Ruh Adam – Hüseyin Nihal Atsız

KAMLANÇU ülkesine bahar gelip de kuşlar ötüşmeye
başlayınca, ağaçlarda ve yerlerde çiçekler açınca Yüz Yüzbaşı Burkay yine o büyük çam ağacının yanına geldi.
Parlak bakışlı, ay yüzlü kızı orada gördü. Yüreğine od
düştü. Yeryüzü gözüne karanlık oldu. Ona yaklaşıp şöyle
dedi:
«Yüzün aya benziyor.
Kaşın yaya benziyor.
Gözlerin yeşil alası.
Saçların arslan yelesi.
Yürüyüşün turna gibi.
Salınışın suna gibi.
Hangi yerden, kaynaktansın?
Hangi boydan, oymaktansın?»
Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi. Yalnız
gözlerini kaldırarak Burkay’a baktı. Bu bakışla onun kanını kaynattı. Yüreğini oynattı, içine od düştü. Yeryüzü
gözüne karanlık oldu. Kıza şöyle dedi:

«Bakışların ışık mı?
Saçların sarmaşık mı?
Yıldız mısın, güneş mi?
Alev misin, ateş mi?
Neden sessiz bakıyorsun?
Beni niçin yakıyorsun?
Çiçek gibi her bir yanın.
Söyle, nedir adın, sanın?»
Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi. Gülümseyerek Burkay’a baktı. Bu bakışla onun aklını başından
aldı. Yüreğini derde saldı. İçine od düştü. Yeryüzü gözüne karanlık oldu. Kıza şöyle dedi:
«Beni niçin üzüyorsun?
Gözlerini süzüyorsun.
Kirpiklerin paralıyor.
Bakışların yaralıyor.
Rengin sanki çiçekten.
Bilmem hangi çiçekten?
İster darıl, ister kız.
Tek adını söyle kız!»
Parlak bakışlı, ay yüzlü kız gözlerini Burkay’ın gözlerine dikti. Kayalardan dökülen suların, kırlarda esen rüzgârın, ormanda öten kuşların sesinden daha güzel sesiyle
şöyle dedi:
«Beşbalık’ta doğdumsa da Karluk kızıyım.
Nice erin yüreğinde saklı sızıyım.
Yüreğine od düştüyse zorlayıp söndür.
Bilen bilir; adım, sanım: Açığma-Kün’dür.
Ölmemeyi istiyorsan yaklaşma bana.
Belâm çoktur, görünmeden dokunur şana…»

Burkay’ın yüreğine od düştü. Yeryüzü gözüne karanlık
oldu. İyi yürekli kişi idi. Tanrı’ya ve insanlara karşı suç
işlememişti. Tapıncağa gidip Tanrı’ya yalvardı: «Tanrım!
Yüreğimdeki odu söndür.» dedi.
Kırk gün büyük çam ağacının yanına gitti. Her gidişte
Açığma-Kün’ü orada gördü. Her gidişte içindeki ateş yalazlandı. Her dönüşte tapıncakta Tanrı’ya yalvardı. Her
yalvarıştan sonra bir daha çam ağacının yanına gitmemeye karar verdi. Fakat güneşin her yeni doğuşunda kızın
hasretine dayanamadı. Verdiği kararı unutup çam ağacının yanına geldi. Kızın yeşil ala gözleriyle büyülenip kendinden geçti.
Kırk birinci gün çam ağacının yanına gelince kızı bulamadı. Gözleri bulandı. Yüreği yandı. İçi sıkıntıyla doldu. Gün batıncaya kadar bekledi. Açığma-Kün gelmeyince onu çam ağacına sordu. Ağaç ah edip ağladı: «Onu ben de bekliyorum. Artık gelip bana yaslanmayacak!» dedi.
Yaprakları dökülüp kurudu. Uçan bir akdoğan görüp ona
sordu. Akdoğan ah edip ağladı: «Onu ben de bekliyorum.
Artık gelip beni koluna almayacak!» dedi. Kanatları çırpmaz olup otlara düştü; öldü. Yeşil otlara sordu. Otlar ah
edip ağladılar: «Onu biz de bekliyoruz. Artık gelip bizi
çiğnemeyecek!» dediler. Yanıp duman oldular.
Burkay bezginleşip yerine, yurduna döndü. AçığmaKün’den başka bir şey düşünmez oldu. Tapıncağa gidip
yalvardı, olmadı. Ekşi kımız içip esridi, kâr etmedi. Tatlı
şarap içip kendinden geçti, fayda vermedi. Kağan savaş
açınca o da katıldı. Ölmek için atına zırhsız bindi. Oklar
sağından, solundan uçtu; biri değmedi. Kalkansız, tulgasız vuruştu. Kılıçlar sağından, solundan geçti; biri vurmadı.
Yine yurduna döndü. Açığma-Kün’den başka bir şey
düşünmez oldu. Benzi sarardı. Hasta olup yatağa düştü.
Burkay’ın iyi yürekli bir evdeşi vardı. Erkeği iyi olsun
diye okuyucular, bakıcılar, kamlar, bakşılar getirtti. Hiçbir ilâç, hiçbir dua, hiçbir büyü fayda vermedi. Günden
güne eridi, soldu, bitti. Ölecek hale geldi. Bir gece Açığma-Kün’ün adını sayıklayınca kadın işi anladı. Bütün
Kamlançu’ya adamlar çıkarttı. Kırk gün aradılar, taradılar. Açığma-Kün bulunmadı. Bir gün ihtiyar, çirkin bir
büyücü kadın geldi. «Bunun derdine ancak Kilimbi çare
bulabilir. O, şeytanların akıllısıdır!». dedi. Burkay’ı Şeytan Kilimbi’ye götürdü. Burkay ona yüreğini açtı. Sevdiği
kızı anlattı. «Bana onu verirsen senin ordunda çeri olurum.» dedi. Kilimbi başını salladı: «Yüreğin büyük derde
girmiş. Kurtulmak zor. Buna çareyi bulsa bulsa Şeytanlar
Başı Madar bulur.» dedi. Şeytanlar Başı Madar’a gittiler.
Burkay ona yüreğini açtı. Sevdiği kızı anlattı. «Bana onu
verirsen senin ordunda çeri olurum.» dedi. Madar, başını
salladı. «Gönlünü büyük belâya sokmuşsun!» dedi. Burkay’ın içi yandı. Gözü dumanlandı. «Hiçbir çare yok mu?»
diye sordu. Madar, başını salladı. Ellerini açtı: «Var!»
dedi. «Eğer evdeşini götürüp Ejderler Kağanı Naranta’ya
kurban adarsan Açığma-Kün’ü kaybettiğin yerde bulursun.»
Burkay hiçbir şey düşünmeden kabul etti. Gözünü
sevda bürümüş, kanına çılgınlık yürümüştü. Evdeşini
Naranta’ya adak verdi. Naranta, onu öldürüp yedi. Kadın
ölürken ellerini göğe kaldırıp beddua etti: «Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya her gelişinde ruhun ızdırap içinde çalkansın!» dedi. Tanrı bu dileği kabul etti.
Burkay, Şeytan Madar’ın dediklerini yaptıktan sonra
çam ağacının olduğu yere gitti. Kız gitti diye yaprakları
dökülüp kuruyan çam yine yeşermişti, Açığma-Kün onun
gövdesine yaslanarak duruyordu. Burkay yaklaşıp şöyle
dedi:
«Nerde kaldın ay bakışlı?
Neden gittin inci dişli?
Senin için hasta düştüm.
Eller gezip dağlar aştım.
Artık bana varmaz mısın?
Derdime em vermez misin?
Gel, benim ol çiçek yüzlüm!
İpek saçlım, ışık gözlüm!»
Açığma-Kün bir şey demedi. Büyülü gözlerle Burkay’a
bakarak gülümsedi. Burkay’ın aklı başından gitti. Az
kaldı kımız gibi eriyip akacaktı. Kıza yaklaşarak sıkı sıkı
tuttu. Çiçek kokan yüzünü öptü. Onu evine getirip eş
edindi. Fakat bununla derdi bitmedi. Açığma-Kün’ü her
gün biraz daha çok sevdi. Öpmekle doymadı. Sevmekle
kanmadı. Uçan kuştan kıskandı. Esintiden yüksündü.
«Sen insan değilsin. Peri Kan Katun’sun.» dedi. Sevgisi
durulmadı. Arzusu kırılmadı. Öpmekle kanmaz oldu.
Sevgisi dinmez oldu. «Sen Peri Kan Katun değilsin. Tanrı
Katun’sun.» dedi. Bir gün ihtiyar, çirkin büyücü kadın
yine geldi. «Bunun derdine ancak Madar çare bulabilir.»
dedi. Birlikte Madar’a gittiler. Madar güldü. «Sen Nızvanı
cehennemine düşmüşsün. Eğer o da sana bir defa seni
seviyorum derse bundan kurtulursun.» dedi.
Burkay yurduna döndü. Açığma-Kün’e «Beni seviyor
musun?» diye sordu. Kadın, saçlarıyla onu sararak ne
soracağını unutturdu. Bir ay geçti. Burkay «Beni seviyor
musun?» diye yine sordu. Kadın, kollarıyla onu sıkarak
ne soracağını unutturdu. Bir ay daha geçti. Burkay «Beni
seviyor musun?» diye yine sordu. Kadın onu öperek ne
soracağını unutturdu.
Böylece aylar geçti. Yıllar geçti. Burkay sevgiden çılgına döndü. Izdırap ızdırap üstüne, keder keder üstüne
çekti. Hekimler geldi, ilâç bulamadı. Bakşılar geldi; çare
edemedi. «Seni ancak ölüm kurtarır. Açığma-Kün, Tanrı’nın sana bir cezasıdır.» dediler. Burkay büyük ızdıraplar içinde öldü. Ölürken yine «Beni seviyor musun?»
diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı,
öptü. Fakat bir şey demedi. Burkay’ın öldüğünü görünce
gözleri yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı. «Izdırap çekiyorum!»
diye inledi. Fakat «Ben de seni seviyorum.» demedi.
Burkay ölmekle ızdıraptan kurtulmuş olmadı. Her yıl
bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün’ü görüp sevdiği
çam ağacının yanında ruhu dolaşıyor, «Izdırap çekiyorum. Sen de beni seviyor musun?» diye inliyor. O günden
bugüne kadar bin yıl geçtiği halde Burkay her bahar orada ağlıyor. Yanında duran Açığma-Kün «Sus, sus, ben de
ızdırap çekiyorum.» diye yanıp yakılıyor. Fakat «Ben de.
seni seviyorum.» demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir