CEM ERSEVER VE JİTEM GERÇEĞİ
7 Ekim 2017
KOD ADI DARBE
7 Ekim 2017

SEÇİLMİŞ TERÖR

Terör kelimesi Fransız İhtilali’nden sonra kullanılmaya
başlanmıştır. Terörün amacı halkı korkutarak demokratik düzende yapılamayan
amaçlara bu antidemokratik yöntemle ulaşmaktır.
Terörde olmazsa olmaz unsur şiddet unsurudur. Her terör
eyleminde muhakkak şiddet kullanılmaktadır. Teröristin yapmış olduğu eylemler
onun kendini tanıtması için kullanmış olduğu yöntemlerdir. Bu sayede terörist
yönetimi zorlayarak kendini kabul ettirmeye çalışır ve fikirlerini de halka
yaymaya çaba gösterir. Bunlar için de çeşitli eylem türlerini seçebilir.
Terör eylemleri, son yıllarda bilginin kolay ulaşılabilir
olmasından dolayı daha basit hale gelmiştir. Ülkemizi tehdit eden terör
unsurları dört grupta incelenebilir: Marksist-Leninist ideoloji çerçevesinde
hareket eden terör örgütleri (DHKP/C), bölücü bölgeci terör örgütleri (PKK),
din referanslı terör örgütleri (İCCB-AFİD), yurt dışı terör örgütleri (ASALA).
Yabancıların ülkemiz toprakları üzerinde birçok emelleri vardır.
Özellikle Ermeniler, Yunanlılar ve Suriyelilerin ülkemizden toprak koparma
amaçları vardır. Ayrıca içimizde de Kürt sorunu, Pontus meselesi mevcuttur.
Bunların dışında Yahudilerin ve Hıristiyanların da ülkemiz ile ilgili bir takım
toprak koparma amaçları mevcuttur.
Terörist eylemler bir amaca ulaşmak için gerçekleştirilen
ve bir yerden sevk edilen eylemlerdir. Yani terör eylemi amaç değil hedefe
ulaşmak için kullanılan bir araçtır. Fransız ihtilalinden sonra ortaya çıkan
siyasi terörizm kavramında ülkenin siyasi düzenini yıkmak amaçlanmaktadır. Bu
amaca ulaşmak için ise çeşitli siyasi suikastlar ve siyasi aktörleri hedef alan
eylemler yapılmaktadır. Teröristler yaptıkları eylemler ile hem halk üzerinde
bir korku ve panik oluşturmayı hedeflemekte hem de yönetimi halk üzerinde baskı
oluşturmaya zorlamaktadır.
Terör faaliyetleri belirli bir yapı içerisinde
genişleyerek yayılmaktadır. Teröristler ideolojilerine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Ve bu ideolojilerini hayata geçirebilmek için her türlü illegal yolu denemektedirler.
Yaptıkları bu eylemlerin ideolojilerine hizmet ettiğine inandıkları için
pişmanlık hissi duymamaktadırlar. Teröristler bu eylemleri, bir kitle
psikolojisi içerisinde bulundukları için pek fazla sorgulama yapmadan
uygularlar.
Terör eylemleri ulusal ve uluslar arası olmak üzere iki
kısma ayrılabilir. Ayrıca bu terör eylemlerine katılan bireyler ve seçilen
hedefler bağlamında da çeşitli gruplamalara gidilebilir.
Teknolojik gelişmelere paralel olarak teröristlerde
gelişmektedirler. Ulaşım teknolojisinin gelişmesi ile terör eylemleri birçok
alana kolayca ve hızla erişebilmektedirler. Silah ve patlayıcı maddelerdeki
gelişmelerdeki gelişmeler ve bunların temin edilmesindeki kolaylıktan dolayı
terörist eylemlerin her an her yerde olma ihtimali fazladır. Ayrıca nükleer ve
biyolojik silahların terör örgütlerinin ellerine geçmesi ve bunları
kullanmaları durumunda ise dünya çapında eylemler yapılma ihtimalide oldukça
yüksek düzeydedir.
Bilgiye ulaşmadaki kolaylık olan internet teknolojisi de
teröristlere imkan sağlamaktadır. Bundan dolayı polis teşkilatları ortak
çalışmalara hız vermeye başlamışlardır.
Günümüzde terör eylemleri ülkeler arası bir hal almaya
başlamıştır. Bunun en önemli nedeni de bir takım devletlerin bu terör
eylemlerini doğrudan ya da dolaylı olarak desteklemesinden kaynaklanmaktadır.
Terör eylemleri ilk başta gelişigüzel yapılarak halkta
korku ve panik oluşturulur. Bundan sonra ise daha çok seçilmiş hedeflere
yönelik olarak yapılan terör eylemleri gelir. Bu eylemlerde ise halk ile
devletin birbirine karşı durması hedeflenir.
Seçilmiş terör eylemlerinin en başta geleni
suikastlardır. Suikastlarda ya devlet görevlileri ya da tanınmış isimler
seçilerek halk üzerinde etki yapması amaçlanır. Suikast tekniklerinin en başta
geleni zehirlemedir. Yüzyıllardır bu teknikle bir çok kimsenin yaşamı
sonlandırılmış ve halk üzerinde etkiler uyandırılmıştır.
Bu zehirlemelerden ve zehirleme şüphelerinden bazıları
şunlardır: Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Yahudi bir kadın tarafından zehirli et
verildiği, Hz. Ebubekir’in zehirlenerek öldürüldüğü, Hz. Ali’nin zehirli
hançerle şehit edildiği rivayet edilmektedir. Turgut Özal’ın Ebulfeyz Elçibey’i
desteklediği için Bulgur sefaretinde içtiği bir limonatadan dolayı zehirlendiği
iddiaları hala açıklığa kavuşmamıştır. Eski KGB ajanlarından Alexander
Litvinenko’da yine yiyeceğine zehir katılarak öldürülen kimselerden olmuştur.
Yugoslavya’yı yöneten Mareşal Tito’nun da mücevher kutusu ile zehirlenmesi
düşünülmüştü.
Alman teknisyen Horst Schwirkmann 1964’de nitrojenli
hardal gazı ile zehirlenmiş, Castro’ya 1961’de zehirli sigara gönderilmiş ancak
Castro içmemişti. Kongo’nun ilk başbakanı Partice Lumumba’da zehirlenmek
istenmiş ancak başarılamamıştı. 1961’de Irak’ın başında bulunan General Abdül
Kasım zehirli eldiven ile zehirlenmek istenmişti. Rus yazar Soljenitsin de KGB
tarafından 1971 yılında zehirlenmek istendi, Bulgar yazar Georgi Markov zehirli
şemsiye yardımıyla 1978 yılında zehirlendi. Alparslan Türkeş’in zehirlenerek
öldürüldüğü iddiası da mevcuttur. Osmanlı Devleti’nde ise Fatih Sultan
Mehmet’in zehirlenerek öldürüldüğü iddiası mevcuttur. Ayrıca oğlu Şehzade
Cem’in de zehirlendiği ve Yıldırım Bayezid’in de zehirlendiği iddiaları
mevcuttur.
Bu tür zehirli suikastlara maruz kalanlardan bir kısmı da
şunlardır: İmam-ı Azam Ebu Hanife, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Vezir
Nizamülmülk, Sultan Alaaddin Keykubat, Bediüzzaman Said Nursi, opera sanatçısı
Maria Callas, yazar Emile Zola, ünlü besteci Mozart, Büyük İskender, Napolyon,
Azeri siyasetçi Neriman Nerimanov, Abhaz lider Lakoba, Yuri Çekoçihin ve
Stalin’in de zehirlenerek öldürüldükleri iddia edilmektedir. Çeçen komutan Ömer
bin Hattab’ın Ruslar tarafından zehirlendiği bilinmektedir. Mossad tarafından
zehirlenmek istenen Halit Meşhal’ın olayı gün yüzüne çıkınca İsrail Hamas
lideri Şeyh Yasin’i serbest bırakmak zorunda kalmıştır.
Irak kralı Şerif Hüseyin’in büyük oğlu Faysal’ın
zehirlenerek öldürüldüğüne inanılmaktadır. Bülent Ecevit’in de 1977 yılında
zehirli bir silah ile öldürülmeye çalışıldığı bilinmektedir. Kamboçya’nın
diktatörü Pol Pot’un zehirlendiği iddiası vardır, dövüşçü Bruce Lee’nin ölüm
sebebinde zehirlenme iddiası mevcuttur. ABD Başkanı Bill Clinton’da çeşitli
yöntemler ile zehirlenmek istenmiştir.
Tüm bu zehirlenmelere karşı bazı önlemler alınması
gerekmektedir. Bunlardan bilinenleri; Osmanlı Sarayında kullanılan tabaklar
yemek zehirli ise renk değiştirme özelliğine sahipti, Rusya Devlet Başkanı
Putin’in Türkiye ziyaretinde kalacağı yerlere zehir kontrolü yapıldı, ABD
Başkanı Bush’un Türkiye’de tokalaşacağı kimselere zehirlenmeye karşı avuç içi
kontrolü yapıldı. Ayrıca Saddam Hüseyin’in de zehirlenmelere karşı çok hassas
yaşamaktaydı.
Dünyada birçok yönden ses getiren suikastlar ve suikast
girişimleri şunlardır: Papa 2. John Paul’e karşı Mehmet Ali Ağca tarafından
suikast girişiminde bulunulması, ABD Başkanı John Kennedy’in 1963 yılında
suikast ile öldürülmesi, Turgut Özal’ın ölümü, Prense Diana’nın ölümü,
Malcolm-X’in öldürülmesi, Martin Luther King’in öldürülmesi, İsveç Başbakanı
Olof Palme’nin öldürülmesi, İsrailli İzak Rabin’in öldürülmesi, Lübnan
Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesi ve Pakistanlı General Ziya-ül Hak’ın
uçak kazası ile ölmesi bu tür suikastlardan bazılarıdır. Bunların benzeri
birçok suikast ve suikast girişimleri dünyada sürekli olmaktadır. Ayrıca
dünyada suikast izlenimi veren uçak kazaları ile de bir takım önemli devlet
adamlarının öldüğü görülmektedir.
1 Şubat 1978’de suikasta kurban giden Abdi İpekçi,
Milliyet gazetesinin genel yayın müdürü ve başyazarı idi. Milliyet gazetesinde
işler tamamen Abdi İpekçi üzerinden yürüyordu. Abdi İpekçi’nin katili dönemin
ülkücü gençlerinden olarak bilinen Mehmet Ali Ağca idi. Mehmet Ali Ağca
cinayetten 5 ay sonra yakalandı.ancak yakalandıktan sonra mahkemesi devam
ederken 4 ay sonra hapisten kaçırıldı. 28 Nisan 1980’de gıyabında idama mahkum
edildi. 13 Mayıs 1981 yılında Ağca yeniden sahneye İtalya’da çıktı ve Papa 2.
Jean Paul’e suikast girişiminde bulundu ve İtalya’da ömür boyu hapse mahkum
edildi. 2000 yılında affedilen Ağca Türkiye’ye getirildi.
Mehmet  Ali Ağca
Abdi İpekçi cinayetinde yalnız değildi. Ağca’ya bu cinayette yardım eden ve
öncülük yapan  şu isimlerde vardı: Oral
Çelik, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener, Yavuz Çayran, Yalçın Özbey. Abdi İpekçi
cinayeti ile ilgili birçok neden ortaya atıldı. Bunların başında; Türkiye’nin o
dönem Yunanistan’ın Nato üyeliğine karşı çıkmasından dolayı ABD’nin duyduğu
rahatsızlık gösterilmektedir. Bundan dolayı da dönemin Başbakanı Bülent
Ecevit’in danışmanı konumundaki Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü söylenmektedir. Ayrıca
Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesinin satılmasını istememesinden dolayı da
öldürüldüğü iddia edilmektedir. Son olarak ise İpekçi’nin silah ticaretine
karşı yazılar yazmaya başlamasından dolayı öldürüldüğü de iddialar arasındadır.
Ancak sebebi ne olursa olsun bu olay 12 Eylül askeri darbesini hazırlayan
faktörlerden birisidir.
Atatürkçü Düşünce Derneğinin kurucularından, siyasetçi ,
1961 Anayasasının hazırlanmasında komisyon sözcülüğü yapan, Türk Hukuk Kurumu
Başkanı, Prof. Dr. Muammer Aksoy 31 Ocak 1990 akşamı, Ankara’da silahlı saldırı
sonucu hayatını kaybetti. Fail ya da failler uzun süre bulunamadı. Ancak 19
Mayıs 2000 yılında failler yakalandı. Mahkeme vermiş olduğu kararda cinayetin
İran bağlantılı olduğu üzerinde durdu. Ancak bu cinayet aslında Türkiye ile
İran’ın arasının açılmasını isteyen dış güçlerin bir tezgahı idi. Bunun içinde
ABD ve İsrail ön planda görünüyordu. Aynı zamanda bu cinayet Aksoy’un
Türkiye’deki petrol konusu ile ilgili yapmış olduğu bir takım çalışmalardan
rahatsız olanlar tarafından da işlenmiş olabilir.
7 Mart 1990’da Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni
Çetin Emeç İstanbul’da şoförü ile birlikte öldürüldü. Cinayetin zanlı ya da
zanlıları ancak 1993, 1995 ve 1996 yıllarında yakalandı ve halen yakalanamayan
bir zanlı mevcuttur. Yakalananların İslami Hareket Örgütü üyesi oldukları ve bu
örgütün İran yanlısı olduğu ileri sürüldü. Mahkemede kararını bu yönde verdi.
Ancak İran’ın bu suikasttan hiçbir menfaati olmamış tam aksine Türkiye ile
arası biraz daha açılmıştır.buradan kar edinen ise ABD ve İsrail olmuştur.
4 Eylül 1990 yılında eski müftü olan ancak daha sonra bu
görevinden ayrılarak TRT’de çalışan ve buradan da 1982 yılında emekli olarak
Doğu Perinçek ile birlikte dergilerde yazılar yazan ve ateist olduğu söylenen
Turan Dursun İstanbul’da öldürüldü. Turan Dursun’un da İslami Hareket Örgütü
tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Ancak bu da evvelki cinayetlerin sonuçları
ile aynı sonuçlara sahipti. Bu açıdan ABD ve İsrail bağlantısı göz ardı
edilmemelidir.
SHP Parti Meclisi üyesi Bahriye Üçok’da 7 Ekim 1990’da
evine gönderilen bombalı bir kitap paketini açması sonucu hayatını kaybetti. Bu
cinayette de yine İslami Hareket Örgütü daha sonra da Hizbullah sorumlu olarak
gösterildi. Ancak bu cinayette de farklı hesaplar olduğu ve türban konusunun TBMM’de
görüşüldüğü bir anda olduğu dikkat çekicidir.
Gazeteci-yazar Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’de Ankara’da
arabasına konan bombanın patlaması neticesi öldürülmüştü. Suikastı birçok
İslami örgüt üstlendi. Suikastın sanıkları ancak 2000 yılında yakalandı ve
sanıkların Tevhid-i Selam grubu üyesi oldukları söylendi. Bu suikastta da
medyada çeşitli gruplar ve ülkeler suçlanı. Özellikle İslami grupları ve İran’ı
hedef seçen birçok yazı yazıldı. İran suikastın kendileri ile kesinlikle ilgisi
olmadığını defalarca belirtti. Hatta Süleyman Demirel’de bir açıklamasında Uğur
Mumcu’nun öldürülmesi ile İran’ın hiçbir şey kazanamayacağını belirtti. Bundan
dolayı suikastın İran’la ilişkilendirilmesinin yanlış olduğunu belirtti. Ayrıca
konu ile ilgili PKK’da suçlandı. Mumcu’nun öldürülmesinden sonra medyanın
sürekli İran üzerinde durması aslında bu suikastı yapanların tam da istediği
şeydi. Türkiye ile İran’ın düşman ülkeler olmasını isteyenlerin Uğur Mumcu’nun
öldürülmesinde etkileri olduğu muhakkaktır.
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis 1993
yılında Ankara’dan Diyarbakır’a gitmekte iken uçağı havalandıktan kısa bir süre
sonra düşer ve Eşref Bitlis’le uçakta bulunanlar hayatlarını kaybeder. Kazanın
buzlanmadan kaynaklandığı yönünde karar verildikten sonra dosya kapandı. Ancak
kazanın buzlanma neticesi değil de sabotaj ihtimalinden kaynaklandığı ihtimali
oldukça yüksektir ve bu konu hakkında çeşitli delillerde mevcuttur. Orgeneral
Eşref Bitlis oldukça başarılı ve PKK ile mücadelede de kararlı bir komutandı.
Kuzey Irak’ta konuşlanmış Çekiç Güç kuvvetlerine de karşı idi. Ayrıca PKK ile
mücadele için hazırlamış olduğu Kale Planı da oldukça kapsamlı bir plandı. Tüm
bu çalışmaları ışığında Eşref Bitlis Genel Kurmay Başkanlığına doğru yol
alıyordu. Eşref Bitlis’in ölümündün sonra çevresindeki  insanlarda birer birer öldürüldü. Bunlar:
Jitem Grup Komutanı Ahmet Cem Ersever, Ersever’in yakın çalışma arkadaşı
Mustafa Deniz ve Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’dır.
21 Ekim 1999 günü Ankara’da evinin önündeki aracına
binerken aracın üzerine konulmuş poşeti atmak isteyen Kültür Eski Bakanlarından
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı ölmüştü. Kışlalı’nın
ölümü ile Türkiye’de bir laik-antilaik çatışması planlanıyordu. Çünkü son
dönemde başörtüsü ile ilgili yazmış olduğu yazılardan dolayı Akit gazetesince
kendisi hakkında ağır ithamlarla yazılar kaleme alınıyordu. Kışlalı’nın cenaze
törenide adeta askeri erkânın buluşma noktası olmuştu. Genel Kurmay
Başkanlığı’nın emriyle tüm askerler törene katılmıştı. Hatta sadece devlet
başkanları ve komutanlar için hazır tutulan “onur taburu” da törende yer
almıştı. Kışlalı’nın öldürülmesi Türkiye’nin tam da yüzünü batıya döndüğü bir
zamana denk gelmesi itibariyle bu açılımı istemeyenlerin tam olarak arzuladığı
bir nokta atışlarından biri idi.
25 Ağustos 2001’de İstanbul Eyüp Sultan mezarlığında işadamı
Üzeyir Garih öldürülmüştü. Garih’in öldürülmesi bıçak yoluyla olmuştu. Konu ile
ilgili bir kişi cinayetten yaklaşık 12 gün sonra fail olarak yakalandı. Ancak
bu kişinin vermiş olduğu çelişkili ifadelerden dolayı şahsın akli dengesinin
yerinde olmadığına kanaat getirildi. Cinayetin işleniş tarzı itibariyle Mason
Locası göze çarpıyordu. Ayrıca Üzeyir Garih’in Müslüman olduğu yolunda bir
söylenti de mevcuttu. Bundan dolayı da cezalandırılmış olabileceği
düşünülebilir. Ayrıca, Üzeyir Garih bölgede önemli bir isimdi ve İsrail
Devleti’nin almış olduğu bir kısım kararlara karşı çıkıyordu. Bu sebepten
dolayı da bir cezalandırma ihtimali mevcuttur.
Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Necip
Hablemitoğlu 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı bir silahlı
saldırı sonucu hayatının kaybeder. Bu olayın failleri hala yakalanamamıştır.
Konu ile ilgili olarak cinayet işlendiği sıralarda Hablemitoğlu’nun yazmakta
olduğu Köstebek isimli kitabında Fethullah Gülen grubu ile ilgili bir kısım
konulara değinmesi ayrıca üzerinde çalıştığı diğer konu olan Alman Vakıfları ve
Bergama dosyası akla gelir. Konu detaylı incelendiğinde ve cinayetin işlenmesi
sırasındaki bir kısım bulgulara bakıldığında Almanya bağlantısı olması ihtimali
oldukça yüksek görülmektedir. Çünkü Hablemitoğlu’nun hazırlamış olduğu dosyada
çok ciddi iddialar mevcuttu ve bu konuların araştırılması Almanya’yı oldukça
rahatsız ediyordu ki Avrupa Parlamentosunda 1998 yılında kabul edilen “Türkiye
Hakkında Avrupa Stratejisi” başlıklı kararda da bunlar belirtiliyordu.
Seçilmiş terörün bir diğer hedefi de İtalyon Katolik
Papaz Andrea Santoro idi. İtalyan Papaz Trabzon’da Santa Maria Katolik
Kilisesi’nde görevli idi. 5 Şubat 2006’da öldürüldü. Fail olarak 16 yaşındaki
bir genç gösterildi ve mahkemeden 10 yıl ceza aldı. Bu fail şizofren bir
kişiliğe sahipti ve cinayet glock marka bir silahla işlenmişti. Eldeki
verilerin değerlendirilmesi yapıldığında cinayetin başlıca sebepleri olarak üç
ihtimal göze çarpıyordu. Bunlar fuhuş mafyası, Danimarka basınında çıkan Hz.
Muhammed karikatürlerinin etkisi ve uluslar arası gizli servislerin
provokasyonu olabilirdi. Konu ile ilgili verilerin çözümlemesi yapıldığında
ABD, İngiliz ve İsrail gizli servislerinin provokasyon ile ilgili etkilerinin
olabileceği düşünülebilir.
2006 yılında Danıştay’da gerçekleştirilen silahlı ile
ilgili olarak da birçok şüphe arz eden durum mevcuttur. Konu ile ilgili olarak
gerek dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, gerekse Danıştay Başkanı
Sumru Çörtoğlu’nun açıklamaları olayı gerçekleştirenlerin tam da istediği yönde
açıklamalardı.
İstanbul Fatih’de ki İsmail Ağa
Camii’nin İmamı Bayram Ali Öztürk 3 Eylül 2006 günü sabah namazından sonra cami
içerisinde bir saldırganın bıçaklaması sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra
saldırgan camide linç edilerek öldürüldü. Medya bu linç hadisesinde cemaatin
doğrudan sorumlu olduğunu yazdı oysa fail Mustafa Erdal’ın beraberindeki üç
şahsın linç olayının öncüleri ve failleri olduğu eldeki bilgilerden
anlaşılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye bir irtica paranoyasının
içerisine tekrar adım adım çekilmek istenmektedir.
Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Ermeni yazar Hrant
Dink 19 Ocak 2007 günü gazetesinin önünde 3 kurşun ile öldürülmüştü. Yakalanan
failin durumuna bakıldığında 17 yaşında idi ve milliyetçi bir kimlik çiziyordu.
Bu da cinayeti işletenlerin tam da istedikleri şeydi. Cinayetin işleniş
zamanına bakıldığında Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon düzenlemesinden biraz
önce ve sözde Ermeni soykırım tasarısının ABD’de kabul ettirilmeye çalışıldığı
bir döneme denk geldiğini görürüz. Hrant Dink Ermeni diasporasının ABD’de bu
tür girişimlerde bulunmasına karşı idi ama öldürülmesinin ardından diasporanın
elinde bir koz haline geldi. Ayrıca cinayet Türkiye’nin siyasi olarak yoğun bir
döneme girdiği (Cumhurbaşkanlığı seçimi, genel seçimler) bir döneme de denk
getirilmişti.
Ülkemizde ardı ardına olan üç cinayet arasında çeşitli
benzerlikler mevcuttur. Bu cinayetler sırasıyla Trabzon’da Papaz Andrea
Santoro’nun öldürülmesi, daha sonra Danıştay saldırısı ile Danıştay üyesi
Mustafa Özbilgin’in öldürülmesi ve son olarak Ermeni gazeteci Hrant Dink’in
öldürülmesidir. Bu cinayetlere görünün şekilleriyle bakıldığında en fazla
faillere ulaşılabilir ve olaylar çözüldü zannedilebilir. Oysa cinayetlerin
oluşturduğu sonuçlara ve bu sonuçlardan kimlerin yararlandığına bakıldığında
daha doğru analizler yapılabilir.
Siyasi cinayetlerde özellikle kış ayları seçilmekte ve bu
sayede gerek kamufle olma ve gerekse tanık bulunmasının zor olması gibi
yollardan faydalanılmaktadır.
ABD tarafından Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde
Irak’a tam 370 bin silah gönderilmiş ancak bu silahlardan yalnızca 10 bin
tanesi kayıt altına alınmıştır. Özellikle PKK’nın elinde bu silahlardan olduğu
düşünülmektedir. Ayrıca Türkiye’de işlenen siyasi cinayetlerde kullanılan
silahlarında buradan gelen silahlar olduğu sanılmaktadır.
Türkiye’de 1990 yılında Muammer Aksoy’un öldürülmesi ile
başlayan süreçte laik kesim olarak adlandırılan kesimden birçok kimse de aynı
şekilde öldürülmüştü. Bu cinayetler İslamcı kesimin üzerine atıldı. Oysa
İslamcı kesimin bu cinayetlerden hiçbir kazancı yoktu. Demek ki bu cinayetler
Türkiye’de sürekli olarak bir kamplaşma isteyenler tarafından ortaya atılmış
yeni bir laik-antilaik kamplaşmasının ön şartının oluşturuyordu.
Türkiye’de bir derin devlet geleneğinin oluştuğu gün
yüzündedir. Şu an kontgerilla olarak bilinen derin devlet soğuk savaş döneminde
ABD tarafından Avrupa’da kurulmuş olan derin devletin devamı niteliğindedir. Bu
derin devlet geleneği Avrupa’nın diğer devletlerinde tamamen ortadan
kalkmıştır. Yalnızca Türkiye’de varlığı devam etmektedir.
Dünya ülkelerinde derin devletler ülkelerin hakim güçleri
etrafında şekillenmektedir. Bu güç ABD’de küresel sermaye, Rusya ve İsrail’de
istihbarat servisleri iken Türkiye’de askeri zümredir.
Derin devletin ülkelere yayılmasının sebebi 2. Dünya
Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan komünist tehdidi idi. Bu tehdit dolayısıyla
ülkelerde olası Rus saldırısına karşı gerilla savunması yapmak amacıyla derin
devletler hayata geçirildi. Avrupa’da ilk ortaya çıkarılan derin devlet
İtalya’da ki Gladio idi. İtalya dışında Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika,
Hollanda, Avusturya, Yunanistan ve İspanya’da da bu derin devlet yapılanmaları
mevcuttu. Bu yapılanmalar masonik yapılanmaların örgütlenmesi ile benzerlik
gösteriyordu.
Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olan birçok olay
derin devlet ile ilişkilendirilmiştir. Bu olayların çoğu toplumda infial
uyandıran olaylar idi. Ayrıca bir kısım faili meçhul cinayetlerde derin devlete
atfedildi. Soğuk savaşın bitmesinin ardından komünizm tehlike olmaktan
çıkmıştı. Bu aşamadan sonda derin devlet diğer bir tehdit unsuru olarak görülen
İslam’a karşı harekete geçmeye başladı. Bunun içinde daha çok insanların
İslam’a karşı iyi olan bakış açılarının kırmak amacıyla çalışmalar yapıldı.
Türkiye’de terörizm hep kutuplaşmalar oluşturmaya
çalışmıştır. Başlıca kutuplaşmalar; Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-İslamcı
şeklinde yapılmıştır. Ancak bu yöntemle halkı birlik ve beraberlik duygusundan
uzak tutmak mümkündür.
İstihbarat servislerinin ülkeler arası çalışmalarında
hukuktan söz edilmesi genellikle zordur. Ancak ülke içerisinde hukuka aykırı
faaliyetlere girişilmemelidir. Bu çerçevede MİT’in bazı ülke içi hukuk dışı
faaliyetlerinden söz edilmektedir.
Türkiye’de derin devlet ile özdeşleştirilen Özel
Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) derin devletin sadece görünen ve uygulayıcı bir
kısmıdır. Yoksa karar mekanizmaları değildir. Ayrıca dünyada birçok terör
eyleminin arkasında da –Siyonist ideolojiye hizmet için- İsrail’in olduğu göz
ardı edilmemelidir.
Ülkemizde seçilmiş terörün son hedefi de 18 Nisan 2007
tarihinde Malatya’da yaşandı. Malatya’da Zirve Yayınevi adındaki işyerine gelen
saldırganlar buradaki üç kişinin boğazlarını keserek büyük bir provakasyona
kapı aralamışlardır. Bu olaydan sonra dünya basınında olay oldukça geniş yankı
buldu. Çünkü bu yayınevi İncil dağıtan bir yayınevi idi. Faillerde önceki
olaylarda olduğu gibi hemen yakalandı. Çünkü olayın en tepesindekiler bu
şekilde planlamıştı. Bu hadisenin işlendiği sıralarda Türkiye Kuzey Irak’a
karşı bir operasyon sürecine girmeye hazırlanıyordu.

 

Türkiye yıllardır dış güçler tarafından sürekli olarak
bazı özel durumlarımız kullanılarak sabote edilmeye çalışılmıştır. Bu özel
durumlarımız çok kimliklilik, çok kültürlülük ve çok dinliliğimizdir. Bunlar
bizi büyük bir devlet yapacakken biz bunların ayrıştırmaları içerisinde dış
güçlerinde etkisiyle sürekli olarak bir kamplaşmaya gitmekteyiz. Bu durumdan
kurtulmadığımız sürece tam olarak birlik ve beraberliğimizi yakalayamayız.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: