstüme geçirdim. Konuk odamızda kadın erkek toplam on yedi kişinin olduğunu gördüm. Bana seslenen adam kuyumcu esnafı üze­rinde nüfuz ve itibar sahibi bir genç olan Jelagyan Mugurdiç’ti. Böyle bir durumda misyoner çok az şey yapabilir; ama geniş bir konuyu, günahı, mahkûmiyeti, İsa’ya iman ve tevbe vesilesiyle kurtuluşu en anlaşılır, en basit terimlerle tekrar edebiler. Onlar da pür dikkat seni dinleyecekler, belki de arada Bakire Meryem, azizler ve kilise hakkında birtakım sorular soracaklardır. Bu, son derece güzel bir vaaz türüdür. Kişiye, yanlış anlaşdan noktalan izah etmek ve dinleyicilere sırayla soru sorma ve şüpheleri iza­le etme fırsatı verir. O yıl soru soranlardan bazılarını hafızama kaydettim ve onlarla müşfik bir şekilde ügilendim. Araya giren kırk beş yd zarfında bunlann çoğu dünyadan göçüp gitti; veya zihnimden silindi. Ancak iki örnekten bahsetmem gerekiyor:

Asdik Ağa

Biri, ev sahibimiz Demircibaşı’mn en büyük oğlu Asdik Ağa’ydı. Kısa boylu, sırtı ve omuzlan şekil bozukluğu var deni­lecek kadar yüksekti. Zeki görünümlü bir kişiydi. Bir şey ilgisi­ni çektiğinde gözleri parlardı. Hiç şüphesiz onu bu yeni inancı soruşturmaya yönelten şey, fevkalade gurur duyduğu kız kar­deşi Zanazan’ın yoğun ilgisiydi. Asdik’e daha evvelden bizim, Voltaire’in müridi (!) olduğumuz söylenmişti. Sadece şaşırmakla kalmamıştı; aynı zamanda araştırmalarının içine gömülmüş gi­biydi. Hakikatin ateşli ve kabiliyetli bir taraftarı hâline geldi.

1846’da açılan ilk Ermeni Protestan Kilisesi’nin[32] ük pastör yardımcılığına seçildi. Mesleğinde başarılı olmuştu. Bir süre soma işlerinde tam olarak dürüst davranmadığı dedikodusu çık­tı. Kiliseyle sadıkane bir şekilde uğraşıyordu; en mütevazı ve en tövbekar günah itirafında o bulunmuştu. Ardından alçakça bir hile sebebiyle görevinden uzaklaştırddı; nihayet aforoz edildi. Ustaca ve başarıyla gerçekleştirdiği namussuzluklanyla dillere düştü. Başansının zirvesindeyken onunla görüştüm. Ruhen yı­kıldı, ağladı ve şöyle dedi: “Bütün bunların hepsi doğru. Umarım bir gün şeytanın pençelerinden kurtulurum. Fakat siz de görü­yorsunuz, şu an halletmek zorunda olduğum büyük şeyler yük­lendim.”

Ölümü çok acıklı oldu. Dolandırdığı gruplar tarafından ken­disini öldürmeleri için iki Karadağlı’nın tutulduğunu biliyordu. Bir akşam eve dönerken, İstanbul’da nadiren görülen bir gök gü­rültülü sağanak yağmura tutulmuş. Bardaktan boşanırcasma ya­ğan bu yağmurdan kaçmak için evinden çok uzak olmayan bir kahvehaneye girmiş. Korkulu rüyası olan iki kiralık katil orada oturuyormuş. Asdik ilk önce ecelinin geldiğini düşünmüş. Fakat becerikliliği onu yüzüstü bırakmamış. Ceketini ve fesini çıkarıp atmış ve traş etmesi için berberi (bütün kahveciler berberdirler) köşedeki ufak odaya çağırmış. Odanın küçük pencereden baş­ka dışa açılan bir kapısı bile yokmuş. Burada berbere başındaki felaketi söylemiş. Berber ona pencereden çıkması için yardım etmiş. Beş dakika sonra yerinden çıkmış ve “Asdik Ağa nerede^ Benim paramı ödemedi!” demiş.

Herkes şaşırmış; kiralık katiller hemen ayaklanmışlar; lakin Asdik Ağa çoktan evine varmış. Her hücresi korkuya tutulmuş, nefes nefese kalmış. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş, bedeni kaskatı kesilmiş. Kendini bir divana atmış. Felç indiği için bir daha asla konuşamadı. Bir veya iki gün gözle görülür bir dehşet içerisinde yaşadı. Tevbe eder umudundaydık. Cenaze törenin­den bir gece sonra mezarının baş tarafındaki ağaca bir yddırım isabet etti ve “onu parça parça yardı”. Türkler, Yahudiler ve Hı­ristiyanlar bu durum karşısında “Tanrı’nm adaleti” diyorlardı.

Bedros Gamalıelyan

Öteki hadise, bundan çok farklı bir sonla bitti. Bir gün dört Ermeni uğramıştı. Hepsi de yabancıydı. “Mr. Hovsep Melez- yan bizi davet etti” dediler. Ayan beyan bir çekingenlikleri var­dı. Kahve çubukları ikram edildikten ve Doğu’da yaygın olan âdâb-ı muaşeret kurallarının hepsi yerine getirildikten sonra iç­lerinden Bedros Gamalıelyan, geliş nedenleri olan konuyu -ki somadan öğrendiğim üzere- ortaya attı. Biraz tereddütten soma düşüncesini söyledi:

“Biz Katolikler, öyle zannediyorum inanç konulannda siz­den farklı düşünüyoruz.”

“Birtakım konularda farklıyız, bazı konularda ise mutabı­kız.”

“Fakat temel meselede, kutsal komünyonda sizler ayetlere, yani Aziz Efendimiz Isa’mn şu sözlerine inanmıyor musunuz: ‘Bu benim bedenimdir; bu da benim kanımdır.’ [Matta, 26/28]”

“Evet inanıyoruz. Biz Kitab-ı Mukaddes’in bütününü ve on­daki her kelimeyi kabul ediyoruz. Tek arzumuz onu dosdoğru anlamaktır. Şimdi izninizle birazcık Kutsal Kitap’ın ifadesine bakalım.”

Ardından bir İncil aldım; Kitab-ı Mukaddes’teki is ve are’la- n yorumlayarak onlara Firavun’un rüyasını, yedi öküzü, yedi yılın anlatıldığı yeri ve devamım okudum. Bu metinde anlam açıkça şimdiki zamanı veriyordu ve mutlaka “temsil etmektedir (represents)” konulması lazımdı. Bu kuralı “o benim kanımdır” ibaresine uygulayınca karşımdaki kişi buranın tam manasını id­rak etti.9

‘ Yazarın ilk önce okuduğu yer Tekvin, 41:26’daki şu cümledir: “Yedi inek yedi yıldır ve yedi başak da yedi yıldır (The seven good cows are [represents] se­ven years, and the seven good heads of grain are [represents] seven years…” Yazara göre nasıl ki buradaki mananın iyice oturması için araya “temsil et­mektedir” ibaresi konulmuşsa, aynı anlayış, “bu benim kanımdır” ifadesinde de geçerlidir. Katolik yorum burayı literal anlamıyla kabul ettiği için şarap ötekiler oyunu kaybetmiş olduklarını hissettiler ve toplan­tıdan aynlddar. Bedros ise bir İncil istedi; geldi, halının üzerine tam karşıma oturdu. Tekrardan aynntılar üzerinde durmak is­tiyordu. Sonunda akşam yemeği zili (öğleden soma 6’da) çal­dı. “Burada bırakmamız gerekiyor Bedros, sonra yine gelirsin” dedim. Kalktı ve şöyle dedi: “Tekrar ne zaman gelebilirimi Bu meseleyi devam ettirmem lazım.” “Eğer istersen yann” dedim ve böylece ayrıldı. Hemen ertesi gün geri geldi. Yeniden doğuş, iman, günah çıkarma, Tanrı’nın günahları affetmesi ve bunla­ra benzer şeylerle ilgili soruları vardı. Görüşmemizin sonunda ayağa kalkarak şöyle dedi: “Pekâlâ, şayet bütün bunlar doğruysa Papalık kökünden yanlıştır. Hakikati senin bildiğini inkâr ede­meyeceğim.” Ben de, “İncil’i eline al, incele, sana yardım etmesi için Kutsal Ruh’a dua et ve sonra bulduğun yerde hakikatin pe­şinden git” dedim. Samimi bir Hıristiyan hâline geldi.

Eskiden de samimi bir Katolikmiş. Onu bu ziyarete ve bu tartışmaya yönlendiren, sonra da hidayete ermesine vesile olan ortam şöyle gelişmiş: Bir kahvehanede otururlarken Bedros, Amerikalı misyonerler aleyhinde çok ağır laflar konuşmuş. Ora­da bulunan dostumuz Mr. Melezyan, suçlamalannın doğrulu­ğunu gerçekten bilip bilmediğini sormuş. O da bilmediğini, ama buna benzer şeyler işittiğini söylemiş. Mr. Melezyan, “fakat git ve onlarla görüş; konuyu bizzat kendin soruştur” demiş. O ise “onların evlerine girmekten Allah korusun!” diye karşılık ver­miş. Sonra Melezyan, Bebek llahiyat’ı ziyaret etmesini ve beni görmesini tavsiye etmiş. Bedros bunu yapmayı kabul etmiş. Ek doğrudan İsa’nın kanı; ekmek de doğrudan İsa’nın bedeni olmaktadır. Dola­yısıyla İsa’nın bedeniyle ve kanıyla bütünleşmek için bir Hıristiyanın bilfiil ekmek yemesi ve şarap içmesi lazımdır. İki farklı nesnenin birbiriyle nasıl bütünleşeceği meselesinin çözümü için Katolikler, Transubstantiation (ek­mekle şarabın Hz. isa’nın etiyle kanına dönüşmesi) doktrinini geliştirmiş­lerdir. Buna mukabil Protestan çınlayış, tıpkı Tekvin, 41:26’da olduğu gibi, söz konusu ifadeye “temsil etmektedir” ibaresinin eklenmesi gerektiğini, böylece “bu benim kanımı temsil etmektedir (This bread is [represents] my body)” olacağını, neticede komünyonda Katolikler gibi ekmek ve şarap yiyip içmenin dinin özünde bulunmadığını savunur. Ç.N.

mek Şarap Ayini hakkında beni bir tartışmaya çekmek amacıy­la üç arkadaşıyla birlikte bir plan hazırlamışlar. Bir Protestanın insanlan bu konuda küfre kışkırttığını kulaklanyla duyacaklar, böylece biz misyonerlere karşı muazzam bir galeyan meydana getirmek maksadıyla, etrafta haber olacak bir şeyler elde etmiş olacaklarmış. Bu entrikalan her yönden o kadar boşa çıktı ki, Bedros’un kafasındaki muhalif fikir direnemedi bde.

Bedros elbette toplumdan uzaklaştırıldı ve zulümlere ma­ruz kaldı. Bir Katolik olmasından zaten hoşnutsuzluk duyan ai­lesi, Protestan olmasından bir kat daha memnuniyetsizdi. Akla hayale gelmedik hakareder ederek huzurlarından kovdular. Hovsep adlı bir erkek kardeşi vardı. Büyük bir kabiliyet, ünlü bir hanendeydi. Bu özellikleri dolayısıyla daima zenginlerin âlemlerine çağrılırdı. Sefahat düşkünü ve rezd biri olup çıkmıştı. Ağabeyinin olağanüstü değişimi karşısında sinir küpüne dön­dü. Bedros sık sık misyonerlere “zavallı kardeşim Hovsep için dua ediniz” derdi. Onun gerçeği bulması, Hıristiyanca sürdür­düğü mütevazı hayatı ve bahtiyar ölümü hayli dikkat çekmişti. Msy. Dwight’ın Christianity Revived in the East (Doğuda Yeniden Canlanan Hıristiyanlık) adlı kitabında (s. 245-246) Bedros’a atıfta bulunulmaktadır. Bedros kendi adesinden her bireyi Evanjelik Kilise’de görecek kadar ömür sürdü. Sevincine diyecek yoktu. Birçok kişinin doğru yola dönmesine vesde oldu. Son nefesi hu­zurlu, neşeli ve umut doluydu.

Ağabeyime Yazdığım Mektup

Demircibaşı’nın evindeyken ağabeyim Hannibal bir mektu­bunda, günlük işlerim hakkında bir soru sormuştu. Ben de aşa­ğıya aldığım şu bölümü yazmıştım:

“Neler yapüğıma gelince, kısaca anlatacağım. Neredeyse bütün gün konuşuyorum, yani vaaz ediyorum. Dışanda yapdacak bir sürü işim oİuyor. Din konusunda soru sormak veya tartışmak

için pek çok misafirim geliyor. Birkaç gün önce hoş bir görüşmem oldu. Toros Efendi adında biri, belli başlı yandaşlanyla çıkageldi. Açıktan açığa inkarcı (infidel) olan bu kişi, “bilim ve felsefeyi o efendi kadar ben de bilirim” diye övünür dururmuş. Bilim teknik konusunda onu sınamaya karar verdim.

Son derece nazik bir karşılamadan sonra ona belli başlı sorular sormayı teklif ettim, o da kabul etti. Güneş ışığının fotoğraf filmi­ne yaptığı etki (actinism) üzerinden sorular sormaya başladım. Bu konu hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ekinokslann devinimi ve benzeri konularda biraz bilgisi vardı. Bocaladı ve başka mevzulara kaçmaya çabaladı. Lakin bu konulardan birinin üzerinde, o bunun hakkında hiçbir şey bilmediğini itiraf edinceye kadar direndim. Sonunda ona, bir filozof olduğunu açıklayamasa da bir kara cahil olduğunu rahatlıkla itiraf edebileceğini samimi bir şekilde söyle­dim. Acımasızdım, çünkü onun övünmelerini ve geniş arkadaş muhitini duymuştum. Yanındakiler şaşkına dönmüş ve mahcup olmuşlardı, içlerinden biri ‘bu adam artık bizi kandıramayacak’ dedi. Onun bozguna uğradığını her tarafta anlattılar. Toros Efendi ile tekrar karşılaşacak olsam günah ve kurtuluş üzerine tartışınm.”

O evden taşınmadan önce Rev. George W. Wood yardımcı öğretmen olarak bana katıldı. Omuzlarımdan koskocaman bir yükü almıştı. Bu kadar çok ziyarede ve öğretmenlikle uğraşmak beni aşırı derecede yoruyordu. Msy. Wood sekiz yıl boyunca becerikli, sadık, şerefli ve candan bir asistan oldu.

O evdeki hatıralardan ben ne zaman kurtulacağım^

Ziyaretime Gelen Dört Türk Genci

Bir başka dikkat çekici olay, fark edilmek için diğerleri ara­sından ileri çıkıyor. 1843 ydımn ilk ayları boyunca, seçkin aile­lere mensup dört Türk genci, bizim ilahiyata fiziksel cihazlan ve deneyleri görmek için gelmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdi. Bunlar Sarayburnu’ndaki bir kolejde [Enderun] öğrenciydiler. Bu okul Sultan’m Koleji diye adlandırdıyordu. Çünkü bütün öğrencilerini sarayın hizmetine hazırlıyordu. 18-20 yaş aralı- ğındaki bu dört Türk genci, alışılmışın dışında hoş çocuklardı. Okulda son seneleriydi, sonra sarayda hizmetkâr olacaklardı. Zat-ı Şahaneleri’nin tayin edeceği, ister sıradan olsun ister so­rumluluk isteyen bir iş olsun, herhangi bir hizmette bulunurken onun şahsi emirlerine tâbi olacaklardı. Saray, zeki ve kabiliyedi herhangi bir genç için yüksek dereceli bir mevkiye götüren sağ­lam bir adama taşı olarak görülüyordu. Bu gençler benim hayli ilgimi çekmişlerdi. Onlarda Türk mantığının yapısını, onun kuv- vedi yönlerini ve zayıflıklanm, basiretini ve çocukluğunu, yani çocuksuluğunu görebiliyordum. En fazla, uzun ömürle ilgili so­ruya alaka gösterdiler. Frenklerin, diğerlerinden daha mükem­mel olduklanm, inşam uzun ömürlü kılan ve günlük alındığında etkisini gösteren bazı ilaçlar hazırladıklarını düşünüyorlardı. O kadar çok şeyi tasarladıklanna göre bu meseleyi de çözmüş ol­maları lazımdı.

‘Takat sizler bunun ‘muhafaza edilmiş hap’ olduğuna inanı­yorsunuz. Böyle bir şeyi nasd arayıp bulabileceksiniz^” dedim.

“Ah, ama aynı zamanda ‘muhafaza edilmiş hapın’ içerisin­dedir; biz de böylece onu arar buluruz.”

İnsan hürriyeti, çoğu defa bilmeden kendi hakkım araya­caktır. Elektrik, galvanizm, hava basıncı inanılmaz derecede ilgilerini çekti. Deneylere ve bu deneyler hakkında konuşma­ya kesinlikle doymuyorlardı. Yanlarında Ermeni bir mütercim bulunmadığı zamanlar okuldan bir öğrenciyi yahut öğretmen yardımcısını çağınrdım.

Ağustos ayıydı, tatildeydik. Bir gün bu beyefendilerden ikisi uğradı ve gösterdiğim nezaketin karşılığım vermek istediklerini söylediler. Birinin babası saltanat hazinelerinin, yani Sultanın mücevherlerinin muhafızıymış. Bunlar dışandan kimselere hat­ta büyükelçilere bile çok nadiren gösterilirler. Fakat onun baba­sı, benim bütün o hüsnü muamelelerimin karşdığı olarak hazi­neleri bana gösterme izni almış. Hiç şüphem yok ki, bu aynca- lığın gerçek muhataplan benden daha yüksek mevkideki başka kişiler, mesela İstasyon görevlilerinden kimselerdi. Gençler beni kandırmak için fırsatı kaçırmamışlardı. Bunu baştan sona benim için düzenlenmiş bir etkinlik diye sunmak, tamamen Doğuya özgü bir şeydi. Aslında onlara muhtemelen herhangi bir başvu­ruda bulunulmadı.

Bu fırsatı yakalamaktan dolayı pek sevinçliydim. Bir zaman­lar olağanüstü bir hazine mahzeni görmüştüm. Bir kere daha mücevherlerle süslü bir ihtişam seyredebileceğim için memnun­dum.

Tercümanlık yapması için yanıma Asdik Ağa’yı da alarak, Marmara’nın Sarayburnu kıyısında kararlaştırılan yere gittim. Rıhtımda bizi bekleyen iki gençle buluştum. Bize güzel bir is­keleyi işaret ettiler. Derhal koskocaman bir cephaneliğe girdik. Karanlığın içine doğru ardı ardına sıralanmış mahzenleri göre­biliyorduk. Eserin Bizans dönemine ait olduğu belliydi ve hiç şüphesiz bir kuşatma esnasında kıyılara hakim olmak maksa­dıyla inşa edilmişti. Yukanya devam eden arazinin üzerine ağır yapdar ve geniş ağaçlar dikilmişti. Bu uçsuz bucaksız cephane­liği mahzenden mahzene geçerek, duvara yerleştirilmiş sağlam bir kapıya vardık. Burası bizi gözle görülür biçimde yükselen bir tünele götürdü. Tünelin öteki ucunda gayet loş bir ışık vardı.

Tercümanım Asdik Ağa, anlaşılan buradan hiç mi hiç hoş­lanmamıştı. Ona göre yerin altındaki bu karardık, rutubedi, buz gibi deliğe girmeden bizi Enderun’a ulaştıracak başka yol­lar pekâlâ vardı. Fakat emniyet içerisinde gün ışığına kavuştuk ve kesinlikle çevrilen dümeni anlamadık. Sarayburnu’nda yerin altmda gömülmüş olması muhtemel bahçeler, saraylar ve eski kiliselerin (şimdinin camileri ve silahhaneleri) sırlarından daha fazla şey göstermek için mi böyle bir yol takip edilmiştik Şayet böyle idiyse, onlar bize hiçbir şey göstermediler ve sorularımıza sadece “eski Cenevizliler” diye cevap verdiler.

Yüksek duvarlarla çevrili ufak bir avluya çıktık. Oradan da doğruca Enderun yatakhanesine geçtik, içeride altı öğrencinin yatağı bulunuyordu. Az soma fark ettim ki burası onların aym zamanda çalışma salonlanydı. Son derece tertipli döşenmişti, la­kin fevkalade sadeydi. Her öğrencinin güzel bir demir karyolası

ve onun altına sokulan iki muntazam sandık vardı. Baş tarafta, yatağın altı ayak kadar yukansına uzanan bir yüklük bulunu­yordu. Yine kare bir tabure, yani Iran usulü yazı masası yerleşti­rilmişti. Üzerine kamışlar, kâğıdar, mürekkep gibi şeyler konul­muştu. Bir de sandalye bulunuyordu.

Burası Sultana ait bir kolejdi. Bizim akademi öğrencderi bu türden bir meskene razı gelmezlerdi. Hocalannın onları ortak ders yapmak veya imtihan etmek için bir araya topladığı ufak bir salon vardı. Belirlenmiş dersleri ya da ders anlatımları gibi bir şey yoktu. Dört öğrenci dostumuz bizi çok hoş bir şekilde karşıladılar. Biraz sohbetten soma öğle yemeği için yemek salo­nuna davet edildik. Burasımn eski bir Grek manastmnın yemek­hanesi olduğu açıktı. Bir ucunda geniş kemerli büyük baca ve bu bacadaki pek çok yemek pişirme yeri, onun daha eskiden kul- landdığına delalet ediyordu. Sade, mükemmel bir öğle yemeği yedik. Sofra, eski yemekhanenin mermer döşemesinden itiba­ren uzanan, dört veya beş adım yüksekteki bir platform üzerine kurulmuştu. Yemekten soma bir hizmetkâr geldi ve bize kahve ve çubuk ikram etti. Asıl ev sahibine şöyle dedim:

“Sizin kehribar ağızlığınız yakutlarla süslenmiş ve bu zarf da muhteşem. Babanız çok zengin bir adam.”

“Evet, bu takıma yüz pound ödedim. Lakin somasında bir fakire de on pound sadaka verdim. Bizim töremizde bu böyle­dir. Bütün lüks nesnelerin tutannın onda biri fakire verilmelidir. Ondan soma Allah’ın rahmeti bizim üzerimize olur.”

‘Takdire şayan bir kural bu. Fakat Sultan yahut paşalar da bu töreye uyuyorlar mı£”

“Aa, bakınız orası tümüyle başka bir şey.” Onların bu takva anlayışıyla dgdi olarak karşımdakine had­dini bildirecektim ama peşine düşmedim. Gençlerden biri biz­den ayrıldı, soma bir diğeri gitti; nihayet ev sahibimiz de şunlan söyledi: “Babam beni bekliyorsa bir bakayım.”

Zaman geçti; biri geldi ve yanımızda kalan genci de çağırdı.

Asdik huzursuz olmuştu; “gidip bunun ne anlama geldiğini bir sorayım” dedi. Tek başıma kalmıştım. İçinde bulunduğum duru­mu kavrayamıyordum. En iyisi beklemek ve ortadan kaybolma- mak diye düşündüm. Sonunda ev sahibi geldi. Elindeki gümüş tepside üç helva paketi getirmişti. Değişik renklerdeki muslin kumaşlara sarılmışlardı. “Bunlar babamdan. Devlet işlerinin bugün onu alıkoymasından dolayı üzüntülerini bildiriyor. Bir başka görüşme zamanı tayin edecek. Bu paket sizin ev (eşiniz) için, bunlar da kızlannız için” dedi. Hemen ardından pek çok teminatlar vererek bizi bir başka yoldan yerin üstüne çıkardı.

Asdik Ağa’ya “bütün bunlar ne demek oluyor^” diye sor­dum. Şaşırmış ve kızmıştı. Asdik Ağa, “zannedersem araların­da bir çekişme var. Fakat size, sanki onların misafiriymişsiniz gibi büyük bir şerefle muamele etmek zorunda kaldılar. Kaç­mak değildi yaptıkları, sizi yapayalnız bıraktdar. Sizin onlara gösterdiğiniz nezaket hakkında konuştuktan soma bu yaptık­ları utanılacak bir durum” dedi. Onlan bir daha ne gördük ne de hikâyelerine dair herhangi bir ipucu yakaladık. Şayet biz Sarayburnu’nun etrafını dolaşarak iskeleye gelmiş olsaydık sır ifşa olacaktı. Orada Ermeni şehit Hovakim’in başsız vücudunu görecektik. Onun başına gelen olay, Msy. Dwight’ın Christiatıity Revived in the East adlı kitabında (s. 194) ve Msy. Goodell’ın Forty Years in the Turkish Emjnre (Osmanlı imparatorluğu’nda Kırk Yıl) adlı hatıratında (s. 291-292) kaydedilmiştir.

Hovakim’in Başına Gelenler

Bu hadise10 etrafında meydana gelen galeyan evrensel bo-Arşiv belgelerine göre “Ermeni taifesinden ve çizmeci esnafından olan Ava- kim adlı zımmî İslam ile şereflenip Mehmet admı aldı. Ancak daha sonra İslam’dan rücu ederek devletin bu husustaki kati hükmünü hak etmiş oldu. Tekrar defalarca islam’a dönmesi için telkinlerde bulunulmasına rağmen bunu kabul etmedi, idam kararı infaz edildi.”

Hovakim’in akrabalannın yardım istemeleri üzerine harekete geçen bir yuttaydı. Her mezhepten Hıristiyan halk bu hadisede eski Türk despotizminin uyamşım gördü. Softalar ve ulema genelde kesik bir başı havada taşır ve meydan okuyan mağrur bir edayla “şim­di siz haddinizi bileceksiniz” diye diye azametli adımlarla yü­rürlerdi. Yalnız Rusya bundan memnun olmuştu. İngiltere’nin başına bela açmak ve onu hiçe saymak maksadıyla bu köhnemiş kesimi himayesine alıyor ve ileri çıkartıyordu.

Ancak İngiltere, ağızlarının payını verecek kadar muazzam şahsiyetli bir temsilciye sahipti. Sir Stratford Canning fevkalade zeki ve idrak kabiliyeti olan bir kişiydi; bir devlet adamı, bir diplomat ve güçlü ihtiraslan olan bir insandı. Bir görevi üstlendi mi, kuvvede muhtemel, onu bitirmeden bırakmazdı. Sefarette çok güçlü ilişkiler kurmuştu. Sir Austen Henry Layard11 ve Raw-

Stratford Canning bahsi geçen konunun yürürlükten kaldırılması için büyü­kelçileri birleşmeye çağırdı. Kanunu tartışmaya açtı. Olayı iyi kullanan Can­ning, 1856 tarihli Islahat Fermanı’nda azınlıklann din değiştirmeleri lehinde bir maddenin konulmasına ciddi katkı sağlamış oldu. Ç.N. 11 Austen Henry LAYARD (1817-1894): Kendisinden gezgin, arkeolog, çivi ya­zısı uzmanı, sanat tarihçisi, teknik ressam, koleksiyoncu, yazar ve diplo­mat olarak bahsedilen Layard, Paris’te dünyaya geldi. Cyrus Hamlin gibi Huguenodar’a (Fransa Protestanları) mensuptu. Gençlik yıllarını italya’da geçirdi; ancak ingiltere, Fransa ve isviçre’de öğrenim gördü. Altı yıl amca­sı Benjamin Layard’ın yanında çalıştıktan sonra Sri Lanka’ya gitmek üzere yola çıktı (1839). Ancak iran’a gelince bu kararından vazgeçerek 1842’de istanbul’a geçti. Orada ingiltere büyükelçisi Sir Stratford Canning’le ta­nıştı. Canning ona Balkanlar’da bazı gayrı resmî görevler verdi. Ancak o, Kitab-ı Mukaddes’teki ünlü şehirleri tespit etmek ve ortaya çıkarmak isti­yordu. Canning’in de teşvikiyle Musul bölgesindeki Koyuncuk’ta (Ninova) ve Nemrut’ta kazılar yaptı ve 1848’e kadar burada kaldı. British Museum’a gönderdiği parçalar arasında en önemlileri Kral Asurnasirpal dönemine ait heykeller ve kanadı bir boğa heykelidir. Bölgenin yerel halklarını incelemesi sonucu edindiği malumadarı Nineveh and its Remains: vcith an Account of a Visit to tile Chaldaean Christians of Kurdistan, and the Yezidis, or Devil-veorshippers; and an lnquiry into the Manners and Arts of the Ancient Assyrians (Ninova ve Ka­lıntıları: Kiirdistan’ın Keldani Hıristiyanları’na bir ziyaretin kayıtları ve Yezidiler ya da Şeytana tapanlar; Eski Asurlular’ın gelenek ve sanatları hakkında araştırma) adlı kitabında yayınladı. 1849 yılında istanbul’a döndü ve ingiltere Büyü­kelçiliğinde ateşe olarak görev yaptı. Bu dönemde güney Mezopotamya ve Babil bölgesinde çalışmalarda bulundu. 1852’de ingiltere’ye döndü ve 1869 yılına kadar parlamentoda ve çeşitli devlet görevlerinde bulundu. 1877 yılın­da tekrar istanbul’a dönen Austen H. Layard 1880 yılına kadar Britanya’nın linson’ların12 dehalarını görüp gün yüzüne çıkaran da oydu. Bir adamın Hıristiyan olduğu için idam edilmesi meselesini müthiş bir kararlılıkla ele aldı. Rus büyükelçisinin meseleden uzak dur­masına karşın o, Sultanı, gelecekte Hıristiyanlığa girecek olan hiçbir kimseye idam cezası uygulanmayacağına dair güvence vermek zorunda bırakmayı başardı. Sultan tarafından kişisel olarak verden bu vaat, açıktan açığa ihlal edilmeyecekti. Müslü­manken Hıristiyanlığa geçenler, asılsız bir suçlamayla suikasta maruz kalabiliyor veya idam edilebiliyordu. Ancak Hıristiyan Avrupa, Hovakim hadisesinin bir kere daha tekrannı sineye çekmeyecekti. Bahsedilen hadise milyonların kalbinde yer etti. Türkler şimdi iyice anlamışlardı ki bu manzaranın bir tekran, hükümetin istanbul’dan ihraç edilmesine yol açacaktı.

Bu tedbir, çoğu insanın imkânsız bir sahada konumlandır- dıklan şardar altında Sir Stratford Canning tarafından alındı. Osmanlı büyükelçisi olarak görev yaptı. Sultan II. Abdülhamid’le çok sıkı münasebetleri olduğu, hanımıyla birlikte onun sofrasına oturacak derece­de yakın bulunduğu kaydedilmektedir, ingiltere’yi eleştiren ve Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde islamlaşma yönünde uygulamalara imza atan Ali Suavi’nin, Layard’m baskılan sonucu görevden uzaklaştırıldığı ileri sürül­mektedir. Ayrıca Padişahı ikna ederek Kıbrıs’ın idaresinin ingiltere’ye veril­mesinde baş rolü oynadığı da icraaüarı arasında yer almaktadır. Ç.N. 12 Sir Henry RAVVLINSON (1810-1895): Doğu Hindistan Kumpanyası’nın hi­mayesinde 1827’de ordu mensubu olarak Hindistan’a gitti. Orada bulundu­ğu altı yıl boyunca Farsçayı iyi derecede öğrendi. Sonra iran’a giderek Şahın ordusunda düzenlemeler yaptı. Çözülmemiş çivi yazısı metinlerini okumaya burada başladı. 1840’ta Kandehar’a siyasi temsilci olarak atandı. Osmanlı hakimiyetindeki Arabistan’a temsilci olarak tayin edilince Bağdat’a yerleşti. Bir yandan siyasi alanda başanlara imza atarken öte yandan Asur, eski Fars­ça ve Babil dillerinde değişik kitabeleri çözmede hayli ilerleme gösterdi. Bun­dan sonraki hayatında hem devlet işlerinde hem de eski eserler dünyasında ülkesi adına yararlı çalışmalar yaptı. Eserleri şunlardır: The Persiatt Cuneiform Inscription at Behistutt (1846-51); Outline of the History of Assyria (1852); A Commentary on the Cuneiform Inscriptions ofBabylon and Assyria (1850); Notes on the Early History of Babylonia (1854); England and Russia in the East (1875). Ayrıca Encyclopedia Britannica’nın Bağdat, Fırat ve Kürtler hakkındaki madde­lerini de o yazmıştır. 1876’dan ölünceye kadar British Museum’un mütevelli heyetinde yer aldı. Kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu da (1864-1925) devlet adamlığı yönüyle babasının izinden gitmiştir. Muhtemelen yazar bu iki kişi­ye işaret etmektedir. Ç.N.

Bize en dost olan liberal Müslümanlar dahi bu konunun tama­mıyla tartışma sınırlanmn ötesinde kaldığını bildirdiler. Zira bu, kutsal bir yasaydı, dinî bir kanundu, Kur’an’ın bir kanunuydu ve bunun iptali dünya çapında bir isyana sebebiyet verirdi. Ya­bancı elçilerin hepsi sonunda mücadeleden geri çekildiler. Sir Stratford Canning’in defterinde geri çekilmek diye bir şey yaz­mıyordu. Sonsuz doğru onun yamndaydı. Kendi devleti onu desteklemek zorundaydı ve o da henüz talimadarı almaya vakit varken kendisini devletine adayacak ve meseleyi halledecekti. Telgraf kullanımda olmuş olsaydı onun durumunun elle tutulur bir yanı kalmazdı.

Canning, Kur’an’ı inceledi ve bu türden herhangi bir ka­nunun mevcudiyetini reddetti. Bunun sonucunda ateşli bir teolojik tartışma ortaya çıktı. Büyükelçi Canning’in elinde en mükemmel delil bulunuyordu. Genç Sultan’m üzerindeki kişi­sel etkisi de fevkalade büyüktü. Kanun ya hükümsüz kılınmak zorundaydı yahut kesinlikle yürürlüğe konmaması yönünde en ciddisinden resmî bir güvence verilmeliydi. Aksi takdirde ingiltere’nin de içerisinde yer aldığı Hıristiyan dünya bir ihti­lal talebinde bulunacaktı. Böylece bütün dünyanın şaşkınlığı ve sevinci eşliğinde bu işin üstesinden gelindi. Büyükelçi [Great Elche, Sir Stratford Canning], eşi benzeri olmayan bir becerik­lilikle kendi hükümetinin işini çekip çevirmişti. Ancak ingiliz hükûmetindekiler bu şerefi alırken, Canning’in buyurgan ön­derliğine boyun eğdiler.[33]

Fakat islam’ın eğilimi değiştirilmez niteliktedir. Dininden dönen kişiye idam cezası verilmesi kuralı, onun akidesinin do­ğasında mevcuttur. Çok eşlilik, cariyelik, kölelik, ölüm cezası; bütün bunlar islam’ın toplumsal ve bireysel hayatında birlikte yer almaktadır.

Bebek Kayıkçıları

Bu sıralarda meydana gelen bir olay Bebek Köyü’nün ka­yıkçıları arasında dilden dile dolaşmama sebep oldu. Bir Türk’ün sandalında şehirden geliyordum. Hava çok sertti. Beşiktaş’a yaklaştığımızda küreklerden birinin palası bir şeye çarptı ve baş tarafından yaklaşık üç ayak kadar kırddı.

Beşiktaşlı kayıkçılar arasmdan tanıdığı biri bizim kayıkçıya bir kürek verdi. Ben de kırdan parçayı kurtardım. Bu zarardan ötürü adamcağız o kadar üzüntü duymuştu ki, ona, kırılan par­çaları Bebek Ilahiyat’a götüreceğimi ve tamir edeceğimi söyle­dim. Bunun imkânsız olduğunu belirtti. Lakin ben o parçaları kalayla öyle bir kapladım ki, herkeste bir hayranlık uyandırdı. Zannedersem tamir ettiğim kısım küreğin en iyi parçası oldu ve diğer eşi kadar uzun yaşadı. Kayıkçı bu duruma hayret etmişti.

Çok geçmeden bir başka kayıkçı bana kırık küreğini getirdi ve yeryüzünde benden başka hiç kimsenin (!) bunu tamir ede­meyeceğini söyledi. “Benim hizmetimdeyken kırdan kürekler­den başkasmı tamir etmem” dedim. Sonunda onu da aldım ta­mir ettim. Artık bundan başka hiç kürek getirilmedi. Lakin bu olay, bütün kayıkçılann bana dost gözüyle bakmalanna vesile oldu. O türden insanlara bir iyilik yapmaktan her zaman hoşlanmışımdır.

X. BÖLÜM BEBEK İLAHİYAT OKULU

Birtakım düzenlemeler yaparak bize yapılan ziyaretleri azaltmanın gerekli olduğunu gördük. Böylece Cuma günleri genel kabul günü hâline geldi. Sayımız kırka kadar arttı ve bu rakam, kaynaklarımızın bizi zorladığı sınır noktasıydı. Pazar günkü ayinlerimiz dışandan kimselere hâlâ cazip geliyordu. Bu yüzden Bebek ilahiyat, incil hakikatiyle belli zihinlere ulaşmaya son derece elverişli bir mekan olmuştu.

image6
  Bebek İlahiyat Okulu

Yozgatlı Dört Ermeni

Bir Pazar günü ayinlerimize katılmak üzere Yozgat’tan dört Ermeni geldi. Soma bu sert görünümlü adamlar benimle görüş­mek istediler. Soracak çok sorulan vardı. Yıllar sonra Yozgat’ta organizeli bir Protestan kilisesi ve cemaati teşekkül ettiğinde bu kişilerden biri bana bir ziyarette bulundu. Onu hiç hatırlama­yınca bir hayli şaşırmış görünüyordu. Yozgat’taki Protestanlaş- tırma çalışmasının, onların beni ilk ziyaretierinden doğup büyü­düğünü söyledi:

“Bu yeni yol [Protestanlık] öyle hakaretlere maruz kalmıştı ki, onun o kadar da kötü olmayabileceğinden şüphelenmiş ve kalkıp size gelmiştik. Sizin hakikati vaaz ettiğinizi gördük ve anladık. Kitab-ı Mukaddes’i ve kitapları sırtımıza yükleyip be-

raberimizde Yozgat’a götürdük ve her şey buradan zuhur etti. Bu bir başlangıç oldu. Bizden birkaç kişi bir araya gelerek şunu söyledi: ‘Bizler hakikati bulduk ve ona sadık kalacağız.’ Bizi her­hangi bir misyoner ziyaret etmeden önce zulümler gördük ve tartışmalar yaptık.”

istanbul’daki bütün misyonerlik faaliyetieri iç bölgelere bu yolla ulaşmıştır. Oradaki matbaa marifetiyle gerçekleştirilen çe­viriler, kitap yazarlığı ve dergi editörlüğü bütün ülkeye yönelik olmuştur.

Msy. Bliss[34] de kansı da misyona katıldı ve Trabzon’a gitti­ler. Ben Amerika’daki Payson Kilisesi’nde vaaz ederken (1837- 1838) cemaatimden birisi de Msy. bn. Bliss’ti. ikisi de gence­ciktiler; işlerinde fedakâr ve istekliydder. Yaşadıklan zorlu tec­rübelere, başından sonuna kadar asdce, kahramanca ve sabırla tahammül gösterdiler. Sıtma ateşiyle bitkin düştüklerinde bile sağlıklı ve dinç insanlar gibi çalışıyorlardı.

Henüz yeni taşındığımız bu büyük evin pek çok tamire ve değişikliğe ihtiyacı vardı. Hem ilahiyatta hem de atölyemde carda başla çalışıyordum. Kendime ayıracak vaktim yoktu; bu hâlim anneme yazdığım mektuplarda görülmektedir. Dayanık­lıydım, her daim sapasağlamdım. Ancak yorgunluk bana birkaç saadik uyku verirdi; sonra ayağa fırlar ve hiç olmadığım kadar dinç olurdum. Bu, doğuştan gelen bedensel bir özelliğim oldu­ğundan, bunda gururlandacak, övülmeye değer hiçbir şey yok­tu. Yalnızca şükredilecek bir durumdu, o kadar.

Bebek İlahiyat’ın Günlük Programı

Okulda sabahları 5.30’da dua ediyorduk, öğrenciler sırayla uzun ama yararlı bir ingilizce ayin metni okuyorlardı, ilerlerken kısa kısa açıklamalar ilave ediyordum. Duayı Ermenice yapıyor­dum. Bu uygulama 20-30 dakikamızı alıyordu. Soma 7.00’ye kadar süren sabah ezberlerimiz geliyordu. Saat 7.00’de kah­valtı vardı. Okul 9.00’da yeniden toplamyordu ve bu 12.00’ye kadar sürüyordu. Öğle yemeği ve teneffüs 14.00’ü buluyordu. Ardından 17.00’ye kadar dersler geliyordu. Okulun akşam ye­meği 17.30’daydı; az sonra da bizimki gelirdi. Soma 19.30’dan 21.00’e kadar yeniden derslere başlardık.

Evdeki Yaşantımız

Kızlarım Nettie ve Susie iyice ayaklandıktan sonra ve onla­ra birbiri ardına çocuklar katıldıkça nasıl da vakit geçiriyorduk. O saat gürültülü patırtılı geçerdi. Çocuklar benimle ayı veya fil oyunu yahut zeytinyağı tüccarı gibi oyunları oynamaktan her zaman hoşlanırlardı. Kürk kaplı bir örtüyü iki yanımdan aşağı sarkıtarak bürünür, ayı rolü yapardım. Bunun üzerine çocuklar hemen annelerine koştururlardı, kendilerini kollasın diye. Mu­hayyilesinde annesini çok güçlü olarak tasavvur eden sevgili Su­sie, bu yaratığın sevgÜi babacığından başka bir şey olmadığını hatırlamaya her defasında söz verirdi. Fakat benim en yüksek perdeden ayının gazaplanışını taklit etmemle çığlık çığlığa an­nesine koşardı.

Mobilyalar biraz hırpalanırdı; lakin anneleri bu oyuna hep hoşgörüyle yaklaşırdı. Çocuklar oyunların çok kısa sürdüğünüdüşünürlerdi, fakat kesinlikle bu oyunlar onlara iyi geliyordu. Elbette babalarına da yanyordu. Körebe oynamak için uygun bir kalabalık bulmuşsak halkamızı büyütmek için geniş salonu­muza müracaat ederdik. O sıralarda üzerimize gelmekte olan büyük bir kederin gölgeleri ortalarda yoktu. Hayat şen şakrak geçiyordu. Kısa bir dinlenmeden sonra çalışma salonuna gider saat dokuza kadar bir ya da iki sınıfın ertesi gün saat 11.00’de verecekleri ezberleri dinlerdim. Haftanın üç günü öğleden son- ralan saat 14.00’te deneyler eşliğinde verdiğim bir konferan­sım olurdu. Bu konferanslara hazırlanmak öyle az zaman ve az emek isteyen bir iş değildi. Her daim ilgiyle dinleniyorlardı. Kimya alanmda sunduğum dersler serisi, muhtemelen Mekteb-i Tıbbiye’de verilenler dışında o büyük başkentteki yegane kon­feranslardı. öğrencilerden bazıları bu çalışmayı olağanüstü bir alakayla ele alıyorlardı.

Saat 21.00’de ademin yanına dönüyordum. Çocukların hepsi ve kimi zaman da yorgunluktan bitkin düşmüş anneleri uykunun kollannda kendilerinden geçmiş oluyorlardı. Eşimin de benimki kadar vazifeleri vardı ve onlarla hayli meşguldü. Ancak Bebek’e İngiliz ve Amerikalı aileler yerleşmeye başlayın­ca mecburen akşam davederi düzenleniyordu. Anlıyorduk ki, herhangi bir akşam saat dokuzda birer bardak çay içecek, dost- lanmıza hoş geldiniz demekten mutlu olacaktık. Bu uygulama yıllar boyu devam etti. Amerika’ya gelince bu benim için büyük bir sosyal kayıptı. O davederi burada yeniden tesis etmeye uğ­raştım ama nafileydi. Şartlar tümüyle değişmişti. Bu daveder, günün en mutlu saadetiydi. Saat 10.00’da yatmaya çekilirdik. Bir saatimi yazışmalanma harcardım ve 23.30’da uyumaya ha­zır hâle gelirdim.

Sağlığım yerindeydi; tek istisnası yaklaşık ayda bir defa maruz kaldığım berbat baş ağrdanydı. Ardından mavi hapı her daim Hint yağı takip ederdi! Off! Yirmi yıldır o türden ağn nö­beti neredeyse hiç çekmedim. Hayatın o bölümünü bütünüyle bizim hanım kendisine almıştır.

Söylediğim gibi, taşındığımız o büyük evin pek çok tami­re ihtiyacı vardı ve paramız kıttı. Tamir türünden işlerin çoğu­nu kendi ellerimle halletmeye çabaladım. Bunun, zamanı en iyi kullanma şekli olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Sık sık bunu hissederim; bu hususta canım sıkılır. Ancak ortada ken­di kudretimle karşı koyamadığım bir ihtiyaç olduğu görülmek­tedir. Msy. Clark’ın sebep olduğu nahoş olayın vuku bulduğu dönem dışmda 1860’a kadar bu evde kalacaktım. Soma Bebek İlahiyat Okulu Merzifon’a taşındığı sırada Robert Kolej’i kurma­ya giriştim. Terk edilen bu ev, 1863-1871 yılları arasmda Robert Kolej’e ev sahipliği yaptı.

En derin tecrübelerimin ve en zor işlerimin yer aldığı haya­tımın bu bölümünü nasıl değerlendirmeli^ Kronolojik olarak bir hatıra defteri formunda da devam edemiyorum. Bu benim için ve sizin için yıpratıcı olur. Benim neler yaptığımı, neler çektiği­mi ve nelerden zevk aldığımı, ne gibi girişimlerde bulunduğu­mu başarılarıyla ve başansızlıklanyla beraber bilmek istersiniz. Bu yüzden eğitim alanındaki çalışmalarımın belirli çizgilerini ve şartların zorlamasıyla çekildiğim pek çok yan konuyu serbestçe tasvir edeceğim.

Okulun Tasviri ve Ders Programı

Yeni binada bazı tamir ve değişikliklerle edindiğimiz bir boşluk vardı. Ailemin kalması için odalarla birlikte tahminimiz- ce 42 yatılı öğrenci alabilecektik. Burası muhteşem bir binaydı. İskeleti masif meşeden yapılmıştı. Odalan büyüktü ve havadar­dı. Geniş salonlan bölme duvarlarla mükemmel bir kullanıma sahipti. öğrenci mevcudu düşündüğümüzden ya da umduğumuz­dan daha çabuk doldu. Buna mukabil dersler sistemli hâle ge­tirildi; İngilizce öğrenimi öne çıkartıldı. Matematik, fizik, kim­ya, doğa felsefesi ve ahlak felsefesiyle esaslı bir müfredat vardı.

(Etik ve psikoloji günümüzdeki kadar yaygın kullanımda değil­di). İncil dersleri her gün icra ediliyor, tarih ve coğrafya üzerinde ciddiyetle duruluyordu.

Her daim Ermeni dili ve edebiyatında yetenekli ve başarılı bir öğretmen istihdam ediyorduk. Bir kimsenin yerel dili (ana- ddi), onun düşüncesinin ve ifadesinin baş unsuru olmak zorun­dadır. Müfredatımız, Ermeni dilinin işlenmesinde muazzam bir itici güç olmuştu. Geldiğimizde onu çamur ve demir hâlinde bulduk; altın olarak bıraktık. Yalnızca şunu iddia ediyorum, bu dilin Rönesansında Bebek İlahiyat Okulu yer almıştır, hem de onurlu bir yer almıştır. Misyon’un bütün etkisi de o yönde sey­retmişti.

Öğrencilerimiz genelde fakirdi. Onlar, gelir seviyesi en dü­şük ailelere mensup değillerdi; yalnızca, açıktan açığa Protestan görüşleri benimsemiş ve bu yüzden malları mülkleri zarar gör­müş ailelerden geliyorlardı. Bazıları ise kilisenin yanlışlarını ve putperesdiklerini kendi başlarına reddetmiş on sekiz yirmi yaş­larında gençlerdi ve akrabalan tarafından koyulmuşlardı. Ter­biyeli ve saygılıydılar. Bu vasıflan Doğunun inşam için doğaldı. Lakin hepsinin eğitilmeye, disipline sokulmaya, ders görmeye ihtiyaçları vardı. Tanrı’mn huzurunda ve insanın huzurunda vicdan rahatlığı duygusunu geliştirmeleri lazımdı. Onlardan pek azı kişisel hayatlarında dinî vecibelerini yerine getiriyor­du. Pek çok yanlış anlayışı üzerlerinden fırlatıp atmışlar, “İsa’yı giymemişlerdi.”[35] O toplumda on sekiz, yirmi ve yirmi bir yaşla­rındaki takdire şayan gençlerden birkaç tane vardı; fakat onlann da hepsi evli barklıydı. Erken yaşlarda evlilik aşkı neredeyse hiç bozulmayan bir gelenekti ve bu durum bizi, bizim olması gere­ken en iyi öğrencilerden mahrum ediyordu.

Baştan itibaren kapımıza kim geldiyse aldık. Aslında baş­ka seçeneğimiz de yoktu. Ancak ümitsiz vaka durumunda olan bazı kimseler Protestanlığa geçtiler ve hayatlarım asil bir Hı­ristiyan gibi idame ettirdiler. Böylece gayrederimiz Efendimiz İsa’nın nezdinde boşa gitmemiş oldu. En yararlı ve kendisini davasına adamış pastörler bu yolla hizmete girdiler. Fakat çoğu, doğrudan misyonerliğe girmek için son derece yetersizdi. Bazı­ları ise İstavroz çıkarmaya düşman oldular. Bütün bunların hep­si bekleniyordu.

İlahiyata giren ilk öğrencimiz öksüzdü. Babası da iç bölgele­re gidecekti. Gitti ve bir daha geri dönmedi. Toros adlı bu gencin idrak eksikliği yoktu, lakin misyonerlik faaliyetinde yararlılık vadeden özelliklerini geliştirmemişti. Doğrudan bir misyonerlik yatırımı olarak fiyaskoydu. Her bir Hıristiyanlık faaliyetinde bu türden kayıplarla mecburen karşı karşıya kalınır. Ama yine de Toros hiçbir surette büsbütün bir kayıp olmadı. Ona, Sultan’ın istihdam ettiği seçkin bir mühendis olan Mr. john Hague’nun yanında tercümanlık işi buldum. Samimi bir Hıristiyan hanım olan Mrs. Hague, Toros’un gidişatını fazlasıyla şekillendirdi. Nihayet Tersane-i Amire’de baş mütercim olmak suretiyle bir unvana, erzaka, maaşa ve bir yüzbaşı üniformasına sahip oldu. Saygın bir ailenin kızıyla evlendi. Her daim eğitimin ciddi bir savunucusuydu. Bebek İlahiyat’a giren ilk öğrenci olarak onun fotoğrafını yayınlamaktan mutluluk duyuyorum.

Yazdığım Kitaplar, Eleştiriler, Tercümeler, Ders Kitapları…

Öğretmenlik, konferanslar ve vaazların yanında kalemimle de kayda değer çalışmalar yapıyordum. İlahiyat Okulu’nun açd- masının üzerinden çok geçmemişti ki, Cizvitler her zaman gös­terdiklerinden daha az basiret göstererek kalemleriyle bize karşı saldınya geçtiler. Protestanların kendilerini ve dinlerine dair her şeyi aşağılık ve suç olmakla itham ettikleri bir dizi risale yayınla­dılar. Aylarca onlan dikkate almadık. Fakat sonunda bu risalele­rin kötü bir etki bıraktığına kanaat getirdim, istasyon yönetimi benim “Papa Yandaşları ve Protestanlar” adlı bir kitap yazma teklifimi kabul etti. Bunun bir amacı, Katolik mezhebini seçkin Katolikler tarafından görüldüğü şekliyle gözler önüne sermek ve Protestanlarm delillerini çok az kullanmaktı. Elimde Sarpi’nin[36]Trent Konsili Tarihi, Pascal’ın Taşra Mektupları, Michelet’in ya­zılan bulunuyordu. Bunlara ilaveten Cizvitlerin Avrupa’dan çıkanlmalanyla ve Reformasyon’un gerçek meseleleriyle ilgi­li bir tarih kitabı da dahil diğer pek çok esere sahiptim. Bizim Evanjelik inanç sistemimizde Dört incil’in bulunduğu konum ve belli başlı kurtuluş doktrinleri, yazdığım o kitapta izah edildi. Ekmekle şarabın Isa’mn etiyle kanına dönüşmesi doktrininin (Transubstantiation) ortaya çıkış tarihi ve Roma Kilisesi’nin di­ğer pek çok yanlışı açıkça tartışıldı. Cizvitler buna cevap verme­diler. insanları tahrik eden bu genel tartışmada muhataplarımız kendi yanlışlarım görmüşlerdi.

Hazırladığım kitap M. de Castro’nun matbaasında [Erme­nice] basıldı. Bir Yahudi ve bir yabancı olan bu kişi Cizvitlerle hiç ilgili değildi. Cizvitler, o matbaamn yayınlannı yasaklaması için Osmanlı Devlet yetkililerini kışkırtmaya kalkıştılar. Fakat Sir Stratford Canning’den gelen bir mesaj meseleyi halletti. Pro­testan olmayan Ermeniler bu kitabı, Papa’ya bağlı misyonerlere muhalif görüşleri bulma hırsıyla okudular. Glasgov’lu milyoner ve Hıristiyan filantrofist Park’lı Henderson4 bahsettiğim kitabı Ermenice harfli Türkçe yayınladı. Kitap bu dilde de aynı ilgiyle okundu.

Bir vapurun güvertesinde tesadüfen karşılaştığım Ermeni bir banker bizim misyonerlerin yayınlarının, harika bir izlenim bırakmaya başlayan Katolik misyonerlere karşı kendilerini si­lahlandırdığını söyledi. Konuştuğum kişi bir Protestan değildi ama Amerikalı misyonerlerin Ermeni milletini Roma’dan kur­tardığını söylüyordu. Bu itirafın çok sık yapıldığını işittim. Keza birkaç risale daha yazdım. Bunlardan en uzunu “isa’nın Arabu­luculuğu” hakkındaydı.

Ayrıca Başpiskopos Matteos’un Eçmiyazitt Katolikoslart adlı kitabına da epeyce sert bir eleştiri yazdım. Başlığın çevirisi “iyi insan ve iyi Hıristiyan” olacaktı. Kitap temelsiz ve boş bir şey­di; çelişkilerle, tarihî yanılgılarla, gerçeğe aykırı beyanlarla, dine aykırı düşüncelerle ve iftiralarla doluydu. Ben de onun camna okudum. Kendi cemaati artık ona doğru düzgün saygı göster­miyor, onu soktuğum bu zor durumuna gülüyorlardı. Şahsen kendi kdisesinin inançlarına ters düştüğünü gözler önüne ser­miştim. Yazdığı kitabın zararlı etkisi büsbütün kırılmıştı.

Ermeni okullarına ders kitaplan tercüme etmek için de çok vakit harcıyordum. Baron Gazaros sağ kolumdu. Zihin felsefe­si üzerine yazılmış hiçbir eser olmadığından Upham’ın kitabını çevirmeye niyetlendim. Bunun başlangıç için en iyisi olacağını düşünüyordum. Yale’in başkam Porter’a bu alanda başlangıç için hangi kitabı tavsiye ettiğini sorduğumda hemen “Upham” demişti. En gözde öğrencilerimden olan Baron Gazaros’u bir inceleme bâbmda söz konusu kitap hususunda cesaretlendir­miştim. Tercümeye başlaymca o da benim için Ermenice anlam çıkanyordu. Böylece herhangi bir şüpheli nokta açıklığa kavuşa- büiyordu. Sonra Gazaros tercümeyi yazıyor ve dikkatlice cümle cümle bana okuyordu. Ben de orijinalini takip ediyor, ifadelerin açıklığı üzerinde ısrarla duruyordum. Kesin olmayan veya he­nüz bir felsefi anlamı yok dediğimiz bazı terimlerin listesini tut­tuk. önerilen bütün değişiklikler not alındı ve böylece çalışma­nın ilk aşaması bitirilmiş oldu. Ardından temiz bir nüsha yapıldı ve metnin tamamı ikinci defa itinayla gözden geçirildi. Verilen emek müthişti. Ancak gelin görün ki bir bilim üzerine hazır­lanmış bu mükemmel ders kitabı Ermeni zihniyetinde yeniydi ve kelimelerle anlatılmaz bir değer elde edilmişti. İleriki yıllar­da Gazaros bunu yeniden gözden geçirdi ve Upham’m Vasiyet hakkındaki çalışmasını da ilave etti. Bu kitap onun tercümesi olarak yayınlanmıştır.

Diğer bir ders kitabı VVayland’ın5 Ahlak Felsefesi’ydi. Üçün­cüsü ise zihinsel ve yazılı bir aritmetik kitabıydı. Türk paralan- na, ağırlıklarına ve ölçülerine uyarlanarak hazırlanan bu kitap, Ermenice ve Ermenice harfli Türkçe6 olarak yayınlandı. Ruhban sınıfının zulümlerine maruz kalmış bir Protestan olan Murek Francis VVAYLAND: (1796-1865): New York’ta İngiliz göçmen bir ailede dünyaya geldi. 1813’te Union Kolej’i bitirdi. Andover İlahiyat Okulu’ndan 1816’da mezun oldu ve Union Kolej’de öğretmenliğe başladı. Bir yandan da Boston’daki Birinci Vaftizciler Kilisesi’ni yönetiyordu. Daha sonra Brown Üniversitesi’nin başına getirildi. Ahlak ve zihin felsefesi derslerine girdi. Ay­rıca üniversitede çok köklü değişimler yaptı. The Elements of Moral Philosophy (1835) ve The Elements of Political Economy (1837) adlı iki ders kitabı hazırladı. Ç.N.’ Ermenice Harfli Türkçe (Armeno-Turkish): XIX. yüzyılın ikinci yarısına ka­dar Osmanlı Ermenileri’nin kahir ekseriyeti anadillerinden ziyade Türkçe konuşuyorlardı. Ancak bu Türkçeyi Ermenice alfabeyle yazıyorlardı. Dola­yısıyla bu şekildeki kullanım literatüre Ermenice harfli Türkçe olarak geç­miştir. Ç.N.bebek İlahiyat okulu am, resimli tasvirler için şimşir tahta üzerinde plakalar kesti. Ona iyi para ödedim. Ancak kendim yapsam daha iyisini yapa­bilirdim; kesilenler kaba saba şeylerdi.

Fakat bu aritmetik kitabı misyon okullarını da aşıp ötele­re geçti. Ermenice harfli Türkçe bir nüshasını, o sırada Maarif Nazırı olan Ahmed Vefik Efendi’ye[37] takdim ettim. Fevkalade ilgilenmiş görünüyordu. Türk okullarının tam da bunun gibi bir kitaba ihtiyacı olduğunu, Ermeni harflerini öğreneceğini ve bu kitabı Türkçe harflere aktaracağını söyledi. Sonradan bana, bundan 10.000 nüshayı devlet matbaasında bastırdığını ve eya­letlerdeki müdirlere gönderdiğini, okullara koymalarını, ücretini (zannedersem 5 kuruş) toplamalarını, böylece diğer 10.000 nüs­hanın gönderilebilmesi için parayı iade etmelerini emrettiğini anlattı.

Misyoner tercümelerinin hepsi bu yolla gerçekleştirilmiştir. Dilde açık bir ifade tarzını kullanmadaki ustalığından dolayı se­çilmiş olan mütercim yardımcısı metne şekil verir; misyoner de kesin manayı oturtmaya özen gösterir. İki farklı anlam olunca o nokta işaredenir, ileride tam olarak üzerinde düşünülmesi ama­cıyla kenara koyulur.

Basım yayın yoluyla yaptıklarıma, o zamanlar vuku bulan entelektüel ve manevi değişimlere katılmış birtakım kalıcı de­ğerler olarak bakıyorum.

Öğrencilere Kıyafet Temini Meselesi

1843 yılında Çelebi Yorgaki’nin koskocaman evine girerken öğrenci sayımız artmıştı ve başından beri canımı sıkan bir dert çekilmez hâle gelmişti. Bu, öğrencilere uygun kıyafeder bulma meselesiydi. Aralarından birkaçı kendi giysilerini tedarik edebi­liyordu ve bir sorun yoktu. Büyük bölümü ise bağışlara muhtaç vaziyetteydi. Misyonun belirlediği ilke, ödeyebilecek olanlar­dan on aylık barınma ve ders ücreti için yılda 100 dolar talep et­mekti. Ödemeye muktedir olan kesimden birkaç talebemiz var­dı. Onlar da İngilizce öğrenmek için bir iki dönem geliyordu. O öğrencilerimiz misyonerlik çalışmalarımızın tesadüfle bağlantılı kısmıydı; buna rağmen İncil hakikatinin pek çok eve girmesini sağlayan kanallardı öğrencilerin en az dörtte üçü eski püskü giysiler içindeydi. Bunlar ya fakir ailelerden geliyorlardı ya da zulümler yüzünden hâli vakti yerinde ailelerden dışlanmışlardı. Büyük Anatema, Evangelistlerin üzerine 1846’da patladı; fakat bundan önceki altı yedi yıl zarfında pek çok aktif zulümler yaşanmıştı. 18-21 yaş arasındaki gençler bizim ilahiyatta eğitim görmek için çoğu defa her şeylerinden feragat ederlerdi. Bu gençler asgari vatan­sever kimselerdi ve kendi halklannı özgürlüğe kavuşturmak adı­na bir şeyler yapma arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı.

Kıyafet şubesinde düzenli bir sistem yoktu. Çünkü herkes kendisini gözetmek mecburiyetindeydi. Bazıları bunda son de­rece başarılıydı, diğerleri ise paçavraların içerisinde gayet mem­nun ve gayretliydiler. Bir ingiliz seyyah en muhtaç durumda olanları rahadatmak için on pound (50 dolar) bıraktı. Hiçbir ba­ğış asla bu kadar kutsal olmamıştı. Bu para sanki bütün okulu yeniden giydirecek gibi görünüyordu; zira en perişan kıyafederi diğerleriyle aynı düzeye getirerek öğrencilerin tamamının kıya- federini derli toplu bir hâle getirdi.

Bir başka sefer de fakir bir arkadaş 25 dolarlık alallara seza bir bağışın sahibi olmuştu. Derhal ilahiyatın züppesi olarak ilan edildi. Kimisi ona güldü; ötekiler galiba onu kıskanddar. Maddi desteğin kaynaklan kısmen para kısmen az ya da çok kullanışlı kıyafet gibi değişik türdendi ve rastgeleydi. Bu yüzden herkesi memnun edecek şeyi denkleştiremiyordum. Açıktan açığa ve prensip olarak çalışkan ve ciddi öğrenciler lehine taraflı davra- nıyordum. Fakat bu, sergilenen emeğin tam karşılığı bir ödül olmaktan ziyade adam kayırma olarak telakki ediliyordu.

Daha evvel o kadar çok zulüm ve boykodar altındayken öğrencilere ve diğer muhtaç insanlara vermek için endüstriyel işlerle ufak çapta bir şeyler yapmış ve başarmıştım. Nihayet ge­rekli parayı bulabilirsem öğrenciler için bir atölye kurma karan- na kadar geldim. Atölyede her bir kişi kendi kıyafetlerine yete­cek miktarda parayı adam gibi kendisi kazanacaktı. Ben de artık dağıtılmak üzere bana verilen yardımları kabul etmeyecektim. Bu konuyu mümkün olduğunca her tarafa duyurdum. Misyon yönetimi atölye kuracak para için çağrıda bulunamadı. Fakat ben lazım olan 40 poundluk miktar için Bakırköy’de hükümet tarafından istihdam edilmiş olan İngiliz makinisderden ve mü­hendislerden bağışlar temin ettim.

Bakırköy Basmahanesi, Dadyan Kardeşler, Mr. Hague….

Oradaki bir grup adamla son derece güzel ilişkilerim vardı. Onları İstanbul’a getiren hükümet tasansı bir o kadar görkem­li, lakin bir o kadar boş, o kadar katlanılmazdı. Hâl böyleyken o denli arzu edilen, o kadar parayı ve mühendislik yeteneğini çarçur eden, ama yine de o kadar verimsiz sonuçları olan bir işti ki; kabataslak anlatmaya değer doğrusu. Bu çalışma, Türk hükümetinin Avrupa’daki sanayi ve imalat kurumlarını ülkeye getirmek için sarf ettiği pek çok beyhude çabaya güzel bir örnek olarak alınabilir.

Plan, İznik’te kurulmuş devasa bir yünlü kumaş fabrikasına ve istanbul’un batısında kalan Bakırköy’de bir pamuklu kumaş fabrikasına sahip olmaktı.[38] ikinci söylediğim yerde ayrıca büyük tornacı dükkânları da olacaktı. Buralarda ahşap ve metal­den yapılan her şey imal edilecekti. Lakin hepsinden önce buhar makineleri, vapurlar, demir köprüler vb. üretilecekti. Mükem­mel bir İngüiz başmühendis ve her şube için bir ustabaşı takımı İngiltere’den apar topar getirildi.

Şayet bu deli saçması tasarıda başan kısmet olsaydı, o ba- şanyı elde eden deha, başmühendis Mr. John Hague olurdu. Southampton’lı bu adam, on parmağında on marifeti olan gör­müş geçirmiş, muazzam bir yaratıcılık kabiliyetine sahip, kay­nak bulmada bir harika, makine mühendisliğinde olduğu kadar büimsel bilgide, kimyada ve mineralojide eksiksiz biriydi. Bü­yük projelerde serveder edinmiş ve servetler kaybetmişti. Buna mukabil dâhi adamların pek çoğu gibi o da nispeten paraya çok az tamah ederdi. Üzerine titreyen ve had safhada bir idare kabi­liyetine malik olan mükemmel eşinden başka hiçbir şeyi yoktu. Gösterişsiz dindarlardandı; gerçekten alçak gönüllüydü; hiçbir iddiası yoktu; sapına kadar dürüsttü. Bu göz kamaştırıcı İngiliz işçiler grubunun diğer üyelerini anlatmayı burada kesmem ge­rekiyor.

Fakat Dadyan ailesini yani Barutçubaşılar’ı geçmemem la­zım. Basit olarak “barut imalatçılarının başı” anlamına gelen ikinci isim, bize bu ailenin, hükümetin öteki teşebbüslerinin ne­redeyse tamamına girdiklerini göstermektedir. Bunlar kardeşti­ler; atılgan, becerikli, cüretkâr ve çalışkandılar. Onlann ayırt edi­ci özellikleri, nasıl adam kullanacaklarını bilmelerinden ibaretti. Her bir işçderine yaptığı işin karşılığını vermek, prensiplerinden biriydi. Bu kararldıklarının önünde eğilmeyecek çok az insan bulunurdu. Hükümet nezdinde kendilerinin ne kadar gerekli ol­duğunu göstermeyi bilirlerdi. Şayet bir iş acele yapılacaksa, o işi kotaracak vasıtalara kumanda edecek kişiler bu adamlardı. riyet’in kuruluşundan sonra Sümerbank’a devredilmiş, yerine Sümerbank Bez Fabrikası tesisleri kurulmuştur. Ç.N. Ağabey Hovhannes9 ağırbaşlı, hoş sohbet bir adamdı. Kü­çük kardeş Boğos10 ise eğlenceli, şen şakrak bir arkadaştı; lakin en akıl almaz işler elinden gelirdi. Tuhaftır, gelirleri az olmasına rağmen şimdiden büyük servet edinmişti. Türkiye’ye vanşımın

  • Hovhannes DADYAN (1798-1869): Eğitimine Azadlı’daki Rum okulunda başladı, özel hocalardan Ermenice, Fransızca, matematik ve Almanca ders­leri gördü. 1813’te Azadlı Baruthanesi’nde kardeşi Simon Amira Dadyan’ın yanında çalışmaya başladı. 1820’de Beykoz Kâğıthanesi’nin, 1826’da Eyüp Dokuma Fabrikası’nın başına getirildi. 1832’de 1000 kuruş aylıkla Azadlı Baruthanesinin barutçubaşılığına tayin edildi. 1827’de biri Tüfekhane, diğe­ri iplikhane için iki mühim makine icat edince Sultan II. Mahmud tarafından 1000 altın kuruşla taltif edildi. 1835’te oğlu Arakel Sisak ile ihtisas için bir yıllığına Avrupa’ya gitti. Dönüşünde Beykoz-Deri Kösele Fabrikası, izmit Çuha Fabrikası, Hereke Dokuma Fabrikası ve Zeytinburnu Dökümhanesi onun yönetiminde kuruldu (1835). Oğullarıyla birlikte pamuktan barut ya­pımını icat etti. 1856’da Dîvan-ı Ahkâm-ı Adliye azası oİdu. Hizmetlerinden dolayı aynı yıl Sultan Abdülmecid tarafından “Bey” unvanına layık görüldü ve ardından Meclis-i Maarif azası oldu. Sultan II. Mahmud’dan Bakırköylü Ermeniler için bir kilise izni aldı ve tüm masraflarını üstlenerek Surp Asd- vadzadzin Kilisesi’ni inşa ettirdi; yanına da ahşap bir okul yaptırdı (1844). Yeşilköy Ata Stefanos Rum Kilisesi ve Bakırköy Rum Kilisesi’ne bağışlarda bulundu. Ayrıca 1846’da Narlıkapı’da kızlar ve erkekler için Horenyan ve Varvaryan okullarını, 1852’de Eyüp’te Surp Asdvadzadzin Kilisesi’ni inşa ettirdi. Bk. Silvart Kayar-Malhasyan, “Dadyan, Hovhannes”, Osmanlılar An­siklopedisi, istanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1999, c. 1, s. 365; Kevork Pamukci- yan, Biyograftleriyle Ermeniler, istanbul: Aras Yayınları, 2003, s. 195-198. Ç.N.
  • Boğos DADYAN (1800-1863): Dad Arakel Amira’nın torunu olan bu zat, Yeşilköy Baruthanesinin yöneticisi olan babası Simon Dadyan’ın 1832’deki ölümü üzerine onun yerine geçti. 1844’te Sultan Abdülmecid’in izmit ve Bursa seyahatlerinde maiyetinde yer aldı. Hizmetlerinden memnun kalan padişah onu altın tuğra ile ödüllendirdi (1844). 1845’te baruthaneyi ziya­ret etiği sırada onun evinde kaldı. Bu kişinin Ermeni cemaati için yaptığı hizmetler ise şunlardır: Surp Prgiç Ermeni Hastanesi’ne yakın Surp Hagop Kilisesi’nin yerini bu hastaneye bağışladı. Ayrıca hastane karşısındaki bağı da 1500 altın harcayarak oraya bağışladı. Buraya bir veba hastanesi kurul­du. Ailesine tahsis edilen 10 okka et tahsisatını oraya bağışladı. Babasının Yeşilköy’de yaptırdığı kiliseyi tamir ettirdi. Samatya Ermeni Okulu için uzun süre 600 kuruşluk bir aylık bağladı. 1858-1859’da Kudüs’teki Surp Hagop Manastırindaki bir okul yapımına Balyan Amira ile birlikte 180 bin kuruş bağışladı. Üsküdar Surp Haç Mektebi’nin yeniden inşasına 25.000 kuruş yar­dımda bulundu. Ayrıca Galata’daki Ermeni mektebine de bağış yaptı. Bk. Sil­vart Kayar-Malhasyan, “Dadyan, Boğos”, Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1999, c. 1, s. 364; Kevork Pamukciyan, Biyograftleriyle Ermeniler…, s. 192-193. Ç.N. üzerinden henüz aylar geçmiş değildi. Boğos’un evinde Ameri­ka maslahatgüzarı Komodor Porter’la birlikte bir akşam yemeği yedim. Ev sahibimizin tavırları doğaldı ancak kabaydı; şatafadı görünümü beni şaşırtmıştı.

Bu iki kardeş, sözünü ettiğimiz devasa girişimi sürdürecek olan Mr. Hague’nin amirleriydiler. Mr. Hague, ileride vazifesi­ni savunmasının imkânsız olacağını derhal anlamıştı. Pamuk­lu dokuma fabrikası için seçilen yerin, baskı işlerinin ve büyük makine atölyelerinin, bu teşebbüsün başarısızlığının garantisi olduğunu söylemişti bana. Bu iki Ermeni şefin ve onlarla bağ­lantılı bütün paşaların ve Türklerin başlıca amaçlarının, milyon­ların hükümetini yağmalamak olduğu ihtimaline akıl sır erdi- remiyordu. Mr. Hague, Osmanlı hükümetini bu korkunç soy­gundan korumak için girişimde bulunmak suretiyle kendisini Dadyan’lann gözünde sevimsiz kıldı. Nihayet üç ya da dört yıl sonra Dadyan’lar, elinde mükemmel bir mukavele bulunması­na ve hükümetin de mukaveleyi bozarken ter dökmek zorunda kalmasına rağmen Mr. Hague’yi bertaraf ettiler. Kitabımın ile- riki bölümlerinde, Hague ailesinin Southampton’daki üyeleriyle yaptığım görüşmeden bahsedebilirim.

Makinecilerden yaklaşık 200’ü, bazıları eşleriyle birlikte Makriköy ve civarında her nereyi bulabildilerse oraya yerleştiril­diler. Ayda bir defa Makriköy’e geçmeyi ve Mr. Hague’nin evin­de toplanacak kişilere vaaz etmeyi alışkanlık hâline getirmiş­tim. içki düşkünlüğü onlardan bazılannı mahvediyordu. Çünkü yüklü miktarda ücret alıyorlardı ve rakı ucuzdu; yapacak bir şey yoktu, içki müptelalarıyla ilgili şubemiz henüz onlar için hazır­lanmamıştı. ilk iki yılda on üçünün, alkol zehirlenmesinin sebep olduğu titreme hezeyanından öldüğü söyleniyordu, içki içme­me konusunda boşuna vaaz veriyordum. Özgürlüklerini kendi iradeleriyle devretmeyeceklerdi. Çaresizlik içinde salt Tanrı Ke­lamı İncil’i denemeye karar verdim. Eski ve Yeni Ahit’te bula­bildiğim bütün Kutsal Kitap pasajlarını topladım ve baştan aşağı yazdım. Bu etkili oldu. Bir cemiyet kurduk ve bu girişim en azın­dan bazı kimseleri ayyaşların mezarlığına gitmekten korudu.

1856’da ingiltere’deydim. Bu işçilerden sonuncusunun ül­kesine geri dönüşü üzerinden sekiz ya da daha fazla yıl geç­mişti. Bristol’de yapılan bir halk toplantısının kapanışmda bir beyefendi öne çıktı ve beni samimi bir şekilde topluluğu selam­ladıktan soma şöyle dedi: “Hani sizin Makriköy’de büyük bir dgiyle incelediğiniz bakır silindirler vardı ya, işte ben onlann oymacısıydım. Biz ingilizler arasında siz çetin bir alanda çalı­şıyordunuz; lakin sizin öğrettiğiniz şeylerin beni Hıristiyanca bir hayata yönlendirdiğini bilmenizi isterim. Şu an Wesleyan Kilisesi’ne üyeyim.”

Bir Gece Yarısı Bakırköy’den Bebek’e Gidişim

Makriköy’e gerçekleştirdiğim Pazar günü ziyaretlerimden biri benim ve ailemin zihninde büyük sıkıntıyla geçen birkaç saat olarak kaldı. Sıcak bir gündü; eve gitmek için elden geldi­ğince geç vakitte yola koyulmaya karar verdim. Aşırı sıcaktan kaçınmak istiyordum. At üstünde iki saatlik bir yolculuğum, ar­dından Haliç’ten Boğaziçi’ne kayıkla bir buçuk saat süren bir mesafem vardı. Tam gitme vaktidir diye düşününce saatime baktım; henüz saat üçü gösteriyordu. İki saat daha var diyerek kendimi rahadattım. Fakat o saatte yola çıkmış olsaydım iyi olurmuş. Belirlediğim saati çoktan yarım saat geçmişti. Hatayı keşfedince bende müthiş bir korku peydahlandı. En zavallısın­dan bir ata binmiştim; gidişatını değiştirebilmem için bir miktar dayağı tercih etmişti.

Sandala bineceğim rıhtıma vardım. Karanlık bastıktan soma uzun bir süre kayığım burada bekleyecekti. Kayıkçı benim bü­tün gece gittiğim yerde kalacağıma hükmetmiş. Birdenbire poy­raz çıkınca ve bu yüzden onun Boğaz’ı geçişi zorlaşınca akdldık edip evine gitmekte acele davranmış. Ben oraya vannca fırtına çıkmıştı. Ne onu bulabildim ne de bu şartlar altında denize açı­lacak bir başka kayıkçı. Büyük zorluklarla Tophane’ye geçtim. Orada da bir şey bulamayınca o karanlıkta kaldınm taşlarının üzerinde beş veya altı kÜometre tabana kuvvet evin yolunu tut­tum. Fakat bir fener bulmam lazımdı. Yoksa ilk karakoldakiler beni hapseder ve sabaha kadar da orada tutarlardı. Bereket ver­sin, Tophane’deki bir kahve dükkânından bir fenerle bir parça mum bulabüdim. Fakat lambanın biri tamamıyla gitmişti, diğeri de kısmen yanıyordu. Daha yüz adım gitmeden ışığın feri kaçtı. Bir karakola varınca yukarı doğru yöneldim ve orada kandilimi yaktım. Dolmabahçe’deki, Beşiktaş’taki, Kuruçeşme’deki, Ar- navutköy’deki ve Bebek’teki karakollann her birinde aym işlemi tekrarladım. Planım mükemmelen başanya ulaşmıştı. Bir kan- düim vardı; onlar bunu inkâr edemezlerdi; ancak kandilin bana yapacağı bütün iyilik, hapse düşmemi engellemek olacaktı. Ge­cenin şiddedi rüzgânnda onu çabucak sönmekten koruyamıyor- dum. Eh! gece yansına doğru eve ulaştım. Henrietta ve Susie sedirin üzerindeydiler. Daha evvelce orada uyumak için ağlayıp dururlardı. Soma anladım ki sevgili anneleri de onlarla birlikte gözyaşı dökmüştü. Öğrencilerin hepsi bütün gece dışarıda Bo­ğaz boyunca dolaşmışlar da ne benden ne de kayıkçımdan tek bir haber alamamışlar. Kayıkçı sabahı beklemek için geceyi bir yerde geçirmiş. Neticede benim kaybolduğuma hükmedilmiş.

Başımızdan böyle kaç tane korku geçmiştir de sonunda se­lamete çıkmış, sonsuz bir sevinç yaşamış ve Tann’ya şükretmi- şizdir!

Hükümetin beş milyon pound masraf ettiği o muazzam işlerden yalnızca iznik’teki yünlü dokuma fabrikası ile Makri- köy’deki baskı işleri ayakta kaldı. Büyük makine imal atölyele­rinde ise bir çelik vapur inşa edildi, birkaç da başka şey yapıldı. Soma bu işlere son verildi. Şayet bu atölyeler tersaneye yerleş­tirilmiş olsalardı -ki onların orada olmaları için Mr. Hague ısrar etmişti- yapdan büyük harcamalar işin içine dahil olacaktı. Ney­se, biz konumuza dönelim.


[1] Lexington Tarih Cemiyeti’nin (Lexington Historical Society) huzurundaki bir konuşmamda Faulkner ailesini kısaca anlatmıştım. Bu tebliğ bir broşür olarak “Yüzbaşı Francis Faulkner ve Lexington Savaşı” adıyla yayınlanmıştı.

[2] Apocrypha (ing.): Dinî otoritelerce genel kabul görmüş dinî metinlerin ve ki­tapların parçası olmayan metinlere verilen genel addır. Dinî metinlerin doğ­ruluğunun şüpheli olduğu durumlan tanımlamak amacıyla kullanılır. Bazı kiliseler bu metinlerin doğruluğunu kabul etmektedir. Ç.N.

[3] Yazarın İncil, Yeremya, 6/16’daki “yollar üzerinde durun” ibaresine bir atıfta bulunduğu, muhtemelen misyonerlik bölgelerine gidip gelen bir gemiyi ima ettiği akla gelmektedir. Ç.N.

[4] Jonathan EDWARDS (1703-1758): Adı Amerika’daki Büyük Dinî Uyanış ismi verilen dindarlaşma hareketiyle anılır. Connecticut’ta bir din adamı­nın oğlu olarak dünyaya geldi. On üç yaşında Latince, Yunanca ve Ibranice öğrendi. On altı yaşında Collegiate School of Connecticut (sonradan Yale olmuştur) okurken dinî-felsefi görüşlerini belirlemeye ve geliştirmeye baş­lamıştır. Daha sonra ilahiyat eğitimi aldı. 1724’te Yale’de kıdemli öğretmen oldu. Velut bir yazardı. Gününün on üç saatini çalışma odasında geçirirdi. Misyonerlik de dahil pek çok görevde bulundu. Hovvard J. Sainsbury, “Jonat­han Edwards”, Hıristiyanlık Tarihi, istanbul: Yeni Yaşam Yayınları, 2004, s. 442. Yazar Hamlin’i ve o dönemdeki pek çok kişiyi etkileyen Edvvards’ın gö­rüşlerine dair şunlar kaydedilmiştir: Edvvards’ın felsefi düşüncesinin özünde neyi ifade etmeye çalıştığını anlayabilmek için ‘Tanrısal Akıl” ve “Tanrısal Sanat” kavramlarının üzerinde durulmalıdır. Daha en başta Tanrı’nın kut­sallığı hakkında fikir sahibi olmakla, bu kutsallığın güzelliği ve yüceliğinin duyumsanması arasında bir ayrım yapmaktadır. Balın tatlı olduğuna dair rasyonel bir yargıda bulunmakla, onun tatlılığının hissedilmesi arasındaki fark gibi, kutsal aşkın insanda tecrübe edilmesi de akıl ile kalbin beraber yürüttüğü bir iştir. Tanrı’nın güzelliğinin ve mükemmelliğinin kalp tarafın­dan duyumsanması, insanda ona dair bir “anlam”ın belirmesine vesile olur. Ancak burada Edvvards’ın kullandığı hissediş, “insanın Tanrı’ya kalbiyle

[5] Bu ibareyle yazar Matta, 16/24’e telmihte bulunmuş olmalıdır: “Isa şakirtle­rine dedi: Bir kimse ardımdan gelmek isterse kendisini inkâr etsin ve Haçını yüklenip ardımca yürüsün.” Ç.N.

[6] Roma İmparatorluğu’nun destanı olarak kabul edilen bu metin, Publius Vergileus Maro (kısaca Virgileus, MÖ. 70-MÖ. 19) tarafından kaleme alınmıştır. 12 cilttir. Troya Savaşı sonrası Troyalıların hâlini anlatmaktadır.

[7]   Goergica’lar: Virgileus’un tarım hayatından bahseden şiirlerini topladığı ese­ridir. Dört cilttir ve MÖ. 29’da kaleme alınmıştır. Ç.N.

[8] Henry Wadsworth LONGFELLOVV (1807-1882): özel okullarda ve Portland Akademi’de öğrenim gördükten sonra 1825’te Bovvdoin Kolej’i bitirdi. Öğ­renciliği sırasında yazdığı şiirler bütün ülkelerde dağıtılan dergilerde yayın­landı. Çok yetenekli bir çevirmen olması hasebiyle mezun olunca bir süre Avrupa’da eğitim görmesi ve okulun çağdaş diller bölümünde ders vermesi teklif edildi. O da bunun üzerine Avrupa’ya gidip Fransızca, italyanca ve is­panyolca öğrendi. 1829’da Bovvdoin Kolej’de ders ve rmeye ve kütüphanecili­ğe başladı, ikinci kez gittiği Avrupa’dan dönüşünde Harvard Üniversitesi’nde görev aldı. 18 yıl boyunca üstlendiği bu görevden sonra yazı çalışmalara» sürdürdü. Yazarlığa ilk kez Amerikan tngilizcesine tercüme ettiği Dante’nin İlahi Komedya adlı eseri ile başlamış olein bu şahıs, Fireside Poets (Şömineba- şı Şairleri) adlı edebiyat akımında yer almıştır. Pek çok eseri bulunmaktadır. “Longfellow, Henry W.”, AnaBritannica, c. 14, s. 587-588. Ç.N.

[9]         Dr. Enoch POND (1791-1882): Bangor Ilahiyat’ın öğretim kadrosuna 1833’te katıldı. 1856’da müdür oldu ve bu görevinde 1882’ye kadar kaldı. Dinî ko­nularda pek çok eseri bulunmaktadır. The Apocalypse when written, and by Whom (1871) bunlardan en önemlisidir. Ç.N.

[10]        Henry Boynton SMTTH (1815-1877): 1834’de Bovvdoin Kolej’den mezun olduktan sonra Andover Teoloji Okulu’nu bitirdi. Bundan sonraki eğitimini Almanya’da tamamlayarak ülkesine döndü (1840). West Amesbury Cemaatçi Kilisesi’ne pastör tayin edildi. Çeşitli kolejlerde ve ilahiyatlarda kilise tarihi, ahlak felsefesi, sistematik teoloji gibi dersler verdi. 1877’de New York’ta öldü. Hayatı hakkında Lewis F. Stearns’ın 1892 basımı Henry Boynton Smith adlı bir kitabı mevcuttur. Ç.N.

[11]        Üniteryenizm (Tevhitçilik): Teslis inancını reddeden, İsa’nın hem Tanrısal hem de insani doğası olduğu inancına karşı çıkan bir mezheptir. Üniteryen- lerin temel kitaplarından olan Racovian Catechism’dt şunlar yazılıdır: “İsa Mesih’e Tanrılık isnat edenlerin fikri yalnızca düz mantığa ters düşmekle kalmaz, aynı zamanda kutsal kitaplara da muhaliftir. Ayrıca sadece Baba’nın değil, oğlun ve Kutsal Ruh’un, üç farklı varlığın tek bir Tann olduğuna inananlar da büyük bir hataya düşmektedirler. Tanrı kesinlikle tektir; bu yüzden de üç bağımsız varlık olarak yeni bir Tanrı açıklamasıyla gelenler tamamen bu özle çelişirler. İznik Konsili’ne kadar geçen süre içerisinde ve o dönemde yaşayanların yazılarına göre konsilden bir süre sonraya kadar, Baba gerçek Tanrı olarak biliniyor ve kabul ediliyordu. Bu fikre karşıt olanlar ise, sapkın olarak değerlendiriliyordu.” Ç.N.

[12]  Buradaki Kralın Kızları ibaresi büyük ihtimalle Kuzey Amerika’nın New

[12] Dionysius LARDNER (1793-1859): İrlandalı bilim ve teknoloji yazarıdır. 133 çildik Cabinet Cyclopeida’nın editörlüğünü yaptı. Londra Üniversitesi’nin ku­ruluşunda yer aldı, orada ilk doğa felsefesi ve astronomi profesörü olmuştur. Lokomotif imalatçıları olan Norris Kardeşler’in davetiyle Amerika’da konfe­ranslar verdi. Napoli’de öldü. Ç.N.

[13] Prof. Parker CLEAVELAND (1780-1858): Amerikalı jeolog ve maden bilim­cidir. Amerika’da bu sahanın babası unvanıyla meşhurdur. 1799’da Harvard

[14] Elias BOND (1813-1896): Bovvdoin Kolej’den 1837’de, Bangor llahiyat’tan 1840’ta mezun oldu. 1841’de ABCFM tarafından Honolulu’ya misyoner ola­rak atandı. Orada Kalahikiola Kilisesi’ni ve Khola ilahiyat Okulu’nu kurdu. Ç.N.

[15] Leonard WOODS (1774-1854): Amerikalı meşhur bir ilahiyatçıdır. Üniterye- nizme karşı Kalvenizmi savunmasıyla bilinir. 1796’da Harvard’tan mezun oldu. Ardından West Nevvbury’deki Cemaatçi Kilise’ye pastör tayin edildi. Andover Teoloji Okulu’nun ilk profesörü oldu ve 1808-1846 yılları sırasın­da orada Hıristiyan Teolojisi kürsüsünde görev aldı. Bu görevinin yanı sıra ülkedeki önemli cemiyetlerin kuruluşlarına yardım etti. Bunlardan bazılan Amerika Risale Cemiyeti (American Tract Society), Amerika Eğitim Cemiyeti (American Education Society), İçkiden Uzak Durma Cemiyeti (Temperence

[15] Mr. Morrill’in bu sözleri, incil’deki “Çünkü tahtın ortasında olan Kuzu onları güdecek ve hayat sularının pınarlarına onları götürecek ve Tanrı gözlerin­den bütün gözyaşlarını silecektir” (Vahiy, 7/\7) cümlesine binaen, Hıristiyan rahip ve teolog John Wesley’in (1703-1791) yaptığı tefsirde geçmektedir: “Onlar artık susuzluk çekmeyeceklerdir; ne de bir acı ve üzüntü duyacaklar­dır…” Ç.N.

[15] Lydia Huntley SİGOURNEY (1791-1865): Yaşadığı dönemde pek meşhur olan bir hanım şairdir. Eserlerinin çoğunu eşinin soyadına binaen Mrs. Sigo­urney diye imzaladığı için bu isimle ünlü olmuştur. Norwich ve Hartford’da eğitim gördü. Arkadaşı Nancy M. Hyde ile birlikte genç kızlar için bir okul açtı (1811). Kısa ömürlü olan bu okuldan sonra hanımların eğitimiyle ilgi­lenmeyi sürdürdü. 1819’da dönemin ileri gelen ailelerinden birine mensup olan Charles Sigourney’le evlendi. Yazmayı hiç bırakmadan sürdüren Mrs. Sigourney daha çok ölüm, din, çalışma, sorumluluk gibi temaları işledi. Ken­disinden sonra gelen birçok şairi de etkiledi. Ç.N.

Mezun sınıftan birinin Asya’ya, birinin Afrika’ya, birinin istanbul’a yerleş­meleri bekleniyordu. Kalanlar ise kendi ülkemizdeki kiliselere pastör olacak­lardı.

[16] Dorset: Vermont eyaletindeki bu kasaba, Cyrus Hamlin’in ilk eşi Henrietta Jackson’ın (1811-1850) doğum yeridir. Yazar burada aynntıya girmeden ni­şanlısının yanma giderek evlilik kararlannı gözden geçirdiklerini belirtmek­tedir. Ç.N.

[17]         Dr. VVilliam JACKSON: C. Hamlin’in kayınpederi olan bu kişi, 1768’de Connecticut’ın Cornvvall kasabasında dünyaya geldi. Atalan Hıristiyanlığa hizmetleri geçmiş, takvalı kimselerdi. Üç yaşındayken ailesi Vermont eya­letinin Wallingford Kasabası’na yerleşti. Babası o kasabanın ilk yerleşimcisi, ilk sicil memuru ve ilk kilise diyakozu idi. William 16 yaşmdayken kilisede görev almak için hazırlanmaya başladı. Bu doğrultuda Darthmouth Kolej’de okudu ve 1790’da mezun oldu. Dr. Emmons’tan ve Amerikan Board kurucu­larından Samuel Spring’ten teoloji dersleri aldı. 1796’da Dorset Kasabası’na pastör tayin edildi. Bu arada Susanna Cram’la hayatını birleştirdi. Margaret- te Woods Lavvrence, Light on the Dark River, 1853, s. 19-24. Ç.N.

[18]         John ROGERS (1500-1555): Kaynaklarda “İngilizce Kitab-ı Mukaddes’in ilk yetkilendirilmiş derleyicisi, ingiliz Reformasyonu’nun öncüsü ve ilk şe­hidi” olarak tanımlanan bu din adamı ilköğrenimini Guild School of St. John the Bapnist’te (Vaftizci Yahya Lonca Okulu) gördü. 1526’da Cambridge Üniversitesi’nden mezun oldu. Belçika’nın Antwerp şehrine Tüccarlar Kumpanyası tarafından şirket papazı olarak tayin edildi (1534). Orada tanıştığı VVilliam Tyndale’in (1494-1536) etkisiyle Roma Katolik inancını

[19] Rufus ANDERSON (1796-1880): Maine eyaletine bağlı bir kasabada doğdu. Kendisiyle aynı adı taşıyan babası o yöredeki bir Cemaatçi Kilise pastörüy- dü. 1818’de Bowdoin Kolej’den mezun oldu. 1822’de ise Andover Kolej’i bitirdi. Henüz burada öğrenciyken ABCFM’de asistan olarak çalıştı. 1832’de tüm denizaşırı misyonerlik faaliyetlerinin sorumluluğunu üstlendi. The Mis- sionary Herald’ta pek çok makalesi yayınlanan Anderson’ın History of The American Board of Commissioners for Foreign Missions (2 cilt) ve Dr. Anderson’s Farevcell to The Missionaries adlı iki önemli kitabı da bulunmaktadır. Ç.N.

[20]         VVilliam GOODELL (1792-1867): Massachusetts, Templeton’da doğdu. Phil­lips Akademi, Dartmouth Kolej ve Andover llahiyat’ta eğitim gördü. 1822’de ABCFM’ye kabul edildi. İlk görev yeri olan Beyrut’a gitti. 1831’de Ermeni Misyonu kurmak ve Ermenileri Protestanlaştırmak maksadıyla istanbul’a yerleşti. 1865 yılında 43 yıl hummalı geçen bir ömrün ardından ülkesine döndü. Eğitim ve tebliğ faaliyetlerinin yanında basım işlerinde de görev aldı.

[21] Hohannes der SAHAKYAN: istanbul’da Protestanlaştırma faaliyetlerine baş­layan Amerikalı misyonerlerin tebliğlerine ilk olumlu cevap verenlerden bir gençti. Aktif olarak misyonerlere her alanda yardım etmeye başladı. Mezmurlar’ı günlük konuşulan dile tercüme etti. Bursa misyoneri Benjamin Schneider’a Türkçe öğretti. Eğitim için Amerika’ya gönderildi ve 1848’de geri döndü. Hohannes ertesi yıl Adapazarı’ndaki kiliseye pastör olarak atan­dı. Ç.N.

[21] Story HEBARD (1802-1841): New Hampshire’da dünyaya geldi. 1828’de Amherst Kolej’den mezun olduktan sonra Rebecca Wells VVilliams’la evlen­di. 1835’te Beyrut’a misyoner olarak görevlendirildi ve eşiyle birlikte oraya 14 Mart 1836’da ulaşti. 30 Haziran 1841’de Malta’da öldü. Ç.N.

[22] Erie Kanalı: Kuzey Amerika’nın büyük beş gölünü New York’tan Atlantik Okyanusu’na bağlamaktadır. Yapımı 1817’den 1825’e kadar sürmüştür. Ç.N.

® Misyonerlerin ve Mr. Brovvn’ın aralannda kullandıklan “boru çalmak (blo- wing the trumpet)” aslında Tevrat ve İncil’de geçen bir metafordur. örneğin: “Ve vaki oldu ki Yeşu kavme söyleyince Rabbin önünde koç boynuzundan yedi boruyu taşıyan yedi kâhin geçtiler ve boruları çaldılar.” Yeşu, 6/8. Bu ibarenin geçtiği diğer ayetlerden bazılan için bk. Yeşu, 6/4; 6/8; I. Krallar, 11/14; Resullerin İşleri, 2/2. Ç.N.

[24] Komodor Porter’ın bahsettiği antlaşma, 7 Mayıs 1830 tarihinde Osmanlı Devleti ve ABD arasında imzalanan Ticaret ve Seyrüsefain Antlaşması’dır. Antlaşmaya Reisülküttab Mehmed Hamid Efendi ile New York’lu tüccar Charles Rhind imza koymuşlardır. Dokuz maddeden oluşan bu antlaşmayla ABD’ye “en ziyade müsaadeye mazhar millet (the most favored nation)” statüsü verilmiştir. Ancak yine de bunun tamamıyla Kapitülasyonlar ma­hiyetinde olduğu belirtilmektedir. Komodor Porter ve adı geçen antlaşma hakkında geniş bilgi için bk. Nimet Akdes Kurat, Türk-Amerikan İlişkilerine Kısa Bir Bakış, Ankara: Doğuş Matbaası, 1959. Ç.N.

[25] Lord PONSONBY: Tanzimat’ın ilanının İngiltere’nin çıkarlarına uygun oldu­ğunu söyleyerek Mustafa Reşid Paşa’yı bu girişimlerinden dolayı tebrik et­miştir. Aynı elçi bir yıl sonra Mısır meselesinin İngiltere’nin istekleri doğrul­tusunda çözülmesinden dolayı Mustafa Reşid Paşa’ya tekrar teşekkürlerini bildirir. Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından sarf ettiği “Sultan Abdül- hamid, Avrupa’nın gördüğü en zarif ve en kurnaz diplomatlardan biriydi. O, Avrupa Birliği makinesinin tekerleğine çomak sokacağı ve düvel-i muazza- mayı birbirine düşüreceği anı gayet iyi biliyordu” sözleriyle tanınmıştır. Ç.N.

[26]        Sir Stratford CANNING (1786-1880): İngiliz diplomat ve siyaset adamıdır. Osmanlı Devleti’nde en uzun süre görev yapmış İngiliz büyükelçisi olma sı­fatına sahiptir. İngiltere’nin, Bâb-ı Âli üzerindeki etkisinin artmasında önem­li rol oynamıştır. Ç.N.

[27] Homeopathy: Fizikî, ruhî ve zihnî problem ve hastalıkların tabii olarak ha-

[28] İşlerini tamamlayamadıklan için suikastçılara ödeme yapılmamış. Birkaç ay sonra içlerinden biri Mr. Perkins’in yazıhanesine çıkagelmiş ve ne olup bitti­ğini anlatmış. “Şimdi benim ücretimi öde ve hayatın bundan sonra emniyet içerisinde olsun. Eğer ödemezsen ileride öldüresiye dövüleceksin” demiş. Adamın çok iyi birisi olduğunu fark eden Mr. Perkins, güvenliğini sağlama almış ve ona 20 dolar ödemiş. Mr. Perkins sonradan kendini güvende hisset­miş ve nitekim böyle de olmuş.

[29] Yazar burada “Ürdün’ün ötesine geçmek (passing över Jordan)” ifadesiyle Kitab-ı Mukaddes, Yeşu, 4/7’ye atıfta bulunmaktadır: “Çünkü Ürdün sula­rı Rabbin ahit sandığı önünde kesildiler; Ürdün’den geçtiği zaman Ürdün Nehri’nin sulan kesildi.” İlahiyatçı John Gill (1697-1771), Exposition of The Whole Bible adlı çalışmasında, bu cümlenin Hıristiyan anlayışa göre tefsirini yaparken bahsettiğimiz ibareye “İsa’nın ölmesi yoluyla” açıklamasını getir­miştir. Dolayısıyla C. Hamlin de adı geçen misyonerlerin çok geçmeden öle­ceklerini ima etmektedir. Ç.N.

[30] Yazarın burada kullandığı ve bundan sonra kullanacağı “yerli (native)” sıfatı, misyonerlerin Protestanlığı kabul ettirdikleri ve belli görevler için kendile­rinin yetiştirdiği kişileri tanımlamaktadır. Bu bağlamda yerli yardımcı, yerli öğretmen, yerli vaiz, yerli din görevlisi, yerli temsilci gibi tamlamalar misyo­ner metinlerinde sıkça kullanılmaktadır. Ç.N.

[31] Eski Yunancada şeytan anlamına gelir. İncil’de iblisin isimlerinden biri ola­rak geçer, tngilizcede “devi!” olarak dönüşmüştür. Ç.N.

[32] İstanbul’da 1 Temmuz 1846’da 37 erkek ve 3 kadın üye ile teşkilatlandı ve resmen açıldı. Baron Apisoghom Haçaduryan pastör, Baron Asadur ve Baron Mıgırdiç dekan tayin edildiler. Eski bir papaz olan Vertannes ile Stephan ve Tenop adlı kişiler de yönetim kurulu üyeliğine seçildiler, ilk açılış gününün heyecanı Mr. Henry O. Dwight tarafından şöyle dile getirilmektedir: “Şapel çok kalabalıktı ve bütün uygulamalar derinden ve yüksek hissiyatla dinlendi. Tanrı’nın bizimle birlikte olduğuna güveniyorum. (…) Bugüne kadar birçok Hıristiyan cenaze merasiminde bulundum. Fakat şunu söyleyebilirim, asla böylesine derinden bir etkilenme görmedim.” Aynı günün coşkusunu VVilli­am Goodell da hatıratında kaydetmiştir: “Böyle bir günü yaşayacağımı hiçbir zaman hayal etmezdim ama yaşadım ve çok mutluyum. On beş yıl önce istanbul’a geldiğimde, asla bu günün geleceğini ya da bir Ermeni kilisesi­nin tesis edileceğini sanmazdım. Bu Tann’nın en muhteşem işidir, ihsanıdır. Müslümanlar bile bunun bir mucize olduğunu söylediler. Haberi duyunca derhal odama girdim ve “mükemmel, mükemmel!” diyerek ellerimi kaldır­dım.” Ç.N.

[33] Bu konuda Lord Stratford de Redcliffe’s Memoirs, C. I, s. 201’e bakınız. [Bu hatıranın bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir.]

[34] Edwin Elisha BLISS (1817-1892): Harvey ve Abigail Bliss ailesinde dünyaya geldi. Ailenin sekiz çocuğundan üçü misyonerlik faaliyederine katıldı. Emma adlı kızlan Msy. Van Lennep’in eşi olarak Türkiye’de, oğullan Isaac da yine Türkiye ve Mısır’da misyonerlik yaptı. Edwin ilköğrenimini Springfield Yük­sek Okulu’nda aldı. Oradan Amherst Kolej’e geçerek 1837’de mezun oldu. iki yıl Amherst Akademi’de öğretmenlik yaptıktan sonra Andover İlahiyat Okulu’na girdi. 1843’te Isabella Holmes Porter’la evlendi. ABCFM’ye kabul edildikten sonra ilk görev yeri Trabzon oldu. 1843-1851 arasındaki görevini takiben Merzifon’da istasyon açarak oraya yerleşti. Şubat 1856’da İstanbul’a geçti. Orada basın yayın alanında çalışmaya başladı. Otuz alü yıl boyunca bu çalışmalarını sürdürdü. Misyonerlerin çıkardığı Avedaper adlı Ermenice gazetenin editörlüğünü 1865’ten 1892’ye kadar üstlendi. İstanbul’da öldü. Ç.N.

[35] Yazar bu paragrafta bir önceki bölümde açıklanan anatema mağdurlanndan bahsetmektedir. Zengin iken fakirleşen yahut akraba ve dostları tarafından terk edilen yerli Protestanlar hayatlarını idame ettirecek her şeyden mahrum kalmışlardı. Elbette bu durum onlar kadar misyonerleri de ciddi sıkıntılara sokmuştu. “İsa’yı giymek (put on Christ)” tabiriyle Hamlin, İncil’de geçen şu cümlelere atıfta bulunmaktadır: “Rab Isa Mesih’i giyinin ve şehvetler için bedenin tedarikini görmeyin.” (Romalılara Mektup, 13/14). “Çünkü Mesih’e vaftiz olunanlarınızın hepsi Mesih’i giyindiniz.” (Galatyahlara Mektup, 3/27). Ç.N.

[36] Paolo SARPI (1552-1623): Venedik’te dünyaya geldi. Babası Francesco tüc­cardı. Babasını erken yaşta kaybeden Paolu’yu, papaz ve aynı zamanda okul öğretmeni olan dayısı yetiştirdi. 1574’te papazlığa atandı. Bilgili bir keşişti. Ayrıca felsefe, ilahiyat, matematik, Yunanca ve Ibranice eğitimi görmüştü. Yüksek mertebelerde görevlere getirilen Şarpi bir ara Roma’ya giderek Trent Konsili’nin kararnamelerini inceledi ve bununla ilgili History of The Council of Trent adlı eserini 1619’da kaleme aldı. History of Benefices (1609) de eserleri arasındadır. Ç.N.

[36] Park’lı John HENDERSON (1782-1867): Tüccar ve filantrofist (insan mer­kezli hayırsever) olarak tanıtılmaktadır. Kardeşi Robert’le birlikte ortak iş kurmuştu. 1842’deki bir gemi kazasmda kardeşinin boğulmasından çok et­kilendi. Bundan sonra kendisini hayır işlerine adadı. Yılda ortalama 30.000 sterlinden fazla bağış yapıyordu. 1847’de Presbiteryen Kilisesi’ne katıldı, özellikle deniz aşırı ülkelerdeki misyonerlik faaliyederiyle ilgileniyordu. Diğer mezheplerin görüşlerine de hoşgörülüydü. Bütün mezheplerden birer topluluğu bir araya getirerek, bir tskoçya Milli İncil Cemiyeti çatısı altında topladı. Pazar gününü dinlenerek geçirmeyi çok önemseyenlerdendi. Hıristi­yan edebiyatını ve kütüphanelerini desteklerdi. Ç.N

[37] Ahmed VEFÎK PAŞA (1823-1891): Osmanlı devlet adamı, diplomatı ve oyun yazarıdır. Maarif Nazırlığı’na 16 Mayıs 1872’de tayin edildi. Bu görevde altı buçuk ay kaldı. Dolayısıyla Hamlin’in matematik kitabını takdim edişi bu süre zarfında olmuş olmalıdır. Ç.N.

[38] Yazarın pamuklu kumaş fabrikası dediği teşebbüs büyük ihtimalle Makriköy Basmahanesi’dir. Kaynaklara göre Hassa mimarı Balyanların eseridir. Cumhu-

İngiliz İşçilerden llahiyat’a Yardım

Ilahiyat’a ilave edeceğim endüstriyel faaliyet için hazırladı­ğım planı buradaki ingiliz işçilerin önlerine koyunca ilgilendiler. Bu sayede öğrencileri kendi kıyafetlerini üretmeye muktedir hâle getirecek ve zorlayacaktım, istediğim miktarın (40 pound) makul olduğunu düşündüler ve aralarında topladdar. Galiba Mr. Hague beş pound vermişti; diğerleri ise bir veya iki pound, on şilin [eski ingiliz gümüş parası], beş şilin ve buna benzer miktarlarla katkı­da bulundular. Parayı alınca ihtiyacım olan araçları sipariş ettim ve devasa evimizin zemin katında bir atölye kurmaya giriştim. Burada böyle bir imalathane için şahane bir imkân vardı. Neye hazırlandığımı öğrencilerimin hepsi biliyordu ve plana uyum sağlamaya pek hazırlardı.

Atölyedeki ilk Ürünlerimiz

ilk işimiz sac sobalar ve soba boruları imali üzerine oldu. Bunlar kullanıma giren eşyalardı ve Kasım, Aralık ve Ocak ayı olmak üzere üç ay boyunca çok yoğun bir talep gördüler. O tarihlerde (1844) evlerin çatılarında bacaların olmaması nede­niyle soba borusu kullanımı müthiş oldu. Mutfak bacaları is­tisnaydı, fakat onlar da olabildiğince evin arka tarafındaydılar. Öğrencilerle her sabah erkenden bir saat, öğleden sonraları bir saat ve çoğu defa akşamları da bir saat çalışıyordum. Bu girişim, başından itibaren tatmin edici bir başanydı. Soba borulannın ve sac sobaların yanı sıra kül tavalan, fırınlar, soba kürekleri, evde kullanılan kalay ve demirden mamul diğer gereçler de vardı, işi azıcık gösterince çocukların yapabileceği diğer şeyler de eklen­di. Bazı öğrenciler kısa sürede öğretmenlerinden daha marifedi hâle geliyordu. Çünkü benim bu zanaadara dair hususi bir bil­gim yahut yeteneğim yoktu.

Bu endüstriyel girişimden memnuniyet verici neticeler hasıl oldu. öğrencilerin hepsi kendi el emekleriyle baştan ayağa ter­temiz kıyafetler giyindiler. Geleceğe bakmak için bu emeklerin­den başka hiçbir şey olmadığından, kendi kazandıklan paraları dikkatlice ve en faydalı şekilde harcıyorlardı.

Nizam intizama ve öğrenmeye düşkünlük eskisinden daha fazlaydı. Cumartesi öğleden somalarını istirahata ayırarak her gün iki ya da üç saat bir işte çalışmanın derslere dört elle sanl- mayı, güzel ahlaklı olmayı ve erkekçe bir karakteri teşvik ettiği­ne adamakdlı kanaat getirmiştim. Bu işletmecilik fevkalade bir başanyla birkaç yıl devam etti. Lakin bu bir yenilikti; iyi ya da kötü bütün yenilikler gibi bu da muhalefetle karşılaşmak zorun­daydı. Öğrencilerin zihinlerini dünyevileştireceği gerekçesiyle bazdarı tarafından bu uygulamaya itiraz edildi. Bu imalatlan öğrenmeleri hâlinde öğrenciler dünyevi bir hayata yönelecek­lerdi. Ben ise tam aksi istikamette şöyle düşünüyordum: Belli bir dereceye kadar endüstriyel eğitim, öğretim yapan bütün okul­larda arzu edilen bir şeydir. Eğer mümkünse belli endüstrilerin öğrenimi için fırsat verilmelidir. Güzel bir laboratuarı genişletir­seniz; ama birazcık genişletirseniz ufak bir dökümhaneye, bir nalbant dükkânına ve marangozhaneye sahip olabilirsiniz. Bu basit ve yararlı süreçte beceriler kadar hakikat bilgisine de sa­hip olunmaz mı£ Ben bunu tamamıyla yepyeni olan bir şeyde uygulayarak başarılı olunca, faaliyet esnasında elde ettiğim bil­gilerden dolayı mutlu olduğum kadar işin muvaffak olmasına da sevinmiştim.

Öğrencim Zenop’un İdealizmi

Çok becerikli bir öğrencim vardı; onun göz kamaştırıcı gidi­şatını burada anlatacağım. Anlattıklarım, Doğu’daki Protes-tan Hıristiyanlar arasında Hıristiyanca karakter saflığına, bu karakte­rin yükselişine ve kapasitesine dair ara sıra bana sorulan bir dizi soruya cevap olacaktır:

Adı Zenop’tu. Hayatının ilk dönemindeki şartlar, haya­tının ileri safhasında oluşturacağı kişilik için elverişli değildi, îlahiyat’a gelmeden bir ya da iki yıl önce annesi vefat etmişti. Babası bir öğretmen olarak şöhret kazanmıştı ve gerçekten de ilginç bir adamdı. İçki kurbanıydı. Zenop’u korumak için okula getirmişti. Vedalaşma esnasında oğluna ve bana yaptığı konuş­ma acıklı ve dokunaklıydı. İç bölgelerde bir yere gitti ve orada öldü. Oğlu, gözyaşlarını akıtmaksızın ondan bahsedemezdi. Ze- nop sakin, çalışkan ve cana yakın bir çocuktu. Olağan bir geliş­me gösteriyordu ama herhangi bir fevkaladelik işareti vermiyor­du. Zannedersem, derinden bir kişisel ilgi meselesi olarak ilahi hakikatin etkisi altına girmeye başladığında, llahiyat’ta yaklaşık iki yıl mazisi vardı. O sıralar sanki ona Kutsal Ruh öğretiliyor gibiydi. Kitab-ı Mukaddes’i sistematik olarak incelemeye başla­dı. Bunun için her sabah bir saatini ayırıyordu. Habire bendeki Cruden’s Concordance’i[1] kullanıyordu, incil metinlerini yine incil metinleriyle karşılaştırmaya ve incil’den alman her delil metnini kendi yerinde görmeye niyedenmişti. Efendisi ve Üstadı olarak isa’ya havari olmuş; hayatım ve bütün gücünü O’na adamıştı. ilk deha belirtilerini ortaya çıkaran kimya bilimiydi. Evrene yerleştirilmiş saklı ve durgun muazzam güçlerin neler olduğu­nu görmek onu heyecanlandırıyordu. Deneyler aşın derecede ilgisini çekiyordu. Onları öğreniyor, yeni baştan deniyor ve her defasında yeni bir şey keşfediyordu. Ne kadar para kazamrsa kazansın hepsini kimyevi maddelere harcıyordu. Gümüş kap­lama ve yaldızlamada kendine mahsus bir tarzı vardı; o sayede daha sonra kullanmak üzere bir şeyler kazamrdı. Bir gün bana geldi ve Ramazan fişeğinin karışımını anlatıp anlatmayacağımı sordu. Bu fişekler, çakıl taşlarının padayıcı bir karışımla kaplan­masıyla imal ediliyordu. Her Türk çocuğu Ramazan aymda cep­lerine bunlardan doldurur; Arnavut kaldırımları boyunca fırlatıp atardı. Onlar da yere her vuruşta çatlaya padaya yol boyunca giderlerdi. Ne yapmak istediğini sordum. “Bizim fakir marangoz Garabet var ya, Fırat boylarındaki köyüne geri dönmek istiyor. Masrafım karşılayacak parası yok. Şayet bu karışımı öğrenirsem, güzel çakıl taşlan da bulabilirim; şimdi de Ramazan yaklaşıyor, Garabet fişekleri kolayca satar” diye cevap verdi.

Onlara, “fosfor, klorat gibi şeyler olması lazım; fakat pat­layıcılara el sürmemenizi tavsiye ederim. Eğer sürerseniz bunu yalnızca ateşe dayanıklı laboratuarda yapmamz gerekir” dedim. Ertesi gün parmaklarının sarılı olduğunu gördüm; bir patlama­nın acısını çekiyordu. Takriben üç gün soma zavallı marangozu, taşıyabileceği kadar fişekle doldurduğu zembiliyle gördüm. Biri­ni alıp denedim; mükemmeldi. Çok geçmeden kendisim Fırat’a götürecek kadar fişek satmıştı.

Tann’mn, Zenop’u kimya imalatçısı olarak tasarladığından emindim. Cizvitier Galata’da St. Benoit’yi12 kurmuşlardı ve İm­paratorluğa büyük miktarlarda daç tedarik ediyorlardı. Şayet ” St. Benoit Fransız Okulu: Her ne kadar kuruluşu İstanbul’un fethi öncesine kadar gerilere gitse de, resmî kuruluş tarihi, Fransa Kralı m. Henri’nin isteği doğrultusunda Papa XIII. Gregorius’un, Galata’daki Benedikten Manastırı’nı Cizvit rahiplerine verdiği ve Jules Mancinelli’nin yönetiminde ikisi Fransız ve ikisi italyan toplam dört Cizvit rahibin kurumu devraldığı 18 Kasım 1583 tarihinde başlatılır. Fransa’daki iç karışıklıklar nedeniyle Cizvider oradaki manasürın, okulun ve hastanenin yönetimini, Marsilya’dan yola çıkarak 19 Temmuz 1783 tarihinde istanbul’a ulaşan Pierre-François Viguier yöneti­mindeki on yedi Lazarist din adamına devrederek kurumu terk etmişlerdir. Günümüze kadar çeşidi aşamalardan geçen bu okul, mazisi en eski olan Fransız okulu özelliğini taşımaktadır. 1834’teki bir rapora göre okulda, bir fizik ve astronomi dersi ve odasının açılması büyük yankı uyandırdığı gibi, İstanbullu birçok gencin bu derslere kaydolmak için okula gittikleri belirtil­mektedir. Ayrıca bilimsel derslere verilen önemin neticesi olarak bu okulun, Türkiye’de meteorolojik sıcaklık ölçümünün bilimsel yöntemlerle yapıldığı ilk yer olduğu belirtilmektedir. Yazar Hamlin’in değindiği ilaç yapımı konu­su da bu çerçevede gerçekleştirilmiş olmalıdır. Ç.N.

Protestanlar bu endüstriyi ele geçirebilirlerse, bu onlara büyük bir rahadama getirecekti. Her daim bizim eğitim çabalarımı­za destek olan ve o sıralarda İngiltere’de bulunan Sir Austen Layard’a yazdım. Zenop’tan bahsettim ve eğer mümkünse ona bir yer bulmasını rica ettim. Vakti gelince, onun adına büyük bir ilaç imalathanesinde en mükemmel imkânı bulduğunu yazdı. Burası, Wesleyan Methodist mezhebi mensubu olan birine aitti. Bu kişi Mr. Layard’a şöyle demiş: “Eğer bu genç, Dr. Hamlin’in kefil olduğu gibi biriyse, elimden gelen her türlü imkâna sahip olacaktır. Şayet o, layık olduğunu kanıdarsa, istanbul’da Ciz- vitleri aşacak bir fidana sahip olmaz mıymışız göreceğiz”, “öğ­renciniz kendisini şanslı addedebilir” diye eklemişti Mr. Layard; “çünkü 1000 sterlin verseniz böyle bir meslek hayatı bir Ingili- zin oğluna bile açılmazdı.”

Sevinçle ve derin duygularla düşünüyorum da, gerçekten bu gencin önüne kendi dehasma ve düşünce yapısına uyan, yararlı, nüfuzlu, servedi ve şerefli bir meslek yaşamı açılmıştı. Projem tamam oluncaya kadar ona hiçbir şey duyurmamıştım. Bir gün çalışma odama çağırdım ve bütün planımı önüne serdim, işin neticesinde kafam karışmıştı, hayal kırıklığına uğramıştım; ona olan hayranlığımdan çarpılmıştım. Hatta gözyaşlarını akmcaya kadar bana tesir etmişti. Zenop şunları söylemişti:

“Siz benim babamsınız, lakin ben bu teklifi kabul edemem. Mesih’in kurtarıcım olduğunu idrak ettiğimde, bana yardım et­tiği müddetçe kendimi zavallı halkım Ermenilere öğretmen ola­rak adayacağıma dair O’na söz vermiştim.”

Verilen bir sözden belgede dönülebileceğine ve ruhta tutu­labileceğine, onun bu meslekte diğer mesleklere kıyasla mem­leketi için daha fazlasını yapacağım düşündüğüme onu ikna etmeye çalıştım. Bana içtenlikle teşekkür etti ama şöyle dedi: “Hayatım sabitlenmiştir; değiştiremem.” Bunu bir daha düşü­nüp taşınması, üzerine dua etmesi, Tanrı’dan yol göstermesini istemesi konusunda onu uyardım. Bu mevzuyu şimdilik bir ke­nara bırakacak ve kendisiyle tekrardan görüşecektim.

Bekleme sürecindeyken suratmda dalgın ve endişeli bir bakış vardı. Yüz ifadesinin altında bir mücadele görüyordum. Konuşmak için bir başka vakitte onu çağırdığımda metin ol­duğunu keşfettim. Fırsatın büyüklüğünü takdir ediyordu; lakin Efendimiz isa’ya söz vermişti ve geri dönmeyecekti. Hıristiyan sadakati ve diğergamlığının nadir olmayan örneklerinden biri de karşı karşıya idim. Çok az bir maaşla Antep’e öğretmen olarak gitti. 6-7 yıldan fazla yaşamadı, ismi ve etkisi hâlâ yörede can­lıdır. Antep Koleji’ne giden yolu o hazırladı. “Tanrı, öz halkını ortaya çıkardığı gün”[2] Zenop dışarıda bırakılmayacaktır. Emin olunuz o, ilahiyattaki endüstri faaliyetinden dolayı ne bozul­du ne de sekülerleşti. Yaptığı atmosfer basınçlı cezveyi, keza iyice yıprattığı Cruden’s Concordance’ımı hâlâ birer emanet gibi saklıyorum. Hayat Irmağı’nın kenanna çıkarsam, Zenop, benim gelişimi sen selamlayacaksın.

Stepan’la Simon’un Bebek llahiyat’ı Bulma Maceraları

Öğrencüerimizin kısmı azamisinin fakir olduğu gerçeğin­den daha evvel bahsetmiştim. Buna mukabil zeki gençlerdi; yeni bir dönemin soluğu, üzerlerine esmişti. Onları buna ha­zırlayacak eğitimi almalan için bütün maliyetleri belirlendi. Bu sona erişmek için bazılan muazzam fedakârlıklarda bulunuyor­lardı. Fakat ben, cesaret ve yenilemeyecek kadar güçlü, azim konusunda Stepan ile Simon adlı öğrencilerimi aşan hiç kimseyi tanımadım, ikisi de aym yöreden gelmişlerdi. On beş yaşlanna gelince ikisini de aileleri Muş’taki bir manastıra göndermişler­di. Burada başrahibin pokravore’si, en sonunda ise papaz ya da vartabet [okul öğretmeni] olacaklardı. Pokravore, “başkasının emrinde, alt, aşağı derecede” anlamına gelmektedir. Her manas- tınn yöneticisinin, görevi gereği papaz olarak yetiştirmek üzere teoloji öğrencileri olur. Bu güzel sistem o kadar bozulmuştur ki, öğrencder derhal pokravore hâline getirilir ve bilhassa başrahibin hizmetkârları olurlar.

Stepan ve Simon sakin çocuklardı, orada mudak itaate alış­mışlar. Ancak gördükleri eğitimden mutmain değillermiş. Şapel­de bol bol zikir yapılıyormuş; gençler bundan hoşlanıyorlarmış. Başrahibe yahut vartabete de bolca hizmet ederlermiş; ancak onlar bundan hiç mi hiç hoşlanmazlarmış. Şayet başrahibi mem­nun etmezlerse onlara “eşek herifler!” diye bağırırmış. Manastır­da iki yıl kadar kalmışlar. Kimi zaman birbirlerine sorarlarmış: “Biz hangi tür papazlardan olacağız^” İstanbul’u ziyaret etmiş olan bir tüccardan, bazı takva sahibi ve bdge yabancdar tarafın­dan Kitab-ı Mukaddes teolojisini öğretmek amacıyla orada bir okul kurulduğunu o sıralarda işitmişler.

“Heey!” demişler; “işte aradığımız yer; hadi gidip bulalım orayı.” Biraz kendi takva niyederini methetmek, biraz da ma- nastırdakilerin suçlarını açığa vurmak için çıkıp gitmişler. Yürü­yerek 200 ya da 300 mil seyahat etmeleri gerekiyormuş. Nere­de sığınacak yer buldularsa orada uyumuşlar. Hıristiyan olsun Müslüman olsun Doğunun bütün insanlan misafirperverdirler. Dağlarda, Allah’tan başkasının önleyemeyeceği bir yağmur fır­tınası hariç hiçbir sıkıntı çekmemişler! Trabzon’a vardıklarında orada geçdecek Karadeniz varmış. 500 mil olduğu söyleniyor- muş. Kalabalık bir Ermeni kafilesi büyük İngiliz ya da Avustur­ya vapurlanyla mütemadiyen seyahat ederler. Bu iki vapur, o zamanlar bilinen tek deniz vasıtasıdır. Tann, hemşehrilerinin nazarında bu iki gence lütufta bulunmuş da yardım etmişler ve yol paralannı ödemişler.

İstanbul’da karaya çıkınca safdillilikleriyle doğruca Erme­ni Patriği’ne gitmişler. Huzurunda diz çöküp el etek öpmüşler.

Nereden, hangi amaçla geldiklerini kısaca anlatmışlar. Patrik şu karşılığı vermiş:

“Benim sevgÜi evlatiarım, sizler harikulade bir yolculuğu tamamlamışsınız. Bu yolculuk, o büyük günde [ahirette] gü­nahlarınızın affı sadedinde hatırlanacaktır. Lakin bahsettiğiniz okulu ben inceledim ve içerisinde adından başka güzel olan hiç­bir şeyin bulunmadığım anladım. Bu nedenle okulu kapattım ve ikiyüzlü sapkınları memleketlerindeki evlerine gönderdim. Ancak siz ödülünüzü kaybetmiş değilsiniz. Son derece bilgili ve takva sahibi bir vartabeti derhal sizin manastıra göndereceğim; siz de onunla birlikte geri döneceksiniz. Her şeyi size o vartabet öğretecektir. Dinlenmeniz için üç gününüz var. Hizmetkârlarım sizinle ilgilenecekler. Vartabet de yaptığınız bütün masraflan size geri ödeyecek.”

Gençler acı bir hayal kırıklığı yaşamışlar ama bu çok nazik ağırlama karşısmda içleri hayranlık ve şükranla dolmuş. Daha evvel hiç görmedikleri böylesine gönülden misafirperverlik hoş- lanna gitmiş. Üç gün içinde de geri dönüşleri başlamış. Manas­tıra varmadan bir önceki akşam vartabet onlara serinkanlılıkla şöyle demiş:

“Patrik cenapları o okul hakkında size koskoca bir yalan söyledi. İstanbul’dan ayrılmadan bir gün evvel bütün öğleden somamı Bebek’teki Mr. Hamlin’le geçirdim. Pek çok meseleyi görüşüp tartıştık. Fakat Patrik beni sizi buraya geri getirmekten sorumlu tutunca ben de size tek kelime söyleyemedim.”

İki ya da üç ay boyunca yeni vartabetlerinden memnun kal­mışlar. Soma her şey eski akışına geri dönmüş. Bu sefer önce­kinden daha da tatminsizlik yaşamışlar.

Simon bir gün arkadaşına gidip şunları söylemiş: “Ben ne yapacağımızı buldum. Kudüs’te yahut yakınlannda bir manastır var. Oradakiler mübarek, bilgili ve gayretli kimselermiş. Hadi kalk! Kudüs’e gidelim.”

“Kudüs mü! demiş Stepan, orası dört yüz saat uzaklıkta de­ğil mi£ iki ayda gidebilir miyiz oraya£ Parayı nereden bulacağız^ Geçeceğimiz vahşi bölgelerde ne yapacağız^ Olmaz, bana talih­siz istanbul seyahatimiz yeter de artar bile.”

Ermeniler de tıpkı Amerikalılann temayülünde oldukların­dan ikisi de kararlarında sabit kalmışlar, iman kuvvetinden veya cehaletten Simon tek başına yola koyulmuş. O güzergâhtan daha evvelce hacılar gitmiş, o da gidecekmiş. Ana durakların ve Ermeni kiliselerinin bir listesini hazırlamış. Aynca Kürder, Müs­lümanlar ve Yezidîler de fakirlere iyi davranıyorlarmış; korkacak hiçbir şey yokmuş. Son söylediğinde haklıydı. Onun sapına ka­dar fakir oluşu, yüz tane silahlı adamdan daha iyi koruma sağ­lardı. Fakat Mezopotamya, Anadolu, Toros Dağları’nı geçerken ve Suriye’nin aşağısına doğru Kudüs’e kadar uzun ve yorucu bir yürüyüş yapması lazımdı. Mecburen fırtınayla, sıtmayla, salgın hastalıklarla ve muhtemelen vahşi hayvanlarla karşılaşacaktı. Lakin ondaki, Kitab-ı Mukaddes teolojisini öğrenebileceği bir okul araştırıp bulmaya yönelik alt edilemeyen hedef yüzünden “yolda bir aslan”[3] görmüyormuş. On sekiz yaşındaki bu fakir, mütevazı, bilgisiz ve yalmz, kahramanca Kitab-ı Mukaddes teo­lojisi öğrenme idealinin peşinden koşan, Asya’nın ıssız yöreleri­nin ortasındaki bu genci şimdi burada bırakalım.

Stepan, Muş’taki manastırda üzgün ve tek başına kala­kalmış. Simon’un yerini alabilecek bir arkadaş da bulamamış. Haftalar geçtikçe daha da huzursuz olmuş. Kalbinden Simon’la birlikte gitmiş olmayı diliyormuş. Kış geçmiş, ondan bir haber yokmuş. Sıtmadan, koleradan, vebadan, vahşi hayvanlardan ya­hut vahşi insanlar yüzünden öldüğüne hiç şüphesi kalmamış, ikinci kez istanbul’a gitmeye karar vermiş. Patrik cenaplarının “yalanlarına” artık hiç kulak asmadan doğruca Bebek’e gidecek­miş. Zahmederle ve yorgunlukla bunu başardı; eskisi gibi şimdi de kendisine yol boyunca yardımcı olacak dostiar buldu. Üzgün görünen ve yol yorgunu bu genç bu defa doğruca Bebek’e gel­di. Doğu gençlerinin hepsine ait olan doğal bir rahatlıkla, basit ve dolaysız ifadelerle kendisini tanıttı ve maksadını söyledi. Bu özelliğe her zaman hayran kalmışımdır, ancak bunun izahı ko­lay değildir. Elbette deneme amaçlı öğrenci olarak okula kabul edildi.

Lakin uzun, saçma ve imkânsız bir yolculuğa çıkmış olan Simon’a ne olmuştuk Amacına ulaşmak için yaşamını devam ettirmiş ve yol yorgunluğundan bitap düşmüş. Geldiği yerde ki­barca karşılanmış. Kudüs’teki manastırda olanlar, bu kadar uzak mesafeden aramlan ve bu uğurda masraf edilen kişiler olmanın gururunu yaşamışlar. Fakat oradaki ihvan, “Kitab-ı Mukaddes teolojisinden” başka hiçbir şeyin Simon’u tatmin etmeyeceği meselesini iyice idrak edince, onu bir kâfirmişçesine kovmuşlar. O da, Yahudileri Protestanlaştırmakla görevli Anglikan pisko­posu Piskopos Gobat’ın15 yanına kaçmış ve başından geçenleri anlatmış. İyi kalpli piskopos ona şunları söylemiş:

“Pekâlâ, pekâlâ! Lafı dolandırıyorsun ama nihayetinde Bebek’e gideceksin. Yol param karşılayacak kadar sana yardım edeceğim ve Mr. Hamlin’e yazılmış kısa bir takdim mektubu vereceğim.”

Fırtınalı bir gün -o manzara olduğu gibi hatıramda yaşa­maktadır- bizim avlunun kenarındaki sundurmanın altında oturmuş bazı adetik sporlar yapan öğrencileri seyrediyordum. Bahçe kapısı açıldı ve yağmurdan sınlsıklam vaziyette zavallı ,s Samuel GOBAT (1799-1879): İsviçre doğumludur. Bettingen’deki Reformed St. Chrischona Pilgrim Mission Kilisesi’nde 1823-1826 arası görev yaptıktan sonra Paris ve Londra’ya gitti. Oralarda Arapça ve Etiyopya dilini öğren­di. Anglikan Kilisesi Misyonerlik Cemiyeti’nin desteğiyle Etiyopya’ya gitti. 1836’ya kadar burada kaldıktan sonra üç yılını (1839-1942) Malta’da geçirdi ve Kitab-ı Mukaddes’in Arapça çevirisine nezaret etti. 1846’da, İngiltere ve Prusya hükümetlerinin muvafakati ile Kudüs’e Protestan piskopos yardımcı­sı olarak atandı. Aynı zamanda Kilise Misyonerlik Cemiyeti üyesi olan Go- bat ve eşi Kudüs’te öldüler; Sion Dağı Mezarlığı’na gömüldüler. Hakkında geniş bilgi için bk. Yaron Perry, British to The Jews in Nineteenth Century Pales- tine, Londra: Frank Cass, 2003, s. 95-97. Ç.N. biri içeri girdi. Üzerinde uzak memlekederin giysileri vardı. Ya­nındaki hamal yatağım (bu bir kilimdi) ve kıyafetierini taşıyordu. Fakr u zaruret içindeki çocuklar ağırlamaya alışkındım; lakin bu ziyadesiyle perişan görünüyordu. Stepan derhal sundurmanın altından fırladı ve gelen kişiyi omuzlarından sıkıca kavradı, ikisi de bir daha görüşeceklerini hiç düşünmemişlerdi. Bardaktan bo- şanırcasına yağan yağmurun altında birbirlerinin omuzlarında öpüşüp koldaştılar. Ardından başlarından geçenleri öğrenmek için bir korunak aradılar, ikisi de kiliselerde sadık birer pastörü oldular ve hâlâ da öyleler.16

American Board Yönetimi ve Bazı Dostlar Atölyeden Rahatsız Oluyor

Okuldaki gençlerin marifederi ve işletmecilikleri ziyadesiy­le ilgi çekici bir hâl almış ve çok fazla dikkat çekmişti. Türkler bana özellikle şeytani biri gözüyle bakıyorlardı. Zira onlarm ifadesiyle bütün hünerler ve icadar, onlann dinî anlayışlanna yahut demonolojilerine [şeytan ve cinleri sistematik olarak araş­tıran çalışma dalı, şeytaniyat] göre şeytandan gelmekteydi. O sıralar benim kendi Hıristiyan kardeşlerim de misyonerlik fa- aliyederini sekülerleştireceğimden korkuyorlardı. Amerika’daki Misyon Evi’nde de bundan hiç hoşlanılmamıştı. O dönemde Boston’da ikamet etmekte olan ağabeyim Hannibal hakkımda o kadar düşmanca eleştiriler duymuş ki bana mektup yazdı. Mek” Cyrus Hamlin 1896 yılında The Missionary Herald’ta yayınladığı bir yazısında bu iki gençten bahsetmektedir. Burada anlattıklarına ilaveten onlar hakkında özetle şu bilgileri vermektedir: Stepan okulu bitirdikten sonra [muhtemelen Diyarbakır civarındaki] Haineh Protestan Kilisesi’ne pastör olarak atandı. Si­mon Tavityan ise Bitlis’teki misyonerlere yerli yardımcı tayin edildi. Bitlis’te görevli misyoner hanımlardan Ely kardeşler, onun Hıristiyanca karakterin­den sitayişle bahsetmişlerdi. Karanlıkta yaşayan pek çok kişiyi nura çıkardı­ğını bildirmişlerdi. Burada ayrıca Simon’un bir fotoğrafa da yer almaktadır. C. Hamlin, “The History of Two Armenian Boys”, The Missionary Herald, Ekim 1896, vol. 92, s. 434. Ç.N.

tubunda, gidişatımla ilgili bir savunma yapmam için yalvanyor, bunu yayınlamam gerektiğini söylüyordu.

Ona, planımı tam tekmil anlatan bir mektup yazdım; buna mukabil herhangi bir şey yayınlamayı reddettim. Zira bilfiü gü­zel neticelerle planımın haklılığının ortaya çıkacağmdan emin­dim. Aksi takdirde hiçbir savunma yararlı olmayacaktı. Her yeni yöneliş mudaka denenir, muhalefet görür, pek çok çileye maruz kalır ki, o şey sarsılmasın, dayanıklı olsun. Ben de şimdiki zama­na karşı istikbale müracaat ettim.

Mektubumu ortak arkadaşımız Rev. Dr. E.A. Lawrence’a göndermiş. Aşağıdaki paragraf onun gönderdiği cevaptan alın­tıdır:

“O mektup, asil kardeşinizin gidişatının asil bir savunmasıdır. Bir kardeşten başkasına kullanılamayacak olan bir rahadıkla kaleme alınanlar, misyonerlik hayatındaki hakiki Hıristiyan kahramanlı­ğını açıkça göstermektedir. Mr. Hamlin’in planının meyveleri, bu meyvelere onun çılgınlığı gözüyle baktıkları şeylere gülebilen ya­hut kısmen üzüntü duyabilen bazı kimseler tarafından acımasızca pek çok defa budanacaktır. Bir şeyi bir seferde yapabilen insanlar, onu çok güzel de yapsa, bir işi iki defada ancak güzel yapabilenler tarafından faaliy e derinin engellenmemesi için dikkadi olmalıdır­lar. Bana göre bu yaştaki hiç kimse, misyonerlik sahasında derin temeller atmaya sizin kardeşinizden daha başanlı olarak emek vermemiştir. Onun canlılığına ve inancına hayran oldum; Hz. Isa misali kendini feda ediveren ruhunu ve alçak gönüllüğünü sev­dim. Bu meselelerin bilinmesi gerekir ve ne yapılması lazım gel­diğinin de…”

Böylece planıma iki yönden de yaklaşımlar vardı; hem dü­rüst ve ciddi eleştiriler hem de samimi, kardeşçe savunmalar gördüm. Aleni ve aşılması zor saldınlarda bulunulmadıkça hiç­bir şey söylememe kararı verdim ve o karara bağlı kaldım. Kur­tarıcımız Isa topala, sakata ve köre ne yaptıysa,17 ben de zavallı ve aciz bir şekilde ve yalnızca bazı durumlarda onu yapacak­tım. Benim de körlerim ve topallarım vardı; elimden gelenin en iyisiyle, kabiliyetim ölçeğinde hiçbir şeyden korkmadan onlara yardım etmeye karar verdim.

Bazı meslektaşlarımın o atölyeden hoşnut olmadıklarını bi­liyordum. Belki de gerçeğe aykırı bu beyanatlar karşısmda ken­dimi savunmaya vakit bulamayacak kadar meşguldüm. Msy. Dr. Van Lennep’in[4] ilahiyattaki endüstri faaliyetine son derece ka­rarlı bir muhalefet sergilediğini bdiyordum. Çünkü halihazırda orası bilgi ve takvadan çok fazla ayrı düşmüştü. Lakin gerçekleri kanıdayacak etki gücüne sahip olduğunu hiç zannetmiyordum; aslında sahipmiş. Dr. Rufus Anderson, Msy. Dr. Dwight’a Bebek atölyesiyle ilgili endişelerini anlatmıştı; belki de Dr. Anderson’a Dr. Dwight endişelerini anlatmıştı. Çok uzakta olması hasebiy­le Dr. Anderson’ın hüküm verme konumunda olmadığını ileri sürdüm. Bir kere daha dünyaya gelsem “bu muhalefeti” hafife alma konusunda daha ihtiyatlı davranırdım. Ben ise sıklıkla me­seleyi kaçınılmaz bir çatışma oluncaya kadar boş verirdim.

Bütün bunlan biliyordum ama Dr. Dwight’tan bir not alın­ca çok şaşırdım. Bir oylamadan haber veriyordu. Buna göre ila­hiyattaki atölyeyi kapatacak, içindeki alet ve edevatın hepsini elden çıkaracak, parayı da Board’un hazinesine ödeyecektim.

istasyon toplantılarının ilk bölümüne hiç katılmazdım. Altı mil uzaktaydım ve benim oraya gidişim günümün en güzel dilimini mahvediyordu. Üstelik benim işim daha basit, daha net ve daha sabit dikkat göstermeyi isteyen bir işti. Bir ilahiyat okulu kayala­rın, balık sürülerinin ve resiflerin arasmda bir gemidir; kaptan da ellerini dümenin üzerinde tutmak zorundadır. Tek bir günüm heder olduğu zaman hep bir huzursuzluk hissederdim.

Bu oylamayı haksız olarak değerlendirmiştim fakat çoğun­luğun kararıydı. Derhal rıza göstermeye karar verdim. Öğrenci­ler atölyeyi boşalttığımı görünce hayretler içinde kaldılar ve ye­terince kafalan karıştı. Duygulanm küçük kızım Carrie ile pay­laştılar. Carrie’nin zekice sözlerinden biri, “misyonerleri seviyo­rum, istasyondan nefret ediyorum” cümlesiydi. Onlara sabırlı olmalarım söyledim, iki ya da üç haftadan önce hesap göremez, satış için titiz bir sayım yapamazdım. Oylanarak reddedilen şey bu süre zarfında oylanarak kabul edilebilirdi. istasyona bir not yazarak, onların bu karannın beni şaşırt­tığım, ancak vakit kaybetmeden satış için hazırlıklara başladı­ğımı söyledim. O cephede bir farkldık olmayacaktı. Satacağım şeylerde maliyetten % 20-30 daha fazla para geleceğinden hiç kuşkum yoktu. Çünkü alet ve edevatı büyük avantajlarla yurt dışından getirtmiştim. Bunlar çarşıda bulamadığım şeylerdi. Fakat elde ettiğim parayı Board’un hazinesine ödemek yerine vicdanen reddetmem lazımdı. Vaktiyle American Board bir ku­ruş ödemeyi bile talep etmemişti. Board’takiler paranın ne ya- pdacağına karar vermeden evvel bulabildiğim bağış sahiplerine danışmalıydım. Yazdığım notta şunlan söyledim:

“Bir şey var ki, istasyon bu işi mutlaka üstlenmelidir. 42 öğren­cim var. Bunlardan beş ya da altısı kendi kıyafederini hiç yardım almadan kendileri tedarik ettiler. Geri kalanların tamamı az veya çok başkalarının yardımına muhtaç; hele yansının mudak manada böyle olduğunu söylemeliyim. Onların ihtiyaçlarını kesinlikle tat­min edici bir şekilde karşılayamazdım. Siz de çok iyi biliyorsunuz, burası eski püskü giyinen öğrencilerin okuduğu bir okul, sizler de zaman zaman benim dikkatimi bu meseleye çekerdiniz, sanki ben her gün bunu görmüyormuşum gibi. O asil ingiliz ‘Dost’ en acil vakalan diğerlerinin seviyesine çıkarmam için bana 10 paund bırakmıştı ve [10 paundun o günkü karşılığı olan] 50 dolar eko­nomik anlamda asla o kadar fazla güvence vermezdi. Çocukların üzerlerindeki paçavraların zamanla eskiyecek olmasını geçtim, daha da kötüsü; öğrencilerden bazıları, birinin daha fazla, öteki­nin daha az giyinik olmasından dolayı kendilerini mağdur hisse­diyorlardı. Ahlaki duruşumu zedelemeden bu kıyafet meselesine devam edemem; imkânsızı hiç beklemeyin benden. Bu şubeyi ta­mamıyla sizin ellerinize bırakıyorum.”

Bu notun okunduğuna ve onu sonsuz bir sessizliğin takip ettiğine inanıyorum; ta ki, bir şeyde mutlaka eğlenecek taraf görmekten asla geri durmayan Dr. Goodell kahkahaya boğu- luncaya ve “Hamlin kardeş paçavralardan uzak durmak için bil­diğini okusun” teklifinde bulununcaya kadar.

Böylece olması gerekenler gelip geçti. Dr. Anderson’ın bu olayda tamı tamına ne kadar etkisi olduğunu hiç öğrenemedim. O aşırı derecede ihtiyatlı ve mutlak nüfuz sahibi bir adamdı.

Beni tersleyen bir sonraki kişi, Iskoçya Glasgovv’lu çok sevdiğim ve onurlu dostum Mr. Arthur Stoddard’tı. Dünyanın bu en mükemmel, en ağırbaşlı, en dürüst adamı, kültürlü bir kafaya sahipti. Mükemmel ve başarılı bir girişimciydi. Ağabeyi Urmiye’de misyonerdi. O dönemde bütün Stoddard sülalesi eski Northampton kökenliydiler.19 Onlar asd bir soydan geliyorlardı.

Mr. Stoddard, seküler uğraşılarım hakkında ne düşündüğü­mü soran sert bir mektup yazmıştı. Bırak ayakkabıcı kundurası­nı yapsın; misyoner de manevi faaliyetleri yürütsün bâbmda bir şeyler söylüyordu. ” Stoddard Ailesi: Northampton, Massachusetts civarında yer alır ve Ame­rika’ya gelen ilk yerleşimcilere ev sahipliği yapmıştır. Yazarın bahsettiği Stoddard ailesinin büyüklerinden Solomon Stoddard (1643-1729) bu koloni­nin pastörlüğünü yapmış önemli bir püriten din adamıdır. Torunu Jonathan Edvvards (1703-1758) ise Amerika’nın dinî yaşantısında bir dönüm noktası olan ve American Board’un kurulmasına zemin hazırlayan Büyük Uyanış’ın (Great Avvakening) lideridir. Urmiye misyoneri ağabey de 1840’ta oraya gi­den ve matbaa kurulmasında katkılan olan Rev. David Stoddard’tır. Ç.N.

Cevap yazmak için hiç vakit kaybetmeden hararede kale­me sarddım. ilk önce Mr. Stoddard’a, Glasgovv’dan istanbul’u göremeyeceğini, mektubu için tek mazeretin, benim yaptığım işlerden külliyen habersiz olması olduğunu söyledim. Mektubu o kadar çabuk göndermiştim ve geri istemem imkânsız oldu­ğundan kendi kendime şöyle dedim:

“Ben ne büyük yanlış yaptım! Niçin birkaç gün bekleye- medim ve sonra ona, benim bu gidişatımı açıklayan, nezake­tin hakkım vere vere usturuplu bir mektup yazmadım^ Şimdi o bana ortalığı kasıp kavuran bir cevap verecek ve böyle de sürüp gidecek.”

Mektubuma tez elden cevap geldi. Mr. Stoddard meseleyi tamamen yanlış değerlendiğini itiraf ediyordu. Hedeflerime ve çalışma tarzıma karşı iyi niyet besler olmuştu. Kelimeler kifayet­siz olduğundan, “içtenlikle kalkıştığım Hıristiyanî teşebbüste” bana yardımcı olmak adına mektubuna 100 paund (500 dolar) tutarında bir çek iliştirmişti. Bu tavır, onun doğasındaki gerçek asaleti ispatlıyordu. Ömrümüzün son anına kadar onunla dost olduk. Dünyaya ait son belgelerinin arasında bana gönderdiği 1000 dolarlık çek de bulunuyordu. Bunu, yaşlılığının ağırlığım hafifletmek için yapmıştı.

llahiyat’taki endüstri çalışmalarını, yoksulluk içinde bulu­nan başkalanna doğru genişletmeye teşvik için bazı çabalarım olmuştu; halbuki 1846’daki eziyeder, bu yönde çalışmak için daha büyük bir saha açtı.

Ermeni Kilisesi’nin Konumu ve Uyguladığı Baskılar

Buna mukabil hakikat yayılıyordu. Protestanlığa ters olan Bakire Meryem’in ve azizlerin resimlerine ibadet, papaza günah itirafı, günahların bağışlanması, cenaze ayini ve diğer pek çok benzer kilise ayini terk ediliyordu.

Dahası, halktan insanlar bankerlerin ve ruhani maymunla- nn idaresi altında huzursuz olmaya başlamışlardı. Son derece hararetli bir çekişme ortaya çıkmış, insanlar cemaati yöneten kesimin ellerinde tuttukları belirli hakları elde etmişlerdi. Aşı- nya gidilerek bu demokratik özgürlük ruhu, olan bitenlerle doğrudan hiçbir ilişkisi bulunmayan misyonerlere mâl edildi. Fakat hepsinden önemlisi Rusya, bu sapkınlığın ilerlemesi­ni durdurması ve İmparatorluğu ondan temizlemesi için Eç- miyazin Katolikosu’na[5] baskı yapıyordu. Bu kesin hüküm St. Petersburg’dan Eçmiyazin yoluyla gelmişti.

Sonunda bütün debdebe ve ayinleriyle büyük bir anatema üanına karar verildi. Kilisenin taleplerine kayıtsız şartsız itaat etmeyenlerin tamamını sivil ve ruhani cezalara maruz bıraka­caklardı. Zira büyük anatema bunlan kapsıyordu. Cezalar sa­yısızdı ve şiddediydi. Anatema bütün Ermeni borçluları, Pro­testan alacaklılara borçlannı ödemekten muaf tutuyordu. Tüm Ermenüerin, anatemaya tabi olmuş kişilerle herhangi bir ilişkiye girmelerini yasakladı. Protestan olan herkesi esnaf loncası ka- yıdanndan çıkardı; ne tür iş yaparsa yapsın dükkânlarını veya mağazalanm veyahut işyerlerini kapattı. Şayet bir Protestan bir Ermeninin evinde oturuyorsa o kişderin hepsini evlerinden ve ikamet ettiği Ermeni mahallesinden attırdı. Bu durum aileleri ve bireyleri tam anlamıyla maddi yıkıma uğrattı.

Zulme uğrayanlar için kolayca bir ödenek bulundu ve acd ihtiyaçlan temin edildi. Şayet bir tüccar veya bir manifaturacı yahut bir kürkçü, yabancı birderinin girişimiyle bir dükkân aç­maya muktedir olabilse dahi o kişi o kadar kesin boykot edili­yordu ki ticaret yapmak imkânsız hale geliyordu.

Bu yüzden Protestan Kilisesi fırtınalı bir havada faaliyete geçti. Rus Çan’mn, Protestanlığı ezmeye ve büyük anatema va­sıtasıyla onu tamamıyla imha etmeye yönelik hdesi, Protestan­lığın Türk lmparatorluğu’ndaki yasal ve himaye altına alınmış dinlerden biri olarak teşekkül etmesinin gerekçesi oldu. Çar

Nikola’nın20 bu oluşum esnasındaki sessizliği, şu gerçeği bile bile yüceltilemezdi: Onun, Protestanlığı Türkiye’den çıkarma­ya yönelik güzelim plamnın böyle altüst edilişine, diğerlerinden daha fazla korktuğu ve nefret ettiği o ingiliz neden olmuştu: Sir Stratford Canning. Bir zamanlar Canning, St. Petersburg’a in­giliz büyükelçisi olarak atanmıştı ve Çar onu kabul etmeyi red­detmişti. Bu tavrına da imparatorluk iradesi dışında bir sebep göstermemişti. Bunun üzerine ingiltere derhâl Londra’daki Rus büyükelçisinin eline pasapordarım vermiş ve diplomatik ilişki­ler bir süreliğine fahri konsolosluk seviyesine inmişti. Canning, Çar Nikola’nın Türkiye ile ilgdi planlarına karşı çıkıyor ve onları fevkalade bir maharede ve kudretle engelliyordu.

Devletten resmî özgürlük elde edildikten sonra da halktan kimselerin Protestanlara yaptığı zulümler yıllarca devam etti. En alttaki halk kesimleri bu yeni mezhebe karşı en şiddetlisinden düşmanlık sergdiyordu. Protestanlar ise mükemmel bir sebat­la, Hıristiyan sabrı ve tahammülüyle pek çok eziyete ve zulme direniyorlardı. Sayıları da artmaktaydı. Nerede sadakade mis 20 Çar I.NIKOLA (1706-1855): 1817’de Rus ordusunda göreve başladı. 1825’te, önceleri kardeşi Çar I. Aleksander’ın vekili olarak, Rusya’nın idaresini ele aldı. Osmanlılar Mora İsyanı’nı bastırınca, Fransa ve ingiltere ile müttefik olup Akdeniz’e Rus filosu gönderdi ve Navarin Baskını’na katıldı. Osmanlı Devleti Rusya’dan tazminat isteyince 1828’de Osmanlılara savaş ilan etti. 1829 Edirne Antlaşması’yla Osmanlılardan Tuna Nehri ağzını ve Doğu Karadeniz’in bir kısmını; iran’dan da Revan’ı aldı. Osmanlı Devleti’yle yardımlaşmayı ihtiva eden 1833 Hünkâr iskelesi Antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti’nin “hasta adam” olduğunu düşünüyordu, ingiltere’ye, birlikte Osmanlı’yı paylaşmayı teklif etti. Ancak 1838’deki Balta Limanı Andaşması’yla açık ve geniş bir pazar elde eden ingiltere buna yanaşmadı. Kudüs’teki kutsal makamlarla ilgilendi. Ortodoksluğun hamisi rolünü üst­lendi. Osmanlı Devleti’nden ülkesindeki Ortodoksların hamiliğini isteyince kabul edilmedi. Osmanlı Devleti Rusya’ya harp ilan etti. Fransa, ingiltere ve italya menfaaderi icabı I. Nikola’ya cephe aldılar. Rivayete göre Çar Nikola, Kırım Savaşı’nda Rusya, Osmanlı Devleti ile müttefik askerlerine yenilince 3 Mart 1855’te kahrından öldü. Hamlin’in bahsettiği, “Çar Nikola’nın ses­siz kalışı”, onun, Ortodoksların hamiliğini devlet politikası yapacak kadar istemesi düşünüldüğünde anlam kazanmaktadır. Nitekim Hamlin’e göre bu durum onun Canning’den korkmasındandır. Ç.N. yonerlik çalışması varsa, orada kiliseler yükseliyordu. Bazı yer­lerde muazzam çileler çekiliyordu; diğer yerlerde ise şiddetten ve eziyetten nispeten rahatlama söz konusuydu. Fakat başından beri İncil hakikati, kendisine karşı insanlann büyük çoğunluğu­nun birleşerek muhalefet etmesi karşısında galip geldi ve şu an (1893) imparatorluk sathında, Mısır ve Balkanlar dahil yaklaşık 150 Protestan kilisesi mevcut bulunmaktadır. Bu faaliyet, kendi kendini mayalayan ilahi bir hamur mayasına sahip olduğunu; ağaç hâline gelmekte olan bir hardal tanesi olduğunu ispatladı.

İlk Protestan Cenaze Merasimi

ilk Protestan cenaze törenini müthiş bir ilgiyle hatırlıyo­rum. Ölen kişi, en nefret edilen ve zulüm gören kilisenin üyele­rinden ve bu oluşumun açık ara farkla en yaşlı üyesi Oscan’dı. Ben her zaman onun saygıdeğer ve ağırbaşlı kişiliğine hayran olmuşumdur. Boylu poslu oluşu, hoş siması, bembeyaz saçı ve sakalı her mecliste bütün bakışları üzerinde toplardı. Uzun za­mandır gönlünde aziz tuttuğu imanını umuma itiraf ettiğinde zannederim seksen yaşlarında veya daha geçkindi. Sonra sağlığı bozuldu; servetini ve kendi halkı arasındaki mevkiini kaybetti. Buna karşılık o, Ermeniler arasında ilk Protestan kilisesini gö­rünceye kadar yaşadığından dolayı etrafa sevinç ve şükür ifade­leri yağdırıyordu, imparatorlukta bir baştan öbür başa incil’in yayılmasını sabırsızlıla beklerdi. Bu onun ölüm şarısıydı. Bir iki hafta içerisinde takatten düştü; huzur içinde ve umutlu bir şekilde öteki aleme göçtü. bebek İlahiyat okulu

Zulmedenler bu hadiseyi dört gözle bekliyordu. Kabadayı­lar, Oscan’ın cesedinin kesinlikle gömülmeyeceğini söyleyerek tafra satıyorlardı. Defin işlemi icra edilirken onu yakalayıp bir halada ayaklarından bağlayacaklar ve şehrin sokaklarında baş­tan başa sürükleyeceklerdi. Bu durum muazzam bir korku ve panik sebebiydi. Binlerce kişi toplanabilir diye endişe ediyor­duk. Kilisenin bütün erkek üyeleri ve kiliseye üye olmayan pek çok Protestan (100-200 arasındaki kişi) hem ölüye saygı göster­mek hem de cesedi muhafaza etmek için toplandı. Bizim ikamet elçimiz Mr. Carr tercümamnı göndererek, bu güruhun cesedi yakalayıp sokaklarda sürükleyecekleri yönündeki tehditlerini Boğaz’ın o yakasının polis şefi ve amirine[6] haber verdi. O da tercümanı bir Müslüman vakarıyla dinlemiş ve sade bir dille şu cevabı vermişti: “inşallah böyle bir şey etmeyecekler.”

Polis şefinin bu yaklaşımı gayet tatmin ediciydi; cenaze ka­filesini korumak maksadıyla on altı kavasını gönderdi. Elçi Carr ve yardımcıları dikkate değer bir gösterişle atlara bindiler. Tö­ren alayı Beyoğlu Cadde-i Kebiri (Grand Rue of Pera) boyunca sessizce ilerliyor, muazzam bir ilgi görüyordu. Kardeşlerimiz tabutu taşıyor, pastör elinde büyük bir Kitab-ı Mukaddes oldu­ğu hâlde en önde yürüyordu. Misyonerler ise kardeşlerimizin arasına karışmış vaziyette en arkadan geliyorlardı. Caddenin iki yanında meraklı bir kalabalık dizilmişti, insan değişik dillerde değişik yorumlar işitebiliyordu. Örneğin, “Bu, Ermenilerin yeni mezhebiymiş”, “Haç yok, mum yok, ilahi söylemek yok”, “on altı kavas! Vay canına! Hükümet onları ne olursa olsun koruya­cak demek!”, Fransız’ın birisi “Yiğit adamlar bunlar”, manasmda “II sotıt de braves hommes”, dedi, vs. Taksim’den geçip meydana girince korku noktasına ulaşılmış oldu. Orada yaklaşık yarım md boyunca çetenin müdahalesine maruz kalınacaktı. Ortalıkta çete falan yoktu. Belli ki polis onları dağıtmıştı veya toplanma- lanna mani olmuştu. Gerçekte ise sol tarafımızdaki bir geçitte gözlerden uzak bir şekdde toplanmışlardı.

Mezara yaklaşırken mezarın etrafını bir kalabalığın sardı­ğım gördük. Fakat Türk süvari bölüğünden üç ya da dört birlik mezarın dört bir yamnda günlük talimlerini yapıyorlardı. Dr. Dwight düşüncesini söyledi: “Davul ve zurna gürültüsü, bizim cenaze ayinimizin sesinin duyulmasını engelleyecektir. Ancak bir çetenin saldırısından daha iyi bir gürültüye ve emniyete sa­hibiz.” Topluluk mezarlıktaki yerini aldı. Pastör Rev. Absolom Haçaduryan ayine başlamak üzere toprak yığınının üzerinde ayakta dikildi; askerî musiki anında kesildi. Etraftaki kalaba­lık, bu yeni mezhebin kâfir olduğuna inanıyordu; Protestanlar Voltaire’in mürideriydiler. Eski dinin ayin ve törenlerini reddet­miş olduklarından onların dininin olmadığı söyleniyordu.

Pastör, sadece oradaki kalabalığın değil, aynı zamanda Türk askerlerine tebliğ için de eline bir fırsat geçtiğini anladı. Gür bir seda ile Türkçe olarak ortalığı çınlattı:

“Biz Protestan Ermeniler ruhun ölümsüzlüğüne ve öldükten sonra dirilmeye inamrız. İyi işler yapmış olanlar yeniden hayata dirilirler; kötü işler yapanlar ise cezaya gözlerini açarlar.”

Devamında kısa bir iman ikrarında bulundu, Incd’den bazı pasajlar okudu, kısa açıklamalar yaptı. Askerler alenen bütün dikkatlerini pastöre vermişlerdi. Bir dua yapıldı ve tabut mezara indirildi; mezar çabucak toprakla dolduruldu. Üstü düzleştiril- dikten soma su ile ıslatıldı. Pastör ellerini kaldırdı ve mevtayı kutsadığını ilan etti. Konuşması biter bitmez askeri musiki dört bir yanda coşmaya başladı. Sanki Tann’nm meleği nöbet tut­mak için yeryüzüne inmişçesine olan bitenler son derece etkile­yiciydi. Askeri birlikler tesadüfen mi orada bulunuyorduk Yoksa tesadüfenmiş gibi görünsünler diye mi planlanmıştı da böyle­likle çeteyi en etkili biçimde sindirmişlerdik “Eğer Tanrı hoşnut olursa onlar bu türden şeyleri hiç yapmayacaklardır.”

Yine bir tören alayı oluşturduk ve şükürle dolu olarak, etraf- takileri hayran bırakarak şehre geri dönüyorduk. Ansızın o ge­çitten bir kabadayı güruhu boşaldı. Sanki dipsiz bir kuyu gibiydi geçit. Bağınp çağırarak geliyorlardı. Yüzlerce kişiydiler; kimisi bin kişi olduklarını tahmin etmişti. Ellerindeki taş ve tuğlalan fırlatıyorlardı, öyle çılgınca atıyorlardı ki hepsi başlarımızın üs­tünden geçiyordu. On altı kavas yalın kılıç hizaya girip dizildiler ve çetenin bize doğru atılmasını engellediler. Biraz mesafeden uzanıyorlardı ve taşlar birbiri ardına aramıza düşüyordu. “Kar­deşler, birbirinizden uzak durun” dedi Dr. Dwight; “taşlar için boş yerler açın; koşmayın, uzun adımlarla gidin; üç, bilemedin dört dakika sonra Taksim’e ulaşırız.”

Protestanlığı Seçenlerin Dürüstlük Örnekleri

Zulme uğramış ve boykot edilmiş Protestan Ermenilerin rahadatılması için bir yol vardı: O tarihlerde yabancılar esnaf loncalannın dışında kendi işlerini kurmada özel imtiyazlardan yararlanıyorlardı ve hükümete karşı mesul olmak bağlamında kimi isterlerse istihdam edebiliyorlardı. Bizim atölyenin başa­rısı, benim, en fazla ihtiyaç sahibi olan ve hiçbir iş bulamamış kimselere ve ailelerine çeşidi işler vermemi mümkün kıldı. Biri­ne idare lambası üretiminde iş verdim: bu işte son derece başa­rılı oldu. Diğerleri, öğrencilerimizin imal ettiği sobaları kurmada ve soba borusu kullanımında istihdam edildiler. Kasım, Aralık ve Ocak ayları boyunca bu istihdam çok yararlı oldu. özellikle Protestanlara mahsus olan dürüstlüğün başkalanna nasıl tesir ettiği aşağıda anlatdacak hadisede gün yüzüne çıkmıştı:

Protestan zanaatkârlardan biri Bebek yakınlarındaki bir Türk efendisinin büyük bir konağına birkaç soba kurmuştu. Bana geldi ve kâhya efendinin hesap pusulasının sadece yansı­nı ödeyeceğini söyledi. Pusulayı inceledim ve her açıdan doğru olduğunu gördüm. Fiyadar her halükârda bizim kendi aramızda daha evvelce belirlediğimiz gibiydi ve onlara sadık kalınacaktı. Ona derhal geri dönüp konak kapıcısına, efendiyle bir işi oldu­ğunu, ancak kahyayı çağırmamasını söylemesini tavsiye ettim. Dediğimi yapmış ve durumu efendiye anlatmış. Efendi kahya­sını çağırmış ve ona hesabın tamamını ödemesini emretmiş. Ayrıca ileride Protestanlara herhangi bir iş yaptıracak olursa hesaplannın doğruluğu hakkında kuşkulanmamasım da söyle­miş. “Çünkü” demiş, “bu Protestanlar ötekiler gibi fahiş fiyat vermezler, hile yapmazlar; bilakis dürüsttürler, hakikati konu­şurlar!” Kahya bunun üzerine parayı ödemiş. Genellikle benimle çalışan adamlar, Türkleri, Protestanlann sözlerine güvenmeye dikkati çekecek derecede hazır bulurlardı. Türkler onlara sık sık şunları söylerdi: “Biz sizin dürüst olduğunuzu biliyoruz ve bu yüzden de hesaplarınızı kesinlikle sorgulamıyoruz.” Çoğu defa da şu sözleri de ilave ederlerdi: “Sizler öteldler gibi putlara tap­mıyorsunuz.”

Burada Türklerle Protestanlar arasında bir duygudaşlık nok­tası vardı. Bu da sık sık Protestanlara himaye ve diğer önemli yardımları sağlardı.

Bıçakçı Hovsep’in Başına Gelenler

1843-1848 ydları arasında yaşanan bir tecrübe, işsiz güç­süz Protestanların kendi masraflannı çıkarmaları için üretken işlere girmeleri hususunda daha fazla şeyler yapılması gerekti­ğine ve bunun da yapdabilir olduğuna ikna etmişti. Hıristiyan bir kişinin moralini, aylaklıktan daha kısa zamanda hiçbir şey bozamaz. Bahsettiğimiz Protestanlann olayında cebren işsiz bı­rakma uygulaması doğrudur. Onlar çalışmaya razıydılar; lakin bütün işler birbiriyle örgütlüydü ve onlar da bu örgütlenmenin dışındaydılar. Bıçakçı Hovsep’in olayı o zamanki gelinen nokta­yı gözler önüne serecektir:

Hovsep hamarat ve becerikli biriydi. Bakmakla yükümlü olduğu bir annesi ve iki de kız kardeşi vardı. Onlara şöyle de­mişti: “Dilenci olacağıma ve sadakalarla yaşayacağıma ölürüz daha iyi.” Kısmen akli dengesini yitirdi. Zannederdiniz ki taşa dönüşmüştü; saatlerce konuşmaz hatta gözünü bile kırpmaz- dı. Ona gidip şunları söyledim: “Baron Hovsep, Bebek’te size uygun bir işim var. Yarın sabah gelecek misinizi Size 12 kuruş yevmiye vereceğim.” İçten içe sevinmişti; fakat öte yandan taş gibiydi. Taşa konuşmak hayli abes kaçacaktı. Sonunda ağır ve donuk vurgularla cevap verdi: ‘Yolculuk için hiç para yok.” Bu nedenle ona bir günlük yevmiyesini peşin olarak ödedim, gelip gelmeyeceğinden emin değddim.

Her nasılsa geldi ve bir iki gün zarfında neşeli ve sağlıklı hâle büründü. Akli dengesi de tamamen iyileşmişti. İki ya da üç ay kadar ona iş verdim. Onun imanlı, zeki bir Hıristiyan olduğu­nu keşfettim. Sokakta veya herhangi bir yerde yüzünü görmek her daim insana huzur veriyordu. Birkaç ay geçti; bütün kazan­dıklarını tüketmişti. İş bulamamıştı ve akli dengesi tekrardan bozulmaktaydı.

Onu çağırdım ve basit tarzda imal edilmiş Amerikan malı bir fare kapanı gösterdim. “Şayet istanbul’da bir mdyon üç yüz bin kişi yaşıyorsa orada bir milyon üç yüz bin de fare var de­mektir. Git! Fare kapanları yap ve hayatta kal” dedim.

Uygulanamaz olduğu gerekçesiyle bu fikrimi reddetti; bu­nunla birlikte o Cumartesi öğleden sonra benimle çalışmaya razı geldi. O vakitlerde îlahiyat’ta görevim olmuyordu. Biraz zorlanarak beraberce birinci sınıf ilk fare kapanımızı yaptık.

“Baron Hovsep, şimdi koş marangoz Hohannes’i çağır. O da senin gibi boşta geziyor. Ahşap işlerini ona yaptıralım ve bu­nunla onları birleştirelim.”

“Olur” dedi ve birazcık burun kıvırarak şöyle devam etti:

“Senle ben bütün bir öğleden sonra bir tane kapan yaptık. Eğer ben günde bir kapan yaparsam bu bana sadece 8 kuruş (32 sent) kazandıracak. Soma bunları satmak için de vakit kaybede­ceğim. Malzeme için de para ödemem lazım. Günde belki dört kuruş kazanabilirim. Biz dört kişiyiz, her birimize günde dört sent düşecek! Hayır; ölsek daha iyi olur, bu da çok makbule geçer.”

Düşüncesinde nerede yanlış yaptığını ona gösterdim. Ken­disine 100 kapan için gerekli sermayeyi avans verecektim. Son­ra o, tek bir parça üzerinde başlamalı, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ondan 100 adet üretmeliydi. Böylece her parça orta­ya çıkacaktı. Hohannes’le birlikte istemeye istemeye bir dene­me yaptılar ve sonucu görünce hayreder içinde kaldılar. Onlara Galata’da mükemmel bir yer kiraladım.

Kapanları satmalan için Yahudi çocuklarına veriyorlardı; onlar da talepleri yetiştiremiyordu. Yanlarma iki işçi daha aldı­lar. Sonunda bu fare kapanı imalathanesinde sekiz adam kendi maişetlerini çıkaracak bir iş sahibi oldular. Şehirde veya kenar mahallelerde, o Yahudi çocuklarının “Boston fare kapanları!..” diye bağırarak satış yapmadıkları hiçbir yere rastlamadım. Bu endüstri fevkalade bir ihtiyacı karşıladı. Hovsep’e şifa oldu ve saygıdeğer bir aileyi de büyük bir sefalete düşmekten korudu. Bu iş başkalarma da yardım etti ve onları daha iyi günlere taşıdı.

Ardından zihnimdeki problem tam ve net bir şekilde çözü­me kavuştu. Zulme maruz kalmış ve yoksul olan Protestan ce­maatinin büyük çoğunluğu fakirlikten kurtarılabilirdi. Yalnızca ve yalnızca onlara, düşmanlarının el uzatamayacağı endüstriler kurmak suretiyle işsizlik cebren alt edilebilirdi. Bu problemin nasıl çözüldüğü, biz bu sayfalarda ilerledikçe ortaya çıkacaktır. Ciltçilik, matbaacılık gibi çeşit çeşit başka endüstriler de kurul­du. Bunlar az ya da çok başanlı oldular. Ayrıca kadın başlıkları için belli bir türde baskdar üretmek maksadıyla bir ortaklık tesis edildi. Ancak üyeler gerekeni yapmada yeterli değillerdi.

Yerli Protestan kardeşlerden biriyle cemaatin içinde bulun­duğu durumu görüştüğümüz bir esnada, hayatmı idame ettir­mek için iş bulmada her çabası boşa gitmiş olan on iki aile reisi keşfettik. Birkaç da ailesi olmayan kişi vardı; fakat bunlar ilk defa dikkate alınıyordu. Aklımıza gelebilen her endüstriyi mü­zakere ettik; ancak hiçbiri sermayesiz başlatılamıyordu ve salt el emeğiyle yapılamıyordu. Emek ve sermayenin birbirlerine mut­lak surette nasıl gerekli olduğunu ve sermaye sahibi bir adamın işsiz güçsüzler için nasıl bir lütuf olabileceğini daha evvel hiç düşünmemiştim.

XI. BÖLÜM

İLAHİYAT OKULU VE YENİ BİR GİRİŞİM

Bir endüstri kolu eskiden beri dikkatimi çekiyordu: Unu ekmeğe dönüştürmek. Sahip olduğumuz 1.300.000 nüfusumuz müthiş bir buğday pazarıydı. Tuna Nehri, Güney Rusya ve Azak Denizi dünyanın en güzel buğdayını bol bol yetiştiriyorlardı. Fa­kat başkent İstanbul’da bütün öğütme işlemleri beygir gücüyle gerçekleştiriliyordu. Şehirde ve civarında beygir gücüyle çalışan on bin adet değirmen ve fınn olduğu söyleniyordu. Bu endüst­riyi nasıl ele geçirebilirdim^ Yöntemi basit olmalıydı. Ure’nin1 Sanatlar Sözlüğü’nün yardımıyla ve biraz da zahmete girerek bu konuda uzmanlaşabilirdim. Bir Yanki’nin kendine olan güveni her daim onun başmı belaya sokar; fakat Yanki onu orada bırak­maz. Tam anlamıyla bir rastlantı sonucu çok ilginç bir gerçeği öğrendim: Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldığında koskoca şehri harabe hâlinde bulmuştu. İnsanları başkentte oturmaya ikna etmek amacıyla fevkalade akıllı davranarak bazı ayrıca­lıklar tanıdı. Bunlara, Capnta kelimesinden alınma son derece ‘ Andrew URE (1778-1857): Iskoçyalı tıpçı, kimyager ve doğa felsefecisidir. ingiliz fabrika sistemi ve endüstriyel kapitalizmle ilgili yazıları birçok yö­netici ve bilim adamını etkilemiştir. En önemli eseri The Philosophy of Manifactures’tır. Ertesi yıl Account of the Cotton İndustry’i 1835’te yayınlamış­tır. Yukarıda zikredilen sözlüğünün tam adı Dictionary of Arts, Manufactures and Mines şeklindedir ve ilk kez 1837’de yayımlanmıştır. Ç.N yanıltıcı bir terim olan “Kapitülasyonlar” adı verilmektedir. Söz konusu ayrıcalıklardan biri de “Fatih’in başkentinde kurulmuş olan her yabancı koloni kendi değirmenini ve fırınını tesis etme hakkına sahip olmalıdır. Bunlar, ilgili esnaf loncasının müdaha­lesinden de muaf olacaklardır” şeklindeydi.

Eğer sermayem olsaydı (!) şimdi burada açık bir kapı vardı; anatemaya maruz kalmış ve bu tesiste çalışıp elinden geleni ya­pacak olan her Ermeni’ye ben iş arz edecektim. Geride kalanlar açlıktan ölebilirlerdi.

Bir Fırın Açmak İçin Çırpınışlarım

Bir akşam dostum İngiliz banker Charles Ede’yle birlikte Boğaz’a doğru giderken ona bu meseleden bahsettim. Planın mükemmel fakat imkânsız olduğunu söyledi. Zira fırıncılar ve değirmenciler loncası başkentteki en güçlü loncaydı. Oranın bahçe kapısını 10.000 dolar bile açamazdı. 1453’teki “ayrıcalığı” anlattım. Bu yönden birazcık güvenir gibi oldu ama hemen şun­ları söyledi: “Eğer bu işletme üzerine bana teminat veriyorsan, getir fermanını; sana istediğin paranın hepsini avans olarak ve­receğim. Buharla çalışan bir değirmen ve fırın, bir altın madeni olabilir.”

Onun bu konuda adamakdlı ciddi olduğunu anladım. Önümdeki aşılmaz zorlukların hepsinin yok olmasına çok şa­şırdım ve sevindim. Vapurun güvertesinde geçirdiğim o saatin hatırası benim için ölümsüzdür.

Ardından meseleyi İstasyon yönetiminin önüne koymam ve onlann onaylamasıyla hareket etmem gerekiyordu. Fakat misyonerlerden Schauffler ve Everett’ten başka bu plana en ufak bir güven duyan hiç kimse yoktu. Hatta onların görüşüne göre iğrenç derecede saçmaydı bu.

“Sen değirmenciliği bilir misini Ekmek yapımımi Buhar makinesinii” diye daha neler neler sordular.

“Bilmiyorum” cevabım vermek zorundaydım.

“İstihdam edeceğin Ermeniler bu işlerle ilgili herhangi bir şey biliyorlar mı£”

“Bildiğim kadarıyla hiçbiri.”

“Pekâlâ, o hâlde bu saçma bir şey. Sen de muhtemelen umutsuz ve sonuçsuz bir çaba için sağlığını feda edeceksin. Bor­ca batacaksın; hem kendinin hem de misyonun itibarını zede­leyeceksin.”

Protestan cemaatinin durumunu ileri sürdüm. Büyük ana- temanın üzerinden beş yıldan fazla bir zaman geçmişti. Özgür­lük fermam yayınlanmış ve yinelenmişti. Pek çok konuda bü­yük ilerlemeler kaydedilmişti, lakin ticarette başardanlar ikiyi geçmiyordu. Protestan Ermeniler boykot ediliyorlardı. Bizler konuşmaktan başka bir şey yapmıyorduk. Onlara mazlumlar fonundan birkaç ayda bir yardım etmek zorundaydık; yoksa mahvolacaklardı. Meslektaşlarımı sıkıştırdım: “Biz misyonerler emniyet ve rahatlık içerisinde yaşıyoruz; onlarsa fakirlik, haka­ret ve tehlikenin içerisindeler. Ben onlara yardım için evvelce yaptığımdan daha fazlasını yapacağım. Parasal sıkıntılara gelin­ce, Mr. Ede bütün riskleri üstleniyor, itibarıma gelince, kolumu kıpırdatmadan oturmak ve hiçbir şey yapmamaktansa, bırakın da bir şeyler yapmaya çabalarken başarısızlığa uğrayayım.”

Dr. Schauffler ve Everett de aynısını söylediler. Sonun­da birisi (büyük ihtimalle Mr. Dvvight’tı) şu teklifte bulundu: “Bizler bu tedbire itimat etmemekle birlikte bırakalım Hamlin kardeş yaptıklarından kendi sorumluluğuna göre hareket etsin.” Ve sonra bu kişisel önlem, oylamayla ilgili hiçbir kaydın tutul- mamasında da alındı! istasyon kayıtları araştırdabilir; çalışamaz durumdaki Protestanlara yardımcı olmak adına giriştiğim en­düstriyel tedbirlerime dair, üstü kapalı da olsa herhangi bir ha­berin bulunup bulunmayacağından emin değilim. Onlar muh­temelen [American Board’un Boston’daki] Odaları’nm çıkara­cağı yeni sorunlardan uzak durmayı istiyorlardı. Odalar onları onaylamamıştı ve bu yüzden misyonerlerin çoğu da böyle tavır almıştı. Mr. Everett, Dr. Schauffler, Dr. E. E. Bliss ve Mr. Powers her zaman bundan istisnaydılar. Hiçbiriyle ilgilenmedim ve Mr. Ede’ye en kısa zamanda kendisini ziyaret edeceğimi bildirdim.

“Sizin tasarınız ne zaman olursa olsun saygı görecektir. Fa­kat önce fermanı göreyim.” Peşin peşin verdiği cevap buydu Mr. Ede’nin. Bunun üzerine Amerika ikamet elçisi Hon. George P. Marsh’a[7] gittim. Planı çok beğendi ve şöyle dedi: “Bu adamların kendi emekleriyle yaşamaları gerekir; yoksa bu iş asla genişleti- lemez. Üstelik onlara çalışma fırsatının verilmesi elbette Hıris- tiyanca bir görevdir.” Fakat bir ferman elde edilmesi konusunda emin değildi; bunu araştıracaktı.

Hükümetin bunu geri çeviremeyeceğine kısa sürede kana­at getirmişti. Ona bir talep formu verdim. O da bunu Harici­ye Nazırı’na takdim etti. Nazır, fermanı vereceğine derhal söz verdi. Fakat bu konu “dışarı sızmıştı” ve bunun üzerine bütün fırıncılar ve değirmenciler camiası Rıza Paşa’nın önderliğinde bu duruma karşı ayaklandılar. Türk nazır, kaçamak cevap verir hâle geldi ama cevap kesinlikle olumsuz değildi; “nihayetinde ayarla­nacaktı (enfin je vous l’arrangerai)”.

Verilen sözün sağlamlaşması üzerine bina hazırlıklarına başladım. Mr. Ede’nin aracılığıyla, bir çift değirmen taşını çalış­tıracak altı beygir gücünde ufak bir buhar makinesi sipariş ettim. ABCFM Karar Komitesi’ne bir dilekçe yazarak, Boston’lı Mr.

McLauthlin’in hesabına yazmalan kaydıyla bana yaklaşık 600 dolar tutannda kredi vermelerini rica ettim. Bu parayla değirmen taşlan, kol demiri, toz önlüğü filan alacaktım. Bir yd içerisinde paramn % 6’sını ödemeyi taahhüt ettim. Karar Komitesi’ne daha önceden değirmencilik işine girme konusu asla sorulmamıştı ve Dr. Anderson, Hamlin kardeşin dizginle ve gemle zapt edilme­ye ihtiyacı var diye düşünmüştü. Komite biraz tereddüt etmek­le birlikte dilekçeyi veto etti. Lakin üyelerden Boston’lı John Tappan kendi sorumluluğunda istediğim parayı ödemeyi teklif etmiş. Sadece siparişi görmesini ve konu hakkında bana hiçbir şey söylenmemesini Board temsilcisine istirham etmiş. Zanne­dersem değirmen Board aracılığıyla geldi; onlara içten teşekkür­lerimi sundum. İşin gerçeğini olan bitenden çok sonra öğrendim ve John Tappan’a daha gönülden teşekkür ettim. Aylarca süren ziyankâr gecikmelerden beni kurtarmıştı. Anaparayı ve faizini ona ödedim. İş hayatının tamamında bu miktarda hiçbir ödeme­nin kendisine böylesine yoğun bir haz yaşatmadığını söyledi. Bu yüzden de kendi safiyetine pek çok defa tebessüm etmişti.

Hükümet Müfettişleri

Bulabildiğim kadar Ermeni’yi ve benim “çocukları” binada istihdam ettim. Çok iyi gidiyorduk. Bir gün iki hükümet mü­hendisi geldi. İşleri ölçüp biçtiler ve haritasını çıkardılar. Bunun anlamım biliyordum. Bir dahaki sefere itiraz etmek için daha iyi bir fırsatım olacağma karar verdim. İşçilere -ki öğrencüere üaveten üç kişiydiler- bahçe kapısını kapalı tutmalannı söyle­dim. Bundan önce de, işçiler arkadan kaçabilsinler diye açdacak- tı. Müsaade alınmadan inşa edilmiş bir binada çalışıyorlar diye hapis ve para cezası alabilirlerdi. Ertesi gün memur her birini tu­tuklama ve polis merkezine götürme emirleriyle çıkageldi. Fakat hepsinden önce Rum ustabaşı Dimitri Kalfa’yı tutuklayacak ve emniyet altma alacaktı. Konu, geniş bir komedi hâline dönüştü.

O sırada Dimitri ekmek ve zeytinden oluşan öğle yemeği­ni yiyordu. Bir yandan da o baştan öbür başa sokağı adımlayıp duruyordu, işte tam o sırada aptal polis memuruyla karşılaştı. Şöyle sordu memur:

“Sabahın hayır olsun. Dimitri Kalfa’yı nerede bulabileceğimi söy­leyebilir misiniz acabak”

“Evet efendim, onu meyhanede bulabilirsiniz. Aşağı doğru inin;

sağınızda kalan sivri köşeyi dönün; meyhane önünüze çıkacaktır.”

Kandırılan polis memuru çekip gitti. Dimitri geldi ve bana olanları anlattı. Sonra kendisini, öteki adamlardan birinin de yaptığı gibi emniyete aldı. On kadar öğrenci canla başla çalı­şıyordu. Üçüncü adamım doğuştan şakacı biriydi ama güçlü kuvvetli bir işçiydi, itirazımın zıddına tavan arasına çıktı. Polis memuru oflaya puflaya geldi; sonunda oyuna getirildiğini anla­mıştı.

“Dimitri Kalfa neredek”

“Burada değil efendim.”

“Bu işlerin kalfası kim pekik”

“Benim efendim. Bunlar benim işlerim.”

“Siz mimar mısınızk”

“Ben bir Amerikalıyım, bu okulun da nazınyım. Bu işler için mimar yeterlidir.”

Doğruldu ve şöyle bağırdı:

“Paydos, paydos! işleri paydos ediyorum. Hey! Siz hepiniz, benimle beraber Bab-ı Âli’ye geliyorsunuz.”

“Çalışmaya devam edin çocuklar” dedim. Sonra memura dönerek:

“Bunların hepsi benim öğrencilerim. Siz onlara dokunamaz­sınız. Onlar hiçbir esnafa yahut loncaya bağlı değiller” diye ko­nuştum.

Bu süre zarfında tavan arasındaki şakacı adamım, alt katta neler olup bittiğini duymak için pencereden sarkmıştı. Polis me­murunun yukarı bakacağı tuttu ve onu gördü:

“Aşağı gel eşek herif! İşte şimdi bir esnaf yakaladım.” “A, hayır! Ben Mr. Hamlin’in öğrencilerinden biriyim.” “Sen öğrencisin ha! Oku da dinleyeyim bakalım.” “Pekâlâ efendim. Okuyacağım.”

Adamın uyuduğu odada bir yerlerden Türkçe bir İncil bu­lundu. O da gözlerine kocaman gözlüklerini taktı. Tıpkı bir Tük softa gibi ileri geri sallanarak yankılı bir sesle Yeni Ahit’i okuma­ya başladı. Öğrenciler infilak etmeye hazırlanmışlardı ki memur, ‘Yetişir, yetişir” dedi. Ardından elimi onun omzuna koya­rak,

“Dostum, sen, yeterince uzun bir antlaşmayı ihlal ediyor­sun. Ben bu duvann beri tarafının hakimiyim; sen de öte tarafı­nım” dedim. Böylece bahçeden dışan çıktık ve ben bahçe kapı­şım kapattım.

“Sen benim Sultammdan daha mı büyüksün ki beni kapının önüne koydun^”

“Ah, hayır efendim. Sultandan daha büyük olan sizsiniz. O, yapılan antlaşmalara riayet ediyor; siz ise onları çiğniyorsunuz. Onun büyükelçiliğinden bir görevli size eşlik etmediği hâlde siz bir Amerikalının mülküne giremezsiniz. Siz buraya, antlaşmay­la elde ettiğimiz haklarımızı ihlal edecek şekilde geldiniz.”

Böylelikle ondan ayrddım ve eve girdim. Soma çocukların araşma geri gelmesin diye arkamı döndüm ve onu sokağın kö­şesindeki bir taşın üzerinde otururken buldum. Kendi kendine konuşuyordu:

“Yasaklayın, yasaklayın! Bu nasıl bir yasaklama çeşididir. Kalfa Amerikalı ve hoca, bütün çalışanlar onun öğrencileri. Ben haya­tımda böyle yasaklama görmedim. Nasıl hesap vereceğim1?-” “Buraya bak dostum; geri dön ve seni gönderenlere gördüklerini ve işittiklerini aynen anlat; dahası onlara de ki, andaşmamızı ihlal ederek bir daha bu tesise girerlerse onlar güç kullanacaklarmış. Bizim elçimiz Mr. Marsh’tan bir memur alıp geldikleri zaman ben de onlara saygıda kusur etmem.”

Gidişini hızlandırmak için bahşişini verince yola koyuldu. Ben de Mr. Marsh’a gittim. Bana şöyle dedi: “Şimdi onlar bizim elimizde. Zira Hariciye Nazırı bütün vaaderinden geri dönmek, işi durdurmak ve onların üzerlerine devlet mührü vurmak; ya da bana fermanı vermek zorunda. Yarın onunla görüşmeye gi­deceğim.”

Görüşme gülünç geçmiş. Mr. Marsh Hariciye Nezareti’nden içeri girince nazır koltuğundan fırlamış. El sıkışmışlar. Nazır şöyle demiş: “Sizi gördüğüme sevindim Mr. Marsh. Konuştuğu­muz fermanın çıkartıldığını size söylemek istedim. Bu öğleden sonra makamınıza gönderilecek.”

Böyle de oldu; biz de artık o makamdan gelen bir engelle­meyle karşılaşmadık. Bu arada buhar makinesi istanbul’a ulaştı. Buhar kazanı hariçti. Kazan bir sonraki gemiyle gelecekti.

Gümrük Dairesinde Yaşadıklarım

Gümrük dairesinde sıkıntı yaşayacağımızı tahmin ediyor­dum. Mukavele gereği devlet malın kıymeti üzerinden yalmzca % 5 talep edebilirdi. Fakat onlar çok yüksek perdeden çaldılar. Değerlerinin altı veya sekiz kat üzerinde edindiğim eşyalara sa­hip olmuştum; çok fazla zaman kaybettikten ve sinirlendikten sonra % 5’lik tarife üzerinden % 10 veya 15 yahut 20 oran­da bedel ödedim. Lakin bu, masrafın sadece ufak bir kısmıydı. Hiçbir iskele yoktu ve gemiden kıyıya eşya taşımada kullanılan tekneler hükümetin tekelindeydi. Kâfir tüccar, eşyaları teslim alabildiğinde tekneler için de yüklü bir ücret vardı. Bir başka ücret, eşyaları rıhtıma indirmek içindi. Bir başkası, gümrük dairesine hamaliye ücreti; bir diğeri eşyaları açmak içindi; bir başkası tekrar gümrük dairesinden dışarı taşımak içindi. Bütün bu uygulamalar, her liman şehrine yani paşalık’a girişte değişik şekillerde gerçekleştirilir ve ondan sonra mallar oraya taşınırdı. % 5’lik tarife döneminde bir tüccar çoğu defa mallarının mali­yetinin % 50’sini devlete ödemiş olurdu. Türk endüstrileri ise gelişip zenginleşmekteydi; çünkü onlar gerçek anlamda ve güç­lü bir şekilde himaye ediliyorlardı. Nihayet devletin bu politika­sı, büyük ölçüde İngiltere tarafından tamamen alaşağı edilince Türkiye’nin endüstrileri can verdi ve ülke hızla fakirleşmeye başladı.3

Gümrük dairesinde buhar makinesi hakkında açıklama yapmayı reddettim. Makbuzu ve faturayı gösterdikten sonra tahsildar iki ya da üç defa benim beyanımı tekrarladı. Ona asla başka bir fatura göstermeyeceğimi söyledim. Müfettiş tahsilda­ra makineyi “kocaman bir bahçe pompası” diye rapor etti ve 80 lira (yaklaşık 350 dolar) indirim yaptı. Buhar kazanı gelince onu neredeyse değerine denk getirdder. Fakat nasıl oluyor da onlar bu kadar düşük fiyat tahmin ediyorlardı, merak etmiştim. Top­lamda hepsi % 20 ucuza gelmiş oldu. Ona karşı bunu bir kenara sakladım.

Ardından bir kutu Colt marka tabanca geldi. Gümrükte- kiler, öyle zannediyorum bir tür fantezi tabanca olarak rapor etmişlerdi ve her birine 3.50 dolar değer biçmişlerdi. Ödemeyi yaptıktan ve kutunun üzerine de gümrük nişanmı bastırdıktan sonra müfettişe gittim. Faturada her tabanca için 15 dolar yaz- 3 Yazar burada “% 5’lik tarife dönemi” diyerek Baltalimanı Ticaret Andaş- ması’ndan önceki döneme göndermede bulunmaktadır. Bilindiği gibi Os­manlı Devleti 1802 yılında yabancı tüccarlara, yerli tüccarlara uyguladığı “iç gümrük vergilerini onlara da uygulayacağını” ilan etmişti. Buna göre iç tica­ret yapmak isteyen yabancı devledere mensup tüccarlar da yerli tüccar gibi % 5 iç gümrük vergisi ödeyecekti. Bu oran, özellikle Sultan II. Mahmut za­manında ordunun artan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla arttırılmıştı. Araş­tırmacılara göre Osmanlı Devleti içindeki yönetim birimleri arasında ticareti yapılan mallara uygulanan bu vergi sistemi malların fiyatının çok yüksek olmasına, bu ise yerli sanayinin gelişmesine yardımcı oluyordu. Mehmed Ali Paşa isyanını bastırmak üzere İngiltere’den yardım istemesi karşılığında ingilizler Osmanlı Devleti’nden büyük ticari imtiyazlar istedi. 16 Ağustos 1838’de imzalanan Baltalimanı Ticaret Antlaşması’yla eski ticaret ve vergi uygulamaları yabancılar (özellikle ingilizler) lehine kaldınldı. 1841’e kadar buna benzer andaşmalar Fransa, isveç, Norveç, ispanya, Hollanda, Belçika, Danimarka ve Portekiz’le de imzalandı. Ç.N.

dığını ona okudum ve şöyle dedim:

“Siz, tabancaların her birinin gerçek değerinin üzerinden beşte bir ücret ödetmişsiniz. Eğer faturamı almış olsaydımz bunu öğrenirdiniz.”

Adamın canı sıkıldı ama sonunda şöyle konuştu:

“Bakınız Mr. Hamlin, siz dürüst bir adamsımz, ötekiler gibi değilsiniz. Daha soma faturalannızı getirirsiniz.”

Bu hadise, bundan sonraki pek çok sıkıntıdan bizi kurtardı. Makine, Bebek’e getirildi ve hamallar onu imalathanenin yanı­na kadar herhangi bir yaygara çıkarmadan taşıdılar. Fakat buhar kazanı gelince, onu gemiden indirmek ve taşımak için 10 lira (44 dolar) talep ettüer. İki lira teklif ettim. Kazana dokunmadılar bile; benim kendderinin pençesinde olduğumu düşünüyorlardı.

Yakınlardaki limana bir İngiliz gemisi demirlemişti. Karade­niz’e açılmak için güney rüzgânnın çıkmasını bekliyordu. Ge­miye gittim ve Kaptan White’a içinde bulunduğum zor duru­mu anlattım. Dört denizcisini gönderdi, halatları ve makaralan karaya çıkardılar. O adamların iskele üzerinde buhar kazanını sanki bir kuştüyü çuvalıymış gibi yuvarlamaları usulü, hamal- lann çığlık çığlığa “Maşaallah!” diye bağırmalarına sebep oldu. Kaptan White ne kendisi ne de denizcder için hiçbir ücret alma­dı. Türkleri şaşkın şaşkın kendilerine baktırmak onlar için bir eğlence olmuştu. Onlara bazı kitaplar verdim. Demirlemiş hâlde beklerken canlarından bezdikleri günlerde bu kitaplann onlara yardımcı olacağım bdiyordum. Limanda iki hafta kaldılar. Ha­mallar hâlâ 10 lirada diretiyorlardı. Onlara bir başka iş teklif et­tim ve evet ya da hayır demeleri için on dakika verdim. Bundan sonra onlarla hiçbir iş yapmayacaktım.

Beni küçümsemek için güldüler; ben de bozuldum ve yan­larından ayrıldım. Aralannda istişare ettikten soma o eşyayı ta­şımaya on beş lira istediler. Verdikleri fiyat % 50 risk taşıyordu. Benim kırk öğrenciye gidip, bana yardım edip etmeyeceklerini sordum. Gönülden kabul ettiler. Kazanı çok sağlam bir kızağa bağladım. Kızağı uygun malzemeleri koyarak yapmıştım. Kap­tan VVhite’tan halka hâlinde uzun bir halat ve birkaç palanga aldım. Kızağın yağlı ayaklan kaysm diye sokağa kısa boy keres­teler yerleştirdim. Kazam yukarıdaki yerine kaldırmak oğlanlara çok eğlenceli gelmişti. Bir yarım gün ile bir akşam vakti kendi­lerine kaldı; bir de enfes pilav ve akşam yemeği, işi kaybetti­ler diye hamalların hepsini diğer insanlar ayıpladılar. Bir daha benim sözüme itiraz etmeyeceklerini açıkça söylüyorlardı. On- lann boynu büküldüklerine her daim acırdım. Her şeyi hesaba katarak düşünürsek güçlü kuvvedi, kasları iyi gelişmiş ve temiz kalpli adamlardı.

Değirmeni ve Fırını Kurma Çalışmalarım

Makineyi ve değirmeni kurarken engelleri aşmada pek çok zorluk yaşadım. Çizim taslağı verilmemişti ve bu da kafa kanşık- lığına sebep oluyordu. Çark, pürüzlü bir dökümden yapılmış ba­sit bir şeydi; motor dönmüyordu. Şaftın üzerine onu tam olarak yerleştirmek son derece zor bir işti. Beni bir korku sardı. Buhar borusunun 8 veya 9 inç kısa olduğunu anladığımda gece sabaha kadar uyku tutmadı. Sonunda o parçayı kendim dökmeye karar verdim. Ufak bir fınnım vardı; madenleri denemek maksadıyla yapmıştım, iki de kazanım vardı; büyüğü benim işimi görecekti, iki çocuğu, nemli ve elde bastırıldığında yapışkan olan kum bu­lunup bulunmadığına bakmalan için Tarabya’ya doğru uzanan kumsala gönderdim. Güzel bir ayak torna tezgâhım vardı. Port- land’dayken yaptığım küçük makineyi hatırlatıyordu. Buhar borusu modelini kestim. Kum güzeldi; onu incecik eledim. Bir kutuyu testere ile iki kısma ayırdım ve kumu doldurmaya uygun hâle getirdim. Velhasıl daha önceden dökümhanelerde yapılışı­nı gördüğüm üzere kumda kalıbını çıkardım. Sıra demir mesele­sine gelmişti. Şayet cansız şeyler kendi tarihlerini verebilselerdi harikulade hikâyeler anlatırlardı. Şöyle ki, bende demirden bir yarım küre vardı; öylece bir kenarda dururdu. Çelebi Yorgaki bana onun, zenginlik ve ihtişam günlerinde adaya gidip gelirken kullandığı sandalının dengesini tutan demir olduğunu söylemiş­ti. Eritmek için acaba onu parça parça kesebilir miydim^ Ağır bir balyozum ve yığınla gönüllü çalışanım vardı. Her biri kuvvetine göre balyozu yirmi defa, otuz defa, kırk defa kaldınp indirdi. Bu, mükemmel bir demirdi ama en sonunda parçalandı ve döküm kabına kondu. Adalara kadar Marmara’nın mavi sulan üzerin­deki keyifli mesleği yoktu artık.

Döküm kabının da bir hikâyesi vardı. Onu tam on yıl evvel tesadüfen satın almıştım ve asla bu iş için kullanmamıştım. Ba­şıma dert diye düşünüyordum; fakat şimdi kullanıma girmişti.

Üç hata yapmıştım: (1) Kumdan kalıbı yeterince kurutma- mıştım; (2) Gaz ve buharın dışan çıkması için gereken büyük­lükte çıkış yolu yapmamıştım; (3) Erimiş demiri haddinden faz­la ısıtmıştım. Çocuklara, saat tam 12.45’te döküm yapacağımı söyledim. Gelin görün ki demir tam anlamıyla erimemişti, bu yüzden fırını kok kömürüyle tıka basa doldurdum. Çocuklara da “öğle yemeğinden hemen soma onu göreceksiniz” dedim. Onu fırından kaldırıp üst kısmını temizleyince ateş aldı; havadaki ok­sijenden öyle bir parladı ki, müthiş derecede ısındığını anladım. Lakin cesaretle boşalttım; bir savaş topu gibi ateş aldı. Kırk genç dehşet naraları atarak bir geçide doğru koşuştular. Bazılan yere düştü, diğerleri onların üzerine kapaklandı ya da üzerlerinden adayıp geçti. Kutu her taraftan öyle güçlü sıkışmıştı ki, yukarı doğru patlamak zorunda kaldı. Ansızın meydana çıkan buhar karşı konulmaz bir hâl almıştı. Erimiş demir başımın yanından tavana doğru yükseldi. Tavan zaten çok alçaktı, elimle uzanabi­liyordum. Demir eriyiğinin çoğu geri döküldü; adım atmak kabil değildi. Lakin tavan alevler içindeydi. Bir su kovasının içindeki kalaylı tasla bina kurtanldı. Tas tas suları doğrudan yanmak­ta olan ahşaba doğru atarak yangını söndürdüm. Öğrencilerin bu meydan kavgasında ciddi yaralar almadıklarını görünce çok mutlu oldum.

Yeni bir model için kâfi miktarda kumum vardı. Bu sefer onu adamakıllı kuruttum; gaz ve buharın çıkması için açık yollar yaptım. Mükemmel bir döküm oldu.

Nihayet kazanın buharını dışarı vermek için her şey hazırdı. Piston valfini çalıştırmak için dış merkezli pozisyondan emin değildim. Bu deney sırasında hiç kimsenin olmamasını dilerdim; ama yaşanacak felaketi etraftakdere anlatacak epeyce kişi ha­zırdı. En sonunda buhan dışarı verdim. Ayarlamalar doğruydu ve çark hiçbir emek sarf etmeden en tehlikelisinden bir hızla uçuyordu. Pek de yalan olmayan tehlikenin farkına vardığım­da, neticeleri düşünmekten birkaç dakikalığına mudu olmuş bir hâldeydim. Buhan kestim; yavaşladı; zafer benimdi.

Ancak bu düşük buharla bde benim contaların, yerlerine mükemmelen tutunmuş olmadıklarını fark ettim. Seksen ya da doksan vuruşluk bir baskıya nasd katlanacaklardık Kısa sürede bulduk. Pek çok notayla ıslık çalacak ve şarkı söyleyeceklerdi. Hakikat, böylesine kaba bir malzemenin asla gönderilmemesi gerektiğidir. Yüzeyler makineyi döndürmüyordu. Bu zorluktan çıkış yolunu bulduk. Değirmen pek de güzel çalışmıyordu. Yani bu bizim tahminimizdi. Hiçbirimiz bir zanaat olarak gerçek de- ğirmencdik hakkında bir şey bilmiyorduk. Ocak bitirilmişti ve yakılmıştı. Ekmek yapımı için her şey hazırdı. Ekmek yapımım anlatacak hiçbir kadını istememiştim.

Sizin kitabi bilginiz, deneyimli kadın ve erkeklere karşı ke­sinlikle övünemez. Fazla gurur insanın gözünü kör eder. Benim yaptığım ekmek fınndan gözleme gibi dümdüz çıktı. Fani in­sanoğlunun yemesi için fazla mayhoştu. Sonraki daha iyiydi; üçüncüsü ise yenilebdir durumdaydı. Fakat bir şey açıktı: Kürek- çi adı verilen bir adamımın olması kaçınılmazdı. Yegane işi oca­ğın ısısıyla alakadar olmak, fırını doldurup boşaltmaktı. İlave bir masrafa girmeye gönülsüzdüm. Ancak adamlarımdan biri, Kıb- nslı bir Rum kürekçi tutmamı şiddetle tavsiye etti. Hatta Türk ve Ermeni fırmcdar bile onları tutarlar. Bu onların işidir ve hiç kimse onların yerini tutmaz. “Pekâlâ” dedim, “fırıncılar pazarına git de bana birini getir”. Dediğimi yaptı ve bundan sonra hiçbir sıkıntı yaşamadık.

Getirden kürekçi güçlü kuvvetli, uyuşuk bir adam gibi gö­rünüyordu. Fakat fınnı doldurup boşaltırken sanki vahiy almış birine benziyordu. Adamlarım onu hayranlıkla seyrediyorlardı. O bu işe, tamamıyla pratik yaparak ve soydan gelen özellikleri sayesinde sahip olmuştu. Büyük ihtimalle dedeleri yüzyıllardır veya bin yıllardır aynı işi yapmışlar, başka iş görmemişlerdi. Bir zanaatı kalıtım yoluyla alan kişiler harikulade kimselerdir. An­cak icat ve bilim karşısında gözden kayboluyorlar.

Temel soru şimdi gündeme gelmişti: Bizim ekmekler satı­labilecek miydii Fırmcı hanedanlığının hepsi ekmeğimiz hak­kında yalan söylüyorlardı. Benim bir büyü üstadı olduğuma, şeytanla işbirliği yaptığıma dair pek çok komik hikâyeler an­latıyorlardı. Ekmekten yiyenler de büyüleneceklerdi. İşçilerim de bunlarla adamakıllı ilgdeniyorlardı. Onlara şöyle dedim: “Biz sadece güzel ekmek üretmek mecburiyetindeyiz. Kanunun be­lirlediği ancak bu yalancı fırıncılann azalttığı gramajın olabildi­ğince üzerine çıkacağız. İnsanların bunu satın alıp almayacağım işte o zaman göreceğiz.”

400 dirhem somunumuzun 424, 200 dirhemin 212, 100 dir­hemin 106 dirhem olması kabul edildi. ilk Ürettiğ imiz Ekmekler

100 okkalık ve 275 paund tutarındaki ilk ekmeklerimiz at­lara yüklenerek sabah erkenden çarşıya gönderildi. Hâlâ sıcacık- tdar. insanlar merakla bunlan alddar ve kim bir somun aldıysa ağırlığını tartmak için doğruca bakkala’ koştu. Soma ağırlığını Her bakkalda bir terazi bulunurdu. Bunların dirhemleri hükümet tarafından mühürlü olurdu. Herkes dilediğini getirip bakkalın açık tezgâhında tartablirdi.görünce çığlığı bastı. Bazıları, “Oo, evet; bugün, yarın, ertesi hafta görüşeceğiz” dedi. insanlar ekmeği sevdi; ağırlığı da hoş- lanna gitti. Boykotu saman tozu gibi silip süpürdüler. Hükümet müfettişleri ekmeğin ağırlığım ölçmek için birkaç defa geldiler. Canlarının isteğine göre tarttılar ama normal kilosunun üzerine çıkmayan bir tek somunu bile katiyen bulamadılar. Son gelişle­rinde bazı bayat ekmeklerin ağır olduğundan ısrar ediyorlardı ki bunu yapmaya hakları yoktu. Şayet taze ekmek diye, hatta kilo­sundan fazla diye rapor ederlerse bunun doğuracağı sonuçlarla onları tehdit ettim. Bir daha gelmediler.

Beni huzursuz eden bir tecrübe yaşadım. Konu değirmenle ve fırınla bağlantılı değildi. Dr. Van Lennep, Kerios Rafaell adlı mükemmel bir Protestan Rum kundura imalatçısına, Amerikan kundura makinesini çalıştırmaya yetecek kadar buhar gücü ver­mem için âdeta yalvarmıştı. Makineyi o kişiye Msy. Van Len­nep bulmuş. Makine bize varışmda onu çalıştıracak bir enerjiye ihtiyaç olduğu ortaya çıktı; bu hiç dikkate alınmamıştı! Öyle­sine can sıkıcı bir çıkmazdaydık ki, buğdayın öğütülmesinden artakalan bütün enerjiyi Kerios’un almasına razı geldim. Gerçi muvaffak olacağından emin değildim. Makine getirildi, kuruldu ve bir alkış tufanıyla çalıştırıldı. Bir veya iki dakika içerisinde bir kundura kalıbını üretip çıkarıyordu. Muazzam bir başarı va- detmekteydi. Makinenin parasım ödesin diye Mr. Rafael’e borç verdim.

Ancak çok geçmeden bu makine, koskoca başkentteki bü­tün kundura kalıpçılarım dehşete düşürdü. Kerios’a karşı birleş­tiler ve en dikkat çekici tavrı koyarak boykot ettiler. Bir süre soma hiçbir Rum ve Ermeni ayakkabıcı, kalıplardan bir tane bile satın almayınca girişimimiz mudak surette iflas etti. Bütün ha­dise boyunca 450 dolar kaybetmiştim. Değirmen bu borcu kısa zamanda öğüttü. Zararına olsa bile bir Rum’a yardım etmeye hazır olduğumu kanıtlamış olmak işin en güzel tarafıydı îş hızla büyüdü. Yaklaşık iki ay zarfında istediğimiz ve kü­çük değirmenimizin ve fırınımızın uğraşabileceği kadar sürekli müşterilerin hepsine sahip olmuştuk. Ekmeğimize olduğu kadar unumuza ve nişastamıza da sürekli bir talep vardı.

Değirmenle yaşadığım en zorlu tecrübemle ilgili hiçbir şey söylemedim. Taşları yumuşayıp bileyleme ihtiyacı duyuncaya kadar güzelce çalıştı. Değirmenle birlikte Amerika’dan bir düzi­ne çelik kazma gelmişti. Su verip sertleştirsin diye onlan demirci ve makine ustası olan işinin ehli bir İngiliz’e götürdüm. Kazma- lan o kadar sert yapmış ki cam gibi kırılddar. Bir sonraki sefer o denli yumuşak hâle getirmişti ki iş yapamadılar. St. Benoit Fransız Koleji’ndeki bir Fransız Cizvit değirmenciye alıp götür­düm. O da onları daha beter hâle getirmek için İngiliz’den daha fazla para istedi. Önümüzde parlak bir başarı görmeye başlar başlamaz yolumuza hiç hesapta olmayan büyük bir kaya çık­mıştı. Kendi kendime kazmalara su vermeyi öğrenmem lazımdı, yoksa teşebbüsümüz başarısız olacaktı!

Demirci ocağımla, güzel mangal kömürümle, bir kutu zey­tinyağıyla ve yazar Ure’un Sanatlar Sözlüğü ile kendimi bir yere kapattım.

Kürekleri yirmi dört noktada farklı derecelerde sertieştir- dim. Ardından onlan değirmen taşının üzerinde denedim. Bazı- lan sert, bazılan yumuşaktı; bazıları ise tam kıvamındaydı. Püf noktasını yakalamıştım. Kısa süre sonra o kazmalan sertleştir­mek eğlence hâline gelmişti. Maddenin bu esrarengiz kanun­larında ve onun insanoğluyla ilişkilerinde ilahi bir şey vardır. Tabiatı tesis eden, aklı da tesis etmiştir. Bizler, tabiatın sözde kanunlarına karşı her zafer kazanışımızda Tanrı’ya ibadet et­meliyiz.

Daha başka ciddi sıkıntılar yaşamadık. Deneyimimiz bek­lentilerimizin de ötesinde başanyla neticelendi. Adamlar ça­lışkan ve zekiydiler. Onlara iyi para ödendi; fakat bu kampta tembel adama, İsrail’deki bir cüzzamlı adamdan[8] daha fazlagöz yumulmayacağını anlamışlardı. Geçimini sağlamak için ça­lışmak isteyenlere un öğütmede, ekmek pişirmede ve dağıtım­da iş verebdeceğime dair İstasyon yetkilderine haber yolladım. Geri kalanlara gelince, bırakın onlar da açlıktan ölsünler dedim. Bu sert bir müjdeydi, lakin erdemli bir müjdeydi. Uyuşuk olam diğerlerinden ayıkladı.

Bir yılın sonunda hesap gördük ve stoklarımızı hesapladık. Mr. Ede’ye bize tedarik ettiği sermayenin yansım ve % 8 de fa­izini ödedim. İlk senemiz olduğu ve onun da çoğu kısmının de­neylerde harcandığı dikkate alındığında bu çok sevindirici bir so­nuçtu. Adamlarım zekâlarım, ferasetlerini, ustalıklanm ve yaratı- cılıklanm, benim ummaya cesaret ettiğimden daha fazla geliştir­diler. Onlann kendi başanlanmn, işin başansına da bulaştırddığı yalın bir gerçektir. Sermayenin tamamı geri ödenince işletmenin hepsi onlara devrolunacaktı. Şarkldara uyuşuk bir halk gözüyle bakılır. Onlara emniyet telkin edenler ve zulmetmeyeceklerini hissettirenler emeklerinin karşdığını alacaklardır. Onlar da her­hangi bir Avrupa halkı kadar çabşkan ve girişimci olacaklardır.

Bira Mayasından Ekmek Yapımı ve İznikli Der Harutyun

Şimdi kızım Henrietta’in, bira mayasıyla ekmek yapmayı ve piyasaya sürmeyi deneyelim diye insanı kışkırtan ısran de yön­lendiriliyordum. Kimi zaman bunu kendisi yapardı ve kalitesi mükemmel olurdu. Böyle bir ekmek daha evvel İstanbul’da hiç üretilmemişti. Orada bütün ekmekler mayalı yapılırdı. Ağızda asit tadında bir acılık bırakan bu ekmeklerden Şarkldar hoşlanır­lar, Amerikaldar ve ingilizler hoşlanmazlar. Naama’dan başka bunlardan hiçbiri pak olmadı. Havrada bu şeyleri işitince hepsi öfke ile dolup ayaklandılar. Onu şehirden dışarı çıkardılar ve baş aşağı atmak için şehirlerinin üzerine kurulmuş olduğu tepenin kenarına götürdü­ler. Fakat İsa aralarından geçip gitti.” Ç.N.

Maya için bira çiçeklerini yurt dışından getirtme dışında nereden bulabdeceğim hususunda bazı şüphelerim vardı. Yurt dışmdan getirtme bunun dışındaydı. Bu çiçeklerin yabanilerinin İznik’le Adapazarı arasında bolca yetiştiğini fark etmiştim.

Sevgili eski dostum Iznikli Der Harutyun’la görüştüğümüz­de, bana derhal istediğim kadar bira çiçeği toplamada birkaç oğlam istihdam etmeyi teklif etti. Çok geçmeden içi güzel bira çiçekleriyle dolu, cüzi bir paraya aldığı bir çanta gönderdi. Fakat ona göre ben bu denemeyi asla yapamayabilirdim.

Der Harutyun’un hikâyesi çok dikkat çekicidir. Burada ek­mek konusuna ara verip onun hakkında bildiğim birkaç şeyi kı­saca anlatacağım. Onun ve arkadaşı olan papaz Der Vertanes’in ilginç bir şekilde Protestanlığa geçişi, Dr. Goodell’ın Forty Years in The Turkish Empire adlı kitabında (s. 220-228) anlatılmaktadır.

Dr. Harutyun, protestan olmadan önce kendisinden ve Er­meni kdisesinden memnuniyetsizlik duymaya yetecek kadar manevi muhakemeye ve hissiyata sahip aklı başında papazlar­dan biriydi. Fakat Rumlar da daha iyi değillerdi, Katolikler de daha iyi değillerdi; onlardan kendisine yardım edecek bir öğret­men yoktu. Dr. Goodell’ın kendisine bıraktığı Mandıracının Kızı adlı risale, ruhuna nur ve sevinç getirdi. Bu tecrübesinde ona meslektaş dostu Der Vertanes baştan sona ve coşkuyla katıldı. O zamandan beri kendi usullerince Incd hakikatinin sadık vaiz­leri oldular. Şiddetli zulümlere defalarca ve sakince kadandılar; dövüldüler; taşlandılar; hapse atıldılar; anatemaya tabi tutuldu­lar. İsa’nın uğruna bütün bunlara sükünede ve kahramanca di­rendiler.

Der Harutyun doğuştan iyi huylu bir kimseydi. Onunla 1839’dan 1873’e kadar münasebetim oldu. Kişüiğindeki yumu­şaklık bir atalet değildi. İnsanlar ve eşyalara dair net ve olum­lu görüşlere sahipti ve sık sık bunlan çok açık bir şekilde ifade ederdi. Sessiz bir düşünürdü. Teoloji konusunda kadim Ermeni­ce yazılmış ne varsa okumuş, düşünce farkldıklarını dikkadice not etmişti. Bu farklılıklar bir kimseyi Isa’mn öğretilerine ve Ha­valilerine meylettirirken, bir başkasını ise onlara karşı çıkarmak­taydı. Çok güzel yazı yazardı. Eski yazarlardan iktibas edilmiş el yazması metinlerden oluşan kitaplan vardı. Bu yazılar titizlikle ve güzellikle icra edilmişlerdi; bu da beni mest ederdi. Tevazu, yumuşak başlılık ve cömertlik gibi hasleder Harutyun’un ha­yatını onurla taçlandırdılar. Ona zulmedenler, onun böylesine tehlikeli bir sapkınlık tarafından ayartdamayacak kadar iyi birisi olduğunu sıklıkla kabul ederlerdi.

Eğitimli bir adamdı; gördüğünü çabuk kapardı. İçinde ya­şadığı bölgenin bitki ve ağaçlarının hepsini bilirdi. İznik Körfe­zindeki balıklann tamamını tanırdı ve onları yakalamada ustay­dı. İnsanlarda hiçbir makine veya alet yahut endüstri yoktu ki o bunları tanımamış olsun. Şayet eski devirlerin her şeyi bulundu­ran dükkânlarında satış için sergilenen tuhaf ama güzelce imal edilmiş herhangi bir şey görse onu düşük fiyata satın alacağın­dan emindi. İznik’teki evinde bir odası vardı; hakikaten bir he­diyelik eşya dükkânıydı. Bizim yalıtım taburesi[9] kırılınca daha evvelce topladıklarından bir başkasını imal etti. Dükkân sahibi ona sadece şunu söyleyebilmişti: “Gavurun aptalı bir tabureyi camdan bacaklarla yapar.”

Onun bu kapsamlı bilgisini sık sık ben kullanırdım. Bizim evi ziyaret etmeyi ve bir gece kalmayı severdi. Çocuklarım ona müthiş ilgi gösterirlerdi. Çoğu kez hediye olarak meyve ve İznik’in meşhur kaymağını getirirdi. Çocuklarla alakalı şöy­le derdi: “Çocukların anne babalan, onların içlerinde doğarlar. Onların bizlerden farklı oluşlanmn nedeni budur.”

Dört ya da beş yaşlarındayken Henrietta’e kafesin içerisin­de yavru bir keklik getirmişti. Epeyce evcilleşmişti keklik; ço­cuklarla oynuyor ya da onları odanm etrafında kovalıyordu. Bu ise onlara çok eğlenceli geliyordu. Henrietta güldürü olsun diye kekliği porselen bir tabağın üzerine koyuyor ve resimlerini çizi­yordu. Bunlar hâlâ Henrietta’tedir.

Aylar sonra bizi yeniden ziyaret ettiğinde kekliğin çocuklar­la oynadığını gördü; ya da onlar onunla oynuyorlardı. Fevkalade şaşırdığım, az eğlenmediğini ifade etti. Fakat zavallı keklik so­nunda çıldırdı. Bizlerden birine öylesine öfkeyle saldırıyordu ki onu kafesinde tutmak zorunda kalıyorduk. Nihayet uzaklarda bir yere çılgın bir kuş olarak hibe edildi. Der Harutyun bun­dan soma çocuklara bir çift [yazar burada getirilen bir çift şeyin ne olduğunu belirtmemiştir ya da kitabın baskısında o kelime düşmüş olmalı] getirdi. Onların öyle dişe dokunur bir hikâyeleri yoktur ve zaten çalındılar.

Der Harutyun’un şahit olarak mahkemeye çıktığından da bahsetmem lazım. Bu mahkemenin içeriği ilgimi çekti. Ben de izleyici olarak gittim. Harutyun o sırada seksen bir yaşındaydı ve istanbul’a çok nadir geliyordu. Şahit olarak mahkemeye gel­meye mecbur edilmişti. En sonunda papaz Harutyun şahit kür­süsüne çağrılınca ortaya çıktı: Gür saçları bembeyazdı ve hoş bir şekilde kıvrım kıvrım omuzlarına dökülüyordu. Sakalı da âdeta çizgi çizgi sürülmüş kar gibiydi. Sakin ve serinkanlı görünüyor­du. Türk hakim bir dakika kadar onu süzdü ve şöyle dedi:

“Babacığım, kaç yaşındasın^”

“Kulunuz sekseni geçti.”

“Yaşlı adamcağıza bir sandalye getirin, dedi, otoriter bir ses tonuyla mahkemedeki memurlardan birine.”

“Oh, hayır muhterem hakim. Kulunuz güzelce ayakta du­rabilir.”

“Sizin yaşınızda ve hürmete layık bir şahit benim huzurum­da şahidik ederken ayakta duramaz.”

Ve orada hazır bulunanların açıkça belirttiği memnuniyede bu yaşlı beyefendi oturmak zorunda kaldı. O da hakimi ağır­başlılıkla ve nezaketle eğilerek selamladı ve oturdu. Bu, bütü­nüyle Şarka mahsus bir manzaraydı. Yaşa, derin bir hürmet gösteriliyordu. Bizim mahkemelerimizde böylesine bir güzellik asla vuku bulmaz. Şahidiğini o kadar net ve tevazu de yaptı; cevaplan o denli dakik ve dolaysızdı ki dava karara bağlandı. Zannedersem bu onun İstanbul’u en son ziyareti oldu. Güzel bir yaşta, fazlasıyla sevderek ve saygı görerek huzur içinde bu dünyadan ayrddı.

İncil’in kendi halkı arasında yükselişine olan dgisi başın­dan beri hiç dinmedi. O ve Der Vertannes, resimlere ve kutsal emanedere ibadet edilmeyen, İncil’e ters düşen diğer bütün şey­lerden arınmış sade bir kilisenin teşekkülünü arzu ediyorlardı. Bunu takip etmesi muhtemel her zulme hazırlardı. Nihayetinde her ikisi de herkesin önünde anatemaya tabi tutulunca papaz elbiseleri vahşice parça parça edildi. Yuhalanarak sokaklarda süründürüldüler; çamurlara bulandınldılar. Onlar ise yapdanla- n sevinçle karşılıyorlardı; çamurda değil de taşlar üzerinde sü­rünmedikleri için Tann’ya şükrediyorlardı. Daha ileri boyuttaki şiddetten onlan koruyup barındıran Türk hapishanesi, onlara bir saray ve mudak anlamda Cennet bahçesiydi. Der Vertannes takriben doksan yaşına kadar yaşadı ve ömrünün sonuna kadar kararlılığım sürdürdü. Bu iki papazın isimleri ve hatıraları, deri­de Türkiye’deki Protestan Reformasyonu tarihi diye bilinecek olan tarih kadar uzun yaşayacaktır. Onlar şimdi hiç şüphesiz sayısız meleklerden bir toplulukla ve ilk doğan kilise ve genel kuruluyla -ki adları Cennette yazdıdır- beraberdirler.

Şimdi izin veriniz, yolumuzu değiştirmiş olan bu hatıradan bizim ekmek yapımına geri dönelim.

Henrietta, on beş yaşındaki bir kızın yapmasına uygun her­hangi bir şeyin üstesinden her zaman gelirdi. Bira çiçeklerini aldı ve talimadara göre maya yaptı. Ardından mükemmel ve lezzedi ekmekler üretti. Bu süre zarfında ben de değişik türler­deki unlann kanştınlmasıyla ekmekte ne muazzam gelişmeler kaydeddebdeceğini öğrenmiştim. [Rusya] Mennonites’teki de­ğirmenlerden gelen Azak ununun % 10 miktarım bizimkiyle

karıştırınca bulunabilecek en parlak ve en leziz ekmekler yapı- lıyordu. Nadiren ele geçen bir fırsatta 140 çuval un satın almış­tım. Nihayet savaş bu pazarı kapatmamış olsaydı, bundan sonra da daha fazla miktarda satın alacaktık.

Dünyayı aylak aylak gezmekte olan tuhaf Yanki’lerden biri tam da o sıralarda çıkageldi ve iş istedi.

“Ne iş yapabilirsin^”

“Ne isterseniz yaparım beyim. Birkaç yd fırıncılık yaptım. Ayrıca denizci, aşçı ve marangoz oldum.”

Onu derhal yeni tür ekmeğin imalatında kullandım. Bu ek­meğin yapımı Henrietta’in elinden onun eline geçmiş oldu.

Becerikli ve akıllı biriydi. Ekmekleri harikuladeydi. Rumeli- hisan’nda oturan bir Türk efendinin uşağı her sabah düzenli olarak geliyor ve iki somun ekmek alıyordu. Ydlar soma, ben Robert Kolej’i inşa ederken bu kişinin Ahmet Vefik Efendi ol­duğunu anladım. Bir gün Bebek’teki fınnın ne olduğunu sorarak beni şaşırtmıştı. “Bugüne kadar yapdan en iyi ekmeğin” kaybe- dilişine çok üzüldü.

Yanki ekmek imalatçısı çok uzun kalmadı. Kırım Savaşı’nın rüzgârlan onu alıp götürdü. Bir daha da haber alamadım.

Maya imal ederken anladık ki, bir Alman biracıdaki maya bizim mayanın ekşimesine başlangıç için, bir kenarda tuttuğu­muz eski mayadan daha iyi. Bu mayayı bir bira fabrikasından alışımız, işçilerin ekmeğimizi “bira ekmeği” diye tanımlamasına yol açtı. O isimle aldı başını gitti ve hâlâ da öyle devam etmek­tedir. Böylece bu yeni ekmek piyasaya sürülmüş oldu. Bunun imalatını Ermeni işçiler ellerinde tuttular; Amerikaldar ülkeden ayrddıktan soma bunu mükemmel bir başanyla dosdoğru de­vam ettirdiler.

Bütün işi öyle bir sisteme indirgemiştim ki, artık onunla Cu­martesi öğleden sonralan hariç çok az alakadar oluyordum. O gün satılan okkalarca unun hesapları görülür ve okkalar kulla­nım için tartılırdı. Üretilen ekmeğin okkalan ve alınan paralar paralel sütunlar hâlinde not edilirdi. Aynca un çuvallan ambara bıralalırdı. Haftalık işin sonucunu şüphe götürmez bir şekilde bir saatin içerisinde araştırarak tespit edebilmeliydik.

Ekmeğin içine katdan su oranı ile ilgili olarak unda şaşırtı­cı bir farkldık olduğunu keşfettim. Bazı buğdaylann ürettiği un yalmzca % 33 su çekmekteydi. Şöyle ki her 100 okka undan 133 okka ekmek üretiliyordu. Fakat bazı unlardan gözle görülür derecede, hatta % 45 kadar yüksek oranda fazla ekmek çıkan- lıyordu. Eğer etrafınızda sahtekâr adamlar varsa ve siz de unu kontrol etmiyorsanız burada sahtekârlık günahına girilir.

Savaş Söylentileri ve Buğday Pazarındaki Çalkantılar

Tam da bu işin yükünü omuzlarımdan atarım diye ümit et­mekteyken, iş yeni bir aşamaya girdi. 1853 ilkbaharında ve son­baharında Rusya’nın komplolan yüzünden ortaya çıkacak fela­ket söylentileri vardı. Liman ağzına kadar tahd doluydu. Buğday yıllardır hiç bu kadar ucuz olmamıştı. Bir Rum kaptanla, 3.180 kile kapasiteli iki direkli yelkenli için kile başına 14 kuruşa pa­zarlık ettim. Onları sığdıracak yeri hazır edebilinceye kadar bir hafta beklemeyi kabul etti. Bu yerin hazır olduğunu söylemek üzere bir sabah gemderin karaya çıktığı yere kadar gittim. Fakat işe bakın ki orada hiçbir Rum yelkenlisi yoktu! Kaptan, buğdayı bir Fransız simsara küe başına 42 kuruşa satmıştı! Yabancı sim­sarlar ve vurguncular, ellerini uzanabildikleri buğdaylann tümü­ne kapatmışlardı. Rusya’yla savaşa giriliyordu.

Mr. Ede’ye gittim. Savaş çıkacağına gerçekten hiç inanmı­yordu. “Onlar bunu ortalıktan kaldıracaklar. Ardından 42 ku­ruştan buğday alanlar onları 10 kuruştan satmak zorunda kala­bilirler” dedi. Bunun üzerine elimizde iki ya da üç haftalık stok­lar tutmayı kararlaştırdık. Buğdayla beraber ekmeğin de fiyatı yükseldi ve işimiz aşağı yukan aynıydı.

İngiliz Ordusundan Bizim Ekmeklere Talep

Savaş kesinlik kazandı. Askerî birlikler İstanbul’a varmaya başladılar. İngiltere Üsküdar’da bir hastane kurdu. İngiliz kom­şularımdan biri olan Mr. John Seager, subaylar ve işçiler için büyük hastanenin ve asker çadırlannın yakınında, içerisinde her türlü yiyecek ve içeceğin yer aldığı bir dükkân açtı. Benim bira ekmeğinden her gün 100 somun istiyordu. Ekmekler ısrarla aranıyordu. Mr. Seager bana orada büyük bir ekmek dükkânı açmamı tavsiye etti. Muazzam miktarda ekmek satabilirdim. Ona, kendisinin benden her sabah 100 somun ekmek alabüece- ğini, ancak bunun ötesinde işi daha fazla büyütmek arzusunda olmadığımı söyledim. Niyedenmiş olduğum her şeyi ve daha fazlasını zaten başarmıştım. Lakin kısa zaman soma bir emir eri geldi ve şunu söyledi:

“Dr. Mapleton ingiliz Asker Hastanesi’nde onu ziyaret et­menizi istiyor.”

“Dr. Mapleton da kimk”

“Lord Reglan’ın başhekimidir beyim, şu an hastaneyi kuru­yor.”

“Birtakım yanlışların etkisi altındasınız. Benim ne Dr. Map- leton’la bir münasebetim var ne de onun benimle.”

Fakat sonunda ertesi gün ona ziyarette bulunmaya razı gel­dim. Çünkü emir eri bunun ekmekle ilgili olduğunu düşündüğü­nü söylemişti.

Üsküdar’daki Selimiye Kışlası, ingiliz büyükelçisi Lord Stratford de Redcliff tarafından tutulmuştu. Buradaki binalar, Sultan II. Mahmud’un emrindeki genç Alman subayı meşhur Moltke’nin6 idaresi ve planı dahilinde kurulmuştu, içi boş bir 4 Helmuth von MOLTKE (1800-1891): Danimarkalı bir babanın ve Prusyalı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Askerî eğitimini Danimarka’da aldı ve 1822’de Prusya’nın hizmetine girdi. Prusya ordusuna teknik anlamda çok önemli katkıları oldu. Prens Bismarck ile Alman birliğinin kurulması- kare plan üzere bir tarafı beş yüz fit yükseklikte inşa edilmiş­lerdi. Bütün İngiliz ordusunun hastaneye gidip gitmeyeceğini dünya merak ediyordu. Dr. Mapleton’ı görkemli bir şekilde döşenmiş ferah, muh­teşem odasında buldum. Muhitinin ileri gelenlerinden biri oldu­ğunun farkındaydı. Tavana doğru baktı ve herhangi bir selamla­mada bulunmaksızın şöyle dedi:

“Siz fınncı Hamlin misinizi”

“Hayır efendim, ben Rev. Mr. Hamlin’im; Amerikalı mis­yoner…”

“Yani ben bu ülkede hemen hemen doğru düzgün hiçbir şey elde etmedim. Bir fırıncı getirtiyorum ve bir misyoner buluyo­rum. Tamı’ya şükür bir misyoner isteyecek kadar kâfir değilim!”

Masanın üzerinde ekmek somunları duruyordu. Ona şun- lan söyledim:

“Zannederim ekmek sizin istediğiniz gibi ve siz de bunun bir kâfirden mi bir misyonerden mi geldiğine dikkat etmiyor­sunuz.”

“Çok doğru.”

Sonra bir Amerikalı misyoner olan benim, ekmek yapımıy­la neden ilişkim olamayacağını ona anlattım. Sadece bu değil, zulme uğramış kimseleri, kendilerinin ve ailelerinin hayatlarını sürdürebilir kılmak amacıyla başka değişik endüstri girişimle­rinde de bulunmuştum. Bunda hiçbir surette kişisel bir çıkarım na öncülük etti. Osmanlı askeriyesi ile ilgisi Koca Hüsrev Paşa döneminde başlar (1835). Kurmay binbaşı rütbesiyle İstanbul’da kaldığı yirmi sekiz ay boyunca Prusya eyalet askerleri teşkilatının uygulanması, Anadolu’nun stra­tejik önem taşıyan yerlerinin ayrıntılı plan ve haritaların hazırlanması, Ha­fız Paşa’nın Mısır ordularını püskürtme görevi sırasında yönlendirmelerde bulunması, hizmederinden bazı başlıklardır. Sultan II. Mahmud tarafından pırlantalı iftihar nişanı ile ödüllendirildi. Doksanıncı yaş gününe Sultan II. Abdülhamid bir telgrafla katılmıştır. Moltke, Türkiye’deki hatıralarını ya­yınlamış, bu kitap 1969’da Türkiye Mektupları adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Kemal Beydilli, “Moltke, Helmuth von”, Dİ A, istanbul 2005, c. 30, s. 267- 268. Ç.N.olmamıştı. Sabırsızlandı ve sözümü kesti:

“Oh, hiç şüphesiz bu çok hoş bir hikâye. Bunun için altı pe- nilik para umurumda değil. Sizin bize ekmek tedarik edip ede­meyeceğinizi bilmek istiyorum.”

“Parasım öderseniz tedarik edebüirim, dedim; sanki ona gü- venmiyormuş gibiydim. Çünkü onun azametini sarsmaya ka­rarlıydım.”

“Neden, elbette parasını ödeyeceğiz! Lakin ben sizin koşul­larınızı açıklamanızı istiyorum.”

“Biz bunu halka bir okkasını dört kuruştan satıyoruz. Siz de aynı fiyatı vermek mecburiyetindesiniz.”

“Fakat ben ne okkanın ne olduğunu bilirim ne de onun kaç kuruş olduğunu. Rica etsem okkayı İngiliz ağırlık ve para ölçü­süne göre açıklar mısınız^”

“Kâğıt kalem verirseniz bunlann hepsini sizin için yazarım.”

Böylece oturdum; son derece kasıtlı olarak ve yavaş yavaş ama hiçbir mahcubiyet emaresi göstermeksizin her şeyi yazdım:

1 Türk okkası=2.75 İngiliz pound.

1 İngiliz altın lirası=110 Türk altın kuruşu

Netice itibariyle 4 kuruş=8.72, 1 okkanın fiyatı

1 pound İngiliz ekmeği karşılığı=3.17, 3 sentten daha fazla de­mektir.

Kağıdı gösterdim. Dikkade inceledikten sonra inanmamış bir insanın ses tonuyla:

“Bu ekmeği bu fiyata yaparız mı demek istiyorsunuz be­yefendi^ Bu bizim, zavallı sakatlarımızın yiyemeyeceği ekmeğe ödediğimiz fiyatın tam yansı. Altı buçuk peni pound ödeyece­ğiz” dedi.

Böyle olunca benden hiç vakit kaybetmeden tekrar gözden geçirmemi ve ikmal subayı General Smith’le sözleşme yapma­mı istedi. Lord Reglan ekmeği daha evvelden incelemiş ve mü-kemmel olduğunu dan etmişti. O sırada gidemezdim ama şayet mümkün olursa ertesi gün gidecektim; böylece mükemmel bir samimiyet içerisinde ayrddık.

Hiç vakit kaybetmeden doğruca konuya giren General Smith beni seçkin bir iş adamı gibi görüyordu. Dolduracağım ve im­zalayacağım matbu sözleşme metnine bakarken generale, “her sabah sekiz ile on saatleri arasında veya üzerinde mutabakata vardabdecek başka saaderde ekmek dağıtımı yapılması…” cüm­lesindeki “sabah” kelimesinden soma araya “Pazar günleri hariç” ibaresinin sokulması gerektiğini söyledim. Ekmeklerin hepsi Cu­martesi akşamı günbatımına kadar teslim edilebilecekti.

“Savaşın kanunları Pazar günüyle asla ilgilenmez. Sözleşme metninden tek bir heceyi bile değiştiremem.”

“Pekâlâ beyefendi; o hâlde ben de ekmek vermeyeceğim. Ben iş peşinde koşmuyorum. Ekmek tedarik etmem için beni başhekiminiz Dr. Mapleton çağırttı ve ricada bulundu.”

Şüpheyle dudaklannı ısırdı.

“Erzak toptancısı Mr. Ward Iskoçyalı iyi bir Hıristiyandır. Sözleşmeyi size göre düzenleyecektir.”

Bunun üzerine o maddeye itiraz etmekle birlikte imzaladım ve Mr. Ward’a gittim. Cumartesi günü ekmek dağıtımına hiç mi hiç itirazı olmadı. Onun amacı teslimattan evvelki yirmi dört saat ekmekleri taze tutmaktı. Bu ise mümkün olan en iyi şey olacaktı.

Böylece ekmek tedariki başladı. Galiba bu, bir günde birer kilodan 251 somundu. Sadece hastane için günde 6.000 kiloya kadar peyderpey arttı. Bu durum karşı tarafa o kadar memnu­niyet vermişti ki, üç ayın sonunda sözleşmelerin hepsinin yeni bir rekabete tabi tutulması zorunlu olduğunda, Lord Reglan’m kesin emriyle ekmekler bu rekabetin dışında tutuldu.

Üsküdar İngiliz Asker Hastanesi’nde Ekmek Üzerinden Dönen Dolaplar

Cepheden indirilen sakadarla ve yaralılarla hastanenin hız­la dolması çok büyük zararlara sebebiyet veriyor; sağduyu ve basiretin durması gerekiyordu. Gemder neredeyse her gün elli veya yüz ya da iki yüz vakayla geliyorlardı. Bu hızlı artış, söz konusu vakalara denk düşen sayıda askerî doktor ve hemşirenin artışıyla karşılanıyor değildi.

Başhekim Dr. Menzies (Mapleton, Lord Reglan’la birlik­teydi) bencd, açgözlü, sevimsiz bir adamdı. “Bir İngiliz askerine kafi drecede konyak ve bira verildiğinde iş yapacaktır” diye dü­şündürüyordu. Ölüm oranı korkunçtu. Gün ortasında çukurlar kazılıyor ve insanların paniğe kapılmasını önlemek için definler gece yapılıyordu.

Yaşlı mühimmat şefi güzel insan Mr. Ward acı içinde kıv­ranan insanlar için kendine mahsus olağanüstü çabalar sarf etti. Fazla mesai yüzünden hastaneden humma kaptı ve bunalıma girdi; nihayet öldü.

Ekmek tedariki o kadar geniş bir hâl almıştı ki, ikinci mü­himmat şefi Mr. Rogers beni odasına çağırdı. Toplam parayı ona vermem gerekiyormuş. İşin özü, ben ona ve Dr. Menzies’e kârımdan bir pay vermek zorundaymışım. Diğer bütün sözleş­meliler böyle yapıyormuş. Onlar benim de aynısını yapmamı ümit ediyorlarmış. “Benim hiçbir kânm yok. Şayet olmuş ol­saydı bile böyle bir anlaşmaya girmezdim” diye karşılık verdim. Üstü kapalı olarak benim bunu reddetmemin iyi olmayacağını söyledi. Çok geçmeden bunun ne demek olduğunu anladım.

Ekmeklere karşı bir tezgâh düzenlendi. Elebaşlan ise Men­zies ile Rogers’tı. Onlarla beraber en az bir veya iki doktor daha vardı, önce ekmekler bir odada bulunan kapalı kutularda, daya­nılmaz derecede ısıtddılar. Bu durum elbette galeyana yol açtı ve ikmal subayına rapor edildi. Ben gerçeği ortaya çıkarmadan evvel yaklaşık 500 dolan çarpmışlardı. Dürüst bir hastane hademesi ya- pdanları bana gizlice söyledi. Oyunu etkili bir şekilde durdurdum. Adamlar onlan dilimlediler, fırında ısıttılar; gevrek olarak sattılar. Böylece ekmeğin, en fazla yansım kurtarmış oldum.

Sıra kötü malzemelerden sahte ekmek yapımına gelmişti. Hüküm verildi ve sahte ekmekler levazım dairesine Hamlin’in ekmeği diye gönderildi. Komplocu olarak çalışan başkan “yaş­lı Tom Parry” beceriksizin biriydi. Ekmekleri, Bebek’teki veya Üsküdar’daki çalışmalarımızda bulunabilecek kalıplardan daha uzun ve daha dar teneke kalıplarda yapmıştı Manzara karşısın­da General Smith, “bu bir tezgâha çok fazla benziyor” diye iti­rafta bulundu ama bu suçlamamn üzerinde durmaktan kaçmdı. Ancak hemen ardından kumpasçılar bizim ekmek somunlarını kınp açtılar ve içlerine pişmiş tahtakurularını koydular. Sonra da onları sanki benim ekmeğimin güzel örnekleriymişler gibi leva­zım dairesine gönderdiler.

Sözleşmeyi tiksintiyle hemen fırlatıp attım ve 200 pound- luk para cezasına itiraz için Lord Reglan’a başvurdum. Çünkü ben sözleşmeyi en sadıkane şekilde uygulamıştım ve kısaca özetlediğim üzere adi bir tezgâhın kurbanı olmuştum. Bunu ikmal subayı General Smith aracılığıyla Sivastopol’daki Lord Reglan’a gönderdim. Acilen gönderilen telgraf para cezası ko­nusunda beni rahatlattı. Hastane, somun başına ödeme yapma­ya mahkûm ediliyor, aynca ekmek tedariki için yeni bir ihale düzenlenmesi (!) emrediliyordu.

“Bu, Menzies’in ölüm fermam” dedi General Smith, telgrafı bana okurken.

“Benim de büyük kurtuluşum ve haklı çıkışım. Fakat nasıl onun ölüm fermanı oluyork”

“Aa! Tezgâhın elebaşısı olarak suçlanıyor ya.”

Tom Parry benim ücretime % 50 artış getiren bir sözleş­me düzenledi. Fakat tam da o sırada un fiyatlan % 50 yükseldi ve onlann altın rüyaları sona erdi. Ancak beni mahvolmaktan kurtardılar. Un fiyadannın yükselmesiyle birlikte her doğan gün benim için bir kayba ve ağırlığa yol açacaktı. Düşmanlarım (!) beni kurtardı. Şöyle ki, Kuleli’deki 800 kişilik küçük hastane on­ların ekmeğini almayı reddetti. Başhekim Dr. Tice, Menzies’le ve avanesiyle hiçbir surette benzeşmeyen bir beyefendiydi. He­men hemen Bebek’in karşısındaki bu hastaneye sekiz yüz so­mun göndermeyi sürdürdüm. Fakat yeni fiyat Parry ve Menizes için bir hüsran olmuştu.

Hastanenin İçler Acısı Hâli

Bu süre zarfında büyük hastane perişanlık ve düzensizlik noktasında zirveye ulaşmıştı. Yaralı sayısı 6.000’den az değil­di. Yeterli miktarda ilaç ve diğer hizmetler temin edilemiyordu. Mevcut imkânların avantajlarını kullanmak için de hiçbir düzen­leme yapılmıyordu. Böylesine ıstırap dolu manzaraya ve fena ihmallere asla şahit olmamıştım. Bir gün binanın bir tarafında yer alan 500 fit uzunluğundaki geçitten geçerek devasa avluda dolaşmak aklıma geldi. Ön kısmın ortasından başlayarak, solda bir sonraki koridorun yansına veya biraz fazlasına kadar avluyu gezdim. Adamlar ölmek üzereydi; bazısı ölmüştü ve yüzlerine çarşaf çekilmişti. Kokulan ve görüntüleri berbattı. Geri döndüm. Lakin yarı oturur vaziyette, iyi görünümlü bir asker görünce ona selam vererek en fazla neye ihtiyacı olduğunu sordum. Şu cevabı verdi: “Ah efendim, gece bekçileri isterdim. Işıklar saat 09.00’da veya 10.00’da söndürülüyor. Bize de ‘herkes sussun ve uyusun’ deniyor. Fakat bir süre sonra biri ‘su, su!’ diye çığlık atıyor, diğeri çılgınca şarkı söylüyor; bir başkası küfrediyor. Ba­zıları da arkadaşına yardım için kalkıyor ve bu yüzden ikisi de daha beter oluyor. Böylece upuzun gece geçmek bilmiyor.”

Gönüllülerden oluşan bir gece bekçileri birliğinin örgüden- mesini teklif ettim. Fakat Dr. Menzies burun kıvırarak teklifi geri çevirdi.

Florence Nightingale’in Üsküdar İngiliz Asker Hastanesi’ne Gelişi

Derken bir düzine eğitimli hemşire ve 40 hastane hademe- siyle birlikte Florence Nightingale geldi. Yanında tam da bu sa­yıda kimse olduğundan emin değdim; böyle bildirildi. Malum, pek çok kişi için 40 rakamı kolayca dile geliveren bir söz gibi görünüyor.

Bir sabah bazı hesaplan halletmek üzere hastaneye gittim. İşimi bitirince levazım subayı bana şöyle dedi:

“Hastaneye bazı kadınlann geleceğini hayal ediniz Mr. Hamlin! Bir asistanlar ordusuyla Miss Nightingale geldi ve ön girişin sağında kalan odalann tasarrufunu eline geçirdi. Böyle bir yere kadınlardan daha uygun hiç kimse yok mu£”

“Mr. Parker, şimdi birilerinin buraya gelip bir şeyler yapma zamanıdır. Zira ben, Türkler İstanbul’u fethettiklerinden beri bu şehirde, İngiliz hastanesine denk bir nizamsızkğı, pisliği ve ıstırabı banndıran herhangi bir Türk hastanesinin var olduğuna katiyen inanmıyorum.”

“Bunu biliyorum, bunu biliyorum. Lakin bizim de In- gdtere’den bugün yarın gelecek olan cerrahlarımız ve hizmet­kârlarımız olacak. Gördüğünüz bozukluklara kısa sürede çare bu­lunacak. Fakat bu kadınlar uzun süre burada kalmayacaklardır.”

Dr. Menzies, Miss Nightingale’in görev konumunu çekil­mez bir hâle sokmak için bizzat kollan sıvadı. Çok geçmeden onun bu görevde ehil olduğunu anladı. Miss Nightingale sakin, itidal sahibi, ilgi çekici, zeki bir hanımdı. Kafasını tamamıyla işi­ne gömdüğü besbelliydi. Allah vergisi bir kumanda kabiliyeti vardı. Yanındaki yardımcı birlikler, kesinlikle onun fikirlerinden farklı bir fikir düşünmezlerdi.

Menzies’le olan meselenin de bu minval üzere sonuçlandığı söyleniyordu. Florence bir gün Menzies’e, 7 No’lu depoyu aç­mak için güzellikle ricada bulunmuş ve birkaç öteberi istemiş. Menzies şu karşılığı vermiş:

“Orada bu türden eşyalar yok Miss Nightingale. Onlann hepsi cepheye gönderildi. Burada durması gereken kaç eşyanın cepheye gittiğini siz de biliyorsunuzdur.”

“Pekâlâ, kapıyı açtırmak istiyorum, ya da kapıyı kırmaları için adamlarımı göndereceğim.”

Anlaşılan bu söz Menzies’i telaşlandırmıştı. Miss Nightin­gale otorite sahibi biri olmalıydı ki, subay onun sözlerinden şüphelenmemişti. Kapı açılmış, Miss Nightingale ne istediyse hepsini bulmuş. Keskin gözlü doktorlar hangi tarafta ekmeğin tereyağlı olduğunu görmüşlerdi. Menzies’in yıldızı sönmüş, Nightingale’inki yükselmişti.

Fazla sürmedi, Dr. Menzies geri çağrıldı ve yerine İngilte­re’den bir doktor gönderildi. General Smith’in, “o telgraf Menzies’in ölüm fermanını imzaladı” sözü doğrulanmış oldu. Ancak ekmekle ilgili kumpasın, bu geri çağırma olayında her­hangi bir ağırlığı olduğunu düşünmüyorum. Bundan sonraydı; lakin bunun yüzünden değildi (post hoc, but not propter hoc). O, Tom Parry ile ve öteki sözleşmelilerle gizli bir anlaşma yap­mış; yönetimi soyup soğana çevirmişti.

Kısa sürede Miss Nightingale o hastaneyi eski hâlinden alıp yeni bir hâle dönüştürdü. İlk baştan itibaren ekibini gece bekçileri olarak sınıflandırdı. Artık koğuşlarda ve koridorlarda gece boyunca yürüyen hemşireler ve hemşire yardımcıları vardı. Geceler artık kasvetle geçmiyordu. Her istekle ilgileniliyordu; her acı, eğer mümkünse, dindiriliyordu. Morallerinin düzelme­sinin etkisiyle, hiç kuşkusuz kadınların şefkati ve titiz bakımıyla ölüm oranı hızla değişti. Daha önceden askeriye doktorlarının hastalara hayvanca muamele ettiklerine dair bazı örnekler gör­müştüm. Muhtemelen içkiden körkütük olmuşlardı. Lakin Miss Nightingale geldikten sonra böyle bir şey hiç olmadı. O derhal doktorlarla dostça ilişkiler kurdu; doktorlar da onunla işbirliği yaptılar. Miss Nightingale onlara en samimi şekilde çalıştı.

Bunun en büyük sebebi, onun hastane organizasyonundaki üstün bilgisi ve tecrübesiydi. İstanbul’a gelmeden evvel dokuz yılım hastane eğitimine ve çalışmalarına vermişti. İngiltere’nin yanı sıra Fransa ve Avusturya’daki büyük askerî hastanelerde de bulunmuştu. Almanya’nın Kaiserswerth şehrindeki rahibe­lerle altı ay geçirmişti. Net fikirleri, yönetme kabiliyeti, geniş tecrübesi, kendisini fedakârca ve kayıtsız şartsız işine adaması ona tuhaf bir güç mevkii veriyordu. Hükümetten ve özel kay­naklardan muazzam paralar temin ediyordu. Shaftesbury Kontu [Anthony Ashley Cooper] onun çalışmalarındaki başarıya ilgi gösteriyordu. Böylece hükümetin himayesini ve güvenini elde etmişti. “Büyükelçi” Lord Stratford de Redcliffe, hastanenin ve ordugâhın rahatı ve daha iyi yönetilmesi adına uygun gördü­ğü çalışmalan yapması için sınırsız yetkiyle donatıldı. Florence Nightingale’in oraya gelmesinden bir hafta evvel hastanedeki iş­ler cephesindeki bu değişim insana şaşırtıcı geliyordu. İlave tıbbi kuvvederin ve hastane görevlilerinin gelişiyle birlikte orası kısa sürede örnek bir hastane hâline geldi. Ölüm oranı, İngiltere’nin askerî hastanelerdeki orandan daha aşağıya düşmüştü.

Florence Nightingale’i çok fazla görmedim ama yazar Washington Irving’in[10] Bracebridge Konağı adlı eserinde ölüm- süzleştirdiği dayısı Mr. Bracebridge’le pek çok defa görüştüm. Yeğenine ziyadesiyle hürmet ediyor ve hayranlık duyuyordu. Türkiye’deki misyonlanmız hakkında onunla bir müddet soh­bet etmiştim. Onlar hakkında daha fazla malumat edinmekten dolayı çok mutlu olmuştu. Misyonlann mevcudiyetinden ha­berdar olmaktan öte bir bilgisi yoktu. Nasıl geniş bir alana yayıl­dıklarım, eğitim sistemimizi, din ve eğitim alanlarındaki matbu eserlerimizi öğrenmek onu sevindirdi ve şaşırttı. Çalışmalanmız hakkında, herhangi bir İngiliz beyefendisinden (bu ülkeye savaş dolayısıyla gelenleri kastediyorum) daha makul ve takdirkar ko­nuştu.

Benim gözüme sapasağlam bir kişi gibi gözüküyordu; fakat katiyen kanlı canlı bir görünümle değil. Çevik bir bünyesi; sade, kararlı ve metin kişiliğine baştan aşağı sinmiş olan soylu ve kut­sal amacın ışığıyla birleşen zarif hareketieri vardı. Bu felaket ve ölüm manzarasında onu en derin ilgi ve hayranlıkla hatırlıyo­rum.

Onun gelişi, benim ekmek sözleşmesini geçersiz ilan edi­şimden az somadır. Miss Nightingale, Kuleli’deki hastaneyi zi­yaret edinceye kadar da bu konuda hiçbir şey bilmiyordu. Ken­disinin görev yaptığı büyük bir hastanede olandan daha kaliteli, böylesine mükemmel bir ekmeği görünce şaşkınlığını ifade etti. Dr. Tice bütün hikâyeyi ona anlattı. Miss Nightingale derhal Lord Stratford de Redcliffe’i ziyarete gitti ve o ekmeğin veril­mesi talebinde bulundu. O da derhal benim verdiğim ekmeğin, fiyatın artırıldığı yeni bir sözleşmeyle yeniden düzenlenmesini emretti. “Kötülerin zafer narası kısa sürmüştü.”[11] Şahsıma ku­rulmuş olan kumpas beni her yolda kurtarıyordu ve kuyumu ka­zanlar oraya kendileri düşüyordu. Redcliffe bu sahtekar adam­ların hazineyi nasıl yağmaladıklannı keşfedince küplere bindi. İstanbul’daki hastanenin, ordugâhın ve donanmanın bütün er­zakını, fiyatını kendim belirlemek suretiyle benim üstlenmemi istedi. Bunu en iyi şekilde yapacak kabiliyetim ve dürüstlüğüm olduğuna güveninin tam olduğunu söyledi. İngiltere kesinlikle ucuz iş istemiyordu; aksine iyi ve dürüst iş istiyordu. Bu yüzden Miss Nightingale yüksek fiyat ödemeye razıydı. Yetkisini bu de­ğişikliğin yapılması için genişletecekti.

“Asla teslim bayrağını çekmeyeceğim” diye karşılık verdim.

Misyonerlik faaliyetlerim devam ederken, şans eseri bu büyük ekmek işine çekdmiştim. Majestelerinin önerdiği iş ve sorumlu­luk o kadar uçsuz bucaksızdı ki beni misyonerlik hizmetinden ve ikametgâhımdan ayrdmaya ve hemen Üsküdar’a geçmeye mecbur bırakacaktı. Bu işin altından kalkabileceğime dair zat-ı alderinin güveni beni hayretlere düşürmüştü. Onun bu şahane teklifinin pek çok albenisi vardı. Ancak ben kendimi bu işle bo­ğuşmak için büsbütün yetersiz hissediyordum ve ondan daha yüce bir hizmetimin olması neticesinde ekmek işine girişmeye yasakkydım.

Haydarpaşa ingiliz Ordugâhı’ndan Ekmek Talebi

Sözleşmemin ilk birkaç ayı boyunca hastanenin ekmeğini tamamıyla, iki fırın işlettiğim Bebek’ten sağlamıştım. Orada İn­giliz ordusunun bir ordugâhı vardı. Yeni gelenler, deniz seyahati rahatsızlıklanndan kendderine gelsinler ve cepheye hazırlansın­lar diye bir süreliğine orada alıkonurdu. Adamlann sayısı geliş ve gidişlerine göre 6.000-10.000 arasında değişiyordu. Ordugâhtaki sağlık koşulları istenilen düzeyde değildi. İngiltere’den gelen sağlık komisyonu pek çok değişiklik yapılmasını rapor etmişti. Birisi, ordugâha o zamana kadar verilen çok kötü ekmeğin ye­rine büyük hastanedeki mükemmel ekmekten temin edilmesi gerektiğiydi. İkmal subayı General Smith emir erini gönderdi. Uygun şekilde gelebileceğim en kısa sürede beni görmek isti­yormuş. Neler olacağım merak ediyordum. Ertesi sabah makam odasına girince bana şöyle dedi:

“Şimdi senin için elimde iyi bir iş var. Haydarpaşa’daki ordugâha da ekmek tedarik etmenizi istiyorum.”

“Günde kaç pounda generali”

“Şimddik 1.200 pound; fakat bu, büyük değişikliklere tabi olacaktır. Söylediğim miktar 20.000 pounda veya daha fazlasına yükselebilir; 8 veya 10.000 pounda da inebilir.”

“Ben bu türden bir şeyi yapamam general. İki ufak fırınım­da hastanenin ve halkın talep ettiği ekmekleri ancak üretebili­yorum. Böylesine büyük bir iş için zemininde ambar binası vs. ile birlikte iki tane kocaman fırın inşa etmem gerekir. Böyle bir çalışmaya hazırlanmak tam bir ay alır.”

Maliyeti ne olursa olsun mümkün olduğunca hızlı bir şe­kilde mutlaka işe başlamam gerektiğinde ısrar ediyordu. Mas­rafı ingiltere karşılayacaktı. Bu işi yapmam lazımdı. O ekmeği üretebilecek başka hiç kimse yoktu. Ben ne kadar mazeret be­yan edersem edeyim karşımdaki kişi daha fazla ciddileşiyordu. Sonunda etrafıma bakınmaya ve ne yapabüeceğimi araştırmaya razı geldim.

Bu durum benim aklıma, o muazzam Selimiye Kışlası’nın mutlaka bir fırınının olması gerektiğini getirdi. Üsküdar’a ge­çersem neler bulabileceğimi görürdüm. Giderken ve etrafı ko­laçan ederken büyük hastanenin yaklaşık yüz adım arkasında yarı yıkılmış eski binalar kümesi gördüm. Bunların bizzat eski bir fırının binaları olması benim için büyük sürpriz oldu. Yan yana koskocaman iki tane fırını vardı. Birinin kemeri çökmüştü. Her ikisinin de döşemesi yenilenmeye muhtaçtı. Mal sahibini buldum ve onunla bir sözleşme yaptım. Fiyatın en makul oran­da olmasına dikkat ettim. Bütün tamiratlar için adamlar tutum. Allahtan şehirdeki en iyi fırıncıyı biliyordum. Üç gün içerisinde fırınlan yakılmaya hazır hâle getirdi.

Teamüle göre ateşin bir kararda olması ve yedi gün yedi gece devamlı yanması gerekiyordu. Çok miktarda kurumuş budaklı odun buldum, işe yaramaz diye atmışlardı. Parçalana- mıyorlardı. Fırının zeminine kuru tahtalardan koyduktan soma budaklı odunlar üzerine yerleştirildi. Hafif ve kuru odunlar ya­vaş yavaş tutuşturuldu. Birkaç saat içerisinde ateş sakinleşti. Bir haftaya varmadan fınnların kullanıma hazır olduklan bildirildi. Eskimiş hamur tekneleri yeni gibi güzel hâle getirildi. Fakat hay­li yeni eşya da ilave edildi.

Mr. Hagop Balyan Amerika Birleşik Devlederi’nden henüz dönmüştü. Arnavuduk’ta ve Boston’da ekmek yapımım öğren­mişti. Fınncıbaşı olarak işe alınması onu sevince boğdu. Veri­len maaştan daha kıymetli ve haysiyetli biri gibi görünüyordu. Gerçi maaşı daha evvelce aldığının en az altı katıydı. Benim Be­bek’teki en iyi ve en tecrübeli adamlanmdan bazdan onunla bir­likte çalışacaklardı. 1.000 vard miktarında un satın aldım, ama çuvallardayddar. İtalya’nın Trieste şehrinden 3.000 varil daha istedim. Günde 50-60 varil kullanmam gerekecekti, istetmek suretiyle ambarda mütemadiyen 500 varilden aşağı un bulun­durmamam lazımdı.

Elimde adamlarım vardı ve şimdiye kadar pazarlan ve işlet­meleri öğrenmiştim. Hiç umulmadık bir kolaylıkla bu işin üste­sinden gelmiştim. Her şey hazır olunca ikmal subayı generali ziyaret ettim ve talep edilen ekmek sayısını bildirmenizi bek­liyoruz dedim. Müthiş derecede şaşırdığını söyledi. Ona göre otuz günlük işi on günde yapmışım! Amerikalılann iş yapma usullerine ve onlara kıyasla ingilizlerin yavaş olmalarından şikâyetlerine dair birkaç kelam etmesinden soma ona, binayı inşa etmeyip sadece tamir ettirmemin benim şansıma olduğunu söyledim. Pazar sabahlan ekmek dağıtmayla ilgili itirazımı on­lara da bildirdim. Sakince, ordugâhtaki inzibat subayıyla uzlaş­mam gerektiğini söyledi.

İlk ekmek dağıtımı hayli heyecanlı olmuştu veya en azmdan epeyce ilginç geçmişti. Ordugâh yeni ekmeğim sabah 09.00’da ikram eddeceğini duyurmuştu. En mükemmel ekmek somunla­rım taşıyan askeriye kantininin arabalanndan bir kafile ve elle­rinde büyük kare sepederle uzun bir adam kuyruğu ekmekleri teslim almaya ve dağıtmaya hazırdı, ilk somunlar yakalandı, şöyle bir yoklandı, koklandı ve ardından göğe doğru fırlatıldı: “Yaşasın! Güzelim Ingdiz ekmeği!” Herkesi fazlasıyla memnun etmişti. Bu iş Rogers ve Menzies gibi hiçbir entrikacının ellerine bırakdamazdı.

Ordugâhm inzibat subayı lütufkâr davranarak beni zora sokmadı. Hâlinde bir beyefendilik yoktu. Cumartesi günleri iki defa dağıtım yapılması hususunda sıkıntı çıkarır diye tahmin etmiştim. Gün batımına doğru Pazar gününün ekmeğini taşı­yan araba kafilesinin tam önünde gidiyordum. İnzibat subayını selamladım ve şöyle dedim: “Pazar gününün ekmeğini Cumar­tesiden teslim edeceğim; hastanede nasılsa ordugâhta da öyle olacak.” Belli ki birileri tarafından buna hazırlanmıştı ve hiç dü­şünmeden şöyle dedi: “Her bir (…) ekmeği alıp hemen geri dö­neceksiniz ve sabahleyin getireceksiniz.”

Anlaşılan böyle küfürlü konuşarak ve her bir somunu Marmara’ya atmakla tehdit ederek beni korkutmayı düşünmüş­tü. (Askerler bazen kötü pişirilmiş ekmekleri tepeden denize fır­latırlardı.) Yalın bir dille cevap verdim: “Ekmekleri bırakıyorum; 8.000 somun. Canınız ne istiyorsa onu yapabdirsiniz.” Çekip gittim ve onu küfreder hâlde öylece bıraktım.

Ben, “ona mecbur olduğumu” biliyordum ve bunu o da bili­yordu; yoksa küfürlerinde daha ihtiyatlı olurdu. Eğer ekmekleri geri çevirseydi sabahleyin askerler ne yapacaktık 8.000 somun ekmeği çarşıdan temin edebilmesi imkânsızdı. Ekmekler alındı ve her araba, alındı makbuzuyla birlikte geri döndü. Ertesi Cu­martesi ekmek arabalarıyla bir adamımı gönderdim. Hiç Ingdiz- ce bdmiyordu. Subaym kendisine biraz küfür ettiğini düşünmüş ama onu anlayamamıştı. Ekmekler teslim alınmış ve almdı mak- buzlan verilmişti. Subayın General Smith’ten ve Potgeiter’dan bazı tavsiyeler aldığı kanaatindeyim. Her ikisi de dürüst ve şe­refli beyefendilerdi. Onlarla bütün münasebetlerim çok güzeldi.

Ekmek dağıttığım üçüncü Cumartesiden önceki Cuma, ordugâhtaki kişi sayısını bildiren talepnamenin altında şu not yer alıyordu: “Cumartesi günü iki defa teslimat yapddığını unut­mayınız.” Bu, ordugâhtaki aym saygısız inzibat subayından ge­liyordu. O notu, savaş sona erinceye ve en son asker İngiltere’ye dönünceye kadar oraya yazdırmaya devam etti.

Şayet Hıristiyanlar Sebt günlerinden hakkaniyede taviz vermeyecek olsalar, onlann bu kararlılıklannı yerine getirirken aşılması güç engellemelerle kırk yılda bir karşılaşacaklardır.

Mükemmel bir bağımsızlıkla konumumu muhafaza ettim. Eğer işin Pazar günü yapılması zorunlu tutulmuşsa derhal onu feda ediyordum. Yahudüer, Musa peygamberin şeriatındaki Şabat günlerine sadıktırlar ve hiç kimse onlardan bunu ihlal etmeleri­ni beklemez. Türk hükümeti de onlardan bu ihlali asla talep et­mez. Buna mukabil devlet Hıristiyanlann Sebt günlerine çok az hürmet eder. Çünkü bilir ki Hıristiyanlar kendi kutsal günlerini dünyalık çıkarlan için feda edeceklerdir.

1855 sonbahan boyunca un piyasasına bir darlık geldi. Elli gündür ortalığa poyraz hakimdi; çok az kesintiye uğruyordu. Çanakkale Boğazı’nı hiçbir yelkenli gemi geçemiyordu. Onla- n oradan kurtaracak kıyı römorkörleri de yoktu. Muazzam filo güney rüzgârının çıkmasını bekliyordu. Sadece unun fiyatı fahiş rakamlara yükselmekle kalmadı; aynı zamanda güzel beyaz un da bulunmaz oldu. Ekmeğin kalitesini yüksekte tutamıyordum. Sözleşmeyi feshetmeyi ve zararı ödemeyi önerdim. İkmal su­bayı general şardann vaziyetini gördü ve şöyle dedi: “Güney rüzgârlan çıkıncaya kadar bekleyiniz.” Püfür püfür bir esinti çıktı ve 300 varil un taşıyan bir Avus­turya gemisi boğazı geçmeyi başardı. Variller Galata gümrüğüne çıkınca bana varil başına peşin parayla dört sterlin (20 dolar) teklif edildi, önceden bu miktar 10 dolara mâl olmuştu. İngüiz levazım dairesinin 100 varili almasına izin verdim. Geri kalan 200 varil, günler soma kıble rüzgârının çıkmasına kadar ekmek üretimini eski kalitesine kavuşturdu. 500’den fazla beyaz ka­natlı elçi Marmara’nın yukan taraflanna üşüşerek İstanbul’un geniş limanına girdiler. Un fiyatlan anında eski fiyatlara geriledi. Dosdarımdan biri, bir başka fiyat artışı olur diye büyük miktar­da unu saklamıştı. Bu artış hiçbir vakit vaki olmayınca nihayet ciddi bir zararla unlan sattı. Fiyatlann artacağını düşünerek yatı­rım yapanlar yüzünden meydana gelen zararlar, kazançları aştı. Onların arasında benim tanıdıklarım da vardı.

İlahiyat okulu ve yen! bIr gIrIşIm

General Potgeiter’la Kahve Münakaşası Sonrası İngilizlere Kahve Teminim

Kahve hadisesinin adanmaması gerekir. Bir Cumartesi öğ­leden sonra büyük ekmek fırınını mutat ziyaretim esnasmda General Potgeiter’ın makamına çıktım. Şömine rafının üzerin­de çekilmiş kahve örnekleriyle dolu bazı küçük cam kavanozlar gördüm. “Levazım sınıfı tarafından bu tonlarda hiçbir kahvenin kullanıldığını ummuyorum” diye düşüncemi belirttim. “Evet” diye karşılık verdi, “bu ton bizim ölçümüzdür.”

Biraz tartıştıktan sonra deneme yapmak için tartışmayı er­teledik. O tonda kavrulmuş, sertliği yahut lezzeti geliştirilme­miş kahveden duyduğu memnuniyeti ispatlamayı teklif ettim. Pazartesi günü söz konusu deneme onun makamında yapddı. Şaşırtıcı bir farklılık olduğunu itiraf etti. Fakat kendi kullanmak için birkaç kilo kahve temin edilmesini istedi. Sözleşmelilerin getirdiği kahvenin adamakıllı kötü olduğuna o kadar kani oldu ki büyük hastane için bizde içtiği kahveden 100 çuval hazırlan­masını talep etti. Kahve satın aldım ve yardım etmek istediğim bir Protes­tan Ermeni’nin eline hepsini teslim ettim. Arzu edilen neticeyi garantiye almak adına teslimat işi benim nezaretimde gerçek­leştirildi. Kavrulmuş kahvenin bir un değirmeninde çekilmesi­nin imkânsız olduğu bildirildi. Fakat  üstteki değirmen taşının dış kaplaması çıkarılmak suretiyle ve taşın karşısına yığılmasın diye kahveyi süpüren bir süpürge ile birlikte kahve çekirdekleri asla sıkışmadı veya katiyen taşı kaldırmadı. Bir saat içerisinde on varil kahve kolayca değirmenden geçirildi ve güzelce çekildi.

312

Türk hükümetinin kahve kavurma uzmanlarından ikisi bü­yük bir maharetle kahveleri kavurdular. Fevkalade memnun ol­duk. Bahsettiğim Ermeni bunun üzerinden 400 dolar kazandı. Bir haftalık çalışma için büyük bir miktardı bu. Eski sözleşmesi­ni elden kaçırmak veya bizim kahveye uyum sağlamak zorun­daydı. Kendisini kurtarmak maksadıyla en alçak gönüllü tavny-la bana geldi. Ben de ona tam ve kesin talimadar verdim.

Bu mükemmel kahve levazım sınıfında hatın saydır ölçüde heyecan yarattı. Cephedeki ordu ise kavrulmamış kahve çekir­dekleri tedarik edilmesinden dolayı sert şikâyederde bulundu. Genelde askerler bunlan kavuracak yakıtı bulamıyordu.

İkmal subayı General Smith ordu için de bundan temin et­mem gerektiğini söyledi. Anlaşma koşulları o kadar liberal ol­masına bakdırsa büyük kâr getirecek olmalıydı. Böyle bir kahve orduya muazzam bir ihsan olacaktı. Ben onun güvenebdeceği yegane adamdım. Arzu edebileceği bütün her şey benim deney yapmam ve tecrübemdi. Misyonerlik çalışmasını tercih edersem tüm kârlan verebilirdim; fakat büyük kazançlar elde etmede ba- şansız olmayacaktım, vesaire.

Bir noktaya kadar öyle ikna edildim ki, nihayet generale kahve çarşısını araştıracağımı söyledim. Pazarı dalgalandırma­dan bir defada dört ay yetecek miktarda iyi kahve satın alabdir- sem tezgâhı kurmuş olacaktım. Beklenmedik durumlar için % 30’unu kenara ayırsam bde satış üzerinden 75.000 dolar elde etmede başansız olmayacaktım. Şayet bu pazan alt üst edecek olursa, yeniden sakinleşmesine dört aylık bir zaman tanınacaktı.

Kahve tüccarlanmn reisine uğradım ve onlara bir askerî sözleşme yapmayı düşündüğümü söyledim. Hevesle bana kaç bin çuval tedarik edebileceklerini ve ne kadar fiyat istediklerini söyledder. Pazartesiye kadar reddetme hakkı istedim; seve seve verdder. Göksu’da bir Katolik Ermeniyle üç çift değirmen taşı için şartlı bir sözleşme yaptım. Sözleşmem olsun veya olmasın beni gafd avlamaya ve borç altına sokmaya çabaladı. Onun do­landırıcı biri olduğunu fark ettim ve avucuna düşmedim. Yahudi tüccarların ellerindeki konserve kutuları dağ gibiydi ve sayının ne olduğundan etldlenmeyecekti; yani tenekecderden ikisi 25 poundluk birkaç bin tane üretebdeceklerdi. Bütün partiyi alıp iki üç hafta içerisinde cepheye sevk etmeye karar verdim.

Pazartesi sabahı emir eri erkenden geldi. “General Smith derhal sizi görmek istiyor” dedi. General Smith’in makamında

beni selamlaması şöyle oldu:

“Mr. Hamlin, o kahveyi satın aldınız mı£”

“Yalnızca şartlı olarak efendim. Bugüne kadar reddetme hakkına sahiptim.”

“Pekâlâ; her şey yoluna girecek, dedi, fevkalade rahatiamış gözlerle bakarak; hazır kahveyle yüklü büyük bir buharlı gemi Liverpool’dan buraya geliş yolunda. İhban henüz aldım ve biz büyük bir sıkıntıyı adattık.”

Böylece kahveyle ilgili büyük sözleşmesi ve bir grup kilise­yi inşa edecek para hayali sona erdi. Hayaller suya düşünceye kadar bu iş, büyük bir nimet sunacakmış ve savaşın sunduğu muhteşem bir tazminatı almak için nadide fırsatmış gibi görü­nüyordu.

Büyük ekmek işinden biraz kâr elde etmiş olmam lazım geldiği ortaya çıkar çıkmaz, Bursa Kilisesi de ilgili borçlar hak­kında Dr. Dvvight’ın ve benim endişelerime çare bulunmuştu. İlk kilisemiz, bitmesine ramak kala bir depremde yıkılmıştı. Bizler kişisel olarak inşaattan sorumlu kılınmıştık. İngiltere ve Amerika’dan çok az yardım almıştık. Dr. Anderson gibi Dr. Dwight da vicdanen benim işletmecdiğime tamamıyla karşı çı­kıyordu. Fakat eğer o borcu ortadan kaldırabilirsem onlardan harika bir netice hasıl olacağım itiraf etti. Söz konusu kilise bi­nasının bütün hikâyesi Among The Turks adlı kitabımın 16. bö­lümünde bulunabilir.

Elde Ettiğim Kârlarla Kiliseler Kuruyorum

Ancak kurduğum ilk kilise, Marmara’mn kuzey kesimindeki Tekirdağ’daydı. Biz İstasyon toplantısındayken o yöredeki kili­seden iki kardeş geldi. Büyük sıkıntı içerisinde olduklarım söyle­diler. Şapelin pastörünün bir Türk’ten kiraladığı ev ve topraklar derhal satdacaktı. Onlan satın alamadığımız süre zarfında yıkım

bütün kiliseyi tehdit ediyordu. Ermeni ve Rumlar onlara bir ev kiralatmayacaktı ve temin edüecek başka bir Türk evi de yoktu. İstasyonun hiç parası yoktu ve onlara yardımcı olamayacaktı.

Benim onlara yardım etmemin güvenli olacağından adım gibi emindim. Çünkü Mr. Ede’nin parasmın hepsini, faizini ve her şeyi ödemiştim. Dr. Paspati’nin9 odasını adımladım. Kendi­siyle dosduğumuz bir ömür boyu sürdü. Borç para istedim. Bu parayla Tekirdağlı adamlar bayram sevinci içerisinde yollanna devam ettiler. Kilise, eli kulağmda olan bir tehlikeden kurtarıldı. Efendimiz Isa’mn benim işlerime kendi mührünü takdir ifadele­riyle bastığım hissetmiştim. Dr. Anderson’ının da O’na ilaveler­de bulunacağım ümit ediyordum.

Bursa Kilisesi’nin yeniden inşası (1853-54) pek çok çapra­şıklığı barındıran bir işti. Onun yıkılmasından soma çok sık ha­fif sarsıntılar oluyordu. Bir gece üç sarsıntı yaşadım. Şayet sert toprağı bir gıcırtıyla hareket ettiren şey yumuşak diye adlandın- labilirse bunlar yumuşak lakin hafif yer sarsıntdarıydı. Böyle bir durumda ben ne yapabilirdim^ Kilise üyelerinin çoğu kaçmıştı; yeniden herhangi bir inşaat yapılacağına aylarca hiç kimse inan­mamıştı. Derhal bunu yapmaya karar verdim ve “dağdanlan” geri çağırdım.

Aklıma kendiliğinden depreme dayanıklı bir bina yapma fikri geldi. îç kısma meşe ağacmdan ve demirden bir iskelet yapacaktık. Bu fikir üzerine küiseyi inşa ettik. Bu beklenmedik hayaller nereden gelirleri Onlar kendiliğinden mükemmel görü­nürler; düşünce gücü tarafmdan geliştirilmiş değillerdir. Dışarı­dan gelen telkinlere benzemektedirler. ‘ Alexander G. PASPATl: Sakız Adası’ndan bir Rum’du. American Board’un masraflarını karşılamasıyla Amerika’daki Amherst Kolej’de öğrenim gördü (1828). The Missionary Herald, “Letter from Mr. Goodell (3 March 1835)”, Kasım 1835, c. 31, s. 411. Misyonerlerini 834’te açtıktan ve Ermeni ruhba­nı ve ileri gelenleri tarafından Şubat 1837’de kapatılan Pera Erkek Yüksek Okulu’nun müdürlüğüne getirildi. Ancak 1836’da Paris’e tıp eğitimi için gi­dince yerine Hohannes der Sahakyan getirildi. Ç.N.

Kilise pencerelerini yapım aşamasına yaklaşırken, kiliseyle bizim Ermeni koşumuz A…’nın evinin araşma bir duvar inşa etmeye başladım. Aksi takdirde serseriler pencere camlarım kı­racaklardı. Eski duvar neredeyse yıkılmıştı ve onu daha evvel baştan itibaren yeniden yapmaya çabalamıştım. Papaz tarafın­dan önceden ayarlanan komşumuz A…, duvarın tamamıyla kendisinin olduğunu iddia etmiş ve benim onu yeniden inşa et­meme yasak koydurmuştu. Herkes onun bu iddiasının uydurma olduğunu biliyordu. Çünkü duvarın kalmtılan, şüphe edüemez şekilde sahibine delalet ediyordu. Hadise derhal yargıda ince­lendi ve bir mahkemeden diğer mahkemeye başvuruldu. Karar hep kilisenin aleyhine çıkıyordu.

Sonunda o yörenin ileri gelen bir bankerim ziyaret ettim. Musul’dayken Dr. Grant[12] bu zatın hayatım kurtarmıştı. Ondan komşumuz A…’ya bir uzlaşma tavsiye etmesini istedim. Çünkü toprağını satmak istiyordu ve dava kapsammdayken bunu asla gerçekleştiremezdi. En mahirane ve en hızlı şekilde bunun üste­sinden gelindi. Dava konusu olan kısmı ben satın aldım ve mah­keme reisini ayazda bıraktım. O da davayı 1.500 kuruşa bana vermeyi teklif etti. Bu ani ve samimi netice, seyircileri güldürdü. Onlar bir hakimin “ayazda kaldığım” görmekten her daim mem­nun olurlar.

Bu kilise binası, başka yerlere kaçmış olanları geri çağırdı ve o küçücük cemaati o kadar cesaredendirdi ki, orada yepyeni bir yaşam ve büyüme dönemi başladı. Dr. Anderson’ın, Misyon­lar Üzerine Konferanslar serisinde ifade ettiği gibi, bizim kilise binası inşaatına haddinden fazla ilgi göstermesi tek kelimeyle muhteşemdir. Şu an üzerinden neredeyse otuz sekiz yd geçti (1854-1892) ve kilise paha biçilmez bir nimet olduğunu göster­di. Bursa Kilisesi ve cemaati ile dişkilerimi çok büyük bir zevkle hatırlıyorum. Bazen şiddetli fırtınalarda, genelde ise mükemmel havalarda Bursa’ya yaptığım seyahader, Uludağ’ın zirvesine dört defa çıkışım, unutamadığım sevgili dostlar; bahsetmem için hepsi üzerime üşüşüyor, fakat yazamam.

General Smith Daha Fazlasını İstiyor

Savaş sırasında takriben 800 Rus esir, ihtiyaçlarını karşıla­sın diye İngdiz ikmal subayı General Smith’e sevk edildi. Gene­ral Smith beni çağırttı, onlar için temin edilecek erzak tarifesini gösterdi ve bunları karşdamam için sözleşme yapmamı istedi. “Onlara ekmek sağlamaktan daha fazla hiçbir şey yapmayaca­ğımı” söyleyerek bu isteğini kesin bir dille geri çevirdim. O ise şu noktada bana baskı yaptı: Eğer bu erzaklan bir İngiliz temin edecek olursa, kendisi her türlü adaletsizlikle, sahtekarlıkla ve acımasızlıkla itham edilecekti. Lakin bunları bir Amerikalı temin edecek olursa her şey günlük güneşlik olacaktı. Nihayet kişisel bir iyilik olarak teklifini kabul etmem için ısrarcı oldu. Benimle olan bütün ilişkilerinde öylesine kibar ve beyefendi davranmıştı ki bu durum beni dar bir çıkmaza soktu. Buna rağmen bütün meseleyi Mr. Minasyan’ın ellerine bırakmayı ve sözleşmenin harfiyen yerine getirilmesi için ona kefil olanlardan biri olmayı önerdim. Her daim iki kişi istendiğinden,

“Diğer kefÜ olarak kimi verebiliri” diye sordu.

“Alman tüccar Mr. Schneider veya Mr. Hanson yani Mr. Ede; siz hangisi olursa seçebilirsiniz.”

“Pekâlâ, ancak ona ikinci Hamlin gözüyle bakacağım.”

Bunun üzerine çok cömert koşullarla sözleşme yapddı.

Rus Esirlerin Kuleli’deki Geçit Resmi

Rus esirlerin Kınalıada’ya (Proti) nakledilmesinden önce Kuleli’deki geçit törenine onları seyretmeye gittim. Bu benim için ilginç ve olağanüstü bir manzaraydı. İlk sıranın önünde, su­bayların tam arkasında yürüdüm. Ara sıra adamlan seyretmek için bilhassa duruyordum. Görünüşleri itibariyle güçlü, sağlam ve vurdumduymazdılar. Kocaman kafaları, kare şeklinde güzel şuradan vardı ve büyük hayvanların kuvvetine sahiplenmiş gibi görünüyorlardı; fakat çok az entelektüel hayat ya da coşku ye­teneği sergdiyorlardı. Harekederi makinelerin harekeden gibiy­di. Sıcacık kıyafedere bürünmüşlerdi; sanki Rusya, askerlerinin sağlığını ve rahatma uygun bakımlarını sağlıyormuş gibiydi. Esirlerin hepsi Kmalıada’mn çok hoş yerlerine nakledildiler.

Subaylardan biri (bir yüzbaşı) “Türkiye’deki her Amerikalı misyonerle kişisel bir tanışıklığı olduğunu” iddia ediyordu. Sa­vaştan üç yıl kadar önce onlan bir seyyah ve bir Alman bilgin olarak ziyaret etmişti. Ziyaretini ve onun bir Rus olduğundan zerre kadar şüphe duymadığımı çok iyi hatırladım. Almanya doğumluydu ama faaliyederimizi gizlice araştıran bir Rus casu­suydu. Çar Nikola bizim Türkiye’deki misyonlarımızı, Dr. An- derson hariç herkesten daha iyi tanıyan bir kimseydi. Sir Austen H. Layard, Parlamento’daki makamında, Çarın Kırım Savaşı’m hızlandırmasındaki büyük sebeplerinden birinin Türkiye’deki Protestan misyonlanm ortadan kaldırmak olacağını ifade et­mişti. Bab-ı Âli’deki ikamet elçimiz Hon. George P. Marsh da sekreterlerine yazdığı bir mektupta Mr. Layard’ın görüşüne ta­mamıyla katddığını bildirmişti.*

Kınalıada’daki esirler çok sessiz ve kolayca halledildiler. La­kin bu epeyce eğlenceli oldu. İlk şikâyetleri, onlar için temin edden taze ete, taze sebzelere ve benim nefis beyaz ekmekleri- meydi.

Kınalıada’daki ihtiyaçlar

Yönetimdekiler ve subaylar yeni bir erzak tarifesi tasarladı­lar. İçerisinde adı geçen yiyeceklerin yerine siyah ekmek, tuz­lu balık, fasulye ve zeytinyağı koydular. Mr. Minasyan tarifeyi bana getirdi ve bunları % 20 indirimle tedarik edebileceğini söy­ledi. Bu teklifi sunduğumda general bana şöyle dedi:

‘Ya! Demek senin cingöz Ermeni bu değişiklikleri kendi çı­karına göre düzenleyecek! Ben bu yeni yiyeceklerin kesinlikle esirlerden kaynaklandığına inanmıyorum.

“Generalim; bir yüzbaşıya, bir kaptana yahut seçtiğiniz bir dolu adama resmî emir göndermek suretiyle bu işin aslım kolay­lıkla öğrenebilirsiniz. Makamımza gelirler ve durumu kendileri açıklarlar.

O da böyle yaptı ve bir yüzbaşı Rus ordusunun erzaklarını tasvir ederken onu hayli eğlendirdi: Askerlerin memleketlerin­de hep siyah ekmek yediklerini ve başka bir şey yemediklerini söyledi. Beyaz ekmeğe karşı gönülsüzdüler. Yanlannda epeyce tuzlama balık vardı ve bol miktarda zeytinyağı ya da iç yağıyla pişmiş fasulye kullanıyorlardı. Onların mutlaka bu yiyeceklere sahip olmalan lazımdı. Değişiklikler yapddı ve esirler tam anla­mıyla memnun edddiler. Ancak general fiyatın değiştirilmesini kabul etmiyordu. Çünkü bu, yönetimin üzerine bir şüphe geti­recekti. Bu nedenle Mr. Minasyan, istediği fiyattan % 20 daha fazla almaya mecbur edildi. Savaşın sonunda esirler aynlıp git­tiler. Hâllerinde çok az bir duygu belirtisi vardı; zira geri gönde­rildikleri yer evleri değil kışlaydı.

İngiliz Ordusuna Çamaşırhane Kuruyorum

İnkerman Savaşı (Kasım 1854)11 bana yeni bir işletmecdik

“înkerman Savaşı: Kırım Savaşı’nın en önemli bölümlerinden biri Sivastopol

daha kazandırdı. Savaştan iki hafta kadar sonra çalışma oda­mın penceresinden bakarken, Boğaz’ın Asya kıyısındaki Kuleli Hastanesi’nin önüne devasa bir buharlı geminin demirlediğini gördüm. Derhal onu, İngiltere’nin hizmetindeki en büyük nak­liye gemisi Himalaya olarak tanımladım. Vaktiyle bu geminin çarkçıbaşısı ile geçici ama kişisel ve oldukça hoş bir ahbaplık kurmuştum. Hiç vakit kaybetmeden onun İnkerman’dan neler getirdiğini görmeye gittim. 250 yaralı ve hastanın az önce hasta­neye taşındığını, sadece iki veya üç Rus yaralının kaldığım, on­ların da kendilerini taşımak için sedyelerle gelecek olan hastane görevlilerini beklediklerini söyledi.

Karadeniz’den gelen şiddetli poyraz yüzünden bulutiu, so­ğuk bir gündü. Zavallı yaralılar battaniyelerinin içerisinde tir tir titriyorlardı. Bir askere, “hadi onları sedyelerin üzerine yerleş­tirelim, taşımaya hazır olsunlar” dedim. Battaniyenin bir kena- nndan tuttum. Gördüm ki yan sağlam vaziyetteki Rus, benim kaldırmayı umduğum kadardı. Asker bana “eldivenlerinize iyice bakınız efendim! Bu battaniyelerde Kırım biti kaynıyor!” dedi. Hayretten ağzım açık kalmıştı, eldivenlerimden on bir tane daha evvel hiç görmediğim canavarlan teker teker kopardım!

Soma 250 hasta ve yaralının durumunu görmek amacıyla hastaneye girdim. Onlan iç çamaşınndan ve bir örtüden mah­rum, acınacak bir hâlde buldum. Sorularıma karşılık, çamaşırKuşatması’dır. 25 bin kişilik 4 Fransız, 22 bin kişilik 4 İngiliz ve Ferik Rüstem Paşa komutasında 7 bin kişilik bir Türk tümeninden oluşan 54 bin toplam mevcutlu birleşik orduyu Prens Menşikov komutasındaki 40 bin kişilik Rus ordusu karşıladı. Sivastopol üzerine yürüyen birleşik kuvvetler, çok şiddedi bir savaş sonunda Ruslan çekilmeye zorladılar. Savaşın ilerleyen safhala­rında, Visamiral Kornilov komutasında 20 bin deniz askeriyle başkomutan prens Menşikov komutasındaki 30 bin kişilik orduyla savunulan Sivasto­pol, birleşik kuvveder tarafından tam anlamıyla kuşatıldı (10 Ekim). Rusla­rın şehri geri almak için Balaklava Limanı (25 Ekim) ve müttefikleri denize dökmek için İnkerman Kasabası (5 Kasım) üzerine düzenledikleri şiddetli iki saldırı birleşik kuvvederce püskürtüldü. Kaynaklar, bu başarısızlıkların acısına dayanamayan prens Menşikov’un, üzüntüsünden öldüğünü kaydet­mektedir. Ç.N.

lannın o kadar çok haşaratia dolu olduğunu, haşaradar yerine soğuktan mustarip olmayı tercih ettiklerini, altı aydır hiç yıkan­madıklarını da söyledUer.

“Neden kendi kendinize yıkanmadınız^”

“Hiç odunumuz ve suyumuz yoktu ki. Kahvemize yetecek kadar odun ve su bulabilirsek şanslıydık.”

Bu zavallı insanların niçin yıkanmadıklannı sormak için derhal başhekim Dr. O’Connor’a gittim. Çünkü yaralıların iki haftadır aynı derecede perişan durumda orada bulunduklarım anlamıştım. Şöyle karşdık verdi:

“Sadece Rum kadınlan, çamaşırları Boğaz’m tuzlu sularında yıkayıp tokaçhyor ve sonra nemli olarak geri getiriyorlar. Aynca elbiseler o kadar kirli ki o kadınlar da bunları anndıramazlar. Hepsini birden yakıp bitirmek için bir fınn ve büyük bir baca inşa ediyoruz.”

Bunu yapacak çok sayıda işsiz kadın olduğunu, doğru düz­gün bir yönlendirmeyle bu işin çok iyi yapılacağını ve böylece giysilerin hepsinin kurtulabileceğini söyleyerek itiraz ettim. Bü­yük bir küstahlıkla, “her adamın kafasının kendi işine çalışaca­ğını!” söyledi. Böylesine ıstırap dolu bir manzarayı, böylesine insanlıktan uzaklaşmış bir idareciyle birlikte düşündüm; evet “benim işim” bu acıyı hafifletmekti. Kışlanın önünden geçerken bir askerle karşılaştım.

“Giyim çavuşunu nerede bulabdeceğimi söyleyebilir misini”

“Giyim çavuşu benim.”

“O hâlde aradığım kişi sensin. Elinde neler var, bana gös­ter.”

Büyük bir salonun kapışım açtı, içeride giysiler yığılmıştı. Bunlar bin kişinindir diye düşünmüş olmam lazım.

“Neden burayı havalandırmıyorsun1? Vebaya yakalanacak­sın.”

“Dışan açılan büyük bir pencere var efendim.”

Yine de salon havasızdı. Yataklar ve yatak takınılan, yara­lı ve ölülerden çıkanlmış türlü türlü kıyafetler, akla gelebilecek bütün iğrenç şeyler vardı burada ve inanılmaz derecede haşa- rada doluydular! Eğer herhangi bir şey savaşı tamamıyla lanetli kılabilseydi, bu, Kırım bideri olurdu. Kocaman, semirmiş, iğ­renç, azman ve şeytan bakışlı yaratıklar! Isırıklarım inceledim ve aşırı derecede tahriş edici ve inşam çddırtıcı olduklannı keş­fettim. Açılan her delik kırmızı bir dtihapla yoğun biçimde ku­şatılıyor ve dayanılmaz yakıcı bir kaşıntı başlıyor. Bunu, güçlü olduğu kadar güvenle de kullanılabilen amonyak dışında hiçbir şey yatıştırmıyor. Onların, Rus kurşunlarının hepsinden daha fazla ingiliz askeri öldürdüklerine hiç kuşkum yok. Yaptıklan tahribatın hayatta kalanlann üzerindeki etkisi ilginç ve tuhaftı. Tabiat, savunma hadarını elinden gelen en iyi şekilde aceley­le inşa etmekteydi: Deri bir süre sonra kalınlaşıyor, ölüyor ve mantar görünümünü alıyordu. Böylece dokunun duyarlılığını kaybetmesiyle çekilen acı da azalıyordu.

Çavuş bana, elbiseleri yıkama umudu kalmayınca bunları yakacak bir yer inşa ettiklerini söyledi. Sahanın arka tarafındaki fırının uzun, kaba saba bir bacası vardı. Pis elbiselerin ne ka- danm yakıp tükettder bilmiyorum. Üsküdar’daki yetkilderin ne adam eksikliğini yenderiyle giderdiklerini ne de eski kıyafetleri yıkamayı güvence altına aldıklanm söyledi.

Hemen Üsküdar’a gittim ve O’Connor’ın idaresinde gelinen noktayı ve söz konusu ihtiyacın tereyağından kıl çeker gibi te­min eddebileceğini, Boğaz’daki köylerde bu işe sevinecek olan binlerce Ermeni, Rum ve Türk kadmı bulunduğunu bildirdim.

Büyük hastanenin baş levazımatçısı Mr. Parker, bakmakla yükümlü olduğu beş bin kişinin güzelce yıkanmasını sağlama­nın imkânsız olduğunu gördüğünü; şayet Kuleli için bir şeyler yapabilirsem bunun, mümkün olan en büyük iyilik olacağını söyledi. Hiçbir sözleşme ve ücret istemedim. Bu işi yapmak­ta ve Kuleli’deki gidişatı değiştirmekte kararlıydım. Bunu Dr. O’Connor’ın yerine benim yapıyor olmam, acı çekenleri kurtar-

ma coşkusuna bir coşku daha ilave edebilirdi.

Bebek’e geri dönerken Ermeni kahya ile karşdaştım ve ne aradığımı ona söyledim. “Tam sizin istediğiniz gibi bir yerim var” dedi; “yıkama işleri için büyük bir bahçesi, kocaman mut­fağı ve mutfağa doğrudan kesintisiz su temini olan yıkık dökük bir ev burası”.

Gidip eve baktım ve makul bir fiyata aylık olarak kiraladım; istediğim kadar kalabilecektim. Ben daha evvel hiç bu kadar üs- tünkörü giden bir işin altına girmemiştim. Genelde bir işin önü­ne çıkan engeller, işin kendisinden daha fazla zaman alır.

Kocaman iki tane bakır çaydanlık, çamaşırlann yıkandığı yalaklann içine döşenmiş 22 musluğa sıcak suyu dağıtacak şe­kilde yerleştirildi. Bir iki gün sürdü bu. Büyük bir pompa, suyu çaydanlıklara veya soğuk su teknelerine dağıtıyordu. Bunlar sıra sıra bahçeye kadar neredeyse yarım mil uzuyordu. Küçük bir yelkenli dolusu kuru odun edinmekten dolayı çok şanslıydık. Bütün her şeye nezaret etmeleri için iki becerikli adam istihdam edddi; biri çamaşırhaneyle, diğeri Boğaz’ın Anadolu yakasından buraya, buradan oraya taşınan malzemelerle ilgilenecekti. Bu iş için hevesli yirmi iki Rum ve Ermeni kadın tutuldu. Çalışanla- nn hepsini memnun edecek düzenlemeleri yaptım. Her masrafı ingiltere hükümetine yükleme niyetindeydim; o kadarıyla da bıraktım. Çünkü herkes beni, bürokratik işlemlerin ödemeleri yapılamaz hâle getireceği konusunda ikna etmişti.

Okulda bir sınıfın dersini dinlediğim sırada çamaşırhane­deki görevli adamlardan biri ders odasına daldı ve şöyle dedi: “Aman efendim! Çabuk geliniz! Bizim çamaşırhaneyi bir güruh yerle bir edecek. Bütün kadınlar da kaçtı!”

Gerçek şuydu: Çamaşırlar o kadar kirli, iğrenç ve haşarada doluydu ki kadınlar onlara el sürmeye korkmuşlardı; bir daha buraya asla girmeyeceklerini söylemişlerdi. Yaklaşık üç bin parça eşya kocaman denklerle karşıya geçirilmiş ve bu denkler avluda açılmışlardı. Çok kötü bir koku civardaki evlerin pence­relerinden içeriye dolmuştu. Doğal olarak küplere binen insan­lar fırtına hızıyla toplanıyordu. Buranın dört bir yanında sorun vardı! insanlara, şikâyederinde çok haklı olduklarını, öte yan­dan kıyafederin derhal depoya götürüleceğini, buna karşdık işi yokuşa sürerlerse ingiliz askerlerinden bir muhafız çağıracağımı söyledim. Herkes sakinleşip oradan aynldı.

Şimdi ne yapacaktım Kesinlikle ortada kalmıştım. Kadınla­ra yahut insanlara kabahat bulamazdım.

Aklıma kendiliğinden bir fikir geldi: Kuleli’de bir kenar­da duran ve meşeden yapılmış bira fıçılarını çamaşır makine­sine dönüştürmek. Işçüerimin en iyisi olan Pandazee’yi çağır­dım; yanına bir adam alıp gelmesini, gerekirse gece boyunca çalışmak üzere gelmelerini söyledim. Kötü niyetli O’Connor, Üsküdar’dan bir emir olmadan bir tane bile fıçı alamayacağımı söyledi. Bunu almak ise bana üç saate mâl oldu. Fakat ertesi sabah takriben saat 09.00’da makine hazırdı ve çamaşırhaneye yerleştirilmişti. Makinenin denenmesini görmeye ikna etmek için çok uğraştıktan sonra birkaç kadın geldi. Şuradan asılmış vaziyetteydi, ilk denemede mutiaka onları şaşırtan bir etki mey­dana getirmem lazımdı. Fıçının içine çok miktarda erimiş sabun koyulmuş olduğu gözlerden kaçmıştı. Kirlileri maşayla yerden alıp makinenin içine koydum; suyu saldım. Adamlara, kolu yirmi dakika çalıştırmalarını söyledim. Beş veya altı dakikanın büsbütün kafi geldiği anlaşddı. Çamur renginde leş gibi su akıp gidiyordu. Çamaşırlar annıncaya ve artık temiz bir su akıncaya kadar makinenin içine temiz su verildi. Yıkadıklarımız bir dönü­şüm geçirmiş olarak (!) çıkanldılar.

işi bitirme konusunda kadınlann hiçbir itirazı olmadı. Yirmi iki kadın bize geri döndü; daha fazla çamaşır makinesi yapddı. Iş çok fazla itina gösterilmeden güle oynaya devam etti. Haşa- ratlann bedenleri kirli suyun aktığı kanalda sıra sıra diziliyor­du. Fakat yünlü çamaşırlan o kadar çok karaçalı otu sarmıştı ki hepsinin mutiaka sert fırçalarla fırçalanması gerekiyordu. Ancak beni en fazla şaşırtan şey, kaynar suyun, fanilalann üstünde bi­riken milyonlarca haşarat yumurtasının canlılığım yok etmemesi olmuştu. Çamaşırlarda kimi zaman el kadar büyüklüğünde yamalar vardı. Bunlar için ince pirinç telden yapılmış fırçalar kullanmak zorunda kalıyorduk. Bu fırçaları bir rasdantı sonucu Galata’da bulmuştum ve bizzat satıcısı bile bunların ne için imal edddiğini bilmiyordu. Tesadüfen dükkânına alıp koymuştu. Bi­zim işimizi dört dördük gördüler. 250 adamın çamaşırları ve di­ğer eşyalan hazırlanır hazırlanmaz kışlaya gönderildiler. Bu bize hem sevinç hem de bir rahatlık verdi.

Dr. O’Connor hastaneden uzaklaştınldı. Zannedersem acı­masız, duygusuz bir adamdı; hasta ve yaralılarla ilgilenmiyordu. Onun yerine bir beyefendi olan Dr. Tice geldi ve görevldere, hasta ve yaraldann üst başlannm haftada iki defa değiştirilme­sini emretti.

Kurutma için elverişli havamn olduğu zamanlarda, otuz kişinin ve sekiz çamaşır makinesinin gücüyle bazen bir günde 3000 çamaşırın halledildiği oluyordu. Yağmurlu havalarda ise her birinde yüz parça eşyanın bulunduğu pakeder Bebek ve civarındaki pek çok eve dağıtılıyordu. Her ne kadar hasta ve yaraldar hastane personeliyle birlikte toplam 800’e baliğ olsa­lar da, çamaşırhane bu yolla taleplerin daima bir adım önünde yürüyordu. Bunu, işleri bitirip üzerinden atmak ve Kırım’dan getirilmiş olan bütün personeli kurtarmak adına yapıyordu ça- maşırhanedekiler. Baştan aşağı bütün hastaneden haşaradarın izinin silinebilmesinin üzerinden uzun zaman geçmişti. Tek tek her yatak dışan çıkartılmış ve patır kütür dövülmüşlerdi; fakat sonunda Kırımlı düşmana tamamen boyun eğdirildi.

Çamaşırhanede parça başı çalışan ve kendderine makine­lerin yardım ettiği kadınlar, ayda 30 ila 40 dolar arasında para kazanıyorlardı. Bunun mümkün olacağını asla hayal etmemiş­lerdi. Onlann fakirhanelerindeki bu rahatlama, yaptığımız işin en değerli ödüllerinden biriydi. İçinde hasta olan hiçbir ev yoktu ki ziyaret etmişliğim olmasındı. Onlar da -deride anlatacağım üzere- bu değişimi kabullenmeye hazırlardı.

Vakti geldiğinde hesaplan alıp Mr. Parker’a gittim. Bu işin İlahiyat okulu ve yen! bIr gIrIşIm

kurulup işletilmesi boyunca ne kadar masraf edildiyse hiçbir soru sorulmaksızın veya ayrıntılar incelenmeksizin hepsi öden­di. Yıkanan çamaşırlan üç bölüme ayırmak zorundaydık. En bü­yük parçalann her düzinesi için 75 sent, orta ölçektekÜere 50, ufak parçalara ise 37.5 sent üzerinden ödeme yapıldı.

İngiliz ordusuyla bütün ilişkilerimde, çok fazla kınanan bürokratik işlemlerle kesinlikle karşdaşmadığıma şahit olunca memnun kalmıştım. Böyle bir şeyin varlığmdan zerre kadar kuş- kulanmamıştım. Zannedersem benim hizmederime pek müs­tesna hizmeder gözüyle bakıldı ve ona göre muamele edildi. Üç kişi (Menzies, O’Connor ve ordugâhın inzibat subayı) hariç ingiliz ordusundan herhangi bir münasebetim olan bütün be­yefendiler için İngilizlerin “şeref timsaliydiler” deyişini kullanı­yorum. İşbu sözle dürüst, nazik ve dakik olmayı kastediyorum. Zavallı küçük kilisenin büyük bir kilise binasına çok fazla ihtiya­cı vardı. Oradaki cemaat için bir kilise inşa etmeye niyetlendim. Boş vakitlerimin bir kısmını o büyük ekmek işine harcarken ve depremde yıkılmış olan Bursa’daki kiliseyi yeniden inşa eder­ken Mr. Minasyan her hayırlı işte daima hazır ve nazırdı. Bu küiseyle ilgilenmem dolayısıyla çamaşırhanede bulunmadığım zamanlarda orayı canla başla o çekip çevirmişti. Böyle bir orta­ğım olmadan bunun üstesinden gelemezdim. Bahçecik Kilisesi neredeyse 3000 dolara maloldu ve yine de ben bunu bütünüyle bir İngüiz bira varilinden mahrum olarak inşa ettim!

Bu çalışma esnasında vurdumduymaz görünümlü, güçlü kuvvedi ve fakir giyimli bir genç geldi ve iş istedi. İşe yarar bir amele olmaya yetecek kadar zekâya sahip olduğunu katiyen düşünmemiştim ve başımıza dert olacağım tahmin ediyordum. Çok geçmeden gördüm ki yalnızca güçlü kuvvetli olmakla kal­mıyor aynı zamanda ne iş verirsem vereyim dikkadice ve sa­daka de yapıyordu. Kendisine emanet edUen her vazifeyi sakin, alçak gönüllü, mahcup, yorulmak bilmeyen ve yetenekli hâliyle yerine getiriyordu. Görünüşüne rağmen bu özellikleri benim üzerimde baskın çıktı. Beni, yaparken izledikten soma benden daha iyi yapamadığı mekanik iş yoktu. Başından itibaren kolejin çok yararlı bir kahyası oldu. Kolej binalarını inşa ederken sağ kolumdu. Bir emanete hıyanet ettiği veya gece olsun gündüz olsun en ağır görevlerden kaçındığı asla görülmedi.

Bu süre zarfında Mr. Williams12 Malta’dan İstanbul’a dön­dü. Kalabalık bir ailesi vardı ve yoksulluk içinde yüzüyordu. Çamaşırhaneyi, bu işin dışında ne yapabilirse yapsın diye ona bıraktım. Çok geçmeden, konfor şartlan ölçüsünde bir süreliği­ne oraya yerleşti.

Kolejden sevgdi arkadaşım Dr. Bartol’un bana latife yollu, on altı meslek atfettiği söylendi. Çok enfes bir hayal gücüyle oluşturulmuş listeyi hiç görmedim ama, oraya benim en faz­la gurur duyduğum çamaşırcı kadın mesleğimi (!) eklemediğini tahmin ediyorum.

Üsküdar’daki Fırında Kolera Paniği

1855 kışında fırtınalı bir gündü. Felaket haberleriyle bir ulak çıkageldi. Buna göre Üsküdar’da salgından ziyade tek tük görü­len kolera, bizim adamlara da ulaşmıştı. İkisi ölmüş, beşi hasta­lanmıştı. Herkes paniğe kapılarak işi bırakmıştı. Bu iki fınndan istenen 10.000 sterlin tutarındaki ekmek ertesi sabah dağıtda- mayacaktı Bir heybe dolusu dacı kaptığım gibi Üsküdar’a doğru yola Yazarın burada, yerli misyoner Baron Bedros’un telkinleriyle Protestanlığa geçmiş Selim Ağa adlı Selanikli bir Müslümandan bahsediyor olması kuv­vede muhtemeldir. Selim Ağa’ya, din değiştirmesi sebebiyle Müslümanlar ona zarar vermesin diye kaçması tavsiye edilince, o da aile efradını toplaya­rak Malta Adası’na kaçtı (1853). Orada vaftiz olduktan sonra Edvvard Willi- ams adını aldı. Karısı, çocukları ve baldızı da onunla birlikte vaftiz oldular. 1855’te ailesini alarak İstanbul’a geldi ve misyonerlik faaliyederine katıldı. C. Hamlin, Among the Turks, s. 85-86. Ç.N. çıktım. Bir adamımı da fırıncılar çarşısına gönderdim. Herhangi bir ücrete yarım düzine adam alıp, ingiliz haberci gemisiyle ora­ya getirmesini söyledim. Gece çalışması için amele bulabilmişti. Benim doğrudan ve süratle gitmem lazımdı; çünkü kolera bekle­mezdi ve işini yapmaktan geri kalmazdı. Boğaz’ın Anadolu ya­kasına geçirmeye ikna edebileceğim hiçbir kayık yoktu. Şiddedi poyraz, suları çalkalıyor ve köpürtüyordu. Hafif kayıklar da de­nize çıkmayı göze almayacaktı. Daha evvelce olsa asla redde- demeyecekleri ücret tekliflerinin ve ricaların hiçbiri kayıkçılara işlemiyordu.

Tam o esnada iki güçlü tayfası olan bir Üsküdar teknesi, fırtınadan kaçmak için limana girecekti. Bu iki adam 90 kuruşa (resmî fiyatın neredeyse yirmi katıydı) beni karşıya geçirmeye söz verdiler. Üsküdar kayıkçıları bu gibi poyraz firtınalarındaki beceriklilikleri ve cesaretleriyle meşhurdur, insanoğlunun gücü­nün, tabiatın güçleriyle bu denli hassas bir müsabakasını daha evvel hiç görmemiştim. Biz denize doğru gitmek zorundaydık; fakat hafif kayığımız sert pruvasını her devrden dalgada hemen döndürüyordu. Dalgalann üzerinden geçerken yahut baştan başa giderken, köpüklerin tıslamalan da beraber gidiyordu. Böylece emniyet içerisinde Anadolu yakasına ulaştık.

Cesaretimiz, şartlardan kaynaklanır. Ben doğuştan ürkek biriyimdir ve olmazsa olmaz bir ihtiyaç dışında hiçbir şey beni bu mücadeleye zorlayamaz. Fakat zorunlu bir vazife beni çağı- nyordu ve hiç korku hissetmedim. Fırındaki adamların morali­ni tamamen bozulmuş buldum. Onları bir araya topladım; eğer sakin bir biçimde çalışmaya giderlerse emniyette olacaklanna ve hasta arkadaşlarından her birinin iyileşeceğine dair güvence verdim. Hemen toparlandılar. Sıcaklığı bir kararda tutmak ve iyi bir beslenme düzeni için mümkün olan her hazırlığı yaptım. Bunlan ihlal edecek olanlar dışında hiç kimsenin bu hastalığa yakalanmayacağına dair onlara teminat verdim. Hastalık kap­mış olanlar da umutla canlanddar. Hatta bir tanesi kalkıp işe gideyim diye tutturdu. Bütün öğleden soma ve gece boyunca onlarla birlikte kalacağıma söz verdim. Onların yerine geçecek işçiler şehirden geldiler fakat gerisin geri gönderildiler. Ekmek­lerin hepsi dağıtım saatinden üç ya da dört saat evvel hazır ola­caktı. Hastalık tümüyle şifa buldu ve bir daha da nüksetmedi.

Şarklıların, inşam hayran bırakan türde bir soğukkanlılık­tan ve cesaretleri vardır. Onlara, güven duydukları bir lider ve­rin; ölünceye kadar onun arkasından gideceklerdir. Adamlann dengeleri artık yerine gelmişti. Akşama doğru bana eve gitmem gerektiği konusunda ısrar ettiler. Çünkü ailem benim yokluğu­ma üzülecekti. Bunu yapmaya yeltendim ama sandal bulama­dım. Bebek’in karşısına düşen Kandilli’ye gittim. Fakat bütün kayıklar çekilmişti; o saatte denize çıkacak bir tanesi bile yok­tu. Karanlık bastınyordu; tam ben geceyi geçirmek üzere Mr. Hanson’ın evine dönmek üzereydim ki, denize açılan bir kayık fark ederek seslendim:

“Beni Bebek’e geçirir misink”

“Eğer gideceksen geçireyim.”

“Ne kadar istersink”

“Altı kuruş…”

Altmış veya yetmiş dese de verecektim. Teknede uygun bir biçimde oturunca adam şunları söylemeye başladı: “Ne mutiu bana ki senin gibi bir yolcu aldım! Karşıya geçmek mecburiye- tindeydim ve denge sağlamak için de hiçbir şeyim yoktu. San­dalı dengede tutacağınızı biliyorum. Gece kötü; ama biz rahatça gideceğiz.”

Pazarlık konusunda bundan daha mutmain olan iki taraf kesinlikle yoktur! Güzelce karşıya geçtik. Eşim ve çocuklarım endişeyle o gece benim dönüşümden ümidi kesmişlerdi. Ba­şıbozuklar gibi üzerime atladılar. Adamakıllı bir uyku çektim. Ertesi sabah bütün fırınlardaki herkesi neşe içerisinde buldum. Kolera bizi bir daha vurmadı. Hastanede takriben yüz kişinin öldüğü bildirildi. Lakin en dikkat çeken şey, altı hekimin öl- mesiydi. Menzies’in yerine gelen koruyucu tababet subayı Dr. McGregor’un ölümü yürekleri dağlamıştı.

XII. BÖLÜM

KIRIM SAVAŞI SIRASINDA BEBEK İLAHİYAT OKULU

İngiliz servisindeki tercüman ihtiyacı öğrencderimize bü­yük bir istihdam kapısı açtı. Pek çoğu okuldan aynldı ve altı aylık bir hizmede eğitimlerini tamamlamaya yetecek parayı kazandılar. Bazdarının ordugâhtaki ve savaş alanındaki etkiler dolayısıyla moralleri bozuldu. Bazılarının ise kişilikleri ve mert­likleri kuvvedendi; oradaki görevlilerin takdirlerini ve saygıları­nı kazandılar.

Savaş başlamadan evvel benim faaliyederim o kadar iyi ayarlanmış ve bir sisteme oturmuştu ki, en kapsamlı hâli bde bir kimsenin zannettiğinden çok daha az dave işlere yol açıyordu. Adamlar zeki ve sadıklardı; başardarının, bütün ekibin başarı­sına dahil edileceğini iyi anlamışlardı, öğrencder atölyelerdeki mutat müfredatlanm takip ediyordu. Misyonerlik faaliyederi, genel itibariyle, savaşı herhangi bir kimsenin tasavvur ettiğin­den daha az hissediyordu. Misyonerler yollarında dümdüz de­vam ediyorlardı ve savaşı bir kenara bırakmışlardı. Şayet biri çıkıp da 1853-1857 yılları arasında Türkiye’den gönderilen mis­yoner mektuplarına göz atsa, savaşa nasıl da bir iki atıfta bulu­nulduğunu görünce şaşıracaktır.

Sekreter Rufus Anderson’ı Rahatsız Eden Hususlar

ABCFM’nin büyük sekreteri Dr. Rufus Anderson bir tasarı­sını gündeme getirdi: Misyonerlerin verdiği eğitimin tamamının yerel sisteme* indirgenmesi. Ben buna karşı çıktım. Board’un başka bir şubesine geçmeyi teklif ettim. Fakat bu teklif ilgi gör­meyecek; başından itibaren zararlı olacak ve sonunda da mut­laka başarısızlığa uğrayacak bir sistemi devreye sokacaktı. An- laşdan Dr. Anderson kısa bir süre için verim aldı. Ben hizmete devam ettim.

Bütün işletmelerimi, o işletmeleri kendileri için kurduğum kişüerin nezaretine bırakma zamam gelmişti. Kırım Savaşı daha evvelce sıkıntıya düçar olmuş olan yerli kardeşlerimizden pek çok engeli büsbütün kaldırmıştı. Dahası, kısa bir tatil dahi is­temiştim. Savaş boyunca “yalın tercih” hâline gelmiştim. Kilom 137 libreden [libre=453 gr] 115 libreye düşmüştü. Ayrıca iki bü­yük kızlarım Henrietta ve Susan’ı Amerika’daki okula yerleştir­meyi arzu ediyordum. Gemiyle gidip kısa bir ziyarette bulunmak ve ardından işimin başına dönmek istiyordum. Dr. Anderson ce­vaben, American Board’un misyonerlere buharlı gemiyle seyahat etmelerine izin vermemiş olduğunu söylemiş, “mademki Hamlin kardeş her daim buharlıyla gitmişti, mutiaka onun bir istisna ol­ması lazımdır” demişti. Kilise binası bütçesini ayarladığım sırada gelmemiş olan bazı kapanmamış hesaplar dışında kendi masraf­larımı kendim karşıladım. Geri dönüşümde cebimde kırk dolar kalmıştı. Onu da Hasköy Protestan Kilisesi binasının inşaatına verdim. Kimi zaman ayda 50.000 dolar kazanç getiren bütün o icraatlarımdan elimde bir kuruş bile kalmadı.

Kurduğum işletmelerin kazançlannı bir araya getirince, şah­sımın 25.000 dolar elde etmiş olduğunu gördüm. Bu paraya, Te­kirdağ ve Bursa’daki kdiselere önceden ödediğim miktarlar da”Yerel sistem”den kasıt şudur: öğrenciler anadillerinde eğitim almalıdır ve anadil yoluyla eğitilmelidir. Hiçbir yabancı dilde öğrenim görmemelidir.

dahildi. Bunun dışında yaklaşık 800 dolar kapanmamış hesap kaldı; bunu da yukarıda sözünü ettiğim üzere memlekete gidişte kullandım.

Bu para bana ait değildi. Çünkü ben bir American Board misyoneriydim. Dr. Anderson bunu kabul etmezdi. Zira mis­yonerlerden birinin bu oranda para kazanması misyonlara leke sürerdi. Yerli kardeşlerimizin içten muvafakatiyle bir kilise in­şası fonuna yardımda bulundum. Bu yardım, yamna okul binası veya okul odasıyla bitişik olan on üç kilisenin inşasma destek oldu. Yardım yapıldığı dönem, en fazla paraya ihtiyaç duyulan dönemdi. Daha evvel hiçbir misyoner parası bu kadar işe yarar ve bu denli etkin biçimde harcanmamıştı. Endüstri sahasındaki planlanm evvelce kendi kendilerini temize çıkarmışlardı. Sanki Tanrı’nın özel bir takdiri onları tekrar be tekrar zorluklardan kurtarmış görünüyordu.

Bebek İlahiyat Başka Bir Misyonerin idaresine Veriliyor

Istasyondakiler benim yokluğumda Bebek Ilahiyat’ın idare­sini kendi üzerlerine aldılar. Altı ya da sekiz ay sürecek olan bu göreve, o sırada Erzurum’da bulunan Msy. William Clark davet edilmişti. Bu süreye itirazda bulunan Rev. Clark, belli ki devamlı kalmayı istiyordu ve istasyonun da bunu vermeye niyeti yoktu. Geldi; fakat ben tam olarak hangi teşvikler altmda geldiğini bil­miyorum.

Ben aynlmadan evvel ilahiyat’taki genel eğitim kısmını ka­patma karan verilmişti. Mevcut eğitim ya aşağı indirilecek ya­hut tam anlamıyla bir teoloji eğitimine yükseltilecekti. Teoloji eğitimi için tavsiye ettiklerimden on yedisini seçtim. Genel yük­sek okul bir süreliğine durduruldu.

18 Yıl Aradan Sonra Amerika’ya Sıla Seyahati

Yol hazırlıklarımız dört dörtlük yapddı. Eşim ve çocuk­larım, dağılmış bir ev halkının olabdeceği kadar üzgündüler. Boston’dan İstanbul’a gitmek üzere gemiye bindiğimiz günden, istanbul’dan Boston’a gitmek üzere gemiye bindiğimiz güne ka­dar on sekiz yd geçmişti. Buharlı gemiyle Trieste’e, Venedik’e ve italya üzerinden St. Gothard Pass’tan Paris’e ve Londra’ya gittik, ilginç ve entelektüel gezginlerden oluşan bir toplulukla birlikte çok keyifli bir yolculuktu. Aralannda Prof. Tyler ve Am- herst Kolej’den birkaç öğrenci; bir Oxford profesörü de birlik­te altı Oxford’lu; Sir Edward Mansfield; George Francis Train; Mrs. J.P. Brown ve oğlu; Brovvn admda bir ingiliz imalatçı vardı. Diğerlerinden bahsetmeme vaktim yok; bazdan Hindistan’dan, bazdan Kırım Savaşı’ndandı.

Havamız güzeldi; ne yemek masasında ne de güvertede canlı ve bazen de harikulade bir sohbet hiç eksik olmadı. Sir Ed- ward Mansfield’ın iki kızıma gösterdiği nazikâne ilgi hafızamda derin bir iz bıraktı. Gemideki son akşam ve Verona’daki bir olay belki bahsetmeye değer olabilir.

Bir gemi yolculuğunun son gecesi genelde gürültülü ve ne­şeli geçer. Orada gördüğüm üzere “iyi vakit geçirmek” için özel bir hazırlık vardı. Prof. Tyler’ın ve diğer birkaç kişinin yaptığı gibi ben de güverteye çekildim. Ağırbaşlı ve bilgili bir beyefendi olan Londralı Mr. Brovvn başkan seçildi. Orada, kürsüden biraz frenleyici bir güce ihtiyaç olacağmı hissettim.

Mr. Brown’la Türkiye ve Türkler, onların kaynaklan ve ellerindeki imkânlar hakkında uzun konuşmalarımız olmuştu. Onun pek çok hatalı görüşünü düzelttim. Bu düzeltilmeye, bir ingiliz için olağandışı sayılan bir rıza göstermişti. Kamarada ne­ler olup bittiğini güverteden hem işitiyor hem de seyredebili­yorduk. Mutiaka kabul etmek lazımdı ki, eğer aklı selim galip gelmezse vur patlasın çal oynasın tarzı bir cümbüş olacaktı. En sonunda George Francis Train çağrıldı. O da seyahatimizin hikâyesini irticalen anlatmaya başladı. Çok güzel bazı noktalara değindi ve kahkaha tufamna sebep oldu. Nihayet misyonerlik üzerine konuşmaya başladı. Ona karşı koymak için derhal alt kata indim. Hindistan’da görmüş olduğu kadanyla misyonerleri ve faaliyetlerini küçümsediğini ve hor gördüğünü açık etti. Belli ki orada bir amaç için bulunduğumu anlamıştı.

Konuşmasını bitirdiği an başkan kürsüye davet edildi. Bir fırsat verilir diye neredeyse hiç umudum kalmamıştı. Fakat baş­kan ayağa kalktı ve gemide bir beyefendinin bulunduğunu söy­ledi. Kendisinin evvelce benden Türkiye ve orada yaşayan in­sanlar hakkında başka bir kaynaktan edineceğinden daha fazla bilgi edinmiş olduğunu dile getirdi. Benimle görüşüp konuşmuş olması, bu yolculuğu onun için unutulmaz kılacaktı. Bu toplu­luğun, bir Amerikalı misyoner olan Rev. Cyrus Hamlin’i dinle­mekten memnun kalacağından emindi.

Beni alkışlarla karşıladılar. Misyonerlik çalışmalarımızın na­sıl dört hat üzerinden yürütüldüğünü yarım saat tasvir ederek anlattım: (1) Otuz beş kilise ile dinî özgürlük; (2) Eğitimin nasıl tümden ıslah edildiği ve biçim değiştirdiği; (3) Artmakta olan Kitab-ı Mukaddes bölümleri ve eğitim literatürüyle matbaa; (4) Her daim zihnî ve manevi aydınlanmanın dışında peyda olan gelişmiş endüstriler. Sözlerim coşkulu alkışlarla sona erdi. Ge­orge F. Train ise gözden kaybolmuştu.

Ardından Oxfordlu öğrencderden ikisi güverteye gelerek, akşamı kurtardığım için bana teşekkür ettiler. Serapa şamatayla dolu bir cümbüşe asil bir kapanış olmuştu bu konuşma. İkisi de misyoner olmak arzusunda olduklarım açıkladı. Ne onların ne de tesadüfen kısa bir ahbaplık kurduğum mümtaz profesörleri­nin isimlerini hatırlayamıyorum. Yaklaşık iki yıl sonra o profe­sör, eşi ve baldızıyla Doğuyu tekrar ziyaret etti. Bebek’te bana çat kapı bir ziyarette bulundular. Atölyemi görmek istedi ve yapmakta olduğum işlere fevkalade hayran kaldığını ifade etti. Ey hafıza, sen ne güvenilmez bir sanat eserisin!

İtalya’nın Trieste şehrinde karaya çıktık. Sir Edvvard Mans- field büyük bir nezaket göstererek bir araba tuttu ve bize şehrin bütün ilginç yerlerini gezdirdi. Sonra Venedik’e giden bir gemi­ye bindik. Yanımda Kontes Pisani’ye verilmek üzere, babası Dr. Von Millingen’den aldığım bir takdim mektubu vardı. Otelimiz eski saraylardan biriydi ve ihtişamlı uzun mazisinin biraz ilginç, âdeta yürek parçalayıcı hatırasını muhafaza ediyordu. Kontes, sanatında uzmandı; Venedik’e ait sayısız seçkin sanat eserini göstermek için bütün gününü bize ayırdı.

Kendisi gerçek bir Hıristiyan hanımefendi gibi görünüyordu. Pazar günü otelde Amerikalı şarkıcılardan bir koro oluşturmamı­zı, koronun ona bizim bazı mükemmel ilahilerimizi söylemesini istedi. Katolik Kilisesi’nin bu sahada Protestanlannkilerle kıyas- lanabdecek tarzda hiçbir şey yapmadığmı söyledi. Şarkıcıları ve dahicileri bulmayı başardık. Rock ofAges [Asırlık Kaya],Just as I am [Sadece Olduğum Gibi], Jerusalem [Kudüs] gibi ilahileri söy­lediler. Kontes şahsen son derece memnun kaldığım ifade etti.

Venedik’ten Verona’ya geçtik. Şehirdeki ilginç antika- lan, Scaligeri’deki mezarları, meşhur amfi tiyatroyu, Roma İmparatorluğu’nun en mükemmel kalıntılarını ve diğer değişik dginç nesneleri gezip incelemek için iki günümüzü harcadık. Charles Albert’ın özgürlüğe kavuşmak amacıyla Avusturyalılara karşı gerçekleştirdiği mücadeleyi ve Verona yakınlanndaki son ve talihsiz savaşım vaktiyle öylesine derin bir ilgiyle okumuş­tum ki, beni ve kızlarımı savaşın yapıldığı meydana götürsün, aynı zamanda modern İtalyan sanatımn en nefis abidelerinden bazılarının bulunduğu Campo Santo’yu ziyaret edelim diye bir fayton kiraladım.

Bu gezinti bizi müstahkem bir tepenin giriş kapısının ya­kınına götürdü. Burası, Avusturyalıların bir ayaklanma çıkma­sı hâlinde asileri püskürtmek adına Verona’yı topa tutmak için 3.000 pare top yerleştirdikleri tepeydi. Bu istihkâmları görme­ye can atıyordum. Faytoncuya bizi o kapıya kadar götürmesi­ni söyledim. Kesin bir dille reddetti. Eğer böyle bir şey yaparsa Avusturyalıların onu yakalayıp hapse atacağım, oradan içeri hiç kimsenin giremediğini söyledi. Adamın sözlerine binaen biz de faytondan indik ve kapıya yaya olarak gittik. Şimdi böyle bir yere girmenin iki yolu vardır: Biri, yüksek bir makamdan alınan bir emir ile; ikincisi, çocuksu bir basitlikledir. İkincisine bel bağ­lamaya mecbur kaldım.

İki güzel kızım Henrietta ve Susan ile birlikte kapıdaki haydut görünümlü muhafıza doğru gittik. Almanca konuşama­yacaktım; lakin kızlanm bu dili seri konuştuklarından dolayı benim tercümanlarım olmak zorundaydılar. Amerikan pasa­portumu çıkardım ve kızlara, benim bir Amerikan misyoneri olduğumu, istanbul’dan ülkeme gidiş yolunda bulunduğumu ve buradaki eserleri görmeyi istediğimi bildirmelerini söyledim. Subay, “imkânsız, imkânsız!” diye cevap verirken muhafızların bıyıklı suratlarında bir gülümseme vardı. O zaman şöyle dedim: “Lütfen bir sonraki kumandanı çağırınız!” O da öyle yaptı. Üs­tüne üstlük oyalanıyordu, fakat yola gelmez bir adamdı. Önceki gibi seslendim: “Lütfen bir sonraki kumandanı çağırınız!”

Biraz gecikmeden sonra azametli hoş bir subay göründü. Çehresinde belirgin bir merak ifadesi vardı. Kızlarla Almanca konuşmaya başladı. Çok az anlayabiliyordum. Soğukta dışanda tutuldum. Subayın bu karşılıklı konuşmaya derinden ilgi gös­terir hâle geldiğini ve onları onayladığını görebiliyordum. Kız­larıma soy soplarını, eğitimlerini, hangi dilleri konuştuklarım, ikametgâhlarını ve diğer pek çok şeyi sormuştu. Açıkçası kızlar onu kendilerine epeyce hayran bırakmışlardı. Bir süre daha on­larla konuştuktan sonra subay bana döndü ve şöyle dedi: “Bir zabit görevlendireceğim. O size dilediğiniz bütün eserleri göste­recek.” Adige Nehri’nin Verona’mn karşısına düşen kıyısındaki tepe, binlerce topun doldurulduğu uçsuz bucaksız bir kaleye dö­nüştürülmüştü. Böylece o muhteşem kaleye götürüldük.[13]

Birkaç gün Paris’te geçirdik. Mr. Robert ve eşiyle; Fransız Protestan pastörler Fisch ve De Pressense ile görüştük. Mr. Ro­bert, Robert Kolej’e öncülük etme konusunu düşünmeye baş­lamıştı ama hiçbir şey söylemedi. Paris’i tamamladıktan sonra Londra’ya geçtik.

Londra’daki “Türk Misyonlarına Yardım Cemiyeti”

Londra’ya vardığımızda daha evvelden yaptığımız plana göre doğruca Strand Adams Caddesi, no. 7’deki Türk Misyon- lanna Yardım Cemiyeti’nin (The Turkish Missions Aid Society) ofisine gittim. Bu cemiyet, benim Bebek’teki çalışma odamda doğduğu için olan biteni nakletmek ilginç olacaktır. Cemiyetin gerçek kurucusu, bir İngiliz din adamı olan Rev. Cuthbert G. Young’dı. Büyük ölçüde sağlığının düzelmesi için 1853 yılında Mısır ve Suriye yoluyla İstanbul’a gelmişti. Doğuda, mevcut ça­lışmalara yardımcı olabdeceği bir yer bulma arzusundaydı. Her şeyden önce kendisi Türk Misyonlarına Yardım Cemiyeti üye­siydi. Onu Bebek İlahiyat’ın yakınlarındaki bir evde buldum ve teoloji derslerinden birine öğretmen olarak girmesine müsaade ettim. Tercüman olarak onunla sağa sola gittim. Faaliyetlerimiz­le çok ilgilendi ve şu neticeye vardı: “Ermeni ırkı, Türkiye’ye gi­riş vasıtası olacak açık bir kapıdır.” Büyük bir hevesle kendisini Ermenice öğrenmeye verdi. Sık sık bizimle çay içer, bize adam değil de para yardımı yapacak bir İngiliz cemiyeti kurma fikrini açardı. Buradaki misyon teşkilatının neden hep Amerikalı kal­ması gerektiğinin siyasi nedenlerini açıkça görmüştü.

Ermeni dilindeki seslerin ve deyimlerin çok farklı olduğude Adige bölgesi vardı. Birincinin merkezi Trentino, ikincinin merkezi ise Verona şehriydi. Trentino’yu oluşturan Adige Vadisi uzun süre Avusturya­lıların elinde kaldı. Trentino, Sen-Germen Andaşması’nın imzalanmasından (10 Eylül 1919) sonra İtalya’ya geri verildi. 1939’da Yukarı Adige nüfusunun Almanca konuşan kesimi Almanya’ya gönderildi. Ç.N.nu anlayan ve kırk yaşına varmış olan Mr. Young, burada bize şahsi yardım etme fikrinden vazgeçip eğer mümkün olursa bir yardım cemiyeti kurmak amacıyla İngiltere’ye döndü. Böyle bir karardan sıkça bahsediliyordu. Fakat bir sabah gelip hoşçaka- lın diyerek hepimizi şaşkına çevirdi. Bütün işlerini ayarlamıştı. Evinde iki üç parça eşya bırakmış, bana da onları saklamamı rica etmişti. Ben de “onun hatırasına” bunları muhafaza ettim. Bir başka iklime aniden firar eden bir kuş gibi uçup gitti. Cemiyet kurma fikri onu tamamıyla ele geçirmiş ve bütün bütün içine çekmişti.

İngiltere’ye ulaştıktan kısa süre sonra bana bir mektup gönderdi. İngiltere’nin en iyi adamlarından bazılannın kendi­sini müspet karşıladıklarını ve cesaretiendirdiklerini söylüyor­du. Bunlar Shaftesbury Kontu,[14] Sir Culling Eardley,[15] Sir Edward Buxton ve diğerleriydi. Aralarında İngiltere Kilisesi’nden olan da olmayan da vardı. 3 Temmuz 1854 tarihinde Exeter Hall’ın en alt katındaki bir odada söz konusu cemiyet kesin olarak ku­ruldu. Mr. Young’ın, en tatmin edici şekilde meydana gelen bu sonuçtan duyduğu sevinç ve memnuniyet had safhadaydı. Daha önce Ermeni Misyonu’nun babası Msy. Dr. Dwight İngiltere’de toplantılar düzenlemeye davet edilmiş, ancak kaderin bir cilvesi olarak engellenmişti. Onun yerini ben aldım. Bu durum İngilte­re ve îskoçya’daki en iyi Hıristiyan cemiyetlerinden bazılarıyla ilişki kurmamı sağladı.

Londra’daki Görüşmeler, Toplantılar ve Davetler

Her ne kadar hastalığından dolayı işlerden el etek çekmeye mecbur kalmış olduğunu bilsem de Mr. Young’la çok mutlu me­sut geçecek bir görüşme yapmayı umuyordum. Elden gönderilen bir notunu aldım. Titrek eliyle yazdığı bu notta acele gelmemi ve kendisini görmemi ısrarla istiyordu. Fakat bunun ilişiğindeki eşinin notunda ise onun çok fazla zayıf düştüğü, ailesi dışında hiç kimseyle görüşemeyeceği hatta benim varlığımın bile onda çok fazla heyecan yarattığı söyleniyordu. Bir müddet daha yaşa­dı ve huzur içinde vefat etti. Onun bu çalışması onu yaşatmak­tadır ve Türk Misyonlarına Yardım Cemiyeti onun bir yadigârıdır.

Cemiyetin Londra’daki ofisinde oranın yetenekli ve be­cerikli sekreteri Rev. Mr. Birch’le, başkan vekili Sir Culling Eardley’le, Dr. Holt Yates’le ve Doğu Hindistan’daki hizmetten Yargıç Wheatley’le görüştüm. Bunlar cemiyetin icra komitesi üyeleriydiler. Çok candan karşılandık. Dr. Holt Yates’le yaptı­ğımız bir saatlik sohbetten sonra bizi Brompton Meydanı’ndaki evine götürdü. Ertesi gün cemiyet başkanı Shaftesbury Kontu’nu ziyaret ettik. Dr. Holt Yates, Akdeniz’den Fırat Nehri’ne kadar yapılacak bir demiryolu projesiyle yakından ilgilendi.Bahsettiğimiz demiryolunun son istasyonunun Suadiye’ye4 Adı geçen Suadiye, İstanbul’daki aynı adı taşıyan semtle karıştırılmamalıdır. Burası İskenderun yakınlarında yer alan ve günümüzde Samandağı olarak bilinen ilçenin eski adıdır. Şöyle ki, 19. yüzyılın son çeyreğinde gündeme ge­tirilen ve istanbul’dan Basra’ya kadar olması düşünülen demiryolu projele­rinden bazıları, özellikle İngilizlere aitti. Örneğin Francis Chesney ve Henry B. Lynch, İskenderun’dan yahut Samandağı’ndan (Suadiye) itibaren Bağda yapılacağından emin olduğu için orada büyük bir arazi satın almış, okullar ve işletmeler kurmuş; böylece gerçek Hıristiyan medeniyetinin başlangıcını yapmıştı. Bu muazzam girişim kafa­sını ve yüreğini o denli doldurmuştu ve Parlamento’da istediği etkiye sahip olan Shaftesbury Kontu’na baskı yapmak için eli­ne öylesine bir fırsat geçmişti ki, Türk misyonlanna yer kalma­mıştı. Bu durum açıkçası kontu rahatsız etmişti. Görüşmenin sonunda bana “sizinle yann sabah mümkün olan en uygun va­kitte, fakat saat 10.00 ila 12.00 arasında herhangi bir zamanda tekrar görüşmeyi isterim” dedi.

Verilen saate uygun olarak 10.00’da oradaydım. Türkiye’de­ki faaliyetlerimizle ilgili, kontun pek çok sorusunu cevapladım. Uzun bir sohbetten sonra memnuniyetini dile getirdi ve şunları söyledi: “Londra’daki farklı Protestan dinî gruplarından gelecek elli veya altmış kişiyle bir salon toplantısına katılmam lazım, işin özüne dair bana ne anlattıysanız, aklınıza gelebilecek başka şeylerle birlikte onlara da anlatmanızı istiyorum.”

Bu işi de başımdan atmıştım. Fakat ayrılmak üzereyken bana, “Doğudaki konsolosluk hizmetlerimiz konusunda size bazı sorular sormak istiyorum” dedi. Kont o kadar yalın, o kadar nazikti ki; sonundan hiç kuşkulanmadan serbestçe sohbete gir­dim. Sistemin hem Türk tarafının hem de ingiliz tarafının çıkar- lanna zarar veren yanlışları olduğunu düşündüğümü belirttim. Ondan gelen sayısız soru beni konunun içine çekti de çekti; ta ki yasak bölgede dolaştığımı fark edinceye kadar. Zira misyoner olarak bizler, yabancıların siyasi çıkarlarına, misyonerlik faali­yetiyle doğrudan bağlantılı olandan daha fazla ilgilenmemek üzere sabitleştirilmiştik. Konuşmanın sonunda bana şöyle dedi:

“Sizin gözlem ve tecrübelerinizi temel alan görüşleriniz fev­kalade dikkatimi çekti. Bunlar benim şahsi izlenimlerimle tam bir uyum içerisinde; büyük ölçüde onları kuvvetlendirdi ve geliştir Basra-Kuveyt’e uzanan bir hattın inşası üzerinde çalışıyordu. Geniş bilgi için bk. Mehmet Beşirli, “Bağdat Demiryolu’nun Akdeniz Uzantısı: Toprakkale- Iskenderun Demiryolu”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Erzurum 2004, S. 23, s. 215-236. Ç.N.

di. Konsolosluk hizmetlerimizde bir reform için Parlamento’ya takdim etmek üzere bir tasarı hazırlayacağım. Sizin, kayınpede­rim Lord Palmerston’ı görmenizi ve bana söylediklerinizi özgür­ce ve harfi harfine ona da aktarmanızı istiyorum.”

Elimden geldiğince kibar bir şekilde geri çekildim ve misyo­nerlik kurallanndan birini çiğnediğimi itiraf ettim.

“Hayır, çiğnemediniz! Siz tam da doğru olanı yaptınız!”

“Fakat Lord Palmerston’a böyle bir konuyla ilgili gidişim beni fazlasıyla zor durumda bırakmaz mı£”

“Boş verin, bir şekilde ben bunu hallederim.”

Oradan ayrılmak üzereyken Canterbury Başpiskoposu’na gitmek için nasıl bir tavsiye mektubu elde edebileceğimi sordum, istanbul’da inşa edilmek üzere olan Memorial Kilisesi’nin ayin ve âdedere boğulmuş karakterini protesto etmek amacıyla görüşe­cektim. “Tavsiye mektubuna ihtiyacınız yok sizin. Ona bir not yazınız. Bir Amerikalı misyoner olarak istanbul’da yapılması tasarlanan Memorial Kilisesi ile ilgili ekselanslarıyla görüşmeyi arzu ettiğinizi söyleyiniz.”

Dediği gibi yaptım ve şöyle bir cevap aldım: “Yarın sabah erken bir saatte, Lambeth Sarayı’nda.”

Dr. Holt Yates’e “erken saatin” ne anlama geldiğini sordum. Benim en erken saatim, öğleden evvel 05.00’te başlıyordu. Fa­kat başpiskopos buna itiraz edebilirdi. “Ne!” dedi mükemmel doktor, “Londra’daki en erken saatin ne anlama geldiğini bilmi­yor musunuz^ Bu her daim saat 10.00 anlamına gelir.”

Saat 10.00’da Lambeth Sarayı’ndaydım. Başpiskoposla, onun muhteşem kütüphanesinde bir saat görüştük. Nazik bir Hıristiyan beyefendi gibi görünüyordu. Doğu hakkında, misyo­nerlik çalışmalanmız hakkında, Kırım Savaşı’nın sonuçları hak­kında, Doğu kiliselerinin durumu ve reform ihtimalleri hakkında bir sürü soru sordu. O yerde kurulacak olan ve ritüellere dayalı bir Yüce Kilise’nin arzı endam etmesine yönelik itirazlarımıza girdi iyice. Neler yapılabileceğini göz önünde bulundurmalıydı;

benden meslektaşlarımı, yaptıkları çalışmalara kendisinin sem­pati duyduğuna dair ikna etmemi istedi.

Bu ziyaretten son derece memnun kaldım; lakin o kütüpha­ne ve oradaki eşyalar hariç olmak üzere bir başpiskopos ile bir entelektüel Hıristiyan arasındaki asgari farkı algılayamadığımı keşfettim.

Shaftesbury Kontu’nun ikametgâhındaki salon toplantısı tarifsiz derecede ilgi çekiciydi. Soylulardan şu an görevde olan Lord Waldegrave ve Sir Culling Eardley vardı. Leydi Waldeg- rave oradaki tek hanımdı; kocasının sağlığından endişelen­mesi dolayısıyla toplantıda bulunmak için izni istemişti. Lord Waldegrave’e çok yakın bir geçmişte hafif bir felç gelmişti ve iyi­leşmişti. Karısı yanından hiç ayrılmamıştı. Çok sevimli ve haysi­yetli bir hanımdı; orada hazır olan beyefendilerin gösterdikleri saygıyla gözle görülür biçimde ilgilendi. Leydi Shaftesbury tam da toplantı sona ererken arzı endam eyledi. O dönemin meşhur vaizi ve kahini Dr. Cumming, becerikli bir adam olan Rev. Dr. Edwards, adını unuttuğum asil bir ailenin genç oğlu de oraday­dılar. Bir diğeri Saygıdeğer Rev. Baptist Noel’di. Aynca değişik dinî gruplara mensup başka pek çok kişi de bulunuyordu.

Türk Misyonlarına Yardım Cemiyeti’nden dostlarımızın bazıları, beni Anglikan Kilisesi’yle karşı karşıya getirecek bir şey söylemeyeyim diye müthiş bir endişe içerisindeymişler. Onlara şöyle karşılık verdim: “Açık konuşacağım; ortaya atacağım ya­hut örtbas edeceğim hiçbir şey olmadığından Anglikan Kilisesi ya da bir başkası umurumda bile değil.”

Bir papaz duayı yaptı; ardından Kont bizim Doğuda yürüt­tüğümüz misyonerlik faaliyetlerimizin genel vaziyeti hakkında yarım saat konuşmamı, akşamın son kısmını soru ve cevaplara ayırmamı teklif etti.

Salonda bulunanlardan gelen sorular birbirinden bağımsız­dı ve bir hayli de çoktu. Bunları hatırı sayılır ölçüde özgür ve dostça bir tartışma izledi. Gece iyice ilerlediğinde hafif bir şeyler yemek üzere yemek salonuna davet edildik. Masa merasimsizdi ve etrafına oturamayacak kadar çok insan vardı. Sofra söğüş­lerle, köftelerle, keklerle ve değişik türden meyvelerle doluy­du. Atalardan kalma muhteşem büfe neredeyse salon boyunca uzamyordu ve üzeri yine eskilerden kalma gümüş çay ve kahve takımlarıyla kaplıydı. Ortalarda bir hizmetçi var mıydı, hiç ha­tırlamıyorum. Sohbet geç bir saate kadar sürdü. Herkes yatma­ya çekdirken Kont da toplantıdan duyduğu memnuniyetini dde getirdi. Davamızın yararma son derece güçlü bir motivasyon kazandığımızı söyledi.

Ertesi gün aşağıdaki samimi mektubu aldım. Daha sonraki önlemler adına en ufak bir laf edilmiyordu:

Londra 11 Temmuz 1856

Sevgili Dr. Hamlin,

Dün akşam ikametgâhımda yapılan toplantı, Birleşik Devletier ta­rafından kurulan Ermeni Misyonu’nda sizin ve meslektaşlarınızın yapmakta olduğu çalışmaların gidişaündan ziyadesiyle etkilendi.

American Board’un mahiyetine ve yönetimine beslediğimiz saygı­dan doğan derin hürmet ve muhabbete dair; onun faaliyet halka­larını gücümüz ölçeğinde genişletmemiz gerektiğine dair ifade ve duygulan eminim tekrarlamama hacet yok.

Bizler Bulgaristan’ın Protestan misyonerlerin çalışmaları için ve­rimli bir tarla olacağına kaniyiz. İnanıyoruz ki, Bulgaristan’da yapılacak çalışmalar, Türk İmparatorluğu’nda bu derece mudu sonuçlar hasıl edenler kadar hiç kimseye güvenle emanet edile­meyecektir.

Bu yüzden sizden ricamız, misyoner kardeşlerinizi Bulgaristan’a iki misyoner yollanması yönünde harekete geçirmeniz ve bunun sorumluluğunu bizim de üstienmemize izin vermenizdir. Onlara nezaret etmede bizler kendi payımıza bir miktar tedarik etme adı­na, maişederi için yılda 300 sterlin vereceğimizi bildiriyoruz. Ay- nca İncil Cemiyeti’ne, orada Kutsal Metinleri dağıtacak bir kitap satıcısı göndermesi için baskı yapacağız. Malta Koleji de iki ya da üç genci okul öğretmeni ve din bilgileri öğreticisi oİarak yetiştir­mek için gerekli olan parayı bulacak.

Bu planın kabul edilebilirliğinden eminim; Yüce Tanrı’nın inaye- tiyle bu çalışmanın başansız olamayacağına sonsuz güveniyorum. Saygılanmla

SHAFTESBURY

Salon toplantısından kısa bir süre sonra Canterbury Başpiskoposu’ndan da bir mektup aldım. Birkaç arkadaşıyla be­raber beni de 17 Temmuzdaki bir akşam yemeğine davet edi­yordu. Yukarıdaki mektubu Dr. Holt Yates’e gösterince, “Shaf- tesbury Kontu’nun, sizin Lord Palmerston’la görüşmenizin ka­çınılmaz olduğunu düşünmesinin yolu …” dedi ve ekledi: “Bu, Waterloo Savaşı’nın5 yıl dönümü yemeği. Fransız ittifakı yü­zünden bu yıl hiçbir yıldönümünün hatırasına bir akşam yemeği verilmedi. Fakat değişik topluluklar daha özel yemek davederi vereceklerdir.” Lord Palmerston ve Shaftesbury Kontu’nun yanı sıra kesinkes görüşmem gereken dört ya da beş beyefendinin adını verdi.

Southampton’dan geçişimi ayın 14’üne daha evvelden ayar­lamıştım. Böylelikle çileden kurtulduğum için memnundum. Dr. Yates biletimi bir sonraki geminin biletiyle değiştirmeyi tek­lif etti; lakin ben bunu net bir ddle geri çevirdim. O zaman bu Büyük Britanya vatandaşı, bu Yanki’yi tuzağa düşüremedi.

İngiltere’den ayrılmadan önce Türk Misyonlarına Yardım Ce­miyeti ile 1 Ekimden evvel geri dönmem ve birkaç haftayı cemi­yet yararına ingiltere’de ve Iskoçya’da düzenlenecek olan halk toplantılarıyla geçirmem hususunda düzenlemeler yaptık. s Waterloo Savaşı: Belçika’nın Brüksel şehri yakınlarındaki Waterloo’da 1815’te gerçekleşti. Fransa imparatoru Napolyon’un son savaşı olarak tarihe geçen bu savaş, İngiltere-Almanya ittifak güçleriyle Fransa arasında vuku bulmuş, yenilen taraf Fransa olmuştu. Ç.N.

Nihayet Amerika’dayım

Persia adlı gemiyle ülkemize doğru çıktığımız yolculuk, Hı­ristiyan hanımefendi ve beyefendilerle kurduğum dostane iliş­kilerle hoş bk hâle geldi. O zamanlar Episkopal din adamlan dışındaki herhangi bir kimsenin Sebt günü ayinlerini icra etmesi Cunard Kumpanyası’nın kanunlarına aykınydı. Yolculardan bir­kaçı kaptana vaaz için beni davet etsin diye ricada bulunmuşlar. Bir düzenleme yapddı. Buna göre kaptan ayini okuyacak, ben de vaaz edecektim. Kapamş irticali bir dua ile olacaktı. Bu yenilik genel olarak yolcular tarafmdan ziyadesiyle beğenildi.

On sekiz yıllık bir aradan soma on dört günlük deniz yolcu­luğunun ardmdan anavatanımın kıydannı yeniden görmüştüm. Boston & Albany tren garında ağabeyim Hannibal Ue birbirimizi beş defa geçiştikten soma karşdaştık. O Cyrus’u anyordu, ben ise Hannibal’i; lakin birimiz diğerini tanımıyordu. Mudaka bazı hatalar var diye düşünerek gardan ayrddık. Nihayet buluşunca, birbirimiz olduğumuzu anlamış olmamız lazım ki birimiz şöyle bağırdı: “Sizin benim kardeşim olmanız mümkün mü acaba£” Öteki de karşılık verdi: “Siz de benim kardeşim misinizi” Az çok aşina tanıdıklar beni tanımakta hiç zorluk çekmediler; ne de ben onlan tanımada zorlandım. Kız kardeşim Rebecca’yla karşdaş- tığımda da bu durumun biraz benzerini yaşadım. Çok samimi ilişkileri olan kişileri sarsan ve en candan dostun diğerinin gö­züne tuhaf görünmesine yol açan şey anlık değişimlerdir. Baş­kalarında izlenim bırakanlar ise yalnızca genel özelliklerdir ve onlar asla değişmezler. Yirmi bir yddır hiç görmediğim arkada­şım Springfield’lı Diyakoz Erastus Hayes beni bir bakışta tamdı.

Memleketimdeki her şey olağanüstü bir şekilde değişmiş görünüyordu. Herkes İngilizce konuşuyordu! Herkes çok şık giyinmişti! Adar ve at arabaları türlü türlüydü. Pulluklar ve tır­mıklar, oraklar ve tırpanlar değişime uğramışlardı. Hakikaten de her endüstrinin alet ve edevatı değişmişti. Bildiğimiz çekiç değişmişti. Eski bir sabamn ve eski bir gezinti arabasının kalıntı-

lanna yüreğim ezilerek baktım; şimdi işe yaramaz döküntülerin araşma atılmışlardı. Bunlar çocukluğumda görkemli eşyalardı. “Bunun, hani o benim delikanlıyken Norway’den satın aldığım pulluğun aynısı olması mümkün mü£” dedim. Şimdi yaşlılık devresini geçiren hantal görünümlü bir nesneydi ve elbette dö­küntü eşyalar yığınında inzivaya çekilmişti!

Ağabeyim, çocukluğumuzdan yadigâr birkaç şeye itina gös­termişti; fakat onlar da ortadan kaybolmuştu. Çok sevdiğimiz bir elma ağacının gövdesinden yaptığım bir raf dışmda, çocuklu­ğumun geçtiği evde hatıralardan başka hiçbir şey yoktu!

1837-38 yılında altı veya yedi ay kadar vaaz ettiğim Payson Kilisesi’nin bulunduğu Portland’ı ziyaretim, hüzünlü olaylarm gölgesiyle birlikte pek hoştu. On sekiz yıl boyunca ölümler ki­lise cemaatine darbe indirmişti ve en seçkin üyelerden bazıları, canlarından aziz tuttukları ve delicesine sevdikleri pastörleriyle [Hz. Isa ile] hemhal olmak üzere gitmişlerdi.

Kısa süren kilise görevim dönemimden hâlâ hayatta olan çoğu kimseyle görüşmekten dolayı müthiş bir haz aldım ve ger­çek bir Hıristiyan hayatı yaşadıklarını görünce onur duydum.

Kısa dönemlik bu pastörlüğümün son haftalannda bir Genç Hanımlar Misyonerlik Cemiyeti (Young Ladies’ Missionary So- ciety) kurulmuş ve Ermeni Çemberi (Armenian Circle) diye isim­lendirilmişti. Miss Howe, Miss Pope, Miss Poter, Miss Sinclair, Miss Hubbs, Lord kardeşler, Miss Pearson, Miss Payson, Miss Thaxter ve yirmi-otuz kadar başka bazı hanımlar bu çemberin kuruluşunda yer almışlardı. Önemsiz bir yanlış anlamanın, ciddi bir felakete sebep olmasına ramak kalmıştı. Çember üyeleriyle bir toplantı yaptım ve Hamlin Çemberi olan eski ismi Ermeni Çemberi olarak değiştirmeye onları ikna ettim.

 Ertesi gün çember üyelerinden üçü beni ziyaret ettiler. Ken­dilerine çok büyük hürmet beslediğim bu hanımlar endişeliydi­ler ve bakışları utangaçtı.

“Korkarım bana bazı kötü haberlerle geldiniz” dedim. “Evet beyefendi, bizi gerçekten utandıran haberlerle geldik. Korkarız sizin dünkü uyarınız Miss P…’ye yönelikti. Bu ise ce­miyete epeyce zarar verecek, belki de onu dağıtacak. Sizin buna bir çare bulmanızı istirham ediyoruz.”

“Bu ne demek oluyor şimdi£ Ben Miss P…’ye ne uyansında bulunmuşum^”

“Siz ona ‘sizin kaba sözünüz” demişsiniz.

“Miss P…, kaba sözler sarf edecek bir hanım değddir. Ben de ona veya çemberdeki bir başka üyeye böyle bir hakarette bulunabdecek bir adam değilim” dedim biraz kızarak.

“Fakat biz söylediğiniz o sözü işittik Mr. Hamlin, diğerleri de işitti. Onlar da bundan bahsediyorlar.”

“Şimdi bana izin verin de sizi rahadatayım. Her şey be­nim huzurumda olup bitti. Miss P…, birkaç gün evvel ‘çembere Hamlin adım verme niyetierinde olduklanndan bana bahsetti­ğini’ söyleyince ben de ona, ‘bunun, sizin komik sözlerinizden biri olduğunu düşünüyorum Miss P…’ dedim. Dediğim diyece­ğim işte bu. Hepinizin bddiği üzere Miss P…, komik sözler söy­leyebilecek bir kadın, ama ‘hakaret edebilecek biri’ asla değil.”

Kadınlar neşe içinde çekip gittiler ve böylece ydamn başı küçükken ezilmiş oldu. Böylesi olaylar huzur ortamım tehdit ettiğinde, doğrudan merkeze gitmek her zaman ne akıllıca bir tavırdır!

Ermeni Çemberi ydlar boyunca aktif misyonerlik faaliyetin­de bulundu. Üyelerinden biri, Rev. Dr. E.E. Bliss’in eşi olarak Türkiye’ye gitti ve orada en yararh ve en şevden misyoner ha­nım oldu.

Geri döndüğümde çember benim için Konferans Odası’nda bir karşdama töreni ve bir hayır çarşısı tertip etti. Sergilenen eş­yaların hepsi yaklaşık 100 dolara satıldı ve geliri bana verildi. Adem için hoşuma giden kıyafeder satın aldım, ödediğim para gerisin geri bana geldi.

Bekâr bıraktığım bazı gençleri, iyice yaşlanmış olan anneleri bana tanıttılar. Kilise üyesi 200 veya daha fazla insandan bel­ki de ellisini on sekiz yıl öncesinden tanıyordum. Eski günlerin yaşlı üyelerinden çoğu ahirete göçmüşlerdi ya da hayır çarşısına katılamayacak kadar yaşlanmışlardı.

On beş kişilik ilginç bir topluluktan biri bile yoktu. Zanne­derim bir tanesi yaşıyordu. Bahsettiğim, Payson Kilisesi, üyesi yaşlı kadınlardan oluşmuş son derece mükemmel bir gizli ce­miyetti. İçlerinden biri olan ve her güzel işte canla başla ve cid­diyetle çalışan bir kız kardeşin başına pek çok felaket gelmişti. Yaşlı hâlinde evinden ve kocasının gayrimenkulünün bulundu­ğu köydeki mülklerden mahrum edilmişti. Kilisedeki on iki ar­kadaşı sessizce bir araya gelerek tek yürek oldular. Bu hanımlar, kendilerinin tedarik edebileceği herhangi güzel bir şeyi onlardan isteyeceği ve kilisenin hayır dernekleriyle asla karşılaşmayacağı konusunda ona güvence verdiler. Mesele büyük bir bilgelikle, duyarlılıkla ve başarıyla halledildi. Kilise üyesi mükemmel bir dul hanımın maddi yardıma gücü yetmemişti. O da onlara, evi­nin iki odasını kiraya verdi. İki kat merdivenle çıkılıyordu; bu bir gerçek. Fakat bunun dışında çok şirindi. Ortalama bir kira verildi. Kadının kırk yaşlarında ve sağlık bakımından naif olan büyük kızı ev sahibesiyle aynı odada yatacak ve ona itinayla re­fakat edecekti. Hanımlar tüm bunları gerçekleştiren bir dernek olduğunu hiç kimsenin bilmesine izin vermediler. Sadece aile­ler, Mrs. B…’nin sık sık ziyaret edildiğini ve ona pek çok nefis yiyeceğin gittiğini biliyorlardı. Dernek üyeleri on beş günde bir defa o hanımın odasında mükellef bir akşam çayı düzenliyorlar­dı ve bir arada neşeli bir akşam geçiriyorlardı.

Bu çaylardan birine ben de davet edilmiştim. Bir hanım bana Mrs. B…’nin acıklı mazisini, bu derneğin kuruluşunu an­latmış, benden başka hiçbir erkeğin bunu bilmediğine beni ikna etmişti. Mutat ziyaretleri ve Hıristiyanca hisleri oldukça iyi bili­niyordu. Lakin bunun organizeli bir faaliyet olduğundan koca­larına yahut çocuklarına kesinlikle bahsetmemişlerdi. Bu durum kilisenin öteki dul hanımları arasında da şefkate vesile olabilirdi.

Çay davetine gittim. Ben o kadar da çok şaşırmamıştım; aksine herkesi ben çok şaşırtmıştım. On dört kişilik upuzun ve şık bir masa! Tahminime göre bu toplulukta altmış yaşma ulaşmayan tek bir kadın yoktu; bazısı daha fazlaydı. Mrs. B…, yetmiş yaşın­daydı. Ancak hepsi otuz yaşlanna geri dönmüşlerdi. Hoşça vakit geçirmeye gelmişlerdi ve üzüntüyü, sıkıntıyı bir kenara atmış­lardı. Hoş sohbet ve neşeli geçen çaydan sonra bir ilahi söylendi ve dua edildi. Ardından herkes iki ya da üçer dakika önemli bir meseleyi dile getirdi veya teklif etti.

Gecenin kalan kısmında saat dokuza kadar herkes bağımsız hareket etti. Kamusal, dinî ve edebî konulara girildi; serbestçe, seviyeli ve bilgece sohbetler edildi. Kompliman yapma, şaka­laşma ve hazırcevaplık isteği hiç olmadı. Buradakiler Payson Kilisesi’nin elit tabakası ve kayda değer bir topluluğuydu. Mrs. B…’nin çehresi üzerimde iz bırakmıştır. Bu çehrede bir safiyet, bir kibarlık vardı. O aynı zamanda güler yüzlü, hayat dolu bir kadındı. Fakat bir hüzün ve keder perdesi, ışığın altında bir göl­ge de yok değildi; yahut benim hayal gücüm oraya yerleşmiş­ti. Payson Kilisesi’nin erkekleri arasmda da ender rastlanan bir kardeşlik söz konusuydu. “Birbirinizin yükünü taşıyın” [Galat- yaltlara Mektup, 6/2] emri, gönülden itaat edilen bir emirdi. La­kin içerisindeki sadelik ve direncin beni çok fazla etkilediği bu Hıristiyanca hayatin ve sevginin güzel tablosu bütünüyle tarihe karışmış ve “arkasında bir enkaz dahi bırakmamıştı.”

Bowdain Kolej’i ve Bangor’u ziyaretim son derece keyifliy­di. Prof. Smyth, Prof. Upham, Prof. Cleaveland ve Prof. Packard, yani yedi hocadan dördü görevlerinin başındaydılar. Benim için çok samimi bir hoş geldin toplantısı düzenlediler. Son senemi okuduğum sınıfta iki önemsiz hatıra vardı: Biri ahşap dolabm içine kömür kalemle yazılmış, biri de pencere pervazına kuvars kristalle çizilmiş ismimin yazıyor olması. Gittiğim her yerde, o sıralarda gündemde olan Kırım Savaşı hakkında konuşmak zo­runda kalıyordum ve salonları dolduruyordum.

Waterfod’u ziyaretim beni diğerlerinden daha fazla etkiledi. Anlaşılabilmesi için mutlaka tecrübe edilmesi gereken şeyleri burada tasvir etmeyeceğim.

Henrietta ve Susan her yerde en zarif iltifatlara ve övgü­lere mazhar oldular. Onlarla Bangor’da tesadüfen karşılaşan Philadelphia’lı Miss Dillaye, ikisinden birinin eğitim masrafları­nı üstlenmeyi teklif etti. Kızlar birbirlerinden ayrı düşmeye razı gelmezlerdi. Burada atladığım pek çok şeyi, sosyal yaşantımızla ilgili hatıralarımda yazacağım. Onlar, sevinç ve kederlerimizden tamamen ayrı bir kayıttır.

Geri Dönüş Yolculuğu

Eski dostlarla görüşmek suretiyle tazelenmiştim. Amerika’da iki buçuk ay kaldıktan sonra Persia gemisiyle ingiltere’ye dön­düm. 27 Eylülde Liverpool’a ulaştım. Londra’ya gitmenin tam mevsimiydi, irlanda’yı uzaktan gördüğümüz sabaha kadar son derece sakin bir gemi yolculuğu yaptık. Burada, geceyle gün­düzün eşit olduğu zamanlarda tüm şiddetiyle ortaya çıkan bir fırtınayla karşılaştık. Persia gemisi suyun üzerinde yükseliyor ve tepetaklak yuvarlanıyordu. Philadelphia’lı iki arkadaşla güverte­ye çıktım. Korkulukları sıkıca tutarak, kimi zaman bu sudan ta­mamen yükselip havada dönerken yandan çarklı gemimizle ok­yanus arasındaki mesafeyi hesaplıyordum. Arkadaşların şöyle çığlık koparmalan beni eğlendirdi: “Aşağı gidelim Mr. Hamlin! Burası tehlikeli gözüküyor!” Cevap verdim: “Güvertede savru­luyor olmamızın zerre kadar tehlikesi yok; hem aşağıdaki hava çok bunaltıcı.” Fakat onlar geri çekildiler ve aşağıda kendilerini daha emniyette hissettiler.

Fırtınanın şiddeti yüzünden Quinstown ile haberleşemiyor- duk ve postayı müthiş zorluklarla iletmiştik. Mersey’e girme­den önce geçtiğimiz gemi sayısı sekizden aşağı değildi. Tehlike içerisindeydiler; fakat kaptanımız onlara herhangi bir yardımda bulunulmasının imkânsız olduğunu belirtti.

Londra’ya vardıktan bir gün sonra Türk Misyonlanna Yar­dım Cemiyeti’nin sekreteriyle ve oradan bir heyetle görüştüm. Cemiyet namına kırk gün sürecek halk toplantıları düzenlenme­si için bir program hazırlandı. Shaftesbury Kontu ve Sir Culling Eardley son derece samimiydder ve Türkiye’deki Amerikan mis- yonlannı içten gelen bir dgi ve coşkuyla benimsemiş görünüyor­lardı. Southampton, Brighton, Wight Adası, Londra, Liverpool, Manchester, Bath, Clifton, Edinburgh, Glasgovv’da toplantılar tertip ettik. Veda toplantısını ise Londra’da yaptık. Halk toplan­tılarına ilaveten ara sıra salon toplantıları, din adamlarının ve nüfuzlu kimselerin katıldığı toplantılar da yapılıyordu. Anglikan Kilisesi’nin en seçkin ruhanilerinden bazdanyla çok hoş görüş­melerim oldu. Onların geceleyin yedikleri ancak on buçukta başlayıp gece yansma süren Isa’mn son akşam yemeği sindirim sistemimi bozmuştu. Öyle ki, İstanbul’a geldikten aylar soma bde dört dördük iydeşememiştim.

Edinburgh’daki toplantıda meşhur Dr. Duncan da hazır bulunmuştu. Toplantı sonrasında Rev. Dr. Cullen’in Royal Tarrace’de verdiği akşam yemeğine gelmişti. Şehrin belediye başkanı ve diğer seçkin kişileri de oradaydı. Sohbetimiz gece yarısına kadar devam etti. En son ayrılan Dr. Duncan oldu ve benim şemsiyemi kapıp götürdü. Ancak bu masum hırsızlığın farkına varmış ve biz tam yatmak üzereyken onu iade etmek için geri gelmişti. Dr. Cullen, şemsiyeyi alıp götürmesinin Dr. Duncan için sıra dışı bir şey olmadığını, fakat geri dönüşünün daha evvel hiç yapmadığı bir şey olduğunu söyledi. Beraberinde götürdüğü eşyaları hep karısı iade edermiş. Dr. Duncan çok mü­kemmel, bilge ve kendisini davasma adamış bir insandı; ancak dalgınlık nöbetleri tedavi edilemez bir durumdaydı. Fakat bu acayip hâli olmasa Chalmers’ın6 bir emsali olurdu. Karısı onun * Yazar burada muhtemelen ünlü İskoç matematikçi ve ilahiyatçı Thomas Chalmers’a (1780-1847) atıfta bulunmaktadır. 1815-1823 arasında Glas- gow’daki Tron ve St. John kiliselerinde hizmet verdi. Büyüyen ve sanayi­leşen şehrin sorunlanyla başa çıkma iddiasıyla diyakoz (kilise yardımcılan)

bütün randevulanna yine onun namına gitmek zorundaydı. Aksi takdirde Dr. Duncan randevulannı nadiren hatırlamaktay­dı. Dr. Cullen onun başından geçen şu olayı anlatmıştı:

Almanyalı iki okumuş yazmış beyefendi Edinburgh’u ziya­ret ederken Dr. Duncan’la görüşmeyi çok arzu etmişler. Onun Doğu dünyası hakkındaki bdgisinin farkındalarmış. Buna bağlı olarak bir beyefendi, bu iki Alman dostuyla birlikte Dr. Duncan’ı da evinde akşam yemeğine davet etmiş ve Duncan’ın karısına, kocasının randevusuna dikkat etmesi için özellikle tembihte bu­lunmuş.

Saat yaklaşınca kansı, o sırada bahçede çalışmakta olan dok­torun yanma gitmiş ve akşam yemeği davetini hatırlatmış. “A, evet, bu aklımda. Hemen şimdi gidiyorum” demiş doktor. Fakat kadıncağız onu birkaç dakika seyrettikten soma hâlâ özene beze­ne işine devam ettiğini görünce tekrar yanma gitmiş ve yemeğe geç kalmaması gerektiğini ısrarla tavsiye etmiş. Doktor bunun üzerine doğruca arkadaşının evine gitmek üzere yola koyulmuş. Oraya vardığında fark etmiş ki ellerine bahçe toprağı bulaşmış vauygulamasını yeniden canlandırdı. Buna çevresinden büyük destek geldi. Onlarla birlikte sistemli bir biçimde bölge bölge dolaşarak hafta içinde ve Pazar günleri faaliyet gösteren okullar kurdular. Chalmers halkın ihtiyaçla­rını semt kiliselerinin karşılayacağına inanıyordu. Andrews Oniversitesi’nde politik ekonomi dersleri verdi. 1823’te aynı üniversiteye ahlak felsefesi pro­fesörü olarak atandı. İlahiyat profesörü olmak için 1828’de Edinburgh’a ta­şındı. 1830’larda İskoç Kilisesi bünyesindeki kilise geliştirme kurulu başkanı olarak 200’den fazla kilisenin inşası için 300.000 sterlinin üzerinde bağış topladı. 1843’te Bağımsız iskoç Kilisesi’nin kurulmasıyla sonuçlanan, “ki­lisenin özgürlüğüyle ilgili tartışmalarda” önemli rol oynadı. Ülke dışındaki misyonerlik faaliyederinin coşkulu bir destekçisiydi. Bu faaliyederin ülkede­ki kiliseyi de yüreklendireceğine inanıyordu. Hepsinden önemlisi etkili bir vaizdi. Yayınlanan vaazlanyla diğer yazılarının satışı binlerle ifade edilmek­tedir. Bk. W.J. Roxborogh, “Thomas Chalmers”, Hıristiyanlık Tarihi, istanbul: Yeni Yaşam Yayınlan, Mayıs 2004, s. 527. Thomas Chalmers’ın, Protestan anlayıştaki yurt dışı misyonerliğinin babalarından biri olan William Carey ile çağdaş olduğu burada hatırlanmalıdır. Böylece dönemin Avrupa coğraf­yasında harekedenerek daha sonra Amerika’yı da etkisi altına alan dinî uya­nışların (Great Awakening ve Second Awakening) kaynağına dair ipuçları rahadıkla görülebilir. Ç.N.

ziyette. Bu ihmali için özürler dileyerek evin hanımından ellerini yıkamak için bir yer istemiş. Kadın ona özel bir odayı göstermiş ve şöyle demiş: “Biz sizi misafir salonunda bekliyoruz.” Gına geti­recek kadar bir süre bekledikten soma ev sahibi, Dr. Duncan’a ne olduğuna bakmaya gitmiş. Dr. Duncan’ı, üstünü başım çıkartmış olarak gayet rahat bir şeldlde yatağa uzanmış bulmak, adam için ne büyük sürpriz olmuştur ama! Onun bu dalgınlıklanyla ilgili benzer hikâyeleri sayfalar tutabdirmiş.

Sabahleyin saat 7’de trene ulaştığımda gördüğüm kişi Dr. Duncan’ın ta kendisiydi. “Dün akşamki toplantı o kadar hoşu­ma gitti ki” dedi, “yeni baştan dinlemek üzere Glasgovv’a gidiyo­rum.” Glasgow’da doğruca dindar mdyoner Park’lı Henderson’m evine gittim. Kendimi toplantıya katdamayacak kadar bitkin ve hasta hissediyordum. Mr. Henderson bana şöyle dedi: “Sizin olmadığınız bir toplantı, Hamlet’in dışanda bırakıldığı Hamlet oyununa benzeyecektir.” Şeker ve konyakla sert bir ilaç hazır­ladı. “Bunu iç hemen iyileşeceksin” diyordu hazırlarken. Bütün hayatım boyunca ağzıma tek damla içki koymamış olduğumdan bu beni körkütük sarhoş edecekti. Belki yarıdan daha azım iç­tim. Toplantıya gittim ve bir saat konuştum. Dr. Duncan hemen arkamdaki yüksekçe yere oturmuştu. Edinburgh’taki söyledikle­rimden hiçbir şeyi adamamam gerektiği konusunda endişeliydi, iki de bir elindeki bastonuyla beni dürtüklüyor, orada anlatmış olduğum falan anekdotu, fdan olayı hatırlatıyordu. Her zaman irticali konuşuyordum ve “topluluğun doğal kanunlarına göre her yeni konuşmada yeni konular gündeme gelir” kuralınca her zaman aynı konulara atıfta bulunmam imkânsız oluyordu.

Toplantı somasmda Mr. Henderson’m evinde kaldım. Has­talıktan üç dört gün boyunca yataklara düştüm. Glasgovv’un en tanınmış hekimlerinden ve samimi Hıristiyanlanndan biri olan Dr. Rainey tarafından tedavi edddim. Bu hastalık, Püriten Şe- hider adına Londra’da yaptırdan ve Mr. Waddington’ın[16] görevli bulunduğu Memorial Kilise’nin köşe taşını indirme töreni buluş­masına katılmamı imkânsız hâle getirdi. Şükür ki, Rev. Parsons Cooke doğruca Londra’ya gidecekti de köşe taşını benim adıma indirmesi için onu tayin ettim. Daha sonraki bir gün o kilisede bir toplantıya katıldım. Yetkililerin ve bazı kilise üyelerinin hu­zurunda o taşı sanki benimmiş gibi kabul ve tasdik ettim. Taşa şu cümle kazınmıştı: “Bu köşe taşı Fransız Huguenotların so­yundan gelen ve İstanbul’da görevli Rev. Cyrus Hamlin tarafın­dan indirilmiştir.”

Güzel insanlar Dr. Rainey ve Mr. Henderson nezaket gös­tererek konforlu bir sakat arabasında benim için bir yer buldu­lar. İlave ücret istenmiyordu. Aym kompartımanda yatalak bir hanım da vardı. Londra’ya hızlı ve hoş bir yolculuk yapmayı umuyorduk. Yoğun bir sisin ortasında Rugby şehrini birkaç mil geçmiştik ki ilerideki tehlikenin belirtilerine yakalandık. Kömür yüklü bir tren, bir sığır sürüsüne bindirmişti. O yoğun siste tam on iki saat bekletildikten sonra devam edebildik. Hava çok so­ğumuştu. Zavallı yatalak kadın, eğer mümkünse elleri ve ayak­lan için bir şişe sıcak su bulmamı rica etti. Onun iyiliği için elim­den gelen gayreti sarf ettim; lakin ne onun için ne de kendim için kesinlikle bir şey bulamadım. Akşam saat 20.00’den sabah 08.00’e kadar ıstırap dolu uzun bir gece oldu. Bu çetin imtihan­da ben hayatta kaldım; umarım o da kalmıştır.

Bu toplantılann çoğunda bana ya Kaptan Hail ya da Rev. Dr. Blackwood eşlik etti. Birinci kişi cemiyetin gönüllü bir çalışanı ve gezici sekreteriydi. Daha evvel bahsettiğim ikincisi ise, Kı- nm Savaşı’nda ingiliz ordusunun başpapazıydı. Dr. Blackwood orada bir destek cemiyeti kurmak için üçüncü defa bir çaba gösOn beş yaşındayken civardaki kır evlerinde vaaz etmeye başladı. Airedale Kolej’de vaaz ettiğinde on dokuz yaşına gelmemişti. Sonra bu koleje girdi (1833) ve Cemaatçi Kilise’ye mensup bir pastör olan William Vint’in gö­zetiminde yetişti. Stockport’ta Pazar okulları açtı. Yayınladığı eserlerinin isimleri şunlardır: John Penry: the Pilgrim Martyr (1854); Cemaatçi Kilise Şehit­leri (1861; Surrey Bölgesindeki Cemaatçi Kilise Tarihi (1866); Reformasyon’dan 1662’ye Cemaatçi Kilise’nin Tarihi (1862). Ç.N.termek amacıyla benimle beraber gelmişti, ismini unuttuğum, herhangi bir kiliseden bağımsız bütün Hıristiyan hayır kuruluş­larında kumandan etkisi olan bir din adamı, American Board’un kölelik meselesinde karmaşık bir tavır sergilediği iddiası yüzün­den önceki çabalara karşı çıkmış ve muradına ermişti. Aynca bu kişi, her evde bulunan Evening Exercises (Akşam Etkinlikleri) adlı eserin ve diğer uygulamalı dinî eserlerin yazarı meşhur ve fedakâr insan [William] Jay’in [1769-1853] de halefiydi.

Londra’dan Bath şehrine gittik. Kırk mil yolu sadece bir saatte almıştık. Buna üç ya da dört yerde durmamız da dahil­di. Dr. Blackwood’la beraber Kaptan McAlpine’in evine gittim. Hindistan’dan geri gönderilmiş bir görevli olan bu kişi Bath’ta bir destek cemiyeti kurma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Zengin bir adamdı. Bize derhal şöyle dedi: “American Board’un kölelik­le ilişkisi meselesini sizinle görüşmek zorundayız. Yoksa üçün­cü girişimimiz de son ve başarısız bir çaba olacaktır.” The Mis- siotıary Herald bülteninden kendisinde olup olmadığını sordum. Bir tane verdi. Oradaki aylık bağış hasılatına bakınca gördüm ki, yaklaşık 30.000 dolarlık bağıştan yalnızca 500 dolarlık kısmı köleliğin olduğu eyaletlerden gelmektedir. Herald’ı cebime koy­dum ve şöyle dedim: “Zannedersem o beyefendiye tatminkâr bir cevap verebilirim artık.” Bath’ta o kadar çok yıldönümü kutlaması devam etmektey­di ki, bir salon bulup orada bir saat sürecek toplantımızı yapmak için büyük zorluklar yaşadık. Bir salonda (zannedersem Kral William Salonu’ydu) öğleden sonra 2’ye atıldık. Çünkü orada kral ve kraliçenin iğrenç yağlı boya resimleri asılmıştı. Burası takriben 200 kişilik oturma yeri olan hoş bir salondu ve lebaleb dolmuş olması beni çok şaşırtmıştı. Dinleyici kitlesi ingiltere’de daha evvel gördüklerimin en hassaslanndan biriydi. Dr. Black- wood kısaca beni takdim etti. “Dikkatlerimizi çeken bu müthiş konu üzerine Mr. Hamlin uzun saatler konuşmaya muktedir olsa da, sadece bir saati var ve geri kalan bir saat ise sorulara ve yorumlara kalacaktır” dedi.

Süremin bittiğini haber veren zil çaldığında kölelik mevzuu­na gelmemiştim. Yerime oturuyordum ki bu konuda konuşmak üzere kürsüye davet edildim. Herald’ı çıkardım ve gerçekleri açıkladım. 500 doların kısmen dindar hanımlar tarafından ve­rilmiş olabileceğini söyledim. Bu kadmlar ellerinden geldiğince köleliğin fenalıklanna kahrolan ve bu beladan kurtulup özgür olmaları için onlara dua eden kimselerdi. Yahut bu paranın bir kısmı muhtemelen dindar kölelerden gelmekteydi. Zanaatkarlar zümresinden bazılan onlara kendi özgürlüklerini bu yolla satın almaları için izin vermişti. “Ne olursa olsun, eğer sizler Ameri­can Board’un bu türden bağışları elekten geçirmesini ve güney­de yaşayan her bağış sahibinin kişisel karakteri hakkında so­ruşturma yapmasını isterseniz; size bağışta bulunan ve pamuk yetiştiriciliğinde köle kullanarak zenginleşmiş kimselerle nasıl baş edeceksiniz^” diye konuştum.

Konuyla ilgili bu kısa izahatla birlikte yerime oturdum. Bunu derin bir sessizlik takip etti. Bütün gözler platformda otu­ran ve o vakte kadar hep itirazlarını ileri süren o beyefendiye çevrildi. Nihayet beyefendi ayağa kalktı ve şunlan söyledi: “Ben­den evvelki dostlar benim bir destek cemiyeti kurulmasına, bu berbat kölelik mevzuu yüzünden karşı çıktığımı iyi biliyorlar. Misyoner arkadaşımız bu konuya yeni bir bakış getirdi, ltirazla- nm tamamen bertaraf oldu. Böyle bir destek cemiyeti kurulursa bizzat bir üyesi de ben olurum ve maddi açıdan desteklerim.”

Bu açıklama alkışlarla karşılandı. 100 sterlinden fazla bir ba­ğış toplanarak destek cemiyeti kuruldu ve davamızın en liberal destekçilerinden biri oldu.

Bath şehrinden Clifton’a geçtik ve orada da başka bir ilginç toplantı gerçekleştirdik. Toplantıya şehrin belediye reisi baş­kanlık etti. Paris’teyken bahsettiğim iki kişiyle karşılaşmam işte burada vuku buldu. Bu ikisi, yıllar evvel Türkiye’deki çalışmala­rımdan muazzam faydalar devşirmişlerdi.

Son toplantımız Lower Exeter Salonu’ndaydı. Toplantıyı Sir Arthur Kennaird yönetti. Eski İran’büyükelçisi Mr. Raw- linson üzerine basa basa Türkiye’deki ve iran’daki American Board misyonlarının lehinde konuştu. Saygıdeğer Rev. Baptist Noel, kendine mahsus o tatlı ve hoş tavrıyla çok samimi bir­kaç yorumda bulundu. Ardından Kars misyoneri Sir Fenvvick Williams’ın mektubu okundu:Azizim Mr. Hamlin, uzun süreli bir meşguliyetin, ayın dördünde sizinle Exter Salonu’nda görüşmemiz bahtiyarlığından beni mah­rum edeceği için pek üzgünüm. Bu sebepten dolayı Doğunun bütün yörelerinde bizzat kazandığım on altı yıllık tecrübemi ve değerli bir üyesini teşkil ettiğiniz Amerikalı misyonerler grubunun çabalannı o toplanöda anlatma fırsatımı kaybetmiş bulunuyorum.

Vatandaşlarınızın gün be gün artmakta olan ve akıllıca gayrede- ri sayesinde Hıristiyanlığa olduğu kadar insanlık namına da hem Türkiye’de hem de iran’da elde edilen faydalann hepsinin dilerim o salonda çok geçmeden takdiri mümkün olabilir. Bunu yaparken ingiliz kamuoyunun sempatisine ve desteğine ziyadesiyle layık olduklarını ispadamış ve aynı zamanda Evangelizasyonun coşku­lu öncüleri de olan kişisel dostlardan da bahsedeceğim. İstanbul’a dönüş yolunda olan bana dua ediniz. Misyoner dost- lanmın hepsine en derin hürmederimi iletiniz ve her daim bana güveniniz.

Saygılarımla

W.F. Williams

Alkışlar onun ne kadar çok sevildiğine delalet ediyordu. Toplantının kapanışında aşağıdaki önerge de alkışlar eşliğinde onaylandı:

Bu topluluk, İstanbul’dan gelmiş olan Rev. Dr. Cyrus Hamlin’e içtenlikle ve özel bir coşkuyla hoş geldiniz demektedir, ingiltere sathındaki bütün mezheplere mensup Hıristiyanlar tarafından, Er­menilere isa’nın Incili’ni götüren bir misyoner olarak onun şerefli, fedakâr, upuzun ve başanlı çalışmalarına karşı beslenen büyük hayranlığı bilfiil onun huzurunda ifade etme fırsatı bulduğumuz­dan dolayı muduyuz.

Bu toplantıda bulunan herkes Dr. Hamlin’in geleceği ve uzun uğ- raşlan için dua edeceğine ve devamlı surette hislerini paylaşaca­ğına daha fazla söz vermektedir. Aynı hisleri ve yüksek takdirleri yine onun aracılığıyla hem Türkiye’deki hem de İran’daki bütün dava kardeşlerine ve yoldaşlarına göndermektedir.

ingiltere’deki çalışmalarım sona ermişti, ingiltere’de, Iskoç- ya’da, Amerika’da her nereye gidersem gideyim, Kırım Savaşı’nda istanbul’da ikamet eden biri olduğum ve yıllardır orada bulundu­ğum öğrenilince, derhal pek çok dinleyiciyle ve bir sürü soruyla karşılaştım.

Kırım Savaşı ile ilgili Kişisel Değerlendirmelerim

Tarih kayıtlarının, tartışmalann ve olaylann üzerinden 36 yd geçtikten soma bazı noktaları sonsuz bir güvenle açıklamaya şimdi çok daha iyi hazınm 1. Kırım Savaşı İngiltere’nin çıkarlan ve planlarının aksine, Louis Napolyon’un8 vatan hainliğiyle sona erdirildi. Vaktaki, Ertesi sabah The Times dergisinde bu toplantı hakkında olumlu bir haber çıktı. Haber Sir Culling Eardley’i çok memnun etti. Bunun The Times’m haber yap­tığı ilk ve tek cemiyet toplantısı olduğunu söyledi ve şunlan ekledi: “Bizler sonunda izlenim bırakabildik. Kamuoyunda itibar kazandık. Çabalarımız ta­nınır hâle geldi.” Onun bu coşkusuna hayret etmiştim. Haberin bir kopyasını bana verdi. Ancak onu o zamanki evraklar arasında şu an bulamadım.. 8 Charles Louis Napoleon BONAJPARTE (1808-1873): Ülkesinde başarıyla yükselen ve değişik devlet kademelerinde görev yapan Louis Napolyon 1852’de cumhuriyet yanlılarına karşı bir darbe yaptı ve hazırlanan yeni anayasayı halkoyuna sundu. Halkın desteği ile on yıl için yeniden cumhur­başkanı seçildi. Aynı yılın sonunda, Fransa’nın geçmişteki başarılarını yi­neleyeceğini ileri süren Louis Napolyon Bonapart, IH. Napolyon unvanı ile imparator ilan edildi. Kamuoyuna kulak veren ve toplumsal refahla ilgilenen bir devlet adamıydı. Ne var ki, deneyimli bir yönetici değildi. Çok geçme­den sıkıntılar ve sarsıntılar baş gösterdi. Saldırgan bir dış politika izliyordu. 1854’te Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere ile birlikte Rusya’ya karşı Kırım Savaşı’na katıldı. İtalya’ya, Avusturya yönetiminden kurtulabilmesi için yar­dım sözü verdi. Ama Avusturya ile yapılan savaşı Lombardiya’ya bağım­sızlık verdikten sonra, Nice (Nis) ve Savoie’yı ülkesine katarak hızla sona erdirdi. Amerikan İç Savaşı’nı fırsat bilerek Meksika’da Fransa denetimin­de bir Latin Amerika imparatorluğu kurmaya çalıştı. Ama ABD’nin baskısı sonucunda ordularını Meksika’dan çekmek zorunda kaldı. Avusturya Arşi-

Kırım’ı Rusya’nın elinden zorla almaya tantanalı bir şelülde ha­zırlanıldı; Tuna’ya kıyısı olan eyaletlerin veya devletlerin ko­runmuş birliktelikleri sayesinde Avrupa’nın müstakbel banşı korundu. Napolyon savaş esnasmda ingiltere’nin bir müttefiki iken, savaşm neticesi hakkında düşman Rusya’yla haince bir detişim içine girdi. Bu da Ingdtere-Fransa ittifakının, bütün aklı başmda ingilizlerin nefretini kazanmasına yol açtı. Söz konusu ittifak ebedi bir dosduğun mührü olacaktı; lakin ebedi bir gü­vensizlik yarattı.

“İngdtere’nin ana hedefinin Rusya’nın belini bükmek ol­duğu” açısmdan savaş, ddlere destan bir başarısızlıktı.

“İngiltere’nin acd ve doğrudan hedefinin istanbul’u Çar Nikola’nın pençesinden korumak olduğu” açısından savaş, mü­kemmel bir başarıydı

Louis Napolyon hıyanetini Paris Barış Antlaşması’yla kemal noktasına çıkardı. Adı geçen antlaşmanın içerisine Na­polyon, Lord Stratford de Redcliffe tarafından özenle hazırlan­mış olan Hatt-t Humayutı, yani özgürlük beratı [Islahat Fermam] Osmanlı tarafından uygulamaya koyulurken “yabancı müdaha­lesi yasaktır” ibaresini kurnazca dahil etti. Müttefiklerin güçlü denetimi altındaki bu reform planı Türkiye’yi Rusya’ya karşı güçlendirecekti; Rusya ve Fransa da bunu bozmak için birleşti­ler. De Redcliffe bu antlaşmayı imzalamaktansa sağ elini kesip atacağım dan etti. Bu ise Türk hükümetini kendi başına bıraktı ve elbette Türkiye hiçbir şey yapamazdı. Siyasi açıdan bu du­rum, erişdebilir konuma getirilmiş olan her şeyi kaldırıp atmakdükü Maximilian’ın tahttan indirilerek idam edilmesi, ardından Prusya’nın giderek güçlenmesinden duyduğu kaygıyla III. Napolyon dış politikada daha da sertleşti. Bunun neticesinde Fransa-Prusya Savaşı (1870-71) çıktı. Savaş alanında ordusunun başmda savaşan III. Napolyon, Sedan’da tutsak düş­tü. Altı ay Almanya’da tutsak kaldı. Fransa’da cumhuriyetin ilanını takiben İngiltere’ye sürgüne gönderildi ve orada Kent yakınlarında Chislehurst’te öldü. Yazar Hamlin ilerideki satırlarında “başına gelen o felaketler ve küçük düşmeler” diye atıfta bulunacağı konu, Louis Napolyon’un bu kötü akıbeti­dir. Ç.N.

suretiyle Kırım Savaşı’m bir maskaralık ve kötü bir şey hâline getirdi. Hatt-ı Humayun büyük bir övgüyle ve alkışlarla kabul edilmişti; ardından bunu Türkiye’ye bırakmakla abesle iştigal edilmiş oldu. Bahsettiğim vatana ihanet, Louis Napolyon’un bundan sonra başına gelen bütün o felaketlerin ve küçük düş­melerin, adil cezalar olarak görünmesine yol açtı.

İngiltere, büyükelçi Lord Stratford de Redcliffe’i geri çekerek ve onun yerine Sir Henry Bulwer’i göndererek, Louis Napolyon’un politikasına denk bir politika gütmekte tuhaf, af­fedilmez bir acizlik gösterdi. Ahlaki rezillikleriyle ün salmış olan Sir Buhver’in Türkiye’deki bütün meslek hayatı, sanki vaktiyle De Redcliffe’in yapmış olduğu her şeyi bozmaya gösterdiği de­lice kararlılıktan ilham almış gibiydi. Misyonerlik faaliyederine karşı Türk taassubunu o harekete geçirdi. Böylece muazzam bir kötülük başarılı olmuş olacaktı. Fakat Mısır paşasından gelen bir rüşveti kabul etmesi dillere düştü. Çünkü İngiltere’nin çıka­rına ihanet etmişti. Bunun üzerine İngiltere onu geri çağırmaya mecbur kaldı. Osmanlı hükümetini, en saçma faiz oranlarıyla abartılı borç alımlarına sürükleyerek Türkiye’nin üzerine dele- bet kalacak bir bela yüklemiş oldu. Türkiye’nin borç batağına saplanması Buhver’in bu girişimi yüzündendir.

Buhver’in ve Louis Napolyon’un isimleri tarihin hüküm kürsüsüne geldiklerinde dış karanlığa9 atılacaklardır.

Kırım Savaşı’nın tesadüfi sonuçlanndan bir diğeri de, uzun süredir yolunu gözlediği ödül olan istanbul’u Rusya’ya verme konusunda Avrupa’yı katılaştırmasıydı. Rusya 1877’de bu ödülü eline aldığında Avrupa ayağa kalktı ve onu bundan vazgeçirdi. Ignatiyef gururla Balkanlar hakkında şunu söylemiş­ti: “Buradayım ve burada kalacağım (J’y suis, J’y reste)” LakinYazarın kullandığı “hüküm kürsüsü (judgement seat)” bir İncil tabiridir. Bk. Korintoslulara II. Mektup, 5/10. “Dış karanlık (outer darkness)” da yine Mat­ta, 7/23-8/12’de geçen bir ibaredir. “Günah içerisinde ölenlerin girdiği yere” isa’nın verdiği isimlerden biri olarak tefsir edilmiştir. Daha ziyade Cehenne­mi tasvir etmektedir. Ç.N.

Berlin Kongresi’nin emriyle 300 bin kişilik en seçkin Rus birlik­leri Balkanlan boşaltmak zorunda kaldı. Savaşın hiç hesapta olmayan ve araştırılmamış sonuçları da vardır ki bunlar büyük ve kalıcı değerdedir: (a) Balkanlar’da köleliliğin yürürlükten kaldırılması, bundan yukarıda bahset­miştim; (b) Endüstriler üzerindeki eski tıkanıklıkların, esnaf lon­calarının gücünün, patrik ve piskoposların iktidannın asgariye inmesidir; (c) Sivil ve dinî özgürlük fikirlerinin bütün kesim­lere yayılmasıdır. Bu durum hem Türkiye’yi hem de Rusya’yı telaşlandırdı. Bugünkü reaksiyon, o telaşın doğası ve genişliği ölçüsündedir. Rusya, “Protestanlığın Türkiye’ye ayak bastığım” görmeye başlamaktadır.

Yolculuğum Sürüyor

İstanbul’a gitmek için İngiltere’den ayrılmak üzereyken, Shaftesbury Kontu’ndan son derece samimi bir davet aldım. St. Giles’deki kır evine gidip bir hafta geçirmemi istiyordu. Fa­kat işlerimi tamamlamıştım ve acele geri dönmem gerektiğini hissediyordum. Paris, Berlin, Viyana ve Trieste yoluyla gittim. Berlin’de yeğenim William Maltby ile birlikte çok ilginç bir hafta geçirdim. Kendisi Bowdoin Kolej’de modern diller profesörlü­ğüne yeni getirilmişti. Daha evvelce İstanbul’da gördüğüm Prof. Strauss’la bir görüşme yapmaktan dolayı mutlu olmuştum. Üni­versitede kutsal coğrafya profesörü olan bu zat bir Strauss değil, bdakis sapına kadar Evanjelik bir kimseydi. Onunla bir akşam yemeği yedim. Arkadaşı olan bir profesör de bizimleydi. Al­manlarla Amerikalılar, Almanya de Amerika arasındaki benzer­likler üzerine ilginç bir tartışmaya girdik. Onların hayıflandıklan şey, Almanların Amerikalıların ferdiyetçdiğine, cesaretine ve gi­rişimciliğine sahip olmamalarıydı. Bir Alman, bir Amerikalının yapabildiği gibi bilgisini pratik hayata geçiremiyordu.

Berlin ve Viyana’daki muhteşem müzeler hakkında konuş­mama hacet yok. Hiçbir şey, Berlin Müzesi’ndeki büyük Mı­sır koleksiyonu kadar dikkatimi çekmemişti. Burası Londra ve Paris’te görmüş olduğum her şeyi gölgede bırakmış gibiydi.

Semerin Dağları’ndan geçen demiryolu o zamanlar Adelsburg’a açılan yegane yoldu. Bu, hayatımda gördüğüm en mükemmel mühendislik eseridir. Tünellerden geçerek ve kaya­lıkların kenarlarından dolanarak pusulanın gösterdiği her nok­taya seyahat ediyorduk. Kuvvetli bir kar fırtınasının ortasındaki Adelsburg’a vâsd olduk. Orada durmadık. Trieste’ye gidecek olan yolcular için üç tane atlı posta arabası tedarik edilmişti. Yolculuk o kadar ağır seyrediyordu ki, posta arabası yönetimin belirlediği sürenin birkaç saat gerisinde kalacaktı. Atları değiştir­mek kesinlikle bir dakikadan fazla sürmedi. On iki saatlik yol­culuk için posta arabalarımıza doluştuk ve yola çıktık. Fakat yol boyunca sadece bir defa durmamıza izin verildi. Yanımıza çay, kahve gibi içeceklerden hiç alamamıştık; berbat bir ekşi biradan başka içeceğimiz yoktu. Bunu da bazıları içti bazdan istemedi. Trieste’ye vardığımızda mafsallanmız öyle bur tutulmuştu ki, güç bela ayakta duruyor ve yürüyorduk. Lakin fırtına dinmiş, güneş pınl pırd parlıyordu. Trieste Körfezi, İstanbul Boğazı ka­dar parlak ve mavi görünüyordu.

Ertesi gün İstanbul’a gitmek üzere bir Trieste vapuruyla yola çıktık. İlk kamaradaki yolculardan diğer ikisi, Cambridge Üniversitesinden iki arkadaştı. Yurt dışına ilk gezilerine çıkmış­lardı. Bunlar eğitimli safdillerdi. Kıç güvertede öylece dikilmiş aşağıdaki güvertede bulunan yolculara bakıyorduk. Üniversi­telilerden biri şaşırarak, “Aa! Dün gece beraber içki içtiğimiz Arnavutluk prensi de var!” dedi. O kişiyi parmağıyla gösterin­ce ona şunları söyledim: “O prens değil; fakat muhtemelen bir paşamn seyisidir!” Durumu açıklığa kavuşturmak için kaptana gittiler. O da benim tahminimi onayladı. Bundan ötürü o kadar kınlddar ve içlendiler ki, daha evvel nasıl bu kadar aptal yerine konulduklannı asla anlayamadım. Doğrusunu söylemek gere­kirse prens bildikleri kişi yakışıklı bir gençti ve Arnavut kıyafeti

de bir prense yakışacak kadar zarifti.

istanbul’dayım

Eve vardığımda ailemi sıhhat afiyet içerisinde buldum, is­tasyon da Bebek Ilahiyat’a yeni bir düzen vermeye hazırdı. Be­nim yokluğumda kurumu Rev. William Clark ele geçirmiş; hem öğrencilerin hem de istasyon yönetiminin gözüne girmişti, öyle ki onun görevinin başında kalmasının; benim de teoloji sınıfını üstlenmemin ve aynca Fener semtinde bir vaaz istasyonu kur­mamın en iyisi olacağı düşünülmüştü.

Buna razı geldim; zira bu iş de diğeriyle aynı derecede se­vimliydi. Hem ilk anlaşmada ayak diremeye mecbur bırakılmak onur kinci olacaktı, ilahiyatın yakmlannda bir ev tuttum ve se­vinç içerisinde yeni vazifelerime başladım. Çok geçmeden açık­ça gördüm ki Mr. Clark, ilahiyatı bir harcama ölçeğinde yöne­tiyordu ve bu durum okul hazinesiyle sıkıntıya sebep olacaktı. Ayrıca öğrenim üfredatında yaptığı değişiklikler beni hayrete düşürüyordu. Fakat bırakalım da bu bölüm yazılmamış olarak kalsın.

Mr. Clark ayrılınca istasyon yönetimi memnun oldu. Hatta onun buraya gelmiş olmasından dolayı üzüntü duydular. Rev. ve Hon., yahut Hon. ve Rev. William Clark olarak resmedildi­ği için; italya’nın Floransa şehrindeki bir kız koleji adına para toplamıştı. Bu paranın kabulü ve harcanması konusunda teftiş kurulunun hiçbir sorumluluğu yoktu. Kendisini, ileride Robert Kolej hâline gelmiş olan American Board’un Teoloji Koleji’nin müdürü olarak tanıtarak ingiltere’de himaye elde etti. Onun bu açıklamasından bazı kesintiler yapılmış olması lazım. Çün­kü hiç şüphesiz onun atıfta bulunduğu Bebek ilahiyat o sırada Merzifon’a taşınmıştı. Aynca Robert Kolej’le onun hiç bağlan­tısı olmamıştı. Üstüne üstlük Bebek Ilahiyat’la ilişkisi, hem fon- lan kullanmada hem de eğitim öğretim metotlarında tatminden o kadar uzak olmuştu ki, yaz tatili için Almanya’ya gittiğinde İstasyon yetkilileri kibarca ondan geri dönmemesini rica etmiş­lerdi. Onun dolap çevirme dehasına sahip iyi bir adam olduğunu inkâr etmeye niyetli değilim.

Mr. Clark’ın ayrılmasıyla İlahiyattaki görevime yeniden getirildim ve her şeyi eski düzenine soktum. Harcamalan yan yarıya azaltmış olmama rağmen öğrenciler tarafından sevinç­le karşılanmıştım. Bu süre zarfında değirmeni ve ekmek fırınını İlahiyatın tam karşısındaki kiralık bir eve yerleştirdim. Harca­dığım para kaynağı kısmen belirli ödenmemiş hesaplardan kıs­men de Massachusetts’deki dostların verdiği yardımlarla karşı­landı. Onlar arasında Rev. Dr. Gordon, Mr. William Stoddard ve Northampton’lu Mr. Williston başı çekiyordu. Board’un fonlarından bir dolar bile harcanmadı. Okulun bulunduğu arazi Board’un mülküydü. Ben ve ailem o evden ayrılmadan evvel önerim, orasının da Board’un mülkiyetine verilmesiydi. Ger­çekten de [istifa ettikten sonra] orada ikamet ederken de o ev Board’un mülkiyetindeydi; çünkü [Board’tan istifa ettiğim için] kira bedeli maaşımdan kesiliyordu. Evi 1863 yılında boşalttım ve ondan sonra orası benim olmaktan çıktı. 3000 dolar tutuyor­du; kirasını almada yahut satışı hâlinde Board buradan büyük ihtimalle 5000 dolar kazanç sağladı. Hizmet yıllarım boyunca Board’tan aldığım bütün paralan fazlasıyla geri ödemiş oldum.

Bebek İlahiyat Okulu’nun Merzifon’a taşınmasına karar verilince [1860] ve Ne w York’lu Mr. Christopher R. Robert’in istanbul’da bir kolej kurulması konusunda benimle yazışmalara girmiş olması münasebetiyle, American Board’la olan bağlantı­larımdan istifa ettim. Bu istifa Mayıs 1860’ta yürürlüğe kondu.

Dr. Anderson’ın kararlaştırmış olduğu anadille eğitime dair devrim niteliğindeki sisteminden sonra Board’un hizmetinde bir eğitimci olarak vicdanen devam edemeyecektim. Onun bu sistemine dört itirazım vardı: (1) Bu mantıksız bir şeydir; insan tabiatına, zihnin isteklerine ve kapasitesine göre doğru değildir. (2) Bu durum, hepsi yabancı diller konuşan ve Kilisenin Papalık tarihini ezbere bilen Cizvit misyonerlerine karşı Protestan pas- törleri alt seviyelere indirecektir. (3) Ermeni Protestan cemaati içerisinde büyük ve genel mahiyette bir hoşnutsuzluğa sebep olacak ve samimi işbirliği sona erecekti. (4) Bu ise eğitim konu­sunda geri giden misyonun dünya çapındaki itibannı zedeleye­cekti.

Tahmin ettiğim bütün sonuçlar ve daha fazlası gerçek oldu. Üstelik anadilde eğitim sistemi, tarifsiz yanlışlar yapıl­dıktan sonra tamamıyla çöktü ve sahneden kaldırıldı. Dr. An- derson muazzam bir güce sahip bir adamdı ve onun yanlışları da o oranda zararlı oluyordu. New York, Rochester’den Müdür Martin B. Anderson da anlamlı ve güçlü muhakemesiyle Vaf- tizci Kilise mensuplarım aynı ölümcül sistemi benimsemekten korumuştu. Gerçi onlann baş sekreteri ile Müdür Wayland bu sistemi hararede savunmuşlardı. Müdür Anderson ise Vaftizci Kilise’ye bağlı misyonları, bizim misyonların çektiği gerileme­den muhafaza etti.

XIII. BÖLÜM ROBERT KOLEJİN KURULUŞU

Açmayı hedeflediğim kolej için 1859 yılının başından sonu­na kadar uygun bir arsa bakmıştım, ilk seçtiğim yer, kolay kolay ele geçirilemez bir yerdi. Sahibi orayı ne fiyat verirsek verelim satmadı. Nihayet baktığımız yirmi dördüncü yeri satın aldım. Büsbütün bizi tatmin eden bir yer değildi, fakat her şeyi hesa­ba katınca elimizin uzandığı yerlerin en iyisiydi. Kuruçeşme’de yüksek ve sağlıklı bir mevkide bulunuyordu. Pazarlık aşamaları anlatılamayacak kadar fazla. Aracı simsarlar beni tuzağa düşür­meye ve dolandırmaya uğraştılar. Ancak rezil bir şekilde başa­rısız oldular ve kurnazlıklarıyla kaldılar. Arazi yaklaşık 7.000 dolara mâl oldu.”

American Board’dan istifa Ettim

Sekreterlerle ve Karar Komitesi ile ilişkilerim her daim sa­mimi oldu. Hatta ters düştüğümde de bile böyle olageldi. Dr. Anderson’la şahsım arasındaki kişisel dosduk ve güven hiçbir zaman sekteye uğramadı; ancak ikimizden hiçbiri diğerine bo­yun eğdiremedi. ABCFM Karar Komitesi tarafından Türkiye’ye tayin edddiğimden bu yana [1838-1892] elli beş yd geçti. O gün­den beri sekreterler ve Karar Komitesi’ndekilerin hepsi değişti. O dönemlerde ve şimdi bütün değişimlerde ve fikir aynlıklann- da ben onları entelektüel, ciddi, sadık Hıristiyan adamların en seçkinleri olarak kabul ettim; onlann da bana o gözle bakmasını sağladım.

Bir Amerikan Koleji Kurmaya Başlıyorum

Mr. Robert’le aramızda vardığımız anlaşmaya göre, ben eşimle beraber Birleşik Devletler’e gelecek, orada bir yıl geçi­recek, açacağımız kolejin maceralı yolculuğuna başlaması için gerekli fonları toplayacaktım. Mr. Robert 100.000 dolarlık bir bağış toplamayı tasarlıyordu. Listenin başmda 10.000 dolarla kendisi olacaktı ve ben de onun yardımlarıyla aynı miktarda ba­ğış yapacak kişileri bulmak zorundaydım. Keza bir kütüphane için ve bir laboratuar başlangıcı için daha ufak miktarlarda ayn bir bağış da ayarlayacaktım. Başlamak için bu orta yolu teklif etti. Düşüncesine göre şayet bu yol başarıya ulaşırsa büyütmek kolay olurdu. Bununla birlikte önceden göremediğimiz ihtiyaç- lan karşılamak için 30.000 dolarlık koşullu bir fon tedarik ede­ceğine de söz verdi.

Yeniden Amerika Yolculuğu

Ortadaki bu tam oturmamış planla birlikte evimizi bir dü­zene koyduk. Carrie, Abbie ve Clara adlı üç kızımızı izmir’de­ki Kadın Papaz Yardımcıları Okulu’na (Deaconesses’ School)[17]yerleştirdik. Sevgili dostumuz ve misyoner kız kardeşimiz Mrs. Ladd da bir ana gibi onlarla ilgilenecekti. Oğlumuz Alfred’i Henrietta’in yanına bıraktık. Onun ciddi olan hastalığından do­layı mustariptik. Gelen her mektubun, tek erkek evladımızın öldüğüne dair büyük bir kayıp haberi getireceğini düşünürdük. Fakat Efendimiz Isa her gün sürekli düe getirdiğimiz feryatlan- mızı işitti de onun camnı bağışladı. Derin endişe ve umut hisleri olmasaydı yirmi yıldan fazla emek verdiğim yerden ayrılabilir miydim^ Bu kadar Hıristiyan sempatisi ve iş birliği bağına bir süreliğine ara verir, çocuklarımın bakımım başkalarının eli­ne bırakır mıydım^ Lakin bu girişim çok büyük bir girişimdi. Türkiye’de ilk Hıristiyan koleji açdacaktı. Cizvitlerin bazı eğitim kurumları, kolej ismiyle doğmuş olsalar da onlar bizim ortalama bir Amerikan akademisine denk bile değillerdi. Fakat bizim he­defimiz bir Amerikan koleji açmaktı.

Trieste ve Venedik yoluyla, Bowdoin Kolej’de modern diller profesörü olan sevgili ve saygıdeğer yeğenim VVilliam Maltby ile karşılaştığım yere gittik. Kendisi nadir kabiliyederi olan bir gençti. Avrupa dilleri ve edebiyatında da aynı ölçüde ender rastlanan başarılara sahipti, ilk kez Henry Longfellow ta­rafından işgal edilen profesörlüğün kendisine tevdi edilmesiyle onurlanmıştı. Fakat kolejdeki vazifelerini üsdenmek üzere yur­duna doğru yola çıkmaya karar verdiği o gün Madrid’te sıtma ateşinden öldü.

Birkaç gün boyunca eski zamanlann büyüleyici şehri Vene­dik’te gezip tozduk. Oradan Verona’ya ve Milan’a geçtik. İkinci defa gittiğim Verona’daki şahane katedrali, Leonardo da Vinci’nin Yemek Salonu (Coenaculum) temalı resmini, I. Napolyon’un Mi- lan Kararnameleri’ni yazdığı odaları inceledik. Hatta odalarm mobilyalan ve perdeleri mükemmel bir şekilde korunmuştu.

Milan’a varmadan evvel Solferino’ya saptık. Solferino Savaşı’nın[18] yapıldığı meydanı, savaşın birinci yıldönümü kutla­maları gününde ziyaret edecektik. Ölülerin gömüldüğü yerdeki uzun hatlar üzerindeki tabaka ve doğal olmayan yükseklikler, korkunç katliamın iğrenç delilleriydi. Savaş, birkaç mil genişlik­teki bir hat boyunca farklı noktalarda şiddetlenmişti; o berbat günün tahribatının ve yıkıcı etkisinin sayısız belirtisinin savaş meydanında hâlâ durduğunu görmek olağanüstüydü. Savaşın üzerinden tamı tamına bir yıl geçmesine ve bu meydanın mut­laka binlerce insan tarafından ziyaret edilmesine rağmen kulü­beler satış için ilginç savaş malzemeleriyle doluydu. Bir şilinge Louis Napolyon’un top güllelerinden birini satın aldım. Onu Amerika’ya götürdüm ve Bovvdoin Kolej’in antikaları arasına yerleştirdim.

Milan’dan yola çıktık ve insanı mest eden Como Gölü’nü yelkenliyle geçtik. Sonra bir atlı araba tutarak Splügen Geçidi yoluyla Alpler’e ulaştık. Sevgili yeğenimizle artık görüşmemek üzere yollarımız ayrıldı. Alpler’e geçerken Campodicino’daki berbat bir otelde bir gece konakladık. Burası Küçük Onbaşı’nın[19]ilk antlaşmasını yaptığı yerdi. Bir sonraki atlı araba sabahleyin geçecekti. Bu nedenle gündüz vakti Splügen Geçidi’nin ve Via Mala’nın bütün görkemini gezip incelememiz için bize izin ve­rildi. Kaldığımız otelin rahat olmayışı yüzünden paramızı güzel­ce geri ödediler. Oradan Ragatz ve Basle yoluyla Heidelberg’e gittik. İstanbul’dan bazı dosdarla görüştük ve Basle’deki Misyo­nerlik Kurumu’nu büyük bir ilgiyle ziyaret ettik.

Heidelberg’deki eski kalede, Prof. Longfellow’a büyük bir hayranlık duyan Alman bir hanımla karşılaştık. Soma o hanı­mın bir mesajını Longfellovv’a ilettim. Bunu alınca pek memnun kalmış görünüyordu.

Heidelberg’ten Mayence’e gittik; oradan Ren Nehri’nden aşağı inerek Köln’e ulaştık. Oradaki harikulade katedrali gez­dik. Sonra hızlandık ve Aix-la-Chapelle yoluyla Paris’e vardık. Aix’te, Charlemagne’ın mezarının üzerindeki mermerden yapıl­mış büyük yassı taşın yanında durduk. Elbette Paris’te Louvre Müzesi’ni, Tuileries’i, Bois de Boulogne’yı, Hotel Invalides’i ve yolcuların ilgisini çeken diğer bilindik mekanları ziyaret ettik.

Calais’ten Dover’e gitmek için fırtınalı bir kanaldan geçer­ken, yaşlı bir İngiliz beyefendiye biraz yardım etmekten dolayı memnuniyet duyduk. Bu kişi Sir Hugh Hughes’dı ve bakımını iki torunu yapıyordu. Onlar da şiddetli bir deniz tutmasına ma­ruz kalmışlardı. Sir Hughes’ın memnuniyeti hudutsuzdu. Israrlı teklifini kabul edebilmiş olsaydık bizi Londra’daki evine götüre­cek ve bir hafta misafir edecekti. Bu yaşlı ingiliz beyefendisinin nezaketini ve hoş tavırlanm asla unutmayacağız.

Londra’da Northumberland, Strand Caddesi’nde bir oda kiraladık. Bu cadde, limana tek başlanna gelen yolculann art­masından bu yana meşhur olmuştu. 7 numaralı apartmanda iki güzel odayı çok makul bir fiyata tuttuk. Kahvaltı ve çay da bu fiyata dahildi. British Museum’u, Kule’yi, Thames Tüneli’ni, St. Giles Katedrali’ni ve öteki ilginç tarihî mekanlan ziyaret ettik. St. Giles Katedrali’nin içinden hiçbir polis olmadan ve hiçbir sal­dırıya maruz kalmadan geçtik. Çünkü Hükümet oradaki iğrenç odaları temizlemişti.

Ormancılar Günü’nde yaklaşık yetmiş bin kişi Londra’dan aşağıya inip Kristal Saray’a[20] gidince, biz de gidip orayı ziyaret ettik. Akşam saat 3’te bütün o devasa fıskiyeler çalışır vaziyet­teydi. Muhteşem bir gösteri yapıldı. Uçsuz bucaksız kalabalığı görünce Londra’ya en erken trenle geri dönmek için acele ettik. Anlaşılan binlerce kişi de aynı düşünceyle hareket etmişti ve trenler tıka basa doluydu. Londra Köprüsü yakınlarındaki istas­yondaki kayıp eşya odasında o gün toplanan yüzlerce baston, şemsiye, omuz çantası, atkı, eldiven, piknik sepeti ve değişik biçimlerde paketlenmiş öğle yemeği çıkınlan vardı.

Sir Austen Henry Layard’ın yeğeni Rev. Mr. Layard tara­fından, bir öğleden sonramızı ve bir gecemizi geçirmek üzere Harrow-on-the-Hill yakınlanna davet edildik. Oradaki ilginç okulu [Harrow School] ziyarete giderken çiftlik çalışanlarından kadın ve erkek bir grupla karşılaştım. îş arıyorlardı. Bira satın almak için bir şiling rica ettiler. İki haftadır bir defa bile gündelik iş bulama- dıklannı söylediler. Onlarla konuşmam, onların tam bir sefalet içerisinde bulunduğu konusunda beni ikna etti. Yazık! Britanya İmparatorluğu’nda yüz binlerce çiftlik çalışanının durumundan daha beter bir durum yoktu! İngiltere’nin imalat sahasındaki mu­azzam gelişmeye, tarım endüstrilerindeki tahribatın eşlik etmesi görülmemiş bir şeydir. Serbest ticaret, İngiltere’deki her çiftliğin başına açıkça bela olmuştu; Amerika’da da aynısı olacaktı.

Harrow-on-the-Hill’deki güzel şapelin pirinç kemerli duva- nnın üzerine büyük harflerle seçkin mezunlarm adları kabartma yazılarla yazılmıştır. Orada Kırım Savaşı’nın kahramanlarından birkaçının adını okudum.

Steadmen ailesiyle, St. John Korusu’ndaki nefis konakların­da çay içerek ahbaplığımızı tazeledik. Mr. Steadman emekli Af­rikalı bir tüccardı. Canterbury Piskoposu’nun yeğeni olan kansı da kültürlü bir hanımefendiydi. İyi bir Yunanca bilginiydi. Ka­dın bilgiye, adam da iş adamlığı kabiliyetine ve paraya sahipti. Her ikisi de Hıristiyanlığı mükemmel yaşayan insanlardı ve mis­yonerlik faaliyetlerimizin samimi destekçileriydiler.

Sir Culling Eardley’le birlikte geceyi ve ertesi günü onun kır evinde geçirmek üzere Londra’dan ayrıldık. Refah ve yoksulluk orada fazlasıyla tezat hâldeydi. Sir Eardley’in arazilerini kirala­yan kişilerin evleri acmacak durumdaydı ve harman yeri de aşırı yağmurlardan neredeyse mahvolmuştu. Kiracdar korkunç dere­cede çaresizdiler. Mülkünü, arazileri devren kiralayan bir çiftçi­ye havale ettiğini, gerçekten de bu kişilerin ihtiyacı olan hiçbir şeye sahip olmadıklarını söyledi. Çifdik işçilerinin fakirliğinin, genel itibanyla hiç kimsenin azaltamayacağı kadar korkunç bir dert olduğunu itiraf etti.

Liverpool’da bizi Mr. James ve ailesi nezaketle karşıladı. İstanbul Misyonu ve Robert Kolej onlara pek çok nazik ve cö­mertçe davranışlar borçludur.

Cunarder Amerika adlı gemiyle Liverpool’dan denize açddık. Bu yolculuk en konforsuz olanıydı. Gemi, deniz seyahati için el­verişsizdi. Güverteleri döven dalgalar bütün yataklı vagon kom­partımanlarının içine sızıyordu. Dört gün süren fırtına boyunca sular lüks kamaraların çoğunun tabanından yarım inç [inç=254 cm] yüksekliğe yaklaşmıştı. Bizim kamarada yalnızca bir şem­siyenin altında giyinip soyunabiliyorduk. Pek çok hanım, de­niz suyundan sırdsıklam olması sebebiyle değerli elbiselerini kaybetmişlerdi. Yolcular zararların tazmini için şirkete karşı bir eylem hakkında yüksek sesle konuşuyorlardı. Fakat karaya bir defa ayak basınca güvende olmanın verdiği sevinçle hepsi inti­kam ve tazminat alma düşüncelerini kafalarından silip attılar.

Amerika’dayız ve Kolej İçin Dostlardan Bağış Topluyorum

Boston’da karaya çıktığımızda ABCFM’nin 50. kuruluş yd- dönümünden birkaç hafta önceydi. Bu benim kendi ellinci yaş günüme yakın bir tarihti. Çünkü ben ABCFM’nin ilk toplantısın­dan birkaç ay sonra doğmuşum. Birkaç misyonerlik konuşması yapmış olsam da yegane işim, Amerikan kolejini başlatacağım parayı 100.000 dolara yükseltmekti. O dönemde Dr. Anderson ve dolayısıyla Boston’un muhafazakâr kilise adamları kesinlik­le bu teşebbüsü hoş karşdamıyorlardı. Dr. Anderson yalmzca anadille eğitim verilmesi taraftanydı. Kolej ise bütün ddleri In- gilizcede birleştirmek ve İngilizceyi eğitim ve öğretim vasıtası yapmak üzere tasarlanmıştı. Cemaatçi Kilise Kulübü Outlook Komitesi bu konuyu Boston’daki kiliselere arz etmem hususun­da bana yetki vermeyi reddetti. Fakat Harvard Kolej’den Prof. Felton, Prof. Agassiz, Hukuk Okulu’ndan Prof. Parker ve eski vali Washburn projeyi destekliyordu. Edward Everett Hale, Ja­mes Freeman Clarke ve Dr. Bartol tarafından kendi cemaaderine konuşma yapmak için davet edddim; sonra Cemaatçi Kilise’nin bütün kürsüleri açıldı. Bin bir emekle ve nüfuzlu dostların yar­dımlarıyla Tremont Temple’da büyük bir toplantı tertip etme­yi başardım. Platform göz alıcıydı; konuşma ise mükemmeldi. Boston ve civarındaki hasılat çok büyük değildi; takriben 13.000 dolar toplamıştık.

Harvard Kolej bize hukuk kitaplarından oluşan değerli bir bağışta bulundu. Prof. Felton ile Prof. Agassiz’in aracılığı saye­sinde Amerikan Akademisi’nde konuşma yapmaya davet edil­dim. Konuşmadan sonra çapraz sorguya maruz kaldım. Bu sor­gulamada Prof. Agassiz dikkatieri fazlasıyla üzerine çekti. Soru­lar gülünç bir hızla birbirini takip ediyordu. Bir cevabın özünü aldığını anlar anlamaz bir başka soruyla devam ediyordu. Soru yağmurunun sonuna gelince yanındakine döndü ve “beyefendi, bizim burada Türkiye hakkında bir şeyler bilen bir adamımız var” dedi. Plan, Boston’dan toplanan bütün bağışlan kütüpha­neye harcamaktı. Fakat başkanlık seçiminin siyasette yarattı­ğı heyecan planımızı bozdu. Edward Everett’in başkanlığında Boston’da yapılması düşünülen bir toplantı, hüküm süren bu yoğun seçim heyecanı yüzünden ertelendi. New York’taki dost­lar da bütün girişimlerin seçim sonrasına, bir ihtimal başkamn göreve başlama töreni sonrasına ertelenmesini önerdiler.

Bu süre zarfında kolej için mimari planlar arayıp buldum. İki İngiliz, iki de Amerikalı plan bana sunuldu. Neticede hiçbiri­ni seçmemiş olsak da, bunlar ihtiyacımız olan binanın araştırıl­masında kıymedi yardımcılar oldular.

Bağış parasının 100.000 dolara yükseltilmesi adına sarf edi­len ön çalışmalar hayli umut vericiydi. Northampton’lu ünlü düğme tüccarı Mr. VVilliston 10.000 dolar bağışlayacaktı. Ayrıca “hesabın geri kalanını” dolduracak olan kişilerin isimlerini vere­bileceğini düşünüyordu.

Ancak Abraham Lincoln ve Hamlin’in5 seçilmesi heyecanıYazarın burada Hamlin diye bahsetmekle yetindiği kişi, birinci bölümde zik­rettiği üzere yeğeni Hannibal Hamlin’dir. ABD’nin 15. ve Cumhuriyetçi Parti’nin ilk başkan yardımcısı olarak tarihe geçen Hannibal Hamlin (1809-yatıştırmak şöyle dursun daha da artırdı. Kolej için hiçbir şey yapamamışken Mr. Robert’in tavsiyesiyle kendimi Türkiye üze­rine konferans vermekle meşgul ettim. Bu yolla yaklaşık 1000 dolar kazandım. Masraflarımızı ödedim, mobilya ve kitap sa­tın aldım. Böylece kendimi de avarelikten uzak tutmuş oldum. Eşim birkaç ayım Dr. Foster ve Miss Dr. Green’in müşfik hima­yeleri altında Clifton Kaplıcalan’nda geçirdi.

Providence şehrindeki Corliss Buharlı Makine Fabrikası’nı ziyaret ettim. Açacağımız kolejin ağaç işlerinde kullanmak ama­cıyla ufak bir buharlı motor ve öteki makineleri almayı istiyor­dum. Mr. Corliss6 koleje merak saldı ve satın aldığım motor de makine için 1.300 dolar tutarında ödenmiş bir senet verdi. Bu para, herhangi bir hayır malı bağlamında o tarihe kadar yapd- mış olan en büyük bağıştı. 12 Nisan 1861 gecesini onun evinde geçirdim. Sabahleyin kahvaltıdan soma Brovvn Üniversitesinde profesör olan kuzenim Robinson P. Dunn’a uğramak üzere cad­deden karşıya geçerken Mr. Corliss’i elinde bir zarfla evinin ka­pışma çıkarken gördüm. “Dr. Hamlin, savaş başladı! isyancılar Fort Sumter’i yakıyorlar!” diye bağırıyordu. Toplumun dört bir yamnda derin bir heyecan hüküm sürüyordu. Bazılan, “köleliğe öldürücü bir darbe!” derken ötekiler, “güney cumhuriyeti; bıra­kın onlar oraya gitsinler!” diyordu.

O gün New York’a gittim; bütün şehirde Amerikan bayrak1891) bundan önce de Birleşik Devleder Senatörlüğü, ABD Temsilciler Mec­lisi üyeliği ve Maine valiliği yapmıştı. 1861’de Abraham Lincoln ile birlikte seçimlere kauldı ve kazandı. Kölelik karşıtıydı. Bu görevini 1865 yılında Andrew Johnson’a devretti. Ç.N. * George H. CORLİSS (1817-1888): Tanınmış Amerikalı doktor Hiram Corliss’in oğludur. Castleton Akamedi’den mezun olduktan sonra mekanik kabiliyeti doğrultusunda kendine ait çeşidi atölye ve imalathaneler kurdu. Yeni icat ettiği veya geliştirdiği makineleri piyasaya sürdü. Değişik şirkeder- le ortaklıklara girdi. Yukarıda adı geçen fabrikası iç savaş boyunca Birleşik Devleder hükümetini makinelerle teçhiz etti. 1867 Paris Dünya Sergisi’nde dünyanın en ünlü 100 makine imalatçısının katıldığı yanşmada birincilik ödülünü aldı. Bu türden pek çok icat ve başanlarla dolu ömrünü 70 yaşında Providence’ta tamamladı. Ç.N.lannın dalgalandığını görünce afalladım. Birçok kilisenin kulesi bu bayraklarla donatılmıştı. Beni şaşırtan, bu kadar kısa sürede binlerce, on binlerce bayrağın üretilebilmiş olmasıydı. Bu du­rum, kolej hareketini tarihe karıştınrcasına katletti. Mr. Willis- ton şöyle dedi: “Bu vakitten sonra benim bir yılda 10.000 dolar gelirim olacak mı, bunu hiç kimse bilemez. Bizler korku dolu ve kanlı bir mücadelenin içine giriyoruz.” Ne yapacağıma dair kafam karma karışıktı. Cyrus W. Field orduya ekmek tedariki için yapılan mukavelelere kendisiyle birlikte katılmamı teklif etti. Kırım Savaşı’ndaki tecrübelerimin kendisine ve bana mu­azzam bir avantaj olabileceğini düşünüyordu. Lakin Mr. Robert, elini taşın altına koyup da sonra çekecek bir adam değildi. O, İstanbul’da bir eğitim kurumu inşa etmeyi üstlenmişti ve şayet ihtiyaç olursa bunu tek başına yapardı. Bir sabah kahvaltıdan sonra beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Dün mütevelli heye­tinin eline 30.000 dolar değerinde demiryolu bonosu koydum. Siz geri dönün ve para tükeninceye kadar binayı inşa edin. O zamana kadar güneydeki mesele bitecektir.”

Kapı ve pencereler için Lowell şehrinde bir sözleşme yap­mıştım.

Geri dönmek ve işe başlamak için Mayıs başında Ame­rika’dan aynldık. Makineler, mobilyalar ve üretilen eşyalar he­men arkamızdan gönderilecekti. Arabistan’a giden bir gemiyle denize açıldık. Rahat bir yolculuk yaptık; kaldığımız yerler gü­zeldi. Liverpool’da ve Londra’da tek bir konunun; Amerika’daki savaş konusunun konuşulduğuna şahit olduk. İtibarlı ve kültür­lü kişiler ülkemizle ve havalisiyle ilgili en koyusundan bir ceha­let sergiliyorlardı. Bir gece geçirmek üzere Liverpool’da Rev. Dr. Raffles’in evine davet edildik. Orada 15-20 kadar kişiyle kar­şılaştık; hepsi de beklenen savaşla ilgili görüşlerimizi öğrenme hevesindeydiler. Soylu ve kendisini mücevherlere boğmuş olan bir kadın, “orada herhangi bir savaş olmayacak! Havana[21] buna

izin vermez!” dedi.

Londra’da birkaç beyefendiyle bir kulüpte akşam yeme­ği yedik. Bu kişder kiliseyi, mimariyi, hukuku ve ticareti tem- sd ediyorlardı. Amerika’daki meseleyle yoğun şekilde dgilenen bir heyet olduğu besbelliydi. Hepsi de güney kesimdendi. İngi­liz halkının köleliğe ve köle sahiplerine ilişkin düşüncelerinin yön değiştirmesinden mülhem bu olağanüstü değişim karşısın­daki şaşkınlığımı dde getirdim. Onların hassasiyetinin Kuzey Amerika’yla ve özgürlükle beraber olup olmayacağını büyük bir güvenle baştan söylemiş olmam lazım. Sonunda içlerinden biri şöyle dedi: “Gerçek şu, Dr. Hamlin; bizler büyük bir cumhuri­yetin zaten çok büyük olduğunu düşünüyoruz. Bırakalım da iki cumhuriyete ayrdsınlar! Onlar birbirlerini gözeteceklerdir; Av­rupa da rahat bir nefes alacaktır!”

Bu sözler hiç kuşkusuz İngiliz düşüncesinin genel gidişatına göre ayarlanmıştı ve soma Güney Amerika’yla yapılacak ser­best ticaretin, Kuzey Amerika’yı da serbest ticarete zorlayaca­ğına inanılıyordu. Ondan sonra İngdtere’nin saadeti tastamam olacaktı!

Türkiye’deki misyonlar ve açmayı hedeflediğimiz kolej hak­kında konuşmak maksadıyla Shaftesbury Kontu cenaplanna bir ziyarette bulundum. O da diğerleriyle aym şekdde basiretsizdi; her şeyi hesaba katıp düşününce görüşmemiz çok da iç açıcı geçmedi. Türkiye’deki misyonlar konusundan hiç bahsedilme­di. Buna mukabd onun görüşleri, savaşm sona ermesinden önce çok fazla değişmişti. Kendisi en asil ve en iyi insanlardan biriydi. Her ne kadar fikirlerinde sabit kalsa da bir yanlış karşısında ikna eddemeyen tiplerden değddi.

23Paris, Macon, Dijon ve Mont Cenis Geçidi’nden geçerek Turin’e geldik. Paris Istasyonu’nda Hon. George P. Marsh’la ve kansıyla rasdaşmamız bizi şaşırttı ve sevindirdi. Onlar da bizle aym güzergah üzerindeymişler. Mr. Marsh bizim o zamanlar İtalya’nın başkenti olan Tülin’deki büyükelçimizdi. Macon’a giderken yol boyunca Amerika, İngdtere ve Türkiye’deki mese­leleri müzakere ettik. Onlar bir gece dinlenmek üzere Macon’da kalddar. Mr. Marsh, Rusya’nın elini, çok gizlemeye çalıştığı yerlerde bile görebilen kişilerdendi. Kont Cavour’a [1810-1861] İtalya’ya yeniden hayat verecek kişi gözüyle bakıyordu. Hasta­lığı hakkında hususi bir endişe duymadığını söyledi.

Yolumuza devam ettik ve geceleyin çıkan şiddetli bir dolu fırtınası altında Cenis Dağı’nı geçtik. On bir katır tarafından dik yokuşa ağır ağır sürüklendik. Öbür yamacı ise, karanlıkta ve ta­kır takır yağan doluyla birlikte dört nala giden dört atın üzerin­de alelacele indik. Korkunç bir sürücülük gibi görünüyordu bu; ancak sağ salim aşağı inerek sıcacık bir havaya ve güneş ışığına kavuştuk.

Yukarı tırmamrken Cenis Dağı Tüneli’nin ağzından geçtik. Demirden yapılmış su kulelerini gördük. Bunlar hem delmede hem de havalandırmada basınçlı hava göndermede o kadar usta­lıkla kullanılmıştı. Burası 1871 yılına kadar bitirilemedi. Turin’e, Kont Cavour’un öldüğü gece vardık. Turin ve bütün İtalya yasa bürünmüştü.

Eşimi Public Garden’da kaybettim. Kiralık bir araba bulmak niyetiyle gitmişti ve bunu yapacak zamanımız vardı. Tam ara­maktan vazgeçmiş, konsolosa başvurmaya gidiyordum ki aylak aylak dalgm ve merakla dolaşan biriyle (!) karşılaştım. Turin’den Venedik’e gittik ve bir hafta kaldık. Orada ve Trieste’de kereste ve döşeme pazarım soruşturdum. Niyetim kolej binası için ge­rekli malzemeleri en iyi şekilde bu pazarlardan mı, yoksa Tuna Nehri üzerindeki Galati’deki pazarlardan mı alsaydım, bunu an­lamaktı. İhtiyacım olan bütün malumatları edindikten ve belirli firmalarla tanıştıktan sonra İstanbul’a doğru yola çıktık.

İstanbul’dayız…

İstanbul’a vardıktan birkaç gün sonra Sultan Abdülmecid vefat etti. Bize karşı dostça yaklaşan bu padişahın yerine Sultan

Abdülaziz hükümdar oldu.

İstanbul’da satm almış olduğumuz arsaya, Amerika’ya git­mek için yola çıkmadan evvel bina yapımı yasaklanınca ve bi­zim damşma kurulu da herhangi bir iddiayı sürdürmenin akıllıca bir iş olmayacağı düşüncesinde fikir birliğine varınca büyük bir tereddüt ve kafa karışıklığına duçar oldum. Fakat kısa sürede ilk seçmiş olduğum asd arazi -ki kolej şimdi onun üzerinde bulun­maktadır- makul bir fiyata bana teklif edildi. Kalbim sevinçten yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Sevincim, yalnızca söz konu­su yerin her bakımdan tercih edilebilir olmasından kaynakla­nıyor değildi; aynı zamanda tam da binanın dikileceği noktada mükemmel inşaat taşlannı barındırmasından ileri geliyordu. İlk seçtiğimiz yerde bina malzemelerinin oraya nakliye masrafı çok fazla olacaktı. Buradaysa malzemeler arazinin üstündeydi. Taş­lar da en kaliteli cinstendi. Bitişiğimizde bulunan ve 1452-1453 yıllarında dikilmiş olan surlar bunlardan inşa edilmişlerdi ve ge­çen 400 asır onlara gözle görünür bir tahribatta bulunmamıştı, ilk arsada bina inşaatmm yasaklanması paha biçilmez bir hayra vesile olmuştu. Demek ki bizim üzüntülerimiz çoğu defa kılık değiştirmiş lütuflardır.

Araziyi meşhur Ahmed Vefik Efendi’den (ileride paşa ola­caktır) satm aldım. Paranın, hükümet o arazide bir kolej inşasına yasal izin verince ödenmesi şartını koştum. Birkaç aylık gecik­meden sonra izin verildi; sonuç itibarıyla parayı Ahmed Vefik Efendi’ye ödedik ve tapular devredildi. Sımrlann dikkatlice teftiş edilmesi esnasmda, bizim yerin tam merkezinden tehlikeli bir üçgen parçasının kesilerek başka biri tarafından sahiplenildiği- ni fark ettim. Donup kalmıştım. Burasını, bize ne muazzam bir zarar verebileceğinin farkına varmadan alan kişi seksen pounda satın almıştı. Araziye gidip bina için hazırlık yapmaya başladı­ğımda Bâb-ı Âli’den bir görevli geldi ve şöyle dedi:

“Bazı formaliteler hâlâ tamamlanmadı. Bunlar tamamlanın­caya kadar beklemek zorundasınız.”

“Ne kadar süreri”

“Birkaç hafta…”

“Ne formalitesiymiş bunlar^”

Bilmiyordu. Cizvit misyonlarının reisi olan Abbe Bore’un bu girişime karşı bir muhalefet başlattığını anlamakta gecikmedim. Onun böyle davranması mazur görülebilir. Zira uzun zamandır bir kolej inşası için izin almaya gayret ediyordu, lakin muvaffak olamamıştı. Türkler dört yüz yıldır Boğaziçi’ni herhangi bir Hı­ristiyan kirlenmesinden muhafaza ediyorlardı. Şimdi bir Kuzey Amerikalının çıkıp da onun yapmak istediği şeyi başaracak ol­ması doğal olarak affedilebilir şey değildi. Halbuki bunu yapmak için kendi arkasında, bu işi becermeye muktedir olan Fransa’nm gücü bulunuyordu. Üstelik bu yasağı güven altına almada ken­disine katılacak kudretli pek çok muhalif bulabilirdi. Katolik bü­yükelçilerin hepsi bizim bütün çabalarımıza düşmandılar. Fakat Rusya’nın, Türklerle beraber yürüttüğü etkin ve arsız muhalefet diğerlerinden çok daha tesirliydi.

Amerikan büyükelçiliği, koleji koruma hususunda aktif bir rol oynama eğiliminde değildi. Bu bir ticari mesele değildi. Ni­tekim ikamet elçimiz Hon. E. Joy Morris, Amerika’nın Osmanlı ile yaptığı antlaşmanın bir ticaret antlaşması olması hasebiyle kendisinin bu durumda hiçbir zorunlu görevi olmadığını açık­ladı. Ona, “eğer bir tüccara ait bir gemi dolusu Rom içkisi bu meseleye dahil olsaydı ne yapacaktınız^” diye sordum. Böyle bir durumda kesinlikle müdahale ederdim diye cevap verdi.

Bunun üzerine ben de ingiliz büyükelçiliğine müracaat et­tim. O dönemde büyükelçi yoktu; işleri maslahatgüzar yürütü­yordu. Makamdaki kişi son derece nazik biriydi ve nüfuzunu, işgüzarlık yaparak el altından kullanacağım, ancak bunu resmî olarak yapamayacağını söyledi.” Şayet ingiltere bizim tarafımız­da meseleye kesin olarak müdahale etmezse, engellerin, üste-

“İşgüzarlık yaparak el altından (officious)” ve “resmî olarak (officially)” tabirleri, İstanbul diplomasisinde yaygın bir kullanıma sahiptir. Muhtemelen bu, o sahayla sınırlanmıştır. Basit anlamıyla gayriresmî demektir.

sinden gelinemeyecek kadar dişli olduklarına kani olmam için aylar geçmesi gerekmedi. Bizim talebimiz dilden dile dolaşıyor­du; Türk hükümeti de ebediyen bunda ısrar edemezdi.

Güney ve Kuzey Amerika arasındaki korkunç savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Mr. Robert’in bu teşebbüsten vaz­geçmesinden korkuyordum. Fakat tam aksine onun kararlılığı artıyordu. İki haftada bir kendisine mektup gönderiyordum. Mektuplarımda, yapmış olduğum her şeyi son derece açık bir dille anlatıyordum. Genelde benim gidişatımı onaylıyor ve şöy­le diyordu: “İkimiz sonuna kadar bunun kavgasım vererek bu meseleyi çözüme kavuşturacağız. Siz ve ben Mr. Hamlin, bu işi bütün zorluklara rağmen tamamlayacağız.” O, tam da bu zama­nın ve bu işin adamıydı.

İzin konusundaki gecikmenin çok uzun süreceği gittikçe aşikâr hâle gelirken aklıma bir çıkar yol geldi. Bu sayede düş­man kanadını çevirebilir ve herhangi bir kimsenin iznini al­maksızın koleji açabilirdim. Bebek İlahiyat Okulu Merzifon’a taşındıktan bu yana onun binası ve müştemilatı boş duruyordu. Türk hükümetinin, o tarihlerde güncel olan ve kutsal sayılan bir kaidesi vardı. Adet (yerleşik kural) adı verilen bu kaideye göre, “belli bir süreliğine tesis edilmiş, insanlarca ve hükümetçe ma­lum olan ve müdahale edilmemiş herhangi bir şey” bulunduğu hâl üzere mevcudiyetini sürdürme hakkı kazanırdı. “Sultan’ın fermanı bile âdeti yürürlükten kaldıramaz” diye genel geçer bir söylem vardır.

Bu doğrultuda Mr. Robert’e, şayet bahsettiğim mülklerin kullanımı için American Board yetkililerine gidip bir düzenleme yaparsa, onlardan da adamakdlı bir tamir ve boya masrafları için yetki verilecek olursa; ilgili yerlerden izin almaksızın koleji o binada açacağımı yazdım. Orada yirmi yddır bir eğitim kurumu vardı ve ben de kurumda yirmi yd öğretmenlik yapmıştım. Bu âdet demlen şey güçlü bir teamüldü.

Mr. Robert buna dünden razıydı. 1798-99 ydında inşa edi­lirken kapkara bir renge boyanmış olan binayı baştan başa kibar bir renge boyadık. Hava durumundan fazla etkilenmiş olan yan ve ön cephedeki alınlık yeniden ahşap kaplandı. îlahiyat’m atöl­yesi laboratuara dönüştürüldü; diğer pek çok önemli değişiklik yapıldı. Yaklaşık 3.000 dolarlık bir masraf, binaya mükemmel bir çekidüzen verdi.

Kolejin ismi Kondu: Robert Kolej

Beş altı dilde hazırlayıp sağa sola dağıtmayı istediğim öğ­retim programını düzenlemeye geldiğimizde, kolej için bir isim bulmak zaruri bir hâl aldı. Danışma Kurulu “Amerikan Koleji” ismine, demokrasiyi çok fazla bozacağı düşüncesiyle itiraz edi­yordu. “İstanbul Koleji” olması teklif edildi; fakat buna da kibirli bir isim olduğu gerekçesiyle karşı çıkıldı. “Doğu Koleji (le College d’Orient)” adına ise asılsız olduğu için bazılan itiraz etti. Çün­kü burası Batıya özgü bir kolej olacaktı. Önerilen her isme bir veya iki kişi tarafından karşı çıkıldı. Onlara şöyle dedim: “Pekâlâ beyler, bir koleje sahip olup olmadığımız değil de ona bir isim bulamayışımız çok tuhaf!

Abbe Bore bu hareket tarafından mat edilmiş olduğunu an­ladı. Sadrazamın huzuruna çıkarak, burasmın baştan sona yeni bir müessese olduğunu, benim yirmi yıldır çalışmış olduğum yerden tamamıyla farklı olduğunu iddia etti. Bu, çok tehlikeli olacaktı ve benim bunu ortadan kaldırmam lazımdı. Türk ona serinkanlılıkla şöyle cevap vermişti: “Mr. Hamlin’in orada yirmi yıldır bir okulu var; yirmi yıl daha bu okula sahip olabilir; bu bizi hiç ilgilendirmez. Gavurların, kendi müesseselerine farklı

isimler vermelerine gelince, bizim için fark etmez!” Robert Kolej’in Açılışı

Böylece Robert Kolej 1863’te açılmış oldu. öğretmen kad­rosundan şu isimlerin çok yardımım gördüm: İki Amerikalı pro­fesör Rev. George Perkins ve Rev. Henry A. Schauffler; Rumca hocası Mr. Kazakos; Fransızca hocası M. Dalem; italyanca ve tasarım hocası M. Marchesi; ileriki dönemde Ermenice öğret­meni olarak Mr. Hagopos Gigizyan. Bunların yanı sıra değişik dönemlerde belirli konularda başka öğretmenler de istihdam edddi.

Kolej dört öğrenciyle açıldı. Büyüyüp gelişmesi ilk iki ydda yavaştı ve bu süre zarfında yaklaşık 30-35 öğrenciye ulaştı. Bu gençler çoğunluk itibarıyla yabancı kökenliydder. Yerli halk oku­la şüpheyle bakıyordu. Protestanlann ekserisi yatakhane ve ders ücreti için talep edilen 200 dolan ödeyemeyecek kadar fakirler­di. insanlar şöyle demeye başladılar: “Ben bunun böyle olacağı­nı söylemiştim! Her şey saçmalık. Ermenderden, Rumlardan ve Bulgarlardan kesinlikle öğrenci alamayacaksınız!” Buna mukabil benim cesaretim kınlmıyordu. Mr. Robert’le bir anlaşma yap­mıştım; beş yd boyunca denemeyi sürdürecek, sonrasında ba­şardı ya da başansız olduğumuzu ilan edecektik. Nihayet ikinci ydda bir Ermeni, bir Rum ve bir Bulgar öğrencim koleje girdi. Bundan sonra okul mevcudu bina doluncaya kadar hızla arttı.

Yıllar Geçerken Robert Kolej   

Beşinci yda vâsıl olduğumuzda kolej neredeyse kendi ken­disini döndürür hâle gelmişti. Bu deneyim, en yüksek beklenti­lerimizin ötesinde muazzam bir başanya ulaşmıştı. Mr. Robert bu umutsuz davada sabit kalmanın mükâfatını hissetmişti.

Sekiz yıl boyunca kolej bu dar binalara hapsoldu. Alabile­ceğimiz muhtemel en yüksek öğrenci sayısı 72’ydi ve çok sayı­da başvuruyu geriçevirmek zorunda kalmıştık. Fakat sayı azlığı hiçbir surette dinmeyen bir sıkıntı olmadı. Zira öğrenci sayısının az oluşu bize farklı yönetim sistemleri denememiz ve kolejle bağlantılı olan herkesi Ingilizcenin temel eğitim dili olması ge­rektiği konusunda ikna etmemiz için daha iyi fırsatlar vermiş­ti. Bundan dolayı bir hazırlık bölümü oluşturuldu. Her öğrenci burada kolej müfredatına hazırlanacaktı. Mükemmel dostumuz Kont Zuylen de Nyvelt, İngilizceyle eşit oranda Fransızcanın da kullanılması için pek hevesliydi. Ancak bu karışıklığa yol açtı ve sonra terk edildi.

Kolej kiralık binalarda bu minval üzere gelişirken, satın al­dığımız harikulade arazinin üzerine bina yapımından vazgeç­memiz yönündeki talebi takip etmeye koyuldum. Talebimiz apaçık bir şekilde o kadar yasal ve o denli haklıydı ki, müca­deleden çekilmemeye karar verdim. Bana karşı orada korkunç tuhaflıklar olduğunu keşfettim. En doğrudan delili bulmam çok sürmedi: Söz konusu muhalefete Abbe Bore önayak olmuştu. Bu bilgiyi, onun Doğulu sekreterinden almıştım. Doğudaki Ciz­vit misyonlarının başı olan Abbe Bore’un o sıralarda Fransız bü­yükelçiliğinde muazzam bir nüfuzu vardı ve dinî konularda elçi­liğin politikasına o rehberlik ediyordu. Sonra aleyhimizde daha güçlü ve daha incelikli, ikna edici türden kanıtlar buldum. Bu, M. Boutineff’in, “Rusya, Protestanlığın Türkiye’de kök salması­na asla izin vermeyecektir!” şeklindeki beyanatından kesinlikle geri dönmeyen Rusya’dan geliyordu.

Ben bu direnişin Rusya’dan geldiğini şundan çıkardım: Bâb-ı Ali’de koleje karşı gelişen her etkin muhalefet Rusya kanadın­dan kaynaklanıyordu. Bu kanatta Ignatiyef’in etkisi olduğunu bilmeyen yoktu. Son derece zeki bir Türk beyefendisi benim bu noktadaki soruşturmalarımın basitliği ile açıktan açığa eğlen­di; sanki aklı selim, bir şüpheye sahip olmaktan daha iyi öğre- tebilecekmiş gibi. Eğer başka hiçbir yol kalmazsa sürekli gidip gelerek Türkleri usandırmayı umuyordum. Sadrazam Âli Paşa sinirinden o kadar küplere binmişti ki, canı sıkkın bir hâlde he­men şöyle söylemişti: “Bu Mr. Hamlin hiç ölmeyecek mi£ Kolej meselesinde beni rahat bırakmayacak mıi”

İnşaat İzni İçin Yedi Yıl Mekik Diplomasisi

Yedi yıllık diplomasiyi anlatmak, sizlere fazlasıyla bıkkınlık veren bir hikâye oluştururdu. Birkaç olay var ki, gözüme daha keskin bir biçimde çarpmaktadırlar. Ben de yalnızca onlardan bahsedeceğim.

Hon. E. Joy Morris’in idaresindeki Amerikan büyükelçiliği uzun süredir aktif bir müdahaleyi reddediyordu. Çünkü büyü­kelçi bu hadiseye ticari değil dinî bir mesele gözüyle bakıyordu. İngiliz büyükelçisi Sir Henry Bulwer ise meseleyi candan kabul etti ve inşaat izni alacağına söz verdi. Birkaç ay sonra bana bir not yazdı. Sorunu bitirdiğini ve yasal iznin birkaç gün içinde yayınlanacağını söylüyordu. Bekledim, söylediği süreyi bel­ki iki defa bekledim. Sonra Sir Henry’den başka bir not aldım. Boğaz’da böylesine göze çarpan bir yeri satın alırken akdsızca pazarlık etmiş olduğumu, Türklerin bana orada bina yapmam için asla izin vermeyeceklerini bilmem gerektiğini yazıyordu. Düşüncesizce davranışımın cezasmı kendi başım çekecekti, in­giliz büyükelçiliğinin meseleyle daha fazla ilgisi olmayacaktı.

Çok geçmeden bütün bunların açıklamasını buldum. Sir Henry, Mısır Hidivi’nden vaktiyle Sultanla aralarında çıkan bir anlaşmazlığı halletmesi için 50.000 dolarlık bir rüşvet almış­tı. Metreslerinden biri olan Kontes Guistiniani için 5000 dolar daha almıştı. Sadrazam Âli Paşa da, eğer Sir Henry üç mesele­den vazgeçerse bu anlaşmazlığın halledileceğini kabul etmişti: Bulgaristan, Sırbistan ve Amerikan Koleji. Sir Henry bunlara hemen razı olmuş ve bana ikinci notu bunun üzerine yazmıştı.

Bu rüşvet olayı Bulwer’in makamına mâl oldu ve ülkesine geri çağrıldı. Bulwer, ahlaken en rezil özelliklere sahip bir kim­seydi. Fakat hilebazlıkta ve entrika çevirmekte öylesine ustay­dı ve tecrübesiz devlet adamlarını, onlara zarar verecek fakat İngiltere’nin yararına olacak antlaşmalar yapmaları için kandır­mada o kadar başarılıydı ki, İngiltere hükümeti onun hizmetleri­ne, ahlaki karakterine göz yumacak kadar çok değer veriyordu. Kendisi, Clayton-Bulvver Antlaşması’nı da kaleme alan kişiydi.

Halefi Lord Lyons mükemmel ve asil karakterli biriydi. Üs­telik kolej meselesine alaka gösterdi ve peşine düştü. Paris’e çağ­rıldığı sırada bunu bir sonuca bağlayacağını düşünüyordu. Lord Lyons yoldan çekilir çekilmez Ali Paşa, sarayını ziyaret etmem için çağırttı. Bizim şahane kolej yerimizle kendisine ait değersiz bir araziyi takas etmeyi önerdi! Bahsettiği yer sarp bir uçurum olduğundan orada inşa edilecek bir kolejin, bataklığın içine (!) yuvarlanacağını söyledim. Güldü ve bir başka toprak parçasına daha sahip olduğunu, oraya bir göz atarsam sevineceğini, bir veya iki gün içerisinde bana o yeri göstermesi için bir adamını göndereceğini söyledi. Burası kolej için bir kat daha elverişsiz, saçma bir yerdi. Arsayı inceledikten sonra paşaya bir not yaz­dım ve yerleri takas etme çabasıyla daha fazla uğraşmayı iste­mediğimi belirttim. Onun bu olaydaki hükmüne ulaşmak için Protestanların Vekili’ne hitap eden bir mektup yazmak suretiy­le bir girişimde bulundum. Mektupta bu hadiseyi, Âli Paşa’nın kendi zihninde müzakere etmesi lazım gelen bir mesele olarak ileri sürdüm. Vekil’e şunu sordum: “Âli Paşa gibi zeki bir beye­fendinin niçin Türk çıkarlarına bu kadar muhalif olan bir yolu tutması gerekiyor^” Siyasi kanşıklıkların, sonunda Âli Paşa’yı şimdi bizim istediğimizden daha fazlasını vermeye mecbur ede­ceği yönünde Vekili ikna ettim. Sonra ona özel bir mektup yaz­dım; bu mektubumu güzel bir Türkçeyle tercüme etmesini ve elinde böyle bir mektup olduğunu paşaya haber vermesini, şa­yet okumayı arzu ederse bir devlet memuru olarak bunu kendi­sine takdim etme zorunluluğu hissettiğini söylemesini istedim. Bunun üzerine Paşa şu cevabı vermiş: “Kesinlikle isterim. Siz onu bana gönderin, bir inceleyeyim.” Birkaç gün sonra mektubu şu açıklamayla birlikte geri yollamış: “Bu mektup önemli müla­hazalar ihtiva etmektedir. Bunlan dikkate alacağım.”

Türk hükümetindeki liberal kanatla iki ayrı çaba içerisine girdim. O dönemde bu kanadın gözle görülür bir otoritesi vardı ve içerisinde iki tane çok seçkin adam bulunuyordu. Öncelikle Fuat Paşa’ya müracaat ettim. Pek sevilen, pek nüktedan, diplo­matik çevreleri hayran bırakan bir kişiydi; bir devlet adamıydı fakat kurnazlıkta Âli Paşa’nın dengi değildi. Meseleyi komşu köy Hisar’a havale etmeyi planlıyordu. Şayet onların bir itirazı yoksa kolejin inşa edilmesi gerekirdi. Mesele bu türden vakalar­da kullanılan, hatırlanmayacak kadar eski bir usule göre halle- ddecekti.

Pazar günü Hisar halkının fikrini almak üzere bir köy top­lantısı çağrısı yapıldı. Pazar günü olması hasebiyle orada hazır bulunmayı kabul etmedim. Fakat köy toplantısı gerçekleştirildi. Köylüler müthiş bir tedirginlik içerisindeydiler. Kesinlikle her iki tarafı da kırmak istemiyorlar; ne gibi neticeler hasıl olabileceğini ise hiç bilmiyorlardı. Lakin konuya tamamen eşit mesafede duru­yorlardı. Kendderine “bu kolejin, tayin edden yerde kurulmasına razı mısınız^” diye sorulunca “bizler devletimizin kullanyız. Eğer devlet onun orada inşa edilmesini isterse biz de isteriz; devlet iste­mezse biz de orada açılmasını istemeyiz” şeklinde cevap vermiş­ler. Hiçbir şey onlan bu kaideyi tekrarlamaktan alıkoyamamış ve böylece toplantı dağılmış. Hâl böyleyken Âli Paşa bizim ortaelçi­ye, Hisar halkının müzminleşmiş muhalefetinin bizim ricamızın kabul edilmesini imkânsız hâle getirdiğini (!) yazdı. Ortaelçiye hemen cevap verdim ve bunun “kahrolası bir yalan!” olduğunu ve Âli Paşa’ya bu notu göndermesini beklediğimi söyledim.

1867-68 kışında Midhat Paşa sadrazamlık makamma getiril- Onlar talimatlarını Ahmed Vefik Efendi’den almışlardı. O, sadrazamın ajan­larının bu köyde iş başında olduklarını biliyordu. Ahmet Vefik Paşa’nın bu civarda sözü geçmekteydi.

di.8 Türkiye’de o yüzyılın en zeki ve en kabiliyetli vatanperver kişisiydi. Bu görevlendirmeden Türkiye’deki bütün liberal dost­lar şaşırmış ve memnun kalmışlardı. Midhat Paşa’nın şahsıma tam bir güveni vardı. Bana bir seferinde mükemmel bir torpil yapmıştı. Bu işin de onunla başarıya ulaşacağını hissediyordum.

Makamına iyice yerleşinceye kadar bekledim. Sonra ona bir rapor ve dilekçe gönderdim. Bunları en dostane tavrıyla kabul etti. Şayet makamında iki hafta daha kalmış olsaydı bizim inşa­at izni verilmiş olacaktı. O zamanlar bizde büyük hayal kırıklı­ğına sebep olan şey şimdi bana keyif veriyor.

Arabulucular: Mr. Morgan, Mr. Seward

Bir de Morgan ve Seward olayı vardı. New York’lu zen­gin banker Mr. Morgan İstanbul’u ziyarete gelmişti. Kendisi Seward’ın arkadaşıydı. Kolej arazisini görmesi için davet ettik. Burayı görünce o kadar büyülendi ve meselenin işleyişine o denli öfkelendi ki, geri dönüşünde hemen Washington’a gidip Mr. Seward’la görüşeceğini, her şeyi ona bildireceğini söyledi. Mr. Robert’in daha evvel zaten Mr. Seward’la görüşmek üze­re Washington’a gittiğini, ancak herhangi bir teşvik görmedi­ğini anlattım. “Elbette görmez!” dedi, “Mr. Robert bir Püriten; sapına kadar sadık biri! Mr. Seward’ın ofisine girdiği an ara­larında bir zıtlaşma olacak! Fakat ben onun bu meseleyi anla­masını sağlarım. Geri döner dönmez bu niyeti açıklamak üzere Washington’a gideceğim.”

Ona bir rapor taslağı verdim. Bunu, Âli Paşa’ya okuması

‘ Yazar burada Midhat Paşa’nın sadaret makamına (grand vizier) getirildiğini söylerken muhtemelen onun Şurâ-yı Devlet başkanlığına getirilişini kas­tediyor olmalıdır. Çünkü o ilk defa Sultan Abdülaziz tarafından Temmuz 1872’de Mahmud Nedim Paşa’nın yerine sadrazam tayin edilmiştir. Midhat Paşa, Mart 1868’de getirildiği Şûrâ-yı Devlet başkanlığında on bir ay kalmış­tır. Geniş bilgi için bk. G. Çetinsaya-T. Buzpınar, “Midhat Paşa”, DİA, c. 30, s. 7-ll.Ç.N.

emriyle birlikte bizim ortaelçiye iletmesini istedim. Sözüne gü­venilir bir adammış. Sonuç, Türkiye’nin Washington büyükelçi­si Bulak Bey’in Âli Paşa’ya şunu yazması oldu: “Kolej meselesi­ni Amerikaldar lehine halletmeniz iyi olacaktır. Aksi takdirde bu durum, ileride yavaş yavaş çetrefilli bir sorun (Fransızların deyi­miyle dikenli bir konu) hâline gelecektir.” Bundan henüz bir şey çıkmamıştı ve herhangi bir şeyden de hiçbir şey hasd olmamıştı.

Kolej izni Alınmasında Etkili İsim: Amiral Farragut

Pek çok şey gelip geçerken ben birinden daha bahsedece­ğim: Amiral Farragut’un10 istanbul’u ziyareti. Onun gelişi mu­azzam bir heyecan uyandırmıştı ve sanki bütün şehri hareket­lendirmi görünüyordu. Ziyaretin kolej sorunuyla da çok özel bir bağlantısı olacaktı. Ancak bunu o zamanlar hiçbirimiz anla Bulak Bey (Edward BLACOUE, 1824-1895): Bulak Bey’in ailesi 1826’da İzmir’e yerleşmiş olan Levanten bir aileydi. Babası Aleksander Bulak Bey 1831 yılında Moniteur Ottoman adı altında Osmanlı Devleti’nin resmî ga­zetesinin Fransızca baskısını çıkartmakla görevlendirildi. 1836’da babasını kaybeden Edward, Bâb-ı Âli tarafından Paris’e okumaya gönderildi. O za­man Paris’te büyükelçi olan Mustafa Reşid Paşa’nın yanında yetişti ve 1842 yılında İstanbul’a geri döndü. Türkçe, Fransızca, ingilizce ve italyanca bi­len Edward Bulak hemen Bâb-ı Âli Tercüme Odası’na girdi. 1849 yılında bir süre Paris’te yaşadıktan sonra 3 Nisan 1867 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’ne Osmanlı Devleti’nin ilk büyükelçisi olarak gönderildi. Tem­muz 1873’e kadar süren görevinin ardından istanbul’a geri dönerek Matbuat Dairesi Müdürlüğü’ne atandı. 1876 yılında Şûra-yı Devlet azası seçildi. Dev­let hizmetindeki son görevi 1890 yılının Mayıs ayında tayin edildiği Bükreş büyükelçiliği oldu. Bu görevde Kasım 1892’ye kadar kaldıktan sonra emekli oldu. 1895 yılında Büyükada’da öldü. Başarıları arasında, Girit isyanı (1866- 1869) sırasında Amerika’da yaşayan Rumların Girit asilerine yardım etmele­rini önlemesi ve Türk ordusu için Amerika’dan silah satın alımını sağlaması kaydedilmektedir. Ç.N. 10 David FARRAGUT (1801-1870): Iskoçya-lrlanda kökenli bir anneden, ts- panyalı bir babadan dünyaya gelmiştir. Erken yaşlarda Amerikan ordusuna girdi. Orada gösterdiği başarılar neticesinde amiralliğe yükselerek Amerika Birleşik Devlederi’nin ilk amirali sıfatını kazandı. Mason olduğu kaydedil­mektedir. Ç.N.

madiği gibi üzerinden iki yıl geçinceye kadar da hiç anlamadık.

Bu ziyaret esnasında bir gün oğlum Alfred çalışma odama geldi ve “baba, bizim büyük amirali görmek için beni aşağıya götürmeyecek misini” dedi. Şu cevabı verdim: “Hayır oğlum, bir günümüzün tamamını Prusya prensinin (ileride imparator oldu) tacını görmeye çalışarak harcadık, ama onu görmemiz mümkün olmadı. Muhtemelen talihimiz yine aynı olacak. Ami­rali görmeyi ben de çok istiyorum; fakat bütün bir günümü bir adamı görmemek için harcayamam.”

Oğlum geri dönüp çıkarken yüzünde hayalkırıklığını anla­tan bakış, çocukken bu şartlar altında ve böyle bir ters cevap karşısında neler hissedeceğimi hatırlattı. Ona şöyle seslendim: “Buraya bak Alfred; yarın sabah erkenden birlikte aşağı gideriz. Eğer yaşlı kahramanı görebilirsek düğün bayram; şayet göre­mezsek doğruca eve geliriz.”

“Buna varım baba!” dedi çocukcağız; böylece çıkıp gitti.

Amirali odasında yalnız başınayken bulduk. Bana hemen istanbul’da oturup oturmadığımı ve neyle meşgul olduğumu sordu. Kolejle ilgili sıkıntıyı kısaca özetleyerek anlatınca belki de bundan çok az rahatsızlık duydu. “Türklerin sana bu kadar haksızca muamele etmelerine üzüldüm. Lakin benim burada herhangi bir diplomatik misyonum yok. Size yardım için hiçbir şey yapamam” dedi. Oğluma dönerek elini omzuna koydu ve şu soruyu sordu: “Bu dünyada ne yapacaksm oğlum£ Ne ola­caksın^”Bilmiyorum, diye cevap verdi Alfred, çocuk saflığıyla; “Amerikan filosunda amiral olmayı düşünmüyorum.”

Cevap açıkçası o hassas ortamda yaşlı amirale dokunmuştu. Çocuğun başını okşayarak “ah oğlum evladım! Şayet Amerikan filosunda amiral olursan….” O an kapının açılıp Dr. Seropyan’ın içeri dalmasıyla sözleri yanda kesildi. Şöyle bağırdı doktor: “Gü­naydın Amiral Farragut! Sizi burada gördüğüme çok sevindim Mr. Hamlin!” Ardından oldukça şaşırtıcı bir coşkuyla devam etti. Bu tavır bana son derece küstahça göründü. Bebek’te fiden mevcut olan kolejden bahsetti. Kısıtlı sınırlar içerisinde bulun­duğunu, İmparatorluktaki yegane kolej olduğunu, inşaat yasağı­nın büyük bir haksızlık olduğunu söyledi. Soma şunu ilave etti: “Dr. Hamlin’in bu sıkıntıdan kurtulmasında yardımcı olmak için buraya tam zamanında geldiniz!”

Amiral eline konuşma fırsatını geçirir geçirmez, “neden doktor^ Ben bu konuda hiçbir şey yapamam ki! Benim burada hiçbir diplomatik misyonum yok!” dedi.

“İşte tam da bu sebepten dolayı” dedi doktor; “siz her şeyi yapabilirsiniz. Büyük paşalarla yemek yediğinizde onlara yal­nızca ‘niçin Amerikan kolejinin inşa edilemediğini’ sormamz la­zım; hepsi bu! Bu akşam sadrazam Âli Paşa hazrederiyle bir ak­şam yemeği yiyeceksiniz, bu soruyu sorunuz. Kaptan Paşa’yla, Serasker Paşa’yla ve diğerleriyle de yemek yediğinizde bunu sorarsınız.”

“Bunu seve seve yapacağım” dedi amiral, neşeli bir bakışla; “bir dilenci de bir krala soru sorabilir.”

Onun, çok büyük bir dezavantaj olacağı bir yerde bu müca­deleye dahil olmasını hiç istemiyordum. Devlet ricali bir konu uydurabilirdi, Farragut ise bunu yapamazdı. Kendisine şunu söyledim: “Amiral Farragut, eğer bu soruyu sorarsamz size şunu tavsiye ederim: Karşılık vermeyiniz; fakat onlann cevaplarını, sanki bütünüyle tatminkâr yahut en azından kesin cevaplarmış gibi kabul edip alınız. Cevapların içerisinde zerre kadar hakikat olmayacağını ima etme niyetinde değilim.”

“Dediğinizi yapacağım, yapacağım!” dedi gülümseyerek ve sanki sözlerimde gülünecek bir şey görmüş gibi başım eğerek. Fakat onun bunu nasıl anladığım hiç bilmiyorum, içeri başka kimseler girince sohbet sona erdi. Oğlumla ben amiralin bize böyle samimi davranmasına ve açık yüreklilikle bir dostluk gös­termesine çok sevinmiştik.

Bundan soma amiralin, ilgili kişilere o malum soruyu yönel­tip yöneltmediğini ve onların buna nasıl karşılık verdiklerini öğ­renmek için büyük bir meraka düştüm. Çarşamba günü öğleden soma gemiye binmek üzere olduğunu duyunca bunlan sormak amacıyla gemiye çıktım. Lakin kamarası, vedalaşmak için çağır­dığı diplomatiarla doluydu. Ona sadece “yolunuz açık olsun” diyebildim ve aynldım.

On gün kadar ya geçti ya geçmedi, Boğaz’a gelen bir yolcu vapuruyla Bâb-ı Ali’den bir kâtip geldi ve tarafımdan karşılanıp indirildi.

“Size bir soru sormak istiyorum Mr. Hamlin.”

“Pekâlâ sorun.”

Sanki söyleyecekleri çok önemli ve gizliymiş gibi suratını benimkine yaklaştırarak şöyle devam etti:

“Şunu sormak istiyorum: Sizin o büyük amiral, hükümetiniz tarafmdan kolej meselesini halletmek üzere mi gönderildik”

Amiralin, ortaya attığımız o soruyu sorduğunu derhal anla­dım. Bu, o kadar büyük bir telaşa sebep olmuştu ki, Bâb-ı Âli’nin bütün odalannda baştan sona herkes tarafmdan biliniyordu. Eğer bir konu, bir hükümetin vatandaşlannın haklanni savun­mak (!) anlamına geliyorsa, o hükümetin böyle bir konunun arkasmda olacağma adamın iyice inanabilmesini sağlayacak tür­den kaçamak bir cevap verdim. Böylece geçip gitti ve bundan da bir şey çıkmadı.

Farragut olayıyla birlikte bir süreliğine bütün çarelerim tü­kenmiş görünüyordu. Yasaklamanın başından itibaren dolu dolu yedi yd boyunca, herhangi bir sonuç vadedeceğini gördü­ğüm her tedbire yeltenmiştim. Gerçekleşme ümidi olmayan bir hedefin ardına düştüğüm için pek çok kişi tarafından “takıntdı bir adam” olarak değerlendiriliyordum. Bir İngüiz beyefendisi bir gün bana şöyle demişti:

“Siz bu meselenin peşinden bu kadar inada koşarak yanlış yapıyorsunuz Mr. Hamlin! Tesadüfen yüksek makamlardan, o arazinin üzerine sizin bir kolej inşa etmenize kesinlikle izin ve- ölmeyeceğini öğrendim.”

“Evet efendim! Bunu uzun süredir biliyorum! Fakat en yük­sekte olanlardan daha Yüce biri vardır ve ben ona güveniyo­rum!”

Nihayet izin Çıktı

Âli Paşa’nın muhalif diplomadara yemin ettirdiği hiç kuş­kusuz doğruydu. Bir sonraki adımda nasıl bir hareket tarzı izle­mem gerektiğiyle ilgili derin bir çıkmaz içerisinde olduğum bir gün Mr. Morris’in habercisi Antonie elinde bir mektupla çalış­ma odama girdi. Onu görür görmez mudaka kolejle bağlantılı bir şey olduğunu anladım. Mektubun mührü kınldı ve ardından okundu:

Türk hükümetiyle uzun mücadelenizin neticelenmesi dolayısıyla sizi tebrik ederim Mr. Hamlin. Sadrazam Hazretlerinden şimdi bir not aldım. Şunlan yazıyordu: ‘Mr. Hamlin’e söyleyiniz, kolejinin inşasına dilediği vakit başlayabilir. Hiç kimse ona engel olmaya­caktır. Birkaç gün zarfında da kendisine bir irade-i hümayun ve­rilecektir.’ vd.

Bu haber, doğru olamayacak kadar (!) müthiş ve güzel bir haberdi. Sevincimden deliye dönmüştüm. Fakat zihnime he­men bu hakikat ve işin özüyle ilgili korkunç bir sorgulama üşüş­tü. Ben bir padişah fermanı isteme cüretinde bulunmamıştım! Bu, Türkiye’de bugüne kadar gayrimenkule verilmiş en kutsal tapuydu ve Sultan’ın kendisi tarafından, ona mahsus hata iş- lemezlik karakteriyle bizzat ve doğrudan çıkarılmıştı. ‘Şayet 10.000 dolar bunu bize temin edecek olsaydı, bu parayı bulup güzelce harcardık’ deyip duruyordum; ama burada bana bu izin bedavaya sunuluyordu!

Doğruca bütün hızımla Pera’ya, Mr. Morris’i görmeye git­tim. Ofisine girerken “bu ne biçim bir oyun Mr. Morris£” dedim.

“Senin bu soruna şaşırmadım Mr. Hamlini Fakat bu meselede hiçbir oyun olamaz. Çünkü bahsettiğim notu Âli Paşa kendi el yazısıyla yazmış, kendin de görebilirsin. Şu sözü sen de bilirsin: Âli Paşa diliyle verdiği sözü tutmaz; ama yazılmış bir sözden de asla dönmez!'”

Dediği gibiydi; yalnızca imzanın değil, yazının tamamının onun el yazısı olduğu aşikârdı!

Bu karar muazzam bir şaşkınlığa sebep olmuştu; bazılarını sevindirmiş, ötekileri acı bir düş kırıklığına uğratmıştı. Başlangıç­tan, Âli Paşa’nın “bu Mr. Hamlin hiç ölmeyecek mi£ Ve bu kolej meselesinde beni rahat bırakmayacak mı£” şeklindeki herkesçe iyi bilinen bağırmasına kadar yedi uzun yıl süren ve neredey­se haklı bir tahammülsüzlük hâlini alan inatçı direnişten sonra gelen bu ani, beklenmedik icraatın sebebini açıklamak üzere değişik teoriler geliştirildi. Bu süreçte büyük bir baskı altında defalarca bu noktaya yaklaşılmıştı ve sonra giderayak bir kaçış yolu bulunmuştu. Bununla birlikte herhangi bir baskı yapılmak­sızın alınan bu izin kısa sürede cömertçe ve hadsiz hesapsızca (!) verilmişti. Mr. Morris’e, Mr. Morgan’a, sekreter Seward’a ve edebileceğimiz herkese teşekkür ettik. Ayrıca “Tanrı’ya da şük­rettik ve cesaret bulduk.”[22]

Her daim şunu hissetmiş ve şöyle demişimdir: “Bu olayın, bizim henüz anlayamadığımız her şeyin ötesinde gizli bir tarihi var.” Bu beklenmedik sonuç karşısında kamuoyu hayreder içe­risinde kalmıştı. İnsanlar cömertçe verilen bu olağanüstü iznin doğruluğuna ve iyi niyetine inanmayı reddediyordu. Pek çok kişi bana “nihai neticenin umulmadık ve felaket getiren bir şey olacağını; Âli Paşa’mn bir şekilde elinin tersiyle bir darbe vura­cağım, bu darbenin de beni bitireceğini (!)” söylüyordu. Fakat halk, sahte bir peygamberi sınamış oldu! irade verildi. Muhtevasında, kolejin Birleşik Devleder’in hi­mayesi altında bulunacağı, dolayısıyla Amerikan bayrağı taşıma hakkına sahip olacağı yazılıydı. Boğaziçi’ni dört yüz yıl boyunca herhangi bir önemli noktasına herhangi bir tecavüzde bulunul­masın diye koruduktan sonra Amerika’ya bu izin verildi. Her­hangi bir ingiliz, Fransız, Alman veya Rus müessesesi, o tarihî kıyılar boyunca böylesine bir ayrıcalık elde edememişti. Bunun sebebi, bizim Türkiye’ye dair hiçbir siyasi özlemimizin olmayı­şıydı.

Kolej İnşaatı Başlıyor…

Hiç vakit kaybetmeden güle oynaya işe giriştik. Bina plan­larımız daha evvelden dört mimarın yardımıyla tekrar be tek-, rar etüt edilmiş olsa da, ben diğerlerinin hepsinden farklı olarak kendi plammı hazırlamıştım. Ama yine de ötekilerin hepsinden yararlanmıştım. Mr. Robert’in tavsiyesinin aksine ateşe daya­nıklı bir bina yapmaya karar verdim. Pazarın olağandışı durumu benim böyle yapmamı haklı çıkardı. Tuna’nın kereste pazarı, Süveyş Kanalı’nın inşaatları için silinip süpürülmüştü. Bu yüz­den kullanacağımız kerestenin fiyatı iki katına çıkmıştı; buna karşdık demir en düşük noktasında bulunuyordu.

Paşanın ruh hâlini sınamak ve gerçek duygularmı muha­keme etmek arzusuyla ona gittim. Fransa’dan, ingiltere’den ve Belçika’dan gümrük dairesi vasıtasıyla gecikmeden ve vergisiz olarak temin edeceğim demirin, yassı tuğlaların, çimentonun ve öteki her çeşit malzemenin geçirilmesi için bir emirname iste­dim. Beni mükemmel bir samimiyetle karşıladı ve şöyle dedi: “Liman tahsildarı Kâni Paşa ile konuşacağım, iki veya üç gün sonra onu görebilirsiniz.”

Bunun kibarca verilmiş menfi bir cevap olmasından korku­yordum. Fakat Kâni Paşa’yı görünce bir çırpıda şunları söyle­di: “Paşa hazretleri bana bu mevzudan bahsettiler. Muhasebeci

Efendi’den, her ithalatta imzalayacağınız bir düstur alacaksınız.”

Konuyu resmî olarak tatmin edici bir şekilde yoluna koy­muştum. Gümrük dairesinden her şey bir hafta hatta bir saat bile takılıp kalmadan geçiyordu. Bu durum inşaatımız için çok büyük bir nimet olmuştu. Arazi bina için düzenlenirken ve işçi­lerden bir kuvvet toplanırken, bu kısa süre zarfında her öğrenci kazma veya kürek kullanarak araziye kazmayı vurmuş oldu. Bu­nun tasviri, köşe taşının yanına emanet bırakılmış olan kutunun içerisine konulmuştur.

Bulunduğumuz yerin Türkçe ismi Kayalar’dı ve taş ocağı anlamına geliyordu. Oradaki yığınlar ve çukurlar, Fatih Sultan Mehmed’in, bir ucu da bizim arsaya bitişik olan surlar için ge­rekli kayaları bu taş ocağından çıkardığına şahitlik etmektey­di. Hisarda kullanılan malzemelerin üzerinden dört yüz yıldır geçen atmosfer etkilerini dikkatle inceledim. Herhangi türden hiçbir etkinin meydana geldiğini fark edemedim. Seçmiş oldu­ğum malzemenin kafi derecede uzun ömürlü bir yapıya sahip olduğuna dair pek çok kanıtım oldu.

Şimdi ateşe dayanıklı bir binamn inşaat malzemeleri ve in­şaatın biçimi konusunda yeni bir araştırmaya girmiştim. Bir de bunların temin edilebileceği mahaller önemliydi. Koleje ilgi gös­tererek bu işe dahil olan Glasgow’lu dostum Arthur Stoddard’la mektuplaşmalarımız neticesinde, zemin kirişi olarak kullanaca­ğımız çekme demirleri Belçika’nın Antwerp şehrinden getirtme­nin, ingiltere’den temin etmekten daha iyi olacağını anladım. Ancak koridorlar için gerekli dökme demirleri, döküm kalıplan da dahil tonu 8 dolar 10 şiline Glasgow’dan tedarik edecektim. Çekme demirlerin fiyatı ise 10 dolar 5 şilindi. Bir önceki yıl te­min edildikleri fiyattan bir pound daha düşüktü bu fiyat.

Robert Kolej’deki öğrencilerimden Mertsonoff, Marsilya’ya yerleşmişti. Çimentoyu, güzelim yassı tuğlaları ve krem renk­li kumtaşım temin etmemde bana yardımcı oldu. Tahıl almak üzere istanbul’a boş gelen gemiler de yüklü olarak gelmekten pek memnundular. Mertsonoff bana sadakatle hizmet etti.

Robert Kolej 1871

Bina için seçilen nokta bir tepecikti. Zannederim komşu bir taş ocağından atılan molozların yığılmasıyla oluşmuştu. Burası, kireç fınnları için çalı çırpı demeti yapılmak üzere birkaç yılda bir kesilen bodur meşelerin sık dallarıyla kaplanmıştı. Ekilip bi­çilen arazilerden ufak taşlar da o çalıların arasına atılmıştı. Bu süreç muhtemelen yüzyıllar boyu devam etmişti. Dolayısıy­la bu tepeciği kaplayan şey, iç içe geçmiş köklerin ve taşlarm oluşturduğu bir yığındı. Bunlan temizleyip taşımak adamlara zor gelmişti. Her yarda karelik [yarda=91 cm] yeri temizleyip açmak bana neredeyse bir günlük çalışmaya mâl oluyordu. Al­tında moloz değil, aksine tepenin katı kireçtaşını buluyorduk. Yüksekliği, binanın temellerinin seviyesine indirmek için çalış­sınlar diye buranın üstüne derhal taş ocağı işçilerini yerleştirdik. Böylece binanın temeli kayanın üzerine atılmış oldu. ön duvar için toprağı iki ya da üç ayak derinlikte kazmak zorundaydık. Hisara doğru olan köşe altı veya sekiz ayak alçalıyordu. O kö­şenin temeli tam manasıyla tatminkâr değildi. Fakat duvarlar, ziftle kaplanan ve iki buçuk ayaklık mesafeyle duvarların içine döşenen demir çember “şebekeleriyle” o kadar birbirine bağlıdır ki, herhangi bir bölümde hiçbir zayıflık alameti olduğuna dair korkum yoktur.

Merkez, yani binanın avlusu, geniş bir sarnıç kurulması için en yüksek noktadan 24 ayak derinliğinde kazıldı. Oradan çı­karılan kaya, yapı ustasının yüreğini sevinçten coşturacak nite­likteydi. Şiddetli patlamalarla geniş tabakalara bölünerek dışarı atıldı. Bu tabakalar üç buçuk ayak genişliğinde, beş ile yedi ayak arasında değişen uzunluklarda, altı ile bir ayak arası derinliktey­di. Çoğu defa öylesine ağır oluyorlardı ki bizim makine, ikiye ayrılıncaya kadar onlarla başa çıkamıyordu. Bu kayalar zemin için muhteşem köşe bağlantıları meydana getirdi. Kayaların kendilerine mahsus özellikleri olmasaydı duvarlar daha kalın ve daha ağır olacaklardı.

Büyük ügi gösterilen diğer bir mesele, duvarların inşasın­da kullanılan çamur yani çimentoydu. İstanbul’un eski hi­sarlarından alınan numuneleri titizlikle inceledim. En yenisi sekiz yüz yıllıktı. Ayrıca Büyük İskender’in doğum yeri olan Makedonya’nın Pella şehrinden de örnekler temin etmiştim. Her iki duvarlarda da aynı tahminî oranlarda malzeme kulla­nıldığım keşfettim. Yani üçte biri kireç, üçte biri ezilmiş tuğla, üçte biri de kumdu. Buna mukabil bazı numunelerde tuğla galip, kum nispeten daha azmış gibi görünüyordu. Bunların karışımını yapmaya karar verdim. Yıkılmış eski bir Türk hamamının bütün tuğlalarını satın aldım. Gözümle şöyle bir ölçüp biçince, bunu kahve gibi döversek yeterli gelir diye düşündüm. Encak elde et­tiğim malzemenin binanın yarısına bile yetmediği gerçeği beni dehşete düşürdü. Kâğıthane’deki tuğla fırınlarından birkaç san­dal dolusu daha tedarik ettim. Fakat o tuğlacılar çok geçmeden benim bunlara ihtiyacım olduğunu anladılar ve fiyatı “artırdı­lar”. Ben de muazzam bir “buluş” yaparak onları bıraktım.

Sultan Abdülmecid, kendi saray çılgınlığı bağlamında,

Göksu’nun iç tarafındaki mantıksız bir yerde bir köşk inşaatı başlatmıştı. Harikulade güzellikteki giriş katı tamamlandıktan sonra bundan vazgeçilmişti. Giriş kattaki devasa tonozlarm ufalanmış tuğla parçalarıyla dolu olduğunu keşfettim. Hepsini makul bir fiyata satın aldım; aldıklarım işi tamamlamak için ye­terliydi. Bu başarıdaki sevincim müthişti. Zira tonozlarda kul­lanılan harç, şimdiye kadar yapılmamış en katı ve en dayanıklı harçtır. Bu harçtan yapılmış eski zaman surlan, toz hâline geti­rilerek ya da kazmalarla delinmek suretiyle büyük zorluklarla parçalara ayrılırlar.

İnşa edilen duvarlann içerisine iki buçuk ayak mesafede tuğla tabakalar yerleştirdim. Bunun iki amacı vardı. İlki, demir çember şebekeleri -ki bunlar böyle adlandırılıyordu- kuşak ola­rak oraya sokmak; ikincisi, tuğla ve harçta taşlarda olmayan bir esneklik bulunduğundan deprem olması hâlinde duvarlara yastık görevi görmeleri. Bursa depremlerinde fark etmiştim; bu şekilde inşa edilen duvarlar, o depremlerdeki sarsıntılara olağa­nüstü derecede mukavemet etmişlerdi.

Karadağlı Taş İşçilerim

İlk taş ocağı işçilerimle ciddi bir sıkıntı yaşadım. Bunlar, her daim insan hayatını tehdit etmeye hazır ve sıklıkla da canım alan Karadağlılardı, işlerinde o kadar üşengeçlerdi ki, bir başka ocak açtım ve bir Rum taş kırma ustasıyla orada çalışması için sözleşme yaptım. Karadağlılar, ustayı, eğer tek bir parça taş kır­maya cüret ederse hançerlemekle tehdit ettiler. Rum usta öyle uysal bir adam değildi. Lakin Karadağlılar onu o kadar yıldırdılar ki, bana gelip sözleşmeyi devam ettiremeyeceğini bildirdi. Bu müdahaleye öfkelenmiştim. Karadağlılara, “onlara danışmadan dilediğim kadar taş kırma ustası getireceğimi, kendilerinin bir ocakta çalıştıklarım ve yapacak başka bir şeyin olmadığını” söy­ledim. Ustabaşı küstahça bakarak şöyle karşılık verdi:

“Böyle bir şeyi yapman, senin canının sağlığı için iyi olma­yacak.”

“Ben senin ne kastettiğini gayet iyi anladım! Benim verdi­ğim işle iştigal ediyorsun, sonra kalkıp hayatımı tehdit ediyor­sun. Ben asla silah taşımam. Ne tabancam ne de hançerim var. Fakat senin gibi adamlarla nasıl baş edileceğini bilirim. Sadece ismini söylemeni istiyorum!”

Adım kaydetmek üzere not defterimi çıkardım. Vermeyi reddetti. Şöyle dedim: “Hepiniz aynısınız! Sen bu gün bu saatte bu amele takımının başısın. Bu yeter de artar bile!” Sonra ikinci adama döndüm ve adını sordum; netice aynıydı. Yazmayı bi­tirdikten sonra onlara şöyle dedim: “Şimdi bunu doğruca Ame­rikan ortaelçisine göndereceğim. O da hiç vakit kaybetmeden dışişlerine verecek. O ise bunu, sizinle ilgilenmesi emriyle esnaf birliğinizin reisine iletecek. Siz onu tanırsınız. Layığınızı orada bulacaksınız, seçebileceğiniz kadar çok tabanca ve hançerle bir­likte…”

Bu davranışım onları şaşkına çevirdi. Kendilerine ait olan ocağın dışındaki hiç kimseye kanşmayacaklanna söz verdiler. Orada işlerini bitirince hepsini başımdan savdım. Karadağlılar, bazı çok güzel vasıflarıyla beraber eli kanlı bir ırktır. Bir kez baş eğdirdim miydi, Rumlara kıyasla onlarla daha az sorun yaşardım.

Köşe Taşını İndirme Töreni

Köşe taşını indirme töreni için hazır olduğumuzda büyük bir topluluk davet ettik. Amerikan ortaelçisi Hon. E. Joy Mor­ris taşı yerine yerleştirmek için yapılan ayini icra etti ve dikkat çekici bir konuşma yaptı. Bu merasim 4 Temmuz 1869’da ger­çekleşti. Onun konuşmasını, İngiliz Konsolosluğu Yüce Divan yargıcı Sir Philip Francis’in konuşması izledi. Ardından Birleşik Devletler elçilik sekreteri J.P. Brown; dördüncü olarak ingiltere Konsolosluğu papazı Rev. Canon Gribble konuştu. Beşinci ve hepsinden belagatli ve en anlamlı konuşmayı ise Rumca olarak, Rum avukat Philip Apostolides yaptı. Ermeni Protestan cemaati Vekili Hagop Efendi, Ermenice olarak altıncı; kolejin Slav düleri profesörü Mr. Petco Gorbanoff, Bulgarca olarak yedinci; Kuzey Suriye’den Pastör Avedis ise Türkçe olarak sekizinci; misyoner Rev. Dr. Pratt ise dokuzuncu konuşmayı yaptılar.

Artık muazzam binanın inşaatını layıkı veçhile başlatmaya hazırdım. Becerikli ve usta duvarcılar bulma konusunda büyük bir endişem vardı. Pek çok modern yapının duvar işçüiğinin mü­kemmel oluşuna bakarak böyle kimselerin mutlaka var olduğu­nu biliyordum. Şayet bir Rum ustabaşına danışsam, bana hep Mitden Adası (eski adı Lesbos) Rumlarından duvarcılar getirt­memi söylüyordu. Ermeni bir mimara danışacak olsam nitekim o da Van bölgesinden Ermeni duvar ustaları getirtmemi tavsi­ye ediyordu. Her iki taraftan da on ikişer usta bulmaya karar verdim. Binanın kuzey yarısını Rumlara, güney yarısını Erme­ni ustalara verdim. Onların rekabeti inşatta büyük rol oynadı, işin hem kalitesi hem de sürati bu rekabetten etkilendi. Binayı inceleyen bir kimse iki bölüm arasında herhangi bir fark bula­mıyordu. Ancak Rumlar, işlerinde daha zevk sahibiyken Erme- rdler daha dayanıklıydılar. Taşçılar, taş ocağı çalışanlan, maran­gozlar, sıvacılar, boyacılar, demircilerden pek çok işçim oldu ve umumiyetle onların hepsiyle aram çok iyiydi.

Cumartesi akşamlan, ücrederini almak üzere her adam ken­dine uygun olan bir vakitte paydos ederdi. Eğer içlerinden biri hafta boyunca tembellik etmiş veya dikkatsiz davranmışsa Cu­martesi akşamı işten çıkarılırdı ve herkesin huzurunda bunun sebebi açıklanırdı. Şarap, bira yahut alkollü içeceklere asla izin vermiyordum. Bu da işteki uyumluluğa ve başarıya fazlasıyla katkıda bulunuyordu.

Baştan sona kadar farklı milliyetlerden ve dinlerden 200’den fazla işçiyle çalıştım. Onlardan, tekrar görmekten memnun ol­mayacağım ya da öyle inanıyorum, beni görmekten memnun kalmayacak olan bir ikisini hatırlayabiliyorum. Doğru bir görev dağılımı, adil ücret, dakik ödeme ve iyi hizmet; böyle bir işin ba­şarısındaki ve çalışanları tatmin etmedeki dört temel unsurdur.

Kürt İşçilerim

Bütün o işçiler arasında fakir ve yarı çıplak üç Kürt’ten daha fazla ilgiyle hatırladığım başka hiç kimse yoktur. Aralık ayında, ilk yılın duvarcılık işi bittikten sonra gelmişlerdi. Güzel havalarda taş dizme, taş ocaklarını temizleme ve malzemele­ri hazırlamada birkaç adama daha yaptıracak iş hâlâ mevcuttu. Kendilerini işe almam ve bir barınak vermem için o kadar yü­rek parçalayıcı bir şekilde yalvardılar ki, tereddütsüz şu teklifte bulundum: Uyuyacakları bir yere (onların rahat gördükleri ama benim görmediğim bir yere) sahip olabileceklerdi. Günlük yiye­cek içecekleri için tedarikçimizden 2.5 kuruş kredi verecektim. Bu, her biri için haftalık 17.5 kuruş olacaktı. Şayet haftada iki gün iyi çalışırlarsa hesabı denkleştirmelerine ramak kalacaktı. Fakat haftada üç, dört, beş çalışma günü olduğundan kendilerini müreffeh bir hayatın içerisinde bulacaklardı.

Devletin el koyduğu ufak arazilerini para karşılığında kur­tarmak ve vergilerini ödemek için para kazanmak amacıyla Fırat’ın öte taraflarından gelmişlerdi. Şehre geri dönüp dolapla­rım, yataklarım getirmelerini söyleyince şaşırarak gördüm ki ke­sinlikle hiçbir şeyleri yokmuş! Onları rahat ettirmek için yeterli parayı avans verdim ve işteki maaşımı çektim. Piyasa değerine yakın bir fiyata samandan yapılmış yataklar temin etme fırsatı buldum. Böyle bir şeyin üzerinde hiç uyumadıklarını söyleseler de yatakları kabul etmeye onları zorladım. Bir süre sonra yatak­larının ve üzerlerine örttükleri şeylerin uyumak için çok güzel ve rahat olduğunu itiraf ettiler.

Bu yarı yabani üç Kürt benim için son derece esrarengiz kim­selerdi. Güçlü kuvvetli, çalışkan, sadık ve hatta müşfik kimseler olduklarını gördüm. Eğer karda kışta yapılması zor herhangi bir görev varsa, açıkta kalan malzemeleri gözetlemek veya emniyet altına almak gibi -ki söylediğim şey sık sık vuku bulurdu- onlar bunu yapmaya gönüllü oluyorlardı. İkisi kırk yaşlarını geçmişti; genç olan muhtemelen yirmi üç yaşındaydı. İnşaat alanındaki en güçlü adam oydu. Basit işleri yapan diğer herhangi bir işçiden genelde daha fazla iş görürdü. Bütün demir kirişlerin uçlarını, iki buçuk santim çapındaki bir muşta ve muazzam bir kas kuvve­ti gerektiren bir makine ile sertçe bastırıyordu. Peş peşe iki üç saatten fazla bu işi yapmaya gönüllü hiçbir adamım olmadı. Bu Kürt genci ise sabahtan akşama kadar (!) çalışabilirdi. Böyle iş gördüğü sürece onun ücretini iki katına çıkarıyordum.

Elbette bu durum sorun çıkardı. Diğer işçiler bana gelip, “bize ödediğinin iki katım bu Kürt’e ödemen adil değil!” dediler. Onun bir günde muştalamış olduğu birkaç deliği gösterdim ve o işin aynı miktarını bir günde yapacak olan işçiye 16 kuruş teklif ettim; fakat hiç kimse buna teşebbüs etmedi.

Bu adamlar sözde Müslümanlardı; ancak Müslüman taas­subunun hiçbir çeşidine sahip değillerdi. Akşamları çadırlarda muntazaman işçder arasında az ya da çok Türkçe İncil okuma­sı sürdürülüyordu. Bu Kürtler de Tamı Kelamı’nın son derece dikkatli dinleyicileriydiler. Üçünden en yaşlısının incil hakika­tini aşkla kabul edeceği ümidini taşıyordum. En genç olan ise tamamen farklı bir karakterdeydi. Her Pazar günü komşu köy Hisar’daki meyhanelere gider, içkiden körkütük olur; kavgacı ve tehlikeli bir hâle gelirdi. Bir sarhoşluk nöbetindeyken, kah­verengi toprak bir kâseyi işçilerden birinin başına fırlattı. O da onun kafasını derince yardı. Zaptiyeler genç Kürt’ü yakalayıp hapse attılar. Fakat yaralı işçi iyileşince serbest bırakıldı.

Bundan soma herhangi bir içkili mekana yaklaşmamaya söz verdi ve bir müddet sözünde durdu. Lakin epeyce sonra bir sarhoş kavgasında bir zaptiyeyi kolundan bıçakladı. Ellerini ayaklanm bağlayıp adamakıllı dayak attılar ve tekrar hapse koy­dular. iki hafta orada yattı. Ardından yaralı zaptiye bana gelerek onun serbest bırakılması için araya girmemi istedi. Kolu iyiy­di ve onun duygulan -kuşkusuz- bir bahşişle yatıştırılmıştı. Bu sarhoş kavgası Kürt gencine, birkaç aydır zahmetlerle kazandığı her kuruşu kaybettirmişti.

Bunun üzerine, benim için çalıştığı müddetçe artık ona na­kit para ödemesi yapmayacağımı söyledim. Yiyecek için günde iki buçuk kuruş borç verecektim. Haftalık çalıştığının karşılığı olarak her Cumartesi akşamı bir borç senedi alacaktı ve bu da 17.5 kuruş eksik olacaktı. Senet ciro edilmemiş olduğundan ve yalmzca benim tarafımdan ödenebildiği için hiçbir şekilde para­yı harcayamıyordu. Bundan sonra inşaat işinin bitimine kadar en değerli işçi olarak kaldı.

Yaklaşık 300 kuruş biriktirince Doğulu kıyafetlerinden yeni bir giysi satın alması için onu Baron Harutyun’la beraber şehre gönderdim. Aldıkları kıyafetlerin kalitesi mükemmeldi ve renk­leri bakımından güzel seçilmişlerdi. Hakikaten bayağı Şarklı bir hanım evladı olmuştu. İnşaat alanına ansızın çıkagelince bütün ameleler durdu ve kocaman bir “yo ha!” çektiler.

Binanın tamamlanmasından sonra bu zavallı adamların memleketlerine gitmek üzere aynlmaları tam anlamıyla Do­ğuya hastı; aksi takdirde acıklı olmazdı. Genç olan, vapurla Trabzon’a gidecek ve oradan kervanla evine geçecekti. Fakat diğer ikisi Boğaz’ı geçip yaya olarak Fırat’ın ötelerindeki evle­rine kadar olan bütün mesafeyi yaya olarak katetmeye karar verdiler. Bunu bir ayda yapabileceklerini ifade ettiler. Köylerde söyleyecekleri Kürtçe türküler kendilerine yiyecek ve kalacak yer sağlayacaktı. Tamamı altından müteşekkil olan paralarını, bellerine yakın yerleştirdikleri deri kemerlere bağlamışlardı. Dilenciler gibi seyahat edeceklerdi ve mükemmelen güvende olacaklardı. Onların her birine silindir şeklinde iki sağlam kâğıt dolusu incecik öğütülmüş kahve, ilaveten ufak bir paket şeker, bir Türk kahve fincanı ve ufak bir cezve hediye ettim. Ayrıca her birine birer kutu kibrit de verdim. Sağlanan malzemeyle her daim bir fincan sert acı kahve yapabilecekler ve böylece yolcu­luğun tadına varacaklardı.

Her birine yarım lira (2 dolar 25 sent) verdim. Bunu yol bo­yunca rahadıkları için harcayacaklarına, evlerinde kullanmak için saklamayacaklarına dair söz aldım. En yaşlı olanına, sarıp sarmaladığım ve “posta parası” diye işaretlediğim sekiz kuruşu verdim. Evine varmca mektup yazan birini bulması, yolculuğu­nu tasvir etmesi ve havamn güzel olup olmadığını, iyi muame­le görüp görmediklerini, ayakları şişmiş mi, yoksa hastalar mı, evde her şeyi yerli yerinde bulup bulmadılar mı anlatması için ona da söz verdirdim.

iki ya da üç ay soma bir mektup aldım. Olabildiğince ya­kın ifadelerle aynen şunlar yazıyordu: “Hava iyi-insanlar kibar- yol boyunca ayaklar şişmedi, hasta olmadı-evde her şey güzel!” Bunlar bir sayfada üç buçuk satır tutmuştu. Fakat adres, bizim “Saygıdeğer beyefendi” yazdığımız yerdeydi ve on dört (!) satır­dı. Bu kısım, mektubu yazan kişinin dil bilgisinden icat edebildi­ği olağanüstü özellikleri tasvir eden bütün saygı ifadelerini içe­riyordu. El yazısı güzeldi ve her şey alabildiğine Şark usulüydü.

Kolej inşaatının Ziyaretçileri ve Destekçileri

Göze çarpan bir konumda yükselmekte olan binanın inşa­atı esnasmda pek çok ziyaretçim oldu. Bunlar çoğu defa değişik bölgelerden gelen seyyahlar olurdu. Hiçbiri meşhur Afrika kâşifi Henry M. Stanley’den[23] daha fazla hiçbiri ilgimi çekmedi. O za­manlar hiç kimse bu şöhreti bilmiyordu. Binayı görmeye iki defa geldi, hakkında pek çok soru sordu ve notlar aldı. Bu notlardan, Neve York Herald’a haberler yapacağım söyledi, istanbul’dan an­sızın ayrıldı. Zannederim bu ayrılışı Zenzibar’a gitmek içindi. Böylece bu yüzyılın en dikkat çekici adamlarından biri olduğu­nu ispatlamış oldu.

Kolejin ahşap malzemelerini imal etmemiz için Mr. Corliss’in cömertçe bir bağışı olan buharlı makineden yukan- da bahsetmiştim, inşaat üzerindeki uzun yasak dönemi yüzün­den o makine satılmıştı ve takriben 15 dolar tutanndaki hasılât, onun onayıyla kolej kütüphanesine vakfedildi.

Mr. Corliss, Türk hükümetiyle yaşadığımız uzun mücade­lenin zaferle bittiğini öğrenince, hemen tıpkı ilki gibi bir başka makine gönderdi. Bu makinenin hızlı ve verimli çalışması, halk arasında büyük bir hayranlık uyandırdı. Koleji onun sayesinde birkaç ay daha erken bitirmeye muktedir olduk; o olmasaydı bunu başaramazdık. Makinenin daire şeklindeki testeresi, be­nim iki parmağımı, ilaveten işçilerden birinin de serçe parmağını kesmek suretiyle verimliliğini kanıtlamış oldu. Demek ki koleje hizmet esnasında “mücadele etmişim, kanımı dökmüşüm” ama “ölmemişim (!)”. Bu muazzam binanm dikilmesi sürecinde kıl payı kurtulduğum birkaç olay yaşadım; fakat köşe taşını indi­rirken Canon Gribble’ın “hiçbir hayat kaybolmasın” diye ettiği dua zarif bir biçimde cevaplanmış oldu.

Binanın tamamlanmasının hemen öncesinde Mr. Robert koleji ziyaret etmek üzere çıkageldi. Neredeyse her gününü in-und Livingstone; travels, adventures, and discoveries in Central Africa adlı kita­bında yayınladı. Ayrıca 1895’te yayınladığı My Early Travels and Adventures in America and Asia (Amerika ve Asyadaki Gezilerim ve Maceralarım) adlı bir kitabı daha vardır. Kaynaklara göre Stanley’in bir amacı da, Afrika’da İngi­liz hakimiyetini yayıcı faaliyetleri hazırlamaktı. Örneğin, Kongo’daki İngiliz hakimiyetini yol yapımı, eğitim ve dinî propaganda yaparak gerçekleştirdi. Son Afrika seyahati Mısır’da 1882 yılında Mehdi ayaklanması sırasında Nil Nehri’nin başlangıç kısmına kadar ulaşan Mehmet Emin Paşa ve kuvvetlerini bulmak için olmuştur. Ç.N.

şaatta geçiriyor, her bölümü inceliyor ve bitirilen yerlerin hepsi­ni büyük bir ilgiyle seyrediyordu. En ağır ve sert sözlerle mem­nuniyetini ifade etti ve hayatında hiçbir işe, benimle bağlantılı olarak bu koleji vücuda getirdiği kadar sevinmediğini tekrar be tekrar dile getirdi. Her defasında ve üstüne basa basa şöyle di­yordu: “Ömrümüz oldukça Mr. Hamlin, bu çalışmadan asla ay­rılmayalım!”

Benim onunla mektuplaşmalarım 1858’de başlamıştı. Pek çok sıkıntıyla geçen on üç yıl nihayet olağanüstü bir başarıyla taçlanmıştı. O zamanlar o adamın bizden aynlmasının mümkün olacağını hiç zannetmiyordum. Tasarruf uğruna yaptığım bazı şeyleri ona gösterdim; fakat yılda yaklaşık 1000 dolarlık maliye­mizde bir dengeye sahip olmaktan dolayı güven hissediyordum. Bu bütçenin eksiklerimize çare olacağını umuyordum.

Mr. Robert’in Mecidiye Nişanım Reddetmesi

Bu ziyaret esnasmda benimle beraber Sadrazam Âli Paşa’mn sarayına davet edildi. Davetin amacı, ona bir Mecidiye nişam (takriben 500 dolar değerinde, elmaslarla süslü hilal ve yıldız şeklindeki arma) verilmesiydi. Sadrazam çok hoş bir kıyafet giy­mişti. Bize şunları söyledi: “Devletlü Efendim Sultanım, cömert­çe ve insaniyet namına yaptığınız bu eserden ötürü size yüksek takdirlerini ifade etmek istemektedir. Size bu Mecidiye nişanım vermemi emir buyurdular.”

Mr. Robert kibarca ve en uygun dille, Sultan’ın kendisini şereflendirmesinden pek mütehassis olduğunu ifade etti ve Sad­razamdan, bu nişanı geri çevirmesine Sultan’ın izin vermesini istemesi ricasında bulundu. Kendisinin sıradan bir cumhuriyetçi Amerikan vatandaşı olduğunu, bu türden nişanların Amerikalı­lar arasında kullanılmadığını söyledi. Sadrazam, onun ricasımn kabul gördüğünün belirtisi olarak bir reverans yaptı; gayet can­dan bir şeldlde güldü. Ben ise bunun keyifsizce bir gülüş oldu­ğunu düşündüm. Muhtemelen daha önce bir adamın bir nişanı iade etme ihtimalini asla tasavvur etmemişti. Mr. Robert’in bu yönelişi, Amerikan vatandaşlığına ilave bir itibar kazandırdığın­dan dolayı umumiyetle beğeniyle karşılandı.

Boğaz’ın süsü olan bir bina inşa etmekte olduğumdan do­layı ben daha evvelden tebrik edilmiştim. Tamamlandığında bi­nanın toplam masrafı 60.000 dolardı. Bu rakam, müteahhitler tarafından verilen en düşük miktardan 10.000 dolar; Ingütere- li mimar Mr. Stampa tarafından verilen en düşük paradan ise 40.000 dolar daha düşüktü.

Bütün çalışmaları kontrol edecek ve onları bir ahenk içeri­sinde yürütecek güvenilir birisine olan ihtiyacı her gün görüyor­dum. Taş ocağı çahşanlanmn, taş kesicilerin, harç yapanların, duvarcılara malzeme tedarik edenlerin hepsinin gözlenmesi, bir nizam ve uyum içerisinde tutulması gerekiyordu. Malzeme sağlama noktasında herhangi bir eksiklik bütün işi bir keşmeke­şe sürükleyebiliyordu. Akşamları, ertesi gün yürütülecek olan işlerin bir programını ve mutiaka meşgul olmam gerekenlerin düzenlemesini yazmanın çok faydalı olduğunu gördüm. Sağ ko­lum Baron Harutyun bu işte benim için paha biçilmez bir değere sahip olmuştu. Daha evvel onun sadakatinden ve becerikliliğin­den söz etmiştim. Sonra bir cinayete kurban gitti.

Kolej Binasının Açılışı

Koleji yeni ikametgâhına naklettik ve açılışını yaptık. Muazzam bir sevinç yaşandı ve pek çok tebrik yağdı. Vaktiyle hükümetle sürdürdüğüm mücadele devam eder­ken benim “takıntılı bir adam” olduğumu düşünen beyefendiye şöyle dedim:

“Görüyorsunuz Mr. B., netice itibariyle hepten de sağduyu­dan mahrum değilmişim!”

“Hayır” diye karşdık verdi; “Ben böyle görmüyorum! Ba- şanya ulaşmayı ümit etmek için hiçbir sebebiniz yoktu. Bunu beklemeye hakkınız da yoktu!”

Her daim işaret ederdik: “Rabbin işidir bu; gözümüzde hari­ka bir iş! [Mezmurlar, 118/23]”

Gelecek 4 Temmuza kadar kolejin resmî açılışım yapma­dık. O sıralar eyalet sekreteri olan Mr. Seward, çıktığı dünya seyahati çerçevesinde istanbul’a geliş yolundaydı. Onun gelişi­ne kadar umumi açılış ertelendi. O ve kolej dostları, kolejdekiler tarafından tezahüradarla karşdandı. Bizim uzun soluklu müca­delemiz zamanmda Osmanlı Devleti’nin Washington ortaelçisi olan Bulak Bey de davet masasmda hazırdı. Mr. Sevvard fiziki açıdan bitmiş bir hâldeydi, fakat parlak hafızası erişilecek gibi görünmüyordu. Benim, kendisine dair yaptığım konuşmaya ce­vaben asil bir konuşma yaptı. Böylece Robert Kolej’in umumi açdışı muhteşem bir başanyla sona erdi.

Koleje izin Verilmesinin Sırrı Açıklığa Kavuşuyor

Ancak açdış bizdeki sırrı çözmediği gibi daha da derinleştir­mişti. Birkaç arkadaşa şunu söyledim:

“Âli Paşa’nın ve Sultanın arkasında henüz gün yüzüne çık­mamış acayip bir güç var. Siz dilerseniz buna doğaüstü bir güç diyebilirsiniz. Cizvitleri ve diplomatları nasd anında durdurdu ve onların hepsine boyun eğdirdik A! evet sizin cevabınız ‘padi­şah fermanı’ olacak. O hâlde Sultanı, onlara karşı gücünü ortaya koymaya ve bu koleji Birleşik Devletler’in himayesi altına ver­meye iten neydik Bu iki paha biçilmez lütuftan hiçbiri neden asla bizim kesime teklif edilmedik”

Fakat hiç şüphe yok ki doğru açıklamalarda bulunulacak­tı. Açılıştan bir iki hafta sonra bir Türk beyefendisi, güya doğal bir tarzda koleji görmek maksadıyla bize uğradı. Alelade bir ko­nuşma üslubu ve harekederi olan biri değildi; ama yalnız gel­mişti. Tebdil kıyafet geldiğinden kesinlikle emindim. Koleji ve müfredatı gözle görülür bir ilgiyle ve zekice teftiş ettikten sonra ayrılırken, “bu kadar çok vaktinizi aldığım için affınızı istirham ederim” dedi ve ekledi:

“Zannedersem İngilizce eğitimi, başka bir derse kıyasla daha fazla verilmektedir. Birkaç küçük torunum var. Yeteri ka­dar büyüdüklerinde onları bu koleje gönderme niyetindeyim.”

“İngilizce konuşuyor musunuz^” diye sordum. Mükemmel derecede güzel bir Ingilizceyle:

‘Ya, evet beyefendi, ara sıra; lakin burada konuşmaya hiç fırsatım olmuyor.”

Onu daha fazla anlamayı istedim ve kolejin önündeki ve ci- vanndaki manzarayı seyretmesi için kolej kulesine davet ettim. Kabul etti. Manzaradan öyle büyülendi ki, hakkında uzun uza- dıya güzel sözler sarf etti. Avrupa’daki üniversitelerin çoğunu gördüğünü, hiçbirinin, Boğaz’ın ve tarihî kıyılarının manzara­sıyla kıyaslanamayacağım söyledi. Aşağıya inmek için dönerken şöyle dedi:

“Ah beyefendi! Girit’te o kanlı isyan çıkmamış olsaydı biz size kolejinizi inşa iznini asla vermezdik.”

“O kanlı Girit isyanı!” diye gerçekten şaşırmış vaziyette haykırdım. “Rica ederim, onun bu kolejin burada inşasıyla ne ilişkisi olabilir ki£”

“Ah, biz bunu çok iyi anladık” diye karşılık verdi, azarlar tarzda bir gülümsemeyle.

“Fakat siz anlaşılmaz şeyler söylüyorsunuz. Ben bunu an­lamıyorum.”

“Türkiye’de bu kadar uzun süredir, bizi ne zamandır sava­şın kıyısında tutmaya devam eden o isyan hakkında hiçbir şey bilmeden mi ikamet etmektesiniz^”

“O hadise hakkında her şeyi biliyorum beyefendi; bu ise hiç anlamadığım iki hususla bağlantılı.”

Benim samimiyetimden şüphe ettiği aşikârdı, fakat konuş­masına devam etti:

“Ya, sizin büyük amiraliniz Farragut buradayken, o isyan bizim en büyük sıkıntımızdı; bütün maharetimizi ve gücümüzü tü­ketmişti. Denizin Girit’i bütün bütün yuttuğunu memnuniyede seyredecektik; lakin ona hürriyet bahşetmek, bütün adalanmızın kaybolmasına yol açacak, devletimizin parçalanmasına sebep ola­caktı. Yunanlı delegeler amiralin etrafını çevirmişlerdi. Ona, daha evvelce Girit Adası’nın kıyılarından geçeceğine ve göçmenleri alıp Yunanistan’a götüreceğine söz verdiğini; dahası, Amerikan hükümetinin, zırhlı gemilerinden birini onlara satmayı taahhüt et­tiğini bildirdiler. Bu bize tehlikenin haklı sebebini vermişti. Amiral Farragut, Sultanın en yüksek devlet memurlarıyla akşam yemeği yemek için geldiğinde bu tehlike bir hayli fazlalaştı. Sadrazama, dobra dobra neden Amerikan kolejinin inşa edilemediğini sordu. Sadrazam da bunu samimi sözlerle cevapladı. Amiral tek kelime etmedi. Ancak hariciye nazırına, harbiye nazınna ve bahriye na­zırına sağdan soldan birtakım sorular sormaya devam etti: ‘Ekse­lanslarına bir sual sormak istiyorum. Neden Amerikan koleji inşa edilemiyor, bilmek istiyorum.’

Hepsinin cevaplan karşısında aynı derin sessizliğine bürünü­yor, tek kelime etmiyordu. Açıkça gördük ki, Birleşik Devletier hükümeti bu kolej meselesini bize karşı tehdit unsuru olarak kul­lanmaktadır. Amirale, bütün güçlüklerin ortadan kaldırılacağı ve kolejin kısa sürede inşa edileceği sözü verildi. Fakat o ansızın ül­keden aynlıp doğruca Cebeli Tarık Boğazı’ndan çıkınca rahat bir nefes aldık. Size inşaat izni verme niyetinde de değildik. Bir iki ay sonra New York’un önde gelen gazetelerinden alınan o belge­ler, asılları ve tercümeleriyle birlikte bize gönderildi. Bunlar Girit meselesi hakkında yazılmış acımasız ve insafsız yazılardı. Fakat maharetle ve kesin bilgiye dayanılarak yazılmışlardı. ‘Bu işte büyük amiralin parmağı var. Onun hükümeti, Amerikan halkını müdahâle için hazırlıyor’ dedik. Şayet Akdeniz’e bir Amerikan zırhlısı girerse, bunu Yunanistan’la bir savaş takip edecekti. Savaş başladığında (iki elini yukarı kaldırarak) onun nerede sona erece­ğini bir tek Allah bilirdi! Kolej meselesinin dikenli bir hâl alacağı ve siyasi karışıklıkların nihayet bizi istenilenden fazlasını vermeye mecbur bırakacağı hususunda daha önceden uyarılmıştık. Artık dikenleri hissediyorduk, kanşıklıklan da görüyorduk. Şöyle diyor­duk: ‘Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e gelmiş olma- sındansa, Amerikalılar için kendi paramızla yüz tane kolej binası inşa etmek daha evladır!’ Bunun üzerine size, eşi benzeri olmayan bu yerde inşaat izni verdik. Asla vermediğimiz padişah fermanı­nı size verdik ve hükümetinize en büyük iltifatımız olarak koleji Birleşik Devletler’in himayesinin altına yerleştirdik. Böylece (yü­zünde büyük memnuniyet ifade eden bir gülümsemeyle iki elini yatay bir hareketle uzatarak) bunu da tamamen düzeltmiş olduk.”

Yukarıda bahsi geçen mektuplar, New York’taki iki Rum beyefendinin telkinleriyle yazılmıştı. Açıkgöz diplomadann her şeyi doğru biçimde yorumlayıp yorumlamadıklarını söyleyecek durumda değilim, incil’den, Korintoslulara I. Mektup, 1/26-29’u[24]tekrarlamayı tercih ediyorum.

Bizim daha evvel kafamızı kanştırmış olan birkaç husus şimdi aydınlanmıştı: Sadrazam fermam yerine anlı şanlı padişah fermanı. Âli Paşa bunu iki sebepten ötürü temin etti. Birincisi, ha­disede görmüş olduğu üzere kritik aciliyet; ikincisi, resmî olarak kellesini kaybetmeksizin şahsî bir emir vermesinin imkânsızlığı. Çünkü o, düşman diplomatlara fermanın verilmeyeceğine dair taahhütte bulunmuştu. Fakat Sultan, padişaha özgü ve mudak iktidanyla bunu vererek paşayı büyük ölçüde temize çıkaracak­tı. öte yandan bu, bütün sıkmtılan çıkarmış olan ve Sultanın kutsal otoritesini sorgulamak suretiyle kolej meselesinde ken­di mevkilerini asla tehlikeye atmayacak olan o diplomadan da durduracaktı.

Koleji Birleşik Devleder’in himayesine vermek suretiyle yalnızca sıkıntının sebebi ortadan kaldırılmış olmuyordu; aynı zamanda Birleşik Devletler, dostça bir karşılık vermek zorunda bırakılıyordu. “Bu Mr. Hamlin hiç ölmeyecek mi£ Beni rahat bı­rakmayacak mı£” diyen paşanın neden bu denli dost olması ge­rektiğini anlayabiliyordum. Kendisini iyi ve mudu hissediyordu. Çünkü devletini kurtarmıştı; müstakbel bir düşmanı yatıştırmış

  Robert Kolej’in Anadolu Yakasından Görünüşü

tı; bütün o düşmanca davranan diplomasiyi felç etmişti; benim hakkımı vermişti ve bana, hükümetim tarafından desteklenen biri gözüyle bakıyordu; imparatorluk lehine yeni haklar kazan­mıştı.

Ahmed Vefik Paşa ile Dostluğum

Ahmed Vefik Paşa ile yıllar süren ahbaplığımı anmadan ge­çemem. O, tesadüfen ve çok yakın bir şeldlde kolej tarihine da- hd olmuştur. Bu beraberlik bir bakıma kaydedilmemiştir.

Kolejin şimdiki yeri, ben daha herhangi bir okul kurma dü­şüncesinin öncesinde, bir kolej için idealim olan yerdi. Ahmed Vefik Paşa bir defasında, beni sık sık bu yerin kıyısı boyunca yü­rürken gördüğünü söylemişti. Dalıp dalıp gidiyormuşum.

Paşa, “burası bir kolej yeri” dediğimi tahmin ediyordu. O zamanlar  bu arazinin sahibinin o olduğunu kesinlikle bilmiyordum. Fakat 1859 yılında Mr. Robert’le hiç denenmemiş bir yolculuğa çıkma konusunda mutabık kalınca, dk defa arazi sahibini araştırdım. O kişinin Paris’te Osmanlı büyükelçisi olduğu söylendi. Bizim el­çilik sekreteri Mr. Brown tam da o sırada Paris’e gitmek üzerey­di. Bu arazi için anlaşma koşullanm görüşmesi ve paramızdan 3.000 sterlin (15.000 dolar) gibi yüksek bir fiyat vermesi için onu yetkilendirdim. Bahsettiğim arazi şu an bizim olan ve yolun iki tarafındaki tarlaları içine almaktaydı.

Ahmed Vefik Efendi Mr. Brovvn’a kesin ifadelerle şöyle ce­vap vermiş: “Mr. Hamlin’e söyleyiniz, araziyi satmak üzere alır­sa ona kulak veririm; şayet sırf bir alıcıysa söyleyecek bir sözüm ve sunacak bir koşulum yok.” Ben de bu yüzden, daha önce anlattığım gibi Kuruçeşme’de bir arsa satın aldım. Nasıl oldu da Paris’ten döndükten hemen sonra Ahmed Vefik Efendi bana bu yeri teklif etmiştik

Bir gün bana bütün bu olanlarla alakalı ilginç bilgiler ver­di. Sultan Abdülmecid hayattayken, Paris’teki şahsi konutun­da her şey dilediği gibi gidiyormuş. Diplomasi çerçevesinde verilen akşam yemeklerinin faturaları son derece ağırmış ama tam vaktinde ödeniyormuş. Sultan ona, hiçbir büyükelçiliğin, verdikleri akşam yemeklerinde ihtişam ve çekicilikte Osmanlı Devleti’nden üstün olmasına izin vermemesini emretmiş. Söz­lerini şöyle sürdürdü: “Sizi temin ederim, o yemek davederimiz en seçkin misafirleri bir araya getiriyordu ve her seferinde en yüksek takdirleri alıyordu. Sultan Abdülmecid hayatta olduğu müddetçe raporlarım ve kalem kalem listelenmiş faturalarım onun kesin muvafakatiyle kabul ediliyordu. Âli Paşa benim nü­fuzumu zayıflatacak kudrette değildi. Sultanın vefatı, kolladığı bu fırsatı ona vermiş oldu. Sefarede dgili harcamalar kısıtlandı. Öyle ki, çok gerekli olan memurlar bile işten çıkarıldı. Sonun­da diplomasi gereği verilen davetlerin faturalan kabul edilmedi. 150.000 frank (30.000 dolar) tutarındaki bir borçla istifa etmek zorunda kaldım. Kendi haysiyetim ve devletimin şerefine verdi­ğim ehemmiyet, faturaları ödenmeden Paris’te bırakıp gelmeme izin vermeyecekti. Hususi kaynaklarımı tüketmiştim; ardından şimdi sizin olan bu güzide yeri satmaya mecbur kaldım. Oraya bir gün bir köşk yaptırmayı ümit ediyordum.”

Bu Paris çekişmesi, Robert Kolej mücadelesinde gizli bir rol oynamıştı. Âli Paşa, Ahmed Vefik Paşa’nın benden aldığı parayı iade etmesini istedi. Paşanın buna cevabı şöyle oldu: “Paris’teki sefaretin masrafları için hükümet üzerindeki haklarımı kamilen yerine getirdiğinizde ben de büyük bir memnuniyetle dediğinizi yaparım.” İki adam birbirlerine çok kızgındılar. Kolej mücadele- sindeki kararlılıktan ve Âli Paşa üzerinden tam bir zafer kazanıl­masından dolayı Ahmed Vefik Paşa zevk almıştı. Bu durum onu güldürüyor ve şişmanlatıyordu; benim cephemde ise onu benim dostum kılmıştı.

Ona bir gün Sultan Abdülmecid hakkında sorular sordum. Ondan büyük bir hayranlık ve bağlılıkla bahsetti. Fakat etrafım kuşatmış ve onu etkisi altma almış olan insanlara esef ediyordu. Sultanın her zaman bir beyefendi olduğunu söyledi. Delikanlılı­ğından, tahta çıkışına kadar onu tanımıştı. Başkalarına karşı da­ima müşfik ve nazikti. Etrafındakilere bir sultandan beklenme­yecek ölçüde zarif iltifatlarda bulunurdu. Çevresindekiler daha düzgün olsalardı o bir model hükümdar olurdu.

Sultan Abdülaziz’i ise bir imparatorluğu yıkacak derece­de mükemmel niteliklere sahip bir şahsiyet olarak görüyordu. Zannederim Ahmed Vefik Paşa hep Amerikan hükümetinin Âli Paşa’yı, yapmış olduğu şeyi yapması için korkuttuğuna inanı­yordu ve bununla ilgili benim görüşlerimi keşfe çıkıyordu. Şöyle diyordu: “Sizi ziyaret eden o paşa kesin doğruyu söyledi.”

Âli Paşa’nın ölümünden sonra Ahmed Vefik Efendi, tema­yüz etmiş pek çok hizmetinden dolayı Ahmed Vefik Paşa oldu. Şahsiyeti iyice oturmuştu; çelişkilerle dolu ve tasvir edilmesi çok zor olan bir kişiydi. Bitmek bilmeyen bir enerjisi ve cesa­reti vardı; hiçbir şeyden korkusu yoktu. Kimi zaman sonuçları umursamazdı. Buna mukabil bazı asil kişilik özelliklerine sahip­ti. Bunlar büyük bir kuvvetle beni kendisine çekiyordu.

Ahlakî ve dinî duygulan birbirine tezat teşkil eden unsurla­rın karışımıydı. Ateşli bir Müslüman olduğunu ikrar ediyordu; fakat pek çok konuda Hıristiyanlığa daha fazla sempati duyu­yordu. Renan’la[25] şahsen tanışıyorlardı. Ancak onun yazdıkla- nyla gerçek dışı diye eğlenirdi. Bir Türk bilim kulübünde koz­mogoni üzerine bir dizi konferans vermişti. Bu konferanslarda, Tevrat’ın Tekvin (Genesis) bölümünün temel kabulünü, bilimin tespit edilen gerçekleriyle ustaca müzakere etmişti. Bu konuş- malan onun, her iki tarafın en iyi yazarlarım dikkatlice okumuş olduğunu gösteriyordu.

Ahmed Vefik Paşa’yı herhangi bir gün öğleden sonra üçle dört arası uğrayıp bir çayımı içmesi için davet etmiştim. Bir gün masasının üzerinde, Arapça bir Kitab-ı Mukaddes gibi görünen kocaman bir cildi görünce ne olduğunu sordum. “Bu Aziz Kitab, yani Holy Bible. Şimdiye kadar gördüğüm Arapça basılmış en zarif matbu kitaptır” dedi. Ardından bir kaside ve Mezmurtar’la İşaya kitabının bir kıyaslamasını okumaya girişti. Bu beni şaşırt­tı ve sevindirdi. Kendi tanımlamalarının zenginliği ve seviyesi­ne uygun olarak İşaya’yı bütün şiirlerin üzerine yerleştiriyordu. “Sizin Shakespeare’inizi dikkatle inceledim. (Sayfaları baştan aşağı sonsuz bir hazla tekrarladığım işitmiştim.) Lakin İşaya onun da üstündedir” dedi. Mezmurlar11 hem pek çok düşünceyi banndırması hem de ibadede ilgili olması bakımından çok fark­lı diye yorumlamayı sürdürdü: “Bunlar, hayattan tecrübelerle dolu. Sıkıntıda olan bir adam Mezmurlar’dan muazzam bir sabır devşirebilir. Bize de şöyle söylemeyi öğretiyorlar: ‘Allah bizim sığınacağımız yerdir’ [Mezmurlar, 46/1]’ Hem İşaya’yı hem de Mezmurlar’ı okurken müthiş bir zevk alıyorum.”

Böyle bir adamdan böylesi yorumlar dinlemek beni adama­kıllı çarpmıştı. Düşünce sahibi Müslümanlar, bizim Kutsal Me­tinlerimizi, bizim düşündüğümüzden daha çok okurlar ve Tamı Kelamı’nın özünde mevcut olan güce şahit olurlar. Böylesi Müs­lümanlar, adı Hıristiyan adı olup da Kitab-ı Mukaddes’i küçüm­seyen yahut vakiderini ve bilgilerini onun değerini düşürmeye adayanlara bir azarlamadır.

Koleje Bağış Toplamak îçin Amerika’dayım

Kolej kısa süre içinde yeni binalarım doldurdu. Bulgarlar, Ermeniler, Rumlar ve değişik milliyetlerden yabancılar koleje aktdar. Böylece Doğu’da kolej eğitimi vaktinin tam anlamıyla gelmiş olduğunu tartışmasız olarak ispadadılar.

Mr. Robert’in ısrarına karşı koyamayarak, kolej için bağış miktarlarını yükseltmek adına 1871 yılında Amerika’ya gittim. Bu projeye pek fazla inanmıyordum. Dahası bir dilenci olarak kendi kabiliyetierime hiç güvenim yoktu. Ben Amerika yolun­dayken Şikago’daki büyük yangın vuku buldu. Bu, iş dünyası­nı o kadar çok tedirgin etti ki, o hâlde en iyisi hiçbir çaba sarf etmeyelim diye düşündürdü. Ben de alelacele geri döndüm ve kolejin arkasındaki Study Hail Binası’m inşa ettim; profesörlere ait iki evin temelini attım. Bu iki eve inşaat izni verilmemişti.

İstanbul’dan ayrılmadan evvel Bebek’te ikamet eden İngi­liz dostumuz Mr. John Seager’ın evine bazı dostlarla buluşmak üzere davet edildik. Kalplerimiz safiyet içerisinde davete gittik. Yalnız yolda giderken bir dostumuz, orada bize bir şeyler hedi­ye edilebileceğini ima etti. ‘Ya!” dedim biraz şaşırarak, “öyleyse bunun ne olacağını biliyorum! Bir cezve olacak!” Çünkü İngiliz ve Amerikalı dostlarla yaptığımız akşam toplanhlannın hepsin­de mükemmel bir kahve teçhizatım sayesinde hayli sivrilmiş- tim. Gerçekten de Bebek’teki ingiliz ve Amerikalı topluluğun kahvecisiydim.

ingiliz ve Amerikalı dostlan böylesi bir mecliste bulmak bana çok büyük bir sürpriz oldu. Uzun salonun bir kenarında­ki masamn üzerindekiler beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Altta sadece basit bir cezvenin olmadığı, birkaç nesnenin bulunduğu aşikârdı, ingiltere’ye ve Yabancılara incil Cemiyeti (British and Foreign Bible Society) temsilcisi Rev. Dr. Thomson masanın arka kısmına oturdu. Bütün her şey hazır olunca ayağa kalktı; parşömen kağıdına güzelce yazılmış olan aşağıdaki konuşmayı okudu:

Robert Kolej Müdürü Rev. Cyrus Hamlin’e…

Muhterem ve Aziz Beyefendi, son otuz üç yıldır kısa aralıklar dı­şında kesintisiz ikamet ettiğiniz ve bizim de sizin topluluğunuzda bulunma ayrıcalığından zevk aldığımız Bebek’ten aynlıyor olma­nız uzun zamandır size karşı aklımızda bulunan hisleri ifade et­meye uygun bir fırsat gibi görünmektedir.

Yıllar boyu American Board’un Ermeniler için görevlendirdiği bir misyoneri olarak o milletin güvenini ve saygısını kazandınız. Hiç şüphesiz aynı şevk ve sadakatle onlann kendi dillerinde Tann’nın Müjdesi’ni vaaz ettiniz, ingilizce gerçekleştirdiğiniz vaazlar sık sık bizim de zihnî ve ahlakî açıdan yükselmemizi sağlıyordu. Aynca Misyon ilahiyat Okullanna, uygun sınırlar çerçevesinde zanaat bilgilerini dahil etme noktasındaki bilgeliğinize hayranız. Böyle­likle bir yandan öğrencilerinizi özgüven (self-reliance) ruhuyla ye­tiştirirken öte yandan Board’un masraflarını da azaltmış oldunuz. Hafızalanmız o yıllan hep Kınm Savaşı’ndaki hadiselerle ilişkilen- dirmektedir. Sizin ingiliz ordusuna yaptığınız önemli hizmetleri minnettarlıkla yâd ediyoruz. Kuleli’deki hastanelere çamaşır yıka­ma tesisleri kurdunuz. Aynca oradaki ve Üsküdar’daki hastanele­re besin değeri yüksek ekmekler temin ettiniz, ikinci söylediğim teşebbüsün kârlarından bir fon oluşturarak ülkedeki yerli Protes­tan cemaader için yapılan kiliselerin inşaadanna bol bol yardımda bulundunuz.

1865 yılında istanbul’u saran korkunç kolera salgınındaki gayret­leriniz de aynı derecede dikkat çekicidir. Halkın kullanımına sok­tuğunuz “kolera tertibi ilaç” hiç kuşkusuz Tann’nın izniyle pek çok hayatın kurtanlmasına vesile oldu. Fakat bizler, şehirde ihmal edilmiş halk kesiminin veba tehlikesi saçan evlerine girmedeki ör­nek cesaretiniz de buna denk bir değer biçiyoruz. Ancak bu vesileyle söyleyelim, Bebek’te oturan her milletten in­sanı kucaklayıcı bir tarzda gösterdiğiniz, yine sıkıntılı ve üzüntülü anlanmızda bizlere de ihsan ettiğiniz şefkat, bilgece yol gösterme ve anında yardıma koşma gibi haslederinizi daima şükranla ana­cağız.

Siz bu hizmetleri hepimize sevdirdiniz; sizi daima dost canlısı, cömert, çareler üreten ve toplumun gelişmesini teşvik edebilecek ve muduluğunu yükseltebilecek şeyleri desteklemeye hazır biri olarak bulduk.

Şu an yönetmekte olduğunuz bu asil eğitim kurumuyla bağlan­tılı olarak, kolejin kurulmasında uzun süre direnen muhalefetin üstesinden gelmede gösterdiğiniz sağduyu ve sebata hayranız. Mademki ona bu derece yakışır bir mesken inşa etme imtiyazına sahip oldunuz; yıllar boyunca onun çıkarlannı koruyup gözetme­ye de ömrünüz vefa edebilsin.

Robert Kolej Müdürü olarak sizin farkınız, imparatorluktaki bü­tün milliyedere mensup gençliğe, onlan yüksek edebi kültüre ve bilimin zirvelerine ulaştıracak vasıtaları sunmanızdır. Aynı zamanda siz, Kitab-ı Mukaddes’in ilahi otoritesine olan sağlam inancın ve onun emirlerine saygı gösterme temeline dayanan ita­atin bir örneğini takdim ettiniz. Böylesine hakiki bir Hıristiyan eğitimini yaymasıyla Robert Kolej, bu topraklara bir lütuf olmada asla başansız olamaz.

Kısacası bizler sizin tavsiyelerinizle istikametimizi belirledik, sizi örnek alarak cesaretlendik; sizin hizmetlerinizle zihnî ve ahlaki açıdan yükseldik. Tann’ya, size ve aile fertlerinize en cömert ni­metlerini bahşetsin diye dua ediyoruz. Öğütleriyle bu dünyada size rehber olsun; öte dünya da ise Cennetine kabul etsin. Muhterem ve aziz beyefendi, biz dostlarınız zatı alinize saygılar sunuyoruz. James Binns, E.E. Bliss, I.G. Bliss, E.M. Bliss, W.R. Bull, Mrs. Cal- luci, Hy.I. Hanson, A.W. Hanson, W. Wellesley Hanson, George Jacobs, W.E. Jackson, Henıy Lamb, Albert L. Long, I.F. Pettibone, Hy. Ridley, Jno. Rowell, Rudolf Schneider, G.H. Clifton, E.F. Ede, George Gatheral, J.K. Greene, H. Groppler, C.S. Hanson, Jno. Se- ager, W. Seller, W.G. Schauffler, W.R. Swan, Thos. Swan, Octs. Swan, Hy. Swan, Alex’r Swan, John R. Thomson, Edwin Thom­son, G.W. Wood

İSTANBUL, Mayıs 1873

Hediye edilen eşyalar güzel bir altın saat ile gümüş bir çay takımıydı. Çay takımının güzel, ağır bir gümüş kaplama tepsisi vardı. Bir ucuna, şehrin en yeni binası olan Robert Kolej’in, di­ğer ucuna da en eski yapısı olan ve Justinyen’in M.S. 535’te inşa ettiği Ayasofya’nın mükemmel resimleri işlenmişti. İki resim arasındaki bir armanın üzerine ise takdim sözleri nakşedilmişti. Bu hediyeler Bebek’te ve Kandilli’de (Anadolu yakasındadır) ya­şayan İngiliz ve Amerikalı dosdardandı. Şehrin başka yerlerin­deki ingiliz dosdarımız, kendderinin dahd edilmemiş olmasma gücenmişlerdi. “Bu etkinliği genellemiş olsalardı ortama layık bir şey yapmış olurlardı!” dediler. Fakat bu hatıralar bizim için çok değerli. Onlar, tepsiye işlenmiş iltifatlı takdim sözlerinde

atıfta bulunulan bütün o yaşadıklanmızın içerisinde, yılların pe­kiştirdiği işbirliğinin ve duygudaşlığın meydana getirdiği dost­lukların yadigârlandır.

XIV. BÖLÜM ROBERT KOLEJİN BAĞIŞ KAYNAKLARI

istanbul’dan Ekim 1873’te ayrıldık ve Birleşik Devleder’e Kasım ayında ulaştık, ingiltere’de çok zevkli geçen ziyarede- rimiz oldu: Londra’da Minasyan ailesiyle ve ingiliz dosdarla, Glasgovv’da can dosdarımız Stoddard ailesiyle, Edinburgh’da sevgili Dr. Cullen’le ve diğerleriyle birlikteydik. Amerika’ya ge­lince bir kuzey kışının içine saplandık. Yapmak zorunda oldu­ğum işlerimin çoğunu bitirmeden önce bir hekim tavsiyesiyle Florida’ya kaçtık. Göğüs hastalığmdan daha ciddi bir rahatsızlık, bacak tümörü içinde kendini geliştiriyordu. Seçkin doktorlann değerlendirmeleri sonucunda kanser teşhisi kondu. Fakat tümör yavaş büyüyordu ve bana işimi bitirecek kadar vakit tanıyacağı­nı umuyordum.

Jacksonville’deki ikametim New England’tan dosdarın gösterdikleri cömertçe ikramlar sayesinde fevkalade güzel geç­ti. Presbiteryen din adamı Rev. Mr. Warner’in evinde kalacak çok hoş bir yer buldum. Jacksonville’e sağlığı için gelmişti ve maddi gelir olsun diye gayet başarılı bir pansiyon açmıştı. Hava çok yağmurlu ve kasvetliydi. Bana öyle görünüyordu ki, sanki Florida’nın beyaz kumlarına gömülmek için gelmiştim. Kolej­den arkadaşım Cambridge’li Cyrus Woodman’dan bir not alınca orada üç dört günden fazla kalamadım. Nota ilişik elli dolarlık bir çek vardı. Bunu sırf dinlenmem için kullanayım diye tembih- lemişti. Ardından kuzenlerim Fosters ve Faulkners’ten pek çok çek geldi, öyle ki Mr. Robert’ten bir kuruş talep edecek durum hiç olmadı. Masrafa aldırmadan gözümün gördüğünü takip ede­bildim.

Bazı hoş kimselerle tanıştım ve birkaç ilginç seyahat ger­çekleştirdim. St. Augustine’de, orada görevli hanım misyonerler Miss Mather ile Miss Perit’in ve kocaman bir portakal bahçe­sinin sahibesi Mrs. Anderson’ın teveccühleriyle hatırlanmaya değer bir ay geçirdim. O bahçeden dilediğimiz zaman en güzel portakallan toplamaya izinliydik.

Mandarin’de yaşayan Stovve ailesini ziyaret ettim. Orada Mrs. Henry Ward Beecher’la kriket oynadık. Beni sürekli ye­niyordu. Nisanda Ocklavvaha’ya geçtim. Gerçi sivrisinekler mahvedecek diye uyarılmıştım ama en ufak bir rahatsızlık çek­medim. Orman ağaçlannın, nilüfer yapraklarının ve timsahla- nn arasmda eşsiz bir vapur gezintisi yaptım. Rotamızı meşhur Gümüşsu’ya (Silver Spring) çevirdik. Harikulade su havzasının suyu o kadar derin ve saftı ki, bir sandalın içinde oturan kişi ken­disini âdeta havada asılı hissederdi. Benimle birlikte yolculuk yapan adamlardan biri Indiana’lı bir avukattı. Memleketindeki sevgilisine göndermeye layık eşyalar bulmak için sürekli etrafı­na bakınıp duruyordu. Denizcilerden biriyle ufak bir sandalda gezintiye çıkmıştı. Suyun içine düşmüş olan bir ağaca erişmek için çabalarken ayağı kaymış ve uyumakta olan kocaman bir timsahın sırtının üstüne düşmüş! Timsah adamcağız kadar çok korkmuş ve kaçıp gitmiş. Adam da mümkün olduğunca hızlı (!) bir şekilde sürünerek karaya çıkmış. Nişanlısına büyük bir timsah yakalayamadı; lakin beş altı tane yavru timsah tuttu ve onlan postayla “sevgilisine” gönderdi, bir aşıktan gelen benzer­siz bir hediye olarak!

Jacksonville’e geri dönerken, Mr. Solon Robinson’un evin­de sevgili dostum ve kardeşim Dr. Chickering’le karşılaştım. Za­türree olmuştu ve iyileşme ümidi çok azdı. Fakat Dr. MitchelTın

maharetle bakımı ve Robinson ailesinin müthiş şefkati sayesin­de hayata döndürüldü. Mayıs aymda Dr. Chickering’in evinin güzergahında hep birlikte yolculuk ettik. En güler yüzlü yol ar­kadaşıydı. Hayatı olaylarla dolu geçmişti. Yolumuzun üstünde­ki eski dostlarla harika görüşmeler yaptık.

Jacksonville’den yola çıkıp mükemmel bir yolculukla Tallahassee’e gittik. Yaklaşık yetmiş kuzeyliyi, bir kış ikametgâhı için o şehre çekmek maksadıyla yöreyi ziyarete davet etmişler­di. Biz, belediye binasındaki makama kabul edilen ilk beyler ve bayanlardık. Keşif gezisinin lideri olan müttefik ordusundan bir albay, oradaki dört müttefik generale beni Amerika Başkan Yar­dımcısı Hannibal Hamlin’in kardeşi diye takdim etti. Halbuki bir saat önce ona “ben onun kuzeniyim” demiştim. Generaller­den biri şaşırarak, ‘Ya, ben de başkan yardımcısını beyazla zen­ci karışımı melez diye düşünürdüm!” dedi. Eski başkan Tyler’in oğlu General Tyler bir kahkaha patlattı ve şöyle karşılık verdi: “Beyim, bu siyasi bir palavradır!” Elbette onlar dansa da kalktı­lar. Kuzeyli hanımların en uzunuyla, Güneyli beylerin en kısası birlikte dans etti. Bu durum son derece komikti; belki de Kuzey ile Güneyin bir araya gelmesinin zorluğunu gösteriyordu.

Tallahassee’deki bu çok keyifli ziyaretten sonra dönüş yo­lumuz üzerindeki Monticello’da iki saat mola verdik. Orada bizi bekleyen birkaç tane atlı araba ve çok sayıda binek atı var­dı. Yonkers’li Mr. Miller’la en güzel görünen arabayı ve atlan seçtik; köye gitmek için onları ücretle tuttuk. Adama herhangi bir indirim yaptırmayalım, aksine ücreti cömertçe verelim diye anlaştık. Zira o adamların fakr u zaruret içinde olduklarını gör­müştük. Mr. Miller’la üç hanım içeri bindiler; ben de sürücü­nün yanındaki kasanın üzerine oturdum. Adamın atlarım öv­düm; ancak koşum takımlannı tutma tarzını ve arabasının içinin hâlini şiddetle eleştirdim. Ona şöyle dedim: “Sadece şu işletme düzgün olmuş olsaydı, istasyonun tüm müşterisini sen alırdın! Burada sizinkiyle kıyaslanabilecek başka hiçbir koşum hayvanı görmedim.” özür diler gibi şu karşılığı verdi: ‘Yapmak istediği-

miz pek çok şey var; ama onları yapacak vakit bulamıyoruz.” “Vakit bulmak^” dedim, “o hâlde vakit üretin! Eşyalan bu şekil­de kınlıp dökülmeye bırakmak çok yanlış!” Lakin başka şeyler de kendilerine dikkat sarf etmemizi istiyorlardı, eleştirilere son verdim.

Yol boyunca güzel, büyük konakların önü sıra geçiyorduk. Evlerin önünde geniş çiçek bahçeleri vardı. En muhteşem kona­ğın arazisinde çiçek demeti yapmakla meşgul bir hanım ayağa kalktı. Arabacı dörtnala giden adarını dizginledi. Kadın sokuldu ve her birimize güzel birer buket hediye etti. Arabacı sade bir dille şöyle dedi: “Beyler bayanlar, eşim!” Adam Monticello’nun en güzel konağının efendisiymiş! Ama bir beyefendiydi ve bizi saran şaşkınlık besbelli onu neşelendirmişti.

Daha sonra Mr. Miller, ben ve o, köleliğin yürürlükten kal­dırılması ve bölgenin vaziyeti hakkında ilginç bir sohbete dal­dık. Güneyde köleliğin geri gelmesinin hiç arzu edilmediğini söyledi, ilk iş olarak herkesin sermayeye ihtiyacı vardı. Fakat savaş onları öylesine tamtakır fakirleştirmişti ki bir başlangıç yapmak zordu.

Sıhhate kavuşmuş bir hâlde Kuzeye dönerken, Robert Kolej için bağış fonları bulma işi gibi tatsız bir faaliyete giriştim. New York’un zengin ve hayırsever adamlannı buldum; bir iki saygm kişi hariç hepsi koleje tek kuruş yardımda bulunmaya gönül­süzdü. Çok şaşırmıştım. Kişisel olarak beni büyük bir nezakede kabul ettiler. Kurumun hedefini ve kuruluşunu gerçekleştirirken verdiğim uzun soluklu mücadeleyi takdir ederken samimiydiler. Lakin bağışta bulunmaya gelince; yok efendim koleji Mr. Robert kurmuşmuş, yok arkasından onun adını taşıyacakmış, onun ba­ğışta bulunması gerekiyormuş…! Halbuki bu lafları edenler Mr. Robert’ten yirmi kat daha varlıklıydılar.

Yavaş yavaş anlıyordum ki, Mr. Robert hayır işlerinde pek tutulmayan biriydi. Aslmda hayırsever bir adamdı. Kendi des­teklediği çok beğenüen hayır kurumları vardı. Kilise görevi için yetişmesine yardımcı olduğu ilahiyat öğrencileri her zaman mevcuttu. Böyle desteklediği otuz üç kişinin listesini bana gös­termişti. Bunlar o sırada kilise görevindeydder. Bazılan ise ya­rarlı işlerin başında olan saygıdeğer kimselerdi. Fakat kendi ha­yır kurumlarını kendisi yönetmeyi tercih ediyordu; ne kendisine engel olunsun istiyordu ne de kendisi başkalarına kanşıyordu. Bu onun belirgin bir özelliğiydi. O yüzden çalışma tarzını tama­men değiştirmiş olduğu için hiç kimse ona üstlendiği bu girişim­de yardım etmeye istekli değildi. Kendisine bu yönde yapılan bir tavsiye açıkçası ona hakaret gibi geliyordu. Fakat mutlaka onu ikna eden bir tecrübe yaşamıştı.

Mr. Robert 80 kişinin adım seçti ve onların her birine açık çek göndererek, bu çok önemli ve asil girişime maddi yardımda bulunmalarını rica etti. Karşılığında kesinlikle tek bir dolar dahi alamadı. Bu sonuç onun büyük üzüntü duymasımn ve aşağdan- masmın bir kaynağı oldu. Kendilerinden para istediğim beye­fendiler, Mr. Robert’in hayırseverlikle ilgili tuhaf huylanndan bahsederken, büyük saygı duyulan kişisel özellikleri dışında başka bir yönüne asla atıfta bulunmuyorlardı. Doğruluğu, dü­rüstlüğü, iş alışkanlıklan ve yılmaz iradesiyle meşhur olmuştu.

Ameliyat Olmama Karar Verildi

Daha ileri çabalarım, cerrahi tedaviye teslim olmam gerek­tiğinden yarıda kesildi. Son derece kafa kanştırıcı bir vakaydı. Vaktiyle pek çok ünlü cerraha danışma fırsatım olmuştu. Yakla­şık yarısı bir ameliyatın ölümcül olacağından emindiler. Bu kafa karışıklığı esnasında kolejden sınıf arkadaşım ve dostum Dr. Ja­mes Ayer, kendimi Dr. Henry J. Bigelow’un tedavisine teslim etmemi ve onun tavsiyesine kesin olarak uymamı önerdi. Dr. Bigelovv o dönemde Boston’un en meşhur cerrahıydı ve özel­likle kanser ve tümör tedavileriyle temayüz etmişti. Dr. Ayer gayet nazik bir şekilde beni Dr. Bigelovv’a takdim etti. Hemen

ona, eğer tedavimi üstlenecek olursa kesinlikle hiçbir tazminat ödemeyeceğimi söyledi. Doktor bunu mizah yollu aldı ve şöyle dedi: “Eğer bütün hastalarım bana bu tarzda hitap etseydi çok da kârlı tedaviler yapamazdım!” Fakat Doğudayken kolera teda­visi gördüğümden haberdar olduğu için beni “kardeşliklerden” biri olarak kabul etti.

İnceden inceye iki muayeneden sonra tümörün kanser ol­duğuna ve hayatta kalmam için tek şansın ameliyat olduğuna karar verdi. Sanki benimle değil de üçüncü bir kişiyle konuşu­yordu Dr. Bigelovv; oysa yüzüme karşı konuşmasını isterdim. Her daim sabır içerisinde olmaktan hoşlandığını ve yine böy­le yapacağını söyledi. Söylediğine göre bende, hayatta kalma şansından daha fazlası vardı; eğer ameliyat başarılı geçerse, kanserin yaklaşık üç yıldan önce geri dönmeyeceğini umabilir- dim. Ameliyat olup olmama meselesine mutlaka karar vermem gerektiğini belirtti. Şöyle cevap verdim: “Ben ilgili tarafım; bir karar için ne bilgim ne de becerim vardır. Kararı size bırakıyo­rum doktor bey.” Biraz tereddüt geçirdikten ve ciddi bir bakış­tan sonra ellerini dizlerine vurarak, “Aman Dr. Hamlin, tümörü çıkanp atmanın sizin için en iyisi olacağını düşünüyorum!” dedi.

Böylece karar verilmiş oldu ve ameliyatın ne zaman yapıla­cağı da belirlendi. Dr. Bigelovv, “hastalarda görülen ruhi çöküntü burada asla olamaz” dediği Massachusetts Genel Hastanesi’nin yeni ek binalarında bana bir oda temin ederek büyük bir neza­ket gösterdi. Ardından hastane mütevellisinden Mr. S.D. War- ren ile Mr. Ezra Farnsworth’a, benim oraya kabulüm için ruhsat vermeleri için müracaat ettim. Ruhsat, itirazsız ve cömertçe ve­rildi. Bir de ihtar vardı: Sözleşme şartları bana serbest olacaktı. Fakat o sırada bunun belirtilmesine gerek kalmadı.

Kendimi ameliyat için hazırlarken soğuk algınlığından kıv­ranıyordum. Dr. Bigelovv sağlığıma yeniden kavuşmam ve müm­kün olan en iyi vaziyette tahlile gelmem için iki haftalığına beni gönderdi. O sırada ablam Rebecca’da kalıyordum. Fakat onun da evi doluydu. Değerli arkadaşım Dorchester’li Mrs. Walter

Baker’a bir not yazdım. Eğer iyileştirmek üzere harap bir diğer hastayı istiyorsa, Allston Caddesi, no. 8’de o hastanm kendisini beklediğini söyledim. Bir haber, posta yoluyla Dorchester’a gi­dip de cevabı bu kadar hızlı alınmamıştır. Yazdığım not postacı tarafından eline verilir verilmez, arabasına adadığı gibi doğru­ca Allston Caddesi’ne geldi ve beni alıp malikânesine götürdü. Orada öyle itina ile bakıldım ki, iyileşmemek elde değildi. On altı gün boyunca Mrs. Baker’in bakımı sayesinde altı yedi kilo aldım. Onun bol sütü, kaymağı, bisküvileri ve biftekleri asla unutulmaz. Bu hazırlık aşaması olmasaydı o zorlu sınav hiç kuş­kusuz ölümcül olurdu.

Ameliyattan bir gün önce Dr. Bigelow’la Dr. Hodges (bu zat, ölümcül olacağından emin olduğu için ameliyata itiraz et­miş, ama Dr. Bigelow’a yardım etmeye razı olmuştu) odama geldiler. Ameliyatın odamda mı yoksa ameliyathanede mi ola­cağını bana havale ettiler. Onun, ikinci söylediği yerde olma­sını arzu ettiğini bildiğimden, odamda olmasım tercih etmeme rağmen, hemen “ameliyathanede!” demenin mecburi bir vazife olduğunu hissettim.

Yan odadaki bir ameliyathane masasına yerleştirildim. Anestetik eteri orada verdiler. Onu teneffüs etmeye başladığım­da, çocukluğumda yaptığım bir dua ile adamakıllı rahatladım:

Şimdi uyumak için yatıyorum

Efendim isa’ya dua ediyorum

Ruhumu korusun diye…

Uyanmadan ölürsem

Efendim isa’ya dua ediyorum

Ruhumu alsın diye..

Ve bunu isa’nın hatırına istiyorum.

Sanki her şey istediğim gibi olmuştu. Gözümün önünde çi­çeklerin hayali, kulağımda uzaklardan gelen çan sesleriyle anes­tetik uykuya daldım. Tekrardan uyandığımda kendi odamday- dım ve eşim başucumdaydı. Her şeyin olup bittiğinden emin olunca şöyle bağırdım: “Ah! Eter bir harika!”

Ameliyathanedeyken iki ya da üç tıbbi gözetmen, bu vaka­nın nazik karakteri üzerine bazı yorumlarda bulunduktan sonra bana “ameliyatın süratle yapıldığım ve çok az kan kaybı oldu­ğunu” söylediler. Cerrahlar, tümörün kendisini bu kadar açığa vurmasına çok şaşırmışlardı. Dr. Bigelow onu elinde tutmuş, ikiye ayırmıştı: ‘Tombul bir tümör beyler! Bu neticeden dola­yı dostumuzu tebrik edebiliriz!” diye bağırdı. Bezecikli ve lifli tuhaf bir kesenin içine hapsedilmişti ve bu da onları aldatmıştı.

Dr. Bigelovv her ne kadar en hünerli cerrah olsa da bir iki ziyaretten sonra büyük ihtimalle beni bırakacak ve bir daha da görmeyecek diye uyarılmıştım. Bana yaptığı ziyaretlerin sayısı­nı tuttum, tam 67’ydi! Ona borçlu olduğum kadar hiç kimseye şükran borcum yoktur.

Şayet tümör yağlıysa ameliyatın nispeten daha hafif geçe­ceği önceden biliniyordu. Fakat emin olmak ve “epitel iltihabı” tamamen kaldırmak adına yarı dairesel bir kapak kesildi ve ters çevrildi. Bunun sonucunda oluşan iltihap ve cerahatin tahliyesi beni zayıf düşürdü.

Aşağı yukan dokuzuncu gün başlayan aralıklı bir hıçkırık, endişe verici bir belirtiydi. Aralıklarla devam eden aym hıçkı- nk ertesi gün öğleden sonra ardı arkası kesilmez bir hâl aldı ve kontrolden çıktı. Bu gerçeği şöyle tanımladım: Tedaviler hiçbir etki göstermemişti ve yavaş yavaş ömrüm azalıyordu. Son söz­lerimi yazdığımı ve o metni masanın çekmecesine koyduğumu çay saatinde eşime söylemeye karar verdim. Bunun üzerine ga­rip ve büsbütün anlaşılmaz bir tecrübe yaşadım. Bir fikrin ken­disi ile onun kelimelerle ifadesi arasındaki bağlantı tamamen kopmuştu. Konuşmak için çaba bile sarf edemiyordum. Bir fikir, bir istek vardı; lakin cismani organlar tamamen pasif kalıyordu. Eşim çaydan dönünce yazdığım metni söylemeyi düşündüm. Maalesef cismani organlarımın aynı pasifliği burada da söz ko­nusuydu. Artık ömrüm boyunca konuşamayacağımı hissettim. Daha iyi bir hayatın ümidi beni huzurlu kılıyordu. Sanki ailem­den sevdiğim birileri beni oraya almak için bekliyorlardı. Onla-

rın, yatağımın üstünde uçtuklarından ve ötelerdeki o hiç tecrübe edilmemiş hayatta benim rehberlerim olacaklarından başka bir şey hayal edemiyordum.

Soma revir doktoru, yanında iki de bakıcı paldır küldür içeri girdiler. Doktor sert ve kısa konuştu. Ben de ona, “ne yapıyor­san çabuk yap!” dedim. “Evet, iki dakika içerisinde yeni bir ilaç burada olacak” diye karşılık verdi. Fakat tam o esnada kapı açıl­dı ve bir eczacı ona bir hap kutusu uzattı. Doktor uzunca bir kapsül çıkardı; bir kaşığın içine su koydu; başımı yukarı kaldırdı; kaşığı ağzıma yerleştirdi ve “hadi! Yut onu!” dedi.

İki hıçkırık arasındaki çok kısa bir boşlukta hapı yutmamı, hiş kuşkusuz onun otoriter ses tonu sağladı. Tebriklerini bildirdi ve başımı yastığa yerleştirdi. Çok geçmeden hapın etkisi karnı­ma doğru yayılırken bir sıcaklık hissettim ve o berbat hıçkırık işkencesi sona erdi. Oh! Dinlenme hissi -tatlı bir dinlenme hissi ne hoşmuş!

Doktor hâlâ yanımdaydı. Takriben on dakika içerisinde düşman yeniden atağa geçti. Başka bir kapsül verildi, netice aynıydı. Doktor o sırada üçüncünün de verilebileceğini; ancak dördüncünün kendisine sorulmadan verilmemesini söyleyerek ayrıldı. Sonrasında iki saat uyumuşum. Uyandığımda çok bit­kindim; lakin hayata geri döndüğümü biliyordum. Fakat gene o hıçkınk! O kadar çok zaman geçmişti ki, dördüncü kapsül de verildi; bu, son vuruş oldu. Doktor sabahleyin beni hayata dön­müş olarak bulmaktan dolayı memnundu.

O dakikadan sonra iyileşmem yavaş olmakla birlikte ga­yet düzenli seyretti. Ara sıra aksilikler ve gerilemeler oluyordu. Fakat uzun bir süre sabit konumda bulunmamın getirdiği sırt ağrısıyla kıyaslandığında hiç acı çekmiyordum. Başından sonu­na kadar 85 gün hastanede kaldım. Benim nazik, tecrübeli ve basiredi hemşirem Miss Wry bir hastalığa yakalandı. On sekiz yıldır bu hastanede hizmet vermekte olan kadıncağız ben tam yataktan kalkmaya başladığım sırada hayata gözlerini yumdu. Tekerlekli sandalyeyle odasına gidebildiğim ve veda duası ile takdisini gerçekleştirebildiğim için çok mutluydum. Hastaneden aynlırken tek kuruş para ödemedim! Hekimlerden, hizmetliler­den, hemşirelerden ve dışarıdan gelen dostlanmdan en bol ne­zaketi ve ilgiyi görmüştüm.

Hastaneye hapsolduğum o uzun dönemde, sabit bir vazi­yette uzun süre kalarak zayıf düşen kimselere çiçeklerin nasıl tadı bir vaazda bulunduklarım öğrendim. Dorchester’li Mrs. Ba­ker, Mrs. Claflin, Mrs. S.D. VVarren, Mrs. Hemenvvay, Mrs. Alp- heus Hardy ve muhtemelen diğerleri odamı en güzide çiçeklerle dolu tuttular. Bu çiçekler, Göksel Babamızın bana olan sevgisini ve şefkatini dile getiriyorlardı. Oysa daha evvel hiç böyle bir şey yapmamışlardı. Sanki sessiz ama neşe saçan, müşfik birer can yoldaşıydılar. Park Caddesi Kilisesi’nden Dekan Hobart, omuz­larım ve başım için ayarlanabilir çok güzel bir kaldıraç yaptırdı. Sabit yattığım yerde bu bana müthiş rahatlık sağlıyordu. Sonra bunu başkalarına bıraktım. Şimdi hastanede bunun gibi pek çok cihaz var. “…şimdi, bu hayatta… yüz kat daha fazla…”[26] vaadine nail olmamış mıydım^

Hastaneden ayrılmadan iki veya üç gün önce Miss Alice Farnsworth geldi ve seksen günü aşkın bir zaman sonra beni dolaşmaya çıkardı. O gezintinin zevkini benimki gibi bir tecrü­beyi yaşamamış olan hiç kimse anlayamaz.

Eşimin yanı sıra Rebecca ablam da kurtulduğum için sevinç­ten uçuyordu. Mutlu hane halkımızdan geriye ikimiz kalmıştık ve tek başına kalacağı düşüncesi, onun ruhuna ıstırap veriyordu. Hislerini birbirine açıklama konusunda ketum bir aileydik. La­kin onun endişesini her daim hissedebiliyordum; hatta neşeli bir yüz ifadesi takındığında bile. Girdikten seksen beş gün sonra hastaneden ayrılınca beni himaye eden hayırsever hanım Mrs. Baker’in evine geri dön­düm. Zira hâlâ bitkindim ve sadece düz bir yerde güzelce yürü­yebiliyordum. Yüreğindeki sonsuz şefkatle Mrs. Baker yemek odasını benim için yatak odasına çevirdi. Bana en besleyici ve en kusursuz yemek düzenini uyguladı. Mükemmel bir ev sahi- besiydi. Bütün yönleriyle kraliçe gibi bir kadındı. Hizmetkârları onu severler ve mutiak surette itaat ederlerdi.

Malikânesi tertemiz, düzenli ve tertipliydi. Böyle bir kadın için yemek odasını yatak odasına çevirmek kahramanca bir di- ğergamlıktı. Yedi veya sekiz gün içerisinde bir baston yardımıy­la merdivenleri çıkabilir hâle geldim. O zaman oradan ayrılıp Amherst’teki ailemin yanına gitmeye karar verdim. Fakat Mrs. Baker beni ister istemez iki hafta daha alıkoydu. O sürenin so­nunda yataklı vagonla çok rahat bir yolculukla Palmer’a gittim. Nasıl istersem uzanabiliyor veya oturabiliyordum. Arabada ya­bancı bir diplomat vardı. “Tesadüfler” doktrini üzerine kendi­siyle ilginç bir tartışmamız oldu. Lakin kimdi, hiç öğrenemedim.

Sonsuz bir sevinçle aileme yeniden katıldım. Derhal za­yıf düşmüş olan bacağımı kullanma egzersizlerine başladım. Verandada günde üç dört defa yürüyordum. Bacağımı kullan­ma yönündeki iyileşmem hızlıydı; fakat onu bir deri bir kemik kalmış vaziyetinden kurtarıp eski hâline getirecek olan yeni et parçası oluşurken, yanmasından ve yüzeyindeki kaşıntıdan çok ıstırap çektim.

Amerikan-Türk Protokolünün îmzalanmasındaki Rolüm

Tam manasıyla iyileşmemin öncesinde, Türkiye’de ika­met eden Amerikalılar namına Washington’u ziyaret etmem istendi. Eyalet sekreteri Mr. Hamilton Fish’le görüşecek ve ona hükümetimizin niçin Türk protokolünü imzalaması gerektiği-

nin sebeplerini enine boyuna anlatacaktım. Bu protokol saye­sinde Amerikan vatandaşları Osmanlı İmparatorluğu’nda gay­rimenkul edinme hakkı elde edeceklerdi. Bu, her yönüyle aşina olduğum bir konuydu. Meseleyi karara bağlamak için on beş yirmi dakikalık bir görüşmenin yeterli olacağından adım gibi emindim. Mr. Fish’in konuyla dgdi bir önyargıya vardığını gö­rünce çok şaşırdım. Hiçbir açıklama dinlemeyecekti ve proto­kolü imzalamayacağını (!) belirtti. Dahası, şayet bu mesele için Kongre’yi harekete geçirmeye çabalarsam bütün nüfuzunu kul­lanarak karşı çıkacağını söyledi. Onu öfkeden deliye dönmüş vaziyette bıraktım; eğer mümkün olsa, kendisini istifaya zorla­yacak olan Kongre’yi harekete geçirmeye kesinkes karar verdi.

Hızlı hızlı yürüyerek başkente doğru yaklaşırken iki beye­fendinin yamndan geçtim. Biri beni tanıdı ve yanmdakine şöyle dedi: “Mr. Blaine, şu geçen adam bizim İstanbul’daki misyo­nerimiz Mr. Hamlin’dir.” Böylece en ummadığım ve en uygun zamanda, diğerlerinin arasında görmeyi çok arzu ettiğim bir ki­şiye takdim edilmiş oldum. Kısaca ona derdimi anlattım. Şöyle cevap verdi:

“Bu konuyla biraz dgilendim. Fakat siz eyalet sekreteri Mr. Fish’e gitmelisiniz.”

“Ona gittim beyefendi. Şimdi onun huzurundan çıktım.”

“Ne dedi£”

Söylediklerini naklettim. Bunun çok tuhaf olduğunu düşü­nüyordu. Beraberce tam eve girerken “beni vestiyerde bekleye­bilirsiniz. Yabancı komiteler başkanlannı size getireceğim” dedi. Meseleyi ve ilaveten sekreterin tehdidini onlara da anlattım. Bu talebin tamamen makul olduğunu söylediler. Kongre buna karar verdi. Öyle ki, sekreter Fish protokolü imzalamak zorundaydı ve imzaladı. Mr. Blaine benim hiçbir şekilde beceremeyeceğim işi on dakikada benim namıma halletmişti.

Robert Kolej’e Bağış Bulma Çabalarım

Oğlum Alfred’in 1875’teki mezuniyeti somasında Amherst’ten aynlıp Hartford’a gittil<. Robert Kolej’e bağış bulma görevime ye­niden başladım. Verimsiz geçiyordu. Boston ve civarından yak­laşık 13.000 dolar, Hartford dolaylarından 6.000 dolar kadar para topladım. Kolej için tek dolar daha vermeyeceğini açıkla­yan Mr. Robert’i, 30.000 dolarlık bağış içeren bir maddeyi vasi­yetine ekletmeye razı ettim. Bu, bağış parası toplama yolunda elde ettiğim yegane başarımdı. Bunu temel alarak daha büyük başarılar kazanacağımı ümit ediyordum. Gerçekten de birkaç kişiden 1000’er dolarlık bağış sözü aldım. Fakat Doğuda huzur­suzluklar baş göstermeye başlar başlamaz ve Sırbistan’da savaş an meselesi olunca, sözlü vaatte bulunanların hepsi derhâl geri çekildiler. “Yaşlı imparatorluk” diyorlardı, “paramparça olacak ve Robert Kolej de onun yıkıntıları altına gömülecek!” İşim bitti­ğinde elimdeki bağış listesi, Mr. Robert’in vasiyetindeki 30.000 dolarla birlikte, 56.000 ve birkaç yüz dolar tutuyordu.

Mr. Robert ile Yollarımız Ayrılıyor

Mr. Robert tekrar Robert Kolej’i ziyarete geldi. Döndükten sonra açık sözlülüğü ve samimi tavrı büsbütün değişmişti. Lakin ben bunu sağlık durumuna bağladım. Çünkü sağlığı çok kötü sarsılmıştı. Belli ki depresyondan çok çekiyordu. On yedi yıllık birlikteliğimiz son derece samimi geçmişti. 1861-1867 arasında­ki zorluklara karşı verdiğimiz o uzun mücadelemizde olağanüs­tü iman ve tevekkülle kaya gibi sağlam durmuştu. Sık sık bana şöyle yazardı: “Biz bunun üstesinden geleceğiz ve kolej inşa edi­lecek Dr. Hamlin!” O New York’ta ben İstanbul’dayken, Tann çabalarımıza rehberlik etsin ve koleji büyük ve kalıcı bir hayrın bereketi kılsın diye dua edeceğimiz özel vakitler tayin etmiştik. Çabalarımızı taçlandıran apaçık zaferden sonra, hayatı boyunca benimle bu işte yaptığı işbirliği kadar hiçbir şeyden kesinlikle zevk almadığını defalarca dile getirmişti. Sık sık şöyle derdi: “ikimiz de ömrümüz olduğu sürece bu işten asla ayrılmayalım!”

En nihayet bağış isteme konusunda daha fazla hiçbir şey yapamayacağımı anlayınca New York’a gittim ve Mr. Robert’le, Water Caddesi no. 99’daki ofisinde görüştüm. Biraz sohbetin ardından ona, “zannedersem benim için artık istanbul’a dönme vaktim geldi Mr. Robert” dedim. Hemen cevap vermedi, ancak beni yan odaya davet etti. Davranışı çok tuhaftı. Eliyle yeşil çuha örtülü büyük masanın yanındaki koltuğu işaret etti; ken­disi de oturdu. Kısa ama can sıkıcı bir sessizlikten sonra şöyle dedi: “Dr. Hamlin, sizin istanbul’a geri dönmemenizin en iyisi olacağı düşünülüyor!”

Bir şimşeğin ışığının bazen sayısız nesneyi şaşırtıcı bir net­likle açığa çıkarması gibi bu açıklama da zihnimde karanlıkta kalmış olan pek çok şeyin içeriğini aydınlattı. Mr. Robert’le olan on yedi yıllık işbirliğimizin sonuna geldiğimizi hemen anladım. Bir an için üzerime “koyu bir karanlığın dehşeti”2 düştü. Böylesi tecrübelerde zihin, akıl almaz bir hızla çalışır ve saatlerce süre­cek işi bir dakikada neticelendirir. Hiçbir açıklama istememeye ve ne gidişatımla ne de haklarımla ilgili savunma yapmamaya karar verdim. Başımı eğerek, kendime sonuna kadar hakim ol­mam için sessizce dua ettim. Sonra ayağa kalktım ve “zanneder­sem şimdi ayrılmam lazım Mr. Robert” diyerek elimi uzattım. Elimi kavradı ve gözyaşlarına boğuldu.

Mr. Robert’in izlediği yolun izahını yapmak zor. Bir defasın­da bana, aktif görevimden çekildikten sonra ihtiyaç duyduğum sürece kullanmama hasredilmek üzere vasiyetindeki mevcut malın %7’sine tekabül eden 15.000 doları eklediğini bildirmişti. Tahminime göre kolejle ilgili on yedi yıldır harfiyen benim fikir­lerime uygun düşen fikirlerini artık değiştirmişti. Geleceğimle ilgili verilen bu hüküm yüzünden beni arka plana atmanın doğ­ru olduğu noktasında kendi vicdanını haklı çıkarıyordu. Fakat durum böyle değddi. Bir dostum ona, “peki Dr. Hamlin ne yapa- cak£” diye sorduğunda şöyle cevap vermiş: “Dr. Hamlin, hangi şartlar altında olursa olsun kendi başının çaresine bakacak bir adamdır!” Mr. Robert’in Paris’te ani ölümü somasında anlaşıldı ki, evden ayrılmadan hemen önce yeni bir vasiyet düzenlemişti. Tamamını el yazısıyla yazdığı bu metinde benden tek kelime bahsedilmiyordu. Hayat hikâyemin bu en acı bölümünü burada kesiyorum. Kolejin finansal temsilcisi olmamın teklif edilmesi­nin ise bir kıymeti harbiyesi yoktu.

Maddi Sıkıntılarıma Çareler Üretiyorum

Fakat şimdi ben ne yapacaktım^ Hadi vadesi gelmiş fatu­ralarımı ödemeye kıtı kıtına yetecek kadar param vardı; ancak (New Haven’da) o sırada ailemin oturduğu evin kirasını öde­yecek tek kuruşum yoktu. Aile yaşantımızda ilk kez yoksulluk burnumuzun tam dibine gelip dayanmış bulunuyordu.

Açıktan şikâyette bulunmamaya ve Tanrı’nın bu denli bariz bir şekilde takdis ettiği bir davanın içerisindeki bir kırılmanın dedikodusunu yapmamaya karar verdik. Gelecek ve dahi yakın gelecek yeteri kadar karanlık görünüyordu; bunu dillendirmeye bile gerek yok. Gözyaşları içinde bunun üzerine dua ediyorduk. Eşim gözyaşları döküyordu; ben de bundan ziyadesiyle incini­yordum. Koleje adadığım on yedi yılım, içerisindeki umulmadık başarılar ve olağanüstü zaferler; ilaveten Doğudaki otuz beş yıl­lık emeklerimin hepsi göz göre göre görmezlikten geliniyordu. Fakat tam o esnada boş bir kilise kürsüsünde üç Sebt günü görev yapmam için bir davet aldım. Sebt günü başına 20 dolar vere­ceklerdi. Bu arada bir kitap yazmaya karar verdim. O kitabın deride bana sağlayacağı gelirlere güvenerek dört arkadaşımdan 300 dolar borç aldım. Eserimin getirişine göre kısmen yahut ta­mamen geri ödeyecektim. Bu para bizi üç ay boyunca suyun üzerinde tuttu. Bana yaklaşık 500 dolar kazandıran Among The Turks [Türkler Arasında] adlı kitabımı o dönemde yazdım.

Bangor Teoloji Okulu’nun boş olan Teoloji kürsüsüne ısrar­la davet edildiğimde işte bu kitabın müsveddelerini tashih edi­yordum. 2.000 dolar maaş ve Bangor’daki Hayırsever Hanımlar Derneği tarafından kısmen döşenmiş bir ev teklif edildi. Derne­ğin başkam değerli dostum Mrs. James Crosby idi. içinde bulunduğumuz durumun buhranlarından ne umul­madık ve şahane bir kurtuluştu bu! New Haven’daki harcamala­rımı kapatmak ve Bangor’a taşınma masraflarım karşılamak adı­na 200 dolar ödünç almak zorunda kaldım. Herhalde bir miktar hakkaniyet göstergesi ile birlikte çekilmemiş maaşımdan 3.000 dolardan az olmayan bir miktarını talep edebilirdim. Çünkü kolej için bağışta bulunacaklan arama faaliy e tindeyken düzenli maaş çekmeyi tercih etmediğimiz bir yana, mümkün mertebe en tasarruflu biçimde yaşamayı yeğlemiştik. Ne Mr. Robert ne de mütevelliler hiçbir şey teklif etmediler; ben de içime gömdü­ğüm öfkemle ve gururumla hiçbir şey istememeye karar verdim. Benim Robert Kolej’le acı dolu vedalaşmam böyle oldu. Fakat o meşhur bina ileriki yıllarımda benim şahidim olacaktı.

Bangor Teoloji Okulu’ndan 1837 yılında 72 dolar borçla me­zun olmuştum. Tam kırk yıl sonra 1877’de aynı teoloji okuluna öğretmen olarak dönüyordum. Lakin evimi kurup yerleştiğimde kendimi 280 dolarlık bir borcun içinde buldum. Bu finansal bir başan (!) değildi; zaten arayıp durduğum da bu değildi. Ancak dört dörtlük bir bağımsızlığa kavuşmuştum; hiç kimseden kork- muyordum ve yardım istemiyordum. Eğer Mr. Robert kendi­sinden herhangi bir talepte bulunmamı bekliyor idiyse boşuna bekliyordu.

Şimdi her şeyden önce borçlarımızı ödemeye sonra da eli­mizden geldiğince istikbalimiz için para biriktirmeye karar ver­miştik. Misyonerlik faaliyetine ilk girdiğimde kesinlikle servet peşinde koşmamaya ve ona asla sahip olmamaya azmetmiştim. Prensip olarak her ydın sonuna kadar hesapları ayarlayarak ya­şadım. Fakat şimdi misyonerlik çalışmasının dışındaydım; bütün faaliyederden ayrılmıştım. Kiliseyle yani geçimimi sağlayacak olan geçmişimle olan bütün bağlantılarım sona ermişti. Yılda bankaya yatıracağımız miktarı 500 dolar olarak belirledik. Fakat amansız hastalığı eşimin sağlığı üzerinde düşmanca etkisini gös­terdi ve o da Clifton Kaplıcalarında yedi ay geçirmek mecburi­yetinde kaldı. Bu durum Dr. Henry Foster’in cömertçe lütufları olmasına rağmen bizim bankadaki hesabımızı küçülttü. Fakat borçlarımızı ödedik. O günden bu güne kadar da dünyalık mal mülklerimiz yddan yda arttı. Görüleceği üzere dostlarımızın iyi­liği ve cömerdiği bu mallara bazı harikulade katkılarda bulundu.

XV. BÖLÜM BANGOR’A DÖNÜŞ

Kırk yıllık aktif bir yaşantının ardından Bangor’a geri dönü­şüm çok büyük bir sevinç kadar çok büyük bir hüznü de berabe­rinde getirdi. Üç yılık öğrencilik hayatımı hatırlanmaya değer ve güzel kılan arkadaşlarımın çoğu ahirete göçmüşlerdi. Yaklaşık on kadan veya biraz fazlası hayattaydı. Hayada ve onun mukadde- ratıyla ilgili ciddi ama karamsar olmayan görüşler üzerine onlarla çok hoş görüşmelerimiz oldu. Cemaatçi Kilise’deki din adamlan- mn kıdemlisi olan yetenekli, sadakatli gayredi ve aziz insan Dr. Pond, seksen altı yaşında hâlâ Bangor Teoloji’nin menfaaderi hususunda aktifti. Vaktiyle karanlık dönemleri boyunca teoloji okulunu sırtında taşımıştı. Kulaklanndaki ağır işitme problemi onu öğretmenlikten ve vaizlikten ayırdı. Ama kalemi eskisi kadar hızlı bir şekilde yazıyordu. Son eserini seksen sekiz yaşında ya­yınladı. Bu çalışması kendisine yaklaşık 1.000 dolar kazandırdı. Diyakoz Duren, Diyakoz Titcomb ve portre ressamı saygıdeğer ve aziz insan Diyakoz J.T. Hardy beni muhabbetle karşıladılar. Mr. Hardy, ben bir ilahiyatta okurken, o dönemde birlikte yaşa­makta olan annem ve Susan ablam için bir portremi yapmıştı.

Bunu bitirdikten sonra yüzümün resmini çizmek için bir sa­atimi ayırıp oturmamı istedi. Renklerin üzerine yığarak kabatas­lak ve hızlıca yapacaktı resmimi. Tuhaf görünümlü yüz ifademi anlatmak kesinlikle bir başarıydı. Çünkü aşağıda anlatacağım

hadisenin, söylediğim şeye yeteri derecede şahitlik edeceğini düşünüyorum.

İstanbul’a vardıktan beş yıl kadar sonraydı. Bir gün kala­balık ve dar bir sokakta gidiyordum. Karşı kaldırımdan biri ses­lendi: “Hayırlı sabahlar Mr. Hamlin.” Ben de mukabele ettim ve doğruca karşıya geçtim. Yanma varınca ona şöyle dedim:

“Sizi hatırlamıyorum beyefendi. Nerede karşılaşmıştık^”

“Evvelce hiçbir yerde karşılaşmadık. Daha önce birbirimizi hiç görmedik.”

“O hâlde beni nasıl tanıdınız beyefendi^”

“Bangor’da Mr. Hardy’nin stüdyosunda sizin portrenizi hep görürdüm. Fakat daha evvel sizi hiç görmedim.”

Mr. Hardy en değerli dostlarımdan birisiydi. Dostluğumuz sonuna kadar devam etti. Duren ve Titkomb’dan da bahsetmek isterim. İlki, delikanlılık çağımdan arkadaşım, ikincisi ise mane­vi hayatımın ilk rehberidir. Ne var ki zaman beni bırakmıyor.

Bangor’un mükemmel hanımlarından bahsedeceğim: Mrs. James Crosby, Diyakoz Brown’un karısı ve kızı Mary (Mrs. Pic- kering), Mrs. Jane H. Appleton, Mrs. Kate McGaw Foster, Mrs. Hazzard ve daha az yakından tanıdığım diğer birkaç hanım. Daha evvel size Mrs. Crosby’den söz etmiştim. Kendisi şu an hâlâ Bangor kadınlığının zarif bir tacıdır. Onu daima hayranlık­la, minnettarlıkla ve muhabbetle yâd ediyorum.

Bangor Teoloji Okulu’ndaki Üç Yılım

Bangor’da üç yıl kaldım. Teoloji Okulu’ndaki vazifelerim bütün vaktimi alıyordu. Hizmetlerim azdı ama hüsnü kabul gö­rüyordu. Ara sıra civar kiliselere vaaza gidiyor, orada burada bazı konferanslar veriyordum. St. John’da ve N.B. Fredericton’da1 ‘ N.B. Fredericton, Kanada’nın New Brunswick eyaletinin başkentidir. St. ücret ödeyerek gelmiş geniş bir dinleyici kitlesine Doğu Mesele­si üzerine konferanslar verdim. Her iki yerde de çok samimi kar- şdandım. Vatan haini Arnold’un evini Fredericton’da defalarca gördüm. Irmağın kıyısına, doğrudan cadde üzerine inşa edilmiş­ti. Diktiği karaağaçlar şimdi devasa birer ağaç olmuşlar; onun alçaklığının ölümsüzleşmesine yardım ediyorlar. New Bruns- wick’teki iki ziyaretimden ziyadesiyle zevk aldım, ikincisinde eşim de yanımdaydı. Canadian House’ın üyelerinden Hon. Mr. Waugh de birlikte bir hafta geçirdik.

Yaşlılığın talihsizliklerinden biri, onun yaklaştığının farkına varmamaktır. Bangor Teoloji Okulu’ndaki ciddi çalışmamla üç yıl geçirmiştim. Teoloji sahasmda, içkiyle mücadelede ve onu yasaklayan kanunun2 müdafaasmda hayli yaşlandığımın nere­deyse bilincinde değildim. Bir mütevelli toplantısında oylama yapılırken, daha genç birinin aranması istenince kaba bir biçim­de uyandırılmış oldum. Derhal istifa etmek ve yeniden dünyaya dönmek karan aldım. Aşağıdaki satırlar, o oylama günü akşamı eşim tarafından kaleme alındı:John şehri ise aynı eyaletin en büyük şehridir. Ç.N. 2 Yasaklayıcı Kanun (Prohibitory Law): Birleşik Devletier’de 1851 yılında çı- kanlan bu kanunla bütün alkollü içeceklerin üretimi ve satışı yasaklandı. Ancak up, sanayi ve imalat sahasında kullanılanlar bundan istisnaydı. Bu kanunun kabulünde rol oynayan en önemli isim, Maine belediye başkanı Neal S. Dow’du. Ouacker mezhebine mensup olan Dow (1804-1897) yeni­den seçilemeyince Birleşik Devleder’de ve Kanada’da içki yasağı kanunla­rıyla ilgili kampanyalar düzenledi. Onun bu gayrederi sonucu 1855’te on iki eyalet daha bu yasak uygulamasına katıldı. Ancak bundan rahatsız olan işçi ve göçmen kesimi bir ayaklanma başlattı (1856). Main Kanunu ertesi yıl yü­rürlükten kaldırıldı. İç savaştaki hizmetlerinden Portland’a geri dönen Nail Dow yeniden içkiyle mücadeleye başladı, içkiyle Milli Mücadele Cemiyeti ve Yayıncılık Ev?ni tekrar kurdu. 1880 yılındaki başkanlık seçimlerinde ya­sakçı kanadın adayı oldu, ancak seçilemedi. Yazar Hamlin’in söz konusu kanunla ilgili çalışmalan da muhtemelen bu mücadele ortamında geçmiş ol­malıdır. Ç.N.

Yeryüzü ve oradaki bolluk bereket Rabbindir; O hâlde umutsuzluğa düşmek niye?

Fethedenin sayamadığı hazineler, kalabalık yeryüzü, deniz ve hava; Onlan oraya koyan, senin hisseni veremez mi?

Yeryüzü ve oradaki bolluk bereket Rab’bindir; Rab ise seninkidir!

Babamız! Senin olan dünyayı seyrediyorum; Benim ve benim olan için diliyorum…

Bir çocuğun yegane hazinesi o sevimli güven duygusudur; Benimki senin olacak!

Yeryüzü ve oradaki bolluk bereket Rab’bindir; Cennet ne o zaman?

İnsanlar için biriktirilmiş olan “sevinçler tokluğunu”[27]Vicdan nasıl sınırlar?

Ah! Yeryüzünün “ruhta fakir olanlan”[28] için Sevgili Kurtancı ne zaman [geliyorsun]?

Hiçbir iş bulamıyordum. Yetmiş yaşında para kaynaklarının üzerine atlayan bir adam dezavantajlıdır. Gelecek sene için hem teoloji (Tanrı Kelamı’ndan alınmış Ortodoks teoloji) hem de in- sanlan içkiden uzaklaştırma konulannda elimden gelenin en iyi­sini yapmaya ve ardından Bangor’dan aynlmaya karar verdim. Maine eyaletindeki kanun cephesi, yani, “kanunun infazının aleyhinde olan” cepheye karşı kanunun uygulanmasını savunan grup, kanuna ihanet ettiği için Vali Davis’i[29] cezalandırmakta ka­rarlıydı. Augusta’da bir eyalet toplantısı düzenledik. Fakat vali­nin yandaşları topluca saldırarak bizi salondan dışarı çıkardılar. Halbuki Rev. S.L.B. Speare onlara o güne kadar dinlediğim en dokunaklı ve en ezici serdikteki konuşmalardan birini yapmıştı. Toplantıyı Portland’a erteledik. Orada saldırılara karşı emniyet­te olacaktık. Valiyi deviren bir parti teşkiladandırıldı. Böylece Davis yeniden seçilmeye muvaffak olamadı.

Portland’taki o akşamı yeğenimle birlikte geçirdim. Aile­si uzaktaydı. Geç bir saate kadar gazeteleri okuduk. Kendine mahsus tuhaf bir tarzda gazetesini yere sermişti. Özel bir takdiri dahiye güvensizlik beslediğini şöyle ifade etti: “Sen burada kırk yıldır her güzel gaye için ve yetmiş yaşında canmı dişine takarak çalış; itibardan düşmüş olarak bir kenara atd; düşkünlerevine gitmekten başka çaren kalmasın; ancak içki satanlar ve onlann suç ortaklan refah içerisinde yüzsünler.”

Cevap vermedim. Erkenden kalmak üzere sözleşip uyuma­ya çekildik. Kahvaltıda o biftekten yana oldu, ben kahveden. Biz bu şekilde sabah saatlerimizi geçirirken zil çaldı. Yeğenim biraz öfkeyle, “ben bakkala öbür kapıya dolaşmasını öğreteyim sen de şu bifteğe göz kulak ol” dedi. Kalın bir ses duydum ve yeğenim şöyle seslenerek geri döndü: “Yaşlı bir beyefendi, bir seyyah sizi bir dakikalığına görmek istiyor.”

Middlebury Kolej’den Gelen Teklif

Gelen Rev. Dr. Lambert’tı. Vermont eyaletinin Rupert şeh­rinden beni görmek üzere Bangor’a gelmişti. İlk trenle geri döne­cekti. Adem tarafmdan kendisine verilen dosdoğru yönlendirme­leri takip ederek beni bulduğu için sevinçliydi. Benimle bir saat Middlebury Kolej hakkında konuşmak istiyordu. Fakat dokuz Meclisi’ııin üyesi oldu. 1879’da Maine’e vali olarak atandı. Görev süresi bo­yunca alkollü içkileri yasaklayıcı kanunu uygulamasına itiraz edildi. Arka arkaya yeniden seçilememesi üzerine 1881’de görevinden ayrıldı. Ç.N. treniyle gitmek zorundaydı. Onu kahvaltıya buyur edemeden doğruca istasyona gönderdim. Orada güzel bir lokanta vardı. On dakika içerisinde kendisini takiben geleceğimi söyledim. Peşin­den giderken gülünç maceralar yaşadım ama yirmi dakikada ar­kasından yetiştim. Yeğenime hiçbir bilgi vermemiştim.

Dr. Lambert, Middlebury Kolej’in içinde bulunduğu vazi­yeti önüme serdi ve bana oramn müdürlüğünü teklif etti. 2.000 dolar maaş ve dayalı döşeli bir ev vereceklerdi. Kendisi kolejin feci durumunu hiç gizlemedi. Kurumun idaresini üstlenecek ve onu kurtaracak olan, bu arada taraflardan hiçbirinin tanımadığı yeni bir kişiye ihtiyaç duyulduğunu da açıkça belirtti. Onların böyle bir iş için yetmiş yaşına gelmiş bir adamı seçmeye nasd yanaşacaklarını sorduğumda şu cevabı verdi: “Prof. Boardman geri çevrilince, Dr. Wickham kendisini ve Dr. Prentiss’ten güçlü bir tavsiye mektubu almış olan Mr. Fairbanks (Sör Thaddeus) diğer bütün adayları askıya alddar.”

Bir yıllık koşullu denemeyi kabul ettim. Tren gelince ayrd- dık; ikimiz de sevinçliydik. Yeğenime olanlan anlatınca afalladı, özel takdiri ilahinin aleyhinde konuştuğu bütün sözlerini geri aldı.

Bangor’a giden bir somaki trenle istifa dilekçemi gönderdim ve yerime Lewis Stearns’i teklif ettiğimi bildirdim. Uzun bir oy­lamadan sonra nihayet seçildi.

Eşyalarımızı açık artırmada yaklaşık % 75 indirimle apar to­par sattık. Satmak istemediklerimizi de denkleyip Middlebury’e doğru yola çıktık. Benim içki faizine ilişkin hislerimi Mezmur- lar’ın 124. bölümü ifade etmektedir. Ancak Bangor’da çok de­ğerli ve çok vefalı arkadaşlar edinmiştim. Hepsine aşağıdaki ya­zıyı gönderdim:

BANGOR’DAKl DOSTLARIMA…

Değerli dostlar, Middlebury Kolej’in müdürlüğünü kabul etmem dolayısıyla Bangor’dan bu ani aynlışım ve haklı olarak hiçbir ge­cikmenin olmaması gerektiği, sizlere veda ziyaretlerini imkânsız hâle getirdi. Ben buna izin veremem, lakaytlık sayılır. Bangor be­nim hayatımın geri kalan yılları için ikamet yeri olarak seçtiğim bir şehir olacaktı. Enfes konumu, tepeleri, vadileri, ırmaklan, et­rafındaki göller, insanı canlandıran tertemiz iklimi; lakin hepsinin ötesinde kibar ve dost canlısı insanlan, beni bu şehri ikamet yerim yapmaya meylettirdi. Umut Dağı Mezarlığı son dinlenme yerim oluncaya kadar bu seçim benim için imkân dahilindeydi. Ancak Bangor’daki hizmet dönemim bu yıl için sınırlanıyor. Teklif edilen müdürlüğü kabul etmek açıkçası benim için bir vazifeydi. Bangor’daki ikametim, bir dinlenme ve pek çok sıkıntıdan kur­tuluş oldu. 1877 Osmanlı-Rus savaşı, Robert Kolej adına bağış toplama gayretlerimi sona erdirmeye mecbur bırakmıştı. Ailemi geçindirecek herhangi bir gelirden mahrum kalmış, ömrümde ilk defa borçlanmıştım. Benim buraya gelişim sadece beni bu mahcu­biyetten kurtarmakla kalmadı, aynı zamanda beni paralı bir adam (!) da yaptı. Bir banka hesabı açtım ve ilginç, şerefli ve faydalı bir iş edindim.

Dahası ben daima Bangor’u, bir yuva fikrinin peşinde amaçsızca dolaşmalanm sonrasında beni yeniden canlandırmasıyla hatırla­yacağım. 1834-1837 yıllan arasında üç yıl burada öğrenci olarak bulunmuştum. Üç yıl öğrenci olarak bulunduğum bu yere, hayatın cenk meydanında geçirdiğim kırk yıldan sonra geldim ve üç yıl öğretmenlik yaptım. Ömrümüzün büyük kısmındaki çalışma gün­leri 46 yıl tutmaktadır. Bizim aziz ve muhterem Dr. Pond bundan istisnadır. Kadim İbranicede “Kudüs’ün selameti için dua edilmesi”6 isten­mişti. Nerede olursam olayım hem vazifem hem de hissiyatım beni Bangor’un selameti, safiyeti ve refahı için dua etmeye yön­lendirecektir. Eğer herhangi bir şeyde başka türlü davrandığım gö­rülürse, değerli dostlar, en azından Tanrı’nın korkusunda ve insan sevgisinde bencilce değil vicdanlı bir şekilde davranmam için süre tanıyınız. İnsan hayatı belirsizlik içinde olduğundan, bu yazım, ‘ Yazar burada Mezmurlar, 122/6-7’ye atıfta bulunmaktadır: “Kudüs’ün sela­metini dileyin; seni sevenler rahatta olsunlar. Duvarlann içinde selamet, sa- raylann içinde rahatlık olsun.” Ç.N. uzun bir vedanın delili olabilir; bırakınız, Tanrı Babamız’dan ve Efendimiz İsa Mesih’ten sizin için Havarilere mahsus örneği takip ederek mağfiret, inayet ve selamet dileyeyim.

BANGOR 3 Eylül 1880 CYRUS HAMLİN

Bu güzel şehri içkinin kasıp kavurduğunu düşündükçe “Ey Efendimiz Isa, ne kadar sürecek^” diye feryat ediyordum.

Middlebury Kolej Müdürlüğünde Beş Yıl Middlebury Kolej’in müdürlüğünü kabul ederek beş yılı aşacak zorlu bir hizmetin içerisine girmiş oldum. Kolej infilak ettirilmişti! öğretmen kadrosundakiler birbiriyle uyumlu değil­di. Mütevelliler ve öğretmenlerin araları bozuktu. Müdür bey de mütevellilerle, öğretmenlerle ya da öğrencilerle uyumlu çalış­mıyordu. Nihayet öğrenciler de mudak manada isyan etmişler­di. Müdür bey mükemmel bir insandı ve görevinden istifa edişi dosdarı tarafından derin bir üzüntüyle karşılanmıştı.

Middlebury, Vermont eyaletinin Champlain Vadisi’nde güzel bir kasabadır. Susamuru Çayı diye kötü bir ismi olan se­vimli küçük ırmak, kasabanın ortasından geçmektedir. Dorset Dağı’ndan doğan bu ırmak Champlain Gölü’ne doğru akarken pek çok tepenin tertemiz sulannı toplayarak akıp gitmektedir.

Yerleştiğimiz müdür evinin “şehirdeki en soğuk ev” olduğu bildirilmişti. Bu da kış mevsimi boyunca kilere bir ocak ve her odaya birer soba kurmamızı gerektirdi. Hatta sobalar güzel ha­valar da bile iyi oluyordu. Dikkadi bir incelemeyle bu durumun pek çok sebebini keşfettim. Tuhaf bir şekilde gözden kaçmışlar­dı. Kendi cebimden takriben 100 dolar masraf ederek bu güzel evi her yönden sağlıklı ve rahat bir hâle getirdim.

Duvarlarının kâğıt kaplanması, boyanması ve bir bacasınm tamir edilmesi gerekiyordu. Diğer belli başlı onarımların ya­pılması da lazımdı. Kolejin cömert bir dostu olan Mr. Charles Starr benim de dostumdu ve yapılacak düzenlemeler için 700 dolar vermeyi teklif etti. Kesin bir dille reddettim. Kolejin gelir­leri masrafları karşılamazken, benim müdür evi üzerinde şatafat yapmam kabul edilemezdi.

Benden evvelki müdür kolejin bir yılda 2.000-3.000 dolar oranında bir borç yığmasına göz yummuştu. Bu sızıntıyı dur­durmaya, aksi takdirde istifa etmeye karar verdim. Çok büyük bir çaba sarf etmeksizin ve kendi maaşımdan yılda önemli bir katkıda bulunarak dediğimi yaptım.

Middlebury’de geçirdiğim beş yıl boyunca değerli pek çok ahbaplıklar ve dostluklar kurdum. Öğretmen kadrosuyla, müte­vellilerle ve öğrencilerle ilişkilerim son derece samimiydi. Midd- lebury’deki ve civar kasabalardaki ailelerle de iyi münasebetler tesis etmiştim.

Kolejde birçok değişiklik yapmayı tasarlıyordum. Değişmez âdetlerin arasında sıkışıp kalan kolejin, bazılarına göre bu zor durumdan çıkanlmasına ve değiştirilmesine dair bir umut gö­rünmüyordu. Mütevellilerden biri bana, “siz bir cenazeyi kal­dırmaya geldiniz; cenaze merasimini şerefiyle icra edeceğinizi biliyorum” demişti. Fakat ben kolejde zinde bir yaşamın izleri­ne rastlamıştım. Bir plan yaptım. İlk başta mütevelliler bunun çılgın bir plan olduğunu düşündüler. Yapılacak değişikliklerin, benim hesapladığım 7.000 doların kesinlikle iki katına malo- lacağını söylüyorlardı. Ben ise bir kuruş harcamadan gereken parayı bulmayı hedefliyordum. Eski vali Stewart başından itiba­ren asilce benim yanımda yer aldı. Planı tümüyle onayladığım, benim bunun üstesinden gelmeye muktedir olduğuma mutlak manada güvendiğini açıkladı. Onun etkisi olmadan hiçbir şey yapamazdım.

Mütevellilerin, biraz sonra yayınlayacağım istifa mektubu­ma verdikleri karşılık, gerçekleştirdiğim temel değişimleri kısaca

ve cömertçe gözler önüne sermektedir. Şayet işi mukaveleyle üstlenmiş olsaydım, bazılarının benim koleji kesinkes bir borç batağına saplayacağım yönündeki tahminlerinin doğruluğu is­patlanmış olacaktı. Eski Painter Hail Binası’nın bir kalıntısını aldım, bütün bölmelerini yıktım ve orayı kütüphaneye dönüş­türme niyetindeydim. Smith&Allen adlı şirket yalnızca bu dü­zenleme için 3.500 dolar istedi. İşi onlara vermeyi reddettim. Benim 1.500 dolar fiyat biçmeme güldüler. Bir marangoz tuttum ve bütün işi 1.500 dolara mal ettim. Programda olmayan iki şa­hane taraça da bu fiyata dahildi. Her şey bitince, mütevellilere ve dostlarıma “hedeflediğim her şeyin ve ilaveten bazı şeylerin yerine getirildiğini” rapor etmekten dolayı muduydum. 7.000 dolarlık hedefi 1 dolar 50 sent aşmıştım; onu da kendim öde­dim. Vali Stewart, Starr ailesi, Charles ve Egbert benim güçlü ve cömert destekçilerim oldular. Middlebury’den ayrıldığımdan bu yana da kendileri asil ve cömert dosdanmdır.

Kolejin en yaşlı mezunlarından olan Mr. Philip Battell, kü­tüphanenin elden geçmesinde son derece cömert davrandı. Mr. Charles Starr da koleje 60.000 dolarlık muhteşem bir bağışta bulundu. Burada istifa mektubumu araya almak istiyorum:

MIDDLEBURY KOLEJ MÜTEVELLİ HEYETİ’NE

Beyefendiler, sizlere müdürlük görevimden istifamı sunmanın vakti benim için gelmiş bulunmaktadır. Sorumluluk isteyen işler­den emekliye ayrılmaya niyedendiğim bir yaşa ulaştım. Yaklaşık yetmiş beş yıllık hizmetimin ardmdan bu kolejde yaptığımız deği­şikliklerin ve tamirlerin, ilaveten onunla ilgili vazifelerin ve sıkın- tılann tüm yıpratmalanna artık yetişemiyorum.

Kolejde bazı ıslahadar ortaya koydum. Siz bunlardan gayet haber­darsınız. Ben bu kurum için elimden gelen her şeyi yaptım. Halefimin ilk görevi, halihazırda birikmeye başlamış olan fonlara 50.000 dolarlık bir bağış bedelini tedarik etmek olacaktır. Bu iş için ben her yönden yetersiz ve kabiliyetsizim. Bağış işinin kaçı­nılmaz oluşu, tek başına benim istifam için yeterli bir sebep teşkil etmektedir.

Bu görevden istifa ederken, mütevellilerin içtenlikle ve hepsinin aynı ölçekte sergiledikleri nezakete, güvene ve desteğe müte­şekkirim. Sadece bu saydıklarım bile tek başına belli değişimleri mümkün ve başanlı kılmıştır. Beş hizmet yılım bu sayede göz açıp kapanıncaya kadar geçip gitti. Onlar bana ahir ömrümde çöl orta­sında bir vaha mesabesindedirler.

Tann sonsuz ihsanmı, tüm isteklerinizi yerine getireceğiniz diğer tercihinize [cennete] rehber eylesin. Size olan saygım bâkidir.

1 Temmuz 1885 CYRUS HAMLİN

(İmza)

MÜTEVELLİ HEYETİNİN KARARI

Middlebury Kolej Yönetim Kurulu, istemeyerek de olsa Rev. Cyrus Hamlin’in, beş yıldır belirgin bir başanyla yerine getirdiği Kolej ve Yönetim Kurulu Başkanlığından istifasını kabule karar vermiştir. Dr. Hamlin’in emekliliği için ısrarla sebep gösterdiği ilerlemiş yaşı, yapmış olduğu çok faydalı ve çok çeşitli dünya ka­dar işin ötesinde kalmakta, bizim gözümüze pek az çarpmaktadır. Pek çok kimsenin tutkulannı tatmin edecek öteki sahalarda ba- şanlan işlerin neticelerinden sonra böylesi bir vazifeden kaçıp dinlenecek yer aradığı bir yaşta, Dr. Hamlin kolejdeki bu göreve gelmekle koleje enerji ve büyük avantaj sağlayan bir idarecilik ka­biliyeti ortaya koymuştur.

Dr. Hamlin, Doğal Tarih, Kimya ve Genel Fizik bölümlerini ye­niden düzenledi; kütüphaneyi yeni baştan kurdu, katalogladı ve genişletti. Böylece onu gerçekten de daha kullanışlı hâle getirmiş oldu. Öğrencilere bir okuma odası, bir kapalı spor salonu ve ferah bir spor kulübü binası temin etti. Buralara, tasarruflu yaşamayı is­teyen herkesin arzu ettiği en düşük ücretli biletlerle girilmektedir.

Kişiliğine olan büyük hayranlığımızı ve kendisiyle yaptığımız bu işbirliğinin sağladığı ayncalığa şükranlarımızı ifade etmeden Dr. Hamlin’den ayrılamayız. Öğrettiklerinden ve dostluğundan fay­da sağlayanlann zihinlerinde olduğu gibi Dr. Hamlin kolejin üze­rinde de iz bırakmıştır. O bizim muhabbetimizi, hürmetimizi ve umudumuzu kazandı. Bütün bunlar ona, huzur içerisinde geçire­ceği yıllar boyunca hak ettiği istirahatı sağlayacaktır. Yukarıda yazılı kararın Middlebury Kolej’in 1 Temmuz 1885 ta­rihli yönetim kurulu toplantısından geçtiğini burada onaylıyorum. (Onay) Sekreter James M. Slade

Böylece kırk sekiz yıllık aktif yaşamım sona ermiş oldu. Yetmiş beş yaşındaydım. Uykusuzluk hastalığından o kadar mustariptim ki gelecek seneye çıkmamın imkânsız olduğunu hissediyordum.

Bu kırk sekiz yılın hülasasım tahlil etme hevesinde deği­lim. Onlar kendi kendilerini öyle değişik ışıltılarla sunuyorlar ki, önce söyleyeceğim şeyle, soma söyleyeceklerim birbiriyle uyum sağlamıyor. Fakat “daha fazlasını ve daha iyisini yapabi­lirdim” duygusu ve düşüncesi, içinde bulunduğum ruh hâli nasıl olursa olsun her vakit beni takip ediyor. Bu ciddi eleştiri içeri­sinde “Kanla dolu bir çeşme var” ilahisini sonsuz bir doyumla kendi kendime tekrarlıyorum.

Hayatımın değişkenliklerle dolu olduğunu ve şöyle bir ders verdiğini görebiliyorum: Bu hayat, doğruca bir adamın adımları­nın peşine takılıp gitmemektedir. Hayatımdaki ilk hayalim çiftçi olmaktı. Ben ise gümüş ve altın kuyumcusu oldum. Ardından dedim ki, rüşt yaşıma vardıktan soma ithalatçılık yapayım; ama öğrenci oldum. Misyonerliğe karar verdim. Ne görev verilirse yapacaktım. Zengin olma ve öğrenim hayallerimi ebediyen feda etmiştim. Afrika’ya gitmeye niyedendim; yön değiştirip ilk önce Çin’e, sonra en umulmadık yer olan Türkiye’ye gittim ve ha­yatımın mesleği olarak eğitimciliğe başladım. American Board tarafından kabul edilip atandıktan sonraki yirmi üç yd (1837- 1860) Board’la bağlantılı çalıştım. Somaki on üç yılda da Robert Kolej’i kurdum, inşa ettim ve onun için mücadele verdim. Onu harikulade bir başarıya götürdükten sonraki dört yıl bağış topla­ma yolunda neredeyse verimsiz ve umutsuz çabalarla geçti. Üç yıl Bangor İlahiyat Okulu’nda hocalık yaptım. Beş yıl, anlatmış olduğum üzere Middlebury Kolej’in idareciliğini yürüttüm. İn­san hayatmın her aşamasını gördüm; bir dilenciden bir sultana kadar. Shaftesbury Kontu’nu ve Lord Stratford de Redcliffe’i, ta­nıdığım bütün halk adamlarının zirvesine yerleştiriyorum. Esas itibariyle hayatım fakir ve ezilen insanlarla geçti. Şayet sonsuz lütuf sayesinde Tanrı’nın Krallığı’na ulaşırsam, orada uzun sü­reden beri bulunmakta olan o gariplerden bazıları benim öğret­menim olabilirler; tıpkı bir zamanlar benim onların öğretmeni olduğum gibi. Doğuda tanındığım kadanyla oradaki insanların saygısını ve sevgisini kazandığımı bdiyorum. Bu kanaat, hemen hemen işe yaramaz bir vaziyette geçen şu yaşlı hâlimde beni neşelendiriyor.

Şimdi hikâyeme geri dönüyor ve emekliliğimi anlatmaya başlıyorum.

Emekliliğim ve Oturacak Bir Ev Arayışım

Dünyadaki hayatımın son durumu hakkında duygusal ol­maya hiç zamanım yok. Ömrümün son aşamasına bir çırpıda ulaşmış gibiydim. Her ne kadar başından beri ihtiyarlık dönemi üzerinde düşünmüş olsam da, hakkında bol keseden konuşmuş olsam da; zırhı üstümden çıkarıp atmak ve harp meydanından çekilip kolayca korunan ve açıkta olmayan bir nöbet yerine geçmek için bu dönemin doğru, münasip ve gerekli olduğunu hissetmiş olsam da; yaşldık için tam manasıyla hazır değildim. Lakin şimdi bütün bu saydıklanm benim gerçek yaşantıma gir­miş durumdalar. Ve hayatın hepsi bu mudur? Ne kadar kısa gö­rünüyor! Çok kısa bir süre önce ağabeyim Hannibal’le beraber Waterford’daki çiftiikteydim. Şimdi ise burada ihtiyarlamış bir adamım; işim bitmiş, kaydım yapılmış ve mühürlenmiş. Sadece bir müddet dinleneceğim bir yer (!) arıyorum.

Fakat dinlenecek yeri nerede bulacağım? Ailemi bir arada nasıl tutacağım1?- Üç veya dört bin dolar kadar bankaya yatınl- mış param var. Büyük kısmı dostlarım R.W. Wood, Arthur Stod- dard ve S.M. Minasyan’dan gelen bu para bana birkaç yıl yeter. Ondan sonra aile dağılmak zorunda kalır.

Yoksa bu dağılma hemen olsun da her birimiz Tanrı’nın te­min edeceği bir gölgelik mi arasınk Biz her şeyi hesaba katarak mümkün olduğunca uzun bir süre hep beraber yaşamayı karar­laştırmıştık. Ayrılık ondan sonra gelecekti. Bu o denli açık bir şekilde takdiri ilahiye dayalı olacaktı ki, bize kolay gelecekti. Bunun için mutlaka bir eğitim gerekiyordu.

Evcek taşınıp yerleşmek üzere Vermont, Manchester’a ıs­rarla davet edildik. Burası en cazip yerdir. Değerli dostlanmız Dr. VVickham ve karısı ısrarcıydılar. Equinox’lu Mr. Orvis en makul ifadelerle bir ev teklif etti. Sevgili dostumuz Dr. Pren- tiss’lerin Dorset’teki yazlık evlerine de yakın olacaktık.

Fakat büyük bir sakınca söz konusuydu: Ufak tefek gelir kaynaklarıma yardımcı olacak herhangi bir iş bulmak için azıcık bir şansım dahi olmayacaktı. Sonunda Boston’a 10-15 dakika mesafede ve birtakım meşguliyetler bulmayı ümit edebileceğim bazı köylerde bir sayfiye evi aramaya karar verdim.

Ailemi Middlebury’de bıraktım. Zannedersem Temmu­zun son haftasında araştırmama başladım. Vermeye gücümün yeteceği en yüksek fiyat olarak yılda 250 dolarlık bir kira be­deli belirlemiştim. Kuzey VVöburn’u, Woburn’u, Winchester’ı, Somervilles’ı, Hyde Park’ı, Jamaica Yaylası’nı, Nevvtons’u, Auburndale’i ve benzeri yerleri ziyaret ettim. Ayaklarıma kara sular indi.

Güzel ve sağlığa elverişli evlerin hepsi, ödemeye gücüm yeten fiyatın üzerindeydi. Anlayışlı bir hanım çıktı ve sıkıntı­mı gidermeye yardımcı oldu. Derchester’li Mr. Carruth’un ka­rısı olan bu hanım, “pek çok kişiye ve bana da yardımcı oldu.”[30] istanbul’dan henüz dönmüş olan kızlarını görmek için evlerine ziyarete gittim. Oradayken kızım Clara’ya ziyadesiyle nazik davranmışlardı. Mrs. Carruth o gün bana, “şayet illa da evinin bir bahçesinin olması gerekiyorsa neden Lexington’a gitmiyor­sun^ Orada toprak, Boston’a bu kadar yakın diğer yerlerden daha ucuz. Çünkü Lexington’da hiç fabrika yok; araziyi de ka­patacak bir yabancı kalabalığı bulunmuyor” dedi. Bütün arama- lanm esnasında hiç kimse bana Lexington’dan bahsetmemiş yahut böyle bir tavsiyede bulunmamıştı. Ertesi sabah gözlerimi orada açtım.

Bu evi, Rev. E.G. Porter’ın ve Mr. George E. Muzzey’in na­zik ve hızlı yardımlarıyla buldum. Mr. Muzzey neredeyse bir öğleden sonrasını ayırdı. Bir iyilik için alesta hazır bekledi. Ev sahibi J.L. Norris evini kiraya vermeyip satacaktı. Ben ise ki­ralayacak, fakat satın almayacaktım. Böylece hepimiz ayrıldık. Geceyi geçirmek ve bir karar vermek üzere Boston’daki pansi­yonuma geri döndüm.

Koşullar rahattı: Toplam 3000 dolarlık bedelin 500 dolan indiriliyordu. Yıllık taksitlerden % 5 gayrimenkul rehini öden­mesi gerekiyordu. Şimdi bankada 500 dolar birikimim vardı. Bunu Boston’da Arlington 3. Cadde’de yaşayan değerli dostum Mrs. S.T. Dana bağışlamıştı. Adantik Okyanusu’nu fırtınalı bir havada geçerken ben ona sürekli cesaret vermiştim. Daima te­şekkür üstüne teşekkür ederdi. O bağışının bana nasıl da bir ev hediye edeceğini asla bilemezdi. Dilerim bunu Cennetteki evin­de öğrenir. En güzel yaradılışlı kültürlü bir Hıristiyan kadınıydı. “Kenhrea’daki kilisenin hizmetçisi olan Fibi kız kardeşimizi, mukaddeslere layık olduğu veçhile onu Rabde kabul, ve size muhtaç olduğu şeyde kendi­sine yardım edin diye tavsiye ederim. Çünkü o da birçoklarına ve bana da yardımcı oldu.” Romalılara Mektup, 16/1-2. Ç.N.

Bir Ev Satın Alıyorum

Sabahleyin anladım ki, yapılacak en güzel şey bu yeri satm almak olacaktı. Ben de o gün bunu gerçekleştirdim. Çünkü bir başkası burayı almak için benim adımlarımı takip edebilirdi.

13 Ağustos 1885’te belgeler düzenlendi ve tapu verildi. Ar­dından toparlamp evimize taşınma hazırlıkları için Middlebury’e döndüm. Parayı nasd ödeyeceğimi bilmiyordum. Fakat 125 do­lar ipotek üzerinden faiz ve yaklaşık 40 dolar tutarındaki vergi­ler ydda 165 dolar olacaktı. Aldığımız mülkün değeri kesinlikle kıymetten düşmeyecekti. Her yılın hareketlenme tehlikesinin olması yaşlı insanlar için üzücü bir talihtir.

Evimize 7 Eylülde geldim; adem ise bir hafta soma geldi. Ev yeniydi; kabataslak bir ifadeyle arazi 48.000 fit (dört dönümden biraz fazla) idi. Çok az yardım bulabilmiştim ve her gün gücü­mün üzerinde bir tempoyla çalışıyordum. Hava güzeldi, gökyü­zü pırıl pırıldı; uyku durumum adamakıllı düzelmişti.

Çok yavaş düzene giriyorduk. Mobilyalann, halıların, pan­jurların, mutfak eşyalarının hiç vakit kaybetmeden temin edil­mesi lazımdı. Etrafımızdaki dostlarımız son derece iyilikseverdi. Gün be gün biraz daha ilerleme kaydediyorduk. Büsbütün yer­leştiğimizi hissetmeden önce soğuk havalar düştü.

Bangor Teoloji Okulu’ndan sevgili oda arkadaşım Norridgewock’lu Rev. Dr. Tappan benim ev satm aldığımı du­yunca, birtakım eşyalar alayım diye 15 dolarlık bir çek gönderdi. Ancak bu, selden önceki damlaların bir işaretiydi. Hadiseyi du­yan diğer dostlar birbiri ardına çeklerini gönderdiler: 25 dolar, 50 dolar, 100 dolar, 200 dolar, 250 dolar, 500 dolar, 500 dolar, 500 dolar. Şubat ayının on üçüne kadar, yani satın alma tarihinden tam altı ay sonrasına kadar bu böyle sürdü gitti. Şükür ki sözleş­menin yazılı şartlarından biri, şayet bana uygunsa ödemeyi ne zaman istersem yapabilecek olmamdı. 500 dolarlık bağışlardan biri, elinden bir sürü hayır işinin geçtiği bizim pastör vasıtasıyla geldi. 75. yaş günümde onu yemeğe davet ettik. Lexington’dan ve başka yerlerdeki dostlardan, kendi verdiğiyle beraber, 500 dolar toplamış getirmişti. Onun aracılığıyla Mr. Porter’dan ve pek çok dosttan iyilik gördük. Bütün bu iyiliklerden ve üzerime titrenmesinden iyice gururumun incindiğini ve utandığımı his­sediyordum. Bunu hak edecek çok az şey yapmıştım.

Adadığım bir hususa geri dönmek zorundayım. Lakin ilk önce ev hikâyemden çıkarılmış bir ya da iki olay nakledeceğim. Yalnızca 500 dolar borcumuz kalmıştı. Evi satın aldıktan soma­ki bir yıl içerisinde borcumuzu ödemek için her türlü tasarrufu devreye sokmaya ve serinkanlılığımızı zorlamaya karar vermiş­tik. Fakat yukarıda bahsettiğim gibi ödememiz tam altı ayda bitti. Son 50 dolar Pordand’da yaşayan Mrs. Goodnow ve kız kardeşi tarafından verildi. Bu iki hanım 1837 senesinde Portland ikinci Kilise’de benim dinleyicilerim olmuşlardı. Bu bağış da Rev. Porter’m eliyle gelmişti. Böylece hayatımda ilk defa bir evin ve çok fazla emek vermeyi gerektiren, işlenmemiş bir arazide müstakbel bir bahçenin sahibi oldum. Hepsi sanki bir rüyaydı. Kendimi misyonlara adadığımda iki şeyden kaçınmaya azmet­miştim. ilki, para kazanmaktı. Fakir olarak yaşayıp ölecektim, ikincisi, işimin gerektireceği kadarı dışmda edebiyatla ve bilimle ilgilenmeyecektim. Fakat şimdi burada, dostlarımın iyilikleriyle güç bela sahip olduğum bir evin ve toprağm sahibiydim. Bu işte Tanrı’nın elini açıkça görüyordum: Bir toprak sahibi ve bir vergi mükellefi olmak için fakirliğimin doruklarından aşağı inmiştim.

Mr. E.G. Porter’ın Şerefime Verdiği Ziyafet

Mr. Porter’m Massachusetts House’da verdiği ziyafetie be­raber biz de yeni evimizde bir parça yerleşik hâle gelmiştik. Böy­lesi bir topluluğu kesinlikle tahmin etmemiştik. Orada 300’den az kişinin olmadığı söylendi, insan sersem oluyordu ve iltifat bölümü de bunaltıcıydı. Mr. Porter ziyafet ortamım çok az insa­nın sahip olduğu bir yetenek ve zarafede yönetti; sonuna kadar mükemmelen kontrol altında tuttu. Woburn’lu Rev. Dr. March, Dr. N.G. Clark, Mr. Ezra Farnsvvorth ve Waltham belediye baş­kanı birer konuşma yaptılar.

Mr. Porter kendi konuşmasımn arasına, davetine cevap ola­rak aldığı mektuplardan alıntılan da serpiştirdi:

Azizim efendim Rev. E.G. Porter,                             BOSTON 4 Eylül 1885

Doğu yarım küreye yerleşen bütün Amerikalılardan, çalıştıklan yerde yahut özverili çabalarıyla daha zengin nimedere kavuşmuş insanlann faydasını, davet ettiğiniz kişiden daha fazla arzu eden hiç kimse yoktur. O, tüm hemşerilerinin şükranlanna ve muhab- bederine kesinlikle layık biridir. Bunun evrensel olarak ona veril­diğini ilave etmekten muduyum.

Saygılanmla… DAVTD R. HITCHCOCK

Azizim Mr. Porter,PORTLAND 14 Eylül 1885

Lexington hem tabiat olarak hem de tarihî açıdan bir emektarın mudu bir inziva köşesi olarak seçilmiş görünmektedir. O emek­tar ki, yurt içinde ve yurt dışında; savaşta ve barışta; kasabanızın ve ortak medeniyetimizin gelenekselleşmiş hayırseverlik ruhunda dakik bir girişimci, çok yönlü bir deha ve bir hayırsever bir kişi olarak en dikkat çekici biçimde resmedilmiştir.

Ziyade hürmederimle… E. C. CUMMINGS

Azizim Mr. Porter,                              LONGMEAD O W, 14 Eylül 1885

Aym 22’sinde Rev. Dr. Hamlin dostumuza verilmesi tasarlanan ziyafete katılmamız için eşime ve bana kadar uzanan davetinizi tam vaktinde aldım. Bu derece ilginç etkinliğinize katılmaktan çok mutlu olacaktık. Ancak katılmaya muktedir olma ihtimalimiz, bu umudu korumaya izin vermeyecek kadar zayıf olduğu için büyük bir üzüntü içerisindeyiz.

Şerefli ve faydalı geçen ömrünün en sakin akşamını geçirebileceği bir yer seçiminizden dolayı hem Hamlin kardeşimizi hem de şahsı­nızı tebrik ediyoruz. Güzel şehrinizin hem modern imkânlarından hem de tarihî yadigârlarından bir hayli zevk alacağından hiç şüp­hem yok. İlahi lütfün onu ömrünün sonunda -ki bunun uzak ol­ması için duacıyız- bile taçlandıracağından eminiz.

Saygılanmızla… SAMUEL WOLCOTT

Azizim Porter,                                              WELLWSLEY 18 Eylül 1885

Sizin ve Dr. Hamlin’in bildiği üzere kendisiyle görüşmek bana gerçek bir mutluluk verecektir. O, ilgiyi ve övgüyü hak etmiş bir kimsedir. Asil bir isme sahiptir ve Cennette bir mükâfatı bulun­maktadır. Kiliseler tarafından, onun bu ihtiyarlık devresini ay­dınlık ve rahat hâle getirmek için bir şeyler yapılabilmiş olmasını isterdim.

Saygı ve muhabbetlerimle…

E.B. WEBB

Değerli kardeşim Porter,                  NORTH VOBURN 16 Eylül 1885

Yaklaşık elli yıldır bir adam tanıyorum. Hepimiz ona son dere­ce saygı beslemekteyiz. Onunla ilk defa, misyonerlik faaliyeti­ne girmeden evvel Portland’da bir kilise kürsüsünde vaaz ettiği sırada tanıştım. O şehirde yaşamakta olan müteveffa Payson ailesini onunla birlikte ziyaret etmiştik. Boston Park Caddesi

Kilisesi’nde ABCFM’den misyonerlik talimatları alırken ben de orada bulunuyordum. Bu merasimden kısa süre sonra kendim de Batı Anadolu’ya misyoner olduğumda; Kudüs’te ve Beyrut’ta ardı arkası kesilmeyen dört savaşın heyecanı ve tehlikesiyle yatakla­ra düşecek kadar direncim kırıldığında; en sonunda uzun süren tehlikeli bir hastalık neticesi ölümün eşiğine geldiğimde; Hamlin kardeşin bin kilometre uzakta olmakla birlikte bizim davamızı anladığını bilmek ve içinde bulunduğum dermansızlığı gönülden paylaştığını (yazıyla) ifade etmesi benim için tarifi imkânsız bir teselli olmuştu.

Fakat niyetim kendimden değil ondan bahsetmek. Onun adam­lığından, Hıristiyanlığından, isa’nın elçisi oluşundan, öğretmenli­ğinden ve Haç’ın kahraman misyonerinden söz edeceğim. O çok uzaklardaki günlerimizde ben onu, bütün meslekleri icra eden bir kişi olarak düşünmüşümdür: Mucit, dâhi, saray mensubu, yöne­tici, insanları kışkırtıcı (agitator), uzlaştırıcı. Bunların yanına ne ekleneceğini neredeyse hiç bilmiyorum. Yine de “iyilik yaparak dolaşan”[31] isa’nın her zaman ve her yerde havarisiydi; her türden batılın, hurafenin ve yanlışın ortasında korkusuzca erdemli olma­yı vaaz etti. O zamanlar ve şimdi değişmez kanaatim şudur ki, Hamlin kardeşimiz Türk Misyonu’nda, doldurulması hayati önem arz eden ve hayatta çok az insanın bunu başarabileceği bir pozis­yonu doldurmak için özellikle yetiştirilmiş ve yetkilendirilmişti. Onu değişik hizmedere çağırmış ve bu kadar faydalı bir şekilde istihdam etmiş olması dolayısıyla Tann’ya şükredelim. Göksel vizyona itaate[32] muktedir olduğu için onu tebrik edelim. Cennette­ki en güzel nimeder değerli dostumuz ve kardeşimiz Dr. Hamlin üzerine ve Salı akşamı onunla görüşecek herkesin üzerine olsun diye Tann’ya niyazda bulunalım.

Saygılanmla, daima sizin ve onun dostu olarak kalan

LEANDER THOMPSON

Gece olağanüstü bir güzellikle sona erdi; hiç bekleme ya­pılmadı ve herhangi bir yerde düğümlenme olmadı. Oakmount Köşkü’nden Mrs. Hayes bizi evimize arabayla ve sanatkârane düzenlenmiş harika bir meyve sepetiyle birlikte gönderdi. Tro­pikal bölgelere ve dıman kuşağa mahsus bu meyveler Hayes’le- rin kendi bahçelerindendi. Bütün bunları Mr. Potter’dan başka kim tertip ederdi ki£

Şimdi de Geçim Yollan Arıyorum

Evimde enikonu yerleşik hâle gelmeden önce adenin geçi­mi, üzerinde kafa yorulması gereken bir meseleydi. Evde beş nüfustuk. Bunlardan ikisi, hâlâ eğitim sürecinde olan en küçük kızımla en küçük oğlumdu. Boş bir kilise kürsüsü ele geçirip ora­da vaaz etmem zordu. Yaş durumum ve bir konuşmacı olarak bende gözde kabiliyederin olmayışı başansızlığım için yeterli sebeplerdi. Üstelik daha genç ve daha kabiliyetli kimselerin boş olan her kürsü için rekabet etmesi benim başanlı olmama şans vermeyecek kadar fazlaydı. Beher lokma için on kişi ağzım aç­mış beni bekliyordu.

Bir süre ders verme alamnda bir şeyler yaptım, lakin çok da iç açıcı bir netice almadım. Demiryolu tahvillerimi satabilir ve bir süre geçinebilirdim. Fakat somasında bunu aşırı yoksulluk takip edecekti. Nihayet iş için American Board’a başvurmaya karar verdim. Ayaklarım geri gidiyordu. Aşağdayıcı bir durum­du bu. Şimdiye kadar bana gelen işler, ben peşinden koşmadan gelmişti. Herkesin nazannda eski ve miadı dolmuş bir iş, artık gelecek bir şey beklemeksizin yapdacaktı. Board’a başvurmak için daha az gönülsüzlük hissetmiştim. Çünkü o çatı altındaki faaliyedere 30.000 dolardan az olmayan -30.000 dolan aştığım söyleyebdeceğim bir kira da buna dahddi- bir para yatırmıştım. Bu miktar, bütün misyonerlik hayatım boyunca Board’dan aldı­ğımın daha fazlasıydı.

Dr. Clark, Board’un bana memnuniyede yardım edeceğini, hiç kimsenin buna itirazı olmayacağım söyledi. Fakat bu sefer de ben bunun bir hibe yoluyla değil, bir iş yoluyla verilmesinde ısrarcıydım. Velhasıl Board’dan yılda 500 dolar almam karar­laştırıldı. Bunun karşılığında, beni davet eden kiliselerde ko­nuşacak ve kilisede toplanan paradan hiç almayacaktım. Bunu sevinçle kabul ettim ve şimdiye kadar da bu görevi güzelce sür­dürdüm; bu benim için en iyisi. Kiliseleri ziyaret etmekten keyif alıyordum. Oralarda her zaman kalpleri misyonerlik faaliyede- riyle derinden ilgilenen birilerini buluyordum. Bazılan da bizim bu faaliyetimizin doğası ve tarzı ile ilgili yanlış görüşlere sahipti.

Hartford Teoloji’deki Derslerim

1887 Eylülünün başlarında ansızın ve hiç beklenmedik bir biçimde Hartford Teoloji Okulu’ndan Prof. Karr’ın yerine kısa bir süreliğine geçmem için davet edildim. Üç yıl boyun­ca Bangor’da birikmiş olan teoloji nodanmı ve müsveddeleri­mi kısa bir süre önce imha etmiştim. Fakat Hartford’un öğretim elemanları bu sorumluluğu üstlendi. Yılbaşında veya daha önce dönmeyi umarak gittim. Dogmatik Teoloji, Hıristiyan Ahlakı ve Hıristiyan Din Savunması derslerini vermek zorundaydım. Prof. Karr’ın iyileşeceğini umuyorduk. O ise ahirete göçtü. Son dere­ce asil bir hayat daha sona ermişti. Bu durum ilahiyat okulu için bir kayıp ve üzüntüydü. Şardann zorlaması gereğince 22 Şubat 1888’e kadar görevde kaldım. Maaş dolgundu; aylık ve iaşe pa­rası 200 dolardı. Yükümlülük ağırdı ve onlann gösterdikleri per­formans, ihtiyaçtan kaynaklanan bir çeşit tatmindi. Etrafta işsiz güçsüz dolaşan birinden daha iyi adam yoktu. Bütün mevkiler­deki uzman kişiler bir iki aylık bir iş için ayrılamıyorlardı. Bir taviz verdiğimi kesinlikle düşünmüyorum, ancak her şeyi göz önüne alırsak bu yalnızca olması gerekendi.

Yaşım başını almış, hürmete layık insan, sevgili Dr. Willi- am Thompson ile Hıristiyanlık çerçevesinde en zevkli sohbet­leri gerçekleştirdim. Dr. Bissell, Mr. Richardson ve hiç ahbaplık kurmadığım diğerleri için de aynı şey geçerli. Her şeyi hesaba katarsak, bu gelişmeler tekdüze giden hayatımdaki sevindirici bir değişimdi.

Hartford’taki görevlerimin bitişinde, buharlı makinenin büyük mucidi ve imalatçısı, ayrıca Robert Kolej’in de dostu ve bağışçısı olan George H. Corliss’i ziyaret etme niyetindeydim. Evinde birkaç hafta geçirmem ve büyük imalathanesindeki bü­tün değişiklikleri yerinde görmem için beni davet etmişti. Sa­bahleyin gazetede onun ani ölümünü okumak benim için ne büyük şaşkınlık ve üzüntüydü! Çağımn en kayda değer adamla- nndan birisiydi. İsmi ebediyen hatırlanacaktır.

Dr. Thompson da deri yaşında göçüp gitti. Hayatı ve mi­zacı Hz. İsa’ya benzeyen bir kişiydi; sade, namuslu, dürüst, fedakârdı. Alt eddemeyecek kadar güçlü bir kararlılığı vardı. Tanrı’nın kelamma ve kilisesine sadıktı.

Asude geçen hayatımda biraz daha dgi gösterilecek kısım­lar söz konusu. Chris’le birlikte canla başla çalışarak küçük olan evimize ufak bir ek bina inşa ettik. Malzeme parasım Mrs. Baker ödedi. Keza toprağımızı da harika bir şeldlde ıslah ettik. Tulum­banın etrafında küçük bir Serbon bataklığı vardı, onu da hallettik.

Yazarlığım

Dr. Cook’un kadrosunda Our Day’in misyoner başyazarı oldum. Hindistan, Çin, Japonya ve başka yerlerdeki misyoner­lik faaliyetlerimizin muhteşem gelişmesi, Efendimiz Isa’nm ih­tişamının gelmekte olduğu düşüncesiyle birleşerek bizi sevince boğuyordu. Türkler ise şimdi hem kendi içlerindeki taassup ehli hem de imparatorluktan Protestanlık mezhebini silmeye çalışan Fransa ve Rusya’nın politikasıyla kandınlmış vaziyetteler. “Gök­lerde oturan gülecektir; Rab onlarla alay edecektir. [Mezmurlar,

2/4]”. Hıristiyan ülkelerin müdahalesi için çağnda bulunan fa­kir, savunmasız Protestanlann başında çok eziyet var. Türkiye o ülkelerin müsaadesiyle hayatiyetini sürdürmektedir ve onlann müsaadesini Hıristiyanlara zulmetmek için almaması gerekir.

Burada okuyucuya şunu hatırlatmak isterim: Kaydettiğim bu hatıralar, çocuklanma hitap eder bir sadelikle allanıp pullan­madan anlatıldı. Fakat açık ve anlaşılırdır ki, onlar daha öte bir eleştiriye tabi değillerdir.

Pek çok kaynaktan sayılamayacak kadar iyilik gördüm. Şa­yet herhangi bir zaruret içerisindeysem 10 veya 50 dolarlık olsun veya orta seviyede bir miktar olsun birtakım beklenmedik çek­lerle rahatlatılmam muhakkaktı. Hani o göze görülmeyen ruhlar kendilerini zihinlere ifşa etmeksizin sanki her daim aramızda yürüyorlarmış ve başkalarına telkin edilen düşüncenin anlamla­rına sahiplermiş gibiydiler. Bu şekilde veya başka bir yolla “bu şeylerden nelere ihtiyacımız olduğunu bilen Tann Babamızın [Matta, 6/8]” himayesi daima ve doğru zamanda bize ulaşıyor. Ne zenginim ne de fakir; fakat sakin ve huzurlu geçen hayatım boyunca Üstadımız İsa’nın çağrısına hazır beklerken lazım olan her şeye sahip oldum. Sayısız dostumun hak etmediğim sınırsız iyilikleriyle “…şimdi, bu hayatta… yüz kat daha fazla …[Matta, 10/29-30]” vaadini almış bulunmaktayım.

EK BÖLÜM

Bebek ilahiyat Okulu öğrencilerine ait üç özgün resimden Albay Toros’un resmi, doğrudan misyonerlik faaliyetinde değil toplumun genel kalkınması için de çok yararlı olan eğitim ve öğretimin neticelerinden büyük bir unsuru temsil etmektedir. Toros, fakirlik içerisinde umutsuz bir hâlde yetişerek onurlu ve nüfuzlu bir yere geldi.

Kimya alanında bir deha ve Hıristiyan vatanseverliğinin ve fedakârlığının en asil örneği olan Baron Zenop’un fotoğrafını veremediğim için üzgünüm.

Yerli pastörler, yerli öğretmenler, mütercimler ve başyazar­lar bu kurumun en kaliteli meyveleridirler. Söz konusu şahısla- nn ortalama nitelikleri, kurum tarihinin ışık çemberidir. Robert Kolej bilahare ortaya çıkacak eğitim kurumlanmn daha iyi so­nuçlar göstermeleri için onlara meydan okuyabilir.

Müdür Hopkins bir zamanlar, şayet her yıl yedi öğrenci me­zun edebilirse o yılki çalışmasından mutmain olacağını söyle­mişti. Pastör ve kolej profesörü Mardiros da onun seçeceği yedi öğrenciden biri olurdu. Mardiros[33] anlayışlı ve temiz kalpliydi. Asla ruhunu kibre doğru yükseltmedi. Çok az insan dünya ça­pında bu kadar saygı uyandırır ve sevilir. Onun kaybının telafisi Protestan Ermeni cemaati için imkânsız görünmektedir.

Adapazarı’ndan Pastör Alexander bütün saygılara layıktı. Allah vergisi denilen şeyde rakipsizdi. Akıllıca plan kurar, onu beceriyle uygulardı. Bir işte devamlılık faziletine sahipti ve asıl hedefinden başka yöne sapamazdı. “Bir peygamberin kendi memleketinde çok az itiban olur [Yuhanna, 4/44]” kuralının tek istisnasıydı. Gençliğinde memleketindeki ufak bir kilisenin pas- törü olmaya davet edildi ve aktif yaşamının tamamını orada geçirdi. Onun kilisesi, bünyesindeki misyonerlik çabalan ve eğitim kurumlarından dolayı en üstün kilise hâline geldi.

Zaman darlığı, diğer kişiler hakkında konuşmaktan beni alıkoyacak. Onlardan bazıları dinlenmeye çekildi; bazıları ise Tanrı’nın ve somaki nesillerinin hâlâ hizmetindeler.

Ahmed Vefik Paşa’mn resmine minnettarlık hisleriyle, aynı zamanda derin bir üzüntüyle bakıyorum. O, muhtemelen dö­neminin en bdgdi Türk beyefendisiydi. İmparatorluğun liberal kanadına mensuptu. Ofisindeyken her daim hani hani çalışır­dı. Öyle ki, uyuyan imparatorluğun hiçbir mevkiinde uzun süre dayanamıyordu. Onun dosduğundan zevk aldım; dikkate değer derecede güvenini kazandım. İmparatorluğun başındaki felaket­leri ve yıkılışını yüreğinin derinliklerinde hissediyordu. Elbette bir sürü düşmanı vardı; keza çok samimi dostiarı da. Son günleri bulamktı ve akli dengesini kaybetmişti. Robert Kolej’in hep sa­dık bir dostu olmuştu.

Yayıncı: Ahmed Vefik Paşa’nın en erken çizimlerinin teda­riki artık mümkün değil. Ancak Dr. Hamlin’in onunla ilgili açıklaması hâlâ özgün.

Dr. Hamlin’in Son Günleri

1885’ten sonraki geri kalan yıllarında Dr. Hamlin, Lexington’da yaşamaya devam etti. Kıtı kıtına ama şikayetsiz bir hayattı bu. Aile çevresinin onu dinlendiren zevkleri hoşuna gidiyordu. Küçük bahçesini ekip biçiyordu. Kasabamn mesele­lerinde aktif bir vatandaş olarak rol alıyordu. American Board Misyonları’nın bir temsilcisi sıfatıyla vaazlar veriyor, konfe­ranslar düzenliyordu. Misyonlara, eğitimle ve insan merkezli hayırseverlikle (philanthropy) ilgili milli politikalara hayatının son günlerine kadar ilgisini sürdürdü, özelikle 1895 ve 1896 yıllarında sesiyle, nüfuzuyla ve kalemiyle acı içerisinde kıvranan Ermenilere Amerikalıların ilgi duymalarım sağladı. Yakındo­ğu’daki meseleler konusunda uzman olduğu için sık sık konuş­ma yapmaya davet edildi. Çeşidi gazete ve dergilere yazılannı gönderdi. Aynı sert kalemini 49 yaşında olduğu gibi 89 yaşında da kullandı. Gönderdiği son yazılar, “Maceralı Geçen Bir Hayata Bakışlar” başlığını taşıyan ve altı makaleden oluşan bir seriydi. The Congregationalist’teki bu serinin ilk yazısı, editörün sunum yazısıyla birlikte ölümünden tam altı gün evvel yayınlandı. Edi­tör, Dr. Hamlin’in sonunun yaklaştığına dair hiçbir ipucu ver­memişti. Sözlerini bu yüzden şöyle tamamlamıştı: “Onun yü­zünü daha pek çok zaman aramızda görmeyi ümit ediyoruz.”

Türkiye’den ansızın ve anlaşılmaz bir şekilde aynlışının ge­tirdiği büyük üzüntüsünün ıstırabıyla yıllar geçip giderken, ru huna gittikçe artan bir huzur ve sükûnet doluyordu. Gerçi bu ayrılışın acısı tam manasıyla asla ortaya çıkmış değüdir. Robert Kolej, Dr. Hamlin’in Yakındoğu’daki Hıristiyanlık hizmetinin zirvesiydi. Bu kurum, onun enerjisinin, imanının ve azminin abidesidir. Hamlin’in, Türkiye’deki modern eğitimin bir kuru­cusu ve onun gelişimi için gerekli faaliyetieri gerçekleştiren kişi olduğunu bu kolej bize haber vermektedir.

Robert Kolej takviminde “Kurucular Günü” olarak geç­mekte olan 23 Mart, Cyrus Hamlin ile Christopher Robert’in adlarım anma günüdür. Yakındoğu’nun gençleri için açılan bu liberal eğitim kurumunun yaratılmasıyla irtibadı olan o hatı­raları ebedileştiren bir gündür. Ölümünden kısa bir süre önce ahiret hakkında konuşurken, dosdarından birine, Yeni Kudüs’e girdikten ve kısa bir süre mukaddes şehrin görkemine baktıktan soma İstanbul’a geri dönüp çalışmak için görev almak istediğini söylemişti.

Dr. Hamlin hayatmın son yılında pek çok halk toplantı­sına katıldı. Gerçi bu sadece onun doyumsuz ilgisi ve dikkate şayan misyonerlik etkinliğinin kendine mahsus örneğidir. 1 Ocak 1900’de şiddetli bir kar fırtınasına kahramanca meydan okumuş ve Park Caddesi Kilisesi’ndeki özel ayinlere katılmak üzere Lexington’dan Boston’a gelmişti. Öğle yemeğinin ardın­dan misyonerlik mesleğinde karşdaştığı ve Tanrı’nın inayetiyle hayırlara dönüşen bazı -kendi tabiriyle- “aksaklıkları” hikâye etti. Misyon birliklerinin sekreterlerinin ve kendi dostlarının 5 Ocakta Boston’da şerefine verdikleri bir yemeğe icabet etti. Ye­mekte şahsı ve Türkiye’deki faaliyetleriyle ilgili övgüleri dinle­mek zorunda kaldı.

Baharda ciddi ve çok ıstıraplı bir hastalık geçirdi. Ancak Nisan ayında New York’ta gerçekleştirilen Kiliselerin Evren­selleşmesi Konferansı’nda hazır bulunmaya muktedir oldu. Türkiye’den saygıdeğer meslektaşı Rev. George W. Wood’la birlikte en ön sırada oturdu.

Haziranda Middlebury Kolej’in yüzüncü kuruluş yıldönümü kutlamasına Vermont’a davet edildi. Kurumu yeniden düzenleyerek zinde bir yaşama kavuşturmak suretiyle yaptığı büyük hizmet dolayısıyla şeref konuğuydu. Akademik kafilenin yürüyüşüne de katıldı. Değişik etkinliklerde yer aldı ve her or­tamda coşkulu alkışlarla selamlandı. Kısa fakat canlı konuşması olağanüstü bir sevinç gösterisiyle karşılandı.

2 Ağustos Perşembe günü Boston Congregational House’ın Pilgrim Hail Binası’ndaki misyonerlik ayininde hazır bulundu. Uzak tarlalara gitmek üzere ayrılacak olan misyonerlerin veda kutsamasını gerçekleştirdi. Bazıları çok uzak bölgelere atan­mıştı. 7 Ağustos 1900 Salı günü, torunu George Washburn’un Manchester’daki denize sıfır olan yazlık evindeki bir aile toplan­tısına katıldı. Hamlin ve Msy. Washburn ailelerinin dört neslin­den yirmi kişi orada bir araya gelmişti.

Ertesi gün Dr. Hamlin ve eşi, “Eski Vatan Günü” kudaması- na katılmak amacıyla trenle Maine eyaletinin Portiand şehrine gittiler. Akşamleyin de ikinci Mahalle Kilisesi’ndeki “Eski Va­tan” toplantısına gittiler. Bu kilise, binası aynı olmamakla bir­likte Dr. Hamlin’in 63 yıl önce Hıristiyan misyonlarında çalış­mak üzere atama töreninin yapıldığı kiliseydi. Gecenin kapamş konuşmasını Hamlin yaptı. Toplantının ardından yeğeni Cyrus H. Farley’in evine döndü. Merdivenleri çıkarken şiddetii ağrıla­ra tutuldu. Bu, kahraman ama mecali kalmamış bir kalbin son mücadelesiydi. Yarım saat içerisinde hayata gözlerini yumdu. Ancak gücü kuvveti son ana kadar eksiksiz biçimde yaşamaya yeterli gelmişti.

Dr. Hamlin’in naaşı Lexington’a geri götürüldü. Cena­ze töreni, tarihî Common Kasabası’na nazır güzelim Han­cock Kilisesi’nde bütün sadeliğiyle icra edildi. Ayinin müzik­leri, Hamlin’in kesin talimatlarına göre tamamıyla Cemaatçi Kilise’ye göre düzenlenmişti ve özellikle en çok sevdiği iki ilahi seçildi: “Kurtarıcı isa’nın Kaşları Üzerinde Görkemli Bir Sevim­lilik Oturuyor” ve “Bana Rehber Ol Ey Büyük Yehova.” Şahsi dosdarı ve mükemmel öğretmenlerine dokunaklı bir hürmet gösterisinde bulunan eski öğrencileri tarafından birkaç konuş­ma yapıldı. Ufak bir ayin de, Ermenice olarak Hamlin’in evinde gerçekleştirildi. Ardından naaş yakınlardaki bir mezarlığa son takdis duası eşliğinde defnedildi.

Dr. Hamlin’in de faal bir üyesi olduğu Amerikan Antikacılar Cemiyeti’nin (American Antiquarian Society) Ekim ayı toplantı­sında, Rev. Dr. Daniel Merriman onun hayatının kısa bir özetini okudu. Sözlerinin sonunda, burada alıntıladığımız bölüm de ev­rensel bir itibarı dile getirmektedir: “Dr. Hamlin’in, o evrensel Yanki’nin; kendine mahsus kişiliği en yüksek gücüne ulaşmış, değişik kültürlerle zenginleşmiş, kapsam­lı bir tecrübeyle genişlemiş ve din tarafından kutsanmıştı. Kendi özünde Dr. Hamlin, devlederin kurucularını ve kahramanlannı yaratan hammaddeye sahip bir kişiydi.”


[1] Bu eserin tam adı A Complete Concordance to the Holy Scriptures’tır. Ancak Cruden’s Concordance ismiyle meşhur olmuştur. Iskoçyalı din adamı Ale- xander Cruden (1699-1770) tarafından incil’in King James versiyonu (Kral James’in emriyle 47 uzman tarafından Ibranice ve Grekçeden îngilizceye yapılan çeviri) bağlamında hazırlanan bu çalışma ilk defa 1737’de yayın­lanmıştır. Eser, İndilerde bir kelimenin nerelerde geçtiğini karşılaştırmalı ve alfabetik olarak verme esasına göre hazırlanmıştır. Ç.N.

[2] Hamlin burada Tevrat, Malaki, 3/17’ye atıfta bulunmaktadır: “Her şeye ege­men olan Rab, öz halkımı ortaya çıkardığım gün, benim olacaklar diyor; bir baba kendisine hizmet eden oğlunu nasıl esirgerse ben de onları öyle esirge­yeceğim.” Paragraf sonundaki cümlede geçen “hayat ırmağı (river of life)” ise incil, Vahiy, 22/1-2’ye atıftır. Ç.N.

[3] Yazar burada Tevrat, Süleyman’ın Meselleri, 26/13’e atıfta bulunmaktadır: “Tembel der ki: Yolda aslan var; Sokaklarda aslan var.” Ç.N.

[3] Hamlin burada Matta, 15/30’a atıfta bulunmaktadır: “Ve ona büyük kalaba­lıklar beraberlerinde topallar, körler, dilsizler, çolaklar ve daha başka birçok­ları olarak geldiler; ve onlan isa’nın ayaklarının yanına bıraktılar. Isa da onları iyi etti.” Buna benzer anlatımlar Markos, 10/46-52’de de geçmektedir. Ç.N.

[4] Henry John VAN LENNEP (1815-1889): Aslen Hollanda kökenli olan bu misyoner İzmir’de dünyaya geldi. 1830’da Amerika’ya gönderildi ve Am­herst Kolej’den mezun oldu. Bir yıl Andover İlahiyat Okulu’nda öğrenim gördükten sonra Cemaatçi Kilise’de pastörlüğe atandı. Türkiye’ye misyoner olarak döndükten sonra Balkanlarda, Anadolu’da ve Suriye’de yeni misyon görevleri tesis etti. İstanbul, İzmir ve Tokat’taki kolej ve ilahiyat okullannda çeşitli görevler aldı. Katarakt hastalığına yakalanınca 1869’da Amerika’ya döndü. Yetmiş dört yaşında Great Barrington’da öldü. Diğer meslektaşla­rından farklı tarzlarda Doğu’yu ve Doğu insanını inceleyen Van Lennep’in eserleri şunlardır: The Oriental Albüm, Travels in Asia Minör (1870), Ten Days Among Greek Brigands (Rum Eşkıyalar Arasında On Gün), Bible Lands (İncil Topraklan). Eserlerinin ve görüşlerinin bir değerlendirmesi için bk. Gürsoy Şahin, “Amerikalı Bir Misyonerin XIX. yy. Ortalarında Türk-Ermeni Kültü­rel ilişkileri ile ilgili izlenimleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Afyon Kocatepe Üniversitesi SBE Dergisi, 2005. Ç.N.

[5] Katolikos: Ermeni Kilisesi’nde ruhani bir rütbedir. Bu, o kilisedeki en yüksek mertebedir.

[6] istanbul’un asayiş ve emniyetinden sorumlu kurumlar 1834 tarihinde deği­şikliğe uğradı. Şöyle ki, Anadolu ve Rumeli’nin bazı eyaletlerinde Asâkir-i Redife adı ile bir askerî teşkilat kuruldu. Bu askerlerin yönetimi de dahil eskiden Yeniçeri Ağasına bırakılan yetkiler Seraskere devredildi. Bu suretle, kendisine hükümet merkezinde İstanbul yakasının en büyük emniyet amiri sıfat ve yetkileri tanınmış oldu. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra da eya­letlerde ve istanbul’da zabıta hizmetleri ayrı ayrı başlara bağlı olarak yürü­tülmekteydi. Teşkilat ve yürütme alanındaki bu farklılığı ortadan kaldırmak maksadıyla ilk defa 1845 tarihinde İstanbul’da polis teşkilatı kuruldu ve ilk Polis Nizamnamesi yayınlandı. Polis adı verilen yeni zabıta teşkilatının va­zifeleri bu nizamnamede gösterildi. Dolayısıyla Hamlin’in burada kullandığı “polis şefi” ibaresi o tarihteki yapıya uygun düşmektedir. Ç.N.

[7] George Perkins MARSH (1801-1882): Vermont Eyaleti’nde meşhur bir aile­nin oğlu olarak dünyaya geldi. Andover Phillips Akademi’den 1816’da, Dart- mouth Kolej’den 1820’de mezun oldu. Hukuk sahasında yetişti. Fakat daha sonra dilbilime yöneldi. Ülkesindeki çeşitli görevlerden sonra Başkan Zac- hary Taylor tarafından 1849 yılında Osmanlı Imparatorluğu’na Amerika ika­met elçisi olarak atandı. Fransız, Norveç, Danimarka, isveç, Alman, italyan dillerini biliyor, bu ülke temsilcileriyle rahatlıkla konuşabiliyordu. 1851’de Mısır, Filistin ve Güney Avrupa’yı kapsayan bir geziye çıktı. 1852’de Yuna­nistan’daki Amerikan misyoneri Jonas King’in tutuklanması üzerine oraya nakledildi. 1861’de italya’ya görevlendirildi ve orada öldü. William M. Da- vis, “Biographical Memoir of George Perkins Marsh”, National Adamy of Sciences’te sunulan tebliğ (18 Nisan 1906), s. 71-80. Ç.N.

[8] Yazar Hamlin burada İncil, Luka, 5/27-30’a atıfta bulunmaktadır: “Ve Pey­gamber Elişa’nın zamanında israil’de birçok cüzzamlı vardı; yalnız Suriyeli

[9] Yalıtım Taburesi: Orta gerilim şalt tesislerinde gerilim altında yapılacak ope­rasyonlarda, toprak ile çalışan kişi arasında yalıtkanlık sağlayan güvenlik malzemesidir. Sökülüp takılabilir veya sabit dört ayağı bulunur. Taburenin, platformu ve ayaklan tamamen yalıtkan malzemeden imal edilir ve işletme geriliminin iki katı yalıtkanlığa sahiptir. Montajında kesinlikle çivi ve vida gibi iletken malz’eme kullanılmaz. Ç.N.

[10] Washington IRWING (1783-1859): Amerikan edebiyatının öncüleri arasında yer aldığı söylenen bu kişi New York doğumludur. Hukuk tahsili gördü. Mesleğinin yanı sıra çeşitli gazetelerde dizi yazılar kaleme aldı. 1842-46 yılları arasında İspanya’da ortaelçi olarak bulundu. Çalışmalanndan bazıları şunlardır: The Sketch Boole of Geoffrey Crayon (hikâye, 1819), Bracebridge Hail (1822), The Companions of Columbus (1831), The Conquest of Granada (1829), The Elhambra (1832), Astoria (1836). Ç.N.

[11] Yazar Hamlin bu cümlesiyle Tevrat, Eyüb, 20/5’e aufta bulunmaktadır: “Kö­tülerin zafer narası kısadır ve dinsizin sevinci bir lahzalıktır.” Ç.N.

[12] Asahel GRANT (1807-1844): Tıp eğitimi aldı ve New York Utica’da hekim­lik yaptı. 1834’te misyonerliğe yöneldi. Urmiye bölgesine gönderildi ve Nas- turilere Protestanlık propagandası yaptı. Aynı zamanda Kürtlerle de diyalog kuruyordu. Hasta olan Hakkari emiri Nurullah Bey’in ve yörenin müteselli­mi Bedirhan Bey’in hastalıklarını tedavi etti. Musul’da tifüsten öldü. Ç.N.

[13] Yazarın ziyaret etiği bölge ve kale, yüzyılın başlarında italya ile Avusturya arasında problem olan bir coğrafyadır. Adige Nehri, italya’nın Po Nehri’nden sonra uzunluk bakımından ikinci sıradaki akarsuyudur. Kaynaklara göre 1805’ten sonra italya krallığına ait bir Yukarı Adige yönetim bölgesi ve bir

[14]        Yazarın isim zikretmeden bahsettiği kont büyük ihtimalle 7. Shaftesbury Kontu Anthony Ashley Cooper’dır. 1801-1885 yılları arasında yaşamış olan bu kişi, babasının 1851’deki ölümü üzerine onun makamına geçti. 1830’da Leydi Emily Covvper’le evlendi ve on evladı oldu. Leydi Covvper’ın annesi, ikinci evliliğini Lord Palmerston ile yaptığından dolayı, aşağıda zikredilecek olan Lord Palmerston, Kont A.A. Cooper’ın üvey kayınpederi olmaktadır. Shaftesbury ise ingiltere’nin Dorset bölgesindeki bir kasabanın adıdır. Yazar daha sonraki bölümlerde de bu şahıstan bahsedecektir. Ç.N.

[15]        Sir Culling EARDLEY (1805-1863): Babası 2. Baron Sir Culling Smith tarafın­dan Huguenot kökenlidir. Annesi ise Londralı Yahudi banker Sampson Gideon’un kızıdır. Eton Kolej ve Oriel Kolej’de okuyan genç Culling aldığı eğitim doğrultusunda iyi bir Protestan oldu. Ancak hayatı boyunca dinî öz­gürlükleri savundu. Babasının ölümünden sonra (1829) onun baron payesini devraldı. Ülkesinde Fakirlik Yasaları’nın hâmisi oldu. ingiltere/Anglikan Kilisesi’nin gelişmesinde rol oynadı. Türk Misyonlarına Yardım Cemiye- ti’ndeki görevi yanında Londra Misyonerlik Cemiyeti’nin mali işler sorum­luluğunu yürüttü (1844-1863). Ayrıca Lübnan’daki Hıristiyanlar için bir yar­dım fonu oluşturdu. Dinî ve sosyal alanda daha pek çok çalışmaya bizzat iştirak etmiştir. Ç.N.

[16] John WADDINGTON (1810-1880): İngiltere Yorkshire’da dünyaya geldi.

[17] Kadın Papaz Yardımcıları Okulu (Kaiserswerth Deaconesses’ School): Almanya’dan gelen kadın papaz yardımcıları Kudüs’te (1851), izmir’de (1853) ve Beyrut’ta (1861) kız okullan açtılar. Ayrıca Kudüs (1851), istanbul (1852), iskenderiye (1884) ve Kahire’de (1886) hastane kurdular, hemşirelik okulları açtılar, izmir’deki okulun amacı eğitimli ailelerin kızlarını yetiştir­mekti. Okulda, iyi bir Alman Protestan okulundaki bütün dersler mevcuttu. İlaveten Fransızca ve ingilizce de öğretiliyordu. Akdeniz bölgesindeki bütün yetim kızları banndırmak maksadıyla buraya daha sonra küçük bir kız ye­timhanesi eklendi. Ç.N.

[18] Solferino Savaşı (1859): 24 Haziran 1859’da gerçekleşmiş ve Franz Josehp kumandasındaki Avusturya İmparatorluğu’na karşı III. Napolyon kuman­dasındaki ikinci imparatorluk ile II. Vittorio Emanuel kumandasındaki Sar- dinya Krallığı ittifakının zaferiyle sonuçlanmıştır. 200.000’den fazla askerin yer aldığı bu savaş sayı bakımından, 1813’deki Leipzig Savaşı’ndan bu yana yapılan en büyük savaştır. 100.000 Avusturya askeri gücü ile 118.600 Fran- sız-Sardinyalı asker karşı karşıya gelmiştir. Tüm güçlerin kumandası, bir im­paratora ait olarak yapılan dünya tarihindeki son savaş olarak kabul edilir. Bu savaştan sonra Avusturya İmparatoru savaşları bizzat komuta etmeyi bı­rakmıştır. Avusturyalıların bilançosu 3.000 ölü, 10.807 yaralı ve 8.638 kayıp ya da esir olurken ittifak güçlerinin 2.942 ölü 12.512 yaralı 2.922 kayıp ya da esiri vardı. Solferino Savaşı jeopolitik anlamda Fransa, Avusturya ve ispanya arasında çok sayıda küçük italyan beylikleri hâlinde bölünmüş italya’nın bir­leştirilmesine yol açan bir milliyetçilik mücadelesi olması açısından önemli­dir. Ç.N.

[19] Küçük Onbaşı (Little Corporal): Napolyon Bonaparte’ın kısa boylu olmasından dolayı askerleri tarafından verildiği ileri sürülen lakaptır. Ç.N.

[20] Kristal Saray (Crystal Palace): I. Dünya Sergisi için bir bahçıvan ve çevre düzenleyicisi olan Joseph Paxton’ın tasarladığı bu yapı dikdörtgen planlıydı ve uzunlamasına beş kademeden oluşuyordu. Tam ortasında daha yüksek ve üzeri beşik tonozlu bir bölüm vardı. Yapının uzunluğu 564 m, genişliği 139 m, yüksekliği de 20 m’ydi. Asma kadarıyla birlikte 74.400 m2‘ye ya­kın bir sergi alanını içeriyordu. Yapı, prefabrike yönetimiyle hazırlanmış bir dizi demir taşıyıcı ile bunların arasına yerleştirilen 1.25 m. uzunluğundaki cam levhalardan oluşuyordu. Dünya Sergisi’nde yalnızca tezgâhların uzun­luğu 12.9 kilometreyi buluyordu. Katılanların sayısı 13 bini geçmiş, bunla­rın yarısını İngiltere dışından gelenler oluşturmuştu. Fransa 1760, ABD 560 katılımcıyla temsil edilmişti. ABD’den gelen ürünler arasında takma dişler, yapay bacaklar, Colt’un tabancası, Goodyear’ın kauçuktan yapılmış çeşitli eşyası, çiğnemelik tütün, çekçek arabaları ve McCormick’in bıçkı makinesi de vardı. Büyük bir başarı elde eden sergiyi 6 milyondan fazla insan gezdi. 15 Ekim’de kapandığı zaman 750 bin dolarlık bir kâr bırakmıştı. II. Dünya Savaşı’nda ingiltere’ye saldıran Alman uçaklarına hedef oluşturduğu gerek­çesiyle 1941’de söküldü. Kendisinden sonra birçok sergi sarayına da ilham kaynağı olan bu saray aynı zamanda Endüstri Devrimi’nin de sembollerin­den biri olarak kabul edilmektedir. Ç.N.

[21] Küba’nın başkenti. Hamlin’in de vurguladığı gibi o hanımın coğrafyadan pek haberi yoktu. Ç.N.

[22] Tırnak içindeki ibare İncil, Resullerin İşleri, 28/15’in bir bölümüdür: “Kardeş­ler haberimizi alınca, oradan Appius çarşısına ve Üç Hanlar’a bizi karşılama­ya geldiler. Pavlus onları görünce Tanrı’ya şükretti ve cesaret buldu.” Ç.N.

[23] Henry M. STANLEY (1841-1904): Meşhur bir gazeteci ve Afrika kâşifi olarak bilinmektedir, ingiltere’nin Denbigh Kasabası’nda doğdu. Ancak 1859’da on sekiz yaşmdayken Amerika’ya gitti. Amerika Iç Savaşı’nda asker ola­rak orduya katıldı. Sonra gazetecilik mesleğine başladı. Osmanlı Devleti’ne bir sefer düzenledi. Ancak bu faaliyeti orada hapsedilmesiyle neticelendi. 1867’de Ne w York Herald gazetesinin kurucusu James G. Bennett’in tekli­fiyle özel muhabir olarak görev aldı. Daha sonra misyoner ve kâşif David Livingstone’u bulmakla görevlendirildi. Livingstone Afrika içlerinde kay­bolmuştu ve kendisinden beş yıldır haber alınamıyordu. Zor şartlar altında 11.000 km yol giderek onu buldu (1871). Bu sırada Viktorya Gölü’nü dolaştı ve Nil’in kaynağının bu göl olduğunu keşfetti. Başından geçenleri How I Fo-

[24] “Zira davetinize bakın ey kardeşler; bedene göre çok hikmediler, çok kuv- vediler, çok asilzadeler davet olunmamıştır. Fakat Tann, hikmedileri utan­dırmak için, dünyanın akılsız şeylerini seçti. Ve Tanrı, kudredi şeyleri utan­dırmak için dünyanın zayıf şeylerini seçti. Ve Tann, olup biten şeyleri iptal etmek için, olmayan şeyleri, dünyanın adi ve hor görülen şeylerini seçti. Şöyle ki, beşerden hiçbiri Tanrı’nın huzurunda övünmesin.” Ç.N.

[25] Ernest RENAN (1823-1892): Fransız filozof ve yazar. Erken Hıristiyanlık ta­rihi ve siyasi teoriler üzerine etkili tarihî araştırmaları ile tanınmıştır. İlahiyat eğitimi gördü. Treguier Kolej’de okudu. Ciddi bir Katolik ve felsefe eğitimi aldı. İsa’nın Hayatı, Hıristiyanlığın Kökenleri, İsrail Tarihi gibi dinî mahiyetteki eserlerinin yanında felsefe ve ahlakla ilgili pek çok kitap kaleme almıştır. Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği “İslam ve Bilim” adlı konferansına Na­mık Kemal tarafından bir müdafaa metni yazılmış ve Renan Müdafaanamesi adıyla ölümünden sonra yayınlamıştır. Renan’ın öğrencileri arasında Ahmet Ağaoğlu da bulunmaktadır. Ç.N.

[26] Yazar burada Markos, 10/29-30’daki sözlere atıfta bulunmaktadır: “Benim ve Müjde’nin uğruna evini, kardeşlerini, anne ya da babasını, çocuklarını ya da topraklarını bırakıp da şimdi, bu çağda çekeceği çilelerle birlikte yüz kat daha fazla eve, kardeşe, neye, çocuğa, toprağa ve gelecek çağda sonsuz yaşama kavuşmayacak hiç kimse yoktur.” Ç.N.

[27]         Yazar burada Mezmurlar, 16/11 ‘e atıfta bulunmaktadır: “Hayat yolunu bildi­rirsin; sevinçler tokluğu senin önündedir; sağında daima nimeder vardır.” Ç.N.

[28]  Yazar Malta, 5/4’e atıfta bulunmaktadır: “Ne mudu ruhta fakir olanlara; çün­kü göklerin melekutu onlarındır.” Ç.N.

s Daniel F. DAVIS (1843-1897): Maine eyaletinin 37. valisidir. East Corinth Akademisi, Corinna Akademisi ve Wesleyan Ilahiyat’ta eğitim gördü. Hu­kuk okudu ve 1869’da baroya kabul edildi. Amerikan Iç Savaşı boyunca bir süvari alayında hizmet etti. 1871’de politikaya girdi ve Maine Temsilciler

[30] Yazar burada Mrs. Carruth’u, incil’de adı geçen ve Aziz Pavlus döneminde kilisedeki hizmet görücü kadınlardan biri olan Fibi’ye benzetmektedir:

[31]  Bu ibare Resullerin İşleri, 10/38’de geçmektedir: “Nasıralı İsa (…) iyilik yapa­rak ve iblis tarafından eza edilenlerin hepsine şifa vererek dolaştı.” Ç.N.

[32]         Yazarın burada tırnak işareti kullanmadan dile getirdiği sözler Resullerin İş­leri, 26/19’da yer almaktadır: “Bunun için ey kral Agrippa, ben gökten gelen vizyona/ruyete/nura itaatsizlik etmedim.” Burada geçen vizyon kelimesi­nin, Hıristiyan terminolojisinde vahiy karşılığı kullanıldığı unutulmamalıdır. Ç.N.

[33] Misyoner raporlarında verilen bilgilere göre Mardiros, Bebek îlahiyat’tan mezun olduktan sonra Harput’ta görevlendirildi. Oradaki yerli yardımcılara günlük eğitim veriyordu. Ayrıca bu yardımcılarla ve kilisenin erkek üyeleriy­le haftada bir teoloji dersi yapıyordu. Bir sınıfa da ahlak felsefesi dersi veri­yordu. Şapele gelemeyenlere bir akşam dersi düzenlemişti. Diyarbakır’da bir kız okulu açmış olan bir hanım öğretmenle Ağustos 1858’de evlendi. Harput Kilisesi pastörlüğüne atama töreni Haziran 1860’ta yapıldı. Bk. Reports of The A.B.C.F.M. (1858) “Nothern Armenians”, Boston 1858, s. 46; The Missionary Herald, “Letter from Mr. Bliss (18 June 1860)°, Eylül 1860, vol. 56, s. 267. Ç.N.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir