SEÇİLMİŞ DİKTATÖR ADOLF HİTLER’İN PSİKANALİZİ

“Politik bilinci olmayan toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır!” Nietzsche

SEÇİLMİŞ DİKTATÖR ADOLF HİTLER’İN PSİKANALİZİ

Kendi İnancına Göre Hitler

(ÖZET)

            Yirmi beş yaşına kadar Hitler akıllardaki profilinin tam zıttı olan bir yaşama sahiptir. Yirmi beş yaşından sonra birkaç yıl içinde Hitler’in bu durumu ani bir değişime uğramış ve Almanya’nın Führer’i ortaya çıkmıştır.

Hitler 1915’te arkadaşı Mend’e kendisinin olağanüstü işler başaracağını Mend’e düşeninse o zamanı beklemek olduğunu söyler. Buradan Hitler’in yirmi beş yaşından öncede kendisinin olağan üstü olduğuna inandığını ve zamanın gelmesini beklediğini çıkarabiliriz.

Hitler her konuda kendini tek otorite olarak görmüştür. Hitler’in kendisine inancı o kadar büyüktür ki en ufak bir muhalefeti dahi kabul etmemiştir. Hitler kendisine itiraz edebilecek kişilerin bulunduğu ortamlardan kaçınır. Hitler’in bu inancı iki temel sebebe dayandırılmaktadır:

İlki Hitler’in kendisine hitabet ve kitle psikolojisi dersi veren Hanussen’den etkilendiğidir. Hanussen astronomi ile ilgilenir ve yıldızların gücüne inanır. Hitlerin ondan etkilenmesi olasıdır. Hanussen ve Hitler bu dönemde beraber çok vakit geçirmektedirler. Hitler bu dönem içinde yıldızların gücüne inanan bir gurubun içindedir. Fakat Hitler’in yakın arkadaşları bunu saçma bulurlar. Çünkü tanıdıkları Hitler fala inanmaz hatta ikinci dünya savaşından önce falcılığı yasaklamıştır.

İkincisi ise Hitler’in kendisinin Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanmasıdır. Tanrı Hitleri görevlendirmiştir ve onu korur. Hitler “iç ses”’e inanır. Hitler’e göre zamanı geldiğinde ne yapması gerektiğini iç ses ona söyler. İç sesi Allah’ın ona verdiği görev olarak görür. Hitler inandığım yolda bir uyurgezerin hassasiyeti ve emniyetiyle yürürüm demiştir. Buradan iç sesin Tanrı’nın ona bir görevlendirmesi olduğuna katı bir şekilde inandığını ve hiç düşünmeden bu görevi yapacağını çıkarabiliriz.

Hitler zaman zaman kendini Hz. İsa ile kıyaslar. Ölümsüzleşme isteği ve küçükken tüm öz kardeşlerinin ölüp onun yaşaması onu bu duruma itmiştir. Fakat savaş sırasında kiliseden uzak durmuştur. Bunu Almanya’nın Mesih’inin katı ve acımasız olması gerektiğini söyleyerek açıklar. Tanrı’nın koruma ve kılavuzluğuyla davrandığını iddia eder ve bu iddiasını kanıtlayan yaşadığı bir takım olaylardan bahseder.

Hitler mükemmeliyetçi bir yapıya sahiptir ve kendisinin Alman halkı için ölümsüzleşeceğini söyler. Yaşamının ölümle sonuçlanmayıp, ölümle yeniden başlayacağına inanır. Ölümsüzleşme isteği küçük yaşta yaşadığı kardeşlerinin ölümlerinden sonra kendinde oluşan olum korkusunun dışa vuruşudur. Ölümsüzleşmesi ancak Alman halkının kalbine yerleşmesi ile olacaktır ve kendisinin sürekli hatırlanması için yaptıracağı bin yıl dayanacak yapılarla gerçekleşecektir.

Alman Halkının Tanıdığı Hitler

Alman halkı Hitleri genellikle Nazi propagandacılarının yaptığı propagandalar aracılığıyla tanır. Hitler güçlü bir fiziki görünüşe sahip değildir. Bu zayıf görünüş onun hedefleri için uygun bir durum değildir. Kendini ölümsüzleştirmeye çalıştığına ve her konuda tek otorite olduğuna halkı ikna etmeye çalıştığını da göz önüne alırsak fiziki olarak da zayıf görünmeyi kabul edemeyeceği çıkarımını yapabiliriz. Ayrıca Hitler göğsünün çöküklüğünü gizlemek için dolgulu giysiler yaptırır ve ayaklarının zayıflığını saklamak için bol pantolonlar, kalın botlar giyer.

Hitler muhtemelen halkın kendisine daha kolay inanması amacıyla basını çok sınırlandırmıştır. Çalışma arkadaşları Hitler’in kitle psikolojisi konusunda bilgili olduğunu söyler. Hitler’de kitleler üzerindeki basın yayın etkisinin önemini bilir ve bu büyük etkiyi kendi lehine kullanır. Halkın Hitler’in hiçbir hatası olmayan mükemmel biri olduğuna daha kolay inanması için, Hitler basında halkın içinden biriymiş gibi gösterilir. Mükemmel yöneticilik dehasından, adaletinden, merhametinden bahsedilir. Halk tarafından olumlu karşılanan her durum Hitler tarafından yapılmış olarak gösterilirken, halkın olumsuz karşıladığı her durumu da Hitler’in yardımcılarından birinin hatası olarak gösterilir. Hitler basının bu etkisini bilmesi ve basını çok iyi kullanmasına rağmen röportaj konusunda çok çekingen davranır. Röportaj yapabilmek için soruların önceden bildirilmesi zorunludur. Bu sorulara yapılan açıklamadan daha fazlasının istenmesi durumunda Hitler buna izin vermez ve birkaç saati bulan uzun nutuklarıyla gazetecilerinde bundan uzak durmasını sağlar.

Nazi propagandacıları afiş, gazete ve dergi vs. ’de Hitlerin en güzel en güçlü görünümlü fotoğraflarını kullanarak Hitleri halkın gözünde sıradan bir ölümlüden farklı göstermeye çalışırlar. Bu propagandacıların başında Hitlerin kendisi vardır. Dolayısıyla halka kendini kafasında kuruduğu Hitler olarak tanıtır. Bu propagandalar başarıya ulaşır ve halk Hitler’in kutsal bir görev için gönderildiğine inanır. Halk tarafından aşırıya kaçılmış Hitler’i Hz İsa ile kıyaslayanlar olur. Halk Hitler’i Almanya’nın Mesihi olarak görmeye başlar.

Hitler gençlik yıllarında fakir bir hayat yaşar. Ülkenin başına geçtiği halde elinde imkân var olmasına rağmen sade giyinmekten vazgeçmez. Halk bu durumun karşısında propagandaların da etkisiyle onun Almanya’dan başka bir düşüncesi olmadığına inanır. Bu durum aynı zaman da Hitlerin fırsatları yakalayıp iyi değerlendirme yeteneğini sadece Almanya için kullandığı inancını pekiştirir. Halk adeta Hitleri ilahlaştırır. Hitler sigara, içki kullanmaz, cinsel hayatı yoktur, on sekiz saat Almanya için çalışır.

Halk Hitleri direk olarak sadece yaptığı konuşmalarla tanır. Hitler iyi bir hatiptir. Konuşmaların da halkın coşkusu arttıkça açılan bir tutum sergiler. Konuşmalarında Hitler halkın duymak istediği her şeyi iyi sezer ve halka duymak istediğini söyler. Her konuşmasında başlangıç konusu ne olursa olsun mutlaka konuyu bağlayarak kasım suçluları, Marksizm ve Yahudiler ‘den bahseder. İyi bir propaganda uzmanı olan Hitler bu konuların taşıdığı propaganda önemini iyi değerlendirir. Halk Hitleri eşsiz bir hatip olarak görür. Çünkü Hitler’in konuşması halkı coşturur ve halk “Führer”e inandıkça o halktan daha çok inanır ve daha çok coşar. Hitler’in konuşmasının sonuna doğru coşmuş olan halk artık Hitler’in söyleyeceği doğru veya yanlış her şeye inanacak kıvama gelir. Hitler’i direk olarak sadece konuşmalarında gören halkın gözünde Hitler dinleyicileri etki altına alan coşkulu bir söylevcidir.

Çalışma Arkadaşlarının Gözünde Hitler

Hitler’in özelliklerini ve yaşamını belki de doğrudan görüştüğü çalışma arkadaşlarından öğrenmemiz en doğrusudur. Halkla sadece yaptığı konuşmalar aracılığıyla buluşan Hitler Çalışma arkadaşlarıyla zorunlu olarak bir aradadır. Çalışma arkadaşları Hitler’in kitle psikolojisi konusunda bir uzman olduğunu kabul ederler. Diğer konularda ise Hitler yapılan propagandanın tam tersi bir profil çizer.

Yakın arkadaşları Hitler’in düzenli bir çalışma programı olmadığını söylerler. Geceleri geç saatlere kadar çalıştığı sanılan Hitler, sanılanın aksine uyku problemi çektiği için geç saatlere kadar film izler ve dergi okur. Bu uyku probleminden dolayı gece sürekli birilerinin yanında olmasını ve onunla konuşmasını ister. Bu konuşmaları bir monolog halinde geçer. Çünkü Hitler kendisine sorulan herhangi bir beklenmedik soruda ne yapacağını bilemez.

Hitler’in siniri yakın arkadaşlarının hepsinin dikkatini çeker. Hitler özellikle beklenmedik bir soru veya durumla karşılaştığı zaman aşırı sinirlenir. Hitler’in sinirlenmesi durumun zorluğuyla ilgili değildir. O en basit meselelerde bile beklenmedik bir durum olursa aşırı derecede sinirlenir. Arkadaşları bu sinirlenmenin tamamen bir gösteri olduğuna inanır. Hitler kendini en büyük lider olarak görmesine karşın Roosevelt ile kendini kıyaslarken diğer liderlerle kıyasladığı gibi emin bir şekilde üstünlüğünü iddia etmez. Roosevelt’in on beş milyon insanı yönetirken beyefendiliğinden hiç ödün vermemesi onu şaşırtır. Bu durum göz önüne alınırsa Hitler’in bu sinir krizleri arkadaşlarının dediği gibi yönetim aracı olarak gördüğü bir roldür. Ama yine de arkadaşları onu sinirlendirmekten çekinirler. Hitler umulmadık her durumla karşılaştığında bunalım geçirir ve intihar etmeyi bir tehdit olarak kullanır.

Zor meselelerle karşılaştığı zaman çözüm aramak yerine problemden kaçmayı seçer. Bu durum da iç sesin kendisine yardım etmesini bekler. Karar verdikten sonra kimse bu kararı etkileyemez çünkü bu iç ses ona tanrının yardımıdır ve bu durumda bir uyurgezerin hassasiyeti ve emniyetiyle yürür. Bu özelliği Hitler’in nasıl davranacağı konusunda önceden tahmin yürütülmesini engeller.

Çalışma arkadaşlarının yanında onlara bir abi gibi davranır. Komik hikâyeler anlatır ve taklit yeteneği çok iyidir. Bir konuşma yapılacağı zaman sadece Hitler konuşur ve kimsenin konuşmasını kesmesine izin vermez. Ama kişilerin kendi arasında konuşması onu sinirlendirmez. Böyle durumlarda başka bir işle uğraşıyormuş gibi yaparak konuşmaya kulak kabartmak onun hoşuna gider. Daha sonra bu koşmalardan duyduğu fikirleri sanki kendi fikriymiş gibi kullanır.

Sanıldığının aksine çok masraflı bir hayatı vardır. Sade elbiseler giyse de en iyi kumaşı en iyi terziler diktirir. Kendine şaka yapılmasından hiç hoşlanmazdı ve cinsel hayatıda sanıldığı gibi yok değildi. Partiye üye olmanın tek şartı ise Hitler’e karşı eleştiri kanallarını kapatarak Hitler’e sadık olmaktı. Hitler’in Alman halkı tarafından bilinen kişiliği ile yakın arkadaşlarından öğrenilen kişiliği hakkında büyük bir tutarsızlık vardır. Kuşkusuz bunun en büyük sebebi halkın Hitler’i, başında olduğu Nazi propagandacıları aracılığıyla tanımasıdır. Hitler kendi hayalindeki güçlü Führer’i halka tanıtmıştır.

Kendi Bildiği Haliyle Hitler

Hitler bütün ilişkilerinde gizliliğe önem verir. Çalışma arkadaşları da dahil olmak üzere hiç kimseye ailesinden ve geçmiş hayatından bahsetmez. Hitler geçmişi konusunda çok titiz davranmıştır. Kitabı Mein Kampf’ta da bu dönem hakkında çok üstü örtülü bir tablo çizer. Çok fazla konuşmayı sevmesine rağmen bu konuda usta bir şekilde sessizliğini korur. Bu yüzden Hitler’in geçmişi hakkında ulaşılabilen bilgiler kısıtlı kalmıştır.

Hitler’in ilk okul yılları hakkında ulaşılabilen birkaç bilgiye göre Hitler derse odaklanma problemi yaşamaktadır. Bu durumu parti hayatında da düzensiz bir çalışma programıyla kendini göstermiştir. Hitler verilen işi yerine getirir ancak hiçbir zaman zamanında yapamaz. Hitler’in babasının ise bir Yahudi olan Baron Rothschild’ın çocuğu olma ihtimali yüksektir. Bu durum Hitler’ide bir parça Yahudi yapar fakat Yahudilerden nefret etmesinin sebebi belki de nefret ettiği babasını da Yahudi olarak görmesinden kaynaklanmış olabilir.

Gençlik yıllarında çok zorunlu olmadığı sürece çalışmamıştır. Arkadaşı Hanisch ile birlikte birkaç iş yapar eline para geçince ortadan kaybolur. Hanisch Hitler’in bu parayla kaybolduğunda bir Yahudi ile birlikte müzeleri gezdiğini söyler. Hanisch Hitler’in o dönemde Yahudilerle arasının iyi olduğunu söyler.

  1. dünya savaşının başlamasıyla Hitler kendini bulur. Alman ordusuna gönüllü olarak katılır. Arkadaşlarına sık sık nutuk çeker. Bu yüzden arkadaşlarıyla arası pek iyi değildir. Rütbelilere körü körüne itaat eder. I. Dünya savaşının bitmesiyle Hitler için yine depresyonlar dönemi başlar. Askeriyeye bir kez daha girer ama girdiği birlik dağıtılır. Hitler askerlikte kendisini bulmuş ve askerlikten önceki miskin, tembel halinden tamamen uzaklaşmıştır. Ayrıca bu dönemde acıma duygusu yerini acımasızlığa bırakmıştır. I. Dünya savaşının bitmesiyle Hitler eski günlerine geri döner.

Psikologlar Hitler’in iki kişiliği olduğunu ve oluşturduğu ikinci kişiliğin zayıf yönleri olmayan ütopyasındaki kişilik olduğunu söylerler. Psikopatlardan farklı olarak bu kişilikler arasında geçişte kendi isteği etkilidir. Ayrıca insanların Hitler’e inanması onu olası bir deli damgası yemekten de kurtarır. Kitapta bahsedilen Hitler’in eski yaşamına, askeri dönemine ve parti konuşmalarına baktığımızda Hitler’in bu kişilik geçişini kendine inanan insanların olması durumunun tetiklediğini çıkarabiliriz. Özellikle konuşmalarında halk coştukça Hitler’de coşmaktadır yani halk Hitler’e inanmaya başlayınca Hitler bu ütopik kişiliğine Halktan daha fazla inanmaya başlar.

Hitler ilerleyen dönemlerde aşırı derecede bir korku duymaya başlar. Kendine yardım eden içsesin kaybolmasından, suikasta uğramaktan, yakın arkadaşlarının ihanetinden korkar. Konumuna bakıldığında suikast korkusu normal gözükse de aldırdığı olağan üstü önlemler dikkat çeker.

Hitler’in Psikolojik Analizi ve Sentezi

Bir erkek çocuğunun gelişiminde baba önemli bir rol oynar. Hitler’in babası bu rol modelliği gerçekleştirmekten acizdir. İçki içmediği zaman son derece düzgün tavırlar sergilerken, sarhoş olduğu zamanlarda bu tavırları değişerek yerini acımasızlığa bırakır. Hitler bu durumda annesine daha çok yaklaşırken babasından da hızla uzaklaşır. Babasına karşı içinde bir nefret oluşur. Annesine olan bu yakınlaşmasında annesinin gösterdiği ilgide önemli yere sahiptir. Hitler çocukluk döneminde annesinin izin vermediği isteklerini sinirlenerek ve annesini ileride babası gibi olmakla tehdit ederek gerçekleştirir. Parti hayatında belenmedik durumlarda bu sinirlenmesi aynen devam eder ve tehditi ise intihar olarak değişir. Ayrıca annesini bu tavrı ileride en ufak problemlerle dahi baş edememe olarak ortaya çıkar.

Askeri hayatında sadık ve rütbelilere boyun eğişi onları bir rol model olarak görmesinden kaynaklanır. Askerlik hayatında kendini bulmasının en önemli sebebi burada kendini erkek rolünde bulunmasıdır. Fakat yine de rütbelilere aşırı boyun eğmesi kendine tam olarak güvenmediğini gösterir. Fakat bu yöneticilerin hatasını gördüğü zaman bu bağlılık ve sadakat yerini bu yöneticileri kötülemeye bırakır. En sonunda Hitler hiçbir yöneticinin kendine rol model olacak vasıflara sahip olmadığına kendisinin en iyi rol model olduğuna inanır.

Alman halkı Almanya’dan bahsederken baba kavramını kullanır. Hitler ise a Almanya’dan anavatan olarak bahseder. Burada Almanya’yı kendisine yakın hissettiği annesiyle bütünleştirmesi etkilidir. Annesinin altı yaşında ölen kardeşine hamile olduktan sonraki onun üzerindeki ilgisini azaltması Hitler için bir yıkımdır. Bu yüzden Hitler Cinsellik içermeyen bir aşk hayatına yönelir bu aşk Almanya’dır. Ordu yıllarındaki sadakatli ve azimli çalışması anne olarak simgeleştirdiği Almanya’ya daha iyi hizmet etme çabasıdır. Yaşlı Avusturya Hitler tarafından babasını simgelemektedir. Avusturya sadece Almanya’yı engellemektedir. Almanya’nın geleceği için Avusturya ölmelidir yani yıkılmalıdır. Savaşta Alman ordusuna katılması bunun kanıtıdır. Babasına karşı hissettiği tüm nefreti Avusturya’ya karşı da hissederken, annesine karşı hissettiği tüm yakınlığı da Almanya’ya karşı hissetmektedir. Almanya’ya zarar veren herkese karşı büyük bir nefret besler.

Yahudilerle daha önce iyi ilişkiler içinde olduğu bilinen Hitler’in biranda Yahudi karşıtı oluşuna ilk başlarda anlam verilemez. Hitler’in bu karşıtlığını sebebi de yine “anne”’yi simgeleyen Almanya’ya karşı verilen zararı affetmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Ekim olaylarını sorumlularını Yahudiler olması Hitler’de Yahudilere karşı büyük bir nefrete sebep olur. Hitler Yahudileri kendindeki istemediği tüm özellikleriyle de özdeşleştirir. Bu durumda Yahudilerin yok olması onun için bu özelliklerinde yok olmasını sağlayacaktır ve Hitler’in hep hayalini kurduğu sert acımasız erkek olmasını sağlayacaktır. Birçok yazar Hitler’in Yahudi karşıtlığının asıl sebebinin o dönemde önemli bir propaganda değeri taşımasından kaynaklandığına inanır. Hitler’de bu propaganda konusunun farkındadır ve konuşmalarında bunu kullanır.

Hitler kendini seçilmiş hisseder. Çünkü doğan kardeşleri ölürken o yaşar. Bu durum onda Allah tarafından seçilmişlik hissini geliştirir. Annesinin gösterdiği aşırı ilği kendini diğer insanlardan farklı hissetmesine sebep olur. Cephede arkadaşları ölürken onun ölmemesi onda Allah tarafından seçildiği ve Korunduğu hissini daha da geliştirmiştir. Cephedeki cesur tavrı bu inanmışlıktan kaynaklanır

Hitler’in Muhtemel Geleceği

Amerikan istihbarat örgütü olan OSS bu bölümde Hitler’in savaşın son dönemlerinde nasıl davranacağı hakkında çıkarımlarda bulunmuştur. Ancak Hitler’in iç ses’ ten emir almasından ve normal bir insana göre ters çalışan karar(önce karar alıp daha sonra bu kararı destekleyen kanıtlar araştırması) sisteminden dolayı bulunulan tahminlerin sadece hangisi gerçekleşirse ABD’nin daha çok yarar sağlayacağı konusu üzerinde durulmuştur.

Genel olarak bu tahminler de Hitlerin halkın gözündeki kahraman imajının silinmesinin en uygun durum olduğu kanaati mevcuttur. Hitler’in söylediği gibi Almanya biterken tüm dünyayı da yakmasından korkulmaktadır. Eğer Hitler cephede savaşarak ölürse bu tüm dünya için büyük bir yıkım olacaktır. Çünkü kahramanlık imajı daha da artacaktır ve Hitler yanlıları da onun gibi son mermilerine kadar savaşacaktır.

Hitler’in zora düştüğü durumlarda intihar etme yatkınlığı vardır. Eğer Hitler böyle bir durumda intihar ederse kahramanlık imajı da silinecektir ve bu belki de tüm dünya için en olumlu bir son olacaktır.


SEÇİLMİŞ DİKTATÖR ADOLF HİTLER’İN PSİKANALİZİ

— kitabın tamamı —

 

 

ÖNSÖZ

Bu çalışma hiçbir bakımdan propaganda amacı gütmemektedir. Çeşitli karar mercilerine ve karşı propaganda güçlerine Hitler hakkındaki çalışmalarında yardımcı olmak ve şimdiye kadarki incelemelerin ne kadar çok çelişki, tutar­sızlık ve güvenilmezlik içerdiğini gözler önüne sermek niye­tindedir. Bu yüzden ilk üç bölüm tamamen betimleyicidir ve Hitler’in yalnızca kendisini ele alır:

1- Kendi inancına göre Hitler.

2- Alman halkının tanıdığı Hitler.

3- Çalışma arkadaşlarının gözüyle Hitler.

Bu ilk üç bölüm, dördüncü ve beşinci bölümlerde Hitler’i bir birey olarak tanımak ve eylemlerini gerçekleştirmesinin altında yatan sebepleri anlamak amacıyla yapılan psikolojik analizlerin temel dayanaklarım içermektedir.

Böyle bir analizin yapılabilmesi için elde olan mateıyaller oldukça dağınık ve çeşitlidir. Şanslıyız ki, Hitler’i yakından tanımış ve bildiklerini en verimli şekilde bizlerle paylaşmak is­temiş pek çok yardımcımız oldu. Eğer, bu bilgileri elde ettiğimiz kişiler arasında Hitler’in üslubunun, duygularının ve davra­nışlarının tanımlanması konusunda nispeten ileri seviyede bir fikir birliği olmasaydı, bu çalışmayı gerçekleştirmek tamamıyla imkansızlaşırdı. Bu doğrultuda, benzer tipte bireyler hakkında edinilen klinik deneyimlerden kazanılan bilgiyle eksiklikleri doldurarak bu çalışmayı sürdürmek zahmete değer bir çaba­dır. Bu, bilimsel açıdan, tamamıyla tatmin edici bir süreç değil­dir, ancak şu an itibarıyla uygulanabilecek olan tek yöntemdir. Çalışma süresince, Hitler’in zayıf ve güçlü yanlarını mümkün olduğu kadar objektif biçimde ele almaya çalıştık.

Yapılan bu çalışmanın Hitler’in ve Almanların iç yüzünü daha derinden kavramak konusunda bize yardımcı olması ve hem propaganda çalışmalarımızda hem de ileriki yöntem ve yaklaşımlarımızda yol gösterici olması umuduyla…

 

SEÇİLMİŞ DİKTATÖR ADOLF HİTLER’İN PSİKANALİZİ

AMERİKAN İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ OSS GİZLİ RAPORU

I

BİRİNCİ BÖLÜM

KENDİ İNANCINA GÖRE HİTLER

Rhineland’ın yeniden işgali sırasında Hitler, dav­ranışına yön veren etkiyi çarpıcı bir benzetme kul­lanarak şöyle açıklamıştı: “Ben, inandığım yolda, bir uyurgezerin hassasiyeti ve emniyetiyle yürürüm.” Uluslararası bir bunalım yaşamakta olan altmış yedi milyon nüfuslu bir halkın tartışmasız lideri, daha o zaman bile, ortaya koyduğu bu sıradışı söylemle dünyayı sarsmıştı. Hitler’in bunu yapmaktaki ama­cı, izlediği yolun akla uygunluğuyla ilgili şüpheleri olan temkinli yandaşlarının yüreğine su serpmekti. Yine de, öyle görünüyor ki bu sözlerde gerçeğe uygun bir itiraf payı vardı. Temkinli yandaşları, Hitler’in Rhineland’ı yeniden işgal etme önerisinden yalnızca daha fazla toprağa sahip olma anlamını çıkarmışlar­dı. Bu uyurgezer tavır, onu daha önce hiç kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği yollara itmiş, ulaşıl­mamış başarıların ve gücün doruğuna çıkarmış, an­cak bir yandan da onu felaketin eşiğine sürüklemişti. O, tarihe, dünyanın şimdiye kadar tanıdığı en sevilen ve en çok küçümsenen kişi olarak geçecektir.

Pek çok insan durup kendine şu soruyu sor­muştur: “Bu adam vaatlerinde gerçekten inançlı ve samimi mi, yoksa düzenbazm biri mi?” Geçmişiyle ilgili küçücük bir kesit bile böyle bir soruyu haklı çıkarır. Özellikle de kendisini tanıyan insanların bize verdiği bilgiler ve hakkındaki görüşler bu kadar çeliş­kili olunca. Zaman zaman, bir insanın hem Hitler’in yaptığı gibi işler yapması, hem de içten olması inanıl­maz gibi görünüyor. Gerek onu önceden tanıyanlar, gerekse bu konuyla ilgili irtibat kurduğumuz yabancı

19

 

uzmanlar Hitler’in kendi gücüne ve yüceliğine olan inancı konusunda hemfikirdiler.

Fuchs, Berchtesgaden görüşmelerinde, Hitler’in Schuschnigg’e şöyle dediğini belirtmiştir:

“Gelmiş geçmiş en büyük Alman’ın huzurunda olduğunuzun farkında mısınız?”

Bu sözlerin, iddia edildiği gibi, gerçekten sarf edilip edilmediği bizi şu aşamada pek fazla ilgilendir­miyor. Bu kısa cümlede, birkaç kelimeyle özetlenen genel tutum, bilgi aldığımız tanıkların anlattıklarında da belirtilmişti.

Örneğin Hitler Rauschning’e bir keresinde şöyle söylemiştir:

Tarihsel açıdan ne kadar büyük biri olduğum, sizin onayınızı gerektirmeyecek kadar açıktır.”[5]

Aynı Hitler kendisinin yanılıyor olabileceğini dü­şündüğünü dile getirme cüretini gösteren Strasser’e ise şöyle demiştir:

“Ben yanılıyor olamam. Yaptığım ve söylediğim her şey tarihe geçer benim.”[6]

Bunun gibi pek çok kişisel ifade sıralanabilir. Oechsner, Hitler’in bu yöndeki tutumunu şu sözleriy­le çok güzel özetlemiştir:

“Alman tarihinde hiç kimsenin, Almanları onun getirdiği yüksek seviyeye getirebilecek kadar dona­nımlı olmadığına inanır. Bütün Alman devlet adamla­rı bu sanıya kapılmış, bunu hak ettiklerine inanmış, ancak gerçekte başaramamışlardı.”[7]

Bu sadece bir devlet adamı söylemi değildir; Rauschning’e şöyle söylerken o aynı zamanda kendini en büyük savaş tanrısı addetmektedir:

“Savaş oyunu değil bu. Generallerden emir alacak değilim. Savaşı benden başkası idare edemez. Saldırı için en uygun anı ben belirlerim. Sarsılmaz bir kararlı­lıkla bu anı bekliyorum ve onu asla kaçırmayacağım.”[8] Hitler’in birçok Alman saldırı ve savunma plan ve stratejisine katkısı olduğu doğrudur. Kendini hu­kuki konularda da önemli bir yetkili olarak görmüş, Reichstag’da tüm dünyaya karşı şu şekilde seslenir­ken yüzü hiç kızarmamıştır:

“Şu son yirmi dört saat içinde, Alman halkının en yüce yargıcı oldum.”**

Ve dahası. Hitler kendini Alman mimarların en büyüğü sayar ve zamanının büyük kısmını yeni bina taslakları ve hatta yeni kent planlan çizmekle geçirir. Güzel Sanatlar Okulu’nun giriş sınavlarında başarılı olamasa da, kendini sanatın tüm dallarında en iyi uzman olarak görür. Birkaç yıl önce sanatın tüm dalla­rında son yargıya varmak üzere üç kişilik bir kurul be­lirlemiş ancak verdikleri kararlar onu memnun etme­yince hepsini görevden alıp bu işi kendisi üstlenmişti.

Konunun ne olduğu fark etmez; ekonomi, eğitim, dış ilişkiler, propaganda, sinema, müzik ya da kadın giyimi. Kendini her alanda tartışmasız bir otorite olarak kabul eder. Katı tutumu ve acımasızlığıyla da gurur duyar:

“On yıllardır, hatta belki de yüzyıllardır Almanya’nın gördüğü ve daha önce hiçbir Alman li­derin sahip olmadığı en katı tutumlu Alman benim. Hepsinden de önemlisi, kendi başanma inanıyorum. Kayıtsız şartsız inanıyorum.”[9]

Hitler’in kendi gücüne olan inancı, aslmda sergile­mekten kaçınmadığı “her şeye gücü yeter”lik duygu­sunun smınndadır.

 

“Geçen yılki olaylardan bu yana, onun kendi dehasına, içgüdülerine ve rahatlıkla söylenebileceği üzere, yıldızına olan inancı sınırsızdır. Etrafındakiler, kendini yamlmaz ve yenilmez olduğuna inandırdığını ilk kabul edenlerdir. Bu durum neden hiçbir eleştiri ve karşıt görüşe tahammülü olmadığım açıklar. Ona karşı çıkmak demek, kendi açısından, Lèse Majesté (devlete karşı işlenen) bir suçtur. Her ne yönden ge­lirse gelsin, planlarına karşı herhangi bir muhalefet, ‘her şeye gücü yeterliliğinin’ vurucu gücünü gösteren ivedi bir karşılık bulacaktır.”[10]

Başka bir diplomat benzer bir izlenimini şöyle aktarır:

“Onunla ilk karşılaştığımızda, olaylara mantık çerçevesinde yaklaşması ve gerçekçiliği beni etkile­mişti, ancak zaman geçtikçe, kendi yenilmezliğine ve yüceliğine olan inancından dolayı, davranışları bana anlamsız ve saçma gelmeye başladı.”

Anlaşılan o ki Hitler’in kendi büyüklüğüne olan inancı en ufak bir şüpheye yer bırakmamaktadır. Şimdi yapmamız gereken bu inancın kaynağına in­mek olacak. Neredeyse tüm yazarlar, Hitler’in özgü­venini astroloji ve yıldız falına olan büyük inancına ve izleyeceği yol konusunda sürekli temasta olup de­vamlı tavsiyeler aldığı falcılarla olan ilişkisine bağlar. Bunun kesinlikle yanlış bir tutum olduğu söylene­bilir. Hitler’i yakından tanıyan bilgi aldığımız kişiler bu fikri bir kenara atarak oldukça saçma buldular. Hepsi, bu tür dış kaynaklardan yardım beklemenin Hitler’in kişiliğine en uzak özelliklerden biri olduğu konusunda hemfikirdir.

Hollanda elçiliğinin bir mensubu da bu konuda aynı düşüncededir ve şöyle der:

“Führer, asla falına baktırmamış olduğu gibi, far­kında olmadan etkilenebileceği korkusuyla prensip olarak bu tür şeylerden kaçınmıştır.”[11]

Hitler’in savaştan kısa bir süre önce yıldız haritası okuma ve fal bakma gibi şeyleri yasaklaması da bu­nun başka bir göstergesidir.

Dışarıdan bakıldığında, Hitler’in kendi yanılmaz­lığına olan sonsuz güveninin arkasında sanki bu tür bir bağ varmış gibi görülebilir. Bu fikirler muhteme­len Partinin yeni kurulduğu dönemde ortaya çık­mıştır. Strasser’e göre, 1920’lerin başlarında Hitler, aynı zamanda astrolog ve falcı olan Hanussen adında bir adamdan, düzenli olarak, hitabet ve kitle psiko­lojisi dersleri almıştır. Bu adam, Hitler’e mitingler düzenleyerek dinleyici üzerinde en derin dramatik etkiyi yaratmayı öğreten, oldukça zeki bir kişidir. Öğrenildiği kadarıyla, bu kişinin Hitler’in başlattığı hareketle ya da süreçle bir ilgisi bulunmamaktadır. Von Wiegand’m söylediğine göre, Hanussen’in, o dö­nem Münih’te oldukça etkin olarak çalışan bir grup astrologla temas halinde olması mümkündür. Ve Ha­nussen aracılığıyla Hitler de bu grupla temas kurmuş olabilir. Von Wiegand bu konuda şöyle der:

“1921 ve 1922’de, Münih’te Adolf Hitler ile ilk tanıştığımda, yıldızların gücüne şiddetle inanan bir çevre ile temas halindeydi. O sıralar yeni bir Reich (İmparatorluk) ve yeni bir Charlemagne’ın ortaya çıkacağı konuşulmaktaydı. O günlerde, Hitler bu tür fallara ve kehanetlere ne dereceye kadar inanıyordu, bunu bilmiyorum. Bu inanç konusunu ne doğruladı ne de reddetti. Ancak yine de, içindeki inancı ve yeni giriştiği mücadelesini ilerletmek için bu tür çalışma­lardan yararlanma fikrine karşı da değildi.”

Bu ve buna benzer küçük temasların, astrolog­larla olan ilişkisi konusundaki söylentileri artırmış olması muhtemeldir.

Hitler pek çok farklı alanda okumalar yapmış olmasma rağmen, yanılmazlığı ve her şeyi bildiği id­diasını, kendisi açısından hiçbir akli çabaya ve çalış­maya dayandırmaz. Aksine, mesele ulusların kaderini belirlemek olunca, kitap gibi kaynaklan yok sayar.

23

Aslında, alda verdiği değer çok azdır. Bu konuda, farklı yerlerde, aşağıdaki söylemlerde bulunmuştur:

“Akli yeteneklerin geliştirilmesi ikinci derecede önem taşır.”

“Bilgi ve zekâya sahip, yüksek düzeyde eğitim al­mış insanlar, içgüdülerinin her türlü sesinden mah­rumdurlar.”

“Her zaman herkesten çok bildiğini sanan şu küs­tahlar (aydınlar)…”

“Akıl, her şeye hâkim olacak şekilde zorbalaştı, hayatin bir hastalığı halini aldı.”

Hitler’in kılavuzu akıldan tamamen farklı bir şeydir. Açıkça anlaşılan şudur ki, Hitler ilahi bir irade tarafından özel bir görevi yerine getirmek üzere Almanya’ya gönderildiğine inanmaktadır. Gerçi, bu görevin kapsamı ile ilgili olarak pek kesin bir fikri yoktur, ancak Alman halkım kurtarmak ve Avrupa’yı yeniden şekillendirmek için seçilmiş olduğundan şüphe duymaz. Bu görevin nasıl başarılacağı da Hit­ler için az çok belirsizdir. Yine de bu kendisi için bü­yük bir önem taşımaz, çünkü nerede, nasıl bir adım atması gerektiğini kendisine bildirecek olan “iç sesin” varlığına inanır. Ona, bir uyurgezerin hassasiyeti ve emniyeti ile yol gösteren kılavuz budur.

“Ben, ilahi iradenin (Tann’nm) bana verdiği görev­leri gerçekleştiriyorum.”[12]

“Artık, dünya üzerinde hiçbir güç, Alman devletini sarsamaz; İlahi İrade, bu Cermenik görevi benim ye­rine getirmemi istedi.””

“Ancak o ses buyurduğunda, harekete geçme vak­tinin geldiğini anlarım.”[13]

İşte Hitler’in Alman ulusu üzerindeki hızla yayılan etkisi, kaynağım Tanrı’nın koruması ve kılavuzluğu altında, özel bir göreve sahip olduğu inancından alır.

 

Pek çok kişi bu kaderciliğin ve “görev” duygusunun Hitler’in kazandığı başarılar sayesinde ortaya çıktığını düşünür. Bu doğru değildir. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde, (Bölüm 5) Hitler’in, bilinçli bir kabulleniş ve inançla olmasa da, bu duyguya uzun yıllardır sahip olduğunu göstermeye çalışacağız. Ne olursa olsun, savaş süresince bu duygu bir farkındalığa dönüşmek durumundaydı ve savaştan beri de, bu etki, Hitler’in tüm eylemlerinde baş göstermeye devam etti. Bununla ilgili olarak Mend (arkadaşlarından biri) şöyle der:

“Bu konuda, onun garip bir kehanetim hatırla­madan edemiyorum. 1915 Noel’inden kısa bir za­man önceydi. Bir gün kendisinin olağanüstü işler başaracağını söyledi. Bize düşen, o anın gelmesini beklemekti.”[14]

Daha sonraları da, Hitler, savaş sırasında ilahi korumanın kanatları altında olduğunu kendisine ka­nıtlayan olayların yaşandığından bahsedecekti. Bun­ların en çarpıcı olanlarından biri şöyledir:

“Siperde, birkaç arkadaşımla birlikte yemek yiyor­dum. Sanki birden bir ses, ‘Kalk ve oraya git,’ dedi. Ses öyle net ve baskındı ki, askeri bir emir alır gibi tereddütsüz söylediğine uydum. Hızla ayağa kalktım, elimde akşam yemeğim olan konserve kutusuyla si­per boyunca yirmi adım yürüdüm. Sonra oturdum ve yemeğimi yemeğe devam ettim. Kafam o anda sakinlemişti. Daha saniyeler önce yürüyerek ayrıldı­ğım siper tarafında kulakları sağır eden bir patlama gerçekleşti. Bu, içimden gelen o sesin somut bir kanı­tıydı. Bir top mermisi az önce birlikte yemek yediğim arkadaşlarımın arasına düşmüş ve hepsi ölmüştü.”[15] Bunun dışında, gazdan kaynaklandığı tahmin edi­len geçici körlükten ötürü Pasewalk’ta bir hastanede yatarken içine başka bir şey doğmuştu:

“Hasta yatağından kıpırdayamaz durumdaydım. Birden Almanya’yı kurtaracağım ve onu büyük bir devlet haline getireceğim fikri doğdu içime. Bunu ger­çekleştireceğime işte o an emin oldum.”[16]

Hitler’in kendi tecrübeleri, daha sonra Münihli astrologların yapacağı yorumlarla tam bir uyum içinde olmuş olmalı ve şu da mümkündür ki, Hitler bu falcı­ların söylediklerinin altında bir gerçeklik yattığına ina­nıyorsa, muhtemelen, onların kendisinden söz ettiğine de inamyordur. Ancak o günlerde falcılarla kendisi ya da içinde barındırdığına inandığı Tanrısal liderlik ara­sında bir ilişki olduğundan bahsetmemişti. Belki de daha başlattığı hareketin ilk aşamalarında olduğun­dan bu tür iddiaların kendisine yardımdan çok zararı dokunacağım hissetmişti. Ancak, von Wiegand’in vur­guladığı gibi istediğim gerçekleştirme yolunda bunlar­dan yararlanma fikrine de karşı değildi. O zamanlar, gerçek kurtarıcının gelişini duyuracak olan “haberci” rolünden memnundu. O zamanlar bu rol, Hitler’in gö­zünde, sanıldığı kadar önemsiz ve pasif bir rol değildi.

Bu, 1923’te, Almanya’da Nazi rejimini getirmek için bir başlangıç olan Bavyera Eyalet Hükümeti’ni devirme amaçlı başarısız girişimin duruşmasr sırasm- da verdiği ifadede Hitler tarafmdan açıklanmıştır. Bu konuda şunları söylemiştir:

 

“Şunu kabul etmelisiniz: Benim ne koltuk hırsım var, ne de koltuk için mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Tarihe admı yazdırmaya karar vermiş büyük bir adam için koltuğun ne önemi olabilir? İlk andan beri, binlerce kez aklıma gelen şeyi size söy­leyeyim. Ben Marksizmi yok etmekle yükümlüyüm. Bu görevi yerine getireceğim. Böyle önemli bir görevi yerine getirecek olan bir adam hükümette bir koltuk peşine mi düşer? Richard Wagner’in mezarını ilk ziya­ret ettiğimde kalbim gururla doldu. Orada yatan ada­mın mezar taşında şunlar yazıyordu: ‘Burada şehir senatosu üyesi, orkestra baş yöneticisi Baron Richard Wagner cenapları yaüyor.’ Wagner ve Alman tari­hinin daha nice büyük simaları, gelecek kuşaklara bir unvandan ziyade sadece temiz bir ad bıraktıkları için onlarla gurur duyuyorum. Bunları alçakgönül­lülükten söylemiyorum. Önemli olan benim haberci olmamdır, gerisi boş laf!”

Landsberg’de geçirdiği günlerden sonra, kendim “haberci” olarak adlandırmamaya karar verdi.

Zaman zaman, kendisini Aziz Matta’nın sözleriyle “vahşet içinde bir çığlık” ya da ülkesini güce ve zafere ulaştıracak olan İsa’ya yol açmakla görevli Vaftizci Yahya olarak tarif ediyordu. Ancak daha da sıklıkla, hapishanede yattığı dönemde Hess’in kendisine ver­diği isimle anardı kendini: “Führer (Kılavuz, Önder)”* Zaman ilerledikçe, Hitler’in kendine bir Mesih misyonu yüklediği daha da açıklık kazandı ve söy­lemlerinden, Almanya’yı zafere taşımanın kendisine kaderin çizdiği bir yol olduğunu düşündüğü belliydi. İncil’e yapüğı göndermelerin sıklaşması ile başlattığı hareket dinsel bir havaya bürünmeye başladı. İsa ile kendisini daha çok kıyaslamaya başladıkça, onun söylemlerine daha çok değinir olmuştu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: “Birkaç hafta önce Berlin’e geldiğimde, Kurfuerstendamm’da trafikte ilerlerken gördüğüm sapkınlık, adaletsizlik, ahlaksızlık ve kötülük, her yerde göze çarpan Yahudi maddiyatçılığı beni öyle tik­sindirdi ki adeta kendimi kaybettim. Sanki kendimi, Babasının tapmağına girip oranın yağmacı sarraflarla kuşatıldığını gören Hz. İsa gibi hissettim. Hz. İsa’nın eline bir kırbaç alıp, yağmacıları o mabetten kovarken hissettiklerini ben de aynı şekilde hissettim.”[17]

Hanfstaengl’a bakılırsa, Hitler konuşması boyunca elinde tuttuğu bir kamçıyı şiddetle savurarak, etraf­taki Yahudileri ve karanlık güçleri, yani Almanya’nın zafere yükselişine mani olacak tüm düşmanlarını kovmaya çalışmışü. Hitler’i bir lider olarak gören ve sergilediği bu davranışa şahit olan Dietrich Eckart, sonrasmda şöyle demiştir:

“Bir insan kendisini Hz. İsa ile özdeşleştirme de­recesine gelmişse, akıl hastanesine yatacak kıvama gelmiş demektir.”

Bu özdeşleştirme, aslında çarmıha gerilen İsa ile değil, öfkeli, yağmacı ve kalabalıkları kırbaçlayan Hz. İsa ile Hitler arasındadır.

Gerçek şu ki, Hitler, Hz. İsa’ya karşı büyük bir hay­ranlık ve takdir beslemiyordu. Bir Katolik olarak yetiş­tirilmesine ve komünyon ayinlerine katılmış olmasına rağmen, savaş zamanında kiliseyle bağı zayıflamışta. Bu tip yumuşak huylu ve zayıf bir İsa modeli, ona göre, Alman Mesih’ine yakışmayacak türden bir şeydi. Alman ırkının kaderim belirleyecek ve onu koruyacak olan Mesih sert ve acımasız olmak zorundaydı.

“Bir Hıristiyan olarak taşıdığım hisler, beni bir sa­vaşçı olarak Yüce Tanrıma ve Kurtarıcıma götürüyor. Ve yine aynı hisler, bir zamanlar sadece birkaç kişiden ibaret olan havarileriyle yalnızlık içinde yaşayan o adama götürüyor beni. Tann’nın Gerçeği olan o bü­yük adam yalnızca ilahi acı çeken biri olarak değil, bir savaşçı olarak da yücedir; Yahudilerin ne olduğunu anlayarak, beni onlara karşı savaşmaya çağıran da O’dur. Bir insan ve bir Hıristiyan olarak İncil’de İsa’nın nasıl öfkelenip kıyam ettiğini, eline kamçısını alıp o engerek soylarını (Yahudileri) Baba’sının mabedinden nasıl kovduğunu anlatan bölümleri sonsuz bir aşkla okudum. Dünya’nın kurtuluşu için, bu Yahudi zehrine karşı girişilen mücadele ne kadar da müthişti.[18]

Bir keresinde de Rauschning’e “kadınsı duyarlılığı ve acıma ahlakıyla varlık gösteren Yahudi tipi Hıristi­yan inancından,” bahsetmiştir.

Anlatılanlardan, yeni devlet dininin Hitler’in planı dâhilinde mi olduğu, yoksa olayların gelişimi sonucu mu ortaya çıktığı net değildir. Rosenberg’in uzun müddet bu anlayışın savunucusu olduğu doğruydu, ancak Hitler’in iktidarı gerçekten ele geçirinceye ka­dar böyle çarpıcı bir adım atmaya niyetlendiğine dair herhangi bir kanıt yoktur. Böyle bir değişimi baş­latmadan önce yeterince güç elde etmesi gerektiğini düşünüyor olması mümkündür. Belki de arka arkaya yaptığı radikal eylemler ve elde ettiği başarılar o kadar sarsıcıydı ki başlattığı hareket halk arasında kendili­ğinden dini bir eğilim kazanmış ve kolayca benimsen­mişti. Bu da söz konusu eğilimi az çok belirgin hale getirmişti. Her ne olursa olsun, Hitler bu Tanrı rolünü hiç tereddüt etmeden ve utanmadan kabul etti.

White’m belirttiğine göre Hitler, “Heil Hitler, kur­tarıcımız!” diye selamlandığında, bunu bir iltifat ka­bul ederek hafifçe eğilip selam verirdi ve bu kısacık cümlenin gerçekliğine inanmıştı.[19] Zaman ilerledikçe, Hitler “seçilmiş kişi” olduğu fikrine giderek daha çok inanmış ve dünyaya vahşet ve şiddet olgularım te­mel alan yeni bir düzen oluşturmak için gönderilen ikinci bir îsa olduğu fikrini benimsemiştir. Bu role bürünmüş halinin âşığı olarak, çevresini portreleriyle donatmıştır.

Üstlendiği görev, daha da yükselmesinde ayartıcı bir rol oynar. Geçici kurtarıcılık rolüyle yetinmemek, onu daha yüksek hedeflere iter ki bunlar gelecek nesiller için örnek oluşturmak, onların gideceği yolu çizmektir.

Von Wiegand bu konuda şöyle der:

“Hayati konularda, Hitler, başarılı ve başarısız olaylarla dolu tarihi hiç eksiksiz olarak gelecek ne­sillere bırakmak hususunda oldukça titiz davranır.”[20]

Bu örnek olma görevinin de kendi haline (doğal akışına) bırakılmasına karşıdır. Geleceği garanti al­lına almak için, onu yalnız kendisinin bazı ilkelere bağlayabileceğini düşünür. Bu yüzden, Alman halkı için ölümsüzleşmelidir. Her şey, onun şanına yakışa­cak görkemli bir anıt gibi olmalıdır. Kalıcı bir yapıdan kasti en az bin yıl ayakta kalabilecek bir yapıdır. Yap­tırdığı otoyollar, “Hitler Otoyolları” olarak bilinmeli ve Napolyon’unkilerden daha uzun süre dayanmalıdır. Her zaman “imkânsızı” başararak, her adımıyla iz bırakmalıdır. Bu, onun için, nesiller boyu Alman hal­imim aklından çıkmamanın yollarından biridir.

Aralarında Haffner, Huss ve Wagner’in[21] olduğu pek çok yazarın iddia ettiğine göre, Hitler, kendi anıtme­zarının detaylı bir planım hazırlamıştı. Almanya’dan bir süre önce ayrılmış olan görüştüğümüz kişiler, bu bilgiyi doğrulayacak konumda değiller. Ancak yine de bunun doğru olabileceğinde hemfikirler. Bu mozole­nin, Hitler’in ölümünden sonra Almanya’nın Kabe’si olacağını düşünüyorlar. Bu anıt mezar yaklaşık 200 metre yüksekliğinde olacak ve ziyaretçiler üzerinde gereken ruhsal etkiyi bırakmak için tüm yapısal de­tayları incelikle düşünülecektir. Söylentiler arasında, 1940 yılında, Paris’in işgalinden hemen sonra Napol- yon için yaptırılmış olan Dome des Invalides’e gittiği ve orayı incelediği de vardır. Orayı, pek çok açıdan eksik bulmuştur. Örneğin, Napolyon’un insanları yükseklere değil de, yere doğru bakmaya mecbur bırakan, çukur­da bir yere konmuş olması bu eksiklerden biridir.

“Ben asla böyle bir hata yapmamalıyım,” dedi Hit­ler birdenbire. “Öldükten sonra bile halk üzerindeki etkimi nasıl koruyacağımı biliyorum. Halkın başını kaldırıp mezarıma bakacağı ve evine döndükten sonra hakkımda konuşacağı bir Führer olacağım. Ya­şamım ölümle sonuçlanmayacak, aksine öldüğümde yeniden başlayacak.”[22]

Bir süre, Hitler’in benzersiz nitelikte ve sonsuza dek kalacağına inandığı bir anıtmezar olan Kehlstein’ı yaptırdığına inanıldı. Fakat anlaşılan o ki, Hitler’in böyle bir anıt mezar yaptırma niyeti olsaydı bile, bu­nu daha da haşmetli bir tasan için yarım bırakmış olabilir. Belki de Kehlstein, büyük kalabalıkların ge­lip, mezar taşma dokunup kendisinden feyz almasını sağlayamayacak kadar erişilmezdi. Ancak her şeye rağmen o plandan çok daha görkemli ve lüks olanları üzerinde bile çalışıldığı doğrudur. Hitler’in planının başarıya ulaşması için bu anıt mezarla histerik halk kalabalıkları üzerinde sürekli bir duygusal oyun oy­nanması şarttı. Bunu sağlayacak yol ve araçları ne kadar iyi düzenleyebilirse ölümünden sonra nihai he­definin gerçekleşeceğinden de o kadar emin olabilirdi.

“İçinde yaşadığı ve yaşlandığı dönemin ne kadar şiddetli bir hızla ilerlediğinin farkındaydı ve ölümün­den kısa bir süre sonra da bir dönemin kapanacağına inanıyordu. Ona göre bu dönemi belirleyecek kişi kendisiydi. Ölecek ve en temel özelliği eylemsizlik olan bir çözülme sürecine girecekti. Hitler’e göre ‘Bin Yıl’ sürecek olan Alman İmparatorluğu (Reich) içinde yaşayan Almanlar onun adma anıtlar dikecek, bunla­ra dokunmak için etrafını dolaşacaklar ve onun inşa ettiği şeyleri seyredeceklerdi. 1938’de Roma’ya yap­tığı o ihtişamlı ziyaretini anlatırken, bin yıldan, yani o görkemli dönemden de söz etmiş ve bin yıl sonra yaşayacak nesillerin ilgisini bugün yaşanan çalkantı­ların değil, ihtişamın çekeceğini söylemişti.”[23]

Birkaç yıl önce, işlerini tamamladıktan sonra emekliye ayrılacağından da söz etmişti Hitler.

 

Berchtesgaden’e bir Tanrı gibi kurularak, ölene kadar Reich’m kaderini o yönetecekti. 1933’ün Ha­ziranında, Wagner ailesine yaptığı ziyaret sırasında, yaşlanmaktan bahsetti ve 1923’teki Birahane Ayak­lanması ile iktidara gelişi arasında heba olmuş on yıllık değerli zamana üzüntüyle değindi. Çünkü her şeyi yoluna koyması ve işleri arkasından gelecek olan halefine düzene girmiş bir şekilde bırakması tahmi­nine göre yirmi iki yıl alacaktı.[24] Bazı yazarlar da bu çekilme sürecinde sonsuza dek Nasyonal Sosyalizmin İncil’i olarak kalacak bir kitap yazmak istediği görü­şündedir.[25] Bu durum, Roehm’in yıllar önce yaptığı bir konuşma hatırlandığında daha da ilginç bir hal alır.[26] “Bugün bile Hitler’in en sevdiği şey, dağlarda du­rup Tanrı rolü oynamaktır.”[27]

Bütün bu kanıtların incelenmesi, bize, Hitler’in kendisini Tanrı tarafından seçilmiş, dünyada yeni bir toplumsal düzenin kurucusu olmak için görevlendiril­miş ölümsüz biri olarak gördüğünü gösterir. Yaşaya­cağı bütün sıkıntı ve dertlere rağmen, azimle yürüyüp amacına ulaşacağına emindir. Tek yapması gereken, geçmişte de kendisine kılavuzluk ve koruyuculuk etmiş olan o içinden gelen sese kulak vermektir. Bu sese olan inancı, gücünü fikirlerinin doğruluğundan değil, kendi büyüklüğüne olan inancından alır.

Howard K. Smith ilginç bir gözlem yapar: “Şuna inandım ki, içine Hitler Miti işlenmiş olan milyonlarca insandan, kendini buna en çok kaptırmış olan, Adolf Hitler’in kendisidir.”[28]

Beşinci Bölümde, bu inancın kökenini ve Hitler’in psikolojik dengelerinde oynadığı rolü inceleyeceğiz.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

ALMAN HALKININ TANIDIĞI HİTLER

Alman halkının Adolf Hitler’i ne şekilde ve hangi boyutta tanıdığını anlamaya çalışırken, halkın onun hakkında bildiklerinin çok sıkı kontrol altında tutu­lan bir basm tarafından sınırlandığını asla aklımız­dan çıkarmamalıyız. Binlerce Alman, özellikle geçmiş­te onu yalandan, şahsen görmüş olduğundan onun hakkında kişisel bir fikir elde etmek için bu tecrübeyi temel alabilir.

Fiziksel açıdan ele alındığında Hitler’in, büyük savaşçı lider, Almanya’nın yüce kurtarıcısı ve Yeni Reich’in kurucusu izlenimini vermediği su götürmez bir gerçektir. Boyu, ortalamanın biraz altında olup, kalçaları geniş, omuzlan kalçalanna oranla daha dardır. Kaslan sert ve çevik değildir. Bacakları kısa ve incedir. Bu yüzden bacaklarım uzun, ağır çizme­ler ve uzun pantolonlar giyerek gizler. İri bir gövdesi olmasına rağmen, göğüs kafesi biraz çöküktür, öyle ki bu belli olmasın diye içi dolgulu üniformalar dik­tirdiği söylenir. Kısacası, vücut yapısıyla, kendisinin seçkin muhafızlannda aradığı özelliklere sahip de­ğildir.

Giysileri de önceleri, vücudundan daha çekici de­ğildi. Genelde, kısa deri pantolonlardan, beyaz göm­leklerden ve askılardan oluşan Bavyera yöresine ait dağ giysileri giyerdi. Bu giysileri pek temiz de olmazdı. Neredeyse tümüyle çürüyüp sararmış dişleri, uzun kirli tırnaklanyla oldukça garip bir görünüm sergi­lerdi. O zaman bir de keçisakalı vardı, aynca ortadan

ayırdığı koyu kahverengi saçlarını iki yana yağla ya-

35

 

pıştırarak tarıyordu. Yürüyüşü de asker yürüyüşüne hiç benzemezdi. Küçük yumuşak adımları daha çok nazik bir hanımı andırırdı. Birkaç adımda bir sinirli bir şekilde sağ omzunu oynatır, aynı anda sol bacağı sekerdi.[29] Ayrıca yüzünde, dudaklarının kenarının yu­karı doğru kıvrılmasına sebep olan bir başka tik daha vardı.” İnsanlara seslenirken tamamen sıradan, hiç­bir çarpıcılık taşımayan mavi renkli bir takım giyerdi. Başarısızlıkla sonuçlanan Birahane Ayaklanmasının duruşmasında onu ilk kez gören Edgar Mowrer kendi kendine şunu sormuştu:

“Müthiş isyancı dedikleri adam, bu düz siyah saç­lı, şık ceketli, tuhaf hareketler sergileyen geveze taşra züppesi miymiş? Halbuki üpkı bir kumaş firmasının gezici satış elemanını andırıyor.”[30]

Görünümü, sonraki zamanlarda da iyi yönde bir değişim göstermemiştir. Dorothy Thompson onu ilk gördüğü am şöyle anlaüyor:

“Biçimsiz bir vücut, neredeyse şekilsiz diye adlan­dırılabilecek karikatür gibi bir yüz, sadece kıkırdak­tan oluşmuş gibi görünen kemiksiz bir et yığını. Silik, ağzı boş laf yapan, dengesiz, özgüvensiz bir kişilik. Tam bir küçük adam örneği.”[31]

Smith de onu komik görünüşlü, içine kapanık ve kendine güveni olmayan “tanrılaşmış bir küçük adam”[32] olarak tanımlar.

Bu durum, erkek güzelliği konusunda farklı stan­dartları olan Amerikalı gazetecilerin değerlendirmesi olarak görülebilir. Ancak, Münih Üniversitesi profe­sörlerinden, Almanya’nın önde gelen eugenistlerin- den[33] Max von Gruber, 1923’teki mahkemede yaptığı tanıklıkta şunları belirtmiştir:

“Hitler’i ilk kez o kadar yakından görmüştüm. Kafası ve yüzü aşağı ırktan melezlere özgü tipteydi. Basık bir aim, çirkin bir burun, geniş elmacık kemik­leri, küçük gözler ve koyu renk saçlar. Bu, kendine hâkim bir otoritenin değil, daha çok heyecandan gözü dönmüş birinin ifadesiydi. Neticede, tatmin olmuş bir bencilliğin ifadesiydi.”[34]

Hitler’in gözleri üzerine de pek çok şey yazılmış, gözlerinin rengi gökkuşağının bütün renklerine ben­zetilmiştir. Doğrusu, gözleri daha çok parlak mavi renkte olup neredeyse menekşe rengine yakındır. Ancak insanları etkisi altına alan bu gözlerin rengi değil derinliği ve insanları hipnotizmaya benzer bir etki altına alan parlaklığıdır.

Nazi hareketine duyduğu nefret ile bilinen bir polis bir keresinde Hitler’in mitinglerinden birinde düzeni sağlamak için görevlendirilir. Görev başında bekler­ken, Hitler içeri girer:

“O ölümcül, delici ve dayanılmaz bakışlarıyla polis memurunun gözlerine dikti gözlerini. Bu bakışlarla polisin aklı oynadı. Ertesi sabah hâlâ etki altında ol­duğunu gösteren bir tavırla bana bir itirafta bulundu: ‘Ben, dün geceden itibaren Nasyonal Sosyalist oldum. Heil Hitler!”‘[35]

Bu hikâyeler Nazi propaganda araçlarından çık­mamıştır. Şimdi bu ülkede yaşamakta olan pek çok saygın insan, dostlarının yaşamış olduğu benzer olay­lardan bahsetmişlerdir. Hatta önde gelen diplomatlar bile, Hitler’in bakışlarındaki kıvılcım ve bunu ilk kez tanıştığı insanlar üzerinde etki yaratmak için nasıl kullandığı hakkında yorumlar yapmışlardır.

Bunun yanı sıra, Rauschning gibi, bu bakışları canlılık ve pırıltıdan yoksun, ölü ve donuk bulanlar da vardır.[36] Kendisiyle az sayıda Alman bizzat karşı karşıya gelmiş ve bu garip bakışlardan söz etmiştir, bu sebeple, bu sözler ve anlatılara uzunca yer ver­mekten kaçınmalıyız. Geçmişte, Hitler’in dış görü­nümü Alman halkı üzerinde nasıl bir etki yaratmış olursa olsun, bunun büyük ölçüde her tarafa kondu­rulan, Führer’i son derece yakışıklı, sevimli ve güçlü gösteren posterler, hakkında dağıtılan bildiriler ile desteklendiğini kabul etmek gerekir. Ayrıca, basın ve tüm medya araçları ile halka yayılan özel fotoğraflar Hitler’i en iyi görünümü ile sunar. Bunlar şüphesiz, belirli bir süreç içinde, geçmişte çizdiği olumsuz iz­lenimleri silme konusunda etkili olmuştur. Bugün, artık pek çok Alman Hitler’i iyi görünümlü biri olarak bilir.

 

İnsanların büyük çoğunluğunun kendisiyle kur­duğu bir diğer gerçek temas Hitler’in sesi aracılığıyla olmuştur. Hitler, yorulmak bilmeyen bir konuşma­cıdır. İktidara gelmeden önceki dönemde, bir gün içinde, her biri farklı şehirlerde olan üç, dört söylev verdiği olmuştur. En ateşli karşıtları bile kendisinin Almanya’nın gelmiş geçmiş en iyi hatibi olduğunu kabul eder. Gerçek şu ki, sesinin hoş ve etkileyici olduğu söylenemez, aksine pek çok kişi tarafından ol­dukça itici bulunur. Heyecanlandığında ya da hiddet­lendiğinde, ses tonu kulak tırmalayan, çatallı bir hal alır. Ayrıca diksiyonu da o kadar iyi değildir. Hele ilk zamanlarında oldukça kötüdür. Tschuppik’in Kno- edlige Sprache[37] diye adlandırdığı, Almanca ile Avus­turya şivesi karışımı bir şeydir. Konuşmalarının ana hatları ve mantıksal çerçevesi de iyi planlanmış değil­dir. Neredeyse tümü fazlaca uzun, hatta sıkıcıdır. Çok fazla tekrar içerir. Bazısını okumak gerçekten yüksek tahammül gerektirir, ancak kendisi bu konuşmaları meydanlarda kitlelere yönelik olarak seslendirirken büyük etki yaratmıştır.

Hitler’in konuşma yapmaktaki gücü ve buna olan tutkusu, tümüyle, karşısındaki dinleyici kalabalığı­nın ne duymak istediğini iyi ölçebilme yeteneğinden geliyordu., Bunu seziyor ve sonrasında konuşmasını dinleyicilerin duygularını ele geçirecek şekilde yön­lendiriyordu. Strasser onun bu yeteneği konusunda şöyle der:

“Hitler, insan yüreğinin titreşimlerine bir sismog­raf hassasiyetiyle yanıt verir. Bu, başka bir hediyenin yerini alamayacağı kutsal bir lütuftur onun için. Bu­nun sayesinde, bir ulusun gizli arzularını, en azından dışarı vurulmasına izin verilen güdülerini, acılarım ve kişisel başkaldırıları ilan eden bir hoparlör gibi davranır.”

İktidara gelmeden önceki dönemde yapüğı konuş­malar şu üç temel konu üzerinde odaklanır:

Kasım suçlularının ihaneti,

Marksistlerin egemenliğinin yıkılmasının şart oluşu,

Yahudilerin dünyadaki etkinlikleri.

Konusu ne olursa olsun, Hitler’in her konuşması dönüp dolaşıp bu konulardan biri ya da birden fazlası üzerinde durur ve bu insanların hoşuna gittiği için bir mitingten diğerine koşarak her birini dinlemek isterlerdi. Bu bakımdan, insanları kendisine çeken şey ne söylediği değil, nasıl söylediğiydi. Hatta daha ilk zamanlarda bile Hitler, büyük bir şovmen edasıyla konuşmalarında teatral bir hava oluşturdu. Konuş­malarım dinleyicilerinin yorulup sıkıldığı günün geç saatlerine kadar sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda kendi konuşması başlamadan yardımcısını gönde­rerek kısa ve eğlenceli bir konuşmayla dinleyicilerin ısınmasını sağlardı. Fırtına Süvarileri (SA) bu miting-

39

lerde her zaman önemli rol oynamışlardır. Hitler’ın halkın arasından yürüyerek kürsüye çıktığı yol üze­rinde sıralanarak ona özel bir koridor oluştururlardı. Uygun an geldiğinde, Hitler oluşturulan koridorun en arkasından görünürdü. Sonra, arkasından gelen bu küçük orduyla SA birlikleri arasından yürüyerek kürsüye çıkardı. Kalabalığın arasından yürürken as­la sağa sola bakmaz, önünü kesmeye çalışan ya da kendisine yönelenler olursa çok sinirlenirdi. Mümkün oldukça, yürüyüşüne bir bando marşı eşlik eder, as­ker adımları atarlardı.

Konuşmasının başlarında genellikle asabi, gergin bir tavır takınırdı. Dinleyicilerden gerçek tepkiler alıncaya dek çok önemli şeylerden bahsetmezdi. Bir keresinde yaşanan bir olayı Heiden şöyle aktarır:

»O kadar sinirliydi ki, söyleyecek bir şey bulamadı. Sırf bir şey yapmış olmak için konuşma kürsüsünü tutup biraz ileri götürdü. Sonra havaya girdigmde

konuşmasına devam etti.”*

Price onun konuşmasını şöyle tasvir eder: “Başlangıç yavaş ve kopuk kopuktur. Seslendiği kalabalık heyecan duymaya ve coşkuya kapılmaya başladığında o da yavaş yavaş havaya girer. Onlarla böyle bir fızikötesi bağ kurabildiği için de, kalabalığın içindeki herkes tek tek kendisiyle onun arasında ki­şisel bir duygu bağı kurar.”**

Görüştüğümüz tüm kişiler, başlangıçtaki o ya­vaşlıktan ve dinleyicinin ‘tavama gelmesini’ bekleme tutumundan söz etmiştir. Hitler o anı yakaladığında alçak bir tondan başlayan konuşmasını ritmini ar­tırarak doruğa eriştirip, sesini haykırma noktasına gelene kadar yükseltir, işte tüm bunlar sayesinde dinleyici kendini, sesi artık Almanya’nın sesine dö­nüşmüş olan Hitler ile özdeşleştirir.

: Konrad Heiden, Adolf Hitler (Zürih: Europa Verlag, 1936) s. 100. „ George Ward Price, I Know These Dictators (Londra: Harrap, 1937),

  1. 39-40. 40

 

Bunun tamamı, Hitler’in Mevn Kampjta (Kavgam) belirttiği kitle psikolojisi anlayışına uygundur:

“Kitle psikolojisi, zayıflığa veya duraksamaya re­aksiyon göstermez. Tıpkı ruhsal hassasiyeti soyut bir nedene değil de tanımlanamayan, buyurgan bir güce karşı duyduğu belirsiz bir özleme dayanan, dolayı­sıyla da güçsüz, zayıf olana değil; güçlü olana boyun eğmeyi yeğleyen bir kadm ruhu gibi, kitleler de yalva­ranı değil, yöneten ve buyuranı tercih ederler.”

Ve Hitler, onlara bunu sundu.

Newsweek, şöyle yazıyordu:

“Hitler, büyüleyici hitabet gücünü, kadınlar kasıl­mış vücutları ve morarmış suratlarıyla kendilerinden geçtiklerinde gözler önüne serer.”[38]

Hanner de bu konuda şunu dile getirir:

“Konuşurken, öyle bir hal alır ki, yakası bağrı açı­lır, perçemi dağılır, gözleri ateş gibi parlar. Hipnotize edilmiş gibi, kendini tekrarlayan bir çıldırma haline bürünür.”[39]

Yeates Brown’a göre ise ‘Trans halinde ve sanki bir şey tarafından ele geçirilmiş gibiydi. Herkesin gö­zü önünde gerçekleşen bir mucizeydi bu.”

Bu ateşli söylevler Almanlar için, özellikle de çok konuşkan olmayan, alt sınıfa mensup Bavyeralılar için yeni bir şeydi. Münih’te, haykırışları ve tavırla­rıyla görülmeye değer bir şovmeni andırıyordu. Kala­balıkları kendine çeken yalnızca bu ateşli söylevciliği değildi elbet. Bu, hiç şüphesiz yeni bir şeydi, ancak daha da önemlisi kelimelerindeki ciddiyetti.

“Ağzından çıkan her bir sözcük, çok güçlü bir eneıji ile yüklüdür. Hatta bazen o sözcükler, onu tarif edilmez acılara salarak kalbinin derinliklerinden kopup gelmiş gibidir.”***

“Kendi içsel hissiyatını karşısındaki binlerce insanın bilincine aktarmak istercesine, kürsüden öne doğru hafifçe eğildi ve benim de içinde olduğum kitleyi büyük bir etki altına aldı. O anda kendisine doğru dalga dalga yükselen duygusal reaksiyonun coşkunluğunu hissediyordu. Tutkuyla dolu sesi doruklara çıkmıştı, kelimeleri kırbaç gibiydi. Ko­nuşması bittiğinde, göğsü hâlâ aynı coşkuyla inip çıkıyordu.”[40]

Pek çok yazar, Hitler’in dinleyicisini hipnotize edercesine etki altına aldığı konusunda hemfikirdir. Stanley High bu durumu şöyle tarif eder: “Söylevin doruk noktasına eriştiğinde, Hitler, iki yana doğru sallanmaya başlar. Bu hareketi dinle­yicileri de etki altına alır, onlar da Hitler’e uyarak sallanmaya başlarlar. Öne doğru eğilirse onlar da öne eğilirler. Konuşma bittiğinde ya korkup suskunluğa bürünürler, ya da deliye dönmüş gibi bağrışırlar.”[41]

Hiç şüphe yok ki, bir konuşmacı olarak, sıradan Alman vatandaşlarının büyük çoğunluğu üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Mitingleri her zaman kala­balık olurdu. Konuşması bittiğinde, kendini tamamen ona kaptırmış olan dinleyiciler, doğru ya da yanlış bütün söylediklerine inanmaya hazır duruma gelirler­di. Hitler, dinleyicilerini tatlı diliyle tavlar, gönüllerini okşardı. Kimi zaman onları suçlar, kimi zaman da bir atışta vurabileceği hayali bir suçlu yaratıp onları eğlendirirdi. Onun dili, adeta dinleyicilerinin duygu­larım harekete geçiren bir kamçı gibiydi. Ve her sefe­rinde, bir şekilde, dinleyicilerinin çoğunun aklından geçirip de dile getiremediklerini söylemeyi becerirdi. Dinleyicilerden doğru tepkiyi aldığında, o da bundan etkilenirdi. Çok geçmeden, bu karşılıklı olarak güçle­nen ilişki içinde, hem o hem de dinleyicileri söylevle­rin coşkusuyla bir sarhoşluk hali yaşardı.[42]

Alman halkının dolaysız olarak tanıştığı Hitler, işte bu Hitler’di; ateşli konuşmacı, mitingten mitinge hiç yorulmamacasına koşan, halk uğruna yorgunluk­tan tükenme noktasma gelene kadar çalışan biriydi o. Kitlelerin gözünde ruhunu ve yüreğini davasma ada­yan, halkı ülke meselelerinde bilinçlendirmek uğruna önüne çıkan engellere karşı çok büyük bir mücadele veren bir liderdi Hitier. Halkın duygularını harekete geçirip, ulusal yükselişi sağlamaya kanalize ederdi. Doğrulan konuşmaktan sakınmayan, dış baskılara karşı olduğu kadar içerden gelecek tehdiüere karşı da gardım alan cesur Hitler’di o. Sözleri halkın en derin­liklerine kadar işleyen, gerektiğinde hatalan karşısın­da onları babacan bir ifadeyle azarlayan samimi bir Hitler’di onların tanıdığı. Hitler, onlann öz saygılarını yeniden inşa edecek kişiydi, çünkü o Alman halkına inanıyordu.

Hitler ile ilgili oluşan bu temel algı, propaganda faaliyetleri için sağlam bir temel atmıştı. Kürsüde o kadar ikna edici ve samimiydi ki, insanlar sırf bu yüzden, yani ona inanmak istedikleri için hakkında iyi olan her şeye inanmaya hazırdı. Nazi propaganda görevlileri de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek­ten geri kalmadı.

 

Hitler, bu propaganda etkinliğine zaten mükem­mel bir temel hazırlamıştı. Siyasi kariyerinin daha Ük günlerinden itibaren, özel yaşamıyla ilgili, ister geçmişe ister bugüne dair herhangi bir bilgiyi açığa vurmayı kesin olarak reddetmişti. En yakınları için bile aslında, gizemli bir adamdı. Bu yüzden, onunla ilgili propaganda faaliyeti başlamadan önce, yaşamı­nın hoş olmayan anılanmn temizlenmesi gerekme­miş«. Aslında, o ne kadar gizemli olmaya çalıştıysa, özel hayati da takipçileri tarafından o kadar merak edilmiştir. Bu da bir mit ya da efsanenin yaratılması için elverişli bir zemindi.

Nazi propaganda makinesi, tüm gücünü Hitler’i insanüstü bir süper güç olarak tanıtmaya adadı. Yap­tığı şeyler öyle bir şekilde anlaülıyordu ki, onun en üstün kişi olduğu kanısını doğuruyordu. Et yemiyor- sa, alkollü içki içmiyorsa ya da sigara kullanmıyorsa, onu engelleyen bir şey olduğundan ya da bunlar sağlığa zararlı olduğundan değildi. Bunlar Führer’e yakışmadığı içindi. O bunlardan kaçımyordu çünkü büyük Alman Richard Wagner’in yolunu izliyordu. Bu ‘tip şeyler ona yakışmıyordu, çünkü yeni bir Alman İmparatorluğu yaratmak için gereken güç ve daya­nıklılığa ancak bu tür şeylerden uzak kalarak sahip olabileceğini keşfetmişti.

Belli şeylerden sakınmaya dönük bu tutumu aynı zamanda, propagandaya göre, Führer’in müthiş bir i­rade ve özdisipline sahip olduğunun da göstergesiydi.

Hansftangl’ın anlattığına göre Hitler, bu tutumunu nasıl gerçekleştirdiği sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Bu bir irade meselesidir. Bir kere bir şeyi yapma­maya karar verdiysem, yapmam o kadar. Ve bir kere karar verildiyse, o iş yapılacaktır. Ne kadar harika değil mi?”

Aynı şey cinsel yaşamında da geçerlidir. Alman halkının bildiği kadarıyla Hitler’in cinsel yaşamı yok­tur. Ancak bu durum bir anormallik değil de, bir er- demmiş gibi yansıtılır. Führer’in cinsellik gibi insani zaaflardan yoksun olduğu düşünülür. Von Wiegand bu konuda şöyle der: “O, erkeklerde cinselliğe düşkünlükten kaynakla­nan zayıflıklardan ve bunların erkekleri düşürdüğü aptal durumlardan nefret eder.”[43]

Hanfstangl’ın belirttiğine göre, Hitler, kendisi için tek kadımn Almanya olduğunu, bu yüzden asla bir kadınla evlenmeyi düşünmeyeceğini sık sık belirtmiş­tir. Bunun yam sıra, insan doğasmı çok iyi tanıdığı için de cinsellik konusundaki zayıflığı diğerlerinden ayrı tutarak buna hoşgörüyle yaklaşır. En yakın ar­kadaşlarından bile böylelerini küçük görmemiştir.

Ayrıca, yapılan propaganda faaliyetlerinde, Hitler cömert ve çok nazik biri olarak taratılıyordu. Literatür­de bu erdemlerini öne çıkaran sayısız hikâye bulunur.

Price[44] kitabında çok tipik bir örnekten bahseder. Genç ve alımlı bir köylü kızı Hitler’e yaklaşmaya çak­şır, ama korumalar buna izin vermez. Kız, gözyaşları­na boğulur. Üzüldüğünü gören Hitler, bunun nedeni­ni merak eder. Kız da ona Nazi ilkelerine bağlı olduğu için Avusturya’dan sürülen nişanhsmm durumunu anlatır. Nişanlısmm iş bulamadığını, bu yüzden evle- nemediklerini söyler. Hitler, bu hikâyeden çok etkile­nir. Genç adamm iş bulmasına yardım edeceğine söz verir, oturmaları için çifte, bebek beşiğinin bile eksik olmadığı bir ev döşer.

Her hareketi ve bunlar hakkında anlatılan öykü­ler, onu sıradan insanların sorunlarıyla yalandan il­gilenen, merhametli ve insancıl biri olarak göstermeyi amaçlar.

Nazi olsun olmasın, birçok yazar Hitler’in ço­cuklara yönelik büyük sevgisinden kapsamlt olarak bahsetmişlerdir. Nazi basmı da Hitler’in küçük ço­cuklarla beraber çekilmiş fotoğraflarıyla doludur. Berchtesgaden’de olduğu zamanlar, öğleden sonrala­rı, civardaki çocukların ziyaretim kabul ettiği, onlara şekerleme, dondurma ve pasta ikram ettiği söylenir.

Phayre “Çocuklarla bu kadar iyi geçinen orta yaşlı bir bekâra hiçbir yerde rastlanamaz,” der.[45] Prenses Olga, Hitler’i Berlin’de ziyaret ettiğinde konu çocukla­ra gelince Hitler’in gözlerinin dolduğunu dile getirmiş­tir. Nazi basını da bundan olabildiğince yararlanmış, bu resimlere uygun sayısız öyküler yayımlanmıştır.

Aynı şekilde, Hitler’in hayvanlara, özellikle de kö­peklere karşı duyduğu sevgiden de çokça bahsedilir. Yine, bunu kanıtlayacak pek çok resim vardır. Köpek­ler söz konusu olduğunda propaganda doğruluktan taviz vermez. Hatta bir yazar işi abartarak Hitler’in vejetaryenliğini bile hayvan sevgisine bağlamıştır.[46]

Hitler içi nezaket, şefkat ve yardımseverlikle dolu “cana yakın bir malikâne sahibi” olarak resmedilir. Başka bir deyişle Hitler, Oechsner’in belirttiği gibi, böyle bir yakın akrabadan yoksun veya onu kaybet­miş olan her Alman için bir baba, bir koca, bir ağa­bey, bir evlat, yani bir Yüce Teselli Edici’dir.[47]

Yürütülen propagandada dikkat çeken başka bir özellik Hitler’in sadeliği ve alçakgönüllülüğüdür. Başarılarıyla hiçbir zaman böbürlenmemiştir. Temel­de, hâlâ partiyi kurduğundaki o sade ruha sahiptir. Onun için en büyük mutluluk, “onlardan biri” olarak kalabilmektir.

 

Bunun kanıtı olarak, süslü rütbeli üniformalar giymemesi, şaşaalı tahtlara oturmaması, gösterişli bir yaşamdan kaçınması gösterilir. İktidara geldikten sonra bile o eski trençkotunu ve kenarları eprimiş şapkasını giymeye devam etmiştir. Eğer üniforma giyecekse bile Yıldırım Birlikleri’nin giydiği gibi sade bir üniforma giyerdi. Hakkında söylenen bir başka şeyse, eski arkadaşlarının ziyaretlerinden çok zevk aldığıydı. Günün en yoğun saatinde çalışmaktayken bile bir mola verip onlarla eski günlerden konuş­maktan hoşlanırdı. Münih’te olduğu zamanlar, eski arkadaşlarıyla görüşmekten ve eskiden sık sık gittiği yerlere uğramaktan ya da partilere katılmaktan aldığı kadar hiçbir şeyden zevk almazdı. Gönlünde, hâlâ bir işçi gibi hissediyordu kendini ve ilgisini çeken şeyler, yanlarındayken kendini evinde hissettiği işçi sınıfı- nınkilerle aynıydı.

Hitler, tüm bunların yanında müthiş eneıjik ve dayanıklı bir adamdı. Günlerinin on altı ilâ on sekiz saatini kesintisiz çalışarak geçirirdi. Konu Almanya ve onun refahı için çalışmaksa yorulmak bilmezdi. Hiçbir kişisel zevk onu bu görevi yürütmekten alıkoyamazdı. Sokaktaki sade vatandaş, onun konumunda olup da durumundan istifade etmeyecek bir insan olabileceği­ne inanamazdı. Başkası olsa lüks içinde yaşardı, oysa­ki Hitler bütün bu fırsatı elinin tersiyle itmişti. Bunun sonucunda sade vatandaş tek bir sonuca varıyordu, o da Hitler’in sıradan bir ölümlü olmadığıydı.

Phillips bir kere kendisine itirafta bulunmuş genç bir Nazi ile ilgili şunları aktarır:

“Hitler için ölürüm, ama onun yerini almak iste­mem. En azından, her sabah uyandığımda ‘Heil Hit­ler!’ diyebiliyorum, ama bu adamm hayatında hiçbir eğlence yok. Sigara yok, içki yok, kadm yok… Sadece çalışmak var, gece uyuyakalana dek çalışmak…”

Hitler’in azmi ve kararlılığı propaganda faaliyetle­rinde sıklıkla işlenmiştir. Belirli bir şeyi başarmak is­tediğinde asla vazgeçmeyeceği defalarca tekrarlanmış ve vurgulanmıştır. Yol ne kadar çetin ve zorlu olursa olsun, kararlılığından hiçbir şey kaybetmez. Olum­suzluklar yaşasa ya da durum umutsuz görünse bile, asla inancını yitirmez ve hedefin peşini bırakmaz. Uzlaşmalardan hoşlanmaz ve yaptığı şeyin bütün so­rumluluğunu kendi üzerine alır.

Propaganda metinlerinde partinin iktidara gelmek için geçmek zorunda kaldığı yollarda karşılaştığı güç­lük ve belalardan defalarca bahsedilir ve neticede elde edilen başarı tamamen Hitler’e ve onun geleceğe olan kesin inancına mal edilir.

Önüne çıkan engelleri aşarken yaptığı küçük haksızlıklardan pişmanlık duymaz, bunlar büyüklü-

47

 

günün göstergesidir. On yıldan fazla bir süre ailesiyle görüşmemiş olması büyük bir erdem olarak görülür, çünkü bu genç bir adamın amaçlarına kendi başma ulaşmış biri olarak evine dönmek için yaptığı bir fedakârlık olarak kabul edilir.

Hitler’in ileriyi görebilme becerisine ve Parti’yi ve ülkeyi gelecekte üstesinden gelmek zorunda olduğu güçlüklere hazırlama yeteneğine de büyük yer ve­rilmiştir. Propaganda faaliyetini yürütenler, Hitler’in zorluklan çözmede ve eskiden pek çok uzmanı zorla­yan güçlükleri kolaylaştırmada büyük bir yeteneği ol­duğunu dile getirmişlerdir. Bu noktada, yanılmazlığı ve hatasızlığı açıkça vurgulanmıştır.

O, aynı zamanda mümkün olsa bir damla insan kam akıtmayacak kadar sabırlı biridir. Polonya ve Çekoslovakya demokrasilerine karşı gösterdiği sabır ve müsamahadan sık sık bahsedilir. Özel hayatında da hislerinin kontrolünü asla elden bırakmaz. Çünkü bir barış adamı olarak, temelde en çok arzu ettiği şey, yalnız başma, sakin ve yapıcı bir kafayla Almanya’nın kaderi için çalışmaktır. Doğuştan kurucu niteliklere sahiptir ve bir sanatçıdır. Bu tip özellikleri yaratıcılı­ğın ve yapıcılığın onun kişiliğinde nasıl başat bir yere sahip olduğunu ortaya koyar.

Yalnız, bunlar onun bir korkak olduğunu düşün- dürmemelidir. Aksine, çarpıcı bir cesarete sahiptir. Bunun kanıtı hem yaşam tarzıdır, hem de savaşlarda kazandığı üstün başanlar. Birinci Sınıf Demir Haç nişanı başta olmak üzere kazandığı tüm madalyalar hakkında başarı öykülerine sahiptir. Hakkında anla­tılan hikâyelerin zaman zaman birbiriyle çelişmesi ya da çeşitlilik göstermesi, onlara inanan halkı hiç mi hiç rahatsız etmemiştir.

Nazi basmma göre, temelinde, Hitler çelik gibi bir adamdır. Önüne ne tür bir engel çıkarsa çıksm (bas­kı, zorluk, aldatmaca ya da üst üste yığılan görevler) yolundan asla dönmez. Karşılaştığı durumlar karşı- 48 sında sinirlenip sabrını yitirmez. Ancak insani olarak da asla katı davranmaz. Ülkeye sadakat ve adalet en çok önemsediği iki erdemdir. Bunlar üzerinde titizlik­le durur.

Sadakat onun için o kadar önemlidir ki Berchtsa- gen’deki evinin kapısında bulunan levhada “sadakat onurumdur” yazar. Hitler Alman onuru ve saflığının öncüsüdür. Alman ev ve aile yaşamma yeniden ha­yat getirendir. Tarihteki en büyük askeri dahi, tüm zamanların en iyi mimarıdır o. Tükenmek bilmez bir bilgi kaynağıdır. Tam bir eylem adamıdır ve yeni top­lumsal değerlerin yaratıcısıdır. Propaganda bürosuna göre, bütün erdemleri şahsında temsil eden yüce bir şahsiyettir o.

Burada verilecek birkaç tipik örnek, onun ne ka­dar yüceltildiğini gözler önüne sermektedir:

“Artık sıra Hitler’de: Uzlaşma bilmez biridir o. Kendisiyle bile kavgalıdır. Ona rehberlik eden tek bir ilke vardır: Almanya’yı yeniden diriltmek. Bu ilke, her şeyin üzerindedir. Hitler’in özel yaşamı yoktur. Gü­nah işlemekten ne kadar uzaksa, aile yaşamma da o kadar uzaktır. Ulusal iradenin ete kemiğe bürünmüş halidir o.

Hiç kimsenin ulaşamadığı bir kutsal gayenin şövalyeliğini yapar. Bu gaye Almanya’dır… Hitler… ince tavırlarıyla herkesi şaşırtıyor. Kararlılık ve güçle ışıldıyor bu adam. Varlığıyla başkalarım da büyük kılıyor. Her şey karşısında nasıl da etkileyici!.. Yüz çizgileri sertleşince sözcükler ağzından taş parçalan gibi dökülüyor… Hitler ve çevresindekiler, her zaman­ki resmi tavırlan içinde, kutsal görevlerinin dünya tarihinde eşi benzeri olmadığı fikrindeler.”[48]

“… Bir insanın azametinin ve örnek ahlakının özel bir örneği… işte, sokaktaki işçiler tarafından neşeyle karşılanan, ama kendi buyruğuyla öldürülen arka­daşlanmn başucunda üzüntüyle kendinden geçmek­ten de geri duramayan Hitler… O, her zaman hem azamet hem de böylesine derin insani duygular için­dedir işte… Eşsiz bir kişilik… Hem büyük bir adam ve hem de iyi insan… Evrensel bir ruhu vardır onun… Onun çeşitli yönlerini yüzlerce resimle bile tam olarak vermek mümkün değildir. Mimarlık ve tarih alanın­da Hitler, kimsenin yanına yaklaşamayacağı kadar iyi bir uzmandır. Günümüzde bu olağanüstü insan istediği kadar sevgi görsün ve onurlandırılsın, hiç kimse onun uçsuz bucaksız derinliğinin boyutlarını kavrayamayacaktır. “[49]

“Hitler, alçakgönüllü bir adamdır ve dünyanın alçakgönüllü insanlara ihtiyacı vardır. İnsanlar onu bu yüzden sever. Her iyi lider gibi, o da izlediği yola sadık olmalıdır. O, kendi kendisinin en alçakgönüllü takipçisidir. Aslında o, yoksulluk, erdem ve bağlılık düğümlerim görünmez kuşağmda taşıyan modern bir keşiştir. Partizanlar içindeki en fanatiktir. Ne et yer, ne şarap ne sigara içer. Maaş almaz, sadece kitabının (Mein KampJ) geliriyle geçinir, bunun dışmda eline ge­çen geliri SA’ya gönderir. Günde on sekiz saat çalışır, çok yorulduğunda da kendinden geçerek uyuyakalır. Hayatına sadece dört kadm girmiştir; hepsi de sadece kendisine hizmet anlamında ve finansal konularda yardımcı olmuştur. Bir keresinde Bayreuth’da Wagner Şenliği’nde ‘Deutsche Lieder’ (Alman Şarkıları) üzerine bir konuşma yapmıştır. Bilgisi müzik eleştirmenlerim şaşırtmıştır. Fırsatları iyi yakalama ve değerlendirme özelliğini asla kendi çıkarma değil, öğretisini yaymak için kullanır. Mesih niteliğindedir, manevi açıdan çile- cidir, davranış ve tepkileri ortaçağın izini taşır.”[50]

 

Hitler, kendisi hakkında yazılan bütün bu değer­lendirmeleri bilmekle kalmaz, aynı zamanda bütün bu Alman propagandasının başındaki lider kendisi olduğu ve sınırları da bizzat kendisi belirlediği için, kendisine yakıştırılan bu etkileyici ve mistik karakte­rin oluşumunda da bizzat rol oynar.

Geri dönüp bu karakter oluşumuna bakıldığında, Hitler’in, ta en başından beri, kendisine mitolojik bir rol oluşturmayı planladığı anlaşılır.

Mein Kamp/m girişinde şöyle der:

“Inn Nehri’nin kenarındaki bu küçük kasabada, Bavyera kam taşıyan, Almanya yüceliğini içinde ba­rındıran Avusturya kökenli bir ailede, son yüzyılın seksenli yıllarında yaşadı. İşine sadık bir memur olan baba, kendini ev işlerine ve çocuklarrm sonsuza dek aynı özenle ve sevgiyle yetiştirmeye adamış bir anne…”

Bu dil ve anlatım, klasik bir öz yaşam öyküsünün ilk cümlelerinden çok, tipik bir masal girişini andırır. Daha ilk cümleden itibaren Hitler, kaderin doğduğu andan itibaren kendisine gülümsediğini ima eder ve şöyle der:

“Bugün düşünüyorum da, ilahi kaderin doğum yerim olarak Braunau’yu seçmesi bahtimrn açıklığına işarettir.”

Hitler iktidara geldiği gibi, kendini büyük görme silahlan propagandacıların eline geçmiş, onlar da bunu çok iyi değerlendirmişlerdi. İşsizlik oranr hızla düşmüş, yeni, etkileyici binalar dikilivermişti.

Almanya’nın yeni yüzü inanılmaz bir hızla oluş­maya başlıyordu. Hitler sözlerini tutuyor, imkânsızı başanyordu. Diplomasideki her başan, her sosyal reform önem bakımından dünyayı sarsan nitelikteydi. Hitler de kaydedilen her bir başarıyla yeni bir say­gınlık kazanıyordu. Bunların tümünü gerçekleştiren Hitler’di ve her birinin insanların beğeni ve kabulünü kazandığını biliyordu. Eğer herhangi bir şey olumsuz karşılanacak olursa, hata daima yardımcılanndan birine ait olurdu.

Tüm çabalar, Hitler’i, halkın gözünde yenilmez ve yanılmaz bir kurtarıcı olarak göstermek içindir. O, sadece Almanya’yı kurtarmak için vardır.

Alman halkının Hitler’i, bir insan değil de Almanya’nın mesihi olarak görmeye hazırlanması çok uzun zaman almamıştı. Başta Nürnberg’de yapı­lan olmak üzere kitlesel toplantılar, dinsel bir hava içinde geçmişti. Her şey insanlar üzerinde doğaüstü ve dinsel bir etki yaratmak amacıyla planlanıyor­du ve Hitler’in sahnedeki duruşu bir insandan çok tanrıyı andırıyordu. Berlin’de, sanat eserleri satan dükkânlardan biri, vitrinin ortasında dev bir Hitler portresi sergilerdi. Portrenin etrafı tam bir hale halka- sıyla çevrelenmiş, İsa’nın minik resimlerinin birbirine eklenmesi ile süslenmişti.[51]

Basmda çıkan yazıların birinde şöyle deniyordu: “Her ağzmı açışında Tann’mn pelerininin hışırtısı duyulur sanki!”

Ziemer’in belirttiğine göre Odenwald dağının tepe­lerinden birinin kıyısına, bir şelaleyi andıran bez bir afiş asılmıştı. Üzerinde siyah harflerle şöyle yazıyordu: “Kutsal Almanya’ya inanıyoruz, Kutsal Almanya Hitler’dir Kutsal Hitler’e inanıyoruz!”[52] Robert şöyle belirtiyor:

“Münih’te, 1936 sonbaharının başlarında, Grail Şövalyeleri’ne ait gerçek gümüş kostümler üzerine .Hitler’in renkli resimlerinin işlenmiş olduğunu gör­düm, ama bunlar kısa süre sonra ortadan kaldırıldı. Gösteriden vazgeçtiler ama bu Hitler’in gerçek kafa yapısmı yansıtmaya çok yakın bir örnekti.[53]

Teeling’in yazısında belirttiğine göre, Eylül 1937’de- ki Nürnberg Nazi Partisi toplantısında, Hitler’in dev

bir resmi asılıydı. Fotoğrafın altında şu sözler yazıyor­du: “Başlangıçta söz vardı.” Teeling, Hamburg beledi­ye başkanının kendisine şöyle dediğini de doğrular: “Bizim papaza, din adamma ihtiyacımız yok. Tanrı ile aramızdaki bağı Adolph Hitler sağlar. Onun İsa’ya benzeyen pek çok özelliği var.”[54]

Bu fikirler, kısa süre içinde resmi çevreler tara­fından da ifade edilmiştir. Rauschning, partinin bu yaklaşımı benimsediğini şu şekilde dile getirir:

“Bu dünyada hepimiz, Führer’imiz Adolf Hitler’e inanırız. Nasyonal Sosyalizmin ülkemize huzuru geti­rebilecek tek yol olduğuna inanırız.”[55]

1937 Nisanında, Alman Hıristiyanlanndan oluşan bir Ren topluluğu şu kararı almıştır:

“Hitler’in sözü Tanrı kanunudur, onun iradesi ve kanunları Tanrı otoritesini temsil eder.”[56]

Din işlerinden sorumlu Reichminister (devlet ba­kanı) Hans Kerrl ise şöyle der:

“Bize İsa’nın kim olduğunu ve Hıristiyanlığın gerçekte ne anlama geldiğini bildiren yeni bir otorite ortaya çıkmıştır. Bu, Hitler’dir. Gerçek Kutsal Ruh işte odur.”****

İşte bu, Hitler’in ölümsüz olmak için hayalini kur­duğu yoldu. Özenle planlanan, sabırla uygulanan, adım adım izlenen bir yol. Alman halkının tanıdığı Hitler onları etkisi altma alan coşkulu bir söylevcidir. Propaganda, her adımda bu övgüyü artırarak Hitler’i iyiden iyiye Tanrılaştırmış, bunun dışmda kalan her şey itinayla halktan saklanmıştır. Bu propagandaya kaç Alman inanıyordu bilmiyoruz ama bir kısmı tüm kalbiyle bunu benimsemişti.

 

Dorothy Thompson bu minvalde şöyle bir örnek­ten bahseder:

“Garmish’te bir Amerikalıyla tanıştım. Oberammergau’da (İsa’nın çektiği acıları anlatan) bir Pasyon Oyunu izlemiş. ‘Bu insanların hepsi çıldır­mış,’ dedi. ‘Bu bir devrim değil, diriliş. Hitler’in Tanrı olduğuna inanıyorlar. İster inan ister inanma, oyun sırasında yanımda oturan bir kadm çarmıha gerilme sahnesinde ‘İşte orada, Führer’imiz, Hitler orada,’ di­ye bağırmaya başladı. Yahuda’ya İsa’yı ele verdiği için otuz gümüş ödediklerindeyse ‘İşte bu da Roehm, ulu liderimize ihanet eden Roehm,’ dedi.”[57]

Bunun gibi aşırıya kaçan örneklere çok fazla rast- lanmasa da, bu düşünce tarzının halkın gözündeki Hitler imajına hiç sızmamış olması zaten bu koşullar­da şaşırtıcı olurdu.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

ÇALIŞMA ARKADAŞLARININ GÖZÜYLE HİTLER

Nazi propaganda makinesinin resmettiği Hitler oldukça abartılı bir tiptir. Bu anlatımlardaki Tanrı­sal öğeleri yok etsek bile, Hitler, sahip olduğu tüm erdemlerin zirve noktasmda olduğu bir üstün insan görüntüsüne büründürülmüştür. Bu abartılı bir fi- gürmüş gibi görünse de zaman zaman böyle bir ki­şiliğe sahip olduğu ve yakın arkadaşlarının saygı ve beğenisini kazandığı doğrudur.

Böyle zamanlarda bir işkolik kesilerek birkaç gün aralıksız çalışabilir, sonrasında biraz uyur ya da hiç uyumaz. Odaklanma kabiliyeti olağanüstüdür. Çok karmaşık sorunları basite indirgeyerek çözüme ula­şabilir. Bu yeteneğinden kendisi de övgüyle söz eder: “Problemleri en basit temellerine indirgeme yete­neğine sahibim. Bu gerçekte tüm teorilerin kökenine inip onları anlamama imkân sağlayan bir lütuftur.”

O gerçekten de bu lütfa sahiptir. Soyut teoriler, geleneksel düşünüş biçimleri ve önyargılar gibi kar­maşık problemlere basit hatta saf bir bakışla yaklaşır. Bunların en önemli ve temel özelliklerini çekip ayırt eder ve oldukça basit ve işe yarar bir şekilde mevcut duruma uyarlar. Doğal olarak bu yolla problemin bütünü çözülmese de, insani öğelerin katıldığı yönü çözülebilir. Onun da asıl ilgilendiği ve hızlı çözümler üretebildiği şey bu olduğundan, siyasi kariyerinin’ başlarından itibaren yalan arkadaşlarının takdir ve beğenisini kazanmıştır.

Hareket dolu böyle zamanlarda Hitler, önüne çı­kan bu görevleri gerçekleştirmeye adamıştır kendini.

57

 

Toplantıların ardı arkası kesilmez. Hızla kararlar alır ve yargıya varır. İşlerin hallolması konusunda sabırsızdır ve yanındakilerin işe en az kendisi kadar hevesle sarılmasını ister. Bu durumda, arkadaşların­dan görev uğruna büyük fedakârlıklar yapmalarını talep eder.

Ancak böyle durumlarda çok insanidir de. Arka­daşlarına karşı alışılmadık şekilde düşünceli davra­nır. Onların zaaflarını hoşgörüyle karşılar. Yemek için mola verildiğinde önce kurmaylarının ve tüm ekibinin yemeğinin dağıtılmasını bekler. Onlar ye­meğe başlamadan kendisi de başlamaz. İşgüzar bir garson çıkar da önce kendisine servis yaparsa masadan kalkar, yemek dolu tabağı rütbece altında olan yardımcılarından birine verir. Bu süre içerisin­de morali çok yüksek, neşesi yerinde olur, herkesle şakalaşır.

Hitler çok güçlü bir hafızaya sahiptir. Geçmişte etrafındaki insanların başma gelen küçük komik anı­ları arkadaşlarına anlatarak onları güldürür. Harika bir taklit yeteneğine sahiptir. Kurmaylarının eğlence konusu olan kişilerin, eğer ortamda hazır bulunuyor­larsa, yüzlerini kızartacak kadar taklitlerini yapar. Böylece kurmaylarının da sevgisini kazanmış olur. Ama gene de taklidi yapılan kişi, Führer onu seçip taklidini yaptığı için gururlanır. Böyle zamanlarda Führer son derece cömert ve kibardır, kurmaylarına bir Führer’den çok bir ağabey gibi davranır ve her birine kendini sevdirmeyi bilir.

Ancak bu sevecen ve samimi kimliğin altında tabi ki bir Führer yatmaktadır. Olağanüstü bir cesaret ve kararlılık sergiler. Girişimcidir ve açtığı yolun getirdiği yükü tüm sorumluluğuyla birlikte sırtlanır. Oldukça ikna edicidir. İnsanları etkili ve sorunsuzca yürüyen bir birlik içinde organize edebilir. Artık kişisel sürtüş­meler ortadan kalkar, herkesin aklında tek bir fikir vardır: Führer ne derse onu yapmak. 58

Büyük bir kesinlik ve güven içinde çalışır. Du­ruma ve olaylara tamamen hâkimmiş gibi görünür. Çözülecek probleme ilişkin tüm doğrular ve detaylar, en ufak bir tereddüt ya da zorluk olmadan kendili­ğinden aklında şekillenir. Birçok farklı donanmanın tonajlarım ezbere bilir:

“İngiliz donanmasındaki her geminin mürettebat sayısını, hızını, zırhlının çeşidini, donanım özellikleri­ni eksiksiz olarak bilir. Var olan her model ve türdeki uçakların motorlarının devir sayısını bilir. Makineli tüfeklerin, hafif, orta ya da ağır olsun, dakikada kaç mermi attığım bilir. Ayrıca Amerikan, Çek-Slovak ya da Fransız malı olması da fark etmez onun için.”[58]

Yakın arkadaşları tecrübelerinden edindikleriyle öğrenmişlerdir ki Hitler bu ruh hallerinden birindeyse ve bilhassa planlarının başarıyla sonuçlanması için halkın desteğine ihtiyaç duyuyorsa, yanılmazlık dü­zeyine yaklaşır. Bu ifademiz belgelere dayanmasa da, çalışmamızı tamamlamak için, Hitler’in zayıf yönlerini ele aldığımız kadar güçlü yönlerine de değinmeliyiz. Özellikle ortalama bir insanla kıyaslandığında, onun olağanüstü yeteneklere sahip olduğu inkâr edilemez. Şu ya da bu yolla Hitler kitle psikolojisiyle ilgili birçok etkenin farkına vararak bunları etkili biçimde uygula­mıştır. Bunlar kısaca şöyle özetlenebilir:

  1. Bir hareketin başarıya ulaşmasında kitlelerin rolünü tam anlamıyla değerlendirmesi Hitler Mein Kampfta bunu çok güzel dile getirir:

“Büyük hareketlere yön veren itici güçleri bilmek­teki eksiklikler, büyük halk kitlelerinin öneminin yeterince iyi anlaşılamaması sonucunu doğurdu. Bu da, toplumun alt tabakalarına hitap etmede başarısız olunmasına ve böylece toplumsal sorunlar yaşanma­sına sebep oldu.”[59]

Gençlerin paha biçilmez desteğini kazanmak gerektiğinin farkına varması ve erken yaştaki eğitim ve öğretim kadar genç neslin topluma kattığı eneıji ve dinamizmin toplumsal harekete sağlayacağı katkıya da gereken önemi vermesi.

Kadınların yeni bir hareketin hız kazanması ve gelişmesindeki rolünün farkına varması ve kitlelerin genel olarak verdiği tepkilerin kadınsı özellikler taşı­dığını anlaması. Daha 1923’te Hanfstaengl’e şöyle demişti:

“Biliyor musun? Bir sirkteki insan topluluğu tıpkı bir kadın gibidir. (Die Masse, das Volk is wie ein Weib) Kitlelerin içindeki o kadınsı duyarlılığı anlayamayan bir kişi etkileyici bir konuşmacı olamaz. Kendine sor: ‘Bir kadm bir erkekte ne arar?’ Dürüstlük, kararlılık, güç ve eylem. Bizim istediğimiz kitleleri harekete ge­çirmek. Tıpkı bir kadm gibi kitleler de her zaman uç­larda seyreder. Yığınlar sadece kadınlara benzemekle kalmaz, aynı zamanda bir dinleyici kitlesi içinde de kadınların önemi büyüktür. Çoğunlukla kadınlar ba­şı çeker, ardından çocuklar gelir ve nihayet tüm aileyi ele geçirdiğimde, buna babalar da dahil olur.”[60]

Mein Kampf ta şöyle der:

“İnsanlar, ezici bir çoğunlukla, doğal yapılan ve tavırlan bakımından öyle kadınsı özellikler taşır ki, eylemleri ve düşünceleri ölçülü bir mantıktan çok duygularla yönlendirilir.”[61]

Ortalama bir Alman vatandaşının duyarlılığını ve temel ihtiyaçlarını ateşli bir dille ifade etme, ona sahip çıkma ve kendini onunla özdeşleştirme yeteneği Hitler halkı memnun etmek için elindeki tüm fırsatlan iyi kullanır.

 

İnsanlardaki en ilkel ve en gelişmiş eğilimle­re hitap edebilme kapasitesine sahip olması ve bu sayede en temel içgüdüleri uyarıp, bunları asaletle süslemesi ve her şeyin ilahi bir hedef uğruna yapıldığı duygusunu uyandırması. Hitler, herhangi bir hedef yüce bir ülkü haline gelmedikçe ve o nesle öldükten sonra da hatırlanma olanağı sunmadıkça, halkın tek vücut olarak ona kendisini adamayacağını anlamış­tır. Ayrıca ona göre insanlar sadece bir ülkü uğruna ölmeyi kabul etseler bile, yaşama olan bağlılıkları ve girişimleri sadece daha dünyevi ve ivedi doyumlarla sağlanabilir.

Kitlelerin doymak için ekmeğe olduğu kadar politik eylem ve sağlam ideolojilere de aç olduğunun bilincinde olması. Bu ruhsal açlığı gideremeyen bir politika onların ihtiyaçlarına cevap vermeyerek başa­rısız olmaya mahkûmdur.

“Kaynağım sağlam bir ruhsal temelden almayan tüm güçler muğlak ve kesinlikten yoksun olacaktır. Bunlar, ancak bağnaz bir hayat görüşünün sahip olabildiği o kararlılıktan mahrumdur.”[62]

“Bağnaz bir hayat görüşüne karşı güç kullanarak yapılan her saldın girişimi yeni bir ruhsal yönelime adanmadıkça başansızlıkla sonuçlanır. Birbiriyle ça­tışan iki farklı hayat görüşünde sadece sürekli ve acımasız bir şekilde kaba kuvvet kullanan taraf yan­daşlarının lehine bir sonuç alır.”[63]

Birbiriyle çatışan insani güçleri sıradan insanın anlayabileceği canlı ve somut bir imgelemle anlatma yeteneği. Bunu, Aristoteles’in de vurguladığı gibi dünyanın en etkili anlatım gücü olan metaforlar ara­cılığıyla başanr.

Halkın iyi bildiği gelenekler üzerinden hareket edip klasikleşmiş mitolojik tema ve karakterlere baş­vurarak dinleyicilerin bilinçaltındaki düşünceleri orta­ya çıkarma yeteneği. Toplumsal konularda bilinçaltı­na işlemiş yüce, ölümsüz sembol ve temaları içeren mitolojik anlatılann bilinçli olmayan dinleyiciler üze­rinde son derece etkili olduğu gerçeği bugün pek çok modem yazar ve konuşmacı tarafından bilinmektedir.

Coşkulu bir siyasal eylemin, içinde gerçek bir tutku ve duygu bulunmadan hayata geçirilemeyeceği­nin farkına varması.

Kitlelerin, toplumsal ilerleme ve manevi değer­ler uğruna kendilerini feda etme arzularının, hatta tutkularının olduğunu kavraması.

Büyük toplantı, şenlik ve gösteriler düzenlerken estetiğin ve dramatik yoğunluğun öneminin farkına varması. Bu, yalnızca sanatçının (yazar, besteci, ressam vb.) coşkulan harekete geçirerek başarabile­ceklerini takdir etmekle kalmaz, aynı zamanda liderin bir kahraman ve başkarakter olarak tüm dramatik etkiye katkısının ne kadar gerekli olduğunu da ortaya koyar. Hitler, daha büyük bir Almanya için girişilen hareket içinde kendi rolünü iyi vurgulayan ve onu önemli kılan sanatlarda ustadır.

Shirer bunu çok güzel şekilde anlatır:

“Salon boyunca ağır adımlarla yürürken bir spot ışığı onu izler. Asla sağa sola bakmadan, sağ eli se­lam durumunda, sol eli kemerinin tokasmda ilerler. Asla gülümsemez; bu dinsel bir tören havasmdadır, modern İsa’nın geçit töreni gibidir. Arkasında yardım- cılan ve gizli servis görevlileri vardır. Ancak yalnızca o bir ışık huzmesi altındadır. Hitler kürsüye yaklaş­tığında, kitle öyle bir kıvama gelir ki artık o ne derse yapmaya hazırdır.”[64]

Sloganların, gönül okşayıcı hoş sözlerin, dra­matik etki yaratan ifadelerin, ruha hitap eden özlü sözlerin değerini bilmesi

Hanfstaengl bu konuda şöyle demiştir:

 

“Beynin içinde o kadar çok oda, o kadar çok boş duvar vardır ki, onu sloganlanmızla donattığında, karşıt görüşe posterlerini, sloganlarını asacak yer kalmaz.”[65] (Hanfstaengl, Hitler’in Katolik Kilisesinin söylemlerini ve sloganları beğendiğim ve taklit etmeyi denediğini de eklemişti.)

Modern koşullar altında kaygı verici bir yal­nızlık ve kenara itilmişlik hali içinde bulunan halkuı durumunun farkında olması. Halk her zaman bir yere ait olma çabası güder, çünkü aidiyet hali beraberin­de belli bir sosyal statü ve uyum getirerek bireyin kendini işe yarar biri ve bir bütünün parçası olarak hissetmesini sağlar.

içindeki bireyler arasında dolaysız bir ilişki bulunan hiyerarşik bir siyasal sistemin gerekliliğinin farkına varması.

Çevresinde, kendi becerilerini tamamlayan yeteneklere sahip sadık insanlar bulundurma ve bun­ların bağlılıklarını sürdürme yeteneği.

Hükümet ve parti içinde liyakat göstererek halkın güvenini kazanmanın önemini anlama. Halka, erzak dağıtımıyla ilgili bir tarih duyurulduğunda de­polardaki maddelerin dağıtım için hazır olduğu bilinir. Bunlar hemen o anda dağıtılmaya başlanabilecekken, üzerinden birkaç hafta geçmesi beklenir ki insanlarda hükümetin güçlü, sözüne sadık ve güvenilir olduğu düşüncesi oluşsun. Harcanan tüm çabalar, vaat edilen tarihte yerine getirilemeyecek sözler vermemek içindir.

Sıradan insanların hayatlarında önemli rol oy­nayan ve çok basitmiş gibi görünen bazı küçük şeylere değer vermek.

Halkın, saygı ve güven duyduğu bir lider tara­fından yönetilmek istediğini bilmesi. Hitler bu saygıyı, halkı kendine olan güvenine inandırarak kazanmış ve pek çok durumda kendisi için bir yanılmazlık havası yarattığım doğru tahmin etmiştir.

Bu, büyük ölçüde taktik alanda bir dâhi olma­sından kaynaklanır. Karar vermede ve eyleme geçme­de çok iyi bir zamanlaması vardır.

Thyssen şöyle der:

“Bazen dehası hayret vericidir. Mucizevî bir poli­tik sezgi, bütün ahlaki duygulardan yoksun ancak olağanüstü biçimde kesin ve net… Çok karmaşık bir durumda bile neyin olanaklı neyin olanaksız olduğu­nu sezer.”

Hitler’in en güçlü özelliği, görevine sarsılmaz bir inanç duyması ve halkın gözü önünde hayatını bu görevin gerçekleştirilmesine tamamen adamış olması­dır. Kendisi gibi inançları bu dava için yeterince güçlü olan başkalarını da yardım ve hizmete çağıran güçlü bir liderin görüntüsüdür bu. Bu inançlılık bağnaz bir inat gerektirir ki bu Hitler’de en yüksek derecede mevcuttur.

“Yalnız kuvvetli bir tutku rüzgârı ulusların ka­derini değiştirebilir, ancak bu tutkunun onu içinde taşıyan bir liderle ateşlenmesi gerekir.”

Hitler’in aynı zamanda halkının sevgi dolu il­gisini ve koruyuculuğunu üzerine çekme ve kendisini halkın sorumluluğunu ve geleceğini üstlenen kişi ola­rak sunma yeteneği de vardır. Bu sayede bireylerle kişisel bir bağ, bir yakınlık kurar. Halkın çoğunlu­ğu, özellikle de kadınlar ona karşı samimi duygular besler. Führer’in hoşuna gitmeyecek, onu kızdıracak şeyler yapmaktan kaçınırlar.

Hitler’in siyasal kararlar alırken kendi vicda­nını devre dışı bırakma yeteneği, toplumsal açıdan sorumluluğu olan birçok devlet adamının ileriye dönük kararlar almalarım genellikle güçleştiren önemli bir engelden kurtulmasını sağlamaktadır. Bu sayede da­vasını yürütme ve başarıya ulaştırmada sıkıntı çek­memiştir. Böylece rakiplerine üstün çıkmış, normalde hiç de kolay olmayan başarılara ulaşmıştır. Ancak yine de bu davranış onun yenilmezlik ve yanılmazlık efsanesinin oluşmasına engel olmamıştır.

Bu yeteneği etrafındaki diğer insanların da kendilerini bireysel vicdanlarından uzak tutmalarında 64 önemli rol oynamıştır. Kendilerini ona teslim ederler. Böylece Hitler o kişi için neyin doğru neyin yanlış ol­duğuna karar verebilir ve isteseler de istemeseler de bunları kendi davası doğrultusunda yönlendirebilir.

Goering’in dediği gibi:

“Benim vicdanım yok. Benim vicdanım Adolph Hitler.”

Bu durum Hitler’in korkutma yöntemlerini kullanarak halkın korkularını harekete geçirmesini sağlamıştır.

Başkalarının fikirleri ve yaptıkları ile kendi görüşleri şiddetle çatışsa bile başkalarından öğre­nebilme yeteneği vardır. Örneğin, korkutma yönte­mini kullanmayı komünistlerden, sloganların etkili biçimde kullanılmasını Katolik kilisesinden, siyasi propaganda yürütmeyi de demokrasilerden öğrendi­ğini söyler.

Hitler, propaganda sanatının ustasıdır.

Ludecke bir yazısında şöyle der:

“Siyasi bir fırtına oluşturabilmek için en ufak bir rüzgârdan bile faydalanan eşsiz bir içgüdüsü var­dır. Hiçbir basit, resmi bir skandal yoktur ki Hitler onu büyük bir ihanet olarak adlandırmasın. Yüksek makamlarda yaşanan en sinsi yolsuzlukların bile arkasını bırakmaz, kötü haberlerin tüm şehirde ya­yılmasına ön ayak olur.”[66]

Hitler’in temel prensipleri şunlardı: Halkın ilgisinin dağılmasına asla izin vermez, hiçbir hatayı affetmez, düşmanlarının arasında iyilerinin de bulunabilece­ğini kabul etmez, alternatiflere yer vermez, suçlama kabul etmez, belirli dönemlerde belirli düşmanlara odaklanır ve yanlış giden her şey için bu düşmanı suçlar; insanlar büyük bir yalana, küçük yalanlardan daha çabuk inanır ve eğer bunu sık sık tekrarlarsan insanlar yalanlara er ya da geç inanacaktır.

  1. Hitler’in asla bıkıp vazgeçmeyen bir ruh hali vardır. En büyük terslikleri yaşasa bile, hemen ar­dından kurmaylarını toplayıp çözüm için çalışmaya başlar. Pek çok insanı kısa süreliğine de olsa çökün­tüye uğratabilecek terslikler, onu aksine daha da kuvvetlendirir, hırslandırır.

Bunlar Hitler’in öne çıkan bazı özellik ve yetenek- lerindendir. Bu özellikleri önceden tahmin edilmemiş bir şekilde, kısa bir zaman diliminde onu önemli bir mevkie taşımıştır. Böyle yüksek bir pozisyona eriş­miş hiçbir Nazi, onun sahip olduğu özelliklere sahip olmamış, onunla kıyaslanacak seviyeye erişmemiştir. Sonuç olarak da, hiçbiri Hitler’i kitlelerin hafızasın­dan kazıyamamıştır.

Kurmayları ve arkadaşları ondaki bu yeteneklerin farkındadır ve onun bu olağanüstü liderlik nitelikle­rine, özellikle de insanlar üzerinde kurduğu etkiye saygı duyarlar. Bunun yanında bilhassa keyfi yerinde olduğu ya da önemli girişimler yaptığı zamanlarda onun insani yönünü severler.

Bunlar, Hitler’in kişiliğini ve onun Alman halkı, arkadaşları ve yardımcılarıyla arasındaki ilişkiyi de­ğerlendirirken asla gözden kaçırmamamız gereken temel özelliklerdir. Bu özellikler Hitler’in eski başa­rıları ile birleştirildiğinde insanları kendine çeken bir mıknatıs özelliği kazanır. Bu mıknatıs sayesinde insanlarla uzlaşır ve onların eleştirel fonksiyonlarını devre dışı bırakır. Bu öyle güçlü bir bağ olur ki, onun her zaman göründüğü ya da iddia ettiği gibi biri olma­dığı delillerle kanıtlansa bile fayda etmez.

Biz burada Hitler’in güçlü özelliklerinden bah­settik ve en iyi haliyle karakterini inceleyerek size sunduk. Şimdi sıra kişiliğinin diğer yönlerine, yani yalnızca onunla çok yakın olanların bildiği taraflarına bakmaya geldi.

Onu en iyi şekilde anlatan söz, belki de Goebbels’in yazmış olduğu şu satırlardadır: 66

“Führer değişmez. Küçük bir çocukken neyse şim­di de odur.”[67]

Çocukluğuna baktığımızda Hitler’in örnek bir öğ­renci olmaktan çok uzak olduğunu görürüz. Canı ne isterse ona çalışan, o konularda da çok başarılı olan bir öğrencidir. İlgisini çekmeyen derslerde notlan çok düşük olsa bile bunu umursamaz. Annesinin ölümünden bir yıl öncesine kadar evde gezinip dur­maktan ya da zaman zaman suluboya resimler yap­maktan başka hiçbir şey yapmamıştır. Maddi olarak zor durumda olsalar da iş aramamış veyahut okulda başanlı olmak adına bir çaba göstermemiştir. Utan­gaç, pasif ve başına buyruktur.

Annesi öldükten sonra Viyana’da, açlık sınırında yaşayıp dilenme noktasma gelse de bu umursamaz tavnndan vazgeçmemiştir. Kaldığı küçük otellerden birinde arkadaşlık ettiği Hanisch bu konuda şunlan anlatır:

“Hiçbir zaman çalışmayı sevmemiştir. Sabahlan erken uyanamaz. Bir işe başlama konusunda zorluk çeker. İradesi felç olmuş gibidir. Yaptığı resimlerden birini satıp biraz para kazanınca hemen çalışmayı bırakmış, zamanını parlamentodaki tartışmaları din­leyerek, kahvelerde gazete okuyarak ya da kaldığı küçük otellerde arkadaşlarına uzun politik nutuklar çekerek geçirmiştir. Bu davranışını da ‘Ben bir köle değilim, dinlenmeye, boş zamana ihtiyacım var.’ diye­rek haklı çıkarmıştır.”

Hanisch ona bir gün neyi beklediğini sorduğunda Hitler şöyle yanıtlar:

“Neyi beklediğimi kendim de bilmiyorum ki…”

Yetişkin biri olarak bile, etkin bir ruh halinde olmadığı dönemlerde küçük bir çocuk gibi davranır. 1931’de Billing şöyle yazmıştır:

“Bir Hitler hükümetinin kendi içinde yaşadığı sıkıntılan Hitler’in kendi kişiliğinde aramak gerekir.

Hitter kendini herhangi bir düzenli zihinsel faaliyete uydurmakta güçlük çeken biridir.”[68]

Ludecke ise şöyle der:

“Onda tipik bir Avusturya boş vermişliği vardı. İçinden çıkamadığı düzensizliklerden şikâyet ederdi. Bu durum zaman içinde azaldı ancak başlangıçta her şeyine sinmişti.”[69]

Aslmda, partinin ilk kurulduğu yıllarda bu o kadar açıkça görülüyordu ki, işi Hitler’in ne yapıp ne ettiğini, görev ve sorumluluklarını yerine getirip getirmediğini denetlemek olan bir sekreter tutulmuş­tu. Yine de bu pek başarılı olmadı. “Hitler verilen işi eninde sonunda yapardı, ancak hiçbir zaman belir­lenen vakitte bitirmezdi.”[70] Halen işlerini zamanında yaptığı nadirdir ve sık sık kendi çalışma arkadaşlarım ve önemli yabancı diplomatları uzun süre bekleterek işlerinden alıkoyar.

Çalışırken hiçbir şekilde belli bir programa bağlı kalamaz. Çalışma saatleri çok düzensizdir. Uykuya dalma saati gece yansından sabahın yedisine kadar herhangi bir saat olabilir. Uyanma saati de sabah dokuzla öğlen iki arasında değişir. İlerleyen yıllarda uyku saatleri daha da geçe kaymış ve savaştan önceki dönemde gün ağarmadan yatağa giremez olmuştur. Geceleri, propaganda ajanlarının ileri sürdüğü gibi çalışarak geçmez. Daha çok bir iki sinema filmi, ha­ber izler; müzik dinler, film yıldızlan ile meşgul olur ya da sadece çalışma arkadaşlanyla çene çalar.

Yatmayı ve yalnız olmayı hiç sevmez. Konuklan evlerine döndükten sonra gecenin bir saati yaverle­rini çağırarak oturup kendisiyle konuşmalarım ister. Onlara söyleyeceği önemli bir şey yoktur. Hatta çoğu zaman anlattığı önemsiz şeylerden sıkılan yaverleri uyuklamaya başlar. Bir tanesi ayık kaldığı sürece so- run yoktur, o anlatmaya devam eder. Yalan çalışma arkadaşları arasmda bilinen temel bir kural vardır; sabahın erken saatlerinde konuşan Hitler’e asla soru sorulmaz çünkü ona soru sormak, Hitler’in başka bir konuya atlamasına ve sohbetin en az bir saat daha uzamasına sebep olabilir.

Hitler’in uyku problemi vardır ve yıllardır uyku ilacı alarak uyumaya alışmıştır. İlaç etkisini gösterip uyku onu teslim alana kadar yarımda birinin ol­masını istediği düşünülebilir. Ancak onun bir konu hakkında konuşurken çok heyecanlandığı ve kar­şısındakiyle ilişkisini monolog halinde sürdürdüğü göz önüne alınırsa davranışının bu hipoteze pek de uygun olmadığı ortaya çıkar.

Uyku ilaçları aslında uyumasına pek etki etmez. Uykusuzluğunun başka nedenleri olduğu da dü­şünülebilir. Yaverlerini yanından gönderip yatağa geçerken bile yanına bir kucak dolusu resimli askeri dergi alır. Bunlar askeri konu ve resimlerle dolu yayınlardır ve içlerinde genellikle Amerikan dergileri de bulunur.

Shirer’in belirttiğine göre, Hitler savaş çıktığından bu yana saatler konusunda daha dikkatli davranma­ya başlamıştır; işinin başına vaktinde geçer, düzenli olarak ilk kahvaltısını saat yedide, ikincisini de do­kuzda yapar.[71] Bu durum savaşın ilk zamanlarında böyle olmuş olabilir, ancak uzun zaman zarfında bunun böyle devam ettiği şüphelidir.

Hitler, yattığı yatak konusunda çok titizdir. Yorga­nının verdiği talimat doğrultusunda katlanmış olma­sı, yatmadan önce yatağının hazır edilmesi gerekir. Bu konuda daha fazla bir bilgimiz olmasa da, genel psikolojik yapısından böyle bir zorlamanın olacağı çıkarılabilir.

 

Savaştan önce, Hitler’in çalışma saatleri de bir o kadar düzensizdi. Rauschning’in belirttiği gibi; “O sürekli ve devamlı çalışmayı bilmez. Gerçeği söyle­mek gerekirse, çalışmayı bilmez.” Masa başı işlerden hoşlanmaz. Masasına her gün konan rapor yığın­larına arada bir göz atar. Bunlar ne kadar önemli olursa olsun, ya da yaverleri onu bu tip konularla ilgilenmesi için ne kadar zorlarsa zorlasm, ilgisini çeken bir proje ya da konu olmadığı sürece hepsini reddeder. Aslına bakılırsa, askeri ya da siyasi mese­leleri içermeyen hiçbir rapora dokunmaz. Canı sıkıl­dığından kabine toplantılarında da nadiren bulunur. Bazen, çok gerekli olduğu durumlarda bu toplantı­lara katilır, ancak toplantı esnasında aniden masa­dan kalkarak hiçbir özür ya da mazeret belirtmeden orayı terk eder. Sonradan, böyle aniden toplantıdan ayrıldığı zamanlarda özel tiyatro salonuna giderek makinistten sevdiği bir filmi koymasmı isteyip film izlediği anlaşılmıştır. Hitler, genel olarak kabine me­selelerini her bir üyeyle tek tek konuşarak ele almayı ve sonunda kararını tüm gruba topluca duyurmayı tercih etmektedir.

Kendisiyle ilgili son çıkan haber ve fotoğrafları büyük bir merak ve hevesle takip eder. Eğer Partinin resmi fotoğrafçısı Hoffmann etrafta görünür ya da biri elinde bir gazete ile ofisine girerse, en önemli toplan­tıyı bile düşünmeden böler, gazetede ne olduğuna bir göz atar. Bazen kendini baktığı şeye kaptırınca, ne konuştuğunu, nerede kaldığını bile unuttuğu olur.

Ludecke şöyle yazar:

“O dönemlerde, sıradan günlerde bile Hitler’in dik­katini bir konu üzerine çekmek neredeyse imkânsızdı. Hızlı çalışan beyni konuşma esnasında başka yerlere kayıp gider ya da gazeteyi fark edince dikkati birden dağılırdı. Her şeyi bırakıp gazeteyi okuduktan sonra, incelikle hazırladığınız raporun sunumunu yarıda keser, sanki siz dinleyici o konuşmacıymış gibi uzun bir nutuk atmaya başlardı.”[72]

Hanfstaengi de, iş arkadaşlarının, Hitler’in her şe­yi sürüncemede bırakmasından dolayı umutsuzluğa kapıldıklarım anlatır ve şöyle devam eder:

“Onların tepkilerini ciddiye almaz ve hiçbir şey yokmuş gibi elinin tersiyle itiverir ve ‘telaş yaparak problemlerin çözümünü hızlandıranlayız, zamanı gel­diğinde her şey olması gerektiği gibi yerine oturur,’ der.”[73]

Hitler kendini, hiçbir konuda tereddüt yaşamayan kararlı biri gibi gösterse de, zor bir durumla karşı karşıya geldiğinde iş tam tersine döner. Sürüncemede kalışları ve ihmalciliği işte böyle zamanlarda belir­ginleşir. Yine böyle zamanlarda herhangi bir konuda eyleme geçmesi neredeyse imkânsızdır. Kendisiyle baş başa kalmayı tercih eder ve yanma da kimseyi istemez. Umutsuz, bıkkın ve kötü bir ruh haline bü­rünür. Az konuşur, daha çok okuyarak, film izleyerek ve mimari maketlerle oynayarak oyalanır. Hollandalı­ların raporuna göre eyleme geçmesindeki tereddüdün sebebi danışmanlarının görüş ayrılığının etkisinde kalması değildir.[74] Bu gibi zamanlarda onların söyle­diklerini dikkate almaz ve onlarla çok tartışmamayı tercih eder.

“Konunun uzmanlıkla ilgili kısmı onun için önem­sizdir. Eğer önüne sorunla ilgili ayrıntılar çıkarılırsa çok sinirlenirdi. Uzmanlara karşıydı; onlara aksi dav­ranır ve görüşlerim dikkate almazdı. Onun gözünde uzmanlar bir meseleyi cilalayıp üzerinde rötuş yapan işe yaramaz adamlardı.”[75]

Bazen Berlin’den sessiz sedasız ayrılarak, zamanı­nı yalnız başına huzur dolu yürüyüşler yaparak geçir­diği Berchtesgaden’e giderdi. Kendisiyle böyle zaman­lardan birinde görüşmüş olan Rauschning şöyle der:

“Böyle zamanlarda kimseyi tanımaz. Sadece yalnız olmak ister. Toplumdan ve kalabalıklardan kaçmak istediği zamanlardır bunlar.”[76]

Roehm de sık sık şunu ifade etmiştir: “Sırf ihmalci davrandığı ve tereddüt ettiği için teh­likeli ve içinden çıkılmaz bir hal alan meseleleri son ana kadar çözemezdi.”[77]

İşte bu eylemsizlik zamanlarında Hitler içindeki sesin devreye girmesini ve kendisine yol göstermesini beklerdi. Çözüm bizzat önüne çıkıp kendisine sunula­na kadar sorunu normal yollarla çözmeye girişmezdi. Bir keresinde Rauschning’e şöyle demişti: “Kesin olarak ikna olmadıkça bu bir çözümdür diyemem. Bütün Parti bir olup beni harekete geçmem için teşvik etmeye çalışsa bile hiçbir şey yapmam. Ne olursa olsun beklerim. Ancak o iç sesi duyarsam ey­leme geçme vaktinin geldiğini anlarım.”[78]

Bu kararsızlık dönemi birkaç günden birkaç haf­taya kadar uzayabilir. Bu süre içinde çözüme nasıl gideceği konusunda açıklama yapmak zorunda kalır­sa huysuzlaşır ve sinirli olur. Yine de çözüm sağlan­dığında kendini ifade etmek için sabırsızlanır. Daha sonra yaverlerini çağırır. Anlatacakları bitene kadar sabırla oturup onu dinlemek zorundadırlar. Bu gibi durumlarda kendisine sorular yöneltilmesini istemez, hatta anlattıklarını anlamalarını bile beklemez. Tek istediği konuşmak, anlatmaktır.

 

Yaverlerine verdiği resitalden sonra Hitler danış­manlarını çağırır ve kararından onları haberdar eder. Anlatacakları bittiğinde onlar da fikirlerini söyleme­de özgürdürler. Eğer Hitler ortaya atılan fikirlerden birinin dinlemeye değer olduğunu düşünürse, buna uzun zaman ayırır ancak o artık kendi kararım ver­dikten sonra dinlediği hiçbir şeyin kararı üzerinde bir etkisi olmaz. Eğer biri farklı bir etkene değinecek olursa kararını değiştirmede küçük bir etkisi olabilir.

“Ben parlak fikirleri olan insanlar değil, bilinen bir yol üzerinde yürüyen ve benim fikirlerimi uygulayabi­lecek zekâya sahip kişiler arıyorum.”[79]

Çözüme ulaşır ulaşmaz ruh halinde büyük bir değişiklik olur. Bu bölümün başmda tarif ettiğimiz Führer olur yemden.

“Çok neşelidir, sürekli şakalar yapar, herkesi eğlence konusu haline getirir ve kendisinden başka kimseye konuşma fırsatı vermez.”

Gerekli işlerin yapıldığı süreç içerisinde bu ruh halini korur. Gerekli emirler verilip plan uygulamaya konur konmaz, Hitler merakını kaybetmiş görünür. Son derece sakin ve durgun bir tavır takınır, kendine meşgul olacak başka işler bulur ve hiç uyumadığı kadar uyur.

Bu, Hitler’in karakter yapısının en temel özellikle­rinden biridir. Olay ve durumları mantık ve tutarlılık çerçevesinde ele alıp, konuyla ilgili gerekli bilgiyi top­ladıktan sonra ortaya çıkan seçeneklere göre hareket etmez. Hitler’in akli mekanizması ters işlemektedir. Akıllı bir insanın yapacağı gibi sorunun üzerinde ça­lışmak yerine o, bundan kaçar ve bilinçaltından bir çözüm önerisi gelene kadar kendisini başka şeylerle meşgul eder.

Çözüme ulaştığmda ise içinden gelen sesin doğ­ruluğunu kanıtlayacak delil ve olgular arayışına girer. Bu süreç içerisinde çok akıllıca davranır ve kararını açıklayacağı sırada çok yerinde bir karara varmış gibi görünür. Ancak yine de karar verme sü­reci duygusal yaklaşımla başlayıp, akılcı yaklaşıma geçerek şekillenir. Halbuki aklı başmda bir insan işe olgularla başlar. Onun bu sıradışı karar verme mekanizması, sıradan bir insanın Hitler’i anlamasını ya da gelecekteki eylemleri hakkında tahmin yürüt­meşini engeller. Bu karar sürecindeki davranışları ve ruhsal durumu bir devlet adamından çok bir sa- natçınınkine benzer.

Hitler, içine doğduğu gibi davranma ve karar ver­me yöntemini oldukça başarılı bir şekilde uygulasa da (burada yolunu bir uyurgezerin sakınmazlığı ile izlediğini hatırlayalım), terslikler ve eksiklikler ya­şanmıyor değildir. Çünkü o, kararlarını bir yandan tahmin edilemez, diğer yandan da sert ve katı hale getiren bu manevi rehbere bağımlı biridir. Bu yüzden de, beklenmedik bir durumla ya da sert bir tepkiyle karşılaştığında içinde bulunduğu durumu değiştir­mesi veya yeniden şekillendirmesi mümkün olmaz. Strasser bu konuda şöyle der: “Böyle zamanlarda karşısına çelişkili olgular çı­karsa mücadele azmini yitirir.”[80] Roehm de şöyle der:

“Düşüncelerim hayata geçirirken hiçbir sisteme uygun hareket etmez. Her şey canının istediği gibi olsun ister. Sert kayaya çarpınca da öfkeden deliye döner.”[81]

Hitler’in akli faaliyetindeki bu katı işleyiş günlük, olağan konuşmalarında bile görülür. Beklenmedik bir soru sorulduğunda şaşırıp kalır, ne yapacağını bilemez. Lochner bu tepkisini mükemmel bir örnekle anlatır:

“Görünüşte kendine güveni tam olan bu adamm, Alman-Amerikan ilişkileri meselesini açtığımda, kı- zanp bozardığını gördüm. Bu konu onu gafil avla­mıştı. Yanılmazlığına meydan okunmasına alışık değildi. Bir süre, tıpkı bir ilkokul öğrencisi gibi kıza- rarak oflayıp pufladı. Ve o kadar işi arasında Ame­rika meselesini düşünecek vakti olmadığım utana sıkıla söyledi.”[82]

 

Hitler hakkında az çok bir şeyler kaleme almış herkes onun öfkesine değinmiştir. Bu öfkelenmeler yakınındakiler tarafından oldukça iyi bilinir ve onları gerçekten korkutur. Öfke nöbetleri esnasmda nasıl davrandığı konusunda anlatılanlar ise çok çeşitlilik gösterir. Biraz abartılı olan bu anlatılar, öfkesi zirveye çıktığında yerlerde yuvarlandığını, halıları kemirdiğini söyler. Shirer’in anlattığına göre 1938’de bu hareketi o kadar çok tekrarlamıştır ki yalan çevresindekiler kendisinden “Teppichfresser” (Almanca “Hah yiyen”) diye söz etmişlerdir. Hitler’le geçmişte yakın ilişkileri olup kendilerinden bilgi aldığımız Hanfstaengl, Stras- ser, Rauschning, Hohenlohe, Friedelinde Wagner ve Ludecke gibi isimler, onun böyle davrandığını gör­memişlerdir. Üstelik hepsi bunun büyük bir abartı olduğu konusunda hemfikirdir. Hollanda elçiliğinden biri de bu dedikodunun “greuelmaerchen” (gaddarlık, zalimlik) örneği olduğunu söyler.[83]

Bu halı kemirme meselesini, abartıldığına inana­rak bir kenara bıraksak bile, Hitler’in davranışlarının büyük bir şiddet içerdiği ve duygularını kontrol etme­de ne kadar yetersiz olduğu gayet açıktır. En öfkeli ol­duğu anlarda istediği şey olmadı diye ellerini yumruk yapıp masaya, duvarlara vuran şımarık bir çocuk gibi davranır. Bağırır çağırır kekeleyerek konuşur ve hatta bazen öfkeden ağzının kenarlarında salyalar birikir. Buna benzer durumlardan birini anlatan Rauschning şöyle der:

“Korkunç bir görüntüsü vardı, saçları dikilmiş, gözlerini tek bir noktaya sabitlemişti. Yüzü buruşmuş ve mosmor kesilmişti. Yere yığılacak ya da bir tarafına felç inecek diye korkmuştum.”[84]

Bunun yam sıra, bu öfke nöbetlerim yalnızca bü­yük sorunlarla karşılaştığında yaşadığı sanılmasrn.

Aksine, en önemsiz konular bile onu bu hale getirebi­lir. Aslına bakılırsa herhangi bir şeye öfkelenmesinin temel nedenlerinden biri kendisine karşı çıkılmasıdır. Kendisinin sorumlu olduğunu hissettiği kötü geliş­meler veya verdiği kararlar ya da vardığı yargılar ko­nusunda yanılmazlığından şüphe duyulması da onu öfkelendiren şeylerdendir. Von Weigand’in anlattığına göre ekibi kendi arasında şöyle bir taktik geliştirmiştir: ‘Tanrı aşkına Führer’i heyecanlandırmayın. Yani ona kötü haberlerden bahsetmeyin; gerçekte kendi­sinin doğru kabul ettiği ama aslında öyle olmayan şeylere değinmeyin.”[85]

Voigt de şöyle der: “Yatan arkadaşları Hitler’in yıllardır böyle olduğunu, karşılaştığı en küçük en­gelin ya da zorluğun onu öfkeden çılgına çevirdiğini söylerler…”[86]

Pek çok yazara göre de bu öfke nöbetlerinde Hit­ler tamamen rol kesmektedir. Hitler’in istenmeyen bir durum karşısında verdiği tepkinin gerçek bir kızgınlıkla ilgisi yoktur. Bir uyanda bulunmadan çevresindekilere öfkelenip saldınya geçer. Sonra öf­kesi geçtiğinde birden eski haline döner. Hiçbir şey olmamış gibi sakin bir ses tonuyla başka konulardan bahsetmeye başlar. Ara sıra masum bakışlarla etra­fındakilere bakıp gülen birinin olup olmadığmı kont­rol eder. Sonra da en ufak bir güceniklik göstermeden başka konularla ilgilenmeye devam eder.

Bazı yatan çalışma arkadaşlan, bu öfke nöbetleri­ne sırf etrafındatalerin gözünü korkutmak için girdi­ğini düşünmektedir.

Örneğin, Rauschning şöyle der: “Bu teknikle, bütün öfkesini etkili bir yumruk gibi kullanır ve iyi bir zamanlama ile etrafındaki insanlar üzerinde susturucu ve sindirici bir etki yaratır.”[87]

Strasser de, “Öfke ve küfür onun en iyi silahıdır,”[88] diyerek bu durumun rol kesmekten başka bir şey olmadığma inandığım belirtiyor.

Şimdi, bu öfkelenmelerin sebepleri ve amaçlan üzerine tartışmaya girmenin zamanı değil. Şu an için, yakın çevresindekilerin Hitler’in bu davranı­şının onun huyu olduğunun farkında olduklannı vurgulamamız yeterli. Bu Hitler’in iyi bildikleri ve baş etmekte zorlandıkları bir yönüdür. Ancak şuna da de­ğinmek gerekir ki, bunlar bilinçli olarak rol kesmekle de olacak şeyler değildir. Rol yapan birinin yüzü, eğer gerçekten o duygusal durumu yaşamıyorsa, asla mor bir renk almaz.

Hitler’in karakterine yönelik söylenebilecek daha pek çok şey vardır. Bunlan yakın çalışma arkadaşlan çok iyi bilir, fakat onların tanıdıklan Hitler ile Alman halkına tanıtılan Führer birbiriyle pek örtüşmez. Bu konuda söylenmesi gereken birkaç önemli şey daha vardır. Hitler, çelikten sinirleriyle her durumun tam kontrolünü elinde tutan büyük bir cesur yürek olarak betimlenir. Halbuki o genellikle hoşuna gitmeyecek, beklenmedik ya da zor durumlarla karşılaşmaktan kaçınırdı.

Bayles, bu duruma örnek teşkil eden iki olay ak­tarmıştır:

“Onda özellikle göze çarpan şey, beklenmedik du­rumlarla karşılaştığında bununla baş edememesidir. Bu gerçek, Münih’teki Alman sanat evinin köşe taşını devirmesiyle komik bir şekilde gözler önüne serildi. Köşe taşı üzerine geleneksel üçlü vuruşu yapması için eline nazikçe verilen rokoko dönemi çekici, çe­kicin kınlganlığını fark etmeyerek hızla taşın üzerine vurdu. Çekiç daha ilk vuruşla tuzla buz oldu. Eline başka bir çekiç verilmesini bekleyemeden yüzü kıza- np bozardı, duruşu değişti. Kavanozdan reçel çalar­ken yakalanan küçük bir çocuk gibi etrafını tuhaf bakışlarla süzüp oradan kaçar gibi uzaklaştı. Berlin Olimpiyatlarında ise, Hitler hayranı bir kadın, yanma gelmeyi başararak onu sımsıkı kucaklayıp yüz bin izleyicinin önünde öpmek isteyince olimpiyatların bütün zevki kaçmıştı. Böylece Hitler eski rahatlığına kavuşamadığı ve yabancı ziyaretçilerin saygısız kah­kahalarına dayanamadığı için stadyumdan ayrılmak zorunda kalmıştı.”

Buna benzer başka bir örnek ise Gregor Strasser’in anlattığı ve Hitler’i anlamak açısından büyük önem taşıyan bir olaydır. Strasser, kesin bir program be­lirlenmediği takdirde Partiyi bölme tehdidinde bulu­nur. Hitler ise sorun nasılsa kendiliğinden çözüme ulaşır diye düşünerek, sorun hakkında net bir karar vermekten mümkün olduğunca kaçınır. İşler öyle git- mediğindeyse, Strasser ile hemfikir olarak Leipzig’teki görüşme talebini kabul eder. Böylelikle farklılıklar üzerinde konuşabileceklerdir. Strasser, buluşma sa­atinde restoranda olmuştur. Hitler ise buluşmaya geç gider. Tuvalete gitmek için müsaade istediğinde daha geleli sadece birkaç dakika olmuştur. Strasser yine beklemeye başlar ve Hitler’i uzun bir süre bekle­yip gelmediğini görünce bir gariplik olduğunu sezer. Şaşkınlıkla farkına varır ki, Hitler tuvalete gitmeyip, restoranın arka kapısından tüymüş, kendisiyle tek bir kelime konuşmadan Münih’e geri dönmüştür.

Heiden Hitler’in 1923’te Ludendorffta gerçekleşen bir konferanstan da hiçbir mazeret belirtmeksizin kaçtığım anlatır. 1932’nin baharında Hitler Verband Bayrischer Industrieller’de (Bavyera Endüstri Sendi­kaları) bir grup önünde konuşma yapmak üzere bir toplantıya katılır. Bu dinleyici grubu kendisine karşı büyük bir sempati duymasa da onları kazanmak Hitler için önemlidir. Konuşma yapmak üzere ayağa kalkar. Durur bir süre şaşkın şaşkın sessizce masaya bakar. Bu sıkıcı bir andır. Derken, birdenbire dönüp, tek bir laf etmeden kapıya yönelir. 78

 

Aynı şey bir yıl sonra tekrar yaşanır. Bu kez Baş­bakan olarak katıldığı Reichsverband der Deutschen Press (Alman Basın Birliği) toplantısında, yine ortam­da kendisine karşı çıkacakların bulunduğunu düşün­müş ve oradan uzaklaşmıştır. Olde’nin dediğine göre: “Bu, Führer’in sık sık oynadığı bir oyundur. İşler can sıkıcı olmaya başladı mı hemen ortadan kaybolur.”[89]

Kararlılığı, sertliği ve diğer liderlik özellikleriyle övünen diktatör, zor durumda kaldığı başka zaman­larda da yıkılır kalır ve şefkat bekleyen bir çocuk gibi ağlayıp sızlar. Rauschning şöyle der:

“1932’de olduğu gibi 1934’te de basit bir kabare şarkıcısının acıklı sesiyle Alman halkının nankör­lüğünden şikâyet edip durdu. Gücenmiş bir ifadey­le suçlamalarda bulundu, ağladı, yalvarıp yakardı. Harekete geçmek yerine yaralanmış gururuna yenik düşerek geri çekildi. ‘Ya Alman halkı beni istemiyorsa’ deyip duran, güçsüz, hevessiz biri olup çıkmıştı.”[90]

Otto Strasser de bununla ilgili olarak şöyle der: “İki yıl önce yaptığı gibi ellerimi sıkıca kavradı. Sesi hıçkırıklara boğuluyor, gözyaşları sel olup akıyordu.”[91] Heiden, Parti liderlerinin Gregor Strasser’in gelişi­ni bekledikleri bir anı şöyle anlatır: “(Hitler) ‘Strasser’e keşke hiç inanmasaydım,’ diye ağladı. Bir ara başmı masaya koyup hıçkırıklara boğuldu. Bu sahneye şa­hit olanların da gözleri dolmuştu. Çünkü Führer’le- rini ilk defa ağlarken görüyorlardı. Birden, Strasser tarafından yıllarca önemsenmemiş Julius Straicher’in arkalarda bir yerde şöyle bağırdığı duyuldu: ‘Führer’i- mizi bu duruma soktuğu için kendisinden utansm Strasser!”[92]

Çok büyük zorluklarla karşılaştığında çevresini basbayağı intihar etmekle tehdit etmiştir. Bazen bu tehdidi bir şantaj olarak da kullanır. Birahane ayaklanması sırasında kendisini tutuklayacak olan askerlere şöyle der: ‘Tabancamda hâlâ beş mermi var; dört tanesini ihanet edenler için ayırdım, birini de eğer işler yolunda gitmezse intihar ederim diye, kendim için saklıyorum.”[93] Hitler, Putsch olayından sonra askerlerden kaçarken evine saklandığı Bayan Hanfstaengl’in gözleri önünde de intihar etmeye kalkmış ve yine Landsberg’te hapishanede olduğu dönemde açlık grevindeyken kendini “şehit” edeceğini söylemiştir. 1930’da, yeğeni Geli’nin tuhaf şekilde öldürülmesi üzerine de intihar etmeyi düşünmüştür.[94] Buna ilerleyen bölümlerde değineceğiz. 1932’de, eğer Strasser Parti’yi dağıtmaya çalışırsa aynı şekilde inti­har edeceğini söylemeye devam etmiştir.[95] 1933’te baş­bakan olarak atanmazsa,[96] 1936’da ise Rheineland’m

işgali başarısızlığa uğrarsa intihar edeceğini söyle­… [97] mıştı.

Her ne kadar bu intihar tehditleri sık yaşanmasa da yakın çalışma arkadaşları Hitler’in bu konuda çok zorlanmaması gerektiğini ve her zaman böyle bir ris­kin söz konusu olduğunu bilirlerdi. Aslında hakkında yazılanlar, daha çok yaşadığı depresyonlarla ilgilidir. Zaman zaman çok büyük bunalımlar yaşadığı kesin olarak bilinmektedir. Viyana’da geçirdiği yıllar boyun­ca (1907-1912), özellikle annesinin ölümünden sonra büyük bir bunalım içine girmişti.

Hanisch bunu şöyle açıklar: “Ben hayatımda insana bu kadar acı veren, çökerten bir bunalım görmedim.”******Ayrıca, Mend’in debelirttiğigibi******* sa­vaş döneminde de büyük bunalımlar ve sıkıntılar yaşadığı bilinmektedir.

Yeğeni Geli’nin ölümünden sonra (1930), uzun zaman kurtulamadığı büyük bir bunalıma girmiştir. Öyle ki Gregor Strasser, bu dönemde intihara kal­kışacağından oldukça korkmuş, bir süre kendisiyle birlikte kalmıştır. Bu süre içinde intihara teşebbüs ettiği, ancak çevresindekilerin engel olmasıyla bunu gerçekleştiremediği doğrudur. Bunun tanıkları var­dır.[98] Ayrıca diğer ilginç bir detay da yeğeninin ölümü­nü takip eden birkaç Noel tatilini büyük bir bunalım içinde Almanya’da günlerce yalnız başına gezerek geçirmesidir.”

1934’teki Kanlı Tasfiye eyleminden sonraki ruh halini Rauschning canlı bir şekilde tasvir eder:

“Hiç de çevresindeki insanlara zafer kazanmış biri izlenimi vermiyordu. Ona raporumu sunarken sura­tını buruşturup karşımda oturdu. Bakışları donuktu. Bana bir kere olsun bakmadı. Durmadan parmakla­rıyla oynuyordu. Herhalde beni dinlemiyor olmalıydı. Baş edilmez bir yorgunluk, bıkkınlık ve tiksintiyle kendi kendisiyle didişiyordu sanki… Duyduğuma göre, bir saat kadar uyumuş… Gece, huzursuz bir biçimde, başıboş dolaşıp durmuş. Uyku hapları da fayda etmemiş anlaşılan. Birazcık uyumuş olsa bile, o kısa uykusundan da çığlıklarla uyanmıştır herhalde. Sık sık kusuyordu. Battaniyelere sarınmış, oturduğu koltukta tir tir titriyordu. Kâh herkesin gelip çevresi­ne oturmasını ve bütün lambaların yakılmasını isti­yor, kâh tepesi atıyor ve çevresinde kimseyi görmek istemiyordu.”[99]

Bunlar, onun hayatındaki en büyük buhranlardı. Muhtemelen, arkadaşlarından uzaktayken de daha küçük çaplı bunalımlar yaşadığı, düşüncelere dalıp etrafındakilere karşı tüm sabrını yitirdiği, haşin dav­ranışlar içine girdiği zamanlar olmuştur. Ne olursa olsun, geneline bakıldığında, Hitler’in bunalımları hakkında yazılanlar oldukça abartılıdır. Danışıp hak­kında bilgi aldığımız yalan arkadaşları böyle bunalım hallerinden birinde hastaneye yatınldığıyla ilgili bir bilgileri olmadığım söylediler. Psikolojik yardım talep ettiğini gösteren yalnız bir kaynak vardır ki bu da kabul görmemiştir. Şu iyi bilinmeli ki gazete sütun­larında boy gösteren pek çok yazı, haber Nazi propa­gandacıları tarafından bizleri yanlış yönlendirmek, kandırmak için hazırlanmıştır.

Hitler’in bir Führer olarak kendisiyle gurur duy­masına karşın, çalışma arkadaşlarının yanında öyle görünmediği pek çok olay vardır. Bunlardan en iyi bilineni, önemli kişilerin ve yüksek otoritelerin karşı­sındaki tutum ve davranışlarıdır. Böyle ortamlarday­ken düpedüz gergin ve huysuz olur. Bazen de uysal ve ağırbaşlı davranabilir. Ludecke, daha 1923’te ya­şanan bir olayı şöyle aktarır:

“Poehner’le yapılan bir toplantıda Hitler, ellerinde ezilip büzülmüş, şekli bozulmuş keçe şapkasıyla otu­ruyordu. Neredeyse burnu sürtmüş bir hali vardı.”[100] Fromm da bir akşam yemeğinden şöyle bahseder: “Hitler’in prens ve prenseslerin ilgisini ve takdirini kazanmak için gösterdiği çaba pek çok yoruma konu oldu. Prenses Luise von Sachsen-Meiningen’i, kardeşi veliaht Prens George’u, kız kardeşleri Sachehn-Wei- mar Grandüşesini memnun etmek için önünde eğile­rek reverans yapıyor, topuklarını asker gibi birbirine vuruyor, saygılarım sunuyordu. Bu aşırı nezakete kapılarak, büfeden hazır yiyecekleri bizzat kendisinin servis ettiği oluyordu.”[101]

Roma ziyaretinde yaşanan bir olayı Hues şöyle anlatır:

“Roma’da Kraliçe Helen’e eşlik ederken sudan çıkmış balık gibiydi. Elini kolunu nereye koyacağmı bilmiyordu.”[102]

Hindenburg’a karşı oldukça itaatkâr davranıyor­du. Birlikte çekilmiş fotoğrafları bunu açıkça gösterir. Hatta bazılarında neredeyse başkanın elini öpüyor- muş gibi görünmektedir. Flannery, Hitler’in Petain’le ilk kez karşılaştığında kolundan tutarak arabasına kadar ona eşlik etüğini yazar.”

Hanfstaengl ise eski kayzerin karısı onuruna ve­rilen akşam yemeğinde Hitler’i şölen holünün giriş kapısında bulduğunu belirtir. İçeri yalnız girerek ekselansları ile konuşmaya çekinmiştir. Hanfstaengl kendisini içeri girmek için nihayet ikna ettiğinde, o kadar gergindir ki Hermine’e bir-iki çift lafı bile zar zor sarf etmiştir. Sonra da bundan ötürü özür diler. Buna benzer daha birçok örnek verilebilir. Bunca örnekten anlaşıldığına göre, Hitler hanedandan olan kişilerle karşı karşıya geldiğinde kendine olan güveni­ni fena halde kaybetmektedir.

Bu itaatkâr tutum, onun rütbe ve unvanları kul­lanımında da göze çarpar. Hitler’in yargılanmasından bahseden Lania bunu şöyle anlatır:

“Konuşmasının son kısmında, General Ludendorff ve General Seeckt’ten söz etmeye gelmişti sıra. Bir an duraksadı. Hemen ardından ‘General’ ve ‘ekse­lansları’ unvanlarım daha vurgulu biçimde söyledi. Generallerden birinin yanında oturmasının ya da Reichswehr Başkomutanı von Seeckt’in düşmanı ol­masının hiçbir önemi yoktu. Bu unvanları dolu dolu söylemenin zevkiydi onun için önemli olan. Hiçbir zaman ‘General Seeckt” demedi, bunun yerine hep uzun uzun ‘Ekselansları Bay Kolonel General von Seeckt demeyi tercih etti.”[103]

Pek çok insan onun unvan ve rütbeleri eksiksiz olarak kullanma eğilimi hakkında değerlendirmeler yapmışlardır. Bu durum, pek çok silah arkadaşının da söz ettiği gibi son savaş boyunca kurmaylarına karşı takındığı itaatkâr tavır ile de uyumludur. Onun karakterinin temel özelliklerinden biri olarak kabul edilen bu durum, onun basamakları tırmanma süre­cinde daha az belirgin hale gelse de yine de varlığını sürdürür. Führer, diplomatların yanında da huzur­suzdur ve elinden geldiğince onlarla temasa geçmek­ten kaçınır. Fromm, onun diplomatik bir yemekte yaşadıklarını şöyle aktarır:

“Onbaşı huzursuz ve huysuz bir ruh halindeydi. Üzerindeki smokinin kuyruğu canını sıkıyordu. Eli, sürekli belinde duran ve varlığıyla ona şevk veren silahının kabzasmı araştırıyordu. Ve her seferinde o soğuk kabza eline gelmeyince huzursuzluğu artıyor­du. Mendilini buruşturdu, çekeledi, katladı, tipik bir sahne fobisiydi bu.”[104]

Henderson da şunları yazar:

“Hitler’i özel hayatı içinde inceleyemediğim için her zaman pişmanlık duymuşumdur. Bu, bana onu nor­mal koşullar altında görme ve onunla baş başa soh­bet etme fırsatı verebilirdi. Bazı toplantılarda rastlantı sonucu ettiğimiz birkaç kısa sohbet dışmda onunla hiç konuşmadım. Diplomatların ara sıra bulunabile­ceği resmi olmayan partilere gelmezdi. Arkadaşlardan bazıları böyle bir parti düzenlediklerinde ve onu da­vet etme görevini de bana verdiklerinde her zamanki tutumuyla beni reddederdi. Diplomatik ortamlarda bulunmak zorunda kaldığındaysa (normalde yılda üç kez olurdu bu) oldukça huzursuz, gergin ve içine kapanık olurdu.”[105]

 

Hitler, gazetecilerle buluşacağı zamanlarda da so­ğukkanlılığını yitirerek sinirlerini kontrol edememek­tedir. Bir propaganda dehası olarak, basının insanlar üzerindeki gücünün ve etkisinin farkındadır. Bu yüz­den basmı sonuna kadar destekler, törenlerde onlara özel yer ayırır. Ancak iş röportaja gelince, her nedense kendisini savunma hattında hissederek, soruların kendisine önceden hazırlanıp verilmesinde ısrar eder. Röportaj sırasmda, soruların cevaplarını önceden ha­zırladığı için dengeli bir tutum sergiler. Öyleyken bile, gazetecilerin kendisinden daha açıklayıcı olmasım talep etmelerine fırsat vermez. Onları caydırmak için uzun bir nutuk çekmeye başlar hemen. Nutuk bitti­ğinde, röportaj da bitmiş olur.”[106]

Aydm kesiminin ya da içlerinde kendisine eleştiri yöneltebilecek kişilerin olduğu grupların önünde de konuşmaktan hazzetmez.[107]

Genel olarak insanlarla uyumu zayıftır. Hiçbir kurmayıyla da, gerçek anlamda bir yakınlık ve sami­miyet kurmamıştır. Belki Strasser hariç, ona sen diye hitap eden tek arkadaşı Hess’tir. Goering, Goebbels ve Himmler bile, daha içten bir hitap için sağ kollarını feda etmeye hazır olmalarına karşın, ona resmi olarak siz diye hitap etmek zorundadırlar. Subaylardan olu­şan ailesi dışmda, Almanya’dan Bayan Bechstein ve Winifred Wagner ailesi gibi sadece birkaç yakını ona sen diye hitap eder ve kendisini takma adı olan ‘Kurt’ adıyla çağırır. Ancak bunlar çok nadiren rastlanan örneklerdir. Genelleme yapıldığında insanlarla araşma koyduğu mesafe belirgindir. Bir dönem çok yakınında olan Ludecke bu durumu şöyle belirtir: “İçten ve sami­mi olduğu anlarda bile, onun etrafındakilere karşı ger­çek bir yakınlık hissettiğini hiç görmedim. Her zaman mesafeli ve soğuk bir tutumu vardı.”[108]

Fry da onu “kalabalıkların içindeki yalnız adam” olarak tanımlar.[109]

İnsanlarla normal bir sohbet ya da tartışma sür- düremediği oldukça iyi bilinir. Karşısında tek bir kişi olsa bile, bütün konuşmayı o yapar, başkasma fırsat vermez. Durum böyle olduğundan, karşılıklı konuşma denilen şey sohbet niteliklerinin tümünü yitirerek bir vaaza, hatta kolayca bir tirada dönüşür. Karşısında konuştuğu kişinin varlığım kolayca unu­tur, kendini bir topluluğun önünde konuşuyor gibi hisseder. Strasser onun bu davranışım kısa ama vu­rucu bir örnekle anlatır: “Hitler omuzlarım dikleştirdi ve gözlerini uzaklara dikerek o anda sadece benimle konuşmadığım, aslında oturma odasının duvarlarının ötesindeki hayali bir dinleyici kitlesine seslenmekte olduğunu göstermiş oldu.”

Bu yalnızca siyasi konularla ilişkili değildir. Ya­lan çalışma arkadaşları ya da danışmanlarıyla baş başa dostane tavırlarla konuşmaya çalışsa bile, bir diyalog içine giremez. Bazen insanlarla daha yakın olmak ister ve “Ben Viyana’dayken” ya da “Ben or­dudayken” gibi ifadelerle kişisel tecrübelerinden söz açarak sohbete giriş yapmaya çalışır. Ancak böyle durumlarda bile konuşmanın tamamını yapma ko­nusunda ısrarcıdır ve aynı hikâyeleri sanki ezberle­miş gibi tekrar tekrar aynı şekliyle anlatır durur. Bu hikâyelerin çoğu Mein Kampf ta ele alınmıştır. Arka­daşları bu hikâyeleri belki onlarca kez dinlemişlerdir, ama bu durum Hitler’i hikâyelerini büyük bir şevkle anlatmaktan alıkoymaz. Bu öykülerin en göze çarpan özelliği de yüzeysel olmalarıdır. Hitler kendiyle ilgili olguları fazla açığa vurmaz.[110]

Price, “Karşısında ikiden fazla kişi olduğunda, bunlar yakın çevresinden de olsalar, hiçbirinin ko­nuşmasına fırsat vermez. Ya Hitler konuşacak onlar dinleyecek ya da onlar aralarında konuşup Hitler sessiz sedasız oturacaktır,” diyor.[111] Buna rağmen çevresindekilerin kendi aralarında konuşmalarına kızmaz. Tabii eğer canı konuşmak istemiyorsa. Ancak başka bir şeyle ilgileniyor görüntüsü verirken, birinin konuşmasmı dinlemekten de hoşlanır. O anda konu­şulanlara kulak kabartır ve duyduklarını daha sonra bir yerlerde kullanır.[112] Yine de bunu kimden duydu­ğundan bahsetmez ve kendi fikriymiş gibi ifade eder.

Rauschning’in de dediği gibi, “O tam bir numara­cıdır. Başkalarından duyduklarını aklında tutar, asla unutmaz. Bir başkasına anlatırken de öyle bir şekilde anlatır ki dinleyen o fikrin kendi buluşu olduğunu zanneder.”[113]

Roehm onun bu özelliğinden şöyle yalanır: “Ona bir şey anlatamazsınız, çünkü o bunu zaten biliyordur. Çoğu zaman bizim tavsiyelerimizi yerine getirir, ama ilk anda bu tavsiyeleri hep gülerek kar­şılar. Sonra da verdiğimiz fikir ona aitmiş, kendi bu- luşuymuş gibi davranır. Bu durumun onu ne kadar alçalttığının da farkında değil gibidir.”[114]

Yakın çevresini ve yaverlerini çileden çıkaran bir başka özelliğiyse unutkanlığıdır. Bu konu hakkında o kadar çok yorum yapılmıştır ki, burada üzerinde durmaya pek gerek yoktur. Hitler’in bir gün söylediği bir şeyin birkaç gün sonra tam tersini söylediğini ya da meseleyi tamamen unuttuğunu hepimiz biliyoruz. Bu sadece uluslararası meselelerde değil, en yalan arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde de böyledir. Çevre­sindekiler, bu durumla ilgili memnuniyetsizliklerini belirtip Hitler’in tutarsız davrandığını kendisine belli ettiklerinde sinirlenerek bu kişilerin kendisini yalan­cılıkla suçladığını ileri sürer. Açıkça anlaşılan şudur ki, diğer Naziler de bu oyunu iyi öğrenmişlerdir. Ra- uchning konuyla ilgili şöyle der: “Hitler başta olmak üzere pek çok Nazi, histerik bir kadın gibi, hatırlamak istemedikleri hiçbir şeyi hatırlamazlar.”[115]

Hitler konuşmalarında mizahi öğelere yer verip oldukça nükteci görünmesine rağmen aslmda bir mizah duygusuna sahip değildir. Kendine yapılan şakalardan da hoşlanmaz. Heyst, “Hitler kasvetli ruh halini kendini alaya alarak ve mizaha başvurarak arındırmaktan acizdir,” der.[116] Von Wiegand kendisiyle dalga geçilmesine karşı aşırı derecede duyarlı oldu­ğunu söylerken,[117] Huss, “Hemen ciddiyetle üstüne alınıp köpürür, bunu kendine değilse bile devletin ve Führer’in onuruna yapılan bir saldın olarak değerlen­dirir,” der. [118] Her şey yolunda giderken arada bir neşeli ve şakacı bir havaya bürünür. Bu şakalar genellikle ona buna takılma ya da dalga geçme biçimindedir. Takılmalar, arkadaşlarının aşk maceralarını kortu alır, ancak sadece imalarla sınırlıdır. Bunun ötesine geçerek cinsel anlamda kabalık yapmaktan kaçınır.[119] Friedelinde Wagner bize bu konuyla ilgili şöyle bir örnek verir. Onun anlattığına göre Hitler Göring ve Goebbels’i Wagner ailesine tanıştırırken şunlan söy­lemiştir:

“Bir voltun ve bir amperin ne olduğunu biliyor­sunuz öyle değil mi? Tamam. Peki ya bir Goebbels ve bir Göring’in ne olduklannı biliyor musunuz? Bir Goebbels, bir insanın bir saatte konuşabileceği saç­malıkların miktan, bir Göring ise bir insanın göğsüne iliştirilebilen metal parçalan toplamıdır.”******

Bir diğer mizahi yönü ise taklit yeteneğidir. Hemen herkes bu konuda yetenekli olduğunda hemfikirdir.

Sık sık aynı ortamda bulunduğu subay arkadaşların­dan birini kurban seçerek onun taklidini yapar ve o kişi hariç herkesi çok eğlendirir. Ayrıca Sir Eric Phipps ve Chamberlain’in taklitlerini yapmaktan hoşlanır.

Hitler’in insanlarla uyum zorluğu belki de en çok kadınlarla ilişkilerinde ortaya çıkar. Siyasette ünlü ve önemli bir isim olduğundan, özellikle yabancı ba­sında, adı birçok kadınla birlikte anılır. Alman halkı onun hayatının bu kesitiyle ilgili çok az bilgiye sahip olsa da, çalışma arkadaşları pek çok şeye tanık­tır. Genelleme yapılacak olursa, kadınlarla kurduğu ilişkiler üç temel gruba ayrılır: (a) Oldukça yaşlı ka­dınlar. (b) Aktrisler ve gönül eğlendirdiği gelip geçici kadınlar, (c) Uzun süreli ilişkiler.

(a) Daha 1920’lerde, 61 yaşında dul bir kadm olan Carola Hofmann onu kanatlan altına almış ve bir nevi ona annelik yapmışür. Daha sonra bu rolü Ber- linli, dünyaca ünlü piyano imalatçısının kansı olan Helena Bechstein devralır. Partinin ilk kurulduğu yıllarda Hitler için önemli paralar harcayan bu kadın, onu kendi sosyal çevresine sokarak Hitler üzerinden bir anne şefkatini ve ilgisini eksik etmemiş ve sık sık ‘keşke Hitler kendi evladım olsaydı,’ diyerek sevgisini dile getirmiştir. Hitler Landberg’de hapishanedeyken onu sık ziyaret edebilmek için nüfusuna geçirmeyi bile düşünmüştür. Strasser, Hitler’in onun dizleri di­binde oturduğunu, kadmm Hitler’i göğsüne bastınp, saçlarım okşarken “Mein Woelfchen” (benim küçük kurtçuğum) diye mırıldandığını anlatır.[120]

 

Ancak Hitler iktidar olduktan sonra durum deği­şir. Kadm onun yaptığı her şeyde, attığı her adımda kusurlar bulmaya başlar. Dahası onu başkalannın önünde azarlar. Wagner’e göre, Bayan Bechstein, bütün Almanya’da, Hitler’in karşısında düşündüğü­nü söyleyebilen tek kişidir.[121] Bu şiddetli azarlamalar sırasında Hitler, işlediği kabahat yüzüne vurulan u­tangaç bir çocuk gibi karşısında dikilir. Hanfstaengl’e göreyse, Bayan Bechstein Hitler’i, Lottie adındaki pek de güzel olmayan kızıyla evlendirmek için büyüt­müştür. Hitler, sırf mecburiyetten kendisine evlenme teklifinde bulunduysa da kız bunu kabul etmemiş­tir.[122] Bayan Bechstein bu amacına ulaşamadığı için Hitler’in tutum ve davranışlarını, toplumsal projele­rini eleştirmeye başlamıştır. Yine de, Hitler çok sık olmasa da, ona yaptığı ziyaretleri aksatmamıştır.[123]

Frau Victoria von Dirksen de bu grupta yer alır. Bu kişinin Hitler ve kariyeri için bir servet harcadığı söylenir. Yakın zamanda bu manevi annelik görevini Bayan Goebbels üstlenmiştir. Onun ev yaşamında rahat etmesinin sağlanması, ihtiyaçlarının karşılan­ması, ev işleri, sevdiği yemeklerin pişirilmesi gibi işler ona aittir. Bunların yanı sıra, arkadaşlarından biriyle evlenir de ilişkileri daha da güçlenir umuduyla çöpça­tanlık bile yapmıştır. Bir keresinde Ludecke’ye şöyle bir şikâyette bulunmuştur: “Ben hiç iyi bir çöpçatan değilim. Onu en çekici, en alımlı arkadaşlarımla baş başa bıraktığımda bile hiç oralı olmuyor.”[124] Kendisin­den yaşça büyük olan üvey kardeşi Angela da Münih ve Berchtesgaden’de kalırken onun ev işlerine bak­mış, bir süre onun için bir anne rolünü üstlenmiştir.

Richard Wagner’in gelini olan Winifred Wagner’in adı da bu konuyla ilgili pek çok dedikoduya karış­mıştır. Kendisi İngiliz asıllı olup, bir hayli alımlıdır ve o dönem Hitler’le aynı yaşlardadır. Daha 1920’lerin başmda bile Hitler’in sıkı destekçisidir. Hitler de Bay- reuth’taki Wagner evinin müdavimi olmuştur ve ikti­dara geçtikten sonra kendisi ve çalışma arkadaşları için oraya, Wagnerlerin yamna bir ev yaptırmıştır. Si­egfried Wagner’in ölümünden sonra, tüm dünya onun

Hitler’le evleneceğini konuşmaya başlar. İki tarafm da bu beraberliği uygun görmesine rağmen aralarında bir şey olmaz. Yine de Hitler, Wagner ailesini düzenli olarak ziyaret etmeye devam eder. Kendi evi 1907’de dağıldığından beri bir ev sıcaklığı hissettiği tek yer orasıdır. Şüphe yok ki, Bayan Wagner, onun rahat etmesi ve kendini evinde hissetmesi için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Ev ortamının yaratılmasında evdeki çocukların, (bir oğlan iki kız; Friedelinde, da- nışüklarımızdan biridir) büyük payı vardır. Tüm aile Hitler’e takma adı olan ‘Kurt’ adıyla seslenir ve ‘sen’ diye hitap eder. Bu evde kendini o kadar güvende his­setmektedir ki çoğunlukla korumaları olmadan yalnız kalır. Bazen yılbaşı tatillerini bile bu evde bu ailenin bir parçası olarak geçirir. Alman halkının bu evliliği çok desteklemesine karşın, Hitler o kadar ileri gitmek istememiştir.

İkinci grupta gelip geçici ilişkilerle yaşamına giren kadmlar vardır. Bunların çoğu sinema ve tiyatro yıldızlarıdır. Hitler etrafında güzel, alımlı kadınların olmasından hoşlanır ve genellikle başbakanlık par­tilerinde film şirketlerinden birçok aktris gönder­melerini ister. Geçmişte yaşadıklarını ya da gelecek planlarını anlatarak bu güzel hanımları etkilemekten çok hoşlanmaktadır. Ayrıca kızlara daha iyi roller vermeleri için stüdyo ve film şirketlerine baskıda bulunur ve sahip olduğu bu güçle onları etkilemeyi de sever. Öğrendiğimiz kadarıyla, bu tip kadınlarla olan yakınlığı bundan öteye geçmemiştir. Özetle, bu sahne insanlarının yanında, kendisini hiçbir grubun yanında hissetmediği kadar rahat hisseder ve sık sık onlarla yemeğe çıkar.

Hitler’in yaşamında az ya da çok önemli rol oynayan birkaç kadın daha olmuştur. Bildikleri­mizin ilki Parti’nin resmi fotoğrafçısının kızı Henny Hoffmann’dır. Bazı raporlara göre Henny, vaktinin çoğunu Münih’te, öğrencilerin birkaç mark vererek

91

birlikte olabildikleri bir fahişe olarak geçirmişti. Ba­bası Heinrich Hoffmann ise Hitler’in yatan arkadaşı ve Parti üyesiydi. Hoffmann, son savaşm patlak ver­diği dönemlerde, Münih’te kalabalık bir insan toplu­luğunun fotoğrafım çeker. Sonra, Hitler Münih siyasi ortamında ünlenince, Hoffmann resimde onun da yer aldığım fark eder ve bu resmi ona iletir. Hitler, ken­dini bu resimde görünce çok memnun olur ve böy­lece aralarında bir samimiyet doğar. Aynı zamanda Hoffmann’ın karısı da onun büyük bir hayranıdır ve Hitler’in yaşammda anne rolünü bir dönem o oynar. Bayan Hoffmann’ın ölümüyle bu ev ahlaki bir çöküş yaşar ve her iki cins için de homoseksüellerin buluş­ma yeri olur. Evde her tür cinsel ilişkinin yaşandığı içki ve seks partileri verilmeye başlanır.

Hitler Hoffmannlann evindeki bu partilerde sıkça bulunur ve Henny ile samimi bir ilişki kurar. Ağzı pek sıkı olmayan Henny, sarhoş olduğu gecelerde Hitler ile ilişkisini sağda solda anlatmaya başlayınca babası buna kızar ve Hitler ile ilişkisini kesmesini sağlar.

Önceleri Hitler reklam amacıyla fotoğraflarının çekilmesine karşı durmuş, komünist bölgelerden ge­çerken kolayca tanınmasını engellemek için gizemini korumayı tercih etmiştir. Yukarıda bahsedilen olayla­rın yaşanmasından kısa süre sonra Hitler Hoffmann’ı partinin resmi fotoğrafçısı olarak görevlendirmiş ve kendi fotoğraflarıyla ilgili ona özel yetkiler sağlamıştır. İddialara göre, bu öncelikler, Hoffmann’a milyon do­larlar kazandırmıştır. Hitler’in yakın çevresi arasında konuşulanlara bakılırsa, Hitler Henny ile cinsel bera­berliklerinin halk arasında duyulmasını engellemek için, Hoffmann’a bazı özel haklar tanımak zorunda kalmıştır.

Henny çok geçmeden, homoseksüel olduğu ile­ri sürülen Nazi Gençlik Hareketi lideri Baldur von Schirach ile evlenir. Ailesi bu evliliğe şiddetle karşı çıksa da Hitler bunu dayatmıştır. Bugün Hitler ve

92

 

Hoffmann arasındaki bütün anlaşmazlık giderilmiştir ve onun Hitler’in en yakın arkadaşlarından biri olarak Führer üzerinde büyük etkisi vardır. Herkesçe bilinen bir şey olmayıp bizi konunun epey dışma sürükleye­ceği için Hitler’in bu duygusuz kişiliğim, incelememi­zin daha somaki bölümlerinde ele alacağız.

Henny Hoffmann olayından sonra, Hitler toplum hayatında, 1924’te ev işleriyle ilgilenmek için yanma gelen üvey kardeşi Angela’nm kızı Geli ile görünmeye başlar. Geli ile aralarındaki arkadaşlığın ilerlediği dönemde Angela, Berctesgaden’e gitmiş, Münih’teki dairede Hitler ve Geli yalnız yaşamışlardır. Ayrılmaz bir ikili olan Hitler ve Geli, parti çevrelerinde de konu olmuştur. Gregor Strasser başta olmak üzere pek çok üye bunu uygunsuz bulmuş, bunun kötü reklam olduğunu ve istenmeyen dedikodulara yol açtığım düşünmüştür. Diğer üyeler ise Hitler’e, Geli’nin giyim kuşam ve eğlence için harcadığı paraların kaynağının Parti fonu olup olmadığını sorarak onu sıkıştırmış­lardır.

Hitler, Geli’nin başkalarına olan ilgisini müthiş derecede kıskanmış, onun başka erkeklerle çıkma­sına izin vermemiştir. Bazıları, eğer yanında götü- remiyorsa, onu gün boyu eve kilitlediğini iddia eder. Partinin karşı çıkmasına rağmen, bu ilişki birkaç sene daha sürmüştür.

Derken bir gün, Geli Hitler’in dairesinde ölü bulu­nur. Hitler’in tabancasından çıkan tek bir kurşunla ölmüştür. Oldukça karmaşık bir durum vardır orta­da. Adli tip, Geli’nin ölüm raporuna intihar yazmıştır ancak, ceset Katolik inancına uygun dinsel bir törenle gömülmüştür. Kızın Hitler tarafından öldürüldüğü konusunda pek çok söylenti ortalıkta dolaşmıştır. Gerçek ne olursa olsun, Hitler bu olayın ardından aylar süren bir ruhsal bunalım geçirir.

Gregor Strasser, törenden birkaç gün sonra,

Hitler’in intihar edeceğinden korkarak onun yanında

93

kalmaya başlamıştır. Ludecke, “Hitler’in Geli’ye olan aşırı sevgisi ve bağlılığı yalan çevresi arasında hâlâ gizemli bir meseledir,” der.[125]

Geli’nin ölümünü izleyen birkaç yıl boyunca, Hitler kadınlarla yalan ilişki kurmamıştır. 1932’de partinin fotoğrafçısı Hoffmann’ın asistanı Eva Braun ile tanışır. Bu ilişki hızlı bir şekilde gelişmese de uzun soluklu olmuştur. Bu zaman zarfında, Hitler, Eva’ya pahalı otomobiller ve Münih’le Berchtesgaden arasında bir ev almıştır. Söylenene göre, Berchtesgaden’e gidiş ge­lişlerde bu eve de uğrardı. Eva da Berchtesgaden ve Berlin’de olduğu zaman Hitler’in misafiri olurdu.

Oechsner’e söylendiğine göre, Eva’nın Berchtesgaden’e yaptığı bir ziyaretin ardından, Hitler’in yatak odasında birkaç parça iç çamaşırı bu­lunmuştur. Hohenlohe’ye göre, Wiedemann, Eva’nm bazen Berlin’de kaldığında bütün geceyi Hitler’in yatak odasmda geçirdiğini söyler. Norburt’un bil­dirdiğine göre Eva, 16 Aralık 1939’da Başbakanlık konutuna taşınmıştır. Hitler’in savaş biter bitmez Eva ile evlenmeyi planladığı söylenir.[126] Bunun dışın­da, Eva’nın iki kez intihar girişiminde bulunması ve Hitler’in muhafızlarından birinin Eva’ya âşık olması hariç, bu ilişkiyle ilgili bir bilgimiz yoktur.

Yine de, Eva Braun’la ilişkisi Hitler için çok da özel değildir. Onunla olduğu süreçte, en az iki sinema oyuncusu ile sık sık bir araya geldiği bilinmektedir. Bu iki beraberlik diğer aktrislerle olan arkadaşlık­larından daha uzun sürmüştür. Bu iki kız, sık sık gecenin geç saatlerinde yalnız olarak Başbakanlığa çağırılıyor, sabahın ilk ışıklarıyla evlerine dönü­yorlardı. Bu kapalı kapılar ardında yaşananlardan yalan arkadaşlarının bile bilgisi yoktur. Kızlardan ilki Renarte Müller, daha sonra kendini Berlin’deki bir otelin camından atarak intihar etmiştir. Diğeriy- se savaş patlak verene kadar Başbakanlığı ziyaret etmeye devam eder.

Arkadaşları konu kadınlar olunca Hitler’in o sofu tavrını takınmaktan uzak olduğunu gayet iyi bilmek­tedirler. Yine de Propaganda Bürosu, Hitler’i Alman halkına sempatik göstermek için ortalığa bunun tersini yaymaktadır. Muhtemelen Hoffmann ve özel danışmanı Schaub dışında hiç kimse onun cinsel yaşamı konusunda bir bilgiye sahip değildir. Bu, parti çevrelerinde pek çok farklı görüşün yayılmasına sebep olmuştur. Bazıları aslında Hitler’in normal bir cinsel yaşamı olduğuna ama bunu kısıtlayıp cinsel dürtülerini bastırdığına inanmaktadırlar. Bazılarıysa onun cinsel dürtülere karşı bir bağışıklık kazandığını, kızlarla yapayalnız kaldığında bile hiçbir şey yapma­yacağını ileri sürmektedir. Ve yine bir grup, eşcinsel olduğu fikrindedir.

Böyle düşünenler, bu kanılarını Parti’nin kuru­luş günlerinde önemli görevler almış çoğu kişinin tanınmış eşcinseller olmasına dayandırırlar. Roehm, eşcinsel eylemlerini gizlemek için hiçbir girişimde bulunmamış, Hess ise “Fraulein Anna” olarak anıl­maktan gocunmamıştır. Bu çevrelerde birçok eşcinsel olduğu düşünülmüş, Hitler de onlardan biri olarak görülmüştür.

Hitler’in ahlaka verdiği önem ve daha büyük bir Almanya yaratma yolunda yerine getirdiği misyonun kutsallığı konusundaki iddialı tutumu düşünülecek olursa, yakın çalışma arkadaşlarının bu kadar per­vasız olmasma izin vermesi olağandışı bir durumdur. Gerçekten de 1934’teki Kanlı Temizlik olayı haricinde onları hiçbir zaman kısıtlamamıştır. Yanılgı ve hata­lara karşı hoşgörü göstermiştir. Lochner şöyle der: “Parti’ye üye olmanın tek şartı kayıtsız şartsız bana bağlanmış ve kendini bana adamış olmaktır.” Birisi üye olmak isteyenlerin arasında hırsızlar ya da suç-

95

hilar olursa ne yapacağını sorduğunda ise “İnsanların özel hayatı beni ilgilendirmez,” yanıtını vermiştir.[127]

Ludecke, SA üyelerinin davranışlarından şikâyet eden bazı dürüst Parti üyeleriyle konuşurken Hitler’in şöyle dediğini belirtir: “SA’lann koca göbekli para babalarıyla ilgileneceklerine, kadınlarla ilgilenmesini tercih ederim. Neden yandaşlarımın özel hayatları be­ni ilgilendirsin ki… Roehm’in başarılarının dışındaki hiçbir şey beni ilgilendirmez. Ben ona sonsuz güven besliyorum.”[128]

Rauschning, Parti’deki genel tavrın “İstediğini yap, ama belli etme” olduğunu söyler.[129]

Çalışma arkadaşlarına karşı takındığı bu tutum şüphesiz Parti içinde bir standart haline gelmemiştir. Kaptan von Mueke Parti’den şu gerekçeyle ayrılmıştı: “Halk partisi artık halka layık bir parti değildir. Aşa­ğılara düşmüş, yozlaşmıştır. Kısacası tam bir domuz ahırıdır.”[130]

Rauschning de benzer bir duyguyu ifade eder: “En iğrenç kısım da gizli kapaklı yaşanan rezilliklerin etrafa yayılan pis kokularıdrr. Sapıklık şeytani bir sızıntı gibi her tarafı sardı. Bu ortamda düzgün bir insan kalmamış. Çarpık ilişkiler, imalar, samimiyet­siz davranışlar, yalan duygular, gizli hırslar… İnsanın etrafını saran hiçbir şey gerçek ve doğal değil. Doğal içgüdülerin duru yansımaları yok artık.”[131]

 

Hitler’in toplumdan titizlikle saklanan bir diğer özelliğiyse pornografi merakıdır. Der Stuermer’in bir sonraki sayısını sabırsızlıkla bekler ve eline geçtiğinde büyük bir hevesle okur. Açık saçık öykü ve karikatürlerden büyük zevk alır.****** Rauschning’e bakılırsa, Hitler Stuermer’in “Üçüncü Reich’ta” izin verilen bir pornografi türü olduğunu söylemiştir. Hitler’in büyük bir çıplak resim koleksiyonu vardır. Hanfstaengl ve diğerlerine göre, kendi özel sinema salonunda açık saçık filmler izlemeyi de sever. Bun­ların bazısı Hoffmann tarafından bizzat onun için çekilmiş filmlerdir.

Kendisini müzik konusunda büyük bir otorite ve iyi müziğe âşık biri olarak sunmaktan çok hoşlanır. Boş zamanlarında Wagner ve onun opera müziği ko­nusunda vaazlar verir. Wagner müziğinden etkilendi­ğine, büyük zevk aldığına kuşku yoktur. Oechsner, kendisim müzik dinlerken gözlemlemiş ve şu nokta­ları vurgulamıştır:

“Acı ve zevkle kasılan yüz kasları, çatılan kaşlar, kapanan gözler, sıkı sıkıya kenetlenmiş bir ağız…”[132]

Hitler şöyle söylemişti: “Benim için Wagner tan­rısaldır ve onun müziği benim dinimdir. Onun kon­serlerine gitmek, başkalarının kiliseye gitmesiyle aynı şeydir benim için.”

Ancak Hanfstaengl’e göre, genel anlamda iyi mü­zikten anlayan ve iyi müzik seven biri değildir.[133] Onun sevdiği müziğin yüzde seksen beşini Viyana kahvele­rinde çalman müzikler oluşturur. Bu ayrıca Hitler’in son yıllarda neden operaya ve konserlere gitmediğinin de yanıtıdır. Başbakanlıkta izlediği filmler haricinde müzikal komedi ve kabareleri beğenir. Pope’un söy­lediğine göre Hitler, bir Amerikan operet sanatçısının başrolü oynadığı Şen Dul operetine giderdi sık sık. Pope şöyle der:

“Hitler’in, Gauletier (Nazi valisi) Wagner’i dürttü­ğünü ve Dorothy spot ışıkları altında o ünlü numara­sını yaparken sinsice güldüğünü gördüm. Bu oyunda Dorothy ya üzerine bir çift şeffaf kelebek kanadı ta­kar ya da hiçbir şey giymez. Hitler, oyunu bir opera dürbünü ile izler, hatta bazen sadece onun için özel olarak oynanmasını emreder.”[134]

Propaganda Bürosu tarafından Hitler’in mütevazı yaşamına ilişkin pek çok şey yazılmıştır. Bu özelliği, yakın arkadaşları tarafından da abartılarak vurgu­lanır. Oysaki vejetaıyen olmasma rağmen, yediği yemekler pek de sade değildir. Almanya’nın en ünlü aşçıları tarafından hazırlanan yumurta ile yapılmış yüz bir farklı çeşit yemek yer. Ayrıca taze sebzeler ve değişik tariflerle hazırlanmış sebze yemeklerini de sever.

Çok fazla miktarda pasta, börek tüketir ve bazen bir günde neredeyse bir kilo kadar çikolata yediği olur. Masrafsız biri de değildir hani. Basit, sade kı­yafetler giyse bile sahip olduğu giysiler sayıca çok fazladır. Hepsi en iyi kumaşlardan, en usta terziler ve işçiler tarafından dikilmiştir.

Resim koleksiyonu yapmaya da çok düşkündür. Fiyatı ne olursa olsun beğendiği bir tablo varsa ona sahip olmak ister. Hayatındaki en sade ve abartısız şey yatak odasıdır. Odada baş kısmı kurdelelerle süs­lü metal bir kaıyola, boyanmış çekmeceli bir şifonyer ve birkaç iskemleden başka bir şey yoktur. Odayı kendi gözleriyle görmüş olan Friedelinde Wagner ve Hanfstaengl de odanın tarifim bire bir şu sözcüklerle yapmışlardı: “Herhangi birinin bir Başbakana değil, ancak bir genç kıza yakıştıracağı bir oda.”

Hitler, Alman halkına olağanüstü cesaret sahibi biri olarak tanıtılmasına karşın, yalan arkadaşları bunun doğruluğunu zaman zaman sorgulamışlardır. Bazı durumlarda bunun tam aksini gösterecek şe­kilde davrandığı olmuştur. Öyle ki, bazen kendisine karşı çıkılacağından korkarak izlediği programı uy­gulamaktan vazgeçmiştir. Bu durum özellikle Nazi valileri için geçerlidir. Onlardan çekindiği açıktır. Onlardan ters bir karşılık almaktansa, buluşmadan önce, gruba hâkim durumda olan tarafın hangi gö­rüşte olduğunu öğrenir. Buluşma gerçekleştiğindeyse çoğunluğun fikir ve istekleriyle uyuşacak bir eylem planı teklifi sunar.[135]

Hohenlohe’ye göre, Danzig sorununun örtbas edi­lerek çözülmesini önerdiğinde, kendisine üç general karşı çıkmış, o da önerisini hemen geri çekmiştir. Aynı şekilde Münih’te, askeri geçit törenini izleyen halkın yeterince coşkulu ve heyecanlı olmadığını gö­rünce, savaşı ertelemeye karar vermiştir.[136]

Hitler için alman yüksek güvenlik önlemleri pek çok kişiyi şaşırtmıştır. Bu önlemlerin çoğu halktan gizli tutulmaktadır. Hitler, üstü açık arabasının ön kısmında ayağa kalkıp halkı selamlarken ne kadar cesur bir kahraman gibi görünse de, geçtiği cad­deler boyunca konuşlandırılmış muhafızları, gizli servis ajanlarım, halkın içine karışmış sivil polis­leri hiç kimse bilmez. Halk ne başbakanlıkta ne de Berchtesgaden’de alman önlemlerden haberdardır.

Savaştan önce, Berchtesgaden’deki evinin etrafı iki kilometrelik elektrikli telle çevrilmiştir. Evin et­rafındaki tepelerin çevresine koruganlar yapılmış, içlerine makineli tüfekler yerleştirilmiştir.[137] Lochner’in bildirdiğine göre, özel tren yolculukları sırasında, ağır silahlar kuşanmış iki yüz SS subayı tarafından korunmaktadır. Hiçbir Alman İmparatoru bu kadar fazla sayıda muhafızla yolculuk etmemiştir.[138] Savaş başladıktan sonra trenin ön ve arka kısımlarına uçaksavar silahlar yerleştirilmeye başlanmıştır. Oysa Nazilerin haber filmlerinde Hitler trenin en önünde, tek başına, çelik miğfersiz olarak gösterilir.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Hitler’in ancak yakınlarının bildiği gerçek kişiliğiyle Alman halkının tanıdığı Hitler arasında büyük farklılık ve tutarsızlıklar vardır. Kusurlarına ve yaptığı hatalara rağmen yakın çevresi ve pek çok arkadaşı ona derin bir bağlılık duyar ve onun kusurlarını yok saymaya ya da affetmeye razıdır. Pek çok durumda, arkadaş­larının Hitler’in karakterindeki çelişkili tutum ve ta­vırlara karşı umursamaz olduğu görülür. Hitler, onlar için hâlâ bir Führer’dir. O bu rolü üstlendiği sürece de Führer olarak kalacaktır.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

KENDİ BİLDİĞİ HALİYLE HİTLER

Hitler bütün ilişkilerini gizli saklı yürütmüştür. Hanfstaengl’in söylediğine göre bu tutumu öyle bir noktaya varmıştır ki, en yakınındaki arkadaşlarına bile bir başkasıyla ne planladığını ya da ne konuş­tuğunu anlatmaz. “Aklı iç bölmelerle, odacıklarla doludur. İnsanlarla arasındaki meselelerin her birini farklı bölmelere yerleştirir ve bir odacığm içindeki şe­yin bir diğeriyle karışmasına asla izin vermez. Aklın­daki her şey bu bölmelerde titizlikle saklanır ve ancak gerekli olduğunda oradan çıkarılır.”

Bu kendisi için de geçerli bir doğrudur. Yakın çevresiyle bile geçmişine dair pek çok şeyi paylaş­maktan kaçındığını biliyoruz. Hitler’e göre bu, onları hiç ama hiç ilgilendirmeyen bir konudur ve bu doğ­rultuda hareket ederek aklının o bölmesini sıkı sıkı kapak tutmayı başarır. Etrafındaki her şey hakkında durmadan bir şeyler söyler, ama kendisinden asla bahsetmez. Aklından geçenlerse en az geçmişi kadar gizemlidir. Ancak yine de aklının bu bölmesini açmak ve içinde neler olduğunu incelemek ilginç ve faydalı olacaktır.

Şanslıyız ki, uzun bir zaman zarfında da olsa, geçmişiyle ilgili birkaç bilgi açığa çıkmıştır ve bunlar onun şimdiki davranışlarını anlama ve yorumla­mamızda bizler için çok değerlidir. Ayrıca, elimizde onun yazı ve konuşmalarında ifade ettiği bazı tu­tum ve duygulan hakkında da kayıtlar vardır. Bu söylemler kısıtlı bir alan içinde sıkışıp kalsa bile, Hitler’in düşünce yapısının ürünü olan davranışları-

103

nı anlamak için bize bazı ipuçları verir ve o çok sözü edilen gözlerin ardında neler yattığını anlamamızı kolaylaştırır.

Rauschning bir yazısmda: “Bu adamla yüz yüze gelerek, gözlerindeki derinlik, anlam ve sıcaklıktan uzak güvenilmez ifadeyi görmüş, o sert ve soğuk bakışların daha da katılaştığma tanık olmuş biri şu garip hisse muhakkak kapılmıştır: ‘Bu adam normal değil.'”

Bunlara ek olarak çeşitli koşullar altında dav­ranış kalıplarının nasıl olduğunu ortaya koyan bilgilere de sahibiz. Bu davranış özelliklerinin onun psikolojik yapısının ürünü olduğunu ve iç dünyasın­da olan biteni yansıttığını biliyoruz. Yine de tüm bu bilgiler Hitler’in günlük yaşam içindeki tam bir pro­filini çıkarmak için yeterli değildir. Ne var ki, Hitler’i anlamak için, tıpkı onda gözlenen davranış, eğilim ve duygulara sahip hastalara yapıldığı gibi ona da psikanaliz metodu uygulandığmda, durumunun gi­zemli bir tarafı kalmaz. Bu tür hastaların geçmiş yaşamlarından ve tecrübelerinden yararlanarak ruh çözümlemelerini yapmak ve hayatlarını normale döndürmek mümkündür.

Pek çok vakanın gösterdiği gibi, hastaların mev­cut karakter yapıları, temelini ilk çocukluk yılların­dan alan bir değişim ve dönüşüm sürecinin ürünü­dür. Karakterin temelleri en erken yaşlarda edinilen hayat tecrübeleri üzerine kuruludur; birey birbirini takip eden hayat sahnelerinden geçerken etrafım çevreleyen dünyanın taleplerine maruz kalır. Eğer bu doğruysa, bildiğimiz kadarıyla da olsa Hitler’in geç­mişine kısaca bir bakmak bizim için yararlı olacaktır. Bu yolla şimdiki durumunu hiç değilse biraz aydın­latabilir, gelecekle ilgili öngörülerde bulunabiliriz. Bu geçmişi gözden geçirme işlemi Hitler’in kendisini bize yansıttığı oranda anlaşılacaktır. Hoşuna gitsin veya gitmesin, bu Hitler’in yaşamının bir parçasıdır. 104

HİTLER’İN AİLESİ

Hitler’in Babası

Hitler’in soyağacı üzerinde yapılan çalışmalarda büyük bir karmaşa söz konusudur. Bunun en temel sebeplerinden biri adımn çeşitli biçimlerde söylenme- sidir. Hitler, Hidler, Hiedler ve Huettler bunlarm ba­zılarıdır. Aslma bakılırsa pek de okuryazar olmayan çiftçi bir ailenin, admı böyle farklı şekillerde telaffuz etmesi çok şaşırtıcı değildir. Adolf Hitler’in kendisi bile, Parti’nin ilk kuruluş dönemlerinde ismini Hittler olarak bildirmiştir. Aynı dönemde kız kardeşi de adı­nı Hiedler olarak söyler. Karışıklığın bir diğer sebebi de Hitler’in anneannesinin de adının Hitler olması ve daha sonra bu ismi babanın soyadı olarak almasıydı. Adolfun anne ve babasının ortak bir atadan geldiğini (annesinin dedesinin babası ile babasının dedesi aynı kişidir) düşünürsek, bu karışıklığın biraz ortadan kalktığını görürüz. Bu ortak soy, Avusturya’nın Wald­viertel yöresine çok eski yıllarda yerleşmiştir.

Adolfun babası Alois Hitler, Maria Anna Schicklgruber’in gayrı meşru oğludur. Genel olarak kabul edilen bilgilere göre, Alois Hitler’in bir değirmen­ci çırağı olan babasının adı Johann Georg Hiedler’dir. Alois 40 yaşma kadar annesinin admı taşımış, sonra bunu Hitler olarak değiştirmiştir. Soyadmı neden değiştirdiği tam olarak bilinmemektedir ancak köylü­lerin birçoğunun ortak fikri bunun mirastan yararla­nabilmek için yapıldığı yönündedir. Ama söz konusu mirasın da nereden kaldığı bilinmemektedir. Baba Johann Georg Hiedler’in ölüm döşeğindeyken insafa gelerek, soyadıyla beraber mirasını da gayri meşru oğluna bıraktığı söylenebilir. Fakat otuz beş yıl sonra çocuğunun annesi ile evlendiği zaman, çocuğu nüfu­suna almaması gariptir. Alois’in de Hiedler admı değil de Hitler adını neden tercih ettiği bilinmemektedir. Bu çözümsüz kalmış bir sırdır. Ne yazık ki Hiedler’in

105

ölüm tarihi kesin olarak bilinmediğinden, bu iki olayı birbiriyle bağdaştırmak zorlaşıyor. Hitler doğmadan önce meydana gelen bir dizi tuhaf olay da pek çok spekülasyona açık kapı bırakmıştır.

Johann Georg Hiedler’in Alois’in babası olduğundan şüphelenen kimi insanlar da vardır. Örneğin lyssen ve Koehler’e göre Başbakan Dolfuss, Avusturya polisine Hitler ailesi hakkında bir soruşturma açılması için emir vermişti ve bu soruşturmada ele geçirilen gizli bir belgeye göre Mana Anna hamile kaldığında Viyana’da yaşamakta ve o dönemde Baron Rothschild’in evinde hizmetçi olarak çalışmaktaydı. Aile onun hamileliğini öğrendiğinde onu derhal Spital’daki evine geri gönder­mişti. Bu ev Alois’in doğacağı ev olacaktır.

Eğer bu iddia doğruysa, Alois Hitler’in baba­sı Rothschild ailesindendir. Bu durum, Hitler’i de çeyrek bir Yahudi yapar. Bu kaynaklara göre, Adolf Hitler bu belgelerin varlığından ve içerdiği aşağılayıcı kanıtlardan haberdardı. Bu belgeyi ele geçirebilmek için Avusturya’daki olaylan tetiklemiş ve Dolfuss’un öldürülmesini sağlamıştı. Anlatılanlara göre, Dolfuss belgeyi sağlam bir yere gizlemiş ve ölmesi durumun­da Avusturya’nın bağımsızlığı tehlikeye girmesin diye yerini Schuschning’e söylemişti, bu yüzden Hitler bel­geyi elde etmeyi başaramamıştı. Bu genel yapı içinde günden güne anlatılıp duran pek çok hikâye vardır. Bu söylentiye inananlar, onu inandıncı kılan birkaç kanıt ortaya koyarlar:

O yörede bulunan küçük bir köydeki bir de­ğirmenci çırağmm miras bırakabilecek kadar büyük paraya sahip olmuş olması mümkün değildir.

Johann Hiedler’in evlilik öncesi doğan oğlunu, oğlunun annesiyle otuz beş yıl sonra evlendikten ve kadın öldükten sonra nüfusuna geçirmesi tuhaftır.

Eğer, Hiedler mirasını kendi adını alması koşu­luyla Alois’e bıraktıysa, onun bu adı sonradan Hitler’e çevirmesi mümkün değildir.

106

 

İki oğlu gibi Alois’in bilgi düzeyi ve davranışları da Avusturyalı köylü ailelerinin çoğunda gözlenen özelliklerle örtüşmez. Hırslı oluşları ve olağanüstü po­litik sezgileri, söylendiğine göre, daha çok Rothschild geleneğine benzemektedir.

Bu Alois Schicklgruber, çok genç yaşta köyün­den ayrılarak, rızkım ve şansını aramak üzere anne­sinin çalıştığı Viyana’ya gitmiştir.

Alois Hitler’in, Braunau’da gümrük memuru olarak çalıştığı sırada Prinz adlı Viyanalı bir Yahudiyi Adolf a vaftiz babası olarak seçmesi, Yahudiyle bir ya- kınlık-akrabalık hissetmiyorsa tuhaf bir davranıştır.

Bu elbette çok ilginç bir hipotezdir ve bu temele dayandırıldığında Adolf un ileriki yaşlarındaki davra­nışları daha kolay açıklanabilir. Yine de damarlarında Yahudi kanı taşıyıp taşımaması karakter yapısının incelenmesi için gerekli bir şart değildir. Bilimsel an­lamda, yapıyı böyle zayıf bir temele oturtmak yanlış olur. Daha sağlam temellere ihtiyaç vardır. Şimdilik bunu sadece bir ihtimal olarak kabul etmek daha doğru olur.

Maria Anna, Alois beş yaşmdayken ölmüş olma­lı. On üç yaşma geldiğinde Waldvierterden ayrılıp, kunduracılığı öğrendiği Viyana’ya gitmiştir. Hayatı­nın bunu izleyen yirmi üç yılı hakkında elde bir bilgi bulunmamaktadır. Muhtemelen bu süre zarfında orduya katılmış ve büyük olasılıkla astsubay olmuş­tur. Ordudaki hizmeti, daha sonraki yıllarda gümrük memurluğuna yükselmesine yol açmıştır.

Evlilik hayatı oldukça fırtınalıdır. İlk karısı ken­dinden on üç yaş kadar büyüktür. İddialara göre Alois’in üstlerinden birinin kızı olup sağlığı pek ye­rinde değildir. Her nasılsa, evlilikleri yürümez ve bir­birlerinden ayrı yaşamaya başlarlar. Katolik oldukları için boşanmalarına izin verilmez ve ilk karısı 6 Nisan 1883’te ölür.

 

Ocak 1882’de Franziska Matzelsberger, Alois adını verdikleri gayrı meşru bir çocuk doğurur. İlk eşinin ölümünden sonra, Alois Hitler Franziska ile 22 Mayıs 1888’de evlenir ve oğlunu nüfusuna alır. 28 Haziran 1883’te ikinci karısı Angela adını verdikleri bir kız çocuk doğurur ve bir yıl sonra, 10 Ağustos 1884’te o da ölür. İlk evliliğinden bir de evlat edindikleri kız­ları, Alois Hitler’in ikinci kuzeni, Klara Poelzl vardır. Klara, Alois’in ilk karısından ayrıldığı döneme kadar yatımda büyümüş, sonra Viyana’ya hizmetçi olarak çalışmaya gitmiştir. İkinci karışırım ölümüne birkaç ay kala Klara, yatalak kadına ve iki çocuğa bakmak üzere Viyana’dan dönmüştür. Kadının ölmesinden sonra da evde işleri çekip çeviren kişi olarak kalmaya devam etmiş ve 7 Ocak 1885’te Alois onunla evlen­miştir.

17 Ağustos 1885’te bir erkek çocuk doğurmuş, ancak bebeğim kaybetmiştir. William Patrick Hitler’e göre, evliliklerinden önce gayrı meşru bir çocukları ol­muştur, ancak bizim bununla ilgili kesin bir bilgimiz yok. Her ne olursa olsun, evlilik dışı dünyaya gelmiş en az bir çocuğu vardır. Bu evlilikten dört çocuk daha dünyaya gelmiştir. Evlilik yaşamr, bir gümrük memu­ru için oldukça fırtınalı geçmiştir. Üç eş, yedi, belki de sekiz çocuk, bir boşanma, evlilik öncesi bir ya da iki çocuk, evliliğin hemen akabinde iki çocuk, biri kendinden on üç yaş büyük, biriyse kendinden yirmi üç yaş küçük eşler, üstelik bunlardan biri üst düzey aile kızı, biri garson ve biri de hem hizmetçi hem de kendisinin üvey kızı… Tabu ki Hitler bunların hiç­birinden bahsetmemiştir. Mein Kamp/ta baba eviyle ilgili çok basit ve detaysrz bir resim çizer.

Alois Hitler’in karakteriyle ilgili çok az bilgi vardır. Öyle görünüyor ki devlet memuriyetindeki başarıla­rıyla gurur duyan biriydi ama yine de işinden çok şaşırtıcı bir yaşta, elli altı yaşmda, yani Adolf Hitler dört yaşlarındayken emekli olmuştur. Aralıklarla farlı 108 köylere taşınmışlar, baba çiftçilik yapmayı denemiş­tir. Emekli olduktan sonra bile gümrükçü üniforma­sını sırtından çıkarmadığı ve kendisine Herr Oberof- fizial (yüksek memur) olarak hitap edilmesini istediği söylenmektedir. Komşularına, köylü oldukları için tepeden bakmış, onlar üzerinde egemenlik kurmaya çalışmıştır. Sık sık meyhaneye gider ve memurluk yaparken yaşadıklarım anlatmaktan, siyasi konulan tartışmaktan zevk alır. Leonding’te, yine bir meyha­nenin yolunu tutmuşken felç geçirir ve 1903’te ölür.

Alois Hitler, genellikle dediğim dedik bir adam ola­rak anlatılır. William Patrick Hitler, Adolfun büyük üvey ağabeyi olan babasından, çocuklarım acımasız­ca dövdüğünü duyarmış. Bir kere büyük oğlunu öyle bir dövmüş ki çocuk neredeyse bilincini kaybediyor- muş. Adolfu da öldüresiye dövdüğü söylenir. Yine anlatılanlara bakılırsa içkiye düşkünlüğü ve ayyaşlığı da varmış. Çocuklar sık sık kendisini meyhaneden eve taşırmış. Böyle sarhoş olduğu zamanlarda ise eve döndüğünde olay çıkarır, kansını, çocuklarını hatta köpeklerini ayrım gözetmeden dövermiş. Bu hikâye genellikle doğru kabul edilir, Adolfun da Mein Kamptta. bunu destekleyen şeyler yazdığı bilinmek­tedir.

Ailenin yaşadığı çeşitli yerlerdeki köylülerle ko­nuşan Heiden bu konuda doğrulayıcı bir kanıta ulaşamamıştır. Pek çoğu bu yaşlı adamın eğlenceli bir kişi olduğunu ileri sürmüş, sanılanın aksine çok mutlu ve huzurlu bir aile ve ev yaşamı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu huzurun sadece kansının kız kardeşi ziyarete geldiğinde bozulduğunu söylemiş­lerdir. Bunun neden rahatsız edici bir durum olduğu ise bilinmemektedir. Heiden bunun aralarındaki bir miras davasından kaynaklandığım ileri sürmektedir.

Alois Hitler’in siyasi tutumunun ne olduğu kuş­kuludur. Hanisch şöyle yazar: “Hitler, babasının sü­rekli Almanya’yı övdüğünü, Avusturya’yı ise şiddetle

109

yerdiğini işitmiştir.” Heiden’e göre baba, hizmet ettiği devletten ne kadar yakınsa da bir Alman milliyetçisi değildir. Almanya’ya karşı Avusturya’yı tuttuğu da söylenebilir. William Patrick Hitler, büyükbabasının tıpkı babası gibi Almanlara karşı olduğunu söyleye­rek bunu doğrular.

Hitler’in Annesi

Anne Hara Poelzl, daha önce de belirtildiği gibi, kocasının üvey kızıydı ve ondan yirmi üç yaş küçük­tü. Eski bir köylü ailesinden geliyordu. Oldukça ça­lışkan, dürüst, dindar bir kadmdı. Ya hizmetçilik de­neyiminden ya da yetiştirilme biçiminden olsa gerek, evi her zaman pırıl pırıldı. Üzerinde en ufak bir toz bulunmayan tüm eşyalar her zaman yerli yerindeydi. Kendini tamamen çocuklarına adamış bir anneydi.

William Patrick Hitler’e göre “Üvey çocuklarına karşı tam bir üvey anneydi.” Onu tedavi eden Dr. Bloch’a göreyse çocuklarına karşı oldukça sevecen ve hoşgörülüydü; özellikle de göz bebeği olan Adolf a karşı. Kocasından ve onun karakterinden gururla bahseder, yaşadıkları mutlu evlilikle övünürdü. Ba­balarını bu kadar küçük yaşta kaybetmelerinin ço­cukları için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyordu.

Onun da geçmiş yaşamı merak ediliyor olabilir. Klara Poelzl’in kız kardeşi evliydi ve iki oğlu vardı. Bunların biri kambur ve kekemeydi. Klara, Alois Hitler’le evlenmeden önce bir bebek kaybetmiş ola­bilir. 1885’te doğan oğlu 1887’de, 1894’te doğan bir sonraki erkek çocuğu 1900 yılında, 1886’da doğan kız çocuğu ise 1888’de ölmüştür. Bu durum, insa­nın aklına kan bozukluğu sorununu getirmektedir. Dr. Bloch’un Klara’nın “embesil” bir kız çocuğunun olduğuna kesin olarak inandığını öğrendiğimizde bu kuşku daha da artmaktadır. Bloch’un bundan ke­sinlikle emin olmasının nedeni, annesini muayene etmek için eve geldiğinde ailenin bu çocuğu titizlikle 110 gizlemesi ve kimseye göstermek istememesidir. Bu çocuk, muhtemelen 1886’da doğan ve 1888’de öldüğü ileri sürülen Ida’dır. Dr. Bloch’a göre çocuğun adı Ida değil, Klara’ydı. Belki de iki ismin de son harfinin “a” olması, çocuğu hiç görmemiş olan doktoru yanıltmış olabilir. Kayıtlarda Klara ile ilgili başka bir bilgiye rastlanmamıştır.

En küçük kardeş Paula’nın zekâdan pek nasibini almamış olduğu, hatta belki de ileri derecede moron olabileceği de söylenmektedir. Bu belli ki doğrulüğu zayıf bir bilgidir, ancak bünyesinin doğuştan zayıf olduğu düşünülebilir. Frengili olması da ihtimal da­hilindedir. Anne bir göğüs kanseri ameliyatının ardın­dan 21 Aralık 1907’de ölmüştür. Tüm biyografiler bu tarihi 21 Aralık 1908 olarak verir. Fakat Dr. Bloch’un kayıtlan kadının 1907’de öldüğünü kesin olarak gös­terir. Mezar taşmda yazan tarih de budur. Ömrünün son altı ayını çok büyük sancılarla geçirmiş, son haf­talarda ağrıların dindirilmesi için kendisine her gün iğneyle morfin verilmesi gerekmiştir.

Klara’nın Çek kökenli olduğu ve Almancayı kötü konuştuğu, bu yüzden de Adolfun arkadaşlarının yarımda annesinden utanıyor olabileceği iddia edil­miştir. Bu bilginin doğru olmadığı neredeyse kesindir. Dr. Bloch, kadının konuşmasmda Çek olmasından kaynaklanan hiçbir aksan bulunmadığmı ve bu id­diayı destekleyen hiçbir konuşma kusurunun söz konusu olmadığım belirtmiştir. Yazarlar Adolfun an­nesiyle Alois Hitler’in Çek kökenli ilk eşini kanştırmış olabilirler.

HİTLER’İN KARDEŞLERİ Alois (Oğııl)

Alois Hitler (oğul) 13 Ocak 1882’de, babasının ilk eşi hâlâ hayattayken, ikinci eşinden gayn meşru olarak dünyaya gelmiştir. Danıştığımız kişilerden

ııı

biri olan William Patrick Hitler’in babasıdır. Baba­sına bazı yönleriyle çok benzediği söylenir. Babası ölmeden önce evden ayrılmıştır, çünkü oğlunun an­lattığına göre daha fazla dayanma gücü kalmamıştır. Anlatılana göre, üvey annesinden çok çekmiştir. Üvey annesinin, babasını kendisine karşı doldurdu­ğu, aralarını bozduğu söylenir. Anlaşılan o ki Alois mekanik işlere büyük ilgi duyar ve babası onu mü­hendislik eğitimi alması için bir teknik okula gön­dermek ister. Üçüncü evliliğine kadar, babanın en büyük oğluyla arası iyidir. Ona büyük umutlar bağ­lamıştır, oğluyla gurur duyar. Ancak üvey anne içten içe baba üzerinde etki kurarak baba-oğul ilişkisinin zedelenmesine sebep olur. En sonunda, kocasını bü­yük oğlunun işe yaramaz ve tembel olduğuna ikna etmeyi başarır. Onun için harcayacağı parayı kendi oğlu Adolfun eğitimi için ayırmasını ister. Sonunda istediğini elde eder ve Alois komi olarak çalışmak üzere evden gönderilir.

Tabii ki, garsonluk mesleği onun ilgisini çek­memiştir. 1900 yılında hırsızlıktan beş ay hapse mahkûm edilir. 1902’de yine aynı sebepten sekiz ay daha yatar. Daha sonra garsonluk yapmak için Londra’ya gider. 1909’da, İrlandalı bir kız olan Brid­get Dowling ile evlenir. 191 l’de William Patrick Hitler dünyaya gelir ve 1915’te babası aileyi terk ederek Almanya’ya geri döner. Bu dört yıllık süreçte aile mutlu değildir ve kendi içinde parçalanmalar yaşar. Babanın çok sık alkol aldığı ve buna bağlı olarak ev­de terör estirdiği, karışma ve küçük bebeğine karşı şiddete başvurma eğiliminde bulunduğu iddia edilir. Bu dört yıl içinde anne ve babası bir süreliğine ayrıy­ken, babası Viyana’ya gider. Bu Hanfstaengl’in, oğul Alois’in Viyana’da olduğu dönemde Adolfun da orada olduğu iddiasmı destekler.

1924’te Alois, Hamburg mahkemesinde aynı an­da iki kişiyle evli olmak suçundan yargılanır. Altı ay 112 hapse mahkûm edilir, ancak karısı tarafından ken­disine dava açılmadığı için ceza almaz. Almanya’da yaşayan ikinci karısından bir çocuğu olur. Bu süre içinde ilk karışma ve ondan olan çocuğuna hiç para göndermez. Enflasyonun hızla arttığı döneme kadar, Almanya’da garip işler çevirdiği söylenmektedir. İşleri bozulunca 1934’e kadar farklı işlere girip çıkar. O yıl Berlin’de SA’lann toplantı yeri olarak seçtikleri bir lokanta açar.

Oğlunun söylediğine göre Alois, çocukken Adolf tan nefret ediyordu. Çünkü Adolf annesi tarafından şı- martılırken, o, aslmda Adolfun sorumluluğunda olan işleri yapmak zorunda bırakılıyordu. Anne, zaman zaman Adolfun işlediği hatalar için onu suçluyor ve dolayısıyla babadan gelecek olan ceza Alois’e kesili­yordu. O yıllarda ilk uygun fırsatta Adolfun boğazına yapışmak istediğini söylerdi.

Hitler, iktidar olduğundan bu yana iki kardeş arasında gerçek bir kardeşlik ilişkisi kurulamamıştır. Olsa olsa bir ya da iki kez bir araya gelmişlerdir ki o buluşmalar da Hitler’in kendisini bütün aileden üstün gören tavırları yüzünden pek de hoş ve neşeli geçmemiştir. Metn Kamp/ta oğul Alois’ten bahsedil­mez ve Almanya’da sadece birkaç kişi Hitler ile olan ilişkisinden haberdardır.

William Patrick Hitler

Bu kişi Alois’in otuz iki yaşındaki oğludur. Çok önemli bir kişi değildir. Amcası başbakan olmadan önce Londra’da muhasebeci olarak çalışmıştır. Am­cası ünlü biri olunca ailesi için de bir şeyler yapacağı beklentisine girmiştir. Londra’daki işinden ayrılıp, Adolf Hitler’le temasa geçebileceği Almanya’ya git­miştir. Hitler onun akrabası olarak ortaya çıkmasını istememiş, onu Opel Otomobil şirketinde küçük bir işe yerleştirmiştir. İzlenimlerime göre, William, babası

ve amcası üzerinde etkili olmak, baskı kurmak niye-

113

tindeydi. Ancak işler planladığı gibi yürümedi ve he­men İngiltere’ye döndü. Orada Hitler Almanya’sında yaşadıklarım ve gördüklerini kaleme almaya başladı.

Angela

Angela Adolfun üvey ablasıdır. Ailedeki en normal kişi o gibi görünür. Diğer aile üyelerine kıyasla daha aklı başmda ve becerikli bir kadındır. Çocukluğu boyunca annesinin Hitler’i şımarttığını düşünmesine karşın ona karşı sevgi beslemiştir. Ailede, Adolfun sonraki yıllarda da ilişkisini sürdürdüğü tek kişidir. 1907’de Adolfun annesi ölünce paylaşılacak küçük bir miras kalır. Kızların başka yerden bir gelirleri olmadığından erkek kardeşler paylarrnr kızlara bıra­kır. Alois payını Paula’ya, Adolf da Angela’ya bırakır. Angela, daha sonra Linz’de Raubal adlı bir subayla evlenmiştir. Kocası çok erken yaşta ölünce, Angela Viyana’ya gider. Savaştan sonra Mensa Académica Judaica’nın (Yahudi Akademisi Lokantası) yöneticisi olur. Bilgi aldığımız bazı kişiler kendisini o dönemden tanır. Anlatılanlara göre Angela, Yahudi öğrencileri saldın ve baskılardan koruyordu. Fırsat bulduğunda da, eline bir sopa alıp, yemekhane merdivenlerinde Yahudi öğrencilere saldıran Ari öğrencilere sıkı bir dayak atıyordu. İri yapılı, güçlü köylü kadınlarına benzer, güç gerektiren işleri kolayca başarırdı.

Adolf, savaşm bitimine yalan terhis olunca Viyana’ya giderek, on yıl görüşmediği Angela’yı ziya­ret etmişti. Hitler, Landsberg’de hapishanedeyken de Angela kardeşini ziyarete gelmişti. 1924’te kızı Geli’yi yanma alıp Münih’e gitti. Burada Hitler’in ev işlerini yapıyordu. Daha sonra aynı işi Berchtesgaden’de devam ettirdi. Adolfla arasında 1936’da bir anlaş­mazlık oldu. Bunun üzerine o da Berchtesgaden’den ayrılıp Dresden’e gitti ve orada Profesör Hamitsch ile evlendi. William Patrick’e göre, bu anlaşmazlığın se­bebi, Angela’nm Göring ile anlaşıp Berchtesgaden’de- 114 ki evinin yanındaki arsayı satın alma planından Hitler’in haberdar olmasıydı. Hitler öyle sinirlenmişti ki, Angela’mn derhal evden ayrılmasını emretmişti. Bu yüzden onun ikinci evlilik törenine gitmedi.

Geli Raubal

Angela’mn kızı olan Geli ile Hitler arasındaki ilişki­ye daha önce değinildi. Geli 1930’da öldü.

Leo Raubal

Genellikle Geli’nin Angela’mn tek çocuğu olduğu sanılmıştır. Oysaki William Patrick’e göre, Angela’mn Leo admda bir oğlu daha vardır. Geli’nin ölümünden sonra amcasıyla ilişkisini kesmesinin dışmda hak­kında bir bilgi yoktur. Salzburg’da çalıştığı dönemde, Berchtesgaden’e annesini ziyaret etmeye gelirdi. Özel­likle de Hitler Berlin’deyken. Onun dönüş yolunda ol­duğunu duyar duymaz da dönerdi. William Patrick’e göre, besbelli ki Hitler’i Geli’nin ölümünden sorumlu tutmuş ve ömür boyu onunla konuşmamaya karar vermiştir. 1942’de Balkan ülkelerinin birinde öldürül­düğü söylenmektedir.

Paula Hitler

Paula Hitler ya da Hiedler, Adolfun kendisinden yedi yaş küçük olan öz kız kardeşidir. Viyana’da bir evin çatı katında yoksulluk içinde yaşadığı ortaya çı­kana kadar, annesinin ölümünden soma neler yaptığı ve nasıl yaşadığı tam bir sırdı. Şimdi kullandığı adı Frau Wolftur. (O da Hitler gibi Kurt anlamına gelen bir lakabı benimsemiştir.) Garip huylan olduğu, evi­ne kimseyi sokmadığı söylenir. Dr. Bloch, sürgüne çıkmak zorunda kaldığında yurtdışına para çıkart­masına izin vermesini sağlamak için abisiyle görüşür ümidiyle onu ziyaret etmiştir. Ne var ki birkaç kez ka­pısını çalsa da cevap alamaz. Sonunda bir komşusu çıkarak doktora kim olduğunu ve ne istediğini sorar.

115

Komşu, Frau Wolf un evine kimseyi almadığmı söyler ve biraz da “tuhaf’ bir kadın olduğunu ima ederek, onun pek çok kişi tarafından da değinilen bu özelliğini vurgulamış olur. Ona bırakacağı mesajı kendisine ile­teceğine de söz verir. Doktor, ertesi gün, Frau Wolfla görüşebilmek umuduyla tekrar oraya gider. Karşısına yine aynı komşu çıkar ve Paula’nm yardım için kendi­sine elinden geleni yapacağım söyler, hepsi bu.

William Patrick Hitler’e göre, o ve Adolf Hitler ço­cuklukları boyunca birbirleriyle iyi anlaşamamışlar­dır. Aralarında sürtüşmeler ve büyük kıskançlıklar olmuştur. Özellikle de oğul Alois Frau Hitler’in tara­fını tutmaya başladıktan sonra. Bilindiği kadarıyla annelerinin ölümünden başbakan olduğu 1938 yılına kadar Hitler’in onunla hiçbir yakınlığı olmamıştır. Yine Hitler’in onun adını hiçbir yerde anmadığı, ona sadece yaşamını sürdürecek kadar bir aylık bağladığı söylenmektedir. Anlaşılan o ki, bu yolla onu kamuo­yunun ilgisinden uzakta tutmak istemiştir. William Patrick’e göre, amcası Angela ile bozuşunca, Paula ile daha bir ilgilenir olmuş, onu Berchtesgaden’e davet etmişti. William Patrick, Paula ile 1939’daki Bayre­uth Festivalinde karşılaşmıştı. Hitler, kimseye, onun kız kardeşi olduğunu söylememiş; William Patrick de kadmm garip ve aptalca tavırları olduğunu, seyrek konuştuğunu belirtmiştir.

İşte geçmişten bugüne Adolf Hitler’in ailesi bu ki­şilerden oluşmaktadır. Ida admda, zekâ özürlü bir kız kardeşi daha olma olasılığı vardır. Bu doğruysa bile, onun nerede olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Hitler bu kardeşiyle övünüyor olamayacağma göre akıllıca davranarak onu saklamış olmalıdır.

Hayal gücümüzün bizi 1890’ların başlarına götür­mesine izin verirsek, Adolf un nasıl bir yaşam sürdü­ğünü tahmin etmek çok da zor olmaz. Muhtemelen an­nesiyle babası arasında bir uyum yoktu. Bunun sebebi sadece aralarındaki 23 yıllık yaş farkı değil, babanın 116 zamanının çoğunu meyhanelerde ya da komşularıyla çene çalarak geçirmesiydi. Üstelik anne, kocasının aslmda üvey babası olduğunu da unutamıyordu. Bu koşullar altında, 25 yaşındaki bu genç kadmm bir aşk evliliği yapmadığı ortadaydı. Klara Hitler, ilk iki hatta üç bebeğim üç-dört yıl içinde kaybetmişti. Derken Adolf dünyaya gelmiş ve kaçınılmaz olarak onun ha­yatının merkezine oturmuştu. Onu hayatta tutabilmek için yapmayacağı şey yoktu. Normalde kocasma ve diğer çocuklarına ayıracağı tüm sevgi ve ilgi artık bu yeni doğmuş erkek çocuğun üzerindeydi.

Beş yıl boyunca, evin ilgi odağmm Adolf olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak soma, büyük bir olay gerçekleşti; bir erkek kardeş dünyaya geldi. Adolf tüm ilginin odağı, evin merkezi değildi artrk. Yeni gelen, tüm ilgiyi üzerinde topladı; artık büyümekte olan küçük Adolfun kendi başının çaresine bak­ması gerekiyordu. En azından o böyle hissediyordu. Paylaşmak, şimdiye dek öğrenmediği bir şeydi ve bu yaş grubunda olup da kardeş sahibi olan hemen her çocuğun yaşadrğı gibi onun için de acı bir tecrübeydi. Aslmda, ailesinin geçmiş tecrübelerine bakıldığında, bu durumun Adolf için ortalama bir çocuktan daha da ağır olduğu söylenebilirdi.

İki yıl bu duruma tahammül etmek zorunda kaldı. Soma işler daha da kötüye gitti; şimdi bir de kız kar­deş vardı. Artık Adolfa daha az özen gösteriliyordu. Adolf okuldayken kız kardeşle hasta olan erkek kar­deşe daha çok vakit ayrılıyordu. Dört yıl sonra Hitler ailesinin evine bir felaket çöktü; 1900 yılında, Adolf 11 yaşmdayken erkek kardeşi Edmund öldü. Bunun üzerine, Adolf yeniden annesinin göz bebeği oldu.

Yaşadrğı tüm bu sıradışı olaylar, Adolfun olgun­laşmamış kişiliğinde derin izler bırakmış olmalıdır. Bu yıllarda aklından neler geçmiş olabileceğini daha soma ele alacağız. Şu aşamada, ardı ardına gelişen sıradışı olayları ve bunların aile bireyleri ve onların

117

 

birbirleriyle olan ilişkileri üzerindeki etkilerini (kötü etkilerini) vurgulamak yeterli olacaktır.

Adolf alfa yaşma geldiğinde okula gönderildi. Gittiği ilk okul, üç sınıfın da aynı derslikte aynı öğretmen­den ders aldığı küçük bir Volkschule (halk okulu) idi. Babasının işi sebebiyle oradan oraya taşınıp durma­larına ve birkaç yıl içinde pek çok kez okulunu değiş­tirmek zorunda kalmasına rağmen, Adolf derslerini ihmal etmiyor, çalışmalarında başardı oluyordu. Sekiz yaşma gelince, Lamback’ta bir Benedikt manastırına gitmeye başladı. Burada çevreye ve olaylara karşı ilgisi artmıştı. Başarının nasıl bir şey olduğunu öğreniyor­du. O zamanlar başrahip olma isteğindeydi, ama işler umduğu gibi gitmedi. Bahçede sigara içerken yaka­lanınca manastırdan kovuldu. Volkschule’nin son sınıfını, zaman zaman kötü notlar aldığı müzik, resim ve beden eğitimi dersleri hariç tüm derslerde yüksek notlar aldığı Leonding’te tamamladı.

Kardeşinin öldüğü 1900 yılında, Linz’deki Realschule’ye girdi. Onu tanıyan herkesi çok şaşırtan bir şekilde dersleri çok kötüye gitti ve sınıfta kaldı. Sonra, özellikle tarih, serbest resim ve beden eğitimi derslerinde büyük bir ilerleme kaydetti. Bu dersler­den genelde pekiyi alıyordu. Matematik, Almanca, Fransızca ve öteki dersleri ortaydı. Başarı hanesinde genellikle “düzensiz” yazardı. Ön dört yaşındayken, ani bir şekilde babasını kaybetti. Ertesi sene Linz’deki Realschule’den ayrılıp, Steyr’e devam etti. Bu de­ğişikliğin neden yapıldığım bilmiyoruz. Dr. Bloch’a göre, Linz’den yıl sonuna doğru gösterdiği başarısızlık yüzünden ayrılmıştı ve Steyr, Linz’e göre daha kolay bir okul olarak biliniyordu. Ancak, oradaki perfor­mansı da oldukça vasattı. İyi notlar aldığı iki dersin biri serbest resim diğeri beden eğitimiydi. İlk dönem, Almanca “zayıf, tarih “geçer”di.

Hitler bu yıllan anlatırken bütün bu olayların üze­rini ustaca örtmüştür. Onun anlattığına göre, baba- 118 sıyla arası ileride sanatçı olmak istediği için açılmıştır. Diğer dersleri boşlamasının nedeni kendi yolunu çiz­mek istemesidir. Yalnızca sanatçı olmasına yarayacak dersler ve tarih bunların dışındadır. Tarih onu büyüle­mektedir. Yine onun anlattığına göre, bu derslerde çok başarılıdır. Oysa karneleri incelendiğinde durum hiç de böyle değildir. Tarihten, Realschule’nin son sınıfın­da bile ancak geçer not alabilmiştir. Sanatçı olmasına yarayacak dersler için de aynı şey geçerlidir. Hitler’in çalışma, ön hazırlık ve kafa yormayı gerektirmeyen ko­nularda başarılı olabildiğini düşünmek yanlış olmaz. Çünkü bir türlü kendisini derse verememektedir. Has­talarımız arasında çok zeki olmasına karşın çalışmayı reddedenlerin raporlarına pek sık rastlarız. Bunlar, kendilerini sıkmadan konuların temelini hemen kav­rar ve bunları hiç çalışmadan ilerleterek derslerinde başarıh olabilirler. Kendilerini konuyu biliyor gibi gös­terseler de, aslmda bilgileri yüzeyseldir ve yerli yersiz kullandıkları terimler göstermelik bilgiden fazlasma sahip olmadıklarım kanıtlar.

Hitler’in okul yıllarıyla ilgili bu değerlendirme okul arkadaşları ve öğretmenlerinin tanıklıklarına da uy­gundur. Onların anlattığına göre okul yıllarında şöyle bir tablo söz konusudur: Hitler kendisim hiçbir işe veremez. Hemen cam sıkılır. Öğretmen yeni bir konu anlatırken, o sıranın altından gizli gizli Kari May’ın Kızılderili ve Vahşi Baü hikâyelerini okur. Okula kü­çük çakılar, avcı bıçakları ile gelir. Sürekli olarak ar­kadaşlarını, kendisinin lideri olduğu Kızılderili oyun­ları oynamaya teşvik eder. Ne var ki arkadaşları onun ettiği büyük laflardan ve liderlik çabalarından pek de etkilenmiş değillerdir ve sosyal bağlan daha kuvvetli ve davranışlan daha gerçekçi olan çocuklann lider olmasım tercih ederler. Çünkü onlar, kendi hayal dünyasında yaşayan, uyumsuz, tembel, büyük laflar konuşup hiçbir icraatta bulunmayan Hitler’e kıyasla gelecekteki başanlar için daha umut vericidirler.

Hitler muhtemelen ileride de çocuklarla ilişkisini düzeltememiştir. Çünkü on iki yaşında okulda yüz kızartıcı bir suça bulaşmıştır. Bunun cinsel açıdan ne tür bir uygunsuzluk olduğu konusunda pek bir bilgimiz yok ama Dr. Bloch’un okuldaki öğret­menlerin birinden öğrendiğine göre, Hitler küçük kızlardan biriyle birtakım işler yapmaya kalkmış ve bundan dolayı şiddetle azarlanmış, hatta okul­dan atılmaktan kıl payı kurtulmuş. Arkadaşlarının onunla ilişkilerini kesmelerinin ve ertesi yıl okul değiştirmek zorunda kalmasının nedeni, büyük ih­timalle bu olaydır.

Hitler Eylül 1905’te okuldan ayrılarak annesi ve kız kardeşinin yaşadığı Leonding’e döner. Yaşamını kaleme alanlar ciğerlerinden rahatsızlığı olduğunu ve bu dönemde günün büyük kısmını yatakta geçirmek zorunda kaldığını söylerler. Bir dönem aile doktorları olan Dr. Bloch ise, bu söylentinin nasıl yayıldığını bilemediğini söyler. Çünkü söylediklerine bakılırsa, Hitler’de böyle bir hastalık belirtisi yoktur. Buna gö­re Adolf, doktorun muayenehanesine ara sıra soğuk algınlığı ya da boğaz ağrısı şikâyetiyle gelir. Bunun dışmda bir hastalığı yoktur. O zamanlar Hitler sessiz sakin bir çocuktur. Beden olarak çelimsizdir ama kaslı bir yapısı vardır. Her zaman sakince ve sabırla muayene sırasını bekler. Doktor boğazına bakarken ya da ilaç sürerken diğer çocuklar gibi ortalığı ayağa kaldırmaz. Çok içine kapanık, utangaç, kendisine bir şey sorulmadıkça ağzmı açmayan bir çocuktur. An­cak herhangi bir akciğer hastalığı olduğuna dair bir bilgi bulunmamaktadır.

Bu süre içinde Hitler, sık sık annesiyle birlikte Aşağı Avusturya Spital bölgesinde yaşayan teyzesini ziyaret etmiştir. Kendisim tedavi eden doktorun tey­zesine “Adolf bu hastalıktan kurtulamaz,” dediği de söylenmektedir. Bu hastalığın akciğerleriyle ilgili bir şey olduğu düşünülse de, bundan birkaç ay sonra 120

Leonding’e dönen Dr. Bloch’un kayıtlarında böyle bir bilgi ya da teşhise rastlanmamıştır.

Annesinin geliri oldukça düşük olsa da, Hitler gençliğinde hiçbir zaman iş arama girişiminde bu­lunmamıştır. Bu süre içinde kısa bir dönem Münih’te bir sanat okuluna gittiğine dair bazı kanıtlar vardır. Vaktinin çoğunu yağlıboya ve suluboya resimler yap­makla, başıboş dolaşmakla geçirmiştir. Çevredeki tepelere doğru yürüyüşlere çıkar. Bu, genellikle resim yapmak içindir, ancak bazı kişilerin belirttiğine göre, bu yürüyüşlerde etraftaki kayalara karşı coşku dolu söylevler vermekten geri durmaz.

1907 Ekim’inde devlet tarafından yapılan Sanat Akademisi sınavlarına hazırlanmak için Viyana’ya gider. Sınava girmeye hak kazanır, ancak sınavda başarısız olur. Bunun üzerine Linz’e döner ama sına­vın sonucuyla ilgili kimlerle konuştuğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Başaracağından çok emin olduğundan, bu durum onun için büyük bir hayal kırıklığı ol­muştur. Bu zaman zarfında annesi kanser teşhisiyle göğsünden bir ameliyat geçirir. Durumu gittikçe kö­tüleşmekte olduğundan hayatından ümit kesilmeye başlanır. 21 Aralık 1907’de ölür ve Noel arifesinde gömülür.

 

Adolf, annesi ölüm döşeğindeyken onun resmi­ni çizmiştir. Dr. Bloch’a göre, annesinin ölümüyle yıkılmıştır. “Meslek hayatım boyunca onun kadar üzüntüden bitkin düşen birine rastlamadım,” der bu konuda. Cenazeden birkaç gün sonra, kardeşleriyle birlikte Dr. Bloch’a gelir, ancak hiç konuşmaz. Kızlar gittikten sonra sadece şunları söyler: “Size sonsuza kadar minnettar kalacağım.”[139] Cenaze töreni bittikten sonra kardeşleri onu annesinin mezarı başmda yal­nız bırakmışlardır. O da uzun bir süre orada öylece dikilip durur. Dünyası altüst olmuştur. Dr. Bloch bu acıklı sahneyi ağlayarak anlatmıştır: “Annesi oğlunun bu kadar çok üzüldüğünü görseydi belki de mezarın­dan kalkardı.”[140]

Hitler’in aile yaşamıyla ilgili anlatılacaklar bu ka­dardır.

HİTLER’İN DAHA SONRAKİ HAYATI Viyana

Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra aile dağılır ve Adolf daha önce babasmm yaptığı gibi Viyana’ya giderek hayatına yön vermek ister. 1908 yı­lının başlarıdır. Yanına para aldı mı, aldıysa ne kadar aldı, bilinmiyor. Bu konudaki belgeler oldukça muğ­laktır. Öyle ki Hitler’in biyografisini yazanların tümü, annesinin 1907’de değil, 1908’de öldüğü konusunda hemfikirdir. Bu da koskoca bir seneyi tamamen devre dışı bırakmaktadır. Hitler’in hayatında bir sonraki durak Sanat Akademisi sınavlarına katılmak için yaptığı ikinci başvurudur. Sınava girmek için gerekli koşullardan biri de daha önceki resimlerinden birini sınav kuruluna sunmaktır. Hitler bunu yapar ama kurul onun çalışması hakkında olumlu bir karar ver­mediği için sınava giriş başvurusu onaylanmaz. Bu başarısızlığın onun için öncekinden daha büyük bir şok olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Sınav kurulunun, çalışmasıyla ilgili verdiği olumsuz kararı öğrenince okul müdürüyle görüş­meye gider. Adolf un anlattıklarına bakılırsa, müdür Adolf un resimden çok mimarlığa yeteneği olduğu­nu söylemiştir. Ne var ki Hitler mimarlık okulu­nun sınavlarına girmeye de hak kazanamaz. Çünkü Realschule’den aldığı mezuniyet notu mimarlık sı­navına girmek için yetersizdir. Bu gibi okullarda bu tarz ön koşullar aranması normaldir tabii, ancak özel yetenekleri olan çocukların kuralın dışında tutulması gerekirdi. Bu nedenle, Hitler’in kabul edilmemesinin sebebi okul notunun yetersizliğinden çok, böyle bir yeteneğinin olmamasıyla ilgilidir. Umutlan, büyük bir sanatçı olma hayalleri yıkılıp gitmiştir. Beş parasız ve kimsesizdir. Bir iş bulmak zorundadır. Bir inşaat şirketinde işçi olarak çalışmaya başlar. Ama bu, hiç de ona uygun bir iş değildir.

Bir süre sonra çalışma arkadaşlanyla arasında sürtüşmeler yaşanmaya başlar. Büyük ihtimalle bu sürtüşmelerin sebebi kendi sınıfının altında olan in­sanlarla çalışmak zorunda kalıp onlarla kaynaşama- masıdır. Hitler’in anlattığına göre onlann arasına ka- nşmaktan kaçmmış, onlardan ayn oturup kalkmış, yemeğini ayn yemiştir. Birlikte çalıştığı iş arkadaşlan onu Marksist düşünceye sürüklemeye çalıştıkça sür­tüşmeler de artar. Çünkü onlardan duyduğu sözler, Linz’deki en sevdiği öğretmen olan ateşli Alman mil­liyetçisi Ludwig Poetsch’in tanımladığı ve savundu­ğu ideal Almanya düşüncesinden oldukça farklıdır. Ancak Hitler, kendisinde onlara karşı cevap verecek potansiyeli de bulamaz. Bu durum hiç hoşuna git­mese de orada çalışan işçilerin kendisinden daha çok şey bildiklerini fark etmiştir. Esas olarak onlann her söylediklerine karşıdır, ancak kendi bakış açışım entelektüel düzeyde haklı çıkarmayı beceremez. Bu onun için gerçekten kötü bir durumdur. Buna çare bulmak için her çeşit siyasal yazıyı okumaya, siyasal toplantılara katılmaya başlar. Amacı kafasındaki bir soruya cevap bulmak değil, daha önceden sahip oldu­ğu fikir ve kanılan pekiştirecek veriler elde etmektir. Bu yapısal özellik hayatının daha sonraki dönemle­rinde de devam eder. Doğru olanı öğrenmek, anlamak için değil yalnızca duyduklanm kanıtlamak için çaba gösterir. Bir başka deyişle, vardığı yargıların teme­lini duygusal faktörler ve heyecanlar oluşturmakta, ancak daha sonra bunlar birer entelektüel argüman kılığına sokulmaktadır. Kendi söylediğine göre bu sa-

123

 

yede kısa zaman içinde öyle bir noktaya gelmiştir ki, rakiplerinin siyasi ideolojisini onlardan daha çok bilip onlara kendilerinin bile bilmediği şeyleri anlatmaya başlamıştır.

Ona sorulacak olursa, birlikte çalıştığı insanları ona düşman eden şey işte budur. İşçilerin bir daha oraya gelirse kendisini yapı iskelesinden aşağı at­makla tehdit etmeleri üzerine işi terk etmiştir. Bu 1909’un başlarında, yirmi yaşlarındayken yaşanmış olmalıdır. Bu dönemde işsizlik ve parasızlık onu pe­rişan eder. Neredeyse açlıktan ölecek haldedir. Ara sıra hamallık, kar küreyiciliği gibi işler yapar, ama zamanının çoğunu ekmek kuyruklarında geçirir. 1909 yılının Kasım ayında, kirasını ödemediği için kaldığı yerden kovulur ve ucuz bir otel odasında yaşamak zorunda kalır. Burada kendisiyle aynı du­rumda olan Reinhold Hanisch ile tamşır. Hanisch, yıllar sonra Hitler ile bu dönemde yaşadıkları hak­kında uzun bir kitap yazmıştır. Yazdıkları inanılmaz yoksul bir hayatın hikâyesidir. Bu anlatıma göre o sıralar Hitler uzun siyah sakallan, kirli, yırtık pırtık giysileri ve dilenciye benzer görünümüyle perişan bir haldedir. Hanisch şunları yazar:

“Sefalet içinde geçen bir yaşamdı bu. Bir seferinde neyi beklediğini sordum. ‘Ben de bilmiyorum,’ diye cevap verdi. Bu kadar umutsuz, kendim bu kadar bırakmış bir insan tanımamıştım.”[141]

Hanisch elinden tutarak onu resim yapmaya teş­vik etti. Sorun şuydu ki, ikisinin de gereken malze­meleri alacak kadar paralan yoktu. Hanisch, Hitler’in annesinden kalan mirası kız kardeşlerinden birine verdiğini öğrenince, onu bu kardeşine mektup yazıp bir miktar borç para istemeye ikna etti. Bu kardeş muhtemelen Angela’dır. Para eline geçince Hitler’in ilk aklına gelen şey, biraz kendini toparlamak için bir haftalık bir tatile çıkmak oldu. Bu süre içinde Mannerheim Brigittenau’ya taşındı. Buradaki yaşam koşullan kaldığı otel odalanndan iyiydi.

Daha sonra Hitler ve Hanisch birlikte iş kurdular. Hitler’in işi posta kartlan, afişler, suluboya resimler yapmak, Hanisch’inki de Viyana’daki resim atölye­lerini, dekorasyon mağazalanm kapı kapı dolaşıp bunları satmaktı. İşler iyi gidiyordu gitmesine ama zorluklamı da sonu gelmiyordu. Hitler az da olsa para kazandığı an, çalışmayı bırakıyordu. Hanisch bunu çok güzel bir şekilde anlatır:

“Hitler maalesef hiç azimli çalışmıyordu. Ona iş getirdiğim her seferinde yan çizdiğini görünce umut­suzluğa kapılıyordum. 1910 yılının Paskalyasında, büyük bir iş yapmış, kırk kronen kazanmış ve bunu aramızda paylaşmıştık. Ertesi sabah kaldığı eve gidip nerede olduğunu sorduğumda Neumann adlı bir Ya­hudi ile çıkıp gittiğini öğrendim. Ondan tam bir hafta haber alamadım. Meğer Neumann ile Viyana’daki müzeleri dolaşarak vakit geçiriyormuş. İşe devam edip etmeyeceğimizi sorduğumda, bana kendisini daha yeni toparladığını, dinlenmesi gerektiğini, köle gibi çalışamayacağını söyledi. Aklı başma geldiğinde cebindeki paralar suyunu çekmiş oluyordu.”[142]

O dönemde Yahudi düşmanı değildi. Kaldığı yerde birlikte yaşadığı ve gayet iyi anlaştığı birçok Yahudi vardı. Resimlerinin çoğunu, onlara en az Ariler kadar iyi para biçen Yahudi tüccarlar satın alıyordu. Hatta dinine bağlılığından dolayı Rothschild’e saygı duyardı. Yine bu zamanlarda Linz’de olan Dr. Bloch’a da iki posta kartı göndermişti ki o da bir Yahudiydi. Bu kart­ların biri, üzerinde Viyana resimlerinin olduğu sade bir kartpostaldı. Diğerinde ise kendi resminin kopyası vardı. Her iki karta da doktora duyduğu derin minnet­tarlığı dile getiren sözler yazmıştı. Bu sözlerin büyük önemi vardır, çünkü bunlar Hitler’in hayatı boyunca bir başkasına karşı duyduğu sevgi ve saygı belirtile­rinin sayılı örneklerindendir. O zamanlarda Hitler de tıpkı bir Yahudiye benzerdi. Hanisch şöyle yazar:

“Hitler, o zamanlar tıpkı bir Yahudiye benzerdi; on­daki sakalın ancak Yahudi kam taşıyan birinde olabi­leceğini söyleyerek onunla şakalaşırdım. Bir de sanki bir çöl gezginiymiş gibi kocaman ayaklan vardı.”[143]

Hanisch ile yakın arkadaş olmalanna karşın iliş­kileri bir kavgayla sona erdi. Hitler, Hanisch’i resim­lerinden aldığı paranın bir kısmını cebine atmakla suçlamıştı. Arkadaşını tutuklattı ve aleyhine tanıklık yaptı. Bundan sonra Hitler’in başına neler geldiği konusunda pek bilgimiz yok. Hanfstaengl’e göre, Hitler’in yaşadığı ev, eşcinsel erkeklerin arkadaş bul­mak için sıkça uğradıklan bir yer olarak kötü bir üne sahipti. Jahm’ın söylediğine göre, Viyana’dan bir polis memuru, Hitler’in polis kayıtlarında “cinsel sapık” olarak kaydı bulunduğunu söylemiş, ancak suçla­malarla ilgili detaylı bilgi vermemiştir. Bu kaydın bir şüphe üzerine açılmış olması da muhtemeldir.

Simone da Viyana polisinin 1912’de Hitler’i hırsız­lıktan kayıt altına aldığım, Hitler’in de yakalanmamak için Münih’e kaçtığım iddia etmiştir. Hitler’in iki kez hırsızlıktan içeri alman ağabeyinin, bu olay sırasında Viyana’da bulunması bu iddiayı doğrulayan bir olgu olarak görülebilir. İkisinin birlik olup küçük çaplı bir suça iştirak etmiş olmalan mümkündür. Gerçekten de bu olmayacak bir şey değildir. Çünkü Hanisch Hitler’in ara sıra oturup para kazanmanın karanlık yollan üzerine kafa yorduğunu söylemektedir. Bunun bir örneği şu olabilir:

“Kullanılmış konserve kutularını macunla dol­durup bunlan dükkân sahiplerine satmayı önerdi. Macun kışın çerçeve kenarlarına dolgu yapmak ve içersini soğuktan korumak amacıyla kullanılacaktı. Ancak bu kutular, denemesi imkânsız olan yaz ayla­rrnda satılmalıydı. Ben bunun mümkün olmadığını, çünkü dükkân sahiplerinin bu malı yazm değil kışın getirmemi söyleyeceklerini öne sürdüğümde Hitler, bir insanın iş bitirici olması için ağzının laf yapması gerektiğim söyledi.”[144]

Hitler ancak aç kaldığında çalışmayı düşündüğü için, zamanının büyük kısmım kahvelerde siyasal ya­zılar, gazeteler okumakla geçiriyor ya da evde birlikte kaldığı arkadaşlarıyla uzun sohbetler ediyor, onlara nutuklar çekiyordu. Georg von Schoenerer ile Viyana Belediye Başkam Kari Lueger’in hayranıydı. Yahudi düşmanlığını, iyi politikacı hilelerini onlardan öğren­mişti muhtemelen. Hanisch’e bakılırsa çevresindekiler anlattıklarıyla alay ediyordu. Bu yıllarda her tür fırsat­tan faydalanarak iyi konuşma pratiği yapmayı başardı ve bu deneyim ona ileride güven verdi. Daha o günler­de bile yeni bir parti kurmaktan bahseder dururdu.

Almanya’ya o kadar büyük bir aşk duyarken ve oraya gitmesi hiç de zor değilken neden beş yıl boyun­ca Viyana’da kalıp böyle bir yokluk içinde yaşadığı bi­linmez. Tersine eğer tutuklanmamak için Viyana’dan kaçtığı iddiasında bir gerçeklik payı yoksa niye tam bu sırada Almanya’ya gitmiştir, o da belli değildir. Kendi açıklamasına bakılırsa, farklı insanların bir arada yaşadığı, özellikle de Yahudilerin bol olduğu bu yerde yaşamaya daha fazla dayanamamıştır. Ayrıca Viyana onun gözünde ensestin simgesidir.

Yine de ona göre yaşadığı bu yıllar onun için kayıp değildir. Hayatmm o dönemine geri dönüp baktığında şöyle söyler:

“Böylece, birkaç yıl içinde, bugün halen beslen­mekte olduğum bir bilgi birikimine sahip oldum.”[145]

“O dönemde, eylemlerime sağlam bir temel oluş­turan bir dünya görüşü ve hayat anlayışı edindim.”[146]

 

SAVAŞTAN ÖNCE MÜNİH

Hitler’in savaştan önce Münih’te geçirdiği günler hiç de hoş değildi. Parasızlık açısından Viyana’dakin- den farksızdı. Kartpostal, afiş, poster ve bazen de ev boyayarak üç beş kuruş kazanıyordu. 1913’ün baş­larında Salzburg’a giderek orduya girmek istemiş, fi­ziksel durumu el vermediği için alınmamıştı. Münih’e dönüp tuhaf işlerde çalışmaya devam etti. Vaktinin çoğunu kahvelerde oturup gazete okuyarak geçiri­yordu. Bu süre içinde araştırmamızı ilgilendirecek türden işler yapıp yapmadığı konusunda bir bilgimiz yok. Ancak o sıralar büyük ihtimalle gelecekle ilgili beklentileri hiç de parlak değildi.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Ve derken savaş başladı. Hitler bununla ilgili şun­ları yazar:

“1914’te başlayan mücadele aslında insanları zorla içine sürükleyen bir savaş değil, bütün halkın arzuladığı bir savaştır.”

“Savaşın başladığı an, bana gençliğimin o buh­ranlı günlerinden bir kurtuluş gibi gelmiştir. Bu­gün bile şunu hiç utanmadan söylüyorum ki, o an içimden gelen bir coşkuyla dizlerimin üzerine çöküp Tanrı’ya bütün kalbimle şükretmiştim.”

3 Ağustos 1914’te Hitler gönüllü olarak bir Bav- yera alayına katıldı. Savaşm ilk günlerinde birlik çok ağır kayıplar verdi ve Bavyeralılar tarafından pek de sevilen bir birlik değildi. Hitler, alay karargâhında emir eri ve haberci olarak görev yapıyordu. Arka­daşlarının eleştirdiği yanlarından biri, üst rütbedeki subaylara karşı körü körüne itaat etmesiydi. Onları selamlamak için yolunu değiştirir, çamaşırlarını yıka­mayı ve bunun gibi en düşük işlerim yapmayı teklif ederdi. Arkadaşları onun bu huyundan nefret ediyor, 128 onunla arkadaşlık etmek istemiyorlardı. Hitler onla­rın araşma katıldığı zamanlardaysa siyasi konularda nutuk atmaktan başka bir şey yapmıyordu.

Dört yıl süren savaş süresince hiç kimseden ne bir paket ne de bir mektup aldı. Bu konuda onunla aynı kaderi paylaşan tek bir kişi bile yoktu. Noel zamanı herkes kendilerine gönderilen hediyeleri alrr, mektup­larım okurken, o gruptan sessizce ayrılır, tek başına bir köşeye çekilirdi. Arkadaşları onu yanlarına çağırıp hediyelerini onunla paylaşmak istese de o yanlarına gitmezdi.

7 Ekim 1916’da bir şarapnel parçasıyla yaralan­dı ve hastaneye kaldırıldı. Yarası hafif olduğundan çabuk taburcu oldu. Sonrasında, hava değişikliği için onu Münih’e gönderdiler. Münih’te iki gün ge­çirdikten sonra dayanamayıp Komutan VViedemann’a bir mektup yazdı. Mektubunda bir an önce birliğine dönmek istediğini, arkadaşları cephede mücadele ederken Münih’te kalmaya gönlünün razı olmadığmı yazdı. Komutan mektubuna olumlu cevap verdi ve Hitler birliğe geri döndü. Ancak 14 Ekim’de 1. Dün­ya Savaşı’nda çok sık kullanılan zehirli hardal gazı bombasma maruz kalınca, Pasewalk’taki hastaneye kaldırıldı. Friedelinde Wagner’e göre olay sonrasında Hitler’in gözleri görmüyordu ve sesini kaybetmişti.

Askeri kariyeri de dahil olmak üzere, Hitler’in ya­şamındaki pek çok olayda gizemli ve anlaşılması güç taraflar vardır. Bunlardan ilki, dört yıl aynı alayda hizmet vermesine karşın birinci sınıf er ya da onbaşı rütbelerinde kalıp hiç yükselememiş olmasıdır. İkin- cisiyse üzerinden hiç çıkarmadığı Birinci Sınıf Demir Haç Madalyası’dır. Bu konu üzerinde epey durulmuş olsa da bir açıklık sağlanabilmiş değildir. Bir kere, görevli olduğu birliğin tarihinde belli başlı ödüllerin arasmda bundan bahsedilmemesi şaşırtıcıdır. Hitler de bu konuda tek kelime etmemiştir. Hitler’in bu ma­dalyayla ödüllendirilmesinin gerekçesi, söylendiğine

129

 

göre, içlerinde bir subayın da bulunduğu on iki kişilik bir Fransız asker topluluğunu tek başına esir alması­dır. Hiç kuşku yok ki bu hiçbir birlik için sıradan bir başarı olarak kabul edilemez. Ne var ki, birliğin tari­hini anlatan resmi kitap basıldığı sırada Hitler ünlü bir politikacı olmasma karşın bu konuda herhangi bir bilgiye yer verilmemiştir.

Nazi propaganda yetkililerinin de bu durumun ay­dınlatılmasına herhangi bir katkıları olmamıştır. Ba­sında hikâyenin pek çok farklı versiyonu anlatılmış, söz konusu Fransız askerlerinin sayısı her kaynakta farklı verilmiştir. Gazetelerde birbiriyle çelişen versi­yonları yayınlanan bu olaya ait belgelerin kopyalarına da yer verilmiştir. Berlin’de çıkan Illustrierte Zeitung gazetesinin 10 Ağustos 1936 tarihli basımmda ya­yımlanan sözde belgede madalyanın veriliş tarihi 4 Ağustos 1918 iken, Voelkisch Beobachter gazetesinin 14 Ağustos 1934 tarihli sayısında yayımlanan belge­de bu tarih 4 Ekim 1918’dir. Bu sözde belgeler diğer takdirnamelerden bahsetmelerine karşın İkinci Sınıf Demir Haç Madalyası’mn veriliş tarihini belirtmemek- tedir. Oysa Birinci Sınıf Haç’a sahip olmak için önce­sinde mutlaka İkinci Sınıf Haç’ı almış olmak gerekir.

İşin aslmm ne olduğuna karar vermek imkânsızdır. Gerçeği bilen tek kişi olduğu iddia edilen Schleicher, büyük tasfiye operasyonunda öldürülmüştür. Aynı tümende görev yapmış olan Strasser’in açıklamasıysa akla en uygunudur. Ona göre savaşın son aylarında o kadar çok Birinci Haç dağıtılmıştır ki, genel karargâh bunu her hak edene veremez hale gelmiştir. İşin içinden çıkabilmek için bütün birliklere çok sayıda madalya ayrılmaya başlamr. Birliklerdeki komutan­lar da bir yazıyla üst kademelere verilmesi planlanan madalyaları ve onların hak edilmelerine sebep olan eylemleri bildirirler. Ancak ordu dağılmaya başla­dığında alay karargâhlarının elinde üst makamlara bildirilmemiş ve henüz dağıtılmamış bir sürü ma- 130 dalya kalmıştır. Bu ortamda bazı karargâh subayları kargaşadan yararlanıp ellerindeki madalyaları üst makamların imzasını taklit ederek dağıtmışlardır.

Bu açıklamayı doğrulayan bir olgu da Hitler ile onun birliğinde başçavuş olarak görev yapmış olan Max Amann arasındaki ilginç ilişkidir. Amann sonra­ları Nazi Eher Verlag’m (Nazi yayınevi) başına geçmiş­tir. Nazi düzenindeki en kazançlı görevlerden biridir bu. Amann’ı bu göreve getiren kişi Hitler’dir.

Hitler’in rütbece neden yükseltilmediği konusun­da yazılı tek açıklama, subaylardan birinin Hitler’i “nevrotik” biri olarak gördüğünü gösteren belgedir. Rauschning ise daha farklı bir açıklama yapar:[147] An­lattığına göre bir zamanlar Hitler’in sırlarını paylaşmış olan bir Nazi ona, askeri sicilini gördüğünü, orada as­keri mahkemenin Hitler’in bir başka subayla eşcinsel ilişkide bulunması yüzünden verdiği bir kararın bu­lunduğunu ve rütbesinin yükselmemesinin bununla ilgili bir durum olduğunu söylemiştir. Bunun yanı sıra Rauschning, Hitler’in Münih’te eşcinsellikle ilgili 175. maddeden suçlu bulunduğunu da belirtir. Bu konuda başka suçlamaya rastlanmamıştır.

Danıştığımız kişilerin çoğundan Hitler’in oldukça cesur olduğunu ve tehlikeli görevlerden hiç kaçma­dığını duymuş olmamız durumu daha da gizemli hale getirir. Bu minvalde Hitler’in düşman ateşinden kurtulma konusunda olağanüstü becerikli olduğu söylenmektedir. Ayrıca anlatıldığına göre tüm özel görevler için gönüllü olmaya hazırdır ve amirleri ta­rafından üstüne aldığı vazifeleri gerçekleştirmede son derece güvenilir biri olarak görülmektedir.

Bu noktada vurgulanması gereken önemli bir ko­nu da Hitler’in orduya girişiyle birlikte tekrar toplum tarafından kabul görmesi ve saygın bir sosyal yapının içine dahil olmasıdır. Artık karnı aç değildir, küçük otel odalarında kalacak yer aramaktan kurtulmuştur. Annesi öldüğünden beri ilk defa gerçek anlamda bir topluluğa dahil olmuştur. Bu ona sadece özgüven ve gurur vermemiş, bunların yanında nihai emeli­ne ulaşmasmı da sağlamıştır, bu emelin adı Alman ulusuyla bir bütün olmaktır. Görünüşündeki büyük değişim de dikkat çekicidir. Yahudilerin ve zengin yardımseverlerin kirli, lekeli, eski püskü giysilerini giymekten kurtulmuş, üniforma giyme ayrıcalığına erişmiştir. Kurmaylarından biri olan Mend, Hitler’in siperden çıktığında ya da bir görevden döndüğünde botlarını ve üniformasını temizlemek için saatlerce uğraştığım anlatmaktadır.[148] Bu yüzden tüm birliğin alay konusu olmuştur. Yedi yıl çöplüklerde yaşamış ve durumunu iyileştirmek için en küçük zahmete katlanmamış biri için bu anlamlı bir değişimdir.

SAVAŞ SONRASI

Derken ateşkes ilan edilir ve her şey sona erer. Psikolojik açıdan bakıldığında Hitler, on bir yıl önce annesini kaybettiğinde ne durumdaysa, yine aynı du­rumdadır. Geleceğiyle yalnız başma yüzleşmektedir. Dört yıldır evi olan ordu dağılmaktadır. Önünde yine umutsuz ve karanlık bir gelecek vardır ve o tek başı- nadır. Ona başmı sokacak bir yer bile ayırmayan, onu umursamayan, sıkıntılarla dolu anlamsız bir dünya­dır bu. Hitler’in dayanma gücünün çok üzerinde bir vaziyettir.

 

Nereye gitmeli, ne yapmalıdır? Münih’e, geçmiş günlerde kendisine nazik davrandığı için değil, gide­cek başka yeri olmadığı için döner; onu karşılayacak bir evi veya ailesi yoktur. Dört yıl önce bıraktığı yer­den hayatına yeniden başlayacaktır. “Sahibim arayan bir köpek gibi” bir süre Münih sokaklarında dolaşıp durur. Daha sonra, söylendiğine göre, yıllarca irti­batını koparmadığı üvey kız kardeşi Angela’yı ziyaret etmek için Viyana’ya gitmiştir. Eğer oraya gittiği doğ­ruysa çok kalmamış olsa gerek. Çünkü çok geçme­den Hitler’in izine Traunstein’daki ihtiyat birliğinde rastlıyoruz.

Hitler’in yeniden depresyona girdiği dönemdir bu. Derken, bir kez daha askeri üniformalarım giyer. Or­dunun ekmeğini yemeye başlar. Nisan 1920’ye kadar orduda kalır. Bu tarihte görevli olduğu birlik dağılır. Tekrar Münih’e döner. Hâlâ askerdir ve hayatına kış­lalarda devam etmektedir. Bu süre içinde, göründüğü kadarıyla, komünistlere karşı sosyal demokratların yanında nutuklar atmaya devam eder. Mürıchener Post a göre Sosyal Demokrat Parti ile yakınlığı vardır.[149] Karşı devrimden sonra kışlalarda her on kişiden biri hedef tahtasına oturtulmuş olmasına karşın, Hitler bu esnada peşinen kayırma görmüş ve kendisine bir kenarda durması öğütlenmiştir. Soruşturma komis­yonunun önünde eski arkadaşlarını komünist eylem­lerinden ötürü suçlayan ifadeler verir. Arkadaşları arasında casusluk yapmıştır ve şimdi onları adli mer­cilere şikâyet etmektedir. Mein Kamp/ta., bu olaydan “öyle ya da böyle ilk politik eylemim” diye söz eder.

 

Artık ordunun görevlerinden biri de askerlere düz­gün bir siyasi yaklaşım tarzı öğretmektir. Bu dersleri vermek için Hitler görevlendirilir. O kadar etkileyici konuşmalar yapar ki konuşma konusundaki yeteneği bir subayı çok etkiler ve Hitler “eğitim subayı” olur. Tarihin çanı Hitler için çalmıştır artık. Hitler keşfe­dilip takdir görmüş, becerileri sayesinde bir noktaya gelmiştir. İşine büyük bir aşkla bağlıdır. Her bir ko­nuşmada katılımcıların sayısı artmaktadır. İnsanları etkilemedeki başarısı arttıkça kendine olan güveni de artar. O artık bir politikacı olma yolundadır. Hitler’in bundan sonraki kariyeri tarihe mal olmuştur ve bu­rada tekrar etmek yersizdir.

Hitler’in karakterinin temel yapısmı işte bu özel­likler oluşturur. Bundan sonra her ne olmaya ça­lıştıysa da onlar sadece bu temelin üzerine yapılan eklemelerdir ve bunlar hiçbir zaman temel yapıdan daha sağlam olamaz. Yapı, üzerine yüklenenlerle ne kadar yükselirse o kadar dayanıksızlaşır. Ayakta du­rabilmesi için bir o kadar desteğe ihtiyaç duyar. Bu kolay bir iş değildir. Sürekli bir dikkat ve sağlam bir savunma mekanizması gerektirir ve büyük zaman ve eneıji kayıplarına neden olur.

Psikologlar arasmda, Hitler’in büyük ihtimalle şizofreninin eşiğinde nevrotik bir psikopat olduğu yönünde bir mutabakat bulunmaktadır. Bu, halkın basit düzeyde anladığı delilikten farklı olarak, yeri geldiğinde kendini frenlemeyi bilmeyen nevrotik bir durumdur. Çevresinde olup bitenle, dünyayla ilişki­sini koparmamıştır ve hatta kendisine yaşadığı top­luluk içinde güven hissi verecek ruhsal düzelmeler bile geçirmiştir. Daha da önemlisi bu, ne kadar üstü örtülmüş ve ne ölçüde çarpıtılmış olursa olsun, onun karakterinde sağlam bir ahlaki bileşenin olduğunu da gösterir.

Bu teşhis sayesinde, Hitler’in zihnindeki bilinçli zihinsel süreçlerle ilgili sayısız ipucu yakalarız. Bun­lar Hitler’in, kendisinin de bilincinde olduğu, ‘temel yapı taşını’, ‘çekirdeğini’ oluşturur. Tüm olasılıklar göz önüne alındığında bile ortada mutlu bir Hitler yoktur. Korkularla, endişelerle, şüphelerle, belirsiz­liklerle, aşağılanmalarla, yalnızlık ve suçluluk duy­gusuyla sindirilmiş biridir o. Başka histeriklerle olan tecrübelerimizden, Hitler’in aklının ve iç dünyasının çoğu zaman çatışmalarla dolu bir “savaş alanı” gibi olduğunu söyleyebiliriz.

Böyle kargaşalı bir ruh hali içinde bulunmak da­yanması kolay bir şey değildir. Bu durumda insan 134 dış dünyayla ilgili istek ve ihtiyaçlarını elde etmek için sarf edeceği çaba ve enerjiyi kendisiyle kavga ederken tüketir. Etrafındaki fırsat ve imkânları fark eder, ancak bunların peşinden gidecek gücü yoktur. Korku, şüphe ve akıl yürütmeler düşünce ve eyleme geçme gücünün önüne set çekerek onu kararsız ve eli kolu bağlı, sadece arzu eden ama dilediklerini ha­yata geçiremeyen biri haline getirir. Gerçek başarılar kazanarak elde edilen hazlar, yerini hayali doyumlara bırakır. Hitler’in, annesinin ölümüyle savaşm başla­ması arasmda geçen yedi yıllık süre boyunca, içinde bulunduğu durum budur. Ancak aç kaldığı zaman birkaç saatlik işlere odaklanabilmektedir. En temel ihtiyaçlarını karşılayıp karnını doyurduğundaysa, yeniden o eski kararsız haline geri döner ve işleri ağırdan almaya başlar.

Halen belli dönemlerde işleri ağırdan almaya devam etmesinin nedeni de büyük ihtimalle budur. Bu dönemlerde toplumdan uzaklaşır, durum artık tehlike arz edene kadar ruhsal bir çöküntü içinde bir kenara çekilir. Son ana kadar boş işlerle uğraştıktan sonra mecbur kaldığında eyleme girişir. Bir süre ça­lışır, işler yoluna girdiğindeyse tekrar ilgisini yitirip, yemden başı sıkışana kadar eski aylak yaşamına geri döner. Artık hiç şüphe yok ki onu çalışmaya iten açlık değil, kendisinin de ne olduğunu tam olarak bilmedi­ği, ama açlıktan çok daha güçlü olan bir şeydir. Bu güdünün kaynağını nereden aldığı ve hangi özellikleri taşıdığı bir somaki bölümde incelenecektir.

Yakınlarının da gözlemlediği gibi, Hitler’in davra­nış kalıplarını inceleyen biri, onun tek bir kişiliğe sa­hip olmayıp aynı bedende birbiriyle etkileşim halinde iki kişilik taşıdığı kanısına varır: Bunların biri son derece yumuşak, duygusal ve kararsızdır. İlgilendiği şeyler sınırlıdır. Özlediği, arzuladığı ve hoşlandığı şeylerin azıyla yetinebilen biridir. İkincisi ise bunun tam zıddıdır: Katı, acımasız, enerjik ve kararlı. Aynı

135

zamanda ne istediğini iyi bilen, onun peşini bırakma­yan, ne pahasına olursa olsun kafasına koyduğunu gerçekleştiren bir kişilik. Ölen kanaryasının arkasın­dan gözyaşı döken birinci Hitler’dir, açık oturumda “Kafalar kesilecek!” diye bağıran ise ikincisi. Birinci Hitler bir yardımcısını bile işten çıkaramazken, ikinci­si en yakın arkadaşları da dahil olmak üzere yüzlerce insanın ölüm fermanını imzalayabilmekte ve büyük bir inançla şöyle diyebilmektedir: “Her lamba direğin­de bir adam sallanmadıkça bu ülkede huzuru sağla­mak mümkün olmayacak.” Akşamlarım film izleyerek ya da kabarelere giderek geçiren birinci Hitler, gözü­nü kırpmadan günlerce çalışan, milletlerin kaderini belirleyecek planlar yapan ise ikinci Hitler’dir.

Bu çift kişiliğin boyutlarım ve etkilerim anlama­dan, Hitler’in eylemlerini anlayamayız. Birbirinden tamamen farklı karakter yapılarının aynı bedende hüküm sürerek kişiyi tanınmaz ve anlaşılmaz biri yapma özelliği, Hitler’i bir çeşit “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” haline getirmiştir. Bu özellik psikopatların çoğunda vardır. Bu koşullar altında, böyle kişilerin olay ya da durumlara verecekleri tepkileri kestirmek neredeyse imkânsızdır. Çünkü her an fikir ve tavırları değişebilir.

Bunu bir örnekle anlatmak daha iyi olacaktır. Russel’m anlattığına göre, bombalanarak batırılan Deutschland savaş gemisinde ölenler için çok gör­kemli bir anma töreni yapılmaktadır. Hitler, radyo­dan da canlı olarak yayımlanacak olan bu törende, katılımcıların önünde hararetli bir şekilde konuşma yapmaktadır. Plana göre Hitler daha sonra dikkat­leri üzerine çekmek için denizcilerin ve çocukların arasına karışacaktır. Haberciler, bu gösterişli töreni filme almak için kameralarını uygun noktalara kur­muşlardır.

“Hitler’in bir iki kelime ettiği dul kadınlardan biri hıçkırarak ağlamaya başladı. Yanındaki on yaş-

136 lanndaki oğlu da ağlıyordu. Yürekleri sızlatan bir tabloydu bu. Hitler, çocuğun başını okşadı ve sonra kararsız bir şekilde sıradaki diğer kişiye yöneldi. Ancak tek bir söz bile söyleyemeden altüst oldu. Birden geriye dönerek özenle düzenlenmiş programı tamamen bozdu. Bu durum karşısında son dere­ce şaşkın olan arkadaşları arkada, kendisi önde, arabasına doğru elinden geldiğince hızlı yürüyerek oradan uzaklaştı.”[150]

Bu ani değişimler onda az rastlanır bir durum değildi. Yakın arkadaşları onun bu durumundan pek çok kere söz etmişlerdir. Onlardan biri olan Ludecke şöyle der:

“Bazen, umutsuz, yalnız, içine kapanık görün­düğü anlar olurdu. Sonra bir anda bu ruh halinin yerini, eylem için yaratılmış bir adamın ani komutları ve kararlılığı alırdı.”[151] Rauschning:

“Neredeyse her şey onun öfke ve kinini ansızın alevlendirebilirdi. Ama yine aynı hızla, bu öfkenin yerini bir duygusallık ya da bir coşku hali alabilirdi.”[152] Huddleston:

“Benimle konuşurken yumuşacık ve hülyalı bakan gözleri bir yıldırım hızıyla sertleşir, öfkeyle parlardı.”[153] Voigt:

 

“Yıllar boyunca en yakın çalışma arkadaşları, Hitler’in her zaman böyle olduğunu söylemişlerdir. Karşılaştığı en küçük bir engel ya da zorluk onu sinir­den deliye döndürebilirya da gözyaşlarına boğabilir.”[154] Heiden onun karakterindeki bu ikili yapıyla ilgili olarak, işleri ağırdan alan tembel tarafın “Hitler”, belli anlarda birden ortaya çıkan ateşli tarafın ise “Führer” olduğu şeklinde bir yorum getirmiştir. Bu psikolojik açıdan tam olarak doğru olmasa da, Hitler’i bu şekil­de ele almak onu anlamamıza yardımcı olabilir.

Ne olursa olsun bunlar Hitler’de tam anlamıyla bir kişilik bölünmesi olduğu anlamına gelmez. Kişilik bölünmesinde, kişinin yaşadığı değişimin denetimi kendi elinde değildir. Bu durum, bilinçli ve kont­rollü bir değişimin ötesindedir. Açıkça anlaşılıyor ki Hitler’in durumu tam olarak bunu yansıtmaz. O, az ya da çok, istediği role bürünmeyi kendi iradesiyle gerçekleştirir. En azından, gerektiği zamanlarda, Führer kimliğini devreye sokarak bu rolü var etmeyi başarır. Hemen her konuşmasında yaptığı şey aslmda budur. Daha önceden de belirttiğimiz gibi, konuş­malarının başlarında biraz gergin ve tutuktur. Hatta bazen söyleyecek tek kelime dahi bulamaz. İşte bu “Hitler”dir. Ancak bu tip durumlarda “Hitler” kimliği fazla sahnede kalmaz. Kalabalığın nabzım yakaladığı anda konuşmanın temposu da artar ve “Führer” kim­liği kendini ortaya koyar.

Heiden bu durumu şöyle anlatmaktadır:

“Tazyikli bir su bir hortumu nasıl şişirip sertleş- tirirse konuşmanın akışı da Hitler’i öyle sertleştirir.”

Konuşurken gerçekten kendisinden geçmekte ya da Rauschning’in söylediğine göre “Kendi boş laf­larıyla morfinlenmiş gibi” olmaktadır.[155] Bu herkesin önünde yaşanan Küçük Hitler’den Büyük Hitler’e dönüşümdür ve kalabalıkları büyüler. Karmaşık psi­kolojik süreçlerden geçen kitleler kendilerini Hitler’le özdeşleştirerek bu değişimden nasiplerini alırlar.

Bir karar alınacağında ya da bir eyleme geçileceğin­de Hitler yine aynı değişimi yaşar. Önceden belirtildiği gibi, durum tehlikeli bir hal alana dek işleri uyuşukça savsaklar durur. Ne zaman ki bu imkansızlaşır, o zaman Führer’i sahneye çıkartıp dizginleri onun eline verir. Rauschning bunu çok iyi ifade eder:

“Karakter olarak uyuşuk ve kaygısızdır. Bu kronik uyuşukluk halinden çıkıp ani eyleme geçmesi için sinirsel bir uyarıcıya ihtiyaç duyar.”[156]

“Hitler’in eyleme geçmeden önce uyuşukluk ha­linden silkinip çıkması, coşkun bir çılgınlık haline girmesi gerekir.”[157]

Hitler bu ruh haline girdikten sonra artık “Führer” rolünü mükemmel bir şekilde oynayabilir. Kişiliğin­de gerçekleşen bu değişimle birlikte tüm düşünce, duygu ve değer yargılan da değişir. “Führer” olarak kendinden emin şekilde söyledikleri, birkaç dakika önce “Hitler” olarak söylediklerinden tamamen fark­lıdır. En büyük sorunlan kolayca kavradıktan birkaç dakika sonra onlan herkesin anlayabileceği çok basit bir şekle indirgeyebilir. Bir anda yüksek bir yargıç olur, ayrıntılı savaş planlan yapar, diplomatlarla gö­rüşebilir, tüm ahlaksal ilkeleri küçümseyebilir. Hiç tereddüt etmeden ölüm ve yıkım emirleri verebilir. Bunlan yaparken de mizah duygusunu kaybetmeye­bilir. Halbuki bütün bunlar “Hitler” için imkânsızdır.

Hitler bu ruh halinin kendi gerçek benliği olduğu­na inanır ve bütün gücüyle Alman halkını da buna ikna etmeye çalışır. Ama bu bir aldatmacadır. “Füh­rer” kimliği aslmda tamamen Hitler’in kendini görmek istediği yönde, fazlaca abartılmış ve bozulmuş bir erkeklik olgusudur. Hiç şüphesiz, o, gerçekte böyle biri olmak isterdi ve hatta böyle olduğuna inanırdı, ama yaptığı kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Bu kişilik, onun derinlerde gizli kalmış ve nefret ettiği yönlerini örtmek ve bunlan zıt özelliklerle ikame etmek için bilinçsizce yaratılmıştır. Psikopatlar arasında çok sık rastlanan bu durum, kişinin kendi gerçek benliğini yadsıyıp ona tamamen zıt bir imaj yaratarak sonunda bu imajla özdeşleşmesine yarar. Hitler’le başka psikopatlar arasındaki temel fark ise, halkı kendi uydurduğu bu imaja sanki kendisi as­lında oymuş gibi inandırmadaki başarısıdır. Alman halkı ona inandıkça o da seksen milyon Almanın hata yapıyor olamayacağı düşüncesiyle bu imaja daha çok inanır. Böylece kendi yarattığı “Führer’e” âşık olmuş, bunun ardında yatan beğenmediği Hitler’i unutmak için elinden geleni yapmıştır. Bu ikinci benliğe ken­dinden başka insanları da inandırma yeteneği onu mutlak bir delilikten kurtarmıştır.

Yine de bu konuda diğer psikopatlardan daha be­cerikli sayılmaz. İçinde taşıdığı gizli korku ve kaygılar nedeniyle sürekli olarak bu imajın gerçekliğinden şüpheye düşmesi kendine güvenini ve emniyet duy­gusunu sarsmaktadır. Korkularına başka nedenler uydurabilir ya da onları başından def edebilir ama onların verdiği huzursuzluğu gideremez. Örneğin yıl­larca kanser olduğu korkusuyla yaşamıştır. Yaşadığı sindirim sorunları nedeniyle mide kanseri olduğunu düşünmüş, doktorların bunun doğru olmadığım be­lirten sözleri bu korkudan kurtulması için yeterli ol­mamıştır. Gırtlağında önemsiz bir polip oluştuğunda bu kez mide kanseri değil de gırtlak kanseri olduğuna inanır. Bu olay birkaç yıl önce olmuştur ve doktoru Von Eicken bunun önemsiz bir polip olduğunu söyle­se de Hitler ona inanmamıştır.

Bu korkulan zehirlenme korkusu, suikasta kurban gitme korkusu, sağlığım kaybetme ve fazla kilo alma korkusu, onu yönlendiren içsel sesi kaybetme korku­su, ihanete uğrama korkusu, erken ölüm korkusu, anestezi korkusu, görevini yerine getirememe korku­su ve buna benzer daha birçok korku takip etmiştir. Gerçek veya hayali olmalarına bakılmaksızın bu tehli­keleri bertaraf etmek için akla gelen her türlü önlem alınmak, risk minimuma indirilmelidir. Görünen o ki ilerleyen yıllarda ihanete uğrama ve yakın bir arkadaşı tarafından öldürülme korkulan önemli ölçüde artmış­tır. Thyssen’a göre bu öyle bir düzeye gelmiştir ki artık

140

Gestapo’ya bile güvenmemektedir.[158] Frank, Hitler’in kendisiyle görüşmeye gelen generallerine masaya otur­madan önce kılıçlarım çıkarttırdığım söyler.[159]

Bu korkulardan kurtulmak için uykuya sığınamaz artık. Geceleri haykırışlar ve titremelerle uyanır. Ra- uschning, Hitler’in yakın arkadaşlarından birinin ona şöyle dediğim iddia eder:

“Hitler gecenin bir yarısı uyanır ve avazı çıktığı kadar bağırarak yardım ister. Ayakta durmaya gücü yokmuş gibi yatağının bir kenarına oturur. Korkudan titrer, bütün yatak sallanır. Haykırarak anlaşılmaz, anlamsız sözler söyler. Boğuluyormuş hissine kapı­larak kesik kesik nefes alıp verir. Bir keresinde oda­sının ortasında etrafına korku dolu gözlerle bakıp ‘O! İşte o! İşte burada!’ diye kesik çığlıklar atmaya baş­lamıştı. Dudakları mosmor olmuş, yüzünden terler süzülmekteydi. Birden anlamsız, bölük pörçük sözler söylemeye başladı: ‘İşte, işte, orada, köşede! Kim o?’ Ve az önce yaptığı gibi odanın bir köşesinde tepinip durdu ve bağırmaya devam etti.”[160]

Zeissler de buna benzer bir olaydan söz eder.[161] Anlaşılan o ki Hitler uyumaktan korktuğu için gece geç vakitlerde hep buna benzer olaylar yaşayıp dur­maktadır.

Bu korkuların sonucu, her psikopatta olduğu gibi, kişinin içinde yaşadığı dünyanın daralmasıdır. Kafası hep bu korkularla dolu olduğu için, en yalan arkadaşları da dahil olmak üzere kimseye güvene­mez. İhanete uğrayacağından ya da gerçek kişiliğinin ortaya çıkacağından korktuğu için kimseyle samimi bir dostluk kuramaz. Böylece dünyası daralırken, kendisi de yalnızlığa gömülür. Kendisini bir tutsak gibi görür, hatta yaşamını Papa ile kıyaslar.[162]

 

Fry, “Ruhsal yalnızlık Hitler’in gizli kaderi olmalı,” der.[163]

Von Wiegand ise:

“Belki de Alpler’in karla kaplı tepelerinin ay ışığı altında parıldaması, Adolf Hitler’e tırmandığı başarı ve ün zirvesinin parıltılı ama soğuk görünümünü anımsatmaktadır. Evinde çalışanlardan birine, ‘ben dünyanın en yalnız insanıyım,’ demiştir.[164]

Yine de bütün bunlar psikopatların cesaretini kırmaz. Tersine, onlar korkularını karakterlerinin başlıca zayıflıkları olarak görmek yerine, kendilerinin ne kadar önemli olduklarının kanıtı olarak görürler. Hitler’in kişisel dünyası daraldıkça, ruhsal dünyası­nın sınırlarının genişlemesi gerekir. Bu arada, eksik yanlarım telafi etmek ve baskılamalarını sürdürmek için kendi yarattığı imajım daha da şişirmek zorun­dadır. Daha büyük ve daha iyi yapılar dikmek, daha büyük köprüler ve stadyumlar yapmalıdır. Bunlar büyüklüğünün ve başarısının somut göstergeleri ola­rak onu, inanmak istediği kişi haline getirir.

Ne var ki onun için bu da pek tatmin edici değildir. Ne yaparsa yapsm, hangi başarıya ulaşırsa ulaşsm, bunların hiçbiri onu her şeyin göründüğü gibi olduğu­na ikna etmeye yetmez. Hep aynı güvensizliği duyar, hep yeni suçlamalar ve savunmalarla bu hastalıklı yapıyı desteklemek zorundadır. Daha çok şey elde edip daha yüksek binalar dikip durdukça daha çok yakınmak ve daha çok kendim savunmak durumunda kalır. Birçok histerik gibi o da gittikçe büyüyen, ama her şeyden çok istediği emniyet duygusunu ona bir türlü sağlayamayan bir kısır döngüye hapsolmuştur.

Psikopatların bu tatmin olamama halinin sebebi aradıkları şeyi yanlış adreste arıyor olmalarıdır. As­lında aradıkları güven dışarıda değil, içlerinde, kendi benliklerindedir. Gençliklerinde asıl düşmanlarını, yani onları toplumla çatışmaya iten dürtülerini kont­rol altına alabilselerdi, yetişkin hale geldiklerinde uyduruk nedenlerle çevreleriyle savaşa girmek zo­runda kalmayacaklardı. Çevrelerinde var olduğunu zannettikleri tehlikeler, üzerinde sağlam bir denetim sağlayamadıkları kendi ruhsal dünyalarının yarattığı tehlikelerin yarımda birer gölgeden başka bir şey de­ğildir. Sorunlar yadsımayla ortadan kalkmaz. Güve gibi kendi benliklerinin özünü kemirip dururlar. Üst yapı yükseldikçe durum daha da sarsıcı olur.

Psikopatların çoğu, tehlike olarak gördükleri bu toplumla uyumsuz dürtüleri genelde başarıyla bas­kılar. Nedenini bilmeksizin kendilerini aşağılık biri olarak görmeye başlarlar. Bu aşağılık duygusunun kökeni neredeyse tamamen bilinçdışıdır veya öyle iyi kamufle edilmiştir ki kişinin kendisi tarafından bile bilinmez. En azından Hitler’in durumu tamamen böyle değildir. O, bu “nefretin” nedenlerini bilmekte, nereden kaynaklandığını da kısmen fark etmektedir. Ancak Hitler’de baskılama işlemi tamamen başarılı olamadığından toplumla çatışan dürtüler kimi zaman ortaya çıkıp tatmin edilmeyi gerektirebilir.

Hitler’in cinsel yaşamı üzerinde her zaman çeşitli spekülasyonlar yapılmıştır. Önceki bölümde de bah­sedildiği gibi, yakın çevresi onun cinsel yaşammdan tamamen habersizdir. Bu da hakkında birçok tahmin yapılmasına sebep olmuştur. Kimi, Hitler’in cinsel dürtülerden tamamen yoksun olduğunu, kimi sürek­li olarak mastürbasyon yaptığım, kimi de dikizcilik yoluyla cinsel hazlar yaşadığını iddia etmiştir. Çoğu, iktidarsız olduğunu ileri sürer. Diğer bir grup ise, ki bunlar belki de çoğunluğu oluşturmaktadır, Hitler’in eşcinsel olduğuna inanır. İktidarsız olması belki mümkündür ama sözcüğün ilk çağrıştırdığı anlamıyla bir eşcinsel olmadığı kesindir. Onunki, sadece çok az

143

kişinin tahmin edebileceği türden bir sapkınlık türü­dür. Hitler bir kadının üzerine işemesi ya da dışkı- lamasından büyük hazlar alan bir aşırı mazoşisttir.[165] Bu sapkınlık türü çok yaygm olmamasına karşın, özellikle başlangıç dönemleri açısından klinik çalış­maların yabancısı değildir. Bu çalışmaya yardımcı olan dört araştırmacı ve bu sapkınlığı başka kaynak­lardan öğrenmiş olan Dr. de Saussure, buna benzer durumlara ilişkin bilgi ve deneyime sahiptirler. Beşi de eldeki bilgiler ve klinik araştırmalar ışığında, Hitler’in karakter özelliklerini de göz önüne alarak bunun doğru olabileceği sonucuna varmışlardır. Bu konu, daha sonraki bölümlerde daha geçerli kanıt­larla açıklanacaktır. Şimdilik, bu eğilimlerin Hitler’in zihninde yaratması muhtemel etkiyi kabul etmek ye­terlidir. Hitler’in bu sapık eğilimleri sebebiyle yoğun bir suçluluk duygusundan mustarip olduğuna şüphe yoktur. Vicdanıyla sonu gelmez mücadelelere girişti­ğini ve bu konuda aciz kaldığım düşünebiliriz. Belli ki Hitler şu satırları yazarken kendi problemini ve onun sözde çözümünü dışa vurmaktadır:

“Irk artık kendi suçunun bilinciyle gölgelenmediği zaman ayrık otlarım acımasızca ve vahşice temizleye­cek içsel huzuru ve dışsal eneıjiyi bulacaktır… Acı­masız olmalıyız… Acımasız olmak için temiz vicdanı­mızı geri kazanmalıyız… Ancak bu şekilde halkımızın kalbinden yumuşaklığı ve duygusal beceriksizliği sö­küp atabilir, bira içip durmaktan aldıkları yozlaşmış zevki yok edebiliriz.”

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

HİTLER’İN PSİKOLOJİK ANALİZ VE SENTEZİ

Dünya, Adolf Hitler’i, güce karşı duyduğu doyu­rulmaz açlığı, acımasızlığı, gaddarlığı, duygusuzluğu, yerleşik kurumlara karşı nefreti ve ahlaki kısıtlama­lardan yoksun oluşu ile tanıdı. Birkaç yıllık zaman zarfında, öylesine korkunç bir güç elde etti ki birkaç üstü kapalı tehdit, suçlama ve ima dünyayı titretme­ye yetti. Yapılan anlaşmalara açıkça meydan okuya­rak büyük topraklan ele geçirdi ve tek bir kurşun bile sıkmadan milyonlarca insana hükmetti. Dünya korkutulmaktan bıkıp her şeyin blöf olduğunu anla­yınca, bu kez tarihin en vahşi ve en yıkıcı savaşma gi­rişti. Neredeyse yaratılan uygarlığı bir anda tamamen yıkacak bir savaştı bu. Hitler, yazgısı uyarınca önce­den belirlenmiş olduğuna inandığı bu yola girdiğinde, insan yaşamı ve acıları onu etkilemez duruma geldi.

Kariyerinin başlarında dünya onu alay ederek iz­liyordu. Birçok kişi “bu işleri sürdürmesi olanaksız,” diyerek onu ciddiye bile almıyordu. Ancak birbirini iz­leyen inanılmaz başarılar bir bir ortaya çıkıp Hitler’in çapı anlaşılmaya başladıkça bu alaycı tavrın yerini şaşkınlık almaya başladı. İçinde yaşadığımız modern uygarlıkta böyle şeylerin yaşanması gerçekten pek çok insan için anlaşılır gibi değildi. Tüm bu eylemleri yöneten Hitler, insanlık dışı biri değilse de tam bir manyak olmalıydı. Düşmanının doğasına ilişkin böyle bir sonuca varmak sokaktaki adam açısından tatmin edici olabilir belki. Anlaşılması güç birini belli bir ka­tegoriye sokmak onda bir tatmin duygusu uyandırır.

147

Bunu yaptığında sorunun tamamen çözüldüğünü zanneder. Artık tek yapmamız gereken, bu adamı sahneden indirmek ve yerine aklıselim birini bulmak­tır. Bunu halledince, dünya yine eski huzuruna ve normal haline dönecektir.

Ancak bu naif bakış açısı, Almanya’ya karşı savaş yürütmek ve savaş sona erdiğinde düzeni yemden sağlamakla görevlendirilenler için tümüyle yetersizdi. Hitler’i bir şeytan gibi görüp, onu cehennemin dibine göndermekle arkada kalanların barış ve huzura kavu­şacaklarına inanmak onlar için tatmin edici değildi. Çünkü Alman ulusunu delirten Hitler’in deliliği değil, Hitler’i delirten Alman ulusunun deliliğiydi. Onu lider ve sözcüleri haline getiren Almanlar, onun hızıyla ve yarattığı enerjiyle, ilk olarak varmak istedikleri nokta­nın çok ötesine geçtiler. Aklı başında olan her insanın çizilen bu yolun sonunda kaçınılmaz bir yıkım olaca­ğını tahmin etmesi gerekirken, Alman ulusu aynı yolu izlemeye devam etmektedir.

Eylemleri ne kadar akıl almaz olursa olsun Hitler’i ya da Führer’i insan kılığında bir şeytan olarak görmek yerine, bilimsel olarak, Almanya’nın yanı sıra tüm uy­gar ülkelerde de var olan milyonlarca insanın ruh hali temelinde değerlendirmemiz gerekir. İlk olarak Hitler’i ortadan kaldırmak akla gelebilir, ancak bu sorunu çözmez. Bu çözüm frengiyi tedavi etmeden, onun se­bep olduğu bir yarayı tedavi etmeye benzer. Gelecekte benzer yaraların oluşmasını engelleme imkânı varken hastalığın görünen belirtilerini yok etmekle yetinmek tatmin edici değildir. Öncelikle istenmeyen durumlara sebep olan faktörlerin temeline inip bunları düzeltme­liyiz. Bu yıkıcı zihniyeti besleyen psikolojik eğilimleri keşfetmeliyiz ki onları uygarlığımızın daha da gelişme­sine imkân verecek kanallara yönlendirebilelim.

Bu bölüm Hitler’in gelişim döneminde onu etkileyen ve bugün taradığımız adamı ortaya çıkaran toplumsal güçleri ele alacaktır. Şayet içinde bulunduğumuz sa- 148 vaş, uygarlığımıza karşı bir ulusun başkaldırması ise, tek bir kişinin psikolojik analizinin ne işe yarayacağı sorulabilir. Gerçekten de bir kişiyi anlamak, milyonları anlamaya yetmez. Bu bir bakıma kesinlikle doğrudur. Yetişme sürecinde kendine özgü birçok deneyim ya­şarız ve çeşitli sosyal etkilere maruz kalırız. Psikolojik açıdan bunun anlamı yetişkin iki insanın birbirinin aynı olmamasıdır. Ne var ki çalışmamızın mantığı ge­reğince tek tek bireyleri incelemekten çok bütünüyle bir kültürel grubu ele alacağız. Bu grubun üyeleri, genel olarak aynı tür sosyal etkilere maruz kalarak benzer aile yapılarına, eğitime ve gelişim fırsatlarına sahip olmuşlardır ve belli kültürel katmanlar içinde bu özellikler oldukça homojen dağılmıştır. Sonuç olarak aynı toplumun belli bir kültür seviyesinde bulunan mensupları, hemen hemen aynı davranış ve tutumları sergilerler veya en azından farkk toplum ve kültürlere kıyasla aynı düşünür ve hissederler. Bu durum, bir noktaya kadar, genel bir toplumsal kültür ve karakter­den söz etmemize haklılık kazandırır. Öte yandan, eğer belli bir kültürün büyük bölümü geleneksel kalıplara karşı başkaldırmışsa, yeni toplumsal etkilerin oluştu­ğunu ve eski kültür çerçevesi içinde sağlıklı gelişimini sürdüremeyecek bir karakter yapışırım ortaya çrkmış olduğunu varsaymak gerekir.

Bu yapıldığında gruptaki tek tek bireyleri etkileyen toplumsal güçlerin doğasını anlamak oldukça kolay­laşır. Bu, bütün bir toplumu anlamaya, toplum için­deki bu tür güçlerin sıklığını ve yoğunluğunu bir bü­tün olarak ele almaya ve bunların bireyler üzerindeki etkilerini analiz etmeye yarayan ipuçları sağlayabilir. Analiz edilecek kişi bir liderse, bu durumda, elde edeceğimiz değerler, sıradan bir bireyinkinden daha uç ve abartılı olabilir. Bu koşullar altında toplumsal güçlerin etkinliği daha kolay yahtılabilir ve gerek bir bütün olarak kişilikle gerekse genel olarak kültürle ilişkili daha ayrıntılı bir araştırmaya tabi tutulabi-

149

lir. Dolayısıyla araştırmamızın mesele edindiği şey, Hitler’in deli olup olmadığı değil, Hitler’i Hitler yapan toplumsal etkilerin ne olduğudur.

Hakkındaki yığınla bilgi ve belgeyi tarayacak olur­sak, Hitler’in neden Hitler olduğunu açıklayan çok az şey buluruz. Tabii ki isteyen, pek çok yazarın yaptığı gibi genellemeler yapabilir ve örneğin Viyana’da ge­çirdiği beş yılın onun için büyük bir hayal kırıklığı olduğunu, oranın sosyal yapısından nefret ettiğini ve uğradığı haksızlıkların öcünü aldığını söyleyebilir. Bu tip açıklamalar ilk bakışta beğeni de toplar, ama belli olguları açıklayamaz. Örneğin biz onun genç bir delikanlıyken ve eline fırsat geçmişken neden çalış­maya direndiğini bilmek zorundayız. Veya tembel bir Viyana dilencisiyken, kısa bir zaman içinde, onu hiç ara vermeden saatlerce çalışan, bir mitingten diğerine deh gibi koşturan enerjik bir politikacıya dönüştüren şeyin ne olduğunu da bilmemiz gerekir.

Şu anki çalışma alışkanlıklarının ya da kendi mis­yonuna olan sağlam inancının da nereden geldiğini öğrenmek isteriz. Ancak mevcut belgeler üzerinde ne kadar çakşırsak çalışalım, gene de şimdiki dav­ranışlarını açıklayacak mantıklı sebepler bulamayız. Belgeler çeşitli olguları betimler. Bize, onun çeşitli du­rum ve koşullarda nasıl davrandığını, neler düşündü­ğünü ya da ne hissettiğini gösterebilir, ama bunların neden ve nasıl böyle olduğunu açıklamaz. Şüphesiz, Hitler bazen kendi davranışları hakkında açıklamalar da yapmıştır ama bunlar ya mantıken dayanaksız temeller üzerine kurulmuştur ya da sorunu daha da geçmişe atmaktan başka bir işe yaramazlar. Dolayı­sıyla bu aşamada ilk kez kapımızı çalan bir nevrotik hastayla karşılaştığımız anda nasılsak o durumdayız.

Ne var ki böyle bir hasta kapımıza geldiğinde ona ilk elden cevaplayacağı pek çok soru sorma imkânına sahibizdir. Bu sorular bizim hastanın geçmiş tecrübe­lerini ve bu tecrübelerin onun problemli davranışları 150 üzerinde yaptığı etkiyi anlamamızı ve bu sayede kişi­nin gelecekte ne yapabileceğini kestirmemizi sağlar. Pek çok vakada, hasta bu eski tecrübelerini hatırla­mıyor olacaktır ama yine de geçmiş, şimdi ve gele­cek arasındaki etkileşim göz ardı edilemez. Geçmiş şimdinin ve geleceğin temelini oluşturur. Bu temeller ortaya çıkarıldığında, onun akla aykırı davranışları da anlaşılır hale gelir.

Aynı bulgu ve izlenimlerden, Hitler’in durumunu aydınlığa kavuşturmak için de faydalanılabilir. Ne var ki onunla ilgili olarak çakşmamıza yardım edebile­cek bilgileri ilk elden edinme olanağına sahip değiliz. Hitler’in karakterini şekillendiren geçmiş yaşamı çok titiz bir şekilde gizlenmektedir. Hitler yaşamının bu yıl­ları konusunda pek dikkatli davranmakta, bize ancak bilgi kırıntıları sunmaktadır. Bu kadar az bilgi kırıntısı bile aslmda onun hakkında birçok şey anlatır. Ama yi­ne de bu çalışmadaki amacımız açısından yetersizdir.

Neyse ki başka kaynaklara da sahibiz. Bu kaynak­lardan biri Hitler’in kendisidir. İnsan her konuşma­sında farkında olmadan kendisiyle ilgili pek çok şey söyler. Hitler’in de konuşmalarında seçtiği konular çoğu zaman bunları kendisi açısından başka şey­lerden daha önemli kılan bilinç dışı faktörleri açığa vurur. Konuşmasını zenginleştirmek için başvurduğu örnekler geçmiş yaşantısından izler taşır. Konuşma biçimi bilinçaltındaki çatışmaları dışa vurur.

Bilinçli veya bilinçsiz olarak tecrübe edilen zihinsel yaşantıların geçerliliğini ölçmek için, psikanalitik ve psikiyatrik çalışmalardan elde edilen bulguların dışın­da da pek çok deneysel yöntem kullanılmıştır. Dolayı­sıyla karşımıza Hitler’de karşılaştığımız zorluklardan pek de farklı olmayan zorluklar çıkaran hastaların analizinde belli bir pratik deneyime sahibiz. Yaşanan zorlukların çözümündeki yaklaşımımız çelişen bilgileri değerlendirme, elde olanlardan çıkarsamalar yapma ya da eldeki bilgilerin işe yaramaması durumunda

151

boşlukları doldurma biçimindedir. Bu bilgiler Hitler’in bugünkü davranış ve karakter yapışma temel oluş­turan geçmişteki önemli olayların sentezlenmesine yardımcı olabilir. Ne var ki araştırmamız doğası gereği spekülatif nitelikte olduğundan bu yetersiz kalacak­tır. Bu çalışma, Hitler’in zihinsel süreçleri hakkında birçok şeyi aydınlatabilse de kendisiyle işbirliği ha­linde bire bir görüşerek sağlanacak bilgilerin vereceği sonuçlan ve açıklığı sağlayamaz. Yine de bu tip bir dolaylı çalışmanın bile çok işimize yarayacağı açıktır.

Freud’un psikiyatriye ve bilhassa insan davranışı­nın genel olarak anlaşılmasına ilk ve en temel katkısı, insanın çocukluktaki yaşamının gelecekteki yapı ve karakterini belirlemede ne kadar önemli olduğunu keşfetmiş olmasıdır. Çocuk dünyayı bu dönemde ta­nımaya başlar ve çevresini anlamlandırmaya çalışır­ken hatalar yapma ihtimali yüksektir. Çocuğun zihni karmaşık bir kültürün kendisinden talep ettiklerini ve maruz kaldığı karmaşık deneyimleri anlamakta yetersiz kalır. Dolayısıyla, birçok kez belirtildiği gibi, çocuk yaşamının ilk yıllarında çevresinde olup biteni yanlış yorumlar ve kişiliğini yanlış varsayımlar üze­rinde temellendirir.

Hitler bunun doğru olduğunu Mein Kampf ta şu şekilde vurgular:

“Şimdi, iki odalı bir evde yedi kişiden müteşekkil bir ailenin oturduğunu düşünelim. Beş çocuktan biri üç yaşmdadır. Bu yaş, çocukta bilincin oluştuğu dö­nemdir. Hiç kimse, bu dönemin hatıralarım ihtiyarla­dığı zaman bile unutamaz.”[166]

 

Durum böyle olunca Hitler’in o yaşlarına inerek o dönemde ne gibi izlenimler edindiğim araştırmak faydalı olacaktır. Aslında yaşamının bu bölümüyle ilgili neredeyse hiçbir bilgiye sahip değiliz. Onun Mein Kampf ta yaratmaya çalıştığı izlenim, evlerinde huzur, uyum, sevgi ve hoşgörünün egemen olduğudur. İşini iyi yapan gümrük memuru bir baba ve kendisini evine ve çocuklarına adamış bir anne. Eğer aile ve ev hayatı bu kadar düzgünse, neden bunu gizlemek istediğini de anlamak zordur. Yüzlerce sayfalık kitabında, annesi­nin diğer çocuklarla da ilgilendiğine dair tek anıştırma küçük bir paragraftan ibarettir. Ne bir kız ne de bir erkek kardeşten söz edilir. En yalan arkadaşlarına bile üvey kardeşi Angela dışında bir kardeşi olduğundan bahsetmemiştir. Hem yazılarında hem de konuşma­larında annesinden çok az bahseder. Bu tutum, yu­karıda alıntıladığımız cümlelerin doğru olup olmadığı hakkında bizi şüpheye düşürür. Hitler’in kitabında tarif ettiği türden sakin, düzerdi bir ailede yeüşmiş hiç­bir hastanın onun yapısal özelliklerini göstermediğini düşündüğümüzde içimizdeki kuşku daha da artar.

Mein Kampfı okumaya devam ettiğimizde, Hitler’in bize anlattığı ailenin alt sınıfa mensup olduğunu an­larız:

“Çocuklar arasındaki kavgalar pek önemli değildir. Kısa bir zaman sonra unutulur. Fakat anne ile baba arasındaki kavga bazen adi haller alır. Sarhoşluğun ve fena davranışların ne derece ileri gidebileceğini ta­savvur edebilmek için böyle çevrelere girmek gerekir. Altı yaşında bir çocuk büyük adamları dahi hayrete düşürecek ve onları titretecek birtakım ayrıntılara şahit olur. Ahlaken ve fiziken zehirlenen çocuk, oku­la başladığı zaman, orada yalnızca okuyup yazmayı tahsil eder. Evinde, okulundan ve hocasından bayağı bir dille bahsedilir.”*

Bugün Hitler’in beş çocuklu bir ailede büyüdü­ğünü, babasının vaktinin çoğunu meyhanede geçir­diğini, bazen fazla sarhoş olup karısı ya da çocuk­ları tarafından eve getirildiğini biliyoruz. Dolayısıyla Hitler’in yukarıdaki pasajda bahsettiği ailenin kendi ailesi ve bu çocuğun da kendisi olduğu konusunda şüphe duymadan edemiyoruz.

 

Hitler’in ortalama bir alt sınıf aileden bahsederken aslmda kendi ailesinden bahsettiği varsayımını kabul ettiğimizde aile çevresiyle ilgili daha fazla bilgi elde etmemiz mümkündür.

“Eğer erkek hafta başlan kendi kafasına göre hareket ederse işler değişir. Karısı, çocuklan için onunla kavgaya başlar. Evde kavga eksik olmaz. Er­kek kansından uzaklaştığı nispette alkole yaklaşır. Artık koca, her hafta sonu sarhoştur. Kadın, kendi ve çocuklan için bir yemek parası temin edebilmek için, fabrikadan meyhaneye giden yolda kocasmm arkası­na düşer. Pazar veya pazartesi geceleri erkeği sarhoş, fakat cepleri boş bir durumda eve gönderdiğinde, çocukların gözleri önünde acınacak sahneler cereyan eder. İnsanın kemiklerini sızlatan bu sahnelere yüz­lerce defa tanık oldum, ilk önceleri içimde isyankâr bir duygu vardı. Fakat sonunda bu acı olayların derin sebeplerinin feci yönlerini teşhis ettim. Fena bir çev­renin bahtsız kurbanlarına acıdım.”[167]

Hitler’in yaşamı boyunca gerçekten çok az sayıda arkadaşlık kurduğunu ve bunların hiçbiriyle de ya­lan bir dostluk ilişkisi geliştiremediğini göz önünde bulundurursak, bu sahneye, hem de “yüzlerce kez”, evinde değilse nerede tanık olduğu insanın merakını uyandınr. Okumaya devam edelim:

“Bu küçük çocuğun evde duyduğu diğer şeylerin hiçbiri onda çevresindeki şeylere karşı bir saygı uyan­dırmaz. İnsanlık namına iyi özelliklerin zerresine bile rastlanmaz. Okuldaki öğretmenden, devletin başında­ki kişiye, dine, ahlaka, topluma ve devlete kadar bütün kurumlar saldırılardan nasibini alır. Her şey en iğrenç şekilde yozlaşmış bir zihniyetin pisliğine batmıştır.”[168]

Bunların tümü, ne kadar doğru olup olmadıklarını bilemesek de, başka kaynaklardan elde edilen bilgi­lerle uyum içindedir. Birbiriyle uyumlu olan bu de­111leri ele alacak olursak, yukarıda alıntıladığımız bu bölümlerin Hitler’in ev ve aile yaşantısının gerçek res­mini yansıttığını düşünmekte haksız sayılmayız. Aynı zamanda bu sahnelerin, onda, daha küçük yaşlardan itibaren tiksinti ve nefret uyandırdığını da anlarız.

Hitler’in bu nefret duygulan, babasmm ayık ol­duğu zamanlarda, insanlar üzerinde bambaşka bir izlenim oluşturma çabasıyla daha da perçinlenir. Baba, böyle zamanlarda kendinden emin, onurlu, bulunduğu memurluk konumuyla gurur duyan biri gibi davranır. Emekli olduktan sonra bile, halk ara­sına kanşacağı zaman üniformasını giyer ve öyle do­laşır. Giyim kuşamı konusunda çok titizdir, başı dik, kasılarak yürür kasabanın sokaklarında. Tanıdıkla- nyla, komşularıyla karşılaştığı ve onlarla konuştuğu zamanlarda, onlara tepeden bakan bir tavır sergiler, kendisine hitap ederken adım, unvanıyla tam olarak telaffuz etmelerini ister. Eğer bir kişi bile unvanını ek­sik söyleyecek olursa buna dikkat çeker, uyanda bu­lunur. Bilgi aldığımız kişilerin anlattığına göre bunu öyle bir seviyeye vardırmıştır ki, kasabadaki pek çok kişinin, özellikle de çocukların alay konusu olmuştur. Hitler’in babası çocukların evde kendisine sıklıkla kullandıklan takma isimlerle değil de, Herr Vater (Al­manca: Bay Baba) diye seslenmelerini isterdi.

Babasının Hitler’in Karakteri Üzerindeki Etkileri

Çok sayıda vaka incelemesinden biliyoruz ki, ço­cuğun, özellikle de erkek çocuğun karakterinin şekil­lenmesinde babasmm etkisi çok büyüktür. Oğlunun saygı duyabileceği nitelikte, kendi içinde davranış bütünlüğü gösteren, dengeli ve tutarlı bir baba figü­rü çocuğun kendisine örnek aldığı model kişi olur. Çocukta oluşan baba imgesi, onun kişiliğinin temel yapıtaşmı oluşturur ve bunun yardımıyla çocuk, top­lumca kabul edilen doğrular çerçevesinde, kendi kişi-

155

lik bütünlüğünü oluşturur. Kişilik gelişiminde atılan bu ilk adımın önemi asla göz ardı edilemez. Bu, ileriki yaşlarda edinilecek dengeli, düzgün ve güvenilir bir karakterin ön koşuludur.

Hitler’ in durumunda, onun gibi pek çok nevrotik- te olduğu gibi, bu basamak aşılamamıştır. Hitler’in babası onun rol modeli olarak kabul edebileceği, dengeli, tutarlı, toplumla uyumlu ve takdir edilen bir örnek oluşturmak yerine, kendisini bir çelişkiler yumağı olarak ortaya koyar. Bazen, işine ve hizmet ettiği topluma saygı duyan, işine sadık, güvenilir bir memur rolüne bürünür ve herkesin kendisi gibi olmasım ister. Böyle zamanlarda dünyanın en asil, adil, düzgün ve katı insanıdır. Dış dünyaya karşı, herkesin saygı göstermesi ve sözünü dinlemesi ge­reken önemli biri gibi görünür. Ne var ki evde, hele içki içip sarhoş olduktan sonra bunun tam tersi biri çıkar ortaya. Acımasız, adaletsiz ve düşüncesizdir. Hiç kimseye, hiçbir şeye saygısı yoktur. Dünya, ona göre yaşamak için doğru ve uygun yer değildir. Ba­zen, böyle zamanlarda bir kabadayıya dönüşerek, ona güçleri yetmeyen karısını ve çocuklarını kırbaçla döver. Bu sadist davranışa bazen köpekleri bile ma­ruz kalır.

Bu koşullar altında çocuğun kafası karışır ve ken­dini özdeşleştirebileceği doğru düzgün bir modelden yoksun kalır. Bu durum yalnızca kendi içinde büyük bir sorun olmakla kalmayıp, aynı zamanda çocuğun dış dünyayı da yanlış ve çarpık algılamasına sebep olur. Hepsinin sonucunda da, içinde yaşadığı dünya ona tamamen güvensiz, çarpık, adaletsiz ve tehlike­li görünür. Çocuk, bunlardan kendisini sakınmak için elinden geldiğince uzak kalmak ister, çünkü bu sorunlarla baş edemeyeceğini düşünür. Kendini gü­vende hissetmemesinin en temel sebebi de babasının davranışlanndaki tutarsızlıktır. Akşam eve geldiğinde nasıl davranacağını, neler yapacağmı önceden tahmin 156 edemez. Ona sevgi, destek, güven vermesi gereken en önemli kişi, aksine onu tedirginlik, huzursuzluk ve güvensizlikle besler.

Yetkin Bir Örnek Arayışı

Hitler, çocukluğunda bu eksikliği çok derinden hissetmiş olmalı ki sonraki yıllarda da saygı duyup örnek alabileceği güçlü erkek modeller aramıştır. Ço­cukluğu boyunca yanında yaşadığı adam, anlaşılan o ki, onun bu konudaki açlığını doyuramamış, onun için bir örnek rol modeli sağlayamamıştır. Elimizdeki bazı verilere göre, birkaç öğretmenine bir rol modeli bulmak umuduyla yaklaşmış ancak öğretmenleri onunla bu tip bir yakınlık kurmamıştir. Sonraları, bu ihtiyacı karşılamak için tarihten birilerini arama­ya koyulur. Sezar, Napolyon, Büyük Frederick gibi isimler bunların yalnızca birkaçıdır. Böyle önemli karakterler hemen her çocuğun hayatında önemli rol oynar, ancak yine de bir rol modeli oluşturmada yetersiz kalırlar. Çünkü çocuğun aklında geçmişten gelen sağlam bir temel yoksa kurulan ilişki tek yanlı olacağından bu kahramanlar somutluk kazanamaz­lar. Bu durum, Hitler’in Viyana’da geçirdiği yıllar boyunca kendisini özdeşleştirmek istediği politik şahsiyetler için de geçerlidir. Bu süre zarfında, kah­ramanları Schenerer ve Lueger olmuştur. Onların politik tavır ve inançları bir süre Hitler’in duygularına yön verip ona bir örnek model oluştursa da, bu böyle devam etmemiştir. Hitler, askerlik yıllarında güçlü erkek liderlerle, onu yönlendirecek ve koruyacak in­sanlarla tanışır. Bu sırada kurallara boyun eğmesi, sadakati, taşıdığı sorumluluk duygusuyla örnek bir asker olmuştur. Bu yıllarda, asker ocağım psikolojik açıdan hep özlemini duyduğu yuva sıcaklığını buldu­ğu tek yer olarak benimser. Bu yüzden görevini istek ve bağlılıkla yerine getirir. Askerliği o kadar sever ki, 1916’da yaralandrktan sonra bile istirahat süresi

157

dolmadan kumandanına mektup yazarak görevine dönmek istediğini bildirir.

Savaş bittikten sonra da ordudan ayrılmaz ve su­baylara karşı itaatkâr tavrı devam eder. Ondan iste­dikleri her şeyi yapmaya hazırdır. Arkadaşlarım gam­mazlayıp öldürülmelerine sebep olmaya bile… Hitabet yeteneğini keşfeden subaylar, onu özel propaganda konuşmaları yapmakla görevlendirdiğinde, Hitler bu iş için kendisim seçtikleri için sevinçten havalara uçar. Bu onun siyasi kariyerinin ilk adımı olmuştur. O za­manlarda bile, bir önder arayışı içinde olduğu açıktır. Başlangıçta kendisini bir liderin gelişim “müjdeleyen” bir haberci olarak görmüş olmalı. Şurası kesindir ki, kariyerinin başlangıç yıllarında, bir rehber bulma umuduyla önemli şahsiyetlere aşın derecede boyun eğme tavrım sürdürmüştür. Von Kahr, Ludendorff ve Hindenburg bunlardan sadece birkaçıdır.

Sonralan hepsiyle arasını bozduğu, onlara kötü davrandığı doğrudur. Ancak bu değişim, Hitler’in onlardaki kusurlan ve yetersizlikleri fark etmesiyle başlamıştır. Rol modelinden talep edilen şeylerin gün geçtikte daha da artması, Hitler gibi kendinden büyük birinden emir ve ders almaya meraklı pek çok nevrotikte görülen bir durumdur. Bunlar aradıklan olgunluğa erişene kadar, kendi gözlerinde bir “üstün insan” olan, her balamdan mükemmel birine boyun eğerler. Sonuç olarak, yüksek kademeden üstün insanlarla, kendilerine ülküsel bir örnek olacaklan umuduyla ilişki kurarlar. Bu insanlarda en ufak bir kusur ya da yetersizlik gördükleri anda, hayallerini karşılamakta başansız olan bu yenik kahramanlarına atfettikleri tüm değerleri silerek, onlan yükselttikleri yerden aşağı çekerler ve intikam almak için kötü dav­ranmaya başlarlar. Avm şekilde Hitler de hayatım her yönden yeterli bulacağı bir önder arayarak geçirmiş, her seferinde bulduğuna inandığı kişinin kusurlanm yakalayarak sonunda aslmda hiçbirinin kendinden 158 üstün olmadığı inancına ulaşmıştır. Bu tür kişilerin unvan ya da adlarım eksiksiz söyleme takıntısı, ço­cukluğunun ilk yıllarında edindiği bu alışkanlıktan kaynaklanır ve bu yıllarda üzerine düşen babasının gölgesidir.

Bu dönemde Hitler’in tercih edebileceği unvanlar arasında yalnızca “Führer” unvanından tatmin olmuş olması da gerçekten ilginçtir. Onun gözünde bu un­van hepsinden üstün, hepsinden büyüktür. Hayatmı kendisine önder olabilecek doğru kişiyi aramakla geçirmiş ve sonunda bu role uygun olanın ancak kendisi olduğunu keşfetmiştir. Artık, başkasından beklediği bu görevi, milyonlarca insan adına kendisi yerine getirecektir. Onun bu unvanı benimseyip bu rolü üstlenmesine Alman halkının da rıza gösterip onu “Führer” olarak kabul etmesi, Alman halkının da düşünce yapısının Hitler’inkine benzediğini ortaya koyar. Alman halkı bu rolü üstlenmeye hazır bir insa­na boyun eğmeyi yalnızca istememiş neredeyse buna can atmıştır. Bunun sebeplerim araştırdığımızda. Alman aile yapısından kaynaklanan bazı özelliklerle karşılaşırız. Babanın evde başka, dışarıda başka biri olması bu açıdan önemli bir etkendir. Gerçi bu ikilik, genele vurulduğunda Hitler’in evinde görüldüğü ka­dar belirgin değildir. Ama belki de Hitler’in kendine has özellikleriyle toplumun bir rol modeli işlevini yerine getiren bir baba figürüne duyduğu ihtiyaçla kendini özdeşleştirmesini ve bu ihtiyacı başkalarının kolayca anlayıp kabul edebileceği şekilde dile getire­bilmesini sağlayan tam da bu olgudur.

Öyle anlaşılıyor ki, önderlik rolü açısmdan gü­nümüz dünyasmda, Hitler’e meydan okuyabilecek tek kişi Roosevelt’tir. Yakınında bulunanlar Hitler’in Churchill’den de Stalin’den de hiç çekinmediğini ifade etmişlerdir. Hitler, bu ikisinin kendisine benzediğini düşünerek, onları kolayca alt edeceğinden şüphe et­mez. Fakat Roosevelt onun için bir muammadır. Yüz

159

elli milyon insanı bağırıp çağırmadan, azarlamadan, tehdit etmeden yöneten, bu şekilde onlara söz geçire­bilen nasıl bir insandır? Hitler Roosevelt’in bu kadar büyük bir kalabalığı yönetmesine karşın nasıl olup da beyefendiliğinden hiçbir şey kaybetmediğine akıl erdiremez. Bu nedenle, kamuoyu önünde Roosevelt hakkında ne derse desin, aslında içten içe ona hay­ranlık duymaktadır. Belki de bu hayranlığın altında yatan sebep hareketlerini önceden kestiremediği için ondan çekiniyor olmasıdır.

Annesi ve Hitler Üzerindeki Etkisi

Ne var ki Hitler’in babası onun çocukluk yılla­rının sadece bir parçasıdır. Bir de, görüştüğümüz kişilerin hep çok nazik biri olduğundan bahsettikleri bir annesi vardır. Hitler annesiyle ilgili çok az şey yazmış, halkın karşısında ondan söz etmemiştir. Bilgi aldığımız kişilerin anlattıklarına göre, annesi çok azimli ve çalışkan biridir ve hayatının merkezine evini ve çocuklarım yerleştirmiştir. Mükemmel bir ev hanımıdır; evde tek bir toz zerresine bile rastlanmaz. Her yer son derece düzenli ve temizdir. Aynı zamanda yaşanan olumsuzlukları ve başlarına gelen belaları koyu bir Katolik olarak Hıristiyanca bir boyun eğmey­le karşılar. Aylarca süren hastalığı yüzünden çektiği büyük acılara bile hiç şikâyet etmeden katlanmaya çalışmıştır. Bütün çektikleri arasında herhalde en çok o aksi kocasmdan çekmiştir. Çocuklarının iyiliği için kocasına kafa tutmak zorunda kalmış olması bi­le mümkündür. Anlaşıldığı kadarıyla fedakâr kişiliği nedeniyle bütün bunlara sabırla katlanmıştır. Kendi çocuklarına karşı her zaman aşırı derecede sevecen ve cömert davranmıştır. Buna karşılık iki üvey çocu­ğuna kimi zaman daha mesafeli ve katı davrandığını varsaymak için elimizde yeterince sebep vardır.

Her durumda açıkça kendini gösteren bir şey var­dır ki o da annesiyle Adolf arasında çok güçlü bir bağ 160 olduğu gerçeğidir. Daha önce belirtildiği gibi, bu Adolf doğmadan önce annesinin iki, hatta üç bebeğini kay­betmiş olmasıyla ilgili olmalıdır. Hitler de kardeşleri gibi zayıf bir bebek olduğundan, o yapıda bir anne, bu bebeğinde de aynı acıları yaşamaktan korkarak onu korumak için elinden geleni yapmış olmalıdır. Bu yüz­den annesi onun tüm kaprislerine sabır gösterir, hatta onu şımartacak derecede fazla koruyucudur. Adolfun beş yaşma kadar annesinin göz bebeği olduğunu söy­lemek yanlış olmaz. Anne, tüm ilgi ve sevgisini onun üzerine odakiamıştır. Kocasıyla arasındaki 23 yıllık yaş farkı ve aralarında bir aşk ilişkisinin olmayışı dü­şünüldüğünde bu ilgi aslında çok normaldir.

Bu sıkı bağlılığın sonucunda anne oğul arasında güçlü bir libidinal bağ oluşmuştur. Adolfun bu sü­re içinde tantrum (öfke nöbetleri) geçirdiği kesindir. Ancak durumunun pek de ciddi olduğu söylenemez. Anlaşılan o ki bu nöbetlerin amacı, annesinden is­tediklerini elde etmektir. Sonunda başarılı da olur. Böylece Hitler hem annesine istediklerini yapürmak- ta, hem de bunları elde edemezse babası gibi biri ola­cağı mesajım vermektedir. Bu yüzden anne, babanın onaylamadığı davranışlara, baba evde yokken göz yu­mar, hatta bu yaramazlıklara ortak olur. Bu dönemde Hitler’in yaşamı, babası gelip de annesiyle arasındaki ilişkiye müdahale etmediği, onların oyunlarını boz­madığı sürece adeta bir cennet gibidir. Baba, eline so­pasını almadığı zamanlarda karısından ilgi ve hizmet beklediği için de, anne oğul arasındaki mutlu ilişki ister istemez zarar görür. Böyle zamanlarda Adolfun yaşadığı çocuksu cennetin bozulmasına tepki göster­mesi, bunun da babasının kendisinde yarattığı korku ve güvensizlik duygularını pekiştirmesi doğaldır.

Yıllar ilerleyip Adolf büyüdükçe ve annesine kar­şı duyduğu libidinal bağlılık daha da güçlendikçe gücenme ve korku duygulan da şüphesiz artmıştır. Annesiyle ilişkisinde çocuksu cinsel duygular ve fan-

161

teziler ortaya çıkmaya başlar. Bunlar Hitler’in kişiliği üzerinde araştırmalar yapmış olan psikologların sö­zünü ettikleri Oedipus kompleksidir. Anneden yoğun ilgi ve sevgi görmesine karşın, babanın uygunsuz davranışlarına maruz kalması bu kompleksin gelişi­mini hızlandırmıştır. Böylece babaya duyduğu nefret arttıkça, annesine duyduğu bağlılık ve sevgi de art­maktadır. Ve annesini daha çok sevdikçe, babasma karşı duyduğu nefret ve öç alma duygularının ortaya çıkmasından daha çok endişe etmeye başlar. Böyle durumlarda, küçük erkek çocukları genellikle, dışa­rıdan gelen müdahalelerden kurtulmanın yollarım ararlar, bunu hayal ederler. Küçük yaşlarda aym şeyi Hitler’in de yaşadığım tahmin etmek anlamsız olmaz.

Hitler’in Aşka, Kadınlara ve Evliliğe Karşı Tutumunu Belirleyen Faktörler

İki yeni faktör Hitler’in içinde bulunduğu çatışma­yı daha da şiddetlendirmiştir. Bunların biri beş ya­şındayken bir erkek kardeşinin dünyaya gelmesidir. Bu yeni bebek, ona rakip olarak annesinin kendisine duyduğu ilgi ve sevginin bir kısmını götürmüştür. Özellikle bebeğin biraz hasta ve zayıf oluşu, Hitler’in bu ilgiden daha da çok mahrum kalmasına sebep olmuştur. Bu nedenle küçük kardeş onun düşmanlı­ğını hemen üzerine çeker. Hitler babasından kurtul­mak istediği gibi ondan da kurtulmak ister.

Bu duygulan tetikleyen bir diğer olgu ise anne ba­basını cinsel ilişki sırasında görmüş olma ihtimalidir. Elimizdeki bilgiler doğrultusunda bu tahmin doğru­luk kazanmaktadır. Gerek babasının karakter yapısı, gerekse eski zamanların yaşama biçimi bunu müm­kün kılar. Bu olayın etkisiyle Hitler’in iç dünyasmda belli bir karmaşa ortaya çıkmış olmalıdır. Bir yandan zavallı annesine saldırdığı için babasma kızmakta, diğer yandan ona boyun eğen annesine müdahale edemediği için kendisini suçlamaktadır. Daha sonra 162 da görüleceği gibi, bu tecrübenin izleri gelecekte onun üzerinde önemli etkiler yaratacaktır.

Hitler bu tip bir olaya tanık olduğu için tepkili ve üzgündür. Bunun en önemli sebebi, annesinin ba­basına boyun eğerek kendisine ihanet ettiği düşün­cesidir. Bir erkek kardeşinin olması ise bu duyguyu daha da perçinlemiştir. Kadınlara duyduğu saygıyı büyük oranda yitirmiştir. Hanisch’in aktardığına gö­re, Viyana’da yaşadığı dönemde Hitler aşk ve evlilik konulan hakkında onunla uzun uzun konuşmuştur. Hanish’e göre Hitler’in bu dönemde kadın erkek iliş­kileri hakkında çok katı fikirleri vardır. Anlaşıldığına göre Hitler o zamanlar bile, erkeklerin istedikleri tak­dirde çok düzgün ve ahlaklı bir hayat sürebileceğim savunmaktadır. Ona göre bir erkeğin yanlış ya da ahlaksız davranması kadının hatasından kaynakla­nır. Hanisch Hitler’in kadınlar konusunda durmadan kendilerine nutuk attığından ve potansiyel olarak her kadının kötü olduğunu söylediğinden bahseder. Baş­ka bir deyişle Hitler kadmlan potansiyel bir baştan çıkancı olarak görmekte, erkeklerin yanılgıya düş­melerinden onlann sorumlu olduğuna inanmakta ve onlan sadakatsiz olmakla suçlamaktadır.

Bu tutumun başlıca sebebi annesi ile arasında yaşananlardır. Başlarda kendisini büyük bir aşkla baştan çıkaran anne, sonra kendisini babasına ve­rerek ona ihanet etmiştir. Yine de Hitler ideal bir aşk ve evlilik formunun varlığına inanır. Bunun gerçeğe dönüşmesi için önce sadık bir kadın bulunmalıdır. Bildiğimiz gibi, Hitler tam bir felaketle sonuçlanan yeğeni Geli Raubal’le ilişkisinden sonra kendisini bir daha asla bir kadma teslim etmemiştir. Bu küçük istisna dışında aşksız bir hayat sürmüştür. Kadınlara ve erkeklere duyduğu güvensizlik öylesine derindir ki, hayatı boyunca kayıtlara geçmiş gerçek, samimi bir dostluk ilişkisi yoktur.

Hitler erken yaşlarda edindiği bu tecrübelerin

sonucunda, düşmanca bir dünyamn içinde kendini

163

yapayalnız bulur. Babasından nefret eden, annesine güvenmeyen, kendi zayıflıklarından ötürü kendisiyle kavga eden biridir. İçindeki büyümeyen çocuğun aklı dayanılmayacak ölçüde karışıktır; çevresiyle ilişki­lerinde biraz olsun huzur ve güvene kavuşmak için içindeki duygu ve düşünceleri durmadan baskılaya­rak bilinçaltına iter.

Bu durum, erken yaşlarda pek çok çocuğun ba­şına gelen normal bir süreçtir. Bu baskılama süreci, çocuğun anne ya da babasıyla, eski anı ve duygu­larının bulandırmadığı, az çok arkadaşça bir ilişki kurabilmesini sağlamaya yarar. Ne var ki bu eski çatışmalar, bu baskılama süreci içinde çözümlenmiş ya da yok edilmiş olmaz. İlerleyen zamanlarda bun­ların tekrar ortaya çıktığını görürüz. Bu kompleksin baskılanması, erken yaşlarda kolay olsa da, ergenlik devreye girince, büyümenin ve olgunlaşmanın verdiği etkiyle hisler yeniden uyanır. Bazı durumlarda ilk halleriyle, bazı durumlarda ise sembolik şekilde ya da örtük olarak ortaya çıkarlar.

Hitler’in durumunda ise çatışan duygular o kadar güçlüdür ki, böyle zamanlarda onları baskılamayı, gizli tutmayı başaramaz. Hitler’in okul yaşamının ilk yıllarında bu hislerin sembolik şekillerde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Ne yazık ki Hitler içsel çatış­malarını yansıtmak için bilinçsizce öyle semboller seçmiştir ki, dünyanın geleceği bunlardan ciddi şekil­de etkilenmiştir.

Simgesel Biçimde Dile Getirilen Çocukluk Çatışmaları

Hitler’in bir zamanlar annesine karşı hissetti­ği duygular, bilinçsizce Almanya’ya yöneltilmiştir. Almanya’nın annesi gibi genç, canlı ve gelecek vaat eden bir ülke olmasından ötürü bu aktarım (transfer) kolay olmuştur. Nasıl annesinden uzak olmasma karşın gizliden gizliye onunla bir olmak istiyorsa 164

Almanya’dan da uzaktır. Almanya, onun hayalindeki ideal anne simgesine dönüşmüştür. Bu Hitler’in yazı ve söyleşilerinde açıkça görülür. Bu duygu aktarımını birkaç alıntıyla somutlaştırabiliriz.

“İlk gençlik yıLlarımın geçtiği, gizli arzular ve gizli bir aşkla beni kendine çeken yere (Almanya) olan öz­lemim gittikçe artıyordu.”

“İlk bakışta bana aşılamaz bir uçurum gibi görü­nen şey, şimdi içimde öncekinden daha güçlü bir yurt sevgisini ateşliyor.”

“Beni anayurdumdan ayıran ve doğal olmayan bu ayrılık…”

“Anayurtlarından ayrı düşmüş olanları…”

“Sevgili annelerinin kollarına dönme anını hüzün­lü bir coşkuyla bekleyenleri çağırıyorum.”

Almanlar yurtlarına “Baba yurdu” derler. Buna karşın ilginçtir ki Hitler hep “Anayurt” sözcüğünü kullanmıştır. Almanya, Hitler için tam olarak anne­sini, Avusturya ise babasım simgeler. Onun gözünde Avusturya, tıpkı babası gibi yaşlanmakta olan, iç­ten içe çürüyen yorgun bir şeydir. Bu yüzden Hit­ler, babasma duyduğu bilinçdışı nefreti olduğu gibi Avusturya’ya yöneltmiştir. Yetişkin biri haline geldi­ğinde artık bu üstü kapalı duygulan hiç çekinmeden dile getirebilir. Çünkü söylediklerinden alınacak, ona küsecek kimse yoktur. Mein Kampf ta Avusturya’dan sık sık şöyle söz eder:

“…Ve ben, yurduma, Avusturya Almanya’sına kar­şı büyük bir sevgi, Avusturya devletine karşı büyük bir nefret duyuyorum…”

“Reich’in yükselişiyle Avusturya’nın çöküşünü gururlu bir hayranlık duygusu içinde kıyaslıyorum.”

Avusturya ve Almanya arasındaki birlik onun için anne babasının evliliğini simgeler. Hitler’in hayatına baktığımızda bu beraberliğin onu ne kadar rahatsız ve mutsuz ettiğini tekrar tekrar görürüz. Bunun sebe­bi babasının annesine zarar verdiğini düşünmesi ve

165

bu durumun ancak babanın ölümü ile sonlanacağına inanmasıdır. Hitler’e göre annesi ancak o zaman kur­tuluşa erecek, rahat ve özgür kalacaktır. Duygularını nasıl dile getirdiğini birkaç alıntıyla örnekleyelim:

“Sık sık ihanet örnekleri sergileyen ve kendi aşa­ğılık istekleri için Almanya’yı da peşi sıra sürükleyen ve onun isteklerim hiçe sayan tahta niye bağlılık gösterilsin ki?”

“Bizi en çok üzen şey Avusturya’da bütün siste­min manevi anlamda Almanya’yla kurulan birlik sa­yesinde korunması ve böylelikle Almanya’nın sırtında sürekli bir ceset taşımasıydı.”

“Burada şunu söylemem yeterli olacaktır ki daha ilk gençlik yıllarımdan itibaren beni hiç terk etmeyen, aksine her geçen gün daha da güçle­nen bir inanç taşıyorum. Alman ırkının korunma­sı Avusturya’nın yok edilmesini gerektirmektedir… Habsburg Hanedanr Alman ulusuna felaketten baş­ka bir şey getirmemiştir.”

“Kalbim Avusturya monarşisi için değil Al­man Reich’i için atmaya başladığı günden beri, Avusturya’nın yıkılışı benim için Alman ulusunun se­lamete kavuşmasından başka bir şey ifade etmiyor.”

Bu duygu aktarımının önemini kavradığımızda, Hitler’in eylemlerini anlama yolunda ilk adımı atmış oluruz. Bu bizi şu sonuca götürür ki Hitler’i meşgul eden şey milyonlarca insandan oluşan bir ulusun işleri değil, kendi çatışmalarım çözümleme ve çocuk­luğunun düzensizliklerini giderme çabasrdır. Hitler kendine gerçekçi çözüm yollan bulmada yardımcı olacak insanlarla ilişki kurmak yerine bireysel so­runlarım tüm ulusa yansıtmakta ve bunlan gerçekçi olmayan yöntemlerle çözmeye çalışmaktadır. Kendi küçük evreninin büyük bir evren haline gelmesi bu şekilde gerçekleşmiştir.

Bu noktadan yola çrkarak son savaş patlak verdi­ğinde neden diz çöküp Tann’ya dua ettiğini anlamak 166 zor olmasa gerek. Bu onun için sadece basit bir sa­vaş değil, sembolik annesi uğruna kavgaya girişmesi için büyük bir fırsattır aynı zamanda. Ona erkek­liğini kanıtlama ve kabul görme fırsatı sağlamak­tadır. Bu yüzden de Hitler’in Avusturya ordusuna yazılmak yerine Alman ordusuna yazılması kaçınıl­maz olmuştur. Yine bu koşullar altmda onun iyi ve itaatkâr bir asker olması da kaçınılmazdır. Farkında olmasa da askerlik hayatında sanki annesi yanında durup kendisini gözlerken büyük bir adammış gibi davranan bir çocuğa benzemektedir. Bütün derdi annesinin (yani sembolik olarak Almanya’nın) gele­cekteki mutluluğudur. Bu uğurda gerekirse ölmeyi bile göze alacaktır. Dolayısıyla Hitler’in Almanya ile arasındaki ilişkinin aslında hep özlemini çektiği cinsellik içermeyen ideal bir evlilik ilişkisi olduğunu söylemek mümkündür.

Almanya’nın Yenilgisinin Etkileri

Her şeyin sonunda iyi sonuçlanacağına inandığı sürece işler yolunda gider. Kendisine yüklenen so­rumluluklardan, yaşadığı zorluklardan asla şikâyetçi olmaz, bunun acısmı başkalarından çıkarmaz. Yap­tığı şeyden mutluluk duyar, askerlik yaşamının zorluklarına, karşılaştığı sıkıntılara karşı başını dik tutmaya çalışır. Bu mutluluk, çocukluğunda gerçek annesinin “aşağılamşına” benzer bir şekilde cephede onun yerine koyduğu simgesel annenin yani Alman ordusunun aşağılanışıyla sona erer. Bu durum, onun için adeta annesinin tekrar tecavüze uğraması gibi­dir. Ekim olaylarının patlak vermesi ve bundan Ya­hudilerin sorumlu tutulmasıyla birlikte, baskı altmda tuttuğu nefret Yahudilere yönelir.

Almanya’nın kesin olarak yenilgiye uğradığının farkına vardığında histerik tavırlar takınmaya başlar. Durumun gerçekliğini kabullenmeyi ya da buna alış­mayı reddeder. Bu durum karşrsındaki tavrı, ailesini

167

 

cinsel ilişki sırasında gördüğünde takındığı tavırdan farksızdır. Kendisi şöyle yazmıştır:

“Gözüm karardı, dizlerimin bağı çözüldü; birkaç saat içinde gözlerim kor gibi oldu ve etrafımdaki her şey karardı. Hiçbir şey göremiyordum. Sendeleyerek yatakhaneye yürüdüm, kendimi yatağa atarak ateşler içinde yanan başımı yastığa gömdüm.”

Gazdan zehirlenmesi de bu dönemde olur. O an kör ve dilsiz olduğunu zanneder. Hastanede birkaç hafta kontrol altında tutulmasına rağmen hastalığı­nın gelişimi ve gözlemlenen belirtiler gazdan zehirlen­melerde görülen belirtilere benzemez. Etrafım göre­meme ve konuşamama durumu tipik birer histeri be­lirtisidir. Tedavisini yürüten doktor, durumunda tipik histeri belirtileri bulmuş, hatta savaştan sonra Alman tıp fakültelerinden birinde verdiği derslerde onun durumunu örnek göstermiştir. Başka durumlardan öğrendiğimiz üzere, bu tip hastalar benzer duygulara kapıldıkları anlarda erken yaşlarda yaşadıkları çatış­maların aynısını yeni durumlarda yemden yaşarlar. Hitler örneğinde bu durumun kökeninin anne baba­sını cinsel ilişki sırasında görmüş olması olduğu ne­redeyse kesindir. Tanık olduğu şeyi karşı koyamadığı, vahşi bir saldın olarak yorumlamış ve gördüklerinin gerçek olduğunu reddetmeye çalışmıştır. İşte onu ge­çici olarak kör ve dilsiz yapan bu tecrübedir.

Daha sonra yaşadığı olaylarda kullandığı bazı imgeler bu yorumun doğruluğunu kanıtlamaktadır:

“Düzenbazlıkla, hileyle Alman ulusunun ruhuna tecavüz edilmiştir.”

“Savaş karşıtlarımız, bu kanlı tecavüze seslerini çıkartmadılar.”

Hitler’in Kutsal Görev İnancının Kökeni ve ölümsüzlük Özlemi

Hitler’in Almanlan özgürlüğe kavuşturup büyük bir Almanya kurma hayaline kapıldığı yer, işte tam 168 da histerik körlük ve dilsizlik sorunlarından mustarip halde günlerini geçirdiği bu hastane odasıdır. Onun gelecekteki siyasi kariyerine rengini veren ve bütün dünyanın kaderini etkileyen gelişmelerin temelinde bu hayal vardır. Dahası Tanrı tarafından Almanları kurtarmak için kutsal bir görevi ifa etmek üzere se­çildiği inancmın ortaya çıkış sebebi de bu hayaldir. Büyük ihtimalle bu inanç onun yetişkin kişiliğinin en çarpıcı özelliğidir. Ona bir uyurgezerin sakınmazlığını veren işte bu özelliktir.

Başka pek çok vakanın incelenmesinden çıkart­tığımız sonuçlara göre şunu söyleyebiliriz ki bu tür inanışlar hiçbir zaman büyük yaşta yaşanan tecrübe­lerden kaynaklanmaz. Bu inancın devam ettirilmesi için, kişilerin, kökeni çocukluklarına dayanan eski yaşantılarının tekrar diriltilmesi gerekmektedir. Tabii ki, bir çocuk için kendisine özgü, özel bir varlık olma, ölmeden önce büyük işler yapma isteği gayet doğal­dır. Büyüme çağmda her çocuk bu süreçten geçer. Çoğu da kader, şans, Tanrı ya da başka doğaüstü güçler tarafından birtakım işleri yerine getirmek için seçilmiş olduğuna inanır. Ancak yetişkin insanlar bu inancı destekleyen birçok olayla karşılaşsalar bile yine de seçilmiş olduklarına tam olarak inanmazlar. Yetişkinlikte bu tip bir kesin inanca nadiren ve ancak bunu mazur gösteren çocukluk yaşantılarına sahip kişilerde rastlanır.

Hitler’in durumunu ele alırsak, bu yaşantıların ne­ler olduğu bellidir. Daha önce belirtildiği gibi, annesi ondan önce iki ya da üç çocuk doğurmuş ve hepsini bebekken kaybetmiştir. Hitler de narin, zayıf bir çocuk­tur. Durum böyle olunca, annesi onu hayatta tutabil­mek için elinden gelen en büyük çabayı göstermiştir. Onun hayatta kalması hem aile hem de yakın çevre için önemli bir konudur. Hitler’in durumu ev içinde sürekli ölen kardeşlerle karşılaştırılır. Bunun Hitler’de bir psi­kolojik rahatsızkğa sebep olmaması düşünülemez.

Çocuklar daha küçük yaşlarda ölümün farkına varırlar. Hitler’in ölüm üzerine düşünmesi ise daha öncelere gider. Ölüm, küçük çocuklar için anlaşılmaz bir şeydir. Bu yüzden, çocuklar ölüm olgusunu daha sonra kafa yormak üzere kafalarından çıkarmadan önce, onun ne anlama geldiğine ilişkin muğlak da olsa bir fikir sahibi olmaya çalışırlar. Hitler’in duru- mundaysa ölüm daha gerçek, somut bir olgu olmuş­tur. Annesinin korkulan mutlaka ona da yansımış olmalıdır. Daha aklı neyin ne olduğuna tam ermezken bile, neden kardeşlerinin ölüp kendisinin hayatta kal­dığını sorgulamış olmalıdır. Çocuk aklıyla bakılırsa, bu durum ancak kendisinin sevildiği ve bazı bilinme­yen nedenlerle yaşamasına izin verildiği şeklinde de­ğerlendirilebilir. Hitler’in bu akıl yürütme sonucunda kendisinin ‘seçilmiş çocuk’ olduğuna inanması, anne­sinin üvey kardeşlerine karşı takındığı tutumla daha da pekişmiş olmalıdır.

Doğaldır ki Hitler’in bu inancı beş yaşmdayken bir kardeş sahibi olmasıyla daha da güçlenmiştir. Bu çocuğun Hitler’in yaşamında oynadığı rol, hiç şüphe yok ki, biyografisini yazan kişilerin kabul ettiğinden daha büyüktür. Ne var ki bu çocuk da altı yaşma basmadan ölür. Adolfun ölüm kavramı ile gerçek an­lamdaki ilk karşılaşması olan bu acı olay sonucunda ölüm problemi daha canlı bir şekilde yeniden karşı­sına çıkmış olur. Hitler bu sırada, kendisi hayatta kalırken ötekilerin neden öldüğü sorusunu kendisine yeniden sormuş olmalıdır. O yaşta bir çocuğun bu soruya verebileceği tek cevap, Tann’nın koruma­sı altında olduğudur. Hitler Almanlann kurtancısı olduğuna dair fanteziler kurmaya henüz başlama­dığı askerlik günlerinde bile cephede savaşırken bu inançta olduğunu belirtmiştir. Arkadaşlan bir bir ölürken, kendisinin sağ kalmasının nedeni ona göre Tann’nın koruması altında olmasıdır. Cephede ulak olarak yerine getirdiği tehlikeli görevlerde gösterdiği 170 üstün cesaretin altında da bu güven duygusu yatı­yor olmalıdır. Mein Kampfın her satırında bu inanca rastlarız. Onu Alman sınırına bu kadar yakın bir yerde dünyaya getiren, Viyana’ya gönderip muazzam acılar çekmesine sebep olan ve birçok işe kalkışması­na yol açan işte hep bu kaderdir. Aynı kader askerlik günlerinde de karşısına çıkar. Cephede yemek yerken içinden gelen bir ses onu yerinden kalkıp başka bir yere gitmeye yönlendirir, kalkıp gittikten kısa bir sü­re sonra tam oturduğu yerde bir bomba patlar ve bir arkadaşı hayatım kaybeder. Bu olay Hitler’in Tanrı tarafından korunduğu yönündeki inancım daha da güçlendirmiş ve daha sonraki yanılsamalarının teme­lini oluşturmuştur.

Mesih Kompleksi

Bu inancın Hitler’de kökleşmesinde başka şeyler de etkili olmuş olabilir. Hastalarda çok sık rastladığımız olgulardan biri de küçük yaşlarda fazlaca şımartıla­rak anne ile çok güçlü bağlar kuran çocukların kendi babalarım sorgulamaya başlamalarıdır. Aile içindeki en büyük çocuk bu tarz şüpheler duymaya daha yattandır. Aynca babası annesinden yaşça oldukça büyük olan çocuklarda bu duruma daha sık rastlanır. Hitler’in durumunda, baba, anneden tam yirmi üç yaş büyüktür, yani babanın yaşı neredeyse annenin yaşının iki katıdır. Bu durumdaki çocuklar babaları­nın gerçek bir baba olmadığına inanmaya yattandır. Bunlar dünyaya gelişlerini bazı olağanüstü etkenlere dayandırırlar. Bu tür duygular, çoğunlukla büyüme çağmda kaybolur. Buna karşın küçük yaş grubundaki çocuklarda ve bu duyguyu yaşamaya müsait yetişkin­lerde aynı durum gözlemlenebilir. Hitler’in babasını öz babası olarak kabullenmeyişini ve kendine başka bir köken arayışı içine girmesini babasının antipatik ve kaba tutumlarıyla da açıklamak mümkündür. Ancak başka etkenleri de araştırmak gerekir.

 

Bu problem ancak Hitler’in kutsal bir misyona sahip olduğuna ve doğaüstü bir güç tarafından çeşitli durumlarda ne yapıp ne yapmaması gerektiği konu­sunda uyarıldığına neden inandığını açıkladığı ölçüde değer taşır. Yirmili yaşlarda Viyana’da kaldığı yıllar boyunca sakallı olması, savaş bittikten hemen sonra yeniden İsa’nınkine benzer bir sakal bırakması yu­karıdaki varsayımı doğrular niteliktedir. Ayrıca daha Benedikt okulunda öğrenciyken kiliseye girip rahip ya da başrahip olmayı istediğini de hatırlamak gerekir. Tüm bunlar, onun daha siyasi kariyerine başlamadan ve Almanların sevgisini kazanmak için İsa’ya bariz bir şekilde rakip olmaya girişmeden önce bile Mesih kompleksine kapılmış olduğunun göstergeleridir.

Ölüm Korkusu ve Ölümsüzlük Arzusu

Bu tür inançlar aslmda çocukluk döneminde yaygın olsa da, kişi büyüyüp olgunlaştıkça ve tecrü­beleri artınca kaybolur ya da değişime uğrar. Hitler’in durumunda ise bunun tam tersi söz konusudur. Yaşı büyüdükçe, bu kam daha da güçlenmiş ve so­nunda şu an olduğu gibi düşünce sisteminin temeli haline gelmiştir. Bu durumda bazı kuvvetli psikolojik akımların bu çocuksu düşünce yapılannı beslemeye devam ettiği söylenebilir. Bu psikolojik güç, diğer pek çok durumda karşımıza çıktığı gibi, muhtemelen ölüm korkusudur. Ölümle ilk yüzleşmesinde, yani kardeşlerinin ölümlerini düşündüğünde, vardığı ilk sonucun başkaları nasıl ölüyorsa bir gün kendisinin de öleceğini idrak etmek olduğunu söylemek mantık­sız olmaz. Annesinin üzerine titremesi bu korkuyu dindirmemiş, hatta bu özel ilgiyi ölümünün yakın olduğunun bir işareti olarak görmesine yol açmışür. Bu sonuca varmak, bu koşullar alünda bulunan bir çocuk için geçerli ve normaldir.

Ne var ki küçük bir çocuk için kendi ölümünü düşünmek dayanrlmazdrr. Kendisinin yok olacağı 172 düşüncesi kadar üzücü, moral bozucu bir şey yoktur. Bu düşünce gece gündüz içini kemirir ve hayattan zevk almaşım engeller. Bu kahreden korkudan kur­tulabilmek en büyük hedefi haline gelir. Bunu başar­mak hiç de kolay değildir, hele ki eldeki bütün deliller bu korkuyu geçerli ve haklı çıkarırken. Bu korkunun gücünü ve üzerindeki etkisini biraz olsun bastırabil­mek için, varlığının ilahi bir kökene dayandığını, ilahi kaderin kendisini tüm kötülüklerden koruduğu fikri­ni benimser ve böylece ölüm gerçeğini reddetmeye ça­lışır. Yalnız bu yöntemle çocuk kendim ölmeyeceğine inandırabilir. Ayrıca Hitler’in bu duruma gelmesinde, sadece arka arkaya ölen kardeşlerinin etkisi yoktur; bunun yanında bir de babasının ondaki korkuyu daha da körükleyen bitmez tükenmez kötülüğü ve şiddeti söz konusudur. Anne babasma karşı hissettiği suçluluk duygusu, babasınm Hitler’in onlar hakkın­da bildiği o kirli sırrı ortaya çıkarması halinde onu cezalandıracağı düşüncesi, bu tehlikenin, Hitler’in kafasında daha da büyüyüp abartılmasına sebep ol­muştur. Aynı zamanda bu hisler ölüm korkusunu da­ha da artırmış ve babasını tümüyle reddetme isteğini doğurmuştur. Tüm bu etkenler birleşerek, onun ilahi bir varlık olduğu ve bir güç tarafından korunduğu inancını beslemiştir.

Benim fikrim, Hitler’deki bu temel ölüm korkusu­nun halen karakterinde etkin olarak varlığını sürdür­düğü yolundadır. Bu tip insanlar yaşlan ilerledikçe bu çocuksu korkuyu daha belirgin bir şekilde his­sederler. Aslında olgun, akıllı bir birey, ölümün, her canimin fiziksel varlığı için kaçınılmaz son olduğunu bilir. Ama Hitler gibi biri öleceğini asla kabul edemez. Onun psikolojik yapısmda ölümsüzlüğü arzulayan bu yöndür. Pek çok yetişkin insan, ölüm korkusundan, ölümden sonra hayat olduğu inancıyla, dini birtakım bağlılıklarla kurtulabilir. Veya ölseler bile, en azından çocuklannın kalbinde yaşamaya devam edeceklerini

173

düşünürler. Bu normal avuntuların ikisi de Hitler için geçersizdir. Bu da onu ölümsüzlüğü bir başka yerde aramaya mecbur kılar. En azından binlerce yıl Alman halkının yüreğinde yaşamayı başarmalıdır. Bunu gerçekleştirebilmek için de o insanların kalp­lerinden İsa’yı söküp atması ve yerine kendisinin geçmesi gerekir.

Çeşitli hasta profillerinin incelenmesinden bu var­sayımı geçerli kılacak kanıtlar elde edilmiştir. Ayrıca bizzat Hitler’in kendi korkulan ve bunlarla baş etme yollan da bunu destekleyecek niteliktedir. Öldürül­me, zehirlenme, vakitsiz ölme gibi korkulanndan da­ha önce bahsedilmişti. Hitler bu örneklerin hepsinde ölümle kamufle edilmemiş haliyle yüzleşmektedir. Aslmda bulunduğu konum göz önüne alındığında bu korkuların pek de haksız olmadığı düşünülebilir. Ger­çekten de bunların pek çoğunun bir dayanağı vardır. Yine de gözden kaçırılmamalıdır ki zaman ilerledikçe Hitler’in tehlikelerden korunmak için aldığı önlemler aşınya kaçmaya başlamış, kendisinden önce aynı makama gelmiş kişilerin aldığı önlemleri kat be kat aşmıştır.

Her fırsatta referanduma başvurup halkın kendi­sini sevdiğinden ve lideri olarak görmek istediğinden emin olmadan kendini iyi hissedemez. Bunun müm­kün olmadığı zamanlardaysa korkularının önüne geçemez, gelecek onun için giderek belirsizleşir. Halk oylamalarına güveni neredeyse tamdır. Aldığı yüzde 98’lik oyun Alman halkının gerçek hissiyatını ve fi­kirlerini yansıttığı konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Hitler’in kafasını rahatlatmak, kendine güvenini ta­zelemek ve hezeyanlarına devam edebilmek için bu inanca ihtiyacı vardır.

Hitler’deki kanser korkusuna bakacak olursak, bu korkuyu haklı çıkaracak hiçbir tam veya delilin mevcut olmadığmı görürüz. Kanser uzmanlan bu korkusunun yersiz olduğu konusunda Hitler’e güven- 174 ce vermişlerdir. Ama o yine de bu kuruntularından vazgeçmez. Annesinin göğüs kanserinden ölmesi üze­rine, bu korkuyu haklı çrkarabilecek bir durum orta­ya çıkar. Ölüm korkusuyla ilgili olarak, ona geceleri soğuk terler döktüren ve sanki birisi onu boğuyormuş gibi can havliyle uykusundan uyanmasına sebep olan o korkunç karabasanları da unutmamak gere­kir. Varsayımımız doğruysa, yani Hitler’in çılgınca davranışlarına yön veren bilinçaltmdaki dürtü ölüm korkusu ise, savaş sürdükçe ve Hitler yaşlandrkça bu korkunun dozu artacaktrr. Olaylar şu an olduğu gibi devam ederse, kutsal misyonunu yerine getirdiğine ve ölümü alt edip Alman halkının gözünde ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanmasr daha da zorlaşacaktır. Asıl büyük yıkım, Hitler ölümsüzlüğü ‘Büyük Kurtancr’ kimliğiyle elde edemediğini anlayınca bu kez Alman ulusunun kafasında binlerce yıl yaşayacak bir ‘Bü­yük Yıkıcı’ olma yollarım aramaya kalkıştığında yaşa­nacaktır. Rauschning’e bu ihtimalden şöyle bahseder: “Asla teslim olmayacağız. Belki bizi yıkabilirler, biz biz isek, dünyayı da kendimizle birlikte alevlerin içine sürükleyeceğiz.”

Bu tür pek çok hastada söz konusu olduğu gibi, Hitler için de ölümsüzlük ne pahasına olursa olsun elde edilmesi gereken bir şeydir.

Hitler’in Cinsel Gelişimi

Buraya kadar bahsi geçen çeşitli temalarla yalan ilişki içinde olan bir konu da Hitler’in cinsel yaşamı ve cinsel gelişimidir. Annesinin aşın titizliği ve düzen düşkünlüğüyle ilgili bildiklerimizden yola çıkarak, ço­cuklarının büyüme döneminde onlara tuvalet terbiye­si kazandırırken çok katı bir tutuma sahip olduğunu düşünmemiz mümkündür. Bu tutum, söz konusu bölgede bir gerilimin doğmasına yol açar ve çevreye karşı düşmanlık duygulan uyandıran yoğun bir hayal kırıklığına sebep olur. Bu olgu, kendini anal eylem

175

ve fantezilerle dışarı vurmaya çalışan çocuksu, tam olarak gelişmemiş bir saldırganlığa yol açar. Çocuğun tepkileri kirletme, aşağılama ve yıkım gibi tepkiler etrafında şekillenir ve sadist bir karakterin temelini oluşturur.

Hitler çocukluğunda annesinden yoğun bir sevgi gördüğü ve onun tarafından şımartıldığı için bu tec­rübeden daha yoğun bir şekilde etkilenmiştir. Pek çok çocuğun, tuvalet eğitiminden önce yaşayarak öğrenmek zorunda olduğu küçük hayal kırıklıklarını Hitler neredeyse hiç yaşamamıştır. Oysa bunlar kü­çük çocukların yaşammda önemli rol oynar. Bugün bile Hitler’in yetişkin biri olarak bu tip hayal kırıklığı yaratan durumlarla başa çıkamadığını görüyoruz. Tuvalet eğitiminden kaynaklanan sorunların yol aç­tığı çocukluktaki bu hayal kırıklıklarının Hitler’in karakterini biçimlendirmeye devam ettiğinin kanıtla­rından biri de yazı ve konuşmalarında sürekli olarak gübre, koku, pislik gibi kavramları kullanmasıdır. Birkaç örnek durumu daha iyi açıklayabilir.

“Hiçbir şey anladığınız yok. Tek istediğimiz bir gübre yığının üzerinden bir mrknatıs geçirip gübrenin içinde ne kadar demir olduğunu size göstermek.”

“Bir Yahudi ne zaman eline bir mücevher alsa, o mücevher pisliğe ve boka dönüşür.”

“Bir insan sümük gibi bir pisliği eline aldığında onun kayıp gittiğini görür, ama yine de alır.”

“Yardımseverlik, tarlaya serpilen gübre gibidir; bu­nun karşdığmda sevgi değil çıkar sağlanır.”

“… En aşağılık yerlerin kiri, pası, pisliği içinde yuvarlanmak…”

“Bu kaftan giyenlerin (Yahudilerin) kokusu beni deli ediyor. Hepsinin üstü başı pasaklı, bir tane bile heybetli adam yok aralarında.”

“Yapay olarak beslenen barış koşullarının kokuş­muşluğu kadar yüce gökleri leş gibi kokutan başka bir şey yoktur.” 176

 

Hitler’in libidinal gelişimi bu aşamada kalmaya­rak genital düzeye çıkmış ve bu noktada daha önce de değindiğimiz Oedipus kompleksi ortaya çıkmıştır. Bu kompleks, tam da normal olarak en yoğun haline ulaştığı yaşta, annesinin hamile kalmasıyla birlikte daha da şiddetlenmiştir. Bu olay yüzünden Hitler’in sadece babasından daha fazla nefret etmeye ve an­nesinden uzaklaşmaya başlamakla kalmayıp içinde anormal bir merakın da uyandığım tahmin edebiliriz. Hitler de bu yaştaki tüm çocuklar gibi bu bebeğin annesinin karnına nasıl girdiğini ve oradan nasıl çı­kacağını merak etmiş olmalıdır.

Bu üç tepki, Hitler’in ruhsal-cinsel gelişiminde önemli rol oynar. Eldeki deliller şunu göstermekte­dir ki, Hitler’in babası hakkında kurduğu saldırgan hayaller, klından geçenleri babasının anlamasıyla kendisine bir misilleme yapacağından korkmasına yol açmıştır. Belki de en temel korkusu babasının onu hadım edebileceği, ya da cinsel gücüne bir şekilde za­rar verebileceği düşüncesidir. Bu korku, daha soma frengi fobisine dönüşmüştür. Mein Kampf ta, sürekli olarak frengi konusuna yer verir ve kitabın bölümle­rinden birinin neredeyse tamamını bu hastalığa karşı duyduğu korkuyu anlatmaya ayırır. Buna benzer vakaların neredeyse tümünde bu tarz bir korkunun çocuklukta kişinin cinsel organından bir yara alması üzerine ortaya çıktığı söylenebilir. Bazı durumlarda bu korku o kadar güçlü hale gelmektedir ki çocuk genital cinselliği tamamen bir kenara bırakıp libidinal gelişiminin ilk basamaklarına gerilemektedir. Frengi fobisini, bu baskılamaları ilerleyen yıllarda da sür­dürmek için, genital cinselliğin kendisi için tehlikeli olduğu yönündeki bilinçdışı korkusunu haklı çıkar­mak ve eski isteklerinin yeniden ortaya çıkabileceği durumlardan kaçınmak için rasyonel bir gerekçe ola­rak kullanır.

 

Kişi libidinal gelişiminin genital basamağını terk edince heteroseksüel açıdan cinsel münasebetlerinde iktidarsız hale gelir. Hitler’in Viyana’daki delikanlılık yıllarında, askerlik döneminde ve Münih’teki Land­sberg hapishanesinde kendisiyle yakınlık kurmuş olan hiçbir arkadaşı, onun karşı cinsle herhangi bir ilişki kurduğuna dair bir bilgi vermemiştir. Anlattık­larına göre bahsedilen yıllarda kadınlarla hiç ilişkisi olmamıştır. İktidara geldiğinden beri kadınlarla ara­sındaki garip ilişkiler, birçok kişiyi onun aseksüel olduğuna inandırmıştır. Kimileri son savaşta erkekli­ğinin hasar gördüğünü, kimileriyse eşcinsel olduğu­nu ifade etmektedir. Ortaya atılan bu iddiaların ilki asılsızdır, ikincisini ise daha sonra ele alacağız.

Cinsel İçgüdünün Yayılması

Bu tür bir gerileme söz konusu olduğu zaman, cinsel içgüdü yayılım gösterir ve cinsel uyarılmalara yanıt veren çeşitli organlar cinsel bir önem kaza­nır. Örneğin gözler, yedek bir cinsel organ işlevini üstlenir. Bu konuda fikrini aldığımız pek çok kişi, Hitler’in sahnede striptiz ve çıplak dans izlemeye olan düşkünlüğünden bahsetmiş ve Hitler’de böyle bir eğilim olduğunu doğrulamışlardır. Bu gibi durumlar­da, opera gözlüğü kullanarak her bir detayı görmek ister, ancak bu yine de kendisini yeterince tatmin etmez. Striptiz dansçıları, özel gösteriler yapmak üzere sık sık Münih’teki Kahverengi Konut’a davet edilmektedir. Ayrıca Berchetsgaden’e de vücutlarını sergilemek üzere kızların çağırtıldığı söylenir. Hitler’in duvarları müstehcen kadın fotoğraflarıyla kaplıdır. Ayrıca Hoffmann’ın çektiği pornografik çıplak fotoğraf albümlerine bakmaktan da çok keyif alır. Abartılı, şık gösterilerden, sirklerden, operadan da hoşlanır ve film izlemeyi çok sevdiği için mevcut film sayısının az olmasından şikâyet eder. Çevresindekilere, uçağa binmeme sebebinin korku değil, geçtiği yerleri iyi gö- 178 rememe olduğunu söylemiştir. Bu yüzden otomobil seyahati en sevdiği seyahat türüdür. Tüm bunlardan yola çıkarak, görme eyleminin Hitler için cinsel önemi ve değeri olduğunu öne sürebiliriz. Bu, pek çok yaza­rın değindiği hipnotize edici bakışlara da bir açıklık getirebilir. Onu ilk kez gördüğü zamanı anlatan bazı kişiler inşam delip geçen bakışları olduğuna değinir­ler. Karşısındaki kişinin de ona aynı şekilde dosdoğru baktığı durumlarda, bu kez Hitler’in bakışlarım yere çevirip konuşma boyunca öyle kalması da ilginçtir. Bu bağlamda kriz anlarında geçirdiği histeri nöbetle­rinin onda geçici körlüğe yol açtığım da unutmamak gerekir.

Hitler’in gözlerinin yanı sıra, anal bölgesi de hayli cinselleşmiş, dışkısı ve anüsü doğrudan cinsel nes­neler haline gelmiştir. Tuvalet akşkanlığı kazandığı sırada yaşadığı kısıtlamalar, dolaysız dışa vurumu imkânsız hale getiren baskılamalara yol açmıştır. Bu, Hitler’de yerleşik bir durum haline gelmiştir. Özellikle cinsel konularla ilgili konuşmalarında, buna gönder­me yapan o kadar çok imgeye rastlarız ki, bu bölgenin onun için farklı bir cinsel önemi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durumun özelliklerini birazdan ele alacağız.

Hitler örneğinde ağız da, diğer erotik bölgeler gibi bir cinsellik kazanmıştır. Pek çok kişi onun özel ye­meklerinden bahseder. Tatlı, pasta, krema gibi şeyleri sebzelerle yer. Diğer yandan hiç et yemez, bira içmez, sigara kullanmaz. Bunların bazı bilinçaltı kısıtlama­lardan kaynaklandığı açıktır.

Bunların yanı sıra Hitler, ağız yoluyla zehirlenmek­ten aşın derecede korkmaktadır. Bazen ağzım temizle­mek için fazla titiz davrandığım da eklemeliyiz. Bu kor­ku onu kimi zaman takıntı haline gelen bir sıklıkla ağ­zım çalkalamaya mahkûm etmiştir. Bu durum, ağzına almak istemediği ve iğrenç bulduğu herhangi bir cisme karşı bir tepki ya da bir savunma mekanizması geliş-

179

tirdiğinin göstergesidir. Yine Birahane AyaManması’run ardından kendini açlığa mahkûm etmesi, dünya sava­şından sonra histerik bir dilsizlik süreci yaşaması ve konuşmaya olan düşkünlüğünü de unutmamak gere­kir. Bunların önemine daha sonra değineceğiz.

Hitler’in Aşk İlişkilerinden Duyduğu Rahatsızlık

Annesinin hamileliğinin üzerinde yarattığı ikinci etki, ondan aniden soğumuş olmasıdır. Bu yüzden cinsellik içermeyen idealize edilmiş bir aşka yönelmiş ve insanlarla, özellikle de kadınlarla yakın ilişkiler kurmaktan kaçmmaya başlamıştır. Böylelikle daha önce canı yanmış olan Hitler, gelecekte yaşaması muhtemel benzer hayal kırıklıkları için önlem al­maktadır. Yeğeni Geli ile yaşadığı ilişkide bu engeli yıkmayı denemiş, ancak başaramayınca kendisini yine geri çekmiştir. Kendisini, ona kolayca zarar vere­bilecek olan dış dünyadan soyutlamak ister. İçindeki tüm sevgiyi, kendisi için ideal bir anne ve sevgili olan Almanya’ya yöneltir. Bu, içinde hiçbir cinsellik unsu­ru barındırmayan bir aşk ilişkisidir.

Hitler’deki Sapkınlığın Kökenleri

Annesinin hamileliğinin üçüncü bir sonucu da kendisinde uyandırdığı aşın meraktır. Bebeğin an­nenin karnına nasıl girdiği ve dışarı nasıl çıkacağı, bu yaşlardaki çocuklar için büyük bir muammadır. Anne babasının cinsel birlikteliklerine tanık olan çocuklarda bile, hamilelikle gördükleri şey arasında bağ kurmak nadir rastlanan bir durumdur. Çocuklar konu hakkındaki bilgilerinin yok denecek kadar az olması sebebiyle, insanın karnına giden her şeyin ağız yoluyla alındığını, vücuttan dışarı çıkartılan şeylerin ise anüs yoluyla atıldığını düşünürler. Bu yüzden, ço­cuk aklıyla bebek anne karnına ağız yoluyla girmiş ve anüs yoluyla çıkmıştır. Hitler’in çocukluğunda, olayı 180 böyle algıladığından emin olabiliriz, ama bu açıklama onun merakını tatmin etmez. Bu işin nasıl olduğunu gözleriyle görmek ister.

Hitler’in bu merakı bedenin cinsel bir kimlik kazanmış üç bölgesinin içinde rol alacağı tuhaf bir sapkınlığın temelini oluşturur. Kendisiyle cinsel iliş­kide bulunmuş olan Geli’nin özellikle vurguladığı şey, Hitler’in en sevdiği pozisyonun cinsel organını bütün ayrıntılarıyla görebileceği üzerine çömelme pozisyonu olduğudur. Roehm’ün başka bir zamanda, başka bir amaçla anlattığı bir anekdot da bu noktada önem taşır. Roehm bir ortamda Hitler hakkında konuş­maktadır:

“Hitler köylü kızları hayal eder. Tarlada çalışırken kıçlarını görebileceğimiz şekilde eğilmeleri onun en çok hoşuna giden şeydir. Özellikle bu kızların kalçala- n büyük ve hatlarr yuvarlaksa Hitler daha mutlu olur. Alın size Hitler’in cinsel yaşamı! Ne adam ama…”

Roehm bunları söylerken Hitler de yanındadır. Hiç kıpırdamaz ve ağzım açıp tek kelime etmez. Sadece dudaklarını ısırıp gözlerini ona diker.

Bütün bu kanrtlar değerlendirildiğinde Hitler’in sapkınlığının Geli’nin anlattığr şekilde olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tip bir sapkınlığın doyurulması ih­tiyacı, kişinin ağzma dışkılanması ya da işenmesini istemesi gibi büyük bir tehlikeye yol açabilir. Hitler’in kendisini korumak istediği tehlike de budur işte.

Ana Rahmine Dönüş

Çocuksu düşünüşün bir başka şekli de kendisini ana rahmine dönüş isteğinde ortaya koyabilir. Ev­deki ortam, Hitler’in durumunda olduğu gibi, gergin ve huzursuz ise çocuk, anne karnında huzur içinde yatmakta olan doğmamış bebeği kıskanmaya başlar. Bu yüzden onun yerine geçmeyi ister. Fakat bunlar sürekliliği olan bir arzu değildir. Çünkü bilir ki, eğer bunu başarır da anne karnına girerse dışkı ve sidikle

181

beslenecektir. Bu durum onda bir tiksinme uyandırır. Bundan kaçınmak için bu tür hayalleri kendinden uzak tutmaya çalışır.

Aynı şekilde pek çok psikoz hastası da buna benzer hayaller geliştirir ve bunları bir şekilde dışa vuracak yollar arar. Hitler bu hayalleri Berchtesga­den yakınlarında kendisi için yaptırdığı Kehlstein ya da Kartal Yuvası denilen yerde dışa vurmuştur. Birçok kişinin dediği gibi, gerçekten de ancak kafayı üşütmüş birisi böyle bir yapıyı tasarlayabilir. Hitler’in tasarladığı yapı, ana rahmine dönüş arzusunun bir simgesinden başka bir şey değildir. Önce uzun, do­lambaçlı gibi görünen bir yol, sonra iyice korunaklı bir giriş kapısı, meçhule doğru giden uzun bir tünel… İnsan orada kendisini güvende, huzurlu, neşeli ve tabiat anayla iç içe hisseder. Buraya pek az kişiyi çağırması ilginçtir. En yakın çalışma arkadaşları bile böyle bir yerin varlığından ya tamamen habersizdir ya da burayı ancak uzaktan görmüşlerdir. Davet edilen­lerden biri olan François Ponchet, Fransızca yazdığı Sarı Kitap’ta burasının detaylı bir tasvirini yapar. Bir kısmını aktaralım:

 

“Buraya, kayaların içine cesurca oyulmuş aşağı yukarı on dört kilometrelik dolambaçlı bir yoldan gidilir. Tepelere giden görkemli geçidin bronz çift kanatlı kapısında yol biter. Yeraltı geçidinin ucuna ulaşan ziyaretçileri bakır levhalarla kaplı geniş bir asansör bekler. Kayalara oyulmuş bu asansörde yüz metre kadar yükseldikten sonra başkanın kaldığı yere çıkarsınız. Şaşırtıcı bir yüksekliğe ulaşmış durum- dasınızdır. Kendinizi Roma üslubu sütunlarla kaplı, her tarafı camlı, yarım daire biçimindeki geniş salonu kapsayan güçlü bir yapıda bulursunuz. Burası san­ki boşlukta asılıymış izlenimini verir insana. Çıplak kayalardan oluşan duvarlar, sanki sarkıyormuş gibi durur. Bir sonbahar akşamının alacakaranlığına bü­tünüyle gömülmüş, görkemli, vahşi, sanrılı bir yerdir 182 burası. Uyanık mı, uykuda mı olduğunuzu bir türlü kestiremezsiniz.”[169]

Birinden anne karnına dönüşü simgeleyen bir şey tasarlaması istenseydi, herhalde Kartal Yuvası’ndan daha iyisini yapamazdı. Hitler’in önemli kararlar al­mak üzere düşünmek istediğinde genellikle burada inzivaya çekilmesi de ilginç bir noktadır.

Vejetaryenlik

Hitler’in oluşturduğu psikolojik savunma meka­nizmalarından yola çıkarak hayatında bu tür eğilim­lerle savaştığı bir dönemin olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçaltı sembolizm açısından Hitler’de et dışkıyı, bi­ra ise sidiği simgeler. Bu kavramların katı bir şekilde tabulaştırılmış olması Hitler’de bu arzuların hâlâ var olduğunu ve anksiyeteden uzaklaşmak için onlardan kaçınmaktan başka yolu olmadığmı göstermektedir. Rauschning Hitler’in Wagner’in etkisinde kalarak et yemenin uygarlığı kokuşturduğuna inandığım ifade etmiştir. Ona göre kokuşma midede başlar. Devamlı kabızkk, et suyundan zehirlenme ve aşın içki içmek hep bununla ilgilidir. Bu kokuşma, bağırsaklarda kalıp dışarı atılamayan dışkının sonucudur. Eğer durum bu ise dışkıyı andıran şeyler yememek ya da sık sık müshil kullanarak bunun önüne geçmek ge­rekir. Bir keresinde Hitler’in, bütün ulusların bir gün hayvan eti yemeyi bırakacağını söylediği belirtilmiştir. Danıştığımız kişilerin en güvenilir olanlarından biri­nin, Hitler’in, yeğeni Geli’nin ölümünden sonra ger­çek bir vejetaryen olduğunu söylemesi dikkate değer bir bilgidir. Gerçekten de bazı klinik araştırmalarda bu iddiayı destekler nitelikte olgularla karşılaşılmış, sevilen bir yakının ölümünden sonra et yiyememe durumu tespit edilmiştir.

 

Bu yüzden, Hitler’in sapkınlığını, idrar içme ve dışkı yeme gibi psikopatik eğilimlerle sosyal uyum içinde normal bir yaşam sürme isteği arasında bir denge sağlama çabası olarak görmek mümkündür. Bu denge her iki taraf için de tatmin edici ölçüde ol­maz ve çatışmalar bilinçaltında devam eder. Bu sap­lan davranışların Hitler’i sürekli doyuma ulaştırdığım da düşünmemek gerekir. Bu hastalar bu eğilimlerini zaten nadiren hayata geçirebilirler. Hitler’in ise ilişki­sini bu boyuta taşıdığı tek kişi yeğeni Geli olmuştur. Bu sapkın eğilimlerin hayata geçirilmesi, kişi açısın­dan alçalmanın en alt basamaklarım temsil eder.

Mazoşist Hazlar

Bu tip bir psikolojik bozukluktan mustarip hasta­ların çoğunda, bilinçaltı güçler, yalnız güçlü bir aşk ilişkisi kurulup cinsel istekler tayin edici hale geldiği zaman bu denli kontrolden çıkar. Aşk faktörünün daha az güçlü olduğu diğer durumlarda, kişi kendim daha az küçük düşürücü eylemlerle de tatmin edebilir.

Bu, Renarte Müller’in durumunda bariz bir şekil­de görülmektedir. Zeissler, Renarte’ye başbakanlık konutunda geçirdiği bir geceden sonra neler yaşadığı­nı sorar. Anlattığına göre kız, “Hitler’in o gece kendisi­ne yaklaşacağından emindi. İkisi de soyunup yatağa girmek için hazırlandılar. O an Hitler, kızın önünde yere diz çöküp kendisini tekmelemesi için yalvarmaya başladı. Kız bu isteğini yerine getirmek istemedi, an­cak Hitler’in yalvarmaları bitmek bilmiyordu. Kendini aşağılatıyor, can çekişiyor gibi yerlerde sürünüyordu. Kız, en sonunda istediğini yapmayı kabul etti ve onu tekmeledi. Bu tekmeler Hitler’i zevkten deliye döndür­dü. Kız vurdukça, daha çok vurmasını istiyor, daha beterini hak ettiğini, onunla aynı odada bulunmaya layık olmadığım söyleyip duruyordu. Kız tekmeleri savurdukça, Hitler de kendinden geçmekteydi.”[170]

Renarte Müller, bu olayın yaşanmasından kısa bir süre sonra intihar etti. Bu noktada, Hitler’in şimdiki sevgilisi Eva Braun’un iki kez intihara kal­kıştığım, Geli’nin ya intihar ettiğini ya da öldürüldü­ğünü, Unity Mitford’un da intihara teşebbüs ettiğini belirtmek yerinde olur. Çok az kadınla ilişkisi olan bir adam için şaşırtıcı bir tecrübedir bu.

Hanfstaengl, Strasser ve Rauschning’in de ara­larında bulunduğu kişilerin söylediğine göre Hitler kalabalık bir topluluk önünde bile âşık olduğu kızın ayaklarına kapanıp kendisim aşağılatma isteğinde bulunmuştur. Böyle zamanlarda Hitler’in kadınlara, bırakın ellerim öpmeyi, yanlarında oturmaya bile layık olmadığım söylediği ifade edilmektedir. Bunların tü­münden şu sonuç çıkmaktadır ki içinde sevgi benzeri bir his oluşmaya başladrğmda, Hitler tepeden tırnağa aşağılanma eğilimine karşı bir savaş vermektedir. Hitler’in bütün bu pislik yeme eğilimlerinden ya da bunların daha hafif versiyonlarından, kendisini ancak sevginin sıcak paylaşımına dayanan samimi ilişkiler­den uzak tutarak koruyabildiği anlaşılmaktadır. Bu tür duygular açığa çıktığı zaman ise, sevdiği kadının gözünde kendisini aşağılama zorunluluğu duyar. En azından mecazi olarak onun pisliğini yemeye kalkar. Bu davranış ve eğilimlerden en az bizler kadar o da tiksinmektedir, ama bu koşullar altında kendisini denetlemeyi başaramaz ve bu zayıflığından ötürü ken­disini aşağılar. Bu mücadelenin etkilerini daha derin­lemesine ele almadan önce konuya ara vererek başka bir özellikten bahsetmemiz yerinde olacaktır.

Kadınsılık

Bütün bu aktivitelerde Hitler’in hep edilgen rolde olduğunu görmekteyiz. Bedenine yapılan her tür ezi­yetten cinsel haz duyacak kadar aşın bir mazoşisttir o. Bu, büyük ihtimalle, çoğu erkek çocuğunda olduğu

gibi, çocukluğunda kendisini babası ile değil de anne-

185

si ile özdeşleştirmesinden kaynaklanmaktadır. Bunu yapmak, onun için diğer pek çok çocuğa nazaran da­ha kolay olmuştur çünkü görüldüğü gibi fiziksel ya­pısı pek çok kadınsı özellik taşır. Annesi de mazoşist biri olmalıdır. Öyle olmasa bu evliliğe asla yanaşmaz, kocasının acımasızlığına katlanmazdı. Dolayısıyla Hitler’in annesiyle kurduğu duygusal özdeşleşme, onu doğrudan edilgen ve duygusal biri haline getirmiş ve çevresiyle uyumu alçaltıcı ve itaatkâr bir tarzda sağlar olmuştur.

Pek çok kişi, ellerinden yapmacık tavırlarına, akıl yürütme yollarından yürüyüşüne kadar Hitler’in sahip olduğu kadınsı özelliklere değinmiştir. Hanfstaengl’in anlattığına göre, Hitler’in bir el yazısı örneğini gören Dr. Jung’un (İsveçli ruhbilimci) ilk bakışta bunun bir kadın elinden çıktığına hükmetmesi gerçekten ilgi çekicidir. Meslek olarak sanatı seçmek istemesi de temelde feminen bir özdeşleşmenin ifadesi olarak görülebilir.

Hayatının sonraki döneminde bu tür bir duygusal özdeşleşmenin varhğına işaret eden kesin kanıtlar vardır. Yakınında bulunanlar, dört yıl süren savaş boyunca bütün komutanlara karşı aşın derecede itaatkâr olmakla kalmayıp onların çamaşırlarım yı­kama, elbiselerinin bakımıyla ilgilenme gibi görev­leri üstlenmek istediğini söylerler. Bu, baskın erkek figürlerinin sayıca fazla olduğu ortamlarda Hitler’in kadın rolünü üstlenmedeki istek ve eğiliminin kanıtı­dır. Aşın duygusallığı, başbakan olduktan sonra bile sürekli hassas oluşu ve sık sık ağlaması onun diğer kadmsı özelliklerindendir.

 

Burada, söz konusu durumun, Almanya’da sık rastlanan bir şey olup olmadığı tartışmasına girecek değiliz. Ancak bu kadınsı eğilimin çok yaygın rastla­nan bir durum olduğuna dair sosyolojik kanıtlar da vardır. Bu alanda yapılacak daha detaylı araştırmalar eğer bu kanıyı haklı çıkarırsa, Alman erkek karakteri- 186 nin temel özelliklerini ve onun içinde barınan Nazili­ğin rolünü anlamak konusunda bize bir anahtar sağ­layacak, böylelikle de psikolojik savaş programımıza son derece değerli katkılar sağlayacaktır.

Eşcinsellik

En büyük sorun şudur ki, erken yaşlarda yaşa­nan bu tür bir özdeşleşme bireyi pasif eşcinselliğe yöneltir. Hitler’in, bu tür bir ilişki yaşayıp yaşama­dığına dair kesin bir delil olmasa da, yaklaşık dört yıl boyunca eşcinsel olduğundan şüphelenilmiştir. Rauschning, Hitler’in erkek arkadaşı olduklarını iddia eden iki genç çocukla tanışmıştır. Ne var ki bu söylentinin tam olarak doğru olduğunu gösteren kanıtlardan yoksunuz. Danzig gauleiteri Foerster, Rauschning’le mülakatında daha da suçlayıcı ifa­deler kullanmaktadır. Ancak burada bile gözlemler yalnızca Hitler’in karşı cinsle ilişkilerinde iktidar­sız olduğuna ilişkindir, fiili olarak eşcinsel ilişkiye razı olduğuna dair kesin bir kanıt sunulmamıştır. Hitler’in, eşcinsellerin kendi aralarında kullandıkları “Bubi” takma adını kullandığı büyük olasılıkla doğ­rudur ama bu bile tek başma onun eşcinsel olduğu­nu kanıtlamaz.

Hitler’in eşcinsel olduğu iddiası, (a) onun bazı kadmsı özellikler göstermesinden ve (b) kuruluş yıl­larında ve hatta bugün bile birçok eşcinselin Parti’de önemli görevler üstlenmesinden kaynaklanır. Hitler’in normal kişilerden çok eşcinsellerden hoşlandığı doğ­rudur. Bunun temelinde yatan sebep, bu gruba dahil insanların toplumdan dışlanmış, bir kenara atılmış insanlar olmalarıdır. Kendi grupları içinde birbirlerini yalnız, kimsesiz hissetmezler, kendileri gibi olanlarla bir araya gelirler. Bu arada, eşcinsellerin de kendi­lerini özel ve seçilmiş varlıklar olarak gördüklerini ve yeni bir yol çizmekle görevlendirilmiş olduklarına inandıklarım söylemeliyiz.

 

İçten içe, farklı olduklarını, normal sosyal yaşa­mın dışmda kaldıklarım göz önüne alırsak, kendi­lerine karşı bir ayrımcılık uygulamayan yeni sosyal yapılanmadan ve düşünceleri kolay benimseyebile­ceklerini düşünebiliriz. Düzenin memnuniyetsizleri arasında yer aldıklarından, içinde bulunduklan du­rumu iyileştirecek her türlü yeniliğe açıktırlar. Her ne kadar başarılı olma şansları az, aldıklan risk büyük olsa da, başlangıçta kaybedecekleri pek bir şeylerinin olmayışı, başkalarının cesaret edemeyecekleri işlere girişmelerim sağlar. Nazi hareketinin ilk dönemlerin­de Parti’de bu konumda bulunan pek çok üye olduğu bilinir. Hitler, bugün bile erkek bedenini izlemekten ve eşcinsellerin araşma kanşmaktan zevk duymakta­dır. Strasser, özel korumasının neredeyse her zaman yüzde yüz eşcinsel olduğunu söylemektedir.

Hitler Gençliği ile olmak da onu oldukça memnun eder. Onlara karşı tutumu erkekten çok bir kadm gibidir.

Hitler’in hayatmm bir döneminde eşcinsel ilişkiler yaşamış olması muhtemeldir. Konuşmalarına baka­rak bu yönde eğilimleri olduğunu söyleyebiliriz. Sık sık arkadan bıçaklanma ya da saldınya uğrama kor­kularından bahseder. Kâbuslannda bir erkek tarafın­dan saldınya uğradığını veya boğulduğunu görmesi, güçlü bir eşcinsellik eğiliminin simgeleridir. Bütün bu belirtilerden çıkan sonuç aynı zamanda eşcinsel eğilimlerin baskılanmış olması ve örtülü olarak ifade imkânı bulmasıdır. Öte yandan bu tür sapkınlıklan olanlar, arada sırada cinsel tatmin yaşamak amacıyla eşcinsel ilişkilerde bulunabilirler. Bu tür bir saplan cinsellik bile onlar açısından tutkun oldukları gerçek sapkınlıktan daha kabul edilebilirdir.

Okul Yaşamının İlk Yıllan

Bütün bu birbirinden farklı eğilimlerin kökenini, Hitler’in çocukluk yıllanna dayandırmak mümkün­dür. Hitler’deki saplan eğilimlerin çoğu onun ev orta- 188 mında yaşadıklarından, bir kısmı da yapısal etkenler ve yanlış yorumlamalardan kaynaklanır. Sebepleri ne olursa olsun, bu eğilimler toplumla uyumsuzluğa yol açarak çeşitli gerilim ve sorunlar yaratmıştır. Hitler daha o yıllarda dünyanın kötü, yaşanmayacak bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştır. O yıllarda, dünya kendisine karmaşa dolu, tehdit edici ve engelleyici bir yer gibi görünmektedir. Hiçbir çıkış yolu bulamadığı için de bu dünyaya ve içindeki insanlara karşı kin besler. Bu dönemde bir çocuk olarak mutlu olmasmı engelleyen yoğun yetersizlik, kaygı ve suçluluk duy­gularıyla dolmuş olmalıdır.

Öyle görünüyor ki, alti yaşma gelmeden bu kötü eğilimlerin çoğunu bastırarak, geçici de olsa çevrey­le bir uyum sağlamıştır. Bu sırada okula başlamış, birkaç yıl okula iyi bir öğrenci olarak devam etmiştir. Bu yıllara ait okul karnelerinde on bir yaşma kadar başarılı olduğu, ancak daha sonra notlarında büyük bir düşüş yaşandığı görülmektedir. Daha sonraki yıllarda derslerinde başarısız olup sınıfta kaldığını görürüz. Bu başarısızlık kardeşinin ani ölümüyle açıklanabilir. Bunun aynı zamanda Hitler’deki ilk çatışmaları yemden ortaya çıkartıp, ruhsal dengesini bozduğu da söylenebilir.

Kardeşinin ölümünün onu iki açıdan etkilediği düşünülebilir. Bu olay Hitler’de ilk olarak kendi ölümü hakkındaki korkulan su yüzüne çıkartmış ve bununla yüzleşirken de seçilmiş ve Tann tarafından korunan biri olduğu fikrinin daha da güçlenmesine sebep olmuş olabilir. İkinci olarak, sadece kendi ölü­mü hakkındaki düşünceleri değil kardeşinin ölümü­nü istemesi de bu olayla somut bir ifade kazanmış olmalıdır. Gerçekten de Hitler’in en başından beri bu davetsiz misafirden nefret ettiği şüphe götürmez. Onu ev ortamından uzaklaştırdığında her şeyin ne kadar güzel olacağının hayalini kurmuş olmalıdır. Bilinçli olarak olmasa bile, en azından bilinçaltında,

189

kardeşinin ölümüne kafasından geçen bu fikirlerin sebep olduğunu düşünmüş olabilir. Bu bir taraf­tan ondaki suçluluk duygularını tetiklerken, diğer bir taraftan da kendi kutsallığına, ilahi kökenine olan inancmı artırmıştır. Bu düşüncelerin aklından geçmesiyle gerçekleşmesi bir olmuştur. Daha fazla suçluluk duymamak için düşünme sürecine engel olmak ister. Bu ketleme, başarılı öğrenci Hitler’i zayıf bir öğrenciye dönüştürür. Kardeşinin öldüğü yıl sa­dece sınıfta kalmamış, bundan sonraki okul hayatı da artık her şeyiyle sıradanlaşmıştır. Takip eden yıl­ların okul karnelerine baktığımızda, Hitler’in sadece resim ve beden eğitimi gibi aktif düşünce gerektir­meyen derslerde başarılı olduğu görülür. Matematik, dil, tarih gibi düşünce gücü gerektiren derslerde ise durumu vasattır.

Bu yıllarda babasının öfkesinin iyice arttığını ve Hitler’e kendini derslerine vermesi yönünde baskı yaptığım tahmin edebiliriz. Sosyolojik açıdan bakıl­dığında, bu dönem Alman babaların çocuklarının eğitimleriyle yeni yeni ilgilenmeye başladıkları yıllar­dır. Bu durumda Hitler’in babası da bu genel eğilime kapılıp oğlunun başarısızlığı karşısında sinirlenmiş olmakdır. Metn Kampf ta babasıyla arasındaki bitmek bilmeyen çatışmaya ilişkin anlattıkları doğrudur, ancak bunun altında yatan sebepler büyük ihtimalle başkadır. Çünkü Hitler o sıralarda neredeyse delikan­lılık çağma girmektedir ve kardeşinin ölümü bilinçal­tının üst eşiğindeki birçok eğilimin bilinç seviyesine çıkmasını sağlamıştır.

Bu eğilimlerin çoğu baba-oğul ilişkisinde ifadesini bulur. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1. Baba­nın örnek alınması; 2. Düşünmeyi gerektiren mes­lek öğrenimine karşı direnme; 3. Kirletme eylemi ile kendisine çıkış yolu bulan anal eğilimler; 4. Edilgin, kadmsı eğilimler; 5. Mazoşist eğilimler ve güçlü bir erkeğin kanatlan altma girme isteği. 190

Ne var ki doğrudan isyan etmeye henüz hazır de­ğildir. Hayat hikâyesini anlatırken de ona göre en iyi yolun pasif direniş ve inatçılık olduğuna, kararında sebat ederse babasmm merhamete gelerek okulu bırakmasına ve sanatçılığa yönelmesine izin verece­ğine inandığını söylemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Hitler’in kardeşi Alois, 1930’da, yani daha Hitler efsanesi oluşmadan evvel, babasmm Adolfun sanatçr olmak istemesine asla karşı çıkmadığını, sa­dece onun okulda başarılı olmasını arzu ettiğini dile getirmiştir. Bu noktadan yola çrkarsak, baba-oğul arasındaki sürtüşmenin sadece kariyer seçiminden kaynaklanmadığrnı, bunun yanında bilinçaltından beslenen bazı düşmanlık eğilimlerinin de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

Okul Yaşananın Sonraki Yılları

Hitler herkesle ve her şeyle çatışma içinde olma tavrını okulda da sürdürmüştür. Arkadaşları ve öğ­retmenleriyle devamlı tartışma halinde olan Hitler sınıfın lideri olma çabasr içinde olsa da bunu başa- ramamıştrr, ama yine de kendini öyle gösterir. Bazı güvenilir bilgiler, onun sınıf arkadaşları arasında sevilmeyen biri olduğunu, öğretmenleri tarafından ise tembel, uyumsuz ve sorun çıkaran bir öğrenci olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu yıllarda iyi anlaştığı tek öğretmeni sıkı bir Alman milliyetçisi olan Ludwig Poetsch’dir. Hitler’in milliyetçi duygu­larını harekete geçiren kişinin Poetsch olduğunu varsaymak doğru olmaz. Çünkü bu duygular onda zaten eskiden beri vardrr. Sadece bazı öğretiler onda var olan bastınlmrş duygulan uyandırmıştır, o kadar. Yine bu dönemde genç Almanya’yı annesiyle yaşlr Avusturya’yı ise babasıyla özdeşleştirir. Bu doğrul­tuda genç milliyetçilere katılarak Avusturya monar­şisine karşı öğrenci ayaklanmalarına kanşır. Böylece annesine olan sevgisini ve babasma olan nefretini

191

dışa vurur. Bunlar uzun zamandır içinde olan, ama ifade edemediği duygulardır ve bu tip sembollerle en azından kısmen doyurulmaya başlamıştır.

Babasının Ölümü

Babasma yönelik nefretinin bu şekilde sembolik dışavurumu muhtemelen baba-oğul arasındaki sür­tüşmeyi daha da artırmıştır. Çünkü Hitler aksini söy­lese de babasmm içten içe Alman karşıtı hisler besle­diği açıktır. Bu baba-oğulu yine karşı karşıya getirmiş ve büyük bir düşmanlık sebebi oluşturmuştur. Bu durumun uzun zaman zarfında nasıl bir hal aldığını söylemeye gerek yoktur. Babası, tam da aralarındaki mücadele zirveye ulaştığı sırada, sokakta yürürken düşüp ölür. Bu ölüm sonrasında Hitler’in hissettikle­ri, kardeşinin ölümünde tecrübe ettiği suçluluk duy­gusunun bir benzeri olmalıdır. Ölümünü arzuladığı bir yakınının ikinci kez bu şekilde ölmesinin Hitler’in düşünme süreçlerine ket vurmuş olduğunu tahmin edebiliriz.

Sonraki yıllarda da Hitler’in okul başarısındaki dü­şüş artarak devam etmiştir. Başarısızlıklarından ötürü okul hayatının tamamen sona ermemesi için Linz’deki okuldan alınıp, Steyr’e başka bir okula gönderilir. Çok düşük notlarla da olsa sınıfı zar zor geçer. Bu süre içinde bir doktor kendisine iflah olmaz bir hastalığa yakalandığını bildirir. Hitler’in bu durum karşısında tepkisi sert olur. Kendisinin ölebileceği fikrinin aklına gelmesiyle beraber, çocukluktaki korkulan da geri döner. Bu yüzden de okula gitmemeye başlar ve evde oturup pasif bir hayat sürmeyi tercih eder. Ne çakşır, ne okur. Zamanım bütün gün evde, yataktan kalkma­dan geçirir ve ekonomik olarak sıkıntıda olmalarına karşın onun her ihtiyacını karşılamaya çalışan anne­sinin kendisini şımartmasına izin verir.

Bunun, Hitler’in kafasında canlandırdığı cen­net kavramının somutlaşması olduğu düşünülebilir. 192

Çünkü gerçekten de çocukluktan itibaren özlemini duyduğu cennet, böyle bir şeydir. Oysa kendi ifadele­rine bakılırsa işler göründüğü kadar süt liman değil­dir. Metn Kamp/ta şöyle yazar:

“Genç adam on dört yaşında okuldan atılır. Han­gisinin daha kötü olduğunu söylemek zor: bilgi ve yetenek konusundaki inanılmaz yetersizliği mi yok­sa ahlaksızlıktan kaymaklanan arsızlığı mı? İnsanın tüylerini ürperten bir şeydir bu. Üç yaşındaki çocuk, şimdi otorite düşmanı on beş yaşmda bir delikankya dönüşmüştür. Orada burada sürter ve eve ne zaman geleceğini ancak Tanrı bilir.”

Kardeşinin ve babasının birbiri ardma ölümü Hitler’de yoğun bir suçluluk duygusuna sebep olmuş, bu da hep özlemini çektiği sakin ev yaşamının keyfine varmasını engellemiş olmalıdır. Belki de bilinç dü­zeyinde yüzleşemediği bilinçaltı istekleri yemden su yüzüne çıkmış ve Hitler bu eğilimlerle ancak yataktan çıkmayıp evde tembel tembel oturarak baş edebilir hale gelmiştir. Ne olursa olsun Hitler’in babasından dört yıl soma ölecek olan annesi açısından ciddi bir endişe kaynağı haline geldiği kesindir.

Dr. Bloch’un anlattığına göre annesi ölmek üze­reyken bile oğlunun durumu için endişelenmiş ve “Ne olacak bu zavallı çocuğun hali? Daha öyle genç ki…” diye üzülüp durmuştur. O sıralar Hitler henüz 18 yaşındadır. Okulda başarısız olmuştur ve çalışmak istememektedir. Kendim tam bir “muhallebi çocuğu” olarak betimler; gerçekten öyledir de.

Sanat Akademisi Giriş Sınavları

Hitler annesi ölmeden iki ay önce, sanat okulu giriş sınavlarına girmek için Viyana’ya gider. O sırada annesinin durumunun kritik olduğunu, birkaç aylık ömrü kaldığını bilmektedir. Bu durumda evdeki basit varkğımn da sona ereceğinin, kendini soğuk, zor bir dünyanın içinde bulacağının farkındadır. Bazen insa-

193

nın hayatında beklemediği şeylerin üst üste gelmesi ilginçtir.

Akademide kendisinden ilk olarak, “Cennetten Ko­vulma” sahnesinin resmini çizmesi istenir. Bu konu­nun seçilmesinde kendi kaderinin rol oynadığını dü­şünmüş olmalıdır. İkinci gün bu kez “Büyük Tufan’dan bir sahne” çizmesi istendiğinde herhalde feleğin ken­disiyle dalga geçtiğini düşünmüştür. Bu tip konuların onda yoğun duygular uyandırdığım tahmin edebiliriz. Ancak bu aşırı heyecan, olumsuz bir sonuca yol açarak kendi kapasitesinin altında resimler çizmesine sebep olmuş olmakdır. Hitler’in resimlerim inceleyenler, onda o kadar çarpıcı olmasa bile bir sanatçı hamuru olduğu­nu söylemektedirler. Sınav heyetindekilerin kanaatiyse şöyledir: “Zihinsel yetenekleri çok az!” Bunun ne anla­ma geldiğim anlayabilmek için smava girdiği zamanki koşullan değerlendirmemiz gerekir.

Annesinin Ölümü

Hitler sınavlardan kısa bir süre sonra eve döner. Dayanılmaz acüar içinde hızla ölüme doğru giden annesinin bakımına yardımcı olur. Ancak elinden bir şey gelmez. Annesi 21 Aralık 1907’de ölür ve Noel’de gömülür. Adolf annesinin ölümü karşısında tamamen yıkılır, cenaze töreninde herkes gittikten sonra uzun müddet mezarının başmda kalır. Adeta dünyası yı­kılmıştır. Cenazeden kısa bir zaman sonra babasının izinden giderek Viyana’yı terk eder ve kendi başının çaresine bakmaya başlar. Ne var ki durumu iyi gitme­mektedir. Doğru düzgün bir iş bulamaz, bulduğunda da uzun süre devam ettiremez. Sosyal konumu gitgi­de kötüleşir ve sonunda sokaklara kadar düşer.

Viyana Günleri

Mein Kampfta anlattığı şeyler, insanda Hitler’in üstesinden gelinmez garipliklerle mücadele ettiği fik­rini uyandırtr. Ancak şimdi Adolf Hitler hakkında bil- 194 diklerimizden, bu varoluş şeklinin, bütün zorluklara rağmen ona ciddi derecede bir tatmin sağladığım gör­mekteyiz. Hanisch’in yazdıklarında açıkça göze çarpan şudur ki, Hitler çok daha az çaba sarf ederek de ol­dukça iyi bir hayata ve yaşam koşullarına sahip olabi­lecek durumdadır. Sadece suluboya resimler yaparak bile geçimini sağlayabilir. Ancak Hitler, bu kadar bir zahmete bile katlanmamak için açlık, sefalet ve pislik içinde yaşamayı tercih etmiştir. Bunda, bilinçli ya da bilinçsiz olarak hoşuna giden bir şeyler olmalıdır.

Hanisch’nin kitabını dikkatle incelediğimizde bu­nun cevabmı buluruz. Hitler’in Viyana’daki hayaü, sadece hayatta kalmak için mecbur olduğunda eyle­me geçtiği aşırı pasif bir süreçtir. Dağınık, pis, hatta leş gibi görünmekten hoşlanır. Psikolojik açıdan bakıldığında, bu sapkınlık olgunlaşma ve simgesel hazlar arama sürecinin bir parçasıdır. Bu dönemdeki genel tavrı şöyle özetlenebilir:

“Beni, dünya üzerime pislerken, yatıp uzanmak­tan daha çok eğlendiren bir şey yok.”

Ve Hitler muhtemelen her yanının kir içinde olma­sından da memnundur ki bu az önce bahsettiğimiz durumun somut bir örneğidir. O günlerde, eşcinsel erkeklerin kendileriyle aynı cinsel tercihe sahip in­sanlarla haz yaşamak için tuttukları evlerden birinde kalıyordu. Muhtemelen bu sebeple, Viyana polisinde cinsel sapkınlık suçundan kaydı vardır.

Otobiyografisinde nefret ettiği ve berbat bir hayat yaşadığı bir şehir olarak tanımladığı Viyana’da neden beş yık aşkın süre zaman geçirdiğinin açıklamasını kimse yapamamıştır. İstediği zaman çekip gitme öz­gürlüğüne sahipken, çok sevdiği Almanya’sına kavuş­ma fırsatını neden ertelemiştir? İşin aslı, belki de için­de bulunduğu zor, zavalk durumdan mazoşist bir haz akyor olmasıdır. Ancak sapkınlıkları ayyuka çılanca ve bunların etkileri hayatına iyiden iyiye yansımaya başlayınca 1913 yılının başında Münih’e kaçmıştır.

195

 

Yahudi Düşmanlığı

Sapkınlık eğilimlerinin artmasıyla, Hitler’de Ya­hudi düşmanlığı da gelişmeye başlar. Linz’den ayrıl­madan önce ya da Viyana’da kaldığı süre boyunca davranışlarında Yahudi düşmanlığına dair bir be­lirti gözlenmez. Aksine Linz’de olduğu dönemde Dr. Bloch ile arası gayet iyi olup, Viyana’ya gittiğinde ona üzerine güzel notlar yazdığı kartlar göndermiştir. Dahası, Viyana’daki en yalan arkadaşları Yahudi’dir. Keza Viyana’da yaşayan vaftiz babasının da Yahudi olduğunu unutmamak gerekir. Muhtemelen oradaki ilk yılında bu aileyle yaşamıştır. Annesinin ölümüyle ilgili var olan kayıtların çoğu yalan yanlıştır ve olayı gerçekte olduğundan bir yd geç gerçekleşmiş gibi gös­terir. O yıl Hitler Viyana’da kalmıştır ancak nerede ve beş parasız halde nasıl yaşadığma dair elimizde bir bilgi yoktur.

Tek bildiğimiz o yıl, Sanat Akademisi için resim yapma işini kabul ettiğinden zamanının çoğunu resim yaparak geçirdiğidir. Ne var ki smava kabul edilme­miştir, çünkü smav komitesi o dönemki çalışmalarını yetersiz bulmuştur. Hemen akabinde mimarlık oku­luna başvuruda bulunmuş, oradan da olumsuz cevap almıştır. Bunun sebebi de, okulunu tamamlamamış olmasından ziyade, yeterince yetenekli bulunmamış olmasıdır. Ancak buradan da umudunu kesince, bir inşaat firmasında işçi olarak çalışmıştır. Bunun sonrasında tam olarak nelerle meşgul olduğuna dah­daha net bilgimiz vardır.

Linz’den ayrıldığında, onu bir yıl bile idare etme­yecek kadar az parası olduğunu biliyoruz. Annesinin ölüm tarihi bu kadar yaygm bir şekilde karıştırılıp değiştirildiğine göre, Hitler’in yaşammda o yıl ger­çekleşen bazı şeylerin üzerinin örtülmek istendiği düşünülebilir. Benim tahminim bu yıllarda Hitler’in manevi Yahudi ailesiyle birlikte yaşadığı ve akademi sınavlarına onların yanında hazırlandığı yönündedir. 196

Sene sonunda başarılı olamayınca, kapımn önüne konmuş, artık ekmeğini kendisinin kazanması isten­miştir.

Bu varsayımı destekleyen tek bir kanıt vardır. Hanisch kitabında, bir keresinde, çok sefil bir hale geldikleri bir dönemde Hitler’le birlikte durumları iyi olan bu ailenin ziyaretine gittiklerim ve Hitler’in adamı babası olarak tanıttığını söyler. Zengin Yahudi onlar için yapacağı bir şey olmadığım söyleyip ikisini göndermiştir. Hitler’in öz babasmm Yahudi olma ih­timali çok düşüktür, ancak Hanisch Hitler’in “baba” dediği kişinin aslmda onun manevi babası olduğunu anlamamış olamaz. Bu durum şunu göstermektedir ki, Hitler bu ziyaret öncesinde de manevi ailesini sık sık ziyaret etmiş, hatta onları o kadar bıktırmıştır ki “babası” kendisine artık daha fazla yardım edemeye­ceklerini söylemiştir.

Yansıtma

Hitler’in en çok kullandığı savunma mekanizması yansıtma olarak bilinen savunma mekanizmasıdır. Yansıtma, kişinin egosunun, istenmeyen durum, gü­dü, eğilim ya da karakter özellikleri karşısında kendi­sini savunmak için, bu olumsuz özelliklerin kendinde var olduğunu inkâr ederek bunları karşısındakine yansıtmasıdır. Hitler’de bu durumun sayısız örneğine rastlanır, ancak bunların sadece birkaçı bizi aydınlat­maya yetecektir:

“Son altı yıldır, Polonya gibi bazı ülkelerin yaptıkla­rına sabır ve hoşgörü göstermek durumunda kaldım.”

“Alman ulusunun kendisine yönelik bitmek tü­kenmek bilmeyen saldırılardan kendini koruyarak hayatım sürdürmesinin bir yolu olmalı…”

“Sosyal demokrasi… tehlikeli gördüğü düşman­larının üzerine yalan ve iftira bombalan yağdırır. Sonunda saldmya uğrayanlar, dayanamayıp, banş uğruna bu iğrenç düşmana boyun eğerler.”

“Barış önerdiğim için hor görüldüm, hakarete uğradım. Mr. Chamberlain, bütün dünyanın gözü önünde yüzüme tükürdü benim.”

“Biz kimseye zarar vermeye kalkmadık, İngiltere ise bu barışçı tutumumuza bencilce bir vahşilikle karşı çıktı.”

“Polonyahlarm en göze çarpan özellikleri zalim ve ahlaksız olmalarıdır.”

Psikolojik açıdan bakıldığında, Hitler’in kendisi açısından dayanılmaz hale gelen sapkınlığı arttıkça bunu yadsıyıp Yahudiler üzerine yansıtmasını anla­mak hiç de zor değildir. Yahudiler, Hitler’in kendisin­de görüp nefret ettiği her şeyin simgesi haline gelmiş­tir. Hitler, kişisel sorunlarım dış dünyaya yöneltmiş, ırksal ve ulusal çatışmalar biçiminde bütün dünyaya dayatmıştır. Yıllar boyu alt sınıftan bir Yahudiye benzediğim, toplum dışı bir insan gibi kir pas içinde yaşadığını unutup, tüm kötülüklerin kaynağı olarak Yahudileri görmeye başlamıştır.

Hitler Schenerer ve Lueger’in düşünceleri saye­sinde bu yansıtmayı rasyonalize edip pekiştirmiş, Ya­hudilerin insanlığın kanım emen asalaklar olduğuna kesin olarak inanmıştır. Ona göre gelişmekte olan her milletin kendisini Yahudilik denen bu bulaşıcı hasta­lıktan koruması gerekmektedir.

Bunları, onun psikolojik hali içinde ifade etmeyi denersek ortaya şöyle bir şey çıkar:

“İçimdeki sapkınlık kanımı emen bir asalak. Eğer büyük adam olacaksam bu beladan yakamı kurtar­mam gerek.”

Hitler’deki cinsel sapkınlık ile Yahudi düşmanlığı arasındaki bağı anladığımızda onun düşünme şekli­nin başlıca unsurlarından biri olan frengi korkusu ile Yahudiler arasmda bağ kurma eğilimine de açıklama getirebiliriz. Hitler’e göre nasıl ki bir sapkınlık bireyi mahvederse, Yahudilerin temsil ettiği frengi de ulus­ları öyle mahvetmektedir. 198

Hitler’in sapkın eğilimleri ondan daha çok şey talep etmeye başladıkça, Yahudilere karşı nefreti de artmış ve onların aleyhinde daha çok konuşmaya başlamış­tır. Dünyada kötü olan ne varsa onlara atfetmektedir. Bu sırada, siyaset sahnesindeki rolünün tohumlarını atmaktadır. Vaktinin çoğunu kitap okuyarak, siyasal toplantılara katılarak ve kahvelerde gazete okuya­rak geçirir. Ancak okuduğu ve gözlemlediği bir yığın şeyden kamuoyuna aktardıktan sadece kendi işine yarayan bölümlerdir. Daha doğrusu Hitler sorunlan anlamak ve çözüm üretmek için okumaz, söylenenleri dinlemez. Çünkü böyle yaparsa çocukluk yıllarında düşüncelerine koyduğu engelleri yıkmış olur. O yal­nızca kendi duygu ve düşüncelerini hakk çıkarmak, yansıtmalarını rasyonalize etmek için okur. Bunu günümüze kadar sürdürmüştür. Çeşitli konularda kitaplar okumakta, ama bilginin ışığı altında akılcı düşünceler üretememekte, dikkatini yalnızca haklı ol­duğuna inandığı şeyler üstünde yoğunlaştırmaktadır.

Gençliğini hatırlayalım; akşamlan kaldığı ucuz otele döndüğünde, dalga konusu olana kadar, orada- kilere Yahudi düşmanı politik nutuklar atar. Ne var ki kendisiyle dalga geçilmesi onu çok rahatsız etmez. Aksine onu daha da çok okumaya, girdiği tartışma­larda kendini savunmak için daha çok araştırma yapmaya iter. Yahudilerin halklara verebileceği zarar- lan kanıtlamak için giriştiği bu çaba, aslında kendi sapkmkğımn önemini kendisine kanıtlamak içindir. Hitler şu satırlan yazarken belki de kendi sapkınlığını ifade etmektedir:

“Savaş öncesinin uzun barış yıllan, patolojik bazı dunmılar ortaya çıkardı… Bu dönemde üzerinde cid­di düşünmeyi gerektiren çöküş belirtileri vardı.”[171] Bir de şu söylediklerine bakalım: “Alman ulusunun siyasal içgüdüleri nasd bu ka­dar sakatlanmış olabilir? Çöküşün belirtisi bir tane

de değil, binlerce. Tıpkı ulusun her tarafım kemiren iltihaplı yaralar gibi. Sanki kendisini koruyamasm, eli ayağı tutmasın diye bir zamanlar kahraman olan bir bedenin tüm damarlarına gizemli bir güç tarafından sürekli zehir akıtılıyor sanırsınız.”[172]

Zamanla Viyana çevresinin uyandırdığı cinsel dürtüler, sapkınlığını daha da ileri boyutlara taşı­maya başlar. Cinselliğin, alt sınıfların ve Yahudilerin hayatında oynadığı rol onu da etkisi altına alır. Viya­na onun için ensestin simgesi olur ve birden annesi olarak sembolleştirdiği Almanya’nın kucağına sığın­mak için Viyana’yı terk eder. Ne var ki savaş öncesi dönemdeki Münih’in Viyana’dan pek de aşağı kalır yanı yoktur. Hitler yine edilgen bir yaşam sürmeye başlar. O günlere dair elimizde pek bilgi yoktur, yine de Hitler açısından iç çatışmalarla dolu bir dönemin söz konusu olduğu söylenebilir.

Birinci Dünya Savaşı

Hal böyleyken, Birinci Dünya Savaşı başladığın­da Tann’ya neden şükrettiğini anlamak zor değildir. Gerçekten de savaş onun için, kendisiyle savaşını bir kenara bırakıp, başkalarının da yardımını alarak ulus adına bir savaşa girişme fırsatıdır. Ayrıca savaş, Hitler’in bilinçaltında kendisine bir erkek rolü biçerek annesini kurtarma amacını temsil eder. O zamanlar­da bile “Büyük Kurtarıcı” olabilmek adına girişimleri olduğunu düşünebiliriz. Kurtaracağı yalnızca annesi değil, kendisidir de.

Hitler’in Alman ordusuna katılması, sosyal bir in­san haline gelerek kendisini kurtarma yönünde atüğı ilk adımdır. Artık sürekli haksızlığa maruz kalan biri değildir, ele geçirmeye ve büyümeye yazgık bir ordunun parçasıdır. Pasakk, sefil hayatı geride kalmış; kendisi gibi ‘seçilmiş’ pek çok insanın araşma katılmıştır. Ama yine de bu onun için yeterli değildir. Ortalama bir as­ker gibi olmak ona yetmez. O, herkesten daha temiz, daha iyi durumda olmalıdır. Görevden döner dönmez temizliğe başlar ve arkadaşlan onunla dalga geçmeye başlayana kadar giysilerini enikonu temizler.

Arkadaşı Mend, Hitler’in bir arkadaşım, kıyafetle­rini temiz tutmadığı için ‘gübre yığını’ diye çağırdığını anlatır. Bu adlandırma, Viyana günlerini hatırlatır. Bu süre boyunca, daha önce de belirttiğimiz gibi, edilgen kadmsı eylemlerini, subaylara karşı takındığı alçaltıcı tutumla dışa vurmuştur. Bu, tam bir erkek rolüne bürünmeyi başaramadığım göstermektedir. Yine de başkalarının yardımı ve komutanlarının yol göstermesiyle, sosyal uyum sağlama konusunda bir ilerleme kaydetmiştir. Almanya’nın son yenilgisiyse, tüm planlarını altüst ederek, umut ve hırslarını yerle bir etmiştir.

Almanya’nın Yenilgisi

Ne var ki, onun hayatının dönüm noktası olan, onu tam bir başarısızlık timsali olmaktan kurtararak önemli biri kılan da işte bu olaydır. Bazısı yıllardır zihninde dönüp dolaşan bazı bilinçdışı güçler tek­rar uyanmış, tüm ruhsal dengeleri sarsılmıştır. Bu olay karşısındaki tepkisi, kendini körlük ve dilsizlik şeklinde gösteren bir histeri krizi olur. Bu histerik körlük, onu, dayanılmaz sahnelere tanıklık etmekten kurtarsa da, uyandırdığı korkunç duygusal etkilerden koruyamamıştır. Tahmin ediyoruz ki Almanya’nın ye­nilgisi ona, çocukluğunda anne babasını cinsel ilişki sırasında gördüğünde hissettiği duygulan tekrar yaşatmıştır. Büyük ihtimalle o zaman annesinin göz­leri önünde kirletildiğim düşünmüş, ancak babasının güçlü kuvvetli ve gaddar bir adam olmasından dola­yı, annesinin şerefim kurtaracak ve onu gelecekteki saldırılardan koruyacak güç ve cesareti kendisinde bulamamıştır. Bu yüzden ileride babasından öcünü alacağına yemin etmiş olmalıdır.

 

İşte şimdi aynı olay tekrarlanmaktadır. Bu kez annesinin yerini, kendisine ihanet edilen, aşağılanan, bozguna uğratılan ülküsel annesi Almanya almış, ancak o yine onu kurtarmayı başaramamıştır. İçine çöken büyük bunalımı şöyle ifade eder:

“Şimdi sırada korkunç günler ve daha da kötüsü geceler vardı. Artık her şeyin kaybolup gittiğini bi­liyordum. İşte o gecelerde bu belaya sebep olanlara karşı içimde bir öfke ve nefret uyandı.”

Hitler yine güçsüz ve yardıma muhtaçtır. Hasta­nede yatan kör ve sakat biridir. Kafasındaki problem şudur: “Ülkemiz kendisini saran bu fesat zincirinden nasd kurtulacak?”

Bu konuyu düşündükçe her şeyin yitip gittiğine daha çok inanmaktadır. Buna engel olacak kadar güçlü olmadığı için kendim küçük görür, lanetler, kendisini adadığı bu davayı kaybedenlere karşı git­gide daha çok kinlenir. “Kasım suçlularını devirene kadar, ne huzur olacaktı ne barış,” der.

Kuşkusuz, duygulan çok aşındır ve daha sonra onda temel bir davranış özelliği haline gelecek olan intikam motivasyonunu oluşturmada etkili olmuştur. Ne var ki Hitler’de bu sıralarda tam bir altüst oluşu ve karakter dönüşümünü gerektirmeyen başka birçok intikam yolu gözlemlenmektedir.

Daha önce incelediğimiz hasta örneklerinden yo­la çıkarak şunu söyleyebiliriz ki, bu tip topyekûn bir karakter dönüşümü, kişinin genellikle aşın bir sorumluluk ve yük altına girdiği zamanlarda ve bu durum hastanın o anki yapısını sürdürmesine imkân vermediğinde gerçekleşir. Doğal olarak, Hitler’in, bu süre zarfında şıklından geçenleri ve kendi durumunu tam olarak nasıl değerlendirdiğini bilemeyiz. Ancak bu durumun normal bir insanmkinden daha şaşır­tıcı düşüncelere sebep olduğunu biliyoruz. Özellikle güçlü mazoşist eğilimleri olan nevrotiklerde bu du­rumdan kaynaklanan fanteziler son derece saçma 202 olabilir. Bu fanteziler ne türden olursa olsun, esas olarak kişinin kendi güvenliğiyle ilgilidir ve ancak bu denli büyük bir tehlike kişinin karakterinden tama­men vazgeçmesine ya da onu kökten değiştirmesine yol açabilir.

Gördüğü kâbuslar ipuçları verebilir. Bunlar ge­nellikle hatırlanır ve temel konulan kişinin saldınya uğraması ya da bir erkek tarafından aşağılayıcı mu­ameleye maruz kalmasıdır. Saldınya uğrayan annesi değil, kendisidir. Kâbustan uyandığında, boğulurca- sma öksürür. Nefes almakta zorlanır, soğuk terler döker. Sakinleşmesi uzun zaman alır, çünkü bazen, uyanmış olmasma rağmen sannlar görmeye devam eder. Gördüğü adamm odada olduğunu zanneder.

Normal koşullar altında bu durumu, bilinçdışı eşcinsel ilişki yaşama arzusu olarak değerlendirebi­lirdik. Gerçekteyse bu, Hitler’e Almanya’nın bir çeşit tecavüzü akla getiren yenilgisini ve onu korumakla görevli olduğu için de kendisine yapılan bir saldınyı hatırlatır. Daha da önemlisi, hastanede yatarken, kendim bir eşcinselin saldınsma açık hissetmesidir. Yıllarca, Viyana’da eşcinsellerin yatıp kalktığı bir motelde kaldığını, ardından Hess ve Roehm gibi bazı tanınmış eşcinsellerle ilişki kurduğunu hatırladığı­mızda, bu saldın korkusunun, onurunu, benliğini yok sayma derecesinde yaraladığım düşünemiyoruz. Bu dönemdeki düşüncelerinin ipuçlanm zekice ha­zırladığı propaganda konuşmalarında bulabiliriz. Bu konuşmalarda zehir ve bununla eşanlamlı pek çok sözcüğe rastlanır.

“Slogan üzerine slogan yağdı halkın üzerine.”

“…Cephe bu zehir seline uğradı.”

“… Dilinin etkisi bende tinsel bir kezzap etkisi bı­raktı. Bazen içimde çoğalan bu öfkeyle savaşmak zo­runda kalıyorum. Çünkü bu tuhaf bir yalan sıvısıydı.”

Bu imgeleme türü muhtemelen iki yönlü bir öne­me sahiptir. Hitler’in küçükken, cinsel ilişkide, erke-

203

ğin kadma zehir enjekte ettiğini, kadının içine yayılan bu zehrin, kadını içerden başlayarak yavaş yavaş çürüttüğünü ve sonunda ölümüne sebep olduğunu düşünmüş olabileceğine dair ciddi kanıtlar söz konu­sudur. Bu, çocuklukta sık rastlanan bir durumdur. Annesinin uzun bir hastalık evresinden sonra göğüs kanserinden öldüğü hesaba katıldığında, bu görüşün Hitler’de diğer çocuklarda olduğundan daha uzun ve gerçek bir etki bıraküğını söyleyebiliriz. Öte yandan, sapkınlığıyla ilgili olarak zehrin önemi zaten ele alın­mıştır. Ağzına belli nesneleri sokmama konusundaki tutumunu biliyoruz. Bunlar kariyerinin ilk zaman­larında olmasa da, karakter değişimine bağlı olarak sonradan gelişmiş olmakdır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Hitler’in ye­nenlerin yenilenlere nasıl davranacağıyla ilgili fantezi kurarken, mazoşist ve sapkın eğilimlerim bir araya getirdiğini ve onların kendisine saldıracağını ve pislik yemeye veya idrar içmeye zorlayacağını düşündüğü­nü varsayabiliriz. (Nazi toplama kamplarında, bunun uygulanan işkencelerden biri olduğu söylenir.) Zayıf düşüp çaresiz kaldığında böyle bir saldırıyı önle­mekten aciz olacaktır. Nazi askerlerinin fethettikleri yerlerde yenilenlere nasd davrandıklarını gözümüzün önüne getirdiğimizde bu varsayım doğruluk kazanır.

Karakter Değişimi

Her ne kadar bu tarz bir düşüncenin, mazoşist biri için memnuniyet verici taraflarının olması müm­künse de, hem şiddetli suçluluk duygusu ve tiksinti hem de doğabilecek sonuçlardan dolayı bir korkuya yol açması da mümkündür. Şayet bu düşünce, sık sık akla gelip kişiyi huzursuz ediyor ve bir türlü bas- kılanamıyorsa, bir süre soma öyle derin bir umutsuz­luğa yol açar ki intihardan başka bir yol kalmadığı fikrinin uyanmasına sebep olabilir. Hitler’in ölüm korkusundan daha önce bahsetmiştik. Onu önceki 204 benliğinden soyutlayan da bu ölüm ihtimali olabilir. Gerek eylemlerinde gerekse konuşmalarında ölüm korkusuna olağanüstü bir önem atfettiği açıkça gö­rülmektedir.

“Aldığım önlemlerin yaratacağı şokla herkesi deh­şete düşüreceğim. Burada önemli olan, başa çıkılmaz ve ani bir ölüm korkusunun yaratılmasıdır.”

Meirı Kampf ta ise şöyle der:

“Sonunda başarıya ulaşacak olan yalnızca kendini koruma güdüsüdür. Aptallık, korkaklık ve hayali bir akli üstünlüğün ifadesinden başka bir anlama gelme­yen ‘İnsanlık’ denilen şey, Mart güneşi altında eriyen karlar gibi yok olup gidecektir.”

Buna benzer duygular, onun kendi ölümüyle yüz yüze geldiğini ve bundan kendini kurtarabilmek için sahip olduğu kötü vicdandan ve aklının ona dayat­tıklarından kurtulması gerektiğini daha güçlü bir şekilde ifade eder. Aşağıdaki örnekler vicdanına ve onu işlevsiz kılma ihtiyacına yönelik tutumunu gös­termektedir.

“Ancak ırk, kendi vicdanının gölgesi altında suç­luluk çekmediği an geldiğinde, işe yaramaz sürgünle­rini, ayrık otlarım ayrım gözetmeksizin vahşice söküp atacak o manevi güce ulaşacaktır.”

“Vicdan bir Yahudi buluşudur. Sünnet gibi o da utanılacak bir şeydir.”

“Ben akim kısıtlamalarından, adma vicdan ve ahlak denen canavarın pisliklerinden ve aşağılanma­larından kurtulmuş bir insanım.”

Akıl konusunda şunları söyler:

“Akıl gitgide başma buyruk hale geldi ve sonunda yaşamı zehirledi.”

“Akla ve vicdana güvenmemeliyiz, kaderimizi içgü­dülerimize bağlamalıyız.”

Hitler, bu iki insani öğeyi yadsıdığı için, sonuçta tutkularının, içgüdülerinin, bilinçdışı arzularının in­safına kalmıştır. Acil durumlarda bu güçler, sanırlar

205

halinde su yüzüne çıkar. İçinde ‘Alman ulusunun kurtarıcısı olmak ve onları yüce bir konuma yükselt­mek senin kaderin’ diyen sesi duyar. Bu ses onun için yeni bir hayat görüşüdür ve önünde kendisiyle ilgili yeni ufuklar açar. Sadece çocukluğundan beri içinde taşıdığı Tanrının koruması altındaki ‘seçilmiş kişi’ olduğuna dair o muğlak duygu değil, kendisine Tanrısal bir misyon yüklendiği inancı da böylelikle doğrulanmış olur. Bu keşif kişiliğinin yeni bir kalıba dökülmesini sağlar. Bu konuda şunları yazar:

“Kimseye zararı olmayan o acık ve umutsuz ço­cuklar birden ölüme meydan okuyan buz gibi soğuk düşüncelerin kahramanları haline geldiler. Genç kahramanın aslında şu tüysüz çocuğun içinde giz­lenmiş olduğu neredeyse kimsenin aklına gelmedi. Halbuki dehayı harekete geçirmek için tam da böyle bir ivmeye ihtiyaç vardır. İnsanı yeryüzüne fırlatan kaderin çekici birden çeliğe biçim verir ve kabuğu kınlan çekirdek dünyanın hayretten açılmış gözleri önüne seriliverir.”

Bir başka yerde de şöyle yazar:

“Bir ateş yakıldı. Gün gelecek, bu ateşin alevle­rinden Alman Siegfried’in özgürlüğünü ve Alman hal­kının yaşamını yeniden kazanacak kılıç doğacaktır.”

Hitler’in yaşadıklanm yaşayan ve böyle anormal eğilimlere sahip olan birinin bunu ciddiye almasmm mümkün olup olmadığı sorulabilir. Bu sorunun ce­vabı nispeten basittir. Hitler bütün bunlara inanmak istediği için inanmıştır. Aslına bakıkrsa, kendisini kurtarması için buna inanması şarttır. Bunun için de geçmişteki bütün tatsız olayları artık büyük bir planın parçası olarak yorumlamaktadır. Smınn Avus­turya tarafında doğmasını sağlayan Kader’dir. Bir muhallebi çocuğu olmaktan çıkması için onu bir üvey anne gibi Viyana’ya gönderen ve dayanma gücünü artırmak için başına bir sürü çorap ören ve geçmiş yaşamı ve eğilimleri hakkında hüküm veren de aynı 206

Kader’dir. Almanya hakkında konuşurken, belki de kendisini anlatmaktadır.

“Eğer bu savaş gerçekleşmezse, Almanya hiçbir zaman barışa kavuşamaz. Çürüyen bir leş gibi yok olup gider. Ama bizim kaderimiz bu değildir. Tan­rının bize gönderdiği bütün sıkıntıların bir anlamı vardır: Bütün bu sıkıntılar, görkemli bir geleceğe ulaşmamızı ve güç sahibi olmamızı sağlayacak bir kırbaçtır.”

Ne var ki bu azameti, gücü ve şanı elde etmek için, önce bu talihsizlik alt edilmelidir. Muhtemelen Hitler bu talihsizliğin çocukken kendisini annesiyle özdeşleştirmesi olduğunu düşünmüştür. Bu özellik karakterinin yapıtaşlarından birini oluşturmuş ve ümit ettiği gibi onu yüceltecek yerde alçalma, aşa­ğılanma ve yıkıma yol açmıştır. Onu kendini koru­ma güdüsüyle uyuşmayan beklenmedik tehlikelerle karşı karşıya getiren de bu özelliktir. Sonunda, eğer yaşayacaksa, kendini yalnızca akıl ve vicdanından değil, ‘sahte bir insanlığın’ tüm özelliklerinden de kurtarması gerekecektir. Bunların yerine doğanın kanunuyla uyumlu bir kişilik oluşturması şarttır. Ancak bu dönüşümü gerçekleştirebildikten sonra kendini saldırılar karşısında güvende hissedecektir. Zayıflığını yenmek ve güçlü olmak Hitler’in yaşamı­nın temel amacı haline gelmiştir.

“Evreni idare eden Ölümsüz İrade uyarınca, için­de, en iyi ve en güçlünün zaferine ulaşma ve kötüyle güçsüzü boyunduruk altına alma isteğinin zorlama­sını duymak…”

“Güçlü olan güçsüz olanı yok edecek. Çünkü ya­şamın en yüce biçimi veya gerçek insanlık, yerini do­ğal insanlık alabilsin diye, insanın gülünç zincirlerini fırlatıp atmasıdır. İşte tam da buna yer açabilmek için güçsüzlük yok edilmelidir.”

Pasewalk Hastanesi’nde, çaresiz bir şekilde yattığı dönemdeki akli rahatsızlıklarına dair bildiklerimiz

207

doğruysa, korkularını dindirmek için, bazen kendi­sini erkekliğe dair özellikler açısından bütün düş­manlarını alt etmiş biri olarak hayal ettiğini tahmin edebiliriz. Çünkü ancak böyle olursa düşmanlarını ele geçirip kendisine yapdmasmdan çekindiği şeyleri onlara yapabilir. Bu tabii ki tamamen arzuların yön verdiği bir hayaldir ama bazen bundan öyle keyif alır ki, bilinçaltında kendini bu üstün insan imgesiyle özdeşleştirir. Daha önce değindiğimiz bazı sannlan üreten şey de işte bu “saldırganla özdeşleşme” olarak bildiğimiz mekanizmadır. Her türlü saldırıya açık, zayıf, güçsüz biri değildir artık. Aksine her anlamda daha güçlüdür. Korkan değil, korkulan kişidir. Bu­radaki “saldırgan” kişilik, hiç kuşkusuz, çocukken gözünde canlandırdığı baba imgesidir.

Hitler’in yarattığı imge, kendi aşağılık duygu­sunun, güvensizliğinin ve suçluluk duygusunun ödünlenmesiyle oluşturulmuştur. Dolayısıyla eski ni­teliklerinin tümünü yadsıyarak tersine çevirir. Sevgi, acıma, aynı duygulan paylaşma gibi insani değerler zayıflık olarak kabul edilerek bu dönüşüm sürecinde yok olmuşlardır.

“Edilgenlik ve eylemsizlik hayatm kendisine düş­mandır.”

“Yahudilerin kadınsı bir acıma ahlakı öğütleyen İsa inancı…”

“Acımasız olmayı göze almadan hiçbir şey için ha­rekete geçmeniz mümkün değildir.”

Hitler’in sapkın zihninde bu değerlerin yerini üs­tün erkeksi düşünceler almıştır:

“Bir ulus özgür olmak istiyorsa, ihtiyacı olan şey güçlü olmak ve kendini savunma iradesine, nefrete, evet, her şeyden önce nefrete sahip olmaktır.”

“Vahşet saygı duyulması gereken bir özelliktir. Vahşet ve fiziksel güçten söz ediyorum. Sokaktaki adam hiçbir şeye değil ama vahşetin gücüne ve acı­masızlığa saygı duyar.” 208

“Biz ulusal aklın, ulusal enerjinin ve ulusal vah­şetin diktatörlüğünün savunucuları olmak istiyoruz.”

Yahudi Düşmanlığı (2)

“Saldırganla özdeşleşme” mekanizmasının işle­meye başlamasıyla birlikte yeni kişiliğin yavaş yavaş eskisinin yerine geçmesi, kişilikte hiçbir bilinçli çatış­ma ya da mücadele yaratmaz. Özdeşleşme bilinçlilik alanının dışmda gerçekleşir ve kişi birdenbire bu yeni insana dönüştüğünü fark eder. Bir birleşme ya da benzeşme süreci yaşanmaz. Eski kimlik otomatik ola­rak baskılanır, ona ait özellikler yeni kimliğin çatışa­bileceği dışsal bir objeye yansıtılır. Hitler vakasmda, istenmeyen özelliklerin tümü Yahudilere yansıtılmış­tır. Dünyadaki tüm zorlukların ve kötülüklerin sebebi onlardır. Eski kişiliğindeki kadmsdık, tüm kişisel çık­mazlarının sebebiydi. Yine Viyana’dayken, Yahudiler onun gözünde cinselliğin, hastalığın ve sapkınlığın simgesiydiler. Bu yüzden bu yansıtmaya gerçekleştir­mek Hitler için zor olmamıştır. Artık eski kişiliğinden ne kadar tiksiniyorsa, Yahudileri de o kadar küçük görmekte, onlardan o kadar tiksinmektedir. Besbelli ki, Hitler tek başma kaldıkça bu yansıtmaya ne akla uygun hale getirebiliyor, ne de Yahudilerle çatışmaya girebiliyordu. Bunun için yaratmış olduğu tabloya uygun geniş bir topluluğa ihtiyacı vardı. Bunu Hitler savaştan yeni çıkmış Almanya’da buldu.

Gerçekten de savaş bittiğinde Almanya, tıpkı Hitler’in Almanya’ya dönmeden önceki ruh halinde­dir. Güçsüzdür, her türlü aşağılanmaya ve tehlikeye açıktır, korunmasızdır. “Savaşı kazananların pislik­lerini yemeye” hazırdır. Enflasyon yalları boyunca çaresiz, yolunu şaşırmış, ne yapacağım bilemeyen bir ülkedir. Tüm bu özellikleriyle Almanya, Hitler’in eski kişiliğinin mükemmel bir sembolüdür. Böylece Hitler kişisel sorunlarını yine ulusal ve ırksal bir düzleme kaydırmış ve kendine bu sorunlarla daha elle tutulur

209

bir şekilde hesaplaşma imkânı yaratmıştır. Hitler’e göre bu kadar kısa süre içinde kendisini dönüşüme uğratacak gücü ona veren Tann’dır. Şimdiki göreviy­se, Alman halkının geri kalanını kendi davasına ka­zanmak ve kuracağı yeni düzen aracılığıyla dönüşü­me uğratmakür. Almanya’daki Yahudiler, tıpkı onun önceki yaşamındaki gibi kadınsı, sapkın, mazoşist eğilimler taşımaktadırlar. Oysaki Hitler’in artık böyle sorunları yoktur. Çünkü o artık bir politikacıdır.

Birçok yazar, Hitler’in antisemitik (Yahudi düşma­nı) fikirler ileri sürmesinin, esas olarak bu temanın ta­şıdığı büyük propaganda değerinden kaymaklandığını ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de Yahudi düşmankğı, Hitler’in propaganda cephaneliğindeki en güçlü silah­lardan biridir ve Hitler de bunun farkındadır. Hatta çeşitli durumlarda Yahudilerin Almanya’yı zengin kı­lacağım bile ifade etmiştir. Danıştıklarımızdan Hitler’i iyi tanıyanların tümü bunun sığ bir değerlendirme ol­duğunu, bu tutumun ardında Yahudilere karşı büyük bir nefretin yattığım söylemişlerdir. Bu durum, bizim varsayımlarımızla da büyük oranda örtüşmektedir. Hitler’in işine geldiğinde ve kendisi açısından faydalı bulduğunda bir propaganda aracı olarak antisemitiz- me başvurmasını garipsemiyoruz. Yine de bu görü­nürdeki etkinin ardında büyük ölçüde bilinç dışı olan daha derin bir duygunun yattığına inanıyoruz. Nasıl ki Hitler, büyük ve güçlü olabilmek için önceki benli­ğini yıkmak zorundaysa, Almanya da zafere ulaşmak için Yahudileri yok etmek zorundadır. Çünkü bunlar Hitler’i ve Almanya’yı ölüme sürükleyen birer zehirdir: “Geçmişin o büyük kültürlerinin yok olup gitme­lerinin sebebi başlangıçtaki yaratıcı ırkın kanının zehirlenmesidir.”

“…sadece kandaki saflığın yitirilmesi bile insanın manevi mutluluğunu yok eder. Onu ebediyen alçalür. Bedeni ve aklı bir daha hiçbir zaman bunun doğurdu­ğu sonuçlardan kurtulamaz.” 210

Bu alıntılardaki sembolizmin anlamı gayet açıktır. Hitler’in konuşma ve yazılarında bunu sıklıkla kul­lanması, düşünce ve his dünyasmda buna ne kadar önem verdiğinin göstergesidir. Buradan anlaşdmak- tadır ki Hitler farkında olmadan, kendisini Yahudile­rin simgelediği kişisel zehrinden, yani kadmsı ve sap­kın eğilimlerden kurtardığında kişisel ölümsüzlüğe kavuşabileceğim düşünmektedir.

Hitler’in Yahudilere karşı tutum ve davranışlarında saldırganla özdeşleşme mekanizmasının nasıl işledi­ğine şahit olmaktayız. Hayal dünyasmda galiplerin kendisine yapmalarından korktuğu şeyleri şimdi o Yahudilere yapmak istemektedir. Bundan çok boyutlu bir tatmin elde eder. İlk olarak, bu sayede dünya sah­nesinde hep hayalini kurduğu o acımasız, sert erkek rolünü oynama fırsaü bulur; ikincisi, bu yolla, kendine istediği gibi kalpsiz ve sert olabildiğini kanıtlar; üçün­cüsü, Yahudileri ortadan kaldırdığında, bilinçaltında, kendisini ve Almanya’yı zehirleyen ve tüm zorluklara, sıkıntılara sebep olan her şeyden kurtulduğunu hisse­der. Dördüncüsü, gerçek bir mazoşist olarak kendisini yansıttığı Yahudilerin gözü önünde acı çekmesinden büyük zevk alır. Beşincisi, Yahudileri birer günah ke­çisi yaparak dünyaya karşı duyduğu nefret ve öfkeyi dışa vurur ve son olarak da bu durum onun için iyi bir propaganda malzemesi olur.

Hitler’in Siyasi Kariyerinin İlk Yıllan

Kendim bu yeni hayat görüşüyle donatmış olan Hitler, kararını hayata geçirmek için siyasete atılıp Almanya’ya kurtarma ve ona parlak bir gelecek ha­zırlama yollarım aramaya başlamışta. Çok büyük iç çatışmaların yaşanmaya devam ettiği savaş soması Almanya’sında bunu gerçekleştirmek pek kolay de­ğildir. İlk siyasi eylemi kendi ihtiyat birliğindeki su­bayları gammazlamaktır. Görevi, kışlada, koğuşlarda askerlerin araşma karışarak onları siyasi tartışma or-

211

tamlarına çekmektir. Bu tartışmalarda sesini yüksel- tebilen, cesurca konuşabilen, komünist düşüncelere sahip olanlar çıktığında bunları amirlerine bildirir. Subaylar tutuklanıp mahkemeye çıkarıldıklarında bu kez onları ölüme götürecek yolda tanıklık yapar. Bu onun yeni kişiliği için oldukça çetin bir sınavdır, jöne de Hitler yüzü hiç kızarmadan tam bir kararlılıkla muhbirlik görevini yerine getirmiştir. Hatta bu görevi, yeni karakteriyle bu kadar başanlr bir şekilde yürüt­tüğü için çok büyük bir haz yaşıyor olmalıdır. Kısa zaman sonra, nutuk atmakta yeteneği olduğu anlaşı­lır ve çok geçmeden öğreticilik görevine yükseltilerek ödüllendirilir. Yeni Hitler böylelikle embriyo halindeki Führer’in yolunu açmaya başlamaktadır.

Ne olursa olsun, saldırganla özdeşleşme, aslında pek de sağkkk olmayan bir uyum yoludur. Bunu kullanan kişi, hep belli belirsiz duygu karmaşaları yaşar. Nedenini bilmese de olması gereken şeylerin olmadığını hisseder. Yine de bu yeni rolü içinde hep kendine güvensizdir ve içindeki bu huzursuzluktan kurtulmak için kendine, tekrar tekrar, inandığı kişi olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bunun sonucu kartopu etkisidir. Attığı her acımasız adımı, yaptığı her kötülü­ğü daha büyüğü takip eder. Her vahşeti daha büyük bir vahşet, her şiddet hareketini daha sert bir hareket ve her güç kazanrmını, ondan daha büyük bir güç kazanımımn izlemesi şarttır ve bu böyle sürüp gider. Eğer bu işleyiş başardı olmazsa, kendisine güvenini yitirmeye başlar ve yeni ‘ödünç’ karakterinin eksik yanlan olduğunu düşünerek şüphe duymaya başlar. Siyasi kariyerinin ilk günlerinden günümüze kadar Hitler’in eylemlerini anlamanın anahtarı budur. Bu etki, sadece psikologlar tarafından değil, diğer göz­lemciler tarafından da anlaşılmıştır. Örneğin François Ponchet, Fransızca San Kitap’ta şunları yazmaktadır:

 

“Şansölye tüm bu hayal kınklıklanna karşı, sabır­sız bir kızgınlıkla köpürüyor. İhtiyaç duyduğu dımlı- 212 lıktan uzaklaşıyor, bu engeller onu kızdırıyor. Geçen Kasım ayında Yahudilere yapdan eziyetlerin ne denli büyük bir hata olduğunun farkında. Yine de dikta­törün psikolojik yapısından kaynaklanan çelişkiler yüzünden kiliseye ve Katolikliğe karşı amansız bir savaşımın hazırlıklarım yaptığı söyleniyor. Belki de yeni bir saldın gerçekleştirerek eski saldırının izlerini sileceğini düşünüyor…”[173]

Bu mekanizma kendi kendini besler ve varkğım sürdürebilmek için daha da şiddetlenerek devam etmesi şarttır. Mekanizmayı destekleyen hiçbir ger­çek temel olmadığı için, Hitler gibi kişiler kendilerim güvende olduklarına, artık korkmalarına gerek ol­madığına ikna edemezler. Bu da hiç duraksamadan, hiçbir şeyi geciktirmeden çdgın davranışlarına devam etmelerini gerektirir.

 

Hitler’in siyasi yaşamı bu eğilimleri belli ölçüde açığa vurmaktadır. Partinin kurucu kadrosuyla sa­mimi ilişkiler kurmak yerine partinin denetimini ele geçirmeyi amaçlamıştır. Daha sonra partinin üye sayısı hızla artmış, terör, tutulmayan sözler, gizli anlaşmalar, ihanetler birbirini kovalamıştır. Bunlar hep Hitler’e yeni kazançlar ve güç sağlar. Ancak iler­lemenin hızı Hitler’i pek memnun etmez. 1923’te bir hükümet darbesi gerçekleştirecek güçte olduğuna inanarak harekete geçer, ancak bu girişim başansız olur. Hitler’in bu darbe girişimindeki rolü hakkında çok çeşitli varsayımlar, iddialar mevcuttur. Bazdan, Hitler’in, askerler ateşe başladığında yere yuvarlanıp oradan sürünerek kaçtığını ve Ludendorff, Roehm ve Goering ilerlerken onun güvenli bir yere sığındığını iddia etmektedir. Kimine göre sendeleyip düşmüş, kimine göreyse öldürülen koruması yere düşerken onun üzerine yıkılmıştır. Nazilere göreyse sokakta yere düşen küçük bir çocuğu kaldırmak için dur­muş, bu sırada vurulmuştur. Böylelikle yıllar sonra olayın yıldönümünde Naziler bir de çocuk icat etmiş olurlar.

Psikolojik açıdan bakıldığında, Hitler’in bu olay sırasmda çok korkup kendini yere attığı ve sürünerek gözden kaybolduğu görülmektedir. Her ne kadar yeni kişiliği iyice güçlenmişse de o günlerde yerleşik otori­teye karşı fiziksel bir çarpışmaya girecek güce sahip değildir. Kendisinden üstün gördüklerine ve genel olarak otoriteye karşı tutumu bu tip bir doğrudan sal­dırıyı imkânsız kılmaktadır. Ayrıca kaçışından sonra gösterdiği tepkiler yeni üstlendiği rolün geçici olarak da olsa başarısızlığa uğradığmı gösterecektir. Şiddetli bir bunalım geçirmiş, intiharın eşiğinden dönmüştür. Landsberg hapishanesinde açlık grevi yaparak üç hafta yemek yemeyi reddeder. Bu, kişisel başarısızlı­ğına karşı gösterdiği bir tepkidir. Belki de daha önce hastanede görmüş olduğu sanrıları yeniden görmeye başlamıştır. Fakat gardiyanların ilgisini görünce açlık grevinden vazgeçer. Landsberg’de kaldığı süre boyun­ca çok sessizdir. Ludecke şöyle der:

“Landsberg ona güzel bir dünya sunmuştu. Ön­celeri en berbat huylarından biri olan sinirliliği gitmişti.”[174]

O günlerde Mein Kampfı yazar. Darbe girişimi ba­şarısız olunca Hitler için yeniden bir muhasebeye gi­rişme, karakterini daha da güçlendirme ihtiyacı doğ­muştur. Bu onun için iyi bir tecrübe olmuştur; artık darbe girişiminde bulunmayacak, iktidara yasal yol­larla gelmeye çalışacaktır. Başka bir deyişle, bir daha devletle doğrudan bir çatışmaya girişmeyecektir.

Hitler’in İktidara Yükselişi

İktidara nasıl geldiğini ve daha sonra ne tip davranışlara yöneldiğini takip etmek bizim için pek gerekli değildir. Hepsi temelde anlattığımız aynı modeli ve yolu izler. Attığı her başarılı adım, ken­disini olmak istediği insan olduğuna inandırmasını sağlar, yine de asla ona gerçek bir güven duygusu sağlayamaz. Bu içsel güvene ulaşmak için bir adım daha atarak kendini kandırmadığına dair daha faz­la kanıt bulma arayışına girer. Her adımda korku, şiddet ve acımasızlık daha da artar ve bilinen her erdem tersine, bir zayıflık sembolüne dönüşür. Ulusun tartışmasız lideri olduğunda bile, huzur bu­lamaz. Kendi güvensizliğini önce komşu devletlere yansıtır, sonra da gücüne boyun eğmelerini ister. Almanya’dan daha güçlü bir devlet ya da devletler topluluğu olduğu sürece, özlemini duyduğu huzur ve güveni asla bulamayacaktır. Bu durumun savaşa yol açması kaçınılmazdır. Çünkü Hitler ancak savaş vesilesiyle diğer güçleri ezip, kendisini korkulacak bir şey olmadığına inandırabilir. Üstelik bu savaşın mümkün olduğunca acımasız ve şiddetli olması kaçınılmazdır, çünkü ancak böyle olursa seçtiği yolda güçsüz olmadığını ve kafasında yarattığı zafer kazanmış insan modeline uygun biri olduğunu ken­disine kanıtlayabilecektir.

Hitler’in Öfkesi

Çeşitli psikolojik akımların uygulamaya dönük olarak ayrıntılı bir analizini yapmak için yerimiz müsait olmasa da, Hitler’in gündelik davranışlarının belirlenmesinde belli özellikler çalışmamız sırasında önemli bir yer kaplayacak ölçüde öne çıkmışür. Bun­ların en göze çarpanlarından biri Hitler’in öfkesidir. Pek çok yazar Hitler’in öfkeli davranışlarım huysuz ruh yapısı, mahrumiyetleri ve küçük hayal kırıklıkla­rına gösterdiği tepkiler olarak ele alır. Yüzeysel olarak bakıldığında bunlar onun doğasında varmış gibi gö­rünür, ancak davranışlarım yalandan incelediğimizde büyük bir hayal kırıklığıyla ya da bir mahrumiyetle

karşılaştığında örneğin başkanlık seçimlerinde ba-

215

 

şansız olduğunda ya da şansölyeliği reddedildiğinde tepkisinin tam tersine sakin ve sessiz olduğunu görürüz. Hayal kınklığma uğramıştır ancak kızgın değildir. Küçük şımank bir çocuk gibi sızlanmak ye­rine yeni bir saldınya geçmenin planlarım yapmaya başlar. Yaşam öyküsünü yazan Heiden onun bu ka­rakteristik özelliğini şöyle anlatır:

“Başkalan yenilgiden sonra umutsuzlukla eve dö­nerken ve kendilerini bu zor durum karşısmda teselli etmeye çalışırken Hitler, asık bir suratla bir ikinci ve üçüncü saldın yapmayı dener. Başkalan bir başan elde ettikten sonra, belki bu başan çabuk sona erebi- lir diye daha dikkatli adım atarken, Hitler sebat eder ve her atılımıyla kaderin üzerinde daha çok hâkimiyet kurar.”[175]

Yukanda yapılan tarif boşu boşuna öfkeye kapı­lan bir adamı akla getirmiyor. Yine de Hitler’in bu tip öfke nöbetleri yaşadığmı ve en küçük bir kışkırtmaya karşı bile aniden sinirlenip karşısındakini uzun uzun azarladığını biliyoruz. Bu patlamaların sebebini in­celediğimizde, hemen hepsinde onu tetikleyen şeyin kendi üstün kişiliğine meydan okuyan bir karşı güç olduğunu görürüz. Mesele çok basit bir meydan oku­ma ya da sadece küçük bir imadan ibaret olsa bile, bir fikir ayrılığı, bir eleştiri ya da yaptığı, söylediği bir Şeyin doğruluğuyla ilgili bir şüphe onu hemen sinir- lendirebilir. Hatta söz konusu olan rahatsızlık sadece hayal ürünü olsa dahi, Hitler kendisini en ilkel kişili­ğiyle ortaya koymak zorunda hisseder.

Francois Poncet Hitler’in bu tip tepkilerini şöyle tarif etmiştir:

“Etrafındaki kişiler, Hitler’in yanılmazlığım ve yenilmezliğini ilk kabul edenlerdir. Bu onun neden eleştiriye ya da tartışmaya açık olmadığını açıklar. Planlanna karşı çıkılması onun gözünde vatana ihanetle eşdeğerdir ve adeta kutsal değerlere ya­pılmış bir saldırıdır, bu yüzden de bu saldırıya ve­rilebilecek tek yanıt her şeye kadir gücünü hemen göstermektir.”[176]

Bu güç gösterisi amacına ulaşıp karşısındakini sindirdiğinde, Hitler’in öfkesi parladığı gibi aniden söner. Gerçekten de Hitler’deki öyle büyük bir gü­vensizlik duygusuna dayanır ki bu da sürekli olarak muazzam bir vesvese ve dikkat gerektirir.

Otorite Korkusu

Aynı güvensizlik duygusu, yeni insanlarla tanıştığı ortamlarda da yakasını bırakmaz, özellikle de gizliden gizliye kendini daha aşağı gördüğü insanlar karşı­sında. Çalışmamızın önceki bölümlerinde gözlerinin cinsel fonksiyonu olan bir güç yaydığına birkaç kez değinmiştik. Hitler birisiyle ilk tanıştığında gözlerini o kişinin gözlerine diker. Sanki bakışlarıyla onu delip geçmek ister gibidir. Böyle zamanlarda gözlerinde kendine özgü bir pırıltı olur. Bunun hipnotize edici bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Kendini emin hisset­mek için gözleriyle karşısındaki üzerinde bir iktidar kurmak ister. Şayet karşısındaki kadın ya da erkek gözlerini onun gözlerine dikerse, Hitler gözlerini kaçı­rır ve konuşma boyunca tavana bakmır. Sanki kar­şısındakiyle güç yarıştırır gibidir. İktidarını kurmayı başardığında, bu başarıyı sürdürmek için daha fazla çaba gösterir. Konuştuğu kişi bakışlarına yenik düş­meyi reddedip ona direndiğinde, Hitler bu kişi üze­rinde egemenlik kurmaktan vazgeçer. Yine, normal bir tartışmada zekâsını kullanarak karşısındakini alt etmeyi başaramaz. Görüşlerini hep tüm detaylarıyla açıklamasına karşın hiçbir zaman bu görüşleri man­tıksal bir temelde savunamaz. Strasser bu konuda şöyle der:

“Hitler mantıktan korkar. Tıpkı bir kadm gibi tartışmaya yan çizer ve sizin bahsettiğiniz şeyle hiç alakası olmayan bir argümanı durduk yerde ortaya atarak konuyu saptırır.”

Bu alanda bile kendisi hakkında kafasında oluş­turduğu imajı zedeleyecek muhtemel bir yenilgiyle karşdaşmaya dayanamadığını varsayabiliriz. Aslmda Hitler hiçbir konuda gerçek bir muhalefetle yüzleşe- mez. Bir dinleyici topluluğunda kendisine karşı mu­halif duygular olduğunu sezerse hemen onları bırakıp gider. Karşısmdakinden daha aşağı bir konumda gözükme riskini veya başkalarının kendisine baskın çıkmasını göze alamadığından Ludendorffla, Gregor Strasser’le, Bavyeralı sanayicilerle ve daha birçok kişiyle görüşmelerini yarıda kesmiştir. Hitler’in bir işi ertelemesinin sebebi çoğu zaman tembellik değil çözülmesi güç bir problemle karşüaşma korkusudur. Dolayısıyla mümkün olduğu sürece bu riskten kaçınır, ancak durum tehlikeli hale gelip bir felakete dönüşme ihtimali ortaya çıktığında “içindeki ses” veya sezgi onunla temasa geçer ve Hitler’e hangi yolu izlemesi gerektiğini söyler. Düşüncelerinin çoğu bilinçaltının yönlendirmesiyle oluşmuştur ve belki de çözülmesi güç problemlere nüfuz edebilme yeteneği buradan kaynaklanır. Psikolojik deneyler göstermektedir ki bu ruh halindeki kişiler çoğu zaman, bilinç düzeyinde çözmenin imkânsız olduğu çok karmaşık problemleri çözmeyi başarırlar. Hitler’in davranış kakplarmı ince­lediğimizde de muhtemel bir yenilgi ve küçük düşme korkusunun Hitler’in davranışlarına yön veren temel etkenlerden biri olduğu görülmektedir.

Hitler’in Diktiği Anıtlar

 

Hitler’in dev binalar, stadyumlar, köprüler, yollar inşa etme tutkusu ancak güven yetersizliğini telafi etmeye yönelik olarak ödünleme mekanizmasını kul­lanmasıyla açıklanabilir. Bu anıtlar sadece başkala­rım değil kendisini de etkilemek üzere planlanmıştır ve onun büyüklüğünün elle tutulur kanıtlarıdır. Nasd 218 ki dünyada en büyük adam o olmalıysa, her şeyin en yüce ve en büyüğünü de o inşa etmelidir. Diktiği yapıların çoğunu geçici binalar olarak düşünmüştür. Ona göre bu yapılar sıradan ölümlülerle aynı değer­dedir. Daimi nitelikte olan binaları ise daha sonra inşa edecektir. Bunlar daha büyük ve yüce olacak ve en az bin yıl kalacak şekilde tasarlanacaktır. Başka bir deyişle bunlar yeni hayat görüşüyle Alman halkı­nı bin yıl boyunca yönetecek olan kendisine yakışan binalar olmalıdır.

Ayrıca bu binaların hepsinde devasa sütunlar kullanmış olması da ilginçtir. Binaların çoğu sütun­larla çevrilidir ve Hitler bunları akla gelebilecek her yere yerleştirir. Bu tür sütunlar genel olarak fallik semboller olarak görüldüğünden bunların boyutlarım ve sıklığım Hitler’in kendi yetersizliğini ödünlemeye dönük bilinçaltından kaynaklanan bir çaba saymak mümkündür. Muazzam tören ve nümayişler de ben­zer bir amaca hizmet eder.

Hitabet Yeteneği

Hitler’le ilgili olup da onun hitabet yeteneğine değinmeyen bir çakşma kesinlikle eksik bir çakşma- dır. Onun kalabalık dinleyici kitlelerini avucunun içine almasını sağlayan bu üstün konuşma yeteneği, amacına ulaşma yolunda başarısına belki de en çok etki eden şeydir. Bu özelliğinin gücünü anlamak için, onun gözünde kitlelerin kadmsı bir karaktere sahip olduğunu belirtmemiz gerekir. Hanfstaengl ve bize bil­gi veren diğer kişiler Hitler’in sık sık kitleleri kadınlara benzettiğim söylemişlerdir. Hitler Metn Kampf ta şöyle der: “Kitlelerin ezici bir çoğunluğu davranış ve mizaç bakımından o kadar kadınsıdır ki, soğukkanlı değer­lendirmelerden ziyade duygusallıkla hareket ederler.” Başka bir deyişle, bilinçaltından gelen bu referans çerçevesi içinde Hitler büyük kitlelere hitap ederken kendini bir kadınla konuşur gibi hissetmektedir.

Her şeye rağmen güvensizlikleri devam eder. Top­lantılarda ilk sözü alan kişi olmaktan çekinir. Mut­laka birinin kendisinden önce söz alarak dinleyiciyi ısındırması gerekir. O zaman bile konuşmak üzere ayağa kalktığında sinirli ve gergin olur. Genelde söze nasd başlayacağını bilemez. Dinleyicileri kendisine alıştırmaya çalışır. Durumu elverişli gördüğünde oldukça temkinli bir tarzda konuşmaya başlar. Baş­langıçta sıradan bir ses tonu vardır. Konuşma iler­ledikçe sesini yükseltip tempoyu artırır. Dinleyicinin tepkisi iyiyse sesini daha da yükseltir, tempoyu iyice artırır. Bu aşamada konuşmasındaki bütün nesnellik ortadan kalkar ve ona tamamen tutku egemen olur. Başlangıçta ağzına hiçbir uygunsuz söz alamayan kürsüdeki adam o andan sonra lanetler, iftiralar, lakap takmalardan oluşan bir öfke ve nefret ırmağım dinleyicinin üzerine boca eder. Hanfstaengl, Hitler’in konuşmasını Wagner’de bir temanın gelişimine ben­zetmiştir. Bu karşüaştırma Hitler’in Wagner müziğini neden çok sevdiğini ve ondan nasıl ilham aldığım açıklayabilir.

Hem kendisi hem de dinleyiciler aşırı heyecana ve coşkuya kapılıp kendilerinden geçene kadar bu hezeyan devam eder. Konuşmasma son verdiğinde Hitler neredeyse düşüp bayılmak üzere olur. Nefesi tıkanmış gibidir ve terden sınlsıklam haldedir. Birçok yazar Hitler’in konuşmasında cinsel çağrışımlardan bahsetmiş ve bazıları konuşmanın doruk noktasını tam bir orgazma benzetmişlerdir. Heyst şöyle yazar:

“Hitler’in konuşmalarında cinsel tutkunun ve sev­diğine kur yapmanın bastırılmış sesini duyarız. Hitler bir nefret çığlığı atar, kasları şiddetle ve acımasızca kasdır, şehvete düşkün bir insanın sesi yankdamr. Bütün bu sesler içgüdülerin arka sokaklarından gel­mektedir ve bize uzun zamandır bastırılmış karankk arzulan hatırlatırlar.”

Hitler’in kendisi de bu konuda şöyle der:

 

“Seçilmiş kişiye bir halkın kalbinin kapılarını aç­ma becerisine sahip çekiç gibi sözcükler verebilecek tek şey tutkudur.”

Hiç şüphe yok ki Hitler konuşma yapmayı kendi­ni üstün insan rolüne ikna etmenin ve “saldırganla özdeşleşme” rolünü sonuna kadar yaşamanın bir aracı olarak kullanmaktadır. Bu konuşmalarda Hitler itinayla gösterişli düşmanlar icat eder ve onları acıma­sızca yok etmeyi amaçlar. Bolşeviklerden, kapitalistler­den ve demokratik rejimlerden oluşan bu düşmanlar ona göre hep Yahudilerin icadıdır ve Hitler bunlardan birine saldırırken aynı zamanda Yahudilere saldırmış olur. Bu koşullar altında saf ve basit dinleyicinin gö­zünde Almanya’nın Büyük Kurtarıcısı rolüne bürünür.

Ancak bu madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yüzünde sapık nitelikte bir cinsel saldırıyla karşı kar­şıya geliriz. Bu sapık eğilim konuşmalarında ifadesini bulur, ancak karakter dönüşümüne bağlı olarak her şey tersine dönmüştür. “Kadınsı” dinleyicilerinin üzerine boca ettiği “pislik”, tam da kadınların “pislik­lerini” üzerine dökmesinden zevk alan mazoşist sap­kınlığının tersidir. Fiziksel organlarının işlevleri bile tersine dönmüştür. Normal koşullarda yasaklama ve ketlemelerle çevrilmiş bir yemek yeme ve nesneleri içeri atma organı olan ağız şimdi pisliğin dışarı atddığı bir organa dönüşmüştür. Bu açıdan Hitler’in konuş­malarının “ağız ishali” olarak nitelenmesi isabetlidir. Bu konuşmalarda birçok insanı büyüleyen şey, belki de bu bilinçdışı cinsel öğelerdir.

Hitler’in Cazibesi

Konuşmalarının içeriğiyle bağlantılı bir noktadan daha bahsedebiliriz. Strasser, bu noktayı şu şekilde özetlemektedir:

“Hitler insan kalbinin titreşimlerine bir sismograf hassasiyetiyle cevap verir. Bu özellik onu hiçbir bi­linçli armağanın sunamayacağı bir güçle donatmış

221

ve böylece Hitler bütün bir ulusun en gizli arzularını, en bastırılmış içgüdülerini, acdannı ve kişisel isyan­larım yüksek sesle ifade eden bir sözcü konumuna yükselmiştir.”

Artık bunun Hitler için nasd mümkün olduğunu anlayabilecek durumdayız. Hitler’in dinleyicilerinin kadınsı bir karakter taşıdığım hesaba kattığımızda onun cazibesinin kişiliklerinin bastınlmış tarafları üzerinde etkili olduğunu görürüz. Alman halkının büyük kısmında genellikle daha “erkeksi” özellikler altında gizlenmiş olan, ancak itaatkâr davranışlarda, disiplin ve fedâkârlıkta kısmi bir doyuma ulaşan güç­lü bir kadınsı-mazoşist eğilim olduğu görülmektedir. Yine de bundan rahatsız olduklarından bu kadmsı özellikleri karşıt kutuptaki cesaret, hırçınlık ve karar­lılık gibi özelliklerle ödünlemektedirler. Birçok Alman, kişiliklerinin bu gizli kalmış yönünden habersizdir ve kendilerine böyle bir şey ima edilse büyük ihtimalle şiddetle karşı çıkacaklardır. Oysaki Hitler doğrudan halkın bu özelliğine hitap eder. Üstelik bu alanda ne olup bittiğini çok iyi bilecek bir konumdadır, çünkü kişiliğinin bu kısmı yaşamının ilk dönemlerinde bas­tan konumdadır.

Üstelik bu eğilimler onda ortalama bir insandan çok daha yoğundur ve Hitler bunların nasd işlediğini daha iyi gözlemleme fırsatına sahiptir. Dinleyicilere hitap ederken Hitler’in yapması gereken tek şey önce­ki yaşamındaki özlemleri, hırslan, umutlan ve arzula­n düşünüp bu doğrultuda kitlelerdeki gizli eğilimleri uyandırmaktır. Hitler bu yönteme haddinden fazla başvurmuştur. Bu yolla dinleyicilerde kendisinin biz­zat yaşadığı duyguların uyanmasını sağlar ve bunlan faydalı bulduğu kanallara yöneltir. Böylelikle kitleleri vahşet, acımasızlık, güç ve kararlılık gibi özelliklere dayanan ve yerleşik insani değerleri reddeden yeni hayat görüşüne kazanmayı başarır. Başarının anah- tan olmadığın gibi olmaya çalışmak ve gerçekte oldu- 222 ğun durumu elden geldiğince yok etmektedir. Alman ordularının hareket tarzı bu çelişkinin çarpıcı bir ifadesidir. Psikologlara göre Alman ordusunun işgal ettiği ülkelerin halklarına karşı gösterdiği acımasız tutumun kaynağı, kendisini olduğundan farklı oldu­ğuna inandırma isteğinden başka kurbanla özdeşle- şerek onların yerine geçip mazoşist bir tatmin sağla­ma çabasıdır. Genel olarak Rauschning’in Hitler için söyledikleri Alman birliklerinin çoğu için geçerlidir:

“Hitler’in kaba kuvvet ve acımasızlık üzerindeki vurgusunun temelinde, ne olursa olsun doğal bir güç­ten kaynaklanan gerçek bir kaba kuvvet arzusunun ahlak dışı niteliği değil zorlama ve yapay bir insani­yetsizliğin sebep olduğu yalnızlık ve tecrit edilmişlik duygusu vardır.”

Sonuç olarak Hitler’in tüm mahareti Alman halkı­nın bilinçdışı eğilimlerinin güçlü bir sözcüsü haline gelip onları istediği gibi yoğurmayı başarmasında, bu eğilimleri eyleme sevk etmesinde ve kitlelerin ener­jilerini kendi kişisel çatışmalarına bulduğu sözde çözümle aynı yöne kanalize etmeyi bilmesinde sak­lıdır. Böylece Hitler’le Alman halkı arasında duygu, düşünce ve eylem planında tam bir özdeşleşme ger­çekleşmiştir. Hitler Alman halkım adeta felce uğrat­mış ve kendi kişisel sorunlarının çözümüne hizmet edecek bir role adapte etmiştir. Hitler destekçilerinin kişiliklerinin bir parçasıymışçasına onlarla bütünleş­miş ve zihinleri üzerinde tam bir denetim kurmuştur. Burada Hitler’le Alman halkı arasındaki özel ilişkinin derinliği söz konusudur. Bu, akıl ve mantığın öte­sinde bir ilişkidir. Hitler için çarpışan Alman halkı, aslmda bir yandan da kendi psikolojik sorunları için çarpışmaktadır.

Bu durumun bütün yönleriyle analizi Alman hal­kının savaş ve barışta psikolojik yapısmm karanlıkta kalan yönlerine ışık tutacaktır. Alman kültürünün geçirdiği temel dönüşümleri hesaba katarsak, Alman

223

 

halkının milletler ailesi içinde yapıcı bir rol oynamaya hazır olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki meselenin bu yönü hakkında fikirler ileri sürmek mevcut çalışma­nın kapsamını aşmaktadır.

 

ALTINCI BÖLÜM

 

HİTLER’İN MUHTEMEL GELECEĞİ

Savaşın gidişatı Hitler’in aleyhine dönmeye başla­dığına göre, gelecekte onu bekleyen muhtemel sonuç­lan kısaca ele almak ve bunların her birinin gerek bi­zim gerek Alman halkının üzerinde ne gibi sonuçlara yol açabileceğinden bahsetmek faydalı olabilir.

Hitler doğal sebeplerle ölebilir.

Bu ihtimal oldukça zayıftır. Çünkü bildiğimiz kadanyla, psikosomatik sebeplerden kaynaklandığı kesin olan bir mide rahatsızlığı dışmda sağlığı gayet iyidir. Bu tür bir olayın Alman halkı üzerindeki etkisi onun ölümüne sebep olan hastalığın niteliğine bağ­lıdır. Boğmaca, kabakulak veya buna benzer gülünç bir hastalıktan ölürse, bu durum doğaüstü nitelik­lere sahip olduğu efsanesini boşa çıkarmakta etkili olacaktır.

Hitler tarafsız bir ülkeden sığmma talep ede­bilir.

Ölümsüz olmakla ilgili büyük kaygısı göz önüne alındığında bu çok küçük bir ihtimaldir. En kritik anda liderin halkım bırakıp kaçması kadar Hitler efsanesini paramparça edecek bir şey olamaz. Hitler bunu bildiği için Kayzer’i son savaşm bitmesine doğ­ru Hollanda’ya kaçtığı için sık sık suçlamıştır. Diğer istenmeyen durumlarda kaçmış olduğu gibi yine kaç­mak isteyebilir, ancak bu isteğine bizzat kendisinin karşı koyacağı kesin gibidir.

Hitler savaşta öldürülebilir.

Bu, gerçekten olabilir. Kazanamayacağı kesin­leştiğinde birliklerini savaşa sürebilir ve korkusuz,

227

fanatik bir lider olarak kendisini ateşe atabilir. Bu, bizim açımızdan en istenmeyen durumdur. Çünkü bu durumda takipçileri Hitler’in davranışım örnek alarak fanatikçe ve ölüme meydan okuyan bir kararlılıkla son kurşunlarına kadar savaşacaklardır. Bu tam da Hitler’in isteyeceği bir şeydir. Zaten bu durumu ön­görmüştür de:

“Asla teslim olmayacağız. Bizi mahvedebilirler, ama böyle olsa bile, dünyaya da kendimizle beraber ateşe veririz.”

“Onları yenemesek bile, dünyanın yarısını kendi­mizle birlikte ölüme götüreceğiz ve geriye Almanya’ya yenecek kimse kalmayacak. Halkımıza 1918’i yeniden yaşatmayacağız.”

Belli bir noktada, bu amaca ulaşmak için kahra­manca ölerek, yaşayarak yapabileceğinden çok daha fazlasmı yapabilir. Ayrıca bu tip bir ölüm Alman hal­kım Hitler efsanesine bağlamaya daha çok katkı sağ­layacak ve izleyebileceği diğer bütün yollardan daha fazla ölümsüzlüğünü güvence altına alacaktır. 4. Hitler suikasta kurban gidebilir. Hitler her ne kadar çok iyi korunuyor olsa da biri­sinin ona suikast düzenleme ihtimali vardır. Hitler bu ihtimalden korkmaktadır ve bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:

“Kendi arkadaşları onu günün birinde sırtından bıçaklayıp öldürecektir… Üstelik bu tam da son ve en büyük zaferden önce, gerilimin en yüksek olduğu anda gerçekleşecektir. Hagen bir kez daha Siegfried’i öldürecek. Kurtarıcı Hermann bir kez daha kendi adamları tarafından katledilecek. Alman halkının ezeli kaderi yemden yaşanmalı. Ama bu son olsun.”

Bu da bizim açımızdan hiç istenmeyen bir sonuç­tur. Çünkü yine Hitler’i bir aziz haline getirecek ve Hitler efsanesini güçlendirecektir.

Hele ki suikastçı bir Yahudi olursa bizim açımız­dan durum daha da kötü olur. Çünkü bu Alman 228 halkını Hitler’in yanılmazlığına inandıracak ve Alman birliklerinin ve halkın fanatizmini pekiştirecektir. Şüphesiz ki bu durumda Almanya’da ve işgal altoda­ki ülkelerde bütün Yahudiler yok edilecektir.

Hitler çıldırabilir.

Hitler şizofreninin sınırlarında gezinen birçok ka­rakter özelliğine sahiptir. Yenilgiyle karşılaştiğında psikolojik yapısının çökmesi ve onu bilinçdışı kuvvet­lerin insafına bırakması mümkündür. Yaşlandıkça bu tip bir sonucun gerçekleşme ihtimali azalmakta­dır, ancak bu ihtimali bütünüyle dışlamak da yanlış olur. Bizim açımızdan bu, Alman halkının gözünde Hitler efsanesini zayıflatacağı için istenmeyen bir du­rum değildir.

Alman ordusu ayaklanıp onu alaşağı edebilir.

Hitler’in Alman halkının gözünde sahip olduğu

eşsiz yer düşünüldüğünde bu ihtimalin zayıf oldu­ğu görülmektedir. Bütün kanıtlar şunu gösteriyor ki birlikleri harekete geçirme ve halkı daha büyük çabalara sevk etme gücüne sahip olan tek kişi Hitler’dir. Dolayısıyla Almanya’nın durumu zorlaş­tıkça Hitler daha da önemli bir faktör haline gele­cektir. Yine de yenilgi yaklaştıkça Hitler’in davra­nışlarının daha da nevrotik hale geleceği ve belli bir noktadan sonra ordunun duruma el koyarak Hitler’i bir yere kapatacağı düşünülebilir. Ne var ki bu du­rumda Alman halkının muhtemelen olup bitenlerden hiç haberi olmayacaktır.

Şayet haberi olursa, bu, halk tarafından sevilen ve yenilmez olduğu düşünülen Hitler’in efsanevi ima­jına darbe vuracağı için bizim açımızdan istenen bir durumdur.

Bu bağlamda geriye kalan tek seçenek Alman or­dusunun yenilgiyle karşılaşınca Hitler’i alaşağı edip barış talep eden bir kukla hükümet kurma ihtima­lidir. Bu, Almanya’da muhtemelen büyük bir iç ça­tışmaya yol açacaktır. Sonuçta ne olacağı meselenin

229

 

nasıl ele alınacağına ve Hitler’e ne yapılacağına bağlı olacaktır. Şu an için bu ihtimal son derece zayıftır.

Hitler kolayca elimize geçebilir.

Bahsedilen bütün ihtimaller arasında en zayıfı budur. Hitler’in mağlup duruma düşürülme korkusu­nu bildiğimizden, bu tip bir kaderden kaçınmak için elinden geleni yapacağmı tahmin edebiliriz. Bizim açı­mızdan bu seçenek, istenmeyen bir durum değildir.

Hitler intihar edebilir.

En akla yakın ihtimal budur. Sık sık intihar etme tehdidinde bulunmuş olması bir yana, psikolojisi hakkında bildiklerimiz bize bunun en kuvvetli ihti­mal olduğunu söylemektedir. Haddinden fazla ölüm korkusuna sahip olduğu büyük ihtimalle doğrudur, ancak Hitler histerik olduğu için pekâlâ bir üstün insan karakterine bürünüp intihar etmeyi de tercih edebilir. Ne olursa olsun bunun basit bir intihar ol­mayacağı kesindir. Dramatik bir intihar için Hitler’in eğilim ve olanakları oldukça fazladır. Kişiliğine hâkim olan etkenlerden biri ölümsüzlük arzusu olduğu için kendi ölümünü akla gelebilecek en dramatik ve etkili şekilde sahneye koyacağı kesindir. Hitler insanları kendisine bağlamayı iyi bilir. İnsanlarla istediği iliş­kiyi hayattayken kuramazsa bu hedefe ölümü aracı­lığıyla ulaşmak için elinden geleni yapacağı kesindir. Hatta bu amaç uğruna başka fanatiklere kendisini öldürmelerini bile emredebilir.

Hitler’in bu tip bir ölümü öngörmüş olduğu Rauschning’e söylediklerinden bellidir:

“Evet, tehlike en yüksek noktasına vardığında, halkım için kendimi feda etmeliyim.”

Bu bizim açımızdan son derece istenmeyen bir durumdur. Çünkü zekice kotarılırsa bu iş Hitler efsa­nesini Alman halkının zihinlerine öyle kazır ki nesiller boyunca onu silmek mümkün olmaz.

Her ne olursa olsun, mantıklı düşündüğümüzde şundan emin olabiliriz ki, Almanya ardı ardına yenil- 230 giler aldıkça Hitler gitgide daha nevrotik hale gelecek­tir. Her yenilgi kendine güvenini daha da sarsacak, kendine ne kadar yüce bir insan olduğunu kanıtlama imkânlarını daha da kısıtlayacaktır. Sonuç olarak kendisini en yakınlarından gelebilecek saldınlara karşı daha da korumasız hissedecek ve öfkesi sürekli artacaktır. Büyük ihtimalle saldırıya karşı korunma­sız oluşunu telafi etmek için sürekli gaddar ve acıma­sız yönünü ön plana çıkaracaktır.

Halkın önüne gitgide daha az çıkacaktır. Çünkü daha önce de gördüğümüz gibi, kendisini eleştiren bir dinleyici topluluğunun karşısına çıkmaktan aciz biri­dir. Büyük ihtimalle Kehlstein yakınlarındaki Kartal Yuvası’na çekilecek ve oranın buzlarla kaplı dorukla­rında kendisine rehberlik edecek o “içsel ses”i bekle­yip duracaktrr. Bu sırada, gördüğü kâbuslar sıklaşıp yoğunlaşacak ve Hitler’in sinir sistemini neredeyse çökme noktasma getirecektir. Sonunda kendisim bu sembolik mezara hapsedip dünyaya meydan okuması hiç de büsbütün imkânsız değildir.

Her ne olursa olsun zihinsel durumunun kötü­ye gideceği kesindir. Bu acil durumun üstesinden gelebilmek için mümkün olan bütün silahlan ve teknikleri kullanarak elinden geldiğince direnecektir. Takip edeceği yol, çok büyük ihtimalle ölümsüzlüğü kendisine garanti edeceğine ve bütün dünyayı ateşe atacağına inandığı yol olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir