TÜKENDİK ROGER GARAUDY
6 Ekim 2017
HEDEF TÜRKİYE
6 Ekim 2017

SİLİVRİ TOPLAMA KAMPI — ZULÜMHANE

 Önsöz
Bu kitabı Silivri toplama kampının
spor salonundan bozma duruşma salonunda ve hapishane kısmının F-12 koğuşunda
kale­me aldım.
Kamuoyunda “Ergenekon”
diye bilinen davanın “sanığı” ola­rak, tutukluğumun bir
yılı geçmesinin ardından yaşadığım süreci ka­leme almayı her şeyden önce
bir “sorumluluk” olarak gördüm.
Sadece kendimi yazmanın, bana
yönelik suçlamalara verdiğim yanıtları kitaplaştırmanın sorumluluğumu
yerine getirmede yeter­siz kalacağımı düşündüm. Bu nedenle
kitabı üç ayak üzerine oturt­maya karar verdim.
1-    Davanın
genel durumu.
2- Suçlamalara yanıtlarım.
3- Silivri hapishanesinde yaşam.
Aslında her üç başlık da
ayrı ayrı kitap olacak nitelikte. Ancak, her üç konu
da öylesine iç içe ki, sonuçta tek bir kitapta toplama­ya karar verdim.
Kitabı yazarken iç içe giren bir
durum daha vardı:
Gazeteci kimliğim ve sanık kimliğim.
Kimi meslekler yaşam biçimidir. Her
nerede olursanız olun bir şekilde sürdürmek durumunda kalırsınız.
Gazetecilik de bunlardan biri.
Kimi çevrelerin “asrın
davası” diye nitelediği Ergenekon’da ga­zeteci olarak yapılacak çok şey
vardı. Bunun üzerine bir de olayın mağdurluğu, yani sanıklık eklenince
yazmam gerekenlerin boyutu da doğal olarak çatallaştı.
Sanık olmasaydım da ister istemez,
kamuoyuna böylesine mal olmuş bir dava ile ilgilenmek, köşemde yazmak,
televizyon-radyo-konferans konuşmalarında değinmek zorundaydım.
Operasyon dalgalarının bana ulaşmadığı dönemde,
pek çok kesimden insanın gözaltına alınması karşısında bir televizyon prog­ramında şu
yorumu yapmıştım:
“Ergenekon, her yere
kon!”
Geldi, bize de kondu…
Öyle bir kondu ki, tüm gazetecilik
faaliyetlerimden bir seçki, yeniden düzenleme, ekleme, çıkarma yapıldı ve şu
suçlamalar yö­neltildi:
— Hükümeti devirmeye teşebbüs
etmek.
— TBMM’yi işlevsiz hale
getirmeye teşebbüs etmek.
— Halkı hükümete karşı silahlı isyana
tahrik etmek.
— Terör örgütüne üye olmak.
— Gizli belge bulundurmak.
Kitabın içinde ayrıntılarını
bulacaksınız ama şu noktanın altı­nı özenle çizmek istiyorum:
Bana yönelik suçlamaların tümü
gazetecilik faaliyetlerimden esin­lenerek üretilmişti.
Bu fiilen sansürdür.
Gazetecinin yaptığı haberlerin,
yazdığı kitapların, kurduğu “ha­ber kaynağı” ilişkilerinin
yukarıda sıraladığım çok ağır siyasal suç­lara dönüştürülmesi, en hafif
anlatımla toplumun haber alma hak­kının kısıtlanmasıdır.
Ancak Ergenekon davası bundan çok
daha öte sonuçlar do­ğurdu.
Beydaba’nın şu
sözü 2000’li yılların ilk 10 yıllık dilimindeki Tür­kiye’yi çok iyi
özetliyordu:
“Hükümetlerin en kötüsü,
suçsuzu korkutandır.”
Sözün altını, bu yılları yaşayanların
çok değişik şekillerde dol­duracağını düşünüyorum.
Bu tanımın güncelleşmesinde önemli
etkenlerin başında Er­genekon kapsamında yaşananlar geliyordu.
Ben bu sürecin göbeğinde yaşadım.
Deyim yerindeyse, sanığı ve tanığıyım.
Vicdan sandalyesine oturdum,
sorumluluk kalemini elime al­dım, kararlılık ve ne olursa olsun doğru bildiğim
yolda yürüme ne­fesini içime çektim, yaşam masasının üzerine kâğıdı koyup
sanıklı­ğımı ve tanıklığımı yazdım.
Vicdan, kimsenin kaçamayacağı bir
mahkemedir. Kitabı ya­zarken elbette hasretten hüzne her duyguyu yaşadım.
Ama vicda­nım son derece rahattı.
Türkiye Ergenekon’u pek çok
pencereden okudu. Bir de de­mir parmaklı pencereden, içeriden okusun istedim.
Bir metreye 80 santimlik koğuş penceremin önünde
80 gözlü demir parmaklık var. Bu 80 gözle davaya, bugüne, geçmişe geleceğe bakarken
tarih baba hep yanımdaydı. Sık sık şunu söylüyordu:
Tarihte Silivri benzeri davalar,
mahkemeler olmuştur. Zaman bu mahkemeleri tersine çevirmiş,
suçlananları değil, suçlayanları sa­nık sandalyesine oturtmuştur.
                                                                                                                                                Mustafa Balbay
Silivri Hapishanesi
F-12 Koğuşu
Eylül 2010
 
Neden Toplama Kampı? Neden
Zulümhane?
“Yaşadım” demek için
gerekçelerini söyle deseler, sıralayaca­ğım maddelerden biri dünya gezilerim
olur.
80 ülke dolaştım…
Seni en çok etkileyen gezi
anılarını anlat deseler, ilk sıralarda yer alacaklardan biri Polonya’daki
Auschwitz Toplama Kampı’dır.
Hitler Almanyası İkinci Dünya
Savaşı boyunca ülkedeki Yahu­dileri toplama kamplarına göndermişti.
Bunların en büyüğü Auschwitz kampıydı. Bu kampı yağmurlu bir günde
sırılsıklam dolaştım ve Ülkelere Değil Savaşa Düşmanım kitabımda
kaleme aldım.
Yüksek duvarları, göz alabildiğine
uzanan tel örgüleriyle Si­livri’deki hapishaneler zinciri bende ilk
Auschwitz’ i çağrıştırdı.
Dış kapıdaki dev
tabelada şu yazılı:
TC Adalet Bakanlığı, Silivri Ceza
infaz Kurumları Kampusu.
Bu kampüsün içine 10 cezaevi, bir
de mahkeme konmuş.
10 cezaevinden birinde
sadece çocuklar, birinde sadece kadınlar, kalan 8’inde de erkekler var.
Cezaevi çok olunca adını da çoğul
yapıp “Ceza infaz Kurum­ları Kampusu” koymuşlar.
Burada yatanların çok büyük bir
dilimi tutuklu. Gerçekte adı­nın tutukevi olması gerekir. Ancak
“ceza”yı baştan veriyorlar ve “ce­zaevi” diyorlar.
Bu adlandırma bile, başlı başına
peşin hükümlülüğü içeriyor. Oysa istatistiklere göre buradaki insanların
en az yarısı beraat ede­cek. Bu yüzden ben cezaevi yerine hapishane demeyi yeğledim.
Olağanüstü dönemlerde
hapishane ile yargılama aynı yerdedir.
Silivri’de de öyleydi.

Tutuklu sanıklar, duruşma sabahları
koğuşlarından alınıyor, oto­büsle hapishane sınırları içinde spor salonu
olarak inşa edilmiş du­ruşma salonuna getiriliyordu.
Tutuksuz sanıklar da bir adliye
binasına değil, hapishaneye ge­liyordu.
Silivri’de tutuklu olup Kadıköy,
Bakırköy adliyelerinde yargı­lananlar da vardı. Onlar duruşma günleri
hapishaneden çıkarılıyor, nakil araçlarıyla ilgili mahkemelere
gönderiliyordu. Listede o gün hapisten çıkarılmış görünüyorlardı.
Yanlarına bir günlük kuman­ya ve su veriliyordu. Ergenekon sanıkları ise duruşma
günlerinde de hapishane kayıtları içinde yer alıyordu. Tüm
hapishanenin öğle ka­ravanası neyse, mahkemeye de o geliyordu.
Silivri’ ye “Kampus”
adını Adalet Bakanlığı vermiş. Sözlüğe göre “kampus” sadece
üniversite kurumlarının bulunduğu alan için kul­lanılan bir sözcük. Kamp sözcüğünün
ise 5 anlamından biri şu:
“Tutsakların ya da politik
sürgünlerin toplandığı yer.”
Öyle anlaşılıyor ki, Adalet Bakanlığı “kamp”
sözcüğünü eğitimli hale getirmiş, rektörleri de içine alabileceği bir
kampüse dönüştürmüş.
Mevlana’nın Mesnevi, Divan,
Fîhimâfîh ve Mecâlis-i Seb’a eserlerini Farsça aslından
çevirerek derleyen Prof. Dr. Mehmet Ka­nar kitabında, Mevlana’nın bazı temel
konulardaki görüşlerini “söz­lük” gibi sıralamış. Doğal olarak
“A” ile başlıyor “Z” ile bitiyor.
“Adalet” sözcüğüyle başlamış “zulüm”le
bitmiş. Her iki söz­cüğün Mevlana dilinden anlamını aktarıyorum.
Adalet: Bir şeyi layık olduğu
yere koymak.
Zulüm: Bir şeyi layık olmadığı yere
koymak.
Silivri’ye “Zulümhane”
adı koymakla ne demek istediğimi en iyi Mevlana ile tarif edebilirim.
Mevlanacanın yanma
“zulüm”ün sözcük anlamını da koyalım:
“Güçlü bir kimsenin yasaya ve
vicdana aykırı olarak başkası­nı uğrattığı kötü durum, kıyım,
kıygı, acımasızlık, haksızlık, cefa.”
Silivri’de bütün bunlar fazlasıyla
vardı. Ayrıntılarını kitabın için­de, değişik bölümlerde bulacaksınız.
Burada bazı satırbaşlarına değinmek
istiyorum.
Çok kişinin bir arada kaldığı eski
kalabalık koğuşların elbette

insani olmayan yönleri çoktu. Ancak
“oda tipi” dedikleri 2-3 kişi­lik koğuşlar da insanları tam bir
yalnızlığa itiyordu. Bu düzeni ku­ranlar doğuracağı sonuçları bildikleri
için, 2-3 kişilik koğuşlarda ka­lanlara haftada 3 gün 2’şer saat öteki 3
koğuşla buluşma hakkı ta­nımış. Bu, Ergenekon sanıklarına “Ankara’nın
emri” ile uygulanmadı. üç kişi kalanların bazıları zamanla tek kişi
kalmak istedi. Dilekçe ver­di. Yalnızlaştırma daha da yalnızlığı beraberinde
getirdi.
Bu zulüm değil midir?
Hapishanede gardiyanlar, bizimle
muhatap olan yöneticiler ge­nel olarak bize iyi davrandılar. Hiçbir fiziksel
olumsuzlukla karşı kar­şıya kalmadık. Ancak “yönetmelik böyle
diyor”, “Ankara’nın tali­matı” diye başlayan uygulamalar insani
olmaktan uzaktı. Yalnızlaştırmaya benzer başka bir örnek bilgisayar
hakkıydı. Nâzım Hikmet’e 1940’larda o dönemin en ileri yazım olanağı olarak
daktilo ve­rilmiş. Bize verilmedi. Gerekçe şu:
Hapishanede bilgisayar odası var.
Bu olanak bir gün önceden dilekçe
vererek ve oda uygunsa size sağlanıyor. Uygunluğun ölçüsü şu:
Aynı odada bir başka Ergenekon sanığı bulunamaz. Oda mesai
saatlerinde; 9.30-12.00, 13.30-16.30 arası açık.
Bu kitabı elle yazdım. Çalışırken
elim yoruluyordu ama beynim
“tam kıvamdayım, haydi devam
et” diyordu. Sonunda yavaş da olsa
sol elimle de yazmaya başladım.
Bu zulüm değil midir?
*   *   *
Hapishane koşullarından
birkaç örnek verdim… Spor salo­nundan bozma duruşma salonunda öyle
bir yargılama yapılıyordu ki, çoğunlukla hapishanedeki koğuşu özlüyorduk!
Düşünün! Adalet bulma umuduyla
geldiğiniz mahkemede bir an önce koğuşa dönmek istiyorsunuz! Mahkeme
salonundaki tek tesellimiz sevdiklerimizi görmek oluyordu. Bir de seyrek de
olsa se­simizi duyurmak.
Mahkeme salonu insana neden
hapishaneden daha dar gelir?
Her şeyden önce duruşma çok
yapılıyor, ama dava ilerlemiyordu. Normal bir ceza davasında yılda ortalama 4-5
duruşma yapılıyor. İkinci Ergenekon davasında bir yılda 80 duruşma
yapıldı. Bu, kaba bir hesaplama ile 16-17 yıllık yargılamaya karşılık
geliyordu. Ama bir yılda henüz sanıkların yarısı bile dinlenmemişti.
Bu zulüm değil midir?
Mahkemenin uzamasının nedenlerinden
biri dava sürerken fii­len soruşturmanın da devam ediyor olmasıydı. Gerçek
hukuk sis­teminde savcılar soruşturmayı yapar, delilleri toplar, değerlendirir.
Dava açma noktasına geldiğinde iddianamesini hazırlar ve yargıla­ma başlar.
Silivri’de duruşmalar sürerken bir haber gelirdi: “On yeni delil
klasörü gelmiş.”
Herkes kendisiyle ilgili bölüm var
mı diye telaşa düşerdi. Ben­zer durumu mahkeme heyeti de yaratırdı. Örneğin
bir sanığın Mil­li İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile bağlantısı olup
olmadığının gündeme gelmesi üzerine mahkeme heyeti şöyle bir karar
alıyordu:
“MİT’e
yazı kararı alınmışken; tüm sanıkların bağlantısının olup olmadığının
sorulmasına…”
En az haftalar demek…
Yine sorgu sırasında bir sanık
dosyada olmayan bir kişi ya da kurumla yaptığı telefon görüşmesinden söz
edip bunun lehine de­lil olarak kullanılabileceğini düşündü diyelim…
Mahkeme heyeti şöy­le bir karar alıyordu:
“O kurumla yapılan tüm telefon
kayıtlarının Türkiye İletişim Başkanlığından (TİB) istenmesine…”
Mahkeme sık sık sanığın
sözleri üzerinden aleyhine delil top­lamaya çalışıyordu. Çünkü mevcut
delillerin yeterli olmadığını he­yet de görüyordu.
Bu zulüm değil midir?
Eskiden ceza davalarının başlıca
“unsuru” şuydu:
Sanığa suçunu kabul ettirmek.
İşkencenin temelini de bu oluşturuyordu.
Kişi mahkeme önü­ne çıkmadan önce bir şekilde suçu işlediğini
kabul ediyordu. Bu yön­deki ifadesi dosyasına konup hâkim karşısına çıkarılıyordu.
Ergenekon’da durum şöyleydi:
Suçunuzu kabul edip etmemeniz
önemli değil. Sizi doğrudan suçlu ilan ediyorlar. Siz, suçsuzluğunuzu anlatmak
için çırpınıyorsunuz. Hukuk devletinde iddia makamı iddiasını kanıtlarıyla
orta­ya koyar. Sanık buna karşı savunmasını yapar. Ergenekon’da sav­cılar,
biz kuvvetle bu şüpheye sahibiz diyor. Şüpheyi ortadan kal­dırmak
sanığa düşüyor. Her şey bir yana; devletin terörle mücade­le eden bütün
birimleri İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne res­mi yazı yazdı.
Genelkurmay, MİT, Jandarma ve Emniyet’in yazıla­rının ortak paydası şuydu:
“Bizim kayıtlarımızda,
Ergenekon adı altında bir terör örgü­tü yoktur…”
Bütün sanıklar varlığı kanıtlanamamış örgüte üye
olmadıkla­rını kanıtlamak için çırpındılar.
Bu zulüm değil midir?
Ceza Mahkemeleri Kanunu’nun (CMK)
170. maddesine göre bir iddianamede olmazsa olmaz iki unsur şu:
— Yüklenen suçun işleniş tarihi
ve yeri.
— Suç-delil bağlantısı.
Ergenekon’da ikisi de yok.
Tutuklanan sanıkların tümünün suç işleme tarihi olarak evinden alındığı gün
yazılıydı. Örneğin benim suç işleme tarihim, evimden ilk alındığım 1
Temmuz 2008 Salı sa­bahı. Polisler evime geldiğinde ben henüz 37 günlük oğlumu
Ye­men türküsü ile uyutmaya çalışıyordum!
İddianamenin mantığıyla bakarsak
ben belki de, hatta çok kuv­vetli bir şüphe ile bir Ergenekoncu yetiştirmekte
iken, “suçüstü” ya­kalanmıştım !
Bu zulüm değil midir?
Delillerle ilgili başlıca sorun
dijital verilerdi.
Bilgisayarlı yaşamdan önce,
diyelim ki size bir mektup ya da bir belge geldiğinde değerlendirmeyi
gerekli görürseniz gereğini ya­pardınız. Görmezseniz atardınız çöpe…
Bilgisayar öyle mi ya; bu
kanalla size ulaşan her şey bilgisayarda. Silmiş olsanız bile!
Bana yönelik suçlamaların tamamı
“dijital veriler” olarak ad­landırılan bilgisayar kayıtlarıydı. Ancak
bunların delil değeri taşı­yabilmesi için bilgisayara el konulmadan önce
mutlaka kopyasının alınması gerekiyor. CMK’ nin 134. maddesinin emredici
hükmü var. Benimki dahil pek çok bilgisayarda bu yapılmamış. Benden çıktı­ğı iddia
edilen kayıtların tümüyle oynanmış. Bunların delil değeri taşımadığını ben
ispatlamak zorundayım.
Boğaziçi Üniversitesi’nden
bilirkişi raporu alıp mahkemeye ver­dik. Mahkeme TÜBİTAK’ a da bir yazı yazıp
bu tür delillerle oy­nanma olasılığını, yani bu delillerin ne derece sağlam
olduğunu sor­du. TÜBİTAK, “Kopya almadınızsa güvenilmez” yanıtı
verdi.
Mahkeme hem bilirkişi raporlarına
hem TÜBİTAK görüşüne rağmen şu kararı verdi:
“Bu konudaki kesin değerlendirmeyi,
hüküm aşamasında ya­palım…”
Hüküm aşamasına yıllar sonra
gelinecek.
Bu zulüm değil midir?
*   *   *
Bilgisayar kayıtlarından ve telefon
konuşmalarından bir seçki yapılmış ve iddianame eklerine konmuş. Bunların
hangisinin davayla ilgili olduğu, hangisinin hangi suçlamanın delilini oluşturduğu
bel­li değil.
Örneğin bana ait telefon
dinleme çözümlerinden biri, Cum­hurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in oğlumun
doğumu üzerine et­tiği, “analı babalı büyüsün”
telefonu. Bu hangi suça karşılık geliyor?
Bu zulüm değil midir?
Bilgisayar kayıtları için
aktarmadan geçemeyeceğim iki benzetme var.
Birincisi:
Dijital işkence!
Eskiden elektrik
veriyorlardı, şimdi CD veriyorlar.
Bilimsel olarak bir CD’nin içine,
bir bilgisayar harddiskine is­tediğiniz an istediğiniz bilgiyi
yükleyebilirsiniz, bunu yapma tarihini de istediğiniz gibi düzenleyebilirsiniz.
Davanın sanıklarından, aynı zamanda
bilgisayar mühendisi olan Birol Başaran duruşma sırasında bunu gösterdi.
Bilgisayarınız sizden alındığı anda,
içinde nelerin olduğunu gösteren bir kopya da çıkarılmadığı için, karşınıza
ne zaman, nasıl bir delilin çıkacağını bilmiyorsunuz. Eğer
bilgisayarınızdaki bir veriyi silmişseniz, bu da “veriyi saklama”
suçuna giriyor!
Bu zulüm değil midir?
Buna dijital işkence denmez mi?
İkinci benzetmem şu:
Başkasının düşüncesini öğrenme
suçu!
Yukarıdaki satırlarda aktardım.
Bilgisayarınıza, internet adre­sinize birisi bir şey gönderdiğinde,
Ergenekon kapsamındaki bir so­ruşturmaya göre onu silseniz de suç unsuru
olabiliyor. Özünde sizi bağlayan bir şey yok, bir kişi, çağın
giderek gelişen iletişim olanaklarım kullanmış ve size ulaşmış.
Ergenekon savcıları bundan şu
soruları üretiyor:
Niçin sizin bilgisayarınızda?
Size geldiğine göre başka kime
gitmiş olabilir?
Başka kimlerle iletişim ağınız var?
Bu zulüm değil midir?
Bunların toplu halde uygulandığı yere
“zulümhane” denmez mi?
Çağın en önemli iletişim ağını suç ağı
gibi görüp bunun par­çası olan herkesi “kuvvetli şüphe” altında
bir iddianameye yazan an­layışın kurbanlarının tutulduğu yere “toplama
kampı” denmez mi?
 
**********************
 
SİLİVRİ TOPLAMA KAMPI —  ZULÜMHANE
 
Kitap
12 temmuz 2007 yılında Ümraniye’ de  bir
gecekonduda ele geçirilen el bombası  bulunması ile ba
şlayan ve  asker, yargı,polis ,iş adamı ve gazetecilerinde aralarında
bulundu
ğu çok sayıda kişinin sanık olarak yargılandığı
iddia olunan Ergenekon terör örgütü  davasında tutuklu olarak yargılanan Cumhuriyet
gazetesi Ankara temsilcisi ve yazarı Mustafa Balbay tarafından tutuklu bulundu
ğu Silivri cezaevi F-12 koğuşunda kaleme alınmış.
Kitapta
genel olarak kamuoyunda Ergenekon davası olarak bilinen davada ya
şanan hukuksuzluklara, iddianamedeki çelişkilere ilişkin bilgiler ve Mustafa Balbay’ın cezaevi günleri ve yaşadıkları anlatılmakta.
Kitaba
ismini verdi
ği zulümhanenin
Silivri cezaevinde ya
şandığını
neyle suçlandı
ğını bile bilmeden birçok kesimden insana
asl
ı
astar
ı
olmayan hukuki dayana
ğı bulunmayan Ergenekon iddianamesiyle kendilerine
eski dönemlerdeki i
şkencenin
yerini dijital bir i
şkenceye
d
önüştürüldüğünü,
kendilerini Silivri toplama kamp
ında yalnızlaştırıldıklarını, bu nedenle kitabına zülümhane
ismini koydu
ğu,
Yazar
Ergenekon davasının bir hikayecikle birebir uyu
ştuğunu belirtiyor hikayeye göre; Napolyon yeni sefere başlamadan önce generallerine emir verir tez zamanda savaş için tüm hazırlıkların yapılmasını ister.Ve zaman dolar askerler huzura
çıkar Napolyon sorar: hazırlıklar tamam mı? askerde bazı eksikliklerin oldu
ğu yanıtını verir. Bunun üzerine Napolyon eksiklerin neler
oldu
ğunu sorar. asker saymaya başlar. barut bitti. Napolyon hemen araya girer ve
barut bittiyse öteki eksiklikleri saymaya gerek olmadı
ğını
s
öyler.
Yazarda Ergenekon dava s
ürecinin bu hikaye ye benzediğini Genelkurmay-Emniyet-Mit- Jandarma kayıtlarında
Ergenekon diye bir örgütün varlı
ğına
dair bir bilginin bulunmad
ığını,
sadece operasyonların yürümesini sa
ğlayan emniyette bile iddianamedeki bilgiler dışında
bir bilgi bulunmad
ığını,
Ergenekon diye bir ter
ör örgütü olmadığına
g
öre
b
öyle
bir davan
ında olamayacağını,
aralar
ında
kendisininde bulundu
ğu
onlarca ki
şinin varlığı
bile ispatlanmamı
ş
bir ter
ör
örgütünün
olmam
ış eylemlerinden zoraki kurulmuş bağlantılar ve delilsiz suçlamalarla tutuklu
bulunduklar
ını,
Aynı
şekilde iddianamenin de çelişkiler ve mantık hataları ile dolu olduğunu iddianameye konu olan ve ev aramaları
ve el konulan bilgisayarlarda ele geçirilen bazı dokümanları farklı ve zorlama
yorumlarla iddianamede yer verdiklerini, örne
ğin; PKK, DHKP/C, Türk İntikam Tugayı(TİT), MLKP, Hizb-ut Tahrir terör örgütlerinin Ergenekon terör örgütü ile
ba
ğlantılı olduğunun fakat şimdiye kadar yukarıda bahsi geçen terör örgütlerine
yönelik yapılan operasyonlarda bu ba
ğlantıyı ortayı ortaya koyacak hiçbir delil ve
ipucunun olmay
ışı,
yine ayn
ı şekilde birbiri ile telefon irtibatı
olan ki
şilerin hepsi örgüt üyesiymiş gibi iddianamede yer aldığını
bu ve buna benzer bir
çok nedenle Ergenekon iddianamesinin 12 eylül
d
öneminde
haz
ırlanan
iddianamelerden bile daha k
ötü olduğunu bunu sadece kendi görüşü
de
ğil birçok hukukçunun ortak görüşü
oldu
ğu,
Ergenekon
davası  ile yakın tarihimizde gerçekle
şen faili meçhul cinayetlerden toplumsal gerilimlere kadar tüm
olumsuzluklar
ın Ergenekon tarafından işlendiği temeline oturtulmaya çalışıldığını,
Aynı
şekilde davada yargılananların
b
üyük
bir b
ölümüyle
ilgilide elde ciddi bir delilin olmadı
ğı
fakat davada yargılanan bu ki
şilerin özellikle seçildiklerini nasıl olsa bilgisayar ve telefon kayıtlarında
bir
şeyler buluruz, bulamasakta uydururuz denilerek gözaltına
al
ındıklarını,
İddianamede yer alan ve hedef olarak hükümetin
gösterildi
ği darbe planları
ile ilgili olarak; Ba
şbakan
ve Bakanlar
ın bile çeşitli zamanlarda beyan ettikleri kendilerine bazı
s
öylentilerin
ula
ştığını
fakat onlar
ın bile bu söylentileri ciddiye almadıklarını,
fakat iddianamede baz
ı darbe planlamalarının
san
ıklara
su
ç
isnad
ı
olarak sunuldu
ğunu, aynı şekilde darbe planlarının
yap
ıldığının
iddia edildi
ği dönemde
Genelkurmay ba
şkanında
b
öyle
bir plan
ın
olmad
ığına
dair Ergenekon savc
ılarına ifade verdiğini,
Ergenekon
operasyonlarının ve devamında davaların önemli bir aya
ğının
da medyanın olu
şturduğu, hatta Ergenekona medya operasyonu
demeninde yanl
ış olmayacağını,
operasyonlar
ın başlangıcından itibaren medya aracılığı
bilgi ve belgelerin sorgulanmadan ve abart
ılarak yansıtıldığı,
g
ünlük
gazete ve televizyon haberlerinin yan
ında Ergenekon olayı ile alakalı pek çok kitap
yazıldı
ğı
hatta baz
ı gazetecilerin isimlerinin Ergenekonla
b
ütünleştiği, kendileri aleyhinde medya aracılığı
ile sistematik bir sald
ırıya maruz kaldıkları,
Ergenekon
soru
şturmasına ilişkin yazılan kitapların yanında soruşturmayı en doğru şekilde açıklayan ve özetleyen Gareth H. Jenkins tarafından
haz
ırlanan
rapor T
ürkiye
g
ündemini
iki ay boyunca me
şgul
etmi
ş ve gündemde kalmıştır. 
Raporun başlığı Gerçekle
fantezi aras
ında:Türkiyenin Ergenekon soruşturması.
Raporda
üzerinde durulan nokta ise Ergenekon’ un komplo teorisyenlerinin hayal ürünü
oldu
ğu,
Kitabın
ilk bölümünde davanın genel seyrine ili
şkin görüşler ve yaşananlar yer almakta ikinci bölümünde
ise Mustafa BALBAY
ın kendisine yöneltilen suçlamalara vermiş olduğu cevaplar ve dava sürecine
nas
ıl
gelindi
ğine ilişkin konular anlatılmakta;
       
Cumhuriyet
gazetesi Ankara temsilcisi ve yazarı olarak görev yapan Mustafa BALBAY
Ergenekon davasına kadar olan gazetecilik hayat boyunca mevcut hükümetlerin
yanlı
ş uygulama ve icraatları
hakk
ında
ele
ştiri ve düşüncelerini
hi
ç çekinmeden
ve a
çık yüreklilikle yazdığını,
gazetede yazm
ış olduğu köşe yazılarının bazılarını kitap haline getirdiğini,
2002
yılı seçimleri sonrası iktidara gelen AKP hükümetinin önceki hükümetlerden çok
farklı oldu
ğu, kendisinin
ve di
ğer Cumhuriyet gazetesi yazarlarının
H
ükümetin
hi
çbir
geziye davet edilmedi
ği,
ayr
ıca
gazetelerinde
çıkan ve hükümeti eleştiren tarzda yazılara davalar açılmaya başlandığını,
Kendisinin
Ergenekon sanı
ğı olmasına neden olan  23 mayıs 2003 Cumhuriyet gazetesinin manşeti şöyleydi:
Genç
Subaylar Tedirgin
başlığının
o d
önemde
Ba
şbakan ve Genelkurmay arasında
ger
çekleşen ve Hilmi ÖZKÖK tarafından hükümetin kimi uygulamalarından
duyulan rahats
ızlığa ilişkin görüşlerin yer aldığı
haberin yay
ınlandığını,
haberin i
çeriğine bakıldığında
T
ürkiyedeki
atmosferi izleyen s
ırdan bir kişinin bile askerlerin hükümetin
baz
ı
uygulamalar
ından rahatsız olduğu sonucunu çıkarabileceğini kendilerininde bu nedenle haber için
b
öyle
bir ba
şlığı
uygun g
ördüklerini,
İddianamede bütün sanıklara hakkında isnat edilen suçlarının
b
üyük
bir
çoğunluğunun bilgisayarlardan elde edilen verilerin oluşturduğu, kendisine e-posta ile gönderilen
ve kimden geldi
ğini
bile bilmedi
ği
bildirilerin su
ç olarak sayıldığı,
internetten indirmi
ş
oldu
ğu birçok dosyanın suç olarak sayıldığı,
kendisine e-posta ile g
önderilen ve silmiş olduğu verilerin bile geri getirilerek mahkemeye delil
olarak sunuldu
ğu,
Ayrıca
kendilerinin iste
ği
üzerine
bilgisayarlarda elde edilen verilerde oynama yapılıp yapılamayaca
ğına
dair T
ÜBİTAK a yazı yazıldığını
cevabi yaz
ıda disk bilgilerine erişilerek, istenildiği zaman oynanarak bilgilerde değişiklik yapılabileceğine dair yazı gönderildiği, TÜBİTAK ın göndermiş olduğu yazıdan da anlaşılacağı üzere
bilgisayarlardan elde edildi
ği ileri sürülen verilerin mahkemede delil olarak kullanılamayacağını,
ya
şananların  21. Yüzyılda
ya
şanan dijital bir işkence olduğu,
Bunların
yanında daha birçok telefon görü
şmesi değiştirilerek mahkemeye delil olarak sunulduğunu, buna örnek olarakta arkadaşıyla
yapm
ış olduğu telefon görüşmesinin bence onun son olayla birlikte gladyosu düştü, bilmiyorum sen diyorsun…” şeklinde çevrildiğini oysa kendisinin gladyo sözcüğünü
hi
ç
kullanmad
ığı,
bu c
ümledeki  grado” sözcüğünün
de
ğiştirilerek iddianameye gladyo şeklinde yansıtıldığını,
yine ayn
ı şekilde Cumhuriyet gazetesi Ankara bürosunun
santral telefonunun Mustafa BALBAY
a aitmiş gibi gösterildiği, hatta Uğur  MUMCU yaşasaydı onuda yazdığı
kitaplar ve yaz
ılar nedeniyle Ergenekon’ un PKK ile ilgili “körü
yönetici” ilan edebileceklerini zaten kendisininde yazdı
ğı
yaz
ılar
ve kitaplar nedeniyle tutukland
ığı,
Kitabın
üçüncü bölümünde ise Silivri hapishanesindeki ya
şam anlatılmakta.
6
mart 2009 Cuma günü saat 13:30 sıralarında Metris hapishanesi T-24 hücresine
konuldum.
Cezaevindeki
günüm günaydın yerine saat 08:00 de
“sayııım” anonsuyla ba
şladı. Gardiyanlar benim ayakta olduğumu görünce Allah kurtarsın diye bağırdı
kendilerinden gazete istedim fakat burada gazete okuyabilmek için bile önceden
yazdırmak gerekiyormu
ş.
Ama bir
şekilde bana gazete ayarlayabileceklerini söylediler
bende kendilerinden
öncelikle Cumhuriyet gazetesi istedim. Yoksa
herhangi bir gazetede olabilirdi . Nede olsa artık cezaevindeydik ne bulursak
onunla yetinmesini ö
ğrenecektik.
Üç
gün sonra ilk kez açık havaya çıkıyorum. Bulutlardan ba
şka selamlayacak kimse yok derken dip koğuştan bir ses geldi merhaba diye, 50 yaşlarında zayıf, ince yüzlü biri, adı ismet’ miş. 6 cinayeti var. 15 yıldır içerde. Cezaevinde
dertle
şebileceğim birisi olmuştu. Hem sonra bana çayda ikram etti. İsmet in tek isteği toprağa basıp dalında bir gül koklamaktı… kim bilir belki yakında bende onun
gibi olacakt
ım.
Cezaevi
çok garip bir yer bir ak
şam
hücrede yanık kokusu geliyor. Dört bir yanı duvarla çevrili bir beton yanacak
hali yoktu ya, az sonra iki gardiyandan ö
ğrendim ki az ötede bir tutuklu hücresinde yatağını
yakm
ış. Ve yine burada öğrendim
ki yatak yakmak burada tutuklular
ı protesto ve seslerini duyurma yöntemiymiş.
11
mart günü ö
ğle
saatlerinde gardiyan geldi ve haz
ırlanmamı söyledi. Vakit gelmişti. Silivriye gönderiliyordum.
Saat
17:00 sıralarında elime tutu
şturulan bir battaniye, bir nevresim ve bir torba giysi, kitap ve bakım
malzemesi artık yeni evimde B-9 ko
ğuşundayım ve yalnızım, beklentim daha önce tutuklanmış olanlarına konmaktı fakat öyle olmadı adeta tecritte gibiydim.
Yavaş yavaş  buraya da
al
ışmaya başlamıştım. Silivride unutamayacağım
bir
şeyde 21 mart günü yan koğuşlardan birinden olağanüstü coşkulu sesler geliyordu. Gardiyana sesin geldiğini sordum. PKK tutukluları
nevruz

u kutluyorlarm
ış.bir sorumluğu olmamasına rağmen gardiyana sordum: bizi burada yalnız
tutuyorsunuz. PKK
lılar hep birlikte nevruz kutluyor
Gardiyan
manidar bir yanıt verdi:
“Abi
sen PKK’lı olsan mesele yok zaten ama sen Ergenekon’sun..” dedi. Bir kez daha
yalnızlı
ğa alışmam gerektiğinin farkına vardım. Burada en büyük dostum kitaplardı.
Birde
düzeni kumaya ba
şladıkça
g
ünler
farkl
ı
anlamlar kazanmaya ba
şlamıştı.pazartesi-Çarşamba günü mektup verme, pazartesi 10 dakika telefonla konuşma, Perşembe günü ise en önemlisi görüş günüydü.
        
Silivri’deki
yalnızlık günlerim 1,5 ay kadar sürdü ve artık üç ki
şiydik prof. Erol Manisalı
VE Prof. Fatih Hilmio
ğlu
ile aynı ko
ğuşa konulduk.birlikte en çok
Ergenekon
u konuşuyorduk. Birlikte bir çok
soruya cevap ar
ıyorduk. Erol ve fatih hoca’nın ciddi sağlık sorunları vardı zaten bir süre sonra bu nedenle tahliye edildiler. Zaten
buradan
çıkmanın da başka yolu da yoktu. Hatta bu konuyla ilgili
gardiyanlardan biriyle muhabbetimiz esnasında, bana abi sakatla bir yerini, çık
buradan demi
şti.
Cezaevinde
çok farklı insanlarla tanı
şma ve konuşma
imkan
ı
bulmu
ştum onlardan bir tanesi de ailecek koruculukla geçinirken
Ergenekon dalgalarıyla tutuklanan bir korucuydu kendisi neden
tutuklandıklarının neler olup bitti
ğinin farkında değiller yaptıkları işi düşünüyorlar
y
ıllardır
ne yap
ıyorlarsa
bug
ünde
onu yap
ıyorlardı
ama onlar i
şi çözmüşlerdi: devlet onlara terörle
m
ücadele
edin demi
şti ettiler.
Ve
şimdide cezaevinde yatın diyorlar onlarda
bunu g
örev
biliyorlar.
Hapishanede
herkesin birinci gündemi af. Hatta durum öyle bir noktaya gelmi
ş ki birisine afedersiniz deseniz ilk söylediği şey abi af çıkar mı oluyor. Yani dışarının gündemi içeriyi pek ilgilendirmiyor.
Burada
her yeni gün yeni bir
şeyle
kar
şılaşıyorum.
Bir g
ün
her sabah
çöpleri toplayan gencin yüzünün
kire
ç
gibi oldu
ğunu gördüm.
Sonra kendisine hayrola y
üzünden düşen bin parça hasta mısın? yoksa diye sordum. Yok abi bir hemşerimizi kaybettik dedi. Merak edip sordum kaç
ya
şındaydı
diye bilmiyorum dedi, ad
ını sordum bilmiyorum dedi, hastalığı
neydi diye sordum bilmiyorum dedi, hangi ko
ğuştaydı diye sordum bilmiyorum dedi bunun üzerine
bende tan
ımadığın
adama ni
çin
bu kadar üzülüyorsun dedim. Bana Kilis’ liydi abi hem
şeriydik, yetmez mi? deyince aklıma
geldi nede olsa T
ürkiyede en büyük ve etkin örgütlenme hemşericilikti. Bu sayede Silivride
hem
şeri dayanışmasını, memleket bağlılığının
ya
şayarak görmüş oldum. Düşünmeden
edemiyorum acaba ilerde böyle bir örgütlenmeyle ilgilide dava açılırmı…
Son
olarak yazar ya
şanılan
bu zul
ümlerin
son bulaca
ğını var olan gerçeklerin hiçbir yargılamanın değiştirmediği gibi,
Silivri mahkemelerinin de de
ğiştiremeyeceği konuların da göşlerde bulunmuştur.
  
                                                         SON
 
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: