SEDAT PEKER

Yüreğimizdeki Kızılelma ülküsü ve beynimizdeki Büyük Turan düşüncesi ile Kuzey Sibirya’dan Mançurya’ya ya da Amerika’nın öteki ucunda bulunan Turan Soylu bir Kızılderili şefinden, Yemen illerinde kalmış Türkçe konuşmakta inat eden Anadolu Türkü Şeyh efendiye kadar biz büyük ama çok büyük bir milletiz.

                                                                                                                                                  SEDAT PEKER

Kızıl Elma

Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.

Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef7 demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

Ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!

Türkler, kendi ülkülerine niçin “Kızılelma” demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik Hıristiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter:

60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük ibret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin beşi ‘Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konseye giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dâhil bulunan 50 devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.

1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye’ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkûm edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon Yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor. Tebaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkâr ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler gös­termiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeç­meliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk’7 olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.

Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metot ile ispat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkâr edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar adına baltalama­sının önüne geçmektir.

Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaşacağını görürsünüz. Ortak düşüncesi olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakârlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabana ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için Marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelma’nın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır.

Demez taş, kaya Yürürüz yaya…

Türküz, gideriz Kızılelmaya.

 

RUH ADAMA SÖZ VERİYORUM: HAİN, SAPIK OLMAYACAĞIM”

Televizyonda haberi izlerken, kan adeta beynine sıçramış­tı. Anne yaşlı gözlerle kızına yapılan çirkin saldırıyı anlatıyor, “baba” olarak tanınan kişinin adamlarının yaptıklarının yanına bırakılmamasını istiyordu. Ünlü sunucu Reha Muhtar, ağlayan hanımın üzüntüsünü paylaşırken, yeni sorular yöneltiyor, acılı hanımı izleyenler de olanlara lanet okuyorlardı. “Bulun onu, bulun onu” diye bağırdı. Onun kimi istediğini biliyorlardı. Birisi ‘Tamam Reis” dedi. Bir başkası “buluruz, getiririz Reisim” dedi. Onlar hızla çıkarken, “Benim adımı kullanmanın ne demek olduğunu sana soracağım” diye söylendi. Bildikleri, tecavüzle suçlanan kişinin pilavcılık yaptığı ve Erzurumlu olduğuydu. Onu bulmak öyle kolay olmadı. Ama ekranda ağlayan anne karşısındaydı. Ona, kendisinin bu olayla bir ilgisinin olmadığını anlatıyor, “Benim adımı kullandığı için ben de hesap soracağım. Ben de o adamı arıyorum, “diyordu. Günler geçmişti. O unutmadı. Odaya geti­rilen kişiyi görünce “Pilava sensin haa” dedi. Adamları getirene kadar hayli hırlamışlardı. “Baba”nın bu adama ne kadar kızdığını biliyorlardı. “Pilavcı”nın bulunamaması yüzünden her gün azar işitiyorlardı. Artık onlar da rahatlamıştı… Aradan uzun süre geç­mişti. Yurt genelinde başlatılan “Kelebek” operasyonu kapsamında Emniyetin ilgili birimleri seri bir operasyon gerçekleştiriyor, “Sedat Peker suç örgütü”yle ilişkileri olduğu öne sürülen kişilerin ev ve işyerlerinde de aramalar yapılıyordu. Salih Coşkun’un evinde CD’ler, bazı evraklar bulundu. Kayıtlar, Emniyet’ in Organize Suçlar Şubesi’nde incelenirken el konulan CD’lerden özellikle bir tanesindeki görüntüler hayli ilgi çekmişti. Ekranda, üzerindeki atlette kan izleri bulunan kişi, bitkin bir vaziyetteydi. Ayakta zor duruyordu. Karşısında kimler olduğu belli değildi. Ancak, dikkatli bir polis şefi, sorgulanan kişinin hemen arkasındaki aynaya dikkat etti. Birisi bir o yana, bir bu yana yürüyor, görüntüleri bir görünüp bir kayboluyordu. Hemen arkasında takım elbiseli bir kişi daha vardı… Ekrandaki bitkin kişi, bir hanıma tecavüzle suçlanan Pilava Arifti. Aynada bir görünüp bir kaybolan kişi, “söylediklerimi aynen tekrarlayacaksın” dedi ve “Tamam mı?” diye bağırdı. Pilava Arif “Tamam abi, ne söylersen aynısını söylerim abi” derken, sesi titriyordu. Karşısındaki kişinin söyleyeceklerini beklemeden bağırmaya başladı

 

“Adım Arif. Pilavcıyım. Erzurumluyum. Namuslu yaşayacağıma, bir daha böyle bir iş yapmayacağıma söz veriyorum. Senin yanına bir daha bu suratla gelmeyeceğim. “Artık yorulmuştu. Sesi ağlamaklı çıkıyordu. Odada büyük bir sessizlik oldu. Aynanın karşısında bir görünüp bir kaybolan kişinin sesi yükseldi:-

-Ruh adama söz veriyorum de. -Ruh adama söz veriyorum.

–           “Onurlu, şerefli, namuslu yaşayacağım” de.

Onurlu, şerefli, namuslu yaşayacağım.

“Her kızın namusunu, kendi kızımın namusu kabul edeceğim” de.

–           Her kızın namusunu, kendi kızımın namusu gibi hissedeceğim.

–           Bir daha Erzurum’a yakışır bir adam olacağım.

–           Bir daha Erzurum’a yakışır bir adam olacağım.

–           Erzurumlulara ihanet etmeyeceğim.

–           Erzurumlulara ihanet etmeyeceğim.

–           Irz düşmanı, zındık olmayacağım.

–           Olmayacağım.

–           Hain olmayacağım.

–           Hain olmayacağım.

–           Sapık da olmayacağım.

-Sapık da olmayacağım.

Yemin bitmişti. Aynanın karşısında bu kez görüntüsü daha fazla kaldı. O sırada “İyi, ruh adama teşekkür et” dedi. Az önce sesi korkak ve ürkek çıkan “Pilava” gür bir sesle “Ruh adama teşekkür ederim. Bir daha böyle bir b.k yemeyeceğim” diye bağırdı. Karşısındaki kişi “yemeyeceksin tabii” derken, sesi de uzaklaşmaya başladı. Aynadan görüntüleri tamamen kaybolurken, son sözleri kameraya şöyle yansıdı:” Bunun yüzünü, gözünü iyice yıkayın. Bir iki lokma bir şey verin, karnını, midesini bastırsın.

 

 

Osmanlılardaki ilk anlamıyla ben bir külhanbeyiyim

26 Haziran 1971 Sakarya’da dünyaya geldim. Kafkas asıllı Karadenizli bir Türk ailesinin çocuğuyum.

Kendimi bildiğimden beri doğru olduğunu inandığım şeyler için kendim dâhil herkesle uğraştım; uğraşmaya devam ediyorum ve yaşadığım şeyler için de uğraşmaya devam edeceğim.

KÜLHANBEYLİĞİ

Osmanlı padişahı 3. Selim’in 1792 yılında imzalanan Yaş Antlaşmasından sonra Devlette başlattığı ıslahat uygulamalarının genel adı Nizam-ı Cedid’tir. Yeni Düzen anlamına gelen bu uygulamalar çerçevesinde 1807 yılına kadar yapılan yenilikler devre damgasını vurmuştur. Bu devirde oluşturulan modern Ordu da bu adı almıştır.

Nizam-ı Cedit ordusunun kurulmasından 34 yıl sonra 1826 yılında Sultan 2. Mahmut yeniliklere karşı çıkan Yeniçeri Ocağını kaldırmıştır. Ordudan ayrılanlar yirmişer, otuzar kişilik guruplar halinde mahallelerdeki esnaflara dadanıp, astığım astık kestiğim kestik diyerek gözdağı verip, zorbalıkla haraç almaya ve mahallenin namusuna göz dikmeye başladılar.

 

Başlangıçta Külhanbeyleri de halkın namusunu korur, esnafa sahip çıkardı. Ancak sonradan onlar da bozulmaya yüz tuttular. Külhan, hamamların altına yerleştirilen büyük kapalı ocak ve eski Türk Hamamlarının ısıtma tertibatının bulunduğu bölümdür. Külhan, sıcaklık kısmına bitişik olur ve ayrıca dışarıdan girişi bulunurdu. Bu bölümde hamamda kullanılacak olan su, büyük bakır tekneler içinde odun ateşiyle kaynatılır, hamamın diğer bölümleri de külhandan gelen sıcak havanın döşemeler altında cehennemlik denilen özel galerilerde dolaştırılmasıyla ısıtılırdı.

Külhanbeyi sözcüğü, geceleri hamam külhanında yatan, yersiz yurtsuz kimse anlamında kullanılmıştır. Kendilerine has kıyafet ve konuşmaları olan başıboş ve haylaz takımından kimseleri ifade ediyordu.

Külhanbeyi inanışına göre bunların piri Layhar adında biridir. Söylentiye göre, hamam külhanında şarap tortularını (layhar) içen sarhoş biri olan bu adam bir gün meyhanede, Gazneli Mahmut’un yakınlarından Senai Beyin ve çamura batan katının şerefine kadeh kaldırır. Tam o sırada hamamın önünde hayvanı çamura gömülen Semai Bey, Ayar’ın sözlerini duyarak meyhaneye girer. Diz çökerek Layhar’ın elini öper, hayır duasını alır. Bu dua sayesinde ve Senai Beyin tedbirleriyle Gazneli Mahmut başarıya ulaşır.

İstanbul’da Külhanbeylerinin ilk barındıkları yer, fetihten sonra yapılan ilk hamam olan Gedikpaşa Hamamıdır. Hamamı ısıtmak için ateş yakılan külhan kısmı birçok kimseyi barındırmaya elverişli idi. Yatacak yeri olmayanlar genellikle kış aylarında burada yatıp kalkarlardı. Bu yüzden bu kimselere Külhanbeyi denilirdi. Zamanla diğer hamamların külhanları da başıboş kişilere sığınak oldu.

Değişik kaynaklara göre, külhana girip külhanbeyi olabilmenin şartı; kimsesiz olmak ve sınavı geçebilmekti. Bu sınav için kül-hanlığın en eskisi (Destebaşı) külhanbeyi adayının eline bir torba verir, bunu un, pirinç, yağ, şekerle doldurmadan dönmemesini söylerdi. Sonra adayın elbiseleri çıkarılır, kendisine yırtık don, gömlek ve yemeni giydirilirdi. Torbasını dolduran külhanbeyi döner ve sınavı kazanmış olurdu. Toplanan gıda maddelerinden helva yapılırdı. Yemek vakti ortaya çıkarılan külhanın üç demirbaş lengerinin ikisine pilav, birine helva konulurdu. Külhanbeyler diz çökerek lengerlerin başına dizilir; adaylar ise isteyenlere su vermek için ayakta beklerdi. Onların yiyecekleri baba denilen külhana tarafından tahta bir kaba konulurdu. Pilavla helva yendikten sonra külhana ve öbür külhanbeyler, bir lokma ekmeği tuza batırarak üç parmaklan arasında tutardı. Külhana şu duayı okurdu:

Bu ocağın adı gerçek külhandır

Yersizlere yurtsuzlara mekândır

Nice erler yetişmiştir külhandan

&m bilir kim bugün nerde pinhandır

Ana baba kucağına sığmayan

Yavrucaklar bu ocakta muhmandır

Pirimizse bizim koca Layhar’dır

Hak budur kim eşi gelmez sultandır

Hu çekelim hu, Layhar’ın ruhuna

Anun için bayü geda yeksandır

Dua bittikten sonra elde tutulan tuzlu ekmek lokmaları yenirdi. Külhanbeyliğe girişin ikinci basamağı kardeşlik merasimiydi. Kardeş olacak kişi ortaya, Apaş Tekkesi denilen yere (genellikle 11-15 yaş arası çocuklar) alınarak anadan üryan soyulur ve külhana büyük bir gömlek (Layiha Kefeni) getirirdi. Deste başı gömleği çocukların başına geçirirdi. Sınavı daha önce kazanmış olan çocuk sağ diğeri sol tarafta yer alır ve her biri gömleği kendi tarafındaki koluna giyerdi. Böylece gömleğin dışında iki baş ve iki kol görünürdü. Külhana ocağa doğru iki dizi üzerine oturur ve “Ey Layhar’ın evlattan! Burası baba yurdudur. Burada senin benim yoktur. Burada herkes kardeştir. Layhar’ın evlattan birbirini tek vücut bulurlar. Bu kefene sağlığında girenler, ölünceye kadar birbirinden ayrı düşmezler. Bu ikilikte birdir. Bu senin sağ elindir. Sen de bunun sol elisin. Vücudunuz birdir, başınız ikidir. Biriniz sağınızı biriniz solunuzu görürsünüz. Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür gözetirsiniz. Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz. Burada bu senin, bu benim yoktur. Az çoğu aratır. Çok hepinizi besler. Kazan birdir, hepinizi doyurur, Der ve Layhar’ın ruhuna Fatiha okurdu.

Merasimde de görüldüğü gibi başlangıçta kardeşlik söylemleriyle oluşan bu topluluk daha sonra yozlaşma sürecine girmiştir. Önceleri lonca gibi teşkilatlanan dilenciler topluluğu daha sonra zorbalığa başlamıştır. Külhanbeyleri esnafın malını yağmalamaya ve haraç almaya başladılar. Bazıları geceleri adam soymaya başladı. Bu durum karşısında zabıta bu gruplara karşı tedbir almak gereğini duydu. Tanzimat’tan önce geceleri sokakta fenersiz dolaşan kılık kıyafeti bozuk olan kimseler, aşın derecede sarhoş olanlar külhanlara gönderilerek sabaha kadar burada tutulur. Bu pis yerlerde sabaha kadar üstleri başlan kirlendiğinden diğer insanlar tarafından bu durum anlaşılır ve bu insanlara alay yollu külhanbeyi denilirdi.

Külhanbeylerinin kendilerine has argosu ve giyinişleri vardı. Eski niteliklerini kaybetmeye başlamışlardı. Külhanlarda yatma geleneği kalkmıştı. Eskiden külhanbeyleri kuşaklarını bellerine gelişigüzel dolar, başlarına sıfır numara fes, paçası bol geniş pantolon, ökçesi basık yemeni giyerlerdi.

16-23 yaşlan arasındaki yetişkin külhanbeyleri de eskiden İstanbul’da kış mevsiminde ‘meydan süpürgesi’ denilen büyük süpürgelerle çamurlu yollan temizlerlerdi. Akşam yurtlarına dönen külhanbeyleri, yemek yer, şarkı türkü gazel söyler, bağlama çifte nareke saz çalar, peçiç âşık tavla benzeri oyunlar oynarlardı. Kumar oynamak kesinlikle yasaktı. Bazen de kestane pişirir, salep yapar, mısır patlatır ve sonra da uykuya çekilirlerdi.

  1. yüzyılın sonlarına doğru külhanbeyi tabiri toplum içinde asalak olarak kendi başına yaşayan ve serserilik yapan ipsiz sapsız ve belirli bir nizama tabi olmayan kimseler için kullanılmaya başlamıştır. Bunlara kopuk da denilirdi, her birinin bir lakabı vardı. Ve bu lakaplarla çağırırlardı. Bu lakaplar onların toplumdan farklı kılardı ve onların nazarında sarhoşluk, yalancılık, hırsızlık, sahtekârlık sıradan işlerdi. Külhanbeylerinin yapmakla övündükleri bazı şeyler vardı. Çakalı boyun kırmak, omuz vermek, dirsek çırpmak, çoluk çocuğa laf atmak, kadınlara sarkıntılık etmek, koç çarpıştırmak, kabara kabara gezmek, bazen da dayak yemek onlar için marifet sayılıyordu. Birbirlerine, ‘imanım, eyvallah, yakarım, yandan gel’ gibi kalıplaşmış sözler söylerlerdi.

Külhanbeyleri son dönemlerde de hamamlarda faaliyet göstermekten geri durmadılar. Müşterilerin eşyalarını çalarlar, itiraz edeni döverler ve hamamdan kovarlardı. Bir kısmı evlerde, bir kısmı bekâr odalarında ve bir kısmı da sabahçı kahvelerinde sabahlarlardı. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra külhanbeyleri iyice yoldan çıkmışlar, güvenlik güçleri bunlarla baş edemez duruma gelmişti. Cumhuriyetin ilanından sonra toplumsal düzenlemeler gündeme gelmiş ve külhanbeyleri de 19401ı yıllarda ortadan kalkmışlardır.

Daha sonraki yıllarda külhanbeyliği kabadayılık sıfatıyla birlikte anılmaya başlanmış, iki sözcük aynı manayı içermeye başlamıştır.

“Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız. Türk milleti ve bir de mil­letler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir” Nasıl ki Amerika’nın, Rusya’nın ve AB’nin kendilerine göre özel konumu ve şartları varsa elbette bizimde özel konumumuz ve şartlarımız vardır. Bu özel konum ve şart Turan yoludur. Bir gün kurtlar kardeş olduklarını hatırladıklarında Turan yolu açılacaktır. İşte o zaman Büyük Turan Birliği kurulmuş ve Yeni Dünya düzeni oluşmuş, Milletler huzura kavuşmuş olacaktır’.

Mustafa Kemal ATATÜRK

SEDAT PEKER ASLAN GİBİ YAŞAR

Büyük depremden sonraki arkasında dev bir pankart asılır. ‘Sedat Peker Şirketler Grubu Aşevi/ 24 saat sonra pankarttaki Sedat ismi silinir, Peker Şirketler Grubu Aşevi yazılı kalır. Aşevinde akşamüstleri bir anons yapılır.’ Arkadaşlar mıntıka temizliği yapalım ki yarın temiz bir çevrede yemeklerimizi yiyelim/’ 29 yaşına rağmen ünlü mafya babalan arasında adı geçen Sedat Peker her akşamüstü helikopterle bölgeye gider, denetimini yapar, günün ilk ışığıyla birlikte bölgeden ayrılır. Gizemin nedeni, Sedat Peker’in gazetecilerle ‘muhatap’ olmak zorunda kalmaması. Uyuşturucu satıcılarına savaş açan, hatta yakın çevresi tarafından ‘Köroğlu’ unvanıyla ödüllendirilen Sedat Peker bir yıl önce ANAP milletvekili Enis Sülün’ün büyük ikna kabiliyeti sayesinde yurda dönmüş ve teslim olmuştu. Sekiz ay hapis yattı, tahliye oldu. Sonra bir baktık ki, ‘Köroğlu’ devletten atik davranmış. Adapazarı’nda her gün 20 bin depremzedenin karnını doyuruyor, yardım malzemeleri dağıtıyor. Sedat Peker’in hesabına göre üç haftada 3 milyar lira harcamış.

(Ben mafya babası değilim) başlıklı röportajda Sedat Peker, deprem sonrası devletin acze düşmesinden dış politikaya, af yasasına kadar görüşlerini açıklıyor. Bazdan Türkiye’yi bir mafya cumhuriyeti ile benzeştiriyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu en büyük ihanettir. ABD için de 1930larda kaçak içki üretiminden para kazananlar tarafından yönetilir denir. O zaman ABD için de mafya cumhuriyeti mi sorusunu sormamız lazım. Türkiye’deki küçük yatırımlarla büyük kârlar elde eden holdingler, yabana şirketlerin rekabetini istemez ve bu tip tutumları el altından destekler. Size neden mafya babası deniliyor?

Basında dünyasında çalışan idealistler bu yakıştırmayı yaptı ve hakkımda yanlış bir imaj oluştu. Oysa ben ticaret hayatında varım. Danışmanlık hizmeti veririm. Kendinizi mafya dünyasının bir parçası olarak hisseder misiniz? Asla mafyanın bir parçası olmadım, yer altı dünyasında yer almadım. Sadece sıçanlar yeraltında yaşar. Benim yaşam biçimim bir aslana, bir kartala, bir kurda benzer. Bu hayvanlar öldürmekten ve yağmadan nefret eder. Bilinir ki siz uyuşturucu, kadın ve silah ticareti yapanların korkulu rüyasısınız. Neden böyle bir misyon üstlendiniz?

Evet uyuşturucu, kadın ve silah işlerinden nefret ederim. Geçmişte benim yakınımdakiler, bu tip insanlara karşı sert yöntemler uyguladı. Böyle bir misyonum yok, ama bazen koşulların gerektirdiği gibi davranılır.  Çevrenizde bir sürü insanın olduğu iddia edilir. Neden? Onlara benim adamlarım değil, arkadaşlarımdır. Hepsi iyi eğitimli ve Pantürkizm’e inanır. Hepsi şerefli insanlardır ve illegal hiçbir şeyle alakalır yoktur. Deprem sonrası Türkiye’ye sağlanan dış yardımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyanın gösterdiği dostluk takdire şayan. Tabii ki Müslüman dünyanın daha çok desteğini beklerdik, bizi düş kırıklığına uğrattılar. İsrail’in de bizim gerçekten düşmanımız olup olmadığını yeniden düşünmemiz gerekir. Keşke herkesin böyle düşmanı olsa. Türk devleti yeniden tartmak, kim düşmanımız, kim dostumuz diye. Ve Yunanistan’a da minnettarlığımızı bildirmek zorundayız. Af yasası gerekli mi?

Bazı basın organlarında benim de af yasasından yararlanacağım yazıldı. Ben affedilecek bir suç işlemediğimi düşünüyorum. Suçlu bulunsaydım, böyle bir aftan yararlanmamak için her şeyi yapanla Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Parlak bir geleceği var. İnanıyorum ki bir gün Türkiye Birleşik Devletleri’ni kuracağız. Hata insanlara mahsustur. Ben de zamanla değişebilirim, ama değer yargılarım asla değişmez. Her şey değişse bile, Pantürkist inancım asla değişmeyecek. İşte söyleşi böyle… Turkish Daily News, mafya lideri denilmesinden hoşlanmayan Sedat Peker için iki ilginç yorum da yapıyor. ‘Tanınmış simalar, Sedat Peker’in arkadaşı olmaktan gurur duyarlar.’ ikinci yorum, ‘Peker kimileri için mafya babası, kimileri içinse bir kurtarıcı melek.’

Turancılık

 

Turancılık, Türkiye’de 60 yıldan beri tartışılan bir konudur. Zaman zaman, Türklerle akraba milletleri de içine alan bir sistem halinde düşünülmekle beraber bugün “ Turancılık” deyince Türkiye’de anlaşılan şey, tarihi mirasları da dahil olduğu halde bütün Türkleri tek devlet halinde birleştirmek ülküsüdür ve har ülkü gibi nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır.

 

Tarihi, savaşları ve fütuhatı dolaysıyla hemen bütün dünyaya antipatik gelen Türk milletinin yeniden birleşerek şahlanması birçok milleti korkuttuğu için, bu şahlanış sonunda bazı devletler ortadan kalkacağı veya küçüleceği için, hatta dünya çapındaki büyük ticaret ortaklıklarının çıkarları baltalanacağı için Turancılık ülküsü büyük direnişle karşılanmakta, bu direnişin propagandası ve fikriyatı yapılmakta, bu propaganda Türkiye için de tesirli olmaktadır.

 

Turancılık ülküsüne karşı Türkiye’deki muhalefet ya bunun Türkiye’yi büyük tehlikelere atacak bir macera sayılmasından yahut Türkiye dışındaki Türklerin de en az bizim kadar (bir bakıma bizden çok) Türk olduklarının bilinmeyişinden yahut da bugünkü sınırlarımız içinde 4000 yıldan beri üst üste yığılan etnik zümreleri ve kültürleri karıştırıp bunlardan şimdiki dili Türkçe olan bir “halk”ın peydahlandığını kabul etmekten doğmaktadır.

Moskof uşağı oldukları için Turancılığın Rusya’yı devirmesinden korkanların muhalefetini kaale almıyorum.

Önce, Turancılık bir macera mıdır, onu ele alalım:

Turancılığın macera olduğu hakkındaki düşünce, Birinci Cihan Savaşında Enver Paşanın Kafkas cephesindeki hareketlerinin başarısızlık ve büyük kayıplarla sona ermesinden çıkmıştır. Bir çiçekle bahar gelmediği gibi bir başarısızlıkla bir düşüncenin yanlışlığına hükmetmek de sağlam bir mantığın eseri sayılmaz. Enver Paşanın cesur bir asker, fakat ehliyetsiz bir kumandan olduğu artık herkesçe bilinmektedir. Bundan başka Enver Paşayı saf bir Turana saymak da yanlıştır. İttihatçılar hem Turana, hem de İslâm birlikçisi idiler. Hem Kafkasya’yı, hem de Mısırcı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı.

Maceracılığa gelince, bu kelime üzerinde iyi ve ciddî düşünmek lâzımdır. Her maceracılık bir hatâ olmadığı gibi her ihtiyat da tedbirli bir davranış değildir. İnsanlığın tarihi siyaset, askerlik ve ilim alanındaki maceralarla doludur. Kristof Kolombun batıya giderek Hindistan’a varmak istemesi bir macera idi. Bir sal ile Atlantiği geçmek de öyledir. Kendi yakın tarihimize bakarsak Mustafa Kemal Paşanın Samsunca çıkması da bir maceradır. Birçoklarının buna katılmayışı yurtsever olmayışlarından değil, basan ihtimali görmemelerindendi. Fakat o, iyi hesap yapmasını bildiği için, başkalarının Türkiye’yi batıracak bir macera diye muhalefet ettikleri teşebbüsünü parlak bir şekilde bitirdi.

Daha eski tarihimizde Babür’ün 10.000 kişiyle Hindistan’a dalması, Yavuz “un 30.000 kişiyle çölü geçerek Mısır’a girmesi birer macera değil miydi? Evet, Napolyon ve Hitler “in Moskova seferleri de macera idi ama onlar başarısızlıkla bitti diye berikilerin değeri azalır mı?

Yahudilerin artık Arap vatanı olmuş topraklarda İsrail devletini kurması şaşırtıcı bir macera değil midir?

Tehlikesiz yaşamak isteyenler intihar etsin. Hayat ve kâinat tehlikelerle doludur. Tehlike fertler için de, milletler için de, topraklar için de vardır. Korkunç bir deprem birkaç saatte Anadolu’yu suların altına gömebilir. Dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızın boğucu gazlan birkaç milleti birden yok edebilir. Dünyayı yörüngesinden çıkaracak büyüklükte bir göktaşı küremize çarparak dünyanın kıyametini koparabilir. Birkaç millet birleşerek bir gece Türkiye’nin üzerine 500 hidrojen bombası fırlattıktan sonra özel giyimle askerlerini yurdumuza sokabilir.

Bütün bu ihtimaller var diye uyuşuk uyuşuk oturup yalnız fabrika kurmak, futbol maçlarını seyrederek bağırmak, defile ve güzellik müsabakaları yapmak, üniversitelerde bir takım bayağıların eserlerini tahlili etmekle mi vakit geçireceğiz? Bunlarla millet yaşamaz. Millet bir hayvan sürüsü değildir. Millet, millî bir hedef ister. Ancak o hedefi gördüğü zaman sürü olmaktan çıkıp insanlaşır, bencil olmaktan kurtulup fedakârlaşır.

Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türleri birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir. Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir.

Turancılığı, bütün Türleri yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar. Türk’e düşman milletlerin hâkimiyetindeki Türkleri kültürde birleştirmeye imkân var mı? Yabana millet buna izin verir mi? Sovyetler Birliği’nde alfabesi ayrılmış, yerli lehçesi edebî dil hâline getirilmiş Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Başkurt’u hangi kuvvetle, hangi metotla tek kültür içinde bizimle birleştirebilirsin? O kadar gücün varsa zaten ordularını yürütüp o ülkeleri kurtarmak elinde demektir. Ondan sonra kültür birliği için kurultayını toplar, aksi hâlde kültür birliğini hiçbir zaman kuramazsın.

Bugün Türkler arasındaki kültür birliği ancak gönül birliği, tek millet olmak şuuru, biraz da dil birliği halinde yaşamaktadır. Fakat bu gidişle 50 yıl sonra diller ayrılacaktır. O zaman ne olacak? Onlar artık başka millet oldu diyerek miskin bir tevekkülle bu oldu bittiyi kabul mü edeceğiz, yoksa eski yurtlan ve soyumuzun koparılmış parçalarını kurtarmak için, savaş da dâhil, her şeyi göze mi alacağız? Elbette göze alacağız. Şüphesiz zamanı kollamak, hesaplan iyi yapmak şarü ile…

Siyasi sınırlar dışındaki Türklerle uğraşmak macera ise Türk uçakları Kıbrıs’a neden saldırdı? Hatta Amerikan donanması engel olmasaydı Kıbrıs’a neden çıkılacaktı? Batı Trakya Türkleriyle, Kerkük Türkleriyle, neden bu kadar ilgileniliyor? Dün “Hatay”dı. Bugün “Kıbrıs”, yarın “Batı Trakya” ve “Kerkük”, öbür gün “Azerbaycan” ve daha ötesi… Bu, budur. Kimse başını kuma sokmasın.

Turancılığa muhalefetin bir türlüsü de Türkiye dışındaki Türklerden habersiz olmanın sonucudur. Daha pek yakında bir bilgin kişinin, bir toplantıda gençlerden birine “Hunlar da mı Türk” diye sorduğunu anlattılar. Hunlar’ın Türk, hatta kısmen Oğuzların ataları olduğunu bilmeden yaşayan bilgine ne denir?

Meğer o, millî tarihi Malazgirt Zaferi’yle başlıyor sararmış. Hayırlı uykular deyip geçelim…

Bir de Türk soyundan gelmemenin verdiği gayrı millî şuurla Anadolu’yu bir bardak, içindeki milleti bir kokteyl, Türkleri de bu kokteyle en son katılan içki saymak gibi hezeyan var ki taraftarları birtakım ruh hastalarından ibarettir.

Tarihimizi Malazgirt’le veya İznik şehrinin alınmasıyla başlatanlara sormalı: İznik’i başkent yapanlar veya Malazgirt savaşını kazananlar daha önce ne idiler? Nerede idiler? Onbirinci Yüzyıl tarihin ışıldakları altındaki bir asırdır. O adamların nerede ve ne olduklarını gözler önüne derhal serer. Böylece de Türk Devletleri denen nesnenin birbirini kovalayan Türk hanedanları olduğu, aslında bir tek devlet olup fetret zamanlarında ikiye, üçe bölündüğü ve bunun Tanrıkut’a kadar gerilere doğru uzandığı ortaya çıkar.

Turancılık ülküsü gibi milleti hızlandırıcı, ahlâka ve erdeme dayalı kutlu bir ülküyü yermek için ya damarlarındaki kara yabana hissetmek, ya komünist yani vatan haini yahut da millî tarihi Malazgirt’ten başlatacak kadar cahil ve budala olmak lâzımdır.

Cehennemde zebanileri beklerken de güleceğim ağladığımı görmeyeceksiniz gülüşümün tadını çıkarın.

 

SEDAT PEKER?

 

Rizeli bir aliden gelen, Sedat Peker, 1970 yılında Sakarya’da doğdu “Köroğlu” lakaplı Peker, Almanya’da büyüdü Peker’in adı ilk olarak “uyuşturucuyla mücadele eden baba” olarak duyuldu, daha sonra Susurluk Raporu’nda geçti.

 

Peker’in organizasyonunda işadamlarından tehditle para topladıkları, zorla tahsilat yaptıkları ve işyeri kurşunladıkları belirlenen, aralarında açığa alınan bir astsubayın da bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.

 

Peker, Barmen Oğuz Atak’ın sırtında “Allah” dövmesi bulunduğu gerekçesiyle öldürülmesi olayına karıştığı gerekçesiyle uzun süre arandı. Polisin Atak’ın öldürülmesini azmettirmek ve çete olaylarına karışmaktan aradığı Peker, oğlunun doğumunda kendilerini ziyaret eden, çiçek ve telgraf gönderen dostlarına teşekkür için gazetelere verdiği ilanlarda eşiyle birlikte görüldü

1997’de Rize’de kaçakçı Abdullah Topçu’yu öldürmek suçundan sava karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker’in iki adamı, aynı davadan müebbet hapse mahkûm oldu. Peker gibi ağabeyi Vedat Peker de bir işadamına silah zoruyla senet imzalatmaktan gözaltına alındı Peker’in talimatıyla çete oluşturdukları iddiasıyla yargılanan dokuz sanıktan dördü tahliye edildi

Tehditle tahsilat yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan yedi ay boyunca aranan Peker, teslim olacağını bildirerek 19 Ağustos 1998’de Romanya’dan Türkiye’ye getirildi İstihbarat birimlerinin çalışmaları sonucunda, Peker’in, adı gizlenen bir Antalya milletvekiliyle doğrudan bağlantısı olduğu saptandı

Peker, tutuklu bulunduğu sürede Bayrampaşa Cezaevi’nde krallar gibi yaşadı. Rokfor peyniri başta olmak üzere birçok lüks yiyeceği koğuşuna getirten Peker’in cezaevine soktuğu eşyalar arasında kokoreç makinesi da vardı. Kaldığı 50 kişilik koğuşun tabanını haleflikse kaplatan, duvarlarını boyatan Peker, tuvaletlerin kırılıp yapılmasını istedi ve bunun için gerekli malzemeyi sağladı. Cezaevinde yüz koyun kestirip tutuklu ve hükümlülere dağıtan Peker, çanak anten, video, ONE 5 dekoderi, ekmek kızartma makinesi ve dikiş makinesi gibi isteklerine ise cezaevi yönetimi tarafından izin verilmedi.

İstanbul DGM Savcılığı, Ekim 1998’de Peker ve adamları hakkında 75 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Bu davadan yargılandığı sırada duruşmada ilginç açıklamalar yapan Peker, “Eski bir milletvekili bana mesaj göndererek, ‘Mahkemede fazla artistlik yapmasın’ dedi Her şeyi size anlatmak istiyorum çünkü ben bunları anlatmazsam şüpheli bir şekilde intihar edebilirim” dedi Peker, 12 sanıkla birlikte çete oluşturmak suçundan yargılandığı davada, 24 Mayıs 1999’da tahliye edildi. Sekiz ay 29 gün cezaevinde bulunun Peker, “sanal bir çete yaratıldığını” ileri sürdü

Tahliye edildikten sonra basına açıklama yapan Peker, MHP’li olmadığını söyleyerek, siyasi görüşünün pantürkist – turanist olduğunu belirtti. Tahliye edildikten sonra basına demeçler veren Peker, özel yaşantısıyla ilgili açıklamalar yaptı. Çok mutlu bir evliliği olduğunu söyleyen Peker, “Ben kadını tanrı misafiri olarak kabul ediyorum Annesini, babasını, her şeyini bırakarak size geliyor, sizin onu korumanız gerekiyor. Anne babasının sevgisini vermeniz gerekiyor Gayet düzgün bizim yaşantımız. Herkes eşime soruyor, ‘Seni dövüyor mu?’ diye. Eşim gülerek anlatıyor, ‘Yok, dövmüyor’ diye” dedi

Tutuklanmalar ve hapis

Hakkındaki gıyabi tutuklama karan üzerine 2002 Ocak ayında İstanbul Etiler’deki AK Merkez’de türkücü İbrahim Tatlıses ile buluştuğu sırada gözaltına alınan Sedat Peker, tutuklandı Bir süre sonra serbest bırakılan Peker, 2004 yılı ekim ayında tekrar yakalandı ve “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ‘tan tutuklanarak cezaevine konuldu

Kelebek operasyonu davası kapsamında yargılanan Sedat Peker, 2007 Ocak ayında sonuçlanan davada 14 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı.

 

Hayata korkusuzca bakanlar, ölümden de korkmazlar

 

‘Devletin bitiği yerde ben başlarım. Bu söz bana ait değil. Ben, devlet okyanusunun içinde bir damla olabilseydim kendimi mesut hissederdim’ dedi.

 

Sedat Peker, teslim olmadan önce Kadir Çelik’e konuştu. Serbest bırakıldıktan sonra savcının itirazı üzerine tutuklama kararı çıkarılan Sedat Peker suçlamaları kabul etmeyerek, ‘Ben, hiçbir zaman çok normal bir adam olduğumu söylemedim. Değişmek konusunda yoğun çaba harcıyorum. Ama birileri beni ayağımdan çekerek bu dünyanın dışına çıkmamı engelliyor. Dedi.

“Kaçmadım, kaçmayacağım”

Bulgaristan veya Romanya’ya kaçtığı iddia edilen Sedat Peker, birilerinin kaçmasını istediğini söyledi. Peker şöyle konuştu: ‘Kaçmadım, kaçmayacağım. İsteseydim rahatlıkla yurt dışına gidebilirdim ama yapmadım. Bu, birilerinin ekmeğine yağ sürerdi. Kimseye bu zevki tattırmam. Hiçbir suçum yok. Polisin sorguda nazik davrandığını söyleyen Peker, ‘Savaya çıkarılacağım gün, Organize Suçlar Şubesi’nin müdürü ve yardımcısı geldi. ‘Bizim kimseye karşı bir kinimiz yok, böyle bilin’ dedi. Haklarını yemeyeyim, gerçekten iyi davrandılar. Hâkim karşısına geçerken, kamuoyu baskısı nedeniyle tutuklanacağımıza kesin gözüyle bakıyordum. Hâkimin yerinde ben olsam, ölmüş babam mezardan çıksa, bu kadar haberden sonra beni tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmazdım. Karan duyunca çok şaşırdık. Hâkimin davranışı, kaçmamamdaki en önemli nedendir. Birilerinin istediği gibi kaç-saydım, hâkime karşı kendimi affetmezdim’ dedi.

‘Altay adımı kullandı’

Ağır ağır ve tane tane konuşan Sedat Peker, sözü hakkında şikâyetçi olan Yusuf Alta/a getirdi. Altay’ın kendi adını kullanarak, Bodrum’daki bir iş adamında haraç aldığını, bunu haber aldıklarında kardeşinin Yusuf Akayla görüştüğünü söyleyen Sedat Peker, ‘Bu sırada kardeşimle Yusuf Altay arasında kavga çıkmış. Kardeşimin vurduğu yumruklarla Yusuf Altay yaralanmış. Kan içinde kaldığından kendisine elbise verilmiş ve gönderilmiş. Bu yerde yokum. Benim evim Şile’de, kardeşimin evi de oralarda.’ diye konuştu

‘Tecavüzcüyü ikaz ettim’

Villasındaki video kasette, bir kişinin dövülmesi görüntülerinin 4 yıl öncesindeki başka bir olaya ait olduğunu belirten Peker, ‘O görüntülerde, yine adımı kullanarak 14 yaşındaki kıza tecavüz eden kişi var. O kişinin vücudundaki darp izlerinin sorumlusu ben değilim. Ben sadece o kişiyi ikaz ettim.’

Kadir Çelik’in ‘Bu ülkede hâkim, sava, polis var, siz neden bu işlere soyunup kendinizi o güçlerin yerine koyuyorsunuz? sorusuna, Sedat Peker şöyle yanıt verdi: ‘Değiştim, değişmek istiyorum. Bir dönem, şiddetin içinde oldum. Zaruretten dolap şiddet kullandığımda oldu. Ama artık gerilerde kaldı. ‘Avda bir arkadaşının kolunu keserek kanatan Peker, bunun ‘kan kardeş olmak amacıyla yapıldığını söylüyor. ‘Çocuksu bir davranış değil mi? sorusuna ise, ‘Olabilir, ben çocuk olabilirim bebek ruhlu olabilirim. Ne var bunda7 diyor.

Kerkükle ilgileniyorum

Bugünlerde Kerkük’le ilgili, resmi makamların da haberinin olduğu bir çalışma içinde olduklarını belirten Peker, ‘Devletin bittiği yerde, ben başlarım7 sözünü kesinlikle söylemediğini öne sürdü, Peker şöyle konuştu: ‘Madem ben mafyayım, liderim, bu kadar salak nasıl olabilirim. Ben, devlet okyanusunun içinde bir damla olabildiysem kendimi mesut, bahtiyar hissederim. Ben, bir hiçim. Evet, bir hiçim, ‘hiç nedir?7 diye sorarsanız, sıfırım/

Bunun babası mafya

Eşinden ayrı yaşadığını belirten Sedat Peker, oğluyla yaşadığı bir olayı anlatırken, sanki Türkiye gerçeğini sergiliyor gibiydi. ‘Bilgisayar oyunu oynayacağız. Oğlum, ‘Mafya olacağım dediğinde şaşırdım. 8 yaşındaki çocuk oyunda, mafya olmak istiyor’. Kadir Çelik7in, ‘Babasına çekmiş7 sorusuna hiddetlenen Peker, ‘Beni anlamak istemiyorsunuz. Okulda arkadaşları oğlumu göstererek, ‘Bunun babası mafya7 diyorlarmış, çocuk da oradan etkilenmiş.

Korkut Eken, diyorsa doğrudur

Korkut Eren’e para yardımı yapıp yapmadığını soruyorum Peker’e, ‘O bizim babamız yaşında bir kişi. Eğer kendisi para yardımı yapılmadı, diyorsa, öyledir. Ben, onun bu sözlerinin üzerine söz söylemem. Bizim terbiyemiz böyle olmamızı gerektiriyor’ dedi.

Sedat Peker, son sözlerini söylüyordu. ‘Değişmek istiyorum. Yardım edin, el verin demiyorum. Ama engel de olmayın. Bırakın değişeyim. Geçmişte şiddet ve yanlış içinde olmuş insanlara toplum bu şansı vermeli…

 

 

 

SEDAT PEKER’İN SUSURUKLA İLGİLİ SÖYLEDİKLERİ ORTALIĞI KARIŞTIRACAK

 

Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır.

 

Sedat Peker, bir dönem öldürülen ve şantaj yapılan iş adamları ile Susurluk skandalına karışan eski devlet görevlileri hakkında önemli açıklamalar da yaptı.

 

Sedat Peker’in, MHP eski Şanlıurfa İl Başkanı Feridun öncel, avukat Turgay Özdoğan, bir gazeteci ve birçok ünlüyle yaptığı konuşmalarda; Susurluk skandalına adı karışan emekli paşa Veli Küçük ’ten özel timci Ayhan Çarkın’a, eski MİT’çi Yavuz Ataç’tan, Kürt Ahmet’e ve efsane Yarbay Korkut Eken’e kadar birçok isim geçiyor.

 

Emniyet müdürlüğü tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavalığı’na gönderilen telefon görüşmelerinin. Saniye saniye kayda alınan konuşmalarda Peker, bir dönem öldürülen ve şantaj yapılan iş adamları ile Susurluk skandalına karışan eski devlet görevlileri hakkında önemli açıklamalarda bulunuyor. İşte o telefon görüşmeleri…

Mahkeme kararıyla gerçekleştirilen dinlemelere, MHP’li Feridun Öncel’in yaraşıra avukat Turgay Özdoğan ile ünlü bir gazeteci de takılıyor. Avukat Turgay Özdoğan ile konuşan Peker, efsane Yarbay Korkut Eken’e göndermelerde bulunuyor.

‘Sağda solda milli yol diye bir oluşum için benim organize ettiğim şeklinde söylentiler var. Korkut abi, Türk gençliğine örnek gösteriliyor şeklinde, bizim bunlarla yakından uzaktan ilgimiz olmadığını her yerde söyleyelim. Korkut abiyi tanırız, severiz, ama bizim herkesten alacağımız var. Geçmişte bana yaptırdıklarını bilmiyor muyum? Birilerini ne biçim filmlere soktular, öyle var mı ya!’

Sedat Peker, aynı operasyonda tutuklanan MHP eski İl Başkanı Feridun Öncelle yaptığı konuşmada da, Korkut Ekenle aralarının açılmasına neden olan süreçten bahsediyor. Öncel’e, ‘Sen Korkut Eken’in bana niye küstüğünü biliyor musun?’ diye soran Peker, şöyle devam ediyor: ‘Güya ben Mehmet Ağar’a 2 milyon dolar vermişim de, kendisine niye para vermiyormuşum. Ben Mehmet Ağar’ı tanımam etmem’

‘Bond çanta ile para aldılar’

Feridun Öncel, ‘Sen oyuna gelme’ dediğinde ise Peker, ‘Bir dönem iş adamlarının vurulduğunda, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birinden, James Bond çanta ile para aldılar. O işte beni de kullandılar, sonra Kürt Ahmetlerle ortaklık yaptılar. Bunlar nasıl işler? Veli Paşa (emekli Jandarma Tuğgeneral Veli Küçük’ü kastediyor) o zaman ‘Bu Korkut Eken’e dikkat et demişti’ diyor.

Peker’le bir gazeteci arasında da uzun süren bir konuşma geçiyor. Peker, gazeteciye, ‘Sen daha önce Milli Yol diye bir şeyden bahsetmiştin, ben de haberim yok demiştim. Şimdi Korkut Ekenler kendilerini düşünüyorlar, biz de dedik ki, bu iş böyle olmaz, biz Korkut abiyi sembol yapalım, Türkiye’nin sembollere ihtiyacı var dedik’ diyor ve ekliyor:

‘Abim Atilla’ya (Mehmet Ağar’a 2 milyon dolar verdi) demiş. Benim kardeşimi, bana doğru kışkırtıyor. O da (Beni niye karıştırıyorsun) demiş terslemiş. Eken de (Niye bize vermiyor) demiş. Meğerse kendisini bir parti gibi görüyormuş, bütün sağ birleşecek…

Şahin’in hesabına para yatırıldı

Sedat Peker, bir konuşmada ise, eski Özel Harekât Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin’in hesabına bir otelden yüklü miktarda para yatırıldığını öne sürüyor. Ancak, otelin ve para yatıranın ismini açıklamıyor. Ayhan Çarkın hakkında kokainman ifadesini kullanan Peker, ‘Etrafında it kopuk dolu

Cezaevine torba dolusu para

Sedat Peker, daha sonra şöyle devam ediyor: ‘Zamanında uyuşturucu kaçakçıları öldürülüyordu ya, pavyon kadınları (benimki sıktı, seninki sikti) muhabbetleri yapıyorlar. Bunu cezaevine ben gönderdim. Cezaevine torba torba para gönderdim. En son cezaevine havuz kurmuşlar. Savayı da yaktılar. Şimdi çıktı yine aynı kadınlar, kokain, bunları biz göklere çıkardık. Arena’da bunun belgesi var…’

Sedat Peker, Susurlukçu emekli General Veli Küçük, emekli Yarbay Korkut Eken ile eski MİT Daire Başkanı Yavuz Ataç’ı 22 yaşındayken ‘yüzleştirmeye7 davet ettiği şeklindeki olayı ise gazetede şöyle anlatıyor:

‘Veli Küçük ile Eken’i barıştırmak için uğraştım. Bir araya getirdim. Ancak Veli abinin arkasından konuşmaya başladı. (Niye böyle söylüyorsun) dedim. Bana (Yavuz Ataç bir şeyler söyledi). Yavuz abiyi aradım herkesi çağırayım yüzlesin dedim. O zaman 22 yaşındaydım. Üçü, yüz yüze görüşmediler. Hayatım boyunca büyük hatalar yaptım. Ama en büyük hatam bu. Ümit Özdağ, Turan Yazgan, Mehmet Ağar falan bunla birleşeceklermiş, sonra halk hareketi olacakmış/

 

 

Peker: Susurluk kaza değil

Başbakan Necmettin Erbakan’ın Çankaya’daki liderler zirvesine götürdüğü MİT raporunda ismi geçen Sedat Peker, Susurluk kazası, Abdullah Çatlı, Söylemez kardeşler ve uyuşturucu trafiği ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı.

Abdullah Çatlı’nın, devletin zaafa düştüğü dönemlerde önemli roller aldığını ima eden Peker, “Ancak daha sonra ülkesini bile terk etmek zorunda kaldı. Bunca macera senin neyine lazımdı Çatlı?” sözlerini kullandı. Peker, ASALA üst yönetimine yönelik eylemlerden sonra Türk elçiliklerine yapılan saldırıların birdenbire kesilmesine dikkat çekti.

Peker, Susurluk kazası için, “600 sel Mercedes arabasının da frenlerinin bilgisayara bağlı olduğunu düşünürsek, 50 metre mesafeden bu arabayı takip eden bir araba, uzaktan patlayıcıların organize edildiği bir sistemle, Mercedes’in frenlerini boşaltabilir değerlendirmesini yaptı.

 

Son yıllarda uyuşturucu ile mücadele yönündeki girişimlerinin yanı ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başkanlığında organize edilen gecede Rizespor’a yaptığı 10 milyarlık bağışla yeniden isminden söz ettiren Sedat Peker’in, önemli açıklamalar yaptı.

ÇETE ELEMANI DEĞİLİM: Eğer, böyle bir çetede görev aldıysam, bir jenerasyonun başı durumunda olan ve geçmiş hayatı şaibelerle dolu Doğu Perinçek’in değil, bunu devletin resmi organlarının açıklamasını isterdim. Hayal ürünü olan bu çete ile bir bağlantım olsa, kendi kafamı giyotinin altına zevkle sokarım. Bu raporda ismi geçen 3-4 kişi daha öldürülür, daha sonra bunlar tüm faili meçhul işlerin sorumlusu olarak basına çıkarılır. Bu ülkede halen daha kimlerin elinde oldukları belli olmayan bazı gizli güçler kendi yaptıkları bütün her şeyde bu insanların yaptıklarını söyleyerek kendilerini de aklarlar.

SUSURLUK OLAYI KAZA DEĞİL: İsrail Başbakanı’nın ülkemize yapmış olduğu ziyareti zannediyorum ki, tüm kamuoyu yakından bilmektedir. Ziyaret esnasında MOSSAD ajanları, İsrail Başbakanı yola çıktıktan sonra bir saatliğine bütün gazetecilerin telsiz çıkışlarını iptal etmişlerdir. 600 sel Mercedes arabasının da frenlerinin bilgisayara bağlı olduğunu düşünürsek, 50 metre mesafeden bu arabayı takip eden bir araba, uzaktan patlayıcıların organize edildiği bir sistemle, Mercedes’in frenlerini boşaltabilir. Bu sisteme sahip olan MOSSAD’dır, CIA’dır, Alman ve İngiliz istihbarat teşkilatlandır. Kaza olduktan 15 dakika sonra tüm Türkiye’nin ölen şahsın Abdullah Çatlı olduğunu öğrenmesi, arabada, Sayın Milletvekili’nin ‘bana ait değil7 dediği susturucuların çıkması, frenlerin bu şekilde boşaltılması ile kazanın meydana geldiğini gösteriyor.

ABDULLAH ÇATLI NELER YAPTİ? Abdullah Çatlı ile şahsen tanışmıyoruz. Rahmetli-ile ortak dostlar vasıtası ile gıyapta tanışıyoruz. Yüksek derecede bir samimiyetimiz vuku bulmamıştır. Rahmetli Çatlı suçludur, ama ben onu diğer insanlar gibi suçlamıyorum. Bu ülkede çeşitli entrikalar düzenlenerek, kardeşi kardeşe kırdırmak istedikleri bir dönemde, bu insan ve diğer bazı arkadaşları kendilerini feda etme derecesinde mücadele ettiklerine inanıyorum. Büyük Türk devleti zafiyetlerini kısa bir sürede gidererek tekrar eski gücüne kavuşunca Çatlı ve arkadaşları uğruna mücadele ettikleri devleti terk etmek zorunda kalmışlardır. Tabii ki rahmetli bundan da akıllanmamış olacak ki, Avrupa’da gidip (12 Eylül’den sonra, 1982-84 döneminde) ASALA’nın liderlerinin öldürülmelerinde görev almıştır. Hayatının bir kısmını da, PKK’dan, ASALA’dan ve Türk devletinin düşmanları olan tüm örgütlerden kaçarak yaşamıştır. En sonunda tekrar ülkesine dönmek zorunda kalmıştır. (1990’da tutuklu bulunduğu İsviçre’deki cezaevinden kaçırılarak Türkiye’ye getirilmesi). Ülkede devlet düzenini tamamen sarsabilecek güce erişip ülkeye kokain ve çeşitli uyuşturucu maddeleri getiren ve birçok insanı öldüren bazı insanları öldürdüğü iddia edildi. (Ömer Lütfü Topal olayı) Ve ben diyorum ki, ‘Sen suçlusun Abdullah, bunca macera senin neyine lazımdı?”

BENÎM DÜŞMANIM UYUŞTURUCU: Geçmiş dönemde uyuşturucu kullandım. Çok sevdiğim birkaç arkadaşım da bundan dolayı öldü. Ben de bu sebeple, karşımda bir tek muhatap olmadığı için Türkiye’de uyuşturucu satan tüm uyuşturucu tacirlerine savaş açtım. Şu anda bu mücadeleyi vakıf çatısı altında toplamaya çalışıyorum. Ne hikmetse ki, ‘Türkiye’de okul önlerinde uyuşturucu satmanın cezası 2 ay, yurtdışına satmanın cezası müebbet hapistir, Amerikalılar ve Almanlar Türk milletinden daha mı şereflidir?’ sözlerimden sonra şubelerde görmediğim eziyet kalmadı. Hayal çetelerin içine sokuldum. Yani sizin anlayacağınız öz vatanımızda garip kaldık.

SÖYLEMEZ KARDEŞLERİ TANIMIYORUM: Söylemez kardeşleri kesinlikle tanımıyorum. Cezaevine gitmemin sebebi bazı mübarek günlerde mahkûmların da hatırlayarak cezaevine göndermiş olduğumuz iaşelere, kendilerini benim adamım olarak tanıtan bazı kişilerin adil olmayan bir şekilde el koymaları ve benim adımı kullanarak cezaevindeki insanlara kötülük yapmalarıydı. Bu olayları öğrenince cezaevi savcılığına gidip bu adamların benimle bir alakalan olmadığını belirttim. Söylemezler denilen insanlar da bu ziyaretimi yanlış yerlere çekerek, cezaevi komutanı ve savası ile birlikte onları öldürmek için komplo düzenlediğimi söylediler. Benim bu şahıslarla bir alıp veremediğim yok.

 

ABDULLAH ÇATLI’NIN BİR ANISI

Gazan mübarek ola yiğidim, dedim, sizlerde bu iman, bu mesuliyet duygusu oldukça bu hareket muzaffer olacaktır muhakkak.

O’nun verdiği mücadelenin önemini “tepkisiz toplum” olduğumuz şu günlerde daha net anlıyoruz.

1977 yılıydı… O yıllarda ismi ile Film Radyo Televizyonla Eğitim Merkezinde radyo programları metin yazarı olarak çalışıyordum. Mesai arkadaşım Osman Oktay’ın hemşerisi Ankara ilahiyat Fakültesi öğrencisi bir genç odamıza geldi ve bir sıkıntısını anlatı, yardım istedi.

İlahiyat Fakültesi öğrencisi bu delikanlımız son sınıfta idi, okulu bitirmesine dört beş ay vardı. Ankara Ülkü Ocakları Başkanı Abdullah Çatlı buna ağır mı ağır bir ceza vermişti. Bir yıl süreyle okula devam etmesi yasaklanmıştı, bununla da kalmıyordu bir yıl süreyle bu gencimiz Ankara’yı terk edecekti. Cezası bittikten sonra hem Ankara’ya hem de okuluna geri dönebilirdi.

Ülkücülük hayatımda ilk defa böyle bir ceza türüne rastlıyordum ve şaşkındım. Bu cezaya muhatap olan gencimize sorduk:

-Abdullah Çatlı durduk yerde böyle bir ceza kesmez. Peki, bu cezaya gerekçe olan konu neydi?

Gencimiz ceza sebebini bize şöyle anlattı: -Okulda bir kız arkadaşım vardı, iki yıl arkadaşlık yaptık. Sonra nişan yapmak istedik ama ailelerimiz anlaşamadılar ve ayrıldık. Okul başkanı da beni sevmezdi, konuyu Ankara Ocağa farklı şekilde yansıttı ve Çatlı Başkan da bana bu cezayı kesti… Yalvardım, bu cezayı 5 ay erteleyin, okulumu bitireyim ondan sonra 10 yıl süreyle Ankara’ya gelme yasağı koyun dedim ama ertelemediler. Osman Oktay hemşerisini dinledikten sonra bana döndü:

 

-Bu işi halletmek sana kalıyor dedi, benim Çatlı ile bir hu-kuğum yok.

 

Önce çekimser kaldımsa da Osman Oktay’ı kıramazdım ve ertesi gün Ankara Ocağa gitme konusunda Bucaklı gencimizle sözleştik. Beynimde bazı soru işaretleri vardı ama Besni Öğretmen Lisesinden Ankara’ya yeni geldiğim için Anadolu’da ülkücü öğretmene ne derece ihtiyaç duyulduğunu biliyordum ve konuya bu pencereden bakarak yardıma olmayı kabul etmiştim

Ertesi gün Ankara Ocağın yolunu tuttuk, Çatlı Başkanın odasına girdik, hemen ayağa kalktı daha kapı girişinde karşıladı, el sıkışmak hafif kalırdı o yıllarda ve pek tercih edilmezdi… Şöyle adamakıllı sarıldık, kucaklaştık… O sarılmalar, o kucaklaşmalar ne özge duygular akıtırdı içimize, kalbimiz bir serçe kanadı gibi pır pır titrerdi, göğüs kafesimize nisan yağmuru gibi ıpılık bir şeyler akardı… Biz ülküdaştık, biz öz gardaştan öte tek candık, tek yürektik, tek bedendik bre! Hey gidi günler hey!

-Vay Hocam, Alper Hocam şeref verdin Ocağımıza! diye yürekten bir sesle hoş geldin demişti..

 

Yanımdaki Bucaklı genci görünce konuyu anlamıştı aslında. Bir saat o konuya özellikle girmedi. Kutlu Töre’den konuştuk, Bozkurtların Türküsünden konuştuk, Çirkef ten konuştuk… Geliş maksadımızı unutmuştuk adeta…

O yıllarda Ocak başkanlarımız her yeni eseri, hatta dergilerdeki her hikâyeyi bile takip eder o eserlerden ülkü aşkını alazlandırır, o eserlerden azmini biler, o eserlerden ufkunu genişletirdi… O yılların başkanları kaset ülkücüleri değil kitap ülkücüleri idi. Herkes görüşünü serbestçe ifade ederdi, kimse kimseyi “hain”ilan etmezdi, kimse elinde ülkümetre ile gezmezdi; bir Anadolu gencini ülkücü yapmak için otogarlarda beklenilir üniversitelere yeni kayıt yaptıracak gençler karşılanır, okula kayıt işine yardıma olunur, yurtlardan yer temin edilir, yer bulunamazsa aynı yatakta koyun koyuna yatılırdı… Ben de Ankara’ya ilk geldiğimde ev tutuncaya kadar Yüksek Öğretmen Yurdunda Ender Gökdemir ve Mehmet Şahingözle koyun koyuna yatmıştım.

Neden sonra Abdullah Çatlı gecikmiş konuya girdi:

-Emriniz hocam! dedi… Bu ziyaretinizin bir sebebi olmalı?

-Estağfurullah yiğidim, emir haddimiz değil, dedim

-Estağfurullahı yok Hocam, dedi Çatlı, bu hareketin her romancısı, her hikâyecisi, her kalem erbabı benim yaptığımdan daha şerefli bir uğraş vermektedir… Bizim yerimize başka ülküdaşlarımız ikame edilebilir ama sizlerin yerine asla…

 

Nefsimi okşayan bu hoş sözleri fırsat bilip hemen konuya girdim:

-Çatlı Başkan! Ben Ankara’ya Besni’den geldim, Anadolu’da ülkücü öğretmene ihtiyaç had safhada, Ankara’dan mezun edip göndereceğimiz her genç en az beşyüz ülkü fidanı yeşertecektir, bizim ülkü fidanlarına ihtiyacımız var, bizim öncelikle öğretmene ihtiyacımız var gardaşım! Dedim.

Çatlı Başkan sözü aldı:

-Sizi çok iyi anlıyorum Hocam, konuya baktığınız pencereye de saygı duyuyorum… Ama bir de benim baktığım pencere var. Ben de onu arz edeyim, beraber bir karara varalım… Bu arkadaşımız İlahiyat Fakültesinde bir bacımızla arkadaşlık kurar, bacımızın niyeti gönül eğlendirmek değildi; söz kesmek, nişan yapmak, evlenmek maksadı taşımaktadır…. Örfümüze göre bu arkadaşımız ailesini gönderip bacımıza dünür olması gerekir, ama bu uyanık dünür işini bir yıl sallar, derken bacımız bunun ailesi ile tanışır, ailesine de kendini sevdirir, tam o sıralarda bu genç, bacımızı bırakıp başka bir bacımıza kancayı takar, maksadı ise sadece gönül eğlendirmek… Hayretler içinde donup kalmıştım… Bana önceden söyle-nenlerin tam tersi bir tablo vardı karşımda… Mahcubiyetimi gören Çatlı Başkan gence dönüp birden sertleşti, ses tonunu da yükselterek:

 

-Alper Hocama yalan söyledin değil mi? dedi gürleyerek.

Genç süklüm püklüm oldu, ezik bir ses tonuyla:

-Evet, başkanım, dedi

Çatlı Başkan işaret parmağını alevden bir mızrak gibi gence doğru uzattı ve hışımla gürledi:

-Bu hareketin ikibine yakın ülkü ocağı ve ikibine yakın başkanı var, ama bu hareketin on tane romancısı ve hikâyecisi yok… Alper Aksoy’a yalan söylemek densizliğini gösterdiğin için cezanı ikiye katlıyorum, hemen şimdi buradan çıkıyorsun ve iki yıl sonra gelmek üzere Ankara’yı terk ediyorsun.

 

“Emredersin başkanım” diyen genç ayağa kalktı, geri adımlarla odadan çıktı ve gitti.

Çatlı Başkan da yerinden kalktı, bir elini cebine soktu, ya-kınındaki pencereye doğru iki üç adım attı, diğer eliyle camın buğusunu sildi… Gözleri çok uzaklara kaymıştı… Tabii benim merakım da giderek artıyordu. Odadaki atmosferin beni rahatsız etmiş olabileceği inceliği ile benim muhtemel sorularıma cevap olacak ruh halini seslendiriyordu adeta:

–           Bazen kendime “çok katısın Abdullah diyorum”, âmâ beynimin diğer yanından başka bir ses cevaplıyor bu soruyu: “Savaş meydanında taviz verilmez”… Bak Alper Hocam, Hacettepe yurdunun lağımlarında düşük çocuklar akıyor. Ben bizim kontrolümüzdeki okullarda ve yurtlarda aynı çirkefi görmek istemiyorum ve onun için çok katıyım, üstelik İlahiyat Fakültesinde tavize daha çok kapalıyım.

 

Buğulu camdan dışarı bakarken birden bana doğru döndü:

 

-Beni anladınız değil mi dedi?

 

-Gazan mübarek ola yiğidim, dedim, sizlerde bu iman, bu mesuliyet duygusu oldukça bu hareket muzaffer olacaktır muhakkak.

 

Hey gidi günler hey! O güzel insanlar o iyi atlarına binip gittiler.

 

 

 

 

 

 

“ Abdullah Çatlı boynu kırılarak öldürüldü”

 

Sedat Peker’in yaptığı açıklamaları insanlar ilk duyduğunda komplo teorisi sanıyordu ama yıllar sonra Ergenekon davasında bu olay şöyle gerçekleşti;

 

Birinci ‘Ergenekon’ davasının gizli tanığı, Abdullah Çatlı ve Gonca Us ’un öldürüldüğünü ve Veli Küçük ’ün bunu bildiğini iddia etti.

 

Gizli tanık, Çatlı’nın Susurluk’taki kaza nedeniyle ölmediğini iddia etti.

 

İSTANBUL-Birinci ‘Ergenekon’ davasının 211.duruşmasında, ‘Gizli tanık poyraz’ dinlendi.

 

Tanık, Abdullah Çatlı ile Gonca Us ‘un Susurluk’taki kazasında değil, boyunları kırılarak öldürüldüğünü ve Veli Küçük ‘ün bunu bildiğini iddia etti.

İddialar hakkında ‘midem bulanıyor’ diyen Küçük mahkeme salonunu terk etti.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada dinlenilen “gizli tanık Poyraz”, sava Mehmet Ali Pekgüzer’in sorularını yanıtladı.

Pekgüzel’in “Abdullah Çatlıyı tanıyor musunuz?” sorusuna gizli tanık, “Allah rahmet eylesin, toprağı bol olsun” diye yanıt verdi. Sava Pekgüzel’in, tekrar tanıyıp tanımadığını sorduğu gizli tanık, aynı cevabı verdi.

“SEDAT PEKER’İN YAŞI YETMEZ”

Pekgüzel’in, “Sedat Peker de aynı şeyi söylüyor” sözleri üzerine gizli tanık, “Sedat Peker onu tanımaz. Çatlı’yı çok iyi tanıyan Drej Ali, Muhsin başkandır. Çatlı’yı eskiler tanır. Peker’in yaşı yetmez” dedi.

“HABERİ İLK VELİ KÜÇÜK ALDI”

Pekgüzel’in Susurluk kazasıyla ilgili bilgisi olup olmadığını sorduğu gizli tanık, “Kaza haberini ilk alan Veli Küçük ‘tür” diyerek, Abdullah Çatlı ve Gonca Us ‘un kaza nedeniyle değil de 3-4 kişi tarafından boyunları kırılarak öldürüldüğünü iddia etti.

“Gizli tanık Poyraz”, kaza geçiren arabayı arkadan takip eden Sedat Bucak’ın koruması “Abaza Yalçın’ın eski özel harekâtçı olduğunu ifade ederek, “Kaza yerine anında gelen Abaza Yalçın’dır. Ben Abaza Yalçın ile sohbet ettim. Bana kazadan değil de boyunları kırılarak öldürüldüğünü söyledi. Kaza haberini ilk alan Veli Küçük, boyunlarını kıran 3-4 kişi de biliyor. Bunları açıklasın. Benim çok iyi bilgim var ama ispatım yok” şeklinde konuştu.

Gizli, tanık, ikinci “Ergenekon” davasının tutuklu sanığı eski Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ile Veli Küçük ‘ün birebir bağlantısı olduğunu da iddia etti.

VELİ KÜÇÜK SALONU TERK ETTİ

Tutuklu sanıklardan Veli Küçük de, gizli tanık kendisiyle ilgili iddialarda bulunduğu sırada, “Dinlemek istemiyorum. Artık midem bulanıyor” diyerek salondan ayrılmak istedi. Başkan Özese’nin “Sizinle ilgili konuşuyor” sözleri üzerine Küçük, avukatının salonda olduğunu belirterek, ayrıldı.

SANIKLAR YİNE DE İZİN ALDI

Bu arada, mahkeme heyeti tarafından “ara verildiği sırada sanıkların duruşma salonundan çıkabileceklerine” ilişkin ara karar olmasına rağmen, bazı sanıkların Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Hüseyin Özese ‘den izin alarak salondan ayrıldıkları görüldü.

Duruşma yarına ertelendi.

 

YEŞİL ile beni birbirimize kırdırmak istediler

 

Sedat Peker’in Aksiyon dergisi muhabirlerinden Birol Aydın ile yaptığı tarihi röportaj

Yeşil ile kendisini cepheleştirip birbirine kırdırmak istediklerini belirten Sedat Peker “Eğer onun suçu varsa, devlet onunla muhatap olsun. Benim bir suçum varsa benimle. Devletin içinde yetkili gibi görünüp de aslında yetkili olmayan insanlar var. bunlar bir kişiyi vurduralım, ortalığı karıştıralım diyor. Demokrasilerde böyle şeyler olmaz” diyor.

 

Sedat Peker, 32 yaşında bir Türk vatandaşı. Cürüm işlemek için çete kurmak iddiasıyla defalarca tutuklandı. Gençlik yıllarında ismi, uyuşturucu satıcılarıyla mücadele eden kişi olarak geçti. Sonra Susurluk Raporu’nda yer aldı. Kontrgerilla, yeraltı dünyasının ünlü ismi, mafya babası sıfatlarıyla anıldı. Şimdilerde kendini işadamı olarak tanıtıyor. Geçtiğimiz yıl, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı bir raporda, ‘Bazı mafya babalarının işadamı kisvesiyle kendilerini legalleştirmek istedikleri’ maddesi de vardı. Peker, bu iddiaların hepsini reddediyor. Amacının, inandığı doğrulan savunan insanların ezilmesini engelleyecek kadar çok para kazanmak olduğunu söylüyor.

 

Aksiyon: Yazılan ve söylenenlerin dışına çıkarsak, Sedat Peker, kendisini nasıl tanımlıyor?

Sedat PEKER: Çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında akrabalarımız, benim için ‘Ne kadar sakin bir çocuk’ der, abimler için de ‘Çok hırçın’ diye yakınırlardı. Sonra hayatın bize yüklediği misyona baktığımızda, roller tamamen değişti. Ben şiddet yanlısı, onlar normal tutum içerisinde oldu.

Aksiyon: O sakin çocuk, nasıl korku veren biri haline geldi.?

Sedat PEKER: Çocukken meltem rüzgarı ve Latin müziği eşliğinde, bir hamağın üzerinde ağızlıkla soğuk bir içecek içmeyi hayal ederdim. Fakat meltem rüzgarlarını hayal ederken; hayat bize devamlı fırtına gibi esti. Ben de bütün hayallerimi kasırgaya, fırtınaya göre ayarladım.

Aksiyon: Sizi kasırganın önüne sürükleyen neydi?

Sedat PEKER: Hiç kimsenin adına kurtarıcı değilim. Belki kendimi bile kurtarmaktan acizim. Ama öyle bir toplum düşünün ki, beşikten mezara kadar hep korkuyla yaşıyor. Türk toplumunun korkaklaştırıldığına ve yalaklaştırldığına inanıyorum.

Aksiyon: Siz hiç korkmadınız mı?

Sedat PEKER: Ben hiçbir şeyden korkmuyorum. Yüce Allah’tan dahi! Çünkü Yüce Allah’ı çok seviyorum. İnsan sevdiğinden korkmamalı. Korkuyu hayatımdan sildim. İnsan, korkmaktan korkmalı.

Aksiyon: Çocukluğunuz Almanya’da mı geçti?

Sedat PEKER: Buna hiçbir zaman anlam veremedim. Devletin raporlarında 1983 senesinde Almanya’da ülkücü faaliyetlerde bulundu deniyor. Ben 1971 senesinin Haziran ayında doğdum. 12 yaşımda, koskoca Almanya’nın siyasi faaliyetlerini nasıl yönlendirebilirim?

Aksiyon: Açık ve kapalı kaynaklar bunu söylüyor…

Sedat PEKER: Birilerinin istediği şekilde yapılan yorumların kaynağı ne kadar doğru olabilir? Hayatımda ilk defa 1996 yılında Almanya’ya gittim. Eşim ve çocuğumu görmek için. Adapazan’nda doğdum ve 5 yaşımda İstanbul’a geldim.

Aksiyon: isminiz, çok genç yaşta yeraltı dünyasıyla anıldı. Şimdi de bir işadamı portresi çiziyorsunuz.

Sedat PEKER: Genelde kontrgerilla veya devletin iç bünyesinde, devlet adına eylemlere karışmış kişi olarak sunuldum.

Aksiyon: Susurluk raporlarında çete lideri diye, isminiz geçiyor…

Sedat PEKER: Bir papazın porno dergisinde isminin geçmesi ne kadar mantıklıysa, benim ismimin de bu raporlarda geçmesini o kadar mantıklı görürüm.

Aksiyon: Size yöneltilenlerin hiçbiri mi doğru değil?

Sedat PEKER: Ben dedikleri kadar siyah değilim. Ama kendimi savunmak adına, beyazım da diyemeyeceğim. Yaşadığımız toplum o kadar kirli ki, ister istemez, o kirliliğe bulaşıyorsunuz. Fakat pisliğe daha az bulaştığımı söylüyorum.

Mecbur kalınarak oluşmuş bir ehven—i şer. Hayatta ve ayakta kalabilmek için. Şiddetin iyi bir şey olmadığını şimdi de savunuyorum ama toplum beni 90 derece değiştirdi.

Aksiyon: Nasıl bir işadamısınız?

Sedat PEKER: Mademki kapitalizm dünyada tüm ağırlığını hissettiriyor, o halde çok para kazanacaksın. Geçmişte, yapmak istediklerimi çaresiz kalınca şiddete başvurarak anlatmak istedim. Şimdi kapitalizm çağı olduğunu anladım. Yapılabilecek şey, para kazanmak… Kendimi işadamı gibi görmek istemiyorum. Çünkü ben işadamı olmaya çalışıp sanki bir şeylerden kaçıyormuşum gibi yorumlandı.

Aksiyon: Şu an ne iş yapıyorsunuz?

Sedat PEKER: Birçok iş yapmak istedik, ama rahat bırakılmadı* Kolejlerim, dershanelerim vardı. Peker’in okullarında çeteci yetiştiriliyor diye karikatürler çizildi. İlişkimizi kesmek zorunda kaldık. Benimle telefonda görüşen işadamı arkadaşların şirketleri incelemeye alınıp, fütursuzca cezalar kesiliyor. Tanıdıklarımın her biri emniyete getirilmiştir. Allah razı olsun, bu sefer onlar da daha çok bedel ödeyici tavır aldılar. Çocuklarını, ailelerini de getirip tanıştırdılar.

 

Aksiyon: Peki, kazancınız nereden?

Sedat PEKER: Bulgaristan’da kereste üretimi yapıyorum. Türkiye’de reklam işine ağırlık verdik. En hızlı büyüyen iş kollarına girmeyi düşünüyorum. Şu an reklamcılık böyle. Ayrıca arsa, emlak danışmanlığı ofisi kurduk.

Aksiyon: Bükülecek bilekleri parayla mı bükeceksiniz?

Sedat PEKER: inandığım doğrulan savunan insanların ezilmesini engelleyecek kadar paraya ihtiyacım var. Türkiye’de belli aileler var. Acaba bir tane vergi denetleyicisi gidip, bunlara muhasebe kayıtlarınızı incelemek istiyorum diyebiliyor mu? Türkiye belli ailelerin egemenliği altına girmiş, özgürlüğünü kaybetmiş, belli güçlere boyun eğmiş.

Aksiyon: Bu şekilde kaç aile var?

Sedat PEKER: Dokunulmazlar diye bir mafya filmi seyretmiştim. Maliye ajanı, mafya babasını yakalayabilmek için çok komik durumlara düşüyor. Bir yaşlı adama danışıyor. Yaşlı diyor ki, ‘Komik duruma düşüyorsun. Mafyanın nerede olduğunu, viskinin nerede içildiğini bu ülkede herkes biliyor/ Sonra 5 yıldızlı bir otelin deposuna iniyorlar. Her taraf viski dolu. Kanada sınırlarında aranan içki kaçakçılığı, zaten 5 yıldızlı otellerde bakanların, milletetvekillerinin, çok zenginlerin gittiği yerde. Türkiye’de de bu aileleri herkes biliyor. Bankası, televizyonu, radyosu, koruma şirketi, sanayii var. Bu artık bir aile değil devlet. Servet düşmanı değilim. Ama eldeki imkânlar yönetime karşı baskı olarak kullanılıyorsa, burada bir sorun var.

Aksiyon: Viski şişeleri 5 yıldızlı otelde değil de neden bile bile mahallenin bakkalında aranıyor?

Sedat PEKER Birilerini Hacivat Karagöz gibi ortaya çıkarıp, halkın dikkatini o yöne yöneltirken, bakkalları, marketleri soyuyorlar. Suç, marketini bırakıp Karagöz seyretmeye gidende! Beni seyredeceğinize papyonlu, smokinli hırsızları görün. Beni günah keçisi seçtiler. Bu şekilde gazetelere çıkmaktan benim gibi isyan etmeyecekler var, gidin onları seçin. Kimsenin benden korkmasına gerek yok.

Aksiyon: Size ‘Kabadayı’ da deniyor, ‘Mafya babası’ da. Hangisi size uygun?

Sedat PEKER: Yeniçeri Ocağı dağıtıldığında, gruplar halinde, mahallelerdeki esnaflara dadanıp, namuslarına göz diktiler. Gönüllü gençler bunlarla mücadele etti. Soylu ailelerin çocuklarıydı. O dönem ‘KülKaribeyi’, gönüllü zaptiye memuru anlamında, onurlu bir kavramdı. Mafya babalığını ve kabadayılığı asla kabul etmem. Anlattığım manasıyla, külhanbeyi kavramını kendime yakıştırırım.

Aksiyon: Kabul etmiyorsunuz, ama size neden ‘mafya babası’ deniyor? Bana demiyorlar mesela.

Sedat PEKER Mahalle karakolunun komiserinin canı sıkılsa, koluma kelepçe takıp, götürebiliyor. Bu nasıl bir mafya yapılanması ki bir komiser kelepçe takıp götürüyor.

Aksiyon: Peki size hâlâ ‘Sedat Abi şu işimizi hallediver ‘diye geliyorlar mı?

Sedat PEKER: Yaptığım hiçbir şeyden utanmadım ve sizin tahmin ettiğinizden çok daha fazlasını yaptım. Birisi gelip ağlayıp gözyaşı döktüğü zaman, önceden hissiyatla davranıp sert bir şekilde feveran ediyordum. Şimdi bunun sistemle değişeceğine inanıyorum. Büyük gazetelere ilan vermiştim; ‘Savcılıklara şikâyet edin. Devletin kurumlan artık kendilerini toparlamak üzere, eskisi gibi boşluk yok’ diye. Devlet artık hakkını aramaya başlamıştır. Tırnağını taktığı an, şu an komple koparamasa bile, hiç değilse unutulmayacak çizikler bırakıyor.

Aksiyon: Sık sık gözaltına alınıp sonra ya polisten ya da mahkemeden hemen bırakılıyorsunuz. Bunun sebebi devlet içinde bir dayanağınız olmasından mı?

Sedat PEKER: Ben öcülere hiç inanmadım. Sadece onuruma inandım. Söylenmemesi gerekli şeyleri söyleyip yapılmaması gerekli şeyleri yaptım. Bugüne kadar PKK’Iılara dahi yapılmayan işkenceler bana yapıldı. İşkenceden iki kez ameliyat oldum. Doktor raporlarıyla sabit. Sadece mensubu olduğum milletin devleti kötü duruma düşmesin diye, hiçbir zaman şikâyetçi olmadım. Ayrıca devletin içerisinden bililerinden güç alarak bir şey yapacak kadar zavallı olmadım. Ben bir şey yaparsam, adam gibi yaparım. Eğer bedel ödeme zevkim olmasaydı, bugüne kadar hiçbir bedel ödemezdim.

Aksiyon: Öyleyse siz, devlet içerisinde bir gruplaşmadan dolayı mı işkence gördünüz ve sık sık alındınız?

Sedat PEKER: Niçin işkence gördüm diye hiçbir zaman düşünmedim. Ama bir emniyet müdürü, öldürülmüş olan bir kumarhane patronu ve uyuşturucu kaçakçısından bana işkence yapması karşılığında para aldı. Sonra cezaevine girdi. İsmi Sedat Demir. Şimdi dışarıda. 6 sene geçtikten sonra mahkeme kararıyla görevine iade edildi. Bunlar benim neden işkence gördüğümü açıklamaya yeterlidir. Birilerinden yardım görmek gibi bir lüksüm olmadı. Ben zorların adamıyım. Öyle olmasaydım, zor bir hayat seçmezdim. Yaşadığımız hayat zorluğun ötesinde iğrenç! Çünkü yaşamış olduğumuz kulvarda muhatap olduğumuz insanlar, yüreklerini kaburgalarının arkasında saklıyorlar.

Aksiyon: Medyanın sizi tanımlamasını nasıl buluyorsunuz?

Sedat PEKER: Bu ülkenin nüfusu 70 milyon. Gazete tirajları 2.5 milyon. İnsanlar gazetelere inansalar, alır okurlardı.

Aksiyon: Sizde bir kusur yoksa medya neden sizi kötü göstermek istesin ki?

Sedat PEKER: Geçen sene evden alındım. Ben gözaltındayken, yatak odama mikro gizli kamera konulmuş. Çıktıktan sonra evi detektörlerle tararken bulduk. Aşağıda toplantı yaptığım oturma odamda da aynısı. Bunları avukatlarım kameralarla tespit etti. Emniyete ve Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına şikâyet dilekçesi verdim. Yatak odasında benim aleyhime kullanılabilecek delil nedir?

Aksiyon: Bu sistemi polis mi kurdu?

Sedat PEKER: Bu konuyla ilgili tahkikat yapılmadı. Hangi insan hakları buna onay verir? Benim ailem o haldeyken ya da o halde başka bir görüntü çekilseydi, bunun benim suçlanmam için ne faydası olacaktı? Demek ki bu ülkede suçlamak için delilden çok şantaj yöntemi kullanılıyor.

Aksiyon: Susurluk Raporu’nda ifade edildiği gibi Yeşil lakaplı Mahmut Yıldırım’ı tanıyor musunuz?

Sedat PEKER: Birebir ne telefonla ne yüz yüze görüşmem oldu. Görüşsem söylerim. Yeşil denen insanla şu an düşman değilim. Ama çok eskiden aramızda sorun vardı. Gıyaben tanıştık. Bir ara vasıtasıyla. Onun söyledikleriyle benim söylediklerimi karşılaştırdık. Böylece aramızdaki sorunu hallettik. Ben sözde kendisi ve ailesi hakkında küfretmişim. “Küfretmek tarzım değildir. İnsanlarla düşman olup savaşmayı severim ama asla ailelerine dil uzatmam. Bu şerefsizlik olur” dedim. Kendisi de benim hakkımda söylediği ileri sürülen şeyleri söylemediğini söyledi. Sonra baktık ki bir oyun oynanıyor. Karşılıklı cepheleşip bizi birbirimize kırdırmak istemişler. Eğer onun suçu varsa, devlet onunla muhatap olsun. Benim bir suçum varsa benimle. Devletin içinde yetkili gibi görünüp de aslında yetkili olmayan insanlar var. Bunlar bir kişiyi vurduralım, ortalığı karıştıralım diyor. Demokrasilerde böyle şeyler olmaz.

Aksiyon: Veli Küçük Paşa’yla ilginiz nedir?

Sedat PEKER; Kendisiyle düğün, dernek gibi cemiyetlerde karşılaştım. Elini sıktım. Tanımaktan da onur duydum. İllegal ya da herhangi bir çalışmamız olmadı. Ama onun Türkiye Cumhuriyetler konusunda hassasiyetlerini biliyorum.

Aksiyon: Korkut Eken, sizinle ilgili ‘Bazı insanlar gibi görevde ayrı, emekliyken ayrı davranışlarda bulunmamış, aksine çok daha duyarlı davranmıştır’ diyor. Görevdeyken ayrı, emekliyken ayrı ne demek?

Sedat PEKER: Hepimiz bir vatandaş olarak devletimize, milletimize karşı görevliyiz. Bu da böyle bir görev.

Aksiyon: Eken bir devlet memuruydu. Siz sivilsiniz. Bahsettiği başka bir görev olmalı…

Sedat PEKER: Ben hayatım boyunca memuriyet yapmadım. Zaten memurluk yapmak benim yapıma uygun değil. Sizin dediğiniz manada bir memuriyetim söz konuşu değil.

Aksiyon: Sanının karşılıklı olarak ne demek istediğimizi anlıyoruz. Ama bunları kelimelere mi dökmek istemiyorsunuz?

Sedat PEKER: Kelimelere dökülecek çok bir şey yok. İnsanların hayatında yaşananlar vardır. Benim hayatımda yakılacak hiçbir şey yaşanmadı. Herkesten çok hata yapmış olabilirim. Ama utanacağım bir şey yapmadım.

Aksiyon: Külhanbeyiyim, diyorsunuz. Ekenle devlet adına irtibatınız bu kavram kapsamında mı oldu?

Sedat PEKER: Normal yapılması gerekli olan vatandaşlık görevlerimi yaptım.

Aksiyon: Size ‘baba’ denilince ne düşünüyorsunuz?

Sedat PEKER: Çocuklarım baba dediği zaman hoşuma gidiyor.

Aksiyon: Köroğlu lakabınız nereden geldi?

Sedat PEKER: Mesela ortaokul ve lisedeyken de ‘General7 derlerdi. O zaman general değildim. Sonra Köroğlu denildi, o da değilim. Beni tanıyan insanlar hayat maceramın hep böyle çilelerle geçtiğini bildikleri için böyle bir yakıştırma yapmışlar.

Aksiyon: Eşiniz, sizin yaşadığınız bu âlemden ve hakkınızda çıkan haberlerden rahatsız mı?

Sedat PEKER: Benim başıma gelenlerden sonra televizyon seyretmez, gazete okumaz. Sadece internette istediği haber sitelerini takip eder. Eşim, bu dünyaya benimle aynı bakıyor. Ama yaşadığım dünyanın ne uzağından, ne yakınından, içinde değil.

Aksiyon: Siz MHP’li ve ülkücü müsünüz?

Sedat PEKER: Ben MHP’li değilim. Ülkücü de değilim. Pan-türkistim. Eski adıyla Turan. Kendi beynimde sembolize ettiğim ismiyle yeni kurulacak olan Birleşik Türk Devletleri.

Aksiyon: Liberal Demokrat Parti’ye oy vereceğim, dediğiniz doğru mu?

Sedat PEKER: Rizeli olduğumdan, bir dönem Mesut Yılmaz’ın yakını dediler. Onun yönetiminde, üstüme gelinmesi için, zannediyorum ki yakınları tarafından yetkililere emir verildi. Bir ara gazeteler Çiller Özel Örgütü diye bir şey yazdı. Çiller iktidarı varken, bu ülkede eziyet gördüm. LDP’ye oy vereceğim dememdeki sebep, aslında bir kara mizah yapmaktır. Bunun sebebi, birine daha yakın diye yazarlar, Allah korusun o da iktidar olur da bir de ona düşman olurum diyedir. Ben kimseye oy vermeyeceğim. Ama şunu da söyleyeyim, Besim Tibuk’un delikanlı çıkışları var. Bu kadar doğruyu söyleyen bir insanın iktidar olmayacağını bilecek kadar, zeki olduğumu sanıyorum.

Aksiyon: Hayatınız da sizi çok etkileyen birileri oldu mu?

Sedat PEKER: Size komik gelecektir… Bunu hiçbir zaman söylemedim. Belki güçlü iken söylesem, yalakalık yapılıyor gibi düşünülürdü. Beni çocukken en çok Saadettin Tantan etkiledi. Elinde otomatik silahla, kadın satılan yerlere yaptığı baskınlar beni çok etkiledi. Ne kendisine ne de başkalarına söyledim. Ama beni etkileyen, belki de beni azmettirici olan, sonradan İçişleri Bakanı olan Tantan’dır! Polislik görevindeyken yaptıklarından çok etkilendim. Kötülerin korkulu rüyası, elinde bir silah, tekmeyle kapılan kırarak içeriye giriyor…

Aksiyon: Futbolda bir şike çetesi ortaya çıktı. Çetenin elebaşının da Ali Fevzi Bir olduğu iddia ediliyor. Çeteler futbola kadar girdi mi?

Sedat PEKER: Ben şike ve kumar işinden anlamam. Bilgi sahibi olmadığım için şike vardır ya da yoktur diyemeyeceğim. Ama benim adım bu konu içerisinde basında geçtiği için şunu söylüyorum. Kardeşim Rizespor’un ikinci başkanıdır. Fenerbahçe’ye yakınlığım söyleniyor. Böyle bir şey de söz konusu değil. Ne kulüp yönetimini ne de bazı gazetelerde söylendiği gibi o kulübün alt yapısını organize ettiğim doğru değildir. Kulüp başkanıyla sorunu olanlar direkt onunla uğraşmalı. Beni bahane ederek ona yaptırım uygulamaya çalışmalarını doğru bulmuyorum. Aziz Yıldırımla atla deve kadar büyütülecek bir dostluğum olmadı. Yurtdışına futbolcu almaya geldiklerinde karşılaştık. El sıkıştık. Oradaki heyetle çay, kahve içtik. Şu an ona düşmanlığım da yok. Mecnun Odyakmaz diye bir arkadaşımı kulübün alt yapı sorumlusu yapmak istemişim. Hepsi hikâye. Odyakmaz akrabam ve Fenerbahçe’nin üyesi.

Aksiyon: Geçen yıl yayımlanan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bir raporunda, bazı mafya babalarının, çete liderlerinin kendilerini kamufle edebilmek için işadamı kisvesi giydikleri vurgulanıyor. Siz de bunu mu yapıyorsunuz?

Sedat PEKER: Koskoca Emniyet Genel Müdürlüğü böyle bir şey söylemişse, yalan söylemiştir diyemem. Ama bunun muhatabı ben değilim. Muhatabı Emniyet Genel Müdürlüğünün balolarına, davetlerine giden; papyon takmış insanlardır. Bazılarının bu davetli listelerini incelemesinde fayda vardır, diye düşünüyorum.

ERGENEKON

Peker’den Şok İfade!

Ayhan Çarkın’ın itirafları üzerine başlatılan soruşturmada ifade veren Ergenekon sanığı Sedat Peker, 19901ı yıllarda, Kürt işadamlarının ölüm emrinin MGK tarafından verildiğini duyduğunu söyledi. Devrimci Karargâh örgütü ve Ergenekon davasının tutuklu sanığı eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’yla ilgili de davaya çarpıcı ifadeler veren Sedat Peker, Avcı’nın Diyarbakır’daki itirafçıları kendisine emanet ettiğini belirtti: ‘Bu kişiler bana emanet edilmişti. Bana teslim edilen bu itirafçıların çoğu benim de yargılandığım dosyalardan yargılandı. Bu sanıklar tarafından bana söylenen, Dev-Sol’da Bedri Yağan grubuna yapılan operasyonlarda temizlik diye nitelendirilen eylemlerde bu itirafçıların görevlendirildiğini, kalan sağları en son bunların öldürdüğünü kendilerinden dinlemiştim/

Sedat Peker, Ankara Cumhuriyet Savcılığınca yürütülen faili meçhul cinayetler soruşturmasında Sava Hakan Yüksel’e 4,5 saat ifade verdi. Peker, ifadesinde, 19901ı yıllarda, Kürt işadamlarının ölüm emrinin MGK tarafından verildiğini duyduğunu söyledi. Peker’in, “Zaten o dönem herkes bu cinayetlerin kimler tarafından işlendiğini de çok açık biliyordu/’ dediği öğrenildi. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırımla arasını Korkut Eken’in bozduğunu dile getiren Peker, “Yeşil isimli şahsın Doğu’da bir zamanlar JÎTEM tarafından kullanıldıktan sonra MİT’le birlikte çalışmaya başladığı, MİT’te Mehmet Eymür’ün kadrosunda olduğu, onun da şehirlerde birçok eylemler gerçekleştirdiğini duyuyorduk’ ifadelerini kullandı.

İtirafçıları emanet etti, onlarla solcuları infaz etti

Devrimci Karargâh örgütü ve Ergenekon davasının tutuklu sanığı eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’yla ilgili de savaya çarpıcı ifadeler veren Sedat Peker, Avcı’nın Diyarbakır’daki itirafçıları kendisine emanet ettiğini belirtti. Peker şöyle devam etti: “Aynı dönemde Hanefi Ava, Diyarbakır’daki itirafçılardan Süleyman Öğer, Hüseyin Tilki, Hidayet Bozyiğit, İbrahim Babat gibi kişileri İstanbul’a getirmiş, bu kişiler istihbarat şubede Pala lakaplı Baş komiser tarafından bana emanet edilmişti. Bana teslim edilen bu itirafçıların çoğu benim de yargılandığım dosyalardan yargılandı. Bu sanıklar tarafından bana söylenen, Dev-Sol’da Bedri Yağan grubuna yapılan operasyonlarda temizlik diye nitelendirilen eylemlerde bu itirafçıların görevlendirildiğini, kalan sağlan en son bunların öldürdüğünü kendilerinden dinlemiştim. Mesela bu itirafçılar Hanefi Ava tarafından bana emanet edildikten sonra Mehmet Kurt isimli işadamından çok büyük paralar aldılar.”

Korkut Eken para karşılığı infaz listesinden isim siliyordu

Peker, Korkut Eken’in kendisine işadamı Ahmet Hamoğlu’nun PKK’ya yardım ettiğini söylediğini, kendisinin de buna, “Abi bu adam Çorumlu. Bildiğim kadarıyla Kürt değil, niye PKK’ya yardım etsin?” tepkisi verdiğini aktardı. Soruşturma savası Hakan Yüksel, Peker’e Kürt işadamlarına yönelik infaz listesi bulunduğu iddiasını da sordu. Peker, “Tahminime göre o dönemde PKK’ya yardım eden işadamlarına ve mafya üyelerine yönelik bir liste olduğu ve listedeki herkesin öldürüldüğü konuşuluyordu. O dönem kesinlikle devlet yoktu. Devlet adına yapılan işlerin devletle bağdaşan hiçbir tarafı yoktu. Ahmet Hamoğlu’da listeden ismini çıkarmak ve ölüm riskini ortadan kaldırmak için paralar verdi/’ şeklinde konuştu.

Ergenekon iddianamesinde yer alan ve Eken’in iş adamlarından para aldığını belirten telefon konuşmasına da açıklık getiren Peker şunları anlattı: “Atilla Yıldırım7a bu konuyu anlattım. Bunun üzerine gülerek, ‘Olay bildiğin gibi değil. Ben Korkut abiyi işadamı Ahmet Hamoğlu ile tanıştırdım. Hamoğlu’nun yanına çantasız geldik. Giderken Korkut abinin elinde bir James Bond çanta vardı7 dedi. Bunun üzerine çok şaşırmıştım. Eken’in, Hamoğlu’ndan bir çanta dolusu para aldığını biliyorum. O dönemde PKK’ya yardım eden iş adamlarına yönelik hazırlanan listedeki bazı şahısların öldürüldüğünü herkes konuşuyordu. Bence Hamoğlu da para verdi. O dönemde kesinlikle devlet yoktu/7

9 sayfayı bulan ifadesinde Peker, Eken ile 19957te tanıştığını anlatarak, “Tanıştığım zaman Kürt iş adamlarına yönelik faili meçhul zaten gerçekleşmişti77 dedi. Susurluk kazasında sonra tutuklanarak cezaevine konulan Eken7i ziyaret ettiğini söyleyen Peker şöyle devam etti: “Eken, Ayaş Cezaevinde yatıyordu. O zaman Kaçakçılık Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı olan Mehmet Emin Aslan’ı benim yanımda cezaevinden arayarak samimi konuşmalar yaptı/7

Eken Yeşilin kaburgasını kırdırdı

Korkut Eken’in, Yeşil ile arasını bozmaya çalıştığını söyleyen Sedat Peker şöyle dedi: “Ama aramız bozulmadı. Konuyu Korkut Eken7e anlattım. Kısa bir süre sonra İstanbul Asayiş Müdürlüğü7ne çay içmeye çağrıldım. Yan kesicilikten gözaltına aldılar. Çok feci işkence gördüm. Çıplak soyup fotoğraflarını çektiler. Ben bu olaydan sonra Yeşil’i, Sedat Demir’in Ankara Asayiş Müdürü olduğu zamanda gözaltına alıp işkence yaparak kaburgasını kırdığını öğrendim. Bunu isteyen kişinin de Korkut Eken olduğunu çok sonradan duydum.”

Halis Toprak da vardı

İnsanlarda o zamanlar korku içinde olduğunu çünkü polisler eşliğinde alınıp sorgusuz sualsiz öldürüldüklerini ifade eden Peker, Yakup Kürşat Yılmaz’ın kendisine Halis Toprak^ öldürülmesi için devlette görevli bazı kişilerin teklifte bulunduğunu ama bunu kabul etmediğini anlattığını da aktardı. Peker, “Bu ret olayından sonra açık cezaevinde kapalı cezaevine çıktığını söylemişti. Kendi isteklerini yapmayan kişiler bu şekilde sıkıntıya sokuyorlardı. Ama cezaevinde ama poliste işkence yaptırarak istediklerini alıyorlardı. Kürşat Yılmaz’ın Diyarbakır cezaevine şevki sırasında Mehmet Ağar Adalet Bakanıydı” diye konuştu.

SUSURLUĞUN 15 YILI

1990:19901ı yılların başı Türkiye için çok karanlık günlerdi. İşkencede ölümler, yargısız infazlar yaşanıyordu. Henüz derin devlet kimsenin gözünde somutlanmamıştı. Ama karanlık olaylar yaşanıyordu.

1992: İstanbul’da Kadıköy Çiftehavuzlar’daki hücre evine yapılan baskında Dev-Sol üyesi üç kişi öldürüldü.

1994: 13 Ağustos 1994’te PERPA’ya DHKP-C’ye yönelik bir operasyon yapıldı, beş kişi öldürüldü. Yargısız infaz iddialarıyla dava açıldı, polisler beraat etti.

1995:2 Mart: MİT mensubu Tank Ümit kaçırıldı ve bir daha haber alınamadı. 12 Mart Önce Gazi Mahallesinde kahve tarandı. Bir kişi öldü. Ardından çıkan olaylarda 17 kişi yaşamını yitirdi.

1996: 28 Temmuz: Ömer Lütfü Topal öldürüldü. 3 Kasım: Susurluk’ta meydana gelen kazada Abdullah Çatlı, sevgilisi Gonca Us, polis müdürü Hüseyin Kocadağ öldü, milletvekili Sedat Bucak ağır yaralandı. Böylece siyasetçi, mafya, polis üçgeni ortaya çıktı. Radikal Abdullah Çatlı, Özel Harekât Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin ve Özel tim polisi Ayhan Akça’nın birlikte halay çektiği fotoğrafları yayımladı. Medya karanlığın üzerine gitti.

2011: Eski Özel Tim Polisi Ayhan Çarkın, Radikali o dönemki faili meçhul cinayetlerle ilgili itiraflarda bulundu. Bu itiraflar üzerine Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı harekete geçti. Ayhan Çarkın gözaltına alınarak ifadesine başvuruldu. Bu ifadeler, Susurluk sürecinde ikinci perdeyi araladı. Faili meçhul cinayetler soruşturmasını derinleştirdi. Çarkın’dan sonra İbrahim Şahin sorgulandı ve tutuklandı. Ardından Ali Fevzi Bir sorgulandı. Dün de Sedat Peker, faili meçhul cinayetlerle ilgili savaya ifade verdi.

 

PEKER’DEN AVCI’YA AĞIR SUÇLAMALAR

Sedat Peker, Devrimci Karargâh terör örgütü davasının tutuklu sanığı eski polis müdürü Hanefi Avcı’yla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Dev-Solcu Bedri Yağan’ın ölümünde Avcı’nın parmağı olduğunu ileri sürdü: ‘Öldürenler polis değil, itirafçılardı. Benim yanıma yolladığı itirafçıları o operasyonlarda kullanıyordu/

PEKER: İFADELERİMLE, AVCI ERGENEKON ÜYELİĞİNDEN DEĞİL YÖNETİCİLİĞİNDEN YARGILANACAK

Avcı’nın bir dönem itirafçıları nasıl kullandığını ve kendisini nasıl yönlendirdiğini anlatıyordu. Bütün bildiklerini Ergenekon savalarına anlatacağını belirten Peker, röportajda, “Hanefi Ava ve itirafçı ekibiyle ilgili mahkemede açıklamalarda bulunacağım. Zaten savcılığın bunun üzerine otomatik olarak harekete geçeceğini düşünüyorum. O zaman kendisi (Ava) zannederim Ergenekon üyeliğinden değil yöneticiliğinden yargılanacaktır/’ diyor.

Peker aynı açıklamasında, “Benim yanıma gelen itirafçıların isimleri Süleyman Öğer, kardeşi rahmetli Cemal Öğer, Ali Ozansoy’un kardeşi, Hüseyin Tilki, Hidayet Bozyiğit ve başka birkaç kişiydi. Gazetelerde devamlı yayımlanan bir resim var, oradakilerin hemen hepsi Hanefi Avcı’nın selamıyla emanet olarak gelmişti. Devlete faydalan olduğu için bu arkadaşlarla ilgilendim’ ifadelerini kullanıyor.

 

 

DEV-SOLCU BEDRİ YAĞAN GRUBUNUN İNFAZI

Dev-Sol içinde tasfiye edilen Bedri Yağan’ın ve diğerlerinin tüm bitişik atış raporları çatışmada ölmediklerini, infaz edildiklerini gösteriyor. Öldürenler polis değil, bu itirafçılardı. Benim yanıma yolladığı itirafçıları o operasyonlarda kullanıyordu. En son temizliği yani imha işini onlar yapıyordu. Bunu bana itirafçı ekibinin sözcüsü konumunda olan Süleyman Öğer anlattı. Bu konuşmaya avukat Muhittin Beyaz ve Giresunspor’un eski başkanı Olgun Peker Aydın da şahittir diyor. Hanefi Ava ve itirafçı ekibiyle ilgili mahkemede açıklamalarda bulunacağım. Zaten savcılığın bunun üzerine otomatik olarak harekete geçeceğini düşünüyorum. O zaman kendisi (Ava) zannederim Ergenekon üyeliğinden değil, yöneticiliğinden yargılanacaktır/7 Peker, Avcı’nın cezaevine girmesinden sonra ortaya çıkan belgeler ve ses kayıtlarının kendisini doğruladığını, tüm bunları ve başka birçok şeyi mahkemede anlatacağını ifade ediyor. Sedat Peker, son dönemde yaşanan tutuklamaları da olumlu bulduğunu anlatıyor. Şöyle konuşuyor: “Elinde silah olan biri en fazla 5-10 kişiyi öldürebilir. Ancak elinde kalemini silah olarak kullanan kişi kitleleri birbirine düşman edip birçok kişinin ölümünden sorumlu olabilir. JTTEM elemanı itirafçı Aygan, Peker’in iddialarını doğrulamıştı

PKK itirafçısı ve JÎTEM elemanı Abdülkadir Aygan, Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcının itirafçılara sahip çıktığı yönündeki iddiaları doğrulamıştı. Cihan Hater Ajansına konuşan Aygan, Sedat Peker’in, ‘İtirafçıları bana Hanefi Ava gönderdi’ açıklamasını “Buna ben de bizzat şahit oldum’ diyerek tasdik etti. Aygan, Sedat Peker’in, “Hanefi Avcı’nın Diyarbakır’dan gelen eski itirafçı JÎTEM elemanlarını, ‘Pala Şeref lakaplı istihbarat polisi aracılığıyla İstanbul’da kendisine emanet ettiği, söz konusu itirafçıların; Tilki Selim, İbrahim Babat Hidayet Bozyiğit, Süleyman Öğer ve kardeşi Cemal Öğer oldukları” iddialarını doğruladı. Abdülkadir Aygan, JİTEM’de kendisiyle birlikte görev yapan Ali Ozansoy adlı şahsın Hanefi Ava tarafından İstanbul İstihbarat Daire Başkanlığına danışman olarak alındığını öne sürdü. Hanefi Avcı’nın ekibinde çalışan Murat Demir ve Murat Aydın isimli iki şahsın bir zamanlar Perinçek’in bir dergisine ellerinde silahlarla poz verip, ‘DTP Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın’ı bizler öldürdük’ dediklerini kaydeden Aygan, “Burada, gerçek suçluları örtbas etmek için böyle bir çıkış yaptırılmıştı bunlara. Bu iki elaman daha sonradan eski Özel Harekâtçı İbrahim Şahin’in yanında görüldüler.” diye konuştu.

AVCI: PEKER’İ DUYMAK İSTEMİYORUM

Yazdığı kitapla olay yaratan eski Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Ava, Peker’in iddialarını “duymak istemediğini” söylemişti.

AYHAN ÇARKIN’DAN ÇARPICI AVCI İTİRAFLARI

Susurluk döneminin öne çıkan isimlerinden eski özel harekât polisi Ayhan Çarkın’ın birkaç ay önce medyaya yaptığı şok açıklamalar kamuoyunu sarstı. Çarkın şok itiraflarında açık açık isimler ve olayın içerisinde bulunmayanların bilemeyeceği ayrıntılar verdi. Çok büyük bir soruşturmanın başlamasına da yol açan bu somut itiraflar üzerine çok sayıda kişi tutuklandı. Çarkın’ın itiraflarında Hanefi Ava geniş şekilde yer aldı. Taraftan Mehmet Baransu ile yaptığı röportajda Çarkın şunları anlatıyordu:

İtirafçı müessesesi de Avcı’nın döneminde başladı sanırım…

Diyarbakır Cezaevi’nin hemen yanındaydı şubelerimiz. Cezaevi, yanında siyasi şube, istihbarat vardı. Hanefi Ava istihbarattaydı. İstihbarat dediğin işkence yapıyordu. Siyasi şubedeydi. Cezaevi duvarıyla yan yanaydı şubesi. Onun yanında da bizim şube vardı. Cezaevi koridorundan adamlar içeri alınıyor, işkence yapılıyordu. Necdet Menzir o dönem orada müdürdü. Cezaevinden gelen çığlıkları şimdi duyuyorum ben. Kahkaha atıyorlardı. İtirafçıları kullanan, onlara operasyon yaptıran da bunlar. Kendiişlerini temizlettiler itirafçılara… Hizbullah diyorlar. Ne Hizbullah’ı, hepsini bunlar yaptı. Dönemimizde Hizbullah falan yoktu. Ne olduysa 199(ydan sonra oldu. Ben de 1990’da İstanbul’a geldim. Operasyon timindeydik. 13 kişiydik. Bütün örgütlerin operasyonuna biz giderdik. Bize adresleri gösteriyorlardı. Operasyon yapıyorduk.

İlk yaptığınız operasyonu hatırlıyor musunuz?

Unutmadım ki. İlk olay TÎKKO operasyonuydu. Kemal Yazar. Yaralı ele geçirdik. Ben vurdum. Dursun Karataş Cezaevi’nden firar ettirildi, ondan sonra başladı her şey.

Bahçelievler çatışmasında da siz vardınız sanırım…

Evet. O çatışma 3,5 saat sürdü. Hatta iki tane kadın vardı. Onları aldık. Ben orada üç tane de polis vurdum. Çünkü orada iki çocuk vardı. İçerdekilerle konuştuk. Bir şey yapmayacağız çocuğu ve kadını bırakın diye. Bana inandılar. Çocukları bıraktılar. O arada bizimkiler ateş etmeye kalktılar. Kollarından vurdum.

Dev-Sorun başına geçeceği söylenen Sinan Kukul ve Sabahat Karataş’ın infazı da derin devletin örgüte yön verme operasyonu muydu?

Sinan Kukul başına geçecekti, ondan öldürüldü. Bunu kime soracaklar. Fikret Işıkkaralar. Bu işleri en iyi bilen o. Dev-Sol masasının başındaydı.

Peki Bedri Yağan operasyonu. Çatışma demişlerdi ama ‘Mösyö’ kitabımda adli tıp raporlarını yayımladım. Kafalarına sıkılarak öldürüldükleri ortaya çıktı.

Bedri Yağan operasyonunda ben başka yerdeydim. Olay yerine gittiğimde bitmişti her şey. Hatta iki tane çocuk vardı. Sağ kurtulmuşlardı çatışmadan. İçeri dahi girmedim. İki çocuğu dışarıda alan kişi benim. O olay infazdı.

 

 

 

Dursun Karataş nasıl kurtuldu?

Karataş o operasyonlardan anlaşarak kurtuldu. Sonra ona polisleri taratma işlerini yaptırdılar. O dönemin bütün polis istihbarat ve MİT yetkilerinin alınması sorgulanması lazım.

DEVLET KENDİ POLİSLERİNİ ÖLDÜRTTÜ. TERÖRÜ DE KENDİSİ ÜRETİYOR KAHRAMANINI DA

Devlet mi polisleri tarattı?

Kâğıthane’de beş polis öldürüldü. Çirpıa deresinde, Şehremini’de, her yerde polis öldürüldü. Polislerin ölümünden sonra bize operasyon yaptırdılar. Dursun Karataş cezaevinden firar ettirildikten sonra her şey başladı. Böyle vatan sevgisi olmaz olsun. Terörü de kendi üretiyor, kahramanını da. Kaç tane polis öldü. Şimdi bunların hepsi ortaya çıkmalı. Ekip otolarını tarattırdılar. Hepsini bunlar yaptı.

Siz olayların neresindeydiniz?

Bizim katıldığımız operasyonlar ortada. Vurduklarımızı söylüyoruz. Hanefi Ava sinyal kaydırma yapıyordu. Sinyal kaydırma dediğin nedir biliyor musun? Biz şimdi ikimiz burada bir ağaç keseceğiz. Ağaç kesmeye gidiyoruz. Ama oraya gittiğinde bir bakıyorsun ağaç kesilmiş. Sen artık ortasındasın. Bu Topal (Ömür Lütfi Topal) meselesinde falan biliyorsunuz. Bütün telefon dökümleri önümüze geldi. Orası bizim çalıştığımız alandı. Abdullah Çatlı’nın arkadaşı olduğum için bizi de kattılar.

Olayların bazıları sizin üzerinize bilerek mi yıkıldı yani?

Bir tane olay olsa kendimizi savunuruz. Bir operasyona gidiyorsun. Silahlı çatışma çıkmış. Belki üç kişi çatışmış. Ama işi bitiliyorsun, bir bakıyorsun kâğıt imzalatılıyor. On bir kişinin ismi yazılmış, imzanı atıyorsun. Sonra diyorlar “aferin oğlum devam et’ sonra bir bakıyorsun birinden 10, birinden 20, derken 80 mermi çıkmış. Sonra gel Ayhan Çarkın ifadeye. Müdürler imzalamıyorlar mıydı, olay tutanak raporlarını?

Bizim müdürlerden imzalayan da var imzalamayan da. Kim hesap verecek? İbrahim Şahin mi verecek? Adamda bilmem ne hastalığı çıkmış yırtmaya çalışıyor. Mehmet Ağart, Hanefi Avcı’yı dışarıda bırakan devlet, devlet değildir. Tetiği kim düşürdü, kim çekti? Ayhan Çarkın. Suçlu o. Emir verenler nerede? Mehmet Ağar, Susurluk döneminde beni ve Oğuz Yorulmaz’ı Ankara’ya çağırdı. “Aman dikkatli olun” falan. Ben, Oğuz’a “Ne diyor bu” dedim. “Aman paralar ile ev almayın. Paranızı dikkatli harcayın.” O ara Oğuz ile göz göze geldim. “Paralan yurt dışına transfer edin” falan. Kullanıldığımızı o gün anladım. Paramız yoktu çünkü. Bak bu siyasi şubede patlayan bomba vardı. Ben oradan kurtuldum. Tüp şeklinde bomba vardı.

İtirafçı müessesi de Avcı’nın döneminde başladı sanırım…

İtirafçıları kullanan, onlara operasyon yaptıran da bunlar. Kendi işlerini temizlettiler itirafçılara… Hizbullah diyorlar. Ne Hizbullah’ı, hepsini bunlar yaptı. Dönemimizde Hizbullah falan yoktu. Ne olduysa 1990’dan sonra oldu. Ben de İSO’da İstanbul’a geldim. Operasyon timindeydik. 13 kişiydik. Bütün örgütlerin operasyonuna biz giderdik. Bize adresleri gösteriyorlardı. Operasyon yapıyorduk.

İlk yaptığınız operasyonu hatırlıyor musunuz?

Unutmadım ki. İlk olay TİKKO operasyonuydu. Kemal Yazar. Yaralı ele geçirdik. Ben vurdum. Dursun Karataş Cezaevinden firar ettirildi, ondan sonra başladı her şey.

Bahçelievler çatışmasında da siz vardınız sanırım…

Evet. O çatışma 3,5 saat sürdü. Hatta iki tane kadın vardı. Onları aldık. Ben orada üç tane de polis vurdum. Çünkü orada iki çocuk vardı. İçerdekilerle konuştuk. Bir şey yapmayacağız çocuğu ve kadını bırakın diye. Bana inandılar. Çocukları bıraktılar. O arada bizimkiler ateş etmeye kalktılar. Kollarından vurdum.

Dev-Sol’un başına geçeceği söylenen Sinan Kukul ve Sabahat Karataş’ın infazı da derin devletin örgüte yön verme operasyonu muydu?

Sinan Kukul başına geçecekti, ondan öldürüldü. Bunu kime soracaklar. Fikret Işıkkaralar. Bu işleri en iyi bilen o. Dev-Sol masasının başındaydı.

Peki Bedri Yağan operasyonu. Çatışma demişlerdi ama ‘Mösyö7 kitabımda adli tıp raporlarını yayımladım. Kafalarına sıkılarak öldürüldükleri ortaya çıktı.

Bedri Yağan operasyonunda ben başka yerdeydim. Olay yerine gittiğimde bitmişti her şey. Hatta iki tane çocuk vardı. Sağ kurtulmuşlardı çatışmadan. İçeri dahi girmedim. İki çocuğu dışarıda alan kişi benim. O olay infazdı.

Dursun Karataş nasıl kurtuldu?

Karataş o operasyonlardan anlaşarak kurtuldu. Sonra ona polisleri taratma işlerini yaptırdılar. O dönemin bütün polis istihbarat ve MİT yetkililerinin alınması sorgulanması lazım.

Devlet mi polisleri tarattı?

Kâğıthane’de beş polis öldürüldü. Çırpıa deresinde, Şehreminfde, her yerde polis öldürüldü. Polislerin ölümünden sonra bize operasyon yaptırdılar. Dursun Karataş cezaevinden firar ettirildikten sonra her şey başladı. Böyle vatan sevgisi olmaz olsun. Terörü de kendi üretiyor, kahramanını da. Kaç tane polis öldü. Şimdi bunların hepsi ortaya çıkmalı. Ekip otolarını tarattırdılar. Hepsini bunlar yaptı.

Siz olayların neresindeydiniz?

Bizim katıldığımız operasyonlar ortada. Vurduklarımızı söylüyoruz. Hanefi Ava sinyal kaydırma yapıyordu. Sinyal kaydırma dediğin nedir biliyor musun? Biz şimdi ikimiz burada bir ağaç keseceğiz. Ağaç kesmeye gidiyoruz. Ama oraya gittiğinde bir bakıyorsun ağaç kesilmiş. Sen artık ortasındasın. Bu Topal (Ömür Lütfi Topal) meselesinde falan biliyorsunuz. Bütün telefon dökümleri önümüze geldi. Orası bizim çalıştığımız alandı. Abdullah Çatlı’nın arkadaşı olduğum için bizi de kattılar.

Olayların bazıları sizin üzerinize bilerek mi yıkıldı yani?

Bir tane olay olsa kendimizi savunuruz. Bir operasyona gidiyorsun. Silahlı çatışma çıkmış. Belki üç kişi çatışmış. Ama işi bitiliyorsun, bir bakıyorsun kâğıt imzalatılıyor. On bir kişinin ismi yazılmış, imzanı atıyorsun. Sonra diyorlar “aferin oğlum devam et” sonra bir bakıyorsun birinden 10, birinden 20, derken 80 mermi çıkmış. Sonra gel Ayhan Çarkın ifadeye.

Müdürler imzalamıyorlar mıydı, olay tutanak raporlarını?

Bizim müdürlerden imzalayan da var imzalamayan da. Kim hesap verecek? İbrahim Şahin mi verecek? Adamda bilmem ne hastalığı çıkmış yırtmaya çalışıyor. Mehmet Ağart, Hanefi Avcı’yı dışarıda bırakan devlet, devlet değildir. Tetiği kim düşürdü, kim çekti? Ayhan Çarkın. Suçlu o. Emir verenler nerede? Mehmet Ağar, Susurluk döneminde beni ve Oğuz Yorulmaz7! Ankara’ya çağırdı. “Aman dikkatli olun” falan. Ben, Oğuz’a “Ne diyor bu” dedim. “Aman paralar ile ev almayın. Paranızı dikkatli harcayın.” O ara Oğuz ile göz göze geldim. “Paralan yurt dışına transfer edin” falan. Kullanıldığımızı o gün anladım. Paramız yoktu çünkü.

SEDAT PEKER’IN ERGENEKON SAVCISINA VERDİĞİ İFADESİ

Savcılık ifadesinde;

19.03.2008 günü C.Savalıkta alınan ifadesinde;

CEL REKLAM üzerine şirketinin olduğunu, aylık 20 milyar TL gelirinin olduğunu, kardeşi ATİLLA PEKER ile ortak olduklarını, 2004 yılının Ekim ayından beri Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Kurup Yönetmekten tutuklu bulunduğunu, 2007 yılı Ocak ayı itibariyle de İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinden aynı suçlardan 14,5 yıl hapis cezası aldığını, cezasının Yargıtay’da olduğunu henüz kesinleşmediğini,

İlk defa 1988 yılında silahla yaralama suçundan (1) yıl ceza evinde kaldığını, 1998 yılında da çete suçundan (9,5) ay kadar tutuklu kaldığını, ancak o davadan beraat ettiğini, 2002 yılında Tekirdağ F Tipi Cezaevine girdiğini, (6,5) ay tutuklu kaldığını, daha sonra bu dosyadan mahkum olduğunu, 1994 ve 1998 yıllarında askeri heyete girdiğini ve psikolojik nedenlerle çürük raporu verildiğini askerliğini yapmadığını, o tarihten itibaren ticari işleriyle uğraştığını, ERGENEKON yapılanmasını medyadan duyduğunu, bu yapılanma ile herhangi bir alakasının olmadığını, ERGENEKON’da yakalanıp tutuklanan şahıslardan; VELİ Kütük’ü babasının arkadaşı olması sebebi ile tanıdığını, 1992 yıllarından beri zaman zaman görüştüğünü, ALBAYLIK ve PAŞALIK dönemi de dahil hem telefonla hem de yüz yüze görüşmelerinin olduğunu, Kocaeli’nde Ala/a zaman zaman gittiğini, bunun dışında VELİ KÜÇÜK’le aralarında herhangi bir ilişkinin olmadığını, çürük raporu almasında VELİ KÜÇÜK’ün herhangi bir etkisinin bulunmadığını, VELİ KÜÇÜK’e ayrı bir sempatisinin olduğunu, Veli KÜÇÜK’ün Devlet hizmetinde bulunmuş, küçük çocuğunun da Ermeni ASALA örgütü tarafından da öldürüldüğünü bildiği için kendisine daha fazla saygı duyduğunu, Devlet için çalışan birisi olarak bildiklerini, bu sebeple kendisine saygı duyduklarını, VELİ KÜÇÜK ile aralarında, para alış verişi, şirket bazında bir birlikteliğinin bulunmadığını, EMİN CANER YİĞİT i tanımadığını, arkadaşı BOĞ AÇ KAAN MURATHAN ve YENER KESKİN’in tanıdığını, VELİ KÜÇÜK’ün lojmandan çıkarıldığı ve korumasının kaldırıldığı dönemde, kiralık ev bulması için yardıma olduğunu, ayrıca Veli KÜÇÜK’e yardıma olması için BOGAÇ KAAN ve birkaç kişiye söylediğini, ancak CANER’i bizzat tanımadığını, geçmiş tarih olduğu için maaş verilip verilmediğini hatırlamadığını, VELİ KÜÇÜK’ün İzmit Ala/da iken altına özel araç tahsis etmediğini, cep telefonlarını ödemediğini, ancak Veli KÜÇÜK’ün öyle bir şey teklif etmiş olsaydı ödeyeceğini, geçmiş tarihli olduğu için tam olarak hatırlamadığını, VELİ PAŞA’nın arkadaşı olduğunu bildiği ve maddi durumu iyi olmayan birine borçlarını ödemesi için, o dönem 75 bin dolar para yardımında bulunduğunu ve bu parayı da şahsın durumu müsait olmadığı için almadığını, MUZAFFER TEKİN’i 1997 yılından buyana, cemiyet ortamlarından tanıdığını, kendisi ile zaman zaman görüştüğünü ancak samimiyetin bulunmadığını, Muzaffer TEKİN’in ofisine gitmediğini,

ERTUGRUL YILMAZ mahalleden çocukluk arkadaşı olduğunu, daha sonraki yıllarda kendisi ile görüşemediğini, Ertuğrul YILMAZ’in cenazesinde kendisinin tutuklu olduğunu ancak cenazeye çelenk gönderdiğini, Metin DİK’i tanıdığını, birkaç sefer Düzce’de iş amaçlı bir araya geldiklerini,

Gazeteci TUNCAY GÜNEYİ tanımadığını, kendisini hiç görmediğini, ismini hiç duymadığını, METE YALAZANGİL, GAZİ GÜDER, KUDDUSİ OKKIR’ı tanımadığını, FİKRİ KARADAĞ’I MUZAFFER TEKİN vasıtasıyla tanıdığını, samimiyetinin bulunmadığını, villasına Fikri KARADAĞ’in gelmediğini, geldiyse de hatırlamadığını, 1996 yılında Almanya’ya gittiğini, eşi ve çocuğunun Almanya’da doğduğunu, Bulgaristan’a kereste ticareti yapmak amaçlı 1996-1998 yıllan arasında gittiğini, VELİ KÜÇÜK’le irtibatlı olduğu dönemde ERGENEKON ve mafyanın yapılanması hakkında herhangi bir şey duymadığını, o dönem itibariyle VELİ KÜÇÜK’ün SAMİ HOŞTAN ile tanıştığını bildiğini, ÖMER LÜTFÜ TOPAL ve ABDULLAH ÇATLI’yı tanımadığını, AYHAN ÇARKIN’ı gıyaben tanıdığını, daha sonra 2003 yılında da Antalya’da tanıştıklarını, herhangi bir samimiyetinin bulunmadığını, YAKUP KÜRŞAT YILMAZ’ı 1993 yılında cezaevinde tanıdığını, daha sonra zaman zaman görüştüklerini, herhangi bir ortak işlerinin olmadığını, ZİYA B ANDIRMALIOĞLU’nu tanımadığını, Soruldu; 2003-2004 yıllarında memlekette karışıklık çıkarılmasına yönelik bir toplantıya katılmadığını, böyle bir olaydan haberinin olmadığını, GÜLER KÖMÜRCÜ ile tanıştığını, hakkında bir haber yayınladığını, zaman zaman kendisi ile görüştüğünü, GÜLER KÖMÜRCÜ ile bir toplantıya katılmadığını, VELİ KÜÇÜK’te bulunan mafyanın yeniden yapılanması ve tekelde toplanması ile alakalı dokümanlardan haberinin olmadığını, böyle bir faaliyet içinde bulunmadığını, SEMİH TUFAN GÜLALTAYı da semtinden tanıdığını, AKINBIRDAL olayından önce ve sonra görüşmüşlüğünün olmadığını, eski yıllardan tanışıklığının bulunduğunu, AYHAN PARLAK’ı tanıdığını, ERTUĞRUL’un yakını olduğu için tanıdığını, ancak DOĞUŞ Factroring konusunu bilmediğini, VOLKAN GEZMİŞİ tanıdığını, VELİ KÜÇÜK, EMİN CANER YİĞİT ve MUSTAFA OK’un ailesine maaş gidecek konusunu hatırlamadığını, söylemiş olabileceğini, ancak CANER YİĞİT e maaş gidip gitmediğini hatırlamadığını,

OSMAN YILDIRIM, OSMAN GÜRBÜZ, KOKSAL KARA-BAYIR ‘ı tanımadığını, DREJ ALİ’yi Metin Dikgen dolayi uzaktan tanıdığını, samimiyetinin olmadığını, ZAHTT ALBAY olarak geçen şahsı ZAHTT BİNBAŞI olarak bildiğini, şuanda emekli olduğunu, bir fabrikanın güvenlik müdürü olduğunu, 1423 nolu tapede VELİ KÜÇÜK’ün bir seminer verdiğini, arkadaşlarının öğrenciler gönderdiğini, telefon görüşmesinde bu konuyu görüştüklerini, HAYRETTİN ERTEKİN’i balıkçı ZEKİ S ÖZER vasıtasıyla tanıdığını, kuyumcu olarak bildiğini, ancak telefon konuşmalarında geçen altın tespihleri bu şahsa yaptırmadığını, KÜRŞAT YILMAZ ile yaptığı görüşmelerin doğru olduğunu, YILMAZ KATMERCİ’nin bir factoring ve finans şirketinin sahibi olduğunu, bu konuyla alakalı görüştüklerini,

ALİ FEVZİ BİR’i mahalleden tanıdığını, 1117 nolu tapede geçen görüşme içeriğindeki SAMİ ABİ ile birlikte yemek yiyelim şeklinde konu konuşulduğunu, ancak içeriğini hatırlamadığını,

HARUN ÇAKER’ı tanımadığını, niçin REİSİM diye hitap ettiğini bilmediğini, yaptığı görüşmeyi hatırlayamadığını, İletişim tespit tutanakları okundu, sorulduğunda; 04 Eylül 2003 tarihinde GÜLER KÖMÜRCÜ ile yaptığı görüşmede polisler hakkında şikayetçi olduğunu, polis yetkilileri hakkında dava açtığını, VELİ ABI ye söylersin demesindeki kastın ise VELİ KÜÇÜK’ün de olayı bilmesini istemesinden kaynaklandığını, çünkü Veli KÜÇÜK’ün baba dostu olduğunu, 03.08.2004 tarihinde VELİ KÜÇÜK’le yapmış olduğu görüşmeyi kabul ettiğini, Veli KÜÇÜK’ün ÜMİT ÖZDAĞ’la yeni bir oluşum yaptıklarını, Erzurum’dan YILMA DURAK’in Yeniçağ gazetesinden HAYRI KÖKLÜ, Ortadoğu gazetesinden ZEBCİ SARAÇOĞLU, GÜVEN SAZAK ve MERAL AKŞENER ile görüştüğünü Veli KÜÇÜK’ün anlattığım, kendisinin de bu oluşum MHP’ye karşı veya MHP’ye alternatif bir oluşum olursa kamuoyunda yanlış anlaşılabilir şeklinde fikir beyan ettiğini, zaten böyle bir oluşumumun gerçekleşmediğini, VELİ PAŞA ile bu tür şeyleri paylaştıklarını, ÜMİT ÖZDAG’ın MHP Genel Başkanlığına aday olup olmadığı konusunu bilmediğini, YAVUZ ATAÇ’ı ATİLLA YILDIRIM vasıtasıyla tanıdığını, MİT’te görevli olduğunu, zaman zaman kendisi ile görüştüklerini, son olarak 2003 yılında görüştüklerini, İBRAHİM Şahin’i Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili olması nedeniyle taradığını, kendisi ile samimi olduklarını ancak, Susurluk kazasından sonrasında, cezaevine girip çıktığını, daha sonra İbrahim Şahin’in bir kaza yaptığını, ondan sonra görüşmediklerini, saygıdan dolayı bu şahsa abi dediğini, MİLLİ YOL ‘u KORKUT EKEN’in başkanlığında kurmayı düşündükleri bir oluşum olarak duyduğunu, 21.07.2004 tarihinde GÜLER KÖMÜRCÜ ile yaptığı görüşmede bahsettiği olayın bu konu olduğunu, konuşmada geçen 22 yaşında iken VELİ KÜÇÜK ile KORKUT EKEN’i başarılı çabalarını YAVUZ ATAÇ’ın da gayret sarf ettiği şeklinde anlattığını, VELİ KÜÇÜK’ü baba dostu olmasından dolayı sevdiğini, KORKUT EKEN’i de Emniyet Genel Müdürlüğü Danışmanlığı yaptığı dönemde tanıyıp sevdiğini, YAVUZ ATAÇ’ı da MİT’te görev yaptığı sırada taradığını, bu şahısları sevdiği ve küs kalmalarını istemediği için, başarılar çabalar içinde bulunduğunu,

FERİDUN ÖNCEL’in Şanlıurfa MHP Eski il başkanı olduğunu, 21.07.2004 tarihinde yapmış olduğu görüşmede VELİ PAŞA’nın, KORKUT EKEN’e dikkat et deyip demediğini hatırlamadığını, askerlerin de KORKUT EKEN’e dikkat etmesi hususunda uyardıklarını hatırlamadığını, 21.07.2004 tarihinde GÜLER KÖMÜR¬CÜ ile yaptığım MİLLİ YOL ile ilgili “BUNLAR CAHİL BİRDE TUTARLAR KAHVE MAHVE TARATTIRIRLAR …” şeklinde görüşmeyi şuanda hatırlamadığını, böyle bir görüşme yapmış olabileceğini, 21.07.2004 tarihinde SAMİ HOŞTAN ile KORKUT EKEN hakkında konuştuğunu hatırladığını, içeriğini hatırlayamadığını, YAVUZ KAYRA’yı tanıdığını, Fenerbahçe’de yöneticilik yaptığını, Ankara’da mobilya üzerine işyeri olan bir iş adamı olduğunu, 25.07.2004 tarihinde YAVUZKAYRAL ile telefon görüşmesini hatırladığını ancak içeriğini hatırlayamadığını,

HÜSEYİN NALBANTOGLU’nu ATİLLA’nın arkadaşı olması nedeniyle tanıdığını, son zamanlarda birkaç yerde adını kullandığı için bu şahsı emniyet şikâyet ettiğini,

ATİLLA YILDIRIM’ı Trabzonspor’un eski yöneticisi olması nedeniyle tanıdığını, KELEBEK operasyonundaki telefon görüşmelerinde cezaevinde yatmasına sebep olan aleyhine yaptığı konuşmalardan dolayı bütün ilişkilerini kestiğini, 1173 sayılı tapede AYHAN YILDIRIM ile yaptığı görüşmede, Cumhuriyet gazetesinde çıkan MÎLLÎ YOLCULARI SEDAT PEKER FİNANSE EDİYOR başlığı altındaki haberde AYHAN ÇARKIN’ın açıklamalarının yer aldığını, daha sonra Alanya’da kendisi ile görüştüklerini, böyle bir açıklama yapmadığını söylediğini, MEHMET EDKRIKARA-DAĞ MUZAFFER TEKİN vasıtasıyla tanıdığını, Mehmet fikri KARADAĞ’ın kendisini ziyaret ettiğini söylemesi konusunda, bu konunun doğru olduğunu, 3 yıldır cezaevinde olduğum için bazı şeyleri unuttuğunu, 56 sayılı tapede MEHMET FİKRÎ KARADAĞ ile HÜSEYİN NALBANTOGLU arasındaki telefon görüşmesinde kendisinin REİS NASIL İYİ Mİ diye sormasının normal olduğunu, çünkü kendisine arkadaşlarının REİS diye hitap ettiklerini,

ORHAN PAMUK la herhangi bir husumetinin olmadığını, COŞKUN ÇALIK, MUHAMMET YÜCE, AYHAN ÇELİK ve SELİM AKKURT ismindeki şahısları tanımadığını, kesinlikle hiçbir kimseye ORHAN PAMUK’u öldürmeleri halinde cezaevinde sahip çıkacağını, rahat ettireceğini söylemediğini, hiçbir kimseye suikast yapılması yönünde talimat vermediğini, 09.04.2003 tarihinde İFFET isimli şahısla yaptığı görüşmenin doğru olduğunu, manevi kardeşi konumunda olan OLGUN PEKER’in eşinin annesi olduğunu, polislerin kendisine kurmuş olduğu komployu anlatırken daha önce polisler tarafından böyle bir komplo yapılacağını beklediğini anlattığını, TURAN YAZGAN HOCA ‘yi tanımadığını, konuşmada geçen AYTÜL, OLGUN’un eşinin kız kardeşi olduğunu, görüşmede geçen ÖZEL BİR GEMİ, ASKERİYEDEN 4 KIŞI konuşmalarını hatırlamadığını,

ALAADDİN ÇAKICI’yı 1996-1997 yılından beri, ortak tanıdıkları vasıtasıyla tanıdığını, en son 2003 yılında evine ziyarete gittiğini, orada görüştüklerini, kendisi ile iş ortaklığının bulunmadığını,

SEDAT ŞAHİN’i 1995 yılından beri tanıdığını, fazla bir samimiyetinin olmadığını, cemiyetlerde cenaze törenlerinde karşılaştıklarında selamlaştıklarını,

BURHANETIİN SARAL’ı da cemiyetlerden taradığını, fazla bir samimiyetinin olmadığını, AYVAZ KORKMAZ’ı tanımadığını,

RAMAZAN ÖZARSLAN’ı tanımadığını, ERDAL KARA’yı bir defa cemiyette gördüğünü, fazla bir samimiyetinin olmadığını, SONER ŞENGÜLLER’i tanımadığını,

HALUK KIRCI’yı hatırladığı kadarıyla 1998 yılında Bayrampaşa cezaevinde tutuklu olduğu sırada tanıdığını, daha sonra görüşmediklerini,

OKTAY YILDIRIM, MEHMET ZEKERİYA ÖZTÜRK, MEHMET ÖZTÜRK, MAHMUT ÖZTÜRK, SEVGİ ERENEROL, KEMAL KERİNÇSİZ, HÜSEYİN GÖRÜM, İHSAN GÖKTAŞ, AYDIN YÜKSEK, MUZAFFER ŞENOCAK, ERGÜN POYRAZ, EMİN GÜRSES, VEDAT YENERER, HABİP ÜMİT SAYIN, ABDULLAH ARAPOĞULLARI, SATILMIŞ BALKAŞ ve diğer şahısları tanımadığını,

Soruldu; ERGENEKON örgütü ile ilgi ve alakasının bulunmadığını, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak suçundan dolayı halen

Kandıra 2 Nolu F Tipi Kapalı Ceza infaz Kurumunda tutuklu olduğunu beyan etmiştir.

BİR GÜN BİR KART GELİR

Sedat Peker, anılarını anlatırken birkaç dize aktarıyor.

Bu dizeler çok tanıdık bir şairimizin.

Bir gün bir kart gelir

Sedat Peker, hapishane anılarını anlatırken Abdülhamit Turgut isimli bir zatı anlatır. O zatın kendisine pek ümitsiz bir halde iken bir mektup yolladığını, mektuptan üzerinde birkaç dize yazılı bir de kart çıktığını söyler. O karttaki dizeler Sedat Peker’e öyle bir etki eder ki, ‘tüm hayatımı değiştirdi, inancım, direncim yerine geldi” diyor Peker.

Kartı gönderen Abdülhamit Turgut PİK davasından yargılanmış, bir trafik kazası görüntüsü verilmiş bir suikast ile de şehit edilmiş bir Müslümandır.

Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm

Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm

90’lı yıllarda İslamcı denilen camiamızda güzel bir kültürel hareketlilik vardı. Çok oldu o hareketliliği kaybedeli. O hareketliliklerden biri de kartpostalların basılmasıydı. Üzerinde coşkulu, heyecanlı resimler ve sözler olan kartpostallar olurdu.

Abdülhamit Turgut’u, merhum şairimiz Erdem Beyazıt’ı rahmetle analım.

 

 

 

 

 

 

SEDAT PEKER RÖPORTAJLARINDAN BAZI BÖLÜMLER

Bazı internet sitelerinde uzun tarih değerlendirmeleri ile İslam – tasavvuf ve tarikatlara ilişkin yazılarınıza rastlıyoruz. Nihal Atsız’ın Türkçü fikirleri ve duruşundan sonra başka bir senteze doğru mu kaydınız?

-Beni eskiden beri tanıyan herkes, gençliğimin ilk yıllarında Necip Fazıl Kısakürek üstadın, büyük dava adamı Mehmet Akif Ersoy’un, Nihal Atsız hocanın ayrıca Bediüzzaman Said Nursi’nin ve o geleneği takip eden değerli âlimlerin etkisinde kaldığımı bilir. Nihal Atsız hocanın birçok marşını ezbere bilirim. Ancak okurken kendi iç dünyamda sorun yaşamamak için bazı kelimeleri değiştirirdim. Örnek vermem gerekirse Atsız hocanın (ezberimde olan) çok sevdiğim ‘Davetiye’ isimli bir marşı vardır. Bir satırı şöyledir: “Din Arabın, hukuk sizin harp Türklüğündür/’ Ben bunu “Kum Arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür” diye okurdum. Hayatımın her döneminde savunduğum milliyetçilik İslam ile şereflenmiş milliyetçiliktir. Yaşadığım sürece de bu böyle olacaktır.

Yakın tarihte ülkemizde bir 28 Şubat süreci yaşandı. Çoğu tedbir uygulayıp Allah dostlarının dergâhlarından uzak durdu. Komik bahanelerle bazı din âlimleri tutuklandı. Cezaevinde sorun yaşamamaları için onlarla ilgilendim. İnsanların hayal dahi edemeyeceği maddi imkânları çekinmeden kurban, burs ve yardım olarak memnuniyetle verdim. Dergâhların girişlerinde jandarmalar arabaların plakasını kaydedip kimlik kontrolü yaptığı için kimsenin uğramadığı dergâhlara giderek maddi manevi destek verdim. Bazı dönemlerde şaşırmış, şımarmış olabilirim ama inanç duruşum her zaman netti.

-Dışarı çıktığınızda kamuoyu artık eski Sedat Peker’i görmeyecek mi?

Geçmişte yaşadıklarımın o yaş ve şartlara göre incelendiğinde kabul edilebilir olabileceğini düşünüyorum. Ancak tekrar aynı şekilde yaşarsam biraz komik bir durumun ortaya çıkacağını görebiliyorum. Bu hem kendimi tekrar etmiş olmak hem de başkaca hüneri olmayan bir insan konumuna düşmekten başka işe yaramaz. Güzel hayallerim ve hedeflerim var. İnşallah yaşadığım sürece dostlarımın karşısında bu dünyada misafirliğim bittikten sonra ise Mahkeme-i Kübra’da Yüce Mevla’nın huzurunda mahcup olanlardan olmayız.

-Bir yazınızda, “Eğer cezaevindeki odamı bir dergâh odasına, bir medrese hücresine çevirmeseydim, çıldırabilir, aklımı kaçırabilirdim’ diyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Bundan 20 sene önce Bayrampaşa Cezaevi’nde yatarken başucumda Necip Fazıl Kısakürek’in şu dörtlüğü yazılıydı: “Nara ki bıçak, sille ki tokat. Zift dolu gözlerde karanlık kat kat. Beni kimsecikler anlamaz madem. Öp beni alnımdan sen öp seccadem’Şu anda başucumda aynı dörtlük yazıyor. Her insan gibi hayatımın bazı dönemlerinde biraz şaşırmış, şımarmış olabilirim. Büyük Allah dostlarının haricinde zannederim ki herkesin hayatında bu tip şeyler olmuştur. Ama özde şükürler olsun ki hiçbir zaman kopma olmadı. Her zaman ait olduğum yeri bildim. Cezaevinde de bu şekilde yaşamak bizim gibi beşerlerin ayakta kalmasını, güçlü olmasını sağlar. Şairin dediği gibi hiç kimsenin olmadığı yerde (cezaevinde) Yüce Mevla vardır.

-Siz içeride iken önemli olaylar oldu. Mesela BBP Gene Başkanı şüpheli bir helikopter kazasına kurban gitti. Bu kazanın bir suikast olabileceğine ihtimal veriyor musunuz?

Rahmetli Muhsin ağabey ile tanışmamı anlatırsam galiba en mantıklı cevabı vermiş olurum. Hiçbir dönemde seçim öncesi yapılan anketlere inanmadım. Seçimlere 15-20 gün kala kısmen tebdili kıyafet yaparak yanımda bir arkadaşımla taksilere binerdim (arkadaşlarım da arabayla takip ederdi). Yine bir seçim öncesi taksiye binmiş şoförle sohbete başlamıştım. Hangi partiye oy vereceğini sordum. Büyük Birlik Partisi deyince kendisini tebrik ettim. Partinin başkanını tanıyıp tanımadığını sordum. Sivaslı olduğundan ismini bildiğini söyledi. Taksiciyle muhabbet ederken Muhsin ağabeyle ilgili güzel şeyler söyledim. Daha sonra arabadan indim. Bu sırada bizim arabalar da yaklaşınca kendimi taksiciye tanıttım. Ve ayrıldık. Aradan 15-20 gün geçince bir arkadaşım gelerek (rahmetli Muhsin ağabeye yakın biri) Muhsin ağabeyin tanışmak istediğini söyledi. Ben de ‘şeref duyarım’ dedim. Çünkü kendisi çocukluğumuzdan beri efsane olarak sevdiğimiz biriydi. Buluştuğumuzda bir taksiciyle yaptığım sohbette kendisi hakkında söylediklerimden dolayı teşekkür etti. O an çok şaşırmıştım.15 milyonluk İstanbul’da bir taksi şoförü ile yapılmış sohbeti nasıl duymuş olabilir diye düşündüm. Bu nedenle kendisine yapılacak bir suikastı mutlaka duyar ve gereğini yapardı. Ben cennetmekân Muhsin ağabeye Türkiye içerisinden bir suikast yapılabileceğine asla inanmıyorum.

-Bildiğimiz kadarıyla Çeçen kökenli bir ailenin çocuğusunuz. Çeçen milliyetçilerine, bir paşadan gelen rica üzerine bazı iş adamlarıyla birlikte para yardımı yaptığınız söyleniyor. Bu olayın detaylarını açıklar mısınız?

Kamuoyunda bu konuda yanlış bilgiler olduğunu düşünüyorum. Ben Dağıstan’ın üst tarafında yaşayan Kıpçak Türklerindenim. Türk asıllıyım. Ancak şunu da belirtmek isterim ki, tüm Kafkas halkları akrabadır, kardeştir. Ben hem Çeçen’im hem Çerkez’im hem Abhas’un ve diğerleriyim. Lakin mensubiyet olarak Kıpçak Türlerindenim. Bana bu konuda hiç kimsenin rica etmesine gerek yoktu. Durumdan vazife çıkarmak diye bir şey var; oradaki Çeçenlere Ruslar zülüm ediyordu. Ben elimdeki imkânlar nispetinde maddeten ve manen destek oldum. Her türlü desteğim Güney Osetya’da bir ilkokula yapılan Beslan operasyonu (2004, aralarında çocukların da bulunduğu 330 kişi ölmüştü) ile son bulmuştur. Zannediyorum benimle beraber birçok inanç sahibi kişide de son buldu.

-Grozni’nin Ruslar tarafından bombalanmasını durdurmak amacıyla Avrasya adlı Rus yolcu gemisinin rehin alınması eylemini gerçekleştiren Çeçen ve Abhaza vatandaşlar arasında dostlarınız var mıydı? Eylemde kullanılan silahların onlara ait olduğu ve ‘operasyonu’ sizin yönettiğiniz söyleniyor, doğru mu?

Avrasya Feribotu’nun kaçırılması olayını gerçekleştiren ekibin sözcüsü durumundaki Muhammed Tokçan arkadaşımdır ve çok değerli bir insandır. Operasyonda rol alan diğer arkadaşların hepsini tanıma imkânım oldu. Hepsi değerli arkadaşlar. Ancak Avrasya Feribotu operasyonunda ben hiçbir şekilde bulunmadım. Ne silah ne de para sağladım.

‘YABANCI BİR ÜLKE, MUHSİN YAZICIOĞLU’NA SUİ-KAST YAPMIŞ OLABİLİR! O, KENDİSİNE İÇERİDEN GELECEK TEHLİKEYİ FARK EDERDİ’

-Bu eylemin koordinatörünün rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu olduğu ve finans için sizinle temas kurduğu iddiaları da var. Ayrıca Yazıcıoğlu’nun Türkiye’deki bazı Çeçen komutanların saklanmalarını sağladığı, bu yüzden Rus askerî istihbaratının yakın markajı altında olduğu iddia ediliyor. Ne dersiniz?

Rahmetli Muhsin Bey sadece Çeçen aileler için değil, aa çeken, sıkıntı içinde olan her Müslümanın derdiyle dertlenirdi. Çeçen ailelere mutlaka yardıma olmuştur. Ancak bu konuda ben kendisiyle beraber bir çalışma yapmadım. Fakat hassasiyetimi biliyordu. Bu konu ile ilgili sohbetlerimiz de olmuştu.

Sorunuzun ikinci bölümüne gelirsek, büyük devletlerin istihbarat birimlerinde ileri teknoloji ürünü cihazlar var. Hareket hâlindeki bir arabanın manyetik etki altına alınarak freninin boşaltılabildiği gibi helikopterlerin ve uçakların düşürülebildiğini de, bu konuda araştırma yapan ve ilgisi olan herkes bilir. ‘Muhsin ağabeye suikastı Rus istihbaratı yapmıştır’ diyebileceğim bir bilgiye, belgeye sahip değilim. Ancak yabana bir ülke böyle bir suikastı yapabilecek güce sahiptir.

-Kurucusu ve beyni olduğunuz Öztürkler Hareketini devam ettirecek misiniz? MHFnin, bu harekete ve size çok kızgın olduğu söyleniyor. Siyasi bir harekete veya partiye mi evirileceksiniz?

Ben bahsi geçen partiyle ilgili ne şimdi ne de geçmişte bir düşmanlık yapmadım. Hatta kendimin ve sülalemin durumu ortadadır. Ancak nedense bahsi geçen partide Şefkat Çetin isminde bir yetkili geçmişte benimle ilgili olumsuz birkaç şey söylemişti. Arkadaşlarımın cevap vermeme ricalarına rağmen kendisine sert bir cevap vermiştim. O dönem soğuk bir ortam oluşmuştu. Benim bir düşmanlığım yok; ancak referandumda ‘evet’ yönünde tavır almamız ve tespitlerimiz birkaç yönetici tarafından yanlış anlaşılıyor herhalde. Davanın gerçek lideri cennetmekân Alparslan Türkeş hareketin ilk yıllarında Türk milliyetçiliğinin İslam dininin hizmetinde olduğunu, daha doğrusu Nizam-ı Âlem ülküsünün, İlâ-yı Kelimetullâh davasının takipçisi olduğunu Türk halkına anlatabilmek için çok uğraşmıştır. Kendi otoriter yapısından bile ödünler vermiştir. Necip Fazıl ile dostluklar kurmuş, kendisin-den basında yayımlanacak bir açıklama yazmasını istemiştir. Bu açıklamanın meali ülkücülerin yani Türk milliyetçilerinin İlâ-yı Kelimetullâh davasına inandıkları ve bu davaya hizmet ettikleri yönünde olacaktı. Necip Fazıl üstat, büyük dava adamı, büyük âlim olmasının yanında kendisini tanıyan herkesin söyleyeceği gibi zor bir insanmış. Başbuğ Türkeş’in de karakteri ödün vermeyen ve baskın bir kişiliktir. Ancak Türkeş bu açıklamanın dava için önemini biliyordu. Davanın basın açıklamasıyla halkımızda daha geniş yer bulacağını ve kitlelere ulaşıp kendilerini daha iyi ifade edebileceğini biliyordu. Necip Fazıl yazılı metni (üzerinde mutabık kalınan) birkaç kez değiştirdiği hâlde rahmetli Türkeş hiçbir şey dememiş, kendi baskın kişiliğinden ödün vermiştir. Bence liderlik böyle olur. O zaman yüzde 3 olan oyumuz ilk seçimlerde patlama yapmış ve MHP hızla büyüyen bir parti konumuna gelmişti. Ortada ciddi hiçbir sorun yokken din âlimleriyle problem yaşamanın zarar vereceğini söylediğimde beni yine düşman gibi görüyorlar. Ancak zaman benim dediğimi maalesef her zaman doğruluyor. (Not: Bu röportaj, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Fethullah Gülen Hocaefendi hakkındaki ‘faaliyetlerinizi durdurun açıklamasından önce yapıldı H.S.)

Facebook denilen internet dünyasındaki sitede hayran sayfalan oluşturuluyormuş. Genelde kullanıcıları genç kesimmiş. Orada hakkımda birçok hayran sayfalan oluşturulmuş. En fazla üyesi olan ilk beşini topladığımızda 250-300 bin rakamı ortaya çıkıyor. Bence bu sosyolojik olarak üzerinde çalışmalar yapılması gereken bir konu. Politikacılardan, sanatçılardan, sporculardan daha çok hayranı olan bir suç örgütü lideri durumu var. Bu gerçekten çok komik. Sorunuza tekrar dönersek, politikayla ilgilenmeyi düşünmüyorum. Benim yapacağım eğer kabul ederlerse genç kardeşlerime tecrübelerimi aktarmak ve maddi gücüm oranında onlara destek olmaktır.

-Silivri’de manevi olarak bir değişim yaşadığınızı duyuyoruz. Eğer öyleyse bu durum, ulusala-Atatürkçü -sosyalist çizgideki diğer tutuklularla ilişkinizi nasıl etkiliyor?

Benim çizgimin ne olduğunu herkes gibi buradakiler de bilir. Sağ olsunlar şahsıma herkes tarafından sevgi, saygı gösterilmekte. Ancak sizin dediğiniz gibi bir düşünceye bürünenin sevgisi de, saygısı da, selamı da eksik olsun.

-Cezaevinde bulunan tutuklulara 12 Eylül referandumunda ‘evef oyu kullanmaları için mektup yazdığınız doğru mu?

Milliyetçi, muhafazakâr camianın içerisinde çocukluklarını, gençliklerini geçiren ve bu hayat görüşlerine sahip olan insanlar daha sonra, o yıllara dair birçok şeyi unuttu. Ancak hiç kimsenin unutmadığı vurularak ve asılarak şehit edilen ağabeylerin isimleridir. Çünkü o yaşlarımızda bu ağabeylerin bazılarının kabirlerini ziyaret edip kendi kendimize iç dünyamızda birtakım sözler verdik. Bunların bazılarını başarabildik, maalesef bazılarını başaramadık. Aradan bunca yıl geçti, asılarak şehit edilen bazı ağabeylerin itibarı kısmen de olsa söz konusu olacaktı.

Darbeyi yapanların ve o şerefli dava adamlarını asanların yargılanmayacaklarını bilecek kadar gerçekçi bir insanım. Ancak İbrahim Peygamber ateşte yanarken gagasında bir damla su taşıyan kuş da ateşi söndüremeyeceğini biliyordu. Sadece safını belli etmek istemişti. Benim durumum da tam olarak bu şekilde açıklanabilir. Mahkûmlar mektuplar yazarak düşüncemi sordu. Onlara hükümlü olduğum için oy kullanamayacağımı; ancak asılarak şehit edilen ağabeylere karşı namus borcumuzun ödenebilmesi için ‘evet’ oyu verilmesi gerektiğini belirttim. Sadece mahkûmlara değil dışarıda beni seven, fikirlerime değer veren insanlara da ilettim. Hatırlarsanız sadece Ergenekon tutuklularının kaldığı blokta bile ‘evet’ oyu çıkmıştı. Aynı koğuşta kaldığımız Ergenekon tutuklu sanıklarından Sivas eski Ülkü Ocakları Başkanı Oğuz Bulut kardeşim ve yine Sivas Ülkü Ocakları mensubu Ersin Gönenci kardeşim de önce farklı düşünseler de kendilerine düşüncemi anlattığımda kabul ettiler ve ‘evet’ oyu verdiler.

AK Parti’nin içinde bulunan milliyetçi, muhafazakâr milletvekilleri olayı bence daha iyi gördü. Milliyetçilerin asılarak şehit edilen arkadaşlarının hatırasına sahip çıkabileceklerini gördüler. (Ne de olsa siyasetin büyük bölümü öngörüden ibaret değil mi?)

Türkiye, dünyada rol almak istiyorsa Kürt sorununu çöz-meli

-Türkiye, dünyada giderek ivme kazanan bir ülke konumuna geliyor. Siz bu gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kader milletimize bir kez daha tarih sahnesine çıkma hakkını sunmaktadır. Türk devletlerinde yaşayan soydaşlarımız ve diğer tüm Müslüman âleminin lokomotifi olup tekrar dünya dengelerine yön verebiliriz. Ayağımızdaki tek pranga, Güneydoğu, yani Kürt meselesidir. Bu sorun her ne olursa olsun mutlaka çözülmelidir. Ayağımızda bu pranga olduğu sürece tarihin bize sunduğu misyonun hakkını vermemiz mümkün değil. Mümkünse askerî operasyonlarla, değilse şehit ailelerinin de hassasiyetleri düşünülerek yapılacak görüşmelerle mutlaka çözülmelidir. Sünnet olurken akıttıkları birkaç damla kanın haricinde ne kendi kanı akmış ne de bir başkasının kanını akıtmış insanların sahte çığırtkanlıklarına önem verilmeden derhal bir çözüm bulunmalıdır. Tekrar söylüyorum, kader Türk milletine tekrar dünya sahnesinde belirleyici olma rolü biçmiştir. Türkiye dünyada söz sahibi olmak istiyorsa bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.

Revizyon: Sizin amaç diye yücelttiğiniz değerlerin, birileri için araç olabileceği ihtimali hiç aklınıza gelmedi mi? En azından başınıza gelen şu talihsiz olaylar sizi şüphe denizinde boğmaya yetebilecek kadar çelişkili değil mi? Bundan sonrada mevcut duruşunuzda ısrar etmeyi becerebilecek misiniz?

S.Peker: Hayatımın hiçbir döneminde sizin tabirinizle şüphe denizinde boğulmadım. Herkesin inanç mücadelesi kendi ve doğrular içindir. Çocukluğumdan beri benim tek doğrum ve isteğim diyebileceğim şey; bu dünyada yaşarken dostlarıma karşı boynu bükük olanlardan olmamak, öldükten sonrada, huzuru mahşerden önce çıkarılacağımız mahkeme-i Kübra’da bizleri yaratan Yüce Yaradanın ve tarihimize yön vermiş yüce ecdadımızın huzurunda boynu büküklerden olmamak. Mevcut duruşumda ısrar etmemek gibi bir lüksüm yok, çünkü bu benim tarzım. Değişime inanan ve değişime açık bir insanım. Âmâ bu duygu yoğunluğu benim olmazsa olmazım.

Revizyon: Aslında, ancak deniz kenarına kadar sürülebilir ayak izleri, ama denize girdikten sonra ne iz kalır ne de nişan. O yüzden bu noktaya nasıl geldiğinizden ziyade ne şekilde geldiğinizi sorsak cevabınız ne olurdu? Yani Türkiye’de üstelik her biri farklı alanlarda sivrilmiş bir çok isimle, bir şekilde kurduğunuz ilişkiler yumağını düşünürsek, size yaverlik eden şans mı, talih mi, tesadüf mü,kader mi, yoksa bilinçli bir strateji miydi?

S.Peker: Yaşadığım süre içersinde şans meleği gelip hayatımı değiştirecek diye bekleyen insanlardan olmadım. Ama şans yoktur diyen karamsarlardan asla olmam. Bence şans meleği inandığı değerler için mücadeleye hazırlanmış kişilere yardım eder. Varılacak liman aynı ise gemilerin farklı yollan takip etmesinin bence fazla önemi yok Dostluk kurduğum insanların hepsi onurlu insanlardır. Hepimizin isteği belki aynı limana gitmek ama belki yollarımız farklı. Gidilecek liman, mensubu olduğumuz ırkımızın dünya konjonktüründe hak ettiği yere gelme mücadelesidir.

Revizyon: Sosyolojik açıdan baktığımızda sosyal, ekonomik ve hatta dinsel açıdan çok ciddi bir sınıf atlaması yaşadığınız bir gerçek. Aslında bizim coğrafyanın insanı için hiçte nadir değildir bu sınıfsal geçişler ve yadırganamaz da. Sosyal adaptasyon bir yana, ekonomik duruşunuzla ilgili bazı tedbirleri ıskalamış olabilir misiniz? Lakin kamuoyu sizi hep sırça köşklerde, lüks tüketimin doruğunda özel uçaklarda, limuzinlerde, sefa içinde çekilmiş fotoğraf kareleriyle beraber algılıyor, Sahi siz o kadar zengin misiniz?

S.Peker: Beni tanıyan tüm dostlarım şu özelliğimi çok net bilirler. Hayatımın hiçbir döneminde parayla işim olmaz. Zannederim ki pratik zekamdan ötürü hızlı para kazanmasını becerebiliyorum. Ama bunları hiçbir zaman yatırıma dönüştürme gayretin de olmadım. Hayatımın hiçbir dönemin de yat sahibi olmadım. Uçağım da olmadı. Çok cüzi paralarla bunları alabilirsiniz. Yaşadığım evlerin kiralık olduğunu beni tanıyan dostlarım bilir. Yaşamım boyunca ezik kalmayı sevmedim. Kazandığım paralarla düzinelerce yatım, uçağım, villam olabilirdi. Bana çok saçma geliyor. Tabi bana saçma gelenler diğer insanlara çok doğru gelebiliyor. Bir gün, bir arkadaşım büyük bir inşaat firması kuralım dedi. Kendime bir şeyler ayırmanın doğru olacağını düşünmüş. Bende kendisine gülerek şu cevabı verdim: depremler oluyor bak bütün binalar yıkılıyor ben insanların gönlüne apartman dikiyorum. Bu diktiğim binalar yaşadığım dünya da iç huzur ve cesaret, hak dünyada da onur ve şeref mertebesi olarak bana geri gelecek. O arkadaşım umarım ne anlatmak istediğimi anlamıştır.

Komplo Gerçeği

Revizyon: Önce size komplo kurulduğunu söylediniz, sonra devleti yönetenlerin(aleyhinize de olsa)kararına saygı duyacağınızı belirttiniz. Bu iki söylem arasın da geçen zaman içinde ne oldu da fikrinizi değiştirdiniz? Yoksa size komplo kuran devlet ile gerçek yöneticilerinden çıkarmamız gereken anlam farkı mı?

S.Peker: Bana komplo kuruyorlar dememim sebebi maddi delillere dayanıyor. Eğer bu operasyon şahsıma yapılmasaydı kısa bir süre içinde Organize Şube’nin bazı üst düzey yöneticileri tutuklanacaktı. Ben cezaevine girdikten bir ay sonra hakların da 3 ayrı dava açıldı. ikinci dava geçmişte yapılan işkenceyi örtbas etmek için yaptıkları baskı ile dava açıldı. İstanbul 7nci Ağır Ceza Mahkemesinde halen devam etmektedir,2nci dava suç oluşturmak kastıyla komplo kurarak görevi kötüye kullanmak. Suçlamam eldeki delillerle desteklenmiş Fatih İnci Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açümışür.3ncü şikayetim menfaat temin etmek amacıyla komplo kurup görevi kötüye kullanmak. Eldeki deliller ve şikayetim uygun görülmüş Fatih 4ncü Asliye Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır. Bana komployu düzenleyenler Organize Şube’deki 3 üst düzey yönetici. Arkalarında ki güç ise içişleri bakanlığının üst düzeyidir. Yaptığım şikayetlerin bir nüshasını da içişleri bakanlığına vermiştik. Bakanlık müfettişleri bu kişileri suçsuz bulmuş ama Fatih Cumhuriyet Başsavcılığının polis suçlan bölümüne bakan birimi ise üç şikayetimizden de suçlu bulmuştur. Bakanlık üst düzeyi suçlan sabit olduğu halde bu yetkililere güvence vermiş, haklarında işlem yapmamış ama benim de imha edilme şartım ön koşulmuştur. İçişleri Bakanlığının şu anda ki durumu herkes tarafından bilinmektedir. Geçmişte çatışmalarda öldürülmüş veya halen yaşayan bir çok uyuşturucu kaçakçısında İçişleri Bakanlığı imzalı taşıma ruhsatlı silahlar vardır. Komplo kuranlar gerçek devlet değildir. Benim için gerçek devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Ben Türkiye Cumhuriyeti Devletine teslim oldum ve onun vereceği her karan da şerefle kabul ederim.

Revizyon: Her şeyden önce siz bir babasınız. Çocuklarınızla ve ailenizle daha dingin ve huzurlu bir yaşam sürmek adına, eğer elinizde olsaydı daha sıradan, şaşaasız ve kendi halinde bir hayatı tercih eder miydiniz? Bir memur, bir öğretmen, bir işçi ya da herhangi bir esnaf gibi yaşamaya tahammül eder miydiniz?

S.PEKER: İlk gözaltına alınışımdan bir süre önce çocuklarım Celalhan ve Serdarhan Playstation oynamak istemişlerdi. Ben de çok iyi bir oyuncu değilim, bana yardım ederseniz olur demiştim. Oynayacağımız oyunu 8 yaşındaki büyük oğlum Celalhan seçmişti.”-Baba ben filmde ki mafya olayım mı?” dediğin de birden hiddetlendim’-niye mafya filmi oynuyorsun? Sonra neden mafya karakterini seçiyorsun?” dedim. Bana cevap olarak sadece gülümsedi. Yani baba ben bir şeyler biliyorum der gibi gün kalbimin çok acıdığını hissettim. Âmâ çok acıdığını

 

Çocuk yaşımda hangi inançlarla ülkeyi sömüren gerçek mafyayla savaşmak için yola çıkmıştım. Ama onlar ellerindeki imkanlarla halkın bir bölümüne kalkıp beni mafya olarak tanıttılar. Zannederim büyük oğlumda bunlardan biriydi. Sıkılmadan üşenmeden ona anlattım. Kendisi daha 8 yaşında ama Türk Tarihi Ve Din Bilgisi kendi yaşıtlarına göre değil 25 ve üzeri yaş grubu için düşünürsek bile çok üstlerde. Artık çocuğumda gerçek mafyanın ne olduğunu öğrendi. İnsanlarımızın milyonlarca dolarını çalıp daha sonra da bilmem hangi fokları kurtarma ve yaşatma faaliyetlerine 50,000 dolar bağışladı diye iyi insan görünüp, şilt alanların kim olduklarını öğrendi. Lütfen yanlış anlaşılmasın fokların kurtarılmasına karşı değilim. Âmâ öncelikle smokinlerinin papyonlarının altında ki çaldıkları paranın milyon da birini yardım diye vererek kendini iyi insan gösteren bu yaratıklardan dünyamız vatanımızı kurtarmanın daha öncelikli görev olduğuna inananlardanım. İnandığım değerler için ödenecek bedel çocuklarımdan ayrı kalmaksa, bundan bile zevk duyarım.

Revizyon : Hayattan umduğunuz en büyük zevk nedir ve kendinizi bu sevincin ne kadar uzağında, yakınında yada içinde hissediyorsunuz?

S.Peker: Hayatımda ki en büyük sevincim, yaşadığımız dünyadan ebedi istirahatgahımıza geçene kadar dostlarına karşı boynu bükük olanlardan, ebedi istirahatgahımızdan hak mahkemesi mahkeme-i Kübra’ya çıkarken de Mevla ve şanlı ecdadın huzurunda boynu bükük olanlardan olmamaktır. Her canlı gibi nefis taşıdığım için başarabilir miyim bilmiyorum ama şu ana kadar durumu idare ettiğimi sanıyorum.

Revizyon: Anlatacaklarınız veya belgelendirebilecekleriniz ile adaletin sizi temize çıkaracağınıza inanıyor musunuz? Ya da bunun yeterli olabileceğine diyelim.

S.Peker: Adaletin beni temize çıkarıp çıkarmayacağı ile veya bunun yeterli olup, olmayacağı ile çok düşünüyorum. Çünkü ben suçsuz olduğumu biliyorum. Eğer ben haklıysam şu an veya 500 sene sonra hakkımın bana iade edileceğine inanıyorum.1500 yılların da kilise tarafından cadılık suçlamasıyla yakılan(tabi ki İngiltere kralının baskısıyla) Jean Dark’a 500 sene sonra itibarını iade eden yüce yaradandır. Dinlerin cadılık ve büyücülüğe karşı bakışı sizlerin de malumunuzdur .İnsan olarak bile kabul etmezler ,bu yüzden yakılarak öldürülürler iğrenç unvandan 500 yıl sonra azize unvanını kazanmak, ilahi adalet değil de nedir?

Yüce yaratıcı hiçbir kulun arasında ayrımcılık yapmaz. Eğer bir hakkımız varsa bir türlü muhakkak iade edilir!

Revizyon : Ön plana çıkardığımız ulusal kimliğimiz, sizi elinizde var olduğu iddia edilen güçle, bir başka bölücü örgütün finans yollarına taş koymanızdan ötürü suçlanmanızda aleyhinize bir durumu yaratıyor?

Yardım ayrı, görev ayrı

S.Peker: Bazı sorular cevabını kendi içinde taşır. Bu soruya cevap vermek zorunda kalmadığımdan dolayı teşekkür ederim.

Revizyon: Şehit ailelerine ciddi boyutlarda yardım ettiğiniz biliniyor. Bu vatan için sizde şehit olabilir misiniz ?

S.Peker: Sorunuzdaki yardım hitabesine katılmıyorum, görev ayrı şey ,yardım ayrı şeydir. Şehit aileleri inanç değerlerimizin mihenk taşlarından biridir .Bu yüzden ayakta tutulması gereken en soylu topluluktur. Kendilerine karşı görevlerimi yerine getire bilmişsem bundan şeref duyarım. Ben Kafkas asıllı Karadenizli bir Türk ailesinin çocuğuyum. Bizim öğretmenlerimizde, şehit çocuklarına devlet başkanlarının çocuklarından daha çok saygı gösterilir. Bu öğretilerle büyümüş olan şahsım şehitlik mertebesine ulaşmayı şeref addeder.

Revizyon: Niçin içerdesiniz, suçunuz ne, tespit edilmiş kanıtlanmış bir suçla mı cezalandırılıyorsunuz?

Bedel ve mutluluk

S Peker: Daha önce yargılandığım, suçsuz bulunduğum, şikâyetçi olduğumuz kişinin ise (ismimi kullanan) suçlu bulunup halen cezaevinde olduğu bir olaydan tutuklandım. Yani şaka gibi… Yargılandığım dosyayı oluşturanlar, suç oluşturmak amacıyla komplo kurarak görevi kötüye kullandıkları içinde yargılanmaya başladılar. Yani ben bu dosyadan dolayı sanığım, dosyayı hazırlayan yetkililerde bu dosyayı komplo kurarak hazırladıkları için sanıklar, gerçekten şaka gibi değil mi?

Revizyon: Sizce medya da mı sizi infaz etmek istiyor?

S Peker: Daha önceki cevaplarımda da söylediğim gibi gazetelerin hakkımda yazdıklarının veya televizyonlarda söylenen sözlerin benim için önemi yok. Önemli olan emel defterime nelerin yazılacağı, hak dünyaya geçtikten sonra insanlar tarafından hakkımda ne söyleneceğidir. Geri kalanı benim için gazoz ağacı. Benim hayatımda gazoz ağaçlarının hiçbir önemi yoktur.

Revizyon: Devletinize küs müsünüz?

S Peker: Bizler devlet başa kuzgun leşe öğretileriyle büyümüş insanlarız. Böyle bir lüksümüz asla olamaz.

Revizyon: Birçok üst düzey siyasetçi ve askerle ilişkileriniz olduğu biliniyor. Bu insanlardan size destek gelmedi mi?

S Peker: Ben dostluk kurduğum insanlardan hiç bir zaman yardım beklemem. Zaten benim bildiğim, her vakit namazında veya her gece yatarken ellerini açıp yüce yaratıcıya dua eden çok yardımcım var. Daha fazla yardıma ihtiyacım yok. Çocukluğumdan beri şu sözün geçerliliğine hep inandım “Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır” zaten biz doğruysak yardıma ihtiyacımız yok. Gözle görülmeyen ordularımızın emrimizde olacağına inanıyorum.

Revizyon: Devlet için çalıştığınız ve derin devletin mensuplarıyla birlikte olduğunuz söylenir, bu doğru mu?

S.Peker: Derler. Her bir şeyleri söylerler.

Revizyon: Uyuşturucu, silah ve kadın ticaretiyle beslenen, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü parçalamak için çalışan, PKK benzeri yasa dışı örgütlerin, orduyu, emniyet güçlerimizi acımasızca hedef aldıklarını, umulmadık yerlerde, zamanlarda askeri konvoyları, askeri ve mülki ekranı, valileri, emniyet müdürlerini gözlerini kırpmadan vura bildiklerini gördük. Milletçe çok büyük acılar yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye’de her kesimden insanın iddiası olan ‘İstanbul’da kurt mafyasının önü açılıyor” söylemlerinin doğruluk payı Türkiye’yi sizce nasıl bir kaosa sürükler?

S.Peker: Kürt mafyasının önü açılıyor sözü bence gözlemleme yeteneksizliğidir. Önü açılmamaktadır. Zaten uzun yıllardır programlanmamış şekilde kendilerine tüm Türkiye teslim edilmiştir, herkese geçmiş olsun. Hislerimin çok yoğun olduğu söylenir. Genelde yaşanacak her şeyi 10-15 sene öncesinden görürüm. Bunu benim üstün bir meziyetim olarak yorumlarlar. Tabi ki gülerim hem de çok. Bir düşünürün dediği gibi “Gökyüzünün mavi olduğunu anlamak için gökyüzüne çıkmaya gerek yok kafayı kaldırıp bakmak yeterlidir.” Tekrardan ülkemize geçmiş olsun. Bu geçmiş olsun tanımını 15 sene sonra her kes daha iyi anlayacaktır.

Revizyon: Sizi herkes farklı tanıyor; kimilerine göre deforme olan sistemin yok ettiği, kimi kurumların birey hayatında yol açtığı olumsuzlukların giderilmesinde bir, “araç”, kimilerine göre ise bu olumsuzlukların ortaya çıkardığı, normatif olmayan bir “aygıt”. Siz hangisi oluyorsunuz, birincisi mi, ikincisi mi; yoksa her biride mi?

S.Peker: Sorunuzda belirttiğiniz birinci veya ikinci şık değilim her ikisini toplamı olan üçüncü şık da değilim ben Sedat Peker’im.

Revizyon: Adalet size göre? Adil olan nedir? Adaletin dağılması mıdır asıl olan yoksa paylaşılması mıdır?

S.Peker: Gerçek olan yüce yaratıcının buyruğudur. Bizler yaşadığımız yüzyıllara göre adaleti dağıtmaktır ve bunu insanların doğru bildiği şekilde paylaşmasını sağlamaktır.

Revizyon: Öyle bir ülke var mı,sizin kendiniz olabileceğiniz ve düşündüğünüz şeyleri, istediğiniz gibi yapabileceğiniz?

Cumhuriyet Gazetesi Sorusu

Cumhuriyet Gazetesine molotofkokteyli atılması olayının birinci zanlısı Boğaç Kaan Murathan’ın çapraz sorgusu yapılırken, Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Sedat Peker Molotof kokteyli atıldığında cezaevinde olduğunu belirterek, hiç kimseye eylem talimatı vermediğini belirtti.

Sava Pekgüzel, soruşturma sırasında “Ergene! :on” dosyasıyla bağlantılı verdiği ifadesini değiştirmesi için tutuklu sanıklardan Bedirhan Şinal’e yazılan mektupları okuyarak, Sindin yakınlarının hesabına yatırılan paralara ilişkin sorular sordu. Sanık Murathan’a, sava Mehmet Ali Pekgüzel, Cumhuriyet Gazetesi’ne molotofkokteyli atılması olayının faili olan Bedirhan Şinal’i, arkadaşı Hakan Karataş aracılığıyla yönlendirip yönlendirmediğini sordu. Murathan da, Cumhuriyet Gazetesi’ne bir husumetinin bulunmadığını ve herhangi bir suikast girişimi içinde de olmadığını savundu.

Sava Pekgüzel, Sedat Peker’in de yargılandığı Kelebek Operasyonu davasında gözaltına alınan ve hakkında takipsizlik kararı verilen Hakan Karataş’ın, Bedirhan Şinal’e cezaevinde kalırken, kâğıdı buruşturup top yaparak attığı mektuplarını okudu. Pekgüzel söz konusu mektuplarda Şinal’e polis aleyhinde ifade vermesinin istenildiğini, bunun karşılığında da Şinal’in dayısının hesabına para yattığını, ayrıca mektuplarda Şinal’den Murathan’ın masum olduğuna yönelik ifade vermesinin istenildiğini belirtti.

Sava Pekgüzel, “Hakan Karataş, ‘Benim yazdığım gibi ifadeni değiştir. Boğaç Kaan Murathan ile aranızı düzelteceğim, hiçbir sorun kalmayacak. Anneannenin hesabına 5 bin lira yatırtacağım, anneannen görüşte sana fişini getirecek’ diye yazmış. Bununla ilgili ne diyeceksiniz?” diye sordu.

“CUMHURİYET GAZETESİ’NE MOLOTOFKOKTEYLİ ATTIRMADIM”

Murathan da, “Ben Cumhuriyet Gazetesi’ne molotofkokteyli attırmadım. Hakan Karataş’ın niye böyle yazdığını bilmiyorum. Bedirhan Şinal’e böyle bir mektup yazmasını istemedim. Belki bana bir iyilik yapmak için yazmış olabilir” dedi. Pekgüzel’in “Hakan Karataş neden ifadesini değiştirmesi için Şinal’e yazı yazıyor, Şinal’in dayısının hesabına para yatırılıyor. Siz mi yönlendirdiniz” diye tekrar sordu. Murathan, “Şinal, bizleri suçlayan ifadeler vermişti. Madem öyle neden Bedirhan’ı, benim adamım olduğu söylenen Hakan Karataş’ın yakınındaki koğuşa koydular” diye cevap verdi.

Duruşmada söz alan davanın tutuksuz sanığı Sedat Peker, Cumhuriyet Gazetesi’ne molotofkokteyli atıldığında cezaevinde olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Ben olayı gazeteden okudum. Daha sonra olayın ‘İlhan Selçuk ile Sedat Peker arasındaki düşmanlık nedeniyle olduğu hikâyesine gelindi. Benim neden İlhan Selçuk ile düşmanlığım olsun diye çok düşündüm. Milyonlarca seçeneği düşünüp 3 mantıksız sebepte karar kıldım. 1. Ben gençliğinde kabadayı kültürünün etkisinde olduğum için nam yapmak için yapmış olabilirim. 2. Organize şuç örgütü liderliği ile suçlanıyorum, para istemiş olabilir. Ama İlhan Selçuk’un parası yok. 3. Gazeteyi ele geçirmek için İlhan Selçuk’u korkutmuş olabilirim. Ailemin 7 kuşaktır milliyetçi, muhafazakar olduğunu herkes bilir. Ama o gazetedeki gazetecileri kör testere ile kesseniz benim sahibi olduğum gazetede çalışmazlar/7

Peker, ayrıca Boğaç Kaan Murahan’a eylem talimatı verdiğine ilişkin “O tarihlerde ben cezaevindeydim. Ne Murathan ne de ailesinden birisi ziyaretimi gelmedi” dedi. Sanık Murathan’ın çapraz sorgusuna ara veren mahkeme heyeti duruşmayı erteledi.

Home Store’daki Çatışmada Sedat Peker Kiminle Hesaplaştı?

İstanbul Kadıköy’de 2 Mart Salı günü işadamı Erdal Acar’a ait kafenin önünde iki kişinin öldüğü çatışmanın Davası görüldüğü Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesine, olay yerindeki güvenlik kamerasının çektiği, Sedat Peker’in adamları ile Behçet Cantürk’ün yeğenleri arasında çıkan çatışmada 2 kişi hayatını kaybetti. Mahkeme davanın tek tutuklu sanığı Muhittin Akdaş’ı görüntü kayıtlarını ve ifadeleri inceledikten sonra tahliye etti. 2 Mart 2010’da meydana gelen olayda Kalamış’ta bulunan Erdal Acar’a ait Home Store kafeye olaydan 20 gün önce arkadaşlarıyla gelen Gökmen Bayat, kendisine hesap uzatıldığı için kafenin yönetimiyle tartıştı. Tartışmanın ardından mekândan ayrılan Bayat, olay günü arkadaşı Behçet Cantürk’ün yeğeni Tarık Cantürk ile birlikte kafede otopark görevlisi olarak çalışan ve Sedat Peker’in adamlarından olduğu söylenen Muhittin Akdaş ve Tuğrul Çelik ile tartışmaya başladı.

Kapıdan içeriye çekti

Tartışmada gerilim yükselince Cantürk, Bayar ve arkadaşları, iki lüks araçla 00.08’de mekana geldi Güvenlik kameralarına yansıyan görüntülerde otopark sorumlusu Yaşar Akdaş, kısa bir konuşmanın ardından Bayaf’ı kolundan çekerek içeri aldı. Silahların çekildiği tartışmada Tank Cantürk önce Muhittin Akdaş’ı sol bacağından vurdu. Kardeşinin vurulduğunu gören Yaşar Akdaş’ın silahını çekmesi üzerine Cantürk bu sefer Yaşar’ı göğsünden vurarak öldürdü. Ağabeyinin vurulduğunu gören ve Tank Cantürk’ün üzerine atlayıp elinden silahı alan Muhittin Akdaş yaşanan arbedede sürüklenerek dışarı çıkartıldı ve burada darp edildi. Bir an saldırganların elinden kurtulan Akdaş, ağabeyinin Glock marka ruhsatsız silahını alarak önce Gökmen Bayaf’ı vurdu. Daha sonra da olay yerinden kaçanların lüks otomobillerine ateş etti.

Adliye abluka altında

Çatışmanın ardından delillerin toplanmasıyla haziran ayının ilk haftası yapılan duruşmaya kafe çalışanları ve Muhittin Akdaş katıldı. Tank Cantürk ve Serdar Cantürk olayın ardından izini kaybettirdikleri için yakalanamadılar. İlk duruşmada mahkeme salonundaki yoğunluk nedeniyle Sedat Peker’e yakınlığıyla bilinen yaklaşık 16 kişi adliye önüne gelerek beklemeye başladı. Bu sırada olası bir olay çıkmaması için çok sayıda sivil ve üniformalı polis ekibi adliyede görev aldı. Mahkemenin başlamasının ardından savunmalarını yapan taraflar, kafeye gelen grubu suçladı. Mahkemede söz alan Gökmen Bayaf’’in katil zanlısı Muhittin Akdaş savunmasının ardından ‘nefsi müdafaa’ gerekçesiyle ilk duruşmada tahliye edildi. Akdaş’ın serbest bırakılması taraflar arasında gerilimi yükseltirken adliyedeki gruplar olaysız şekilde dağıldı.

Sedat Peker.

Şike Soruşturmasında Benim Niye İfademe Başvurmadılar Şaşırdım!

Sedat Peker, şike soruşturması ile ilgili konuştu.

Peker, “O konuyla ilgili beni nasıl ifadeye çağırmadılar anlamış değilim. Garibime gitti. Her dosyada bir numaralı sanık ben oluyordum/’ dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde 251 tutuklu 108 sanıklı Birinci Ergenekon Davasının 202. duruşmasının görülmesinde. Silivri Ceza İnfaz Kurumlan Yerleşkesi’nin içinde bulunan duruşma salonunda yapılan duruşmaya, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ile Alparslan Arslan’ında aralarında bulunduğu 23 tutuklu sanık katıldı.

Duruşmada tutuklu sanık Boğaç Kaan Murathan’ın çapraz sorgusuna devam edildi. Mahkeme Heyeti üye hâkimi Sedat Sami Haşıloğlu’nun “Olgun Peker’in işkence görerek çocuk yapma yetisini yitirdiğini söylüyorsunuz ama 2 yaşında çocuğu var. Sürekli olarak neden bu konuyu dile getiriyorsunuz?” şeklindeki soruya Murathan, “2004 yılındaki olaylar sorulduğu için o konuyu dile getirdim. Olgun tedavi gördükten sonra çocuk yapma yetisini geri kazanmıştır” cevabını verdi. Üye Haşıloğlu’nun, “Sedat Peker’in milyarlarca dolar serveti var mı? ” sorusuna ise Murathan, “Bu bahsedilen çok ciddi bir para. Bu parayı bankalarda gizleyemez-siniz. Bu paranın aklanabileceğini düşünmüyorum” dedi. Bunun üzerine söz alan tutuklu sanık Bedirhan Şinal, “Ben polisteki belgelerde Sedat Peker’in 2-3 milyar dolar parası olduğunu gördüm. Bu parayı yanındaki adamlara şirket kurarak, adamlarını kulüplerin başına getirerek, borsaya sürerek aklamaya çalıştı. Türk ticaretine soktu bu paralan. Sedat bey akıllı adamdır. Aklıyla dalga geçilecek biri değildir. Adamlarını kulüplerin başına geçirdi. Örneğin Sivasspor’un başına. Ben sadece bana anlatılanları aktarmak istedim” dedi.

Bu sırada tutuklu sanık Alparslan Arslan’ın duruşma sırasında hakarete varan küfürler sarf etmeye başlayınca Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, Arslan’ın salondan çıkartılmasını istedi. Jandarma görevlileri tarafından ağzı kapatılarak salondan çıkartılmak istenen Arslan, baygınlık geçirdi. Ardından Arlsan, Jandarmalar eşliğinde salondan çıkarıldı.

Son duruşmalarda adının sıkça kullanıldığı söyleyen 1. Ergenekon davası tutuksuz sanığı Sedat Peker, söz aldı. Sedat Peker, ”Aydınlık grubundaki insanlar benden iyi insanlar olabilir. Ancak biz ayrı dünyaların insanlarıyız. İdeolojik görüşlerimiz farklıdır” dedi. Cezaevinde yatarken bazı işadamlarının gelerek kendisinden Serkan Akça hakkında şikâyet vermemesi yönünde rica olduklarını ileri süren Peker, “Ben de onun avukatı aracılığıyla istediği yönde ifadeler verdim. Meslekten atılmadı. Öğrendim ki efenim iftira attığımı iddia ederek, suç duyurusunda bulunmuş.” şeklinde konuştu.

Şike soruşturması ile ilgili de konuşan Peker, “O konuyla ilgili beni nasıl ifadeye çağırmadılar anlamış değilim. Garibime gitti. Her dosyada bir numaralı sanık ben oluyordum. Çaptan düştüğümü sandım. Sonradan öğrendim ki Serdar Akça organize suçlar bölümünden ayrılmış. O yüzden alınmadığımı anladım.

Ben bu zamana kadar yaptığım her şeyi söyledim, gizlemedim’ ifadelerini kullandı.

Sanık Bedirhan Şinal’ın “Sedat Peker’in 3 milyar dolar serveti var” iddialarına ise Peker, “Ben para konusunda çok şanslıyım. Ben ailem, akrabalarım varlıklı kişiler. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Benim her zaman param oldu ve harcadım. 3 milyar dolar büyük para. Bu para sebebiyle ülkeler arasında savaşlar çıkıyor. Bende ekonomik olarak zor bir süreç yaşadım. Cezaevindeyken eşimin dostumun parasıyla geçindim. Kartal’da bir arsam vardı. 1.5 milyon dolar değerindeydi. Şu anda oraya Kartal Adliyesi kuruldu. 1,5 milyona satamadığım arsayı 20 milyon dolara sattım.” şeklinde cevap verdi.

İlhan Selçuk’tu! rahmetli olmadan önce Sedat Peker ile bir ilgisinin olmadığı sözlerini hatırlatan Peker, “Allah’tan ilhan Selçuk ölmeden açıkladı. Bunları söylemeden ölseydi ne olurdu bilmiyorum. Benimde kendisiyle bir ilgim yoktur” dedi. Şike operasyonu kapsamında gözaltına alınan Olgun Peker ile aralarında iki yaş olduğunu belirten Peker, “Benim için Olgun Peker’in manevi babası diyorlar. Kendimi yaşlı hissediyorum. Ben mutlu bir insanım.” şeklinde konuştu.

Sedat Peker: Saçan bize işkence yaptı

Sedat Peker, eski polis şefi Adil Serdar Saçan’ın kendisini kalorifere kelepçelettiğini, Mecnun Odyakmaz’ın da işkence gördüğünü öne sürdü

Sedat Peker, eski İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’ın, kendisine ve kız kardeşinin eşi olan Sivasspor Kulübü Başkanı Mecnun Odyakmaz’a işkence yaptığını ileri sürdü.

Ergenekon davasının dünkü 88’inci duruşmasında savunmasını yapan davanın tutuksuz sanığı, başka suçtan hükümlü Peker, sava Zekeriya Öz’ün, “Bu soruşturma senin bildiğin gibi bir soruşturma değil, psikologlarla da görüşüyoruz. Psikolog, soruşturmanın başlamasından sonra senin psikolojinde değişim olduğunu söyledi. Bu durum nedir?” diye sorduğunu ifade etti. “Ben de haksız yattığımı düşünüyorum. Belli hayallerim var. Bu hayal, bir suç örgütü lideri olmak değildi” diyen Peker, Öz’ün, “Samimiyetine inanıyoruz. Vatansever olduğunuzu biliyoruz. Ancak birileri sizi suça zorlamış olabilir mi?” diye sorduğunu da belirterek, askerlik raporunda bile emir ve tahakküm altında bulunamayacağının belirtildiğini ifade etti.

‘Veriyorlardı elektriği’

İkinci iddianamenin sanıklarından Saçanla ilgili sorular karşısında sinirlenen Peker, “Saçan’ı, Olgun Aydın Peker’in testislerinin patlatılması olayı nedeniyle tanıyoruz. İşkence yaparken doktorlarla bilimsel olarak çalışıyorlardı. İçeri girer girmez veriyorlardı elektriği. Beni donla kalorifere kelepçeletti. Şimdi aynı davanın sanıklarıyız” dedi.

Sedat Peker’in yeni mesleği ne?

Sedat Peker, cezaevi hayatını internete taşıdı. 7,5 yıl cezası kalan Peker, Steve McQueen’in ünlü Kelebek filmindeki gibi böceklerle arkadaş oldu. Böcek belgeselleri izleyip, bilimsel kitaplar okuyor. Ve kendini böcek bilimci ilan etti.

KANDIRA GÜNLÜĞÜ

Peker, cezaevi yaşantısını sahibi olduğu internet sitesinde gün gün anlatıyor:

 

İKİ ASİSTANIM VAR

Eskiden böcek fobim vardı. İzlediğim belgeselleri^ etkisinde kalmış olacağım ki, ben bir böcek bilimciyim dedim. Birkaç böcek bilimcinin hayatını okudum (Şaka yapmıyorum). Artık içerideki böcek türleri, yazacağım tezler için bana bulunmaz bir hazine oldu. Yanımda kalan iki arkadaşım da asistanım olarak görev yapıyor.

BÜROKRASİDEN ŞİKÂYET EDİYOR

5 metre ötemizdeki koğuşa mektup yazmak istiyorsunuz. Yazdığınız mektup sabah sayımında koğuştan alınıyor, içi kontrol ediliyor, yazdığınız yazılar okunup dışarıya postaneye götürülüyor. Postanede mühürlenip tekrar cezaevine getiriliyor. Mektup açılıyor yine aranıyor, okunuyor, sonra beş metre yanınızdaki koğuşa veriliyor.

ESİN KAYNAĞI SİNEMADAKİ EN İYİ HAPİS FİLMİ

Steve McQueen ve Dustin Hoffman, klasikleşmiş hapishane filmi Kelebekle (Papillon, 1973) Fransız Guyanası’ndaki bir hapishaneye gönderilen iki mahkûmu canlandırıyor. McQueen, ısrarlı kaçış çabalan sonrası ağır hücre cezasına çarptırılıyor ve hücrede hamamböcekleri ile yakınlık kuruyor. Ancak uzun süreli hücre cezası nedeniyle günden güne akıl sağlığını yitiren McQu-een, sonunda sevgili dostu hamamböceklerini yiyecek duruma geliyor. Sedat Peker, cezaevinde böcek fobisinden kurtulduğunu hatta kendini böcek bilimci ilan ettiğini söylüyor.

FOBİ HOBİ OLDU

Sitede cezaevinde çekilen fotoğrafların bulunduğu bir foto-galeri kuran Peker, F Tipini şu sözlerle eleştiriyor: Geldiğim ilk andan bugüne kadar, hep cezaevinin mimarisini kimin çizdiğini merak ettim. Sebebi ise, ‘Buradaki insanlara mahkûmiyet haricinde nasıl bir sıkıntı verelim?7 diye düşünmüş olmaları ki bu yapı mey-dana çıkmış! Bu niyetle çizdiyse eğer, hedefine kesinlikle ulaşmış. Çünkü içerisinde yaşayan herkesi mutsuz edebilmişler”

Peker, müteahhitlere de, “Onları biraz burada yatırmak lazım ki, kullandıkları kalitesiz malların neler yaptığını görsün” sözleriyle gönderme yapıyor.

Böcek fobisini hobiye dönüştürdüğünü söyleyen Peker, “Kendimi böcek bilimcisi olduğuma inandırdıktan sonra, böcekler sorun olmaktan çıktı, hatta hazine değerinde varlıklar haline geldiler. Tabii ki yanımda kalan iki arkadaşım da asistanım olarak görevlerine devam ediyorlar” diyor.

25 METREDE 4 ARAMA VAR

İçeride insan aklının zorlanacağı bir uygulama, her adım başı üstünüzün aranması. Koğuştan avukatınıza çıkarsınız, üs-tünüz, ayakkabınıza kadar aranır. Avukat mahalline girersiniz, aranırsınız. Çıkarsınız, yine aranırsınız. Koğuşa geri gelirsiniz, yine aranırsınız. Yani 25 metrelik mesafede 4 kere aranırsınız. 25 metrelik bu mesafede bütün hareketleriniz kameralar tarafından kayıt altına alınır.

 

 

AĞRI KESİCİ İĞNELERİ BARDAĞA BOŞALTIYORDUM

Peker “İlk girdiğim zaman, günde 7-8 ağrı kesici alıyordum. Hepsi sert ilaçlardı. Son zamanlarda artık bu haplar yeterli gelmiyordu. Mübalağa yapmış olmayayım ama 3-4 ağrı kesici iğneyi bardağa boşaltarak içiyordum” diyor.

RUH ADAMA SÖZ VERİYORUM: HAİN, SAPIK OLMAYACAĞIM”

Televizyonda haberi izlerken, kan adeta beynine sıçramıştı. Anne yaşlı gözlerle kızına yapılan çirkin saldırıyı anlatıyor, “baba” olarak tanınan kişinin adamlarının yaptıklarının yanına bırakılmamasını istiyordu. Ünlü sunucu Reha Muhtar, ağlayan hanımın üzüntüsünü paylaşırken, yeni sorular yöneltiyor, aalı hanımı izleyenler de olanlara lanet okuyorlardı. “Bulun onu, bulun onu” diye bağırdı. Onun kimi istediğini biliyorlardı. Birisi ‘Tamam Reis” dedi. Bir başkası “buluruz, getiririz Reisim” dedi. Onlar hızla çıkarken, “Benim adımı kullanmanın ne demek olduğunu sana soracağım” diye söylendi. Bildikleri, tecavüzle suçlanan kişinin pilavcılık yaptığı ve Erzurumlu olduğuydu. Onu bulmak öyle kolay olmadı. Ama, ekranda ağlayan anne karşısındaydı. Ona, kendisinin bu olayla bir ilgisinin olmadığını anlıyor, “Benim adımı kullandığı için ben de hesap soracağım. Ben de o adamı arıyorum, “diyordu. Günler geçmişti. O unutmadı. Odaya getirilen kişiyi görünce “Pilava sensin haa” dedi. Adamları getirene kadar hayli hırlamışlardı. “Baba”nın bu adama ne kadar kızdığını biliyorlardı. “Pilava”nın bulunamaması yüzünden her gün azar işitiyorlardı. Artık onlar da rahatlamıştı… Aradan uzun süre geçmişti. Yurt genelinde başlatılan “Kelebek” operasyonu kapsamında

En Büyük Türk Kahramanı: “Kürşad”

Türk tarihi, dünyanın en hamasî şiiri, Türk kahramanları da o şiirin berceste mısralarıdır. Bir zafer şehrâhını dolduran hey-keller gibi 26 asrı süsleyen bu ölmezler tümeni arasında bir teki bir millete şeref verecek ne büyük faniler gelip geçti. Tanrın Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insanoğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hâkim olarak yaratıldığına inanan atalarımız için kahramanlık bir tabiat, fazilet bir huydu…

Şimdi büyük adını saygı ile andığımız Kür Şad işte o kahramanlıkla faziletin şahlanmış örneği olan büyük Türk kahramanıdır.

Millî ızdırapların şahlandığı ve şahsî ızdıraba karıştığı son yıllarda, ölmezler tümeninin zafer ve şeref şehrâhında hayalen çok dalaştım. Yan masallaşmış çehresiyle Alp Er Tunga”dan, kahraman kadın Tomiris”ten başlayarak Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa’ya, Edirne kahramanı Şükrü Paşa”ya ve kurtuluş savaşının meçhul, fakat meşhur şehidine kadar bütün ölmezlerin önünden ihtiramla geçtim. Eskiden olduğu gibi yine Kür Şad”ı hepsinden büyük buldum. Çünkü o birçok büyüklerde görülen bazı küçüklüklerden uzak, birçok büyüklerde rastlanan menfaat duygusundan sıyrılmış, baza büyüklerde bulunan yanlış hareketlerden beride kalmış kaya gibi aşılmaz bir devdi.

Kürşad, tarihimizde alevlerin, ışıkların, mehtapların ve yanar-dağların yanında gerçi parlamasıyla sönmesi bir olmuş geçici bir şahap gibidir. Fakat o geçici ışık tarihin gidişini değiştirmiş, kısa aydınlığında bize en büyük hakikati görebilecek fırsatı vermiştir. Bu hakikat ezeli ve ebedi kahramanlıktır.

Tarih acayip bir ihtiyardır. Bazılarına tam hakkını verir. Bazı değersizlerden çok bahseder. Bazı büyükleri hiç anmaz. Bazılarından da yalnız bir kaç kelime söyler. Kür Şad bu sonuncularındandır. Onun hakkında bütün bildiğimiz: Türk milletini kurtarmak ve esir olan yeğenini Türk kağanı yapmak için kendisi gibi esir 40 arkadaşıyla birlikte Çin imparatorunun sarayına saldırdığı, fakat pek nispetsiz bir savaştan sonra can ve baş verdiğidir.

Bu muhteşem saldırışın muhteşem kahramanlarını bilip tanısaydık ne hoş olurdu! Adlarını bile bilmediğimiz bu örneksiz fedailer acaba nasıl insanlardı? Kaç yaşlarında idiler? Hangileri hangi savaşlardan arta kalmışlardı? Anaları, babalan yaşıyor mu idi? çocukları var mıydı? Seviyorlar mıydı? Kanlan, sevgilileriyle son defa neler konuşmuşlar, neler düşünmüşlerdi? Yazık, hiçbirini bilmiyoruz. Bildiğimiz yalnız şu:

Yanardağ ruhlu, çelik iradeli kahraman Kür Şad… Bozkurt hanedanından yani kağanlar soyundan olduğu halde yeğenini tahta çıkararak Türk milletini diriltmek için kılıca sarılan Kür Şad… Bu nispetsiz çarpışmada zaferi sağlayacak tek yola giderek, yani düşmanın kalbine saldırarak ruh ve irade kuvveti kadar muhakeme gücüne de sahip olduğunu belirten Kür Şad… Başarılamayan bir ihtilâle rağmen düşmanın yüreğine korku ve dehşet salarak ırkı mahvolmaktan kurtaran Kür Şad… Sonra onun 40 şanlı arkadaşı…

Bir hareketin değeri, verdiği sonuca göre ele alınırsa Kür Şad’ın hareketi Türklüğü yok olmaktan kurtardığı için Kür Şad büyüktür. Yapanın fedakârlığı ve kahramanlığı ile ölçülürse Kürşad yine büyüktür. Velhasıl o çok büyüktür. Hiçbir kıskançlığın erişemeyeceği kadar büyük…

Biz, bugünün Türkçüleri bu “kaybolmuş güneşlimizi 13 asrın karanlıklarından çekip çıkararak başımıza taç ettik. Şimdi o, büyük yarınımızı aydınlatıyor. Onun boşa gitmemiş okları 13 asrın ötesinden bize 41 kahramanın selamlarını getiriyor. Ve onların ruhları kendilerine doğru çelik ve kan tufanlarıyla yapılacak büyük bir yürüyüşü bekliyor.

1300 yıl önce dökülen Kür Şad”ın kanı ırkımızı yabancılar arasında erimekten kurtarmıştı. Bugün de onun hatırası Türklük ruhunu eriyip sönmekten kurtaracaktır. Vaktiyle onun at koşturduğu yerlerdeki meçhul mezarlardan bize gelen sesler “daha ne kadar bekleyeceğiz?” diye sorarken bizim yayladan “yakında geleceğiz” diye yükselen haykırışlar onlara karşılık veriyor…

Sefil ihtirasların ve baykuş seslerinin söndüğü yarınki Tür-kelinde Kür Şad için ulu bir anıt düşünüyorum. Gösterişsiz, sade fakat metin, kayadan bir anıt… O anıtın önünde Kür Şad”a ve arkadaşlarına saygı olarak börk ve çizme giyiniş, kılıç ve sadak takmış Türk gençlerinin, birbirine perçinlenmiş sarp bir yığın gibi dik adımlarla geçit resmi yaptığını düşünüyor ve 1300 yıllık gençler olan Kür Şad”la arkadaşlarının da, yaralarından hâlâ dinmeyen kanlar sızdığı halde, kendilerine çevrilen başlara gülümseyerek selam aldıklarını görür gibi oluyorum…

 

 

“Ben problemli bir insanım. Bana Organize Suçlar Şubesindeki yetkililerin söylediği şu: sakın dışarı gülme. Cehenneme gidersem de orada zebaniye güleceğim. Kimse beni ağlarken görüp o zevki yaşayamayacak. Hani bu kadar acı çektirdiler ya bana. Diyemeyecekler ‘bak acı çekiyor’. Bunu dedirttirmem. Derimi yüzün, tuza basın denemesi bedava. O halimle bile yine gülerim yine gülerim. Bu benim hayat felsefem. Mahkemede yargılayan hakime söylemiştim. ‘ben cezaevinden keyif alıyorum falan zannetmeyin. Televizyonlarda belki denk geliyorsunuz, mahkemelere girip çıkarken hep gülüyorum. Benim niyetim sadece beni acı çekmemi isteyen hiç kimsenin, bundan keyif almaması, beni seven insanların da ben gülüyorum, bak neşesi yerinde deyip, akşam eve gittiğinde üzülmemesi. Bunun sebebi budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Aydaki Reis/Sedat Peker’in Sıradışı Yaşamı BİRHARF YAYINLARI Saygı Öztürk

Aksiyon Dergisi – Birol Aydın

Revizyon

Taraf Gazetesi

Objektif Programı Kadir Çelik 2004 Tempo Dergisi (18 Mayıs 2006)

Sedatpeker.com

Nihat-atsız.com

Yalnız-kurt.com

Milliyet-arşiv

Hürriyet-arşiv

Radikal-arşiv

Ergenekon İddianamesi

Sabah-arşiv

Nihal ATSIZ, Kızılelma,1.sayı, 31 Ekim 1947

Nihal ATSIZ, Kürşad Dergisi, 1947, Sayı:1

Alper AKSOY 05.11.2010 Ankara

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yüreğimizdeki Kızılelma ülküsü ve beynimizdeki Büyük Turan düşüncesi ile Kuzey Sibirya’dan Mançurya’ya ya da Amerika’nın öteki ucunda bulunan Turan Soylu bir Kızılderili şefinden, Yemen illerinde kalmış Türkçe konuşmakta inat eden Anadolu Türkü Şeyh efendiye kadar biz büyük ama çok büyük bir milletiz.

SEDAT PEKER

Kızıl Elma

Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.

Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef7 demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

Ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!

Türkler, kendi ülkülerine niçin “Kızılelma” demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik Hıristiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter:

60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük ibret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin beşi ‘Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konseye giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dâhil bulunan 50 devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.

1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye’ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkûm edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon Yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor. Tebaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkâr ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler gös­termiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeç­meliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk’7 olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.

Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metot ile ispat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkâr edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar adına baltalama­sının önüne geçmektir.

Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaşacağını görürsünüz. Ortak düşüncesi olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakârlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabana ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için Marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelma’nın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır.

Demez taş, kaya Yürürüz yaya…

Türküz, gideriz Kızılelmaya.

 

RUH ADAMA SÖZ VERİYORUM: HAİN, SAPIK OLMAYACAĞIM”

Televizyonda haberi izlerken, kan adeta beynine sıçramış­tı. Anne yaşlı gözlerle kızına yapılan çirkin saldırıyı anlatıyor, “baba” olarak tanınan kişinin adamlarının yaptıklarının yanına bırakılmamasını istiyordu. Ünlü sunucu Reha Muhtar, ağlayan hanımın üzüntüsünü paylaşırken, yeni sorular yöneltiyor, acılı hanımı izleyenler de olanlara lanet okuyorlardı. “Bulun onu, bulun onu” diye bağırdı. Onun kimi istediğini biliyorlardı. Birisi ‘Tamam Reis” dedi. Bir başkası “buluruz, getiririz Reisim” dedi. Onlar hızla çıkarken, “Benim adımı kullanmanın ne demek olduğunu sana soracağım” diye söylendi. Bildikleri, tecavüzle suçlanan kişinin pilavcılık yaptığı ve Erzurumlu olduğuydu. Onu bulmak öyle kolay olmadı. Ama ekranda ağlayan anne karşısındaydı. Ona, kendisinin bu olayla bir ilgisinin olmadığını anlatıyor, “Benim adımı kullandığı için ben de hesap soracağım. Ben de o adamı arıyorum, “diyordu. Günler geçmişti. O unutmadı. Odaya geti­rilen kişiyi görünce “Pilava sensin haa” dedi. Adamları getirene kadar hayli hırlamışlardı. “Baba”nın bu adama ne kadar kızdığını biliyorlardı. “Pilavcı”nın bulunamaması yüzünden her gün azar işitiyorlardı. Artık onlar da rahatlamıştı… Aradan uzun süre geç­mişti. Yurt genelinde başlatılan “Kelebek” operasyonu kapsamında Emniyetin ilgili birimleri seri bir operasyon gerçekleştiriyor, “Sedat Peker suç örgütü”yle ilişkileri olduğu öne sürülen kişilerin ev ve işyerlerinde de aramalar yapılıyordu. Salih Coşkun’un evinde CD’ler, bazı evraklar bulundu. Kayıtlar, Emniyet’ in Organize Suçlar Şubesi’nde incelenirken el konulan CD’lerden özellikle bir tanesindeki görüntüler hayli ilgi çekmişti. Ekranda, üzerindeki atlette kan izleri bulunan kişi, bitkin bir vaziyetteydi. Ayakta zor duruyordu. Karşısında kimler olduğu belli değildi. Ancak, dikkatli bir polis şefi, sorgulanan kişinin hemen arkasındaki aynaya dikkat etti. Birisi bir o yana, bir bu yana yürüyor, görüntüleri bir görünüp bir kayboluyordu. Hemen arkasında takım elbiseli bir kişi daha vardı… Ekrandaki bitkin kişi, bir hanıma tecavüzle suçlanan Pilava Arifti. Aynada bir görünüp bir kaybolan kişi, “söylediklerimi aynen tekrarlayacaksın” dedi ve “Tamam mı?” diye bağırdı. Pilava Arif “Tamam abi, ne söylersen aynısını söylerim abi” derken, sesi titriyordu. Karşısındaki kişinin söyleyeceklerini beklemeden bağırmaya başladı

 

“Adım Arif. Pilavcıyım. Erzurumluyum. Namuslu yaşayacağıma, bir daha böyle bir iş yapmayacağıma söz veriyorum. Senin yanına bir daha bu suratla gelmeyeceğim. “Artık yorulmuştu. Sesi ağlamaklı çıkıyordu. Odada büyük bir sessizlik oldu. Aynanın karşısında bir görünüp bir kaybolan kişinin sesi yükseldi:-

-Ruh adama söz veriyorum de. -Ruh adama söz veriyorum.

–           “Onurlu, şerefli, namuslu yaşayacağım” de.

Onurlu, şerefli, namuslu yaşayacağım.

“Her kızın namusunu, kendi kızımın namusu kabul edeceğim” de.

–           Her kızın namusunu, kendi kızımın namusu gibi hissedeceğim.

–           Bir daha Erzurum’a yakışır bir adam olacağım.

–           Bir daha Erzurum’a yakışır bir adam olacağım.

–           Erzurumlulara ihanet etmeyeceğim.

–           Erzurumlulara ihanet etmeyeceğim.

–           Irz düşmanı, zındık olmayacağım.

–           Olmayacağım.

–           Hain olmayacağım.

–           Hain olmayacağım.

–           Sapık da olmayacağım.

-Sapık da olmayacağım.

Yemin bitmişti. Aynanın karşısında bu kez görüntüsü daha fazla kaldı. O sırada “İyi, ruh adama teşekkür et” dedi. Az önce sesi korkak ve ürkek çıkan “Pilava” gür bir sesle “Ruh adama teşekkür ederim. Bir daha böyle bir b.k yemeyeceğim” diye bağırdı. Karşısındaki kişi “yemeyeceksin tabii” derken, sesi de uzaklaşmaya başladı. Aynadan görüntüleri tamamen kaybolurken, son sözleri kameraya şöyle yansıdı:” Bunun yüzünü, gözünü iyice yıkayın. Bir iki lokma bir şey verin, karnını, midesini bastırsın.

Osmanlılardaki ilk anlamıyla ben bir külhanbeyiyim

26 Haziran 1971 Sakarya’da dünyaya geldim. Kafkas asıllı Karadenizli bir Türk ailesinin çocuğuyum.

Kendimi bildiğimden beri doğru olduğunu inandığım şeyler için kendim dâhil herkesle uğraştım; uğraşmaya devam ediyorum ve yaşadığım şeyler için de uğraşmaya devam edeceğim.

KÜLHANBEYLİĞİ

Osmanlı padişahı 3. Selim’in 1792 yılında imzalanan Yaş Antlaşmasından sonra Devlette başlattığı ıslahat uygulamalarının genel adı Nizam-ı Cedid’tir. Yeni Düzen anlamına gelen bu uygulamalar çerçevesinde 1807 yılına kadar yapılan yenilikler devre damgasını vurmuştur. Bu devirde oluşturulan modern Ordu da bu adı almıştır.

Nizam-ı Cedit ordusunun kurulmasından 34 yıl sonra 1826 yılında Sultan 2. Mahmut yeniliklere karşı çıkan Yeniçeri Ocağını kaldırmıştır. Ordudan ayrılanlar yirmişer, otuzar kişilik guruplar halinde mahallelerdeki esnaflara dadanıp, astığım astık kestiğim kestik diyerek gözdağı verip, zorbalıkla haraç almaya ve mahallenin namusuna göz dikmeye başladılar.

 

Başlangıçta Külhanbeyleri de halkın namusunu korur, esnafa sahip çıkardı. Ancak sonradan onlar da bozulmaya yüz tuttular. Külhan, hamamların altına yerleştirilen büyük kapalı ocak ve eski Türk Hamamlarının ısıtma tertibatının bulunduğu bölümdür. Külhan, sıcaklık kısmına bitişik olur ve ayrıca dışarıdan girişi bulunurdu. Bu bölümde hamamda kullanılacak olan su, büyük bakır tekneler içinde odun ateşiyle kaynatılır, hamamın diğer bölümleri de külhandan gelen sıcak havanın döşemeler altında cehennemlik denilen özel galerilerde dolaştırılmasıyla ısıtılırdı.

Külhanbeyi sözcüğü, geceleri hamam külhanında yatan, yersiz yurtsuz kimse anlamında kullanılmıştır. Kendilerine has kıyafet ve konuşmaları olan başıboş ve haylaz takımından kimseleri ifade ediyordu.

Külhanbeyi inanışına göre bunların piri Layhar adında biridir. Söylentiye göre, hamam külhanında şarap tortularını (layhar) içen sarhoş biri olan bu adam bir gün meyhanede, Gazneli Mahmut’un yakınlarından Senai Beyin ve çamura batan katının şerefine kadeh kaldırır. Tam o sırada hamamın önünde hayvanı çamura gömülen Semai Bey, Ayar’ın sözlerini duyarak meyhaneye girer. Diz çökerek Layhar’ın elini öper, hayır duasını alır. Bu dua sayesinde ve Senai Beyin tedbirleriyle Gazneli Mahmut başarıya ulaşır.

İstanbul’da Külhanbeylerinin ilk barındıkları yer, fetihten sonra yapılan ilk hamam olan Gedikpaşa Hamamıdır. Hamamı ısıtmak için ateş yakılan külhan kısmı birçok kimseyi barındırmaya elverişli idi. Yatacak yeri olmayanlar genellikle kış aylarında burada yatıp kalkarlardı. Bu yüzden bu kimselere Külhanbeyi denilirdi. Zamanla diğer hamamların külhanları da başıboş kişilere sığınak oldu.

Değişik kaynaklara göre, külhana girip külhanbeyi olabilmenin şartı; kimsesiz olmak ve sınavı geçebilmekti. Bu sınav için kül-hanlığın en eskisi (Destebaşı) külhanbeyi adayının eline bir torba verir, bunu un, pirinç, yağ, şekerle doldurmadan dönmemesini söylerdi. Sonra adayın elbiseleri çıkarılır, kendisine yırtık don, gömlek ve yemeni giydirilirdi. Torbasını dolduran külhanbeyi döner ve sınavı kazanmış olurdu. Toplanan gıda maddelerinden helva yapılırdı. Yemek vakti ortaya çıkarılan külhanın üç demirbaş lengerinin ikisine pilav, birine helva konulurdu. Külhanbeyler diz çökerek lengerlerin başına dizilir; adaylar ise isteyenlere su vermek için ayakta beklerdi. Onların yiyecekleri baba denilen külhana tarafından tahta bir kaba konulurdu. Pilavla helva yendikten sonra külhana ve öbür külhanbeyler, bir lokma ekmeği tuza batırarak üç parmaklan arasında tutardı. Külhana şu duayı okurdu:

Bu ocağın adı gerçek külhandır

Yersizlere yurtsuzlara mekândır

Nice erler yetişmiştir külhandan

&m bilir kim bugün nerde pinhandır

Ana baba kucağına sığmayan

Yavrucaklar bu ocakta muhmandır

Pirimizse bizim koca Layhar’dır

Hak budur kim eşi gelmez sultandır

Hu çekelim hu, Layhar’ın ruhuna

Anun için bayü geda yeksandır

Dua bittikten sonra elde tutulan tuzlu ekmek lokmaları yenirdi. Külhanbeyliğe girişin ikinci basamağı kardeşlik merasimiydi. Kardeş olacak kişi ortaya, Apaş Tekkesi denilen yere (genellikle 11-15 yaş arası çocuklar) alınarak anadan üryan soyulur ve külhana büyük bir gömlek (Layiha Kefeni) getirirdi. Deste başı gömleği çocukların başına geçirirdi. Sınavı daha önce kazanmış olan çocuk sağ diğeri sol tarafta yer alır ve her biri gömleği kendi tarafındaki koluna giyerdi. Böylece gömleğin dışında iki baş ve iki kol görünürdü. Külhana ocağa doğru iki dizi üzerine oturur ve “Ey Layhar’ın evlattan! Burası baba yurdudur. Burada senin benim yoktur. Burada herkes kardeştir. Layhar’ın evlattan birbirini tek vücut bulurlar. Bu kefene sağlığında girenler, ölünceye kadar birbirinden ayrı düşmezler. Bu ikilikte birdir. Bu senin sağ elindir. Sen de bunun sol elisin. Vücudunuz birdir, başınız ikidir. Biriniz sağınızı biriniz solunuzu görürsünüz. Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür gözetirsiniz. Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz. Burada bu senin, bu benim yoktur. Az çoğu aratır. Çok hepinizi besler. Kazan birdir, hepinizi doyurur, Der ve Layhar’ın ruhuna Fatiha okurdu.

Merasimde de görüldüğü gibi başlangıçta kardeşlik söylemleriyle oluşan bu topluluk daha sonra yozlaşma sürecine girmiştir. Önceleri lonca gibi teşkilatlanan dilenciler topluluğu daha sonra zorbalığa başlamıştır. Külhanbeyleri esnafın malını yağmalamaya ve haraç almaya başladılar. Bazıları geceleri adam soymaya başladı. Bu durum karşısında zabıta bu gruplara karşı tedbir almak gereğini duydu. Tanzimat’tan önce geceleri sokakta fenersiz dolaşan kılık kıyafeti bozuk olan kimseler, aşın derecede sarhoş olanlar külhanlara gönderilerek sabaha kadar burada tutulur. Bu pis yerlerde sabaha kadar üstleri başlan kirlendiğinden diğer insanlar tarafından bu durum anlaşılır ve bu insanlara alay yollu külhanbeyi denilirdi.

Külhanbeylerinin kendilerine has argosu ve giyinişleri vardı. Eski niteliklerini kaybetmeye başlamışlardı. Külhanlarda yatma geleneği kalkmıştı. Eskiden külhanbeyleri kuşaklarını bellerine gelişigüzel dolar, başlarına sıfır numara fes, paçası bol geniş pantolon, ökçesi basık yemeni giyerlerdi.

16-23 yaşlan arasındaki yetişkin külhanbeyleri de eskiden İstanbul’da kış mevsiminde ‘meydan süpürgesi’ denilen büyük süpürgelerle çamurlu yollan temizlerlerdi. Akşam yurtlarına dönen külhanbeyleri, yemek yer, şarkı türkü gazel söyler, bağlama çifte nareke saz çalar, peçiç âşık tavla benzeri oyunlar oynarlardı. Kumar oynamak kesinlikle yasaktı. Bazen de kestane pişirir, salep yapar, mısır patlatır ve sonra da uykuya çekilirlerdi.

  1. yüzyılın sonlarına doğru külhanbeyi tabiri toplum içinde asalak olarak kendi başına yaşayan ve serserilik yapan ipsiz sapsız ve belirli bir nizama tabi olmayan kimseler için kullanılmaya başlamıştır. Bunlara kopuk da denilirdi, her birinin bir lakabı vardı. Ve bu lakaplarla çağırırlardı. Bu lakaplar onların toplumdan farklı kılardı ve onların nazarında sarhoşluk, yalancılık, hırsızlık, sahtekârlık sıradan işlerdi. Külhanbeylerinin yapmakla övündükleri bazı şeyler vardı. Çakalı boyun kırmak, omuz vermek, dirsek çırpmak, çoluk çocuğa laf atmak, kadınlara sarkıntılık etmek, koç çarpıştırmak, kabara kabara gezmek, bazen da dayak yemek onlar için marifet sayılıyordu. Birbirlerine, ‘imanım, eyvallah, yakarım, yandan gel’ gibi kalıplaşmış sözler söylerlerdi.

Külhanbeyleri son dönemlerde de hamamlarda faaliyet göstermekten geri durmadılar. Müşterilerin eşyalarını çalarlar, itiraz edeni döverler ve hamamdan kovarlardı. Bir kısmı evlerde, bir kısmı bekâr odalarında ve bir kısmı da sabahçı kahvelerinde sabahlarlardı. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra külhanbeyleri iyice yoldan çıkmışlar, güvenlik güçleri bunlarla baş edemez duruma gelmişti. Cumhuriyetin ilanından sonra toplumsal düzenlemeler gündeme gelmiş ve külhanbeyleri de 19401ı yıllarda ortadan kalkmışlardır.

Daha sonraki yıllarda külhanbeyliği kabadayılık sıfatıyla birlikte anılmaya başlanmış, iki sözcük aynı manayı içermeye başlamıştır.

“Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız. Türk milleti ve bir de mil­letler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir” Nasıl ki Amerika’nın, Rusya’nın ve AB’nin kendilerine göre özel konumu ve şartları varsa elbette bizimde özel konumumuz ve şartlarımız vardır. Bu özel konum ve şart Turan yoludur. Bir gün kurtlar kardeş olduklarını hatırladıklarında Turan yolu açılacaktır. İşte o zaman Büyük Turan Birliği kurulmuş ve Yeni Dünya düzeni oluşmuş, Milletler huzura kavuşmuş olacaktır’.

Mustafa Kemal ATATÜRK

SEDAT PEKER ASLAN GİBİ YAŞAR

Büyük depremden sonraki arkasında dev bir pankart asılır. ‘Sedat Peker Şirketler Grubu Aşevi/ 24 saat sonra pankarttaki Sedat ismi silinir, Peker Şirketler Grubu Aşevi yazılı kalır. Aşevinde akşamüstleri bir anons yapılır.’ Arkadaşlar mıntıka temizliği yapalım ki yarın temiz bir çevrede yemeklerimizi yiyelim/’ 29 yaşına rağmen ünlü mafya babalan arasında adı geçen Sedat Peker her akşamüstü helikopterle bölgeye gider, denetimini yapar, günün ilk ışığıyla birlikte bölgeden ayrılır. Gizemin nedeni, Sedat Peker’in gazetecilerle ‘muhatap’ olmak zorunda kalmaması. Uyuşturucu satıcılarına savaş açan, hatta yakın çevresi tarafından ‘Köroğlu’ unvanıyla ödüllendirilen Sedat Peker bir yıl önce ANAP milletvekili Enis Sülün’ün büyük ikna kabiliyeti sayesinde yurda dönmüş ve teslim olmuştu. Sekiz ay hapis yattı, tahliye oldu. Sonra bir baktık ki, ‘Köroğlu’ devletten atik davranmış. Adapazarı’nda her gün 20 bin depremzedenin karnını doyuruyor, yardım malzemeleri dağıtıyor. Sedat Peker’in hesabına göre üç haftada 3 milyar lira harcamış.

(Ben mafya babası değilim) başlıklı röportajda Sedat Peker, deprem sonrası devletin acze düşmesinden dış politikaya, af yasasına kadar görüşlerini açıklıyor. Bazdan Türkiye’yi bir mafya cumhuriyeti ile benzeştiriyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu en büyük ihanettir. ABD için de 1930larda kaçak içki üretiminden para kazananlar tarafından yönetilir denir. O zaman ABD için de mafya cumhuriyeti mi sorusunu sormamız lazım. Türkiye’deki küçük yatırımlarla büyük kârlar elde eden holdingler, yabana şirketlerin rekabetini istemez ve bu tip tutumları el altından destekler. Size neden mafya babası deniliyor?

Basında dünyasında çalışan idealistler bu yakıştırmayı yaptı ve hakkımda yanlış bir imaj oluştu. Oysa ben ticaret hayatında varım. Danışmanlık hizmeti veririm. Kendinizi mafya dünyasının bir parçası olarak hisseder misiniz? Asla mafyanın bir parçası olmadım, yer altı dünyasında yer almadım. Sadece sıçanlar yeraltında yaşar. Benim yaşam biçimim bir aslana, bir kartala, bir kurda benzer. Bu hayvanlar öldürmekten ve yağmadan nefret eder. Bilinir ki siz uyuşturucu, kadın ve silah ticareti yapanların korkulu rüyasısınız. Neden böyle bir misyon üstlendiniz?

Evet uyuşturucu, kadın ve silah işlerinden nefret ederim. Geçmişte benim yakınımdakiler, bu tip insanlara karşı sert yöntemler uyguladı. Böyle bir misyonum yok, ama bazen koşulların gerektirdiği gibi davranılır.  Çevrenizde bir sürü insanın olduğu iddia edilir. Neden? Onlara benim adamlarım değil, arkadaşlarımdır. Hepsi iyi eğitimli ve Pantürkizm’e inanır. Hepsi şerefli insanlardır ve illegal hiçbir şeyle alakalır yoktur. Deprem sonrası Türkiye’ye sağlanan dış yardımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyanın gösterdiği dostluk takdire şayan. Tabii ki Müslüman dünyanın daha çok desteğini beklerdik, bizi düş kırıklığına uğrattılar. İsrail’in de bizim gerçekten düşmanımız olup olmadığını yeniden düşünmemiz gerekir. Keşke herkesin böyle düşmanı olsa. Türk devleti yeniden tartmak, kim düşmanımız, kim dostumuz diye. Ve Yunanistan’a da minnettarlığımızı bildirmek zorundayız. Af yasası gerekli mi?

Bazı basın organlarında benim de af yasasından yararlanacağım yazıldı. Ben affedilecek bir suç işlemediğimi düşünüyorum. Suçlu bulunsaydım, böyle bir aftan yararlanmamak için her şeyi yapanla Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Parlak bir geleceği var. İnanıyorum ki bir gün Türkiye Birleşik Devletleri’ni kuracağız. Hata insanlara mahsustur. Ben de zamanla değişebilirim, ama değer yargılarım asla değişmez. Her şey değişse bile, Pantürkist inancım asla değişmeyecek. İşte söyleşi böyle… Turkish Daily News, mafya lideri denilmesinden hoşlanmayan Sedat Peker için iki ilginç yorum da yapıyor. ‘Tanınmış simalar, Sedat Peker’in arkadaşı olmaktan gurur duyarlar.’ ikinci yorum, ‘Peker kimileri için mafya babası, kimileri içinse bir kurtarıcı melek.’

Turancılık

 

Turancılık, Türkiye’de 60 yıldan beri tartışılan bir konudur. Zaman zaman, Türklerle akraba milletleri de içine alan bir sistem halinde düşünülmekle beraber bugün “ Turancılık” deyince Türkiye’de anlaşılan şey, tarihi mirasları da dahil olduğu halde bütün Türkleri tek devlet halinde birleştirmek ülküsüdür ve har ülkü gibi nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır.

 

Tarihi, savaşları ve fütuhatı dolaysıyla hemen bütün dünyaya antipatik gelen Türk milletinin yeniden birleşerek şahlanması birçok milleti korkuttuğu için, bu şahlanış sonunda bazı devletler ortadan kalkacağı veya küçüleceği için, hatta dünya çapındaki büyük ticaret ortaklıklarının çıkarları baltalanacağı için Turancılık ülküsü büyük direnişle karşılanmakta, bu direnişin propagandası ve fikriyatı yapılmakta, bu propaganda Türkiye için de tesirli olmaktadır.

 

Turancılık ülküsüne karşı Türkiye’deki muhalefet ya bunun Türkiye’yi büyük tehlikelere atacak bir macera sayılmasından yahut Türkiye dışındaki Türklerin de en az bizim kadar (bir bakıma bizden çok) Türk olduklarının bilinmeyişinden yahut da bugünkü sınırlarımız içinde 4000 yıldan beri üst üste yığılan etnik zümreleri ve kültürleri karıştırıp bunlardan şimdiki dili Türkçe olan bir “halk”ın peydahlandığını kabul etmekten doğmaktadır.

Moskof uşağı oldukları için Turancılığın Rusya’yı devirmesinden korkanların muhalefetini kaale almıyorum.

Önce, Turancılık bir macera mıdır, onu ele alalım:

Turancılığın macera olduğu hakkındaki düşünce, Birinci Cihan Savaşında Enver Paşanın Kafkas cephesindeki hareketlerinin başarısızlık ve büyük kayıplarla sona ermesinden çıkmıştır. Bir çiçekle bahar gelmediği gibi bir başarısızlıkla bir düşüncenin yanlışlığına hükmetmek de sağlam bir mantığın eseri sayılmaz. Enver Paşanın cesur bir asker, fakat ehliyetsiz bir kumandan olduğu artık herkesçe bilinmektedir. Bundan başka Enver Paşayı saf bir Turana saymak da yanlıştır. İttihatçılar hem Turana, hem de İslâm birlikçisi idiler. Hem Kafkasya’yı, hem de Mısırcı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı.

Maceracılığa gelince, bu kelime üzerinde iyi ve ciddî düşünmek lâzımdır. Her maceracılık bir hatâ olmadığı gibi her ihtiyat da tedbirli bir davranış değildir. İnsanlığın tarihi siyaset, askerlik ve ilim alanındaki maceralarla doludur. Kristof Kolombun batıya giderek Hindistan’a varmak istemesi bir macera idi. Bir sal ile Atlantiği geçmek de öyledir. Kendi yakın tarihimize bakarsak Mustafa Kemal Paşanın Samsunca çıkması da bir maceradır. Birçoklarının buna katılmayışı yurtsever olmayışlarından değil, basan ihtimali görmemelerindendi. Fakat o, iyi hesap yapmasını bildiği için, başkalarının Türkiye’yi batıracak bir macera diye muhalefet ettikleri teşebbüsünü parlak bir şekilde bitirdi.

Daha eski tarihimizde Babür’ün 10.000 kişiyle Hindistan’a dalması, Yavuz “un 30.000 kişiyle çölü geçerek Mısır’a girmesi birer macera değil miydi? Evet, Napolyon ve Hitler “in Moskova seferleri de macera idi ama onlar başarısızlıkla bitti diye berikilerin değeri azalır mı?

Yahudilerin artık Arap vatanı olmuş topraklarda İsrail devletini kurması şaşırtıcı bir macera değil midir?

Tehlikesiz yaşamak isteyenler intihar etsin. Hayat ve kâinat tehlikelerle doludur. Tehlike fertler için de, milletler için de, topraklar için de vardır. Korkunç bir deprem birkaç saatte Anadolu’yu suların altına gömebilir. Dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızın boğucu gazlan birkaç milleti birden yok edebilir. Dünyayı yörüngesinden çıkaracak büyüklükte bir göktaşı küremize çarparak dünyanın kıyametini koparabilir. Birkaç millet birleşerek bir gece Türkiye’nin üzerine 500 hidrojen bombası fırlattıktan sonra özel giyimle askerlerini yurdumuza sokabilir.

Bütün bu ihtimaller var diye uyuşuk uyuşuk oturup yalnız fabrika kurmak, futbol maçlarını seyrederek bağırmak, defile ve güzellik müsabakaları yapmak, üniversitelerde bir takım bayağıların eserlerini tahlili etmekle mi vakit geçireceğiz? Bunlarla millet yaşamaz. Millet bir hayvan sürüsü değildir. Millet, millî bir hedef ister. Ancak o hedefi gördüğü zaman sürü olmaktan çıkıp insanlaşır, bencil olmaktan kurtulup fedakârlaşır.

Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türleri birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir. Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir.

Turancılığı, bütün Türleri yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar. Türk’e düşman milletlerin hâkimiyetindeki Türkleri kültürde birleştirmeye imkân var mı? Yabana millet buna izin verir mi? Sovyetler Birliği’nde alfabesi ayrılmış, yerli lehçesi edebî dil hâline getirilmiş Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Başkurt’u hangi kuvvetle, hangi metotla tek kültür içinde bizimle birleştirebilirsin? O kadar gücün varsa zaten ordularını yürütüp o ülkeleri kurtarmak elinde demektir. Ondan sonra kültür birliği için kurultayını toplar, aksi hâlde kültür birliğini hiçbir zaman kuramazsın.

Bugün Türkler arasındaki kültür birliği ancak gönül birliği, tek millet olmak şuuru, biraz da dil birliği halinde yaşamaktadır. Fakat bu gidişle 50 yıl sonra diller ayrılacaktır. O zaman ne olacak? Onlar artık başka millet oldu diyerek miskin bir tevekkülle bu oldu bittiyi kabul mü edeceğiz, yoksa eski yurtlan ve soyumuzun koparılmış parçalarını kurtarmak için, savaş da dâhil, her şeyi göze mi alacağız? Elbette göze alacağız. Şüphesiz zamanı kollamak, hesaplan iyi yapmak şarü ile…

Siyasi sınırlar dışındaki Türklerle uğraşmak macera ise Türk uçakları Kıbrıs’a neden saldırdı? Hatta Amerikan donanması engel olmasaydı Kıbrıs’a neden çıkılacaktı? Batı Trakya Türkleriyle, Kerkük Türkleriyle, neden bu kadar ilgileniliyor? Dün “Hatay”dı. Bugün “Kıbrıs”, yarın “Batı Trakya” ve “Kerkük”, öbür gün “Azerbaycan” ve daha ötesi… Bu, budur. Kimse başını kuma sokmasın.

Turancılığa muhalefetin bir türlüsü de Türkiye dışındaki Türklerden habersiz olmanın sonucudur. Daha pek yakında bir bilgin kişinin, bir toplantıda gençlerden birine “Hunlar da mı Türk” diye sorduğunu anlattılar. Hunlar’ın Türk, hatta kısmen Oğuzların ataları olduğunu bilmeden yaşayan bilgine ne denir?

Meğer o, millî tarihi Malazgirt Zaferi’yle başlıyor sararmış. Hayırlı uykular deyip geçelim…

Bir de Türk soyundan gelmemenin verdiği gayrı millî şuurla Anadolu’yu bir bardak, içindeki milleti bir kokteyl, Türkleri de bu kokteyle en son katılan içki saymak gibi hezeyan var ki taraftarları birtakım ruh hastalarından ibarettir.

Tarihimizi Malazgirt’le veya İznik şehrinin alınmasıyla başlatanlara sormalı: İznik’i başkent yapanlar veya Malazgirt savaşını kazananlar daha önce ne idiler? Nerede idiler? Onbirinci Yüzyıl tarihin ışıldakları altındaki bir asırdır. O adamların nerede ve ne olduklarını gözler önüne derhal serer. Böylece de Türk Devletleri denen nesnenin birbirini kovalayan Türk hanedanları olduğu, aslında bir tek devlet olup fetret zamanlarında ikiye, üçe bölündüğü ve bunun Tanrıkut’a kadar gerilere doğru uzandığı ortaya çıkar.

Turancılık ülküsü gibi milleti hızlandırıcı, ahlâka ve erdeme dayalı kutlu bir ülküyü yermek için ya damarlarındaki kara yabana hissetmek, ya komünist yani vatan haini yahut da millî tarihi Malazgirt’ten başlatacak kadar cahil ve budala olmak lâzımdır.

Cehennemde zebanileri beklerken de güleceğim ağladığımı görmeyeceksiniz gülüşümün tadını çıkarın.

 

SEDAT PEKER?

 

Rizeli bir aliden gelen, Sedat Peker, 1970 yılında Sakarya’da doğdu “Köroğlu” lakaplı Peker, Almanya’da büyüdü Peker’in adı ilk olarak “uyuşturucuyla mücadele eden baba” olarak duyuldu, daha sonra Susurluk Raporu’nda geçti.

 

Peker’in organizasyonunda işadamlarından tehditle para topladıkları, zorla tahsilat yaptıkları ve işyeri kurşunladıkları belirlenen, aralarında açığa alınan bir astsubayın da bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.

 

Peker, Barmen Oğuz Atak’ın sırtında “Allah” dövmesi bulunduğu gerekçesiyle öldürülmesi olayına karıştığı gerekçesiyle uzun süre arandı. Polisin Atak’ın öldürülmesini azmettirmek ve çete olaylarına karışmaktan aradığı Peker, oğlunun doğumunda kendilerini ziyaret eden, çiçek ve telgraf gönderen dostlarına teşekkür için gazetelere verdiği ilanlarda eşiyle birlikte görüldü

1997’de Rize’de kaçakçı Abdullah Topçu’yu öldürmek suçundan sava karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker’in iki adamı, aynı davadan müebbet hapse mahkûm oldu. Peker gibi ağabeyi Vedat Peker de bir işadamına silah zoruyla senet imzalatmaktan gözaltına alındı Peker’in talimatıyla çete oluşturdukları iddiasıyla yargılanan dokuz sanıktan dördü tahliye edildi

Tehditle tahsilat yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan yedi ay boyunca aranan Peker, teslim olacağını bildirerek 19 Ağustos 1998’de Romanya’dan Türkiye’ye getirildi İstihbarat birimlerinin çalışmaları sonucunda, Peker’in, adı gizlenen bir Antalya milletvekiliyle doğrudan bağlantısı olduğu saptandı

Peker, tutuklu bulunduğu sürede Bayrampaşa Cezaevi’nde krallar gibi yaşadı. Rokfor peyniri başta olmak üzere birçok lüks yiyeceği koğuşuna getirten Peker’in cezaevine soktuğu eşyalar arasında kokoreç makinesi da vardı. Kaldığı 50 kişilik koğuşun tabanını haleflikse kaplatan, duvarlarını boyatan Peker, tuvaletlerin kırılıp yapılmasını istedi ve bunun için gerekli malzemeyi sağladı. Cezaevinde yüz koyun kestirip tutuklu ve hükümlülere dağıtan Peker, çanak anten, video, ONE 5 dekoderi, ekmek kızartma makinesi ve dikiş makinesi gibi isteklerine ise cezaevi yönetimi tarafından izin verilmedi.

İstanbul DGM Savcılığı, Ekim 1998’de Peker ve adamları hakkında 75 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Bu davadan yargılandığı sırada duruşmada ilginç açıklamalar yapan Peker, “Eski bir milletvekili bana mesaj göndererek, ‘Mahkemede fazla artistlik yapmasın’ dedi Her şeyi size anlatmak istiyorum çünkü ben bunları anlatmazsam şüpheli bir şekilde intihar edebilirim” dedi Peker, 12 sanıkla birlikte çete oluşturmak suçundan yargılandığı davada, 24 Mayıs 1999’da tahliye edildi. Sekiz ay 29 gün cezaevinde bulunun Peker, “sanal bir çete yaratıldığını” ileri sürdü

Tahliye edildikten sonra basına açıklama yapan Peker, MHP’li olmadığını söyleyerek, siyasi görüşünün pantürkist – turanist olduğunu belirtti. Tahliye edildikten sonra basına demeçler veren Peker, özel yaşantısıyla ilgili açıklamalar yaptı. Çok mutlu bir evliliği olduğunu söyleyen Peker, “Ben kadını tanrı misafiri olarak kabul ediyorum Annesini, babasını, her şeyini bırakarak size geliyor, sizin onu korumanız gerekiyor. Anne babasının sevgisini vermeniz gerekiyor Gayet düzgün bizim yaşantımız. Herkes eşime soruyor, ‘Seni dövüyor mu?’ diye. Eşim gülerek anlatıyor, ‘Yok, dövmüyor’ diye” dedi

Tutuklanmalar ve hapis

Hakkındaki gıyabi tutuklama karan üzerine 2002 Ocak ayında İstanbul Etiler’deki AK Merkez’de türkücü İbrahim Tatlıses ile buluştuğu sırada gözaltına alınan Sedat Peker, tutuklandı Bir süre sonra serbest bırakılan Peker, 2004 yılı ekim ayında tekrar yakalandı ve “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ‘tan tutuklanarak cezaevine konuldu

Kelebek operasyonu davası kapsamında yargılanan Sedat Peker, 2007 Ocak ayında sonuçlanan davada 14 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Hayata korkusuzca bakanlar, ölümden de korkmazlar

 

‘Devletin bitiği yerde ben başlarım. Bu söz bana ait değil. Ben, devlet okyanusunun içinde bir damla olabilseydim kendimi mesut hissederdim’ dedi.

 

Sedat Peker, teslim olmadan önce Kadir Çelik’e konuştu. Serbest bırakıldıktan sonra savcının itirazı üzerine tutuklama kararı çıkarılan Sedat Peker suçlamaları kabul etmeyerek, ‘Ben, hiçbir zaman çok normal bir adam olduğumu söylemedim. Değişmek konusunda yoğun çaba harcıyorum. Ama birileri beni ayağımdan çekerek bu dünyanın dışına çıkmamı engelliyor. Dedi.

“Kaçmadım, kaçmayacağım”

Bulgaristan veya Romanya’ya kaçtığı iddia edilen Sedat Peker, birilerinin kaçmasını istediğini söyledi. Peker şöyle konuştu: ‘Kaçmadım, kaçmayacağım. İsteseydim rahatlıkla yurt dışına gidebilirdim ama yapmadım. Bu, birilerinin ekmeğine yağ sürerdi. Kimseye bu zevki tattırmam. Hiçbir suçum yok. Polisin sorguda nazik davrandığını söyleyen Peker, ‘Savaya çıkarılacağım gün, Organize Suçlar Şubesi’nin müdürü ve yardımcısı geldi. ‘Bizim kimseye karşı bir kinimiz yok, böyle bilin’ dedi. Haklarını yemeyeyim, gerçekten iyi davrandılar. Hâkim karşısına geçerken, kamuoyu baskısı nedeniyle tutuklanacağımıza kesin gözüyle bakıyordum. Hâkimin yerinde ben olsam, ölmüş babam mezardan çıksa, bu kadar haberden sonra beni tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmazdım. Karan duyunca çok şaşırdık. Hâkimin davranışı, kaçmamamdaki en önemli nedendir. Birilerinin istediği gibi kaç-saydım, hâkime karşı kendimi affetmezdim’ dedi.

‘Altay adımı kullandı’

Ağır ağır ve tane tane konuşan Sedat Peker, sözü hakkında şikâyetçi olan Yusuf Alta/a getirdi. Altay’ın kendi adını kullanarak, Bodrum’daki bir iş adamında haraç aldığını, bunu haber aldıklarında kardeşinin Yusuf Akayla görüştüğünü söyleyen Sedat Peker, ‘Bu sırada kardeşimle Yusuf Altay arasında kavga çıkmış. Kardeşimin vurduğu yumruklarla Yusuf Altay yaralanmış. Kan içinde kaldığından kendisine elbise verilmiş ve gönderilmiş. Bu yerde yokum. Benim evim Şile’de, kardeşimin evi de oralarda.’ diye konuştu

‘Tecavüzcüyü ikaz ettim’

Villasındaki video kasette, bir kişinin dövülmesi görüntülerinin 4 yıl öncesindeki başka bir olaya ait olduğunu belirten Peker, ‘O görüntülerde, yine adımı kullanarak 14 yaşındaki kıza tecavüz eden kişi var. O kişinin vücudundaki darp izlerinin sorumlusu ben değilim. Ben sadece o kişiyi ikaz ettim.’

Kadir Çelik’in ‘Bu ülkede hâkim, sava, polis var, siz neden bu işlere soyunup kendinizi o güçlerin yerine koyuyorsunuz? sorusuna, Sedat Peker şöyle yanıt verdi: ‘Değiştim, değişmek istiyorum. Bir dönem, şiddetin içinde oldum. Zaruretten dolap şiddet kullandığımda oldu. Ama artık gerilerde kaldı. ‘Avda bir arkadaşının kolunu keserek kanatan Peker, bunun ‘kan kardeş olmak amacıyla yapıldığını söylüyor. ‘Çocuksu bir davranış değil mi? sorusuna ise, ‘Olabilir, ben çocuk olabilirim bebek ruhlu olabilirim. Ne var bunda7 diyor.

Kerkükle ilgileniyorum

Bugünlerde Kerkük’le ilgili, resmi makamların da haberinin olduğu bir çalışma içinde olduklarını belirten Peker, ‘Devletin bittiği yerde, ben başlarım7 sözünü kesinlikle söylemediğini öne sürdü, Peker şöyle konuştu: ‘Madem ben mafyayım, liderim, bu kadar salak nasıl olabilirim. Ben, devlet okyanusunun içinde bir damla olabildiysem kendimi mesut, bahtiyar hissederim. Ben, bir hiçim. Evet, bir hiçim, ‘hiç nedir?7 diye sorarsanız, sıfırım/

Bunun babası mafya

Eşinden ayrı yaşadığını belirten Sedat Peker, oğluyla yaşadığı bir olayı anlatırken, sanki Türkiye gerçeğini sergiliyor gibiydi. ‘Bilgisayar oyunu oynayacağız. Oğlum, ‘Mafya olacağım dediğinde şaşırdım. 8 yaşındaki çocuk oyunda, mafya olmak istiyor’. Kadir Çelik7in, ‘Babasına çekmiş7 sorusuna hiddetlenen Peker, ‘Beni anlamak istemiyorsunuz. Okulda arkadaşları oğlumu göstererek, ‘Bunun babası mafya7 diyorlarmış, çocuk da oradan etkilenmiş.

Korkut Eken, diyorsa doğrudur

Korkut Eren’e para yardımı yapıp yapmadığını soruyorum Peker’e, ‘O bizim babamız yaşında bir kişi. Eğer kendisi para yardımı yapılmadı, diyorsa, öyledir. Ben, onun bu sözlerinin üzerine söz söylemem. Bizim terbiyemiz böyle olmamızı gerektiriyor’ dedi.

Sedat Peker, son sözlerini söylüyordu. ‘Değişmek istiyorum. Yardım edin, el verin demiyorum. Ama engel de olmayın. Bırakın değişeyim. Geçmişte şiddet ve yanlış içinde olmuş insanlara toplum bu şansı vermeli…

SEDAT PEKER’İN SUSURUKLA İLGİLİ SÖYLEDİKLERİ ORTALIĞI KARIŞTIRACAK

 

Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır.

 

Sedat Peker, bir dönem öldürülen ve şantaj yapılan iş adamları ile Susurluk skandalına karışan eski devlet görevlileri hakkında önemli açıklamalar da yaptı.

 

Sedat Peker’in, MHP eski Şanlıurfa İl Başkanı Feridun öncel, avukat Turgay Özdoğan, bir gazeteci ve birçok ünlüyle yaptığı konuşmalarda; Susurluk skandalına adı karışan emekli paşa Veli Küçük ’ten özel timci Ayhan Çarkın’a, eski MİT’çi Yavuz Ataç’tan, Kürt Ahmet’e ve efsane Yarbay Korkut Eken’e kadar birçok isim geçiyor.

 

Emniyet müdürlüğü tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavalığı’na gönderilen telefon görüşmelerinin. Saniye saniye kayda alınan konuşmalarda Peker, bir dönem öldürülen ve şantaj yapılan iş adamları ile Susurluk skandalına karışan eski devlet görevlileri hakkında önemli açıklamalarda bulunuyor. İşte o telefon görüşmeleri…

Mahkeme kararıyla gerçekleştirilen dinlemelere, MHP’li Feridun Öncel’in yaraşıra avukat Turgay Özdoğan ile ünlü bir gazeteci de takılıyor. Avukat Turgay Özdoğan ile konuşan Peker, efsane Yarbay Korkut Eken’e göndermelerde bulunuyor.

‘Sağda solda milli yol diye bir oluşum için benim organize ettiğim şeklinde söylentiler var. Korkut abi, Türk gençliğine örnek gösteriliyor şeklinde, bizim bunlarla yakından uzaktan ilgimiz olmadığını her yerde söyleyelim. Korkut abiyi tanırız, severiz, ama bizim herkesten alacağımız var. Geçmişte bana yaptırdıklarını bilmiyor muyum? Birilerini ne biçim filmlere soktular, öyle var mı ya!’

Sedat Peker, aynı operasyonda tutuklanan MHP eski İl Başkanı Feridun Öncelle yaptığı konuşmada da, Korkut Ekenle aralarının açılmasına neden olan süreçten bahsediyor. Öncel’e, ‘Sen Korkut Eken’in bana niye küstüğünü biliyor musun?’ diye soran Peker, şöyle devam ediyor: ‘Güya ben Mehmet Ağar’a 2 milyon dolar vermişim de, kendisine niye para vermiyormuşum. Ben Mehmet Ağar’ı tanımam etmem’

‘Bond çanta ile para aldılar’

Feridun Öncel, ‘Sen oyuna gelme’ dediğinde ise Peker, ‘Bir dönem iş adamlarının vurulduğunda, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birinden, James Bond çanta ile para aldılar. O işte beni de kullandılar, sonra Kürt Ahmetlerle ortaklık yaptılar. Bunlar nasıl işler? Veli Paşa (emekli Jandarma Tuğgeneral Veli Küçük’ü kastediyor) o zaman ‘Bu Korkut Eken’e dikkat et demişti’ diyor.

Peker’le bir gazeteci arasında da uzun süren bir konuşma geçiyor. Peker, gazeteciye, ‘Sen daha önce Milli Yol diye bir şeyden bahsetmiştin, ben de haberim yok demiştim. Şimdi Korkut Ekenler kendilerini düşünüyorlar, biz de dedik ki, bu iş böyle olmaz, biz Korkut abiyi sembol yapalım, Türkiye’nin sembollere ihtiyacı var dedik’ diyor ve ekliyor:

‘Abim Atilla’ya (Mehmet Ağar’a 2 milyon dolar verdi) demiş. Benim kardeşimi, bana doğru kışkırtıyor. O da (Beni niye karıştırıyorsun) demiş terslemiş. Eken de (Niye bize vermiyor) demiş. Meğerse kendisini bir parti gibi görüyormuş, bütün sağ birleşecek…

Şahin’in hesabına para yatırıldı

Sedat Peker, bir konuşmada ise, eski Özel Harekât Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin’in hesabına bir otelden yüklü miktarda para yatırıldığını öne sürüyor. Ancak, otelin ve para yatıranın ismini açıklamıyor. Ayhan Çarkın hakkında kokainman ifadesini kullanan Peker, ‘Etrafında it kopuk dolu

Cezaevine torba dolusu para

Sedat Peker, daha sonra şöyle devam ediyor: ‘Zamanında uyuşturucu kaçakçıları öldürülüyordu ya, pavyon kadınları (benimki sıktı, seninki sikti) muhabbetleri yapıyorlar. Bunu cezaevine ben gönderdim. Cezaevine torba torba para gönderdim. En son cezaevine havuz kurmuşlar. Savayı da yaktılar. Şimdi çıktı yine aynı kadınlar, kokain, bunları biz göklere çıkardık. Arena’da bunun belgesi var…’

Sedat Peker, Susurlukçu emekli General Veli Küçük, emekli Yarbay Korkut Eken ile eski MİT Daire Başkanı Yavuz Ataç’ı 22 yaşındayken ‘yüzleştirmeye7 davet ettiği şeklindeki olayı ise gazetede şöyle anlatıyor:

‘Veli Küçük ile Eken’i barıştırmak için uğraştım. Bir araya getirdim. Ancak Veli abinin arkasından konuşmaya başladı. (Niye böyle söylüyorsun) dedim. Bana (Yavuz Ataç bir şeyler söyledi). Yavuz abiyi aradım herkesi çağırayım yüzlesin dedim. O zaman 22 yaşındaydım. Üçü, yüz yüze görüşmediler. Hayatım boyunca büyük hatalar yaptım. Ama en büyük hatam bu. Ümit Özdağ, Turan Yazgan, Mehmet Ağar falan bunla birleşeceklermiş, sonra halk hareketi olacakmış/

Peker: Susurluk kaza değil

Başbakan Necmettin Erbakan’ın Çankaya’daki liderler zirvesine götürdüğü MİT raporunda ismi geçen Sedat Peker, Susurluk kazası, Abdullah Çatlı, Söylemez kardeşler ve uyuşturucu trafiği ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı.

Abdullah Çatlı’nın, devletin zaafa düştüğü dönemlerde önemli roller aldığını ima eden Peker, “Ancak daha sonra ülkesini bile terk etmek zorunda kaldı. Bunca macera senin neyine lazımdı Çatlı?” sözlerini kullandı. Peker, ASALA üst yönetimine yönelik eylemlerden sonra Türk elçiliklerine yapılan saldırıların birdenbire kesilmesine dikkat çekti.

Peker, Susurluk kazası için, “600 sel Mercedes arabasının da frenlerinin bilgisayara bağlı olduğunu düşünürsek, 50 metre mesafeden bu arabayı takip eden bir araba, uzaktan patlayıcıların organize edildiği bir sistemle, Mercedes’in frenlerini boşaltabilir değerlendirmesini yaptı.

 

Son yıllarda uyuşturucu ile mücadele yönündeki girişimlerinin yanı ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başkanlığında organize edilen gecede Rizespor’a yaptığı 10 milyarlık bağışla yeniden isminden söz ettiren Sedat Peker’in, önemli açıklamalar yaptı.

ÇETE ELEMANI DEĞİLİM: Eğer, böyle bir çetede görev aldıysam, bir jenerasyonun başı durumunda olan ve geçmiş hayatı şaibelerle dolu Doğu Perinçek’in değil, bunu devletin resmi organlarının açıklamasını isterdim. Hayal ürünü olan bu çete ile bir bağlantım olsa, kendi kafamı giyotinin altına zevkle sokarım. Bu raporda ismi geçen 3-4 kişi daha öldürülür, daha sonra bunlar tüm faili meçhul işlerin sorumlusu olarak basına çıkarılır. Bu ülkede halen daha kimlerin elinde oldukları belli olmayan bazı gizli güçler kendi yaptıkları bütün her şeyde bu insanların yaptıklarını söyleyerek kendilerini de aklarlar.

SUSURLUK OLAYI KAZA DEĞİL: İsrail Başbakanı’nın ülkemize yapmış olduğu ziyareti zannediyorum ki, tüm kamuoyu yakından bilmektedir. Ziyaret esnasında MOSSAD ajanları, İsrail Başbakanı yola çıktıktan sonra bir saatliğine bütün gazetecilerin telsiz çıkışlarını iptal etmişlerdir. 600 sel Mercedes arabasının da frenlerinin bilgisayara bağlı olduğunu düşünürsek, 50 metre mesafeden bu arabayı takip eden bir araba, uzaktan patlayıcıların organize edildiği bir sistemle, Mercedes’in frenlerini boşaltabilir. Bu sisteme sahip olan MOSSAD’dır, CIA’dır, Alman ve İngiliz istihbarat teşkilatlandır. Kaza olduktan 15 dakika sonra tüm Türkiye’nin ölen şahsın Abdullah Çatlı olduğunu öğrenmesi, arabada, Sayın Milletvekili’nin ‘bana ait değil7 dediği susturucuların çıkması, frenlerin bu şekilde boşaltılması ile kazanın meydana geldiğini gösteriyor.

ABDULLAH ÇATLI NELER YAPTİ? Abdullah Çatlı ile şahsen tanışmıyoruz. Rahmetli-ile ortak dostlar vasıtası ile gıyapta tanışıyoruz. Yüksek derecede bir samimiyetimiz vuku bulmamıştır. Rahmetli Çatlı suçludur, ama ben onu diğer insanlar gibi suçlamıyorum. Bu ülkede çeşitli entrikalar düzenlenerek, kardeşi kardeşe kırdırmak istedikleri bir dönemde, bu insan ve diğer bazı arkadaşları kendilerini feda etme derecesinde mücadele ettiklerine inanıyorum. Büyük Türk devleti zafiyetlerini kısa bir sürede gidererek tekrar eski gücüne kavuşunca Çatlı ve arkadaşları uğruna mücadele ettikleri devleti terk etmek zorunda kalmışlardır. Tabii ki rahmetli bundan da akıllanmamış olacak ki, Avrupa’da gidip (12 Eylül’den sonra, 1982-84 döneminde) ASALA’nın liderlerinin öldürülmelerinde görev almıştır. Hayatının bir kısmını da, PKK’dan, ASALA’dan ve Türk devletinin düşmanları olan tüm örgütlerden kaçarak yaşamıştır. En sonunda tekrar ülkesine dönmek zorunda kalmıştır. (1990’da tutuklu bulunduğu İsviçre’deki cezaevinden kaçırılarak Türkiye’ye getirilmesi). Ülkede devlet düzenini tamamen sarsabilecek güce erişip ülkeye kokain ve çeşitli uyuşturucu maddeleri getiren ve birçok insanı öldüren bazı insanları öldürdüğü iddia edildi. (Ömer Lütfü Topal olayı) Ve ben diyorum ki, ‘Sen suçlusun Abdullah, bunca macera senin neyine lazımdı?”

BENÎM DÜŞMANIM UYUŞTURUCU: Geçmiş dönemde uyuşturucu kullandım. Çok sevdiğim birkaç arkadaşım da bundan dolayı öldü. Ben de bu sebeple, karşımda bir tek muhatap olmadığı için Türkiye’de uyuşturucu satan tüm uyuşturucu tacirlerine savaş açtım. Şu anda bu mücadeleyi vakıf çatısı altında toplamaya çalışıyorum. Ne hikmetse ki, ‘Türkiye’de okul önlerinde uyuşturucu satmanın cezası 2 ay, yurtdışına satmanın cezası müebbet hapistir, Amerikalılar ve Almanlar Türk milletinden daha mı şereflidir?’ sözlerimden sonra şubelerde görmediğim eziyet kalmadı. Hayal çetelerin içine sokuldum. Yani sizin anlayacağınız öz vatanımızda garip kaldık.

SÖYLEMEZ KARDEŞLERİ TANIMIYORUM: Söylemez kardeşleri kesinlikle tanımıyorum. Cezaevine gitmemin sebebi bazı mübarek günlerde mahkûmların da hatırlayarak cezaevine göndermiş olduğumuz iaşelere, kendilerini benim adamım olarak tanıtan bazı kişilerin adil olmayan bir şekilde el koymaları ve benim adımı kullanarak cezaevindeki insanlara kötülük yapmalarıydı. Bu olayları öğrenince cezaevi savcılığına gidip bu adamların benimle bir alakalan olmadığını belirttim. Söylemezler denilen insanlar da bu ziyaretimi yanlış yerlere çekerek, cezaevi komutanı ve savası ile birlikte onları öldürmek için komplo düzenlediğimi söylediler. Benim bu şahıslarla bir alıp veremediğim yok.

ABDULLAH ÇATLI’NIN BİR ANISI

Gazan mübarek ola yiğidim, dedim, sizlerde bu iman, bu mesuliyet duygusu oldukça bu hareket muzaffer olacaktır muhakkak.

O’nun verdiği mücadelenin önemini “tepkisiz toplum” olduğumuz şu günlerde daha net anlıyoruz.

1977 yılıydı… O yıllarda ismi ile Film Radyo Televizyonla Eğitim Merkezinde radyo programları metin yazarı olarak çalışıyordum. Mesai arkadaşım Osman Oktay’ın hemşerisi Ankara ilahiyat Fakültesi öğrencisi bir genç odamıza geldi ve bir sıkıntısını anlatı, yardım istedi.

İlahiyat Fakültesi öğrencisi bu delikanlımız son sınıfta idi, okulu bitirmesine dört beş ay vardı. Ankara Ülkü Ocakları Başkanı Abdullah Çatlı buna ağır mı ağır bir ceza vermişti. Bir yıl süreyle okula devam etmesi yasaklanmıştı, bununla da kalmıyordu bir yıl süreyle bu gencimiz Ankara’yı terk edecekti. Cezası bittikten sonra hem Ankara’ya hem de okuluna geri dönebilirdi.

Ülkücülük hayatımda ilk defa böyle bir ceza türüne rastlıyordum ve şaşkındım. Bu cezaya muhatap olan gencimize sorduk:

-Abdullah Çatlı durduk yerde böyle bir ceza kesmez. Peki, bu cezaya gerekçe olan konu neydi?

Gencimiz ceza sebebini bize şöyle anlattı: -Okulda bir kız arkadaşım vardı, iki yıl arkadaşlık yaptık. Sonra nişan yapmak istedik ama ailelerimiz anlaşamadılar ve ayrıldık. Okul başkanı da beni sevmezdi, konuyu Ankara Ocağa farklı şekilde yansıttı ve Çatlı Başkan da bana bu cezayı kesti… Yalvardım, bu cezayı 5 ay erteleyin, okulumu bitireyim ondan sonra 10 yıl süreyle Ankara’ya gelme yasağı koyun dedim ama ertelemediler. Osman Oktay hemşerisini dinledikten sonra bana döndü:

 

-Bu işi halletmek sana kalıyor dedi, benim Çatlı ile bir hu-kuğum yok.

 

Önce çekimser kaldımsa da Osman Oktay’ı kıramazdım ve ertesi gün Ankara Ocağa gitme konusunda Bucaklı gencimizle sözleştik. Beynimde bazı soru işaretleri vardı ama Besni Öğretmen Lisesinden Ankara’ya yeni geldiğim için Anadolu’da ülkücü öğretmene ne derece ihtiyaç duyulduğunu biliyordum ve konuya bu pencereden bakarak yardıma olmayı kabul etmiştim

Ertesi gün Ankara Ocağın yolunu tuttuk, Çatlı Başkanın odasına girdik, hemen ayağa kalktı daha kapı girişinde karşıladı, el sıkışmak hafif kalırdı o yıllarda ve pek tercih edilmezdi… Şöyle adamakıllı sarıldık, kucaklaştık… O sarılmalar, o kucaklaşmalar ne özge duygular akıtırdı içimize, kalbimiz bir serçe kanadı gibi pır pır titrerdi, göğüs kafesimize nisan yağmuru gibi ıpılık bir şeyler akardı… Biz ülküdaştık, biz öz gardaştan öte tek candık, tek yürektik, tek bedendik bre! Hey gidi günler hey!

-Vay Hocam, Alper Hocam şeref verdin Ocağımıza! diye yürekten bir sesle hoş geldin demişti..

 

Yanımdaki Bucaklı genci görünce konuyu anlamıştı aslında. Bir saat o konuya özellikle girmedi. Kutlu Töre’den konuştuk, Bozkurtların Türküsünden konuştuk, Çirkef ten konuştuk… Geliş maksadımızı unutmuştuk adeta…

O yıllarda Ocak başkanlarımız her yeni eseri, hatta dergilerdeki her hikâyeyi bile takip eder o eserlerden ülkü aşkını alazlandırır, o eserlerden azmini biler, o eserlerden ufkunu genişletirdi… O yılların başkanları kaset ülkücüleri değil kitap ülkücüleri idi. Herkes görüşünü serbestçe ifade ederdi, kimse kimseyi “hain”ilan etmezdi, kimse elinde ülkümetre ile gezmezdi; bir Anadolu gencini ülkücü yapmak için otogarlarda beklenilir üniversitelere yeni kayıt yaptıracak gençler karşılanır, okula kayıt işine yardıma olunur, yurtlardan yer temin edilir, yer bulunamazsa aynı yatakta koyun koyuna yatılırdı… Ben de Ankara’ya ilk geldiğimde ev tutuncaya kadar Yüksek Öğretmen Yurdunda Ender Gökdemir ve Mehmet Şahingözle koyun koyuna yatmıştım.

Neden sonra Abdullah Çatlı gecikmiş konuya girdi:

-Emriniz hocam! dedi… Bu ziyaretinizin bir sebebi olmalı?

-Estağfurullah yiğidim, emir haddimiz değil, dedim

-Estağfurullahı yok Hocam, dedi Çatlı, bu hareketin her romancısı, her hikâyecisi, her kalem erbabı benim yaptığımdan daha şerefli bir uğraş vermektedir… Bizim yerimize başka ülküdaşlarımız ikame edilebilir ama sizlerin yerine asla…

 

Nefsimi okşayan bu hoş sözleri fırsat bilip hemen konuya girdim:

-Çatlı Başkan! Ben Ankara’ya Besni’den geldim, Anadolu’da ülkücü öğretmene ihtiyaç had safhada, Ankara’dan mezun edip göndereceğimiz her genç en az beşyüz ülkü fidanı yeşertecektir, bizim ülkü fidanlarına ihtiyacımız var, bizim öncelikle öğretmene ihtiyacımız var gardaşım! Dedim.

Çatlı Başkan sözü aldı:

-Sizi çok iyi anlıyorum Hocam, konuya baktığınız pencereye de saygı duyuyorum… Ama bir de benim baktığım pencere var. Ben de onu arz edeyim, beraber bir karara varalım… Bu arkadaşımız İlahiyat Fakültesinde bir bacımızla arkadaşlık kurar, bacımızın niyeti gönül eğlendirmek değildi; söz kesmek, nişan yapmak, evlenmek maksadı taşımaktadır…. Örfümüze göre bu arkadaşımız ailesini gönderip bacımıza dünür olması gerekir, ama bu uyanık dünür işini bir yıl sallar, derken bacımız bunun ailesi ile tanışır, ailesine de kendini sevdirir, tam o sıralarda bu genç, bacımızı bırakıp başka bir bacımıza kancayı takar, maksadı ise sadece gönül eğlendirmek… Hayretler içinde donup kalmıştım… Bana önceden söyle-nenlerin tam tersi bir tablo vardı karşımda… Mahcubiyetimi gören Çatlı Başkan gence dönüp birden sertleşti, ses tonunu da yükselterek:

 

-Alper Hocama yalan söyledin değil mi? dedi gürleyerek.

Genç süklüm püklüm oldu, ezik bir ses tonuyla:

-Evet, başkanım, dedi

Çatlı Başkan işaret parmağını alevden bir mızrak gibi gence doğru uzattı ve hışımla gürledi:

-Bu hareketin ikibine yakın ülkü ocağı ve ikibine yakın başkanı var, ama bu hareketin on tane romancısı ve hikâyecisi yok… Alper Aksoy’a yalan söylemek densizliğini gösterdiğin için cezanı ikiye katlıyorum, hemen şimdi buradan çıkıyorsun ve iki yıl sonra gelmek üzere Ankara’yı terk ediyorsun.

 

“Emredersin başkanım” diyen genç ayağa kalktı, geri adımlarla odadan çıktı ve gitti.

Çatlı Başkan da yerinden kalktı, bir elini cebine soktu, ya-kınındaki pencereye doğru iki üç adım attı, diğer eliyle camın buğusunu sildi… Gözleri çok uzaklara kaymıştı… Tabii benim merakım da giderek artıyordu. Odadaki atmosferin beni rahatsız etmiş olabileceği inceliği ile benim muhtemel sorularıma cevap olacak ruh halini seslendiriyordu adeta:

–           Bazen kendime “çok katısın Abdullah diyorum”, âmâ beynimin diğer yanından başka bir ses cevaplıyor bu soruyu: “Savaş meydanında taviz verilmez”… Bak Alper Hocam, Hacettepe yurdunun lağımlarında düşük çocuklar akıyor. Ben bizim kontrolümüzdeki okullarda ve yurtlarda aynı çirkefi görmek istemiyorum ve onun için çok katıyım, üstelik İlahiyat Fakültesinde tavize daha çok kapalıyım.

 

Buğulu camdan dışarı bakarken birden bana doğru döndü:

 

-Beni anladınız değil mi dedi?

 

-Gazan mübarek ola yiğidim, dedim, sizlerde bu iman, bu mesuliyet duygusu oldukça bu hareket muzaffer olacaktır muhakkak.

 

Hey gidi günler hey! O güzel insanlar o iyi atlarına binip gittiler.

“ Abdullah Çatlı boynu kırılarak öldürüldü”

 

Sedat Peker’in yaptığı açıklamaları insanlar ilk duyduğunda komplo teorisi sanıyordu ama yıllar sonra Ergenekon davasında bu olay şöyle gerçekleşti;

 

Birinci ‘Ergenekon’ davasının gizli tanığı, Abdullah Çatlı ve Gonca Us ’un öldürüldüğünü ve Veli Küçük ’ün bunu bildiğini iddia etti.

 

Gizli tanık, Çatlı’nın Susurluk’taki kaza nedeniyle ölmediğini iddia etti.

 

İSTANBUL-Birinci ‘Ergenekon’ davasının 211.duruşmasında, ‘Gizli tanık poyraz’ dinlendi.

 

Tanık, Abdullah Çatlı ile Gonca Us ‘un Susurluk’taki kazasında değil, boyunları kırılarak öldürüldüğünü ve Veli Küçük ‘ün bunu bildiğini iddia etti.

İddialar hakkında ‘midem bulanıyor’ diyen Küçük mahkeme salonunu terk etti.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada dinlenilen “gizli tanık Poyraz”, sava Mehmet Ali Pekgüzer’in sorularını yanıtladı.

Pekgüzel’in “Abdullah Çatlıyı tanıyor musunuz?” sorusuna gizli tanık, “Allah rahmet eylesin, toprağı bol olsun” diye yanıt verdi. Sava Pekgüzel’in, tekrar tanıyıp tanımadığını sorduğu gizli tanık, aynı cevabı verdi.

“SEDAT PEKER’İN YAŞI YETMEZ”

Pekgüzel’in, “Sedat Peker de aynı şeyi söylüyor” sözleri üzerine gizli tanık, “Sedat Peker onu tanımaz. Çatlı’yı çok iyi tanıyan Drej Ali, Muhsin başkandır. Çatlı’yı eskiler tanır. Peker’in yaşı yetmez” dedi.

“HABERİ İLK VELİ KÜÇÜK ALDI”

Pekgüzel’in Susurluk kazasıyla ilgili bilgisi olup olmadığını sorduğu gizli tanık, “Kaza haberini ilk alan Veli Küçük ‘tür” diyerek, Abdullah Çatlı ve Gonca Us ‘un kaza nedeniyle değil de 3-4 kişi tarafından boyunları kırılarak öldürüldüğünü iddia etti.

“Gizli tanık Poyraz”, kaza geçiren arabayı arkadan takip eden Sedat Bucak’ın koruması “Abaza Yalçın’ın eski özel harekâtçı olduğunu ifade ederek, “Kaza yerine anında gelen Abaza Yalçın’dır. Ben Abaza Yalçın ile sohbet ettim. Bana kazadan değil de boyunları kırılarak öldürüldüğünü söyledi. Kaza haberini ilk alan Veli Küçük, boyunlarını kıran 3-4 kişi de biliyor. Bunları açıklasın. Benim çok iyi bilgim var ama ispatım yok” şeklinde konuştu.

Gizli, tanık, ikinci “Ergenekon” davasının tutuklu sanığı eski Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ile Veli Küçük ‘ün birebir bağlantısı olduğunu da iddia etti.

VELİ KÜÇÜK SALONU TERK ETTİ

Tutuklu sanıklardan Veli Küçük de, gizli tanık kendisiyle ilgili iddialarda bulunduğu sırada, “Dinlemek istemiyorum. Artık midem bulanıyor” diyerek salondan ayrılmak istedi. Başkan Özese’nin “Sizinle ilgili konuşuyor” sözleri üzerine Küçük, avukatının salonda olduğunu belirterek, ayrıldı.

SANIKLAR YİNE DE İZİN ALDI

Bu arada, mahkeme heyeti tarafından “ara verildiği sırada sanıkların duruşma salonundan çıkabileceklerine” ilişkin ara karar olmasına rağmen, bazı sanıkların Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Hüseyin Özese ‘den izin alarak salondan ayrıldıkları görüldü.

Duruşma yarına ertelendi.

 

YEŞİL ile beni birbirimize kırdırmak istediler

 

Sedat Peker’in Aksiyon dergisi muhabirlerinden Birol Aydın ile yaptığı tarihi röportaj

Yeşil ile kendisini cepheleştirip birbirine kırdırmak istediklerini belirten Sedat Peker “Eğer onun suçu varsa, devlet onunla muhatap olsun. Benim bir suçum varsa benimle. Devletin içinde yetkili gibi görünüp de aslında yetkili olmayan insanlar var. bunlar bir kişiyi vurduralım, ortalığı karıştıralım diyor. Demokrasilerde böyle şeyler olmaz” diyor.

 

Sedat Peker, 32 yaşında bir Türk vatandaşı. Cürüm işlemek için çete kurmak iddiasıyla defalarca tutuklandı. Gençlik yıllarında ismi, uyuşturucu satıcılarıyla mücadele eden kişi olarak geçti. Sonra Susurluk Raporu’nda yer aldı. Kontrgerilla, yeraltı dünyasının ünlü ismi, mafya babası sıfatlarıyla anıldı. Şimdilerde kendini işadamı olarak tanıtıyor. Geçtiğimiz yıl, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı bir raporda, ‘Bazı mafya babalarının işadamı kisvesiyle kendilerini legalleştirmek istedikleri’ maddesi de vardı. Peker, bu iddiaların hepsini reddediyor. Amacının, inandığı doğrulan savunan insanların ezilmesini engelleyecek kadar çok para kazanmak olduğunu söylüyor.

 

Aksiyon: Yazılan ve söylenenlerin dışına çıkarsak, Sedat Peker, kendisini nasıl tanımlıyor?

Sedat PEKER: Çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında akrabalarımız, benim için ‘Ne kadar sakin bir çocuk’ der, abimler için de ‘Çok hırçın’ diye yakınırlardı. Sonra hayatın bize yüklediği misyona baktığımızda, roller tamamen değişti. Ben şiddet yanlısı, onlar normal tutum içerisinde oldu.

Aksiyon: O sakin çocuk, nasıl korku veren biri haline geldi.?

Sedat PEKER: Çocukken meltem rüzgarı ve Latin müziği eşliğinde, bir hamağın üzerinde ağızlıkla soğuk bir içecek içmeyi hayal ederdim. Fakat meltem rüzgarlarını hayal ederken; hayat bize devamlı fırtına gibi esti. Ben de bütün hayallerimi kasırgaya, fırtınaya göre ayarladım.

Aksiyon: Sizi kasırganın önüne sürükleyen neydi?

Sedat PEKER: Hiç kimsenin adına kurtarıcı değilim. Belki kendimi bile kurtarmaktan acizim. Ama öyle bir toplum düşünün ki, beşikten mezara kadar hep korkuyla yaşıyor. Türk toplumunun korkaklaştırıldığına ve yalaklaştırldığına inanıyorum.

Aksiyon: Siz hiç korkmadınız mı?

Sedat PEKER: Ben hiçbir şeyden korkmuyorum. Yüce Allah’tan dahi! Çünkü Yüce Allah’ı çok seviyorum. İnsan sevdiğinden korkmamalı. Korkuyu hayatımdan sildim. İnsan, korkmaktan korkmalı.

Aksiyon: Çocukluğunuz Almanya’da mı geçti?

Sedat PEKER: Buna hiçbir zaman anlam veremedim. Devletin raporlarında 1983 senesinde Almanya’da ülkücü faaliyetlerde bulundu deniyor. Ben 1971 senesinin Haziran ayında doğdum. 12 yaşımda, koskoca Almanya’nın siyasi faaliyetlerini nasıl yönlendirebilirim?

Aksiyon: Açık ve kapalı kaynaklar bunu söylüyor…

Sedat PEKER: Birilerinin istediği şekilde yapılan yorumların kaynağı ne kadar doğru olabilir? Hayatımda ilk defa 1996 yılında Almanya’ya gittim. Eşim ve çocuğumu görmek için. Adapazan’nda doğdum ve 5 yaşımda İstanbul’a geldim.

Aksiyon: isminiz, çok genç yaşta yeraltı dünyasıyla anıldı. Şimdi de bir işadamı portresi çiziyorsunuz.

Sedat PEKER: Genelde kontrgerilla veya devletin iç bünyesinde, devlet adına eylemlere karışmış kişi olarak sunuldum.

Aksiyon: Susurluk raporlarında çete lideri diye, isminiz geçiyor…

Sedat PEKER: Bir papazın porno dergisinde isminin geçmesi ne kadar mantıklıysa, benim ismimin de bu raporlarda geçmesini o kadar mantıklı görürüm.

Aksiyon: Size yöneltilenlerin hiçbiri mi doğru değil?

Sedat PEKER: Ben dedikleri kadar siyah değilim. Ama kendimi savunmak adına, beyazım da diyemeyeceğim. Yaşadığımız toplum o kadar kirli ki, ister istemez, o kirliliğe bulaşıyorsunuz. Fakat pisliğe daha az bulaştığımı söylüyorum.

Mecbur kalınarak oluşmuş bir ehven—i şer. Hayatta ve ayakta kalabilmek için. Şiddetin iyi bir şey olmadığını şimdi de savunuyorum ama toplum beni 90 derece değiştirdi.

Aksiyon: Nasıl bir işadamısınız?

Sedat PEKER: Mademki kapitalizm dünyada tüm ağırlığını hissettiriyor, o halde çok para kazanacaksın. Geçmişte, yapmak istediklerimi çaresiz kalınca şiddete başvurarak anlatmak istedim. Şimdi kapitalizm çağı olduğunu anladım. Yapılabilecek şey, para kazanmak… Kendimi işadamı gibi görmek istemiyorum. Çünkü ben işadamı olmaya çalışıp sanki bir şeylerden kaçıyormuşum gibi yorumlandı.

Aksiyon: Şu an ne iş yapıyorsunuz?

Sedat PEKER: Birçok iş yapmak istedik, ama rahat bırakılmadı* Kolejlerim, dershanelerim vardı. Peker’in okullarında çeteci yetiştiriliyor diye karikatürler çizildi. İlişkimizi kesmek zorunda kaldık. Benimle telefonda görüşen işadamı arkadaşların şirketleri incelemeye alınıp, fütursuzca cezalar kesiliyor. Tanıdıklarımın her biri emniyete getirilmiştir. Allah razı olsun, bu sefer onlar da daha çok bedel ödeyici tavır aldılar. Çocuklarını, ailelerini de getirip tanıştırdılar.

 

Aksiyon: Peki, kazancınız nereden?

Sedat PEKER: Bulgaristan’da kereste üretimi yapıyorum. Türkiye’de reklam işine ağırlık verdik. En hızlı büyüyen iş kollarına girmeyi düşünüyorum. Şu an reklamcılık böyle. Ayrıca arsa, emlak danışmanlığı ofisi kurduk.

Aksiyon: Bükülecek bilekleri parayla mı bükeceksiniz?

Sedat PEKER: inandığım doğrulan savunan insanların ezilmesini engelleyecek kadar paraya ihtiyacım var. Türkiye’de belli aileler var. Acaba bir tane vergi denetleyicisi gidip, bunlara muhasebe kayıtlarınızı incelemek istiyorum diyebiliyor mu? Türkiye belli ailelerin egemenliği altına girmiş, özgürlüğünü kaybetmiş, belli güçlere boyun eğmiş.

Aksiyon: Bu şekilde kaç aile var?

Sedat PEKER: Dokunulmazlar diye bir mafya filmi seyretmiştim. Maliye ajanı, mafya babasını yakalayabilmek için çok komik durumlara düşüyor. Bir yaşlı adama danışıyor. Yaşlı diyor ki, ‘Komik duruma düşüyorsun. Mafyanın nerede olduğunu, viskinin nerede içildiğini bu ülkede herkes biliyor/ Sonra 5 yıldızlı bir otelin deposuna iniyorlar. Her taraf viski dolu. Kanada sınırlarında aranan içki kaçakçılığı, zaten 5 yıldızlı otellerde bakanların, milletetvekillerinin, çok zenginlerin gittiği yerde. Türkiye’de de bu aileleri herkes biliyor. Bankası, televizyonu, radyosu, koruma şirketi, sanayii var. Bu artık bir aile değil devlet. Servet düşmanı değilim. Ama eldeki imkânlar yönetime karşı baskı olarak kullanılıyorsa, burada bir sorun var.

Aksiyon: Viski şişeleri 5 yıldızlı otelde değil de neden bile bile mahallenin bakkalında aranıyor?

Sedat PEKER Birilerini Hacivat Karagöz gibi ortaya çıkarıp, halkın dikkatini o yöne yöneltirken, bakkalları, marketleri soyuyorlar. Suç, marketini bırakıp Karagöz seyretmeye gidende! Beni seyredeceğinize papyonlu, smokinli hırsızları görün. Beni günah keçisi seçtiler. Bu şekilde gazetelere çıkmaktan benim gibi isyan etmeyecekler var, gidin onları seçin. Kimsenin benden korkmasına gerek yok.

Aksiyon: Size ‘Kabadayı’ da deniyor, ‘Mafya babası’ da. Hangisi size uygun?

Sedat PEKER: Yeniçeri Ocağı dağıtıldığında, gruplar halinde, mahallelerdeki esnaflara dadanıp, namuslarına göz diktiler. Gönüllü gençler bunlarla mücadele etti. Soylu ailelerin çocuklarıydı. O dönem ‘KülKaribeyi’, gönüllü zaptiye memuru anlamında, onurlu bir kavramdı. Mafya babalığını ve kabadayılığı asla kabul etmem. Anlattığım manasıyla, külhanbeyi kavramını kendime yakıştırırım.

Aksiyon: Kabul etmiyorsunuz, ama size neden ‘mafya babası’ deniyor? Bana demiyorlar mesela.

Sedat PEKER Mahalle karakolunun komiserinin canı sıkılsa, koluma kelepçe takıp, götürebiliyor. Bu nasıl bir mafya yapılanması ki bir komiser kelepçe takıp götürüyor.

Aksiyon: Peki size hâlâ ‘Sedat Abi şu işimizi hallediver ‘diye geliyorlar mı?

Sedat PEKER: Yaptığım hiçbir şeyden utanmadım ve sizin tahmin ettiğinizden çok daha fazlasını yaptım. Birisi gelip ağlayıp gözyaşı döktüğü zaman, önceden hissiyatla davranıp sert bir şekilde feveran ediyordum. Şimdi bunun sistemle değişeceğine inanıyorum. Büyük gazetelere ilan vermiştim; ‘Savcılıklara şikâyet edin. Devletin kurumlan artık kendilerini toparlamak üzere, eskisi gibi boşluk yok’ diye. Devlet artık hakkını aramaya başlamıştır. Tırnağını taktığı an, şu an komple koparamasa bile, hiç değilse unutulmayacak çizikler bırakıyor.

Aksiyon: Sık sık gözaltına alınıp sonra ya polisten ya da mahkemeden hemen bırakılıyorsunuz. Bunun sebebi devlet içinde bir dayanağınız olmasından mı?

Sedat PEKER: Ben öcülere hiç inanmadım. Sadece onuruma inandım. Söylenmemesi gerekli şeyleri söyleyip yapılmaması gerekli şeyleri yaptım. Bugüne kadar PKK’Iılara dahi yapılmayan işkenceler bana yapıldı. İşkenceden iki kez ameliyat oldum. Doktor raporlarıyla sabit. Sadece mensubu olduğum milletin devleti kötü duruma düşmesin diye, hiçbir zaman şikâyetçi olmadım. Ayrıca devletin içerisinden bililerinden güç alarak bir şey yapacak kadar zavallı olmadım. Ben bir şey yaparsam, adam gibi yaparım. Eğer bedel ödeme zevkim olmasaydı, bugüne kadar hiçbir bedel ödemezdim.

Aksiyon: Öyleyse siz, devlet içerisinde bir gruplaşmadan dolayı mı işkence gördünüz ve sık sık alındınız?

Sedat PEKER: Niçin işkence gördüm diye hiçbir zaman düşünmedim. Ama bir emniyet müdürü, öldürülmüş olan bir kumarhane patronu ve uyuşturucu kaçakçısından bana işkence yapması karşılığında para aldı. Sonra cezaevine girdi. İsmi Sedat Demir. Şimdi dışarıda. 6 sene geçtikten sonra mahkeme kararıyla görevine iade edildi. Bunlar benim neden işkence gördüğümü açıklamaya yeterlidir. Birilerinden yardım görmek gibi bir lüksüm olmadı. Ben zorların adamıyım. Öyle olmasaydım, zor bir hayat seçmezdim. Yaşadığımız hayat zorluğun ötesinde iğrenç! Çünkü yaşamış olduğumuz kulvarda muhatap olduğumuz insanlar, yüreklerini kaburgalarının arkasında saklıyorlar.

Aksiyon: Medyanın sizi tanımlamasını nasıl buluyorsunuz?

Sedat PEKER: Bu ülkenin nüfusu 70 milyon. Gazete tirajları 2.5 milyon. İnsanlar gazetelere inansalar, alır okurlardı.

Aksiyon: Sizde bir kusur yoksa medya neden sizi kötü göstermek istesin ki?

Sedat PEKER: Geçen sene evden alındım. Ben gözaltındayken, yatak odama mikro gizli kamera konulmuş. Çıktıktan sonra evi detektörlerle tararken bulduk. Aşağıda toplantı yaptığım oturma odamda da aynısı. Bunları avukatlarım kameralarla tespit etti. Emniyete ve Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına şikâyet dilekçesi verdim. Yatak odasında benim aleyhime kullanılabilecek delil nedir?

Aksiyon: Bu sistemi polis mi kurdu?

Sedat PEKER: Bu konuyla ilgili tahkikat yapılmadı. Hangi insan hakları buna onay verir? Benim ailem o haldeyken ya da o halde başka bir görüntü çekilseydi, bunun benim suçlanmam için ne faydası olacaktı? Demek ki bu ülkede suçlamak için delilden çok şantaj yöntemi kullanılıyor.

Aksiyon: Susurluk Raporu’nda ifade edildiği gibi Yeşil lakaplı Mahmut Yıldırım’ı tanıyor musunuz?

Sedat PEKER: Birebir ne telefonla ne yüz yüze görüşmem oldu. Görüşsem söylerim. Yeşil denen insanla şu an düşman değilim. Ama çok eskiden aramızda sorun vardı. Gıyaben tanıştık. Bir ara vasıtasıyla. Onun söyledikleriyle benim söylediklerimi karşılaştırdık. Böylece aramızdaki sorunu hallettik. Ben sözde kendisi ve ailesi hakkında küfretmişim. “Küfretmek tarzım değildir. İnsanlarla düşman olup savaşmayı severim ama asla ailelerine dil uzatmam. Bu şerefsizlik olur” dedim. Kendisi de benim hakkımda söylediği ileri sürülen şeyleri söylemediğini söyledi. Sonra baktık ki bir oyun oynanıyor. Karşılıklı cepheleşip bizi birbirimize kırdırmak istemişler. Eğer onun suçu varsa, devlet onunla muhatap olsun. Benim bir suçum varsa benimle. Devletin içinde yetkili gibi görünüp de aslında yetkili olmayan insanlar var. Bunlar bir kişiyi vurduralım, ortalığı karıştıralım diyor. Demokrasilerde böyle şeyler olmaz.

Aksiyon: Veli Küçük Paşa’yla ilginiz nedir?

Sedat PEKER; Kendisiyle düğün, dernek gibi cemiyetlerde karşılaştım. Elini sıktım. Tanımaktan da onur duydum. İllegal ya da herhangi bir çalışmamız olmadı. Ama onun Türkiye Cumhuriyetler konusunda hassasiyetlerini biliyorum.

Aksiyon: Korkut Eken, sizinle ilgili ‘Bazı insanlar gibi görevde ayrı, emekliyken ayrı davranışlarda bulunmamış, aksine çok daha duyarlı davranmıştır’ diyor. Görevdeyken ayrı, emekliyken ayrı ne demek?

Sedat PEKER: Hepimiz bir vatandaş olarak devletimize, milletimize karşı görevliyiz. Bu da böyle bir görev.

Aksiyon: Eken bir devlet memuruydu. Siz sivilsiniz. Bahsettiği başka bir görev olmalı…

Sedat PEKER: Ben hayatım boyunca memuriyet yapmadım. Zaten memurluk yapmak benim yapıma uygun değil. Sizin dediğiniz manada bir memuriyetim söz konuşu değil.

Aksiyon: Sanının karşılıklı olarak ne demek istediğimizi anlıyoruz. Ama bunları kelimelere mi dökmek istemiyorsunuz?

Sedat PEKER: Kelimelere dökülecek çok bir şey yok. İnsanların hayatında yaşananlar vardır. Benim hayatımda yakılacak hiçbir şey yaşanmadı. Herkesten çok hata yapmış olabilirim. Ama utanacağım bir şey yapmadım.

Aksiyon: Külhanbeyiyim, diyorsunuz. Ekenle devlet adına irtibatınız bu kavram kapsamında mı oldu?

Sedat PEKER: Normal yapılması gerekli olan vatandaşlık görevlerimi yaptım.

Aksiyon: Size ‘baba’ denilince ne düşünüyorsunuz?

Sedat PEKER: Çocuklarım baba dediği zaman hoşuma gidiyor.

Aksiyon: Köroğlu lakabınız nereden geldi?

Sedat PEKER: Mesela ortaokul ve lisedeyken de ‘General7 derlerdi. O zaman general değildim. Sonra Köroğlu denildi, o da değilim. Beni tanıyan insanlar hayat maceramın hep böyle çilelerle geçtiğini bildikleri için böyle bir yakıştırma yapmışlar.

Aksiyon: Eşiniz, sizin yaşadığınız bu âlemden ve hakkınızda çıkan haberlerden rahatsız mı?

Sedat PEKER: Benim başıma gelenlerden sonra televizyon seyretmez, gazete okumaz. Sadece internette istediği haber sitelerini takip eder. Eşim, bu dünyaya benimle aynı bakıyor. Ama yaşadığım dünyanın ne uzağından, ne yakınından, içinde değil.

Aksiyon: Siz MHP’li ve ülkücü müsünüz?

Sedat PEKER: Ben MHP’li değilim. Ülkücü de değilim. Pan-türkistim. Eski adıyla Turan. Kendi beynimde sembolize ettiğim ismiyle yeni kurulacak olan Birleşik Türk Devletleri.

Aksiyon: Liberal Demokrat Parti’ye oy vereceğim, dediğiniz doğru mu?

Sedat PEKER: Rizeli olduğumdan, bir dönem Mesut Yılmaz’ın yakını dediler. Onun yönetiminde, üstüme gelinmesi için, zannediyorum ki yakınları tarafından yetkililere emir verildi. Bir ara gazeteler Çiller Özel Örgütü diye bir şey yazdı. Çiller iktidarı varken, bu ülkede eziyet gördüm. LDP’ye oy vereceğim dememdeki sebep, aslında bir kara mizah yapmaktır. Bunun sebebi, birine daha yakın diye yazarlar, Allah korusun o da iktidar olur da bir de ona düşman olurum diyedir. Ben kimseye oy vermeyeceğim. Ama şunu da söyleyeyim, Besim Tibuk’un delikanlı çıkışları var. Bu kadar doğruyu söyleyen bir insanın iktidar olmayacağını bilecek kadar, zeki olduğumu sanıyorum.

Aksiyon: Hayatınız da sizi çok etkileyen birileri oldu mu?

Sedat PEKER: Size komik gelecektir… Bunu hiçbir zaman söylemedim. Belki güçlü iken söylesem, yalakalık yapılıyor gibi düşünülürdü. Beni çocukken en çok Saadettin Tantan etkiledi. Elinde otomatik silahla, kadın satılan yerlere yaptığı baskınlar beni çok etkiledi. Ne kendisine ne de başkalarına söyledim. Ama beni etkileyen, belki de beni azmettirici olan, sonradan İçişleri Bakanı olan Tantan’dır! Polislik görevindeyken yaptıklarından çok etkilendim. Kötülerin korkulu rüyası, elinde bir silah, tekmeyle kapılan kırarak içeriye giriyor…

Aksiyon: Futbolda bir şike çetesi ortaya çıktı. Çetenin elebaşının da Ali Fevzi Bir olduğu iddia ediliyor. Çeteler futbola kadar girdi mi?

Sedat PEKER: Ben şike ve kumar işinden anlamam. Bilgi sahibi olmadığım için şike vardır ya da yoktur diyemeyeceğim. Ama benim adım bu konu içerisinde basında geçtiği için şunu söylüyorum. Kardeşim Rizespor’un ikinci başkanıdır. Fenerbahçe’ye yakınlığım söyleniyor. Böyle bir şey de söz konusu değil. Ne kulüp yönetimini ne de bazı gazetelerde söylendiği gibi o kulübün alt yapısını organize ettiğim doğru değildir. Kulüp başkanıyla sorunu olanlar direkt onunla uğraşmalı. Beni bahane ederek ona yaptırım uygulamaya çalışmalarını doğru bulmuyorum. Aziz Yıldırımla atla deve kadar büyütülecek bir dostluğum olmadı. Yurtdışına futbolcu almaya geldiklerinde karşılaştık. El sıkıştık. Oradaki heyetle çay, kahve içtik. Şu an ona düşmanlığım da yok. Mecnun Odyakmaz diye bir arkadaşımı kulübün alt yapı sorumlusu yapmak istemişim. Hepsi hikâye. Odyakmaz akrabam ve Fenerbahçe’nin üyesi.

Aksiyon: Geçen yıl yayımlanan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bir raporunda, bazı mafya babalarının, çete liderlerinin kendilerini kamufle edebilmek için işadamı kisvesi giydikleri vurgulanıyor. Siz de bunu mu yapıyorsunuz?

Sedat PEKER: Koskoca Emniyet Genel Müdürlüğü böyle bir şey söylemişse, yalan söylemiştir diyemem. Ama bunun muhatabı ben değilim. Muhatabı Emniyet Genel Müdürlüğünün balolarına, davetlerine giden; papyon takmış insanlardır. Bazılarının bu davetli listelerini incelemesinde fayda vardır, diye düşünüyorum.

ERGENEKON

Peker’den Şok İfade!

Ayhan Çarkın’ın itirafları üzerine başlatılan soruşturmada ifade veren Ergenekon sanığı Sedat Peker, 19901ı yıllarda, Kürt işadamlarının ölüm emrinin MGK tarafından verildiğini duyduğunu söyledi. Devrimci Karargâh örgütü ve Ergenekon davasının tutuklu sanığı eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’yla ilgili de davaya çarpıcı ifadeler veren Sedat Peker, Avcı’nın Diyarbakır’daki itirafçıları kendisine emanet ettiğini belirtti: ‘Bu kişiler bana emanet edilmişti. Bana teslim edilen bu itirafçıların çoğu benim de yargılandığım dosyalardan yargılandı. Bu sanıklar tarafından bana söylenen, Dev-Sol’da Bedri Yağan grubuna yapılan operasyonlarda temizlik diye nitelendirilen eylemlerde bu itirafçıların görevlendirildiğini, kalan sağları en son bunların öldürdüğünü kendilerinden dinlemiştim/

Sedat Peker, Ankara Cumhuriyet Savcılığınca yürütülen faili meçhul cinayetler soruşturmasında Sava Hakan Yüksel’e 4,5 saat ifade verdi. Peker, ifadesinde, 19901ı yıllarda, Kürt işadamlarının ölüm emrinin MGK tarafından verildiğini duyduğunu söyledi. Peker’in, “Zaten o dönem herkes bu cinayetlerin kimler tarafından işlendiğini de çok açık biliyordu/’ dediği öğrenildi. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırımla arasını Korkut Eken’in bozduğunu dile getiren Peker, “Yeşil isimli şahsın Doğu’da bir zamanlar JÎTEM tarafından kullanıldıktan sonra MİT’le birlikte çalışmaya başladığı, MİT’te Mehmet Eymür’ün kadrosunda olduğu, onun da şehirlerde birçok eylemler gerçekleştirdiğini duyuyorduk’ ifadelerini kullandı.

İtirafçıları emanet etti, onlarla solcuları infaz etti

Devrimci Karargâh örgütü ve Ergenekon davasının tutuklu sanığı eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’yla ilgili de savaya çarpıcı ifadeler veren Sedat Peker, Avcı’nın Diyarbakır’daki itirafçıları kendisine emanet ettiğini belirtti. Peker şöyle devam etti: “Aynı dönemde Hanefi Ava, Diyarbakır’daki itirafçılardan Süleyman Öğer, Hüseyin Tilki, Hidayet Bozyiğit, İbrahim Babat gibi kişileri İstanbul’a getirmiş, bu kişiler istihbarat şubede Pala lakaplı Baş komiser tarafından bana emanet edilmişti. Bana teslim edilen bu itirafçıların çoğu benim de yargılandığım dosyalardan yargılandı. Bu sanıklar tarafından bana söylenen, Dev-Sol’da Bedri Yağan grubuna yapılan operasyonlarda temizlik diye nitelendirilen eylemlerde bu itirafçıların görevlendirildiğini, kalan sağlan en son bunların öldürdüğünü kendilerinden dinlemiştim. Mesela bu itirafçılar Hanefi Ava tarafından bana emanet edildikten sonra Mehmet Kurt isimli işadamından çok büyük paralar aldılar.”

Korkut Eken para karşılığı infaz listesinden isim siliyordu

Peker, Korkut Eken’in kendisine işadamı Ahmet Hamoğlu’nun PKK’ya yardım ettiğini söylediğini, kendisinin de buna, “Abi bu adam Çorumlu. Bildiğim kadarıyla Kürt değil, niye PKK’ya yardım etsin?” tepkisi verdiğini aktardı. Soruşturma savası Hakan Yüksel, Peker’e Kürt işadamlarına yönelik infaz listesi bulunduğu iddiasını da sordu. Peker, “Tahminime göre o dönemde PKK’ya yardım eden işadamlarına ve mafya üyelerine yönelik bir liste olduğu ve listedeki herkesin öldürüldüğü konuşuluyordu. O dönem kesinlikle devlet yoktu. Devlet adına yapılan işlerin devletle bağdaşan hiçbir tarafı yoktu. Ahmet Hamoğlu’da listeden ismini çıkarmak ve ölüm riskini ortadan kaldırmak için paralar verdi/’ şeklinde konuştu.

Ergenekon iddianamesinde yer alan ve Eken’in iş adamlarından para aldığını belirten telefon konuşmasına da açıklık getiren Peker şunları anlattı: “Atilla Yıldırım7a bu konuyu anlattım. Bunun üzerine gülerek, ‘Olay bildiğin gibi değil. Ben Korkut abiyi işadamı Ahmet Hamoğlu ile tanıştırdım. Hamoğlu’nun yanına çantasız geldik. Giderken Korkut abinin elinde bir James Bond çanta vardı7 dedi. Bunun üzerine çok şaşırmıştım. Eken’in, Hamoğlu’ndan bir çanta dolusu para aldığını biliyorum. O dönemde PKK’ya yardım eden iş adamlarına yönelik hazırlanan listedeki bazı şahısların öldürüldüğünü herkes konuşuyordu. Bence Hamoğlu da para verdi. O dönemde kesinlikle devlet yoktu/7

9 sayfayı bulan ifadesinde Peker, Eken ile 19957te tanıştığını anlatarak, “Tanıştığım zaman Kürt iş adamlarına yönelik faili meçhul zaten gerçekleşmişti77 dedi. Susurluk kazasında sonra tutuklanarak cezaevine konulan Eken7i ziyaret ettiğini söyleyen Peker şöyle devam etti: “Eken, Ayaş Cezaevinde yatıyordu. O zaman Kaçakçılık Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı olan Mehmet Emin Aslan’ı benim yanımda cezaevinden arayarak samimi konuşmalar yaptı/7

Eken Yeşilin kaburgasını kırdırdı

Korkut Eken’in, Yeşil ile arasını bozmaya çalıştığını söyleyen Sedat Peker şöyle dedi: “Ama aramız bozulmadı. Konuyu Korkut Eken7e anlattım. Kısa bir süre sonra İstanbul Asayiş Müdürlüğü7ne çay içmeye çağrıldım. Yan kesicilikten gözaltına aldılar. Çok feci işkence gördüm. Çıplak soyup fotoğraflarını çektiler. Ben bu olaydan sonra Yeşil’i, Sedat Demir’in Ankara Asayiş Müdürü olduğu zamanda gözaltına alıp işkence yaparak kaburgasını kırdığını öğrendim. Bunu isteyen kişinin de Korkut Eken olduğunu çok sonradan duydum.”

Halis Toprak da vardı

İnsanlarda o zamanlar korku içinde olduğunu çünkü polisler eşliğinde alınıp sorgusuz sualsiz öldürüldüklerini ifade eden Peker, Yakup Kürşat Yılmaz’ın kendisine Halis Toprak^ öldürülmesi için devlette görevli bazı kişilerin teklifte bulunduğunu ama bunu kabul etmediğini anlattığını da aktardı. Peker, “Bu ret olayından sonra açık cezaevinde kapalı cezaevine çıktığını söylemişti. Kendi isteklerini yapmayan kişiler bu şekilde sıkıntıya sokuyorlardı. Ama cezaevinde ama poliste işkence yaptırarak istediklerini alıyorlardı. Kürşat Yılmaz’ın Diyarbakır cezaevine şevki sırasında Mehmet Ağar Adalet Bakanıydı” diye konuştu.

SUSURLUĞUN 15 YILI

1990:19901ı yılların başı Türkiye için çok karanlık günlerdi. İşkencede ölümler, yargısız infazlar yaşanıyordu. Henüz derin devlet kimsenin gözünde somutlanmamıştı. Ama karanlık olaylar yaşanıyordu.

1992: İstanbul’da Kadıköy Çiftehavuzlar’daki hücre evine yapılan baskında Dev-Sol üyesi üç kişi öldürüldü.

1994: 13 Ağustos 1994’te PERPA’ya DHKP-C’ye yönelik bir operasyon yapıldı, beş kişi öldürüldü. Yargısız infaz iddialarıyla dava açıldı, polisler beraat etti.

1995:2 Mart: MİT mensubu Tank Ümit kaçırıldı ve bir daha haber alınamadı. 12 Mart Önce Gazi Mahallesinde kahve tarandı. Bir kişi öldü. Ardından çıkan olaylarda 17 kişi yaşamını yitirdi.

1996: 28 Temmuz: Ömer Lütfü Topal öldürüldü. 3 Kasım: Susurluk’ta meydana gelen kazada Abdullah Çatlı, sevgilisi Gonca Us, polis müdürü Hüseyin Kocadağ öldü, milletvekili Sedat Bucak ağır yaralandı. Böylece siyasetçi, mafya, polis üçgeni ortaya çıktı. Radikal Abdullah Çatlı, Özel Harekât Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin ve Özel tim polisi Ayhan Akça’nın birlikte halay çektiği fotoğrafları yayımladı. Medya karanlığın üzerine gitti.

2011: Eski Özel Tim Polisi Ayhan Çarkın, Radikali o dönemki faili meçhul cinayetlerle ilgili itiraflarda bulundu. Bu itiraflar üzerine Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı harekete geçti. Ayhan Çarkın gözaltına alınarak ifadesine başvuruldu. Bu ifadeler, Susurluk sürecinde ikinci perdeyi araladı. Faili meçhul cinayetler soruşturmasını derinleştirdi. Çarkın’dan sonra İbrahim Şahin sorgulandı ve tutuklandı. Ardından Ali Fevzi Bir sorgulandı. Dün de Sedat Peker, faili meçhul cinayetlerle ilgili savaya ifade verdi.

 

PEKER’DEN AVCI’YA AĞIR SUÇLAMALAR

Sedat Peker, Devrimci Karargâh terör örgütü davasının tutuklu sanığı eski polis müdürü Hanefi Avcı’yla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Dev-Solcu Bedri Yağan’ın ölümünde Avcı’nın parmağı olduğunu ileri sürdü: ‘Öldürenler polis değil, itirafçılardı. Benim yanıma yolladığı itirafçıları o operasyonlarda kullanıyordu/

PEKER: İFADELERİMLE, AVCI ERGENEKON ÜYELİĞİNDEN DEĞİL YÖNETİCİLİĞİNDEN YARGILANACAK

Avcı’nın bir dönem itirafçıları nasıl kullandığını ve kendisini nasıl yönlendirdiğini anlatıyordu. Bütün bildiklerini Ergenekon savalarına anlatacağını belirten Peker, röportajda, “Hanefi Ava ve itirafçı ekibiyle ilgili mahkemede açıklamalarda bulunacağım. Zaten savcılığın bunun üzerine otomatik olarak harekete geçeceğini düşünüyorum. O zaman kendisi (Ava) zannederim Ergenekon üyeliğinden değil yöneticiliğinden yargılanacaktır/’ diyor.

Peker aynı açıklamasında, “Benim yanıma gelen itirafçıların isimleri Süleyman Öğer, kardeşi rahmetli Cemal Öğer, Ali Ozansoy’un kardeşi, Hüseyin Tilki, Hidayet Bozyiğit ve başka birkaç kişiydi. Gazetelerde devamlı yayımlanan bir resim var, oradakilerin hemen hepsi Hanefi Avcı’nın selamıyla emanet olarak gelmişti. Devlete faydalan olduğu için bu arkadaşlarla ilgilendim’ ifadelerini kullanıyor.

 

 

DEV-SOLCU BEDRİ YAĞAN GRUBUNUN İNFAZI

Dev-Sol içinde tasfiye edilen Bedri Yağan’ın ve diğerlerinin tüm bitişik atış raporları çatışmada ölmediklerini, infaz edildiklerini gösteriyor. Öldürenler polis değil, bu itirafçılardı. Benim yanıma yolladığı itirafçıları o operasyonlarda kullanıyordu. En son temizliği yani imha işini onlar yapıyordu. Bunu bana itirafçı ekibinin sözcüsü konumunda olan Süleyman Öğer anlattı. Bu konuşmaya avukat Muhittin Beyaz ve Giresunspor’un eski başkanı Olgun Peker Aydın da şahittir diyor. Hanefi Ava ve itirafçı ekibiyle ilgili mahkemede açıklamalarda bulunacağım. Zaten savcılığın bunun üzerine otomatik olarak harekete geçeceğini düşünüyorum. O zaman kendisi (Ava) zannederim Ergenekon üyeliğinden değil, yöneticiliğinden yargılanacaktır/7 Peker, Avcı’nın cezaevine girmesinden sonra ortaya çıkan belgeler ve ses kayıtlarının kendisini doğruladığını, tüm bunları ve başka birçok şeyi mahkemede anlatacağını ifade ediyor. Sedat Peker, son dönemde yaşanan tutuklamaları da olumlu bulduğunu anlatıyor. Şöyle konuşuyor: “Elinde silah olan biri en fazla 5-10 kişiyi öldürebilir. Ancak elinde kalemini silah olarak kullanan kişi kitleleri birbirine düşman edip birçok kişinin ölümünden sorumlu olabilir. JTTEM elemanı itirafçı Aygan, Peker’in iddialarını doğrulamıştı

PKK itirafçısı ve JÎTEM elemanı Abdülkadir Aygan, Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcının itirafçılara sahip çıktığı yönündeki iddiaları doğrulamıştı. Cihan Hater Ajansına konuşan Aygan, Sedat Peker’in, ‘İtirafçıları bana Hanefi Ava gönderdi’ açıklamasını “Buna ben de bizzat şahit oldum’ diyerek tasdik etti. Aygan, Sedat Peker’in, “Hanefi Avcı’nın Diyarbakır’dan gelen eski itirafçı JÎTEM elemanlarını, ‘Pala Şeref lakaplı istihbarat polisi aracılığıyla İstanbul’da kendisine emanet ettiği, söz konusu itirafçıların; Tilki Selim, İbrahim Babat Hidayet Bozyiğit, Süleyman Öğer ve kardeşi Cemal Öğer oldukları” iddialarını doğruladı. Abdülkadir Aygan, JİTEM’de kendisiyle birlikte görev yapan Ali Ozansoy adlı şahsın Hanefi Ava tarafından İstanbul İstihbarat Daire Başkanlığına danışman olarak alındığını öne sürdü. Hanefi Avcı’nın ekibinde çalışan Murat Demir ve Murat Aydın isimli iki şahsın bir zamanlar Perinçek’in bir dergisine ellerinde silahlarla poz verip, ‘DTP Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın’ı bizler öldürdük’ dediklerini kaydeden Aygan, “Burada, gerçek suçluları örtbas etmek için böyle bir çıkış yaptırılmıştı bunlara. Bu iki elaman daha sonradan eski Özel Harekâtçı İbrahim Şahin’in yanında görüldüler.” diye konuştu.

AVCI: PEKER’İ DUYMAK İSTEMİYORUM

Yazdığı kitapla olay yaratan eski Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Ava, Peker’in iddialarını “duymak istemediğini” söylemişti.

AYHAN ÇARKIN’DAN ÇARPICI AVCI İTİRAFLARI

Susurluk döneminin öne çıkan isimlerinden eski özel harekât polisi Ayhan Çarkın’ın birkaç ay önce medyaya yaptığı şok açıklamalar kamuoyunu sarstı. Çarkın şok itiraflarında açık açık isimler ve olayın içerisinde bulunmayanların bilemeyeceği ayrıntılar verdi. Çok büyük bir soruşturmanın başlamasına da yol açan bu somut itiraflar üzerine çok sayıda kişi tutuklandı. Çarkın’ın itiraflarında Hanefi Ava geniş şekilde yer aldı. Taraftan Mehmet Baransu ile yaptığı röportajda Çarkın şunları anlatıyordu:

İtirafçı müessesesi de Avcı’nın döneminde başladı sanırım…

Diyarbakır Cezaevi’nin hemen yanındaydı şubelerimiz. Cezaevi, yanında siyasi şube, istihbarat vardı. Hanefi Ava istihbarattaydı. İstihbarat dediğin işkence yapıyordu. Siyasi şubedeydi. Cezaevi duvarıyla yan yanaydı şubesi. Onun yanında da bizim şube vardı. Cezaevi koridorundan adamlar içeri alınıyor, işkence yapılıyordu. Necdet Menzir o dönem orada müdürdü. Cezaevinden gelen çığlıkları şimdi duyuyorum ben. Kahkaha atıyorlardı. İtirafçıları kullanan, onlara operasyon yaptıran da bunlar. Kendiişlerini temizlettiler itirafçılara… Hizbullah diyorlar. Ne Hizbullah’ı, hepsini bunlar yaptı. Dönemimizde Hizbullah falan yoktu. Ne olduysa 199(ydan sonra oldu. Ben de 1990’da İstanbul’a geldim. Operasyon timindeydik. 13 kişiydik. Bütün örgütlerin operasyonuna biz giderdik. Bize adresleri gösteriyorlardı. Operasyon yapıyorduk.

İlk yaptığınız operasyonu hatırlıyor musunuz?

Unutmadım ki. İlk olay TÎKKO operasyonuydu. Kemal Yazar. Yaralı ele geçirdik. Ben vurdum. Dursun Karataş Cezaevi’nden firar ettirildi, ondan sonra başladı her şey.

Bahçelievler çatışmasında da siz vardınız sanırım…

Evet. O çatışma 3,5 saat sürdü. Hatta iki tane kadın vardı. Onları aldık. Ben orada üç tane de polis vurdum. Çünkü orada iki çocuk vardı. İçerdekilerle konuştuk. Bir şey yapmayacağız çocuğu ve kadını bırakın diye. Bana inandılar. Çocukları bıraktılar. O arada bizimkiler ateş etmeye kalktılar. Kollarından vurdum.

Dev-Sorun başına geçeceği söylenen Sinan Kukul ve Sabahat Karataş’ın infazı da derin devletin örgüte yön verme operasyonu muydu?

Sinan Kukul başına geçecekti, ondan öldürüldü. Bunu kime soracaklar. Fikret Işıkkaralar. Bu işleri en iyi bilen o. Dev-Sol masasının başındaydı.

Peki Bedri Yağan operasyonu. Çatışma demişlerdi ama ‘Mösyö’ kitabımda adli tıp raporlarını yayımladım. Kafalarına sıkılarak öldürüldükleri ortaya çıktı.

Bedri Yağan operasyonunda ben başka yerdeydim. Olay yerine gittiğimde bitmişti her şey. Hatta iki tane çocuk vardı. Sağ kurtulmuşlardı çatışmadan. İçeri dahi girmedim. İki çocuğu dışarıda alan kişi benim. O olay infazdı.

 

 

 

Dursun Karataş nasıl kurtuldu?

Karataş o operasyonlardan anlaşarak kurtuldu. Sonra ona polisleri taratma işlerini yaptırdılar. O dönemin bütün polis istihbarat ve MİT yetkilerinin alınması sorgulanması lazım.

DEVLET KENDİ POLİSLERİNİ ÖLDÜRTTÜ. TERÖRÜ DE KENDİSİ ÜRETİYOR KAHRAMANINI DA

Devlet mi polisleri tarattı?

Kâğıthane’de beş polis öldürüldü. Çirpıa deresinde, Şehremini’de, her yerde polis öldürüldü. Polislerin ölümünden sonra bize operasyon yaptırdılar. Dursun Karataş cezaevinden firar ettirildikten sonra her şey başladı. Böyle vatan sevgisi olmaz olsun. Terörü de kendi üretiyor, kahramanını da. Kaç tane polis öldü. Şimdi bunların hepsi ortaya çıkmalı. Ekip otolarını tarattırdılar. Hepsini bunlar yaptı.

Siz olayların neresindeydiniz?

Bizim katıldığımız operasyonlar ortada. Vurduklarımızı söylüyoruz. Hanefi Ava sinyal kaydırma yapıyordu. Sinyal kaydırma dediğin nedir biliyor musun? Biz şimdi ikimiz burada bir ağaç keseceğiz. Ağaç kesmeye gidiyoruz. Ama oraya gittiğinde bir bakıyorsun ağaç kesilmiş. Sen artık ortasındasın. Bu Topal (Ömür Lütfi Topal) meselesinde falan biliyorsunuz. Bütün telefon dökümleri önümüze geldi. Orası bizim çalıştığımız alandı. Abdullah Çatlı’nın arkadaşı olduğum için bizi de kattılar.

Olayların bazıları sizin üzerinize bilerek mi yıkıldı yani?

Bir tane olay olsa kendimizi savunuruz. Bir operasyona gidiyorsun. Silahlı çatışma çıkmış. Belki üç kişi çatışmış. Ama işi bitiliyorsun, bir bakıyorsun kâğıt imzalatılıyor. On bir kişinin ismi yazılmış, imzanı atıyorsun. Sonra diyorlar “aferin oğlum devam et’ sonra bir bakıyorsun birinden 10, birinden 20, derken 80 mermi çıkmış. Sonra gel Ayhan Çarkın ifadeye. Müdürler imzalamıyorlar mıydı, olay tutanak raporlarını?

Bizim müdürlerden imzalayan da var imzalamayan da. Kim hesap verecek? İbrahim Şahin mi verecek? Adamda bilmem ne hastalığı çıkmış yırtmaya çalışıyor. Mehmet Ağart, Hanefi Avcı’yı dışarıda bırakan devlet, devlet değildir. Tetiği kim düşürdü, kim çekti? Ayhan Çarkın. Suçlu o. Emir verenler nerede? Mehmet Ağar, Susurluk döneminde beni ve Oğuz Yorulmaz’ı Ankara’ya çağırdı. “Aman dikkatli olun” falan. Ben, Oğuz’a “Ne diyor bu” dedim. “Aman paralar ile ev almayın. Paranızı dikkatli harcayın.” O ara Oğuz ile göz göze geldim. “Paralan yurt dışına transfer edin” falan. Kullanıldığımızı o gün anladım. Paramız yoktu çünkü. Bak bu siyasi şubede patlayan bomba vardı. Ben oradan kurtuldum. Tüp şeklinde bomba vardı.

İtirafçı müessesi de Avcı’nın döneminde başladı sanırım…

İtirafçıları kullanan, onlara operasyon yaptıran da bunlar. Kendi işlerini temizlettiler itirafçılara… Hizbullah diyorlar. Ne Hizbullah’ı, hepsini bunlar yaptı. Dönemimizde Hizbullah falan yoktu. Ne olduysa 1990’dan sonra oldu. Ben de İSO’da İstanbul’a geldim. Operasyon timindeydik. 13 kişiydik. Bütün örgütlerin operasyonuna biz giderdik. Bize adresleri gösteriyorlardı. Operasyon yapıyorduk.

İlk yaptığınız operasyonu hatırlıyor musunuz?

Unutmadım ki. İlk olay TİKKO operasyonuydu. Kemal Yazar. Yaralı ele geçirdik. Ben vurdum. Dursun Karataş Cezaevinden firar ettirildi, ondan sonra başladı her şey.

Bahçelievler çatışmasında da siz vardınız sanırım…

Evet. O çatışma 3,5 saat sürdü. Hatta iki tane kadın vardı. Onları aldık. Ben orada üç tane de polis vurdum. Çünkü orada iki çocuk vardı. İçerdekilerle konuştuk. Bir şey yapmayacağız çocuğu ve kadını bırakın diye. Bana inandılar. Çocukları bıraktılar. O arada bizimkiler ateş etmeye kalktılar. Kollarından vurdum.

Dev-Sol’un başına geçeceği söylenen Sinan Kukul ve Sabahat Karataş’ın infazı da derin devletin örgüte yön verme operasyonu muydu?

Sinan Kukul başına geçecekti, ondan öldürüldü. Bunu kime soracaklar. Fikret Işıkkaralar. Bu işleri en iyi bilen o. Dev-Sol masasının başındaydı.

Peki Bedri Yağan operasyonu. Çatışma demişlerdi ama ‘Mösyö7 kitabımda adli tıp raporlarını yayımladım. Kafalarına sıkılarak öldürüldükleri ortaya çıktı.

Bedri Yağan operasyonunda ben başka yerdeydim. Olay yerine gittiğimde bitmişti her şey. Hatta iki tane çocuk vardı. Sağ kurtulmuşlardı çatışmadan. İçeri dahi girmedim. İki çocuğu dışarıda alan kişi benim. O olay infazdı.

Dursun Karataş nasıl kurtuldu?

Karataş o operasyonlardan anlaşarak kurtuldu. Sonra ona polisleri taratma işlerini yaptırdılar. O dönemin bütün polis istihbarat ve MİT yetkililerinin alınması sorgulanması lazım.

Devlet mi polisleri tarattı?

Kâğıthane’de beş polis öldürüldü. Çırpıa deresinde, Şehreminfde, her yerde polis öldürüldü. Polislerin ölümünden sonra bize operasyon yaptırdılar. Dursun Karataş cezaevinden firar ettirildikten sonra her şey başladı. Böyle vatan sevgisi olmaz olsun. Terörü de kendi üretiyor, kahramanını da. Kaç tane polis öldü. Şimdi bunların hepsi ortaya çıkmalı. Ekip otolarını tarattırdılar. Hepsini bunlar yaptı.

Siz olayların neresindeydiniz?

Bizim katıldığımız operasyonlar ortada. Vurduklarımızı söylüyoruz. Hanefi Ava sinyal kaydırma yapıyordu. Sinyal kaydırma dediğin nedir biliyor musun? Biz şimdi ikimiz burada bir ağaç keseceğiz. Ağaç kesmeye gidiyoruz. Ama oraya gittiğinde bir bakıyorsun ağaç kesilmiş. Sen artık ortasındasın. Bu Topal (Ömür Lütfi Topal) meselesinde falan biliyorsunuz. Bütün telefon dökümleri önümüze geldi. Orası bizim çalıştığımız alandı. Abdullah Çatlı’nın arkadaşı olduğum için bizi de kattılar.

Olayların bazıları sizin üzerinize bilerek mi yıkıldı yani?

Bir tane olay olsa kendimizi savunuruz. Bir operasyona gidiyorsun. Silahlı çatışma çıkmış. Belki üç kişi çatışmış. Ama işi bitiliyorsun, bir bakıyorsun kâğıt imzalatılıyor. On bir kişinin ismi yazılmış, imzanı atıyorsun. Sonra diyorlar “aferin oğlum devam et” sonra bir bakıyorsun birinden 10, birinden 20, derken 80 mermi çıkmış. Sonra gel Ayhan Çarkın ifadeye.

Müdürler imzalamıyorlar mıydı, olay tutanak raporlarını?

Bizim müdürlerden imzalayan da var imzalamayan da. Kim hesap verecek? İbrahim Şahin mi verecek? Adamda bilmem ne hastalığı çıkmış yırtmaya çalışıyor. Mehmet Ağart, Hanefi Avcı’yı dışarıda bırakan devlet, devlet değildir. Tetiği kim düşürdü, kim çekti? Ayhan Çarkın. Suçlu o. Emir verenler nerede? Mehmet Ağar, Susurluk döneminde beni ve Oğuz Yorulmaz7! Ankara’ya çağırdı. “Aman dikkatli olun” falan. Ben, Oğuz’a “Ne diyor bu” dedim. “Aman paralar ile ev almayın. Paranızı dikkatli harcayın.” O ara Oğuz ile göz göze geldim. “Paralan yurt dışına transfer edin” falan. Kullanıldığımızı o gün anladım. Paramız yoktu çünkü.

SEDAT PEKER’IN ERGENEKON SAVCISINA VERDİĞİ İFADESİ

Savcılık ifadesinde;

19.03.2008 günü C.Savalıkta alınan ifadesinde;

CEL REKLAM üzerine şirketinin olduğunu, aylık 20 milyar TL gelirinin olduğunu, kardeşi ATİLLA PEKER ile ortak olduklarını, 2004 yılının Ekim ayından beri Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Kurup Yönetmekten tutuklu bulunduğunu, 2007 yılı Ocak ayı itibariyle de İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinden aynı suçlardan 14,5 yıl hapis cezası aldığını, cezasının Yargıtay’da olduğunu henüz kesinleşmediğini,

İlk defa 1988 yılında silahla yaralama suçundan (1) yıl ceza evinde kaldığını, 1998 yılında da çete suçundan (9,5) ay kadar tutuklu kaldığını, ancak o davadan beraat ettiğini, 2002 yılında Tekirdağ F Tipi Cezaevine girdiğini, (6,5) ay tutuklu kaldığını, daha sonra bu dosyadan mahkum olduğunu, 1994 ve 1998 yıllarında askeri heyete girdiğini ve psikolojik nedenlerle çürük raporu verildiğini askerliğini yapmadığını, o tarihten itibaren ticari işleriyle uğraştığını, ERGENEKON yapılanmasını medyadan duyduğunu, bu yapılanma ile herhangi bir alakasının olmadığını, ERGENEKON’da yakalanıp tutuklanan şahıslardan; VELİ Kütük’ü babasının arkadaşı olması sebebi ile tanıdığını, 1992 yıllarından beri zaman zaman görüştüğünü, ALBAYLIK ve PAŞALIK dönemi de dahil hem telefonla hem de yüz yüze görüşmelerinin olduğunu, Kocaeli’nde Ala/a zaman zaman gittiğini, bunun dışında VELİ KÜÇÜK’le aralarında herhangi bir ilişkinin olmadığını, çürük raporu almasında VELİ KÜÇÜK’ün herhangi bir etkisinin bulunmadığını, VELİ KÜÇÜK’e ayrı bir sempatisinin olduğunu, Veli KÜÇÜK’ün Devlet hizmetinde bulunmuş, küçük çocuğunun da Ermeni ASALA örgütü tarafından da öldürüldüğünü bildiği için kendisine daha fazla saygı duyduğunu, Devlet için çalışan birisi olarak bildiklerini, bu sebeple kendisine saygı duyduklarını, VELİ KÜÇÜK ile aralarında, para alış verişi, şirket bazında bir birlikteliğinin bulunmadığını, EMİN CANER YİĞİT i tanımadığını, arkadaşı BOĞ AÇ KAAN MURATHAN ve YENER KESKİN’in tanıdığını, VELİ KÜÇÜK’ün lojmandan çıkarıldığı ve korumasının kaldırıldığı dönemde, kiralık ev bulması için yardıma olduğunu, ayrıca Veli KÜÇÜK’e yardıma olması için BOGAÇ KAAN ve birkaç kişiye söylediğini, ancak CANER’i bizzat tanımadığını, geçmiş tarih olduğu için maaş verilip verilmediğini hatırlamadığını, VELİ KÜÇÜK’ün İzmit Ala/da iken altına özel araç tahsis etmediğini, cep telefonlarını ödemediğini, ancak Veli KÜÇÜK’ün öyle bir şey teklif etmiş olsaydı ödeyeceğini, geçmiş tarihli olduğu için tam olarak hatırlamadığını, VELİ PAŞA’nın arkadaşı olduğunu bildiği ve maddi durumu iyi olmayan birine borçlarını ödemesi için, o dönem 75 bin dolar para yardımında bulunduğunu ve bu parayı da şahsın durumu müsait olmadığı için almadığını, MUZAFFER TEKİN’i 1997 yılından buyana, cemiyet ortamlarından tanıdığını, kendisi ile zaman zaman görüştüğünü ancak samimiyetin bulunmadığını, Muzaffer TEKİN’in ofisine gitmediğini,

ERTUGRUL YILMAZ mahalleden çocukluk arkadaşı olduğunu, daha sonraki yıllarda kendisi ile görüşemediğini, Ertuğrul YILMAZ’in cenazesinde kendisinin tutuklu olduğunu ancak cenazeye çelenk gönderdiğini, Metin DİK’i tanıdığını, birkaç sefer Düzce’de iş amaçlı bir araya geldiklerini,

Gazeteci TUNCAY GÜNEYİ tanımadığını, kendisini hiç görmediğini, ismini hiç duymadığını, METE YALAZANGİL, GAZİ GÜDER, KUDDUSİ OKKIR’ı tanımadığını, FİKRİ KARADAĞ’I MUZAFFER TEKİN vasıtasıyla tanıdığını, samimiyetinin bulunmadığını, villasına Fikri KARADAĞ’in gelmediğini, geldiyse de hatırlamadığını, 1996 yılında Almanya’ya gittiğini, eşi ve çocuğunun Almanya’da doğduğunu, Bulgaristan’a kereste ticareti yapmak amaçlı 1996-1998 yıllan arasında gittiğini, VELİ KÜÇÜK’le irtibatlı olduğu dönemde ERGENEKON ve mafyanın yapılanması hakkında herhangi bir şey duymadığını, o dönem itibariyle VELİ KÜÇÜK’ün SAMİ HOŞTAN ile tanıştığını bildiğini, ÖMER LÜTFÜ TOPAL ve ABDULLAH ÇATLI’yı tanımadığını, AYHAN ÇARKIN’ı gıyaben tanıdığını, daha sonra 2003 yılında da Antalya’da tanıştıklarını, herhangi bir samimiyetinin bulunmadığını, YAKUP KÜRŞAT YILMAZ’ı 1993 yılında cezaevinde tanıdığını, daha sonra zaman zaman görüştüklerini, herhangi bir ortak işlerinin olmadığını, ZİYA B ANDIRMALIOĞLU’nu tanımadığını, Soruldu; 2003-2004 yıllarında memlekette karışıklık çıkarılmasına yönelik bir toplantıya katılmadığını, böyle bir olaydan haberinin olmadığını, GÜLER KÖMÜRCÜ ile tanıştığını, hakkında bir haber yayınladığını, zaman zaman kendisi ile görüştüğünü, GÜLER KÖMÜRCÜ ile bir toplantıya katılmadığını, VELİ KÜÇÜK’te bulunan mafyanın yeniden yapılanması ve tekelde toplanması ile alakalı dokümanlardan haberinin olmadığını, böyle bir faaliyet içinde bulunmadığını, SEMİH TUFAN GÜLALTAYı da semtinden tanıdığını, AKINBIRDAL olayından önce ve sonra görüşmüşlüğünün olmadığını, eski yıllardan tanışıklığının bulunduğunu, AYHAN PARLAK’ı tanıdığını, ERTUĞRUL’un yakını olduğu için tanıdığını, ancak DOĞUŞ Factroring konusunu bilmediğini, VOLKAN GEZMİŞİ tanıdığını, VELİ KÜÇÜK, EMİN CANER YİĞİT ve MUSTAFA OK’un ailesine maaş gidecek konusunu hatırlamadığını, söylemiş olabileceğini, ancak CANER YİĞİT e maaş gidip gitmediğini hatırlamadığını,

OSMAN YILDIRIM, OSMAN GÜRBÜZ, KOKSAL KARA-BAYIR ‘ı tanımadığını, DREJ ALİ’yi Metin Dikgen dolayi uzaktan tanıdığını, samimiyetinin olmadığını, ZAHTT ALBAY olarak geçen şahsı ZAHTT BİNBAŞI olarak bildiğini, şuanda emekli olduğunu, bir fabrikanın güvenlik müdürü olduğunu, 1423 nolu tapede VELİ KÜÇÜK’ün bir seminer verdiğini, arkadaşlarının öğrenciler gönderdiğini, telefon görüşmesinde bu konuyu görüştüklerini, HAYRETTİN ERTEKİN’i balıkçı ZEKİ S ÖZER vasıtasıyla tanıdığını, kuyumcu olarak bildiğini, ancak telefon konuşmalarında geçen altın tespihleri bu şahsa yaptırmadığını, KÜRŞAT YILMAZ ile yaptığı görüşmelerin doğru olduğunu, YILMAZ KATMERCİ’nin bir factoring ve finans şirketinin sahibi olduğunu, bu konuyla alakalı görüştüklerini,

ALİ FEVZİ BİR’i mahalleden tanıdığını, 1117 nolu tapede geçen görüşme içeriğindeki SAMİ ABİ ile birlikte yemek yiyelim şeklinde konu konuşulduğunu, ancak içeriğini hatırlamadığını,

HARUN ÇAKER’ı tanımadığını, niçin REİSİM diye hitap ettiğini bilmediğini, yaptığı görüşmeyi hatırlayamadığını, İletişim tespit tutanakları okundu, sorulduğunda; 04 Eylül 2003 tarihinde GÜLER KÖMÜRCÜ ile yaptığı görüşmede polisler hakkında şikayetçi olduğunu, polis yetkilileri hakkında dava açtığını, VELİ ABI ye söylersin demesindeki kastın ise VELİ KÜÇÜK’ün de olayı bilmesini istemesinden kaynaklandığını, çünkü Veli KÜÇÜK’ün baba dostu olduğunu, 03.08.2004 tarihinde VELİ KÜÇÜK’le yapmış olduğu görüşmeyi kabul ettiğini, Veli KÜÇÜK’ün ÜMİT ÖZDAĞ’la yeni bir oluşum yaptıklarını, Erzurum’dan YILMA DURAK’in Yeniçağ gazetesinden HAYRI KÖKLÜ, Ortadoğu gazetesinden ZEBCİ SARAÇOĞLU, GÜVEN SAZAK ve MERAL AKŞENER ile görüştüğünü Veli KÜÇÜK’ün anlattığım, kendisinin de bu oluşum MHP’ye karşı veya MHP’ye alternatif bir oluşum olursa kamuoyunda yanlış anlaşılabilir şeklinde fikir beyan ettiğini, zaten böyle bir oluşumumun gerçekleşmediğini, VELİ PAŞA ile bu tür şeyleri paylaştıklarını, ÜMİT ÖZDAG’ın MHP Genel Başkanlığına aday olup olmadığı konusunu bilmediğini, YAVUZ ATAÇ’ı ATİLLA YILDIRIM vasıtasıyla tanıdığını, MİT’te görevli olduğunu, zaman zaman kendisi ile görüştüklerini, son olarak 2003 yılında görüştüklerini, İBRAHİM Şahin’i Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili olması nedeniyle taradığını, kendisi ile samimi olduklarını ancak, Susurluk kazasından sonrasında, cezaevine girip çıktığını, daha sonra İbrahim Şahin’in bir kaza yaptığını, ondan sonra görüşmediklerini, saygıdan dolayı bu şahsa abi dediğini, MİLLİ YOL ‘u KORKUT EKEN’in başkanlığında kurmayı düşündükleri bir oluşum olarak duyduğunu, 21.07.2004 tarihinde GÜLER KÖMÜRCÜ ile yaptığı görüşmede bahsettiği olayın bu konu olduğunu, konuşmada geçen 22 yaşında iken VELİ KÜÇÜK ile KORKUT EKEN’i başarılı çabalarını YAVUZ ATAÇ’ın da gayret sarf ettiği şeklinde anlattığını, VELİ KÜÇÜK’ü baba dostu olmasından dolayı sevdiğini, KORKUT EKEN’i de Emniyet Genel Müdürlüğü Danışmanlığı yaptığı dönemde tanıyıp sevdiğini, YAVUZ ATAÇ’ı da MİT’te görev yaptığı sırada taradığını, bu şahısları sevdiği ve küs kalmalarını istemediği için, başarılar çabalar içinde bulunduğunu,

FERİDUN ÖNCEL’in Şanlıurfa MHP Eski il başkanı olduğunu, 21.07.2004 tarihinde yapmış olduğu görüşmede VELİ PAŞA’nın, KORKUT EKEN’e dikkat et deyip demediğini hatırlamadığını, askerlerin de KORKUT EKEN’e dikkat etmesi hususunda uyardıklarını hatırlamadığını, 21.07.2004 tarihinde GÜLER KÖMÜR¬CÜ ile yaptığım MİLLİ YOL ile ilgili “BUNLAR CAHİL BİRDE TUTARLAR KAHVE MAHVE TARATTIRIRLAR …” şeklinde görüşmeyi şuanda hatırlamadığını, böyle bir görüşme yapmış olabileceğini, 21.07.2004 tarihinde SAMİ HOŞTAN ile KORKUT EKEN hakkında konuştuğunu hatırladığını, içeriğini hatırlayamadığını, YAVUZ KAYRA’yı tanıdığını, Fenerbahçe’de yöneticilik yaptığını, Ankara’da mobilya üzerine işyeri olan bir iş adamı olduğunu, 25.07.2004 tarihinde YAVUZKAYRAL ile telefon görüşmesini hatırladığını ancak içeriğini hatırlayamadığını,

HÜSEYİN NALBANTOGLU’nu ATİLLA’nın arkadaşı olması nedeniyle tanıdığını, son zamanlarda birkaç yerde adını kullandığı için bu şahsı emniyet şikâyet ettiğini,

ATİLLA YILDIRIM’ı Trabzonspor’un eski yöneticisi olması nedeniyle tanıdığını, KELEBEK operasyonundaki telefon görüşmelerinde cezaevinde yatmasına sebep olan aleyhine yaptığı konuşmalardan dolayı bütün ilişkilerini kestiğini, 1173 sayılı tapede AYHAN YILDIRIM ile yaptığı görüşmede, Cumhuriyet gazetesinde çıkan MÎLLÎ YOLCULARI SEDAT PEKER FİNANSE EDİYOR başlığı altındaki haberde AYHAN ÇARKIN’ın açıklamalarının yer aldığını, daha sonra Alanya’da kendisi ile görüştüklerini, böyle bir açıklama yapmadığını söylediğini, MEHMET EDKRIKARA-DAĞ MUZAFFER TEKİN vasıtasıyla tanıdığını, Mehmet fikri KARADAĞ’ın kendisini ziyaret ettiğini söylemesi konusunda, bu konunun doğru olduğunu, 3 yıldır cezaevinde olduğum için bazı şeyleri unuttuğunu, 56 sayılı tapede MEHMET FİKRÎ KARADAĞ ile HÜSEYİN NALBANTOGLU arasındaki telefon görüşmesinde kendisinin REİS NASIL İYİ Mİ diye sormasının normal olduğunu, çünkü kendisine arkadaşlarının REİS diye hitap ettiklerini,

ORHAN PAMUK la herhangi bir husumetinin olmadığını, COŞKUN ÇALIK, MUHAMMET YÜCE, AYHAN ÇELİK ve SELİM AKKURT ismindeki şahısları tanımadığını, kesinlikle hiçbir kimseye ORHAN PAMUK’u öldürmeleri halinde cezaevinde sahip çıkacağını, rahat ettireceğini söylemediğini, hiçbir kimseye suikast yapılması yönünde talimat vermediğini, 09.04.2003 tarihinde İFFET isimli şahısla yaptığı görüşmenin doğru olduğunu, manevi kardeşi konumunda olan OLGUN PEKER’in eşinin annesi olduğunu, polislerin kendisine kurmuş olduğu komployu anlatırken daha önce polisler tarafından böyle bir komplo yapılacağını beklediğini anlattığını, TURAN YAZGAN HOCA ‘yi tanımadığını, konuşmada geçen AYTÜL, OLGUN’un eşinin kız kardeşi olduğunu, görüşmede geçen ÖZEL BİR GEMİ, ASKERİYEDEN 4 KIŞI konuşmalarını hatırlamadığını,

ALAADDİN ÇAKICI’yı 1996-1997 yılından beri, ortak tanıdıkları vasıtasıyla tanıdığını, en son 2003 yılında evine ziyarete gittiğini, orada görüştüklerini, kendisi ile iş ortaklığının bulunmadığını,

SEDAT ŞAHİN’i 1995 yılından beri tanıdığını, fazla bir samimiyetinin olmadığını, cemiyetlerde cenaze törenlerinde karşılaştıklarında selamlaştıklarını,

BURHANETIİN SARAL’ı da cemiyetlerden taradığını, fazla bir samimiyetinin olmadığını, AYVAZ KORKMAZ’ı tanımadığını,

RAMAZAN ÖZARSLAN’ı tanımadığını, ERDAL KARA’yı bir defa cemiyette gördüğünü, fazla bir samimiyetinin olmadığını, SONER ŞENGÜLLER’i tanımadığını,

HALUK KIRCI’yı hatırladığı kadarıyla 1998 yılında Bayrampaşa cezaevinde tutuklu olduğu sırada tanıdığını, daha sonra görüşmediklerini,

OKTAY YILDIRIM, MEHMET ZEKERİYA ÖZTÜRK, MEHMET ÖZTÜRK, MAHMUT ÖZTÜRK, SEVGİ ERENEROL, KEMAL KERİNÇSİZ, HÜSEYİN GÖRÜM, İHSAN GÖKTAŞ, AYDIN YÜKSEK, MUZAFFER ŞENOCAK, ERGÜN POYRAZ, EMİN GÜRSES, VEDAT YENERER, HABİP ÜMİT SAYIN, ABDULLAH ARAPOĞULLARI, SATILMIŞ BALKAŞ ve diğer şahısları tanımadığını,

Soruldu; ERGENEKON örgütü ile ilgi ve alakasının bulunmadığını, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak suçundan dolayı halen

Kandıra 2 Nolu F Tipi Kapalı Ceza infaz Kurumunda tutuklu olduğunu beyan etmiştir.

BİR GÜN BİR KART GELİR

Sedat Peker, anılarını anlatırken birkaç dize aktarıyor.

Bu dizeler çok tanıdık bir şairimizin.

Bir gün bir kart gelir

Sedat Peker, hapishane anılarını anlatırken Abdülhamit Turgut isimli bir zatı anlatır. O zatın kendisine pek ümitsiz bir halde iken bir mektup yolladığını, mektuptan üzerinde birkaç dize yazılı bir de kart çıktığını söyler. O karttaki dizeler Sedat Peker’e öyle bir etki eder ki, ‘tüm hayatımı değiştirdi, inancım, direncim yerine geldi” diyor Peker.

Kartı gönderen Abdülhamit Turgut PİK davasından yargılanmış, bir trafik kazası görüntüsü verilmiş bir suikast ile de şehit edilmiş bir Müslümandır.

Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm

Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm

90’lı yıllarda İslamcı denilen camiamızda güzel bir kültürel hareketlilik vardı. Çok oldu o hareketliliği kaybedeli. O hareketliliklerden biri de kartpostalların basılmasıydı. Üzerinde coşkulu, heyecanlı resimler ve sözler olan kartpostallar olurdu.

Abdülhamit Turgut’u, merhum şairimiz Erdem Beyazıt’ı rahmetle analım.

 

 

 

 

 

 

SEDAT PEKER RÖPORTAJLARINDAN BAZI BÖLÜMLER

Bazı internet sitelerinde uzun tarih değerlendirmeleri ile İslam – tasavvuf ve tarikatlara ilişkin yazılarınıza rastlıyoruz. Nihal Atsız’ın Türkçü fikirleri ve duruşundan sonra başka bir senteze doğru mu kaydınız?

-Beni eskiden beri tanıyan herkes, gençliğimin ilk yıllarında Necip Fazıl Kısakürek üstadın, büyük dava adamı Mehmet Akif Ersoy’un, Nihal Atsız hocanın ayrıca Bediüzzaman Said Nursi’nin ve o geleneği takip eden değerli âlimlerin etkisinde kaldığımı bilir. Nihal Atsız hocanın birçok marşını ezbere bilirim. Ancak okurken kendi iç dünyamda sorun yaşamamak için bazı kelimeleri değiştirirdim. Örnek vermem gerekirse Atsız hocanın (ezberimde olan) çok sevdiğim ‘Davetiye’ isimli bir marşı vardır. Bir satırı şöyledir: “Din Arabın, hukuk sizin harp Türklüğündür/’ Ben bunu “Kum Arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür” diye okurdum. Hayatımın her döneminde savunduğum milliyetçilik İslam ile şereflenmiş milliyetçiliktir. Yaşadığım sürece de bu böyle olacaktır.

Yakın tarihte ülkemizde bir 28 Şubat süreci yaşandı. Çoğu tedbir uygulayıp Allah dostlarının dergâhlarından uzak durdu. Komik bahanelerle bazı din âlimleri tutuklandı. Cezaevinde sorun yaşamamaları için onlarla ilgilendim. İnsanların hayal dahi edemeyeceği maddi imkânları çekinmeden kurban, burs ve yardım olarak memnuniyetle verdim. Dergâhların girişlerinde jandarmalar arabaların plakasını kaydedip kimlik kontrolü yaptığı için kimsenin uğramadığı dergâhlara giderek maddi manevi destek verdim. Bazı dönemlerde şaşırmış, şımarmış olabilirim ama inanç duruşum her zaman netti.

-Dışarı çıktığınızda kamuoyu artık eski Sedat Peker’i görmeyecek mi?

Geçmişte yaşadıklarımın o yaş ve şartlara göre incelendiğinde kabul edilebilir olabileceğini düşünüyorum. Ancak tekrar aynı şekilde yaşarsam biraz komik bir durumun ortaya çıkacağını görebiliyorum. Bu hem kendimi tekrar etmiş olmak hem de başkaca hüneri olmayan bir insan konumuna düşmekten başka işe yaramaz. Güzel hayallerim ve hedeflerim var. İnşallah yaşadığım sürece dostlarımın karşısında bu dünyada misafirliğim bittikten sonra ise Mahkeme-i Kübra’da Yüce Mevla’nın huzurunda mahcup olanlardan olmayız.

-Bir yazınızda, “Eğer cezaevindeki odamı bir dergâh odasına, bir medrese hücresine çevirmeseydim, çıldırabilir, aklımı kaçırabilirdim’ diyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Bundan 20 sene önce Bayrampaşa Cezaevi’nde yatarken başucumda Necip Fazıl Kısakürek’in şu dörtlüğü yazılıydı: “Nara ki bıçak, sille ki tokat. Zift dolu gözlerde karanlık kat kat. Beni kimsecikler anlamaz madem. Öp beni alnımdan sen öp seccadem’Şu anda başucumda aynı dörtlük yazıyor. Her insan gibi hayatımın bazı dönemlerinde biraz şaşırmış, şımarmış olabilirim. Büyük Allah dostlarının haricinde zannederim ki herkesin hayatında bu tip şeyler olmuştur. Ama özde şükürler olsun ki hiçbir zaman kopma olmadı. Her zaman ait olduğum yeri bildim. Cezaevinde de bu şekilde yaşamak bizim gibi beşerlerin ayakta kalmasını, güçlü olmasını sağlar. Şairin dediği gibi hiç kimsenin olmadığı yerde (cezaevinde) Yüce Mevla vardır.

-Siz içeride iken önemli olaylar oldu. Mesela BBP Gene Başkanı şüpheli bir helikopter kazasına kurban gitti. Bu kazanın bir suikast olabileceğine ihtimal veriyor musunuz?

Rahmetli Muhsin ağabey ile tanışmamı anlatırsam galiba en mantıklı cevabı vermiş olurum. Hiçbir dönemde seçim öncesi yapılan anketlere inanmadım. Seçimlere 15-20 gün kala kısmen tebdili kıyafet yaparak yanımda bir arkadaşımla taksilere binerdim (arkadaşlarım da arabayla takip ederdi). Yine bir seçim öncesi taksiye binmiş şoförle sohbete başlamıştım. Hangi partiye oy vereceğini sordum. Büyük Birlik Partisi deyince kendisini tebrik ettim. Partinin başkanını tanıyıp tanımadığını sordum. Sivaslı olduğundan ismini bildiğini söyledi. Taksiciyle muhabbet ederken Muhsin ağabeyle ilgili güzel şeyler söyledim. Daha sonra arabadan indim. Bu sırada bizim arabalar da yaklaşınca kendimi taksiciye tanıttım. Ve ayrıldık. Aradan 15-20 gün geçince bir arkadaşım gelerek (rahmetli Muhsin ağabeye yakın biri) Muhsin ağabeyin tanışmak istediğini söyledi. Ben de ‘şeref duyarım’ dedim. Çünkü kendisi çocukluğumuzdan beri efsane olarak sevdiğimiz biriydi. Buluştuğumuzda bir taksiciyle yaptığım sohbette kendisi hakkında söylediklerimden dolayı teşekkür etti. O an çok şaşırmıştım.15 milyonluk İstanbul’da bir taksi şoförü ile yapılmış sohbeti nasıl duymuş olabilir diye düşündüm. Bu nedenle kendisine yapılacak bir suikastı mutlaka duyar ve gereğini yapardı. Ben cennetmekân Muhsin ağabeye Türkiye içerisinden bir suikast yapılabileceğine asla inanmıyorum.

-Bildiğimiz kadarıyla Çeçen kökenli bir ailenin çocuğusunuz. Çeçen milliyetçilerine, bir paşadan gelen rica üzerine bazı iş adamlarıyla birlikte para yardımı yaptığınız söyleniyor. Bu olayın detaylarını açıklar mısınız?

Kamuoyunda bu konuda yanlış bilgiler olduğunu düşünüyorum. Ben Dağıstan’ın üst tarafında yaşayan Kıpçak Türklerindenim. Türk asıllıyım. Ancak şunu da belirtmek isterim ki, tüm Kafkas halkları akrabadır, kardeştir. Ben hem Çeçen’im hem Çerkez’im hem Abhas’un ve diğerleriyim. Lakin mensubiyet olarak Kıpçak Türlerindenim. Bana bu konuda hiç kimsenin rica etmesine gerek yoktu. Durumdan vazife çıkarmak diye bir şey var; oradaki Çeçenlere Ruslar zülüm ediyordu. Ben elimdeki imkânlar nispetinde maddeten ve manen destek oldum. Her türlü desteğim Güney Osetya’da bir ilkokula yapılan Beslan operasyonu (2004, aralarında çocukların da bulunduğu 330 kişi ölmüştü) ile son bulmuştur. Zannediyorum benimle beraber birçok inanç sahibi kişide de son buldu.

-Grozni’nin Ruslar tarafından bombalanmasını durdurmak amacıyla Avrasya adlı Rus yolcu gemisinin rehin alınması eylemini gerçekleştiren Çeçen ve Abhaza vatandaşlar arasında dostlarınız var mıydı? Eylemde kullanılan silahların onlara ait olduğu ve ‘operasyonu’ sizin yönettiğiniz söyleniyor, doğru mu?

Avrasya Feribotu’nun kaçırılması olayını gerçekleştiren ekibin sözcüsü durumundaki Muhammed Tokçan arkadaşımdır ve çok değerli bir insandır. Operasyonda rol alan diğer arkadaşların hepsini tanıma imkânım oldu. Hepsi değerli arkadaşlar. Ancak Avrasya Feribotu operasyonunda ben hiçbir şekilde bulunmadım. Ne silah ne de para sağladım.

‘YABANCI BİR ÜLKE, MUHSİN YAZICIOĞLU’NA SUİ-KAST YAPMIŞ OLABİLİR! O, KENDİSİNE İÇERİDEN GELECEK TEHLİKEYİ FARK EDERDİ’

-Bu eylemin koordinatörünün rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu olduğu ve finans için sizinle temas kurduğu iddiaları da var. Ayrıca Yazıcıoğlu’nun Türkiye’deki bazı Çeçen komutanların saklanmalarını sağladığı, bu yüzden Rus askerî istihbaratının yakın markajı altında olduğu iddia ediliyor. Ne dersiniz?

Rahmetli Muhsin Bey sadece Çeçen aileler için değil, aa çeken, sıkıntı içinde olan her Müslümanın derdiyle dertlenirdi. Çeçen ailelere mutlaka yardıma olmuştur. Ancak bu konuda ben kendisiyle beraber bir çalışma yapmadım. Fakat hassasiyetimi biliyordu. Bu konu ile ilgili sohbetlerimiz de olmuştu.

Sorunuzun ikinci bölümüne gelirsek, büyük devletlerin istihbarat birimlerinde ileri teknoloji ürünü cihazlar var. Hareket hâlindeki bir arabanın manyetik etki altına alınarak freninin boşaltılabildiği gibi helikopterlerin ve uçakların düşürülebildiğini de, bu konuda araştırma yapan ve ilgisi olan herkes bilir. ‘Muhsin ağabeye suikastı Rus istihbaratı yapmıştır’ diyebileceğim bir bilgiye, belgeye sahip değilim. Ancak yabana bir ülke böyle bir suikastı yapabilecek güce sahiptir.

-Kurucusu ve beyni olduğunuz Öztürkler Hareketini devam ettirecek misiniz? MHFnin, bu harekete ve size çok kızgın olduğu söyleniyor. Siyasi bir harekete veya partiye mi evirileceksiniz?

Ben bahsi geçen partiyle ilgili ne şimdi ne de geçmişte bir düşmanlık yapmadım. Hatta kendimin ve sülalemin durumu ortadadır. Ancak nedense bahsi geçen partide Şefkat Çetin isminde bir yetkili geçmişte benimle ilgili olumsuz birkaç şey söylemişti. Arkadaşlarımın cevap vermeme ricalarına rağmen kendisine sert bir cevap vermiştim. O dönem soğuk bir ortam oluşmuştu. Benim bir düşmanlığım yok; ancak referandumda ‘evet’ yönünde tavır almamız ve tespitlerimiz birkaç yönetici tarafından yanlış anlaşılıyor herhalde. Davanın gerçek lideri cennetmekân Alparslan Türkeş hareketin ilk yıllarında Türk milliyetçiliğinin İslam dininin hizmetinde olduğunu, daha doğrusu Nizam-ı Âlem ülküsünün, İlâ-yı Kelimetullâh davasının takipçisi olduğunu Türk halkına anlatabilmek için çok uğraşmıştır. Kendi otoriter yapısından bile ödünler vermiştir. Necip Fazıl ile dostluklar kurmuş, kendisin-den basında yayımlanacak bir açıklama yazmasını istemiştir. Bu açıklamanın meali ülkücülerin yani Türk milliyetçilerinin İlâ-yı Kelimetullâh davasına inandıkları ve bu davaya hizmet ettikleri yönünde olacaktı. Necip Fazıl üstat, büyük dava adamı, büyük âlim olmasının yanında kendisini tanıyan herkesin söyleyeceği gibi zor bir insanmış. Başbuğ Türkeş’in de karakteri ödün vermeyen ve baskın bir kişiliktir. Ancak Türkeş bu açıklamanın dava için önemini biliyordu. Davanın basın açıklamasıyla halkımızda daha geniş yer bulacağını ve kitlelere ulaşıp kendilerini daha iyi ifade edebileceğini biliyordu. Necip Fazıl yazılı metni (üzerinde mutabık kalınan) birkaç kez değiştirdiği hâlde rahmetli Türkeş hiçbir şey dememiş, kendi baskın kişiliğinden ödün vermiştir. Bence liderlik böyle olur. O zaman yüzde 3 olan oyumuz ilk seçimlerde patlama yapmış ve MHP hızla büyüyen bir parti konumuna gelmişti. Ortada ciddi hiçbir sorun yokken din âlimleriyle problem yaşamanın zarar vereceğini söylediğimde beni yine düşman gibi görüyorlar. Ancak zaman benim dediğimi maalesef her zaman doğruluyor. (Not: Bu röportaj, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Fethullah Gülen Hocaefendi hakkındaki ‘faaliyetlerinizi durdurun açıklamasından önce yapıldı H.S.)

Facebook denilen internet dünyasındaki sitede hayran sayfalan oluşturuluyormuş. Genelde kullanıcıları genç kesimmiş. Orada hakkımda birçok hayran sayfalan oluşturulmuş. En fazla üyesi olan ilk beşini topladığımızda 250-300 bin rakamı ortaya çıkıyor. Bence bu sosyolojik olarak üzerinde çalışmalar yapılması gereken bir konu. Politikacılardan, sanatçılardan, sporculardan daha çok hayranı olan bir suç örgütü lideri durumu var. Bu gerçekten çok komik. Sorunuza tekrar dönersek, politikayla ilgilenmeyi düşünmüyorum. Benim yapacağım eğer kabul ederlerse genç kardeşlerime tecrübelerimi aktarmak ve maddi gücüm oranında onlara destek olmaktır.

-Silivri’de manevi olarak bir değişim yaşadığınızı duyuyoruz. Eğer öyleyse bu durum, ulusala-Atatürkçü -sosyalist çizgideki diğer tutuklularla ilişkinizi nasıl etkiliyor?

Benim çizgimin ne olduğunu herkes gibi buradakiler de bilir. Sağ olsunlar şahsıma herkes tarafından sevgi, saygı gösterilmekte. Ancak sizin dediğiniz gibi bir düşünceye bürünenin sevgisi de, saygısı da, selamı da eksik olsun.

-Cezaevinde bulunan tutuklulara 12 Eylül referandumunda ‘evef oyu kullanmaları için mektup yazdığınız doğru mu?

Milliyetçi, muhafazakâr camianın içerisinde çocukluklarını, gençliklerini geçiren ve bu hayat görüşlerine sahip olan insanlar daha sonra, o yıllara dair birçok şeyi unuttu. Ancak hiç kimsenin unutmadığı vurularak ve asılarak şehit edilen ağabeylerin isimleridir. Çünkü o yaşlarımızda bu ağabeylerin bazılarının kabirlerini ziyaret edip kendi kendimize iç dünyamızda birtakım sözler verdik. Bunların bazılarını başarabildik, maalesef bazılarını başaramadık. Aradan bunca yıl geçti, asılarak şehit edilen bazı ağabeylerin itibarı kısmen de olsa söz konusu olacaktı.

Darbeyi yapanların ve o şerefli dava adamlarını asanların yargılanmayacaklarını bilecek kadar gerçekçi bir insanım. Ancak İbrahim Peygamber ateşte yanarken gagasında bir damla su taşıyan kuş da ateşi söndüremeyeceğini biliyordu. Sadece safını belli etmek istemişti. Benim durumum da tam olarak bu şekilde açıklanabilir. Mahkûmlar mektuplar yazarak düşüncemi sordu. Onlara hükümlü olduğum için oy kullanamayacağımı; ancak asılarak şehit edilen ağabeylere karşı namus borcumuzun ödenebilmesi için ‘evet’ oyu verilmesi gerektiğini belirttim. Sadece mahkûmlara değil dışarıda beni seven, fikirlerime değer veren insanlara da ilettim. Hatırlarsanız sadece Ergenekon tutuklularının kaldığı blokta bile ‘evet’ oyu çıkmıştı. Aynı koğuşta kaldığımız Ergenekon tutuklu sanıklarından Sivas eski Ülkü Ocakları Başkanı Oğuz Bulut kardeşim ve yine Sivas Ülkü Ocakları mensubu Ersin Gönenci kardeşim de önce farklı düşünseler de kendilerine düşüncemi anlattığımda kabul ettiler ve ‘evet’ oyu verdiler.

AK Parti’nin içinde bulunan milliyetçi, muhafazakâr milletvekilleri olayı bence daha iyi gördü. Milliyetçilerin asılarak şehit edilen arkadaşlarının hatırasına sahip çıkabileceklerini gördüler. (Ne de olsa siyasetin büyük bölümü öngörüden ibaret değil mi?)

Türkiye, dünyada rol almak istiyorsa Kürt sorununu çöz-meli

-Türkiye, dünyada giderek ivme kazanan bir ülke konumuna geliyor. Siz bu gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kader milletimize bir kez daha tarih sahnesine çıkma hakkını sunmaktadır. Türk devletlerinde yaşayan soydaşlarımız ve diğer tüm Müslüman âleminin lokomotifi olup tekrar dünya dengelerine yön verebiliriz. Ayağımızdaki tek pranga, Güneydoğu, yani Kürt meselesidir. Bu sorun her ne olursa olsun mutlaka çözülmelidir. Ayağımızda bu pranga olduğu sürece tarihin bize sunduğu misyonun hakkını vermemiz mümkün değil. Mümkünse askerî operasyonlarla, değilse şehit ailelerinin de hassasiyetleri düşünülerek yapılacak görüşmelerle mutlaka çözülmelidir. Sünnet olurken akıttıkları birkaç damla kanın haricinde ne kendi kanı akmış ne de bir başkasının kanını akıtmış insanların sahte çığırtkanlıklarına önem verilmeden derhal bir çözüm bulunmalıdır. Tekrar söylüyorum, kader Türk milletine tekrar dünya sahnesinde belirleyici olma rolü biçmiştir. Türkiye dünyada söz sahibi olmak istiyorsa bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.

Revizyon: Sizin amaç diye yücelttiğiniz değerlerin, birileri için araç olabileceği ihtimali hiç aklınıza gelmedi mi? En azından başınıza gelen şu talihsiz olaylar sizi şüphe denizinde boğmaya yetebilecek kadar çelişkili değil mi? Bundan sonrada mevcut duruşunuzda ısrar etmeyi becerebilecek misiniz?

S.Peker: Hayatımın hiçbir döneminde sizin tabirinizle şüphe denizinde boğulmadım. Herkesin inanç mücadelesi kendi ve doğrular içindir. Çocukluğumdan beri benim tek doğrum ve isteğim diyebileceğim şey; bu dünyada yaşarken dostlarıma karşı boynu bükük olanlardan olmamak, öldükten sonrada, huzuru mahşerden önce çıkarılacağımız mahkeme-i Kübra’da bizleri yaratan Yüce Yaradanın ve tarihimize yön vermiş yüce ecdadımızın huzurunda boynu büküklerden olmamak. Mevcut duruşumda ısrar etmemek gibi bir lüksüm yok, çünkü bu benim tarzım. Değişime inanan ve değişime açık bir insanım. Âmâ bu duygu yoğunluğu benim olmazsa olmazım.

Revizyon: Aslında, ancak deniz kenarına kadar sürülebilir ayak izleri, ama denize girdikten sonra ne iz kalır ne de nişan. O yüzden bu noktaya nasıl geldiğinizden ziyade ne şekilde geldiğinizi sorsak cevabınız ne olurdu? Yani Türkiye’de üstelik her biri farklı alanlarda sivrilmiş bir çok isimle, bir şekilde kurduğunuz ilişkiler yumağını düşünürsek, size yaverlik eden şans mı, talih mi, tesadüf mü,kader mi, yoksa bilinçli bir strateji miydi?

S.Peker: Yaşadığım süre içersinde şans meleği gelip hayatımı değiştirecek diye bekleyen insanlardan olmadım. Ama şans yoktur diyen karamsarlardan asla olmam. Bence şans meleği inandığı değerler için mücadeleye hazırlanmış kişilere yardım eder. Varılacak liman aynı ise gemilerin farklı yollan takip etmesinin bence fazla önemi yok Dostluk kurduğum insanların hepsi onurlu insanlardır. Hepimizin isteği belki aynı limana gitmek ama belki yollarımız farklı. Gidilecek liman, mensubu olduğumuz ırkımızın dünya konjonktüründe hak ettiği yere gelme mücadelesidir.

Revizyon: Sosyolojik açıdan baktığımızda sosyal, ekonomik ve hatta dinsel açıdan çok ciddi bir sınıf atlaması yaşadığınız bir gerçek. Aslında bizim coğrafyanın insanı için hiçte nadir değildir bu sınıfsal geçişler ve yadırganamaz da. Sosyal adaptasyon bir yana, ekonomik duruşunuzla ilgili bazı tedbirleri ıskalamış olabilir misiniz? Lakin kamuoyu sizi hep sırça köşklerde, lüks tüketimin doruğunda özel uçaklarda, limuzinlerde, sefa içinde çekilmiş fotoğraf kareleriyle beraber algılıyor, Sahi siz o kadar zengin misiniz?

S.Peker: Beni tanıyan tüm dostlarım şu özelliğimi çok net bilirler. Hayatımın hiçbir döneminde parayla işim olmaz. Zannederim ki pratik zekamdan ötürü hızlı para kazanmasını becerebiliyorum. Ama bunları hiçbir zaman yatırıma dönüştürme gayretin de olmadım. Hayatımın hiçbir dönemin de yat sahibi olmadım. Uçağım da olmadı. Çok cüzi paralarla bunları alabilirsiniz. Yaşadığım evlerin kiralık olduğunu beni tanıyan dostlarım bilir. Yaşamım boyunca ezik kalmayı sevmedim. Kazandığım paralarla düzinelerce yatım, uçağım, villam olabilirdi. Bana çok saçma geliyor. Tabi bana saçma gelenler diğer insanlara çok doğru gelebiliyor. Bir gün, bir arkadaşım büyük bir inşaat firması kuralım dedi. Kendime bir şeyler ayırmanın doğru olacağını düşünmüş. Bende kendisine gülerek şu cevabı verdim: depremler oluyor bak bütün binalar yıkılıyor ben insanların gönlüne apartman dikiyorum. Bu diktiğim binalar yaşadığım dünya da iç huzur ve cesaret, hak dünyada da onur ve şeref mertebesi olarak bana geri gelecek. O arkadaşım umarım ne anlatmak istediğimi anlamıştır.

Komplo Gerçeği

Revizyon: Önce size komplo kurulduğunu söylediniz, sonra devleti yönetenlerin(aleyhinize de olsa)kararına saygı duyacağınızı belirttiniz. Bu iki söylem arasın da geçen zaman içinde ne oldu da fikrinizi değiştirdiniz? Yoksa size komplo kuran devlet ile gerçek yöneticilerinden çıkarmamız gereken anlam farkı mı?

S.Peker: Bana komplo kuruyorlar dememim sebebi maddi delillere dayanıyor. Eğer bu operasyon şahsıma yapılmasaydı kısa bir süre içinde Organize Şube’nin bazı üst düzey yöneticileri tutuklanacaktı. Ben cezaevine girdikten bir ay sonra hakların da 3 ayrı dava açıldı. ikinci dava geçmişte yapılan işkenceyi örtbas etmek için yaptıkları baskı ile dava açıldı. İstanbul 7nci Ağır Ceza Mahkemesinde halen devam etmektedir,2nci dava suç oluşturmak kastıyla komplo kurarak görevi kötüye kullanmak. Suçlamam eldeki delillerle desteklenmiş Fatih İnci Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açümışür.3ncü şikayetim menfaat temin etmek amacıyla komplo kurup görevi kötüye kullanmak. Eldeki deliller ve şikayetim uygun görülmüş Fatih 4ncü Asliye Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır. Bana komployu düzenleyenler Organize Şube’deki 3 üst düzey yönetici. Arkalarında ki güç ise içişleri bakanlığının üst düzeyidir. Yaptığım şikayetlerin bir nüshasını da içişleri bakanlığına vermiştik. Bakanlık müfettişleri bu kişileri suçsuz bulmuş ama Fatih Cumhuriyet Başsavcılığının polis suçlan bölümüne bakan birimi ise üç şikayetimizden de suçlu bulmuştur. Bakanlık üst düzeyi suçlan sabit olduğu halde bu yetkililere güvence vermiş, haklarında işlem yapmamış ama benim de imha edilme şartım ön koşulmuştur. İçişleri Bakanlığının şu anda ki durumu herkes tarafından bilinmektedir. Geçmişte çatışmalarda öldürülmüş veya halen yaşayan bir çok uyuşturucu kaçakçısında İçişleri Bakanlığı imzalı taşıma ruhsatlı silahlar vardır. Komplo kuranlar gerçek devlet değildir. Benim için gerçek devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Ben Türkiye Cumhuriyeti Devletine teslim oldum ve onun vereceği her karan da şerefle kabul ederim.

Revizyon: Her şeyden önce siz bir babasınız. Çocuklarınızla ve ailenizle daha dingin ve huzurlu bir yaşam sürmek adına, eğer elinizde olsaydı daha sıradan, şaşaasız ve kendi halinde bir hayatı tercih eder miydiniz? Bir memur, bir öğretmen, bir işçi ya da herhangi bir esnaf gibi yaşamaya tahammül eder miydiniz?

S.PEKER: İlk gözaltına alınışımdan bir süre önce çocuklarım Celalhan ve Serdarhan Playstation oynamak istemişlerdi. Ben de çok iyi bir oyuncu değilim, bana yardım ederseniz olur demiştim. Oynayacağımız oyunu 8 yaşındaki büyük oğlum Celalhan seçmişti.”-Baba ben filmde ki mafya olayım mı?” dediğin de birden hiddetlendim’-niye mafya filmi oynuyorsun? Sonra neden mafya karakterini seçiyorsun?” dedim. Bana cevap olarak sadece gülümsedi. Yani baba ben bir şeyler biliyorum der gibi gün kalbimin çok acıdığını hissettim. Âmâ çok acıdığını

 

Çocuk yaşımda hangi inançlarla ülkeyi sömüren gerçek mafyayla savaşmak için yola çıkmıştım. Ama onlar ellerindeki imkanlarla halkın bir bölümüne kalkıp beni mafya olarak tanıttılar. Zannederim büyük oğlumda bunlardan biriydi. Sıkılmadan üşenmeden ona anlattım. Kendisi daha 8 yaşında ama Türk Tarihi Ve Din Bilgisi kendi yaşıtlarına göre değil 25 ve üzeri yaş grubu için düşünürsek bile çok üstlerde. Artık çocuğumda gerçek mafyanın ne olduğunu öğrendi. İnsanlarımızın milyonlarca dolarını çalıp daha sonra da bilmem hangi fokları kurtarma ve yaşatma faaliyetlerine 50,000 dolar bağışladı diye iyi insan görünüp, şilt alanların kim olduklarını öğrendi. Lütfen yanlış anlaşılmasın fokların kurtarılmasına karşı değilim. Âmâ öncelikle smokinlerinin papyonlarının altında ki çaldıkları paranın milyon da birini yardım diye vererek kendini iyi insan gösteren bu yaratıklardan dünyamız vatanımızı kurtarmanın daha öncelikli görev olduğuna inananlardanım. İnandığım değerler için ödenecek bedel çocuklarımdan ayrı kalmaksa, bundan bile zevk duyarım.

Revizyon : Hayattan umduğunuz en büyük zevk nedir ve kendinizi bu sevincin ne kadar uzağında, yakınında yada içinde hissediyorsunuz?

S.Peker: Hayatımda ki en büyük sevincim, yaşadığımız dünyadan ebedi istirahatgahımıza geçene kadar dostlarına karşı boynu bükük olanlardan, ebedi istirahatgahımızdan hak mahkemesi mahkeme-i Kübra’ya çıkarken de Mevla ve şanlı ecdadın huzurunda boynu bükük olanlardan olmamaktır. Her canlı gibi nefis taşıdığım için başarabilir miyim bilmiyorum ama şu ana kadar durumu idare ettiğimi sanıyorum.

Revizyon: Anlatacaklarınız veya belgelendirebilecekleriniz ile adaletin sizi temize çıkaracağınıza inanıyor musunuz? Ya da bunun yeterli olabileceğine diyelim.

S.Peker: Adaletin beni temize çıkarıp çıkarmayacağı ile veya bunun yeterli olup, olmayacağı ile çok düşünüyorum. Çünkü ben suçsuz olduğumu biliyorum. Eğer ben haklıysam şu an veya 500 sene sonra hakkımın bana iade edileceğine inanıyorum.1500 yılların da kilise tarafından cadılık suçlamasıyla yakılan(tabi ki İngiltere kralının baskısıyla) Jean Dark’a 500 sene sonra itibarını iade eden yüce yaradandır. Dinlerin cadılık ve büyücülüğe karşı bakışı sizlerin de malumunuzdur .İnsan olarak bile kabul etmezler ,bu yüzden yakılarak öldürülürler iğrenç unvandan 500 yıl sonra azize unvanını kazanmak, ilahi adalet değil de nedir?

Yüce yaratıcı hiçbir kulun arasında ayrımcılık yapmaz. Eğer bir hakkımız varsa bir türlü muhakkak iade edilir!

Revizyon : Ön plana çıkardığımız ulusal kimliğimiz, sizi elinizde var olduğu iddia edilen güçle, bir başka bölücü örgütün finans yollarına taş koymanızdan ötürü suçlanmanızda aleyhinize bir durumu yaratıyor?

Yardım ayrı, görev ayrı

S.Peker: Bazı sorular cevabını kendi içinde taşır. Bu soruya cevap vermek zorunda kalmadığımdan dolayı teşekkür ederim.

Revizyon: Şehit ailelerine ciddi boyutlarda yardım ettiğiniz biliniyor. Bu vatan için sizde şehit olabilir misiniz ?

S.Peker: Sorunuzdaki yardım hitabesine katılmıyorum, görev ayrı şey ,yardım ayrı şeydir. Şehit aileleri inanç değerlerimizin mihenk taşlarından biridir .Bu yüzden ayakta tutulması gereken en soylu topluluktur. Kendilerine karşı görevlerimi yerine getire bilmişsem bundan şeref duyarım. Ben Kafkas asıllı Karadenizli bir Türk ailesinin çocuğuyum. Bizim öğretmenlerimizde, şehit çocuklarına devlet başkanlarının çocuklarından daha çok saygı gösterilir. Bu öğretilerle büyümüş olan şahsım şehitlik mertebesine ulaşmayı şeref addeder.

Revizyon: Niçin içerdesiniz, suçunuz ne, tespit edilmiş kanıtlanmış bir suçla mı cezalandırılıyorsunuz?

Bedel ve mutluluk

S Peker: Daha önce yargılandığım, suçsuz bulunduğum, şikâyetçi olduğumuz kişinin ise (ismimi kullanan) suçlu bulunup halen cezaevinde olduğu bir olaydan tutuklandım. Yani şaka gibi… Yargılandığım dosyayı oluşturanlar, suç oluşturmak amacıyla komplo kurarak görevi kötüye kullandıkları içinde yargılanmaya başladılar. Yani ben bu dosyadan dolayı sanığım, dosyayı hazırlayan yetkililerde bu dosyayı komplo kurarak hazırladıkları için sanıklar, gerçekten şaka gibi değil mi?

Revizyon: Sizce medya da mı sizi infaz etmek istiyor?

S Peker: Daha önceki cevaplarımda da söylediğim gibi gazetelerin hakkımda yazdıklarının veya televizyonlarda söylenen sözlerin benim için önemi yok. Önemli olan emel defterime nelerin yazılacağı, hak dünyaya geçtikten sonra insanlar tarafından hakkımda ne söyleneceğidir. Geri kalanı benim için gazoz ağacı. Benim hayatımda gazoz ağaçlarının hiçbir önemi yoktur.

Revizyon: Devletinize küs müsünüz?

S Peker: Bizler devlet başa kuzgun leşe öğretileriyle büyümüş insanlarız. Böyle bir lüksümüz asla olamaz.

Revizyon: Birçok üst düzey siyasetçi ve askerle ilişkileriniz olduğu biliniyor. Bu insanlardan size destek gelmedi mi?

S Peker: Ben dostluk kurduğum insanlardan hiç bir zaman yardım beklemem. Zaten benim bildiğim, her vakit namazında veya her gece yatarken ellerini açıp yüce yaratıcıya dua eden çok yardımcım var. Daha fazla yardıma ihtiyacım yok. Çocukluğumdan beri şu sözün geçerliliğine hep inandım “Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır” zaten biz doğruysak yardıma ihtiyacımız yok. Gözle görülmeyen ordularımızın emrimizde olacağına inanıyorum.

Revizyon: Devlet için çalıştığınız ve derin devletin mensuplarıyla birlikte olduğunuz söylenir, bu doğru mu?

S.Peker: Derler. Her bir şeyleri söylerler.

Revizyon: Uyuşturucu, silah ve kadın ticaretiyle beslenen, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü parçalamak için çalışan, PKK benzeri yasa dışı örgütlerin, orduyu, emniyet güçlerimizi acımasızca hedef aldıklarını, umulmadık yerlerde, zamanlarda askeri konvoyları, askeri ve mülki ekranı, valileri, emniyet müdürlerini gözlerini kırpmadan vura bildiklerini gördük. Milletçe çok büyük acılar yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye’de her kesimden insanın iddiası olan ‘İstanbul’da kurt mafyasının önü açılıyor” söylemlerinin doğruluk payı Türkiye’yi sizce nasıl bir kaosa sürükler?

S.Peker: Kürt mafyasının önü açılıyor sözü bence gözlemleme yeteneksizliğidir. Önü açılmamaktadır. Zaten uzun yıllardır programlanmamış şekilde kendilerine tüm Türkiye teslim edilmiştir, herkese geçmiş olsun. Hislerimin çok yoğun olduğu söylenir. Genelde yaşanacak her şeyi 10-15 sene öncesinden görürüm. Bunu benim üstün bir meziyetim olarak yorumlarlar. Tabi ki gülerim hem de çok. Bir düşünürün dediği gibi “Gökyüzünün mavi olduğunu anlamak için gökyüzüne çıkmaya gerek yok kafayı kaldırıp bakmak yeterlidir.” Tekrardan ülkemize geçmiş olsun. Bu geçmiş olsun tanımını 15 sene sonra her kes daha iyi anlayacaktır.

Revizyon: Sizi herkes farklı tanıyor; kimilerine göre deforme olan sistemin yok ettiği, kimi kurumların birey hayatında yol açtığı olumsuzlukların giderilmesinde bir, “araç”, kimilerine göre ise bu olumsuzlukların ortaya çıkardığı, normatif olmayan bir “aygıt”. Siz hangisi oluyorsunuz, birincisi mi, ikincisi mi; yoksa her biride mi?

S.Peker: Sorunuzda belirttiğiniz birinci veya ikinci şık değilim her ikisini toplamı olan üçüncü şık da değilim ben Sedat Peker’im.

Revizyon: Adalet size göre? Adil olan nedir? Adaletin dağılması mıdır asıl olan yoksa paylaşılması mıdır?

S.Peker: Gerçek olan yüce yaratıcının buyruğudur. Bizler yaşadığımız yüzyıllara göre adaleti dağıtmaktır ve bunu insanların doğru bildiği şekilde paylaşmasını sağlamaktır.

Revizyon: Öyle bir ülke var mı,sizin kendiniz olabileceğiniz ve düşündüğünüz şeyleri, istediğiniz gibi yapabileceğiniz?

Cumhuriyet Gazetesi Sorusu

Cumhuriyet Gazetesine molotofkokteyli atılması olayının birinci zanlısı Boğaç Kaan Murathan’ın çapraz sorgusu yapılırken, Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Sedat Peker Molotof kokteyli atıldığında cezaevinde olduğunu belirterek, hiç kimseye eylem talimatı vermediğini belirtti.

Sava Pekgüzel, soruşturma sırasında “Ergene! :on” dosyasıyla bağlantılı verdiği ifadesini değiştirmesi için tutuklu sanıklardan Bedirhan Şinal’e yazılan mektupları okuyarak, Sindin yakınlarının hesabına yatırılan paralara ilişkin sorular sordu. Sanık Murathan’a, sava Mehmet Ali Pekgüzel, Cumhuriyet Gazetesi’ne molotofkokteyli atılması olayının faili olan Bedirhan Şinal’i, arkadaşı Hakan Karataş aracılığıyla yönlendirip yönlendirmediğini sordu. Murathan da, Cumhuriyet Gazetesi’ne bir husumetinin bulunmadığını ve herhangi bir suikast girişimi içinde de olmadığını savundu.

Sava Pekgüzel, Sedat Peker’in de yargılandığı Kelebek Operasyonu davasında gözaltına alınan ve hakkında takipsizlik kararı verilen Hakan Karataş’ın, Bedirhan Şinal’e cezaevinde kalırken, kâğıdı buruşturup top yaparak attığı mektuplarını okudu. Pekgüzel söz konusu mektuplarda Şinal’e polis aleyhinde ifade vermesinin istenildiğini, bunun karşılığında da Şinal’in dayısının hesabına para yattığını, ayrıca mektuplarda Şinal’den Murathan’ın masum olduğuna yönelik ifade vermesinin istenildiğini belirtti.

Sava Pekgüzel, “Hakan Karataş, ‘Benim yazdığım gibi ifadeni değiştir. Boğaç Kaan Murathan ile aranızı düzelteceğim, hiçbir sorun kalmayacak. Anneannenin hesabına 5 bin lira yatırtacağım, anneannen görüşte sana fişini getirecek’ diye yazmış. Bununla ilgili ne diyeceksiniz?” diye sordu.

“CUMHURİYET GAZETESİ’NE MOLOTOFKOKTEYLİ ATTIRMADIM”

Murathan da, “Ben Cumhuriyet Gazetesi’ne molotofkokteyli attırmadım. Hakan Karataş’ın niye böyle yazdığını bilmiyorum. Bedirhan Şinal’e böyle bir mektup yazmasını istemedim. Belki bana bir iyilik yapmak için yazmış olabilir” dedi. Pekgüzel’in “Hakan Karataş neden ifadesini değiştirmesi için Şinal’e yazı yazıyor, Şinal’in dayısının hesabına para yatırılıyor. Siz mi yönlendirdiniz” diye tekrar sordu. Murathan, “Şinal, bizleri suçlayan ifadeler vermişti. Madem öyle neden Bedirhan’ı, benim adamım olduğu söylenen Hakan Karataş’ın yakınındaki koğuşa koydular” diye cevap verdi.

Duruşmada söz alan davanın tutuksuz sanığı Sedat Peker, Cumhuriyet Gazetesi’ne molotofkokteyli atıldığında cezaevinde olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Ben olayı gazeteden okudum. Daha sonra olayın ‘İlhan Selçuk ile Sedat Peker arasındaki düşmanlık nedeniyle olduğu hikâyesine gelindi. Benim neden İlhan Selçuk ile düşmanlığım olsun diye çok düşündüm. Milyonlarca seçeneği düşünüp 3 mantıksız sebepte karar kıldım. 1. Ben gençliğinde kabadayı kültürünün etkisinde olduğum için nam yapmak için yapmış olabilirim. 2. Organize şuç örgütü liderliği ile suçlanıyorum, para istemiş olabilir. Ama İlhan Selçuk’un parası yok. 3. Gazeteyi ele geçirmek için İlhan Selçuk’u korkutmuş olabilirim. Ailemin 7 kuşaktır milliyetçi, muhafazakar olduğunu herkes bilir. Ama o gazetedeki gazetecileri kör testere ile kesseniz benim sahibi olduğum gazetede çalışmazlar/7

Peker, ayrıca Boğaç Kaan Murahan’a eylem talimatı verdiğine ilişkin “O tarihlerde ben cezaevindeydim. Ne Murathan ne de ailesinden birisi ziyaretimi gelmedi” dedi. Sanık Murathan’ın çapraz sorgusuna ara veren mahkeme heyeti duruşmayı erteledi.

Home Store’daki Çatışmada Sedat Peker Kiminle Hesaplaştı?

İstanbul Kadıköy’de 2 Mart Salı günü işadamı Erdal Acar’a ait kafenin önünde iki kişinin öldüğü çatışmanın Davası görüldüğü Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesine, olay yerindeki güvenlik kamerasının çektiği, Sedat Peker’in adamları ile Behçet Cantürk’ün yeğenleri arasında çıkan çatışmada 2 kişi hayatını kaybetti. Mahkeme davanın tek tutuklu sanığı Muhittin Akdaş’ı görüntü kayıtlarını ve ifadeleri inceledikten sonra tahliye etti. 2 Mart 2010’da meydana gelen olayda Kalamış’ta bulunan Erdal Acar’a ait Home Store kafeye olaydan 20 gün önce arkadaşlarıyla gelen Gökmen Bayat, kendisine hesap uzatıldığı için kafenin yönetimiyle tartıştı. Tartışmanın ardından mekândan ayrılan Bayat, olay günü arkadaşı Behçet Cantürk’ün yeğeni Tarık Cantürk ile birlikte kafede otopark görevlisi olarak çalışan ve Sedat Peker’in adamlarından olduğu söylenen Muhittin Akdaş ve Tuğrul Çelik ile tartışmaya başladı.

Kapıdan içeriye çekti

Tartışmada gerilim yükselince Cantürk, Bayar ve arkadaşları, iki lüks araçla 00.08’de mekana geldi Güvenlik kameralarına yansıyan görüntülerde otopark sorumlusu Yaşar Akdaş, kısa bir konuşmanın ardından Bayaf’ı kolundan çekerek içeri aldı. Silahların çekildiği tartışmada Tank Cantürk önce Muhittin Akdaş’ı sol bacağından vurdu. Kardeşinin vurulduğunu gören Yaşar Akdaş’ın silahını çekmesi üzerine Cantürk bu sefer Yaşar’ı göğsünden vurarak öldürdü. Ağabeyinin vurulduğunu gören ve Tank Cantürk’ün üzerine atlayıp elinden silahı alan Muhittin Akdaş yaşanan arbedede sürüklenerek dışarı çıkartıldı ve burada darp edildi. Bir an saldırganların elinden kurtulan Akdaş, ağabeyinin Glock marka ruhsatsız silahını alarak önce Gökmen Bayaf’ı vurdu. Daha sonra da olay yerinden kaçanların lüks otomobillerine ateş etti.

Adliye abluka altında

Çatışmanın ardından delillerin toplanmasıyla haziran ayının ilk haftası yapılan duruşmaya kafe çalışanları ve Muhittin Akdaş katıldı. Tank Cantürk ve Serdar Cantürk olayın ardından izini kaybettirdikleri için yakalanamadılar. İlk duruşmada mahkeme salonundaki yoğunluk nedeniyle Sedat Peker’e yakınlığıyla bilinen yaklaşık 16 kişi adliye önüne gelerek beklemeye başladı. Bu sırada olası bir olay çıkmaması için çok sayıda sivil ve üniformalı polis ekibi adliyede görev aldı. Mahkemenin başlamasının ardından savunmalarını yapan taraflar, kafeye gelen grubu suçladı. Mahkemede söz alan Gökmen Bayaf’’in katil zanlısı Muhittin Akdaş savunmasının ardından ‘nefsi müdafaa’ gerekçesiyle ilk duruşmada tahliye edildi. Akdaş’ın serbest bırakılması taraflar arasında gerilimi yükseltirken adliyedeki gruplar olaysız şekilde dağıldı.

Sedat Peker.

Şike Soruşturmasında Benim Niye İfademe Başvurmadılar Şaşırdım!

Sedat Peker, şike soruşturması ile ilgili konuştu.

Peker, “O konuyla ilgili beni nasıl ifadeye çağırmadılar anlamış değilim. Garibime gitti. Her dosyada bir numaralı sanık ben oluyordum/’ dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde 251 tutuklu 108 sanıklı Birinci Ergenekon Davasının 202. duruşmasının görülmesinde. Silivri Ceza İnfaz Kurumlan Yerleşkesi’nin içinde bulunan duruşma salonunda yapılan duruşmaya, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ile Alparslan Arslan’ında aralarında bulunduğu 23 tutuklu sanık katıldı.

Duruşmada tutuklu sanık Boğaç Kaan Murathan’ın çapraz sorgusuna devam edildi. Mahkeme Heyeti üye hâkimi Sedat Sami Haşıloğlu’nun “Olgun Peker’in işkence görerek çocuk yapma yetisini yitirdiğini söylüyorsunuz ama 2 yaşında çocuğu var. Sürekli olarak neden bu konuyu dile getiriyorsunuz?” şeklindeki soruya Murathan, “2004 yılındaki olaylar sorulduğu için o konuyu dile getirdim. Olgun tedavi gördükten sonra çocuk yapma yetisini geri kazanmıştır” cevabını verdi. Üye Haşıloğlu’nun, “Sedat Peker’in milyarlarca dolar serveti var mı? ” sorusuna ise Murathan, “Bu bahsedilen çok ciddi bir para. Bu parayı bankalarda gizleyemez-siniz. Bu paranın aklanabileceğini düşünmüyorum” dedi. Bunun üzerine söz alan tutuklu sanık Bedirhan Şinal, “Ben polisteki belgelerde Sedat Peker’in 2-3 milyar dolar parası olduğunu gördüm. Bu parayı yanındaki adamlara şirket kurarak, adamlarını kulüplerin başına getirerek, borsaya sürerek aklamaya çalıştı. Türk ticaretine soktu bu paralan. Sedat bey akıllı adamdır. Aklıyla dalga geçilecek biri değildir. Adamlarını kulüplerin başına geçirdi. Örneğin Sivasspor’un başına. Ben sadece bana anlatılanları aktarmak istedim” dedi.

Bu sırada tutuklu sanık Alparslan Arslan’ın duruşma sırasında hakarete varan küfürler sarf etmeye başlayınca Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, Arslan’ın salondan çıkartılmasını istedi. Jandarma görevlileri tarafından ağzı kapatılarak salondan çıkartılmak istenen Arslan, baygınlık geçirdi. Ardından Arlsan, Jandarmalar eşliğinde salondan çıkarıldı.

Son duruşmalarda adının sıkça kullanıldığı söyleyen 1. Ergenekon davası tutuksuz sanığı Sedat Peker, söz aldı. Sedat Peker, ”Aydınlık grubundaki insanlar benden iyi insanlar olabilir. Ancak biz ayrı dünyaların insanlarıyız. İdeolojik görüşlerimiz farklıdır” dedi. Cezaevinde yatarken bazı işadamlarının gelerek kendisinden Serkan Akça hakkında şikâyet vermemesi yönünde rica olduklarını ileri süren Peker, “Ben de onun avukatı aracılığıyla istediği yönde ifadeler verdim. Meslekten atılmadı. Öğrendim ki efenim iftira attığımı iddia ederek, suç duyurusunda bulunmuş.” şeklinde konuştu.

Şike soruşturması ile ilgili de konuşan Peker, “O konuyla ilgili beni nasıl ifadeye çağırmadılar anlamış değilim. Garibime gitti. Her dosyada bir numaralı sanık ben oluyordum. Çaptan düştüğümü sandım. Sonradan öğrendim ki Serdar Akça organize suçlar bölümünden ayrılmış. O yüzden alınmadığımı anladım.

Ben bu zamana kadar yaptığım her şeyi söyledim, gizlemedim’ ifadelerini kullandı.

Sanık Bedirhan Şinal’ın “Sedat Peker’in 3 milyar dolar serveti var” iddialarına ise Peker, “Ben para konusunda çok şanslıyım. Ben ailem, akrabalarım varlıklı kişiler. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Benim her zaman param oldu ve harcadım. 3 milyar dolar büyük para. Bu para sebebiyle ülkeler arasında savaşlar çıkıyor. Bende ekonomik olarak zor bir süreç yaşadım. Cezaevindeyken eşimin dostumun parasıyla geçindim. Kartal’da bir arsam vardı. 1.5 milyon dolar değerindeydi. Şu anda oraya Kartal Adliyesi kuruldu. 1,5 milyona satamadığım arsayı 20 milyon dolara sattım.” şeklinde cevap verdi.

İlhan Selçuk’tu! rahmetli olmadan önce Sedat Peker ile bir ilgisinin olmadığı sözlerini hatırlatan Peker, “Allah’tan ilhan Selçuk ölmeden açıkladı. Bunları söylemeden ölseydi ne olurdu bilmiyorum. Benimde kendisiyle bir ilgim yoktur” dedi. Şike operasyonu kapsamında gözaltına alınan Olgun Peker ile aralarında iki yaş olduğunu belirten Peker, “Benim için Olgun Peker’in manevi babası diyorlar. Kendimi yaşlı hissediyorum. Ben mutlu bir insanım.” şeklinde konuştu.

Sedat Peker: Saçan bize işkence yaptı

Sedat Peker, eski polis şefi Adil Serdar Saçan’ın kendisini kalorifere kelepçelettiğini, Mecnun Odyakmaz’ın da işkence gördüğünü öne sürdü

Sedat Peker, eski İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’ın, kendisine ve kız kardeşinin eşi olan Sivasspor Kulübü Başkanı Mecnun Odyakmaz’a işkence yaptığını ileri sürdü.

Ergenekon davasının dünkü 88’inci duruşmasında savunmasını yapan davanın tutuksuz sanığı, başka suçtan hükümlü Peker, sava Zekeriya Öz’ün, “Bu soruşturma senin bildiğin gibi bir soruşturma değil, psikologlarla da görüşüyoruz. Psikolog, soruşturmanın başlamasından sonra senin psikolojinde değişim olduğunu söyledi. Bu durum nedir?” diye sorduğunu ifade etti. “Ben de haksız yattığımı düşünüyorum. Belli hayallerim var. Bu hayal, bir suç örgütü lideri olmak değildi” diyen Peker, Öz’ün, “Samimiyetine inanıyoruz. Vatansever olduğunuzu biliyoruz. Ancak birileri sizi suça zorlamış olabilir mi?” diye sorduğunu da belirterek, askerlik raporunda bile emir ve tahakküm altında bulunamayacağının belirtildiğini ifade etti.

‘Veriyorlardı elektriği’

İkinci iddianamenin sanıklarından Saçanla ilgili sorular karşısında sinirlenen Peker, “Saçan’ı, Olgun Aydın Peker’in testislerinin patlatılması olayı nedeniyle tanıyoruz. İşkence yaparken doktorlarla bilimsel olarak çalışıyorlardı. İçeri girer girmez veriyorlardı elektriği. Beni donla kalorifere kelepçeletti. Şimdi aynı davanın sanıklarıyız” dedi.

Sedat Peker’in yeni mesleği ne?

Sedat Peker, cezaevi hayatını internete taşıdı. 7,5 yıl cezası kalan Peker, Steve McQueen’in ünlü Kelebek filmindeki gibi böceklerle arkadaş oldu. Böcek belgeselleri izleyip, bilimsel kitaplar okuyor. Ve kendini böcek bilimci ilan etti.

KANDIRA GÜNLÜĞÜ

Peker, cezaevi yaşantısını sahibi olduğu internet sitesinde gün gün anlatıyor:

 

İKİ ASİSTANIM VAR

Eskiden böcek fobim vardı. İzlediğim belgeselleri^ etkisinde kalmış olacağım ki, ben bir böcek bilimciyim dedim. Birkaç böcek bilimcinin hayatını okudum (Şaka yapmıyorum). Artık içerideki böcek türleri, yazacağım tezler için bana bulunmaz bir hazine oldu. Yanımda kalan iki arkadaşım da asistanım olarak görev yapıyor.

BÜROKRASİDEN ŞİKÂYET EDİYOR

5 metre ötemizdeki koğuşa mektup yazmak istiyorsunuz. Yazdığınız mektup sabah sayımında koğuştan alınıyor, içi kontrol ediliyor, yazdığınız yazılar okunup dışarıya postaneye götürülüyor. Postanede mühürlenip tekrar cezaevine getiriliyor. Mektup açılıyor yine aranıyor, okunuyor, sonra beş metre yanınızdaki koğuşa veriliyor.

ESİN KAYNAĞI SİNEMADAKİ EN İYİ HAPİS FİLMİ

Steve McQueen ve Dustin Hoffman, klasikleşmiş hapishane filmi Kelebekle (Papillon, 1973) Fransız Guyanası’ndaki bir hapishaneye gönderilen iki mahkûmu canlandırıyor. McQueen, ısrarlı kaçış çabalan sonrası ağır hücre cezasına çarptırılıyor ve hücrede hamamböcekleri ile yakınlık kuruyor. Ancak uzun süreli hücre cezası nedeniyle günden güne akıl sağlığını yitiren McQu-een, sonunda sevgili dostu hamamböceklerini yiyecek duruma geliyor. Sedat Peker, cezaevinde böcek fobisinden kurtulduğunu hatta kendini böcek bilimci ilan ettiğini söylüyor.

FOBİ HOBİ OLDU

Sitede cezaevinde çekilen fotoğrafların bulunduğu bir foto-galeri kuran Peker, F Tipini şu sözlerle eleştiriyor: Geldiğim ilk andan bugüne kadar, hep cezaevinin mimarisini kimin çizdiğini merak ettim. Sebebi ise, ‘Buradaki insanlara mahkûmiyet haricinde nasıl bir sıkıntı verelim?7 diye düşünmüş olmaları ki bu yapı mey-dana çıkmış! Bu niyetle çizdiyse eğer, hedefine kesinlikle ulaşmış. Çünkü içerisinde yaşayan herkesi mutsuz edebilmişler”

Peker, müteahhitlere de, “Onları biraz burada yatırmak lazım ki, kullandıkları kalitesiz malların neler yaptığını görsün” sözleriyle gönderme yapıyor.

Böcek fobisini hobiye dönüştürdüğünü söyleyen Peker, “Kendimi böcek bilimcisi olduğuma inandırdıktan sonra, böcekler sorun olmaktan çıktı, hatta hazine değerinde varlıklar haline geldiler. Tabii ki yanımda kalan iki arkadaşım da asistanım olarak görevlerine devam ediyorlar” diyor.

25 METREDE 4 ARAMA VAR

İçeride insan aklının zorlanacağı bir uygulama, her adım başı üstünüzün aranması. Koğuştan avukatınıza çıkarsınız, üs-tünüz, ayakkabınıza kadar aranır. Avukat mahalline girersiniz, aranırsınız. Çıkarsınız, yine aranırsınız. Koğuşa geri gelirsiniz, yine aranırsınız. Yani 25 metrelik mesafede 4 kere aranırsınız. 25 metrelik bu mesafede bütün hareketleriniz kameralar tarafından kayıt altına alınır.

 

 

AĞRI KESİCİ İĞNELERİ BARDAĞA BOŞALTIYORDUM

Peker “İlk girdiğim zaman, günde 7-8 ağrı kesici alıyordum. Hepsi sert ilaçlardı. Son zamanlarda artık bu haplar yeterli gelmiyordu. Mübalağa yapmış olmayayım ama 3-4 ağrı kesici iğneyi bardağa boşaltarak içiyordum” diyor.

RUH ADAMA SÖZ VERİYORUM: HAİN, SAPIK OLMAYACAĞIM”

Televizyonda haberi izlerken, kan adeta beynine sıçramıştı. Anne yaşlı gözlerle kızına yapılan çirkin saldırıyı anlatıyor, “baba” olarak tanınan kişinin adamlarının yaptıklarının yanına bırakılmamasını istiyordu. Ünlü sunucu Reha Muhtar, ağlayan hanımın üzüntüsünü paylaşırken, yeni sorular yöneltiyor, aalı hanımı izleyenler de olanlara lanet okuyorlardı. “Bulun onu, bulun onu” diye bağırdı. Onun kimi istediğini biliyorlardı. Birisi ‘Tamam Reis” dedi. Bir başkası “buluruz, getiririz Reisim” dedi. Onlar hızla çıkarken, “Benim adımı kullanmanın ne demek olduğunu sana soracağım” diye söylendi. Bildikleri, tecavüzle suçlanan kişinin pilavcılık yaptığı ve Erzurumlu olduğuydu. Onu bulmak öyle kolay olmadı. Ama, ekranda ağlayan anne karşısındaydı. Ona, kendisinin bu olayla bir ilgisinin olmadığını anlıyor, “Benim adımı kullandığı için ben de hesap soracağım. Ben de o adamı arıyorum, “diyordu. Günler geçmişti. O unutmadı. Odaya getirilen kişiyi görünce “Pilava sensin haa” dedi. Adamları getirene kadar hayli hırlamışlardı. “Baba”nın bu adama ne kadar kızdığını biliyorlardı. “Pilava”nın bulunamaması yüzünden her gün azar işitiyorlardı. Artık onlar da rahatlamıştı… Aradan uzun süre geçmişti. Yurt genelinde başlatılan “Kelebek” operasyonu kapsamında

En Büyük Türk Kahramanı: “Kürşad”

Türk tarihi, dünyanın en hamasî şiiri, Türk kahramanları da o şiirin berceste mısralarıdır. Bir zafer şehrâhını dolduran hey-keller gibi 26 asrı süsleyen bu ölmezler tümeni arasında bir teki bir millete şeref verecek ne büyük faniler gelip geçti. Tanrın Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insanoğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hâkim olarak yaratıldığına inanan atalarımız için kahramanlık bir tabiat, fazilet bir huydu…

Şimdi büyük adını saygı ile andığımız Kür Şad işte o kahramanlıkla faziletin şahlanmış örneği olan büyük Türk kahramanıdır.

Millî ızdırapların şahlandığı ve şahsî ızdıraba karıştığı son yıllarda, ölmezler tümeninin zafer ve şeref şehrâhında hayalen çok dalaştım. Yan masallaşmış çehresiyle Alp Er Tunga”dan, kahraman kadın Tomiris”ten başlayarak Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa’ya, Edirne kahramanı Şükrü Paşa”ya ve kurtuluş savaşının meçhul, fakat meşhur şehidine kadar bütün ölmezlerin önünden ihtiramla geçtim. Eskiden olduğu gibi yine Kür Şad”ı hepsinden büyük buldum. Çünkü o birçok büyüklerde görülen bazı küçüklüklerden uzak, birçok büyüklerde rastlanan menfaat duygusundan sıyrılmış, baza büyüklerde bulunan yanlış hareketlerden beride kalmış kaya gibi aşılmaz bir devdi.

Kürşad, tarihimizde alevlerin, ışıkların, mehtapların ve yanar-dağların yanında gerçi parlamasıyla sönmesi bir olmuş geçici bir şahap gibidir. Fakat o geçici ışık tarihin gidişini değiştirmiş, kısa aydınlığında bize en büyük hakikati görebilecek fırsatı vermiştir. Bu hakikat ezeli ve ebedi kahramanlıktır.

Tarih acayip bir ihtiyardır. Bazılarına tam hakkını verir. Bazı değersizlerden çok bahseder. Bazı büyükleri hiç anmaz. Bazılarından da yalnız bir kaç kelime söyler. Kür Şad bu sonuncularındandır. Onun hakkında bütün bildiğimiz: Türk milletini kurtarmak ve esir olan yeğenini Türk kağanı yapmak için kendisi gibi esir 40 arkadaşıyla birlikte Çin imparatorunun sarayına saldırdığı, fakat pek nispetsiz bir savaştan sonra can ve baş verdiğidir.

Bu muhteşem saldırışın muhteşem kahramanlarını bilip tanısaydık ne hoş olurdu! Adlarını bile bilmediğimiz bu örneksiz fedailer acaba nasıl insanlardı? Kaç yaşlarında idiler? Hangileri hangi savaşlardan arta kalmışlardı? Anaları, babalan yaşıyor mu idi? çocukları var mıydı? Seviyorlar mıydı? Kanlan, sevgilileriyle son defa neler konuşmuşlar, neler düşünmüşlerdi? Yazık, hiçbirini bilmiyoruz. Bildiğimiz yalnız şu:

Yanardağ ruhlu, çelik iradeli kahraman Kür Şad… Bozkurt hanedanından yani kağanlar soyundan olduğu halde yeğenini tahta çıkararak Türk milletini diriltmek için kılıca sarılan Kür Şad… Bu nispetsiz çarpışmada zaferi sağlayacak tek yola giderek, yani düşmanın kalbine saldırarak ruh ve irade kuvveti kadar muhakeme gücüne de sahip olduğunu belirten Kür Şad… Başarılamayan bir ihtilâle rağmen düşmanın yüreğine korku ve dehşet salarak ırkı mahvolmaktan kurtaran Kür Şad… Sonra onun 40 şanlı arkadaşı…

Bir hareketin değeri, verdiği sonuca göre ele alınırsa Kür Şad’ın hareketi Türklüğü yok olmaktan kurtardığı için Kür Şad büyüktür. Yapanın fedakârlığı ve kahramanlığı ile ölçülürse Kürşad yine büyüktür. Velhasıl o çok büyüktür. Hiçbir kıskançlığın erişemeyeceği kadar büyük…

Biz, bugünün Türkçüleri bu “kaybolmuş güneşlimizi 13 asrın karanlıklarından çekip çıkararak başımıza taç ettik. Şimdi o, büyük yarınımızı aydınlatıyor. Onun boşa gitmemiş okları 13 asrın ötesinden bize 41 kahramanın selamlarını getiriyor. Ve onların ruhları kendilerine doğru çelik ve kan tufanlarıyla yapılacak büyük bir yürüyüşü bekliyor.

1300 yıl önce dökülen Kür Şad”ın kanı ırkımızı yabancılar arasında erimekten kurtarmıştı. Bugün de onun hatırası Türklük ruhunu eriyip sönmekten kurtaracaktır. Vaktiyle onun at koşturduğu yerlerdeki meçhul mezarlardan bize gelen sesler “daha ne kadar bekleyeceğiz?” diye sorarken bizim yayladan “yakında geleceğiz” diye yükselen haykırışlar onlara karşılık veriyor…

Sefil ihtirasların ve baykuş seslerinin söndüğü yarınki Tür-kelinde Kür Şad için ulu bir anıt düşünüyorum. Gösterişsiz, sade fakat metin, kayadan bir anıt… O anıtın önünde Kür Şad”a ve arkadaşlarına saygı olarak börk ve çizme giyiniş, kılıç ve sadak takmış Türk gençlerinin, birbirine perçinlenmiş sarp bir yığın gibi dik adımlarla geçit resmi yaptığını düşünüyor ve 1300 yıllık gençler olan Kür Şad”la arkadaşlarının da, yaralarından hâlâ dinmeyen kanlar sızdığı halde, kendilerine çevrilen başlara gülümseyerek selam aldıklarını görür gibi oluyorum…

“Ben problemli bir insanım. Bana Organize Suçlar Şubesindeki yetkililerin söylediği şu: sakın dışarı gülme. Cehenneme gidersem de orada zebaniye güleceğim. Kimse beni ağlarken görüp o zevki yaşayamayacak. Hani bu kadar acı çektirdiler ya bana. Diyemeyecekler ‘bak acı çekiyor’. Bunu dedirttirmem. Derimi yüzün, tuza basın denemesi bedava. O halimle bile yine gülerim yine gülerim. Bu benim hayat felsefem. Mahkemede yargılayan hakime söylemiştim. ‘ben cezaevinden keyif alıyorum falan zannetmeyin. Televizyonlarda belki denk geliyorsunuz, mahkemelere girip çıkarken hep gülüyorum. Benim niyetim sadece beni acı çekmemi isteyen hiç kimsenin, bundan keyif almaması, beni seven insanların da ben gülüyorum, bak neşesi yerinde deyip, akşam eve gittiğinde üzülmemesi. Bunun sebebi budur.

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir