SOYGUN RÜŞVET CİNAYET – İŞTE DERİN DEVLET – ARAŞTIRILAMAYAN MECLİS ARAŞTIRMA KOMİSYONU RAPORLARI

300 SORUDA ERGENEKON İDDİANAMESİ
7 Ekim 2017
VATAN MİLLET SAKARYA – ÇETE PARTİ MAFYA
7 Ekim 2017

SOYGUN RÜŞVET CİNAYET – İŞTE DERİN DEVLET – ARAŞTIRILAMAYAN MECLİS ARAŞTIRMA KOMİSYONU RAPORLARI

Zaman,
günün ihtiyaçlarına göre de
ğişse de ülkemizde değişmeyen, her
se
çim zamanı alışık olduğumuz bazı tartışmalar ve
geli
şmeler vardır. Bunlardan bir tanesi de
yeni gelen hükümetin, eski hükümeti kötüleyerek, onların ülkeyi mahvettikleri
tarzındaki söylemleridir. Bu söylemlerinde bir enkaz devraldıklarını ancak
kendileriyle yeni bir ba
şlangıç yaptıklarını ve her şeyi
düzelteceklerini vaat etmeleridir. Kısacası biz onlara benzemeyiz tarzındaki açıklamalarıdır.
Bu amaçla
ilk olarak yeni gelen hükümet, hem hasmı olan eski hükümeti yıpratmak için, hem
de kendi açıklarını kapatmak için yolsuzlukları, rü
şvetleri,
hortumları ara
ştırmak için bir araştırma
komisyonu kurulur.
Ülke insanı acaba her şey bu sefer
düzelecek mi diye ümit ederken ara
ştırmalar uzayıp gider.
Bas
ın konuya olan ilgisini kaybeder. Araştırma komisyonuna
verilen sürede zaten dolmak üzeredir.
Bu
konuların çözüme ula
şamamasındaki pek çok sebebinden
bir tanesi de konu muhataplarının Devlet Sırrı ve Ticari Sır kavramlarının
arkasına saklanmalarıdır. Bu tarz engellerle sumen altı edilmi
ş birçok
konuyu incelemek üzere Semih Hiçyılmaz bu kitabı hazırlamı
ştır.
BİR UÇAK HİKÂYESİ 
1975
yılında 4. Ana Jet Üs Komutanlı
ğında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin
Alpkaya’nın da katıldı
ğı bir törende F–104
Starfighter’ler Hava Kuvvetleri Filosuna katılmak üzeredir. Gökyüzünde süzülen
F–104’ler gözükmeye ba
şlamıştır. Piste
ini
şe geçtiği sırada anormal bir durum olur ve
uçak yalpalaya yalpalaya ini
şini tamamlamaya çalışır. Uçağın tekerleği kanguru
misali bir yere de
ğiyor bir havalanıyordur.
Nihayet uçak ini
şi zorda olsa başardıktan sonra
kabinden
çıkan Pilot Ben böyle uçağın…” diye başlayan küfürleri karşılama
heyetinin bulundu
ğu yerden dahi duyuldu. Diğer uçaklar
kazasız belasız indi. F-104’lerin ini
şinde o gün başka bir vukuat yaşanmadı
Kim bu Lockheed
Bu şirketin Türkiye
maceras
ını incelemeden önce
Lockheed firmasını biraz daha yakından tanıyalım. Bu firmayla alakalı bir ara
ştırma yaptığınızda, büyük oranda rüşvet,
yolsuzluk ve askeri-end
üstriyel karmaşa önünüze çıkacaktır. Yaptıkları uçakların büyük bir kısmı
dünya çapında hep sorunlu çıkmı
ştır. Zaten stratejileri de “Kimsenin
vermek istemedi
ği fiyatlarla kimsenin ihtiyaç duymadığı uçakları üretmektir.
Bunlar
ın satışını da ülkenin
etkililerine r
üşvet vererek sağlamaktadırlar.”
şvet skandalı dünyayı sarsıyor
1976’da
bütün Dünya Lockheed firmasının rü
şvet skandallarıyla sarsılıyordu. Zaten Şirketin Başkanı da yabancı ülkelere uçak satmak
istiyorsan bunun ancak para yedirerek m
ümkün olduğunu söyleyerek
firmalar
ının stratejisini gün yüzüne çıkarıyordu. Bütün Dünyada bu rüşvet olayı araştırılıyordu ve
pek
çok ülkede üst düzey
yetkililer soru
şturma geçiriyordu. Bu olayın Türkiye ayağında ise
kimseden ses soluk
çıkmıyordu. Baskılar üzerine dönemin Milli
Savunma Bakanı Ferit Melen bir açıklamaya yaptı ve Lockheed firmasından
herhangi bir uçak alımı olmadı
ğını belirtti.
Uçak alımının seyri
Kıbrıs barış harekâtından
hemen sonra Lockheed firmasının Türkiye temsilcisi Altay firması Türk hava
kuvvetleri komutanlı
ğına uçak satmak üzere
harekete ge
çmiştir.  Firma
ba
şkanı Nezih Mete Dural bir mektup yazarak kendi eliyle
direk Genel Kurmay Ba
şkanına elden vermek istemektedir.
Nezih Mete’nin Genel Kurmaya gitti
ği gün Genel Kurmay Başkanı odasında değildir.
Mecburen mektubu O günün Plan Prensipler Ba
şkanı İhsan Göksarana verir,
mektup a
çılır okunur ve hiç görülmedik bir
hızla Gelen Kurmaya oradan meclise, meclis uçakları incelemek üzere bir heyetle
İtalyaya gidilir ve Bakanlar Kurulunun onayıyla beraber
22 adet F–104 105 milyon 34 bin dolara fiyatta anla
şma sağlanır. Bütün bunlar,
mektubun verilmesinden alıma kadar geçen süre 6 gündür.
Uçakların nitelikleri üzerine birkaç not
F 104- S
uçakları
şaşalı bir şekilde tanıtımı yapılmaktadır. Bunlara
Avc
ı uçakta denilmekteydi. Oysa
dünyada bu uçaklar için uçan tabut deniliyordu. Bunun denmesinin halı bir sebebi
vardı. Batı Almanya’da bu uçaklardan 175 tanesi dü
şmüş, Japonyada’da
54 tanesi dü
şmüştü. Türkiye’de de Zaten 1997’de
de teknik yetersizlikten hangara çekilmi
şti. Zaten bunun böyle olacağı ilk parti
u
çaktan belliydi. Uçaklar piste
indi
ği anda pek çok parçası kullanılmayacak
duruma gelmi
ş ve bazı parçaların daha önce kullanıldığı ortaya çıkmış. Yedek parçalar ise
normal fiyat
ının 4–5 katına alınmıştı.
Türkiye’de rüşvet iddiaları
1976 Şubatı‘nda,
dünyada Lockheed’in firmasının verdi
ği rüş­vet ve yolsuzluklar ortaya çıkıp, soruşturmalar
yapılırken, Türkiye de bu tartı
şmaların içerisine
girdi. Lockheed firmas
ının Türkiyedeki bazı
yetkililere r
üşvet dağıttıkları açık şekilde
dillendirilmeye ba
şlanmıştı. Soruşturma başlatan
askeri savc
ılık bir süre sonra soruşturmaya
gerek olmadı
ğına kararını verdi. Ancak Millî Savunma Bakanlığı‘nın soruşturma için yeniden
ba
şvurması üzerine soruşturma
tekrardan a
çıldı. İlk İddialar içersinde rüşvetin yanı sıra F104lerin
teknik yetersiz­li
ği iddiaları da vardı.
Lockheed
skandalı patlak verdikten sonra ilk anda ya­pılan açıklamalar kamuoyunu tatmin
etmiyordu. Amerika tarafından yapılan açıklamalarda Türkiye’ye de rü
şvet verildiğini
belirtiyorlard
ı. Böyle giderse kimlerin rüşvet aldığı ayuka çıkacaktı ve bunu
engellemek laz
ımdı.
11 Şubat 1976 günü
Genelkurmaydan gelen bir telefonla Korgeneral Musa Ö
ğün’ü makama çağrıldı. Makama
gitti
ğinde bir grupla karşılaştı ki bunlar 71
ihtilali ile 80 ihtilalinin ba
ş aktörleriydiler. Musa Öğün,
Genelkurmay ba
şkanı tarafından Lockheed skandalını araştırmakla görevli
komisyonun ba
şına getiriliyor­du. Zaten 1971 ihtilalinde de
kendisine TRT genel müdürlü
ğü verilmişti. Sonucu önceden
belirlenmi
ş bir soruşturma böylece açıldı. Soruşturmalar sürerken,
Amerika’da bir gazetede soru
şturma komisyonundan Senatör Church
bir deme
ç verdi. Demeçte, ”Türk hükümeti bizden resmi
olarak rü
şvet verilen yetkililerin ismini istemedi. Eğer
isterlerse bu isimleri kendilerine veririz” dendi. Ama hiçbir yetkili isim
falan istemedi.
Musa
Ogün’ün soru
şturmayı yürütüyor ancak çağırdığı isimlerin
pek
çoğu ifade veya bilgi vermeye gelmiyordu. Bu arada da
ba
şka bir skandal patlak vermişti. Bu skandal Lockheed firması tarafından Genel
Kurmaya verilen 30 bin dolarlık bir çekti. Genel Kurmay bu çekle okul yaptırıldı
ğını söylüyordu.
Fakat bu kadar
şaibeli bir firmayla yapılan ve bu kadar rüşvetle adı anılan
firmadan gelen bu çek o zamanın Cumhurba
şkanı Süleyman
Demirel
i bile “bu para pek şık kaçmamıştır”
dedirtti. Yinede firmanın yolsuzluklarıyla bu para ayrı tutulmaya çalı
şıldı. Zaten
sonunda da uzun ve çetrefilli bir soru
şturma sürecinden sonra sanıklar beraat
etti. Ba
şta da söylendiği gibi sonucu önceden belli olan bir soruşturmadan
öteye gidemedi.
Meclis Komisyonu raporunda Lockheed skandalı
Lockheed
skandalını Türkiye’de ve Dünyada ara
ştırmak üzere TBMM bir araştırma
komisyonu kurdu ve ba
şına da CHP milletvekili Yılmaz
Alpaslan getirildi. Ancak dönemin ba
şbakanı Demirelin bile rüşvet aldığı
bilinmesine ra
ğmen soruşturma hep engellerle karşılaştı çağırılanlar
gelmedi. Belgelere ula
şılamadı Kısacası devlet
yara almadan yırttı bu soru
şturmadan.
MAFYALAŞAN EKONOMİ VE İHRACATIN HAYALİSİNİ SEVENLER
24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları, Türkiye’nin uluslara­rası sermayenin
denetimine tam olarak girmesinin yolunu açtı. Faiz ve döviz fiyatları serbest
bırakıldı; yapılan kur dü
şürmeyle Türk parasının değeri döviz karşısında
y
üzde
70 oran
ında
de
ğer kaybına uğradı. Fiyatlar serbest bırakılırken, ücretler hızla düşürüldü. IMF ve büyük sermayenin istekleri doğrultusunda, sanayi tarım ve hayvancılığa verilen krediler kaldırıldı. Kaynağı belirsiz her türlü
paran
ın ülkeye girmesi serbest bırakıldı ve kaçakçılık arttı. Sözüm ona uygulanmaya
çalı
şılan bu strateji o günün
ko
şullarıyla uygulanması
pekte mümkün de
ğildi. Çünkü işçi sınıfı, grevlerle, öğrenci gençlik merkezli anti-faşist, anti-emperyalist
hareketlerle son derece dina­mikti. Ancak 24 Ocak Kararları, devrimci hareket
ve i
şçi mücadelesinin terörle bastırıldığı koşullarda uygulanabilir bir
programd
ı. Bu
y
üzden
de 24 Ocak Kararları ancak 12 Eylül darbesinden sonra, sün­gü zoruyla hayata
geçirildi.
Banker adı altında vurguncu kuruluşlar, halkın parasını ele geçirmek için az zamanda çok para kazanacaksınız vaadiyle
halkın elinde ne var ne yok aldı. Tabi sonrasında da yava
ş yavaş iflas etmeye başladılar. Pek çok bankerzede Turgut Özal’ın kapısına dayandı.
Özal o zamanın cuntasından aldı
ğı öz güvenle şu veciz sözü söyledi “Paralarınızı yüksek faize yatırmanın bir riski vardı. Kazansaydınız bana mı verecektiniz?” Böylece, “serbest
pazar ekonomisine” ilk ad
ım atıldı.
12 Eylül cuntasının ilk yaptığı iş; siyasi ve sendikal
faaliye­tlere ve her türlü gösteri ve toplumsal olayların önünü kesmek oldu.
İşverenler bundan aldığı güçle firmalarındaki önder işçileri işten çıkardı. İş güvenliği ve iş hakkı gibi pek çok hak askeri düzeye
indirildi. Ücretleri geri çekildi. Bu dönemde Özal’ın da dedi
ği gibi para gelsin de
nereden gelirse gelsin politikası uygulandı. Bu mantıkla Hayali ihracatçılar
hortladı. Dönemin en itibarlı i
ş adamlarını bu grup oluşturdu. Tabi bunların nasıl devleti hortumladıkları bir süre sonra
ayyuka çıksa da kimse bunlardan hesap sormadı.
Bankerlik ve hayali ihracat, eskiden “kayıt içi” olan ekono­minin
kayıt dı
şına doğru yönelmesi, “kayıt dışı ekono­minin çok hızla bir şekilde büyümesi”; Mafyacıların itibar görmesi ve şirketlerin mafyalaşması, mafyaların itibarlı şirketlere dönüşmesi, şirketlerin birbiri ile ya da şirketlerle devlet arasındaki ilişkilerde, rüşvet, iltimas, adam
kollama ve ya da çek-senet mafyasının rolünün büyümesi, devletin istihbarat ör­gütlerinin
finansmanın da eroin kaçakçılı
ğının başı çekmesi ve devletin
bundan getirim sa
ğlayıp
yasad
ışı işlerini bu yolla finanse
etmesi durumun geldi
ği boyutu açıkça göstermektedir.
Devlet bütçesinin büyük sermaye grupları tarafından soyul­masının diğer bir ayağını da, faizlerin serbest bırakılması oluştur­muştur. Devletin %200–250 gibi faiz oranlarıyla
borç alması devletin ya
ğmalanmasına
sebep olmu
ştur. Bu gelişmeler yüzünden sermaye­, üretim alanlarından çekilip, getirime, faize ve
spekülasyonlara kaymı
ştır.
Bu geli
şmeyle; serma­ye, sadece işçileri sömürmekle kalmıyor aynı zaman da devlet aracılığı ile tüm
emek
çi sınıfların birikimine de el
konulur duruma geliyordu. Kısacası Türkiye kara para aklama cenneti oluyordu.
Kenan Evren
imzalı yasal düzenlemeler
Kara para aklamak için bazı kanunlar bu dönemde yürürlüğe konulmuştur. Yapılan kanun maddesindeki değişiklikler sayesinde hayali
ihracat, altın ve döviz kaçakçılı
ğı serbest bırakılmıştır.
Meclis’te kabul edilen bu yasalar bir kez geri gönderildikten sonra (tabi buda
göstermelik) Cumhurba
şka­nı
Kenan Evren taraf
ından da onaylanmıştı.
Bu sayede kara para aklama işi bizzat devlet eliyle yönlendirilir duruma gelmiştir. Sistemin yıllar
öncesinde olu
şturmuş olduğu kontrgerilla ti­pi örgütlenmeler bu dönemde açık bir şekilde mafyayla işbirliği yapmaya hatta
kendisinin bizzat mafyala
şması yüzünden
mafya, bürokrat ve i
ş adamı
gibi pek
çok
olgu birbiri i
çerisine
girmi
ştir. Kimse bu oluşumun nerede başlayıp
nerede bitti
ğini kestiremiyordu.
Devletin organize ettiği hayali ihracat furyasında Koç gru­buna ait Ram Dış Ticaret’in, hayali ihracat birincisi olması yi­ne aynı tablonun bir gereğidir. Tabi pek çok hayali
ihracat rekortmeni devletten aldı
ğı teşviklerle devletin bazı kurumlarını finanse ediyor ki,
bunlardan cuntacıların partisi MDP’ yi örnek göstermek mümkündür. Sadece bu
bile, devletle bu ki
şilerin nasıl iş birliği içersinde
hareket etti
ğini görmek
için yeterlidir. Bu yüzden o dönemde M
İT’çilerin ve JİTEMcilerin
kar
ıştığı pek çok haraç alma olayını görmek mümkündür.
Kaçakçılarla
ortak zirve
O zamanın Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olan Turgut Özal, ekonomiden sorumlu kişileri yanına alarak, kaçakçılarla bir zirve düzenleyecektir. Türkiye
ekonomisi için düzenlenen bu zirvede alınan kararlarda, her türlü kara para
faaliyetinin Türkiye’den akması için anla
şma yapılacaktır. Türk heyetinin görüştüğü kişiler ise, dünyanın önde
gelen kaçakçısı
Şekerciyan ve altın kaçakçısı Berber Yaşarla (Yaşar Aktürk) saatler süren
toplantı sonucunda kara paranın Türkiye’ye giri
şi ve aklanışı konusunda mutaba­kata
varılacaktır.
Şimdi de bu mafyalaşan ekonomiye ti­pik bir örnek olan hayali ihracat kesitini ele alıp inceleyeceğiz. Referans olarak ta
TBMM belgelerini kullanaca
ğız.
İhracatın
hayalisini sevenler
1970’li yılların sonlarına doğru hayali ihracat denildi mi ilk ak­la gelen
Yahya Demirel olurdu. Tabi bunda Eski Ba
şbakan ve Cumhurbaş­kanı Süleyman Demirel’in yeğenin olması önemli bir faktördür. Mobilya ihraç ediyo­rum
diyerek sunta ihraç etmesiyle ünlenmi
şti. Yahya, o zamanlar ortağıyla İsviçrede bir şirket kurmuş mobilya ihraç ediyorum diyerek sunta
ihra
ç
etmi
ştir. Ardından da cebe kalan vergi iadele­ri ve teşvikler ise cabasıdır.
Yahya ileri bir gelecekte ekonominin kaldırım ta
şı
haline gelecek hayali ihracat yapanlar
ın öncüsüdür. Tabi yaptığı işler bunlarla sınırlı değildir. Hayali
ihracatların ötesinde, uyu
şturucu kaçakçılarıyla ortaklık, yolsuzluklar ve rüşvet, Kıbrıs’ta banka sahibi olma,
kara para aklama; yani mafya ekonomisine
özgü ne
kadar pis i
ş varsa hepsine bulaşmıştır.
1985 yılına gelindiğinde gazeteler de çarşaf çarşaf ihracattaki patlamayı
anlatan haberler yayınlanıyordu. Tabi ki bu ekonominin ve devletin kara yüzünü
saklamak için hazırlanan bir kılıftan ba
şka bir şey değildi. Bir süre sonra şirketler hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Şirketlerin ardındaki hayali
ihracat haberleri çı
ğ gibi büyüyordu. Örtbas etme çabaları fayda etmiyordu. Gedik
her yerdeydi çünkü. Bu olayların üzerine o günün namuslu kalemleri gidiyordu. Yolsuzluk
hayali ihracat kaçakçılık haberleri her tarafta yazılmaya ba
şlandı o zamana kadar ki
namuslu i
ş adamlarının üçkâğıtları ortaya çıkmaya başlamıştı.
Yapılan ihracatın neredeyse tamamı hayali idi. Devletin yöneticilerinin kara
para sahipleriyle yapmı
ş olduğu anlaşmalar, uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve her türlü pis işe nasıl sessiz kaldıkları, sessiz kaldıkları gibi
birde üstüne üstlük bunların te
şvik edilmesi gün yüzüne çıkmıştı. Bunlara nasıl destek olunduğunu, kimin kimi kolladı­ğı, dönen dolapları, yolsuzlukları, bütün bunların bir devlet politikası
haline geldi
ği, TBMM belgelerinde gözler önüne seriliyordu. Belgeler gösteriyordu ki
bu sadece birkaç hükümetin i
şi değil devletin süregelen bir uygulaması haline gelmişti.
Meclis Komisyon raporu, hayâlı ihracat denilen soygunu tarif ederken
akıllara durgunluk verecek yöntemleri madde madde sıralamaktadır da.
İhracat malı diye taşın toprağın gönderilmesinden, malın değerinin yüz misli fazla gösterilme­sine kadar birçok
yöntem uygulanmı
ştır.
Bazen de mal oldu
ğundan yüz
kat fazla g
österilmiş ya da gösterilenle alaka­sı
olmayan bir mal gönderilmi
ştir. Hiç gönderilmemiş bir mal da ihraç edilmiş gibi gösterilip,
belgeler üzerinde de tahrifatlar yapılmı
ştır.
Şimdi kısaca bu uygulamalara
zemin haz
ırlayan
yasalar
ın
hangi d
önemde
çıktığına şöyle bir göz
atal
ım. İhracatta vergi iadesi
uygulama­sının yasal dayanakları 1973 yılına kadar gitmektedir. 1985 yılına
kadar ihracatçıların denetimi, her kurulu
şun kendilerini ilgilendiren yönüyle yapılmış olsa da bir süre sonra bunun Devlet Planlama Teşkilatı tarafından
yapılaca
ğına yönelik bir yazı yazılmıştır. Yazılan yazılarda, ‘ihracatı ar­tırmak ve desteklemek
herkesin g
örevidir’
denilmi
ştir ve işlerin daha hızlandırılması sağlanmıştır.
Hi
çbir
g
örevlinin
“görevimi yapıyorum” diyerek ihracatı engellenmesinin önüne geçilmi
ş ve ihracat yapılması
için sözde önünde ne kadar engel varsa yava
ş yavaş temizlenmiştir. Bununla beraber ihracatı kolaylaştırmak için bol bol mevzuat değişikliğine gidilmiştir. Bu dönemde ne acıdır
ki ihracat patlamasının 3te 2si hayalidir.
Akla burada şu soru geliyor. Holding patronları ve mafya babaları yasadışı kazançlarını aklamaktadır. Peki, ama MİT çalışanlarına ve görevlilere devlet
hangi kara parayı aklatıyor. Devletin elinde olan bu kara paranın kayna
ğı ne­dir? Devlet ne tür işler yaparak bu kara paraya sahip olmuştur?
Bu sorunun cevabını Özel Harp Dairesi’nin yan kuruluşlarında görev ya­panlar kişiler tarafından açıklanıyor. Adı
kontrgerillalarla özde
şleşmiş Özel
Harp Dairesi’ne (adı Kontrgerillayı anımsattı
ğı için Özel Kuvvetler Komutalığı olarak değiştirilmiştir.) bağlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı’nın (TİB) çıkarttığı dergide paranın kaynağı açık açık yazmaktaydı. Kısaca bu raporda Güneydoğudaki uyuşturucu ve kaçakçılık ticaretini nasıl ele geçirildiği ve devlet kontrolü altına alındığını (tabi ki unutmamak gerek
ki bunu ele geçirmek için kaç i
ş adamı kaçırılıp öldürülmüştü) ve
terörle mücadelenin finansmanında bu paradan yararlanıldı
ğı açık açık belirtilmiştir.
Devlet görevlilerinin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını zamanın meşhur uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Baybaşin açıklamıştı.
Kendisine generallerin g
örev verdiğini askeri kamyon ve gemilerle bunları taşıdıklarını söylemişti. Tabi bunlar derhal
reddedilse de bir s
üre sonra gerçekler ortaya çıktı.
Ard
ından
yay
ınlanan
T
ürk
Tarihi Dergisinde ki rapor uyu
şturucu kaçakçılığının devlet eliyle yapıldığının açık bir itirafıydı. Bunu üzerene Ne var ki canım bunda, başta CIA olmak üzere dünyadaki tüm istihbarat birimleri bu
i
şi
yap
ıyorlar denilmişti.
Peki, bu işi yapan kaç firma vardı. Bunları yine TBMM komisyonunun raporlarından görebiliyoruz.
Yapılan inceleme sonuncunda uyu
şturucu ve altın kaçakçılığı gibi işleri yapan 469 firma var
ve bunlar
ın
303
’ünün
devlet finanse etmi
ştir. Biraz geriye gidip baktığımızda
Cumhurba
şkanı Süleyman Demirelin bunlardan 34’üne Devlet üstün Hizmet
Madalyası taktı
ğını göreceğiz.
Kısacası bu pis işlerden görüldüğü üzere ve hatta çok kısıtlı
bilgilere ra
ğmen açığa çıkan sonuç halk tabiriyle
derin devletin geldi
ği noktayı göstermektedir. Bunlardan
dönemin Ba
şbakan’ı bakanları ve
daha pek
çok
bürokrat sorumludur. Sorumlu olmaları yargılanmalarını gerektirmemektedir
elbette. Ülkede yasalarında üzerinde geçmi
şte olduğu gibi pek çok kişi vardır. Bu dönemde ve gelecekte de olmaya
devam edecektir. Bu olaylarda ki bu kadar dar bir bilgi kırıntıları bile bize
şunu gösteriyor ki susurluk
komisyonu ara
ştırmacılarının da dediği gibi “gördüklerimiz aysbergin
görünen yüzü bide suyun altında kalan karanlık kısımları var.”
Altın
kaçakçılı
ğ
ından hayâlı
ihracata Türkiye ekonomisi
Özellikle 80 sonrası Türkiye ekonomisinin işleyişi tüm kapitalist ilişkilerde olduğu gibi amaca ulaşmak için
her yol mubaht
ır
felsefesini benimsemektedir. Hiçbir kural ve sınır tanınmamaktadır. Para gelsin
de nasıl geldi
ği önemli
de
ğil mantığı hâkimdir. Mafya yöntemleri
tüm ekonomiye hâkim durumdadır. Di
ğer bir yandan ülkedeki her türlü sabotaj suikast, bu kaynaklardan finanse edilmektedir.
Türkiye’ye döviz girişini sağlamaktan sorumlu kaçakçılar, devletin üst kesimiyle toplantılar yapıyor, karşılıklı fikir alış verişinde bulunuyorlardı. Bu ünlü kaçakçılardan bazıları MİT ve Emniyetin yetkilileriyle
lokantalarda yemek yerken foto
ğrafları çekiliyordu. Sebepleri
soruldu
ğunda ise Döviz meseleleri konuşuyorduk, buraya görevli olarak geldik gibi cevaplar
veriliyordu. Bu toplant
ılar ve yanıtlar, devletin kaçakçılarla beraber ortak kara para ak­lama işini yürüttüklerinin kanıtıydı. Benzer toplantılar o günde, bugünde sürdü ve
sürmektedir.
Altın kaçakçılığının en fazla yapıldığı dönem 8083 yılları arasındadır. Bu dönemde 400–450 ton altın
yurt dı
şına, kaçak kaçırılmıştır. Kastelli, birçok banka ve dönemin Maliye Bakanı İsmet Sezgin ile Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, o dönemde altın
kaçakçılı
ğına adı karışanlardandı. 4
ton alt
ınla
yakalanan Feyzullah Ayan emniyette verdi
ği ifadesinde, biz bunu başbakan yardımcısının bilgisi dâhilinde yaptık şeklinde ifade vermiştir. Ama ne hikmetse o
ifade tutana
ğı kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştır.
Altın kaçakçılığı davası sürerken yine seçimler olmuş ve çıkan afla o güne kadar 20
yıl olan altın kaçakçılı
ğı cezası, 100.000 TL’yi veren yırtar
duruma gelmi
ştir. Bunların yanı sıra hayali ihracat, altın kaçakçılığı gibi konuları araştırmaya
ger
çekten
niyetli ki
şiler ölüm tehdit edilmiştir. Bunlardan bir tanesi
de DYP Aksaray milletvekili Mahmut ÖZTÜRK’ tür. Öztürk ölümle tehdit edildi
ğini işin içinde çok güçlü kişilerin olduğunu belirtmiştir. Tabi bu güçlü kişiler kim ve kimlerin
tehdit etti
ğine açıklık
getirmemi
ştir. Bu sırada ilginç bir gelişme yaşanır. Öztürk’ün seçim bölgesi olan Aksaray’da partisi feshedilir ve yenisi
seçilmez. Bütün bu olanlar Öztürk, ‘Aksaray’dan beni seçtirmemek istiyorlar’
diye yorumlanır. Zaten bir müddet sonra da Öztürk DYP’den istifa eder.
Ülkede her şey eski tas eski hamam devam ediyordu. Lockheed Komisyonu soruşturmaları sırasında bazı
bürokratların rü
şvet aldığı söylenmiş fakat bunların isminin gün yüzüne çıkmaması için yoğun bir şekilde çabalanmıştır. Tartışmalar sırasında bazı
bakanla­rın da rü
şvet alanlar içersinde olduğu söylenmiş ama bunların isminin ortaya çıkması yoğun çabalar sonucunda
engellenmi
ştir. Bunlardan bir tanesi de Devlet Bakanı Mehmet Ali Yılmaz’dır. İsmi hayali ihracatla anılmaya başlandığında, isim benzerliğidir deyip geçilir. Fakat hayali
ihracat yapan TEKPA’nın Devlet Bakanın M. Ali Yılmaza ait oldu
ğu kesinleşmesi üzerine de hiç bir şey olmamış gibi 3 maymun oynanmaya
devam edilir. Öyle ya patronlara tanınan imtiyaz bakan olununca vazmı
geçilecek.  Hayali
İhracat yapan M. Ali Yılmaz yıllar sonra verdiği bir demeçte kontrgerilla ve yeraltı
dünyasının ili
şkileri üzerine
tecrübelerini anlatır. Demeçte o zamanlar Devletin bazı yasadı
şı oluşumlara başvurduğunu söyler.
Kendince haklı sebepleri de vardır elbette. “O zamanlar biliyorsunuz ki ne
hukuk ne yargı i
şliyor, ne yapalım bizde bu çareye başvurduk der ve devamında da “faili meçhuller bir dönem artıyor, bunlar
yakalanamıyor veya karakollara yanlı
ş kişiler götürülüyor, ya da doğru kişiler götürülse bile ertesi güne
çıkıyorlarsa bu i
şte bir iş var demektir. Bunun arkasındaki güce
dikkat etmek laz
ımdır” diyor söyleşinde.
Hayali İhracat Komisyonu’nun araştırmaları sürerken ko­misyona bilgi
verenler, ilginç bilgiler vermeye devam ediyorlardı. Komisyona ça
ğrılan eski Maliye Bakanı ANAPlı Ekrem Pakdemirli, o
zaman bakan olan Tansu
Çillerin Çukurova Holdinge 250
milyon dolar akredite ödemesi talimatını verdi
ğini söylüyor.
Tabi konu
şmasının bu sırasında teyp kapanıyor devamında ne anlattığı bilinmiyor. Zaten Çukurovanın da adı sürekli rüşvet ve hayali ihracatla anılıyordu.
Çiller Amerikadan döndüğünde kocasını Çukurova’da iş başı yaptırıyor. Tabi bu işin bürokratik kısmıydı. Devletin diğer birimlerinde de işler farklı yürümüyordu. MİT ve Emniyette durum
aynıydı. Kimi devlet için kur
şun atıyordu,
kimi ise hay
âlı ihracat yapıyordu. Bunları yakalanan hayli ihracatçıların bazılarının
kimliklerinden anlıyoruz. Yakalandıkları sırada üzerlerinden M
İT kimliği çıkıyor. Tabi aynı şeyler Emniyet içinde geçerli. Aslında konuyla alakalı pek çok örnek verilebiliyor.
Bunlar
ın birçoğu da belgelerle açık
seçik ortaya dökülmü
ş durumda ama ne hikmettir ki hiçbiri işleme konulmuyor. Yani kuran tezgâhı sağlam kurmuş. İster bürokrat olsun ister
milletvekili, isterse i
şadamı kimse
bunlardan hesap sormuyordu. Sorulmu
şsa da netice alınamıyordu. Başta da denildiği gibi, bunlar sonucu
önceden belli soru
şturmalardı.
1987 yılına kadar Şekercinin temsilciliğini yapmış olan Ber­ber Yaşar (Yaşar Aktürk), 80 sonrası altın, döviz
kaçakçılı
ğı ve hayali ihracat
davalar
ının vazgeçilmez ismidir. Kilisli
olan Berber Ya
şar, İnterpolün listelerinde
en üst sıralardadır. Türkiye’de onlarca dava açılınca
İsviçreye kaçıyor. Orada Tük yetkilileriyle yapılan pazarlık sonrasında geri dönüyor ve kısa sürede beraat ediyordu. Yaşar’a ait Aksaray’daki Zürih
oteli kaçakçılık merkezi, yanın­daki döviz büfesi de para aklama merkeziydi.
Berber Ya
şar’ın tecrübesi
bu i
şte çok
eskiye dayan
ıyordu.
Birkaç ortakla “Kilisliler” adı verilen bir
şirket kuruyordu ve Çukurova Grubu
banaklarından destek alıyordu. Hatırlarsınız hani
şu Tansu Çiller’in kocasını işe yerleştirdiği, sonrasında bakanken
250 milyon dolar usulsüz kredi verdi
ği Çukurova Grubu.
Görüldüğü gibi hayâlı ihracat yalnızca kolaydan para kazanmaya hevesli birkaç kişinin devleti
dolandırmasının çok daha ötesinde bir örgütlenmedir. Açı
ğa çıkan kısmıyla bile 12 Ey­lül cuntasının ve arkasındaki pek
çok güçlü ismin olu
şturduğu yapılanmadır. Yasalar ve mev­zuatlar, Devlet Planlama Teşkilatından, Merkez
Bankası’na, M
İT den mahkemelere tüm kurumlarıyla örgütlenmenin göbeğinde devlet oturmaktadır.
Ve bu organizasyon da tek merkezden yönetilmektedir. Devletin gizli yüzü bu örgütlenmeyle
bir kez daha gün yüzüne çıkmaktadır. Somut olarak birçok isim bu olayların
ortasında olmasına ra
ğmen, bunları, bir kesim özenle korumuş, Lockheed de olduğu gi­bi ortaya çıkan pek
çok yasadı
şı uygulama devlete
sıçramadan ört­bas edilmi
ş. Devlet bu vartayı da at­latmasını bilmiştir.
PROVOKATÖRLÜKTEN
HAYALÎ
İHRACATÇILIĞA YA DA DEVLET İÇİN NE İŞ OLSA YAPARIM: KEMAL HORZUM
Meclis’in
Hayali ihracatı Ara
ştırma Komisyonunun raporlarında
gördü
ğümüz hayali ihracatçılardan
biride Kemal Horzum
dur. Kemal Horzumun
marifetleri sadece hayali ihracat de
ğildir tabiî ki. Nasıl ki Nurettin Güven’i hayali
ihracatla çok fazla tanımıyorken, Susurluktan sonra devletin çe
şitli birimleriyle
ili
şkisi, Uyuşturucu kaçakçılığındaki aktif
rol
ü, Tarık Ümitle ilişkileriyle,
yine ayn
ı zamanda da 1980 öncesi
resmen katliam yap
ıp, sonrasında da
Avrupa
daki uyuşturucu ticaretinin başına getirilmişse ve bazen
de kontrgerilla diplomasisine yardımcı olmu
şsa, Horzum da dönem içerisinde
sistemin önemli görevler yükledi
ği bir isim olmuştur. Horzum’un devletle ilişkisi daha öğrencilik yıllarında başlamış. Daha o
zamandan ö
ğrencileri yönlendiren ateşli bir kışkırtıcı olmuştur.
Belinde polis tabancasıyla yakalandı
ğı zaman öğrencilerden
temiz bir sopa yemi
ş. Bu olaydan sonra uzun süre ortalıkta görünmemiştir. Daha
sonraları adı sık sık anılır olmu
ştur.  İlk olarak
demir vurgunuyla isminden s
öz ettirir. Yurt dışına ihraç etmesi
gereken demirleri i
ç piyasaya sokar. Hatta demir
stoklarını daha çabuk eritip bitirmek için Karabük Demir Çelik fabrikasına
sabotaj düzenler. Bu olaylar iyice dillendirilmeye ba
şlanınca da devletin
a
ğır toplarından Nusret Demirel imdadına yetişir.
Horzum’un
generallerle de arası gayet iyidir. Kendisi, cunta partisi olan Turgut
Sunalp’ın MDP’ si ba
şta olmak üzere generallere ve yandaşlarına her
türlü deste
ği sağlamıştır. Şirketinin
mensuplar
ı, emekli generaller ve MİT
mensuplarıdır. M
İT mensubu dediysek öyle emekli MİT mensubu
de
ğil, MİT Müsteşar yardımcısı Mustafa
Arda
şirket ortağıdır. Horzum’un
arası sadece M
İT mensuplarıyla ya da generallerle veya
sadece savc
ılarla iyi değil, devletin her kademesiyle çok sıcak ilişkiler içerisindedir.
Emlak Bankas
ı’nın içini boşaltanda
kendisidir.
İran’a silah satıp karşılığında uyuşturucu alan
Irangate skandal
ının da baş aktörüdür. CIAle de ilişkisini
unutmamak lazım. Bu kadar i
şi kendi yetenekleriyle yaptığını düşünmek ise
fazla safl
ık olur. Bunları devlet adına devlet
korumas
ıyla yaptığını bilmeyen
yoktur.
Meclis’te
bu konularla alakalı Ara
ştırma komisyonu oluşturulması gündeme
gelir. 10.01.1989
da Meclise başvurulur.
Emlak Bankas
ı’nı soyan Bülent Şemilerle, dönemin
Maliye bakan
ı Kaya Erdemin, Kemal Horzumla ilişkisinin
ortaya
çıkarılması istenir.
Bu ili
şkinin yasadışı işlerin odak
noktas
ı haline geldiği belirtilir. Horzum’un içinde bulunduğu bütün işlerin
korunup kolland
ığı anlatılır ve
konuyla alakal
ı Araştırma Komisyonu kurulması oy birliğine
sunulur. K
ürsüde tartışmalar ve açıklamalar
olur. Bir M
İT raporuna göre Horzumun Karabük Demir Çelik
fabrikas
ını sabotaj düzenlediğini ve haksız kazanç sağladığını, İstanbul
Emniyet M
üdürü Nihat
Gamada ve Mali
Şube Müdürü Tahsin Gürdalla sıkı ilişkiler içerisinde
oldu
ğu belirtilir. Ünal Erkan’ı İstanbul
Emniyet Müdürü yapmak istemesi de raporda yer alır. Sadece
İstanbul değil Ankaradaki mafya
patronlar
ıyla da arası çok iyidir.
Bunlardan bir tanesi de K
ürt Ahmettir. 
Kim bu
Kemal Horzum? Kara para aklama operasyonun kilit ismi, emekli generaller ve M
İT Müsteşarlarıyla olan
ortakl
ık ilişkisi, cuntacı partisinin para kaynağı? Niçin Ünal Erkan’ı İstanbul
Emniyet M
üdürlüğü’nün başına getirmek
istiyor. Niçin U
ğur Mumcu, Bahri Üçok, Muammer
Aksoy cinayetlerini ve
Özala suikast
giri
şimini araştırmakla sorumlu ünlü DGM
savcısı Nusret Demiral(tabi bu davaların hepsinin sonuçsuz kaldı
ğını ve
delillerin
üzerinin karartıldığını unutmamak
laz
ım.), Horzumun her başı sıkıştığında
cansiperane Horzum
un yardımına koşuyor.
Nusret
Demiral’ı da unutmamak lazım. Önemli davaların ço
ğunda yakın çalışma arkadaşı da Mehmet
A
ğar’dır Demiral’ın. Emekli olduğu gün MDPye törenle
giriyor. Soru
şturmalarda gözlerin bağlanmasını ve daha
bebekken el ve ayak izlerinin al
ınmasını savunuyor
ve bunlar
ı İçişlerine
önermekten geri kalmıyor. Böyle bir ki
şinin Horzuma bu kadar yakın olması niye?
Acaba Horzum’un korunması da mı devlet i
şi?
80
darbesinin oldu
ğu yıllardır. Asker
yönetime el koymu
ş, ülke insanı üzerinde baskı
alabildi
ğine yoğunlaşmış, on binlerce kişi cezaevlerine hapsedilmiş, grevler,
örgütlenmeler yasaklanmı
ş, sendikalar kapatılmış,  kanun askerin iki dudağı arası olmuş, kanun
maddesiyle, askerlerin yaptıklarını ele
ştirmek dahi yasaklanmıştı. Soygun ve
talan
ın hat safhaya çıktığı bir dönemdir. O
kadarki Cunta liderlerinden Tahsin
Şahinkaya dünyanın en zengin
5 generalinden biri haline gelmi
ştir. Tam bu sıralarda Kemal Horzum’un adı tekrar
ortaya çıkar. Bir içki âleminde Yarbay Kürklü adlı ki
şinin koma
halinde hastaneye getirilmesiyle açılan soru
şturmanın ucu
Horzum’a kadar dayanmı
ştır. Yine içki âlemindekilerden
biride Feyyaz Aker’dir. Üzerindeki belgelerden ve ifadesinden Horzum’la
birlikte hayali bir
şirket kurarak demir kaçakçılığı yaptığı ortaya çıkar. Horzum
her tarafta aranmasına ra
ğmen bulunamaz. Tam bu sırada Nesret Demiral devreye
girer. Emniyete telefon açarak Horzum dosyasını istetir. Ne hikmettir ki
Demiral’ın dosyayı istetti
ği gün Horzum otaya çıkar. Savcılığa gidip
aranmas
ı kalkmıştır şeklinde bir
belge alarak elini kolunu sallaya sallaya savc
ılıktan ayrılır. Belgelerin
kesinli
ğine ve hatta en yukarı yer olan MİT raporundan demir kaçakçılığı yaptığı kesinleşmesine rağmen Horzum’â dava
açılmaz.
Horzum’un
daha öncede belirtti
ğimiz gibi tek yakın ilişkiler içerisinde
oldu
ğu kişi Demiral değildir. 80 cuntasında, sivil yönetime geçiş izni
askerlerin elindedir. Seçime girmek isteyen sivil partilerin tamamının,
cuntanın onayını alması gerekirdi. Cuntacıların seçilmesinin kesin olarak
gördükleri partinin ba
şında emekli Orgeneral Turgut
Sunalp
’ın MDPsi vardı. Sıkıyönetim komutanlıkları
da yapmı
ş Sunalp tam cuntacıların aradığı türden bir
idareciydi. Ziverbey K
öşkündeki
sorgulamalar
ı hiçbir zaman reddetmeyen Sunalp
seçimi kazansa nasıl bir sivil yönetim olu
şturacağını gözler önüne
seriyordu. 3 Kasım 1985’te Nokta dergisinde Sunalp aynen
şunları söyledi
“Bir
adama copla i
şkence yapılsa, ardından
intihar etmesi gerekir. Etmediyse, ya o
şahsiyetsizdir, her şey yapılabilir, ya
da yalan s
öylüyordur. Yine bir kıza copla
tecav
üz edildiği id­dia edilmiştir. Taş gibi
delikanl
ı oğlanlar var elimizde, yirmi ya­şında, yirmi
bir ya
şında. Yani kalkıp bir kıza bu
yoldan i
şken­ce yapacaksa, copa müracaat etme ihtiyacını hisseder
mi?”
İşte böyle bir
adamd
ır Sunalp. 80 cuntasının, sivil yönetim kanadına
geçecek olan Sunalp, yeni parti kurma çalı
şmalarında ki en
yakın orta
ğı Horzumdur Yıllar sonraki bir
demecinde Horzum’u ne kadar sevdi
ğini söyleyecektir.
MİT’çilerin,
emekli generallerin ve Emlak Bankası yöneticilerinin Horzum’un
şirketlerinde
y
önetici olması dikkat çekicidir.
Horzum
un en çok tartışılan yönlerinden
bir tanesi de Emlak Bankas
ı’ndan aldığı kredileri
geri
ödememesidir. İşe biraz tepeden ve ciddi
olarak bak
ılınca anlaşılıyor ki
Emlak Bankas
ı dolandırıcılığı basit bir
doland
ırıcılık değildir.
Emlak bankas
ı devletin yasadışı operasyonlarını
yürüttü
ğü bir nevi gizli kasa görevini görmektedir.
Bankan
ın, yurtdışına havale ettiği paraların,
kimler adına havale edildi
ğinin öğrenilememesi, bu bilgiler
gizli bilgidir, devlet s
ırrıdır gibi kılıfların arkasına
saklanarak
örtbas edilmesinin bir sebebi de budur.
Meclis Araştırma
Komisyonu bu olayda da, t
ıpkı diğer
olaylarda oldu
ğu gibi üzerine düşeni yapmıştır. Yine
hayali ihracattan kara para aklamaya, suikastlardan her türlü pis i
şin arkasındaki gücü araştırmaya kalıncaya kadar
t
üm vazifesini yerine getirmiştir. Toplumda
olu
şan sert tepkileri yumuşatmak, eritmek ve dağıtmak için üstüne düşeni fazlasıyla
yapmı
ştır. Sonuçta da kimsenin tatmin olmayacağı bir rapor
haz
ırlanmıştır. Ve her zaman olduğu gibi
rapor g
örüşülemeden
meclis tatile girmi
ştir. Ve böylece bir Araştırma Komis­yonu
raporu daha Meclis’in tozlu raflar
ına kaldırılmıştır. Üstelik
bu raflardan bile Horzum Komisyonu raporuna ula
şmak kolay olmamıştır.
FAİLİ BELLİ OLAN CİNAYETLERİN MEÇHUL KILINIŞI
Bu bölümde devlet içerisindeki yasadışı oluşumları, kontrgerillaları ve
yaptıklarına
şöyle bir göz gezdirelim. Faili Meçhul cinayetleri araştırmak için Meclis yeni bir araştırma komisyonu oluşturur. Bu komisyon 3–4
kez süre uzatarak 20 ay süreyle soru
şturmayı yürütür. Tabi her zaman ki gibi Meclis tatile girer ve raporlar, meclisin
tozlu rafları arasında yerini alır.
Faili meçhul cinayetlerin sayısı 15 bini bulmuştur. Bunların
hiçbirisinin faili bugüne dek bulunamamı
ştır. Aslında bu kadarı bile devlet içerisinde bulunan gizli örgütlenmenin
gücünün boyutunu göstermek için yeterlidir. Cinayetlerin ço
ğu Güneydoğu bölgesinde yer almaktadır.
Ancak arada bazı büyük
şehirlerde de infazlar yapılmaktadır. Ama daha çok doğudaki Kürt muhalifler hedef alınmaktaydı. Bu olaylar
okadır a
şikârdı ki, Susurluk Komisyonunda
ifade veren bir astsubayın ifadesinde “istihbarat timleri gece listeyi alır,
sabahta infaz timleri bunların i
şini bitirirdi der. Susurlukta, devletteki bu örgütlenmeyi görmek, kontrgerillaların
olu
şumunu anlamak daha kolay bir hale geliyordu. Gerçi kontrgerilla oluşumunu daha önceki faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonunda da izine
rastlamak m
ümkündür.
Sistem varlığını devam ettirebilmek için her yola başvuruyordu. Devlet için, mantığıyla, silah kaçakçılığından uyuşturucu kaçakçılığına, infazlardan her türlü
pis i
ş yapmak mubah sayılıyordu.
Sözüm ona meclisteki tüm partiler faili meçhul cinayetleri ara
ştırmak için el ele veriyor, lakin
komisyonun raporuna sonunda imzalayacak bir tane adam bulunamıyordu. Zaten i
ş yapamayacaklarını en baştan belirtiyorlardı.
Raporda meclis iç tüzü
ğünün 103. maddesine göre
meclis sınırlı yerlerden bilgi isteyebiliyordu. Mesela askeriyeden bilgi
istenemiyordu. Yine 3.
şahısların ifadesine başvurmak için bir yaptırımı yoktu. Kişi isterse ifade
verebiliyordu. 103. maddeye göre devlet sırrı ve ticari sır sayılan konularda
da bilgi istenemiyordu. Bu sebeple Horzum’un cebine giren paranın hesabını
kimse soramıyordu.
Meclisin bu konudaki kısıtlanmaları sadece bu kadarda değildir. DGM savcılarından,
Muammer Aksoy ve Bahri Üçok cinayetlerinin dosyaları istenmi
ş, fakat DGM savcıları
bunları gönderme tenezzülünde bile bulunmamı
şlardı. Olanlar sadece DGM’yle de sınırlı değildi. Meclisteki bürokratlar dahi soruşturmanın sonuca ulaşmaması, soruşturmanın yavaşlaması için ellerinden geleni
yapıyorlardı.
Araştırma
Komisyonu
nun
raporunda ortaya
çıkan bir ilginç ayrıntı ise, devlet, istediği kişiyi silahlandırmasıdır. Hatta bu yolda,
altında Mehmet A
ğar’ın imzasıyla
silah ta
şıma belgeleri verilmektedir.
Kendisine soruldu
ğunda da devlet için yaptım cevabını vermektedir. Devletin Emniyet teşkilatı, JİTEM ve hatta yetkisiz kişiler bile devlet adına halka işkence yapmakta, her türlü
sıkıntıya maruz bırakmaktaydı. Bunlar raporda belirtilmekle birlikte aynı
zamanda üstü kapatılıyordu. Güpegündüz i
şlek caddelerde insanlar öldürülüyor, hatta konuyla alakalı ifade verenler ertesi güne cinayete kurban
gidiyorlardı. Bazı yetkililer konuyla alakalı bildiklerini anlatmak
istediklerinde, ertesi gün görevlerinden alınıyorlardı.
Bir jandarma yüzbaşısı sırf bu yüzden SHPli komisyon üyesini öldürmek için tetikçi tutuyor. Bütün bunlar bir şekilde kayda alınıyor. Bu suçüstü hali ispatlanmasına karşın meclis yüzbaşının ifadesine başvuruyor ve kovuşturmaya gerek yoktur şeklinde bir rapor hazırlıyor. (buda baskılardan
dolayı bir ba
şvurma). Yüzbaşının
ifadesinde ilgin
çtir. Ben o kişiyi öldürmek istesem bunu 16 yaşındaki bir çocuğa değil kendim yaparım diyor ve bu ifadesinden suçsuz olduğu ortaya çıkıyor.
Yine başka bir örnekte;
Mu
şta seyir halinde olan bir
minibüs durduruluyor. Minibüsten 5 ki
şi alınıyor
ve askeriyeye götürülüyor. Ertesi güne 5’inin cesedi ortaya çıkıyor. Askeriye
biz öldürmedik emniyet öldürdü diyor. Emniyette asker öldürdü diyor. Dikkat
edin kimin öldürdü
ğü çok önemli değil iki kurumdan birisi
sorgusuz sualsiz 5 ki
şi öldürüyor ve bunu pervasızca yapıyor. Sorgusuz sualsiz
derken sorgu g
örüyorlar tabi. Adamların cesetlerindeki işkence izlerinden anlaşılıyor.
Devletin yetkili birimleri bu i
şi o kadar pervasızca yapıyor
ki hapishanelerden tetikçileri çıkarılıyor, ellerine silah verip adam öldürtülüyor,
uyu
şturucu kaçakçılığı yaptırılıyor ve bunu yapan
tetikçilerde askeri lojman ya da polis lojmanlarında kalıyorlardı.
Kontrgerillaların pek çoğu hapishanelerden alınan kişilerden oluşuyordu. Psikopattan daha iyi kontrgerillacımı olur. Bunlar haraç
almaktan, uyu
şturucu kaçırmaya, gasp yapmaktan, araba çalmaya, adam soymaya, adam öldürmeye
kal
ıncaya
kadar her i
şi yapıyorlardı. Bu kişiler hapishanelerden
itiraf
çı olarak çıkarılıyorlardı. Lojmanlarda, askerlerle
polislerle aynı ranzaları payla
şıyor, aynı aşı yiyor, aynı tastan su içiyorlardı. Bu
ki
şiler devlet adına devletin her türlü pis
i
şini
yap
ıyordu.
Bunlar zaten reddedilmiyor da, hatta açık açık savunuluyor. Gerçi da
ğlarda yol gösteriyorlar, bildiklerini
anlatıyorlar gibi savunmaları var yetkililerin ama itirafçıların kendi a
ğızlarından
edinilen beyanlarda ne i
ş yaptıklarını itiraf ediyorlar. Bir
ayrıntıyı daha söylemeden geçemeyece
ğim. İtirafçıların
hapishanelerden d
ışarıya çıkarıldıklarında, maksimum
şarıda
kalabilecekleri s
üre 15 günü geçemiyor. Ama bunların
hapishane falan gördükleri yok.
Korucuların da devletin yasadışı işlerini yapmakta kullanıldığını görmekteyiz. Bunlar,
belgelerle açık seçik ortaya konmu
ştur. Korucular, itirafçılar, asker polis el
ele, her türlü yasadı
şı işi beraber yürütmektedirler. Bunlardan
devletin cumhurba
şkanı dâhil her türlü yetkili organın bilgisi dâhilinde yapılması bile işin ne vahim durumlarda
oldu
ğunu gözler
önüne sermektedir.
Evet, bu örgütlenmeyi kuranlara göre, Kontrgerilla Türkiye’deki savaşın (kendi söylemleriyle düşük yoğunluktaki çatışma) kazanılması için elzem bir faktördür. Bunun bir kanadını
silahlar bir kanadını psikolojik harekât olu
şturur. Kısacası şu ana kadar olanlar gösteriyor ki Devleti
âliyenin bekası için her yol mubahtır. Tarihsel süreç içerisinde bu örgütlenmeler
bir anda ortaya konulmu
ş oluşumlar değildir tabiî ki de. Zaman içerisinde belli ülkelerle mutabakatlar içersinde oluşturulmuş bir yapıdır. Bu tarz oluşumlar farklı zamanlarda dünyanın her yerinde mevcuttur. Bu güç o zaman vardı. Şimdi ise terimleri ve
söylemleri de
ğişse de, olaylar farklılaşsa da, varlığının sürdürülmesi için çokça çalışılıyor.
TOPLUMDA İNFİAL
YARATACAK B
İ
R EYLEM
ÖRNE
Ğİ
: UĞUR MUMCU SUİKASTI
14 Ocak
1993 günü gazeteci yazar U
ğur Mumcu Ankarada arabasına binerken
b
üyük bir patlama olur. Civardaki
evleri sallayan bu patlama, k
ısa sürede pek çok
yetkilinin oraya gelmesine sebep olur. Deliler pek
çok kişinin ayağı altında
kaybolurken, Nusret Demiral
’ın da soruşturmaya el
koymasıyla delillerin geri kalan kısmı da süpürülüp gider. 27 Ocakta yüz
binlerin katıldı
ğı bir tören düzenlenir.
Devletin tüm yetkilileri törendedir.
İlk olarak bu işten şeriat yanlısı kişiler ve İran sorumlu
tutulur. Kimisine g
öre de bu kontrgerilla işidir.
Ülkede birlik ça
ğrıları yapılır. Dönemin Genel
Kurmay Ba
şkanı da yargıya “asker sizin arkanızdadır.”
Olayın aydınlatılması için ne gerekiyorsa yapın mesajı verir. Bu destek
mesajları pek çok kurumdan gelmeye de devam eder. Asker-sivil
şeriat karşıtı mesajlar
verir. Zaten birkaç ay sonra olan Sivas katliamıyla birlikte laikçi-
şeriatçı kutuplaşması uç noktaya
var
ır.
Şeriata karşı olan bu
birlik havas
ını, Susurluktan sonrada,
Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz’ün Fadime
Şahinle basılması sırasında da
görece
ğiz. Bu olayla birlikte Şeyh Ali Kalkancı’nın foyası meydana çıkacak ve
devam eden süreçte Genel Kurmay önderli
ğinde Refah Partisi Hükümeti alaşağı
edilecektir.
Uğur Mumcu
suikast
ını kimlerin işlediği bugüne kadar
ayd
ınlatılamasa da asıl sorulması gerek
sorunun, cinayet kimlerin i
şine yaradığı sorusudur.
Bu soru cinayeti i
şleyenlerin kimler olacağı hakkında
fikir vermesi bakımından önemlidir. Cinayetten sonra sokaklara ta
şan
tepkiler, temiz toplum
çağrıları ve sürekli aydınlık
için bir dakika karanlık eylemi gibi faaliyetlerle,
şeriata karşı ve devamında da
Refah Partisi
ne karşı bir eyleme dönüşğünü göreceğiz.
80 öncesi
CIA’ in yapmı
ş olduğu araştırmada Maraş ve Çorum katliamların da
Kontrgerilla tipi
örgütlenmelerin
parma
ğı açıkça görülmüştür. Alevi-Sünni,
Türk-Kürt gibi kimlik çatı
şmalarının, cuntacıların darbe
yolunda,
ülkeyi kızıştırmak için attıkları
faaliyetler aras
ında önemli bir yer
tutu
ğu bilinmektedir. Bu son dönemde, Laik-şeriatçı ayrımı şeklinde
kendisini g
östermektedir. Bu yapay ayırma faaliyetlerini, Uğur Mumcu
cinayeti
çerçevesinde ele aldığımız da, suikasttan
en çok zarar gören kesimin
İslami çevre olduğu, kâr eden
ise Laik söylemler yapan ki
şiler ve Genel Kurmay olduğunu göreceğiz. Şeriat ve İran
aleyhine olu
şturulan bu tepkiye biraz yakından batkımızda Amerika’nın da
politikalarıyla birebir örtü
ştüğünü görmekteyiz.
Bir süre
süren ara
ştırmadan sonra cinayeti İran yanlısı İslami
Hareket
Örgütünün işlediği söylendi. Gözaltına alınan örgüt üyelerine bu
ad polis taraf
ından konuluştu. Aslında gözaltına alınan üyeler Hizbullah
üyesiydi. Hizbullah ise devlet tarafından örgütlenen, Güney do
ğudaki Kürt
Muhaliflere y
önelik faali meçhul cinayetler işlettiği bir oluşumdu. Gözaltına
alınan ki
şiler, İran’ı hedef alacak bağlantıda yerleri
adres g
östertiliyordu. Soruşturma çok çabuk kapatılmaya çalışılıyordu.
Hatta bir g
örgü tanığı ertesi güne faili meçhul bir
cinayete kurban gidiyordu. Soru
şturmayı fazla uzatmamak lazımdı. Yoksa
soru
şturma derinleştikçe devlet yetkililerinin bağları ortaya
konabilirdi. Amaca hizmet etmeyecek geli
şmelerin önüne geçmek için, soruşturma sis
perdesinin arkasında kaybolup gitti.
SUSURLUK’TAKİ MERCEDES’TEN TÜRKİYE’NİN DÖRT BİR TARAFINA
YAYILAN
ÇETELER
Susurluğu diğer olaylarından ayıran
en
önemli
fakt
ör,
devlet i
çerisinde
ki örgütlenmenin gözler önüne serilmesidir. Olaylar o kadar ayyukadır ki geçi
ştirilmesi, üstünün kapanması pek mümkün değildir. Yıllar içerisinde olan pek çok parça parça olay, susurlukla
birlikte tek bir b
ütün
halinde g
örülmektedir. Araçtaki kişiler, devlet içerisinde
ki çarpık ili
şkilerin ne denli büyük
oldu
ğunu gösteren
bu kaza hemen meclis g
ündemine alınmaktadır.
Meclise alelacele ta
şınmasının sebebini olayın üstünü biran önce örtmek olduğu daha sonra anlaşılmaktadır.
Ama bu kadar
çabaya
ra
ğmen çetelerin
meclisle olan ba
ğlantısı gizlenememektedir.
Pek çok suçüstü olayda da olduğu gibi Meclis hemen, Araştırma komisyonu kurulacaktır. Yükselen tepkileri biran önce bertaraf etmek, şaibeli ilişkilerin Meclise kadar ulaştığının üzerini örtmek için, Meclis her iddiayı
titizlikle ara
ştırıyor, karanlıkta hiç bir şey kalmayacak propagandası yürütmek için kurulan bu Araştırma Komisyonu ileride çıkabilecek pek çok kirli ilişkinin üzerini örtmek içindir.
Kurulan Araştırma
Komisyonu, Meclis onay
ını aldıktan hemen sonra
belgeleri incelemeye, ki
şileri dinlemeye koyulur. Tabi daha önceki Araştırma
Komisyonlar
ında
oldu
ğu gibi, Komisyon herkesi dinleyemeyecek, çağrılan kişiler gelmeyecek, istenen belgelere devlet sırrı ticari sır
gibi k
ılıflar bulunarak ulaşamayacaklardır.
Tabi saklanamayan bazı gerçeklerde vardır. Mesela Mercedes içerisinde
çıkan 22 kalibrelik Barette. Suikast silahı olarak bilinen bu tabanca emniyete
soruldu
ğunda ilk olarak bizim envanterimizde yok denilmiştir. Ardından İsrail Emniyeti tarafından bize hibe edildi
denilmi
ştir. Ardında
da bu silahlar
Özel
Harek
âta
verilmi
ştir, denmiştir. Özel
Harek
ât
silahlar
ın
envantere kayd
ını gösterememiştir. Tabi silahların kimin olduğu bir yere, İsrail Emniyetinin de bu
silahlar
ı niçin bizim güvenlik güçlerine verdikleri de işin ayrı bir boyutudur.  Birde seri numarası silinmiş Irak yapımı bir silah vardır arabada. Seri numarası silindiği için o silah pek rabet görmemiştir. Bu çıkan silahlar özel operasyon silahı olarak, Özel Harekât Dairesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere alınmaktadır. Peki, niçin bu silahlardan bazıları Susurluk
Mercedes’inin içerisinde çıkıyor. Di
ğer silahlar nerede hangi operasyonlarda kullanılmıştır.
Hangi faili me
çhul
cinayetler bu silahlarla i
şlenmiştir. Bunların cevapları bilememektedir. Bu silahları satan, Özel Harekât
timlerimizi e
ğiten güçte çok
enteresand
ır.
Bir
çok
konuda oldu
ğu gibi İsrail bu eğitimi, bu silahları seve seve vermektedir. Görünürde de hiçbir para almamaktadır. Tabi bunun böyle olmadığı sonradan belgeleniyor.
Fakat
ödemenin
kimin yaptı
ğı bilinmiyor. Buda şunu ortaya koyuyor bu ödeme ya örtülü ödenekten, ya da uyuşturucu ticaretinden
finanse ediliyor.
Bu arada Araştırma
Komisyonu topladı
ğı bilgiler kadarıyla araştırmalarını sürdürmektedir. Kazadan sonra
pek
çok
devlet yetkilisi araçtaki ki
şilerin tesadüfî şekilde bir arada olduklarını söylemektedir. Tabi bu açıklamalar kimseyi tatmin
etmemektedir. Haksızda de
ğillerdir. Çünkü Araştırma Komisyonunun
hazırlamı
ş olduğu raporda, aracın içindekilerin
ili
şkilerini bir kontra hücresini tanımlar gibi tarif etmiş ve araçtakilerin silahlı bir eyleme gitmekte
olduklarını raporunda belirtmi
ştir. Rapor da katlim sanığı Çatlı’nın kendisini yakalamakla görevli bir Emniyet
yetkilisi ve birde milletvekiliyle, ara
çta bulunan gizli operasyon ve suikast silahlarıyla birlikte, sahte
plakalı bir araçla ve bolca sahte belgeyle çıktıkları yolculu
ğun masumane bir yolculuk
oldu
ğunu düşünmek
pekte normal de
ğildir. Rapor da ayrıca bu yolculuğun Özel
Harek
ât
Dairesi Ba
şkanı İbrahim Şahinin bilgisi dâhilinde yapıldığının ve
raporun sonunda da ara
çtaki kişilerin silahlı bir eylem için bir arada bulunduklarını açıkça belirtmektedir.
Raporda ayrıca devlet menfaatleri için kurulmuş bazı örgütlenmelerin bir süre sonra kendi çıkarları için hareket
ettiklerini, bu olayın kendi arlarındaki gövde gösterisi de olabilece
ği belirtilmiştir. Adı her ne olursa olsun. İster devlet çıkarı, ister örgütlenmelerin kendi aralarında veya kendi içlerinde ki çekişmeleri olsun. Sonuç itibariyle devlet hem
maddi hem manevi y
önden pek çok
defa deformasyona u
ğramıştır. On beş bin civarında faili meçhul cinayet işlenmiştir. Bu düzene çomak sokmak isteyenler ya öldürülmüş ya da farklı şekiller de susturulmuştur.
Tarihsel süreç içerisinde bütün bu gelişmeler, ülkemizi hukuk devleti yapısından
uzakla
ştırmış, ortaya çıkan örgütler, devletteki yandaşlarıyla beraber, kendilerine
menfaat sa
ğlamak için
her t
ürlü yola başvurmuştur. Olayların bu şekilde gelişmesi tesadüfî değildir. Kurulan araştırma komisyonlarına bilgi vermeyen, devlet
s
ırrı gibi kılıfların arkasına
saklanan yetkili ki
şi ya da kurumlar bu sürecin hızlanmasına katkıda bulunmuştur. Araştırma komisyonu istediği bilgileri alamadıkları için, hazırladıkları
raporların sonuç kısmında; devlet sırrı kavramına bir sınırlandırılma
getirilmesi, istenen ki
şiden ifade alınabilecek kanun maddelerinin hazırlanması
önermi
ştir. Ayrıca kişilerin mal beyanında bulunması, devlet yapısının tekrardan düzene
sokulması ve mafya, uyu
şturucu kaçakçılığı, kontrgerilla gibi her türlü yasadışı, illegal oluşumlardan arındırılması
için önlemler alınmasını istemi
ştir. Olağanüstü Halin kaldırılması, doğunun ekonomik ve sosyal
yönden geli
şmesine hız
verilmesi, Ara
ştırma
Komisyonlar
ına
daha bir i
şlevsel hale getirilebilmesi için görev
s
ürelerinin
uzat
ılması, yetkilerinin
artırılması, kumarhanelerin kapatılarak kara para aklamanın önüne geçilmesi
konusunda devletin çalı
şma yapmasını önermiştir.

 

Bu önerilerle birlikte rapor tamamlanmıştır. Uzun süren çalışmalar, dinlenen onlarca telefon, incelenen binlerce belgeden sonra,
Susurluk Ara
ştırma
Komisyonu raporunu tamamlar. Sonuçta da bir süre sonra rapor, Meclisin tozlu
rafları arasında kendine yer bulur. 
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: