LÜTFÜ ÖZŞAHİN

SİYASAL BİR FENOMEN OLARAK RECEP TAYYİP ERDOĞAN – LÜTFÜ ÖZŞAHİN

Lütfü Özşahin

Ordu Gölköy’de doğdu. 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Akademik düzeyde dinler tarihî, (yüksek lisans) bilâhare, felsefe tarihi ve siyaset felsefesi çalıştı (doktora).

Çeşitli dergilerde ve ulusal! basında (Zaman, Yeni Şafak, Taraf, Akit, Milli Gazete) yazdı. Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli konferanslara, ulusal televizyon kanallarında açık oturumlara katildi. Evli ve üç çocuk babası olan Lütfü Özşahin, İngilizce, Arapça, İbranice ve Gür-cüce bilmektedir.

Yayımlanmış Eserleri

Akılcı Felsefeye Giriş, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Erken Dönem Hıristiyanlıkta Tevhid ve Teslis Mücadelesi (Ebionizm), Siyasal Derinlik, Siyasal Aklı Karışıklar İçin One Minute, Aşk ve Tanrı.

Hamburg, Kopenhag, Amsterdam, Malmö, Sorbon, Strasbourg, Catania Üniversitelerinde Kültürler Arası Diyalog, Irkçılık, Ayrımcılık, Batı’da İslam Algısı gibi toplantılara uzman konuk olarak iştirak etmiştir.

ÖNSÖZ

Genel olarak siyaset, özelde ise siyasiler hakkında yazı yazmak, yorum yapmak, söz söylemek; her şeyden önce kelimenin tam anlamıyla bir risktir. Överseniz; yaranmak, makam, mevki kapmak yahut dalkavukluk yapmak İçin konuştuğunuz, yazdığınız söylenir. Eleştirirseniz; hain ilan edilirsiniz. Hiç kimse hasbî olduğunuzu, siyasal ve toplumsal bir gerçeğe objektif olarak yaklaşmak istediğinizi düşünmez. Yani bu durum ‘her İki ucu kirli değnektir.’ Ancak biz yine de değneğin temiz tarafından, yani ortasından tutmaya çalışacağız. Zira mutlaka uçlarda gezinmek gerekmez, beyazla siyah arasında epey bir renk tayfı mevcuttur. Ancak şöyle galat-ı meşhur bir söz vardır hiç beğenmediğim, özellikle siyasal konular için söylenir; ‘rahat ve uzun yaşamak istiyorsan suya ve sabuna dokunmayacaksın!’ Hâlbuki suya ve sabuna dokunmayan insanlar hakikatte kirlidirler ve o derecede de asalak ve korkaktırlar. Korkaklar ve asalaklar ise hiçbir zaman insanlık tarihinin öznesi ve yapıcısı olamazlar; sadece malzemesi olurlar o kadar.

Şüphesiz bu çalışma ısmarlama bir çalışma değildir. Ayrıca bu mütevazı çalışma AK Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın resmî görüşlerini de yansıtmaz. Çalışmamızın temel gayesi içerden ve dışarıdan gözlem yapan bir birey olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de ve bölgemizde nasıl ‘siyasal bir fenomen’ haline geldiğinin iç ve dış koşullarını, sosyo/politik arenadaki yükselişinin, birincil derecede her şeyi dominant bir biçimde etkisi altına alan siyasal bir aktöre dönüşmesinin temel dinamiklerini objektif olarak ortaya koymaktır.

Bununla birlikte Erdoğan’ın kendi liderlik kumaşı ve siyasal duruşu ile ilgili gerçekleri açıklamak, ideal bir bakış açısıyla yer yer bazı konularda yapıcı eleştirilerde bulunmak, konuyla ilgili açıklama ve yorumlar yapmak, eksiklikleri ve yanlışlıklan tespit etmek, acizane önerilerde bulunmak ve nihayet kendisine ve İzlediği politikalara yöneltilen kayda değer bazı soruları yanıtlayarak küçük de olsa tarihe bir kayıt düşmektir. Değerlendirmelerimde ve yorumlarımda yine de bazı duygusal ifadeler olursa hoşgörü ile karşılanacağını umuyorum.

Elbette ki tüm okuyucuların yaptığım yorum ve gözlemlere % 100 katılmalarını beklemiyorum. Hatta toptan reddetmeleri de mümkündür. Zira siyasal konularda, hatta sosyal bilimlerde herkesin istisnasız kabul edebileceği mutlak doğrular yoktur. Başka bir ifade ile bu konularda eskilerin deyimi ile ‘ağyarını mani efradını camii’ mutlak objektif eserler yazılamaz. Dolayısı ile biz objektif olduğunu iddia etsek bile karşıt görüşlü yani toplumsal ve siyasal olaylara farklı bir sosyo-politik, epistemolojik ve aksiyolojik paradigmadan bakan bireyler için, çalışmamızın tamamen sübjektif kalacağı kuşkusuzdur. Çalışmamızda herkesimden ve düzeyden okuyucunun metni daha iyi anlayabilmesi için elimizden geldiği ölçüde akademik bir dil ve sıkça teknik kavramları kullanmamaya gayret ettik.

Evet, Recep Tayip Erdoğan’ın tek parti sürecinden gelen totaliter karakterli, baskıcı, jakoben ve ideolojik cumhuriyeti baz alırsak sosyo politik, ekonomik ve kültürel düzlemde çok büyük bir oranda değişimi, dönüşümü, demokratikleşmeyi hatta bir yönüyle özellikle siyasal ve sosyal düzlemde İslami modernleşmeyi ve ılımlılaşmayı sembolize ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Elbette ki, bu değişim ve dönüşümün doğuracağı sonuçların niceliği ve niteliği siyaset, ekonomi, medeniyet ve kültür perspektifi açısından sonraki kuşaklar tarafından sıklıkla tartışılacaktır.

Öyle ki, değişim ve dönüşümün mutlak anlamda Salih sonuçlar vereceğini iddia etmek de elbette ki bilimsel değildir. Hele de küresel ölçekte uygulamada olan pazar tektanrıcılığını merkeze alan tüm bir insanlığı maddî ve manevî düzlemde iliklerine kadar sömüren yırtıcı kapitalist düzen, Batı’nın hegomonik, dışlayıcı, ırkçı ve tek tipleştirici emperyal düzeni devam ederse.

Değişimin ve dönüşümün toplum üzerindeki etkileri daha net ve gözlemlenebilir düzeye ulaşırsa; o zaman Erdoğan’ın realize ettiği politikalar hakkında şüphesiz daha sağlıklı analizler yapmak, elle tutulur sosyo-politik çözümlemeler yapmak mümkün olacaktır. Öyle ki, sosyo-politik ve ekonomik değişimlerin etkisi ve doğurduğu sonuçlar bir anda, kısa bir zaman diliminde bütün boyutları ile hissedilmeyebilir. Etkileri ve doğuracağı sonuçlar yıllara yayılabilir.

Bundan dolayı Erdoğan’ın Türkiye ve yeryüzü ölçeğinde uyguladığı sosyo-politik, ekonomik ve kültürel politikalar hakkında belki 5-10 sene sonra daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabileceğini söylemek mümkündür.

Recep Tayyip Erdoğan’ı son mitinglerde ve meşhur balkon konuşmalarında ‘usta’ diye anons ettiler. Sanıyorum bu mahlas kendisini, ulaştığı devlet tecrübesi ve deneyim açısından tanımlasa bile, siyasal yaşamı ve başarısı açısından tanımlamaya yetmeyebilir.

Hakikati hiç çekinmeden ifade edersek, hayatın her alanında, özellikle devlet aygıtını ele geçiren militer karakterli elitist bürokratik oligarşi tarafından, ezilen, kakılan, itilen, aşağılanan, kartel medyası tarafından ‘artık muhtar bile olamaz’ denilen, ‘irticacı’ diye yaftalanan, okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatan bir şahsiyetin girdiği tüm seçimlerde oylarını lineer bir şekilde artırarak kazanması, tabiri caizse içte ve dışta yedi düvelle mücadele ederek cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir başarıyla milletle devleti buluşturması, Türkiye’yi bölgesel güç yaparak, küresel denklemde söz sahibi konuma getirmesi, parlamento’nun üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duran meclis üstü kurumların milletin iradesine ipotek koyan layüsel yapılarına son vererek, egemenliğin sözde değil, özde millete ait olduğunu kanıtlaması ancak ve ancak ‘muhteşem* kavramı ile özetlenebilir.

Zira ailesi dâhil, kendisine karşı onlarca suikast tertiplenen, milleti stadyumlarda ve camilerde acımasızca katletmeyi dahi göze alan paramiliter grupların planladığı darbelere direnerek hayatını riske eden bir liderin bugünkü başarısı sırf’ustalık’ terimi ile açıklanamaz. Bu başarı ancak ve ancak ‘muhteşem’ kavramı ile açıklanabilecek bir durumdur. Zira böyle bir başarıyı Menderes dâhil cumhuriyetin demokrasi tarihinde, hatta Japonya gibi ülkeleri saymazsak Avrupa gibi gelişmiş demokrasilerde dahi bulmak mümkün değildir.

Ortada tabiri caizse siyasal mevta ilan edilen, “muhtar dahi olamaz” denilen bir bireyin objektif olarak herkes tarafından, özellikle yerli ve yabancı tüm siyasal analistlerce kabul edilen siyaseten gözleri kamaştıracak başarısı, muhteşem bir tablosu var. Hangi siyasî böyle bir başarıyı özlemez kir Öyle ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği demokrasi, hak, adalet, özgürlük mücadelesi, ayrıca millete yaptığı hizmetlerin bazı yönleri ile tüm cumhuriyet tarihinde yapılanların en az iki katı olduğu düşünülürse neden ortaya çıkan başarının ‘muhteşem’ kavramı ile ifade edilebileceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Zira duygusallıktan, ideolojik körlükten uzak bir şekilde, yaşanan zorlu dönemeçleri, dibe vurmuş ekonomiyi, krizleri, parti kapatma davalarını, muhtıraları, darbe planlarını, suikastları göz önünde bulundurarak objektif ve aklıselim bir değerlendirme yapılırsa, neyi kast ettiğimiz umarım kendiliğinden anlaşılmış olur.

Elbette ki, bu başarıyı anlamak için günümüz dünyasının reelpolitik koşullarını kavrayabilmek, insanımızın, keza yeryüzü ölçeğinde bütün bir insanlığın kaydettiği siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel merhaleleri anlamak, iletişim çağının özelliklerini göz önünde bulundurmak öneme haiz bir yapı arz etmektedir.

Yani bu noktada esasen önemli olan Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye ve yeryüzü ölçeğinde, özellikle İsrail, ABD ve Batı karşısında güçlü, onurlu ve dik durabilmesini sağlayan iradeyi, siyasal düşünceyi, milletin neden ona destek verdiğini derinlemesine analiz etmek, keza onun yönetimindeki Türkiye’yi ve onu Türkiye’de siyasal bir fenomen haline dönüştüren, bir numara yapan, başarılı kılan iç ve dış faktörleri bihakkın anlayabilmektir.

Elbette liderler mitolojilerdeki Zeus ve Apollon gibi tanrısal bir güce sahip olan ya da Thomas Carlyle’ın iddia ettiği şekilde tarihin ve siyasetin tek yapıcısı, milletlerin biricik kahramanı ve kurtarıcısı olan layüsel, hatadan uzak bireyler değillerdir.

Filhakika liderlere bu anlamda bir imaj ve anlam yüklemek, onu Foucault’cu bir yaklaşım ve analizle ‘çoban kültü’ne dayanan ve onu içselleştiren bir anlayışla sürünün çobanı görmek, demokratik ve siyasal olgunluğa erişmiş toplumlarda birçok sıkıntıları beraberinde getirir. Zira siyasetin Çoban ve sürü ilişkisine dayanan bir konsepte ve anlam çerçevesine indirgenmesi şüphesiz totaliter ve otoriter bir toplum yapısının doğmasına neden olacaktır… Böyle bir toplum ise Kari Poper’in kastettiği herkesin emin olduğu, korku, tedhiş ve endişe duymadığı, üstünlerin değil, hukukun üstünlüğüne dayanan özgürlüklerin alabildiğince geliştiği ‘Açık Toplum’ (Open Society) olma yolunda asla bir mesafe kat edemez. Ancak karizmatik liderler milletlerin hayatında tabiri caizse bir amiral gemisi rolü oynarlar ve halklarını müreffeh ve özgür kılmada, adaleti sağlamada toplumlarını yeryüzü ölçeğinde geliştirmek için belirleyici etmenlerin ortaya çıkmasında çok büyük bir dinamizm oluştururlar.

Recep Tayyip Erdoğan’ı, kendi liderlik kumaşının, inancının, bitmez tükenmez mücadelesinin ve kişilik dokusunun ve karakterinin yanında, onu bu hayatî konuma taşıyan şüphesiz birçok iç ve dış dinamikler mevcuttur. Filhakika karizmatik, bilge, kararlı ve güçlü liderlerin tarihin akışında, milletlerin ve toplumların kaderinde önemli kilometre taşları oluşturdukları, toplumun değişip dönüşmesinde diğer sosyolojik, kültürel, tarihsel, siyasal, ekonomik ve coğrafî vs. faktörlerle birlikte başat bir rol oynadıkları yadsınamaz bir gerçektir.

Hatta liderler yukarıda saydığımız faktörleri yönetmede, planlamada ve onları başarılı kullanmada ne kadar etkin olurlarsa, tarihin seyrinde ve toplumların yürüyüşünde o derce başat ve etkin bir fenomen haline gelirler. Hiç mübalağasız, Recep Tayyip Erdoğan bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde değişimin, dönüşümün, güçlenmenin, hizmetin ve bölgesel güç olmanın, keza toplumla devleti kaynaştırmanın en önemli itici motor gücünü oluşturmaktadır diyebiliriz. En azından kendinden önceki liderlerle, partizanca ve militanca bir tutumdan uzak olmak kaydıyla, objektif bir kıyas yapıldığında, bu gerçek bütün çıplaklığı ile açık ve seçik bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Recep Tayyip Erdoğan toplumun tüm kesimleri ile uzlaşı sonucu ortaya çıkacak sosyal ve siyasal bir kontrat üzerine bina edilen, temel insan haklarını ve hukuk devleti öğretisini merkeze alan milletin ortak ruhunu, değer yargılarını, sembollerim, anlam ve kavram çerçevelerini yansıtacak, ‘hukuk devleti öğretisini’ merkeze alan cumhuriyet tarihinin en önemli sivil anayasasını yapabilirse yapılan işlerin muhteşemliği çok geçmeden genç nesiller tarafından takdir edilecektir… Zira cumhuriyet tarihinde ilk defa siviller; güdülecek koyunlar olmadıklarını, ‘çoban kültünü’ merkeze alan siyasal yaklaşımları reddettiklerini ve milletin kendi kendi¬sini yönetmede siyasal rüşd sahibi olduklarını ispat etmiş olacaklardır.

Bu kitap için kadim bir dostum “AK Parti merkeze alınarak yazılsaydı daha İyi olurdu” dedi. Şüphesiz daha iyi olabilirdi. Çünkü kişileri merkeze almaktansa kurumları merkeze alarak yapılan analizler daha objektif karakterli olabilir.

Ancak hatırlatmada yarar var ki, AK parti, Erdoğan’dan önce kurumsal ve doktriner anlamda siyasal tarih sahnesinde var olmadığı için, kurucu genel başkan olarak kendisi olmadan AK Parti’yi yazmak isabetli olmazdı. Aslında sosyo- politik ve tarihsel açıdan Recep Tayip Erdoğan’dan sonra AK Parti’yi yazmak daha doğru olabilir. Zira AK Parti Erdoğan’dan sonra siyasal rüştünü ispat ederek başarılı bir şekilde siyasal yaşamına devam ederse o zaman AK Parti’yi merkeze alarak sosyo-politik çözümlemeler yapmanın daha isabetli olacağı kuşkusuzdur.

Kitabın hazırlanmasında âlî desteklerini esirgemeyen kadim dostum İbrahim Şen’e burada teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Lütfü Özşahin

Tuzla/İstanbul 02. 01. 2012

GİRİŞ

İnsanlığın tarihsel serüvenini belirleyen en önemli temel dinamiklerden birisi de şüphesiz siyasettir. Öyle ki, insan denilen varlığın olduğu yerde siyaset kaçınılmazdır. Bunun mutlak anlamda pratik alanda yapılması da gerekmez. Zira bazı insanlar pratik düzeyde siyaset yapmazlar ama çoban, çiftçi, işçi ve evhanımından yazar ve akademisyenlere kadar her meslekten her bireyin, teorik düzeyde iyi bir eğitim, yönetim, adalet, devlet, ekonomi, aile, ahlak vs. konularında bir görüşü vardır. Bütün bu saydıklarımız İse dolaylı ve dolaysız olarak gerçekte siyaseti ve siyasîleri ilgilendiren konulardır.

Bu yüzdendir ki Aristoteles insanı ‘siyasal bir hayvan/ozon politikon’ olarak tanımlar. Elbet bu kavramı siya-sal/sosyal varlık olarak da çevirmek mümkündür.

Siyaset (politika); Arapçadan Türkçeye geçmiş bir sözcüktür. Kelime anlamı at eğitmektir. ‘Sase’ kökünden gelir. Dilimizdeki at eğiticisi, bakıcısı anlamına gelen ‘seyis’ kelimesi de bu kavramdan türemedir. Ayrıca ‘Elden ele geçen güç’, ‘iktidar’ anlamına gelir. Politika sözcüğü İse eski Yunancada ‘kent devleti’ anlamındaki polis sözcüğünden gelmektedir.

En geniş anlamıyla siyaset Aristoteles’in ‘Politika’ adlı eserinde belirttiği gibi yurttaşların toplumu ilgilendiren işlerle ilgili olarak yaptığı her şeydir.

Birçok siyaset felsefecisine göre siyasetin yapılma amacı son derece farklıdır. Örneğin Aristoteles’in hocası Platon’a göre siyaset tanrısal bir iştir. Hatta ona göre filozof kral ve yönetimindeki site, yeryüzünde idelerin, dolayısı ile tanrının sosyo-politik alanda tezahürü gibidir. Siyasetin amacı da sosyo-politik düzeni mükemmel olan idealara göre inşa ederek ideal bir devlet kurmaktır.

Aristoteles bilindiği gibi daha realist davranır. O hocası için “Platon iyi bir dosttur; ancak gerçek daha büyük bir dosttur” der.

Aristoteles tek başına yeterli olmayan bireyin kendini ve gereksinimlerini gerçekleştirmek, hayatta kalmak için başka bireylere ihtiyacı olduğunu, dolayısı ile onlarla girdiği insanî ilişkileri çevreleyen olguların siyaseti doğurduğunu söyler. Yani ona göre siyaset insanın doğal durumundan doğar ve siyasetin amacı da insanın kendini tamamlayacağı, herkesin uyum içerisinde olacağı faziletli ve erdemli bir sistem kurmaktır. Bu bağlamda teokrasi, oligarşi, demokrasi ve aristokrasiye kadar çeşitli yönetim biçimlerini anlatır.

Ancak Aristoteles tavrını aristokrasiden yana koyar. Hatta demokrasiyi yığınların anarşisi olarak tanımlar. Kadim siyaset felsefecimiz Farâbî ise Aristotelesçi öğelerin yanış ıra bazı teknik farklılıklara rağmen Platon’a yakın durur. O da devletin yöneticisinin tıpkı Platon gibi ‘filozof kral’ olması gerektiğini söyler Sapkın, fasık kentten Medine-ı Fazıla’ya kadar birçok yönetim biçimi sayar. Siyasetin amacının ‘hikmet’ merkezli olarak hak, adalet ve erdem temelleri üzerine oturan bir sistem oluşturmak olduğunu deklare eder. Farâbî siyasetin metafizik ilintisini çok önemser. İdeal insanın ve dolayısı ile toplumun kendisini ancak, yöneticisini ‘etkin akıl’ın (faal akıl) yönlendirdiği ‘Medine-ı Fazıla’da tamamlayacağını iddia eder.

Machevelli iktidar ve gücü önemser ve iktidarı ele geçirmek için her türlü yöntemin mubah olduğunu tavsiye eder; fakat zannedilenin aksine iktidara ulaşıldığında gayri etik siyaset tarzının sürdürülmesini salık vermez.

Thomas Hobbes ise Aristo gibi siyasetin doğal bir durumdan kaynaklandığını iddia eder. Ancak Hobbes; Aristo gibi doğal ihtiyaç ve başkalarına gereksinme olgusundan değil de korku ve güven kavramından hareket ederek, in¬sanların hemcinslerinin tecavüz, baskı, zulüm ve katliam gibi eğilimlerinden korunmak için bir yönetime, yasaya, devlete, başka bir ifade ile krala ihtiyaç duyduğunu söyler. Bunun içindir ki, bu anlamda siyaset kaçınılmazdır. Çünkü insanın doğal durumunda herkesin herkese karşı savaşı vardır (bellum omnium contra omnes). Bundan dolayı bu anarşi ve şiddet ortamını ortadan kaldırmak için insanların özgür iradelerini bilerek devrettikleri devlete kesin ihtiyaç vardır. Onun devlet otoritesi devleti oluşturan bireylerin rızasından gelir. Rıza, hiçbir alternatife izin vermeyecek derecede kor¬kulu koşullar altında gösterilmiştir. Bu tebânın/halkın kendi rahatlıklarına uydurmak için değiştiremeyecekleri geniş kap¬samlı gönüllü bir rızadır.

Fakat Hobbes devleti çok fazla kutsadığından, sonuç olarak onu her şeyi ezip geçen kutsal canavar Leviathan’a dönüştürür.

Liberal siyaset felsefesinin kurucularından sayılan John Locke da siyaseti insanın doğal durumundan çıkarır. Ona göre ilk insan topluluğu doğal durumda bir anarşi içerisindeydi. Ancak bu anarşi durumu hoş görülemezdi; zira her insanın kendi başına buyruk olduğu bir yerde yaşam, düzenli, barış içinde ve kuralları öngörülebilir olamazdı. Zayıf, güçlüye karşı savunmasızdı ve güçlüler de düşmanlarına karşı sürekli bir korku duyar haldeydi. Böylece insanlar ve siyasî topluluklar oluşturdular. Hükümdarlara ya da güven ve inanç telkin eden yöneticilere itimat ettiler. Ancak Locke da göre halkın iradesini emanet etmesi (entrust) ve itimat mutlak değildir. Bu itimat ve emanet, istendiğinde halk tarafından geri alınabilir. Bu yaklaşımıyla klasik demokrasiye yaklaşmış oluyordu.. Hatta ona göre yönetici, kral kendini yasaların üzerinde görür, güven ve emanete ihanet ederse halkın o yöneticiden kurtulma hakkı vardır. Ve gere¬kirse halk isyan edebilir. Ona göre 1688’de parlamentoyu fesheden II. James’in tahttan indirilmesi şüphesiz hakları gasp edilen halk isyanının en tipik örneğidir. Ve bu meşrudur. Ünlü filozof Immanuel Kant’ın başlangıçta kendisinden çok etkilendiği Alman filozof Christian Wolff şunları söyler (1679-1754); “Siyaset ve siyaset felsefesi insanı, toplu halde ve yerleşik düzene geçmiş bir konum içinde yaşayan varlık olarak ele alır ve bu bağlam içerisinde siyaset yapılması an¬lam kazanmaktadır.”

Montesquieu ise ‘Iran Mektupları’ adlı makalesinde, bir İranlının ağzından Fransa’daki devlet rejimini, ülke yönetimini ve sosyo-ekonomik durumu eleştirerek, hükümetin uygulamalarını ve soyluların yaşayışlarını halka göstermeye çalışarak kendi siyaset felsefesinin daha iyi anlaşılması için büyük bir gayret sarf etmiştir. ‘Kanunların Ruhu Üzerine’ adlı eserinde, devlet rejimlerini inceleyerek, en iyi devlet rejiminin, kanunları yapan kuvvetle (yasama), yürütme kuvvetlerinin birbirlerinden ayrıldıkları rejimler olduğu fikrine ulaşmış ve bugünkü modern demokrasinin temellerini atmıştır

Volta ire; felsefe, tarih, edebiyat, sosyoloji ve din alanlarında eser vermiş, eserlerinde özgürlük ve vicdan özgürlüğü üzerinde durarak, genellikle Kilise ve Papazları eleştirmiştir. Diderot, keza De Alllembert Fransa’nın en büyük ansiklopedistlerindendir. Fransızları kültür yoluyla yükseltmeye çalışmış, devlet yönetimini eleştirerek, rejimin değişmesi gerektiğini söylemiştir.

Jean Jacques Rousseau: siyasî ve felsefî düşünceleriyle, Fransız halkını ve Hegel’den Shelling’e kadar kıta Avrupacını en çok etkileyen düşünür olmuştur ‘Sosyal Sözleşme’ (Social Contrat) adlı eserinde; ‘insanın hür olarak doğduğunu, fakat her yerde zincire vurulmuş bulunduğunu, hakları çiğnenen insanların, bu haklarını geri almaları için, ihtilalin meşru bir araç olduğunu, hükmetme hakkının yalnız millette bulunması gerektiğini’ söylemiştir. Bütün bu fikirler nihayet Fransız Devrimi’nden sonra bütün çağdaş siyaset felsefecilerini etkilemiş ve bugün dünyada en çok konuşulan rejim biçimi olan demokrasinin doğmasına Öncülük etmiştir.

Hegelci devlet felsefesi şüphesiz idealist bir paradigmadan hareket eder. Ancak bu idealist devlet felsefesi sonuçta otoriter ve ırkçı bir devletin ortaya çıkmasına engel olamaz. Öyle ki, Hegel’e göre devlet, ‘Geist’İn (evrensel ruh, tanrı) yeryüzünde tecellisi, gölgesi gibidir. Hatta ‘Geist’ kendisini Germen ırkı üzerinden açımlayarak İnsanlığa önderlik eder ve tarih böyle oluşur ve tekamül eder. Ayrıca devleti milli bir ruh olarak gören Hegelci devlet anlayışı sonuçta milletle devleti birleştir. Devletin içeriğini millî ruhun meydana getirdiğini öne süren Hegel’e göre, millî ruh, din, hukuk, bilim, sanat, sanayi gibi türlü özel alanlara ayrılır.

Hegelci ideal diyalektiği materyalice eden Kari Marx’ın siyaset felsefesi, toplumların diyalektik bir biçimde tez-anti tez şeklinde lineer olarak devam eden ve komünizm denilen dünya cennetinde sona erecek sınıfların çatışmasına dayanır. Ve bu siyaset felsefesinde en başat rolü üretim biçimleri yani altyapı, ekonomi belirler. İnsanlık sınıfların olmadığı ilk komünal toplumdan itibaren mülkiyetin ortaya çıkmasıyla zorunlu olarak birtakım siyasal toplum modellerinden geçmişlerdir. Sırasıyla ilk komünal toplumdan sonra ağalık, feodalite, feodaliteden sonra modernleşmeyle beraber kapitalizm, üretim araçlarının isçi sınıfına geçmesiyle sosyalizm ve nihayet sınıfların ve devletin olmadığı bütün insanlığın seküler cenneti sayılabilecek komünizm gelecektir. Marx dünyanın en dogmatik kafasıyla bu tezin bilimsel olduğunu iddia ettiği için, kendi ütopik ideolojisine ‘bilim felsefesini’ amuda kaldıracak şekilde (Bu konuda özellikle Thomas Kuhn, P. Feyarbend ve Cari Popper okunabilir.) ‘Bilimsel Sosyalizm/S cientifıc Sosyalizm’ demekten dahi çekinmemiştir. Marx devletin ve yasaların oligarşim sınıfların elinde toplumları uyutan, sömüren, baskı altında tutan bir enstrüman olduğuna inandığı için mutlak anlamda devletin ve mülkiyetin olmadığı sınıfsız bir toplum hayaline dayanan bir siyaset felsefesini savunur. Ona göre hukukun ve devletin gerçek işlevi mülkiyeti, burjuva sınıfını korumaktan proletarya sınıfının haklarını gasp etmekten başka bir şey değildir.

Gerçekte bizim kadim geleneğimizde devlet ve siyaset felsefesinin en güzel ifadesi, bütün siyaset felsefesi kitaplarında bile bu kadar özlü bir şekilde bulamayacağımız Şeyh Edebali’ye atfedilen şu sözdür. O, Osman beye nasihat ederken şöyle der. “Oğul insanı yaşat ki, devlet yaşasın” hakikaten insanın kâmil anlamıyla yaşayamadığı, kendi varoluşunu gerçekleştiremediği bir yerde siyaset ve devletin ilelebet yaşaması söz konusu olamaz. Ve böylesi devletlerin sonu tarihsel tecrübe ile sabittir ki felaketle sonuçlanır, ya da İnsanın insan gibi yaşayamadığı devletin sahici, tatmin edici bir anlamı olmaz ve böyle bir devletin kutsallaştırılması da söz konusu değildir. Ancak insanı koruyan, inşam yücelten, ona hizmet, adalet, refah, özgürlük, güven ve emniyet götüren devletler yücedir. Böyle bir devletin de daim olmasının tek koşulu ise şüphesiz insanı kendisini çevreleyen temel faktörlerle kamilen yaşatmaktan geçmektedir.

Tarihsel süreçte siyasetle ilgili değerlendirmeleri karşıt iki kümede toplamak olanaklıdır:

a.         Siyaset, toplumsal sınıflar arasında içten içe bir mücadeledir. Amaç, iktidarı ele geçirmektir.

b.         Siyaset, toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlara karşı koyarak genel yararı ve ortak iyiliği gerçekleştirmektir.

Bu iki görüşten her birinin gerçeğin bir yönünü yansıttığı söylenebilir. Nitekim Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger siyaseti şöyle betimlemektedir:

“Siyaset (politika) hem bir çatışma ve iktidar kavgasıdır; hem de toplumun tüm üyelerinin yararına olabilecek bir düzen yaratma aracı ve çabasıdır,”

Günümüzde birçok düşünür, siyaseti kısaca; ‘ülke, devlet, insan yönetimi* biçiminde tanımlamaktadır.

Siyaset daha çok demokratik rejimlere özgü bir etkinliktir. Çünkü monarşilerde ve diktatörlüklerde halkın, devlet ve toplum işleriyle ilgili olarak yapabileceği pek bir şey yoktur. Bu bakımdan siyaset, insanların birbirleriyle ‘yurttaş’ olarak ilişki içinde bulundukları toplumların ürünüdür.

Siyaset hem siyaset biliminin hem de siyaset felsefesinin konusunu oluşturur; ancak bu iki bilgi dalının siyasete yaklaşımları farklıdır.

Siyaset felsefecileri arasında en ilgi çekici olan düşünürlerin başında, yaptığı önemli eleştirileri ile Cari Schmitt gelir.

Teolojik siyasal bir paradigmadan hareket eden Schmitt çok uzun bir liste sayılabilecek birçok siyasal kavrama ve düzene muhalefet etmiştir. O çok partili parlamenter demokrasinin güç ilişkilerini eleştirdiği gibi, proleterya diktatörlüğünü yücelten sosyalizmi de eleştirir. Keza ‘ekonomik akıl’ ve ‘teknik akıl’ kavramlarından hiç hoşlanmaz. O muhalefetini ve siyaset felsefesini, politik hegemonya kurmakta olduklarına inandığı aktörlere, onların dünya tasavvuru ve söylemlerine karşı Roma Katolik Kilisesi’nin temsil ettiği ruh ve duruş üzerine kurar. Schmitt, ABD ve İngiltere öncülüğünde bir dünya devletine, Milletler Cemiyeti’ne (BM) keza ulus devletleri yok etmeye çalışan kapitalist dünya ekonomisini de eleştirmiştir. O modern zamanların ürünü olan, bir bilim felsefesi olarak pozitivizmin hukuka ve siyasete sirayet etmesini, hukuki pozitivizmin eseri olan ‘kanun devletine’de karşı çıkmıştır. Ona göre siyasetin sahici amacını teolojik bir duruşla tüm ekonomik, hukuki, bilimsel, dinî, hegemonik biçimleri ortadan kaldırmak olduğunu söyleyebiliriz.

Leo Strauss’a göre siyaset ana hatlarıyla iki amaç için yapılır; “ya statükoyu korumak ya da statükoyu değiştirmek” için. Her iki siyaset anlayışının şüphesiz güçlü ve zayıf yönleri mevcuttur.

Ancak statükoyu korumak için yapılan siyaset tarzında, çoğu kez statükoya hâkim olan güç odaklarının menfaatleri ve âlî çıkarları söz kon usu olduğundan mevcut müesses yapının değişmesini asla arzu etmezler ve her türlü sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal değişim, keza dönüşüm taleplerini bazen akla ve mantıksal ilkelere ziyan bir biçimde vatanın ve milletin tehlikede olduğu miti ve mistİfikasyonu ile örterek halklara korku salan bir politik yaklaşımı benimserler. Gerekirse bunun için darbeler tertip etmekten, siyasetçileri idam etmekten, daha da önemlisi milleti camilerde katletmekten dahi çekinmezler. Bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın politik duruşunu tümüyle olmasa bile genel olarak statükoyu değil milletin iradesini önceleyen, evrensel hukuk devleti ve ileri demokrasi doğrultusunda değiştirme ve dönüştürme düzleminde ele almak mümkündür.

Fakat statükoyu değiştirmek isteyen hareket (movement) iktidara geldikten bir süre sonra kurumsal ve yerleşik bir yapıya dönüşürse (instution), kendisini iktidara getiren geniş halk yığınlarından kopmaya başlayarak onlara yabancılaşırsa şüphesiz kendisi statüko halini alır ve bu sefer, farklı grupların, farklı siyasal anlayışların, farklı dinlerin, kültürlerin, azınlıkların keza muhalefetin değişim ve dönüşüm isteklerine maruz kalır. Örneğin güncel olması dolayısı ile Iran İslam Cumhuriyeti bu yargımızın en büyük delilidir.

Bilindiği gibi İran İslam Devrimi başlangıçta sadece, İslami hassasiyetleri olan halk yığınları ile bir hareket/ movement oluşturmadı. Bu hareketin içerisinde Şah rejimi tarafından ezilen, sömürülen çiftçi, işçi, köylü, memur, esnafla beraber Ortadoğu’nun en köklü sosyalist/komünist partisi olan TUDEH mensupları da vardı. Neden? Çünkü Humeyni merkez tarafından itilip kakılan çevrenin ortak paydası konumunda olan bir liderdi. Ancak özellikle Humeyni’nin ölümünden sonra devrimin öncüleri konumunda olan ulema ve onların elitist bürokratik destekçileri halkın refah, özgürlük ve adalet isteklerine yanıt veremeyince, Statüko (instution) halini aldılar. Dış faktörlerin de etkisiyle devrim içe kapandı, bu sefer farklı çevrelerin özgürlük, adalet ve refah taleplerine maruz kaldılar. Çünkü, Şah döneminin fakirleri yine fakir lanetlileri yine lanetli kaldı. Eskiden halkın sözcüleri olan ulema, istisnalar hariç Safeviler’de olduğu gibi yeni düzenin savunucuları konumuna geldi ve yağlı göbekleri ile petrol bakanlıklarında arzı endam etmeye başladılar. Sonuçta geniş halk yığınlarından kopan tabiricaizse din aristokrasisini merkezîleştiren, göstermelik bir demokrasi anlayışına dayanan ideolojik ve totaliter bir yönetim çıktı ortaya. Öyle ki, geniş halk yığınlarını etkileyen ve devrim teorisyenlerinden sayılan Ali Şeriati’nin bile eserleri yasaklandı. Hatta liberal anlayışa yakın Abdülkerim Suruş gibi âlimler de ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Bu gözlemimiz şüphesiz, Fransız devrimi ve Bolşevik ihtilali için de geçerlidir. Zira Fransız Devrimi’nin öncülerinden olan Robers Piyer ve Danton’un devrimden sonra nasıl giyotinde can verdiklerini düşünürseniz meselenin önemi daha iyi anlaşılmış olur. Hatta devrimin teorik olarak öncülerinden sayılan Sn. Simon bile son anda kelleyi giyotinden zor kurtarabildi.

Öyle ki M. Weber İktidar tanımında en büyük siyasal handikapsın’ “başlangıçta yola çıktıkları geniş halk kesimleri ile iktidar elitlerinin arzu ve isteklerinin farklılaşmasında” olduğunu söyler.

Bu bağlamda Ak Parti’nin iktidara gelmeden önce çevreyi temsil eden ve sonra İktidarın nimetleri sayesinde merkeze gelerek sosyo-ekonomik ve kültürel düzlemde sınıf atlayan bazı bireylerin bir zamanlar iç-içe oldukları, aynı mahallede yaşadıkları, kendilerine maddî ve manevî an¬lamda destek ve oy veren çevreleri terk ederek, daha önceleri eleştirdikleri halktan ilişkisini kesmiş garpzadeler gibi son derece lüks semtlere taşınarak bir nevi gettolaştıklarını, kendi istek ve arzularının, oy aldıkları geniş halk kesimleriyle kısmen yabancılaştığını söyleyebiliriz.

Şüphesiz böylesi bir durumun artarak lineer olarak devam etmesi elbette ki, partiyi yakın bir gelecekte geniş halk kesimleri nezdinde güç bir durumda bırakabilir. Ayrıca böylesi bir gelişme sağlıklı bir toplumsal yapının değil, ileride sınıfsal çatışmaları ve düşmanlıkları artıracak gergin ve sorunlu bir toplumsal yapının habercisi sayılabilir. Bundan dolayı parti elitlerinin Erdoğan’ın haklı olarak işaret ettiği gibi her düzlemde kendilerine oy veren kitlelerle iç içe olmaları, onlardan kopmamaları, bir nevi sunî kentsoylu psikolojisi ile hareket etmemeleri iktidarın sağlıklı bir siyasal zemine oturması açısından son derece önemlidir.

R.H. Tawney ise; “iktidar, bireyin ya da bir grup seçkin bireyin, diğer birey ya da grupların davranışlarını kendi istekleri doğrultusunda değiştirmesi ve kendi değiştirmek istemediği davranışlarının değiştirilmeye çalışılmasını önlemektir” şeklinde bir tarif getirir. Yani Tawney de iktidarın statükonun, müesses düzen halini almasına keza çevrenin yönelim ve isteklerinin baskı altına alınmasına dikkatleri yoğunlaştırır.

Ünlü Fransız filozof Foucault ise “iktidar bir bilgi ve sınıflama sistemi içerisinde yataklanmıştır ki, buradan kurumsal yaşantılara nüfuz ederek her şeyi ve herkesi kuşatır ve kontrol eder” der. Foucault yaptığı siyasal çözümlemeyle iktidar ve devlet kavramını kökünden eleştirir. Yani başka bir değişle anarşizmin devlet ve iktidar kavramını eleştirmesine yakın durur.

Anthony Giddens’a göre ise; “iktidar ve oluşturduğu çevre arasındaki çatışma ilişkisi belirli şartlara bağlıdır; çünkü iktidar çevrenin taleplerini ve direnişi kırmaya çalışırsa o zaman çatışma ile karşılaşır.” Thomas Hobbes’un deyimi ile hereksin herkese savaşı başlar. Ancak bu direnişin üstesinden gelinmesi de ön koşuldur. İşte bu noktada iktidar statükonun âdilce, anlaşma ve uzlaşma temelinde çevrenin isteklerine cevap verip veremeyeceği çatışmanın keza iktidarın kaderini belirler.

Bertrand Russell’a göre ise; “uzun süreli iktidar dönemlerinde, iktidar sahipleri kendilerini iktidara getiren çevreden kopmaya, yabancılaşmaya başladıklarında farkında olmadan psikolojik bir değişim yaşarlar ve bu değişim onları daha çok, güç, kuvvet tutkunu yapar, bu bir nevi Firavunlaşma kompleksidir”! Aşırı bir şekilde narsistleşebilirler.

Bu bağlamda Batılıların ‘Alxander the Great’ olarak tanıdıkları Aristotles’in Öğrencisi ünlü Makedon imparator ve kumandan Büyük İskender’e ait olduğu söylenen bir vasiyeti hatırlamak son derce manidar olabilir.

Ölmek üzere olan Büyük İskender komutanlarını çağırıp son üç arzusunu iletmiş.

1.         Tabutu dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı.

2.         Elde ettiği tüm zenginliğinin (altın, gümüş ve değerli taşlar) yol boyunca tabutu mezara gelene kadar ser- piştirilmeli.

3.         Elleri, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmak.

Komutanlardan biri, şaşkın bir şekilde nedenini sormuş. Büyük İskender, açıklamış:

1.         En ünlü doktorların taşımasını şu nedenle istiyorum; herkes bilsin ki, doktorlar ne kadar iyi olursa olsun, onlar bile ölümün karşısında çaresizdir.

2.         Yerlere serpeceğiniz değerlerim de gösterecektir ki; bu dünyada elde ettiğimiz zenginlik, bu dünyada kalır.

3.         Ellerim tabutun dışında kalsın ve herkes bilsin ki, bizim için en değerli şey olan zamanımız tükenince, boş ellerle doğduğumuz gibi, boş ellerle de çekip gideriz.

Erdoğan’ın hiçbir başbakandan beklenmeyecek bir biçimde, Körfez ülkelerinden Katar’da yaptığı bir konuşmada[1]

özelikle Arap diktatörlere gönderme yaparak, onlara Ölümlü olduklarını, her şeyin bir buçuk metre bir çukurda son bulduğunu hatırlatması kendisinin sürekli bir iç muvazene ile hareket ettiğini göstermektedir. Şüphesiz böyle bir durum ezici bir çoğunlukla iktidar konumunda olan, gücünün doruğuna ulaşmış bir lider için sağlıklı ve dengeli bir ruh yapısına işaret etmektedir. Zira ölümden sonra dirilmeye ve yargı gününde hesap vereceğine inanan, bu hakikati yaptığı söz ve eylemlerde göz ardı etmeyen liderlerin ve iktidarların bilerek, sistematik bir şekilde haksızlık yapmaları, psiko-patolojik düzeyde narsistleşmeleri halklara zulüm etmeleri çoğu kez olası değildir. Zira onlar, bütün mezarlıkların kendilerinin vazgeçilmez olduğunu zanneden zavallılarla dolu olduğunun bilincindedirler.

Şüphesiz siyasal aklı sağlıklı, tarihsel ve toplumsal derinliğe sahip, keza Tanrının tarihe ve topluma müdahil olduğunu unutmayan liderler, kendilerine iktidar yolunu açan halklarla içiçe olan, onlarla ilintiyi kesmeyen hükümetler böylesi bir hataya düşmezler. Dolayısı ile bizim kadim geleneğimizde padişah saraydan çıktığında ‘gururlanma padişahım senden büyük Allah var!’ denmesi boşuna değildir. Amaç iktidar ve güç tutkusu ile Firavunlaşmasını engellemek, ölümlü olduğunun hatırlatılmasıyla da aciz bir kul olduğunu idrak ettirmektir.

Öyle ki, M evlana tam bu noktada şöyle seslenir.

“Neyem o şah ki, ez taht be tabut revem / Haİidina eheda şod rakamı menşurem.”

“Ben tahttan inip tabuta binen padişahlardan değilim / Bizim kapımızda ölümsüzlük yazar.” iktidarın ve gücün fâniliği aşk ve imanın ebedîliği herhalde ancak bu kadar çarpıcı anlatılabilir.

Keza bizim kadim geleneğimize ve siyaset felsefemize göre sadece iktidarlar, güç kuvvet, servet, şöhret, makam

mevki değil yeryüzü ölçeğinde bütün medeniyetler tüm bir yaratılış ‘hakiki varlığın’ karşısında sadece bir şikşikedir.2 iktidarlar, imparatorluklar, krallıklar, bir kabarcık, bir baloncuk gibi şişer, belli bir süre sonra yavaş yavaş söner. Tarih ve topluma müdahale eden tanrı sonra başka varisleri, kavimleri çıkarır tarih ve siyaset sahnesine. Öyle ki, bu temel hakikat yargı gününe/kıyamete kadar devam eder. Bu kadim ve çıplak gerçeği unutan güç ve iktidar sahipleri kökleri ezelî ve ebedî olan adalet ve ahlak yasasına uymadıklarında bedenin ve sonu gelmeyen ihtirasların itkilerine kapılarak şüphesiz tiranlaşabilirler. İnsanlığın siyasal tarihi hata içinde bulunduğumuz bu tarih kesiti bu yargımızın sayısız örnekleri ile doludur.

işte bundan dolayıdır ki, demokrasi, anayasa, seçimler, halkın özgür iradesi, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve laiklik prensibi gibi İlkeler iktidarların ve liderlerin totaliterleşmelerini devlet aygıtının belli bir bireyin, ailenin, dinsel, mezhepsel, etnik ve oligarşik sınıfların eline geçmesini Önlemek için kurumsallaştınlmıştır.

Ancak bütün bunlara rağmen siyasal düzlemde iktidar ve statüko kavramı etrafında düşünüldüğünde çevre merkez ikilemi sıfır noktada çözümlenemez. Dolayısı ile bu sürecin devletlerin ve milletlerin hayatında diyalektik anlamda sürekli devam ettiğini söylemek mümkündür. Burada önemli olan statükonun yani müesses düzenin, farklı kesimlerin, çevrenin değişim ve dönüşüm isteklerine demokratik anlamda, adalet ve hukuk ölçülerinde cevap verip veremeyeceğidir. Eğer sistem sağlıklı işliyorsa, seçimler manipüle edilmeden âdil yapılıyorsa, iktidar halkın özgür iradesine daya-

[2]

nıyorsa, toplumun tüm kesimlerini farklılıklara rağmen kucaklayabiliyorsa, evrensel, tabii ve ilahî hukuk ilkelerine bağlıysa, değişim ve dönüşüm isteklerine cevap verme potansiyeli daima vardır. Aksine halkın özgür iradesine dayanmayan, farklılıkları yok sayarak çatışma haline dönüştüren, evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olmadığı, yönetici elitist jakoben ve seçkinci burjuvazinin yönettiği sistemlerde böylesi bir durum söz konusu değildir. Ya da bu tip diktatör sistemlerde değişim ve dönüşüm son derce zor ve tehlikeli tuzaklarla doludur.

Bu giriş niteliğindeki tüm iktidarlar ve yönetimler için uyarıcı olan son derece kısa sayılabilecek siyaset felsefesi çerçevesinde, Türkiye’de hem iç siyasette, hem dış siyasette değişimi ve normalleşmeyi, keza sivilleşmeyi ve hukuk devleti olmayı sembolize eden Erdoğan’ın İşinin hiç de kolay olmadığını söylemek mümkündür.

Şimdi Recep Tayyip Erdoğan’ın gerçekte neyi simgelediğine, sembolize ettiğine, neyi ifade edip temsil ettiğine dair siyasal ve felsefî bir perspektif çizelim.

Platon da dâhil olmak üzere, Aristoteles’ten Maurice Duverger’e kadar tüm siyaset felsefecileri, her toplumun, her medeniyetin kendine özgü sosyal muhayyilesi (social imagination) ve siyasal aklı olduğunu söylerler.

Elbette ki, bu ‘sosyal muhayyile’ bir anda oluşan bir şey değildir. Bu, uzun bir zaman diliminde asırlarca birarada yaşayan milletlerde topluma kimlik, şahsiyet ve varlık veren anlamlar, kavramlar, semboller, yargılar, ortak kültürel değerler ve tarih şuuru ile oluşan bir hadisedir. Eler zaman ve her yerde aktif olarak tezahür etmez. Öyle ki, toplum bazen kendi sosyal muhayyilesinin farkında bile değildir. Zira günlük işlerle meşguldür. O şuuraltı yapıda gizlidir. Onun açığa çıkması için bazı önemli toplumsal olayların meydana gelmesi gerekir. Örneğin büyük felaketler, savaş, devrim, rejim değişikliği, ülkenin kaderini değiştirecek, milleti derinden etkileyen önemli seçimler, anayasa değişikliği, hayatî öneme sahip referandumlar gibi…

Tarihsel tecrübeyi bir delil olarak kabul ettiğimizde görürüz ki hangi yönetim, hangi lider içinde bulunduğu toplumun ‘sosyal muhayyile’sini siyasal düzleme taşırsa, doğrusu ‘siyasal aklı’ milletin sosyal muhayyilesini temsil edecek şekilde oluşturursa; mutlaka başarılı olur ve toplumunu tarih sahnesinde müreffeh bir şekilde yücelterek devletle vatandaşları aynı idealler etrafında buluşturabilir.

Öyleyse nedir bu ‘sosyal muhayyile, (social imagination)’ Batılı siyaset bilimcilerin de kabul ettiği gibi belli bir tarih diliminde filizlenmeye başlayan, uzun bir tarihsel yürüyüşte ve birliktelikte vücuda gelen, bir toplumun şuuraltı yapısını oluşturan semboller, ölçüler, yargılar, toplumun ruh ve kültür haritası, folkloru, mûsikîsi, mîmârîsi, keza inançlar ve bu inancın ortaya koyduğu kavram çerçevelerine anlam veren temel dinamiklerdir.

Denilebilir ki Cumhuriyet tarihinde son 60 yıldır Menderes, Özal ve Erbakan’  hariç Türk toplumunun ‘sosyal muhayyilesi’nden kaynaklanan siyasal aklı temsil kapasitesine ulaşmış hiçbir lider çıkmadı. Hatta diğerleri, Erdoğan’la kıyaslandığında sosyal muhayyileyi temsil etmede yine de eksik kalırlar. Elbette bu liderlerin toplumun ve siyasetin normalleşmesine, demokratikleşmesine devlet ve millet kaynaşmasına katkıları olmuş ve birçok başarılı hizmetler yapmışlardır. Hatta hizmet ve demokrasinin gelişmesi noktasında, bugünkü paramiliter karakterli pozisyonunu dikkate almazsak belli bir dönem için Demirel’i bile konuya dâhil edebiliriz. Ancak bu liderler Erdoğan düzeyinde, sosyal muhayyileyi temsil etme, statükoyu değiştirme kapasitesine ve gücüne ulaşamamışlardır. Zira Erdoğan düzeyinde çevrenin temsilcisi değillerdir. Çünkü onların hayat hikâyeleri ve bulundukları kurumlar Erdoğan kadar çevreyle ve geniş halk kesimleri ile hatta cumhuriyet döneminin en kadim muhalefeti olan İslamî kesim ile organik olarak iç-içe değildir.

Hangi reelpolitik, tarihsel, çevresel, dönemsel, bölgesel, ekonomik, kültürel etmenler dolayısı ile olursa olsun bu konuda çok fazla argüman bulunabilir, cumhuriyet döneminin büyük bir kesitinde ortaya konan siyasal akıl daima bu milletin temel yapısına, kültürel kodlarına, tarihine, ruhsal haritasına, inancına ve ondan beslenen derin medeniyet dinamiklerine uymadı, daima yabancı ve uzak kaldı diyebiliriz. Bundan dolayı halka yabancılaşmış bu siyasal anlayışı sürdüren partiler ve hükümetler daima başarısız oldular, dönemleri kargaşa, anarşi, terör, yoksulluk, kuyruklar, ekmek karneleri, siyasal amaçlı failimeçhul cinayetler ve çalkantılarla geçti.

Onların temsil ettiği siyasal akıl ile toplumun sosyal muhayyilesi arasında sahici ve derin bir bağlantı yoktu. Tam tersine büyük bir uçurum ve büyük bir yabancılaşma vardı. Zira onlar, sanki başka bir medeniyetin siyasal temsilcileri gibi idiler. Öyle ki, dayatılan halktan kopuk resmî ideoloji nedeniyle, ülkede tüm yazarları, siyasîleri, sanatçıları, biliminsanlannı, genel olarak din, kültür, ekonomi ve siyaseti ipotek altına alan, fişleyen, tutuklayan yoz ve totaliter bir siyasal düzen çıktı ortaya. Şüphesiz kökleri sağlıksız, bu topraklara yabancı bir paradigmadan hareket eden militer şemsiyeli müesses düzen sayesinde sağcısı, solcusu, milliyetçisi, İslamcısı, Kürdü Alevîsi, Çerkezi, Gürcüsü, hatta dindar Türkü vs kendilerine düşen payı aldı. Çok acılar çekildi. Özellikle 1980 sonrası militan ve saldırgan laiklik uygulamaları sayesinde binlerce tesettürlü genç kız yüz kızartıcı bir şekilde üniversite önlerinde coplandı, çoğu çok sevdikleri fakültelerinden evrensel insan haklarına aykırı olarak atıldı. Hâlbuki cumhuriyetin çağdaş ideolojisi özellikle kızları cahillikten kurtarıp okutmak istiyordu! Kısaca bir nesil heba oldu. Millet’in iradesi mecliste hiçbir zaman temsil edilemedi. Zira egemenlik esasen 1960 Anayasası’ndan sonra parlamenter sisteme, aykırı olarak oluşturulan meclis üstü kurumların elindeydi.

işte bugün Recep Tayyip Erdoğan; üçüncü kez kazandığı seçim başarısı dolayısı ile, keza liderlik tarzı, siyasal retoriği, eğitimi, aile yapısı, kültürü, inançları, tarih şuuru, yaptığı hizmetler ve içinde yetiştiği ortam ile çevrenin en güçlü sesi olarak Türk milletinin ‘sosyal muhayyilesi’nin dayanan siyasal aklı sembolize ediyor diyebiliriz. Erdoğan’ı başarılı kılan en önemli temel etmen kelimenin tam anlamı ile işte budur. Eğer Recep Tayyip Erdoğan ve onun liderliğindeki AK Parti ‘siyasal aklı’nı ve siyaset şeklini Türk toplumunun maddî ve manevî yapısının, tarihsel yürüyüşünün, medeniyet yapısının bir özeti olan ‘sosyal muhayyile’sini temsil edecek şekilde sürdürürse, ülke olarak hep beraber kârlı çıkacaktır. Tıpkı Abraham Lincoln gibi; o bir sözünde şöyle diyor: “Ben hedefe giden yolda bir an, bir zaman duraklayabilirim ama asla geriye adını atmam.” işte bu kararlılıkta ve inançta olan bir lider ve ekibinin başarılı olmaması için hiçbir neden yoktur. Yani lider gerekirse Rubikon’u geçip Roma’ya girmeyi göze alabilmelidir. Ancak Romalı generaller gibi imparator ve diktatör olmak için değil, tüm bir halka hak, adalet, hukuk, özgürlük ve refah götürmek için.

Evet, çağdaş siyaset bilimci Regis Debray’ın üzerinde çok önemle durduğu bir görüş vardır ki; o da siyaseti inanç ve güven fenomeninin sürüklediğidir. Bunun mutlaka dinsel ve metafiziksel düzlemde olması ön koşul değildir. Öyle ki bazı liderler dinî kişilikler olmadığı, son derce seküler oldukları halde halklara güven ve inanç telkin edebilirler. Bunun dünyada çokça örnekleri mevcuttur. Erdoğan bu bağlamda dinî bir kişilik değildir ama en azından milletin dinsel algısıyla uyum içerisinde olduğu için siyaset sahnesinde tamamen seküler bir kişilik sergileyen liderlerden daha çok inanç ve güven telkin etmektedir. Zira kim ne söylerse söylesin, bütün istatistikler ve seçim sonuçlarından da test edileceği üzere millet ona inanmaya ve güvenmeye devam etmektedir. Bu da Recep Tayyip Erdoğan’ın kolay kolay hiçbir lidere nasip olmayacak şekilde Türk milletinin ‘sosyal muhayyilesi’ni ve onunla ahenk içinde olan ‘siyasal aklı’nı sembolize ettiğinin en önemli delilidir. Öyle ki, son kamuoyu yoklamalarında da kendini açığa vurduğu gibi, genelde AK Parti karşıtı olarak bilinen, kendisini Atatürkçü, laik, çağdaş olarak tanımlayan kesimlerden Erdoğan’ın her seçimde giderek daha fazla oy alması bu yargımızı güçlendirmektedir.

Bu özellik, yani Erdoğan’ın sosyal muhayyileyi temsil kapasitesine ulaşması, Erdoğan’a sanal bir siyasal merkezden gerçek bir siyasal merkezi inşa etme şansı vermiştir. Ünlü düşünür Edward Shils’e göre bir siyasal sistemde bir toplumun tarihsel, toplumsal, kimliğine dayanan semboller, anlamalar, kavramlar, değer yargıları, merkezde temsil edilmiyorsa, hatta merkez tarafından baskı altına alınmışsa orada gerçek bir siyasal merkez değil hakikatte sanal bir siyasal merkez vardır. Denilebilir ki, birinci meclisin ilga edilmesinden sonra eksik ve yetersiz de olsa Menderes, Özal, Erbakan gibi siyasi liderleri saymazsak Edward Shils’in söylediği anlamda ülkemizde gerçek bir siyasal merkez olmamıştır.

Çünkü bu liderlerin dışında var olanlar yukarıdaki satırlarda da sık sık vurguladığımız gibi bu milletin kendilerini ait kıldıkları medeniyet değerleri ile kavgalı, en azından yabancı olmuşlardır. Bir nevi milleti var kılan değerlerle ontolojik ve epistemolojik bir kopuş içerisindedirler. Bunun içindir ki, Türkiye’de bu anlamda hakiki siyasal bir merkez inşa edilememiştir.

Hatta bu ‘sanal siyasal merkez’; İdeolojik bir körlükten uzak bir biçimde iyi bir siyasal, toplumsal ve ekonomik çözümleme yeteneğine sahip bireylerin de kabul edebileceği gibi çoğu kez, halka ve demokrasiye tuzak kuranların, cinayet ve terör tasarlayanların, siyaseti rant ve sınıf atlama aracı olarak görenlerin, militer destekli paralel devlet temsilcilerinin millete yabancılaşmış, bölgesel ve emperyal güçlerle çıkarlarını Tevhid eden garpzade ve garpzedelerin baskısı ve kontrolünde olmuştur.

Evet, bugün tüm eksiklere ve zorluklara rağmen Türk milletinin sosyal muhayyilesine ve tarihsel devinimine uygun siyasal bir aklın temsilciliğini yapan Recep Tayyip Erdoğan, dış politikada özellikle İslam ülkeleri ile kurduğu derin ve anlamlı ilişkilerle beraber, Davos çıkışı ile de bu milletin sosyal-tarihsel muhayyilesine uygun siyasal aklı uluslararası platforma taşımayı başarmıştır.

Elbette tüm siyasal hareketlerde ve siyasal liderlerin ha-yatında milletin onlara vermiş olduğu güven, itimat ve destek sonsuz değildir.

İktidarlar ve liderler; dünyada meydana gelen değişim ve dönüşümleri doğru algılayabildikleri, emanetleri ehline teslim ettikleri, toplumun istek ve arzularına parti taassubu gütmeden âdil bir şekilde cevap verebildikleri, millî iradeyi hizmet ve kamu alanına yansıtabildikleri, evrensel hukuk ilkelerinden ayrılmadıkları ve milletin tarihsel-toplumsal kimliği ile çelişmedikleri sürece siyasal hayatta kalıcı olabilirler.

Öyle ki, iktidarda basiretli ve kalıcı olmanın bir yolu da, özellikle eleştirilere açık olmak, yapılan tutarlı ve haklı muhalefetten faydalanarak eksiklikleri gidermek, başarının sar-hoşluğuna ve şehvetine kapılmamak ve yanlışları düzeltmektir. Bu bağlamda liderler özellikle kendi etraflarında çember oluşturan, halkla doğru iletişim kurmasını engelleyen, dalkavuk, kifayetsiz, muhteris karakterli, menfaat odaklı ve sınıf atlama derdinde olan bireylerden kurtulmasını bilmelidir. Balzac’ın deyimi ile bu kifayetsiz muhteris adamlar, “yukarıya tırmanmada en az maymun kadar mahirdirler, ancak yukarıya tırmandıkça en hafif bir tabirle arkaları açılır”.

Bundan dolayı gerekirse liderler hata yaptıkları zaman kendilerini eleştirecek, yol gösterecek bilge ve âdil bir kadroyu yanında bulundurmaya tahammül etmelidir. Köylümüzün meşhur deyimi ile ‘taze ota meftun olan, onun dışında hiçbir İşe yaramayan çayır danalarını çevresinden uzaklaştırmayı göze alabilmelidir’.

Filhakika bu tip adamlar, vekiller ve danışmanlar Zebzevar valisinin uşağına benzerler. Hikâye olunur kİ; Zebzevar valisi bir gün, “Bugün bir patlıcan yemeği yapsak ne iyi olur!” der. Uşağı; “Tabii efendim ne kadar iyi olur zira Zebzevar’ın patlıcanları dünyanın en güzel ve nadide patlıcanlarıdır. Çok Leziz ve muhteşemdirler. Cennet yiyecekleri gibidir!” diye cevap verir. Vali; “evet, çok doğru”

diye yanıtlar.Biraz sonra vali fikir değiştirerek; ‘Olmaz’ der, “patlıcan yemeği şimdi ağır olur. Ayva yemeği yapalım, hiç olmazsa hafif olur” der. Bunun üzerine uşak; “tabii efendim çok haklısınız; zaten Zebzevar’ın patlıcanları gaz yapar, pek lezzetli de olmazlar, görünümleri de çok kabadır” der. Bunun üzerine vali; “Yahu sen ne biçim adamsın! Az önce Zebzevar’ın patlıcanlarını överek bitiremedin, göklere çıkardın, şimdi ise yerin dibine batırıyorsun!” deyince uşak; “Ama efendim! Bendeniz sizin uşağınızım, patlıcanların değil” diye cevap verir.

Evet, danışman kadrosu ya da vekilleri böylesi bir karaktere sahip olan yöneticilerin ve iktidarların işi çok zordur. Öyle ki,’ sadece olumsuz değil, yapıcı eleştirileri bile yeterince değerlendirip tedbir alamazlar. Etrafları Öyle bir örülür ki, bihakkın emanetlerin ehli olan bireylerle, gerçek halk kitleleri ve gerçek ihtiyaç sahipleri ile iletişimleri engellenmiş olur.

Zira eleştiri ve kritiğin olmadığı, muhalefetin cılız ve etkisiz kaldığı tüm yönetimlerde, yavaş yavaş içten içe çürüme ve yozlaşma baslar. Bu yozlaşma şüphesiz partilere ve topluma sirayet eder, liderler kendilerinin layüsel oldukları zehabına kapılarak patolojik düzeyde seyreden bir narsizme kapılabilirler. Sonuçta ortaya totaliter ve yolsuzluklara bula¬şan bir İktidar çıkar ki, böylesi bir sonuç kaçınılmaz olarak ülkeyi yöneten siyasal erkin sonunu getirir.

Bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın keza AK Parti’nin siyasal hayatını ve tarihsel serüvenini de elbette bu temel dinamikler belirleyecektir.

Ancak hemen belirtelim ki, Recep Tayyip Erdoğan birey olarak bugüne değin, işitebildiği, görebildiği ve olaylara hâkim olabildiği ölçüde yukarıda saydığımız temel hataları yapmamaya azami gayret göstermiş, el verdiğince etrafına konunun uzmanı danışmanlar almayı ihmal etmemiş ve halktan kopmamaya son derece azami özen göstermiştir. Zaten gücü de tam bu noktadan gelmektedir: Halkla içi içe olmak, onların dilinden konuşmak. Zaten bugün iktidara %50 gibi büyük bir oy çokluğu ile gelmesi de bu yargımızın en büyük delilidir.

Fakat bütün bunlar; hiçbir şekilde sosyo/politik ve ekonomik düzlemde birtakım hataların yapılmadığı yahut gözden, yasalardan kaçan, ya da kendisinden gizlenen şeyler olmadığı anlamına gelmemektedir. Zira bürokrasi, ekonomi ve siyasetin bu kadar iç içe geçtiği, hatta ordusu gibi maddi harcamaları dahi denetlenemeyen, rantiye amaçlı sanal makamlar ve statüler üreten bir devlet sürecinden gelen Türkiye’de yolsuzlukların ve kanunsuzlukların sıfırlanması söz konusu değildir.

Keza ütopyalar hariç hiçbir siyasal sistemde ve rejimde yolsuzluklar, kanunsuzluklar, cinayetler, fakirlik ve işsizlik gibi sorunlar tam anlamıyla sıfırlanamaz. Bu insanın ve doğanın tabiatına aykırıdır.

Zira yeryüzü devletleri, ünlü kilise babası ve ilk tarih felsefecisi sayılan Agustin’in ‘Civitas dei’si gibi ilahî, tanrısal melekûtî karakterli devletler değildirler.

Yeryüzünde kurulan devletlerde yine Agustin’in deyimi ile ‘Civitas Terrana’lar da olsa hatalar haksızlıklar, cinayetler, yolsuzluklar iyi ve âdil yönetim tarafından belki asgarî düzeye indirilebilir o kadar.

Fakat şunu söylemekte yarar var ki, AK Parti’nin siyasal yürüyüşünün ve başarı öyküsünün merkezi noktasını bazı tali unsurları bir tarafa bırakırsak kesinlikle Erdoğan’a duyulan güven ve inanç oluşturur. Elbette ki, arkadaşlarının katkıları ve ekibinin başarıları inkâr edilemez; ancak bütün bunlar Erdoğan’la kıyaslandığında şüphesiz ikincil ve üçüncül bir düzeyde kalırlar.

Yani bir bakıma Erdoğan var olduğu için AK Parti vardır; Ak Parti var olduğu için Recep Tayyip Erdoğan var değildir. Fakat dikkat edilirse CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yahut eski genel başkan Deniz Baykal var olduğu için CHP var değildir. Onlar CHP var olduğu için kendileri vardırlar. Aynı yargımız MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli için de geçerlidir. Yani o da MHP var olduğu için vardır; Bahçeli var olduğu için MHP var değildir. Bu bakımdan Erdoğan siyasetten çekildiğinde AK Parti’nin siyasal hayatını sürdürmesi elbette imkânsız değildir, ama çok zor gözükmektedir. Ya da Erdoğansız AK parti öyle kolay iktidar olamayabilir. Çünkü parti içerisinde onun karizmatik kişiliğini yakalayacak lider bulmak oldukça zor gözükmektedir. Öyle ki, Erdoğan’ın yokluğunda AK Parti’de de tıpkı Özal’ın Anavatan Partisi’nin akıbetini paylaşabilecek birçok iç çelişki, liderlik yarışı ve doktriner kavgalar gündeme gelebilir. Tabii kİ temennimiz bu yargılarımızın gerçekleşmesidir.

Bugün siyaset sahnesinde en çok sorulan soru şudur: “Erdoğan neden kazanıyor?” Elbette kazanmasının ve başarılı olmasının tek bir nedeni yok, temel faktörlerin yanında, yan faktörler ve birçok önemli dinamikler mevcut; onları tek tek incelemeden Önce siyasete atılacak her bireyin bu bölümü iyi okuması kanaatindeyim.

Zira yukarıda birçok konuyu içeren siyasal ve toplumsal kavramlara objektif yorumlar getirmeye çalıştık. Ancak Recep Tayip Erdoğan’ı iktidara taşıyan en temel noktaya derinlemesine işaret etmedik. Hemen ifade edelim ki, siyaseti ve geniş halk yığınlarını sürükleyen ve liderleri yaşadığı çağda lider yapan, halkları meydanları tıka-basa doldurmaya iten temel siyasal fenomen ‘inanç’ kavramıdır ki; Recep Tayip Erdoğan’ı başarılı kılan, iktidara taşıyan, iktidarını, oyunu lineer olarak artırarak devam ettirmesini sağlayan en ö- nemli iki dinamik halkın ona duyduğu ‘inanç’ ve ‘güven’in büyüyerek devam etmesidir. Bunun dışındaki dinamikler tamamen ikincil hatta üçüncüldürler.

Filhakika her siyaset bilimci ve felsefecisi şunu kabul eder ki, normal standartlarda işleyen demokrasilerde eğer bir lider içinde bulunduğu topluma inanç ve güven telkin etmiyorsa, yani millet ona güvenip inanmıyorsa; medya ve birtakım sivil toplum kuruluşlarının manipülasyonuna ve yönlendirmesine, hatta dayatılan zorbalık ve provokasyonlara rağmen asla iktidar olma şansı yoktur. Bunun tek bir istisnası vardır, o da demokrasiyi rafa kaldırmak ya da darbelerle halka korku ve tedhiş salıp zorla bazı güç odaklarını iktidara getirmektir.

Konuya biraz Marksgil/yani alt yapı boyutuyla yaklaşırsak elbette ki, siyaseti yönlendiren psİkodinamik bir süreçte yakaladığınız siyasal dilin ve pozisyonun insanların hayattan bekledikleri, istek ve arzulan, daha müreffeh bir hayat sürme ve bolluk içerisinde yaşama, zengin olma beklentisi ve siyasal karşılık bekleyen talepleri ile örtüşmesi İktidar olmada son derece önemlidir.

Evet, hakikati söylersek Erdoğan bu dili ve pozisyonu bihakkın kazanmıştır. Fakat bu durum Erdoğan’ın kazanmasında temel psİkodinamik değildir. Zira muhalefet partileri ekonomik refaha, ücretlerin yetersizliğine, iktidara geldiklerinde işsizlik sorununu çözeceklerine, her ev kadınına maaş bağlayacaklarına, yolsuzluk ve haksızlıkları, hatta terörü bitireceklerine vs söz vermelerine rağmen iktidar olamamaktadırlar. Burada tek sorun şüphesiz siyasetin merkezî psikodinamiğini oluşturan inanç ve güven sorunudur.

Bunun içindir ki Recep Tayip Erdoğan’ın iddia edilen ve dayanaktan yoksun bir şekilde yazılıp çizilenlerin aksine, siyasetin ve lider olmanın olmazsa olmaz koşulları olan iki temel sermayesi vardır: ‘İnanç’ ve ‘güven’… Zira ’emin olmak’ siyasette ve halk nezdinde en az elçilik görevi kadar önemli bir kavramdır. Hatta temel kavramdır. Diğerleri tali unsurlardır. Hatta lâf-ı güzâf seviyesinde kalır. Öyle ki, kendinden emin olunamayan bireylere bırakın halkı, eşi ve çocuklarının dahi oy vermediğini biliyoruz..

Zira siz ne kadar iyi yabancı dil bilirseniz bilin, ne kadar iyi bir üniversiteden mezun olursanız olun, istediğiniz kadar zengin aristokrat, şan şöhret sahibi olun, hatta dünyanın en iyi konuşmacısı-hatibi, keza dünyanın en ünlü biliminsanı veya entelektüeli olun; eğer oy istediğiniz kitlelere ‘inanç ve güven’ telkin etmiyorsanız, özgür ve âdil bir seçim ortamında oy alamaz ve asla İktidar olamazsınız.

Bu noktada vurgulamakta yarar var ki, bazı çevreler Erdoğan’ın siyasal misyonunu ve aldığı gerçek gücü çözemedikleri için, eskiden gelen bir alışkanlık olarak onun iktidara ABD ve İsrail’in adamı olduğu için geldiğini söyleyecek kadar yüzeysel ve dayanıksız bir siyasal retoriği sürdürmektedirler.

Bu daha çok rakip siyasal parti sözcülerinin ve sempati-zanlarının kullandığı bir eleştiri tarzıdır. Hâlbuki ülkemizde Menderes’i saymazsak meşhur adıyla Morisson Süleyman, Tansu Çiller, hatta Deniz Baykal, Mesut Yılmaz vs. kadar, Amerika’ya ve Batı’ya yakın siyaset yapan lider bulmak belki de çok zordur. Sonra bu ülkede, Erbakan ve askerî darbeler dönemi dâhil, hangi iktidarlar ABD ve İsrail’e açık ve sert bir tavır koyarak bir anda ilişkileri koparabilmişlerdir ki? Ya da bir anda İsrail ile ilişkileri koparmak ülkenin çıkarlarına uygun mudur? Keza Erdoğan; Lenin ve Humeyni gibi her türlü gücü elinde tutan bir devrim lideri değil ki, ülkede bir anda her şeyi değiştirip dönüştürsün. Son tahlilde o mevcut sistem içerisinde bütün engellemelere rağmen normal seçimlerle işbaşına gelen bir başbakan. Bu bağlamda bazı kesimler özellikle İslamî kesimin, bilgisi ve siyasal derinliği slogan düzeyinde olanlar Erdoğan’ın gücünü abartarak ondan bir devrim lideri gibi davranmasını beklemektedirler ki, bu beklenti hem makul hem de gerçekçi değildir. Öyle ki, Ak Parti bütün gücüne rağmen bugüne kadar halen tesettür sorununu, asker sivil ilişkilerini, ideolojik eğitim anlayışım, YÖK’ün otoriter yapısını hukuki anlamda çözememiştir. Üniversitelerde problem şimdilik defakto olarak çözülmüş görünmektedir. Herhangi bir iktidar döneminde yine eski baskılara dönmek olasılık dışı değildir. Belki yeni anayasayla bu problem çözülebilir.

Evet, şimdi bu sayın liderleri bir tarafa bırakırsak; “Türkiye’de okumuş, yazmış, akademisyen, düşünür, yazar, patron bizzat onların borazanlığını yapan okullardan mezun olmuş Amerika ve Batı sevdalısı binlerce kişinin içerisinden ABD ve Batı niye bir başbakan çıkaramıyor da, İmam Hatipli ve Milli Görüş kökenli Recep Tayyip Erdoğan’ı başbakan yapıyor?” diye sormak gerekmez mi?

Hatta darbeler dönemi dahil NATO’ya bağımlılığı konusunda hiç kuşku olmayan, İsrail İle ortak tatbikatlar yapan Türkiye ordusunun, sErdoğan’ın başbakanlığına karşı çıkmasına, deklarasyon ve muhtıralar yayınlamasına rağmen nasıl oluyor da iktidara gelebiliyor? Bunun mantıksal bir örgüsü ve siyasal bir izahı var mı? Elbette yok. Bütün bunlar üçüncü sınıf, üçüncü dünya ülkelerindeki aydın komplekslerinden başka bir şey değildir. Zira üçüncü sınıf aydınlar hiçbir siyasal gelişmeyi yerel dinamiklere bağlamazlar, kendi halklarına tarihin akışında bir figüran rolü verip her şeyi dış emperyal güçlere bağlama eğilimindedirler. Çünkü komplekslidirler, ne kendilerine ne de halka güvenleri vardır.

Tıpkı Erdoğan’ın iktidara gelmesini aynı şekilde yorumlamaları gibi.

Bu bağlamda sadece şu söylenebilir: ABD ve benzer ülkeler, küresel sermaye sahipleri, çeşitli bölgesel ve küresel güç odakları politika ve strateji üreten enstitüler Türkiye’de muhtemel lider olabilecek kişilerle ve iktidar potansiyeli taşıyan siyasal hareketlerle iletişim kurarlar. Zira bu yeryüzü ölçeğinde sadece Türkiye ile ilgili bir tutum değildir.

Bu küresel güçlerin temsilcisi konumunda olan gözlemci ve siyasal analistler kendi ülkelerinde liderlik yarışını önde götüren yahut liderlik potansiyeli çok yüksek olan bu bireylerden muhtemel olarak iktidar olduklarında ne tip uygulamalar ve refleksler göstereceği, nasıl bir politika takip edecekleri konusunda bilgi edinmek isterler ve aynı zamanda iki ülkeyi ilgilendiren konularda, keza uluslararası ve bölgesel meselelerde kendi görüşlerini aktarırlar. Uluslararası siyasal ve diplomatik düzlemde, ülkelerin aralarındaki ilişkilerden dolayı bu doğal ve anlaşılabilir durumdur.

Bu boyutuyla elbette Erdoğan’ın bu ülkelerin temsilcileri ve lobileri ile iletişimi olmuş olabilir, olmuştur da. Ancak bu olgu Erdoğan ve partisinin iktidar olmasını açıklayabilecek temel bir dinamik asla değildir. Zira yeryüzünde başka bir ülkeyle ilişkisi ve anlaşmaları olmayan karşılıklı ticaret yapmayan, başka bir ülkeye ihtiyacı olmayan bir ülke yoktur. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Yani tam bağımsızlık demek bütün ülkelerle ilişkiyi kesmek anlamını ihtiva etmez.

Dolayısıyla Erdoğan’ın çeşitli sivil toplum kuruluşları ve çeşitli devletlerin temsilcileri ve delegasyonları İle görüşmesi kadar normal bir şey olamaz.

Peki, Erdoğan bu duruma nasıl geldi? Yani millete inanç ve güven telkin eden aşamaları nasıl kat edip iktidara ulaştı? Hangi temel hadiseler, hangi reelpolitik koşullar, siyasal atraksiyonlar onu iktidara taşıdı? Zira hiçbir siyasinin, düşünürün, biliminsanının kendi yaşadığı coğrafî, tarihî, siyasî, ekonomik ve kültürel koşullardan tamamen bağımsız bir söz söyleyemeyeceği, hatta hiçbir şey yapamayacağı gerçeğini hatırlatmakta yarar vardır.

Kötü niyetli komplo teorilerine ve dedikodudan öteye geçmeyen söylentilere fazla detaylara ve teknik kavramlara girmeden bir göz atalım. Her ne kadar kadim filozof Aristoteles siyaseti tarih gibi ilimden saymasa da, biz yine siyaset ilmi ve felsefesi açısından konuya yaklaşmayı fazla akademik olmadan deneyelim.

Erdoğan’ın Siyasal Olarak Yükselmesini Sağlayan

Temel Dinamikler

Olguların iç yüzünü görene kadar istediğinizi söyleyin, iç yüzünü gördüğünüzde nasıl olsa söyleyemeyeceğiniz çok şey olacak.

L. Wittgenstein

Filozof Wittgenstein’in bu sözü son derece öneme haizdir. Hem felsefi, düşünsel hem siyasal ve kültürel hem de ekonomik çözümlemelerde kişiye haddini bildiren bir sözdür. Bu itibarla biz Erdoğan’ın siyaseten yükselişini belirlediğimiz ve gözlemlediğimiz bazı temel dinamiklere bağlasak bile olguların içyüzü daha farklı, daha girift ve daha çetrefilli olabilir. O zaman hakikaten söyleyemeyeceğimiz çok şey olacaktır.

Dolayısı ile hiçbir siyasal gözlemcinin Erdoğan’ın siyaseten yükselişinin temel dinamiklerini bütün detaylarına kadar bihakkın kendisi kadar bilmesi mümkün değildir. Zira olayları olumlu ya da olumsuz yaşayan birinci aktör bizzat kendisidir. Bizim yaptığımız sadece bir gözlem ve denemeden ibarettir. Bu itibarla bazı analizlerimizin Erdoğan’ı kızdırması yahut gülümsetmesi de olasılık dışı değildir.

Birinci Temel Dinamik

İNANÇ ve GÜVEN TELKİN ETMEK

Bazen insana kaderin şans tanıdığı anlar ve dönemler vardır. Öyle ki, karizmatik liderler halkın umutsuz, çaresiz, korku içerisinde olduğu kendilerini kurtaracak bir kahraman beklediği dönemlerde ortaya çıkarlar. Şüphesiz bu karizmatik liderlerin ortaya çıkmasını tetikleyen ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal hadiselerin niteliği çok önemli temel dinamikleri oluştururlar.

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal hayatını temelinden sarsacak düzeyde olmayan bazı önemsiz olayları saymazsak, siyasal düzlemdeki dönüm noktasının tercihli oy nedeniyle milletvekilliğini kaybetmesi olduğu söylenebilir.

Zira o 1991 yılında yapılan seçimlerde, tercihli oy sitemi nedeniyle öne geçen Mustafa Baş’ın yerine milletvekili olsaydı belki de siyasal hayatını sıradan bir Refah Partisi milletvekili yahut grup başkan vekili ya da Erbakan hükümetinde sonradan unutulacak bir bakan olarak sürdürecekti.

Yani “sizin gördüğünüz şerde bazen hayır vardır” ezeli ve ebedi ilkesi gereğince, kader ağlarını Erdoğan için başka türlü örmüştür. Onun belki de hiç düşünmediği, milletvekilliğine bütün gücüyle odaklandığı bir sırada yapılan yerel seçim de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın kapısını açmıştır. Bu görevde gösterdiği performans, hizmet anlayışı ve karizmatik özelliği ile beraber bir anda bütün Türkiye’nin hatta dünyadaki siyasal hadiseleri takip eden önemli çevrelerin gündemine oturmaya başlamıştır.

Doğrusu hiç beklenmedik ve umulmadık bir biçimde, kendisinde potansiyel olarak zaten var olan liderlik imajım ve karizmasını hızlı bir şekilde pekiştirmeyi başarabilmiştir. Ancak bu yolu kolay kat etmesinde, şüphesiz, kendinden Önceki belediye yönetiminin çok büyük bir katkısı olduğunu söyleyebiliriz.

Nasıl mı? Hatırlanacağı üzere o donem İstanbul Büyükşehir Belediyesi Nurettin Sözen başkanlığında CHP tarafından yönetiliyordu. Yönetim, İSKİ skandalı ile dibe vurmuş, hava kirliliği, çöp dağlan, çamurlu sokaklar ve susuzluk insanları hayatından bezdirmişti. Yani Erdoğan, son derece kötü yönetilmiş, başarısız bir belediye devraldı. Belediye başkanı olur olmaz, Erdoğan’ın, İstanbul’un su ve çöp sorununu çözmesi, yolsuzlukların önüne geçmesi ve halkla bütünleşmesi, onu milletin gözünde son derece güven telkin eden bir siyasetçi konumuna yükseltmiştir.

Açık konuşmak gerekirse, bugün Recep Tayyip Erdoğan belediyeciliğe yeniden başlamış olsa, kendisinin millet nezdinde o derece başarılı ve güven telkin eden konuma yükselmesi kolay olmayabilir. Belki sosyo-politik açıdan imkânsız demek doğru olmaz ama çok zor olduğu bu işlerde tecrübe sahibi olan herkesin kabul edeceği söylenebilir. Zira başarılı bir kurumu devralarak, daha da başarılı konuma yükseltmek öyle kolay bir iş değildir. Yaıü altyapı ve temel Şehircilik sorunları büyük ölçüde çözülmüş ve şehircilik bilinci oluşmuş halkı tatmin etmek çok kolay olmayacaktır. Ancak çöp yığınları arasında yaşayan, susuzluk ve yolsuzluktan kıvranan halkı, sırf bu problemlerden kurtarmanız bile onların gözünde iyi bir yönetici olmanız için yeter de artar bile. Yani kaderin bir cilvesi olarak, kötü yönetilmiş bir belediye devralarak onu başarılı bir şekilde yönetmek Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal kaderi için dönüm noktası olmuştur.

Elbette Recep Tayyip Erdoğan’ın, kişiliği, bakış açısı ve dünya görüşünde, lider olma özelliği, keza derin bir inanç ve sarsılmaz bir sabır olmasaydı, oda selefi gibi kötü bir kadro ile servetine servet katıp yolsuzluklara bulaşarak siyasal mevta konumuna düşebilirdi. Fakat geniş görüşlülük ve görev yüklü düşünsel yapısı ve güçlü iradesi bu olumsuzlukları engellemiştir. Ve o, azim, gayret, sabır ve samimiyetle yılmadan kendinden Önceki kötü yönetimin izlerini silerek bir anda tüm Türkiye’nin gündemine oturmuştur.

Diğer taraftan Recep Tayyip Erdoğan halk nezdinde kazandığı bu güven ve inanca ihanet etmemiş, kendisine oy veren insanları hayal kırıklığına uğratmamıştır. Bu özelliğini devam ettirebilmesini, yani siyasette ahlak, vefa ve adalet ilkelerine uymasını bilmiştir. Zira başlangıçta bazı liderler ve siyasal aktörler gibi topluma güven ve inanç telkin edebilirsiniz; ancak verdiğiniz sözleri hayata geçiremez, yolsuzluklara bulaşır, adalet ve hakkaniyet İlkesinden ayrılıp, oluşan güveni kendi menfaatleriniz ve çıkarlarınız için kullanırsanız; şüphesiz millet sizleri de tasfiye etmekten çekinmez. Tıpkı Demirel, Ecevit, Türkeş, Yılmaz ve Çiller gibi deneyimli siyasetçileri bir anda tasfiye ettiği gibi.

Keza Recep Tayyip Erdoğan, Erbakan’ın iyi niyetli amaçlara matuf olsa da, geçmişte yaptığı üslup ve retorikten kaynaklanan hataları azami ölçüde yapmamıştır. Erdoğan bu bağlamda, olayları iyi analiz etmiş ve siyasette öngörü sahibi olduğunu kanıtlamıştır. Bu değişimi, onu geniş halk kitleleri ile beraber muhafazakâr, mütedeyyin, liberal ve demokrat çevrelerde daha da güçlü kılmıştır. Okuduğu şiir yüzünden haksız ve evrensel hukuk devleti ilkelerine aykırı olarak aldığı hapis cezası da, onu millet nezdinde hem mazlum hem de davasına ve misyonuna sadık bir kişi konumuna yükseltmiştir. Zira milletin özgür iradesi ile seçildikten sonra İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanlığından alınarak bir bireyin haksız yere hapis yatması, sadece Türkiye ölçeğinde değil, yeryüzü ölçeğinde siyasal açıdan çok önemli bir hadisedir. O dönemin gazetelerine bir göz atmak bile, sanıyorum bu yargımızı doğrulamaya yetecektir.

Diğer taraftan Recep Tayyip Erdoğan’ın inanç ve güven telkin etmesinde en önemli temel dinamiklerden başat rolü oynayan olgunun “samimi bir dindarlık” olduğunu söyleyebiliriz. Zira Türk halkının kahir çoğunluğunun Müslüman ve muhafazakâr olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Erdoğan’ın dindar kişiliğinin, onu halka inanç ve güven telkin etme noktasında nasıl başarılı kıldığını hemen anlayabiliriz. Öyle ki, bir milletin sosyal ve siyasal muhayyilesinde din çok önemli merkezî bir noktayı tutar. Hatta din; bireye, çevreye, genel olarak insanlığa, Ölüme, eşyaya ve evrene bakış açısı ile kişiye büyük bir medeniyet tasavvuru, iman, azim, sabır, aşk ve hayal gücü bahşeder. Recep Tayyip Erdoğan’ın böyle bir kültürel zeminden gelmesi belki de onun en büyük kazançlarından, hatta onu siyasette başarılı kılan en önemli temel dinamiklerden birisidir. Dikkat edilirse istisnalar hariç rakipleri mesafesinde olanlar, böyle bir altyapıdan, keza böyle bir misyon ve vizyondan yoksun kişilerdir. Halkın dini inançlarından uzak, milletle birarada olmayan, kutsalla bağı kesilmiş bireyler, genel olarak sosyal muhayyileyi ve milleti temsil etmede eksik ve yetersiz kalırlar. Bu durum da elbette siyasal düzleme ve seçimlere direkt olarak yansır. İşte bu bakımdan Erdoğan’ın samimi, dindar kişiliği, onun topluma güven ve inanç telkin etmesinde son derece hayati bir rol oynamıştır. ‘Samimi dindarlık’ dedik; Çünkü halk birilerinin zannettiği gibi cahil ve sürü değildir. Yani halk, Erdoğan’dan önceki bazı liderlerin toplantı salonu ve meydanlarda elinde Kuran’la nutuk atıp, daha sonra özel hayatlarında ve kamusal alanda milletin dinî değerleriyle nasıl tezat içinde yaşadıklarım, toplum değerleriyle nasıl alay ettiklerini yakinen bilmekte ve takip etmektedir. Bu durum göz önüne alındığında Recep Tayyip Erdoğan ve ailesi son derece samimi ve başarılı bir sınav vermiştir. Hatta dini kimseye kaptırmayan, biyografilerinde İmam Hatipli olduğunu dahi gizleyen, bazı hızlı İslamcıların —ki bunların içerisinde İslami camiada tanınmış bazı yazarlar var- 28 Şubat postmodern darbesi döneminde bu zevatın çocuklarının kaydını İmam-Hatip’lerden sildirdiğini düşünürsek Recep Tayyip Erdoğan’ın en zor dönemlerde bile samimi duruşunu daha iyi anlamış oluruz. Zira darbelerin ayyuka çıktığı, andıçların uçuştuğu, mütedeyyin insanların dedelerine kadar fişlendiği bir ortamda hiçbir çocuğunun kaydını İmam-Hatip lisesinden sildirmeyerek yapılan haksızlıklara ailece göğüs germiştir. Yani esasen söylemek İstediğimiz, siyasette inanç ve güven telkin etmede gösterişten uzak samimi dindarlığın ve kararlılığın yanı sıra, herkesin konuş-maktan korktuğu, sindirildiği, tutuklandığı bir zaman diliminde konuşmanın, yazmanın ve eylem yapmanın çok ö- nemli bir kilometre taşı olduğudur. Tıpkı Emile Zola’ gibi. Zira Zola’yı dünyanın gündemine getiren edebi eserleri değil daha çok Fransa’da herkesin milliyetçilik duygularıyla kendisini linç etmeye hazır olduğu bir dönemde Yüzbaşı Dreyfus davasındaki takındığı tavırdır.

Aynı şekilde bizim geleneğimizden örnek verecek olursak Imam-ı Azam’ı büyük yapan sadece fıkıhtaki üstün başarısı değil aynı zamanda zalim ve küstah Abbasi sultanı Mansur’a takındığı muhteşem siyasal tavırdır. Ta ki bedelini canıyla ödemiş ve şehadete ulaşmıştır

Serbest, sorunsuz ve siyasal problemlerin olmadığı zamanlarda özgürlükten, haktan, adaletten yana olanları, konuşanları ve yazıp çizenleri çok görürsünüz. Fakat test edilmedikleri için inandırıcı olamazlar. Bir de bakarsınız ki, bu bireylerin ezici çoğunluğu bir muhtıra karşısında bile bir anda saf değiştirerek darbecilere destek veriyorlar. Öyleyse test edilmeyen ahlak, ahlak olmadığı gibi, test edilmeyen siyasiler de kadim anlamda gerçek siyasi aktörler değildir. Bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan tüm toplumsal ve siyasal testlerden başarıyla çıkmış ender siyasetçilerdendir.

İkinci Temel Dinamik

LİDERLİK PROFİLİ

Bazı tarih felsefecileri tarihi kahramanların belirlediğini söyler. Örneğin iskoç kökenli Thomas Cariyle böyle düşünür: “Bu tezin zayıf yönleri olduğu gibi elbette ki güçlü tarafları da vardır. Zayıf tarafı şüphesiz Tanrı’nm ve geniş olarak halkların tarihsel ve toplumsal olaylarda belirleyiciliğine önem vermez. Güçlü taraf İse hakikaten kahramanların ve karizma tik liderlerin toplumların kaderinde çok merkezi bir rol oynadıklarım bihakkın tespit etmiş olmasıdır.”

Evet, bu perspektiften bakarsak Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderlik profilinin, onu Türk toplumunun siya¬sal, tarihsel ve toplumsal kaderini belirlemede çok Önemli bir kilometre taşı yaptığını söyleyebiliriz. Şüphesiz o, bu gücünü hem kendi liderlik kumaşından hem de milletten almaktadır.

Jung’cu bir ifade kullanırsak aslında her toplumun ‘kolektif şuur’unda, bir lider profili ve prototipi vardır. Bu elbette liderin yaşadığı toplumun tüm sınıfları ve bireyleri tarafından paylaşılmaya bilir. Yahut onların lider profilini yansıtmayabilir. Bu normaldir ve ayrıca bütün toplumlarda da böyledir. Ancak genel hatları ile Türk milletinin sosyal muhayyilesine ve kolektif şuuruna dayanan bir lider profili çizmemiz mümkündür. Şüphesiz bu sayacağımız özelliklerin bir kısmı evrenseldir ve her toplumda geçerlidir.

Örneğin; Türk milletinin lider profilini kesinlikle, sessiz cesaretsiz, halkın gelenek ve değer yargılarına saygısız, kültürsüz, halka tepeden bakan, onlarla iç-içe olmayı başaramayan, burjuva sınıfı ile iç-içe geçmiş, gününü davetlerde geçiren, halkın dilinden konuşamayan, güven telkin etmeyen bir ruh yapısı; papyonlu, smokinli, fraklı, amiyane tabirle göbek bir metre önde giden fötr şapkalı bir dış görünüm tarzı ve ruhsal yapı oluşturmaz.

Bu milletin lider profilinde ağırbaşlı, iman sahibi, bilge, âdil, cesur, karar verme yeteneği olan, etrafından fikir alan, Çalışkan, giyim tarzı ve hitabeti düzgün, mütevazı, fildişi kulelerde yaşamayan, halkla iç-içe, zamanı geldiğinde ordunun basına geçebilecek cesarete sahip, gerekirse savaş karan alabilen, yabancı devlet adamlarına yeri ve zamanı geldiğinde haddini bildiren, onurlu, diklenmeden başı dik duran, milletin tarihsel ve toplumsal özelliklerini bünyesinde taşı¬yan, kişisel risk üstlenebilen, güven ve inanç uyandıran, kendi inanç ve fikirleri doğrultusunda başkalarım yani halkı ikna gücü olan, bazen geleneksel yol ve yöntemlerin dışına çıkabilen, halkın güdülerini harekete geçirebilen, onların beklentilerini azamı ölçüde karşılayan, çizilen vizyona ulaşmada gerekirse yani bedel ödemeye hazır olan güçlü fiziğe sahip olan bir yapı söz konusudur.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, bu kıstaslar temel alındığında bazı eksiklere rağmen Türk milletinin kolektif şuurunda var olan karizmatik liderlik profiline uygun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. En azından onun lider profili kendi muhaliflerinden daha çok, dominant bir biçimde Türk milletinin lider prototipi ile tıpa, tıp örtüşmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bu liderlik özellikleri ve karizmatik yapısı, onu başarıya ve iktidara götürmede çok önemli bir rol oynamıştır. Bazı sosyal ve ruh bilimciler çoğunlukla karizmanın doğuştan bahşedilen bir yapı olduğunu söylerler. Ancak bu konuda farklı görüşler de vardır. Örneğin psikoanalitik yaklaşıma göre karizmayı kişinin özelliklerinden çok sosyo/politik, sosyo/ekonomik, kaos ve çevresel faktörlerin, keza lideri izleyen kalabalıkların konumunun belirlediğini söylerler. Bütün bunlarda haklılık payı olsa da, liderin doğuştan getirdiği, ona bahşedilen yetenekler asla yadsınamaz. Zira sadece çevresel koşullarla karizma açıklanabilse, çok daha avantajlı durumda olan önemli bireyler, hatta sıradan kişiler karizmatik bir yapıya kavuşabilirlerdi. Bu bağlamda Erdoğan’ın karizmatik kişiliğinde ve liderlik kumaşında ona doğuştan bahşedilen yeteneklerin, çevresel faktörlere nazaran daha baskın olduğunu söylemek abartı olmaz.

Karizma; ‘lütuf, etkileyicilik, büyüleyici özellik’ anlamına gelir. Karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağanüstü niteliklerden doğar. Çoğu zaman bu niteliklerin o liderde var olup olmadığı araştırılmaz; ama var olduğuna inanılır. Karizmatik otoritede iktidarın kaynağı doğrudan doğruya liderin özellikleri ve eylemleridir. Bu nedenle karizmatik otoriteye dayalı her İktidarı her düzlemde olumlu saymak mümkün değildir. Zira karizmatik liderler bazen bu Özelliğini olumsuz kullanabilirler. Örneğin; Lenin ve Mao, milyonlarca insanın ölümüne neden olmuşlardır. Mussolini ve Hitler gibi devlet başkanları, iktidarlarında ırkçılığı benimseyerek insanlığı acıya ve yıkıma sürüklemişlerdir.

Fakat karizmatik özelliğini olumlu anlamda kullanan Gandhi Hindistan’a bağımsızlığını kazandırmış, Nelson Mandela İse Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçılığın sona erdirilmesi için uzun yıllar mücadele etmiş ve 1994 yılındaki ilk demokratik seçimlerde cumhurbaşkanı seçilmiş karizmatik liderlerdir.

Şüphesiz, bu bağlamda Erdoğan, karizmatik özelliğini olumlu yönde, yani geniş halk kitlelerinin refahı, Özgürlüğü, otoriter devletin demokratikleşmesi, keza adaletin sağlanması için kullanan ender liderlerdendir.

Ayrıca çalışkan olması, şüphesiz en önemli avantajlarındandır. Yani “insan için çalışmasından ve sa’yu gayretinden başka hiçbir şey yoktur” ayeti gereğince var gücüyle ve azimle çalışmaktadır. Zira davetlerle, göstermelik açılışlarla, yine göstermelik diplomatik ziyaretlerle’, debdebeli partilerde, papatyalarla vakit geçiren, şarap koleksiyonu yapan, şarap uzmanlığı ile övünen liderlerin ve siyasal aktörlerin artık başarılı olmaları keza millet nezdinde kabul görmeleri mümkün değildir.

Başlangıçta atıfta bulunduğumuz gibi, liderlerin bazı özelliklerinin evrensel yani maruf olduğunu belirtmiştik. Şimdi bizim geleneğimizin siyaset felsefecileri Farabi, Amiri, Maverdi ve Ibni Teymiyye’ye, Koçi Bey’e bakmadan, Siddharta Gothama/Buda’nın bir liderde bulunması gerektiğine inandığı bazı özelliklere bakalım:

Adil Yönetim ve “Hükümdarın On Görevi”

1.         Hoşgörü, cömertlik, merhamet (Dana): Hükümdar, zenginlik ve mülk için ne doyumsuzluk ne de bağlılık duymalı; fakat bunu toplumun refahı için kullanmalıdır.

2.         Yüksek bir ahlaki karakter (Sila): Hiçbir zaman hayatı yok etmemeli, kandırmamak, çalmamalı ve başkalarını sömürmemeli, başdöndürücü içkiler alma¬malı.

3.         Her şeyi iyiliği için feda etmeli: Konforunu, adını ününü ve hayatım bile devletin çıkarları için feda etmeye hazır olmalıdır.

4.         Doğruluk ve bütünlük: Görevlerini uygulamada herhangi bir korkudan ve kayırmadan uzak durmalıdır; niyetierinde samimi olmalı ve halkı kandırmamalıdır.

5.         Sevimlilik ve naziklik: Yumuşak bir huya sahip olmalıdır.

6.         Alışkanlıklarında çetinlik: Sade bir hayat yaşamalıdır ve lükse tenezzül etmemelidir. Kendine hâkim olmalıdır.

7.         Nefret, kötü istek veya kin duymamalı, hiçkimseye karşı hınç beslememelidir.

8.         Şiddet kullanmamalı, barışı ve adaleti egemen kılmaya çalışmalıdır.

9.         Sabır, af, hoşgörü, anlayış: Kendini kaybetmeden imtihanların, zorlukların ve hakaretlerin üstesinden gelmelidir.

10.      Karşı çıkmama, engel olmama: Halkın refahının lehine olan kararlara karşı çıkmamalı, halkla uyum içinde bulunmalıdır.

Bu ilkeleri yerine getiren âdil hükümdar, “yasanın tekerleğini harekete geçiren” Şakravartin’in yeryüzündeki sureti olur; ki onun hakkında şu sözler söylenmiştir:

“Adil, Dharma’nın  hükümdarı, muzafferdir. Ordusunun başında ve yedi hazineyle kuşatılmıştır. Savaş arabası, fil, at, mücevher, eş, başkan ve general. Cesur ve yakışıklı, düşman ordularını yerle bir edecek yüz tane oğlu olacaktır. Okyanusun sınırlarına kadar geniş topraklar fethedecektir, daha sonra oralardan zorbalığa ve sefilliğe neden olacak her şeyi uzaklaştıracaktır. Kılıç kullanmadan, cezalandırmadan, Dharma ve barışla hükmedecektir.”

Üçüncü Temel Dinamik

HİTABET GÜCÜ ve KULLANDIĞI SİYASAL RETORİK

“Dil varlığın evidir”

Evet, dil o kadar önemli bir hadisedir ki, Heidegger’in dediği gibi, bırakın siyasette sizi başarılı kılmasına, ontolojik anlamda “varlığı” bile onda bulursunuz. Başka bir ifade ile tarihsel ve toplumsal düzeyde “varlık” onunla, tezahür eder. Daha doğrusu bütün bir varoluş onunla anlam kazanır. Bu bağlamda da en önemli şey şüphesiz bireyin kendi anadilini tüm incelikleriyle bihakkın derinlemesine bilmesidir. Erdoğan’ın rakiplerinden ve kendini eleştiren monşerlerden Türkçe’yi daha iyi bildiği kuşkusuzdur.

Dünya siyasi tarihinde yapılan lider analizlerinde karizmatik ve güçlü liderlerin aynı zamanda çok İyi bir hatip olduğu anlaşılmıştır. Yani sözün gücü yabana atılacak bir olgu değildir. Keza Yuhanna İncili şöyle başlar; “Önce Logos (söz, kelam) vardı”. Örneğin ideolojilerine tümüyle katılmaksak da, Lenin, Hitler, Mussolini, Gandhi, Mustafa Kemal çok iyi birer hatiptiler. Kullandıkları retorik hem anlaşılırdır: hem de kitleleri son derce motive ve ikna edicidir.

Bu bağlamda Erdoğan son derce iyi bir hatiptir. Kullandığı siyasal retorik bu milletin tarihsel, toplumsal ve medeniyet değerlerine uygundur. Şüphesiz bu siyasal retorik iyi bir konuşma ve yapılan hizmetlerle birleştiğinde toplum üzerinde son derce etkin bir rol oynamaktadır. Hatta Erdoğan’ın siyaseten başarılı olmasının en önemli temel dinamiklerinden birsinin hitabetteki yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan zaman zaman kullandığı halk deyişleri, dini referanslara göndermelerle dolu hikmetli sözleri kullanması, merhume annesini son yolculuğuna uğurlarken başbakan olarak değil, sıradan bir Müslüman gibi tüm vazifelerini ifa ederek dinimizin ritüellerini bizzat kendisinin yerine getirmesi, hatta Kur’an tilavet etmesi onu halkla daha da bütünleştirmektedir.

Bazı kesimler siyasal retoriğinin agresif/saldırgan olduğunu iddia etseler de, bu tam bir gerçeği yansıtmaz. Elbette ki bu eleştiri tamamıyla temelsiz ve gerçeği Örtmeye yönelik bir manipülasyondan başka bir şey değildir. Çünkü her insan gibi her liderin de, bazen kızgınlıkla, bazen dalgınlıkla yahut gayri iradî olarak sarf ettiği bazı istenmedik cümleleri ve kelimeleri olabilir. Zira liderler duygudan uzak, layüsel ve hatadan beri değillerdir. Ancak bu tip kazalar ve dil sürçmeleri alışkanlık haline gelmediği ve liderin şahsında ayrıt edici bir özelliğe dönüşmediği, onun alameti farikası (differentia spesifica) olmadığı sürece, liderin genel İmajını ve karizmasını bozucu, onu toplumun huzurunda küçük düşürücü bir nitelikte değildir. Saldırganlığa gelince, bu da temelsizdir. Zira Erdoğan, dünyadaki her karizmatik liderin yaptığı gibi sert konuşabilmektedir ki, bu çok normal ve etkin bir hitabet şeklidir. Hatta yeri geldiğinde liderler siyaseten kararlı, kesin ve sert konuşabilmeyi becerebilmelidirler. Zira halklar, özellikle Türk toplumu, mülayim, pısırık, kararsız, korkak, hitabeti eksik liderlerden hoşlanmaz.

Bu noktada Erdoğan oldukça başarılıdır. Hitabet ve üslubu bakımından, gelmiş geçmiş yöneticiler arasında etkili bir yere sahiptir. Zira o, milletin, halkın dilinden konuşmaktadır. Siyasette milletin dilinden konuşamayan bireyler ne kadar iyi hatip olurlarsa olsunlar, ne kadar ateşli ve entelektüel konuşmalar yaparlarsa yapsınlar; başarılı olamazlar. Yani hem halkın içinden geleceksiniz, hem de onların dilini konuşacaksınız. Öyle ki, oy istediğiniz insanların dili ile konuşmuyorsanız, zaten seçtiğiniz kelime ve cümlelerle onlarla yabancı bir iklimden, yabancı bir sınıftan, ayrı dünyalardan geldiğinizi zımnen beyan etmiş olursunuz ki, ne halk sizi anlayabilir ne de siz kendinizi onlara doğru dürüst bir şekilde anlatabilirsiniz. Zaten siyasette başarılı olmanın en önemli yollarından birisi de sizin halici iyi anlamanız ve kendinizi de, en iyi şekilde onlara anlatabilmenizdir. Bu da şüphesiz kullandığınız cümlelerde gerçekleşmektedir.

Monşer kökenli bazı diplomat ve yazarlar, Erdoğan’ın yabancı dil bilmemesini eksiklik saymaktadırlar. Bu tam bir aşağılık kompleksi, hatta konuya nevrotik düzeyde patolojik bir yaklaşım tarzıdır. Eğer yabancı dil siyasette bir ölçü ve basan vesilesi olsaydı, ülkemizdeki yabancı dille eğitim yapan tüm kolej mezunlarının ve monşerlerin politik düzlemde başarılı olmaları gerekirdi, Hâlbuki onlar özgür ve âdil bir seçim ortamında halkın önüne çıksa belki de bir oy dahi alamazlar. Evet, yabancı dil bilmek bireylere başka kültürleri ve medeniyetleri anlamada, özellikle diplomatik görüşmelerin yapıldığı dış temaslarda ve uluslararası toplantılarda avantaj sağlar; ancak günümüzdeki hızlı çeviri teknikleri ve tercümanlık hizmetleri dolayısı ile bu da pek önemli bir mesele olmaktan çıkmıştır.

Zira diplomaside ülkeler ve onların temsilcileri başbakanınızın iyi İngilizce, Fransızca yahut Almanca konuşmasına, boyuna posuna bakmazlar. Bilakis ülkenizin siyasal, ekonomik, askerî, bilimsel, kültürel, teknolojik, demografik, daha teknik bir tabirle jeopolitik ve jeostratejik gücüne bakarlar.

Eğer bu düzlemde güçlüyseniz, o derece ciddiye ve nazar-ı itibara alınırsınız. On koşul olan, bir siyasinin yabancı dil bilmesi değil, İçinde yaşadığı toplumun dilini en ince detaylarına kadar bilmesidir. Kendi dilini iyi bilmeyen bir birey yahut siyasi zaten başka bir dili de iyi anlayamaz. Bu bağlamda Erdoğan hitabet ve üslubu ile Türkçeyi iyi bildiğini kanıtlamış bir liderdir. Şüphesiz siyasiler için önemli olan da budur.

Yine bu kesime, yani halkı ‘göbeğini kaşıyanlar’ diye aşağılayanlara göre Erdoğan’ın entelektüel tarafı zayıftır. Öyle ki, bu eleştiriye; yapan garpzade kesimlere bazı eski İslamcı ve şimdilerde kaderin bir cilvesi olarak AK Parti sıralarında milletvekili olan, kendini düşünür, âlim, filozof zanneden bazı çakma entelektüelleri de katabiliriz.

Aslında gerçek bir değerlendirme yapsak Erdoğan’ın entelektüel tarafının onlardan daha iyi olacağı kuşkusuzdur. Zira istisnalar hariç bu kesimin hatırı sayılır bir çoğunluğu aslında derinlemesine okuyan, düşünen, tartışan bir kesimden oluşmaz. Bu kesim daha çok çağdaşlık, İlericilik, laiklik, çağdaş değerler gibi basmakalıp ifadeler kullanan, entelektüel olmayı lüks kafelerde rakı içmekten, balolarda dans etmekten ibaret sayan yer yer lümpen ve Levanten bir sosyal yapıdan oluşur.

Ayrıca siyasette başarılı olmanın ve iktidara gelmenin entelektüel olmakla doğrudan bir İlişkisi yoktur. Öyle olsaydı Aristoteles’ten, Plato’dan, Descartes’tan, Kanttan Habermas’a kadar tüm filozof ve entelektüellerin siyasete atılıp başarı kazanmaları ve iktidar olmaları gerekirdi. Zaten kuru bir entellektüalizm Bernard Swartz’m da önemle belirttiği gibi, kişileri toplumdan uzaklaştırıp soyut kavramlar dünyasına iter ve onu ruhsuzlaştırır.

Bu nedenle entelektüel olmak çoğu kez siyasette dezavantaja dahi yol açabilir. Maazallah kadim filozof Platon gibi kelleyi dahi kurtarma ve kaçma şansınız olmayabilir. Zira teori ile uğraşmaktan pratiğe bir türlü geçemezsiniz. Öyle ki, siyaset teorik olmaktan çok icraat ve pratik isteyen bir hizmet tarzıdır.

Diğer taraftan entelektüel ve eleştirel bir bakışa sahip olan bireylerin bizzat aktif siyaset yapmaları değil, aksine siyasilere yol, vizyon ve misyon göstermek için çabalamaları ve gerekirse siyasileri hiç çekinmeden yapıcı ve âdil bir biçimde eleştirmeleri, içinde yaşadıkları toplum adına daha tutarlı ve faydalı bir şeydir. Bu aynı zamanda sadece entelektüel olmanın değil, aydın olmanın da şaşmaz bir gereğidir. Tıpkı Ali (ra), Ebu Zerr (ra), imam Hüseyin (ra), Zeynel ağabeydin (ra), Imam-ı Azam (ra) Süfyan es-Servi (ra), Caad bin Dürhüm (ra), Gaylan Ed Dımeşk ve İbni Sakıt (ra) gibi.

Yine Erdoğan’ın yabancı dilde-eğitim yapan okulların birinden mezun olmamasını eksiklik zanneden bu bireylerin, aslında siyaseti bilmedikleri anlaşılmaktadır. Zira bilindiği gibi Türkiye’de binlerce Boğaziçi, Robert Koleji, Oxford, Sorbonne, hatta Harward, Yale mezunu bulunabilir. Yani bu okullardan mezun olmak sizi siyaseten bireyleri başarılı. kılmaya tek başına yeter mir

Filhakika, Erdoğan’ın İmam-Hatip kökenli olması, aslında siyaseten avantajlı bir durumdur. Tanı bir genelleme yapmak elbette ki doğru olmaz ama bu okulları bitirenler, birtakım Boğaziçi, Harward ve Oksford gibi okullardan mezun olup, aldıkları eğitim ve Batı hayranlığı dolayısı ile nevrotik düzeyde seyreden aşağılık kompleksinde bocalayan, kimlik çatlamasına uğramış, millete tepeden bakan ‘native alliance/yerli yabancılar’ kategorisinde değillerdir. Batı medeniyeti karşısında kompleksleri olmadığı gibi evrensel düzeyde ufukları ve medeniyet aidiyetleri istisnalar hariç çoğu kez ‘yerli yabancı-garpzâde’ yetiştiren bu okullardan mezun olanlardan daha köklü, daha geniş ve derindir/

Erdoğan’ın böyle bir kökenden gelmesi, hatta böyle bir okulu, yani yabancı dilde eğitim yapan bir fakülteyi bitir- memesi, onu milleti anlama ve onları temsil etme bağlamında zayıf değil aksine güçlü kılmaktadır diyebiliriz. Bu okulları, yani yukarıda adlarını verdiğimiz milletin tarihsel ve toplumsal yürüyüşü ile ilintili sayılabilecek hiçbir eğitim veremeyen üniversiteleri bitirseydi, belki siyaseten bu kadar başarılı olamayabilirdi. Belki de kendisinin eleştirdiği millete yabancılaşmış diplomatlardan ve siyasilerden biri olurdu. Allah bilir. Konuyu sürdürürsek, tüm siyaset bilimcilerine ve felsefecilerine göre aslında yerel değerleri özümseyerek eğitim alan, siyaset yapan kişiler kesinlikle halka yabancılaşmış politikacılardan daha da başarılı olmaktadır. Ayrıca din eğitimi almak da son derece önemlidir. Zira din ile siyaset arasında insanlığın tarihsel serüveninde her zaman sıkı bir ilişki olmuştur. Din bazen belli asırlarda Özellikle aydınlanma döneminden itibaren göreceli olarak toplumların siyasî, sos¬yal, iktisadî, kültürel alanından çekilse bile, en azından etik düzlemde varlığını daima korumuştur. Bugün ise tekrar dönüşü söz konusudur.

Öyle ki, din, günümüzde hala tüm bir insanlığı etkile¬yen en önemli toplumsal fenomendir. Bu itibarla, yaşadığı[3]

toplumun dininden bihaber olan, hatta ona karşı negatif bir tavır takınan siyasilerin başarılı olmaları mümkün değildir. Bütün bunlar düşünüldüğünde Başbakan’ın Milli Görüş ve Imam-Hatip geleneğinden gelmesi, toplumla kaynaşması ve onları anlama ve temsil etme noktasında kendisine büyük bir avantaj sağlamaktadır. Yani en azından yaşadığı toplumun dinini bilmekte, hatta dinin pratiklerini de samimiyetle yerine getirerek onlara örnek teşkil etmektedir. Bu noktada bazı siyasetçiler gibi riya ve gösteriş içinde olmadığını söyleyebiliriz.

Bir bakıma o meydanlarda halka Kur’an sallayıp, Fatiha meali okuyup evde ve toplantılarda viski yudumlayan, köylüden tiksindiği halde lüks otellerin lobilerinde “Orada bir köy var, gitmesek de görmesek de o bizim köyümüzdür” diyen, Dokuzuncu Senfoni’yi ‘işte gerçek Türkiye’ diye lanse eden Makyevelist ve oportünist lider tipinden uzak olmakla, güven ve inanç telkin etme özelliğini daha da pekiştirmektedir.

Dördüncü Temel Dinamik

 MAZLUMDAN YANA OLMAK

Mazlumun ve ezilenlerin, sömürülenlerin, horlananların, ‘göbeğini kaşıyanlar’ diye aşağılanan, kimlik, kültür, dil ve inanç gibi özelliklerinden dolayı ötekileştirilen geniş halk kesimlerinin yanında olmak, Frantz Fanon’un deyimi ile ‘yeryüzünün lanetlilerinin yanında durmaya cesaret etmek, devlet ve belediye kurumlarını ve imkânlarını seçkinci, jakoben ve elitist güç odaklarının, burjuva sınıfının tekelinden çıkararak halkın, mazlumların, yetimlerin, horlananların, ezilip kakılanların hizmetine açmak… işte erdemli siya¬sette başarılı olmanın evrensel temel ilkelerinden birisidir. Mazlumdan yana olmak ve adaleti merkeze alarak zalimle mücadele etmektir.

Bu bağlamda Erdoğan’ın etrafında oluşan, nemalanmak isteyen ve sınıf atlama, yükselme, derdinde olan birtakım yeni yetme burjuva ve sosyete özentisi içinde olan kültürsüz, sanat ve medeniyet değerlerinden bihaber, hayatında 100 sahife dahi kitap okumayan bazı çevreleri ve sınıfları saymazsak başarılı olmuştur. Tam bu noktada merhum Dr. Ali Şeriati şöyle der; “Kendi adına değil! Allah adına… Siya¬set adına değil! Hakikat adına… Onlar yükselirken, ben Miraca çıkıyorum.”

Evet, Erdoğan geniş halk yığınlarının yanında saf tutmuştur. Şüphesiz böyle davranmasının temelinde aile yapısının, eğitiminin ve Milli Görüş geleneğinden gelmesinin son derece büyük bir etkisi vardır.

Ayrıca hatırlatmakta yarar var ki, yukarda bahsettiğimiz şekilde her iktidar döneminde iktidarı kuşatmak isteyen bu tip kötü niyetli sınıflar her zaman var olmaya devam etmişlerdir. Bu işin, yani siyaset ve iktidarın doğasında vardır. Burada önemli olan, onların kuşatmasına imkan tanımamak ve siyaseti rant üreten bir olgu olmaktan çıkararak, onu hizmet, misyon ve vizyon merkezli bir konsepte indirgemektir. Bütün bunlara rağmen Erdoğan yaşayışı, gezileri, davranışları, çatkapı halkın iftar sofralarına oturmasıyla, toplumun tüm kesimlerini kuşatmada izlediği sosyal politikalarla, içinden geldiği halkın yanında olduğunu her dâim hissettirmiştir. Ayrıca cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren haksız yere devlet aracılığı ve desteği ile nemalanan İstanbul merkezli burjuvanın hortumlarını da tamamen olmasa bile, büyük oranda kesmeyi başarmış ve Anadolu sermayesinin önünü açarak yine milletin yanında olduğunu kanıtlamıştır. Keza Erdoğan, mazlumdan .yana olan siyasal tavrını sadece ülkemizle sınırlamamış yeryüzü ölçeğinde taşımıştır. Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Endonezya, Sudan gibi felaketlere uğrayan ülkelere ve son olarak dünyanın unuttuğu Somali’ye Türkiye’nin yardım mekanizmalarını harekete geçirmiştir. Şüphesiz bu özelliği onu geniş halk kitlelerinin nezdinde siyaseten daha da güçlü kılmaktadır. Zira bir nevi fakir ve mazlumların umudu olmaktadır.

AK Parti iktidarında elde edilen bütün başarılara ve olumlu gelişmelere rağmen yine hatırlatmakta yarar var ki, gelir dağılımında ve GSMH’de meydana gelen artıştan halk, yani memur, işçi, esnaf, çiftçi sınıfı; burjuva sınıfı yani Tınans kapital’ ve holding sahipleri kadar faydalanamamıştır. Öyle ki AK Parti bu finans kapitalin desteği ile iktidara gelmediği gibi, aksine bu finans kapitalin sözcüleri yaptıkları toplantılarda AK Parti karşıtı bir söylem geliştirmişler, hatta AK Parti’ye oy veren kesimleri aşağılayarak, referandumlarda demokrasiden yana tavır takınmamışlardır. Ancak kaderin bir cilvesine bakın ki, AK Parti iktidarından en kazançlı çıkan çevreler, yine bu millete yabancılaşmış finans kapitalin sahipleri olmuştur. Bu durum kesinlikle AK Parti’ye yön veren siyasal akıl tarafından değerlendirilmeli, ekonomik politikalar halkın tüm kesimlerine daha da olumlu yansımalıdır. Daha açık konuşmak gerekirse ülkemizdeki gelir dağılımında sermaye kesiminin ve para babalarının sıradan halk kesimlerinden, haksız yere kat kat daha fazla pay almasının önüne mutlak bir şekilde geçilmelidir. Şüphesiz bu noktada yapılacak adaletli bir paylaşım, toplumsal barış ve huzur açısından, keza AK Parti’nin tarihsel ve siyasal yürüyüşü bakımından çok büyük bir önem arz etmektedir.

Beşinci Temel Dinamik

EMÂNETLERİ EHLİNE TESLİM ETMEK ve KOLEKTİF AKIL

Belki de bir yöneticiyi ve ekibini başarılı kılan en temel dinamiklerden birisi de ezelî ve ebedî bir yönetim ilkesi olan “emanetleri ehline terk ediniz” şeklindeki kadim, vahiy kökenli evrensel temel prensiptir. Bu bağlamda Erdoğan, birtakım olumsuz, kifayetsiz, muhteris Örnekleri saymazsak, genel anlamı ile başarılı olmuştur. Kendisi insanımızın ideolojik görüşüne, Alevî veya Sünnî oluşuna, Kürt, Laz, Çerkez vs. oluşuna bakmaksızın, ehliyet, liyâkat, bilgi ve ahlâk sahibi kişileri görevlendirmeye gayret etmiştir. Elbette işin doğası gereği bazı kurumlarda isabetsiz atamalar da yapılmış olabilir. Zira bir bireyin iç dünyasını ve ahlâkî yapısını test etmek o kadar kolay değildir. Ancak bundan önceki iktidarlara nazaran yapılan atamalarda, kişilerin liyakat, tecrübe, ahlak ve bilgi sahibi olmalarına dikkat edildiği açık ve seçiktir. Elbette ki istisnalar kaideyi bozmaz.

Diğer taraftan önemli kararlarda Erdoğan’ın MYK ve Danışma Kurulu gibi parti organlarıyla yakından istişare ettiği, onların görüşlerini ciddiye aldığı, mümkün mertebe ortak bir karar çıkması için gayret sarf ettiği bilinmektedir.

Hatta çoğu kez sokaktaki insandan, taksiciden, balıkçıdan, simitçiden de görüş istediği bilinmektedir. Şüphesiz bu yönü ile ‘işleri şûra ile yapma’ şeklindeki kadim prensibe azami dikkat ettiği anlaşılmaktadır. Bu yönü ile özellikle alışılagelmiş ‘tek lider’, anlayışına dayanan liderlik anlayışını yıkmıştır.

Ancak Erdoğan’ın bu çabalarına rağmen milletvekilleri genel seçiminde aday adaylığı sürecinde adayların belirlenmesinde, bazı bürokratik atamalarda, objektif kriterlerin tam manası ile uygulandığı söylenemez. Zira genel bir uygulama Şeklinde olmasa bile bazen daha çok parti içinde tanınma, genel başkana yahut parti içindeki güçlü isimlere yakın olma, bazen ise herhalde kitle partisi olmaktan kaynaklanan bir anlayışla en azından bir futbolcu, türkücü, güreşçi kadar meşhur olma gibi kriterler daha da belirgin rol oynamaktadır. Ayrıca aday adaylığı döneminde mülakat yapan bazı bireylerin siyasal, bilimsel ve toplumsal derinlik açısından donanımlarının yeterli olduğu, objektif kararlar verdiği iddia edilemez.

Altıncı Temel Dinamik

ASKERİ BÜROKRASİ KARŞISINDAKİ TUTUMU

Bu konu özellikle Türkiye’de sadece iktidar değil, aynı zamanda muktedir olmak isteyen siyasal partiler için mihenk taşı, aynı zamanda halkın iradesine gerçekten sahip çıkıp Çıkmadıkları noktasında turnusol kâğıdı gibidir. Bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ettiği hükümet ilk kez darbe teşebbüslerine ve e-muhtıralara haklı olarak anında karşı bildiri ve açıklamalarla cevap vermiştir. Eskiden askerî bürokrasi muhtıra verdiğinde ya gereğini yapmak, ya da istifa edip şapkayı da almak suretiyle çekip gitmek gerekirdi. 27 Mayıs kanlı ihtilalinden, 28 Şubat’a kadar hep böyle olmuştur.

Ancak hatırlatmakta yarar var ki, Türk siyasal tarihinde asker kökenli darbe teşebbüsleri ve darbeler sadece cumhuriyet dönemine has bir özellik değildir.

Evet, cumhuriyet döneminde halkın ve demokrasinin işleyişi sık sık darbelerle yok edildi. Ya da meşhur tabirle ‘balans ayarı’ yapıldı. Aslında bu bizim eski bir geleneğimiz. Osmanlı İmparatorluğu’nda askerî isyanlar ve darbeler, Fatih Sultan Mehmed’in ilk hükümdarlığı zamanında 1446

Buçuktepe İsyanı ile başlar ve 1913’teki Enver Paşa’nın Babıâli Baskını’yla sona erer.

Neredeyse Fatih Sultan Mehmet’ten sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir. Genç Osman ve Abdülaziz dâhil 36 Osmanlı padişahından 12’sinin isyan ve darbeyle tahtını kaybettiği göz önüne alındığında, durumun vahameti daha iyi anlaşılır. Günlerce, hatta aylarca devam eden isyanlar İstanbul halkına korkulu günler yaşatmış günlük hayatı tamamen felç etmiştir. İsyanlar zaman zaman o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, bazen devlet adamlarının cesetleri köpeklere yem edilmiş, bazen sadrazamların kelleleri alınmış, bazen de padişahlar acımasızca katledilmiştir, işte Türk milletinin ‘Ordu Millet’ olmasının sonuçları… Maalesef bu gelenek, olduğu gibi modern cumhuriyete tevarüs etmiştir. Elbette ki bu darbe geleneğinin cumhuriyet tarihinde de devam etmesini, siyasal ve toplumsal açıdan Osmanlı’dan günümüze kadar ikincil grupların yani sivil toplumsal örgütlenmelerin sahici anlamda gelişememiş olmasına ve milletin devlet ve asker arasında sıkışıp kalmasına bağlamak mümkündür.

Şimdi, burada Türk milletinin çok önemli ve güzel bir özelliğinin olduğunu söyleyebiliriz. O da şudur: Türk milleti askerini, ordusunu seven bir millettir. Hatta bugün bazı kesimlere göre pek anlamlı olmasa da, halk nezdinde asker ocağı, peygamber ocağıdır. Ama bu millet müthiş bir sağduyu ile askerin asla siyasal ve sosyal hayata müdahale etmesini istemez. Yani devlet kademelerinde ve hayatın her alanında militarizme kesinlikle karşıdır. Milletin 12 Eylül darbe anayasasını onaylaması ise kendilerine gösterilen ölüm karşısında sıtmaya razı olmakla açıklanabilecek bir durumdur.

Bunu nereden biliyoruz? Şuradan; geriye doğru bir siyasal analiz yaptığımızda Türk halkı darbelere rağmen asla darbecilerin önerdiği siyasal partilere oy vermemiş ve onları iktidar yapmamıştır. Tıpkı merhum Menderes’in hunharca asılması sonrasında ve rahmetli Özal örneğinde olduğu gibi… Zira dönemin darbe lideri ve Cumhurbaşkanı Evren açıkça General Turgut Sunalp’ın kurduğu partinin desteklenmesini istediği halde millet tavrını Özal’dan yana koymuştur. Yine son olarak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilme sürecinde darbeci odakların telkinlerine, e-muhtıralarına ve hatta açıkça tehditlerine göre hareket edip mecliste oylamaya katılmayan Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar gibi lider olma yolunda em ekleyenleri, bu millet bir sonraki seçimde siyaset dışına iterek bir bakıma ‘siyasal mevta’ ilan etmiştir.

İşte bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan; yeri geldiğinde diklenmeden dik durabilmesini bilmiş, Mehter Marşı ile gelip İzmir Marşı ile gitmeyeceğini, ancak halkın iradesi ile iktidardan ayrılacağını ve darbelere direneceğini ‘e-muhtıraya’ hiçbir cumhuriyet hükümetinin yapamadığını yapıp anında cevap vererek açıkça ortaya koymuştur.

Bu konudaki tutarlılığı ve kararlı duruşu şüphesiz siyaseti sürükleyen temel dinamiklere olan inanç ve güven olgularını kendi şahsında ve millet önünde pekiştirmiştir. Zira birçok etmenin yanında ona duyulan güven ve inancın en Önemli parametreleri, darbe ideolojisine ve gerilim stratejisine karşı takındığı tavırdır diyebiliriz. Yine bu mesele ile bağlantılı olarak, adlî makamların kuvvet komutanları dâhil darbeye teşebbüs etmekten dolayı yaptıkları tutuklamalar konusunda son derece açık konuşmuş ve bağımsız yargıya tam destek vermiştir. Bilindiği gibi Erdoğan hükümetinden önce, bırakın bir generali, kuvvet komutanını, bir çavuşun tevkif edilmesinin dahi cesaret istediği dönemleri hatırlarsak,

Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti olma yolunda ne kadar mesafe kat ettiğini kendiliğinden anlamış oluruz.

Diğer taraftan yine bu konu ile ilintili olarak, bürokraside ve siyasette, uzantıları kanalıyla devletten ve milletin evlatlarından haksız yere nemalanan, cinayet ve suç şebekeleri olan mafya oluşumlarının üzerine kararlılıkla gitmesi imajını halk nezdinde daha da güçlendirmiştir. Yani bu oluşumları basiretsiz bir biçimde ‘fasa fiso’ olarak görmemiştir.

Tabii bu bağlamda, geçmişte çoğunlukla darbelere çanak tutan, hatta kışkırtan bir kısım medya odaklarının ve geçmişteki ilmiye sınıfının temsilcisi konumunda olan ilim ve bilim merakından çok darbe heveslisi ve destekçisi bazı rektörlere karşı takındığı tutumu da önemle zikretmek gerekir.

Erdoğan hükümetinden önceki hükümetlerin birçoğunun, medya patronlarının istekleri karşılanmadığı için nasıl tedip edildiklerini, aşağılandıklarını ve hatta çoğu kez darbe iması ile korkutulduklarım bu millet yakinen bilmektedir. Zira bürokratik, jakobenci, militer elitizmin temsilcileri olan bu gruplar, aynı zamanda üniversiteler ve yüksek yargı organları ile de ortak hareket etmektedirler. Öyle ki, İttihat ve Terakki Partisinden devraldıkları ‘darbe ideolojisi’ne ve ‘gerilim stratejisi’ne dayanan zihniyetlerini her fırsatta güç, para ve önemli makamları deruhte etmede bir enstrüman olarak kullanmışlardır. Recep Tayip Erdoğan bu medya gruplarının yapısını yakından bilen birisi olarak, onların yaptıkları baskılara ve birtakım şantajlara boyun eğmeyerek millet nezdindeki İmajını ve güvenilirliğini bir daha İspatlamıştır.

Fakat AK Parti’nin, daha doğrusu Recep Tayip Erdoğan’ın askerî bürokrasi konusunda yapacağı daha çok şey olduğunu söyleyebiliriz. 2011 YAŞ toplantısı öncesi Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’le birlikte kuvvet komutanlarının istifası ile başlayan, düşük yoğunluklu meydan okuma sürecinde, yine soğukkanlı, sivil iradeyi ve hukuku esas alan tavrından vazgeçmemiş, YAŞ toplantısında protokolü olması gereken şekilde ayarlamış ve bu tutumuyla yine kendisine duyulan güveni ve inancı boşa çıkarmamıştır.

Fakat bütün bunlar, demokrasi ve hukuk devleti ölçü alındığında yeterli adımlar değildir. Zira Türkiye ordusunun en büyük sorunu, zannedildiği gibi hantal yapısı ve subay enflasyonu değil, kendisinin varlık nedenini ve eğitim anlayışını ideolojik bir noktada kurgulamasıdır. Bu yapı devam ettiği takdirde darbelerin önünü almak mümkün gözükmemektedir. Çünkü Türk subayı askerî kolej ve Harbiye’de eğitimden geçerken, ilk görevlerinin Atatürk ilke ve inkılâplarını ve laikliği korumak olduğu şeklinde katı bir ideolojiyle yetişmektedir. Zira Harbiye’de, Atatürk’ün Harp Okulu’na girdiği her yıl dönümünde onun numarası okunduğunda tüm öğrencilerin ve subayların “buradayız” diye bağırmaları da bundandır. Hâlbuki Kemalizm, Atatürkçülük ve laiklik son derece siyasal ve ideolojik konulardır. Askerin bunları koruması gibi bir görevi olamaz. Askerin birincil görevi vatanın sınırlarını ve milletin bekasını dış tehditlere karşı korumaktır. Bu amaçla harp oyunları, savunma ve taarruz planları hazırlamak ve ordunun vurucu gücünü artırmak, keza sivil iradeye tabi olmaktır.

İdeal demokrasilerde ve hukuk devletinde ordunun bunun dışında bir görevi olamaz. Atatürk ilke ve inkılâpları, Atatürkçülük, Kemalizm, laiklik gibi konular milletin, dolayısı ile sivil siyasetin konusudur; eğer korunacaksa halk ortak bir siyasal mutabakatla koruyacaktır. İdeolojilerin silahlı bir güçle yahut anayasal bir statüyle savunulduğu bir yerde zaten demokrasiden ve fikir özgürlüğünden bahsedilemez. Ancak bir parti veya sivil bir grup teşkilatlanır, Atatürk ilke ve inkılâplarını Kemalizm’i savunur halktan oy ister ve iktidar olabilir. Fakat bu ideolojik kurgu ordunun hatta

Hatta anayasanın koruması altında olamaz. Olursa darbeler olur. Çünkü bir ordu kendisini resmi ideoloji olan Kemalizm’i korumakla sorumlu olarak görüyorsa; doğal olarak siyasal iktidarları izleme altına alır, andıçlar ve darbe planları hazırlar. Kendi tehdit algılamalarına ve anlayışlarına göre hükümetin Atatürkçülükken, laiklikten ve çağdaşlıktan uzaklaştığı sonucunu çıkaranlar, ilk önce basın yoluyla demeçler verir, ardından sözde biliminsanları sokaklarda yürür ve Önemli siyasal failimeçhul cinayetler işlenmeye başlanır. Daha sonra muhtıra verilir. Son olarak zaman ve koşullar uygunsa darbe yapılır. Bundan dolayı esas mesele “ordu devlet ve milletin mi olacak? yoksa eskiden olduğu gibi millet ve devlet mi ordunun olacak?” meselesidir.

Bu düzlemde Erdoğan, bütün eksikliklere rağmen (yani İç Hizmet Kanunu ve Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması, askerî yargının kaldırılması gibi yasal düzenleme gerektiren konular) elbette ki, tavrını ve siyasal iradesini ‘milletin ordusu ve devleti olacağı’ noktasında koyarak asker ve sivil ilişkilerini düzenleyen hukukun üstünlüğünü ve sivil iradeyi merkeze alan cumhuriyet tarihinin en büyük demokratik reformların imza atacağı söylenebilir. Zira %50 oy ve halk desteği bu noktada kaçırılmayacak büyük bir fırsattır.

Bu bağlamda Financial Times’te çıkan ve 02-08-2011 tarihinde Hürriyet’te yayımlanan bir makaleyi olduğu gibi vermekte yarar var:

“Askerin Kanatları Daha da Kırpılmak”

Financial Times / 2 Ağustos 2011

“Zamanında Türkiye’nin güçlü ordusu ülkenin şehirlerine fırtına gibi iner ya da hükümetin politikalarına veya başındaki isme hoşgörüsü kalmadığını açıkça ortaya koyardı ve hükümet düşerdi. Geçen Cuma

günü askeri komuta farklı bir yöntem denedi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve kuvvet komutanları istifalarını verdi. Türk halkı ise bunu pek fark etmedi bile. Güçlüler ne kadar çok şey kaybetmiş.

Türkiye son on yılda siyasi bir devrim yaşadı. Ak Parti etrafında toplanan ve Anadolu’da yaşayan dindar orta sınıfın verdiği dinamizmle güçlenen elit grup, Atatürk’ün kurduğu laik yapıyı yerinden etti.

Güç dengelerindeki bu radikal değişimin esas zayiatı ordu oldu. Ordunun güç kaybetmesi yeni İslamcı Ak Parti 2002’de iktidara geldiğinde kaçınılmaz bir durum gibi görünmemişti. Laikler tarafından gizli bir gündemi olduğundan şüphelenilen Ak Parti, bu sebeple ayrıcalıklı grupların tepkisine neden oldu.

“Erdoğan Orduyu Dize Getirdi”

O dönemde, Başbakan Tayyip Erdoğan, Kemalist yargıçlar tarafından seçimlerden men edilmişti. Çok az uzman onun politik kariyerinin devam edebileceğini düşünüyordu. Ancak, 2003’te başbakan olmasının ardından Erdoğan İki genel seçimi açık ara farkla kazandı. Dahası, Erdoğan orduyu dize getirdi.

Yıldızlar şüphesiz Erdoğan’ın lehine hizalanmış durumda. Sokaktaki insanla kurduğu olağanüstü arkadaşça ilişki sayesinde, generalleri defalarca alt et¬meyi başardı.

Soğuk Savaşın sona ermesi, NATO’nun en güçlü ikinci gücü ve Akdeniz ile Kafkasların koruyucusu Türk ordusunun önemini azalttı ve Türkiye’nin bölgesel ve ticari bir güç olmasına izin verdi. Erdoğan’ın yönetimi altında, Türkler gelirlerinin iki katma çıktığını ve ülkelerinin itibarının arttığına tanık oldu.

“Kemalist Siyasetçilerin Hatası…”

Öte yandan, zayıf yetki anlayışları ve sandıklarda kaybettiklerini generallere ve yargıçlara sırt dayayarak kazanma stratejileriyle Kemalist politikacılar\ Ak Parti’nin gölgesinde kalarak ordunun ışıltısını daha da kararttı.

Türkiye’nin 2004 ‘te üyelik müzakerelerine başladığı Avrupa Birliği (AB), değişimin bir başka önemli motoru oldu. Ordu, Atatürk tarafından tasarlanan Avrupa görevinin yerine getirilmesi için yapılan müzakereleri farklı değerlendirirken, Ak Parti, ordunun nüfuzunun azaltılmasını isteyen AB’yi, generallere karşı bir kalkan olarak kullandı.

Ancak asıl kırılma 2007 yılında ordunun internet sitesinden} dönemin dışişleri bakam Abdullah Gül’ü kariyerine İslamcı olarak başladığı için yeni cumhur¬başkanı olarak kabul edemeyeceğini açıklaması oldu. Erdoğan, sine-i millete döndü ve generalleri oy yığınlarının altına gömdü.

O zamandan bu yana, yargıçların hükümeti devirmeye yönelik olduğu iddia edilen bir dizi planı ortaya çıkarması, yüzlerce muvazzaf ve emekli generalin gözaltına alınmasına neden oldu.

“Generallik Yapmış Her On Kişiden Biri Hapiste”

Yasal süreç tahammül edilemeyecek kadar yavaş ilerliyor Bu durum muhaliflerin gözünü korkutma şansını ele geçirdiğini gören Erdoğan }m ağını çok geniş örmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak şimdiye dek Türkiye’de generallik yapmış her on kişiden biri hapiste ve Türk halkının büyük bir çoğunluğu da buna destek veriyor gibi görünüyor.

Şu an yaşanan ve hükümetin çoktan kazanmış gibi göründüğü kriz, Erdoğan’ın Koşaner’in tutuklu

bazı subayların YAŞ’ta terfi ettirilmeleri talebini reddetmesiyle yaşandı.

Askerin kanatları daha fazla kırpılacak; örneğin 1980 darbesinin yasal bahanesi olan İç Hizmet Yasası, hala siyasete müdahalelere zemin hazırlıyor. Türkiye’nin yeni anayasasının, özellikle Erdoğan’ın başkanlık arzusu ve otoriter çizgisi düşünüldüğünde demokratik güvence ve dengeleri tam olarak sunması için çok çalışılması gerek. Ancak bu zorlayıcı görevi ordu üstlenemez – Avrupa’da hak ettiği yeri arayan modern bir ülkede bu olamaz.”

Tabii ki, makalenin içeriğine ve üslubuna tamamen katılmak mümkün değil; ancak Türkiye’de sivil-asker ilişkilerinin dışarıda nasıl algılandığını göstermesi açısından bu makale son derece manidar gözükmektedir.

Bu bağlamda bazı kesimlerin “ordu yıpratılıyor”, “ordu düşmanlığı yapılıyor” gibi eleştireler sıralayacağı kesin. Ancak kesin olarak bilinmelidir ki; ordu düşmanlığı ayrı, ordunun yıpratılması ayrı bir konudur; darbe geleneği olan, 80 yıldır savaşmamış ve siyaset yapmış, başbakan asmış, milletten aldıkları parayı nerde harcadıkları denetlenememiş, ideolojik bataklığa saplanmış, eğitimden ekonomiye, kılık kıyafete değin her şeye karışmış, kendi vatandaşını, hatta kendi personelini fişlemiş, bu yüzden onlarca kanlı darbe planı hazırlamış, savaştığında ise Kıbrıs’ta kendi gemisini batırmış bir orduyu eleştirmek ayrı bir konudur.

Ayrıca eski Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner’in bizzat kendisinin yaptığı özeleştiriyi okursak ordunun neden yıprandığını, gerçekte orduyu kimin yıprattığını bihakkın anlamış oluruz.[4]

Filhakika bu eleştiriler iyi bir siyasal analiz yapıldığında ordunun yıpratılmasına değil çürük elmaların ayıklanmasına ve ordunun toparlanmasına yarar. Zira eleştirinin ve açık denetimin olmadığı yerlerde çürüme, kokuşma ve suça bulaşma riski daima yüksektir.

Şüphesiz bir kurum ya da bir birey, ilk önce kendi kendini yıpratır. Eğer bireyde ve kurumda sorun yoksa hiçkimse o bireyi ve kurumu yıkamaz, yıpratamaz. Tıpkı Sokrates’in dediği gibi: “Doğru/hakikat sarsılır, ama asla yıkılmaz.”

‘ Ergenekon davası dolayısı ile tutuklanan subaylara, yazar ve gazetecilere, siyasal kişiliklere gelince; yargılama sonucu suçlan varsa, elbette cezalarını çekeceklerdir. Çekmeliler de. Zira bu ülkede darbe yapmak ve darbeye teşebbüs etmek, darbe planlan yapmak kimsenin yanma kar kalmamalıdır. Bu devlet ve millet ebediyen bu ayıptan kurtulmalıdır. Ancak yargılama bitmeden ‘beraatı zimmet asıldır/suçla itham edilen kişi suçluluğu kesinleşinceye kadar masumdur’ hukuk ilkesi gereğince ihsas-ı reyde bulunularak tutuklu sanıkların suçlu ilan edilmeleri ve. linç kampanyalarına tabi tutulmaları hukuken doğru değildir.

Bizim yaptığımız analizler ve yorumlar afaki değil, elbette, bizzat cumhuriyet savcılarının iddianameleri, Türkiye’nin geçirdiği darbeleler sürecine ve bu konudaki somut tarihsel verilere dayanmaktadır. Yargılama bitmeden iddianamenin kesin bir hüküm teşkil ettiği gibi, İhsas-ı rey’e dayanan bir anlayışımız asla sözkonusu değildir.

Ayrıca yargılamanın en kısa zamanda bitmesi de önemlidir. Yani tutukluluk süresi bizzat cezanın kendisine dönüşmemelidir. Zira geciken adalet, adalet değildir. Elbette ki davanın niteliğine göre tutukluluk süresi değişmektedir. Hatta Avrupa’da da bunun birçok örneği vardır. Bunlar hukuk düzleminde teknik konular olduğu, asıl meselemiz bu olmadığı için detayına girmiyoruz.

Peki, ordu düşmanlığı olamaz mı? Elbette ki olur ve Türkiye’de de vardır. Eğer birisi milletin siyasal iradesine bağlı, kendi görev alanına çekilmiş bir ordu için; “Ordu küçülsün!”, “Ordu silah bıraksın!”, “Silah alımlarına, savunma sanayiine, taarruz ve savunma planlarına bu kadar para harcamaya gerek yok!” diyorsa bu ordu düşmanlığı, hatta millet düşmanlığıdır. Çünkü tarihsel tecrübesi ve derinliği olanlar bilirler ki, içinde yaşadığımız bu topraklan taarruz ve savunma gücü yüksek modern silahlarla donatılmış güçlü bir ordu olmadan savunamazsınız. Bir anda emperyal ve bölgesel güçlerin işgaline uğrarsınız. Yani vatanımızın jeopolitik ve jeostratejik konumu bu ülkede güçlü bir orduyu zorunlu kılmaktadır. Başka bir ifadeyle bu topraklar Ermenistan, Azerbaycan ya da Suriye ordusu gibi teknik ve insan gücü az olan bir ordu ile savunulamaz.

Bu bağlamda Erdoğan’ın orduyla ve Ergenekon davası ilgili konularda hukukun üstünlüğü, demokrasi, millet iradesi, tarihsel ve siyasal derinliğe dayanan bir tecrübe doğrultusunda hareket ettiğini söyleyebiliriz.

Yedinci Temel Dinamik

HUKUK DEVLETİNDEN YANA TAVIR TAKINMASI

“Hukuk büyük böceklerin delip geçtiği, küçük böceklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağından ibarettir”

Epistetokos

Epistetokos’un asırlarca Önce söylediği bu muhteşem söz beni her zaman etkilemiştir. Ve hakikaten de meseleye biraz Bakunin ve Kropotkin gibi anarşist bir bakış açısı ile yaklaşırsak,, istisnalar hariç, hukuk hep böyle işlemiştir in¬sanlık tarihinde. Hep güçlüden, devletten, iktidar ve mülkiyet sahiplerinden yana olmuştur. Çünkü yasaları onlar yani mülkiyet sahipleri, bugünün deyimi ile finans kapital’in temsilcileri koymuşlardır. Bunun içindir ki Proudhon; “Property is theft/Mülkiyet hırsızlıktır” demiştir.

Geniş halk kitlelerinin ve Kur’an’ın deyimi ile ‘mustazaflar’ın insanlığın tarihsel serüveninde hukuk oluşturma, iktidar olma, yasa koyma şansları yok denecek kadar az olmuştur. Hz. Muhammed (as), Hz. Ali (ra), Hz. Ebu Zerr (ra), Hz. Hüseyin (ra) gibi numune-i imtisal kişiliklerin seslendirdiği, akideye dayanan İslam siyasal aklı, dünya görüşü, anlam ve kavram çerçeveleri ne yazık ki, kabile asabiyetini, gücü, ırkçılığı çoğu kez servet ve toprak edinmeyi amaçlayan fütuhat merkezli Muaviyeci siyasal anlayışa yenilmiştir. En azından dünya denilen his ve şuhud âleminde.

Mustazaflara gelirsek; ‘pazar tek tanrıcılığına dayanan yırtıcı kapitalist sistemlerde hiç kimse yasaları kolay kolay onların lehine çıkaramaz. Her ne kadar çağdaş devletlerde bu durum ‘sosyal devlet’ ilkesi ile aşılmaya çalışılsa bile sonuç fazla değişmez.

Şimdi bu son derece tartışmalı ve o derece de zor konuyu bir tarafa bırakırsak, Erdoğan insanlığın bugün geldiği küresel hukuk anlayışı çerçevesinde ağırlığını güçlülerin, üstünlerin hukukuna değil, en azından hukuk devletinden ve hukukun üstünlüğünden yana koymuştur diyebiliriz. Şüphesiz bu duruşu onu siyaseten daha güçlü kılmaktadır

Erdoğan’ın 12 Eylül Anayasasının değiştirilmesi için konunun referanduma götürülmesi, askerî bürokrasi, üst düzey yüksek mahkemelerin ve TOK gibi kurumların düzenlenmesinde takındığı siyasal tavırdan dolayı hukuku siyasallaştırmaca suçlanmıştır. Kanımca en haksız eleştirilerden birisi de şüphesiz budur. Hakikatte böyle bir eleştiriye “Vatikan’ın cümle kardinalleri gelip Papa ile beraber yekavaz ağlasalar yeridir” diyebiliriz.

Çünkü bırakın bugünü, tüm cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de hukuk her daim zaten siyasal olmuştur. Özellikle hukuk dışı İstiklal Mahkemeleri ve tek parti döneminden itibaren. Hele meşhur Uç Ali’nin hukuki (!) İcraatlarının dünya hukuk tarihinde belki de emsali yoktur. Aynı şekilde 12 Eylül Darbesi’nden itibaren Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararların çoğunluğu zaten hukukî olmaktan çok siyasi olmuştur. Özellikle parti kapatma ve tesettür davaları. Yapılanların küresel hukuk anlayışının geldiği seviye ile hiçbir alakası yoktur. Bu yargımıza merhum Menderes ve arkadaşlarını, keza Deniz Gezmişlerin, birçok masum ülkücü ve İslamcı gencin, nasıl sudan sebeplerle asıldığını eklersek, yine 28 Şubat sonrası askerlerin yüksek mahkeme üyelerine brifing verdiğini ve bu yüce mahkeme üyelerinin post-modern darbecileri alkışladığını, Erbakan’a ve partisine daha kapatma davası başlamadan ‘ihsası rey* yaparak “habis ur” dediklerini katarsak, işin vahameti hukuksal düzlemde daha iyi anlaşılmış olur.

Zira Türkiye’de hukuk evrensel hukuk devleti öğretisi doğrultusunda, vatandaşı, bireyi, temel insan haklarını, özgürlükleri korumak için değil, bizzat devleti, keza Atatürk ilke ve inkılâplarını korumak için inşa edilmiştir ve darbe anayasaları ile de bu yapı müesses bir yapıya kavuşturulmuştur. Zira hâkimlerimiz arasında yapılan bir ankette “ilk görevleriniz nedir?” diye sorulduğunda hâkimlerimizin % 70’i görevlerinin ‘devleti ve Atatürk ilkelerini korumak’ olduğunu deklere etmişlerdir. İşte hukukun siyasallaşması, hatta tabirimi mazur görün ‘amuda kalkması’ buna denir. Dünyada evrensel hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin egemen olduğu gelişmiş demokratik ülkelerinde hâkimlerden asla ve kata “görevimiz devleti, Bismark’ın ilkelerini, Charles De Gaulle’ün, George Washington’un, Kral’ın, Lenin’in devrimlerini, düşüncelerini korumaktır” diye bir cevap alamazsınız. Cevap ancak, “görevimiz hukuku ve bireyin temel insan haklarını korumaktır”, olur.

Şimdi 28 Şubat’ta yüksel yargı organlarının generallerden brifing aldığını, bazı insanların “Atatürkçü değiller” diye meslekten el çektirildiğini, hatta cezalandırıldığını, bazı cesur vatansever hâkimlerin generallere ve darbe liderlerine dava açtı diye meslekten atıldığını düşünürsek, hukuku kimin siyasallaştırdığını hemen kendiliğinden anlamış oluruz.

Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde hukuk Türkiye kadar siyasal değildir. Çünkü bu ülkelerde hukukun görevi halka dayatılan resmî ideolojiyi ve totaliter ve baskıcı devleti korumak değildir. Erdoğan en azından HSYK yapısını değiştirerek, yani şeffaf ve demokratik bir yapıya kavuşturarak yine Anayasa Mahkemesi’ne daha çok üye atanmasını sağlayarak, keza anayasal düzenlemelerde devletin bizzat sahibi olan halka referandum olanağı sağlayarak bir nebze olsun hukuku siyasal olmaktan kurtarmıştır. Fakat bu takdir edileceği gibi yetersizdir. Açık konuşmak gerekirse, Türkiye’nin evrensel standartlarda bir hukuk devletine kavuşması için yeni bir anayasa yapması şarttır ve bu anayasa kesinlikle tek parti yönetiminden ve darbe anayasalarından mülhem hiçbir ideolojik yapı içermemelidir.”

Bu bağlamda ‘Atatürk ilke ve inkılâpları’ gibi ideolojik karakterli dogmatik ifadeler anayasa metninden çıkarılmalı, anayasa, vatandaşların bir grubunun aleyhine olarak hiçbir ideolojik düşünceyi, bireyi, sınıfı, mezhebi, dini, etnik grubu ayrıcalıklı olarak koruma altına almamalıdır.

Anayasa ve hukuk, tamamen milletin tüm bireylerinin, yani ekonomik, kültürel, etnik, dinî ve siyası sınıflarının uzlaştığı ‘ortak sosyal ve siyasal kontratı önceleyen’, bireyi devlete karşı koruyan, temel İnsan haklarını ve hukuk devletini, keza hukukun üstünlüğünü merkeze alan bir paradigma üzerine inşa edilmelidir. İşte o zaman Türkiye’de hukuk siyasallaşmaktan kurtulabilir. Şüphesiz Erdoğan’ın önündeki en önemli temel problemlerden birisi budur.

Erdoğan siyasî ve hukuksal reformlara imza atarken, çoğu kez, belli kesimlerce, ‘Atatürkçü’, ‘laik’ ve ‘milliyetçi’ olmamakla hatta vatan hainliği ile suçlanmıştır.

Sanıyorum muhaliflerin ve müesses düzenin köşe başını tutmuş bazı layüsel bireylerin, yahut devletin kendi malları olduğu zehabına kapılan kesimlerin, özellikle CHP siyasilerin yönelttikleri en önemli eleştirilerinden birisi de budur.

Bu konularda elbette Erdoğan’ın birebir ne düşündüğünü bütün detayları ile kestirmek mümkün değildir. Ancak kendi samimi açıklamalarına, iktidarı devraldığı tarihten sonraki uygulamalarına ve parti tüzüğüne baktığımızda; devletin kurucusu olan M. Kemal Atatürk’le kurucu cumhuriyet iradesi, demokratik ve laik cumhuriyet anlayışı ile hiçbir sorunun olmadığı açık ve seçiktir.

Zira bilindiğinin aksine, Milli Görüş geleneğinin ve o gelenekten gelip siyaset yapanların istisnalar hariç aslında cumhuriyetin kurucusu, cumhuriyet rejimi ve kurucu iradesi ile bir sorunu olmamıştır.

Bundan dolayı Erdoğan’ın demokrat ve muhafazakâr kimliği ile cumhuriyeti ilan eden Atatürk’le sorunu olduğu son derece İsabetsiz ve mesnetsiz bir yaklaşımdır.

Belki sorunu varsa o da; Atatürk’ün fikirleri olduğu son derece tartışmalı olan, adına Kemalizm denilen CHP tandanslı, elit bürokrat, militer ve bazı akademik sınıfların oluşturduğu dayatmacı, otokratik, totaliter, hatta kendisi adına darbeler yapılan millet ve kutsal karşıtı ideoloji ile olabilir.

İlginçtir ki; Mustafa Kemal bu konuya bizzat kendisi de dikkat çekmiş, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması görüşmeleri sırasında, Fethi Okyar’a şunları söylemiştir:

“Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatörlük manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat dâhilde ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakıyorlar. Hâlbuki ben cumhuriyeti şahsî menfaatlerim için ilan etmedim. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir İstibdat müessesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesi bırakmak ve tarihe o surede geçmek istemiyorum.”

İsmet İnönü demokrasiye geçişten yıllar sonra aynı duyguyu şu şekilde ifade etmiştir:

“Etrafımızdaki memleketlerin serbest seçimler yaptıklarını görür ve utancımdan odamın duvarlarına bakamazdım.“

Evet, Mustafa Kemal arkasında kalacak rejimin istibdat olacağını açıkça ilan etmiştir. Zira Kemalizm denilen ideolojik kurgunun, Yakup Kadri’nin içinde etkin olduğu ‘Kadro Grubu’ ve çevresini, keza Recep Peker, İsmet İnönü gibi bireyleri saymazsak, Atatürk’le ilintisi bile son derece tartışmalıdır. Bağlantısı olsa bile 1923 ve 37 arasındaki sosyo-politik, sosyo-ekonomik, kültürel ve jeopolitik koşullarda neşvünema bulan ve hayata geçirilen bir dönemin anlayışını, tıpatıp 2011 koşullarında uygulamaya kalkmak; akıl, tarih ve bilim dışı bir anlayış tarzıdır. Hatta tarihçi Prof. Kemal Karpat’a göre Kemalizm’in mimarlarının güçlü isimlerinden olan Recep Peker ve İsmet İnönü, Atatürk’ü “ya bizim liderimiz olursun, bizim fikirlerimizi seslendirirsin, ya da seni başımızdan alıp atarız” tarzında tehdit ettiklerini dahi kaydeder.

Bu anlayış, kuşkusuz tam anlamıyla entegrist ve dogmatik bir tutumdur. Hâlbuki Mustafa Kemal Atatürk’ün dogmatiklikten, entegristlikten ve ideolojik saplanülardan ziyade siyasî, ekonomik, askerî ve kültürel konularda keza uluslararası ilişkilerde (ki, bu konuda W. Lenin’le ilişkileri son derece anlamlıdır. Kemal Paşa Sn. Petersburg’un denize açıldığı noktada bulunan Kronşdat Deniz Üssü’ndeki kızıl bahriyelerin ayaklanmasının bastırılmasında Lenin’e açık destek vermiştir.) pragmatik bir siyasal yaklaşımı benimsediği bilinmektedir. Zaten Mustafa Kemal; kendisinin geriye tartışılamayacak, eleştirilemeyecek, değiştirilemeyecek bir dogma bırakmadığını açıkça söylemiştir.

Ayrıca dünya siyasal düşünce ve ilim tarihinde, keza felsefe geleneğinde, ‘Atatürkçü düşünce sistemi’ diye bir doktrin de yoktur, bu tamamen bilimsel kılıklı bir mistifikasyondur.

Zira Atatürk bir teorisyen, filozof, düşünür, ilim adamı olmaktan daha çok, başarılı bir asker, İstiklal Savaşı’nda önderlik yapmış, kendi çağında son derece önemli bir siyaset ve devlet adamıdır. Elbette ki, gücü ölçüsünde ve zaman elverdiğinde birçok kitap devirmiştir. Ancak bu Atatürk’ün bir siyasal teorisyen olduğu anlamına gelmez.

Bu bağlamda, Erdoğan’ın devletin kurucusu olarak Mustafa Kemal Atatürk’le ve cumhuriyetin içerdiği anlam ve kavramlarla bir sorunu olmadığı açıktır. Sorun, Atatürk adına darbe yapmak, köşeyi dönmek, rant sağlamak, toplumu tedip ve terbiye etmek isteyen, dayatmacı, anti-demokratik, özgürlüklere kapalı, halkı sürü olarak algılayan, millete ve demokrasiye tuzak kuran onun değerlerini aşağılayan otoriter ve totaliter anlayışladır. Yani mesele Mustafa Kemal’in de işaret ettiği ‘istibdat rejimi’yledir.

Fakat burada kendisine karşı yapılan siyaseten önemli bir eleştiri vardır. O da Erdoğan’ın bu olağanüstü siyasal gücünün bir diktatoryal noktaya kayabileceği kuşkusudur. Bu tartışma kaynağı kaynaklanmaktadır.

Erdoğan demokrasiyi “çoğunluk” üzerinden mi ya da “çoğulculuk” üzerinden mi okuyacak? Elbette demokrasilerde bu iki okuma şekli de mevcuttur. Yani “çoğunluğun dediği yeterlidir milletin iradesi işte budur” şeklinde bir anlayışınız varsa; çoğunluk üzerinden demokrasiyi okuyor ve siyaset yapıyorsunuz demektir. Ancak çoğulculuk üzerinden demokrasiyi okuyanlar, hakikatte çoğunluk en büyük azınlıktır. Asıl olan azınlıkların hakkının garantiye alınmasıdır. Zira çoğunluklar geçicidir; her zaman aynı yerde olamazlar. Konjoktürel ve reelpolitik koşulların değişmesiyle bir başka adreste de toplanabilirler. Öyleyse demokrasi kaçınılmaz olarak azınlıkları göz Önünde bulundurmalı, çoğunluğun onlara herhangi bir yasa ve hayat biçimi dayatması engellenmeli ve azınlıkların hayata bakış açısı hukuken garantiye alınmalıdır. İşte bu da demokrasiyi çoğulculuk üzerinden okuma şeklidir. Bu bağlamda Erdoğan bu zamana kadar demokrasinin mutlak olarak çoğunluk üzerinden okunması gerektiğine dair bir beyan vermiş değildir. Bu yeni anayasa sürecinde daha da netleşecektir. Dolayısı ile Erdoğan’ın gücünün çoğunluğun diktatoryalına kayacağı şeklinde ki, eleştirileri erken bir eleştiri olarak kabul etmek gerekir. Elbette ki, demokrasimizin sürdürülebilir olması içen liberal olması kaçınılmaz gözükmektedir. Tek başına ne ‘çoğunlukçuluk’ ne de tek başına ‘çoğulculuk’ üzerinden demokrasiyi okumak doğru değildir. Belki de en doğrusu ‘çoğunlukçuluk üzerinden’ ‘çoğulcu demokrasiyi’ okumak, çoğulculuk üzerinden de ‘çoğunlukçu demokrasiyi’ okumaktır.

Milliyetçiliği konusuna gelince Elbette Erdoğan ırkçılığa kapı aralayan antropolojik anlamda bir milliyetçi değildir. Onun milliyetçilik anlayışı hizmet, kültür, tarihsel ve toplumsal derinlik temeline oturmaktadır. Ayrıca zannedildiğinin aksine Milli Görüş geleneğinde bazı İstisnalar hariç ‘Millet’ vurgusu her daim olmuştur. Ancak bu millet vurgusu ülkedeki diğer etnik kökenden gelen yurttaşlarımızın kökenini incitici, onları kışkırtıcı, ayrıştırıcı ve Ötekileştirici anlamda olmamıştır. Daha çok ortak kültür, din, dil ve tarih anlayışım keza anayasal vatandaşlık ilkesini merkeze alan bir temele oturmuştur. Hatta bazen Kur’an a uygun bir biçimde millet, özellikle Osmanlı ve cumhuriyetin kuruluş aşamasında İslam ümmeti/Müslüman anlamında kullanılmıştır.9

Erdoğan’ın milliyetçiliği kuru bir söylem ve hamaset konusu olmanın ötesinde, hizmet ve kültür anlayışına odaklanan, birleştirici, ötekileştirmeye karşı, bu milleti topyekun müreffeh bir ülkeye dönüştürmeyi hedefleyen bir paradigmayı temel almaktadır diyebiliriz. Onun milliyetçilik anlayışında Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Arap, Pomak gibi etnisitelerin ülke için bir tehlike değil zenginlik oluşturduğunu söylemek mümkündür. Elbette Erdoğan’dan Mohis Kohen, Hüseyin Nihal Atsız, keza CHP ve MHP tarzında bir milliyetçilik anlayışı beklemek abesle iştigaldir. Ayrıca Türkiye’de ayrıştırın, bölücü ve ötekileştirici anlamında Türk milliyetçiliğini tırmandıran Vanbery, Ziya Gökalp, Mohis Kohen gibi birçok bireyin etnik kökeninin Türk olmadığı düşünülürse, Erdoğan’ın bu konudaki fikirlerinin ne derece isabetli olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Kendi deyimi ile bölgesel, dinsel, etnik milliyetçilik yapmaması kendisini millet karşısında daha da kuşatıcı bir konuma yükseltmiştir.

Diğer taraftan Erdoğan’ın yeterince laik olmadığı, hatta laikliğe düşman olduğu şeklindeki eleştiriye gelirsek; maalesef bu eleştiri de tamamen, tutarsız, mesnetsiz ve gayriilmî bir temele oturmaktadır. Öyle ki, çağdaş demokratik, çoğulcu ve evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu ülkelerdeki laiklik anlayışı ve uygulamaları ile kıyaslandığında, Erdoğan’ın laiklik anlayışının daha bilimsel, toplumsal dinamikler ve dinî inançlar açısından daha tutarlı ve daha akılcı bir temele dayalı olduğu söylenebilir.

Zira Erdoğan’ı eleştiren bazı kesimlerin laiklik anlayışlarının, nerdeyse Richard Rorty’nin deyimi ile ‘Tanrıyı ve kutsal olan her şeyi yeryüzünden kovmakla’ eş bir anlam taşıyan Marksist ve Bolşevik düzlemde anlamını bulabilecek bir paradigmaya oturduğu bilinmektedir. Bu bağlamda elbette ki, Erdoğan’ın laiklik anlayışı böylesine din ve kutsal karşıtlığı içeren, dinin toplum ve kamu hayatında görünürlüğüne tahammül edemeyen, saldırgan, ateist bir paradigma ile bağdaşmaz. Erdoğan’ın laiklik anlayışını, devletin tüm inançlara ve düşüncelere eşit mesafede durduğu, dayatmacılıktan uzak demokratik ve çoğulcu bir felsefe oluşturmaktadır. Şüphesiz böyle bir laiklik anlayışı daha insancıl, daha demokratik, keza insan tabiatına ve yapısına daha uygun olduğu için Erdoğan’ı millet önünde siyaseten daha da tutarlı, güvenilir ve güçlü kılmaktadır.[5]

Sekizinci Temel Dinamik

DİN İLE (İSLAM) İLGİLİ YAKLAŞIM!

Batı’da ve Doğu’da tüm siyaset ve sosyal bilimcilerin kabul ettiği en önemli siyasal dinamiklerden birisi de, siyasal partilerin içinde bulunduğu toplumun dinine yaklaşım tarzlarıdır. Bu bağlamda Türkiye’de din, yani İslam, iktidar olmada çok önemli bir parametredir. Belki de en önemlisidir. Öyle ki, cumhuriyet tarihinde siyasal hareketlerin iktidar olmasında İslam dinine yaklaşım biçimleri neredeyse temel belirleyici rol oynamıştır. Bu konuda teferruatlara girmeden genel anlamda dört tür yaklaşım biçiminden söz edebiliriz.

Birincisi: Klasik Sof Yaklaşım

Buna göre din, klasik sol tabir ile söylersek ‘vicdanlara hapsedilmesi gereken’ bir olgudur. O kesinlikle kamu alanından ve hayatı çevreleyen tüm katmanlardan tard edilmelidir. Bu yaklaşım bir bakıma laikliği ateizm olarak anlayan Bolşevik ve Marksist yaklaşımla paralellik arz eder.10

Bu yaklaşım bugün sol partiler ve özellikle CHP tarafından maslahat icabı açıktan seslendirilmese de, bu siyasal yapıların içinde barınan önemli köşe taşlarını ve makamları deruhte eden birey ve sözcülerin böyle düşündüğü yakinen bilinmektedir. Elbette ki, Türkiye solunda böyle düşünmeyen birey ve topluluklar da vardır. Ancak onlar CHP kadar toplumda ve devlet bürokrasisinde etkin değillerdir. Yine aynı şekilde tüm CHP yandaşlarının laiklik anlayışının da tamamen böyle olduğu söylenemez. Zira insanî düzeyde sosyolojik bir ilke olarak bütün genellemeler yanlış çıkar. Ancak bizim burada söylemek İstediğimiz; CHP’nin tarihsel seyrinde din ve devlet işlerinin, laiklik yorumunun çoğunlukla yukarıda belirttiğimiz anlayışı yansıtmış olduğudur.

İkincisi: Klasik Sağ Yaklaşım

Bu yaklaşım tarzı sola göre daha hoşgörülü bir temele dayansa da, esas itibarı ile amaç; dindar ve muhafazakâr kesimlerden iktidar olabilmek için oy almaktır. Bu partiler, özellikle Demirel tipi siyasetçiler, kamu alanı ve toplumun her katmanında dindarların ve dinin görünümünden gerçekte rahatsız olurlar. Hatta eğer dindarlarla, din ile devlet yönetimini deruhte eden jakoben, monist, seçkinci, oligarşik ve militer sınıf arasında sorun çıkarsa, tavırlarını mutlaka kendilerine oy veren halktan yana değil, devletin esas sahibi olduğunu iddia eden güç odaklarından yana koyarlar. 28 Şubat süreci bu yaklaşım tarzının en somut göstergelerinden sadece biridir.

Ya da Dokuzuncu Senfoni ve Onuncu Yıl Marşı ile karşı bir hareketi başlatmakta asla tereddüt göstermezler.[6]

Ancak bu siyaset tarzı, bugün Türk milleti tarafından çok iyi anlaşıldığından bu tip liderleri ve partileri halk siyasal tarihin çöplüğüne fırlatmıştır. Bu yaklaşım temel itibarı ile Bizantinist bir siyasal paradigmanın din-devlet ilişkisi anlayışını yansıtmaktadır. Yani din gerektiğinde devlet ve yönetici elit için fayda sağlamasına, ya da halkı uyuşturmasına matuf olarak kullanılır. Bu anlayışa göre savaş, deprem, isyan, tabii ve ekonomik felaketler gibi durumlarda din, halkı teskin etmek ve motive etmek için gereklidir. Yoksa onun hakikatte ontolojik bir gerçekliği yoktur. Hedef toplumun güdülecek koyunlar gibi yöneticilere itaat etmesini sağlamak için din vasıtası ile devleti kutsallaştırmaktır. Eğer din kaynaklı adalet, hak, özgürlük gibi talepler gelirse bu tür oluşumları şiddetle bastırmada asla tereddüt göstermezler.

Üçüncüsü: Klasik Milli Görüş Yaklaşımı

Bu yaklaşımın doktriner, siyasal anlamda ve medeniyet tasavvuru düzleminde kendine göre birtakım tutarlılıkları olsa da, ya da çoğunlukla iyi niyetle uygulanmak istense de, bu yaklaşım, dini özünden ve gerçek amacından, başka bir ifade ile imanı, irfanı, etik, ilmî ve metafizik boyutundan soyutlayarak onu tamamen siyasal bir konsepte, klasik fakihlerin kılı kırk yaran, insamı hareket alanını son derece daraltan fetvalarına, ibaha boyutunu daraltıp siyasal alanın problemlerine indirgediği için, kamu alanında ve toplumsal hayatta dayatmacı ve zorlayıcı bir kalıba bürünmektedir.

Başka bir ifade ile, toplumun her kesimini zımnen kendine benzetmeyi ve itaat ettirmeyi içerdiğinden, demokratik düzlemde neşvünema bulup iktidar olma şansını zora sokmaktadır. Yani bu yaklaşım doğası gereği çoğulculuğu, düşünce ve siyasi kanaat belirtme özgürlüğünü kısıtladığı için totaliter bir yapı arz etmektedir. Ayrıca bu yaklaşımın temsilcilerinin seküler alanda dahî bütün yaptıklarının İslam’ın esaslarına göre şekillendiğini iddia etmelerinden, ya da olayı öyle yansıttıklarından dolayı, hem kendilerine İslam’ın yegâne temsilcileri imiş görüntüsü vermekte, hem de eğer yanlış işler yapılıyorsa fatura İslam dinine kesilmektedir.

Böylesi bir durum ise bizzat dinin kendisine zarar vermekte ve geniş halk kesimleri nezdinde dinin imajını sabote etmektedir. Bu yaklaşım biçimi Ortaçağ’da Batı’da uygulanan teokratik sistemin tüm özellikleri ile birebir Örtüşmese bile benzer yanları oldukça çoktur. Hatta bu yaklaşım Osmanlı ve Selçuklu deneyimine dahî uymaz. Çünkü modernist ve jakoben karakterlidir ve bundan dolayı da dayatmacıdır. Ayrıca bu paradigmanın yapısında dinî çoğulculuğa menfi bir tutum vardır. Zira mevcut resmî dinin, hatta mezhebin dışındaki dinler ve farklı mezhebî yaklaşımlar bâtıl olduğundan, bu dinler ve mezhepler pek fazla hoşgörü ile karşılanmaz. Gerçi bu konu İslam nokta-i nazarından son derece tartışmalıdır. Hatta denilebilir ki, bu konuda Kur’an’ın kendisi ve Hz. Peygamber onun adına uygulamalar yaptıklarım iddia eden müslümanlardan ve onların yöneticilerinden daha da hoşgörülüdür. Ancak bu ayrı bir yazının ve tartışmanın konusu olduğundan şimdilik meseleye girmiyoruz.

Dördüncüsü: Demokratik ve Muhafazakâr Yaklaşım

Bu yaklaşım tarzı özellikle birçok gelişmiş demokratik ülkede mevcuttur: Bu bağlamda Erdoğan’ın ve partisinin yaklaşımını bazı istisnalar hariç (Örneğin: Diyanet’in konumu ve statüsü gibi) bu kategoriye sokmak mümkündür. Bu yaklaşımın temelinde dinî alan tamamen halk ve cemaatlere terkedilmiştir. Devlet dinî oluşumların tümüne eşit mesafededir. Bu dinî gruplar ve anlayışlar kendi inanç sistemlerini ve hayat biçimini diğer gruplara ve toplumun farklı kesimlerine dayatmadığı, temel insan haklarını ihlal etmediği sürece devlet müdahale etmez. Hatta devlet ateistlere, yani herhangi bir dine, yaratıcı bir Tanrı’ya inanmayanlara da eşit mesafededir. Dinin kamu alanında görünmesi laikliğe aykırı bulunmaz. Tıpkı Sililerin ingiltere’de trafik polisi olduklarında türbanlarını takabilmesi yahut orduda görev alan bir müslüman bayan subayın üniformasının üzerine başörtüsü takması ya da Yale Üniversitesi’nde bir Yahudi öğretim üyesinin derse kipası ile girmesi gibi… Ta ki kendi inançlarını başkalanna dayatmadıkları sürece… Elbette bu yaklaşım biçiminin eleştiren siyaset bilimciler de vardır. İşte Adalet ve Kalkınma Partisi ve lideri büyük ölçüde bu yaklaşımı benimsemiş gözükmektedir. Kanımca bu yaklaşım biçimleri Türk toplumu tarafından da benimsenmiştir. Zira Türk toplumu dinini ve diyanetini genel anlamda sever ancak kendisine bir takım ritüellerin, dinî anlayışların dayatılmasından hoşlanmaz. Ayrıca dinî ve geleneksel değerlerinin aşağılanmasına da tahammül etmez. Yani eğilimleri ve ruh yapılan demokratik yaklaşıma yakındır. Keza Türkiye toplumu Selçuklu ve Osmanlı’dan İtibaren dînî çoğulculuğa da açıktır. Hatta dinî çoğulculuğun en güzel örneklerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Bir nevi ‘ıııodus vivendi’nin yani farklılıklara rağmen birarada yaşamanın temel ilkelerini yaşayarak uygulayarak ortaya koymuşlardır.

Bu bağlamda Erdoğan’ın gayrimüslimlerle ilgili vakıflar açılımı ve azınlıkların dinsel haklan konusunda takındığı siyasal tavır, aslında hem demokratik uygulamaya, hem tarihsel geçmişimize hem de islam dininin ‘ehl-i kitap’ açılımı ile Zımmîlerin hakları çerçevesinde bizâtihî Kuran’ın keza sahih sünnetin kendisine uygundur. Bu itibarla diyebiliriz ki, AK Parti’yi ve Erdoğan’ı siyaseten güçlü kılan en önemli dinamiklerden birisi de, din konusunda şüphesiz demokratik ve muhafazakâr yaklaşım biçimini benimsemiş olmaları ve bu konuda bizzat yaptıkları uygulamalarla samimi olduklarını kanıtlamalarıdır.

Diğer taraftan bu konu ile ilintili olarak Erdoğan, fikir özgürlüğünden yana olduğunu da açık ve seçik olarak ortaya koymuştur. Öyle ki, sol hareketlerin yıllarca adını kullandıkları, edebiyatını yaptıkları Nazım Hikmet ve Ahmet Kaya gibi sanatçı ve yazarların mezarlarının Türkiye’ye getirilmesi sürecini sol bir parti değil, aksine AK Parti üslenmiştir. Yine yıllarca anadilleri yasaklanan Kürt kökenli vatandaşların kendi dillerinde yayın yapan televizyon kanalına kavuşmaları Erdoğan’ın izlediği politika sayesinde mümkün olmuştur. Bütün bunlar AK Parti’yi Güneydoğu’da da birinci parti yapmıştır. Zira diğer partilerin bu bölgede bırakın milletvekili çıkarmayı, miting dahî yapamadıklarını düşünürsek, Erdoğan’ın ne derece isabetli bir politika izlediği kendiliğinden anlaşılmış olur. Hatta denilebilir ki, bu politika tarzı Türkiye’nin bölünmeden birarada yaşamasının teminatıdır.

Dokuzuncu Temel Dinamik

CEMAATLERE, GAYRİMÜSLİMLERE YAKLAŞİMİ ve

AYASOFYA SORUNU

Başbakan Erdoğan’ın dine demokratik yaklaşımının özellikle ülkemizdeki gayrimüslimlerle ilgili konularda meyvelerini vermesi elbette takdir edilecek bir konudur. Son olarak Ortodoks Rum Patrikliği’ne ait vakıf arsalarının ve binaların cemaate devri, Sümela Manastırının ibadete açılması, Van Gölü’ndeki Akdamar Adası’nda bulunan Ermeni kilisesinin onarılması, Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun açılmasına yönelik faaliyetler çağdaş hukuk devleti ile beraber islam’ın da onayladığı konulardır. Ancak Erdoğan’ın çoğunluğun dinsel haklarından sayılabilecek Ayasofya konu¬sunda henüz bir teşebbüste bulunmaması dikkat çekicidir. Evet tüm mütedeyyin, milliyetçi, muhafazakar, İslamcı kesimlerde sesli değil ama, alttan alta yapılan eleştirilerden birisi de şüphesiz Ayasofya problemidir.

Şurası acı bir hakikat ki, Türk milletinin tekrar camii olması noktasında sağcısı, milliyetçisi, muhafazakârı, İslamcısı hatta bazı solcular dâhil en az %85 mutabakat halinde olduğu Ayasofya’yı fethin kadim sembolü olarak tekrar ibadete açmaya kimsenin cesaret edememiş olmasıdır. Camii’nin Atatürk döneminde ‘bakanlar kurulu kararı’ ile müze yapılması adeta devrim kanunları gibi algılanmış ve Atatürk’ten sonra hiçbir cumhuriyet hükümeti, bırakın ibadete açmayı, bu konuyu gündeme almaya dahi teşebbüs edememiştir. Yani konu tam bir muamma halindedir. Zira hükümetlerin halka doğru dürüst bilgi vermeye bile güçlerinin olmadığı sır bir problem niteliği taşımaktadır.

Kanımca bu noktada iki Önemli dinamik mevcuttur:

1. Ya “Atatürk bunu böyle uygun gördü, biz şimdi onu tekrar ibadete açarsak, ‘Atatürk ve cumhuriyet düşmanı’ gibi algılanır, zinde ve militer güçleri kızdırabiliriz” düşüncesi ile Ayasofya ibadete açılamıyor.

2. Ya da Atatürk döneminden itibaren Hıristiyan dünyasının baskısıyla, Türk milletinin bilmediği Batı’ya verilmiş ağır bir taahhüt veyahut açılması halinde Türkiye’nin başının belaya gireceği, bütün bir Batı’nın Türkiye üzerine çullanacağı, hiç kimsenin göze alamayacağı bizim bilmediğimiz bir dinamik mevcuttur. Zira başka bir alternatif olamaz. Çünkü Ayasofya’yı ibadete açmak Türkiye’de siyasal olarak çok önemlidir, hatta İstanbul’u fethetmek kadar prestijli bir iştir. Öyle ki, Ayasofya’yı İbadete açacak bir hükümet, oylarını katlayarak kahraman ilan edilebilir. Hatta tüm İslam dünyasında müthiş bir sempati ve prestije mazhar olabilir. Çünkü tüm Müslümanların zihninde Peki bunca darbeci ve ‘paralel devlet güçleri’ ile mücadele eden AK Parti hükümeti, daha doğrusu Erdoğan, Ayasofya’yı ibadete açmaya cesaret edebilir mi? Kanımca şu anki realpolitik koşullarda edemeyebilir.[7]

Temennimiz, iktidarları döneminde birçok ilki gerçekleştiren Erdoğan’ın bir an önce fethin açık sembolü ve İstanbul’un Türk milletinin olduğu gerçeğini betimleyen Ayasofya’yı tekrar ibadete açarak, Sultan Fatih ve askerlerinin ruhunu şad etmesi gerekmektedir. Öyle ki Ayasofya, Bizans Ortodoks Patrikliği’nin dolayısı ile Rum cemaatinin malı değildir. Onu imparator Jüstinyen inşa ettirdiği için tarih boyunca daima imparatorluk kilisesi olarak kalmıştır. Sultan Fatih İstanbul’u fethederek bir anlamda yeni Roma İmparatoru/Kay zeri olunca Ayasofya Kilisesi, imparatorluk hakkı olarak bizzat Fatih Sultan Mehmet’e geçmiştir. O da orayı camiye çevirerek vakıf yapmıştır. Bu itibarla İstanbul’da bulunan Ortodoks Fener Patrikliği ve cemaati Ayasofya konusunda hukuki anlamda hiçbir hak İddia edemez.

Şimdi yeri gelmişken Ayasofya hakkında kısa bir bilgi vermenin faydalı olacağını sanıyorum.. Ayasofya Camii’nin müze yapılmak istenmesi Sultan Abdülmecid dönemine kadar uzanan bir süreçtir. Bu dönemde yapılan restorasyon çalışmalarında Ayasofya; kilise, cami ve tarihi anıt olarak üçe ayrılmıştır. Müzeleşme yolundaki bu ilk adım Byzantine Institute of America’nın 1931’deki çalışmalarıyla devam eder. Ayasofya Camii hakkında, cumhuriyet dönemi boyunca çıkarılmış 5 ‘bakanlar kurulu kararı’ bulunduğu söylenmektedir. Ayasofya 24 Kasım 1934’te ‘bakanlar kurulu kararı’ ile maalesef resmen müzeye çevrildi. Tarihçilerin bir kısmı karar olmadığını, belgenin sahte olduğunu ifade etmektedir. 1 Şubat 1935’te de Ayasofya’nın müze olarak resmen açılışı yapıldı. Ayrıca çevresindeki medreseler de büyük bir tarih ve sanat şuursuzluğu ile yıkıldı.

Ayasofya’nın Son Asrı

1918 ve 1919 yıllarında Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesi için Patrikhane ve kiliseler ortak karar aldı. 3 Şubat 1928 tarihinde hutbeler Türkçe olarak ilk defa Ayasofya’da okunmaya başlandı.

Thomas Whittemore, Ayasofya’nın mozaiklerini onarmak ve incelemek için 1931 tarihinde resmî izin aldı. 18 Temmuz 1932’de ezan ilk defa Türkçe olarak Ayasofya’da okunmaya başlandı. 24 Kasım 1934’ta bakanlar kurulu kararı ile müzeye dönüştürülmesine karar verildi. 1 Şubat 1935 tarihinde müzenin açılışı yapıldı. 24 Mart 1935’te Fatih Medresesi ortada bir sebep yokken yıktırıldı. Binlerce ö- nemli eser yağma edildi, ikinci Dünya Savaşı’nda askerlerin durak, dinlenme ve mesken ihtiyacını gidermek için kullanıldı. 1 Şubat 2002’de AB Meclisi’nin bazı üyeleri kiliseye dönüştürülmesi için Konsey’e önerge sundu. 31 Ocak 2006, AB üyesi ülkelerde Ayasofya’nın kilise olarak ibadete açılması için bir kampanya başlatıldı.

Evet, bugün ülke yönetiminde bulunan Erdoğan yöne-timindeki AK Parti hükümetinin ibretlik bir tarihsel geçmişi olan Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürüldüğü 1 Şubat 1935 tarihinde oynanan oyunları iyi tahlil etmesi kaçınılmazdır. Bu bir son değil bir başlangıçtır diyebiliriz. Bu ve benzeri oyunların sona erdirilebilmesi için ‘vakfıye’ye dönmek ve Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetini merkeze alarak bu zilletten kurtulmak en iyi çözüm yolu olarak gözükmektedir.

Erdoğan cemaatlere yaklaşım konusunda da son derece eleştirilmiştir. Bu eleştiriler özellikle Fethullah Gülen ve cemaati merkeze alınarak yapılmıştır.

Bu eleştiriyi yapanların kahir çoğunluğu genelde dinin kamu alanında görünürlüğünden rahatsız olan dini vicdanlara hapsetmek isteyen, laikliği tanrıyı yeryüzünden kovmakla eş bir anlamla bütünleştiren militan kesimlerden oluşmaktadır. Bu kesimler maalesef dinin, milletlerin ve topyekun olarak insanlığın tarihsel yürüyüşündeki sosyolojik ve kültürel rolünü bihakkın anlayamamışlardır. Öyle ki, bırakın İslam’ı dinler medeniyet tarihinin de merkezi noktasını oluşturur. Öyle ki, ünlü Kanadalı dinler tarihçisi ve teolog Cantwell Smith’in deyimi ile tüm medeniyetler ve insan¬lığın tarihsel yürüyüşü Tanrıya, kutsala karşı verilen insanî, beşerî cevabın, mukabelenin tarihidir.

Mircea Eliade’nin o müthiş ifadesi ile söylersek ilerlemeciliği merkeze alan pozitivist, ateist ve Marksistlerin iddia ettiği gibi kutsal/din; insanlığın tarihsel yürüyüşünde, insanın bilincinin bir evresi değil, bilakis o bilincin yapısının asli bir unsurudur… Yani din anlaşılmadan insanlık anlaşılamaz. Bu zevat en azından ünlü Alman sosyolog Max Weber’i okusa, dine ve cemaatlere daha da sağlıklı yaklaşabilirdi. Ancak ne yazık kİ, yaklaşımlarının neredeyse tamamı ideolojiktir, bilimsel dayanaklardan yoksundur.

Erdoğan’ın cemaatlere teslim olduğu İse tamamen asılsızdır. Onun yaptığı, hukuk devleti ilkesi ve sağlıklı bir toplum açısından, cemaatlerin kendi anlayışlarını başkalarına zorla dayatmadan özgürce kendi dinî inanışları, mezhepleri ve meşrepleri çerçevesinde yaşamalarına, Örgütlenmelerine izin vermek ve tüm dinî cemaatlere laiklik ilkesi gereği eşit mesafede durmak olmuştur. Yani sivil toplum ve anayasal vatandaşlık anlayışı gereğince hiçbir cemaat mensubu devlet tarafından dışlanmamıştır. Kimse eskiden olduğu gibi mezhebinden ve cemaatinden dolayı fişlenmem iştir. Kamuya alımlar da objektif sınavlar çerçevesinde böyle olmuştur. Bu bağlamda hayatında yahut öğrenim gördüğü dönemlerde bazı cemaatlerin içerisinde bulunmuş yahut burs almış kişilerin objektif sınavlar çerçevesinde kamuda hizmet görmesi kadar doğal bir durum yoktur. Önemli olan bu kişilerin kamuda hukuk çerçevesinde vatandaşlara karşı hiçbir ayırım gözetmeden hizmet görmeleridir. Örneğin ABD ve İngiltere gibi ülkelerde yüzlerce cemaat vardır ve bu cemaatlere men¬sup olan bireyler bırakın kamuya memur olarak girmeyi ABD başkanı dahi olabilirler. Örneğin fanatik Evangelist G. W. Bush gibi.

Elbette ki, bu kesimler cemaatleri kastederken merkezi noktada Nur Cemaatini ve daha çok Fethullah Gülen ve cemaatini kast etmektedirler. Halbuki dini, sosyolojik ve kültürel bir olgu olarak Nur Cemaati özellikle Fethullah Gülen, yurtiçinde ve yeryüzü ölçeğinde yaptığı hizmederle Türk dilinin ve kültürünün sevilmesine katkı sunmuştur. Fetullah Gülen ve cemaatinin Türkiye’ye yaptığı hizmetler ideolojik körlükten kaynaklanan bir bakış açısı ile sulandırılmaya tehlikeli gösterilmeye çalışılmaktadır ki, bu elbette hakikatin kendisini yansıtmaz.

Evet devlet aygıtını ve kamu alanını sistematik bir şekilde belli bir cemaatin, mezhebin, meşrebin, sınıfın anlayışına teslim etmek elbette toplumsal ve siyasal barış açısından son derece sakıncalıdır. Böylesi bir durum şüphesiz devletin totaliterleşmesini, baskıcı ve farklılıkları yok sayan tek tipleştirici/monist yapılanmayı beraberinde getirecek birçok tehlikeyi içinde barındırır. Elbette bu noktaya son derece dikkat edilmeli gözden kaçan klikleşmeler ve hak ihlalleri varsa, ya da iddia edildiği gibi Gülen Cemaati’nin tüm bir devlet aygıtını ele geçirme gibi bir teşebbüsü ve amacı mevcutsa; cumhuriyet, demokrasi toplum ve devletin bekası için mutlak bir şekilde önüne geçilmelidir. Fakat somut delilere dayanmayan iddialarla bir cemaat, yahut herhangi bir sivil kuruluş ve sosyal oluşum üzerinde yıpratıcı ve dezenformasyona dayanan siyasal operasyonlar yapmak mutlak bir şekilde hukuk devletine aykırıdır. Elbette ki, bütün bu yorum ve iddiaların doğru olup olmadığını cemaatin bundan sonraki tarihsel yürüyüşü, devlet ve siyaset karşısında alacağı tutum ve pozisyon belirleyecektir.

Ancak Türkiye’de yoğun ve sistematik bir biçimde bu tip olaylar önceki iktidarlar döneminde olduğu gibi Erdoğan hükümeti süresince sıkça vuku bulmamıştır diyebiliriz.

Bu bağlamda Başbakan’ın milletin ezici çoğunluğuyla beraber sivil toplumun vazgeçilmez unsurları olan her cemaatten oy alması onun herhangi bir cemaate siyasal geleceğini ve devleti ipotek ettirmediğinin en büyük delilidir. Ayrıca Ak Parti’ye oy veren toplum kesimlerinin ezici çoğunluğunu da şüphesiz cemaatler oluşturmaz. Hatta son yapılan kamuoyu yoklamalarından kendisini Atatürkçü ve laik tanımlayan kesimden Ak Parti’nin %16 oy aldığı bilinmektedir.

Onuncu Temel Dinamik

MİLLİ GÖRÜŞÇÜ SİYASAL RETORİĞİ TERK ETMESİ

Erdoğan’ın Milli Görüşçü siyasal anlayışı, en azından siyasal retorikte terk etmesi ve bu durumu da “Milli Görüş gömleğini çıkardık, asla dinsel milliyetçilik yapmayacağız” tarzında açıkça belirtmesi ve parti tüzüğünde ifadenin yer alması kitlesel bazda Türkiye’nin siyasal haritasına baktığımızda daha kuşatıcı bir yaklaşım tarzıdır. Şüphesiz bu siyasal retorik Erdoğan’a eski Milli Görüş partilerinin ulaşamadığı geniş halk kitlelerine ulaşma imkânı ve kapasitesi kazandırmıştır. Böylesi bir durum da elbette direkt olarak sandığa yansımıştır.

Milli Görüş’ün resmî temsilcilerinin Erdoğan’ı Milli Görüş gömleğini çıkardığı için eleştirilmesi, kendileri açısından şüphesiz çok anlamlı ve tutarlıdır. Hatta bir dönem Milli Görüş cumhuriyetin resmî ideolojisine ve dayatmacı jakoben devlet anlayışına karşı halk içinde tabanı olan en tutarlı siyasal hareket ve muhalefet olmuştur. Mütedeyyin halk kesimlerinin epey büyük bir çoğunluğu bu siyasal hare¬ket içerisinde dayatmacı merkeze karşı kendilerini, dünya görüşlerini korumaya çalışmışlardır. Öyle ki, Erdoğan dâhil bugün siyaset yapan birçok üst düzey birey, bakan, bürokrat,belediye başkanı, genel müdür, müşavir, müsteşar, danışman, akademisyen Dostoyevski’nin “biz hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” itirafı gibi, merhum Erbakan’ın paltosundan çıkmışlardır. Başka bir ifade ile merhum Erbakan çevreden gelen ve sanal merkez tarafından itilip kakılan, aşağılanan bu zevatı devletle tanıştıran adamdır.

Erdoğan’ın Milli Görüş retoriğini terk etmesi doktriner anlamda, aynı şekilde medeniyet, kültür ve tarih perspektifinde tartışılabilir niteliktedir. Yani kopuşun özde mi, yoksa kullanılan metod ve yöntemlerde mi olduğu noktasında.

İslam’ın, Mili Görüş’ün bazı önemli sözcüleri tarafından içeriği boş, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal yürüyüşüne aykırı, hatta Selçuklu ve Osmanlı deneyimine dahi uymayan çoğu kez Mısır, İran ve Cezayir gibi İslam ülkelerinin tarihsel, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel koşullarında geçerli olabilecek içeriği boş siyasal bir konsepte indirgenmesi, Türk milletindeki dinsel hoşgörü ve çoğulculuk anlayışının yeterince anlaşılamaması, yapılan uygulamaların demokratik cumhuriyetin ifade ettiği anlamlarla bazen çeliş¬kiler arz etmesi Milli Görüş’ü siyaset düzleminde zor ve dar bir alana hapsetmiştir.

Kanımca Erdoğan ve arkadaşları bu açmazı gördüklerinden, siyaseti doğası gereği daha evrensel, daha çoğulcu, daha demokratik bir siyasal söylem olarak hayata geçirmişleridir. Aynı zamanda bu siyasal söylemin içine muhafazakâr ve İslamî değerleri de ustalıkla katmak sureti ile din ve siyaset arasındaki dengeyi iyi korumuşlardır diyebiliriz. Hatta bu söylem ve siyaset anlayışlarını, Türkiye’nin Önemli bir kesimini temsil eden İslamî anlayışları epeyce farklı bir konsepte dayanan Alevileri de katmak sureti ile daha da güçlendirmişlerdir. Şüphesiz bu durum Erdoğan’ı ve partisini kamuoyu nezdinde daha da güçlü kılmıştır ve onu klasik sağ sağ ve klasik solun dışında ‘yeni bir siyasal merkezin önderi’ konumuna yükseltmiştir. Ayrıca azınlıklar ve gayrimüslimlerin dinsel anlayışları konusundaki tutumları daha da kuşatıcı ve hoşgörülü olduğu için cazibelerini ve çekim merkezlerini daha da artırmışlardır.

Ancak siyasal İslamcılık bazında değerlendirdiğimizde Milli Görüş gömleğini çıkarması Erdoğan’ın siyasal geleceği açısından başarılı olmuştur denebilir. Çünkü Milli Görüş geleneği Örtülü bir biçimde bazen de yer ve duruma göre açık bir şekilde siyasal görüşlerini ‘Siyasal İslam’ söyleminden alır.

Diğer taraftan siyasal anlamdaki, İslamcılığın özellikle Türkiye’de Osmanlı’nın uyguladığı ‘Uç Tarzı Siyaset’ yani Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük adlı devleti kurtarma projesinin bir parçası olduğunu düşünürsek, bu paradigmanın ne denli sorunlu bir düşünce tarzı olduğunu hemen anlarız. Çünkü projenin sahibi bizzat Müslüman halkın kendisi değildir. Yani ezici halk kesimleri nezdinde toplumsal bir dayanağı, sosyo-politik bir karşılığı yoktur, tabandan yükselerek tavanı, yani merkezi zorlayan bir dinamizmden beslenmemektedir. Devleti yöneten elitist kesimin, yine devleti kurtarmak için servis ettiği ama başarılı olamamış bir sürü teorik fikir ve düşünceleri keza uygulamaları bünye¬sinde taşımaktadır.

Şüphesiz siyasal İslamcılığın düşünsel dayanaklarını Cemalettin Afgani’ye kadar götürmek mümkündür. Sırasıyla bu düşünce Muhammed Abdulı, Reşid Rıza, Mehmet Akif, Hasan El-Benna, Abdulkadır Udeh, Seyyid Kutub, Mevdudi, Ali Şeriati, Beheşti, Mutahhari, Kerim Sıddıki, Reşid el-Gannuşi gibi yazar ve düşünürler tarafından çeşitli fikir ayrılıklarına rağmen geliştirilerek sürdürülmüştür. Hatta bu düşünce tarzına felsefî ve medeniyet boyutuyla büyük mütefekkir/filozof merhum Muhammed İkbal’i de katmak mümkündür. Özellikle İkbal ve Şeriati, diğer İs¬lamcı yazarlara göre düşünsel ve felsefi derinlik açısından, keza kuşatıcı medeniyet tasavvuru ve aidiyeti bakımdan çok önemli farklılıklar arz etmektedirler. Said Nursi ise İslam’ın siyasal boyutundan daha çok imanî meseleleri merkeze almayı yeğlemiştir. Bir nevi İmam Gazali’nin 20. yüzyıldaki versiyonu gibidir.

Iran İslam Devrimi ile şüphesiz siyasal İslamcılık düşüncesi doruğa ulaşmıştır diyebiliriz. Tali/ferî unsurları paranteze alırsak düşüncenin merkezi noktasını ‘Eddevlet-ül İslamiyye’ yani ‘İslam Devleti’ kavramının belirlediğini söylemek mümkündür. Zaten sıkıntı da orada başlamıştır denebilir. Çünkü klasik İslam geleneğinde ve siyaset felsefecilerinde böyle bir kavram yoktur. Örneğin ne Maverdi, ne Ibni Teymiyye, ne de onlardan asırlarca önce yaşamış Farâbî, Amiri, Ibni Bacce, İbni Rüşd gibi siyaset felsefesi ile uğraşan daha eski düşünürler bile bugünkü anlamıyla böyle bir kavram kullanmışlardır. Zira bu kavram modern bir kav-ramdır ve onu ilk defa Reşid Rıza kullanmıştır. Neden? Çünkü Batı’da aydınlanma ve modernleşmeyle beraber etnik merkezli ulus devletler ortaya çıkınca yani İngilizce ‘state/devlet’ kavramı revaç bulunca İslam dünyasında bu kavramı karşılamak gerekiyordu. Öyle ki, İslam ülkeleri işgal edilip hilafetsiz kalınca, bu yeni duruma bir çare bulunması kaçınılmaz olmuştu, işte bu yeni durum için bulunan bir terkiptir ‘İslam Devleti’ kavramı. Yoksa Kur’an ve İslam vahyi öncelikli olarak sistematik anlamda bir anayasa yapmayı ve İslam devleti kurmayı öngörmez. Burada elbette ki, İslam ve Kur’an, siyasete ve siyasilere ilişkin bir şey söylemez demek istemiyorum. Elbette ki söyler, ancak yüce Kur’an’ın buyurdukları evrensel ilkelerdir. Onlar da temelde şu prensiplerde odaklaşır.

 1) Emanetleri ehline vermek, 2) İşleri şura ile yapmak, 3) Adalet ve ihsanı ikame etmek, 4) Yöneticiyi kendi içinden seçmek, 5) İyiliği emredip kötülüğü men etmek.

Bütün bunları söylememdeki amaç ‘İslam devleti’ kav-ramının ve siyasal İslam retoriğinin dinin gerçek içeriği olan iman, aşk, adalet, ilim, ihsan, takva, ahlak, irfan, medeniyet, sanat, kültür ve mimari boyutundan soyutlanarak tamamen içeriği boş totaliter bir devlet öngören siyasal bir konsepte indirgendiğidir.

Böylesi bir yaklaşım ise hem İslam geleneğine hem de Kur’an’ın bizatihi kendisine yabancıdır. Zira Kur’an sistematik anlamda bir devlet modeli önermez. Bundan dolayıdır ki, Oliver Roy’un da isabetle yazdığı gibi; “Siyasal İslam , j dünyada iflas etmiştir.” Zira ‘Siyasal İslam’ söylemi müslümanların kahir çoğunluğunda da bir karşılık bulamamıştır. Fakat bu noktada söylemekte yarar var ki, ‘Siyasal İslam’ın İslam dünyasında bir siyasi mücadele ve kendini varoluşsal düzeyde ifade etme tarzında yükselmesinin en önemli nedenlerinden birisi de, şüphesiz Batılı ülkelerin ve onların yerli işbirlikçilerinin İslam coğrafyasında yaptıkları, zulüm, işkence, sömürü ve katliamlardır.

işte böylesi iç çelişkileri ve tutarsızlıkları olan, aksiyonel olmaktan çok reaksiyonel tepkilere dayanan, merkeze karşı yer yer sadece siyasal kimlik, makam ve güç sahibi olma, pastadan pay alma şeklinde bir muhalefet ifadesi olan bazı yönleri ile kadim geleneğimizden ve derin tarihsel tecrübemizden beslenmeyen, farklı İslam ülkelerinin sosyo/politik, ekonomik, kültürel, coğrafî ve tarihsel yürüyüşü ile ilintili olan ‘Siyasal İslam’ söylemini kullanan Milli Görüşçü gömleği çıkarmakla, Erdoğan siyasal olarak isabetli davranmıştır denebilir. Zaten bundan dolayıdır ki, katıldığı bütün seçimleri kazanmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, Türkiyeli Müslümanlar ‘Siyasal İslam’ retoriğinden en azından siyasal bilinç, öze dönüş ve uyanış noktasında çok şey öğrenmişlerdir. Keza, ‘Siyasal İslam’ söylemi ümmet bilincinin yeniden oluşması noktasında çok büyük katkılar sağlamıştır.

Öyle ki, ‘Siyasal İslam’ söylemi bazı yönleri ile, özellikle İslam’ın bütün boyutları ile anlaşılıp tartışılması, yeryüzü ölçeğinde İslam coğrafyasının tanınması, her türlü emperyalizmle ve yerli işbirlikçilerle mücadele etme, siyasal bilinç kazanma bağlamında olumlu katkılar sağlamıştır denebilir.

Bütün bu söylediklerimizin ışığında Erdoğan siyasal düzlemde sıkıntılı ve problemli olan Milli Görüş retoriğini terk etmiş olsa bile, kendisi siyasal, sosyal ve ekonomik düzlemde yeryüzü ölçeğindeki müesses siyasal ve ekonomik sistemle uyumlu, her alanda entegrasyonu önceleyen, modernleşmeci, medenileşmeci! Muhafazakâr ve demokratik değerlere açık, laikliği İslam’ın özü ile çelişik görmeyen ılımlı bir İslami anlayışı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca ona oy veren kesimlerinde bu durumdan memnun olduğu rahatlıkla söylenebilir.

On Birinci Temel Dinamik

SİYASİ TECRÜBESİ ve DAYANDIĞI TOPLUMSAL TABAN

Siyasi tecrübesine göz attığımızda, hayat hikâyesini incelediğimizde Erdoğan’ın, lise sıralarından itibaren siyasete uzak olmadığını görürüz. O, gençlik kollan başkanlığından il başkanlığına kadar siyasetin her kademesinde yer almıştır. Bu anlamda geniş bir siyası tecrübeye sahiptir. Keza siyasette başarılı olmak için mutlak anlamda, yani teorik düzeyde siyaset bilmek, siyaset okulu, yani siyaset bilimi mezunu olmak, keza siyaset felsefesi ile uğraşmak ön bir koşul değildir. Eğer öyle olsaydı bütün siyaset bilimcilerinin ve felsefecilerin başarılı olup iyi bir siyasetçi olmaları gerekirdi.

Bazı fildişi kulelerde oturan zevat, onun devleti tanımada yeterli tecrübeye sahip olmadığını iddia ederler; ancak bu da tam olarak gerçeği yansıtmaz ve zayıf bir iddiadan öteye geçemez. Elbette ki, merkezden gelmek, daha önce başbakanlık yapmak, bir partinin genel başkanı olmak, ya da önemli bir bakanlığı deruhte etmek, kişiye siyaseten avantaj sağlayabilir; fakat bütün bunlar devleti ve milleti tanıma¬da yeterli ölçü değildir. Hatta Türkiye’de öyle başbakanlar olmuştur ki bu zevat ne milleti ne de devleti bihakkın tanıyabil mislerdir.

Bu bağlamda İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı yapmak, devleti tanımak ve deneyim sahibi olmak için yeterli, kâfi, hatta birçok siyasîye nasip olamayacak kadar çok önemli bir görevdir. Öyle ki, bu makama gelen bir şahsiyetin yatırım konulan dâhil, devleti ve milleti tanımanın yanı sıra siyaset, yönetim, kültür, istihdam, mimari, şehircilik, çevre, altyapı ve ekonomi konularında çok büyük bir deneyim kazandığı açık ve seçiktir. Ayrıca dünyadaki başardı siyasetçilerin birçoğunun belediye başkanlığından geldiğini düşünürsek, mesele daha iyi anlaşılmış olur.

Diğer taraftan bugün Erdoğan’ın üçüncü dönemde de ezici bir çoğunlukla seçilip tekrar başbakan olması bu iddiayı artık komik bir duruma düşürmüştür. Yani Erdoğan, devleti merhum Erbakan’ın deyimi ile artık ciğerlerinin röntgenine kadar tanımaktadır. Bundan dolayıdır ki, 9 yıllık iktidarı döneminde milleti ve devleti temelinden sarsacak ciddi bir siyasal ve ekonomik hata yapmamıştır.

Sanal merkezin ürettiği bazı yazar, akademisyenler ise Erdoğan’ın oy aldığı kesimleri ‘bidon kafalılar’ diye aşağılamakta, Erdoğan’ın ailesi burjuva sınıfından, üst düzey bürokrasiden toplumun seçkin sınıflarından gelmiyor diye küçük görme eğilimindedirler. Siyaseten bu kadar sığ ve irrasyonel bir eleştiri olamaz. Elbette ki, bir parti köylüden, işçiden, emekçiden, çiftçiden, esnaftan ve her türlü sınıfsal, mezhepsel, dinsel ve etnik gruptan oy alırsa daha güçlü ve babanlı olur. Bu bağlamda Erdoğan’ın dayandığı sosyolojik taban tüm bu unsurları kapsamaktadır.

Sonra Türkiye gibi ülkelerde kim aristokrat ki? Zira Türkiye’de Batı tarihinde olduğu gibi Batı’nın tarihsel, siyasal ve toplumsal yürüyüşünde anlamını bulan bir şekilde gerçekte aristokrasi sınıfı olmamıştır. Türkiye’de aristokrat geçinenler ise Batı ile karşılaştırırsak kelimenin tam anlamıyla ‘çakma aristokratlardır. Bunlara devlet imkânları ile palazlanmış yine ‘çakma kentsoylular’ demek daha doğru olu Filhakika kimse burjuva sınıfından, elitist ve militer kesimlerden gelen» halka ve milletin tarihsel ve toplumsal değerlerine yabancılaşmış bireylere oy vermez, Eğer öyle olsaydı Koç,” Sabancı, Boyner, Doğan gibi çoğu kez devlet imkânları ile oluşturulmuş burjuva kesimleri siyasette başarılı olurlardı, Ya da bu millet onların güdümüne dünden razı olan, onların işaret ettiği bazı siyasîleri ve liderleri işbaşına getirirdi,

Evet, Hobbes’cu anlamda düşünürsek siyasette ve iktidar ‘ olmada güç ve para son derece önemlidir. Hatta ‘ Heracleitos’un retoriğini sürdürürsek, iktidar olma tutkusu kişileri bazen her şeyin babası olan, kimini efendi, kimini özgür, kimini zengin, kimini fakir kılan savaşlara kadar bile götürebilir,   . .

Ancak seçimlerin özgür bir şekilde gerçekleşeceği demokratik bir ortamda güç ve para birincil etmen değildir. Yani şöhret, monşer ve para babası olmak, milletin özgür iradesine dayanan âdil bir seçimde sizi başbakan yapmaz, Hatta siyasette köy kökeninden gelmek, kırsal kesimin dünyasını anlamak, sizi toplumu anlama, onlarla bütünleşme, dayanışma ve onların dilinden konuşma düzleminde daha güçlü kılar, Yani köy kökenli olmak siyasette bir dezavantaj değil, bilakis avantajdır. Zira köy hayatını ve geleneklerini bilmek, ekonomik, siyasal ve kültürel düzlemde ülkeyi ve milleti tanımakla eşdeğer bir hadisedir, Ayrıca Erdoğan’ın kendisi bildiğim kadarı ile hayatının en az % 95’ini Türkiye’nin en büyük tarihî, ticarî, sanatsal, kültürel, mimarî ve finans kenti olan istanbul’da geçirmiştir. Ortaokul lise ve üniversite eğitimini İstanbul’da bitirmiştir, iddia edildiği gibi ‘umrân-ı bedevî’ değil bizâtihî ‘haderi’ dir. Yani hayatının kahir ekseriyetini şehirde geçirmiştir,

On İkinci Temel Dinamik

AVRUPA BİRLİĞİ PROJESİ

Birçok yazımda Avrupa Birliğini siyasî, felsefî düşünsel boyutu ve mevcut yapısı dolayısı ile eleştirmeme rağmen itiraf etmek gerekir ki, Erdoğan ve partisinin bu konuda kat ettikleri mesafeler Türkiye’nin, iç ve dış dengeleri düşünüldüğünde kendileri için başarılı olmuştur denebilir,

Bir bakıma AK Parti Avrupa Birliği projesindeki samimi tutumuyla, eskiden beri Türkiye’nin Batılılaşmasını isteyen, hatta Avrupa Birliği üyesi olmasını canhıraş bir şekilde savunan kesimlerin, en önemli muhalefet ve eleştiri kozunu elinden almıştır, Zira Türkiye’de İslam karşıtı politika yaparı tüm siyasal partiler. hatta resmî ideolojiyi seslendiren elitist güç odaklan daima Avrupalı değerlere ve hayat tarzına atıf da bulunmuşlardır. Zira onlara göre; Avrupalı gibi olmadıktan sonra gelişmenin, yükselmenin, çağdaş ve modern değerlere sahip olmanın imkânı yoktur! Bu politikaya karşı olanları ise yobaz, gerici, irticacı, hatta laiklik ve cumhuriyet düşmanı olmakla sudanı ıslardır. Fakat kaderin cilvesine bakın ki, Milli Görüş geleneğinden gelen bir lider, onların hiç beklenmedikleri bir şekilde Avrupa Birliğine giden yolda büyük bir mesafe bat ederek resmî müzakereleri başlatmış oldu. Böylesi bir durum elbette ki, yıllarca medeniyet değerlerimize atıfta bulunan kesimlere karşı demoklesin kılıcı olarak kullanılan en önemli eleştiri argümanı olan ‘Avrupa Birliği’ hayalim, devletin kendilerinin olduğunu iddia eden bürokratik oligarşinin elinden almış oldu. Bu durum Erdoğan yönetimindeki hükümete Avrupa Birliği desteğini sağlamış, değişim ve dönüşüme karşı olan totaliter güç odaklarına karşı güçlü durmasını beraberinde getirmiştir.

Ancak bu sefer gerçekte Batılı değerleri benimseyen yönetici ‘bürokratik oligarşik sınıflar’, keza militer kesimler, ideolojilerinin, yaşantılarının ve dünya görüşlerinin tam tersine, Avrupa Birliği projesinin, aslında Türkiye’yi bölme projesi olduğunu iddia ederek, AK Parti’yi ülkeyi satmakla, vatana ihanet etmekle, milli değerlere sahip çıkmamakla suçlamışlardır.

Hâlbuki bu eleştiriyi yapan sınıfların ideolojileri, hayat tarzları, giyim kuşamları, balolu ve bol alkollü toplantıları kesinlikle Erdoğan’dan daha Batılı ve Avrupaî bir konsepte’ oturmaktadır. Bu kesimin, istisnalar hariç, gerçekte halkımızın tarihsel ve toplumsal değerleri, sembolleri ve yargıları ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Burada amaç şüphesiz AK Parti’yi güç duruma düşürmektir. Ancak toplum bu eleştirileri yapan güç odaklarının bu konudaki samimiyetsizliklerini ve çelişkilerini fark ettiği için bu eleştiri tarzı beklenilen meyveleri vermemiştir. Yani bu eleştiri tarzı siyaset düzleminde, halk nezdinde kendilerini güçlü kılmamıştır*. Zira İslam ve geleneksel kültür sözkonusu olduğunda Batılı değerleri savunup, Batılı bir medeniyet tasavvuruna vurgu yapıp, onları taklid ettikten sonra Avrupa Birliği projesini savunmamak, eleştirmek, karşı durmak son derece çelişkili bir tutumdur.

Avrupa Birliği projesini, kendi tarihsel ve toplumsal 113 kimliğinden yola çıkarak ontolojik, entelektüel, epistemolojik ve aksiyolojik temelleri, kendine has bir mimarî, sanat ve bilim anlayışı olan bir medeniyet tasavvuru oluşturmayı he¬defleyen bireylerin eleştirmesi şüphesiz anlamlıdır.

Bugün ülkenin sahibi olduğunu iddia eden bürokratik oligarşinin ve militer sınıfların böylesi bir projeye ve medeniyet tasavvuruna sahip olmadığı bilinmektedir. Belki de AK Parti’nin düşünce, felsefe ve medeniyet bağlamında eleştirilecek en önemli yönlerinden birisi, herhangi bir medeniyet tasavvuruna ve projesine bihakkın henüz sahip olmamasıdır. Ancak bu yapısıyla bile AK Parti’nin diğer kesimlere göre medeniyet ve uygarlığımıza en azından duygusal, kültürel ve bazı pratikler bağlamında daha yakın olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Diğer taraftan haksızlık da yapmamak gerekir; zira bazı siyaset bilimcilerine göre modern ve çağdaş demokrasilerde siyasal partilerin mutlaka bir medeniyet tasavvuruna ve projesine sahip olması ön koşul değildir. Bu tamamen toplumun tarihsel evrilme sürecinde ve yürüyüşünde ortak bilinç ve eylemle milletin vereceği ortak bir karardır. Yani sivil toplumun tarihsel yürüyüşünde düşünürler, yazarlar, tarihçiler, sosyologlar, sanatçılar, filozoflar, mimarlar, musikişinaslar, şairler vs. medeniyet tasavvurunun oluşmasında başat rol oynarlar. Belki siyasal partiler, milletin tarihsel ve toplumsal değerleri ile çelişmeyen eğitim ve kültür politikaları ile bu yolu kolaylaştırabilirler.

Ancak belirtmekte yarar var ki, Erdoğan özellikle, Sabahattin Zaim Üniversitesinin açılış konuşmasında, yine sonraki birtakım konuşmalarında medeniyet vurgusu önde olan önemli konuşmalar yapmıştır. Şüphesiz bu konuşmalar birçok AK Partili siyasetçinin yüzeyselliğinin aksine kendi¬sinin derin bir medeniyete tasavvuruna ve aidiyetine sahip olduğunu göstermektedir.

Hatta bu bağlamda, yani Avrupa Birliği Projesi ile birlikte Erdoğan’ın Samuel Huntington’un “Medeniyetlerin çatışması” tezine karşı seslendirdiği, eş başkanlığını yaptığı “Medeniyetler İttifak’ı” keza ‘dinler arası ve kültürler arası diyalog’ gibi faaliyetlerin insanlığın barışı ve selameti açısın¬dan yararlı projeler olduğunu söyleyebiliriz.

Şüphesiz burada yani diyalog sürecinde önemli olan gizli amaçları ve bir tarafa bırakarak siyasal, dini, ideolojik ve ekonomik menfaatler gütmeden, asimilasyonu, ırkçılığı, ayrımcılığı dışlayan, hasbî olarak barışı, kardeşliği, dayanışmayı merkeze almaktır. Keza uyuşturucuya, teröre, epidemik ahlaksızlıklara, savaşlara ve felaketlere birlikte karşı koymayı insanlığın kurtuluş ve selametini öncelemektir.

Ancak Müslümanların aksine Batı’nın diyalog ve siyasi çevrelerinin, fikir ve düşünce üreten mahfillerin John Hick ve Cantrvvell Smith gibi çoğulcuları saymazsak, özellikle Ki- lise’nin, bu konuda samimi olduğu söylenemez. Zira bu kesimler açıktan söylemseler bile İslam’ı halen vahyi bir din olarak görme eğiliminde değillerdir. Yine İslam ve Müslümanları bir medeniyetin yaratıcıları ve temsilcileri olarak kabule yanaşmamaktadırlar. İslam ve Müslümanları halen primitiv/ilkel, az gelişmiş medeniyet, kültür sanat, ve bilim üretecek düzeyde olmayan aşağı uygarlıklar olarak görme eğilimini, bazen örtülü bazen de açık bir şekilde sistematik olarak devam ettirmektedirler

Bu bağlamda Erdoğan’ın Batı’nın medeniyet ve kültür derken neyi kastettiğini ve medeniyetler ittifakı konusunun daha da derin düşünmesi ve analizler yapması ve yahut güvenilir biliminsanlarına bu araştırmayı yaptırması ve ona göre siyasal bir pozisiyon alması siyaseten daha sağlıklı kararlar alma bakımından kaçınılmaz gözükmektedir. Zira sadece Kilise değil M. Luther, J. Bodin, Volter, E. Renan, İ.

Goldzhier, T. Nöldeke ve güya en insaflı sayılan yakın bir zamanda vefat eden Montgomery Watt’a kadar bir çok dini ve seküler kökenli düşünür ve alimler, keza siyasiler, sanatçılar, başka bir deyişle Batı’nın siyasal ve kültürel şuuraltını besleyen tüm büyük filozoflar ve büyük edebiyatçılar, istisnalar hariç, İslam’ı ve Müslümanları bir medeniyetin temsilcileri ve hamileri olarak değil Greko/Romen ve Judea/Chiristian bir kültür ve medeniyetin barbar, fetihçi ve istilacı ara geçiş formları, tüketicileri, ve taklitçileri olarak görürler.

Evet, Erdoğan eğitimde ilköğretim, lise ve üniversitelere kadar teknik ve fizikî anlamda ciddi hizmetler yapmıştır. Hatta derslik sayılarını cumhuriyet tarihinde yapılanların neredeyse iki katına katlamıştır. Ayrıca öğrencilere verilen bursları da en az iki katına çıkarmıştır.

Fakat bütün bunlara rağmen AK Parti son derece ideolojik olan eğitim ve tarih anlayışımızın temel paradigmasını değiştirecek tarihsel ve toplumsal yürüyüşümüzle uyumlu ‘kimliği ile ulusal, kişiliği ile evrensel’ eğitim anlayışına geçecek epistemolojik, düşünsel, tarihsel, bilimsel ve felsefî temelleri henüz bihakkın oluşturamamıştır. Zira üniversitelerimizin kısa bir dönem önce bilim, sanat, kültür, teknik üretmekten çok, ideolojik bataklığa gark olmuş yapısını, cüppeleri ile darbe çığırtkanlığı yapan sözde biliminsanlarını düşünürsek, neyi kast etiğimiz kendiliğinden anlaşılmış olur. Ayrıca ideolojik eğitim tarzının, keza tarih anlayışının ilköğretimde daha baskın olduğunu burada söylemekte yarar var. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı yeniden yapılandırılıyor. İnşallah bu yapılandırma olumlu çağdaş kazanımlarla beraber medeniyet ve kültür değerlerimizle bir harmoni, ahenk oluşturacak düzeyde gerçekleşir.

Diğer taraftan kültür politikalarının paradigmal bir değişime yol açacak bir şekilde gözden geçirilmesi elzem gözükmektedir. Çok derin felsefî ve düşünsel konulara girmeden herkesin kabul edebileceği çok basit bir örnek verebiliriz bu konuda. Büyük şehirlerin cadde ve sokaklarında tabelaların, apartman girişlerinin, hastanelerin, alışveriş merkezlerinin, hatta bakkalların tarzanca düzeyinde çirkin bir İngilizceyle doldurulması ancak kolonilerde görülecek bir aşağılık kompleksi ile açıklanabilir. Böylesi bir durumu ne Paris, ne Berlin, ne de Roma’da görmek asla mümkündür. Muhafazakar ve demokrat ayrıca Milli Görüş geleneğinden gelen bir iktidarın keza kültür bakanının toplumu kendi diline ve kültürüne yabancılaştıran bu metamorfoz denile-bilecek durumu görmemesi ve halen bir tedbir almaması düşündürücüdür. İstanbul işgal dönemlerinde bile bu kadar İngilizce tabela ile donatılamamıştır. Bu konuda Konfüçyüs ile öğrencisi arasında şu diyalog oldukça anlamlıdır.

Bir gün öğrencisi Konfuçyüs’e sorar

–           Kral olsan ne yaparsın?

–           Konfüçyüs;

–           Dili düzeltirdim.

Öğrenci;

–           Neden, ne Önemi var ki dilin?

–           Konfüçyüs;

–           Bak kuzum der, dil bozulursa ahlak bozulur, ahlak bozulursa, siyaset bozulur, siyaset bozulursa hukuk bozulur ve nihayet ne millet kalır ne de devlet…

On Üçüncü Temel Dinamik

KÜRT SORUNUNA ve GENEL OURAK

ETNİSİTELEREYAKUŞIMI

Erdoğan’ın Kürt meselesine yaklaşımının merhum Özal ve Erbakan hariç, günümüze kadar cumhuriyet tarihinde uygulanan politikalardan kat kat daha sağlıklı ve dengeli olduğunu söylemek hiç şüphesiz bir abartı değildir.

Bilindiği gibi cumhuriyet tarihinde Kürt meselesinde uygulanan temel yöntemi modernleşmeci ve aydınlanmacı bir paradigmadan hareket eden ulus devlet idealinden kaynaklanan ‘red ve inkâr’ temeline dayandığı kuşkusuzdur. Klasik Kemalist yaklaşıma göre yeni bir ulus inşa edilecektir; öyleyse Türkiye’de yaşayan her etnik grup Türk’tür ve Türkçe konuşmak zorundadır. Bu topraklarda tek bir etnik grup vardır, o da Türk etnik grubudur. Bundan dolayı bilindiği üzere küçük etnik gruplarla birlikte, en büyük etnik grup olan Kürtlerin ana dilleri, bölgenin Kürtçe coğrafî isimleri, genel olarak kültürel ve folklorik kimlikleri sistematik olarak yok sayılmış, kimliklerine sahip çıkanlar ise cumhuriyet tarihini temel alırsak, genel olarak Şeyh Said, Ağrı isyanı ve 12 Eylül Darbesi’nden sonra şiddetli bir şekilde cezalandırılmıştır. Öyle ki, bir tek kelime dahi Türkçe bilmeyen annelerin cezaevlerinde çocukları ile Kürtçe konuşması bile takibata ve cezaî kovuşturmaya uğramıştır. Ne yazık ki, Kürtlerin, 1071 Malazgirt Savaşından Çaldıran’a, Çaldıran’dan Birinci Dünya Savası ve Çanakkale’ye, nihayet İstik¬lal Savaşına kadar Müslüman üst kimliği çerçevesinde, kendi öz kimlikleriyle Türklerle beraber cephede omuz omuza çarpıştığı, tarihsel ve toplumsal anlamda bir kader birliği yaptığı, Türklerden önce bu topraklarda var oldukları unutulmuş yahut unutturulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan akla zarar bir anlayışla Türklerle en önemli ortak dominant bağ olan islam kimliğinin zayıflatılması, bu kimliğin yerini ise Kürt aydınlarda Marksizm ve sosyalizmin alması ayrışmayı daha da körüklemiştir.

Hâlbuki Birinci Cumhuriyet Meclisi’nde Kürt kökenli milletvekillerinin Kürdistan vekili olarak çağrıldıkları, kendi folklorik kıyafetleri İle meclis sıralarında oturdukları ve bu durumun kimseyi rahatsız etmediği de yadsınamaz bir gerçektir.

Özellikle Mustafa Kemal’in etkin olduğu İkinci Meclis’in oluşumundan sonra çoksesliliğin ortadan kalkması ve Lozan barışından sonra devreye giren ırkçılığı ve asimilasyonu temel alan Kemalist politikalar ve uygulamalar, özellikle 12 Eylül Darbesi’nden sonra artarak devam eden faili meçhul siyasal cinayetler, zaman ve zemine göre kılık değiştirerek ne yazık ki, AK Parti dönemine kadar devam etmiş¬tir. Esasen, dış faktörleri, emperyal güçlerin bölgedeki he¬saplarını, siyasal, ekonomik ve askerî amaçlara yönelik sistematik provokasyonları bir tarafa. bırakırsak PKK terörünü besleyen en önemli temel dinamik şüphesiz yukarıda saydığımız faktörlerle beraber, AK Parti iktidarına kadar çeşitli versiyonları ile izlenen asimilasyoncu, ırkçı, tek tipleştirici, monist, çoğu kez silahlı bürokrasiye havale edilen militer karakterli bir anlayışla realize edilen, halkı yok sayan totaliter ve otoriter politikalardır.

Dinî bir düzlemde ifade edersek bir milletin dilini, kül¬türünü, varoluşsal kimliğini yok saymak, renginden ve anatomik özelliklerinden dolayı onları aşağılamak, her şeyden önce Allah’a karşı savaş açmaktır. Zira hiçbir birey özgür olarak ırkını, dilini, rengini kendi iradesi ile seçemez. Rum Suresi’nde ifade edildiği gibi ‘insanların farklı dillerde ve renklerde yaratılması Allah’ın ayetlerindendir.’ Farklılık bir çatışma aracı değil bilişme, tanışma, kaynaşma ve sevişme aracıdır. Bu bir zenginliktir. Yani nasıl ki, kuşların ve çiçeklerin çeşitli oluşu, bir eksiklik, zayıflık değil, tam aksine bir güzellik ve zenginlikse; ırkların, kültürlerin ve dillerin çeşitliliği de bir zenginliktir. Maalesef AK Parti dönemine kadar uygulanan Kürt politikaları genel olarak böyle bir bakış açısından tamamen uzaktır. Yukarıda vurguladığımız gibi tamamen asimilasyoncudur. Bundan dolayıdır ki bu mesele kangren olmuş, binlerce vatan evladının canına mal olmuş ve yine de çözümlenememiştir. Ancak belirtmekte yarar var ki, bazı küçük farklılıkları bir tarafa bırakırsak Kürt milliyetçilerinin son tahlilde modernist, jakoben Batıcı bir paradigmadan ve değerler sisteminden beslenmesi bakımından temelde Kemalist karakterli milliyetçilerden farklı olmadığı kuşkusuzdur. Özellikle PKK’nın dayandığı ideolojik yaklaşımı benimseyenlerin ırkçı ve şövenist bir paradigmadan hareketle hatta Türklerle ortak bağ olan İslam olgusunu zayıflatmak için İslam öncesi Zerdüşt/Mecusi Kürt kimliğine vurgu yaparak çatışmayı tırmandırdıkları ve o derecede de derinleştirmeye çalıştıkları ve gerekirse bu topraklarda bir Kürt devleti kurmak istedikleri bilinmektedir.

Peki, Erdoğan bu meselenin neresinde duruyor?

El-cevap: Kürtlerin büyük bir çoğunluğundan oy aldığına göre, meselenin sağduyu tarafında, yani çözüm noktasında durduğu söylenebilir. Şöyle ki, Erdoğan ne eskiden buyana uygulanan resmî devlet politikasını seslendirmekte, nede probleme MHP gibi “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” şeklindeki asılsız, tarihsel ve toplumsal açıdan dayanaksız, her yönüyle mistifıkasyon kokan bir tezle yaklaşmaktadır. Ayrıca BDP ve PKK’nın seslendirdiği Türkiye’yi bölünmeye götürecek Kürt ırkçılığını merkeze alan tezlerin de karşısında durmaktadır.

Yani Erdoğan, ‘demokratik kardeşlik’ ilkesinden hareketle ünitem yapıdan, resmî dilden, tek bayraktan taviz vermeden Kürtlerin Kürtçe dil eğitimi, Kürtçe yayın dâhil, tüm siyasal ve kültürel kimliklerini özgürce kullanabileceği, asimilasyona kesinlikle izin vermeyen, bin yıllık bir zaman diliminde oluşmuş, var olan entegrasyonu daha da güçlendiren, ortak değerlere ve sembollere vurgu yapan, üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’nı temel alan anayasal yapıyı ve insan haklarım merkeze yerleştiren bir noktada durmaktadır ki, bu siyasal duruş Kürtlerin büyük bir çoğunluğu tarafından da kabul görmektedir. Öte yandan Kürt meselesi bağlamında desantralizasyon (âdem-i merkeziyetçilik) gibi, yerinden yönetim, bölgesel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi konuların tartışılmasında hiçbir sakınca yoktur, önemli olan ülkenin ortak bayrağından, toprak bütünlüğünden, resmî dilinden ve hukukun üstünlüğünü merkeze alan anayasal vatandaşlık ilkesinden taviz- vermemektir. Bu bağlamda özellikle milliyetçi militan laiklik anlayışını savuna kesimler Erdoğan’ın Kürtçülere taviz verdiğini iddia etmektedirler.

Bu sav tamamen mesnetsiz ve o derecede bazı zinde ve paramiliter kesimleri hareke geçirmek için kullanılan bir slogandan ibarettir. Bırakın Erdoğan’ın ülkeyi böldürtmeyi, Fırat’ta sınır çizdirmeyi; onun siyasal muhayyilesinin Misak- ı Milli sınırlarının ötesinden başladığı bir gerçektir. Her konuşmasında Bosna’ya Kazakistan’a Kırım’a Filistin’e, Libya’ya vurgu yapması bu yargımızın en büyük delilidir. Kürtlere taviz vermesine gelince; bu tamamen yanlıştır. Onun öncülüğündeki hükümetin yaptığı şey etnik unsurların tarihsel ve kültürel kimliklerini dışlayan red ve inkâr temeli¬ne dayanan politikaları terk etmektir ki, bu politikalar maalesef Türkiye’yi bölünmenin eşiğine getirmiştir. Her konuşmasında ve parti tüzüğünde etnik, dilsel, dinsel ve bölgesel ırkçılığı çağrıştıracak anlayışlara yer vermeyeceğini deklare ederek Türkiye’nin birliği ve bütünlüğünün her şeyden ö- nemli olduğunu defalarca vurgulamıştır. Yapılan şey daha fazla özgürlük, daha fazla adalet, daha fazla demokrasi getirecek uygulamalardır. Kendisinin antropolojik anlamdaki Türk ırkçılığına olduğu kadar PKK’nın ve sözcülerinin seslendirdiği Kürt ırkçılığına da o derece karşı olduğu açık ve seçiktir.

Elbette Kürt politikalarının uygulanmasında kasıtlı olmadan bazı taktik ve stratejik hatalar yapılmış olabilir. Onun her Türk vatandaşına yaklaşımının Kürtler için de geçerli olduğu muhakkaktır. Erdoğan’ın ilk bölümlerde de belirttiğimiz gibi meseleyi Türkiye’nin toprak bütünlüğünden taviz vermeden, etnik vurgu içermeyen hukukî anlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını, temel insan haklarını, özgürlükleri ve demokratik yönetim anlayışını merkeze alarak çözmek istediği kuşkusuzdur ki, doğru olan yöntem de budur.

Ancak hatırlatmakta yarar var ki, bugün artık Kürt sorunu Kürt kökenli vatandaşlarımızın iyi niyetli ortak sorunu olmaktan çıkmış, maalesef Batı, İsrail, ABD ve bölgedeki irili ufaklı devletlerin desteklediği Türkiye’nin bölünmesini amaçlayan acımasız, kanlı bir terör sorununa dönüşmüştür.

Bu bağlamda bu meselenin halledilmesi için sadece siya¬sal ve kültürel çözümler değil bizzat sıcak takibi içeren, Kandil Dağı’ndaki çeteleri imha edecek operasyonların yapılması kaçınılmazdır. Bu noktada muhtemel bir askerî operasyon için mutlak anlamda ABD’den ve Irak’tan yeşil ışık beklemek Türkiye’nin âlî çıkarlarına uygun değildir. Filhakika Türkiye’ye karşı son derce önemli bir koz olarak kullanılan PKK kartını bölgede çıkar ve hedefleri olan emperyal ve bölgesel güçlerin isteyerek elinden çıkaracaklarını düşünmek son derce safdil bir yaklaşımdır. Maalesef dış politikada duygusallığa yer olmadığı gibi, her şey zamansız, hatta acımasız ve kanlı bir şekilde tezahür edebilir. Bu bakımdan terörizmle mücadele ve siyasilerle müzakere aynı anda devreye sokulmalı, siyasal müzakere sürecinden yeni anayasayla beraber hukuksal reformlardan geri dönüş yapılmamalıdır. Diğer taraftan en temel soru, Kürt meselesinin etnik temel de mi yoksa hukuksal bir zeminde mi çözüleceğidir? Eğer bu problem etnik temel üzerinde çözülmeye kalkışılırsa ül-kede çok büyük bir problem çıkacağı kuşkusuzdur. Çünkü büyük bir çoğunluğun bu konuda çok hassas bir noktaya geldiği bilinmektedir.

On Dördüncü Temel Dinamik

YAPTIĞI BAŞARILI HİZMETLER

İktidarda başarılı olmanın en önemli yolu, şüphesiz, adalet, özgürlük ve refah konusunda başarılı çalışmalar yapmaktır. Yoksa söylediğiniz en vurucu cümleler, adalet ve özgürlük kokan boş tabelalar anlamını yitirebilir. Şüphesiz, refah kavramının altyapısını ekonomi ve yapılan hizmetler oluşturur. Şimdi Kasım 2002’den itibaren AK Parti’nin yaptıklarına genel olarak bir bakalım. 2010 rakamlarını baz alırsak şöyle bir tablo oluşturmak mümkün:

® 2002 yılında milli gelir 230 milyar Dolar’dı. 2010 yılında 750 milyar Dolar’a ulaştı ve bu sürede ihracat 4 kat arttı.

•          2002 yılında döviz rezervi 26.8 milyar Dolar’dı. 2010 yılında 70.1 milyar Dolar oldu. Bu rakam bu¬gün 100 milyar Dolar’a yaklaşmıştır.

•          2002 yılında toplam bölünmüş yol 6 bin km idi. Yani tüm cumhuriyet tarihinin hükümetleri ancak bu kadar yapabilmiş. 2010 yılında toplam bölünmüş yol 18 bin km oldu. Böylece 8 yılda 80 yılda yapılandan daha fazla bölünmüş yol yapılmış oldu.

o 2002 yılında toplam yoğun bakım oda sayısı 869 kadar. 2010 yılında bu sayı 11 bin olmuş.

® 2002 yılında sağlığa ayrılan bütçe 4 milyar TL civarında iken, 2010 yılında bu rakam 13 milyar 400 milyon TL olmuş.

•          2002 yılında eğitime ayrılan bütçe 7.5 milyar TL iken, 2010 yılında bu rakam üç kattan daha fazla artarak 28.5 milyar TL olmuş.

•          2002 yılında toplam adalet sarayı sayısı 45 iken, 2010 yılında bu sayıya uluslararası standartlarda 122 yeni adalet sarayı ilave edilmiş.

® 1983-2002 yılları arasında toplam 43 bin, 2003-2010 yılları arasında ise 458 bin konut üretilmiş.

® 2002 yılında havayolları cirosu 2.2 milyar Dolar iken, 2010 yılında bu rakam 8 milyar Dolar’a yükselmiş.

® 2002 yılında yeni demiryolu yatırımı yıllık ortalama 11 km iken, 2010 yılında 118 km olmuş.

Bütün bunlara savunma sanayindeki gelişmeleri de eklersek tablo daha çarpıcı hale gelir. Ayrıca turizm gelirlerinin ikiye katlanması, özellikle İstanbul’da yapılan metrolar, tüp geçitleri hızlı tren ve üçüncü asma köprü projeleri, sağlık kentleri, ambülâns helikopterler, tarımsal yatırımlar, KÖYDEŞ projeleri, nükleer santraller, öğrenci burslarının kat kat artırılması, bürokratik işkencelerin bitirilerek hasta¬nelerin önündeki kuyrukların kalkması da eklenirse, Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin neden %50 oy aldığı anlaşılmış olur.

Ancak bütün bunlara rağmen Erdoğan Türkiye’de yeni bir burjuva sınıfının oluştuğu eleştirisinden kurtulamamıştır.

Bu eleştirinin elbette bir haklılık payı vardır. Fakat meseleyi derinlemesine irdelediğimizde Türkiye koşullarında haksız bir eleştiri olduğunu anlayabiliriz. Zira Batı standartlarına uygun bir rejim oluşturmak için cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar bir burjuva sınıfı oluşturulmak istenmiştir. Öyle ki, ünlü siyaset bilimci Barrington Moore’un da itiraf ettiği gibi demokrasi kapitalizmin, dolayısı ile burjuva sınıfının çocuğudur.

Türkiye’de cumhuriyet ilan edildiğinde bir burjuva sınıfı yoktu. Bunun için devlet eliyle, her zaman devlete ve resmî ideolojiye sadık kalacak özellikle İstanbul merkezli bir burjuva sınıfı üretildi. Fakat bu İstanbul merkezli burjuva sınıfı suni, milletten kopuk, onların değerleriyle alakası olmayan garpzade ve garpzede bir zümre idi. Bu sanayici zümre millî düzeyde üretimi merkeze almaktan çok, montajcı, kötü bir taklitçi olarak uluslararası şirketlerin Türkiye’deki distribütörleri/taşeronları konumundaydı. Kısaca yabancıların Türkiye’yi açık Pazar haline getirmesinin, sömürmesinin işbirlikçileriydi. Milletin vergileriyle haksız yere nemalandıkları ve devlet imkânlarını âdil olmayan bir şekilde tıka basa kullandıkları için hem ülke ekonomik olarak zayıflamış, dibe vurmuş, hem de bu gruplar devlete bağımlı oldukları için çoğu kez dünyada benzer şekilde sömürdükleri halkın iradesinin aksine darbelere destek vermişlerdir. Çünkü varlıklarını zenginliklerini kendi emeklerine değil, daha çok devlet imkânlarına milletin vergilerinin kasalarına akıtılmasına borçlu idiler. İşte Erdoğan bu adaletsiz yapıyı çatlatmıştır. Yani devletin imkânlarını bu azınlık gruba peşkeş çekmemiş, hortumları kesmiş, sermayeyi bütün Anadolu sathına yayarak Türkiye’yi bugünkü konumuna getirmiştir. Yani yapılan işin esası budur. Bir kaşık suda kıyamet de bundan koparılmaktadır. Elbette ki, AK Parti döneminde haksız ve âdil olmayan yöntemlerle zenginleşenler varsa, onlar da muhakkak eleştiriliri eli ve gereken yasal takibat yapılmalıdır.

Elbette burada yaptığımız şey vahşi bir kapitalizmi Övmek, kapitalist bir dünya görüşünü temel alan anlam ve kavram çerçevelerini savunmak, özümsemek, meşrulaştırmak değildir. Sadece bu düzlemde objektif bir tespit yapmaktır.

Zira yırtıcı kapitalizmin öngördüğü pazar tektanrıcılığının, bugün dünyayı liberal ve kapitalist paradigmanın en önemli prototipi ABD’yi dahi çöküşün eşiğine getirdiğini, hatta ortaya bir gezegen sorunu çıkardığını düşünürsek böylesi bir dünya görüşünü ve kalkınma modelini savunmak, her şeyden önce insanlığa karşı iyi niyetli bir yaklaşım değildir.

Burada söylemek istediğimiz Erdoğan’ın ateşten bir top gibi kucağında bulduğu vahşi kapitalist ekonomi koşullarında umulduğundan daha çok başarılı olduğudur. Ancak belirtmekte yarar var ki, kapitalist gelişmiş ülkeler nasıl ki belli bir dönem sonra kendilerini sosyal, ekonomik ve siyasal krizlerin eşiğinde buluyorsa, hiçkimse ileride Türkiye’nin böylesi krizleri yaşamayacağını şimdiden garanti edemez. Zira kapitalist büyüme modeli insanlığa saadet ve mutluluk getiremez. Çünkü vahşi kapitalist sistemin öngördüğü ekonomik anlayışta insan, daha çok üretme ve daha çok tüketme gayesiyle yaşayan bir ‘homo economicus’tan başka bir şey değildir. Başka bir ifade ile bu insafsız sistemde ‘ekonomi insan için’ değil, ‘insan ekonomi için’ vardır. Bundan dolayı iktisadî uygulamalarda Menderes’ten mülhem ‘her mahallede bir milyoner yaratacağız’ anlayışı değil, ‘memlekette hiç fakir bırakmayacağız’ politikası hâkim olmalıdır.

Şüphesiz İslam medeniyetine bağlı toplum anlayışları, Batı’da ve Hint’te olduğu gibi açık yahut örtülü bir kast sisteminin oluşturduğu, altında milyonların ezildiği, insanların birbirilerinin omzuna bastığı, en üstte toplumu iliklerine kadar sömüren oligarşik sınıfların oturduğu piramidal toplum anlayışına dayanmaz. En azından bu tür anlayışlara Hz. Peygamber kesinlikle karşıdır. İslam toplumları daha çok daireseldir ve bu dairenin merkezini herkesin eşit olduğu mabed (camii/iman) oluşturur. Toplum dairesel olduğu için insanlar, piramidal toplumlardaki gibi birbirlerine zirveden yahut aşağıdan yukarıya değil karşılıklı olarak gözlerinin ta içine bakarlar. Bu bağlamda AK Parti, toplumun hızlı bir şekilde piramidal şekle dönüşmesini engelleyecek, geniş halk kitlelerinin refah, Özgürlük ve adalet taleplerini önceleyecek politikalar takip etmede daha da gayret göstermelidir.

Diğer taraftan kadim geleneğimize dayanan kalkınma ve gelişme modeli doğa ve ekolojiyle uyum içerisindedir. Başka bir ifade ile evren/dünya insanın bir parçası değil bilakis insan dünyanın/evrenin bir parçasıdır.

Bundan dolayı Batı medeniyetinde Becon’cu Decartes’cı, ve Newton’cu bir paradigmaya dayanan evrenin ve dünyanın Tanrı karşısında otonom mekanik bir bölge olduğu, bunun için insanın istediği şekilde dünyayı kullana¬bileceği, bitmek tükenmek bilmeyen arzuları için sömürebileceği, onu iradesine boyun eğdireceği düşüncesi İslam medeniyetinde yoktur. Batı medeniyeti böylesi bir paradigmayı merkeze aldığı içindir kİ, bugün insanlık bir gezegen sorunuyla karşı karşıya kalmıştır.

islam medeniyeti; evren ve dünyayı tanrı karşısında otonom bağımsız ve bağlantısız bir yapı olarak görmez. Evren ve onun küçücük parçası dünya Allah’ın bir emanetidir, hatta tıpkı insan gibi topyekûn bir evren Allah’ı zikreder. Dolayısı ile insan ona ihanet edemez. Yani Kur’an’ın deyişi ile Müslüman diğerleri gibi dünyayı ve yaratılışı bozup ifsad edemez, sadece ıslah eder. Tıpkı hastalık saçan bir bataklığın kurutulması gibi. Bu itibarla yapılan tüm işler, yani kalkınma hamleleri, barajlar, Hes’ler, yollar, tıp ve genetik ilimlerdeki gelişmeler mimari, termik ve nükleer santraller, fabrikalar vs. yaratılışa, başka bir ifade ile ekolojiye, doğaya, çevreye, insandan başka canlıların yaşamasına uygun olmalı, yaratılışı fesada, bozuluşa, çürümeye, yok olmaya mahkûm etmemelidir. Ederse yine kendisi hüsrana uğrar.12[8]

On Beşinci Temel Dinamik

KÜRESELLEŞME ve DEMOKRATİKLEŞME

Sovyet sisteminin dağılması, 1990’lardan sonra totaliter rejimlerin teker teker çökmesine yol açtı. Ancak bunun etkisi sadece Sovyet egemenliği altındaki topraklarda değil, 2000’li yıllardan sonra islam coğrafyası ve üçüncü dünya ülkelerinde de kuvvetli bir şekilde hissedildi. İletişimin sınır tanı¬mayan olanaklarıyla beraber Batı medeniyetini merkeze alan küreselleşme, tabiri caizse köylere kadar etkisini artırdı.

Küreselleşmeyle beraber Demokrasinin veya bir başka ifade ile özgürlükler rejiminin yerleşmesi ve kurumsallaşması önkoşulları arasında tabii ki bu yönde toplumsal taleplerin varlığı başta geliyor. Erdoğan bu toplumsal talepleri iyi görmüştür. Ancak, bu tür toplumsal taleplerin, hukuku ve ekonomiyi manipüle eden otoriteryen rejimler karşısında cılız kalabildiği de bir gerçektir.

Bu durumlarda demokratikleşmeyi destekleyen uluslararası aktörlerin varlığının demokrasi ve insan haklan taleplerinin gücünü arttıran bir faktör olduğu yadsınamaz. Otoriter devlet aygıtı ve anlayışının karşısında, demokrasi ve insan haklan çerçevesinde küresel/sivil bir ‘network’ün var¬lığı ve bu ‘network’ün küresel aktörleri etkileyebilin e potan¬siyeli, ulusal düzeyde yürütülen demokratikleşme taleplerine güç vermiştir.

İşte tam bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan içerinin aksine, küresel sistem noktasında, iyi bir reelpolitik zeminde İŞ başına gelmiştir denebilir. İçte kürselleşmeye ve demokratikleşmeye direnen paramiliter güçler olmasına rağmen yer¬yüzü ölçeğinde özellikle Batı’da demokratikleşme, insan hakları, özgürleşme gibi temel faktörlerin revaçta olması AB müktesebatıyla beraber Erdoğan’a ve partisine politik manevra açısından büyük bir dayanak sağlamıştır.

Bu noktada, hem ülkemizde hem de bazı üçüncü dünya ülkelerinde, otoriteryen eğilimli siyasal hareketlerin ve kişilerin küreselleşme karşıtlığının nedenini anlamak çok zor ol¬masa gerek. Mevcut niteliğiyle küresel dinamiklerin ideolojik, baskıcı ve içe kapalı siyasal rejimlerin ‘yıkıcı’ etkisini fark eden kesimler, kendi egemenliklerini (otoriteryen hükümranlıklarını) koruma mücadelesi yürütüyorlar.

Küresel güçlere karşı korumak istedikleri ve paylaşmak istemedikleri aslında ‘ulusal egemenlik’ değil, kendi ege¬menlik tekelleridir. Zira bunlar, ülke içinde ulusal egemenliği ulusun kendisiyle bile paylaşmayan, paylaşmak niyetinde olmayan elitist jakobenlerdir. Küresel dinamiklere karşı ‘ulu¬sal’ egemenliğimizin elden gideceğini söyleyenlerin ulusa ne kadar egemenlik hakkı ‘tanıdığını’ bilinmektedir. Ulusa vermedikleri ve vermeyecekleri egemenliği kimin kullanmasını istedikleri artık ayyuka çıkmıştır.

Bu durumu iyi gören Erdoğan küreselleşmeye paralel olan politikalarından taviz vermeyerek içerdeki militer karakterli totaliter bürokratik sistemin dönüşmesi noktasında elini güçlendirmiştir.

Gerçi küreselleşmenin niteliği tartışmalıdır. Yani küre-selleşmeden demokrasi, insan hakları, Özgürlüklerin genişlemesi, âdil ve insanca bir düzen, adil paylaşım, ekolojiyi koruma, hukukun üstünlüğü, Kant’ın deyimi ile değerlerin izafiyetinden uzak evrensel deontolojik ahlak ilkeleri gibi konular kastediliyor ise, şüphesiz bunlar olumludur.

Ancak medeniyet bazında küreselleşen insanlığın sahip olduğu tüm farklılıkları yani kültürleri, değerleri, sembolleri, dilleri, dinleri, folklorik özellikleri, üretim ve tüketim tarzlarını, anlam ve kavram çerçevelerini ortadan kaldıran, sadece Batı’nın değerlerini, tüketimi ilahlaştıran, insanı ekonomik hayvana (homo economicus) indirgeyen yırtıcı, sömürgeci kapitalist düzeni yeryüzünün her yerine hâkim kılmak ise; şüphesiz böyle bir küreselleşme tüm bir insanlığın yıkımıyla eş bir anlam taşımaktadır. Bundan dolayı küreselleşmenin olumsuz noktalarını gözden kaçırmamak gerekir. Bu bağ¬lamda Erdoğan’ın böylesi bir küreselleşmeden yana olduğu söylenemez.

Ancak Türkiye’de bazı kesimler hariç Erdoğan’ı eleştiren ve küreselleşmeye karşı olan elitist kesimlerin eleştirilerini temelinde böyle bir kaygı ve paradigmal bir bakış açısı yoktur. Çünkü kendi yaşantıları eleştirdikleri Erdoğan’ın kıyasla en az 011 kat daha Batı taklidi bir özleme ve düzleme oturur. Eleştirinin temelinde bir egemenlik mücadelesi olduğu açık ve seçiktir. Egemenliğin kaynağı ise halktır. Ar¬tık, en sıkı jakobenlerin bile bunun dışında bir egemenlik temellendirmesi yapması mümkün değil; görüntü olarak bile olsa £çağdaş’ kalabilmenin bir gereği bu. Egemenliğin tek meşru kaynağı halk; ama sorun bu egemenliğin nasıl ve kim tarafından kullanılacağı… Liberal bir demokrasi anlayışı, insan hakları ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde kalmak üzere, egemenliğin ancak meşru biçimde seçilen ‘halkın temsilcileri’ tarafından kullanılabileceğini öngörür. Halkın tercihlerinden emin olmayanlar ise, egemenliğin, halka ait olduğunu teorik olarak kabul etmekle birlikte bunu ‘devlet seçkinleri’nin kullanması gerektiği kanısındalar. Türkiye’deki demokrasi uygulamalarını ‘sınırlı demokrasi’, Vesayet altında demokrasi’, ‘bize özgü demokrasi’ biçiminde nitelemenin kaynağında bu gelenek yatıyor.

Bu noktada Erdoğan liberal aydınlarında desteğini alarak en azından entelektüel ve bilimsel düzlemde keza medya düzeyinde paramiliter gruplara karşı iyi bir mücadele vermiştir.

Yeniden küreselleşmeye dönersek ve küreselleşme olgu¬suna birey ve bireyin özgürlükleri perspektifinden bakarsak küreselleşme, ulusal düzeyde birey ile devlet arasında bir ‘tampon’ alan yaratıyor. Devletin egemenlik alanı bir yandan küresel aktörler tarafından paylaşılırken, birey de, ‘egemen’ bir özne olarak devletin denetimsiz egemenlik anlayışını içte sınırlıyor, daralıyor. Bu niteliğiyle küreselleşme, otoriter devletler karşısında bireyi Özgürleştirici bir işlev taşıyor. Uluslararası örgütler, insan hakları kuruluşları ve uluslararası sözleşmelerle birey, kendi devletine karşı korunma mekanizmalarına kavuşuyor.

Birey, artık egemenlik iddiası taşıyan devletler karşısında yalnız değil. Her şeyi ezip geçen Thomas Hobbes’in devi Leviathan karşısında yalnız olmamak güzel, güvenli ve insani bir durumdur. Küreselleşmenin toplumsal ve iletişim- sel entegrasyon imkânları, bir başka ifadeyle küreselleşmeyle ortak toplumsal alanlar yaratılması, insanları siyasal alanlarda hapsetmeyi imkânsız kılıyor. Toplumsal alan, siyasal sınırlar tarafından durdurulamayarak devletler ötesi bir niteliğe dönüşüyor. Topluluklar ve bireyler arasında oluşan iletişim ağları ve geçişkenlikler, yani ortak küresel/kamusal alanlar devletin denetiminden çıkıyor. Yani küreselleşme, bir yan¬dan devletin kontrol imkânlarım daraltırken, öte yandan da onu hem ulusal düzeyde hem de uluslararası düzeyde sosyalleşmeye zorluyor; siyasal alan sosyal alan karşısında gerili¬yor. Erdoğan’ın muhafazakâr ve demokrat kimliği ile bu yöndeki politikaları halk nezdinde pozitif karşılık bulduğu içindir ki oylarını %50’nin üzerine yükseltebilmiştir.

Türkiye’de medeniyet kaygıları taşıyanların ve küreselleşmenin özellikle ekonomi ve kültür boyutundaki olumsuzluklarını gündeme getirenlerin dışında, ideolojik bir devlet özlemi taşıyan kesimlerin küreselleşme karşıtlığını anlamak hiç de zor değildir.

İdeolojik devlette meşruiyetin kaynağı halk değil, ideolojidir; her şey ve herkes ideoloji için vardır. İdeolojik amaçlar uğruna, egemenlik tabii ki İdeolojinin önderlerine aittir, halka değil. Esasen halk bir payandadır, payandaya dönüştürülmelidir. Dolayısıyla, ideolojik devletler, katı bir toplumsal dönüşüm projesi de dayatırlar. Bu projenin uygulanmasını mümkün kılacak olan aygıt İse devlettir; doğal olarak demokratik değil jakoben bir devlet. Egemenlik hakları, ne insanların temel hak ve Özgürlükleriyle ne de bu yöndeki uluslararası baskılarla sınırlandırılmayan bir devlettir özle¬nen. Küreselleşen bir dünyada bu ne meşrudur, ne de mümkündür. Türkiye’de otoriter devlet geleneğinin küreselleşme karsısında yaşadığı kriz budur. İşte bu kriz noktasında AK Parti iktidarı tavrını küreselleşmeden yana koymuştur dene¬bilir. Şüphesiz bu durum Erdoğan’ın siyaseten başarılı olmasında çok büyük bir destek sağlamıştır.

On Altıncı Temel Dinamik

BÖLGESEL DÜZLEMDE İZLEDİĞİ DİŞ POLİTİKALAR

‘Dış’ ve ‘Politika’ Kavramı

Öncelikle belirtelim ki, dış politika konusunda iki grup tanımlama vardır. Birinci grup tanımlar, ‘politika’ kavramı üzerine yoğunlaşır. Bunlara göre dış politika, devletin politika yapıcılarının, uluslararası sistemdeki diğer devlet veya uluslararası aktörlere dönük olarak geliştirdiği stratejiler, planlı davranış kalıpları ve hedefe ulaşma çabalarının bütünüdür.

İkinci grup tanımlar, dış politikanın ‘dış’ boyutu üze¬rinde yoğunlaşır: ‘Dış’ devletin iç egemenlik alanı dışında kalan tüm uluslararası alanı, yani devletin kendisi dışındaki tüm devletleri veya ortamı ifade eder. Dış kavramının önemi, onun devletin otoritesi ve yetkisi dışında olmasından kaynaklanır. Devlet, kendi ülkesi içerisinde meşru yollardan her türlü politikayı geliştirme ve uygulama gücüne sahipken, dış ortamda böyle bir fırsata sahip değildir; çünkü o bölgede başka devletlerin egemenliği ve otoritesi mevcuttur.

Dış politika, toplumun tamamını ilgilendiren bir karaktere sahiptir. Zira hükümetin izlemiş olduğu dış politika hangi değer yargısı çerçevesinde yapılırsa yapılsın, dış politikanın ortaya çıkardığı gelişmeler ve sonuçlar, toplumun tamamını ilgilendiren bir etki ortaya çıkarır. Örneğin, hükümetin yapmış olduğu bir ekonomik anlaşma ile yabancı ülkelere imtiyazlar tanınmasının etkilerini sadece ilgili alt gruplar görmeyecektir. Bu imtiyazların doğuracağı etkiler, toplumun tamamını ilgilendirecektir.

Yanlış bir dış politikanın ortaya çıkaracağı kayıplar ne kadar riskli ve büyük ise, isabetli bir dış politikanın getireceği faydalar da o kadar büyük olur. Bir hükümetin yanlış dış politika kararlan alması, o ülkenin tüm bireylerini pozitif yönde etkilerken; doğru dış politika kararları alması yine o ülkenin bireylerini pozitif yönde etkiler. Bundan dolayı, sivil toplum örgütleri veya grupları, dış politika kararlarının alınması veya alınmaması konusunda baskı gücü oluştururlar. Negatif etkilerin ortaya çıkacağı durumlarda, ilgili gruplar hükümet üzerinde baskı yaparak politikanın yönünü değiştirmek isterler. Pozitif etkiler doğacağını bekleyen gruplar ise, o yöndeki dış politikanın oluşturulması için hükümeti yönlendirmeye çalışırlar. Bu yönlendirmeler bazen pragmatik çıkarlardan kaynaklanabileceği gibi, bazen de salt ideolojik ve siyasi tercihlerden kaynaklanabilir.

Merhum Erbakan ve kısmen merhum Özal hariç Er¬doğan’a kadar Türkiye politikasının temel dinamiği, özellikle ABD, Rusya, İngiltere, Fransa gibi emperyal güçlerin küresel ve bölgesel ölçekte meydana gelen olaylarda ne diyecekleri, nasıl hareket edecekleri konseptine oturmuştur. Yani Çoğu kez ABD’nin, İsrail’in bazen de Avrupalı ülkelerin kuyruğuna takılmış, şahsiyetsiz ve kimliksiz bir dış politika anlayışı mevcuttur. Ya da onların bazı anlaşmazlık ve rekabetlerinden kaynaklanan boşluklardan faydalanmayı İlke edinme dışında, vizyonu ve misyonu olmayan sığ ve yüzeysel diplomatik manevraları temel alır. Elbette bu noktada o dönemin reelpolitik koşullarının etkisi oldukça büyüktür. Fakat burada söylemek istediğimiz şey reelpolitik koşulların ötesinde hariciyemize hakim olan siyasal aklın bu milletin tarihsel yürüyüşüne ve kimlik kodlarına büyük ölçüde ya¬bancılaşmış olduğudur.

Zira hariciyemiz, de çoğu kez Cemil Meriç’in ifadesi ile siyasal akılları hadım edilmiş monşer gruplar ve diplomatlar hâkimdir. Siyasal akılları hadım edilmiştir, çünkü bu monşer grubuna göre Lozan Barış Antlaşması asırlarca küresel güç olmayı başarmış Türk milletinin gelmiş geçmiş en büyük diplomatik kazanımıdır. Elbette Lozan o dönem bütün hatalara rağmen Türkiye’nin gücü ölçüsünde küçümsenecek yabana atılacak bir hadise değildir. Ancak burada önemli olan monşer tandanslı hariciyemizin, imparatorluk tecrübesi, metafiziği, hinterlandı ve tarih şuurundan uzak bir siyasal akla sahip olarak, daha çok sınırlarını emperyal güçlerin çizdikleri ve uyguladıkları, dünya düzeninin anlam ve kav¬ram çerçevelerine göre hareket etmeleridir. İşte bu siyasal akıl Türkiye’yi kendisine çok dar gelen Lozan Barış Antlaşması’nın son derece kısıtlı jeopolitik ve jeostratejik alanına hapsetmiştir. Öyle kİ, Türkiye’ye dar gelen bu jeopolitik ve jeostratejik alan sanki Türk milletinin başına geçirilmiş bir deli gömleği gibidir.

Neden? Çünkü Lozan anlaşmasının çizdiği sınırları en son ulaşabileceğimiz nihai ufuk kabul edip ona göre dış politika yürütür ve siyasal aklınızı buna göre kurgularsanız, 11e Kafkasya, ne Filistin, ne Musul, ne Kerkük, ne Bosna ne de Kudüs konusunda bir şey söyleyebilirsiniz. Evet söylersiniz; ama sadece ABD ve israil’in size dikte ettiklerini papağan gibi tekrarlarsınız. Peki dış politikamıza ana hatları ile hakim olan bu siyasal akılla Türkiye bırakın bölgesel ve küresel güç olmayı bas tacı ettiğimiz Lozan’ın çizdiği sınırları dahi koruyabilir mi? El-cevap: Bugünkü konjonktürde artık koruyamaz.. Türkiye bir dönem iki kutuplu dünyada yani Soğuk Savaş koşullarında Lozan sınırlarım korumayı başarmış olabilir. Ancak bugün Soğuk Savaş döneminde geçerli olan bu siyasal, tarihsel, ekonomik, jeopolitik ve kültürel koşullar tamamen olmasa bile kısmen ortadan kalkmaya başlamış ve böyle bir sürece girilmiştir diyebiliriz.

Türkiye Lozan’ı Aşmak Zorundadır

Bazılarına, bu yargımızın garip geleceğini sezinlemiyor değiliz. Yalnız bizim burada kastettiğimiz bizzat işgale ve toprak kazanımına dayanan bir yöntemle aşma değildir. Burada kastettiğimiz Lozan’da bize biçilen dar ve sığ elbiseden kurtulup en azından bölgesel bir güç olabilmektir. Yani sayın Erdoğan’ın dediği gibi “ABD ne der, israil ne der?”, politikasını değil “Türkiye bu bölgede ne der?” politikasını egemen kılmaktır. Yani Ortadoğu’da13″‘ Türkiye olmadan eskisi gibi cetvelle harita üzerinde sınırların değiştirilemeyeceği, bölgede suni, kendi halklarını temsil etmeyen, kendi halkını katleden uşak rejimlerin oluşturulamayacağının anlaşılmasıdır.

Peki, Türkiye Özal ve Erbakan’ı kısmen hariç tutarsak, Erdoğan hükümetine kadar hâkim olan sığ İdeolojik bir siyasal akıl ve dış politika anlayışı ile bölgesel güç olabilir [9]mi? Elbette hayır! Zira Graham Fuller’in de İsabetle vurguladığı gibi Türkiye özellikle Ortadoğu’da ideolojik kökenli bir siyasal akıl ve dış politika anlayışını terk etmek zorundadır. Hatta terk etmezse bölünme ve parçalanma tehlikesiyle bile başbaşa kalabilir. Bir bakıma zamanın ruhu, tarih ve yeni oluşan konjonktürel ve bölgesel koşullar Türkiye’ye ya Lozan’ı merkeze alan dış politika anlayışını, ideolojik karakterli siyasal aklını terk ederek büyüyeceksin, bölgesel güç olacaksın; ya da halka yabancılaşmış eski politik anlayışı körü körüne sürdürerek küçülüp sonun da parçalanacaksın demektedir.

İşte Erdoğan bu bağlamda birinci şıkkı seçerek tavrını ve dış politika anlayışını Türkiye’nin jeopolitik ve jeostaretejik konumuna uygun olarak Türkiye’nin büyümesi ve bölgesel güç olması yönünde koymuştur. İşte Filistin davasını benimsemesinin, İsrail’i yüksek sesle eleştirmesinin, Gazze’ye sahip çıkmasının, Kafkasya’da mekik dokumasının “Suriye’deki olaylar bizim iç sorunumuzdur” demesinin temel nedeni budur.

Bu bağlamda, Erdoğan’ın içte ve dışta başarılı kılan en önemli temel dinamiklerden birisi, şüphesiz, izlediği dış politika anlayışıdır. Bir politikanın temel mihver noktasını, ‘komşularımızla sıfır sorun, anlaşmazlıkların karşılıklı hakkaniyet ilkelerine göre çözümü, ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi, karşılıklı vizelerin kaldırılması ve nihayet insan hakları merkezli, mazlumdan yana olma, zalime ortak tavır alma’ biçiminde özetlemek mümkündür. Keza bölgesel hiçbir siyasal, sosyal ve askerî olaya seyirci kalmama, inisiyatif ve hesaplanmış risk alma, biçiminde de söylemek mümkündür.

Ancak iyi niyetli de olsa komşularla sıfır sorun politikası özellikle Türkiye ve komşuları düşünüldüğünde realitede uygulanması güçtür ve stratejik hataları beraberinde getirebilecek birçok risklerle doludur. Birincisi, Türkiye’nin Lozan’dan itibaren sınırlan komşularıyla zaten sorunludur. Örneğin, siyasal ve tarihsel derinliği olan hiçbir Türk vatandaşı, Batı Trakya’nın ve On İki Ada’nın Yunanistan’da, Batum’un Gürcistan’da, Musul ve Kerkük’ün Irak’ta kalmasını hatta Kudüs’ün Yahudi çizmesinde ezilmesini içine sindiremez. İkincisi, özellikle güney sınırlarımızın İngiliz ve Fransızların işbirliği ile cetvelle çizildiğini ve burada oluşturulan rejimlerin halklara dayanmayan, azınlıkçı, Baasçı ve diktatör rejimler olduğu düşünülürse komşularla sıfır politikasının realitede iyi bir temenniden öteye geçmeyeceği açıktır. Zaten öyle de olmuştur. Türkiye biraz geç kalmasına rağmen bu diktatör rejimlerle arasına mesafe koymak zorunda kalmıştır. Tunus, Mısır, Suriye ve Libya örneğinde olduğu gibi. Evet, komşularla sıfır sorun politikası şüphesiz bölgesel ve yeryüzü ölçeğinde insanlığın barışı ve selameti için iyi bir söylem tarzıdır. Ancak modern Firavunların ve uşaklarının bulunduğu bölgemizde ve dünyada bu siyasal retorik iyi bir temenninin ötesine geçememektedir. Bu bağlamda çok önemli sorunlara yol açamasa da Türkiye’nin dış politikada bazı stratejik hatalar yaptığı söylenebilir.

Bilindiği gibi cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan Soğuk Savaş konseptinden beslenen korku ve tehdit merkezli dış politika, AK Parti hükümeti tarafından terk edilmiştir. Çünkü bu politikayı sürdüren paramiliter karakterli iktidarlar, iktidarlarını sürdürebilmek ve halkı korkutmak için sürekli etrafımızı düşmanların çevirdiğini, Rusya ve İran da dâhil olmak üzere, Suriye, Yunanistan, Ermenistan ve Irak’a kadar bütün komşularımızın tehdit unsuru olduğunu söyleyip duruyorlardı. Hakikatte bu abartıldığı gibi, yakın bir tehdit değildi; bu durum daha çok Türkiye’de baskıcı, İdeolojik ve otoriter yönetimi sürdürmek isteyen, Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesini istemeyen güç odaklarının işine geliyordu. Yüzyıllarca yönettiğimiz, aynı kültür ve ortak tarihsel bağlarımız olan ülkelerle neredeyse suni bir şekilde (Suriye örneğinde olduğu gibi) savaşın eşiğine getirilmiştik. Hatta darbecilerin darbeye zemin hazırlamak ve dış tehditi abartmak için kendi uçaklarımızı düşürüp Yunan jetleri taralından düşürüldüğü süsü vererek halkı korkuya sevk etmek sureti ile milleti statükoyu korumaya mecbur etmek istemeleri bu yargımızın en büyük delilidir.

Erdoğan, içteki yersiz korkuları ve sanal tehdit algılamalarını bertaraf ederek, ABD, İsrail, Almanya, İngiltere, Fransa gibi emperyal ülkelerin iki dudağından çıkacak sözlere mahkûm olan dış politikayı gerçek eksenine, yani Ankara-İstanbul hattına oturtarak içte ve dışta Türkiye’nin imajını son derece yukarılara çekmiştir. Ayrıca en azından diplomatik, ekonomik, kültürel, hatta gerekirse askerî düzeyde Osmanlı’nın hinterlandı olan topraklarda, Türkiye’yi denkleme katmayan, hiçbir oldu bittiye izin vermeyeceğini de açıkça ilan etmek suretiyle, hem Türkiye’de hem de İslam ülkelerinde Müslüman halkların kalbinde taht kurmayı başarabilmiştir. Diğer taraftan AB, ABD ve genel olarak Bati ülkeleri ile de dengeli ve şahsiyetli bir dış politika izleyerek Batı’da Türkiye’ye prestij kazandırmıştır. Sonuç olarak Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması değil, Türk milletinin âlî çıkarlarının, ekseni bozulan dış politikanın gerçek eksenine oturması söz konusudur.

Şüphesiz ortada kayan bir şey varsa, o da, milletin başına çöreklenmiş darbecilerin, paramiliter grupların ve onların her sektördeki temsilcilerinin dayandığı son derece çürük zemindir.

Bu bağlamda Erdoğan; Kıbrıs, Mısır, Suriye, Azerbaycan ve Libya düzleminde izlediği politikalar nedeniyle eleştirilmiştir.

Kıbrıs Meselesi

Belki de en yüzeysel eleştirilerden birisi de Kıbrıs konusu olabilir. Zira bırakın Erdoğan’ı, hiçbir Türk hükümeti Kıbrıs’ı Rumlara peşkeş çekmemiştir. Zira Kıbrıs, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik çıkarları açısından son derece askerî öneme haiz, hükümetler üstü millî bir konudur. Öyle ki meşhur tabirle güney sahillerimizdeki ‘batmayan doğal uçak gemisidir.

Padişah Sarı Selim zamanında 1 Ağustos 1571’de fethedilmiş ve bu uğurda yaklaşık 50 bin şehit verilmiştir. Yani bazı fetret dönemlerini, örneğin İngiliz ve İtalyan yönetimlerini saymazsak, Kıbrıs en az 400 yıl Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Keza İslamî geçmişi Hz, Peygamber’in halasına yani Emevîlere kadar uzanan bir coğrafyadır. Bölgedeki hiçbir devletin kayıtsız kalamayacağı stratejik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Kıbrıs manevî boyutu ile de son derce Önemli bir coğrafyadır.

Peki, öyleyse Erdoğan ve hükümetinin yaptığı nedir? El-cevap: Rumları uluslararası diplomasi düzleminde, özellikle BM nezdinde açığa düşürmektir. Adayı satmak filan değildir.

Bilindiği gibi AK Parti iktidarından önce Rumlar çözümsüzlük isteyen işgalci tarafın Türkiye olduğunu, nere¬deyse tüm dünya kamuoyuna kabul ettirmişti. Bundan dolayı Türkiye uluslararası platformlarda Kıbrıs meselesi yüzünden sıkça sorun yaşıyordu. Erdoğan ustaca diplomatik manevralarla Annan Planı’nın devreye girmesine yardımcı oldu ve sonuçta Türk tarafı planı kabul etti. Ancak Rum tarafı planı reddedince maskeleri düştü ve esas çözümsüzlük isteyen, adayı tek yanlı olarak ilhak etmek isteyen tarafın Kıbrıs Rum Kesimi olduğunu bütün dünyaya ispatlamış oldu.

Bu eleştiri muhalefet tarafından sürekli yapılmaktadır. Şimdilerde ise eleştirinin düzeyi Suriye’deki meşum ve trajik olaylar dolayısı ile had safhaya çıkmış durumdadır. Hatta eski monşer diplomasinin bazı grupları bile, Türkiye’nin sadece insanî anlamda Baas rejiminin yaptığı katliamlara seyirci kalamayacağını deklare etmesini, hem de Türk heyeti Şam’da iken “Suriye’yi işgal mi edeceksiniz?” türünden yüzeysel ve dayanaksız eleştirilere konu edebilmektedirler, işin gerçeği sudur ki, Erdoğan Tunus, Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelerde meydana gelen ‘Arap Baharı’ denilen hadiselerde gecikmeli bile olsa gereken hassasiyeti göstermiş ve tavrını özgürleşmek isteyen bu ülkelerin halkları lehine koymuştur ve doğrusu da budur. Başka bir ifade ile komşu ile sıfır sorun politikasından en azından Suriye konusunda rucu edilmiştir. Filhakika burnunuzun dibinde vatandaşlarınızın akrabalarını katleden, yeri ve zamanı geldiğinde PKK’yı kart olarak kullanan, halkın yönetimde söz sahibi olmadığı bir ülke ile sıfır sorun politikası dış gerçekliği olmayan bir temenniden Öteye geçemez.

Öyle ki, kısa vadede pragmatist ve oportünist bir politika ile realpolitik koşulları göz önüne alarak, kendi halklarını ezen, katleden diktatör yönetimlerle kurulan diplomatik, ticarî ve kültürel anlaşmaları bozmak istemeyebilirsiniz. Hatta bu sisli ve kaotik ortamdan faydalanabilirsiniz. Yani tüm insanî ve İslamî duygularınızı bir tarafa bırakarak hun¬harca sokak oltasında katledilen halkları değil çıkarlarınızı düşünürsünüz. Bu dış politika bağlamında insanî olmasa da günümüzün vahşi ekonomik koşullarında anlaşılabilecek bir durumdur. Ancak tarihsel tecrübe delili ile sabittir ki, tiran, diktatör yönetimlerin sonsuza kadar, kendi halklarına rağmen iktidar olma şansları yoktur. Yani meşhur deyimle ‘her Firavun’un mutlaka bir Musa’sı çıkar’. Başka bir ifade ile zulüm ve baskı rejimlerinin sonsuza kadar devam etmesi Tanrı’nın kozmolojik ve sosyolojik düzeyde koyduğu yasalara aykırıdır. Dolayısıyla kadim filozof Herakleitos’un dediği gibi “pantarei/her şey akar”, zaman su gibi geçer, yönetimler ve rejimler devrilir, halk iş başına gelir. Bu sefer zamanında o ezilen halka destek vermediğiniz için halk iradesi ile oluşan yeni rejimle ve hükümetle ilişkileriniz daha da zora girebilir. Yahut manipülasyon, belli çıkarlara matuf bile olsa, halkın yanında yer alan, muhalefete destek veren başka emperyal güçler bu ülkelerde sizden daha ön plana geçerek yeni oluşan siyasal ve ekonomik ortamı sizin aleyhinize kullanabilirler. Tıpkı Libya örneğinde olduğu gibi; yani Libya’da Fransa’nın Türkiye’den daha avantajlı konuma yükselmesi ve şimdiden Kaddafi sonrası oluşan yeni hükümetle milyarlarca Dolar düzeyinde sosyo/ekonomik anlaşmalar yapması gibi. Meseleye bu açıdan yaklaşırsak, Erdoğan ve hükümetinin bu ülkelerde totaliter rejimin karşısında kanları pahasına mücadele eden halkların yanında yer alması, hem Türkiye’nin gelecekteki çıkarları açısından hem de insanî bakımdan doğru olmuştur. Yakın bir gelecekte Erdoğan ve hükümetinin bu ülkelerdeki olaylara siyasal anlamda doğru yaklaştığı daha da net anlaşılacaktır. Elbette ki, kısa vadede Libya gibi ülkelerde Fransız ve ABD kaynaklı siyasal ve ekonomik manipülasyonlar nedeniyle Türk şirketlerinin ekonomik kaybı olmuştur. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi Kaddafi sonrası oluşturulacak yeni yönetimle telafi edilemeyecek şeyler değildir. Önemli olan Türkiye’nin korkusuzca hesaplanmış risk alarak bölgede ağırlığını koymasıdır.

Özelde Suriye problemine gelirsek, Suriye’de ırkçı ve Osmanlı düşmanı azınlık Baas rejimi var olduğu sürece, Türkiye-Suriye ilişkileri aslında hiçbir zaman yolunda olmamıştır. Sadece AK Parti hükümeti dolayısı ile ortaya konulan ‘İslam ülkeleri ile iyi ilişkiler’, ‘komşularla sıfır problem’ anlayışı doğrultusunda Suriye ile ilişkiler geçici bir süreyle düzelmiştir. Yoksa Suriye ‘Soğuk Savaş’ dönemi boyunca daha önce Hatay meselesi, keza PKK liderini topraklarında barıdırmasıyla neredeyse Türkiye ile savaşın eşiğine gelmişti. %9 civarında Şia kökenli Nusayri azınlığın yönettiği ülkede meşhur Hama Katliamı’ndan sonra, bugün de aynı şekilde katliamlara devam edilmesi, elbette kabul edile¬bilecek bir durum değildir.

Ayrıca Suriye’nin iran’ın nüfuz alanına girmesi sadece mezhepsel bir yakınlık dolayısı ile açıklanamaz. İran’ın Suriye ilgisi dini olmaktan çok tamamen millî bir konudur. Zira ‘Şii Hilali’ni merkeze alan jeostratejik ve jeopolitik politikası çerçevesinde Iran, doğal olarak Irak, Suriye ve dolayısıyla Lübnan’daki Şu gruplar ve Hizbullah üzerinde mevzi kaybetmek istememektedir. Çünkü İran; ABD ve İsrail kökenli, ya da İran’a yönelik herhangi bir saldırıyı bu mevzilerde karşılamayı tercih edecektir.

Bütün bunlar olurken, elbette Türkiye Suriye’de elin¬den geldiği kadar ABD ve İsrail’in uşaklığım yapacak muhtemel bir rejimin ve yönetimin ortaya çıkmasını da engelle¬meye çalışmalıdır. Yani Suriye halkının özgür iradesi ile onaylamadığı emperyal kökenli siyasal oluşumlara pirim verilmemelidir. Aksi takdirde ABD ve İsrail güdümündeki Suriye, Türkiye için Esed yönetiminden daha da tehlikeli olabilir. Gerçi özellikle 1967 Altı Gün Savaşları’ndan sonra diktatör Arap rejimlerinin İsrail’le el akından işbirliği yaptığı bilinmektedir. Hatta İsrail Dışişleri Eski Bakam T. Livni İsrail’in Gazze saldırısı devam ederken, açıktan, hem de Kahire’de olduğu bir sırada İsrail’in Hamas’ın başını ezmesinin bölgedeki Arap rejimleri için de bir şans olduğunu deklere etti. Yani Hamas demokrasi ile iş başına geldiği için böylesi İslamcı bir hareketin diktatör Arap rejimlerinin sonunu getirecek bir potansiyeli içinde taşıdığını ima etti. Bütün bunlar ideolojik bir saplantıdan öte aklıselim bir siyasal anlayışla düşünüldüğünde AK Parti’nin Suriye politikası başarısız değildir. Zira yakın bir tarihte Baascı faşist Esed rejimi iktidardan çekilmek zorunda kaldıktan sonra AK Parti’nin Suriye politikasının temelde Türkiye’nin menfaatlerini ve bölge barışını önceleyen rasyonel ve pragmatik bir stratejik derinliğe dayandığı ve ne derece isabetli olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

Peki, efendim Türkiye Irak’ta ABD katliam yaparken niye seyirci kaldı?

Muhalefet haklı olarak sürekli bu eleştiriyi tekrarlıyor. Ancak unutmayalım ki, ABD maalesef Irak’a emperyal ül¬kelerin noteri konumuna İndirgenmiş BM kararı ile girmiş¬tir. Yani olay İngiltere ve Kanada’nın da içinde yer aldığı uluslararası bir koalisyona dönüşmüştü. Diğer taraftan açıkça ifade etmek gerekir ki, 2002 Kasımında iş başına gelen AK Parti iktidarının ve Türkiye’nin, Irak’ın İşgali konusunda ABD ve müttefiklerini karşısına alacak ne siyasî, ne askerî, ne de ekonomik gücü vardı. Hatta hükümet gelir gelmez darbe tehditleri ve senaryoları ile uğraşmak zorundaydı. Bundan dolayı hükümeti elinde olmayan bir güç nedeniyle suçlamak gerçekçi ve inandırıcı değildir. Yoksa ne Erdoğan, ne de AK Parti tabanı, keza bütün Türkiye Irak’ta olanları, insanlığın yüzkarası uygulamalarını içine sindirmiş değildir. Ayrıca Erdoğan hükümeti bütün zorluklara rağmen en azında, bölgedeki mazlum Türkmenlere ve Kürtlere elini uzatmaktan da çekinmemiştir. Eğer Irak konusunda Türki¬ye açısından başarısız bir durum varsa, şüphesiz o da Irak sınırlarında bulunan Kandil Dağı’ndaki PKK’nın askerî kamplarının boşaltılamaması veyahut halen imha edilememesidir. Bu konuda hükümetin tam anlamıyla başarılı olduğu söylenemez. Elbette ki, PKK kamplarının Kandildeki varlığının sadece Irak hükümeti ve bölgesel Kürt yönetimi ile değil, belki de birinci derecede ABD, keza İsrail ve bazı Avrupa ülkeleri ile ilintili olduğu bilinmektedir. Maalesef PKK’ya, müttefik saydığımız ülkelerin dahi siyasal, ekonomik ve lojistik desteği mevcuttur. Ancak bütün bunlara rağmen Türkiye bu meseleyi özellikle ABD ile masaya yatırarak, gerekirse PKK’ya destek veren ülkelere kesin tavır koyarak çözmek zorundadır.

Azerbaycan ve Ermenistan konusuna gelince; Erdoğan’ın Ermenistan’a yaklaşıp Azerbaycan’ı sattığı şeklindeki eleştiriler iç kamuoyuna yönelik muhalefetin dayanaksız iddialarındandır. Zira Azerbaycan sadece bu hükümet için değil, tüm cumhuriyet hükümetleri açısında millî bir politika konusu olmuştur. Öyle ki, Türkiye’nin resmî değil ama doğuda jeostratejik sınırları Bakü’den hatta Tebriz’den başlar. Dolayısı ile Azerbaycan’ı gözden çıkarmak için kelimenin tam anlamıyla siyaseten deli olmak gerekir. Erdoğan’ın yaptığı şey soykırım ve diğer konularda Türkiye’yi ‘çözüm istemiyor’ diye lanse eden Ermenistan’la diplomatik ve kül¬türel diyalog başlatmak suretiyle esas çözüm istemeyen tarafın Ermenistan olduğunu dünyaya kanıtlamaktır. Yoksa Erdoğan, Azerbaycan’ın haklı davalarında, askerî ve ekonomik düzlemde, Özellikle Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan’a gereken desteği vermiştir. Başka bir ifade ile Türkiye Azerbaycan’ın millî menfaatlerine halel getirecek hiçbir politikayı bölgede uygulamaya koymamış ve hiçbir anlaşmayı da Azerbaycan’ın aleyhine olacak bir şekilde Ermenistan’la imzalamamıştır. Ancak, Türkiye, Esed rejiminden farkı olmayan, camilere kilit vuran, halkı ezen, faşist Aliyev yönetimini uyarmada gerekeni yapmalı ve Azerbaycan halkı ile daha sıkı bir dayanışma içerisinde olmalıdır. Bu bağlamda AK Parti hükümetinin Türk kökenli cumhuriyetlerle ilgili dış politikasının henüz ABD, Rusya, Çin ve İran’ı dengeleyecek ve aşacak düzeyde olduğu söylenemez.

Erdoğan’ın Ermeni Soykırımı İddiaları Konusundaki Politikası

Erdoğan’ın ‘Ermeni soykırımı’ iddiaları konusunda izlediği politikanın bugüne kadar yeterli derecede başarılı olduğu söylenemez. Elbette ki, bu noktada olumlu bir mesafenin kat edilememesinde Ermeni devleti, Ermeni Diasporası ve 1915 tehcir olayını Türkiye’ye karşı siyasal bir koz olarak kullanan Batılı çevrelerin ve Türkiye’deki iç muhalefetin çok büyük bir payı vardır. Ancak bu sadece Erdoğan’nın değil tüm cumhuriyet hükümetlerinin çözemediği bir sorun olmuştur. Hatta bütün cumhuriyet hükümetleri Ermeni Diasporası’nın soykırım iddiaları ve Batı parlamentolarının bu konuda Türkiye aleyhine aldığı kararlarda meseleyi özellikle ABD’de Yahudi lobilerine havale etmekten ve milyonlarca Dolar’ı heba etmekten başka bir etkinlik gösterememiştir denebilir. Erdoğan bu politikayı istisnalar hariç maalesef genelde devam ettirmiş, henüz soykırım iddiaları noktasında bihakkın köklü paradigmal bir değişime geçememiştir… Bu konuda Dış İşleri Bakanlığı’nın ve dış politika danışmanlarının büyük sorumluluğu olduğu açık ve seçiktir.

Ancak Erdoğan Fransız parlamentosunun aldığı sözde ‘Ermeni soykırımını inkar edenlerin cezalandırılması gerektiği’ yönündeki kararından sonra bu politikadan dönüş sinyalleri vererek isabetli bir açıklama yapmıştır. Yani İş sadece Yahudi lobilerine havale edilmeyecek ve kuru bir söylemden öteye geçmeyen hamâsı nutuklarla problem geçiştirilmeyecektir.

Zaten, böylesine bilgi ve yaptırım gücüne dayanmayan bir diplomatik manevra ve mücadele, Türkiye’nin tarihsel yürüyüşüne ve gücüne uygun bir siyaset tarzı değildir.

Peki ne yapılmalıydı?

1. Açık ve net konuşursak, soykırımı tarihi belgelere dayanarak reddetmekle beraber, (ki bu konuda Osmanlı belgeleri açık ve nettir) empati yapılarak karşılıklı acıların ve göç sırasında büyük bir trajedinin yaşandığı açıkça söylenmeliydi. Yani tarihimizde meydana gelen olumsuz hadislerle yüzleşmek ve ders almaktan çekinmemeliyiz. Büyük devletlere ve milletlere yakısın da budur. Böylesi bir yüzleşme bazı mahfil ve çevrelerin iddia ettiği gibi devleti ve milleti güçsüz bırakmaz; aksine güçlü lalar, milletin tarihsel derinliğini ve bilincini olumlu yönde etkiler. Şüphesiz bu yüzleşme tüm cumhuriyet tarihini de kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Elbette ki, yüzleşmeden kastımız doğal yasalara ve bilime aykırı olarak entegrist bir anlayışla tarihi olduğu şekliyle geri getirip tekrar yaşamak, rövanşist duygularla yeniden devri sabık yaratmak değildir. Kastımız yeni nesillere objektif ve hakikatlere dayalı bir tarihsel perspektif ve sağlıklı bir vizyon sunmaktır. Erdoğan, Menemen hadisesinin provokasyon olduğu şeklindeki demeci ve Dersim açıklamaları ile bu tarihsel yüzleşmenin ipuçlarını vermiştir. Şüphesiz bu olumlu bir gelişmedir. Zira mistifıkasyonlar üzerine inşa edilen tarihsel bir yaklaşımdan hiçbir şey çıkmaz. Sonunda birisi çıkar ve gerçeği olanca Çıplaklığı ile yüzünüze vurmaktan çekinmez. Latinlerin söylediği gibi “Manga est veritas et pravalebit”(hakikat yücedir ve mutlak egemen olacaktır.)

2.         Ermeni soykırım iddiaları konusunda üniversiteler en az Ermeniler kadar uzman yetiştirerek olayı bilimsel ve tarihî belgelere uygun olarak akademik düzeyde ele almalıydı. Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde Ermeni kökenli araştırmacıların bizden daha iyi olduğu ve uluslararası düzeyde daha donanımlı eser verdikleri, görsel doküman hazırladıkları ve konferanslar düzenledikleri düşünülürse işin vahameti, yani ne derece eksik çalıştığımız kendiliğinden ortaya çıkar.

3.         Ortaya çıkan eserler dünyanın büyük dillerine tercüme edilmeli, örneğin bu eserler kesinlikle İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Çince, Farsça ve modern Hint dillerine çevrilip dünya kamuoyu bu konuda bilgilendirilmeliydi. Yahudi lobilerine aktarılan paralarla bu işi yapmak işten bile değildir.

4.         Türkiye Batı’nın art niyetli politik yaklaşımlarında daha avantajlı konuma geçmek için özellikle eski Osmanlı topraklarında Batı’nın örneğin Fransa ve İngiltere’nin yaptığı soykırımlar hakkında kapsamlı araştırmalar yaptırtmalı ve bu konuda uzmanlar yeiştirmeliydi.

Maalesef Türkiye’nin Fransa’nın Cezayir, Senegal Vietnam ve diğer sömürgelerinde yaptığı katliamlarla ve siyasî uygulamaları ile ilgili uluslararası düzeyde yeterli soykırım uzmanı dahi yoktur. Türkiye bu konuda en azından Cezayir, Mısır, Tunus, Fas gibi ülkelerle işbirliği yapıp Batı’nın insanlık dışı uygulamalarının bilimsel ve tarihsel bir karnesini yayınlayabilirdi. Hatta bu konuda Fransa ve diğer Batılı ülkelerdeki bilimsel namusu olan araştırmacılarlada işbirliği yapılabilir, keza onları istihdam ederek arşivler açılıp Batı dillerinde bilimsel eserler yayınlatılabilir. Fakat Türk diplomasisinin halen böyle bilimsel zemine ve araştırmalara dayanan bir yapısı yoktur. F. Bacon’un “bilgi güçtür” ilkesi maalesef çoğu kez diplomasimize hakim değildir, istisnalar hariç diplomatlarımızın siyasal aklı henüz resmî ideolojinin yüzeysel ve derinliksiz kalıplarından yeteri derecede sıyrılmış değildir. Bu konuda geç kalınmıştır.

5.         Ermeni çetelerin Anadolu ve Osmanlı coğrafyasında yaptığı Müslüman katliamı en az Ermeniler kadar kararlı bir şekilde belgelere dayanılarak uluslararası kamuoyu bilgilendirilmelidir. Bu bağlamda tarihsel olarak çok yeni olan Ermenistan’ın Karabağ işgali ve Hocalı Katliamı Azerbaycan, Türkî Cumhuriyetler ve İslam ülkelerinin desteği ve işbirliği ile uluslararası diplomatik arenada caydırıcılık bağlamında daima canlı tutulmalıdır.

6.         Uluslararası düzlemde çok etkin olabilecek İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça, İspanyolca, Çince ve Rusça başta olmak üzere, Ermeni meselesi konusunda bilgi ve belgeleri de içeren ve etkili yayın yapacak bir internet sitesi çalışması gerçekleştirilmelidir. Bu siteyle beraber bilimsel belgeleri İçeren araştırma dergileri yayımlanmalıdır.

7.         Avrupa’da özellikle Fransa’ da yaşayan Türk kökenli seçmenlerin etkili bir baskı grubu haline gelmesi İçin etkin önlemler alınarak STK’lar oluşturulmalı Türkiye deki siyasal partilerle bu konuda işbirliğine gidilmelidir.

8.         1915 olayları ile ilgili en önemli Ermeni belgelerinin bulunduğu Boston, Erivan ve Kudüs Ermeni Patrikliğindeki arşivlerin Türk ve uluslararası bilim in-sanlarına açılması sağlanmalıdır. Zira bu noktada Rus arşivlerinin de çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

9. Gerekirse ekonomik ve siyasal yaptırımlar tedrici olarak devreye sokulmalıdır.

Evet daha detaylı stratejik ve taktik planların elbette ki, bundan sonra Erdoğan hükümetinin alacağı kararlara bağlı olduğu açık ve seçiktir. Erdoğan yaptığı son konuşmalarda yapılacak taktik ve stratejik planların ipuçlarını vermiştir. Umarız başarılı olur. Bu önerilerimizin ABD’de alınacak tedbirleri kapsamadığı bilinmelidir.14[10]

Fransa ve Batı’nın Ermeni soykırım iddialarındaki tutumunu sadece Sarkozy gibi açık Türk ve İslam düşmanı politikacılara bağlamak son derece yüzeysel, siyasal ve tarihsel derinliği olmayan değerlendirmelerdir. Zira Türkiye ve İslam’a karşı bu olumsuz ve ırkçı tutum Batı’yı yöneten derin siyasal mahfillerin ve Batı düşüncesini inşa eden tüm düşünce, felsefe, sanat ve kültür çevrelerinin şuuraltı kolektif yapısında bizzat mevcuttur ki, Batı’nın siyasal aklı bu temel paradigmaya göre şekillenir. İstisnalar hele de Yeşiller kaideyi hiç bozamaz.

‘Arap Baharı’ Sonrası Mısır Ziyareti

Şüphesiz Türkiye, Mısır’ın Arap dünyasındaki yerini ve jeopolitik konumunu da dikkate alarak çok yakın ilişkiler geliştirmelidir. Zira Mısır’ın ABD, İngiltere merkezli dış politika anlayışından uzaklaşıp Türkiye, hatta Iran gibi is¬lam ülkeleri ile ekonomik, siyasal, askerî ve kültürel anlamda yakınlaşması belki de ‘Arap Baharı’ndan daha da önemli bir hadisedir. Zira Mısır’ın, ABD ve Batı’nın peykinden çıkması tüm bir Arap âleminin silkinip kendisine dönmesinin başlangıcı olabilir. Bu bağlamda Merhum Erbakan’ın başlattığı D8 projeleri gibi atılımlara hız vermek kaçınılmazdır.

Ancak Erdoğan’ın Mısır gezisinde siyasal tecrübeye da¬yanan, dinsel fanatizm ve mezhepsel çekişmelerden kaynaklanan sorunları halletmek için yaptığı, devlet düzeyinde gerekli iyi niyetli laiklik vurguları gezinin ağırlığını ve mesajını hafifletmiştir denebilir.

Zira bu gezilerde üzerinde durduğu ve net bir şekilde vurguladığı Filistin sorunuyla birlikte; demokrasi, insan haklan, uyanış, adalet, hakça bölüşme, özgür ve âdil seçimler, yerel ve millî kaynakları yabancı güçlere peşkeş çekmeme, öze dönüş, İslam dünyasının birlik ve beraberliği gibi konular vurgulansaydı; belki de daha isabetli ve tesirli olabilirdi.

Kendisinin ve mütedeyyin Müslümanların çok çektikleri, Türkiye’deki militan laiklik uygulamalarım hatırlarsak; Erdoğan’ın gezilerdeki bu laiklik çıkışı Özellikle İhvan-ı Müslimcin gibi İslami çevrelerde olumsuz yankı bulmuştur Gerçi özellikle Tunus konuşmasında meseleye açıklık getirmek istemiştir; ancak önce yaptığı konuşma kadar yankı bulmamıştır.

Erdoğan’ın laiklik tavsiyesinin Kuran’ın özüne gölge düşürdüğünü söylemek doğru olmaz. Ancak mütemadiyen tekrarlanan laiklik tavsiyesinin, diktatör rejimlerden yeni kurtulmuş, çoğunluğu Müslüman insanlardan oluşan bir coğrafyada laiklik vurgusu yapması, en azından İslami çevrelerde yadırganmıştır.

Açıkçası, doktriner anlamda bütün hayatı kutsaldan arındırma şeklindeki saldırgan uygulamalarından dolayı laiklik kavramının hala müslümanların zihinlerinde olumlu bir çağrışımı yoktur. Çünkü bu kavramın bire-bir islam literatüründe ve tarihsel seyrinde karşılığı tam olarak bulunamaz. Öyle ki, İslam medeniyeti dinî, kültürel ve ırkî çoğulculuğu doğal kabul eden, onları birarada yaşatan bir medeniyet olduğu için böyle bir kavrama da ihtiyaç olmamıştır. Bu itibarla laiklik aslında Batı’nın siyasal ve toplumsal, özellikle Hristiyanlığın ve Kilise’nin tarihsel serüveninde daha da anlamlı bir kavramdır. Kanımca Türkiye, Arap ülkelerine model oluşturacaksa ilk ihraç edeceği şey laiklik değildir. Hele de hukukî düzlemde dinin öğretim ve kamu alanlında- ki görünürlüğünü hala çözememiş Türkiye bu anlamda Arap ülkeleri için iyi bir model olmayabilir.

Bazı siyaset eleştirmenleri ve muhalefet partileri Türkiye’nin Gazze’den Fas’a kadar Güney Akdeniz sahilinde uzanan Kuzey Afrika coğrafyasında yeterince etkin olamadığı, bölgedeki, inisiyatifi, Fransa, İtalya, İngiltere ve ABD gibi ülkelere kaptırdığı şeklinde eleştiriler yapmaktadırlar ki, bu eleştiri tarzı Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik gücü ile doğru orantılı değildir. Zira açık konuşmak gerekirse; bugün Türkiye, Doğu ve Güney Akdeniz’de ABD öncülüğündeki, Fransa, İngiltere, İtalya ve İsrail’den oluşan adı konulmamış ittifaka rağmen tek başına dengeleri değiştirecek, yeni oluşan siyasal hareketlere yön verecek güçte değildir. Bu bakımdan sanki Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye bütün bu güce sahipmiş de gereğini yapmıyormuş gibi eleştiri yapmak gerçekçi, insaflı ve isabetli değildir. Zaten yukarıda söylediğimiz resmen adı konulmamış ittifakın Türkiye’nin bölgede etkin olmasına sıcak bakmadığı açık ve seçiktir. ABD öncülüğündeki İsrail destekli Batı’mn, bölgeyi Mısır üzerinden dizayn etme eğilimi muhtemeldir.

Şüphesiz Erdoğan hükümetinin yaptığı şey Türkiye’nin gücü ölçüsünde, bölgedeki halkları ve siyasal güçleri etkileme potansiyeli çerçevesinde, edilgen ve pasif bir konumdan çıkarak aktif bir rol üstlenmek suretiyle bölgedeki emperyal güçlerin tek belirleyici güç olmasını en azından sınırlamak ve Türkiye’nin ve bölge halklarının millî menfaatlerini korumaktır.

BM Konuşması

Erdoğan’ın 22 Eylül 2011’deki BM konuşması, bir manifesto düzeyinde etkin bir konuşma olmuştur, özellikle İslam dünyasında ve İsrail’de yankı bulmuştur. Erdoğan konuşmasında Karabağ’dan, Mısır, İsrail, Filistin, Libya, Somali ve Kıbrıs’a kadar birçok meselede BM’nin aciz kal¬dığını hatta çifte standart uyguladığını bütün bir dünyaya açıkça ilan etti. Bu konuşmanın BM’de NATO müttefiki olan Türkiye’nin Başbakan’ı tarafından yapılması elbette ki, Batı nezdinde daha da anlamlı bir hal almaktadır. Zira hiç abartısız BM nerdeyse ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkelerin merkezi rol oynadıkları NATO’nuıı noteri durumuna gelmiştir. Buna tipik Irak İşgalini Örnek verebiliriz.

“Birleşmiş Milletler örgütü ne işe yarar?” diye düşündüğümüzde ortaya pek parlak bir tablo çıkmıyor. Hakikaten amacı dünyada barışı, adaleti ve huzuru temin etmek mi; yoksa bu görüntü ve kılık altında İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan ülkeleri, özellikle Kissinger’ın deyimi ile bu savaştan sonra ‘tek hâkim siyasal ve askerî güç haline dönüşen’ emperyalist ABD’nin çıkarlarını ve tiksindirici işgallerini manüple etmek, meşrulaştırmak ya da dünya kamuoyunu uyarma, kınama maskaralıkları ile kandırmak, uyutmak mıdır?

Düşünün ki, Güvenlik Konseyi’nde veto hakkına sahip ülkeler sadece ikinci Dünya Savaşı’nın galipleri ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya. Bu emperyal ülkeler Yaka Anlaşması’ndan sonra parselledikleri ve köleleştirdikleri dünyaya barış getirecekler!

Koskoca 1.5 milyarlık İslam dünyasının veto hakkına sahip ve Müslümanları temsil edecek bir ülkesi yok. Hatta Japonya, Almanya, İtalya gibi kalkınmış ülkeler de ikinci Dünya Savaşı’nda yenik sayıldıklarından, beş daimi üye sıfatını alamıyor. 1 milyarın üzerindeki Hindistan’ın bile adı anılmıyor. Öyle ki, Hindistan, Çin hariç dört daimi üyenin nüfusundan daha fazla nüfusa sahip. Bir bakıma bu durum merhum Necip Fazıl Kısakürek’in “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa…” mısrasını anımsatacak bir yetki paylaşımı. Ve şimdi böylesine eşitsizlik, adaletsizlik ve kuvvet esasına göre kurulan örgüt güya dünyada barışı, emniyeti ve huzuru sağlayacak! Savaşları önleyecek! İsrail ve ABD’nin işgal ve cinayetlerini durduracak! Böylesi maskaralık ve aldatmaca karşısında eskilerin deyimi ile “Vatikan’ın cümle kardinalleri Papa ile beraber yek avaz ağlasalar” yeridir. Erdoğan BM’nin bu eşitsiz yapısına da vurgu yapsaydı belki de daha fazla yankı uyandırabilirdi.

Yine de Erdoğan, kendi imajına, Türk milletinin büyüklüğüne ve tarihsel yürüyüşüne, mazlum ulusların haklarını korumaya yönelik son derece uygun ve etkin bir duruş sergilemiştir,

Türkiye İsrail İlişkileri ve “One Minute” Hadisesi

Aslında tarih boyunca Müslümanlarla, özellikle Türklerle Yahudiler arsındaki ilişkiler, istisnalar dışında hep olumlu olmuştur diyebiliriz. Hatta Yahudiler Joseph Nassi ve ailesi sayesinde Kanuni’nin Hürrem’den oğlu olan II. Selim (San Selim) döneminde neredeyse Osmanlı sadaretini tam manasıyla kuşatmışlardır denebilir.

Yani Batı medeniyetine kıyasla Yahudiler İslam ülkelerinde en azından daha rahat yaşamışlardır. Öyle ki, Hıristiyan Avrupa’nın yaptığı gibi İslam dünyasında soykırıma uğramamışlardır. Keza sistematik bir antisemitizmle de karşılaşmamışlardır. Bu gerçeği kadim Yahudi Filozofu Maymonides ve yine çağdaş Yahudi tarihçisi Bernard Lewis açıkça itiraf eder. Hatta İspanya’daki soykırımdan kaçan Yahudilere II. Bayezid (1492) döneminde Osmanlı’nın kucak açtığını bilmeyen yoktur.

Cumhuriyet dönemimde ise cumhuriyetin yeniden inşası sürecinde özellikle Trakya ve Selanik merkez olmak üzere Yahudi kökenli Sabetaycıların siyasî, kültürel, iktisadî ve ilmî alanlarda çok önemli roller üslendikleri de yakinen bilinmektedir. Öyle ki, Türkiye 14 Mayıs 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan edince İsrail’i ilk tanıyan ülkelerden ol¬muştur. O tarihten itibaren de, Türkiye-İsrail ilişkileri İslam ülkelerinin tepkilerine rağmen, askerî, ekonomik, istihbarî konularda hep güçlü olmuştur.

Evet, fazla detaylara girmeden İsrail-Türkiye ilişkileri görünürde hep iyi olmuştur diyebiliriz. Tâki İsrail’in Gazze işgali ve Erdoğan’ın Davos’taki ‘One minute!’ çıkışı ve ‘Mavi Marmara’ hadisesine kadar.

Peki ne oldu da birden bire ilişkiler kopma noktasına geldi. Neden Türkiye İsrail’e bu kadar sert çıktı?

Bu sorulara içeride ve dışarıda yazılan bilimsel makaleler ışığında, keza Türkiye’nin iç politik yapısı, siyasî dengeler, Erdoğan liderliğindeki kazandığı pozisyon ve yine İsrail’in bölgede izlediği stratejik politikalar açısından cevap verebiliriz.

Türkiye Neden İsrail’e Bugüne Kadar Net Tavır Takınamamıştır?

Birincisi, Türkiye cumhuriyet ideolojisi ve dış politik eksenle birlikte, istisnalar hariç çoğu damarı İslam’dan ve İslam dünyasının, özellikle Arap İslam coğrafyasının problemlerinden kopuşu simgelemektedir. Zira bu kopuş sadece politik değil, aynı zamanda kültürel, tarihsel, ontolojik ve epistemoljik bir kopuşu da içeren derin bir paradigmaya dayanır. Türk devletinin aydınlanmacı Batıcı ideolojisi ve dış politika anlayışı İsrail’e tavır almaya uygun değildir. Zaten Lozan Antlaşması da böyle bir tavır alamayacağını hukukî düzlemde zımmen içeren bir olgudur. Cumhuriyet dönemi dış politika anlayışı çoğunlukla halka rağmen İslam dünyasını dışlayan Washington ve Avrupa merkezli bir konsepte oturmaktadır. Hatta ABD ve Avrupa kökenli finans kapitalin İslam dünyasında mekik dokumasına, cirit atmasına, kaynaklarını sömürmesine rağmen. Bu dönemde Vuslatın nihâî limanı artık Batı’dır. Bundan dolayı Filistin meselesinin güvenlik problemleri hariç cumhuriyet ideolojisi için pek bir ehemmiyeti yoktur.

İkincisi, İsrail eski Osmanlı topraklarında kurulmuş olsa bile, İkinci Dünya Savaşı döneminin sonlarında İnönü önderliğindeki güçsüz ve fakir Türkiye’nin İsrail’e karşı siyasî, askerî ve ekonomik yaptırım gücü yoktur. Zira İsrail’i İngilizlerle beraber, ABD ve bütün Avrupa desteklemektedir.

Üçüncüsü, 1948’den itibaren 1953, 1967 Altı Gün Savaşlarında İsrail Batı’nın da desteği ile Arap ordularını perişan etmiştir. Özellikle İsrail 1967’den sonra artık tüm Yahudilerin devleti olma pozisiyonunu kazanmıştır. Bu bağlamda Batı’ya son derece bağımlı olan Türkiye’nin İsrail’e karşı tavır alma lüksü yoktur.

Dördüncüsü, 1967’de Arapların yaşadığı hezimetlerin ardından diktatör Baas rejimleri resmen olmasa bile el altından İsrail’le ilişkileri sürdürmüşler, Mısır’la İsrail arasında Camp David anlaşması imzalanmıştır. Hatta eski İsrail istihbarat komutanlarından Şalomo Gazit’in de itiraf ettiği gibi 1990 lardan itibaren diktatör Arap rejimleri kendi iktidarlarının zarar görmemesi, seçimle iktidara gelen Hamas benzeri İslamî hareketleri önlemek için İsrail’le Hamas’a karşı siyasî, askerî işbirliği yapmaktadırlar. Bu bağlamda Türkiye’nin İsrail’e tavır takınması zor gözükmektedir:

Beşincisi, Türkiye askerî düzlemde ABD ile beraber İsrail’e bağımlı hale getirilmiştir. Tankların modernizasyonuna kadar. Aynı zamanda İsrail Türkiye’nin her yerini vurabilecek nükleer silahlara ve hava kuvvetlerine sahiptir. Yani bir Yunanistan yahut Ermenistan değildir.

Altıncısı, Osmanlı’da olduğu gibi, cumhuriyet Türkiye’sinde de çok güçlü bir İsrail lobisi vardır. Bu lobiler özellikle eğitim, kültür, sanat, ekonomi ve dış işleri alanlarında çok etkindirler. Hiçbir hükümetin İsrail’e karşı sert bir tavır alması politik açıdan kolay değildir.

Yedincisi, Türk hariciyesi ve kurmay heyeti istihbarat konularında, PKK’ya ve Kürt sorununa karşı Türkiye’yi İsrail’e muhtaç gören bir yaklaşım içerisindedir. Keza kısa ömürlü Refah-Yol hükümeti ve AK Parti iktidarları hariç, uzun bir dönem İran ve Suriye’ye karşı her daim İsrail müttefik ve stratejik ortak olarak görülmüştür. Ayrıca NATO’ya üye olan ve kurmay subaylarını NATO bünyesinde eğiten Türk ordusunun komuta kademesinin İsrail’e yaklaşımı da şüphesiz diğer İslam ülkelerine göre daha olumludur. En azından ortak tatbikatlar yapmaktadırlar.

Öyleyse Recep Tayyip Erdoğan nasıl oldu da İsrail’e “One Minute!” diyerek, uluslararası platformda İsrail’i en sert şekilde eleştirecek bir düzeye geldi? Bunun birçok temel dinamiği var.

1.         Türkiye AK Parti’nin 2007’de ikinci kez iktidara gelmesinden itibaren ekonomik ve teknolojik kalkınmada büyük bir mesafe kat etmiştir. Yani kendi ayakları üzerinde durmaktadır.

2.         Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin dış politikada İslam dünyası ile ilişkileri sıklaştırmak, laiklik elden gider, Türkiye’nin ekseni kayar gibi politik ve jeostratejik açıdan son derece yüzeysel, çarpık ideolojik dış politika anlayışını terk etmesi.

3.         Askerî düzlemde dışa bağımlılık elden geldiği kadar azaltılmaya çalışılmıştır. Hatta F16’ların yazılımını Türk mühendisleri yapmış, İsrail düşman kategori¬sinde gösterilmiştir.

4.         Artık Türkiye’nin dış politikası milletin sosyal muhayyilesi ve siyasal aklı ile uyumlu Ankara ve İstanbul merkezli sahici eksenine oturmuştur.

5.         Türkiye’de darbe koşulları tamamen olmasa bile, çok büyük bir ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

6.         İsrail lobileri eskisi kadar medya ve yazılı basın üzerinde etkiye sahip değillerdir.

7.         Recep Tayip Erdoğan Türkiye’deki İsrail lobilerinin ve onların basın, siyaset, ekonomi ve ordudaki kripto temsilcilerinin darbeci odaklara ve Ergenekon ben¬zeri oluşumlara destek verdiklerini, AK Parti’yi İktidardan uzaklaştırmak istediklerini ve bu konuda si¬yasal bir zemin hazırlamak için çaba sarf ettiklerini yakinen bilmektedir. Belki de İsrail’e esas öfkesi tam bu noktadan kaynaklanmaktadır.

8.         Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Siyonist İsrail’in sadece Gazze ve Filistin için değil uzak bir vadede tüm bir bölge için tehdit olduğunun bilincindedirler. Keza Türkiye hükümeti ABD’de yayımlanan ünlü Yahudi dergisi ‘Kivinium’da İsrail’in bölgedeki stratejik amaçlarının tüm bir bölgeyi destabilize edip, kabile, ırk ve mezhepsel baz da bölüp yönetmek olduğunun farkındadır.

9.         ABD ve dünya ölçeğinde yaşayan Yahudilerin önemli bir bölümü İsrail’in izlediği, yayılmacı, ırkçı ve katliamcı politikaların genel Yahudi çıkarlarına ve Yahudi imajına zarar verdiklerini seslendirmeye başlamışlardır.

10.      Türkiye İsrail’in PKK ve benzeri oluşumları desteklediğini, lojistik destekten, istihbarat paylaşımı dâhil silah ve eğitime kadar birçok konuda yardımcı olduğunu yakinen bilmektedir. Öyle ki, İsrail basınında ayrılıkçı Kürtlerden ‘stratejik ortak’, ‘kaybolmuş 12. Kabile’ olarak bahsedilmesi boşuna değildir.

1. Gazzede’ki insanlık dışı kadiamlar insan haklan konusundaki hassasiyetini, mazlumlardan yana olma ve ümmet bilincini her zaman koruyan Recep Tayyip Erdoğan’ın sabnm taşırmışür. İşte Davos’ta “One minute!” diyerek İsrail’e sert çıkmasının nedeni budur. Şüphesiz Mavi Marmara olayı ise ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. Ancak hemen belirtelim ki, Mavi Marmara olayında taktik ve stratejik hata yapılmıştır. Bu girişimi yapan bireylerin İsrail devlet aygıtını ve Siyonistleri gerçek anlamda tanımadıkları, son derece sorumsuz davrandıkları söylenebilir. Zira SS Patria olayında olduğu gibi kendi ırk ve dindaşlarını öldüren İsrail’in Mavi Marmara’daki insanlara hiç acımayacağı hesaplan¬malıydı. Ayrıca Türk savaş gemilerinin en azından uluslararası sularda gemiye eşlik etmesi belki faciayı önleyebilirdi.

Evet son bir analiz yaparsak ‘One Minute’ çıkışını ve İsrail’le ilişkileri bu bağlamda anlamak zorundayız. Yani ‘One Minute’ hadisesi önceden planlanmamış, spontane gelişmiş olsa bile ifade ettiği anlam ve siyasal sembol olma itibarı ile bölgesel güç konumuna gelen, bölgede oyun kurucu olan, siyasal, ekonomik, askerî, kültürel ve tarihsel gücü ile büyüyen Türkiye’yi betimlemektedir.

SONSÖZ

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Recep Tayyip Erdoğan halen Türkiye’de tüm politik dengeleri değiştirecek tek siyasal fenomen olma özelliğini sürdürmektedir. Bu durumun artıları olduğu gibi şüphesiz handikapları da mevcuttur.

Zira muhalefetin çok cılız kalması, iktidarın alternatifsiz olması, demokrasilerde iktidarı muhtemel sosyo-politik ve ekonomik hatalarda frenlemeye yetmeyebilir.

İktidarların güçlü muhalefetin yapıcı eleştirilerini ve nefesini ensesinde hissetmesi hem topyekün ülke açısından, hem de iktidarın teyakkuz halinde olması, alternatifsiz olmadığını düşünüp psiko-patolojik düzeyde narsistleşmemesi bakımından son derece olumludur.

Zira eleştirinin, toplumsal reaksiyonların, taleplerin, keza bu talepleri ve eleştirileri siyasal düzleme taşıyan muhalefetin olmadığı yönetim biçimlerinde çürüme ve yozlaşma kaçınılmazdır. Bu bağlamda Erdoğan demokrasi anlayışını ‘çoğunlukçu’ düzlemde değil de, azınlıkları göz ardı etmeyen, onların haklarını sonuna kadar garanti altın alan ‘çoğulculuk, boyutunda sürdürürse; toplumsal barış ve uzlaşma noktasında Türkiye için daha da faydalı olabileceği söylenebilir.

Filhakika Erdoğan bu güçlü karizmatik liderlik özelliğini Türkiye’nin büyümesi, gelişmesi, âdil bir paylaşma temeli üzerine dayanan ekonomik bir modele dönüştürme noktasında kullanmaya devam ederse, yine cârî açıkla beraber, ithalatın ihracata oranını makul bir düzeye getirebilirse, işsizlik sorununu aşıp gelir dağılımındaki uçurumu, kendine oy veren geniş halk kidelerinin lehine dönüstürebilirse, Türkiye için âtînin en az mâzî kadar parlak olacağını söyleyebiliriz. Bu bağlamda Erdoğan hükümetinin depremleri ve kadim mîmârî anlayışımızı merkeze alan bir yaklaşımla, popülist bir politikaya kapılmadan milletin ve devletin bekası için şehircilik ve mîmârî konularda ekoloji ile uyumlu bilimsel, hukukî yaptırımları önceleyen radikal kararları alması kaçınılmazdır. Bu itibarla konuşmalarında Erdoğan’ın iktidara dahî mal olsa gerekli düzenlemeleri yapacağını deklare etmesi şüphesiz olumlu bir gelişmedir.

Erdoğan’ın bu zamana kadar ekonomik düzlemde ve içte izlediği politikaların istisnalar hariç başarılı olduğu konunun uzmanları tarafından itiraf edilen apaçık bir gerçekliktir. Bundan dolayı Erdoğan ekonomideki başarısı ile beraber karizmatik kişiliğini Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal yürüyüşü ile ilintili, evrensel değerleri göz ardı etmeyen bir eğitim, öğretim, sanat ve kültür alanında da sürdürürse hakikî anlamda bir değişimin ve dönüşümün altına imza atacağı kuşkusuzdur. Zira Marks’ın iddia ettiğinin aksine üst yapıda yani zihniyetlerde, kültürde, sanatta, eğitimde meydana gelmeyen değişimler kalıcı ve olumlu değişimler değillerdir.

Yani milletlerin ve toplumların hayatındaki tek belirleyici dinamik ekonomi merkezli dönüşümler değildir. Bu bağlamda Erdoğan Eğitimde paradigmal bir değişim ve dönüşüm isteyen bir perspektifle yeni bir eğitim ve öğretim anlayışına kararlılıkla giderse şüphesiz ülke ve genç nesiller açısından son derece olumlu bir başlangıç olacaktır. Öyle ki merhum Cemil Meriç tam bu noktada şöyle söyler: “İmansız ve idealsiz nesiller türettik. Pusuda bekleyen yabancı ideolojiler setleri yıkılan ırmaklar gibi yayıldılar ülkeye.”

Artık Türkiye yeryüzü ölçeğinde yeni bir dönüşümün, yeni sosyo-politik, ekonomik, hukuksal ve jeopolitik yapılanmalardan kaynaklanan yeni muhtemel siyasal ve toplumsal hadiselerin meydana geleceği önemli tarihî bir sürece girmiştir.

Bu bağlamada Erdoğan hükümeti içeride aldığı halk desteğinin sorumluluğu ve bilinci ile tüm toplumsal sınıfların üzerinde uzlaşacağı sosyal bir kontratla özgürlükleri ve insan haklarını merkeze alan ‘sivil bir anayasa’ yapmaya öncülük ederek ideoljik devlet anlayışını tasfiye etmeye devam etmelidir. Aksi takdirde tarihsel ve toplumsal sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. Bu bağlamda Erdoğan’ın önündeki en önemli meselenin Kürt sorunu ve terör olduğu kuşkusuzdur. Erdoğan hükümeti konunu siyasal müzakereler ve kültürel haklar noktasında çözümünde önemli adımlar atmasına rağmen PKK terörü ile silahlı mücadele de biraz geç kaldığı söylenebilir.

Erdoğan’ın sorunun çözümü için siyasal müzakere ile beraber askerî operasyonlara devam etmesi kaçınılmazdır. Ancak belirmekte yarar var ki, Bülent Arınç’ın “iyi ki bu ordu ile savaşa girmemişiz” sözünü hatırlarsak askerî operasyonlarda geç kalma nedenlerinden birisi de Orgeneral Necdet Özel’den önceki komuta kademesinin Ergenekon davası nedeniyle ve genel itibarı ile hükümete karşı takındıkları zaman zaman muhtıralı, darbe odaklı siyasal tavır olabilir. Zira sivil irade ile askerî komuta kademesi arasında güven bunalımı varsa askeri operasyonları yapmak büyük bir risk gerektirebilir.

Diğer taraftan iç siyasetle ilgili bir endişe de Erdoğan’ın demokrasiyi ‘Çoğunluk’ üzerinden mi yoksa ‘Çoğulculuk’ üzerinden mi okuyacağı sorunsalıdır. Bu bağlamda Erdoğan bu zamana kadar demokrasinin mutlak olarak sayısal çoğunluk üzerinden okunması gerektiğine dair bir beyan vermiş değildir. Hatta birçok konuşmasında idareyi ve siyasal sistemi sayısal çoğunluk üzerinden dizayn etmeyeceğini ilan etmiştir. Bu politikanın otoriterleşmeye meydan vermemek için devam etmesi ülke açısından elbette hayati öneme haizdir. Bu yeni anayasa sürecinde daha da netleşecektir. Dolayısı ile Erdoğan’ın gücünün çoğunluğun diktatoryasma kayacağı şeklindeki eleştirileri erken bir eleştiri olarak kabul etmek gerekir.

Diğer taraftan Erdoğan sonrasında, partiyi deruhte ede-bilecek, partinin birlik ve beraberliğini koruyabilecek bir lider adayının ortaya çıkabilmesi, gelecekte AK Parti’nin Türkiye siyasetinde varlığını sürdürmesini sağlayacaktır.

Dolayısıyla Erdoğan’ın kendisinden sonra lider olması muhtemel bireyler için parti içi demokratik koşullan objektif ve adalet merkezli bir anlayışla inşa etmesi, monarşik ve vesayetçi bir anlayıştan uzak durması, AK Parti’nin siyasal düzlemdeki tarihsel yürüyüşünü şüphesiz daha da sağlıklı ve uzun Ömürlü kılacaktır.

Dış politikaya gelirsek; şüphesiz Erdoğan’ın Davos çıkışı genel olarak ‘Arap Baharı’ ve Filistin meselesine yaklaşımı, %50 ile genel seçimleri üçüncü kez kazanması Türkiye’nin bu yeni yapılanmaya başlayan süreçte ulusal ve uluslararası ölçekte nasıl bir dış politika izleyeceğinin ipuçlarını ve sinyallerini vermesi bakımından çok anlamlıdır. Ancak burada önemli olan, bu yeni süreçte ve konjonktürde Türkiye’yi yöneten ve muhtemel olarak yönetecek iktidarların, tarihsel, toplumsal, siyasal, stratejik derinliği olan bir vizyondan yola çıkarak, bu milletin sosyal muhayyilesine uygun bir siyasal akılla ülkeyi yönetmeleri, ona göre planlar yapmak ve tedbirler almak sureti ile hem içte hem de küresel düzeyde bu millete hak ettikleri yeri ve pozisyonu kazandırabilmeleridir.

Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal yürüyüşünden uzak, yüzeysel ideolojik anlam ve kavram çerçevelerine oturan, bir iç ve dış politika anlayışı ile artık uluslararası ve bölgesel düzeyde etkin, saygın ve güçlü bir pozisyon kazanamayacağı bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır. Bu resmî ideolojik, risksiz, bağımlı, kırılgan ve edilgen karakterli, Türkiye’nin hayatî menfaatlerini, jeokültürel, jeopolitik ve jeostratejik konumunu bihakkın kuşatamayan, tarihsel ve toplumsal serüveniyle tezat teşkil eden dış politika anlayışının Erdoğan tarafından aşılmaya çalışılması şüphesiz ülkemizin yararına olacaktır.

Elbette ki, bu Önemli paradigma değişimi iç ve dış politikada birtakım riskleri beraberinde getirecektir. Ancak iç ve özellikle dış politikada ‘hesaplanmış risk’ almayı beceren yani B, C planları olan, kararlı ve cesaretli iktidarların muhtemel handikapları ve tehlikeleri aşmaları mümkündür. Bu bağlamda Erdoğan hükümetinin elbette kİ, hesaplanmış risklerle birlikte A, B ve C planlarına göre hareket ettiğini düşünmek için birçok sebep mevcuttur.

Kuşkusuz Erdoğan’ın İslam ülkelerini de önemli ölçüde kapsayan, yoğun ekonomik ve kültürel İşbirliğine dayanan Çok yönlü dış politika anlayışına içerideki, monşer ve garpzade kökenli politikacılar eski diplomatlar ve onlarla ilintili olan, Türkiye’nin laiklik ve Batı ekseninden saptığını iddia eden mahfiller tarafından amansız muhalefet yapılacaktır. Bu muhalefet tarzı doğal olarak harekete geçecektir. Ancak burada önemli olan hükümetin saptadığı bu dış politika anlayışında kararlı ve istikrarlı durmasıdır. Türkiye bölgede sadece ABD’nin ve İsrail’in menfaatlerini ve stratejik vizyonunu takip etmekle Ortadoğu’da güçlü bir şekilde varlığını ve güvenliğini sürdüremez. Bu bağlamda Türkiye ne olduğu belirsiz laiklik tartışmalarını ve ideolojik kamplaşmaları bir tarafa bırakarak cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle Atatürk dönemi sonrası son derece ihmal edilen ve bölgede Önemli bir jeopolitik ve ekonomik güce sahip olan Suudi Arabistan Krallığı ile ekonomik, kültürel, sosyal hatta askerî ilişkileri güçlendirmek zorundadır. Zira Suudi Krallığı üzerinde önce İngiltere’nin ve sonra ABD’nin açık etkinliğinin boyutları noktasında, derinlemesine stratejik ve siyasal bir analiz yaparsak bu etkin olma biçimi daima Türkiye’nin aleyhine olmuştur.

Bugün Türkiye’nin bırakın Kudüs, Kerkük, Musul, Gazze gibi coğrafyamızın ve tarihimizin doğal uzantıları durumunda olan bölgeleri, artık Adriyatik’ten Çin Seddi’ne hatta Malezya ve Endonezya’ya kadar olan geniş bir coğrafya diliminde olacak hadiselerde ‘bize ne, bizi ilgilendirmez’ deme lüksü kalmamıştır. Ancak önemle belirtmek gerekir ki, Türkiye özellikle güney politikasında Iran faktörü¬ne dikkat etmek zorundadır. Zira ABD ve İsrail kaynaklı projelerin özellikle İran’ın nükleer programı ve devrim ihraç etme çabasında olduğu gerekçesi ile Türkiye ve İran’ı bir çatışmanın eşiğine getirmek istedikleri öteden beri bilinmektedir. Öyle ki, ABD’nin Irak’ı terk etmesinden itibaren İran ve Türkiye’nin bu oluşan boşluğu doldurmak için azamî gayret sarf edeceği, bölgeyi kontrol etmek isteyecekleri açıktır. Böylesi bir durumun Türkiye ve İran arasında zaman zaman kendisini hissettiren bölgesel rekabeti daha da tırmandıracağını söyleyebiliriz. Şüphesiz bu millî devletler açısından doğal bir durumdur. Ancak burada önemli olan rekabet ortamını, Kasrı Şirin Antlaşmasından itibaren hiçbir önemli sorun yaşamadığımız İran İslam Cumhuriyeti ile muhtemel bir sıcak çatışmanın eşiğine getirmeden her iki ülkenin yararına olacak bir şekilde sürdürebilme başarısını ve becerisini gösterebilmektir. Zira bilindiği gibi, Osmanlı’nın Safevi Devleti ile olan çatışmaları, doğu sınırını bir türlü güvence altına alamaması Osmanlı’nın Avrupa karşısında daima güçsüz ve zayıf düşmesine yol açmıştır.

Türkiye’nin ABD’nin bölgeyi terk etmesi ile başlayacak bir süreçte etnik ve mezhepsel bir politika yapmaktan kaçınması şüphesiz daha da isabetli olacaktır. Zira Şiileri ve Kürtleri dışlayarak sadece Sünni ve Türkmenler üzerinden bir siyaset yapmanın Türkiye’nin bölgedeki, etkinliği ve menfaatleri noktasında bir handikap olduğu bilinmektedir. Öyle ki, Kürtleri ve Şiileri hesaba katmadan yapılacak bir dış politikanın, özelde Irak’ta, genelde tüm Ortadoğu’da şansı olmayacağı açıktır. Bilindiği gibi bundan önceki hükümetlerin hariç Türkmen merkezli dar bir bölgeyi içerisine alan dış politika anlayışı Ortadoğu’da gereken başarıyı gösterememiştir

Bu itibarla Türkiye Ortadoğu’da İran’la keza Irak, Kürt Özerk Bölge Yönetimi ve Suriye ile dengeleri iyi korumalı ve diplomatik ilişkilerini çatışmacı değil kesinlikle ortak çıkarlar ve dostluk temeli üzerinde yoğunlaştırmalıdır.

Zira Iran ile yapılacak muhtemel bir çatışmanın ve sürtüşmenin her iki ülkenin de yararına olmadığı hatta her iki ülkenin böyle bir sıcak savaşta büyük bir yıkım ve çöküşle karşılaşacağı aklı başında olan yerli yabancı tüm stratejisyenler tarafından kabul edilmektedir.

Bundan dolayı denilebilir ki, İran ve Türkiye İlişkileri ABD’nin bölgeyi askerî anlamda terk etmesiyle daha da önem kazanacaktır. Bu bağlamda Erdoğan hükümetinin hiçbir provokasyon ve yönlendirmelere pirim vermeden İran’la aklı başında, her iki ülkenin çıkarına bir politika yürüttüğü söylenebilir. Umarım bundan sonra da bu böyle devam eder. Zira Türkiye’nin menfaati iran’la çatışmadan ve gerilim politikasından değil, bilakis iyi dostluklar ve ilişkiler kurmasından geçmektedir. Tarihsel serüvenimiz ve tecrübemiz bu yargımızın en büyük delilidir.

Diğer taraftan Türkiye, İsrail ile ilgili görüşlerini ve ilişkilerini elbette, İran gibi İsrail’in tamamen yok edilmesini içeren antisemitik bir temele oturtmamalıdır. Zira böyle bir anlayış, Türkiye’nin tarihsel yürüyüşüne, keza İslam’a ve özellikle de Osmanlı deneyimine aykırıdır. Ayrıca İsrail problemine böyle bir bakış açısı ile yaklaşmak da Türkiye’nin stratejik menfaatlerine aykırıdır. Yahudi milleti varlıklarım Filistin topraklarında, keza Kudüs’te, Hz. Davud’un Kudüs’ü M.Ö. 1000 yılları dolayında Yebusilerden almasıyla irili ufaklı da olsa daima korumuşlardır. Yani Yahudiler, İsrailoğulları İbranice deyimle “Bene Yisrail”, bölgede türedi bir millet değillerdir. En azından 3000 yıldır bu topraklardaki varlıklarını, sürgün dönemleri dâhil, küçük koloniler şeklinde de olsa bile, devam ettirmeyi başarabilmişlerdir. Bundan dolayı izlenecek politika İsrail’in tamamen yok edilmesini kapsayan bir mantaliteye değil, İsrail’in 1967 ‘Altı Gün Savaşları’ sonucunda işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesi anlayışını merkeze alan, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını önceleyen anlam ve kavram çerçevelerine oturmalıdır. Keza Kudüs’ün kurulacak bağımsız bir Filistin devletinin başkenti olması tüm İslam dünyası için, ayrı bir anlam taşımaktadır. Bu bağlamda özellikle Davos çıkışından sonra Erdoğan hükümetinin, İsrail ile daha dengeli ve mesafeli bir politika izleyeceği, bağımsız bir Filistin devleti için çaba sarf edeceği söylenebilir. Bugün Abdullah Gül ve Erdoğan’ın zaman zaman Filistin söz konusu olduğunda, ‘İsrail’in 1967 sonrası işgal ettiği topraklardan çekilip başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması gerektiği’ yönündeki söylemleri şüphesiz yaptığımız analizlerin isabet oranını artırmaktadır. Bu itibarla Türkiye elbette ki, bölgesel ve küresel düzlemde meydana gelebilecek sosyo-politik, ekonomik ve askeri hadiselere kayıtsız kalamaz.

Dolayısıyla eskiden olduğu gibi “Roma locuta casua finita”, ya da şimdilerde “Washington locuta casua finita” demenin zamanı değildir.

Şimdi “İstanbul/Ankara locuta casua finita” (Ankara/İstanbul konuştu mesele bitti.) demenin zamanıdır. Türkiye’nin büyük tarihsel yürüyüşü, ruh haritası, medeniyet tasavvuru, jeopolitik ve jeostratejik konumu bunu söylemeye elverişli tüm dinamikleri potansiyel olarak bünyesinde taşımaktadır.


[1] Hüsnü Mübarek, Kaddafi ve Bin Ali örneğinde olduğu gibi.

[2] Şikşike: Devenin coşkun ve azgın olduğu bir dönemde ağzından çıkardığı ve sonra yavaş yavaş sönen baloncuk.

[3] 5 Ancak bu okullarda okumayı olumsuz algıladığımız zannedilmesin. Bizim amacımız sadece bir tespit yapmaktan ibarettir. Bu okullardan mezun olup da vatana millete son derece faydalı işler yapan insanlarda çıkmıştır.

[4] 6 Bakınız, www.haberturk.com/gundem 662478isik kosanerden-bomba itiraflar

[5] 9 Örneğin “Ala milleti İbrahim a hanifa” ayeti gibi

[6] 10 Tabii İdris Küçiikömer’den mülhem olmak üzere, keza Avrupa soluyia kıyasladığımızda Türkiye solunun ne kadar sol olduğu, evrensel solla örtüşüp örtülmediği tartışmasını bir kenara bırakıyorum.

[7] Ayasofya’nın müze yapılması Batı karşısında bir geri adım ve korkaklık olarak algılanmaktadır. Sonra aslî görevi ibadethane olarak inşa edilen bir mabedin, müzeye dönüştürülmesi din ve vicdan özgürlüğü ilkesine aykırıdır.

[8] 12 Rûm Sûresi 41-42, Hûd Sûresi 84-94, Ankebut Sûresi 36-37, A’raf Sûresi 73-79, 80-84, 85-94, İsra Sûresi 4-7’de anlatıldığı gibi

[9] 13Ben Bu Ortadoğu kelimesini hiç sevmem, kime göre Ortadoğu? Bize göre olmadığı kesin, doğrusu kavram bizim sinyal aklımızın tarihimizin ve kültürümüzün  ürünü değil. Bizim siyasal ve tarihsel aklımızda Kudüs ,Şam ,Basra , Musul, hicaz, eyaletleri vardır o kadar.

[10]  14 Bu konuda Samiha Ayverdi’nin ‘Türkiye’nin Ermeni Meselesi’ adlı kitabı okuyucular için iyi bir başlanğıç olabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir